"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Emeviler Hicri 41 (661–662) I. Muaviye Dönemi

Hasan ve Hüseyin’in Medine’ye Gitmesi: Hasan ile Muaviye arasında Maskin’de barış yapıldığında Hasan ayağa kalktı — bana Ziyad el-Bakkaî – Avâne yoluyla aktarıldığına göre — ve halka şöyle konuştu:

“Ey Irak halkı! Üç sebepten dolayı sizden kurtulduğuma seviniyorum: babamı öldürmeniz, beni bıçaklamanız ve mallarımı yağmalamanız.”

Sonra Hasan, Hüseyin ve Abdullah b. Cafer hizmetçileri ve eşyalarıyla birlikte yola çıktılar ve Kufe’ye gittiler.

Hasan yaralarından iyileşmiş olarak oraya vardığında Kufe mescidine çıktı ve şöyle dedi:

“Ey Kufe halkı! Komşularınıza, misafirlerinize ve Peygamberinizin ailesine karşı Allah’tan korkun; Allah onların üzerinden günahı gidermiş ve onları tamamen temizlemiştir.”

Bunun üzerine insanlar ağlamaya başladılar.

Sonra Medine’ye doğru yola çıktılar.

Avâne şöyle devam etti:

Basra halkı ona Derabcird’in vergi gelirini vermeyi reddetti ve şöyle dediler: “Bu bizim ganimetimizdir.”

Hasan Medine’ye gitmek üzere ayrıldığında insanlar Kadisiyye’de onunla karşılaştılar ve Arapları küçülttüğünü söyleyerek onu suçladılar.

Bu yıl içinde, Ali zamanında Şehrizor’da kenarda duran Hariciler Muaviye’ye karşı ayaklandılar.
Şehrizor’daki Hariciler: Ziyad – Avâne yoluyla bana şöyle anlatıldı:

Hasan Kufe’den ayrılmadan önce Muaviye geldi ve Nuhayle’de konakladı. Bunun üzerine Şehrizor’da Farve b. Nevfel el-Eşcai ile birlikte kenarda duran beş yüz Harurî şöyle dediler:

“Şüphe bulunmayan biri geldiğine göre Muaviye’ye karşı yürüyelim ve ona karşı cihad edelim.”

Farve b. Nevfel onların başında olduğu halde ilerlediler ve Kufe’ye girdiler. Muaviye Suriyeli süvarilerden bir birlik gönderince Hariciler onları bozguna uğrattılar.

Bunun üzerine Muaviye Kufelilere şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki kendi felaketinizle başa çıkmadıkça benden güvence elde edemeyeceksiniz.”

Kufeliler Haricilere karşı yürüyüp onlarla savaşınca Hariciler onlara şöyle dediler:

“Yazıklar olsun size! Bizden ne istiyorsunuz? Muaviye hem bizim düşmanımız hem de sizin düşmanınız değil mi? Bizi bırakın da onunla savaşalım. Eğer onu yenersek sizi düşmanınızdan korumuş oluruz; eğer o bizi yenerse siz de bizden korunmuş olursunuz.”

Kufeliler şöyle cevap verdiler:

“Hayır, Allah’a yemin ederiz ki sizinle savaşmadan olmaz.”

Sonra Hariciler şöyle dediler:

“Allah Nehr halkından olan kardeşlerimize rahmet etsin. Ey Kufe halkı! Onlar sizi daha iyi tanıyordu.”

Eşca kabilesi kendi komutanları olan ve kavmin önderi bulunan Farve b. Nevfel’i aldı ve onun yerine Tayy kabilesinden bir adam olan Abdullah b. Ebi’l-Hurr’u başlarına geçirdi.

Kufeliler onlarla savaştılar ve Hariciler öldürüldüler.

Muaviye Kufe’nin başına Abdullah b. Amr b. el-As’ı getirdiğinde Muğire b. Şu’be Muaviye’nin yanına gelerek şöyle dedi:

“Sen Abdullah b. Amr’ı Kufe’ye vali yaptın; Amr ise Mısır’da bulunuyor. Sen aslanın iki çenesi arasında kalmış durumdasın.”

Bunun üzerine Muaviye Abdullah’ı Kufe görevinden azletti ve yerine Muğire b. Şu’be’yi tayin etti.

Amr, Muğire’nin Muaviye’ye söylediklerini öğrenince Muaviye’nin yanına gidip şöyle sordu:

“Onu vergi gelirlerinin başına da getirdin mi?”

Muaviye bunu yaptığını söyleyince Amr şöyle dedi:

“Eğer Muğire’yi vergi gelirlerinin başına getirirsen malı alır ve ortadan kaybolur; sen de ondan hiçbir şey elde edemezsin. Vergi gelirlerinin başına senden korkan ve sana saygı duyan birini getir.”

Bunun üzerine Muaviye Muğire’yi vergi gelirlerinden azletti ve onu yalnız ibadet işlerinin başına getirdi.

Muğire Amr ile karşılaştığında ona şöyle sordu:

“Müminlerin Emiri’ne Abdullah hakkında verdiğim öğüdün aynısını sen de mi verdin?”

Amr “Evet” diye cevap verdi.

Bunun üzerine Muğire ona şöyle dedi:

“Bu da onun karşılığıdır.”

Fakat duyduğuma göre Abdullah b. Amr b. el-As ne Kufe’ye gitmiş ne de oraya ulaşmıştır.

Bu yıl Humran b. Aban Basra’nın yönetimini ele geçirince Muaviye ona Busur’u gönderdi ve Busur’a Ziyad’ın oğullarını öldürmesini emretti.
Muaviye’nin Ziyad’ın Oğullarını Öldürme Emri: Ömer b. Şebbe – Ali b. Muhammed bana şöyle anlattı:

Hasan b. Ali bu yılın başında Muaviye ile barış yaptığında Humran b. Aban Basra’yı ele geçirdi ve orada yönetimi aldı. Muaviye Basra’ya Benî Kayn kabilesinden birini göndermek istedi; fakat Abdullah b. Abbas onu bundan vazgeçirdi ve başka birini göndermesini sağladı. Bunun üzerine Muaviye Busur b. Ebî Ertat’ı gönderdi. Busur, Muaviye’nin kendisine Ziyad’ın oğullarını öldürmesini emrettiğini iddia ediyordu.

Mesleme b. Muharib bana şöyle anlattı:

Busur, Ziyad’ın oğullarından birini yakaladı ve hapsetti. O sırada Ziyad Fars’ta bulunuyordu. Ali onu orada isyan eden Kürtlere karşı göndermişti. Ziyad onları yendi ve İstahr’da kaldı.

O şöyle devam etti:

Ebû Bekre Busur’dan süre istedi; Muaviye’nin bulunduğu Kufe’ye gitmek için izin aldı. Busur ona gidip gelmesi için bir hafta süre verdi. Ebû Bekre yedi gün yol aldı ve iki bineğini yolda tüketti. Muaviye ile konuştuğunda Muaviye Busur’a bir mektup yazarak Ziyad’ın oğullarını serbest bırakmasını emretti.

Yine şöyle anlatıldı:

Âlimlerimizden biri bana şöyle söyledi:

Ebû Bekre yedinci gün güneş yükselmişken Basra’ya yaklaştı. Bu sırada Busur Ziyad’ın oğullarını dışarı çıkarmış ve gerekirse onları öldürmek için gün batımını bekliyordu. İnsanlar bu olay için toplanmıştı ve ileri gelenler Ebû Bekre’nin gelişini bekliyordu.

Birden Ebû Bekre göründü. Yorgun ve bitkin halde hızla sürdüğü bir deve veya at üzerindeydi. Üzerinde yükseldi, indi, elbisesini salladı ve şöyle bağırdı:

“Allah büyüktür!”

Halk da aynı şekilde karşılık verdi. Sonra Busur onları öldürmeden önce ona ulaşmak için hızla yürüdü. Muaviye’nin mektubunu Busur’a verince Busur onları serbest bıraktı.

Ömer – Ali b. Muhammed bana şöyle anlattı:

Busur Basra minberinde konuştuğunda Ali’ye hakaret etti. Sonra şöyle dedi:

“Allah adına yalvarırım: Eğer doğru söylediğimi bilen varsa söylesin; yalancı olduğumu bilen de söylesin.”

Ebû Bekre şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki biz seni ancak yalancı olarak biliyoruz.”

Busur onun boğulmasını emretti. Fakat Ebû Lü’lü ed-Debbî ayağa fırladı, emri uygulayan adamın üzerine atıldı ve onu engelledi.

Daha sonra Ebû Bekre Ebû Lü’lü’ye yüz cerib arazi verdi.

Ebû Bekre’ye şöyle soruldu:

“Bunu neden yaptın?”

O şöyle cevap verdi:

“O bizi Allah adına çağırdığında gerçeği söylemememiz mi gerekirdi?”

Busur Basra’da altı ay kaldı, sonra ayrıldı. Polis teşkilatının başına birini getirip getirmediğini bilmiyoruz.

Ahmed b. Züheyr – Ali b. Muhammed – Süleyman b. Bilal – Cerud b. Ebî Sabra bana şöyle anlattı:

Hasan Muaviye ile barış yapıp Medine’ye gittiğinde Muaviye Recep 41’de (31 Ekim – 29 Kasım 661) Busur b. Ebî Ertat’ı Basra’ya gönderdi. Bu sırada Ziyad Fars’ta sağlam bir şekilde yerleşmişti.

Muaviye Ziyad’a şöyle yazdı:

“Sen yönetimle görevlendirildiğin için Allah’ın malından bir miktar elinde bulunuyor. Elindeki parayı getir.”

Ziyad ona şöyle yazdı:

“Param kalmadı. Elimde olanı uygun şekilde harcadım. Bir kısmını bir felaket ihtimaline karşı insanlara emanet ettim ve geri kalanını Müminlerin Emiri’ne teslim ettim.”

Muaviye ona tekrar yazdı:

“Bana gel; sana emanet edilen şeyleri ve yönetimin sırasında olanları inceleyelim. Eğer mesele aramızda düzgün bir şekilde çözülürse ne ala; olmazsa güvenli bulunduğun yere geri dönebilirsin.”

Ziyad yine Muaviye’ye gitmeyince Busur Ziyad’ın en büyük oğulları olan Abdurrahman, Ubeydullah ve Abbad’ı yakaladı ve hapsetti. Sonra Ziyad’a şöyle yazdı:

“Müminlerin Emiri’ne git; yoksa oğullarını mutlaka öldürürüm.”

Ziyad ona şöyle yazdı:

“Ben Allah benimle senin efendin arasında hükmedinceye kadar bulunduğum yerden ayrılmayacağım. Eğer elinde bulunan oğullarımdan birini öldürürsen, sonuç Allah’a kalır. O övülmeye layıktır. Biz de hesap gününü bekleriz. ‘Zalimler yakında nasıl bir dönüşle devrileceklerini bileceklerdir.’”

Busur onları öldürmek istediğinde Ebû Bekre ona gelerek şöyle dedi:

“Hasan Muaviye ile Ali’nin taraftarlarının nerede olurlarsa olsunlar güven içinde olacakları şartıyla barış yapmışken sen benim oğullarımı ve yeğenlerimi suçsuz gençler olarak yakaladın. Onlara da babalarına da ulaşmanın bir yolu yok.”

Busur şöyle dedi:

“Kardeşinin aldığı bir mal var ve onu teslim etmeyi reddediyor.”

Ebû Bekre şöyle cevap verdi:

“Onda hiçbir şey yok. Yeğenlerimi bırak; Muaviye’den onları serbest bırakmanı emreden bir mektup getirinceye kadar.”

Busur ona birkaç gün süre verdi ve şöyle dedi:

“Muaviye’den onları serbest bırakmamı emreden bir mektup getirmezsen veya Ziyad Müminlerin Emiri’ne gitmezse onları öldüreceğim.”

Ebû Bekre Muaviye’ye gidince Ziyad ve oğulları için aracılık etti. Bunun üzerine Muaviye Busur’a onları serbest bırakmasını emreden bir mektup yazdı ve Busur da onları bıraktı.

Ahmed b. Ali – Ali – Sakif kabilesinden bir şeyh – Busur b. Ubeydullah bana şöyle anlattı:

Ebû Bekre Kufe’de Muaviye’nin yanına geldiğinde Muaviye ona şöyle sordu:

“Ey Ebû Bekre, ziyaret için mi geldin yoksa bir ihtiyacın mı var?”

Ebû Bekre şöyle cevap verdi:

“Gerçeği söylemek gerekirse yalnızca ihtiyaçtan geldim.”

Muaviye şöyle dedi:

“Ey Ebû Bekre, isteğini söyle; seni memnun etmeyi düşüneceğiz. Nedir isteğin?”

Ebû Bekre şöyle dedi:

“Kardeşim Ziyad’a güvence ver ve Busur’a yazıp çocuklarını serbest bırakmasını ve onları rahatsız etmeyi bırakmasını emret.”

Muaviye şöyle cevap verdi:

“Ziyad’ın oğulları konusunda istediğini yazacağız. Fakat Ziyad’ın Müslümanlara ait malı var. Onu ödediğinde ona ulaşmamızın bir yolu kalmaz.”

Ebû Bekre şöyle dedi:

“Ey Müminlerin Emiri, onda bir şey olsaydı Allah’ın izniyle senden saklamazdı.”

Bunun üzerine Muaviye Ebû Bekre’nin isteği üzerine Busur’a Ziyad’ın çocuklarına dokunmamasını emreden bir mektup yazdı.

Sonra Muaviye Ebû Bekre’ye şöyle dedi:

“Bizimle bir sözleşme yapar mısın ey Ebû Bekre?”

Ebû Bekre şöyle cevap verdi:

“Evet. Ey Müminlerin Emiri, sana kendini ve halkını gözetmeni ve iyi davranmanı tavsiye ederim. Çünkü sen Allah’ın yaratıkları üzerindeki hilafetini üstlenmiş büyük bir sorumluluk aldın. Allah’tan kork; çünkü kaçamayacağın bir hedefe gidiyorsun ve arkanda yavaş fakat sürekli bir takipçi var. Hedefe yaklaşmış bulunuyorsun. O takipçi seni yakalayacak ve yaptıkların hakkında seni sorgulayacak olanın huzuruna çıkacaksın. O bunları senden daha iyi bilmektedir. Bu bir hesap ve sorgulama olacaktır. Sen hiçbir şeyi Yüce Allah’ın rızasına tercih etmemelisin.”

Ahmed – Ali – Selâme b. Osman bana şöyle anlattı:

Busur Ziyad’a şöyle yazdı:

“Eğer gelmezsen oğullarını çarmıha gereceğim.”

Ziyad ona şöyle cevap verdi:

“Bunu yaparsan bu sana yakışır; çünkü seni ciğer yiyenin oğlu gönderdi.”

Ebû Bekre bunun üzerine Muaviye’ye gitti ve şöyle dedi:

“Ey Muaviye, insanlar sana çocukları öldürmen için biat etmediler.”

Muaviye şöyle sordu:

“Nasıl yani ey Ebû Bekre?”

Ebû Bekre şöyle cevap verdi:

“Busur Ziyad’ın çocuklarını öldürmek istiyor.”

Bunun üzerine Muaviye Busur’a şöyle yazdı:

“Elinde bulunan Ziyad’ın çocuklarını serbest bırak.”

Ali öldürüldükten sonra Muaviye Ziyad’a tehdit içeren bir mektup yazmıştı.

Ömer b. Şebbe – Ali – Habban b. Musa – Mücalid – Şa‘bî bana şöyle anlattı:

Ali öldürüldüğünde Muaviye Ziyad’a tehdit içeren bir mektup yazdı. Bunun üzerine Ziyad ayağa kalkıp şöyle konuştu:

“Ciğer yiyenin oğluna bakın! Nifakın yuvası ve hiziplerin başı bana tehdit mektubu yazıyor. Oysa benimle onun arasında Peygamber’in iki yeğeni var: İbn Abbas ve Hasan b. Ali. Onların yanında kılıçlarını omuzlarına koymuş doksan bin adam bulunuyor. Eğer bu işten kurtulmuş olsaydım ona ağır kılıç darbelerinin en şiddetlisini tattırırdım.”

Ziyad Hasan Muaviye ile barış yapıp Muaviye Kufe’ye gelinceye kadar Fars valisi olarak kaldı. Ziyad “Ziyad Kalesi” denilen bir kalede sağlam şekilde yerleşmişti.

Bu yıl Muaviye Abdullah b. Amir’i Basra’nın ve Sicistan ile Horasan’daki askerî işlerin başına getirdi.
Abdullah b. Amir’in Basra’nın Başına Getirilmesi: Ebû Zeyd – Ali bana şöyle anlattı:

Muaviye Basra’nın başına Utbe b. Ebî Süfyan’ı göndermek istediğinde İbn Amir Muaviye ile konuştu ve şöyle dedi:

“Benim orada mallarım ve emanetlerim var. Eğer beni oranın başına getirmezsen ayrılır giderim.”

Bunun üzerine Muaviye onu Basra, Horasan ve Sicistan’ın başına getirdi.

İbn Amir polis teşkilatının başına Zeyd b. Cebele’yi getirmek istedi; fakat o bunu kabul etmedi. Bunun üzerine Habib b. Şihab eş-Şamî’yi polis teşkilatının başına getirdi. Başka bir rivayete göre ise bu görev Kays b. el-Heysem es-Sülemî’ye verilmişti.

Ayrıca Amr b. Yesribi ed-Debbî’nin kardeşi olan Amire b. Yesribi ed-Debbî’yi kadı olarak tayin etti.

Ebû Zeyd – Ali b. Muhammed bana şöyle anlattı:

İbn Amir Muaviye adına vali olduğu sırada “Kırık burunlu” lakabıyla bilinen Yezid b. Malik el-Bahilî isyan etti. Yüzüne aldığı bir darbe sebebiyle ona “Kırık burunlu” deniliyordu.

Sehm b. Galib el-Huceymî ile birlikte isyan etti ve sabahleyin Cisr’e gittiler. Orada ibadet eden İbade b. Kurs el-Leysî ile karşılaştılar. O Benî Büceyr kabilesindendi ve Peygamber’in sahabelerinden biriydi.

Onu azarladılar ve öldürdüler. Daha sonra kendileri için güvence istediler.

İbn Amir onların güvenliğini garanti etti ve Muaviye’ye şöyle yazdı:

“Onlara senin koruma güvenceni verdim.”

Muaviye ona şöyle yazdı:

“Bu güvenceyi bozabilirsin; çünkü senden böyle bir şey istenmedi.”

Bunun üzerine İbn Amir görevden alınıncaya kadar güvence altında kaldılar.

Bu yıl Ali b. Abdullah b. Abbas doğdu. Başka bir rivayete göre ise Ali öldürülmeden önce 40 yılında (660/661) doğmuştur. Vakıdî’nin görüşü de budur.

Ebû Ma‘şer’e göre bu yıl hacda insanlara Utbe b. Ebî Süfyan başkanlık etti. Bu bana Ahmed b. Sabit – ona bunu anlatan kişi – İshak b. İsa yoluyla anlatıldı.

Vakıdî’ye göre ise Ahmed, rivayet ettiği kişiden şöyle nakletmiştir:

Bu yıl hacda insanlara Anbese b. Ebî Süfyan başkanlık etmiştir.
Kırk İkinci Yıl Olayları: Bu yıl Müslümanlar Alanlara karşı sefer düzenlediler. Bizanslılara karşı da akın yaptılar ve onlara ağır bir yenilgi tattırdılar. Rivayete göre birkaç general (batariqa) öldürüldü.

Bu yıl Haccac b. Yusuf’un doğduğu da söylenmiştir.

Bu yıl Muaviye Mervan b. el-Hakem’i Medine valisi yaptı. Mervan da Abdullah b. el-Haris b. Nevfel’i kadı olarak tayin etti.

Mekke’nin başında Halid b. el-As b. Hişam bulunuyordu. Kufe’de Muğire b. Şu‘be Muaviye adına yönetimdeydi ve orada hüküm verme işini Şüreyh yürütüyordu.

Basra’nın başında Abdullah b. Amir bulunuyordu. Hüküm verme işinin başında Amr b. Yesribi vardı. Horasan ise Abdullah b. Amir adına Kays b. el-Heysem’in yönetimi altındaydı.

Ali b. Muhammed – Muhammed b. el-Fadl el-Absî – babası yoluyla şöyle anlatılmıştır:

Muaviye Abdullah b. Amir’i Basra ve Horasan valisi yaptığında Abdullah b. Amir Kays b. el-Heysem’i Horasan’ın başına gönderdi. Kays Horasan’da iki yıl kaldı.

Kays’ın valiliği hakkında başka bir rivayet de vardır. Bu rivayet Hamza b. Salih es-Sülemî – Ziyad b. Salih yoluyla aktarılmıştır:

Muaviye işlerini düzene koyduktan sonra Kays b. el-Heysem’i Horasan’a gönderdi. Daha sonra Horasan’ı İbn Amir’in yönetimine bağladı ve İbn Amir de Kays’ı oranın başında bıraktı.

Bu yıl Nahrevan’da öldürülen Haricilerden ayrılmış olan Hariciler ve Nahrevan savaşında yaralanarak savaş alanından taşınmış olanlar yeniden harekete geçtiler. Yaralarından iyileştikten sonra bu kişiler Ali b. Ebu Talib tarafından affedilmişti.
Haricilerin Başına Gelenler: Hişam b. Muhammed – Ebû Mihnef – Nadr b. Salih b. Habib – Cerir b. Malik b. Züheyr b. Cezîme el-Absî – Übeyy b. Umeyre el-Absî yoluyla:

Hayyan b. Zebyan es-Sülemî Haricilerin görüşünü benimsiyordu ve Nehrevan’daki savaş alanından yaralı olarak taşınanlar arasındaydı. Ali onu, Nehr savaşında yaralanıp affettiği dört yüz kişi arasına dahil etmişti.

Hayyan ailesi ve kabilesiyle birlikte kaldı ve yaklaşık bir ay kadar bekledi. Sonra Harici görüşleri benimseyen adamlarla birlikte Rey’e gitti. Ali’nin öldürüldüğünü haber alıncaya kadar Rey’de kaldılar. Bunun üzerine Hayyan arkadaşlarını çağırdı — bunlar yaklaşık on kişiydi; içlerinden biri de Salim b. Rebîa el-Absî idi — ve onlar onun yanına geldiler.

Hayyan Allah’a hamd edip O’nu övdükten sonra şöyle dedi:

“Ey Müslüman kardeşler! Kardeşiniz Mülcem oğlu, yani Muradlı kardeşinizin, Ali b. Ebû Talib’i öldürmek için sabah namazından önce karanlıkta, cemaat mescidinin kapısının karşısında pusu kurduğunu duydum. Ali çıkıncaya kadar kıpırdamadan bekledi. Ali sabah ibadetinin vakti gelince dışarı çıktı. Bunun üzerine ona saldırdı ve başına kılıcıyla vurdu. Ali yalnızca iki gece yaşayabildi, sonra öldü.”

Salim b. Rebîa el-Absî şöyle haykırdı:

“Kılıcıyla onun kafatasına vuranın sağ elini Allah kesmesin!”

Bunun üzerine topluluk Ali’nin ölümüne sevindi. Ali için esenlik dilenmiş ve Allah’ın ondan razı olması, onlardan razı olmaması söylenmiştir.

Nadr b. Salih şöyle dedi:

Daha sonra Mus‘ab b. ez-Zübeyr’in valiliği sırasında Salim b. Rebîa’ya Ali hakkında söylediği sözü sordum. Bana bunu doğruladı ve şöyle dedi:

“Bir süre onların görüşünü benimsedim; fakat sonra onu terk ettim.”

Biz de onun bu görüşü terk ettiği konusunda anlaştık. Bu söz ona ne zaman hatırlatılsa pişmanlıktan erirdi.

Sonra Hayyan b. Zebyan arkadaşlarına şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki hiç kimse sonsuza kadar yaşamaz. Geceler, gündüzler, yıllar ve aylar Âdemoğlu için sonsuza dek sürmez; sonunda ölümü tadacak, salih kardeşlerinden ayrılacak ve ancak zayıfların ağladığı bu dünyayı terk edecektir. Bu dünya, kaygısı ve tasası olan kimse için daima zararlıdır. O halde Allah size merhamet etsin, şehrimize gidelim. Kardeşlerimize katılalım; iyiliği emredip kötülükten sakındıralım ve fırkalara karşı cihad edelim. Çünkü yöneticilerimiz zulmederken, doğru yol terk edilmişken ve meclislerde kardeşlerimizi öldürenlerden intikamımız alınmamışken oturup hareketsiz kalmamız için bir mazeretimiz yoktur. Allah bize onlara karşı zafer verirse, sonra daha doğru, daha hoşnut edici ve daha düzgün olana yöneliriz. Allah bununla müminlerin kalplerini iyileştirir. Eğer öldürülürsek, zalimlerden ayrılmakla huzura kavuşuruz. Atalarımız da bu konuda bize örnek olmuşlardır.”

Bunun üzerine ona şöyle dediler:

“Biz de aynı şeyi söylüyoruz ve ifade ettiğin görüşü övüyoruz. Bizi şehre götür; çünkü senin rehberliğinden ve emrinden hoşnuduz.”

Hayyan yola çıktı, onlar da onunla birlikte çıktılar ve Kufe’ye yöneldiler. İşte o zaman şu şiiri söyledi:

“Dostum, benim için ne teselli var ne sükûnet,
Nehr’deki kurbanlardan sonra ne de bir çare.
Yalnızca çok sayıda bölüklerle kalkan develer vardır.
Allah’a çağrıda bulunacaksın ve O’nunla üstün geleceksin.
Katırım Rey’in Kustanat’ını arkasında bıraktı;
Ben oraya bir daha asla yaklaşmayacağım.
Fakat yardımcılarım az da olsa yakında ayrılıyorum,
Ta ki onunla giden siz ikinizi utandırmayayım.”

Hayyan yürüdü ve sonunda Kufe’ye yerleşti. Muaviye iktidara gelinceye ve Muğire b. Şu‘be’yi oraya vali gönderinceye kadar orada kaldı. Muğire işlerin yumuşak yürümesini severdi; insanlara iyi davranır ve mezhep sahiplerine mezheplerini sormazdı. İnsanlar ona getirilir ve filân kişinin Şii görüşlü, filân kişinin Harici görüşlü olduğu söylenirdi. Fakat o şöyle derdi:

“Allah sizin ihtilaf etmeye devam edeceğinize hükmetmiştir. Allah da kulları arasında ihtilaf ettikleri konuda hüküm verecektir.”

Bunun üzerine insanlar onun zamanında kendilerini güvende hissettiler.

Hariciler birbirleriyle buluşurlar, Nehrevan’daki kardeşlerinin durumunu hatırladıklarında, yerlerinde kalmayı aldatılma ve helâk, kıble ehline karşı cihad etmeyi ise fazilet ve ecir sayarlardı.

Ebû Mihnef – Nadr b. Salih – Übeyy b. Umâre yoluyla:

Muğire b. Şu‘be zamanında Hariciler üç kişiye yöneldiler. Bunlardan biri Müstevrid b. Ullife idi. Müstevrid üç yüz adamla isyan etti ve Dicle kıyısındaki Cerceraya’ya yöneldi.

Ebû Mihnef – Âmir b. Cüveyn ailesinden Ca‘fer b. Huzeyfe – Mühlil b. Halife yoluyla:

Muğire b. Şu‘be zamanında Hariciler üç kişiye yöneldiler: Teym er-Ribab kabilesinden Müstevrid b. Ullife et-Teymî, Hayyan b. Zebyan es-Sülemî ve Zeyd b. Hüseyin’in kız kardeşi oğlu olan Muaz b. Cüveyn b. Hüseyin et-Tâî es-Sinbisî. Zeyd, Ali’nin Nehrevan savaşında öldürdüğü kişilerden biriydi. Bu Muaz b. Cüveyn de savaş alanından yaralı olarak çıkarılan ve Ali tarafından affedilen dört yüz kişi arasındaydı.

Hariciler Hayyan b. Zebyan es-Sülemî’nin evinde toplandılar ve başlarına kimi getireceklerini görüştüler. Müstevrid onlara hitap ederek şöyle dedi:

“Ey Müslümanlar ve müminler! Allah size istediğinizi versin ve hoşlanmadığınız şeyi sizden kaldırsın. Başınıza dilediğiniz kişiyi getirin. Gözlerin sırrını ve kalplerde gizleneni bilen Allah’a yemin olsun ki hanginizin bana emir olacağı benim umurumda değildir. Biz bu dünyanın şerefini istemiyoruz; bu dünyada kalmanın da bir yolu yoktur. Biz yalnızca ebedîlik yurdunda sonsuzluğu istiyoruz.”

Bunun üzerine Hayyan b. Zebyan şöyle dedi:

“Bana gelince, yönetmeye ihtiyacım yoktur ve kardeşlerimden her birine razıyım. İçinizden dilediğinize bakın ve onu adlandırın; ben ilk biat eden olacağım.”

Ardından Muaz b. Cüveyn b. Hüseyin onlara şöyle dedi:

“İkiniz de böyle söylüyorsanız ve ikiniz de Müslümanların önderleri, fazilet, din ve mevki bakımından onların soy sahibi kişileriyken, Müslümanlara kim önderlik edecek? Çünkü onların hepsi bu komuta için yeterli fazilete sahip değildir. Ancak Müslümanlar fazilette eşit olduklarında, savaşta en basiretli olan, dinde en bilgili olan ve üzerine farz kılınanı en güçlü biçimde yerine getirebilen kimse yönetimi almalıdır. Allah’a hamdolsun, ikiniz de bu görev için uygun kimselerdensiniz. İkinizden biri yönetimi alsın.”

İkisi de ona şöyle cevap verdiler:

“Sen yönet; çünkü biz senden hoşnuduz. Allah’a hamdolsun, sen dininde ve görüşünde olgunsun.”

Bunun üzerine o da ikisine şöyle dedi:

“Siz ikiniz benden daha yaşlısınız; öyleyse ikinizden biri yönetimi alsın.”

O anda orada bulunan Haricilerden bir grup şöyle dedi:

“Üçünüzden de razıyız. Hanginizi uygun görürseniz onu başa getirin.”

Bunun üzerine üç adamın her biri arkadaşına şöyle dedi:

“Sen yönet; çünkü ben senden hoşnudum ve yönetim arzum yok.”

Bu durum aralarında uzun süre devam etti. Sonunda Hayyan b. Zebyan şöyle dedi:

“Muaz b. Cüveyn, ‘Siz ikiniz benden yaşlı olduğunuz halde beni ikinizin başına getirmeyin’ dediğine göre ben de size onun bize söylediğini söylüyorum. Elini uzat da sana biat edeyim.”

Bunun üzerine Müstevrid elini uzattı. Hayyan ona biat etti; ardından Muaz b. Cüveyn ve sonra da bütün topluluk biat etti. Bu, Cemaziyelahir ayında idi (22 Ağustos - 20 Eylül 662).

Topluluk donanıp hazırlanmaya ve hazır bulunmaya karar verdi. Ayın başında, yani Şaban 43’ün hilalinde (8 Kasım 663) isyan edeceklerdi. Böylece donanıp hazırlandılar.

Bu yıl Busur b. Ebî Ertat el-Âmirî’nin Medine, Mekke ve Yemen’e doğru yola çıktığı da söylenmiştir. Vakıdî’ye göre bu yolculuk sırasında çeşitli Müslümanları öldürdü. Busur’un bu yolculuğu ne zaman yaptığı konusunda ona muhalefet edenleri daha önce zikretmiştim.

Vakıdî, Davud b. Hayyan – Ata b. Ebî Mervan yoluyla kendisine şöyle anlatıldığını ileri sürmüştür:

Busur b. Ebî Ertat Medine’de bir ay kaldı ve halkı soruşturdu. Osman’a karşı yardım ettiği söylenen herkesi öldürdü.

Ata b. Ebî Mervan – Hanzale b. Ali el-Eslemî yoluyla:

Busur, Benî Kâ‘b’dan bazı kimseleri ve onların gençlerini kuyularından birinin başında buldu ve onları o kuyuya attı.

Bu yıl Ziyad Muaviye’nin yanına geldi. Bu, Ömer – Ebü’l-Hasan – Süleyman b. Ebî Arkam yoluyla bana anlatılan rivayete göredir:

Ziyad Fars’tan Muaviye’nin yanına geldi ve yanında getirdiği mal karşılığında onunla anlaştı. Fars’taki kalelerden birinde direnmiş olduktan sonra neden geldiğine dair bana Ömer – Ebü’l-Hasan – Mesleme b. Muharib yoluyla şu haber anlatıldı:

Abdurrahman b. Ebî Bekre, Basra’da Ziyad’ın mallarından sorumluydu. Muaviye, Ziyad’ın Abdurrahman’ın yanında malı olduğunu öğrendi. Ziyad, Abdurrahman’ın elinde bulunan malları için endişe edince Abdurrahman’a yazarak malını korumasını emretti. Muaviye, Ziyad’ın malını araştırması için Muğire b. Şu‘be’yi gönderince Muğire geldi ve Abdurrahman’ı bir kenara çekip şöyle dedi:

“Baban bana haksızlık etmiş olabilir; fakat Ziyad bana iyi davrandı.”

Sonra Muaviye’ye şöyle yazdı:

“Abdurrahman’ın elinde alabileceğim serbest bir şey bulmadım.”

Muaviye Muğire’ye geri yazıp ona işkence etmesini emretti. Bazı rivayet sahipleri, Muaviye ona yazdıktan sonra Muğire’nin, istemese de, Abdurrahman b. Ebî Bekre’ye işkence ettiğini aktarmıştır. Muaviye bunu öğrenince şöyle dedi:

“Akrabanın sana emrettiği şeyi yapmaya devam et.”

Bunun üzerine Muğire Abdurrahman’ın yüzünü ipekle örttü ve ipeğin yapışması için onu suyla ıslattı; böylece Abdurrahman bayıldı. Muğire bunu üç defa yaptı, sonra onu serbest bıraktı ve Muaviye’ye şöyle yazdı:

“Ona işkence ettim fakat ondan bir şey elde edemedim.”

Böylece Ziyad’ın minnettarlığını kazandı.

Ömer – Ebü’l-Hasan – Abdülmelik b. Abdullah es-Sakafî – Sakîf kabilesinden şeyhler yoluyla bana şöyle anlatıldı:

Muğire b. Şu‘be Muaviye’nin huzuruna girdi. Muaviye onu görünce şöyle dedi:

“Bir kişinin sırrının yeri, eğer o sırrı açacaksa, samimi kardeşidir.
Öyleyse eğer bir sırrı açıklayacaksan, onu sır tutacak samimi birine açıkla; yoksa hiç açma.”

Muğire şöyle cevap verdi:

“Ey Müminlerin Emiri, bana güvenecek olursan bunu samimi, şefkatli, Allah’tan korkan ve güvenilir birine yapmış olursun. Nedir mesele ey Müminlerin Emiri?”

Muaviye şöyle dedi:

“Ziyad’ın Fars toprağına yapışıp orada direnmesini düşündüm de gece uyuyamadım.”

Muğire, Ziyad’ı küçümsetmek istedi ve şöyle sordu:

“Ziyad orada nedir ki ey Müminlerin Emiri?”

Muaviye şöyle cevap verdi:

“Ne kötü, aşağılık, yetersiz, hilekâr bir Arap! Fars’ın bir kalesinde korunaklı duran mala sahip. Düzen kuruyor, hileler çeviriyor ve fırsat kolluyor. Bu ev halkından birine bağlanmayacağından emin değilim. Eğer bunu yaparsa bana karşı savaşı yeniden hileyle başlatmış olur.”

Bunun üzerine Muğire şöyle sordu:

“Ey Müminlerin Emiri, onun yanına gitmeme izin verir misin?”

Muaviye:

“Evet, git ve ona nazik davran.”

Muğire Ziyad’ın yanına geldi. Ziyad, Muğire’nin gelişini öğrenince şöyle dedi:

“O ancak önemli bir görev için gelmiştir.”

Sonra Muğire’yi içeri aldı. Muğire onun huzuruna girdiğinde Ziyad kabul salonunda güneşe karşı oturuyordu. Ziyad onu şöyle selamladı:

“Gelen kişi hayır bulsun.”

Muğire de şöyle cevap verdi:

“Haber senin yanında biter ey Ebû Muğire. Muaviye korkuya öyle kapıldı ki beni sana gönderdi. Bu işi isteyen kimse olarak Hasan’dan başkasını bilmiyordu. Hasan artık Muaviye’ye biat etmiş olduğuna göre, sen de bir yere yerleşmeden önce kendin için bir şey al. Muaviye’nin sana ihtiyacı yok.”

Ziyad şöyle dedi:

“Bana gizlice, verebileceğin en iyi pratik öğüdü ver.”

Muğire şöyle cevap verdi:

“Açık söz bazen acı gelebilir; ama onu sulandırmanın da faydası yoktur. Ben senin ipinizi Muaviye’ninkiyle birleştirmeni ve ona gitmeni düşünüyorum.”

Ziyad şöyle dedi:

“Bakacağım; Allah hükmünü verecektir.”

Ömer – Ali – Mesleme b. Muharib yoluyla bana şöyle anlatıldı:

Ziyad kalede bir yıldan fazla kaldıktan sonra Muaviye ona şöyle yazdı:

“Niçin kendini helâk ediyorsun? Bana gel ve vergi olarak ne kadar mal topladığını, ne harcadığını ve yanında ne kaldığını bana bildir; sana eman verilecektir. Bizim yanımızda kalmak istersen kal; güvenli bulunduğun yere dönmek istersen dön.”

Bunun üzerine Ziyad Fars’tan ayrıldı. Muğire b. Şu‘be, Ziyad’ın Muaviye’nin yanına gitmeye karar verdiğini öğrenince, Ziyad Fars’tan ayrılmadan önce Muaviye’nin yanına doğru yola çıktı. Ziyad ise İstahr’dan Errecan’a çıktı ve Mâh Bahrezân’a geldi. Sonra Hulvan yolunu tuttu ve Medâin’e ulaştı. Ardından Abdurrahman, Ziyad’ın gelişini haber vermek üzere Muaviye’nin yanına gitti.

Ziyad Şam’a ulaştığında ve Muğire bir ay sonra geldiğinde Muaviye ona şöyle dedi:

“Ey Muğire, Ziyad’ın yolculuğu seninkinden bir ay daha uzundu; sen ondan önce çıktın, ama o senden önce geldi.”

Muğire şöyle cevap verdi:

“Ey Müminlerin Emiri, zeki bir kişi başka bir zekiyle konuştuğunda delili onu susturur.”

Muaviye buna şöyle karşılık verdi:

“Sakın! Sırrını benden gizli tut.”

Bunun üzerine Muğire şöyle dedi:

“Ziyad kazanç umarak geldi; ben ise kayıp korkusuyla geldim. Yolculuğumuzun farkı bundandır.”

Muaviye Ziyad’a topladığı Fars mallarını sordu. Ziyad da Ali’ye ne kadar gönderdiğini ve gerekli masraflara ne kadarını uygun biçimde harcadığını anlattı. Muaviye onun harcadığı ve geriye bıraktığı miktar konusunda ona inandı ve geri kalanı Ziyad’dan alarak şöyle dedi:

“Sen bizim vekillerimizin en güveniliri oldun.”

Ömer – Ali – Ebû Mihnef, Ebû Abdurrahman el-İsfahânî, Selâme b. Osman, Benî Temim’den bir şeyh ve güvenilir başka kimseler yoluyla bana şöyle anlatıldı:

Muaviye, Ziyad Fars’ta iken ona gelmesini isteyen bir mektup yazınca Ziyad, Mincab b. Raşid ed-Debbî ve Hâris b. Bedr el-Gudânî ile birlikte Fars’tan çıktı. Muaviye ayrıca Abdullah b. Hazim’i bir birlikle Fars’a gönderdi ve şöyle dedi:

“Yolda Ziyad’la karşılaşırsan onu yakala.”

İbn Hazim Fars’a gitti. Bazıları onun Ziyad’la Ahvaz Pazarı’nda karşılaştığını, bazıları da Errecan’da karşılaştığını söyledi. Karşılaştıklarında İbn Hazim, Ziyad’ın hayvanının dizginlerini tuttu ve şöyle dedi:

“İn aşağı ey Ziyad!”

Bunun üzerine Mincab b. Raşid ona şöyle bağırdı:

“Bırak ey siyah kadının oğlu; yoksa elini dizginlere bağlarım!”

Bir başka rivayete göre İbn Hazim onlara Ziyad otururken yetişmiş ve ona kaba söz söylemiş, bunun üzerine Mincab İbn Hazim’e hakaret etmişti. Ziyad ona şöyle sordu:

“Ne istiyorsun ey İbn Hazim?”

O da şöyle cevap verdi:

“Seni Basra’ya götürmek istiyorum.”

Ziyad:

“Ben zaten oraya gidiyorum.”

Bunun üzerine İbn Hazim, Ziyad karşısında mahcup olmuş şekilde ayrıldı.

Bazı rivayet sahiplerine göre Ziyad ile İbn Hazim Errecan’da karşılaştılar ve tartıştılar. Ziyad ona şöyle dedi:

“Ben Muaviye’nin verdiği emanı aldım ve ona gitmek istiyorum. İşte bana gönderdiği mektup.”

İbn Hazim şöyle cevap verdi:

“Eğer Müminlerin Emiri’ne gitmek istiyorsan sana ulaşmanın bir yolu yoktur.”

Bundan sonra İbn Hazim Sabur’a gitti. Ziyad ise Mâh Bahrezân’a yöneldi ve Muaviye’nin yanına vardı. Muaviye ona Fars mallarını sordu. Ziyad şöyle cevap verdi:

“Ey Müminlerin Emiri, onu erzaklara, maaşlara ve seferlere harcadım. Geri kalanını da insanlara emanet ettim.”

Böylece Ziyad, Muaviye’yi oyalamaya devam etti. Bu sırada bazı kimselere mektuplar yazıyordu; bunlardan biri de Şu‘be b. el-Kıl‘âm idi. Ona şöyle yazdı:

“Bana ne kadar güvendiğimi biliyorsun. Yüce Allah’ın kitabındaki şu ayeti düşün: ‘Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik…’ Gücünün yettiği şeye dikkat et.”

Ayrıca mektuplarda Muaviye’ye teyit ettiği miktarı da belirtiyor, mektupları elçisinin üzerinde gizliyor ve onu, Muaviye’ye haber ulaştıracak bazı kimselerin yanından geçmekle görevlendiriyordu. Elçi de bunu yaptı; sonunda haber yayıldı, elçi yakalanıp Muaviye’nin huzuruna getirildi.

Bunun üzerine Muaviye Ziyad’a şöyle dedi:

“Eğer beni aldatmıyorsan bu mektuplara ihtiyacım var.”

Muaviye mektupları okudu ve gerçekten de miktar Ziyad’ın ona teyit ettiği miktarla aynıydı. Bunun üzerine Muaviye şöyle dedi:

“Beni daha önce aldatmış olmandan korkuyorum. Dilediğin şey karşılığında benimle anlaş.”

Bunun üzerine Ziyad, Muaviye’ye elinde olduğunu söylediği malın bir kısmı karşılığında onunla anlaştı ve onu teslim etti. Sonra şöyle dedi:

“Ey Müminlerin Emiri, vali olmadan önce de benim malım vardı. O malı elimde tutmak, valilik sırasında elde ettiğim şeyi ise bırakmak istiyorum.”

Sonra Ziyad, Muaviye’den Kufe’ye yerleşmek için izin istedi. Muaviye izin verince Ziyad Kufe’ye gitti. Muğire Ziyad’a ikram eder ve onu överdi. Muaviye de Muğire’ye şöyle yazdı:

“Ziyad’ı, Süleyman b. Surad’ı, Hucr b. Adî’yi, Şebes b. Rib‘î’yi, İbn el-Kevvâ’yı ve Amr b. el-Hamik’i cemaatle ibadete katılmaya teşvik et.”

Bunun üzerine onlar ibadette onunla birlikte hazır bulunurlardı.

Ömer b. Şebbe – Ali – Süleyman b. Argam bana şöyle anlattı:

Ziyad’ın Kufe’ye ulaştığını öğrendim. İbadet vakti gelince Muğire ona şöyle dedi:

“Öne geç ve ibadeti sen yönet.”

Ziyad şöyle cevap verdi:

“Hayır, yapmam. Kendi yönetiminiz sırasında ibadeti yönetmeye senden daha hak sahibi biri yoktur.”

Ziyad bir defasında Muğire’nin huzuruna girdiğinde, yanında Ümmü Eyyub bt. Umâre b. Ukbe de bulunuyordu. Muğire onu Ziyad’ın önüne oturttu ve şöyle dedi:

“Sen Ebû Muğire’den gizlenmeyeceksin.”

Muğire öldüğünde Ziyad onunla evlendi; kadın hâlâ gençti. Ziyad bir filini getirip ayakta durdurulmasını emreder, Ümmü Eyyub da ona bakardı. Bu sebeple o yere “Babü’l-Fîl” denildi.

Bu yıl hacda insanlara Anbese b. Ebî Süfyan başkanlık etti. Bunu bana Ahmed b. Sabit – bir kişi – İshak b. İsa – Ebû Ma‘şer yoluyla anlattı.
Kırk Üçüncü Yıl Olayları: Bu olaylar arasında Busur b. Ebî Ertat’ın Bizanslılara karşı yaptığı sefer de vardı. Vakıdî, Busur’un onların topraklarında kışı geçirdiğini ve Konstantiniyye’ye kadar ulaştığını ileri sürmüştür. Fakat tarih konularında uzman bazı kimseler bunu reddetmiş ve Busur’un Bizans topraklarında hiç kışlamadığını söylemişlerdir.

Bu yıl Amr b. el-As Mısır’da, Ramazan bayramı gününde öldü (6 Ocak 664). O, Ömer b. el-Hattab adına dört yıl, Osman adına dört yıldan iki ay eksik bir süre ve Muaviye adına iki yıldan bir ay eksik bir süre Mısır valiliği yapmıştı.

Bu yıl Muaviye, babasının ölümünden sonra Abdullah b. Amr b. el-As’ı Mısır valisi yaptı. Vakıdî, onun yaklaşık iki yıl Mısır valiliği yaptığını ileri sürmüştür.

Bu yılın Safer ayında (15 Mayıs - 12 Haziran 663) Muhammed b. Mesleme Medine’de öldü. Mervan b. el-Hakem onun cenaze namazını kıldırdı.

Bu yıl Harici Müstevrid b. Ullife öldürüldü; Hişam b. Muhammed böyle söylemiştir. Başkaları ise onun bir önceki yılda öldürüldüğünü ileri sürmüştür.
El-Mustavrid b. Ullife’nin Öldürülmesi: Daha önce, Nehr Savaşı’nda yaralı olarak kurtulan Hâricîlerin geri kalanlarının toplanmasını, er-Reyy’e çekilenleri ve diğerlerini anlatmıştuk. Onlar daha önce adlarını zikrettiğim üç kişiyle buluştular; bunlardan biri de el-Mustavrid b. Ullife idi. Onların ona biat ettiklerini ve Şa‘ban ayının yeni hilalinin başında (8 Kasım 663) ayaklanmak üzere toplandıklarını da anlatmıştık.

Hişam – Ca‘fer b. Huzeyfe et-Tâî – el-Muhill b. Halife kanalıyla: Polis teşkilatının başında bulunan Kabîse b. ed-Dammûn, el-Muğîre b. Şu‘be’nin yanına gelerek şöyle dedi:

“Şimr b. Cevvâne el-Kilâbî bana geldi ve Hâricîlerin Hayyân b. Zebyan es-Sülemî’nin evinde toplandıklarını, Şa‘ban ayının başında (8 Kasım 663) sana karşı ayaklanmak üzere aralarında anlaştıklarını haber verdi.”

Bunun üzerine el-Muğîre b. Şu‘be, Sakîf kabilesinin müttefiki olan Kabîse b. ed-Dammûn’a (onların iddiasına göre Hadramut’taki es-Sadif’ten gelmişti) şöyle dedi:

“Polisleri al, Hayyân b. Zebyan’ın evini kuşat ve onu bana getir.”

Onlar Hayyân’ın bu Hâricîlerin başı olduğuna inanıyorlardı. Kabîse polisleri ve birçok kişiyi alarak yola çıktı. Hayyân b. Zebyan farkına varmadan öğle vakti onun evine ulaştılar.

O sırada Muâz b. Cüveyn ve onların arkadaşlarından yaklaşık yirmi kişi Hayyân’ın yanındaydı. Hayyân’ın karısı — kendisine çocuk doğurmuş bir cariyesi — ayağa sıçradı ve onların kılıçlarını alıp yatağın altına attı. Oradakilerden bazıları kılıçlarına sarılarak kendilerini savunmak istediler; fakat kılıçlarını bulamayınca teslim oldular.

Kabîse onları alıp el-Muğîre b. Şu‘be’nin yanına götürdü. El-Muğîre onlara şöyle sordu:

“Size Müslümanların birliğini bozmayı düşündüren nedir?”

Onlar şöyle cevap verdiler:

“Biz böyle bir şey istemedik.”

Bunun üzerine el-Muğîre şöyle dedi:

“Hayır! Ben sizin hakkınızda böyle şeyler duydum ve bu toplantınız da bunu doğruladı.”

Onlar şöyle dediler:

“Bizim o evde toplanmamıza gelince; Hayyân b. Zebyan bize Kur’an okumayı öğretiyordu. Bu yüzden onun evinde toplanıyor ve Kur’an’ı ona okuyoruz.”

El-Muğîre emretti:

“Onları hapse götürün.”

Onlar yaklaşık bir yıl orada kaldılar.

Kardeşleri onların tutuklandığını duyunca daha ihtiyatlı davranmaya başladılar. Liderleri olan el-Mustavrid b. Ullife Kûfe’den ayrıldı ve el-Hîre’de Kelb kabilesine ait Kasr el-Adesiyyîn’in yanındaki bir eve yerleşti. Kardeşlerine haber gönderdi; onlar da sık sık onu ziyaret ediyor ve hazırlık yapıyorlardı.

Ziyaretleri sıklaşınca liderleri el-Mustavrid b. Ullife et-Teymî onlara şöyle dedi:

“Buradan ayrılalım. Sizi ortaya çıkaracaklarından korkuyorum.”

Onlardan bazıları birbirlerine:

“Şu yere gidelim”

dediler; bazıları da:

“Başka bir yere”

dediler.

Neccâr b. Abcer, kendisinin ve ailesinden bir grubun kaldığı bir evden onları gözetliyordu. Birden iki süvarinin gelip o eve girdiklerini görüyordu. Ardından kısa bir süre sonra iki kişi daha gelip giriyordu; sonra bir başkası geliyor, ardından bir başkası daha geliyordu. Bu durum onu endişelendiriyordu. Ayrıca onların birbirlerine yakın zamanlarda ayrıldıklarını da görüyordu.

Bunun üzerine Neccâr, kaldığı evin hanımına — o sırada kendi oğlanlarından birini emziriyordu — şöyle dedi:

“Yazıklar olsun sana! Bu eve girip çıkan şu süvariler kim?”

Kadın şöyle cevap verdi:

“Allah’a yemin ederim ki kim olduklarını bilmiyorum. Sadece erkeklerin bu eve sık sık, durmadan, kimi yaya kimi atlı gelip gittiklerini görüyorum. Günlerdir bundan hoşnut değiliz, fakat kim olduklarını bilmiyoruz.”

Bunun üzerine Neccâr atına bindi ve genç hizmetçilerinden biriyle birlikte yola çıktı. Onların evinin kapısına varıncaya kadar ilerledi. Kapıda onların adamlarından biri nöbet tutuyordu. İçlerinden biri kapıya geldiğinde kapıcı içeri girip efendisine haber verir, o da ziyaretçiyi içeri alırdı. Fakat kapıcıya tanıdıkları biri gelirse izin istemeden içeri girerdi.

Neccâr kapıcıya gelince kapıcı onu tanımadı ve şöyle dedi:

“Sen kimsin — Allah sana merhamet etsin — ve ne istiyorsun?”

Neccâr şöyle cevap verdi:

“Arkadaşımla görüşmek istiyorum.”

Kapıcı sordu:

“Adın nedir?”

O da:

“Neccâr b. Abcer”

dedi.

Kapıcı şöyle dedi:

“Olduğun yerde kal. Senin hakkında onlara haber vereyim, sonra yanına dönerim.”

Neccâr ona şöyle dedi:

“Gir, doğru yolda olasın.”

Adam içeri girdi. Neccâr da hızla arkasından ilerledi ve onların bulunduğu büyük bir sofa kapısına kadar geldi. Kapıcı içeri girmiş ve şöyle demişti:

“Bu adam sizinle görüşmek için izin istiyor. Ben ona ‘Sen kimsin?’ dedim. O da ‘Ben Neccâr b. Abcer’im’ dedi.”

Neccâr onların telaşa kapıldıklarını ve şöyle bağırdıklarını duydu:

“Neccâr b. Abcer! Allah’a yemin olsun ki Neccâr b. Abcer hayırlı bir iş için gelmiş değildir.”

Söylediklerini duyunca yaptıkları şey hakkında şüphesinin doğrulandığını anladı ve oradan ayrılmak istedi. Fakat onları bizzat görmeden gitmek istemedi.

Sofanın kapısındaki perdelerin arasına kadar ilerledi ve şöyle dedi:

“Selam üzerinize olsun!”

Bakınca karşısında çok sayıda adam gördü; silahlar ortadaydı ve zırhlar giymişlerdi. Neccâr şöyle dedi:

“Ey Allah’ım! Umarım onları hayırlı bir iş için bir araya getirmiştir. Siz kimsiniz? Allah sizi korusun.”

Teym er-Ribâb kabilesinden el-Hüseyn b. Şimr b. el-Hüseyn’in oğlu Ali onu tanıdı. Bu Ali, Nehr Savaşı’nda kaçmayı başaran sekiz Hâricîden biriydi. Arapların süvarilerinden, zahidlerinden ve en iyilerinden biriydi.

Ali ona şöyle dedi:

“Ey Neccâr b. Abcer! Eğer haber almak için geldiysen, işte öğrendin. Başka bir iş için geldiysen içeri gir ve niçin geldiğini bize söyle.”

Neccâr şöyle cevap verdi:

“İçeri girmeme gerek yok.”

Bunun üzerine oradan ayrıldı.

Bunun üzerine birbirlerine şöyle dediler:

“Onu yakalayıp tutun; çünkü gidip sizi ihbar edecek.”

Bunun üzerine içlerinden bir grup hemen onun peşinden çıktı. Bu olay gün batımı sırasında olmuştu. Atına binmiş haldeyken ona yetiştiler ve şöyle dediler:

“Bize durumunu anlat ve neden geldiğini söyle.”

O da şöyle cevap verdi:

“Sizi telaşa düşürecek veya korkutacak bir şey için gelmedim.”

Onlar şöyle dediler:

“Bize yaklaşıncaya kadar bekle ya da sen bize yaklaş. Bize haber ver; biz de sana işimizi ve maksadımızı bildiririz.”

O ise şöyle dedi:

“Size yaklaşmayacağım ve sizin de bana yaklaşmanızı istemiyorum.”

Bunun üzerine Ali b. Ebî Şimr b. el-Hüseyn ona şöyle dedi:

“Bu gece için bizi ihbar etmeyeceğine güvenebilir miyiz? Bu senin için bir iyilik olur; çünkü aramızda akrabalık ve hakkaniyet vardır.”

Haccâr şöyle cevap verdi:

“Evet. Bu gece ve bundan sonraki bütün geceler boyunca benden yana güvendesiniz.”

Bunun üzerine hızla uzaklaştı, ailesini de yanına alarak Kûfe’ye girdi.

Diğerleri ise kendi aralarında şöyle dediler:

“Onun bizi ihbar etmeyeceğinden emin değiliz. Öyleyse hemen buradan ayrılalım.”

Akşam namazını kıldıktan sonra el-Hîre’den ayrıldılar ve dağıldılar. Liderleri onlara şöyle dedi:

“Benimle Benû Selâme’den Süleym b. Mahdûc el-Abdî’nin evinde buluşun.”

Sonra el-Hîre’den ayrıldı ve Abdü’l-Kays kabilesine doğru ilerledi. Benû Selâme’ye ulaştığında, akrabalık bağı bulunduğu Süleym b. Mahdûc’a haber gönderdi. Süleym geldi ve onu beş veya altı arkadaşıyla birlikte evine aldı.

Bu sırada Haccâr b. Abcer kendi evine döndü. Onlar ise onun kendilerini yöneticilere veya halka ihbar ettiğini duymayı bekliyorlardı. Fakat o onları ne yöneticilere ne de halka ihbar etti. Hâricîler de bu konuda onun aleyhinde hoşlanmayacakları hiçbir şey duymadılar.

El-Muğîre b. Şu‘be’nin valiliği sırasında Hâricîlerin kendisine karşı ayaklandığını ve içlerinden birine bağlandıklarını öğrendi. Bunun üzerine el-Muğîre b. Şu‘be halkın önünde ayağa kalktı. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

“Ey insanlar! Bilirsiniz ki ben her zaman sizin topluluğunuz için esenlik istemiş ve sizi zarardan korumuşumdur. Allah’a yemin ederim ki bunun, içinizdeki sefihler için kötü bir örnek olmasından korktum; fakat ağırbaşlı ve Allah’tan korkan kimseler için değil.

Allah’a yemin ederim ki aceleci ve düşüncesiz kimselerin suçu yüzünden ağırbaşlı ve takva sahibi kimselerin cezalandırılmasından korktum.

Ey insanlar! Umumi bir felaket başınıza gelmeden önce içinizdeki sefihleri dizginleyin. Bana, içinizden bazı kimselerin şehirde açıkça ayrılık ve fitne çıkarmak istediklerine dair haber ulaştı.

Allah’a yemin ederim ki bu şehirde Arapların bulunduğu hiçbir yerde isyan edemeyecekler. Eğer böyle bir şey yaparlarsa onları yok eder ve kendilerinden sonra gelenler için ibret kılarım.

Öyleyse insanlar kendilerine dikkat etsinler; sonra pişman olmasınlar. Ben bu tavrı, delil ve mazeret ortaya koymak için aldım.”

Bunun üzerine Ma‘kil b. Kays er-Riyâhî ayağa kalkarak şöyle dedi:

“Ey emir! O kimselerden biri sana isimleriyle bildirildi mi? Eğer bildirildiyse bize de kim olduklarını söyle. Eğer bizim kabilemize mensuplarsa onları sana teslim ederiz. Başkalarına mensuplarsa şehrimizin itaatkâr halkına emret ki her kabile kendi sefihlerini sana getirsin.”

El-Muğîre şöyle cevap verdi:

“Hiçbiri bana isimleriyle bildirilmedi. Fakat şehirde bir grubun ayaklanmayı planladığı söylendi.”

Ma‘kil ona şöyle dedi:

“Allah seni başarılı kılsın. Ben kavmimin yanına gider ve onlardan olanlar hakkında seni tatmin ederim. Liderlerden her biri de kendi kavmi hakkında seni tatmin etsin.”

Bunun üzerine el-Muğîre b. Şu‘be kürsüden indi ve halkın ileri gelenlerini çağırttı. Onlara şöyle dedi:

“Bu mesele hakkında olanları biliyorsunuz ve söylediklerimi duydunuz. Öyleyse her lider kendi kavmi hakkında beni tatmin etsin. Eğer etmezse Allah’a yemin ederim ki sizin sevdiğiniz biri olmaktan çıkar, nefret ettiğiniz biri olurum. Çünkü kötü kişi yalnız kendisini rezil eder; nasihat eden ise sorumluluktan kurtulur.”

Bunun üzerine liderler kabilelerine döndüler ve Allah ve İslam adına onlardan, fitne çıkarmayı veya cemaatten ayrılmayı düşündüğünü sandıkları kişileri bildirmelerini istediler.

Sa‘sa‘a b. Suhân da gelip Abdü’l-Kays kabilesi arasında kaldı.

Hişam – Ebû Mihnef – el-Esved b. Kays el-Abdî – Mürre b. en-Nu‘mân rivayet etti:

Sa‘sa‘a b. Suhân bizim yanımızda kalıyordu. Allah’a yemin ederim ki el-Teymî’nin (yani el-Mustavrid) ve arkadaşlarının Süleym b. Mahdûc’un evinde kaldıkları haberi ona ulaşmıştı. Fakat onlarla görüş ayrılığı ve fikirlerine duyduğu nefret olmasına rağmen, onların kendi kabilesi içinde yakalanmasını istemiyordu. Ayrıca kendi kavminin Ehl-i Beyt’e kötü davranmasını da istemiyordu. Bu yüzden güzel sözler söyledi.

O sırada içimizde birçok ileri gelen vardı ve sayımız da oldukça fazlaydı.

Sa‘sa‘a ikindi namazını kıldıktan sonra ayağa kalktı ve şöyle dedi:

“Ey Allah’ın kulları topluluğu! Allah Müslümanlar arasında fazileti paylaştırdığında bunun en büyük kısmını size verdi. Siz de Allah’ın kendisi için seçtiği ve melekleri ile peygamberleri için razı olduğu dini tercih ettiniz.

Allah Peygamberini vefat ettirinceye kadar buna bağlı kaldınız. Sonra insanlar ihtilafa düştüler: Bir grup sebat etti, bir grup irtidat etti; bir grup münafık oldu, bir grup ise bekledi.

Siz ise Allah’ın dininde sebat ettiniz; Allah’a ve Peygamberine iman ettiniz. Dinden dönenlerle savaştınız; din yerleşti ve Allah bozguncuları helak etti.

Bunun karşılığında Allah size her durumda ve her işte verdiği iyiliği artırmaya devam etti. Nihayet topluluk kendi içinde ihtilafa düştü.

Bir grup:
‘Biz Talha, Zübeyr ve Aişe’yi istiyoruz’

dedi.

Bir başka grup:
‘Biz batı halkını istiyoruz’

dedi.

Bir diğer grup ise:
‘Biz Ezd kabilesinin Rasib’i olan Abdullah b. Vehb er-Rasibî’yi istiyoruz’

dedi.

Siz ise şöyle dediniz:
‘Biz yalnız Ehl-i Beyt’i istiyoruz; çünkü Allah bize ilk izzeti onların aracılığıyla verdi.’

Böylece hak üzere kaldınız, ona bağlı kaldınız ve onu korudunuz. Nihayet Allah sizin aracılığınızla Cemel Savaşı’nda kâfirleri, Nehrevan Savaşı’nda da isyancıları yok etti.”

Bu sırada Suriyeliler hakkında bir şey söylemedi; çünkü o dönemde yönetim onların elindeydi.

Sonra şöyle dedi:

“Ey peygamberinizin ailesi ve Müslüman topluluğu! Allah’ın düşmanları arasında sizin için bu sapkın isyancılardan daha kötü düşman yoktur. Bunlar imamımızdan ayrılan, kanlarımızın dökülmesini helal sayan ve bizi küfürle suçlayan kimselerdir.

Sakın onları evlerinizde barındırmayın ve saklamayın. Çünkü yaşayan hiçbir Arap onlara karşı sizden daha düşman olmamalıdır.

Allah’a yemin ederim ki içlerinden bazılarının hâlâ aranızda bulunduğu bana bildirildi. Ben bunu araştırıyor ve soruşturuyorum. Eğer bunu kesin olarak öğrenirsem, onların kanını dökerek Allah’a yakınlık kazanırım; çünkü bu helaldir.”

Sonra şöyle devam etti:

“Ey Abdü’l-Kays topluluğu! Bu yöneticilerimiz sizi ve görüşlerinizi herkesten iyi bilir. Onlara size karşı harekete geçme fırsatı vermeyin; çünkü size ve sizin gibilerine karşı herkesten daha hızlı davranırlar.”

Bunun üzerine kenara çekilip oturdu.

Kavminin hepsi:

“Allah onları lanetlesin!”
“Allah onlardan beri olsun!”

dediler.

“Allah’a yemin ederiz ki onları barındırmayacağız. Nerede olduklarını bilirsek mutlaka size bildiririz.”

Yalnız Süleym b. Mahdûc hiçbir şey söylemedi. Fakat kavmine üzgün ve kederli bir şekilde döndü. Arkadaşlarını evinden çıkarmak istemiyordu; çünkü aralarında evlilik bağı vardı ve birbirlerine güveniyorlardı. Ayrıca onların evinde aranmasını da istemiyordu; çünkü o zaman hem onlar hem de kendisi helak olabilirdi.

Evine girdiğinde el-Mustavrid’in arkadaşları da geldiler. Her biri el-Mustavrid’e, el-Muğîre’nin halkla ne yaptığını ve kabile liderlerinin gelip konuşmalar yaptığını anlattılar.

Ona şöyle dediler:

“Buradan ayrılalım. Allah’a yemin ederiz ki kabilelerimizin içinde yakalanmayacağımızdan emin değiliz.”

El-Mustavrid şöyle dedi:

“Abdü’l-Kays’ın liderinin de diğer kabile liderleri gibi kendi kavmi önünde konuştuğunu düşünmüyor musunuz?”

Onlar:

“Evet, Allah’a yemin ederiz ki öyle olduğunu düşünüyoruz.”

dediler.

El-Mustavrid şöyle dedi:

“Ev sahibim bana bundan hiç söz etmedi.”

Onlar:

“Allah’a yemin ederiz ki senden utandığı için söylemediğini düşünüyoruz.”

dediler.

Bunun üzerine Süleym’i çağırdı. Süleym geldi. El-Mustavrid ona şöyle dedi:

“Ey Mahdûc’un oğlu! Kabilelerin liderlerinin kavimlerinin önünde konuşup benim ve arkadaşlarım hakkında onları uyardıklarını öğrendim. Sizin önünüzde de biri konuştu mu?”

Süleym şöyle dedi:

“Evet. Sa‘sa‘a b. Suhân bize hitap etti ve aranan hiç kimseyi barındırmamamızı istedi. Sana söylemekten hoşlanmadığım birçok söz söylediler. Senin işlerinden bir kısmının bana ağır geldiğini düşünebilirsin.”

El-Mustavrid ona şöyle dedi:

“Evini onurlandırdın ve güzel davrandın. Allah’ın izniyle şimdi senden ayrılacağız.”

Bunun üzerine Süleym şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki eğer seni evimde yakalamak isterlerse önce ben ölmeden sana ve arkadaşlarından birine ulaşamazlar.”

El-Mustavrid şöyle dedi:

“Allah seni bundan korusun.”

El-Muğîre’nin hapishanesinde bulunanlar, şehir halkının Hâricîleri kovmak ve yakalamak konusunda anlaştıklarını öğrendiler. Bunun üzerine Muâz b. Cüveyn b. Hüseyin şöyle dedi:

“Ey Şurât! Artık Allah’a kendini satan kişinin yola çıkma vakti gelmiştir.

Hepiniz öldürülmek üzere aranırken hâlâ şaşkınların evinde kalacak mısınız?

Düşmanlar halka saldırdı ve yanlış bir görüşle sizi kurban etmeye hazırladılar.

Ey insanlar! Anıldığında daha doğru ve daha adil olan hedef için çabalayın.

Keşke sizinle birlikte olsaydım; güçlü, kısa bacaklı, zırhlı, savunmasız olmayan bir savaş atının üzerinde.

Keşke düşmanınıza karşı sizinle birlikte olsaydım; çünkü kader kadehinden ilk içecek olan benim.

Sizin korkutulmanız ve sürülmeniz bana ağır geliyor.

Kılıcımı çekip saldırdığımda, herkes dağıldığında, kaçtı sanılan kişi geri döner.

Kargaşanın ortasında kılıcın parıltısını gösterir ve sebatı örnek sayar.

Sizin zulme uğramanız ve azalmanız bana ağır geliyor; zincirli bir esir gibi kederleniyorum.

Eğer sizinle birlikte olsaydım, üzerinize geldiklerinde iki taraf arasında tozu dumana katardım.

Nice toplulukları dağıttım, nice saldırılar gördüm ve nice düşmanı yere serilmiş bıraktım.”

El-Mustavrid arkadaşlarına haber göndererek şöyle dedi:

“Bu kabileden ayrılın. Bizim yüzümüzden hiçbir Müslüman farkında olmadan rezil olmasın.”

Aralarında görüşlerini paylaşan bazı kişiler de vardı. Sura’ya gitmek üzere anlaştılar ve dörder, beşer, onar kişilik gruplar hâlinde oraya doğru yola çıktılar. Toplam üç yüz kişi Sura’da toplandı. Sonra Sarât’a doğru ilerlediler ve geceyi orada geçirdiler.

El-Muğîre b. Şu‘be onların durumunu öğrenince halkın ileri gelenlerini çağırdı ve şöyle dedi:

“Helak ve kötü bir düşünce bu zavallıları ortaya çıkardı. Sizce onların üzerine kimi göndermeliyim?”

Adî b. Hâtim ayağa kalkarak şöyle dedi:

“Biz hepimiz onların düşmanıyız. Görüşlerini sapkın sayıyoruz ve sana itaat ediyoruz. İçimizden kimi istersen onları takip etmek için gönder.”

Sonra Ma‘kil b. Kays ayağa kalkarak şöyle dedi:

“Onların üzerine ancak şehirdeki ileri gelenlerden birini göndermelisin; senin çevrende gördüğün, itaatkâr ve dikkatli olan, onlarla anlaşmazlık içinde bulunan ve onların yok olmasını isteyen birini.

Allah seni korusun; sanmıyorum ki halktan biri benim kadar onların düşmanı ve onlara karşı daha şiddetli olsun.

Beni onların üzerine gönder. Allah’ın izniyle seni onlardan korurum.”

El-Muğîre şöyle dedi:

“Allah’ın adıyla git.”

Bunun üzerine onun seferi için üç bin kişi hazırlandı.

El-Muğîre, Kabîse b. ed-Dammûn’a şöyle dedi:

“Ali’nin grubunu bana getir ve onları Ma‘kil b. Kays ile birlikte gönder; çünkü o onların liderlerinden biridir.”

Onun grubundan bilinen kişiler çağrılınca toplandılar. Bunlar bu isyancıların kanını dökmeye en istekli olanlardı ve daha önce onlarla savaşmış oldukları için diğerlerinden daha cesurdular.

Ebû Mihnef – el-Esved b. Kays – Mürre b. Münkız b. en-Nu‘mân rivayet etti:

“O sırada onunla birlikte gönderilenler arasındaydım.”

Sonra şöyle dedi:

Sa‘sa‘a b. Suhân da Ma‘kil b. Kays’tan sonra ayağa kalkarak şöyle demişti:

“Ey emir! Beni onların üzerine gönder. Allah’a yemin ederim ki onların kanını helal görüyorum ve bunun sorumluluğunu taşımayı hafife alıyorum.”

Fakat el-Muğîre şöyle dedi:

“Oturan yerinde kal! Sen sadece bir hatipsin.”

Bu söz Sa‘sa‘a’yı gücendirdi.

El-Muğîre bunu söylemişti; çünkü Sa‘sa‘a’nın Osman b. Affan’ı eleştirdiğini, Ali’yi sık sık andığını ve onu üstün tuttuğunu duymuştu.

Daha önce onu çağırarak şöyle demişti:

“Senin Osman’ı bazı insanlara eleştirdiğini ve Ali’nin üstünlüğünü açıkça dile getirdiğini duydum. Fakat Ali hakkında söylediğin üstünlüklerden benim bilmediğim hiçbir şey yoktur; ben bunları senden daha iyi bilirim.

Ancak şimdi bu yönetim ortaya çıktı ve bize Ali’nin kusurlarını halka anlatmamız emredildi. Biz ise bundan yapmamız gerekenlerin çoğunu bırakıyor, yalnızca kendimizi korumak için gerekli olanı söylüyoruz.

Eğer Ali’nin üstünlüğünden bahsedeceksen bunu arkadaşların arasında, evlerinizde gizlice yap. Fakat bunu mescitte açıkça yapmana halife izin vermez ve bunu bize bağışlamaz.”

Sa‘sa‘a buna:

“Peki”

diye cevap verirdi. Fakat el-Muğîre onun yine yasakladığı şeyi yapmaya devam ettiğini duyuyordu.

Bu yüzden Sa‘sa‘a ayağa kalkıp:

“Beni onların üzerine gönder”

dediğinde el-Muğîre onunla arasındaki anlaşmazlık yüzünden ona karşı öfke duydu ve şöyle dedi:

“Otur! Sen sadece bir hatipsin.”

Sa‘sa‘a buna şöyle cevap verdi:

“Ben sadece bir hatip miyim? Evet, Allah’a yemin ederim ki sağlam liderler olan hatipleri tercih ederim.

Allah’a yemin ederim ki eğer beni Cemel Savaşı’nda Abdü’l-Kays sancağı altında görseydin — mızrakların çarpışıp saplarının yarıldığı ve uçlarının kırıldığı yerde — o zaman benim bir aslan, bir yırtıcı olduğunu anlardın.”

Bunun üzerine el-Muğîre şöyle dedi:

“Yeter artık. Doğrusu sana fasih bir dil verilmiş.”

Kabîse b. ed-Dammûn hiç vakit kaybetmeden Ma‘kil ile birlikte orduyu yola çıkardı. Onlar üç bin kişiydi ve Şiîlerin en seçkinleri ile süvarilerinden oluşuyordu.

Ebû Mihnef – Ebû’n-Nadr b. Sâlih – Sâlim b. Rebîa rivayet etti:

Ma‘kil b. Kays veda etmek ve selam vermek üzere geldiğinde ben el-Muğîre b. Şu‘be’nin yanında oturuyordum. El-Muğîre ona şöyle dedi:

“Ey Ma‘kil b. Kays! Seninle birlikte, şehir halkı arasından seçilmelerini emrettiğim süvarileri gönderdim. Şimdi git ve cemaatimizden ayrılan, onu küfürle suçlayan bu asi topluluğun üzerine yürü. Onları tevbe etmeye ve yeniden cemaate dönmeye çağır. Eğer bunu yaparlarsa, onları kabul et ve ellerini onlardan çek. Eğer yapmazlarsa, onlarla savaş ve onlara karşı Allah’tan yardım dile.”

Ma‘kil b. Kays şöyle cevap verdi:

“Onları çağırır, mazeret yolunu açık tutarız. Fakat Allah’a yemin ederim ki bunu kabul edeceklerini sanmıyorum. Eğer hakkı kabul etmezlerse biz de onlardan batılı kabul etmeyiz. Allah seni başarılı kılsın, halkın nerede konakladığını öğrendin mi?”

El-Muğîre şöyle dedi:

“Evet. Medâin üzerindeki valim Simâk b. Ubeyd el-Absî bana yazarak onların Sarât’tan ayrılıp Behurasîr’e geldiklerini, Hüsrevlerin konaklarını ve Medâin’in Beyaz Sarayı’nı barındıran Eski Şehir’e geçmek istediklerini haber verdi. Simâk onların geçmesini engelleyince Behurasîr şehrinde kaldılar. Sen de onların üzerine yürü ve onları yakalayıncaya kadar takip et. Peşlerini bırakma. Senin kendilerini çağırdığın bir yerde bir saatten fazla kalmaları onlara haramdır. Eğer kabul ederlerse ne âlâ; etmezlerse karşılarına çık. Çünkü onlar bir yerde iki gün kalsalar, kendileriyle ilişki kuran herkesi bozarlar.”

Ma‘kil aynı gün yola çıktı ve geceyi Sûrâ’da geçirdi. Bu sırada el-Muğîre, azatlısı Verrâd’a emir verdi. O da çıkıp büyük mescitte halka şöyle seslendi:

“Ey insanlar! Ma‘kil b. Kays bu isyancıların üzerine yürümüştür ve geceyi Sûrâ’da geçirmiştir. Onunla birlikte görevlendirilenlerden hiç kimse başka türlü davranmasın. Yoksa emir onların içindeki her Müslümanın üzerine yürür. Onlara, Kûfe’de gecelememelerini kesin olarak emrediyor. Bu sefer için görevlendirildiği hâlde bugünden sonra Kûfe’de bulduğumuz herkes kendini kanı helal hale getirmiş olur.”

Ebû Mihnef – Abdurrahman b. Habîb – Abdullah b. Ukbe el-Ganevî rivayet etti:

El-Mustavrid b. Ullife ile birlikte çıkanlar arasındaydım ve onların içindeki en genç kişiydim. Yola çıktık; Sarât’a vardık ve topluluğumuzun tamamı gelinceye kadar orada kaldık. Sonra yürüdük, Behurasîr’e ulaşıp oraya girdik. Eski Şehir’de bulunan Simâk b. Ubeyd el-Absî bizim hakkımızda uyarılmıştı. Bu yüzden onlara giden yüzer köprüden geçmek istediğimizde bizimle köprü için savaştı, sonra da köprüyü kesti. Böylece Behurasîr’de kaldık.

El-Mustavrid b. Ullife beni çağırıp şöyle dedi:

“Ey kardeşimin oğlu, yazı yazar mısın?”

Ben de yazabildiğimi söyledim. Bunun üzerine bana parşömen ve divit getirtti ve şöyle yazmamı söyledi:

“Allah’ın kulu Abdullah, Müminlerin Emiri el-Mustavrid’den Simâk b. Ubeyd’e.

Bundan sonra: Biz, hükümde zulmedilmesi, hadlerin uygulanmaması ve fey’in tek elde toplanması yüzünden halkımız adına intikam istiyoruz. Seni yüce ve büyük Allah’ın kitabına, peygamberinin sünnetine, Ebû Bekir ile Ömer’in velayetine çağırıyorum. Ayrıca seni Osman ile Ali’den, dinde ortaya koydukları yenilik ve Kitab’ın hükmünü terk etmeleri sebebiyle uzak durmaya çağırıyorum. Eğer kabul edersen doğru yolu bulmuş olursun. Eğer etmezsen sana karşı mazeretimiz kalmaz; seninle savaşmayı helal sayar ve seni bu çirkin işinden dolayı reddederiz. Şüphesiz Allah hainleri sevmez.”

El-Mustavrid şöyle dedi:

“Bu mektupla Simâk’a git, ona teslim et, sana ne söyleyeceğini ezberle ve sonra benimle buluş.”

El-Ganevî şöyle devam etti:

Ben o sırada yeni ergen olmuş, toy ve tecrübesiz bir delikanlıydım; fazla pratik bilgim yoktu. Ona şöyle dedim:

“Allah seni başarılı kılsın; eğer bana kendimi Dicle’ye atmamı emretsen sana karşı gelmeden atlarım. Fakat Simâk’ın beni alıkoyup size dönmeme engel olmayacağını bana garanti edebilir misin? Çünkü o takdirde umduğum cihadı kaçırmış olurum.”

Bunun üzerine gülümsedi ve şöyle dedi:

“Ey kardeşimin oğlu! Sen bir elçisin; elçilere bir şey yapılmaz. Eğer bundan korksaydım seni göndermezdim. Senin için ben, senin kendine göstereceğinden daha iyi ihtimam gösteririm.”

Bunun üzerine yola çıktım ve bir sığ geçitten onların tarafına geçtim. Simâk’ın yanına vardığımda etrafında birçok insan vardı. Yaklaştığımda bana bakmıyorlardı. Fakat iyice yaklaştığımda içlerinden yaklaşık on kişi önüme çıktı. Allah’a yemin ederim ki beni yakalamak istediklerini ve efendimin söylediği gibi elçilere saygı göstermediklerini sandım. Bunun üzerine kılıcımı çektim ve şöyle dedim:

“Hayır! Canım elinde olana yemin ederim ki bana bulaşmayın; yoksa Allah katında sizin hakkınızda sorumluluktan kurtulurum.”

Bana şöyle sordular:

“Ey Allah’ın kulu! Sen kimsin?”

Ben de şöyle dedim:

“Ben Müminlerin Emiri el-Mustavrid b. Ullife’nin elçisiyim.”

Bunun üzerine şöyle sordular:

“Öyleyse kılıcını niçin çektin?”

Şöyle cevap verdim:

“Çünkü bana doğru koşuyordunuz. Beni bağlayıp bana hıyanet edeceğinizden korktum.”

Şöyle dediler:

“Güvendesin. Biz sana, yanına gidip kılıcının ucunu tutmak ve niçin geldiğini, ne istediğini öğrenmek için geldik.”

Ben de şöyle dedim:

“Beni arkadaşlarıma geri götürünceye kadar güvende olacak mıyım?”

“Evet” dediler. Bunun üzerine kılıcıma dikkat ettim. Sonra ilerleyip Simâk b. Ubeyd’in önünde durdum. Bu arada arkadaşları etrafımı sarmıştı. Kimisi kılıcımın ucunu tutuyor, kimisi de kolumu kavrıyordu.

Efendimin mektubunu ona sundum. Mektubu okuyunca başını kaldırıp şöyle dedi:

“El-Mustavrid’i, Müslümanlara kılıç çekmedeki nifakı ve alçaklığını gördüğüm için halife olarak tercih etmem. El-Mustavrid benden Ali ile Osman’ı kötülememi istiyor ve beni kendi yönetimini tanımaya çağırıyor. Allah’a yemin ederim ki böyle yaparsam ne kötü bir ihtiyar olurum.”

Sonra bana bakıp şöyle dedi:

“Ey oğlum! Efendine git ve ona de ki: ‘Allah’tan kork, bu görüşlerinden vazgeç ve Müslümanların cemaatine gir. İstersen senin için el-Muğîre’ye bir mektup yazar, sana eman vermesini isterim. Onu, işleri düzeltmekte çabuk davranan ve afiyeti seven biri olarak bulursun.’”

Ben de ona şöyle dedim:

“Ben o gün onların başına ne geleceğini biliyorum. Bundan çok uzağız. Biz, sizin dünyada sizden korkmanıza sebep olan şeyle ahirette kıyamet gününde Allah’ın güvenliğini umuyoruz.”

Bunun üzerine Simâk şöyle dedi:

“Yazık sana, bedbaht adam! Sana nasıl merhamet edebilirim?”

Sonra arkadaşlarına dönerek şöyle dedi:

“Bunlar yaptıklarıyla doğru yoldan ayrıldılar. Sonra ona Kur’an okumaya başladılar, huşu gösterisi yaptılar, ağlar gibi yaptılar. O da bundan dolayı onlarda bir miktar hak bulunduğunu sandı. Oysa onlar ancak hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar. Allah’a yemin ederim ki sizin gördüğünüz bu adamlardan daha açık sapıklıkta ve daha belirgin felakette olan bir topluluk görmedim.”

Ben de şöyle dedim:

“Sus. Ben sana sövmek için gelmedim. Senin yahut arkadaşlarının anlattıklarını dinlemek için de gelmedim. Bana bu mektuptakine cevabını ver. Yoksa efendime dönerim.”

Bunun üzerine bana baktı ve şöyle dedi:

“Şu delikanlıya şaşmıyor musunuz? Allah’a yemin ederim ki bana, ‘Bu mektuptakine cevabını verecek misin?’ dediğinde bana babasından daha büyük göründü. Haydi git efendine. Fakat süvariler sizi kuşattığında ve mızraklar göğüslerinize doğrultulduğunda pişman olabilirsin. O zaman annenin evinde olmayı isteyebilirsin.”

Bunun üzerine yanından ayrıldım ve arkadaşlarımın yanına geçtim. Efendime yaklaşınca bana şöyle sordu:

“O sana ne cevap verdi?”

Ben de şöyle dedim:

“Olumlu bir cevap vermedi. Ben ona şöyle dedim, o da bana şöyle dedi.”

Sonra bütün olayı ona anlattım. Bunun üzerine el-Mustavrid şöyle dedi:

“Kâfirleri uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; inanmazlar. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinde de perde vardır. Büyük azap onlar içindir.”

Biz bulunduğumuz yerde iki veya üç gün kaldık. Sonra Ma‘kil b. Kays’ın üzerimize yürüdüğünü öğrendik. El-Mustavrid bizi topladı. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

“Bundan sonra şu bunamış Ma‘kil b. Kays bize yönelmiş bulunuyor. O zayıf, yalancı Sebeiyye’dendir; Allah’ın da sizin de düşmanınızdır. Şimdi bana görüşünüzü söyleyin.”

İçimizden bazıları ona şöyle dediler:

“Allah’a yemin ederiz ki biz yalnız Allah’ı isteyerek ve Allah’a karşı gelen kimseyle savaşmak için çıktık. Şimdi onlar bize geldi. Artık nereye kaçacağız? Bulunduğumuz yerde duralım da Allah bizimle onların arasında hükmünü versin. O hükmedenlerin en hayırlısıdır.”

Bir başka grup şöyle dedi:

“Hayır, geri çekilelim ve uzaklaşalım. Halkı çağıralım ve yöneticilerimize karşı dua ile itiraz edelim.”

Bunun üzerine şöyle dedi:

“Ey Müslümanlar topluluğu! Allah’a yemin ederim ki ben dünya için çıkmadım; onun şöhretini, şanını, yüceliğini ve içinde kalıcılığı istemedim. Bunlardan hiçbirini kendim için istemiyorum; insanların onun için yarıştıkları şeyleri ise daha da az istiyorum. Bunların değeri benim gözümde ayakkabımın ucundan daha düşüktür. Ben ancak şehadeti isteyerek ve Allah’ın bana, sapıkların bir kısmını zillete düşürmek suretiyle izzet vermesini dileyerek çıktım. Size danıştığım konuda düşündüm. Onların sayısı çok fazla iken gelip bana saldırmalarını beklememin doğru olmadığını düşünüyorum. Bence ilerleyip uzaklaşmalıyım. Onlar bunu öğrenince beni aramak için yola çıkacaklar; böylece yalnız kalıp dağılacaklar. Biz de onlarla o hâlde savaşırız. Öyleyse yüce ve büyük Allah’ın adıyla çıkalım.”

Bunun üzerine çıktık ve Dicle kıyısı boyunca yürüyerek Cercerâyâ’ya vardık. Sonra nehri geçtik ve Cûhâ bölgesindeymişiz gibi ilerleyerek Medâr’a ulaştık. Orada kaldık.

Bizim bulunduğumuz yerin haberi Abdullah b. Âmir’e ulaşınca, el-Muğîre b. Şu‘be’ye Hâricîlere karşı gönderdiği ordunun ne durumda olduğunu ve onların sayısının ne kadar olduğunu sordu. Ona onların sayısı bildirildi. Ayrıca el-Muğîre’nin, Ali ile birlikte Hâricîlere karşı savaşmış, onun arkadaşlarından olan itibarlı ve yüksek mevki sahibi bir adamı seçtiği de kendisine anlatıldı. Onu, Hâricîlere duydukları düşmanlık sebebiyle Ali’nin grubuyla birlikte göndermişti. Bunun üzerine Abdullah şöyle dedi:

“Doğru düşünmüş.”

Sonra Ali’nin görüşünü paylaşan Şerîk b. el-A‘ver el-Hârisî’ye haber gönderip şöyle dedi:

“Bu asinin üzerine çık. Halk arasından üç bin kişi seç. Sonra onların peşine düş; ya Basra topraklarından çıkar ya da onları öldür.”

Ayrıca ona gizlice şöyle dedi:

“Allah’ın düşmanlarına karşı, onları öldürmeyi helal gören Basralılarla birlikte çık.”

Şerîk, Abdullah’ın bununla Ali’nin grubunu kastettiğini, fakat isim vermeyi hoş görmediğini düşündü. Bunun üzerine adamlar seçti; Şiî görüş taşıyan Rebîa süvarilerini teşvik etti ve onların ileri gelenleri de buna katıldı. Sonra el-Mustavrid’in peşine, Medâr’a doğru yola çıktı.

Ebû Mihnef – Husayra b. Abdullah b. el-Hâris – babası Abdullah b. el-Hâris rivayet etti:

Ma‘kil b. Kays ile birlikte çıkanlar arasındaydım ve onun yanından hiç ayrılmadım. Allah’a yemin ederim ki çıktığım andan itibaren günün bir saatinde bile ondan uzak kalmadım. İlk konakladığımız yer Sûrâ oldu. Adamlarının çoğu kendisine katılıncaya kadar orada bir gün kaldık. Sonra düşman elimizden kaçmasın diye hızla yola çıktık. Bir öncü birlik gönderdikten sonra ilerledik. Kûthâ’da konakladık ve geride kalanlar bize yetişinceye kadar bir gün bekledik. Sonra gecenin bir kısmı geçtikten sonra bizi Kûthâ’dan hareket ettirdi.

İlerledik ve Medâin’e yaklaştık. Oranın halkı bizi karşıladı ve Hâricîlerin çoktan ayrılmış olduklarını haber verdi. Allah’a yemin ederim ki bu bizi üzdü; işin zorlaşacağını ve uzun bir takip gerekeceğini kesin olarak anladık. Ma‘kil b. Kays ilerleyip Behurasîr şehrinin kapısında durdu, fakat içeri girmedi. Simâk b. Ubeyd onun yanına çıktı, selam verdi ve hizmetçilerine ve mevalisine Ma‘kil için havuç, arpa ve yem getirmelerini emretti. Onlar da hem ona hem de beraberindeki orduya yetecek kadar getirdiler.

Ma‘kil b. Kays Medâin’de üç gece kaldı. Sonra adamlarını toplayıp şöyle dedi:

“Bu sapık isyancılar ayrıldılar; ayrı yönlere giderek sizin de peşlerinden hızla gideceğinizi umuyorlar. Böylece siz yalnız kalıp dağılacak, onları ancak yorgun düşüp bitkin hâle geldikten sonra yakalayacaksınız. Fakat sizin başınıza, onların başına da aynısı gelmedikçe böyle bir şey gelmeyecektir.”

Sonra Ma‘kil bizi Medâin’den çıkardı ve Ebû’r-Revvâğ eş-Şekirî’yi üç yüz süvari ile önden gönderdi. O Hâricîlerin peşine düştü, Ma‘kil de onun arkasından geldi. Ebû’r-Revvâğ onların izini sormaya ve gittikleri yönü takip etmeye başladı. Birliği, onları takip ederken Cercerâyâ’da nehri geçti. Hâricîlerin tuttuğu yönü izleyip peşlerine düştüler. Durmaksızın ilerledi ve Medâr’da konaklamış oldukları sırada onlara yetişti. Onlara yaklaşınca, Ma‘kil gelmeden önce onlarla karşılaşıp savaşsınlar mı diye adamlarıyla istişare etti. İçlerinden bazıları şöyle dediler:

“Bizimle birlikte onlara saldır; savaşalım.”

Bazıları ise şöyle dediler:

“Allah’a yemin ederiz ki komutanımız gelinceye kadar onlarla savaşmakta acele etmemelisin; bütün gücümüzle onlarla karşılaşalım.”

Ebû Mihnef – Tuleyd b. Zeyd b. Râşid el-Fâisî, bana babasının o gün Ebû’r-Revvâğ ile birlikte olduğunu anlattı. Şöyle dedi:

Ebû’r-Revvâğ bize şöyle dedi:

“Ma‘kil b. Kays beni önceden gönderdiğinde gerçekten de bana, onların peşine düşmemi, onlara yetiştiğimde ise kendisi bana kavuşuncaya kadar onlarla savaşmakta acele etmememi emretmişti.”

Bunun üzerine adamlarının hepsi ona şöyle dediler:

“Artık iş açıkça belli oldu. Bizi bir yana çek de komutanımız yetişinceye kadar yakınlarında kalalım.”

Bunun üzerine bizi bir yana çektirdi. Bu, akşam vakti olmuştu.

Sabaha kadar bütün gece nöbet tuttuk. Kuşluk vaktinde onlar bizim üzerimize çıktılar. Biz de onlarla karşılaşmak üzere çıktık. Onlar üç yüz kişi, biz de üç yüz kişiydik. İlerleyip üzerimize saldırdıklarında, Allah’a yemin ederim ki içimizden hiç kimse onlara karşı duramadı. Bir süre bozguna uğradık. Sonra Ebû’r-Revvâğ bize şöyle haykırdı:

“Ey kötülük süvarileri! Allah bugünün geri kalanında sizi rezil etsin! Dönün, dönün!”

Bunun üzerine o saldırdı, biz de onunla birlikte saldırdık. O topluluğa yaklaşınca bizi döndürdü, biz de geri çekildik. Onlar da üzerimize saldırmak için döndüler. Uzun süre bize üstün geldiler. Bizim atlarımız eğitimli ve çok iyiydi. Hiçbirimiz ağır yara almadı, yaralarımız hafifti. Bunun üzerine Ebû’r-Revvâğ bize şöyle dedi:

“Analarınız sizi kaybetsin! Geri dönelim, onlara yakın manevra yapalım. Komutanımız gelinceye kadar onlardan ayrılmayalım. Çünkü düşmanımız tarafından bozguna uğratılmış olarak, çarpışma şiddetlenmeden ve içinizden çok kişi ölüp gitmeden orduya dönmemiz bizim için daha büyük bir rezillik olur.”

Bunun üzerine adamlarımızdan biri ona şöyle dedi:

“Allah hakikatten utanmaz. Allah’a yemin ederim ki onlar bizi bozguna uğrattı.”

Ebû’r-Revvâğ ona şöyle cevap verdi:

“Allah senin gibileri aramızda çoğaltmasın! Biz savaşı bırakmadıkça yenilmiş olmayız. Onlarla yakın dövüşe girer ve yakınlarında kalırsak, ordu gelinceye kadar iyi durumda oluruz. Yeter ki geri dönmeyelim. Yoksa ‘Ebû Humrân b. Büceyr el-Hemdânî bozguna uğradı’ denir. Ben ancak ‘Ebû’r-Revvâğ bozguna uğradı’ denmesine aldırırım. Yakınlarında kalın. Eğer size gelirler ve savaşamazsanız geri çekilin. Eğer üzerinize saldırırlar ve karşı koyamazsanız biraz dayanın, sonra güvenli bir yere çekilin. Tekrar size döndüklerinde yakın dövüşe girin ve yakınlarında kalın. Çünkü ordu birazdan gelir.”

Hâricîler her hücuma uğradıklarında geri çekiliyor ve savunma düzeni alıyorlardı. Karşı saldırıya geçtiklerinde ve safları açıldığında Ebû’r-Revvâğ ile adamları atlarıyla onların peşine düşüyordu. Hâricîler, sabah erken vakitten ilk namaz vaktine kadar bu şekilde kendilerinden kopmayacaklarını gördüler. Öğle namazı vakti gelince el-Mustavrid namaz kılmak için attan indi. Ebû’r-Revvâğ ile adamları da bir veya iki mil kadar uzaklaştı. Adamları inip öğle namazını kıldılar; iki kişiyi de nöbetçi diktiler. İkindi namazını kılıncaya kadar yerlerinde kaldılar.

Sonra bir delikanlı, Ma‘kil b. Kays’tan Ebû’r-Revvâğ’a bir mektup getirdi. Köylüler ve yoldan geçenler onların yanından geçiyor, onları savaşırken görüyordu. Ma‘kil’in geldiği yönden gidip onları geride bırakanlar, Ma‘kil’le karşılaşıyor ve adamlarının Hâricîlerle karşılaştığını haber veriyorlardı. Ma‘kil onlara şöyle soruyordu:

“Onları nasıl görüyorsunuz?”

Onlar da şöyle cevap veriyorlardı:

“Harûriyye senin adamlarını geri püskürtüyor gibi görüyoruz.”

Bunun üzerine şöyle soruyordu:

“Adamlarımın onlarla yakın dövüşe girdiğini ve savaştığını düşünüyor musunuz?”

Onlar da:

“Evet, yakın dövüşe girmişler ve bozguna uğratılıyorlar.”

diyorlardı.

Bunun üzerine şöyle dedi:

“Ebû’r-Revvâğ hakkındaki kanaatim doğruysa, bozguna uğramış olarak size asla yaklaşmaz.”

Sonra Ma‘kil onları durdurdu, Muhriz b. Şihâb b. Büceyr b. Süfyân b. Hâlid b. Minkar et-Temîmî’yi çağırttı ve ona şöyle dedi:

“Zayıf kimselerle geride kal. Sonra onlarla birlikte yavaş yavaş gelerek bana ulaş.”

Sonra güçlü kuvvetli olanlara şöyle seslendi:

“Gücü yeten herkes benimle birlikte hızlansın. Kardeşlerinize yetişin; çünkü onlar düşmanla karşılaştılar. Umuyorum ki siz onlara varmadan Allah düşmanı helak eder.”

Ma‘kil, iyi atlara binmiş yaklaşık yedi yüz güçlü kuvvetli ve sağlam adamı topladı ve hızla yola çıktı. Ebû’r-Revvâğ’a yaklaşınca Ebû’r-Revvâğ şöyle dedi:

“Bu süvariler toz içinde kaldı. Düşmanımıza doğru ilerleyelim ki ordu bize, biz onlara yakınken ulaşsın. Böylece onlardan geri çekildiğimizi veya onlardan korktuğumuzu görmezler.”

Bunun üzerine Ebû’r-Revvâğ ilerledi ve el-Mustavrid ile arkadaşlarının karşısında durdu. Ma‘kil de adamlarıyla gelip onlara katıldı. Onlara yaklaşınca güneş battı. Bunun üzerine Ma‘kil adamlarıyla birlikte inip namaz kıldı. Öte tarafta Ebû’r-Revvâğ da adamlarıyla inip namaz kıldı. Hâricîler de namaz kıldı. Sonra Ma‘kil b. Kays adamlarıyla ilerledi. Ebû’r-Revvâğ’a ulaşınca onu çağırttı. O gelince Ma‘kil ona şöyle dedi:

“Aferin Ebû’r-Revvâğ! Senin sebat ve direniş konusunda bir ünün vardır.”

Ebû’r-Revvâğ şöyle cevap verdi:

“Allah seni başarılı kılsın. Bunlar sert ve huysuz adamlardır. Sen kendin onlara yaklaşma; önünde onlarla çarpışacak birini gönder. Sen ise halkın arkasında dur ve onlara destek ol.”

Bunun üzerine Ma‘kil şöyle dedi:

“Ne güzel bir görüşün var.”

Allah’a yemin ederim ki bu sözü söyler söylemez onlar Ma‘kil ve adamlarının üzerine hücum ettiler. Ma‘kil’in üzerine geldiklerinde adamlarının çoğu korkuyla ondan ayrıldı. Fakat o sebat etti, attan indi ve şöyle haykırdı:

“Yere! Yere! Ey İslam ehli!”

Ebû’r-Revvâğ eş-Şekirî, nöbetçiler ve süvarilerin çoğu, yaklaşık iki yüz kişi onunla birlikte attan indiler. El-Mustavrid ile arkadaşları onlara ulaştığında, Ma‘kil’in süvarileri bir süre paniğe kapılıp ayrılmışken, onlar da bunları mızrak ve kılıçlarla karşıladılar. Sonra o gün insanların en cesurlarından ve en yiğitlerinden biri olan Miskîn b. Âmir b. Uneyf b. Şüreyh b. Amr b. Udas onlara şöyle bağırdı:

“Ey İslam ehli! Komutanınız attan inmişken nereye kaçıyorsunuz? Hiç utanmıyor musunuz? Kaçmak bir utanç, bir zillet ve bir alçaklıktır.”

Sonra yeniden saldırdı. Büyük bir süvari topluluğu da onunla birlikte geri döndü ve Hâricîlere saldırdı. Bu sırada Ma‘kil b. Kays da sancağı altında, kendisiyle birlikte attan inmiş o sebatkâr kişilerle Hâricîlerle savaşıyordu. Birlikte Hâricîlere saldırdılar ve onları evlere kadar sürdüler. Kısa süre sonra Muhriz b. Şihâb geride bırakılan kimselerle birlikte onlara ulaştı. Geldiklerinde Ma‘kil onları da attan indirdi. Sonra onları sağ ve sol kanat olmak üzere saf düzenine soktu. Sağ kanada Ebû’r-Revvâğ’ı, sol kanada Muhriz b. Büceyr b. Süfyân’ı tayin etti. Süvarilerin başına da Miskîn b. Âmir’i getirdi. Sonra onlara şöyle dedi:

“Sabaha kadar savaş düzeninizi bozmayın. Sabah olunca kalkıp onların üzerine yürür ve savaşırız.”

Bunun üzerine halk savaş saflarında kendi yerlerinde kaldı.

Ebû Mihnef – Abdurrahman b. Cündeb – Abdullah b. Ukbe el-Ganevî rivayet etti:

Ma‘kil b. Kays bize yetiştiğinde el-Mustavrid bize şöyle dedi:

“Ma‘kil’i kendi hâline bırakmayın ki üzerinize süvari ve piyadeyi düzenleyebilsin. Var gücünüzle üzerlerine hücum edin. Umulur ki Allah onun işini bununla bitirir.”

Bunun üzerine bütün gücümüzle üzerlerine saldırdık. Onlar yenildiler, dağıldılar ve sonra paniğe kapıldılar. Fakat Ma‘kil, adamlarının kaçtığını görünce atından sıçrayıp indi, sancağını kaldırdı; adamlarından bir kısmı da onunla birlikte attan indi. Uzun süre savaştılar ve bize karşı dayandılar. Sonra birbirlerini bize karşı yardıma çağırdılar ve her yandan üzerimize yüklendiler. Biz de geri çekildik; nihayet evler arkamızda kaldı. Uzun süre onlarla savaşmıştık, fakat bizden yaralanan ve öldürülen çok azdı.

Ebû Mihnef – Husayra b. Abdullah – babası rivayet etti:

O gün Umeyr b. Ebî Aş‘a el-Ezdî öldürüldü. O bir liderdi ve Ma‘kil b. Kays ile birlikte attan inenler arasındaydı. Ben de onunla birlikte attan inenlerdendim. Allah’a yemin ederim ki, onunla birlikte çarpışırken ve o kılıcıyla onlara pervasızca vururken söylediği sözleri hiç unutmayacağım:

“O bildi ki ben — onlar benden dağıldığında,
alçak ve bayağı olanlar sıkıntıya düşüp lekelenirken —
cesur bir adamım; daha heybetliyim ve korku benim için önemsizdir.”

O çok şiddetli çarpıştı. Onun gibi savaşan hiç kimse görmedim. Birçok adamı yaraladı ve sonunda öldürüldü. Bildiğim kadarıyla, boynundan yakaladığı bir kişiyi öldürdü. Umeyr adamın göğsüne kapandı ve onu boğazladı. Adamın başını keserken onların adamlarından biri ona saldırdı ve mızrağını Umeyr’in boğaz çukuruna sapladı. Umeyr adamın göğsünden yere düştü ve ölü olarak yere serildi. Biz onlara saldırıp onları köye kadar sürdük; sonra savaş mevkiimize geri çekildik. Sonra Umeyr’e gittim; belki onda bir hayat belirtisi kalmıştır diye umuyordum. Fakat can vermişti. Ben de arkadaşlarıma geri dönüp onların yanında kaldım.

Ebû Mihnef – Abdurrahman b. Cündeb – Abdullah b. Ukbe el-Ganevî rivayet etti:

Gecenin ilk kısmında mevzilenmiştik. Gecenin başında göndermiş olduğumuz bir adam bize geldi. Yoldan geçen bazı kimseler bize Basra’dan üzerimize bir ordunun gelmekte olduğunu haber vermişlerdi; fakat biz buna önem vermemiştik. Hizmetimize aldığımız yerli bir adama şöyle dedik:

“Git ve Basra yönünden üzerimize bir ordunun gelip gelmediğini araştır.”

Kûfelileri beklediğimiz sırada geri döndü ve şöyle dedi:

“Evet. Şerîk b. el-A‘ver size doğru gelmiştir. İlk sabah namazı vakti bir fersah ötede bir manga ile karşılaştım. Sanmıyorum ki bu gece yahut yarın sabah erkenden önce bulunduğunuz yere varsınlar.”

Bu sözüne şaşkınlığa düştük. Bunun üzerine el-Mustavrid arkadaşlarına şöyle dedi:

“Ne düşünüyorsunuz?”

Biz de şöyle dedik:

“Sen nasıl düşünüyorsan biz de öyle düşünüyoruz.”

Bunun üzerine şöyle dedi:

“Ben onların hepsine birden karşı koyabileceğimi sanmıyorum. Geldiğimiz yöne doğru geri dönelim. Basralılar Kûfe topraklarına kadar bizi takip etmez. O zaman sadece bizim kendi şehrimizin halkı peşimizden gelir.”

Biz ona şöyle sorduk:

“Bu neden?”

Şöyle dedi:

“Tek bir şehrin halkıyla savaşmak, iki şehrin halkıyla savaşmaktan bizim için daha kolaydır.”

Biz de şöyle dedik:

“Bizi dilediğin yere götür.”

O da şöyle dedi:

“Hayvanlarınızı dinlendirmek ve yemlemek için inin. Sonra size ne emredeceğime dikkat edin.”

Bunun üzerine indik ve hayvanlarımızı yemledik. Sonra bizimle Kûfeliler arasında bir müddet sükûnet oldu. Onlar, gece onlara saldıracağımız korkusuyla köyden çekilmişlerdi. Hayvanlarımızı dinlendirip yemledikten sonra el-Mustavrid emir verdi; biz de bindik. Sonra şöyle dedi:

“Köye girin. Sonra arka tarafından çıkın. Yanınıza sizi arka yoldan çıkaracak bir kılavuz alın. Sonra o sizi dolaştırarak geldiğiniz yola geri döndürsün. Ma‘kil’in adamlarını oldukları yerde bırakın. Gecenin büyük kısmında, hatta sabaha kadar sizi fark etmeyeceklerdir.”

Bunun üzerine köye girdik. Bir kılavuz alıp onun rehberliğinde çıktık ve şöyle dedik:

“Bizi bu hattın arkasından dolaştır ki geldiğimiz yola dönebilelim.”

O da öyle yaptı. Bizi geri dolaştırıp geldiğimiz yolun üzerine çıkardı. Sonra o yoldan geri döndük ve ilerleyerek Cercerâyâ’da konakladık.

Ebû Mihnef – Husayra b. Abdullah – babası Abdullah b. el-Hâris rivayet etti:

Onların ayrıldığını ilk fark eden bendim. Ben şöyle dedim:

“Allah seni başarılı kılsın. Bu düşmanla uğraşmak bende uzun zamandır bir kuşku uyandırıyordu. Onlar mevzilenmişti; biz siluetlerini görüyorduk. Sonra bir süre sonra bu siluet kayboldu. Halkı aldatmak için mevzilerini terk ettiklerinden korkuyorum.”

Bunun üzerine Ma‘kil şöyle sordu:

“Onların ne tür bir hilesinden korkuyorsun?”

Ben de şöyle dedim:

“Gece halka saldırmalarından korkuyorum.”

Bunun üzerine şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki ben de bundan emin değilim.”

Ben de ona buna karşı hazırlıklı olmasını söyledim. O da şöyle dedi:

“Olduğun yerde kal, ben bir bakayım. Ey Attâb! Dilediğin kişileri alıp köye yaklaşın; onlardan birini görüp görmediğinize yahut onlardan bir haber işitip işitmediğinize bakın. Köylülere de onları sorun.”

Bunun üzerine o, akıncıların beşte biriyle birlikte at koşturarak gitti ve köyü gözetledi. Fakat kimsenin onunla konuşmadığını fark etti. Köylülere seslenince içlerinden bazıları yanına çıktı. Onlara Hâricîleri sordu. Onlar da şöyle dediler:

“Gittiler. Nasıl gittiklerini ise bilmiyoruz.”

Attâb, Ma‘kil’in yanına dönüp haberi verince Ma‘kil şöyle dedi:

“Gece baskınından emin değilim. Mudar nerede?”

Bunun üzerine Mudar kabilesi geldi. Onlara:

“Burada kalın”

dedi. Sonra:

“Rebîa nerede?”

diye sordu. Rebîa, Temîm ve Hemedân’ı farklı yönlere yerleştirdi. Yemen kabilelerinin geri kalanını da başka bir yöne yerleştirdi. Her bir birlik farklı bir yöne bakacak şekilde duruyor, arkaları ise diğer birliğin arkasına yakın oluyordu. Ma‘kil hepsinin etrafında dolaştı ve her birliğe şöyle dedi:

“Ey insanlar! Eğer onlar size gelirse diğerlerine haber verin ve savaşın. Benim emrim gelmeden hiçbir durumda mevzilerinizi terk etmeyin. Sabah oluncaya kadar hiç kimse bulunduğu sektörü bırakmayacak. Sonra ne yapacağımıza bakarız.”

Hâricîlerin gece baskınından korkarak sabaha kadar nöbet tuttular. Sabah olunca attan indiler ve ibadet ettiler. Bu sırada bazı kimseler gelip Hâricîlerin geldikleri yoldan geri döndüklerini ve başlangıç yerlerine doğru gittiklerini haber verdiler.

Şerîk b. el-A‘ver Basralı bir orduyla geldi ve Ma‘kil b. Kays’ın bulunduğu yerde indi. Şerîk ile Ma‘kil bir süre birbirlerine sorular sordular. Sonra Ma‘kil şöyle dedi:

“Onların izini sürüp yakalayıncaya kadar peşlerinden gideceğim. Belki Allah onları yok eder. Fakat onları aramazsam sayılarının artmayacağından emin değilim.”

Bunun üzerine Şerîk bazı ileri gelenlerini topladı. Bunların arasında Hâlid b. Ma‘den et-Tâî ve Beyhes b. Suheyb el-Cermî de vardı. Onlara şöyle dedi:

“Ey insanlar! Kûfeli kardeşlerimizle birlikte bu ortak düşmanımızın peşine düşüp Allah onları yok edinceye kadar takip etmek ister misiniz? Sonra geri döneriz.”

Hâlid b. Ma‘den ve Beyhes el-Cermî şöyle cevap verdiler:

“Hayır, Allah’a yemin ederiz ki bunu yapmayacağız. Biz onlara yalnızca kendi topraklarımızdan çıkarmak ve oraya girmelerini engellemek için geldik. Allah bizi onların zahmetinden kurtarsın. Biz kendi şehrimize dönüyoruz. Bu köpekleri kendi topraklarından uzak tutmak Kûfelilere düşer.”

Şerîk şöyle dedi:

“Yazıklar olsun size! Bu konuda bana itaat edin. Onlar kötü kimselerdir. Onlarla savaşmanızda sizin için yönetim yanında mükâfat ve ihsan vardır.”

Bunun üzerine Beyhes el-Cermî şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki o zaman biz Benû Kinâne’nin kardeşinin dediği gibi oluruz:

‘Başkasının çocuklarına süt emziren bir sütanne gibi olur;
kendi çocukları ise helâk olur. Böylece kendi yırtıklarını da yamamaz.’

Fars dağlarında Kürtlerin isyan ettiğini duymadın mı?”

Şerîk:

“Evet duydum”

dedi.

Beyhes şöyle devam etti:

“Öyleyse bize, Kûfelilerin topraklarını korumak için onlarla birlikte gitmemizi, onların düşmanıyla savaşmamızı ve kendi topraklarımızı bırakmamızı mı emrediyorsun?”

Şerîk şöyle dedi:

“Kürtler nedir ki? Onlar için sizden küçük bir birlik yeterlidir.”

Bunun üzerine Beyhes şöyle dedi:

“Senin bize gönderdiğin bu düşman için de Kûfelilerden küçük bir birlik yeterlidir. Allah’a yemin ederim ki eğer onlar bize yardım etmek zorunda olsalardı biz de onlara yardım etmek zorunda olurduk. Fakat artık bize ihtiyaçları yok. Bizim topraklarımızda da onlarınkine benzer karışıklık vardır. Onlar kendi işlerine baksın, biz de kendi işimize bakalım. Eğer onların peşinden gitme konusunda sana itaat edersek ve sen de onları takip edersen, komutanına karşı ileri gitmiş olursun. Sen yapılması gerekeni yaptın. Şimdi onun bu konuda sana neye izin vereceğini öğrenmelisin.”

Bunu görünce Şerîk arkadaşlarına şöyle dedi:

“Gidin ve geri dönün.”

Kendisi de Ma‘kil ile görüşmeye gitti. İkisi de Şiî görüşlere yakın kimselerdi. Şerîk şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki yanımdakileri seninle birlikte düşmanının üzerine yürümeye ikna etmeye çalıştım; fakat onlar bana üstün geldiler.”

Ma‘kil şöyle cevap verdi:

“Allah sana da aynı şekilde karşılık versin. Bizim buna ihtiyacımız yok. Allah’a yemin ederim ki eğer çaba gösterselerdi içlerinden hiç kimsenin kaçıp haber vermesini ummazdım.”

Ebû Mihnef – es-Sak‘ab b. Zuheyr – Ebû İmâme Ubeydullah b. Cunâde – Şerîk b. el-A‘ver rivayet etti:

Ma‘kil bu sözü söyleyince — “Allah’a yemin ederim ki çaba gösterselerdi içlerinden hiç kimsenin kaçıp kurtulacağını ummazdım” — Allah’a yemin ederim ki bundan hoşlanmadım. Ona acıdım ve böyle sözleri yanlış buldum. Allah’a yemin ederim ki aramızda zalim kimse yoktu.

Ebû Mihnef – Husayra b. Abdullah – babası Abdullah el-Hâris el-Ezdî rivayet etti:

El-Mustavrid b. Ullife ile arkadaşlarının geri döndüğünü öğrenince sevindik ve şöyle dedik:

“Onların peşine düşüp Medâin’de karşılaşalım. Eğer Kûfe’ye yaklaşırlar ise bu onlar için daha yıkıcı olur.”

Ma‘kil b. Kays Ebû’r-Revvâğ’ı çağırıp şöyle dedi:

“Yanında bulunan adamlarla onun peşine düş ve ben sana yetişinceye kadar onu oyalayıp tut.”

Ebû’r-Revvâğ şöyle dedi:

“Bana bundan daha fazla adam ver. Eğer sen gelmeden önce Hâricîler benimle savaşmak isterlerse bu bana güç kazandırır. Onlarla uğraşmakta zorlandık.”

Bunun üzerine Ma‘kil onun kuvvetini üç yüz kişi daha artırdı. Böylece Ebû’r-Revvâğ altı yüz kişiyle düşmanın peşine düştü.

Hâricîler hızla ilerleyip Cercerâyâ’da konakladılar. Ebû’r-Revvâğ da hızla onların arkasından giderek Cercerâyâ’da onlara yetişti ve gün doğarken orada konakladı.

Onun öncü birlik olduğunu görünce Hâricîler birbirlerine şöyle dediler:

“Bunlarla savaşmak, arkalarından gelenlerle savaşmaktan daha kolaydır.”

Üzerimize çıktılar. Onar ve yirmişer kişilik süvari birlikleri gönderdiler. Biz de aynısını yaptık. İki taraf bir süre çarpıştı. Sonra Hâricîler birleşip tek bir hücumla üzerimize saldırdılar ve bizi geri püskürtüp meydanı ele geçirdiler.

Bunun üzerine Ebû’r-Revvâğ adamlarına şöyle bağırdı:

“Ey kötü süvariler! Ey kötü savunucular! Ne kötü savaştınız! Bana gelin, bana!”

Yaklaşık yüz süvariyi etrafında topladı ve Hâricîlerle yakın dövüşe girdi. Bu sırada şöyle diyordu:

“Her genç — mızrak darbesinden korkup kaçan korkağın aksine —
yılmayan gençtir.
O bilirdi ki yara indiğinde
savaş gününde yiğit kahramanları korkutan benim.”

Onlarla uzun süre savaştı. Sonra adamları her yönden saldırıya geçti ve düşmanı eski mevzilerine kadar geri sürdüler.

El-Mustavrid ve arkadaşları bunu görünce şöyle düşündüler:

“Eğer şimdi Ma‘kil gelirse bizi kesinlikle yok eder.”

Bunun üzerine el-Mustavrid ve arkadaşları geri çekilip Dicle’yi geçtiler ve Behurasîr topraklarına girdiler. Ebû’r-Revvâğ da onların ardından geçip takip etti. Ma‘kil b. Kays da onun arkasından gelip Dicle’yi geçti.

El-Mustavrid Eski Şehir’e doğru ilerledi. Simâk b. Ubeyd bunu öğrenince karşıya geçip adamlarını ve Medâin halkını topladı. Şehrin kapısında saf düzeni kurdu ve surlara okçular yerleştirdi. Hâricîler bunu öğrenince oradan ayrılıp Sebat’ta konakladılar.

Ebû’r-Revvâğ da onları aramak için ilerledi. Medâin’de Simâk b. Ubeyd ile karşılaştı. Simâk onların hangi yöne gittiğini söyleyince Ebû’r-Revvâğ onları takip edip Sebat’ta onlara ulaştı.

Ebû Mihnef – Abdurrahman b. Habîb – Abdullah b. Ukbe el-Ganevî rivayet etti:

Ebû’r-Revvâğ bizim bulunduğumuz yerde konaklayınca el-Mustavrid arkadaşlarını toplayıp şöyle dedi:

“Ebû’r-Revvâğ ile birlikte burada konaklayanlar Ma‘kil’in seçkin adamlarıdır. Allah’a yemin ederim ki o, savunma birliklerini ve süvarilerini sizin üzerinize önden gönderdi. Eğer onlara yetişip Ma‘kil’i şaşırtabileceğimi bilseydim bunu yapardım. İçinizden biri çıkıp Ma‘kil’in nerede olduğunu araştırsın.”

Ben çıktım ve Medâin yönünden gelen bazı köylülerle karşılaştım. Onlara:

“Ma‘kil b. Kays hakkında ne duydunuz?”

diye sordum.

Onlar şöyle dediler:

“Ma‘kil’den Simâk b. Ubeyd’e bir elçi geldi. Simâk onu Ma‘kil’i karşılamak ve nereye kadar geldiğini öğrenmek için göndermişti. Elçi geri dönüp Simâk’a ‘Onu Deylemeyâ’da konaklamış olarak bıraktım’ dedi.”

Bu yer Behurasîr köylerinden biridir ve Dicle’nin bir kolu üzerindedir.

Onlara:

“Bizimle onların arası ne kadar?”

diye sordum.

“Yaklaşık üç fersah (on sekiz kilometre)”

dediler.

Efendime dönüp haberi verince arkadaşlarına şöyle dedi:

“Binin!”

Bunun üzerine bindiler. El-Mustavrid onları Sebat Köprüsü’ne getirdi. Bu, Nahr el-Melik üzerindeki köprüydü. Kendisi köprünün Kûfe tarafında, Ebû’r-Revvâğ ve adamları ise Medâin tarafında duruyordu.

Köprüye ulaştığımızda el-Mustavrid şöyle dedi:

“İçinizden bir birlik burada dursun.”

Yaklaşık elli kişi kalınca şöyle dedi:

“Bu köprüyü kesin.”

Attan indik ve köprüyü kestik. Ebû’r-Revvâğ’ın adamları atlarımızın üzerinde durduğumuzu görünce onların tarafına geçmek istediğimizi sandılar. Karşımıza saf tutup düzen aldılar. Bu da bizim köprüyü kesmemize engel oldu.

Sonra Sebat halkından bir rehber aldık ve ona:

“Bizi Deylemeyâ’ya götür”

dedik.

O da hızla bizi götürdü. Atlarımız süratle yürüyüş ve dörtnala ile ilerledi. Kısa süre sonra Ma‘kil ve adamlarını yukarıdan gördük. Bizi görünce adamları dağılmıştı; öncü birlikleri yanında değildi. Bir bölük çağrılmış, bir bölük geri çekilmişti. Onları gafil avladık.

Bizi görünce Ma‘kil sancağını dikti, attan indi ve şöyle bağırdı:

“Ey Allah’ın kulları! Yere! Yere!”

Yaklaşık iki yüz kişi onunla birlikte attan indi.

Onlara saldırdığımızda dizlerinin üzerine çökmüş halde mızrak uçlarıyla bizi karşıladılar ve onları alt edemedik. Bunun üzerine el-Mustavrid şöyle dedi:

“Bunları bırakın. Atlarından indiler. Atlarına saldırın ki onları atlarından ayırın. Atlarını vurursanız biraz sonra kurbanlık develer gibi olurlar.”

Bunun üzerine atlarına saldırdık, adamlarla atlar arasına girdik ve dizginlerini kestik. Atları birbirine bağlamışlardı, fakat şimdi her yana dağıldılar. Sonra adamlara yöneldik. Onlar geri çekilip yeniden ilerliyorlardı. Saldırdık ve onları parçaladık.

Sonra Ma‘kil b. Kays ve diz çökmüş adamlarına yöneldik. Onlara saldırdık fakat yerlerinden kıpırdamadılar. Tekrar saldırdık yine kıpırdamadılar.

Bunun üzerine el-Mustavrid şöyle dedi:

“Yakın dövüşe girin. Yarınız onlara karşı savaşsın.”

Yarımız attan indi, yarımız onunla birlikte at üzerinde kaldı. Ben at üzerinde kalanlardandım. Onlara ulaşmak istiyorduk. Savaştık ve onları yenmek üzere olduğumuzu sandık. Tam bu sırada Ebû’r-Revvâğ’ın öncü süvarileri üzerimize geldi. Onlar yaklaşıp hücum edince hepimiz attan indik ve savaştık. Bu savaşta hem bizim efendimiz hem onların efendisi vuruldu. O gün oradan kurtulanın sadece ben olduğumu sanıyorum. Allah’a yemin ederim ki oradaki en genç kişi bendim.

Ebû Mihnef – Abdurrahman b. Habîb – Abdullah b. Ukbe el-Ganevî rivayet etti:

Bana bu olayı iki kez anlattı: bir kez Mus‘ab b. ez-Zübeyr’in valiliği sırasında Becumeyra’da, bir kez de Deyr el-Cemâcim’de Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as ile birlikteyken. Dedi ki:

“Allah’a yemin ederim ki o, Deyr el-Cemâcim’de bozguna uğrama gününde öldürüldü. Onu düşmana doğru gidip kılıcıyla vururken gördüm.”

Ben ona Deyr el-Cemâcim’de şöyle dedim:

“Bu olayı bana Becumeyra’da anlatmıştın. Fakat arkadaşların arasında yalnız senin nasıl kurtulduğunu sormamıştım.”

Şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki efendimiz öldürüldüğünde adamlarından beş veya altı kişi dışında hepsi öldürüldü.”

Devam etti:

“Düşmandan yaklaşık yirmi kişilik bir gruba saldırdık ve onları geri püskürttük. Üzerinde eyer ve gem bulunan bir ata ulaştım. Sahibinin öldürülüp öldürülmediğini veya savaşmak için inip atı bırakıp bırakmadığını bilmiyordum. Atın dizginini tuttum, üzengiye ayağımı koyup üzerine bindim. Ma‘kil’in adamları bana saldırdı ve bana yetiştiler. Fakat atın böğrüne dokunduğum anda çok hızlı koşmaya başladı. Bazıları peşimden geldi fakat bana yetişemediler. Akşam vakti atı dörtnala sürerek uzaklaştım. Artık beni takip etmekten vazgeçtiklerini anlayınca tırısa geçtim. Böyle ilerledim. Bir köylüyle karşılaşınca ona:

‘Beni ana yoldan, Kûfe yolundan uzaklaştır’

dedim.

Bunu yaptı ve kısa süre sonra Kûthâ’ya ulaştım. Oradan ilerleyip nehrin geniş bir yerine vardım. Atı suya sokup karşıya geçtim. Sonra ilerledim. Deyr Ka‘b’a gelince durdum. Atı bağlayıp dinlendirdim ve biraz uyudum. Sonra hemen uyanıp yeniden bindim. Gecenin bir kısmını yol alarak, bir kısmını dinlenerek geçirdim. Sabah namazını Muzahimiyye’de kıldım. Orası Kubeyn’den iki fersah uzaklıktaydı.

Sonra ilerleyip gündüz vakti Kûfe’ye girdim. Bir süre sonra Şerîk b. Nemle el-Muhâribî’nin yanına gittim. Ona kendimden ve arkadaşlarından haber verdim. Ayrıca el-Muğîre b. Şu‘be’den bana eman almasını istedim. Bana şöyle dedi:

‘İnşallah eman alırsın. Sen iyi bir haberle geldin.’

O gece insanların durumu yüzünden kederliydim. Şerîk b. Nemle hemen el-Muğîre’nin yanına gitti, izin istedi ve içeri alındı.

Şerîk şöyle dedi:

‘Size hem iyi haber hem de bir isteğim var. Önce isteğimi kabul edin, sonra iyi haberi vereyim.’

El-Muğîre şöyle dedi:

‘İsteğin kabul edildi. Şimdi iyi haberi ver.’

Şerîk şöyle dedi:

‘Abdullah b. Ukbe el-Ganevî’ye eman ver. O o toplulukla birlikteydi.’

El-Muğîre şöyle dedi:

‘Ona eman verdim. Allah’a yemin ederim ki hepsini bana getirmeni isterdim ki hepsine eman vereyim.’

Şerîk şöyle dedi:

‘Size haber veriyorum: o topluluğun hepsi öldürüldü. Arkadaşım onlarla birlikteydi. Bana söylediğine göre onlardan yalnız o kurtulmuş.’

El-Muğîre şöyle sordu:

‘Peki Ma‘kil b. Kays ne yaptı?’

Şerîk şöyle dedi:

‘Allah seni başarılı kılsın; arkadaşlarımız hakkında hiçbir şey bilmiyor.’

Daha sözünü bitirmeden Ebû’r-Revvâğ ile Miskîn b. Âmir gelip zafer haberini getirdiler. Şöyle anlattılar:

Ma‘kil b. Kays ile el-Mustavrid b. Ullife birbirlerine saldırdılar. El-Mustavrid’in elinde mızrak, Ma‘kil’in elinde kılıç vardı. El-Mustavrid mızrağını Ma‘kil’in göğsüne sapladı ve mızrak ucu sırtından çıktı. Bunun üzerine Ma‘kil de kılıcıyla onun başına vurdu ve kılıç beyninin ortasına kadar girdi. Böylece ikisi de yere düşüp öldüler.

Husayra b. Abdullah’ın babası şöyle dedi:

El-Mustavrid Sebat’ta bizim konakladığımızı görünce köprüye gelip onu kesti. Biz onun bize geçmek istediğini sandık. Sebat’ın ekili karanlık arazisinden Medâin ile Sebat arasındaki çöle çıktık ve savaş düzeni aldık. Fakat uzun süre bekledik; onların bize doğru çıkmadıklarını gördük. Bunun üzerine Ebû’r-Revvâğ şöyle dedi:

“Bunlar bir şey yapıyorlar. İçinizden biri gidip bize haber getirsin.”

Ben ve Vüheyb b. Ebî Aş‘a el-Ezdî şöyle dedik:

“Biz gidip öğrenir ve size haber getiririz.”

Köprüye yaklaşıp kesilmiş olduğunu görünce, onların yalnızca bizden korktukları için bunu yaptıklarını sandık. Hızla geri dönüp efendimize durumu anlattık. Ebû’r-Revvâğ şöyle dedi:

“Onlar kaçmak için geri dönmedi; sizi aldattılar. Muhtemelen şöyle düşündüler: Ma‘kil, Ebû’r-Revvâğ’ı yalnızca seçkin adamlarıyla size gönderdi. Eğer onları bırakıp Ma‘kil’e ani bir yürüyüş yaparsanız onu hazırlıksız yakalayabilirsiniz. Bu yüzden köprüyü kesip sizi oyaladılar.”

Bunun üzerine köy halkını çağırdık ve:

“Köprüyü hemen bağlayın!”

dedik. Kısa sürede köprü hazırlandı. Hemen geçip düşmanın peşine düştük. Onları sormaya devam ettik. Hep:

“Onlar sizden ileride”

dediler.

Sonunda kaçan ilk adamla karşılaştık. Ma‘kil’in adamları dağılmıştı; kimse kimseyi düşünmüyordu. Ebû’r-Revvâğ onları görünce şöyle bağırdı:

“Bana gelin! Bana!”

Halk onun etrafında toplandı. O da şöyle dedi:

“Niçin kaçıyorsunuz?”

Onlar şöyle dediler:

“Bilmiyoruz. Ansızın saldırıya uğradık. Ordunun içinde onlarla iç içeydik; sonra saldırıp bizi ayırdılar.”

Ebû’r-Revvâğ şöyle sordu:

“Komutan ne yaptı?”

Birisi:

“Attan inip savaşıyordu”

dedi.

Bir başkası:

“Onun öldürüldüğünü gördüm”

dedi.

Bunun üzerine Ebû’r-Revvâğ şöyle dedi:

“Ey insanlar! Benimle geri dönün. Eğer komutanımızı sağ bulursak onunla birlikte savaşırız. Eğer öldüğünü görürsek yine savaşırız. Çünkü biz bu düşman için şehir halkından seçilmiş süvarileriz. Komutanınızın ve şehir halkının sizin hakkınızdaki görüşünü bozmayın. Allah’a yemin ederim ki Ma‘kil öldürülmüş olsa bile Hâricîleri gördüğünüzde onlardan intikam almadan veya ölmeden ayrılmanız doğru olmaz. Allah’ın bereketiyle ilerleyin.”

Bunun üzerine ilerledik. Karşılaştığı herkesi geri döndürüyordu. Seçkin adamlarını çağırıp:

“Halkı geri çevirin”

dedi.

Sonunda orduya ulaştık. Ma‘kil’in sancağının bulunduğu yere geldik. Onun yanında iki yüzden fazla süvari vardı. Fakat seçkinleri piyade olarak savaşıyordu. İnsanların işittiği en şiddetli savaşlardan biri yaşanıyordu. Biz saldırınca Hâricîlerin neredeyse arkadaşlarımızı alt etmek üzere olduklarını gördük. Bizi görünce geri çekildiler; sonra yeniden saldırdık ve onları geri sürdük.

Ebû’r-Revvâğ Ma‘kil’e bakıp onu adamlarını teşvik ederken gördü ve:

“Hayatta mısın? Amcalarım sana feda olsun”

dedi.

Ma‘kil:

“Evet”

dedi ve tekrar saldırdı.

Bunun üzerine Ebû’r-Revvâğ şöyle bağırdı:

“Komutanınızın hayatta olduğunu görmüyor musunuz? Saldırın!”

Hep birlikte saldırdık. Süvarilerini şiddetli bir darbeyle sarstık. Bu sırada Ma‘kil ve adamları da saldırıyordu.

Bunun üzerine el-Mustavrid attan indi ve şöyle bağırdı:

“Ey Şurât topluluğu! Yere! Yere! Allah’a yemin ederim ki bu zalimlerle savaşırken samimi niyetle öldürülen kimse için cennet vardır.”

Hepsi attan indi; biz de indik. Çekilmiş kılıçlarla uzun süre savaştık. Bu savaş insanların gördüğü en şiddetli savaşlardan biriydi.

Sonra el-Mustavrid şöyle bağırdı:

“Ey Ma‘kil! Karşıma çık!”

Ma‘kil ona doğru çıktı. Biz Ma‘kil’e şöyle dedik:

“Allah için bu köpeğin karşısına çıkma!”

Fakat şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki bana düello teklif eden hiçbir adamdan kaçmadım.”

Kılıcıyla ona yürüdü. El-Mustavrid ise mızrakla geldi. Biz Ma‘kil’e mızrakla karşılamasını söyledik fakat kabul etmedi. El-Mustavrid mızrağını onun göğsüne sapladı ve ucu sırtından çıktı. Ma‘kil ise kılıcıyla onun başına vurdu ve kılıç beyninin ortasına kadar girdi. El-Mustavrid öldü; Ma‘kil de öldürüldü.

Ma‘kil düelloya çıkarken şöyle demişti:

“Eğer ölürsem komutanınız Amr b. Muhriz b. Şihâb es-Sa‘dî olacak; ondan sonra el-Minkarî.”

Ma‘kil ölünce Amr b. Muhriz sancağı aldı ve şöyle dedi:

“Eğer ben ölürsem Ebû’r-Revvâğ sizin başınıza geçecek. Eğer Ebû’r-Revvâğ ölürse komutanınız Miskîn b. Âmir b. Uneyf olacaktır.”

Sonra sancağıyla saldırdı ve halkı hücuma çağırdı. Kısa süre sonra Hâricîleri öldürdüler.

Bu yılın olaylarından biri de Abdullah b. Hazim b. Zebyan’ın, Abdullah b. Âmir tarafından Horasan valiliğine atanması ve Kays b. el-Heysem’in bu görevden ayrılmasıydı.

Ebû Mihnef’in Mugâtil b. Hayyân’dan naklettiğine göre bunun sebebi şuydu: İbn Âmir, vergi gelirlerini yavaş gönderdiği için Kays b. el-Heysem’i görevden almak istiyordu. İbn Hazim ona şöyle dedi:

“Beni Horasan valisi yap; hem bu işte hem de Kays b. el-Heysem konusunda seni memnun ederim.”

Kays, İbn Âmir’in kendisini küçümsediği ve maaşları durdurduğu için ondan hoşlanmadığını ve İbn Hazim’i vali yaptığını öğrenince, İbn Hazim’in kendisini sorgulayıp sıkıntıya sokmasından korktu ve Horasan’ı bırakıp Basra’da İbn Âmir’in yanına geldi. Bu durum İbn Âmir’in ona olan öfkesini artırdı ve şöyle dedi:

“Sınır bölgesini terk ettin.”

Onu dövdü, hapse attı ve Benû Yeşkûr’dan birini Horasan’a vali olarak gönderdi.

Ebû Mihnef’in rivayetine göre İbn Âmir, Kays b. el-Heysem’i görevden alınca yerine Eslem b. Zür‘a el-Kilâbî’yi göndermiştir.

Başka bir rivayete göre İbn Âmir, Muaviye’nin hilafeti sırasında Kays b. el-Heysem’i Horasan’a vali yapmıştı. İbn Hazim ona şöyle dedi:

“Horasan’a zayıf bir adam gönderdin. Savaşla karşılaşırsa halkla birlikte kaçmasından korkarım. Böylece Horasan’ı kaybedersin ve ailen de rezil olur.”

İbn Âmir şöyle sordu:

“Ne öneriyorsun?”

İbn Hazim şöyle dedi:

“Eğer Kays düşmanı terk ederse onun yerine geçmem için bana bir yazı ver.”

İbn Âmir bunu yazdı. Tokharistan’dan bir grup isyan edince Kays danıştı. İbn Hazim ona ileri karakolları gelinceye kadar geri çekilmesini tavsiye etti. O da geri çekildi. Bir-iki günlük mesafe çekilince İbn Hazim bu yazıyı ortaya çıkardı, yönetimi ele aldı, düşmanla karşılaşıp onları yenilgiye uğrattı.

Bu haber Basra, Kûfe ve Şam’a ulaştı. Bunun üzerine Kays’ın taraftarları kızdı ve şöyle dediler:

“İbn Hazim hem Kays’ı hem de İbn Âmir’i aldattı.”

Sonra Muaviye’ye şikâyet ettiler. Muaviye İbn Hazim’i çağırınca o gelip kendisine yöneltilen suçlamalar için özür diledi. Muaviye ona şöyle dedi:

“Yarın ayağa kalk ve halktan özür dile.”

İbn Hazim arkadaşlarına dönüp şöyle dedi:

“Ben hutbe vermekle görevlendirildim fakat iyi konuşan biri değilim. Siz minberin etrafına oturun; konuştuğumda beni destekleyin.”

Ertesi gün minbere çıktı. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

“Bir imam ya hutbe vermek zorundadır ya da düşünmeden konuşur. Ben bu ikisinden değilim. Beni tanıyan bilir ki fırsatları gözetirim, tehlikelerde dururum, akınlara katılırım ve ganimetleri adaletle dağıtırım. İçinizden bunu bilen varsa doğru söylediğimi söylesin.”

Minberin etrafındaki arkadaşları:

“Doğru söylüyorsun”

dediler.

Sonra şöyle dedi:

“Ey Müminlerin Emiri! Sen de çağırdıklarım arasındasın. Bildiğini söyle.”

Muaviye şöyle dedi:

“Doğru söylüyorsun.”

Başka bir rivayete göre Kays b. el-Heysem Horasan’dan İbn Hazim yüzünden istemeyerek İbn Âmir’in yanına geldi. İbn Âmir onu yüz sopa ile dövdü, saçını kazıttı ve hapse attı. Annesi araya girince onu serbest bıraktı.

Bu yıl ayrıca Mervân b. el-Hakem’in hacda insanlara imamlık yaptığı da söylenir. O sırada Medine’nin valisiydi. Mekke’nin valisi Hâlid b. el-Âs b. Hişâm, Kûfe’nin valisi el-Muğîre b. Şu‘be idi. Yargı işlerine Şureyh bakıyordu. Basra, Fars, Sicistan ve Horasan’ın valisi Abdullah b. Âmir idi. Orada yargı işlerini ise Umeyr b. Yethribî yürütüyordu.
Kırk Dördüncü Yıl Olayları: Bu yıl meydana gelen olaylar arasında, Müslümanların Abdurrahman b. el-Velîd kumandasında Bizans topraklarına girmesi, orada kış seferi yapmaları ve Büsr b. Ebî Ertât’ın denizdeki akını da vardı.

Bu yıl Muaviye ayrıca Abdullah b. Âmir’i Basra valiliğinden azletti. Bunun sebebi, İbn Âmir’in yumuşak huylu ve cömert olması, sefihleri dizginlememesi idi. Muaviye adına Basra’da vali bulunduğu sırada şehir bu yüzden bozulmuştu.

Ömer b. Şebbe – Yezîd el-Bâhilî rivayet etti:

İbn Âmir, halkın bozulmasını ve kötülüğün açıkça ortaya çıkmasını Ziyâd’a şikâyet etti. Ziyâd ona şöyle öğüt verdi:

“Aralarında kılıcı işlet.”

İbn Âmir ise şöyle cevap verdi:

“Ben onları kendi bozulmuşluğumla düzeltmekten hoşlanmam.”

Ömer – Ebü’l-Hasan rivayet etti:

İbn Âmir yumuşak ve kolay davranan biriydi; yönetimi yumuşaklıkla yürütürdü. Onun yönetimi sırasında hiç kimseyi cezalandırmaz, bir hırsızın elini de kestirmezdi. Kendisine bu konuda söz söylenince şöyle derdi:

“Ben halkla içli dışlıyım. Babasının yahut kardeşinin elini kestirdiğim bir adama nasıl bakabilirim?”

Ömer – Ali – Mesleme b. Muhârib rivayet etti:

İbnü’l-Kevvâ’nın adı Abdullah b. Avfâ idi. O, Muaviye’nin yanına geldi. Muaviye ona halkı sorunca İbnü’l-Kevvâ şöyle dedi:

“Basra halkına gelince, onların sefihleri onlara galip gelmiş, valileri ise zayıf kalmıştır.”

İbn Âmir, İbnü’l-Kevvâ’nın bunu söylediğini öğrenince Tufeyl b. Avf el-Yeşkürî’yi Horasan valisi tayin etti. O sırada onunla İbnü’l-Kevvâ arasında karşılıklı bir soğukluk vardı. Bunun üzerine İbnü’l-Kevvâ şöyle dedi:

“Bu İbn Dacâce beni iyi tanımıyor. Tufeyl’in Horasan’a vali yapılmasının beni üzeceğini mi sandı? Yeryüzünde kalan her Yeşkürî bana düşman olsun isterim; yeter ki onları vali tayin etsin.”

Bunun üzerine Muaviye, İbn Âmir’i azletti ve yerine el-Hâris b. Abdullah el-Ezdî’yi gönderdi.

el-Kahzâmî rivayet etti:

İbn Âmir şöyle sordu:

“Halk içinde İbnü’l-Kevvâ’ya en çok düşman olan kimdir?”

Kendisine Abdullah b. Ebî Şeyh olduğu söylenince onu Horasan’a vali tayin etti. Bunun üzerine İbnü’l-Kevvâ o sözünü söyledi.

Ömer – Ebü’l-Hasan – Sakîf kabilesinden bir şeyh ve Ebû Abdurrahman el-İsbehânî rivayet etti:

İbn Âmir, Muaviye’ye bir heyet göndermişti. Aynı sırada Kûfelilerden de bir heyet vardı; bunlar arasında el-Yeşkürî İbnü’l-Kevvâ da bulunuyordu. Muaviye onlara Irak’ı, özellikle de Basra’yı sorunca İbnü’l-Kevvâ şöyle dedi:

“Ey Müminlerin Emiri! Basra halkını sefih kişiler yiyip bitirdi; yönetim onların karşısında zayıf kaldı. Bu durum İbn Âmir’i de felce uğratmış ve zayıflatmıştır.”

Bunun üzerine Muaviye ona şöyle dedi:

“Sen Basralılar hakkında, onlar hazırken konuşuyorsun.”

Heyet Basra’ya dönüp bunu İbn Âmir’e haber verince öfkelendi ve şöyle sordu:

“Irak halkı içinde İbnü’l-Kevvâ’ya en çok düşman olan kimdir?”

Kendisine Abdullah b. Ebî Şeyh el-Yeşkürî olduğu söylenince onu Horasan valisi tayin etti. İbnü’l-Kevvâ bunu duyunca daha önce söylediği sözü söyledi.

Ömer – Ali rivayet etti:

İbn Âmir görevini yürütemeyecek kadar zayıf düşünce ve Basra’daki bozukluk yayılınca Muaviye ona, yanına gelmesini emreden bir mektup yazdı.

Ömer dedi ki:

Ebü’l-Hasan bana bunun bu yılda olduğunu ve İbn Âmir’in kendi yerine Basra’da Kays b. el-Heysem’i vekil bıraktığını anlattı. İbn Âmir Muaviye’nin yanına geldi; Muaviye onu aynı göreve geri döndürdü. İbn Âmir ayrılırken Muaviye ona şöyle dedi:

“Ben senden üç şey isteyeceğim; ‘Bunlar senindir’ de.”

İbn Âmir şöyle dedi:

“Ben Ümmü Hakîm’in oğlu olduğum sürece onlar senindir.”

Muaviye şöyle dedi:

“Görevimi bana geri ver ve öfkelenme.”

İbn Âmir şöyle dedi:

“Bunu yaptım.”

Muaviye şöyle dedi:

“Arafat’taki mülkünü bana ver.”

İbn Âmir yine aynı cevabı verdi.

Muaviye şöyle dedi:

“Mekke’deki evlerini bana ver.”

İbn Âmir yine aynı cevabı verdi.

Muaviye şöyle dedi:

“Akrabalık bağıyla bağlıydın.”

Bunun üzerine İbn Âmir şöyle dedi:

“Ey Müminlerin Emiri! Ben de senden üç şey isteyeceğim; ‘Onlar senindir’ de.”

Muaviye şöyle dedi:

“Ben Hind’in oğlu olduğum sürece onlar senindir.”

İbn Âmir şöyle dedi:

“Arafat’taki mülkümü bana geri ver.”

Muaviye şöyle dedi:

“Bunu yaptım.”

İbn Âmir şöyle dedi:

“Ben vali iken görevli olan hiç kimseyi ve beni soruşturma.”

Muaviye yine önceki gibi cevap verdi.

İbn Âmir şöyle dedi:

“Kızın Hind’i benimle evlendir.”

Muaviye yine aynı şekilde cevap verdi.

Bir başka rivayete göre Muaviye ona şöyle demiştir:

“Seni sorgulayıp eline geçeni hesabını sorayım ve sonra seni görevine iade edeyim mi; yoksa eline geçeni sana bırakıp seni görevden alayım mı, seç.”

İbn Âmir de eline geçeni elinde tutup görevden alınmayı seçti.

Bu yıl Muaviye ayrıca Ziyâd b. Sümeyye’nin nesebini, söylendiğine göre, kendi babası Ebû Süfyân’a bağladı.

Ömer b. Şebbe rivayet etti:

Onlar şöyle iddia ettiler: Ziyâd, Muaviye’nin yanına gittiğinde Abdülkays kabilesinden bir adam ona eşlik ediyordu. Bu adam Ziyâd’a şöyle dedi:

“Benim İbn Âmir üzerinde nüfuzum vardır. İzin verirsen ona giderim.”

Ziyâd şöyle cevap verdi:

“Aranızda geçenleri bana haber vermen şartıyla.”

Adam bunu kabul edince Ziyâd izin verdi. Adam İbn Âmir’in yanına gitti. İbn Âmir ona şöyle dedi:

“Heyhat! Heyhat! İbn Sümeyye beni soruşturuyor ve görevlilerimi ortaya çıkarıyor. Kureyş’ten şahitler getirip Ebû Süfyân’ın Sümeyye’yi hiç görmediğine dair yemin ettirmek bana ağır geldi.”

Adam geri dönünce Ziyâd ona ne olduğunu sordu; fakat adam haber vermeyi reddetti. Ziyâd onu bırakmadı; sonunda adam ona olanı anlattı.

Bunun üzerine Ziyâd bunu Muaviye’ye haber verdi. Muaviye kapıcısına şöyle emretti:

“İbn Âmir geldiğinde bineğinin yüzünü en uzak kapıdan çevir.”

Kapıcı bunu yapınca İbn Âmir Yezîd’in yanına gidip durumu ona şikâyet etti. Yezîd ona şöyle sordu:

“Ziyâd hakkında bir şey söyledin mi?”

İbn Âmir evet deyince Yezîd onunla birlikte gidip içeri alınmasını sağladı. Fakat Muaviye onu görünce ayağa kalkıp içeri girdi. Yezîd İbn Âmir’e şöyle dedi:

“Buraya otur. Onun huzurundan epey uzak kalabilirsin.”

Uzun bir süre sonra Muaviye elinde bir değnekle çıktı. Bu değnekle kapılara vuruyor ve şu şiiri söylüyordu:

“Bizim bir şöhretimiz vardır, sizin de bir şöhretiniz vardır;
bunu beraber bulunanlar bilir.”

Sonra oturdu ve şöyle dedi:

“Ey İbn Âmir! Ziyâd hakkında söylediklerini söyledin. Allah’a yemin ederim ki Araplar, cahiliye döneminde benim onlardan daha asil olduğumu, İslam’ın da benim asaletimi yalnızca artırdığını bilirler. Ziyâd sebebiyle bir düşüklükten yükselmiş değilim ve onunla bir alçaklıktan asalet kazanmış değilim. Fakat onun hakkını anladım ve onu yerine koydum.”

İbn Âmir şöyle cevap verdi:

“Ey Müminlerin Emiri! Ziyâd’ın hoşuna giden şeyi biz de yaparız.”

Muaviye şöyle dedi:

“O hâlde biz de senin hoşuna gideni yaparız.”

Bundan sonra İbn Âmir Ziyâd’ın yanına gidip onu hoşnut etmeye çalıştı.

Ahmed b. Züheyr – Abdurrahman b. Sâlih – Amr b. Hâşim – Ömer b. Beşîr el-Hemdânî – Ebû İshak’tan bana şöyle haber verildi:

Ziyâd Kûfe’ye gelince şöyle dedi:

“Ben size, yalnız sizden istemek istediğim bir iş için geldim.”

Onlar şöyle dediler:

“Dilediğin şeyi iste.”

Ziyâd şöyle dedi:

“Benim nesebimi Muaviye’ye bağlayın.”

Onlar şöyle cevap verdiler:

“Yalan şahitliğe gelince, hayır.”

Bunun üzerine Basra’ya gitti ve orada biri onun lehine şahitlik etti.

Bu yıl hacda insanlara Muaviye imamlık etti.

Bu yıl ayrıca Mervân maksure yaptırdı. Rivayet edildiğine göre Muaviye de Şam’da bir maksure yaptırdı.

Bu yıl eyalet merkezlerindeki görevliler, önceki yıl için zikrettiğimiz görevlilerin aynısıydı.
Kırk Beşinci Yıl Olayları: Bu yılın olayları arasında Muaviye’nin el-Hâris b. Abdullah el-Ezdî’yi Basra valiliğine tayin etmesi de vardı.

Bana Ömer – Ali b. Muhammed’den şöyle haber verildi:

Muaviye, bu yılın başında İbn Âmir’i görevden aldı ve el-Hâris b. Abdullah el-Ezdî’yi Basra’ya vali yaptı. El-Hâris Basra’da dört ay kaldı, sonra Muaviye onu görevden aldı. Onun el-Hâris b. Amr, İbn Abd ve İbn Amr diye de anıldığı söylenirdi. Kendisi Şamlı idi. Muaviye, Ziyâd’ı vali yapmak için İbn Âmir’i görevden almıştı; el-Hâris’i ise ön hazırlık olarak vali yapmıştı. El-Hâris, Abdullah b. Amr b. Gaylân es-Sakafî’yi polis teşkilatının başına getirdi. Sonra Muaviye el-Hâris’i de görevden aldı ve Basra’ya Ziyâd’ı tayin etti.
Ziyâd’ın Basra Valiliği: Bana Ömer – Ali – bazı bilgi sahibi kimselerden şöyle haber verildi:

Ziyâd Kûfe’ye geldiğinde el-Muğîre, onun Kûfe valisi olarak geldiğini sandı. Ziyâd, Selmân b. Rebîa el-Bâhilî’nin evinde kaldı. El-Muğîre, Ebû Huneyde diye bilinen Vâil b. Hucr el-Hadramî’yi ona gönderip şöyle dedi:

“Git, onun durumunu bana bildir.”

Vâil Ziyâd’ın yanına geldi; fakat ondan bir şey öğrenemedi ve el-Muğîre’nin yanına döndü. Kendisi uğursuzluklara inanan biriydi. Bir karganın ötüşünü duyunca yeniden Ziyâd’ın yanına dönerek şöyle dedi:

“Ey Ebû’l-Muğîre! Bu karga sana Kûfe’den ayrılmanı söylüyor.”

Sonra tekrar el-Muğîre’ye döndü. Aynı gün Muaviye’nin elçisi Ziyâd’a gelerek:

“Basra’ya git”

dedi.

Abdullah b. Ahmed el-Mervezî bana, babası – Süleyman – Abdullah – yani İshak b. Yahya – Ma‘bed b. Hâlid el-Cedelî’den şöyle anlattı:

İbn Ebî Süfyân diye anılan Ziyâd, Muaviye tarafından bize geldi. Muaviye’nin emrini bekleyerek Selmân b. Rebîa el-Bâhilî’nin evinde kaldı. El-Muğîre b. Şu‘be Kûfe valisi iken, Ziyâd’ın Kûfe valiliğinin kendisine geleceğini umduğunu öğrendi. Bunun üzerine el-Muğîre, Katan b. Abdullah el-Hârisî’yi çağırıp şöyle dedi:

“Müminlerin Emiri’nin yanından sana dönünceye kadar Kûfe işini benim yerime yürütür müsün?”

O şöyle cevap verdi:

“Ben bu işin adamı değilim.”

Bunun üzerine el-Muğîre, Uyayne b. en-Nahhâs el-İclî’yi çağırıp ona sordu. O kabul edince el-Muğîre Muaviye’nin yanına gitti. Oraya varınca Muaviye’den kendisini görevden almasını ve Kays kabilesinin iki tarafı arasındaki Karkîsiyâ’da kendisine iktâ vermesini istedi. Muaviye bunu duyunca onun ayaklanmasından korktu ve şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki görevine mutlaka döneceksin ey Ebû Abdullah.”

Muaviye isteğini reddedince el-Muğîre’nin kuşkusu daha da arttı. Muaviye onu görevine geri gönderdi. El-Muğîre gece bize ulaştı. Ben kalenin üstünde nöbet tutuyordum. Kapıya vurdu; fakat biz onu tanımadık. Üzerine tuğla atabileceğimizden korkunca adını söyledi. Bunun üzerine aşağı indim, onu karşıladım ve selamladım. O da şu beyti okudu:

“Ey Ümmü Amr, benim gibisinden sakın;
ona uzak bir yolculuk yüklendiğinde.”

Sonra şöyle dedi:

“İbn Sümeyye’ye git ve sabah olmadan onu köprünün ötesine çıkar.”

Bunun üzerine gittik, Ziyâd’ı aldık ve sabah olmadan onu köprünün ötesine çıkardık.

Bana Ömer – Ali – Mesleme, el-Hüzelî ve başkalarından şöyle haber verildi:

Muaviye, Ziyâd’ı Basra, Horasan ve Sicistan valisi yaptı. Sonra buna Hind, Bahreyn ve Umman’ı da ekledi. Ziyâd, Rebîülâhir’in sonunda veya Cemâziyelevvel 45’in ilk gününde (20 Temmuz 665) Basra’ya geldi. Basra’da açık bir ahlaksızlık yayılmıştı. Bunun üzerine Allah’a hamd ile başlamadığı “betrâ” hutbesini okudu. Bir başka rivayette ise Allah’a hamd ederek şöyle dediği anlatılır:

“Hamd, lütufları ve iyilikleri için Allah’a mahsustur. Ondan nimetlerinin tamamını dileriz. Ey Allah’ım! Bize nimet verdiğine göre, üzerimizdeki nimetlerine şükretmeyi de bize ilham et.

Bundan sonra: İçinizdeki sefihlerin işlediği ve akıllılarınızın da onlara karıştığı o korkunç işler, aşırı bir cehalet, kör bir sapıklık ve sahipleri için ebedî ateşi alevlendiren bir ahlaksızlıktır. Küçükler bunların içinde büyür, yaşlılar da bunlardan sakınmaz oldu. Sanki Allah’ın ayetlerini duymamışsınız, Allah’ın kitabını okumamışsınız, Allah’ın kendisine itaat edenler için takdir ettiği büyük mükâfatı ve kendisine isyan edenler için sonsuzluk boyunca devam eden elem verici azabı işitmemişsiniz gibi.

Yoksa siz, dünya gözünü kamaştırmış, hevası kulaklarını tıkamış, geçiciyi kalıcı olana tercih etmiş kimse gibi misiniz?

İslam’da daha önce işlemediğiniz birtakım kötülükleri ortaya çıkardığınızı hatırlamıyor musunuz? Bunlar arasında açık bırakılmış genelevleriniz, gündüz vakti kaçırılan zayıf kadınlar vardır; bunların sayısı da az değildir. İçinizde, gece dolaşıp gündüz baskın yapan sapkınları engelleyecek denetleyiciler yok mu? Siz akrabalığı öne aldınız, dini ise geriye attınız. Mazeret olmayacak şeylerle kendinizi mazur göstermeye çalışıyor, hırsızı hoş görüyorsunuz. Her biriniz kendi sefihinin, cezadan korkmayan ve dönüşü beklemeyen kimsenin işini savunuyor. Siz akıllı davranmıyorsunuz; aksine sefihlere uyuyorsunuz. Onları koruduğunuzu sandığınız şey sürdükçe onlar İslam’ın dokunulmazlarını çiğniyorlar. Sonra da şüpheli gizlenme yerlerinde sizin arkanıza saklanıyorlar. Onları yıkım ve ateşle yerle bir etmedikçe bana yiyecek ve içecek haram olsun.

Ben bu işin sonunun ancak başlangıçta düzelten şey ile düzeleceğini düşünüyorum: zayıflık taşımayan yumuşaklık ve zorbalıkla şiddet içermeyen güç. Allah’a yemin ederim ki siz benim için kendinizi düzeltmezseniz, sizin yüzünüzden veliyi mevlâya, yerinde kalanı gidene, yaklaşanı yüz çevirene, sağlıklıyı hastaya karşılık alacağım. Hatta biriniz kardeşiyle karşılaştığında: ‘Kendini kurtar ey Sa‘d, çünkü Saîd helak oldu’ diyecek.

Minberden söylenen yalan iyi bilinir. Eğer beni bir yalan üzerinde yakalarsanız bana itaatsizlik etmeniz helal olur. Sizden kimin malı çalınırsa, çalınan şeyin garantörü ben olacağım.

Gece dolaşmaktan sakının. Bana bir gece dolaşıcısı getirilirse kanını dökerim. Size bunu, haber Kûfe’ye ulaşıp tekrar bana dönünceye kadar erteleyeceğim. Cahiliye çağrısından da sakının. İçinizden kimde onu görürsem dilini keserim.

Siz daha önce bulunmayan birtakım kötülükler icat ettiniz; biz de her suç için bir ceza icat ettik. Kim insanları suda boğarsa ben de onu boğarım. Kim insanları yakarsa biz de onu yakarız. Kim bir eve girerse ben de onun kalbine girerim. Kim bir kabri açarsa onu diri diri gömerim.

Benden ellerinizi ve dillerinizi çekin, ben de elimden ve eziyetimden sizi çekeyim. İnancınızın geneline aykırı görünen kim olursa olsun boynunu vururum.

Benimle bazı kimseler arasında düşmanlıklar vardı; fakat onların hepsini arkamda bıraktım. İçinizden kim iyilik sahibiyse iyiliğini artırsın; kim kötülük işliyorsa kötülüğünü bıraksın. Eğer içinizden birinin bana karşı giderilmez bir kin taşıdığını bilirsem, bunu bana açıkça göstermedikçe onu ortaya vurmaz ve ifşa etmem. Eğer bunu bana açıkça gösterirse onunla tartışmam.

Şimdi işlerinize dönün ve kendinize yardım edin. Belki gelişimizden dolayı kaygılanan biri memnun olur; gelişimize sevinen biri de kederlenir.

Ey insanlar! Biz sizin yöneticileriniz ve koruyucularınız olduk. Sizi Allah’ın bize verdiği sultan ile yönetiyoruz; sizi de Allah’ın bize bahşettiği fey ile koruyoruz. Öyleyse sizden istediğimiz şeylerde bize itaat etmeniz gerekir; bize emanet edilen şeylerde de size adalet gerekir. Siz de bağlılığınızla bizim adaletimize ve fey’imize layık olun.

Şunu da bilin ki her neyi eksik yaparsam yapayım, üç şeyi eksik yapmayacağım: İçinizden ihtiyacı olan hiç kimseye kapalı olmayacağım; gece kapımı çalsa bile. Erzak ve maaşların ödenmesini geciktirmeyeceğim. Seferlerinizi de gereğinden fazla uzatmayacağım.

Yöneticilerinizin salahı için Allah’a dua edin; çünkü onlar sizin idarecilerinizdir. Size örnek olurlar ve sığınıp barındığınız yerdirler. Siz düzgün oldukça onlar da düzgün olur. Kalplerinizi onlara karşı kinle doldurmayın. Çünkü bununla öfkeniz artar, kederiniz uzar ve istediğinize de ulaşamazsınız. Ulaşsanız bile bu sizin için kötü olur.

Allah’tan herkes için herkese yardım etmesini diliyorum. Benden bir emir görürseniz onu kelimesi kelimesine yerine getirin. Allah’a yemin ederim ki içinizde çok sayıda hedefim vardır. İçinizden herkes onlardan biri olmaktan sakınsın.”

Bunun üzerine Abdullah b. Ahtam ayağa kalkıp şöyle dedi:

“Ey emir! Sana hikmet ve apaçık hüküm verildiğine şahitlik ederim.”

Ziyâd ona şöyle cevap verdi:

“Yalan söyledin. Bu, Allah’ın peygamberi Dâvûd içindi.”

Ahnef şöyle dedi:

“Güzel konuştun ey emir, hem de iyi konuştun. Fakat övgü, icraattan sonra; methiye de atiyyeden sonradır. Biz denemeden övemeyiz.”

Ziyâd şöyle dedi:

“Doğru söyledin.”

Bunun üzerine Ebû Bilâl Mirdâs b. Udeyye homurdanarak ayağa kalktı ve şöyle dedi:

“Allah senin dediğinden başka türlü hükmetti. Yüce Allah şöyle buyurdu: ‘Ve görevini eksiksiz yapan İbrahim. Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. İnsana ancak kendi çalıştığı vardır.’ Böylece Allah bize, senin verdiğin vaatten daha hayırlısını vaat etti ey Ziyâd.”

Ziyâd şöyle dedi:

“Biz, sizin ve arkadaşlarınızın istediği şeye ancak kanlara dalarak ulaşabiliriz.”

Ömer – Hallâd b. Yezîd – bir kişi – eş-Şa‘bî rivayet etti:

Her ne zaman güzel konuşan birini duysam, sözünü bozmasından korktuğum için susmasını isterdim; yalnız Ziyâd bunun dışındaydı. Çünkü o konuştukça sözü daha da güzelleşirdi.

Bana Ömer – Ali – Mesleme’den şöyle haber verildi:

Ziyâd, Abdullah b. Hısn’ı polis teşkilatının başına getirdi. Sonra halka, haber Kûfe’ye ulaşıp Kûfe’ye vardığı haberi tekrar kendisine gelinceye kadar mühlet verdi. Akşam namazını da geciktirir, en son o kılardı. Namazı kılınca da birine Bakara sûresini veya benzeri uzun bir sûreyi ağır ağır okutmasını emrederdi. Bu bitince, bir adamın Hureybe’ye ulaşabileceği kadar süre tanırdı. Sonra polis komutanına çıkmasını emrederdi. O da çıkıp gördüğü her adamı öldürürdü.

Bir gece bir bedevîyi yakalayıp Ziyâd’a getirdiler. Ziyâd ona şöyle sordu:

“Yapılan ilanı duydun mu?”

Adam şöyle dedi:

“Hayır vallahi. Süt devemle gelmiştim. Gece çöktü, ona yer bulamadım. Emir’in ne yaptığını bilmeden sabahı bekledim.”

Ziyâd şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki doğru söylediğine inanıyorum. Fakat senin ölümünde bu ümmet için güzel bir ibret vardır.”

Sonra emir verdi ve adamın boynu vuruldu.

Ziyâd, devlet işlerini sağlamlaştıran ve Muaviye için saltanatı yerleştiren ilk kişiydi. Halkı itaate zorladı, cezaları uyguladı, kılıcı çekti, zan üzerine yakaladı ve şüpheli cezalar verdi. Halk onun yönetiminden öyle korktu ki birbirlerinden emin olmaya başladılar. Bir erkek veya kadın bir şey düşürse, sahibi gelip alıncaya kadar kimse ona dokunmazdı. Kadınlar kapılarını kilitlemeden gecelerdi. Halkı daha önce benzeri görülmemiş bir idare ile yönetti. İnsanlar ondan daha önce hiç kimseden korkmadıkları kadar korktular. Maaşları da bol verdi ve erzak ambarı yaptırdı.

Ziyâd, Umeyr’in evinden bir ses duyunca şöyle sordu:

“Bu nedir?”

Kendisine bunun bir bekçi olduğu söylenince şöyle dedi:

“Buna son verin. İstahr kadar uzakta bile kaybolan her şeyin garantörü ben olacağım.”

Ziyâd ayrıca dört bin kişilik bir polis gücü kurdu. Başlarında, İbn Hısn Mezarlığı’nın sahibi Benû Ubeyd b. Sa‘lebe’den Abdullah b. Hısn ile el-Ca‘d Kemeri’nin sahibi el-Ca‘d b. Kays et-Temîmî vardı. Her ikisi de birlikte polis teşkilatının başındaydı. Bir gün Ziyâd yolda giderken ikisi de onun önünde iki mızrakla yarışarak yürüyordu. Ziyâd şöyle dedi:

“Ey Ca‘d, mızrağını bırak.”

O da mızrağını bıraktı. İbn Hısn, Ziyâd ölünceye kadar polis teşkilatının başında kaldı. Bir başka rivayette Ziyâd’ın el-Ca‘d’ı kötülük işleyenlerle ilgilenmek ve onları takip etmekle görevlendirdiği söylenir.

Ziyâd’a yolların güvensiz olduğu haber verilince şöyle dedi:

“Benim çabam şimdilik şehirle sınırlıdır; önce ona üstün gelip onu düzene sokacağım. Şehir bana galip gelirse, başka her şeye üstün gelmek daha da zor olur. Şehir kontrol altına alınınca dışarıdakilerle de uğraşılır.”

Böylece otoritesini sağlamlaştırdı. Şöyle derdi:

“Benimle Horasan arasında bir ip kaybolsa, onu kimin aldığını bilirim.”

Basra’nın ileri gelen şeyhlerinden beş yüz kişiyi kendi adamları arasına yazdırdı ve her birine üç yüz ile beş yüz dirhem arasında para verdi. Bunun üzerine Hâris b. Bedr el-Gudânî onun hakkında şöyle dedi:

“Bana Ziyâd’dan kim haber verir?
Halifenin ve emirin ne güzel kardeşidir!

Çünkü sen adaletin, yüksek himmetin
ve işlerin başına geldiğinde kararlılığın imamısın.

Kardeşin Harb oğlu, Allah’ın halifesidir,
sen de onun yardımcısısın; ne güzel yardımcı!

İstenen şeyi elde edersin ve dostuna,
bizim vicdanımızda gizlediğimiz şey ulaşır.

Allah’ın emriyle muzaffer, yardım eden birisin;
sürü şaşırdığında zulmetmezsin.

Dünyadan kendileri için istedikleri şeylerin
bol sütü ellerinden akar.

Eşit dağıtırsın; ne zengin
ne de fakir sana zulümden şikâyet eder.

Gayretli davrandın ve kötülüklerin açığa çıktığı
bozuk bir zamanda geldin.

İnsanlar onun arzusunu kendi aralarında bölüşürken,
göğüsler kinlerini saklamaz olmuştu.

Şehirdekiler korkuyor, çölde olan herkes de
korkuyla kalıyor ya da gidiyordu.

Allah’ın kılıcı onların arasında doğrulunca,
Ziyâd parlak ve aydınlık olarak doğruldu.

Güçlü, gençler arasında tecrübesiz olmayan,
ne kaygılı ne de çok yaşlı biri.”

Bana Ömer b. Şebbe – Ali b. Muhammed’den şöyle haber verildi:

Ziyâd, Peygamber’in ashabından bazı kimselerden yardım istedi. Bunlar arasında Huzâa kabilesinden İmrân b. el-Husayn vardı; onu Basra’da kadı yaptı. el-Hakem b. Amr el-Gıfârî vardı; onu Horasan’a tayin etti. Semüre b. Cündeb, Enes b. Mâlik ve Abdurrahman b. Semüre de bunlar arasındaydı. İmrân görevden ayrılmayı isteyince Ziyâd onu görevden aldı ve yerine Abdullah b. Fadâle el-Leysî’yi, sonra onun kardeşi Âsım b. Fadâle’yi, sonra da kız kardeşi Lübâbe Ziyâd’ın yanında bulunan Zürâre b. Avfâ el-Cüreşî’yi kadı tayin etti.

Yine denildiğine göre, önünde mızraklarla yürütülen ve sopalarla önünden gidilen ilk kişi Ziyâd’dı. Beş yüz kişilik muhafız birliğini kullandı ve Benû Sa‘d’dan Şeybân Mezarlığı’nın sahibi Şeybân’ı onların başına getirdi. Bunlar mescitte konuşlandırılmıştı.

Bana Ömer – Ali’den şöyle haber verildi:

Ziyâd, Horasan’ı dört bölgeye ayırdı. Merv üzerine Umeyr b. Ahmer el-Yeşkürî’yi, Ebreşehr üzerine Huleyd b. Abdullah el-Hanefî’yi, Mervürrûz, Fâryâb ve Tâlekân üzerine Kays b. el-Heysem’i, Herat, Bâdgîs, Kâdis ve Bûşenc üzerine de Nâfi‘ b. Hâlid et-Tâî’yi tayin etti.

Bana Ömer – Ali – Mesleme b. Muhârib ve Ezd kabilesinden bir şeyh olan İbn Ebî Amr’dan şöyle haber verildi:

Ziyâd, Nâfi‘ b. Hâlid et-Tâî’yi azarladı, hapse attı ve ona yüz bin dirhem için bir senet imzalattı; bazıları ise sekiz yüz bin der. Ziyâd’ın ona kızmasının sebebi şuydu: Nâfi‘, kıymetli taşlarla süslü ayakları olan bir sofrayı kendi hizmetkârı Zeyd ile Ziyâd’a göndermişti. Zeyd, Nâfi‘’nin bütün işlerinin vekiliydi. Fakat Zeyd, Nâfi‘’yi Ziyâd’a kötüledi ve şöyle dedi:

“O seni aldattı. Sofranın ayaklarından birini aldı ve yerine altından bir ayak koydu.”

Bunun üzerine Ezd’in ileri gelenlerinden bazıları Ziyâd’ın yanına gittiler. Bunların arasında soylu biri olan ve şairin hakkında şöyle dediği Seyf b. Vehb el-Me‘âvilî de vardı:

“Cömertlik ve ihsan için Seyf’e başvur,
büyük işler için de Sabrâ’ya başvur.”

Ziyâd’ın yanına, o dişlerini misvaklarken girdiler. Ziyâd onları görünce şu beyti okudu:

“Bize atlarımızın durduğu yeri yeniden hatırlat,
o kıvrımda; çünkü sen bize muhtaçsın.”

Ezd mensuplarına göre ise bu beyti Ziyâd’ın huzuruna girince Ebu Talha el-Me‘âvilî diye bilinen Seyf b. Vehb okumuştur. Ziyâd da:

“Evet”

demiştir.

Fakat bu, Ziyâd’a bir vakitler Sabrâ’nın kendisini koruduğu zamanı hatırlattı. Bunun üzerine senedi getirtti, misvakıyla sildi ve Nâfi‘’yi serbest bıraktı.

Bana Ömer b. Şebbe – Ali – Mesleme’den şöyle haber verildi:

Ziyâd, Nâfi‘ b. Hâlid et-Tâî’yi, Huleyd b. Abdullah el-Hanefî’yi ve Umeyr b. Ahmer el-Yeşkürî’yi görevden aldı; onların yerine el-Hakem b. Amr b. Müceddea’yı Horasan’a tayin etti.

Mesleme’ye göre Ziyâd kapıcısına şöyle emretmişti:

“el-Hakem’i bana çağır.”

Burada kastettiği, el-Hakem b. Ebî’l-Âs es-Sakafî idi. Kapıcı dışarı çıktı; fakat el-Hakem b. Amr el-Gıfârî’yi görünce onu içeri aldı. Bunun üzerine Ziyâd şöyle dedi:

“İşte asalet sahibi ve Allah’ın Resûlü ile sohbeti bulunan bir adam.”

Sonra onu Horasan’a tayin etti ve şöyle dedi:

“Ben seni istemiyordum; fakat yüce ve büyük Allah seni istedi.”

Bana Ömer – Ali – Ebû Abdurrahman es-Sakafî ve Muhammed b. Fudayl – babasından şöyle haber verdi:

Ziyâd, Irak valisi olunca el-Hakem b. Amr el-Gıfârî’yi Horasan’a vali tayin etti. Ayrıca bölgeler üzerine onunla birlikte bazı adamlar tayin etti ve onlara el-Hakem’e itaat etmelerini emretti. Bunlar haraç toplamakla görevliydiler. Eslem b. Zür‘a, Huleyd b. Abdullah el-Hanefî, Nâfi‘ b. Hâlid et-Tâî, Rebîa b. İsl el-Yerbûî, Umeyr b. Ahmer el-Yeşkürî ve Hâtim b. en-Nu‘mân el-Bâhilî bunlardandı.

el-Hakem b. Amr, Toharistan’a akın edip büyük ganimet aldıktan ve yerine vekil olarak Enes b. Ebî Ünâs b. Züneym’i bıraktıktan sonra öldü. Ziyâd’a şöyle yazmıştı:

“Onu Allah’a, Müslümanlara ve sana tavsiye ettim.”

Ziyâd ise şöyle dedi:

“Ey Allah’ım! Ben onu ne Senin dinin için, ne Müslümanlar için ne de kendim için uygun görüyorum.”

Ziyâd, Horasan valiliği hususunda Huleyd b. Abdullah el-Hanefî’ye yazdı. Sonra Rebî b. Ziyâd el-Hârisî’yi elli bin kişiyle Horasan’a gönderdi; bunların yirmi beş bini Basra’dan, yirmi beş bini Kûfe’dendi. Rebî Basralıların, Abdullah b. Ebî Akîl de Kûfelilerin başındaydı; genel kumanda ise Rebî b. Ziyâd’ın elindeydi.

Yine bu yıl Mervân b. el-Hakem’in, Medine valisi iken hacda insanlara imamlık ettiği de söylenir.

Bu yıl eyalet merkezlerinde görev yapan daha önce zikredilmiş yöneticiler ve memurlar şunlardı: Kûfe’de el-Muğîre b. Şu‘be, yargıda Şureyh; Basra’da Ziyâd ve daha önce adlarını andığım diğer görevliler.

Bu yıl Abdurrahman b. Hâlid b. el-Velîd Bizans topraklarına yapılan kış akınına kumanda etti.
Kırk Altıncı Yıl Olayları: Bu yılın olayları arasında Mâlik b. Ubeydullah’ın Bizans topraklarına yaptığı kış akını da vardı. Başka rivayetlere göre bu akına Abdurrahman b. Hâlid b. el-Velîd veya Mâlik b. Hubeyre es-Sekûnî kumanda etmiştir.

Bu yıl Abdurrahman b. Hâlid b. el-Velîd Bizans topraklarından Humus’a döndü. İbn Üsâl en-Nasrânî’nin ona gizlice zehirli bir içecek verdiği, onun da bunu içince öldüğü söylenir.
Abdurrahman b. Hâlid b. el-Velîd’in Ölümü: Bunun sebebi, Ömer – Ali – Mesleme b. Muhârib kanalıyla bana anlatılan şu olaydır:

Abdurrahman b. Hâlid b. el-Velîd Şam’da büyümüş, babası Hâlid b. el-Velîd’in halk arasındaki itibarı, Bizans topraklarında Müslümanlara sağladığı fayda ve cesareti sebebiyle Şamlılar onu sevmişlerdi. Halkın ona olan sevgisi o kadar büyümüştü ki Muaviye ondan korktu. Halkın ona duyduğu sevgi yüzünden kendisi için Abdurrahman’dan endişe etti. Bunun üzerine İbn Üsâl’a onu öldürmek için bir plan kurmasını emretti ve bunu yaparsa ömrü boyunca vergisinin kaldırılacağını, ayrıca Humus haracının tahsiline de memur edileceğini garanti etti.

Bunun sonucu olarak Abdurrahman b. Hâlid Bizans topraklarından dönerken Humus’a vardığında, İbn Üsâl kölelerinden bazıları aracılığıyla ona zehirli bir içecek verdi. O da bunu içti ve Humus’ta öldü. Bunun üzerine Muaviye, İbn Üsâl’a verdiği sözü yerine getirdi. Onu Humus haracının tahsiliyle görevlendirdi ve kendi vergisini de kaldırdı.

Hâlid b. Abdurrahman b. Hâlid b. el-Velîd Medine’ye geldi. Bir gün Urve b. ez-Zübeyr ile oturdu. Hâlid ona selam verince Urve ona kim olduğunu sordu. O da:

“Ben Hâlid b. Abdurrahman b. Hâlid b. el-Velîd’im”

deyince Urve ona şöyle sordu:

“İbn Üsâl ne yaptı?”

Bunun üzerine Hâlid onun yanından kalktı ve ayrılıp Humus’a yöneldi. Orada İbn Üsâl’a pusu kurdu. Bir gün İbn Üsâl’ın atlı olarak geçtiğini görünce Hâlid b. Abdurrahman önünü kesti ve kılıcıyla vurup onu öldürdü.

Muaviye’nin huzuruna getirildiğinde Muaviye onu birkaç gün hapsetti ve İbn Üsâl’ın diyetini ona yükledi. Böylece hiç kimse İbn Üsâl’ı öldürdüğü için Hâlid’den intikam almadı.

Hâlid Medine’ye dönünce Urve’nin yanına geldi ve ona selam verdi. Urve ona:

“İbn Üsâl ne yaptı?”

diye sorunca şöyle dedi:

“İbn Üsâl işini senin için gördüm. Peki İbn Cürmüz ne yaptı?”

Bunun üzerine Urve sustu.

Hâlid b. Abdurrahman, İbn Üsâl’a vurduğu sırada şöyle dedi:

“Ben Allah’ın Kılıcı’nın soyundanım, beni bilin!
Benim için sadece soylu nesebim ve dinim kalıcıdır;
ve sağ elimin saldırdığı keskin bir kılıç.”

Bu yıl el-Hâtim ile Sehm b. Gâlib el-Huceymî de ayaklanıp:

“Hüküm yalnızca Allah’ındır”

diye haykırdılar.

Onların meselesini Ömer – Ali kanalıyla bana şöyle anlattılar:

Ziyâd vali olunca Sehm b. Gâlib el-Huceymî ile el-Hâtim — ki o Yezîd b. Mâlik el-Bâhilî idi — ondan korktular. Sehm, Ahvaz’a gidip orada bozgunculuk yaptı ve:

“Hüküm yalnızca Allah’ındır”

diye haykırdı. Sonra geri döndü, gizlendi ve kendisi için eman istedi. Ziyâd ona eman vermedi; onu arattı, öldürttü ve cesedini kendi kapısına astırdı.

El-Hâtim’e gelince, Ziyâd onu Bahreyn’e sürdü. Sonra ona geri dönme izni verdi ve:

“Şehrinde kal”

dedi.

Ziyâd ayrıca Müslim b. Amr’a onun için kefil olmasını söyledi. Fakat Müslim bunu kabul etmedi ve şöyle dedi:

“Eğer evinin dışında gece geçirirse sana haber veririm.”

Sonra Müslim Ziyâd’ın yanına gelip şöyle dedi:

“El-Hâtim bu gece evinde kalmadı.”

Bunun üzerine Ziyâd onun öldürülmesini ve cesedinin Bâhile kabilesinin bulunduğu yere atılmasını emretti.

Bu yıl hacda insanlara Utbe b. Ebî Süfyân imamlık etti. Görevliler ve valiler, önceki yıldaki görevlilerin aynısıydı.
Kırk Yedinci Yıl Olayları: Bu yıl Mâlik b. Hubeyre’nin Bizans topraklarına yaptığı kış seferi ile Ebû Abdurrahman el-Kaynî’nin Antakya’ya yaptığı kış seferi de gerçekleşti.

Bu yıl ayrıca Abdullah b. Amr b. el-Âs Mısır valiliğinden azledildi ve yerine Muaviye b. Hudeyc getirildi.

el-Vâkıdî’ye göre Muaviye b. Hudeyc batı tarafına doğru sefere çıktı. Kendisi Osman taraftarıydı. İskenderiye’den gelmiş olan Abdurrahman b. Ebû Bekir onun yanından geçerken ona şöyle dedi:

“Ey Muaviye! Canıma yemin ederim ki sen ödülünü Muaviye’den aldın. Muhammed b. Ebû Bekir’i, Mısır valisi yapılmak için öldürdün ve şimdi de onun valisi oldun.”

Muaviye b. Hudeyc şöyle cevap verdi:

“Ben Muhammed b. Ebû Bekir’i ancak Osman’a yaptığından dolayı öldürdüm.”

Bunun üzerine Abdurrahman şöyle dedi:

“Fakat sen Osman’ın kanını talep ediyor olsaydın, Muaviye’nin yaptıklarına katılmazdın. Çünkü Amr b. el-Âs, el-Eş‘arî’ye yaptığını yaptı. Sen ise Muaviye’ye biat etmek için ilk ayağa kalkan kişi oldun.”

Biyografi yazarlarından bazıları, bu yıl Ziyâd’ın el-Hakem b. Amr el-Gıfârî’yi Horasan’a vali olarak gönderdiğini söylemiştir. El-Hakem, Gûr dağına ve Ferâvenda’ya akın yaptı. Oradaki halkı kılıç zoruyla yenilgiye uğrattı, bölgeyi fethetti ve çok miktarda ganimet ile esir elde etti. Yüce Allah dilerse, ileride bu rivayete muhalefet edenleri de zikredeceğim. Bu haberi aktaran kişi, el-Hakem b. Amr’ın bu akınından döndükten sonra Merv’de öldüğünü de söylemiştir.

Bu yıl hacda insanlara kimin imamlık ettiği hususunda ihtilaf vardır. El-Vâkıdî, bu yıl hac emîri olarak Utbe b. Ebî Süfyân’ın görevlendirildiğini söylemiştir. Başkaları ise bu yıl hacda insanlara imamlık edenin Anbese b. Ebî Süfyân olduğunu söylemiştir.

Eyalet merkezlerindeki valiler ve görevliler, önceki yıl için andığım kişilerin aynısıydı.
Kırk Sekizinci Yıl Olayları: Bu yıl Abdurrahman el-Kaynî’nin Antakya’ya yaptığı kış seferi gerçekleşti. Aynı yıl Abdullah b. Kays el-Fezârî’nin yaz seferi, Mâlik b. Hubeyre es-Sekûnî’nin deniz akını ve Ukbe b. Amr el-Cühenî’nin Mısırlılar ve Medine halkı ile birlikte yaptığı ortak deniz akını da meydana geldi. Medine halkının başında Münzir b. ez-Züheyr bulunuyordu ve bunların tamamının kumandanı Hâlid b. Abdurrahman b. Hâlid b. el-Velîd idi.

Bazı rivayet sahiplerine göre Ziyâd, Horasan valiliğine Gâlib b. Fadâle el-Leysî’yi gönderdi. Gâlib, Peygamber’in sahabelerinden biriydi.

Biyografi yazarlarının çoğuna göre bu yıl hacda insanlara Mervân b. el-Hakem imamlık etti. Muaviye’nin ona karşı duyduğu hoşnutsuzluk ve daha önce kendisine vermiş olduğu Fedek’i geri alması sebebiyle görevden alınacağını düşünüyordu.

Bu yıl eyalet merkezlerindeki valiler ve görevliler, önceki yıl zikredilen kişilerle aynıydı.
Kırk Dokuzuncu Yıl Olayları: Bu yıl Mâlik b. Hubeyre es-Sekûnî’nin Bizans topraklarına yaptığı kış seferi gerçekleşti.

Bu yıl ayrıca Fadâle b. Ubeyd’in Cerabbe’ye yaptığı akın da meydana geldi. Orada kışı geçirdi, şehri fethetti ve çok sayıda esir aldı.

Bu yıl Abdullah b. Kurz el-Becelî’nin yaz seferi gerçekleşti.

Bu yıl Yezîd b. Şecere er-Rahâvî’nin deniz akını meydana geldi. O, Şamlılarla birlikte kışı geçirdi.

Bu yıl Ukbe b. Nâfi‘’nin deniz akını gerçekleşti ve o Mısırlılarla birlikte kışı geçirdi.

Bu yıl Yezîd b. Muaviye’nin Bizanslılara karşı yaptığı akın gerçekleşti. O, İbn Abbas, İbn Ömer, İbn Zübeyr ve Ebû Eyyûb el-Ensârî ile birlikte Konstantiniyye’ye kadar ulaştı.

Bu yıl Rebîülevvel ayında (9 Nisan – 8 Mayıs 669) Muaviye, Mervân b. el-Hakem’i Medine valiliğinden azletti. Rebîülâhir ayında (9 Mayıs – 6 Haziran 669) Saîd b. el-Âs’ı Medine valisi olarak tayin etti. Bir başka rivayete göre bu tayin aynı yıl Rebîülevvel ayında yapılmıştır.

Toplamda Mervân, Muaviye adına Medine’de sekiz yıl iki ay valilik yapmıştır. Mervân görevden alındığında, Medine’de onun adına kadılık görevini Abdullah b. el-Hâris b. Nevfel yürütüyordu. El-Vâkıdî’nin rivayetine göre durum böyleydi. Saîd b. el-Âs göreve getirildiğinde Abdullah’ı bu görevden aldı ve yerine Ebû Seleme b. Abdurrahman b. Avf’ı kadı tayin etti.

Bu yıl Kûfe’de veba çıktığı da söylenir. El-Muğîre b. Şu‘be vebadan kaçtı. Veba sona erdiğinde ona:

“Niçin Kûfe’ye dönmüyorsun?”

diye soruldu. Bunun üzerine Kûfe’ye döndü; fakat hastalığa yakalandı ve öldü. Bir başka rivayette ise el-Muğîre’nin 50 yılında (670–671) öldüğü söylenir.

Muaviye, Kûfe’yi de Ziyâd’ın yönetimine verdi. Böylece Kûfe ile Basra’nın birlikte tek bir yönetim altında toplanması ilk kez onun zamanında gerçekleşti.

Bu yıl hacda insanlara Saîd b. el-Âs imamlık etti.

Bu yıl eyaletlerdeki valiler ve görevliler, Kûfe valisi dışında önceki yıldaki görevlilerin aynısıydı. El-Muğîre’nin ölüm tarihi hakkında ihtilaf vardır; bazı biyografi yazarları onun bu yıl öldüğünü, bazıları ise bir sonraki yıl öldüğünü söylemiştir.
Ellinci Yıl Olayları: Bu yıl Büsr b. Ebî Ertât ile Süfyân b. Avf el-Ezdî’nin Bizans topraklarına yaptıkları akın meydana geldi. Yine bu yıl Fadâle b. Ubeyd el-Ensârî’nin deniz akını yaptığı da söylenmiştir.

El-Vâkıdî ve el-Medâinî’ye göre el-Muğîre b. Şu‘be’nin ölümü de bu yıl gerçekleşti.

Muhammed b. Ömer – Muhammed b. Musa es-Sakafî – babası rivayet etti:

El-Muğîre b. Şu‘be uzun boylu bir adamdı. Yermük savaşında yaralanmış olan bir gözü sakattı. Şa‘ban ayında (24 Ağustos – 21 Eylül 670) yetmiş yaşında öldü.

Avâne ise şöyle demiştir: Hişâm b. Ubeyd’den bana anlatıldığına göre el-Muğîre 51 yılında (671–672) öldü. Başkaları ise hayır, 49 yılında (669–670) öldüğünü söylemiştir.

Bana Ömer b. Şebbe – Ali b. Muhammed’den şöyle haber verildi:

Ziyâd bu yıla kadar Basra ve çevresinin valisiydi. Kûfe valisi olan el-Muğîre b. Şu‘be Kûfe’de ölünce Muaviye Ziyâd’a mektup yazarak Kûfe ve Basra’yı birlikte ona verdi. Böylece Kûfe ile Basra’nın birlikte tek bir yönetim altında toplanması ilk kez onun zamanında gerçekleşti.

Ziyâd, Semüre b. Cündeb’i Basra’da kendi yerine vekil bıraktı ve Kûfe’ye gitti. Ziyâd altı ay Kûfe’de, altı ay Basra’da kalırdı.

Bana Ömer – Ali – Mesleme b. Muhârib şöyle anlattı:

El-Muğîre ölünce Irak’ın yönetimi Ziyâd’ın elinde toplandı. Ziyâd Kûfe’ye geldi, minbere çıktı, Allah’a hamd edip şöyle dedi:

“Bu iş Basra’da iken bana ulaştığında, Basra’nın polislerinden iki bin kişiyle size gelmek istedim. Fakat sizin hak sahibi bir topluluk olduğunuzu ve hakkınızın çoğu zaman batılı reddettiğini hatırlayınca size ailemle geldim. İnsanların bana yüklediğini üzerimden kaldıran ve onların kaybettiğini bana koruyan Allah’a hamdolsun...”

Sözünü bitirinceye kadar konuştu. Minberde iken ona çakıl taşları atıldı. Taş atılması duruncaya kadar oturdu. Sonra adamlarından bazılarını çağırıp mescidin kapılarını tutmalarını emretti. Ardından şöyle dedi:

“Her biriniz yanındaki kişiyi tutsun ve ‘Yanımda kimin oturduğunu bilmiyorum’ demesin.”

Sonra mescidin kapısına kendisi için bir kürsü konulmasını emretti. İnsanları dörder dörder çağırdı ve onlara:

“Hiçbirimiz sana taş atmadık diye Allah adına yemin edin”

dedi. Yemin edenleri serbest bıraktı; yemin etmeyenleri ise ayırdı. Bunların sayısının otuz olduğu, bazılarına göre seksen olduğu söylenir. Sonra onların ellerini oracıkta kestirdi.

Eş-Şa‘bî şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki biz onu yalan söylemekle suçlamadık. Bize ne iyilik ne kötülük vaat ettiyse mutlaka yerine getirirdi.”

Bana Ömer – Ali – Selâme b. Osman – eş-Şa‘bî’den şöyle haber verildi:

Ziyâd’ın Kûfe’de öldürdüğü ilk kişi Avfâ b. Hısn’dı. Ziyâd onun hakkında bir şeyler duymuştu; fakat arayınca kaçtı. Ziyâd halkı teftiş ederken Avfâ onun önünden geçti. Ziyâd:

“Bu kim?”

diye sordu. Ona Avfâ b. Hısn olduğu söylenince Ziyâd:

“Ayakları onu felakete getirdi”

dedi.

Bunun üzerine Avfâ şöyle şiir okudu:

“Ey Ebû’l-Muğîre Ziyâd,
sen acele etmezsin; insanlar ise acelecidir.

Senden korktum, Allah’a yemin ederim, bunu bil;
yılanlardan ve engereklerin saldırısından korkar gibi.

Sen geldiğinde yeryüzü daralmıştı;
korkan için üzerinde sığınacak yer yoktu.”

Ziyâd ona şöyle sordu:

“Osman hakkında ne düşünüyorsun?”

Avfâ şöyle dedi:

“Resûlullah’ın iki kızının kocasıdır. Ondan uzaklaşmadım. Genel görüşüm budur.”

Ziyâd şöyle dedi:

“Peki Muaviye hakkında ne dersin?”

Avfâ şöyle cevap verdi:

“Cömert ve yumuşak huyludur.”

Ziyâd:

“Peki benim hakkımda ne dersin?”

diye sordu.

Avfâ şöyle dedi:

“Basra’da şöyle dediğini duydum: ‘Hastaya karşı sağlıklıyı, gelmeyene karşı geleni yakalayacağım.’”

Ziyâd:

“Doğrudur”

dedi.

Avfâ şöyle dedi:

“Sen karanlıkta rastgele davranıyorsun.”

Ziyâd şöyle dedi:

“Övüngen kimse kötü bir düdükten başka bir şey değildir”

ve onu öldürttü.

Bunun üzerine Abdullah b. Hemmâm es-Selûlî şöyle dedi:

“Avfâ b. Hısn’ın çabası boşa çıktı,
büyücünün tavuğu olunca.

Helak ve felaket onu,
orman aslanına ve sağır bir yılana götürdü.”

Ziyâd Kûfe’ye geldiğinde Umâre b. Ukbe b. Ebî Muayt ona gelerek:

“Amr b. el-Hâmık, Ebû Turâb’ın taraftarlarından bazılarını topluyor”

dedi.

Amr b. Hureys ona şöyle dedi:

“Kesin olmadığın ve sonucunu bilmediğin bir şeyi niçin bildiriyorsun?”

Bunun üzerine Ziyâd şöyle dedi:

“İkiniz de bu meseleyi benimle açıkça konuşmakla yanlış yaptınız. Amr senin sözünü reddedecektir. İkiniz de Amr b. el-Hâmık’a gidin ve ona deyin ki: ‘Topladığın bu grup nedir? Birisi seninle konuşmak isterse veya sen biriyle konuşmak istersen bunu mescidde yap.’”

Amr b. el-Hâmık’ın Ziyâd’a Yezîd b. Ruveym tarafından da suçlandığı söylenir. O şöyle demişti:

“Amr iki şehri de fesada uğrattı.”

Bunun üzerine Amr b. Hureys şöyle dedi:

“Yezîd hiçbir zaman faydalı bir işle meşgul olmamıştır.”

Ziyâd şöyle dedi:

“Sen Amr b. el-Hâmık’ın kanının dökülmesine razı olurdun; Amr b. Hureys ise onun kanını bağışlardı. Eğer onun kemik iliğinin bana karşı nefretle eridiğini bilsem bile bana karşı ayaklanmadıkça ona öfkelenmem.”

Ziyâd ayrıca Kûfe halkı kendisine taş attıktan sonra maksureyi kullandı.

Ziyâd Basra’dan Kûfe’ye giderken Basra’da Semüre b. Cündeb’i vekil bıraktı.

Bana Ömer – İshak b. İdrîs – Muhammed b. Süleym şöyle anlattı:

Enes b. Sîrîn’e Semüre b. Cündeb’in kimse öldürüp öldürmediğini sordum. O şöyle dedi:

“Semüre b. Cündeb’in öldürdükleri sayılabilir mi? Ziyâd onu Basra’da vekil bırakıp Kûfe’ye gitti. Döndüğünde Semüre sekiz bin kişiyi öldürmüştü.”

Ziyâd ona:

“Masum birini öldürmüş olmaktan korkmuyor musun?”

diye sordu.

Semüre şöyle dedi:

“Bunun iki katını öldürsem bile korkmam.”

Bana Ömer – Musa b. İsmail – Nûh b. Kays – Eş‘as el-Huddânî – Ebû Sevvar el-Adevî şöyle anlattı:

Bir sabah Semüre benim kavmimden Kur’an’ı ezberlemiş kırk yedi kişiyi öldürdü.

Bana Ömer – Ali b. Muhammed – Ca‘fer es-Sadafî – Avf şöyle anlattı:

Semüre Medine’den gelirken Benî Esed’in yurtlarına ulaştı. Onların sokaklarından birinden bir adam çıktı ve öncü süvari birliğine saldırdı. Halktan biri ona mızrakla vurdu. Süvariler ilerledi. Semüre b. Cündeb, kanlar içinde yatan adamın yanına geldi ve:

“Bu kim?”

diye sordu.

“Emirin öncü süvarisi onu vurdu”

denildi.

Semüre şöyle dedi:

“Bizim çıktığımızı duyarsanız mızrak uçlarımızdan uzak durun.”

Bana Ömer – Züheyr b. Harb – Vehb b. Cerîr – Gassân b. Mudâr – Saîd b. Zeyd şöyle anlattı:

Ziyâd Kûfe’de, Semüre Basra’da iken Karîb ve Zuhhaf ayaklandı. Biz gece çıktık ve yetmiş kişiden oluşan Benî Yeşkür ile konakladık. Sonra yetmiş kişilik Benî Dubey‘a’ya gittiler. Hakkâk adındaki yaşlı bir adam onları görünce:

“Hoş geldin ey Ebû’ş-Şa‘thâ”

dedi.

Onlar yaşlı adamı Ziyâd’ın polis kumandanı İbn Hısn sandılar ve onu öldürdüler. Sonra Ezd kabilesinin ibadet yerlerine dağıldılar. Bir kısmı Benî Ali’nin meydanına, bir kısmı Muadil Mescidi’ne gitti.

Bunun üzerine Seyf b. Vehb arkadaşlarıyla onlara karşı çıktı ve karşılaştığı kişileri öldürdü. Benî Ali ve Benî Râsib gençleri de Karîb ve Zuhhaf’a ok attılar.

Karîb savaşırken şöyle sordu:

“Abdullah b. Evs et-Tâî burada mı?”

Ona burada olduğu söylenince şöyle dedi:

“Öyleyse meydana çık!”

Abdullah onu öldürdü ve başını getirdi.

Ziyâd Kûfe’den gelince onu azarlayarak şöyle dedi:

“Ey Tâîlerin en hayırlısı! Eğer halkı yenememiş olsaydın seni hapse attırırdım.”

Karîb İyâd kabilesinden, Zuhhaf ise Tayy kabilesindendi. İkisi de akrabaydı. Bunlar Nahravan ehlinin ardından ayaklanan ilk kişilerdi.

Gassân şöyle dedi:

Saîd’in şöyle dediğini duydum: Ebû Bilâl şöyle dedi:

“Allah Karîb’i yakın kılmadı. Vallahi onun yaptığı şeyi yapmaktansa gökten düşmeyi tercih ederim.”

Bana Ömer – Züheyr – Vehb – babası şöyle anlattı:

Karîb ve Zuhhaf’tan sonra Ziyâd Harûriyye’ye daha sert davrandı. Onları öldürdü ve Semüre’ye de aynısını yapmasını emretti. Ziyâd Kûfe’ye gittiğinde Basra’da Semüre’yi vekil bırakırdı. Semüre de onların çoğunu öldürdü.

Bana Ömer – Ebû Ubeyde şöyle anlattı:

O sırada Ziyâd minberde şöyle dedi:

“Ey Basra halkı! Vallahi onları benim için ortadan kaldırın; yoksa işe sizinle başlarım. Vallahi içlerinden tek bir kişi kaçarsa bir yıl boyunca maaşlarınızdan bir dirhem bile alamazsınız.”

Bunun üzerine halk onların üzerine yürüyüp onları öldürdü.

Muhammed b. Ömer’e göre bu yıl Muaviye, Resûlullah’ın minberinin Şam’a taşınmasını emretti. Minber taşınmaya başlanınca güneş tutuldu ve o gün yıldızlar açıkça görüldü. Halk bunu çok önemli bir olay sayınca Muaviye şöyle dedi:

“Ben onu taşımak istemedim. Fakat kurtlanmasından korktum; bu yüzden onunla ilgilendim.”

O gün minberi örtüyle kaplattı.

Muhammed b. Ömer ayrıca şöyle anlatır:

Muaviye şöyle dedi:

“Resûlullah’ın minberi ve asası Medine’de bırakılmamalıydı. Çünkü Medineliler Müminlerin Emiri Osman’ın düşmanları ve katilleriydi.”

Muaviye geldiğinde asayı aradı; Sa‘d el-Karaz’da bulunuyordu. Ebû Hüreyre ve Câbir b. Abdullah ona gelip şöyle dediler:

“Ey Müminlerin Emiri! Allah’tan korkmanı hatırlatırız. Bunu yapma. Resûlullah’ın minberi yerinden kaldırılmamalı ve asası Şam’a götürülmemelidir. Yoksa mescidi de mi taşıyacaksın?”

Bunun üzerine Muaviye bundan vazgeçti ve minbere altı basamak ekledi. Böylece bugün minber sekiz basamaklıdır. Yaptığı şey için halktan özür de diledi.

Bu yıl Muaviye b. Hudeyc Mısır ve İfrîkıyye valiliğinden azledildi. Muaviye b. Ebî Süfyân, Mısır ve İfrîkıyye’yi Mesleme’ye vermeden önce Ukbe b. Nâfi‘ el-Fihrî’yi İfrîkıyye’ye göndermişti. Ukbe İfrîkıyye’yi fethetti ve Kayrevan şehrini kurdu.

Muhammed b. Ömer şöyle dedi:

Şehrin bulunduğu yer sık bir ormandı; yırtıcı hayvanlar, yılanlar ve başka hayvanlar yüzünden uygun görülmüyordu. Allah onları uzaklaştırınca hepsi kaçtı ve yırtıcı hayvanlar yavrularını alıp götürdüler.

Mûsâ b. Ali – babası şöyle anlattı:

Ukbe b. Nâfi‘ şöyle ilan etti:

“Biz yerleşince onlar bizi suçlayarak kaçtılar ve yuvalarından kaçıp gittiler.”

Mufaddal b. Fadâle – Zeyd b. Ebî Habîb – Mısır ordusundan bir adam şöyle dedi:

Biz, şehri kuran ilk kişi olan Ukbe b. Nâfi‘ ile birlikte geldik. Şehri evlere ve mahallelere ayırdı ve mescidini inşa etti. Görevden alınana kadar onunla birlikte kaldık. O valilerin en iyisi ve kumandanların en iyisiydi.

Bu yıl Muaviye, Muaviye b. Hudeyc’i Mısır’dan ve Ukbe b. Nâfi‘’yi İfrîkıyye’den azletti. Mısır ve batı bölgelerinin tamamını Mesleme b. Muhalled’e verdi. Böylece Mısır, Berka, İfrîkıyye ve Trablus ilk kez tek bir yönetim altında toplandı.

Mesleme b. Muhalled, azatlı kölesi Ebû’l-Muhâcir’i İfrîkıyye’ye vali yaptı, Ukbe b. Nâfi‘’yi görevden aldı ve yönetimden uzaklaştırdı. Muaviye b. Ebî Süfyân ölünceye kadar Mesleme Mısır ve batı bölgelerinin valisi, Ebû’l-Muhâcir ise onun adına İfrîkıyye valisi olarak kaldı.

Bu yıl Ebû Mûsâ el-Eş‘arî öldü. Onun ölümünün 52 yılında (672) olduğu da söylenmiştir.

Bu yıl hacda insanlara kimin imamlık ettiği konusunda ihtilaf vardır. Bazıları Muaviye’nin hac emiri olduğunu, bazıları ise oğlu Yezîd’in hac emiri olduğunu söylemiştir.

Bu yıl Medine valisi Saîd b. el-Âs idi. Ziyâd ise Basra, Kûfe, doğu bölgeleri, Sicistan, Sind ve Hind’in valisiydi.

Bu yıl Ziyâd, şair el-Ferazdak’ı arattı. Benî Nahşel ve Fukaym kabileleri onu Ziyâd’a karşı kışkırtmışlardı. Bunun üzerine el-Ferazdak Ziyâd’dan kaçarak Muaviye adına Medine valisi olan Saîd b. el-Âs’ın yanına gitti ve ona sığındı. Saîd de ona eman verdi.
El-Ferazdak’ın Ziyâd’dan Kaçışı: Bana Ömer b. Şebbe – Ebû Ubeyde, Ebü’l-Hasan el-Medâinî ve başkalarından şöyle haber verildi:

El-Ferazdak, Benî Nahşel ile Benî Fukaym’ı hicvettiğinde... Ebû Zeyd, rivayetinin isnadına benim zikrettiğimden fazlasını eklemedi.

Muhammed b. Ali ise bana, Muhammed b. Sa‘d – Ebû Ubeyde – A‘yan b. Lebâte b. el-Ferazdak – babası – dedesi yoluyla şöyle anlattı:

Ben el-Eşheb b. Rumeyle ile el-Bâis’i hicvettiğimde, ikisi de rezil oldular. Benî Nahşel ile Benî Fukaym, Ziyâd b. Ebî Süfyân’ı bana karşı kışkırttı. Başkaları da Yezîd b. Mes‘ûd b. Hâlid b. Mâlik b. Rib‘î b. Selmâ b. Cendel b. Nahşel’in de ona karşı kışkırttığını ileri sürmüştür.

A‘yan dedi ki:

Ziyâd, el-Ferazdak’ın kim olduğunu, kendisine:

“Parasına sımsıkı sarılan ve elbiselerini çıkarıp atan o bedevî delikanlı”

denilinceye kadar bilmiyordu.

Ebû Ubeyde – A‘yan b. Lebâte – babası – dedesi rivayet etti:

Babam Gâlib beni kendi kervanı ve ticaret mallarıyla gönderdi. Bunları satmamı, onun için bazı şeyler almamı ve ailesi için elbise satın almamı istedi. Basra’ya vardığımda malları sattım, karşılığında aldığım parayı elbisemin içine koyup elimle tutmaya başladım. O sırada bana şeytan gibi görünen bir adam geldi ve şöyle dedi:

“Ne kadar da çok kontrol ediyorsun onu.”

Ben de:

“Buna ne engel var?”

dedim.

O şöyle dedi:

“Eğer tanıdığım başka biri olsaydı, onu böyle tutmazdı.”

Ben de sordum:

“O kim?”

Şöyle dedi:

“Gâlib b. Sa‘saa.”

Bunun üzerine Mirbed halkını çağırdım ve:

“Alın!”

deyip parayı onların üzerine saçtım. Biri bana:

“Ey Gâlib’in oğlu, cübbeni çıkar”

dedi. Ben de çıkardım. Bir başkası:

“Gömleğini çıkar”

dedi. Onu da çıkardım. Sonra bir başkası:

“Sarığını çıkar”

dedi. Ben de onu çıkardım. Sonunda iç çamaşırıyla kaldım. Ama bana:

“Onu da çıkar”

dediklerinde şöyle dedim:

“Onu çıkarıp çıplak kalmam. Ben deli değilim.”

Bu haber Ziyâd’a ulaşınca Mirbed’e beni getirmeleri için süvariler gönderdi. Fakat Benî’l-Huceym’den bir adam at üzerinde gelerek şöyle dedi:

“Senin için geliyorlar! Yetişin!”

Beni arkasına bindirdi ve hızla uzaklaştı. Böylece kaçıp kurtulduk. Süvariler geldiklerinde ben çoktan ayrılmıştım.

Bunun üzerine Ziyâd, Sa‘saa’nın oğulları olan iki amcamı, Züheyl ile Zuhhaf’ı yakaladı. Bunların her biri divanda ikişer bin dirhemle kayıtlıydı. Orada bulundukları için onları hapse attı. Ben de onlara haber gönderdim:

“İsterseniz yanınıza geleyim.”

Fakat ikisi de şöyle cevap verdiler:

“Bize yaklaşma. Bu Ziyâd’dır. Biz bir suç işlememişken bize ne yapabilir?”

Birkaç gün kaldılar. Sonra bazı kimseler Ziyâd’a aracılık ederek şöyle dediler:

“Bunlar dikkatli ve itaatkâr iki yaşlı adamdır. Çöl halkından bedevî bir delikanlının yaptığından başka suçları yoktur.”

Bunun üzerine Ziyâd onları serbest bıraktı. Onlar da bana şöyle dediler:

“Baban için bütün işini bize anlat; erzak mı yoksa elbise mi?”

Ben de her şeyi anlattım. Onlar hepsini satın aldılar. Ben de her şeyi yanıma alıp Gâlib’in yanına gittim. Ona vardığımda hakkımdaki haber kendisine ulaşmıştı. Bana şöyle sordu:

“Ne yaptın?”

Ben de olanları anlattım. O da şöyle dedi:

“Doğrusu iyi yapmışsın.”

Sonra başımı okşadı.

O sırada el-Ferazdak şiir söylemiyordu; şiiri bundan sonra söylemeye başladı. Ziyâd da bu olayı ona karşı içinde sakladı.

Sonra Ahnef b. Kays, Benî Rebîa b. Ka‘b b. Sa‘d’dan Câriye b. Kudâme, el-Cevn b. Katâde el-Abşamî ve Benî Huveyy b. Süfyân b. Mühâşi‘den Ebû Menâzil künyeli el-Hutât b. Yezîd, Muaviye b. Ebî Süfyân’ı ziyarete gittiler. Muaviye bunların her birine yüz bin dirhem atiyye verdi; fakat el-Hutât’a yetmiş bin dirhem verdi.

Yolda giderlerken birbirlerine ne kadar atiyye aldıklarını sordular ve anlattılar. El-Hutât yalnızca yetmiş bin aldığını öğrenince geri dönüp Muaviye’nin yanına geldi. Muaviye ona şöyle sordu:

“Ey Ebû Menâzil! Seni geri getiren nedir?”

O şöyle cevap verdi:

“Beni Benî Temîm arasında küçük düşürdün. Benim nesebim sağlam değil mi? Yaşlı değil miyim? Kabilem bana itaat etmiyor mu?”

Muaviye:

“Evet”

deyince, el-Hutât şöyle dedi:

“Öyleyse beni halk içinde neden küçülttün?”

Muaviye şöyle cevap verdi:

“Ben onların dinini kendilerinden satın aldım; seni ise dinin ve Osman b. Affân hakkındaki görüşün konusunda güvenilir buldum.”

El-Hutât Osman taraftarıydı. Bunun üzerine şöyle dedi:

“Benim dinimi de benden satın al.”

Muaviye bunun üzerine ona da diğerleri kadar atiyye verilmesini emretti. Fakat el-Hutât, kendisine verilen atiyyeyi küçümseyince Muaviye onu kesti. Bunun üzerine el-Ferazdak onun hakkında şöyle dedi:

“Ey Muaviye! Senin baban da benim amcam da bir miras bıraktı;
mirası da onun yakınları alır.

El-Hutât’ın mirasını niçin aldın?
Oysa Harb’ın mirasının nakdi senin için dondurulmuştur.

Eğer bu iş cahiliye döneminde olmuş olsaydı,
yardımcı süvarisi değersiz olanın kim olduğunu bilirdin.

Eğer bu iman zamanında olmuşsa,
böyle bir şey sana çirkin gelirdi.

Bizim hakkımız vardır;
yoksa içtiği su boğazına tıkanırdı.

Eğer bu, elimizin açık olduğu bir zamanda olsaydı,
keskin bir darbe onu belirler ve sana işlerdi.”

Muhammed b. Ali şu şekilde okudu:

“Elin avucunda bolluk varken.”

Sonra devam etti:

“Ey Muaviye! Sen öyle bir işe sürüklendin ki,
önünde derin uçurumlar vardır, sarplığı aşılmaz.

Ben güçsüzlükten dolayı itaat ve boyun eğiş göstermedim;
yalnız sana gösterdim; onun bölükleri bana düşman olsa bile.

Ben akraba ve kabile hususunda insanların en saygını değil miyim?
Yanı zulme uğradığında komşulara karşı onlardan daha caydırıcı değil miyim?

Peygamber ve ailesinden sonra
benim gibisini kadın doğurmadı; insanlar arasında ona benzeyen bir aygırım.

Babam Gâlib’dir; adam da Sa‘saa’ya dayanan güvenilir biridir.
Ona akraba olan kimdir?

Evimin avlusu Süreyya’nın yanındadır;
önünde ise yıldızları arasında geçen dolunay vardır.

Atalarım taşlık dağlardır, çakıl taşları kadar çoktur;
nesebim de cömertlik nesebidir; onu kim sorgulayabilir?

Ben, diri diri gömülmek istenen çocuğu yaşatanın oğluyum,
kazancı zorlaştığında kadere karşı kefilim.

Ey Muaviye! Benden daha parlak nice atalarım vardır;
yüz çevirdiği yan bile rüzgârla yarışır.

İki Mâlik’in dalları onu yüceltti; senin baban ise
Abdüşems’tendir ve ona benzemez.

Sen onu, cömertlik için titreyen bir kılıç ağzı gibi görürsün;
bıyığı bittiğinde asil ve şeref kazanan biri olarak.

Kılıç kayışı uzundur;
çünkü Kusayy ile Abdüşems ona hitap edenlerden değildir.”

Bunun üzerine Muaviye, el-Hutât’ın ailesine otuz bin dirhemi geri verdi. Bu da Ziyâd’ın el-Ferazdak’a olan öfkesini artırdı. Nahşel ile Fukaym da el-Ferazdak’ı şikâyet edince Ziyâd’ın öfkesi daha da şiddetlendi. Onu aratmaya başlayınca el-Ferazdak kaçtı ve İsa b. Husayle b. Muattib b. Nasr b. Tât b. Hâlid es-Sülemî’nin yanına geldi.

İbn Sa‘d dedi ki:

Ebû Ubeyde ile Ebû Musa el-Fadl b. Musa b. Husayle bana şöyle anlattılar:

Ziyâd el-Ferazdak’ı sürdüğünde, el-Ferazdak gece vakti amcam İsa b. Husayle’nin yanına geldi ve şöyle dedi:

“Ey Ebû Husayle! Bu adam beni korkuttu. Dostum da, umut bağladığım herkes de beni yüzüstü bıraktı. Sana saklanmak için geldim.”

Ebû Husayle ona hoş geldin dedi. El-Ferazdak onun yanında üç gece kaldı. Sonra el-Ferazdak ona şöyle dedi:

“Bana öyle geliyor ki Şam’a gitmeliyim.”

Ebû Husayle şöyle dedi:

“İstediğin kadar yanımda kalabilirsin. Eğer ayrılırsan, şu Erhebiyye cinsi dişi deve senindir.”

Bunun üzerine bir gece sonra o deveye bindi ve gitti. İsa da birini onunla birlikte evlerin dışına kadar gönderdi. Sabah olduğunda üç gecelik yoldan daha fazla mesafe kat etmişti. El-Ferazdak bunun hakkında şöyle dedi:

“el-Bahzî bana bir binek verdi;
insanlardan kim hoşlanmasa da. Suçlunun suçu korkulan şeydir.

Ey İsa! Misafirini kim ayıplar?
Senin misafirin iyi ağırlanır, yemeği lezzetlidir.

O dedi ki: Bil ki bu bir Erhebiyye’dir
ve gece yolculuğunda senin emrindedir.

Sabah olunca el-Mülgâ ile Hanbel’i arkamda bıraktım.
Yıldızın karanlığı kalkmadan o yola çıkmadı.

Gece karanlığında yarışan dişi deve kuşu gibi
el-Hufeyr halkından uzaklaşıyor.

Rüveyye’yi gözlerinin önünde gördü;
tan yerinin ağarması da onun için düz doruklardan ayrılarak belirdi.

Yuları akıntı halinde boynunda uzanan bir gemi gibi,
yalnız burnu ve ağzının kenarları dışarıda Dicle’dedir.

el-Ghariyye’yi geçince artık güvendesin;
Felc’in vadileri arkamda kaldı.”

Bir başka yerde de şöyle dedi:

“İsa’nın imkânı beni helakten kurtardı;
kim onun himayesinde olursa yalnız değildir.”

Bu uzun bir kasidedir.

Ziyâd, el-Ferazdak’ın gittiğini öğrenince Benî Nevle b. Fukaym’dan Ali b. Zahdem’i onu aramaya gönderdi. A‘yan dedi ki:

Ali onu, Bint Merrâr diye bilinen, Benî Kays b. Sa‘lebe’den Hristiyan bir kadının evinde aradı. Bu kadın Kasıme Kâzime’de oturuyordu. Kadın, onu evindeki bir yarıktan dışarı çıkardı ve Ali onu yakalayamadı. El-Ferazdak bunun hakkında şöyle dedi:

“Ben, arzulamak için fırsat kollayan Merrâr’ın kızına geldim;
benim gibisi aşağı tarafta arzulanmaz.

Fakat eğer buluşmamızı istersen, benim arzum
ormanlar için arzu değil, çöllerin geniş açıklığıdır.”

Bu kadının, Ebü’n-Necm er-Râciz’in annesi Rebîa bt. el-Merrâr b. Selâme el-İclî olduğu söylenir.

Ebû Ubeyde – Mismâ‘ b. Abdülmelik rivayet etti:

El-Ferazdak er-Ravhâ’ya ulaştı ve Bekr b. Vâil arasında yerleşti; orada güvende oldu. Bunun üzerine onları öven şu şiiri söyledi:

“Nereye yolculuk edileceğini düşündüğünde,
yükselişi için Bekr b. Vâil kabilesi gibisini bulmadı.

Yüklendikleri yükümlülüğe karşı daha faziletli,
daha vefalıdırlar, dağ zirveleri sırtlarla dengelendiğinde.”

Bu da uzun bir kasidedir. Onları başka kasidelerde de övmüştür.

El-Ferazdak, Ziyâd Basra’da iken Kûfe’de, Ziyâd Kûfe’de iken Basra’da yaşardı. Ziyâd altı ay Basra’da, altı ay Kûfe’de kalırdı.

Ziyâd, el-Ferazdak’ın yaptıklarını öğrenince Kûfe’deki görevlisi Abdurrahman b. Ubeyd’e şöyle yazdı:

“El-Ferazdak, çorak arazilerde otlayan yabani bir erkek hayvandır. İnsanlar ona rastlayınca ürker ve orayı bırakıp başka toprağa gider, orada otlar. Onu ele geçirinceye kadar ara.”

El-Ferazdak şöyle dedi:

Beni öylesine şiddetle aradılar ki, daha önce bana barınak sağlayanlar beni evlerinden çıkarmaya başladılar. Böylece yeryüzü bana dar geldi. Yolda başımı elbiseme sarıp giderken, beni arayanlar yanımdan geçip gidiyorlardı.

Gece olunca Benî Dabbah’dan bazı amcalarımın yanına geldim. Onlar bir düğün yapıyorlardı. O zamana kadar hiç yemek yememiştim. Ben de düğün yemeği için geldiğimi söyleyince bana yemek verdiler. Otururken birinin at sürerek geldiğini fark ettim; mızrağın ucu kapıdan içeri girmişti. Ev sahiplerim kamıştan yapılmış bir duvarı kaldırdılar, ben de onun altından çıkıp gittim. Sonra da:

“Biz onu görmedik”

dediler. Bir süre aradıktan sonra arayanlar ayrıldılar.

Sabah olunca akrabalarım bana gelip şöyle dediler:

“Hicaz’a git, Ziyâd’ın erişemeyeceği yere çık; yoksa seni yakalar. Dün gece seni ele geçirseydi bizi de helâk ederdin.”

İki dişi bineklik devenin parasını topladılar ve Benî Teymullah b. Sa‘lebe’den, tüccarlara kılavuzluk eden Mukâis ile benim için konuştular.

Bunun üzerine Banîka’ya doğru çıktık ve meskûn kalelerden birine vardık. Kapı bize açılmayınca — ay ışıklı bir geceydi — yüklerimizi duvarın yanına indirdik. Ben:

“Ey Mukâis! Atîk’e ulaştıktan sonra Ziyâd adamlarını arkamızdan gönderse bize yetişebilirler mi, ne dersin?”

dedim.

O şöyle dedi:

“Evet, bizi gözetliyorlar; fakat Atîk’in ötesine geçmezler.”

Atîk, eskiden Farslara ait bir savunma hendeğiydi.

Ben şöyle sordum:

“Halk ne diyor?”

O da şöyle dedi:

“Bir gün bir gece mühlet verin, sonra onu alın, diyorlar. O hâlde hemen yola çık.”

Bir de şöyle ekledi:

“Doğrusu ben aslanlardan korkuyorum.”

Ben de şöyle dedim:

“Aslanlar Ziyâd’dan daha kolaydır.”

Bunun üzerine yola çıktık. Gece boyunca ne görsek geride bıraktık; fakat bir gölge bizi bırakmadan bizimle geliyordu. Ben şöyle dedim:

“Ey Mukâis! Şu gölgeyi görüyor musun? Karşımıza çıkan her şeyi geride bırakıyoruz ama bu gölge geceden beri bize yetişiyor.”

O şöyle dedi:

“Bu aslandır.”

Bunun üzerine sanki konuşmamızı anlamış gibi öne geçip yolun ortasına yattı. Bunu görünce durduk ve iki devemizin de ön ayaklarını köstekledik. Ben yayımı elime aldım. Mukâis ise şöyle dedi:

“Ey Sa‘leb! Kimin yüzünden sana sığındığımızı biliyor musun? Ziyâd’dan.”

Bunun üzerine aslan kuyruğuyla çakıl taşlarını savurdu; toz hem üstümüze hem de develerimizin üzerine çöktü. Ben:

“Ona ok atayım mı?”

dedim.

O şöyle dedi:

“Onu kışkırtma. Sabah olunca gider.”

Aslan gök gürültüsü gibi kükremeye başladı; Mukâis ise şafak sökünceye kadar onu ürkütüp durdu. Aslan sabahı görünce uzaklaştı. El-Ferazdak bunun üzerine şöyle dedi:

“Kanalların yanında gece yaşadığım şeyden sonra
kendimi korkak saymadım.

Aslan — pençeleri üzerinde duran bir deve gibi —
güçlü tırnaklı, sağlam pençeliydi.

Kükremesini duyunca
kendim için ağladım ve ‘Nereye kaçayım?’ dedim.

Sonra kendimi cesaretlendirdim ve
‘Dayan’ dedim; sıkıntıdan elbisemi sımsıkı bağladım.

Böylece seninle karşılaşmak Ziyâd’dan daha kolaydır,
ey yolcuları yola düşüren!”

İbn Sa‘d – Ebû Ubeyde – A‘yan b. Lebâte – babası – Şebes b. Rib‘î er-Riyâhî rivayet etti:

Bu beyitler Ziyâd’a okununca el-Ferazdak’a acımış gibi oldu ve şöyle dedi:

“Eğer bana gelirse ona eman ve atiyye veririm.”

El-Ferazdak bunu duyunca şöyle dedi:

“Bu kalp özlemini hatırlayan bir anıyı andı;
unutamayacağı bir özlemi hatırladı.

Zemya’yı hatırladı; onu unutmaz,
aradan neredeyse on hac zamanı geçmiş olsa bile.

Tihâme ovalarında yavrusuyla birlikte bulunan bir ceylan,
gür araklar arasında otlayan bir ceylan,

Açık kahverengi tenli, göz pınarları koyu kırmızı,
zayıf sandığı yavrusunu kollayan,

Velvelân vadisinde tuzağa düşen yavrusu için,
kurtulacak sandılar da didinip durdu.

Zemya’dan daha güzel değildir — dışarı çıktığı gün —
ne de akşamleyin çekilen gök gürültülü yağmur bulutları.

Onun çevresinde nice koruyucular vardır;
benim kanımı dökmeye yemin eden düşmanlar da vardır.

Onlar beni Zemya’nın yanında tehdit ettiğinde,
bu tehditler onu üzdü ve ‘Ona kötü davranmayın’ dedi.

Ziyâd beni atiyye için çağırıyor; fakat ben ona gitmem,
soylu nesep sahibi biri mal dağıttıkça.

Ziyâd’ın yanında, eğer onun atiyyesini isterlerse,
fakirliği yüzlerinden okunan nice adam vardır.

Kapıların önünde otururlar, ihtiyaç için dilenirler;
eski veya yeni ihtiyaç yüzünden.

Onun atiyyesinin kara kelepçeler
veya bükülmüş kahverengi kamçı ipleri olacağından korkunca,

Gece yolculuğundan ve çorak arazilerden
zayıf düşmüş ince bir dişi deveye ulaştım.

Geniş bir açıklıkta içinden solur,
kaburgalarının çıkıntıları yuları genişletirken.

Günün yarısına vardığında onu görürsün;
sanki bir erkek deveyi geçmek ya da ondan bir bahis kapmak ister.

Gecenin ilk uykusundan sonra yankılandığında,
karanlık koruluklarında kükreyerek ilerler.

Çöl onu acele ettirirse,
tozlu yarıkların ondan çıktığını görürsün.

Kızıl çakılların üzerinden geçerler;
sanki her çakıllıktan közler eziyorlardır.

Nice gizli düşmanın yanından geçti;
ondan korktuğu için kendi kendine köprü olurcasına.

Onu çöle yönelten,
Ebû Süfyân’ın oğlunu ne asil ne de mazur görür.

Ey iki arkadaşım! Beni acele ettirmeyin;
belki erkenden uçan bir kuştan önce su başına varırım.

Gecenin karanlığının bağrında
başını sallayan bir delikanlıyla çıktım; uyuklaması onu sarhoş etmişti.

Uyku başına çökmüştü; sanki
kafası kayalarla yarılmış ve içinde gedik açılmıştı.

Yolculuktan ve bütün gece yürümekten dolayı,
her konak yerinde ona uyku şarap içirmiş sanırdın.

Onu sürükledik ve gözettik;
nihayet ilk tan ışıklarını altından süvariler sanır gibiydi.”

Sonra Medine’ye vardık. Orada Saîd b. el-Âs b. Ümeyye vali idi. O bir cenazede bulunuyordu. Ben de onu izledim ve cenaze gömülürken oturduğu yerde yanına vardım. Önünde durup şöyle dedim:

“Bu, ne kan ne mal suçu işlemiş bir adamın sığınacağı yerdir.”

Saîd şöyle dedi:

“Eğer bunlardan birini işlemediysen sana eman verdim.”

Sonra şöyle sordu:

“Sen kimsin?”

Ben de şöyle dedim:

“Ben Hemmâm b. Gâlib b. Sa‘saa’yım. Emiri övdüm. Uygun görürse bunu ona okumak isterim; bana izin ver.”

Bunun üzerine Saîd:

“Haydi oku”

dedi.

Ben de:

“Misafirleri sevindiren, kuyu gibi olan, çöktükleri yerlerde ağırlaşan iri hörgüçlü develer hakkı için...”

diye başlayan şiirimi sonuna kadar okudum.

Bu sırada Mervân şöyle dedi:

“Oturarak Saîd’e baktılar.”

Ben de şöyle cevap verdim:

“Hayır vallahi, ey Ebû Abdülmelik, sen ayakta duruyorsun.”

Kâ‘b b. Cüayl da söze karıştı ve şöyle dedi:

“Vallahi bu, dün gece gördüğüm rüyanın ta kendisidir.”

Saîd ona şöyle sordu:

“Ne gördün?”

Kâ‘b şöyle dedi:

“Medine sokaklarından birinde yürüyordum. Birden İbn Kıtre ile bir çukurda kaldım; sanki bana ulaşmak istiyordu, ben de ondan uzaklaştım. Derken Hutay’e kalktı, benimle İbn Kıtre arasını ayırdı ve geçip giderken şöyle dedi: ‘Dilediğini söyle. Çünkü gidenleri sen bilirsin; kalanlar ise seni bilmez.’”

Kâ‘b, Saîd’e şöyle dedi:

“Vallahi bu, bugünden sonra açıklanmayacak şiire işarettir.”

El-Ferazdak bir müddet Medine’de, bir müddet de Mekke’de kaldı ve bunun hakkında şöyle dedi:

“Bana Ziyâd’dan kim haber verecek?
Postacı yürüyerek haberi taşır.

Ben Saîd’e sığındım;
Saîd’in savunduğuna kimse dokunamaz.

Ona, avını aslanların bile bırakıp gittiği
vahşi bir aslandan kaçtım.

İstersen Hristiyanlarla akraba olursun,
istersen Yahudilerle akraba olursun.

Bir rivayette: Seninle ben Yahudilerle akraba olurduk.

İstersen Fukaym ile akraba olursun;
benimle de akraba olurdun, ben de maymunlarla akraba olurdum.

Bana onların hepsinden daha iğrenç gelen Benî Fukaym’dır;
ama sen ne istersen onu yaparım.”

Bir başka yerde de şöyle dedi:

“Ziyâd’dan bana tehditler geldi, uyuyamadım;
önümde bir ıstırap seli ve düzlüklerin tepesi vardı.

Bu yüzden geceyi, Hayber ateşi
ya da bir yılan zehri damarlarımda dolaşıyormuş gibi geçirdim.

Ey Harb oğlu Ziyâd! Beni kendi hâlime bırakacağını sanmazdım,
hele ki kin taşıyan ve benim haksız yere rezil etmediğim biri varken.

Bir kasidem Irak’la savaştı;
keskin, delici uçlarla sövgüler savurdu.

Râvilerin ağızlarında hafif,
rakipleri üzerinde ağırdı; mevsimlerde yerleşip kaldı.”

Bu uzun bir şiirdir.

El-Ferazdak, Ziyâd ölünceye kadar Mekke ile Medine arasında kaldı.

Bu yıl el-Hakem b. Amr el-Gıfârî’nin ölümü Merv’de gerçekleşti. Bu, Eşhall dağı halkına karşı yaptığı akından döndükten sonra olmuştu.
el-Hakem b. Amr’ın el-Eşhall’a Akını: Bana Ömer b. Şebbe – Hâtim b. Kabîse – Gâlib b. Süleyman – Abdurrahman b. Subh yoluyla şöyle haber verildi:

Ben Horasan’da el-Hakem b. Amr ile birlikteydim. Ziyâd, Amr’a şöyle yazdı:

“El-Eşhall dağı halkının silahları keçeden, kapları ise altındandır.”

Bunun üzerine İbn Amr onlara akın yaptı. Kuvveti geçidin ortasına ulaşınca düşman dağ patikalarına ve yollara çekildi, onu kuşattı. Bunun üzerine bu işten umudunu kesti ve savaşın idaresini el-Mühelleb’e verdi. el-Mühelleb uğraşmayı sürdürdü; sonunda onların ileri gelenlerinden birini ele geçirdi ve ona şöyle dedi:

“Ya seni öldüreyim ya da bizi bu geçitten çıkar.”

Adam da ona şöyle dedi:

“Şu yollardan birinde ateş yak, yükleri yukarı taşıt ve o yola doğru yönel ki halk senin oradan gitmeye başladığını sansın. O zaman sana karşı orada toplanırlar ve diğer yolları bırakırlar. Sonra onları bırakıp başka bir yoldan git. Geçitten çıkıncaya kadar sana yetişemezler.”

Onlar da bunu yaptılar ve çok miktarda ganimet alarak kurtuldular.

Bize Ömer – Ali b. Muhammed’den şöyle haber verildi:

el-Hakem b. Amr, el-Eşhall dağından dönerken artçı birliğinin başına el-Mühelleb’i getirdi. Dar dağ yollarında ilerliyorlardı. Türkler onlara karşı koydu ve yollara çıkarak üzerlerine geldiler. Dağ patikalarından birinde, bir duvarın arkasından iki beyit söyleyen bir adam buldular:

“Sen sebat ve talihinle teselli buluyorsun;
önceki gecelerden başka üstün bir sığınak görmüyorsun.

Sanki kalbimde, sığınak ve sığınak halkını anışımdan ötürü
çırpınan kuş tüyleri var.”

Adam el-Hakem’in huzuruna getirildi. El-Hakem ona durumunu sordu. Adam şöyle dedi:

“Amcaoğlumla yarıştım, sonra ayrıldım. Yeryüzünde dolaşıp durdum; sonunda bu memlekete yerleştim.”

el-Hakem onu Irak’ta Ziyâd’ın yanına götürdü. el-Hakem geçitten kurtulup Herat’a ulaştı, sonra Merv’e döndü.

Bana Ömer – Hâtim b. Kabîse – Gâlib b. Süleyman – Abdurrahman b. Subh yoluyla şöyle haber verildi:

Ziyâd, el-Hakem’e şöyle yazdı:

“Allah’a yemin ederim ki sağ kalırsan mutlaka boynunu vuracağım!”

Bunun sebebi şuydu: Elde ettiği ganimetin haberi Ziyâd’a ulaşınca ona şöyle yazmıştı:

“Müminlerin Emiri bana, altın, gümüş ve kıymetli eşyadan kendisi için seçmemi yazdı. Bu yüzden onları ayırıncaya kadar hiçbir şeyi yerinden oynatma.”

El-Hakem de ona şöyle cevap yazdı:

“Bundan sonra: Bana senin mektubun ulaştı; orada, ‘Müminlerin Emiri bana altın, gümüş ve kıymetli eşyanın tamamını kendisi için seçmemi yazdı; bu yüzden hiçbir şeyi yerinden oynatma’ diyorsun. Yüce ve büyük Allah’ın Kitabı, Müminlerin Emiri’nin mektubundan daha önceliklidir. Allah’a yemin ederim ki gökler ve yer bitişik tek parça bile olsa, kul yüce ve büyük Allah’tan korktuğu takdirde, Allah ona bir çıkış yolu verir.”

Sonra halka gidip ganimetlerini almalarını söyledi. Onlar da aldılar. Kendisi humusu ayırmıştı. O ganimeti aralarında eşit olarak taksim etti. Ardından el-Hakem şöyle dedi:

“Ey Allah’ım! Eğer yaptığım şeyi Sen iyi görüyorsan, beni yanına al.”

Bunun üzerine Horasan’da, Merv’de öldü.

Ömer – Ali b. Muhammed rivayet etti:

el-Hakem Merv’de ölüm döşeğindeyken yerine vekil olarak Enes b. Ebî Ünâs’ı bıraktı. Bu olay da bu yıl oldu.
Hucr b. Adî’nin İdamı: Bu yılın olayları arasında Fadâle b. Ubeyd’in Bizans topraklarına yaptığı kış seferi, Büsr b. Ebî Ertât’ın yaz akını ve Hucr b. Adî ile arkadaşlarının idam edilmesi de vardı.

Hişam b. Muhammed – Ebû Mihnef – el-Mücelled b. Saîd, es-Sak‘ab b. Zuheyr, Fudayl b. Hadîc ve el-Hüseyn b. Ukbe el-Murâdî, bu anlatının bir kısmını bana anlattılar. Ben de Hucr b. Adî el-Kindî ve arkadaşları hakkındaki rivayetimde aktardıklarımla bunları birleştirdim:

Muaviye b. Ebî Süfyân, Cemâziyelâhir 41’de (2 Eylül - 30 Ekim 661) el-Muğîre b. Şu‘be’yi Kûfe’ye vali tayin ettiğinde onu çağırdı. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

“Bundan sonra: Gerçekten yumuşak huylu kişi daha önce de öğüt almıştır. el-Mutalammis şöyle demiştir:

‘Yumuşak huylu kişi daha önce de öğüt almıştır,
insan da ancak öğrensin diye eğitilmiştir.’

Akıllı kişi, kendisine öğretilmeden de senin istediğini yapabilir. Sana birçok şey hakkında öğüt vermek istedim; fakat seni hoşnut edecek şeyi, benim yönetimimi güçlendirecek şeyi ve tebaamı doğru yola koyacak şeyi ayırt etme kabiliyetine güvenerek bunları bıraktım. Sana bir özelliğin hakkında daha öğüt vermeye devam edeceğim: Ali’ye sövmekten ve onu eleştirmekten geri durma. Osman için Allah’tan rahmet ve mağfiret dilemeyi de bırakma. Ali’nin taraftarlarını ayıplamaya devam et, onları uzak tut ve onlara kulak verme. Osman’ın tarafını öv, onları yakınlaştır ve onlara kulak ver.”

Bunun üzerine el-Muğîre şöyle dedi:

“Ben başkalarını denedim, onlar da beni denediler. Sana çalışmadan önce başkalarına çalıştım. Reddedilmeye de, yükseltilmeye de, alçaltılmaya da aldırmam. Beni denedikten sonra ya översin ya da yerersin.”

Muaviye şöyle dedi:

“Hayır, Allah dilerse seni öveceğiz.”

Ebû Mihnef – es-Sak‘ab b. Zuheyr – eş-Şa‘bî rivayet etti:

Ondan sonra onun gibi bir vali hiç olmadı; daha önce iyi yöneticiler olmuş olsa bile.

El-Muğîre, Muaviye adına Kûfe’de yedi yıl ve birkaç ay valilik yaptı. Ali’ye olanlar ve Osman’ın öldürülmesi yüzünden dil uzatmaktan geri durmamasına rağmen, davranışı en güzel olan ve esenliğe en meyilli olan kimseydi. Osman’ı öldürenlere lanet etmeyi sürdürür, Osman için rahmet ve mağfiret, onun taraftarları için de beraat isterdi.

Hucr b. Adî bunu işitince ona şöyle derdi:

“Allah seni azarlasın ve lanetlesin.”

Sonra ayağa kalkar ve şöyle derdi:

“Yüce ve büyük Allah şöyle buyurur: ‘Adaleti ayakta tutan, Allah için şahitlik eden kimseler olun.’ Ben şahitlik ederim ki senin yerip kötülediğin kişi fazilete daha layıktır; senin temize çıkarıp övdüğün kişi ise kınanmaya daha çok layıktır.”

Bunun üzerine el-Muğîre ona şöyle derdi:

“Ey Hucr! Okun atıldı; şimdi ben senin üzerinde valiyim. Ey Hucr, yazık sana! Yönetimden kork. Onun öfkesinden ve kudretinden kork. Çünkü yönetimin gazabı senin gibilerden nicelerini helak edebilir.”

Sonra ondan vazgeçer ve Hucr’u bağışlardı.

Valiliğinin sonlarına kadar bu şekilde devam etti. Sonunda el-Muğîre ayağa kalktı ve Ali ile Muaviye hakkında söylemeyi âdet edindiği şu sözleri söyledi:

“Ey Allah’ım! Osman b. Affân’a rahmet et; ona azap etme, aksine onu en güzel ameliyle mükâfatlandır. Çünkü o Senin Kitabına ve Peygamberinin sünnetine göre amel etti. Sözümüzü birleştirdi, kanımızın dökülmesini engelledi; buna rağmen mazlum olarak öldürüldü. Ey Allah’ım! Onun taraftarlarına, yardımcılarına, dostlarına ve onun intikamını isteyenlere de rahmet et.”

Osman’ın katillerine beddua da ederdi.

Bunun üzerine Hucr b. Adî ayağa fırlayıp el-Muğîre’ye öyle bir haykırdı ki, mescidin içinde ve dışında bulunan herkes duydu. Şöyle dedi:

“Sen insanların ne için yandığını anlamıyorsun; çünkü iyice bunadın, ey adam! Bizim erzak ve maaşlarımızı ver; çünkü sen onları bizden alıkoydun. Bu senin hakkın değildir ve senden öncekilerden hiçbiri bunu istememiştir. Sen Müminlerin Emiri’ni yermeye ve suçluları övmeye kapıldın.”

Bunun üzerine halkın üçte ikisinden fazlası onunla birlikte ayağa kalktı ve şöyle dediler:

“Vallahi Hucr doğru söyledi ve dürüst davrandı. Bizim erzak ve maaşlarımızı emret; çünkü senin bu sözlerin bize bir fayda sağlamıyor ve bize yararlı bir şey vermiyor.”

Bu tür sözleri daha da artırdılar.

Bunun üzerine el-Muğîre minberden indi ve valilik konağına girdi. Yakınları huzuruna girmek için izin istediler; o da izin verdi. Onlar şöyle dediler:

“Bu adamı niçin serbest bırakıyorsun? Senin yönetimin sırasında böyle sözler söylüyor ve bu kadar ileri gidiyor. Bununla iki kusur kazanıyorsun. Birincisi, yönetimini küçültüyorsun. İkincisi, bu Muaviye’ye ulaşırsa sana kızar.”

Abdullah b. Ebî Akîl es-Sakafî, Hucr’un işi ve önemine dair ona en sert konuşan kişiydi.

El-Muğîre şöyle cevap verdi:

“Ben onu öldürmüş durumdayım. Benden sonra bir valiye gelecek; o da kendisini benim gibi görecek ve sizlerin onu bana karşı davranırken gördüğünüz şekilde ona da davranacak. Sonuç olarak o vali hemen Hucr’u yakalayıp kötü bir şekilde öldürecek. Benim ecelim yaklaştı, işlerim de zayıfladı. Bu şehrin halkının kendi en iyilerini öldürmeye başlamasını ve kanlarını dökmesini istemiyorum. Onlar bu sayede mutlu olurken ben bedbaht olurum. Muaviye dünyada güç kazanır; el-Muğîre ise kıyamet gününde zelil olur. Fakat ben hoşnut olunanı kabul edecek, hoşnutsuzluk vereni bağışlayacağım. Akıllıyı övecek, sefihi de ölüm beni onlardan ayırıncaya kadar azarlayacağım. Benden sonra yöneticileri denediklerinde beni hatırlayacaklardır.”

Ebû Mihnef – Osman b. Ukbe el-Kindî – bu olayı anlatan bölgeden bir şeyh rivayet etti:

Vallahi biz onları denedik ve onu içlerinde en iyisi bulduk. O, suçsuzlara karşı en güzel davranan, kötülük yapanlara karşı en bağışlayıcı ve mazeretleri en çok kabul eden kimseydi.

Hişam – Avâne rivayet etti:

El-Muğîre, Cemâziyelâhir 41’de Kûfe valisi oldu ve bu yıl öldü. Bundan sonra Kûfe ile Basra, Ziyâd b. Ebî Süfyân’a bağlandı. Ziyâd ilerleyip Kûfe’deki kaleye girdi. Sonra minbere çıktı. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

“Bundan sonra: Gerçekten biz denendik ve biz de denedik. Biz yönettik, başkaları da bizi yönetti. Bu işin sonunun, ancak başlangıçta onu düzelten şeyle düzeleceğini gördük: gizlide ve açıkta aynı olan yumuşak itaat; insanlar yokken de varken de, kalpte de dilde de aynı kalan itaat. Halkı ancak zayıflık içermeyen yumuşaklığın ve şiddet içermeyen gücün düzelteceğini gördük. Bana gelince, vallahi sizinle ilgili bir işe girişirsem onu en küçük ayrıntısına kadar yerine getiririm. Allah ve insanların şahit olduğu yalanların en büyüğü, bir imamın minberde söylediği yalandır.”

Sonra Osman’ı ve arkadaşlarını zikredip onları övdü. Katillerini anıp onlara lanet etti. Bunun üzerine Hucr ayağa kalktı ve el-Muğîre’ye yaptığı şeyi ona da yaptı.

Ziyâd ne zaman Basra’ya dönse, Kûfe’de yerine Amr b. el-Hureys’i bırakırdı. Basra’ya döndüğünde, Ali taraftarlarının Hucr’un etrafında toplandıklarını, Muaviye’ye açıkça sövüp ondan beri olduklarını ve Amr b. el-Hureys’e çakıl taşı attıklarını işitti. Bunun üzerine Kûfe’ye gitti. Varınca kaleye girdi. Sonra dışarı çıkıp minbere yükseldi. Üzerinde atlas bir cübbe, yeşil ipek bir atkı vardı; saçlarını ayırmıştı. Hucr ise mescidde, etrafında eskisinden daha çok arkadaşıyla oturuyordu.

Ziyâd Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

“Bundan sonra: Zalimlik ve azgınlığın sonu helaktır. Bunlar toplandılar ve kötülük yaptılar. Benden emin oldular da bana karşı ileri gittiler. Allah’a yemin ederim ki eğer kendinizi düzeltmezseniz sizi kendi ilacınızla tedavi edeceğim. Kûfe meydanını Hucr’dan temizlemez ve onu kendisinden sonra gelenler için ibret kılmazsam hiçbir şey yapmış sayılmam. Yazık sana ey Hucr! Akşam yemeği ararken kurt buldun.”

Sonra şu beyti okudu:

“Nusayha’ya develerinin çobanını haber ver;
o, akşam yemeği ararken bir kurt buldu.”

Hucr’un meselesinin sebebi hakkında, Avâne’den başkası bana Ali b. Hasan – Müslim el-Cermî – Mahlad b. el-Hasan – Hişâm – Muhammed b. Sîrîn yoluyla şu rivayeti anlattı:

Ziyâd bir cuma günü hutbe verdi ve hutbeyi uzattığı için namazı geciktirdi. Bunun üzerine Hucr b. Adî ona:

“Namaz!”

dedi. O ise konuşmaya devam etti. Hucr bir daha:

“Namaz!”

dedi. O yine devam etti. Hucr, namaz vaktinin çıkmasından korkunca bir avuç çakıl taşı aldı, ayağa kalkıp namaza durdu. Halk da onunla birlikte ayağa kalktı. Ziyâd bunu görünce minberden indi ve halka namaz kıldırdı.

Namaz bittikten sonra Hucr’un işini Muaviye’ye yazdı ve meseleyi büyüttü. Muaviye de ona şöyle yazdı:

“Ona demiri vur, sonra bana gönder.”

Muaviye’nin mektubu gelince Hucr’un kavmi onu korumak istedi. Fakat Hucr şöyle dedi:

“Hayır. Dinleyin ve itaat edin.”

Böylece ona demir vuruldu ve Muaviye’ye gönderildi. Hucr, Muaviye’nin huzuruna girdiğinde şöyle dedi:

“Ey Müminlerin Emiri! Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun.”

Fakat Muaviye ona şöyle dedi:

“Müminlerin Emiri mi? Vallahi bana böyle hitap etmene izin vermem ve seninle konuşmayı da uygun görmem. Onu çıkarın ve boynunu vurun.”

Hucr, Muaviye’nin huzurundan çıkarılınca onunla ilgilenenlere şöyle dedi:

“İki secde edinceye kadar bana mühlet verin.”

Onlar da:

“Et”

dediler.

Hucr, kısa tuttuğu iki secde yapınca şöyle dedi:

“Benim başka bir durumda olduğumu sanmayın diye, secdelerimin daha uzun olmasını isterdim. Bu iki secde, önceki ibadetlerimin hepsi kadar güzeldir.”

Sonra yanında bulunan kavminden kimselere şöyle dedi:

“Demirleri çözmeyin ve kanımı da yıkamayın. Belki gelecekte sokakta Muaviye ile karşılaşırım.”

Bundan sonra dışarı çıkarıldı ve başı kesildi.

Mahlad – Hişâm rivayet etti:

Muhammed’e şehitlerin yıkanıp yıkanmayacağı sorulduğunda, Hucr’un kıssasını anlatırdı.

Muhammed dedi ki:

Müminlerin annesi Aişe, Muaviye ile karşılaştığında — Mahlad, onun Mekke’de olduğunu zannediyorum dedi — şöyle sordu:

“Ey Muaviye! Hucr karşısındaki yumuşaklığın neredeydi?”

Muaviye şöyle cevap verdi:

“O sırada beni doğru yola yöneltecek biri yanımda değildi, ey Müminlerin Annesi.”

İbn Sîrîn şöyle dedi:

Onun ölüm döşeğinde iken gargaraya benzer bir ses çıkarıp:

“Benim ölüm günüm senin yüzünden uzadı, ey Hucr”

dediğini işittik.

Hişam – Ebû Mihnef – İsmail b. Nuaym en-Nemirî – Hüseyin b. Abdullah el-Hemdânî rivayet etti:

Ben Ziyâd’ın polis teşkilatında iken şöyle dedi:

“İçinizden biri hemen Hucr’a gitsin ve onu çağırsın.”

Bunun üzerine polis komutanı Şeddâd b. el-Heysem el-Hilâlî bana onu çağırmamı emretti. Ben de gidip:

“Valiye uy”

dedim.

Arkadaşları şöyle dediler:

“Ona gitme, saygı da gösterme.”

Bunun üzerine Ziyâd’a dönüp durumu anlattım. Ziyâd polis komutanına benimle birlikte adamlar göndermesini emretti. O da birkaç adam gönderdi. Yeniden Hucr’a gidip:

“Valiye uy”

dedik.

Onlar bize sövüp hakaret edince geri dönüp durumu Ziyâd’a anlattık.

Bunun üzerine Ziyâd, Kûfelilerin ileri gelenlerine koşup şöyle dedi:

“Ey Kûfe halkı! Bir elinizle koparıyor, öbür elinizle avutup yatıştırıyor musunuz? Bedenleriniz benimle, gönülleriniz ise bu saplantılı, aptal, deli Hucr ile birliktedir. Vallahi bu sizin tuzağınızdan ve aldatmanızdan kaynaklanıyor. Bana ondan beri olduğunuzu gösterin; yoksa üzerinize öyle bir topluluk salar, sizi onlarla düşürür ve alçaltırım.”

Bunun üzerine aceleyle Ziyâd’a gelip şöyle dediler:

“Allah korusun! Bu konuda senin ve Müminlerin Emiri’nin itaatinden başka bir görüşümüz yoktur. Bize seni razı edecek, itaatimizi ve Hucr’a muhalefetimizi gösterecek şeyi emret.”

Ziyâd şöyle dedi:

“Öyleyse her biriniz Hucr’un etrafındaki şu topluluğa gidip kardeşini, oğlunu, yakınını ve kabilesinden kendisine itaat edecek kim varsa çağırsın; gücü yettiği kadar onları ayağa kaldırıp ondan ayırsın.”

Onlar da bunu yaptılar ve Hucr b. Adî’nin yanında bulunanların çoğunu ayağa kaldırıp ondan ayırdılar.

Ziyâd, Hucr’un yanındaki çoğunluğun ayağa kalkıp onu bıraktığını görünce polis komutanı Şeddâd b. el-Heysem el-Hilâlî’ye — bazılarına göre Heysem b. Şeddâd — şöyle dedi:

“Hucr’a doğru git. Eğer çağrına uyarsa onu bana getir. Uymazsa, yanında kim varsa çarşı sopalarını çıkarmalarını emret. Sonra sopalarla onların üzerine yürüyün; onu bana getirin ve karşı koyanı dövün.”

Hilâlî, Hucr’a gelip:

“Valiye uy”

dedi.

Hucr’un arkadaşları şöyle cevap verdiler:

“Hayır! Göz için bir serinlik yok. Biz ona uymayacağız.”

Bunun üzerine Hilâlî adamlarına şöyle dedi:

“Çarşı sopalarını alın.”

Onlar da hızla sopaları çekip ilerlediler. Benî Hind’den Kindeli Umeyr b. Yezîd — yani Ebû’l-Amârâte — şöyle dedi:

“İçinizde kılıcı olan tek kişi benim. Bu da size yetmez.”

Hucr ona şöyle sordu:

“Ne düşünüyorsun?”

Umeyr şöyle dedi:

“Buradan ayrıl ve ailene katıl. Kavmin seni korur.”

Ziyâd minber üzerinde durup onları seyrederken polis sopalarla geldi. Hamrâ’dan Bakr b. Ubeyd denilen biri, Amr b. el-Hâmık’ın başına sopayla vurdu ve onu yere serdi. Ezd kabilesinden Ebû Süfyân b. Uveymir ile Aclân b. Rebîa ona gelip onu taşıdılar. Ezd kabilesinden Ubeydullah b. Mâlik adındaki bir adamın evine götürüp sakladılar. O da oradan ayrılıncaya kadar gizli kaldı.

Ebû Mihnef – Yusuf b. Yezîd – Abdullah b. Avf b. el-Ahmer rivayet etti:

Mus‘ab’ın ölümünden bir yıl önce, Becümeyrâ seferine çıktığımızda yanımda bir Ahmarî vardı. Vallahi onu, Amr b. el-Hâmık’ın vurulduğu günden beri görmemiştim. Onu görsem tanıyacağımı da sanmıyordum. O zaman onu görünce Bakr olduğunu düşündüm. Kûfe evleri hâlâ görünür durumdayken, bana karşı çıkmasından korktuğum için ona Amr b. el-Hâmık’a vurup vuran adam olup olmadığını sormayı uygun görmedim. Bunun yerine şöyle dedim:

“Seni, mescidde Amr b. el-Hâmık’ın başına sopayla vurduğun günden beri görmedim; şimdi seni tanıdım.”

O bana şöyle dedi:

“Gözünü kaybetmemişsin. Ne kadar güçlü görüşün var. Bu şeytanın işiydi. Bunun doğru bir iş olduğunu işitmiştim; fakat o darbeye pişman oldum ve Allah’tan bağışlanma diliyorum.”

Bunun üzerine ben şöyle dedim:

“Vallahi, seninle benim, senin Amr b. el-Hâmık’a vurduğun darbenin benzerini ben senin başına vurmadan ayrılmamamız gerektiğini düşünmüyor musun? Ya ben öleyim ya sen ölesin.”

Bunun üzerine beni Allah adına yemin ettirip yalvardı; fakat ben kabul etmedim. İsfahan esirlerinden olan ve sağlam mızrağı yanında bulunan Raşid adlı genç hizmetkârımı çağırdım. Raşid’den mızrağı alıp Bakr’a saldırdım. O bindiği hayvandan indi. Her iki ayağı yere değdiği sırada ona yetiştim. Mızrakla başının üstünü yaraladım ve yüzüstü yere düştü. Sonra yoluma devam edip onu bıraktım. Sonradan iyileşti ve onunla iki kez daha karşılaştım. Her seferinde bana şöyle derdi:

“Allah seninle benim aramı görsün.”

Ben de şöyle derdim:

“Yüce ve büyük Allah seninle Amr b. el-Hâmık’ın arasındadır.”

Sonra önceki anlatıya döndü:

Bakr, Amr’a o darbeyi indirip o iki adam da onu götürünce, Hucr’un arkadaşları Kinde kapılarına çekildiler. Polis içinde bulunan Huzâm kabilesinden bir adam, Abdullah b. Halîfe et-Tâî adındaki birine sopayla vuruyordu. Ona bir darbe indirip yere serdi ve o anda şöyle dedi:

“Karışıklık gününde dostum bildi ki,
topluluğum ne zaman kaçsa,
düşmanları artsa da azalsa da,
işin başladığı sabah ben öldürücüyüm.”

Âiz b. Hamale et-Temîmî’nin eli de vuruldu ve köpek dişi kırıldı. Bunun üzerine şöyle dedi:

“Eğer köpek dişimi ve ön kolumun kemiğini kırarlarsa,
benim tecrübenin gücü
ve savaşan yiğidin kavgası bendedir.”

Polislerden birinin sopasını çekip aldı ve onunla dövüşmeye başladı. Hucr’u ve arkadaşlarını, Kinde kapılarının önünden ayrılıncaya kadar korudu.

Hucr’un katırı ayakta duruyordu. Ebû’l-Amârate onu Hucr’a getirip şöyle dedi:

“Senin dışındakilerin hepsi piçtir. Vallahi bence sen kendini de bizi de seninle birlikte öldürdün.”

Hucr üzengiye ayağını koydu; fakat binemedi. Bunun üzerine Ebû’l-Amârate onu kaldırıp katırına bindirdi.

Sonra Ebû’l-Amârate kendi atına doğru koştu. Tam binmişti ki, hafif topallığı olan Yezîd b. Tarîf ona yetişti. Ebû’l-Amârate’nin uyluğuna sopasıyla vurdu. Bunun üzerine Ebû’l-Amârate kılıcını çekti ve Yezîd b. Tarîf’in başına vurdu; o da yüzüstü düştü. Sonradan iyileşti.

Abdullah b. Hemmâm es-Selûlî onun hakkında şöyle der:

“Alçaklığın oğlunu açıkça kınıyorum, yalnız seni değil;
sen yiğit, cesur ve yılmaz bir kahramansın.

Zırhlıların darbesini kılıcıyla geri çeviren,
korku anında başın üstüne vuran, alçak olmayan.

İkinizin karşılaştığı gün, Sıffîn’de,
iki tarafın da süvarisine karşı duran; soylu, soyluların en hayırlı evladı.

Ben, İbn Bersa el-Hitâr ile savaşmayı,
senin Dâr Hâkim gününde Zeyd ile savaştığın gibi gördüm.”

Bu kılıç, Kûfe’de insanlar arasındaki anlaşmazlıklarda vurmak için kullanılan ilk kılıç oldu.

Hucr ile Ebû’l-Amârate yürüyüp Hucr’un evine ulaştılar. Hucr’un yanına taraftarlarından birçok kişi toplandı. Kays b. Kahdân el-Kindî eşeğine binip Kinde meclislerine yöneldi ve şöyle dedi:

“Ey Hucr’un halkı, direnin ve karşı koyun,
kardeşiniz uğruna bir süre savaşın.

Hucr sizin tarafınızdan terk edilmesin.
İçinizde mızrakçı ve okçu yok mu?
Zırhlı bir süvari, bir piyade,
çekilmeyen bir kılıç eri yok mu?”

Fakat Kindelilerin çoğu Hucr’a katılmadı. Ziyâd da minberin üzerindeyken şöyle dedi:

“Hemdân, Temîm, Hevâzin, A‘sur oğulları, Mezhic, Esed ve Gatafân kalksın, Kinde mezarlığına gelsin. Orada toplanan herkes Hucr’a yönelsin ve onu bana getirsin.”

Sonra Mudar’dan bir birlik ile Yemen halkından birliği birlikte göndermeyi uygun görmedi; çünkü aralarında anlaşmazlık ve ihtilaf çıkabilir, asabiyet de aralarındaki ilişkiyi bozabilirdi. Bu yüzden şöyle dedi:

“Temîm, Hevâzin, A‘sur oğulları, Esed ve Gatafân yerlerinde kalsın. Mezhic ile Hemdân Kinde mezarlığına gitsin. Sonra Hucr’a gidip onu bana getirsinler. Yemen halkının geri kalanı da Saîdiyyîn mezarlığında dursun, sonra arkadaşlarına gidip onu bana getirsin.”

Bunun üzerine Ezd, Becîle, Has‘am, Ensar, Huzâa ve Kudâa çıkıp Saîdiyyîn mezarlığında durdular. Hadramutlular ise Kinde içindeki mevkileri sebebiyle Yemen halkıyla birlikte çıkmadılar. Hucr’un peşine düşmeyi hoş karşılamadılar; çünkü Hadramut, savaşta geleneksel olarak Kinde’den yardım isterdi.

Ebû Mihnef - Yahyâ b. Saîd b. Mihnef - Muhammed b. Mihnef rivayet etti:

Ben, Yemen halkının ileri gelenleri Hucr meselesini görüşmek üzere toplanmışken Saîdiyyîn mezarlığında Yemen halkıyla beraberdim. Abdurrahman b. Mihnef onlara şöyle dedi:

“Size öğüt veriyorum. Kabul ederseniz kınanmaktan ve suçtan kurtulmanızı umarım. Biraz oyalanmanız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü az sonra Hemdân ve Mezhic gençleri, kavminizin arkadaşınız hakkında işlediği hoşunuza gitmeyen bu işi sizin yerinize yaparak sizi bundan kurtaracaktır.”

Onlar da bunu kabul ettiler. Sonuç olarak, vallahi, Mezhic ile Hemdân’ın girip Benû Cebele’den buldukları herkesi aldıklarını öğrenmeden, Yemen halkı Kinde evlerinin yanlarından mazeret olsun diye geçmiş değildi. Ziyâd bunu duyunca Mezhic ile Hemdân’ı övdü, Yemen halkının geri kalanını ise yerdi.

Hucr evine ulaşıp yanında kendi halkından ne kadar az kişi olduğunu görünce, Mezhic ile Hemdân’ın Kinde mezarlığında, Yemen halkının geri kalanının da Saîdiyyîn mezarlığında durduğunu duydu. Bunun üzerine arkadaşlarına şöyle dedi:

“Dağılın. Vallahi size karşı toplanmış olan kendi kavminizle baş edemezsiniz. Sizi helake sürüklemek istemiyorum.”

Onlar ayrılmak üzereyken Mezhic ile Hemdân’ın öncü süvarileri onlara yetişti. Bunun üzerine Umeyr b. Yezîd, Kays b. Yezîd, Ubeyde b. Amr el-Beddî, Abdurrahman b. Muhriz et-Tumâhî ve Kays b. Şimr onlarla savaşa girişti. Süvariler bir süre onlara karşı savaştı ve yaralar açtı. Kays b. Yezîd esir alındı, Hucr’un adamlarının geri kalanı ise kaçtı.

Bunun üzerine Hucr onlara şöyle dedi:

“Dağılın, savaşmayın. Ben yan sokaklardan birine gireceğim, sonra Benû Hût yakınındaki bir yola sapacağım.”

Yürüyüp onların adamlarından Süleym b. Yezîd adlı kişinin evine ulaştı. Hucr onun evine girdi. Ziyâd’ın adamları da onu araya araya bu eve kadar geldiler.

Bunun üzerine Süleym b. Yezîd kılıcını aldı ve dışarı çıkmaya hazırlanırken kızları ağlıyordu. Hucr ona şöyle sordu:

“Ne yapmak istiyorsun?”

Süleym şöyle cevap verdi:

“Vallahi onlardan seni bırakmalarını isteyeceğim. Eğer bırakırlarsa mesele yok. Bırakmazlarsa, bu kılıcım elimde sağlam kaldıkça onunla savaşarak seni koruyacağım.”

Hucr ona şöyle dedi:

“Sen piç biri değilsin. Fakat bu durumda kızlarına ne kötü bir iş bırakmış olacağım.”

Süleym şöyle dedi:

“Vallahi onlar ancak ölmeyen diri olanın, yani Allah’ın, koruması ve rızkı ile güvende olurlar. Ben asla zilleti başka bir şeyle değiştirmem. Sen de ben hayatta ve kılıcım elimde oldukça evimden esir olarak çıkmayacaksın. Eğer seni korurken öldürülürsem, o zaman uygun gördüğünü yaparsın.”

Hucr şöyle sordu:

“Bu evinde benim delebileceğim bir duvar ya da çıkabileceğim bir açıklık yok mu? Belki yüce ve büyük Allah beni onlardan kurtarır, seni de kurtarır. Ziyâd’ın adamları beni senin evinde ele geçirmezlerse sana zarar vermezler.”

Süleym şöyle dedi:

“Evet, burada seni Benû’l-Anber evlerine ve kavminden başkalarına çıkaracak bir açıklık var.”

Sonra Hucr dışarı çıktı. Benû Zuhl’ün yanından geçti. Onlar ona şöyle dediler:

“Ziyâd’ın adamları izini takip ederek seni aramak için buradan geçti.”

O da:

“Ben onlardan kaçıyorum”

dedi.

Bunun üzerine onların gençleri ona yolu gösterdiler. Sokaklar arasından geçirip onu Neha‘ kabilesine ulaştırdılar. Orada onlara şöyle dedi:

“Dağılın, Allah size rahmet etsin.”

Onlar da ayrıldılar. Hucr, Eşter’in kardeşi Abdullah b. el-Hâris’in evine geldi ve içeri girdi. Abdullah onu görür görmez minderleri attı, sergileri serdi, sevinç ve içtenlikle onu karşıladı.

Sonra polisin Neha‘ içinde onu sorduğunu öğrendi. Bunun sebebi, Menî‘ adındaki siyah bir cariyenin onlarla karşılaşıp:

“Kimi arıyorsunuz?”

demesiydi.

Onlar Hucr’u aradıklarını söyleyince kadın:

“İşte orada. Onu Neha‘ içinde gördüm”

demişti.

Bunun üzerine polis Neha‘ tarafına yöneldi. Hucr da Abdullah’ın evinden kılık değiştirerek çıktı. Abdullah b. el-Hâris gece onunla birlikte at sürdü; sonunda Ezd’den Rabîa b. Nâcid el-Ezdî’nin evine ulaştılar. Hucr orada bir gün bir gece kaldı.

Hucr’u ele geçiremeyince Ziyâd, Muhammed b. el-Eş‘as’ı çağırıp şöyle dedi:

“Ey Ebû Meysa‘! Vallahi ya Hucr’u bana getirirsin ya da senin bütün hurma ağaçlarını kestirir, bütün evlerini yıktırırım. Sonra seni paramparça etmeden benden kurtulamazsın.”

Muhammed şöyle dedi:

“Bana mühlet ver ki onu arayayım.”

Ziyâd şöyle cevap verdi:

“Sana üç gün mühlet veriyorum. Eğer onu getirirsen mesele yok; getirmezsen kendini helak olmuş say.”

Muhammed kızarmış bir halde dışarı çıkarıldı ve sertçe hapse doğru itildi. Bunun üzerine Kinde’den Hucr b. Yezîd, Ziyâd’a şöyle dedi:

“Bırak da ben ona kefil olayım ve arkadaşını araması için onu salıver. Serbest bırakılırsa onu yakalamaya hapiste olmasından daha çok gücü yeter.”

Ziyâd:

“Ona kefil olur musun?”

diye sordu.

O da evet dedi. Ziyâd şöyle dedi:

“Vallahi eğer senin elinden kaçarsa, şu an yanımda itibarlı olsan bile sana ölümü tattırırım.”

Hucr b. Yezîd şöyle dedi:

“Böyle yapmaz. Onu serbest bırak.”

Sonra Ziyâd’ın huzuruna esir olarak getirilmiş bulunan Kays b. Yezîd için de aracılık etti. Ziyâd onlara şöyle dedi:

“Kays hakkında endişe etmeyin. Onun Osman hakkındaki görüşünü ve Müminlerin Emiri ile birlikte Sıffîn günündeki yiğitliğini biliyoruz.”

Sonra Kays’ı getirtti. Huzuruna gelince ona şöyle dedi:

“Biliyorum ki sen Hucr’la birlikte onun görüşünü paylaştığın için değil, dayanışma yüzünden savaştın. Senin iyi görüşünü ve yiğitliğinin üstünlüğünü bildiğim için seni bağışladım. Fakat kardeşin Umeyr’i bana getirinceye kadar seni bırakmayacağım.”

Kays şöyle dedi:

“Allah dilerse onu sana getiririm.”

Ziyâd şöyle dedi:

“Öyleyse bana, seninle birlikte ona kefil olacak birini göster.”

Kays şöyle dedi:

“Şu Hucr b. Yezîd bana onun için kefil olur.”

Hucr b. Yezîd şöyle dedi:

“Evet, onun malı ve canı için güvence vermen şartıyla ona kefil olurum.”

Ziyâd şöyle dedi:

“Bu sana verilmiştir.”

Bunun üzerine ikisi hızla gidip Umeyr’i yaralı haliyle getirdiler. Ziyâd ona ağır demirler vurulmasını emretti. Sonra adamlar Umeyr’i kaldırdılar; bel hizasına çıkardıklarında bırakıp yere attılar. Ardından yine kaldırıp tekrar attılar. Bunu birkaç defa yaptılar.

Bunun üzerine Hucr b. Yezîd ayağa kalkıp Ziyâd’a şöyle dedi:

“Ona malı ve canı için güvence vermedin mi? Allah seni ıslah etsin.”

Ziyâd şöyle cevap verdi:

“Elbette malı ve canı için güvence verdim; ben onun kanını dökmüyor, malını da almıyorum.”

Hucr b. Yezîd şöyle dedi:

“Allah seni ıslah etsin; bu yaptığınız onu neredeyse öldürecek.”

Hucr b. Yezîd Umeyr’e yaklaştı. Yanındaki Yemenliler de ayağa kalkıp Umeyr’e yaklaştılar ve onunla konuştular.

Ziyâd şöyle sordu:

“Ne zaman bir suç işlerse onu bana getireceğinize dair bana kefil oluyor musunuz?”

Onlar da evet dediler.

Ziyâd şöyle sordu:

“İbadet yerindeki darbeler için bana diyet ödemeye de kefil oluyor musunuz?”

Onlar:

“Kefiliz”

deyince, Ziyâd Umeyr’i serbest bıraktı.

Hucr b. Adî, Rabîa b. Nâcid el-Ezdî’nin evinde bir gün bir gece kaldı. Sonra İsfahanlılardan olan Râşid adındaki genç hizmetkârını Muhammed b. el-Eş‘as’a göndererek şöyle dedi:

“Bu inatçı zorbanın sana ne yaptığını duydum. Hiç endişelenme. Ben sana çıkacağım. Kavminden bir topluluk topla. Sonra Ziyâd’ın huzuruna girip benden Muaviye’ye gönderilmek üzere bir eman iste; böylece Muaviye benim hakkımda ne düşüneceğine kendisi karar versin.”

İbnü’l-Eş‘as gidip Hucr b. Yezîd’i, Cerîr b. Abdullah’ı ve Eşter’in kardeşi Abdullah b. el-Hâris’i getirdi. Onlar Ziyâd’ın huzuruna girdiler, onun yanında aracılık ettiler ve Hucr için, Muaviye’ye gönderilmek üzere eman vermesini istediler; böylece Muaviye onun hakkında ne düşüneceğine kendisi bakacaktı.

Ziyâd bunu kabul edince, Hucr’un elçisini ona geri gönderip istediğini elde ettiklerini haber verdiler ve gelmesini söylediler. Hucr gelip Ziyâd’ın huzuruna girince Ziyâd şöyle dedi:

“Hoş geldin ey Ebû Abdurrahman. Savaş zamanında savaş, halk barış yapmışken savaş. ‘Alacalı köpek kendi ailesine zarar verir.’”

Hucr şöyle cevap verdi:

“Ben ne itaati terk ettim ne de herhangi bir cemaatten ayrıldım. Ben bey‘atım üzerindeyim.”

Ziyâd şöyle dedi:

“Ne kadar yanlış, ey Hucr! Bir elinle koparıyor, öbür elinle emziriyorsun. Allah sana fırsat verince bizim bunu görmezden gelmemizi istiyorsun. Asla, vallahi.”

Hucr şöyle dedi:

“Beni Muaviye’ye gideyim de benim hakkımda ne düşüneceğine o baksın diye eman altında getirtmedin mi?”

Ziyâd şöyle dedi:

“Evet, bunu yaptık. Onu hapse götürün.”

Hucr, Ziyâd’ın huzurundan çıkarılınca Ziyâd şöyle dedi:

“Fakat vallahi bu eman olmasaydı, kalbinin kanını dökmeden buradan çıkmazdı.”

Hişam b. Urve – Avâne rivayet etti:

Ziyâd şöyle dedi:

“Vallahi onun boynunun ipliğini koparmaya kesinlikle niyet ettim.”

Hişam b. Muhammed – Ebû Mihnef, el-Mücelled b. Saîd – eş-Şa‘bî ve Zekeriyyâ b. Ebî Zâide – Ebû İshak rivayet ettiler:

Hucr, Ziyâd’ın huzurundan çıkarılınca en yüksek sesiyle şöyle bağırdı:

“Ey Allah’ım! Ben bey‘atım üzerindeyim. Ne onu bozuyorum ne de bozulmasını istiyorum. Allah’ı ve insanları şahit tutuyorum.”

Soğuk bir sabah üzerindeki kapüşonlu aba ile birlikte hapse atıldı. Böylece on gece hapiste kaldı. Bu süre boyunca Ziyâd’ın tek işi, Hucr’un arkadaşlarının ileri gelenlerini aramaktı.

Bunun üzerine Amr b. el-Hâmık ile Rifâa b. Şeddâd çıkıp Medâin’de konakladılar. Sonra oradan ayrılıp Musul taraflarına geldiler. Bir dağa çıkıp orada gizlendiler. O nahiyenin yöneticisi olan ve Hemdân’dan Abdullah b. Ebî Balta‘a adındaki kişi, dağın yamacında iki adamın saklandığını duyunca durumlarından şüphelendi. Süvariler ve yerli halkla birlikte dağa doğru çıktı. Onlara ulaştığında ikisi de dışarı çıktı.

Amr b. el-Hâmık’a gelince; o hastaydı, karnı safralıydı, bu yüzden direnemedi. Rifâa b. Şeddâd ise genç ve güçlüydü; yarış atına atladı. Rifâa, Amr’a şöyle dedi:

“Senin adına savaşayım mı?”

Amr şöyle dedi:

“Senin savaşmanın bana faydası olmaz. Gücün yetiyorsa kendini kurtar.”

Rifâa üzerlerine saldırınca onlar onun için kenara çekildiler. O da atı onu alıp giderken dışarı çıktı; süvariler peşine düştü. Amr iyi bir atıcı olduğu için ona yetişen her süvariye ok atmaya başladı; kimini yaralıyor, kimini vuruyordu. Böylece ondan uzaklaştılar.

Amr b. el-Hâmık yakalanınca ona şöyle sordular:

“Sen kimsin?”

O şöyle cevap verdi:

“Beni kendi halime bırakırsanız size barışçı olurum; benimle savaşırsanız size zarar veririm.”

Ona tekrar tekrar sordular; fakat kendisini tanıtmayı reddetti. Bunun üzerine İbn Ebî Balta‘a onu Musul valisi olan Abdurrahman b. Abdullah b. Osman es-Sakafî’ye gönderdi. O da Amr b. el-Hâmık’ı görünce onu tanıdı ve durumu Muaviye’ye yazdı. Muaviye de şöyle yazdı:

“Amr, yanında bulunan bir hançerle Osman b. Affân’a dokuz kez vurduğunu iddia etti. O halde onu da Osman’a vurduğu gibi dokuz kez vurun.”

Bunun üzerine Amr dışarı çıkarıldı ve dokuz kez bıçaklandı. Birinci veya ikinci darbede öldü.

Ebû Mihnef – el-Mücelled – eş-Şa‘bî ve Zekeriyyâ b. Ebî Zâide – İshak rivayet etti:

Ziyâd, Hucr’un arkadaşlarını aratınca onlar kaçmaya başladılar. Yakalayabildiğini yakaladı. Polis komutanı Şeddâd b. el-Heysem’i Kabîse b. Dubey‘a b. Harmala el-Absî’ye gönderdi. Kabîse kavmini çağırıp kılıcını alınca Rib‘î b. Hirâş b. Cahş el-Absî ile kavminden birkaç kişi yanına geldi. Kabîse savaşmak isteyince polis komutanı ona şöyle dedi:

“Canın ve malın güvencede. O halde niçin kendini öldürüyorsun?”

Arkadaşları da ona şöyle dediler:

“Sana güvence verilmiş; o halde niçin kendini ve bizi de seninle birlikte öldürüyorsun?”

Kabîse şöyle cevap verdi:

“Yazıklar olsun size! Vallahi şu orospu çocuğunun eline düşersem, beni öldürmeden asla bırakmaz.”

Onlar:

“Asla”

dediler. Bunun üzerine elini onların ellerine verdi ve onu Ziyâd’a götürdüler.

Ziyâd’ın huzuruna girdiklerinde şöyle dedi:

“Abs kabilesi hakkı için, sen benim yanımda dininden dolayı itibarlısın. Fakat vallahi bundan sonra seni fitne çıkarmak ve valilere saldırmak yerine başka bir işle meşgul edeceğim.”

Kabîse şöyle dedi:

“Ben yalnızca eman altında sana geldim.”

Ziyâd da:

“Onu hapse götürün”

diye emretti.

Kays b. Ubâd eş-Şeybânî de Ziyâd’a gelip şöyle dedi:

“Bizim içimizde Benû Hemmâm’dan Seyfî b. Fasil adında bir adam var; Hucr’un arkadaşlarının önderlerindendir. Sana karşı insanların en şiddetlisidir.”

Ziyâd onu getirttiğinde Seyfî’ye şöyle dedi:

“Ey Allah’ın düşmanı! Ebû Turâb hakkında ne dersin?”

Seyfî şöyle cevap verdi:

“Ebû Turâb’ı tanımam.”

Ziyâd şöyle sordu:

“Onu tanımanı sağlayacak şey nedir?”

Seyfî şöyle dedi:

“Onu tanımıyorum.”

Ziyâd şöyle sordu:

“Ali b. Ebî Tâlib’i tanımıyor musun?”

Seyfî tanıdığını söyleyince Ziyâd şöyle dedi:

“İşte o Ebû Turâb’dır.”

Seyfî buna şöyle karşılık verdi:

“Kesinlikle hayır! O, Ebû’l-Hasan ve’l-Hüseyn’dir.”

Bunun üzerine polis komutanı ona şöyle dedi:

“Emir sana onun Ebû Turâb olduğunu söylüyor, sen ise ‘hayır’ diyorsun, öyle mi?”

Seyfî şöyle cevap verdi:

“Emir yalan söylediyse, onun yaptığı gibi benim de yalan söyleyip yalancı şahitlik etmemi mi istiyorsun?”

Ziyâd şöyle dedi:

“Bu da suçuna eklenmiştir. Sopayı bana getirin!”

Sopa getirildi. Ziyâd şöyle sordu:

“Ne diyorsun?”

Seyfî şöyle cevap verdi:

“Allah’ın kullarından biri hakkında söylediğim en iyi sözü, Müminlerin Emiri hakkında da söylerim.”

Bunun üzerine Ziyâd şöyle emretti:

“Omzuna sopayla vurun, yere yapışıncaya kadar.”

Seyfî yere serilinceye kadar dövüldü. Sonra Ziyâd şöyle dedi:

“Onu dövmeyi bırakın. Ali hakkında ne diyorsun?”

Seyfî şöyle cevap verdi:

“Vallahi beni usturalar ve bıçaklarla parça parça etseniz bile, ancak şimdi işittiğiniz sözü söylerim.”

Ziyâd şöyle dedi:

“Ona lanet et, yoksa vallahi boynunu vururum.”

Seyfî şöyle karşılık verdi:

“Öyleyse vallahi onu zaten vurmuş olursun. Eğer boynumu vurmaktan başka bir şeyi kabul etmiyorsan, ben Allah’tan razıyım; bedbaht olacak olan da sensin.”

Bunun üzerine Ziyâd şöyle emretti:

“Onu ensesinden itin.”

Ve ardından şöyle dedi:

“Ona demir vurun ve hapse atın.”

Sonra, Hucr ile birlikte bulunmuş ve Ziyâd’ın adamlarıyla şiddetle savaşmış olan Abdullah b. Halîfe et-Tâî’yi getirtmek istedi. Ziyâd, görevlilerin yardımcılarından olan Bükeyr b. Humrân el-Ahmerî’yi bazı arkadaşlarıyla birlikte onun peşine gönderdi.

Onlar onu aramaya çıkıp Adî b. Hâtim Mescidi’nde buldular ve dışarı çıkardılar. Fakat Abdullah heybetli bir adamdı. Onu götürmek istediklerinde direndi, onlarla boğuştu ve savaştı. Bunun üzerine onu dövdüler ve yere düşene kadar taşladılar.

O sırada kız kardeşi Meysâ şöyle bağırdı:

“Ey Tayy kabilesi! İbn Halîfe’yi dilinizle ve mızrak ucunuzla mı yüzüstü bırakıyorsunuz?”

el-Ahmerî onun çağrısını duyunca, Tayy kabilesinin toplanıp kendisini öldüreceğinden korktu. Bunun üzerine kaçtı. Tayy kadınları dışarı çıkıp Abdullah’ı bir eve aldılar. el-Ahmerî aceleyle Ziyâd’ın yanına gidip şöyle dedi:

“Tayy kabilesi bana karşı toplandı, onlara dayanamadım, bu yüzden sana geri döndüm.”

Bunun üzerine Ziyâd, o sırada mescidde bulunan Adî’yi çağırttı ve tutuklattı. Şöyle dedi:

“Onu bana getirin.”

Adî’ye Abdullah’ın hikâyesi anlatılmıştı. Bunun üzerine şöyle dedi:

“Halkın öldürdüğü bir adamı sana nasıl getireyim?”

Ziyâd şöyle cevap verdi:

“Onu bana getir ki onların onu öldürdüğünü göreyim.”

Adî mazeret ileri sürerek şöyle dedi:

“Onun nerede olduğunu ve ne yaptığını bilmiyorum.”

Bunun üzerine Ziyâd onu hapse attı. Şehirde Yemen, Rebîa ve Mudar kabilelerinden olan herkes Adî ile ilgilenmeye başladı. Ziyâd’ın yanına gidip onun için aracılık ettiler. Bu sırada Abdullah dışarı çıkarılıp Buhtur kabilesi arasında gizlendi.

Sonra Adî’ye haber göndererek şöyle dedi:

“İstersen dışarı çıkayım, elimi senin eline koyayım.”

Adî ona şöyle cevap gönderdi:

“Vallahi sen ayağımın altındaysan bile ayağımı senden kaldırmam.”

Bunun üzerine Ziyâd, Adî’yi çağırıp şöyle dedi:

“Ancak şu şartla seni serbest bırakırım: Abdullah’ı benim için Kûfe’den çıkaracak ve dağlara götüreceksin.”

Adî bunu kabul etti, geri döndü ve Abdullah b. Halîfe’ye şöyle haber gönderdi:

“Buradan çık. Eğer onun öfkesi diner ise, Allah dilerse senin dönüşün için onunla konuşurum.”

Bunun üzerine Abdullah dağlara gitti.

Ziyâd’ın huzuruna Kerîm b. Afîf el-Has‘amî de getirildi. Ziyâd ona şöyle sordu:

“Adın nedir?”

O da şöyle cevap verdi:

“Ben Kerîm b. Afîf’im.”

Ziyâd şöyle dedi:

“Yazık sana! Adın da babanın adı da ne kadar güzel, ama işin ve görüşün ne kadar kötü.”

Afîf şöyle cevap verdi:

“Fakat vallahi, sen benim görüşümü ancak kısa bir zamandır biliyorsun.”

Bunun üzerine Ziyâd, Hucr’un arkadaşlarını getirtti ve onlardan on iki kişiyi hapiste topladı.

Sonra Ziyâd, ordu dörtlüklerinin reislerini çağırıp şöyle dedi:

“Hucr’un size yaptıkları hakkında onun aleyhine şahitlik edin.”

O sırada dörtlüklerin reisleri şunlardı: Medine ehlinin dörtlüğünün başında Amr b. Hureys, Temîm ve Hemdân’ın dörtlüğünün başında Hâlid b. Urfuta, Rebîa ve Kinde’nin dörtlüğünün başında Kays b. el-Velîd b. Abdüşems b. el-Muğîre, Mezhic ve Esed’in dörtlüğünün başında da Ebû Bürde b. Ebû Mûsâ vardı.

Bu dört kişi, Hucr’un etrafına kalabalıkları topladığını, halifeye açıkça sövdüğünü ve Müminlerin Emiri’ne karşı savaşa çağırdığını söylediler. Ayrıca, işlerin ancak Ebû Tâlib ailesi tarafından düzeltileceğini iddia ettiğine, şehre saldırıp Müminlerin Emiri’nin memurunu şehirden çıkardığına, Ebû Turâb’ı açıkça mazur gördüğüne ve ona Allah’tan rahmet dilediğine, Ebû Turâb’ın düşmanından ve onunla savaşanlardan beri olduğuna yemin ettiler. Onunla birlikte olanların da arkadaşlarının önderleri olduğunu ve onunla aynı görüş ve amaçları taşıdıklarını söylediler.

Sonra Ziyâd onlara ayrılmalarını emretti. Kays b. el-Velîd daha sonra geri dönüp şöyle dedi:

“Onlar dışarı çıkarıldıklarında yeniden düşündüklerini işittim.”

Bunun üzerine Ziyâd, Künâse’ye adam gönderdi. Huysuz develer satın aldırdı, üzerlerine hevdeçler bağlattı. Sonra bu reisleri sabah erkenden akşama kadar meydanda o develerin üzerinde dolaştırdı ve şöyle ilan ettirdi:

“Kim isterse görüşünü değiştirsin.”

Fakat onlardan hiçbiri yerinden kıpırdamadı.

Ziyâd şahitlerin ifadelerini incelediğinde şöyle dedi:

“Ben bu şahitliği yeterli görmüyorum. Dört kişiden fazla şahidim olsun istiyorum.”

Ebû Mihnef ve el-Hâris b. Husayre – Ebû’l-Kenûd, yani Abdurrahman b. Ubeyd – ve Ebû Mihnef – Abdurrahman b. Cündeb – Süleyman b. Ebî Râşid – Ebû’l-Kenûd rivayet etti:

Şahitlerin adları şunlardı:

“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Bu, Ebû Bürde b. Ebû Mûsâ’nın âlemlerin Rabbi olan Allah huzurunda onun aleyhine yaptığı şahitliktir. O şahitlik etti ki Hucr b. Adî itaati terk etti, cemaatten ayrıldı, halifeye sövdü, savaş ve fitne çağrısında bulundu, etrafına kalabalıklar topladı ve onları biati bozup Müminlerin Emiri Muaviye’yi azletmeye çağırdı. Ayrıca apaçık şekilde yüce ve büyük Allah’a küfretti.”

Bunun üzerine Ziyâd şöyle dedi:

“Bunun benzeri şekilde şahitlik edin. Vallahi hain ahmakların boyunlarının ipini kesmek için elimden geleni yapacağım.”

Bunun üzerine dörtlük reisleri Ebû Bürde’ninkine benzer şekilde şahitlik ettiler. Sayıları dört kişiydi.

Sonra Ziyâd halkı çağırıp şöyle dedi:

“Dörtlük reislerinin şahitliği gibi şahitlik edin.”

Belgeyi onlara okuduğunda ilk ayağa kalkan, Teymullah b. Sa‘lebe’den Teymî kabilesine mensup Unâk b. Şurahbîl b. Ebî Dahm oldu ve şöyle dedi:

“Benim adımı da yazın.”

Bunun üzerine Ziyâd şöyle dedi:

“İsimlere Kureyş’ten başlayın. Sonra Unâk’ın adını şahitler arasına yazın. Ardından bizim ve Müminlerin Emiri’nin samimi öğüt sahibi ve dininde dürüst olarak tanıdığı kim varsa onları da yazın.”

Bunun üzerine İshak b. Talha b. Ubeydullah şahitlik etti. Ayrıca Musa b. Talha, İsmail b. Talha b. Ubeydullah, el-Münzir b. ez-Zübeyr, Umâre b. Ukbe b. Ebî Muayt, Abdurrahman b. Hennâd, Ömer b. Sa‘d b. Ebî Vakkâs, Âmin b. Mes‘ûd b. Ümeyye b. Halef, Muhriz b. Câriye b. Rebîa b. Abdüluzzâ b. Abdüşems, Ubeydullah b. Müslim b. Şu‘be el-Hadramî, Unâk b. Şurahbîl b. Ebî Dahm, Vâil b. Hucr el-Hadramî, Kesîr b. Şihâb b. Hüseyin el-Hârisî, Katan b. Abdullah b. Hüseyin, görevde olduğu için ifadesini yazıyla veren es-Serî b. Vakkâs el-Hârisî, es-Sâib b. el-Akra‘ es-Sakafî, Şebîb b. Rib‘î, Abdullah b. Ebî Akîl es-Sakafî, Meskale b. Hubeyre eş-Şeybânî, el-Ka‘ka‘ b. Şevr ez-Zühlî ve daha önce İbn Büzey‘a diye anılan Şeddâd b. el-Münzir b. el-Hâris b. Vâile ez-Zühlî de şahitlik etti.

Ziyâd şöyle dedi:

“Bu adamın nisbet edileceği bir babası yok. Onu şahitler arasından çıkarın.”

Bunun üzerine kendisine Şeddâd’ın el-Hudayn’ın kardeşi ve el-Münzir’in oğlu olduğu söylendi. Ziyâd da onun baba adıyla birlikte yazılmasını emretti ve öyle yapıldı.

Şeddâd bunu duyunca şöyle dedi:

“Yazıklar olsun bana, şu zina kadınının oğlu yüzünden! Onun annesi babasından daha meşhur değil miydi? Vallahi o ancak annesi Sümeyye’ye nisbet edilir.”

Haccâr b. Ebcer el-İclî de şahitler arasındaydı.

Rebîa kabilesi, kendi içlerinden şahitlik eden bu kişilere öfkelendi ve onlara şöyle dediler:

“Siz bizim dostlarımız ve müttefiklerimiz aleyhine şahitlik ettiniz.”

Onlar da şöyle cevap verdiler:

“Biz yalnızca halkın içindeydik. Kendi kavimlerinden de birçok kişi onların aleyhine şahitlik etti.”

Şahitler arasında ayrıca Lebîd b. Utârid et-Temîmî, Muhammed b. Umeyr b. Utârid et-Temîmî, Benû Sa‘d’dan Süveyd b. Abdurrahman et-Temîmî, bu iştirake katılmasından dolayı özür dileyen Esmâ b. Hârice el-Fezârî, Şimr b. Zî’l-Cevşen el-Âmirî, el-Heysem’in iki oğlu Şeddâd ve Mervân el-Hilâlî, Kureyş’in müttefiklerinden Mihsan b. Sa‘lebe, onlar karşısında özür dileyen el-Heysem b. el-Esved en-Nehaî, Abdurrahman b. Kays el-Esedî, sonra Vâdiîlerden el-Hâris ve Şeddâd adlı iki kardeş, Kureyb b. Selîne b. Yezîd el-Cu‘fî, Abdurrahman b. Ebî Sabrâ el-Cu‘fî, Zuhr b. Kays el-Cu‘fî, Kudâme b. el-Aclân el-Ezdî ve Azre b. Azre el-Ahmesî de vardı.

Ziyâd, el-Muhtâr b. Ebî Ubeyd ile Urve b. el-Muğîre b. Şu‘be’yi de Hucr aleyhine şahitlik etmeleri için çağırdı; fakat onlar işi geçiştirdiler.

Listede ayrıca iki Vâdiî olan Ömer b. Kays Zü’l-Lihye ve Hânî b. Ebî Hayye de vardı.

Böylece yetmiş kişi Hucr aleyhine şahitlik etti.

Sonra Ziyâd şöyle dedi:

“Bunların içinden, nesebi ve dinindeki doğruluğu ile tanınanlardan başkasını çıkarın.”

Böylece yalnız bu sayı kaldı. Abdullah b. el-Haccâc et-Tağlibî’nin şahitliği çıkarıldı.

Bu şahitlerin ifadeleri bir sahifeye yazıldı. Sonra Ziyâd bunu Vâil b. Hucr el-Hadramî ile Kesîr b. Şihâb el-Hârisî’ye verdi. İkisini de mahpusların yanına gönderip onları dışarı çıkarmalarını emretti.

Kadı Şüreyh b. el-Hâris ile Şüreyh b. Hânî el-Hârisî de şahitler arasında yazılmıştı.

Kadı Şüreyh’e gelince, o şöyle dedi:

“Ziyâd bana Hucr’u sordu, ben de ona oruç tuttuğunu ve geceleri ibadet ettiğini söyledim.”

Şüreyh b. Hânî el-Hârisî ise şöyle derdi:

“Ben şahit değildim. Şahitliğimin yazıldığını işitince bunun yalan olduğunu söyledim ve Ziyâd’ı azarladım.”

Vâil b. Hucr ile Kesîr b. Şihâb gelip akşam vakti onları dışarı çıkardılar. Polis komutanı da onlara eşlik edip Kûfe’nin dışına kadar götürdü.

Arzem mezarlığına vardıklarında Kabîse b. Dubey‘a el-Absî, Arzem mezarlığı tarafındaki evine baktı. Kızları yukarıdan bakıyorlardı. Kabîse, Vâil ile Kesîr’e şöyle dedi:

“Aileme öğüt vermeme izin verin.”

Onlar da izin verdiler. Yanlarına yaklaştığında kızları ağlıyordu. Bir süre onlara hiçbir şey söylemedi. Sonra susmalarını istedi, onlar da sustular. Bunun üzerine şöyle dedi:

“Yüce ve büyük Allah’tan korkun ve sabredin. Çünkü Rabbimden bu yolculuğumda iki güzel sonuçtan birini umuyorum: ya saadet olan şehitlik yahut size sağlıkla geri dönmek. Sizin rızkınızı şimdiye kadar veren ve benim de sizin rızkınız hususunda bana yeten, diri olup ölmeyen yüce Allah’tır. Umuyorum ki sizi zayi etmeyecek ve beni de sizinle birlikte koruyacaktır.”

Sonra oradan ayrılıp kavminin yanından geçti. Kavmi onun selameti için dua etmeye başlayınca şöyle dedi:

“Bu benim için fark etmez. Kavmimin helaki, benim durumumdan daha ağırdır.”

Bununla onların kendisine yardım etmediklerini kastediyordu. Onların gelip onu kurtarmasını umuyordu.

Ebû Mihnef – en-Nasr b. Sâlih el-Absî – Ubeydullah b. el-Hurr el-Cu‘fî rivayet etti:

Vallahi onlar Hucr ve arkadaşlarıyla benim bulunduğum es-Serî b. Ebî Vakkâs’ın kapısından geçerken orada duruyordum. Ben şöyle dedim:

“Bunları kurtaracak on grup, hiç değilse beş grup yok mu?”

Bunun üzerine o ağıt yakmaya başladı; fakat halktan hiç kimse bana cevap vermedi. Onları alıp Gariyyeyn’e götürdüler. Orada Şüreyh b. Hânî onlara bir mektupla yetişti. Kesîr’e şöyle dedi:

“Bu mektubumu Müminlerin Emiri’ne ulaştır.”

Kesîr şöyle sordu:

“İçinde ne var?”

Şüreyh şöyle cevap verdi:

“Bana sorma. İçinde benim için önemli bir şey var.”

Bunun üzerine Kesîr şöyle diyerek kabul etmedi:

“İçeriğini bilmediğim bir mektubu Müminlerin Emiri’ne götürmek istemem. Belki hoşuna gitmeyecek bir şeydir.”

Bunun üzerine Şüreyh, mektubu Vâil b. Hucr’a getirdi. O da kabul etti. Sonra onları götürmeye devam ettiler ve Şam’dan on iki mil uzaklıkta bulunan Merc-i Azrâ’ya vardılar.
Ziyâd’ın Muaviye’ye Gönderdiği Kişiler: Hucr b. Adî b. Cebele el-Kindî, Benû’l-Erkam’dan el-Erkam b. Abdullah el-Kindî, Şerîk b. Şeddâd el-Hadramî, Seyfî b. Fasil, Kabîse b. Dubey‘a b. Harmale el-Absî, Benû Âmir b. Şehrân’dan, sonra Kuhâfe kolundan Kerîm b. Afîf el-Has‘amî, Âsım b. Avf el-Becelî, Varka‘ b. Sümeyy el-Becelî, Benû Humeym’den Anaze kabilesine mensup Kidâm b. Hayyân ile Abdurrahman b. Hassan, Benû Minkar’dan Muhriz b. Şihâb et-Temîmî ve Benû Temîm’den Abdullah b. Hâviye es-Sa‘dî.

Onları götürüp Merc-i Azrâ’da konakladılar ve orada hapsettiler. Sonra Ziyâd, Amr b. el-Esved el-İclî refakatinde iki adam daha gönderdi: Benû Sa‘d b. Bekr b. Hevâzin’den Utbe b. el-Ahnes ve Hemdân’dan, sonra Neha‘ kolundan Sa‘d b. Nimrân. Böylece sayı on dört kişi oldu.

Muaviye, Vâil b. Hucr ile Kesîr b. Şihâb’a haber gönderip ikisini huzuruna aldı, mektuplarını açtı ve Şamlılara okudu. Mektupta şöyle yazıyordu:

“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Allah’ın kulu, Müminlerin Emiri Muaviye’ye, Ziyâd b. Ebî Süfyân’dan. Bundan sonra: Allah Müminlerin Emiri’ne büyük nimet verdi, düşmanlarını onun için boşa çıkardı ve kendisine zulmeden kimselerin yükünü ondan kaldırdı. Türâbiyye ve Sebeiyye’den olan, önderleri Hucr b. Adî bulunan bu zalimler, Müminlerin Emiri’ne karşı geldiler, Müslüman cemaatinden ayrıldılar ve bize savaş açtılar. Allah bizi onlara karşı muzaffer kıldı ve onlarla baş etmemizi sağladı. Ben de şehrin en hayırlı insanlarını, ileri gelenlerini, olgunluk ve din sahibi olanları çağırdım. Onlar, inandıkları ve yaptıkları şeyler hakkında bunların aleyhine şahitlik ettiler. Ben de onları Müminlerin Emiri’ne gönderdim. Bu mektubumun sonunda, şehrin halkından dürüst şahitlerin ve onların en seçkinlerinin adlarını yazdım.”

Muaviye mektubu ve onların aleyhindeki şahitlikleri okuyunca şöyle dedi:

“Kendi halklarının aleyhlerinde, işittiğiniz şeylerle şahitlik ettiği bu topluluk hakkında ne düşünüyorsunuz?”

Yezîd b. Esed el-Becelî ona şöyle dedi:

“Bence onları Şam’ın köylerine dağıtmalısın. Böylece fitnelerinin yükünden kurtulursun.”

Vâil b. Hucr, Şüreyh b. Hânî’nin mektubunu da Muaviye’ye verdi. Muaviye onu okudu. Mektupta şöyle yazıyordu:

“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Allah’ın kulu, Müminlerin Emiri Muaviye’ye, Şüreyh b. Hânî’den. Bundan sonra: Ziyâd’ın, benim Hucr b. Adî aleyhindeki şahitliğim hususunda sana yazdığını duydum. Benim Hucr b. Adî hakkındaki şahitliğim şudur: O, namaz kılan, zekât veren, her yıl hac ve umre yapan, iyiliği emredip kötülükten men eden, kanı ve malı haram olan kimselerdendir. Artık istersen onu öldür, istersen bırak.”

Muaviye, Şüreyh’in mektubunu Vâil b. Hucr ile Kesîr’e okudu ve sonra şöyle dedi:

“Bunu ancak o, sizin şahitliğinizden çekildiğini bildirdikten sonra gördüm.”

Bunun üzerine bu kişiler Merc-i Azrâ’da hapsedilmiş olarak kaldılar. Muaviye de Ziyâd’a şöyle yazdı:

“Bundan sonra: Hucr ve arkadaşlarının meselesi ile, senin tarafından aleyhlerinde yapılan şahitlikleri iyice anladım. Onu inceledim. Bazen onları öldürmenin, bırakmaktan daha iyi olacağını düşündüm; bazen de affetmenin, öldürmekten daha iyi olacağını düşündüm. Şimdilik hoşça kal.”

Bunun üzerine Ziyâd, Yezîd b. Huceyye b. Rebîa et-Teymî aracılığıyla ona tekrar şöyle yazdı:

“Bundan sonra: Mektubunu okudum ve Hucr ile arkadaşları hakkındaki görüşünü anladım. Bu hususta tereddüt etmene şaştım; zira onları daha iyi tanıyan kimseler senin işittiğin şeyler hakkında aleyhlerinde şahitlik etmişlerdir. Eğer bu şehri istiyorsan, Hucr ve arkadaşlarını bana geri gönderme.”

Yezîd b. Huceyye ilerledi ve Azrâ’daki mahpusların yanından geçerken şöyle dedi:

“Ey topluluk! Vallahi ben sizin beraatinizi görmüyorum. Ben kesim emri taşıyan bir mektupla geldim. O halde bana sizin için faydalı olacağını düşündüğünüz, yapmamı istediğiniz şeyi söyleyin; ben de onu yapayım ve söyleyeyim.”

Bunun üzerine Hucr şöyle dedi:

“Muaviye’ye söyle ki biz bey‘atimizi koruyoruz. Onu bozmak istemiyoruz ve bozmayacağız. Aksine düşmanlar ve güvenilmez kişiler aleyhimize şahitlik ettiler.”

Yezîd mektubu Muaviye’ye getirince Muaviye onu okudu. Yezîd ayrıca Hucr’un sözlerini de anlattı. Bunun üzerine Muaviye şöyle dedi:

“Bizim nazarımızda Ziyâd, Hucr’dan daha güvenilirdir.”

Bunun üzerine Abdurrahman b. Ömer b. Ümmü’l-Hakem es-Sakafî — bazılarına göre Osman b. Umeyr es-Sakafî — şöyle dedi:

“Yırt gitsin! Yırt gitsin!”

Muaviye de ona şöyle dedi:

“Barışı teşvik etme!”

Şamlılar, Muaviye ile Abdurrahman’ın ne demek istediğini anlamadan dışarı çıktılar. Nu‘mân b. Beşîr’in yanına gidip İbn Ümmü’l-Hakem’in ne dediğini anlattılar. Nu‘mân şöyle dedi:

“Onlar ölü sayılır.”

Azrâ’da bulunan Âmir b. el-Esved el-İclî, Ziyâd’ın gönderdiği iki kişi hakkında Muaviye’ye bilgi vermek isteyerek yaklaştı. Tam ayrılmak üzereyken Hucr b. Adî, ayağında zincirler olduğu halde onun önünde ayağa kalkıp şöyle dedi:

“Ey Âmir, beni dinle. Muaviye’ye söyle ki kanım ona haramdır. Ona ayrıca, bize eman verildiğini ve bizim onunla barışmış olduğumuzu bildir. Bir de ona söyle ki Allah’tan korksun ve bizim meselemizi iyice araştırsın.”

Âmir onun sözlerini tekrar edince, Hucr bunu ona birkaç kez tekrarladı. Âmir de her seferinde ona tekrar etti. Sonra Âmir şöyle dedi:

“Seni anladım, bunu çok kere tekrarladın.”

Hucr şöyle dedi:

“Ben onur kırıcı bir söz söylemedim; halbuki o beni kınıyor. Vallahi sen tercih edilip mükâfatlandırılacaksın; Hucr ise getirilecek ve öldürülecek. Eğer sözümü ağır bulursan seni kınamam. Haydi git.”

Bunun üzerine Âmir utandı ve şöyle dedi:

“Hayır vallahi, kastım bu değildi. Bunu mutlaka bildirecek ve uğraşacağım.”

Sanki bunu yapacağını zannetmişti; fakat Hucr ona inanmayı reddetti.

Âmir, Muaviye’nin huzuruna girip iki adamın durumunu ona bildirdi. Bunun üzerine Yezîd b. Esed el-Becelî ayağa kalkıp şöyle dedi:

“Ey Müminlerin Emiri, iki amcaoğlumu bana ver.”

Cerîr b. Abdullah onlara dair şöyle yazmıştı:

“Bunlar benim kavmimden iki adamdır; cemaat ehli, sağlam görüş sahibi kişilerdir. Güvenilmez bir iftiracı onları Ziyâd’a kötüledi; o da onları Kûfeliler arasına katıp Müminlerin Emiri’ne gönderdi. Bunlar İslam’da hiçbir bidat işlemeyen ve halifeye haksızlık etmeyen kişilerdir.”

Bu yazı, onların Müminlerin Emiri nezdinde lehine oldu. Yezîd onlardan söz açınca Muaviye, Cerîr’in mektubunu hatırladı ve şöyle dedi:

“Amcaoğlun Cerîr bana onlar hakkında yazdı; hayırhah bir şekilde onları övdü. Onun sözüne güvenilmeyi ve samimi öğüdünün kabul edilmesini hak eder. Sen de amcaoğullarını istedin; öyleyse onları al.”

Vâil b. Hucr da el-Erkam’ı istedi; Muaviye onu da bıraktı. Ebû’l-A‘ver es-Sülemî, Utbe b. el-Ahnes’i istedi; Muaviye onu da ona verdi. Humre b. Mâlik el-Hemdânî, Sa‘d b. Nimrân el-Hemdânî’yi istedi; Muaviye onu da ona verdi. Habîb b. Mesleme de İbn Hâviye için aracılık etti; Muaviye onu da serbest bıraktı.

Bunun üzerine Mâlik b. Hubeyre es-Sekûnî ayağa kalkıp Muaviye’ye şöyle dedi:

“Ey Müminlerin Emiri, amcaoğlum Hucr’u bana bırak.”

Muaviye şöyle cevap verdi:

“Senin amcaoğlun Hucr bu topluluğun önderidir. Onu bırakırsam şehrimi benim için bozmasından korkuyorum. Yarın seni ve arkadaşlarını Irak’ta ona karşı göndermemiz gerekebilir.”

Bunun üzerine Mâlik şöyle dedi:

“Vallahi bana adil davranmadın ey Muaviye. Ben senin kuzenine karşı senin yanında savaştım. Senin tarafın üstün gelinceye, ayağın yere sağlam basıncaya ve musibetlerden korkmaz hale gelinceye kadar Sıffîn gibi bir savaşta onlarla karşı karşıya geldim. Sonra senden amcaoğlumu istedim; sen ise bana saldırdın ve sözümden bana hiçbir faydası olmayan şeyler çıkardın. Korktuğun şey, iddia ettiğin bu musibetlerin sonuçlarıydı.”

Sonra kalkıp evine kapandı.

Muaviye daha sonra Benû Selmân b. Sa‘d’dan Kudâalı Hudbe b. Fayyâd’ı, el-Hüseyn b. Abdullah el-Kilâbî’yi ve Ebû Şerîf el-Beddî’yi gönderdi. Onlar mahpusları akşam vakti getirdiler.

Has‘amlı, Ebû’l-A‘ver’i görünce şöyle dedi:

“Yarımız öldürülecek, yarımız kurtulacak.”

Sa‘d b. Nimrân şöyle dedi:

“Ey Allah’ım! Sen benden razı olduğun sürece, beni kurtulanlardan eyle.”

Abdurrahman b. Hassan el-Anazî ise şöyle dedi:

“Ey Allah’ım! Sen benden razı olduğun sürece, beni utancı Senin katında şeref olanlardan eyle. Nice kez ölüm için kendimi ortaya koydum. Allah dilediğini dilediği gibi yapmıştır.”

Sonra Muaviye’nin elçisi onlara gelip, altısının bırakılması ve sekizinin öldürülmesi emrini bildirdi. Şöyle dedi:

“Bize emredildi ki Ali’den beri olasınız ve ona lanet edesiniz. Bunu yaparsanız sizi serbest bırakacağız; reddederseniz sizi öldüreceğiz. Müminlerin Emiri, şehriniz halkının sizin aleyhinizde yaptığı şahitlik sebebiyle kanınızı dökmesinin helal olduğuna da hükmetmiştir; fakat bundan geri durmuştur. O halde bu adamdan beri olun; sizi bırakalım.”

Onlar şöyle cevap verdiler:

“Ey Allah’ım, biz bunu yapmayacağız.”

Bunun üzerine mezarlarının kazılmasını ve kefenlerinin getirilmesini emretti. Gece boyunca ibadet ettiler. Sabah olunca Muaviye’nin adamları şöyle dediler:

“Ey topluluk! Dün gece namazı uzattığınızı ve güzel kıldığınızı gördük. Bize Osman hakkında ne düşündüğünüzü söyleyin.”

Onlar şöyle cevap verdiler:

“O, hükümde ilk sapma gösteren ve yanlış davranan kişidir.”

Bunun üzerine Muaviye’nin adamları şöyle dediler:

“Müminlerin Emiri sizi daha iyi biliyormuş.”

Sonra onların karşısında ayağa kalkıp şöyle dediler:

“Bu adamdan beri olun!”

Onlar şöyle cevap verdiler:

“Biz ondan beri olmak yerine onu temize çıkarır, onu ayıplayanı da ayıplarız.”

Bunun üzerine her biri içlerinden birini öldürmek üzere aldı. Kabîse b. Dubey‘a, Ebû Şerîfe el-Beddî’nin eline düşünce ona şöyle dedi:

“Bizim kavmimizle sizin kavminiz arasındaki eski düşmanlık artık barışa döndü. Beni başka biri öldürsün.”

Ebû Şerîfe ona şöyle dedi:

“Akrabalık sana yardım etti.”

Sonra Hadramî’yi alıp öldürdü; Kudâalı da Kabîse b. Dubey‘a’yı öldürdü.

Sonra Hucr onlara şöyle dedi:

“Beni bırakın da abdest alayım.”

Onlar da izin verdiler. Abdest alıp bitirince şöyle dedi:

“Beni bırakın da iki secde yapayım. Vallahi ben abdestsiz olup da iki secde yapmadığım bir zaman bilmem.”

Onlar da namaz kılmasına izin verdiler; o da kıldı. Sonra durup şöyle dedi:

“Vallahi bundan daha hızlı namaz kılmadım. Eğer ölümden korkmadığımı düşünmeseydiniz, bunu uzatmak isterdim.”

Ardından şöyle dedi:

“Ey Allah’ım! Kavmimize karşı Senden yardım diliyoruz. Çünkü Kûfeliler bizim aleyhimize şahitlik ettiler; Şamlılar da bizi öldürüyorlar. Vallahi eğer burada öldürülürsem, bu vadide öldürülen ilk Müslüman süvari, köpeklerinin havladığı ilk Müslüman da ben olacağım.”

Ebû’l-A‘ver Hudbe b. Fayyâd kılıcıyla ona doğru yürüyünce Hucr’un sinirleri titredi. Ebû’l-A‘ver şöyle dedi:

“Öyle değil! Sen ölümden korkmadığını söylüyordun. Seni bırakacağım; yeter ki arkadaşlarından beri ol.”

Fakat Hucr şöyle dedi:

“Nasıl korkmam? Kazılmış bir mezar, serilmiş bir kefen ve çekilmiş bir kılıç görüyorum. Vallahi öldürülmekten korksaydım, Rabbimi gazaplandıran bir sözü söylemezdim.”

Bunun üzerine Ebû’l-A‘ver onu öldürdü. Sonra onları birer birer öldürmeye başladılar ve altı kişiyi öldürdüler.

Bunun üzerine Abdurrahman b. Hassan el-Anazî ile Kerîm b. Afîf el-Has‘amî şöyle dediler:

“Bizi Müminlerin Emiri’ne gönderin; bu adam hakkında onun dediğini biz de söyleriz.”

Bunun üzerine Muaviye’ye haber gönderip onların bu sözünü bildirdiler. O da şöyle haber yolladı:

“İkisini de bana getirin.”

Onlar huzuruna girdiklerinde Has‘amlı şöyle dedi:

“Allah! Allah! Ey Muaviye! Sen bu geçici yurttan ebedî yurda taşınacaksın; sonra bizi öldürerek neyi elde etmek istediğin ve kanımızı niçin döktüğün sana sorulacak.”

Muaviye ona şöyle sordu:

“Ali hakkında ne diyorsun?”

O şöyle dedi:

“Senin onun hakkında söylediğini söylerim.”

Ardından şöyle ekledi:

“Ali’nin dini üzere ibadet etmişken ben o dinden nasıl beri olurum?”

Sonra sustu; Muaviye de ona cevap vermek istemedi.

Bunun üzerine Benû Kuhâfe’den Şimr b. Abdullah ayağa kalkıp şöyle dedi:

“Ey Müminlerin Emiri! Bana amcaoğlumu ver.”

Muaviye şöyle dedi:

“Onu sana veriyorum; yalnız bir ay hapiste tutacağım.”

Şimr her iki günde bir Muaviye’ye haber gönderip aracılık ederdi. Muaviye ona şöyle dedi:

“Eğer Irak’ta senin gibileri olsaydı, orayı gerçekten değerli sayardım.”

Sonra Şimr meseleyi yeniden açtı. Bunun üzerine Muaviye şöyle dedi:

“Amcaoğlunun cezasını senin için hafiflettik.”

Sonra Has‘amlıyı getirtti ve kendisi hayatta olduğu sürece Kûfe’ye girmemesi şartıyla serbest bıraktı. Ardından şöyle dedi:

“Seni göndermemi istediğin Arap diyarını seç.”

Has‘amlı Musul’u seçti. Şöyle derdi:

“Muaviye ölürse şehre girerim.”

Fakat Muaviye’den bir ay önce öldü.

Sonra Muaviye, Abdurrahman el-Anazî’ye döndü ve şöyle sordu:

“Ey Rebîa’nın kardeşi! Ali hakkında ne diyorsun?”

O şöyle cevap verdi:

“Beni bırak, bana bunu sorma. Bu senin için daha hayırlıdır.”

Muaviye şöyle dedi:

“Vallahi seni bırakmayacağım; bana onun hakkında söyleyeceksin.”

Abdurrahman şöyle dedi:

“Ben şahitlik ederim ki o Allah’ı çok zikreden, iyiliği emreden, adaletle ayağa kalkan ve insanları bağışlayanlardandı.”

Muaviye şöyle dedi:

“Peki Osman hakkında ne diyorsun?”

O şöyle cevap verdi:

“O, zulmün kapısını ilk açan ve doğruluğun kapılarını kapatan kişiydi.”

Muaviye şöyle dedi:

“Sen kendini mahkûm ettin.”

Abdurrahman şöyle cevap verdi:

“Hayır, seni öldürdüm.”

Vadi içinde Rebîa’dan hiç kimse, Şimr el-Has‘amî Kerîm b. Afîf el-Has‘amî hakkında konuştuğunda ona cevap vermezdi. Şimr’in kendi kavmi de ona Kerîm hakkında konuşmazdı.

Bunun üzerine Muaviye, Abdurrahman’ı Ziyâd’a gönderdi ve ona şöyle yazdı:

“Bundan sonra: Şu Anazî, bana gönderdiğin en kötüsüdür. Ona hak ettiği cezayı ver ve onu en kötü şekilde öldür.”

Ziyâd’ın yanına getirildiğinde Ziyâd onu Kuss en-Natîf’e gönderdi ve orada diri diri gömüldü.

Anazî ile Has‘amî Muaviye’ye götürülürlerken Anazî, Hucr’a şöyle demişti:

“Ey Hucr! Allah seni bizden uzak etmesin. Ne güzel bir İslam kardeşisin.”

Has‘amî de şöyle demişti:

“Uzak olma ve mahrum kalma; çünkü sen iyiliği emrettin ve kötülükten sakındırdın.”

Sonra ikisi götürüldüler. Hucr da onların arkasından bakarak şöyle dedi:

“Ölüm için akrabalık bağlarını kesen bir bıçak yeter.”

Utbe b. el-Ahnes ile Sa‘d b. Nimrân ise Hucr’dan birkaç gün sonra salıverildiler.
Hucr’un Öldürülen Arkadaşları: Hucr b. Adî, Şerîk b. Şeddâd el-Hadramî, Seyfî b. Fasil eş-Şeybânî, Kabîse b. Dubey‘a el-Absî, Muhriz b. Şihâb es-Sa‘dî, sonra el-Minkarî, Kidâm b. Hayyân el-Anazî, Abdurrahman b. Hassan el-Anazî — onu Ziyâd’a gönderdi, o da Kuss en-Natîf’te diri diri gömdürdü. Böylece öldürülen, kefenlenen ve üzerlerine namaz kılınanlar yedi kişi oldu. Rivayet edilir ki Hasan, Hucr ile arkadaşlarının öldürüldüğünü duyunca şöyle sordu: “Onların üzerine namaz kıldılar mı, gömdüler mi ve kıbleye çevirdiler mi?” Kendisine bunun yapıldığı söylenince şöyle dedi: “Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki onlara bu hususta üstün geldiler.”
Hucr’un Kurtarılan Arkadaşları: Kerîm b. Afîf el-Has‘amî, Abdullah b. Hâviye et-Temîmî, Âsım b. Avf el-Becelî, Varka‘ Sümeyye el-Becelî, el-Erkam b. Abdullah el-Kindî, Benû Sa‘d b. Bekr’den Utbe b. el-Ahnes ve Sa‘d b. Nimrân el-Hemdânî. Bunlar yedi kişiydi.

Muaviye, Mâlik b. Hubeyre es-Sekûnî’ye Hucr’u vermeyi reddedince — Kinde ve Sekûn’dan Mâlik’in kavminden pek çok kişi ve Yemen’den birçok insan onun etrafında toplanmıştı — Mâlik şöyle dedi: “Vallahi, bizim Muaviye’ye ihtiyacımız, Muaviye’nin bize ihtiyacından daha azdır. Biz onun kavminden ona bir bedel buluruz; o ise insanlar arasında bize bir bedel bulamaz. Onun adamına gidin ve onu kurtarın.” Bunun üzerine yola çıktılar; Hucr ile arkadaşlarının Azrâ’da olduklarından ve henüz öldürülmediklerinden emindiler. Tam bu sırada, onları öldürenler oradan henüz ayrılmışken onlarla karşılaştılar. Onlar, Mâlik’i bu topluluğun içinde görünce, Hucr’u ellerinden kurtarmak için geldiğini sandılar. Mâlik, “Niçin geliyorsunuz?” diye sordu. Onlar da, “Mahpuslar tövbe ettiler; biz de bunu Muaviye’ye haber vermeye geliyoruz” dediler. Mâlik onlara cevap vermedi ve Azrâ’ya doğru ilerledi. Oradan gelen biri onunla karşılaşınca mahpusların öldürüldüğünü bildirdi. Bunun üzerine Mâlik, “İnsanları bana getirin” dedi. Süvariler Mâlik ile adamlarının peşine düştüler ve onları geçip Muaviye’nin huzuruna girdiler. Ona haberi ve Mâlik b. Hubeyre ile yanındaki insanların ne için geldiklerini anlatınca, Muaviye onlara şöyle dedi: “Susun! Bu, sadece onun içinde duyduğu bir öfkedir; birazdan yatışacaktır.”

Mâlik geri döndü ve evine çekildi; Muaviye’nin yanına gelmedi. Muaviye ona haber gönderdi, fakat o gelmeyi reddetti. Gece olunca Muaviye Mâlik’e yüz bin dirhem gönderip şöyle dedi: “Müminlerin Emiri, senin amcaoğlun hakkında sana aracılık izni vermekten ancak sana ve arkadaşlarına acıdığı için engel oldu; yoksa sizin yüzünüzden yeni bir savaşın yeniden başlamasından korktu. Hucr b. Adî sağ kalsaydı, seni ve arkadaşlarını ona gitmeye sürüklemesinden korkardım; bu da Müslümanlar için, Hucr’un öldürülmesinden daha ağır bir bela olurdu.” Bunun üzerine Mâlik bunu kabul etti, içi rahatladı; ertesi gün Muaviye’nin huzuruna kendi kavminden kalabalıklarla girdi ve Muaviye ondan memnun oldu.

Ebû Mihnef - Abdülmelik b. Nevfel b. Mesâhik şöyle rivayet etti: Âişe, Hucr ve arkadaşları hakkında Muaviye’ye Abdürrahman b. el-Hâris b. Hişâm’ı gönderdi. Abdürrahman, Muaviye onları öldürdükten sonra varınca ona şöyle dedi: “Ebû Süfyân’ın yumuşak huyluluğu sende nereye kayboldu?” Muaviye şöyle cevap verdi: “Kavmim içinden senin gibi yumuşak huylu insanlar beni yalnız bırakınca benden kayboldu; İbn Sümeyye de beni ikna etti, ben de kabul ettim.”

Ebû Mihnef - Abdülmelik b. Nevfel - Âişe şöyle rivayet etti: Eğer işleri değiştirmek onları öncekinden daha kötü hale getirmeyecek olsaydı, Hucr’un öldürülmesi konusunda başka türlü davranırdık. Vallahi ben onu, hac ve umre yapan bir Müslüman olarak bilirdim.

Ebû Mihnef - Abdülmelik b. Nevfel - Ebû Saîd el-Makburî şöyle rivayet etti: Muaviye hac yaptığında Âişe’nin yanından geçti. İçeri girmek için izin istedi, o da izin verdi. Oturunca Âişe ona şöyle dedi: “Ey Muaviye, seni öldürecek birini senden gizlemeyeceğime güveniyor musun?” O da, “Ben güvenli bir eve girdim” dedi. Âişe devamla şöyle dedi: “Ey Muaviye, Hucr ve arkadaşlarının öldürülmesi yüzünden Allah’tan korkmuyor musun?” O da şöyle cevap verdi: “Onları ben öldürmedim; aleyhlerinde şahitlik edenler onları öldürdü.”

Ebû Mihnef - Zekeriyyâ b. Zâide - Ebû İshak şöyle rivayet etti: İnsanların etrafında bulunuyordum; onlar şöyle diyorlardı: “Kûfe’deki ilk zillet Hasan b. Ali’nin ölümü, Hucr b. Adî’nin öldürülmesi ve Ziyâd’ın akrabalık iddiasını yalan yere ileri sürmesiydi.” Ebû Mihnef dedi ki: Rivayet edilir ki Muaviye ölüm anında, “Günüm İbn Adber yüzünden üç kat uzadı” demiştir; yani Hucr’u kastediyordu.

Ebû Mihnef - es-Sak‘ab b. Zuheyr - Hasan şöyle rivayet etti: Muaviye’nin dört kusuru vardı; bunlardan biri bile ağır bir suç sayılmaya yeterdi: Bu ümmetin başına fesatçıları getirmesi ve aralarında sahabeden ve fazilet sahiplerinden bir kalıntı varken onlarla istişare etmeden yönetimi gasbetmesi; kendisinden sonra yerine oğlunu veliaht tayin etmesi — oysa o içki içen, şarap düşkünü, ipek giyen ve tanbur çalan biriydi —; Ziyâd hakkındaki iddiası, oysa Resul şöyle demiştir: “Çocuk yatağa aittir, zinakâr içinse taş vardır”; ve Hucr’u öldürmesi. Ona Hucr ve arkadaşları yüzünden iki kere yazıklar olsun.

Hind bt. Zeyd b. Mahreme el-Ensârî, Hucr için ağıt yakarak cenazeyi uğurlarken şöyle söyledi:

Kalk ey parlayan ay!
Bak, Hucr’un gidişini görüyor musun,
Harb oğlu Muaviye’ye gidişini,
onun emrettiği gibi onun tarafından öldürülmek üzere?

Hucr’dan sonra zalimler kudretleriyle oynadılar,
el-Havarnak ile es-Sedîr onlara hoş geldi,
Topraklar ise çoraklaştı,
sanki dolu yağmur yüklü bulutlar onları diriltmiyormuş gibi.

Ey Hucr, ey Benû Adî’nin Hucr’u,
esenlik ve mutluluk seni karşılasın.
Senin için Adî’yi helak edenden korkuyorum,
oysa Dımaşk’ta bir ihtiyar kükrüyor.

En hayırlıları öldürmeyi kendisi için helal görüyor,
oysa yanında insanların en kötülerinden bir vezir var.
Keşke Hucr doğal bir ölümle ölseydi,
develer boğazlanır gibi boğazlanmasaydı.

Eğer o helak olursa, halkın her önderi de
dünyadan yok oluşa gider.

Kindeli kadın Hucr için ağıt yakarak şöyle dedi — bunu söyleyenin Ensarlı kadın olduğu da rivayet edilmiştir:

Gözümün yaşı ardı arkası kesilmeyen yağmurdur,
Hucr için cömertçe ağlayarak dökülür.

Eğer yay onun esareti üzerine gergin olsaydı,
el-A‘ver ona kılıcı dayatmazdı.

Şair de, Seyfî b. Fasil’i kötülediği zaman Kays b. Ubâd’a karşı Benû Şeybân’dan Benû Hind’i kışkırtarak şöyle dedi:

İbn Fasil, “Yetişin ey Mürre!” diye haykırdı; bir haykırışla,
kılıcın ucu avuca ve bileğe ulaştı.

Onlarla karşılaştığında Benû Hind’i kışkırt,
Gıyâs’a ve oğluna hitap ederek şöyle de:

“Kuteyle, Benû Hind için ağlasın;
tıpkı Seyfî’nin karısının, cenaze düzenlerken ağladığı gibi.”

Bu Gıyâs, İmrân b. Mürre b. el-Hâris b. Dubb b. Mürre b. Zühl b. Şeybân’dır ve asil biriydi. Kuteyle ise Kays b. Ubâd’ın kız kardeşiydi. Kays, İbnü’l-Eş‘as ile birlikte savaşıncaya kadar yaşadı. Bunun üzerine Havşeb, Haccâc b. Yusuf’a şöyle dedi: “Bizim aramızda hükümete karşı fitnelerin ve ayaklanmaların önderi olan bir adam vardır. Irak’ta hiçbir fitne çıkmadı ki o buna iştiyakla karışmış olmasın. O, Osman’a söven bir Türâbîdir. İbnü’l-Eş‘as ile birlikte ayaklandı ve onun bütün savaşlarına katıldı. Halkı kışkırttı; Allah onları helak edince gelip evine oturdu.” Bunun üzerine Haccâc onu getirtti ve boynunu vurdurdu. Babasının oğulları da Havşeb’in ailesine şöyle dediler: “Ama siz bize iftira ettiniz.” Onlar da, “Siz de dostumuza iftira ettiniz” diye cevap verdiler.

Ebû Mihnef dedi ki: Abdullah b. Halîfe et-Tâî, Hucr b. Adî ile birlikteydi. Ziyâd Abdullah’ı aratınca o ortadan kayboldu. Bunun üzerine Ziyâd, o sırada Hamrâ’dan oluşan polisi onun peşine gönderdi; onlar da onu yakaladılar. Bunun üzerine kız kardeşi en-Nevvâr dışarı çıkıp şöyle dedi: “Ey Tayy topluluğu! Mızrak uçlarınızı ve dilinizi teslim mi ediyorsunuz? Abdullah b. Halîfe!” Bunun üzerine Tayy kabilesi polislerin üzerine saldırdı, onları dövdü ve Abdullah b. Halîfe’yi onların ellerinden çekip aldı. Polisler Ziyâd’a dönüp durumu ona anlattılar. Bunun üzerine Ziyâd, mescitte bulunan Adî b. Hâtim’in üzerine yürüyüp şöyle dedi: “Bana Abdullah b. Halîfe’yi getir.” Adî, “Onun meselesi nedir?” diye sordu. Ziyâd anlatınca, “Bu, benim bilmediğim bir kabile mahallesinde olmuş bir şeydir” dedi. Ziyâd, “Vallahi onu bana getireceksin” dedi. Adî ise, “Hayır vallahi, onu sana asla getirmeyeceğim. Sana amcaoğlumu getirdim de onu öldürdün. Vallahi o ayağımın altında olsaydı, ayağımı onun üzerinden kaldırmazdım” dedi. Bunun üzerine Ziyâd, Adî’nin hapse atılmasını emretti. Kûfe’deki her Yemenli ve Rebîalı Ziyâd’a gelip onun için aracılık ederek şöyle dediler: “Sen bunu, Resulün sahabesi olan Adî b. Hâtim’e mi yapıyorsun?” Ziyâd şöyle cevap verdi: “Onu bir şartla serbest bırakırım.” Onlar, “O nedir?” diye sordular. O da şöyle dedi: “Amcaoğlu beni bıraksın ve burada yetkim olduğu sürece Kûfe’ye girmesin.” Adî’ye bu bildirildiğinde bunu kabul etti ve Abdullah b. Halîfe’ye şöyle haber gönderdi: “Ey kardeşimin oğlu, bu adam senin hakkında ısrar etti ve senin, yetkisi olduğu sürece şehrinden sürgün edilmenden başka hiçbir şeyi kabul etmedi. O halde iki dağa git.” Bunun üzerine Abdullah b. Halîfe ayrıldı ve Adî’ye mektuplar yazmaya başladı; Adî de ona cesaret vermeye başladı. Abdullah ona şöyle yazdı:

Öğleden sonra Leylâ’yı ve gençleri hatırladım,
çocukluk hatırası ise hatırlayan için bir azaptır.

Gençlik geçip gider; ben de onun zorluğunu özledim,
ve ey, onda ne tutkun vardı, o kaçıp gittikten sonra.

Artık gençliği ve onun kaybını anmayı bırak,
senden ayrıldığında geriye kalan izlerini de bırak ve vazgeç.

Hepsi gidip de bir kaynak bulamadıklarında,
ölüm pınarından başka, dostlara ağla.

Kaderleri onları çağırdı; halktan günü yaklaşan kimsenin
bil ki o günü ertelenmeyecektir.

İşte onlar benim taraftarlarım ve sığınağımdı,
bir hatırlanınca içi yananla yüzleştiğim gün.

Onlardan sonra, bir eğlence olarak,
dünyaya ait hiçbir şeyi ve ömrümün uzamasını istemedim.

Diyorum ki: Vallahi, ölür ve gömülürsem unutulur;
ama sağ oldukça onları anmayı asla unutmayacağım.

Azrâ halkına selam olsun, Allah’tan kat kat;
ve kümülüs bulutlar oraya su indirsin.

Ve Hucr, Allah’tan rahmet görsün,
çünkü Hucr Allah’ı razı etmiş ve mazur görülmüştür.

Sürekli seller ve daimî yağmurlar da
Hucr’un kabri üzerine, toplanma için çağrılıncaya kadar sürsün.

Ey Hucr, atların boğazlarını kim yaracak,
zalim davrandığında saldırgan hükümdarınkini kim?

Senden sonra gerçeği, takvayı anlatarak kim öğüt verecek,
zulüm anıldığında onu kim değiştirecek?

Sen ne iyi bir İslam kardeşiydin!
Ve ben senin için ebedilik verilmesini ve sevindirilmeni dilerim.

Savaşta kılıca hakkını verirdin,
iyiliği tanır ve kötülükten beri olurdun.

Ey Humeym’in iki kardeşi, ikiniz de korunmuştunuz,
iyi işlere kolayca hazırlanmıştınız; o halde müjdeyi alın!

Ey iki Kindeli kardeşim, müjdeyi alın!
Çünkü ikiniz de size müjde verilmek üzere hayatta tutuldunuz.

Ey Hadramut, Gâlib
ve Şeybân kardeşleri, kolay bir hesapla karşılaştınız.

Siz mutlu oldunuz; büyük ölüm anındaki
çekişmenizden daha yerinde, daha sebatlı bir şey duymadım.

Yıldız parladıkça, kumru her iki vadinin derinliğinde
ötüp hışırdadıkça hepinize ağlayacağım.

Böylece, zulmetmeden, şöyle dedim: “Ey Tayy oğlu Gavs!
Aranıza götürüleceğimden korktuğumda,

Kardeşini savunma fırsatın vardı da savunmadın mı?
Oysa kendini savundu, eğilip sonra yere düşene kadar.

Benden ayrıldınız ve ben yapayalnız kaldım,
sanki ellerle sıkıştırılmış bir yabancıymışım gibi.

Her baskında sizin için benim gibisi kim var?
Cesaret ortaya çıktığında sizin için benim gibisi kim var?

Savaş başladığında sizin için benim gibisi kim var?
Oysa canını ortaya koyan onda etkin ve kuşanmıştı.”

İşte ben şimdi Tayy dağlarında oturan,
sürgün edilmiş biriyim; Allah dileseydi bunu değiştirebilirdi.

Düşmanım beni, hicret ettiğim yerden haksız yere sürdü,
ben de Allah’ın dileyip takdir ettiğine razı oldum.

Kavmim beni hiçbir suç olmadan teslim etti,
sanki onlar benim kavmim ve akrabalarım değilmiş gibi.

Eğer Tayy dağlarında bir yurda alışmış olsaydım,
o da kısa süreli bir yurt ve mevcudiyet olsaydı,

Yabancı sayılmaktan korkmazdım.
Allah, O’na söveni rezil etsin ve bunu artırıp çoğaltsın.

Allah Hadramutlu düşman Vâil’i de rezil etsin,
ve bol mızrak uçlarıyla yok oluşa uğrasınlar.

Ve bize karşı saf tutup şaşırtıcı bir yalan söyleyen
topluluk da helake uğrasın.

Ey topluluk, beni Tayy oğlu Gavs ile bir tutmayın,
çünkü kaderleri onları bedbaht etti ve değiştirildi.

Ben üzerlerine zırhlı bir atla saldırmıyorum
ve Küveyfe’de üstlerine toz kaldırmıyorum.

Doğuya yönelerek yola çıkarsan dostuma söyle,
Cedîle’yi ve iki topluluğu, Ma‘n ile Buhtur’u,

Ve Tayy’ın aslından Nebhân’ı ve el-Afnâ’yı:
“Ben sizin aranızda güçlü, mal sahibi biri değil miyim?

Udeyb savaş gününü hatırlamıyor musunuz? O gün önümdeki
en kuvvetli yeminim asla geri döner görülmeyeceğimdi.

Ve topluluk savunmasızken Mihrân’a saldırışımı
ve cesur, ölümden korkmayan pazubent sahibini öldürüşümü?

Ve Celûlâ savaş günü olduğunda ben kınanmadım;
Nihâvend ve Tüster savaş günlerinin zaferlerini?

Ve su çukuru savaş gününde mızraklar
Sıffîn’de omuzlarında kırılırken beni unutuyorsunuz.

Onun Rabbi, beni reddetmesi ve hayal kırıklığına uğratması yüzünden
Adî b. Hâtim’i bolca cezalandırsın.

Ey Hâtim oğlu, pervasız cesaretimi unutur musun?
Akşamleyin saldırganlığın sana Hizmîr’e karşı yardım etmedi.

Yakınlar çekilip uzaklar kaçarken
seni halka karşı ben savundum ve tek başıma zafer kazandım.

Benim karşılığım ise sizin aranızda mahrum bırakılmam,
hapsedilmem, aşağılanmam ve esir edilmem oldu.

Bana döneceğine dair senden nice vaatlerim var;
ama tilki bile benim hakkımdaki belirlenmiş vakitten kaçamaz.”

Sonra bir süre yaşlı dişi deveyle ilgilenmeye başladım
ve bazen çobanlar su içmeye çağırınca ben de çağırırdım.

Sanki ben bir baskın için yarış atına binmemişim
ve zırhlı rakibi yere serilmiş halde bırakmamışım gibi,

Ve geri çekilen geri geri gider, sonra ileri geri çekerken
kılıçla saldıran süvarilere karşı çıkmamışım gibi,

Ve birliğin hemen ardından yarış atını,
Sicâs ve Ebher tepelerine yönelerek mahmuzlamamışım gibi,

Ve saldırıda benden ceylanları korkutup uzaklaştırmamışım gibi,
tıpkı dişi deve için su içme yeri gibi; sonra muzaffer olarak inerim,

Ve Kâzvin’de, Şervin’de birbirlerine mızrak saplayan
süvariler arasında görülmemişim, Kundur’a akın etmemişim gibi.

Ve o, övgüye değerliği benden gitmiş bir zamandı;
ona dair bilinen şey benim için bilinmez oldu.

Ben uzak olsam, aralarında yitip gizlenmiş olsam da
kavmim uzak durmazdı.

Onlardan sonra dünya ve hayatta hiçbir hayır yoktur,
istersem meskenim uzak olsun ve onlardan alıkonmuş olayım.

Fakat Abdullah b. Halîfe, Ziyâd ölmeden önce iki dağda öldü.

Ubeyde el-Kindî, sonra el-Beddî, Hucr’u terk etmesi sebebiyle Muhammed b. el-Eş‘as’ı kınayarak şöyle dedi:

Dayına teslim ettin; önünde korku ile savaşmadın,
oysa sen olmasaydın ona ulaşılamazdı.

Muhammed ailesinin elçisini öldürdün,
onun kılıçlarını ve zırhını soyup aldın.

Eğer Esed’den olsaydın, asaletimi anlardın
ve el-Hubâb ailesini benim için şefaatçi sayardın.

Bu yılda Ziyâd, el-Hakem b. Amr el-Gıfârî’nin ölümünden sonra Rebî‘ b. Ziyâd el-Hârisî’yi Horasan’a vali olarak gönderdi. El-Hakem ölümünden sonra kendi görev alanında yerine Enes b. Ebî Ünâs’ı bırakmıştı. El-Hakem öldüğünde onun cenaze namazını kıldıran da bu Enes’ti. El-Hakem, Khuleyd b. Abdullah el-Hanefî’nin kardeşi Hâlid b. Abdullah’ın evine gömüldü. El-Hakem, Enes’i tayin ettiğini Ziyâd’a yazmıştı. Bunun üzerine Ziyâd Enes’i görevden aldı ve yerine Khuleyd b. Abdullah el-Hanefî’yi getirdi. Bana Ömer - Ali b. Muhammed şöyle anlattı: Ziyâd, Enes’i görevden alıp yerine Khuleyd b. Abdullah el-Hanefî’yi getirince Enes şöyle dedi:

Benim hakkımda Ziyâd’a kim haber verecek?
Haberci onunla birlikte ağır ağır yürür.

Beni görevden alıp Khuleyd’i mi besliyorsun?
Hanîfe istediğini buldu.

Yemâme’ye gidin ve orayı ekip biçin,
çünkü ilkiniz de sonuncunuz da kölelerdir.

Ziyâd, Khuleyd’i bir ay görevde tuttu, sonra onu azledip bu yılın başında Horasan’a Rebî‘ b. Ziyâd el-Hârisî’yi tayin etti. İnsanlar aileleriyle birlikte Horasan’a göç ettiler ve oraya yerleştiler. Sonra Ziyâd, Rebî‘i de görevden aldı.

Bana Ömer - Ali - Mesleme b. Muhârib ve Abdurrahman b. Abîn el-Kureşî şöyle anlattılar: Rebî‘ Horasan’a ulaştı ve Belh’i sulh yoluyla fethetti; çünkü el-Ahnef b. Kays onlarla barış yaptıktan sonra orayı kapatmışlardı. Kuhistan’ı da zorla fethetti. Onun bölgelerinde Türkler vardı; onlardan bir kısmını öldürdü, bir kısmını da kaçırdı. Kurtulanlardan biri, daha sonra vali olduğunda Kuteybe b. Müslim’in öldürdüğü Nîzek Tarhan’dı. Bana Ömer - Ali şöyle anlattı: Rebî‘, hizmetkârı Ferruh ve cariyesi Şerîfe ile birlikte sefere çıktı ve nehri geçti. Yağma yaptı ve sağ salim döndü; bunun üzerine Ferruh’u azat etti. El-Hakem b. Amr da valiliği sırasında ondan önce nehri geçmişti, fakat bir fetih gerçekleştirmemişti.

Bana Ömer - Ali b. Muhammed şöyle anlattı: Nehirden su içen ilk Müslüman, el-Hakem’in bir mevlâsıydı; suyu kalkanıyla almıştı. Sonra onu el-Hakem’e verdi. El-Hakem de içti, abdest aldı ve nehrin ötesinde iki secde yaptı. Bunu yapan ilk kişi oydu; sonra geri döndü.

Bu yılda hacda halka Yezîd b. Muaviye başkanlık etti. Ahmed b. Sâbit bunu bana, İshak b. Îsâ aracılığıyla Ma‘şer’den nakleden kişiden aktardı; Vâkıdî de aynı şekilde söyledi. Bu yıl Medine valisi Saîd b. el-Âs idi. Ziyâd ise Kûfe, Basra ve bütün doğu bölgelerinin başındaydı. Şüreyh Kûfe’de yargı işlerine bakıyordu. Umeyr b. Yesribî de Basra’da yargı işlerine bakıyordu.
Elli İkinci Yıl Olayları: Vâkıdî, Sufyân b. Avf el-Ezdî’nin akınının bu yıl meydana geldiğini ve onun Bizans topraklarına yaptığı kış seferinin de bu yılda olduğunu ileri sürdü. Ayrıca Sufyân’ın orada öldüğünü ve yerine Abdullah b. Mes‘ade el-Fezârî’yi halef tayin ettiğini de ileri sürdü.

Başka kimseler ise, bu yıl Bizans topraklarına yapılan kış seferinde halka Büsr b. Ebî Ertât’ın komuta ettiğini ve Sufyân b. Avf el-Ezdî’nin de ona eşlik ettiğini söylediler. Yine bu yılda yaz seferine Muhammed b. Abdullah es-Sakafî’nin komuta ettiğini de söylediler.

Ebû Ma‘şer, Vâkıdî ve başkalarına göre bu yılda hacda halka Saîd b. el-Âs başkanlık etti. Bu yıl eyalet merkezlerindeki görevliler, önceki yıldaki görevlilerin aynısıydı.
Elli Üçüncü Yıl Olayları: Bu yıl meydana gelen olaylardan biri de Abdurrahman b. Ümmü’l-Hakem es-Sakafî’nin Bizans topraklarına yaptığı kış seferiydi.

Bu yıl denizde bulunan bir ada olan Rodos fethedildi. Onu Cünâde b. Ebî Ümeyye el-Ezdî fethetti. Muhammed b. Ömer’e göre Müslümanlar oraya yerleştiler, orayı ekip biçtiler ve orada servet elde ettiler. Sığırlar otlatılıyordu; akşam olunca onları kaleye getiriyorlardı. Ayrıca denizde kendilerine baskın yapmak isteyenleri haber vermek için gözcüleri de vardı. Böylece onlara karşı hazırlıklı oluyorlardı. Onlar Bizanslılar için son derece zorluk çıkaran bir güç haline geldiler. Bunun üzerine Bizanslılar onları denizden kuşattılar ve gemilerinin yolunu kestiler. Muaviye onlara bol miktarda erzak ve maaş gönderirdi; düşman da onlardan korkardı. Muaviye ölünce Yezîd b. Muaviye onları geri getirdi.

Bu yılda ayrıca Ziyâd b. Sümeyye’nin ölümü de meydana geldi.

Bana Ömer – Züheyr – Vehîb – babası – Muhammed b. İshak – Muhammed b. ez-Zübeyr – Fil, Ziyâd’ın mevlâsı şöyle anlattı: Ziyâd Irak’ı beş yıl yönetti, sonra bu yıl öldü.

Bana Ömer – Ali b. Muhammed şöyle anlattı: Ziyâd Irak’a geldiğinde orada 53. yıla kadar kaldı; sonra Ramazan ayında (20 Ağustos – 18 Eylül 673) Kûfe’de öldü. Bu sırada Basra’daki vekili Semure b. Cündeb idi.
Ziyâd b. Sümeyye’nin Ölümü: Bana Abdullah b. Ahmed el-Mervezî – babası – Süleyman – Abdullah b. el-Mübarek – Abdullah b. Şevzeb – Kesîr b. Ziyâd şöyle anlattı:

Ziyâd, Muaviye’ye şöyle yazdı:
“Ben Irak’ı sol elimle ele geçirdim, sağ elim ise boş duruyor.”

Bunun üzerine Muaviye ona el-Arad’ı da ekledi; bu bölge Yemâme ve ona bitişik yerlerdi. Bunun üzerine İbn Ömer onun aleyhine dua etti. Ziyâd vebaya yakalandı ve öldü. İbn Ömer bu haberi duyunca şöyle dedi:

“Defol git ey İbn Sümeyye! Bu dünya senin için kalıcı değildir ve sen ahireti de elde edemedin.”

Bana Ömer – Ali şöyle anlattı:

Ziyâd, Muaviye’ye şöyle yazdı:
“Ben Irak’ı senin için sol elimle ele geçirdim, sağ elim ise boş. O halde onu Hicaz ile doldur.”

Bu mesajı el-Heysem b. el-Esed en-Nehaî ile gönderdi. Muaviye de Ziyâd için yazdığı ahidnâmeyi el-Heysem ile gönderdi.

Hicaz halkı bunu duyunca içlerinden bir grup Abdullah b. Ömer b. el-Hattâb’a giderek durumu anlattı. O da şöyle dedi:

“Allah’a dua edin ki sizi onun sıkıntısından kurtarsın.”

Sonra onlarla birlikte kıbleye yöneldi ve dua etti. Bunun ardından Ziyâd’ın parmağında veba çıktı. Ziyâd kadısı olan Şüreyh’e haber göndererek şöyle dedi:

“Başıma geleni görüyorsun. Bana onu kesmem tavsiye edildi. Bana öğüt ver.”

Şüreyh ona şöyle öğüt verdi:

“Elinde yara izleri kalmasından ve kalbinde acı olmasından korkarım. Ayrıca ecel yine de yaklaşabilir. Böylece Allah’ın huzuruna elini kesmiş, sakat kalmış halde çıkarsın; üstelik O’nunla karşılaşmaktan kaçındığın için elini kesmiş olursun. Öte yandan bir süre sonra iyileşme ihtimali de vardır. Sen elini kesmiş olursun ama yine de sakat olarak yaşamaya devam eder ve oğlun için bir ayıp olursun.”

Bunun üzerine Ziyâd bu düşünceden vazgeçti ve Şüreyh oradan ayrıldı. Şüreyh’e bu konu sorulduğunda Ziyâd’a verdiği öğüdü anlattı. Bunun üzerine ona şöyle dediler:

“Niçin ona kesmesini tavsiye etmedin?”

Şüreyh şöyle cevap verdi:

“Resul şöyle buyurdu: ‘Nasihat eden kimse güvenilir sayılır.’”

Bana Abdullah b. Ahmed el-Mervezî – babası – Süleyman – Abdullah şöyle anlattı:

Birinden işittim; Ziyâd elini kesme konusunda Şüreyh’e danışmıştı. Şüreyh şöyle cevap verdi:

“Bunu yapma. Eğer yaşarsan sakat kalırsın; eğer ölürsen kendine karşı günah işlemiş olursun.”

Ziyâd şöyle dedi:

“Ben veba ile aynı örtü altında uyuyorum.”

Bunun üzerine bunu yapmaya karar verdi. Fakat ateşi ve dağlama aletini görünce korkuya kapıldı ve bundan vazgeçti.

Bana Ömer – Abdülmelik b. Kureyb el-Asmâî – İbn Ebî Ziyâd şöyle anlattı:

Ziyâd ölüm döşeğindeyken oğlu ona şöyle dedi:

“Ey babacığım, seni kefenlemek için altmış elbise hazırladım.”

Ziyâd şöyle cevap verdi:

“Ey oğlum, bundan daha iyi bir elbise babana yaklaştı.”
veya
“Matem çabuk geçer.”

Bunun ardından öldü ve Kûfe’nin yanında bulunan es-Süveyye’de defnedildi.

O, Yezîd’i Hicaz’a vali olarak göndermişti. Bunun üzerine Miskîn b. Dârim şöyle dedi:

“İslam’ın ‘artışının’ yok olup gittiğini gördüm,
Ziyâd bizden ayrılıp gittiğinde.”

Ferazdak, Miskîn’e şöyle dedi — Ziyâd ölmeden önce onu hicvetmemişti:

“Ey Miskîn! Allah gözünü ağlatsın;
ama gözyaşların yanlış yere döküldü.

Sen Meysânlı bir kâfir için ağlıyorsun,
tıpkı Kisrâ veya Kayser gibi bir adam için.”

Ben de ölümünün haberi bana geldiğinde ona şöyle derim:

“Onun yerine çölde toz içinde bir ceylan olsaydı daha iyiydi.”

Bunun üzerine Miskîn ona şöyle cevap verdi:

“Ey konuşmayan adam!
Benimle karşı çıkmadan halka önderlik etmeyen kişi!

O halde bana benim gibi bir amca veya babam gibi bir baba
yahut benim gibi gerçek bir dayı getir.

Amr b. Amr gibi biri ya da Zürâre gibi bir baba,
veya el-Bişr; her yönden dağlardan geldim.

Yanımda mızrak gibi şeyler, yüzücü gibi adamlar
ve gece yolculuklarından sonra bir deve vardır.

Bu savunma günleri içindir,
bu benim binitim içindir ve bu da ayrılışımın aletidir.”

Ferazdak ise şöyle cevap verdi:

“Yıkım yerine vardığında Ziyâd’a söyle ki
dişi kumru kutsal yerden uçtu.

Uçtu ve kanadının ön tüyleri ona nispet edilmeye devam etti,
ta ki nehirlerden ve sazlıklardan yardım isteyinceye kadar.”

Bana Abdullah b. Ahmed – babası – Süleyman – Abdullah – Cerîr b. Hâzim – Cerîr b. Yezîd şöyle anlattı:

Ziyâd’ı gördüğümde yüzü kızarmıştı. Sağ gözünde hafif bir şaşılık vardı. Sakalı beyaz ve üçgen biçimindeydi. Yamalanmış bir gömlek giyiyordu. Üzerinde dişi bir katır vardı ve dizginini gevşetmişti.

Bu yıl ayrıca Ziyâd’ın Horasan valisi olan Rebî‘ b. Ziyâd el-Hârisî de öldü.
Rebî‘ b. Ziyâd el-Hârisî’nin Ölümü: Bana Ömer – Ali b. Muhammed şöyle anlattı:

Rebî‘ b. Ziyâd, Horasan’da iki yıl ve birkaç ay valilik yaptı ve Ziyâd’ın öldüğü yıl öldü. Yerine oğlu Abdullah b. Rebî‘i halef tayin etmişti. Abdullah iki ay valilik yaptı, sonra o da öldü. Ziyâd’ın Rebî‘ için yazdığı tayin mektubu, Rebî‘ defnedildikten sonra Horasan’a ulaştı. Abdullah b. Rebî‘ ise Horasan’da kendi yerine Khuleyd b. Abdullah el-Hanefî’yi tayin etti.

Ali – Muhammed b. el-Fadl – babası şöyle rivayet etti:

Rebî‘ b. Ziyâd’ın bir gün Horasan’da Hucr b. Adî’den söz ettiğini duydum. Şöyle diyordu:

“Hucr’dan sonra Araplar esaret altında öldürülmeye devam edecekler. Eğer onun ölümü sırasında ayağa kalkmış olsalardı, içlerinden hiçbir adam esaret altında öldürülmezdi. Fakat boyun eğdiler; böylece hor görüldüler.”

Rebî‘ bu sözleri söyledikten sonra bir hafta daha yaşadı. Sonra bir Cuma günü beyaz elbiseler giyerek dışarı çıktı ve şöyle dedi:

“Ey insanlar! Hayattan yoruldum ve bir dua edeceğim.”

Onlar da “Âmin” dediler.

İbadetten sonra ellerini kaldırarak şöyle dedi:

“Ey Allah’ım! Eğer Senin katında iyi bir iş yapmışsam, beni hemen yanına al.”

İnsanlar da “Âmin” dediler.

Sonra dışarı çıktı ve elbiseleri gözden kaybolmadan önce yere yığıldı. Onu evine taşıdılar. O da oğlu Abdullah’ı yerine halef tayin ederek aynı gün öldü. Daha sonra oğlu da öldü; o da yerine Khuleyd b. Abdullah el-Hanefî’yi halef tayin etmişti. Ziyâd, Khuleyd’in görevini onayladı ve kendisi de Khuleyd Horasan’da görevdeyken öldü.

Ziyâd ölürken Kûfe’ye Abdullah b. Hâlid b. Esîd’i vali tayin etmişti. Muaviye ise Semure’yi Basra valisi olarak on sekiz ay görevde bıraktı.

Ömer – Ca‘fer b. Süleyman ed-Dubâî şöyle rivayet etti:

Muaviye, Ziyâd’dan sonra Semure’yi altı ay daha görevde bıraktı; sonra onu görevden aldı. Bunun üzerine Semure şöyle dedi:

“Allah Muaviye’ye lanet etsin! Eğer Allah’a Muaviye’ye itaat ettiğim kadar itaat etmiş olsaydım, beni asla cezalandırmazdı.”

Bana Ömer – Musa b. İsmail – Süleyman b. Müslim el-İclî – babası şöyle anlattı:

Bir gün mescidin yanından geçiyordum. Bir adam Semure’ye geldi ve malının zekâtını getirdi. Sonra mescide girip ibadet etmeye başladı. Başka bir adam geldi ve onun başını kesti. Başı mescidde kaldı, gövdesi ise yakınında yerdeydi. Ebû Bekre oradan geçerken şöyle dedi:

“Allah şöyle buyurur: ‘Arınan kurtuluşa ermiştir; Rabbinin adını anmış ve ibadet etmiştir.’”

Babam şöyle dedi: Ben buna şahit oldum. Semure, şiddetli bir don vuruncaya kadar ölmedi; böylece kötü bir ölümle öldü. Onun birçok insanı getirttiğine ve önüne koydurduğuna şahit oldum. Her birine şöyle sorardı:

“Dinın nedir?”

Adam şöyle cevap verirdi:

“Ortağı olmayan tek Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna ve benim Harurîlerden olmadığıma şahitlik ederim.”

Bunun ardından adam dışarı çıkarılır ve başı kesilirdi. Böylece öldürülenlerin sayısı yirmiden fazla oldu.

Bu yılda Ebû Ma‘şer, Vâkıdî ve başkalarına göre hacda halka Saîd b. el-Âs başkanlık etti. Bu yıl Medine valisi Saîd b. el-Âs idi. Ziyâd’ın ölümünden sonra Kûfe valisi Abdullah b. Hâlid b. Esîd b. el-Âs oldu. Ziyâd’ın ölümünden sonra Basra’da Semure b. Cündeb valilik yaptı. Horasan’da ise Khuleyd b. Abdullah el-Hanefî vali idi.
Elli Dördüncü Yıl Olayları: Bu yılda Muhammed b. Mâlik’in Bizans topraklarına yaptığı kış seferi ve Ma‘n b. Yezîd es-Sülemî’nin yaptığı yaz seferi meydana geldi.

Vâkıdî’nin söylediğine göre bu yıl ayrıca Cünâde b. Ebî Ümeyye’nin Konstantinopolis yakınındaki denizde bulunan ve Ervâd adı verilen bir adayı fethetmesi de gerçekleşti. Muhammed b. Ömer şöyle rivayet etti: Müslümanlar orada bir süre kaldılar — yedi yıl kaldıkları da söylenir — ve bu sırada Mücâhid b. Cebr de oradaydı.

Ka‘b’ın karısının oğlu Tubey‘ şöyle dedi:
“Şu basamağı görüyor musunuz? O kaldırıldığında memlekete dönüşümüzün haberi gelecektir.”

Bunun ardından şiddetli bir rüzgâr çıktı ve basamağı uçurdu. Ardından Muaviye’nin ölümünü haber veren biri geldi ve Yezîd’in geri dönülmesini emreden mektubu ulaştı. Bunun üzerine biz de geri döndük. Bundan sonra ada ıssız ve harap kaldı; Bizanslılar da güvende kaldılar.

Bu yıl ayrıca Muaviye, Saîd b. el-Âs’ı Medine valiliğinden azletti ve yerine Mervân b. el-Hakem’i vali olarak tayin etti.
Muaviye’nin Saîd’i Azledip Mervân’ı Medine Valisi Yapmasının Sebebi: Bana Ömer – Ali b. Muhammed – Cüveyriye b. Esmâ – onun şeyhleri şöyle anlattılar:

Muaviye, Mervân ile Saîd b. el-Âs’ı birbirlerine karşı kışkırtırdı. Saîd b. el-Âs Medine’de görevdeyken ona şöyle yazdı:

“Mervân’ın evini yık.”

Fakat Saîd onu yıkmadı. Bunun üzerine Muaviye ona ikinci bir mektup göndererek yine evi yıkmasını emretti. Saîd yine bunu yapmadı. Bunun üzerine Muaviye onu görevden aldı ve Mervân’ı vali yaptı.

Muhammed b. Ömer ise şöyle rivayet etti:

Muaviye, Saîd b. el-Âs’a yazıp Mervân’ın bütün mallarını müsadere etmesini ve devlet malı yapmasını emretti. Ayrıca Mervân’dan Fedek’i de almasını emretti. Fedek’i Mervân’a daha önce Muaviye vermişti.

Bunun üzerine Saîd b. el-Âs ona şöyle yazdı:

“O benim yakın akrabamdır.”

Muaviye ikinci kez yazıp yine Mervân’ın mallarını müsadere etmesini emretti. Fakat Saîd b. el-Âs bunu reddetti. Her iki mektubu da alıp bir cariyenin yanına koydu.

Saîd b. el-Âs Medine’den azledilip Mervân vali olunca, Muaviye Mervân b. el-Hakem’e yazıp Saîd b. el-Âs’ın Hicaz’daki mallarını müsadere etmesini emretti. Bu mektubu da Mervân’ın oğlu Abdülmelik ile gönderdi.

Mervân şöyle dedi:

“Bu, Müminlerin Emiri’nin mektubu olmasaydı onu reddederdim.”

Bunun üzerine Saîd b. el-Âs, Muaviye’nin Mervân’ın malları hakkında kendisine yazdığı iki mektubu getirdi. Bu mektuplarda Muaviye ona Mervân’ın mallarını müsadere etmesini emretmişti. Saîd onları Mervân’a götürdü.

Mervân şöyle dedi:

“Saîd bize, bizim ona olduğumuzdan daha bağlıydı.”

Bunun üzerine Saîd’in mallarını müsadere etmekten vazgeçti.

Saîd b. el-Âs ayrıca Muaviye’ye şöyle yazdı:

“Bizim akrabalığımız konusunda Müminlerin Emiri’nin bize nasıl davrandığına şaşıyorum; öyle ki bizi birbirimize karşı kin besleyecek hale getirdi. Müminlerin Emiri, basireti ve hoşlanmadığı kötülüklere karşı kararlılığı ve bağışlayıcılığına rağmen aramızda uzaklık ve düşmanlık ortaya çıkardı. Oysa soyumuz bunu miras olarak devralacaktır. Vallahi biz tek bir amcanın oğulları olmasaydık, Allah bizi zulme uğramış halife uğruna destek olmak üzere onunla birleştirmezdi. Sözlerimizin uyumu içinde bizim için bir hak vardı; buna dikkat eder ve ondan hayır elde ederdik.”

Bunun üzerine Muaviye ona cevap yazarak bunu reddetti ve Saîd’in hatırı için onun kendisi hakkında bildiği en iyi davranışa döneceğini söyledi.

Rivayet yeniden Ömer – Ali b. Muhammed’e döner:

Muaviye Mervân’ı vali tayin ettiğinde ona şöyle yazdı:

“Saîd’in evini yık.”

Mervân bu işi yapmak üzere atına binip evi yıkmaya giderken Saîd ona şöyle dedi:

“Ey Ebû Abdülmelik, evimi mi yıkmaya gidiyorsun?”

Mervân şöyle cevap verdi:

“Evet. Müminlerin Emiri bana yazdı. Eğer kendi evimi yıkmamı yazsaydı onu da yapardım.”

Saîd şöyle dedi:

“Ben bunu yapmazdım.”

Mervân şöyle cevap verdi:

“Vallahi sana yazsaydı sen de yıkardın.”

Saîd şöyle dedi:

“Hayır, ey Ebû Abdülmelik.”

Sonra hizmetçisine şöyle dedi:

“Git ve Muaviye’nin mektubunu bana getir.”

Hizmetçi gidip Muaviye’nin Mervân’ın evinin yıkılması hakkında Saîd’e yazdığı mektubu getirdi.

Bunun üzerine Mervân şöyle dedi:

“Ey Ebû Osman! Sana benim evimi yıkmanı yazmış, fakat sen onu yıkmamış ve bana da haber vermemişsin.”

Saîd şöyle cevap verdi:

“Ben senin evini yıkmadım. Ama senden de emin değilim. Muaviye bizi birbirimize karşı kışkırtmak istedi.”

Bunun üzerine Mervân şöyle dedi:

“Anam babam sana feda olsun! Vallahi sen bizden daha faziletli ve daha çok nesle sahipsin.”

Sonra Mervân Saîd’in evini yıkmadan geri döndü.

Bana Ömer – Ali – Ebû Muhammed b. Zekvân el-Kureşî şöyle anlattı:

Saîd b. el-Âs Muaviye’nin yanına geldi. Muaviye ona şöyle sordu:

“Ey Ebû Osman, Ebû Abdülmelik’i nasıl bıraktın?”

Saîd şöyle cevap verdi:

“Onu senin işlerini yürütür ve emirlerini yerine getirir halde bıraktım.”

Muaviye şöyle dedi:

“O, pişmiş ekmeği yiyen bir ekmek sahibine benzer.”

Saîd şöyle dedi:

“Hayır vallahi ey Müminlerin Emiri. O halkla birliktedir. Onlara kırbaç kullanılmaz ve kılıç çekilmez. Okların çarpışması gibi karşılık verirler; bir ok senin lehine, bir ok senin aleyhine.”

Muaviye sordu:

“Peki seni ondan ayıran ne oldu?”

Saîd şöyle cevap verdi:

“O, itibarı için benden çekindi; ben de kendi itibarımdan dolayı ondan çekindim.”

Muaviye şöyle dedi:

“Peki sana neden bağlı?”

Saîd şöyle cevap verdi:

“Ben yokken de onu memnun ettim, yanındayken de onu memnun ettim.”

Muaviye şöyle dedi:

“Ey Ebû Osman, bizi bu küçük meselelerle bıraktın.”

Saîd şöyle cevap verdi:

“Evet ey Müminlerin Emiri. Yükü üstlendim, kararı yerine getirdim ve yakın oldum. Sen çağırırsan cevap veririm; sen bırakırsan çekilirim.”

Muaviye bu yıl ayrıca Semure b. Cündeb’i Basra valiliğinden azletti ve yerine Abdullah b. Amr b. Gaylân’ı vali tayin etti.

Bana Ömer – Ali b. Muhammed şöyle anlattı:

Muaviye Semure’yi azledip Abdullah b. Amr b. Gaylân’ı vali yaptı. Onu altı ay görevde tuttu. Abdullah b. Amr da Abdullah b. Hisn’i polislerinin başına getirdi.

Bu yıl Muaviye ayrıca Ubeydullah b. Ziyâd’ı Horasan valisi yaptı.
Ubeydullah b. Ziyâd’ın Horasan Valisi Olması: Bana Ömer – Ali b. Muhammed – Seleme b. Muhârib ve Muhammed b. Ebân el-Kureşî şöyle anlattılar:

Ziyâd öldükten sonra Ubeydullah Muaviye’nin yanına geldi. Muaviye ona şöyle sordu:

“Babamın kardeşi Kûfe’de yerine kimi vekil bıraktı?”

Ubeydullah şöyle cevap verdi:

“Abdullah b. Hâlid b. Esîd’i.”

Muaviye tekrar sordu:

“Basra’ya kimi tayin etti?”

Ubeydullah şöyle dedi:

“Semure b. Cündeb el-Fezârî’yi.”

Bunun üzerine Muaviye şöyle dedi:

“Eğer baban seni bir göreve tayin etmiş olsaydı ben de seni tayin ederdim.”

Ubeydullah şöyle dedi:

“Sana Allah adına yalvarırım; senden sonra biri bana ‘Baban ve amcan seni vali yapmış olsaydı ben de seni vali yapardım’ demesin.”

Muaviye, Benû Harb’den birini vali yapmak istediğinde onu önce Tâif’e vali yapardı. Eğer onun iyi iş yaptığını ve bu görevde şaşırılacak bir durum göstermediğini görürse ona Mekke valiliğini de eklerdi. Eğer orada da iyi idare eder ve görevini güzel yürütürse Medine’yi de bu iki göreve eklerdi. Böylece bir kimse Tâif’e vali tayin edildiğinde:

“O Abd Cedd ile birliktedir” denirdi.

Mekke’ye de vali yapıldığında:

“O Kur’an ile birliktedir” denirdi.

Medine’ye de vali yapıldığında ise:

“O ustalaşmıştır” denirdi.

Ubeydullah bunu söyleyince Muaviye onu Horasan’a vali yaptı. Onu vali tayin ettikten sonra şöyle dedi:

“Sana diğer valilerime güvendiğim gibi güveniyorum. Akrabalık bağımız ve benim katımdaki özel yerin sebebiyle sana şunu öğütlerim: Az bir şey için çok şeyi satma. Kendini kontrol et. Bir düşmanla anlaşma yaparsan ona sadık kal. Böylece hem kendin hem de benim üzerimden yük hafifler. Kapını halka açık tut; böylece onlardan haber alırsın. Sen ve onlar eşitsiniz. Bir iş hakkında karar verdiğinde bunu halka açıkça bildir; böylece kimse senden bir şey beklemez ve senden talepte bulunmaz, sen de onu yerine getirebilirsin. Düşmanla karşılaştığında eğer seni sınırda yenerlerse onların iç bölgelere girmesine izin verme. Arkadaşların senin bizzat yardımına ihtiyaç duyarsa bunu yap.”

Bana Ömer – Ali – Ali b. Mücahid – İbn İshak şöyle anlattı:

Muaviye Ubeydullah b. Ziyâd’ı vali yaparken şöyle dedi:

“Kılıç kesmezse onu zorla kullandır.”

Ayrıca ona şöyle dedi:

“Allah’tan kork ve hiçbir şeyi buna tercih etme; çünkü O’ndan korkmakta telafi vardır ve bu seni itibarını düşürmekten korur. Bir söz verirsen yerine getir. Az bir şey için çok şeyi satma. Bir şeyi iyice anlamadan ilan etme. İlan ettikten sonra da sana zarar verecek şekilde geri dönmesine izin verme. Düşmanla karşılaştığında yanında bulunanların sayısını çok tut. İnsanlardan Allah’ın kitabı üzerine yemin al. Hiç kimseyi hakkı olmayan bir şeyle kandırma. Kimseyi hakkından ümitsiz kılma.”

Bundan sonra Ubeydullah ondan ayrıldı.

Bana Ömer – Ali – Mesleme şöyle anlattı:

Ubeydullah, yirmi beş yaşındayken 53 yılının sonunda (673) Şam’dan Horasan’a doğru yola çıktı. Önceden Aslam b. Zür‘a el-Kilâbî’yi Horasan’a gönderdi. Şam’dan ayrılırken yanında el-Ca‘d b. Kays en-Nemerî vardı ve Ziyâd için mersiye tarzında recez okuyordu.

Ömer, Basra halkı hakkında haberler adlı kitabında şöyle rivayet etti:

Ebû’l-Hasan el-Medâinî bana şöyle anlattı: Muaviye Ubeydullah b. Ziyâd’ı Horasan’a vali tayin ettiğinde o sarık takmış halde çıktı — yakışıklı biriydi — ve el-Ca‘d b. Kays ona Ziyâd için bir mersiye okudu:

“Ey beni kınayan kişi, beni azarlamaya devam et
bugünden önce nimeti benden götüren şey hakkında.

İyilik sahibi gitti, kalıcı koruma da gitti,
lütuf, çok koyun, büyük servet, çok deve de gitti.

Sürüler uykudan sonra yürüyüp giderdi.

Keşke halkın en iyi atlarının hepsi
bugünden biraz önce zehir içmiş olsaydı,

Ramazan ayından dört gün geçmişken.”

Şiirin bir bölümünde de şöyle deniyordu:

“Geçmiş bir Salı günü,
Hükümdarın takdir ettiği şeyin gerçekleştiği bir gün:

Salih, Allah’ı tesbih eden ve güçlü bir adamın ölümü.

Ja‘d için bu kayıp içte yanıyor ve alevleniyordu.

Ziyâd sarp zirveli bir dağdı;
kusur arasan reddederdi.

Ziyâd yaşasaydı, Allah’ın onu
benden uzaklaştırmayacağını umardım.”

O gün Ubeydullah ağladı ve sarığı başından düştü.

Ubeydullah Horasan’a ulaştı. Sonra deve üzerinde nehirden geçerek Buhara dağlarına gitti. Böylece orduyla birlikte dağı aşarak Buharalılara ulaşan ilk kişi oldu. Buhara’ya bağlı Ramîsân ve Beykend’i fethetti ve oradan Buharalılara ulaştı.

Ali – Hasan b. Râşid – amcası şöyle rivayet etti:

Ubeydullah b. Ziyâd Buhara’da Türklerle karşılaştı. Hükümdarlarının karısı Kabç Hatun da kral ile birlikteydi. Allah onları yenilgiye uğratınca Türkler ona ayakkabılarını giymesini söylediler. O birini giydi, diğeri ise geride kaldı. Müslümanlar o çorabı ele geçirdiler ve değeri iki yüz bin dirhemdi.

Ali – Muhammed b. Hafs – Ubeydullah b. Ziyâd b. Ma‘mer – Ubâde b. Hisn şöyle rivayet etti:

Ubeydullah b. Ziyâd’dan daha cesur birini görmedim. Horasan’da bir Türk ordusu bize saldırdı. Onu savaşırken gördüm. Onlara hücum etti, saflarını yardı ve gözden kayboldu. Sonra kan damlayan sancağını kaldırdı.

Ali – Mesleme şöyle dedi:

Ubeydullah b. Ziyâd Buhara’dan iki bin kişiyi Basra’ya getirdi. Bunların hepsi çok iyi okçulardı.

Mesleme şöyle dedi:

Buhara’daki Türk ordusu Horasan’daki büyük ordulardan biriydi.

Ali – el-Hüzeli şöyle dedi:

Horasan’da beş ordu vardı. Bunlardan dördü ile el-Ahnef b. Kays karşılaştı: biri Kuhistan ile Ebreşehr arasında, üçü ise Mergâb’da. Beşinci ordu ise Kârîn’in ordusuydu; onu da Abdullah b. Hâzim dağıttı.

Ali – Mesleme şöyle dedi:

Ubeydullah b. Ziyâd Horasan’da iki yıl kaldı.

Bu yıl hacda halka Mervân b. el-Hakem başkanlık etti.

Ahmed b. Sâbit – bir ravi – İshak b. Îsâ – Ebû Ma‘şer şöyle rivayet etti. Vâkıdî ve başkaları da aynı şekilde söylediler:

Bu yıl Medine’de vali Mervân b. el-Hakem idi. Kûfe’de Abdullah b. Hâlid b. Esîd görevdeydi — bazıları orada Dahhâk b. Kays’ın görevde olduğunu söyledi — ve Basra’da Abdullah b. Amr b. Gaylân görevdeydi.
Elli Beşinci Yıl Olayları: Bu yıl meydana gelen olaylardan biri de Sufyan b. Avf el-Ezdî’nin Bizans topraklarına yaptığı kış seferidir. Bunu Vâkıdî söylemiştir. Ancak bazıları bu yıl Bizans topraklarına yapılan kış seferine Amr b. Muhriz’in komuta ettiğini söylemiştir. Başkaları ise oradaki kış seferine Abdullah b. Kays el-Fezârî’nin komuta ettiğini söylemiştir. Yine bazıları bunun Mâlik b. Abdullah olduğunu söylemiştir.

Bu yıl Muaviye, Abdullah b. Amr b. Gaylân’ı Basra valiliğinden azletti ve yerine Ubeydullah b. Ziyâd’ı tayin etti.
Muaviye’nin Abdullah’ı Azledip Basra’ya Ubeydullah’ı Tayin Edişi: Bana Ömer – Velîd b. Hişâm ve Ali b. Muhammed şöyle anlattılar (rivayetlerinde bazı farklılıklar vardır):

Abdullah b. Amr b. Gaylân Basra minberinde konuşurken Benû Dabbah’tan biri ona taş attı.

Ömer – Ebû’l-Hasan şöyle dedi: Bu kişinin adı Benû Dirâr’dan Cübeyr b. ed-Dahhâk idi.

Ali bu adamın elinin kesilmesini emredince o şöyle dedi:

“Dikkatli itaat ve teslimiyet
Benû Temîm için daha iyi ve daha bağışlayıcıdır.”

Bunun üzerine Benû Dabbah ona gelerek şöyle dediler:

“Arkadaşımız başına geleni kendi kendine getirdi ve emir ona cezasını verdi. Fakat onunla ilgili haber Müminlerin Emiri’ne ulaşırsa bize şahsî veya toplu ceza emretmeyeceğinden emin değiliz. Eğer emir uygun görürse bizim için bir mektup yazsın; içimizden biri bunu Müminlerin Emiri’ne götürüp emirimizin onun elini yalnızca şüphe üzerine ve açık bir delil olmaksızın kestiğini bildirsin.”

Bunun üzerine Abdullah onlar için Muaviye’ye bir mektup yazdı. Onlar da bu mektubu yılın başına kadar sakladılar.

Ebû’l-Hasan şöyle dedi:

Altı aydan az bir süre sonra Dabbîler Muaviye’ye gidip onun yanına girdiler ve şöyle dediler:

“Ey Müminlerin Emiri! O bizim arkadaşımızı haksız yere sakatladı. İşte sana yazdığı mektup.”

Muaviye mektubu okudu ve şöyle dedi:

“Benim görevlilerime karşı kısas uygulanamaz. Ona karşı yapılacak bir şey yoktur. Fakat isterseniz arkadaşınız için diyet ödeyebilirim.”

Onlar şöyle dediler:

“Öyleyse bunu yap.”

Muaviye onun diyetini beytülmâlden ödedi. Ardından Abdullah’ı görevden aldı ve onlara şöyle dedi:

“Eyaletinize kimi vali yapmamı isterseniz seçin.”

Onlar şöyle cevap verdiler:

“Müminlerin Emiri bizim için seçsin.”

Muaviye Basra halkının İbn Âmir hakkındaki görüşünü bildiği için şöyle dedi:

“İbn Âmir hakkında ne dersiniz? Onun faziletini, edebini ve temizliğini bilirsiniz.”

Onlar şöyle dediler:

“Müminlerin Emiri daha iyi bilir.”

Muaviye onların görüşünü anlamak için bunu birkaç kez tekrarladı. Sonra şöyle dedi:

“Sizin üzerinize yeğenim Ubeydullah b. Ziyâd’ı tayin ettim.”

Ömer – Ali b. Muhammed şöyle dedi:

Bu yıl Muaviye, Abdullah b. Amr’ı görevden aldı ve Basra’ya Ubeydullah b. Ziyâd’ı tayin etti. Ubeydullah da Horasan’a Aslam b. Zür‘a’yı tayin etti. Fakat o orada ne bir akın yaptı ne de bir bölge fethetti.

Ubeydullah, Abdullah b. Hisn’i polis kuvvetlerinin başına getirdi ve Zürâre b. Avfâ’yı kadı yaptı. Daha sonra onu görevden alıp yerine İbn Uzeyne el-Abdî’yi kadı tayin etti.

Bu yıl Muaviye ayrıca Abdullah b. Hâlid b. Esîd’i Kûfe valiliğinden azletti ve yerine Dahhâk b. Kays el-Fihrî’yi tayin etti.

Bu yıl hacda halka Mervân b. el-Hakem başkanlık etti. Bunu bana Ahmed b. Sâbit – İshak b. Îsâ – Ebû Ma‘şer rivayet etti.
Elli Altıncı Yıl Olayları: Bu yıl meydana gelen olaylardan biri de Cünâde b. Ebî Ümeyye’nin Bizans topraklarına yaptığı kış seferidir. Bunu Vâkıdî söylemiştir. Ancak bazıları bu kış seferine Abdurrahman b. Mes‘ûd’un komuta ettiğini söylemiştir. Yine bazıları Yezîd b. Şecere er-Rahâvî’nin denizden, İyâd b. el-Hâris’in ise karadan akın yaptığını söylemiştir.

Ahmed b. Sâbit – bir ravi – İshak b. Îsâ – Ebû Ma‘şer’in bana anlattığına göre bu yıl hacda halka Velîd b. Utbe b. Ebî Süfyân başkanlık etti.

Bu yıl Muaviye Receb ayında (20 Mayıs – 18 Haziran 676) umre yaptı.

Bu yıl Muaviye halkı oğlu Yezîd’i kendisinden sonra halife olarak tanımaya çağırdı ve onu veliaht yaptı.
Muaviye’nin Oğlu Yezîd’i Veliaht Yapmasının Sebebi: Bana el-Hâris – Ali b. Muhammed – Ebû İsmail el-Hemdânî ve Ali b. Mücâhid – eş-Şa‘bî şöyle anlattılar:

Muğîre Muaviye’nin yanına geldi ve zayıflığından şikâyet ederek görevinden çekildiğini bildirdi. Muaviye onu görevden aldı ve yerine Saîd b. el-Âs’ı tayin etmek istedi.

Muğîre’nin kâtibi bunu duydu ve Saîd b. el-Âs’ın yanına gidip ona bunu haber verdi. O sırada yanında Kûfelilerden Rebîa veya el-Rebî‘ adlı Huzâa kabilesinden biri bulunuyordu. Bu kişi Muğîre’ye giderek şöyle dedi:

“Ey Muğîre! Müminlerin Emiri’nin senden hoşlanmadığını düşünüyorum. Senin kâtibin İbn Huneys’i Saîd b. el-Âs’ın yanında gördüm. Ona Müminlerin Emiri’nin Kûfe’yi ona vereceğini söylüyordu.”

Muğîre şöyle dedi:

“Şair el-A‘şâ’nın söylediği gibi değil mi:

‘Efendin yok muydu da ihtiyaç içine düştün?
Belki efendin destekle geri döner.’

Yavaş ol! Ben Yezîd’e gideceğim.”

Muğîre Yezîd’in yanına giderek onun veliahtlığını teklif etti. Yezîd bunu babasına bildirince Muaviye Muğîre’yi yeniden Kûfe valiliğine tayin etti ve ondan Yezîd için biat alınması konusunda çalışmasını istedi.

Muğîre Kûfe’ye döndü. Kâtibi İbn Huneys ona gelip şöyle dedi:

“Vallahi seni aldatmadım, sana ihanet etmedim ve yönetiminden de hoşnutsuz değildim. Fakat Saîd’e bir iyiliğim vardı ve ona minnettardım.”

Muğîre bundan hoşnut oldu ve onu tekrar divanına aldı. Ayrıca Yezîd için biat alınması konusunda çalıştı ve bu konuda Muaviye’ye bir elçi gönderdi.

Bana el-Hâris – Ali – Mesleme şöyle anlattı:

Muaviye Yezîd için biat almak istediğinde Ziyâd’a yazıp onun görüşünü sordu. Ziyâd bunun üzerine Ubeyd b. Ka‘b en-Nümeyrî’yi çağırarak şöyle dedi:

“Her nasihat isteyen kişi emanet sahibidir ve her sırın konulacağı bir yer vardır. İnsanlarda iki kötü özellik vardır: sırları açıklamak ve layık olmayanlara nasihat vermek. Sırların yeri iki kişiden biridir: ahiret ehli olup sevap uman biri veya dünyaya ait olup onur ve basireti sayesinde itibarını koruyan biri. Ben bu iki özelliği de sende gördüm ve bundan dolayı seni övdüm. Seni yazıyla bildirmekte tereddüt ettiğim bir mesele için çağırdım.

Müminlerin Emiri bana yazdı ve Yezîd’i veliaht yapmaya karar verdiğini bildirdi. Fakat halkın hoşnutsuzluğundan korkuyor ve onların rızasını umuyor; bu konuda benden görüş istiyor. İslâm’ın korunması ve güvenliği önemlidir. Fakat Yezîd rahatına düşkün ve avlanmaya düşkün olduğu için ihmalkârdır. Müminlerin Emiri’ne benim adıma git ve ona Yezîd’in davranışlarını bildir. Ona şöyle de: ‘Bu işte acele etme; istediğini elde etmek için yavaş davranmak daha uygundur. Çünkü gecikerek elde edilen başarı, başarısız bir aceleden daha iyidir.’”

Ubeyd şöyle dedi:

“Bunun başka bir yolu var.”

Ziyâd sordu:

“Nedir o?”

Ubeyd şöyle dedi:

“Muaviye’nin görüşünü kötüleme ve oğlundan nefret etmesini sağlama. Ben Yezîd ile gizlice görüşür ve senin adına ona şöyle derim: Müminlerin Emiri sana yazıp Yezîd’in veliahtlığı hakkında görüşünü sordu. Sen de halkın onun bazı kusurlarından dolayı hoşnutsuz olmasından korkuyorsun. Ona, halkın hoşlanmadığı davranışları bırakmasını uygun gördüğünü söylerim. Böylece Müminlerin Emiri’nin halk karşısındaki delili güçlenir. Senin istediğin de gerçekleşmiş olur. Böylece Yezîd’i hazırlamış, Müminlerin Emiri’ni memnun etmiş ve ümmet hakkında korktuğun şeyden de kaçınmış olursun.”

Bunun üzerine Ziyâd şöyle dedi:

“Tam isabet ettin. Allah’ın bereketiyle git. Başarırsan inkâr edilmez; hata edersen bu ihanet sayılmaz. Allah dilerse senin hata edeceğini sanmıyorum.”

Ubeyd şöyle dedi:

“Sen düşündüğünü söylersin; Allah ise gizlide neyi biliyorsa onu takdir eder.”

Sonra Yezîd’in yanına gidip onunla bu konuda konuştu. Ziyâd da Muaviye’ye yazıp temkinli olmasını ve acele etmemesini tavsiye etti. Muaviye bunu kabul etti ve Yezîd daha önce yaptığı birçok şeyi yapmaktan vazgeçti.

Daha sonra Ubeyd Ziyâd’ın yanına döndü ve Ziyâd ona bir arazi ihsan etti.

Bana el-Hâris – Ali şöyle anlattı:

Ziyâd öldüğünde Muaviye Yezîd’i veliaht tayin eden belgeyi getirtti ve halka okudu. Ölmesi halinde Yezîd veliaht olacaktı. Halktan Yezîd için biat aldı; yalnız beş kişi hariç.

Bana Yakub b. İbrahim – İsmail b. İbrahim – İbn Avn – Nahle’de bulunan bir adam şöyle anlattı:

Halk Yezîd b. Muaviye’ye biat etti; yalnız şu kişiler hariç: Hüseyin b. Ali, İbn Ömer, İbn Zübeyr, Abdurrahman b. Ebî Bekir ve İbn Abbas.

Muaviye Medine’ye geldiğinde Hüseyin b. Ali’yi çağırarak şöyle dedi:

“Ey amcaoğlu! Halk Yezîd’e biat etti; yalnız senin başını çektiğin Kureyş’ten beş kişi hariç. Ey amcaoğlu, bu muhalefetin sebebi nedir?”

Hüseyin şöyle dedi:

“Onların başı ben miyim?”

Muaviye “Evet” dedi.

Hüseyin şöyle dedi:

“Onları çağır. Eğer onlar biat ederse ben de onlardan biri olurum; etmezlerse beni aceleye zorlama.”

Muaviye bunu kabul etti ve aralarındaki konuşmayı kimseye söylememesini istedi. Hüseyin bunu zor da olsa kabul edip ayrıldı.

İbn Zübeyr, Hüseyin’i yolda bekleyen bir adam gönderdi. Adam şöyle dedi:

“Kardeşin İbn Zübeyr soruyor: Ne oldu?”

Böylece Hüseyin’den bir şeyler öğreninceye kadar onu takip etti.

Daha sonra Muaviye İbn Zübeyr’i çağırdı ve ona da aynı sözleri söyledi. İbn Zübeyr de:

“Onları çağır; eğer biat ederlerse ben de ederim. Etmezlerse beni aceleye zorlama.”

dedi. Muaviye konuşmalarını gizli tutmasını istedi. Fakat İbn Zübeyr şöyle dedi:

“Ey Müminlerin Emiri! Biz Allah’ın haremindeyiz ve Allah’ın ahdi ağırdır.”

Böylece bunu kabul etmedi ve ayrıldı.

Daha sonra Muaviye İbn Ömer’i çağırdı ve onunla daha yumuşak sözlerle konuşarak şöyle dedi:

“Benden sonra Muhammed ümmetini çobansız koyunlar gibi bırakmaktan korkuyorum. Halk bunu kabul etti; yalnız Kureyş’ten beş kişi hariç. Sen onların başısın. Bu muhalefetin sebebi nedir?”

İbn Ömer şöyle dedi:

“Seni kınamadan ve kan dökülmesini önleyerek amacına ulaştıracak bir yol hakkında ne düşünürsün?”

Muaviye:

“Bunu isterim.” dedi.

İbn Ömer şöyle dedi:

“Tahtını açıkça kur. Ben de gelip sana biat edeyim; fakat şartım şu olsun: Ben senden sonra ümmetin üzerinde birleştiği kim olursa ona da biat ederim. Vallahi ümmet senden sonra Habeşli bir köle üzerinde birleşse bile ben ona da biat ederim.”

Muaviye bunu kabul etti. İbn Ömer evine döndü ve kapısını kapattı. İnsanlar gelmeye başladı fakat onları içeri almadı.

Sonra Muaviye Abdurrahman b. Ebî Bekir’i çağırdı ve şöyle dedi:

“Ey İbn Ebî Bekir! Bana hangi elinle veya hangi ayağınla karşı geliyorsun?”

Abdurrahman şöyle dedi:

“Umarım bu benim için hayırlı olur.”

Muaviye şöyle dedi:

“Vallahi seni öldürmeyi düşündüm.”

O şöyle cevap verdi:

“Bunu yaparsan Allah bunun sebebiyle dünyada seni lanete uğratır ve ahirette seni ateşe sokar.”

Nahle’deki ravi İbn Abbas’tan bahsetmemiştir.

Bu yıl Medine valisi Mervân b. el-Hakem idi. Kûfe’de Dahhâk b. Kays görevdeydi. Basra’da Ubeydullah b. Ziyâd, Horasan’da ise Saîd b. Osman görevdeydi.

Saîd’in Horasan valisi olmasının sebebi, bana Ömer – Ali – Muhammed b. Hafs’ın anlattığı şu olaydır:

Saîd b. Osman Muaviye’den Horasan valiliğini istedi. Muaviye şöyle dedi:

“Orada Ubeydullah b. Ziyâd var.”

Saîd şöyle dedi:

“Babam seni yetiştirmedi mi? Onun çabasıyla sen ulaşamadığı ve aşmayı istemediği en yüksek noktaya ulaştın. Fakat sen onun iyiliğine karşılık vermedin. Bu adamı (Yezîd’i) benim önüme geçirdin ve ona biat aldın. Vallahi ben baba, anne ve şahsiyet bakımından ondan daha iyiyim.”

Muaviye şöyle cevap verdi:

“Babanın bana olan iyiliğine karşılık vermem gerekir. Onun kanı için intikam almaya çalışmam da bunun içindi. Kuvvetlerimi toplamakta kendimi kınamam. Babanın Yezîd’in babasından üstünlüğüne gelince; vallahi senin baban benden daha iyiydi ve Peygamber’e daha yakındı. Annenin Yezîd’in annesinden üstünlüğü de inkâr edilmez. Kureyşli bir kadın Kelb kabilesinden bir kadından daha iyidir. Senin ona üstünlüğüne gelince; vallahi Guta’nın senin gibi adamlarla dolmasını isterim; fakat bu Yezîd için olacaktır.”

Bunun üzerine Yezîd şöyle dedi:

“Ey Müminlerin Emiri! O senin amcaoğlundur. Onun durumunu gözetmeye en layık olan sensin. O beni sana şikâyet etti; sen de onu uyar.”

Muaviye bunun üzerine Saîd’i Horasan’ın askerî işlerine, İshak b. Talha’yı ise vergilerini toplamaya tayin etti. İshak Muaviye’nin anne tarafından akrabasıydı. Annesi Ümm Ebân bt. Utbe b. Rebîa idi.

İshak er-Rey’e ulaştığında öldü. Bunun üzerine Saîd hem vergilerden hem de askerî işlerden sorumlu oldu.

Bana Ömer – Ali – Mesleme şöyle anlattı:

Saîd Horasan’a giderken yanında şunlar vardı: Evs b. Sa‘lebe et-Teymî (Kasr Evs’un efendisi), Talha b. Abdullah b. Halef el-Huzâî, el-Mühelleb b. Ebî Sufre ve Benû Amr b. Yerbû‘dan Rebîa b. Îsâ.

Bir vadinin içinde bedevîler hac yolcularının yolunu kesiyordu. Saîd’e şöyle denildi:

“İşte hacıların yolunu kesen insanlar. Senin onları yanında götüreceğinden korktukları için yola çıkmaya çekiniyorlar.”

Bunun üzerine Saîd Benû Temîm’den bazılarını çıkardı. Onların arasında Mâlik b. er-Reyb el-Mâzinî de vardı ve yanında gençler bulunuyordu. Bir şair onlar hakkında şöyle söyledi:

“Allah seni el-Kâsım’dan korusun,
kötü Ebû Hardabe’den korusun,
yol kesen Ghuveys’ten korusun,
ve Mâlik’ten ve onun zehirli kılıcından.”

Ali – Mesleme şöyle dedi:

Saîd b. Osman geldi ve nehri geçerek Semerkand’a ulaştı. Sughd halkı ona karşı çıktı. Gün boyunca savaştılar. Gece olunca savaşmadan ayrıldılar.

Bunun üzerine Mâlik b. er-Reyb Saîd’i eleştirerek şöyle dedi:

“Sen Sughd savaşında titreyip durdun,
öyle korkakça durdun ki Hristiyan olduğunu sandım.

Osman’da bildiğim bir şey yoktu,
sadece geri döndüğünde yanında bulunan oğulları vardı.

Benû Harb olmasaydı kanın,
kırık ve tek gözlü haşeratın içinde saçılırdı.”

Ertesi gün Saîd tekrar onların karşısına çıktı. Sughd halkı ona karşı koydu. Onlarla savaştı, onları bozgun uğrattı ve şehirlerinde kuşattı.

Sonra onunla barış yaptılar ve ileri gelenlerinin oğullarından elli genci rehine olarak ona verdiler. Saîd nehri tekrar geçti ve Tirmiz’de kaldı. Onlarla yaptığı anlaşmaya sadık kalmadı ve rehin gençleri Medine’ye götürdü.

Saîd b. Osman Horasan’a ulaştığında orada Ubeydullah b. Ziyâd adına görev yapan Aslam b. Zür‘a el-Kilâbî bulunuyordu. Aslam b. Zür‘a orada kalmaya devam etti; ta ki Ubeydullah b. Ziyâd ikinci kez Horasan’ı ona emanet ettiğini bildiren mektubu gönderinceye kadar.

Mektup Aslam’a ulaştığında gece Saîd b. Osman’ın kapısını çaldı. O sırada Saîd’in bir cariyesi erken doğum yaparak bir erkek çocuk doğurdu. Saîd şöyle diyordu:

“Bu yüzden Benû Harb’den bir adamı mutlaka öldüreceğim.”

Saîd Muaviye’nin yanına gidip Aslam’dan şikâyet etti. Bunun üzerine Kays kabilesi öfkelendi.

Hammâm b. Kabîse en-Nemerî Muaviye’nin yanına girdiğinde Muaviye onun gözlerinin kızarmış olduğunu fark etti ve şöyle dedi:

“Ey Hammâm, iki gözün de kızarmış.”

Hammâm şöyle dedi:

“Sıffin savaşında daha da kızarmıştı.”

Bu söz Muaviye’yi rahatsız etti. Saîd bunu görünce Aslam hakkında konuşmaktan vazgeçti. Böylece Aslam b. Zür‘a iki yıl boyunca Ubeydullah b. Ziyâd adına Horasan valisi olarak görevde kaldı.
Elli Yedinci Yıl Olayları: Bu yıl Abdullah b. Kays’ın Bizans topraklarına yaptığı kış seferi meydana geldi.

Vâkıdî’ye göre Mervân, Zilkade 57’de (5 Eylül - 4 Ekim 677) Medine’den azledildi. Başka birine göre ise Mervân bu yıl Medine valisiydi. Vâkıdî şöyle dedi: Muaviye, Mervân’ı azledince Medine’ye Velîd b. Utbe b. Ebî Süfyân’ı tayin etti. Ebû Ma‘şer’in rivayeti de Vâkıdî’ninki gibidir. Bu rivayeti bana Ahmed b. Sâbit er-Râzî – bir ravi – İshak b. Îsâ anlattı.

Bu yıl Kûfe’de görevli vali Dahhâk b. Kays idi. Basra’da Ubeydullah b. Ziyâd, Horasan’da ise Saîd b. Osman b. Affân görevliydi.
Elli Sekizinci Yıl Olayları: üyük olan Allah bize cihadı farz kıldı. İçimizde süresi belirlenmiş olanlar, hâlâ bekleyenler ve üstünlükleriyle salih galipler vardır. Aramızdan hâlâ bekleyenler, süresi belirlenmiş olan öncülerimizin yolundan gideceklerdir. Sizden kim Allah’ı ve O’nun mükâfatını isterse arkadaşlarının ve kardeşlerinin yolunu izlesin. Allah ona hem dünyanın mükâfatını hem de ahiretin daha iyi mükâfatını verecektir. Allah iyilik yapanlarla beraberdir.”

Muâz b. Cüveyn et-Tâî şöyle dedi:

“Ey İslâm ehli! Vallahi eğer zalimlere karşı cihadı ve zulmü reddetmeyi terk ettiğimizde Allah katında bir mazeretimiz olacağını bilseydik, onu terk etmek bizim için üstlenmekten daha kolay ve daha hafif olurdu. Fakat kalpler ve kulaklarla yaratıldığımız için biliyoruz ve kesin olarak inanıyoruz ki zalimleri cihadla durdurup zulmü değiştirmedikçe bizim için hiçbir mazeret olmayacaktır.”

Sonra şöyle dedi:

“Elini uzat da sana biat edelim.”

Bunun üzerine Muâz ve beraberindekiler Hayyân b. Zebyan’a elini tutarak biat ettiler.

Bu olay, Ümmü’l-Hakem’in oğlu olan Abdurrahman b. Abdullah b. Osman es-Sekafî’nin Kûfe valiliği sırasında oldu. O sırada polis teşkilatının başında Zâide b. Kudâme es-Sekafî bulunuyordu.

Bundan birkaç gün sonra insanlar Muâz b. Cüveyn b. Hüseyin et-Tâî’nin evinde toplandılar. Hayyân b. Zebyan onlara şöyle dedi:

“Ey Allah’ın kulları! Bana görüşünüzle nasihat edin. Bana nereye gitmemi emredersiniz?”

Muâz ona şöyle dedi:

“Bence bizimle birlikte Hulvân’a gitmelisin. Orada yerleşiriz. Çünkü orası ova ile dağ arasında, şehir ile sınır arasında bir bölgedir; yani Rey sınırıdır. Böylece şehirde, sınırda, dağlarda ve Sevâd’da bizim görüşümüzü paylaşan herkes bize katılır.”

Hayyân şöyle cevap verdi:

“Düşmanınız, insanlar size toplanmadan önce size yetişir. Canım üzerine yemin ederim ki siz toplanmadan önce sizi bırakmazlar. Ben ise sizi Kûfe’nin yanında, tuzlukların yakınında veya Zürare ile Hîre civarında çıkarmayı düşündüm. Sonra Rabbimize ulaşıncaya kadar onlarla savaşırız. Vallahi yüz kişiden az olduğunuz için düşmanınızı yenemeyeceğinizi ve onlara büyük zarar veremeyeceğinizi biliyorum. Fakat Allah sizin O’nun ve sizin düşmanınıza karşı cihad ettiğinizi bilirse mükâfatını alır ve günahtan kurtulursunuz.”

Onlar şöyle dediler:

“Bizim görüşümüz de seninki gibidir.”

Bunun üzerine İtrîs b. Urkub, Ebû Süleyman eş-Şeybânî şöyle dedi:

“Ben sizin görüşünüze katılmıyorum. Savaş konusundaki bilgimi ve tecrübemi bildiğinizi düşünürüm.”

Onlar şöyle dediler:

“Evet, dediğin gibidir. Peki senin görüşün nedir?”

İtrîs şöyle dedi:

“Şehir halkına karşı şehir içinde çıkmanızı doğru görmüyorum. Siz azsınız, onlar çok. Vallahi sizi kuşatmaktan başka bir şey yapmazlar ve sizi öldürmekle mutlu olurlar. Bu akıllıca bir siyaset değildir. Eğer çıkmak istiyorsanız düşmanınızı zarar verecek bir şekilde aldatın.”

Onlar:

“Peki görüşün nedir?” diye sordular.

İtrîs şöyle dedi:

“Muâz b. Cüveyn’in yerleşmeyi tavsiye ettiği Hulvân’a gidin ya da Aynü’t-Temr’e gidip orada kalın. Kardeşlerimiz haber alınca her taraftan bize gelirler.”

Hayyân b. Zebyan şöyle dedi:

“Vallahi siz ve arkadaşlarınız bu yönlerden birine giderseniz şehir halkının süvarileri size ulaşmadan orada duramazsınız. Sonra kendinizi nerede toparlayacaksınız? Vallahi dünyada zalim düşmanlara karşı zafer bekleyecek kadar çok değilsiniz. Şehrinizin yanında ayaklanın ve Allah’a itaatsizlik edenlere karşı O’nun emrine göre savaşın. Beklemeyin ve geciktirmeyin. Böylece cennete koşar ve fitneden kurtulursunuz.”

Onlar şöyle dediler:

“Öyleyse başka çaremiz yok. Sana karşı gelmeyeceğiz. Nerede istersen orada ayaklan.”

Hayyân, İbn Ümmü’l-Hakem’in valiliğinin iki yılından ilkinin sonuna kadar bekledi. İkinci yılın başında, Rebîü’l-Âhir ayının ilk günü (31 Ocak 678) Hayyân b. Zebyan’ın arkadaşları onun etrafında toplandı. O da şöyle dedi:

“Ey insanlar! Allah sizi hayırlı bir amaç için bir araya getirdi. Allah’a yemin ederim ki dünyadaki hiçbir şeyden zevk almam; çünkü günahkâr zalimlere karşı bu ayaklanmayı gerçekleştirmek için dünya zevklerini terk ettim. Vallahi bu ayaklanmamda ne dünyanın tamamını isterim ne de Allah’ın beni şehitlikten mahrum bırakmasını.”

İtrîs b. Urkub el-Bekrî şöyle dedi:

“Eğer şehir merkezinde onlarla savaşırsak erkekler bizimle savaşır; kadınlar, çocuklar ve cariyeler damlara çıkarak bize taş atarlar.”

İçlerinden biri şöyle dedi:

“Öyleyse bizi şehrin dışında, köprünün yanında durduralım.” Bu yer Zürare’nin bulunduğu yerdi; fakat Zürare daha sonra kurulmuştu.

Muâz b. Cüveyn şöyle dedi:

“Hayır, Banîkıyâ’ya gidelim. Düşmanınız yakında gelir. O zaman yüzümüzü onlara çevirir, evleri arkamıza alırız ve sadece bir yönden savaşırız.”

Onlar ayaklandılar. Üzerlerine bir ordu gönderildi ve hepsi öldürüldü.

Bundan sonra Kûfe halkı Abdurrahman b. Ümmü’l-Hakem’i şehirden çıkardı.

Hişâm b. Muhammed şöyle anlattı:

Muaviye İbn Ümmü’l-Hakem’i Kûfe valisi yaptı. Fakat o onlara kötü davrandı. Bunun üzerine onu şehirden çıkardılar. O da dayısı olan Muaviye’nin yanına geldi.

Muaviye ona şöyle dedi:

“Seni Kûfe’den daha iyi olan Mısır’a vali yapacağım.”

Onu Mısır’a gönderdi. Bu haber Muaviye b. Hudeyc es-Sekûnî’ye ulaşınca, Mısır’a iki günlük mesafede İbn Ümmü’l-Hakem ile karşılaştı ve şöyle dedi:

“Dayına geri dön. Vallahi bizi Kûfeli kardeşlerimize davrandığın gibi yönetmeyeceksin.”

Bunun üzerine o Muaviye’nin yanına geri döndü.

Muaviye b. Hudeyc daha sonra elçi olarak Şam’a geldi. Yol onun için süslenmişti; yani fesleğen çardakları kurulmuştu. Muaviye’nin yanına girdiğinde Ümmü’l-Hakem de oradaydı.

Ümmü’l-Hakem şöyle sordu:

“Bu kim ey Müminlerin Emiri?”

Muaviye şöyle dedi:

“Sert konuş! Bu Muaviye b. Hudeyc’tir.”

O şöyle dedi:

“Ona hoş geldin yok. Mu‘ayidî hakkında işitmek onu görmekten daha iyidir.”

Bunun üzerine Muaviye b. Hudeyc şöyle dedi:

“Yavaş ol ey Ümmü’l-Hakem! Vallahi sen evlendin ama şerefli olmadın; doğurdun ama seçkin olmadın. Günahkâr oğlunun bizi yönetmesini istedin ki bize Kûfeli kardeşlerimize davrandığı gibi davransın. Allah bunu ona nasip etmesin. Eğer yaparsa onu öyle bir darbeyle vururuz ki eğilip kalır; oturan kimse bundan hoşlanmasa bile.”

Bunun üzerine Muaviye ona dönüp şöyle dedi:

“Yeter.”

Bu yıl Ubeydullah b. Ziyâd Haricilere karşı daha da sertleşti. Esir aldığı birçok kişiyi öldürdü ve savaşta da bir grup Hariciyi öldürdü. Öldürdüğü esirler arasında Ebû Bilâl Mirdâs b. Udiyye’nin kardeşi Urve b. Udiyye de vardı.
Ubeydullah b. Ziyâd’ın Haricileri Neden Öldürdüğü: Bana Ömer – Züheyr b. Harb – Vehb b. Cerîr – babası – Îsâ b. Âsım el-Esedî şöyle anlattı:

İbn Ziyâd, kendine ait bir yarış için dışarı çıktı. Atları beklerken halk toplandı; Ebû Bilâl’in kardeşi Urve b. Udiyye de onların arasındaydı. Urve, İbn Ziyâd’a yaklaşarak şöyle dedi:

“Bizden önceki toplumlarda beş şey vardı, şimdi onlar bizim aramızda da ortaya çıktı: ‘Siz her yüksek yere bir alâmet mi dikiyorsunuz, boş yere iş yaparak? Sanki ebedî kalacakmışsınız gibi büyük yapılar mı ediniyorsunuz? Birini yakaladığınızda da zorba kimseler gibi mi yakalıyorsunuz?’”

İki kusur daha zikretti; fakat Cerîr onları hatırlamıyor.

Urve bunu söyleyince, İbn Ziyâd onun bu cüreti ancak yanında bir grup arkadaşı bulunduğu için gösterdiğini düşündü. Bunun üzerine ayağa kalktı, bineğine bindi ve yarışı bırakıp gitti.

Urve’ye şöyle denildi:

“Ne yaptın sen? Vallahi biliyorsun ki o seni öldürecek.”

Urve gizlenince İbn Ziyâd onu arattı. Urve Kûfe’ye geldi, orada yakalandı ve İbn Ziyâd’a gönderildi. İbn Ziyâd, Urve’nin ellerinin ve ayaklarının kesilmesini emretti. Sonra onu yanına çağırıp:

“Ne düşünüyorsun?” dedi.

Urve şöyle cevap verdi:

“Ben, senin bu dünyayı bana bozduğunu, ahireti de kendine bozduğunu düşünüyorum.”

Bunun üzerine Ubeydullah onu öldürdü; sonra kızını da getirtti ve onu da öldürdü.

Mirdâs b. Udiyye’ye gelince, o Ahvaz’a çıktı. İbn Ziyâd onu daha önce hapsetmişti. Bu, bana Ömer’in anlattığı rivayete göredir. O şöyle dedi:

Hallâd b. Yezîd el-Bâhilî bana anlattı: İbn Ziyâd, başkalarıyla birlikte Mirdâs b. Udiyye’yi de hapsetmişti. Hapishane görevlisi onun ibadetini ve gayretini görüyordu; bu yüzden geceleyin çıkmasına izin veriyordu. Şafak sökünce Mirdâs geri dönüp hapse giriyordu.

Mirdâs’ın bir dostu geceleyin İbn Ziyâd ile oturup konuşurdu. Bir gece İbn Ziyâd Haricilerden söz etti ve sabah onları öldürmeye karar verdi. Bunun üzerine Mirdâs’ın dostu hemen onun evine koşup haber verdi ve şöyle dedi:

“Hapisteki Ebû Bilâl’e haber gönderin de bilsin; çünkü o ölü adamdır.”

Mirdâs bunu duydu. Hapishane görevlisi de haberi öğrendi ve Mirdâs bunu öğrenip geri dönmez diye geceyi kaygı içinde geçirdi. Her zamanki dönüş vakti geldiğinde bir de baktı ki Mirdâs çıkagelmiş.

Görevli ona:

“Valinin ne yapmaya karar verdiğini duydun mu?” dedi.

Mirdâs:

“Evet, duydum.” dedi.

Görevli:

“Öyleyse bu sabah yine geldin ha?” dedi.

Mirdâs şöyle dedi:

“Evet. Sen, bana yaptığın iyilik yüzünden cezalandırılırsan sevap kazanmış olmazsın.”

Sabah olunca Ubeydullah geldi ve Haricileri öldürmeye başladı. Sonra Mirdâs’ı çağırttı. Mirdâs huzura getirilince, hapishane görevlisi — ki Ubeydullah’ın sütkardeşiydi — ayağa fırlayıp Ubeydullah’ın ayağına sarıldı ve:

“Bunu bana bağışla.” dedi; ardından onun hikâyesini anlattı.

Bunun üzerine Ubeydullah, Mirdâs’ı ona bağışladı; o da Mirdâs’ı serbest bıraktı.

Bana Ömer – Züheyr b. Harb – Vehb b. Cerîr – babası – Yûnus b. Ubeyd şöyle anlattı:

Benû Rebîa b. Hanzala’dan olan Ebû Bilâl Mirdâs, kırk adamla birlikte Ahvaz’a çıktı. İbn Ziyâd onların üzerine İbn Hisn et-Temîmî kumandasında bir ordu gönderdi. Hariciler onun adamlarıyla savaşıp onu bozguna uğrattılar.

Bunun üzerine Benû Teymullah b. Sa‘lebe’den bir adam şöyle dedi:

“İçinizde iki bin mümin bulunduğunu mu iddia ediyorsunuz,
oysa kırk kişi Âsik’te onlarla savaşıyor?

Yalan söylediniz; iş sizin dediğiniz gibi değildir,
asıl müminler Haricilerdir.

Senin de bildiğin üzere küçük topluluk,
büyük topluluğa karşı muzaffer kılınır.”

Ömer dedi ki: Son mısra, Hallâd b. Yezîd el-Bâhilî’nin bana okuduğu rivayette yoktu.

Bu yıl Basra kadısı Umeyre b. Yesribî’nin öldüğü ve yerine Hişâm b. Hubeyre’nin geçtiği de söylenmiştir.

Bu yıl Kûfe’de Abdurrahman b. Ümmü’l-Hakem görevliydi. Bazıları ise orada Dahhâk b. Kays el-Fihrî’nin görevli olduğunu söylemiştir. Basra’da Ubeydullah b. Ziyâd görevliydi; Kûfe’de kadılık görevini ise Şüreyh yürütüyordu.

Bu yıl hacda halka Velîd b. Utbe başkanlık etti. Ebû Ma‘şer ile Vâkıdî de böyle söylemiştir.
Elli Dokuzuncu Yıl Olayları: Bu yıl Amr b. Murre el-Cühenî’nin Bizans topraklarına karadan yaptığı kış seferi gerçekleşti. Vâkıdî’ye göre o yıl denizden bir akın yapılmadı; ancak bazıları Cünâde b. Ebî Ümeyye’nin denizden akın yaptığını söylemiştir.

Bu yıl Abdurrahman b. Ümmü’l-Hakem Kûfe valiliğinden azledildi ve yerine Nu‘mân b. Beşîr el-Ensârî vali tayin edildi. İbn Ümmü’l-Hakem’in Kûfe’den azledilmesinin sebebini daha önce zikretmiştik.

Bu yıl Muaviye, Abdurrahman b. Ziyâd b. Sümeyye’yi Horasan valisi yaptı.
Muaviye’nin Abdurrahman b. Ziyâd’ı Horasan Valisi Yapmasının Sebebi: Bana el-Hâris b. Muhammed – Ali b. Muhammed – Ebû Amr – şeyhlerimiz şöyle anlattılar:

Abdurrahman b. Ziyâd Muaviye’yi ziyaret etti ve şöyle dedi:

“Ey Müminlerin Emiri! Bizim senin üzerinde bir hakkımız yok mu?”

Muaviye:

“Evet vardır.” dedi.

Abdurrahman şöyle dedi:

“Öyleyse neden beni bir valiliğe tayin etmiyorsun?”

Muaviye şöyle cevap verdi:

“Kûfe’de Nu‘mân doğru bir yol üzeredir ve o Peygamber’in sahabelerindendir. Basra ve Horasan’da Ubeydullah b. Ziyâd görev yapmaktadır; Sicistan’da ise Abbâd b. Ziyâd vardır. Sana uygun bir görev görmüyorum; ancak seni kardeşin Ubeydullah’ın görevine ortak edebilirim.”

Abdurrahman şöyle dedi:

“Bana ondan bir pay ver. Onun valiliği o kadar geniştir ki ortaklığa dayanabilir.”

Bunun üzerine Muaviye onu Horasan valisi yaptı.

Ali – Ebû Hafs – Ömer’in rivayetine göre:

Abdurrahman b. Ziyâd tarafından gönderilen Kays b. el-Heysem es-Sülemî Horasan’a geldi. Kays, Aslam b. Zür‘a’yı yakalayıp hapsetti. Ardından Abdurrahman geldi ve Aslam b. Zür‘a’ya üç yüz bin dirhem para cezası verdi.

Ali – Mus‘ab b. Hayyân – kardeşi Mukâtil b. Hayyân’ın rivayetine göre:

Abdurrahman b. Ziyâd Horasan’a ulaştı. Böylece cömert, açgözlü ve zayıf bir adam oraya gelmiş oldu. Hiçbir akın düzenlemedi ve Horasan’da iki yıl kaldı.

Ali – Avâne’nin rivayetine göre:

Abdurrahman b. Ziyâd, Hüseyin’in öldürülmesinden sonra Horasan’dan Yezîd b. Muaviye’nin yanına geldi. Horasan’da yerine Kays b. el-Heysem’i vekil bırakmıştı.

Ali – Müslim b. Muharib ve Ebû Hafs’ın rivayetine göre:

Yezîd, Abdurrahman b. Ziyâd’a şöyle dedi:

“Horasan’dan beraberinde ne kadar mal getirdin?”

Abdurrahman:

“Yirmi milyon dirhem.” dedi.

Yezîd şöyle dedi:

“İstersen senden hesap sorar, bu parayı senden alır ve seni yeniden valiliğe göndeririz. İstersen bu parayı sana bırakır, fakat seni görevden alırız; ancak Abdullah b. Ca‘fer’e beş yüz bin dirhem vermen şartıyla.”

Abdurrahman şöyle cevap verdi:

“Senin söylediğin gibi olsun; parayı bana bırak ve oraya başka birini tayin et.”

Abdurrahman b. Ziyâd, Abdullah b. Ca‘fer’e bir milyon dirhem gönderdi ve şöyle dedi:

“Beş yüz bini Müminlerin Emiri’ndendir, beş yüz bini de bendendir.”

Bu yıl Ubeydullah b. Ziyâd, Basra ileri gelenleriyle birlikte Muaviye’yi ziyaret etti. Muaviye onu Basra valiliğinden azletti; sonra tekrar aynı göreve getirdi ve valiliğini onayladı.
Muaviye’nin Ubeydullah’ı Azledip Tekrar Basra Valisi Yapması: Bana Ömer – Ali şöyle anlattı:

Ubeydullah b. Ziyâd Irak halkıyla birlikte Muaviye’yi ziyaret etti. Muaviye ona şöyle dedi:

“Heyetini, her birinin makam ve şerefine göre kabul edeceğim.”

Bunun üzerine onlar içeri alındılar. Ahnef en son girdi; çünkü Ubeydullah’a göre onun makamı düşüktü. Muaviye onu görünce hoş geldin dedi ve kendi kürsüsüne oturttu.

Sonra halkla konuştu. Hepsi Ubeydullah’ı güzel sözlerle övdü; fakat Ahnef sessiz kaldı.

Muaviye ona:

“Ey Ebû Bahr! Sana ne oldu? Konuşmuyorsun.” dedi.

Ahnef şöyle cevap verdi:

“Konuşursam halkın söylediklerine karşı gelmiş olurum.”

Bunun üzerine Muaviye şöyle ilan etti:

“Kalkın! Onu görevden aldım. Beğendiğiniz bir valiyi bulun.”

Herkes Benî Ümeyye’den birine veya Suriyeli ileri gelenlerden birine başvurmaya gitti. Ahnef ise evinde kaldı ve kimseye gitmedi.

Birkaç gün böyle geçti. Muaviye onları tekrar çağırdı ve topladı. Huzuruna girdiklerinde:

“Kimi seçtiniz?” diye sordu.

Aralarında anlaşmazlık çıktı. Her grup başka birini önerdi. Ahnef yine sessiz kaldı.

Muaviye ona tekrar:

“Ey Ebû Bahr! Sana ne oldu? Konuşmuyorsun.” dedi.

Ahnef şöyle dedi:

“Eğer bize ailenden birini vali yaparsan, Ubeydullah’tan daha uygun birini görmeyiz. Eğer başkasını vali yapacaksan, o zaman dilediğini yap.”

Muaviye şöyle dedi:

“Onu tekrar başınıza vali yaptım.”

Sonra onu Ahnef’e tavsiye etti ve Ahnef’in bu görüşünün halk arasında ayrılığa sebep olduğunu söyleyerek onu azarladı.

Fitne ortaya çıktığında Ubeydullah’a bağlılığını yerine getiren kimse Ahnef’ten başkası olmadı.

Bu yıl ayrıca Yezîd b. Müferriğ el-Himyeri ile Abbâd b. Ziyâd arasında geçen olay meydana geldi ve Yezîd, Ziyâd’ın oğullarıyla alay etti.
Yezîd b. Müferriğ’in Ziyâd’ın Oğullarıyla Alay Etmesinin Sebebi: Ebû Ubeyde Ma‘mer b. el-Müsennâ’dan naklen şöyle rivayet ettim:

Yezîd b. Rabîa b. Müferriğ el-Himyerî, Sicistan’da Abbâd b. Ziyâd ile birlikteydi. Abbâd için Türklere karşı savaşıyordu; fakat Abbâd ona karşı sabırsız davranıyordu. Abbâd’ın ordusu binekleri için yem bulmakta zorlanınca İbn Müferriğ şöyle dedi:

“Keşke sakallar saman olsaydı da
Müslümanların atlarına onu yedirebilseydik.”

Abbâd b. Ziyâd’ın çok büyük bir sakalı vardı. İbn Müferriğ’in bu şiiri Abbâd’a ulaşınca ona şöyle denildi:

“O bunu yalnız senin için söyledi.”

Bunun üzerine Abbâd onu arattı. İbn Müferriğ ise Abbâd’dan kaçtı ve birçok kasideyle onu hicvetti.

Abbâd’ı hicvettiği beyitler arasında şunlar vardı:

“Eğer Harb’in oğlu Muaviye ölürse,
kazanının başındaki topluluğa büyük bir çatlak haberini ver.

Öyleyse şahit ol ki annen
örtüsünü kaldırıp Ebû Süfyân tarafından dokunulmuş değildi.

Fakat ortada bir şüphe vardı,
büyük bir korku ve telaş içinde.”

Bir başka şiirinde de şöyle dedi:

“Harb’in oğlu Muaviye’ye söyle,
Yemenli adamın bir nüfuzundan bahset.

‘Baban erdemliydi’ denmesine mi kızıyorsun,
‘Baban zinakârdı’ denmesine mi razısın?

Ben şahitlik ederim ki senin Ziyâd ile olan bağın,
filin bir dişi eşeğin yavrusuyla olan akrabalığı gibidir.”

Ebû Zeyd şöyle dedi:

İbn Müferriğ, Abbâd’ı hicvedince onu terk edip Basra’ya geldi. O sırada Ubeydullah Muaviye’yi ziyaret ediyordu. Abbâd, İbn Müferriğ’in kendisi hakkında söylediği bazı beyitleri Ubeydullah’a yazdı.

Ubeydullah şiiri okuyunca Muaviye’nin huzuruna girdi, beyitleri ona okudu ve İbn Müferriğ’i öldürmek için izin istedi. Fakat Muaviye buna izin vermedi ve şöyle dedi:

“Onu cezalandır ama öldürmeye kadar gitme.”

İbn Müferriğ Basra’ya geldi ve Ahnef b. Kays’a sığındı. Ahnef şöyle dedi:

“Biz seni İbn Sümeyye’ye karşı korumayız. İstersen seni Benî Temîm’in şairlerinden korurum.”

İbn Müferriğ şöyle dedi:

“Benim korunmaya ihtiyacım olan şey bu değil.”

Sonra Hâlid b. Abdullah’a gitti; o da onu tehdit etti. Daha sonra Ümeyye’ye ve Ömer b. Ubeydullah b. Ma‘mer’e gitti; onlar da onu tehdit ettiler. Sonunda Münzir b. Cerîd’e gitti. Münzir onu korudu ve evine aldı.

Münzir’in kızı Bahriyye, Ubeydullah’ın eşiydi. Ubeydullah Basra’ya geldiğinde İbn Müferriğ’in Münzir’in yanında kaldığını öğrendi. Münzir Ubeydullah’ı selamlamaya gelince, Ubeydullah onun evine polis gönderdi ve İbn Müferriğ’i yakalattı.

Münzir henüz Ubeydullah’ın yanında bulunurken birden İbn Müferriğ onun karşısına getirildi. Bunun üzerine Münzir ayağa kalkarak şöyle dedi:

“Ey emir! Ben ona sığınma vermiştim.”

Ubeydullah şöyle dedi:

“Ey Münzir! Vallahi o seni ve babanı övüyor, fakat beni ve babamı hicvediyor. Buna rağmen onu bana karşı koruyorsun.”

Ubeydullah ona müshil içirilmesini emretti. Daha sonra onu heybe takılmış bir eşeğin üzerine bindirdiler. Eşek onunla birlikte dolaştırılmaya başlandı. O da elbiselerine pisliyordu.

Pazarların içinden bu şekilde dolaştırılırken bir Farslı yanından geçti, onu gördü ve Farsça şöyle sordu:

“Bu nedir?”

İbn Müferriğ Farsçayı anlıyordu. O da şöyle dedi:

“Bu sudur, hurma şarabıdır,
üzüm suyudur
ve beyaz yüzlü Sümeyye’dir.”

Daha sonra Münzir b. Cerîd’i hicvederek şöyle dedi:

“Kureyş’in komşuluğunu bıraktım,
Muşaqqar halkından Abdülkays’ın komşusu oldum.

Bizi koruyan bir topluluk,
fakat korumaları Irak’ın bir yellenmesinin savurduğu kasırga gibidir.

Cezîme’den olan komşum uyudu,
korunanı ancak çalışkan biri korur.”

Ubeydullah’a da şöyle dedi:

“Su yaptığını temizler, fakat benim sözüm
kemikler durdukça senin hakkında sabit kalacaktır.”

Bunun üzerine Ubeydullah onu Sicistan’da Abbâd’a gönderdi. Yemenliler Şam’da Muaviye’ye onun için aracılık ettiler. Muaviye Abbâd’a bir elçi gönderdi. Abbâd da İbn Müferriğ’i Muaviye’ye gönderdi.

Yolda şöyle dedi:

“Ey Ades! Abbâd’ın senin üzerinde yetkisi yok.
Onu taşıyarak kaç, özgür olarak.

Canım üzerine yemin ederim ki seni helâk uçurumundan kurtardı;
insanlar için bir önder ve sağlam bir bağdır.

Bana yaptığın iyiliğe teşekkür edeceğim,
benim gibiler iyilik yapanlara teşekkür etmelidir.”

Muaviye’nin huzuruna girdiğinde ağlayarak şöyle dedi:

“Bana yapılan şey, bir suç veya günah işlemiş bir Müslümana bile yapılmazdı.”

Muaviye şöyle dedi:

“‘Harb’in oğlu Muaviye’ye söyle,
Yemenli adamın bir nüfuzundan bahset’

diye başlayan kasideyi söyleyen sen değil misin?”

İbn Müferriğ şöyle cevap verdi:

“Müminlerin Emiri’nin gerçeği yücelten adına yemin ederim ki bunu ben söylemedim.”

Muaviye şöyle sordu:

“‘Şahit ol ki annen Ebû Süfyân tarafından dokunulmuş değildi…’

diye başlayan beyitleri de söylemedin mi?”

Sonra şöyle dedi:

“Git! Suçunu bağışladım. Fakat tekrar bizimle uğraşırsan, şimdi olan şey hiçbir şey kalır. Git ve istediğin yerde yerleş.”

İbn Müferriğ Musul’a yerleşti.

Daha sonra Basra’ya gitmek istedi. Basra’ya varınca Ubeydullah’ın huzuruna girdi. Ubeydullah ona güvence verdi.

Ebû Ubeyde’nin rivayetine göre Muaviye ona şu beyitleri sorunca:

“Harb’in oğlu Muaviye’ye söyle,
Yemenli adamın bir nüfuzundan bahset.”

İbn Müferriğ bunları söylemediğine yemin etti ve şöyle dedi:

“Bunu söyleyen Mervân’ın kardeşi Abdurrahman b. Hakem’dir.”

Ayrıca Abdurrahman’ın Ziyâd’ı alaya almak için kendisini taklit ettiğini de söyledi. Bunun üzerine Muaviye Abdurrahman b. Hakem’e kızdı ve maaşını kesti.

Birisi Abdurrahman için Muaviye’ye aracılık ettiğinde Muaviye şöyle dedi:

“Ubeydullah razı olmadıkça ben ondan razı olmam.”

Abdurrahman Irak’ta Ubeydullah’ın yanına gidip şöyle dedi:

“Sen ve Ziyâd, Zerb ailesinde
benim için parmağımdan daha değerlisiniz.

Seni kardeş, dayı ve kuzen sayarım,
senin benim hakkımdaki düşünceni bilmiyorum.”

Ubeydullah bundan hoşnut oldu ve şöyle dedi:

“Vallahi seni zayıf bir şair görüyorum.”

Daha sonra Muaviye İbn Müferriğ’e şöyle dedi:

“‘Şahit ol ki annen Ebû Süfyân tarafından dokunulmuş değildi’

diye başlayan beyitleri söyleyen sen değil misin?

Bunu bir daha yapma. Seni affediyoruz.”

İbn Müferriğ Musul’a gidip yerleşti ve evlendi. Düğün gecesinin ertesi sabahı ava çıktı. Yolda bir eşek üzerinde yağ veya koku satan bir tüccarla karşılaştı.

Ona:

“Nereden geliyorsun?” diye sordu.

Tüccar:

“Ahvaz’dan.” dedi.

İbn Müferriğ:

“Mesrugan suyunun durumu nasıl?” diye sordu.

Tüccar:

“Her zamanki gibi.” dedi.

Bunun üzerine İbn Müferriğ ailesine haber vermeden Basra’ya doğru yola çıktı. Basra’ya gelip Ubeydullah’ın huzuruna girdi. Ubeydullah ona güvence verdi.

Onun yanında kaldı. Daha sonra Kirmân’a gitmek için izin istedi. Ubeydullah izin verdi ve oradaki görevlisine onunla ilgilenmesini ve ona saygı göstermesini yazdı.

İbn Müferriğ Kirmân’a gitti. O sırada Ubeydullah’ın oradaki görevlisi Şerîk b. el-A‘ver el-Hârisî idi.

Bu yıl hacda halka Osman b. Muhammed b. Ebî Süfyân başkanlık etti. Bunu bana Ahmed b. Sâbit – bir ravi – İshak b. Îsâ – Ebû Ma‘şer anlattı. Vâkıdî ve başkaları da aynı şekilde söylemiştir.

Bu yıl Medine’de vali Velîd b. Utbe b. Ebî Süfyân idi. Kûfe’de Nu‘mân b. Beşîr görevliydi; kadılık görevini Şüreyh yürütüyordu.

Basra’da Ubeydullah b. Ziyâd vali idi; kadılık görevini Hişâm b. Hubeyre yürütüyordu.

Horasan’da Abdurrahman b. Ziyâd görevliydi; Sicistan’da Abbâd b. Ziyâd, Kirmân’da ise Ubeydullah b. Ziyâd adına Şerîk b. el-A‘ver görev yapıyordu.
Altmışıncı Yıl Olayları: Vâkıdî’ye göre bu yıl Mâlik b. Abdullah’ın Sevriyye’ye yaptığı akın gerçekleşti. Ayrıca Cünâde b. Ebî Ümeyye’nin Rûdâs’a girişi ve şehrini yıkması da bu yıl meydana geldi.

Bu yıl Muaviye, Ubeydullah b. Ziyâd ile birlikte kendisine gelen heyetten oğlu Yezîd’e biat etmelerini zorla aldı. Muaviye bu yıl hastalanınca, Yezîd’e daha önce kendisine biat etmeyi reddeden kişiler hakkında nasıl davranacağını vasiyet etti.

Muaviye’nin bu konudaki vasiyeti, Hişâm b. Muhammed’in Ebû Mihnef – Abdülmelik b. Nevfel b. Musahik b. Abdullah b. Mahreme’den naklettiği rivayete göre şöyledir:

Muaviye, ölmesine sebep olan hastalığa yakalandığında oğlu Yezîd’i çağırarak şöyle dedi:

“Ey oğlum! Senin için zahmeti kaldırdım, işleri kolaylaştırdım, düşmanları bastırdım, Arapların boyunlarını sana boyun eğdirdim ve senin için birlik sağladım. Yalnız Kureyş’ten dört kişinin sana karşı çıkmasından korkuyorum: Hüseyin b. Ali, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Zübeyr ve Abdurrahman b. Ebî Bekir.

Abdullah b. Ömer’e gelince; o dindarlığın tamamen hâkim olduğu bir adamdır. Eğer senden başka kimse kalmasa bile sana biat eder.

Hüseyin’e gelince; Irak halkı onu rahat bırakmaz ve sonunda onu isyana sürükler. Eğer sana karşı ayaklanır ve sen de onu yenersen onu affet. Çünkü onun yakın akrabalığı ve büyük bir hakkı vardır.

İbn Ebî Bekir’e gelince; o, arkadaşlarının yaptığı şeyi yapan bir adamdır. Onun ilgisi kadınlar ve eğlenceyledir.

Sana çökmüş bir aslan gibi çöken ve kurnaz bir tilki gibi seni aldatan kişi ise İbn Zübeyr’dir. Eğer fırsat bulursa üzerine atlar. Eğer sana böyle yapar ve sen de onu alt edersen onu parça parça et.”

Hişâm – Avâne’nin rivayetine göre şöyle denilmiştir:

Muaviye ölüm döşeğine geldiğinde Yezîd yanında değildi. Muaviye polislerinin başı olan Dahhâk b. Kays el-Fihrî’yi ve Müslim b. Ukbe el-Murrî’yi çağırdı ve onlara şöyle vasiyet etti:

“Yezîd’e vasiyetimi iletin:

Hicaz halkına dikkat et; onlar senin kökündür. Yanına gelenlerini onurlandır ve uzakta olanlarını gözet.

Irak halkına dikkat et. Eğer her gün senden bir valilerini azletmeni isterlerse bunu yap. Çünkü bir valinin görevden alınması, sana karşı yüz bin kılıcın çekilmesinden daha iyidir.

Suriye halkına dikkat et; onlar senin ordun ve dayanağındır. Düşmanlarından sana bir şey olursa onlarla galip gel. Onlarla başarı kazandığında onları tekrar kendi yurtlarına gönder. Çünkü kendi yurtları dışında kalırlarsa başka özellikler kazanırlar.

Ben Kureyş’ten üç kişiden korkuyorum: Hüseyin b. Ali, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Zübeyr.

İbn Ömer’e gelince; o dindarlığın galip geldiği bir adamdır ve senden bir şey talep etmez.

Hüseyin b. Ali’ye gelince; o zayıf bir adamdır. Allah’ın seni, babasını öldüren ve kardeşini terk eden insanlar sayesinde ondan koruyacağını umarım. Onun yakın akrabalığı, büyük bir hakkı ve Muhammed’in akrabası olması vardır. Irak halkının onu rahat bırakmayacağını ve sonunda onu isyana sürükleyeceğini düşünüyorum. Eğer onu yenersen affet. Ben onun yerinde olsaydım affederdim.

İbn Zübeyr’e gelince; o saldırmaya hazır bir yılandır. Eğer karşına çıkarsa onunla mücadele et; fakat senden barış isterse kabul et ve halkının kanını mümkün olduğunca koru.”

Bu yıl Muaviye b. Ebî Süfyân Şam’da öldü.

Ölüm zamanı konusunda farklı rivayetler vardır; ancak hepsi onun hicretin 60. yılı Receb ayında (7 Nisan – 6 Mayıs 680) öldüğü konusunda birleşir.

Hişâm b. Muhammed şöyle dedi:

“Muaviye Receb ayının ilk günü (7 Nisan 680) öldü.”

Vâkıdî şöyle dedi:

“Muaviye Receb ayının ortasında (21 Nisan 680) öldü.”

Ali b. Muhammed şöyle dedi:

“Muaviye, hicretin 60. yılı Receb ayının sonuna sekiz gün kala, Perşembe günü Şam’da öldü (29 Nisan 680).”

El-Hâris bana, Ali’den naklen bunu anlattı.
Muaviye’nin Hükümdarlık Süresi: Bana Ahmed b. Sâbit er-Râzî – bir ravi – İshak b. Îsâ – Ebû Ma‘şer şöyle anlattı:

Muaviye’ye Adhruh’ta biat edildi. Hasan b. Ali ona hicretin 41. yılı Cemâziyelûlâ ayında (2 Eylül – 1 Ekim 661) biat etti. Muaviye ise hicretin 60. yılı Receb ayında (7 Nisan – 6 Mayıs 680) öldü. Böylece hilafeti on dokuz yıl ve üç ay sürdü.

Bana el-Hâris – Muhammed b. Sa‘d – Muhammed b. Ömer – Yahyâ b. Saîd b. Dînâr es-Sa‘dî – babası şöyle anlattı:

Muaviye hicretin 60. yılı Receb ayının ortasında Perşembe gecesi (21 Nisan 680) öldü. Hilafeti on dokuz yıl, üç ay ve on yedi gün sürdü.

Bana Ömer – Ali şöyle anlattı:

Hakemlerin ayrılığa düşmesinden sonra Suriyeliler hicretin 37. yılı Zilkade ayında (10 Nisan – 9 Mayıs 658) Muaviye’ye halife olarak biat ettiler. Daha önce de Osman’ın kanının intikamını almak amacıyla ona biat etmişlerdi.

Daha sonra Hasan b. Ali hicretin 41. yılında Rebîülevvel ayının sonuna beş gün kala (31 Temmuz 661) onunla anlaşma yaptı ve yönetimi ona bıraktı. Bunun üzerine bütün insanlar Muaviye’ye biat etti ve o yıl “birlik yılı” olarak adlandırıldı.

Muaviye hicretin 60. yılı Receb ayının sonuna sekiz gün kala Perşembe günü (29 Nisan 680) Şam’da öldü. Onun yönetimi on dokuz yıl, üç ay ve yirmi yedi gün sürdü.

Ayrıca Ali’nin ölümünden Muaviye’nin ölümüne kadar geçen sürenin on dokuz yıl, on ay ve üç gece olduğu da söylenmiştir.

Hişâm b. Muhammed şöyle dedi:

Muaviye’ye hicretin 41. yılı Cemâziyelûlâ ayında (2 Eylül – 1 Ekim 661) biat edildi. Böylece birkaç gün hariç on dokuz yıl ve üç ay hüküm sürdü. Daha sonra hicretin 60. yılı Receb ayının ilk günü (7 Nisan 680) öldü.

Muaviye’nin yaşı ve ne kadar yaşadığı konusunda da farklı rivayetler vardır. Bazıları öldüğü gün yetmiş beş yaşında olduğunu söylemiştir.

Bana Ömer – Muhammed b. Yahyâ – Hişâm b. Velîd – İbn Şihâb ez-Zührî şöyle anlattı:

Velîd bana halifelerin ömürlerini sordu. Ben de ona Muaviye’nin öldüğünde yetmiş beş yaşında olduğunu söyledim. Bunun üzerine şöyle dedi:

“Bravo! Bu gerçekten uzun bir ömürdür.”

Bazıları ise öldüğünde yetmiş üç yaşında olduğunu söylemiştir.

Bana Ömer – Ahmed b. Züheyr – Ali b. Muhammed şöyle anlattı:

Muaviye öldüğünde yetmiş üç yaşındaydı. Seksen yaşında olduğu da söylenmiştir; bazıları ise öldüğünde yetmiş sekiz yaşında olduğunu söylemiştir.

Bana el-Hâris – Muhammed b. Sa‘d – Muhammed b. Ömer – Yahyâ b. Saîd b. Dînâr – babası şöyle anlattı:

Muaviye yetmiş sekiz yaşında öldü. Bazıları ise onun seksen beş yaşında öldüğünü söylemiştir. Bunu bana Hişâm b. Muhammed, babasından naklederek anlattı.
Muaviye’nin Son Hastalığı: Bana el-Hâris – Muhammed b. Sa‘d – Ebû Ubeyde – Ebû Yakub es-Sekafî – Abdülmelik b. Umeyr şöyle anlattı:

Muaviye ağırlaşınca ve insanların onun ölmek üzere olduğunu söylediklerini duyunca ailesine şöyle dedi:

“Gözlerimin etrafına sürme çekin ve başıma yağ sürün.”

Onlar da böyle yaptılar ve yüzünü yağla parlattılar. Sonra onun oturması sağlandı. Muaviye şöyle dedi:

“Beni destekleyin. İnsanlar beni ayakta selamlasınlar; kimse oturmasın.”

İnsanlar içeri girmeye başladılar. Ayakta selam veriyorlar ve onu sürme çekilmiş ve yağ sürülmüş halde görüyorlardı. Muaviye şöyle diyordu:

“İnsanlar onun son gününde insanların en sağlıklısı olduğunu söyleyecekler.”

Onlar çıkıp gittikten sonra Muaviye şöyle dedi:

“Beni gören ve sevinen kimselere böyle görünmemle,
zamanın belaları beni mahvetmiş değildir.

Fakat kader pençelerini geçirdiğinde
her türlü muskanın faydasız olduğu görülür.”

Daha sonra kendisinden akıntılar oldu ve o gün öldü.

Bana Ahmed b. Züheyr – Ali b. Muhammed – İshak b. Eyyûb – Abdülmelik b. Minâs el-Kelbî şöyle anlattı:

Muaviye son hastalığında kızlarına şöyle dedi:

“Bu kurnaz adamı dikkatle çevirin; gençliğinden yaşlılığına kadar mal biriktirdi, eğer cehenneme girmezse.”

Sonra şu beyitleri okudu:

“Sizin için yorulan bir koşucu gibi çalıştım
ve sizi yolculuktan ve zahmetten kurtardım.”

Bana Ahmed b. Züheyr – Ali – Süleyman b. Eyyûb – Evzâî ve Ali b. Mücâhid – A‘lâ b. Meymûn – babası şöyle anlattı:

Muaviye son hastalığında şöyle dedi:

“Allah’ın Elçisi bana bir gömlek giydirmişti. Bir gün o gömleği tutuyordum, o sırada tırnaklarını kesiyordu. Ben de kesilen tırnakları aldım ve bir şişeye koydum. Ben öldüğümde beni o gömlekle kefenleyin; o tırnakları da öğütüp gözlerime ve ağzıma serpin. Belki Allah onların bereketiyle bana merhamet eder.”

Sonra el-Aşheb b. Rumeyle en-Nehşelî’nin şu şiirini okudu:

“Sen öldüğünde cömertlik ölecek,
insanlar arasında bağış ancak az ve soğuk kalacak.

Dilencilerin elleri geri çevrilecek,
din ve dünya adına onları tutacak yeni bir halef çıkacak.”

Bunun üzerine kızlarından biri veya orada bulunan biri şöyle dedi:

“Hayır ey Müminlerin Emiri, Allah bunu senden uzak kılsın.”

Muaviye tekrar şu beyiti okudu:

“Kader pençelerini geçirdiğinde
her türlü muskanın faydasız olduğu görülür.”

Sonra kör oldu; fakat daha sonra tekrar görmeye başladı ve kendisine bakan aile fertlerine şöyle dedi:

“Allah’tan korkun. Çünkü Allah kendisinden korkanı korur; Allah’tan korkmayanın koruyucusu yoktur.”

Daha sonra öldü.

Bana Ahmed – Ali – Muhammed b. Hakem – bir ravi şöyle anlattı:

Muaviye ölüm döşeğindeyken malının yarısının beytülmale geri verilmesini emretti. Bunun sebebi kalanının kendisi için hayırlı olmasını ummasıydı; çünkü halife Ömer de valileriyle malı paylaşmıştı.
Muaviye’nin Cenaze Namazını Kim Kıldırdı: Bana Ahmed b. Züheyr – Ali b. Muhammed şöyle anlattı:

Muaviye öldüğünde Yezîd orada değildi. Bu yüzden Muaviye’nin cenaze namazını Dahhâk b. Kays el-Fihrî kıldırdı.

Hişâm b. Muhammed – Ebû Mihnef – Abdülmelik b. Nevfel b. Musahik b. Abdullah b. Mahreme’nin rivayetine göre:

Muaviye öldüğünde Dahhâk b. Kays dışarı çıktı ve minbere çıktı. Muaviye’nin kefenleri elinde görünüyordu. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

“Muaviye Arapların dayanağı ve Arapların kılıcı idi. Yüce Allah onunla fitneyi kesti. Onu insanlar üzerine hükümdar yaptı ve onunla ülkeler fethedildi. Fakat şimdi o öldü ve işte kefenleri. Onu bunlara saracak, kabre koyacak ve onu amelleriyle baş başa bırakacağız. Sonra kıyamet gününe kadar bir bekleme olacaktır. Onu görmek isteyen sabah namazında hazır bulunsun.”

Dahhâk ayrıca Muaviye’nin hastalığı hakkında Yezîd’e bir haberci gönderdi. Bunun üzerine Yezîd şöyle dedi:

“Bir haberci bir mektup getirdi, binici onunla hızlıca geldi;
kalp o mektuptan dolayı korkuya kapıldı ve endişelendi.

‘Yazında ne var?’ dedik.
‘Halife hastalandı.’ dediler.

Bunun üzerine yer sarsıldı ya da sarsılacak gibi oldu;
sanki temellerinden kopan tozları kaldırıyordu.

Şahsı sürekli şerefleri aşan biri,
anahtarları düşmek üzere olan biriydi.

Eve vardığımızda kapı kapalıydı
ve Ramlah’ın sesini duyduk; kalp korkuyla parçalandı.”

Bana Ömer – Ali – İshak b. Huleyd – Huleyd b. Aclân (Abbâd’ın azatlısı) şöyle anlattı:

Muaviye öldüğünde Yezîd Huvarîn’deydi. Muaviye hastalandığında ona haber göndermişlerdi. Yezîd Muaviye defnedildikten sonra geldi. Kabre gidip onun için namaz kıldı ve dua etti. Daha sonra evine giderek şu beyitleri okudu:

“Bir haberci bir mektup getirdi…”
Muaviye’nin Nesebi ve Künyesi: Muaviye’nin nesebine gelince:

O, Ebû Süfyân’ın oğludur. Ebû Süfyân’ın adı Sahr b. Harb b. Ümeyye b. Abdüşems b. Abdümenâf b. Kusayy b. Kilâb’dır.

Muaviye’nin annesi Hind bint Utbe b. Abdüşems b. Abdümenâf b. Kusayy’dır.

Künyesi Ebû Abdurrahman’dır.
Muaviye’nin Eşleri ve Çocukları: Eşlerinden biri Meysûn bint Bahdel b. Unef b. Velce b. Kunâfe b. Adî b. Züheyr b. Hârise b. Cenâb el-Kelbî idi. Ondan Yezîd b. Muaviye doğdu.

Ali şöyle dedi: Meysûn, Yezîd dışında Muaviye’ye Rabbü’l-Meşârık adlı bir kız da doğurdu; fakat o küçük yaşta öldü. Hişâm ise onu Muaviye’nin çocukları arasında saymadı.

Eşlerinden biri de Fahîte bint Karaza b. Abd Amr b. Nevfel b. Abdümenâf idi. Ondan Abdurrahman ve Abdullah adlı iki oğlu oldu.

Abdullah zayıf akıllı ve güçsüz biriydi. Ona Ebû’l-Hayr lakabı verilmişti.

Ahmed – Ali b. Muhammed şöyle anlattı:

Bir gün Abdullah b. Muaviye bir değirmencinin yanından geçti. Değirmenci katırını değirmene bağlamış ve boynuna çan takmıştı. Abdullah ona sordu:

“Katırının boynuna bu çanları neden taktın?”

Değirmenci şöyle dedi:

“Eğer değirmeni çevirmeyi bırakırsa bunu anlamak için.”

Abdullah şöyle dedi:

“Peki katır değirmeyi çevirmeyi bırakıp başını sallarsa bunu nasıl anlayacaksın?”

Değirmenci şöyle cevap verdi:

“Bu katırın, Allah emiri başarılı kılsın, emirinki gibi bir aklı yoktur.”

Abdurrahman ise genç yaşta öldü.

Muaviye’nin eşlerinden biri de Nâile bint Umâre el-Kelbî idi.

Ahmed – Ali şöyle anlattı:

Muaviye Nâile ile evlendiğinde Meysûn’a şöyle dedi:

“Git ve amcanın kızına bak.”

Meysûn onu gördükten sonra Muaviye sordu:

“Nasıl görünüyor?”

Meysûn şöyle dedi:

“Son derece güzel; fakat göbeğinin altında bir ben gördüm. Bu, kocasının başının bir gün onun kucağına konulacağını gösterir.”

Bunun üzerine Muaviye onu boşadı. Daha sonra Habîb b. Mesleme el-Fihrî onunla evlendi. Habîb’den sonra da Nu‘mân b. Beşîr el-Ensârî onunla evlendi. Nu‘mân öldürüldü ve başı onun kucağına konuldu.

Muaviye’nin eşlerinden biri de Katve bint Karaza idi; Fahîte’nin kız kardeşiydi. Muaviye onunla birlikteyken Kıbrıs’a sefer yaptı. Katve orada öldü.
Muaviye’nin Bazı İşleri ve Davranışları: Bana Ahmed b. Züheyr – Ali şöyle anlattı:

Muaviye’ye halife olarak biat edildiğinde, polis kuvvetinin başına Kays b. Hamza el-Hemdânî’yi getirdi. Sonra onu görevden aldı ve yerine Zümeyl b. Amr el-Uzrî’yi, yahut es-Seksakî’yi tayin etti. Muaviye’nin kâtibi ve işlerini yürüten kişi Rum asıllı Sercûn b. Mansûr idi. Mevâlîsinden el-Muhtâr adında biri muhafızlarının başındaydı. Bunun, Ebû’l-Muhârik lakabıyla anılan, Himyer mevâlîsinden Mâlik adlı biri olduğu da söylenir. Muaviye koruma kullanmaya başlayan ilk kişiydi. Kapıcılarının başında azatlısı Sa‘d bulunuyordu. Kadılık görevini Fedâle b. Utbe el-Ensârî yürütüyordu. Fedâle ölünce Muaviye, kadılık görevine Ebû İdrîs Âizullah b. Abdullah el-Havlânî’yi getirdi.

Ahmed’in Ali’den naklettiği rivayet buraya kadardır.

Ali’den başkaları şöyle dediler:

Mühür divanının başında Abdullah b. Mihsan el-Himyerî bulunuyordu. Mühür divanını kullanan ilk kişi Muaviye’ydi. Bunun sebebi şu idi: Muaviye, Amr b. ez-Zübeyr’in borçlarını ödemesi için ona yüz bin dirhem verilmesini emretmişti. Bu hususta, o sırada Irak valisi olan Ziyad b. Sümeyye’ye bir mektup yazdı. Amr da mektubu açtı ve yüz sayısını iki yüz yaptı. Ziyad hesabı sunduğunda Muaviye bunu kabul etmedi, Amr’ın parayı geri vermesini istedi ve onu hapse attı. Kardeşi Abdullah b. ez-Zübeyr bu parayı onun adına ödedi. Bunun üzerine Muaviye mühür divanını kurdu ve daha önce bağlanmayan mektupları bağlatmaya başladı.

Bana Abdullah b. Ahmed b. Şebbâveyh – babası – Süleyman – Abdullah b. el-Mübârek – İbn Ebî Zi‘b – Saîd el-Makburî – Ömer b. el-Hattab şöyle anlattı:

Siz Kisrâ ile Kayser’den ve onların kurnazlığından söz ediyorsunuz; oysa aranızda Muaviye vardır!

Bana Abdullah b. Ahmed – babası – Süleyman şöyle anlattı:

Okudum: Abdullah – Füleyh bana anlattı:

Amr b. el-Âs, Mısırlılarla birlikte Muaviye’yi ziyarete geldiğinde onlara şöyle dedi:

“İçeri girdiğinizde İbn Hind’in huzurunda dikkatli olun. Sakın ona halife diye selam vermeyin. Bu, onun gözünde sizi büyütür. Onu elinizden geldiğince küçültün.”

Muaviye de kapıcılarına şöyle dedi:

“Ben İbn en-Nâbiğa’yı bilirim; bu topluluk nezdinde benim mevkiimi mutlaka küçültmüştür. Heyet içeri girdiğinde dikkat edin, onları iyice sarsın ve onlardan hiçbirini, helak olmaktan korkmadıkça yanıma ulaştırmayın.”

İçeri ilk giren, İbn el-Hayyât adlı bir Mısırlı oldu. Sarsılmış halde içeri girip şöyle dedi:

“Selam sana ey Allah’ın Resulü!”

Diğerleri de peş peşe aynı şeyi yaptılar. Çıkınca Amr onlara şöyle dedi:

“Allah sizi kahretsin! Ben size ona emir diye bile hitap etmemenizi söylemiştim, siz ise peygamber diye hitap ettiniz.”

Bir gün Muaviye siyah sarığını takmış ve gözlerine sürme çekmişti. Böyle yaptığında insanların en yakışıklısı olurdu. Abdullah, bunu onun hakkında işitip işitmediğinden şüphe etti.

Bana Ahmed b. Züheyr – Ali b. Muhammed – Ebû Muhammed el-Emevî şöyle anlattı:

Ömer b. el-Hattab Şam’a gitti ve Muaviye’nin onu bir alayla karşılamaya çıktığını gördü. Muaviye, maiyetiyle birlikte Ömer’i karşılamaya çıkmıştı. Bunun üzerine Ömer ona şöyle dedi:

“Ey Muaviye, sen maiyetle çıkıyorsun ve yine maiyetle dönüyorsun. Senin, sabahları konağında oturduğunu ve kapında ihtiyaç sahiplerinin beklediğini işittim.”

Muaviye şöyle cevap verdi:

“Ey Müminlerin Emiri, düşmanımız bize yakındır. Onların gözcüleri ve casusları vardır. Ben de, ey Müminlerin Emiri, onların İslam’ın kudretini görmelerini istedim.”

Ömer şöyle dedi:

“Bu, akıllı bir adamın hilesi yahut zeki bir adamın aldatmasıdır.”

Muaviye şöyle dedi:

“Ey Müminlerin Emiri, bana ne emredersen onu yerine getiririm.”

Ömer şöyle dedi:

“Yazık sana! Yapmanı hoş görmediğim bir şey hakkında seninle konuştuğumda beni öyle bir durumda bırakıyorsun ki, sana bunu emredeyim mi, yoksa yasaklayayım mı bilemiyorum.”

Bana Abdullah b. Ahmed – babası – Süleyman – Abdullah – Ma‘mer – Ca‘fer b. Bürkân şöyle anlattı:

Muğire, Muaviye’ye şöyle yazdı:

“İhtiyarladım, kemiklerim zayıfladı ve Kureyş benden hoşlanmıyor. Uygun görürsen beni görevden al.”

Muaviye ona şöyle yazdı:

“Mektubun bana ulaştı. Orada yaşlandığını söylemişsin; ömrünü senden başkası tüketmedi. Kureyş’in senden hoşlanmadığını söylemişsin; yemin ederim ki, iyiliği ancak onlardan elde edersin. Benden seni görevden almamı istediğine göre seni görevden aldım. Eğer samimiysen seni memnun etmiş oldum; ama eğer beni aldatıyorsan ben de seni aldatmış oldum.”

Bana Ahmed – Ali b. Muhammed – Ali b. Mücâhid şöyle anlattı:

Muaviye şöyle dedi:

“Bir Emevî malını ihtiyatla yönetmiyorsa onlardan biri gibi değildir. Bir Hâşimî de cömert ve yüce gönüllü değilse onlardan biri gibi değildir. Ancak siz Hâşimî’nin belâgatını, cömertliğini ve cesaretini işitmezsiniz.”

Bana Ahmed – Ali – Avâne ve Hallâd b. Ubeyde şöyle anlattılar:

Muaviye bir gün öğle yemeği yerken yanında Ubeydullah b. Ebî Bekir ile oğlu Beşîr vardı — Beşîr’den başkası da denilmiştir. Oğul çok yedi ve Muaviye bunu fark etti. Ubeydullah b. Ebî Bekir bunu hissetti ve oğluna işaret etmek istedi; fakat oğlu başını kaldırmadığı için buna gücü yetmedi, yemeğini bitirene kadar devam etti. Çıkınca oğlunu bundan dolayı azarladı. Sonra oğulsuz olarak yeniden Muaviye’nin yanına döndü. Muaviye sordu:

“O lokmacı oğlun ne yaptı?”

Ubeydullah şöyle dedi:

“Rahatsızlandı.”

Bunun üzerine Muaviye şöyle dedi:

“Yediği şeyin onu hasta edeceğini biliyordum.”

Bana Ahmed – Ali – Cüveyriyye b. Esmâ şöyle anlattı:

Ebû Mûsâ, siyah bir burnus içinde Muaviye’nin huzuruna girdi ve:

“Selam sana ey Müminlerin Emiri” dedi.

Muaviye de:

“Ve sana da selam” dedi.

Ebû Mûsâ çıkınca Muaviye şöyle dedi:

“Bu ihtiyar, kendisini vali yapmam için bana geldi. Ama ben onu vali yapmayacağım.”

Bana Abdullah b. Ahmed – babası – Ebû Sâlih Süleyman b. Sâlih – Abdullah b. el-Mübârek – Süleyman b. el-Muğîre – Humeyd b. Hilâl – Ebû Bürde şöyle anlattı:

Muaviye’nin çıbanı çıktığı sırada huzuruna girdim. Bana şöyle dedi:

“Yaklaş ey kardeşimin oğlu, bak.”

Baktım; yarası deşilmişti. Bunun üzerine:

“Ey Müminlerin Emiri, bunda sana bir zarar yok” dedim.

Sonra Yezîd içeri girdi. Muaviye şöyle dedi:

“İnsanlarla ilgili herhangi bir şeyin başında olsaydın, bunu sana teslim ederdim. Çünkü onun babası benim sevdiğim dostumdu” — yahut buna benzer sözler söyledi — “ama savaş konusunda onunla ayrı düşündüm.”

Bana Ali – Şihâb b. Ubeydullah – Yezîd b. Süveyd şöyle anlattı:

Muaviye, Ahnef’i huzuruna aldı. O sırada sırası gelmişti. Sonra Muhammed b. el-Eş‘as girdi ve Muaviye ile Ahnef’in arasına oturdu. Muaviye, Ahnef’e şöyle dedi:

“Biz onu senden önce kabul etmedik; sen ondan öndesin. Sen ise kendinden utanmış biri gibi davrandın. Senin işlerini yönettiğimiz gibi içeri girişini de biz düzenleriz. Bizden, senden istediğimiz şeyi iste; bu senin için daha kalıcı olur.”

Bana Ahmed – Ali – Süheym b. Hafs şöyle anlattı:

Rabîa b. İsl el-Yerbûî, Muaviye için dünürlük yaptı. Bunun üzerine Muaviye:

“Ona sevîk içirin” dedi.

Sonra ona sordu:

“Ey Rabîa, senin bulunduğun yerde insanlar nasıldır?”

Rabîa şöyle cevap verdi:

“Filan fırka üzerinde anlaşmazlık içindeler.”

Muaviye sordu:

“Peki sen bunlardan hangisindensin?”

Rabîa şöyle dedi:

“Ben bunların hiçbirinden değilim.”

Bunun üzerine Muaviye şöyle dedi:

“Sanırım onların sayısı senin söylediğinden bir fazladır.”

Sonra Rabîa şöyle dedi:

“Ey Müminlerin Emiri, evimi yapmak için bana on iki bin ağaç gövdesi ver.”

Muaviye sordu:

“Evin nerede?”

Rabîa şöyle dedi:

“Basra’da. Uzunluğu iki fersah, genişliği de iki fersahtır.”

Muaviye şöyle dedi:

“Senin evin Basra’da mı, yoksa Basra senin evinin içinde mi?”

Daha sonra Rabîa’nın oğullarından biri İbn Hubeyre’nin huzuruna girerek şöyle dedi:

“Allah emiri başarılı kılsın, ben kavminin efendisinin oğluyum. Babam Muaviye için dünürlük yaptı.”

İbn Hubeyre, Selm b. Kuteybe’ye sordu:

“Bunu söyleyen kim?”

Selm şöyle dedi:

“Bu, kavminin en ahmağının oğludur.”

İbn Hubeyre sordu:

“Baban Muaviye’yi evlendirdi mi?”

Adam:

“Hayır” deyince İbn Hubeyre şöyle dedi:

“Öyleyse babanın herhangi bir iş başardığını sanmıyorum.”

Bana Ahmed – Ali – Ebû Muhammed b. Zekvân el-Kureşî şöyle anlattı:

Ebû Süfyan’ın iki oğlu Utbe ile Anbese arasında bir çekişme oldu. Utbe’nin annesi Hind, Anbese’nin annesi ise Ebû Uzeyhir ed-Devsî’nin kızıydı. Muaviye, Anbese’ye kaba davrandı. Bunun üzerine Anbese şöyle dedi:

“Aynısı sana da olsun ey Müminlerin Emiri!”

Muaviye şöyle dedi:

“Ey Anbese, Utbe Hind’in oğludur.”

Anbese de şöyle dedi:

“Eskiden aramız düzgündü, düşmanlığımız düzelmişti;
sonra Hind aramızda ayrım yapmaya başladı.

Hind beni doğurmamış olsa da,
ben yine de büyük şeref sahiplerinin kullandığı bir kılıç olurdum.

Onun babası her kış büyük bir ağırlayıcıydı,
çöküp kalmayan, zayıf insanlar için bir sığınaktı.

Onun tencereleri hâlâ duruyor;
Tihâme ve Necid’in iki vadisinden korku duyan kim olursa olsun.”

Bunun üzerine Muaviye şöyle dedi:

“Senin yanında ona bir daha övgüde bulunmayacağım.”

Bana Abdullah b. Ahmed – babası – Süleyman – Abdullah – Harmele b. İmrân – Abdullah b. Mes‘ade b. Hakeme el-Fezârî, Bedir ehlinin ailesinden, şöyle anlattı:

Bir gece Muaviye, Bizans imparatorunun ona bir orduyla yöneldiğini, Nâtil b. Kays el-Cüzâmî’nin Filistin’i ele geçirip hazinesini aldığını, hapsettiği Mısırlıların kaçtığını ve Ali b. Ebî Tâlib’in de bir orduyla ona doğru geldiğini işitti. Bunun üzerine müezzinine şöyle dedi:

“Hemen şimdi çağır.”

Bu gecenin ortasıydı. Amr b. el-Âs ona gelip:

“Beni neden çağırttın?” dedi.

Muaviye şöyle dedi:

“Seni ben çağırttırmadım.”

Amr şöyle dedi:

“Müezzin az önce beni çağırdı.”

Muaviye şöyle dedi:

“Dört yaydan birden vuruldum.”

Amr ona şöyle akıl verdi:

“Hapishanenden kaçanlara gelince, onlar yüce Allah’ın hapishanesindedirler. Bunlar Şurât’tan bir topluluktur; onlara gitmene gerek yoktur. Onlardan birini yahut onun başını getirene diyet miktarı verileceğini ilan et; sana getirilirler. Kayser’e gelince, onunla sulh yap. Ona mal ve Mısır kumaşlarından bir kısmını sun; bunu kabul eder. Nâtil b. Kays’a gelince, onu harekete geçiren şey din değildir; istediği şeyi elde etmek istemiştir. Ona yaz, istediğini ver ve bunun için onu tebrik et. Sonra eğer ona karşı güç kazanırsan ne âlâ; kazanamazsan da onun için üzülme. Kılıcını ve demirini, amcaoğlunun kanı elinde olan bu adama yönelt.”

Muaviye’nin hapishanesinden Ebrehe b. es-Sabbâh dışında herkes kaçmıştı. Muaviye ona sordu:

“Arkadaşlarınla birlikte kaçmana ne engel oldu?”

Ebrehe şöyle dedi:

“Beni burada tutan şey sana sevgim değil, Ali’ye olan kinimdir. Buna galip gelemem.”

Bunun üzerine Muaviye onu serbest bıraktı.

Bana Abdullah – babası – Süleyman – Abdullah b. Mes‘ade b. Hakeme el-Fezârî’nin ailesinden biri şöyle anlattı:

Muaviye bir eyaletten başka bir eyaletine gitti ve Suriye’de bir konakta konakladı. Ordugahı, yolun üstüne bakan düz bir arazinin üzerine kurulmuştu. Bana da onunla birlikte kalma izni verdi. Kervanlar, deve dizileri, cariyeler ve atlar geçerken şöyle dedi:

“Ey İbn Mes‘ade, Allah Ebû Bekir’e rahmet etsin. O bu dünyayı istemedi, dünya da onu istemedi. Ömer’e gelince — yahut İbn Hanteme’ye — dünya onu istedi ama o dünyayı istemedi. Osman’a gelince, o bu dünyaya kayıplar verdirdi, dünya da ona kayıplar verdirdi. Biz ise onun içinde debeleniyoruz.”

Sonra sanki bundan döndü ve şöyle dedi:

“Hayır, bu Allah’ın bize getirdiği hükümdarlıktır.”

Bana Ahmed – Ali b. Muhammed – Ali b. Ubeydullah şöyle anlattı:

Amr b. el-Âs, Muaviye’ye yazarak, kendisine Mısır konusunda verilen şeyin aynısını oğlu Abdullah b. Amr’a da vermesini istedi. Bunun üzerine Muaviye şöyle dedi:

“Ebû Abdullah yazmak istedi ama saçmaladı. Sana şahit tutarım ki, eğer ondan sonra yaşarsam onun anlaşmasını iptal edeceğim.”

Amr b. el-Âs şöyle dedi:

“Muaviye’yi koluna yaslanmış, ayaklarını uzatmış, gözünü kırpıp birine ‘Konuş’ derken gördüğüm her sefer, o kimseye acırdım.”

Bana Ahmed – Ali b. Muhammed şöyle anlattı:

Amr b. el-Âs, Muaviye’ye şöyle dedi:

“Ey Müminlerin Emiri, sana karşı en samimi insan ben değil miyim?”

Muaviye şöyle cevap verdi:

“Bunun sayesinde elde ettiğini elde ettin.”

Bana Ahmed – Ali – Cüveyriyye b. Esmâ şöyle anlattı:

Büsr b. Ebî Ertât, Zeyd b. Ömer b. el-Hattab otururken Muaviye’nin yanında Ali aleyhinde konuştu. Bunun üzerine Zeyd, Büsr’ün üzerine bir sopayla saldırdı ve onu yaraladı. Muaviye Zeyd’e şöyle dedi:

“Sen Kureyş’in şeyhine, Suriyelilerin efendisine saldırıp onu vurdun!”

Sonra Büsr’e dönerek şöyle dedi:

“Sen Zeyd’in dedesi olan Ali’ye sövüyorsun; oysa Zeyd, el-Fârûk’un oğludur ve ileri gelenlerin başıdır. Onun buna katlandığını hiç düşünmedin mi?”

Bunun üzerine ikisi de razı oldular.

Muaviye ayrıca şöyle dedi:

“Ben, bir kötülüğün affımdan daha büyük olmasına, bir ahmaklığın hilmimden daha üstün gelmesine, gizlice örtmeyeceğim bir kusurun bulunmasına yahut bir kötülüğün ihsanımdan daha büyük olmasına razı olmam.”

Muaviye şöyle dedi:

“Soylu kişinin güzelliği faziletli oluşudur.”

Muaviye şöyle dedi:

“Bana, düz bir arazide kaynayan bir pınardan daha hoş gelen hiçbir şey yoktur.”

Bunun üzerine Amr b. el-Âs şöyle dedi:

“Bana, Arap kadınlarının seçkinlerinden biriyle damat olarak gecelemekten daha hoş gelen hiçbir şey yoktur.”

Amr b. el-Âs’ın azatlısı Verdân da şöyle dedi:

“Bana, kardeşler arasında cömertlikten daha hoş gelen hiçbir şey yoktur.”

Muaviye şöyle dedi:

“Buna senden daha layık olan benim.”

Verdân da şöyle dedi:

“Canın ne istiyorsa yap.”

Bana Ahmed – Ali – Muhammed b. İbrahim – babası şöyle anlattı:

Muaviye’nin Medine’deki valisi, Muaviye’ye ulak göndermek istediğinde tellalına şöyle ilan ettirirdi:

“Kimin Müminlerin Emiri’ne bir ihtiyacı varsa yazsın.”

Zirr b. Hubeyş yahut Aymere b. Hureym hoş bir mektup yazıp ötekilerin arasına attı. Mektupta şöyle deniliyordu:

“Adamlar torun sahibi olduğunda,
ve pazuları ihtiyarlıktan titrediğinde,

Hastalıkları da kronik hale geldiğinde,
onlar hasadı yaklaşmış ekinlerdir.”

Muaviye mektupları alınca bunu okudu ve şöyle dedi:

“Bu adam bana kendi ölümümü ilan etmiş.”

Muaviye ayrıca şöyle dedi:

“Bana, içime attığım bir öfkeden daha tatlı gelen hiçbir şey yoktur.”

Muaviye, Abdurrahman b. el-Hakem b. Ebî’l-Âs’a şöyle dedi:

“Ey amcaoğlu, şiire çok düşkün oldun. Kadınlarla gazelden sakın; yoksa hür kadınları rezil edersin. Hicivden de sakın; çünkü bir soyluyu küçük düşürür ve aşağılık birini de kışkırtırsın. Övgü, utanmazların yemidir. Ama kavminin şerefli işlerini anarak övün, seni süsleyecek ve başkalarını eğitecek atasözlerini söyle.”

Bana Ahmed – Ali – Ebû’l-Hasan b. Hammâd şöyle anlattı:

Muaviye, es-Sümmâ’yı yün bir aba içinde görünce onu küçümsedi. Bunun üzerine es-Sümmâ şöyle dedi:

“Ey Müminlerin Emiri, sana konuşan bu yün aba değil, onun içindeki kişidir.”

Bana Ahmed – Ali – Süleyman şöyle anlattı:

Muaviye şöyle dedi:

“İki adam ölse, ölmezler; ama bir adam ölse gerçekten ölür. Ben ölürsem yerime oğlum geçer; Saîd ölürse Amr onun yerine geçer. Ama Abdullah b. Âmir ölürse, o gerçekten ölür.”

Mervân bunu duyunca şöyle sordu:

“Benim oğlum Abdülmelik’i andı mı?”

Ona, Muaviye’nin onu anmadığı söylenince şöyle dedi:

“Oğlumu onların ikisiyle değişmem.”

Bana Ahmed – Ali – Abdullah b. Salih şöyle anlattı:

Birisi Muaviye’ye sordu:

“En çok sevdiğin insan kimdir?”

Muaviye şöyle dedi:

“Benim için insanlara en çok sevgi gösteren kişidir.”

Muaviye ayrıca şöyle dedi:

“Akıl ve hilm, insanlara verilen şeylerin en hayırlısıdır. Kim öğüt alırsa hatırlamalıdır. Kim kendisine bir şey verilirse şükretmelidir. Kim imtihana uğrarsa sabretmelidir. Kim öfkelenirse onu bastırmalıdır. Kim güç sahibi olursa affetmelidir. Kim kötülük yaparsa bağışlanma dilemelidir. Kim söz verirse onu yerine getirmelidir.”

Bana Ahmed – Ali b. Abdullah ve Hişâm b. Saîd – Abdülmelik b. Umeyr şöyle anlattı:

Bir adam Muaviye’ye kaba davrandı ve bunu sürekli yaptı. Muaviye’ye:

“Bu adama karşı yumuşak mı davranıyorsun?” denildi.

O şöyle cevap verdi:

“İnsanlarla dilleri arasına girmem; yeter ki onlar bizimle hâkimiyetimiz arasına girmesinler.”

Bana Ahmed – Ali – Muhammed b. Âmir şöyle anlattı:

Muaviye, Abdullah b. Ca‘fer’i şarkı söyleme yüzünden eleştirirdi. Bir gün Abdullah b. Ca‘fer, yanında Budeyh ile birlikte Muaviye’nin huzuruna girdi. Muaviye de ayaklarını uzatmış oturuyordu. Bunun üzerine Abdullah, Budeyh’e şöyle dedi:

“Haydi Budeyh, sen söyle.”

Muaviye ayağını hareket ettirince Abdullah sordu:

“Neyin var ey Müminlerin Emiri?”

Muaviye şöyle dedi:

“Asil kişi sevinmiştir.”

Abdullah b. Ca‘fer ayrıca yanında Benî Leys’in azatlısı ve ahlâksız biri olan Sâib Hâsir ile birlikte Muaviye’nin huzuruna girdi. Muaviye ona şöyle dedi:

“İhtiyacını söyle.”

O da kendi ihtiyacını ve Sâib Hâsir’in ihtiyacını söyledi. Bunun üzerine Muaviye sordu:

“Bu kimdir?”

Abdullah bunu söyleyince Muaviye şöyle dedi:

“Onu içeri alın.”

Sâib meclisin kapısında durunca şu şarkıyı söyledi:

“Yurtların izleri ıssız kaldı,
rüzgârlar ve damlayan yağmur onlarla oynuyor.

Ve uzun yıllardır sakinsiz kaldı,
sekiz yahut on yıldır.

Onun gerdanının üstündeki safran,
boğazına ve göğsünün üstüne bulaşmış.”

Bunun üzerine Muaviye:

“Aferin!” dedi ve onun ihtiyaçlarını gördü.

Bana Abdullah b. Ahmed – babası – Süleyman b. Uyeyne – Mücâlid – eş-Şa‘bî – Kabîsa b. Câbir el-Esedî şöyle anlattı:

Birlikte bulunduğum kişileri size mutlaka haber vereceğim. Ömer b. el-Hattab’la birlikte bulundum; ilimde ondan daha anlayışlı ve meseleleri ondan daha iyi tartışan birini görmedim. Sonra Talha b. Ubeydullah’la birlikte bulundum; istenmeden ondan daha bol veren birini görmedim. Sonra Muaviye’yle birlikte bulundum; dostunu ondan daha çok seven ve gizlisi ile açığı birbirine daha uygun olan birini görmedim. Eğer Muğire Medine’ye konulsaydı, oranın kapılarından yalnızca ihanet ederek çıkardı.
Yezid b. Muaviye’nin Hilafeti: Bu yıl (60/680) içinde, bazı rivayetlere göre babasının ölümünden sonra 15 Receb’de (22 Nisan 680), başka rivayetlere göre ise ayın 20’sinde (27 Nisan 680) Yezid b. Muaviye’ye biat edildi; bunu daha önce babası Muaviye’nin ölümünü anlatırken zikretmiştik. Yezid, Ubeydullah b. Ziyad’ı Basra valisi, Nu‘man b. Beşir’i de Kufe valisi olarak yerlerinde bıraktı.

Hişam b. Muhammed el-Kelbi’den, o da Ebu Mihnef’ten rivayet ettiğine göre:

Yezid, 60 yılının Receb ayının başında (8 Nisan 680) başa geçti. Medine valisi Velid b. Utbe b. Ebu Süfyan, Kufe valisi Nu‘man b. Beşir el-Ensari, Basra valisi Ubeydullah b. Ziyad, Mekke valisi ise Amr b. Said b. el-Âs idi. Yezid’in iktidara geçince ilk işi, Muaviye’nin Yezid için alınmasını istediği biata yanaşmayan kimselerden biat almaktı. Muaviye, halkı çağırıp Yezid’in kendisinden sonra veliaht olacağına dair ona biat ettirmişti. Yezid de onların bu tavrına son vermek istiyordu. Bunun üzerine Velid’e şöyle yazdı:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Müminlerin emiri Yezid’den Utbe oğlu Velid’e... Muaviye, Allah’ın kullarından bir kuldu; Allah ona nimet verdi, onu yönetici yaptı, güç ve imkân verdi. Belirlenmiş bir süre yaşadı ve tayin edilmiş bir vakitte öldü. Allah ona rahmet etsin; övülmüş biri olarak yaşadı, takvalı ve Allah’tan korkan biri olarak öldü. Sana selam olsun.”

Ardından, fare kulağı kadar küçük başka bir kâğıda da şöyle yazdı:

“Hüseyin’i, Abdullah b. Ömer’i ve Abdullah b. Zübeyr’i biat ettirinceye kadar yakala. Biat etmeden önce hiçbir şey yapmaya fırsat bulamayacakları şekilde sert davran. Sana selam olsun.”

Muaviye’nin ölüm haberi Velid’e ulaşınca bu onu sarstı ve çok kaygılandırdı. Hemen Mervan b. Hakem’e haber gönderip onu yanına çağırdı. Daha önce Velid Medine’ye geldiğinde Mervan ona ancak isteksizce gidip geliyordu. Velid onun bu tavrını fark edince meclisinde bulunanların önünde ona ağır sözler söylemişti. Mervan bunu öğrenince ondan uzak durmuş, onunla bütün ilişkisini kesmişti.

Muaviye’nin ölüm haberi Velid’e ulaşıncaya kadar Mervan böylece ondan uzak kalmıştı. Muaviye’nin ölümü ve bu topluluktan biat alma emri Velid’e ağır gelince bu işte Mervan’dan yardım istemek üzere onu çağırdı. Velid, Yezid’in mektubunu Mervan’a okuyunca, Mervan:

“Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz. Allah ona rahmet etsin.” dedi.

Sonra Velid, bu iş hakkında Mervan’ın görüşünü sorup:

“Ne yapmamızı uygun görüyorsun?” dedi.

Mervan şu cevabı verdi:

“Benim görüşüm, hemen bu topluluğa adam gönderip onları biate ve itaate çağırmandır. Eğer bunu yaparlarsa onlardan kabul eder ve onları bırakırsın. Eğer reddederlerse, Muaviye’nin ölümünü öğrenmeden önce onları yakalar ve öldürtürsün. Çünkü bunu öğrenirlerse her biri ayrı bir tarafa yönelir, muhalefet ve ayrılık ilan eder, insanları kendine çağırır. Bu işin açık seçik kalmayacağından korkuyorum. Ama İbn Ömer’e gelince, onun savaşmayı düşüneceğini sanmam. Çünkü bu iş kendisine kendiliğinden verilmedikçe insanların başına geçmeyi kabul edecek biri değildir.”

Bunun üzerine Velid, Abdullah b. Amr b. Osman’ı —o sırada daha genç bir çocuktu— Hüseyin b. Ali ile Abdullah b. Zübeyr’e gönderdi. Abdullah b. Amr b. Osman onları mescitte otururlarken buldu. Onlara, Velid’in halk için meclis kurmadığı bir vakitte gelmişti; onlar da böyle bir vakitte ona gitmezlerdi. Şöyle dedi:

“İkiniz de valinin çağrısına uyun.”

Onlar ise:

“Sen git, biz de geleceğiz.” dediler.

Bunun üzerine biri ötekine yaklaştı. Abdullah b. Zübeyr, Hüseyin’e:

“Sence bizi, halk için meclis kurmadığı böyle bir vakitte neden çağırdı?” dedi.

Hüseyin şöyle cevap verdi:

“Ben de düşündüm. Bana göre onların zorbası ölmüştür ve bu haber halk arasında yayılmadan önce bizden biat almak için bizi çağırmıştır. Bunun dışında bir şey olduğunu sanmıyorum.”

İbn Zübeyr:

“Peki sen ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sordu.

Hüseyin:

“Derhal hizmetkârlarımı toplayıp ona gideceğim. Kapıya vardığımda onları orada bekleteceğim, kendim de içeri girip onunla görüşeceğim.” dedi.

İbn Zübeyr:

“İçeri girersen senin için korkuyorum.” dedi.

Hüseyin de:

“Ona, ancak kendimi koruyabilecek durumda olursam giderim.” diye cevap verdi.

Hüseyin kalktı, mevalisini ve ailesinden olanları etrafına topladı. Sonra yürüyüp Velid’in evinin kapısına geldi. Yanındakilere:

“Ben içeri giriyorum. Eğer sizi çağırırsam veya onun sesinin yükseldiğini duyarsanız hepiniz birden yanıma gelin. Yoksa ben çıkıncaya kadar ayrılmayın.” dedi.

İçeri girip valilik makamındaki Velid’e selam verdi. Mervan da onun yanında oturuyordu. Hüseyin, Muaviye’nin ölümünden kuşkulanmıyormuş gibi:

“Akrabalık bağlarını sürdürmek koparmaktan daha hayırlıdır. Allah ikinizin arasını düzeltsin.” dedi.

Onlar cevap vermediler. Hüseyin ilerleyip oturdu. Bunun üzerine Velid ona mektubu okudu, Muaviye’nin ölüm haberini verdi ve kendisinden biat istedi. Hüseyin şöyle dedi:

“Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz. Allah Muaviye’ye rahmet etsin ve senin ecrini arttırsın. Benden istediğin biate gelince, benim gibi biri gizlice biat etmez. Senin de insanların önünde açıkça verilen biatten daha azına razı olacağını sanmıyorum.”

Velid buna razı oldu. Hüseyin de:

“İnsanların önüne çıkıp onları biate çağırdığında bizi de onlarla birlikte çağırırsın; o zaman tek bir iş olur.” dedi.

Kolay yolu tercih eden Velid ona:

“Öyleyse Allah’ın adıyla git ve halkla birlikte bize gel.” dedi.

Bunun üzerine Mervan araya girip yeminle şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki, eğer şu anda senden biat etmeden çıkıp giderse, sen onun üzerinde bir daha böyle bir fırsat bulamazsın; ancak aranızda çok kan döküldükten sonra olabilir. Adamı tut; ya biat etsin ya da boynunu vuruncaya kadar onu bırakma.”

Bunun üzerine Hüseyin yerinden sıçrayıp:

“Ey mavi gözlü kadının oğlu! Beni sen mi öldüreceksin, o mu? Allah’a yemin olsun ki yalan söylüyorsun ve günahkârsın.” dedi.

Sonra dışarı çıktı, adamlarının yanından geçti; onlar da peşine takılıp evine kadar gittiler.

Mervan, Velid’e:

“Bana karşı geldin. Hayır, Allah’a yemin olsun ki, artık onun üzerinde bir daha böyle bir imkân bulamazsın.” dedi.

Velid ise şöyle cevap verdi:

“Ey Mervan, beni sen değil başkası kınasın. Sen benim için dinimin helâkini gerektiren bir şeyi seçtin. Allah’a yemin olsun ki, Hüseyin’i öldürmüş olmak karşılığında güneşin doğup battığı her yerin dünya malı ve saltanatı benim olsun istemem. Sübhanallah! Hüseyin sadece ‘Ben biat etmeyeceğim’ dedi diye onu mu öldüreyim? Allah’a yemin olsun ki, kıyamet günü Hüseyin’in kanından sorumlu tutulan bir adamın Allah katında terazisi hafif gelir diye düşünüyorum.”

Mervan:

“Eğer görüşün buysa, doğru davranmışsın.” dedi. Bunu söylerken onun görüşünü övmüyordu.

İbn Zübeyr ise “Geleceğim” demiş, sonra kendi evine dönüp gizlenmişti. Velid ona adam gönderdi; onun kendini korumak için yandaşlarını topladığını öğrendi. Birbiri ardınca çok sayıda haberci ve adam göndererek onu sıkıştırdı. Hüseyin ise elçilere:

“Bunu bırakın da siz de düşünün, biz de düşünelim; siz de değerlendirin, biz de değerlendirelim.” diye cevap veriyordu.

İbn Zübeyr ise onlara:

“Acele etmeyin; size geliyorum. Bana süre tanıyın.” diyordu.

Bütün o gün ve gecenin ilk kısmında ikisini de sıkıştırdılar; fakat Hüseyin’e karşı daha yumuşak davrandılar. Velid, mevalisinden adamları İbn Zübeyr’e gönderdi; bunlar ona ağır sözler söyleyip:

“Ey Kahiliyye kadınının oğlu! Allah’a yemin olsun, valiye gelmelisin; yoksa seni öldürür.” diye bağırıyorlardı.

O gün boyunca ve gecenin ilk kısmında İbn Zübeyr bulunduğu yerde kalıp onlara:

“Şimdi geliyorum.” diye cevap veriyordu.

Onlar iyice sıkıştırınca:

“Allah’a yemin olsun ki, bu kadar çok çağrılmam ve peş peşe elçi gönderilmesi beni kuşkulandırıyor. Bana, valinin görüşünü ve emrini getirecek birini gönderinceye kadar acele etmeyin.” dedi.

Bunun üzerine kardeşi Cafer b. Zübeyr’i Velid’e gönderdi. Cafer ona şöyle dedi:

“Allah sana merhamet etsin, Abdullah’ı rahat bırak. Onu korkuttun, ürküttün; bu kadar çok elçi göndererek onu dehşete düşürdün. İnşallah yarın sana gelecektir. Elçilerine bize dokunmamalarını emret.”

Velid de adamlarına haber gönderdi, onlar da ayrıldılar.

Gece karanlığında İbn Zübeyr çıktı. Yalnız kendisi ve kardeşi Cafer ile birlikte el-Fur‘ yoluna saptı. Takip edilmekten korktuğu için ana yoldan uzak durup Mekke’ye yöneldi.

Sabah olunca Velid ona adam gönderdi; onun ayrıldığını öğrendi. Mervan:

“Allah’a yemin olsun, eğer Mekke yolunu tutmuşsa...” dedi ve ardından, “Onun peşine adam gönder.” diye ekledi.

Velid, Ümeyye’nin mevalisinden bir süvariyi seksen süvari ile birlikte peşlerine gönderdi. Onları takip ettiler fakat yetişemediler, geri döndüler. O gün akşama kadar Velid, İbn Zübeyr’in peşine düşmekle meşgul olduğu için Hüseyin’le ilgilenemedi. Sonra akşam vakti Hüseyin’e adam gönderdi. Hüseyin:

“Sabah gelin; o zaman siz düşünürsünüz, biz de düşünürüz.” diye cevap verdi.

O gece onu rahat bıraktılar, sıkıştırmadılar. Hüseyin de geceleyin ayrıldı. Bu, 60 yılının Receb ayından iki gün kalmışken, pazar gecesiydi (4 Mayıs 680).

İbn Zübeyr, Hüseyin’den bir gece önce çıkmıştı; cumartesi gecesi yola koyulmuş ve el-Fur‘ yolunu tutmuştu. İbn Zübeyr, kardeşi Cafer’le yolculuk ederken Cafer şu mısraları okudu:

“Bir anneden doğan oğullar, bir gece anlayacaklar
ki onların çocuklarından yalnız biri kalmıştır.”

Bunun üzerine Abdullah:

“Sübhanallah! Kardeşim, az önce duyduğum sözle neyi kastettin?” dedi.

Cafer:

“Allah’a yemin olsun, kardeşim, senin hoşlanmayacağın bir şeyi kastetmedim.” diye cevap verdi.

Abdullah ise:

“Allah’a yemin olsun, bu sözün senin tarafından kasıtsız söylenmiş olması, benim için daha da nahoştur.” dedi.

Ravi der ki: Sanki bu şiirden uğursuzluk çıkarıyordu.

Hüseyin ise oğulları, kardeşleri ve kardeşinin oğullarıyla birlikte çıktı. Bunlar, Muhammed b. Hanefiyye dışında ailesinin çoğunu oluşturuyordu. Muhammed b. Hanefiyye ona şöyle demişti:

“Kardeşim, sen insanların en sevimlisi ve benim için en değerlisisin. Sakladığım nasihati senden daha çok hak edene veremem. Yezid b. Muaviye’den, yandaşlarınla birlikte uzak dur; gücün yettikçe eyaletlerden de sakın. Sonra elçilerini insanlara gönder ve onları kendine çağır. Eğer sana biat ederlerse bunun için Allah’a hamd ederim. Eğer insanlar senden başkası üzerinde birleşirse, bu yüzden Allah ne dinini ne de aklını eksiltir; yiğitliğini ve üstünlüğünü de senden almaz. Ama korkarım ki bu eyaletlerden birine girersin, bir topluluğun yanına inersin; sonra onlar kendi aralarında bölünürler: bir grup seninle olur, bir grup sana karşı çıkar. Savaşırlar ve sen onların ilk mızrağına hedef olursun. Böylece bütün bu ümmet içinde şahsı, babası ve annesi bakımından en hayırlı olanın kanı en çok boşa akıtılmış, ailesi de en çok zillete uğramış olur.”

Bunun üzerine Hüseyin ona nereye gitmesi gerektiğini sordu. O da şöyle dedi:

“Mekke’de kal. Eğer orası sana güvenli olursa maksada yeter. Eğer sana uygun düşmezse, çöllere ve dağ başlarına çekil; insanların işlerinin nereye varacağını görünceye kadar yer değiştirip dur. Sonra onların görüşünü anlarsın. İşlere doğrudan bakabildiğin sürece hüküm verirken daha isabetli, davranırken daha sağlam olursun. İşler, onlara sırtını çevirdiğinde olduğundan daha kapalı hâle asla gelmez.”

Hüseyin de:

“Kardeşim, öğüdün güzel ve ilgin açık. Umarım görüşün isabetli ve yerindedir.” dedi.

Ebu Mihnef’ten, o da Abdülmelik b. Nevfel b. Musahik’ten, o da Ebu Said el-Makburi’den rivayet edildiğine göre:

Ben Hüseyin’in Medine mescidine girdiğini gördüm. Yürürken iki adama dayanıyordu; bazen birine, bazen ötekine yaslanıyordu. Şu mısraları okuyordu:

“Sabah seherinde baskına giderken develer korkaklık etmesin;
ve bana Yezid denmesin,
eğer ölüm gözetleyip dururken
onur uğruna alçalmayı kabul edersem.”

Ben de kendi kendime:

“Allah’a yemin olsun, bu iki beyti ancak yapmayı düşündüğü bir şey yüzünden okuyor.” dedim.

Daha iki gün geçmeden, onun Mekke’ye gittiği haberi bana ulaştı.

Sonra Velid, Abdullah b. Ömer’i çağırdı ve ondan Yezid için biat istedi. O da:

“Halk biat edince ben de ederim.” dedi.

Bir adam ona şöyle dedi:

“Biat etmene ne engel oluyor? Sen ancak insanların birbiriyle çekişmesini, savaşmasını ve birbirini yok etmesini istiyorsun. Sonra bu onları yorunca, ‘Başınıza Abdullah b. Ömer’i geçirin; başka kimse kalmadı’ diyecekler. Sonra da ona biat edecekler.”

Abdullah ise şu cevabı verdi:

“Ben ne onların birbirleriyle savaşmasını ne de çekişip birbirlerini yok etmelerini istiyorum. Fakat halk biat eder, benden başka kimse kalmazsa, ben de biat ederim.”

Bunun üzerine onu bıraktılar; çünkü ondan korkmuyorlardı.

İbn Zübeyr yola çıkıp Mekke’ye geldi. O sırada Mekke valisi Amr b. Said idi. İçeri girince:

“Ben sığınma istiyorum.” dedi.

Fakat onların namazına katılmıyor, Arafat’tan dönüşte de onlarla bulunmuyordu. Kendi yandaşlarıyla ayrı duruyor, onlarla baş başa namaz kılıyor ve tören yapıyordu.

Hüseyin Mekke’ye doğru yola çıkarken şu ayeti okuyordu:

“Bunun üzerine korkarak, etrafı gözetleyerek oradan çıktı ve dedi ki: ‘Rabbim, beni zalimler topluluğundan kurtar.’”

Mekke’ye girerken de şu ayeti okudu:

“Medyen’e yönelince dedi ki: ‘Umarım Rabbim beni doğru yola iletir.’”

Bu yılın Ramazan ayında (60/Haziran 680), Yezid, Velid b. Utbe’yi Medine valiliğinden azletti. Yerine Amr b. Said el-Eşdak’ı tayin etti. Amr b. Said b. el-Âs Ramazan ayında Medine’ye geldi.

El-Vakidi, Muaviye’nin ölümü haberi ve Yezid için biat talebi Velid’e ulaştığında İbn Ömer’in Medine’de bulunmadığını söyler. İbn Zübeyr ile Hüseyin, Yezid’e biat etmeleri için çağrıldıklarında bunu reddetmişler ve aynı gece Mekke’ye gitmişlerdi. Yolda Mekke’den gelmekte olan İbn Abbas ve İbn Ömer’le karşılaştılar. Bu ikisi onlara Medine’de durumun nasıl olduğunu sordular. Onlar da:

“Muaviye öldü; şimdi Yezid için biat isteniyor.” diye cevap verdiler.

İbn Ömer onlara Allah’tan korkmalarını, Müslümanların birliğini bozmamalarını öğütledi; ardından Medine’ye gitti ve birkaç gün orada kaldı. Eyaletlerden biat haberi gelince Velid b. Utbe’nin yanına gidip ona biat etti. İbn Abbas da ona biat etti.

Bu yıl içinde Amr b. Said, kardeşi Abdullah b. Zübeyr’e karşı savaşması için Amr b. Zübeyr’i gönderdi.
Amr b. ez-Zübeyr’in Saldırısı: Muhammed b. Ömer el-Vakidi zikrettiğine göre, Amr b. Said b. el-Âs el-Eşdak, 60 yılı Ramazan ayında (Haziran 680) Medine’ye geldi. Medineliler onu ziyaret ettiklerinde, vakarlı ve beliğ bir adam olduğunu gördüler.

Muhammed b. Ömer el-Vakidi - Hişam b. Sa‘d - Şeybe b. Nisah’a göre: Elçiler, Yezid b. Muaviye ile İbn ez-Zübeyr arasında biat meselesi hakkında gidip geliyorlardı. Yezid, onun biatini, zincire vurulup getirilmedikçe kabul etmeyeceğine yemin etti.

Namazı kıldırmakla el-Haris b. Halid el-Mahzumi görevliydi; fakat İbn ez-Zübeyr onu engelledi. Onu engelleyince Yezid, Amr b. Said’e, İbn ez-Zübeyr’e karşı bir ordu göndermesini yazdı. Amr b. Said Medine’ye geldiği sırada, Abdullah b. ez-Zübeyr ile arasındaki düşmanlığı bildiği için Amr b. ez-Zübeyr’i polisinin başına getirmişti. Amr b. ez-Zübeyr, Medinelilerden bir topluluğu çağırdı ve onları şiddetle kırbaçlattı.

Muhammed b. Ömer el-Vakidi - Şurahbil b. Ebi Avn - babasına göre: Amr b. ez-Zübeyr, İbn ez-Zübeyr’e meyleden herkesi aratıyor ve kırbaçlatıyordu. Kırbaçlatılanlar arasında el-Münzir b. ez-Zübeyr, onun oğlu Muhammed b. el-Münzir, Abdurrahman b. el-Esved b. Abd Yegus, Osman b. Abdullah b. Hakim b. Hizam, Hubeyb b. Abdullah b. ez-Zübeyr ve Muhammed b. Ammar b. Yasir vardı. Onları kırk, elli ya da altmış değnek vurdurdu. Abdurrahman b. Osman ile Abdurrahman b. Amr b. Sehl ve başka bazı adamlar Mekke’ye kaçtılar.

Amr b. Said, Amr b. ez-Zübeyr’e, “Kardeşinin üzerine kimi gönderelim?” diye sordu. O da, “Ona benden daha çok kin besleyen birini asla bulamazsın.” dedi. Divandan birkaç düzine adam çıkardı; Medine halkının mevalisinden de birçok kişi onunla çıktı. Üneys b. Amr el-Eslemi, yedi yüz adamla birlikte onunla çıktı. Onu öncü kuvvet olarak ileri gönderdi; kendisi ise el-Curf’ta konakladı. Mervan b. el-Hakem, Amr b. Said’in yanına gelerek onu uyardı: “Mekke’ye saldırma. Allah’tan kork ve Allah’ın Evi’nin dokunulmazlığını çiğneme. İbn ez-Zübeyr’i kendi hâline bırak. O artık altmışını geçmiş, inatçı bir ihtiyar olmuştur. Allah’a yemin olsun, eğer onu öldürmezsen, mutlaka kendiliğinden ölecektir.” Bunun üzerine Amr b. ez-Zübeyr araya girip şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun, onunla savaşalım; Kâbe’nin tam ortasında ona saldıralım; bundan hoşlanmayan hoşlanmasın.” Mervan, “Allah’a yemin olsun, bu beni üzer.” dedi.

Üneys b. Amr el-Eslemi ilerleyip Zu Tuva’ya kadar vardı. Amr b. ez-Zübeyr ise yürüyüp el-Ebtah’ta konakladı. Kardeşine şöyle haber gönderdi: “Halifenin yeminini yerine getir; boynuna görünmeyecek şekilde gümüşten bir zincir tak; böylece insanlar birbirleriyle savaşmasın. Allah’tan kork; çünkü sen kutsal bir beldedesin.” İbn ez-Zübeyr ona şu cevabı verdi: “Buluşma yerin mescittir.”

İbn ez-Zübeyr, Abdullah b. Safvan el-Cumahi’yi Zu Tuva tarafındaki Üneys b. Amr’ın üzerine gönderdi. Mekke ve çevresinde yaşayanlardan bazıları da Abdullah b. Safvan’a katıldı. Üneys b. Amr’a karşı savaşıp onu ağır bir yenilgiye uğrattılar. Amr b. ez-Zübeyr’in adamlarının çoğu dağıldı, kendisi de İbn Alkame’nin evine girdi. Ubeyde b. ez-Zübeyr onun yanına gelip ona himaye verdi. Sonra Abdullah b. ez-Zübeyr’in yanına gidip, “Ben ona himaye verdim.” dedi. İbn ez-Zübeyr ise, “Sen halkın aleyhine himaye mi veriyorsun? Bu uygun değildir.” dedi.

Muhammed b. Ömer el-Vakidi, bu rivayeti Muhammed b. Ubeyd b. Umeyr’e dayandırdı; o da Amr b. Dinar’ın kendisine şöyle haber verdiğini aktardı: Yezid b. Muaviye, Amr b. Said’e, Amr b. ez-Zübeyr’i bir ordunun başına geçirip Üneys b. Amr ile birlikte İbn ez-Zübeyr’in üzerine göndermesini yazdı. Amr b. ez-Zübeyr yürüyüp es-Safi’daki evine indi; Üneys b. Amr ise Zu Tuva’da konakladı.

Amr b. ez-Zübeyr, genellikle halka namaz kıldırıyordu; Abdullah b. ez-Zübeyr de onun arkasında namaz kılıyordu. Namazdan çıkınca parmaklarını öfkeyle birbirine geçiriyordu. Kureyş’ten Amr b. ez-Zübeyr’in yanına gelmeyen kimse kalmamıştı. Fakat Abdullah b. Safvan uzak durmuştu. Bunun üzerine Amr b. ez-Zübeyr şöyle dedi: “Beni asıl rahatsız eden şey, Abdullah b. Safvan’ı göremeyişimdir. Allah’a yemin olsun, onun üzerine varsam, Cümah oğullarının ve ona sığınan ötekilerin az olduğunu bilirdi.” Bu sözleri Abdullah b. Safvan’a ulaştırıldı; bu onu kışkırttı. Abdullah b. ez-Zübeyr’e şöyle dedi: “Görüyorum ki sen kardeşini esirgemek istiyor gibisin.” O da, “Ey Ebu Safvan, ben onu mu esirgeyeceğim? Allah’a yemin olsun, ona karşı küçük karıncalar kadar bir yardım bulabilsem onu da kullanırım.” dedi. Abdullah b. Safvan, “Üneys’i ben hallederim, sen de kardeşini benim için hallet.” dedi. İbn ez-Zübeyr de bunu kabul etti.

Abdullah b. Safvan, Zu Tuva’daki Üneys b. Amr’ın üzerine yürüdü. Mekkelilerden ve başka taraftarlardan oluşan kalabalık bir toplulukla ona saldırdı. Üneys b. Amr ve yanındakiler yenildi. Kaçanları ve yaralıları öldürdüler. Mus‘ab b. Abdurrahman, Amr’ın üzerine yürüdü; adamları da ondan dağıldı. Sonunda Amr, Ubeyde b. ez-Zübeyr’e sığındı. Ubeyde b. ez-Zübeyr, Amr’a himaye vereceğini söyledi. Sonra Abdullah b. ez-Zübeyr’in yanına gidip, ona himaye verdiğini ve kendi hatırı için ona komşuluk himayesi vermesini istedi. Fakat Abdullah bunu kabul etmedi. Onu, Medine’de onun tarafından kırbaçlatılmış olan herkes için kırbaçlattı ve Arim hapishanesine kapattı.

El-Vakidi, Amr b. ez-Zübeyr kıssası hakkında kendisine birçok rivayet ulaştığını ve bunların hepsini kaydettiğini söyledi. Halid b. İlyas - Ebu Bekir b. Abdullah b. Ebi Cehm’e göre: Amr b. Said, Medine’ye vali olarak geldiğinde 60 yılının Zilkade ayında gelmişti. Amr b. ez-Zübeyr’i polisinin başına getirip şöyle dedi: “Müminlerin emiri, İbn ez-Zübeyr’in biatini zincire vurulup getirilmedikçe kabul etmeyeceğine yemin etmiştir. Müminlerin emirinin yemini yerine getirilsin. Ben gümüşten yahut altından hafif bir zincir yaptıracağım; bir aba ile örtebilir, böylece görünmez; ancak belki sesi duyulur.” Sonra şu şiiri okudu:

“Al şunu. Gerçi bu, güçlü kimselerin yolu değildir.
Horlanmış biri bile bunu kabul etmekten çekinir.
Ama, Amr, insanlar sana böyle bir yol sundular.
Komşulardan hiç kimse de seni kınamayacaktır.”

Muhammed b. Ömer el-Vakidi - Riyah b. Müslim - babasına göre: Amr b. Said, Abdullah b. ez-Zübeyr’in üzerine bir ordu kaldırdı. Ebu Şureyh şöyle dedi: “Mekke’ye saldırmayın; çünkü ben Resulullah’ın şöyle dediğini duydum: ‘Allah Mekke’de savaşmayı ancak bir günün bir saatinde helal kılmıştır. Sonra şehir yine dokunulmazlığına dönmüştür.’” Fakat Amr onun sözünü dinlemeyi reddedip şöyle dedi: “Biz onun dokunulmazlığını senden daha iyi biliriz, ey ihtiyar.”

Amr b. Said, Amr b. ez-Zübeyr komutasında bir ordu gönderdi. Onunla birlikte Üneys b. Amr el-Eslemi ve Muhammed b. Abdullah b. el-Haris b. Hişam’ın kölesi Zeyd de vardı. Bunların sayısı yaklaşık iki bindi. Mekke halkı onlara karşı savaştı. Üneys b. Amr ile el-Müheccir —el-Kalemmâs’ın mevlası— ve daha birçok kişi öldürüldü. Amr b. ez-Zübeyr’in ordusu bozguna uğradı. O da Ubeyde b. ez-Zübeyr’e sığındı. Ubeyde, kardeşine onun kendi himayesinde olduğunu ve kendisine eman vereceğini bildirdi. Sonra onu alıp Abdullah b. ez-Zübeyr’in yanına götürdü. Abdullah ona şöyle dedi: “Ey facir adam, yüzündeki bu kan nedir?” Amr ise şu mısrayı okudu:

“Yaralarımız topuklarımızda kanamaz; çünkü kaçarken değil,
ayaklarımızda kanar; çünkü ileri gideriz.”

İbn ez-Zübeyr onu hapsetti; Ubeyde’nin himayesini de bozarak şöyle dedi: “Allah’ın haram kıldığı şeyleri çiğnemek isteyen bu günahkâr facire himaye vermeni ben mi söyledim?” Sonra Amr’ın kırbaçlattığı herkes ondan intikam aldı; yalnız el-Münzir ile oğlu bunu yapmayı reddettiler. Amr, dayak altında öldü.

Ravi dedi ki: Arim hapishanesine bu ad, yalnızca Arim denilen bir köle olan Zeyd sebebiyle verilmişti. Hapishane onun adıyla anıldı. İbn ez-Zübeyr kardeşi Amr’ı bu yere hapsetti.

El-Vakidi - Abdullah b. Ebi Yahya - babasına göre: Üneys b. Amr ile birlikte iki bin kişi vardı.

Bu yıl içinde (60/680), Kufe halkı Hüseyin’e, o sırada Mekke’de bulunduğu hâlde, elçiler gönderip onu kendilerine çağırdılar. O da amcasının oğlu Müslim b. Akil b. Ebi Talib’i onlara gönderdi.
Kufelilerin Hüseyin’i Daveti ve Müslim b. Akil’in Görevi: Zekeriyya b. Yahya ed-Darir - Ebu’l-Velid Ahmed b. Cenab el-Masâhisi - Halid b. Yezid b. Esed b. Abdullah el-Kasri - Ammar ed-Dühni’ye göre: O, Ebu Cafer’e, Hüseyin’in öldürülüşünü kendisine, sanki onun ölümünde hazır bulunmuş gibi anlatmasını istediğini söyledi. Ebu Cafer şöyle anlattı:

Muaviye, Velid b. Utbe b. Ebi Süfyan Medine valisi iken öldü. Velid, Hüseyin b. Ali’ye haber göndererek ondan biat istedi. Hüseyin ondan kendisine mühlet vermesini ve iyilikte bulunmasını istedi. O da kendisine mühlet verdi; bunun üzerine Hüseyin Mekke’ye gitti. Kufeliler ve onların elçileri onun yanına gelip, “Biz kendimizi yalnız sana ayırdık. Cuma namazına valiyle birlikte katılmıyoruz. Bize gel.” dediler. O sırada Kufe valisi Numan b. Beşir el-Ensari idi.

Hüseyin, amcasının oğlu Müslim b. Akil b. Ebi Talib’i çağırdı ve ona, “Kufe’ye git ve onların bana yazdıkları şeyi araştır. Eğer bu doğruysa, onların yanına gideriz.” dedi. Müslim Medine’ye doğru yola çıktı. Yanına çölde kendisine yol gösterecek iki kılavuz aldı. Susuzluk onları bastırdı ve iki kılavuzdan biri öldü. Müslim, Hüseyin’e kendisini görevden almasını isteyen bir mektup yazdı. Fakat Hüseyin ona geri dönmeyip Kufe’ye devam etmesini yazdı. O da yoluna devam etti ve Kufe’ye vardı. Orada İbn Avsece denilen birinin yanında kaldı. Kufe halkı onun gelişini duyunca ona biat etmek üzere akın akın yanına geldiler. On iki bin kişi ona biat etti.

Yezid b. Muaviye taraftarlarından bir adam kalkıp Numan b. Beşir’in karşısında, “Sen ya zayıf bir adamsın ya da zayıf davranıyorsun. Şehir bozuldu.” dedi. Numan şöyle cevap verdi: “Allah’a itaat içinde zayıf bir adam olmam, Allah’a isyan içinde güçlü bir adam olmamdan bana daha sevimlidir. Allah’ın örttüğü bir örtüyü ben kaldırmam.”

Numan’ın bu sözleri Yezid’e ulaştı. Yezid, kendisine nasihat eden bir mevlası olan Sercun’u çağırdı ve ona durumu anlattı. Sercun, Muaviye hayatta olsaydı onun tavsiyesini kabul edip etmeyeceğini sordu. O da kabul edeceğini söyleyince, Sercun, “Öyleyse benim tavsiyemi kabul et. Kufe için tek uygun adam Ubeydullah b. Ziyad’dır. Orayı ona ver.” dedi. Yezid, Ubeydullah b. Ziyad’a çok öfkeliydi ve onu Basra’dan azletmeyi düşünüyordu. Fakat şimdi ona razı olduğunu bildiren bir mektup yazdı; Kufe’yi Basra ile birlikte ona verdi. Ayrıca Müslim b. Akil’i aramasını ve onu bulursa öldürmesini de yazdı.

Ubeydullah, Basra halkının ileri gelenlerinden bazılarıyla birlikte yola çıktı. Yüzünü örtmüş olarak Kufe’ye girdi. Yanından geçtiği her topluluk ona selam verip, “Selam sana ey Resulullah’ın kızının oğlu!” diyordu; çünkü onun Hüseyin b. Ali olduğunu sanıyorlardı. Ubeydullah saraya ulaştığında bir mevlasını çağırdı, ona üç bin dirhem verdi ve şöyle dedi: “Git ve Kufelilerin kendisine biat ettikleri adamın kim olduğunu öğren. Hıms halkından, bu iş için gelmiş biri olduğunu belli et ve bu parayı da onun durumunu güçlendirmek için verdiğini söyle.” Bu mevla cömertçe ve yumuşakça davranmayı sürdürdü; sonunda onu biat almakla görevli Kufeli yaşlı bir adama götürdüler. Onunla buluşup hikâyesini anlattı. Şeyh ona, “Seninle karşılaşmam hem beni sevindiriyor hem de üzüyor. Sevindiriyor; çünkü Allah seni doğruya iletti. Üzüyor; çünkü bizim işlerimiz henüz tam yerli yerine oturmuş değil.” dedi. Sonra onu Müslim’le tanıştırdı. Müslim parayı ondan aldı ve biatini kabul etti. Daha sonra o adam Ubeydullah’a dönüp ona haber verdi.

Ubeydullah’ın gelişi sırasında Müslim, kaldığı evden ayrılmış ve Hani’ b. Urve el-Muradi’nin evine geçmişti. Müslim b. Akil, Hüseyin b. Ali’ye yazıp ona on iki bin Kufelinin kendisine biat ettiğini haber vermiş ve yanlarına gelmesini istemişti. Sonra Ubeydullah, Kufe ileri gelenlerine, “Niçin Hani’ b. Urve diğerleri gibi gelip beni ziyaret etmedi?” diye sordu. Muhammed b. el-Eş‘as kabilesinden bir grupla birlikte onu almaya gitti. Hani’, evinin kapısında idi. Ona, “Vali senden söz etti ve geciktiğini düşünüyor; haydi ona git.” dediler. Onun yanında kalıp birlikte bindiler ve onu Ubeydullah’a götürdüler. Ubeydullah’ın yanında kadı Şureyh vardı. Ubeydullah onu görünce Şureyh’e, “Bacakları seni helake götürüleni getirdi.” dedi. Hani’ selam verdikten sonra, Ubeydullah ona Müslim’in nerede olduğunu sordu. Hani’ bilmediğini söyleyince, Ubeydullah, dirhem verdiği mevlasını huzura çıkarmasını emretti. Hani’ onu görünce çok sarsıldı ve şöyle yalvardı: “Allah valiye hayır versin! Vallahi ben onu evime davet etmedim. Kendisi gelip bana sığındı.” Ubeydullah, onu kendisine teslim etmesini istedi. Hani’ ise, “Vallahi o iki ayağımın altında olsa, sana vermek için onları yerden kaldırmam.” dedi. Bunun üzerine Ubeydullah, Hani’nin kendisine yaklaştırılmasını emretti. Hani yaklaştırılınca, Ubeydullah onun alnına vurdu ve alnını yardı. Hani’, polislerden birinin kılıcına uzanıp çekmek istedi, fakat ondan uzaklaştırıldı. Bunun üzerine Ubeydullah onun kanını dökmenin helal olduğunu ilan etti ve sarayın bir bölümünde hapsedilmesini emretti.

Ebu Cafer’den başka bir rivayette, Hani’ b. Urve’yi Ubeydullah b. Ziyad’a getiren kişinin Amr b. el-Haccac ez-Zübeydi olduğu söylenir.

Amr b. Ali - Ebu Kuteybe - Yunus b. Ebi İshak - el-Ayzer b. Hureys - Umare b. Ukbe b. Ebi Muayt’a göre: Umare b. Ukbe, İbn Ziyad’ın meclisinde oturuyor ve konuşuyordu. Şöyle dedi: “Bugün bazı zebraları sürdüm; onlardan birini vurdum ve topal bıraktım.” Amr b. el-Haccac ez-Zübeydi ona, “Senin topal bıraktığın zebra olsa olsa ahmak bir zebra olurdu.” diye karşılık verdi. Umare de, “Bundan daha ahmakça bir şeyi sana haber vereyim mi? Babası kâfir olan bir adam Resulullah’a getirildi. O da onun öldürülmesini emretti. Adam, ‘Muhammed, çocuklara kim bakacak?’ diye yalvardı. Resulullah, ‘Cehennem ateşi.’ dedi. Sen o çocuklardan birisin ve cehennemde olacaksın.” dedi. Bunun üzerine İbn Ziyad güldü.

Ammar ed-Dühni’nin Ebu Cafer’den Yaptığı Rivayetin Devamı

Hani’ bu durumda iken, bunun haberi Madhhic’e ulaştı. Sarayın kapısında bir kargaşa koptu. Ubeydullah bunu işitti ve bunun ne olduğunu sordu. Ona bunun Madhhic olduğu söylendi. Bunun üzerine Şureyh’e dışarı çıkmasını ve Hani’yi sadece sorgulamak için alıkoyduğunu onlara bildirmesini emretti. Ancak Hani’nin ne söyleyeceğini dinlesin diye mevalisinden birini casus olarak onunla birlikte gönderdi. Şureyh, Hani’ b. Urve’nin yanından geçerken Hani’ ona, “Allah’tan kork ey Şureyh, çünkü o beni öldürecek.” dedi. Fakat Şureyh dışarı çıktı, sarayın kapısında durdu ve, “Onun hakkında endişe edecek bir şey yoktur. Vali onu sadece sorgulamak için alıkoymaktadır.” dedi. Onlar da bunun doğru olduğunu ve arkadaşları için endişe edecek bir sebep bulunmadığını birbirlerine söylediler, sonra dağıldılar.

Hani’nin haberi Müslim’e ulaştı. O da savaş çağrısını yaptırdı ve Kufelilerden dört bin kişi onun etrafında toplandı. Öncüsünü ileri sürdü, sağ ve sol kanatlarını düzenledi. Kendisi de merkezle birlikte Ubeydullah’a doğru ilerledi. Bu sırada Ubeydullah, Kufeli ileri gelenlere haber göndermiş ve onları sarayda yanında toplamıştı. Müslim ona ulaşıp sarayın kapısına geldiğinde, onlar aşağıdan kendi kabile mensuplarını görebiliyorlardı. Onlarla konuşmaya başladılar ve onları geri çevirmeye çalıştılar. Müslim’in taraftarları yavaş yavaş çekilip gitmeye başladılar; öyle ki ikindi sonlarına doğru yanında sadece beş yüz kişi kalmıştı. Karanlık yayılınca bu beş yüz kişi de ayrıldı.

Müslim, yalnız bırakıldığını görünce sokaklarda dolaşmaya başladı. Bir kapıya gelip durdu. Bir kadın dışarı çıktı; Müslim ondan kendisine su vermesini istedi. Kadın ona su verdi, sonra tekrar evinin içine döndü. Allah’ın takdir ettiği kadar gecikti, sonra tekrar dışarı çıktı ve onu hâlâ kapıda buldu. Bunun üzerine, “Ey Allah’ın kulu, burada durman şüphe çekicidir. Git buradan.” dedi. O da, “Ben Müslim b. Akil’im. Beni barındırır mısın?” dedi. Kadın ona içeri girmesini söyledi.

Kadının oğlu, Muhammed b. el-Eş‘as’ın mevalisinden idi. Delikanlı onu tanıyınca Muhammed’e gidip durumu haber verdi. Muhammed de Ubeydullah’a gidip onu bilgilendirdi. Ubeydullah, polislerinin başındaki Amr b. Hureys’i onu almaya gönderdi. Onunla birlikte Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as da vardı.

Müslim, evin kuşatıldığını anlayıncaya kadar olup bitenlerden habersizdi. Durumu fark edince kılıcıyla onların üzerine çıktı ve onlarla çarpıştı. Abdurrahman ona eman verdi ve böylece onu kendi hakimiyeti altına aldı. Onu Ubeydullah’a getirdi. Ubeydullah da sarayın damına çıkarılmasını ve orada öldürülmesini emretti. Sonra cesedi halkın önüne aşağı atıldı. Ardından Hani’nin de Künase’ye sürüklenmesini emretti; orada çarmıha gerildi. Şairleri onun hakkında şöyle dedi:

Ölümün ne olduğunu bilmiyorsan, bak
Çarşıda Hani’ye ve İbn Akil’e.

Valinin emri onları yere serdi,
Onlar da her yolda çaba gösterenler için birer ibret oldular.

Esma, Madhhic ondan intikam peşindeyken,
Yavaş yürüyen bir bineğe güven içinde biner mi?

Ebu Mihnef’in Rivayeti

Ebu Mihnef’e gelince, Müslim b. Akil’in Kufe’ye gelişi ve ölümü hakkındaki hikâyeyi, az önce zikrettiğimiz Ammar ed-Dühni’nin Ebu Cafer’den naklettiği rivayetten daha geniş ve daha eksiksiz şekilde anlatır.

Hişam b. Muhammed (el-Kelbi)-Ebu Mihnef-Abdurrahman b. Cündeb-Ukbe b. Sim‘an’dan rivayete göre; o, Hüseyin’in hanımı Kelbli İmruülkays’ın kızı er-Rabab’ın mevlası idi - er-Rabab, Hüseyin’in kızı Sükeyne ile beraberdi ve Ukbe onun babasının mevlası olmuştu; Sükeyne o sırada genç bir kızdı - şöyle dedi:

Mekke’den yola çıktık ve ana yol üzerinde konakladık. Hüseyin’in ailesinden birisi ona, “İbnü’z-Zübeyr gibi ana yolu bıraksaydın, takipçiler sana yetişemezdi.” dedi. O da, “Hayır, Allah’a yemin olsun ki, Allah kendisini hoşnut edecek hükmü verinceye kadar onu bırakmayacağım.” dedi. Yolda Abdullah b. Muti‘ ile karşılaştık. O, Hüseyin’e, “Canım senin canına feda olsun isterdim. Nereye gidiyorsun?” diye sordu. Hüseyin, “Şimdilik Mekke’ye gidiyorum. Ondan sonrasını Allah’a bırakacağım.” dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Muti‘ ona, “Allah senin için hayırlısını seçsin. Fakat Mekke’ye ulaştığında Kufe’ye yaklaşmaktan sakın. Orası uğursuz bir yerdir; orada baban öldürüldü, kardeşin yalnız bırakıldı ve neredeyse canını alacak bir darbeye ansızın uğratıldı. Haram’da kal; çünkü sen Arapların efendisisin ve Hicaz halkı kimseyi seninle bir tutmaz. Allah’a yemin olsun ki, insanlar sana destek vermek için her taraftan gelecektir. Haram’ı terk etme; dayılarım sana feda olsun. Çünkü Allah’a yemin olsun ki, sen öldürülürsen senden sonra biz köleleştiriliriz.” dedi.

Hüseyin yoluna devam etti ve Mekke’de kaldı. Mekke halkı onu sık sık ziyaret etmeye başladı; umre için gelenler ve uzak yakın diğer insanlar da onu ziyaret ediyordu. İbnü’z-Zübeyr de oraya yerleşmiş, Kabe’nin yanında durmuş, bütün gün namaz kılıyor ve Kabe’yi tavaf ediyordu. Hüseyin’i ziyarete gelen diğerleriyle birlikte o da ziyarete gelirdi. İki gün peş peşe gelir, bazen de iki günde bir ona uğrar, kendi görüşünce ona öğüt verirdi. Bununla birlikte, Allah’ın mahlukatı içinde Hüseyin kadar İbnü’z-Zübeyr’in gözünde hoş görülmeyen kimse yoktu. Çünkü Hicaz halkının, Hüseyin şehirde bulunduğu sürece ona biat etmeyeceklerini ve peşinden gitmeyeceklerini biliyordu. Onların gözünde ve gönüllerinde Hüseyin, kendisinden daha büyük ve insanların itaatini elde etmeye daha layık idi.

Kufeliler, Muaviye’nin ölümünü öğrenince, Iraklılar Yezid hakkında söz yaydılar. “Hüseyin ile İbnü’z-Zübeyr güvenli bir yer aradılar ve ikisi de Mekke’ye gittiler.” dediler. Bunun üzerine Kufeliler Hüseyin’e mektup yazdılar. O sırada onların valisi Numan b. Beşir el-Ensari idi.

Ebu Mihnef-el-Haccac b. Ali-Muhammed b. Beşir el-Hemdani rivayet etti ki:

Şia, Kufe’de Süleyman b. Surad el-Huzai’nin evinde toplandı. Orada Muaviye’nin ölümünü konuştuk; bunun için Allah’a hamd ve sena ettik. Süleyman b. Surad bize şöyle seslendi: “Muaviye ölmüştür. Hüseyin, Ümeyyeoğullarına biat etmeyi reddetti ve Mekke’ye gitti. Siz onun ve babasının Şiasısınız. Eğer gerçekten onun yardımcıları ve düşmanlarına karşı savaşacak kimseler olacağınızı biliyorsanız, ona yazın ve bunu ona bildirin. Eğer başarısızlıktan ve zayıflıktan korkuyorsanız, bu adamı canı pahasına bir işe çağırmayın.”

Onlar, “Hayır; biz onun düşmanıyla savaşacağız ve canlarımızı onun için vereceğiz.” dediler. Bunun üzerine, “Öyleyse ona yazın.” dedi. Onlar da ona şöyle yazdılar:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Ali oğlu Hüseyin’e; Süleyman b. Surad, el-Müseyyeb b. Necebe, Rifa‘a b. Şeddad, Habib b. Muzahir ve Kufelilerden mümin ve Müslüman olan Şiası tarafından. Selam sana. Allah’tan başka ilah olmayan O’na hamd ederiz. Hamdolsun Allah’a ki, senin düşmanını, inatçı zorbayı kırdı; o, ümmetin üzerine atıldı, yönetimini ondan çekip aldı, fey’ini yağmaladı ve onu rızası olmaksızın ele geçirdi. Sonra onun seçkinlerini öldürdü, kötülerini sağ bıraktı. Allah’ın malını, sadece ümmetin zorba ve zenginleri arasında dolaşan bir şey yaptı. Semud nasıl helak olduysa o da öyle helak olsun. Bizim başımızda bir imam yoktur. Gel ki Allah bizi senin vasıtanla hak üzerinde birleştirsin. Numan b. Beşir sarayda bulunmaktadır; biz onunla cuma namazında toplanmıyoruz, bayram namazında da onunla birlikte çıkmıyoruz. Senin bize gelmeyi kabul ettiğini duyarsak, Allah dilerse, onu kovar ve Şam’a kadar süreriz. Allah’ın selamı, rahmeti senin üzerine olsun.”

Bu mektubu Abdullah b. Sebu‘ el-Hemdani ile Abdullah b. Vâil vasıtasıyla gönderdik. Onlara acele etmelerini emrettik. İkisi hızlıca gidip 10 Ramazan’da Hüseyin’e Mekke’de ulaştılar. İki gün sonra Kays b. Müshir es-Saydavi, Abdurrahman b. Abdullah b. Keden el-Erhabi ve Umeyre b. Ubeyd es-Seluli’yi ona gönderdik. Yanlarında elli üç kadar mektup vardı; her mektup bir kişiden yahut iki, dört kişilik bir gruptandı. Yine iki gün bekledik, sonra Hani’ b. Hani’ es-Sebii ile Said b. Abdullah el-Hanefi’yi gönderdik. Onlarla birlikte şunu yazdık:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Ali oğlu Hüseyin’e; Şiasından müminler ve Müslümanlar tarafından. Acele et. İnsanlar seni beklemektedir. Onlar senden başkasını düşünmüyorlar. Öyleyse çabuk ol, çabuk ol. Selam sana.”

Şebes b. Rib‘i, Haccar b. Ebcer, Yezid b. el-Haris b. Yezid b. Ruveym, Azra b. Kays, Amr b. el-Haccac ez-Zübeydi ve Muhammed b. Umeyr et-Temimi de şöyle yazmışlardı:

“Bahçeler yeşerdi, meyveler olgunlaştı, sular taştı. İstersen, senin için toplanmış bir orduya gel. Selam sana.”

Bütün elçiler onun yanında toplandığında, o mektupları okudu ve elçilere halkın durumunu sordu. Hani’ b. Hani’ es-Sebii ile Said b. Abdullah el-Hanefi’yle - bunlar son gelen iki elçiydi - şöyle cevap yazdı:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Ali oğlu Hüseyin’den, müminlerin ve Müslümanların ileri gelenlerine. Hani’ ile Said mektuplarınızı bana getirdiler; bunlar bana gelen elçilerinizin son ikisidir. Anlattıklarınızın ve zikrettiklerinizin hepsini anladım. Çoğunuzun sözü şudur: ‘Başımızda imam yoktur. Gel, Allah bizi senin vasıtanla hidayet ve hak üzerinde birleştirsin.’ Ben size kardeşim Müslim b. Akil’i gönderiyorum; o, amcamın oğludur ve ailem içinde güvenilir temsilcimdir. Ona, durumunuzu, işinizi ve görüşlerinizi bana yazmasını emrettim. Eğer bana, ileri gelenlerinizin ve içinizde akıl, fazilet sahibi kimselerin görüşlerinin bir olduğunu, gelen elçilerin anlattıkları ve mektuplarınızda okuduklarım gibi bulunduğunu yazarsa, Allah dilerse size süratle geleceğim. Çünkü Allah’a yemin olsun ki imam, ancak Kitap ile amel eden, adaleti ayakta tutan, hakka inanan ve kendisini Allah’a adayan kimsedir. Selam size olsun.”

Ebu Mihnef-Ebu’l-Muharik er-Rasibi rivayet etti ki:

Basra’daki Şiadan bazı kimseler, Abdülkays kabilesinden Meryem bint Sa‘d yahut Munkiz denilen bir kadının evinde birkaç gündür toplanıyorlardı. Kadın Şiaya meyilli idi ve evi onların görüşme yeri olmuştu.

Hüseyin’in geliş haberi İbn Ziyad’a ulaşmış, o da Basra’daki amiline gözcüler çıkarmasını ve yolu kontrol altına almasını yazmıştı. Fakat Abdülkays kabilesinden Yezid b. Nebit, Hüseyin’e yardıma gitmeye karar verdi. Onun on oğlu vardı. Onlara, “Hanginiz benimle gelecek?” diye sordu. Oğullarından Abdullah ile Ubeydullah onunla gitmeye gönüllü oldular. Sonra Meryem’in evindeki arkadaşlarına, “Gitmeye karar verdim. Şimdi çıkıyorum.” dedi. Onlar, “İbn Ziyad’ın adamlarından dolayı senin için korkuyoruz.” dediler. O da, “Allah’a yemin olsun ki devemin ayakları düz çöle basarsa, peşimden yetişmek isteyeni umursamam.” dedi.

Yezid yola çıktı, hızla ilerledi, sonunda Hüseyin’e ulaştı. El-Ebha’da Hüseyin’in konakladığı yere katıldı. Hüseyin, Yezid’in geldiği haberini aldı ve onu aramaya başladı. Adam geldiğinde, Hüseyin’in çadırına varıp ona, onun evine gittiği söylenince, o adam da peşinden gitti. Hüseyin onu bulamayınca çadırında oturup onu bekledi. Basralı geri dönünce onu oturur halde buldu. Bunun üzerine şu ayeti okudu: “De ki: Allah’ın lütfuyla ve rahmetiyle; işte ancak bununla sevinsinler.” Sonra Hüseyin’e selam verdi, yanına oturdu, geliş sebebini ona anlattı ve onunla birlikte hayır diledi. Sonra onunla birlikte yola çıktı ve onun safında savaşarak öldü. Yezid ile iki oğlu da onunla birlikte öldürüldüler.

Bundan sonra Hüseyin, Müslim b. Akil’i çağırdı ve onu Kays b. Müshir es-Saydavi, Umeyre b. Ubeyd es-Seluli ve Abdurrahman b. Abdullah b. Keden el-Erhabi ile birlikte gönderdi. Ona Allah’tan sakınmasını, gizli davranmasını ve yumuşak olmasını tavsiye etti. Hüseyin, Müslim’e, halkın birleşik ve kararlı olduğunu görürse bunu kendisine süratle bildirmesini emretti.

Müslim yola çıktı ve Medine’ye geldi. Orada Resulullah’ın mescidinde namaz kıldı, ailesinden en sevgili kimselerle vedalaştı. Sonra Kays kabilesinden iki kılavuz kiraladı. Bu ikisi onunla birlikte yola çıktılar; fakat yolu şaşırdılar ve kayboldular. Şiddetli susuzluğa yakalandılar. Ölümün eşiğine gelen bu iki kılavuz ona, “Şu yolu takip et, suya ulaşırsın.” dediler.

Müslim b. Akil, Hüseyin’e bir mektup yazdı ve onu Kays b. Müshir ile gönderdi - bu, el-Hubeyt vadisindeki el-Medîk’te oldu - şöyle yazdı:

“... Medine’den iki kılavuzla çıktım. Onlar yolu şaşırdılar ve kayboldular. Hepimiz şiddetli susuzluğa yakalandık; iki kılavuz kısa süre sonra öldü. Fakat yürümeye devam ettik ve bir su yerine vardık. Ancak canımızın son anında kurtulabildik. Bu su yeri, el-Hubeyt vadisindeki el-Medîk denilen yerde bulunmaktadır. Bunu görevim için bir uğursuzluk saydım. Eğer sen de bunu böyle görürsen, beni bu görevden alır ve yerime başkasını gönderirsin. Selam sana.”

Hüseyin de ona şöyle cevap yazdı:

“... Sana verdiğim görevden beni azletmemi isteyen mektubunun, sadece korkaklıktan kaynaklandığından endişe ediyorum. Öyleyse sana verdiğim göreve devam et. Selam sana.”

Müslim mektubu okuyunca, “Ben kendim için korkmuyorum.” dedi. Sonra yoluna devam etti ve Tay kabilesine ait bir su yerine geldi. Orada konakladı. Oradan ayrılırken avlanan bir adam gördü. Adam, gözüne ilişen bir ceylana ok attı ve onu öldürdü. Bunun üzerine Müslim, “İnşallah düşmanlarımız da böyle öldürülecektir.” dedi.

Müslim yoluna devam etti ve Kufe’ye girdi. Orada Muhtar b. Ebi Ubeyd’in evinde kaldı; bugün oraya Müslim b. el-Müseyyeb’in evi denir. Şia sürekli onun yanına gelmeye başladı. Onlardan bir topluluk ne zaman onun yanında toplansa, o Hüseyin’in mektubunu okur, onlar da ağlamaya başlarlardı.

Abis b. Ebi Şebib eş-Şakiri ayağa kalktı. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi: “Ben sana halk adına konuşamam; çünkü onların kalplerinde olanı bilmiyorum. Onlar hakkında seni aldatmam da. Fakat Allah’a yemin olsun ki, kendi nefsim için neye karar verdiğimi sana söyleyebilirim. Allah’a yemin olsun ki, beni çağırdığında sana icabet edeceğim. Senin yanında düşmanlarınla savaşacağım. Allah’a kavuşuncaya kadar seni savunmak için kılıcımla vuracağım. Benim istediğim, yalnızca Allah’ın sevabıdır.” Sonra Habib b. Muzahir el-Fek‘asi ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Allah sana rahmet etsin. Sen kısa sözlerinle kalbindekini açıkladın.” Ardından dedi ki: “Allah’tan başka ilah olmadığına yemin ederim ki, ben de onun görüşündeyim.” El-Hanefi de aynı şeyi söyledi.

El-Haccac b. Ali’ye göre, o Muhammed b. Beşir’e, kendisinin bir şey söyleyip söylemediğini sordu. O da, “Allah’ın arkadaşlarımı zaferle desteklemesini istememe rağmen, savaşmayı sevmiyordum ve yalan söylemeye de razı değildim.” dedi.

Şia, Müslim b. Akil’i o kadar sık ziyaret etmeye başlamıştı ki, kaldığı yer herkesçe bilinir oldu. Numan b. Beşir de onun bulunduğu yeri öğrendi.

Ebu Mihnef-Numeyr b. Va‘le-Ebu’l-Veddak rivayet etti ki:

Numan minbere çıktı ve Allah’a hamd ettikten sonra şöyle dedi: “Ey Allah’ın kulları, Allah’tan korkun; isyana ve fitneye acele etmeyin. Çünkü bunda adamlar helak olur, kanlar dökülür ve mallar yağmalanır.” O yumuşak huylu, dindar ve yumuşak yolu tercih eden bir adamdı. Sonra şöyle devam etti: “Ben benimle savaşmayanla savaşmam. Bana karşı gelmeyene karşı gitmem. Size sövmem. Sizinle çatışmam. Birini sadece şüphe, itham ve duyuma dayanarak yakalamam. Fakat niyetlerinizi açığa vurur, biatinizi bozup imamınıza karşı çıkarsanız, Allah’tan başka ilah olmadığına yemin olsun ki, kılıcımın kabzası elimde kaldığı sürece sizinle kılıcımla savaşırım; bana yardım edecek kimse bulunmasa bile. Bununla birlikte, içinizde hakkı bilenlerin, bâtılın helak edeceği kimselerden daha çok olduğunu umuyorum.”

Ümeyyeoğullarının mevalisinden Abdullah b. Müslim b. Said el-Hadrami ayağa kalkıp dedi ki: “Ey vali, gördüğün bu iş ancak sertlikle tedavi edilir. Senin seninle düşmanın arasında yapılması gereken hakkındaki görüşün, zayıfın görüşüdür.” Numan da, “Ben Allah’a itaat içinde zayıflardan olmayı, Allah’a isyan içinde güçlülerden olmaya tercih ederim.” dedi. Sonra minberden indi.

Abdullah b. Müslim dışarı çıktı ve Yezid b. Muaviye’ye şöyle bir mektup yazdı: “... Müslim b. Akil Kufe’ye geldi ve Şia, Hüseyin b. Ali adına ona biat etti. Eğer Kufe’ye ihtiyacın varsa, oraya güçlü bir adam gönder; emirlerini yerine getirsin ve düşmanına karşı senin davranacağın gibi davransın. Numan b. Beşir zayıf bir adamdır yahut zayıf gibi davranmaktadır.” Yezid’e ilk yazan oydu. Sonra Umeyre b. Ukbe de ona buna benzer bir şey yazdı; Ömer b. Sa‘d b. Ebi Vakkas da öyle yaptı.

Hişam (b. Muhammed el-Kelbi)-Avane’ye göre:

Mektuplar Yezid’e ulaştığında - mektupları arasında sadece iki gün vardı - Yezid, Muaviye’nin mevlası olan ve ona öğüt veren Sercun’u çağırdı ve, “Hüseyin’in Kufe’ye yöneldiği, Müslim b. Akil’in Kufe’de onun adına biat topladığı haberine karşı senin görüşün nedir? Numan’ın zayıf olduğunu ve onun hakkında başka kötü haberler de aldım.” dedi. Sonra mektupları ona okudu ve, “Sence Kufe’ye kimi vali tayin etmeliyim?” diye sordu. O sırada Yezid, Ubeydullah b. Ziyad’a öfkeliydi. Sercun da ona, “Eğer Muaviye senin için diriltilseydi, onun görüşünü alır mıydın?” dedi. Yezid, “Evet.” dedi. Bunun üzerine Sercun, Ubeydullah b. Ziyad’ın Kufe valiliğine dair bir tayin mektubu çıkardı ve, “Bu, Muaviye’nin ölmeden önceki görüşüdür.” dedi. Yezid de onun görüşünü aldı; iki şehri birleştirip Ubeydullah’ın idaresine verdi ve ona tayin mektubunu gönderdi.

Bundan sonra Yezid, yanında bulunan Müslim b. Amr el-Bahili’yi çağırdı; onu mektubuyla birlikte Basra’da bulunan Ubeydullah’a gönderdi ve ona ayrıca şöyle yazdı:

“... Kufelilerden taraftarlarım bana yazarak, İbn Akil’in Kufe’de Müslümanlar arasında isyan çıkarmak için birlikler topladığını bildirdiler. Benim bu mektubumu okuduğunda Kufe’ye git ve İbn Akil’i tane arar gibi ara; onu buluncaya kadar. Sonra onu zincire vur, öldür yahut şehirden çıkar. Selam sana.”

Müslim b. Amr, Basra’da bulunan Ubeydullah’a geldi. Ubeydullah derhal hazırlıkların başlamasını ve ertesi gün Kufe’ye hareket edilmesini emretti.

Daha önce Hüseyin, Basralılara da bir mektup yazmıştı.

Hişam (b. Muhammed el-Kelbi)-Ebu Mihnef-es-Sak‘ab b. Züheyr-Ebu Osman en-Nehdi rivayet etti ki:

Hüseyin, Basralılara bir mektup yazdı; onu ailesinin mevalisinden Süleyman adlı biriyle gönderdi. Mektup tek nüsha idi; fakat Basra’daki beş bölümün reislerine ve ileri gelenlere gönderilmişti. Malik b. Misme‘ el-Bekri’ye, Ahnef b. Kays’a, Münzir b. el-Carud’a, Mesud b. Amr’a, Kays b. el-Heysem’e ve Ömer b. Ubeydullah b. Ma‘mer’e yazılmıştı. Basralı bütün ileri gelenlere verilen bu tek nüsha şöyleydi:

“Allah, Muhammed’i bütün mahlukatına üstün kıldı. Onu nübüvvetle şereflendirdi ve risaleti için seçti. Kullarını uyarmış ve kendisiyle gönderildiği şeyi onlara tebliğ etmişken Allah onu kendi katına aldı. Biz onun ailesiyiz, onun velayetini taşıyanlarız, onun vasileri ve mirasçılarıyız; insanlar arasında onun makamı üzerinde herkesten daha fazla hak sahibi olan da biziz. Fakat kavmimiz, bize ait olan bu hakkı bencillikle aldı. Buna rağmen ayrılığı hoş görmediğimiz ve iyiliği istediğimiz için razı olduk. Bununla beraber, bizim için hak olan bu hak üzerinde, onu alanlardan daha fazla hak sahibi olduğumuzu biliyoruz. Onlar iyi yaptılar, birçok şeyi düzelttiler ve hakkı aradılar. Allah onlara rahmet etsin ve bizi de onları da bağışlasın. Ben size bu mektubumla elçimi gönderdim. Sizi Allah’ın Kitabına ve Peygamberinin sünnetine çağırıyorum. Çünkü sünnet öldürülmüş, bid‘at ise diriltilmiştir. Eğer sözümü dinler ve emrime itaat ederseniz, sizi doğru yol üzere yönlendireceğim. Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.”

Mektubu okuyan ileri gelenlerin her biri onu gizli tuttu; yalnızca el-Münzir b. el-Carud hariç. O, elçinin Ubeydullah tarafından gönderilmiş bir düzen kurucu olmasından korktuğunu ileri sürdü. Elçiyi, Ubeydullah’ın ertesi sabah el-Kufe’ye gitmeyi tasarladığı gecenin akşamında Ubeydullah’a götürdü. Ubeydullah mektubu okudu ve elçinin boynunun vurulmasını emretti. Sonra Ubeydullah el-Basra’da minbere çıktı. Allah’a hamd ve senadan sonra şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki, benim aşamayacağım hiçbir güçlük yoktur. Deve derisinin kuru hışırtısı da beni etkilemez. Ben, düşmanım olanlara karşı bir kamçı, benimle savaşanlara karşı öldürücü bir zehirim. Ok atmada el-Kirah ile yarışan, ona hakkını vermiş olur. Ey Basra halkı, Müminlerin Emiri beni el-Kufe’ye vali tayin etti ve ben sabah oraya gidiyorum. Üzerinize Osman b. Ziyad b. Ebi Süfyan’ı bıraktım. Muhalefetten ve söylenti yaymaktan sakının; kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin olsun ki, içinizden herhangi bir kimseden bir muhalefet sözü duyarsam onu da, onun arifini de, velisini de öldürürüm. Yakında olanı uzakta olana karşı sorumlu tutacağım ki hepiniz beni işitesiniz ve aranızda ne bir muhalif ne de bir asi bulunsun. Ben, taş üstünde yürüyenler arasında en çok benzediğim kimse olan Ziyad’ın oğluyum. Ben, bir amcaya yahut bir kuzen benzerliğini gizlemem.”

Kardeşi Osman’ı yerine vekil bıraktıktan sonra el-Basra’dan ayrıldı ve el-Kufe’ye yöneldi. Beraberinde Müslim b. Amr el-Bahili ile Şerik b. el-A‘ver el-Harisi’yi, ayrıca maiyetini ve ailesini aldı. El-Kufe’ye vardığında siyah bir sarık takmış ve yüzünü örtmüştü. Hüseyin’in yola çıktığı haberi halka ulaşmıştı; onun gelişini bekliyorlardı. Ubeydullah gelince, onun Hüseyin olduğunu sandılar. Ubeydullah hiçbir topluluğun yanından, onların kendisini selamlaması olmadan geçemedi. “Hoş geldin, Resulullah’ın oğlu; gelişin hayırlı oldu” dediler. Halkın Hüseyin’i görmekten duyduğu sevinçte, onu rahatsız eden bir şey gördü. Müslim b. Amr, onlar işi ileri götürünce, “Çekilin, bu vali Ubeydullah b. Ziyad’dır” dedi. Görünür hale gelince bineğini dizginledi; yanında da ancak on kadar adam vardı. Saraya girdiğinde ve halk onun Ubeydullah b. Ziyad olduğunu anlayınca büyük bir üzüntü ve keder duydular. Halktan işittikleri Ubeydullah’ı çok öfkelendirdi ve “Ben bu insanları sadece gördüğüm gibi mi göreceğim?” dedi.

Hişam b. Muhammed el-Kelbi-Ebu Mihnef-el-Mualla b. Kuleyb-Ebu Veddak rivayetine göre: Saraya yerleşince, halk arasında şöyle nida edildi: “Namaz toplayıcı bir namazdır.” Halk toplandı, o da yanlarına çıktı. Allah’a hamd ve senadan sonra şöyle dedi:

“Müminlerin Emiri, Allah onu aziz kılsın, beni şehrinizin ve sınır bölgenizin başına tayin etti. Bana, içinizde mazluma adalet vermemi, mahrum olanlarınıza cömert davranmamı, itaat edenlerinize iyilikle muamele etmemi; fakat şüpheli ve asi olanlarınıza karşı sert olmamı emretti. Onun sizin hakkınızdaki talimatını uygulayacağım ve size dair verdiği yetkiyi yerine getireceğim. İçinizden iyi ve itaatkâr olanlara karşı şefkatli bir baba gibi olacağım; fakat emirlerimi terk eden ve tayinime karşı çıkanlara karşı kamçımı ve kılıcımı kullanacağım. Herkes kendini kurtarsın. Doğruluk, tehditsiz olarak kötülüğü sizden savmalıdır.”

Sonra aşağı indi; arifleri ve halkı ağır bir imtihandan geçirdi ve dedi ki:

“Bana yabancılar hakkında, Müminlerin Emiri tarafından arananlar hakkında, içinizde Haruriyye’den olanlar hakkında, fitne ve karışıklık peşinde koşan bozguncular hakkında yazın. Sizden kim bunların listesini bize verirse güvende olacaktır. Fakat içinizden kimseyi yazmayanlar, kendi irafesinde bize karşı çıkacak hiçbir muhalifin ve bize zulmetmeye kalkacak hiçbir suçlunun bulunmadığını garanti etmek zorunda kalacaktır. Bunu yapmayan kimse himayeden mahrum bırakılacak; kanı ve malı bize helal olacaktır. Müminlerin Emiri tarafından aranan bir kimse, irafesinde bulunup da onu bize bildirmeyen herhangi bir arif, kendi evinin kapısında çarmıha gerilecektir; o irafeyi de atadan çıkaracağım yahut onu Umman’a ya da el-Zerrah’a göndereceğim.”

İsa b. Yezid el-Kinani’ye gelince, Ömer b. Şebbe-Harun b. Müslim-Ali b. Salih-İsa b. Yezid el-Kinani’ye göre: Yezid’in mektubu Ubeydullah b. Ziyad’a gelince, Basralılardan beş yüz kişiyi seçti. Bunların arasında Abdullah b. el-Haris b. Nevfel ile Şerik b. el-A‘ver de vardı; sonuncusu Ali’nin Şiasından bir kimseydi. Şerik, geri kalanların ilki oldu. Kalabalık bahanesiyle geri kalmış gibi yaptığı söylenir; onunla birlikte olanlar da öyle yaptılar. Sonra Abdullah b. el-Haris ve onunla birlikte olanlar da geri kaldılar. Ubeydullah’ın onlara dönmesini ve Hüseyin’in ondan önce el-Kufe’ye ulaşmasını umdular. Fakat o, geride kalanlara hiç aldırmadı; el-Kadisiyye’ye ulaşıncaya kadar yoluna devam etti. Orada mevlâsı Mihran geri kaldı. Ubeydullah ona, “Mihran, sen de mi bu haldesin? Eğer yürümeye devam edip sarayı görürsen sana yüz bin dirhem veririm” dedi. Mihran ise, “Hayır, Allah’a yemin olsun ki yapamam” diye cevap verdi.

Ubeydullah durdu, Yemen kumaşından yapılmış elbiseler çıkardı ve Yemen işi bir kuşak kuşandı. Katırına bindi ve tek başına yola koyuldu. Nöbet yerine uğradığında, nöbetçiler onu gördükleri her seferinde onun Hüseyin olduğundan hiç kuşku duymuyorlardı. “Hoş geldin, Resulullah’ın oğlu” diyorlardı. Fakat o onlara konuşmadı. Halk evlerinden çıkıp ona doğru gelmeye başladı. Numan b. Beşir onları duydu ve kapıyı kendi üzerine ve adamlarına kapattı. Ubeydullah ona doğru geldi; Numan da etrafındaki büyük gürültü çıkaran kalabalık sebebiyle onun Hüseyin olduğundan kuşku duymadı. Şöyle seslendi: “Senden Allah adına istiyorum, benden uzaklaş... Çünkü ben sana görevimi teslim etmeyeceğim ve seni öldürmek de istemiyorum.” Ubeydullah ona cevap vermedi; fakat öteki balkon üzerinden sarkarken biraz daha yaklaştı. Sonra ona şöyle demeye başladı: “Aç; açamayabilirsin, çünkü çok uzun zamandır uyuyordun.” Arkasında bulunan bir adam bunu duydu, halkın yanına çekildi ve dedi ki: “Ey insanlar, kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin olsun ki bu İbn Mercane’dir.” Onlar da, “Yazıklar olsun sana! Bu, Hüseyin’den başkası değildir” diye cevap verdiler. Sonra Numan ona kapıyı açtı, o da içeri girdi. Halkın yüzüne kapıyı çarptılar; onlar da dağıldılar.

Sabah olunca Ubeydullah minbere oturdu ve şöyle dedi: “Ey insanlar, benimle birlikte yürüyen ve bana itaat gösteren adamların Hüseyin’in düşmanları olduğunu biliyorum; her ne kadar Hüseyin’in bu memlekete girip şehirde üstünlük sağladığını sanmış olsalar da. Fakat Allah’a yemin olsun ki, hiçbirinizi tanımadım.” Sonra minberden indi.

Ubeydullah, Müslim b. Akil’in kendisinden bir gece önce geldiğini ve el-Kufe’de kaldığını öğrendi. Beni Temim’den bir mevlâsını çağırdı ve ona biraz para verdi. Ona şöyle dedi: “Bu işe inanıyormuş gibi yap ve onlara bu parayla yardım et. Hani ile Müslim’e git ve onun yanında kal.” Mevlâ, Hani’nin yanına gitti ve ona Şiadan biri olduğunu, verecek bir miktar parası bulunduğunu söyledi.

Bu sırada Şerik b. el-A‘ver hastalanmıştı. Hani’ye, “Müslim’e haber ver de bana gelsin; çünkü Ubeydullah hastalık ziyaretime gelecek” dedi. Şerik, Müslim’e de, “Sence sana fırsat versem Ubeydullah’ın başını kılıcınla vurur musun?” dedi. Müslim, “Evet, Allah’a yemin olsun ki” diye cevap verdi. Ubeydullah, Hani’nin evinde gerçekten de Şerik’i ziyarete geldi. Şerik, Müslim’e, “Bana ‘Su verin’ dediğimi duyduğunda çık ve onu vur” demişti. Ubeydullah, Şerik’in yatağının yanına oturdu; Mihran da arkasında duruyordu. Şerik, “Bana su verin” diye seslenince, elinde bir bardakla bir cariye çıktı. Fakat Müslim’i görünce kayboldu. Şerik tekrar, “Bana su verin” diye bağırdı. Sonra üçüncü kez, “Yazıklar olsun size! Benden suyu mu esirgiyorsunuz? Canım onunla çıkacak olsa bile bana bir içim su getirin” diye bağırdı. Mihran durumu anladı ve Ubeydullah’a göz kırptı; o da sıçrayıp kalktı. Şerik, “Ey vali, sana vasiyet etmek istiyorum” dedi. O ise, “Seni tekrar ziyaret edeceğim” diye cevap verdi. Mihran onu aceleyle uzaklaştırmaya başladı. Mihran ona, “Allah’a yemin olsun ki seni öldürtmek istemişti” dedi. O da, “Şerik’e iyiliğim ve babamın Hani’ye çok büyük iyilikte bulunduğu bir evde bu nasıl mümkün olabilir?” diye cevap verdi.

Geri dönünce Esma b. Harice ile Muhammed b. el-Eş‘as’ı çağırdı. Onlara, “Bana Hani’yi getirin” dedi. Onlar da, “Güvence olmadan gelmez” diye cevap verdiler. O da, “Güvence ile ne işi var? Yanlış bir şey mi yaptı? Gidin ona; güvence olmadan gelmeyecekse güvence verin” dedi. Gidip ondan gelmesini istediler. O da, “Ubeydullah beni ele geçirirse öldürür” diye cevap verdi. Ama onu sıkıştırmayı sürdürdüler ve sonunda, Ubeydullah cuma hutbesi verip o da mescidde otururken onu getirdiler. Hani, beklerken saçının iki örgüsünü tarıyordu. Ubeydullah namazı kıldırınca Hani’ye seslendi. O da onu takip etti, içeri girdi ve selam verdi. Ubeydullah şöyle dedi:

“Hani, babam bu memlekete geldiğinde, Şiadan hiçbir kimseyi babanla Hucr dışında bağışlamadığını bilmiyor muydun? Hucr’un başına geleni de biliyorsun. Sonra sana da iyi bir arkadaş gibi davranmayı sürdürdü. Kufe valisine, ‘Senden istediğim tek şey Hani’ye iyi bakmandır’ diye yazdı.”

Hani bunu tasdik etti. Ubeydullah, “Öyleyse benim mükâfatım, senin evinde beni öldürmesi için bir adamı gizlemen midir?” dedi. Hani, “Ben böyle bir şey yapmadım” dedi. Fakat Ubeydullah, onlara casusluk etmiş olan Temim kabilesinden o adamı ortaya çıkardı. Hani onu görünce, Ubeydullah’a her şeyin bildirildiğini anladı. Bunun üzerine şöyle dedi:

“Ey vali, sana söylenen doğrudur; fakat ben bana yaptığın iyiliği asla göz ardı etmem. Sen ve ailene güvence veriyorum. İstediğiniz yere gidin.”

Ubeydullah buna için için öfkelendi. Mihran elinde bir bastonla onun yanında duruyordu ve Ubeydullah’a, “Ne büyük bir zillet! Bir dokumacının kölesi, senin hükmün altındaki bir yerde sana güvence veriyor” dedi. Ubeydullah da, “Onu yakalayın” dedi. Bastonu bıraktı, Hani’nin saçının iki örgüsünü tuttu ve onları yüzüne çekti. Ubeydullah, Hani’nin yüzüne bastonla vurdu. Bastonun demir başı çıkıp duvara saplandı. Sonra Ubeydullah yüzüne tekrar vurdu; burnunu ve kaşını kırdı.

Halk gürültüyü duydu. Haber Mezhic kabilesine ulaştı. Geldiler ve binayı kuşatmaya başladılar. Ubeydullah, Mezhicliler bağırırken Hani’nin bir odaya atılmasını emretti. Ubeydullah, Mihran’a, Şureyh’i Hani’ye götürmesini emretti. Mihran çıktı, Şureyh’i Hani’ye götürdü; polisler de onunla birlikte içeri girdiler. Hani ona şöyle seslendi: “Şureyh, bana ne yapıldığını görüyor musun?” Şureyh, “Senin hayatta olduğunu görüyorum” diye cevap verdi. O da, “Gördüğün şeye rağmen hayatta mıyım? Kabileme söyle, eğer giderlerse beni öldürecek” dedi. Şureyh geri dönüp Ubeydullah’a, “Onun hayatta olduğunu gördüm; fakat zalimce muamelenin izlerini de gördüm” dedi. O da, “Valinin kendi tebaasını cezalandırma hakkını inkâr mı ediyorsun? Git o adamlara söyle” dedi. Şureyh dışarı çıktı; fakat Ubeydullah bir adamı da onunla birlikte gönderdi. Şureyh onlara şöyle seslendi:

“Bu kötü davranış da nedir? Adam hayattadır. Valisi onu canını almadan birkaç darbeyle azarlamıştır. Dağılın; hem kendinize hem de arkadaşınıza ceza getirecek bir sebep vermeyin.”

Bunun üzerine dağıldılar.

Hişam b. Muhammed el-Kelbi-Ebu Mihnef-el-Mualla b. Kuleyb-Ebu’l-Veddak rivayetine göre: Şerik b. el-A‘ver, Hani b. Urve el-Muradi’nin yanında kalıyordu. Şerik Şiadan biriydi ve Sıffin Savaşı’nda Ammar ile birlikte bulunmuştu. Müslim b. Akil, Ubeydullah’ın el-Kufe’ye gelişini, söylediklerini ve ariflerle halka yaptığı muameleyi işitince, tanındığı yer olan el-Muhtar’ın evinden çıktı ve Hani b. Urve el-Muradi’nin evine gitti. Kapıdan içeri girdi ve Hani’nin dışarı çıkması için haber gönderdi. Hani onu görünce orada bulunmasını istemedi; fakat Müslim ona, “Sana, bana komşuluk himayesi vermen ve beni misafir etmen için geldim” dedi. Hani de şöyle cevap verdi:

“Allah sana merhamet etsin; bana büyük bir yük yükledin. Eğer senin eve girişin ve bana güvenin olmasaydı, senden beni bırakmanı istemeyi tercih ederdim. Ama himaye vermem gerekir. Benim gibi birinin, senin gibi birine bilgisizlik sebebiyle hayır demesi mümkün değildir. İçeri gir.”

Şia, Hani b. Urve’nin evinde onu ziyaret etmeye başladı.

İbn Ziyad, Makil adındaki mevlâsını çağırdı ve ona şöyle dedi: “Üç bin dirhem al, Müslim b. Akil’i ve onun taraftarlarını ara. Bu üç bin dirhemi onlara ver. Düşmanlarına karşı savaşta kendilerine yardım için kullanmalarını söyle. Onlara içlerinden biri olduğunu bildir; çünkü dirhemleri verdiğinde senden emin olacaklar, sana güvenecekler ve bilgilerini senden saklamayacaklar. Sonra onları ziyaret etmeyi sürdür.”

Makil bunu yaptı. Yolculuğa çıktı ve Beni Sa‘d b. Sa‘lebe’den Müslim b. Avsece el-Esedi’nin yanına, büyük mescidde yakın bir yere geldi. O sırada namaz kılıyordu; Makil de bazı insanların bu adamın Hüseyin’e biat ettiğini söylediklerini işitti. Oturup Müslim b. Avsece namazını bitirinceye kadar bekledi. Makil dedi ki:

“Ey Allah’ın kulu, ben Şamlıyım; Zü’l-Kela‘ın mevlâsıyım. Allah, bu Ehl-i Beyt’i ve onları sevenleri sevmeyi bana nasip etti. İşte burada üç bin dirhem var; bunu, Resulullah’ın kızının oğlunun adına el-Kufe’ye gelip biat alan kimselerden birine vermek istiyorum. Onunla görüşmeyi çok istiyordum; fakat ne beni ona götürecek birini bulabildim ne de yerini bilen birini. Az önce burada oturuyordum; bazı Müslümanların bu işi bilen bir adam bulunduğunu söylediklerini duydum. Bu yüzden sana geldim; bu parayı alıp beni efendine götürmen için. Dilersen onunla buluşmamdan önce benim ona biatimi de alabilirsin.”

Müslim b. Avsece şöyle cevap verdi:

“Senin beni bulmana Allah’a hamd ederim. İstediğin şeye kavuşacak olman da beni sevindirdi; Allah, Peygamberinin Ehl-i Beyti’ni seninle desteklesin. Fakat bu iş daha gelişmeden önce benim ona karıştığımı bilmen beni rahatsız etti; bu zorba ve onun şiddetinden korkuyorum.”

Ayrılmadan önce ondan biat aldı, dürüst davranacağına ve işi gizli tutacağına dair yeminlerle desteklenmiş sözler aldı. Makil de onu tatmin edecek güvenceleri verdi. Müslim b. Avsece ona, “Birkaç gün boyunca düzenli olarak evime gel; seni efendinle görüştürmek için izin isteyeceğim” dedi. Böylece sık sık Müslim b. Avsece’yi, halkla birlikte ziyaret etmeye başladı; o da onun için izin istedi.

Hani b. Urve hastalandı ve Ubeydullah onu ziyarete geldi. Umare b. Ubeyd es-Seluli, Hani’ye, “Bizim topluluğumuzun ve planımızın amacı bu zorbayı öldürmektir. Allah şimdi seni ona karşı üstün kıldı; öyleyse onu öldür” dedi. Hani ise, “Onun benim evimde öldürülmesini istemem” dedi. Böylece Ubeydullah zarar görmeden ayrıldı.

Yalnızca bir hafta sonra, Şarik b. A‘ver hastalandı. İbn Ziyad ve diğer valiler katında büyük itibarı vardı; fakat o, kararlı bir Şii idi. Ubeydullah ona akşam kendisine gelmesi için haber gönderdi. Şarik, Müslim’e, “Bu rezil adam akşam bana hasta ziyaretine gelecek. Oturduğu zaman çık karşısına ve onu öldür. Sonra git, sarayda onun yerini al; çünkü kimse sana engel olmayacaktır. Eğer birkaç gün içinde bu ağrıdan kurtulursam, Basra’ya giderim ve orayı senin adına kontrol altına alabilirim.” dedi.

Akşam olunca Ubeydullah, Şarik’i hasta ziyaretine gitmek üzere yola çıktı. Müslim b. Akil, içeri girebilmesi için uygun bir yerde mevzi almıştı. Şarik, “O oturduğu zaman onu sakın kaçırma.” demişti. Hani’ b. Urve kalktı ve Müslim b. Akil’e, “Onun benim evimde öldürülmesini istemiyorum.” dedi; sanki bundan hoşlanmıyordu. İbn Ziyad geldi, içeri girdi ve oturdu. Şarik’e hastalığını sorarak, “Sende görünen bu şey nedir ve ne zaman hastalandın?” dedi. Şarik ona cevap vermekle uzun zaman geçirince ve Müslim’in hâlâ çıkmadığını görünce, İbn Ziyad’ın kaçacağından korktu ve şu mısrayı okumaya başladı: “Selma’yı selamlamak için neyi bekliyorsun? Canım bunda olsa da susuzluğumu bir yudum su ile gider.” Bunu iki veya üç defa tekrarladı. Ubeydullah, onun gerçek durumunu fark etmeksizin, “Onun hezeyan ettiğini fark ettiniz mi?” dedi. Hani’ de, “Evet, Allah seni aziz etsin. Bu hâl, sabahın henüz karanlık olduğu vakitten beri şimdiye kadar sürüp gidiyor.” diye cevap verdi.

İbn Ziyad kalktı ve ayrıldı. Sonra Müslim dışarı çıktı. Şarik, “Onu öldürmene ne engel oldu?” diye sordu. O da, “İki şey. Bunlardan biri, Hani’nin onun kendi evinde öldürülmesini istememesiydi. Diğeri de insanların Peygamber’den naklettikleri bir rivayetti: ‘İman, öldürmeyi kayıt altına alır ve mümin öldürme yapmaz.’” diye cevap verdi. Hani’ de, “Allah’a yemin ederim ki, eğer onu öldürseydin, büyük bir fasık, günahkâr ve kâfir öldürmüş olurdun. Fakat ben onun benim evimde öldürülmesinden hoşlanmadım.” dedi.

Şarik bundan sonra yalnızca üç gece daha yaşadı, sonra öldü. İbn Ziyad dışarı çıktı ve onun cenaze namazını kıldırdı. Daha sonra, Müslim’i ve Hani’yi öldürdükten sonra, İbn Ziyad’a, “Şarik’in hastalığı sırasında ondan işittiğin sözler, sadece Müslim’i kışkırtmak ve sana saldırması için onu dışarı çıkarmak içindi.” denildi. Bunun üzerine İbn Ziyad, “Allah’a yemin ederim ki, bundan sonra asla bir Iraklının cenaze namazını kıldırmayacağım. Allah’a yemin ederim ki, Ziyad onların arasında gömülü olmasaydı, Şarik’i mezarından çıkarırdım.” dedi.

İbn Ziyad’ın, para vasıtasıyla İbn Akil ve taraftarlarının arasına sızdırdığı azatlısı Makil, birkaç gün boyunca düzenli olarak Müslim b. Avsece’yi ziyaret etmişti; öyle ki, Müslim b. Avsece onu İbn Akil’le tanıştıracaktı. Şarik b. el-A‘ver’in ölümünden sonra, Müslim b. Avsece, Makil’i İbn Akil’le tanıştırdı. Sonra Makil, İbn Akil’in bütün bilgilerine vakıf oldu. Müslim b. Akil onun biatini aldı ve getirdiği parayı Ebû Sümame es-Sâidî’nin almasını söyledi. O, aralarında birbirlerine yardım etmek için para toplayan kişiydi; silahlarını o satın alırdı. O, silah hususunda uzman, Arapların süvarilerinden biri ve Şiilerin ileri gelenlerindendi. Makil onları düzenli olarak ziyaret etmeye başladı. İlk giren ve son çıkan oydu; bütün haberlerini işitmek ve sırlarını öğrenmek için böyle yapıyordu. Sonra bu sırları İbn Ziyad’ın kulağına fısıldadı.

Hani’ b. Urve’nin her sabah ve akşam Ubeydullah’a gitme âdeti vardı. Müslim onun yanında kalmaya başlayınca, gitmeyi bıraktı ve hasta numarası yaptı. Dışarı çıkmamaya başladı. İbn Ziyad, gelenlere, “Neden Hani’yi göremiyorum?” diye sordu. Onlar da, “Hastadır.” dediler. İbn Ziyad, “Hastalığını haber alsaydım, ona hasta ziyaretine giderdim.” dedi.

Ebû Mihnef-el-Mücalid b. Said’e göre: Ubeydullah, Muhammed b. el-Eş‘as ile Esma’ b. Harice’yi çağırdı.

Ebû Mihnef-el-Hasan b. Ukbe el-Muradî’ye göre: Ubeydullah, onlarla birlikte Amr b. el-Haccac ez-Zübeydî’yi gönderdi.

Ebû Mihnef-Numeyr b. Va‘le-Ebû’l-Veddâk’a göre: Amr b. el-Haccac’ın kız kardeşi Rav‘a, Hani’ b. Urve ile evliydi; Yahya b. Hani’nin annesi oydu.

Ubeydullah onlara, “Hani’ b. Urve’nin bizi ziyaret etmesine ne engel oluyor?” diye sordu. Onlar da, “Bilmiyoruz, Allah valiyi aziz etsin; fakat anlaşılan hasta.” diye cevap verdiler. İbn Ziyad, “Onun iyileştiğini ve her akşam evinin kapısında oturduğunu işittim. Gidin ve ona söyleyin; bize karşı görevini terk etmesin. Çünkü onun gibi Arap eşrafından birinin bana karşı kabalık etmesini hoş görmem.” dedi. O, evinin kapısında otururken, akşam ona gittiler ve evinin önünde durdular. Ona, “Valiyi ziyaret etmene ne engel oluyor? Seni andı ve dedi ki, hasta olduğunu bana bildirmiş olsalardı ona hasta ziyaretine giderdim.” dediler. O da, “Bir hastalık bana engel oldu.” diye cevap verdi. Onlar da, “Senin her akşam evinin kapısında oturduğun ona haber verilmiş. Seni gecikmiş buluyor. Gecikmek ve kabalık, yöneticilerin hoş görmeyeceği şeylerdir. Sana yemin ettiriyoruz, bizimle bin.” dediler.

Elbiselerini istedi ve giyindi. Sonra bir katır istedi ve onlarla birlikte bindi. Saraya yaklaştığında bir miktar korku hissetmeye başladı. Hasan b. Esma’ b. Harice’ye, “Yeğenim, Allah’a yemin ederim ki bu adamdan korkuyorum. Ne dersin?” dedi. Hasan da, “Allah’a yemin ederim ki, amca, senin adına hiçbir şeyden korkmuyorum. Sen masum iken neden kendi aleyhine bir bahane üretiyorsun?” diye cevap verdi.

Onlar, Esma’nın Ubeydullah’ın neden Hani’yi çağırttığını bilmediğini, Muhammed’in ise bildiğini ileri sürmüşlerdir.

Topluluk Ubeydullah b. Ziyad’ın yanına girdi; Hani’ de onlarla birlikte içeri girdi. Ubeydullah başını kaldırınca, “Kendi ayaklarıyla sana yok olacak birini getirmişler.” dedi.

Ubeydullah, Ümm Nâfi‘ bt. Umeyre b. Ukbe ile yeni evlenmişti. Hani’, İbn Ziyad’a yaklaşınca, kadı Şüreyh onun yanında oturuyordu. İbn Ziyad, Hani’ye dönerek şu mısraı okudu:

“Ben ona her iyiliği diliyorum, o ise canımı istiyor.
Murid kabilesinden dostuna karşı senin yanında kim yer alır?”

Bununla, geçmişte Hani’ye karşı gösterdiği iyilik ve yumuşaklığa işaret ediyordu.

Hani’, “Bu da ne, ey vali?” diye sordu. İbn Ziyad, “Evet, Hani’ b. Urve, Müminlerin Emiri’ne ve Müslümanların genel cemaatine karşı evlerinizde kurulan bu işler nedir? Müslim b. Akil’i evine aldın. Onun için çevrende bulunan evlerde silah ve adam topladın. Bunun benden gizli kalacağını mı sandın?” dedi. Hani’, “Ben bunu yapmadım ve Müslim de yanımda değildir.” dedi. İbn Ziyad, “Hayır, vallahi yaptın!” dedi. Hani’ yine inkâr etti; İbn Ziyad bir kez daha, “Evet, yaptın!” dedi. Aralarındaki tartışma bir süre devam ettikten ve Hani’ ısrarla karşı çıkıp suçlamaları inkâr ettikten sonra, İbn Ziyad o casus Makil’i çağırdı. O geldi ve önünde durdu. İbn Ziyad ona Hani’yi tanıyıp tanımadığını sordu; o da tanıdığını söyledi. Bunun üzerine Hani’, onun kendilerine karşı casusluk yaptığını ve onlar hakkında bilgi getirdiğini anladı. Bir an afalladı, sonra kendine geldi ve, “Beni dinle ve söylediklerime inan. Allah’a yemin ederim ki yalan söylemiyorum. Allah’a yemin ederim ki, O’ndan başka ilah yoktur; ben onu evime davet etmedim. İşinden hiçbir şey bilmiyordum; ta ki onu kapımda oturur hâlde görene kadar. Yanımda kalmak istedi. Onu geri çevirmeye utandım. Bunun sonucu olarak onu koruma görevi üzerime düştü. Böylece onu evime aldım, ona barınak ve sığınak verdim. Sonra onun işi, sana haber verildiği gibi gelişti. Dilersen sana çok ağır yeminler ederim ve sana asla zarar vermeyeceğime güvenebileceğin her şeyi veririm. Dilersen sana, eline teslim edeceğim bir teminat veririm ki sana döneceğime güvenesin. Sonra ben ona giderim ve ona evimden çıkıp yeryüzünde nereye isterse oraya gitmesini emrederim. Böylece onun himaye hakkından kurtulmuş olurum.” dedi. İbn Ziyad ise, “Hayır, vallahi! Onu bana getirmedikçe yanımdan asla ayrılmayacaksın.” dedi. Hani’ buna karşı çıkarak, “Hayır, vallahi! Onu sana getirmeyeceğim. Misafirimi bana öldüresin diye sana nasıl teslim ederim?” dedi. İbn Ziyad yine, “Allah’a yemin ederim ki onu bana getireceksin!” diye ısrar etti. Hani’ de tekrar, “Allah’a yemin ederim ki onu sana getirmeyeceğim.” dedi.

Tartışma bir süre daha sürdükten sonra, Müslim b. Amr el-Bâhilî ayağa kalktı. Kûfe’de ondan başka ne bir Suriyeli ne de bir Basralı vardı. “Allah valiyi aziz etsin! Beni onunla baş başa bırak ki onunla konuşayım.” dedi. O, Hani’nin inatçılığını ve İbn Ziyad’ın emrine uymayı reddedişini görmüştü. Hani’ye, onunla konuşabilmesi için kendisine yaklaşmasını söyledi. Hani’ kalktı ve onu İbn Ziyad’dan bir kenara çekti. İbn Ziyad’ın görebileceği bir yerdeydiler. Seslerini yükselttiklerinde ne söylediklerini duyabiliyordu. Müslim ona, “Allah adına sana yemin ettiriyorum, Hani’, kendini öldürtme ve kabile ile aşiretine bela getirme. Allah’a yemin ederim ki, senin öldürülmeyecek kadar değerli olduğunu düşünüyorum.” dedi. Hani’, kabilesinin gelip onu kurtaracağını sanmıştı; fakat Müslim devam etti: “İbn Akil, Emevilerin kuzenidir; bu yüzden ne onu öldürürler ne de ona zarar verirler. O hâlde onu İbn Ziyad’a teslim et. Bunu yapmakla sana ne bir ayıp ne de bir kusur gelir; çünkü sen onu yalnızca yönetime teslim etmiş olacaksın.” Hani’ ise, “Allah’a yemin ederim ki, himayeme girmiş ve misafirim olmuş birini, ben hâlâ sağlıklı ve sapasağlam iken teslim etmem, benim için gerçekten utanç ve rezillik olur. Duyuyorum, iyi görüyorum, güçlü bir kolum ve birçok yardımcım var. Allah’a yemin ederim ki, yanımda hiçbir yardımcı olmasa bile onun uğrunda ölmeden onu teslim etmem.” dedi. Müslim ona daha fazla baskı yaptıysa da, Hani’ sürekli, “Allah’a yemin ederim ki, onu size asla teslim etmeyeceğim.” deyip durdu.

İbn Ziyad bunu işitince onun kendisine getirilmesini emretti. Onu getirdiler. İbn Ziyad ona, “Allah’a yemin ederim ki Müslim b. Akil’i bana getireceksin, yoksa başını kestiririm.” dedi. Hani’ de, “O zaman evinin etrafında çok kılıç şakırtısı olur.” diye cevap verdi. İbn Ziyad, “Bu senin yanılgın. Beni kılıç şakırtılarıyla mı korkutuyorsun?” dedi.

Hani’, kabilesinin onu savunacağını düşündü. İbn Ziyad, onun kendisine yaklaştırılmasını emretti. Yaklaştırıldı. İbn Ziyad değneğiyle onun yüzüne vurdu; burnuna, alnına ve yanaklarına art arda vurmaya devam etti. Nihayet Hani’nin burnu kırıldı, kanı elbiselerinin üzerine aktı, yanaklarıyla alnının eti sakalına saçıldı. Sonunda değnek kırıldı. Hani’, polislerden birinin kılıcının kabzasına doğru elini uzattı; fakat adam onu çekip aldı ve buna engel oldu. İbn Ziyad ona bağırdı: “Bugün Harurîlerden mi oldun? Öyleyse cezayı kendi üzerine meşru hâle getirdin. Bu yüzden seni öldürmek bize helal oldu. Onu götürün ve binadaki odalardan birine atın. Kapıları üzerine kilitleyin ve başına nöbetçiler koyun.” Böyle yapıldı. Fakat Esma’ b. Harice ayağa kalktı ve, “Artık biz ihanete aracı olan elçiler mi olduk? Bize bu adamı sana getirmemizi söyledin. Onu sana getirdiğimizde ise burnunu ve yüzünü parçaladın, kanını sakalına akıttın. Sonra da onu öldüreceğini söyledin.” dedi. Ubeydullah, “Sen hâlâ burada mısın?” dedi ve onun dövülmesini ve sarsılmasını emretti. Sonra o da hapis bırakıldı.

Muhammed b. el-Eş‘as, kabile reislerinin, vali lehine de aleyhine de olsa onun tutumundan memnun olduklarını ve valinin yalnızca hak ettiği cezayı verdiğini söyledi. Fakat Hani’nin öldürüldüğü haberi Amr b. el-Haccac’a ulaşınca, Madhhic ile birlikte ilerleyip sarayı kuşattı. Yanında büyük bir kalabalık vardı. Şöyle bağırdı: “Ben Amr b. el-Haccac’ım ve bunlar Madhhic’in süvarileriyle önde gelenleridir. Ne itaattan çıktılar ne de cemaatten ayrıldılar. Fakat kendilerine arkadaşlarının öldürüldüğü haberi ulaştı; bunu büyük bir suç sayıyorlar.”

Madhhic’in kapıda bulunduğu Ubeydullah’a haber verildi. O da kadı Şüreyh’e, içeri girip arkadaşlarını görmesini, sonra da dışarı çıkıp onun hâlâ diri olduğunu ve öldürülmediğini onlara bildirmesini söyledi; çünkü onu görmüştü. Şüreyh içeri girdi ve ona baktı.

Ebû Mihnef-es-Sak‘ab b. Züheyr-Abdurrahman b. Şüreyh’in, Şüreyh’i İsmail b. Talha’ya şöyle derken işittiğine göre: Hani’nin yanına girdim. Hani beni görünce, sakalından kan akarken, “Ey Allah’ım! Ey Müslim! Kabilem helak mi oldu? Din ehli nerede? Şehir halkı nerede? Beni, düşmanlarına ve düşmanlarının oğluna terk ederek yok mu oldular?” dedi. Sarayın kapısındaki gürültüyü işitince ve ben çıkmak üzereyken peşimden gelerek, “Bunlar Madhhic ile Müslümanlardan olan grubumun sesleri olmalı. Onlardan on kişi içeri girebilse beni kurtarabilirlerdi.” dedi. Yanıma, İbn Ziyad’ın benimle birlikte gönderdiği ve polisten olup onun yanında duran Humeyd b. Bükeyr el-Ahmerî’yi alarak dışarı çıktım. Allah’a yemin ederim ki, eğer o benimle olmasaydı, Hani’nin benden istediğini arkadaşlarına söylerdim. Fakat onların yanına çıktığımda, “Vali, arkadaşınızla ilgili tavrınızı ve söylediklerinizi öğrenince, beni gidip onu görmem için gönderdi. Ben de gittim ve onu gördüm. Sonra bana, onun hâlâ hayatta olduğunu ve öldürüldüğü haberinin yalan olduğunu size bildirmemi emretti.” dedim. Bunun üzerine Amr b. el-Haccac ve arkadaşları onun öldürülmemiş olmasına Allah’a hamdettiler. Sonra ayrılıp gittiler.

Ebû Mihnef-el-Haccac b. Ali-Muhammed b. Bişr el-Hemdânî’ye göre: Ubeydullah, Hani’ye vurup onu hapse attığında, bunun yüzünden halkın bir karışıklık çıkaracağından korktu. Dışarı çıktı ve minbere çıktı. Yanında eşraf, polisleri ve yakın çevresi vardı. Allah’a hamd edip O’nu yücelttikten sonra şöyle dedi: “Ey insanlar, Allah’a ve imamlarınıza itaate sımsıkı sarılın. Ayrılık ve fitne çıkarmayın; yoksa helak olursunuz, zelil düşersiniz, öldürülürsünüz, ağır muameleye maruz kalırsınız veya mahrum edilirsiniz. Size doğruyu söyleyen kardeşinizdir. Sizi uyaran mazurdur.” Minberden inmek üzereyken, mescidin hurma satıcıları kapısındaki gözcüler koşarak gelip, “Müslim b. Akil geldi!” diye bağırdılar. Ubeydullah hemen saraya girdi ve kapıları kilitledi.

Ebû Mihnef-Yusuf b. Yezid-Abdullah b. Hüzeym’e göre: Allah’a yemin ederim ki, Hani’nin durumunun ne olduğunu görmek için saraya gönderilen İbn Akil’in habercisi bendim. O dövülüp hapsedilince atıma bindim ve durumu Müslim b. Akil’e haber vermek üzere eve ilk giren ben oldum. Orada Muradlı bazı kadınlar toplanmış, “Ey felaket! Ey musibet!” diye feryat ediyorlardı. Haberi vermek üzere Müslim’in yanına girdim. O da bana taraftarlarını çağırmamı emretti. Etrafındaki evler onlarla doluydu. Ona biat etmiş on sekiz bin kişiden dört bin adam oradaydı. Bana savaş narası olan “ya منصور أمت” diye bağırmamı emretti. Bunun üzerine ben, “Ya Mansur emit!” diye bağırdım. Sonra Kufeliler onun etrafında toplandılar.

Müslim, Kindeliler ve Rebia mahallesinin kumandasını Ubeydullah b. Amr b. Uzeyz el-Kindî’ye verdi. Ona, süvarilerle birlikte önünde gitmesini emretti. Müslim b. Avsece el-Esedî’yi Madhhic ve Esed mahallesinin başına getirdi; onların başında olduğu için ona piyadelerle inmesini emretti. Temim ve Hemdan mahallesinin başına Ebû Sümame es-Sâidî’yi tayin etti. Medineliler mahallesinin kumandasını da Abbas b. Ca‘de el-Cedelî’ye verdi. Sonra saraya doğru ilerledi. Gelişi Ubeydullah’a haber verilince, sarayda barikat kurdu ve kapıları kilitledi.

Ebû Mihnef-Yunus b. Ebî İshak-Abbas el-Cedelî’ye göre: Dört bin kişi olarak İbn Akil’le birlikte çıktık. Saraya ulaştığımızda yalnızca üç yüz kişiydik. Müslim, Muradlılarla birlikte ilerlemeye başladı ve sarayı kuşattı. İnsanlar çağrıya cevap verdiler ve toplandılar; kısa bir süre sonra mescid ve çarşı insanlarla doldu. İkindi vaktine kadar toplanmaya devam ettiler. Ubeydullah’ın durumu çok kritikti. Bütün gücü saray kapısını tutmaya yönelmişti; çünkü sarayda yanında yalnızca otuz polis, yirmi eşraf, ailesi ve azatlıları vardı. Eşraf, Bizanslıların binasına bitişik kapıdan yanına gelmeye başladı. Sonra İbn Ziyad’ın yanında bulunanlar, halka yukarıdan bakmaya başladılar. Halka yukarıdan bakıyorlardı; halk onları taşlarken, attıkları taşlardan korunmak zorunda kalıyorlardı. Ayrıca Ubeydullah’a ve babasına lanet okumakta da geri durmuyorlardı. İbn Ziyad, Kesîr b. Şihab b. el-Husayn el-Harisî’yi çağırdı ve ona, kendisine itaat eden Madhhicliler arasına çıkmasını, Kûfe’yi dolaşıp halkı İbn Akil’i terk etmeye yönlendirmesini, onları savaşla korkutmasını ve yöneticinin cezasıyla tehdit etmesini emretti. Sonra Muhammed b. el-Eş‘as’a, kendisine itaat eden Kindeliler ve Hadramutlular arasına çıkmasını emretti; kendisine gelen o insanlara güvenlik sağlayacak bir sancak açmasını istedi. El-Ka‘ka‘ b. Şevr ez-Zühlî’ye, Şebes b. Rib‘î et-Temîmî’ye, Haccar b. Ebcer el-İclî’ye ve Şimir b. Zî’l-Cevşen el-Âmirî’ye de aynı talimatları verdi. Halktan geri kalan ileri gelenleri ise yanında tuttu; çünkü yanında bulunanların azlığı sebebiyle onlarsız kalmak istemiyordu. Kesîr b. Şihab dışarı çıktı ve halkı Müslim’i terk etmeye teşvik etti.

Ebû Mihnef-Ebû Cenab el-Kelbî’ye göre: Kesîr, Kelb kabilesinden Abdülâ‘ b. Yezid adındaki bir adamla karşılaştı. Bu adam, silah taşımakta ve diğer gençlerle birlikte İbn Akil’e katılmak niyetindeydi. Onu yakaladı ve İbn Ziyad’ın yanına götürdü. Kesîr adamı İbn Ziyad’a bildirdi; fakat adam, kendisine gelmek niyetinde olduğunu söyledi. İbn Ziyad da, “Tabii, tabii! Bana söz verdiğini hatırlıyorum.” dedi ve onun hapsedilmesini emretti.

Muhammed b. el-Eş‘as, Benî Umeyre’nin evlerine kadar gitti. Ümare b. Salhab el-Ezdî ona rastladı; İbn Akil’e gitmekteydi ve silah taşıyordu. Muhammed b. el-Eş‘as onu yakaladı ve İbn Ziyad’a gönderdi; o da onu hapse attı. İbn Akil, mescidden Abdurrahman b. Şüreyb eş-Şebâmî’yi Muhammed b. el-Eş‘as’a karşı gönderdi. Muhammed b. el-Eş‘as, üzerine gelenlerin çokluğunu görünce yön değiştirdi ve geri çekildi. Bunun üzerine el-Ka‘ka‘ b. Şevr ez-Zühlî, Muhammed b. el-Eş‘as’a, “Ben el-Arar tarafından İbn Akil’in çevresini dolandım. Onun bulunduğu yerden uzak dur.” diye haber gönderdi. O da Bizanslıların binası tarafından İbn Ziyad’ın yanına geri döndü.

Ketîr b. Şihâb, Muhammed ve el-Ka‘kā‘, kendilerine itaat eden kabile mensuplarıyla birlikte İbn Ziyad’ın yanında toplandıklarında, Ketîr ona samimi bir öğüt verirken konuştu. Ketîr b. Şihâb dedi ki: “Allah valiyi aziz etsin. Yanında halkın ileri gelenlerinden birçoğu, polislerin, ailen ve hizmetçilerin var. Gel, onların üzerine çıkalım.” Ubeydullah bunu kabul etmedi; fakat Şebes b. Rib‘î’ye bir sancak verdi ve onu dışarı gönderdi.

İbn Akil’in yanındaki insanlar ikindiye kadar artmaya ve toplanmaya devam etti. Durumları güçlüydü. Ubeydullah ileri gelenleri çağırdı ve onları topladı. Sonra onlara, “Halka yukarıdan bakın; itaat edenlere fazla para ve iyi muamele vaad edin. İtaatsizleri, mahrum bırakılma ve ceza tehdidiyle korkutun; onlara Suriye’den ordunun üzerlerine yürümekte olduğunu söyleyin.” dedi.

Ebû Mihnef-Süleyman b. Ebî Râşid-Abdullah b. Hüzeym el-Küseyri, Ezd kabilesinin Küseyir kolundan birine göre: İleri gelenler bize yukarıdan baktılar. Halkın en önde geleni Ketîr b. Şihâb, güneş batmaya yaklaşıncaya kadar konuştu. Dedi ki: “Ey insanlar, ailelerinize dönün. Kötü işlere acele etmeyin. Kendinizi ölüme maruz bırakmayın. İşte Müminlerin Emiri Yezid’in askerleri üzerinize yaklaşmaktadır. Vali, eğer onunla savaşmakta ısrar eder ve akşam oluncaya kadar dağılmazsanız, çocuklarınızı devlet maaşından mahrum bırakacağına; askerlerinizi de erzak vermeden Suriye seferlerine dağıtacağına dair Allah’a söz verdi. Sağlam olanı hasta olana, حاضر olanı da bulunmayana karşı sorumlu tutacaktır; ta ki isyankâr halktan hiç kimse, ellerinin kazandığı şeyin kötü sonucunu tatmadan kalmayacaktır.” Öteki ileri gelenler de buna benzer şeyler söylediler.

İnsanlar onların söylediklerini işitince dağılmaya ve geri dönmeye başladılar.

Ebû Mihnef-el-Mücalid b. Saîd’e göre: Kadınlar oğullarına ve kardeşlerine gelip, halk onlarsız da yeterli olacağı için geri dönmelerini telkin etmeye başladılar. Her adam oğlunu veya kardeşini alıp, “Yarın Suriyeliler üzerinize gelecek. Senin savaşla ve bu kötülükle ne işin var? Geri dön.” diyordu. Böylece herkes birini götürüyordu. Dağılmayı sürdürdüler; öyle ki akşam olduğunda Müslim b. Akil’in yanında mescidde sadece otuz kişi kalmıştı. Müslim b. Akil akşam namazını yalnızca otuz kişiyle kıldırdı. Akşam olduğunu ve yanında ancak az bir topluluk kaldığını görünce mescidden çıktı ve Kinde kapılarına yöneldi. Kapılara ulaştığında yanında yalnızca on kişi vardı. Kapıdan ayrıldığında ise yanında hiç kimse kalmamıştı. Etrafına baktı fakat ona yolu gösterecek, bir eve götürecek ya da önüne bir düşman çıkarsa şahsen destek verecek kimse göremedi.

Kûfe sokaklarında şaşkın şaşkın dolaştı; nereye gittiğini bilmeden sağa sola döndü, nihayet Kindeli Benî Cebele’nin evlerine geldi. Oradan yürümeye devam etti ve Tâv‘a adında bir kadının bulunduğu bir kapıya ulaştı. Bu kadın, el-Eş‘as b. Kays’ın ümmü velediydi; el-Eş‘as onu azat etmişti. Sonra Esîd el-Hadramî ile evlenmiş ve ondan Bilâl adında bir çocuk doğurmuştu. Bilâl halkla birlikte dışarı çıkmıştı; annesi ise kapıda onu bekliyordu. İbn Akil kadına selam verdi, kadın da selamını aldı. O, “Ey Allah’ın kulu, bana içecek su ver.” dedi. Kadın evine girip ona su getirdi; o da oturdu. Kadın kabı içeri götürdü, sonra tekrar dışarı çıkıp, “Ey Allah’ın kulu, suyu içmedin mi?” dedi. O da, “Evet.” diye cevap verdi. Kadın ona, “Git ehline dön.” dedi; fakat o sustu. Kadın bunu tekrarladı, o yine sustu. Üçüncü defa, “Allah’tan kork benim hakkımda! Sübhanallah! Ey Allah’ın kulu, ehline git. Allah sana afiyet versin. Benim kapımda oturman doğru değildir; artık buna izin vermeyeceğim.” dedi. Bunun üzerine kalktı ve, “Ey Allah’ın kulu, bu şehirde ne evim var ne de aşiretim. Bana bir iyilik ve bir cömertlik gösterir misin? Belki ileride sana bunun karşılığını verebilirim.” dedi. Kadın ona kim olduğunu sordu, o da Müslim b. Akil olduğunu, Kufelilerin kendisine yalan söylediklerini ve onu kışkırttıklarını anlattı. Kadın tekrar, “Gerçekten Müslim misin?” dedi. O da, “Evet.” dedi. Kadın ona eve girmesini söyledi. Onu evinin içinde kendi kullandığı oda olmayan bir odaya aldı. Ona bir yaygı serdi ve akşam yemeği sundu, fakat o yiyemedi.

Kısa bir süre sonra kadının oğlu döndü. Annesinin odalar arasında gidip geldiğini görünce, “Allah’a yemin ederim ki, bu akşam o odaya gidip gelmenin çokluğu bana önemli bir işle meşgul olduğunu düşündürüyor.” dedi. Kadın, “Yavrucuğum, bunu bırak.” diye cevap verdi. Fakat o ısrar ederek, “Allah’a yemin ederim ki bana söyle.” dedi. Kadın ona kendi işiyle meşgul olmasını ve hiçbir şey sormamasını söyledi. Fakat o ısrarını sürdürdü. Bunun üzerine kadın, “Yavrucuğum, sana söyleyeceğim şeyi insanlardan hiçbirine anlatma.” dedi. Ondan yemin aldı. Yemin ettikten sonra ona meseleyi anlattı. Sonra o, hiçbir şey söylemeden yatağına gitti. Bazıları onun o sırada sadece kaçak durumda olduğunu, bazıları da o gece arkadaşlarıyla içki içtiğini söylemiştir.

İbn Ziyad için uzun bir zaman geçti. Daha önce işittiği gibi İbn Akil’in taraftarlarının seslerini artık duymuyordu. Yanındakilere halka yukarıdan bakmalarını ve onlardan birini görüp görmediklerini sormasını emretti. Onlar baktılar, kimseyi görmediler. Sonra onlara, halkın gölgelerde pusu kurup kurmadığını kontrol etmelerini söyledi. İbn Ziyad’ın adamları mescidin duvarlarının orta kısımlarına çıktılar; ellerindeki ateşli meşaleleri aşağı sarkıttılar ki gölgelerde biri var mı görebilsinler. Bazen meşaleler yeterince ışık veriyor, bazen de onların istediği kadar ışık vermiyordu. Meşaleleri ve iplerle bağlanmış, ateşe verilmiş kamış sopalarını aşağı indirdiler. Onları yere değinceye kadar sarkıttılar. Bunu en karanlık yerlerde, daha yakın olan kısımlarda ve aralarda yaptılar. Minberin etrafındaki karanlıkta da aynı şeyi yaptılar. Gölgelerde hiçbir şey olmadığını görünce bunu İbn Ziyad’a bildirdiler. Bunun üzerine o, mescide açılan kapıyı açtı. Dışarı çıktı ve minbere çıktı. Adamları da onunla birlikte dışarı çıktılar. Onlara, gece namazından önce biraz onun etrafında oturmalarını söyledi. Münadisine, polis, arifler, yardımcılar ve savaşçılardan gece namazını mescidde kılan herhangi bir adam için ancak güvenlik garantisi olduğunu ilan etmesini emretti. Bir saat geçmeden mescid insanlarla doldu. Ezanı emrettikten sonra namaza başladı. Husayn b. Temim ona, “Ya halkla namaz kıldır ya da biri onlara namaz kıldırsın, sen saraya girip orada namaz kıl. Bu sana kalmış. Düşmanlarından birinin sana suikast düzenlemeye kalkışmasına karşı burada güvende olmandan korkuyorum.” dedi. Ubeydullah ona, “Muhafızlarıma, eskiden yaptıkları gibi arkamda durmalarını emret ve sen de aralarında dolaş. Ben içeri girmeyeceğim.” dedi.

Halkla namaz kıldıktan sonra ayağa kalktı. Allah’a hamd etti ve şöyle dedi: “İbn Akil, ahmak ve cahil adam, gördüğünüz bu muhalefet ve isyan girişiminde bulundu. Onu evinde bulduğumuz kimse için Allah katında güvenlik yoktur. Onu getirene kan bedelinin mükâfatı verilecektir. Allah’tan korkun ey Allah’ın kulları, itaate ve biatinize bağlı kalın. Kendinize karşı bir şey yapmayın. Husayn b. Temim, annen seni kaybetsin; eğer Kûfe sokaklarının kapılarından herhangi biri açık kalırsa ya da bu adam kaçarsa ve sen de onu bana getirmezsen...” Ona, Kûfe halkının evleri üzerinde yetki verdi. Sokakların girişlerine gözcüler koymasını emretti. “Yarın sabah halkı evlerden çıkar. Evlerini iyice ara ki bu adamı bana getiresin.”

Husayn, polisin başındaydı ve Benî Temim’dendi. Bundan sonra İbn Ziyad, Amr b. Hureys’e sancağını verdi ve halkı onun başına getirdi. Sabah olunca meclis kurdu ve halkın huzuruna girmesine izin verdi. Muhammed b. el-Eş‘as yanına yaklaştı. İbn Ziyad ona, “Sadakati şüphe götürmeyenlerden birine merhaba.” dedi. İbn Ziyad, Muhammed b. el-Eş‘as’ı kendi yanına oturttu.

Aynı sabah o yaşlı kadının oğlu —ki o, Bilâl b. Esîd idi; İbn Akil’e sığınma veren annesiydi— Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as’a gidip Müslim b. Akil’in annesinin yanında bulunduğunu haber verdi. Abdurrahman babasına gitti; o sırada babası İbn Ziyad’ın yanındaydı ve sırrı ona fısıldadı. İbn Ziyad ona ne söylediğini sordu; Muhammed b. el-Eş‘as da, ona İbn Akil’in onların evlerinden birinde bulunduğunu söylediğini bildirdi. Bunun üzerine İbn Ziyad bir sopayı böğrüne dürterek, “Kalk ve hemen onu bana getir.” dedi.

Ebû Mihnef-Kudâme b. Saîd b. Zâide b. Kudâme es-Sekafî’ye göre: İbn el-Eş‘as, İbn Akil’i getirmek üzere İbn Ziyad’dan kalkınca, o da halkın mescidde namaz kıldırma işini vekâleten yürüten Amr b. Hureys’e haber göndererek, onunla birlikte altmış veya yetmiş adam, hepsi de Kays grubundan olmak üzere, yollamasını istedi. İbn el-Eş‘as’ın kendi kavmini göndermek istememişti; çünkü kabilelerden her birinin, İbn Akil gibi bir adamın kendi aralarında bulunup yakalanmasına razı olmayacağını biliyordu. Amr b. Hureys, Amr b. Ubeydullah b. Abbas es-Sülemî’yi gönderdi; onunla birlikte Kays’tan altmış yahut yetmiş adam vardı. Müslim b. Akil’in bulunduğu eve gittiler. Atların nal seslerini ve adamların seslerini işitince, onun kendisi için geldiklerini anladı. Kılıcını çekerek onlara saldırmak üzereydi; fakat onlar gözü dönmüş bir hâlde eve hücum ettiler. O da kılıcıyla üzerlerine atıldı; onları evden dışarı sürdü. Onlar saldırıyı tekrarladılar, Müslim de aynı şekilde karşı saldırıda bulundu. Bükeyr b. Humrân el-Ahmerî onunla karşılıklı darbeler indirdi. Bükeyr onu ağzından vurdu, üst dudağını yarıp alt dudağa kadar yardı; iki dişini düşürdü. Müslim de onun başına korkunç bir darbe indirdi ve bunu tekrarlayarak omzundaki bir damarı kesti. Darbe neredeyse onun karnına ulaşıyordu. Halk bunu görünce evin üst kısmına çıkıp Müslim’e yukarıdan bakmaya başladı ve ona taş yağdırdılar. Kamış sopaları ateşe verip yukarıdan onun üzerine attılar. Bunu görünce, kılıcını çekerek sokağa onların üzerine çıktı ve onlarla savaştı. Muhammed b. el-Eş‘as ona yaklaşarak, “Genç adam, sana güvenlik sözü veriyorum. Kendini öldürme.” dedi. Fakat o, halkla savaşmayı sürdürdü ve şöyle dedi:

“Yemin ederim ki ben ancak hür bir adam olarak öldürülürüm,
Ölümü korkunç bir şey olarak görsem de.
Her adam bir gün bir kötülükle karşılaşacaktır.
Sonra serinlik acı bir sıcaklıkla karışacaktır.
Güneş ışığı bükülecek ve güneş ebediyen batacaktır.
Ben, aldatılmaktan ve kandırılmaktan korkuyorum.”

Muhammed b. el-Eş‘as, onun aldatılmayacağına, kandırılmayacağına ve hileye uğramayacağına dair güvence verdi. Ona, Ümeyyeoğullarının kendi amca çocukları olduğunu, onu öldürmeyeceklerini ve ona vurmayacaklarını söyledi. Müslim taşlardan dolayı ezilmiş ve savaş yüzünden güçten düşmüştü. Nefes nefese kalmıştı; sırtını bir evin duvarına dayadı. Muhammed b. el-Eş‘as yaklaştı ve, “Sana güvenlik sözü verildi.” dedi. Müslim, gerçekten güvenlik garantisi verilip verilmediğini sorunca, Muhammed b. el-Eş‘as, “Evet.” dedi. Halk da, “Sana güvenlik verildi.” dediler; yalnızca Amr b. Ubeydullah b. el-Abbas es-Sülemî bundan ayrı kaldı. O, kenara çekilirken, “Bu işte benim ne dişi devem var ne erkek devem.” dedi. Müslim de, “Eğer bana güvenlik vermeseydiniz, elimi sizin elinize bırakmazdım.” dedi.

Bir katır getirildi; ona bindirildi. Fakat sonra etrafını sardılar ve kılıcını elinden çekip aldılar. Bunun üzerine canı hakkında ümitsizliğe düştü ve gözleri yaşla doldu. “Bu, ihanetin başlangıcıdır.” diye bağırdı. Muhammed b. el-Eş‘as, “Umarım sana bir zarar gelmez.” dedi. Müslim, “Bu yalnızca bir umut mu? O hâlde senin güvenliğin nerede? Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.” dedi ve ağlamaya başladı. Amr b. Ubeydullah b. el-Abbas onu iğneleyerek, “Senin aradığın gibi bir şeyi arayan kimse, başına gelen geldiğinde ağlamamalıdır.” dedi. Müslim ise, “Ben kendim için ağlamıyorum; kendi ölümüm için de üzülmüyorum; gerçi helak olmayı hiç istemem. Fakat ben bana doğru gelen ailem için ağlıyorum. Hüseyin ve Hüseyin’in ailesi için ağlıyorum.” dedi.

Sonra Muhammed b. el-Eş‘as’a yaklaşıp, “Ey Allah’ın kulu, Allah’a yemin ederim ki senin bana güvenlik sözü verme kudretine sahip olmadığını görüyorum. Fakat bir adamını benim mesajımla Hüseyin’e gönderecek kadar iyilik yapar mısın? Çünkü onun şimdi size doğru yola çıktığından ya da çok yakında çıkacağından kuşkum yoktur, ailesiyle birlikte. Benim üzüntüyle patlamamın sebebi buydu. Mesaj şudur: ‘İbn Akil seni bana gönderdi. O, halkın elinde esirdir ve senin ölüme gelmeni istemiyor. Diyor ki: Ailenle birlikte geri dön ve Kufelilerin seni aldatmasına izin verme; çünkü onlar, babanın taraftarlarıydılar, oysa baban onlardan ayrılmayı ölüm veya öldürülme pahasına istemişti. Kufeliler sana da bana da yalan söylediler. Yalancının hükmü olmaz.’” dedi. İbn el-Eş‘as da, “Allah’a yemin ederim ki bunu yapacağım ve İbn Ziyad’a da sana güvenlik verdiğimi bildireceğim.” dedi.

Ebû Mihnef-Ca‘fer b. Huzeyfe et-Tâî-Saîd b. Şeybân’ın da bildiği rivayete göre: Muhammed b. el-Eş‘as, Benî Mâlik b. Amr b. Sümâme’den, şair olan ve Muhammed’i sık sık ziyaret eden İlyâs b. el-‘Asl et-Tâî’yi çağırdı. Ona, “Hüseyin’e yetiş ve bu mektubu ona ver.” dedi. Mektupta İbn Akil’in kendisine söyledikleri yazılıydı. Sonra ona, “İşte senin azığın, teçhizatın ve ailen için eşyan.” dedi. İlyâs, “Bana bir binek nereden gelecek? Çünkü kendi hayvanımı tükettim.” dedi. İbn el-Eş‘as da, “İşte bir binek. Bu yolculuk için ona bin.” dedi.

İlyâs yola çıktı ve dört gece sonra Hüseyin’e Zübâle’de rastladı. Haberi ona verdi ve mesajı teslim etti. Hüseyin, “Takdir edilmiş olan her şey gerçekleşecektir. Biz kendimiz ve bozulmuş toplumumuz hakkında Allah ile yetinmeye ve O’nun vereceği karşılığa razıyız.” dedi.

Müslim b. Akil, Hani’ b. Urve’nin evine taşınmış ve on sekiz bin kişi ona biat etmişti. Bunun üzerine Hüseyin’e Âbis b. Ebî Şebîb eş-Şâkirî ile bir mektup göndermişti: “Güvenilir ilk haberci kendi kavmine yalan söylemez. Kufelilerden on sekiz bin kişi sana biat etti. Benim mektubum sana ulaştığında acele et ve gel. Bütün halk seninledir. Onların hiçbirinin Muâviyeoğullarına karşı bir saygısı yahut arzusu yoktur. Selam üzerine olsun.”

Muhammed b. el-Eş‘as, İbn Akil ile birlikte sarayın kapısına kadar geldi. İçeri girmek için izin istedi; izin verildi. İbn Ziyad’a İbn Akil’in durumunu ve Bükeyr’in ona vurduğu darbeyi anlattı. Ubeydullah, “Allah onu kahretsin.” dedi. Sonra Muhammed b. el-Eş‘as yaptığı şeyi ve ona verdiği güvenlik sözünü anlattı. Ubeydullah, “Senin güvenlik sözü vermekle ne işin var? Sanki biz seni, yalnızca onu bana getirmen gerekirken ona güvenlik vermen için göndermişiz!” dedi. İbn el-Eş‘as sustu.

İbn Akil sarayın kapısına getirildiğinde susamıştı. Saray kapısında içeri girmek için bekleyen insanlar oturuyordu. Aralarında Umâre b. Ukbe b. Ebî Muayt, Amr b. Hureys, Müslim b. Amr ve Kesîr b. Şihâb da vardı.

Ebû Mihnef-Kudâme b. Saîd’e göre: Müslim b. Akil saray kapısına geldiğinde, kapının önüne konulmuş soğuk su dolu bir testi vardı. “Bana şu sudan içirin.” dedi. Müslim b. Amr, “Ne kadar soğuk olduğunu görüyor musun? Allah’a yemin ederim ki, cehennem ateşinin sıcaklığını tatmadıkça ondan bir damla bile tadamayacaksın.” dedi. İbn Akil, “Yazıklar olsun sana. Sen kimsin?” diye bağırdı. Müslim b. Amr el-Bâhilî, “Ben, sen onu inkâr ederken hakkı tanıyanım; sen onu aldattığında imamına karşı samimi olanım; sen ona karşı başkaldırıp muhalefet ettiğinde ona dikkatle itaat edenim. Ben Müslim b. Amr el-Bâhilî’yim.” diye cevap verdi. İbn Akil de, “Annen seni evlatsız bıraksın! Ne kadar kaba, ne kadar sert, ne kadar katı yürekli ve ne kadar küstahsın! Ey Bahîleli adam, cehennem ateşine ve orada ebedî kalmaya benden çok sen layıksın.” dedi. Sonra bir duvara yaslanarak oturdu.

Ebû Mihnef-Kudâme b. Saîd’e göre: Amr b. Hureys, Süleyman adında bir uşağını ona su vermek üzere testiyi getirmesi için gönderdi.

Ebû Mihnef-Saîd b. Müdrik b. Umâre’ye göre: Umâre b. Ukbe, kendisine Kays adındaki uşağını, içinde kap ve peşkir bulunan bir testi getirmesi için gönderdi. Su bardağa konuldu ve Müslim’e verildi. Fakat her içmek istediğinde kadehi kanla doluyordu. Kadeh üçüncü kez doldurulduğunda içmek istedi, fakat iki dişi kadehin içine düştü. Bunun üzerine, “Hamd Allah’a mahsustur! Eğer bu bana takdir edilmiş bir rızık olsaydı, onu içebilirdim.” dedi.

Müslim, İbn Ziyad’ın yanına götürüldü; fakat onu vali diye selamlamadı. Muhafız, “Valiyi selamlamıyor musun?” dedi. O da, “Eğer benim ölümümü istiyorsa, ona selam vermemin ne anlamı var? Eğer ölümümü istemiyorsa, selamım ona bol olur.” dedi. İbn Ziyad, “Canıma yemin olsun, öldürüleceksin.” dedi. Müslim, “Öyle mi?” diye sordu. O da, evet, öyle olduğunu söyledi. Bunun üzerine Müslim, kavminden birine vasiyet edebilip edemeyeceğini sordu. İbn Ziyad buna izin verdi.

Müslim, Ubeydullah’ın yanında oturanlara baktı. Aralarında Ömer b. Sa‘d da vardı. Ona, “Ömer, seninle benim aramda bir akrabalık var. Benim bir ihtiyacım var; sen bunu yerine getirebilirsin. Fakat bu gizlidir.” dedi. Ömer, onun bir şey söylemesine izin vermek istemedi. Ancak Ubeydullah, kuzeninin ihtiyacını dikkate almayı reddetmemesini söyledi. Bunun üzerine Ömer onunla birlikte kalktı ve İbn Ziyad’ın görebileceği bir yere oturdu. Müslim dedi ki: “Kûfe’de borcum var. Kûfe’ye geldiğimde yedi yüz dirhem borç aldım. Onu benim adıma öde. Cesedimle ilgilen. İbn Ziyad’dan onu sana vermesini iste, sonra da bedenimi defnet. Hüseyin’e de birini gönder ve geri dönmesini söyle; çünkü ben ona halkın onunla olduğunu yazdım, şimdi ise onun size doğru gelmekte olduğunu düşünüyorum.”

Ömer, İbn Ziyad’a, “Ey vali, bana ne dediğini biliyor musun? Şu şu şeyleri söyledi.” dedi. İbn Ziyad, “Güvenilir kimse sana ihanet etmez; fakat hain kendisine sır verilebilir. Malına gelince, o senindir; onu dilediğin gibi kullanmana engel olmayız. Hüseyin’e gelince, bize zarar vermek istemezse biz de ona zarar vermeyi istemeyiz. Cesedine gelince, bu hususta senin şefaatini asla kabul etmeyeceğiz. O, buna layık değildir. Çünkü o bize karşı savaştı, bize muhalefet etti ve bizi yok etmeye çalıştı.” dedi. Bir rivayette de, “Onu öldürdükten sonra cesede ne yapılacağı umurumuzda değildir.” dediği aktarılır.

Sonra İbn Ziyad, “İbn Akil, insanların hepsi birlik içinde ve tek ses hâlindeyken onların yanına geldin; onları dağıttın ve görüşlerini ayırdın, ta ki birbirlerine saldırdılar.” dedi. İbn Akil ise, “Ben bunun için gelmedim. Fakat bu şehrin insanları, senin babanın onların en seçkin adamlarını öldürdüğünü, kanlarını döktüğünü ve üzerlerine Kisrâ ve Kayser’in valileri gibi valiler tayin ettiğini söylediler. Biz de adaleti emretmek ve Kitap ile hükmetmeye çağırmak için geldik.” dedi. İbn Ziyad bağırdı: “Ey büyük günahkâr, bununla senin ne işin var? Sen Medine’de içki içerken biz bunları onlar arasında yapmadık mı?” Müslim haykırdı: “Ben mi içki içiyorum! Allah’a yemin ederim ki, Allah senin doğru söylemediğini ve bilgisizce konuştuğunu biliyor. Çünkü ben senin dediğin gibi değilim. İçki içen diye nitelenmeye daha layık olan; Müslümanların kanını içen, Allah’ın haram kıldığı canı alan, cana karşılık olmaksızın can alan, dokunulmaz kanı döken, zorbalık, düşmanlık ve kötü zan ile öldüren, sonra da hiçbir şey yapmamış gibi eğlenip oynayandır.” İbn Ziyad bağırdı: “Ey büyük günahkâr! Nefsin seni, Allah’ın sana vermediği bir şeye heves ettirdi; çünkü Allah seni buna layık görmedi.” Müslim, “Öyleyse buna kim layıktır, ey İbn Ziyad?” dedi. İbn Ziyad, “Müminlerin Emiri Yezid.” diye cevap verdi. Müslim, “Hamd Allah’a mahsustur! Her durumda Allah’ın bizimle sizin aranızda vereceği hükme razıyız.” dedi. İbn Ziyad, “Sen, bu işte bir hakkın olduğunu düşünüyormuşsun gibi konuşuyorsun.” dedi. Müslim, “Allah’a yemin ederim ki, bu bir zandan ibaret değil, kesin bir bilgidir.” dedi. Bunun üzerine İbn Ziyad, “Allah beni öldürsün, eğer seni İslam’da bugüne kadar hiç kimsenin öldürülmediği bir şekilde öldürmezsem!” dedi. Müslim de, “İslam’da bidat kabilinden suçları işlemeye senden daha layık kimse yoktur. Sen kötü öldürmeyi, çirkin cezalandırmayı, utanılacak uygulamayı ve açgözlü zorbalığı asla bırakmazsın. İnsanların içinde bu işlere senden daha layık kimse yoktur.” dedi. Bunun üzerine İbn Sümeyye ona, Hüseyin’e, Ali’ye ve Akil’e sövmeye başladı; Müslim ise ona hiçbir şey söylemedi.

İlim ehli, Ubeydullah’ın ona yaygın kullanılan toprak bir kapta su verilmesini emrettiğini söyler. Sonra dedi ki: “Bizim, onu bu sudan içirerek himaye altına girmiş olmandan hoşlanmamamız, sana daha önce ondan su vermemize ve sonra da seni öldürmemize engel oldu. Bu yüzden sana bu şekilde su verdik.” Ardından emretti: “Onu sarayın damına çıkarın, başını kesin ve bedenini de başının ardından aşağı atın.” Müslim dedi ki: “İbnü’l-Eş‘as, eğer bana güvenlik sözü vermemiş olsaydın, teslim olmazdım. O hâlde kalk, kılıcınla benim adıma dur ve verdiğin sözü yerine getir.” Sonra dedi ki: “İbn Ziyad, Allah’a yemin ederim ki, eğer seninle benim aramda bir akrabalık bağı olsaydı, beni öldürmezdin.” İbn Ziyad, İbn Akil’in kılıcıyla başına ve omzuna vurduğu adamın nerede olduğunu sordu. Adam çağrıldı ve İbn Ziyad ona yukarı çıkıp başını kesecek kişinin kendisi olmasını emretti. O da onunla birlikte yukarı çıktı. Müslim, “Allah en büyüktür.” dedi. Allah’tan bağışlanma diledi ve meleklerine ve elçisine salat etti; şöyle dedi: “Allah’ım, bizi kandıran, bize yalan söyleyen, bizi zelil eden bir kavim ile aramızda hüküm ver.” Onu bugün kasapların bulunduğu yere bakan bir tarafa götürdüler. Orada başı kesildi ve bedeni başının ardından aşağı atıldı.

Ebû Mihnef-es-Sak‘ab b. Züheyr-Avn b. Ebî Cuhayfe’ye göre: Müslim’i öldüren Ahmerî Bükeyr b. Humrân aşağı indi. İbn Ziyad ona, “Onu sen mi öldürdün?” diye sordu. O da evet dedi. Bunun üzerine İbn Ziyad, onu sarayın damına çıkarırken Müslim’in ne söylediğini sordu. O da şöyle anlattı: “Şöyle diyordu: ‘Allah en büyüktür.’ Allah’ı tesbih ediyor ve O’ndan bağışlanma diliyordu. Ben onu öldürmek için yaklaştığımda, ‘Allah’ım, bize yalan söyleyen, bizi aldatan, bize ihanet eden ve bizi öldüren bir kavim ile aramızda hüküm ver!’ dedi. Ben de ona, ‘Bana yaklaş, Allah’a hamd olsun ki senin üzerinden bana intikam verdi.’ dedim. Sonra ona bir darbe vurdum ama o darbe bir işe yaramadı. O da, ‘Köle, bana yapabildiğin küçücük bir yaralamanın kendi kanının bedeli için uygun bir karşılık olduğunu görmüyor musun?’ dedi.” Bunun üzerine İbn Ziyad, “Ölüme karşı bile kibirli.” dedi. Bükeyr devam etti: “Sonra ona ikinci bir darbe vurdum ve onu öldürdüm.”

Sonra Muhammed b. el-Eş‘as, Ubeydullah b. Ziyad’a yaklaşarak ona Hâni’ b. Urve’den söz etti. Dedi ki: “Onun şehirdeki yerini ve kendi kavmi içindeki mevkiini biliyorsun. Kabilesi, onu sana benim ve arkadaşımın getirdiğini biliyor. Seni Allah adına uyarıyorum, onu bana teslim et. Çünkü kavminin düşmanlığıyla karşılaşmaktan hoşlanmam. Onlar şehirdeki insanların en güçlüleri ve Yemenliler arasında en kalabalık olanlarıdır.” İbn Ziyad yapabildiğini yapacağına söz verdi; fakat Müslim b. Akil’in işi o şekilde sonuçlanınca Hâni’ hakkındaki düşüncesini değiştirdi. Verdiği sözü yerine getirmeyi reddetti. Müslim b. Akil öldürüldükten sonra Hâni’ b. Urve’nin çarşıya götürülmesini ve başının orada kesilmesini emretti.

Hâni’ bağlı olarak götürüldü ve koyunların satıldığı yere getirildi. Orada, “Ey Mezhic! Bugün benim için Mezhic yok mu? Ey Mezhic! Mezhic’e nasıl ulaşılır?” diye bağırmaya başladı. Kimsenin kendisine yardım etmeyeceğini anlayınca elini çekip bağı çözdü ve, “Bir adamın canını savunabileceği bir sopa, bıçak, taş ya da kemik yok mu?” diye bağırdı. Bunun üzerine üstüne atıldılar ve bağlarını iyice sıkılaştırdılar. Ondan boynunu uzatması istendi, fakat o, “Ben canını cömertçe bağışlayan biri değilim. Sizin canımı almanıza yardım etmeyeceğim.” diye karşılık verdi. Ubeydullah’ın Türk asıllı mevlası Râşid ona kılıçla vurdu, fakat bu bir işe yaramadı. Hâni’, “Dönüş Allah’adır. Allah’ım, rahmetine ve cennetine.” diye seslendi. Sonra Râşid ona bir darbe daha vurdu ve onu öldürdü.

Abdurrahman b. el-Husayn el-Murâdî, daha sonra Hâzir’de Râşid’i gördü; o sırada sancak Ubeydullah b. Ziyad’ın yanındaydı. İnsanlar onun Hâni’ b. Urve’nin katili olduğunu söylediler. Bunun üzerine İbnü’l-Husayn, “Allah beni öldürsün, eğer onu öldürmezsem; yahut ben onun yerine öldürüleyim.” dedi. Ona mızrakla saldırdı, mızrağını ona sapladı ve onu öldürdü.

Müslim b. Akil ile Hâni’ b. Urve öldürüldükten sonra Ubeydullah b. Ziyad, Kesîr b. Şihâb’ın Benî Fityân arasında yakaladığı Abdüla‘lâ el-Kelbî’yi çağırttı. O getirilince Ubeydullah b. Ziyad, başına gelenleri anlatmasını istedi. O da, “Allah seni aziz etsin, ben insanların ne yaptığını görmek için dışarı çıkmıştım; Kesîr b. Şihâb beni yakaladı.” dedi. Bunun üzerine Ubeydullah, “Sadece dediğin sebeple çıktığına dair ağır yeminler etmelisin.” dedi. O yemin etmeyi reddetti. Bunun üzerine Ubeydullah, onun es-Sebî mezarlığına götürülüp orada başının kesilmesini emretti. O götürüldü ve idam edildi. Müslim b. Akil’e yardım etmeyi amaçlayanlardan biri olan Umâre b. Saltahab el-Ezdî’yi de getirtti; Ubeydullah ona hangi kabileden olduğunu sordu. Umâre b. Saltahab, Ezd’den olduğunu söyledi. Bunun üzerine Ubeydullah, onun kendi kavmine götürülüp başının kesilmesini emretti.

Müslim b. Akil ile Hâni’ b. Urve’nin öldürülmesi hakkında Abdullah b. ez-Zübeyr el-Esedî şöyle dedi —bu sözlerin el-Ferezdak’a ait olduğu da söylenir—:

“Ölümün ne olduğunu bilmiyorsan,
çarşıda Hâni’ye ve İbn Akil’e bak.

Yüzünü kılıcın yaralarla kapladığı bir yiğide bak,
ve yüksek bir yerden ölü düşen ötekine.

Valinin emri onları yere serdi,
ve onlar her yolu tutan yolcular için ibret oldular.

Ölümün rengini değiştirdiği bir ceset görüyorsun,
ve bolca akmış bir kan sıçrantısı.

Utangaç bir genç kızdan bile daha hayâlı,
ama cilalı iki ağızlı bir kılıçtan daha kararlı bir delikanlı.

Esmâ güven içinde, ağır yürüyen bir bineğe mi biniyor,
oysa Mezhic onun yüzünden intikam peşinde?

Bütün Murâd onun etrafında toplanıyor. Onların her biri,
ister soran olsun ister sorgulanan, kaygılı ve tetiktedir.

Eğer iki kardeşinizin intikamını almazsanız,
azla yetinen fahişeler olun.”

Ebû Mihnef-Ebû Cenâb Yahyâ b. Ebî Hayye el-Kelbî’ye göre: Müslim ve Hâni’ öldürüldüğünde, Ubeydullah b. Ziyad onların başlarını Hâni’ b. Ebî Hayye el-Vâdiî ve ez-Zübeyr b. el-Arvah et-Temîmî ile birlikte Yezid b. Muâviye’ye gönderdi. Kâtibi Amr b. Nâfi‘ye, Müslim ve Hâni’ye ne olduğuna dair Yezid’e yazmasını emretti. Kâtip yazdı; oldukça süslü yazmıştı. Mektup yazımında ilk defa aşırı süs kullanan oydu. Ubeydullah mektubu görünce ondan hoşlanmadı. Dedi ki: “Bu ne uzatma, bu ne fazlalık? Şöyle yaz: ‘Müminlerin Emiri’nin hakkını alan ve onu düşmanına karşı yeterli kılan Allah’a hamd olsun. Müminlerin Emiri’ne —Allah onu ikram sahibi kılsın— bildiririm ki, Müslim b. Akil, Hâni’ b. Urve el-Murâdî’nin evine sığındı. Ben onların üzerine casuslar koydum ve onlara karşı adamlar gizledim. Hile ile onları ortaya çıkardım. Allah bana onlar üzerinde kudret verdi. Böylece onları önüme getirdim ve idam ettirdim. Başlarını sana Hâni’ b. Ebî Hayye el-Hemdânî ve ez-Zübeyr b. Arvah et-Temîmî ile gönderdim. Bunların ikisi de sana dikkatle itaat eden ve sana karşı samimi kimselerdir. Müminlerin Emiri bu iş hakkında öğrenmek istediği şeyi onlara sorsun; çünkü onlar bilgi ve doğruluk, anlayış ve kendini tutma sahibidirler. Elveda. Selam üzerine olsun.’”

Yezid b. Muâviye ona şu cevabı yazdı: “Sen, senden olmasını istediğim şeyin dışına çıkmadın. Kararlı davrandın. Duygularına hâkim olan bir adamın şiddetiyle saldırıya geçtin. Beni memnun ettin, işi yerine getirdin, senin hakkındaki görüşümü ve seninle ilgili kanaatimi doğruladın. Senin iki elçini çağırdım, onlara sordum ve onlarla konuştum. Onları, senin söylediğin gibi görüşlerinde ve faziletlerinde buldum. Her ikisine de benim tavsiyem üzerine iyi davran. Bana, Hüseyin b. Ali’nin Irak’a doğru yola çıktığı haberi ulaştı. Bu sebeple gözcüler ve nöbetçiler koy, şüpheli şahıslar hakkında dikkatli ol. Şüphe üzerine herkesi yakala; fakat ancak sana karşı savaşanları öldür. Olan biten bütün haberleri bana yaz. Selam ve Allah’ın rahmeti üzerine olsun.”

Ebû Mihnef-es-Sak‘ab b. Züheyr-Avn b. Ebî Cuhayfe’ye göre: Müslim b. Akil’in Kûfe’deki ayaklanması, Hicrî 60 yılı Zilhicce ayının 8’inci günü, salı günü oldu. Bunun, Hicrî 60 yılı Zilhicce ayının 7’nci günü çarşamba olduğu da söylenir. Arefe günü, Hüseyin’in Mekke’den Kûfe’ye gitmek üzere ayrılışının ertesi günüydü. Hüseyin, Medine’den Mekke’ye Hicrî 60 yılı Receb ayının son iki günü kalmışken, pazar günü çıkmıştı. Mekke’ye Şaban’ın 3’ünde, cuma günü girdi. Şaban, Ramazan, Şevval ve Zilkade aylarını Mekke’de geçirdi. Sonra oradan salı günü, Zilhicce’nin 8’inde —yani Terviye günü— yola çıktı. Bu, Müslim b. Akil’in ayaklandığı gündü.

Hârûn b. Müslim-Ali b. Sâlih-İsâ b. Yezîd’e göre: el-Muhtâr b. Ebî Ubeyd ile Abdullah b. el-Hâris b. Nevfel, Müslim ile birlikte ayaklanmaya çıktılar. Muhtâr yeşil bir sancak taşıyordu, Abdullah ise kırmızı bir sancak taşıyordu. Kendisi de kırmızı elbiseler giymişti. Muhtâr sancağını getirip Amr b. Hureys’in kapısına dikti ve, “Ben sadece Amr’ı desteklemek için çıktım.” dedi.

İbnü’l-Eş‘as, el-Ka‘kā‘ b. Şevr ve Şebes b. Rib‘î, Müslim ve taraftarlarına karşı, Müslim’in İbn Ziyad’ın sarayına yürüdüğü akşam şiddetli bir savaş vermişlerdi. Şebes b. Rib‘î, “Gece basıncaya kadar bekleyin. O zaman dağılırlar.” demişti. el-Ka‘kā‘ ise, “Halkın yolunu kapattın. Kaçmaları için yer açılsın.” diye cevap vermişti. Bunun üzerine Ubeydullah, el-Muhtâr ve Abdullah b. el-Hâris’in aranmasını emretti. Onların yakalanması için ödül koydu, onları huzuruna getirtti ve hapse attırdı.

Bu yıl içinde Hüseyin, Mekke’den Kûfe’ye gitmek üzere yola çıktı.
Hüseyin’in Mekke’den Kûfe’ye Çıkışı: Hişâm’dan — Ebû Mihnef’ten — es-Sak‘ab b. Züheyr’den — Ömer b. Abdurrahman b. el-Hâris b. Hişâm el-Mahzûmî’den: Iraklıların mektupları Hüseyin’e ulaşıp o da Irak’a gitmek için hazırlık yapınca, ben Mekke’deyken onu ziyaret ettim. Allah’a hamd ve senadan sonra ona şöyle dedim: “Ey amcaoğlu, sana öğüt olarak söylemek istediğim önemli bir şey için geldim; eğer öğüt kabul etmeyi uygun görürsen. Yok eğer uygun görmezsen, o zaman söylemek istediğim şeyi dinlemekten vazgeçersin.” O da dedi ki: “Söyle. Allah’a yemin ederim ki, senin kötü bir görüş sahibi olduğunu düşünmüyorum; hiçbir işte ve hiçbir davranışta kötülüğü sevmezsin.” Ben de ona dedim ki: “Irak’a gitmeyi düşündüğünü öğrendim. Gidişinden endişe ediyorum. Sen, Yezid’in vergi tahsildarlarının ve yöneticilerinin bulunduğu bir memlekete gidiyorsun. Hazinelerin kontrolü onların elinde. Halk ise dirhem ve dinarın kölesidir. Sana yardım vaat edenlerin sana karşı savaşmayacağından ve seni ondan daha çok sevdiği söylenenlerin, onun adına sana karşı savaşanların arasında olmayacağından emin olamam.” O ise şöyle cevap verdi: “Allah sana hayırlı mükâfat versin ey amcaoğlu. Allah’a yemin ederim ki, sen iyi nasihat getirdin ve makul konuştun. Nasihatine uysam da uymasam da takdir edilen olacaktır. Benim nazarımda sen en çok övülmeye layık bir nasihatçi ve samimi bir öğütçüsün.”

Onun yanından ayrıldım ve Hâris b. Hâlid b. el-Âs b. Hişâm’ın yanına gittim. Bana Hüseyin’le görüşüp görüşmediğimi sordu. Görüştüğümü söyledim. Bana onun bana ne dediğini ve benim ona ne dediğimi sordu. Ben de ona, ona şöyle şöyle dediğimi, onun da bana şöyle şöyle dediğini anlattım. O da dedi ki: “Merve’nin gri ve beyaz taşlarının Rabbine yemin olsun ki, sen ona güzel öğüt vermişsin. Beyt-i Haram’ın Rabbine yemin olsun ki, sağlam görüş senin ortaya koyduğundur; ister kabul etsin ister etmesin.” Sonra şu dizeleri okudu:

“Nice kendisinden öğüt istenen vardır ki yalan söyler ve helâke sürükler.
Nice şüphe edilen vardır ki iyi öğütçü çıkar.”

Ebû Mihnef’ten — el-Hâris b. Ka‘b el-Vâlibî’den — Ukbe b. Sim‘ân’dan: Hüseyin Kûfe’ye gitmeye karar verdiğinde Abdullah b. Abbas onun yanına geldi ve şöyle dedi: “Ey amcaoğlu, sabrı telkin ediyorum ama buna gücüm yetmiyor. Bu işe girişinde helâkinden ve soyunun kökünün kazınmasından korkuyorum. Iraklılar hain bir topluluktur. Sakın onlara yaklaşma. Bu toprakta kal, çünkü sen Hicaz halkının efendisisin. Eğer Iraklılar söyledikleri gibi seni istiyorlarsa, onlara yaz, düşmanlarını çıkarsınlar, sonra sen onlara gelirsin. Eğer ille de çıkacaksan, o zaman Yemen’e git. Orada kaleler ve geçitler vardır. Geniş ve uzak bir memlekettir. Babanın orada taraftarları vardı. Orada insanlardan uzak kalırsın. Sonra halka yazarsın, elçiler gönderirsin, insanları sana yardıma çağırırsın. Umarım böylece istediğin şey sana kolaylıkla gelir.” Hüseyin şöyle cevap verdi: “Ey amcaoğlu, senin nasihat eden ve benim için kaygı duyan biri olduğunu biliyorum. Fakat ben kararımı verdim ve yola çıkmaya azmettim.” İbn Abbas yalvardı: “Öyleyse eğer gidiyorsan, kadınlarını ve çocuklarını yanında götürme. Çünkü Osman’ın öldürüldüğü gibi, kadınları ve çocukları bakarken öldürülmenden korkuyorum.” Sonra İbn Abbas dedi ki: “Senin Hicaz’dan ayrılıp onu burada yalnız bırakman, İbnü’z-Zübeyr’i sevindirir. Çünkü sen burada bulunduğun sürece kimse ona iltifat etmez. Ama Allah’tan başka ilâh olmayana yemin olsun ki, eğer seni bana itaat ettireceğini bilsem saçından ve perçeminden tutar, insanlar senin ve benim etrafımda toplanıncaya kadar bırakmazdım.”

İbn Abbas onun yanından ayrıldı ve Abdullah b. ez-Zübeyr’in yanından geçti. Ona dedi ki: “Müjde sana ey İbnü’z-Zübeyr.” Sonra şu dizeleri okudu:

“Ey bereketli bir yerdeki ne mutlu toy kuşu!
Şimdi gök sana boş kaldı, istediğin gibi yumurtla ve çıkar.
Ve dilediğin gibi gagalayıp vur.”

Ve açıkladı: “İşte bu Hüseyin Irak’a gidiyor; böylece Hicaz’la sen ilgilenebilirsin.”

Ebû Mihnef’ten — Ebû Cenâb Yahyâ b. Ebî Hayye’den — Adî b. Harmale el-Esedî’den — Abdullah b. Süleym ile Mezrî b. el-Müşma‘ill’den; bunların ikisi de Esed kabilesindendi: Biz Kûfe’den hacılar olarak çıktık ve Mekke’ye geldik. Terviye gününde oraya girdik. Hüseyin ile Abdullah b. ez-Zübeyr’in, sabahın ilerleyen saatlerinde Hicr ile Beyt’in kapısı arasında bir yerde durduklarını gördük. Yanlarına yaklaştığımızda İbnü’z-Zübeyr’in Hüseyin’e şöyle dediğini duyduk: “İstersen burada kalır ve bu işi üstlenirsin. Biz sana yardım eder, seni destekler, sana öğüt veririz. Sana biat ederiz.” Hüseyin ise şöyle dedi: “Babam bana şunu söyledi: ‘Mekke’de bir koç olacak ve onun yüzünden oranın hürmeti çiğnenecek.’ Ben o koç olmak istemem.” İbnü’z-Zübeyr dedi ki: “Öyleyse istersen burada kal ve bu işte yetkiyi bana ver. Sana itaat edilir, sana karşı gelinmez.” Hüseyin şöyle dedi: “Ben bunu da istemem.” Bundan sonra konuşmalarını alçalttılar, artık ne dediklerini işitemedik; fakat konuşmaya devam ettiler.

Sonra öğle vakti Mina’ya giden insanların çağrısını duyduk. Ardından Hüseyin Beyt’i tavaf etti, Safa ile Merve arasında sa‘y yaptı, saçını kısalttı ve umre ihramından çıktı. Sonra Kûfe’ye doğru yola koyuldu; biz ise Mina’daki halka yöneldik.

Ebû Mihnef’ten — Ebû Saîd Akîsa’dan — arkadaşlarından birinden: Hüseyin b. Ali’yi Mekke’de Abdullah b. ez-Zübeyr’le birlikte dururken işittim. İbnü’z-Zübeyr ona şöyle dedi: “Sözümü dinle ey Fâtıma’nın oğlu.” Onu dinlemeye çalıştım, fakat ona fısıldadı. Sonra Hüseyin bize dönüp şöyle sordu: “İbnü’z-Zübeyr’in bana ne dediğini biliyor musunuz?” Biz, “Bilmiyoruz; anamız babamız sana feda olsun.” dedik. O da şöyle dedi: “Bana, ‘Bu mescidde ayağa kalk, ben de insanları senin etrafında toplarım.’ dedi. Allah’a yemin olsun ki, Mekke hareminden bir karış dışarıda öldürülmem, içinde bir karış mesafede öldürülmemden daha sevgilidir. Allah’a yemin olsun ki, ben bir yılan deliğinin en dibinde bile olsam, onlar beni oradan çıkarırlar ki arzularını yerine getirsinler. Allah’a yemin olsun ki, Yahudilerin Sebt gününü çiğnedikleri gibi onlar da bana saygısızlık edecekler.”

Ebû Mihnef’ten — el-Hâris b. Ka‘b el-Vâlibî’den — Ukbe b. Sim‘ân’dan: Hüseyin Mekke’den ayrıldığında, Amr b. Saîd b. el-Âs’ın elçileri ona ulaştı. Başlarında Yahyâ b. Saîd vardı. Onu geri dönmesini emrederek geldikleri yere çağırdılar. Fakat o bunu reddetti ve yoluna devam etti. İki taraf birbirine girdi ve kamçılarla birbirlerine vurdular. Fakat Hüseyin ve yanındakiler sert bir şekilde karşı koydular. Hüseyin yoluna devam etti. Onlar ona şöyle seslendiler: “Ey Hüseyin, bu birleşik topluluğu terk edip ümmeti bölmenden dolayı Allah’tan korkmuyor musun?” Hüseyin de şu ayeti okuyarak cevap verdi: “Benim amelim bana, sizin amelleriniz size aittir. Siz benim yaptıklarımdan sorumlu değilsiniz, ben de sizin yaptıklarınızdan sorumlu değilim.”

Hüseyin hızlı ve doğrudan ilerledi, Terviye gününde Tenvîm’e ulaştı. Orada Yemen’den gelen bir deve kervanıyla karşılaştı. Himyerli Bâhir b. Raysân —Yezid b. Muâviye’nin Yemen valisiydi— bunu Yezid’e göndermişti. Kervan Yezid’e safran ve kumaş taşıyordu. Hüseyin mallara el koydu ve onları götürdü. Kervan sahiplerine şöyle dedi: “Sizi zorlamam. Fakat kim bizimle Irak’a gelmek isterse, onun ücretini öder ve arkadaşlığından faydalanırız. Kim de bulunduğumuz herhangi bir yerde bizden ayrılmak isterse, kat ettiği mesafe kadar ücretini öderiz.” Ayrılanların hesapları görülüp hakları ödendi. Onunla gidenlere ise ücretlerini verdi ve ayrıca elbise de verdi.

Ebû Mihnef’ten — Ebû Cenâb’dan — Adî b. Harmale’den — Abdullah b. Süleym ile Mezrî’den: Safah’a geldiğimizde, şair el-Ferezdak b. Gâlib ile karşılaştık. Hüseyin’in önünde durmuş ve ona şöyle diyordu: “Allah sana istediğini versin ve umduğun şeyi gerçekleştirsin.” Hüseyin ona, “Bana geride bıraktığın halkın haberini ver.” dedi. Ferezdak şöyle cevap verdi: “Sen, bilen birine sordun. İnsanların kalpleri seninle, fakat kılıçları Ümeyyeoğullarıyla beraberdir. Hüküm gökten gelir ve Allah dilediğini yapar.” Hüseyin şöyle dedi: “Doğru söyledin. Hüküm Allah’ındır ve Allah dilediğini yapar. Her gün Rabbimiz bir iştedir. Eğer kader sevdiğimiz şeyi indirirse, nimetlerinden dolayı Allah’a hamd ederiz. Şükrü yerine getirmede yardım istenecek olan O’dur. Fakat kader beklentileri boşa çıkarsa da niyeti hak olan ve kalbi takva sahibi olan kimseler haddi aşmış olmaz.” Sonra Hüseyin bineğini sürdü ve vedalaşarak ayrıldı. Böylece ikisi birbirinden ayrıldı.

Hişâm’dan — Avâne b. el-Hakem’den — Lubâbe b. el-Ferezdak b. Gâlib’den — babasından: Annemle birlikte hac yaptım. Harem bölgesine hac günlerinde girdiğimde onun devesini ben sürüyordum. Bu, Hicrî 60 yılıydı. Hüseyin b. Ali’yi adamlarıyla, kılıçlar ve kalkanlarla birlikte Mekke’den çıkarken gördüm. Bunun kimin kafilesi olduğunu sordum. Bunun Hüseyin b. Ali’nin kafilesi olduğu söylendi. Ben de onun yanına gidip şöyle dedim: “Anam babam sana feda olsun ey Resulullah’ın oğlu, seni hacdan aceleyle ayrılmaya iten şey nedir?” O da şöyle dedi: “Eğer acele ayrılmasaydım yakalanırdım.” Sonra bana kim olduğumu sordu. Ben de ona Iraklı bir adam olduğumu söyledim. Allah’a yemin olsun ki, bundan sonra bu konuda bana başka bir şey sormadı ve bu cevapla yetindi. Bana dedi ki: “Geride bıraktığın insanların durumunu bana anlat.” Ben de dedim ki: “Kalpleri seninle beraberdir, fakat kılıçları Ümeyyeoğullarıyla birliktedir. Hüküm Allah’ın elindedir.” O da bunun doğru olduğunu söyledi. Sonra ona adaklar ve hac menasikiyle ilgili bazı meseleler sordum. Bana bunları anlattı. Sesi, Irak’ta yakalandığı zatülcenp yüzünden kalınlaşmıştı.

Yoluma devam ettim. Harem içinde büyük ve donanımlı bir çadır kurulmuştu. Ona girdim; bir de baktım ki orada Abdullah b. Amr b. el-Âs var. Bana sorular sordu; ben de ona Hüseyin b. Ali ile karşılaşmamı anlattım. Bunun üzerine dedi ki: “Yazıklar olsun sana! Niçin ona katılmıyorsun? Allah’a yemin olsun ki, o galip gelecektir ve ona da taraftarlarına da hiçbir silah tesir etmeyecektir.” Allah’a yemin olsun ki, onun peşinden gitmeye niyetlendim ve sözleri kalbime işledi. Fakat peygamberleri ve onların nasıl öldürüldüğünü hatırladım. Bu beni onlara katılmaktan alıkoydu. Bunun üzerine Usfân’daki kavmimin yanına döndüm. Allah’a yemin olsun ki, onların yanındaydım ki Kûfe’den erzak getiren bir deve kervanı çıkageldi. Seslerini duyunca peşlerinden çıktım. Onlara seslendim, fakat yetişemedim. Sonra yüksek sesle, “Hüseyin b. Ali’ye ne oldu?” diye sordum. Onlar onun öldürüldüğünü söylediler. Bunun üzerine geri döndüm ve Abdullah b. Amr b. el-Âs’a beddua ettim. O sırada insanlar onun gibiydiler; o işi dile getiriyor ve gece gündüz onun gerçekleşmesini bekliyorlardı. Abdullah b. Amr şöyle diyordu: “Bu haber duyurulmadan ne ağaç büyür, ne hurma, ne çocuk.” Ben ona dedim ki: “Seni Vâht’ı satmaktan alıkoyan nedir?” O da dedi ki: “Allah falancaya —yani Muâviye’ye— de sana da lanet etsin.” Ben de, “Hayır, aksine Allah sana lanet etsin.” dedim. O bana olan lanetini artırdı; çevresindeki yakın adamları yanında değildi, böylece onların kötülüğünden kurtuldum. O beni tanımadan ayrıldım. Vâht, Abdullah b. Amr’a ait Tâif’te bir koruydu. Muâviye onunla bu koru için bir anlaşma yapmış ve ona bunun karşılığında çok mal vermişti. Fakat Abdullah, onu hiçbir bedelle satmayı kabul etmemişti.

Bu sırada Hüseyin hızlıca ilerlemeye devam etmiş ve Zâtüırk’ta konaklamıştı.

Ebû Mihnef’ten — el-Hâris b. Ka‘b el-Vâlibî’den — Ali b. el-Hüseyin b. Ali b. Ebî Tâlib’den: Biz Mekke’den ayrıldığımızda Abdullah b. Ca‘fer b. Ebî Tâlib, oğulları Avn ve Muhammed ile birlikte Hüseyin b. Ali’ye bir mektup gönderdi: “Sana Allah adına yalvarıyorum, mektubumu okuyunca geri dön. Çünkü gittiğin yönün, içinde senin helâkin ve soyunun kökünün kazınması bulunduğundan çok korkuyorum. Eğer sen bugün yok olursan, yeryüzünün nuru söner. Çünkü sen hidayet bulanların sancağı ve müminlerin umudusun. Yolculuğunda acele etme; ben bu mektubun peşinden geliyorum. Selam üzerine olsun.”

Abdullah b. Ca‘fer, Amr b. Saîd b. el-Âs’a gitti ve ona şöyle dedi: “Hüseyin’e, ona eman verdiğin bir mektup yaz. Ona iyilik, güzellik ve cömertlik vaat et. Mektubunda ona güven ver. Ona geri dönmesini iste; belki bununla içi rahatlar.”

Amr b. Saîd ona istediğini yazmasını ve sonra mektubu kendisine getirip mühürlemesini söyledi. Abdullah b. Ca‘fer mektubu yazdı ve Amr b. Saîd’e getirdi. Sonra ona dedi ki: “Mühürle ve bunu kardeşin Yahyâ b. Saîd ile gönder. Bu, Hüseyin’in gönlünün onunla daha çok yatışmasına ve senin bu işte ciddi olduğunu anlamasına daha uygundur.” O da böyle yaptı. Amr b. Saîd o sırada Yezid b. Muâviye’nin Mekke valisiydi.

Yahyâ b. Saîd ile Abdullah b. Ca‘fer, Hüseyin’in peşinden gittiler. Yahyâ mektubu ona okuduktan sonra ikisi de onun yanından ayrıldılar. Sonradan anlattıklarına göre, mektubu ona okumuşlar ve onu ikna etmeye çalışmışlardı. Hüseyin’in onlara sunduğu mazeretlerden biri de, Resulullah’ı gördüğü bir rüya görmüş olması ve onun, lehine de olsa aleyhine de olsa yapmakta olduğu şeyi yapmasının emredildiğini kendisine bildirmesiydi. Onlar ona bu rüyanın ne olduğunu sordular. O da, Rabbine kavuşuncaya kadar bunu kimseye söylemediğini ve söylemeyeceğini bildirdi.

Amr b. Saîd’in Hüseyin b. Ali’ye mektubu şöyleydi: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Amr b. Saîd’den Abdullah b. Ali’ye... Allah’tan, seni helâkine yol açacak şeyden çevirmesini ve seni hidayete götürecek şeye ulaştırmasını diliyorum. Irak’a yöneldiğini öğrendim. Senin için fitneden Allah’a sığınıyorum. Çünkü helâkinin yakın olduğundan korkuyorum. Sana Abdullah b. Ca‘fer ile Yahyâ b. Saîd’i gönderdim. Onlarla birlikte bana gel. Benden senin için bir emân, iyilik, cömertlik ve iyi komşuluk koruması vardır. Allah buna şahidim, kefilim, gözeticim ve güvenilir dayanağımdır. Selam üzerine olsun.”

Hüseyin ona şu cevabı yazdı: “... Allah’a, O’nun kitabına ve peygamberinin sünnetine çağıran, salih amel işleyen ve müslümanlardan olduğunu açıkça ifade eden kimse, Allah’a ve Resulüne karşı gelmiş olmaz. Sen beni bir emana, iyiliğe ve cömertliğe çağırdın. En hayırlı emân Allah’ın emânıdır. Allah, dünyada kendisinden sakınmayan kimseye kıyamet günü emân vermez. Biz Allah’tan, dünyada O’ndan korkarak, kıyamet günü bize emânını vermesini dileriz. Eğer mektubunla bana gerçekten iyilik ve cömertlik kastettiysen, o zaman dünyada da ahirette de iyi karşılık gör. Selam üzerine olsun.”

Zekeriyyâ b. Yahyâ el-Darîr’den — Ahmed b. Cenâb el-Massîsî’den — Hâlid b. Yezîd b. Abdullah el-Kasrî’den: Ammâr ed-Dühnî şöyle nakletti: Ebû Ca‘fer’e, Hüseyin’in öldürülmesini bana anlatmasını istedim ki, sanki o olaya bizzat katılmışım gibi olsun. Ebû Ca‘fer de şöyle anlattı:

Hüseyin b. Ali, Müslim b. Akîl’in kendisine gönderdiği mektup sebebiyle yola çıktı. Kâdisiye’ye üç mil kala Hurr b. Yezîd et-Temîmî onunla karşılaştı. Ona nereye gittiğini sordu. Hüseyin de bu şehre gittiğini söyledi. Hurr ona geri dönmesini söyledi; çünkü geride onun iyiliğini isteyen kimse bırakmadığını söyledi. Hüseyin geri dönmeyi düşünmüştü; fakat Müslim b. Akîl’in kardeşleri onun yanındaydı ve şöyle dediler: “Allah’a yemin olsun ki, ya intikamımızı alacağız ya da öldürüleceğiz; dönmeyeceğiz.” Bunun üzerine Hüseyin, “Sizden sonra hayatın hayrı yoktur.” dedi.

Hüseyin yoluna devam etti. Ubeydullah’ın süvari öncü birliği onunla karşılaştı. Onları görünce Kerbelâ’ya doğru yön değiştirdi. Arka tarafını kamışlıklara ve otluk yere dayayacak şekilde yerleşti ki yalnızca bir taraftan savaşmak zorunda kalsın. Orada konakladı ve çadırlarını kurdu. Yanındakiler kırk beş süvari ve yüz piyadeydi.

Bu sırada Ubeydullah, Ömer b. Sa‘d b. Ebî Vakkâs’ı Rey valiliğine tayin etmiş ve ona tayin belgesini vermişti. Buna karşılık Hüseyin meselesinde kendisini memnun etmesini istedi. Ömer bu görevden affını istedi; fakat Ubeydullah onu bağışlamadı. Bunun üzerine Ömer kendisine gece boyunca düşünme mühleti verilmesini istedi. O da mühlet verdi. Ömer b. Sa‘d gece bu işi düşündü. Sabah olunca kendisine emredileni yerine getirmeye razı oldu. Sonra Hüseyin’in üzerine yürüdü. Onun yanına varınca Hüseyin ona şöyle dedi: “Üç şeyden birini seç: Ya geldiğim yere geri döneyim, ya Yezîd’in yanına gideyim, ya da sınır boylarından birine gideyim.” Ömer bunu uygun gördü; fakat Ubeydullah ona şöyle yazdı: “Hayır, bana bizzat teslim olmadıkça ona hiçbir kolaylık yoktur.” Bunun üzerine Hüseyin, “Hayır, Allah’a yemin olsun ki, bu asla olmayacaktır.” dedi.

Sonra Ömer onunla savaştı. Hüseyin’in bütün adamları öldürüldü. Bunların arasında ailesinden ondan fazla genç de vardı. Oğlu kucağındayken bir ok gelip ona isabet etti. Hüseyin çocuğun kanını silmeye başladı ve şöyle dedi: “Allah’ım! Bizi yardıma çağırıp sonra öldüren bir toplulukla bizim aramızda sen hüküm ver.” Sonra çizgili bir hırka istedi, onu yırttı ve giydi. Kılıcını çekti ve öldürülünceye kadar savaştı. Madhhic kabilesinden bir adam onu öldürdü ve başını kesti. Başını Ubeydullah’a götürdü ve şöyle dedi:

“Heybemi gümüş ve altınla doldur,
Çünkü ben korunan hükümdarı öldürdüm.
Ben, baba ve ana bakımından insanların en soylusunu öldürdüm,
İnsanlar soy sop aradığında en üstün soya sahip olanı.”

Başını Yezîd b. Muâviye’ye gönderdi. Baş da onunla birlikte gönderildi. Yezîd başı önüne koydurdu. Yanında Ebû Berze el-Eslemî vardı. Yezîd elindeki değnekle onun ağzına dokunmaya başladı ve şöyle diyordu:

“Kılıçlar bize çok değerli olan adamların kafataslarını yardı,
Ama onlar daha isyankâr ve daha zalimdi.”

Ebû Berze ona bağırdı: “Değneğini çek! Allah’a yemin olsun, Resulullah’ın o ağzı defalarca öptüğünü gördüm.”

Ömer b. Sa‘d, Hüseyin’in kadınlarını ve ailesini Ubeydullah’a gönderdi. Hüseyin b. Ali’nin ailesinden hayatta kalan tek erkek çocuk, hasta olup kadınların arasında istirahat eden bir gençti. Ubeydullah onun öldürülmesini emretti. Bunun üzerine Zeyneb onun üzerine kapanıp şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki, beni öldürmeden onu öldüremezsin.” Ubeydullah ona acıdı ve o genci öldürmekten vazgeçti. Sonra onları yolculuğa hazırladı ve Yezîd’e gönderdi.

Yezîd’in yanına vardıklarında, yanında oturup kalkan Suriyelileri topladı. Suriyeliler gelip zafer sebebiyle onu tebrik ettiklerinde, onlardan mavi gözlü, açık tenli biri, kızlardan birine bakarak, “Müminlerin emiri, şunu bana ver.” dedi. Zeyneb şöyle dedi: “Hayır, Allah’a yemin olsun! Bu ne senin için mümkündür ne de onun için; ancak Allah’ın dininden çıkarsan başka.” O mavi gözlü adam isteğini tekrarladı, fakat Yezîd ona, “Vazgeç bundan.” dedi.

Sonra onları kendi ailesinin yanına aldı. Onları yolculuğa hazırladı ve Medine’ye gönderdi. Medine’ye vardıklarında, Abdülmuttaliboğullarından bir kadın saçlarını çözmüş, başörtüsünü başına koymuş, ağlayarak ve şu şiiri okuyarak onları karşılamaya çıktı:

“Peygamber size sorsa ne dersiniz:
Ben ayrıldıktan sonra siz, din mensuplarının sonuncuları olarak,
Benim neslime ve aileme ne yaptınız?
İçlerinde esirler var, içlerinde kana bulanmış olanlar var.
Size öğüt verip iyilik etmişken,
Bana bunun karşılığı olarak yakınlarıma kötülükle mi karşılık verdiniz?”

Hüseyin b. Nasr’dan — Ebû Rebîa’dan — Ebû Avâne’den — Hüseyin b. Abdurrahman’dan: Bize, Hüseyin hakkında şu haber verildi...

Yine Muhammed b. Ammâr er-Râzî’den — Saîd b. Süleyman’dan — Abbâd b. el-Avvâm’dan — Hüseyin b. Abdurrahman’dan: Kûfeliler Hüseyin b. Ali’ye şöyle yazdılar: “Senin yanında yüz bin kişi var.” Bunun üzerine Hüseyin, Müslim b. Akîl’i onlara gönderdi. Müslim Kûfe’ye geldi ve Hânî b. Urve’nin evinde kaldı. Halk onu ziyaret etmeye başladı. Bunu İbn Ziyâd öğrendi.

Hüseyin b. Nasr’ın rivayetinde şu ilave vardır: İbn Ziyâd Hânî’yi çağırttı, Hânî de onun yanına gitti. İbn Ziyâd ona, “Sana ikram etmedim mi? Sana iyilik yapmadım mı? Senin için şunları şunları yapmadım mı?” dedi. Hânî bunu kabul etti. Sonra İbn Ziyâd, “Bunun karşılığı nedir?” diye sordu. Hânî, “Karşılığı, sana himaye vermemdir.” dedi. Bunun üzerine İbn Ziyâd, “Sen bana mı himaye veriyorsun!” dedi. Yanındaki değneği alıp Hânî’ye vurdu. Sonra Hânî’nin bağlanmasını ve öldürülmesini emretti.

Müslim b. Akîl bunu öğrenince çok sayıda kişiyle birlikte dışarı çıktı. Bu durum İbn Ziyâd’a haber verilince sarayın kapılarının kapatılmasını emretti ve tellalına, “Allah’ın süvarileri, binin!” diye bağırtmasını söyledi. Fakat kimse ona cevap vermedi. Bunun üzerine Müslim’in çok büyük bir toplulukla bulunduğunu sandı.

Hüseyin b. Abdurrahman’dan — Hilâl b. Yesâf’tan: O gece onları Ensar mescidinin yolunda gördüm. Sağdan ve soldan geçtikleri her yolda otuza, kırka yakın kişi ve benzer sayıda kimse onlardan ayrılıyordu. Pazara varınca —gece kararmıştı— mescide girdiler. İbn Ziyâd’a, “Birçok kimse göremiyoruz, çok sayıda kişinin sesini de duymuyoruz.” denildi. Bunun üzerine mescidin örtüsünün kaldırılmasını emretti. Sonra tavan için kullanılan kamışların ateşe verilmesini emretti. Etrafı gözetlemeye başladılar; bir de baktılar ki yaklaşık elli kişi kalmış. Bunun üzerine İbn Ziyâd içeri girdi ve minbere çıktı. Halka, mahallelerine göre dağılmalarını emretti. Her kabile kendi mahallesinin başına döndü. Bir grup insan da Müslim’in adamlarının üzerine saldırdı. Müslim ağır şekilde yaralandı, adamlarından bazıları da öldürüldü. Kendisi ise kurtulup Kinde kabilesinden birinin evine ulaştı.

Sonra Kinde’den bir adam, İbn Ziyâd’ın yanında oturan Muhammed b. el-Eş‘as’a gidip durumu ona fısıldadı. Muhammed, bunu İbn Ziyâd’a anlattı. İbn Ziyâd da iki adam gönderip Müslim’i getirmelerini emretti. Onlar, Müslim’in yanında ateş yakmış olan bir kadınla birlikte bulunduğu sırada içeri girdiler. Müslim üzerindeki kanı yıkıyordu. Ona, “Gel, vali seni çağırıyor.” dediler. Müslim onlardan kendisine güvence vermelerini istedi; fakat buna yetkili olmadıklarını söylediler. Bunun üzerine onlarla birlikte İbn Ziyâd’ın yanına gitti. İbn Ziyâd onun bağlanmasını emretti ve şöyle dedi: “Defol git, ey iplik eğiricinin oğlu!”

Hüseyin b. Nasr’ın rivayetinde İbn Ziyâd’ın şöyle dediği geçer: “Ey filân kadının oğlu! Benim elimden otoritemi almak için mi geldin?” Sonra öldürülmesini emretti.

Hüseyin b. Abdurrahman’dan — Hilâl b. Yesâf’tan: İbn Ziyâd, Vâkısa’dan Şam yoluna, Basra yoluna kadar olan bölgenin tutulmasını emretti; kimsenin girmesine ve çıkmasına izin verilmemesini buyurdu. Hüseyin ise bunların hiçbirinden habersiz bir şekilde yola çıkmıştı. Nihayet bazı bedevilerle karşılaştı. Onlara durumu sordu. Onlar da, “Hayır, Allah’a yemin olsun! Kûfe’ye giremediğimizi ve oradan çıkamadığımızı bilmekten başka bir şey bilmiyoruz.” dediler.

Bunun üzerine Hüseyin Şam yoluna, Yezîd’e doğru yöneldi. Fakat süvariler onu Kerbelâ’da yakaladı. Orada durdu ve onlara Allah ve İslâm adına seslenmeye başladı. Ömer b. Sa‘d, Şimr b. Zî’l-Cevşen ve Husayn b. Temîm onun üzerine gönderilmişti. Hüseyin onlara Allah ve İslâm adına yalvararak, Müminlerin emirinin yanına gitmesine izin vermelerini istedi; sonra elini onun eline koyacaktı. Onlar ise, “Hayır, senin için İbn Ziyâd’ın hükmüne boyun eğmekten başka yol yoktur.” dediler.

Onun üzerine gönderilenler arasında, Nehşel kolundan Hanzalaoğullarına mensup Hurr b. Yezîd de, yanında bazı süvariler olduğu halde vardı. Hurr, Hüseyin’in söylediklerini duyunca onlara şöyle dedi: “Bu adamların size teklif ettiği şeyi kabul etmeyecek misiniz? Allah’a yemin olsun ki, bunu sizden bir Türk yahut Deylemli isteseydi, onu reddetmeniz size helâl olmazdı.” Fakat onlar yine, İbn Ziyâd’ın hükmüne teslim olmaktan başka hiçbir şeyi kabul etmediler. Bunun üzerine Hurr atının yönünü çevirdi ve Hüseyin ile arkadaşlarının yanına geçti. Onlar ilk başta onun savaşmak için geldiğini düşündüler; fakat yaklaşınca kalkanını ters çevirip onlara selam verdi. Sonra İbn Ziyâd’ın askerlerine saldırdı ve onlardan iki kişiyi öldürdü. Ardından kendisi de öldürüldü.

Züheyr b. el-Kayn el-Becelî’nin de hacdan sonra Hüseyin’le karşılaşıp onunla beraber yola devam ettiği zikredilmiştir. Savaşta İbn Ebî Behriyye el-Murâdî, Züheyr’in ve onunla beraber bulunan iki kişinin karşısına çıktı. Bunlar Amr b. el-Haccâc ile Ma‘n es-Sülemî idi.

Hüseyin b. Abdurrahman, bu ikisini gördüğünü söylemiştir.

Hüseyin b. Abdurrahman’dan — Sa‘d b. Ubeyde’den: Kûfe’nin yaşlıları tepenin üzerinde durmuş, ağlayarak şöyle diyorlardı: “Allah’ım! Yardımını indir.” Ben onlara, “Ey Allah’ın düşmanları! Aşağı inip ona yardım etmeyecek misiniz?” dedim. Sonra Hüseyin, İbn Ziyâd’ın üzerine gönderdiği askerlerle konuşmaya başladı. Ben ona baktım; üzerinde çizgili bir cübbe vardı. Onlarla konuştuktan sonra geri döndü. Temîm’den Ömer et-Tuhâvî adındaki biri ona bir ok attı. Oku, omuzlarının arasından cübbesine saplanmış halde gördüm. Onlar onun tekliflerini reddedince o da saflarına döndü. Saflarına baktım; yaklaşık yüz kişi kadardılar. Bunların arasında Ali b. Ebî Tâlib’in beş oğlu, Hâşimoğullarından on altı kişi, onların müttefiki olan Benî Süleym’den bir adam, yine onların müttefiki olan Benî Kinâne’den bir adam ve İbn Ömer b. Ziyâd vardı.

Hüseyin b. Abdurrahman’dan — Sa‘d b. Ubeyde’den: Ömer b. Sa‘d ile birlikte suya girip serinliyorduk. O sırada bir adam gelip kulağına şöyle fısıldadı: “İbn Ziyâd, Cüveyriye b. Bedr et-Temîmî’yi sana gönderdi. Eğer bu toplulukla savaşmazsan seni öldürmesini emretti.” Bunun üzerine Ömer hemen atına sıçrayıp ordugâha döndü. Silahlarını getirtip kuşandı. Sonra halka hücum emrini verdi ve onlarla savaştılar. Savaş bitince Hüseyin’in başı İbn Ziyâd’a götürüldü. O da başı önüne koydurdu ve değneğiyle ona dokunmaya başladı; sonra, “Ebû Abdullah’ın saçları ağarmış.” dedi.

Hüseyin’in kadınları, kızları ve ailesi getirildi. İbn Ziyâd’ın yaptığı en iyi şey, onları tenha bir yerde bulunan bir eve yerleştirmesi, onlara geçimlik vermesi ve yol masrafı ile elbise verilmesini emretmesiydi.

Abdullah b. Ca‘fer’e veya onun oğluna ait iki hizmetkâr kaçıp Tayy kabilesinden bir adama sığındılar. Fakat o adam onların başlarını kesti, başları alıp İbn Ziyâd’ın önüne koydu. İbn Ziyâd onu öldürmeyi düşündü; fakat bunun yerine evinin yıkılmasını emretti.

Hüseyin b. Abdurrahman’dan — Muâviye b. Ebî Süfyân’ın bir mevlâsından: Hüseyin’in başı Yezîd’e getirilip önüne konulduğunda onun ağladığını gördüm. Sonra şöyle dedi: “Eğer İbn Ziyâd ile Hüseyin arasında bir akrabalık bağı olsaydı, bunu yapmazdı.”

Hüseyin b. Abdurrahman’dan: Hüseyin öldürüldükten sonra iki veya üç ay boyunca duvarlar sanki güneş doğduğu andan yükselinceye kadar kanla sıvanmış gibi görünüyordu.

Hüseyin b. Abdurrahman’dan — Alâ b. Ebî Atâ’dan — Ra’sü’l-Câlût’tan — babasından: Babam bana şunu anlatmıştı: Kerbelâ’dan her geçtiğinde bineğini hızla sürer, orayı arkasında bırakıncaya kadar hiç yavaşlamazdı. Ona bunun sebebini sordum. O da, “Bizler, o yerde öldürülecek bir peygamber oğlundan söz ederdik. Ben de o kişinin kendim olmamdan korkardım. Fakat Hüseyin orada öldürülünce, hakkında konuştuğumuz kişinin o olduğunu söyledik. Ondan sonra oradan her geçtiğimde durmadan ve yavaşlamadan giderdim.” dedi.

Hâris b. Muhammed’den — İbn Sa‘d’dan — Ali b. Muhammed el-Medâinî’den — Ca‘fer b. Süleyman ed-Dubaî’den: Hüseyin şöyle demişti: “Onlar bu kalbi göğsümden çıkarıncaya kadar beni bırakmayacaklar. Bunu yaptıklarında Allah onları öyle bir alçaltacak ve öyle bir zelil edecektir ki, onlar hayız gören cariyenin kullandığı paçavradan daha aşağı olacaklardır.” Sonra Irak’a gitti ve 61 yılı Âşûrâ gününde Ninova’da öldürüldü.

Hâris b. Muhammed’den — İbn Sa‘d’dan — Muhammed b. Ömer’den: Hüseyin b. Ali, hicrî 61 yılının safer ayında öldürüldü. O sırada elli beş yaşındaydı.

Hâris b. Muhammed’den — Aflah b. Saîd’den — İbn Ka‘b el-Kurazî’den,

Yine Hâris b. Muhammed’den — İbn Sa‘d’dan — Muhammed b. Ömer’den — Ebû Ma‘şer’den: Hüseyin, muharram ayının onuncu günü öldürüldü.

Muhammed b. Ömer bunun en sağlam rivayet olduğunu söylemiştir.

Hâris b. Muhammed’den — İbn Sa‘d’dan — Muhammed b. Ömer’den — Atâ b. Müslim’den — ona bunu haber veren adamdan — Âsım b. Ebî’n-Necûd’dan — Zir b. Hubeyş’ten: Sırık üzerinde taşınan ilk baş, Hüseyin’in başıydı.

Ebû Mihnef’ten — Hişâm b. el-Velîd’den — olaya tanık olan birinden: Hüseyin b. Ali, ailesiyle birlikte Mekke’den çıktı. Muhammed b. el-Hanefiyye ise Medine’deydi. Hüseyin’in yola çıktığı haberi, Muhammed b. el-Hanefiyye’ye, bir leğende abdest alırken ulaştı. Öyle ağladı ki, gözyaşlarının leğene düştüğünü duyuyordum.

Ebû Mihnef’ten — Yûnus b. Ebî İshak es-Sebîî’den: Ubeydullah b. Ziyâd, Hüseyin’in Mekke’den Kûfe’ye yöneldiğini öğrenince polis reisi Husayn b. Temîm’i Kâdisiye’ye gönderdi. Ona, Kâdisiye’den Haffân’a, Kâdisiye’den Kurkurâne’ye ve La‘la‘ya kadar olan bölgede süvarileri yaymasını emretti. İnsanlar da, “Hüseyin Irak’a doğru geliyor.” demeye başladılar.

Ebû Mihnef’ten — Muhammed b. Kays’tan: Hüseyin yoluna devam etti. Batnü’r-Rumme’den Hâcir’e vardığında Kûfelilere Kays b. Müshir es-Saydâvî ile bir mektup gönderdi. Mektupta şöyle yazıyordu: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Hüseyin b. Ali’den, mümin ve müslüman kardeşlerine. Selam üzerinize olsun. Allah’a, O’ndan başka ilâh olmayan Allah’a, sizin huzurunuzda hamd ederim... Müslim b. Akîl’in mektubu bana ulaştı. Orada bana sizin güzel tavrınızı, ileri gelenlerinizin bize yardım etmek ve hakkımızı istemek üzere birleştiğini bildirdi. Ben de Allah’tan, sizin amelinizin hayırlı olmasını ve size büyük mükâfat vermesini diledim. Ben Mekke’den salı günü, zilhiccenin sekizinde, yani Terviye gününde size doğru yola çıktım. Benim elçim size ulaştığında işinizde ciddi ve hızlı olun; çünkü ben de birkaç gün içinde size geliyorum, Allah dilerse. Selam, Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.”

Müslim de öldürülmesinden on yedi gün önce Hüseyin’e şöyle yazmıştı: “Güvenilir öncü, kendi halkına yalan söylemez. Kûfelilerin çoğunluğu seninledir. Mektubumu okuyunca gel. Selam üzerine olsun.” Hüseyin ise çocukları ve kadınları yanındayken hiçbir yere sapmadan yola çıkmıştı.

Kays b. Müshir Kûfe’ye doğru yola koyuldu. Fakat Kâdisiye’ye vardığında Husayn b. Temîm onu yakaladı ve Ubeydullah b. Ziyâd’a gönderdi. Ubeydullah da onu sarayın damına çıkarıp, “Yalancı oğlu yalancıyı lanetle.” diye emretti. Kays yukarı çıktı ve şöyle dedi: “Ey insanlar! Bu kişi, Hüseyin b. Ali, Allah’ın yarattıklarının en hayırlısı, Fâtıma’nın oğlu, Resul’ün kızının oğludur. Ben onun size gönderdiği elçiyim. Onu Hâcir’de bıraktım. Ona cevap verin!” Sonra Ubeydullah b. Ziyâd’a ve babasına lanet etti, Ali b. Ebî Tâlib için de mağfiret diledi. Bunun üzerine Ubeydullah onu sarayın damından aşağı attırdı. Düşüp parçalandı ve öldü.

Hüseyin Kûfe’ye doğru yoluna devam etti, nihayet Arapların su duraklarından birine vardı.

Abdullah b. Muti‘ el-Adevî orada bulunuyordu. Hüseyin’i görünce ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Anam babam sana feda olsun ey Resulullah’ın oğlu! Seni buraya getiren şey nedir?” Sonra onun inmesine yardım etti. Hüseyin de şöyle dedi: “Senin de bildiğin gibi bu, Muâviye’nin ölümü sebebiyledir. Iraklılar bana mektup yazarak beni kendilerine çağırdılar.” Bunun üzerine Abdullah b. Muti‘ şöyle dedi: “Allah adına sana hatırlatırım; İslâm’ın hürmetinin çiğnenmesinden sakın. Allah adına sana yalvarırım; Resulullah’ın hürmetini koru. Allah adına sana yalvarırım; Arapların izzetini düşün. Allah’a yemin olsun ki, eğer Ümeyyeoğullarının elindekine yönelirsen seni öldürürler. Şayet seni öldürürlerse senden sonra artık kimseden çekinmezler. Böylece İslâm’ın hürmeti çiğnenmiş, Kureyş’in itibarı ve Arapların izzeti yok edilmiş olur. Bunu yapma! Kûfe’ye gitme! Kendini Ümeyyeoğullarına maruz bırakma!” Fakat Hüseyin gitmekte ısrar etti ve yoluna devam edip Zerûd’un yukarısına ulaştı.

Ebû Mihnef’ten — es-Süddî’den — Fezâre’den bir adamdan: Haccâc b. Yûsuf döneminde Hâris b. Ebî Rebîa’nın evindeydik. Bu ev, hurmacıların mahallesindeydi. Bu mahal, Züheyr b. el-Kayn’ın ölümünden sonra Becîle’nin Amr b. Yeşkür koluna iktâ edilmişti. Suriyeliler bu mahalleye girmeye cesaret edemezdi. Biz orada gizleniyorduk. Ben Fezâreli adama dedim ki: “Bana kendi ağzından anlat, Hüseyin’le ne zaman birlikte yola çıktın?” O da şöyle anlattı:

Biz, Züheyr b. el-Kayn el-Becelî ile birlikte Mekke’den dönüyorduk. Yol boyunca Hüseyin’le aynı güzergâhta idik. Fakat bizim için onunla aynı menzilde konaklamaktan daha sevimsiz hiçbir şey yoktu. Hüseyin yürüdüğünde Züheyr geride kalırdı; Hüseyin konakladığında Züheyr öne geçerdi. Bir gün, onunla aynı yerde konaklamaktan kaçınamayacağımız bir yere indik. Hüseyin yolun bir tarafına konakladı, biz de öteki tarafına. Oturmuş yemek yerken Hüseyin’in bir elçisi geldi, bize selam verdi ve çadırımıza girdi. Sonra şöyle dedi: “Ey Züheyr b. el-Kayn! Ebû Abdullah el-Hüseyin b. Ali seni çağırıyor.”

Elçi bunu söyleyince hepimiz elimizde ne varsa şaşkınlıktan bıraktık; öyle bir sessizlik oldu ki sanki başlarımızın üzerine kuş konmuştu.

Ebû Mihnef’ten — Züheyr b. el-Kayn’ın eşi Delhem bt. Amr’dan: Ben ona şöyle dedim: “Resulullah’ın oğlunun elçisi sana geliyor da sen onun yanına gitmeyecek misin? Allah’a yemin olsun ki, gidip ne dediğini dinlesen, sonra yine ayrılıp gelsen ya!”

Bunun üzerine Züheyr b. el-Kayn onun yanına gitti. Çok geçmeden yüzü aydınlanmış ve neşeli halde geri döndü. Çadırının sökülmesini emretti, eşyasını toplattı. Çadırı söküldü ve Hüseyin’in yanına taşındı. Sonra hanımına dedi ki: “Boşsun. Ailenin yanına dön. Çünkü benim yüzümden sana iyilikten başka bir şey gelmesini istemiyorum.” Sonra arkadaşlarına dönüp şöyle dedi: “Kim benimle gelmek isterse gelsin; yoksa bu, bizim beraberliğimizin sonudur. Size başımdan geçen bir olayı anlatayım: Biz Belencer’e gazaya gitmiştik. Allah bize zafer vermiş, bol ganimet elde etmiştik. O zaman Selmân el-Bâhilî bize şöyle demişti: ‘Allah’ın size verdiği zafere ve elde ettiğiniz ganimete seviniyor musunuz?’ Biz de, ‘Evet.’ demiştik. O da bize şöyle demişti: ‘O halde Muhammed ailesinin gençleriyle karşılaştığınızda, onlar için savaşmayı, bugün elde ettiğiniz ganimetten daha sevinç verici görün.’ İşte ben şimdi size veda ediyorum.”

Züheyr, Hüseyin’le birlikte ön safta kaldı ve sonunda onunla birlikte öldürüldü.

Ebû Mihnef’ten — Ebû Cenâb el-Kelbî’den — Adî b. Harmale’den — iki Esedli olan Abdullah b. Süleym ve Mezrî b. el-Müşma‘ill’den: Haccımızı bitirdikten sonra bizim için Hüseyin’e yolda yetişmekten ve başına ne geleceğini görmekten daha önemli bir şey kalmamıştı. İki devemizi hızlıca sürerek ilerledik ve Zerûd’da ona yetiştik. Yaklaştığımızda Kûfe’den gelen bir adamı gördük. O, Hüseyin’i görünce yolunu değiştirmişti. Hüseyin sanki onunla konuşmak ister gibi durdu; sonra vazgeçip yoluna devam etti. Biz ise o adama yöneldik. Birimiz ötekine, “Bu adamdan Kûfe’nin haberini soralım da Hüseyin’e anlatalım.” dedi. Ona ulaştık, selam verdik. O da selamımıza karşılık verdi ve bize rahmet diledi. Hangi kabileden olduğunu sorduk. Esedli olduğunu söyledi. Biz de Esedli olduğumuzu söyledik. Sonra adını sorduk; Bukayr b. el-Mes‘abe olduğunu söyledi. Biz de kendi soylarımızı söyledik. Sonra geride bıraktığı halk hakkında bize haber vermesini istedik. O da Kûfe’den ancak Müslim b. Akîl ile Hânî b. Urve öldürüldükten sonra çıktığını, onların ayaklarından sürüklenerek çarşıya götürüldüklerini gördüğünü anlattı.

Bunun üzerine Hüseyin’e yetişmek için hızlandık. O, akşam vakti Sa‘lebiyye’ye konaklayıncaya kadar hemen arkasından gittik. O durunca biz de yetişip selam verdik. O da selamımıza karşılık verdi. Biz şöyle dedik: “Allah sana rahmet etsin. Yanımızda bir haber var. İstersen bunu sana açıkça, istersen gizlice söyleyelim.” O etrafındaki adamlarına bakıp şöyle dedi: “Bu adamlardan hiçbir şey gizlenmez.” Sonra biz, onun dün akşam kendisine doğru gelen süvariyi görüp görmediğini sorduk. O da gördüğünü ve ona haber sormak istediğini söyledi. Bunun üzerine biz dedik ki: “Onun haberini sana sormak zahmetinden seni kurtardık; senin yerine biz sorduk. O bizim kabilemden bir adamdır; görüşü sağlam, doğru sözlü, faziletli ve akıllı birisidir. Bize, Kûfe’den ancak Müslim b. Akîl ile Hânî b. Urve öldürüldükten sonra çıktığını ve onların ayaklarından sürüklenerek pazara götürüldüklerini gördüğünü söyledi.” Bunun üzerine Hüseyin, “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz. Allah onlara rahmet etsin.” dedi. Bunu birkaç defa tekrarladı. Biz de ona şöyle dedik: “Allah aşkına, hem kendi canın hem de ailen için, buradan gitme. Çünkü Kûfe’de senin yardımcın yok, taraftarın da yok. Hatta onların sana karşı olacaklarından korkuyoruz.” Bunun üzerine Akîl b. Ebî Tâlib’in oğulları ayağa kalktı ve şöyle dediler: “Allah’a yemin olsun ki, ya intikamımızı alacağız ya da kardeşimizin tattığı ölümü tadacağız; dönmeyeceğiz.”

Ebû Mihnef’ten — Ömer b. Hâlid’den — Zeyd b. Ali b. Hüseyin ile Dâvûd b. Ali b. Abdullah b. Abbas’tan: Akîl’in oğulları şöyle dediler: “Allah’a yemin olsun ki, ya intikamımızı alacağız yahut öldürüleceğiz; geri dönmeyeceğiz.”

Ebû Mihnef’ten — Ebû Cenâb el-Kelbî’den — Abdullah b. Süleym ile Esed’den Mezrî b. el-Müşma‘ill’den: Bunun üzerine Hüseyin bize dönüp şöyle dedi: “Bu adamlar olmadan hayatta hayır yoktur.” Biz de onun yola devam etmeye kesin olarak karar verdiğini anladık. Ona, “Allah sana iyilik versin.” dedik. O da, “Allah size rahmet etsin.” dedi. Sonra yanındakilerden bazıları ona şöyle dediler: “Allah’a yemin olsun ki, sen Müslim b. Akîl gibi değilsin. Sen Kûfe’ye varırsan halk sana yardıma koşacaktır.”

Bu iki Esedli adamın anlattığına göre Hüseyin sabaha kadar orada kaldı. Sonra hizmetkârlarına bol miktarda su hazırlamalarını, hem kendilerinin içmesini hem de yanlarına fazladan su almalarını emretti. Sonra yola çıktılar ve Zübâle’ye ulaştılar.

Ebû Mihnef’ten — Ebû Ali el-Ensârî’den — Bekr b. Mus‘ab el-Müzenî’den: Hüseyin, hangi su başına uğrasa oradaki insanlar ona katılırlardı. Nihayet Zübâle’ye vardığında sütkardeşi Abdullah b. Yaktur’un öldürüldüğü haberi ona ulaştı. Onu, Müslim b. Akîl’e yol boyunca göndermişti; fakat Müslim’in daha önce öldürüldüğünden habersizdi. Husayn b. Temîm’in süvarileri Abdullah b. Yaktur’u Kâdisiye’de yakalayıp Ubeydullah b. Ziyâd’a gönderdiler. Ubeydullah da onu sarayın damına çıkartıp, “Yalancı oğlu yalancıyı lanetle.” demesini emretti. O yukarı çıkınca halka dönüp şöyle dedi: “Ey insanlar! Ben, Resulullah’ın kızı Fâtıma’nın oğlu Hüseyin’in elçisiyim. Onu, Mercâne oğlu, Sumeyye torunu, kendisine sahte bir baba nispet eden bu adama karşı destekleyin!” Bunun üzerine Ubeydullah onu sarayın damından attırdı. Kemikleri kırıldı, fakat hâlâ biraz canı vardı. Abdülmelik b. Umeyr el-Lahmî adlı bir adam yanına gidip boğazını kesti. Ona neden böyle yaptığı söylenince, “Onun acısını dindirmek istedim.” dedi.

Hişâm’dan — Ebû Bekr b. Ayyâş’tan — ona haber veren bir adamdan: “Hayır, onun boğazını kesen Abdülmelik b. Umeyr değildi. Bunu yapan kişi kıvırcık saçlı ve uzun boylu biriydi; yalnızca Abdülmelik b. Umeyr’e benziyordu.”

Bu haber, Hüseyin’e Zübâle’de ulaştı. O da insanlara bir yazı çıkarıp okudu: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Müslim b. Akîl, Hânî b. Urve ve Abdullah b. Yaktur’un öldürüldüğüne dair çok ağır bir haber bize ulaştı. Taraftarlarımız bizi terk etti. Sizden kim ayrılmak isterse, serbestçe ayrılsın; bunda üzerine bir vebal yoktur.”

Bunun üzerine insanlar sağa sola dağılıp ondan ayrıldılar. Yanında yalnızca Medine’den birlikte çıkanlar kaldı. Hüseyin bunu, bedevilerin yalnızca onun, halkının itaati önceden sağlanmış bir memlekete gittiğini sandıkları için kendisine katıldıklarını fark ettiği için yapmıştı. Onların içine girecekleri şeyin ne olduğunu bilmeden kendisine eşlik etmelerini istemiyordu. Çünkü kendilerine durumu açıklayınca, onunla yalnızca onun kaderini paylaşmak ve onunla birlikte ölmek isteyenlerin kalacağını biliyordu. Sabah olunca hizmetkârlarına su hazırlamalarını ve yanlarına fazladan almalarını emretti. Sonra yola çıkıp Batnü’l-Akabe’yi geçti ve orada konakladı.

Ebû Mihnef’ten — İkrime oğullarından Levzân’dan: Yakınlarından biri Hüseyin’e, “Nereye gidiyorsun?” diye sordu. Hüseyin de nereye gittiğini söyledi. Bunun üzerine adam ona şöyle nasihat etti: “Allah aşkına, oraya gitme. Allah’a yemin olsun ki, orada mızrak uçları ve kılıçların keskin taraflarından başka bir şeyle karşılaşmazsın. Eğer seni çağıranlar seni desteklemeye yetecek durumda olsalar, senin için zemini hazırlamış olsalar ve sen de onlara gitsen, bu akıllıca bir davranış olurdu. Fakat bana anlatılan bu durumda, oraya gitmenin doğru olmadığını düşünüyorum.” Hüseyin ise şöyle cevap verdi: “Ey Allah’ın kulu, isabetli görüş bana gizli değildir. Fakat Allah’ın emirlerine karşı koyulmaz.” Sonra oradan ayrıldı.

Bu yıl içinde, yani 60 yılında, Yezîd b. Muâviye Mekke valiliğinden Velîd b. Utbe’yi azledip yerine Amr b. Saîd’i tayin etti. Bu, ramazan ayında oldu. O yıl hacda insanlara Amr b. Saîd imamlık etti.

Yine bu yıl içinde Amr b. Saîd, Yezîd’in hem Mekke hem Medine valisiydi. Velîd b. Utbe görevden alınmıştı. Ubeydullah b. Ziyâd ise Kûfe ve Basra ile bunlara bağlı bölgelerin valisiydi. Kûfe kadısı Şüreyh b. el-Hâris, Basra kadısı da Hişâm b. Hubeyre idi.
Hüseyin’in Öldürülme Olayı: Bu olaylar arasında Hüseyin’in öldürülmesi de vardı. Ahmed b. Sâbit’ten — rivayet zinciriyle — İshak b. İsa’dan — Ebû Ma‘şer’den nakledildiğine göre, Hüseyin Muharrem ayının onuncu günü (10 Ekim) öldürüldü. Bu, el-Vâkıdî ve Hişâm b. Muhammed el-Kelbî tarafından da rivayet edilmiştir. Daha önce Hüseyin’in Irak’a doğru yolculuğu sırasında işin başlangıcını ve bunun 60 (680) yılında gerçekleşen kısmını zikretmiştik. Şimdi ise 61 (680) yılında onun başına gelenleri ve nasıl öldürüldüğünü anlatacağız.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî’den — Ebû Mihnef’ten — Ebû Cenâb’dan — Adî b. Harmale’den — Esed kabilesinden Abdullah b. Süleym ve el-Madhrî b. el-Müşme‘ill’den rivayet edildiğine göre: Hüseyin Beynü’l-Akabe’den yola devam etti ve Şerîf denilen yerde konakladı. Sabah olunca hizmetkârlarına su hazırlamalarını ve ayrıca fazladan su almalarını emretti. Günün ilk kısmında hızlı bir şekilde ilerlemeye devam ettiler. Öğle vakti yaklaşınca adamlarından biri, “Allah en büyüktür!” diye bağırdı. Hüseyin de “Allah en büyüktür!” dedi. Sonra, “Bunu niçin söyledin?” diye sordu. Adam hurma ağaçları gördüğünü söyledi. Fakat Esed kabilesinden iki kişi bunun daha önce hiç hurma ağacı görmedikleri bir yer olduğunu söylediler. Hüseyin onlara bunun ne olduğunu düşündüklerini sordu. Onlar bunun süvari öncü birliğinin boyunları olduğunu düşündüklerini söylediler. Bunun üzerine Hüseyin, “Allah’a yemin olsun, ben de öyle düşünüyorum. Arkamıza alıp da bu insanlarla yalnız bir taraftan karşılaşabileceğimiz sığınak bir yer yok mu?” dedi. Onlar, “Evet, sol tarafınızda Zû Husum denilen bir yer var. Onlardan önce oraya ulaşırsanız istediğiniz gibi olur” dediler.

Bunun üzerine Zû Husum’a doğru sola yöneldi; biz de onunla birlikte o tarafa yöneldik. Daha bunu yapar yapmaz süvari öncü birliğinin boyunları karşımızda belirdi ve onları açıkça görebildik. Yoldan yana çekildik. Bizim yoldan ayrıldığımızı görünce onlar da yan taraftan bize doğru yöneldiler. Mızrakları yaprakları soyulmuş hurma dalları gibi görünüyordu; sancakları ise kuş kanatları gibiydi. Hepimiz hızla Zû Husum’a yöneldik ve onlardan önce oraya ulaştık. Hüseyin çadırlarının kurulmasını emretti; çadırlar kuruldu. İnsanlar da geldi. Yaklaşık bin süvari vardı ve onların başında el-Hurr b. Yezîd et-Temîmî el-Yerbû‘î bulunuyordu. O ve süvarileri öğle sıcağında Hüseyin’in karşısında durdular. Hüseyin ve beraberindekilerin hepsi sarıklarını takmış ve kılıçlarını kuşanmıştı. Hüseyin hizmetkârlarına insanlara su vermelerini, susuzluklarını gidermelerini ve bineklerine de azar azar su içirmelerini emretti. Hizmetkârlar bineklerin her birine az miktarda su verdiler. Önce insanlara su verildi, susuzlukları giderildi. Daha sonra kaplarını, taslarını ve bardaklarını doldurup bineklerin yanına götürdüler. Bir binek üç, dört veya beş yudum içtikten sonra su alınarak başka bir bineğe verildi; böylece hepsi sulanıncaya kadar devam edildi.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî’den — Lagîl’den — Ali b. et-Ta‘an el-Muharibî’den rivayet edildiğine göre: O gün el-Hurr ile birlikteydim. Onun yanına ulaşan son adamlar arasındaydım. Hüseyin benim ve atımın ne kadar susuz olduğunu görünce, “Hayvanını çöktür” dedi. Ben “râviyah” kelimesini su tulumu anlamında anlamıştım. Bunun üzerine bana, “Ey kardeşimin oğlu, deveni çöktür” dedi. Ben de çöktürdüm. Sonra, “İç” dedi. İçtim; fakat içtiğim sırada su tulumumdan su akmaya başladı. Bana, “Tulumunu eğ” dedi. “İkhnith” kelimesini kullandı; bu “bükmek” anlamına geliyordu. Ben bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum. Yanıma geldi ve tulumu bükerek düzeltti. Sonra ben içtim ve bineğime de içirdim.

El-Hurr b. Yezîd el-Kâdisiyye’den gelmişti. Ubeydullah b. Ziyad, polislerinin başında bulunan Hüseyin b. Temîm et-Temîmî’yi göndermiş ve ona el-Kâdisiyye’de mevzilenmesini, gözcüler yerleştirmesini ve el-Kâdisiyye’den Haffân’a kadar olan bölgeyi kontrol etmesini emretmişti. El-Hurr ise Hüseyin’i karşılamak üzere el-Kâdisiyye’den bin süvari ile önden gönderilmişti. El-Hurr, öğle namazı vakti yaklaşıncaya kadar Hüseyin’in karşısında bekledi. Hüseyin, el-Haccâc b. Mesrûk el-Cu‘fî’ye ezan okumasını emretti. Namazın başlamasını bildiren ikinci çağrı okunacağı sırada Hüseyin izâr ve ridâ giymiş, ayaklarında sandaletleri olduğu halde dışarı çıktı. Allah’ı övdü ve yüceltti. Sonra şöyle dedi:

“Ey insanlar! Size karşı bir mazeretim olsun diye, size ancak mektuplarınız bana ulaştıktan ve elçileriniz bana gelip ‘Bize gel; bizim imamımız yok. Allah belki seninle bizi hak üzerinde birleştirir’ dedikten sonra geldim. Görüşünüz bu olduğu için size geldim. Eğer bana verdiğiniz sözleri ve yeminlerinizi yerine getirirseniz şehrinize gelirim. Fakat bunu istemez ve gelişimden hoşlanmazsanız geldiğim yere geri dönerim.”

Onlar karşısında sustular. Sonra müezzine, “İkāmeti oku” dediler. İkāmet okundu. Hüseyin, el-Hurr b. Yezîd’e kendi adamlarına namaz kıldırmak isteyip istemediğini sordu. O da, “Hayır. Sen kıldır; biz de senin arkanda kılarız” dedi. Hüseyin onlara namaz kıldırdıktan sonra çadırına girdi ve adamları etrafında toplandı. El-Hurr da kendi yerine döndü ve kendisi için kurulmuş olan çadıra girdi. Adamlarından bir grup onun etrafında toplandı; geri kalanlar ise önceki yerlerine dönüp bineklerinin dizginlerini tutarak gölgede oturdular.

İkindi namazı vakti gelince Hüseyin adamlarına yolculuk için hazırlanmalarını emretti. Sonra ezan okunmasını emretti; ikindi namazı için ezan okundu ve ikāmet getirildi. Hüseyin öne geçti ve namaz kıldırdı. Namazın selamını verdikten sonra yüzünü el-Hurr’un adamlarına döndürdü. Allah’ı övdü ve yücelttikten sonra şöyle dedi:

“Ey insanlar! Eğer Allah’tan korkar ve hak sahiplerinin haklarını tanırsanız, bu Allah’ı daha çok hoşnut eder. Biz Muhammed’in ailesiyiz ve bu yönetim üzerinde sizden hak iddia eden bu kimselerden daha fazla hak sahibiyiz. Onlar size zulüm ve saldırganlık getirdiler. Eğer bizden hoşlanmıyor veya hakkımızı tanımıyorsanız, size gelen mektuplarınızda ve elçilerinizin getirdiği sözlerinizdeki görüşünüzden vazgeçmişseniz, o zaman sizi bırakıp geldiğim yere dönerim.”

Bunun üzerine el-Hurr b. Yezîd şöyle dedi:
“Allah’a yemin olsun ki senin sözünü ettiğin bu mektuplardan ve elçilerden hiçbir şey bilmiyoruz.”

Hüseyin adamlarından birine şöyle dedi:
“Ey Ukbe b. Sim‘ân, bana yazdıkları mektupların bulunduğu iki heybeyi getir.”

Ukbe iki heybe getirdi; içleri belgelerle doluydu. Onları onların önüne döktü. El-Hurr şöyle dedi:
“Biz sana bu mektupları yazanlardan değiliz. Bizim görevimiz seni gördüğümüzde seni bırakmamaktır; seni el-Kûfe’ye ve Ubeydullah b. Ziyad’a götürmemiz emredildi.”

Bunun üzerine Hüseyin ona şöyle dedi:
“Ölüm sana bundan daha yakındır.”

Sonra adamlarına kalkıp binmelerini emretti. Onlar bindiler ve kadınların da binmesi beklenince hareket etmelerini emretti.

Onlar ayrılmak üzere yola koyulunca el-Hurr’un adamları onların gitmek istedikleri yön ile aralarına girdiler. Bunun üzerine Hüseyin el-Hurr’a şöyle bağırdı:

“Annen seni kaybetsin! Ne istiyorsun?”

El-Hurr şöyle cevap verdi:
“Allah’a yemin olsun ki Araplardan senin dışında biri bana böyle deseydi, o hangi durumda olursa olsun ben de onun annesinin kaybından söz ederek karşılık verirdim. Fakat Allah’a yemin ederim ki senin annen hakkında en güzel sözlerden başka bir şey söylemem mümkün değildir.”

Hüseyin tekrar ona ne istediğini sordu. El-Hurr şöyle dedi:
“Seni vali Ubeydullah’a götürmek istiyorum.”

Hüseyin şöyle dedi:
“Allah’a yemin olsun ki sana uymam!”

El-Hurr da şöyle dedi:
“Allah’a yemin olsun ki seni başka yere gitmene izin vermem!”

Bu sözler üç defa tekrarlandı. Konuşmaları sertleşmeye başlayınca el-Hurr şöyle dedi:

“Ben sana karşı savaşmakla emrolunmadım. Bana verilen emir sadece seni el-Kûfe’ye götürünceye kadar senden ayrılmamaktır. Eğer bunu kabul etmezsen, o halde ne seni el-Kûfe’ye götüren ne de Medine’ye geri döndüren bir yol tut. Bu aramızda bir uzlaşma olsun. Ben İbn Ziyad’a yazayım; sen de istersen Yezid b. Muaviye’ye veya Ubeydullah b. Ziyad’a yaz. Belki Allah bir şey ortaya çıkarır da beni senin işin konusunda sıkıntıdan kurtarır. Şu yolu tut ve el-Udeyb ile el-Kâdisiyye yolunun soluna doğru yönel.”

El-Kâdisiyye ile el-Udeyb arasında otuz sekiz mil vardı. Hüseyin adamlarıyla birlikte yola çıktı; el-Hurr da onun yanında ilerledi.

Ebû Mihnef’ten — Ukbe b. Ebî el-Ayzar’dan rivayet edildiğine göre: Hüseyin el-Beyza denilen yerde hem kendi adamlarına hem de el-Hurr’un adamlarına hitap etti. Allah’ı övdükten sonra şöyle dedi:

“Ey insanlar! Allah’ın Elçisi şöyle buyurmuştur: ‘Kim Allah’ın haram kıldığını helal sayan, Allah’ın ahdini bozan, Allah’ın Elçisi’nin sünnetine muhalefet eden ve Allah’ın kulları arasında günah ve düşmanlıkla davranan yöneticileri görür de onları sözle veya fiille değiştirmeye çalışmazsa, Allah onu da onların gireceği yere sokmayı hak görür.’ Bu yöneticiler şeytana itaate sarıldılar, Rahman’a itaati terk ettiler; yeryüzünde bozgunculuğu ortaya çıkardılar; Allah’ın koyduğu hududu terk ettiler; ganimetleri yalnız kendilerine ayırdılar; Allah’ın haram kıldığını helal, helal kıldığını haram saydılar. Onları değiştirmeye en çok hakkı olan benim. Bana mektuplarınız geldi; elçileriniz bana gelip bana biat edeceğinizi, beni teslim etmeyeceğinizi ve terk etmeyeceğinizi söylediler. Eğer sözünüzde durursanız doğru yola ulaşmış olursunuz. Çünkü ben Ali’nin oğlu Hüseyin’im; Muhammed’in kızı Fâtıma’nın oğluyum. Canım canlarınızla, ailem ailelerinizle beraberdir. Ben sizin için bir örneğim. Fakat sözünüzde durmaz, verdiğiniz biati bozarsanız — hayatıma yemin ederim ki — bu sizin için bilinmeyen bir şey değildir. Siz bunu babama, kardeşime ve kuzenim Müslim’e de yaptınız. Kim size aldanırsa aldanmış olur. Böylece nasibinizi kaybettiniz. Kim sözünü bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Allah beni size muhtaç olmaktan kurtaracaktır. Selam, Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.”

Ukbe b. Ebî el-Ayzar şöyle dedi: Hüseyin Zû Husum’da da ayağa kalkıp konuştu. Allah’ı övdükten sonra şöyle dedi:

“Görüyorsunuz ki işler nereye varmıştır. Dünya değişmiş ve kötüye doğru değişmiştir. Onun iyiliği geri çekilmiş, geriye ancak kabın dibinde kalan tortu gibi bir şey kalmıştır; değersiz bir ot gibi bir hayat kalmıştır. Görmüyor musunuz ki artık hak uygulanmıyor, batıldan da vazgeçilmiyor? Bu durumda müminin Allah’a kavuşmayı arzulaması doğrudur. Ben ölümü ancak şehadet olarak görüyorum; bu zalimlerle birlikte yaşamayı ise bir sıkıntı olarak görüyorum.”

Bunun üzerine Züheyr b. el-Kayın el-Becelî ayağa kalktı ve arkadaşlarına, “Siz mi konuşacaksınız yoksa ben mi konuşayım?” dedi. Onlar da ona konuşmasını söylediler. O da Allah’ı övdükten sonra şöyle dedi:

“Ey Peygamber’in oğlu! Allah sözlerini doğru yola ulaştırsın. Allah’a yemin ederim ki eğer dünya bizim için sonsuza kadar kalıcı olsa ve biz onda ebedî yaşayacak olsak bile, sana yardım etmek ve seni desteklemek için onu terk etmeyi yine de dünyada kalmaya tercih ederdik.”

Bunun üzerine Hüseyin onun için dua etti ve onu hayırla andı.

El-Hurr onun yanında yürürken şöyle dedi:
“Hüseyin! Canın konusunda seni Allah adına uyarıyorum. Şahitlik ederim ki eğer savaşırsan seninle savaşılır ve eğer seninle savaşılırsa öldürülürsün.”

Hüseyin şöyle cevap verdi:
“Beni ölümle mi korkutuyorsun? Beni öldürmekten daha büyük bir felaket senin başına gelebilir mi? Sana ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Ancak Evs kabilesinden birinin, Peygamber’e yardım etmeye giderken kendisine ‘Nereye gidiyorsun? Öldürüleceksin’ diyen kuzenine verdiği cevabı sana söyleyebilirim:

‘Bir genç doğruyu amaçladığında ve Müslüman olarak çabaladığında ölümde ayıp yoktur.
Salih insanlara canıyla yardım etmiş,
kötülükten uzak durmuş ve temiz olanla dostluk kurmuştur.’”

El-Hurr bunu duyunca ondan uzaklaştı. Kendisi ve adamları bir tarafta, Hüseyin ve adamları başka bir tarafta yürümeye devam ettiler. Sonunda Udeyb el-Hicânât denilen yere ulaştılar. Burası Nu‘man’ın develerinin otladığı bir yerdi. Orada Kûfe’den gelen dört kişilik bir grup da ortaya çıktı. Develeri üzerinde geliyorlardı; Nâfi‘ b. Hilâl’e ait el-Kâmil adlı bir atı sürüyorlardı. Yanlarında kılavuzları et-Tırimmâh b. Adî de vardı ve atının üzerinde şu şiiri okuyordu:

“Ey develer! Sizi sürmemden korkmayın,
Şafak sökmeden önce hızlıca ilerleyin.
En iyi süvarilere ve en iyi topluluğa gidin,
Soylu bir adamın evine çökeceksiniz.
Övülen, özgür ve cömert bir adamın evine;
Allah onu en hayırlı görev için göndermiştir.
Allah onu zamanın sonuna kadar yaşatsın.”

Onlar Hüseyin’e ulaştıklarında bu şiiri ona okudular. Hüseyin şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki bizi bekleyen şeyin — ister ölmek olsun ister zafer — hayırlı olmasını umuyorum.”

El-Hurr b. Yezîd yaklaşıp şöyle dedi: “Kûfe’den gelen bu adamlar seninle birlikte gelen grubun içinde değiller. Onları ya alıkoyacağım ya da geri göndereceğim.” Hüseyin şöyle cevap verdi: “Ben onları kendi canımı savunduğum gibi savunurum. Onlar sadece benim yardımcılarım ve destekçilerimdir. Sen, İbn Ziyad’dan bir mektup gelinceye kadar bana karşı hiçbir şey yapmayacağına dair bana söz vermiştin.” El-Hurr, onların onunla birlikte gelmediği konusunda ısrar etti. Bunun üzerine Hüseyin şöyle dedi: “Onlar benim adamlarımdır ve benimle gelenler gibidirler. Dolayısıyla, aramızda yapılan anlaşmayı yerine getirirsen, onların kalmasına izin verirsin. Aksi takdirde seninle savaşmak zorunda kalırım.” Bunun üzerine el-Hurr vazgeçti.

Sonra Hüseyin onlara, “Geride bıraktığınız insanların haberini bana verin” dedi. Dört kişilik grubun içinde bulunan Mücemmi‘ b. Abdullah el-Âizî şöyle dedi: “İleri gelenler arasında büyük ölçüde rüşvet dağıtıldı; onların keseleri dolduruldu, böylece destekleri satın alındı ve İbn Ziyad’a bağlılıkları sağlama alındı. Şimdi hepsi sana karşı birleşmiş durumdalar. Halkın geri kalanına gelince, kalpleri seninle birlikte; fakat çok yakında kılıçları sana karşı çekilecek.” Hüseyin, onlara gönderdiği elçisi hakkında ne bildiklerini sordu. Onlar da elçinin kim olduğunu sordular. Hüseyin bunun Kays b. Müşir es-Saydâvî olduğunu söyledi. Onlar da Hüseyin b. Temîm’in onu yakaladığını ve İbn Ziyad’a gönderdiğini söylediler. İbn Ziyad ona Hüseyin’e ve babasına lanet etmesini emretmişti; fakat o, Hüseyin’e ve babasına Allah’ın rahmetini dilemiş, İbn Ziyad’a ve babasına lanet etmişti. Ardından insanları Hüseyin’e yardım etmeye çağırmış ve onun gelişini haber vermişti. Bunun üzerine İbn Ziyad onun sarayın duvarından aşağı atılmasını emretmişti.

Hüseyin’in gözleri yaşla doldu, gözyaşlarını tutamadı. Şöyle dedi: “‘Müminlerden kimi verdiği sözü yerine getirdi, kimi de beklemektedir; onlar hiçbir şekilde değişmediler.’ Allah’ım! Bizi ve önceden ölüp gidenleri cennet yurduna yerleştir. Bizi ve onları rahmetinin yurdunda ve katındaki arzulanan mükâfatın bulunduğu yerde bir araya getir.”

Ebû Mihnef’ten — Benî Ma‘ân’dan Cemîl b. Mersed’den — et-Tırimmâh b. Adî’den rivayet edildiğine göre: Et-Tırimmâh Hüseyin’e yaklaşıp şöyle dedi: “Etrafına baktım ama senin yanında fazla kimse görmedim. Eğer senin yanında yürüyen şu adamlar, yani el-Hurr’un adamları, seninle savaşacak tek kişiler olsaydı, bunlar seni yenmeye yeterdi. Fakat dün Kûfe’den ayrılmadan önce Kûfe’nin dış taraflarını gördüm; gözlerimin hayatım boyunca bir arada gördüğünden daha fazla insan bir yerde toplanmıştı. Onlar hakkında sordum; bana, bunların teftiş için toplandığı ve Hüseyin’in üzerine yürüyecekleri söylendi. Seni Allah adına uyarırım ki, eğer onlara karşı yalnız bir karış bile ilerlemekten vazgeçebiliyorsan, bunu yapma. Eğer Allah’ın seni koruyacağı bir yere yerleşmek, durumunu orada değerlendirmek ve işlerinin gidişatı senin için açıklığa kavuşuncaya kadar beklemek istersen, gel; seni Aca denilen sarp ve ele geçirilmesi güç dağlarımıza götüreyim. Allah’a yemin olsun ki biz orada Benî Gassân’a, Himyer’e, Nu‘man b. el-Münzir’e ve türlü türlü insanlara karşı korunduk. Allah’a yemin olsun ki bize hiçbir aşağılanma ulaşmadı. Seni el-Kurayyah’a götüreceğim. Oradan Aca ve Selmâ’daki Tayy kabilesi adamlarına haber salarız. Allah’a yemin olsun ki on gün geçmeden Tayy kabilesi sana yaya ve atlı askerler getirir. Orada dilediğin kadar kal. Eğer seni rahatsız edecek bir şey olursa, yirmi bin Tayy savaşçısının senin uğrunda kılıç kullanacağını garanti ederim. Allah’a yemin olsun ki onların içinde göz kırpacak kadar can kaldığı sürece sana kimse ulaşamaz.” Hüseyin şöyle dedi: “Allah seni ve kavmini hayırla mükâfatlandırsın. Fakat bu insanlarla aramızda, ayrılamayacağımız bir anlaşma var. Ayrıca işlerin sonunun nereye varacağını da bilmiyoruz.”

Ebû Mihnef’ten — Cemîl b. Mersed’den — et-Tırimmâh b. Adî’den rivayet edildiğine göre: Ben ona veda edip şöyle dedim: “Allah seni cinlerin ve insanların şerrinden korusun. Benim Kûfe’de ailem için erzakım ve malım var. Gidip onları teslim edeceğim. Sonra Allah dilerse sana geri döneceğim. Vaktinde yetişirsem, Allah’a yemin olsun ki senin yardımcılarından biri olurum.” Hüseyin şöyle cevap verdi: “Eğer bunu yapacaksan, acele et! Allah sana rahmet etsin.” O bana acele etmemi söyleyince, adam bakımından yetersiz olduğunu anladım. Aileme varınca onlara faydalı olacak şeyleri teslim ettim. Sonra son talimatlarımı verdim. Ailem bana, “Bugünden önce hiç yapmadığın bir şeyi yapıyorsun” demeye başladı. Ben de onlara ne yapmak istediğimi söyledim, ardından Benî Sual toprakları üzerinden yola çıktım. Udeyb el-Hicânât yakınına vardığımda Semâ‘ah b. Bedn ile karşılaştım; o bana Hüseyin’in ölüm haberini verdi. Bunun üzerine geri döndüm.

Ebû Mihnef’ten rivayet edildiğine göre: Hüseyin, Kasru Benî Mukâtil’e kadar ilerledi. Orada konakladı. Büyük bir çadır kurulmuştu.

Ebû Mihnef’ten — el-Mücâlid b. Saîd’den — Âmir eş-Şa‘bî’den rivayet edildiğine göre: Hüseyin b. Ali, “Bu çadır kimin?” diye sordu. Kendisine bunun Ubeydullah b. el-Hurr el-Cu‘fî’ye ait olduğu söylendi. Bunun üzerine adamlarına, Ubeydullah’ı çağırıp getirmelerini söyledi. Birisi gidip ona, “Bu, Hüseyin b. Ali’dir; seni yanına çağırıyor” dedi. Ubeydullah ise şöyle dedi: “‘Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.’ Allah’a yemin olsun ki ben Kûfe’den ancak Hüseyin oraya girecek de ben orada bulunacağım diye korktuğum için çıktım. Allah’a yemin olsun ki ne onu görmek istiyorum ne de onun beni görmesini.” Elçi geri dönüp bunu Hüseyin’e bildirdi. Bunun üzerine Hüseyin sandaletlerini giydi ve Ubeydullah’ın yanına gitti. Ona selam verdi ve oturdu. Sonra ondan kendisiyle birlikte gelmesini istedi. İbn el-Hurr daha önce söylediğini tekrarladı. Bunun üzerine Hüseyin şöyle dedi: “Eğer bize yardım etmeyeceksen, bize karşı savaşanlardan olmaktan kork ve Allah’tan sakın. Allah’a yemin olsun ki bizim feryadımızı işitip de bize yardım etmeyen hiç kimse helâkten kurtulamaz.” O da şöyle dedi: “Buna gelince, Allah yüce ve büyük olduğu sürece bu asla olmayacaktır.” Sonra Hüseyin onun yanından ayrıldı ve yoluna devam etti.

Ebû Mihnef’ten — Abdurrahman b. Cündeb’den — Ukbe b. Sim‘ân’dan rivayet edildiğine göre: Gecenin sonuna doğru Hüseyin hizmetkârlarına su hazırlamalarını emretti. Sonra bize hareket emri verdi, biz de yola koyulduk. Kasru Benî Mukâtil’den ayrılıp bir süre ilerledikten sonra onun başı uykudan öne düşmeye başladı. Sonra uyanıp şöyle dedi: “‘Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.’ Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun!” Bunu iki veya üç defa tekrarladı. Ardından oğlu Ali b. el-Hüseyin ona yaklaştı ve şöyle dedi: “‘Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.’ Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Babacığım, canım sana feda olsun! Neden Allah’a hamd ediyor ve dönüş ayetini tekrarlıyorsun?” Hüseyin şöyle cevap verdi: “Oğlum, başım uyukladı ve bana at üzerinde bir süvari göründü; ‘İnsanlar yol alıyor, kaderler de onlara doğru yol alıyor’ dedi. Bunun bizim ölümümüzün haber verildiğini anladım.” Ali şöyle dedi: “Babacığım, Allah sana hiçbir kötülük göstermesin. Biz hak üzere değil miyiz?” O da şöyle dedi: “Evet, bütün kulların sonunda döneceği zata yemin olsun ki öyledir.” Ali bunun üzerine, “Öyleyse babacığım, biz hak üzere ölüyorsak kaygılanmamıza gerek yok” dedi. Hüseyin de şöyle cevap verdi: “Allah sana bir oğlun babasından alabileceği en güzel karşılığı versin.”

Sabah olunca Hüseyin durup sabah namazını kıldı. Sonra yeniden binmek için acele etti ve yanında bulunan el-Hurr’un adamlarından ayrılmak niyetiyle kendi adamlarıyla sola yönelmeye başladı. Ancak el-Hurr b. Yezîd, onu ve adamlarını durdurmak için üzerine geldi. Onları Kûfe’ye doğru çevirmeye başlayınca, Hüseyin’in adamları buna sert bir şekilde karşı koydular. Bunun üzerine el-Hurr’un adamları onları durdurdu; fakat yine de onlarla birlikte yürümeye devam ettiler. Nihayet Hüseyin’in konakladığı yer olan Ninova’ya ulaştılar.

Birden Kûfe’den gelen hızlı bir binek üzerinde bir süvari göründü. Üzerinde silah vardı, omzunda da bir yay taşıyordu. Hepsi durup onu izlemeye başladı. Adam yanlarına ulaşınca el-Hurr’a ve adamlarına selam verdi; fakat Hüseyin’e ve onun adamlarına selam vermedi. El-Hurr’a Ubeydullah b. Ziyad’dan bir mektup verdi. Mektupta şöyle yazıyordu: “... Bu mektup sana ulaştığında ve elçim yanına geldiğinde, Hüseyin’i durdur. Onu açık, sığınaksız ve susuz bir yerde konaklat. Elçime senin yanında kalmasını, sen emrimi uyguladığına dair bana haber getirinceye kadar senden ayrılmamasını emrettim. Selam olsun.”

El-Hurr mektubu okuyunca Hüseyin’in adamlarına şöyle dedi: “Bu, vali Ubeydullah’tan gelen bir mektuptur. Beni sizi açık bir yerde durdurmakla emrediyor. İşte bu da onun elçisidir; bana verdiği karar ve emri uygulayıncaya kadar yanımdan ayrılmaması emredildi.”

Hüseyin’in yanında bulunan Yezîd b. Ziyad b. el-Muhâcir Ebû’ş-Şa‘sâ el-Kindî el-Behdelî, İbn Ziyad’ın elçisine baktı ve onu tanıdı. Ona, “Sen Mâlik b. Nusayr el-Bedî misin?” diye sordu. Adam, “Evet” dedi. Kendisi Kinde kabilesindendi. Yezîd b. Ziyad şöyle dedi: “Annen seni kaybetsin! Getirdiğin bu iş nedir?” Adam şöyle cevap verdi: “Getirdiğim iş nedir mi? Ben imamıma itaat ettim ve biatıma sadık kaldım.” Bunun üzerine Ebû’ş-Şa‘sâ şöyle dedi: “Rabbine isyan ettin, imamına ise kendi canını mahva sürükleyen bir işte itaat ettin. Rezillik ve cehennem azabını kazandın. Allah şöyle buyurmuştur: ‘Biz onları insanları ateşe çağıran önderler kıldık; kıyamet gününde de yardım görmeyeceklerdir.’ Senin imamın da onlardan biridir.”

El-Hurr b. Yezîd, insanları susuz ve köysüz bir yerde durdurmaya başladı. Onlar, “Bizi şu köyde durdur” dediler; bununla Ninova’yı kastediyorlardı. “Ya da şurada” dediler; bununla el-Gâdiriyye’yi kastediyorlardı. “Veya şu diğer yerde” dediler; bununla da Şefiyye’yi kastediyorlardı. El-Hurr şöyle dedi: “Hayır, Allah’a yemin olsun ki bunu yapamam. Çünkü bu adam bana gözcü olarak gönderildi.” Bunun üzerine Züheyr b. el-Kayn şöyle dedi: “Ey Allah Elçisi’nin oğlu! Şimdi bu insanlarla savaşmak, bunlardan sonra bize gelecek olanlarla savaşmaktan daha kolaydır. Canıma yemin olsun ki, şimdi gördüğün bu kimselerden sonra üzerimize daha büyük bir topluluk gelecektir ve bizim onlarla savaşacak gücümüz olmayacaktır.” Hüseyin ise şöyle cevap verdi: “Ben onlarla savaşmaya başlamam.”

Züheyr b. el-Kayn şöyle dedi: “Bize şu köye doğru git; orada konaklarsın. Orası sağlam bir yerdir ve Fırat kıyısındadır. Eğer bizi durdurmaya kalkarlarsa, onlarla savaşabiliriz. Onlarla savaşmak, bizden sonra gelecek olanlarla savaşmaktan daha kolay olur.” Hüseyin bunun hangi köy olduğunu sordu. Bunun el-Akr denilen yer olduğu söylendi. Bunun üzerine, “Allah’ım! Ben el-Akr’dan sana sığınırım” dedi ve el-Akr’da konakladı.

Bu, 61 yılının Muharrem ayının ikinci günü, Perşembe idi. Ertesi gün, Ömer b. Sa‘d b. Ebî Vakkas, dört bin adamla Kûfe’den onların üzerine geldi. İbn Sa‘d’ın Hüseyin’in üzerine çıkmasının sebebi şuydu: Ubeydullah, onu dört bin Kûfeli ile birlikte Destevâ’ya göndermişti. Deylem halkı Destevâ üzerine yürümüş ve orayı istila etmişti. Bu yüzden İbn Ziyad, Ömer b. Sa‘d’a Rey valiliğini veren bir mektup yazmış ve onu sefere çıkarmıştı. O da Hammâm A‘yan’da adamlarıyla birlikte karargâh kurmuştu. Fakat Hüseyin’in işi büyüyüp Kûfe’ye doğru yola çıktığı haberi gelince, İbn Ziyad Ömer b. Sa‘d’ı geri çağırdı ve ona şöyle dedi: “Hüseyin’in üzerine git. Onun işi bittiğinde valiliğine gidersin.” Ömer b. Sa‘d ise, “Eğer beni mazur görürsen, Allah sana rahmet etsin, beni bu işten muaf tut” dedi. Ubeydullah buna razı olmadı. Bunun üzerine Ömer, bir gece düşünmek için mühlet istedi. O da bu mühleti verdi. Ömer b. Sa‘d bu meseleyi düşündü. Sabah olduğunda, kendisine emredilen şeyi yapmaya razı olmuştu. Dört bin adamla birlikte yola çıktı ve Hüseyin’in Ninova’da konaklamasından bir gün sonra ona ulaştı.

Ömer b. Sa‘d, Hüseyin’e Azre b. Kays el-Ahmesî’yi göndermek istedi. Ona, “Hüseyin’in yanına git ve onu buraya getiren şeyin ne olduğunu sor; ne istediğini öğren” dedi. Azre, Hüseyin’e mektup yazanlardan biri olduğu için gitmeye utandı. Mektup yazmış olan diğer ileri gelenlerin de hepsi aynı şekilde gitmeyi reddetti, yanaşmadılar. Bunun üzerine cesur bir süvari olan Kesîr b. Abdullah eş-Şa‘bî ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Ben giderim. Allah’a yemin olsun ki istersen onu öldürürüm.” Ömer, “Onu öldürmeni istemiyorum; git ve onu buraya getiren şeyin ne olduğunu sor” dedi.

Kesîr yaklaşınca Ebû Sümâme es-Sâidî onu gördü ve Hüseyin’e şöyle dedi: “Canım sana feda olsun ey Ebû Abdullah! Yeryüzündeki insanların en kötüsü, en çok kan dökeni ve saldırı konusunda en gözü karası sana doğru geliyor.” Sonra Ebû Sümâme onun karşısına dikilip, “Kılıcını bırak” dedi. O da şöyle dedi: “Hayır, Allah’a yemin olsun ki bırakmam. Ben ancak bir elçiyim. Sözlerimi dinlersen sana ne için gönderildiğimi söylerim; dinlemezsen geri dönerim.” Ebû Sümâme şöyle dedi: “Ben kılıcının kabzasını tutarım, sen de ne söyleyeceksen söylersin.” Adam şöyle cevap verdi: “Hayır, Allah’a yemin olsun ki ona dokunmayacaksın.” Ebû Sümâme de, “Öyleyse ne getirdiğini bana söyle, ben de bunu Hüseyin’e ileteyim. Fakat seni ona yaklaştırmam; çünkü sen kötü niyetli bir adamsın” dedi. Böylece birbirlerine sövüp saydılar. Kesîr, Ömer b. Sa‘d’ın yanına geri dönüp olanları ona anlattı.

Ömer, Kurrah b. Kays el-Hanzalî’yi çağırıp ona şöyle dedi: “Yazıklar olsun sana ey Kurrah! Git, Hüseyin’le görüş ve onu buraya getiren şeyin ne olduğunu, ne istediğini sor.” Kurrah ona doğru ilerlemeye başladı. Hüseyin onun yaklaştığını görünce, “Bu adamı tanıyor musunuz?” diye sordu. Habîb b. Muzâhir şöyle dedi: “Evet, o Temîm’in Hanzala kolundandır. O bizim kız kardeşimizin oğludur. Ben onu sağlam görüşlü bir adam olarak bilirdim. Böyle bir sahnede bulunacağını düşünmezdim.”

Kurrah gelip Hüseyin’e selam verdi. Sonra ona Ömer b. Sa‘d’ın mesajını bildirdi. Hüseyin şöyle dedi: “Sizin bu şehir halkınız bana gelmem için mektup yazdı. Fakat şimdi benden hoşlanmaz olmuşlarsa, ben de onları bırakıp giderim.” Habîb b. Muzâhir, “Yazıklar olsun sana ey Kurrah b. Kays! Nasıl olur da o zalim adamların yanına geri dönersin? Allah’ın, onun babaları vasıtasıyla sana ve bize nimet verdiği bu adama yardım et” dedi. Kurrah şöyle cevap verdi: “Ben önce efendime dönüp onun gönderdiği mesaja cevabı ileteceğim, sonra ne yapacağımı düşüneceğim.” Bunun üzerine Ömer b. Sa‘d’ın yanına geri döndü ve ona durumu haber verdi. Ömer şöyle dedi: “Umarım Allah beni onunla savaşmaktan ve onunla çarpışmaktan kurtarır.”

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî — Ebû Mihnef — en-Nadr b. Sâlih b. Habîb b. Züheyr el-Absî — Hasan b. Fâid b. Bekr el-Absî zinciriyle rivayet edildiğine göre: Ömer’in mektubu Ubeydullah b. Ziyad’a geldiğinde ben onun yanındaydım. Mektup şöyleydi: “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla... Hüseyin’in yakınında konakladığım yerden ona elçimi gönderdim; onu buraya getiren sebebin ne olduğunu ve ne istediğini sordurdum. O da şöyle cevap verdi: ‘Bu beldenin halkı bana mektup yazdı, elçileri bana geldi ve gelmemi istediler; ben de geldim. Fakat şimdi benden hoşlanmaz olmuşlar ve elçilerinin bana getirdiğinden başka bir düşünceye yönelmişlerse, ben de onları bırakıp giderim.’”

Mektup İbn Ziyad’a okununca şu beyiti söyledi:

“Pençelerimiz ona geçince,
şimdi kurtuluş umuyor; fakat artık kurtuluş zamanı değildir.”

Ardından Ömer b. Sa‘d’a şöyle yazdı: “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla... Mektubun bana ulaştı ve yazdıklarını anladım. Hüseyin’e ve yanındakilerin hepsine, Yezid’e biat etme fırsatı ver. Eğer bunu yaparlarsa, sonra onlar hakkında nasıl hüküm vereceğimize bakarız.”

Bu cevap Ömer b. Sa‘d’a ulaşınca şöyle dedi: “Korkarım Ubeydullah yumuşak davranmayacak.”

Ebû Mihnef — Süleyman b. Ebî Râşid — Humeyd b. Müslim el-Ezdî zinciriyle rivayet edildiğine göre: İbn Ziyad’dan bir başka mektup daha geldi: “... Hüseyin ile adamlarının suya ulaşmasını engelle. Onların ondan bir damla bile tatmasına izin verme. Nitekim dindar, iffetli ve zulme uğramış halife Osman b. Affan’a da böyle yapılmıştı.”

Bunun üzerine Ömer b. Sa‘d, Amr b. el-Haccâc’ı beş yüz süvari ile birlikte nehir kıyısında mevzilendirdi ve Hüseyin ile adamlarının bir damla su almalarını engelledi. Bu, Hüseyin’e karşı savaşılmasından üç gün önceydi.

Becîle’den sayılan Abdullah b. Husayn el-Ezdî ona seslenerek şöyle dedi: “Ey Hüseyin! Görmüyor musun, bu su göğün ortası kadar erişilmez hale geldi. Allah’a yemin olsun ki susuzluktan ölünceye kadar ondan bir damla bile içemeyeceksin.” Bunun üzerine Hüseyin şöyle dedi: “Allah’ım! Onu susuzluktan öldür ve onu asla bağışlama.”

Humeyd b. Müslim şöyle dedi: Allah’a yemin olsun, daha sonra onu hastalığı sırasında ziyaret ettim. Allah’a yemin olsun ki onun su içtiğini, fakat susuzluğunu gideremediğini gördüm; sonra kusuyordu. Yine su içiyor, yine susuzluğu geçmiyordu. Bu, nefesi yani canı çıkıncaya kadar böyle sürdü.

Susuzluk Hüseyin’e ve yanındakilere iyice şiddetlenince Hüseyin kardeşi Abbas b. Ali b. Ebî Talib’i çağırdı ve onu otuz süvari ve yirmi piyade ile gönderdi. Yanlarında yirmi su kırbası vardı. Geceleyin suya yaklaşmak üzere ilerlediler. Başlarında sancak taşıyan kişi Nâfi‘ b. Hilâl el-Cemelî idi. Amr b. el-Haccâc ez-Zübeydî seslenerek, “Kim geliyor? Ne için geldiniz?” dedi. Nâfi‘ şöyle cevap verdi: “Sizin bizden esirgemeye çalıştığınız bu sudan içmeye geldik.” O da, “Afiyetle için” dedi. Nâfi‘, “Hayır, Allah’a yemin olsun ki Hüseyin susuzken ve onun şu gördüğün arkadaşları susuzken ben bundan bir damla içmem” dedi.

Bu sırada diğer arkadaşları da yetişti. Amr b. el-Haccâc şöyle dedi: “Bu adamların su almalarına imkân yok. Biz yalnızca onları sudan alıkoymak için buraya yerleştirildik.” Nâfi‘in yanına diğer adamları gelince, o piyadelere, “Kırbalarınızı doldurun” dedi. Piyadeler hemen su kaplarına yönelip onları doldurdular. Bunun üzerine Amr b. el-Haccâc ve adamları onlara saldırdı. Abbas b. Ali ile Nâfi‘ b. Hilâl onların üzerine atılarak onları geri püskürttü. Sonra dönüp piyadelere gitmelerini söylediler; kendileri ise onları korumak için geride kaldılar. Amr b. el-Haccâc ve adamları onlara yöneldi; iki taraf kısa bir süre çarpıştı. Amr b. el-Haccâc’ın adamlarından Suddâ kabilesinden birini Nâfi‘ b. Hilâl mızrakladı. Adam bunu önemsemedi; fakat sonradan yarası ağırlaştı ve öldü. Hüseyin’in adamları kırbalarla geri dönüp suyu ona getirdiler.

Ebû Mihnef — Ebû Cenâb — Hânî b. Sübeyt el-Hadramî, ki Hüseyin’in öldürülmesine gözleriyle şahit olmuştu, zinciriyle rivayet edildiğine göre: Hüseyin, Amr b. Karaza b. Ka‘b el-Ensârî’yi Ömer b. Sa‘d’a göndererek onunla geceleyin iki ordu arasında buluşmak istediğini bildirdi. Ömer b. Sa‘d da yaklaşık yirmi süvari ile çıktı; Hüseyin de aynı şekilde çıktı. Buluşunca Hüseyin kendi adamlarına geri çekilmelerini emretti, Ömer de kendi adamlarına aynı emri verdi. Biz onların seslerini ve konuşmalarını işitemeyeceğimiz kadar uzaklaştık. Uzun süre konuştular, gecenin büyük bir kısmı geçti. Sonra her biri adamlarıyla kendi ordugâhına döndü.

İnsanlar aralarında bu görüşmede neler olduğunu tahmin etmeye başladılar. İleri sürdükleri görüşe göre Hüseyin, Ömer b. Sa‘d’a şöyle demişti: “Benimle birlikte Yezid b. Muaviye’ye gel ve iki orduyu geride bırakalım.” Ömer de, “O zaman evim yıkılır” diye cevap vermişti. Hüseyin, “Ben senin için onu yeniden yaptırırım” demişti. Ömer de, “O zaman mallarıma el konulur” demişti. Hüseyin buna karşılık, “Ben sana Hicaz’da bundan daha iyi bir mal veririm” demişti. Fakat Ömer yine de Hüseyin’le birlikte gitmeye razı olmamıştı. İnsanlar bu olayı aralarında konuştular; bunu duymadıkları ve gerçekte ne konuşulduğunu bilmedikleri halde haber yayıldı.

Ebû Mihnef — el-Mücâlid b. Saîd, es-Sak‘ab b. Züheyr ve başkaları, ki ravilerin çoğunluğunun benimsediği görüş budur, zinciriyle rivayet edildiğine göre: Hüseyin şöyle dedi: “Bana üç şeyden birini seçme hakkı tanıyın: Ya geldiğim yere döneyim; ya elimizi Yezid b. Muaviye’nin eline vereyim ve aramızdaki mesele hakkında hükmü o versin; yahut beni Müslümanların sınır bölgelerinden dilediğiniz birine gönderin, orada diğer Müslümanlardan biri olarak yaşayayım, onların hak ve sorumluluklarına sahip olayım.”

Ebû Mihnef — Abdurrahman b. Cündeb — Ukbe b. Sim‘ân zinciriyle rivayet edildiğine göre: Ben Hüseyin’e baştan sona refakat ettim. Onunla birlikte Medine’den Mekke’ye, Mekke’den Irak’a çıktım. O ölünceye kadar da ondan ayrılmadım. Medine’de, Mekke’de, yolda, Irak’ta ve ordugâhta, ölüm gününe kadar kim ona bir söz söylemişse ben onu duydum. Allah’a yemin olsun ki insanların anlattığı gibi, elini Yezid b. Muaviye’nin eline vereceğini yahut kendisinin Müslümanların sınır bölgelerinden birine gönderilmesini istediğini hiç söylemedi. Bilakis şöyle dedi: “Beni bırakın; bu geniş topraklarda gezeyim de insanların işinin nereye varacağını görelim.”

Ebû Mihnef — el-Mücâlid b. Saîd el-Hemdânî ve es-Sak‘ab b. Züheyr zinciriyle rivayet edildiğine göre: Bu iki adam, yani Hüseyin ile Ömer b. Sa‘d, üç veya dört kez görüştüler. Sonra Ömer b. Sa‘d, Ubeydullah b. Ziyad’a şöyle yazdı: “... Allah kini söndürdü, görüşleri birleştirdi ve ümmetin işini düzeltti. Bu adam Hüseyin bana şu sözü verdi: Ya geldiği yere dönecek, yahut onu sınır bölgelerinden birine göndereceğiz; orada diğer Müslümanlardan biri olacak, onların hak ve görevlerine sahip bulunacak; yahut Yezid’in yanına gidip elini onun eline verecek ve aralarındaki meselede onun görüşünü kabul edecek. Bu, seni de razı eder, ümmete de fayda sağlar.”

Ubeydullah bu mektubu okuyunca şöyle dedi: “Bu, valisine içtenlikle öğüt veren ve halkı için kaygı duyan bir adamın mektubudur. Evet, bunu kabul ediyorum.” Fakat Şimr b. Zî’l-Cevşen ayağa kalkıp şöyle dedi: “Sen bunu ondan kabul edecek misin? O senin toprağında, yakınına kadar gelmişken? Allah’a yemin olsun ki o, elini senin eline koymadan senin toprağından çıkarsa güçlü durumda olur, sen ise zayıf ve aciz durumda kalırsın. Böyle bir taviz verme; bu bir zayıflık alameti olur. Aksine, o ve yanındakiler senin hükmüne teslim olsunlar. Sonra onları cezalandırırsan bu cezayı veren sensin. İstersen bağışlama hakkın da vardır. Allah’a yemin olsun, bana Hüseyin ile Ömer b. Sa‘d’ın iki ordu arasında bütün gece oturup konuştukları haber verildi.” İbn Ziyad şöyle dedi: “Senin söylediğin iyi bir görüştür. Görüşün doğrudur.”

Ebû Mihnef — Süleyman b. Ebî Râşid — Humeyd b. Müslim zinciriyle rivayet edildiğine göre: Ubeydullah b. Ziyad, Şimr b. Zî’l-Cevşen’i çağırıp şöyle dedi: “Bu mektubu Ömer b. Sa‘d’a götür ve Hüseyin ile adamlarına benim hükmüme teslim olma seçeneğini sunsun. Eğer kabul ederlerse onları bana sağ salim göndersin. Eğer reddederlerse onlarla savaşsın. Eğer Ömer b. Sa‘d benim emrimi yerine getirirse ona uy ve itaat et. Fakat onlarla savaşmayı reddederse o zaman ordunun kumandanı sensin; Hüseyin’e hücum et, başını kes ve bana gönder.”

Ebû Mihnef — Ebû Cenâb el-Kelbî zinciriyle rivayet edildiğine göre: Bunun üzerine Ubeydullah b. Ziyad, Ömer b. Sa‘d’a şöyle yazdı: “... Ben seni Hüseyin’in yanına onunla savaşmaktan kaçınman, ona mühlet vermen, ona esenlik ve korunma vaat etmen yahut benim yanımda onun lehine aracılık etmen için göndermedim. Şu halde bak: Eğer Hüseyin ve adamları benim hükmüme teslim olur ve boyun eğerlerse onları bana sağ salim gönderebilirsin. Eğer reddederlerse, onları öldürmek ve cesetlerini parçalamak için üzerlerine yürü. Çünkü onlar buna layıktırlar. Eğer Hüseyin öldürülürse, atları onun göğsü ve sırtı üzerinde koştur. Çünkü o itaatsiz bir isyankâr, kötü bir adam ve cemaatı parçalayan biridir. Ölümünden sonra bundan bir zarar göreceğini düşünmüyorum; fakat ben onu öldürürsem bunu ona yapacağıma yemin ettim. Eğer onun hakkında emrimizi yerine getirirsen sana itaat eden ve sözü dinleyen kimseye verilen ödülü vereceğiz. Eğer reddedersen, kumandamızdan ve ordumuzdan çekil. Orduyu Şimr b. Zî’l-Cevşen’e bırak. Biz ona yetki verdik. Selam olsun.”

Ebû Mihnef — el-Hâris b. Hasîra — Abdullah b. Şerîk el-Âmirî zinciriyle rivayet edildiğine göre: Şimr b. Zî’l-Cevşen mektubu alınca, Abdullah b. Ebî Muhall ile birlikte yola çıktı. Abdullah’ın halası, Ali b. Ebî Talib’in eşi olup ondan Abbas, Ca‘fer ve Osman’ı doğuran Ümmü’l-Benîn bint Hizam idi. Abdullah b. Ebî Muhall b. Hizam b. Hâlid b. Rebîa b. el-Vahîd b. Ka‘b b. Âmir b. Kilâb, Ubeydullah b. Ziyad’a şöyle demişti: “Allah valiyi başarılı kılsın. Kız kardeşimizin oğulları Hüseyin’in yanındadır. Eğer uygun görürsen onlar için bir emanname yaz. Bunu yap.” O da bunu memnuniyetle yapacağını söyledi. Kâtibine onlar için bir emanname yazmasını emretti. Abdullah b. Ebî Muhall, Kuzmân adlı kölesiyle birlikte bunu gönderdi. Köle onların yanına gelince, “İşte dayınızın size gönderdiği emanname” dedi. Gençler ise şöyle cevap verdiler: “Dayımıza selam söyle ve ona de ki: Bizim senin emannamene ihtiyacımız yoktur. Çünkü Allah’ın emanı, İbn Sümeyye’nin emanından daha hayırlıdır.”

Şimr b. Zî’l-Cevşen, Ubeydullah b. Ziyad’ın mektubunu Ömer b. Sa‘d’a getirdi. Mektubu getirip ona okuyunca Ömer şöyle dedi: “Yazıklar olsun sana! Bu ne iştir? Allah evini uzak kılsın! Bana getirdiğin şeyi Allah çirkin kılsın! Allah’a yemin olsun ki ben, benim ona yazdığım şeyi kabul etmesine engel olanın sen olduğunu ve düzeltmeyi umduğumuz bir işi bizim için bozduğunu düşünüyorum. Allah’a yemin olsun ki Hüseyin teslim olmayacaktır; çünkü onun içinde gururlu bir ruh vardır.” Şimr ona şöyle dedi: “Bana söyle, ne yapacaksın? Valinin emrini yerine getirip onun düşmanını öldürecek misin? Yoksa ordunun kumandasını bana mı bırakacaksın?” Ömer şöyle cevap verdi: “Hayır, bunda sana bir pay yok. Onu ben yapacağım.” Şimr de, “Öyleyse yap; askerleri sen yönet” dedi.

Ömer b. Sa‘d, Perşembe akşamı, Muharrem’in dokuzunda, Hüseyin’e karşı savaş hazırlığına başladı. Şimr, Hüseyin’in taraftarlarının önüne gelip şöyle bağırdı: “Kız kardeşimizin oğulları nerede?” Abbas, Ca‘fer ve Osman, Ali b. Ebî Talib’in oğulları, öne çıkıp, “Ne istiyorsun? Ne istiyorsun?” dediler. Şimr, “Ey kız kardeşimin oğulları! Size eman verilmiştir” dedi. Gençler şöyle cevap verdiler: “Allah sana da, emanına da lanet etsin! Sen bizim dayımız isen, Allah Elçisi’nin oğlunun emânı yokken bize nasıl emân verebilirsin?”

Ömer b. Sa‘d şöyle bağırdı: “Allah’ın süvarileri! Güzel bir ümit ile binin!” Sonra halkın arasına girdi ve ikindi namazından sonra Hüseyin’in taraftarlarına doğru ilerledi.

Bu sırada Hüseyin, kılıcına yaslanmış halde çadırının önünde oturuyordu; başı dizleri üzerinde hafifçe uykuya dalmıştı. Kız kardeşi Zeyneb gürültüyü işitti. Ona yaklaşıp şöyle dedi: “Kardeşim, yaklaşmakta olan sesleri duymuyor musun?” Başını kaldırarak şöyle dedi: “Az önce rüyamda Allah Elçisi’ni gördüm. Bana, ‘Sen bize geliyorsun’ dedi.” Bunun üzerine kız kardeşi yüzüne vurarak, “Vah bana!” diye bağırdı. Hüseyin ise ona, “Vah sana değil ey kardeşim! Sus, Allah sana rahmet etsin” dedi.

Abbas b. Ali şöyle dedi: “Kardeşim, halk sana doğru ilerliyor.” Bunun üzerine Hüseyin şöyle dedi: “Ey Abbas, kardeşim! Canım sana feda olsun. Onlara doğru sen git. Onlarla konuş; ne düşündüklerini ve neyin değiştiğini sor. Bizi karşılarına almalarına neyin sebep olduğunu öğren.” Abbas, aralarında Züheyr b. el-Kayn ve Habîb b. Muzâhir’in de bulunduğu yirmi kadar süvari ile onların yanına gitti. Abbas onlara, “Görüşünüzü değiştiren şey nedir? Ne yapmak istiyorsunuz?” dedi. Onlar da, “Valinin emri geldi; sana, onun hükmüne teslim olma teklifini yapmamız veya sana saldırmamız emredildi” dediler. Abbas şöyle dedi: “Ben Ebû Abdullah’a dönüp ona söylediklerinizi bildirinceye kadar acele etmeyin.” Onlar da bulundukları yerde durup şöyle dediler: “Git, ona haber ver ve onun ne dediğini bize getir.”

Abbas, durumu bildirmek için hızla Hüseyin’e geri döndü; arkadaşları ise orada kalıp karşı taraftaki insanlarla konuşmaya devam etti.

Habib b. Muzahir, Züheyr b. el-Kayn’a şöyle dedi: “İstersen sen onlarla konuş, istersen ben konuşayım.” Züheyr ona, “Söze sen başladın, öyleyse konuşan da sen ol,” dedi.

Bunun üzerine Habib b. Muzahir onlara seslenerek şöyle dedi: “Allah katında ne kadar kötü bir topluluk olacaklar; peygamberlerinin soyunu, neslini, ailesini ve bu şehrin gece sonuna kadar namazla meşgul olan, Allah’ı çokça anan seçkin kullarını öldürdükten sonra O’nun huzuruna çıkacaklar.”

Azre b. Kays ona karşılık vererek, “Sen kendini olabildiğince temize çıkarıyorsun,” dedi.

Bunun üzerine Züheyr ona seslenip şöyle dedi: “Azre, o nefsi temizleyen ve ona doğru yolu gösteren Allah’tır. Allah’tan kork, Azre. Ben sana samimiyetle öğüt verenlerden biriyim. Allah aşkına, sapmış kimselere yardım edenlerden ve temiz canları öldürenlerden olma.”

Azre şu cevabı verdi: “Züheyr, bizim yanımızda sen bu ailenin taraftarlarından değildin. Sen Osman taraftarıydın.”

Züheyr şöyle dedi: “Benim bulunduğum durumdan bunu mu çıkarıyorsun? Allah’a yemin ederim ki ona ne mektup yazdım, ne elçi gönderdim, ne de yardım vadettim. Fakat yol bizi bir araya getirdi. Onu görünce Resulullah’ı ve onun Resulullah yanındaki yerini hatırladım. Kendisinin düşmanlarını ve sizin de içinde bulunduğunuz, ona karşı çıkan topluluğu gördüm. Bunun üzerine, sizin terk ettiğiniz Allah’ın hakkı ve Resulü’nün hakkı için ona yardım etmenin, onun safında yer almanın ve canımı onun canını korumak uğruna ortaya koymanın doğru olduğunu düşündüm.”

Bu sırada Abbas b. Ali hızla geri döndü ve şöyle dedi: “Ey topluluk, Ebu Abdullah bu akşam dönüp gitmenizi istiyor ki meseleyi düşünsün. Çünkü bu, onunla aranızda henüz konuşulmamış bir iştir. Sabah olunca Allah dilerse tekrar karşılaşırız. Ya sizden istenen ve teklif edilen şeyi kabul ederiz yahut razı olmaz ve reddederiz.”

Hüseyin bu açıklamayla sadece o akşam için onları kendisinden uzak tutmayı, böylece kendi işlerini düzenlemeyi ve ailesine öğüt vermeyi amaçlamıştı.

Abbas b. Ali bu cevabı getirince Ömer b. Sa‘d, “Ne dersin Şimr?” diye sordu. O da, “Sen ne düşünüyorsun? Kumandan sensin, karar da sana aittir,” dedi. Ömer, “Keşke öyle olmasaydım,” dedi. Sonra halka dönüp, “Siz ne düşünüyorsunuz?” diye sordu.

Amr b. el-Haccac b. Seleme ez-Zübeydî, “Sübhanallah! Onlar Deylem halkından olsaydı ve sizden bu ertelemeyi isteselerdi, bunu kabul etmeniz gerekirdi,” dedi.

Kays b. el-Eş‘as da, “Evet, istediklerini ver. Sonra canım hakkı için, sabah savaş zamanı olsun,” dedi.

Ömer b. Sa‘d ise, “Allah’a yemin ederim ki bunu yapacaklarını bilsem bile, savaşı bu gece ertelemezdim,” dedi.

Abbas, Ömer b. Sa‘d’ın teklifini Hüseyin’e ulaştırınca Hüseyin şöyle dedi: “Onlara dön. Gücün yeterse sabaha kadar onları oyalamaya çalış ve bu akşam bizi bizden uzak tutsunlar. Belki gece boyunca Rabbimize namaz kılabilir, O’na dua edebilir ve bağışlanma dileyebiliriz. O bilir ki ben O’nun namazını, kitabının okunmasını, O’na çokça dua etmeyi ve O’ndan bağışlanma dilemeyi daima sevmişimdir.”

Ebû Mihnef — el-Haris b. Hasîra — Abdullah b. Şerîk el-Âmirî — Ali b. el-Hüseyin rivayet ettiğine göre:

Ömer b. Sa‘d tarafından bize bir elçi geldi. Sesi herkesin duyacağı bir yerde durup şöyle dedi: “Size yarına kadar mühlet veriyoruz. Eğer teslim olursanız sizi valimiz Ubeydullah b. Ziyad’a göndereceğiz. Ama kabul etmezseniz sizi bırakmayacağız.”

Ebû Mihnef — Abdullah b. Âsım el-Fâyişî — ed-Dahhâk b. Abdullah el-Mışrakî rivayet ettiğine göre:

Hüseyin etrafındaki adamlarını topladı.

Ebû Mihnef — el-Haris b. Hasîra — Abdullah b. Şerîk el-Âmirî — Ali b. el-Hüseyin ve Dahhâk b. Abdullah rivayet ettiğine göre:

Ömer b. Sa‘d çekilip gittikten sonra, akşam vakti yaklaşırken Hüseyin arkadaşlarını etrafında topladı.

Ali b. el-Hüseyin şöyle dedi:

O sırada hasta olmama rağmen ne söyleyeceğini duymak için onlara yaklaştım. Babamın arkadaşlarına şöyle dediğini işittim:

“Allah’ı en mükemmel şekilde tesbih ederim; bollukta da darlıkta da O’na hamd ederim. Allah’ım, bize peygamberlik nimeti verdiğin, Kur’an’ı öğrettiğin ve dini anlamayı nasip ettiğin için sana hamd ederim. Bize kulaklar, gözler ve kalpler verdin. Bizi müşriklerden kılmadın. Ben ashabımdan daha uygun, daha faziletli bir topluluk bilmiyorum. Ailemden de daha takvalı ve akrabalık bağlarını daha çok gözeten bir aile bilmiyorum. Allah size benim adıma hayırla karşılık versin. Ben sanıyorum ki bu düşmanlar eliyle son günümüz yarın gelecektir. Ben sizin hakkınızda düşündüm. Hepiniz, biat yükümlülüğünden kurtulmuş olarak gidin. Artık benden yana üzerinizde bir sorumluluk yoktur. İşte bu gece karanlığıyla sizi örtecek bir gecedir. Onu binek edinip gidin.”

Ebû Mihnef — Abdullah b. Âsım el-Fâyişî — ed-Dahhâk b. Abdullah el-Mışrakî rivayet ettiğine göre:

Malik b. en-Nadr el-Erhabî ile birlikte Hüseyin’in yanına gittik. Selam verdik ve oturduk. Selamımızı aldı, bizi hoş karşıladı ve niçin geldiğimizi sordu. Biz de şöyle dedik:

“Sana selam vermek, senin için Allah’tan esenlik dilemek, seninle bağ kurmak ve halkın durumunu haber vermek için geldik. İnsanların seninle savaşmaya kesin karar verdiğini söylüyoruz. Bu yüzden durumunu yeniden düşün.”

O da, “Allah bana yeter. O ne güzel vekildir,” dedi.

Böylece vedalaşıp ona selam verdik ve kendisi için dua ettik. Fakat sonra bize, “Bana yardım etmenize engel olan nedir?” diye sordu.

Malik b. en-Nadr, “Benim borçlarım ve ailem var,” dedi.

Ben de, “Benim de borçlarım ve ailem var. Ama bana, yanınızda başka savaşacak kimse görmediğim ana kadar ayrılma izni verirsen, sana fayda sağladığı ve seni koruduğu sürece senin yanında savaşırım,” dedim.

O da, “Sana izin verdim,” dedi. Bunun üzerine onun yanında kaldım.

Gece olunca Hüseyin şöyle dedi:

“Bu gece, karanlığıyla sizi örtecek bir gecedir. Onu binek edinip gidin. Her biriniz ailemden birinin elinden tutsun. Sonra Allah size bir çıkış yolu gösterinceye kadar Sevâd bölgesine ve kendi şehirlerinize dağılın. İnsanlar sadece beni istiyor. Beni bulduklarında başkasını aramayı bırakırlar.”

Bunun üzerine kardeşleri, oğulları, kardeşinin oğulları ve Abdullah b. Ca‘fer’in iki oğlu şöyle dediler:

“Bunu niçin yapalım? Senden sonra yaşamak için mi? Allah böyle bir şeyi bize asla göstermesin.”

Bu sözü ilk söyleyen Abbas b. Ali oldu. Sonra diğerleri de buna benzer sözler söylediler.

Hüseyin şöyle dedi: “Akil oğulları, Müslim’i kaybetmekle sizin ailenizden yeterince kişi öldürüldü. Ben size izin verdim, gidin.”

Onlar şu cevabı verdiler:

“İnsanlar ne der? Şeyhimizi, önderimizi, amcazadelerimizi ve amcalarımızın en hayırlısını terk ettik, onların yanında bir ok bile atmadık, bir mızrak bile saplamadık, bir kılıç bile vurmadık, ne yaptıklarını da bilmiyoruz, derler. Hayır, Allah’a yemin olsun ki bunu yapmayacağız. Aksine canlarımızı, mallarımızı ve ailelerimizi senin uğruna ortaya koyacağız. Senin gittiğin yere kadar seninle savaşacağız. Senden sonra hayat ne kadar iğrençtir!”

Ebû Mihnef — Abdullah b. Âsım el-Fâyişî — ed-Dahhâk b. Abdullah el-Mışrakî rivayet ettiğine göre:

Bunun üzerine Müslim b. Avsece el-Esedî ayağa kalkıp şöyle dedi:

“Seni bırakıp gidebilir miyiz? Allah katında sana karşı görevimizi yerine getirmememizin mazereti ne olur? Allah’a yemin olsun ki mızrağımı onların göğüslerinde kırıncaya kadar saplamadan, kılıcım elimde oldukça onlara vurmadan seni bırakmam. Eğer savaşacak silahım kalmazsa, ölünceye kadar seni korumak için onlara taş atarım.”

Sonra Said b. Abdullah el-Hanefî şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki, Allah senin hakkında Resulullah’ın hakkını koruduğumuzu bilinceye kadar seni asla bırakmayacağız. Allah’a yemin olsun ki, eğer öldürüleceğimi, sonra diriltileceğimi, sonra yakılacağımı, sonra savrulacağımı ve bunun bana yetmiş defa yapılacağını bilsem, yine de seni savunurken ölmeden seni bırakmazdım. Kabulü geri çevrilemeyecek büyük bir nimet olan bir tek ölüm söz konusu iken bunu nasıl yapmam?”

Züheyr b. el-Kayn da şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki bin defa öldürülüp diriltilmeyi, sonra yine öldürülmeyi, böylece senin canını ve ailendeki bu gençlerin canlarını korumayı, hayatta kalmaya tercih ederim.”

Ardından arkadaşlarının hepsi birbiri ardınca buna benzer sözler söylediler:

“Allah’a yemin olsun ki seni bırakmayacağız. Aksine canlarımız sana feda olsun. Boyunlarımızla, başlarımızla ve ellerimizle seni koruyacağız. Eğer öldürülürsek, verdiğimiz sözü yerine getirmiş ve üstlendiğimiz görevi tamamlamış oluruz.”

Ebû Mihnef — el-Haris b. Ka‘b ve Ebû el-Kahhâs — Ali b. el-Hüseyin b. Ali rivayet ettiğine göre:

Babamın öldürüldüğü sabahın bir önceki akşamında, halam Zeyneb benim yanımda bulunuyordu; bana bakıyordu. Babam ise arkadaşlarıyla birlikte çadırına çekilmişti. Yanında Ebû Zer el-Gıfârî’nin mevlâsı Huveyy vardı; kılıcını hazırlıyor ve düzeltmekle meşguldü. Bu sırada babam şu beyitleri okudu:

“Ey zaman, dost olarak sana yazıklar olsun!
Günün doğuşunda da, güneşin batışında da.
Nice dost ve nice talip vardır ki cansız bir ceset olacaktır.
Zaman benim yerime başka birini kabul etmez.
İş, yüce kudret sahibine dönecektir
ve her canlı bu yolu yürüyüp gidecektir.”

Bu beyitleri iki veya üç defa tekrar etti. Ben de kastettiği şeyi anlayıp kavradım. Gözyaşları boğazıma düğümlendi, fakat onları bastırdım. Sessiz kaldım ve başımıza bir musibetin geldiğini anladım.

Halama gelince; o da benim duyduğumu duymuştu. Fakat o bir kadındı; zayıflık ve hüzün de kadınların tabiatındandır. Kendine hâkim olamadı. Elbiselerini yırtarak ayağa fırladı. Başı açık bir halde ona doğru gitti ve şöyle dedi:

“Vay kardeşim! Keşke bugün ölüm hayatımı elimden alsaydı. Annem Fatıma öldü, babam Ali öldü, kardeşim Hasan öldü. Ah! Sen, gidenlerin halefi, kalanların sığınağısın.”

Hüseyin ona bakarak şöyle dedi:

“Kız kardeşim, şeytan sabrını elinden almasın.”

O ise şöyle dedi:

“Babam anam sana feda olsun ey Ebu Abdullah! Sen kendini ölüme attın. Allah canımı senin yerine kabul etsin.”

Hüseyin, hüznünü içine çekerek ve gözleri yaşla dolu halde şöyle dedi:

“Eğer keklikler gece bırakılmış olsaydı, uyurlardı.”

Bunun üzerine o feryat ederek şöyle dedi:

“Eyvah! Canın zorla senden alınacak. Bu, kalbime daha çok acı veriyor ve ruhuma daha ağır geliyor.”

Sonra yüzüne vurdu, elbisesine sarılıp onu yırttı ve baygın halde yere düştü. Bunun üzerine Hüseyin kalktı, yüzünü suyla yıkadı ve şöyle dedi:

“Kız kardeşim, Allah’tan kork ve Allah’ın tesellisiyle teselli bul. Bil ki yeryüzündekiler ölecektir, göktekiler de sonsuza kadar kalmayacaktır. Allah’ın zatından başka her şey yok olacaktır. O ki yeri kudretiyle yaratmıştır, mahlûkatı yaratır ve tekrar O’na döndürür; tektir, birdir. Babam benden daha hayırlıydı, annem benden daha hayırlıydı, kardeşim benden daha hayırlıydı. Benim ve her Müslümanın örneği Resulullah’tır.”

Bu ve benzeri sözlerle onu teselli etmeye çalıştı. Sonra da şöyle dedi:

“Kız kardeşim, sana yemin ettiriyorum — yeminime bağlı kal — ben öldürüldüğümde elbiseni yırtma, yüzünü tırmalama, feryat ve ağıt etme.”

Sonra onu getirip benim yanıma oturttu. Kendisi dışarı çıkıp adamlarına çadırlarını birbirine yaklaştırmalarını emretti. Öyle ki çadır kazıkları birbirine yaklaşsın ve onlar çadırların arasında kaldıklarında düşman yalnızca bir taraftan yaklaşabilsin.

Ebû Mihnef — Abdullah b. Âsım el-Fâyişî — ed-Dahhâk b. Abdullah el-Mışrakî rivayet ettiğine göre:

Akşam olunca Hüseyin ve arkadaşları bütün geceyi namaz kılarak, Allah’tan bağışlanma dileyerek, dua ve niyazla geçirdiler. Düşmanın süvarilerinden bir kısmı da bizi gözetlemek için çevremizde dolaşıyordu. Hüseyin şu ayeti okuyordu:

“İnkâr edenler, kendilerine mühlet vermemizin nefisleri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara ancak günahlarını artırsınlar diye mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır. Allah, müminleri sizin içinde bulunduğunuz durumda bırakacak değildir; sonunda murdarı temizden ayıracaktır.”

Bizi gözetleyen süvarilerden biri Hüseyin’in bu ayeti okuduğunu işitti ve, “Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki iyi olan biziz; biz sizden ayrılıp seçildik,” diye bağırdı.

Ben onu tanıdım ve Büreyr b. Hudayr’a, “O adamı tanıyor musun?” diye sordum. O, tanımadığını söyledi. Ben de, “Bu, Ebu Harb es-Sebîî Abdullah b. Şehr’dir. Eğlenceye ve gülmeye düşkündür. Ama aynı zamanda doğru sözlü, cesur ve acımasızdır. Said b. Kays onu zaman zaman işlediği suçlar yüzünden hapse atardı,” dedim.

Bunun üzerine Büreyr b. Hudayr ona seslenerek şöyle dedi:

“Ey büyük günahkâr! Allah seni iyi olanlardan kılsın mı?”

O da bağırarak, “Sen kimsin?” dedi.

Büreyr, “Ben Büreyr b. Hudayr’ım,” dedi.

O da, “Allah’a aitiz. Büreyr, kötü bir sona gidiyor olman beni üzüyor,” dedi.

Büreyr ise şöyle karşılık verdi:

“Ebu Harb, büyük günahların için Allah’a tövbe etmeye hazır mısın? Allah’a yemin olsun ki biz iyiyiz, siz ise kötüsünüz. Ben buna şahidim.”

Ben de ona, “Yazıklar olsun sana! Bilgi sana fayda vermiyor mu?” diye bağırdım.

O ise şöyle karşılık verdi:

“Canım sana feda olsun! Sen, Anz b. Vâil kolundan Yezid b. Uzre el-Anzî’nin içki arkadaşı değil miydin?”

Ben, “Evet, işte o yanımdadır,” dedim.

O da, “Allah her durumda sizin görüşünüzden hoşnutsuzluk göstersin! Siz ahmaksınız,” dedi. Sonra bizden uzaklaştı.

Bizi gözetleyen süvariler arasında, süvarilerin başında bulunan Azre b. Kays el-Ahmesî de vardı.

Ömer b. Sa‘d, sabah namazını cumartesi günü kıldıktan sonra — bunun cuma olduğu da rivayet edilir — Âşûrâ günü yanında bulunan insanlarla birlikte dışarı çıktı.

Hüseyin de sabah namazını adamlarıyla birlikte kıldıktan sonra onları savaş düzenine soktu. Yanında otuz iki süvari ve kırk yaya vardı. Sağ kanada Züheyr b. el-Kayn’ı, sol kanada Habib b. Muzahir’i tayin etti. Sancağı kardeşi Abbas b. Ali’ye verdi. Çadırlarını arkalarına alarak mevzilendiler. Düşmanın arkadan saldırmasından korktuğu için çadırların arkasındaki odun ve kamışların ateşe verilmesini emretti. Hüseyin, arkalarındaki sel yatağına benzeyen alçak yere kamış ve odun yığdırmıştı. Gece boyunca bir süre orayı kazıp hendek gibi yapmışlardı. Sonra bu hendeğin içine odun ve kamışları doldurdular. “Onlar bizimle savaşmak için üzerimize geldiklerinde bunu ateşe vereceğiz; böylece arkadan saldırıya uğramayacağız ve insanlarla tek taraftan savaşacağız” demişlerdi. Bunu yaptılar ve bu, kendilerine bir ölçüde fayda sağladı.

Ebû Mihnef — Fudayl b. Hadîc el-Kindî — Muhammed b. Bişr — Amr el-Hadramî rivayet ettiğine göre:

Ömer b. Sa‘d, o gün adamlarıyla birlikte dışarı çıktığında, Abdullah b. Züheyr b. Süleym el-Ezdî Medine ehlinin birliğinin başındaydı. Abdurrahman b. Ebî Sabre el-Cu‘fî, Esed ve Mezhic birliğinin başındaydı. Kays b. el-Eş‘as b. Kays, Rebîa ve Kinde birliğinin başındaydı. Hurr b. Yezid er-Riyâhî ise Temîm ve Hemedân birliğinin başındaydı. Bu adamların hepsi Hüseyin’in öldürülmesinde hazır bulundu. Ancak Hurr b. Yezid Hüseyin’in tarafına geçti ve onunla birlikte öldürüldü.

Ömer, sağ kanada Amr b. el-Haccac ez-Zübeydî’yi, sol kanada da Şimr b. Zî’l-Cevşen b. Şurahbîl b. el-A‘ver b. Ömer b. Muâviye’yi tayin etti. Süvarilerin başına Azre b. Kays el-Ahmesî’yi, piyadelerin başına da Şebes b. Rib‘î el-Yerbûî’yi getirdi. Sancağı ise mevlâsı Züveyd’e verdi.

Ebû Mihnef — Amr b. Mürre el-Cemelî — Ebû Sâlih el-Hanefî — Abdurrahman b. Abd Rabbih el-Ensârî’nin hizmetkârı rivayet ettiğine göre:

Halk savaşa hazırlanıp Hüseyin’e doğru harekete geçtiğinde ben efendimle beraberdim. Hüseyin bir çadır kurulmasını emretti. Sonra miskin büyük bir tas veya leğende eritilmesini buyurdu. Ardından bu çadıra girdi ve güzel koku süründü. Efendim Abdurrahman b. Abd Rabbih ile Büreyr b. Hudayr el-Hemedânî çadırın kapısında omuz omuza duruyorlardı; ikisi de ondan sonra güzel koku sürünmede öne geçmeye çalışıyordu. Büreyr, Abdurrahman’a takılmaya başladı. Abdurrahman ona, bunun boş sözlerin zamanı olmadığını söyleyip kendisini bırakmasını istedi. Bunun üzerine Büreyr şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki kavmim bilir; ben ne gençliğimde ne de olgunluk çağımda boş sözü sevmedim. Ama Allah’a yemin olsun ki, biraz sonra karşılaşacağımız şeyden dolayı sevinçliyim. Allah’a yemin ederim ki bizimle cennet hurileri arasındaki tek şey, şu adamların üzerimize kılıçlarıyla gelmesi ise, onların hemen üzerimize gelmelerini isterim.”

Hüseyin işini bitirince biz de içeri girdik ve güzel koku süründük. Hüseyin bineğine bindi, Kur’an’ın bir nüshasını istedi ve önüne koydu. Adamları onun önünde şiddetle savaştılar. Halkın, yani Hüseyin’in adamlarının öldürüldüğünü görünce ben sıvışıp onları bıraktım.

Ebû Mihnef — arkadaşlarından biri — Ebû Hâlid el-Kâhilî rivayet ettiğine göre:

Süvariler Hüseyin’e yaklaşmaya başlayınca o ellerini kaldırıp şöyle dedi:

“Allah’ım! Her keder anında güvendiğim sensin. Her sıkıntıda umudum sensin. Kalbin zayıf düştüğü, çarenin tükendiği, dostun yüz çevirdiği, düşmanın sevindiği her olayda dayanağım ve azığım sensin. Bütün bunları sana yönelerek sana şikâyet ettim, senden başkasına değil. Sen de onu benden giderip açtın. Her nimetin sahibi, her iyiliğin maliki ve her arzunun son varışı sensin.”

Ebû Mihnef — Abdullah b. Âsım el-Fâyişî — ed-Dahhâk el-Mışrakî rivayet ettiğine göre:

Onlar üzerimize yürümeye başlayıp, arkadan saldıramasınlar diye yaktığımız odun ve kamışların alevlendiğini görünce, atı tepeden tırnağa zırhlı bir adam at sürerek bize doğru geldi. Bize, çadırlarımızı geçinceye kadar bir şey söylemedi. Sonra çadırlara baktı; fakat yalnızca odunların içindeki alevleri gördü. Bunun üzerine geri dönerken yüksek sesle şöyle bağırdı:

“Ey Hüseyin! Kıyamet gününden önce bu dünyada cehennem ateşine mi koşuyorsun?”

Hüseyin, “Bu kim?” diye sordu. “Şimr b. Zî’l-Cevşen’e benziyor.”

Onlar, “Evet” dediler.

Bunun üzerine Hüseyin ona bağırdı:

“Ey keçi çobanının oğlu! O ateşte yanmaya sen daha layıksın.”

Müslim b. Avsece şöyle dedi:

“Canım sana feda olsun ey Resulullah’ın oğlu! Bırak onu vurayım. Şimdi tam fırsatı var; ok onu ıskalamaz. O bir günahkâr ve büyük zalimlerden biridir.”

Hüseyin ise şöyle dedi:

“Ona ok atmayın. Çünkü savaşı onlara karşı ilk başlatan ben olmak istemiyorum.”

Hüseyin’in oğullarından Ali b. el-Hüseyin’in bindiği Lâhik adında bir atı vardı. Halk ona yaklaşmaya başlayınca kendi bineğini istedi ve ona bindi. Sonra yüksek sesle bağırdı. Sesi öylesine yüksekti ki insanların çoğu onu duydu:

“Ey insanlar! Sözümü dinleyin ve bana karşı acele etmeyin ki size üzerimdeki hakkınızı hatırlatayım ve size niçin size geldiğimi açıklayayım. Eğer mazeretimi kabul eder, sözümü doğrular ve bana insaf ederseniz bu sizin için daha hayırlı olur ve bana karşı bir bahane kalmaz. Eğer mazeretimi kabul etmez ve kendiliğinizden bana insaf göstermezseniz, artık işiniz ve ortaklarınız üzerinde birleşin. Sonra işiniz size kapalı kalmasın. Ardından bana karşı ne yapacaksanız yapın ve beni bekletmeyin. Benim velim, kitabı indiren Allah’tır. O, salih kullarını korur.”

Kız kardeşleri bu sözlerini işitince çığlık atıp ağladılar; kızları da ağlayıp feryat ettiler. Bunun üzerine kardeşi Abbas b. Ali’yi ve oğlu Ali’yi onlara gönderdi ve şöyle dedi:

“Onları susturun. Canıma yemin olsun ki bundan sonra ağlamaları çok olacaktır.”

İkisi gidip onları susturunca Hüseyin şöyle dedi:

“İbn Abbas helak olmasın.”

Kadınların ağlaması duyulunca bunu söylemişti; çünkü İbn Abbas ona kadınları yanında götürmemesini söylemişti.

Kadınlar susunca Hüseyin Allah’a hamd edip O’nu yüceltti, Allah’ın hak ettiği şeyleri anlattı, Muhammed’e, meleklerine ve peygamberlere salât etti. Allah’ın bildiği daha birçok söz söyledi; bunları burada saymak uzun sürer. Allah’a yemin olsun ki ondan önce de ondan sonra da sözünde ondan daha fasih bir hatip duymadım. Şöyle dedi:

“Soyumu araştırın ve kim olduğuma bakın. Sonra kendinize dönüp kendinizi hesaba çekin. Beni öldürmeniz ve dokunulmazlığımı çiğnemeniz size yakışır mı? Ben sizin peygamberinizin kızının oğlu değil miyim? Ben onun vasisinin ve amcasının oğlunun oğlu değil miyim? Allah’a ilk iman eden ve Resulü’nün Rabbinden getirdiğini ilk tasdik eden kişi o değil miydi? Şehitlerin efendisi Hamza benim amcam değil miydi? Cennette iki kanatla uçan Ca‘fer benim amcam değil miydi? Benim ve kardeşimin cennet ehli gençlerin efendileri olduğumu Resulullah’ın sizin aranızda dolaşan sözüyle işitmediniz mi? Eğer size söylediklerime inanıyorsanız — ki bu gerçektir; Allah’a yemin ederim ki Allah’ın yalancılardan hoşlanmadığını ve yalanın sahibini gazaplandırdığını bildiğimden beri hiç yalan söylemedim... Eğer beni yalanlıyorsanız, aranızda sorsanız size bunu haber verecek kimseler vardır. Cabir b. Abdullah el-Ensârî’ye, Ebû Saîd el-Hudrî’ye, Sehl b. Sa‘d es-Sâidî’ye, Zeyd b. Erkam’a ve Enes b. Malik’e sorun; bunları Resulullah’tan benim ve kardeşim hakkında işitmişlerdir. Bu, kanımı dökmenize engel olmak için yeterli değil midir?”

Bunun üzerine Şimr b. Zî’l-Cevşen araya girip şöyle dedi:

“Ben Allah’a dinin kıyısında, gevşek bir biçimde kulluk eden biri olayım eğer ne dediğini anlıyorsam.”

Habib b. Muzahir ona şöyle dedi:

“Ben senin Allah’a yetmiş ayrı kenarda böyle kulluk ettiğini sanıyorum. Senin doğru söylediğine şahidim; ne dediğini gerçekten anlamıyorsun. Çünkü Allah kalbini mühürlemiştir.”

Hüseyin onlara şöyle dedi:

“Eğer bunda şüphedeyseniz, benim peygamberinizin kızının oğlu olduğumdan da mı şüphedesiniz? Allah’a yemin olsun ki doğudan batıya, sizin aranızda da diğer milletler arasında da benden başka peygamber kızı oğlu yoktur. Söyleyin, benim öldürdüğüm bir ölünüz için mi benden kısas istiyorsunuz? Yoksa sizin malınızdan zorla aldığım bir şey için mi? Yahut size vurduğum bir yara için mi?”

Buna hiçbir cevap vermediler.

Bunun üzerine onlara şöyle seslendi:

“Ey Şebes b. Rib‘î, ey Haccâr b. Ebcer, ey Kays b. el-Eş‘as, ey Yezid b. el-Hâris! Siz bana ‘Meyveler olgunlaştı, cennâb yeşerdi, sular taştı; sen kendin için toplanmış bir orduya geleceksin, gel’ diye yazmadınız mı?”

Onlar, “Hayır, yazmadık” dediler.

Hüseyin de şöyle dedi:

“Sübhanallah! Allah’a yemin olsun ki yazdınız. Ey insanlar! Madem beni istemiyorsunuz, o halde beni bırakın da yeryüzünde güvenli olacağım bir yere gideyim.”

Kays b. el-Eş‘as ona şöyle dedi:

“Akrabalarının hükmüne boyun eğsen ya! Onlar sana ancak istediğin gibi davranırlar; onlardan sana hoşuna gitmeyecek hiçbir şey gelmez.”

Bunun üzerine Hüseyin şöyle dedi:

“Sen kardeşinin kardeşisin. Benden Haşimoğullarının, Müslim b. Akil’in kanından daha fazlası için senden intikam almasını mı istiyorsun? Hayır, Allah’a yemin olsun ki ben onlara zillete düşmüş birinin el uzatışı gibi el vermem, köle gibi de kaçmam. Ey Allah’ın kulları! Ben, sizin beni taşlamanızdan Rabbime ve Rabbinize sığınırım. Ben, hesap gününe inanmayan her kibirli kimseden Rabbime ve Rabbinize sığınırım.”

Sonra bineğini çöktürdü ve Ukbe b. Sim‘an’a yularını bağlamasını emretti. Kûfeliler de ona doğru ilerlemeye başladılar.

Ebû Mihnef — Ali b. Hanzala b. Es‘ad eş-Şâmî — kabilesinden, Hüseyin’in öldürüldüğü sırada buna şahit olmuş, adı Kesîr b. Abdullah eş-Şa‘bî olan bir adam rivayet ettiğine göre:

Biz Hüseyin’e doğru ilerleyince Züheyr b. el-Kayn atı üzerinde, gösterişli kuyruklu, silahlı halde bize doğru çıktı ve şöyle dedi:

“Ey Kûfe halkı! İşte size Allah’ın azabına dair bir uyarı. Kılıç bizimle sizin aranıza girmediği sürece biz hâlâ aynı dinin ve aynı inancın kardeşleriyiz. Bu sebeple size öğüt verme hakkımız vardır. Allah’a yemin olsun ki Muhammed’in soyuna, ailesine ve onları destekleyip kadınlarını koruyanlara kılıç çeken bir topluluğa Muhammed’in şefaati erişmez. Biz sizi onlara yardım etmeye ve zalim Ubeydullah b. Ziyad’ı terk etmeye çağırıyoruz. Siz Yezid ve Ubeydullah’ın yönetiminden kötülükten başka bir şey görmeyeceksiniz. Onlar gözlerinizi kızgın demirle oyacak, ellerinizi ve ayaklarınızı kesecek, sizi parça parça edecek, hurma kütüklerine asacak, Hucur b. Adî ve arkadaşları, Hânî b. Urve ve onların benzerleri gibi aranızdaki seçkinleri ve Kur’an okuyucularını öldürecekler.”

Bunun üzerine ona lanet ettiler, Ubeydullah b. Ziyad’ı ise övüp ona dua ettiler. Sonra Züheyr’e şöyle bağırdılar:

“Allah’a yemin olsun ki ya senin efendini ve yanındakileri öldüreceğiz yahut onları sağ salim vali Ubeydullah b. Ziyad’a göndereceğiz.”

Züheyr de onlara şöyle dedi:

“Ey Allah’ın kulları! Fatıma’nın soyuna sevgi göstermek ve yardım etmek, İbn Sümeyye’den daha çok haklarıdır. Eğer onlara yardım etmeyecekseniz, bari Allah için onları öldürmeyin. Bu adamı kuzeni Yezid b. Muâviye’ye gitmek üzere bırakın. Canıma yemin olsun ki Yezid, Hüseyin’i öldürmeden de sizin ona itaatinizle yetinecektir.”

Bunun üzerine Şimr b. Zî’l-Cevşen bir ok atarak bağırdı:

“Sus! Allah seni ölümle sustursun. Uzun konuşmanla bizi bıktırdın.”

Züheyr ona şu karşılığı verdi:

“Ey iki taraftan işeyen kadının oğlu! Ben sana hitap etmiyorum. Sen ancak bir hayvansın. Allah’a yemin olsun ki, Allah’ın kitabından iki ayeti bile anlayabildiğinden şüphe ediyorum. Ben sana kıyamet günündeki rezilliği ve korkunç azabı müjdeliyorum.”

Şimr, “Allah yakında seni de efendini de öldürecektir,” dedi.

Züheyr ise şöyle cevap verdi:

“Beni ölümle mi korkutuyorsun? Allah’a yemin olsun ki, sizinle ebedî yaşamaktan ölüm benim için daha hayırlıdır.”

Sonra halka doğru ilerleyip yüksek sesle şöyle dedi:

“Ey Allah’ın kulları! Bu kaba şeytanın ve onun benzerlerinin sizi dininizden saptırmasına izin vermeyin. Allah’a yemin olsun ki Muhammed’in soyunu, ailesini ve onlara yardım eden, kadınlarını koruyan kimseleri öldüren bir topluluğa Muhammed’in şefaati ulaşmaz.”

Bu sırada biri ona şöyle seslendi:

“Ebu Abdullah şöyle diyor: ‘Geri dön. Canıma yemin olsun ki Firavun ailesinden olan mümin kendi kavmine öğüt verip güzel konuşmuştu; sen de bu insanlara öğüt verdin ve konuştun. Eğer öğütte ve bilgide bir fayda varsa, sen bunu yaptın.’”

Ebû Mihnef — Ebû Cenâb el-Kelbî — Adî b. Harmale rivayet ettiğine göre:

Ömer b. Sa‘d ilerlemeye başlayınca Hurr b. Yezid ona şöyle dedi:

“Allah seni ıslah etsin. Bu adamla gerçekten savaşacak mısın?”

O da şöyle dedi:

“Evet, Allah’a yemin olsun ki bu öyle bir savaştır ki en hafifi başların düşmesi ve kolların uçmasıdır.”

Hurr, “Onun size sunduğu üç tekliften biri size yetmiyor mu?” dedi.

Ömer b. Sa‘d ise, “İş benim elimde olsaydı kabul ederdim. Ama senin valin bunu reddetti,” dedi.

Bunun üzerine Hurr halktan uzaklaşıp bir kenara çekildi. Yanında kabilesinden Kurre b. Kays adında bir adam vardı. Hurr ona şöyle dedi:

“Ey Kurre, bugün atını suladın mı?”

O da, “Hayır,” dedi.

Hurr, “Onu sulamak istemez misin?” dedi.

Kurre sonradan şöyle anlatmıştır:

Ben, Hurr’ün savaş alanını terk etmek istediğini, orada bulunmak istemediğini düşündüm; fakat bunu yaparken benim görmemi istemedi. Çünkü belki onu bundan dolayı ayıplayacağımı düşündü. Bunun üzerine ben de, “Onu sulamadım, şimdi gidip sulayacağım,” dedim ve onun yanından ayrıldım. Allah’a yemin olsun ki eğer bana ne yapmayı düşündüğünü söylemiş olsaydı, ben de onunla birlikte Hüseyin’in yanına giderdim.

Hurr yavaş yavaş Hüseyin’e yaklaşmaya başladı. Kabilesinden Muhacir b. Evs ona şöyle dedi:

“Ne yapmak istiyorsun ey İbn Yezid? Saldırmak mı istiyorsun?”

Hurr sustu; ama şiddetli bir titreme tuttu. Bunun üzerine Muhacir şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki ey İbn Yezid, hâlin şüphe veriyor. Vallahi seni bugüne kadar hiç böyle görmedim. Eğer bana Kûfelilerin en yiğidinin kim olduğu sorulsaydı seni atlamazdım. Ama şimdi sende ne görüyorum böyle?”

Hurr şöyle cevap verdi:

“Allah’a yemin olsun ki nefsimi cennet ile cehennem arasında tercih etmeye bırakıyorum. Allah’a yemin olsun ki parça parça edilsem ve yakılsam bile cennetten başka bir şeyi seçmem.”

Sonra atını kamçıladı ve Hüseyin’in yanına geçti. Şöyle dedi:

“Canım sana feda olsun ey Resulullah’ın oğlu! Ben, dönmeni engelleyen ve seni yolda tutup bu yere indiren kişiyim. Allah’a yemin olsun ki bu insanların senin onlara sunduğun şeyleri reddedeceklerini ve seni bu noktaya kadar getireceklerini sanmıyordum. Ben kendi kendime şöyle demiştim: Bu insanların bazı emirlerine uyarsam bir şey olmaz; nasıl olsa Hüseyin’in onlara sunduğu teklifleri sonunda kabul edeceklerdir. Allah’a yemin olsun ki senden bunu kabul etmeyeceklerini bilseydim, sana karşı onlarla birlikte hareket etmezdim. Ben, yaptıklarımdan ötürü Rabbime tövbe ederek ve senin önünde ölmek üzere canımı sana teselli olarak sunarak sana geldim. Tövbe olarak bunu benden kabul eder misin?”

Hüseyin şöyle dedi:

“Evet. Allah tövbeyi kabul eder ve seni bağışlar. Adın nedir?”

O, “Ben Hurr b. Yezid’im,” dedi.

Hüseyin de şöyle dedi:

“Annenin sana verdiği isim gibi sen gerçekten hürsün. Dünya ve ahirette hürsün, Allah dilerse. Şimdi in aşağı.”

Fakat Hurr şöyle dedi:

“Ben senin için atlı olarak, yaya olmaktan daha faydalıyım. Bir müddet at üstünde savaşayım. Sonunda zaten yere ineceğim.”

Hüseyin de şöyle dedi:

“Sana uygun geleni yap. Allah sana rahmet etsin.”

Ön safa geçip şöyle seslendi:

“Ey insanlar! Hüseyin’in size sunduğu üç tekliften birini kabul etmeyecek misiniz ki Allah sizi onunla savaşmaktan ve onunla çarpışmaktan kurtarsın?”

Onlar da şöyle cevap verdiler:

“Buradaki kumandan Ömer b. Sa‘d’dır. Onunla konuş.”

Bunun üzerine Hurr, daha önce onlara söylediği sözlerin aynısını ona da söyledi. Ömer şöyle dedi:

“Ben de bunu istiyorum. Eğer buna bir yol bulabilseydim, yapardım.”

Sonra Hurr şöyle dedi:

“Ey Kûfe halkı! Anneleriniz evlatsız kalsın, gözleriniz yaşla dolsun! Siz onu çağırdınız. Sonra o size gelince onu teslim ettiniz. Onun uğrunda canlarınızla savaşacağınızı iddia ettiniz, sonra da onu öldürmek için ona saldırmaya başladınız. Hayatını elinden aldınız, boğazını sıktınız, onu her taraftan kuşattınız ki Allah’ın geniş yeryüzüne dönemesin; kendisinin ve ailesinin güven içinde olabileceği bir yere gidemesin. O şimdi sizin elinizde, artık kendisine bir fayda sağlayamayan, kendini bir zarardan koruyamayan bir esir gibidir. Siz onu, kadınlarını, çocuklarını ve arkadaşlarını akıp giden Fırat suyundan mahrum bıraktınız; o sudan Yahudiler, Mecusiler, Hristiyanlar içiyor, Sevâd’ın domuzları ve köpekleri bile o suda yuvarlanıyor. Şimdi onlar susuzluktan ölmek üzereler. Muhammed’in soyuna ne kötü davrandınız! Eğer bugün ve bu saatte giriştiğiniz işten vazgeçip tövbe etmezseniz, Allah da size Susuzluk Günü’nde su içirmesin.”

Bunun üzerine piyadelerden bazıları ona ok atarak saldırdılar. O da gidip Hüseyin’in önünde durdu.

Ebû Mihnef — es-Sa‘kab b. Züheyr ve Süleyman b. Ebî Râşid — Humeyd b. Müslim rivayet ettiğine göre:

Ömer b. Sa‘d onlara doğru ilerledi. Sonra şöyle bağırdı:

“Züveyd, sancağını öne getir.”

O da sancağı öne getirdi. Ömer yayına bir ok koydu ve attı. Sonra şöyle dedi:

“Şahit olun ki ilk atan benim.”

Ebû Mihnef — Ebû Cenâb el-Kelbî rivayet ettiğine göre:

Adamlarımızdan biri vardı; adı Kelb kabilesinin Uleym kolundan Abdullah b. Umeyr idi. Kûfe’ye yerleşmiş, Hemdân’dan el-Ca‘d kolunun kuyusunun yanında bir ev edinmişti. Yanında, Temîm’in Kasıt kolundan Nemîr boyundan olan ve Ümmü Vehb bt. Abd diye anılan eşi vardı.

Hüseyin’e karşı gönderilmek üzere insanların en-Nuhayle’de toplandığını görünce bunun ne olduğunu sordu. Kendisine:

“Bunlar, Resulullah’ın kızı Fâtıma’nın oğlu Hüseyin’e karşı gönderiliyorlar,” denildi.

Bunun üzerine şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki ben müşriklere karşı cihad etmeyi arzuluyordum. Şimdi şu insanların, peygamberlerinin kızının oğluna saldırmalarına karşı cihad etmenin, Allah katında müşriklere karşı cihaddan daha az sevaplı olmayacağını umuyorum.”

Sonra eşinin yanına gidip duyduklarını anlattı ve ne yapmayı düşündüğünü söyledi. Eşi de şöyle dedi:

“Doğru düşünmüşsün. Allah işini en doğru şekilde sonuçlandırsın. Bunu yap ama beni de yanında götür.”

Bunun üzerine geceleyin onunla birlikte çıktı, Hüseyin’in yanına geldi ve onunla kaldı.

Ömer b. Sa‘d gelip oku atınca iki taraf birbirine ok atmaya başladı. Oklaşma sırasında Ziyad b. Ebî Süfyan’ın mevlâsı Yesâr ile Ubeydullah b. Ziyad’ın mevlâsı Sâlim öne çıkıp şöyle bağırdılar:

“İçinizden hanginiz bizimle dövüşmek için öne çıkacak?”

Habib b. Muzahir ile Büreyr ayağa kalktılar. Fakat Hüseyin onlara:

“Oturun,” dedi.

Bunun üzerine Abdullah b. Umeyr el-Kelbî ayağa kalktı ve şöyle dedi:

“Ey Ebû Abdullah, Allah sana rahmet etsin, izin ver de bunlara karşı çıkayım.”

Hüseyin, iri yapılı, esmer, güçlü kollu, geniş omuzlu bir adam olduğunu görünce şöyle dedi:

“Bunun bunlara karşı yeterince öldürücü olacağını sanıyorum. İstersen çık.”

O da onlarla dövüşmek üzere öne çıktı. Onlar ona kim olduğunu sordular; Abdullah b. Umeyr el-Kelbî nesebini söyledi. Bunun üzerine onlar şöyle dediler:

“Seni tanımıyoruz. Züheyr b. el-Kayn, Habib b. Muzahir veya Büreyr b. Hudayr çıksın.”

Yesâr, Sâlim’in önünde hazırlandı. Abdullah b. Umeyr el-Kelbî ise şöyle karşılık verdi:

“Zina çocuğu! Sen halktan biriyle teke tek dövüşmek istedin; işte halktan biri karşına çıktı. Üstelik senden daha hayırlı biridir.”

Bunun üzerine Abdullah b. Umeyr, kılıcıyla Yesâr’a vurdu ve onu susturdu. Kılıcıyla ona vurmakla meşgulken Sâlim saldırdı. Etraftakiler:

“Öteki köle sana doğru geliyor!” diye bağırdılar.

Fakat Abdullah b. Umeyr bunu fark etmedi; Sâlim tam üstüne gelince, onun darbesini sol eliyle savdı ama elinin parmakları kesildi. Sonra Sâlim’e dönüp ona vurdu ve onu da öldürdü.

İkisini de öldürdükten sonra öne çıkıp şu dizeleri söyledi:

Beni tanımıyorsanız, ben Kelb boyundan bir adamım.
Uleym içindeki yerim bana yeter, bana yeter.
Ben kuvvetli ve pazulu bir adamım.
Felaket karşısında zayıf düşen biri değilim.
Sana söz veriyorum ey Ümmü Vehb,
Onların arasına saplayarak ve vurarak dalacağım,
Rabbine iman eden bir kul gibi.

Ümmü Vehb bir çadır direğini kaptı ve kocasına doğru ilerleyip şöyle dedi:

“Anam babam sana feda olsun! Muhammed’in hayırlı soyunu korumak için savaş.”

Abdullah onu kadınların yanına geri göndermeye başladı. Kadın elbiselerine yapışıp şöyle dedi:

“Seninle birlikte ölmedikçe senden ayrılmam.”

Bunun üzerine Hüseyin ona seslenip şöyle dedi:

“Allah sizi, iyi bir aile olarak, hayırla mükâfatlandırsın. Allah sana rahmet etsin. Kadınların yanına dön ve onlarla otur. Kadınlara savaşmak düşmez.”

O da kadınların yanına geri döndü.

Amr b. el-Haccâc, sağ kanatta bulunuyordu; Hüseyin’in sağ kanadına saldırdı. Hüseyin’in adamlarına yaklaşınca, Hüseyin’in adamları diz çöktüler ve mızraklarını onlara doğrulttular. Atları mızrakların üzerine yürümeye yanaşmadı; geri dönmek için kıvrıldılar. Bunun üzerine Hüseyin’in adamları onlara ok atmaya başladılar; bazılarını öldürdüler, bazılarını da yaraladılar.

Ebû Mihnef — Hüseyin Ebû Ca‘fer rivayet ettiğine göre:

Temîm’den Abdullah b. Havze adında biri geldi ve Hüseyin’in karşısında durdu. Şöyle seslendi:

“Ey Hüseyin, ey Hüseyin!”

Hüseyin de:

“Ne istiyorsun?” dedi.

Abdullah b. Havze şöyle dedi:

“Cehennem ateşini mi umuyorsun?”

Hüseyin şöyle dedi:

“Hayır. Ben merhametli bir Rabbe ve sözü dinlenen bir şefaatçiye gidiyorum.”

Sonra yanındakilere:

“Bu kim?” diye sordu.

“İbn Havze,” dediler.

Bunun üzerine Hüseyin şöyle dua etti:

“Allah’ım, onu ateşe sür.”

Tam o sırada atı yürüyüşünde onu düşürdü. Ayağı üzengide kaldı, başı yere çarptı. At ürküp kaçtı ve onu sürükledi; başı her taş ve toprak parçasına çarptı, sonunda öldü.

Ebû Mihnef — Süveyd b. Hayye rivayet ettiğine göre:

Abdullah b. Havze’nin atı düştüğünde sol ayağı üzengide kaldı, sağ ayağı ise havaya kalktı. Atı onu sürükleyerek götürdü; başı her taşa ve ağaç gövdesine çarpa çarpa öldü.

Ebû Mihnef — Alâ b. es-Sâib — Abdülcebbâr b. Vâil el-Hadramî — kardeşi Mesrûk b. Vâil rivayet ettiğine göre:

Ben Hüseyin’e karşı gelen ilk süvariler arasındaydım. Kendi kendime şöyle demiştim:

“Bunların ilki ben olacağım; belki Hüseyin’in başına vururum da bununla Ubeydullah b. Ziyad katında mevki kazanırım.”

Hüseyin’e yaklaşırken halktan İbn Havze öne çıktı. Şöyle bağırdı:

“İçinizde Hüseyin var mı?”

Hüseyin sustu. Adam tekrar bağırdı, yine sustu. Üçüncü kez bağırınca Hüseyin şöyle dedi:

“Evet, işte Hüseyin burada. Ne istiyorsun?”

İbn Havze şöyle dedi:

“Ey Hüseyin, cehennem ateşini mi umuyorsun?”

Hüseyin şöyle cevap verdi:

“Yalan söylüyorsun. Ben bağışlayıcı bir Rabbe ve sözü dinlenen bir şefaatçiye gidiyorum. Sen kimsin?”

Adam:

“İbn Havze,” dedi.

Bunun üzerine Hüseyin, koltuk altlarının beyazlığı elbisesinin üstünden görünecek kadar ellerini kaldırıp şöyle dua etti:

“Allah’ım, onu ateşe sür.”

İbn Havze öfkelendi ve atını Hüseyin’e doğru sürdü. İkisi arasında bir dere yatağı vardı; bir ayağı üzengide takılı kaldı, at onu sürükleye sürükleye götürdü; atından düştü. Ayağı, bacağı ve uyluğu kopup gitti, öbür tarafı ise üzengide asılı kaldı.

Mesrûk dedi ki:

Süvariler onu öylece bıraktılar.

Abdülcebbâr dedi ki:

Mesrûk’a bunu sordum, bana şöyle dedi:

“Peygamber ailesinden gördüğüm şeyler, bir daha onlarla savaşmaktan beni alıkoymaya yeter.”

Bundan sonra savaş iyice kızıştı.

Ebû Mihnef — Yusuf b. Yezid — Afîf b. Züheyr b. Ebî’l-Ahnes, Hüseyin’in öldürülmesine şahit olmuş biri, rivayet ettiğine göre:

Âmire b. Rebîa’dan Yezid b. Ma‘kıl adında biri, Abdülkays’tan Benî Selîme’nin müttefiklerinden biri olarak öne çıktı ve şöyle dedi:

“Ey Büreyr b. Hudayr! Allah’ın sana nasıl davrandığını düşünüyorsun?”

Büreyr şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki Allah bana iyi davrandı, sana ise kötü davrandı.”

Bunun üzerine Yezid şöyle dedi:

“Yalan söylüyorsun. Bundan önce de hep yalancıydın. Ben seninle Benî Levzîn arasında gidip geldiğimiz günleri hatırlamıyor muyum? O zaman sen, Osman b. Affan’ın dünyaya düşkün biri olduğunu, Muâviye b. Ebî Süfyan’ın sapmış ve saptıran biri olduğunu, doğru yolun ve hakikatin önderinin de Ali b. Ebî Talib olduğunu söylüyordun.”

Büreyr de şöyle dedi:

“Ben buna inandığıma ve bunun görüşüm olduğuna şahidim.”

Yezid b. Ma‘kıl da şöyle dedi:

“Ben de senin sapıklardan biri olduğuna şahidim.”

Bunun üzerine Büreyr şöyle dedi:

“Gel, lanetleşelim. Allah’a yalvaralım; yalancıya lanet etsin ve doğru olan, batıl olanı öldürsün. Sonra da teke tek dövüşe çık.”

İkisi de öne çıkıp ellerini Allah’a kaldırdılar; yalancıya lanet etmesini ve doğru olanın yanlış olanı öldürmesini dilediler. Sonra ikisi birbirlerine saldırdılar. Birbirlerine vurdular. Yezid b. Ma‘kıl, Büreyr b. Hudayr’a hafif bir darbe vurdu; ona bir zarar vermedi. Fakat Büreyr b. Hudayr, Yezid b. Ma‘kıl’a miğferini yaran ve beynine kadar işleyen bir darbe indirdi. Adam sanki dağdan atılmış gibi yüzüstü yere kapandı ve İbn Hudayr’ın kılıcı onun başına saplandı. Ben bakarken Büreyr, kılıcı Yezid’in başından çekmeye çalışıyordu ki, Radî b. Münkız el-Abdî ona saldırıp boğuşmaya başladı. Bir süre güreştiler. Sonunda Büreyr onun göğsüne oturdu. Bunun üzerine Radî şöyle bağırdı:

“Nerede savaşacak ve savunacak adamlar?”

O sırada Ka‘b b. Câbir b. Amr el-Ezdî ona saldırmak üzere geldi. Ben ona şöyle dedim:

“Bu adam Büreyr b. Hudayr’dır; Kur’an okuyucusudur. Mescitte bize çokça Kur’an okurdu.”

Fakat Ka‘b mızrağıyla saldırıp ona sırtından vurdu. Büreyr mızrağın değdiğini hissedince onu tuttu ve yüzünü ısırarak burnunun ucunu kopardı. Sonra Ka‘b b. Câbir onu mızraklamaya devam etti ve onu üzerinden attı. Radî’nin mızrağının ucu Büreyr’in sırtında gizlenmişti. Ardından Ka‘b ona kılıcıyla vurdu ve onu öldürdü.

Afîf şöyle dedi:

Sanki şimdi görüyor gibiyim; yüzüstü yatmış olan Radî b. Münkız el-Abdî ayağa kalktı, elbiselerinin tozunu silkerek Ka‘b b. Câbir el-Ezdî’ye şöyle dedi:

“Ey Ezd’in kardeşi, sana teşekkür ederim; bunu hiç unutmayacağım.”

Yusuf b. Yezid dedi ki:

Afîf’e bunu görüp görmediğini sordum. O da:

“Gözlerimle gördüm, kulaklarımla işittim,” dedi ve şunu ekledi:

Ka‘b b. Câbir döndüğünde karısı yahut kız kardeşi en-Nevvâr bt. Câbir ona şöyle dedi:

“Sen Fâtıma’nın oğluna karşı yardım ettin ve Kur’an okuyanların efendisini öldürdün. Büyük bir utanç getirdin. Allah’a yemin olsun ki seninle bir daha asla konuşmayacağım.”

Bunun üzerine Ka‘b b. Câbir şu dizeleri söyledi:

Sor da benim hakkımda sana haber verilsin — sen beni kınasan da —
Hüseyin’e karşı savaş günü, mızraklar doğrulmuşken.
Hoşlanmadığın şeyin son sınırına kadar gitmedim mi?
Korku gününde yaptığım şey bana yaraşmadı mı?
Yanımda Yezân yapısı bir mızrak vardı; ek yerleri gevşememişti.
Bir de bilenmiş, iki yanı keskin beyaz bir kılıç vardı.
Onu, dini benim dinim olmayan bir topluluk içinde seçip vurdum. Çünkü ben İbn Harb’den razıyım.
Gözlerim onun gibisini kendi çağında görmedi,
Ben gençliğimden beri onlardan önce de halk arasında benzerini görmedim.
Savaşta kılıç vuruşunda onlardan daha şiddetli kimse yoktu.
Namusunu koruyan herkes savaşa gelir.
Onlar korumasız halde sabrettiler, sapladılar ve vurdular.
Eğer bu bir fayda verecek olsaydı, onlar da saldırırlardı.
Ubeydullah’a söyle, eğer onunla karşılaşırsan,
Ben halifeye itaat eden ve dikkatle boyun eğen biriyim.
Ben Büreyr’i öldürdüm.
Ben Ebu Münkız’a “Yardım edecek kim var?” diye bağırdığında yardım ettim.

Ebû Mihnef — Abdurrahman b. Cündeb rivayet ettiğine göre:

Mus‘ab b. ez-Zübeyr’in valiliği zamanında Ka‘b b. Câbir’in şöyle dediğini işittim:

“Ey Rabbim! Biz vefalı olduk. Ey Rabbim! Bizi hainler gibi muameleye tabi tutma.”

Babam ona şöyle dedi:

“Doğru, Allah sözünde doğrudur ve cömerttir; fakat sen kendin için kötülük kazandın.”

O ise şöyle karşılık verdi:

“Hayır, ben kendim için kötülük kazanmadım; aksine iyilik kazandım.”

Daha sonra Radî b. Münkız el-Abdî’nin Ka‘b b. Câbir’in bu sözlerine cevap olarak şu dizeleri söylediği nakledilmiştir:

Rabbim dileseydi onların savaşında bulunmazdım,
İbn Câbir de bana bir iyilik yapmış olmazdı.
O gün bir utanç ve rezillik günüydü,
Bu halktan sonra gelen oğullar bundan dolayı onları ayıplayacaktır.
Keşke onun ölümünden önce ben ölmüş olsaydım
Ve Hüseyin savaşında mezarda bulunsaydım.

Amr b. Karaza el-Ensârî, Hüseyin’i savunmak için öne çıktı ve şu dizeleri okuyordu:

Ensar topluluğu bilsin ki
Ben şerefin özünü savunacağım,
Kırık olmayan bir okun vuruşuyla, canını cennet için satan bir yiğit gibi.
Hüseyin’i korumak için canımı ve ailemi feda ediyorum.

Ebû Mihnef — Sâbit b. Hubeyre rivayet ettiğine göre:

Amr b. Karaza b. Ka‘b öldürüldü. O, Hüseyin’in yanında bulunuyordu; kardeşi Ali ise Ömer b. Sa‘d’ın yanındaydı. Ali b. Karaza şöyle bağırdı:

“Ey Hüseyin, ey yalancının oğlu yalancı! Kardeşimi saptırdın ve onu öldürülmeye sürükledin.”

Hüseyin de şöyle dedi:

“Allah senin kardeşini saptırmadı. Aksine kardeşini doğru yola eriştirdi, seni ise saptırdı.”

Bunun üzerine Ali b. Karaza şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki seni öldürmezsem yahut sana ulaşmadan ölmezsem, Allah beni öldürsün.”

Sonra Hüseyin’e saldırdı. Fakat Nâfi‘ b. Hilâl el-Murâdî onu karşılayıp mızrakladı ve yere serdi. Ali b. Karaza’yı arkadaşları kurtardılar. Daha sonra tedavi edildi ve iyileşti.

Ebû Mihnef — en-Nadr b. Sâlih Ebû Züheyr el-Absî rivayet ettiğine göre:

Hurr b. Yezid, Hüseyin’in tarafına geçince, Temîm’den Benî Şakîra kolundan, Hâris b. Temîm oğullarından Yezid b. Süfyân adında biri şöyle bağırdı:

“Allah’a yemin olsun ki Hurr b. Yezid’i görseydim, mızrağımla peşine düşer ve onu vururdum.”

Bu sırada insanlar birbirlerine saldırıyor ve savaşıyordu. Hurr da insanlara saldırarak Antere’nin sözlerini okuyordu:

Atımı boynu ve göğsüyle onların üstüne sürüp durdum,
Sonunda kanla kaplanıncaya kadar.

Atının kulakları ile burnuna vurulmuştu; hayvandan kan akıyordu. Ubeydullah’ın polis kuvvetlerinin başında Hüseyin b. Temîm bulunuyordu; onu Hüseyin’e karşı Ubeydullah göndermişti. O, Ömer b. Sa‘d’ın yanındaydı ve Ömer onu zırhlı polislerin başına getirmişti. Bunun üzerine Hüseyin, Yezid b. Süfyân’a şöyle dedi:

“İşte istediğin adam, el-Hurr b. Yezid budur.”

Yezid bunu kabul etti ve ona doğru çıkıp şöyle dedi:

“Ey Hurr b. Yezid, teke tek dövüşe hazır mısın?”

Hurr da şöyle dedi:

“İstersen evet.”

Bunun üzerine ona doğru ilerledi.

Ben, yani râvi en-Nadr, Hüseyin b. Temîm’in şöyle dediğini işittim:

“Allah’a yemin olsun ki Yezid dövüşmek için çıktığında, sanki canı Hurr’un elindeydi. Ona karşı çıkar çıkmaz Hurr onu öldürdü.”

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî - Ebû Mihnef - Yahyâ b. Hânî b. Urve rivayet ettiğine göre:

Nâfi‘ b. Hilâl o gün savaşırken şöyle diyordu:

“Ben el-Cemelî’yim. Ali’nin dini üzerindeyim.”

Buna karşı Muzâhim b. Hureys adında biri çıkıp şöyle bağırdı:

“Ben Osman’ın dini üzerindeyim.”

Nâfi‘ de şöyle dedi:

“Hayır, sen şeytanın dini üzerindesin.”

Sonra ona saldırıp öldürdü.

Amr b. el-Haccâc adamlarına şöyle bağırdı:

“Ey ahmaklar! Kiminle savaştığınızın farkında değil misiniz? Bunlar, bu şehrin ölüm arayan süvarileridir. Hiçbiriniz onlara teke tek dövüş için çıkmasın. Bunlar zaten azdır; vakitleri de sayılıdır. Allah’a yemin olsun ki, onlara yalnızca taş atsaydınız bile onları öldürürdünüz.”

Ömer b. Sa‘d ona şöyle dedi:

“Doğru söyledin, isabetli bir görüşe vardın.”

Sonra kumandanlara haber gönderip, adamlarından hiçbirinin onların adamlarından biriyle teke tek dövüşmemesini emretti.

Ebû Mihnef - el-Hüseyin b. Ukbe el-Murâdî - Zübeyd kabilesinden bir adamdan rivayet ettiğine göre:

Bu adam, Amr b. el-Haccâc’ı, Hüseyin’in adamlarına yaklaşırken şöyle derken işitmiş:

“Ey Kûfe halkı! İtaatiniz ve birliğiniz üzere sebat edin. Hak dinden çıkan ve imama karşı gelenlerle savaşma hususunda şüpheye düşmeyin.”

Bunun üzerine Hüseyin şöyle dedi:

“Ey Amr b. el-Haccâc! Halkı bana karşı mı kışkırtıyorsun? Hak dinden çıkan biz miyiz, yoksa onda sebat eden siz misiniz? Allah’a yemin olsun ki, canlarımız alındığında ve siz de yaptıklarınızla öldüğünüzde, hangimizin hak dinden çıktığını ve hangimizin cehennem ateşine daha layık olduğunu anlayacaksınız.”

Amr b. el-Haccâc, Ömer b. Sa‘d’ın sağ kanadıyla birlikte Fırat tarafından Hüseyin’e saldırdı. Bir süre çok şiddetli şekilde çarpıştılar. Müslim b. Avsece el-Esedî yere serildi. Sonra Amr ve adamları geri çekildi; toz bulutu dağıldı. Orada Müslim vardı; yere uzanmış, ölmek üzereydi. Hüseyin ona doğru yürüdü. Müslim can çekişirken ona şöyle dedi:

“Ey Müslim b. Avsece, Rabbin sana rahmet etsin. ‘Müminlerden kimi adağını yerine getirdi, kimi de beklemektedir; onlar hiçbir değişikliğe gitmediler.’”

Habib b. Muzahir yaklaşıp şöyle dedi:

“Ey Müslim, ölümün bana çok ağır geliyor; fakat cennetin senin yurdun olacağı müjdesiyle sevin.”

Müslim zayıf bir sesle şöyle dedi:

“Allah sana da aynı nasibi versin.”

Habib şöyle dedi:

“Biliyorum ki ben de şu anda hemen senin ardından geleceğim. Yoksa, seninle ilgili bütün işlerde yerine getirmem için bana vasiyette bulunmanı isterdim; akrabalık ve din bakımından sana layık olanı senin adına korurdum.”

Müslim şöyle dedi:

“Evet, sana vasiyet ediyorum. Allah sana rahmet etsin. Bunu yap.”

Sonra Hüseyin’i işaret ederek ekledi:

“Bu adam uğrunda öl.”

Habib de şöyle dedi:

“Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki bunu yapacağım.”

Daha onlar başındayken Müslim öldü. Cariyelerinden biri şöyle feryat etti:

“Ey İbn Avsece! Ey efendim!”

Amr b. el-Haccâc’ın adamları birbirlerine şöyle bağırdılar:

“Müslim b. Avsece’yi öldürdük!”

Şebes b. Rib‘î etrafındaki bazı adamlarına şöyle dedi:

“Anneleriniz sizi kaybetsin! Siz aslında kendi ellerinizle kendinizi öldürdünüz; başkası uğruna kendinizi alçalttınız. Müslim b. Avsece gibi bir adamın öldürülmesine mi seviniyorsunuz? Ben onun sebebiyle İslam’a girdim. Müslümanlar arasında nice onurlu duruşlarına şahit oldum. Azerbaycan ovasındaki savaşta, Müslüman süvarilerin tamamı yetişmeden önce onun altı müşriki öldürdüğünü gördüm. Sizin içinizde onun gibi bir adam öldürülürken nasıl sevinebilirsiniz?”

Müslim b. Avsece’yi öldürenler Müslim b. Abdullah el-Kıbâbî ile Abdurrahman b. Ebî Huşkâre el-Becelî idi.

Şimr b. Zî’l-Cevşen de sol kanadıyla Hüseyin’in sol kanadına saldırdı. Fakat Hüseyin’in adamları yerlerinde sebat edip mızraklarıyla Şimr’i ve adamlarını geri püskürttüler. Hüseyin ve adamları her taraftan saldırıya uğradılar.

Abdullah b. Umeyr el-Kelbî öldürüldü. İlk iki adamdan sonra iki kişiyi daha öldürmüştü. Şiddetle savaşmıştı; fakat Hânî b. Sübeyt el-Hadramî ile Teymullah b. Sa‘lebe’den Taym boyuna mensup Bükeyr b. Hayy ona saldırıp onu öldürdüler. O, Hüseyin’in adamları arasında öldürülen ikinci kişi oldu.

Hüseyin’in adamları çok çetin biçimde savaştılar. Sonra onların süvarileri hücuma geçtiler. Sayıları yalnızca otuz iki atlı olmasına rağmen, Kûfeli süvarilerin hangi tarafına saldırdılarsa onları kaçırdılar. Kûfeli süvarilerin başındaki Azre b. Kays, süvarilerinin her taraftan bozguna uğratıldığını görünce Abdurrahman b. Hısn’ı Ömer b. Sa‘d’a gönderip şöyle haber yolladı:

“Bugün bu az sayıdaki topluluk karşısında süvarilerimin ne halde olduğunu görmüyor musun? Onlara karşı piyadeleri ve okçuları gönder.”

Ömer, Şebes b. Rib‘î’ye şöyle dedi:

“Onların üzerine gitmeyecek misin?”

Şebes şöyle dedi:

“Sübhanallah! Mudar’ın ve bu şehrin ileri gelen şeyhini, buna gönüllü birini bulamadığın için okçularla birlikte göndermek mi istiyorsun? Bunun için benden başka biri sana yetmez mi?”

Böylece Şebes’in Hüseyin’e karşı savaşmaya isteksiz olduğu görüldü.

Ebû Züheyr el-Absî, yani en-Nadr b. Sâlih, şöyle dedi:

Mus‘ab’ın valiliği sırasında Şebes’i şöyle derken işittim:

“Allah bu şehir halkına hiçbir hayır vermesin ve onları doğru yola yöneltmesin. Biz Ali b. Ebî Talib için ve ondan sonra oğlu için Ebû Süfyan ailesine karşı beş yıl savaşıyoruz da, sonra onun öteki oğluna karşı savaşıp Muâviye ailesiyle ve fahişe oğlu İbn Sümeyye için yeryüzünün en hayırlı insanına karşı mı çarpışıyoruz? Sapıklık! Ne büyük sapıklık!”

Ömer b. Sa‘d, Hüseyin b. Temîm’i çağırdı ve onunla birlikte zırhlı polisleri ve beş yüz okçuyu gönderdi. Onlar ilerleyip Hüseyin ve adamlarının yanına yaklaştılar. Sonra Hüseyin’in adamlarına öyle bir ok yağdırdılar ki, çok geçmeden atlarını yaraladılar; böylece hepsi yaya kaldı.

Ebû Mihnef - Numeyr b. Va‘le - Eyyûb b. Mişrah el-Hayvânî rivayet ettiğine göre:

Allah’a yemin olsun ki, ben el-Hurr b. Yezid’in atını yaraladım. Karnına bir ok attım. At hemen silkinip döndü ve yüzüstü yere kapandı. Hurr, elinde kılıcıyla bir aslan gibi atından sıçrayarak indi ve şöyle dedi:

“Eğer atımı yaraladıysanız, ben hür bir adamın oğluyum,
Yeleli her aslandan daha cesurum.”

Onun yaptığını yapan başka kimse görülmemişti.

Kabile şeyhleri Eyyûb b. Mişrah’a şöyle dediler:

“Onu sen öldürdün.”

O ise şöyle dedi:

“Hayır, ben öldürmedim. Onu başkası öldürdü. Benim öldürdüğüm sanılsın istemiyorum.”

Ebû Veddâk ona şöyle dedi:

“Neden?”

O şöyle dedi:

“Onun salihlerden biri olduğunu söylüyorlar. Benim yaptığım günah olsa bile, Allah’a onun öldürülmesi günahıyla değil de yaralanması günahıyla kavuşmayı tercih ederim.”

Ebû Veddâk şöyle dedi:

“Ben senin, onların hepsinin öldürülmesi günahıyla Allah’a kavuşacağını düşünüyorum. Görmüyor musun; sen bu adama ok attın, bunu yaraladın, şuna saldırdın, ona mevzi aldın, üzerine hücum ettin, arkadaşlarını teşvik ettin; arkadaşlarının sayısını artırdın; size hücum edildiğinde kaçmaya yanaşmadın; diğer arkadaşların da senin gibi, başkaları da, başkaları da aynı şeyi yaptı. Böyle olunca, el-Hurr b. Yezid’i ve atını öldürenin böyle bir adam ve onun arkadaşları olduğu söylenebilir. Hepiniz onun kanına ortaksınız.”

O da şöyle dedi:

“Ey Ebû Veddâk! Eğer kıyamet günü hesabımızı görecek olan sen olsaydın, bizi Allah’ın rahmetinden tamamen ümitsizliğe düşürürdün. Bizi bağışlamıyorsan Allah da seni bağışlamasın.”

Ebû Veddâk şöyle cevap verdi:

“Benim sana söylediğim budur.”

Öğleye kadar Allah’ın yarattığı en şiddetli şekilde savaştılar. Çadırlarını birbirine iyice yaklaştırdıkları için, karşı taraf onlara ancak bir yönden saldırabiliyordu. Ömer b. Sa‘d bunu görünce sağdan ve soldan bazı adamlarını çadırları sökmeleri için gönderdi; onları çepeçevre kuşatmak istiyorlardı. Hüseyin’in adamlarından üç veya dört kişi çadırların arasından geri dönüp, çadırları söken ve onları yağmalayan herkese saldırmaya başladılar; yakın mesafeden savaşarak ve ok atarak onları yaraladılar. Bunun üzerine Ömer b. Sa‘d adamlarına çadırları ateşe vermelerini emretti. Şöyle dedi:

“Yakın onları. Çadırlara girmeyin ve onları yağmalamayın.”

Böylece çadırları ateşe verdiler. Hüseyin de şöyle dedi:

“Bırakın, yakınlar. Eğer onları yakarlarsa, onların içinden size karşı geçemezler.”

Nitekim öyle oldu. Onlar yine yalnız bir taraftan saldırabildiler.

Abdullah b. Umeyr el-Kelbî’nin karısı kocasının yanına çıktı. Başının yanında oturup toprağı başına sürerek şöyle diyordu:

“Cennet sana mübarek olsun.”

Şimr b. Zî’l-Cevşen, Rüstem adında bir köleye şöyle dedi:

“Bir çadır direğiyle onun başına vur.”

Köle onun başına vurdu ve başını parçaladı. Kadın orada öldü.

Şimr b. Zî’l-Cevşen, Hüseyin’in çadırına kadar geldi. Ona vurdu ve şöyle bağırdı:

“Bana ateş getirin de bu çadırı ve içindekileri yakayım!”

Kadınlar çığlık atıp çadırdan dışarı çıktılar. Bunun üzerine Hüseyin ona şöyle seslendi:

“Ey Zî’l-Cevşen oğlu! Çadırımı ve ailemi yakmak için ateş mi istiyorsun? Allah seni cehennem ateşinde yaksın!”

Ebû Mihnef - Süleyman b. Ebî Râşid - Humeyd b. Müslim rivayet ettiğine göre:

Ben Şimr b. Zî’l-Cevşen’e şöyle dedim:

“Sübhanallah! Bu sana yaraşmaz. Allah’ın seni cezalandıracağı iki kötülüğü birden üstlenmek mi istiyorsun? Sen kadınları ve çocukları öldürüyorsun. Allah’a yemin olsun ki erkekleri öldürmen bile kumandanını memnun etmeye yeter.”

Bana şöyle dedi:

“Sen kimsin?”

Ben de şöyle dedim:

“Sana kim olduğumu söylemem.”

Çünkü Allah’a yemin olsun ki, beni tanırsa idareciler nezdindeki yerime zarar vereceğinden korkuyordum.

Sonra ona Şebes b. Rib‘î geldi; bana göre ona benden daha çok itaat eden biriydi. Şöyle dedi:

“Ne senden daha kötü söz işittim ne de senden daha çirkin bir davranış gördüm. Sen kadınları korkutan bir adam mı oldun?”

Buna şahidim ki, Şimr bundan utandı ve geri çekilmeye başladı.

Züheyr b. el-Kayn on adamıyla birlikte Şimr’e saldırdı. Şimr b. Zî’l-Cevşen ve adamlarına öyle sert yüklendi ki, onları çadırlardan uzaklaştırdı; hepsi oradan geri çekildiler. Şimr’in adamlarından Ebû Azze el-Kıbâbî yere serildi ve öldürüldü.

İnsanlar Züheyr ve arkadaşlarının etrafını sardılar; onlardan sayıca çok fazlaydılar. Hüseyin’in her adamı, öldürülene kadar savaşmayı sürdürdü. Fakat onlardan bir veya iki kişi öldüğünde bu belli oluyordu; karşı tarafın çokluğu sebebiyle, ölenlerin ne kadar olduğu belli olmuyordu.

Ebû Sümâme Amr b. Abdullah es-Sâidî, durumun şiddetini görünce Hüseyin’e şöyle dedi:

“Ey Ebû Abdullah! Canım sana feda olsun. Bu adamların sana yaklaştığını görüyorum. Hayır, Allah’a yemin olsun ki ben senin önünde öldürülmedikçe seni öldüremezler, eğer Allah dilerse. Rabbime kavuşmadan önce, artık vakti girmiş olan namazı kılmış olmayı isterim.”

Hüseyin başını kaldırıp şöyle dedi:

“Namazı hatırlattın. Allah seni daima namaz kılan ve O’nu zikredenlerden kılsın. Evet, şimdi o namazın ilk vaktidir.”

Sonra şöyle dedi:

“Onlara söyle, bizden uzak dursunlar da namaz kılalım.”

Hüseyin b. Temîm ise şöyle dedi:

“Bu namaz kabul olunmaz.”

Habib b. Muzahir de ona şöyle dedi:

“Sen, bunun kabul olunmayacağını mı söylüyorsun? Resulullah’ın ailesinin namazı kabul olmaz da, senin namazın mı kabul olur, ey eşek?”

Bunun üzerine Hüseyin b. Temîm onlara saldırdı. Habib b. Muzahir de ona karşı çıktı. Habib, kılıcıyla atının yüzüne vurdu. At şahlandı, Hüseyin atından düştü. Adamları gelip onu kurtardılar.

Habib şu dizeleri söylemeye başladı:

“Eğer sizin sayınız kadar olsaydık,
Hatta yarınız kadar bile olsaydık, siz arkanızı dönüp kaçardınız.
Siz, soy ve iş bakımından insanların en kötülerisiniz.”

O gün ayrıca şöyle diyordu:

“Ben Habib’im, babam Muzahir’dir,
Kızışmış savaşın ve harbin yiğidiyim.
Siz bizden daha çoksunuz,
Ama biz sizden daha vefalı ve daha dirençliyiz.
Bizim delilimiz daha kuvvetli,
Hakkımız daha açık. Biz sizden daha takvalı ve ayıptan daha uzağız.”

Habib şiddetle savaştı. Benî Temîm’den bir adam ona saldırdı; Habib de kılıcıyla onun başına vurup öldürdü. Adam, Benî Uteyfe’den Bedîl b. Sureym adında biriydi. Sonra Benî Temîm’den başka biri ona saldırıp mızrakladı. Habib yere düştü. Kalkmaya çalışıyordu ki Hüseyin b. Temîm ona kılıcıyla başına vurdu. O da yere düştü. Ardından Temîmli adam eğilip onun başını kesti. Hüseyin şöyle dedi:

“Onu öldürmede ben de ortağım.”

Öteki adam ise şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki onu benden başkası öldürmedi.”

Hüseyin şöyle dedi:

“Başını bana ver. Onu atımın boynuna asayım da halk görsün ve onun öldürülmesine benim de katıldığımı bilsin. Sonra sen onu alıp Ubeydullah b. Ziyad’a götürürsün; çünkü onu öldürme karşılığında sana verilecek şeye ihtiyacım yok.”

Adam bunu kabul etmedi. Fakat kavmi araya girerek anlaşmazlıklarını bu şekilde çözmeleri için onu ikna etti. Böylece Habib b. Muzahir’in başını Hüseyin’e verdi. Hüseyin de onu atının boynuna astı ve ordu içinde dolaştı. Daha sonra onu tekrar Temîmli adama geri verdi.

Kûfe’ye döndüklerinde, o adam Habib’in başını kısrağının omuzuna astı; sonra da sarayda İbn Ziyad’a götürdü. Habib’in oğlu Kâsım b. Habib bu başı gördü. O sırada henüz delikanlı çağındaydı. O günden sonra bu süvariyi nereye gitse takip etti; ondan hiç ayrılmadı. Adam saraya girdiğinde Kâsım da giriyor, çıktığında o da çıkıyordu. Sonunda adam bundan şüphelenip şöyle dedi:

“Evladım, neyin var da peşimden dolaşıyorsun?”

Kâsım şöyle dedi:

“Bir şey yok.”

Adam:

“Hayır, bir şey var. Söyle bakalım,” dedi.

Bunun üzerine Kâsım şöyle dedi:

“Senin yanında taşıdığın bu baş, babamın başıdır. Onu bana verir misin de defnedeyim?”

Adam şöyle dedi:

“Hayır evladım. Vali onun gömülmesine razı olmaz. Ben de onu öldürmem karşılığında valinin bana güzel bir ödül vermesini istiyorum.”

Bunun üzerine çocuk şöyle haykırdı:

“Allah sana ancak kötü bir karşılık verir. Babamdan daha hayırlı birini öldürdün.”

Sonra ağlamaya başladı.

Çocuk büyüyünceye kadar bekledi. Sonra tek düşüncesi, babasının katilini arayıp bulmak, onu hazırlıksız yakalamak ve babasının intikamı için öldürmek oldu. Mus‘ab b. ez-Zübeyr’in, Bacümeyrâ’da savaş açtığı sırada Kâsım b. Habib onun ordugâhına girdi. Orada babasının katilini çadırında buldu. Gözlemek için onun yanına gidip gelmeye başladı; hazırlıksız bir anını kolluyordu. Nihayet onu öğle uykusuna yatmış halde yakaladı ve kılıcıyla vurup öldürdü.

Ebû Mihnef - Muhammed b. Kays rivayet ettiğine göre:

Habib b. Muzahir öldürülünce bu durum Hüseyin’e çok ağır geldi ve şöyle dedi:

“Canımı ve yiğit arkadaşlarımı Allah’a adıyorum.”

Hurr ise şöyle diyerek savaşmaya başladı:

“Yemin ederim ki öldürmedikçe öldürülmeyeceğim.
Bugün ancak ileri atılarak darbe alırım,
Kılıcımla onlara keskin vuruşlar indirirken.
Onların karşısında korkaklık etmeyeceğim, kaçmayacağım da.”

Ayrıca şöyle diyordu:

“Minâ ve Hayf’ta konaklayanların en hayırlısı uğruna
Kılıcımı onların itibarlı adamlarına indireceğim.”

Hurr ve Züheyr b. el-Kayn onlara karşı çok şiddetli savaştılar. Onlardan biri saldırıya geçip etrafı sarıldığında, öteki hücum ediyor ve onu kurtarıyordu. Bir süre bunu böyle sürdürdüler. Sonra piyadeler el-Hurr b. Yezid’e saldırıp onu öldürdüler.

Ebû Sümâme es-Sâidî de öldürüldü. Ona karşı savaşan kişi onun amcaoğluydu.

Sonra öğle namazını kıldılar. Hüseyin onlara korku namazını kıldırdı. Ardından öğleden sonra yeniden savaştılar.

Savaşları çok şiddetliydi ve sonunda Hüseyin’e kadar ulaştı. Bunun üzerine Said b. Abdullah el-Hanefî onun önünde ilerledi. Sağından ve solundan oklar gelirken kendisini onlara hedef yaptı. Hüseyin’in önünde durdu; üzerine oklar yağmaya devam etti, sonunda yere düştü.

Züheyr b. el-Kayn da şiddetle savaşıyor, şöyle diyordu:

Ben Züheyr’im, ben el-Kayn’ın oğluyum.
Kılıcımla onları Hüseyin’den uzaklaştıracağım.

Bir yandan da Hüseyin’in omzuna hafifçe vurup şöyle diyordu:

İlerle; sen hidayet eden ve doğru yolda olan biri olarak hidayete erdin.
Bugün deden Peygamber ile buluşacaksın,
Hasan ile, Allah’ın razı olduğu Ali ile,
Ve iki kanatlı zırhlı genç ile,
Ve yaşayan şehit olan Allah’ın aslanı ile.

Sonra Kesîr b. Abdullah eş-Şa‘bî ile Muhâcir b. Avs ona saldırıp onu öldürdüler.

Nâfi‘ b. Hilâl el-Cemelî, oklarının uçlarına adını yazmıştı. Bu işaretli okları atıyor ve şöyle diyordu:

Ben el-Cemelî’yim, Ali’nin dini üzerindeyim.

Nâfi‘ b. Hilâl el-Cemelî, Ömer b. Sa‘d’ın adamlarından on iki kişiyi öldürdü; yaraladıkları da bunların dışındaydı. İki kolunun üst kısmı kırılıncaya kadar vuruşmaya devam etti; sonra esir alındı. Şimr b. Zî’l-Cevşen onu yakaladı. Yanında bazı adamları da vardı; Nâfi‘i sürerek Ömer b. Sa‘d’ın yanına getirdiler. Ömer b. Sa‘d ona şöyle dedi:

“Yazıklar olsun sana ey Nâfi‘! Kendine bunu neden yaptın?”

O da şöyle cevap verdi:

“Rabbim bana neyi istemem gerektiğini öğretti.”

Sakalı üzerine kan akarken şöyle devam etti:

“Allah’a yemin olsun ki, yaraladıklarım dışında sizden on iki kişiyi öldürdüm. Bu gayretimden dolayı kendimi kınamıyorum. Eğer hâlâ bende bir üst kol ve bir ön kol kalsaydı, beni esir alamazdınız.”

Şimr, Ömer’e şöyle dedi:

“Onu öldür, Allah seni başarılı kılsın.”

Ömer de şöyle dedi:

“Onu sen getirdin. İstersen sen öldür.”

Şimr kılıcını çekti. Nâfi‘ ona şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki, eğer sen Müslümanlardan biri olsaydın, bizim kanımız elindeyken Allah’a kavuşmanın senin için ne kadar korkunç olacağını anlardın. Bizi, kullarının en kötüleri eliyle öldürmeyi takdir eden Allah’a hamdolsun.”

Sonra Şimr onu öldürdü.

Şimr onlara saldırmaya başlarken şöyle diyordu:

Kaçın ey Allah’ın düşmanları, Şimr’den kaçın,
Size kılıcıyla vuracak ve kaçmayacaktır.
O sizin için acı bir lokma, zehir ve acı ottur.

Hüseyin’in adamları, düşmanın çoğaldığını ve artık Hüseyin’i de kendilerini de koruyamayacaklarını anlayınca, onun önünde öldürülmek için birbirleriyle yarıştılar. Gıfâr kabilesinden Azre’nin iki oğlu Abdullah ile Abdurrahman şöyle dediler:

“Ey Ebû Abdullah, düşman bizi sana kadar sürdü. Senin önünde öldürülmek, seni korumak ve savunmak istiyoruz.”

O da şöyle dedi:

“İkinize de merhaba. Bana yaklaşın.”

Onlar da ona yaklaştılar. Sonra onun hemen yanında savaşmaya başladılar. Biri şöyle diyordu:

Gıfâr, Nizâr ve onlardan sonra Hindif bilir ki,
Biz yoldan çıkmış adamlara karşı
Keskin, ağızlı her kılıçla vuracağız.
Ey kavmim, hürlerin oğullarını
Kılıçlar ve kaldırılmış mızraklarla savunun.

Câbir’in iki genç oğlu, Seyf b. el-Hâris b. Sürey ve Mâlik b. Abd b. Sürey, hem amca çocukları hem de anne bir kardeşlerdi. Bunlar Hüseyin’e yaklaşıp ağlamaya başladılar. Hüseyin onlara şöyle dedi:

“Ey amca oğulları, sizi ağlatan nedir? Allah’a yemin olsun ki, biraz sonra ikinizin de sevinç içinde olacağınızı umuyorum.”

Onlar da şöyle dediler:

“Canlarımız sana feda olsun. Kendimiz için ağlamıyoruz; senin için ağlıyoruz. Seni kuşatılmış görüyoruz ve seni savunamıyoruz.”

O da şöyle dedi:

“Allah, sizin bu üzüntünüz ve benim uğrumda canlarınızı feda etmeniz sebebiyle size takva sahiplerinin en güzel mükâfatını versin.”

Sonra Hanzala b. Es‘ad eş-Şebâmî öne çıktı ve şöyle bağırmaya başladı:

“Ey kavmim! Ben sizin için Ahzâb günü gibi bir günden korkuyorum; Nuh kavminin, Âd’ın, Semûd’un ve onlardan sonrakilerin başına gelenler gibi. Allah kullarına zulmetmek istemez. Ey kavmim! Ben sizin için çağrışma gününden korkuyorum; o gün arkanızı dönüp kaçacaksınız ve sizi Allah’tan koruyacak kimse olmayacak. Allah kimi saptırırsa onun bir yol göstericisi yoktur. Ey kavmim! Hüseyin’i öldürmeyin. Yoksa Allah sizi bir azapla helak eder. Yalan uyduran mutlaka hüsrana uğrar.”

Bunun üzerine Hüseyin ona şöyle dedi:

“Allah sana rahmet etsin ey İbn Es‘ad. Gerçekten de senin onları çağırdığın hakkı reddettiklerinde, kendilerini azaba uğrattılar. Seni ve arkadaşlarını öldürmek için üzerinize geldiler. Senin salih kardeşlerini öldürdükten sonra, şimdi onların durumu nasıl olacak?”

Hanzala şöyle dedi:

“Doğru söyledin, canım sana feda olsun. Sen benden daha bilgili ve daha isabetlisin. Öyleyse biz de öteki dünyaya gidip kardeşlerimize katılmayacak mıyız?”

Hüseyin şöyle cevap verdi:

“Bu dünyadan ve içindekilerden daha hayırlı bir yere, asla eskimeyecek bir mülke gideceksin.”

Hanzala şöyle dedi:

“Sana selam olsun ey Ebû Abdullah. Allah seni ve aileni mübarek kılsın. Bize cennetinde seni tanımayı nasip etsin.”

Hüseyin de şöyle dedi:

“Âmin, âmin.”

Bunun ardından Hanzala ileri atıldı, savaştı ve öldürüldü.

Câbir’in iki genç oğlu da öne çıkıp Hüseyin’e bakarak şöyle dediler:

“Sana selam olsun, ey Allah’ın Elçisi’nin oğlu.”

O da şöyle dedi:

“İkinize de selam olsun ve Allah’ın rahmeti üzerinize olsun.”

Sonra savaşıp öldürüldüler.

Bundan sonra Âbis b. Ebû Şebîb eş-Şâkirî öne çıktı. Yanında Şâkir’in azatlısı Şevzeb vardı. Âbis ona şöyle dedi:

“Sen ne yapmayı düşünüyorsun?”

O da şöyle dedi:

“Yapacağım şey, Allah’ın Elçisi’nin kızının oğlunun yanında seninle birlikte savaşmak ve öldürülünceye kadar onun uğrunda çarpışmaktır.”

Âbis ona şöyle dedi:

“Ben de senden bunu bekliyordum. Ama hayır; önce Ebû Abdullah’ın önüne çık ki, diğer arkadaşları için yaptığı gibi seni de Allah’a adasın. Ben de seni Allah’a adayabileyim. Eğer benimle bir süre birlikte olan, benim üzerimde senin gibi hakkı bulunan biri varsa, onu kendi önümde Allah’a adamam beni memnun eder. Bugün, gücümüz yettiğince sevap aramak için en uygun gündür. Çünkü bugünden sonra Allah rızasını kazanacak amel yok; sadece hesap günü vardır.”

Bunun üzerine Şevzeb öne çıktı, Hüseyin’e selam verdi, sonra ilerledi; savaşarak öldürüldü. Ardından Âbis b. Ebû Şebîb şöyle dedi:

“Ey Ebû Abdullah! Yeryüzünde bana senden daha sevgili ve daha aziz, ne yakın ne uzak hiçbir akraba yoktur. Eğer seni zulümden ve öldürülmekten, kendi canımdan ve kanımdan daha değerli bir şeyle koruyabilseydim, bunu yapardım. Sana selam olsun ey Ebû Abdullah. Allah’a şahit tutuyorum ki ben, senin ve babanın hidayeti üzerindeyim.”

Sonra kılıcını kından çekerek onlara doğru yürüdü ve kılıcıyla alnına vurdu.

Ebû Mihnef - Numeyr b. Va‘le - bu savaşa katılan Hemdân kabilesinin Abd kolundan Rebî‘ b. Temîm adındaki bir adamdan rivayet ettiğine göre:

Âbis’in ilerlediğini gördüğümde onu tanıdım. Çünkü gazvelerde onu görmüştüm. O, insanların en cesuruydu. Ben şöyle dedim:

“Ey kavim! Bu, aslanların aslanıdır. Bu, İbn Şebîb’dir. Sakın içinizden hiç kimse teke tek onun karşısına çıkmasın.”

Âbis şöyle bağırmaya başladı:

“Benimle teke tek dövüşecek bir adam yok mu?”

Bunun üzerine Ömer b. Sa‘d ona taş atılmasını emretti. Her taraftan üzerine taş yağmaya başladı. O da bunu görünce zırhını ve miğferini çıkardı; sonra halka saldırdı. Allah’a yemin olsun ki, onun iki yüzden fazla adamı dağıttığını gördüm. Sonra onu her taraftan kuşattılar ve öldürdüler. Onun başını birkaç adamın elinde gördüm. Biri, “Onu ben öldürdüm” diyor; öbürü de, “Onu ben öldürdüm” diyordu. Sonra Ömer b. Sa‘d’ın yanına gittiler. O şöyle dedi:

“Bu konuda tartışmayın. Onu tek bir mızrak öldürmedi.”

Bu sözüyle aralarını ayırdı.

Ebû Mihnef - Abdullah b. Âsım - ed-Dahhâk b. Abdullah el-Mişrakî rivayet ettiğine göre:

Hüseyin’in adamlarının kırıldığını ve savaşın artık ona ve ailesine ulaştığını gördüm. Yanında yalnızca Süveyd b. Amr b. Ebî’l-Mutî‘ el-Has‘amî ile Büşeyr b. Amr el-Hadramî kalmıştı. Bunun üzerine Hüseyin’e şöyle dedim:

“Ey Allah’ın Elçisi’nin oğlu! Aramızdaki anlaşmayı biliyorsun. Ben sana, senin yanında başka savaşan birini gördüğüm sürece senin için savaşacağımı söylemiştim. Şimdi senin yanında başka savaşan kimse görmüyorum. Bu durumda ayrılmakta serbestim. Sen de bunu kabul etmiştin.”

O da şöyle dedi:

“Doğru söyledin. Ama kaçman nasıl mümkün olacak? Bununla beraber, eğer bunu yapabilirsen gitmekte serbestsin.”

Ben de atıma yöneldim. Arkadaşlarımızın atlarının yaralandığını görünce kendi atımı getirdim ve onu arkadaşlarımızın çadırları arasındaki büyük çadırlardan birine soktum; sonra yaya olarak savaşmaya başladım. O gün Hüseyin’in önünde iki adam öldürdüm ve bir başkasının elini kestim. O gün Hüseyin bana birkaç defa şöyle dedi:

“Allah elini ne kurutsun ne de kessin. Peygamberinin ailesi adına Allah sana hayırlı mükâfat versin.”

Sonra bana gitme izni verince atı çadırdan çıkardım. Üzerine bindim. Atı mahmuzladım; ön ayakları üzerinde şahlanınca halkın üzerine doğru dörtnala sürdüm. Onlar önümden çekildiler. On beş kişi peşime düştü. Nihayet Fırat kıyısındaki Şüfeyye adlı köye kadar geldim. Bana iyice yaklaştıklarında onlara doğru döndüm. Kesîr b. Abdullah eş-Şa‘bî, Eyyûb b. Mişrah el-Hayvânî ve Kays b. Abdullah es-Sâidî beni tanıdılar. Şöyle dediler:

“Bu, ed-Dahhâk b. Abdullah el-Mişrakî’dir. O bizim akrabamızdır. Allah aşkına onu bırakın.”

Yanlarında bulunan Benî Temîm’den üç kişi de onlara katılıp şöyle dediler:

“Allah’a yemin olsun ki, kardeşlerimizin isteğini kabul edelim. Bir topluluk, adamları hakkındaki taleplerinde bizden geri durmamızı istediğinde, onların bu isteğini kabul etmemiz gerekir.”

Benim arkadaşlarım lehine Benî Temîm de konuşunca ötekiler beni bıraktılar. Böylece Allah beni kurtardı.

Ebû Mihnef - Fudayl b. Hadîc el-Kindî rivayet ettiğine göre:

Yezid b. Ziyâd, yani Benî Behdela’dan Ebû’ş-Şa‘sâ el-Kindî, Hüseyin’in önünde iki dizi üzerine çöktü ve yüz ok attı; bunlardan neredeyse beşi dışında hepsi hedefini buldu. Ok atarken şöyle diyordu:

“Ben Behdela’nın oğluyum; ben el-Ercüle’nin süvarileriyim.”

Hüseyin de şöyle diyordu:

“Allah’ım! Attığında hedefini isabetli kıl ve mükâfatını cennet eyle.”

Yezid, okları attıktan sonra ayağa kalkıp şöyle dedi:

“Bu oklardan yalnızca beşi boşa gitti. Beş adam öldürdüğüm de bana açıktır.”

Öldürülenlerin ilklerindendi. O gün şöyle diyordu:

Ben Yezid’im, babam Muhâsir’dir.
İninde gizlenen aslandan daha cesurum.
Ey Rabbim! Ben Hüseyin’in yardımcısıyım
ve İbn Sa‘d’ı terk edip bırakanım.

Yezid b. Ziyâd b. el-Muhâsir, yani Ebû’ş-Şa‘sâ, Ömer b. Sa‘d ile birlikte Hüseyin’e karşı gelenlerdendi. Fakat onlar Hüseyin’in şartlarını reddedince onun tarafına geçmiş ve onunla birlikte savaşarak öldürülmüştü.

Amr b. Hâlid es-Saydâvî, Câbir b. el-Hâris es-Selmânî, Amr b. Hâlid’in azatlısı Sa‘d ve Mücemmi‘ b. Abdullah el-Âidî’ye gelince; bunlar savaşın başında kılıçlarıyla halkın üzerine hücum edip en ön safta yer almışlardı. Fakat çok ileri dalınca halk onlara karşı dönüp üstünlük kurdu ve onları, çok uzak olmayan arkadaşlarından ayırdı. Abbas b. Ali halka saldırıp onları kurtardı. Onlar geri döndüler; ancak yaralanmışlardı. Düşmanlar onlara yeniden yaklaştığında, kılıçlarıyla karşı koyup savaştılar. Savaşın daha başında aynı yerde öldürüldüler.

Ebû Mihnef - Züheyr b. Abdurrahman b. Züheyr el-Has‘amî rivayet ettiğine göre:

Hüseyin’le birlikte en son kalan adamı Süveyd b. Amr b. Ebî’l-Mutî‘ el-Has‘amî idi.

O gün Benî Ebî Tâlib’den ilk öldürülen, Ali el-Ekber b. Hüseyin b. Ali oldu. Annesi, Ebû Mürre b. Urve b. Mes‘ûd es-Sekafî’nin kızı Leylâ idi. O halka saldırırken şöyle diyordu:

Ben Ali b. Hüseyin b. Ali’yim.
Allah’ın evine andolsun ki, Peygamber’e en layık olan biziz.
Allah’a yemin olsun ki, nesebi bozuk birinin oğlu bize hükmedemez!

Bunu birkaç defa tekrarladı. Kûfeliler onu öldürmekten çekindiler. Sonra Murre b. Munkiz b. en-Nu‘mân el-Abdî onu gördü ve şöyle dedi:

“Eğer bu adam önümden geçip de şimdi yaptığı gibi yapmaya devam ederse ve ben babasını ondan mahrum etmezsem, Arapların bütün günahları benim üzerime olsun.”

Ali b. Hüseyin halka saldırmayı sürdürdü. Bunun üzerine Murre b. Munkiz ona yaklaşıp mızrakladı. Ali yere yıkıldı. Halk onun üzerine çullanıp kılıçlarıyla onu doğradılar.

Ebû Mihnef - Süleyman b. Ebî Râşid - Humeyd b. Müslim el-Ezdî rivayet ettiğine göre:

O gün Hüseyin’in şöyle dediğini işittim:

“Ey oğlum! Seni öldüren topluluk kahrolsun. Kullarının en yücesi olan Allah’a ve Allah’ın Elçisi’nin dokunulmaz akrabalığına karşı ne kadar da cüretkârlar! Senden sonra dünyanın artık benim için hiçbir değeri yoktur.”

Sonra doğmakta olan güneş gibi bir kadının aceleyle dışarı çıktığını gördüm. Şöyle bağırıyordu:

“Ey kardeşim! Ey yeğenim!”

Bunun kim olduğunu sordum. Bana bunun, Allah’ın Elçisi’nin kızı Fatıma’nın kızı Zeyneb olduğu söylendi. Geldi ve kendisini onun üzerine attı. Hüseyin onun yanına gitti, elinden tuttu ve onu tekrar çadıra götürdü. Sonra oğlunun yanına geldi; onun gençleri de etrafına toplandı. Onlara şöyle dedi:

“Kardeşinizi taşıyın.”

Onlar da onu taşıyıp önünde savaştıkları çadırın önüne koydular.

Amr b. Subeyh es-Sadâî, Abdullah b. Müslim b. Akil’e bir ok attı. Abdullah alnını korumak için elini kaldırınca, ok eline isabet edip alnına geçti ve elini alnına sabitledi. Elini oynatamaz hale geldi. Sonra ona bir ok daha atıldı; bu da kalbini ikiye yardı.

Halk her taraftan onların üzerine saldırmaya başladı. Abdullah b. Kutbe et-Tâî en-Nebhânî, Avn b. Abdullah b. Ca‘fer b. Ebî Tâlib’e saldırıp onu öldürdü. Âmir b. Nehşel et-Teymî, Muhammed b. Abdullah b. Ca‘fer b. Ebî Tâlib’e saldırıp onu öldürdü. Osman b. Hâlid b. Useyr el-Cühenî ile Bişr b. Sevt el-Hemdânî el-Kâbisî, Abdurrahman b. Akil b. Ebî Tâlib’in üzerine çullanıp onu öldürdüler. Abdullah b. Urve el-Has‘amî de Ca‘fer b. Akil b. Ebî Tâlib’e ok atıp onu öldürdü.

Ebû Mihnef - Süleyman b. Ebî Râşid - Humeyd b. Müslim rivayet ettiğine göre:

Genç yüzü ayın ilk parçası gibi parlayan bir delikanlı üzerimize çıktı. Elinde bir kılıç vardı. Üzerinde gömlek ve izâr vardı; ayağında da sandallar bulunuyordu. Sandallarından birinin kayışı kopmuştu; hatırladığıma göre sol olanıydı. Amr b. Sa‘d b. Nüfeyl el-Ezdî bana şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki ona saldıracağım.”

Ben de şöyle dedim:

“Sübhanallah! Bunu neden yapmak istiyorsun? Gördüğün üzere etrafını saran bu adamların onu öldürmesi sana yetmiyor mu?”

Fakat o şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki ona ben saldıracağım.”

Sonra ona doğru koştu; dönmeden kılıcıyla başına vurdu. Delikanlı yüzüstü yere düştü ve şöyle bağırdı:

“Amcacığım!”

Bunun üzerine Hüseyin bir doğan kuşu gibi atıldı. Kükreyen aslan gibi hücum etti ve Amr’a kılıcıyla vurdu. Amr bu darbeyi koluyla savmaya çalıştı; ancak kolu dirseğinden kesildi. Büyük bir çığlık attı. Hüseyin ondan geri dönünce Kûfeli süvariler, Amr’ı ondan kurtarmak için ona saldırdılar. Atlarının göğüsleri Amr’a çarptı; toynaklarıyla vurdular ve binicileriyle birlikte onun üzerinden geçtiler; böylece onu çiğneyerek öldürdüler. Toz bulutu dağıldığında, Hüseyin’in delikanlının başucunda durduğunu gördüm. Delikanlının ayakları yere doğru uzanmıştı. Hüseyin şöyle diyordu:

“Seni öldüren kavim kahrolsun. Kıyamet gününde onların karşısında senin adına dava edecek olan deden olacaktır. Allah’a yemin olsun ki ey kardeşimin oğlu, senin bağırıp da onun sana yardım edememesi, yahut yardım etse bile bu yardımın sana fayda vermemesi, amcan için çok ağırdır. Allah’a yemin olsun ki onun akrabasını öldürenler çoktur; yardım edenleri ise azdır.”

Sonra onu kucağına aldı.

Sanki o çocuğun iki ayağının yerde iz bıraktığını görüyorum; Hüseyin onu göğsüne bastırmış taşıyordu. Kendi kendime, onunla ne yapacağını sordum. Sonra onu götürüp oğlu Ali b. Hüseyin ile ailesinden öldürülmüş diğerlerinin yanına koydu. Bu çocuğun kim olduğunu sordum. Bana onun Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib’in oğlu Kâsım olduğu söylendi.

Hüseyin o gün uzun bir süre orada kaldı.

İnsanlardan biri ona doğru her geldiğinde, ondan uzaklaşıyor ve onun ölümünden ve böylesine korkunç bir günahtan sorumlu olmak istemiyordu. Kindelilerin Benî Beddâ kolundan Mâlik b. en-Nusayr adında bir adam ona saldırdı ve kılıcıyla başına vurdu. Hüseyin’in üzerinde başlıklı bir cübbe vardı. Kılıç cübbenin başlık kısmını yardı ve başını yaraladı. Cübbe kana bulandı. Bunun üzerine Hüseyin şöyle dedi:

“Bundan dolayı elinle artık ne yiyesin ne içesin. Allah seni kıyamet gününde zalimlerle birlikte haşretsin.”

Sonra cübbeyi çıkarıp attı ve bir takke istedi. Takkesini giydi, üzerine bir sarık sardı. Yorulmuştu ve hareketleri ağırlaşmıştı.

Kindeli olan o adam, ipekten yapılmış olan o cübbeyi almıştı. Sonradan onu karısı Ümmü Abdullah bt. el-Hurr’a getirdiğinde — bu kadın Hüseyin b. el-Hurr el-Beddî’nin kız kardeşiydi — adam cübbedeki kanı yıkamaya başladı. Karısı ona şöyle dedi:

“Sen Allah’ın Elçisi’nin kızının oğlunun ganimetini benim evime mi getirdin? Onu benden uzaklaştır.”

Onun arkadaşları, o kötü davranış yüzünden öldüğü güne kadar fakir kaldığını anlattılar.

Hüseyin oturduğunda, küçük çocuğu kendisine getirildi. Çocuğu dizinin üstüne oturttu. Rivayet ederler ki bu çocuk Abdullah b. el-Hüseyin idi.

Ebû Mihnef - Ukbe b. Beşîr el-Esedî şöyle dedi:
Ebû Ca‘fer Muhammed b. Ali b. el-Hüseyin bana, ailesinin kanının bizim, Benî Esed’in ellerinde bulunduğunu söyledi. Ben de ona, “Bu benim suçum mu? Allah sana merhamet etsin” dedim. Sonra bizim suçumuzun ne olduğunu sordum. O da şöyle cevap verdi:

“Hüseyin’e küçük çocuğu getirildi; çocuk onun dizindeydi. Sonra siz Benî Esed’den biri bir ok attı ve çocuğu boğazından vurdu. Hüseyin kanı eliyle tuttu. Avucu dolunca kanı yere döktü ve şöyle dedi:

‘Rabbim! Eğer gökten gelecek yardımı bizden alıkoyduysan, bunu daha hayırlı bir maksat için yapmış ol. Bu zalimlerden bizim intikamımızı al.’”

Abdullah b. Ukbe el-Ganevî, Ebû Bekir b. el-Hasan b. Ali’ye bir ok attı ve onu öldürdü. İbn Ebî Akîb el-Leysî bu olay hakkında şöyle dedi:

Kanımızdan bir damla Gani kabilesinin üzerindedir,
Bir başkası da Esed kabilesindedir. Bu sayılacak ve unutulmayacaktır.

Rivayet ederler ki Abbas b. Ali, anne tarafından kardeşleri olan Abdullah, Ca‘fer ve Osman’a şöyle dedi:

“Anne bir kardeşlerim! Önce siz ilerleyin ki ben size mirasçı olayım. Çünkü sizin çocuğunuz yok.”

Onlar da ileri çıktılar ve öldürüldüler. Hânî b. Sebît el-Hadramî, Abdullah b. Ali b. Ebî Tâlib’e saldırıp onu öldürdü. Sonra Ca‘fer b. Ali’ye saldırıp onu da öldürdü. Başını da alıp götürdü. Havlî b. Yezîd el-Asbahî, Osman b. Ali b. Ebî Tâlib’e bir ok attı. Sonra Benî Ebân b. Dârim’den bir adam ona saldırıp onu öldürdü. Benî Ebân b. Dârim’den bir başka adam da Muhammed b. Ali b. Ebî Tâlib’e ok atıp onu öldürdü ve başını götürdü.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî - Sekûn kabilesinden Ebû’l-Hüzeyl şöyle dedi:
Hâlid b. Abdullah zamanında Hânî b. Sebît el-Hadramî’yi bir grup Hadramî arasında otururken gördüm. O sırada çok yaşlanmıştı. Hüseyin’in öldürülmesine katılanlardan biri olduğunu söyleyerek şunu anlattığını duydum:

“Allah’a yemin olsun ki, ben atlı on kişiden biriydim. Atlar korkudan kişniyor ve dönüp dolaşıyordu. Hüseyin’in ailesinden genç bir delikanlı çadırlardan elinde bir sopa ile çıktı. Üzerinde bir izâr ve bir gömlek vardı. Çok korkmuştu, sağına soluna bakıyordu. Döndükçe kulaklarındaki iki inci sallanıyordu. Derken bir adam ona doğru yaklaştı. Atı üzerinde ona iyice yaklaşınca eğildi ve kılıcıyla onu yere serdi.”

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî - Sekûnlu ravî şöyle dedi:
O delikanlıyı öldüren kişi Hânî b. Sebît idi. Bu yüzden ayıplanınca, suçu kendinden başkasına attı.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî - Amr b. Şemir - Câbir el-Cu‘fî rivayet ettiğine göre:
Hüseyin’in susuzluğu çok şiddetlendi ve su içmek için yaklaştı. Bunun üzerine Hüseyn b. Temîm ona bir ok attı; ok ağzına isabet etti. Ağzından kan fışkırdı, o da onu eliyle silip havaya savurdu. Sonra Allah’a hamd edip O’nu yüceltti. Ellerini birleştirerek şöyle dedi:

“Allah’ım! Onların sayısını tek tek say, güçlerini dağıt ve yeryüzünde içlerinden bir tek kişi bile bırakma.”

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî - babası Muhammed b. es-Sâib - el-Kâsım b. el-Asbağ b. Nübâte - Hüseyin’in bulunduğu kampta bulunan bir şahitten rivayet ettiğine göre:
Kamp dağıtıldığında Hüseyin, Fırat’a ulaşmak için bent tarafına yöneldi. Benî Ebân b. Dârim’den biri şöyle bağırdı:

“Yazıklar olsun size! Onu sudan uzak tutun. Şiâsının ona ulaşmasına izin vermeyin.”

Adam atını mahmuzladı, halk da onun peşine düştü ve Hüseyin’in Fırat’a ulaşmasını engellediler. Bunun üzerine Hüseyin şöyle dedi:

“Allah’ım! Onu susuz bırak.”

Ebânlı adam bir ok çıkarıp Hüseyin’in boğazına sapladı. Hüseyin oku çekip çıkardı ve iki avucunu açtı. Avuçları kanla doldu. Sonra Hüseyin şöyle dedi:

“Allah’ım! Senin Peygamberinin kızının oğluna yapılanı sana şikâyet ediyorum.”

Allah’a yemin olsun ki, Benî Ebân b. Dârim’den olan o adamın üzerinden çok geçmedi; Allah ona asla gideremeyeceği bir susuzluk verdi.

el-Kâsım b. el-Asbağ şöyle dedi:
Beni o adamı ziyaret edenler arasında görebilirdin. Önünde hurma şırası karıştırılmış soğuk su, süt dolu bardaklar ve su dolu testi ve çömlekler bulunurdu. Buna rağmen şöyle derdi:

“Yazıklar olsun size! Bana su verin; susuzluk beni öldürüyor.”

Sonra ona bir testi yahut bir bardak verilirdi; oysa bu bir bardak su bir ev halkının susuzluğunu gidermeye yeterdi. O yine de içerdi. Bardağı ağzından çekince biraz dinlenir, sonra tekrar şöyle derdi:

“Yazıklar olsun size! Bana su verin; susuzluk beni öldürüyor.”

Allah’a yemin olsun ki, çok geçmeden karnı, devenin karnı gibi yarıldı.

Ebû Mihnef’in rivayetine göre:
Şimr b. Zî’l-Cevşen, Kûfeli yaya askerlerden on kişi kadar bir grupla birlikte Hüseyin’in eşyalarını ve ailesini yerleştirdiği yerin karşısına ilerledi. Hüseyin oraya yöneldi; fakat onu eşyalarından ayırdılar. Bunun üzerine Hüseyin şöyle bağırdı:

“Yazıklar olsun size! Eğer dininiz yoksa ve dönüş gününden korkmuyorsanız, hiç olmazsa dünya işlerinizde hür ve asalet sahibi kimseler olun da, alçaklarınızı ve cahillerinizi eşyalarıma ve aileme musallat etmeyin.”

İbn Zî’l-Cevşen ona şöyle karşılık verdi:

“Bu, senin işindir ey Fâtıma’nın oğlu.”

Sonra yaya askerlerle ona doğru ilerledi. Bunların arasında Ebû’l-Cenûb — adı Abdurrahman el-Cu‘fî idi — el-Kaş‘am b. Amr b. Yezîd el-Cu‘fî, Sâlih b. Vehb el-Yezenî, Sinân b. Enes en-Nehâî ve Havlî b. Yezîd el-Asbahî de vardı. Şimr onları kışkırtmaya başladı. Tam teçhizatlı olan Ebû’l-Cenûb’un yanından geçti ve ona şöyle dedi:

“Onun üzerine yürü.”

Ebû’l-Cenûb şöyle dedi:

“Senin onun üzerine yürümene engel olan nedir?”

Şimr, “Bunu bana mı söylüyorsun?” dedi.
Ebû’l-Cenûb da, “Bunu bana mı söylüyorsun?” diye karşılık verdi.

Birbirlerine sövüştüler. Ebû’l-Cenûb cesur bir adamdı. Şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki, mızrağımın ucunu senin gözüne saplamak içimden geçiyor.”

Bunun üzerine Şimr ondan uzaklaştı ve şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki, sana zarar vermeye gücüm yeterse mutlaka zarar vereceğim.”

Sonra Şimr b. Zî’l-Cevşen, yaya askerlerle birlikte Hüseyin’e doğru ilerledi. Hüseyin onlara saldırmaya başladı, onlar da ondan geri çekildiler. Onu bütünüyle kuşattılar. Bu sırada ailesinden bir çocuk Hüseyin’e doğru geldi. Halası Ali’nin kızı Zeyneb onu durdurmak için tuttu. Hüseyin ona, çocuğu yanında tutmasını söyledi; fakat çocuk kabul etmedi. Hızla Hüseyin’e doğru koştu ve onun yanında durdu. Bunun üzerine Benû Teymullah b. Sa‘lebe b. Ukabe’den Bahr b. Ka‘b b. Ubeydullah, elinde kılıçla Hüseyin’e doğru atıldı. Delikanlı ona, “Ey kötü soylu adam, amcamı öldürmek mi istiyorsun?” dedi. Bahr kılıcıyla ona vurdu. Çocuk darbeyi koluyla karşılamaya çalıştı. Kılıç kolu derisine kadar yardı; kolu sarkar hâlde kaldı. Çocuk, “Anneciğim!” diye bağırdı. Hüseyin onu tuttu ve bağrına bastı. Ona, “Kardeşimin oğlu, başına gelene sabret ve bundaki hayrı düşün. Çünkü Allah seni salih atalarınla, Allah’ın Elçisi ile, Ali b. Ebî Tâlib ile, Hamza ile, Ca‘fer ile ve Hasan b. Ali ile bir araya getirecektir.” dedi.

Ebû Mihnef - Süleyman b. Ebî Râşid - Humeyd b. Müslim rivayet ettiğine göre: O gün Hüseyin’in şöyle dediğini duydum: “Allah’ım, gökten onların üzerine yağmur damlalarını kes. Yeryüzünün bereketlerini onlardan esirge. Onlara bir süre hayatı hoş kıldığın gibi, onları fırkalara ayır, onları fırkaların yollarına sevk et ve yöneticilerini onlardan asla hoşnut etme. Bizi kendilerine yardım edelim diye çağırdılar, sonra bize düşman oldular ve bizi öldürdüler.” Sonra yaya askerlere saldırdı; onlar da ondan geri çekildiler.

Hüseyin’in yanında üç ya da dört kişiden başka kimse kalmayınca, kenarı parlak Yemen kumaşından dokunmuş sağlam bir şalvar istedi. Ganimet edilmesin diye onu yırttı ve parçaladı. Adamlarından biri ona, “Bunun altına içlik giysen daha iyi olur.” dedi. Hüseyin, “Bunlar aşağılık kimselerin giysisidir; benim giymem uygun değildir.” dedi. Hüseyin öldürüldüğünde Bahr b. Ka‘b o şalvarı da aldı ve onu çıplak bıraktı.

Ebû Mihnef - Amr b. Şuayb - Muhammed b. Abdurrahman rivayet ettiğine göre: Bahr b. Ka‘b’ın elleri kışın öyle yaş olurdu ki su serpiyormuş gibi görünürdü; yazın ise öyle kururdu ki odun gibi olurdu.

Ebû Mihnef - Haccâc b. Ali - Abdullah b. Ammâr b. Abd Yağûs el-Bârikî rivayet ettiğine göre: Daha sonra Abdullah b. Ammâr, Hüseyin’in öldürülmesinde hazır bulunduğu için kınandı. Fakat Abdullah b. Ammâr şöyle dedi: “Ben Benî Hâşim’e iyilik ettim.” Biz, “Onlara nasıl bir iyilik yaptın?” diye sorduk. Şöyle cevap verdi: “Mızrağımla Hüseyin’e saldırdım. Yanına kadar geldim. İsteseydim, onu mutlaka mızraklardım. Ama biraz uzağa çekildim ve kendi kendime, ‘Onu bizzat öldürerek ne elde edeceğim? Varsın onu başkası öldürsün.’ dedim.”

Sonra Abdullah b. Ammâr şöyle anlattı: Yaya askerler ona sağdan ve soldan saldırdılar. O, sağındakilere hücum edip onları dağıttı. Sonra solundakilere hücum edip onları dağıttı. Üzerinde ipekten bir gömlek ve bir sarık vardı. Allah’a yemin ederim ki, onun gibi sebat eden birini hiç görmedim. Oğulları, ailesi ve adamları öldürülmüştü; buna rağmen yüreği daha güçlü, ruhu daha keskin, saldırıda daha cesur kimse görmedim. Allah’a yemin ederim ki, ne ondan önce ne de sonra onun benzerini görmedim. Yaya askerler onun bulunduğu yerde olunca, kurt karşısındaki keçilerin dağıldığı gibi sağından ve solundan dağılıyorlardı. Allah’a yemin ederim ki, tam bu sırada Fâtıma’nın kızı Zeyneb dışarı çıktı. Onun küpelerinin kulakları ile omuzları arasında sallandığını görüyordum. Şöyle diyordu: “Keşke gök yere inseydi.” Ömer b. Sa‘d Hüseyin’e yaklaşmıştı. Zeyneb ona, “Ömer b. Sa‘d! Ebû Abdullah öldürülüyor da sen bakıyor musun?” diye seslendi. Ben Ömer’in gözyaşlarının yanaklarından ve sakalından aktığını, yüzünü ondan çevirdiğini gördüm.

Ebû Mihnef - es-Sakab b. Züheyr - Humeyd b. Müslim rivayet ettiğine göre: Hüseyin’in üzerinde ipekten bir cübbe ve çivit boyalı bir sarık vardı. Öldürülmeden önce, yaya hâlde yiğit bir süvari gibi savaşırken, darbelerden kaçınıp boşluklardan yararlanıyor ve süvarilere saldırıyorken şöyle dediğini duydum: “Birbirinizi beni öldürmeye mi teşvik ediyorsunuz? Allah’a yemin ederim ki, benden sonra Allah’ın bir başka kulunu öldürmeyeceksiniz ki Allah benim için üzülüp gazaplandığından daha çok sizin bu işiniz için gazaplansın. Allah’a yemin ederim, umarım Allah sizi alçaltarak bana lütufta bulunur; sonra da siz farkına varmadan benim intikamımı sizden alır. Allah’a yemin ederim ki, eğer beni öldürürseniz, Allah aranıza fitne sokacak, kanınızı birbirinize döktürecektir. Sonra da sizin için korkunç azabı kat kat artırıncaya kadar razı olmayacaktır.”

O gün boyunca uzun süre geçti. İnsanlar onu öldürmek isteselerdi bunu yapabilirlerdi; fakat her biri bu işi ötekine bırakıyor, her biri ötekinin Hüseyin’i öldürmesini umuyordu. Her biri, bunu kendisinin değil başkasının yapmasını istiyordu. Sonunda Şimr halkın arasında bağırdı: “Yazıklar olsun size! Adamı niçin bekletiyorsunuz? Onu öldürün, analarınız sizden yoksun kalsın!” Bunun üzerine her taraftan ona saldırı başlatıldı. Zur‘a b. Şerîk et-Temîmî, onun sol eline bir darbe vurdu. Darbe omzuna isabet etti. O sendeleyip düşerken geri çekildiler. O bu hâlde iken Sinân b. Enes b. Amr en-Nehaî üzerine atıldı ve mızrağıyla onu vurdu. Hüseyin yere düştü. Sinân, Havlî b. Yezîd el-Asbahî’ye onun başını kesmesini söyledi. Fakat Havlî bunu yapamadı; zayıflık gösterdi ve titredi. Bunun üzerine Sinân b. Enes, “Allah kollarını kırsın ve ellerini yok etsin!” dedi. Sonra eğildi, Hüseyin’i öldürdü ve başını kesti. Ardından başı Havlî b. Yezîd’e teslim edildi.

Bundan önce Hüseyin birçok kılıç darbesi almıştı.

Ebû Mihnef - Ca‘fer b. Muhammed b. Ali rivayet ettiğine göre: Hüseyin öldürüldüğünde üzerinde otuz üç mızrak yarası ve otuz dört kılıç darbesi vardı.

Humeyd devamla şöyle dedi: Sinân b. Enes, Hüseyin’in başını almada bir başkası kendisini geçmesin diye, kimseyi Hüseyin’e yaklaştırmıyordu; yaklaşanı saldırarak uzaklaştırıyordu. Sonra Hüseyin’in başını aldı ve Havlî’ye verdi. Hüseyin’in bedeni olduğu gibi yağmalandı. Bahr b. Ka‘b onun şalvarını aldı. Kays b. el-Eş‘as onun abasını aldı. Bu aba ipektendi; bundan sonra Kays’a “Aba sahibi Kays” denildi. Benî Evd’den Esved adında biri onun nalınlarını aldı, Benû Nahşel b. Dârim’den biri de kılıcını aldı. Daha sonra bu kılıç Habîb b. Bedîl ailesinin eline geçti.

İnsanlar Hüseyin’in çadırındaki safrana, elbiselere ve develere yönelip bunları yağmaladılar. Sonra Hüseyin’in kadınlarına, eşyalarına ve yüklerine yöneldiler. Kadınların elbiseleri sırtlarından yırtıldı, zorla alındı ve ellerinden çekilip götürüldü.

Ebû Mihnef - Züheyr b. Abdurrahman el-Haş‘amî rivayet ettiğine göre: Süveyd b. Amr b. Ebî’l-Mutî’ yere düşürülmüştü ve yaralar içinde kalmıştı. Ölüler arasında yaralı hâlde yere düşmüştü. Ayıldığı sırada, Hüseyin’in öldürüldüğünü söyleyenleri duydu. Kılıcı elinden alınmıştı; yanında sadece bir bıçak vardı. Bununla bir süre savaştı, sonra o da öldürüldü. Onu Urve b. Bittâr et-Tağlibî ile Zeyd b. Rukâd el-Cenbî öldürdü. O, öldürülenlerin sonuncusuydu.

Ebû Mihnef - Süleyman b. Ebî Râşid - Humeyd b. Müslim rivayet ettiğine göre: Hüseyin b. Ali’nin küçük oğlu Ali el-Asgar’ın yanına geldim. Hasta idi, yatağına uzanmıştı. Şimr b. Zî’l-Cevşen de bazı yaya askerlerle oradaydı ve “Bunu da öldürelim mi?” diyorlardı. Ben, “Sübhânallah! Çocuklar da mı öldürülür? Bu daha küçücük bir çocuk.” dedim. Böyle söyleyerek onları ondan uzaklaştırmaya devam ettim; sonunda Ömer b. Sa‘d geldi. O da, “Bu kadınların çadırına kimse girmesin; bu hasta çocuğa dokunulmasın. Onların eşyalarından kim bir şey almışsa geri versin.” diye emretti. Allah’a yemin ederim ki hiç kimse hiçbir şeyi geri vermedi. Ali b. Hüseyin bana, “Allah seni güzel mükâfatlandırsın. Allah’a yemin ederim ki, Allah senin sözlerin sebebiyle kötülüğü benden uzak tuttu.” dedi.

İnsanlar Sinân b. Enes’e, “Sen Fâtıma’nın kızı olan Allah Elçisi’nin oğlunu, Hüseyin b. Ali’yi öldürdün. Sen, bu halkı zorbalıktan kurtarmak niyetiyle onların yanına gelen, Arapların soyca en büyüğünü öldürdün. Haydi şimdi ileri git ve bu işin karşılığını önderlerinden iste. Hüseyin’i öldürmenin karşılığı olarak hazinelerini sana verseler yine de az olur.” dediler. Bunun üzerine Sinân atına binip ileri çıktı. Şairdi ve içinde delilik vardı. Ömer b. Sa‘d’ın çadırının girişine geldi ve yüksek sesle şöyle bağırdı:

Heybemi altın ve gümüşle doldurun.
Ben korunan hükümdarı öldürdüm.
Ben ana baba bakımından en soylu adamı öldürdüm;
insanlar soy sop saydığında onunki en üstün olandır.

Ömer b. Sa‘d, “Ben senin deli olduğuna şahitlik ederim. Senin akıllı olman mümkün değil. Onu bana getirin.” dedi. Sinân getirildiğinde, Ömer ona sopayla vurdu ve, “Ey deli! Bu sözleri mi söylüyorsun? Allah’a yemin ederim ki, eğer İbn Ziyâd bunu duysa başını kestirirdi.” dedi.

Ömer b. Sa‘d, Ukbe b. Sim‘ân’ı tutukladı. O, Kelb kabilesinden İmruü’l-Kays’ın kızı er-Rabâb’ın kölesiydi. Rabâb, Hüseyin’in kızı Sükeyne’nin annesiydi. Ömer ona, “Sen kimsin?” diye sordu. O da, “Ben bir başkasının mülkü olan bir köleyim.” dedi. Bunun üzerine onu serbest bıraktı.

Bunlardan başka kimse kurtulamadı; yalnızca el-Murakka‘ b. Sümâme el-Esedî kurtuldu. O çökmüş hâlde ok atıyor ve savaşıyordu. Kendi kabilesinden bir grup gelip ona, “Sana eman verildi, yanımıza çık.” dediler. O da onların yanına çıktı. Ömer b. Sa‘d onları İbn Ziyâd’a götürüp Murakka‘ hakkında bilgi verince, İbn Ziyâd onu ez-Zerrah’a sürdü.

Sonra Ömer b. Sa‘d adamları arasında, “Kim gönüllü olup Hüseyin’e giderek atını onun cesedi üzerinde koşturacak?” diye seslendi. On kişi gönüllü oldu. Bunların arasında, Hüseyin’in gömleğini alıp daha sonra cüzzama yakalanan İshak b. Hayve el-Hadramî ile Abbâs b. Mersed b. Alkame b. Seleme el-Hadramî de vardı. Atlarıyla Hüseyin’in bedeninin üzerinden geçtiler; sırtını ve göğsünü ezdiler. Daha sonra, bilinmeyen bir yerden gelen bir okun savaş sırasında Abbâs b. Mersed’e isabet edip kalbini yardığını ve onun da öldüğünü öğrendim.

Hüseyin’in taraftarlarından yetmiş iki kişi öldürüldü. Gadiriyye’de oturan Benû Esed’den bazıları, öldürülmelerinden bir gün sonra Hüseyin’i ve taraftarlarını defnetti. Ömer b. Sa‘d’ın taraftarlarından ise yaralılar dışında seksen sekiz kişi öldürüldü. Ömer b. Sa‘d onların cenaze namazını kıldı ve onları gömdü.

Hüseyin öldürülür öldürülmez, aynı gün başı Havlî b. Yezîd ve Humeyd b. Müslim el-Ezdî ile birlikte Ubeydullah b. Ziyâd’a gönderildi. Başla birlikte yolculuk eden Havlî, saraya vardığında kapıyı kapalı buldu. Kendi evine gidip başı evindeki bir leğenin altına koydu. Onun biri Benî Esed’den, diğeri Hadramîlerden olmak üzere iki karısı vardı. Hadramî olanının adı en-Nevvâr bt. Mâlik b. Akrab idi. O gece sıra Hadramî kadındaydı.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî - babası Muhammed b. es-Sâib - en-Nevvâr bt. Mâlik rivayet ettiğine göre: Havlî, Hüseyin’in başıyla geldi ve onu evinde bir leğenin altına koydu. Sonra içeri girip yatağa uzandı. Ben ona, “Ne oldu? Başına ne geldi?” diye sordum. O da, “Sana çağların servetini getirdim. Hüseyin’in başı evde senin yanında.” dedi. Ben de, “Yazıklar olsun sana! İnsanlar altın ve gümüş getirirken sen Allah Elçisi’nin oğlunun başını mı getiriyorsun? Hayır, Allah’a yemin ederim ki, seninle ben artık aynı odada asla bir araya gelmeyeceğiz.” diye bağırdım. Yatağımdan fırlayıp evin dışına çıktım. O da Esedli olan kadını çağırıp yanında yatırdı. Ben nöbet tuttum. Allah’a yemin ederim ki, gökten leğene doğru inen direk gibi bir nur gördüm; etrafında da beyaz kuşlar uçuşuyordu. Sabah olunca Havlî, başı Ubeydullah b. Ziyâd’a götürdü.

Ömer b. Sa‘d, o günün geri kalan kısmında ve ertesi gün orada kaldı. Sonra Humeyd b. Bükeyr el-Ahmerî’ye, halk arasında Kûfe’ye dönüş için çağrı yapmasını emretti. Hüseyin’in kızlarını, kız kardeşlerini, yanında bulunan çocukları ve hasta olan Ali b. Hüseyin’i de beraberine aldı.

Ebû Mihnef - Ebû Züheyr el-Absî - Kurre b. Kays et-Temîmî rivayet ettiğine göre: O kadınlara baktım. Hüseyin’in ve ailesinden olanların, oğullarının cesetlerinin yanından geçerken feryat ediyor, yüzlerini tırmalıyorlardı. Ben de atımı onların tarafına çevirdim. Allah’a yemin ederim ki, o kadınlardan daha güzel bir manzara görmedim. Allah’a yemin ederim ki, Yebrin’deki yaban ineklerinden daha güzeldiler. Hiç unutmayacağım şeylerden biri de, Fâtıma’nın kızı Zeyneb’in, kardeşi Hüseyin’in yere serilmiş bedeninin yanından geçerken söylediği sözlerdir. Şöyle diyordu: “Ey Muhammed! Ey Muhammed! Göğün melekleri sana rahmet etsin. İşte Hüseyin açıkta bırakılmış, kana bulanmış, uzuvları parçalanmış hâlde. Ey Muhammed! Kızların esir edildi, soyun öldürüldü ve doğu rüzgârı üzerlerine toz savuruyor.” Allah’a yemin ederim ki, bu sözleriyle dost düşman herkesi ağlattı.

Geri kalanların başları da kesildi; bu yetmiş iki baş Şimr b. Zî’l-Cevşen, Kays b. el-Eş‘as, Amr b. el-Haccâc ve Uzre b. Kays ile birlikte Ubeydullah b. Ziyâd’a götürüldü.

Ebû Mihnef - Süleyman b. Ebî Râşid - Humeyd b. Müslim rivayet ettiğine göre: Ömer b. Sa‘d beni çağırıp ailesine, Allah’ın kendisine zafer verdiğini ve sağ salim olduğunu müjdelemem için gönderdi. Ben de yola çıktım, ailesine vardım ve haberini bildirdim. Sonra Ubeydullah b. Ziyâd’ı ziyaret etmeye devam ettim. Onu halk için bir meclis kurmuş hâlde buldum. Heyetin daha önce gelmiş olduğunu gördüm. Onlara içeri girme izni vermişti; halka da girmeleri için izin verilmişti. Ben de içeri girenlerle birlikte girdim. Hüseyin’in başı onun önüne konmuştu. O da elindeki değnekle dişlerinin arasına dürtüyordu. Zeyd b. Erkam onun bunu sürdürdüğünü görünce, “O değneği o dişlerden çek. Allah’tan başka ilah olmadığına yemin ederim ki, ben Allah Elçisi’nin dudaklarının o dudakları öptüğünü gördüm.” dedi. Sonra yaşlı adam ağlamaya başladı. İbn Ziyâd da, “Allah gözlerini ağlatsın. Allah’a yemin ederim ki, eğer sen aklı gitmiş, bunamış bir yaşlı olmasaydın başını kestirirdim.” dedi. Bunun üzerine Zeyd b. Erkam kalkıp çıktı. O çıktıktan sonra halkın şöyle dediğini duydum: “Allah’a yemin olsun ki, Zeyd b. Erkam öyle sözler söyledi ki, eğer İbn Ziyâd duysaydı onu öldürürdü.” Ben, “Ne söyledi?” diye sordum. Onlar da, “Yanımızdan geçerken şöyle diyordu: ‘Bir köle bir köleye iktidar verdi; o da halkı kendine miras yaptı. Ey Araplar! Bugünden sonra siz kölesiniz. Fâtıma’nın oğlunu İbn Mercâne’nin emriyle öldürdünüz. O, en hayırlılarınızı öldürecek, en kötülerinizi köleleştirecek. Siz zillete razı oldunuz. Zillete razı olanlar helâk olsun.’” dediler.

Hüseyin’in başı çocukları, kız kardeşleri ve kadınlarıyla birlikte Ubeydullah b. Ziyâd’a getirildiğinde, Fâtıma’nın kızı Zeyneb en eski elbiselerini giymiş, cariyeleri etrafını sarmış, kendini gizlemiş bir hâlde içeri girdi ve oturdu. İbn Ziyâd, “Şu oturan kadın kim?” diye sordu. O cevap vermedi. Soruyu üç kez tekrarladı; yine kimse cevap vermedi. Sonra cariyelerinden biri, “Bu, Fâtıma’nın kızı Zeyneb’dir.” dedi. Ubeydullah ona, “Sizi rezil eden, sizi öldüren ve iddialarınızın yalanını açığa çıkaran Allah’a hamdolsun.” dedi. Zeyneb de, “Bizi Muhammed ile üstün kılan ve bizi bütünüyle günahtan arındıran Allah’a hamdolsun. Senin dediğin gibi değildir. Ancak büyük günah işleyen rezil olur, ancak sapkın olanın yalanı ortaya çıkar.” diye cevap verdi. O da, “Allah’ın ailene ne yaptığını nasıl buldun?” dedi. Zeyneb, “Allah onlara ölümü yazmıştı; onlar da yatacakları yerlere gittiler. Allah seni de bizi de bir araya getirecek. Sen O’nun huzurunda mazeretlerini ileri süreceksin; biz de O’nun huzurunda sana karşı davacı olacağız.” dedi. İbn Ziyâd öfkelendi, gazabı iyice arttı. Amr b. Hureys araya girip, “Allah valiyi yüceltsin; o sadece bir kadındır. Kadınlar söylediklerinden sorumlu tutulmaz. Sözlerinden dolayı onu sorumlu tutma ve saçma konuşmalarından dolayı da onu kınama.” dedi. Bunun üzerine İbn Ziyâd ona, “Allah, ailenden olan o azgın ve isyankârları öldürerek içimi rahatlattı.” dedi. Zeyneb ağladı, sonra şöyle dedi: “Hayatıma yemin olsun ki, ailemin olgunlarını öldürdün, ailemi yıktın, dallarımı kestin ve kökümü söktün. Eğer bu seni tatmin ediyorsa, artık tatmin oldun.”

Ubeydullah dedi ki: “Hayatıma andolsun, bu gerçek cesarettir. Senin baban da cesur bir şairdi.” O da şöyle cevap verdi: “Kadının cesaretle ne ilgisi var? Beni cesaretten alıkoyan şeyler var. Fakat söylediklerim ancak içimden taşan sözlerdir.”

Ebû Mihnef - el-Mücâlid b. Saîd rivayet ettiğine göre: Ubeydullah b. Ziyad, Ali b. el-Hüseyin’i fark edince polislerden birine, “Bunun erkeklik çağına ulaşıp ulaşmadığına bak.” dedi. Adam onun peştamalını çekip baktıktan sonra ulaştığını söyledi. Bunun üzerine İbn Ziyad, “Onu götürün ve başını kesin.” dedi. Ali, “Seninle bu kadınlar arasında akrabalık var. Öyleyse onlarla birlikte ilgilenecek bir adam gönder.” dedi. İbn Ziyad onun gitmesini emretti ve onu kadınlarla birlikte gönderdi.

Ebû Mihnef - Süleyman b. Ebî Râşid - Humeyd b. Müslim rivayet ettiğine göre: Ben, Ali b. el-Hüseyin İbn Ziyad’ın huzuruna getirildiğinde orada duruyordum. İbn Ziyad ona, “Adın nedir?” diye sordu. O da, “Ben Ali b. el-Hüseyin’im.” dedi. İbn Ziyad, “Allah Ali b. el-Hüseyin’i öldürmedi mi?” dedi. O sustu. Bunun üzerine İbn Ziyad, “Niçin konuşmuyorsun?” diye sordu. O şöyle cevap verdi: “Benim de Ali b. el-Hüseyin adında bir kardeşim vardı. İnsanlar onu öldürdü.” İbn Ziyad, “Onu Allah öldürdü.” dedi. Ali sustu. İbn Ziyad tekrar, “Niçin konuşmuyorsun?” diye sordu. O da, “Allah canları, ölümleri anında alır.” ve “Hiçbir can, Allah’ın izni olmadan ölmez.” dedi. Bunun üzerine İbn Ziyad bağırdı: “Hayatıma andolsun, sen de onlardansın. Bakın bakalım, bu ergenlik çağına ulaşmış mı? Vallahi ben onun erkek olduğunu düşünüyorum.”

Mürrî b. Muâz el-Ahmerî onu açıp baktı ve, “Evet, erkeklik çağına ulaşmış.” dedi. Bunun üzerine İbn Ziyad onun öldürülmesini emretti. Ali b. el-Hüseyin ona, “Bu kadınlardan kimi sorumlu tutacaksın?” dedi. Halası Zeyneb ona sarıldı ve şöyle yalvardı: “Ey İbn Ziyad! Bizden hâlâ usanmadın mı? Kanımıza hâlâ doymadın mı? Bizden birini daha mı sağ bırakmayacaksın?” Sonra Ali’ye sarıldı ve şöyle devam etti: “Eğer müminsen, seni Allah’a and veriyorum, onu öldüreceksen beni de onunla birlikte öldür.” Ali b. el-Hüseyin de ona, “Ey İbn Ziyad! Eğer seninle Ali’nin ailesi arasında bir akrabalık varsa, onlara İslam’a uygun şekilde eşlik edecek salih bir adam gönder.” dedi. Bunun üzerine İbn Ziyad bir süre Zeyneb’e baktı, sonra halka dönüp, “Akrabalık ne de şaşırtıcı şeymiş! Vallahi sanıyorum ki, eğer onu öldürürsem gerçekten onunla birlikte kendisinin de öldürülmesini istiyor. Çocuğu bırakın... Kadınlarınızla birlikte gidin.” dedi.

Humeyd b. Müslim rivayet ettiğine göre: Ubeydullah saraya girip halk da içeri alınca, “Namaz toplayıcıdır.” diye nida edildi ve insanlar büyük mescitte toplandı. İbn Ziyad minbere çıktı ve şöyle dedi: “Hamdolsun Allah’a ki hakkı ve hak ehline yardım etti. Müminlerin emiri Yezid b. Muâviye’yi ve taraftarlarını galip getirdi. Yalancı oğlu yalancı Hüseyin b. Ali’yi ve Şiasını öldürdü.”

İbn Ziyad henüz konuşmasını bitirmemişti ki, Benû Vâlibe’den olan Abdullah b. Afîf el-Ezdî el-Ğâmidî ayağa fırladı. O, Ali’nin Şiasından idi. Sol gözünü Cemel Vakası’nda Ali ile birlikteyken kaybetmişti. Sıffin’de ise başına ve kaşına aldığı bir darbeyle öteki gözünü de kaybetmişti. Büyük mescitten pek çıkmaz, geceye kadar orada namaz kılar sonra ayrılırdı. İbn Ziyad’ın konuşmasını duyunca bağırdı: “Ey Mercâne oğlu! Yalancı ve yalancı oğlu olanlar sensin, babandır, seni göreve getiren adamdır ve onun babasıdır. Ey Mercâne oğlu, peygamberlerin oğullarını öldürüyor ve sonra doğru sözlü insanların diliyle mi konuşuyorsun?” Bunun üzerine İbn Ziyad, “Onu bana getirin!” dedi. Askerler ona doğru atılıp onu yakaladılar. Fakat o, Ezd kabilesinin savaş nidâsı olan “Ey Mebrûr!” diye bağırdı. Orada oturan Abdurrahman b. Mihnef el-Ezdî, “Başkalarına bela açtın. Hem kendini hem de kabileni mahvettin.” dedi. O sırada Kûfe’de Ezd’den yedi yüz savaşçı bulunuyordu. Ezd’in gençlerinden bazıları hızla Abdullah b. Afîf’e yönelip onu kurtardılar ve ailesine götürdüler. Sonra İbn Ziyad, onu geri getirecek adamlar gönderdi; onlar da onu öldürdüler. Ardından onu çorak alanda astırdı.

Ebû Mihnef’e göre: Ubeydullah b. Ziyad, Hüseyin’in başını Kûfe’de sergiletti ve şehirde dolaştırttı. Sonra Zehr b. Kays’ı çağırdı ve Hüseyin’in başını ve arkadaşlarının başlarını Yezid b. Muâviye’ye götürmekle görevlendirdi. Zehr ile birlikte Ebû Bürde b. Avf el-Ezdî ve Târık b. Ebî Zubyân el-Ezdî vardı. Yola çıktılar ve bütün başları Şam’da Yezid b. Muâviye’ye götürdüler.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî - Abdullah b. Yezid b. Ravh b. Zinba‘ el-Cüzâmî - babası - Hımyer’den el-Gazz b. Rabîa el-Cüraşî rivayet ettiğine göre:

Allah’a yemin ederim ki, ben Şam’da Yezid b. Muâviye’nin yanındaydım. Zehr b. Kays, Yezid b. Muâviye’nin huzuruna geldi. Yezid, “Yazıklar olsun sana! Arkanda ne bıraktın? Ne getirdin?” dedi. O da şöyle cevap verdi: “Ey Müminlerin Emiri, sana Allah’ın zafer ve yardımı müjdesini getirdim. Hüseyin b. Ali, ailesinden on sekiz kişi ve Şiasından altmış kişiyle üzerimize geldi. Biz de onları karşılamaya çıktık ve kendilerinden teslim olmalarını, vali Ubeydullah b. Ziyad’ın otoritesine boyun eğmelerini ya da savaşmayı istedik. Onlar ise teslim olmaktansa savaşmayı seçtiler. Güneş doğarken onlara saldırdık ve onları her taraftan kuşattık. Sonunda kılıçlarımız onların başlarını biçti. Sığınacak bir yer bulamadan kaçmaya başladılar; şahin karşısında tepelere ve çukurlara sığınan güvercinler gibi. Allah’a yemin ederim ey Müminlerin Emiri, hayvan kesmeye yetecek bir vakit kadar, yahut bir adamın kaylûle yapacağı kadar bir zaman geçmeden onların sonuncusuna da ulaşmıştık. İşte bedenleri çıplak, elbiseleri kana bulanmış, yüzleri toprağa atılmış hâlde kaldılar. Güneş üzerlerine yakıcı biçimde vurdu; rüzgâr üzerlerine toz savurdu; bu ıssız ve viran yerde onları ziyaret edenler kartallar ve akbabalardı.”

Bunun üzerine Yezid’in gözleri yaşla doldu ve şöyle dedi: “Onu öldürmeden de sizin itaatiniz bana yeterdi. Allah İbn Sümeyye’ye lanet etsin. Vallahi eğer onunla ben karşılaşmış olsaydım, onu serbest bırakırdım. Allah Hüseyin’e merhamet etsin.” Yezid, elçiye hiçbir şey vermedi.

Ubeydullah b. Ziyad, Hüseyin’in kadınları ve çocuklarının yolculuk için hazırlanmasını emretti. Ali b. el-Hüseyin’in boynuna zincir vurulmasını da emretti. Sonra başların peşinden, Kureyş’ten Âize kolundan Muhâffız b. Sa‘lebe el-Âizî ile Şimr b. Zî’l-Cevşen refakatinde onları yola çıkardı. Bunlar, Yezid’in yanına varıncaya kadar onlarla birlikte gittiler. Ali b. el-Hüseyin yol boyunca oraya varıncaya kadar ikisine de tek kelime söylemedi. Yezid’in kapısına ulaştıklarında Muhâffız b. Sa‘lebe sesini yükseltip, “İşte Müminlerin Emiri’ne bu alçak fâcirleri getiren Muhâffız b. Sa‘lebe!” diye bağırdı. Bunun üzerine Yezid b. Muâviye, “Muhâffız’ın anasının doğurduğu şey daha da şerli ve daha da kötüdür. Fakat o, vefasız bir akraba ve zalim bir adamdı.” dedi.

Ebû Mihnef - es-Sakab b. Züheyr - el-Kâsım b. Abdurrahman, Yezid b. Muâviye’nin mevlası, rivayet ettiğine göre: Başlar Yezid’in önüne konulduğunda, yani Hüseyin’in başı ile ailesi ve arkadaşlarının başları, Yezid şu beyti okudu:

Kılıçlar bize aziz olan insanların kafalarını yardı; fakat onlar daha asi ve daha zalim idiler.

Sonra da şöyle ekledi: “Yine de vallahi ey Hüseyin, eğer seninle ben savaşmış olsaydım seni öldürmezdim.”

Ebû Mihnef - Ebû Ca‘fer el-Absî - Ebû Umâre el-Absî rivayet ettiğine göre: Mervân b. el-Hakem’in kardeşi Yahyâ b. el-Hakem şu beyti okudu:

Meydandaki başlar, soy yakınlığı bakımından, nesebi sahte olan köle İbn Ziyad’dan daha yakındı.
Ümeyye oğulları taşlar kadar çoğaldı; fakat Peygamber’in kızı neslini kaybetti.

Bunun üzerine Yezid b. Muâviye, Yahyâ b. el-Hakem’in göğsüne eliyle vurdu ve, “Sus!” diye bağırdı.

Yezid b. Muâviye meclis kurduğunda, Şam’ın ileri gelenlerini çağırıp etrafına oturttu. Sonra Ali b. el-Hüseyin’i, Hüseyin’in çocuklarını ve kadınlarını çağırdı. Halk bakarken onları huzuruna getirdiler. Yezid, Ali’ye şöyle dedi: “Ey Ali, baban benimle olan akrabalık bağını kopardı, benim hakkımı tanımadı ve beni sahip olduğum otoriteden mahrum bırakmak istedi. Allah da ona senin gördüğün şekilde muamele etti.” Ali şu cevabı verdi: “Yeryüzünde ve sizin nefislerinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın.” Bunun üzerine Yezid, oğlu Halid’e, ona cevap vermesini söyledi. Fakat Halid ne diyeceğini bilemedi. Bunun üzerine Yezid, “De ki: ‘Size gelen her musibet, ellerinizin kazandığı yüzündendir. O ise birçoğunu affeder.’” dedi. Bunun üzerine Ali sustu.

Yezid kadınları ve çocukları çağırttı ve onları önünde oturttu. Korkunç bir manzara gördü. Sonra şöyle dedi: “Allah İbn Mercâne’den nefret etsin. Eğer sizinle onun arasında bir akrabalık bağı olsaydı, bunu size yapmazdı; sizi bu hâlde göndermezdi.”

Ebû Mihnef - el-Hâris b. Ka‘b - Fâtıma, Ali’nin kızı, rivayet ettiğine göre: Bizi Yezid’in önüne oturttuklarında bize acıdı, bazı şeyler verilmesini emretti ve bize iyi davrandı. Sonra yüzü kızıl bir Şamlı kalkıp Yezid’in önünde şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri, bana şunu ver.” Benim için söylüyordu. Ben güzel bir genç kızdım. Titredim ve geriye çekildim; çünkü buna izin verileceğini sandım. Kız kardeşim Zeyneb’in eteğine sarıldım. Zeyneb benden daha yaşlı ve daha akıllıydı. Böyle bir şeyin olmayacağını söyledi. Şamlı adama, “Vallahi yalan söylüyorsun! Vallahi sen çok aşağılık birisin! Böyle bir şey ne senin için olur ne de onun için!” dedi. Bunun üzerine Yezid öfkeyle bağırdı: “Vallahi sen yalancısın! Bu benim için olur. İstersem bunu yaparım.” Zeyneb de, “Hayır vallahi! Allah buna ancak sizin dininizi bırakıp başka bir dine girdiğin zaman izin verir.” diye karşılık verdi. Bunun üzerine Yezid, şaşkın ve öfkeli bir hâlde bağırdı: “Bana böyle karşı mı geliyorsun? Dini terk eden senin babanla kardeşindir.” Zeyneb şöyle dedi: “Sen, baban ve deden, Allah’ın diniyle, benim babamın, kardeşimin ve dedemin diniyle hidayete erdiniz.” O da bağırdı: “Ey Allah düşmanı, yalan söylüyorsun!” Zeyneb, “Sen yetkili bir emirsin; haksız yere sövüyor ve yetkine dayanarak zulmediyorsun.” dedi. Allah’a yemin ederim ki, sanki utandı ve sustu. Şamlı adam tekrar, “Ey Müminlerin Emiri, bana o kızı ver.” dedi. Bunun üzerine Yezid ona, “Defol git! Allah seni öldürsün!” dedi.

Sonra Yezid b. Muâviye, “Numan b. Beşîr! Bunları yararlanacakları şeylerle donat ve onlarla birlikte iyi, güvenilir bir Şamlı gönder. Beraberine süvariler ve yardımcılar da ver; bunları Medine’ye götürsün.” dedi. Ardından kadınların, kendilerine ayrılmış müstakil bir eve yerleştirilmesini emretti. Onlarla birlikte işlerine yarayacak şeyler de gönderildi. Kardeşleri Ali b. el-Hüseyin de onlarla aynı evdeydi. Sonra Yezid’in evine gittiler. Muâviye ailesinden hangi kadın varsa, Hüseyin için gözyaşı döküp ağlayarak onlarla karşılaştı. Hüseyin için yas tutmaları üç gün sürdü.

Yezid, Ali b. el-Hüseyin’i öğle ve akşam yemeklerinden hiçbirine çağırmadan yemezdi. Bir gün yine onu çağırdı. Aynı zamanda henüz küçük bir çocuk olan Amr b. el-Hasan b. Ali’yi de çağırdı. Amr’a, oğlu Halid’i kastederek, “Bu çocukla dövüşür müsün?” dedi. Amr da, “Hayır. Fakat bana bir bıçak ver, ona da bir bıçak ver; sonra dövüşürüm.” dedi. Bunun üzerine Yezid ayağa kalktı, onu tuttu, bağrına bastı ve şöyle dedi: “Bu, babadan tanıdığım bir huydur. Yılan, yılandan başka ne doğurur?” Onlar ayrılmaya hazırlanırken Ali b. el-Hüseyin’i çağırıp şöyle dedi: “Allah İbn Mercâne’ye lanet etsin. Eğer ben babanla birlikte olsaydım, benden ne istemiş olursa olsun reddetmezdim. Onu ölümden korumak için elimden gelen her şeyi yapardım; bu uğurda kendi çocuklarımdan bazılarının yok olması pahasına bile. Fakat Allah sizin gördüğünüz şeyi takdir etti. Medine’den bana yaz ve neye ihtiyacın varsa bildir.” Sonra onlara elbiseler verdi ve onları görevli adama teslim etti. O adam onlarla birlikte gitti. Geceleri yol alıyor, onları önünde tutuyor fakat gözünden de uzak bırakmıyordu. Konakladıklarında onlardan bir yana çekiliyor, kendisi ve arkadaşları, bir tür muhafız gibi etraflarına dağılıyordu. Böylece içlerinden biri yıkanmak veya ihtiyaç gidermek isterse utanmazdı. Sürekli neye ihtiyaçları olduğunu soruyor, Medine’ye varıncaya kadar onlara yumuşak davranıyordu.

el-Hâris b. Ka‘b - Fâtıma, Ali’nin kızı, rivayet ettiğine göre: Ben kız kardeşim Zeyneb’e, “Kardeşim, bu Şamlı bize iyi davrandı. Sence ona bir hediye versek mi?” dedim. O da, “Vallahi ona verecek takılarımızdan başka bir şeyimiz yok.” dedi. Ben de, “Öyleyse takılarımızı verelim.” dedim. Bunun üzerine ben bileziğimle pazubendimi, o da bileziğiyle pazubendini çıkardı; hepsini ona verdik. Özür dileyerek, “Bize iyi eşlik etmenin karşılığı olarak bu senin mükâfatındır.” dedik. Adam şöyle dedi: “Eğer yaptığımı dünya malı için yapmış olsaydım, sizin takılarınız ve daha fazlası buna yeterdi. Fakat vallahi ben bunu ancak Allah için ve sizin Allah’ın Elçisi ile olan yakınlığınız için yaptım.”

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî - Avâne b. el-Hakem el-Kelbî rivayet ettiğine göre: Hüseyin öldürülüp de eşyaları ve esirler Kûfe’de Ubeydullah’ın yanına getirildiğinde, onları hapsetti. Onlar hapisteyken, bağlı bir mektupla birlikte içeri bir taş atıldı. Mektupta şöyle yazıyordu: “Şu gün, sizin hakkınızdaki talimatları almak üzere Yezid b. Muâviye’ye ulak gönderildi. Gidişi şu kadar, dönüşü şu kadar gün sürecektir. Eğer ‘Allahu ekber’ sesini duyarsanız, sizi öldürmeye karar verdiler demektir. Eğer ‘Allahu ekber’ sesini duymazsanız, bu sizin için güvenlik demektir, Allah dilerse.” Ulağın gelişinden iki ya da üç gün önce, bu defa bağlı bir mektup ve bir bıçakla birlikte başka bir taş atıldı. Mektupta, “Son şehadetlerinizi ve vasiyetlerinizi yapın; ulak şu gün gelmesi bekleniyor.” deniliyordu. Ulak geldi; fakat “Allahu ekber” sesi duyulmadı. Çünkü gelen mektupta, “Esirleri bana gönderin.” denilmişti.

Ubeydullah b. Ziyad, Muhâffız b. Sa‘lebe ile Şimr b. Zî’l-Cevşen’i çağırıp şöyle dedi: “Eşyaları ve başı Müminlerin Emiri Yezid b. Muâviye’ye götürün.” Onlar da gidip Yezid’in huzuruna çıktılar. Muhâffız b. Sa‘lebe kapıda durup sesinin çıktığı kadar bağırdı: “En aptal ve en aşağılık adamın başını getirdik!” Bunun üzerine Yezid, “Muhâffız’ın anasının doğurduğu daha aptal ve daha aşağılıktır. Çünkü o vefasız bir akraba ve zalim bir adamdı.” dedi.

Yezid, Hüseyin’in başına bakınca şu beyti okudu:

Kılıçlar bize aziz olan insanların kafalarını yardı; fakat onlar daha asi ve daha zalim idiler.

Sonra dedi ki: “Bu adamın hangi bakımdan yanıldığını biliyor musunuz? O şöyle diyordu: ‘Babam onun babasından daha hayırlıdır; annem Fâtıma onun annesinden daha hayırlıdır; dedem Allah’ın Elçisi onun dedesinden daha hayırlıdır; ben de ondan daha hayırlıyım ve bu işe ondan daha layığım.’ Babasının, benim babamdan daha hayırlı olduğunu söylemesine gelince; benim babam onun babasıyla çekişti ve insanlar hükmün hangisinin lehine verildiğini biliyor. Annesinin, benim annemden daha hayırlı olduğunu söylemesine gelince; hayatım hakkı için, Allah’ın Elçisi’nin kızı Fâtıma annemden daha hayırlıdır. Dedesinin, benim dedemden daha hayırlı olduğunu söylemesine gelince; hayatım hakkı için, Allah’a ve ahiret gününe inanan hiç kimse, aramızdan herhangi birini Allah’ın Elçisi’ne denk ya da ona rakip görmez. Fakat o anlayış kıtlığı sebebiyle yanıldı; çünkü şunu okumadı: ‘De ki: Ey mülkün sahibi Allah’ım! Mülkü dilediğine verirsin, mülkü dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltırsın. Hayır Senin elindedir. Şüphesiz Sen her şeye kadirsin.’”

Sonra Hüseyin’in kadınları Yezid’in huzuruna getirildi. Yezid’in ailesinin kadınları, Muâviye’nin kızları ve aile fertleri, feryat ederek ve ağıt yakarak bağrıştılar. Hüseyin’in kızı Fâtıma -ki Sekîne’den büyüktü- şöyle dedi: “Allah’ın Elçisi’nin kızları mı esir edildi, Yezid?” Yezid cevap verdi: “Ey amca kızı, ben bunun olmasını istemezdim.” O dedi ki: “Allah’a yemin olsun, bize bir küpe bile bırakılmadı.” O da şöyle dedi: “Ey amca kızı, sana verilecek şey, senden alınandan daha büyük olacaktır.” Sonra onlar dışarı çıkarıldı ve Yezid b. Muâviye’nin evine götürüldü. Yezid’in ailesinden, ağıt yakmaya ve yas tutmaya başlamayan tek bir kadın kalmadı. Yezid her bir kadına, “Sizden ne alındı?” diye haber gönderdi. Hiçbir kadın, ne kadar pahalı olursa olsun bir şey söylemedi ki, onun iki katı kendisine verilmesin. Sekîne şöyle derdi: “Ben, Allah’a inanmayan bir adam olarak Yezid b. Muâviye’den daha iyi birini görmedim.”

Esirler Yezid’in huzuruna getirildi. Aralarında Ali b. Hüseyin de vardı. Yezid ona, “Bu da nedir Ali?” dedi. Ali cevap verdi: “Yeryüzünde veya kendi nefislerinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın. Bu Allah’a kolaydır. Böylece sizin elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve size verdiği şeylerle de böbürlenmeyesiniz. Allah, kendini beğenen hiçbir övüngeni sevmez.” Yezid şöyle cevap verdi: “Size gelen her musibet, ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir; O ise birçoğunu affeder.” Sonra onu donattı, para verdi ve Medine’ye gönderdi.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî - Ebû Mihnef - Ebû Hamza es-Sümâlî - Abdullah es-Sümâlî - el-Kâsım b. Buhayt rivayet ettiğine göre: Kûfe’den gelen heyet, Hüseyin’in başını getirince Şam’daki mescide girdiler. Mervân b. el-Hakem onlara, “Bunu nasıl yaptınız?” diye sordu. Onlar da şöyle dediler: “Onlardan seksen kişi üzerimize geldi. Allah’a yemin olsun ki, sonuncusuna kadar hepsini yok ettik. İşte başlar ve işte kadın esirler.” Bunun üzerine Mervân ayağa kalktı ve çıktı. Kardeşi Yahyâ b. el-Hakem onların yanına geldi ve, “Ne yaptınız?” dedi. Onlar da aynı sözleri ona söylediler. Bunun üzerine Yahyâ dedi ki: “Kıyamet günü sizinle Muhammed’in arasına bir perde çekildi. Ben sizin bu yaptığınızın hiçbirine razı olmam.” Sonra ayağa kalktı ve çıktı. Onlar Yezid’in huzuruna girdiler, başı önüne koydular ve olanları anlattılar. Abdullah b. Âmir b. Küreyz’in kızı ve Yezid b. Muâviye’nin eşi Hind, olayı konuşulanlardan duydu. Elbisesini giyip dışarı çıktı ve şöyle dedi: “Müminlerin Emiri, bu Fâtıma’nın oğlu, Allah’ın Elçisi’nin kızının oğlu Hüseyin’in başı mı?” Yezid cevap verdi: “Evet. Onun için yas tut ve yas elbisesi giy. O, Allah’ın Elçisi’nin kızının oğludur, Kureyş’in tertemiz kadınının oğludur. İbn Ziyad ona karşı acele etti ve onu öldürdü. Allah ona lanet etsin.” Sonra halk çağrıldı ve içeri girdi. Baş onun önündeydi. Elinde bir değnek vardı ve onunla Hüseyin’in ağzına vuruyordu. Sonra şöyle dedi: “Bu adam ve bizim ailemiz, el-Hüseyn b. el-Hummâm el-Mürrî gibiydi.” Ardından şu beyti okudu:

Kılıçlar bize aziz olan insanların kafalarını yardı; fakat onlar daha asi ve daha zalim idiler.

Allah’ın Elçisi’nin sahabilerinden Ebû Berze el-Eslemî bağırdı: “Değneğinle Hüseyin’in ağzına mı vuruyorsun? Değneğini onun ağzından çek! Ne çok gördüm Allah’ın Elçisi’nin o ağzı öptüğünü! Ey Yezid! Sen kıyamet günü geleceksin ve İbn Ziyad senin savunucunun olacak. Ama bu adam kıyamet günü gelecek ve Muhammed onun savunucusu olacaktır.” Sonra kalktı ve çekip gitti.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî - Avâne b. el-Hakem rivayet ettiğine göre: Ubeydullah b. Ziyad, Hüseyin b. Ali’yi öldürttüğünde ve başı kendisine getirildiğinde, Abdülmelik b. Ebî’l-Hâris es-Sülemî’yi çağırdı ve ona şöyle dedi: “Medine’ye git, Amr b. Saîd b. el-Âs’a, Hüseyin’in öldürüldüğü müjdesini ver.” O sırada Amr b. Saîd b. el-Âs Medine valisiydi.

Abdülmelik gitmemek için özür beyan etti, fakat Ubeydullah onu azarladı. Ubeydullah, öfkeli yapısı yaklaşılmaz bir adamdı. Ona şöyle dedi: “Medine’ye git ve haber senden önce oraya ulaşmasın.” Sonra ona para verdi ve ardından, “Özür ileri sürme. Bineğin yolda kalırsa başka bir binek satın al.” dedi.

Abdülmelik şöyle anlattı: Medine’ye doğru yola çıktım. Yolda Kureyş’ten bir adam bana rastladı. “Ne haber?” diye sordu. Ben de, “Haber valinin yanındadır.” dedim. O şöyle dedi: “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz. Hüseyin b. Ali öldürüldü.” Amr b. Saîd’in yanına vardığımda bana, “Ne haber getiriyorsun?” diye sordu. Ben de, “Valiyi sevindirecek haberi. Hüseyin b. Ali öldürüldü.” dedim. Bunun üzerine onun ölümünü ilan etmemi söyledi. Ben de ölümünü ilan ettim. Allah’a yemin olsun ki, Benî Hâşim kadınlarının evlerinde Hüseyin için kopardığı feryat gibi bir feryat hiç duymadım. Bunun üzerine Amr b. Saîd gülerek şöyle dedi:

Benî Ziyâd kadınları büyük bir feryat kopardı;
tıpkı el-Erneb savaşından sonra bizim kadınlarımızın tuttuğu yas gibi.

el-Erneb, Benî Zübeyd’in, Abdülmeden grubundan Benî Hâris b. Ka‘b’tan olan Benî Ziyâd’ı yendiği bir savaştı. Bu beyit Amr b. Ma‘dîkerib’indir.

Amr b. Saîd şöyle dedi: “Bu yas, Osman b. Affân için tutulan yasa karşılıktır.” Sonra minbere çıktı ve halka Hüseyin’in ölümünü bildirdi.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî - Ebû Mihnef - Süleyman b. Ebî Râşid - Abdurrahman b. Ubeyd Ebû Kendd rivayet ettiğine göre: Abdullah b. Ca‘fer b. Ebî Tâlib, iki oğlunun öldüğünü öğrenince, insanlar kendisine başsağlığı dilerken, mevlâlarından biri içeri girdi. Sanırım o mevlâ, Ebû’l-Lislâs’tan başkası değildi. O şöyle dedi: “Hüseyin yüzünden başımıza gelen ve bize ulaşan şey budur.” Bunun üzerine Abdullah b. Ca‘fer ona nalınını fırlatarak şöyle dedi: “Ey pis kokulu kadının oğlu! Hüseyin hakkında böyle mi söylüyorsun? Allah’a yemin olsun ki, eğer onun yanında bulunmuş olsaydım, onunla birlikte öldürülünceye kadar ondan ayrılmamayı tercih ederdim. Allah’a yemin olsun ki, kendi elimle ona destek olamamış olmam karşısında, iki oğlumun onun uğrunda vurulmuş olması ve onunla birlikte sabretmiş olmaları bu kaybı bana hafifletiyor.” Sonra yanındakilere dönerek şöyle dedi: “Hamdolsun Allah’a ki, Hüseyin’in ölümüyle hayatı bana zorlaştırdı. Her ne kadar ben kendi elimle Hüseyin’e destek veremediysem de iki oğlum ona destek verdi.”

Hüseyin’in ölüm haberi Medine halkına ulaşınca, Akîl b. Ebî Tâlib’in kızı dışarı çıktı. Yanında kadınları da vardı. İç çekerek, elbiselerini büküp çevirerek şu sözleri okuyordu:

Peygamber size sorsa ne dersiniz:
Benim gidişimden sonra, siz son ümmet olarak
soyuma ve aileme ne yaptınız?
İçlerinde esirler var, içlerinde kana bulanmış olanlar var.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî - Avâne b. el-Hakem rivayet ettiğine göre: Ubeydullah b. Ziyad, Hüseyin’i öldürttükten sonra Ömer b. Sa‘d’a şöyle dedi: “Ömer, Hüseyin’in öldürülmesi hakkında sana yazdığım mektup nerede?” Ömer cevap verdi: “Emrini yerine getirdim, mektup da kayboldu.” İbn Ziyad, “Getir onu.” dedi. Ömer yine, “Kayboldu.” dedi. İbn Ziyad, “Allah’a yemin olsun, onu getir.” dedi. Ömer şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki, Medine’de Kureyş’in yaşlı kadınlarına okunmak üzere saklandı; onlara karşı mazeretim olsun diye. Allah’a yemin olsun ki, Hüseyin hakkında sana öyle bir öğüt verdim ki, eğer onu babam Sa‘d b. Ebî Vakkâs’a vermiş olsaydım, ona karşı görevimi yerine getirmiş olurdum.” Bunun üzerine Ubeydullah’ın kardeşi Osman b. Ziyad şöyle dedi: “Doğru söyledi. Allah’a yemin olsun ki, Ziyad oğullarının hepsinin kıyamet gününe kadar burnunda halka olmasını, fakat Hüseyin’in öldürülmemiş olmasını isterdim.” Allah’a yemin olsun ki, Ubeydullah bu sözünden dolayı onu suçlamadı.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî - arkadaşlarından biri - Amr b. Ebî’l-Mikdâm - Amr b. İkrime rivayet ettiğine göre: Hüseyin’in öldürüldüğü günün sabahını Medine’de geçirdik. Mevlâlarımızdan biri bize şöyle dedi: “Dün bir sesin şöyle nida ettiğini duydum:

Ey Hüseyin’i düşüncesizce öldüren adamlar,
azap ve ceza bekleyin.
Gök ehlinin tamamı,
peygamberler, melekler ve topluluklar size dava açacak.
Dâvûd’un oğlunun diliyle de,
Mûsâ’nın diliyle de,
İncil’i getirenin diliyle de lanetlendiniz.”

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî - Ömer b. Hayzûn el-Kelbî rivayet ettiğine göre: Babası bu sesi duymuştu.
Hüseyin ile Birlikte Öldürülenlerin İsimleri: Hişâm b. Muhammed el-Kelbî - Ebû Mihnef rivayet ettiğine göre:

Hüseyin b. Ali öldürüldüğünde, onunla birlikte öldürülen aile fertlerinin, Şiîlerinin ve yardımcılarının başları Ubeydullah b. Ziyad’a götürüldü. Kindeliler on üç baş getirdi; başlarında Kays b. el-Eş‘as vardı. Hevâzin yirmi baş getirdi; başlarında Şimr b. Zi’l-Cevşen vardı. Temîm on yedi baş getirdi. Benî Esed altı baş getirdi. Mezhic yedi baş getirdi. Ordunun geri kalanı da yedi baş getirdi. Böylece toplam yetmiş baş oldu.

Hüseyin öldürüldü. Annesi, Allah’ın Elçisi’nin kızı Fâtıma idi. Onu Sinan b. Enes en-Nehaî el-Asbahî öldürdü; başını ise Havlî b. Yezid aldı.

Abbâs b. Ali b. Ebî Tâlib öldürüldü. Annesi Ümmü’l-Benîn bt. Hizam b. Hâlid b. Rebîa b. el-Vehîd idi. Onu Zeyd b. Rukād el-Cenbî ile Hakîm b. et-Tufeyl es-Sinbisî öldürdü.

Ca‘fer b. Ali b. Ebî Tâlib öldürüldü. Onun annesi de Ümmü’l-Benîn idi.

Abdullah b. Ali b. Ebî Tâlib öldürüldü. Onun annesi de Ümmü’l-Benîn idi.

Osman b. Ali b. Ebî Tâlib öldürüldü. Onun annesi de Ümmü’l-Benîn idi. Havlî b. Yezid ona bir ok attı ve onu öldürdü.

Muhammed b. Ali b. Ebî Tâlib öldürüldü. Annesi bir cariyeydi. Onu Benî Ebân b. Dârim’den biri öldürdü.

Ebû Bekir b. Ali b. Ebî Tâlib öldürüldü. Annesi, Leylâ bt. Mes‘ûd b. Hâlid b. Mâlik b. Rib‘î b. Sulme b. Cendel b. Nehşel b. Dârim idi. Onun ölümü hakkında şüphe vardır.

Ali b. Hüseyin b. Ali öldürüldü. Annesi, Ebû Mürre b. Urve b. Mes‘ûd b. Mu‘attib es-Sekafî’nin kızı Leylâ idi; onun annesi ise Ebû Süfyân b. Harb’in kızı Meymûne idi. Onu Mürre b. Munkiz b. en-Nu‘mân el-‘Abdî öldürdü.

Abdullah b. Hüseyin b. Ali öldürüldü. Annesi, Kelb kabilesinden İmruü’l-Kays b. Adî b. Evs b. Câbir b. Ka‘b b. Uleym’in kızı er-Rabâb idi. Onu Hânî b. Sübeyt el-Hadramî öldürdü.

Ali b. Hüseyin küçük sayıldı; öldürülmedi.

Ebû Bekir b. Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib öldürüldü. Annesi bir cariyeydi. Onu Abdullah b. Ukbe el-Ganevî öldürdü.

Abdullah b. Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib öldürüldü. Annesi bir cariyeydi. Onu Harmale b. Kâhil bir okla vurarak öldürdü.

Kāsım b. Hasan b. Ali öldürüldü. Annesi bir cariyeydi. Onu Sa‘d b. Amr b. Nufeyl el-Ezdî öldürdü.

Avn b. Abdullah b. Ca‘fer b. Ebî Tâlib öldürüldü. Annesi, Benî Fezâre’den Cümâne bt. el-Müseyyeb b. Necâbe b. Rebîa b. Riyâh idi. Onu Abdullah b. Kutbe et-Tâî en-Nebhânî öldürdü.

Muhammed b. Abdullah b. Ca‘fer b. Ebî Tâlib öldürüldü. Annesi, Bekr b. Vâil’den Teymullah b. Sa‘lebe koluna mensup el-Havsa bt. Hafâce b. Sekaf b. Rebîa b. Âiz b. el-Hâris idi. Onu Âmir b. Nehşel et-Teymî öldürdü.

Ca‘fer b. Akîl b. Ebî Tâlib öldürüldü. Annesi Ümmü’l-Benîn bt. eş-Şakr b. el-Hidâb idi. Onu Bişr b. Sawt el-Hemdânî öldürdü.

Abdurrahman b. Akîl öldürüldü. Annesi bir cariyeydi. Onu Osman b. Hâlid b. Üseyr el-Cühenî öldürdü.

Abdullah b. Akîl b. Ebî Tâlib öldürüldü. Annesi bir cariyeydi. Amr b. Subeyh es-Sadâî ona bir ok attı ve onu öldürdü.

Müslim b. Akîl b. Ebî Tâlib Kûfe’de öldürüldü. Annesi bir cariyeydi.

Abdullah b. Müslim b. Akîl b. Ebî Tâlib öldürüldü. Annesi, Ali b. Ebî Tâlib’in kızı Rukayye idi; onun annesi de bir cariyeydi. Onu Amr b. Subeyh es-Sadâî öldürdü; fakat Esîd b. Mâlik el-Hadramî’nin onu öldürdüğü de söylenmiştir.

Muhammed b. Ebî Saîd b. Akîl öldürüldü. Annesi bir cariyeydi. Onu Lakît b. Yâsir el-Cühenî öldürdü.

Hasan b. Hasan b. Ali küçük sayıldı. Annesi, Fezâre’den Havle bt. Mansûr b. Zebbân b. Seyyâr idi.

Amr b. Hasan da küçük sayıldı; sağ bırakıldı ve öldürülmedi. Annesi bir cariyeydi.

Öldürülen mevâlîden biri, Hüseyin b. Ali’nin mevlâsı Süleyman’dı. Onu Süleyman b. Avf el-Hadramî öldürdü.

Hüseyin b. Ali’nin mevlâsı Muncih de öldürüldü. Yine Hüseyin b. Ali’nin süt kardeşi Abdullah b. Yaktur da öldürüldü.

Ebû Mihnef - Abdurrahman b. Cündeb el-Ezdî rivayet ettiğine göre:

Hüseyin’in öldürülmesinden sonra Ubeydullah b. Ziyad, Kûfe’nin ortalıkta görünmeyen eşrafını araştırdı. Ubeydullah b. el-Hurr’u göremedi. Birkaç gün sonra o geldi ve onu ziyaret etti. Ona, “Neredeydin İbnü’l-Hurr?” diye sordu. O da, “Hastaydım.” dedi. İbn Ziyad, “Kalbin mi hastaydı, bedenin mi?” dedi. O şöyle cevap verdi: “Kalbim hasta değildi; bedenime gelince, Allah bana sağlık verdi.” Bunun üzerine İbn Ziyad, “Yalan söylüyorsun. Aksine sen bizim düşmanımızla birlikteydin.” dedi. İbnü’l-Hurr da, “Eğer düşmanınla birlikte olsaydım, bulunduğum yer görülürdü; benim gibi birinin durumu gizli kalmazdı.” diye cevap verdi. İbn Ziyad bir süre ona ilişmedi. İbnü’l-Hurr atına binip ayrıldı. Sonra İbn Ziyad, İbnü’l-Hurr’un nerede olduğunu sordu; henüz çıkmış olduğu söylendi. Onu geri getirmelerini emretti. Polisler ona yetiştiler ve valiye dönmesini söylediler. İbnü’l-Hurr atını hızlandırdı ve şöyle dedi: “Ona söyleyin, Allah’a yemin olsun ki, asla gönüllü olarak gelmem.”

Oradan ayrıldı ve Ahmer b. Ziyad et-Tâî’nin evine geldi. Adamları onun evinde etrafında toplandı. Oradan çıkıp Kerbelâ’ya geldi. Orada insanların öldürüldüğü yerlere baktı ve onlar için Allah’tan bağışlanma diledi. Sonra yoluna devam edip Medâin’de konakladı. Bunun üzerine şu şiiri söyledi:

Hain bir vali, hainliğin ta kendisi olan bir adam, şöyle diyor:
“Fâtıma’nın şehit oğluna karşı niçin savaşmadın?”

Ona yardım etmediğim için ne büyük pişmanlık içindeyim!
Doğru yola koyulmayan her nefis, gerçekten pişman olur.

Onun savunucuları arasında bulunmadığımdan dolayı
içimde hiç geçmeyecek bir keder vardır.

Allah, onun uğrunda kuşanıp yardıma koşanların ruhlarına
durmadan yağmur indirsin.

Onların kabirlerinin ve öldürüldükleri yerin başında durdum.
Kalbim neredeyse parçalanacaktı, gözlerim yaş döktü.

Hayatım hakkı için, onlar savaşta çok canlı,
harbe çabuk atılan, asil savunuculardı.

Peygamberlerinin kızının oğluna destek verdiler,
kovuğundan çıkan arslanlar gibi, kılıçlarıyla.

Eğer öldürüldülerse, yeryüzündeki her takva sahibi nefis
bu yüzden kederle çökmüştür.

Ölüm karşısında onlardan daha soylu adamlar
ve daha aydın yüzlü cömert efendiler hiç görülmedi.

Siz onları zulmen öldürüyor ve bizim sevginizi umuyorsunuz ha?
Bize uygun olmayan bir yoldan vazgeçin.

Hayatım hakkı için, onları öldürmekle bize düşmanlık ettiniz.
Bizden nice erkek ve kadın sizden nefret ediyor!

Nice kez çok sayıda yardımcıyla birlikte
haktan sapmış zalim bir topluluğa karşı çıkmayı tasarladım.

Vazgeçin; yoksa size karşı
Deylem ordularından daha şiddetli saflarla gelirim.

Bu yılda, 61/680-681’de, Rebîa b. Hanzala’dan Ebû Bilâl Mirdâs b. Amr b. Udeyr öldürüldü.
Mirdâs b. Amr b. Hudeyr’in Ölümü: Ebû Ca‘fer et-Taberî rivayet etti: Bu kitapta daha önce Ebû Bilâl’in isyanı, Ubeydullah b. Ziyad’ın onun üzerine Eslem b. Zür‘a el-Kilâbî’yi iki bin kişilik bir kuvvetle göndermesi, Asak’ta yaptıkları savaş ve Ebû Bilâl ile taraftarlarının Eslem’i ve ordusunu yenilgiye uğratması anlatılmıştı.

Hişâm b. Muhammed - Ebû Mihnef - Ebû’l-Muhârik er-Râsibî rivayet ettiğine göre: Ubeydullah b. Ziyad, Eslem b. Zür‘a’nın yenilgisini öğrenince, Abbâd b. el-Ahdar et-Temîmî kumandasında Ebû Bilâl’in üzerine üç bin kişi gönderdi. Abbâd, Ebû Bilâl’i takip etti; sonunda Tevvâc’ta ona yetişti ve saflarını ona karşı düzenledi. Ebû Bilâl Mirdâs ve arkadaşları onların üzerine saldırdı ve kararlılıkla savaştılar. Sonra Abbâd’ın ordusu onları kuşattı; çünkü onlar küçük bir topluluktu.

Ebû Bilâl, arkadaşlarına şöyle demişti: “Sizden her kim dünyalık elde etmek için ayaklandıysa, ayrılsın. Ama sizden her kim yalnız ahireti ve Rabbine kavuşmayı istiyorsa, bu onun için daha önce takdir edilmiştir.” Ardından şu ayeti okudu: “Kim ahiret ekinini isterse, onun ekinini artırırız. Kim dünya ekinini isterse, ona da ondan bir şey veririz; fakat onun ahirette bir nasibi yoktur.”

Ebû Bilâl kaldı, arkadaşları da onunla kaldı. Hiçbiri onu bırakmadı; hepsi son kişiye kadar öldürüldü. Abbâd b. el-Ahdar ve yanında bulunan ordu Basra’ya döndü.

Ubeyde b. Hilâl de oraya gitti. Yanında üç kişi vardı, kendisi dördüncüydü. Abbâd b. el-Ahdar, valilik sarayına yaklaşırken, arkasında genç bir oğlan olan oğluyla birlikte bineği üzerindeydi. Onlar pusu kurdular. Sonra şöyle dediler: “Ey Allah’ın kulu, dur da senden bir hüküm soralım.” O durdu. Bunun üzerine şöyle dediler: “Biz dört kardeşiz; kardeşimiz öldürüldü. Ne yapmamızı uygun görüyorsun?” O, “Valiye başvurun.” dedi. Onlar da, “Valiye başvurduk, fakat bize cevap vermedi.” dediler. O da onlara, “Öyleyse adamı öldürün, Allah onu kahretsin.” dedi. Bunun üzerine onlar savaş naralarını atarak üzerine saldırdılar. O, oğlunu bir yana itti; onlar da kendisini öldürdüler.

Bu yıl içinde, 61/680-681’de, Yezid b. Muâviye, Sicistan ve Horasan üzerine Selm b. Ziyad’ı vali tayin etti.
Selm b. Ziyad’ın Göreve Getirilmesi: Ömer b. Şebbe - Ali b. Muhammed el-Medâinî - Mesleme b. Muhârib b. Sahn b. Ziyad rivayet ettiğine göre: Selm b. Ziyad yirmi dört yaşında bir adam iken Yezid b. Muâviye’yi ziyaret etti. Yezid ona şöyle dedi: “Ey Ebû Harb (yani Selm b. Ziyad), seni iki kardeşinin eyaletine vali tayin edeceğim: Abdurrahman ve Abbâd.” Selm, “Müminlerin Emiri neyi uygun görürse o olur.” dedi. Bunun üzerine Yezid onu Horasan ve Sicistan üzerine vali yaptı.

Selm, kendisi hazırlık yapmak üzere Basra’ya giderken, Şam’dan İsa b. Şebib’in dedesi olan el-Hâris b. Muâviye el-Hârisî’yi Horasan’a gönderdi. Daha sonra kendisi de Horasan’a doğru yola çıktı. El-Hâris b. Muâviye, Kays b. el-Heysem es-Sülemî’yi yakaladı, onu hapsetti; oğlu Şebib’i dövdü ve zincire vurdu.

Selm, kardeşi Yezid b. Ziyad’ı Sicistan’a gönderdi. Ubeydullah b. Ziyad da dostu olan kardeşi Abbâd’a Selm’in tayin edildiğini bildiren bir mektup yazdı. Abbâd, hazinede bulunan parayı köleleri arasında paylaştırdı; yine de bir miktar para kaldı. Bunun üzerine tellalı şöyle ilan etti: “Peşin ödeme almak isteyenler gelsin.” Yanına gelen herkese peşin ödeme yaptı. Daha sonra Abbâd Sicistan’dan ayrıldı. Cîreft’e geldiğinde Selm’in nerede olduğunu öğrendi. Aralarında bir dağ bulunduğundan o yoldan sapıp başka bir yola yöneldi. O gece Abbâd’ın bin kölesi ondan ayrıldı; her birinin yanında en az on bin dirhem vardı. Abbâd Fars bölgesinden geçti ve sonra Yezid’in yanına gitti. Yezid ona, “Para nerede?” diye sordu. O da, “Ben bir sınır karakolunun komutanıydım; elime geçen her şeyi halk arasında paylaştırdım.” dedi.

Selm Horasan’a doğru yola çıktı. Onunla birlikte şu kişiler de gitti: İmrân b. el-Fadl el-Burcümî, Abdullah b. Hâzim es-Sülemî, Talha b. Abdullah b. Halef el-Huzâî, el-Mühelleb b. Ebî Sufra, Hanzala b. Arade, Rebîa b. Hanzala kabilesinden Ebû Huzzâbe el-Velid b. Nahik, Huzeyl kabilesinin müttefiki olan Yahyâ b. Ya‘mer el-Advanî ve Basra’nın süvari ve ileri gelenlerinden büyük bir topluluk.

Selm b. Ziyad, Yezid b. Muâviye’den Ubeydullah b. Ziyad’a hitaben yazılmış bir mektup getirmişti. Bu mektupta iki bin kişilik bir birlik seçmesi isteniyordu. Bazıları ise bu sayının altı bin olduğunu rivayet etmiştir. Selm, ileri gelenleri ve süvarileri seçti. Bazı insanlar cihada katılmak istediler ve kendilerini de almasını istediler. Selm’in ilk almak istediği kişi Hanzala b. Arade idi. Ubeydullah ise onu bırakmasını istedi. Selm, “Bırak aramızda seçim yapsın. Seni seçerse senindir; beni seçerse benimdir.” dedi. Hanzala Selm’i seçti.

Halk Selm’e konuşarak kendilerini yazdırmak istedi. Sıla b. Eşyem el-Adevî de asker yazım yerine gitti. Kâtib ona, “Ey Ebû’s-Sahbâ (yani Sıla b. Eşyem), adını yazayım mı? Bu savaş ve fazilet bulunan bir seferdir.” derdi. O ise, “Allah’ın hükmünü beklerim.” diye cevap verirdi. İnsanların yazılması işi tamamlandığında hâlâ bekliyordu. Karısı Muâze bt. Abdullah el-Adeviyye ona, “Adını yazdıracak mısın?” diye sordu. O da, “Bekleyeceğim.” dedi. Sonra namaz kıldı ve Allah’tan karar istedi. Rüyasında kendisine yaklaşan bir adam gördü. Adam ona, “Çık; kazanç elde edecek, başarı kazanacak ve kurtulacaksın.” dedi. Bunun üzerine kâtibin yanına giderek, “Adımı yaz.” dedi. Kâtib, “Yazımı bitirdik; fakat seni dışarıda bırakmam.” dedi ve onunla oğlunun adını yazdı. Selm onu Yezid b. Ziyad ile birlikte gönderdi; o da Sicistan’a gitti.

Selm yola çıktı. Yanında Abdullah b. Osman b. Ebî’l-Âs es-Sekafî’nin kızı Ümmü Muhammed de vardı. Nehrin ötesine götürülen ilk Arap kadını oydu.

Mesleme b. Muhârib ve Ebû Hafs el-Ezdî - Osman b. Hafs el-Kirmanî rivayet ettiğine göre: Horasan valileri seferlere çıktıklarında, kış gelince Marv eş-Şâhicân’a dönerlerdi. Müslümanlar çekilince Horasan kralları, Harezm yakınlarında Horasan’daki bir şehirde toplanır, birbirleriyle anlaşma yaparlardı: birbirlerine saldırmayacaklar, kimse kimseyi tahrik etmeyecek ve işlerini birbirleriyle danışarak yürüteceklerdi. Müslümanlar kumandanlarından o şehre akın yapılmasını isterlerdi; fakat onlar bunu reddederlerdi. Selm Horasan’a gelince sefere çıktı ve kışı sefer yaptığı yerde geçirdi.

El-Mühelleb b. Ebî Sufra, Selm’den kendisini o şehre göndermesini ısrarla istedi. Selm onu altı bin kişiyle gönderdi. Başka bir rivayette dört bin kişi olduğu da söylenir. Şehir halkını kuşattı ve kendisine boyun eğmelerini istedi. Onlar ise onunla barış yapmak istediler ve canlarının bağışlanması karşılığında fidye ödeyeceklerini söylediler. O da kabul etti. Yirmi milyon dirhem karşılığında onunla barış yaptılar. Barış şartlarından biri de onlardan ticaret malları almasıydı. Büyükbaş hayvanları yarı fiyatına, binek hayvanlarını yarı fiyatına ve tabaklanmamış derileri yarı fiyatına aldı. Onlardan aldığı şeylerin değeri elli milyon dirheme ulaştı. Bu yüzden el-Mühelleb, Selm’in yanında büyük itibar kazandı. Selm bunlardan hoşuna gidenleri seçti ve Marv’ın Farslı valisi ile birlikte Yezid’e gönderdi; bu iş için bir heyet de gönderdi.

Mesleme ve İshak b. Eyyub rivayet ettiğine göre: Selm, karısı Ümmü Muhammed bt. Abdullah ile birlikte Semerkant üzerine sefere çıktı. Karısı orada bir oğlan doğurdu. Ona Suğdî adını verdi.

Ali b. Muhammed el-Medâinî - el-Hasan b. Raşid el-Cüzcânî - Huzâa kabilesinden bir şeyh - babası - dedesi rivayet ettiğine göre: Ben Selm b. Ziyad ile birlikte Harezm seferine katıldım. Onunla çok büyük bir mal karşılığında barış yaptılar. Sonra Semerkant’a geçti ve şehir halkı onunla barış yaptı. Karısı Ümmü Muhammed de onunla birlikteydi ve o sefer sırasında bir oğlan doğurdu. Ümmü Muhammed, Suğd hükümdarının karısından bazı süs eşyaları ödünç almak için haber gönderdi. O da tacını gönderdi. Sonra geri döndüler ve Ümmü Muhammed tacı yanında götürdü.

Bu yıl Yezid, Medine valisi Amr b. Saîd’i görevden aldı ve yerine Velid b. Utbe’yi tayin etti.

Ahmed b. Sâbit - ondan rivayet edenler - İshak b. İsa - Ebû Ma‘şer rivayet ettiğine göre: Yezid b. Muâviye, Amr b. Saîd’i Zilhicce’nin birinci günü (21 Ağustos) görevden aldı ve Medine valiliğine Velid b. Utbe’yi tayin etti. Velid, 61 ve 62 yıllarının haclarını yönetti.

Bu yıl Basra ve Kûfe valisi Ubeydullah b. Ziyad idi. Yılın sonunda Medine valisi Velid b. Utbe idi. Horasan ve Sicistan üzerinde Selm b. Ziyad yetkiliydi. Hişâm b. Hubeyre Basra kadısı, Şüreyh ise Kûfe kadısıydı.

Bu yıl içinde İbn Zübeyr, Yezid’e karşı muhalefetini ve onu reddettiğini açıkça ilan etti ve kendisine biat edildi.
Yezid’in Amr’i Görevden Alması ve Yerine el-Velid’i Tayin Etmesi: Yezid’in Amr’ı görevden almasının ve el-Velid’i tayin etmesinin sebebi ile İbn Zübeyr’in kendisine yapılan çağrıyı açıkça ilan etmesinin nedeni, Hişam (b. Muhammed el-Kelbî) – Ebû Mihnef – Abdülmelik b. Nevfel – babası rivayetine göre şöyledir:

Hüseyin öldürüldüğünde İbn Zübeyr Mekke halkı arasında ayağa kalktı ve Hüseyin’in öldürülmesinden duyduğu dehşeti dile getirdi. Özellikle Kûfe halkını damgaladı ve genel olarak Irak halkını suçladı. Allah’a hamd ve sena ettikten ve Muhammed için bereket diledikten sonra şöyle dedi:

“Irak halkı, az bir kısmı dışında, hain ve yalancıdır. Irak halkı içinde Kûfe halkı en kötüsüdür. Hüseyin’i kendilerine yardım etmesi ve kendileri üzerinde yönetimi üstlenmesi için çağırdılar. O yanlarına geldiğinde ise ona karşı ayaklandılar ve ona şunu söylediler: ya elini onların eline verip kendisiyle birlikte İbn Ziyad b. Sümeyye’nin yanına gidecek ve o da Hüseyin hakkında hükmünü verecek, ya da savaşacaktır. Allah’a yemin ederim ki o, kendisinin ve taraftarlarının çokluk karşısında az olduğunu gördü. Yüce ve ulu olan Allah kimseyi gelecekle ilgili bilgilendirmemiş olsa da onun öldürüleceği açıktı. Buna rağmen o alçak bir hayat yerine onurlu bir ölümü seçti. Allah Hüseyin’e rahmet etsin ve Hüseyin’i öldürenleri cezalandırsın. Hayatıma yemin ederim ki ona karşı çıkmaları ve itaatsizlik etmeleri, onun gibiler için bir ibret ve yasak olmalıydı. Fakat takdir edilen gerçekleşti. Allah bir şeyi isterse onu engelleyecek hiçbir şey yoktur. Hüseyin’den sonra bu insanlara mı güveneceğiz? Sözlerine mi inanacağız? Ahitlerini mi kabul edeceğiz? Hayır! Onları buna layık görmüyoruz. Allah’a yemin ederim ki onlar gece uzun süre namaz kılan, gündüz çokça oruç tutan, yönetme konusunda kendilerinden daha hak sahibi olan ve din ve üstün fazilet bakımından buna daha layık olan bir adamı öldürdüler. Allah’a yemin ederim ki o Kur’an’ı şarkıya değişmezdi; Allah korkusundan ağlamayı şarkı söylemeye değişmezdi; orucu haram içkilere değişmezdi; Allah’ı anmak için dini topluluklarda bulunmayı av peşinde koşmaya değişmezdi.”

Bununla Yezid’i kast ediyordu.

“Onlar helakle karşılaşacaklardır.”

İbn Zübeyr’in arkadaşları ona yönelerek şöyle dediler: “Ey adam! Sana biat edilmesini açıkça ilan et. Çünkü Hüseyin öldürüldüğüne göre artık bu işte seninle çekişecek kimse kalmadı.” İnsanlar ona gizlice biat ediyorlardı; o ise açıkça kendisinin Harem’de sığınma talep ettiğini söylüyordu. Onlara acele etmemelerini söyledi.

O sırada Mekke valisi Amr b. Saîd b. el-Âs idi. Hüseyin ve taraftarlarına karşı çok düşmanca idi. Buna rağmen onlara yumuşak ve nazik davranıyordu.

Yezid, İbn Zübeyr’in Mekke’de etrafında topladığı grupların bulunduğu kesinleşince Allah’a bir adak adadı: onu zincire vuracaktı. Bunun için gümüşten bir zincir gönderdi. Elçi Medine’de Mervan b. Hakem’e uğradı. Ona İbn Zübeyr için getirdiği şeyi ve yanında bulunan zinciri haber verdi. Bunun üzerine Mervan şu beyti okudu:

“Al bunu. Gerçekten bu güçlü bir adamın yolu değildir.
Aşağılanmış bir adam bile bunu kabul etmekte tereddüt eder.”

Elçi oradan ayrılarak İbn Zübeyr’in yanına gitti. Ona Mervan’ın yanından geçtiğini ve onun bu beyti okuduğunu haber verdi. İbn Zübeyr şöyle dedi:

“Hayır, Allah’a yemin ederim ki ben aşağılanan o adam olmayacağım.”

Elçiyi nazikçe geri gönderdi.

Bundan sonra İbn Zübeyr Mekke’de daha da güçlendi. Medine halkı da ona mektuplar yazdı. İnsanlar Hüseyin ortadan kaldırıldıktan sonra İbn Zübeyr ile çekişecek kimsenin kalmadığını söylüyorlardı.

Nu‘m b. Habib el-Kumisî – Hişam b. Yusuf – Ubeydullah b. Abdülkerim – Abdullah b. Ca‘fer el-Medinî rivayet ettiğine göre:

Hişam b. Yusuf bize Ubeydullah’ın rivayetindeki sözlerle aynı rivayeti Abdullah b. Mus‘ab – Musa b. Ukbe – İbn Şihab – Abdülaziz b. Mervan isnadıyla da aktardı.

Yezid b. Muâviye, İbn Itab el-Eş‘arî’yi ve Abdullah b. Mes‘ade’yi ve onların adamlarını Mekke’de Abdullah b. Zübeyr’e gönderdi. Amaç Yezid’e yapılması gereken biatin yerine getirilmesi için onu zincirle bağlamaktı. Yanlarında gümüş bir zincir ile ipek ve yün karışımı bir aba vardı.

Babam beni ve kardeşimi onlarla birlikte gönderdi ve şöyle dedi: “Yezid’in elçileri mesajı ilettiğinde onun önüne geçin ve biriniz şu beyti okusun:

‘Al bunu. Gerçekten bu güçlü bir adamın yolu değildir.
Aşağılanmış bir adam bile bunu kabul etmekte tereddüt eder.
Ey emir! Halk sana bir yol sundu.
Bu komşular arasında iğ ile örülmüş bir ağdır.
Seni halkın su taşıyıcısı iken gördüğümde
sana şöyle denildi: kovayı getir ve geri götür.’”

Elçiler mesajı ilettikten sonra ikimiz onun önüne çıktık. Kardeşim bana, “Benim için sen oku.” dedi. İbn Zübeyr beni dinledi ve şöyle dedi:

“Ey Mervan’ın oğulları! Söylediklerinizi işittim ve ne demek istediğinizi biliyorum. Babanıza şunu söyleyin:

Ben kırılması zor bir köktenim.
Zayıf kamışlar ve içi boş bitkiler en küçük rüzgârla eğildiğinde bile
ben sağlamlığımı korurum.
Talep ettiğim hak dışında hiçbir şeye yumuşak davranmayacağım,
ta ki taşı çiğneyen kişinin dişine yumuşak gelinceye kadar.”

Abdülaziz şöyle dedi: Hangisinin daha çok şaşırdığını bilmiyorum.

Ubeydullah b. Abdülkerim, Ebû Ali’nin (yani Abdullah b. Mus‘ab’ın) rivayetine dayanarak anlatısına şunu ekledi: Bu olayı Mus‘ab b. Abdullah b. Mus‘ab b. Sabit b. Abdullah b. Zübeyr’e hatırlattım. O da Ebû Ali’den aynı rivayeti işittiğini, fakat isnadını hatırlamadığını söyledi.

Hişam b. Yusuf – Halid b. Saîd – babası Saîd b. Amr b. Saîd rivayet ettiğine göre:

Amr b. Saîd insanların İbn Zübeyr’e yöneldiğini ve ona destek olmak istediklerini görünce bu işlerin sonunda kendi lehine sonuçlanacağını düşündü. Bunun üzerine arkadaşı olan Abdullah b. Amr b. el-Âs’a haber gönderdi. Abdullah Mısır’da babasıyla birlikte bulunmuş ve orada Daniel’in kitaplarını okumuştu. O sırada Kureyş onu bir âlim olarak görüyordu.

Amr b. Saîd ona şöyle sordu: “Bu adam hakkında bana ne söylersin? Emellerinin gerçekleşeceğini görüyor musun? Bana efendim (yani Yezid) hakkında da söyle. Onun durumunun nasıl sonuçlanacağını görüyorsun?”

O şöyle cevap verdi: “Efendinin, işleri başarılı olan ve ölünceye kadar krallıklarını sürdüren krallardan biri olduğunu görüyorum.”

Bundan sonra Amr b. Saîd, dışarıdan onlara karşı yumuşak ve dostça görünmesine rağmen İbn Zübeyr ve taraftarlarına karşı daha sert davranmaya başladı.

Velid b. Utbe ve onunla birlikte bulunan diğer Emevîler Yezid b. Muâviye’ye, Amr b. Saîd isterse İbn Zübeyr’i yakalayıp Yezid’e gönderebileceğini söylediler.

Bu yıl, yani 61 (680-681) yılında, Yezid Amr b. Saîd’i Hicaz valiliğinden görevden aldı ve yerine Velid b. Utbe’yi tayin etti.

Ebû Ca‘fer et-Taberî, Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî’den şöyle rivayet etti: Yezid, Amr b. Saîd b. el-Âs’ı 61 yılının Zilhicce ayının başında (21 Ağustos 681) görevden aldı. Yerine Velid b. Utbe’yi tayin etti. Velid 61 (682) yılında halkı hacda yönetti ve İbn Rabîa el-Âmirî’yi tekrar kadı yaptı.

Ahmed b. Sâbit – İshak b. İsa – Ebû Ma‘şer rivayet ettiğine göre: 61 (681) yılında Velid b. Utbe halkı hacda yönetti. Bu, tarihçiler arasında ihtilaf bulunmayan hususlardan biridir.

Bu yıl (61 / 680-681) Ubeydullah b. Ziyad hem Kûfe’nin hem Basra’nın valisiydi. Şüreyh Kûfe kadısı, Hişam b. Hubeyre Basra kadısıydı. Horasan üzerinde ise Selm b. Ziyad yetkiliydi.
Medine’den Bir Heyetin Yezid b. Muâviye’ye Gelişi: Bunun sebebi, Lut b. Yahya (Ebû Mihnef) - Abdülmelik b. Nevfel b. Müsâhik - Abdullah b. Urve (b. Zübeyr) rivayetine göre şudur:

Yezid b. Muâviye, Velid b. Utbe’yi Hicaz’a vali olarak gönderip Amr b. Saîd’i görevden alınca, Velid Medine’ye geldi ve Amr’ın birçok hizmetkârını ve mevalisini yakalayıp hapsetti. Amr onunla bu kişiler hakkında konuştu, fakat Velid onları serbest bırakmayı reddederek, “Üzülme ey Amr.” dedi. Bunun üzerine Amr’ın kardeşi Eban b. Saîd b. el-Âs ona şöyle dedi: “Amr üzülmesin mi? Eğer sen yanan bir koru tutsan, o da onu tutsa, sen bırakmadan o bırakmaz.”

Amr yola çıktı ve Medine’den iki gecelik mesafede bir yerde konakladı. Hizmetkârlarına ve mevalisine, sayıları yaklaşık üç yüz kişi idi, şöyle yazdı: “Her biriniz için bir deve, bir azık torbası ve yol takımı gönderiyorum. Develer çarşıda bağlanacaktır. Elçim size geldiğinde zindanın kapısını kırın. Sonra içinizden her biri devesini alıp binsin. Ardından benim bulunduğum yöne doğru gelin ve bana ulaşın.”

Elçisi gidip develeri satın aldı. Onları uygun şekilde hazırladı ve çarşıya bağladı. Sonra hapisteki adamlara gitti ve Amr’ın talimatını bildirdi. Onlar zindanın kapısını kırdılar, develere gidip bindiler ve Amr b. Saîd’in bulunduğu yöne doğru yola çıktılar; sonunda ona ulaştılar.

Amr b. Saîd, Yezid’in yanına gidip huzuruna girince, Yezid onu iyi karşıladı ve yakınına oturttu. Sonra onu beceriksizlikle suçladı; çünkü Yezid’in İbn Zübeyr hakkında kendisine verdiği emirleri yerine getirmemişti. Amr ise yalnızca kendi istediğini yapmıştı. Şöyle cevap verdi:

“Emîrü’l-Mü’minîn, orada bulunan kişi, orada bulunmayanın göremediğini görür. Mekke ve Medine halkının çoğunluğu İbn Zübeyr’e meylediyordu; onu destekliyor ve ona rıza gösteriyorlardı. Gizli ve açık şekilde birbirlerini ona çağırıyorlardı. Eğer onunla mücadeleye girişseydim, bu insanlarla birlikte ona karşı koyacak kadar güçlü bir ordum olmazdı. O bana karşı tedbirli ve benden sakınır durumdayken, ben de ona görünürde yumuşaklık ve dostluk gösteriyordum ki fırsat bulup ona saldırayım. Bununla birlikte onu birçok şeyden alıkoydum ve engelledim; eğer bunları ona bıraksaydım, bunlar ancak onun işine yarardı. Mekke yollarına ve sokaklarına adamlar yerleştirdim. Adamlarım, Mekke’ye girmek isteyen hiç kimseyi adı, babasının adı, Allah’ın yeryüzünün hangi bölgesinden geldiği, ne getirdiği ve ne istediği yazılmadan içeri sokmuyorlardı. Eğer gelen kişi İbn Zübeyr’in taraftarlarından ve ona gelmekte olduğunu düşündüğüm kimselerden ise, onu küçük düşürülmüş olarak geri gönderiyordum. Şüphe etmediğim biriyse geçmesine izin veriyordum. Şimdi ise sen Velid’i gönderdin. Belki onun işi ve etkisi sayesinde benim senin işinde gösterdiğim gayreti ve sana verdiğim samimi öğüdü anlarsın. Allah senin adına iş görsün ve düşmanını alçaltsın, ey Emîrü’l-Mü’minîn.”

Yezid şöyle dedi: “Sen, aleyhinde söz taşıyan ve beni sana karşı kışkırtanlardan daha doğrusun. Sen benim güvendiğim, yardımını umduğum, bozuk işleri düzeltmek, önemli görevleri üstlenmek ve büyük meselelerin içyüzünü ortaya çıkarmak için yanında tutacağım kişilerdensin.”

Amr şöyle dedi: “Emîrü’l-Mü’minîn, senin otoriteni güçlendirmeye, düşmanını zayıflatmaya ve sana karşı gelenlere sert davranmaya benden daha layık kimse yoktur.”

Velid, İbn Zübeyr’i aramaya koyuldu; fakat onun tedbirli olduğunu ve ele geçirilemediğini gördü.

Nejde b. Âmir el-Hanefî, Hüseyin öldürüldükten sonra Yemâme’de isyan etti. İbn Zübeyr de isyan etti.

Hac sırasında Velid, Arafat’tan dönüşü yönetti ve halkın genel topluluğu onunla birlikte hareket etti. İbn Zübeyr kendi taraftarlarıyla vakfeye durdu, Nejde de kendi taraftarlarıyla vakfeye durdu. Sonra İbn Zübeyr kendi taraftarlarıyla hareket etti, Nejde de kendi taraftarlarıyla hareket etti. Bu üç gruptan hiçbiri diğerinin yürüyüşüne katılmadı. Nejde, İbn Zübeyr ile o kadar sık buluştu ki insanlar ona biat edeceğini düşündüler.

Sonra İbn Zübeyr, Velid b. Utbe’nin otoritesine karşı bir hile kurdu. Yezid b. Muâviye’ye şöyle yazdı:

“Bize öyle bir adam gönderdin ki bizi doğru bir duruma yöneltmiyor ve akıllıların öğüdünü dinlemiyor. Eğer bize yumuşak huylu ve nazik tavırlı bir adam gönderseydin, zor görünen işlerin kolaylaşacağını ve dağınık olanın birleşeceğini umardım. Bunu düşün; bunda seçkinlerimiz ve halkımız için fayda vardır. Selam sana.”

Bunun üzerine Yezid b. Muâviye, Velid’e haber göndererek onu görevden aldı ve yerine Osman b. Muhammed b. Ebû Süfyan’ı gönderdi.

Ebû Mihnef - Abdülmelik b. Nevfel b. Müsâhik - Humeyd b. Hamza, Benî Ümeyye’nin mevlası, rivayet ettiğine göre:

Tecrübesiz, işlerden anlamayan, yaşın öğrettiği şeyleri öğrenmemiş, deneyimle eğitilmemiş, görevinin ve makamının gereklerini neredeyse hiç kavrayamayan genç bir adam geldi. Medine halkından bir heyeti Yezid’e gönderdi. Bu heyetin içinde Abdullah b. Hanzala el-Gasîl el-Ensârî, Abdullah b. Ebî Amr b. Hafs b. el-Muğîre el-Mahzûmî, el-Münzir b. ez-Zübeyr ve Medine’nin ileri gelenlerinden birçok kişi vardı.

Bunlar Yezid b. Muâviye’nin yanına geldiler. Yezid onlara iyi davrandı, cömertçe ikramlarda bulundu ve hediyeler verdi. Sonra oradan ayrıldılar. Heyettekilerin hepsi Medine’ye döndü; yalnızca el-Münzir b. ez-Zübeyr geri dönmedi. O, Basra’daki Ubeydullah b. Ziyad’ın yanına gitti. Yezid ona yüz bin dirhem hediye vermişti.

Heyet üyeleri Medine’ye döndüklerinde halkın arasında ayağa kalktılar ve Yezid’e açıkça lanet edip onu kötülediler. Şöyle dediler:

“Biz öyle bir adamın yanından geldik ki onun dini yoktur; şarap içer, ud çalar, şarkıcı kadınlarla vakit geçirir, köpeklerle oynar ve gecelerini eşkıyalarla ve gençlerle sohbet ederek geçirir. Sizi şahit tutuyoruz ki biz ondan uzaklaşıyoruz.”

Halk da onları izledi.

Lut b. Yahya (Ebû Mihnef) - Abdülmelik b. Nevfel b. Müsâhik rivayetine göre:

İnsanlar Abdullah b. Hanzala el-Gasîl’in etrafında toplandılar ve ona biat ettiler; kendileri üzerinde yetkiyi ona verdiler.

Lut (b. Yahya Ebû Mihnef) - Muhammed b. Abdülaziz b. Ömer b. Abdürrahman b. Avf rivayet ettiğine göre:

El-Münzir, Yezid b. Muâviye’nin yanından dönüp Basra’daki Ubeydullah b. Ziyad’a gitti. Ubeydullah ona cömert ve misafirperver davrandı; çünkü el-Münzir, Ziyad’ın dostlarından biriydi. Sonra Yezid b. Muâviye’den Ubeydullah’a bir mektup geldi. Bu mektupta Yezid, Medine’deki taraftarlarının durumunu ona bildiriyor ve el-Münzir’i bağlayıp hapsetmesini, Yezid’in onun hakkındaki emri gelinceye kadar da öyle tutmasını emrediyordu.

Ubeydullah, el-Münzir misafiri olduğu için bu emri yerine getirmekte isteksiz davrandı. Onu çağırdı, mektubu okudu ve ona anlattı. Sonra şöyle dedi:

“Sen Ziyad’a dostluk etmiş birisin ve şimdi de benim misafirimsin. Ben bu işin tamamında güzel davranmak istediğim için sana iyilik yapıyorum. İnsanlar benim yanımda toplandığında ayağa kalk ve, ‘Ülkeme gitmeme izin ver.’ de. Ben de, ‘Hayır, yanımda kal; sana bol, cömert ve övgüye değer bir muamele göstereceğim.’ diyeyim. Sen de, ‘Benim bir mülküm ve işim var, gitmem gerekiyor; bana izin ver.’ de. Bunun üzerine ben de sana izin vereyim. Sonra ailene katılırsın.”

İnsanlar Ubeydullah’ın yanında toplandığında, el-Münzir ayağa kalktı ve gitmek için izin istedi. Ubeydullah, “Hayır, yanımda kal; sana bol, cömert ve övgüye değer bir muamele göstereceğim.” dedi. El-Münzir de, “Benim bir mülküm ve işim var, gitmem gerekiyor; bana izin ver.” dedi. Bunun üzerine Ubeydullah ona izin verdi. O da yola çıktı ve Hicaz’a ulaştı. Orada Medine halkına katıldı ve Yezid’e karşı halkı kışkırtanlardan biri oldu.

O sırada söyledikleri arasında şu da vardı:

“Allah’a yemin ederim ki Yezid bana yüz bin dirhem hediye verdi; fakat bana yaptığı bu iyilik, onun hakkında size doğruyu söylememe engel olmayacaktır. Allah’a yemin ederim ki o şarap içer ve öyle sarhoş olur ki namazı bile kaçırır.”

El-Münzir, arkadaşlarının söylediklerine benzer hatta daha ağır sözlerle Yezid’i kötüledi.

Saîd b. Amr Kûfe’de şöyle diyordu: Yezid b. Muâviye, el-Münzir’in söylediklerinden haberdar oldu ve şöyle dedi:

“Allah’ım! Ben ona övgüye değer ve cömertçe davrandım. Sonra o da gördüğün şeyi yaptı. Onu yalanı ve akrabaları birbirine düşürmesi sebebiyle sen hatırla.”

Ebû Mihnef - Saîd b. Zeyd Ebû Mütehâlim rivayet ettiğine göre:

Yezid b. Muâviye, Nu‘man b. Beşîr el-Ensârî’yi çağırdı ve şöyle dedi:

“Git, Medine halkına ve kendi kavmine ulaş; onları niyetlendikleri şeyden yumuşaklıkla vazgeçir. Eğer bu konuda ayağa kalkmazlarsa, diğer insanlar bana karşı çıkmaya cesaret edemezler. Benim soyumdan da bu fitnede ayağa kalkmak istemeyenler var; çünkü helakten korkuyorlar.”

Nu‘man b. Beşîr yola çıktı ve kendi kavmine gitti. Halkı toplayıp onlara itaati ve birliğe bağlı kalmayı emretti; fitneye karşı onları uyardı. Onlara şöyle dedi:

“Sizin Şamlılara karşı koyacak gücünüz yoktur.”

Bunun üzerine Abdullah b. Mutî şöyle dedi:

“Nu‘man, birliğimizi bölmene ve Allah’ın düzene koyduğu işlerimizi bozmanına ne sebep oluyor?”

Nu‘man şu cevabı verdi:

“Allah’a yemin ederim ki sizin çağırdığınız şeyin, yani iç savaşın gerçekleştiğini, adamların atlarına binip karşı tarafın başlarına ve yüzlerine darbeler indirdiğini görür gibiyim. Ölüm değirmeni iki taraf arasında dönecek. Seni de katırına binmiş, yüzünü Mekke tarafına çevirmiş, şu zavallı insanları, yani Ensar’ı, mahallelerinde, mescitlerde ve evlerinin kapılarında öldürülmek üzere geride bırakmış olarak görüyor gibiyim.”

İnsanlar ona yüklendiler, o da oradan ayrıldı. Allah’a yemin olsun ki, dediği aynen gerçekleşti.

Bu yıl Velid b. Utbe hacda halka önderlik etti. Irak ve Horasan’daki valiler de bu yıl, yani 62 (681-682) yılında, 61 (680-681) yılı için zikrettiğim valilerin aynısıydı.

Bu yıl, yani 62 (682) yılında, rivayet edildiğine göre Muhammed b. Abdullah b. Abbas doğdu.
Altmış Üçüncü Yıl Olayları: 63 yılında meydana gelen olaylardan biri, Medine halkının Yezid b. Muâviye’nin valisi Osman b. Muhammed b. Ebû Süfyan’ı Medine’den çıkarması, Yezid b. Muâviye’yi açıkça reddetmesi ve Medine’de bulunan Benî Ümeyye mensuplarını kuşatmasıydı.

Hişâm b. Muhammed (el-Kelbî) – Ebû Mihnef – Abdülmelik b. Nevfel b. Müsâhik – Habîb b. Kurre’ye göre:

Medine halkı, Yezid b. Muâviye’yi görevden almak için Abdullah b. Hanzala el-Gasîl’e biat edince, Medine’de bulunan Osman b. Muhammed b. Ebû Süfyan’a, Benî Ümeyye’ye, onların mevalisine ve onların görüşünü benimseyen Kureyşlilere saldırdılar. Bunların sayısı yaklaşık bin kişiydi. Topluca çıkıp Mervân b. Hakem’in evine geldiler. Halk onları orada sembolik bir kuşatma altına aldı.

Benî Ümeyye, Habîb b. Kurre’yi çağırdı. Onu çağıranlar Mervân b. Hakem ve Amr b. Osman b. Affân’dı. İşleri düzenleyen kişi Mervân’dı. Osman b. Muhammed b. Ebû Süfyan ise henüz görüş ve tecrübesi olmayan genç bir delikanlıydı.

Abdülmelik b. Nevfel – Habîb b. Kurre’ye göre:

Mervân’ın yanındaydım. O ve Benî Ümeyye’den bir grup, Yezid b. Muâviye’ye götürmem için bir mektup yazdılar. Abdülmelik b. Mervân benimle birlikte Seniyyetü’l-Vedâ’ya kadar geldi. Orada mektubu bana verdi ve şöyle dedi:
“Gitmek için sana on iki gün, dönmek için de on iki gün veriyorum. Yirmi dört gün sonra burada benimle buluş. Allah dilerse seni bu vakitte burada oturur halde beklerken bulacağım.”

Mektupta şöyle yazıyordu:
“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla… Biz Mervân b. Hakem’in evinde kuşatma altındayız. Temiz su bize ulaştırılmıyor ve üzerimize çakıl taşları atılıyor. Yardım! Yardım!”

Habîb b. Kurre anlatmaya devam etti:

Mektubu alıp yola çıktım ve sonunda Yezid’e ulaştım. Bir sandalyede oturuyordu; ayakları içi su dolu pirinç bir leğenin içindeydi. Ayaklarında ağrı vardı. Rivayete göre gut hastalığı vardı. Mektubu okudu ve sonra şöyle bir beyit okudu:

“Tabiatımın bir parçası olan yumuşaklığı değiştirdiler.
Bu yüzden halkıma karşı yumuşaklık yerine sertliği tercih ettim.”

Sonra sordu:
“Medine’de Benî Ümeyye ve onların mevalisi bin kişi değil mi?”

Ben:
“Evet, Allah’a yemin olsun ki daha da fazladır.” dedim.

Bunun üzerine şöyle dedi:
“Bir gün içinde bir saat bile savaşamadılar mı?”

Ben cevap verdim:
“Müminlerin emiri, bütün halk onlara karşı birleşti. Böyle bir topluluğa karşı koyacak güçleri yoktu.”

Yezid, Amr b. Saîd’i çağırdı. Mektubu ona okuttu ve durumu anlattı. Ona insanların başına geçip Medine’ye gitmesini emretti. Amr şöyle cevap verdi:

“Ben o şehri senin için sağlam bir şekilde yönetmiştim ve işlerini senin adına kontrol altında tutuyordum. Şimdi Kureyş kanının yere dökülmesi söz konusu olunca bundan sorumlu olmak istemiyorum. Benden daha az ilişkili olan biri bu işi üstlensin.”

Habîb b. Kurre anlatmaya devam etti:

Yezid beni bir mektupla birlikte o sırada hasta ve zayıf bir yaşlı olan Müslim b. Ukbe el-Murrî’ye gönderdi. Mektubu ona verdim, okudu. Bana haberleri sordu, ben de anlattım. Sonra Yezid’in sorduğu sorunun aynısını sordu:

“Medine’de Benî Ümeyye, mevalileri ve destekçileri bin kişi değil mi?”

“Evet.” dedim.

Şöyle dedi:
“Bir gün içinde bir saat bile savaşamadılar mı? Bunlar kendi düşmanlarına karşı savaşmaya ve otoritelerini güçlendirmeye çalışmadıkça yardımı hak etmiyorlar.”

Sonra Yezid’in yanına gitti ve şöyle dedi:

“Ey Müminlerin Emiri! Bu adamlara yardım etme, çünkü onlar değersizdir. Bir gün, yarım gün hatta bir saat bile savaşamadılar mı? Onları kendi düşmanlarına karşı savaşmaya ve otoritelerini güçlendirmeye çalışıncaya kadar bırak. O zaman içlerinden hangisinin sana itaatte sebat edeceği, hangisinin gevşeyeceği ortaya çıkar.”

Yezid şöyle dedi:
“Yazıklar olsun sana! Onlar olmadan hayatın hayrı olmaz. Git! Yaptıklarını bana bildir. İnsanları topla ve onlarla birlikte yola çık.”

Bunun üzerine onun tellalı şöyle ilan etti:

“Hicaz’a doğru yola çıkın! Maaşlarınız eksiksiz verilecek ve her birinize derhal yüz dinar verilecektir.”

Bunun üzerine on iki bin kişi gönüllü oldu.

İbn Humeyd – Cerîr – el-Muğîre’ye göre:

Yezid, İbn Mercâne’ye şöyle yazdı:
“İbn Zübeyr’e saldır.”

O şu cevabı verdi:
“Hayır! O günahkâr için iki işi bir arada yapmam: Peygamberin oğlunu öldürmek ve Allah’ın evine saldırmak.”

Mercâne doğru sözlü bir kadındı. Ubeydullah Hüseyin’i öldürdükten sonra ona şöyle derdi:

“Yazıklar olsun sana! Ne yaptın? Ne büyük bir suç işledin!”

Habîb b. Kurre’nin rivayetine göre anlatım tekrar devam eder:

Belirlenen zamanda veya biraz sonrasında Abdülmelik b. Mervân ile buluşmak üzere geri döndüm. Onu bir ağacın altında, üzerine bir aba sarınmış halde otururken buldum. Ona olanları anlattım. Haber hoşuna gitti. Sonra birlikte Mervân’ın evine, Benî Ümeyye’nin bulunduğu topluluğun yanına girdik. Onlara getirdiğim haberleri anlattım; onlar da Allah’a hamd ettiler.

Abdülmelik b. Nevfel bize, Habîb’in on gün içinde geri döndüğünü bildirdi.

Habîb şöyle anlattı:

Oradan ayrılmadan önce Yezid b. Muâviye’nin süvarileri denetlemek için dışarı çıktığını gördüm. Belinde kılıç vardı ve Arap yayıyla dayanıyordu. Onu şu beyitleri okurken duydum:

“Ebû Bekir’e söyle:
Geceler geçip insanlar Vâdî’l-Kurâ’ya indiğinde,
Olgun ve genç yirmi bin kişiyi görürsen,
Onların bir sarhoş tarafından mı toplandığını sanırsın?
Yoksa uykuyu kendinden uzaklaştırmış uyanık bir adam tarafından mı toplandılar?”

Ben hak yoldan sapan bir adam hakkında hayret ediyorum, gerçekten hayret ediyorum.
Dinde hile yapan, asil insanlara iftira atan bir adam hakkında.

Abdülmelik b. Nevfel’in rivayetine göre, bu ordu Yezid tarafından Müslim b. Ukbe’nin komutası altında gönderildi. Yezid ona şöyle demişti:

“Eğer sana bir şey olursa yerine Hüseyin b. Numeyr es-Sekûnî’yi tayin et.”

Ayrıca ona şu talimatı verdi:

“Medine halkına üç gün süre tanı. Taleplerini kabul ederlerse mesele yok. Aksi halde onlarla savaş. Onları yendiğinde şehri üç gün boyunca yağmalamaya izin ver. Bulunan mallar, gümüş paralar, silahlar ve yiyecekler orduya aittir. Üç gün geçince halktan çekil. Ali b. Hüseyin’i ara; onu koru, ona iyi davran ve yanında tut. O onların karıştığı işlere karışmamıştır. Bana onun mektubu gelmiştir.”

Yezid’in Müslim b. Ukbe’ye onun hakkında verdiği bu talimatı herkes bilmiyordu. Nitekim Benî Ümeyye Şam’a giderken Mervân’ın malları ve eşi Âişe bint Osman b. Affân — ki o Abân b. Mervân’ın annesiydi — Ali b. Hüseyin’e emanet edilmişti.

Muhammed b. Sa‘d – Muhammed b. Ömer (el-Vâkıdî)’ye göre:

Medine halkı Osman b. Muhammed’i Medine’den çıkardığında, Mervân b. Hakem İbn Ömer’den ailesini yanında saklamasını istedi. İbn Ömer bunu reddetti. Bunun üzerine Mervân Ali b. Hüseyin ile konuştu ve şöyle dedi:

“Ey Ebû’l-Hasan, aramızda akrabalık vardır. Kadınlarımı senin kadınlarının yanında tut.”

Ali b. Hüseyin bunu kabul etti. Mervân kadınlarını onun yanına gönderdi. Ali b. Hüseyin de kendi kadınlarıyla birlikte Mervân’ın kadınlarını alıp Yenbu‘ya götürdü. Mervân, Ali b. Hüseyin’e hem bu iyiliği hem de aralarındaki eski dostluk sebebiyle minnettar kaldı.

Rivayet tekrar Ebû Mihnef – Abdülmelik b. Nevfel’in rivayetine döner:

Müslim b. Ukbe orduyla ilerledi. Medine halkı onun geldiğini duyunca yanlarında bulunan Benî Ümeyye’ye saldırdılar ve onları Mervân’ın evinde kuşattılar. Şöyle dediler:

“Allah’a yemin ederiz ki sizi yenip başlarınızı kesmedikçe veya Allah adına bize söz verip yemin etmedikçe sizi bırakmayacağız. Bize zarar vermeyeceğinize, savunmamızdaki boşlukları düşmanlara göstermeyeceğinize ve bize karşı bir düşmana yardım etmeyeceğinize dair söz verin. Bu şartla size zarar vermekten vazgeçer ve şehrimizden çıkmanıza izin veririz.”

Onlar bu şartları kabul edip Allah adına söz ve yemin verdiler. Bunun üzerine Medine’den çıkarıldılar ve eşyalarıyla birlikte şehirden ayrıldılar. Daha sonra Vâdî’l-Kurâ’da Müslim b. Ukbe ile karşılaştılar.

Âişe bint Osman b. Affân ise Tâif’e doğru yola çıktı. Yolda Ali b. Hüseyin’in yanından geçti. O, Medine dışındaki bir mülkünde kalıyordu ve onların işlerine karışmak istemediği için şehirden uzak durmuştu. Ona oğlunu — Abdullah’ı — Tâif’e götürmesini rica etti. O da Abdullah’ı Tâif’e götürdü ve Medine halkının işleri sona erinceye kadar orada kaldı.

Benî Ümeyye, Vâdî’l-Kurâ’da Müslim b. Ukbe’ye ulaşınca, o önce Amr b. Osman b. Affân’ı çağırdı ve şöyle dedi:

“Bana geride bıraktığınız durum hakkında bilgi ver ve bana öğüt ver.”

Amr şöyle cevap verdi:

“Bunun hakkında sana bilgi veremem. Çünkü bize savunmalarındaki boşlukları açıklamayacağımıza ve bir düşmana yardım etmeyeceğimize dair Allah adına söz verdirildi.”

Bunun üzerine Müslim b. Ukbe onu azarladı ve şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki Osman’ın oğlu olmasaydın başını keserdim! Allah’a yemin ederim ki bundan sonra bir Kureyşliyi asla affetmeyeceğim!”

Amr b. Osman arkadaşlarının yanına döndü ve kendisine yapılan muameleyi anlattı.

Mervân b. Hakem oğluna şöyle dedi:

“Benden önce içeri gir. Belki seninle yetinir.”

Abdülmelik içeri girdi. Müslim b. Ukbe ona şöyle dedi:

“Gel, sende ne haber var? Bana halk hakkında bilgi ver ve durumu nasıl görüyorsun?”

Abdülmelik şöyle dedi:

“Bence yanındaki orduyla birlikte Medine’ye giden bu yolu kullanmamalısın. Aşağıdaki hurmalıklara geldiğinde orada dur. Ordun hurma ağaçlarının gölgesinde kalır ve hurmalarından yer. Gece olunca ordu içinden nöbetçiler belirle. Sabah namazını kılınca ilerle. Medine’yi solunda bırak ve doğudan Harre tarafından dolaşarak onlara doğru gel. Böylece onlarla yüz yüze gelirsin. Onlar sana yöneldiğinde doğu onların önünde olacak. Güneş doğduğunda ışık senin askerlerinin omuzlarına vurur ve onlara zarar vermez; fakat Medinelilerin yüzlerine vurur, sıcaklığı onlara zarar verir. Sen doğudan geldiğin sürece onlar miğferlerinizin, mızraklarınızın, kılıçlarınızın ve zırhlarınızın parıltısını görürler. Ama onlar batıdan geldikleri sürece siz onların silahlarının parıltısını göremezsiniz. Sonra onlarla savaş ve Allah’tan yardım iste. Çünkü onlar imama karşı gelmiş ve cemaat birliğinden ayrılmışlardır.”

Bunun üzerine Müslim b. Ukbe şöyle dedi:

“Allah babana rahmet etsin! Ona ne büyük bir evlat doğmuş! Seni doğurduğunda kendisine bir halef doğduğunu görmüş.”

Sonra Mervân içeri girdi. Müslim b. Ukbe sordu:

“Ne var?”

Mervân dedi:

“Abdülmelik sana gelmedi mi?”

Müslim cevap verdi:

“Abdülmelik ne büyük adam! Kureyş’ten onun gibi biriyle pek az konuştum.”

Mervân şöyle dedi:

“Abdülmelik ile karşılaştığında benimle karşılaşmış oldun.”

Müslim b. Ukbe, Abdülmelik’in söylediği yere gidinceye kadar orduyla ilerledi. Orada onun söylediği gibi yaptı. Sonra Harre’ye ilerledi ve orada durdu.

Doğudan onlara doğru gelmişti. Müslim b. Ukbe Medine halkına şöyle seslendi:

“Ey Medine halkı! Müminlerin emiri Yezid b. Muâviye sizin İslam’ın kaynağı olduğunuzu söylüyor. Ben kanınızı dökmek istemiyorum. Size üç gün süre veriyorum. Kim hatasından döner ve hakka dönerse bunu kabul ederiz. Ben de sizi bırakıp Mekke’de bulunan hak yoldan sapmış adamın üzerine giderim. Eğer kabul etmezseniz, size yapacağımız muamelede mazur oluruz.”

Bu olay zilhicce 64 yılında olarak kaydedilmiştir; fakat bu bir hatadır. Çünkü Yezid, Rebîülevvel 64 yılında ölmüştür. Harre Savaşı çarşamba günü, zilhicce 63’ün 28’inde (27 Ağustos 683) gerçekleşmiştir.

Üç gün geçince Müslim b. Ukbe şöyle dedi:

“Ne yapacaksınız? Barış mı yapacaksınız yoksa savaş mı?”

Onlar cevap verdiler:

“Hayır, savaşacağız.”

O şöyle dedi:

“Bunu yapmayın. İtaate dönün. Biz de silahlarımızı ve gücümüzü Mekke’de bulunan, etrafında sapkınların ve günahkârların toplandığı o adamın üzerine yöneltelim.”

Medineliler şöyle bağırdılar:

“Ey Allah’ın düşmanları! Allah’a yemin ederiz ki onların yanına geçmek isterseniz sizi bırakmayız; sizinle savaşırız. Allah’ın kutsal evine gidip oradakileri korkutmanıza, orada günah işlemenize ve onun hürmetini çiğnemenize izin vermeyiz. Hayır, Allah’a yemin olsun ki buna izin vermeyeceğiz.”

Medine halkı, Medine’nin bir kenarındaki hendeği kullanmıştı. Büyük bir topluluk orada mevzilenmişti. Onların başında, Abdurrahman b. Avf ez-Zührî’nin yeğeni olan Abdurrahman b. Ezher b. Avf b. Abd Avf vardı. Abdullah b. Mutî, Medine’nin kenarındaki başka bir bölümün başındaydı. Ma‘kıl b. Sinan el-Eşcaî de Medine’nin kenarındaki bir başka bölümün kumandanıydı. Bütün ordularının başkumandanı ise en büyük ve en kalabalık birliğin başında bulunan Abdullah b. Hanzala el-Gasîl el-Ensârî idi.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî - Avâne b. el-Hakem el-Kelbî’ye göre, Abdullah b. Mutî, Medine halkı arasında Kureyş’in başındaydı. Abdullah b. Hanzala el-Gasîl Ensar’ın başındaydı. Ma‘kıl b. Sinan ise muhacirlerin başındaydı.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî - Ebu Mihnef - Abdülmelik b. Nevfel’e göre, Müslim b. Ukbe yanındaki bütün kuvvetlerle birlikte yola çıktı. Harre tarafından ilerledi ve Kûfe yolu üzerinde çadırını kurdu. Sonra süvarileri İbn Gasîl’in üzerine gönderdi. İbn Gasîl, yanındaki piyadelerle birlikte süvarilere saldırdı ve süvarileri bozguna uğrattı. Onlar Müslim’in yanına geri döndüler. Müslim, piyadelerle birlikte onların önüne dikildi ve onlara bağırdı. Bunun üzerine tekrar dönüp şiddetle çarpıştılar.

Fadl b. Abbas b. Rebîa b. el-Hâris b. Abdülmuttalib, Abdullah b. Hanzala el-Gasîl’in yanına geldi ve yaklaşık yirmi süvariyle birlikte onun yanında güzel ve şiddetli bir şekilde savaştı. Abdullah’a şöyle dedi: “Yanındaki süvarilere emret de yanıma gelsinler ve benimle birlikte mevzilensinler. Ben saldırınca onlar da saldırsınlar. Allah’a yemin ederim ki Müslim’e ulaşıncaya kadar durmayacağım; ya onu öldürürüm ya da ben öldürülürüm.” Abdullah b. Hanzala, Ensar’dan Benî el-Eşhel kabilesinden Abdullah b. ed-Dahhâk’a, süvarilere Fadl b. Abbas’ın yanına geçmelerini ilan etmesini emretti. Abdullah b. ed-Dahhâk bunu onların arasında ilan etti ve onları Fadl’a kattı. Süvariler onun etrafında toplanınca Suriyelilere saldırdı; onlar da bozguna uğradılar. Arkadaşlarına şöyle seslendi: “Onların ne kötü bir şekilde geri çekildiklerini görmüyor musunuz? Tekrar saldırın, anam babam size feda olsun! Allah’a yemin ederim ki kumandanlarını görürsem onu öldürürüm yahut ben öldürülürüm. Bir süre sabretmenin ardından sevinç gelir. Zafer de ancak sabırdan sonra gelir.”

Ardından saldırdı, arkadaşları da onunla birlikte saldırdı. Suriye süvarileri, yanında diz çökmüş halde halka mızrak doğrultan yaklaşık beş yüz piyade bulunan Müslim b. Ukbe’den ayrılmış oldu. Fadl b. Abbas, Müslim’in sancağına doğru ilerledi; maksadı sancaktarın başına vurmak idi. Adam miğfer takmıştı, fakat Fadl miğferi yardı ve kafatasını parçaladı. Adam ölü olarak yere düştü. Fadl, “Ben Abdülmuttalib’in oğluyum!” diye bağırdı. Müslim’i öldürdüğünü sanmış ve, “Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki halkın zorbasını öldürdüm!” demişti. Müslim ona, “Kalçan hendeği ıskaladı” diye takıldı. Çünkü o sancaktar, Rûmî adında cesur bir kölesiydi. Müslim sancağını aldı ve şöyle bağırdı: “Ey Şamlılar! Bu, dinlerini savunmak ve imamlarının zaferini güçlendirmek isteyen insanların savaşı mı? Allah bugünden sonraki savaşınızı çirkin kılsın! Bu, kalbime ne kadar ağır, ruhuma ne kadar sıkıcı! Allah’a yemin ederim ki bunun karşılığında hiçbir şey elde edemeyeceksiniz; çünkü maaşlarınızdan mahrum kalacaksınız ve en uzak sınır boylarına gönderileceksiniz. Bu sancağın arkasından saldırın. Paçalarınızı sıvamazsanız Allah yüzlerinizi kedere boğsun!”

Sonra sancağı alıp ilerledi; bu sırada piyadeler de sancağın önünde saldırdılar. Fadl b. Abbas yere serildi ve öldürüldü. Onunla Müslim b. Ukbe’nin çadır ipleri arasında yalnızca on arşın kadar mesafe vardı. Zeyd b. Abdurrahman b. Avf ve İbrahim b. Nuaym el-Adevî de onunla birlikte öldürüldü. Medine halkından çok sayıda piyade de onlarla beraber öldü.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî - Avâne’den gelen başka bir rivayete göre, Müslim b. Ukbe savaş günü hastaydı. İki saf arasına bir tahtırevan ve bir sandalye konulmasını emretti. Sonra şöyle dedi: “Ey Şamlılar! Kumandanınız için savaşın, yoksa çekilin.” Onlar ilerlediler. Medinelilerin her bir birliğine yöneldiklerinde onları bozguna uğrattılar. Çok geçmeden karşılarındaki saflar dönüp kaçtı. Sonra Abdullah b. Hanzala’ya yöneldiler ve onunla çok şiddetli bir savaş yaptılar. Hâlâ savaşmak isteyen birlikler Abdullah b. Hanzala’nın etrafında toplandılar. Şiddetli bir savaş verdiler. Fadl b. Abbas b. Rebîa, Medine halkının ileri gelenleri ve süvarilerinden bir grupla birlikte, hasta halde tahtırevanında bulunan Müslim b. Ukbe’ye doğru saldırdı. Müslim, “Beni kaldırın ve safların içine koyun!” diye bağırdı. Onu taşıyıp çadırının önünde safların içine koydular. Fadl b. Abbas ve yanındaki arkadaşları, tahtırevana ulaşıncaya kadar saldırdılar. Fadl açık tenliydi. Kılıcını indirip ona vurmak istediğinde Müslim askerlerine şöyle bağırdı: “Beni öldürecek olan şu açık tenli köledir. Ey hür kadınların oğulları! Mızraklarınızı ona saplayın!” Bunun üzerine ona saldırdılar ve onu mızraklayarak yere düşürdüler.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî - Ebu Mihnef - Abdullah b. Munkız’a göre, süvariler ve piyadeler bütün techizatlarıyla birlikte Abdullah b. Hanzala el-Gasîl ve onun piyadelerine doğru ilerlediler, sonunda onlara iyice yaklaştılar. Müslim b. Ukbe bir atına binmişti; Şamlıların arasında dolaşıyor, onları teşvik ederek şöyle diyordu: “Ey Şamlılar! Siz Arapların nesep ve soy bakımından en hayırlısı değilsiniz; ne onların en çoğusunuz, ne de toprakları en geniş olanısınız. Fakat Allah, düşmanlarınıza karşı size verdiği zafer ve imamlarınız nezdindeki güzel yeriniz sebebiyle, itaati ve düzgünlüğünüz sayesinde sizi ayrı kılmıştır. Bu insanlar ve onlar gibi Araplar değişti; Allah da onlara karşı değişti. O halde elinizden gelen en güzel itaati gösterin ki Allah da size verebileceği en güzel zaferi ve başarıyı versin.”

Sonra eski yerine döndü ve süvarilere İbn Gasîl ile arkadaşlarına saldırmalarını emretti. Süvariler piyadelerin üzerine yürüyünce, piyadeler de mızrak ve kılıçlarını onların yüzlerine kaldırdılar. Süvariler ürküp korkuya kapıldılar ve geri çekildiler. Müslim b. Ukbe onların arasında şöyle bağırdı: “Ey Şamlılar! Allah, yeryüzüne sizden daha layık hiç kimse yaratmadı. Husayn b. Numeyr, askerlerinle saldır!” O da Hımslılarla birlikte saldırdı ve onlara yöneldi.

İbn Gasîl, sancakları altında ona doğru yürüyerek yaklaştıklarını görünce ayağa kalktı ve adamlarına şöyle dedi: “Ey adamlar! Düşmanınız savaşta öyle bir duruş ortaya koydu ki, buna karşı sizin sergilemeniz daha uygundu. Ben, Allah’ın sizinle onlar arasında yakında hükmünü vereceğini, ya sizin lehinize ya da aleyhinize karar vereceğini sanmıştım. Siz açık görüş sahibi, hicret yurdunun insanları değil misiniz? Allah’a yemin ederim ki Rabbinizin, Müslüman beldelerden herhangi birinin halkından size olduğundan daha çok razı olduğunu ve Arap yurtlarından herhangi birinin halkına da bu sizinle savaşan kimselerden daha çok öfkelendiğini sanmıyorum. Sizden her adamın öleceği yalnız bir ölüm vardır. Allah’a yemin ederim ki şehitlik ölümünden daha hayırlı bir ölüm yoktur. Allah onu size getirdi. Öyleyse ona sarılın! Allah’a yemin ederim ki insan her istediğini bulamaz!”

Sonra sancağıyla biraz ilerledi ve orada durdu. İbn Numeyr de sancağıyla ilerleyip ona yaklaştı. Müslim b. Ukbe, Abdullah b. Îsâ el-Eş‘arî’ye, yüz okçu ile birlikte ilerleyip İbn Gasîl ve arkadaşlarına yaklaşmasını emretti. Onlar da onlara ok atmaya başladılar. Bunun üzerine İbn Gasîl şöyle dedi: “Niçin kendinizi onlara hedef yapıyorsunuz? Kim cennete koşmak istiyorsa bu sancağın yanında kalsın.” Ölümü göze almış olanların hepsi onun yanına geldiler. O da, “Rabbinizin vaadine sarılın. Allah’a yemin ederim ki umarım az sonra sevinçli olursunuz” dedi.

İki taraf birbirine saldırdı ve günün bir saatinde o zamana kadar görülmüş en şiddetli savaşı yaptılar. İbn Gasîl, oğullarını teker teker kendi önüne sürdü; onlar onun önünde birer birer öldürüldüler. O da kılıcıyla vuruyor ve şu dizeleri söylüyordu:

“Bozgunculuk ve zorbalık isteyenlere helâk olsun,
Haktan ve hidayet işaretlerinden yüz çevirenlere helâk olsun.
Allah ancak isyankârları helâk eder.”

Kendisi de öldürüldü. Anne bir kardeşi Muhammed b. Sâbit b. Kays b. Şemmâs da onunla birlikte öldürüldü. O, öne çıkmış ve öldürülünceye kadar savaşmıştı. Şöyle diyordu: “Beni bu insanlar yerine Deylem halkının öldürmesini istemezdim.” Sonra savaşmaya devam etti ve öldürüldü. Muhammed b. Amr b. Hazm el-Ensârî de onunla birlikte öldürüldü. Mervan b. el-Hakem onun yanından geçti. O, uzun bir gümüş taş parçası gibi görünüyordu. Mervan şöyle dedi: “Allah sana rahmet etsin. Mescitte nice sütunlar, seni onların yanında uzun uzun namaz kılarken görmüştü!”

Hişam b. Muhammed el-Kelbî - Avâne’ye göre, Müslim b. Ukbe, Harre günü İbn Gasîl’e karşı savaşırken bir sandalyede oturuyordu; adamlar onu taşıyorlardı. Şu dizeleri okuyordu:

“Hişam b. Harmele babasını yeniden diriltti,
el-Habîteyn ve el-Ya‘mule savaşı gününde.
Onun sayesinde bütün krallar darmadağın olmuş halde yere serildi,
onun mızrağı nice anneleri oğullarından mahrum bıraktı.
Öldürmeye yazılmış olan kişi, onu yere sermeden uzun süre beklemez.
Suçlu olanı da suçsuz olanı da öldürür.”

Hişam b. Muhammed el-Kelbî - Ebu Mihnef’e göre, Muhammed b. Sa‘d b. Ebî Vakkas o gün savaşa çıktı. Şamlılar kaçınca peşlerine düşüp onları vurmaya başladı; sonunda bozgun ona da galip geldi. O da kaçanlarla birlikte çekilip gitti. Müslim, Medine’yi üç gün yağmaya açtı; halkı öldürdüler ve malları ele geçirdiler. Bu durum orada bulunan Peygamber’in ashabını korkuttu. Ebu Saîd el-Hudrî çıkıp dağdaki bir mağaraya gitti. Şamlılardan biri onu fark etti ve mağaraya onun üzerine girdi.

Ebu Mihnef - el-Hasan b. Atıyye el-Avfî - Ebu Saîd el-Hudrî’ye göre:

Şamlı bana doğru mağaraya girdi; elinde kılıcı vardı. Onu korkutup belki benden vazgeçer diye ben de kılıcımı çektim ve ona doğru yürüdüm. Fakat o, üzerime yürümekten başka bir şey yapmadı. Bunun üzerine kılıcımı kınına soktum ve şöyle dedim: “Sen elini beni öldürmek için bana uzatırsan, ben de seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” O bana, “Sen kimsin, Allah babanı hayırla anılsın?” dedi. Ben de, “Ben Ebu Saîd el-Hudrî’yim” dedim. O, “Peygamber’in ashabından mı?” dedi. Ben, “Evet” dedim. Bunun üzerine dönüp gitti.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî - Avâne’ye göre, Müslim b. Ukbe, insanları Kuba’da biat etmeye çağırdı. Kureyş’ten iki kişi için eman istendi: Yezid b. Abdullah b. Zem‘a b. el-Esved b. el-Muttalib b. Esed b. Abdüluzzâ ve Muhammed b. Ebî’l-Cehm b. Huzeyfe el-Adevî. Ayrıca Ma‘kıl b. Sinan el-Eşcaî için de eman istendi. Savaştan bir gün sonra onlar getirildiler. Müslim, “Biat edin” dedi. O iki Kureyşli, “Sana Allah’ın Kitabı ve Peygamber’inin sünneti üzere biat ediyoruz” dediler. Müslim, “Hayır, Allah’a yemin olsun ki sizi bununla asla serbest bırakmam” dedi. Onların öne çıkarılmasını emretti ve başlarını kestirdi. Mervan şöyle dedi: “Sübhanallah! Sana eman istemeye gelmiş iki Kureyşliyi öldürüyor, sonra da başlarını kestiriyor musun?” Müslim asasını onun böğrüne dürttü ve, “Sen de öyle. Onların dediğini dersen, ancak bir şimşek çakımı kadar göğü görebilirsin” dedi.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî - Ebu Mihnef’e göre, Ma‘kıl b. Sinan gelip halkın arasına oturdu ve susuzluğunu gidermek için bir içecek istedi. Müslim ona, “En çok hangi içeceği seversin?” dedi. O da, “Bal” dedi. Müslim, “Ona bir içecek verin” dedi. Ma‘kıl, susuzluğu gidinceye kadar içti. Müslim ona, “İçtiğin şeyle susuzluğun geçti mi?” dedi. O da, “Evet” dedi. Müslim şöyle dedi: “Hayır, Allah’a yemin olsun ki bundan sonra ateşteki kaynar sudan başka bir içecek asla içmeyeceksin. Müminlerin Emiri hakkında söylediğin şu sözü hatırlıyor musun: ‘Bir ay ona gitmek için yol aldım, bir ay da ondan dönmek için yol aldım; boş dönüp geldim. Allah’ım, bir değişiklik getir!’ Sen bununla Yezid’i kastediyordun.” Sonra onun öne çıkarılmasını emretti ve başını kestirdi.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî - Avâne’ye göre, Müslim b. Ukbe, Amr b. Mihriz el-Eşcaî’yi gönderdi; o da Ma‘kıl b. Sinan’ı ona getirdi. Müslim şöyle dedi: “Hoş geldin Ebu Muhammed, seni susamış görüyorum.” Ma‘kıl, “Evet” dedi. Müslim, “Ona beraberimizde getirdiğiniz buzla karıştırılmış bal hazırlayın” dedi. Daha önce Ma‘kıl, Müslim’in dostlarındandı. Ona balı buzla karıştırıp verdiler. Ma‘kıl içince, “Allah sana cennet içeceğinden içirsin” dedi. Müslim, “Allah’a yemin olsun ki bundan sonra cehennemin kaynar suyunu içmedikçe başka bir şey içmeyeceksin” dedi. Ma‘kıl, “Senden Allah ve akrabalık adına rica ediyorum” dedi. Müslim ise şöyle dedi: “Sen, Yezid’in yanından ayrıldığın gece Taberiye’de benimle karşılaşan adamsın. Şöyle demiştin: ‘Bir ay yolculuk yaptık, Yezid’den eli boş döndük. Medine’ye geri dönüp bu günahkârı azledeceğiz. Muhacirlerin oğullarından birine biat edeceğiz.’ Gatafan ve Eşca‘ kabilelerinin halife azledip halife tayin etmekle ne işi var? Savaşa girdiğimde seni görürsem başını kesmeden bırakmayacağıma yemin etmiştim.” Sonra onun öldürülmesini emretti.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî - Avâne’ye göre, Yezid b. Vehb b. Zem‘a getirildi. Müslim, “Biat et” dedi. O da, “Sana Ömer’in sünneti üzere biat ediyorum” dedi. Müslim onun öldürülmesini emretti. Yezid b. Vehb, “Ama ben biat ediyorum” diye itiraz etti. Müslim şöyle dedi: “Hayır, Allah’a yemin olsun ki seni düşüşünden kurtarmam.” Mervan, aralarındaki akrabalığı hatırlatarak onun lehinde konuştu. Bunun üzerine Mervan’ın ensesine vurulmasını emretti. Sonra şöyle ilan etti: “Yezid b. Muaviye’nin kulları olduğunuz üzere biat edin.” Ardından Yezid b. Vehb’in öldürülmesini emretti.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî - Avâne ve Ebu Mihnef - Abdülmelik b. Nevfel b. Müsâhik’e göre, Mervan, Ali b. el-Hüseyin’i getirdi. Benî Ümeyye Medine’den çıkarıldığında Ali b. el-Hüseyin, Mervan’ın mallarını ve eşini korumuş, ona sığınma sağlamıştı. Ali b. el-Hüseyin geldi; Mervan ile Abdülmelik’in arasında yürüyerek Müslim’den eman istemek üzere onun yanına oturdu. Mervan, Ali’nin Müslim’den güvence alabilmesi için bir içecek istedi. Ona bir içecek getirildi; Mervan ondan biraz içti, sonra Ali’ye uzattı. Ali onu ağzına götürdüğünde Müslim, “Bizim içeceğimizi içme” dedi. Ali’nin eli titredi; canı için kendini güvende hissetmiyordu. Kadehi ne içmeden elinde tuttu ne de yere bıraktı. Müslim şöyle dedi: “Sen bu iki adamın arasında yalnızca benden eman istemek için geldin. Allah’a yemin olsun ki bu iş onlara kalsaydı seni öldürürdüm. Fakat Müminlerin Emiri bana sana iyi davranmamı emretti. Bana senin ona mektup yazdığını söyledi. Sana benden yarar sağlayan da budur. İstersen elindeki içeceği iç; istersen bize başka bir tane iste.” Ali b. el-Hüseyin, “Elimde olanı istiyorum” dedi. Onu içti. Müslim de onu yanına çağırıp kendi yanına oturttu.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî - Avâne b. el-Hakem’e göre, Ali b. el-Hüseyin Müslim’in huzuruna getirildiğinde onun kim olduğunu sordu. Bunun Ali b. el-Hüseyin olduğu söylenince onu hoş karşıladı ve minderlerle döşeli sedire oturttu. Sonra şöyle dedi: “Müminlerin Emiri bana sana iyi davranmamı emretti. Fakat aynı zamanda şu kötü adamların beni seninle meşgul edeceğini ve cömertliğimi sana göstermeme engel olacaklarını da söyledi.” Sonra Ali’ye, “Galiba ailende korkanlar var?” dedi. O da, “Evet, Allah’a yemin olsun” dedi. Müslim katırının hazırlanmasını emretti. Sonra onu alıp ailesinin yanına gönderdi.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî - Avâne’ye göre, Amr b. Osman b. Affan, çıkıp giden Benî Ümeyye arasında değildi. Bir gün Müslim b. Ukbe’nin yanına getirildi. Müslim, “Ey Şamlılar, bu adamı tanıyor musunuz?” dedi. Onlar, “Hayır” dediler. Bunun üzerine şöyle dedi: “Bu, iyi bir adamın oğlu olan kötü adamdır. Bu, Müminlerin Emiri Osman b. Affan’ın oğlu Amr’dır. Ey Amr! Medine halkı üstün geldiğinde, ‘Ben sizden biriyim’ diyorsun. Şamlılar üstün geldiğinde ise, ‘Ben Müminlerin Emiri Osman b. Affan’ın oğluyum’ diyorsun.” Sonra sakalının yolunmasını emretti. Ardından şöyle dedi: “Bu adamın annesi ağzına kara böcekler koyar, sonra da, ‘Ey Müminlerin Emiri, ağzımda ne olduğunu tahmin et bakalım’ derdi. Oysa ağzında kendisi için kötü ve eziyet verici olan şey vardı.” Müslim, Amr’ı serbest bıraktı. Amr’ın annesi Devs kabilesindendi.

Ebu Cafer et-Taberî, Ahmed b. Sâbit - ona rivayette bulunanlar - İshak b. İsa - Ebu Ma‘şer tarikiyle; ayrıca Hâris - İbn Sa‘d - Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî tarikiyle şöyle nakletmiştir:

Hem Ebu Ma‘şer hem de Vâkıdî, Harre Vak‘ası’nın 63 yılı Zilhicce ayının 26. günü (28 Ağustos 683) meydana geldiğini söylemiştir. Bazıları ise bunun Zilhicce’nin 25. günü (27 Ağustos) olduğunu söylemiştir.

Bu yıl, yani 63 yılında, Abdullah b. ez-Zübeyr hacda insanlara imamlık etti.

Hâris - İbn Sa‘d - Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî - Abdullah b. Cafer - İbn Ebî Avf’a göre, İbn ez-Zübeyr 63 yılında hacda insanlara imamlık etti. O sırada ona “sığınan” deniliyordu. Halk, hilafet işinde uygun yolun şûra olduğunu düşünüyordu.

Muharrem hilalinin göründüğü gece, yani 29 Ağustos gecesi, evimizdeydik. Misver b. Mahreme’nin mevlâsı Said gelip bize Müslim’in Medine halkına ne yaptığını ve onlardan nelerin alındığını haber verdi. Büyük bir felaket başlarına gelmişti. Halkın kılıçlarını çektiğini, ciddileştiğini, hazırlık yaptığını ve onun kendilerine saldıracağını anladığını gördüm.

Ebu Mihnef’in rivayet ettiği ve onun kendilerinden nakilde bulunduğu kimselerden gelen Harre Vak‘ası ile İbn Gasîl’in öldürülmesine dair anlatının dışında başka bir rivayet daha zikredilmiştir. Bu rivayet Ahmed b. Züheyr - babası - Vehb b. Cerîr - Cüveyriye b. Esmâ - Medine âlimlerinden işittiği rivayetlere göre şöyledir:

Muaviye ölümüne yaklaştığında Yezid’i çağırdı ve ona şöyle dedi: “Bir gün Medine halkından sana bir sıkıntı gelebilir. Eğer sana sıkıntı verirlerse, onların üzerine Müslim b. Ukbe’yi gönder. Çünkü onun samimi öğüdünü tecrübe ettim.”

Muaviye ölünce Medine halkından bir heyet Yezid’i ziyaret etti. Onu ziyaret edenler arasında Abdullah b. Hanzala b. Ebî Âmir de vardı. O, asil, faziletli, önder ve ibadet ehli bir adamdı. Yanında sekiz oğlu vardı. Yezid ona yüz bin dirhem verdi. Oğullarının her birine de hil‘at ve binitler dışında onar bin dirhem verdi. Abdullah b. Hanzala Medine’ye dönünce halkın yanına gitti. Ona, “Orada durum nasıldı?” diye sordular. O da, “Size, elimde yalnızca şu oğullarım olsa bile kendisiyle savaşacağım bir adamın yanından geldim” dedi. Halk, “Bize, onun sana mal verdiği, ihsanda bulunduğu ve sana cömert davrandığı haberi geldi” dediler. O da, “Evet, bunu yaptı; fakat ben ondan bunu yalnızca onunla mücadelede güç kazanmak için kabul ettim” dedi. Sonra halkı kışkırttı ve halk ona biat etti.

Yezid bundan haberdar oldu ve onların üzerine Müslim b. Ukbe’yi gönderdi. Medine halkı, kendileriyle Şam arasındaki bütün su başlarına adamlar gönderdi; her birine bir tulum katran döküp onları bozdu. Fakat Allah Şamlıların üzerine yağmur indirdi; Medine’ye varıncaya kadar kovalardan su aramak zorunda kalmadılar. Medine halkı onların karşısına pek çok grup halinde, benzeri görülmemiş bir şekilde çıktı. Şamlılar onları görünce onlardan korktular ve onlarla savaşmak istemediler. Müslim ise şiddetli bir ağrı içindeydi.

Medineliler Şamlılarla savaş halindeyken, Medine’nin iç tarafından arkalarından gelen “Allahu ekber” seslerini duydular. Benî Hârise, onlar hendeğin kenarındayken Şamlıları onların üzerine sokmuştu. Bunun üzerine halk bozguna uğradı. Hendekte bulunan halktan yaralananlar, öldürülenlerden daha çoktu. Şamlılar Medine’ye girdiler ve Medine halkı yenildi. Abdullah b. Hanzala, oğullarından birine dayanmış halde horlayarak uyuyordu. Oğlu onu uyandırdı. Gözlerini açınca halkın uğradığı durumu gördü. Bunun üzerine en büyük oğluna öne çıkmasını emretti; o da öldürülünceye kadar savaştı. Müslim b. Ukbe Medine’ye girdi. Halkı, Yezid b. Muaviye’nin kulları oldukları esasına göre biat etmeye çağırdı; Yezid onların canları, malları ve aileleri üzerinde dilediği gibi hükmedecekti.
Altmış Dördüncü Yıl Olayları: Ebu Cafer şöyle rivayet etti: O olaylar arasında, Şamlıların Mekke’ye ilerleyip Abdullah b. ez-Zübeyr ve onun gibi Yezid b. Muaviye’ye boyun eğmeyi reddedenlerle savaşması da vardı. Müslim b. Ukbe, Medine halkıyla savaşmayı bitirip ordusunun onların mallarını üç gün yağmalamasından sonra, yanında bulunan ordusuyla birlikte Mekke yönüne hareket etti.

Bu, Hişam b. Muhammed el-Kelbî - Ebu Mihnef - Abdülmelik b. Nevfel’e göredir: Müslim, İbn ez-Zübeyr’e saldırmak niyetiyle halkla birlikte Mekke’ye doğru yola çıktı. Medine üzerinde kendi yerine Ravh b. Zinba el-Cüzamî’yi vekil bıraktı.

Vâkıdî ise, Müslim’in Medine’de kendi yerine Amr b. Mihriz’i bıraktığını rivayet etti. Bununla birlikte, Ravh b. Zinba el-Cüzamî’yi vekil bıraktığının da rivayet edildiğini ekledi.
Müslim b. Ukbe’nin Ölümü Ve Kâbe’nin Mancınıkla Taşlanıp Yakılması: Rivayet Ebu Mihnef’e döner: Müslim b. Ukbe, el-Muşellel’e ulaştığında — bunun Kafa el-Muşellel olduğu da rivayet edilmiştir — ölüm ona yetişti. Bu, 64 yılının Muharrem ayının sonlarına doğruydu. Hüseyn b. Nümeyr es-Sekûnî’yi çağırdı ve şöyle dedi: “Ey merkep semerinin oğlu! Bu iş benim elimde olsaydı, bu orduya seni kumandan tayin etmezdim. Fakat Müminlerin Emiri benden sonra seni kumandan tayin etti; Müminlerin Emiri’nin emrine karşı gelinmez. Benden dört öğüt al: Hızlı yürü, saldırıda çabuk ol, haberi gizli tut ve hiçbir Kureyşliye kulak verme.” Sonra öldü ve Kafa el-Muşellel’de gömüldü.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî - Avâne’ye göre: Müslim b. Ukbe, İbn ez-Zübeyr’e yönelerek yola çıktı. Harşâ geçidine vardığında ölüm ona yetişti. Birliklerin önderlerini çağırdı ve dedi ki: “Müminlerin Emiri, eğer ölüm bana gelirse, üzerinize Hüseyn b. Nümeyr es-Sekûnî’yi kumandan tayin etmemi emretti. Allah’a yemin olsun ki bu tercih bana kalsaydı, bunu yapmazdım. Fakat ölüm anımda Müminlerin Emiri’nin emrine karşı gelmek istemem.” Sonra Hüseyn b. Nümeyr’i çağırdı ve şöyle dedi: “Ey merkep semerinin oğlu! Sana verdiğim öğüdü unutma: Haberi gizli tut, hiçbir Kureyşliye asla kulak verme, Şamlıları düşmanlarından alıkoyma, günahkâr adam İbn ez-Zübeyr’e saldırmadan önce yalnızca üç gün bekle.” Sonra şöyle dedi: “Allah’ım! Senden başka ilah olmadığına ve Muhammed’in senin kulun ve elçin olduğuna şahitlik ettikten sonra, Medine halkını öldürmemden daha çok sevdiğim bir iş yapmadım; ahirette bana bundan daha faydalı olmasını umduğum başka bir iş de olmadı.” Sonra devam etti: “Benî Mürre, Havran’daki mülkümü onlara bağış olarak alsın. Falan kadının kapısı içinde sakladığı her şey de onundur.” Burada cariye eşini kastediyordu. Sonra öldü.

O öldüğünde Hüseyn b. Nümeyr halkla birlikte yola çıktı ve İbn ez-Zübeyr ile Mekke’ye doğru ilerledi. Mekke ve Hicaz halkı ona biat etmişti.

Hişam - Avâne’ye göre: Müslim, vasiyetinden önce şöyle demişti: “Oğlum, bu cariye eşin bana zehir içirdiğini iddia ediyor. Yalan söylüyor. Bu hastalık ailemize karınlarımızdan gelir.”

Medine halkının tamamı, yani İbn ez-Zübeyr’in yanına geldi. Haricilerden Nejde b. Âmir el-Hanefî de Beytullah’ı korumak için bir grupla onun yanına geldi. İbn ez-Zübeyr kardeşi el-Münzir’e şöyle dedi: “Bu görevi üstlenip şu adamları geri püskürtecek senden ve benden başka kimse yoktur.” Kardeşi el-Münzir, Harre Vakası’na katılmış, sonra da onun yanına gelmiş olanlardandı. İbn ez-Zübeyr onu halkla birlikte onların üzerine gönderdi. Bir süre onlarla şiddetle savaştı. Sonra Şamlılardan biri el-Münzir’i teke tek savaşa çağırdı. Şamlı kendi katırının üzerindeydi; el-Münzir de onun karşısına çıktı. İkisi de birbirine birer darbe vurdu ve her ikisi de ölü olarak yere düştü. Abdullah b. ez-Zübeyr diz çöktü ve şöyle dedi: “Ey Rabbim! Onu kökünden helak et ve onu sevindirme.” Kardeşiyle savaşan kimsenin canına beddua ediyordu.

Şamlılar onlara korkunç bir saldırı yaptılar ve İbn ez-Zübeyr’in adamları bozguna uğradı. İbn ez-Zübeyr’in katırı sendeledi. O da, “Ne kötü!” diye bağırdı. Katırdan indi ve adamlarının yanına gelmesini haykırdı. Misver b. Mahreme b. Nevfel b. Uheyb b. Abdümenaf b. Zühre ile Mus‘ab b. Abdurrahman b. Avf onun yanına geldiler ve ikisi de öldürülünceye kadar onunla birlikte savaştılar. İbn ez-Zübeyr ise gece oluncaya kadar Şamlılara karşı sebat etti ve onlarla savaşmayı sürdürdü. Sonra onlar ondan çekildiler.

Bu, ilk kuşatma sırasında oldu. Muharrem ayının geri kalanında ve Safer ayının tamamında onunla savaşarak orada kaldılar. 64 yılı Rebîülevvel ayının 3. günü olan cumartesi günü, Beytullah’a mancınıklarla taş ve odun attılar ve onu ateşe verdiler. Şu dizeleri okumaya başladılar:

“Mescidin direklerini taşladığımız mancınık, azgın bir erkek deve gibidir.”

Hişam b. Muhammed el-Kelbî - Ebu Avâne’ye göre: Amr b. Bâvil es-Sedûsî şu dizeleri okumaya başladı:

“Ümmü Ferve’nin işini nasıl görüyorsun,
Onları Safâ ile Mevveh arasında alıp götürüyor.”

Burada mancınığa “Ümmü Ferve” adını veriyordu.

Vâkıdî rivayet ettiğine göre, Müslim b. Ukbe 21 Muharrem günü el-Muşellel’de defnedildikten sonra, Hüseyn b. Nümeyr yola çıktı. 24 Muharrem günü Mekke’ye vardı. Rebîülâhir ayının başında Yezid b. Muaviye’nin ölüm haberi kendisine ulaşıncaya kadar, altmış gün boyunca İbn ez-Zübeyr’i kuşattı.

Bu yıl, yani 64 yılında, Kâbe ateşe verildi.
Kâbe’nin Yanmasının Sebebi: Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî rivayet ettiğine göre, Kâbe 64 yılı Rebîülevvel ayının 3. günü olan cumartesi günü, yani 31 Ekim 683’te yandı. Bu, Yezid b. Muaviye’nin ölüm haberinin gelmesinden yirmi dokuz gün önceydi. Ölüm haberi ise 2 Rebîülâhir salı günü, yani 26 Kasım’da ulaştı.

Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî - Riyah b. Müslim - babasına göre: Kâbe’nin etrafında ateşler yakıyorlardı. Rüzgârın savurduğu bir kıvılcım çıktı; bu kıvılcım Kâbe’nin örtüsünü tutuşturdu ve Mukaddes Ev’in ahşabını yaktı. Bu olay Rebîülevvel ayının 3. günü cumartesi günü meydana geldi.

Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî - Abdullah b. Zeyd - Urve b. Uzeyne’ye göre: Kâbe’nin yandığı gün annemle birlikte Mekke’ye geldim. Ateş ona ulaşmıştı ve onu ipek örtüsü olmadan gördüm. Kâbe’nin Yemen köşesinin karardığını ve üç yerinden çatladığını gördüm. “Kâbe’ye ne oldu?” diye sordum. İbn ez-Zübeyr’in adamlarından birini gösterip şöyle dediler: “Bu adam yüzünden yandı. Mızrağının ucuna bir ateş parçası koymuştu. Rüzgâr onu uçurdu. O da Kâbe’nin örtülerine, Yemen köşesi ile Kara Taş arasına isabet etti.”

O yıl, yani 64 yılında, Yezid b. Muaviye öldü. Ölümü, Şam bölgesinde Hims taraflarında bulunan Huvarin adlı köylerden birinde, 64 yılı Rebîülevvel ayının 14. günü, yani 12 Kasım 683’te meydana geldi. Bazı rivayetlere göre öldüğünde otuz sekiz yaşındaydı.

Ömer b. Şebbe - Muhammed b. Yahya - Hişam b. Velid el-Mahzumî’ye göre: İbn Şihab ez-Zührî, dedesi için halifelerin yaşlarını kaydetmişti. Yazdıkları arasında şunlar da vardı: Yezid b. Muaviye, otuz dokuz yaşındayken öldü.

Bazı rivayetlere göre onun yönetimi üç yıl altı ay sürdü. Başka bir rivayette ise üç yıl sekiz ay sürdüğü nakledilir.

Ahmed b. Sâbit - ona rivayet edenler - İshak b. İsa - Ebu Ma‘şer’e göre: Yezid b. Muaviye, Rebîülevvel ayının 14. günü salı günü öldü. Onun hilafeti, üç gün eksik olmak üzere üç yıl sekiz ay sürdü. Cenaze namazını oğlu Muaviye b. Yezid kıldırdı.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî ise, ez-Zührî’nin verdiğinden farklı bir yaş rivayeti nakletmiştir. Bize ulaşan rivayette Hişam’ın aktardığı şudur: Ebu Halid Yezid b. Muaviye b. Ebu Süfyan, 60 yılı Receb ayının 1. günü, yani 8 Nisan 680’de, otuz iki yaşını geçmiş birkaç aylık iken hilafete geçti. İki yıl sekiz ay hüküm sürdü ve 63 yılı Rebîülevvel ayının 14. günü, yani 21 Kasım 682’de, otuz beş yaşındayken öldü. Annesi, Meysun bt. Bahdal b. Üneyf b. Velce b. Kunafe b. Adî b. Züheyr b. Hârise el-Kelbî idi.
Yezid b. Muaviye’nin Oğullarının Sayısı: Yezid’in oğulları arasında şunlar vardı:

Muaviye b. Yezid b. Muaviye. Künyesi Ebu Leylâ idi. Onun hakkında şair şöyle der:

“Başlangıcı gelmiş olan bir fitne görüyorum.
Ebu Leylâ’dan sonra hükümdarlık onu ele geçirene kalacaktır.”

Halid b. Yezid. Künyesi Ebu Hâşim idi. Simya ilmini öğrendiği rivayet edilmiştir.

Ebu Süfyan.

Bu ikisinin annesi, Ebu Hâşim b. Utbe b. Rebia b. Abdüşems’in kızı Ümmü Hâlid idi. Yezid’den sonra onunla Mervan evlendi. Onun hakkında şair şöyle der:

“Sevin ey Ümmü Hâlid!
Bazen çalışan birinin sonucunu oturan biri elde eder.”

Abdullah b. Yezid. Zamanında Arapların en iyi okçusu olduğu rivayet edilmiştir. Annesi Abdullah b. Âmir’in kızı Ümmü Külsüm’dür. Ona el-Usvar denirdi. Onun hakkında şair şöyle demiştir:

“İnsanlar der ki Kureyş’in en iyisi
adı anıldığında el-Usvar’dır.”

Bunların dışında şu oğulları da vardı:
Abdullah el-Asgar, Ömer, Ebu Bekir, Utbe, Harb, Abdurrahman, er-Rabî ve Muhammed.

Bunların anneleri farklı cariyelerdi.
Muaviye b. Yezid’in Hilafeti: Bu yılda, Şam’da Muaviye b. Yezid b. Muaviye b. Ebu Süfyan’a halife olarak biat edildi; Hicaz’da ise Abdullah b. ez-Zübeyr’e biat edildi.

Yezid b. Muaviye öldüğünde, Hişam’ın Avâne’den rivayetine göre, Hüseyn b. Nümeyr ve Şamlılar Mekke’de İbn ez-Zübeyr ve arkadaşlarına karşı kırk gün boyunca savaşmaya devam ettiler. Şamlılar İbn ez-Zübeyr ve adamlarını şiddetle kuşatmış ve onları abluka altına almışlardı. Daha sonra Yezid’in ölüm haberi İbn ez-Zübeyr ve arkadaşlarına ulaştı, fakat Hüseyn b. Nümeyr ve adamlarına ulaşmamıştı.

İshak b. Ebi İsrail - Abdülaziz b. Halid b. Rüstem es-San‘ânî Ebu Muhammed - Ziyad b. Ciyal’e göre: Hüseyn b. Nümeyr İbn ez-Zübeyr ile savaşırken Yezid’in ölüm haberi ansızın ulaştı. Bunun üzerine İbn ez-Zübeyr Şamlılara bağırarak şöyle dedi: “Zalim hükümdarınız öldü. Sizden kim halkın girdiği şeye girmek isterse girsin; kim istemezse Şam’ına dönsün!” Bunun üzerine onunla savaşmayı bıraktılar.

İbn ez-Zübeyr, Hüseyn b. Nümeyr’e şöyle dedi: “Bana yaklaş, seninle konuşayım.” O da yaklaştı ve İbn ez-Zübeyr onunla konuştu. Onlardan birinin atı pislik bırakmaya başladı ve harem bölgesinin güvercinleri o pisliğin etrafında yem aramaya başladılar. Hüseyn atını geri çekti. İbn ez-Zübeyr, “Sana ne oldu?” diye sordu. O da şöyle cevap verdi: “Atımın harem bölgesinin güvercinlerini öldürmesinden korkuyorum.” İbn ez-Zübeyr şöyle dedi: “Bu günahtan kaçınıyorsun da Müslümanları öldürmek mi istiyorsun!” Hüseyn şöyle cevap verdi: “Seninle savaşmayacağım. Bize Beytullah’ın etrafında tavaf etmeye izin ver, sonra seni bırakıp gideceğiz.” O da bunu yaptı ve onlar ayrıldılar.

Hişam’ın Avâne’den rivayetine göre: Yezid’in ölüm haberi, Şamlıların kendisini bilmeden şiddetle kuşatıp abluka altına aldığı sırada İbn ez-Zübeyr’e ulaşınca, o ve Mekkeliler onlara bağırmaya başladılar: “Niçin savaşıyorsunuz? Zalim hükümdarınız öldü!” İlk başta buna inanmadılar. Nihayet Kufelilerin ileri gelenlerinden Sabit b. Kays b. el-Munkı‘ en-Nehâî geldi ve Hüseyn b. Nümeyr’in yanından geçti. Onunla dostluğu ve akrabalık bağı vardı ve Muaviye’nin sarayında onunla görüşmüşlüğü bulunuyordu. Hüseyn onun karakterinin üstünlüğünü, İslam’ının sağlamlığını ve soyunun asaletini tanıyordu. Ona haberleri sordu. Sabit de Yezid’in ölümünü haber verdi. Bunun üzerine Hüseyn b. Nümeyr Abdullah b. ez-Zübeyr’e haber göndererek şöyle dedi: “Bu gece el-Abtah’ta buluşalım ve aramızdaki meseleyi konuşalım.”

Buluştuklarında Hüseyn, İbn ez-Zübeyr’e şöyle dedi: “Eğer bu adam gerçekten ölmüşse, insanlar arasında bu işte en çok hak sahibi sensin. Gel, sana biat edelim, sonra benimle birlikte Şam’a git. Yanımda bulunan bu ordu Şamlıların en ileri gelenlerinden ve kahramanlarından oluşur. Allah’a yemin ederim ki onlardan iki kişi bile senin hakkında anlaşmazlık etmeyecektir; yeter ki bizimle senin aranda ve Harre halkıyla aramızda dökülen kanlar için adamlara güvence ve bağışlama ver.”

Said b. Amr şöyle derdi: İbn ez-Zübeyr’in onların biatini kabul edip Şam’a gitmesini engelleyen tek şey uğursuzluk saymasıydı. Çünkü Allah onu Mekke’de korumuştu. Allah’a yemin olsun ki Abdullah onlarla birlikte Şam’a gitseydi, onların ikisi bile onun hakkında anlaşmazlığa düşmezdi. Kureyş’ten bazıları şöyle nakleder: İbn ez-Zübeyr şöyle dedi: “Bu dökülen kanlar için bağış mı vereyim! Allah’a yemin ederim ki öldürülenlerin her biri için on kişi öldürmeden razı olmam.”

Hüseyn onunla gizlice konuşmaya başladı, fakat o açıkça cevap verdi: “Hayır, Allah’a yemin ederim ki bunu yapmayacağım.” Bunun üzerine Hüseyn b. Nümeyr şöyle dedi: “Bundan sonra seni zeki veya anlayışlı sayan kimseyi Allah rezil etsin! Senin basiret sahibi olduğunu sanıyordum. Ben seninle gizlice konuşuyorum, sen bana açıkça cevap veriyorsun; seni hilafete çağırıyorum, sen ise beni ölümle tehdit ediyorsun.”

Hüseyn ayağa kalktı, ayrıldı, adamlarını çağırdı ve onlarla birlikte Medine yönüne hareket etti. İbn ez-Zübeyr ise yaptığından pişman oldu ve ona haber gönderdi: “Şam’a gelmeye gelince bunu yapmayacağım; çünkü Mekke’den ayrılmayı sevmem. Fakat burada bana biat edin, size güvence vereyim ve aranızda adaletle hükmedeyim.” Hüseyn şöyle cevap verdi: “Ben orada bu aileden birçok kişinin bu işi talep ettiğini ve insanların onlara yöneleceğini görmüşken, sen gelmezsen ben ne yapayım?” Böylece adamlarıyla birlikte Medine yönünde yürümeye devam etti.

Ali b. Hüseyin b. Ali b. Ebu Talib onunla karşılaştı. Yanında hayvan yemi olarak hurma ve arpa vardı ve bir devesine binmişti. Hüseyn’i selamladı; fakat o neredeyse ona hiç ilgi göstermedi. Hüseyn b. Nümeyr’in iyi cins bir kısrağı vardı; fakat binekleri için hurma ve arpası tükenmişti ve endişeliydi. Hizmetçisine kızarak şöyle diyordu: “Bineklerimiz için burada nereden yem bulacağız?” Ali b. Hüseyin ona şöyle dedi: “Bizim yanımızda yem var, bineklerinizi onunla besleyin.” Bunun üzerine Hüseyn ona dikkatini verdi ve Ali yanındaki yemin ona verilmesini emretti.

Medine ve Hicaz halkı Şamlılara karşı cesaret buldu. Şamlılar o kadar küçük düşürüldü ki, onlardan hiçbir kimse tek başına dışarı çıkamazdı; çünkü bineklerinin dizginleri tutulur ve üzerlerinden aşağı itilirlerdi. Bunun üzerine ordugâhlarında toplandılar ve birlikte kaldılar. Ümeyye ailesi onlara şöyle dedi: “Bizi de Şam’a götürmeden buradan ayrılmayın.” Onlar da bunu yaptılar ve ordu Şam’a ulaşıncaya kadar yürüdü. Yezid b. Muaviye, biatin oğlu Muaviye b. Yezid’e verilmesini vasiyet etmişti; fakat o yalnızca üç ay yaşadı. Avâne’ye göre ise Yezid b. Muaviye oğlu Muaviye b. Yezid’i halife tayin etti; fakat o sadece kırk gün yaşadı.

Ömer bana Ali b. Muhammed’den şöyle rivayet etti: Muaviye b. Yezid halife tayin edilip babasının görevlileri toplandığında ve Şam’da ona biat edildiğinde, hükümranlığının kırkıncı gününde orada öldü. Künyesi Ebu Abdurrahman ve ayrıca Ebu Leylâ idi. Annesi, Ebu Hâşim b. Utbe b. Rebia’nın kızı Ümmü Hâşim’di. Öldüğünde on üç yıl on sekiz günlük idi.

Bu yılda Basralılar da Ubeydullah b. Ziyad’a biat ettiler; ancak bu biat, kendileri için uygun bir imam üzerinde anlaşıncaya kadar işlerini onun yürütmesi şartıyla yapılmıştı. Daha sonra Ubeydullah Kufelileri de Basralılar gibi davranmaya çağırmak için Kufe’ye bir elçi gönderdi; fakat onlar bunu reddettiler ve üzerlerindeki valiye taş attılar. Ardından Basralılar da Ubeydullah’a karşı ayaklandılar. Basra’da karışıklık çıktı ve Ubeydullah b. Ziyad Şam’a gitmek zorunda kaldı.
Ubeydullah b. Ziyad ve Yezid’in Ölümünden Sonra Basra Halkı: Ömer b. Şebbe - Musa b. İsmail - Hammad b. Seleme - Ali b. Zeyd - Hasan’a göre: Dahhak b. Kays, Yezid b. Muaviye’nin ölümünden sonra Kays b. el-Heysem’e şöyle yazdı: “Selam olsun! Yezid b. Muaviye öldü. Siz bizim kardeşlerimizsiniz. Biz kendimiz için bir tercih yapmadan önce, siz bizim yapacağımız bir işe kalkışmayın.”

Ömer - Züheyr b. Harb - Vehb b. Hammad - Muhammed b. Ebi Uyayne - Şehrak’a göre: Yezid b. Muaviye’nin ölümünden sonra Ubeydullah b. Ziyad’ın ayağa kalkıp resmî bir konuşma yaptığını gördüm. Allah’a hamd edip O’nu övdükten sonra şöyle dedi:

“Ey Basra halkı! Soyumu araştırın; Allah’a yemin ederim ki babamın muhacir olduğunu göreceksiniz. Benim doğduğum ve yaşadığım yer de sizin aranızdır. Ben size vali olduğumda savaşçıların divanı ancak yetmiş bin olarak kaydedilmişti; bugün ise seksen bin olarak sayılmaktadır. Aile efradınızın divanı da yalnızca doksan bin olarak kaydedilmişti; bugün ise yüz kırk bin olarak sayılmaktadır. Sizin adınıza korktuğum şüpheli hiçbir kimseyi serbest bırakmadım; hepsi sizin bu hapishanenizdedir. Müminlerin emiri Yezid b. Muaviye öldü ve Şamlılar kendi aralarında ayrılığa düştüler. Bugün siz, sayı bakımından insanların en büyük topluluğusunuz; avluları en geniş olanısınız; başkalarına en az muhtaç olanısınız; toprak bakımından da en geniş olansınız. Dininiz ve cemaatiniz için razı olacağınız bir adamı kendiniz seçin; ben ona razı olan ve ona uyan ilk kişi olayım. Sonra, eğer Şamlılar sizin uygun bulduğunuz bir adam üzerinde birleşirlerse, siz de Müslümanların girdiği şeye girersiniz. Fakat eğer bunu hoş görmezseniz, istediğinizi elde edinceye kadar bağımsız hareket edersiniz. Sizin diğer belde adamlarından hiçbirine ihtiyacınız yoktur; fakat insanlar size muhtaçtır.”

Bunun üzerine Basralı hatipler ayağa kalktılar ve şöyle dediler: “Ey emir, söylediklerini duyduk. Bu iş için senden daha ehil birini bilmiyoruz. Öyleyse gel, sana biat edelim.”

Ubeydullah şöyle dedi: “Buna ihtiyacım yok. Kendiniz için birini seçin.” Onlar ısrar ettiler, o da ısrar etti. Onlar bunu üç defa tekrar edip yine ısrar edince elini uzattı ve ona biat ettiler. Fakat biatten sonra ayrılırlarken şöyle demeye başladılar: “Mercane’nin oğlu hem birlik hem ayrılık zamanında bize önderlik edeceğimizi mi sanıyor? Allah’a yemin olsun, yanılıyor!” Sonra da ona karşı ayaklandılar.

Ömer - Züheyr - Vehb - Esved b. Şeyban - Halid b. Sumeyr’e göre: Şakik b. Sevr, Malik b. Mismâ ve Husayn b. el-Münzir geceleyin hükümet konağında bulunan Ubeydullah’ın yanına geldiler. Benu Sâdus mahallesinden bir adam bunu duydu. O adam şöyle dedi:

Hükümet konağının yakınında kaldım. Onlar gece geçene kadar onun yanında kaldılar. Sonra hazinelerle ağır biçimde yüklü bir katırla oradan çıktılar. Husayn’ın yanına gidip şöyle dedim: “Onlara söyle, şu hazinelerden bana da bir şey versinler.” O ise, “Git kuzeninden iste” dedi. Sonra Şakik’in yanına gidip şöyle dedim: “Onlara söyle, şu hazinelerden bana da bir şey versinler.” Hazinelerin başında Şakik’in mevlası Eyyub vardı. Şakik ona, “Ey Eyyub, buna yüz dirhem ver!” dedi. Ben de, “Yüz dirhem mi! Allah’a yemin olsun ki kabul etmem” dedim. Bir süre bana cevap vermedi ve biraz yoluna devam etti. Sonra yine yanına gidip, “Ona söyle, şu hazinelerden bana da bir şey versin” dedim. Şakik, “Ey Eyyub, ona iki yüz dirhem ver” dedi. Ben de, “Allah’a yemin olsun, iki yüzü de kabul etmem” dedim. Sonra üç yüz, ardından dört yüz vermesini söyledi. Tufâve’ye vardığımızda, “Ona söyle, bana bir şey versin” dedim. O da, “Vermezsem ne yapacağını sanıyorsun?” dedi. Ben de, “Allah’a yemin olsun, mahallemizin evlerinin ortasına gireceğim, parmaklarımı kulaklarıma sokacağım ve var gücümle bağıracağım: Ey Bekr b. Vâil topluluğu! İşte Şakik b. Sevr, Husayn b. el-Münzir ve Malik b. el-Mismâ sizin kanınız hakkında İbn Ziyad’la anlaşma yapmaya gittiler” dedim. Bunun üzerine Şakik, “Bu adama ne oluyor! Allah onun hakkında dilediğini yapsın! Yazıklar olsun sana! Ona beş yüz dirhem ver” dedi. Ben de onu alıp Malik’in yanına gittim. Vehb dedi ki: Malik’in bu adama ne verdiğini hatırlayamıyorum. Sonra Husayn’ı gördüm ve yanına girdim. Bana kuzenimin ne yaptığını sordu. Ben de ona anlatıp, “Şu hazinelerden bana bir şey ver” dedim. O ise, “Bu malı alan ve güvenli yere taşıyan biziz. Halktan bize bir zarar gelmeyecek” dedi ve bana hiçbir şey vermedi.

Ebu Cafer şöyle dedi: Ebu Ubeyde Ma‘mer b. el-Müsennâ - Yunus b. Habib el-Cermî’ye göre: Ubeydullah b. Ziyad, Hüseyin b. Ali’yi ve onun yakınlarını öldürünce başlarını Yezid b. Muaviye’ye gönderdi. İlk başta Yezid onların öldürülmesine sevindi ve Ubeydullah’ın onun yanındaki mevkii bu yüzden yükseldi. Ancak çok geçmeden Hüseyin’in öldürülmesine pişman oldu ve şöyle demeye başladı: “Benim için ne olurdu ki, bu sıkıntıya katlansaydım da onu yanımda barındırsaydım, ne istediğine kendisinin karar vermesine izin verseydim; bu benim için zarar ve otoritemin zayıflaması anlamına gelse bile, bunu Peygamber’in hatırına ve Hüseyin’in onun üzerindeki hakkı ile ona olan yakınlığına saygıdan yapardım? Allah, Mercane’nin oğluna lanet etsin! Onu dışarı çıkaran ve ona zulmeden oydu. Hüseyin ondan kendisini geri dönmeye bırakmasını istedi; o kabul etmedi. Elini benim elime koymasına razı olmasını istedi; kabul etmedi. Yahut Müslümanların hudutlarından birine gitmeyi istedi ki Allah orada onun canını alsın; onu da kabul etmedi. Bunu ona yasakladı, geri çevirdi ve öldürdü. Onun öldürülmesiyle beni Müslümanlara sevilmez hâle getirdi; insanların kalplerinde bana düşmanlık yetiştirdi. Hüseyin’in öldürülmesini insanlar büyük bir olay olarak gördükleri için hem dindarlar hem de günahkârlar benden nefret etti. Benim Mercane’nin oğluyla ne işim var! Allah’ın laneti ve öfkesi onun üzerine olsun!”

Daha sonra Ubeydullah, Eyyub b. Humran adlı mevlasını, Yezid’den haber getirmesi için Şam’a gönderdi. Bir gün Ubeydullah ata binmiş dışarıdaydı. Kasaplar Meydanı’ndayken geri dönmüş olan Eyyub b. Humran ile karşılaştı. Eyyub yanına gelip Yezid’in ölümü haberini gizlice ona bildirdi. Bunun üzerine Ubeydullah o gezisini yarıda bırakıp evine döndü ve Temim’in Benû Sa‘lebe kolundan Abdullah b. Hısn’a umumi namaz çağrısı yaptırmasını emretti.

Ebu Ubeyde - Umeyr b. Ma‘n el-Kâtib’e göre: Ubeydullah’ın Yezid’e gönderdiği adam, mevlası Humran’dı. Ubeydullah, Ziyad’ın anne bir kardeşi Nâfi‘in oğlu Abdullah’ı ziyaret etti. Nâfi‘in evinden mescide açılan bir geçitten yaya olarak çıktı. Akşam karanlığı çökerken mescidin avlusuna geldiğinde mevlası Humran’ı gördü. Humran, Muaviye hayattayken de, Yezid zamanında da Ubeydullah’ın elçisiydi. Ubeydullah onu görünce, henüz yeni gelmiş olduğu hâlde, “Ne haber?” dedi. O da, “İyi” diye cevap verdi. Ubeydullah, “Geldiğin yerde durum nasıl?” diye sordu. Humran, “Yanına yaklaşayım mı?” dedi. Ubeydullah izin verince Yezid’in ölümü ve Şam halkının işleri konusundaki anlaşmazlıklarını gizlice ona anlattı. Yezid, 64 yılı Rebîülevvel ayının ortasında ölmüştü. Ubeydullah hemen toplu namaz için çağrı yapılmasını emretti.

İnsanlar toplanınca Ubeydullah minbere çıktı ve Yezid’in ölümünü duyurdu. Ölmeden önce Yezid’in onun hakkında düşündüğü şeyler sebebiyle ondan korkmaya başladığını hatırlatarak onu eleştirmeye koyuldu. Bunun üzerine Ahnef şöyle dedi: “Boynumuzda Yezid’e verilmiş bir biat vardı. Ölüler hakkında kötü konuşmaktan sakınılır denirdi. Sen de bundan sakın.”

Ardından Ubeydullah ayağa kalktı ve Şamlılar arasındaki ayrılıkları onlara anlattı. “Ben size vali olduğumda...” diyerek devam etti. Ebu Ubeyde’nin rivayeti ile Ömer b. Şebbe’nin Züheyr b. Harb’den nakli, “Ve onlar ona rızalarıyla ve istişare sonucu biat ettiler” sözüne kadar aynıdır. Sonra Ebu Ubeyde şöyle devam etti: Fakat onun yanından ayrıldıklarında, evin kapısına ve duvarlarına ellerini sürerek şöyle demeye başladılar: “Mercane’nin oğlu bu fitne zamanında işimizin kendisine teslim edildiğini sanıyor!” Sonra dedi ki: Ubeydullah’ın valiliği uzun sürmedi. Otoritesi zayıflamaya başladı. Bize emirler verdi ama yerine getirilmedi; görüşler ileri sürdü ama reddedildi. Bir zalimin hapsedilmesini emretti, fakat valinin yardımcıları ona ulaşmaktan alıkonuldu.

Ebu Ubeyde - Gaylân b. Muhammed - Osman el-Bettî’ye göre: Abdurrahman b. Cevşen şöyle dedi: Bir cenaze alayında yürüyordum. Deve Pazarı’na vardığında birden gri bir kısrak üzerinde, silahlara bürünmüş, elinde bir sancak bulunan bir adam ortaya çıktı. Şöyle diyordu: “Ey insanlar, etrafımda toplanın! Çünkü sizi kimsenin desteklemediği bir şeyi desteklemeye çağırıyorum. Sizi Harem’e sığınana destek vermeye çağırıyorum.” Bununla Abdullah b. ez-Zübeyr’i kastediyordu.

Birkaç kişi ona katıldı ve elini tutmaya başladı.

Biz cenaze namazını kılıncaya kadar yolumuza devam ettik. Geri döndüğümüzde, daha önce gördüğümüzden daha fazla kişinin ona katıldığını gördük. Sonra Kays b. el-Heysem b. Esmâ’ b. es-Salt es-Sülemî’nin evi ile Hârisiyyûn’un evi arasından, Benî Temîm’e giden yol üzerinden ilerledi ve şöyle dedi: “Beni arayan olursa, ben Seleme b. Züayb’ım.” O, Seleme b. Züayb b. Abdullah b. Muhakkim b. Zeyd b. Riyâh b. Yerbû‘ b. Hanzale idi.

Abdurrahman b. Ebî Bekre meydanda bana rastladı. Geri döndükten sonra ona Seleme hakkındaki haberi verdim. O da gidip duyduklarını Ubeydullah’a anlattı. Bunun üzerine Ubeydullah beni çağırttı. Yanına gidince bana, “Ebu’l-Hurr’un senden bana naklettiği şey nedir?” dedi. Ben de olayı sonuna kadar anlattım. Sonra emir verdi ve orada hemen namaz için genel toplanma ilan edildi.

Adamlar toplandı. Ubeydullah, ortak meselelerinin başlangıcını, yani kendilerine hoşnut olacakları birini seçmelerini istediğini ve o kimseye onlarla birlikte kendisinin de biat edeceğini söylemiş olduğunu anlatmaya başladı. Sonra şöyle dedi: “Siz benden başkasını seçmeyi reddettiniz. Fakat şimdi duydum ki evin duvarlarına ve kapısına ellerinizi sürüp söylediklerinizi söylemişsiniz. Ben emir veriyorum, uygulanmıyor; görüş bildiriyorum, reddediliyor; kabileler de görevlilerimin aradıklarımı yakalamasına engel oluyor. Şimdi bu Seleme b. Züayb aranıza fitne sokuyor, topluluğunuzu bölmek ve birbirinizin alnına kılıç vurmanızı istiyor.”

Bunun üzerine Ahnef Sahr b. Kays b. Muaviye b. Husayn b. Ubâde b. en-Nezzâl b. Mürre b. Âbid b. el-Hâris b. Amr b. Kâ‘b b. Sa‘d b. Zeyd Menât b. Temîm, adamlar toplu hâlde iken şöyle dedi: “Seleme’yi sana getiririz.” Bunun üzerine gidip Seleme’yi almak istediler. Fakat onun taraftarlarının artmış olduğunu ve ayrılığın artık düzeltilemeyecek kadar büyüdüğünü gördüler. Üstelik Seleme de onlarla gitmeyi reddetti. Bunu görünce Ubeydullah b. Ziyad’dan uzak durdular ve yanına geri dönmediler.

Ebu Ubeyde’nin birkaç raviden, Sabra b. el-Cerûd el-Hüzelî’den, onun da babası el-Cerûd’dan naklettiğine göre, Ubeydullah hutbesinde şöyle dedi: “Basralılar! Allah’a yemin olsun ki, ipek, ince Yemen kumaşı ve yumuşak dokumalar o kadar çok giydik ki artık onlardan nefret eder olduk, derilerimiz bile onlardan iğrendi. Şimdi bunların ardından demiri kuşanmamız gerekiyor. Basra halkı! Allah’a yemin olsun ki, hepiniz bir yaban eşeğinin kuyruğunu kırmak için birleşseniz bile bunu başaramazsınız.”

El-Cerûd devamla dedi ki: Allah’a yemin olsun ki, Ubeydullah kaçıp Mesud’a sığınmadan önce bir talim oku bile atılmadı. Mesud öldürülünce de Suriye’ye gitti.

Ebu Ubeyde’den, Yunus b. Habîb el-Cermî şöyle nakletmiştir: Seleme’nin ayaklanmasından önce halka hitap ettiği gün Ubeydullah’ın hazinesinde sekiz milyon dirhem veya bundan biraz daha az vardı. Ali b. Muhammed bunun on dokuz milyon olduğunu söyledi. Ubeydullah halka şöyle dedi: “Bunlar sizin ganimet gelirlerinizdir; maaşlarınızı ve ailelerinizin nafakasını bunlardan alın.” Sonra kâtiplerine adamları saymalarını, adlarını kaydetmelerini emretti ve bu işte acele etmelerini istedi. Hatta onları geceleyin divan dairesinde tutacak birini görevlendirdi ve kandiller yaktırdı. Onlar işlerini bitirip ayrıldıktan sonra Seleme’nin muhalefeti ortaya çıkınca, parayı dağıtmaktan vazgeçti ve kaçarken parayı da beraberinde götürdü. O para bugün bile Ziyad ailesi arasında dolaşmaktadır. Onlarda bir düğün ya da cenaze olduğunda, Kureyş içinde onların benzeri görülmez; Kureyş içinde onlardan daha zengin ve daha iyi giyinen kimse yoktur.

Ubeydullah, Buhâriyye birliğinin başlarını çağırdı ve kendisi için savaşmalarını istedi. Fakat onlar bunu reddettiler. Bunun üzerine Buhâriyye mensuplarını da çağırdı ve aynı şeyi onlardan da istedi. Onlar da, “Komutanlarımız bize emrederse senin için savaşırız” dediler.

Ubeydullah’ın kardeşleri de ona şöyle dediler: “Allah’a yemin olsun ki, uğruna savaşacağın bir halife yok; yenilirsen döneceğin biri de yok; senden yardım istemen hâlinde sana yardım gönderecek biri de yok. Savaşın talih işi olduğunu biliyorsun. Biz de talihin belki senin aleyhine döneceğini düşünüyoruz. Bu Basra halkı arasında mal biriktirdik. Eğer onlar galip gelirse hem bizi hem de bu malları yok ederler; sana da hiçbir şey kalmaz.” Babası ve annesi Mercâne bir olan öz kardeşi Abdullah da ona şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki, eğer bu halkla savaşırsan, ben kılıcın ucuna dayanırım, ta ki sırtımdan çıkıncaya kadar.”

Ubeydullah bunu duyunca, el-Hâris b. Kays b. Suhbân b. Avn b. İlâc b. Mâzin b. Esved b. Cahdam b. Cezîme b. Mâlik b. Fehm’e haber gönderip şöyle dedi: “Ey Hâr, babam bana bir gün kaçmaya ihtiyaç duyarsam seni seçmemi tavsiye etmişti; gönlüm de senden başkasını istemiyor.” El-Hâris ona şu cevabı verdi: “Onlar, babana ettikleri yardım sebebiyle sana iyilik etmiş oldular; bunu sen de biliyorsun. Onlar ona iyilik ettiler, o da bundan fayda gördü; fakat ne ondan ne de senden herhangi bir karşılık buldular. Eğer bize sığınmak istersen, burada senin için bir sığınak yoktur. Seni gündüz çıkarırsam, seni güvenli bir yere nasıl ulaştıracağımı da bilmiyorum. Kabileme varmadan önce ikimizin de öldürülmesinden korkuyorum. Ama yanında kalırım; gece karanlığı çöktüğünde ve ayak sesleri kesildiğinde seni tanınmaman için bineğimin arkasına bindiririm. Sonra seni anne tarafından akrabalarım olan Benî Nâciye’ye götürürüm.” Ubeydullah da, “Peki, nasıl uygun görürsen öyle olsun” dedi.

Böylece bekledi. Sonra gecenin koyulaştığı bir vakitte el-Hâris, onu bineğinin arkasına bindirdi. Bu arada o hazineleri önceden çıkarmış ve başlarına nöbetçi koymuştu. Sonra onunla birlikte yola çıktı. Harûriyye korkusuyla nöbet tutan adamların yanından geçiyorlardı. Ubeydullah, “Neredeyiz?” diye soruyor, el-Hâris de bulunduğu yeri söylüyordu. Benî Süleym arasına geldiklerinde Ubeydullah, “Neredeyiz?” diye sordu. O da, “Benî Süleym arasındayız” dedi. Bunun üzerine Ubeydullah, “Allah isterse kurtulduk” dedi. Sonra Benî Nâciye’ye vardıklarında yine, “Neredeyiz?” diye sordu. El-Hâris, “Benî Nâciye arasındayız” dedi. O da, “Allah isterse kurtulduk” dedi.

Fakat Benî Nâciye, “Siz kimsiniz?” diye sordular. El-Hâris, “El-Hâris b. Kays” dedi. Onlar da, “Yeğeniniz” dediler. Ancak içlerinden biri Ubeydullah’ı tanıdı ve, “Bu Mercâne’nin oğlu!” diyerek bir ok attı; ok onun sarığına saplandı. Fakat el-Hâris, onunla birlikte yoluna devam etti ve onu Cahdam b. Cezîme soyundan olanlar arasındaki kendi evlerinden birine yerleştirdi. Ardından Mesud b. Amr b. Adî b. Muharib b. Suneym b. Müleyh b. Şerhân b. Ma‘n b. Mâlik b. Fehm’in yanına gitti.

Ezd râvileri Ebu Mihnef ile Muhammed b. Ebî Uyeyne şöyle demişlerdir: Mesud onu görünce, “Ey Hâr, ona gece yolunun kötülüklerinden sığınak verildi; biz ise senin onu geceleyin bize getirmenle gelen kötülükten Allah’a sığınırız” dedi. El-Hâris de şöyle dedi: “Ben sana geceleyin ancak hayır getirdim. Kavminin Ziyad’ı kurtardığını ve ona karşı yükümlülüklerini yerine getirdiğini biliyorsun. Bu da Araplar arasında onlar için asil bir iş oldu ve bununla başkalarına karşı övündüler. Şimdi siz, danışma sonunda ve kendi rızanızla Ubeydullah’a biat ettiniz; bundan önce de üzerinize vacip olan başka bir biat vardı.” Bununla cemaat biatini kastediyordu. Mesud da şöyle dedi: “Ey Hâr, biz onun babası yüzünden hak ettiğimiz iyiliği gördükten sonra, ne ondan ne de kendisinden bir teşekkür ya da karşılık bulamamışken, sırf Ubeydullah için garnizon arkadaşlarımızla mı çatışacağız sanıyorsun? Senin görüşünün bu olacağını hiç düşünmezdim.” El-Hâris de, “Siz onu güvenli bir yere ulaştırmak suretiyle biatinizi yerine getirdiğiniz için kimse sizinle çatışmaz” dedi.

Ebu Ca‘fer şöyle dedi: Ömer b. Şebbe - Züheyr b. Harb - Vehb b. Cerîr - babası - ez-Zübeyr b. el-Hirrît - Ebu Lebîd el-Cahdamî - el-Hâris b. Kays tarikiyle şöyle rivayet etmiştir: Ubeydullah b. Ziyad, kendisini bana teslim ederek şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki, kavminizde bana karşı mevcut olan düşmanlığın farkındayım.” Ben de ona acıdım ve geceleyin onu katırımın arkasına bindirdim. Yönümü Benî Süleym’e çevirdim. Bana, “Bunlar kim?” diye sordu. Ben, “Benî Süleym” deyince, “Allah isterse kurtulduk” dedi. Sonra silahları yanlarında olduğu hâlde meclis kurmuş oturan Benî Nâciye’ye doğru devam ettik. Çünkü o sıralarda halk nöbet maksadıyla meclislerinde oturuyordu. Onlar, “Kim o?” diye sordular. Ben de, “El-Hâris b. Kays” dedim. Onlar da, “Geç, dost” dediler. Fakat yanlarından geçince içlerinden biri, “Allah’a yemin olsun ki, arkasındaki Medine’nin oğludur!” dedi ve bir ok atıp onun sarığının katına sapladı. Ubeydullah bana, “Bunlar kim, ey Ebu Muhammed?” diye sordu. Ben de, “Senin Kureyş’e mensup olduklarını söylediğin kimseler var ya, işte bunlar Benî Nâciye’dir” dedim. O da, “Allah isterse kurtulduk” dedi.

Sonra Ubeydullah şöyle dedi: “Ey Hâris, güzel yaptın ve iyi davrandın. Şimdi sana teklif edeceğim şeyi yapar mısın? Mesud b. Amr’ın kavmi içindeki yerini, asaletini, yaşça büyüklüğünü ve kavminin ona itaatini biliyorsun. Beni ona götürsen ve Ezd’in ortasındaki evinde bulunsam nasıl olur? Eğer bunu yapmazsan, kavminin işi senin yüzünden bozulur.” Ben de kabul ettim ve onu oraya götürdüm. Mesud’un bundan haberi yoktu. Yanına girdiğimiz gece, o bir tuğla üzerinde bir odun parçası tutuşturuyor ve biri çıkmış, biri hâlâ ayağında duran ayakkabılarıyla uğraşıyordu. Yüzlerimize bakınca bizi tanıdı ve, “Ona yolun kötülüklerinden sığınak verildi” dedi. Ben de, “Evine girdikten sonra onu geri mi çevireceksin?” dedim. Bunun üzerine ne yapacağını söyledi ve Ubeydullah, o sırada eşi Hayre bint Hufâf b. Amr olan Abdülgafir b. Mesud’un evine girdi.

Aynı gece Mesud, el-Hâris ve kavminden bir grup, bineklere atlayıp Ezd’in meclisleri arasında dolaşarak şöyle dediler: “İbn Ziyad’ın ortadan kaybolduğu fark edildi; bundan sizin sorumlu tutulmanızdan korkuyoruz. Silahlı gelin!” Halk da gerçekten İbn Ziyad’ın kaybolduğunu fark etmiş ve, “Nereye gitmiş olabilir?” demişti. Bunun cevabı da, “Ezd’den başka bir yere gitmiş olamaz” olmuştu.

Ömer b. Şebbe - Züheyr b. Harb - Vehb - Ebu Bekir b. el-Fadl - Kabîsa b. Mervân tarikiyle: Halk, “Sizce nereye gitmiş olabilir?” demeye başladı. Bunun üzerine Benî Ukayl’den yaşlı bir kadın şöyle dedi: “Nereye gittiğini sanıyorsunuz! Allah’a yemin olsun ki, tıpkı babasının yaptığı gibi kendisini aynı çalılığın içine atmıştır.”

Yezid’in ölüm haberi İbn Ziyad’a ulaştığında Basra hazinelerinde on altı milyon dirhem vardı. Bunun bir kısmını babasının soyundan gelenler arasında paylaştırdı, geri kalanını ise yanında götürdü. Buhâriyye’yi ve Ziyad soyundan olanları kendisi için savaşmaya çağırmıştı, fakat onlar bunu kabul etmediler.

Ömer - Züheyr b. Harb - el-Esved b. Şeybân - Abdullah b. Cerîr el-Mâzinî tarikiyle: Şakîk b. Sevr bana haber göndererek şöyle dedi: “Duyduğuma göre bu İbn Mancûf ile İbn Mismâ‘ geceleyin Mesud’un evine gidip İbn Ziyad’ı tekrar hükümet konağına getirmek istiyorlar. Böylece bu iki gücü birleştirip sizin kanınızı akıtacak ve kendilerini kuvvetlendirecekler. Ben aslında İbn Mancûf’a adam gönderip onu zincire vurdurmayı ve yanımdan uzaklaştırmayı düşünüyordum. Sen Mesud’a git, selamımı ilet ve ona, İbn Mancûf ile İbn Mismâ‘ın şöyle şöyle yaptıklarını, bu iki adamı yanından uzaklaştırması gerektiğini söyle.” Mesud’un yanında Ziyad’ın iki oğlu Ubeydullah ve Abdullah vardı. Ben Mesud’a gittim. İki oğul onun yanında, biri sağında, biri solunda idi. Ben, “Selam sana ey Ebu Kays” dedim. O da, “Sana da selam” dedi. Sonra, “Şakîk b. Sevr beni sana, selamını iletmek ve duyduğunu haber vermek için gönderdi...” dedim. Sonra sözleri aynen, “Bu iki adamı yanından uzaklaştır” kısmına kadar tekrarladım. Mesud, “Allah’a yemin olsun ki, bunu yapacağım” dedi. Bunun üzerine Ubeydullah, “Nasıl olur ey Ebu Sevr?” dedi. Kendi künyesini unutmuştu; çünkü ona yalnızca Ebu’l-Fadl denirdi. Kardeşi Abdullah da şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki, biz senden ayrılmayacağız. Bize sığınak verdin ve bizi koruyacağına söz verdin. Senin yanında öldürülmedikçe senden ayrılmayacağız; bu da kıyamet gününe kadar senin için bir utanç olur.”

Ömer b. Şebbe - Züheyr - Vehb - ez-Zübeyr b. el-Hirrît - Ebu Lebîd tarikiyle: Basralılar toplandı ve işlerini el-Numan b. Suhbân er-Râsibî ile Mudar’dan bir adama havale ettiler ki, bu iki kişi kendileri için birini seçsin ve ona yetki versin. Onlar da, “Sizin bizim için uygun gördüğünüz kişiye biz de razıyız” dediler. Ebu Lebîd’den başkalarının rivayetine göre, Mudar’dan olan kişi Kays b. el-Heysem es-Sülemî idi. Mudar’dan olan kişi, adayın Benî Ümeyye’den seçilmesi gerektiğini düşünüyordu; el-Numan ise Benî Hâşim’den olması gerektiği görüşündeydi. Bununla birlikte el-Numan, bu iş için falandan, yani Benî Ümeyye’den bir adamdan daha hak sahibi kimse görmediğini söyledi. Mudarlı, “Gerçekten bunu mu düşünüyorsun?” dedi. El-Numan da, “Evet” dedi. Bunun üzerine Mudarlı, “Ben yetkimi sana verdim; senin razı olduğun kişiye ben de razıyım” dedi. Sonra ikisi birlikte halkın yanına çıktılar ve Mudarlı şöyle ilan etti: “El-Numan’ın razı olduğuna ben de razıyım. Sizin için kimi tayin ederse ben de ondan hoşnut olurum.” Sonra halka, “Ne diyorsun?” diye sordular. O da, “Bu iş için Abdullah b. el-Hâris, yani Bebbâh’tan başkasını uygun görmüyorum” dedi. Bunun üzerine Mudarlı, “Sen bana söylediğin kimse bu değildi” dedi. El-Numan ise, “Canıma yemin olsun ki, evet oydu” dedi. Halk da Abdullah’tan hoşnut oldu ve ona biat etti.

Arkadaşlarımdan nakledildiğine göre, Mudar el-Abbas b. el-Esved b. el-Avf lehine çağrıda bulunurken, Yemen Abdullah b. el-Hâris b. Nevfel lehine çağrıda bulundu. Bunun üzerine halk, bu iki aday meselesini incelemek üzere Kays b. el-Heysem ile el-Numan b. Suhbân er-Râsibî’yi hakem tayin etme hususunda anlaştı. İki hakem de, genel olarak bir imama razı olununcaya kadar, Mudar’dan olup Benî Hâşim’e mensup olan adama yetki verilmesi gerektiğinde anlaştılar.

Bu hususta şöyle denildi:

Biz birini azlettik ve bir valiyi göreve getirdik;
Bakr b. Vâil ise
ittifak kuracağı birini arayarak oyalanmaktadır.

Bebbâh’a Basra üzerinde yetki verildiğinde, o da Himyân b. Adî es-Sedûsî’yi polis gücünün başına getirdi.

Ebu Ca‘fer et-Taberî dedi ki: Ebu Ubeyde’ye gelince, Muhammed b. Ali’nin Ebu Sa‘dân’dan, onun da Ebu Ubeyde’den rivayetine göre, Mesud ile Ubeydullah b. Ziyad ve kardeşi hakkındaki olayı, Vehb b. Cerîr’in kendi ravilerinden aktardığı şekilden farklı anlatmıştır. Ebu Ubeyde şöyle dedi:

Mesleme b. Muharib b. Selm b. Ziyad ile Ziyad ailesinden başkaları, o sırada hayatta bulunan aile fertlerinden ve onların mevalîsinden naklen bana anlattılar. Aile kendi hikâyesini daha iyi bilir. Buna göre el-Hâris b. Kays, Mesud’la hiç konuşmadı; Ubeydullah’a himaye verdi, yanına yüz bin dirhem aldı ve bununla Mesud’un hanımı ve kendi baba tarafından amcasının kızı olan Ümm Bistâm’ın yanına geldi. Yanında Ziyad’ın iki oğlu, Ubeydullah ve Abdullah da vardı. İçeri girmek için ondan izin istedi. Kadın izin verince el-Hâris ona şöyle dedi: “Sana öyle bir iş için geldim ki bununla kadınlarının başı olacak, kavminin şerefini koruyacak, ayrıca hemen oracıkta mal ve servet elde edeceksin. Özellikle şu yüz bin dirhem senindir. Eğer Ubeydullah’ı içeri alırsan bunu al, senin olsun.” Kadın ise, “Mesud’un bundan hoşlanmamasından ve onu kabul etmemesinden korkuyorum” dedi. Bunun üzerine el-Hâris şöyle dedi: “Ona elbiselerinden birini giydir, evine al; Mesud’u bize bırak.” Kadın parayı aldı ve bunu yaptı. Fakat Mesud gelince durumu ona anlattı, o da kadını saçından tuttu. Bunun üzerine Ubeydullah ile el-Hâris onun odasından çıktılar. Ubeydullah şöyle dedi: “Senin amca kızın bana senin nezdinde himaye verdi. Üzerimdeki elbise senin elbisen, karnımdaki yemek senin yemeğin, etrafımdaki ev de senin evindir.” El-Hâris de onun bu sözünü doğruladı. İkisi birlikte Mesud’u yumuşattılar; sonunda razı oldu. Ebu Ubeyde dedi ki: Ubeydullah, el-Hâris’e yaklaşık elli bin dirhem verdi ve Mesud öldürülünceye kadar onun evinde kaldı.

Ebu Ubeyde - Yezid b. Sümeyr el-Cermî - Süvvâr b. Abdullah b. Saîd el-Cermî tarikiyle: Ubeydullah kaçtığında, Basralılar bir süre emirsiz kaldılar ve başlarına kimi getirecekleri konusunda ihtilafa düştüler. Sonra kendileri için bir seçim yapacak ve bu iki kişi anlaştığı takdirde onların seçimini kabul edecek iki adam üzerinde anlaştılar. Kays b. el-Heysem es-Sülemî ile Numan b. Suhbân er-Râsibî’nin, kendileri için uygun gördükleri birini seçmelerine karar verdiler. Bu ikisi iki ihtimali gündeme getirdi: Biri, Abdullah b. el-Hâris b. Nevfel b. el-Hâris b. Abdülmuttalib idi. Annesi Hind bint Ebî Süfyan b. Harb b. Ümeyye idi. Ona Bebbâh lakabı verilirdi ve Süleyman b. Abdullah b. el-Hâris’in dedesiydi. Diğeri de Abdullah b. el-Esved ez-Zührî idi. Bu iki kişi bu iki aday üzerinde anlaştıklarında, seçim yeri olarak umumi meydanı kararlaştırdılar ve halkın, bu ikisinden biri üzerinde anlaşmaları için orada toplanmasını ayarladılar. Halk orada toplandı. Ben de meydanın üst tarafında onlarla beraberdim. Kays b. el-Heysem öne çıktı, ardından Numan geldi. Birbirleriyle meşgul oldular. Numan, Kays’a İbn el-Esved’i tercih ettiği izlenimini verdi; sonra da, “İkimiz birden konuşamayız” dedi ve sözcü olmasını ondan istedi. Kays bunu kabul etti ve aralarında anlaşma yaptılar. Numan da halka, uygun gördüğü şeyi kabul edeceklerine dair söz aldırdı.

Sonra Numan, Abdullah b. el-Esved’in yanına gidip elini tuttu ve ona şartlar ileri sürmeye başladı. Halk, ona biat etmek üzere olduğunu sandı. Fakat sonra onu bırakıp Abdullah b. el-Hâris’in elini tuttu ve aynı şekilde ona şartlar ileri sürmeye başladı. Ardından Allah’a hamd ve sena etti, peygamberi ve onun ailesi ile akrabalarının haklarını andı, sonra şöyle dedi: “Ey insanlar! Peygamberinizin amcası soyundan gelen ve annesi Hind bint Ebî Süfyan olan bir adamla ne derdiniz var? O, Benî Hâşim’den bir adamdır; aynı zamanda hükümdarlık sahibi olanların soyundan bir kadının oğludur.” Sonra onun elini tuttu ve, “Ben sizi bu iş için ona razı görüyorum” dedi. Halk da, “Biz de razıyız” diye bağırdı. Ardından Abdullah b. el-Hâris’i hükümet konağına götürdüler ve o da orada oturdu. Bu olay 64 yılı Cemâziyelâhir ayının başında oldu. O da Himyân b. Adî es-Sedûsî’yi polis gücünün başına getirdi ve halkı gelip kendisine biat etmeye çağırdı. Onlar da gelip ona biat ettiler.

Halk ona biat ettiğinde, el-Ferazdak şöyle dedi:

Ben birçok kişiye biat ettim
ve onlara verdiğim sözü tuttum;
fakat Bebbâh’a öyle bir biat ettim ki
ondan dolayı pişmanlık duymadım.

Ebu Ubeyde - Züheyr b. Huneyd - Amr b. Îsâ tarikiyle: Mâlik b. Mismâ‘ el-Cehderî’nin evi, büyük mescidin yakınında, Benî Cehder mahallesinde, Abdullah el-İsfahânî kapısının yanındaki el-Bâtına’da idi. Mâlik mescide devam ederdi. Bebbâh’ın işinden kısa süre sonra mescidde otururken, onun oturduğu topluluğun içinde Abdullah b. Âmir b. Küreyz el-Kureşî ailesinden bir adam vardı. O sırada Abdullah b. Hâzim’in Herat’ta Rebîa’ya saldırdığı haberi geldi. Bunun üzerine tartışma çıktı ve Kureyşli adam Mâlik’e kaba söz söyledi. Bunun üzerine Bekr b. Vâil’den bir adam Kureyşliye vurdu. Orada bulunan Mudar ve Rebîa mensupları birbirlerine öfkelendiler. Topluluk içinde Rebîa mensupları çoğunluktaydı. Ancak biri, “İmdada ey Temîm!” diye bağırdı. Kadının yanında bulunan Benî Dâbbe’den bir grup bu sesi duydu, mescitteki muhafızların mızraklarını ve kalkanlarını aldılar, Rebîa mensuplarının üzerine yürüdüler ve onları bozguna uğrattılar. O sırada Bekr b. Vâil’in başı olan Eşyem b. Şakîk b. Sevr es-Sedûsî bunu duyunca mescide geldi ve, “Mudar’dan kimi bulursanız öldüreceksiniz!” dedi. Mâlik b. Mismâ‘ bunu işitince ev kıyafetiyle geldi, halkı yatıştırdı ve birbirleriyle savaşmaktan vazgeçtiler.

Bir ay veya daha az bir süre bu şekilde kaldılar. Sonra Benî Yeşkür’den bir adam, mescidde Benî Dâbbe’den bir adamla oturuyordu. Bekrî’nin Kureyşliye vurması hakkında konuştular. Yeşkürlü bununla övündü. Sonra Yeşkürlü, vurmanın karşılıksız kaldığını söyledi ve böylece Dabbî’yi öfkelendirdi. O da Yeşkürlüye boynuna bir darbe vurdu. Mescidde bulunanlar onu öldürücü bir darbeyle vurdular ve Yeşkürlü ölü olarak kavmine taşındı. Bunun üzerine Bekr, reisleri Eşyem b. Şakîk’e koştu ve, “Bizimle gel” dedi. Fakat o, “Hayır, onlara bir elçi gönderirim; eğer bize hakkımızı verirlerse ne âlâ, vermezlerse o zaman gideriz” dedi. Ancak Bekr bunu kabul etmedi ve Mâlik b. Mismâ‘ın yanına gitti.

Daha önce, Eşyem’den önce Mâlik b. Mismâ‘ onların başındaydı. Fakat Eşyem, Yezid b. Muaviye’ye gitmiş, Yezid de Ubeydullah b. Ziyad’a onun lehine mektup yazarak reisliği Eşyem’e geri vermelerini emretmişti. Lehâzim, yani Benî Kays b. Sa‘lebe ile müttefikleri Anezeler, Teym el-Lât ile müttefikleri İcl, ayrıca Zühl b. Şeybân ailesiyle müttefikleri Yeşkür ve Zühl b. Sa‘lebe ile müttefikleri Hubâre b. Rebîa b. Nizâr, sekiz kolun dördü dördüne denk olacak şekilde hep birlikte razı olmadıkça buna yanaşmamışlardı. Bu ittifak, Bekr kabilesinin göçebeleri arasında İslam’dan önce Cahiliye döneminde vardı. Hanîfe ise yerleşik oldukları için o dönemde Bekr’in diğer kollarıyla bu ittifaka katılmamıştı. Sonra İslam’a girdiler, kardeşleri İcl ile birlikte Lehâzim oldular. Ardından Benî Humeym’den Anazeli İmrân b. İsâm’ın hakemliğini kabul ettiler ve reisliği Eşyem’e geri verdiler.

Şimdi bu karışıklık çıkınca, Bekr Mâlik b. Mismâ‘ı hafife aldı; çünkü onun ağırlığı yoktu. Bunun üzerine adamlarını topladı, hazırlık yaptı ve Ezd’den, daha önce Yezid b. Muaviye konusunda aralarında var olan ittifakı yenilemelerini istedi.

Bu hususta Hârise b. Bedr şöyle dedi:

Biz birini azlettik ve bir valiyi göreve getirdik;
Bakr b. Vâil ise
ittifak kuracağı birini arayarak oyalanmaktadır.
Bekrîlerden hiç kimse yoktur ki vaktinde geceleyip
sabah olduğunda utancı tanımamış olsun.

Ebu Ubeyde devamla dedi ki: Ubeydullah, Mesud’un evindeyken Bekr ile Temîm’in arasının açıldığını duydu. Bunun üzerine Mesud’a, “Git, Mâlik ile görüş ve aranızda daha önce var olan ittifakı yenile” dedi. Mesud, Mâlik ile görüştü ve ikisi bu ahdi konuşmaya başladılar. Fakat her iki taraftan da bir grup, onların ortak kararını reddetti. Bunun üzerine Ubeydullah, kardeşi Abdullah’ı bol miktarda para ile Mesud’un yanına gönderdi. Bu işte iki yüz bin dirhemden fazla harcadı. Amaç, karşı çıkanların ikisine de biat etmelerini sağlamaktı. Ubeydullah kardeşine, “Halkın Ezd’e karşı ne düşündüğünü iyice öğren” dedi. Sonunda ittifakı yenilediler ve aralarında daha önce birlik hususunda yazdıkları iki belgeye benzer iki belge yazdılar. Belgelerden birini Mesud b. Amr’a teslim ettiler.

Ebu Ubeyde dedi ki: Mesud’un torunlarından biri bana anlattı: Belgede adı ilk yazılan kişi, el-Salt b. Hureys b. Câbir el-Hanefî idi. Bir belgeyi de İbn Recâ el-Avdî’nin yanına bıraktılar. O, Avd b. Sa‘d’dandı. Daha önce aralarında bir ittifak vardı.

Ebu Ubeyde dedi ki: Muhammed b. Hafs, Yunus b. Habîb, Hubeyre b. Hudayr ve Züheyr b. Huneyd, Mudar’ın Basra’da Rebîa’dan daha kalabalık olduğunu, Ezd topluluğunun ise oraya en son yerleşen grup olduğunu söylediler. Basra garnizon şehri kurulduğunda onlar bulundukları yerdeydiler; Ömer b. el-Hattâb oraya yerleşik hayatı tercih eden Müslümanları yerleştirdi, Ezd topluluğu ise kendi yerinde kaldı ve taşınmadı. Daha sonra, Muaviye’nin hilafetinin sonlarında ve Yezid b. Muaviye’nin hilafetinin başlarında Basra’ya geldiler. Onlar geldiğinde Benî Temîm, Ahnef’e, “Rebîa bizden önce davranmadan, şu yeni gelenlere yaklaş” dediler. Fakat Ahnef, “Eğer onlar size gelirse kabul edin; yoksa siz onlara gitmeyin. Çünkü giderseniz onların peşinden gidenler durumuna düşersiniz” dedi. Bunun üzerine Mâlik b. Mismâ‘ onların yanına gitti. O sırada Ezd’in reisi Mesud b. Amr el-Ma‘nî idi. Mâlik ona şöyle dedi: “Gel, bizimle Kindeliler arasında Cahiliye döneminde bulunan ittifakı, ayrıca Benî Zühl b. Sa‘lebe ile Teyyî b. Üded’den Su‘al arasında bulunan ittifakı yenileyelim.” Ahnef ise, “Onlar kendileri gidip onlara başvurduğundan beri, hep onların ardından sürüklenen kuyruklar olacaklardır” dedi.

Ebu Ubeyde - Hubeyre b. Hudayr - İshak b. Süveyd tarikiyle: Bekr, Mudar’a karşı Ezd’den yardım istemeye yöneltilip daha önceki ittifakı yenileyince ve onların sefere çıkmalarını isteyince, Ezd şöyle dedi: “Başımızda bizden biri olmadıkça sizinle çıkmayız.” Bunun üzerine Mesud’u hepsinin başına getirdiler.

Ebu Ubeyde - Mesleme b. Muharib tarikiyle: Mesud, Ubeydullah’a, “Bizimle gel de seni tekrar hükümet konağına götürelim” dedi. Fakat o, “Ben bunu yapamam, siz gidin” dedi. Bunun üzerine Mesud bineklerini hazırlattı, techizat ve eyerler bağlandı; o da yolculuk hazırlıklarıyla meşgul oldu. Bu sırada Ubeydullah için bir sandalye getirildi ve Mesud’un kapısına kondu; o da üzerine oturdu. Mesud yola çıktı. Ubeydullah atların başına bazı kölelerini gönderdi ve onlara şöyle dedi: “Ne olacağını bilmiyorum. Bu yüzden size söylüyorum: Eğer şöyle şöyle bir durum olursa, içinizden biri gelip bana haberi ulaştırsın. Her ne olursa olsun, içinizden birinin mutlaka bana haber getirmesini sağlayın.” Gerçekten de Mesud her bir sokağa uğradığında veya bir kabilenin yanından geçtiğinde, o kölelerden biri gelip Ubeydullah’a bunun haberini veriyordu.

Mes‘ûd, Mâlik b. Mismâ‘ ile birlikte Rabîa’ya geldi ve birlikte çarşı meydanına giden yolu tuttular; Mes‘ûd yürümeye devam ederek mescide girdi ve minbere çıktı. Abdullah b. el-Hâris hükümet konağındaydı ve ona Mes‘ûd’un Yemen ve Rabîa halkıyla birlikte geldiği ve halk arasında karışıklık çıkarılacağı söylendi. Ona, “Öyleyse neden aralarını düzeltmiyorsun ya da Temîm oğullarıyla onların üzerine gitmiyorsun?” denildi. O, “Allah belalarını versin! Vallahi onları yatıştırarak kendimi bozmayacağım” diye cevap verdi. Mes‘ûd’un adamlarından biri şöyle söylemeye başladı:

“Gerçekten ben Bebbâh’ı
çadırdaki bir kızla evlendireceğim,
bebeğinin başını tarayan bir kızla.”

Bu, Ezd ve Rabîa’nın söylediğidir; fakat Mudar’a gelince, bunun onun annesi Hind bint Ebî Süfyân’ın onu beşikte sallarken söylediği söz olduğunu söylerler.

Hiç kimse Mes‘ûd’un minbere çıkmasına engel olmayınca, Mâlik b. Mismâ‘ silahlı adamlarından oluşan birliğiyle birlikte dışarı çıktı ve çarşı yolundan el-Cebbân’a hâkim bir noktaya kadar ilerledi. Ardından Temîm oğullarına ait bazı evlerin yanından geçmeye başladı ve el-Cebbân’ın karşısındaki Adaviyye oğullarının sokağına girerek, kalplerinde bulunan kin sebebiyle onların evlerini ateşe vermeye başladı. Bu kin, Kabbî’nin Yaşkûrî’yi öldürmesi ve İbn Hâzim’in Herat’ta Rabîa’yı katletmesi yüzündendi. O bunlarla meşgulken ansızın yanına gelip, “Mes‘ûd’u öldürdüler” dediler ve “Temîm oğulları Mes‘ûd’a saldırdı” dediler. Bunun üzerine yola çıktı; fakat çarşı yolundaki Kays oğullarının mescidine yaklaştığında, Mes‘ûd’un öldürüldüğü haberini duyunca durdu.

Ebû Ubeyde – Zuhayr b. Huneyd – ed-Dahhâk veya el-Vaddâh b. Hayseme – Dârim oğullarından Mâlik b. Dînâr şöyle dedi: “Ben, ne olacağını görmek için el-Ahnaf’ın yanına giden gençlerden biriydim. Ona geldim. Sonra Temîm oğulları gelip, ‘Mes‘ûd valinin konağına girdi ve sen bizim reisimizsin’ dediler. O ise, ‘Ben sizin reisiniz değilim; sizin reisiniz ancak şeytandır’ diye cevap verdi.”

Ebû Ubeyde – Hubeyre b. Hudayr – İshak b. Suveyd el-Adavî: “Seyredenlerle birlikte el-Ahnaf’ın bulunduğu yere geldim. Ona, ‘Ey Ebû Bahr, Rabîa ve Ezd meydana girdi’ dediler. O ise, ‘Sizin mescit üzerinde onlardan daha fazla hakkınız yoktur’ dedi. Sonra tekrar gelip, ‘Onlar hükümet konağına girdiler’ dediler. O yine, ‘Sizin bu ev üzerinde onlardan daha fazla hakkınız yoktur’ dedi.”

Selâme b. Zu‘ayb el-Riyâhî öne atılarak şöyle dedi: “Ey gençler topluluğu! Bana toplanın! Bu adam sadece bir korkaktır, size faydası yoktur!” Temîm oğullarının “kurtlarını” çağırdı ve Mâh Afrîdûn ile birlikte bulunan beş yüz kişi onunla birlikte hazır oldu. Selâme onlara, “Nereye gitmek istiyorsunuz?” dedi. Onlar, “Sen ne istersen onu istiyoruz” dediler. O da, “Öyleyse ileri!” dedi.

Ebû Ubeyde – Zuhayr b. Huneyd – Ebû Ni‘âme – Nâşib b. el-Hâsib ve Humeyd b. Hilâl: “Biz ikimiz mescide yakın bir yerde el-Ahnaf’ın bulunduğu yere geldik. O sırada ne olacağını görmek için bekleyenler arasındaydık. Bir kadın elinde bir tütsü kabı ile yanına geldi ve şöyle dedi: ‘Senin liderlikle ne işin var? Tütsü kabıyla ilgilen, çünkü sen sadece bir kadın gibisin!’ O da, ‘Bir kadının kalçası tütsü kabı için daha uygundur’ diye cevap verdi.”

Sonra ona gelip, Riyâhî kabilesinden Necciye’nin kızı Uleyye’nin –Matar’ın kız kardeşi– halhallarının bizzat ayaklarından zorla alındığını söylediler. (Bazıları bunun Uzza bint el-Huff olduğunu söyledi.) Onun evi, Temîm oğullarının meydanındaki sokakta, umumi yıkanma yerinin karşısındaydı. Ona ayrıca, “Senin yolundaki boyacıyı ve mescid kapısındaki sakatı öldürdüler” dediler. Yine, “Mâlik b. Mismâ‘ Adaviyye oğullarının sokağına girip bazı evleri yaktı” dediler. Fakat el-Ahnaf şöyle cevap verdi: “Buna delil getirin; çünkü delil olmadan onlarla savaşmak helâl değildir.” Bunun üzerine onun huzurunda bunların hepsine şahitlik ettiler.

Sonra el-Ahnaf, “Abbâd geldi mi?” dedi. “Hayır” dediler. Bir süre bekledi ve tekrar, “Abbâd geldi mi?” dedi. Yine “Hayır” dediler.

El-Ahnaf, “Abs b. Talka burada mı?” dedi. “Evet” dediler. Bunun üzerine onu çağırdı, başından bir bağ çözdü, diz çöktü ve onu bir mızrağa bağlayarak ona verdi. Sonra, “Git!” dedi. Döndüğünde, “Ey Allah’ım, bugün onu utandırma; çünkü sen onu geçmişte hiç utandırmadın” dedi. Halk, “Zebra‘ harekete geçti!” diye bağırdı. Zebra‘, el-Ahnaf’ın bir cariyesiydi ve onunla el-Ahnaf’a işaret ediyorlardı.

Abs yola çıktıktan sonra, Abbâd altmış süvari ile geldi. “İnsanlar ne yaptı?” diye sordu. Ona, “Gittiler” dediler. “Komutan kim?” diye sordu. “Abs b. Talka es-Sarîmî” dediler. Abbâd, “Ben Abs’ın sancağı altında mı gideceğim!” dedi ve o da süvarilerle birlikte kendi kavmine geri döndü.

Ebû Ubeyde – Zuhayr – Ebû Reyhâne el-Uraynî: “Mes‘ûd’un öldürüldüğü gün, Zerd b. Abdullah es-Sa‘dî’nin atının karnı altındaydım; hızla ilerleyerek Kadîm sokağına kadar vardık.”

Ebû Ubeyde – Hubeyre b. Hudayr – İshak b. Suveyd: “İlerlediler ve sokak girişlerine ulaştıklarında durdular. Mâh Afrîdûn onlara Farsça, ‘Ne oldu ey gençler?’ dedi. Onlar, ‘Bize mızrak uçlarıyla karşı çıktılar’ dediler. O da Farsça, ‘Onları beşli ok atışıyla vurun’ dedi. Dört yüz Asâvira vardı ve bir seferde iki bin ok attılar. Bunun üzerine karşı taraf sokak kapılarından geri çekildi ve mescid kapılarında mevzilendi.”

Temîmliler yavaşça onlara doğru ilerlediler; fakat kapılara ulaştıklarında durdular. Mâh Afrîdûn onlara, “Ne oldu?” diye sordu. Onlar, “Bize mızrak uçlarını doğrulttular” dediler. O da, “Siz de onlara atın!” dedi. Bunun üzerine onlara iki bin ok attılar ve onları kapılardan geri püskürttüler; böylece mescide girdiler ve ilerlediler.

Mes‘ûd minberde konuşma yapıyor ve adamlarını kışkırtıyordu. Gatafân b. Uneyf b. Yezîd b. Fahde –Temîm’in Ka‘b b. Amr kolundan– savaşmaya başladı ve kendi kavmini teşvik ederek recez vezniyle şöyle söyledi:

“İleri ey Temîm! Bu hatırlanacaktır.
Eğer Mes‘ûd kurtulursa bu kötü bir şöhret olur.
Mescidin korunan kısmını tutun.”

İshak b. Suveyd şöyle devam eder: “Onlar Mes‘ûd’a, minberde adamlarını teşvik ederken ulaştılar; onu aşağı çektiler ve öldürdüler. Bu, hicrî 64 yılının Şevval ayının başında oldu. Adamları işe yaramaz hale geldi ve dağıldılar. Eşyem b. Şakîk onların önünde koşarak mescidin korunan kısmının kapısına kaçtı. Birisi onu mızrakladı, fakat hayatta kaldı ve kaçtı.”

el-Ferezdak bu olay hakkında şöyle dedi:

“Eğer Eşyem mızraklarımızın uçlarını geçmeseydi
ve ateşlerimiz yükseldiğinde kapıyı kaçırmasaydı,
Mes‘ûd ve arkadaşıyla birlikte olurdu
ve iç organları dökülürdü.”

Ebû Ubeyde şöyle dedi: “Sallâm b. Ebî Hayra bana rivayet etti; ayrıca bunu, mescidde Yunus’un halkasında rivayet eden Ebû’l-Hansâ Kusayb el-Anberî’den de işittim. Bu ikisi şöyle dediler: Hasan b. Ebî’l-Hasan’ın valinin mescidinde grubuna şöyle dediğini işittik: ‘Mes‘ûd buradan geldi’ (eliyle Ezd mahallelerini işaret etti), kuş gibi görünüyordu; sarı, siyah “gözlerle” süslü bir kaftan giymişti; insanlara yerleşik geleneklere uymalarını ve fitneden kaçınmalarını emrediyordu: “Gerçekten yerleşik olan, sizin kendinizi tutmanızdır.” Onlar ise, “Ay! Ay!” diyorlardı. Vallahi bir saat geçmeden onların “ayı” küçüldü; ona geldiler, onu minberden aşağı çektiler –Allah bilir– ve öldürdüler.’”

Ebû Ubeyde – Mesleme b. Muhârib: “Ubeydullah’a gelip, ‘Mes‘ûd minbere çıktı ve hükümet konağının dışında ona karşı bir ok bile atılmadı’ dediler. Bu haldeyken oraya gitmeyi düşündü. Fakat sonra gelip, ‘Mes‘ûd öldürüldü!’ dediler. Bunun üzerine ayağını üzengiye koydu ve Suriye’ye yöneldi. Bu olay Şevval 64 yılında oldu.”

Ebû Ubeyde – Revvâd el-Ka‘bî: “Mudar’dan bazı adamlar Mâlik b. Mismâ‘’a gelip onu evinde kuşattılar ve evini ateşe verdiler.” Bunun üzerine Gatafân b. Uneyf el-Ka‘bî şöyle söyledi:

“İbn Mismâ‘ kuşatma altındadır,
başka konaklar ve evler ister,
ama biz ateşi onun etrafına sardık.”

Ubeydullah b. Ziyâd kaçtığında onu takip ettiler; fakat o takipçilerden sıyrıldı ve bulduklarını yağmaladılar. Bu konuda Vâfid b. Halîfe şöyle dedi:

“Nice sert ve zalim zorbayı öldürdük,
tacını aldık ve mallarını yağmaladık.
Ubeydullah da onlardan biriydi; onu yağmaladığımızda,
atlarını ve elbiselerini aldık,
atlılarımızla onun atlılarının karşılaştığı günde.
Keşke İbn Ziyâd’ın kaçışı onu kurtarmasaydı!”

Ve Adaviyye oğullarından Arhame b. Abdullah b. Kays, Mes‘ûd’un öldürülmesi hakkında şöyle dedi:

“Mes‘ûd b. Amr bize karşı geldiğinde,
ona içirdiğimiz şey sadece
bilenmiş, keskin bir kılıç oldu.
Mes‘ûd emir olmayı umdu, fakat öldürüldü.
Onu ölümle kuşattık.”

Ebû Ca‘fer Muhammed b. Cerîr şöyle dedi: “Umar (b. Şebbe), Ubeydullah’ın Suriye’ye gidişi hakkında bana şunu rivayet etti…” Mas‘ûd, İbn Ziyâd ile birlikte Kurra b. Amr b. Kays kumandasında Ezd’den yüz adam gönderdi ve onu Suriye’ye götürdüler.

İbn Ziyâd Basra’dan ayrıldı. Bir gece şöyle dedi: “Deveye binmek bana ağır geldi; tırnaklı bir hayvan üzerinde daha yumuşak bir şey hazırlayın.” Bunun üzerine bir eşeğin üzerine bir örtü serildi ve ona bindi; ayakları neredeyse yerde iz bırakıyordu.

Yaşkûrî şöyle dedi: “O önümde gidiyordu ve uzun süre sessiz kalmıştı…”

…“Şimdi sana gerçekten kendime ne söylediğimi anlatayım: ‘Keşke Basralılarla savaşsaydım… Keşke esirleri çıkarıp başlarını kestirseydim…’”

Bazıları dedi ki: Suriye’ye vardığında henüz bir karar vermemişlerdi ve onun yanında genç sayılıyorlardı. Bazıları ise dedi ki: Suriye’ye vardığında işleri karara bağlamışlardı; fakat o onların kararını bozdu ve kendi görüşünü kabul ettirdi.

Bu yılda ayrıca Kûfe halkı Amr b. Hureys’i kovdu, onu görevden aldı ve Amir b. Mes‘ûd’un tayini üzerinde anlaştı.
Kûfe Halkının Amr’i Görevden Alması Ve Amir’i Vali Tayin Etmesi: Ebû Ca‘fer şöyle dedi: el-Heysem b. Adî – İbn Ayyâş’a göre: Kûfe ve Basra adlı iki ordugâh şehrinin tek bir valilik altında ilk defa birleştirildiği dönem Ziyâd ve oğlunun dönemiydi. Bunlar Hâricîlerden on üç bin kişiyi öldürdüler ve Ubeydullah onların dört binini hapse attı. Yezîd ölünce Ubeydullah resmî bir konuşma yaptı ve şöyle dedi: “Kendisine itaat uğruna savaştığımız kişi öldü. Eğer bana üzerinizde yetki verirseniz, ganimetlerinizi sizin için toplayacağım ve düşmanlarınızla savaşacağım.” Bu mesajla Mukâtil b. Mismâ‘ ve Benî Mâzin’den Saîd b. Karha’yı Kûfelilere gönderdi. Kûfe üzerindeki vekili ise Amr b. Hureys idi. Bu iki elçi mesajı ilan ettiler. Ardından Yezîd b. el-Hâris b. Ruveym eş-Şeybânî ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Bizi İbn Sümeyye’den kurtaran Allah’a hamdolsun! Hayır, başka hiçbir şey de yok!” Bunun üzerine Amr onun hakkında emir verdi; yakasından tutulup hapse götürüldü. Fakat Bekr kabilesi bu yakalamaya engel oldu ve Yezîd korkuya kapılarak kendi kavmine kaçtı. Ardından Muhammed b. el-Eş‘as ona haber gönderip, “Görüşünde sebat et” dedi. Sürekli olarak ona bu mesajı taşıyan haberciler geliyordu.

Amr minbere çıkınca onu taşladılar; o da konutunun içine girdi. Halk mescidde toplandı ve, “Bir halife üzerinde anlaşılıncaya kadar birini yönetim başına getirelim” dedi. Bunun üzerine Ömer b. Sa‘d üzerinde karar kıldılar. Fakat Hemedânlı kadınlar Hüseyin için ağlayarak geldiler; erkekleri ise kılıç kuşanmıştı ve minberin etrafını sardılar. Muhammed b. el-Eş‘as, “Durumumuz değişti” dedi. Kinde kabilesi, dayısı onlardan olduğu için Ömer b. Sa‘d’ın yönetimini destekliyordu; fakat şimdi hepsi Amir b. Mes‘ûd üzerinde anlaştılar, bu durumu İbn ez-Zübeyr’e yazdılar ve o da onu görevinde onayladı.

Avâne b. el-Hakem’e gelince, Hişâm b. Muhammed’in ondan rivayetine göre şöyle dedi: Basralılar Ubeydullah b. Ziyâd’a biat edince, o da Amr b. Mismâ‘ ve Sa‘d b. el-Karh et-Temîmî’yi kendi tarafından Kûfe’ye elçi olarak gönderdi; Kûfelilere Basralıların ne yaptığını bildirmelerini ve halk arasındaki ihtilaflar yatışıncaya kadar Ubeydullah b. Ziyâd’a biat etmelerini istemelerini söyledi. Amr b. Hureys halkı topladı, Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi: “Bu iki adam size valiniz tarafından geldi; Allah’ın sizi tek söz etrafında birleştireceği ve aranızdaki ayrılığı düzelteceği bir işe çağırıyorlar. Onları dinleyin ve söylediklerini kabul edin; çünkü size doğru yolu getirmişlerdir.” Sonra Amr b. Mismâ‘ ayağa kalktı, Allah’a hamd ve sena etti, ardından Basralılardan ve onların, halk kime yetki verileceği üzerinde birleşinceye kadar Ubeydullah b. Ziyâd’ı vali yapma konusunda anlaşmalarından söz etti. “Biz size, birlikte hareket edelim ve ortak bir valimiz olsun diye geldik; çünkü Kûfe, Basra’nın bir parçasıdır, Basra da Kûfe’nin bir parçasıdır” dedi. İbn el-Karh da kalktı ve arkadaşının konuşmasına benzer bir konuşma yaptı.

Bunun üzerine Yezîd b. el-Hâris b. Yezîd eş-Şeybânî ayağa kalktı. Bu kişi İbn Ruveym idi. İnsanlar arasında bu iki elçiyi ilk taşlayan oydu; sonra diğerleri de onu izledi. Ardından şöyle dedi: “Biz İbn Mercâne’ye mi biat edeceğiz? Hayır, başka hiçbir şey de yok!” Bu davranış Yezîd’in ordugâh şehrindeki itibarını artırdı ve onu yükseltti. Heyet Basra’ya döndü ve oradakilere olup biteni haber verdi. Basralılar da, “Kûfeliler onu reddederken siz ona yetki veriyor ve biat mı ediyorsunuz?” dediler. Sonra ona karşı ayaklandılar.

İbn Ziyâd ne zaman zora düşse Ezd’e sığınırdı; şimdi de halk onu reddedince Mes‘ûd b. Amr el-Ezdî’ye sığındı. Mes‘ûd ona himaye verdi ve onu korudu. Yezîd’in ölümünden sonra doksan gün orada kaldı; sonra Suriye’ye gitti. Ezd ile Bekr b. Vâil kendi adamlarından bir kısmını onunla birlikte gönderdi ve onu Suriye’ye ulaştırdılar. Yola çıktığında Mes‘ûd b. Amr’ı Basra üzerinde kendi vekili tayin etti. Fakat Temîm oğulları ve Kays şöyle dediler: “Topluluğumuz genel olarak kabul etmedikçe biz kimseyi kabul etmeyiz, onaylamayız ve yetki vermeyiz.” Mes‘ûd ise, “Beni vekil tayin etti, ben de bunu asla bırakmayacağım” dedi; kabilesinden adamlarla birlikte valilik sarayına çıktı ve oraya girdi. Temîm, el-Ahnaf b. Kays’ın etrafında toplandı ve ona, “Ezd mescide girdi” dedi. O ise, “Mescide girdiler de ne olmuş? O hem sizin hem onların hakkıdır; siz de girin” diye cevap verdi. Onlar, “Valilik sarayına da girdi ve minbere de çıktı” dediler.

Ubeydullah b. Ziyâd Suriye’ye gittikten sonra Hâricîlerden bir topluluk ayaklandı ve Esâvire nehri üzerinde konakladı. El-Ahnaf’ın onlara, “Valilik konağına giren bu adam hem sizin düşmanınızdır hem bizim; peki onu önce siz hedef almaktan sizi alıkoyan nedir?” diye haber gönderdiği rivayet edilir. Bunun üzerine onlardan bir grup geldi ve Mes‘ûd b. Amr, kendisine gelenlerden biat alırken mescide girdi. Basra’ya gelip Müslüman olmuş, sonra da Hâricîlere katılmış olan Müslim adlı bir Acem ona ok attı; kalbinden vurdu ve öldürdü. Orada bulunan halkın korkakları paniğe kapılarak dışarı fırladı ve, “Mes‘ûd b. Amr öldürüldü! Hâricîler onu öldürdü!” diye bağırdı. Bunun üzerine Ezd dışarı çıkıp o Hâricîlerin üzerine yürüdü. Onların bir kısmını öldürdüler, bir kısmını yaraladılar ve onları Basra’dan çıkardılar. Mes‘ûd’u defnettikten sonra bazıları onlara gelip, “Temîm oğullarının, Mes‘ûd b. Amr’ı kendilerinin öldürdüğünü iddia ettiklerini biliyor musunuz?” dedi. Bunun üzerine Ezd bunun doğru olup olmadığını sormak için haber gönderdi; gerçekten de onların bazısı bunu söylüyordu.

Bunun üzerine Ezd toplandı, Ziyâd b. Amr el-Atakî’yi başlarına geçirdi ve hızla Temîm oğullarına yöneldi. Kays, Temîm oğullarıyla birlikte dışarı çıktı; Mâlik b. Mismâ‘ de Bekr b. Vâil ile birlikte Ezd safında çıktı. Ezd ve müttefikleri Temîm oğullarına doğru ilerledi. Bunlar el-Ahnaf’a gelip, “Çık, kavmimiz burada” dediler. Fakat o yerinde kaldı, hiçbir şey yapmadı. Kavminden bir kadın bir tütsü kabı getirip, “Ey Ahnaf, şuna bak!” dedi; bununla, “Sen ancak bir kadınsın” demek istiyordu. O ise, “Buna senin kalçan daha uygundur” diye cevap verdi. Bundan sonra onun böyle kaba bir ifade kullandığı bir daha duyulmadı; çünkü o yumuşak huyluluğuyla tanınırdı. Sancağını istedi ve şöyle dedi: “Ey Allah’ım, ona zafer ver ve onu utandırma. Onun yardımı, onunla savaşanların onun yüzünden yenilmemesi ve fetihle onu kaybetmemesi anlamına gelsin. Ey Allah’ım, kanımızı koru ve ayrılıklarımızı gider.” Sonra o da çıktı, yeğeni İyâs b. Katâde de onun önünden çıktı; halk karşılaştı ve büyük bir savaş yaptı. Her iki taraftan birçok kişi öldürüldü. Bunun üzerine Temîm oğulları ötekilere seslenerek şöyle dedi: “Allah aşkına ey Ezd topluluğu! Aramızdaki kanlar hususunda Kur’an ve İslam halkından dilediğiniz kişiler hükmetsin. Eğer sizin kabiledaşınızı bizim öldürdüğümüze dair delil varsa, o takdirde aramızdan en hayırlı kişiyi seçin ve kısas olarak onu öldürün. Ama delil yoksa, biz Allah adına yemin ederiz ki ne öldürdük, ne emrettik, ne de sizin adamınızın katilini biliyoruz. Bunu istemezseniz, onun için yüz bin dirhem diyet öderiz. Ama barış yapın!”

el-Ahnaf b. Kays, Mudar’ın ileri gelenleriyle birlikte Ziyâd b. Amr el-Atakî’ye geldi ve şöyle dedi: “Ey Ezd topluluğu! Siz bizim yerleşimde komşularımız, savaşta kardeşlerimizsiniz. Düşmanlığınızın ateşini söndürmek ve kininizi gidermek için size, kendi yurdunuzda geldik. Hüküm size bırakılmıştır; öyleyse yetişkin adamlarımız ve mallarımız hakkında karar verin. Eğer bizim sahip olduğumuz şeylerden bir şeyin gitmesi aramızda barış sağlayacaksa, bu bize büyük görünmez.” Onlar da, “Arkadaşımız için kabul edilen diyetin on katını öder misiniz?” dediler. O da, “Sizindir” dedi. Bunun üzerine halk ayrıldı ve barış yaptılar.

el-Heysem b. el-Esved şöyle dedi:

“Çağırıcı Mes‘ûd’un ölümünü yüksek sesle ilan etti,
ben de ona dedim ki:
‘Yemenli, onun ölümünü ilan eden kimseden ne kadar da yiğitti!
Seksen yılı doldurdu, kimse ona üstün gelemedi,
çağıranın nice insan topluluklarının başına çağırdığı bir yiğitti.
Yolları kapanmışken İbn Harb’e yol gösterdi,
kaçış yollarını genişletti, öyle genişletti ki
yer ve içindekiler o geçitlerde yok olup gidebilirdi,
yardımcıları ve taraftarlarıyla kuşatılmıştı.’”

Ubeydullah b. el-Hurr da şöyle dedi:

“Ezd için hep umut beslemeyi sürdürdüm, ta ki
atalarından gelen şereften geri kaldıklarını görene kadar.
Mes‘ûd öldürüldü de onun intikamını istemediler mi?
Ezd’in kılıçları oraklara mı döndü?
Ezd’e zillet getiren diyetin ne hayrı var?
Bunun yüzünden meclislerde yaşayanları ayıplanıyor.
Ak saçlılar, sanki sakalları
boyunlarına çan takılmış tilki derileri gibidir.”

Basralılar, bir imam üzerinde anlaşılıncaya kadar namazı kıldırması için içlerinden birine yetki vermek üzere birlikte karar aldılar. Bir ay boyunca Abdülmelik b. Abdullah b. Âmir’i tayin ettiler. Sonra Bebbâh’ı, yani Abdullah b. el-Hâris b. Abdülmuttalib’i tayin ettiler. İbn ez-Zübeyr tarafından gönderilen Ömer b. Ubeydullah b. Ma‘mer onlara gelinceye kadar iki ay boyunca onlara namaz kıldırdı. O, görevden alınmasına dair emri getiren el-Hâris b. Abdullah b. Ebî Rabîa el-Mahzûmî gelinceye kadar bir ay kaldı. Sonra el-Hâris Basra valisi oldu; ona el-Kuba‘ deniliyordu.

Ebû Ca‘fer şöyle dedi: Ömer b. Şebbe, Abdülmelik b. Abdullah b. Âmir b. Küreyz ile Bebbâh’ın görevde bulunuşu, Mes‘ûd’un öldürülmesi ve Ömer b. Ubeydullah’ın görev alışı hakkında bana, Hişâm’ın Avâne’den yaptığı rivayetten farklı bir haber verdi.

Ömer b. Şebbe – Ali b. Muhammed – Ebû Mukarrin Ubeydullah ed-Dühnî’ye göre: Halk Bebbâh’a biat edince o Hımyân b. Adî’yi polis kuvvetlerinin başına getirdi. Medine halkından biri Bebbâh’a geldi; Bebbâh da Hımyân b. Adî’ye Medineli adama kendisine yakın bir yerde konaklama yeri vermesini emretti. Bunun üzerine Hımyân, Ziyâd’ın mevlası el-Fîl’e ait olan ve Benî Süleym mahallesinde bulunan bir eve gitti; Medineliyi oraya yerleştirmek için içindeki herkesi çıkarmayı düşünüyordu. Fakat el-Fîl kaçmış ve kapıları kilitlemişti. Benî Süleym Hımyân’a karşı koydu ve onunla savaştı. Abdülmelik b. Abdullah b. Âmir b. Küreyz’den yardım istediler. O da Buhârî askerlerini ve mevlasını silahlarla gönderdi. Onlar Hımyân’ı oradan çıkardılar ve evi almasına engel oldular.

Ertesi gün Abdülmelik, Bebbâh’ı selamlamak üzere valilik konağına gitti. Kapıda Benî Kays b. Sa‘lebe’den bir adam onunla karşılaştı. Bu adam, “Dün onlara karşı bize karşı yardım eden sensin!” dedi; elini kaldırıp ona vurdu. Bunun üzerine Buhârî askerlerinden kalabalık bir grup Kaysî’nin elini kesti ve savurdu. Başka bir rivayette ise Kaysî’nin yara almadan kurtulduğu söylenir. İbn Âmir öfkelendi. Geri döndü ve onun adına Mudar ayaklandı. Halk karşılaştığında Bekr b. Vâil, Eşyem b. Şakîk’e gidip yardımını istedi. O da Mâlik b. Mismâ‘’ı yanında getirerek geldi. Minbere çıktı ve, “Bulduğunuz her Mudarî’yi çarmıha gerin!” dedi. Mismâ‘ ailesi, Mâlik’in o gün Eşyem’i niyet ettiğinden vazgeçirmek için ev elbiseleriyle ve silahsız olarak geldiğini söyler.

Bundan sonra Bekr geri döndü. Bekr ile Mudar daha önce birbirlerinden uzak durmuştu; fakat şimdi Ezd, Bekr ile ittifak kurma fırsatını yakaladı ve Mes‘ûd ile birlikte cuma mescidine gittiler.

Temîm, el-Ahnaf’a sığındı. O da sarığını bir mızrağa bağladı, sonra bunu Selâme b. Zu‘ayb er-Riyâhî’ye verdi. Esâvire onun önünden ilerledi ve Mes‘ûd topluluğa hitap ederken mescide girdi. Onu aşağı çekip öldürdüler. Fakat Ezd, onu Ezarika’nın öldürdüğünü ileri sürdü. Ardından Basra’da fitne çıktı. Ömer b. Ubeydullah b. Ma‘mer ile Abdurrahman b. el-Hâris b. Hişâm aralarında arabuluculuk yaptı ve sonunda Ezd, Mes‘ûd için diyetin on katını kabul etti. Sonra Abdullah b. el-Hâris evinde kaldı; dindarlığını gösteriyor ve, “Kendimi bozarak halkı ıslah etmeyeceğim” diyordu.

Ömer – Ebû’l-Hasan’a göre: Basralılar İbn ez-Zübeyr’e yazdılar. O da Enes b. Mâlik’e yazıp halk için namazı kıldırmasını istedi. Enes onlara kırk gün namaz kıldırdı.

Ömer – Ali b. Muhammed’e göre: İbn ez-Zübeyr, Basra’ya vali tayin ederek Ömer b. Ubeydullah b. Ma‘mer et-Teymî’ye yazdı. Görevlendirmeyi Ömer’e gönderdi; o da bunu kabul etti. Fakat küçük hac yapmak isteyerek yola çıkarken, Ömer, halka namaz kıldırması için Ubeydullah’a yazdı; Ömer gelinceye kadar o namaz kıldırdı.

Ömer – Zuhayr b. Harb – Vehb b. Cerîr – babasına göre: Muhammed b. ez-Zübeyr’in şöyle dediğini işittim: Basra halkı, Abdullah b. el-Hâris el-Hâşimî’nin kendilerini yönetmesi şartıyla bir barış üzerinde anlaştı. Dört ay boyunca işlerini yönetti. Fakat Nâfi‘ b. el-Ezrak Ahvaz’da ayaklandı ve Abdullah’a, “Erkekler birbirini yedi bitirdi, kadınlar yollardan çekilip alınıyor ve buna engel olan yok; bunun sonucu olarak da utanç sana kalıyor” denildi. O, “Peki siz ne istiyorsunuz?” dedi. Onlar da, “Kılıcını kuşanıp halk üzerinde kararlı davranmanı” dediler. O ise, “Onları kendi bozulmamla düzeltemem” dedi. Sonra, “Ey köle, terliklerimi getir!” dedi; terliklerini giydi ve ailesinin yanına gitti. Bunun üzerine halk, vali olarak Ömer b. Ubeydullah b. Ma‘mer et-Teymî’yi tayin etti.

Babam Cerîr, es-Sa‘b b. Zeyd’den şöyle dedi: Abdullah Basra üzerinde görevliyken el-Cârif salgını ortaya çıktı. Annesi bu salgında öldü. Onun cenazesini taşıyacak kimse bulunamadı; sonunda ücretle tuttukları dört Acem onu mezarına taşıdı. Üstelik kendisi o sırada valiydi!

Ömer – Ali b. Muhammed’e göre: Bebbâh Basra’nın başındayken hazineden kırk bin dirhem almış ve bunu birine emanet etmişti. Ömer b. Ubeydullah vali olarak gelince Abdullah b. el-Hâris’i yakalayıp hapsetti ve bu paranın nerede olduğunu öğrenmek için onun bir mevlasına işkence etti; sonunda onu geri ödemeye zorladı.

Ömer – Ali b. Muhammed – el-Kaftânî – Yezîd b. Abdullah b. eş-Şıhhîr’e göre: Abdullah b. el-Hâris b. Nevfel’e, “Sen bize yönetici iken mal topladığını gördüm ama kan dökülmesi hususunda çekingen davranıyordun” dedim. O da, “Malın sonuçları, kanın sonuçlarından daha hafiftir” diye cevap verdi.

Bu yılda ayrıca Kûfeliler de işlerinin başına Amir b. Mes‘ûd’u getirdiler. Hişâm b. Muhammed el-Kelbî, Avâne b. el-Hakem’den şöyle rivayet etti: Basralıların iki temsilcisini reddettiklerinde, Kûfe’nin ileri gelenleri toplandı ve halk karar verinceye kadar onlara namaz kıldırması şartıyla Amir b. Mes‘ûd üzerinde barış yaptılar. Bu kişi Amir b. Mes‘ûd b. Halef el-Kureşî idi; Abdullah b. Hemmâm es-Selûlî’nin sözünü ettiği “gübre böceklerinin yaptığı top” diye anılan kişiydi:

“Onu yakalarsan Zeyd’e sımsıkı sarıl,
ve dul kadınları gübre böceğinin topundan kurtar.”

Çünkü boyu kısaydı. Yezîd b. Muâviye’nin ölümünden sonra üç ay görevde kaldı. Sonra Abdullah b. Yezîd el-Ensârî el-Hatmî namaz kıldırmak üzere, İbrahim b. Muhammed b. Talha b. Ubeydullah da vergilerin başına geçmek üzere geldi. Kûfeliler, Basralılar, kıble yönüne doğru bulunan bölgedeki Araplar, Suriyeliler ve Cezîre halkı hep birlikte İbn ez-Zübeyr’i kabul ettiler; yalnız Ürdün halkı hariçti.

Bu yılda ayrıca Suriye’de Mervân b. el-Hakem’e halife olarak biat edildi.
Mervân b. el-Hakem’e Suriye’de Biat Edilmesi: el-Hâris – İbn Sa‘d – Muhammed b. Ömer’e göre:

Abdullah b. ez-Zübeyr’e biat edilince, o Medine üzerine Ubeyde b. ez-Zübeyr’i, Mısır üzerine de Abdurrahman b. Cahdem el-Fihrî’yi tayin etti; Benî Ümeyye’yi ve Mervân b. el-Hakem’i Suriye’ye çıkardı. O sırada Abdülmelik yirmi sekiz yaşındaydı.

Husayn b. Numeyr ve onunla birlikte bulunanlar Suriye’ye vardıklarında, Mervân’a İbn ez-Zübeyr’i hangi durumda bıraktığını haber verdi; ona biat etmesini teklif ettiğini fakat onun bunu reddettiğini söyledi. Husayn, Mervân’a ve Benî Ümeyye’ye şöyle dedi: “Sizin büyük bir karışıklık içinde olduğunuzu görüyoruz. O sizin Suriye’nize girip üzerinize yürümeden ve kör sağır bir fitne kopmadan önce işinizi düzene koyun.”

Mervân’ın görüşü, yola çıkıp aceleyle İbn ez-Zübeyr’e giderek ona biat etmesi yönündeydi. Fakat o sırada Ubeydullah b. Ziyâd geldi ve Benî Ümeyye onunla bir araya geldi. Ubeydullah, Mervân’ın ne yapmak istediğini duymuştu. Ona şöyle dedi: “İstediğin şeyden dolayı senden utanıyorum! Sen Kureyş’in en yaşlı adamı ve efendisisin. O, senin yaptığını yapacaktır.” Ve, “Henüz hiçbir şey kaybolmuş değil” dedi. Benî Ümeyye ve onların mevâlîsi onu destekledi, Yemenliler de onun etrafında toplandı. O da, “Henüz hiçbir şey kaybolmuş değil” diyerek yola çıktı. O ve yanındakiler Dımaşk’a geldiler. Dımaşk halkı ise Dahhâk b. Kays el-Fihrî’ye, Muhammed ümmeti üzerinde kimin yetkili olacağı meselesi karara bağlanıncaya kadar kendilerine namaz kıldırması ve işlerini yürütmesi şartıyla biat etmişti.

Avâne’ye gelince, Hişâm’ın ondan rivayetine göre şöyle dedi: Yezîd b. Muâviye öldüğünde ve onun ardından oğlu Muâviye de öldüğünde —işittim ki Muâviye b. Yezîd b. Muâviye hilafete geçtiğinde emir vermiş, Dımaşk’ta toplanma namazı ilan edilmişti— Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi: “Sadede gelecek olursak, sizin aranızdaki yönetim işini düşündüm; buna gücüm yetmiyor. Sizin için Ebû Bekir’in başvurduğu Ömer b. el-Hattâb gibi birini aradım, fakat böyle bir adam bulamadım. Yine sizin için Ömer’in tayin ettiği altı kişi gibi kendi aralarında danışacak altı kişi aradım, fakat onları da bulamadım. Siz, kendi işinizi kararlaştırmaya en layık kimselersiniz. Öyleyse kendiniz için sevdiğiniz birini seçin.” Sonra konutuna girdi ve bir daha halkın karşısına çıkmadı; ölünceye kadar ortadan çekildi. Bazı rivayet sahipleri onun gizlice zehirletildiğini, bazıları da hançerlendiğini söyler. Biz şimdi Avâne’nin rivayetine dönüyoruz: Ubeydullah b. Ziyâd Dımaşk’a geldi.

Orada yetki Dahhâk b. Kays el-Fihrî’nin elindeydi. Kınnesrîn’de Züfer b. el-Hâris el-Kilâbî ayaklandı ve Abdullah b. ez-Zübeyr’e biat etti. Hıms’ta da Nu‘mân b. Beşîr el-Ensârî İbn ez-Zübeyr’e biat etti. Filistin’de Hassân b. Mâlik b. Bahdal el-Kelbî valilik yapıyordu; önce Muâviye b. Ebî Süfyân adına, sonra da Yezîd b. Muâviye adına. O, Benî Ümeyye’nin koyu bir taraftarıydı ve Filistin halkının efendisiydi. Hassân b. Mâlik b. Bahdal el-Kelbî, Ravh b. Zinbâ‘ el-Cüzâmî’yi çağırdı ve şöyle dedi: “Seni Filistin üzerine vekil tayin ediyorum. Bu Lahm kolunu Cüzâm’a kat; böylece adam sıkıntısı çekmezsin. Sen onlar arasında en itibarlı kişi olduğun için, senin yanında bulunan kavminden olanlar da seni destekleyecektir.” Ardından Hassân b. Mâlik Ürdün bölgesine gitti ve Filistin üzerinde kendi yerine Ravh b. Zinbâ‘ı bıraktı. Fakat Nâtil b. Kays, Ravh b. Zinbâ‘a karşı ayaklandı, onu çıkardı, Filistin’de yönetimi kendi eline aldığını ilan etti ve İbn ez-Zübeyr’e biat etti.

Abdullah b. ez-Zübeyr, Medine valisine bir mektup yazarak Benî Ümeyye’yi şehirden çıkarmasını emretmişti. Onlar da maiyetleri ve kadınlarıyla birlikte Suriye’ye çıkarıldılar. Dımaşk’a vardılar; Mervân b. el-Hakem de oradaydı. Halk iki gruba ayrılmıştı: Ürdün’de bulunan Hassân b. Mâlik, Benî Ümeyye’nin koyu bir taraftarıydı ve onlar adına propaganda yapıyordu. Dımaşk’taki Dahhâk b. Kays el-Fihrî ise Abdullah b. ez-Zübeyr’in koyu bir taraftarıydı ve onun adına propaganda yapıyordu.

Hassân b. Mâlik Ürdün bölgesinde kaldı ve şöyle dedi: “Ey Ürdün halkı! İbn ez-Zübeyr ve Harre günü öldürülenler hakkında neye şahitlik ediyorsunuz?” Onlar, “İbn ez-Zübeyr’in münafık olduğuna ve Harre günü öldürülenlerin cehennemde olduğuna şahitlik ederiz” dediler. O, “Peki Yezîd b. Muâviye ve Harre’de öldürülen sizinkiler hakkında neye şahitlik ediyorsunuz?” dedi. Onlar, “Yezîd’in hak üzere olduğuna ve bizden öldürülenlerin cennette olduğuna şahitlik ederiz” dediler. Bunun üzerine o şöyle dedi: “Ben de şahitlik ederim ki, eğer Yezîd b. Muâviye’nin dini o sırada, hayattayken hak idiyse, bugün de haktır ve onun taraftarları da hak üzeredir. Eğer İbn ez-Zübeyr ve taraftarları o sırada bâtıl üzerinde idiyseler, bugün de bâtıl üzeredirler; onun taraftarları da öyledir.” Onlar da ona, “Doğru söyledin. Sana, sana muhalefet edip İbn ez-Zübeyr’e itaat edenlerle savaşmak şartıyla biat ediyoruz. Ayrıca şu iki delikanlıdan birinin bize yönetici olmasını da istemiyoruz; bunu çirkin buluyoruz” dediler. Bununla Yezîd b. Muâviye’nin iki oğlu Abdullah ve Hâlid’i kastediyorlardı. “Onlar yaşça küçüktür. Ötekiler bize bir şeyh ile gelirken, bizim onlara bir delikanlı ile çıkmamızdan hoşlanmıyoruz” dediler.

Dımaşk’taki Dahhâk b. Kays, İbn ez-Zübeyr’in koyu bir taraftarıydı; fakat Benî Ümeyye’nin orada bulunması bunu açıkça ilan etmesine engel oluyor, bu yüzden onun lehine gizlice çalışıyordu. Fakat Hassân b. Mâlik b. Bahdal bunu duydu ve Dahhâk’a bir mektup gönderdi. Mektubunda Benî Ümeyye’nin meşruiyetini vurguladı, itaati ve cemaat birliğinin önemini hatırlattı, Benî Ümeyye’nin ona gösterdiği iyiliği ve onun için katlandıkları zahmeti andı ve onu onlara itaate çağırdı. Ayrıca İbn ez-Zübeyr’den söz etti, onu küçümsedi ve ona sövdü; onun iki halifeyi kabul etmeyen bir münafık olduğunu belirtti. Dahhâk’a mektubu halka okumasını söyledi. Sonra Hassân, Kalb kabilesinden Nâğıdah adlı bir adamı çağırdı ve mektupla birlikte onu Dahhâk b. Kays’a gönderdi. Ayrıca mektubun bir nüshasını da çıkarıp Nâğıdah’a verdi ve şöyle dedi: “Dahhâk benim mektubumu halka okuduğu sürece mesele yok; ama okumazsa, sen ayağa kalkıp bu mektubu onlara oku.” Bunun yanında Benî Ümeyye’ye de, mektup okunurken hazır bulunmalarını isteyen bir mektup yazdı.

Nâğıdah, Dahhâk’a gelip mektubu ona verdi. Benî Ümeyye’ye de kendi mektuplarını ulaştırdı. Cuma günü Dahhâk minbere çıktı. Nâğıdah da onun önünde durup, “Allah valiyi korusun! Hassân’ın mektubunu iste ve halka oku” dedi. Fakat Dahhâk, “Otur!” dedi. O da oturdu; sonra ikinci kez ayağa kalktı, Dahhâk yine, “Otur!” dedi. Aynı şey üçüncü kez de oldu. Nâğıdah onun istediğini yapmayacağını görünce, yanında bulunan mektubu çıkardı ve halka okudu. Bunun üzerine el-Velîd b. Utbe b. Ebî Süfyân ayağa kalktı ve Hassân’ın doğru söylediğini, kendisinin yerdiği İbn ez-Zübeyr’in ise yalancı olduğunu söyledi. Ardından Yezîd b. Ebî’n-Nims el-Gassânî kalktı; Hassân’ın söylediklerinin ve mektubunun doğru olduğunu ilan etti, İbn ez-Zübeyr’e sövdü. Onu Süfyân b. el-Ebrad el-Kelbî izledi ve tam aynı şeyi söyledi. Fakat sonra Amr b. Yezîd el-Hakemî ayağa kalktı; Hassân’a sövdü ve İbn ez-Zübeyr’i bol bol övdü.

Bunun üzerine halk kargaşaya düştü. Dahhâk, Hassân’ın söylediklerini doğru bulan ve İbn ez-Zübeyr’e söven el-Velîd b. Utbe, Yezîd b. Ebî’n-Nims ve Süfyân b. el-Ebrad’ın hapsedilmesini emretti; onlar da hapsedildi. Halk birbirine saldırdı. Kalb, Amr b. Yezîd el-Hakemî’ye saldırıp onu ateşe attı ve elbiselerini parçaladı. Hâlid b. Yezîd b. Muâviye ayağa kalktı ve minberin iki basamağına çıktı. O sırada henüz çocuktu. Dahhâk minberdeydi; fakat Hâlid b. Yezîd öyle veciz bir konuşma yaptı ki benzeri hiç işitilmemişti; bunun üzerine halk sustu. Dahhâk minberden indi ve topluluğa cuma namazını kıldırdı; sonra konutuna gitti. Kalb gelip Süfyân b. el-Ebrad’ı serbest bıraktı; Gassân da Yezîd b. Ebî’n-Nims için aynı şeyi yaptı. Bunun üzerine el-Velîd b. Utbe, “Keşke ben de Kalb veya Gassân’dan olsaydım da serbest bırakılmış olsaydım!” dedi. Fakat Yezîd b. Muâviye’nin iki oğlu Hâlid ve Abdullah, anne tarafından akrabaları olan Kalb ile birlikte gelip onu hapisten çıkardılar.

Bu, Suriyelilerin “Ceyrûn’un birinci günü” dedikleri gündü. Dımaşk’ta halk bu halde kaldı. Dahhâk şehir mescidine çıktı ve orada oturdu. Yezîd b. Muâviye’den söz etti ve onu kötüledi. Bunun üzerine Kalb’den genç bir adam kalktı ve elindeki değnekle ona vurdu. Halk kılıçlarını kuşanmış gruplar halinde oturuyordu. Mescidde birbirlerine saldırdılar ve savaştılar. Kays, İbn ez-Zübeyr için yardım ve Dahhâk’a destek çağrısında bulunurken, Kalb de Benî Ümeyye, özellikle de Yezîd’e olan aile dayanışmaları sebebiyle Hâlid b. Yezîd için bağırıyordu. Dahhâk valilik konağına çekildi.

Ertesi gün sabah namazına çıkmadı. Askerlerin bir kısmı Benî Ümeyye’nin, bir kısmı da İbn ez-Zübeyr’in koyu taraftarıydı. Dahhâk, Benî Ümeyye’yi çağırdı; onlar da ertesi gün onun yanına gittiler. Onlardan özür diledi, onların mevâlîsine ve kendisine iyilik göstermekte çektikleri zahmeti andı ve onların hoşlanmadığı hiçbir şeyi istemediğini söyledi. Ardından şöyle dedi: “Öyleyse gelin, ben de siz de Hassân’a yazalım. O, Ürdün’den gelsin ve Câbiye’de konaklasın; biz de hep birlikte oraya gidip ona katılalım. Sonra sizden birine biat edelim.” Benî Ümeyye bunu kabul etti. Hem onlar hem de Dahhâk Hassân’a yazdılar. Sonra Benî Ümeyye ve halk dışarı çıktı, sancaklar öne geçirildi ve Câbiye’ye yönelerek yola çıktılar.

Bu sırada Sevr b. Ma‘n b. Yezîd b. el-Ahnes es-Sülemî, Dahhâk’a geldi ve şöyle dedi: “Bizi İbn ez-Zübeyr’e itaate çağırdın; biz de bu anlayış üzere sana biat ettik. Şimdi ise bu Kelbî bedevîye gidiyor ve onun kız kardeşi oğlunu, yani Hâlid b. Yezîd’i halife yapıyorsun.” Dahhâk ona, “Peki sen ne düşünüyorsun?” dedi. O da, “Gizlediğimizi açıkça ortaya koymamız, İbn ez-Zübeyr’e itaate çağırmamız ve bunun için savaşmamız gerektiğini düşünüyorum” dedi. Bunun üzerine Dahhâk, halktan yanında bulunanlarla birlikte ayrıldı ve onları kendi tarafına çekti. Sonra yoluna devam ederek Mercirâhit’e kadar gitti ve orada konakladı.

Dahhâk b. Kays ile Mervân b. el-Hakem arasında Mercirâhit’te meydana gelen savaş hakkında farklı rivayetler vardır.

Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî’ye göre: Mervân b. el-Hakem’e hicrî 65 yılının Muharrem ayında biat edildi. Mervân Suriye’deydi ve Irak’tan yanına gelen Ubeydullah b. Ziyâd onu bu işe teşvik edinceye kadar meseleyle ilgilenmedi. Ubeydullah ona, “Sen Kureyş’in en yaşlı adamı ve başısın; ama Dahhâk b. Kays senin üzerinde yetki sahibidir!” dedi. Sonrasında olanlar bunun ardından oldu. Mervân, Dahhâk’ın üzerine bir orduyla yürüdü; onu ve taraftarlarını öldürdü. O sırada Dahhâk, İbn ez-Zübeyr’e itaat halindeydi. Mercirâhit’te Benî Kays’tan öyle bir kıyım oldu ki, hiçbir savaş alanında benzeri görülmemişti.

Muhammed b. Ömer – İbn Ebî’z-Zinâd – Hişâm b. Urve’ye göre: Dahhâk, Mercirâhit günü İbn ez-Zübeyr’e çağrı yaparken öldürüldü. Bu olay bize, Abdullah b. ez-Zübeyr’e gönderilmiş bir mektupla bildirildi; mektupta Dahhâk’ın ona itaati ve görüşünün doğruluğundan da söz ediliyordu.

Bazı rivayet sahipleri, Dahhâk ile Mervân arasındaki Mercirâhit savaşının 64 yılında olduğunu söyler.

Bana, İbn Sa‘d – Muhammed b. Ömer – Mûsâ b. Ya‘kûb – Ebû’l-Huveyris kanalıyla şöyle rivayet edildi: Ürdün halkı ve başkaları Mervân’a, “Sen büyük bir şeyhsin; Yezîd’in oğlu ise bir çocuktur, İbn ez-Zübeyr ise orta yaşlıdır. Demire ancak demir çarpar. O halde ona bu çocukla karşı çıkma. Sen onun karşısına çık; biz de sana biat edelim. Elini uzat!” dediler. O da elini uzattı ve hicrî 64 yılının Zilkade ayından üç gün geçtikten sonra, çarşamba günü Câbiye’de ona biat ettiler.

Muhammed b. Ömer – Mus‘ab b. Sâbit – Âmir b. Abdullah’a göre: Dahhâk, Mervân’a halife olarak biat edildiğini duyunca, taraftarlarından İbn ez-Zübeyr adına biat aldı. Sonra iki taraf birbirine karşı yürüdü ve büyük bir savaş oldu. Dahhâk ve adamları öldürüldü.

Muhammed b. Ömer – İbn Ebî’z-Zinâd – babasına göre: Abdurrahman b. ed-Dahhâk Medine valisiyken henüz genç bir delikanlıydı. O, Dahhâk b. Kays’ın Kays ve başkalarını kendisine biate çağırdığını ve onlardan halife olarak kendisi adına biat aldığını söyledi. Züfer b. Akîl el-Fihrî, Abdurrahman’a şöyle dedi: “Biz bunu böyle anladık ve böyle işittik. Fakat Zübeyr oğulları, Dahhâk’ın sadece Abdullah b. ez-Zübeyr’e biat ettiğini ve öldürülünceye kadar ona itaat ederek çıktığını söylerler. Vallahi yalan söylüyorlar! Onun kendisi adına biat almasına sebep olan şey, Kureyş’in onu buna çağırmasıydı. Önce bunu reddetti; sonra ancak istemeyerek kabul etti.”
Mercirâhit’te Dahhâk ile Mervân Arasındaki Savaş: Ebû Ca‘fer şöyle dedi: Nu‘aym b. Habîb – Hişâm b. Muhammed – Avâne b. el-Hakem el-Kelbî’ye göre: Câbiye’de Hassân b. Mâlik ile buluşmak üzere yola çıktığında, Dahhâk b. Kays beraberindekilerle birlikte yoldan ayrıldı ve onları kendi tarafına çekti. Sonra ilerlemeye devam etti ve Mercirâhil’de konakladı. Orada İbn ez-Zübeyr adına biati açıkça ilan etti ve Benî Ümeyye’den uzaklaştığını bildirdi. Dımaşk halkının çoğunluğu, Yemenliler ve başkaları da bu esas üzerine ona biat ettiler. Benî Ümeyye ve onlara bağlı olanlar ise yollarına devam edip Câbiye’de Hassân’a ulaştılar. Hassân, adamlar kendi aralarında danışırlarken onlara kırk gün namaz kıldırdı. Dahhâk, Hıms valisi olan Nu‘mân b. Beşîr’e, Kınnesrîn’in başında bulunan Züfer b. el-Hâris’e ve Filistin’in başında bulunan Nâtil b. Kays’a yardım istemek için mektup yazdı; çünkü bunların hepsi İbn ez-Zübeyr’e itaat halindeydi. Nu‘mân ona yardım etmek üzere Şurahbîl b. Zî’l-Kelâ‘ı gönderdi, Züfer Kınnesrîn halkını gönderdi, Nâtil de Filistin halkını gönderdi. Bu kuvvetler “çayır”da Dahhâk’a katıldılar.

Câbiye’de halkın çeşitli istekleri vardı. Mâlik b. Hubeyre es-Sekûnî, Yezîd b. Muâviye’nin oğullarının koyu bir taraftarıydı ve hilafetin onların arasında olmasını istiyordu. Husayn b. Numeyr es-Sekûnî ise hilafeti Mervân b. el-Hakem için şiddetle arzuluyordu. Mâlik b. Hubeyre, Husayn b. Numeyr’e şöyle dedi: “Haydi, babasını bizim meydana getirdiğimiz şu delikanlıya biat edelim. O, bizim kadınlarımızdan birinden gelmektedir ve sen de biliyorsun ki bugünkü mevkiimiz onun babasından kaynaklanmaktadır; yakında da boyunduruğumuzu Arapların boynuna geçirecektir.” Bununla Hâlid b. Yezîd’i kastediyordu. Fakat Husayn, “Hayır, Ebedî olan Allah’a yemin olsun ki Araplar bize bir şeyhle gelirken biz onlara bir gençle gitmeyeceğiz!” dedi. Mâlik, “Sen bunu, sen henüz Tihâme’ye ulaşmamışken ve kayış henüz iki meme ucuna varmamışken mi söylüyorsun!” dedi. Orada bulunanlar, “Yavaş ol ey Ebû Süleyman!” dediler. Fakat Mâlik, Husayn’a şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki hilafeti Mervân’a ve Mervân ailesine verirsen, onlar senin kırbacını, sandalının bağını ve güneşten gölge aradığın ağacın gölgesini bile kıskanırlar. Mervân bir kolun babası, bir kolun kardeşi ve bir kolun amcasıdır; ona biat edersen onların kölesi olursun. Bunun yerine kendi kanınızdan olan bir kadının soyundan gelen Hâlid’in yönetimini kabul et.” Fakat Husayn şöyle cevap verdi: “Rüyamda gökten sarkıtılmış bir şamdan gördüm. Şimdi hilafete hevesli olanlar ona uzandılar ama alamadılar; Mervân uzandı ve onu aldı. Allah’a yemin olsun, onu mutlaka halife yapacağız.” Mâlik ona, “Yazıklar olsun sana ey Husayn! Mervân’a ve Mervân ailesine biat mi edeceksin; üstelik onların Kays’ın önde gelen bir ailesi olduğunu bildiğin halde?” dedi.

Mervân b. el-Hakem’e biat etmeye karar verdiklerinde, Ravh b. Zinbâ‘ el-Cüzâmî ayağa kalktı, Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi: “Ey insanlar! Abdullah b. Ömer b. el-Hattâb’dan, onun Peygamberle arkadaşlığından ve İslam’daki önceliğinden söz ediyorsunuz. O, dediğiniz gibidir. Fakat İbn Ömer zayıf bir adamdır ve zayıf bir adam Muhammed ümmetinin başı olamaz. Abdullah b. ez-Zübeyr hakkında söylenenlere ve onun için ileri sürülenlere gelince, Allah’a yemin olsun ki o, Resûlullah’ın havarisi olan Zübeyr’in oğludur; Esmâ’nın da oğludur ki o, Ebû Bekir es-Sıddîk’ın kızı ve ‘iki kuşağın sahibi’ idi. Ayrıca o, İslam’daki önceliği ve fazileti bakımından da dediğiniz gibidir. Fakat İbn ez-Zübeyr, iki halifeyi, Yezîd’i ve onun oğlu Muâviye b. Yezîd’i reddetmiş, kan dökmüş ve Müslümanların birliğini bozmuş bir münafıktır. Münafık, Muhammed ümmetinin işlerinin başına geçemez. Mervân b. el-Hakem’e gelince, Allah’a yemin olsun ki İslam’da ne zaman bir yarılma olmuşsa, Mervân onu onaranlardan biri olmuştur. Müminlerin emiri Osman b. Affân için ‘Ev Günü’nde savaşmıştır; Ali b. Ebî Tâlib’e karşı da ‘Cemel Günü’nde savaşmıştır. Biz, halkın yaşlı olana biat etmesi ve küçüğü de henüz bu işe ermemiş sayması gerektiği kanaatindeyiz.” “Yaşlı” derken Mervân b. el-Hakem’i, “küçük” derken de Hâlid b. Yezîd b. Muâviye’yi kastetmişti.

Mervân’a biat edilmesi, sonra onun ardından halefi olarak Hâlid b. Yezîd’e, Hâlid’den sonra da Amr b. Saîd b. el-Âs’a biat edilmesi konusunda anlaşmaya varıldı. Şu şartla ki, Dımaşk valiliği Amr b. Saîd b. el-Âs’ın, Hıms valiliği ise Hâlid b. Yezîd b. Muâviye’nin olacaktı. Bunun üzerine Hassân b. Mâlik b. Bahdal, Hâlid b. Yezîd’i çağırdı ve, “Ey yeğenim, halk seni yaşının küçüklüğü yüzünden reddetti. Ben de bu işin senden ve ailenden başkasına verilmesini istemem. Mervân’a da ancak seni gözeterek biat edeceğim” dedi. Hâlid b. Yezîd ona, “Hayır, aksine sen bize yetecek güçte değildin” dedi. Hassân, “Hayır Allah’a yemin olsun ki mesele, size yetecek güçte olmayışım değildi; ben sizin için en uygun gördüğüm şeyi düşündüm” diye cevap verdi. Sonra Hassân, Mervân’ı çağırdı ve, “Ey Mervân, Allah’a yemin olsun ki herkes senden hoşnut değildir” dedi. Mervân şöyle cevap verdi: “Eğer Allah bunu bana vermek isterse, O’nun yaratıklarından hiçbiri buna ulaşmama engel olamaz; eğer onu benden uzak tutmak isterse, O’nun yaratıklarından hiçbiri onu bana veremez.” Hassân da, “Doğru söyledin” dedi.

Pazartesi günü Hassân minbere çıktı ve, “Ey insanlar, Allah’ın izniyle perşembe günü bir halife tayin edeceğiz” dedi. Perşembe günü Mervân’a biat etti; halk da ona biat etti. Bundan sonra Mervân halkla birlikte Câbiye’den ayrıldı ve Mercirâhit’te, Dahhâk’ın karşısında, Ürdün halkından Benî Kelb’in arasında konakladı. Sekâsik, Sekûn ve Gassân da ona katıldı. Hassân b. Mâlik b. Bahdal ise Ürdün bölgesine gitti.

Mervân’ın sağ kanadının kumandanı Amr b. Saîd b. el-Âs, sol kanadının kumandanı ise Ubeydullah b. Ziyâd idi. Dahhâk’ın sağ kanadını Ziyâd b. Amr b. Muâviye el-Ukeylî, sol kanadını ise adını hatırlamadığım başka biri yönetiyordu. Yezîd b. Ebî’n-Nims el-Gassânî Câbiye’de bulunmamıştı; çünkü Dımaşk’ta gizlenmiş durumdaydı. Mervân Mercirâhit’te konaklayınca, Yezîd b. Ebî’n-Nims, Dımaşk halkını ve kölelerini ayaklandırdı, orada idareyi ele geçirdi ve Dahhâk’ın memurunu dışarı attı. Depoları ve hazineyi ele geçirdi, Mervân adına biati ilan etti ve ona mal, adam ve silah şeklinde yardım gönderdi. Bu, Benî Ümeyye’nin kazandığı ilk başarı oldu.

Mervân, Dahhâk ile yirmi gün savaştı. Sonra “çayır” halkı bozguna uğratıldı ve öldürüldü. Dahhâk öldürüldü. O gün onunla birlikte, onu destekleyen Suriyelilerin en ileri gelenlerinden seksen kişi de öldürüldü; bunların hepsi “örtüyü alanlar”dandı. “Örtüyü alanlar”, maaş olarak iki bin dirhem çeken kimselerdi. O gün bütün kabilelerden, daha önce benzeri görülmemiş bir Suriyeli kıyımı yaşandı. O gün Dahhâk ile birlikte, Benî Uleym’den Mâlik b. Yezîd b. Mâlik b. Ka‘b adlı bir Kelbî de öldürüldü. Ayrıca Kudâa’nın Suriye’ye ilk girdiği sırada sancaktarı olan ve Mudlic b. el-Mikdâm b. Zeml b. Amr b. Rabîa b. Amr el-Cüreşî’nin dedesi de öldürüldü. Dahhâk’ın fikrini değiştirmesine sebep olan Sevr b. Ma‘n b. Yezîd es-Sülemî de öldürüldü. Kelb’den bir adam, Dahhâk’ın başını getirdi. Rivayet edildiğine göre, baş Mervân’a getirildiğinde bu onu rahatsız etti ve şöyle dedi: “Şimdi, ben yaşlanmış, kemiklerim gevremiş ve eşek gibi susar olmuşken, birlikleri birbirine çarptırmaya başladım.”

Rivayet edildiğine göre, o gün Mervân öldürülmüşlerden birinin yanından geçti ve şöyle dedi:

“Onlara zarar veren yalnızca
karşılıklı kinleri idi,
Kureyşli iki komutandan
hangisi üstün gelirse gelsin.”

Ve ona biat edilip insanlardan kendisini desteklemeleri istendiğinde şöyle dedi:

“İşin bir yağma işi olacağını görünce,
Gassân ile Kelb’i onlara karşı hazırladım,
Ve üstün gelecek adamlar olan
Sekâsikleri,
Ve vuruşların sürmesini isteyecek olan
Tayy’ı,
Ve silahların ağırlığı altında gelen
Kayn’ı,
Ve Tenûh’tan güç, sarp bir zirveyi.

Düşman, zor kullanmadan krallığı ele geçiremez,
Eğer Kays yaklaşırsa, ‘Uzak durun!’ deyin.”

Hişâm b. Muhammed – Ebû Mihnef Lût b. Yahyâ – Suriye halkından Benî Abd Vedd’den, Dahhâk b. Kays’ın öldürülmesine tanıklık eden birine göre: Kelb’den Zuhneh b. Abdullah adlı bir adam yanımızdan geçti. Sanki yere insan yağıyordu. Vurduğu hiç kimseyi devirmeden bırakmıyor, darbe indirdiği hiç kimseyi öldürmeden geçmiyordu. Yaptıklarına, insanları öldürüşüne hayret ederek ona bakıyordum. Derken biri ona saldırdı. Fakat Zuhneh onu yere serdi ve bırakıp geçti. Ben de yaklaşıp öldürülen adama baktım ve onun Dahhâk b. Kays olduğunu görünce şaşırdım. Başını alıp Mervân’a götürdüm. Mervân, “Onu sen mi öldürdün?” dedi. Ben de, “Hayır, Zuhneh b. Abdullah el-Kelbî öldürdü” dedim. Benim doğruyu söyleyip bunu kendime mal etmemem onu hayrete düşürdü. Bana iyi davranılmasını emretti ve Zuhneh’i ödüllendirdi.

Ebû Mihnef – Abdülmelik b. Nevfel b. Mesâhik – Habîb b. Kurra’ya göre: Allah’a yemin olsun, o gün Mervân’ın sancağı benim yanımdaydı. Kılıcının kınının ucundaki demiri sırtıma bastırarak, “Sancağınla ileri yürü ey veled-i zina! Bu adamlar kılıçların ağzını hissetmezlerse, baş gövdeden ayrıldığı gibi yahut koyunlar çobandan ayrıldığı gibi dağılırlar” dedi. Mervân’ın altı bin kişilik bir kuvveti vardı. Ubeydullah b. Ziyâd süvarilerinin, Mâlik b. Hubeyre de piyadelerinin başındaydı.

Abdülmelik b. Nevfel şöyle dedi: Rivayet edildiğine göre Bişr b. Mervân’ın da o gün yanında bir sancağı vardı. Onunla savaşırken şöyle diyordu:

“Önderin üzerinde gerçekten bir görev vardır:
Mızrağı ya kana bulanır
ya da paramparça olur.”

O gün Abdülazîz b. Mervân da yere serildi. Yine o gün Mervân, Muhârib’den bir adamın yanından geçti. Bu adam Mervân adına küçük bir grubun başında bir sancağın altında savaşıyordu. Mervân ona, “Allah sana merhamet etsin! Sen ve arkadaşların biraz daha sıkı dursaydınız, ne kadar az olduğunuzu görürdüm” dedi. Adam ise, “Ey müminlerin emiri! Bizimle beraber, bize sıkı durmamızı söylediğin kimselerden kat kat fazla bir melek yardımı vardır” dedi. Bu, Mervân’ı sevindirdi, güldü ve yanında bulunanlardan bir kısmını o adama takviye olarak verdi.

Adamlar “çayır”dan yenik halde kendi askerî bölgelerine kaçtılar. Hımslılar Hıms’a geldiler; orada yönetim Nu‘mân b. Beşîr’in elindeydi. Nu‘mân haberi alınca, karısı Nâile bint Umâre el-Kelbiyye ile birlikte, eşyaları ve çocuklarını alarak geceleyin kaçtı. O gece boyunca karışıklık sürdü. Sabah olunca Hıms halkı onu aramaya koyuldu. Benî’l-Kelâ‘dan Amr b. el-Halî adlı bir adam, onu aramaya öncülük etti. Nu‘mân’ı öldürdü, başını, Nâile adlı karısını ve çocuklarını getirip, daha sonra Haccâc b. Yusuf ile evlenen Nu‘mân’ın kızı Ümm Ebân’ın kucağına attı. Bunun üzerine Nâile, “Başı bana verin; ona ondan daha çok hakkım vardır” dedi. Baş onun kucağına verildi. Sonra onu, çocuklarını ve başı da beraberlerinde getirip Hıms’a ulaştılar. Hımslılar arasındaki Kelbliler, Nâile ile çocuklarını himayeleri altına aldılar.

Züfer b. el-Hâris, Kınnesrîn’den kaçtı ve Karkîsiyâ’ya ulaştı. Oraya vardığında yönetim Iyâd el-Cüreşî’nin elindeydi ve Iyâd, Züfer’in şehre girmesine engel oldu. Iyâd, İbn Eslâm b. Ka‘b b. Mâlik b. Lağaz b. Esved b. Ka‘b b. Hades b. Eslâm idi ve Yezîd b. Muâviye onu Karkîsiyâ valisi yapmıştı. Züfer ona, “Bir kez hamamına girdikten sonra şehirden çıkacağıma; aksi takdirde eşlerimi boşamış, kölelerimi azat etmiş olayım” diye söz verdi. Fakat şehre girip yerleştikten sonra onun hamamına hiç girmedi; orada kendi hâkimiyetini kurdu ve Iyâd’ı dışarı attı. Züfer burayı tahkim etti ve Kays ona destek verdi.

Filistin kumandanı Nâtil b. Kays el-Cüzâmî kaçtı ve Mekke’de İbn ez-Zübeyr’e katıldı.

Suriyeliler Mervân’ın kendilerini yönetmesi üzerinde anlaştılar, ona destek verdiler; o da memurlarını tayin etti.

Ebû Mihnef – Suriye halkından Benî Abd Vedd’den biri, yani doğudaki Abd Vedd’e göre: Mervân’ın Suriye üzerindeki hâkimiyeti yerleşince oradan ayrılıp Mısır’a gitti. Oraya vardığında yönetim, halkı İbn ez-Zübeyr’e itaate çağıran Abdurrahman b. Cahdem el-Kureşî’nin elindeydi. O, yanında bulunan Benî Fihr mensuplarıyla Mervân’ı karşılamaya çıktı. Fakat Mervân, Amr b. Saîd el-Eşdak’ı arkadan dolaştırdı. Amr Mısır’a girdi ve minberine çıkıp halka resmî bir konuşma yaptı. İbn Cahdem’in taraftarlarına, Amr’ın Mısır’a girdiği haberi ulaşınca geri döndüler. Halk, Mervân’ı emir olarak tanıdı ve ona biat etti. Sonra Dımaşk’a dönmek üzere yola çıktı. Dımaşk’a yaklaştığında, İbn ez-Zübeyr’in kardeşi Mus‘ab b. ez-Zübeyr’i Filistin’e doğru gönderdiğini haber aldı.

Mervân, ona karşı bir kuvvetle Amr b. Saîd b. el-Âs’ı gönderdi. Amr, Mus‘ab Suriye’ye girmeden önce onunla karşılaştı. Onunla savaştı ve Mus‘ab’ın adamları bozguna uğradı. Mus‘ab’ın yanında Benî Uzre’den Muhammed b. Hureys b. Süleym adında bir adam vardı. Bunun kadın akrabalarından biri el-Eşdak ailesine gelin gitmişti. Bu adam şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun, ne at üstünde ne de yaya olarak savaşmadaki şiddeti bakımından Mus‘ab b. ez-Zübeyr gibisini hiç görmedim. Onu yolda yaya halde giderken, adamlarını teşvik ederken gördüm. Kendi ayaklarını öyle zorlamıştı ki ikisinin de kanadığını gördüm.” Mervân yürüyüşüne devam etti ve Dımaşk’ta yerleşti. Amr b. Saîd de dönüp ona katıldı.

Şöyle de söylenir: Ubeydullah b. Ziyâd Irak’tan Suriye’ye geldiğinde, Benî Ümeyye’yi Tedmür’de buldu. İbn ez-Zübeyr onları Medine’den, Mekke’den ve genel olarak Hicaz’dan çıkarmıştı. Onlar da Tedmür’e yerleşmişlerdi. Suriye’nin yönetimini İbn ez-Zübeyr adına Dahhâk b. Kays yürütüyordu. İbn Ziyâd geldiğinde Mervân, İbn ez-Zübeyr’e gidip ona halife olarak biat etmeyi ve Benî Ümeyye için ondan güvence almayı istiyordu. Fakat İbn Ziyâd ona, “Sana Allah adına yalvarırım, bunu yapma! Kureyş’in şeyhi olan senin, Ebû Hubeyb’e gidip ona hilafeti vermen iyi bir fikir değildir. Bunun yerine Tedmür halkını çağır, onlardan biat al, sonra da elindeki Benî Ümeyye ile birlikte Dahhâk b. Kays’ın üzerine yürü ve onu Suriye’den çıkar” dedi. Bunun üzerine Amr b. Saîd b. el-Âs, “Allah’a yemin olsun ki Ubeydullah b. Ziyâd doğru söyledi! Bir daha söylüyorum: Sen Kureyş’in efendisi ve onun en seçkin kolusun; bu işte ayağa kalkmaya insanların en layık olanı sensin. Sadece şu delikanlının iddiası dikkate alınabilir” dedi; bununla Hâlid b. Yezîd b. Muâviye’yi kastediyordu. “Ama sen onun annesiyle evlenirsin; böylece onun velisi olursun.”

Bunun üzerine Mervân bunu yaptı ve Hâlid b. Yezîd’in annesi Fâhite ile evlendi. O, Ebû Hâşim b. Utbe b. Rabîa b. Abdüşems’in kızıydı. Ardından Benî Ümeyye’yi topladı; onlar da kendi başlarında yetkili kimse olarak ona biat ettiler. Tedmür halkı da ona biat etti. Sonra büyük bir toplulukla, o sırada Dımaşk’ta bulunan Dahhâk b. Kays’ın üzerine yürüdü. Dahhâk, Benî Ümeyye’nin ne yaptığını ve kendisine karşı geldiklerini duyunca, Dımaşk halkından ve onu izleyen diğerlerinden, Züfer b. el-Hâris de dahil olmak üzere, yanındakilerle birlikte yola çıktı. Kuvvetler Mercirâhit’te karşılaştı ve büyük bir savaş yaptılar. Dahhâk b. Kays el-Fihrî ile adamlarının çoğu öldürüldü; kurtulanlar ise kaçıp dağıldılar.

Züfer b. el-Hâris ile Benî Süleym’den iki genç de bu savaşta yer aldı. Mervân’ın süvarileri onları aramaya çıktılar. İki Sülemî, Mervân’ın atlılarının kendilerine yetişmesinden korkunca, Züfer’e, “Sen kendini kurtar; biz öldürüldük!” dediler. Bunun üzerine Züfer onları bırakıp yoluna devam etti ve Karkîsiyâ’ya ulaştı. Orada Kays onun etrafında toplandı ve onu başlarına geçirdi. Züfer b. el-Hâris’in şu şiiri o zaman söylediği anlatılır:

“Silahımı bana göster ey güçsüz bırakılmış adam,
çünkü savaşın ancak daha da uzayacağını sanıyorum.

Gizlice işittim ki Mervân
kanımın öcünü ya da dilimin kesilmesini istiyor.

Fakat sarı beyaz develerde kurtuluş vardır,
ve yeryüzünde bir sığınak,
dizginleri onların üzerine geçirdiğimizde.

Ben uzakta isem beni gaflet içinde sanma,
ve sana gelirsem benimle karşılaşmaya sevinme.

Otlak, yeryüzünün harabeleri üzerinde bitebilir,
ama canların kinleri eskisi gibi kalır.

Kelb gidip de mızraklarımız onlara erişmeden mi kalacak,
ve Râhit’in öldürülenleri bırakıldıkları gibi mi bırakılacak?

Canıma andolsun, Râhit savaşı
Hassân için gittikçe genişleyen açık bir yarık bırakmıştır.

İbn Amr ile İbn Ma‘n’dan sonra,
birbiri ardınca,
ve Hemmâm’ın öldürülmesinden sonra,
artık bir şey umar mıyım?

Bu kaçışımdan ve iki arkadaşımı ardımda bırakışımdan önce
benden asla iğrenç bir şey görülmemişti.

O akşam Kırân’da koşuyordum
ve yalnızca bana karşı olan insanları görüyordum, benim yanımda olanları değil.

Bir tek gün, onu bozmuşsam,
günlerimin iyiliğini ve işlerimin faziletini giderir mi?

Atlılar mızraklarla gelmedikçe barış olmayacak,
ve kadınlarım Kelb’in kadınlarından öç almadıkça.

Bilsem keşke,
Tenûh’a ve Tayy kabilesine akın edişim
derdime çare olacak mı?”

Cevvas b. Katal ona şöyle karşılık verdi:

“Canıma andolsun, Râhit savaşı
Züfer için süren bir hastalık bırakmıştır.

Sürüp gider. Yeri kaburgaların arasında ve bağırsaktadır.
Çare arayan hekimi bile aciz bırakır.

Bu savaş, Süleym, Âmir ve Zübyân’ın öldürülenleri için
yerinde bir ağlayış doğurur;
ağıtçılara da ağlayıp feryat ettirir.

Silah ister, fakat sonra geri çekilir
Canâb’ın kılıçlarını
ve parlak, güçlü atları gördüğünde.

Onların üstünde ormanın aslanları gibi
cesaret delikanlıları vardır,
yüce mızraklara doğru ilerlediklerinde.”

Teym Allât b. Rufeyde’den Kelbli Amr b. el-Mihlât da Züfer’e cevap olarak şöyle dedi:

“Kayslı Züfer, kavminin helâki için
durmadan akan gözlerle ağladı.

Râhil’de vurulup düşen öldürülenler için
yas tutulmasını emrediyor;
ona küçük kuş ve çöl baykuşu karşılık veriyor.

Râhit’te Kays kabilesinin korunan bir bölgesini yağmaladık;
o parçalar halinde döndü, kadınları da dokunulabilir hale geldi.

Gözyaşları akarken hararetle onların yasını tutuyor;
bu da Nizâr’ın, onların yüce ruhlarının geri dönmesini istemesine yol açıyor.

Kederden öl yahut aşağılanmış ve ezilmiş halde yaşa,
kederi hiç uyumayan bir canın hüznüyle.

Kudâa çevremde mızrakları salladığında,
soylu atları kırılmamış kısrakların yaptıklarını ezer.

Onlarla, bana saldıran her kabileyi ezdim.
Peki öyleyse, felaketler doğduğunda kim onları kabul etmeyi ister?”

Züfer b. el-Hâris ayrıca şöyle dedi:

“Allah’ın takdiri mi ki Bahdal ile İbn Bahdal yaşasın,
İbn ez-Zübeyr ise öldürülsün?

Hayır, Allah’ın evine andolsun ki siz onu öldüremeyeceksiniz!
Üstünüzde maşrafiyye kılıcının
batmaya başlayan güneş çemberinin ışınları gibi
ışınları olmadan önce,
henüz şanlı ve muzaffer bir gün gelmemişti.”

Mervân b. el-Hakem’in kardeşi Abdurrahman b. el-Hakem ona cevap vererek şöyle dedi:

“Kelb, mızrakları kendilerini korumuşken ortadan mı kalkacak
ve gömülmemiş halde duran Râhit’in öldürülenlerini
öç almadan mı bırakacak?

Allah, Kays’ı, Kays Aylân’ı kahretsin;
Müslümanların sınırlarını ihmal edip kaçtı.

Rahatlık zamanlarında Kays’a rakip olun,
ama maşrafiyye kılıcı çekildiğinde
onun kardeşi olmayın.”

Ebû Ca‘fer şöyle dedi: Husayn b. Numeyr’in Mervân b. el-Hakem’e biat etmesi ve Mâlik b. Hubeyre’nin Hâlid b. Yezîd b. Muâviye’ye biat etme hususunda yapacakmış gibi göründüğü şeyden geri dönmesiyle, yönetim Mervân b. el-Hakem’de sağlam biçimde yerleşmiş oldu. Husayn b. Numeyr, Mervân’a Suriye’de bulunan Kindelileri Belkâ’ya yerleştirmesi ve orayı onlar için bir geçim kaynağı yapması şartını koşmuştu; Mervân da bunu kabul etmişti. Hâkim ailesi de işin Mervân lehine sonuçlanmasının mümkün hale gelmesi üzerine, Hâlid b. Yezîd b. Muâviye lehine bazı şartları kabul etmişti. Sonra bir gün Mervân meclisindeyken ve Mâlik b. Hubeyre de onlarla birlikte oturuyorken şöyle dedi: “Şartların kabul edildiğini ileri sürenler arasında sürmeli ve güzel koku sürünen bir kadın da var.” Bununla Mâlik b. Hubeyre’yi kastediyordu; çünkü o, güzel koku sürünen ve gözüne sürme çeken bir adamdı. Mâlik b. Hubeyre şöyle dedi: “Sen bunu, sen henüz Tihâme’ye ulaşmamışken ve kayış iki meme ucuna daha varmadan mı söylüyorsun!” Mervân, “Yavaş ol ey Ebû Süleyman! Biz sadece seninle şakalaşıyoruz” dedi. Mâlik de, “Demek öyle!” dedi.

Uveyc el-Ca‘î, Kelb’i ve Humeyd b. Bahdal’ı överek şöyle dedi:

“Halklar, İbn Bahdal’ın ve başkalarının
üzerlerine inişini öğrendi;
eğer yaşarsa bunu yine yapacaktır.

Önde gelen adamın oğullarını ve onlara katılanları
bir ay boyunca verimli topraktan sürecek;
onlara önderlik eden gevşemeden bunu yapacak.

Bu bundan dolayıdır; sonra ben
halkın üzerine çok ağızlı sözler saçacağım.

Müminlerin emiri bizi tutmasaydı,
Kudâa efendiler olurdu, Kays ise onların kölesi.”

Bu yılda ayrıca Horasan ordusu da Yezîd b. Muâviye’nin ölümünden sonra Selm b. Ziyâd’a, bir halife üzerinde anlaşılıncaya kadar işlerini yürütmesi şartıyla biat etti.

Ve bu yılda Horasan’da Abdullah b. Hâzim ile ilgili fitneler de meydana geldi.
Horasan’da Abdullah b. Hâzim ile İlişkilendirilen Karışıklıklar: Ömer b. Şebbe – Ali b. Muhammed – Mesleme b. Muhârib’e göre: Selm b. Ziyâd, Semerkand ve Hârizm’den aldığı haracı Yezîd b. Muâviye’ye götürmesi için Abdullah b. Hâzim’i gönderdi. Selm, Yezîd b. Muâviye ile Muâviye b. Yezîd’in ölüm haberini alıncaya kadar Horasan valisi olarak kaldı. Sicistan’da Yezîd b. Ziyâd’ın öldürüldüğü ve Ebû Ubeyde b. Ziyâd’ın esir alındığı haberi de ona geldi, fakat bu haberi gizledi.

İbn Arâde şöyle dedi:

Ey kapısını kapattıran hükümdar,
yakın zamanda büyük önemde işler meydana geldi!

Cunzah’ta öldürülenler ve Kâbil’dekiler,
ve gizlenen işi açığa çıkan Yezîd.

Ey Benî Ümeyye, hükmünüzün sonu
Huwwârîn’de kalan bir cesettir.

Kaderi ona geldi; yastığının yanında
ağzına kadar dolu taşan bir kadeh ve tulum vardı.

Nice inleyen şarkıcı kız, sarhoş arkadaşlarının yanında
zille, oturarak ve kalkarak ağlar.

Mesleme dedi ki: İbn Arâde’nin şiiri yayıldığında, Selm, Yezîd b. Muâviye ile Muâviye b. Yezîd’in ölümünü açıkladı ve insanları, bir halife seçilerek halkın işleri düzene konuncaya kadar, genel rıza ile kendisine biat etmeye çağırdı. Ona biat ettiler, iki ay bu halde kaldılar, sonra onunla yaptıkları anlaşmayı bozdular.

Ali b. Muhammed – Horasan halkından yaşlı bir adama göre: Horasan halkı hiçbir valiyi Selm b. Ziyâd’ı sevdikleri kadar sevmedi. Selm’in orada bulunduğu iki yıl içinde, Selm’e olan sevgilerinden dolayı yirmi binden fazla çocuğa Selm adı verildi.

Ali b. Muhammed – Ebû Hafs el-Ezdî – amcasına göre: Horasan halkı ihtilafa düşüp Selm’e verdikleri biati bozunca, Selm kendi yerine el-Mühelleb b. Ebî Sufra’yı bırakarak ayrıldı. Selm Serahs’a vardığında, Benî Kays b. Sa‘lebe’den Süleyman b. Merşed onunla karşılaştı. Ona, “Horasan üzerinde yerine kimi bıraktın?” diye sordu. Selm, “el-Mühelleb’i” dedi. Süleyman ona, “Nizâr öyle daraldı mı ki Yemen’den birini vali yaptın?” dedi. Bunun üzerine Selm, Süleyman’ı Mervürrûz, Fâryâb, Tâlekân ve Cüzcân’a; Avs b. Sa‘lebe b. Züfer’i de Herat’a vali tayin etti.

Sonra yoluna devam etti. Nîşâbur’a vardığında Abdullah b. Hâzim onunla karşılaştı. Selm’e, “Horasan’ın başına kimi getirdin?” diye sordu. Selm bunu söyleyince, İbn Hâzim, “Göreve getirecek Mudar’dan bir adam bulamadın da Horasan’ı Bekr b. Vâil ile Umman’ın Mâzun’u arasında mı paylaştırdın?” dedi. Sonra Selm’e, “Bana Horasan için bir tayin yazısı yaz” dedi. Selm, “Ben Horasan valisi miyim?” diye cevap verdi. Fakat İbn Hâzim ısrar ederek, “Bana bir tayin yazısı yaz; böylece sorumluluktan kurtulursun” dedi. Bunun üzerine Selm ona Horasan üzerine bir tayin yazısı yazdı. Ardından İbn Hâzim, “Şimdi de bana yüz bin dirhemle yardım et” dedi. Selm de bunun ona verilmesini emretti. İbn Hâzim Merv’e yöneldi. el-Mühelleb b. Ebî Sufra bunu duyunca, Benî Cuşem b. Sa‘d b. Zeyd Menât b. Temîm’den bir adamı geride bırakıp ayrıldı.

Ali b. Muhammed – el-Mufaddal b. Muhammed er-Rabbî – babasına göre: Abdullah b. Hâzim, Selm b. Ziyâd’ın yazısıyla Merv’e geldiğinde, Cuşemli ona karşı çıktı ve aralarında çatışma oldu. Atılan bir taş Cuşemli’nin alnına isabet etti ve çarpışmayı kestiler. Cuşemli, Mervürrûz yolunu İbn Hâzim’e açtı; o da oraya girdi. Cuşemli iki gün sonra öldü.

Ali b. Muhammed el-Medâinî – Hasan b. Râşid el-Cüzcânî – babasına göre: Yezîd b. Muâviye ile Muâviye b. Yezîd ölünce, Horasan halkı valilerine karşı ayaklandı ve onları çıkardı. Her kabile bir bölgeyi ele geçirdi ve fitne çıktı. İbn Hâzim Horasan’ı ele geçirdi ve savaş başladı.

Ebû Ca‘fer şöyle dedi: Ebû’z-Zeyyâl Züheyr b. Huneyd – Ebû Nuâme’ye göre: Abdullah b. Hâzim geldi ve Merv’i ele geçirdi. Sonra Mervürrûz’da bulunan Süleyman b. Merşed’in üzerine yürüdü. Birkaç gün onunla savaştı ve Süleyman b. Merşed öldürüldü. Ardından Abdullah b. Hâzim, Tâlekân’da yedi yüz adamla bulunan Amr b. Merşed’in üzerine yürüdü. Abdullah b. Hâzim’in üzerine geldiği ve kardeşi Süleyman’ı öldürdüğü haberi Amr’a ulaştı; o da onu karşılamaya çıktı. Kuvvetlerinin hepsi henüz gelmeden bir nehir kenarında karşılaştılar. Bunun üzerine Abdullah b. Hâzim yanında bulunanlara emir verdi ve onlar konakladılar. O da konakladı ve Züheyr b. Zu‘ayb el-Adavî’yi sordu. Henüz gelmediği söylendi. O hâl üzereyken Züheyr geldi. Abdullah b. Hâzim’e, “İşte Züheyr geldi” denildi. Bunun üzerine Abdullah b. Hâzim, “İlerleyin!” emrini verdi. İki taraf karşılaştı ve uzun süre savaştı. Amr b. Merşed öldürüldü, adamları bozguna uğradı. Kaçıp Herat’ta bulunan Avs b. Sa‘lebe’ye katıldılar. Abdullah b. Hâzim ise Merv’e döndü.

Rivayet edildiğine göre, Amr b. Merşed öldürüldüğünde kumanda Züheyr b. Hayyân el-Adavî’nin elindeydi. Şair şöyle dedi:

Savaş günleri geçiyor da
Amr b. Merşed’in öcünü almak için
Züheyr b. Hayyân’ı öldürmüyor musunuz?

el-Medâinî’ye göre: Herat halkından Ebû’s-Serî el-Horasânî bize rivayet etti: Abdullah b. Hâzim, Kays b. Sa‘lebe’den Mersed’in iki oğlu olan Süleyman ve Amr’ı öldürdü; sonra Merv’e döndü. Mervürrûz’da bulunan Bekr b. Vâil mensupları Herat’a kaçtı. Horasan bölgelerindeki Bekr b. Vâil mensupları da oraya toplandı; böylece orada büyük bir topluluk oluştu. Başlarında Avs b. Sa‘lebe vardı. Ona, “Sana şu şartla biat edelim: İbn Hâzim’in üzerine yürü ve Mudar’ı Horasan’dan tamamen çıkar” dediler. O ise, “Bu zulüm olur; zulme katılanlar ise helâk olur. Kendi bulunduğunuz bu yerde kalın. İbn Hâzim size dokunmazsa —ki ben dokunmayacağını sanmıyorum— bu bölgeyle yetinin ve onu kendi işiyle baş başa bırakın” dedi. Fakat Benî Cuhayb’in mevâlîsi olan Benî Suheyb, “Hayır, Allah’a yemin olsun ki, Mudar ile aynı toprakta bulunmayı kabul etmeyiz; üstelik onlar Mersed’in iki oğlunu öldürmüşken. Teklifimizi kabul edersen duruyor; yoksa kendimize başka bir komutan seçeriz” dediler. O da, “Ben sizin sadece bir ferdinizim; size iyi görüneni yapın” dedi. Bunun üzerine ona biat ettiler.

İbn Hâzim onlara doğru geldi; oğlu Mûsâ’yı kendi yerine bırakmıştı. İlerlemeye devam etti ve ordusuyla Herat arasındaki kuru bir dere yatağına ordugâh kurdu. Bekrîler, Avs’a, “Çık, şehrin dışında bir hendek kaz ve onlarla orada savaş; şehir de arkamızda kalsın” dediler. Avs, “Şehre bağlı kalın; çünkü o sağlam tahkim edilmiştir. İbn Hâzim de bulunduğu yerde kalsın. Eğer orada daha çok kalırsa sıkıntıya düşer ve sizi razı edecek bir şey verir. Savaşmaya mecbur kalırsanız o zaman savaşırsınız” dedi. Fakat onlar bunu kabul etmediler; şehirden çıkıp dışında hendek kazdılar. İbn Hâzim de yaklaşık bir yıl onlarla savaştı.

el-Ahnaf b. el-Eşheb er-Rabbî şöyle iddia etti; Ebû’z-Zeyyâl Züheyr b. el-Huneyd de bize anlattı: İbn Hâzim, Herat’a gitti. Orada, hendekle tahkim edilmiş ve Horasan’ı ele geçirirlerse Mudar’ı çıkaracaklarına dair yeminleşmiş büyük bir Bekr b. Vâil topluluğu vardı. Onların karşısına konakladı. Benî Avs’un Benî Zuhl kolundan Hilâl ed-Dabbî ona şöyle dedi: “Sen ancak baba tarafından akrabaların olan kardeşlerinle savaşacaksın. Allah’a yemin olsun ki onlardan muradını elde etsen bile, Mervürrûz’da onlardan öldürdüklerinden sonra hayatta bir hayır kalmaz. Neden onlara kendilerini razı edecek bir şey verip bu işi barışla bitirmiyorsun?” O ise, “Allah’a yemin olsun ki Horasan’ı onlara bıraksam da razı olmazlar; sizi dünyadan çıkarabilseler bunu da yaparlar” dedi. Hilâl, “Hayır, Allah’a yemin olsun ki sen uzlaşma teklifinde bulunmadan ne ben seninle bir ok atarım ne de bana uyan Hındif’ten herhangi bir adam atar” dedi.

İbn Hâzim, “Öyleyse onlara gidecek elçim sensin. Onları razı et” dedi. Bunun üzerine Hilâl, Avs b. Sa‘lebe’ye gitti ve onu Allah ve akrabalık bağı adına yalvararak, “Allah için Nizâr’ı hatırla; onun kanını dökmekten ve onu kendisine karşı çevirmekten kaçın” dedi. Avs da, “Benî Suheyb ile görüştün mü?” dedi. O, “Hayır, Allah’a yemin olsun” dedi. Avs, “Öyleyse git ve onlarla görüş” dedi. Bunun üzerine Hilâl çıkıp Arkam b. Mutarrif el-Hanefî, Hamdâm b. Yezîd veya Abdullah b. Hamdâm b. Yezîd ve Âsım b. es-Salt b. el-Hâris ile, ikisi de Hanefî olan bu kişiler ve bir grup Bekr b. Vâil mensubuyla görüştü. Onlara da Avs’a söylediği sözlerin benzerini söyledi. Onlar da, “Benî Suheyb ile görüştün mü?” dediler. O, “Allah, Benî Suheyb meselesini aranızda çok büyütmüş. Hayır, Allah’a yemin olsun, onlarla görüşmedim” dedi. Onlar da, “Git ve onlarla görüş” dediler. Bunun üzerine Hilâl, Benî Suheyb’e gitti ve onlarla konuştu. Onlar, “Elçi olmasaydın seni öldürürdük” dediler. O da, “Sizi razı edecek hiçbir şey yok mu?” dedi. “İki şeyden biri” dediler. “Ya Horasan’ı terk edersiniz ve orada Mudar lehine kimse destek çağrısında bulunmaz; yahut da kalırsınız ama bütün hayvanlarınızı, silahlarınızı, altınınızı ve gümüşünüzü bize bırakırsınız.” O, “Bunlardan başka bir şey yok mu?” dedi. “Hayır” dediler. Bunun üzerine Hilâl, “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir” dedi.

Geri dönüp İbn Hâzim’e gitti. İbn Hâzim ona, “Ne oldu?” diye sordu. O da, “Kardeşlerimizi akrabalık bağlarını fiilen koparırken buldum” dedi. Bunun üzerine İbn Hâzim, “Ben sana demedim mi, Allah Peygamber’i Mudar’dan gönderdiğinden beri Rabîa Rabbine karşı öfkelenmekten vazgeçmeyecektir” dedi.

Ebû Ca‘fer et-Taberî şöyle dedi: Süleyman b. Mücâlid ed-Dabbî’ye göre: İbn Hâzim Herat’tayken Türkler Kasr-ı Esved’e akın ettiler ve oradaki garnizonu kuşattılar. Orada, garnizonun çoğunluğunu oluşturan bazı Ezd mensupları bulunuyordu. Türkler onları yendi. Çevredeki Ezd mensuplarına haber gönderdiler; yardıma geldiler, fakat Türkler onları da yendi. Sonra İbn Hâzim’e haber gönderdiler; o da onlara Benî Temîm’den bir birlikle Züheyr b. Hayyân’ı gönderdi. İbn Hâzim ona, “Türkleri gördüğünde baskınlarına karşı dikkatli ol ve üzerlerine çullan” dedi. Züheyr ilerledi ve soğuk bir günde onların üzerine çıktı. Kuvveti onlara şiddetle yüklendi. Türkler buna dayanamadı ve bozguna uğradı. Gece epey ilerleyinceye kadar onları kovaladılar ve çölde bir kaleye ulaştılar. Kuvvetin büyük kısmı orada kaldı; Züheyr ise yolları iyi bildiği için birkaç atlıyla Türkleri takip etti. Gecenin ortasında, elinin soğuktan mızrağına donup yapışması yüzünden geri döndü. Kölesi Ka‘b’ı çağırdı. Ka‘b dışarı çıktı, onu içeri aldı, onun için biraz yağ ısıtmaya başladı ve bunu eline sürdü. Elini ovdular, ona ateş yaktılar; sonunda eli yumuşayıp ısındı. Sonra Herat’a döndü.

Ka‘b b. Ma‘dân el-Eş‘arî bu olay hakkında şöyle dedi:

Size yardım, çakan bir şimşek gibi geldi;
Temîm’in doldurduğu zırh ve çelik geldi.

Köylerin topladığı ayak takımını
saflarına katmayı reddettiler,

ve soylarının temizliği
savaş gününde onları bir arada tuttu.

Sustukları şey,
geniş kuşaklı, yüksek hörgüçlü dişi develerin
yaydığı kokulardan gelir.

Ve Sâbit Kutne şöyle dedi:

Canım Temîm’in süvarilerine feda olsun,
o dar kuşatma hâlinde olanlar için.

Bâhilî’nin kalesinde kendimi gördüm;
oradaki savunanlar az iken savunuyordum.

Mızrağım onların üzerinde kırıldıktan sonra,
kılıcımla, geniş ağızlı bir kılıçla
onları geri sürüyordum.

Koyu kara duman içinde onlara bir hücumla saldırıyordum;
kadehlerden şarap içenlerin saldırısı gibi.

Eğer bir tek ortağı olmayan Allah olmasaydı
ve benim hüküm isteyen kişinin alnına vurmuş olmam olmasaydı,

Benî Dîsâr kadınları
halhallarını göstererek Türklerin önünde
canlarından vazgeçmiş olurlardı.

Ebû Ca‘fer et-Taberî şöyle dedi: Ebû’l-Hasan – el-Horasânî – Ebû Hammâd es-Sülemî’ye göre: İbn Hâzim, Avs b. Sa‘lebe ile bir yıldan fazla Herat’ta savaştı. Bir gün adamlarına, “Burada bu rakiplerle karşı karşıya duruşumuz çok uzadı” dedi. Bunun üzerine onlara seslendiler: “Ey Rabîa topluluğu! Siz kendi hendeğinizin arkasına sığındınız. Bütün Horasan içinde bu hendekle mi yetineceksiniz?” Bu söz onların durumlarını hatırlamalarına yol açtı ve halk birbirini savaşa çağırdı. Avs b. Sa‘lebe onlara, “Hendeğinizde kalın ve onlarla şimdiye kadar yaptığınız gibi savaşın. Toplu halde dışarı çıkmayın” dedi. Fakat onu dinlemediler ve dışarı çıkıp onlarla karşılaştılar. İki kuvvet çarpıştı. İbn Hâzim adamlarına, “Bugünü kendinizin yapın. Yönetim, kim üstün gelirse onun olacaktır. Eğer ben öldürülürsem komutanınız Şemmâs b. Dîsâr el-Utâridî olacaktır; o da öldürülürse komutanınız Bükeyr b. Vişâh olacaktır” dedi.

Ali – Ebû’z-Zeyyâl Züheyr b. Huneyd – Ebû Nuâme el-Adavî – Ubeyd b. Nâkıd – İyâs b. Züheyr b. Hayyân’a göre: Avs b. Sa‘lebe’nin kaçtığı ve İbn Hâzim’in Bekr b. Vâil’i yendiği gün, Avs karşılaşma anında adamlarına şöyle dedi: “Ben eyerde sağlam duramam. Beni eyere bağlayın ve bilin ki üzerimde öyle silahlar var ki iki deveyi boğazlayacak şey bile beni öldüremez. Size benim öldürüldüğüm söylenirse buna inanmayın!”

Benî Adî’nin sancağı babamın elindeydi ve ben tam eğitilmemiş bir at üzerindeydim. İbn Hâzim bize, “Atlarla karşılaştığınızda onların burun deliklerine saplayın; çünkü hiçbir at burun deliğinden yaralanmadan ya geri dönmez ya da binicisini atmaz” demişti. Benim atım silahların şakırtısını duyunca, benimle birlikte benimle düşman arasında bulunan dere yatağının üzerinden atladı. Bekr b. Vâil’den bir adam karşıma çıktı. Atını burun deliğinden sapladım; at onu yere attı. Babam Benî Adî ile birlikte sancağı taşıyordu ve Benî Temîm her yönden onu izliyordu. İki taraf bir saat savaştı. Sonra Bekr b. Vâil bozguna uğradı ve sonunda hendeklerine çekildi. Sağdan ve soldan üzerlerine hücum edildi. Bazı adamlar hendeğe düştü ve çabucak öldü. Avs b. Sa‘lebe yaralarıyla kaçtı. İbn Hâzim ise güneş batmadan önce kendisine getirilen her esiri öldüreceğine yemin etmişti. Ona en son getirilen, Benî Hanîfe’den Mahmiye adlı bir adamdı. İbn Hâzim’e, “Güneş battı!” denildi. Fakat o, “İnfazı tamamlayın!” dedi ve Mahmiye öldürüldü.

Benî Sa‘d b. Zeyd Menât’tan yaşlı bir adam bana, Avs b. Sa‘lebe’nin yaralarıyla Sicistan’a kaçtığını, fakat oraya vardığında ya da yaklaşmışken öldüğünü anlattı.

İbn Mersed’in öldürülmesi ve Avs b. Sa‘lebe’nin olayı hakkında, Benî Rabîa b. Hanzala’dan el-Muğîre b. Habnâ şöyle dedi:

Savaşta siz, Horasan’ın tamamında
öldürüldünüz, hapsedildiniz ve tutulup kaldınız.

Bir gün İbn Hâzim sizi hendekte sıkıştırdı
ve siz hendeği mezardan başka bir şey bulmadınız.

Bir gün de İbn Mersed’i toz içinde bıraktınız,
ve Avs’u da gelip konakladığı yerde bıraktınız.

Ebû’z-Zeyyâl Züheyr b. Huneyd bana anne tarafından dedesi vasıtasıyla anlattı: O gün Bekr b. Vâil’den sekiz bin kişi öldürüldü.

Horasan halkından et-Temîmî bana İbn Hâzim’in bir mevlası vasıtasıyla anlattı: İbn Hâzim, Avs b. Sa‘lebe ve Bekr b. Vâil ile savaştı ve Herat’ta üstün geldi; Avs oradan kaçtı. İbn Hâzim Herat’ı ondan aldı ve oğlu Muhammed’i oraya tayin etti. Ona Şemmâs b. Dîsâr el-Utâridî’yi bağladı, Bükeyr b. Vişâh’ı da polis kuvvetlerinin başına getirdi. Onlara, “Ona ipleri gösterin; çünkü o sizin kadınlarınızdan birinin soyundandır” dedi. Annesi, Benî Sa‘d’dan Safiyye adlı bir kadındı. Muhammed’e de, “Onların söylediklerini yap” dedi. Sonra İbn Hâzim Merv’e döndü.

Ebû Ca‘fer et-Taberî şöyle dedi: Bu yılda ayrıca Şia Kûfe’de harekete geçti ve hicrî 65 yılında Suriye halkına karşı çıkmak ve Hüseyin b. Ali’nin kanının intikamını almak üzere en-Nuhayle’de toplanmayı kararlaştırdı. Bu hususta birbirlerine mektuplar yazdılar.
Kûfe’de Tevvâbîn Hareketinin Başlangıçları: Hişâm b. Muhammed – Ebû Mihnef – Yûsuf b. Yezîd – Abdullah b. Avf b. el-Ahmer el-Ezdî’ye göre: Hüseyin b. Ali öldürüldükten ve İbn Ziyâd en-Nuhayle’deki ordugâhından dönüp Kûfe’ye girdikten sonra, Şia, kendini kınama ve pişmanlık içinde toplanmaya başladı. Hüseyin’i desteklerini kabul etmesi için davet ettikleri halde sonra ona cevap vermemekle ve o kendilerine bu kadar yakınken ona hiçbir yardımda bulunmadan öldürülmesine göz yummakla büyük bir suç işlediklerini düşünüyorlardı. Onun öldürülmesinden doğan zillet ve günahlarının ancak onu öldürenleri öldürerek yahut bu uğurda ölerek temizlenebileceğini düşünüyorlardı. Bu sebeple Kûfe’de Şia’nın beş önderine başvurdular: Peygamber’in ashabından olan Süleyman b. Surad el-Huzâî; Ali taraftarlarının en hayırlılarından olan el-Müseyyeb b. Necebe el-Fezârî; Abdullah b. Sa‘d b. Nüfeyl el-Ezdî; Abdullah b. Vâl et-Teymî; ve Rifâa b. Şeddâd el-Becelî. Bu beş kişi, o sırada Kûfe’de Şia’nın en seçkinleri, önderleri ve ileri gelenlerinden bazı kimselerle birlikte Süleyman b. Surad’ın evinde toplandılar.

Süleyman b. Surad’ın evinde toplandıklarında, orada bulunanlara ilk hitap eden el-Müseyyeb b. Necebe oldu. Allah’a hamd ve sena etti, Peygamberi için dua etti, sonra şöyle dedi:

Şimdi, biz uzun ömürle ve her türlü belaya maruz kalmakla imtihan edildik. Rabbimizden diliyoruz ki bir gün kendilerine, “Size, öğüt alacak kimsenin öğüt alacağı kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmişti” denilecek kimselerden bizi kılmasın. Müminlerin emiri de şöyle demişti: “Allah’ın Âdemoğluna mazeret tanıdığı ömür altmış yıldır.” Aramızda bu süreye erişmemiş hiç kimse yoktur. Biz, kendi kendimizi temize çıkarmaya ve tarafımızı övmeye kapılmıştık; sonunda Allah en hayırlılarımızı imtihan etti ve bizi, Peygamberimizin kızının oğlunun iki savaş alanında da sahte buldu. Bundan önce bize onun mektupları gelmiş, elçileri bize gelmişti; bağışlanma ümidi sunuyor, açıkta ve gizlide yeniden ona yardım etmemizi istiyordu. Ama biz ondan kendimizi esirgedik; nihayet yanı başımızda öldürüldü. Ona ellerimizle yardım etmedik, dilimizle onun adına savunma yapmadık, mallarımızla onu güçlendirmedik, kabilelerimizden onun için yardım istemedik. Rabbimiz katında ve Peygamberimizle karşılaşacağımız gün, onun soyundan gelen, sevdiği, nesli ve zürriyeti, aramızda öldürülmüşken ne mazeretimiz olacak? Hayır, Allah’a yemin olsun ki, onun katilini ve ona yardım edenleri öldürmedikçe yahut bu uğurda öldürülmedikçe bir mazeret yoktur. Belki Rabbimiz bu sayede bizden razı olur. Çünkü O’nunla karşılaştıktan sonra azabından emin değilim. Ey insanlar, aranızdan birini üzerinize tayin edin; çünkü yardım isteyeceğiniz bir komutansız ve etrafında toplanacağınız bir sancaksız yapamazsınız. Benim söyleyeceğim budur. Kendim ve sizin için Allah’tan bağışlanma diliyorum.

el-Müseyyeb’den sonra topluluğa Rifâa b. Şeddâd hitap etti. Allah’a hamd ve sena etti, Peygambere dua etti, sonra şöyle dedi:

Allah seni doğru söze muvaffak kıldı ve bizi en doğru yola çağırdın. Allah’a hamd ettin, O’nu övdün, Peygamberine salât getirdin, zalimlerle savaşmaya ve büyük günahtan tövbeye çağırdın. Seni dinledik, sana cevap verdik ve söylediğini kabul ettik. Bize, yardım isteyeceğimiz ve sancağı etrafında toplanacağımız birini tayin etmemizi söyledin. Bu, bizim de katıldığımız bir görüştür. Eğer o kişi sensen, bizim topluluğumuz içinde makbul olursun. Ama sen ve arkadaşlarımız da aynı görüşteyseniz, bu işin başına Şia’nın şeyhini, Peygamber’in ashabından olan, İslam’da önceliği ve yaşça üstünlüğü bulunan Süleyman b. Surad’ı getirelim. O, metaneti ve diniyle övülen, kararlılığına güvenilen bir kimsedir. Benim söyleyeceğim budur; kendim ve sizin için Allah’tan bağışlanma dilerim.

Ardından Abdullah b. Vâl ve Abdullah b. Sa‘d konuştu. Rablerine hamd ve sena ettiler; Rifâa b. Şeddâd’a benzer şekilde konuştular. el-Müseyyeb b. Necebe’den ve onun faziletlerinden söz ettiler; Süleyman b. Surad’ın da İslam’daki önceliğini andılar ve onun tayinine razı olacaklarını söylediler. el-Müseyyeb b. Necebe de, “Gerçekten doğru söylediniz. Benim de görüşüm sizin görüşünüz gibidir: İşinizin başına Süleyman b. Surad’ı getirin” dedi.

Ebû Mihnef dedi ki: Bu haberi Süleyman b. Ebî Reşîd’e anlattım. O da bana Humeyd b. Müslim’in kendisine şöyle dediğini söyledi: Allah’a yemin olsun ki ben o gün oradaydım; Süleyman b. Surad’ı başlarına getirdikleri gün. O sırada onun evinde yüzü aşkın kişi vardık; savaşçılar ve Şia’nın ileri gelenleri. Süleyman b. Surad konuştu ve öyle güçlü bir hitap yaptı ki, her toplantıda tekrar edip durdu; sonunda onu ezberledim. Sözlerine şöyle başladı:

İyiliği için Allah’a hamd eder, nimetleri ve imtihanları için O’nu överim. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed O’nun elçisidir. Şimdi, Allah’a yemin olsun ki, hayatın böylesine kötüleştiği, felaketin böylesine büyüdüğü ve zulmün böylesine yayıldığı bu zamanın bize son zaman olarak takdir edilmiş olmasından korkuyorum. Bu topluluğun en faziletlileri için ne hayır kaldı ki, Peygamberimizin ailesini hasretle bekliyor, onlara yardım vaat ediyor, gelmeleri için ısrar ediyorduk; fakat geldiklerinde zayıf, gevşek ve yüreksiz çıktık, ağırdan aldık ve ne olacağını bekledik. Sonunda Peygamberimizin torunu, onun nesli ve soyu, etinden et, kanından kan olan kimse yanı başımızda öldürüldü. Yardım istedi ama yardım görmedi, adalet talep etti ama verilmedi. Facirler onu oklara hedef, mızraklara nişan yaptılar; nihayet paramparça ettiler, saldırdılar ve soyup bıraktılar. Haydi kalkın; çünkü Rabbiniz gazap etmiştir. Allah razı oluncaya kadar eşlerinize ve çocuklarınıza dönmeyin. Allah’a yemin olsun ki siz, onu öldürenlerle savaşmadıkça yahut helâk olmadıkça O’nun razı olacağını sanmıyorum. Ölümden korkmayın! Allah’a yemin olsun ki ondan korkan hiçbir adam yoktur ki kendini alçaltmamış olsun. İsrailoğulları gibi olun; peygamberleri onlara, “Buzağıyı edinmekle kendinize zulmettiniz. Yaratıcınıza tövbe edin ve kendinizi öldürün. Bu, Yaratıcınız katında sizin için daha hayırlıdır” dediğinde yaptıkları gibi yapın. O kavmin yaptığını yapın. Diz çöktüler, boyunlarını uzattılar ve hükme boyun eğdiler; sonunda suçlarının büyüklüğünden kendilerini, boğazlanmaya sabırla teslim olmaktan başka hiçbir şeyin kurtarmayacağını anladılar. Siz benzer bir şeye çağrıldığınızda haliniz nice olacak? Kılıçları bileyin, mızrakları toplayın ve gücünüz yettiği kadar onlara karşı kuvvet hazırlayın. Savaş için atları bağlayın ki savaşa çağrıldığınızda toplanabilesiniz.

Ardından Hâlid b. Sa‘d b. Nüfeyl ayağa kalkıp şöyle dedi: “Bana gelince, Allah’a yemin olsun ki, kendimi öldürmem beni günahımdan kurtaracak ve Rabbim benden hoşnut olacak olsaydı, kendimi öldürürdüm! Ama bu, bizden öncekilere emredilmiş bir şeydi; bize ise yasaklanmıştır. Allah’a ve burada hazır bulunan Müslümanlara şahitlik ederim ki, düşmanımla savaşacağım silah hariç sahip olduğum her şeyi Müslümanlara sadaka olarak veriyorum. Onunla onları haksızlara karşı savaşlarında güçlendireceğim.”

Ardından Ebû’l-Mu‘temir Haneş b. Rebîa el-Kinânî kalktı ve, “Ben de aynı şekilde şahitlik ederim” dedi.

Süleyman b. Surad şöyle dedi: “Bir şey vermek isteyen, malını Abdullah b. Vâl et-Teymî’ye getirsin. Mallarınızdan bağışlamak istediğiniz her şey onun yanında toplandığında, onunla taraftarlarınızın yoksul ve muhtaçlarını donatacağız.”

Ebû Mihnef Lût b. Yahyâ – Süleyman b. Ebî Reşîd – Humeyd b. Müslim el-Ezdî’ye göre: Hâlid b. Sa‘d b. Nüfeyl, Süleyman b. Surad’a, “Allah’a yemin olsun ki, kendimi öldürmem beni günahımdan kurtaracak ve Rabbim benden hoşnut olacak olsaydı, kendimi öldürürdüm. Ama bu, bizden önceki başka bir kavme emredilmiş, bize ise yasaklanmış bir şeydir” dediğinde, Süleyman ona, “Bu kardeşiniz yarın mızrak uçlarının ilkinin avı olacaktır” dedi. Hâlid, malını Müslümanlara sadaka verdiğinde de, “Kendileri için yatak serenlere Allah’ın büyük mükâfatıyla sevin” dedi.

Ebû Mihnef – el-Hüseyn b. Yezîd b. Abdullah b. Sa‘d b. Nüfeyl’e göre: Süleyman b. Surad’ın el-Medâin’de bulunan Sa‘d b. Huzeyfe b. el-Yemân’a yazdığı bir mektup elime geçti ve Süleyman’ın başa geçirildiği sırada onu okudum. Mektup beni hayrete düşürdü; onu öğrenmek için uğraştım ve unutmadım. Şöyle yazmıştı:

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla!

Süleyman b. Surad’dan Sa‘d b. Huzeyfe’ye ve onunla birlikte bulunan müminlere. Selâm size!

Şimdi, bu dünya, ondan şereflinin yüz çevirdiği ve aşağı olanın yöneldiği bir yurttur. Akıl sahiplerine iğrenç hale gelmiştir. Allah’ın en hayırlı kulları ondan ayrılmaya karar verdiler ve bu dünyanın geçici azını, Allah katındaki sonu gelmeyen bollukla değiştirdiler.

Kardeşlerinizden Allah’ın dostları ve Peygamberinizin ailesinin taraftarları, Peygamber’in torunu hususunda başlarına geleni düşündüler. O davet edildiğinde icabet etti; ama yardım çağrısı yaptığında cevap görmedi. Geri dönmek istedi ama alıkonuldu. Aman istedi ama verilmedi. İnsanlara saldırmaktan kaçındı; ama onlar ondan kaçınmadılar. Ona saldırdılar ve onu öldürdüler; sonra da haksızlık ve düşmanlıkla onu yağmalayıp soydular; Allah’ı umursamadan, O’nu bilmeden. Yaptıkları şey Allah’ı gazaplandırdı ve O’na dönmeyecekler. “Zulmedenler, nasıl bir akıbete uğrayacaklarını yakında bileceklerdir.” Kardeşleriniz sonlarını düşündüklerinde, o tertemiz ve hayırlı kimseyi yüzüstü bırakmakta, onu teslim etmekte ve yardım ve desteği ondan esirgemekte büyük günah işlediklerini gördüler. Kendileri için bundan kurtuluşun ve tövbenin ancak onun katillerini öldürmekle yahut kendilerini öldürmekle olacağını, ruhlarının bu yolda tükenmesi gerektiğini gördüler. Kardeşleriniz bu işi ciddiyetle düşündüler; siz de düşünün ve hazırlanın. Kardeşlerimiz için bize gelmeleri ve bizimle buluşmaları için bir vakit ve toplanacakları bir yer belirledik. Vakit, hicrî 65 yılının Rebîü’lâhir ayının ilk günüdür; bizimle buluşacakları yer ise en-Nuhayle’dir.

Siz, bizim için daima bir taraf, kardeşler ve bir bağ oldunuz. Kardeşlerinizin, iddia ve ilan ettiklerine göre, Allah’ın kendileri için tövbe dilediği bu işe katılmanız için size çağrıda bulunmayı uygun gördük. Siz, fazilet aramaya, sevap istemeye ve günahdan Rabbinize tövbe etmeye lâyık kimselersiniz. Bu uğurda boyunlarınızın vurulması, neslinizin öldürülmesi, mallarınızın harcanması ve kabilelerinizin helâk olması bile, günahı bağışlanan ve bugün hayatta olmayıp Rableri katında şehitler olarak rızıklandırılan kimselere zarar vermemiştir. Onlar sabrederek ve sevabı Allah’tan umarak Rableriyle buluştular; Allah da sabredenlerin mükâfatını onlara verdi. Onunla Hucr b. Adî ve arkadaşlarını kastediyordu. Sabrederek öldürülen, haksız yere asılan ve hukuksuz biçimde parçalanan kardeşlerinize de bugün “hayatta” olmayıp sizin günahlarınızla sınanmıyor olmaları zarar vermedi. Allah onlara seçme imkânı verdi, Rableriyle karşılaştılar ve Allah dilerse O onlara karşılıklarını eksiksiz vermiştir.

Öyleyse sabredin; Allah size rahmet etsin; sıkıntı, zarar ve musibet zamanında sabredin! Yakın olan şeyden Allah’a tövbe edin! Allah’a yemin olsun ki, kardeşlerinizden hiçbiri bir belaya, sevabını umarak sabretmiş değil ki siz de benzerine, onun sevabını isteyerek sabretmeyesiniz. Ve yine, onlardan hiçbiri Allah’ın rızasını, boğazlanmak da dâhil olmak üzere bir şeyle aramış değil ki siz de Allah’ın rızasını onunla aramayacak olasınız. Allah korkusu bu dünyada en hayırlı azıktır; onun dışında her şey yok olup gider. Bu dünyadan yüz çevirin; esenlik yurduna, Allah’ın düşmanlarına, kendi düşmanlarınıza ve Peygamberinizin ailesinin düşmanlarına karşı cihada yönelin ki Allah’a tövbe ederek ve O’nu isteyerek yaklaşasınız. Allah bize ve size güzel bir hayat versin; bizi ve sizi cehennem ateşlerinden korusun; bizi ve sizi, yaratıklarının en nefret edilenlerinin ve O’na düşmanlıkta en acılarının eliyle O’nun yolunda öldürülmeyi kader kılsın! O, dilediği her şeye kadirdir ve dostları için her şeyi gerçekleştirir. Selâm size!

İbn Surad mektubu yazdı ve Abdullah b. Mâlik et-Tâî ile Sa‘d b. Huzeyfe b. el-Yemân’a gönderdi. Sa‘d, mektubu okuduktan sonra onu el-Medâin’deki Şia’ya gönderdi. Kûfe halkından bir kısmı el-Medâin’de yaşamayı sevmiş ve oraya yerleşmişti. Maaş ve erzak dağıtıldığında haklarını almak için Kûfe’ye gelir, sonra yerleşim yerlerine geri dönerlerdi. Sa‘d, Süleyman b. Surad’ın mektubunu onlara okudu; sonra Allah’a hamd ve sena ederek şöyle dedi: “Şimdi, siz Hüseyin’e yardım ve düşmanlarıyla savaşma niyetiyle birleşmiş bulunuyordunuz. Onun öldürülmesinin başlangıcı sizi hazırlıksız yakalamadı. Allah, güzel niyetiniz ve ona destek verme kararınız sebebiyle sizi en güzel mükâfatla karşılasın. Şimdi kardeşleriniz size mektup göndererek yardım ve destek istiyorlar; sizi hakka ve Allah katında sizin için en iyi mükâfat ve payın olmasını umduğunuz şeye çağırıyorlar. Görüşünüz nedir, ne dersiniz?” Halk topluca, “Onların çağrısına cevap vereceğiz ve onlarla birlikte savaşacağız. Bu hususta görüşümüz onların görüşüyle aynıdır” diye cevap verdi.

Abdullah b. el-Hanzal et-Tâî el-Hizmîrî kalktı, Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi: “Şimdi, kardeşlerimizin bizi çağırdığı şeye cevap verdik ve onların görüşüyle aynı bir görüş oluşturduk. Beni birkaç atlı ile onlara gönder!” Fakat Sa‘d ona, “Ağır ol, acele etme; düşmana karşı hazırlan ve ona savaş açmak için hazır ol, sonra hep birlikte çıkarız” dedi.

Sa‘d b. Huzeyfe b. el-Yemân daha sonra Süleyman b. Surad’a şöyle yazdı ve mektubu Abdullah b. Mâlik et-Tâî ile gönderdi:

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla!

Sa‘d b. Huzeyfe’den Süleyman b. Surad’a. Selâm!

Mektubunu okuduk ve bizi çağırdığın şeyi, kardeşlerinin topluluğunun üzerinde birleştiği hususu anladık. Kaderine ulaştırıldın ve doğru yoluna giden yol önünde düzlenmiş oldu. Biz ciddiyiz ve kararlıyız; hazırlık yapıyor, eyerleri ve gemleri düzeltiyoruz. İşin başlamasını bekliyor, çağrıyı dinliyoruz. Çağrı geldiğinde gecikmeden yola çıkacağız, Allah dilerse.

Süleyman b. Surad mektubu okuyunca onu arkadaşlarına da okudu; onlar da buna sevindiler.

Rivayet edenler dedi ki: Süleyman b. Surad, Sa‘d b. Huzeyfe b. el-Yemân’a yazdığı mektubun bir nüshasını el-Müsennâ b. Muhribe el-Abdî için de yazdı ve onu Benî Sa‘d’dan Zabyan b. Umâre et-Temîmî ile gönderdi. el-Müsennâ ona cevap olarak şöyle yazdı: “Mektubunu okudum ve kardeşlerine de okuttum. Görüşünü övdüler ve sana cevap verdiler. Allah dilerse belirlediğin vakitte ve zikrettiğin yerde seninle buluşacağız. Selâm sana!” Ve mektubunun altına şu beyitleri yazdı:

Düşün! Sanki sana, uzun boyunlu bir ata binmiş,
kısık kişneyen,

uzun sırtlı, yüksek adımlı, uzun bacaklı,
aceleci ve gem yiyen bir halde gelmişim,

boğazı korku bilmeyen her gençle birlikte,
yorgunluk duymadan savaşın acısını tadan,

hamlesi Allah için olan güvenilir bir kardeşle,
kılıcın ağzıyla günahsızca vuran.

Ebû Mihnef Lût b. Yahyâ – el-Hâris b. Hâsıra – Abdullah b. Sa‘d b. Nüfeyl’e göre: Onların işinin başlangıcı, Hüseyin’in öldürüldüğü hicrî 61 yılında idi. O zamandan beri halk silah toplamayı, savaş için hazırlık yapmayı ve gizlice Şia’yı ve başkalarını Hüseyin’in kanının intikamını almaya çağırmayı sürdürdü. Grup grup, kısım kısım onlara cevap verildi. Bu hâl, Yezîd b. Muâviye’nin hicrî 64 yılının Rebîülevvel ayının on dördüncü günü, perşembe günü ölümüne kadar sürdü. Hüseyin’in öldürülmesi ile Yezîd b. Muâviye’nin ölümü arasında üç yıl, iki ay ve dört gün vardı. Yezîd ölünce Irak valisi Basra’da bulunan Ubeydullah b. Ziyâd, onun Kûfe’deki vekili de Amr b. Hureys el-Mahzûmî idi.

Süleyman arkadaşları olan Şia’nın yanına geldi. Onlar da, “Bu zorba öldü; şimdi durum karışıktır. İstersen Amr b. Hureys’e karşı ayaklanırız, onu valilik konağından çıkarırız, Hüseyin’in kanının intikamını istediğimizi ilan ederiz, katillerinin izine düşeriz ve gasbedilen, haklarından mahrum bırakılan bu aile fertlerine yardım için halkı çağırırız” dediler. Bu hususta konuşup uzun uzun tartıştılar.

Fakat Süleyman b. Surad onlara şöyle dedi: “Ağır olun, acele etmeyin! Söylediklerinizi düşündüm ve kanaatim şudur ki, Hüseyin’in katilleri Kûfe halkının ileri gelenleri ve Arapların savaşçılarıdır. Onun kanının öcü de işte bunlardan alınacaktır. Ama sizin ne istediğinizi ve aranılanların kendileri olduğunu bilirlerse, üzerinize bütün güçleriyle çökerler. Bana uyan sizleri düşündüm ve biliyorum ki, ayaklanırsanız ne intikamınızı alabilir, ne içinizdeki öfkeyi giderir, ne de düşmanınıza zarar verebilirsiniz; sadece boğazlanırsınız. Bunun yerine, bu ordugâh şehrine davetçilerinizi gönderin; kendi tarafınızı ve ona dâhil olmayan başkalarını da davanıza çağırın. Çünkü bugün, zorbanın ölümünden sonra, halkın sizin işinize ölümünden öncekinden daha çabuk cevap vereceğini umuyorum.”

Onlar onun tavsiye ettiği şeyi yaptılar. Davetçi olarak ayrılıp halkı çağıran gruplar çıktı. Yezîd b. Muâviye’nin ölümünden sonra onlara çok sayıda kişi katıldı; bu sayı, onun ölümünden önce onlara katılanlardan çok daha fazlaydı.

Hişâm’a göre Ebû Mihnef şöyle dedi: el-Hüseyn b. Yezîd – Müzeyne’den bir adam bana dedi ki: Bu ümmet içinde sözde ve öğütte Ubeydullah b. Abdullah el-Mürrî’den daha beliğ birini görmedim. O, Süleyman b. Surad zamanında ordugâh şehri halkına giden davetçilerden biriydi. Her ne zaman onu dinlemek için bir topluluk bir araya gelse, Allah’a hamd ve sena ederek, Resûlullah’a dua ederek söze başlar, sonra şöyle derdi:

Şimdi, Allah Muhammed’i bütün yaratıkları içinden peygamberliğiyle seçti ve her faziletle onu ayırdı. Sizi ona uymakla güçlü kıldı, ona imanla sizi şereflendirdi, onun vasıtasıyla döktüğünüz kanları bağışladı ve onunla tehlikeli yollarınızı güvenli hale getirdi. “Siz ateşten bir çukurun kenarında idiniz de o sizi ondan kurtardı. Belki doğru yola gelirsiniz diye Allah size ayetlerini böyle açıklar.” Allah, bu ümmet üzerinde Peygamberinden daha çok hak sahibi birini, öncekiler ve sonrakiler içinde yarattı mı? Herhangi bir peygamberin, elçinin veya başkasının soyundan gelenler arasında, bu ümmeti yönetmeye onun Resûlü’nün soyundan daha layık olan var mı? Hayır, Allah’a yemin olsun, yoktur ve olmayacaktır. Siz Allah’a aitsiniz. Peygamberinizin kızının oğluna yapılan kötülüğü görmediniz mi, işitmediniz mi? Halkın onun dokunulmazlığını nasıl çiğnediğine, yalnızlığını zayıflık saydığına, onu kana bulayıp yere serdiğine bakmadınız mı? Bunu yaparken ne Rablerini ne de Hüseyin’in Peygamber’le olan yakınlığını gözettiler. Onu oklara hedef yaptılar ve sırtlanlara parçalanmış bir ceset olarak bıraktılar. Onun gibisini gören kimsenin gözleri ne mutludur; Ali oğlu Hüseyin ne mutlu kimsedir. Ne adamı yüzüstü bıraktılar! O doğru sözlü, sabırlı, güvenilir, yardım edici ve metin idi; İslam’da ilk Müslüman olanın oğluydu ve âlemlerin Rabbinin Elçisi’nin kızının oğluydu. Yardımcıları azken düşmanları etrafına üşüştü; düşmanı onu öldürdü, dostu ise ona ihanet etti. Katiline yazıklar olsun, onu yüzüstü bırakana utanç olsun! Allah onun katilinden hiçbir mazeret, ona ihanet edenden de hiçbir özür kabul etmeyecektir; ancak samimiyetle Allah’a tövbe eder, katillere karşı savaşır ve zalimlere muhalefet ederse başka. Belki bu şartlarla Allah tövbeyi kabul eder ve suçu görmezden gelir. Biz sizi Allah’ın kitabına, Resûlü’nün sünnetine, ailesinin kanının intikamını almaya ve Allah’ın hudutlarını çiğneyenler ve dinden çıkanlara karşı cihada çağırıyoruz. Öldürülürsek, Allah’ın bizim için katında hazırladığı şey takva sahipleri için daha hayırlıdır; galip gelirsek de bu yetkiyi Peygamberimizin ailesine geri vereceğiz!

Bu konuşmayı bize her gün tekrar ederdi; sonunda çoğumuz onu ezberledik. Yezîd b. Muâviye ölünce halk Amr b. Hureys’e karşı ayaklandı, onu valilik konağından çıkardı ve Cemahî Amir b. Mes‘ûd b. Ümeyye b. Halef üzerinde karar kıldı. O, İbn Hemmâm es-Selûlî’nin hakkında şöyle dediği “gübre böceğinin topu” idi:

Onu yakalarsan Zeyd’e sımsıkı tutun,
ve dul kadınları “gübre böceğinin topu”ndan kurtarın.

Boyu o kadar kısaydı ki başparmak gibiydi. Zeyd onun mevlası ve haznedarıydı. O halka namaz kıldırıyor ve İbn ez-Zübeyr adına biat alıyordu.

Süleyman b. Surad’ın arkadaşları, kendi Şialarını ve ordugâh şehrindeki başkalarını çağırmayı sürdürdüler ve taraftarları çoğaldı. Yezîd b. Muâviye’nin ölümünden sonra halk onlara daha önce olduğundan daha hızlı katıldı. Yezîd b. Muâviye’nin ölümünden altı ay sonra Muhtâr b. Ebî Ubeyd Kûfe’ye geldi. Ramazan ortasında bir cuma günü ulaştı.

Abdullah b. Yezîd el-Ensârî el-Hatmî, İbn ez-Zübeyr tarafından Kûfe’nin askerî işleri ve ona bağlı sınır bölgeleri üzerinde yetkiyle gönderilmiş olarak geldi. Onunla birlikte İbn ez-Zübeyr tarafından Kûfe haracı üzerinde yetkiyle gönderilen İbrahim b. Muhammed b. Talha b. Ubeydullah el-A‘rec de geldi. Abdullah b. Yezîd el-Ensârî el-Hatmî, hicrî 64 yılının Ramazan ayının bitmesine sekiz gün kala bir cuma günü geldi. Muhtâr ise Abdullah b. Yezîd ve İbrahim b. Muhammed’den sekiz gün önce gelmişti. Kûfe’ye girdiğinde Şia’nın liderleri ve ileri gelenleri Süleyman b. Surad ile birlikte toplanmıştı. Muhtâr’ı onunla eşit seviyede görmüyorlardı. Muhtâr onları desteklemeye ve Hüseyin’in kanının intikamını aramaya çağırdığında, Şia ona, “Bu Süleyman b. Surad, topluluğun şeyhidir; halk ona boyun eğmiş ve onun üzerinde anlaşmıştır” dedi. Fakat Muhtâr Şia’ya, “Ben size mehdi Muhammed b. Ali, İbnü’l-Hanefiyye tarafından, onun emaneti ve güveniyle, onun seçtiği ve veziri olarak geldim” deyip durdu. Allah’a yemin olsun ki, sonunda Şia’dan bir grup ayrılıp ona katıldı; ona saygı gösterdiler, çağrısına cevap verdiler ve başarısını beklediler. Fakat Şia’nın çoğu Süleyman b. Surad ile beraberdi ve o, Allah’ın yaratıkları arasında Muhtâr’a karşı en sert olanıydı. Muhtâr da kendi arkadaşlarına, “Bu adamın, yani Süleyman b. Surad’ın ne istediğini biliyor musunuz? O sadece çıkıp kendini ve sizi öldürmek istiyor. Savaş hakkında anlayışı da yok, bilgisi de yok” derdi.

Yezîd b. el-Hâris b. Yezîd b. Ruveym eş-Şeybânî, Abdullah b. Yezîd el-Ensârî’ye gidip şöyle dedi: “Halk kendi aralarında, bu Şia’nın İbn Surad ile birlikte sana karşı ayaklanacağını; bir bölümünün de daha az sayıda olmakla beraber Muhtâr’la birlikte olduğunu konuşuyor. Halkın söylediğine göre Muhtâr, Süleyman b. Surad’ın işinin ne olacağını görmeden ayaklanmak istemiyor. Süleyman ise hazırlıklarını tamamladı ve istediği an ayaklanmaya hazır. Eğer polis kuvvetlerini, askerleri ve halkın ileri gelenlerini toplaman gerektiğini düşünüyorsan, onun üzerine ilk hamleyi biz seninle birlikte yaparız. Sonra onun evine kadar ilerlediğinde ona haber gönderirsin. Cevap verirse yeter. Ama seninle savaşırsa sen de onunla savaşırsın. Sen kuvvetlerini toplamış ve hazırlığını yapmış olursun; o ise gafil avlanır. Korkarım ki, eğer o işe karşı senden önce başlarsa ve sen de onu, senin üzerine çıkıncaya kadar kendi haline bırakırsan, gücü artar ve işi büyür.”

Abdullah b. Yezîd şöyle cevap verdi: “Allah, onlara saldırmamıza mani olur. Eğer onlar bize saldırırsa savaşırız; ama bizi kendi halimize bırakırlarsa biz de onlarla yüzleşmeye kalkmayız. Bana onların ne istediğini söyle.” O da, “Hüseyin b. Ali’nin kanının intikamını almak istediklerini söylüyorlar” dedi. İbn Yezîd, “Hüseyin’i ben mi öldürdüm? Allah’ın laneti Hüseyin’in katiline olsun!” diye cevap verdi.

Süleyman b. Surad ve arkadaşları Kûfe’de ayaklanmak istiyorlardı. Abdullah b. Yezîd çıkıp minbere çıktı. Halkın ortasında durdu, Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

Şimdi, bu ordugâh şehrinden bazı kimselerin bize karşı ayaklanmak istediklerini işittim. Bunun onları neye çağırdığını sordum; bana, Hüseyin b. Ali’nin kanının intikamını almak istediklerini söylediler. Allah o topluluğa rahmet etsin! Bana onların barındıkları yerler gösterildi ve onları tutuklamam istendi. Bana, “Onlar sana karşı harekete geçmeden sen onlara karşı harekete geç” dendi. Ama ben bunu reddettim ve, eğer benimle savaşırlarsa ben de onlarla savaşırım; fakat beni kendi halime bırakırlarsa ben onları aramam dedim. Niçin benimle savaşsınlar ki? Allah’a yemin olsun ki Hüseyin’i ben öldürmedim ve onunla savaşanlardan da değilim. Onun ölümünden dolayı sarsıldım; Allah ona rahmet etsin. Eğer bu insanların bize karşı bir düşmanlık niyeti yoksa, açıkça ortaya çıksınlar ve Hüseyin’le savaşan, şimdi de üzerlerine gelen o kimseye karşı yürüsünler. Ben onlara bu katile karşı yardım ederim. Hüseyin’i öldüren, sizin en hayırlılarınızı ve önderlerinizi öldüren şu İbn Ziyâd üzerinize yürümüş bulunuyor. Onun hakkındaki en son haber, Menbic köprüsüne bir gecelik mesafede olduğu yönündedir. Ona karşı savaşmak ve yüzleşmeye hazır olmak, kendi aranızda şikâyetlerinizi çözüp birbirinizi öldürmenizden, birbirinizin kanını dökmenizden daha hayırlı ve daha sağlamdır. Sonra o düşman sizinle karşılaştığında güçsüz olursunuz. Allah’a yemin olsun ki düşmanınızın istediği de tam budur! O, size karşı Allah’ın yaratıkları arasında size en saldırgan olan kimsedir; kendisi ve babası yedi yıl boyunca üzerinizde hüküm sürdü; ikisi de doğruluk ve din ehli insanları öldürmekten geri durmadı. Sizi öldüren, sizin yüzünüzden helâk olduğunuz ve kanının intikamını aradığınız kimseyi öldüren kişi üzerinize gelmiştir. Ona karşı silahlarınızla ve kuvvetinizle çıkın. Bunları kendinize karşı değil, ona karşı kullanın. Size öğüt vermekten geri durmadım. Allah kuvvetlerimizi birleştirsin ve imamlarımızı bizim için korusun.

İbrahim b. Muhammed b. Talha şöyle dedi:

Ey insanlar! Bu yağcı yatıştırıcının sözleri kılıcı ve baskıyı sizden savmaz. Allah’a yemin olsun ki biri bize saldırırsa onunla savaşırız; bir topluluğun bize saldırmak istediğine kesin kanaat getirirsek, çocuğu için babayı, doğurmuş olan için nesli, dost için dostu ve şerif için onun arîfliğini tutuklarız; ta ki hakka boyun eğip itaate alçalıncaya kadar.

el-Müseyyeb b. Necebe ayağa kalkıp onun sözünü kesti ve şöyle dedi: “Ey kâfirlerin oğlu! Bizi kılıcınla ve baskınla tehdit ediyorsun. Allah’a yemin olsun ki buna sen çok aşağılıksın. Bize kin beslemeni kınamıyoruz; çünkü senin babanı ve dedenizi biz öldürdük. Allah’a yemin olsun, umarım Allah seni bu ordugâh şehrinin halkı arasından çıkarmadan önce seni de baban ve dedenle birleştirir ve üç eder! Ama sen ey vali, yerli yerince konuştun. Allah’a yemin olsun ki, bu işte başarı isteyenin senin görüşüne başvurması ve söylediğini kabul etmesi gerekir.”

İbrahim b. Muhammed b. Talha cevap vererek, “Evet, Allah’a yemin olsun, öldürülsün. Söze gizlenerek başladı ama sonra gerçek yüzünü gösterdi” dedi. Abdullah b. Vâl et-Teymî onun yanına gelip, “Ey Benî Teym b. Mürre’nin kardeşi! Bizi ve valimizi ilgilendiren bu şeye karşı çıkışın nedir? Allah’a yemin olsun, sen bizim üzerimizde vali değilsin, bizim üzerimizde bir yetkin de yok. Sen sadece cizyenin başısın; vergilerine dön. Ebedî olan Allah’a yemin olsun ki eğer sen bozguncuysan, bu ümmetin işlerini bozan senin baban ve deden, o iki kâfirdir. Fitne onların yüzünden doğdu. Musibet onların elindendi” dedi. Sonra Müseyyeb b. Necebe ile Abdullah b. Vâl, Abdullah b. Yezîd’in yanına varıp, “Ey vali! Görüşün hususunda Allah’a yemin ederiz ki, halk arasında övgüyle anılacağını ve kastettiğin ve niyet ettiğin şey için hoş karşılanacağını umuyoruz” dediler.

İbrahim b. Muhammed b. Talha’nın memurlarından bazıları ve onunla birlikte bulunanlardan bir grup öfkelendi; herkes hakkında —onun dışındakiler için— ağır sözler söylediler. Halk da onlara sövdü ve tartıştı. Abdullah b. Yezîd bunu işitince minberden indi ve konutuna girdi. İbrahim b. Muhammed ise, “Abdullah b. Yezîd Kûfe halkını aldattı. Allah’a yemin olsun ki bunu Abdullah b. ez-Zübeyr’e yazacağım” diyerek çıktı. Şebes b. Rib‘î et-Temîmî, Abdullah b. Yezîd’in yanına gelip bunu ona haber verdi. Bunun üzerine Abdullah b. Yezîd, o ve Yezîd b. el-Hâris b. Ruveym ile birlikte binip İbrahim b. Muhammed b. Talha’nın yanına girdi. Ona Allah adına yemin ederek, İbrahim b. Muhammed’in işittiği konuşmayı yaparken yalnızca ümmetin yararını ve düşman olanları yatıştırmayı istediğini söyledi. “Yezîd b. el-Hâris bana gelip şöyle şöyle dedi. Ben de, ne bir kopma olsun, ne birliğin bozulması, ne de bu halkın musibeti onları bölüp parçalamasın diye, işittiğin şeyi onlar arasında söylemeyi uygun gördüm.” İbrahim b. Muhammed yumuşadı ve onun açıklamasını kabul etti.

Sonra Süleyman b. Surad’ın arkadaşları açıktan ortaya çıktılar; silahlarını gösterdiler ve kendilerine fayda sağlayan hazırlıkları alenen yapmaya başladılar.

Bu yılda ayrıca Mekke’de İbn ez-Zübeyr’in yanına gelen ve Husayn b. Numeyr es-Sekûnî’ye karşı onun yanında savaşan Hâricîler de ondan ayrıldılar ve Basra’ya gittiler; orada aralarında ayrılığa düştüler ve fırkalara bölündüler.
Mekke’de Abdullah b. ez-Zübeyr’e Hâricîlerin Desteğinin Sona Ermesi: Bana, Hişâm b. Muhammed el-Kelbî – Ebû Mihnef Lût b. Yahyâ – Ebû’l-Muhârik er-Râsibî tarikiyle rivayet edildi: Ebû Bilâl’in öldürülmesinden sonra İbn Ziyâd, Hâricîleri büyük bir gayretle takip etti. Zaten bundan önce de onlara karşı gevşek davranmamış ve onları esirgememişti; fakat Ebû Bilâl’in öldürülmesinden sonra kendisini bütünüyle onları yok etmeye ve köklerini kazımaya verdi. Bunun üzerine, İbn ez-Zübeyr Mekke’de ayaklanıp Suriyeliler de onun üzerine yürüyünce, Hâricîler başlarına gelenleri görüşmek üzere toplandılar.

Nâfi‘ b. el-Ezrak onlara şöyle dedi: “Allah size Kitabı indirdi; onda cihadı size farz kıldı ve açık bir beyanla size öğüt verdi. Kötülerin, düşmanlık ve zulüm sahiplerinin kılıçları size karşı çekilmiş bulunuyor. Şimdi Mekke’de ortaya çıkan şu adam var; haydi birlikte çıkalım, hareme gelelim ve bu adama katılalım. Eğer o bizim görüşlerimiz üzerindeyse, düşmana karşı cihadda ona katılırız. Eğer görüşleri bizimkinden farklıysa, gücümüz yettiği kadar haremi savunarak savaşırız; sonra da durumumuzu yeniden gözden geçiririz.”

Bunun üzerine çıktılar ve Abdullah b. ez-Zübeyr’e geldiler. O da onların gelişine sevindi, kendisinin onların görüşlerini paylaştığını onlara hissettirdi ve hiçbir sorgulamaya gitmeden onları memnun etti. Yezîd b. Muâviye’nin ölümüne ve Suriyelilerin Mekke’den ayrılışına kadar onunla birlikte savaştılar.

Sonra Hâricîler kendi aralarında toplanıp şöyle dediler: “Önceden yaptığınız iş düşüncesizceydi ve yanlıştı. Belki de sizin görüşlerinizi paylaşmayan bir adamla birlikte savaşıyordunuz. Daha yakın zamanda o ve babası size karşı savaşıyor ve ‘Osman’ın intikamı!’ diye bağırıyordu. O halde gidin ve ona Osman hakkında sorun. Eğer ondan uzaklaştığını söylerse sizin dostunuzdur; ama bunu reddederse düşmanınızdır.”

Bunun üzerine ona gidip şöyle dediler: “Dinle! Biz senin yanında savaştık; fakat senin bizimle mi yoksa düşmanlarımızla mı birlikte olduğunu anlamak için görüşlerini sınamadık. Bize Osman hakkında ne dediğini söyle!” O durumu düşündü ve etrafında destekçilerinin az olduğunu gördü. Bunun üzerine şöyle dedi: “Siz bana ansızın geldiniz; ben de çıkmayı düşünüyordum. Bu akşam bana gelin, size öğrenmek istediğiniz şeyi anlatayım.” Onlar da ayrıldılar. O ise taraftarlarına haber gönderip, “Silahlarınızı kuşanın ve bu akşam topluca bana gelin” dedi. Onlar da emrettiğini yaptılar.

Hâricîler geldiklerinde, İbn ez-Zübeyr’in adamları silahlarını kuşanmış halde onun etrafında iki sıra olmuşlardı; ellerinde mızraklar bulunan büyük bir grup da önünde duruyordu. İbn el-Ezrak kendi adamlarına, “Adam sizden gafil avlanmaktan korkmuş. Size karşı direnmeye karar vermiş ve gördüğünüz gibi size hazırlanmış” dedi. Sonra İbn el-Ezrak, İbn ez-Zübeyr’e yaklaşarak şöyle dedi: “Ey İbn ez-Zübeyr! Rabbinden kork ve her şeyi kendisi için isteyen o kâfiri öfkeyle reddet! Sapmayı bir davranış örneği haline getiren, bidat çıkaran ve Kitabın hükümlerine karşı çıkan kişiyi düşman bil! Bunu yaparsan Rabbini hoşnut eder ve kendini acı azaptan kurtarırsın. Ama bunu reddedersen, ‘nasibini alan’ ve dünya hayatında güzel şeylerini boşa harcayanlardan olursun. Ey Âbide b. Hilâl! Bizim üstlendiğimiz işi ve insanları çağırdığımız şeyi şu adama ve yanındakilere anlat.” Bunun üzerine Âbide b. Hilâl öne çıktı.

Hişâm – Ebû Mihnef – Ebû Alkame el-Has‘amî – Has‘am’dan Kuhâfe b. Abdurrahman’a göre: Allah’a yemin olsun, Âbide b. Hilâl’in öne çıkıp konuştuğunu gördüm. Söylediği şeylerde ondan daha beliğ ve daha yerli yerinde konuşan bir hatip duymadım. Hâricîlerin görüşlerini paylaşıyordu. Belağatı, anlam kuvveti ve lafız kolaylığıyla birleştirmişti. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

Şimdi, Allah Muhammed’i insanları Allah’a kulluğa ve dini arındırmaya çağırmak için gönderdi. İnsanları buna çağırdı, Müslümanlar da ona cevap verdiler. Allah onu kendi katına alana kadar aralarında Allah’ın Kitabına ve O’nun hükmüne uyarak amel etti. Sonra Müslümanlar Ebû Bekir’i halife yaptılar; Ebû Bekir de kendisinden sonra Ömer’i halife tayin etti. Bu ikisi de yaptıkları işlerde Allah’ın Kitabını ve Resûlullah’ın sünnetini takip ettiler. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur! Sonra Müslümanlar Osman’ı halife tayin ettiler. Fakat o korular oluşturdu, akrabalığı kayırdı, gençleri iş başına getirdi, kamçıyı kaldırdı ve kırbacı bir yana bıraktı, Kitabı bozdu, Müslümanın kanını döktü, zulmü reddedenleri dövdü, Resûlün sürgün ettiği kimseye sığınak verdi, fazilette önde olanları dövdü, onları sürdü ve mallarını ellerinden aldı. Bunlarla da yetinmedi; Allah’ın onlara verdiği feyi aldı ve onu Kureyş’in dinsizleriyle Arapların hayasızları arasında paylaştırdı. Bunun üzerine, Allah’ın kendilerinden O’na itaat edeceklerine dair söz aldığı Müslümanlardan bir topluluk —Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasını umursamadan— onun yanına geldiler ve onu öldürdüler. Biz onların dostuyuz; fakat İbn Affân’dan ve onun dostlarından uzağız. Sen ne diyorsun, ey İbn ez-Zübeyr?

İbn ez-Zübeyr Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

Söylediklerini anladım. Peygamberden söz ettin; o senin dediğin gibiydi, hatta anlattığından da fazlasıydı. Ebû Bekir ve Ömer hakkında söylediklerini de anladım. Doğru söyledin ve isabet ettin. Osman b. Affân hakkında söylediklerini de anladım. Allah ona rahmet etsin. Bugün Allah’ın kulları arasında İbn Affân’ı ve onun işini benden daha iyi bilen bir yaratığın bulunduğunu sanmıyorum. Kalabalık onu eleştirip ayıplarken ben onun yanındaydım. Kalabalığın onu ayıpladığı şeylerden hiçbirini cevapsız bırakmadı; hepsine karşılık verdi. Sonra ona, kendileri hakkında yazıldığını ileri sürdükleri, öldürülmelerini emreden mühürlü bir mektupla geldiler. O da onlara, “Ben bunu yazmadım. İsterseniz delil getirin; delil yoksa size yemin edeyim” dedi. Allah’a yemin olsun ki ne delil getirdiler ne de ondan yemin etmesini istediler; ama üstüne çullandılar ve onu öldürdüler. Onu neyle suçladığınızı işittim; fakat iş sizin dediğiniz gibi değildi. Aksine o daima doğru ve yakışır biçimde davrandı. Ben size ve burada hazır bulunanlara şahit tutuyorum ki ben, dünyada da ahirette de İbn Affân’ın dostuyum; onun dostlarının dostu, düşmanlarının düşmanıyım.

Bunun üzerine Hâricîler, “Allah senden uzak olsun ey Allah düşmanı!” dediler. İbn ez-Zübeyr de, “Allah sizden uzak olsun ey Allah düşmanları!” dedi.

Sonra topluluk dağıldı. Nâfi‘ b. el-Ezrak, Abdullah b. Saffâr es-Sa‘dî, yine Benî Sarîm’den Abdullah b. İbâd, Hanzala b. Beyhes ve Benî Sâlih b. Yerbû‘dan Benû’l-Mâhûz’un oğulları Abdullah, Ubeydullah ve ez-Zübeyr ayrıldılar ve sonunda Basra’ya ulaştılar. Benî Zemmân b. Mâlik b. Sa‘b b. Ali b. Mâlik b. Bekr b. Vâil’den Ebû Tâlût, Benî Kays b. Sa‘lebe’den Abdullah b. Sevr Ebû Fudeyk ve Aliyye b. el-Esved el-Yaşkürî ise Yemâme’ye gittiler. Orada Ebû Tâlût’un yanında ayaklanmaya katıldılar; fakat sonra başlarına Necde b. Âmir’i geçirme konusunda anlaştılar. Basralı olanlara gelince; onlar Basra’ya gittiler ve Ebû Bilâl’in görüşlerini paylaşıyorlardı.

Hişâm – Ebû Mihnef Lût b. Yahyâ ve Ebû’l-Müsennâ —Basra halkından kardeşlerinden biri— tarikiyle: Basra Hâricîleri toplandı ve çoğunluğu şöyle dedi: “İçimizden bir grup Allah yolunda ayaklansa nasıl olur? Çünkü arkadaşlarımız ayaklandığından beri bizim faal olmadığımız bir dönem geçti. Âlimlerimiz dünyada insanlar için bir ışık olur, onları dine çağırır; takva ve mücadele sahiplerimiz de Rablerine kavuşmak üzere çıkarlar; şehit olurlar, mükâfatlarını Allah katında alırlar ve gerçekten diridirler.”

Bunun üzerine başlarına Nâfi‘ b. el-Ezrak’ı getirdiler. O, üç yüz adamın başına geçti ve ayaklandı. Bu, Basra halkının Ubeydullah b. Ziyâd’a karşı ayaklanıp Hâricîlerin de hapishane kapılarını kırarak oradan kaçtıkları zamandı. Basra halkı, Mes‘ûd b. Amr’ın kanı sebebiyle Ezd, Rabîa, Benî Temîm ve Kays arasındaki savaşla meşguldü. Hâricîler de onların bu savaşla meşgul oluşundan yararlanarak hazırlık yaptılar ve toplandılar. Nâfi‘ b. el-Ezrak ayaklanınca onlar da onu izlediler.

Basra halkı kendi aralarında barıştı ve Abdullah b. el-Hâris b. Nevfel b. el-Hâris b. Abdülmuttalib’i kendilerine namaz kıldırmak üzere tayin etti. İbn Ziyâd da Suriye’ye gitti. Ezd ile Benî Temîm de birbirleriyle barış yaptılar; sonra Hâricîler meselesine yöneldiler, onları takip edip korkuttular. Bunun üzerine Basra’da kalan Hâricîler de oradan çıkıp İbn el-Ezrak’a katıldılar; yalnız o sırada ayaklanmak istemeyen az bir kısmı hariç. Bunların arasında Abdullah b. Saffâr, Abdullah b. İbâd ve onlarla aynı görüşte olan bazı adamlar vardı.

Nâfi‘ b. el-Ezrak düşündü ve kendisini izlemeyenlerin desteğine ihtiyaç olmadığına, onu izlemeyenlerin kurtuluşunun bulunmadığına kanaat getirdi. Bu sebeple adamlarına şöyle dedi: “Allah, ayaklanmanızla size ikram etti. Başkalarının kör kaldığı şeyi size açtı. Yalnızca O’nun yolunu ve emrini aramak için ayaklandığınızı bilmiyor musunuz? O’nun emri sizin için bir komutandır; Kitap da sizin için bir imamdır. Siz yalnızca O’nun sünnetlerini ve yollarını izliyorsunuz.” Onlar da, “Evet, gerçekten öyledir” dediler. O da, “Dostunuz hakkındaki ölçünüz, Peygamber’in dostu hakkındaki ölçüsü değil midir; düşmanınız hakkındaki ölçünüz de Peygamber’in düşmanı hakkındaki ölçüsü değil midir? Bugün sizin düşmanınız Allah’ın ve Resûlün düşmanı olduğu gibi, Peygamber’in o zamanki düşmanı da bugün Allah’ın ve sizin düşmanınız olan kimseydi” dedi. Onlar, “Evet” dediler. O da, “Mübarek ve yüce olan Allah, ‘Allah ve Resûlünden, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere bir beraat ilanıdır’ buyurmuş; yine, ‘İman edinceye kadar müşrik kadınlarla evlenmeyin’ demiştir. Böylece Allah onları dost edinmeyi, aralarında yaşamayı, şahitliklerini kabul etmeyi, kestiklerini yemeyi, din bilgisini onlardan almayı, onlarla evlenmeyi ve onlardan miras almayı yasaklamıştır. Allah bunu tanımamız konusunda ısrar etmiş, bizim de bu dini kendilerinden ayrıldığımız kimselere açıkça bildirmemizi ve Allah’ın indirdiğini gizlemememizi üzerimize yüklemiştir. Ayrıca Allah, ‘İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti, Kitapta insanlara açıkladıktan sonra gizleyenlere Allah lanet eder; lanet ediciler de onlara lanet eder’ buyurmuştur” dedi. Bütün arkadaşları bu görüşü olumlu karşıladı.

Sonra şöyle yazdı: “Allah’ın kullarından Allah’a itaat üzere olanlara selam olsun! Abdullah Nâfi‘ b. el-Ezrak’tan Abdullah b. Saffâr’a, Abdullah b. İbâd’a ve onların yanındaki insanlara. Şu durum böyledir…” Sonra olayı anlattı ve yukarıda geçtiği gibi durumu tasvir etti. Mektubu ikisine gönderdi.

Mektup onlara ulaştı. Abdullah b. Saffâr onu okudu, sonra alıp arkasına koydu. İnsanlar bölünüp ihtilafa düşer korkusuyla onlara okumadı. Abdullah b. İbâd ona, “Ne oldu? Babanın adına, seni bu kadar sarsan nedir? Kardeşlerimizden vurulanlar yahut esir alınanlar mı var?” dedi. İbn Saffâr mektubu ona verdi. O da okudu ve şöyle dedi: “Allah onu kahretsin! Nâfi‘ b. el-Ezrak hangi görüşte olursa olsun samimiydi. Genel olarak halk müşrik olsa bile, onlara öğüt verirken dayandığı görüş ve hükümler bakımından insanların en isabetlisiydi; yaşayışı da müşrikler arasındaki Peygamber’in yaşayışı gibiydi. Ama şimdi yalan söyledi ve bizi de yalancılıkla suçladı; halkın nimeti ve ilahi hükümleri inkâr eden kâfirler olduğunu, onların müşriklikten uzak duranlar olduklarını ve müşriklerin kanını dökmemiz, malları konusunda da aynı şeyi yapmamız gerektiğini söyledi; oysa bu bize haram kılınmıştır.” İbn Saffâr ona, “Allah senden uzaktır; çünkü sen eksik kaldın. Allah İbn el-Ezrak’tan da uzaktır; çünkü o aşırı gitti. Allah ikinizden de uzaktır” dedi. Öteki de, “Allah senden de ondan da uzaktır” dedi.

Bundan sonra Hâricîler alt gruplara ayrıldılar. İbn el-Ezrak’ın gücü arttı ve taraftarları çoğaldı. Basra’ya doğru ilerledi; köprüye yaklaşıncaya kadar geldi. Bunun üzerine Abdullah b. el-Hâris, Basralılardan bir birlikle Müslim b. Ubeys b. Küreyz b. Rabîa b. Habîb b. Abdüşems b. Abdümenâf’ı onun üzerine gönderdi.

Ebû Ca‘fer et-Taberî şöyle dedi: Bu yılın Ramazan ayının ortasında Muhtâr b. Ebî Ubeyd Kûfe’ye geldi.
Muhtâr’ın Kûfe’ye Gelişi: Hişâm b. Muhammed el-Kelbî – Ebû Mihnef – en-Nadr b. Sâlih’e göre: Şia, Muhtâr’ı Hasan b. Ali meselesindeki davranışı sebebiyle eleştiriyor ve ayıplıyordu. Hasan, Müslim Sebât günü bıçaklandığında el-Medâin’deki Beyaz Saray’a taşınmıştı. Sonra Hüseyin zamanında da, Hüseyin Müslim b. Akîl’i Kûfe’ye gönderdiğinde yaptıkları sebebiyle onu kınıyorlardı. Müslim, Muhtâr b. Ebî Ubeyd’in evinde kalmıştı. Bugün orası Selm b. el-Müseyyeb’in evidir. Muhtâr, Kûfe halkından ona biat edenlerle birlikte Müslim’e biat etmiş, ona danışmanlık yapmış ve emrine uyanları Müslim’in hareketine katılmaya çağırmıştı. İbn Akîl’in ayaklandığı gün, Muhtâr, Hutarniyye’deki Lakafe denilen çiftliğinde bulunuyordu. Öğle namazı vaktinde, İbn Akîl’in Kûfe’de ortaya çıktığı haberi geldi. Çünkü o, taraftarlarıyla kararlaştırdığı günde değil, ancak Hânî b. Urve el-Murâdî’nin dövülüp hapsedildiği haberi kendisine ulaşınca ayaklanmıştı. Muhtâr, bazı mevâlisiyle birlikte geldi ve akşam namazından sonra Bâbü’l-Fîl’e ulaştı.

Ubeydullah b. Ziyâd, İbn Akîl’in taraftarlarını gözetlemek üzere mescidde bütün halkın başına Amr b. Hureys’i getirmişti. Muhtâr Bâbü’l-Fîl’de beklerken, Hânî b. Ebî Hayye el-Vâdiî yanından geçti ve, “Niçin burada bekliyorsun? Ne halkla birliktesin ne de kendi ordugâhındasın” dedi. Muhtâr, “Sizin başınıza gelen musibetin büyüklüğü sebebiyle ne yapacağım konusunda kararsız kaldım” dedi. Hânî de ona, “Allah’a yemin olsun, bence sen kendini helâke sürüklüyorsun” dedi. Sonra Amr b. Hureys’in yanına girip Muhtâr’a söylediklerini ve Muhtâr’ın verdiği cevabı ona anlattı.

Ebû Mihnef – en-Nadr b. Sâlih – Abdurrahman b. Ebî Umeyr es-Sekafî: Ben Amr b. Hureys’in yanında oturuyordum. Hânî b. Ebî Hayye, Muhtâr’ın bu sözlerini ona haber verdi. Amr bana, “Git kuzenine söyle, arkadaşı Müslim b. Akîl nerede olduğunu bilmiyor ve kendisini bir harekete hedef etmesin” dedi. Ona gitmek üzere kalktım; fakat Zâide b. Kudâme b. Mes‘ûd Amr’ın yanına koşarak geldi ve, “Yanına emanla mı gelecek?” dedi. Amr b. Hureys, “Benim tarafımdan ona eman vardır. Eğer vali Ubeydullah b. Ziyâd’ın huzuruna çıkarılırsa onun lehine şahitlik eder ve gücüm yettiğince şefaat ederim” dedi. Zâide b. Kudâme de, “İnşallah bu onun için hayır olur” dedi.

Bunun üzerine ben, Zâide benimle birlikte olduğu halde Muhtâr’a gittim. Ona İbn Ebî Hayye’nin ne dediğini ve Amr b. Hureys’in ne cevap verdiğini anlattık; Allah aşkına kendini tehlikeye atmamaya çağırdık. Bunun üzerine Muhtâr, İbn Hureys’in yanına indi, onu selamladı ve sabaha kadar onun sancağı altında oturdu. Halk Muhtâr’ın bu davranışını konuşmaya başladı. Umâre b. Ukbe b. Ebî Muayt, Ubeydullah b. Ziyâd’ın yanına gidip bunu ona haber verdi. Sabah olunca Ubeydullah b. Ziyâd’ın kapısı açıldı, halka giriş izni verildi ve Muhtâr da içeri girenler arasındaydı. Ubeydullah onu çağırdı ve, “İbn Akîl’e yardım etmek üzere toplulukla gelen sen misin?” dedi. Muhtâr, “Hayır. Ben Amr b. Hureys’in sancağı altında konakladım ve sabaha kadar onunla kaldım” diye cevap verdi. Amr da İbn Ziyâd’a, “Doğru söyledi, Allah seni korusun” dedi. Fakat İbn Ziyâd asasını aldı, Muhtâr’ın yüzüne doğru yöneltti, gözüne vurdu ve onu yardı. Sonra, “Hak ettiğin şey budur! Amr’ın lehine şahitliği olmasaydı başını kestirirdim. Onu hapse götürün!” dedi. Böylece onu hapse götürdüler ve orada tutuldu. Hüseyin öldürülünceye kadar orada kaldı.

Hüseyin’in ölümünden sonra Muhtâr, Zâide b. Kudâme’ye haber göndererek ondan Medine’de bulunan Abdullah b. Ömer’e gitmesini ve Yezîd b. Muâviye’ye kendi adına bir mektup yazmasını istemesini rica etti; Yezîd de Ubeydullah b. Ziyâd’a serbest bırakılması için yazacaktı. Zâide, Abdullah b. Ömer’e gidip Muhtâr’ın mesajını ona iletti. Muhtâr’ın kız kardeşi Safiyye, Abdullah b. Ömer’in eşi idi. Kardeşinin hapsedildiği yeri öğrenince ağladı ve üzüldü. Abdullah b. Ömer bunu görünce Zâide ile birlikte Yezîd b. Muâviye’ye şu mektubu gönderdi: “Şimdi, Ubeydullah b. Ziyâd kayınbiraderim Muhtâr’ı hapsetti. Onun bağışlanmasını ve durumunun düzeltilmesini isterim. Eğer uygun görürsen, Allah bize de sana da rahmet etsin, İbn Ziyâd’a yazıp onu serbest bırakmasını emret. Biliyorum ki bunu yaparsın. Selam sana!”

Zâide mektupla yola çıktı ve onu Suriye’de Yezîd’e ulaştırdı. Yezîd mektubu okuyunca güldü ve, “Ebû Abdurrahman şefaat ediyor. Böyle bir işe en layık olan da odur” dedi. Sonra İbn Ziyâd’a şöyle yazdı: “Şimdi, mektubuma baktığında Muhtâr b. Ebî Ubeyd’i serbest bırak. Selam sana!” Zâide mektubu getirip İbn Ziyâd’a verdi. O da Muhtâr’ı çağırıp çıkarılmasını emretti. Ona, “Sana üç gün veriyorum. Bundan sonra seni Kûfe’de bulursam sana verdiğim güvence ortadan kalkar” dedi. Muhtâr da gitmek için hazırlanmaya başladı. İbn Ziyâd, “Allah’a yemin olsun, Zâide benim aleyhime kendini tehlikeye attı; Müminlerin Emiri’ne gidip benim uzun süre hapiste tutmaya karar verdiğim bir adamı serbest bırakmamı isteyen mektubu getirdi. Onu bana getirin!” dedi. Fakat İbn Ziyâd’ın kâtibi Amr b. Nâfi‘ Ebû Osman, Zâide aranırken ona gidip, “Kendini kurtar! Bunu bana borç bil” dedi. Bunun üzerine Zâide o gün gidip gizlendi. Sonra kendi kabilesinden bazı kimselerle birlikte el-Ka‘ka‘ b. Şevr ez-Zühlî ve Müslim b. Amr el-Bâhilî’ye gitti; onlar da İbn Ziyâd’dan onun için eman aldılar.

Hişâm – Ebû Mihnef: Üçüncü gün Muhtâr Hicaz’a gitmek üzere ayrıldı.

Ebû Mihnef dedi ki: es-Sa‘kab b. Züheyr bana İbnü’l-Irk’tan, o da Sekîf’in mevlasından şöyle rivayet etti: Hicaz’dan geliyordum. Vâkısa’dan sonraki el-Basıta’ya ulaştığımda, İbn Ziyâd’ın serbest bıraktıktan sonra Hicaz’a gitmekte olan Muhtâr b. Ebî Ubeyd ile karşılaştım. Onunla karşılaşınca selam verdim ve ona yöneldim. Gözünün yarılmış olduğunu görünce “Biz Allah’ın kullarıyız ve O’na döneceğiz” dedim. Ona başsağlığı dileyip, “Gözünün hâli nedir, Allah bütün kötülükleri senden uzak kılsın?” diye sordum. O da, “Zina eden kadının oğlu onu asasıyla vurdu da gördüğün hale getirdi” dedi. Ben de, “Bunu ona yaptıran her neyse, parmak uçları kurusun” dedim. Muhtâr ise, “Allah beni öldürsün eğer ben onun parmak uçlarını, damarlarını ve uzuvlarını parça parça kesmezsem!” dedi. Onun bu sözüne şaşırdım ve, “Bunu yapacağını nereden biliyorsun, Allah sana rahmet etsin?” dedim. O da, “Sana söylediğimi, gerçekleştiğini görene kadar hatırla” diye cevap verdi.

Sonra bana Abdullah b. ez-Zübeyr’i sormaya başladı. Ben de ona, “Hareme sığındı ve ‘Ben ancak bu yapının Rabbine sığınan kişiyim’ dedi. Halk onun gizlice biat aldığını söylüyor; fakat gücü artmadıkça ve erkeklerden çok yardımcı bulmadıkça muhalefetini açıkça ortaya koyacağını sanmıyorum” dedim. O da, “Evet, şüphesiz öyledir. O bugün Arapların adamıdır. Eğer benim izimden gider ve söylediklerimi dinlerse, halkın işleri hususunda ona yeterim. Ama bunu yapmazsa, Allah’a yemin olsun ki ben Araplardan biri olmaktan aşağı değilim. Ey İbnü’l-Irk! Fitne ve sıkıntı zamanı gök gürültüsü ve şimşek gibi geldi. Sanki gönderilmiş ve yuları çekilerek yürütülen dişi deve gibi her şeyi çiğniyor. Bunu gördüğünde ve benim ortaya çıktığım yerde bunu işittiğinde, Muhtâr’ın Müslüman birlikleriyle haksız yere öldürülen, şehit düşen, Taff’ta öldürülen, Müslümanların efendisi ve efendilerinin oğlu Hüseyin b. Ali’nin kanının intikamını aradığını söyle. Sonra Rabbine andolsun ki, onun öldürülmesine karşılık, Yahyâ b. Zekeriyyâ’nın kanının dökülmesine karşılık öldürülenlerin sayısı kadar adam öldüreceğim” dedi. Ben de, “Hamd Allah’a mahsustur; bunlar hayret verici ve daha önce işitilmemiş sözlerdir!” dedim. O, “Sana söylediğim gibidir. Söylediklerimi, gerçekleştiğini görünceye kadar hatırla” diye cevap verdi. Sonra bineğine vurdu ve yoluna devam etti. Ben de bir süre onunla birlikte gidip selâmeti ve iyi yoldaşlar bulması için dua ettim.

Sonra durdu ve ondan ayrılırken bana yemin ettirdi. Elini tuttum, vedalaştım, ona esenlik diledim ve ayrıldım. Kendi kendime, “Bu adamın, yani Muhtâr’ın, olacağını iddia ettiği şeyler, kendi içinden gelen bir dürtü mü? Allah’a yemin olsun ki Allah gizli bilgileri kimseye bildirmez. Bu sadece onun arzu ettiği ve gerçekleşeceğini düşündüğü bir şeydir; kendi fikirlerinin gereğidir. Ama Allah’a yemin olsun, bunlar karışık fikirlerdir. Her insanın olacağını düşündüğü her şey olmaz” dedim. Fakat Allah’a yemin olsun ki, onun söylediği her şeyi gördüm. Eğer bu kendisine verilen bir bilginin sonucu ise doğrulanmış oldu; eğer zihninde kurduğu bir düşünce ve arzu ise, yine de gerçekleşti!

Ebû Mihnef – es-Sa‘kab b. Züheyr – İbnü’l-Irk: Bu haberi Haccâc b. Yusuf’a anlattım. O güldü ve bana, Muhtâr’ın şunu da söylediğini anlattı:

Eteklerini kaldıran bir kadın hakkı için,
Dicle kıyısında yahut çevresinde
vay haline diye bağıran.

Ben ona, “Sence bu, kendi zihninden kurup tahmin ettiği bir şey miydi, yoksa kendisine verilmiş bir bilgiden mi kaynaklanıyordu?” dedim. O da, “Allah’a yemin olsun, cevabını bilmiyorum. Ama ne kadar da kudretliydi! İster dünya adamı olsun, ister savaş körükleyicisi, ister düşmanlarla çarpışan biri olsun” dedi.

Ebû Mihnef – Benî Hazrec’den Ebû Yûsuf el-Ensârî – Abbas b. Sehl b. Sa‘d: Muhtâr Mekke’ye, bizim bulunduğumuz yere geldi. Ben Abdullah b. ez-Zübeyr’in yanında oturuyordum. Muhtâr onun yanına gitti. Muhtâr selam verdi, İbn ez-Zübeyr selamını aldı, onu hoş karşıladı ve yanına yer açtı. Sonra İbn ez-Zübeyr ona, “Ey Ebû İshak, bana Kûfe halkının durumunu anlat” dedi. O da, “Açıktan açığa yöneticilerinin taraftarıdırlar; fakat gizlice onlara karşıdırlar” diye cevap verdi. İbn ez-Zübeyr, “Bu, kötülük kullarının sıfatıdır; efendilerini gördüklerinde onlara hizmet edip itaat ederler, onlardan uzak kaldıklarında ise onları kötüler ve lanetlerler” dedi.

Bir süre bizimle oturdu. Sonra, sanki ona gizlice bir şey söyleyecekmiş gibi İbn ez-Zübeyr’e eğildi ve, “Neyi bekliyorsun? Elini uzat. Sana biat edeyim, sen de bizi razı edecek şeyi ver. Hicaz’ı ele geçir; çünkü Hicaz halkı bütünüyle seninledir” dedi. Sonra Muhtâr kalkıp çıktı. Bir daha bir yıl boyunca görülmedi.

Sonra, ben İbn ez-Zübeyr’in yanında otururken bana, “Muhtâr b. Ebî Ubeyd hakkında en son ne zaman haber aldın?” dedi. Ben de, “Geçen yıl onu senin yanında gördüğümden beri haber almadım” dedim. O, “Sence nereye gitti? Mekke’de olsaydı sonra görülürdü” dedi. Ben de, “Onu senin yanında gördükten bir iki ay sonra Medine’ye döndüm, birkaç ay orada kaldım. Sonra sana geldim ve umre yapmak için gelen Tâiflilerden bir grubun, onun Tâif’e geldiğini ve kendisinin gazap sahibi, zorbaları kökünden söken efendi olduğunu iddia ettiğini söylediklerini duydum” dedim. Bunun üzerine İbn ez-Zübeyr, “Allah onu kahretsin! O yalancı ve kendini kâhin ilan eden biri olarak gönderilmiştir. Eğer Allah zorbaları kökünden söküyorsa, Muhtâr da onlardan biridir” dedi.

Allah’a yemin olsun ki, konuşmamızdan kısa bir süre sonra mescidin yanında karşımızda belirdi. İbn ez-Zübeyr, “Şeytanı anmışız!” dedi ve, “Sence nereye gidiyor?” diye sordu. Ben de, “Sanırım hareme gidiyor” dedim. O da hareme geldi, Hacer’in karşısında durdu, sonra yedi defa tavaf etti, ardından Hicr yanında iki rekât namaz kıldı ve oturdu. Çok geçmeden Tâif halkından ve Hicaz halkından bazı tanıdıkları ona katılıp yanında oturdular. İbn ez-Zübeyr ise onun kendisine gelmesini bekler halde kaldı. İbn ez-Zübeyr, “Sence ne yapmak istiyor da bize gelmiyor?” dedi. Ben de, “Bilmiyorum; ama senin için ondan bilgi alırım” dedim. O da, “Nasıl istersen” dedi. Bu durum ona şaşırtıcı gelmişti.

Ben de kalkıp sanki mescitten çıkacakmışım gibi yanından geçtim; sonra yön değiştirip ona doğru gittim. Selam verdim, oturdum, elini tuttum ve, “Neredeydin? Seni son gördüğümden beri nereye gittin? Tâif’te miydin?” dedim. O da, “Tâif’teydim ve başka yerlerde de” dedi. İşini bana çok gizemli gösterdi. Ben de ona eğilip fısıltıyla, “Senin gibi biri, Kureyş, Ensar ve Sekîf’ten soyluların ve büyük Arap ailelerinin etrafında toplandığı böyle birinden geri mi durur? Öyle bir aile veya kabile kalmadı ki lideri veya reisi gelip bu adama biat etmemiş olsun. Senin böyle davranman ve görüşlerin doğrultusunda onun yanına gidip biat etmemen gerçekten şaşırtıcı” dedim. O da, “Geçen yıl ona gidip görüşlerimi sunduğumu görmedin mi? Fakat beni işinden uzak tuttu. Bana ihtiyaç duymadığını görünce ben de ona ihtiyaç duymadığımı göstermek istedim. Allah’a yemin olsun ki onun bana ihtiyacı, benim ona olan ihtiyacımdan daha fazladır!” dedi. Ben de, “Ona bunu mescidde herkesin içinde söyledin. Oysa bu sözler ancak perdeler indirilmiş ve kapılar kapatılmışken söylenmelidir. Bu gece dilersen onunla buluş; ben de seninle olurum” dedim. O da, “Olur. Atame namazını kıldıktan sonra ona gideriz ve Hicr’de buluşuruz” dedi.

Yanından kalktım, dışarı çıktım, sonra İbn ez-Zübeyr’in yanına döndüm. Aramızda geçen konuşmayı ona anlattım; bu onu sevindirdi. Atame namazını kılınca Hicr’de buluştuk, sonra İbn ez-Zübeyr’in evine gittik. Ben ve Muhtâr içeri girmek için izin istedik, o da izin verdi. Ben, “Sizi yalnız bırakayım” dedim. Ama ikisi birden, “Bizim senden saklı bir şeyimiz yok” dediler; ben de oturdum. İbn ez-Zübeyr elini tutup selamladı, hoş karşıladı, kendisini ve ailesini sordu; bir süre sessiz kaldıktan sonra Muhtâr ona konuştu. Ben de dinliyordum. Konuşmasının başlangıç kısımlarını yapıp Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi: “Sözü uzatmanın da gerekenin altında kalmanın da anlamı yok. Sana biat etmek için geldim; fakat şu şartla ki benimle istişare etmeden karar vermeyeceksin, bana ilk başvurduğun kişilerden biri olacağım ve başarılı olduğunda en faziletli işlerinde beni kullanacaksın.” İbn ez-Zübeyr ona, “Biatini ancak Allah’ın Kitabı ve Resûlü’nün sünneti üzere amel etmek şartıyla kabul ederim” dedi. Muhtâr da, “Benim en değersiz köle oğlanımdan bile Allah’ın Kitabı ve Resûlü’nün sünneti üzere biat alıyorsun! Bu işte bana, senden en uzak insana verilmeyenden farklı bir pay yok! Hayır, Allah’a yemin olsun ki sana ancak bu şartlar üzere biat ederim” dedi.

Abbas b. Sehl dedi ki: İbn ez-Zübeyr’e yanaşıp, “Onun itaatini ondan satın al; sonra ne yapacağını düşünürsün” dedim. Bunun üzerine İbn ez-Zübeyr ona, “İstediğin senindir” dedi, elini uzattı ve Muhtâr ona biat etti. Onunla birlikte kaldı ve Husayn b. Numeyr es-Sekûnî Mekke’ye geldiğinde ilk kuşatmada hazır bulundu. O savaşta çarpıştı ve o sırada halkın en yiğitlerinden, en kudretlilerinden biri idi. el-Münzir b. ez-Zübeyr, el-Misver b. Mahreme ve Mus‘ab b. Abdurrahman b. Avf ez-Zührî öldürüldükten sonra Muhtâr şöyle haykırdı: “Bana doğru ey İslam halkı, bana doğru! Ben Ebî Ubeyd b. Mes‘ûd’un oğlu İbn Ebî Ubeyd’im. Ben kaçanların değil hücum edenlerin oğluyum. Ben ilerleyenlerin oğluyum, geri çekilenlerin değil. Bana doğru ey savunucular ve namusunuzu koruyanlar!” Halkı kışkırttı, metin davrandı ve güzel savaştı. Sonra, Husayn b. Numeyr es-Sekûnî Mekke’ye geldiğinde ilk kuşatmada İbn ez-Zübeyr’in yanında bulundu. Yezîd b. Muâviye ölünceye kadar bu kuşatma boyunca onunla kaldı. Harem ateşe verildiği gün de oradaydı. Bu, hicrî 64 yılı Rebîülevvel ayının 3’üne rastlayan cumartesi günüydü. O gün yaklaşık üç yüz kişilik bir birliğin içinde halkın koyduğu en iyi savaşı ortaya koydu. Yoruluncaya kadar savaştı, sonra adamları onu çevrelemiş halde oturdu. Dinlenince tekrar kalkar ve yeniden savaşırdı. Suriyelilerden herhangi bir birliğe yöneldiğinde, onları bozguna uğratmadan bırakmazdı.

Ebû Mihnef – Ebû Yûsuf Muhammed b. Sâbit – Abbas b. Sehl b. Sa‘d’a göre: Kâbe’nin ateşe verildiği gün Suriyelilere karşı savaşın başında Abdullah b. Mulîh, ben ve Muhtâr vardık. O gün içimizde Muhtâr’dan daha yiğit kimse yoktu. Suriyeliler, Yezîd b. Muâviye’nin öldüğünü henüz öğrenmemişken, özellikle bir gün çok çetin savaştı. Bu, hicrî 64 yılı Rebîülâhir ayının 15’ine rastlayan pazar günüydü. Suriyeliler bizi yenmeyi ummuşlar ve Mekke’ye giren yollar üzerinde mevzilenmişlerdi.

İbn ez-Zübeyr dışarı çıktı. Pek çok adam ona ölümüne savaşmak şartıyla biat etti. Ben, benimle birlikte olan bir grupla bir kanatta savaşa çıktım. Muhtâr da başka bir grupla başka bir kanatta, Yemâme halkından bir topluluk içinde bulunuyordu. Bunlar sadece haremi savunmak için savaşan Hâricîlerdi ve bir kanatta mevzilenmişlerdi. Abdullah b. Mulîh başka bir kanattaydı. Suriyeliler bana şiddetle yüklendiler ve beni adamlarımla birlikte geri püskürttüler; sonunda ben ve Muhtâr adamlarıyla aynı yerde toplandık. Ben ne yaparsam o da aynısını yapıyordu; o ne yaparsa ben de aynısını yapmaya çalışıyordum. Ondan daha kararlı birini hiç görmedim. Biz savaşırken Suriyeli süvarilerden on atlı ve yaya üzerimize yüklendi ve beni de onu da, zorluk ve sıkıntıya katlanmaya hazır yaklaşık yetmiş kişiyle birlikte Mekkelilerden birinin evinin yanına kadar geri çekilmeye zorladılar. Muhtâr da o gün onlara karşı savaştı. Adamlardan biri diğerine şöyle demeye başladı:

Kaçanın canı asla sığınak bulmaz.

Muhtâr ve ben ileri atıldık. Ben Suriyelilere, “İçinizden bana karşı bir adam çıkarın” dedim. Bir adam bana, bir başkası da Muhtâr’a karşı çıktı. Ben rakibimle çarpışıp onu öldürdüm; Muhtâr da rakibiyle çarpışıp onu öldürdü. Sonra biz ve adamlarımız bir çığlık attık ve üzerlerine yüklendik. Allah’a yemin olsun ki, onları bütün yollardan çıkarıncaya kadar savaştık; sonra öldürdüğümüz iki rakibin yanına döndük. Bir de ne görelim, benim öldürdüğüm adam Rum gibi çok kırmızı tenliydi, Muhtâr’ın öldürdüğü ise kapkaraydı! Muhtâr bana, “İyi bak, Allah’a yemin olsun ki, öldürdüğümüz bu iki kişinin köle olduğunu sanıyorum. Eğer bu ikisi bizi öldürmüş olsalardı, kabilelerimiz ve bizden beklentisi olanlar üzülürdü. Bence bu ikisi iki köpekten başka bir şey değildir. Bugünden sonra, tanıdığım bir adam olmadıkça bir daha savaşmaya gitmeyeceğim” dedi. Ben de, “Ben de, Allah’a yemin olsun ki, tanıdığım bir adam için olmadıkça çıkmayacağım” dedim.

Muhtâr, Yezîd b. Muâviye ölünceye kadar İbn ez-Zübeyr ile kaldı. Yezîd ölünce kuşatma sona erdi, Suriyeliler Suriye’ye döndü. Kûfeliler ise kendi aralarındaki anlaşmazlıkları çözerek, halkın tamamı bir imam üzerinde birleşinceye kadar kendilerine namaz kıldırması için, Yezîd’in ölümünden sonra Amir b. Mes‘ûd üzerinde karar kıldılar. Çok geçmeden, Amir kendi biatini ve Kûfelilerin biatini İbn ez-Zübeyr’e gönderdi. Muhtâr, Yezîd’in ölümünden sonra beş ay ve birkaç gün İbn ez-Zübeyr ile birlikte kaldı.

Ebû Mihnef – Abdülmelik b. Nevfel b. Mesâhik – Sa‘îd b. Amr b. Sa‘îd b. el-Âs’a göre: Allah’a yemin olsun ki, ben Abdullah b. ez-Zübeyr ile beraberdim. Onunla birlikte Abdullah b. Safvân b. Ümeyye b. Halef de vardı. Kâbe’yi tavaf ediyorduk. İbn ez-Zübeyr bir baktı ki Muhtâr var. İbn ez-Zübeyr, İbn Safvân’a, “Ona bak! Allah’a yemin olsun ki, aslanlar tarafından kuşatılmış tilkiden daha ihtiyatlıdır” dedi. Tavafa devam etti, biz de onunla birlikte devam ettik. Tavafı bitirip tavaftan sonra iki rekât namaz kılınca Muhtâr’ın yanına geldik. Muhtâr, İbn Safvân’a, “İbn ez-Zübeyr benim hakkımda ne dedi?” diye sordu. Fakat o bunu açığa vurmadı ve, “Sadece senin hakkında iyi şeyler söyledi” dedi. Bunun üzerine Muhtâr, “Evet, gerçekten de bu yapının Rabbine yemin olsun ki, ben sizin ikinizin dengiyim! Allah’a yemin olsun ki, ya o benim izimden gidecek ya da ben ona karşı bir yangın başlatacağım” dedi. Onunla beş ay kaldı. Fakat İbn ez-Zübeyr’in kendisine hiçbir yetki vermediğini görünce, Kûfe’den gelen herkese halkın ve oradaki durumun halini sormaya başladı.

Ebû Mihnef – Atiyye b. el-Hâris Ebû Revk el-Hemdânî: Hânî b. Ebî Hayye el-Vâdiî, Ramazan umresi yapmak üzere Mekke’ye geldi. Muhtâr ona kendi durumunu, Kûfe adamlarının ve onların durumunu sordu. Hânî de ona, halkın uyum ve birlik içinde olduğunu, İbn ez-Zübeyr’e itaat etmek üzere anlaştıklarını, ancak içlerinde o ordugâh şehrinin epeyce halkı tarafından desteklenen bir grubun bulunduğunu ve onları görüşlerini yaymak üzere toplayacak biri çıkarsa, dilediği kadar onlarla yeryüzünü yiyip bitirebileceğini anlattı.

Muhtâr ona, “Ben Ebû İshak’ım! Allah’a yemin olsun ki, onlar için gereken kişi benim. Onları hak yolunda birleştireceğim; onlarla bâtılın adamlarını çıkaracağım ve her inatçı zorbayı öldüreceğim” dedi. Fakat Hânî b. Ebî Hayye ona, “Yazık sana ey İbn Ebî Ubeyd! Eğer yanlışa bulaşmamayı başarabilsen bile, senden başka biri onların başına geçerdi. Çünkü fitne ve sıkıntı zamanının efendisi, ölüme en yakın şeydir ve ameller bakımından insanların en kötüsüdür” dedi. Muhtâr ise, “Ben onları fitne ve sıkıntıya değil, doğru yola ve cemaate çağırıyorum” dedi.

Sonra kalktı, çıktı, develerine bindi ve Kûfe’ye doğru yola koyuldu. el-Karrâ’ya vardığında, Hemdân’ın Kabi‘ b. Zeyd kolundan ve Arapların en yiğitlerinden, zahit biri olan Selâme b. Merşed ile karşılaştı. Karşılaşınca tokalaştılar ve birbirlerine hâllerini sordular. Muhtâr ona Hicaz haberlerini anlattı. Sonra, “Bana Kûfe halkını anlat” dedi. Selâme, “Onlar çobanı kaybolmuş koyunlar gibidir” dedi. Muhtâr b. Ebî Ubeyd de, “Ben onları doğru yola iletecek ve hedeflerine ulaştıracak kişiyim” dedi. Selâme ona, “Allah’tan kork ve bil ki öleceksin, diriltileceksin, hesaba çekileceksin ve amellerinin karşılığını göreceksin; iyi ise iyi, kötü ise kötü” dedi. Sonra ayrıldılar. Muhtâr yoluna devam etti, ta ki bir cuma günü Hîre gölüne varıncaya kadar.

Orada indi, gölde abdest aldı, hafifçe yağ süründü, elbiselerini değiştirdi, sarık sardı ve kılıcını kuşandı. Sonra devesine bindi; Sekûn mescidinin ve Kindelilerin cebbânesinin yanından geçti. Uğradığı her kabile meclisinde halkını selamlıyor ve, “Zafere, kolaylığa ve açılışa sevinin! Dilediğiniz şey size geldi” diyordu. Sonra Benî Zühl ve Benî Hucr’un yanından geçti ama orada kimse bulamadı; hepsi cuma namazına gitmişti. Sonra Benî Beddâ’ın yanından geçti. Orada Kinde’den Ubeyde b. Amr el-Beddâ’yı buldu. Onu selamladı ve, “Zafere, kolaylığa ve açılışa sevin! Sen ey Ebû Amr, güzel görüşler taşıyorsun. Allah senin hiçbir kusurunu bağışsız, hiçbir günahını affedilmemiş bırakmayacaktır” dedi. Ubeyde halkın en kararlılarından, en ileri görüşlülerinden ve Ali sevgisinde en kuvvetlilerindendi; fakat içkiyi bırakmamıştı. Muhtâr ona bu sözleri söyleyince, Ubeyde, “Allah sana sevinç versin; çünkü bize sevinç diledin! Bunları bizim için açıklayabilir misin?” dedi. Muhtâr, “Evet” dedi. “Bu gece bize, konaklama yerinde gel.” Sonra yoluna devam etti.

Ebû Mihnef – Fudayl b. Hadîc – Ubeyde b. Amr: Muhtâr bana bunu söyledikten sonra, “Mescidindekilere benden şunu söyle: Onlar Allah’ın, Allah’ın hudutlarını çiğneyenlerle savaşarak ve peygamberlerin soyundan gelenlerin dökülen kanının intikamını alarak kendisine itaat etmeleri hususunda ahit yüklediği bir topluluktur; Allah onları apaçık nura götürecektir” dedi. Sonra yoluna devam etti ve bana Benî Hind’in yolunu sordu. Ben de, “Beni bekle, sana rehberlik edeyim” dedim. Eyerlenmiş olan atımı istedim, bindim. Onunla birlikte Benî Hind’e gittim. Muhtâr, “Bana İsmâil b. Kesîr’in evini göster” dedi. Ben de onunla birlikte evine gittim ve İsmâil’in dışarı çıkmasını istedim. O da selam verip onu karşıladı, tokalaştı ve onu kutladı. Muhtâr ona, “Sen ve kardeşin bu gece Ebû Amr ile birlikte bana gelin; size istediğiniz her şeyi getirdim” dedi. Sonra yoluna devam etti, ben de onunla. Nihayet Cüheyne-i Belhâr mescidinin yanından geçti. Sonra Bâbü’l-Fîl’e vardı, devesini çöktürdü ve indi. Mescide girdi. Halk ona saygı gösterdi ve, “Bu Muhtâr’dır, geldi” dediler. Muhtâr mescidin direklerinden birinin yanında durup namaz kıldı; cuma namazı kılınınca halkla birlikte kıldı. Sonra başka bir direğe geçti ve cuma öğle namazı ile ikindi arasında kalan bütün namazları kıldı. Ardından halkla ikindi namazını kılınca ayrıldı.

Ebû Mihnef – el-Mücâlid b. Saîd – Âmir eş-Şa‘bî: Muhtâr mescidde Hemdân halkasının yanından geçti. Yolculuk elbiseleri üzerindeydi ve, “Sevinin; size sizi sevindirecek şeyi getirdim!” dedi. Sonra yoluna devam edip evine geldi. Bu ev, Selm b. el-Müseyyeb’in evi diye bilinen evdir. Şia da sık sık orayı ve onu ziyaret ediyordu.

Ebû Mihnef – Fudayl b. Hadîc – Ubeyde b. Amr ve Benî Hind’den İsmâil b. Kesîr: O gece kararlaştırdığımız üzere onun yanına gittik. İçeri girip oturduğumuzda bize halkın işlerini ve Şia’nın durumunu sordu. Biz de ona, Şia’nın Süleyman b. Surad el-Huzâî etrafında toplandığını ve çok geçmeden ayaklanacağını anlattık. Bunun üzerine Allah’a hamd ve sena etti, Peygambere dua etti, sonra şöyle dedi: “Şimdi, mehdi, vasînin oğlu Muhammed b. Ali beni size emin, yardımcı, seçilmiş biri ve komutan olarak gönderdi. Bana zorbalarla savaşmamı, ailesinin kanının intikamını almamı ve zayıfları savunmamı emretti.”

Ebû Mihnef – Fudayl b. Hadîc: Ubeyde b. Amr ve İsmâil b. Kesîr bana anlattılar ki, onun çağrısına cevap veren ilk Allah kulları onlar oldu. Elini tuttular ve ona biat ettiler. Muhtâr, Süleyman b. Surad etrafında toplanan Şia’ya haber göndermeye başladı ve onlara şöyle diyordu:

Ben size yetki sahibinden, fazilet kaynağından, vasînin vasîsinden ve imam mehdiden geldim; öyle bir yetki ile ki onda sıhhatin geri gelişi, örtünün kaldırılması, düşmanlarla savaşma ve nimetlerin tamamlanması vardır. Süleyman b. Surad ise, Allah bize de ona da rahmet etsin, yalnızca faydasız bir ihtiyar ve tükenmiş bir şeydir. İşlerden anlamaz, savaşı bilmez. Sadece sizi dışarı çıkarmak istiyor; kendini de sizi de öldürecektir. Ben ise ancak bana verilmiş bir örneğe ve içinde sizin üzerinizde yetki sahibinin kudretinin, düşmanlarınızın öldürülmesinin ve gönüllerinizin onarılmasının açıklandığı bir emre göre hareket ediyorum. Sözümü dinleyin ve emrime itaat edin; sonra sevinin ve müjdeyi yayın. Çünkü umduğunuz her şeyi gerçekleştirmeniz için ben en iyi önderim.

Allah’a yemin olsun ki, bu ve benzeri sözleri söyleyip durdu; sonunda Şia’nın bir kısmını kendi tarafına çekti. Onlar onu sık sık ziyaret etmeye, ona saygı göstermeye ve otoritesini tanımaya başladılar. Fakat o sırada Şia’nın çoğu ve onların önderleri, Şia’nın şeyhi ve yaşça en büyüğü olan Süleyman b. Surad ile birlikteydi. Muhtâr’ın onlarla eşit olduğunu düşünmüyorlardı; ancak Muhtâr küçük bir kısmın desteğini kazanmıştı. Süleyman b. Surad, Allah’ın yaratıkları arasında Muhtâr’a en çok karşı çıkan kişiydi. O sırada İbn Surad için her şey hazırdı ve harekete geçmek istiyordu. Fakat Muhtâr, Süleyman’ın işinin nasıl sonuçlanacağını görene kadar hareket etmek ve adım atmak istemiyordu; çünkü Şia’nın emrinin kendisine döneceğini ve arzuladığı şeye ulaşmakta kendisini güçlendireceklerini umuyordu.

Süleyman b. Surad çıkıp Cezire tarafına yönelince, Ömer b. Sa‘d b. Ebî Vakkâs, Şebes b. Rib‘î ve Yezîd b. el-Hâris b. Ruveym, Abdullah b. Yezîd el-Hatmî ile İbrahim b. Muhammed b. Talha b. Ubeydullah’a şöyle dediler: “Muhtâr sizin için Süleyman b. Surad’dan daha büyük bir tehlikedir. Süleyman sadece sizin düşmanlarınızla savaşmak ve onları sizin için zelil etmek üzere çıktı; üstelik topraklarınızdan ayrıldı. Muhtâr ise ordugâh şehrinizde size saldırmak istiyor. O halde gidin, onu zincire vurun ve hapse kapatın ki halkın işleri istikrara kavuşsun.”

Bunun üzerine bazı adamlarla birlikte onun üzerine çıktılar. Muhtâr, onlar evini kuşatıp dışarı çıkmaya zorlayıncaya kadar durumdan habersizdi. Kalabalığı görünce, “Size ne oluyor? Allah’a yemin olsun, yanlış adamı yakaladınız!” dedi. İbrahim b. Muhammed b. Talha b. Ubeydullah, Abdullah b. Yezîd’e, “Onu kelepçele ve yalınayak yürüt” dedi. Ama Abdullah b. Yezîd, “Hamd Allah’a mahsustur; ne onu yürüteceğim ne de yalınayak bırakacağım. Bize açık bir düşmanlık ve husumet göstermemiş bir adama bunu yapmam. Biz onu sadece şüphe üzerine aldık” dedi. İbrahim b. Muhammed ise, “Bu seni ilgilendirmez. Önümden yürü! Sen nesin ve senin hakkında işittiğimiz şey nedir ey İbn Ebî Ubeyd?” dedi. Muhtâr da, “Benim hakkımda işittiğiniz şeyler yalandan ibarettir. Senin babanın ve dedeninki gibi bir ihanetten Allah’a sığınırım” dedi. Fudayl dedi ki: Allah’a yemin olsun, dışarı çıkarıldığında ona bakıyordum ve İbrahim’e bu sözleri söylediğinde işitiyordum; yalnız İbrahim bunu duydu mu duymadı mı bilmiyorum. Bunu söyledikten sonra sustu.

Muhtâr’a binmesi için siyah bir katır getirildi. İbrahim, Abdullah b. Yezîd’e, “Onu zincire vurmaz mısın?” dedi. Abdullah b. Yezîd ise, “Hapishane onun için yeterli bir bağdır” diye cevap verdi.

Ebû Mihnef: Yahyâ b. Ebî Îsâ bana anlattı: Humeyd b. Müslim el-Ezdî ile birlikte onu ziyarete ve hâlini sormaya gittim. Ayaklarında pranga olduğunu gördüm. Şöyle söylediğini işittim: “Denizlerin, hurmaların ve ağaçların, düzlüklerin ve çöllerin, Allah’a bağlı meleklerin ve seçilmiş iyilerin Rabbine andolsun ki, ben her zorbayı her keskin ağızlı bıçak ve sivri kılıçla öldüreceğim; hem de tecrübesizlerin eğriliği ve facirlerin uzak duruşu olmaksızın yardımcılar topluluğu içinde. Ta ki dinin direklerini dikip Müslümanların yarığının dağılmışlığını onarıncaya, müminlerin kalplerinin susuzluğunu giderinceye ve peygamberlerin intikamını alıncaya kadar. Ondan sonra bu hayatın devamı benim için önemli olmayacak ve ölüm geldiğinde ona aldırmayacağım.” Onu hapiste ziyaret ettiğimizde, serbest bırakılıncaya kadar bize bu sözleri tekrar edip dururdu. İbn Surad ayrıldıktan sonra Muhtâr, taraftarlarına karşı kendisini cesur göstermeye başladı.

Ebû Ca‘fer et-Taberî şöyle dedi: Bu yılda ayrıca İbn ez-Zübeyr Kâbe’yi yıktı. Çünkü ona atılan mancınık taşları sebebiyle duvarları eğrilmişti.
İbn ez-Zübeyr’in Kâbe’yi Yıkması: Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî – İbrahim b. Mûsâ – İkrime b. Hâlid’e göre: İbn ez-Zübeyr haremi, onu yerle bir edinceye kadar yıktı. Temellerini kazdı ve Hicr’i onun bir parçası yaptı. Halk, temellerin dışından tavaf eder ve namazı onun bulunduğu yere yönelerek kılardı. Hacerülesved’i onun yanına, ipek bir parça içinde bir sandığa koydu. Mâbedi yeniden inşa edince yerine koymak üzere, içinde bulduğu mâbed süslerini, örtüleri ve kokuları da kapıcıların gözetiminde mâbed hazinesine koydu.

Muhammed b. Ömer – Ma‘kıl b. Abdullah – Atâ’ya göre: İbn ez-Zübeyr’in mâbedi tamamen yıkıp yerle bir ettiğini gördüm.

Bu yılın haccında halka Abdullah b. ez-Zübeyr imamlık etti. Medine üzerindeki görevlisi kardeşi Ubeyde b. ez-Zübeyr idi. Kûfe üzerinde Abdullah b. Yezîd el-Hatmî vardı; kadılık ise Sa‘d b. Nimrân’ın elindeydi. Çünkü Şüreyh, rivayet edildiğine göre, “Fitne ve sıkıntı zamanında hüküm vermeyeceğim” diyerek kadılık yapmayı reddetmişti. Basra üzerinde Ömer b. Ubeydullah b. Ma‘mer et-Teymî vardı; kadılık ise Hişâm b. Hubeyre’nin elindeydi. Horasan üzerinde de Abdullah b. Hâzim vardı.
Kûfe’den Tevvâbîn’in Çıkışı: Aynü’l-Verde Savaşında Suriye Ordusu Tarafından Yok Edilmeleri

Hişâm – Ebû Mihnef – Ebû Yûsuf – Abdullah b. Avf el-Ahmerî’ye göre: Süleyman b. Surad hicrî 65 yılında yola çıkmak istediğinde, önde gelen taraftarlarına haber gönderdi; onlar da geldiler. Rebîü’lâhir hilalinde, o gece takipçilerinin topluluğuyla en-Nuhayle’deki ordugâha çıkmak üzere anlaşmış olarak, önde gelen taraftarlarıyla birlikte yola çıktı. Ordusuna ulaşıncaya kadar ilerledi. Adamların ve önde gelen taraftarlarının arasında dolaştı; fakat adamların sayısından hoşnut olmadı. Bunun üzerine Hakîm b. Munkız el-Kindî ile el-Velîd b. Gudayn el-Kinânî’yi, her birini bir süvari birliğiyle göndererek şöyle dedi: “Gidin, Kûfe’ye girin ve ‘Hüseyin’in intikamı!’ diye bağırın. Büyük mescide gidin ve bunu orada haykırın.” Onlar gittiler ve “Hüseyin’in intikamı!” diye haykıran Allah’ın yaratıklarının ilki oldular.

Hakîm b. Munkız el-Kindî kendi süvari birliğiyle, el-Velîd b. Gudayn da kendi birliğiyle gelip Benî Kebîr’in yanından geçti. Ezd’den Benî Kebîr’e mensup Abdullah b. Hâzim adında bir adam, karısı Benî Kebîr’den Sabra b. Amr’ın kızı Sehle ile birlikteydi —kadın onların en güzellerinden ve onun en sevgilisiydi— “Hüseyin’in intikamı!” nidasını duydu. Daha önce Tevvâbîn’e katılmış veya onların çağrısına cevap vermiş değildi. Fakat şimdi aceleyle elbiselerini aldı, giydi, silahlarını istedi ve atının eyerlenmesini emretti. Karısı ona, “Yazık sana! Delirdin mi?” dedi. O da, “Hayır, Allah’a yemin olsun ki hayır. Fakat Allah’ın çağıranının sesini işittim ve ona cevap vereceğim. Ölene kadar veya Allah işimi dilediği gibi sonuçlandırıncaya kadar bu adamın kanının intikamını arayacağım; hangisi O’na daha hoş gelirse” dedi. Karısı, “Peki şu küçük oğlunu kime bırakıyorsun?” dedi. O da, “Tek ve ortağı olmayan Allah’a. Allah’ım, ailemi ve çocuklarımı sana emanet ediyorum! Allah’ım, beni onlar hakkında koru!” dedi. Oğlunun adı Azre idi; daha sonra Mus‘ab b. ez-Zübeyr ile birlikte öldürülünceye kadar yaşadı. İbn Hâzim çıkıp Tevvâbîn’e katıldı. Karısı ise evde onun için ağlayarak kaldı; kadın akrabaları da ona katıldı, o ise kafile ile birlikte gitti.

O gece atlılar Kûfe’de dolaştılar ve sonunda atame namazından sonra mescide geldiler. Mescitte namaz kılmakta olan çok sayıda insan vardı. Onlar da “Hüseyin’in intikamı!” diye bağırdılar. İçlerinde Ebû İzzet el-Kâbidî de vardı. Namazı Karîb b. Nimrân kıldırıyordu. Ebû İzzet, “Hüseyin’in intikamı! Halk topluluğu nerede?” dedi. Ona, “en-Nuhayle’de” denildi. O da ailesinin yanına gidip silahlarını aldı ve atını istedi. Kızı er-Ruvâ‘, ki Kabi‘ b. Zeyd’den Subeyt b. Mersed el-Kâbidî ile evliydi, yanına gelip, “Babacığım, ne oluyor? Kılıcını kuşandığını ve silahlarını taktığını görüyorum” dedi. O da, “Kızım, baban günahından Rabbine kaçıyor” diye cevap verdi. Kız ağlamaya ve feryat etmeye başladı. Kayın hısımları ve amca çocukları onun yanına geldiler, o da onlarla vedalaştı; sonra çıkıp kafileye katıldı.

Sabah olmadan önce, Süleyman b. Surad’ın yanına, ordusuna geldiği sırada bulunanların sayısı kadar kişi daha katılmıştı. Sabah olunca divanını getirtti ve oradan kendisine biat etmiş olanların sayısına baktı. On altı bin kişi buldu ve, “Allah aşkına! On altı binden bize sadece dört bin kişi geldi” dedi.

Ebû Mihnef – Atiyye b. el-Hâris – Humeyd b. Müslim’e göre: Süleyman b. Surad’a, “Allah’a yemin olsun, Muhtâr halkı sana katılmaktan alıkoyuyor. Üç gün önce onun yanındaydım ve taraftarlarından bir grubun, ‘Biz toplam iki bin kişiyiz’ dediklerini duydum” dedim. Süleyman, “Farz edelim öyle olsun ve on bin kişi de bize katılmasın; burada olanlar mümin değil midir, Allah’tan korkmuyorlar mı, Allah’ı, bize gönüllü olarak verdikleri sözleri ve ahitleri hatırlamıyorlar mı; cihad edeceklerine ve yardım edeceklerine dair?” dedi. en-Nuhayle’de üç gün kaldı; güvendiği arkadaşlarını, kendisine katılmayanların yanına gönderip onlara Allah’ı ve gönüllü olarak kendisine verdikleri sözü hatırlatıyordu. Bunun üzerine yaklaşık bin kişi daha çıkıp ona katıldı. el-Müseyyeb b. Necebe, Süleyman b. Surad’a gelip, “Allah sana rahmet etsin! İsteksiz olanların sana faydası olmaz. Seninle ancak bizzat niyeti onları çıkaranlar savaşacaktır. Kimseyi beklemeyelim, hemen harekete geçelim!” dedi. O da, “Allah’a yemin olsun, görüşün çok güzeldir” diye cevap verdi.

Sonra Süleyman b. Surad, Arap yayı üzerine dayanmış halde halkın içinde ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Ey insanlar! Kim Allah’ın yüzünü ve ahiret sevabını isteyerek çıkmışsa, o bizdendir, biz de ondanız. Allah ona sağken de ölü iken de rahmet etsin! Ama kim sadece dünyayı ve onun bayındırlığını istiyorsa, Allah’a yemin olsun ki bizim dağıtacak feyimiz, paylaştıracak ganimetimiz yoktur; âlemlerin Rabbi Allah’ın lütfundan başka bir şey yoktur. Bizim altınımız yok, gümüşümüz yok, ipeğimiz yok, değerli kumaşımız yok. Bizim omuzlarımızda kılıçlarımız, ellerimizde mızraklarımız ve ancak düşmanımızla yüzleşinceye kadar bizi ulaştıracak kadar azığımız vardır. Başka niyet taşıyan bizimle gelmesin!”

Ardından Müzeyne’den Suhayr b. Huzeyfe b. Hilâl b. Mâlik ayağa kalkıp şöyle dedi: “Allah sana doğru yolu verdi ve delillerini gösterdi. Allah’a yemin olsun, O’ndan başka ilah yoktur ki, dünyayı ve onunla ilgili şeyleri düşünen kimsenin arkadaşlığında bizim için hayır yoktur. Ey insanlar! Bizi çıkaran şey sadece günahımızdan tövbe etmek ve Peygamberimizin kızının oğlunun kanının intikamını aramaktır. Yanımızda ne dinar vardır ne dirhem; sadece kılıçlarımızın ağızlarını ve mızraklarımızın uçlarını getirdik.” Bunun üzerine halk her taraftan, “Biz dünya istemiyoruz; onun için çıkmadık!” diye bağırdı.

Ebû Mihnef – İsmail b. Yezîd el-Ezdî – es-Sirrî b. Ka‘b el-Ezdî’ye göre: Arkadaşımız Abdullah b. Sa‘d b. Nüfeyl’e veda etmek için gittik. O kalktı, biz de kalktık; o da Süleyman’ın yanına girdi, biz de onunla birlikte girdik. Süleyman yola çıkmaya karar vermişti. Abdullah b. Sa‘d b. Nüfeyl ona, Ubeydullah b. Ziyâd’ın üzerine gitmesini tavsiye etti. Süleyman ve önde gelen arkadaşları, “Görüşümüz, Abdullah b. Sa‘d b. Nüfeyl’in tavsiye ettiği şeyi yapmaktır: Efendimizi öldüren ve bizi helâke sürükleyen Ubeydullah b. Ziyâd’ın üzerine gitmek” dediler. Abdullah b. Sa‘d ona, etrafında arkadaşlarının önderleri otururken şöyle dedi: “Ben bir fikir düşündüm; eğer doğruysa Allah onu başarıya ulaştırır, yanlışsa da bana aittir. Size ve kendime doğru da olsa yanlış da olsa samimi öğüdü esirgemem. Biz ancak Hüseyin’in kanının intikamını aramak için çıktık. Fakat onun katilleri hep Kûfe’dedir! Onların arasında Ömer b. Sa‘d b. Ebî Vakkâs, mahalle reisleri ve kabile ileri gelenleri vardır. Niçin buradan çıkıp öldürmeyi ve cinayetleri intikamsız bırakıyoruz?”

Süleyman b. Surad, “Peki sen ne düşünüyorsun?” dedi. Onlar da, “Allah’a yemin olsun, sağlam bir görüş ortaya koydu ve işler gerçekten onun dediği gibidir. Allah’a yemin olsun, eğer Suriye’ye gidersek Hüseyin’in katillerinden yalnız İbn Ziyâd’ı buluruz. Aradığımız şey burada, ordugâh şehrinin kendisindedir” dediler.

Fakat Süleyman b. Surad şöyle dedi: “Bunun sizin için doğru olduğunu düşünmüyorum. Efendinizi öldüren, orduları ona karşı hazırlayan ve ‘Teslim olup hükmüm ona uygulanmadıkça ona eman vermem’ diyen kişi, bu fâsık oğlu fâsık, İbn Mercâne Ubeydullah b. Ziyâd’dır. O halde Allah’ın adıyla düşmanınıza karşı çıkın. Eğer Allah size onun karşısında zafer verirse, ondan sonra gelenlerin ondan daha güçlü olmayacağını umarız. Yine ordugâh şehrinde geride bıraktığınız halkın, affınızı isteyerek size boyun eğeceğini umarız. Sonra Hüseyin’in kanının dökülmesinde payı olan herkesi arar, onunla savaşırsınız ama haksızlık yapmazsınız. Eğer İbn Ziyâd’la savaşırken şehit olarak ölürseniz, Allah’ın hududunu çiğneyenlerle savaşmış olursunuz. ‘Allah katındaki şey, doğru ve takva sahibi olanlar için bir nimettir.’ Ben sizin silahlarınızı ve gücünüzü ilk muhiller ve zalimlere karşı kullanmanızı istiyorum. Allah’a yemin olsun, eğer yarın ordugâh şehrinizin halkına karşı savaşırsanız, herkes bir başkasının kardeşini, babasını ve yakın dostlarını öldürdüğünü yahut bir başkasının kendisini öldürmek istediğini düşünecektir. O halde Allah’tan doğru yolu isteyin ve yola çıkın.” Bunun üzerine halk yolculuk için hazırlık yaptı.

Abdullah b. Yezîd ile İbrahim b. Muhammed b. Talha, İbn Surad ve adamlarının çıktığını duyunca durumlarını değerlendirdiler ve onların yanına gidip kalmaları ve güçlerini birleştirmeleri için çağrıda bulunmaya karar verdiler. Eğer ayrılmakta ısrar ederlerse, onlardan beklemelerini isteyeceklerdi ki birlikte gidecek ve düşmanlarıyla toplu ve güçlü bir şekilde savaşacak bir ordu toplasınlar. Abdullah b. Yezîd ile İbrahim b. Muhammed b. Talha, Süleyman b. Surad’a Suveyd b. Abdurrahman’ı gönderdiler. O da ona, Abdullah ve İbrahim’in şöyle söylediklerini bildirdi: “Şimdi Allah’ın belki bizi de sizi de ıslah edeceği bir işte size katılmak istiyoruz.” Süleyman, “Onlara bize gelmelerini söyle” dedi. Sonra Rifâa b. Şeddâd el-Becelî’ye, “Sen git ve halkı düzgünce topla; çünkü bu iki adam şöyle şöyle haber gönderdiler” dedi. Sonra önderlerini çağırdı; gelip etrafında oturdular. Daha bir saat geçmemişti ki Abdullah b. Yezîd Kûfe’nin ileri gelenleri, polis kuvveti ve birçok askerle; İbrahim b. Muhammed de arkadaşlarından bir grupla geldi. Abdullah b. Yezîd, Hüseyin’in kanının dökülmesinde payı olduğu bilinen her ileri gelene, “Benimle gelme” demişti; çünkü Süleyman’ın onları görüp tehdit etmesinden korkuyordu. Süleyman b. Surad ordusuyla en-Nuhayle’de konaklarken, Ömer b. Sa‘d yalnızca valilik konağında Abdullah b. Yezîd ile birlikte uyuyordu. Çünkü kalabalığın evine gelip onu hazırlıksız ve habersiz yakalayarak öldürmesinden korkuyordu. Abdullah b. Yezîd de Amr b. Hureys’e, “Eğer gecikirsem öğle namazında halka sen imamlık et” demişti.

Abdullah b. Yezîd ile İbrahim b. Muhammed, Süleyman b. Surad’ın yanına gelince içeri girdiler. Abdullah b. Yezîd Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi: “Müslüman, Müslümanın kardeşidir; ona ne ihanet eder ne de onu aldatır. Siz bizim kardeşlerimiz, yurdumuzun halkı ve Allah’ın bizim için yarattığı bir ordugâhın sakinleri arasında en sevdiklerimizsiniz. Bize kendi canlarınızla sıkıntı vermeyin, görüşlerinizi zorla bize dayatmayın ve cemaatimizi terk ederek sayımızı azaltmayın. Bizimle kalın ki işleri kolaylaştıralım ve hazırlanalım. Sonra düşmanımızın ülkemize yaklaştığını öğrendiğimizde hep birlikte çıkar ve onlarla savaşırız.” İbrahim b. Muhammed de benzer tarzda konuştu.

Süleyman b. Surad Allah’a hamd ve sena ettikten sonra onlara şöyle dedi: “İkinizin de öğütte samimi, danışmada gayretli olduğunuzu biliyorum. Fakat biz Allah ileyiz ve O’na aidiz. Biz bir işin peşine düşerek çıktık ve Allah’tan, O’nun hidayetine ve yönlendirmesine uyarak onun en iyi sonucuna ulaşmayı istiyoruz. Allah dilerse bizim çıkmamız gerektiğini görmüyor musunuz?” Abdullah b. Yezîd, “Kalın ki sizinle birlikte gidecek ve düşmanınızla toplu, birleşik ve keskin kılıçlarla karşılaşacak yoğun bir asker topluluğu hazırlayalım” dedi. Fakat Süleyman, “Sen dön; biz aramızdaki farklı görüşü düşüneceğiz. İnşallah görüşümüz sana bildirilecektir” dedi.

Ebû Mihnef – Abdülcebbâr, yani İbn Abbas el-Hemdânî – Avn b. Ebî Cuhayfe es-Süvâî’ye göre: Ardından Abdullah b. Yezîd ile İbrahim b. Muhammed b. Talha, Süleyman’a kendileriyle kalmasını ve Suriye ordusuyla yüzleşmelerini teklif ettiler; ayrıca Cûha haracını yalnız ona ve adamlarına, diğer insanları dışarıda bırakarak bırakacaklarını söylediler. Fakat Süleyman, “Biz bu dünya için savaşmaya çıkmadık” dedi. Onlar bu teklifi, Ubeydullah b. Ziyâd’ın Irak’a yaklaştığı haberini işittikleri için yapmışlardı. Bunun üzerine İbrahim b. Muhammed ile Abdullah b. Yezîd Kûfe’ye döndü. İbn Surad’ın topluluğu ise ayrılıp İbn Ziyâd’a yönelmeye karar verdi. Fakat sayım yaptıklarında, Basra’dan olan taraftarlarının ve el-Medâin’den olanların buluşmaya gelmediğini birden fark ettiler. Süleyman b. Surad’ın bazı arkadaşları gelmeyenleri eleştirmeye başladı. Fakat Süleyman, “Onları eleştirmeyin. Eminim ki sizden ve çıkış zamanınızdan haberleri olsaydı size katılmak için koşarlardı. Eminim ki onları alıkoyan ve geri bırakan sadece para darlığı ve hazırlıksızlıktır. Bekleyin ki işlerini yoluna koyup hazırlansınlar ve size güçlü halde gelsinler. O zaman size ne kadar çabuk yetişeceklerdir!” dedi.

Sonra Süleyman b. Surad halkın içinde ayağa kalkıp resmî bir konuşma yaptı. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

Şimdi ey insanlar! Allah sizin ne amaçladığınızı ve neyi istemek için çıktığınızı bilir. Dünyanın tüccarı vardır, ahiretin tüccarı vardır. Ahiret tüccarı ona doğru, gereğini yanında taşıyarak koşar; onu hiçbir bedel karşılığında satmaz. O ancak namazdaki kıyam, oturuş, rükû ve secde hallerinde görülür. Ne altın ister ne gümüş, ne dünya nimetlerini ne de zevki. Dünya tüccarına gelince; o dünyaya bağımlıdır ve onunla eğlenir, onun karşılığında başka hiçbir şey istemez. Siz ise —Allah size rahmet etsin— bu kastınızda gecenin derinliklerinde çok namaz kılmalı ve her hâlde Allah’ı çok zikretmelisiniz. Büyük ismi yüce olan Allah’a gücünüz yeten her nimeti sunun ki bu düşmanla ve şu zalim, Allah’ın hududunu çiğneyen kimseyle karşılaşıp onunla cihad edesiniz. Çünkü Rabbinizin hoşnutluğunu, O’nun sevapça cihaddan ve namazdan daha kıymetli bulduğu bir şeyle elde edemezsiniz. Cihad iyi işlerin zirvesidir. Allah bizi ve sizi kullarından salih, mücadelede kararlı ve zorluk karşısında sabırlı olanlardan kılsın. İnşallah bu gece kendi yurdumuzdan ayrılıyoruz. O halde buna hazırlanın!

O, hicrî 65 yılının Rebîü’lâhir ayının beşine rastlayan cuma akşamı ayrıldı.

Süleyman b. Surad ve arkadaşları en-Nuhayle’den ayrılınca, Süleyman Hakîm b. Munkız’ı çağırdı. O da halk arasında şöyle ilan etti: “Haydi! Sizden hiç kimse Deyrü’l-A‘ver’e varmadan geceyi geçirmesin!” Onlar o geceyi Deyrü’l-A‘ver’de geçirdiler; fakat adamların çoğu geride kaldı. Sonra Fırat kıyısındaki Kasr-ı Mâlik olan el-Aksâs’a geldi. Orada adamları saydı, fakat yaklaşık bin kişi eksikti. İbn Surad şöyle dedi: “Sizden geri kalanların sizinle beraber olmamasından memnunum. Çünkü sizinle çıksalardı ancak karışıklık getirirlerdi. Allah onların çıkmasından hoşlanmadı, onları geri bıraktı ve sizi bu fazilet için seçti. O halde Rabbinize hamd edin.” Geceleyin ordugâhından ayrıldı ve ertesi sabah Hüseyin’in kabrine geldiler. Orada bir gece ve bir gündüz kaldılar; onun için dua ettiler ve Allah’tan onun için mağfiret istediler. İnsanlar Hüseyin’in kabrine ulaştıklarında hep bir ağızdan bağırdılar ve ağladılar. Ondan daha çok ağlamanın görüldüğü bir gün görülmedi.

Ebû Mihnef – Abdurrahman b. Cündeb – Abdurrahman b. Gaziyye’ye göre: Hüseyin’in kabrine geldiğimizde halk hep birlikte ağladı. İnsanların çoğunun onunla birlikte düşmüş olmayı temenni ettiğini işittim. Süleyman şöyle dedi: “Allah’ım, şehit oğlu şehit, hidayete erdirilmiş oğlu hidayete erdirilmiş, salih oğlu salih olan Hüseyin’e rahmet et. Allah’ım, sana şahitlik ederiz ki onların dini ve yolu üzereyiz; onları öldürenlerin düşmanları, onları sevenlerin dostlarıyız.” Sonra ayrıldı; o ve arkadaşları ordugâh kurdu.

Ebû Mihnef – el-A‘meş – Seleme b. Küheyl – Ebû Sâdık’a göre: Süleyman b. Surad ve arkadaşları Hüseyin’in kabrine ulaştıklarında hep bir ağızdan şöyle bağırdılar: “Ey Rabbimiz! Peygamberimizin kızının oğlunu yüzüstü bıraktık! Geçmişte yaptıklarımızı bize bağışla ve tövbemizi kabul et; çünkü sen tövbeleri kabul eden ve merhamet edensin. Hüseyin’e ve arkadaşlarına, şehitlere ve salihlere rahmet et. Ey Rabbimiz, senin huzurunda şahitlik ederiz ki onlar öldürüldükleri sırada ne üzere idilerse biz de onun üzereyiz. Eğer günahımızı bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, o takdirde biz hüsrana uğrayanlardan oluruz.” Bir gün ve bir gece orada kaldılar; onun için dua ettiler, ağladılar ve alçaldılar. O andan itibaren halk, ertesi gün sabah namazını onun kabrinin yanında kılıncaya kadar ona ve arkadaşlarına rahmet dilemekten geri durmadı. Bu da onların öfkelerini artırdı. Sonra bindiler. Süleyman halka hareket etmelerini emretti. Hiç kimse Hüseyin’in kabrine gelip yanında dua etmeden, ona rahmet dileyip onun için mağfiret istemeden geçmiyordu. Allah’a yemin olsun ki, onları Hüseyin’in kabrine, halkın Hacerülesved’in etrafında toplandığından daha sıkı şekilde üşüşür halde gördüm.

Süleyman, Hüseyin’in kabrinin yanında duruyordu. Ne zaman bir grup onun için dua etse ve ona rahmet dilese, el-Müseyyeb b. Necebe ile Süleyman b. Surad onlara, “Kardeşlerinize katılın, Allah size rahmet etsin!” derlerdi. Bu şekilde devam etti; sonunda yanında yaklaşık otuz kadar arkadaşı kaldı. Bunun üzerine Süleyman ve arkadaşları kabrin etrafında bir halka oluşturdular. Süleyman şöyle dedi: “Hüseyin ile birlikte bize şehitliği ihsan etmeyi dileseydi bunu bize de nasip edecek olan Allah’a hamd olsun. Allah’ım, madem ki bunu bize onunla birlikte yasakladın, ondan sonra onun sebebiyle de bize yasaklama.”

Abdullah b. Vâl da şöyle dedi: “Gerçekten Allah’a yemin olsun ki ben, kıyamet gününde Allah’ın Muhammed ümmeti adına şefaatini isteyecek olan Muhammed ümmetinin en hayırlıları olarak Hüseyin’i, babasını ve kardeşini görüyorum. Bu ümmetin düşmanları yüzünden ne büyük bir imtihana uğratıldığına şaşmıyor musunuz? İkisini öldürdüler, üçüncüsünü de ölümün eşiğine getirdiler.”

el-Müseyyeb b. Necebe şöyle dedi: “Ben onları öldürecek olanlardan biriyim. Onların görüşünü paylaşan herkesten uzak olduğumu ilan ediyorum. Onları düşman sayacak ve onlarla savaşacağım.”

Önderlerin hepsi son derece beliğ konuştular. el-Müsennâ b. Muhribe, önderlerden ve ileri gelenlerden birinin arkadaşıydı. Onun da halk arasında ötekilerin konuşmalarına benzer bir konuşma yaptığını duymadığım için bu bana ağır geldi. Fakat çok geçmeden, diğerlerinden aşağı kalmayan bir konuşma yaptı. Şöyle dedi: “Allah, Peygamberleri nezdindeki konumlarını andığınız bu kimseleri, peygamberleri dışında herkesten üstün kıldı. Bizim düşman olduğumuz ve aramızda hiçbir bağ tanımadığımız bir kalabalık onları öldürdü. Biz de onları öldürenleri kökünden kazımak için evlerimizi, ailelerimizi ve mallarımızı terk ettik. Allah’a yemin olsun ki, onlarla savaşmak güneşin battığı yerde yahut yeryüzünün son bulduğu yerde bile olsa, ona ulaşıncaya kadar peşine düşmek bizim üzerimize vaciptir. İşte bu bizim ganimetimizdir; bunun şehadet olması ise mükâfatı cennet olan bir şeydir.” Biz de ona, “Doğru söyledin, maksadına ulaştın ve başarıya eriştirildin” dedik.

Sonra Süleyman b. Surad, Hüseyin’in kabrinden ayrılıp yoluna devam etti; biz de onunla birlikte gittik. el-Hassâsah, sonra el-Enbâr, sonra es-Sudûd, sonra da el-Kayyârah yolunu tuttuk.

Ebû Mihnef – el-Hâris b. Hasîra ve başkalarına göre: Süleyman, öncü kuvvetinin başına Kureyb b. Yezîd el-Himyerî’yi önden gönderdi.

Ebû Mihnef – el-Hüseyn b. Yezîd – es-Sirrî b. Ka‘b’a göre: Kabilemizden bazı adamlarla birlikte çıktık. Hüseyin’in kabrine geldikten, Süleyman b. Surad ve arkadaşları da oradan ayrılıp yola koyulduktan sonra, Abdullah b. Avf b. el-Ahmer onların önünde, yıpranmış, kuyruğu kesilmiş, orta boylu, koyu doru bir atın üzerinde gidiyordu. Recez vezniyle şöyle söylüyordu:

Bu kısraklar bizi bölükler halinde taşıyarak yola çıktı,
aslanlar gibi, bizi kahramanlar olarak taşıyorlar.

Bu çıkışımızla düşmanlarımızla yüzleşmek istiyoruz,
zalimlerle, vefasızlarla, sapmış olanlarla.

Aileyi ve malı terk ettik,
utangaç, beyaz ve solgun tenli kadınlarımızı.

Bununla nimet ve ihsan sahibi Rabbi razı edeceğiz.

Ebû Mihnef – Sa‘d b. Mücâhid et-Tâî – Muhbil b. Halîfe et-Tâî’ye göre: Abdullah b. Yezîd, Süleyman b. Surad’a bir mektup yazdı. Muhbil dedi ki —sanırım— beni bu mektupla gönderdi. Ben de ona el-Kayyârah’ta yetiştim. Arkadaşlarının önüne geçmişti; bu yüzden onları geride bıraktığı sanıldı. Durdu ve adamlarına işaret etti; onlar da etrafında toplandılar. Sonra onlara mektubunu okudu. Mektupta şöyle yazıyordu:

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

Abdullah b. Yezîd’den Süleyman b. Surad’a ve onunla birlikte bulunan Müslümanlara. Selam size!

Şimdi, size yazdığım bu mektup, samimi bir öğüt verenin ve doğruyu isteyen bir çobanın mektubudur. Nice samimi öğüt veren hainlikle suçlanır; nice aldatıcıdan da samimi öğüt istenir ve o sevilir! Duydum ki siz az bir sayıyla çok sayıdaki bir ordunun üzerine gitmek istiyorsunuz. Oysa dağları yerinden oynatmak isteyenin kazmaları körelir, sonra vazgeçer; böyle biri hem görüşünde hem işinde kınanır. Ey bizim halkımız, düşmanınıza kendi yurdunuzun halkına karşı cesaret vermeyin! Siz hepiniz seçkinlersiniz. Düşmanınız üzerinize yürüdüğünde, sizin ordugâh şehrinizin en değerli insanları olduğunuzu anlayacaklar ve bu, geride bıraktığınız kimselere karşı onları cesaretlendirecektir. Ey bizim halkımız, “Eğer size üstün gelirlerse sizi taşlarlar veya sizi kendi dinlerine döndürürler; o zaman bir daha asla kurtuluşa eremezsiniz!” Ey insanlar! Bugün ellerimiz sizinkilerle birleşmiştir ve düşmanımız aynıdır. Tek ses olursak düşmanımızı yeneriz; ama ayrılığa düşersek, bize karşı olanların yanında gücümüz bir hiç olur. Ey bizim halkımız, samimi öğüdümü aldatma saymayın ve emrime karşı gelmeyin. Mektubum size okununca gelin! Allah sizi O’na itaate ulaştırsın ve sizi O’na isyandan uzaklaştırsın! Selam size!

Mektup İbn Surad ve arkadaşlarına okununca, o adamlara, “Ne düşünüyorsunuz?” dedi. Onlar da, “Sen ne düşünüyorsun? Biz bunu seninle onunla birlikte, kendi ordugâh şehrimizde ve kendi halkımız arasındayken reddetmiştik. Şimdi ise çıkmış, cihada alışmış ve düşmanımızın ülkesine yaklaşmışken, bu sağlıklı bir görüş değildir!” dediler. Sonra ona, “Bize kendi görüşünü söyle!” dediler. O da şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki bugün siz, iki güzel şeyden birine, şehadete veya zafere, hiç olmadığınız kadar yakınsınız. Allah’ın sizi üzerinde birleştirdiği haktan ve arzuladığınız nimetlerden yüz çevirmenizin doğru olmadığını düşünüyorum. Bizim görüşümüz onlardan farklıdır. Eğer onlar üstün gelirlerse, bizi İbn ez-Zübeyr ile birlikte cihada çağıracaklardır. Oysa ben İbn ez-Zübeyr ile birlikte cihadı sapma sayıyorum. Eğer galip gelirsek, bu otoriteyi hak sahiplerine geri vereceğiz. Eğer yok edilirsek, o zaman da günahlarımızdan tövbe etme niyetimize bağlı kalmış olacağız. Bizim bir bakış açımız var, İbn ez-Zübeyr’in ise başka. Biz ve onlar, Benî Kinâne’nin kardeşinin dediği gibiyiz:

Kadın, görüyorum ki senin bakış açın benimkinden farklı;
öyleyse kınamayı bırak, çünkü sen değiştin ve bakış açısı da farklılaştı.

Halk onunla birlikte ayrıldı ve Hît’e geldiler. Orada Süleyman şu mektubu yazdı:

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

Vali Abdullah b. Yezîd’e, Süleyman b. Surad’dan ve onunla birlikte bulunan müminlerden. Selam size!

Mektubunu okuduk ve önerdiğin şeyi anladık. Allah’a yemin olsun, ne iyi bir valisin, ne iyi bir yöneticisin ve ne iyi bir kabile kardeşisin! Gıyabımızda kendisine güvendiğimiz, öğüt ve danışma için kendisine yöneldiğimiz ve her durumda övdüğümüz Allah’a yemin olsun ki, O’nun Kitabında şöyle dediğini işittik: “Allah, müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır...” ta ki, “...müminlere müjde ver” sözlerine kadar. Halk, üzerine yemin ettikleri biate sevindi. Büyük günahlarından tövbe ederek Allah’a yöneldiler, O’na dayandılar ve Allah’ın takdir ettiğini kabul ettiler. “Rabbimiz, sana tevekkül ettik, sana tövbe ederek yöneldik ve dönüş sanadır.” Selam size!

İbn Yezîd bu mektubu alınca şöyle dedi: “Bu insanlar ölümü arıyorlar. Onlardan duyacağınız ilk şey, ölümlerinin haberi olacaktır. Allah’a yemin olsun, onlar Müslümanlar olarak şerefli biçimde öldürülecekler! Fakat onların Rabbi olana yemin olsun ki, düşmanları onları öldürmeden önce güçleri artacak ve aralarındaki kavga yüzünden ölüler çoğalacaktır.”

Ebû Mihnef – Yûsuf b. Yezîd – Abdullah b. Avf b. el-Ahmer ve Abdurrahman b. Cündeb – Abdurrahman b. Gaziyye’ye göre: Hît’ten ayrıldık ve Karkîsiyâ’ya geldik. Yaklaştığımızda Süleyman b. Surad durdu ve bizi güzelce düzenledi; ta ki Karkîsiyâ’nın yanından geçip onun yakınında konaklayıncaya kadar. Züfer b. el-Hâris el-Kilâbî kendisini şehir içinde bizim halkımıza karşı tahkim etmişti ve dışarı çıkıp bizimle savaşmadı. Süleyman, el-Müseyyeb b. Necebe’yi çağırıp, “Git şu kuzenine ve bize bir pazar çıkarmasını söyle. Biz onu istemiyoruz; biz yalnızca Allah’ın hududunu çiğneyen o kimselere karşı gidiyoruz” dedi. el-Müseyyeb b. Necebe Karkîsiyâ kapısına gidip, “Açın! Kime karşı tahkim oluyorsunuz?” dedi. Ona, “Sen kimsin?” diye sordular. O da, “el-Müseyyeb b. Necebe!” dedi. el-Huzeyl b. Züfer babasına gidip, “İçeri girmek için senden izin isteyen, görünüşü güzel bir adam var. Kim olduğunu sorduk, el-Müseyyeb b. Necebe olduğunu söyledi” dedi.

el-Huzeyl b. Züfer dedi ki: O sırada ben halkı tanımıyordum ve onun içlerinden kim olduğunu bilmiyordum. Züfer, “Ey oğlum, bunun kim olduğunu bilmiyor musun? Bu, Mudar el-Hamrâ’nın tamamının yiğididir. Eğer ileri gelenlerinin sayısı sadece on olsaydı, o onlardan biri olurdu. Bunun yanında zahid ve takvalı bir adamdır. Bırak içeri girsin!” dedi. Ben de içeri girmesine izin verdim. Babam onu yanına oturttu ve kendisiyle yumuşak bir şekilde konuştu. el-Müseyyeb b. Necebe, “Kime karşı tahkim oluyorsun? Allah’a yemin olsun, biz seni istemiyoruz. Bizim istediğimiz sadece o zalim ve Allah’ın hududunu çiğneyen topluluğa karşı bize yardım etmendir. Bize bir pazar çıkar; toprağında ancak bir gün kadar yahut biraz daha kalacağız” dedi. Züfer b. el-Hâris de ona şöyle dedi: “Bu şehrin kapılarını ancak size karşı mı geldiniz yoksa başka birine karşı mı, bunu anlamak için kapattık. Allah’a yemin olsun, bize ansızın bir hile yapılmadıkça sizin halkınıza karşı güçsüz değiliz. Sizinle savaşmak imtihanına girmek istemiyoruz; çünkü sizin salih, iyi ve güzel davranışlı kimseler olduğunuzu duyduk.”

Sonra oğlunu çağırdı ve onlar için bir pazar kurulmasını emretti. Ayrıca el-Müseyyeb’e bin dirhem ve bir at verilmesini emretti. Fakat el-Müseyyeb şöyle dedi: “Paraya gelince, ona ihtiyacım yok. Allah’a yemin olsun, biz para için çıkmadık ve aradığımız da para değildir. Ata gelince, onu kabul edeceğim; çünkü belki atım topallar yahut altımda düşerse ona ihtiyaç duyarım.” Böylece onu aldı ve arkadaşlarının yanına döndü. Onlar için pazar çıkarıldı ve ihtiyaç duydukları şeyleri oradan aldılar. Pazarı, yemi ve bol yiyeceği gönderdikten sonra Züfer b. el-Hâris, el-Müseyyeb’e yirmi deve, Süleyman b. Surad’a da aynı şekilde kesim için gönderdi. Züfer, oğluna ordudaki ileri gelenleri sormasını emretmişti. Ona Abdullah b. Sa‘d b. Nüfeyl, Abdullah b. Vâl ve Rifâa b. Şeddâd’ın adları verildi. Mahalle komutanlarının isimleri de verildi. O da bu üç komutana onar deve, bol yem ve yiyecek gönderdi; askerler için de büyük bir sürü hayvan ve bir miktar arpa gönderdi. Sonra Züfer’in köle oğlanları, “Bu sürüden istediğiniz kadar alın ve kesin, dilediğiniz kadar arpa taşıyın ve gücünüz yettiği kadar un tedarik edin” dediler. Halk bütün gün boyunca erzak toplamayı sürdürdü. Kurulan pazarlardan bir şey satın almalarına gerek kalmadı; çünkü et, arpa ve un olarak onlara yeterince verilmişti. Ancak bir kimse bir giysi veya bir kamçı satın alabilirdi.

Ertesi sabah yeniden yola çıktılar. Züfer onlara haber gönderip, “Ben de size çıkıyor ve size eşlik ediyorum” dedi ve onların yanına geldi. Güzel bir düzen içinde yola çıktılar. Züfer onlarla birlikte gitti ve Süleyman’a şöyle dedi: “Size karşı beş komutan gönderildi ve er-Rakka’dan çıktılar. Bunların arasında el-Hüseyn b. Numeyr es-Sekûnî, Şurahbîl b. Zî’l-Kelâ‘, Edhem b. Muhrez el-Bâhilî —Mâlik b. Edhem’in babası—, Rebîa b. el-Muhârik el-Ganevî ve Cebele b. Abdullah el-Has‘amî vardır. Size dikenler ve ağaçlar gibi geldiler; üzerinize büyük bir kalabalık ve demir ağızlar geldi. Allah’a yemin olsun ki, sizinle birlikte gördüklerimden daha iyi hazırlanmış, daha iyi donatılmış ve her türlü hayır işine daha hazır az adam gördüm. Fakat size karşı sayısı hesap edilemeyecek kadar çok bir topluluğun gönderildiğini duydum.” İbn Surad ise, “Biz Allah’a dayanıyoruz. Dayananlar O’na dayansın” diye cevap verdi. Bunun üzerine Züfer ona, “Sana bir teklif sunmama izin verir misin? Belki Allah onunla hem bizim hem sizin için bir hayır gerçekleştirir. İsterseniz size şehrimizi açarız, siz içeri girersiniz, sonra birlikte aynı amaç için hareket ederiz. Yahut isterseniz siz şehrimizin kapılarında konaklarsınız, biz ve ordumuz da sizin yanınızda dışarı çıkarız. Sonra bu düşman bize geldiğinde onunla birlikte savaşırız” dedi. Süleyman da Züfer’e, “Bizim ordugâh şehrimizin halkı bize senin istediğin gibi bir şeyi teklif etmişti. Senin gibi konuştular ve ayrıldıktan sonra da bize bunun hakkında yazdılar. Ama bu bize hiçbir zaman uygun gelmedi ve bunu yapmayacağız” diye cevap verdi.

Züfer şöyle dedi: “Sana verdiğim öğüdü düşün, kabul et ve al. Ben o topluluğun düşmanıyım ve Allah’ın size zafer vermesini istiyorum. Ben size dostça davranıyorum ve Allah’ın sizi başarıyla kuşatmasını diliyorum. Düşman er-Rakka’dan ayrıldı. Eğer onlardan önce Aynü’l-Verde’ye koşar ve şehri arkanıza alırsanız, rustak, su ve yiyecek sizin elinizde olur; sizin şehrinizle bizimki arasındaki bölgede güvende olursunuz. Allah’a yemin olsun, elimde adam kadar at olsaydı size takviye verirdim. Ordugâhınızı hemen bu anda Aynü’l-Verde’ye taşıyın. Düşman bir ordu halinde yürümektedir; ama sizin atlarınız var ve Allah’a yemin olsun ki, onlardan daha asil bir at topluluğunu nadiren gördüm. Onları hemen hazırlayın; umarım onlardan önce oraya varır ve Aynü’l-Verde’ye onlardan önce ulaşırsınız. Onlarla açık arazide, ok atıp mızrak savurarak savaşmayın; çünkü onlar sizden daha çoktur ve sizi kuşatabilirlerse güvende olmazsınız. Yerinizde durup onlara ok atıp mızrak sallamayın; çünkü sizde onların insan gücüne benzer bir güç yoktur. Eğer kendinizi onlara açık bırakırsanız çok geçmeden üzerinize hücum ederler. Sizin hepsinin atlı olduğunu görüyorum, yayanız yok; düşman ise yaya ve atlı olarak geliyor. Onların süvarisi piyadelerini, piyadeleri de süvarilerini koruyacak. Ama sizin süvarilerinizi koruyacak piyadeleriniz yok. O halde onlarla süvari bölükleri ve müfrezeleriyle karşılaşın ve bunları düşmanın sağ ve sol kanatlarına dağıtın. Bir süvari birliğini bir başkasının yanına koyun; sonra ikisinden biri saldırıya uğrarsa öteki inebilir ve hem adamlar hem de atlar ondan desteklenebilir. Bir müfrezenin sayısı artırılmak istenirse artırılır, azaltılmak istenirse azaltılır. Ama eğer tek bir saf halinde savaşırsanız ve düşmanın adamları üzerinize ilerleyip sizi o saftan çıkmaya zorlarsa, saf bozulur; bu da yenilgi demektir.”

Sonra ayağa kalktı, adamlara veda etti ve Allah’tan onlara eşlik etmesini ve zafer vermesini diledi. Adamlar onu övdüler, onun lehine Allah’a dua ettiler. Süleyman b. Surad da ona, “Senin yanında kalmak ne güzeldi! Konaklamamız sırasında bize cömertlik gösterdin, en iyi ev sahibi oldun ve danışmada bize samimi öğüt verdin” dedi. Sonra halk yolculukta ilerlemeye devam etti ve konaklar arasındaki mesafeyi iki katına çıkarmaya başladı.

Abdurrahman b. Gaziyye devam etti: Kasabaların yanından geçtik, nihayet Sâ‘a ulaştık. Orada Süleyman b. Surad, süvari birliklerini Züfer’in tavsiye ettiği şekilde düzenledi. Sonra Aynü’l-Verde’ye kadar ilerledi ve onun batısında ordugâh kurdu. Düşmandan önce oraya vardı; o ve adamları orada konakladılar. Beş gün boyunca orada kaldı, hareket etmedi; dinlendiler, gevşediler ve atlarını rahatlattılar.

Hişâm – Ebû Mihnef – Aliyye b. el-Hâris – Abdullah b. Gaziyye’ye göre: Suriyeliler ordularıyla ilerlediler, ta ki Aynü’l-Verde’ye bir gün bir gece mesafeye gelinceye kadar. Abdullah b. Gaziyye dedi ki: Süleyman aramızda ayağa kalktı, uzun uzun Allah’a hamd etti, bol bol O’nu övdü. Sonra gökleri ve yeri, dağları ve denizleri ve Allah’ın onlarda bulunan ayetlerini andı. Allah’ın lütuflarını ve nimetlerini, kendisinden uzak durmaya teşvik ettiği bu dünyayı ve rağbet etmeye teşvik ettiği ahireti andı. Bundan benim sayıp tutamayacağım ve hatırlayamayacağım kadar çok söz söyledi. Sonra şöyle dedi: “Şimdi Allah, kendisine doğru gece gündüz yol alarak, samimi tövbenizi göstereceğiniz ve bağışlanma dileyerek Allah’a kavuşacağınız şeyi aradığınız düşmanınızı size getirdi. Onlar size geldiler; daha doğrusu siz onların kendi toprağına ve yurduna geldiniz. Onlarla karşılaştığınızda salihliğinizi gösterin ve sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir. Hiçbir adam, savaşmak üzere dönmesi veya başka bir birliğe katılması hali dışında arkasını dönmesin. Kaçanı öldürmeyin, yaralıyı işini bitirerek öldürmeyin ve ele geçirdikten sonra size karşı savaşmadıkça veya Taff’ta kardeşlerimizi öldürenlerden olmadıkça kendi dininizden olan bir esiri öldürmeyin. Müminlerin emiri Ali b. Ebî Talib’in bu din mensupları hakkındaki uygulaması buydu.” Sonra Süleyman şöyle dedi: “Eğer ben öldürülürsem halkın komutanı el-Müseyyeb b. Necebe’dir. Eğer el-Müseyyeb düşerse, halkın komutanı Abdullah b. Sa‘d b. Nüfeyl’dir. Eğer Abdullah b. Sa‘d öldürülürse, halkın komutanı Abdullah b. Vâl’dir. Eğer Abdullah b. Vâl öldürülürse, halkın komutanı Rifâa b. Şeddâd’dır. Allah, kendisiyle yaptığı ahdi yerine getiren adama rahmet etsin!” Sonra el-Müseyyeb b. Necebe’yi dört yüz atlı ile çağırdı ve ona, “Git, onların birliklerinin ilkiyle karşılaşıncaya kadar ilerle ve onlara baskın yap. Eğer olumlu bir sonuç görürsen devam et; yoksa adamlarınla birlikte bana geri dön. Sakın inmeyesin ve adamlarından kimsenin inmesine yahut bu sınırı aşmasına da kesin bir zorunluluk olmadıkça izin verme” dedi.

Ebû Mihnef – babası – Humeyd b. Müslim’e göre: Ben el-Müseyyeb b. Necebe’nin o atlıları arasındaydım. O günün geri kalanında ve gecede ilerledik. Şafak sökmeden hemen önce konakladık ve hayvanlarımızın ağız torbalarını bağladık. Onların birazcık çiğnemesine yetecek kadar kısa bir uyuklama yaptık. Sonra bindik ve sabah aydınlığı bize görünene kadar ilerledik. Sabah görünce indik, namaz kıldık, sonra el-Müseyyeb bizimle birlikte devam etti. Ebü’l-Cüveyriyye b. el-Ahmer’i yüz adamla, Abdullah b. Avf b. el-Ahmer’i yüz yirmi adamla ve Haneş b. Rebîa Ebü’l-Mu‘temir el-Kinânî’yi de buna yakın bir sayıyla gönderdi; kendisi ise yüz kişiyle kaldı. “İlk kimi görürseniz onu bana getirin” dedi. İlk karşılaştığımız kişi, eşek güden bir bedeviydi ve şöyle söylüyordu:

Ey malım, arkadaşlarıma koşup gitme,
serbestçe otla; çünkü sürünün huzurlu olanı sensin.

İbn el-Ahmer, “O Abdullah b. Avf b. el-Ahmer’i kastediyor. Ey Humeyd b. Müslim, Kâbe’nin Rabbine andolsun ki müjdeye sevin!” dedi. İbn Avf b. el-Ahmer ona, “Sen hangi kavimdensin ey bedevi?” dedi. O da, “Ben Benî Tağlib’denim” diye cevap verdi. İbn Avf, “İnşallah galip geleceksiniz; Kâbe’nin Rabbine andolsun” dedi.

el-Müseyyeb b. Necebe bize ulaştı; bedeviden işittiğimiz şeyi ona anlattık. Bedevi’yi onun yanına getirdik. el-Müseyyeb b. Necebe şöyle dedi: “Senin ‘sevin’ deyişinden ve ‘Ey Humeyd b. Müslim!’ sözünden hoşlandım. Umarım seni sevindirecek şeyle sevinirsin; seni sevindirecek olan da ancak işinin övülmesi ve düşmanlarından selamet bulmandır. Bu alamet iyi bir alamettir; Peygamber de bir alamet gördüğünde hoşlanırdı.” Sonra el-Müseyyeb b. Necebe bedeviye, “Bizimle düşmanımızın bize en yakın olanı arasında ne kadar mesafe var?” dedi. O da, “Onların size en yakın askeri İbn Zî’l-Kelâ’ınkidir. Onunla el-Hüseyn arasında anlaşmazlık vardır. el-Hüseyn, kuvvetlerinin tamamı üzerinde komuta iddia ediyor; ama İbn Zî’l-Kelâ, onun kendi üzerinde yetkisi olmadığını söyledi. İkisi de Ubeydullah b. Ziyâd’a mektup gönderdiler ve onun emrini bekliyorlar. İbn Zî’l-Kelâ’ın bu kuvveti size bir mil mesafededir” dedi.

Adamı bırakıp onlara doğru hızla ilerledik. Allah’a yemin olsun ki tamamen habersizdiler; birden üzerlerine vardık ve onları gafil avladık. Ordugâhlarının yan tarafına saldırdık. Allah’a yemin olsun, çok uzun süre savaşmadan onları bozguna uğrattık. Adamlarından kayıplar verdirdik, pek çok yaralı verdirdik ve bazı bineklerini ele geçirdik. Ordugâhlarını terk ettiler ve onu yağmalamamız için bize bıraktılar. Hoşumuza giden şeyleri oradan aldık. Sonra el-Müseyyeb bize geri dönme çağrısı yaptı: “Zafer kazandınız, ganimet aldınız ve esen kaldınız; öyleyse dönün!” Biz de dönüp Süleyman’a geldik.

Ubeydullah b. Ziyâd, olan bitenin haberini alınca, el-Hüseyn b. Numeyr’i süratle üzerimize gönderdi. O, on iki bin adamla geldi. Biz de çarşamba günü, hicrî 65 yılı Cemâziyelevvel ayının yirmi ikisinde onunla karşılaşmak üzere çıktık. Süleyman b. Surad sağ kanadına Abdullah b. Sa‘d b. Nüfeyl’i, sol kanadına el-Müseyyeb b. Necebe’yi koydu; kendisi de merkezde durdu. Hüseyin b. Numeyr de ordusunu bize karşı düzenlemiş olarak geldi. Sağ kanadına Cebele b. Abdullah’ı, sol kanadına da Rebîa b. el-Muhârik el-Ganevî’yi koydu. Sonra üzerimize yürüdüler. Yaklaştıklarında bizi Abdülmelik b. Mervân’ı kabul etmeye ve ona itaati benimsemeye çağırdılar. Biz de onları Ubeydullah b. Ziyâd’ı bize teslim etmeye çağırdık ki öldürülen kardeşlerimizden birinin intikamı olarak onu öldürelim; ayrıca Abdülmelik b. Mervân’a verdikleri bağlılıktan vazgeçmelerini ve bizim ülkemizde bulunan İbn ez-Zübeyr ailesi mensuplarını sürmelerini istedik. Sonra bu otoriteyi Peygamberimizin ailesine geri verecektik; Allah da bizi onlardan bereket ve şerefle çıkarmıştı. Düşman bizim çağrımızı reddetti, biz de onların çağrısını reddettik.

Humeyd b. Müslim dedi ki: Sağ kanadımız onların sol kanadına saldırdı ve onları bozguna uğrattı. Sol kanadımız da onların sağ kanadına saldırdı. Merkezde bulunan Süleyman da onların ana gövdesine saldırdı. Biz onları bozguna uğrattık ve ordugâhlarına kadar püskürttük. Gece bastırıp bizi onlardan ayırıncaya kadar onlara üstün geldik. Sonra onları ordugâhlarına sürmüş olarak geri çekildik. Ertesi sabah İbn Zî’l-Kelâ, Ubeydullah b. Ziyâd’ın takviye olarak gönderdiği sekiz bin adamla onların yanına geldi. İbn Ziyâd, İbn Zî’l-Kelâ’a sövdü ve onu küçümsedi; “Acemi biri gibi davrandın, ordugâhını ve silahlarını kaybettin. Git el-Hüseyn b. Numeyr’in yanına; adamların başında odur” dedi. O da gidip ona katıldı. Sonra onlar üzerimize, biz de onların üzerine saldırdık. O gün boyunca, ne ak saçlı bir ihtiyarın ne de sakalsız bir gencin benzerini görmediği bir savaş yaptık. Sadece namaz vakitleri savaşa ara vermemize sebep oluyordu. Akşam gelip de ayrıldığımızda, Allah’a yemin olsun ki onlar bize çok sayıda yaralı verdirmişti, biz de onlarda yaralar açmıştık.

Bizimle birlikte üç kussâs vardı: Rifâa b. Şeddâd el-Becelî, Suhayr b. Huzeyfe b. Hilâl b. Mâlik el-Müzenî ve Ebü’l-Cüveyriyye el-Abdî. Rifâa, sürekli etkileyici konuşmalar yapıyor ve sağ kanattaki adamları durmadan teşvik ediyordu. Ebü’l-Cüveyriyye ikinci günün başlarında yaralandı ve erzakların yanında kaldı. Suhayr ise bütün gece aramızda dolaşıp şöyle diyordu: “Allah’ın cömertliği ve hoşnutluğu ile sevinin, ey Allah’ın kulları! Sevdiği şeylere kavuşmaktan, cennete girmekten ve bu dünyanın yorgunluk ve yaralarından kurtulmaktan mahrum bırakılmayan kişi için gereken tek şey, onu sürekli kötülüğe iten şu özden ayrılmanın cömertçe verilmesidir ve Rabbine sevinç içinde kavuşmasıdır.”

Biz ertesi sabaha kadar bu halde kaldık. İbn Numeyr ile Edhem b. Muhriz el-Bâhilî yaklaşık on bin adamla göründüler. Üzerimize çıktılar; üçüncü gün olan cuma günü öğle vaktine kadar onlarla şiddetli biçimde savaştık. Sonra Suriyeliler sayıca bize üstün geldi ve her yandan üzerimize çöktüler. Süleyman b. Surad adamlarının başına geleni görünce attan indi ve şöyle haykırdı: “Ey Allah’ın kulları! Kim Rabbine erken kavuşmayı, günahından tövbe etmeyi ve verdiği sözü yerine getirmeyi istiyorsa bana gelsin!” Kılıcının kınını kırdı; çok sayıda adam da onunla birlikte inip kılıçlarının kınlarını kırdı. Onunla birlikte yaya olarak ilerlediler. Düşmanın atlıları da ilerledi, böylece yayalar birbirine karıştı. Kınları kırılmış kılıçları çekilmiş halde yaya askerler şiddetle saldırıncaya, süvariler de düşmanın süvarilerine yükleninceye kadar onlarla savaştılar. Düşman dayanamadı. Onlarla savaştılar, Suriyelilerden büyük bir sayıyı öldürdüler ve birçoğunu yaraladılar.

el-Hüseyn b. Numeyr, adamlarımızın metanetini ve cesaretini görünce piyadelere onlara ok atmalarını emretti; bu sırada atlı ve piyadeler onları çevreledi. Süleyman b. Surad öldürüldü. Yezîd b. el-Hüseyn ona bir ok attı; Süleyman düştü. Yeniden kalktı, sonra tekrar düştü. O öldürüldükten sonra sancağı el-Müseyyeb b. Necebe aldı. Süleyman b. Surad’a, “Ey kardeşim, Allah sana rahmet etsin! Doğru söyledin ve görevini yerine getirdin. Bizimki ise hâlâ sürüyor” dedi. Sonra sancağı alıp onunla ileri atıldı, bir süre savaştı, sonra geri çekildi. Sonra yine ileri atıldı, savaştı ve geri çekildi. Bunu tekrar tekrar yaptı; ileri atılıyor, geri çekiliyordu. Sonunda o da öldürüldü. Allah ona rahmet etsin!

Ebû Mihnef – Ferve b. Lakît’e göre: el-Medâin’de, Hâricî Şebîb b. Yezîd’in yanında el-Müseyyeb b. Necebe el-Fezârî’nin bir mevlasıyla karşılaştım. Bana Aynü’l-Verde halkının haberi dahil olmak üzere hikâyeyi anlattı.

Hişâm – Ebû Mihnef’e göre: Bu şeyh bana el-Müseyyeb b. Necebe hakkında şöyle dedi: Allah’a yemin olsun ki, ben ne ondan daha yiğit bir adam ne de mensup olduğu topluluktan daha yiğit birini gördüm. Onu Aynü’l-Verde günü şiddetle savaşırken gördüm; hiçbir tek kişinin onun uğradığı imtihan kadar imtihana uğrayabileceğini veya düşmanına onun verdiği kadar zarar verebileceğini düşünmemiştim. Çok sayıda adam öldürdü. Öldürülmeden önce ve onlarla savaşırken şöyle söylediğini işittim:

Dağınık saçlı,
kalbi ve göğsü temiz olan kadın bilir ki,
ben korku ve mücadele sabahında
atılan bir aslandan daha yiğittim,
rakiplerini biçen, her tarafta korkulan biriydim.

Ebû Mihnef – babası ve dayısı – Humeyd b. Müslim ve Abdullah b. Gaziyye tarikiyle ve Ebû Mihnef – Yûsuf b. Yezîd – Abdullah b. Avf tarikiyle: el-Müseyyeb b. Necebe öldürülünce sancağı Abdullah b. Sa‘d b. Nüfeyl aldı. Şöyle dedi —Allah ona rahmet etsin—: “İki kardeşim, ‘Onlardan kimi adağını yerine getirdi, kimi de beklemektedir; onlar bu hususta hiçbir değişiklik yapmadılar’ denilenler arasındadır.” Sonra yanında bulunan Ezdlilerle birlikte, sancağını çevrelemiş halde ilerledi. Allah’a yemin olsun ki biz o haldeyken üç atlı bize geldi: Abdullah b. el-Haddâl et-Tâî, Kesîr b. Amr el-Müzenî ve Si‘r b. Ebî Si‘r el-Hanefî. Bunlar Sa‘d b. Huzeyfe b. el-Yemân ile ve el-Medâin’den yüz yetmiş adamla birlikte çıkmışlardı. Sa‘d yola çıktığı gün, onları çevik ve hızlı atlar üzerinde önceden bizim izimizi takip etmeleri için göndermişti. Onlara şöyle demişti: “Yolu hızlı alın ve kardeşlerimize yetişin. Onlara, bizim kendilerine katılacağımızın müjdesini verin ki daha kararlı olsunlar. Ayrıca onlara Basralıların da geldiğini haber verin.” el-Müsennâ b. Muhribe el-Abdî, üç yüz Basralı ile birlikte çıkmış ve Sa‘d b. Huzeyfe el-Medâin’den ayrıldıktan beş gün sonra Behurasîr şehrine kadar ilerlemişti. Onun Basra’dan çıkışı, Sa‘d b. Huzeyfe el-Medâin’den ayrılmadan önce kendisine ulaşmıştı.

Bu üç kişi bize ulaştıklarında, “Müjde! el-Medâin ve Basra’daki kardeşleriniz size katılmak üzere geldi” dediler. Abdullah b. Sa‘d b. Nüfeyl, “Şimdi keşke biz hâlâ hayattayken gelmiş olsalardı” dedi. Sonra bize baktılar. Kardeşlerinin perişan halini ve ne kadar çok yaralımız olduğunu görünce hepsi ağladı ve, “Başınıza ne büyük bir iş geldiğini görüyoruz. Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz” dediler. Allah’a yemin olsun ki gördükleri şey gözlerini dertlendirdi. Abdullah b. Nüfeyl onlara, “Biz bunun için çıktık” dedi.

Sonra yeniden savaşa girdik. Kısa bir süre savaşmıştık ki Müzenî öldürüldü, Hanefî de mızraklandı. Ölülerin arasına düştü; sonra çekilip kurtarıldı. Tâî de mızraklandı, burnu kökünden kesildi; ama şiddetle savaşmaya devam etti. O hem savaşçı hem şairdi ve şöyle söylemeye başladı:

Güzel yapılı kadın bilir ki,
ben ne zayıflarla beraberim ne de korkaklarla,
hiçbir gün de çekinip kenara çekilenlerle birlikte değilim.

Rebîa b. el-Muhârik şiddetle üzerimize saldırdı; biz de şiddetle savaştık. Sonra o ve Abdullah b. Sa‘d b. Nüfeyl karşılıklı darbe indirdiler; ama kılıçları tesir etmedi. Birbirlerini boyunlarından yakalayıp yere düştüler. Kalktılar ve yeniden karşılıklı vuruştular. Bu sırada Rebîa b. el-Muhârik’in yeğeni Abdullah b. Sa‘d’a saldırdı, boğaz çukuruna sapladı ve onu öldürdü. Bunun üzerine Abdullah b. Avf b. el-Ahmer, Rebîa b. el-Muhârik’e saldırdı, onu mızraklayıp yere serdi. Fakat öldürücü şekilde vurulmamıştı; kalktı ve Abdullah’a yeniden saldırdı. Bu sırada arkadaşları Abdullah’ı mızraklayıp yere düşürdüler. Ancak Abdullah b. Avf’ın adamları onu kurtardılar. Hâlid b. Sa‘d b. Nüfeyl, “Kardeşimi öldüreni bana gösterin!” dedi. Biz de ona Rebîa b. el-Muhârik’in yeğenini gösterdik. Hâlid ona saldırdı ve kılıcını elinden aldı. Fakat rakibi onun boynuna sarıldı ve yere düştü. Rebîa’nın adamları saldırdı, biz de saldırdık; ama onlar bizden daha çoktu. Adamlarını kurtardılar ve bizimkini öldürdüler. Sancağımızın yanında ayakta duran kimse kalmamıştı.

Şampiyonlarımızı öldürdükten sonra Abdullah b. Vâl’a seslendik. O, taraftarlarından bir grupla birlikte bizim yanımızda kuşatılmıştı; fakat Rifâa b. Şeddâd saldırıp onu kurtardı. Sancağı taşıyan Abdullah b. Hâzim el-Kebîrî’ye doğru yöneldi. İbn Hâzim ona sancağı almasını istedi; fakat İbn Vâl, “Onu benim için sen tut; çünkü ben de senin bulunduğun durumdayım” dedi. İbn Hâzim ısrar edip, “Sancağını benden al; çünkü ben cihada katılmak istiyorum” dedi. İbn Vâl de, “Şu anda yaptığın şey de cihaddır ve sevabını getirir” dedi. Biz, “Ey Ebû İzzah, komutanına itaat et, Allah sana rahmet etsin!” diye bağırdık. O bir süre daha sancağı tuttu; sonra İbn Vâl onu ondan aldı.

Ebû Mihnef – Ebû’s-Salt et-Teymî el-A‘ver —o gün onunla birlikte bulunan kabileden yaşlı bir adam— tarikiyle: İbn Vâl bize şöyle dedi: “Kim ölümünden sonra hayat olmayan hayatı, yorgunluğundan sonra zahmet olmayan rahatı ve ardından hüzün olmayan sevinci istiyorsa, Allah’ın hududunu çiğneyen bu kimselere karşı cihad ederek ve cennete gidişlerle Rabbinin rızasını arasın; Allah ona rahmet etsin!” Bu, ikindi namazı vaktiydi. O bize yüklenip sertçe ileri atıldı; biz de onunla birlikte. Allah’a yemin olsun ki birtakım adamlar öldürdük ve onları uzun süre geri püskürttük. Fakat onlar her taraftan üzerimize daha büyük bir gayretle yürüdüler ve bizi başladığımız yere kadar geri ittiler. Biz, onların yalnız bir yönden gelebileceği bir yerdeydik. Akşama doğru Edhem b. Muhriz el-Bâhilî savaşı bize karşı yönetti. Süvarileri ve piyadeleriyle üzerimize şiddetle yüklendi ve Abdullah b. Vâl et-Teymî öldürüldü.

Ebû Mihnef – Ferve b. Lakît’e göre: Haccâc b. Yusuf’un valiliği zamanında, Edhem b. Muhriz el-Bâhilî’yi bazı Suriyelilere hikâyeyi anlatırken işittim. Şöyle diyordu: Iraklıların komutanlarından birine yöneldim; ona Abdullah b. Vâl diyorlardı. O da şöyle diyordu: “Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın. Hayır, onlar Rableri katında diridirler, rızıklandırılırlar. Sevinç içindedirler...” üç ayetin sonuna kadar. Bu beni öfkelendirdi ve kendi kendime, “Bu insanlar bizi müşrik sayıyorlar; kendilerinden öldürdüğümüz kimselerin şehit olduğunu düşünüyorlar” dedim. Sonra ona saldırdım; sol eline vuruyordum ve onu çabucak kestim. Yaklaştım ve, “Görünüşe göre şimdi ailene kavuşmayı isterdin” dedim. O da, “Ne kadar yanılıyorsun! Allah’a yemin olsun ki, elime karşılık bana sevap verilmese, biraz önce onun senin elin olmasını isterdim” dedi. Ben, “Niçin?” dedim. O da, “Allah bunun sorumluluğunu sana yüklesin ve ben de onun sevabının şerefine erişeyim diye” dedi. Bu beni daha da öfkelendirdi. Süvarilerimi ve piyadelerimi topladım, ona ve arkadaşlarına saldırdım. Ona kadar savaşa savaşa ulaştım; o da bana durmadan hamle ediyordu. Sonunda onu mızraklayıp öldürdüm. Sonra onun Iraklıların fakihlerinden biri olduğunu, çok oruç tuttuğunu, çok namaz kıldığını ve halka fetva verdiğini söylediler.

Ebû Mihnef – güvendiğim bir kimse – Humeyd b. Müslim ve Abdullah b. Gaziyye’ye göre: Abdullah b. Vâl’ın ölümünden sonra baktık; bir de ne görelim, Abdullah b. Hâzim onun yanında yere düşmüş. Biz onu Rifâa b. Şeddâd el-Becelî sandık. Kinâne’den el-Velîd b. Gudayn adlı bir adam, “Sancağını tut” dedi. O da, “Ben onu istemiyorum” diye cevap verdi. Ben ona, “Biz hepimiz Allah’a aidiz! Sana ne oldu?” dedim. O da, “Geri dönelim; belki Allah bizi tekrar onlar için kötü olacak bir günde bir araya getirir!” dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Avf b. el-Ahmer ona koştu ve şöyle dedi: “Bizi mahvettin! Allah’a yemin olsun, eğer vazgeçip geri dönersen onlar kesinlikle peşimize düşerler ve bir fersah bile gidemeden arkamızdan helâk oluruz. İçimizden biri kurtulsa bile bedeviler ve köylüler onu yakalayıp düşmana teslim ederler; o da esir olarak öldürülür. Allah aşkına bunu yapma! İşte güneş battı, gece bizi sardı. Şu atlarımız üzerinde onlarla bir süre savaşalım; çünkü şu anda biraz korumamız var. Ortalık karardığında gecenin ilk kısmında atlarımıza biner ve onlarla hızla uzaklaşırız. Böyle yaparız; sabah olunca da ağır ağır yol alırız. Her birimiz yanında bir yaralı alır, bir arkadaşını bekler; onlu ve yirmili gruplar halinde birlikte yol alır. Adamlar tuttukları yolu bilirler ve o yolda birbirlerini takip ederler. Ama senin dediğini yaparsak ne bir anne oğlunu bir daha görür, ne de bir adam nereye gittiğini, nerede düştüğünü ve nerede öldüğünü bilir. Yarın olmadan ya ölü ya da esir olmuş oluruz.” Rifâa b. Şeddâd, “Görüşün çok güzeldir!” dedi.

Sonra Kinânî’nin yanına gidip, “Onu sen mi tutacaksın, yoksa ben mi alayım?” dedi. Kinânî şöyle cevap verdi: “Ben senin istediğini istemiyorum. Ben Rabbime kavuşmak, kardeşlerime ulaşmak ve bu dünyayı ahiret için terk etmek istiyorum. Sen ise bu dünyanın gelip geçici şeylerini istiyor, hayatta kalmayı arzuluyor ve bu dünyadan ayrılmayı reddediyorsun. Gerçekten Allah’a yemin olsun, keşke doğru yola yöneltilseydin!” Sonra sancağı ona verdi ve ileri gitmek üzere ayrıldı. Fakat İbn el-Ahmer ona, “Kal ve bir süre bizimle savaş, kendini helâke bırakma, Allah sana rahmet etsin!” dedi. Böylece ona yalvarmayı sürdürdü, sonunda onu gitmemeye ikna etti.

Suriyeliler birbirlerine bağırmaya başladılar: “Allah onların helâkini gerçekleştirdi! Gece olmadan üzerlerine yürüyün ve işlerini bitirin!” Sonra güçlü bir kuvvet halinde ilerleyerek bize saldırmaya başladılar. Karşılarında yiğit kahramanlar vardı; aralarında değersiz biri de yoktu, gevşek davranan da. Suriyeliler onlara üstün geldiler ve akşam namazı vaktine kadar şiddetle savaştılar. Akşamdan önce Kinânî öldürüldü.

Abdullah b. Aziz el-Kindî, küçük oğlu Muhammed ile birlikte öne çıktı ve şöyle dedi: “Ey Suriyeliler, aranızda Kindeli biri var mı?” İçlerinden bazı adamlar öne çıkıp, “Evet, varız” dediler. O da, “İşte kabiledaşınızın oğlu. Onu Kûfe’deki kavminize gönderin. Ben Abdullah b. Aziz el-Kindî’yim” dedi. Onlar da ona, “Sen bizim baba tarafından kuzenimizsin ve bizim tarafımızdan sana eman vardır” dediler. Fakat o şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki, memleketlerimiz için bir nur, yeryüzü için bir kazık olan ve Allah’ın kendileriyle aziz kılındığı kardeşlerimin başına gelen helakten muaf tutulmayı istemiyorum.” Oğlu da babasının peşinden ağlamaya başladı. Abdullah ona, “Ey oğlum, Rabbime itaattan benim için daha sevgili bir şey olsaydı, o sensin” dedi. Oğlun babasının peşinden ağlayışını ve ıstırabını görünce, Suriyeli kabiledaşları ona ısrarla emanı kabul etmesini söylediler. Suriyeliler ona ve oğluna büyük bir şefkat gösterdiler; öyle ki kederlenip ağladılar. Sonra, kabiledaşlarının kendisine çıktığı kanattan uzaklaşıp gitti; akşam yaklaşırken düşman safına karşı çarpıştı ve öldürülünceye kadar savaştı.

Ebû Mihnef – Fudayl b. Hadîc – Müslim b. Zahr el-Havlânî’ye göre: Kureyb b. Yezîd el-Himyerî, akşam bastırırken, yanında sayıları yüz kadar, belki biraz daha az olan bir grupla, Belkâ sancağını taşıyarak yaya olarak onların üzerine çıktı. Akşam olunca Rifâa’nın ne yapmak istediğini konuşuyorlardı. el-Himyerî onlara hitap etti; etrafında Himyer ve Hemdân’dan adamlar toplanmıştı. Şöyle dedi: “Ey Allah’ın kulları, Rabbinize gidin! Allah’a yemin olsun ki, Allah’ın rızasının ve O’na tövbe ederek yönelmenin yerini bu dünyadan hiçbir şey tutmaz. Duydum ki içinizden bir grup geri dönmek, geldikleri yere ve dünyevî işlerine gitmek istiyor; dünya şeylerine güvenmişler ve günahlarına geri dönmüşler. Ben ise, Allah’a yemin olsun ki, kardeşlerimin vardığı yere varıncaya kadar bu düşmanlarımız karşısında arkamı dönmeyeceğim.” Onlar da ona cevap verip, “Biz de senin görüşündeyiz” dediler. O da sancağıyla ilerledi, düşmana yaklaşıncaya kadar yürüdü. İbn Zî’l-Kelâ‘, “Allah’a yemin olsun ki, bu bir Himyer veya Hemdân sancağı olmalı” dedi; yaklaşıp onlara sordu, onlar da söylediler. Bunun üzerine onlara, “Bizim tarafımızdan size eman vardır” dedi. Fakat onların önderi ona, “Bu dünyada bizde eman vardır; fakat biz, ahiret emânını istemek için çıktık” dedi. Sonra düşmanla savaştılar ve öldürüldüler.

Suhayr b. Huzeyfe b. Hilâl b. Mâlik el-Müzenî de Müzeyne’den otuz adamla birlikte yaya olarak çıktı. Onlara şöyle dedi: “Allah yolunda ölümden korkmayın; çünkü O sizinle buluşacaktır. Allah’a gelmek için arkanızda bıraktığınız dünya şeylerine geri dönmeyin; çünkü onlar sizin için kalıcı değildir. Arzuladığınız Allah’ın sevabından da yüz çevirmeyin; çünkü Allah katındaki sizin için bir nimettir.” Sonra ilerlediler ve öldürülünceye kadar savaştılar.

Akşam olunca ve Suriyeliler ordugâhlarına geri dönünce, Rifâa yaralanmış her adamı ve kendi başına bir işe yaramayacak kadar zarar görmüş her yaralıyı yokladı ve onu kendi grubuna teslim etti. Sonra halkı o gecenin tamamı boyunca yolda sevk etti. Sabah olunca et-Tuneynîr’e ulaştı. Orada Habur nehrini geçti ve köprüleri kesti; yoluna devam etti ve geldiği her köprüyü kesti. Ertesi gün el-Hüseyn b. Numeyr adam gönderip onların ayrıldığını öğrendi; fakat peşlerinden kimseyi göndermedi.

Rifâa halkı sevk etti, hızla ilerledi ve Ebü’l-Cüveyriyye el-Abdî’yi yetmiş atlı ile artçı olarak bıraktı ki koruma sağlasın. Yolda düştüğünü gördükleri her kimseyi kaldırıyor, düşen herhangi bir teçhizat veya eşyaya rastlarlarsa kimin olduğunu anlayıncaya kadar onu alıkoyuyordu. Eğer aranan veya ihtiyaç duyulan bir şey ise Rifâa’ya haber gönderiyor ve onu bilgilendiriyordu.

Bu şekilde ilerlemeye devam ettiler, sonunda Karkîsiyâ’ya açık arazi tarafından geldiler. Züfer onlara ilk seferde yaptığı gibi yiyecek ve yem gönderdi. Ayrıca hekimler de gönderdi ve, “Ne kadar isterseniz bizimle burada kalın; cömertlik ve bolluk bulacaksınız” dedi. Üç gün kaldılar. Sonra her biri dilediği kadar yiyecek ve yem hazırladı.

Sa‘d b. Huzeyfe b. el-Yemân ise yoluna devam edip Hît’e ulaştı. Orada bedeviler gelip ona İbn Surad’ın adamlarının başına gelenleri haber verdiler. Bunun üzerine geri döndü. Hânûtâ’da el-Müsennâ b. Muhribe el-Abdî ile karşılaştı ve ona haberi verdi. Rifâa’nın yaklaştığı haberi kendilerine ulaşıncaya kadar orada beklediler. O yere yaklaştığında onu karşılamaya çıktılar. Adamlar birbirlerini selamladılar ve birbirleri için ağladılar. Kardeşlerinin ölümünü birbirlerine anlattılar. Bir gün bir gece orada kaldılar. Sonra el-Medâinliler el-Medâin’e, Basralılar Basra’ya döndü; Kûfeliler ise Kûfe’ye doğru ilerlediler ve Muhtâr’ı hapiste buldular.

Hişâm – Ebû Mihnef’e göre: Abdurrahman b. Yezîd b. Câbir b. Edhem b. Muhriz el-Bâhilî bize anlattı ki, zafer haberini Abdülmelik b. Mervân’a o götürdü. Abdülmelik minbere çıktı, Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

Allah, Iraklıların önderleri arasında bozgunculuk ve fitne yayanı, sapıklığın başı olan Süleyman b. Surad’ı helâk etti. Ah! kılıçlar el-Müseyyeb b. Necebe’nin başını topaç gibi döndürdü. Ah! Allah onların önderleri arasında sapıp başkalarını da saptıran iki büyük başı daha öldürdü: Ezd’in kardeşi Abdullah b. Sa‘d ile Bekr b. Vâil’in kardeşi Abdullah b. Vâl’ı. Bunlardan sonra artık güç ve kuvvet sahibi hiç kimse kalmamıştır.

Hişâm – Ebû Mihnef’e göre: Bana anlatıldı ki Muhtâr yaklaşık iki hafta bekledi, sonra taraftarlarına şöyle dedi: “Bu savaşçı efendiniz için günleri sayın; ondan fazla ama bir aydan az. Sonra size şiddetli bir saldırının, keskin bir darbenin, çok öldürmenin ve taşlamanın yalan haberi gelecektir. Kim bunun tarafındaysa, ben de onun tarafındayım! Aldanmayın, ben onun tarafında olacağım!”

Ebû Mihnef – el-Hüseyn b. Yezîd – Ebân b. el-Velîd’e göre: Muhtâr hapisteyken, Aynü’l-Verde’den döndükten sonra Rifâa b. Şeddâd’a şöyle yazdı:

Şimdi, çıktıklarında Allah’ın sevabını büyük kıldığı ve geri döndüklerinde de Allah’ın kendilerinden razı olduğu topluluklara hoş geldiniz. Şu binanın Rabbine yemin olsun ki, sizden her birinin attığı adım ve yaptığı her hareket için Allah’ın vereceği mükâfat, bu dünya saltanatından daha büyüktür. Süleyman görevini yerine getirdi; Allah da onu aldı ve ruhunu peygamberlerin, salihlerin, şehitlerin ve doğru kişilerin ruhları arasına yerleştirdi. Fakat zafer sizin onunla kazanılacağınız efendiniz hiçbir zaman o değildi. Ben ise tayin edilmiş önderim, güvenilir kişiyim, ordunun komutanıyım, zorbalarla savaşanım, din düşmanlarından intikam alanım ve hayati yerleri güvenceye alanım. Hazırlanın, ayakta ve hazır durun, sevinin ve müjde alın! Sizi Allah’ın Kitabına ve Peygamberinin sünnetine, ailenin kanının intikamını almaya, zayıfları savunmaya ve Allah’ın hududunu çiğneyenlere karşı cihada çağırıyorum. Selam size!

Ebû Mihnef – Ebû Züheyr el-Absî’ye göre: Halk Muhtâr’ın bu işi hakkında konuşuyordu. Abdullah b. Yezîd ile İbrahim b. Muhammed bunu duydular. Askerlerle birlikte çıktılar, Muhtâr’ın yanına gittiler ve onu yakaladılar.

Ebû Mihnef – Süleyman b. Ebî Râşid – Humeyd b. Müslim’e göre: Geri dönmeye hazırlandığımızda, Abdullah b. Gaziyye düşmüşlerin başında durup şöyle dedi: “Allah size rahmet etsin! Siz doğru davrandınız ve çektiğiniz sıkıntıya sabrettiniz. Biz ise yalancı çıktık ve kaçtık.” Ertesi gün yola çıktığımızda, Abdullah b. Gaziyye yaklaşık yirmi adamla birlikte geri dönüp düşmanla karşılaşmak istiyordu. Rifâa, Abdullah b. Avf b. el-Ahmer ve ileri gelenlerden bir grup gidip onlara şöyle dediler: “Allah aşkına, kaçışımızı daha da perişan etmeyin ve bizi daha da zayıflatmayın! Sizin gibi sağlam iradeli adamlar aramızda kaldıkça hayır işlemeye devam edeceğiz.” Bu şekilde onlara yalvarıp durdular; sonunda onların fikirlerini değiştirdiler. Yalnız Müzeyne’den Ubeyde b. Süfyân adlı bir adam hariç. O onlarla birlikte bir süre yol aldı; sonra dikkatleri dağılınca geri döndü, Suriyelilerle karşılaştı, kılıcıyla onları tehdit edip onlara vurdu ve sonunda öldürüldü.

Ebû Mihnef – el-Hüseyn b. Yezîd el-Ezdî – Humeyd b. Müslim el-Ezdî’ye göre: Müzeyneli o adam benim dostumdu. Gidince Allah aşkına ona yalvardım; fakat o şöyle dedi: “Benden dünya ile ilgili bir şey istediğinde, onu sana vermemin üzerimde bir hak olduğunu kabul etmediğim hiçbir şey olmadı. Ama şimdi benden istediğin şeyle ben Allah’a yaklaşmak istiyorum.” Benden ayrıldı, düşmanla karşılaştı ve öldürüldü. Allah’a yemin olsun, düşmanla karşılaştığında başına ne geldiğini bana anlatacak birine rastlamayı çok istiyordum.

Mekke’de Abdülmelik b. Cüz‘ b. el-Hadricân el-Ezdî ile karşılaştım. Aramızda o güne dair bir konuşma geçti. Bana şöyle dedi: “Aynü’l-Verde günü, ordunun helâkinden sonra gördüğüm şeye hayret ettim. Bir adam gelip bana kılıcıyla saldırdı; biz de ona doğru yöneldik.” Adamın yanına vardığında onun yaralı olduğunu ve şöyle dediğini gördü:

Ben Allah’tanım ve Allah’a sığınırım;
Allah’ım, senin nimetini ilan ederim ve sevinirim!

“Biz ona, ‘Halkın kimlerdir?’ dedik. O da, ‘Âdemoğulları’ dedi. Biz, ‘Kim?’ dedik. O da, ‘Ben sizi tanımak istemem, sizin de beni tanımanızı istemem ey mukaddes haremi helâk edenler!’ dedi. Bunun üzerine Benî’l-Hıyâr’dan Ezdli Süleyman b. Amr b. Muhsin onunla çarpıştı. O sırada bizim adamlarımızın en yiğitlerindendi. Birbirlerini yordular. Sonra adamlar her taraftan onun üzerine çullandılar ve onu öldürdüler. Allah’a yemin olsun, ondan daha yiğit birini hiç görmedim.” Bana bunu anlattığında —ben de onun durumunu öğrenmeye çok istekliydim— gözlerim yaşardı. Bana, “Onunla aranızda akrabalık bağı mı vardı?” dedi. Ben de, “Hayır. O, Mudar’dan bir adamdı; bana dost ve kardeşti” dedim. O da bana, “Gözyaşların sürsün! Sapıklık peşinde öldürülmüş bir Mudar adamı için mi ağlıyorsun?” dedi. Ben de, “Hayır, Allah’a yemin olsun! O, sapıklık peşinde değil, Rabbinden gelen apaçık bir delil üzere ve ilahî hidayete uyarak öldürüldü” dedim. O da, “Allah seni de onun bulunduğu yere koysun!” dedi. Ben de, “Âmin! Ve Allah seni de el-Hüseyn b. Numeyr’i koyduğu yere koysun! Ve onun için ağlamanı sürdürsün!” dedim. Sonra ikimiz de kalktık.

Bu konuda söylenen şiirlerden biri de A‘şâ Hemdân’ın sözleridir. Bu, o dönemde söylenmiş gizli şiirlerden biridir:

Senin hayalin yaklaştı ey Ümmü Gâlib,
uzak bir sevgiliden sana selam veriliyor.

Sen hâlâ benim için bir keder sebebisin ve ben hâlâ
senden ayrılığın üzerime çullandırdığı bir tasa yüzünden yanıyorum.

Unutursam, sabahleyin dönüşünü asla unutmayacağım,
bize güzel ve hoş kızlarla birlikte gelişini.

İnce yapılı, beli dar, kalçası güzel, kalçası dolgun biri
bize göründü.

Zarif ve güzel, gençliği
bulutlar arasından gülen sabah güneşi gibi bir kız.

Bulutlar ve gölgeleri onu örttüğünde,
ondan yine de küçük bir parça görünür ve o görünen şeyi kıskanarak korur.

Bu tutku benim için bir özlem ve arzudur.
Onunla, yakın olmayan bir sevgiliyi sev.

Allah, gençliği ve onun hatırasını hor görmesin,
dolu göğüslü kadınlara olan güçlü sevgiyi de!

Tatlı sitemlerimiz artıyor,
tıpkı yakın sevgili için olan arzum ve bol gözyaşımın arttığı gibi.

Onları unutmazsam,
asil soydan gizli bir hazinenin kaybı acısını hatırlayacağım.

O, Allah’a içtenlikle yalvardı,
Allah korkusu da en güzel ödülleri kazandırır.

Bu dünyadan uzak durdu ve ona bulaşmadı,
aksine Yüce ve En Yüksek olan Allah’a tövbe ederek yöneldi.

Bu dünyayı terk etti ve, “Onu bir tarafa attım,
yaşadığım sürece de ona dönmeyeceğim” dedi.

İnsanların kaybını büyük saydığı,
elde etmek için bütün güçleriyle uğraştıkları şey benim umurumda değil.

Bu, onu işaretlenmiş yollara çıkardı,
İbn Ziyâd’a karşı, her şeyi bozguna uğratan birliklere önderlik ederek,

Takva ve anlayış sahibi bir toplulukla birlikte,
yiğitlikte etkin ve soyu asil biri olarak.

İbn Talha’yı kendi düşüncelerine bırakıp geçtiler,
kendilerine seslenen valiye de cevap vermediler.

Takva isteyenle birlikte yol aldılar,
geçmişte yaptıklarına tövbe eden bir başkasıyla beraber.

Aynü’l-Verde’de, üzerlerine çıkan orduyla karşılaştılar
ve onları keskin kılıçlarla boğazladılar.

Yemen yapımı kılıçlarla, yumruğu parçalayan darbelerle,
bazen de asil, iyi cins, uzun yapılı atlarla.

Suriye’den üzerlerine bir ordu geldi, sonra onun ardından
her taraftan, deniz dalgaları gibi ordular geldi.

İleri gelenleri yok edilinceye kadar dayanmayı sürdürdüler,
orada içlerinden ancak pek azı kurtuldu.

Sebat edenler yere düşmüş halde bırakıldı,
doğudan ve her yandan gelen rüzgâr onları çarpıp durdu.

Huzâalı reis mızrakla delindi,
sanki hiç savaşmamış ve harp etmemiş gibi.

Benî Şemh’ın reisi, kavminin yiğidi,
Şenûe’nin adamı, Teymli, birliklerin önderi,

Amr b. Bişr, el-Velîd, Hâlid,
Zeyd b. Bekr, el-Huleys b. Gâlib,

Ve Hemdân’dan, her koldan vuran biri;
sevap kazanmak isteyenlerin en asili, ileri atıldığında geri durmadı.

Her kabilenin reisi vuruldu,
şan ve şerefin delici zirvesindeki soylu kişi de.

Onlar bir darbeden başka hiçbir şeyi kabul etmediler;
öyle bir darbe ki indiğinde başı ikiye yarar,

ve mızrakların delici uçlarıyla bir saplama.

Saîd de, öldüğü gün, bütün gücüyle,
Dürne’nin atılan aslanından daha yiğitti.

Ey Irak ve halkı için en hayırlı ordu,
size kan döken tulumlardan içirildi.

Şampiyonlarımız ve savunucularımız,
savaş şiddetlendiğinde geri çekilmediler.

Eğer öldürüldülerse, bu ölümlerin en şereflisidir;
ve bir gün her genç de ölülerden biri olacaktır.

Onlar, Allah’ın hududunu çiğneyen bir topluluğa
teke sürüsü gibi öfkeyle atılmadan önce öldürülmediler.

Süleyman b. Surad ve onunla birlikte Aynü’l-Verde’de öldürülen Tevvâbîn, Rebîü’lâhir ayında öldürüldüler.

Bu yılda ayrıca Mervân b. el-Hakem, Suriyelilere kendisinden sonra sırasıyla iki oğlu Abdülmelik ve Abdülazîz’e biat etmelerini emretti ve ikisini veliaht tayin etti.
Mervân’ın İki Oğlu Abdülmelik ve Abdülazîz’i Veliaht Tayin Etmesi: Hişâm – Avâne’ye göre: Amr b. Saîd b. el-Âs el-Eşdak, Mus‘ab b. ez-Zübeyr’i mağlup ettikten sonra, onun kardeşi Abdullah onu Filistin’e gönderdiğinde, o geri dönerek Mervân’a dönmek istedi. O sırada Mervân, bütün Suriye ve Mısır üzerinde hâkimiyeti ele geçirmiş olarak Dımaşk’ta bulunuyordu. Amr’ın, yönetimin Mervân’dan sonra kendisine geçeceğini söylediğini ve Mervân’ın kendisine söz verdiğini iddia ettiğini işitti. Bunun üzerine Mervân, Hassân b. Mâlik b. Bahdal’ı çağırdı ve iki oğlu Abdülmelik ile Abdülazîz için, kendisinden sonra sırasıyla biat alınmasını istediğini söyledi ve ona Amr b. Saîd hakkında duyduklarını anlattı. Hassân, “Onu senin adına ben hallederim” dedi. Akşamleyin halk Mervân’ın önünde toplandığında, İbn Bahdal ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Bazı kimselerin kuruntular peşinde olduklarını duyduk. Kalkın ve Abdülmelik’e, ondan sonra da Abdülazîz’e biat edin!” Bunun üzerine halk ayağa kalktı ve son kişiye kadar biat etti.

Bu yılda ayrıca Mervân b. el-Hakem, Ramazan ayının başında (10 Nisan 685) Dımaşk’ta öldü.
Mervân’ın Ölümü: el-Hâris – İbn Sa‘d – Muhammed b. Ömer – Mûsâ b. Ya‘kûb – Ebû’l-Huveyriş’e göre: Muâviye b. Yezîd Ebû Leylâ’ya ölüm geldiğinde, kendisinden sonra halife olarak kimseyi tayin etmeyi reddetti. Hassân b. Bahdal, Muâviye b. Yezîd’den sonra idarenin onun kardeşi Hâlid b. Yezîd b. Muâviye’ye verilmesini istedi. Hâlid küçük yaştaydı ve Hassân b. Mâlik, onun babası Yezîd b. Muâviye’nin dayısıydı. Hassân, Mervân’a biat etti; fakat ondan sonra idarenin Hâlid b. Yezîd’e verilmesini istiyordu. Kendisi ve Suriyeliler Mervân’a biat ettiklerinde, Mervân’a şöyle denildi: “Hâlid’in annesiyle evlen (onun annesi Ebû Hâşim b. Utbe’nin kızı Ümmü Hâlid’di), böylece onun önemini azaltırsın ve hilafeti talep etmez.” Bunun üzerine onunla evlendi.

Bir gün Hâlid, yanında büyük bir topluluk bulunan Mervân’ın yanına girdi. İnsanların arasından yürüyordu. Mervân, “Allah’a yemin olsun ki, ondan daha ahmak birini tanımıyorum! Buraya gel, ey fahişenin oğlu!” dedi. Bunu, Suriyelilerin gözünde onu küçültmek için sert bir şekilde söyledi. Hâlid annesinin yanına dönüp olanı anlattı. Annesi ona, “Bunu açığa vurma. Gizli tut, ben onunla senin adına ilgilenirim” dedi. Mervân onun yanına geldi ve, “Hâlid benim hakkımda sana bir şey söyledi mi?” diye sordu. O da, “Hâlid senin hakkında bir şey mi söyleyecek! Hâlid sana karşı çok saygılıdır, senin hakkında bir şey söylemez” dedi ve Mervân ona inandı. Birkaç gün bekledi. Sonra Mervân onunla birlikteyken uyuduğu sırada onu yastıkla boğarak öldürdü.

Ebû Ca‘fer dedi ki: Mervân’ın ölümü Ramazan ayında (Nisan-Mayıs 685) Dımaşk’ta oldu. el-Vâkıdî’ye göre 63 yaşındaydı. Hişâm b. Muhammed el-Kelbî ise öldüğü gün 61 yaşında olduğunu söyledi. Ayrıca öldüğünde 71 yaşında olduğu da, 81 yaşında olduğu da söylenmiştir. Künyesi Ebû Abdülmelik’ti. O, Mervân b. el-Hakem b. Ebî’l-Âs b. Ümeyye b. Abdüşems’tir. Annesi, Ümeyye oğullarından Safvân b. Ümeyye’nin oğlu Algame’nin kızı Âmine idi. Halife olarak kendisine biat edildikten sonra 9 ay yaşadı; ayrıca 10 ay eksi 3 gün yaşadığı da söylenmiştir.

Ölümünden önce iki sefer göndermişti: bunlardan biri Medine’ye, Hubeyş b. Dulce el-Kaynî komutasında; diğeri Irak’a, Ubeydullah b. Ziyâd komutasında idi. Ubeydullah b. Ziyâd, Mervân’ın ölüm haberi kendisine ulaştığında el-Cezîre’ye kadar varmıştı. Kûfe halkından Tevvâbîn, Hüseyin’in kanının intikamını almak için ona karşı çıkmışlardı; onların başına gelenler daha önce anlatılmıştır. Allah dilerse, Ubeydullah’ın öldürülmesine kadar olan geri kalan bilgileri de aktaracağız.
Suriye Seferinin Medine’ye Karşı Başarısızlığı: Bu yılda ayrıca Hubeyş b. Dulce de öldürüldü. Hişâm – Avâne b. el-Hakem’den rivayet edildiğine göre: Hubeyş b. Dulce Medine’ye kadar ulaşmıştı. Orada Abdullah b. ez-Zübeyr tarafından, Abdurrahman b. Avf’ın yeğeni Câbir b. el-Esved b. Avf görevlendirilmişti. Câbir, Hubeyş’ten kaçtı. Bunun üzerine Ömer b. Abdullah b. Ebî Rabîa’nın kardeşi olan el-Hâris b. Abdullah b. Ebî Rabîa, Basra’dan Hubeyş b. Dulce’ye karşı savaşmak üzere bir ordu gönderdi. Abdullah b. ez-Zübeyr, el-Hâris’i Basra valisi yapmıştı. Ordunun komutanı el-Hantaf b. es-Sayf et-Temîmî idi.

Hubeyş b. Dulce onların geldiğini duyunca, Medine’den çıkıp onlara karşı gitmek üzere hareket etti. Abdullah b. ez-Zübeyr de, Basra’dan gelen ve kendisine yardım etmek üzere yola çıkan el-Hantaf kumandasındaki ordu gelinceye kadar Hubeyş’i takip etmesi için Abbâs b. Sehl b. Sa‘d el-Ensârî’yi Medine’ye vali tayin etti. Abbâs hızla onların peşine düştü ve er-Rabaze’de onlara yetişti. İbn Dulce’nin adamları ona, “Onları kendi hâllerine bırak, onlarla savaşmak için acele etme” diye tavsiyede bulundular. Fakat o, “Onların mugannad’ından yemeden durmayacağım” dedi (bununla şekerli savîk’i kastediyordu). Bilinmeyen bir adamın attığı okla öldürüldü.

O gün ayrıca el-Münzir b. Kays el-Cüzâmî ve Ebû Ucab —Ebû Süfyân’ın azatlısı— da öldürüldü. O gün onunla birlikte Yûsuf b. el-Hakem ve Haccâc b. Yûsuf da bulunuyordu; bu ikisi ancak aynı deve üzerinde kaçarak kurtulabildiler. Onlardan yaklaşık beş yüz kişi Medine’deki hapishane çadırında tutuklandı. Abbâs onlara, “Hükmümü kabul edin!” dedi. Onlar da bunu kabul ettiler ve o da onların başlarını kestirdi. Hubeyş’in ordusundan kaçanlar Suriye’ye döndüler.

Ahmed b. Züheyr – Ali b. Muhammed’e göre: er-Rabaze günü Hubeyş b. Dulce’yi öldüren kişi Yezîd b. Siyâh el-Usvârî idi. Ona bir ok atarak öldürdü. Medine’ye girdiklerinde Yezîd b. Siyâh gri bir kısrak üzerinde oturuyor ve beyaz elbiseler giyiyordu; fakat insanların ona sürdükleri şeyler ve üzerine döktükleri kokular sebebiyle, gördüğüm üzere, elbiseleri kısa sürede siyaha döndü.
Basra’da el-Cârîf Vebası: Ebû Ca‘fer dedi ki: Bu yılda ayrıca Basra’da el-Cârîf vebası olarak bilinen salgın ortaya çıktı. Bu salgında Basralıların çok büyük bir kısmı öldü.

Ömer b. Şebbe – Züheyr b. Harb – Vehb b. Cerîr’e göre: Babam, el-Murabb b. Zeyd’den naklen bana şunu anlattı: el-Cârîf vebası, Ubeydullah b. Ubeydullah b. Ma‘mer’in Basra üzerinde yönetici olduğu sırada ortaya çıktı. Bu vebada onun annesi de öldü ve cenazesini taşıyacak kimse bulunamadı. Bunun üzerine dört Acem kiralamak zorunda kaldılar. Onlar cenazeyi kabre taşıdılar; üstelik kendisi o sırada validir!

Bu yılda ayrıca Basra’da Hâricîlerin gücü arttı ve Nâfi‘ b. Ezrak öldürüldü.
Basra’nın Nâfi‘ b. el-Ezrak ve Hâricîler Tarafından Tehdidi: el-Muhallab b. Ebî Sufra’nın Onlara Karşı Zaferi

Ömer b. Şebbe – Züheyr b. Harb – Vehb b. Cerîr – babası – Muhammed b. Zübeyr’e göre: Ubeydullah b. Ubeydullah b. Ma‘mer, kardeşi Osman b. Ubeydullah’ı bir ordu ile Nâfi‘ b. el-Ezrak’a karşı gönderdi. Dulâb’da onlarla karşılaştı; orada Osman öldürüldü ve ordusu bozguna uğradı.

Ömer – Züheyr – Vehb – Muhammed b. Ebî Uyeyne – Sabra b. Nahf’a göre: İbn Ma‘mer Ubeydullah, kardeşi Osman’ı İbn el-Ezrak’a karşı gönderdi; fakat ordusu bozguna uğradı ve kendisi de öldürüldü.

Vehb’e göre: Babam bana anlattı ki Basralılar, Hârise b. Bedr kumandasında bir ordu gönderdiler. Hâricîlerle karşılaştığında adamlarına şöyle dedi:

Misafirine karnîb yedir ve bir dulâbdan su al,
sonra dilediğin yere git.

Ömer – Züheyr – Vehb – babası ve Muhammed b. Ebî Uyeyne – Muâviye b. Kurre’ye göre: Biz, İbn Ubeys ile birlikte savaşmaya gittik. Hâricîlerle savaşta karşılaştığımızda İbn el-Ezrak öldürüldü; el-Mâhûz’un iki veya üç oğlu da öldürüldü, İbn Ubeys de öldürüldü.

Ebû Ca‘fer dedi ki: Hişâm b. Muhammed ise İbn el-Ezrak ve el-Mâhûz’un oğulları hakkında, Ebû Mihnef’ten, o da Ebû’l-Muharrik er-Râsibî’den olmak üzere, Ömer b. Şebbe’nin Züheyr b. Harb’den Vehb b. Cerîr yoluyla aktardığı rivayetten farklı bir rivayet nakletmiştir.

Hişâm b. Muhammed’in rivayetine göre: Basralılar, Mes‘ûd b. Amr’ın öldürülmesinden doğan Ezd, Rebîa ve Temîm arasındaki çekişmeyle meşgul oldukları için Nâfi‘ b. el-Ezrak’ın gücü arttı ve taraftarları çoğaldı. Basra’ya doğru yürüdü; köprüye yaklaştığında Abdullah b. el-Hâris, Müslim b. Ubeys b. Kureyz b. Rebîa b. Habîb b. Abdüşems b. Abdümenâf’ı Basralılarla birlikte ona karşı gönderdi. O da Nâfi‘ b. el-Ezrak’la karşılaşmak üzere çıktı ve onu Basra’dan uzaklaştırmaya, bölgesine sokmamaya başladı. Sonunda Ahvaz taraflarında Dulâb denilen bir yere ulaştı.

Adamlar birbirleriyle karşılaşmak üzere hazırlandılar ve birbirlerine doğru yürüdüler. Müslim b. Ubeys sağ kanadın başına el-Haccâc b. Bâb el-Himyerî’yi, sol kanadın başına da Hârise b. Bedr et-Temîmî el-Gudânî’yi koydu. İbn Ezrak’ın sağ kanadında Âbide b. Hilâl el-Yeşkürî, sol kanadında ise ez-Zübeyr b. el-Mâhûz et-Temîmî vardı. Savaşta karşılaştılar ve çarpıştılar; adamlar o güne kadar görülmemiş bir şiddetle savaştılar. Basralıların kumandanı Müslim b. Ubeys ile Hâricîlerin başı Nâfi‘ b. el-Ezrak öldürüldü. Basralılar kumandayı el-Haccâc b. Bâb el-Himyerî’ye verdiler; Ezârika ise Abdullah b. el-Mâhûz’u başlarına getirdi.

Sonra yeniden daha şiddetli bir şekilde savaşa başladılar. Basralıların kumandanı el-Haccâc b. Bâb el-Himyerî öldürüldü; Ezârika’nın kumandanı Abdullah b. el-Mâhûz da öldürüldü. Basralılar Rebîa el-Acdem et-Temîmî’yi, Hâricîler ise Ubeydullah b. el-Mâhûz’u kumandan yaptılar. Yeniden savaşa başladılar ve akşama kadar sürdürdüler. İçlerinden bazıları bu karşılıklı düşmanlıktan usanmış, savaştan tiksinmiş, geri durmuş ve diğerlerinden el çekmişlerdi. Tam o sırada savaşa katılmamış büyük bir Hâricî birliği onlara katıldı. Abdülkays kesimine saldırdılar ve Basralılar yenildi. Basralıların kumandanı Rebîa el-Acdem savaştı ve öldürüldü. Hârise b. Bedr de Basralıların sancağını aldı. Adamları geri çekildikten sonra bir süre daha savaştı; adamların daha kararlı ve daha dayanıklı olanlarıyla onların artlarını korudu. Sonra adamlarla birlikte çekilip Ahvaz’da konakladı. Hâricî şairi bu olay hakkında şöyle dedi:

Ey açlık ve susuzluk duymayan kalp!
Ey Ümmü Hakîm’i seven kalbim!
Eğer o, Dulâb gününde benimle olsaydı,
alçak olmayan bir adamın savaşta mızrak savuruşunu görürdü.

Sabahleyin Bekr b. Vâil’in ölüleri suda yüzüyordu,
biz de atların başlarını Temîm’e çevirdik.

Kılıçlarımızın ilk yöneldiği topluluk Abdülkays idi,
Ezd’in şeyhleri de utanç içinde yüzerek kaçtı!

Basralılar bunu duyunca korktular ve dehşete kapıldılar. Kriz karşısında İbn ez-Zübeyr, el-Hâris b. Abdullah b. Ebî Rabîa el-Kureşî’yi gönderdi; o da gelip Abdullah b. el-Hâris’i görevden aldı. Hâricîler Basra’ya doğru ilerlediler. Basralılar bu kriz içindeyken, el-Muhallab b. Ebî Sufra, Abdullah b. ez-Zübeyr tarafından Horasan valiliğine tayin edilmiş olarak geldi. el-Ahnaf, el-Hâris b. Ebî Rabîa’ya ve genel olarak Basralılara, “Allah’a yemin olsun, bu iş için ancak el-Muhallab uygundur” dedi. Bunun üzerine ileri gelenler çıkıp onunla görüştüler ve Hâricîlere karşı savaşın başına geçmesini istediler. Fakat o, “Hayır, yapmam! Benim yanımda Emîrü’l-Mü’minîn tarafından verilmiş Horasan valiliği fermanı var; ben onun tayinini ve emrini asla bir kenara bırakmam” diye cevap verdi. İbn Ebî Rabîa onu çağırdı ve bu hususta onunla konuştu; o yine aynı şekilde cevap verdi. Bunun üzerine İbn Ebî Rabîa ile Basralılar, İbn ez-Zübeyr adına sahte bir mektup düzenlemekte anlaştılar:

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
Abdullah b. ez-Zübeyr’den el-Muhallab b. Ebî Sufra’ya, selam! Senden dolayı Allah’ın lütfunu umarak, O’ndan başka ilah olmayan Allah’a hamd ederim. Şimdi, el-Hâris b. Abdullah bana yazdı ki Ezârika’dan çıkan şu dinden ayrılanlar, çok sayıda ve birçok ileri geleni barındıran Müslüman ordusunu vurmuşlar ve Basra’ya doğru ilerlemişler. Ben seni Horasan’a göndermiş ve onun üzerine sana bir tayin yazısı yazmıştım; fakat bu Hâricîler meselesini bana haber verince, onlara karşı savaşın başına senin geçmene karar verdim. Uğurunun iyi olacağını ve ordugâh şehrinin halkı için bereket olacağını umuyorum. Bunun sevabı Horasan’a gitmekten daha büyüktür. Öyleyse doğru yol üzere onlara karşı çık; Allah’ın ve senin düşmanlarınla savaş; kendi haklarını ve ordugâh şehrinin halkının haklarını koru. Horasan da, idaremiz altındaki diğer memleketler de senden kaçmayacaktır, Allah dilerse. Allah’ın selamı ve rahmeti üzerine olsun!

Bu belge kendisine getirildiğinde ve o da okuyunca şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun, onlara karşı ancak şu şartlarla giderim: ele geçirdiğim şeyler bana verilecek, benimle çıkanları güçlendirmek için bana hazineden yeterli imkân sağlanacak ve halkın yiğitleri, önderleri ve asil kimseleri arasından dilediğimi seçebileceğim.” Basra halkının hepsi bunu ona kabul etti. Sonra o, “Bunun için bana beşler adına bir sözleşme yazın!” dedi. Malik b. Mismâ‘ ile Bekr b. Vâil’in ona uyan bir kısmı dışında bunu yaptılar. el-Muhallab bunu onlara karşı içinde tuttu. el-Ahnaf, Ubeydullah b. Ziyâd b. Zebyân ve Basra ileri gelenleri el-Muhallab’a, “Malik b. Mismâ‘ ile ona uyan arkadaşlarının sana katılmamasının ne önemi var? Basra halkının geri kalanı, bu hususta istediğini sana vermişken! Malik halkın çoğunluğuna karşı mı koyacak? Bunu yapabilir mi? Adam, kendi işini düşün, kararını ver ve düşmanına karşı çık” dediler.

el-Muhallab bunu yaptı ve beşlerin başına kumandanlar tayin etti. Bekr b. Vâil’in beşi üzerine Ubeydullah b. Ziyâd b. Zebyân’ı, Temîm’in beşi üzerine de el-Hâriş b. Hilâl es-Sa‘dî’yi getirdi. Hâricîler, Ubeydullah b. el-Mâhûz kumandasında küçük köprüye kadar ilerlediler. el-Muhallab, Basralıların ileri gelenleri, yiğitleri ve seçkinleriyle onlara karşı çıktı ve onları köprüden geri püskürttü. Basralıların onları ilk geri çevirdikleri yer burasıydı; bundan fazlasına ihtiyaç duymadan şehre girebilirlerdi. Onlar büyük köprüye çekildiler. Ardından el-Muhallab adamlarını hazırladı ve süvarileriyle piyadeleriyle onlara karşı yürüdü. Hâricîler, el-Muhallab’ın üzerlerindeki baskısını sürdürdüğünü ve mevzilerine kadar ulaştığını görünce bir menzil daha geriye çekildiler. O ise onları menzil menzil, konak konak geri itmeye devam etti; sonunda Ahvaz konaklarından Silla ve Sillabra denilen bir yere varıp orada durdular.

Hârise b. Bedr el-Gudânî, el-Muhallab’ın Ezârika’ya karşı savaşın başına getirildiğini duyunca yanında bulunan adamlarına şöyle dedi:

Misafirine karnîb yedir ve dulâbdan su al,
sonra dilediğin yere git; çünkü emir el-Muhallab’dır.

Yanında bulunanlar bunun üzerine Basra yönüne doğru yola çıktılar; fakat el-Hâris b. Abdullah b. Ebî Rabîa onları el-Muhallab’a yönlendirdi. el-Muhallab adamlarıyla birlikte konaklayınca çevresine hendek kazdı, gözcüler dikti, casuslar gönderdi ve nöbetçiler koydu. Ordusu savaş saflarında kalmaya devam etti; askerler sancaklarına ve beşlerine göre düzenlenmişti. Hendeğin girişlerini gözlemek üzere adamlar görevlendirilmişti. Hâricîler ne zaman geceleyin el-Muhallab’a baskın yapmak isteseler, işin önceden kararlaştırıldığını görüp geri çekiliyorlardı. Onlar, kendilerine karşı el-Muhallab’dan daha kararlı ve kalplerine ondan daha öfkeli biriyle hiç savaşmadılar.

Ebû Mihnef – Yusuf b. Yezîd – Abdullah b. Avf b. el-Ahmer’e göre: Hâricîlerden biri ona anlattı ki Hâricîler geceleyin Âbide b. Hilâl ile ez-Zübeyr b. el-Mâhûz’u iki büyük süvari birliğiyle el-Muhallab’ın ordugâhına gönderdiler. ez-Zübeyr sağ taraftan, Âbide ise sol taraftan geldi. “Allahu ekber!” diye savaş nidası attılar ve adamlara bağırdılar. Fakat askerleri düzen içinde, savaş saflarında, gözetim halinde ve hazır buldular; orduyu gafil avlayamadılar ve onlara karşı bir üstünlük sağlayamadılar. Geri dönmek için çekildiklerinde Ubeydullah b. Ziyâd b. Zebyân onlara seslenip şöyle dedi:

Bizi sapasağlam ve dimdik ayakta buldunuz,
ne hileyle açılmış ne de korkudan sarsılmış halde.

Asla! Bize bağırıldığında boyun eğmeyiz.
Ey cehennem halkı, ona çabuk gidin; çünkü sizin durağınız ve yurdunuz odur!

Onlar da cevap verip, “Ey kötü adam, cehennem senden ve senin gibilerden başkası için mi hazırlanmıştır? O, kâfirler için hazırlanmıştır ve sen de onlardansın!” dediler. Bunun üzerine o şöyle dedi: “Duyuyor musunuz? Eğer siz cennete girer ve Safvân ile Horasan’ın en uzak taşlık arazisi arasında, annesiyle, kızıyla ve kız kardeşiyle evlenen herhangi bir Mecusi kalıp da o da oraya girmeyecek olsaydı, sahip olduğum bütün köleleri azat ederdim!” Âbide ona şu cevabı verdi: “Sus, ey kötü adam! Sen ancak azgın zorbanın kölesi ve zalim kâfirin vezirisin.” İbn Zebyân da şöyle dedi: “Ey kötü adam, sen takvalı müminin düşmanı ve lanetli şeytanın vezirisin.” Adamlar İbn Zebyân’a, “Allah sana başarı verdi ey İbn Zebyân! Allah’a yemin olsun, sen o kötü adama yerinde cevap verdin ve doğruyu söyledin” dediler.

Ertesi sabah el-Muhallab adamları birlikleri ve beşleri halinde saf saf dizilmiş olarak çıkardı. Mevkileri şöyleydi: Ezd ve Temîm sağda, Bekr b. Vâil ile Abdülkays solda, Ehlü’l-Âliye ise ortada, ordunun merkezindeydi. Hâricîler de sağ kanatlarında Âbide b. Hilâl el-Yeşkürî, sol kanatlarında ise ez-Zübeyr b. el-Mâhûz olduğu halde çıktılar. Basralılardan daha iyi donanmışlardı; daha asil atları ve daha çok silahları vardı. Çünkü Kirman ile Ahvaz arasında kalan yerleri dolaşmış, her şeyi soyup süpürmüş ve tüketmişlerdi. Başlarını ağırlaştıran miğferler, arkalarında sürükledikleri zırhlar ve demir kancalarla kemerlerine bağladıkları uyluk zırhları giymiş olarak geldiler. Taraflar karşılaştı ve son derece şiddetli bir savaş yaptılar. Günün büyük kısmında birbirlerine dayandılar. Sonra Hâricîler topluca Basralıların üzerine, karşı konulamayacak şekilde yüklendiler. Basralılar paniğe kapıldılar ve bir annenin çocuğunu umursamadığı o kaçışla arka dönüp kaçtılar; tutsak alınmaktan korkarak kaçanlar Basra’ya kadar ulaştı.

el-Muhallab acele etti ve kaçanların tuttukları yollardan uzak bir yandaki yüksek bir yere geçip onların önüne çıktı. Sonra adamlara, “Bana, bana ey Allah’ın kulları!” diye seslendi. Kendi kavminden bir grup ve Uman’dan bir birlik ona yeniden katıldı. Onlara yaklaşık 3.000 kişi katıldı. Kendisine katılanları görünce onların beraberliğinden hoşnut oldu; Allah’a hamd ve sena etti, sonra şöyle dedi:

Şimdi nice kere olur ki Allah çokluğu kendi haline bırakır da onlar yenilirler; azlığa ise yardımını indirir ve onlar zafer kazanırlar. Canıma yemin olsun ki siz şimdi az değilsiniz. Sizin beraberliğinizden hoşnudum. Siz zorluklar karşısında azim ve sabır sahibi adamlarsınız; ordugâh şehrinizin gerçek savaşçıları sizsiniz. Kaçmış olanlardan hiçbirinin sizinle olmasını istemiyorum. Çünkü onlar aranızda olsalar, size ancak daha fazla karışıklık getirirler. Her birinizin on taş almasına karar verdim. Sonra bizimle birlikte onların ordugâhına doğru gidin. Çünkü onlar şu anda kendilerini güvende hissediyorlar ve süvarileri kardeşlerinizi aramaya gitmiş bulunuyor. Allah’a yemin olsun ki, ben onların süvarileri dönmeden önce sizin ordugâhlarını yağmalamış ve kumandanlarını öldürmüş olacağınızı umuyorum!

Onlar onun istediğini yaptılar. Sonra onlarla birlikte geri döndü. Allah’a yemin olsun ki Hâricîler, el-Muhallab Müslümanlarla birlikte onların ordugâhının kenarında üzerlerine saldırıncaya kadar hiçbir şey fark etmediler. Bunun üzerine Ubeydullah b. el-Mâhûz ve adamları tam teçhizatlı ve silahlı olarak onlara karşı ilerlediler. el-Muhallab’ın adamlarından her biri düşmandan birine yöneliyor ve elindeki taşı onun yüzüne nişan alıyordu ki onu sersemletsin; sonra mızrağıyla saplasın yahut kılıcıyla kessin. Çok uzun süre savaşmadan önce, Ubeydullah b. el-Mâhûz öldürülmüştü; Allah onun adamlarının önderlerini vurmuştu. el-Muhallab da düşmanın ordugâhını, içindeki her şeyle birlikte ele geçirmiş ve Ezârika’ya yıkıcı bir kıyım vermişti.

Basralıları takip etmeye gitmiş olanlar şimdi ordugâhlarına dönüyorlardı. Fakat el-Muhallab onları yakalayıp öldürmeleri için yola atlı ve yaya birlikler koymuştu. Onlar yenilmiş, öldürülmüş, savaşılmış ve mağlup edilmiş olarak geri çekildiler; Kirman’a ve İsfahan’ın eteklerine doğru gittiler. el-Muhallab ise Ahvaz’da kaldı. el-Salâtan el-Abdî o gün hakkında şöyle dedi:

Silla ve Sillabra’da nice gençlerin helâki oldu;
asil idiler ve yanağı rahat yüzü görmemiş boğazlanmışlardı.

Hâricîler geri çekilince, daha önce beş altı ayrı ateş başında bulunan adamlar, bozgun ve sayılarının azalması sebebiyle tek bir ateşin etrafında toplanır oldular; nihayet Bahreyn’den takviyeler gelinceye kadar böyle sürdü. Sonra Kirman ve İsfahan yönüne çekildiler. el-Muhallab ise Ahvaz’da kaldı ve Mus‘ab Basra’ya gelip el-Hâris b. Abdullah b. Ebî Rabîa’yı valilikten alana kadar orada kaldı.

el-Muhallab Ezârika’ya karşı zafer kazanınca şöyle yazdı:

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
Vali el-Hâris b. Abdullah’a, el-Muhallab b. Ebî Sufra’dan, selam! Senden yana O’nun lütfunu umarak, kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a hamd ederim. Şimdi, Emîrü’l-Mü’minîn’e zafer veren, haddi aşanları mağlup eden, azabını onların üzerine indiren, onları her şekilde boğazlayan ve bütünüyle sürüp çıkaran Allah’a hamdolsun. Valinin bilmesini isterim ki —Allah ona lütufta bulunsun— biz Ezârika ile Ahvaz bölgesinde Silla ve Sillabra denilen yerde karşılaştık. Onlara karşı yürüdük; sonra onlarla boğuştuk ve gün boyunca çok uzun süren son derece çetin bir savaş yaptık. Fakat sonra Ezârika’nın birlikleri toplanıp Müslümanların bazı gruplarına saldırılar yaptılar ve onları yendiler. Müslümanlar arasında bir karışıklık oldu; bunun gerçek bir kaçışa dönüşmesinden korktum. Bunu görünce yüksek bir yere çıktım ve üzerine çıktım. Sonra, “Bana! Özellikle kendi kavmim ve genel olarak Müslümanlar bana!” diye seslendim. Allah’ın rızasını arzu ederek kendilerini satmaya hazır birtakım topluluklar, din, metanet, zorluk karşısında sabır, doğruluk ve vefa sahibi adamlar bana yeniden katıldı. Onlarla birlikte düşmanın ordugâhına yöneldim. Orada onların adamlarının çoğu, keskin kılıçları ve etrafında fazilet ve sağlam irade sahibi adamların toplandığı kumandanları vardı. Bir süre ok atarak ve mızrak saplayarak savaştık. Sonra iki taraf kılıçlara başvurdu; onunla yapılan savaş, günün bir saati boyunca yaya halde göğüs göğüse sürdü. Sonra Allah müminlere yardımını indirdi ve kâfirlerin yüzlerini vurdu. Onların azgını düştü; onunla birlikte savunucularından ve maksat sahibi olanlarından birçoğu da düştü. Allah onları savaşta öldürdü. Sonra süvariyi onların kaçışının peşinden gönderdim; yolda, konak yerinde ve yerleşimde öldürüldüler. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. Allah’ın selamı üzerine olsun; Allah sana rahmet etsin!

el-Hâris b. Abdullah b. Ebî Rabîa bu mektubu alınca onu İbn ez-Zübeyr’e gönderdi; mektup Mekke halkına okunup duyuruldu. el-Hâris b. Ebî Rabîa da el-Muhallab’a şöyle yazdı: “Şimdi, Allah’ın sana verdiği yardımı ve Müslümanların zaferini andığın mektubunu aldım. Ey Ezd’in kardeşi, sana bu dünyanın izzet ve şerefini ve ahiretin sevap ve faziletlerini diliyorum. Selam sana olsun ve Allah sana rahmet etsin.” el-Muhallab onun mektubunu okuyunca güldü ve, “Beni ‘Ezd’in kardeşi’nden başka bir şey olarak mı tanıyacağını sandın? Mekke halkı bedeviden başka bir şey değildir” dedi.

Ebû Mihnef – Ebû’l-Muharrik er-Râsibî’ye göre: Ebû Alkame el-Yehmedî, Silla ve Sillabra gününde kimseden aşağı kalmayan bir şekilde savaştı ve Ezd’in gençlerine ve Yehmed’in delikanlılarına, “Kafataslarınızı bize günün bir saati için ödünç verin!” diye bağırmaya başladı. Onlardan bazıları hücum edip savaşıyor, sonra gülerek onun yanına dönüp, “Ey Ebû Alkame, tencereler ödünç verilmiştir!” diyorlardı. el-Muhallab zafer kazanıp da Ebû Alkame’nin metanetini öğrenince ona 100.000 dirhem verdi.

Söylenir ki Basralılar, el-Muhallab seçilmeden önce el-Ahnaf’tan Ezârika’ya karşı savaşmasını istemişlerdi. Fakat o, “Onlarla savaşmakta benden daha güçlü olacaktır” diyerek onlara el-Muhallab’ı tavsiye etti. Yine söylenir ki el-Muhallab, onlara karşı savaşma taleplerine cevap verdiğinde Basralılara şu şartı koştu: fethedeceği her toprak, üç yıl boyunca kendisine ve onunla savaşa çıkan kavminden veya başkalarından kimselere ait olacaktı; fakat kendisini terk edenlere ondan hiçbir şey verilmeyecekti. Basralılar bunu kabul ettiler ve onunla bu konuda bir sözleşme yazdılar. Meseleyi İbn ez-Zübeyr’e bildirmek üzere bir heyet gönderdiler; o da el-Muhallab lehine bu şartların tümünü onayladı ve yürürlüğe koydu. Olumlu cevap gelince el-Muhallab, oğlu Habîb’i 600 atlı ile, küçük köprünün arkasında 600 atlıyla konaklamış bulunan Amr el-Kanâ’ya karşı gönderdi. el-Muhallab küçük köprünün güvence altına alınmasını emretti. Habîb, Amr ve adamlarının köprüyü ele geçirmesine engel oldu; onlarla savaştı ve iki köprü arasındaki bölgeden onları çıkardı. Bozguna uğradılar ve Fırat bölgesini boşalttılar.

el-Muhallab, kendisiyle savaşmaya çıkan kabilesinden 12.000 adamla ve diğer adamlardan 70 kişiyle hazırlanıp yola çıktı ve büyük köprüde durdu. Amr el-Kanâ da 600 adamla karşısındaydı. el-Muhallab, oğlu el-Muğîre’yi atlı ve yaya birliklerle gönderdi. Yayalar oklarıyla onları bozguna uğrattı; atlılar da peşlerine düştü. el-Muhallab köprü hakkında emir verdi; köprü sağlamlaştırıldı ve kendisiyle adamları karşıya geçti. O sırada Amr el-Kanâ, el-Meftal’de bulunan İbn el-Mâhûz ve adamlarına katıldı. Haberi onlara bildirdi; onlar da çıkıp Ahvaz’dan sekiz fersah ötede konak kurdular. Yılın geri kalan kısmında el-Muhallab bulunduğu yerde kaldı; Dicle bölgelerinden vergiler topluyor ve adamlarına maaş veriyordu. Bunu duyduklarında Basra halkından takviyeler geldi. el-Muhallab onları divana kaydetti ve maaş verdi. Sonuçta sayıları 30.000’e yükseldi.

Ebû Ca‘fer dedi ki: Bu rivayet sahiplerinin haberlerine göre, Ezârika’nın bozguna uğratıldığı ve Basra ile Ahvaz çevresinden çıkıp İsfahan ve Kirman taraflarına gitmelerine sebep olan savaş 66 yılında oldu. Yine denilir ki Ahvaz’dan ayrıldıklarında sayıları 3.000 idi ve Silla ve Sillabra’da el-Muhallab ile aralarındaki savaşta onlardan 7.000 kişi öldürüldü.

Ebû Ca‘fer dedi ki: Bu yılda ayrıca Mervân b. el-Hakem, ölmeden önce, kendisi Mısır’a gitmeden evvel oğlu Muhammed’i el-Cezîre’ye gönderdi.
İbn ez-Zübeyr’in Kûfe ve Medine’deki Valileri Görevden Alması: Bu yılda Abdullah b. ez-Zübeyr, Abdullah b. Yezîd’i Kûfe valiliğinden azletti ve oraya Abdullah b. Mutî‘yi tayin etti. Medine’den de kardeşi Ubeyde b. ez-Zübeyr’i görevden aldı ve oranın yönetimini kardeşi Mus‘ab b. ez-Zübeyr’e verdi. el-Vâkıdî’nin rivayetine göre, kardeşi Ubeyde’yi görevden almasının sebebi, onun halka hitap edip şöyle demesiydi: “Beş yüz dirhem değerindeki bir dişi deve yüzünden bir kavme ne yapıldığını gördünüz.” Bu yüzden ona “dişi deveyi değer biçen” denildi. İbn ez-Zübeyr bunu duyunca, “Bu düpedüz yapmacık bir konuşmadır” dedi.

Bu yılda ayrıca Abdullah b. ez-Zübeyr, kutsal mabedi yeniden inşa etti ve Hicr’i onun içine kattı.
İbn ez-Zübeyr’in Kâbe’yi Yeniden İnşa Etmesi: İshak b. Ebî İsrâil – Abdülazîz b. Hâlid b. Rüstem es-San‘ânî Ebû Muhammed’e göre: Ziyâd b. Ciyâl bana anlattı ki, İbn ez-Zübeyr’in kuşatıldığı gün Mekke’deydi ve onun şöyle dediğini işitti: “Annem Esmâ bint Ebû Bekir bana anlattı ki Allah’ın elçisi, Âişe’ye şöyle demişti: ‘Eğer senin kavmin küfürden yeni çıkmış olmasaydı, Kâbe’yi İbrahim’in temelleri üzerine yeniden yapar ve Hicr’den bir kısmı Kâbe’ye katardım.’” Bunun üzerine İbn ez-Zübeyr bunu emretti; yapı kazıldı ve deve büyüklüğünde taşlar buldular. Bu taşlardan birini kaldırdıklarında parlak bir ışık parladı. Onu temelleri üzerine yeniden kurdular ve İbn ez-Zübeyr onu yeniden inşa etti; biri girilen, diğeri çıkılan iki kapı yaptı.

Ebû Ca‘fer dedi ki: Bu yılda Abdullah b. ez-Zübeyr hac emirliğini yaptı. Medine üzerinde kardeşi Mus‘ab b. ez-Zübeyr, yılın sonunda Kûfe üzerinde Abdullah b. Mutî‘, Basra üzerinde el-Hâris b. Abdullah b. Ebî Rabîa el-Mahzûmî —el-Kubâ‘ diye anılan— bulunuyordu; onun kadılığı Hişâm b. Hubeyra’ya verilmişti. Horasan üzerinde ise Abdullah b. Hâzim vardı.

Bu yılda ayrıca Horasan’da bulunan Benî Temîm’den olanlar Abdullah b. Hâzim’e karşı çıktılar ve aralarında savaş başladı.
Horasan’da Abdullah b. Hâzim Altında Kabile Savaşlarının Devamı: Sebebin, rivayet edildiğine göre, Horasan’daki Benî Temîm’den olanların, orada bulunan Rebîa’ya karşı ve Avs b. Sa‘lebe’ye karşı yapılan savaşta Abdullah b. Hâzim’e yardım etmeleri ve içlerinden birçoğunun öldürülmesi olduğu bildirilmektedir. İbn Hâzim, Avs b. Sa‘lebe’yi yenmiş ve Horasan bütünüyle ona boyun eğmişti. Bu gerçekleşip de kimse ona karşı çıkmayınca, İbn Hâzim Temîm’e sert davranmaya başladı. Herat’ı oğlu Muhammed’e vermiş, onu oraya vali tayin etmiş, Bukayr b. Vişâh’ı polis kuvvetlerinin başına getirmiş ve Şemmâs b. Dithâr el-Ufârîdî’yi ona bağlamıştı. Oğlu Muhammed’in annesi, Temîm’den Safiyye adında bir kadındı. İbn Hâzim Temîm’e sert davranınca, onlar Herat’taki oğlu Muhammed’in yanına gittiler. Fakat İbn Hâzim, Bukayr ve Şemmâs’a yazıp Temîm’in Herat’a girmesini engellemelerini emretti. Ancak Şemmâs b. Dithâr bunu reddetti; Herat’tan ayrıldı ve Temîm’e katıldı. Bukayr ise onların girmesini engelledi.

Ali b. Muhammed – Züheyr b. Huneyd – onun kabilesinin şeyhlerine göre: Bukayr b. Vişâh, Benî Temîm’in Herat’a girmesini engelleyince, onlar Herat bölgesinde kaldılar ve Şemmâs b. Dithâr da onlara katıldı. Bukayr, Şemmâs’a haber gönderip, “Size 30.000 dirhem vereceğim ve Temîm’den her bir adama da 1.000 dirhem vereceğim; yeter ki buradan gidin” dedi. Fakat onlar bunu kabul etmediler, şehre girdiler ve Muhammed b. Abdullah b. Hâzim’i öldürdüler.

Ali – Hasan b. Ruşeyd – Muhammed b. Aziz el-Kindî’ye göre: Muhammed b. Abdullah b. Hâzim, Benî Temîm’i şehre sokmayı engelledikten sonra Herat’ta ava çıkmıştı. Onlar pusu kurdular, onu yakaladılar ve zincire vurdular. Gece boyunca içki içtiler ve içlerinden biri her idrar yapmak istediğinde bunu Muhammed b. Hâzim’in üzerine yaptı. Şemmâs b. Dithâr onlara, “Madem bu noktaya kadar geldiniz, o hâlde onun kırbaçlayarak öldürdüğü iki arkadaşınızın karşılığı olarak neden onu öldürmüyorsunuz?” dedi. (Bundan kısa süre önce Muhammed b. Hâzim, Benî Temîm’den iki adamı yakalamış ve kırbaçlayarak öldürmüştü.) Bunun üzerine onu öldürdüler. Bize, onların şeyhlerinden birinden rivayet edildiğine göre —ki o Muhammed b. Hâzim’in öldürülmesine şahit olmuştu— Ceyhân b. Meşca‘a er-Rabbî onların onu öldürmesini engellemeye çalışmış ve kendisini onun üzerine atmıştı. Abdullah b. Hâzim bu yüzden ona minnettar kaldı ve Fartanâ günü öldürdükleri arasında onu öldürmedi. Âmir b. Ebî Ömer, Benî Temîm şeyhlerinin, öldürmeyi Malik b. Sa‘d’dan Acâle ve Kusayb adlı iki kişinin gerçekleştirdiğini söylediklerini işittiğini iddia etti. İbn Hâzim şöyle dedi: “Kusayb’ın kavmi için kazandığı ne kötü bir şeydir ve Acâle kavmi üzerine nasıl bir felaketi aceleye getirdi!”

Ali – Ebû’z-Zeyyel Züheyr b. Huneyd el-Adavî’ye göre: Benî Temîm, Muhammed b. Abdullah b. Hâzim’i öldürdükten sonra Merv’e döndüler. Bukayr b. Vişâh onları takip etti ve Utarid oğullarından Şumeyh adlı bir adamı yakalayıp öldürdü. Şemmâs ve arkadaşları Merv’e ulaştılar ve Benî Sa‘d’a, “Sizin intikamınızı aldık. Merv’de öldürülen Benî Cuşem’den olan adamınızın karşılığı olarak Muhammed b. Abdullah b. Hâzim’i öldürdük” dediler. Sonra İbn Hâzim ile savaşmak üzere anlaştılar ve başlarına Hâris b. Hilâl el-Kureyşî’yi getirdiler.

(Züheyr): Ebû’l-Fevâris bana Tufeyl b. Mirdâs’tan aktardı: Benî Temîm’in çoğu Abdullah b. Hâzim’e karşı savaşmak üzere birleşti.

(Züheyr b. Huneyd): Hâris’in yanında, her biri tek başına bir birlik sayılan, benzeri görülmemiş savaşçılar vardı. Bunlar arasında Şemmâs b. Dithâr, Bâhir b. Verkâ el-Sarîmî, Şu‘be b. Zâhir en-Nahşelî, Verd b. el-Falak el-Anberî, aralarında en iyi nişancılardan olan Haccâc b. Nâşib el-Adavî ve Âsım b. Habîb el-Adavî vardı. Hâris b. Hilâl, Abdullah b. Hâzim’e karşı iki yıl savaştı. Savaş ve düşmanlık uzayıp gidince yoruldular. Hâris çıkıp İbn Hâzim’e seslendi; o da çıktı. Hâris, “Aramızdaki savaş uzadı. Halkımın ve seninkilerin öldürülmesinin ne anlamı var? Benimle teke tek dövüşe çık; hangimiz diğerini öldürürse, toprak onun olsun” dedi. İbn Hâzim, “Baban hakkı için bana adil bir teklif sundun!” dedi. Onun karşısına çıktı ve iki aygır gibi çarpıştılar. Hiçbiri istediğini elde edemedi. Fakat İbn Hâzim bir an gaflete düştü; Hâris onun başına vurdu ve başının üst kısmıyla yüzüne çarptı. Hâris’in üzengi kayışları koptu ve kılıcını çekti. İbn Hâzim atının boynuna sarılarak adamlarının yanına döndü; Hâris’in baş darbesini almıştı. Ertesi gün iki taraf yeniden savaşa başladı ve birkaç gün daha devam etti. Sonra iki taraf yoruldu ve üç gruba ayrıldılar. Bâhir b. Verkâ bir grupla Ebreşehr’e gitti. Şemmâs b. Dithâr el-Ufârîdî başka bir bölgeye yöneldi (onun Sicistan’a gittiği de söylenir). Osman b. Bişr b. el-Muhtafiz Fartanâ’ya gidip oradaki bir kaleye yerleşti. Hâris ise Merv er-Rûd bölgesine gitti; İbn Hâzim onu takip etti. Onu, Kar’yetü’l-Melhame veya Kasrü’l-Melhame denilen bir yerleşimde yakaladı. Hâris b. Hilâl’in yanında, adamları onu terk etmiş olduğu için yalnızca on iki kişi vardı. Yıkık bir yerde bulunuyorlardı; yanlarında mızraklar ve kalkanlar dikmişti. İbn Hâzim ona ulaştı; Hâris arkadaşlarıyla birlikte ona karşı çıktı.

İbn Hâzim’in yanında çok cesur bir mevlası vardı. Hâris’e saldırıp vurdu; fakat Hâris karşılık vermedi. Benî Rabbah’tan bir adam Hâris’e, “Kölenin ne yaptığını görmüyor musun?” dedi. Hâris, “O çok iyi silahlanmış; kılıcım onun silahlarına karşı işe yaramaz. Bana ağır bir odun bulun” dedi. Adam ona bir hünnap ağacından ağır bir sopa kesti (başka bir rivayete göre kalede buldu) ve verdi. Bununla saldırdı ve İbn Hâzim’in mevlasına vurdu; adam ölümcül şekilde yaralandı.

Sonra İbn Hâzim’e yönelip, “Ben vilayeti sana bırakmışken benimle ne istiyorsun?” dedi. O, “Ama sen ona geri döneceksin” dedi. Hâris, “Dönmeyeceğim” dedi. Bunun üzerine aralarında şu şartla barış yaptılar: Hâris Horasan’ı ona bırakacak ve ona karşı yeniden savaşmayacaktı. İbn Hâzim de ona 40.000 dirhem verdi. Hâris kalenin kapısını ona açtı; İbn Hâzim içeri girdi, ona hediyeler verdi ve borçlarını ödemeyi üstlendi. Uzun süre konuştular. İbn Hâzim’in başına Hâris’in vurduğu darbe için sarılmış olan pamuklu bez düştü. Hâris kalktı, onu aldı ve tekrar başına sardı. İbn Hâzim ona, “Bugünkü dokunuşun, ey Ebû Kudâme, dünkü dokunuşundan daha yumuşak” dedi. O da, “Allah’tan ve senden özür diliyorum. Allah’a yemin olsun, üzengilerim kopmasaydı, kılıç azı dişlerini darmadağın ederdi!” dedi. İbn Hâzim güldü ve ondan ayrıldı. Bunun üzerine Temîm grubu dağıldı.

Temîm şairlerinden biri bu olay hakkında şöyle dedi:

Eğer Hâris gibi olsaydın, kararlı olurdun,
ve el-Millî kalesindeki savaşçıların en iyisi olurdun;
Sonra İbn Hâzim’e ağıtlarla içirirdin
ona uzun süre kötü düşünceler bırakacak bir kan kâsesini.

Bu savaşta, Züheyr b. Zuayb’ın kardeşi el-Eş‘as b. Züayb öldürüldü. Kardeşi Züheyr, onda hâlâ bir can kırıntısı varken, “Seni kim öldürdü?” diye sordu. O da, “Bilmiyorum. Açık renkli bir kısrak üzerinde bir adam beni mızrakladı” dedi. Bunun üzerine Züheyr, açık renkli kısrak üzerinde gördüğü her adama saldırdı. Kimini öldürdü, kimisi kaçtı. Ordu mensupları açık renkli kısraklardan kaçındı; onlar orduda sahipsiz kaldı, kimse onlara binmedi.

İbn Hâzim’e karşı savaş hakkında Hâris şöyle dedi:

Gece ve gündüz mızrak taşımak
sağ elimin kemiğini yerinden çıkardı.
İki yıldır gözlerim hiçbir konak yerinde kapanmadı,
ancak yumruğum bir taş üzerinde bana yastık oldu.
Zırhım demirdendir ve gece uyku getirdiğinde
örtüm, yetişkin bir aygırın eyeridir.
El-Muhtâr b. Ebî Ubeyd’in Kûfe’deki Devrimci Hareketi ve Şia’ya Çağrısı: Bu yılın olayları arasında, el-Muhtâr b. Ebî Ubeyd’in, el-Hüseyin b. Ali b. Ebî Tâlib’in kanının intikamını istemek üzere Kûfe’de ayaklanması ve İbn ez-Zübeyr’in valisi Abdullah b. Mutî‘ el-Adevî’yi şehirden çıkarması da vardı.

Hişâm b. Muhammed – Ebû Mihnef – Fudayl b. Hadîc – Âbide b. Amr ve Benî Hind’den İsmâil b. Kesîr’e göre: Süleyman b. Surad’ın taraftarları Kûfe’ye döndüklerinde, el-Muhtâr onlara şöyle yazdı:

Şimdi, Allah, zâlimlerden ayrılığınız ve O’nun helâl kılınanlarını çiğneyenlere karşı cihadınız karşılığında mükâfatınızı artırsın ve yükünüzü hafifletsin! Katıldığınız hiçbir harcama, izlediğiniz hiçbir zorlu yol ve attığınız hiçbir adım yoktur ki Allah bunun karşılığında size âhirette daha yüksek bir derece vermesin ve karşılık olarak, çokluklarından dolayı ancak Allah’ın sayabileceği nimetleri sizin için yazmış olmasın. Sevinin! Eğer ben size çıkıp gelseydim, Allah’ın izniyle doğudan batıya kadar her yerde düşmanlarınıza karşı kılıcımı çekerdim; Allah’ın izniyle onlardan bir yığın yapar ve onları teker teker ve ikişer ikişer öldürürdüm. Allah, kendisine yaklaşan ve doğru yola erenlerinizi kabul etsin; O’na isyan eden ve emirlerini reddedenleri ise uzaklaştırsın! Ey doğru yolda olanlar, size selam olsun!

Abdülkays’ın Benî Leys kolundan Sıddân b. Amr, bu mektubu takkesi astarına gizleyerek onlara getirdi. Mektubu Rifâa b. Şeddâd, el-Müsennâ b. Muharribe el-Abdî, Sa‘d b. Huzeyfe b. el-Yemân, Yezîd b. Enes, Ahmer b. Şumeyt el-Ahmesî, Abdullah b. Şeddâd el-Becelî ve Abdullah b. Kâmil’e ulaştırdı. Onlara okudu; onlar da cevap olarak İbn Kâmil’i el-Muhtâr’a gönderip şöyle demesini söylediler: “Mektubunu okuduk. Bizim tutumumuz seni memnun edecek şekildedir. Eğer bize gelip seni çıkarmamızı istersen bunu yaparız.” İbn Kâmil ona gitti, hapiste yanına girdi ve kendisine iletmekle görevlendirildiği şeyi bildirdi. el-Muhtâr, Şia’nın kendisine bağlılığından memnun oldu ve onlara, “Bunu yapmanızı istemem. Birkaç gün içinde çıkacağım” diye cevap verdi.

el-Muhtâr, Zerbiyye adlı köle çocuğunu Abdullah b. Ömer b. el-Hattâb’a gönderdi ve ona şöyle yazdı: “Ben haksız yere hapsedildim ve yetkililer benim hakkımda asılsız şüpheler besliyor. Benim adıma, Allah sana merhamet etsin, bu iki zalime nazik bir mektup yaz. Belki Allah senin iyiliğin, bereketin ve lütfun sayesinde beni onların elinden kurtarır. Selam sana!” Bunun üzerine Abdullah b. Ömer onlara şöyle yazdı: “Benimle el-Muhtâr b. Ebî Ubeyd arasındaki akrabalık bağlarını ve benim sizinle olan sevgimi biliyorsunuz. Sizden, aramızdaki bağlar adına, bu mektubumu okuduğunuzda onu serbest bırakmanızı rica ediyorum. Selam size!”

Abdullah b. Ömer’in mektubu Abdullah b. Yezîd ve İbrahim b. Muhammed b. Talha’ya ulaşınca, el-Muhtâr için kefil olacak kimseleri çağırdılar. Taraftarlarından pek çoğu geldi. Yezîd b. el-Hâris b. Yezîd b. Rüveym, Abdullah b. Yezîd’e, “Bunca kişiyi kefil olarak ne yapacaksın? Tanınmış on kişi kefil olsun, diğerlerini bırak” dedi. Böyle yaptılar.

Kefil olduktan sonra Abdullah b. Yezîd ve İbrahim b. Muhammed b. Talha onu çağırdılar ve kendisine, gizliyi ve açığı bilen, merhametli ve bağışlayıcı olan Allah adına yemin ettirdiler ki onlara karşı hiçbir kötülük düşünmeyecek ve onlar görevde kaldıkları sürece onlara karşı ayaklanmayacaktı. Eğer bunu yaparsa, Kâbe kapısında bin baş hayvan kurban edecek ve bütün kölelerini azat edecekti. Bu şartlar üzerine yemin etti, sonra ayrıldı ve evine gidip orada kaldı.

Ebû Mihnef – Yahyâ b. Ebî Îsâ – Humeyd b. Müslim’e göre: Daha sonra el-Muhtâr’ın şöyle dediğini duydum: “Allah onları kahretsin! Bu yeminleri yerine getireceğimi sanıyorlarsa ne kadar da aptallar! Allah adına ettiğim yemin konusunda; eğer bir yemin eder ve daha hayırlısını görürsem, yeminimi bozar ve daha hayırlısını yaparım, kefaretini de öderim. Onlara karşı ayaklanmam, bundan vazgeçmemden daha hayırlıdır ve yeminimin kefaretini veririm. Bin baş hayvan kurban etmek benim için tükürmekten daha kolaydır. Bin baş hayvanın masrafı mı beni korkutacak? Kölelerimi azat etmeye gelince; keşke bu işimde bana başarı sağlasa da bir daha hiç köle sahibi olmasam!”

el-Muhtâr hapisten çıkıp evine yerleştiğinde, Şiîler sık sık onu ziyaret ettiler, ona bağlılıkta birleştiler ve ondan razı oldular. Hapisteyken ona biat edenler beş kişiydi: es-Sâib b. Mâlik el-Eş‘arî, Yezîd b. Enes, Ahmer b. Şumeyl, Rifâa b. Şeddâd el-Fityânî ve Abdullah b. Şeddâd el-Cüşemî. Taraftarlarının sayısı artmaya ve gücü kuvvetlenmeye devam etti; ta ki İbn ez-Zübeyr, Abdullah b. Yezîd ve İbrahim b. Muhammed b. Talha’yı görevden alıp Abdullah b. Mutî‘’i Kûfe’ye gönderinceye kadar.

Ebû Mihnef – es-Sa‘kab b. Züheyr – Ömer b. Abdurrahman b. el-Hâris b. Hişâm’a göre: İbn ez-Zübeyr, Benî Adî b. Ka‘b’dan Abdullah b. Mutî‘ ile el-Hâris b. Abdullah b. Ebî Rabîa el-Mahzûmî’yi çağırdı. Abdullah b. Mutî‘’i Kûfe’ye, el-Hâris b. Abdullah b. Ebî Rabîa’yı ise Basra’ya gönderdi. Bu haber Bâhir b. Raysân el-Himyeri’ye ulaştı. Onlarla karşılaştı ve, “Ey ikiniz, bu gece ay el-Nalih’tedir, gitmeyin” dedi. İbn Ebî Rabîa onun sözünü dinledi, bir süre bekledi, sonra görevine gitti ve bir sıkıntı yaşamadı. Abdullah b. Mutî‘ ise, “Biz mızrak darbelerinden başka bir şey mi arıyoruz?” dedi. Ve Allah’a yemin olsun ki mızrak darbeleriyle karşılaştı ve yere serildi. Ömer b. Abdurrahman şöyle dedi: “Sözler talihle örtüşür.”

Ömer b. Abdurrahman b. el-Hâris b. Hişâm: Abdülmelik b. Mervân, İbn ez-Zübeyr’in topraklarına valiler gönderdiğini duydu ve Basra’ya kimi gönderdiğini sordu. “el-Hâris b. Abdullah b. Ebî Rabîa’yı gönderdi” dediler. Abdülmelik, “Avf vadisinde hür kimse yoktur; Avf’ı gönderdi ve oturdu” dedi. Sonra, “Kûfe’ye kimi gönderdi?” dedi. “Abdullah b. Mutî‘” dediler. Abdülmelik, “Çokça düşmüş ama cesur bir adam; kaçmaktan ne kadar da nefret eder!” dedi. Sonra, “Medine’ye kimi gönderdi?” diye sordu. “Kardeşi Mus‘ab b. ez-Zübeyr’i” dediler. “O kudurmuş bir aslandır; ailesinin gerçek adamıdır” dedi.

Hişâm – Ebû Mihnef’e göre: Abdullah b. Mutî‘, 65 yılı Ramazan ayında, ayın bitmesine beş gün kala bir Perşembe günü (4 Mayıs 685) Kûfe’ye geldi. Abdullah b. Yezîd’e, “İstersen benimle kal, sana değer veririm ve iyi davranırım. Ama Müminlerin emiri Abdullah b. ez-Zübeyr’e katılırsan, o ve onu kabul eden Müslümanlar sana minnettar olur” dedi. İbrahim b. Muhammed b. Talha’ya da, “Müminlerin emiri yanına git” dedi. İbrahim gitti ve Medine’ye ulaştı; ancak vergiyi tam olarak İbn ez-Zübeyr’e teslim etmedi ve “Bu sadece bir karışıklık ve fitne halidir” dedi. İbn ez-Zübeyr ona karşı bir işlem yapmadı.

İbn Mutî‘ Kûfe’de kalıp namaz ve vergiyi yönetmeye devam etti. İyâs b. Mudârib el-İclî’yi polis kuvvetlerinin başına gönderdi ve ona örnek bir şekilde davranmasını ve şüpheli her harekete karşı sert olmasını emretti.

Ebû Mihnef’e göre: O dönemde yaşayan ve Mus‘ab b. ez-Zübeyr’in öldürülmesine tanık olan Hasîra b. Abdullah b. el-Hâris b. Dureyd el-Ezdî bana şöyle anlattı: Abdullah b. Mutî‘’in geldiği gün mescitteydim. Minbere çıktı, Allah’a hamd ve sena etti ve şöyle dedi:

“Müminlerin emiri Abdullah b. ez-Zübeyr beni sizin garnizon şehrinize ve sınır bölgelerinize vali olarak gönderdi. Fethettiğiniz topraklardan elde ettiğiniz gelirleri size dağıtmamı ve sizin rızanız olmadan fazlasını sizden almamamı emretti; ayrıca Ömer b. el-Hattâb’ın ölümünden önceki düzenlemelerine ve Osman b. Affan’ın Müslümanlara yönelik uygulamasına uymamı istedi. Allah’tan korkun, doğru olun, ihtilafa düşmeyin ve cahillerin yardımına dayanmayın. Aksi halde kendinizi kınayın, beni değil! Allah’a yemin ederim ki isyankâr günahkâra sert davranacağım ve şüpheci alaycının eğriliğini düzelteceğim!”

es-Sâib b. Mâlik el-Eş‘arî ayağa kalktı ve şöyle dedi:

“İbn ez-Zübeyr’in, fetihlerden elde ettiğimiz gelirlerin fazlasını bizim iznimiz olmadan almaman yönündeki emrine gelince; biz senin huzurunda şahitlik ederiz ki bu fazlanın bizden alınmasına veya bizden başkalarıyla paylaşılmasına razı değiliz. Ayrıca aramızda, Ali b. Ebî Tâlib’in uygulamasından başka bir uygulamanın yürütülmesine razı değiliz; o bize bu topraklarda örnek bir yol göstermişti. Osman’ın uygulamasına ihtiyacımız yoktur; çünkü o keyfî ve zorlayıcıydı. Ömer’in uygulamasına da ihtiyacımız yoktur; her ne kadar Osman’dan daha az zararlı olsa da halk için bazı iyilikler sağlamıştı.”

Yezîd b. Enes şöyle dedi: “es-Sâib b. Mâlik doğru ve dürüst konuştu. Bizim görüşümüz de onunki gibidir.” Bunun üzerine İbn Mutî‘, “Sizin aranızda istediğiniz ve eğilim duyduğunuz şekilde hareket edeceğiz” dedi ve minberden indi.

Yezîd b. Enes el-Esedî şöyle dedi: “Ey Sâib, fazlamızın kaybına son verdin; Allah Müslümanları senden mahrum bırakmasın! Vallahi ben de kalkıp onun gibi konuşmak istedim; fakat Allah’ın onu reddetme işini bizden olmayan birine bırakmasını istemedim.”

İyâs b. Mudârib, İbn Mutî‘’e gidip şöyle dedi: “es-Sâib b. Mâlik, el-Muhtâr’ın taraftarlarının önde gelenlerindendir. Ben el-Muhtâr’a güvenmiyorum. Onu çağır, yanına gelsin; geldiğinde de halkın işleri düzelinceye kadar onu hapset. Bana gelen haberlere göre onun işi hazırlanmış ve neredeyse şehirde isyan etmiştir.” Bunun üzerine İbn Mutî‘, Zâide b. Kudâme ile Hemedan’dan Hüseyin b. Abdullah el-Bursumî’yi ona gönderdi. Yanına girdiler ve, “Valiye cevap ver!” dediler. O da elbiselerini istedi, bineğinin hazırlanmasını emretti ve onlarla gitmek için çokça hazırlık yaptı. Zâide b. Kudâme bunu görünce şu ayeti okudu: “Hani inkâr edenler seni tutuklamak, öldürmek veya sürmek için tuzak kuruyorlardı; onlar tuzak kurarlar, Allah da tuzak kurar. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.” el-Muhtâr bunu anladı, oturdu, elbiselerini çıkardı ve, “Üzerime bir örtü atın. Sanırım hastayım, şiddetle titriyorum” dedi. Sonra Abdüluzzâ b. Suhayl el-Ezdî’nin sözünü okudu:

“Bir topluluk kendilerine yapılan çağrıyı reddeder
ve bir felakete gitmezse, korkmazlar.”

“Siz ikiniz İbn Mutî‘e dönün ve ona benim içinde bulunduğum hali bildirin.” Zâide b. Kudâme ona, “Buna gelince, ben bunu yaparım. Sen ise, ey Hemedanlı kardeş, yanına vardığımızda benim için ondan af dile; bu senin için daha iyi olur” dedi.

Ebû Mihnef – İsmâil b. Nuaym el-Hemdânî – Hüseyin b. Abdullah’a göre: Kendi kendime, “Allah’a yemin ederim ki, eğer onu tatmin edecek bir açıklama yapmazsam, yarın başarı kazanıp beni öldürmeyeceğinden emin olamam” dedim. Bu yüzden Zâide’ye, “Evet, İbn Mutî‘den senin için af dileyeceğim ve ona arzu ettiğin şeyi söyleyeceğim” dedim. Sonra el-Muhtâr’ın yanından çıktık. Dışarıda, kapısında taraftarlarını ve evinin içinde de büyük bir kalabalığı bekler bulduk. İbn Mutî‘e doğru yürüdük ve Zâide b. Kudâme’ye şöyle dedim: “Gerçekten, o ayeti okuduğunda ne demek istediğini anladım; onunla ne kastettiğini de bildim. Bununla, elbiselerini giyip bineğini hazırladıktan sonra onun bizimle çıkmasını engellemek istediğini anladım. Şiir beytini okuduğunda da, senin ona anlatmak istediğini anladığını ve onun yanına gitmeyeceğini sana bildirmekten başka bir şey istemediğini anladım.” O ise bunlardan hiçbirini kastetmediğini inkâr etti. Ben de ona, “Yemin etme! Allah’a yemin olsun ki, senin veya onun hoşlanmayacağı hiçbir şeyi anlatmayacağım. Senin el-Muhtâr için kaygı duyduğunu ve bir adamın amcasının oğlu için duyduğu türden bir his taşıdığını biliyorum” dedim. Sonra İbn Mutî‘e geldik ve ona hastalığını ve şikâyet ettiği şeyi anlattık. O da bize ve söylediklerimize inandı.

el-Muhtâr taraftarlarını çağırttı ve Muharrem ayında Kûfe’de ayaklanmak niyetiyle onları çevresindeki evlerde toplamaya başladı. Şibâm’dan bir taraftarı olan büyük eşraftan Abdurrahman b. Şüreyh geldi ve Sa‘d b. Munkız es-Sevrî, Si‘r b. Ebî Si‘r el-Hanefî, el-Esved b. Cerâd el-Kindî ve Kudâme b. Mâlik el-Cüşemî ile karşılaştı. Si‘r el-Hanefî’nin evinde toplandılar. İbn Şüreyh Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

“Şimdi, el-Muhtâr ayaklanmak istiyor. Biz de ona biat ettik. Fakat İbn el-Hanefiyye’nin onu bize gönderip göndermediğini bilmiyoruz. Haydi İbn el-Hanefiyye’ye gidelim ve el-Muhtâr’ın bize ne ile geldiğini, bizi neye çağırdığını ona bildirelim. Eğer el-Muhtâr’a uymanın caiz olduğunu söylerse onu takip ederiz; fakat eğer ona katılmamızı yasaklarsa ondan uzak dururuz. Allah’a yemin olsun ki, dünya adına dinimizin selametinden hiçbir şeyi üstün tutmamalıyız.”

Onlar da, “Allah seni doğruya yöneltti. Doğru söyledin ve isabet ettin. İstersen bize öncülük et” dediler. Hepsi aynı gün yola çıkmak üzere anlaştılar ve öyle de yaptılar. Başlarında imam olarak Abdurrahman b. Şüreyh olduğu halde İbn el-Hanefiyye’nin yanına vardılar. Yanına geldiklerinde, İbn el-Hanefiyye onlara halkın durumunu sordu; onlar da halkın durumunu ve ne yaptıklarını anlattılar.

Ebû Mihnef – Halîfe b. Verkā – el-Esved b. Cerâd el-Kindî’ye göre: İbn el-Hanefiyye’ye, “Sana sormamız gereken bir şey var” dedik. O da, “Gizli bir şey mi, açık bir şey mi?” dedi. Biz, “Hayır, gizli bir şey” dedik. O da, “Öyleyse acele etmeyin” dedi. Biraz bekledik. Sonra bir kenara çekildi ve bizi çağırdı; biz de huzurunda durduk. İlk sözü Abdurrahman b. Şüreyh aldı. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

“Şimdi, siz öyle bir ailesiniz ki Allah sizi faziletle seçkin kıldı ve nübüvvetle onurlandırdı. Bu ümmet üzerinde önderlik hakkınızı tanımayı son derece önemli bir iş kıldı. Ancak aklı aldatılmış ve nasibi eksilmiş olanlar sizin hakkınızı bilmez. Hüseyin’in öldürülmesiyle çok ağır bir musibete uğradınız. Allah sizi bununla seçkin kıldı ve Müslümanları da bununla kuşattı. El-Muhtâr b. Ebî Ubeyd bize geldi ve senden gelmiş olduğunu iddia etti. Bizi Allah’ın kitabına, O’nun peygamberinin sünnetine, ailenin kanının intikamını almaya ve zayıfları korumaya çağırdı. Bu esaslar üzerine ona biat ettik. Sonra uygun gördük ki sana gelelim ve bize neye çağırdığını, bizi ne ile görevlendirdiğini bildirelim. Eğer bize ona uymamızı emredersen uyarız; ama ona katılmamızı yasaklarsan ondan uzak dururuz.”

Sonra hepimiz, arkadaşımızın konuştuğu gibi tek tek konuştuk. İbn el-Hanefiyye bizi dinledi. Biz sözümüzü bitirince Allah’a hamd ve sena etti, Peygamber’e dua etti, sonra şöyle dedi:

“Şimdi, Allah’ın bizi faziletle seçkin kıldığına dair söylediklerinize gelince; ‘Allah onu dilediğine verir. Çünkü Allah büyük lütuf sahibidir.’ Hamd Allah’a mahsustur! Hüseyin’in öldürülmesi sebebiyle uğradığımız musibet hakkında söylediklerinize gelince; bu, ilahî hikmetle takdir edilmişti, onun için önceden belirlenmiş büyük bir felaketti; Allah’ın ona verdiği bir şerefti. Bununla onunla birlikte olan bazı kimselerin âhiretteki dereceleri yükseltildi, başkaları ise alçaltıldı. ‘Allah’ın emri yerine getirilmiş ve Allah’ın emri takdir edilmiştir!’ Kanımızın intikamını almak için sizi çağırandan söz etmenize gelince; Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın bizi düşmanlarımıza karşı dilediği kullarından biri aracılığıyla desteklemesini isterim. Benim söyleyeceğim budur. Hem kendim hem sizin için Allah’tan bağışlanma dilerim.”

Oradan ayrıldık ve şöyle diyorduk: “Bize izin verdi. ‘Allah’ın bizi düşmanlarımıza karşı kullarından dilediği biriyle desteklemesini isterim’ dedi. Eğer hoş görmeseydi, ‘Bunu yapmayın!’ derdi.”

Geri döndük. Ayrıldığımızı ve düşüncelerimizi kendilerine haber verdiğimiz, bizimle aynı görüşü paylaşan kardeşlerimizden bir kısmı dönüşümüzü bekliyordu. el-Muhtâr bizim gidişimizi duymuştu ve bu onu endişelendirmişti; çünkü bizim ona, Şia’nın onu terk etmesine yol açacak bir emir getirmemizden korkuyordu. Biz dönmeden önce onları ayaklandırmak istemişti, ama bu onun için mümkün olmadı. Şöyle diyordu: “İçinizden bir kısmı sarsıldı, tereddüt etti ve umutsuzluğa düştü. İstediklerini elde ederlerse yaklaşırlar ve tövbe ederler; ama başarısız olurlar, korkarlar, engel olurlar ve dağıtılırlarsa mahvolur ve başarısız olurlar.”

Yaklaşık bir ay kadar sonra o grup develeri üzerinde geri döndü ve konak yerlerine gitmeden önce el-Muhtâr’ın yanına girdiler. O da onlara, “Geldiğiniz yerden ne haber var? Sınandınız ve tereddüt ettiniz” dedi. Onlar da, “Sana yardım etmemiz emredildi” diye cevap verdiler. Bunun üzerine el-Muhtâr, “Allah en büyüktür! Ben Ebû İshak’ım! Şia’yı önümde toplayın!” dedi. Yakında olanlar toplandı ve o şöyle dedi:

“Ey Şia topluluğu! Sizden bir grup, benim getirdiğim şeyin doğruluğunu öğrenmek istedi. Onlar hidayet imamına, makbul ve asil kişiye, Peygamber dışında Tashy ve Mashy’dan daha hayırlı olanın oğluna gittiler. Ona size ne ile geldiğimi sordular. O da onlara, benim onun veziri, yardımcısı, elçisi ve dostu olduğumu söyledi; sizi de, Allah’ın hükmünü çiğneyenlerle savaşmaya ve peygamberinizin ailesinden seçkinlerin kanının intikamını almaya çağıran kişiye uymanız ve itaat etmeniz için emretti.”

Bunun üzerine Abdurrahman b. Şüreyh ayağa kalktı, Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

“Şimdi ey Şia topluluğu! Biz bunu hem kendimiz için hem de bütün kardeşlerimiz için doğrulamak istedik. Ali’nin oğlu olan doğru yola ermişin yanına gittik ve bu savaşımızı ve el-Muhtâr’ın bizi çağırdığı şeyi ona sorduk. O da bize ona yardım etmemizi, desteklememizi ve bizi çağırdığı şeye icabet etmemizi emretti. Biz de içlerinden bütün şüphe, nefret ve tereddüdün çıkarıldığı hafif ruhlarla ve sevinçli kalplerle döndük. Aklımız düşmanlarımızla savaşmakta kesinleşti. Burada bulunanlarınız bulunmayanlarınıza bunu bildirsin! Hazırlanın ve tedbir alın!”

Oturdu. Biz de arka arkaya ayağa kalkıp aynı doğrultuda konuştuk. Böylece Şia el-Muhtâr’ın etrafında birleşti ve ona meyletti.

Ebû Mihnef – Numeyr b. Va‘le ve ed-Dahhâk b. Abdullah el-Meşrikī – Âmir eş-Şa‘bî’ye göre: Ben ve babam el-Muhtâr’a ilk cevap veren kimselerdendik.

Planları hazırlanıp ayaklanma vakti yaklaşınca Ahmer b. Şumeyt, Yezîd b. Enes, Abdullah b. Kâmil ve Abdullah b. Şeddâd ona şöyle dediler: “Kûfe’nin eşrafı sana karşı İbn Mutî‘’in yanında yer almaya karar vermiştir. Fakat eğer işimizin başına İbrahim b. el-Eşter’i getirirsek, Allah’ın izniyle düşmanlarımıza karşı daha güçlü olmayı ve bize karşı çıkanların zarar verememesini umabiliriz. O cesur bir gençtir; asil ve meşhur bir adamın oğludur; kabilesi de güçlü ve kalabalıktır.” el-Muhtâr onlara, “Ona gidin ve çağırın; ona, Hüseyin’in ve ailesinin kanının intikamını istemek hususunda bize emredileni söyleyin” dedi.

eş-Şa‘bî: Onun yanına gittiler; ben ve babam da onlarla birlikteydik. Onlar adına Yezîd b. Enes konuştu ve şöyle dedi: “Sana sunmak ve seni ona çağırmak istediğimiz bir iş için geldik. Eğer kabul edersen bu senin için faydalı olacaktır; reddedersen de, sana samimi öğüt getirmiş olduk ve bunu gizli tutmanı isteriz.” İbrahim b. el-Eşter onlara şöyle cevap verdi: “Benim gibi birini ne kendisine yöneltilen kötülük, ne aleyhine yapılan dedikodu, ne de idareciler nezdinde yaranmak için yapılan iftira kaygılandırır. Bunlar ancak değersiz ve önemsiz şeylerdir.” Yezîd dedi ki: “Seni çağırdığımız şey, Şia ileri gelenlerinin görüş birliğiyle kabul ettiği iştir: Allah’ın kitabına, peygamberinin sünnetine, ailenin kanının intikamını almaya, şeriatı çiğneyenlerle savaşmaya ve zayıfları savunmaya.”

Sonra Ahmer b. Şumeyl konuştu ve ona şöyle dedi: “Ben sana samimi bir öğüt veriyorum ve iyiliğini istiyorum. Efendi olan baban öldü; fakat sen Allah’ın hakkını korursan onun yerine geçecek kimse sensin. Seni bir işe çağırdık; bize cevap verirsen, babanın insanlar arasındaki mevkii sana döner ve ondan yok olup giden bir kısmını geri kazanırsın. Senin gibi biri için, en büyük hedefe ulaşmak adına küçük bir çaba yeterlidir. Temeller senin için zaten atılmıştır.” Ahmer delillerini kuvvetle ileri sürdü. Grubun hepsi İbn el-Eşter’e yaklaşarak onu kendi işlerine katılmaya çağırdı ve buna teşvik etti.

O da onlara şöyle dedi: “Beni çağırdığınız şeye, Hüseyin’in ve ailesinin kanının intikamını almaya cevap vermeye karar verdim; şu şartla ki işin başına beni geçirirsiniz.” Onlar ise, “Sen buna layıksın; fakat buna razı olmamızın yolu yoktur. Çünkü bu el-Muhtâr bize Mehdî tarafından gelmiştir; o onun elçisidir ve savaş emriyle görevlendirilmiştir. Biz de ona itaat etmekle emrolunduk” dediler. İbn el-Eşter sustu ve onlara cevap vermedi. Biz de oradan ayrılıp el-Muhtâr’a döndük ve İbn el-Eşter’in bize verdiği cevabı ona bildirdik.

Üç gün geçti. Sonra el-Muhtâr, taraftarlarının ileri gelenlerinden yaklaşık on kişiyi çağırdı. (eş-Şa‘bî, kendisiyle babasının da bunlar arasında olduğunu söyledi.) Bizimle birlikte yola çıktı; önümüzden gidiyor, bizi de Kûfe evleri arasından geçiriyordu. Nereye yöneldiğini bilmiyorduk. Nihayet İbrahim b. el-Eşter’in kapısında durdu. İçeri girmek için izin istedik, İbnü’l-Eşter de bize izin verdi. Önümüze minderler serildi, biz onlara oturduk; el-Muhtâr ise onun sedirine onunla birlikte oturdu.

El-Muhtâr dedi ki:

“Hamd Allah’a mahsustur. Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet ederim. Allah Muhammed’e rahmet etsin ve ona selamet versin. Şimdi, bu sana Mehdi’den, yani Müminlerin Emiri’nin oğlu ve vasinin oğlu Muhammed’den gelen bir mektuptur. O bugün yeryüzündeki insanların en hayırlısıdır; daha önce de Allah’ın peygamberleri ve elçileri dışında bütün yeryüzü halkının en hayırlısının oğludur. O senden bize yardım ve destek istemektedir. Bunu yaparsan bahtiyar olursun; yapmazsan bu mektup senin aleyhine bir delil olur ve Allah, Mehdi Muhammed’i ve dostlarını senin yardımına ihtiyaç duymadan yeterli kılar.”

Eş-Şa‘bî dedi ki: El-Muhtâr, evinden çıktığımızda mektubu bana vermişti. Sözünü bitirince bana, “Mektubu ona ver!” dedi; ben de verdim. İbnü’l-Eşter kandil istedi, mührü bozdu ve okudu. Mektupta şunlar yazılıydı:

“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

Mehdi Muhammed’den, Mâlik el-Eşter’in oğlu İbrahim’e. Selam sana! Senden önce, kendisinden başka ilah olmayan Allah’a hamd ederim. Şimdi, sana vezirimi, eminimi, seçkin adamımı gönderdim; kendim için ondan razıyım. Ona düşmanlarımla savaşmasını ve ailemin kanının intikamını almasını emrettim. Sen de onunla birlikte ayağa kalk; kabileni ve sana itaat edenleri de harekete geçir. Bana yardım eder, çağrıma karşılık verir ve vezirime destek olursan, bunun karşılığında benim katımda sevap elde edeceğin gibi Kûfe ile Şam ülkesinin en uç noktası arasında Allah’ın ahdi gereğince fethedeceğin bütün atların dizginleri, her akıncı birlik, her ordugâh şehri, her minber ve her sınır bölgesi de senin olacaktır. Bunu yaparsan Allah katında en yüksek şeref payını kazanırsın; ama reddedersen kendisinden asla kurtuluş isteyemeyeceğin bir helâkle karşılaşırsın. Selam sana!”

İbrahim mektubu okuyunca dedi ki: “İbnü’l-Hanefiyye bana yazmış; fakat ben ona daha önce ne zaman yazdıysam bana yalnız kendi adı ve baba adıyla yazardı.” El-Muhtâr ona, “O zaman öyleydi, şimdi ise şimdi,” dedi. İbrahim, “Bunun İbnü’l-Hanefiyye’den bana geldiğini kim biliyor?” diye sordu. El-Muhtâr, “Yezîd b. Enes, Ahmer b. Şumeyt, Abdullah b. Kâmil ve daha bir topluluk,” dedi. Onlar da, “Bu mektubun Muhammed b. el-Hanefiyye’nin sana yazdığı mektup olduğuna şehadet ederiz,” dediler.

Bunun üzerine İbrahim, sedirin ortasından çekildi ve el-Muhtâr’ı oraya oturttu. “Elini uzat da sana biat edeyim,” dedi. Sonra meyve getirtti, yedik; ardından ballı içecek getirtti, içtik. Daha sonra kalktık. İbnü’l-Eşter bizimle birlikte çıktı ve el-Muhtâr kendi evine girinceye kadar onunla birlikte bindi. Sonra İbrahim kendi evine döndüğünde elimi tuttu ve, “Ey Şa‘bî, benimle geri dön,” dedi.

Onunla birlikte geri döndüm. Evine girince bana, “Ey Şa‘bî, gördüm ki ne sen ne de baban diğerleriyle birlikte şahitlik etmediniz. Sence onlar doğru mu söylediler?” dedi. Ben de, “Onlar senin gördüğün gibi şahitlik ettiler. Onlar kurrânın ileri gelenleri, ordugâh şehrinin büyükleri ve Arapların yiğitleridir. Onlar gibi adamların doğru olandan başka bir şey söyleyeceklerini sanmam,” dedim. Bunu, içimde onların şahitliğinden şüphe duyduğum halde söyledim. Ancak ayaklanma hoşuma gidiyordu; halkın görüşünü paylaşıyor ve bu işin gerçekleşmesini istiyordum. Bu yüzden içimde olanı ona açıklamadım.

Sonra İbnü’l-Eşter bana, “Onların isimlerini benim için yaz; çünkü hepsini tanımıyorum,” dedi. Bir kâğıt ve mürekkep istedi ve şunu yazdı:

“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Şu hususta şahitlik edenler: es-Sâib b. Mâlik el-Eş‘arî, Yezîd b. Enes el-Esedî, Ahmer b. Şumeyt el-Ahmesî, Mâlik b. Amr en-Nehdî…” bütün isimleri tamamlayıncaya kadar yazdı. Sonra ekledi: “Bunlar, Muhammed b. Ali b. el-Hanefiyye’nin, İbrahim İbnü’l-Eşter’e el-Muhtâr’a yardım etmesini, Allah’ın hükmünü çiğneyenlerle savaşmasında ve ailenin kanının intikamını almasında ona destek olmasını isteyen bir mektup yazdığına şahitlik ettiler.” Ayrıca bu şahitliği destekleyenler olarak Şurahbîl b. Abd, Abdurrahman b. Abdullah en-Nehaî ve Âmir b. Şurahbîl eş-Şa‘bî de yazıldı.

Ben ona, “Bunu ne yapacaksın?” dedim. O, “Bırak kalsın,” dedi. Sonra kabilesini, kardeşlerini ve kendisine itaat edenleri çağırdı ve el-Muhtâr’ı sık sık ziyaret etmeye başladı.

Gün batımına yakın İbrahim İbnü’l-Eşter kalktı ve ezan okuttu. Sonra öne geçerek bize akşam namazını kıldırdı. Ardından güneş battıktan sonra bizimle birlikte dışarı çıktı. El-Muhtâr’a gidiyordu; biz de silahlarımızı taşıyarak onunla birlikte yürüdük. Fakat İyâs b. Mudarib, Abdullah b. Mutî‘e gidip, “El-Muhtâr bu gece veya yarın gece sana karşı çıkacak,” demişti. Bunun üzerine İyâs, şurta adamlarıyla dışarı çıktı; oğlu Râşid’i el-Künâse’ye gönderdi, kendisi de çarşıda şurta ile dolaşmaya başladı. Sonra İyâs b. Mudarib, İbn Mutî‘in yanına girip, “Oğlumu el-Künâse’ye gönderdim. Eğer sen de adamlarından birini Kûfe’deki her cebbâneye sadık adamlardan bir grupla gönderseydin, fesatçılar sana karşı çıkmaya cesaret edemezlerdi,” dedi.

İbn Mutî‘, Abdurrahman b. Saîd b. Kays’ı es-Sebî‘ cebbânesine gönderdi ve ona, “Kendi halkına karşı beni koru. Sana düşen taraftan bana ulaşılamaz. Seni gönderdiğim cebbânenin işlerini yönet. Orada hiçbir uygunsuzluk olmayacaktır. Onlar zayıf ve güçsüzdür,” dedi.

Ka‘b b. Ebî Ka‘b b. el-Haş‘amî’yi Bişr cebbânesine, Zühr b. Kays’ı Kinde cebbânesine, Şimr b. Zî’l-Cevşen’i Selîm cebbânesine, Abdurrahman b. Mihnef b. Süleym’i es-Saîdiyyîn cebbânesine ve Yezîd b. el-Hâris b. Ruveym’i Murâd cebbânesine gönderdi. Her birine kendi halkını gözetmesini, o taraftan kendisine yaklaşılmamasını ve gönderildiği bölgenin işlerini kontrol etmesini emretti. Ayrıca Şebes b. Rib‘î’yi de es-Sebahâ’ya gönderip, “İsyancıların seslerini duyduğunda onlara doğru yönel,” dedi.

Bu adamlar Pazartesi günü gidip o cebbâneleri tuttular. İbrahim İbnü’l-Eşter gün battıktan sonra konak yerinden çıktı; el-Muhtâr’a gitmek istiyordu. Cebbânelerin adamlarla dolduğunu ve şurta adamlarının çarşıyı ve valilik konağını kuşattığını duymuştu.

Salı gecesi, gün battıktan sonra İbrahim’le birlikte evinden çıktım. Amr b. Hureys’in evinin yanından geçtik. İbnü’l-Eşter ile birlikte yaklaşık yüz kişilik bir birliktik. Üzerimizde cebbelerle örtülmüş zırhlarımız ve omuzlarımızda kılıçlarımız vardı. Omuzlarımızdaki kılıçlardan başka silahımız yoktu ve zırhlarımızı cebbelerimizin altına gizlemiştik. Saîd b. Kays’ın evinin yanından geçip Üsâme’nin evine doğru ilerledikten sonra dedik ki: “Bizi Hâlid b. Urfuta’nın evine götür, sonra bizimle birlikte devam et, Becîle’ye geçelim ve onların evleri arasından yürüyelim; sonunda el-Muhtâr’ın evinden çıkalım.”

İbrahim yiğit ve atılgan bir gençti ve İbn Mutî‘in adamlarıyla karşılaşmaktan çekinmiyordu. Dedi ki: “Allah’a yemin ederim, Amr b. Hureys’in evinin yanından geçip çarşının ortasındaki valilik konağı tarafına gideceğim. Bununla düşmanımızı korkutacağım ve onları ne kadar önemsiz gördüğümüzü göstereceğim.” Habbar’ın evi tarafından Bâbü’l-Fîl yönüne doğru ilerledik. Sonra Amr b. Hureys’in evinin sol tarafına yöneldi. Orayı geçince İyâs b. Mudarib’i, silahlarını kuşanmış şurta adamlarıyla birlikte bulduk. Bize, “Siz kimsiniz, nesiniz?” dedi. İbrahim ona, “Ben İbrahim b. el-Eşter’im,” diye cevap verdi. İbn Mudarib, “Yanındaki bu topluluk nedir, ne istiyorsunuz? Allah’a yemin ederim ki siz fitne peşindesiniz. Her akşam bu yoldan geçtiğinizi duydum. Sizi valinin yanına götürmeden ve o sizin hakkınızda karar vermeden geçmenize izin vermeyeceğim,” dedi. İbrahim ise, “Lanetli! Çekil yolumuzdan!” dedi. O da, “Hayır! Allah’a yemin ederim ki çekilmeyeceğim,” diye karşılık verdi.

İyâs b. Mudarib’in yanında Hamdân’dan Ebû Katan adında bir adam vardı. Daha önce şurta içinde yetkili olmuştu; ona saygı duyar ve onu severlerdi. İbnü’l-Eşter’in de yakın adamlarından biriydi. İbrahim ona, “Ey Ebû Katan, bana yaklaş,” dedi. Ebû Katan elindeki uzun mızrakla yaklaştı; İbnü’l-Eşter’in kendisini aracı yapmak istediğini zannediyordu. Fakat İbrahim mızrağı ondan alarak, “Bu mızrak ne kadar uzunmuş!” dedi ve onunla İbn Mudarib’e saldırdı; boğazına saplayarak onu yere serdi. Adamlarından birine, “İn ve başını kes!” dedi. O da kesti. Bunun üzerine İbn Mudarib’in adamları dağıldı ve İbn Mutî‘e doğru kaçtılar.

Bunun üzerine İbn Mutî‘, İyâs b. Mudarib’in oğlu Râşid b. İyâs’ı babasının yerine şurta kumandanı tayin etti ve aynı gece Süveyd b. Abdurrahman el-Minkarî’yi el-Künâse’ye gönderdi.

İbrahim İbnü’l-Eşter, Çarşamba gecesi (yani Salı-Çarşamba gecesi) el-Muhtâr’ın yanına geldi ve onun huzuruna girdi. El-Muhtâr’a şöyle dedi: “Ayaklanmayı yarın geceye, yani Perşembe gecesine (Çarşamba-Perşembe gecesi) hazırlamıştık. Fakat bu gece başlamamızı zorunlu kılan bir durum ortaya çıktı.” El-Muhtâr, “Nedir o?” diye sordu. İbnü’l-Eşter dedi ki: “İyâs b. Mudarib yolda beni durdurdu, beni alıkoymak istediğini söyledi. Ama ben onu öldürdüm ve işte başı adamlarımın yanında kapıda.” El-Muhtâr, “Allah sana müjde verdi! Bu hayırlı bir işarettir ve Allah’ın izniyle fetihlerimizin ilki olacaktır,” dedi.

Sonra şöyle dedi: “Ey Saîd b. Munkız, kalk ve çalı yığınları arasında ateşler yak ve bunları Müslümanlara göster. Ey Abdullah b. Şeddâd, kalk ve ‘Ey Mansûr! Öldür!’ diye seslen. Ey Süfyân b. Leyl ve ey Kudâme b. Mâlik, kalkın ve ‘Hüseyin’in intikamı!’ diye haykırın.” Ardından, “Zırhımı ve silahlarımı getirin!” dedi. Getirildi ve silahlarını kuşanmaya başladı, şöyle diyerek:

“Ordu konak yerinde güzel bir kadın bilir ki,
yanakları parlak ve vücudu dolgun olan,
korku gününde ben cesur bir savaşçı olacağım!”

Bunun üzerine İbrahim İbnü’l-Eşter el-Muhtâr’a dedi ki: “İbn Mutî‘in cebbânelere yerleştirdiği kumandanlar, kardeşlerimizin bize katılmasını engelliyor ve onlara eziyet ediyorlar. Eğer ben yanımdaki adamlarla çıkıp kendi halkıma ulaşabilirsem, bana biat eden bütün halkım bana katılır. Sonra onlarla birlikte Kûfe’nin mahallelerinde dolaşır, parolamızı ilan ederim; ayaklanmamıza katılmak isteyenler bana katılır. Sana ulaşabilenler de sana gelir. Sen de sana ulaşanları yanındakilerle birlikte tutar, onları dağıtmazsan; ani bir saldırıya uğrarsan seni savunacak insanlar yanında olur. Ben de işimi bitirince süvari ve piyadelerle sana katılırım.”

El-Muhtâr dedi ki: “Öyleyse acele et ve sakın onların valisine karşı savaşmak için gitme. Kaçınabildiğin sürece kimseyle savaşma. Sana verdiğim talimatı unutma, ancak biri sana saldırırsa o başka.”

İbrahim b. el-Eşter, beraberindeki birlikle el-Muhtâr’ın yanından ayrıldı ve kendi halkına gitti. Ona biat edenlerin ve çağrısına uyanların çoğu ona katıldı. Sonra gece boyunca Kûfe’nin sokaklarında dolaştı. Düşman kumandanlarının bulunduğu sokaklardan uzak duruyor, İbn Mutî‘in cebbânelere ve yol ağızlarına yerleştirdiği grupların bulunduğu yerlere yöneliyordu. Nihayet Sekûn mescidine ulaştı.

Zühr b. Kays el-Cu‘fî’nin başsız ve kumandansız bazı süvarileri ona saldırdı. İbrahim İbnü’l-Eşter ve adamları onlarla şiddetle çarpıştı ve onları bozguna uğratarak Kinde cebbânesine kadar sürdü. İbrahim, “Kinde cebbânesindeki süvarilerin başında kim var?” diye sordu. Ona, “Zühr b. Kays,” denildi. Bunun üzerine, “Onlardan çekilelim,” dedi ve oradan uzaklaştılar.

Sonra ilerlemeye devam etti ve Useyr cebbânesine geldi. Orada bir süre durdu ve adamlarına savaş parolasıyla seslendi. Süveyd b. Abdurrahman el-Minkarî onların yerini duydu ve üzerlerine saldırıp İbn Mutî‘in gözüne girmeyi umdu. İbnü’l-Eşter onların geldiğini fark edince adamlarına, “Ey Allah’ın askerleri, inin! Siz Allah’ın yardımına bu kötülük yapanlardan daha layıksınız; onlar Peygamber’in ailesinin kanına bulaşmışlardır,” dedi. Onlar da indiler ve şiddetli bir çarpışma oldu. İbrahim onlara saldırdı ve onları oradan sürdü.

Süveyd’in adamları dağınık bir şekilde kaçtı, birbirlerini suçlayarak geri çekildiler. İçlerinden biri, “Bu iş planlıdır; bize gönderilen her grup yeniliyor,” dedi.

İbrahim onları el-Künâse’ye kadar sürdü. Adamları ona, “Onları takip et ve üzerlerine çöken korkudan faydalan,” dediler. Fakat İbrahim bunu reddetti ve şöyle dedi: “Biz efendimize gidelim ki Allah bizi onun yalnız kalmasına karşı bir güvenlik kılsın. Onun durumunu öğrenelim, o da bizim durumumuzu bilsin ve adamları güçlensin. Ayrıca ona saldırılmış olmasından da emin değilim.”

Bunun üzerine İbrahim ve adamları ilerledi ve Eş‘as mescidine geldi. Orada kısa süre durdu. Sonra el-Muhtâr’ın evine ulaştı. Orada seslerin yükseldiğini ve insanların çarpıştığını gördü. Şebes b. Rib‘î es-Sebahâ’dan gelmişti ve el-Muhtâr ona karşı Yezîd b. Enes’i görevlendirmişti. Haccâr b. Ebcer de gelmişti ve el-Muhtâr ona karşı Ahmer b. Şumeyt’i yerleştirmişti. İbrahim valilik sarayı yönünden geldiğinde savaş devam ediyordu. Haccâr ve adamları, İbrahim’in arkalarından geldiğini duyunca dağınık şekilde kaçtılar.

Kays b. Tahfe, Benî Nehd’den yaklaşık yüz kişiyle geldi ve el-Muhtâr’a katıldı. Şebes b. Rib‘î’ye saldırdılar. Yezîd b. Enes yolu açtı ve birleştiler. Bunun üzerine Şebes bulunduğu sokağı terk etti ve İbn Mutî‘e katıldı.

İbn Mutî‘e, “Meydan kumandanlarını çağır, bütün adamlarını topla ve bu topluluğun üzerine yürüyüp savaş. Güvendiğin birini gönder; onların hareketi güçlenmiştir, el-Muhtâr ayaklanmıştır ve iş ona verilmiştir,” dedi.

El-Muhtâr bu haberi alınca bir grup adamıyla birlikte çıktı ve Sebahâ’daki Zâide bahçesi yakınında Deyr Hind arkasında durdu.

Ebû Osman en-Nehdî, Şâkir kabilesine giderek onları çağırdı. Onlar Ka‘b b. Ebî Ka‘b’ın yakınlığından korktukları için evlerinde bekliyorlardı. Ka‘b, Bişr cebbânesindeydi. Onların çıktığını duyunca ortaya çıktı ve yolları kapattı.

Ebû Osman en-Nehdî, adamlarıyla birlikte gelerek şöyle seslendi: “Hüseyin’in intikamı! Ey Mansûr, öldür! Ey doğru yolda olanlar topluluğu! Muhammed ailesi tarafından yetkilendirilmiş olan ve onların veziri olan kişi ortaya çıktı ve Deyr Hind’de durdu. Beni size davetçi ve müjdeci olarak gönderdi. Ona katılın!”

Bunun üzerine evlerden çıktılar ve “Hüseyin’in intikamı!” diye bağırarak Ka‘b b. Ebî Ka‘b’a saldırdılar. O da yolu açtı ve onlar el-Muhtâr’a katıldılar.

Abdullah b. Ka‘d el-Haş‘amî de yaklaşık iki yüz kişiyle gelip el-Muhtâr’a katıldı. Ka‘b onları görünce kendi kabilesinden olduklarını anladı ve onlarla savaşmadı.

Gece ilerledikçe Şibâm kabilesi de çıktı ve Murâd cebbânesine gitmeye karar verdi. Abdurrahman b. Saîd b. Kays bunu duyunca onlara, “El-Muhtâr’a katılmak istiyorsanız es-Sebî‘ cebbânesinden geçmeyin,” diye haber gönderdi. Onlar da el-Muhtâr’a katıldılar.

On iki bin kişiden üç bin sekiz yüzü sabah olmadan ona katıldı. Sabah olunca hazırlıklarını tamamlamıştı.

Ebû Mihnef rivayet eder: Ben, Humeyd b. Müslim ve Nu‘mân b. Ebî el-Ca‘d, ayaklanma gecesi el-Muhtâr’a katılmak üzere çıktık. Onun evine geldik ve onunla birlikte ordusunun bulunduğu yere gittik. Vallahi sabah olmadan hazırlıklarını tamamladı. Sabah namazını henüz karanlıkken bize kıldırdı ve “en-Nâziât” ve “Abese” surelerini okudu. Onun kadar güzel okuyan bir imam duymadık.

İbn Mutî‘, cebbânelerdeki adamlara haber göndererek mescitte toplanmalarını emretti. Tellal, “Bu gece mescitte bulunmayan sorumlu tutulacaktır,” diye ilan etti. Herkes mescitte toplandı. Sonra İbn Mutî‘, Şebes b. Rib‘î’yi üç bin kişiyle, Râşid b. İyâs’ı da dört bin şurta askeriyle el-Muhtâr’a gönderdi.

Ebû Saîd es-Seykal der ki: El-Muhtâr sabah namazını kıldırıp dönünce Benî Süleym ile Berîd sokağı arasında sesler duyduk. El-Muhtâr, “Kim gidip bunların ne olduğunu öğrenir?” dedi. Ben, “Ben giderim,” dedim. Bana, “Kılıcını bırak ve onların arasına bir seyirci gibi gir, sonra bana haber getir,” dedi.

Ben de öyle yaptım. Yaklaşınca müezzinlerinin ezan okuduğunu gördüm. Daha yaklaştım ve Şebes b. Rib‘î’yi gördüm. Yanında Şeybân b. Hureys komutasında güçlü bir süvari birliği vardı; kendisi ise çok sayıda piyade ileydi. Namaz vakti gelince öne geçti ve “Zilzâl” ve “Âdiyât” surelerini okuyarak namaz kıldırdı. İçimden, “Allah sizi de sarsın!” dedim.

Bazıları ona, “Keşke daha uzun sureler okusaydın,” dedi. O ise, “Deylemliler avlunuza kadar gelmişken siz Bakara ve Âl-i İmrân mı okumamı istiyorsunuz?” diye karşılık verdi. Onlar üç bin kişiydi.

Ben hızla ilerleyip el-Muhtâr’a geri döndüm ve ona Şebes ve adamları hakkında haber verdim. Ona vardığım sırada, Benî Murâd yönünden dörtnala gelen Si‘r b. Ebî Si‘r el-Hanefî de benimle birlikte geldi. O, el-Muhtâr’a biat edenlerden biriydi; fakat ayaklanmanın başladığı gece muhafızlardan korktuğu için ona katılamamıştı. Sabah olunca atına binip geldi ve Murâd meydanından geçti; orada Râşid b. İyâs bulunuyordu. Ona, “Dur! Sen kimsin?” dediler; fakat o onları geride bırakarak el-Muhtâr’a ulaştı ve Râşid hakkında haber verdi; ben de Şebes hakkında haber verdim.

El-Muhtâr, İbrahim İbnü’l-Eşter’i Râşid b. İyâs’a karşı dokuz yüz kişiyle (başka bir rivayete göre altı yüz süvari ve altı yüz piyade ile) gönderdi. Ayrıca Nu‘aym b. Hubeyre’yi üç yüz süvari ve altı yüz piyade ile gönderdi. Onlara şöyle dedi: “Düşmanla karşılaşıncaya kadar ilerleyin. Karşılaştığınızda piyadelerin arasına inin, işi sıkı tutun ve yaya olarak saldırın. Kendinizi açıkta bırakmayın, çünkü onlar sizden fazladır. Ya zafer kazanın ya da öldürülünceye kadar bana dönmeyin.”

İbrahim, Râşid’e doğru yola çıktı. El-Muhtâr ise Yezîd b. Enes’i Şebes’in mescidi tarafına dokuz yüz kişiyle gönderdi. Nu‘aym b. Hubeyre de Şebes’e doğru ilerledi.

Ebû Saîd es-Seykal der ki: Ben, Nu‘aym b. Hubeyre ile birlikte Şebes’e karşı çıkanlardandım ve Si‘r b. Ebî Si‘r el-Hanefî de yanımdaydı. Onlarla karşılaşınca şiddetli bir saldırı yaptık. Nu‘aym süvarilerin başına Si‘r’i getirdi, kendisi piyadelerle ilerledi. Güneş doğuncaya kadar savaştık. Onları evlerine kadar sürdük. Bunun üzerine Şebes b. Rib‘î, “Ey kötülük ehli savaşçılar! Ne kötü savaşçılarsınız! Kölelerinizden mi kaçıyorsunuz?” diye bağırdı.

Bir grup onun etrafında toplandı ve bize karşı şiddetle savaştı. Biz dağıldık ve kaçtık. Nu‘aym b. Hubeyre sabırla direndi fakat öldürüldü. Si‘r onun yanında kaldı ve esir alındı. Ben de Hasan b. Mahduc’un mevlâsı Huleyd ile birlikte esir alındım.

Şebes, güzel ve iri yapılı olan Huleyd’e, “Sen kimsin?” diye sordu. O, “Hasan b. Mahduc’un mevlâsı Huleyd’im,” dedi. Şebes, “Ey balıkçı kadının oğlu! Balık satmayı bırakmışsın, seni azat edenin karşılığı olarak ona kılıç mı çekiyorsun! Başını kesin!” dedi ve Huleyd öldürüldü.

Sonra Si‘r’i gördü ve tanıdı. Ona, “Benî Hanîfe’den misin?” dedi. Si‘r, “Evet,” dedi. Şebes, “Yazık sana! Bu sapkın topluluğun peşine neden takıldın? Onu bırakın!” dedi.

Ben içimden, “Mevlâyı öldürdü ama Arap olanı bıraktı. Eğer benim de mevlâ olduğumu anlarsa beni de öldürür,” dedim. Onun huzuruna çıkarıldığımda, “Sen kimsin?” dedi. Ben, “Ben Benî Teym Allah’tanım,” dedim. “Arap mısın yoksa mevlâ mı?” dedi. “Arap’ım,” dedim. “İyi, iyi,” dedi ve beni serbest bıraktı.

Oradan ayrıldım, Hamrâ’ya ulaştım ve savaşta büyük gayret gösterdim. Sonra el-Muhtâr’a döndüm ve “Arkadaşlarıma gidip yardım edeceğim,” dedim. Si‘r de benden önce onlara ulaşmıştı.

Şebes’in süvarileri el-Muhtâr’a doğru ilerledi. Nu‘aym b. Hubeyre’nin öldürüldüğü haberi gelince el-Muhtâr’ın adamları büyük endişeye kapıldı. Ben el-Muhtâr’a yaklaşıp olanları anlattım, fakat o, “Sus, şimdi konuşma zamanı değil,” dedi.

Şebes gelip el-Muhtâr ve Yezîd b. Enes’i kuşattı. İbn Mutî‘, Yezîd b. Hâris b. Ruveym’i iki bin kişiyle gönderdi ve sokak girişlerini tuttular. El-Muhtâr süvarilerin başına Yezîd b. Enes’i getirdi, kendisi piyadelerle çıktı.

Şebes’in süvarileri bize iki kez saldırdı, fakat yerimizden kıpırdamadık. Yezîd b. Enes bize hitap ederek şöyle dedi:

“Ey topluluk! Peygamberinizin ailesine olan sevginiz yüzünden öldürüldünüz, elleriniz ayaklarınız kesildi, gözleriniz oyuldu, hurma ağaçlarına asıldınız. Buna rağmen evlerinizde oturup düşmanlarınıza boyun eğdiniz. Eğer bugün sizi yenerlerse size ne yapacaklarını düşünün! Vallahi gözlerinizi bile bırakmazlar, sabırla sizi öldürürler. Kadınlarınız, çocuklarınız ve mallarınız için ölümden daha kötü bir akıbet sizi bekler. Sizi kurtaracak olan ancak doğruluk, sabır ve düşmana karşı sert darbelerdir. Hazırlanın! Sancağımı iki kez salladığımda saldırın!”

Biz hazırlandık ve emrini bekledik.

İbrahim b. el-Eşter, Râşid b. İyâs’a yaklaştığında Murâd cebbânesinde ona ulaştı. Râşid’in dört bin adamı olduğunu görünce şaşırdı, fakat adamlarına, “Onların çokluğu sizi korkutmasın,” dedi. Sonra Huzeyme b. Nasr’a süvarilerle saldırmasını emretti. Kendisi piyadelerle ilerledi.

Şiddetli bir savaş oldu. Huzeyme, Râşid’i gördü, saldırdı ve onu öldürdü. “Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki Râşid’i öldürdüm!” diye bağırdı. Bunun üzerine Râşid’in adamları kaçtı.

Râşid’in öldürülmesinden sonra İbrahim ve adamları el-Muhtâr’a yöneldi. Müjdeyi bildirmek için bir haberci gönderildi. Bu haber gelince el-Muhtâr’ın adamları tekbir getirdi, İbn Mutî‘in adamlarının ise morali bozuldu.

İbn Mutî‘, Hasan b. Fâid’i iki bin kişiyle gönderdi. İbrahim’e saldırdılar. İbrahim, Huzeyme’yi süvarilerle öne sürdü, kendisi piyadelerle ilerledi. Çarpışma kısa sürdü ve düşman kaçtı.

Hasan b. Fâid geri çekilirken atı tökezledi ve düştü. Huzeyme ona, “Kaç!” dedi. Adamlar onu kuşattı. Bir süre savaştı. Huzeyme ona eman verdi. İbrahim gelince bunu onayladı ve Hasan serbest bırakıldı.

İbrahim ilerleyerek el-Muhtâr’a doğru gitti. Şebes hâlâ el-Muhtâr’ı kuşatmıştı. Yezîd b. Hâris, İbrahim’i engellemek için ilerledi. İbrahim bir birlik göndererek onu oyaladı ve kendisi Şebes’e yöneldi.

İbrahim yaklaştığında Şebes ve adamları geri çekilmeye başladı. İbrahim saldırdı, Yezîd b. Enes de saldırı emri verdi. Düşman bozuldu ve Kûfe evlerine çekildi.

Huzeyme, Yezîd b. Hâris’i de yenilgiye uğrattı. Okçular sokak başlarında durarak el-Muhtâr’ın adamlarının ilerlemesini engelledi. Sonunda İbn Mutî‘in adamları geri çekildi. Râşid’in öldürüldüğü haberi gelince morali tamamen bozuldu.

İbn Mutî‘, Amr b. el-Haccâc’ın teşvikiyle yeniden adamlarını toplamaya çalıştı ve halka hitap ederek onları savaşa çağırdı. Ancak el-Muhtâr ilerleyerek cebbâneleri kontrol altına aldı, sonra Müzeyne mahallelerine yöneldi. Orada konakladı. Adamlarına su getirildi, fakat kendisi içmedi.

Orası için, “Burası savaşmak için uygun bir yerdir,” dedi.

İbrahim b. el-Eşter, “Allah onları yenilgiye uğrattı ve kalplerine korku saldı. İlerle, seni koruyacak kimse kalmadı,” dedi.

El-Muhtâr, zayıf ve hasta olanları geride bıraktı, diğerlerine hazırlanma emri verdi ve Ebû Osman en-Nehdî’yi geride bıraktı. İbrahim önden ilerledi.

İbn Mutî‘, Amr b. el-Haccâc’ı iki bin kişiyle gönderdi. İbrahim onunla karşılaştı. El-Muhtâr, “Onu oyalayın ama durmayın,” dedi. Ardından Yezîd b. Enes’i de gönderdi. Kendisi de onların arkasından ilerledi.

İbrahim, Kûfe’ye doğru ilerledi. Şimr b. Zi’l-Cevşen iki bin kişiyle karşısına çıktı. El-Muhtâr, Saîd b. Munkız’ı ona karşı gönderdi.

İbrahim ilerlemeye devam etti ve Şebes’in mahallesine ulaştı. Orada İbn Mutî‘ büyük bir kuvvet toplamıştı. İbrahim adamlarına, “Atlardan inin, kılıçlarınızı çekin ve yaya olarak saldırın. Onların çokluğu sizi korkutmasın. Kılıçların sıcaklığını hissederlerse koyunların kurttan kaçtığı gibi kaçarlar,” dedi.

İbnü’l-Eşter’i ve adamlarını, atlarını birbirine yakın bağladıkları sırada gördüm. İbnü’l-Eşter cübbesinin eteğini tuttu, yukarı kaldırdı ve cübbesinin üzerine kuşanmış olduğu, bürde kumaşlarının kenarlarından yapılmış kırmızı bir kemerin içine sıkıştırdı. Zırhını cübbesinin altında gizlemişti. Sonra adamlarına, “Saldırın, anam babam size feda olsun!” dedi. Vallahi çok geçmeden onları bozdu; onlar da sokağın ağzında birbirlerini itip kakmaya ve üst üste yığılmaya başladılar. İbnü’l-Eşter, İbn Musâhik’e ulaştı, atının gemini tuttu ve ona karşı kılıcını kaldırdı. İbn Musâhik ona, “Ey İbnü’l-Eşter, seni Allah adına bağışlamaya çağırıyorum! Benden öç mü almak istiyorsun? Aramızda bir kin mi var?” dedi. Bunun üzerine İbnü’l-Eşter onu serbest bıraktı ve, “Bunu unutma!” dedi. Sonradan İbn Musâhik, İbnü’l-Eşter’e borçlu olduğu bu iyiliği unutmadı. Ardından düşmanı kovalayarak Künâse’ye kadar ilerlediler. Çarşıya ve mescide girdiler ve İbn Mutî‘i üç gün boyunca kuşatma altında tuttular.

Ebû Mihnef-el-Nadr b. Sâlih’e göre: İbn Mutî‘, kuşatma altında bulunduğu valilik konağında üç gün boyunca adamlarına yiyecek dağıttı. Yanında, halkın ileri gelenleri bulunuyordu; yalnız Amr b. Hureys yoktu. O evine çekildi ve kuşatmaya katılmayı gerekli görmedi. Sonra Amr şehirden ayrılıp dışarıda bir yere yerleşti.

El-Muhtâr gelip çarşının yanında konakladı. Konağın kuşatmasını İbrahim İbnü’l-Eşter’e, Yezîd b. Enes’e ve Ahmer b. Şümeyt’e bıraktı. İbnü’l-Eşter mescidin ve konağın kapısının tarafında bulunuyordu. Yezîd b. Enes, Benî Huzeyfe’nin evleri ve Dârü’r-Rûmiyyîn sokağı tarafında; Ahmer b. Şümeyt ise Umâre’nin evi ile Ebû Mûsâ’nın evi tarafında idi.

Kuşatma İbn Mutî‘ ve yanındakilere ağır gelince ileri gelenler ona görüşlerini söylediler. Şebes kalkıp şöyle dedi: “Allah valiyi korusun! Kendi durumunu da, yanında bulunanların durumunu da düşün. Vallahi bunların ne sana ne de kendilerine yetecek bir güçleri var.” İbn Mutî‘, “Hepiniz gelin ve bana görüşlerinizi söyleyin,” dedi. Şebes, “Bizce senden ve bizden eman istesen, sonra da çıkıp gitsen daha iyidir; kendini ve yanındakileri helâk etme,” dedi. İbn Mutî‘, “Vallahi Hicaz’ın tamamında ve Basra bölgesinde Müminlerin Emîri’nin otoritesi kabul edilirken ondan eman istemeye gönlüm razı olmuyor,” dedi. Şebes, “O halde fark edilmeden çık git ve Kûfe’de güvendiğin, danışabileceğin birinin evine sığın. Sen efendine kavuşuncaya kadar el-Muhtâr nerede olduğunu öğrenemez,” dedi.

İbn Mutî‘, Esmâ’ b. Hârice’ye, Abdurrahman b. Mihnef’e, Abdurrahman b. Saîd b. Kays’a ve Kûfelilerin ileri gelenlerine, “Şebes’in bana teklif ettiği bu görüş hakkında ne dersiniz?” diye sordu. Onlar da, “Bizim görüşümüz onun söylediğinden başkası değildir,” dediler. Bunun üzerine, “Öyleyse akşama kadar bekleyin,” dedi.

Ebû Mihnef-Ebû’l-Muğalles el-Leysî’ye göre: Abdullah b. Abdullah el-Leysî, akşam vakti konaktan el-Muhtâr’ın adamlarına bakıyor ve onlara sövüyordu. Mâlik b. Amr Ebû Nimrân en-Nehdî ona bir ok attı; ok boğazını sıyırdı, derisinden bir parça kesti. Adam sendeleyip düştü; sonra kalkıp toparlandı. Mâlik oku atınca, “Bunu Mâlik’ten al, kim böyle yaparsa!” dedi.

Ebû Mihnef-el-Nadr b. Sâlih-Hasan b. Fâid b. Bükeyr’e göre: Valilik konağında üçüncü günün akşamına vardığımızda İbn Mutî‘ bizi topladı, Allah’a lâyık olduğu şekilde hamd etti, Peygamber’e salât etti ve şöyle dedi:

“Ben sizden bunu yapanların kimler olduğunu biliyorum. Bunlar ancak içinizdeki aşağılık, cahil, değersiz ve bayağı kimselerdir; bir iki kişi hariç. İçinizdeki soylular ve değer sahipleri ise itaat etmekten ve samimi öğüt vermekten geri durmamışlardır. Ben bunu efendime bildireceğim ve Allah işi üzerine alıncaya kadar onun düşmanlarına karşı gösterdiğiniz itaati ve çabayı ona haber vereceğim. Bana sunduğunuz görüşü de biliyorsunuz. Bence şimdi çıkıp gitmeliyim.”

Şebes ona, “Allah seni vali olarak hayırla mükâfatlandırsın! Bizim mallarımıza el uzatmadın, ileri gelenlerimize cömert davrandın, efendine iyi öğüt verdin ve görevini yerine getirdin. Vallahi bize izin vermeseydin senden asla ayrılmazdık,” dedi. O da, “Allah sizi hayırla mükâfatlandırsın! Herkes dilediği yola gitsin,” dedi. Sonra Rûmiyyîn yolu tarafından çıkıp Ebû Mûsâ’nın evine ulaştı. Konağı boşalttı. Adamları kapıyı açıp, “Ey İbnü’l-Eşter, bize eman var mı?” dediler. O da, “Size eman verilmiştir,” dedi. Bunun üzerine dışarı çıkıp el-Muhtâr’a biat ettiler.

Ebû Mihnef-Mûsâ b. Âmir el-Adavî’ye göre: El-Muhtâr konaklamış olduğu valilik konağına girdi ve orada geceyi geçirdi. Ertesi sabah halkın ileri gelenleri mescidde ve konağın kapısında idi. El-Muhtâr çıkıp minbere çıktı. Allah’a hamd etti ve şöyle dedi:

“Hamd, dostuna yardım, düşmanına zarar vermeyi vaat eden Allah’a mahsustur. Bunu kıyamete kadar yerine getirilecek bir vaat, gerçekleşecek bir hüküm kılmıştır. İftira uyduran ise hüsrana uğramıştır. Ey insanlar! Bizim için bir sancak dikildi ve önümüze bir hedef konuldu. Sancak hakkında bize, ‘Onu yükselt ve indirme!’ denildi; hedef hakkında da, ‘Onu takip et ve terk etme!’ denildi. Çağıranın çağrısını, ezberleyenin sözünü ve o büyük felâkette öldürülenler için feryat eden kadınları ve erkekleri işittik. Zulmeden, yüz çeviren, Allah’a isyan eden, yalan söyleyen ve yüzünü dönen kahrolsun! Ey insanlar! Gelin ve doğru yola ileten bir biatla biat edin. Semaları kubbe gibi yükselten, yeryüzünü geniş yollarla döşeyen Allah’a yemin ederim ki, Ali b. Ebû Tâlib’e ve Âl-i Ali’ye yapılan biatten sonra, bundan daha doğru bir biat yapmış olmazsınız.”

Sonra içeri girdi. Biz ve ileri gelenler de içeri girdik ve elini tutup biat ettik. Halk ona koşarak geldi ve ona biat etti. O da şöyle diyordu: “Bana, Allah’ın Kitabı ve Peygamber’inin sünneti üzere, Ehl-i Beyt’in kanının intikamını almak, Allah’ın haramlarını çiğneyenlere karşı cihad etmek, zayıfları korumak, bizimle savaşanlarla savaşmak ve bizden barış isteyenlerle barış yapmak üzere biat ediyorsunuz. Bize verdiğiniz bu biati ne biz sizi ondan çözeriz ne de sizden onu bozmanızı isteriz.” Her biri “Evet,” dedikçe ondan biat aldı.

Sanki şimdi görür gibiyim; Münzir b. Hassân b. Kırâr gelip ona selâm verdi, otorite sahibi olarak onu kabul etti, sonra da ona biat edip ayrıldı. Fakat konaktan çıkınca, maksabenin yanında bekleyen Saîd b. Munkız es-Sevrî ile bir grup Şiî’nin yanına yaklaştı. Onu görünce aralarından ahmaklardan biri, “Vallahi bu, zorbaların önderlerinden biridir!” dedi. Hemen ona ve oğlu Hayyân b. el-Münzir’e saldırıp ikisini de öldürdüler. Saîd b. Munkız onlara, “Durun! Komutanınızın onun hakkında ne düşündüğünü görelim!” diye bağırdı. El-Muhtâr bunu duyunca öyle öfkelendi ki yüzünden belli oluyordu. Bunun ardından halkın ve ileri gelenlerin gönlünü kazanmaya, onların umutlarını diri tutmaya ve gücü yettiği kadar düzgün bir siyaset izlemeye başladı.

İbn Kâmil ona gelip, “İbn Mutî‘in Ebû Mûsâ’nın evinde olduğunu biliyor musun?” dedi. El-Muhtâr ona cevap vermedi. İbn Kâmil bunu üç kez tekrarladı, yine cevap vermedi. Sonra tekrar etti; yine cevap vermeyince İbn Kâmil bunun hoşuna gitmeyen bir haber olduğunu düşündü; çünkü daha önce İbn Mutî‘, el-Muhtâr’ın dostu idi. Akşam olunca el-Muhtâr, İbn Mutî‘e yüz bin dirhem gönderdi ve şöyle dedi: “Bunu hazırlık yapmak ve gitmek için kullan. Nerede olduğunu öğrendim. Gitmene engel olan tek şeyin, seni yola koyacak kadar malının olmaması olduğunu düşünüyorum.”

El-Muhtâr, Kûfe hazinesinde dokuz milyon dirhem ele geçirdi. İbn Mutî‘i kuşattığı sırada kendisiyle birlikte savaşan üç bin sekiz yüz adamının her birine beş yüz dirhem verdi. Konağı kuşattıktan sonra ona katılan ve o gece ile konağa girdiği üç gün boyunca onunla kalan altı bin adamının her birine de iki yüz dirhem verdi. Halka iyi davrandı; onlara adalet ve düzgün bir idare ümidi verdi. İleri gelenleri kendine çekti; onlar da onun meclislerinde ve görüşmelerinde yanında oldular. Polis kuvvetlerinin başına Abdullah b. Kâmil eş-Şâkirî’yi, şahsî muhafızlarının başına da Ureyne’nin mevlâsı Keysân Ebû Amre’yi getirdi.

Bir gün Ebû Amre onu korurken ileri gelenlerin onunla konuştuklarını ve onlarla baş başa görüştüğünü gördü. Mevlâlarından bazıları Ebû Amre’ye, “Ebû İshak’ın Araplara yaklaştığını, bize ise ilgi göstermediğini görmüyor musun?” dediler. El-Muhtâr Ebû Amre’yi çağırıp, “Sana o adamların söyledikleri neydi?” dedi. O da, kulağına eğilerek, “Araplara yönelip onlardan yana dönmen onları üzdü,” dedi. El-Muhtâr, “Onlara söyle: ‘Siz bendensiniz, ben de sizdenim; bunu sizi üzmesin,’” dedi. Sonra bir süre sustu, ardından, “Biz suçlulardan mutlaka intikam alacağız,” ayetini okudu.

Ebû Mihnef-Ebû’l-Muhârik er-Râsibî’ye göre: Ebû Alkame el-Yahmedî, o gün Azd gençlerine ve Yahmed delikanlılarına, “Bir saatliğine kafataslarınızı bize ödünç verin!” diye sesleniyordu. Onlardan bazıları hücum edip savaşıyor, sonra geri dönüp gülerek, “Ey Ebû Alkame, tencereler ödünç verilmiştir!” diyorlardı. El-Muhtâr zafer kazandığında ve Ebû Alkame’nin bu kararlılığını öğrendiğinde ona yüz bin dirhem verdi.

Basralıların, el-Mühelleb seçilmeden önce el-Ahnef’e Azârika’ya karşı savaşması için başvurdukları, onun ise, “Onlarla savaşma hususunda benden daha güçlü olan el-Mühelleb’dir,” diyerek el-Mühelleb’i tavsiye ettiği de söylenir. El-Mühelleb onların teklifini kabul ettiğinde şu şartı koştu: Fethedeceği yerler, kendisiyle birlikte savaşan kabilesinden veya başka kabilelerden olanlar için üç yıl boyunca kendilerine ait olacak, kendisini terk edenlere ise bundan hiçbir pay verilmeyecekti. Basralılar bunu kabul etti ve onunla bu hususta yazılı bir sözleşme yaptılar. Bunun üzerine İbnü’z-Zübeyr’e bir heyet gönderdiler; o da bu şartların hepsini el-Mühelleb lehine onayladı. Olumlu cevap gelince el-Mühelleb, oğlu Habîb’i altı yüz süvariyle Amr el-Kanâ üzerine gönderdi. O da küçük köprünün gerisinde altı yüz süvariyle konaklamıştı. El-Mühelleb küçük köprünün emniyete alınmasını emretti. Habîb, Amr ve adamlarının köprüyü ele geçirmesini engelledi, onlarla savaştı ve iki köprü arasındaki bölgeden çıkardı. Onlar bozguna uğrayıp Fırat çevresini terk ettiler.

El-Mühelleb, kendi kabilesinden on iki bin kişi ve öteki insanlardan yetmiş kişiyle hazırlanıp büyük köprüde konakladı. Amr el-Kanâ, altı yüz kişiyle onun karşısında bulunuyordu. El-Mühelleb, oğlu el-Muğîre’yi süvari ve piyadelerle gönderdi. Piyadeler oklarıyla onları bozguna uğrattı, süvariler de peşlerine düştü. El-Mühelleb köprü hakkında emir verdi; köprü sağlamlaştırıldı, ardından kendisi ve adamları karşıya geçti. O sırada Amr el-Kanâ, el-Mâhûz’un oğlu ve yanındakilere katıldı. Onlara haberi verdi. Onlar da hareket edip Ahvaz’dan sekiz fersah uzaklıkta konakladılar. El-Mühelleb yılın geri kalanında bulunduğu yerde kaldı; Dicle çevresindeki bölgelerden gelir topladı ve askerlerine maaş dağıttı. Bunu duyunca Basra halkından takviye birlikleri geldi. El-Mühelleb onları da divana yazdı ve maaş verdi; böylece asker sayısı otuz bine ulaştı.

Ebû Ca‘fer dedi ki: Bu râvilerin aktardığına göre Azârika’nın bozguna uğradığı ve Basra ile Ahvaz çevresinden ayrılıp İsfahan ve Kirman taraflarına çekilmelerine yol açan savaş hicrî 66 yılında oldu. Onların Ahvaz’dan çekildiklerinde üç bin kişi oldukları, el-Mühelleb ile Silâ ve Silâbrâ’da yapılan savaşta ise yedi bin kişinin öldürüldüğü de söylenir.

Bir gün Abdullah b. Şeddâd, “Benî Esed ile Ahmes bize saldırdı. Vallahi bunu asla kabul etmeyeceğiz,” diyerek mescidde oturdu. El-Muhtâr bunu duyunca onu, Yezîd b. Enes’i ve İbn Şümeyt’i çağırdı. Allah’a hamd edip şöyle dedi: “Ey İbn Şeddâd! Senin yaptığın, şeytanın dürtülerindendir. Allah’a tevbe et!” O da, “Tevbe ettim,” dedi. El-Muhtâr, “Bu ikisi senin kardeşindir. Onlara dön, onların önünde boyun eğ ve bu meseleyi bana bırak,” dedi. O da, “Bu senindir,” dedi.

İbn Hemmâm ise el-Muhtâr’ın işi hakkında bir başka kaside daha söylemişti. Şöyle diyordu:

Süleymâ, uzun bir sitem döneminden,
gençliğin öfkesinin tükenip geçmesinden sonra göründü.

Benden yüz çevirmeye, benden uzak durmaya karar vermişti,
sonra da bunu yaptıktan sonra beni hoşnut etmeye aşırı yöneldi.

Valilik konağını, kapısı kapanmış halde gördüğümde,
ve Hemdân’ı iplerin başında gördüğümde;

Değersiz adamları, tilki inlerinin etrafındaki arılar gibi gördüğümde;

Etrafımızdaki sokakların kapılarının
her türlü sopa ve kılıç uçlarıyla kapatıldığını gördüğümde;

Anladım ki doğru yolda olan topluluğun süvarilerinden sonra
bir sineğin penisi bile hayatta kalmayacaktı.
Muhtar’ın Hüseyin’in Katillerine Karşı Harekete Geçmesi: Bu yıl içinde el-Muhtar, el-Kûfe’de bulunan el-Hüseyin’in katillerini ve onun öldürülmesine ortak olanları ele geçirdi. Güç yetirebildiklerini öldürdü; fakat onlardan bazıları el-Kûfe’den kaçıp kurtuldu.

Neden Onları Ele Geçirdi; Öldürdüklerinin Ve Kaçıp Kurtulanların İsimleri
Hişâm b. Muhammed’e göre: Bunun sebebi şuydu. Mervân b. el-Hakem, Suriye tamamen kendisine itaat eder hâle gelince iki ordu gönderdi. Bunlardan birini Hübeyş b. Dülce el-Kaynî komutasında Hicaz’a yolladı; onu ve nasıl öldüğünü daha önce zikretmiştik. Diğerini ise Irak’a Ubeydullah b. Ziyad komutasında gönderdi; onunla Şiîlerden Tevvâbûn arasında Aynü’l-Verde’de meydana gelenleri de zikretmiştik. Mervân, Ubeydullah b. Ziyad’ı Irak’a gönderdiğinde ona fethedeceği yerlerin idaresini verdi ve eğer el-Kûfe halkına galip gelirse şehri üç gün yağmalamasını emretti.

Avâne dedi ki: Ubeydullah el-Cezîre topraklarından geçti ve orada gecikti. Orada İbnü’z-Zübeyr’e itaat eden Kays Aylân kabileleri vardı. Mervân, Merci Râhit Savaşı’nda Kays’a ağır kayıplar verdirmişti. Onlar o sırada, Mervân’a ve ondan sonra hüküm sürecek olan oğlu Abdülmelik’e karşı Dahhâk b. Kays’ın tarafında yer almışlardı. Ubeydullah, yaklaşık bir yıl boyunca onlarla meşgul oldu ve Irak’a yönelemedi. Sonra el-Mevsıl’a yürüdü. El-Muhtar’ın el-Mevsıl valisi Abdurrahman b. Saîd b. Kays, el-Muhtar’a şöyle yazdı:

“Bundan sonra: Ey emir, sana bildiriyorum ki Ubeydullah b. Ziyad el-Mevsıl toprağına girdi ve süvarilerini ve piyadelerini üzerime çevirdi. Senin görüşün ve emrin bana ulaşıncaya kadar Tikrît’e çekildim. Selâm sana olsun.”

El-Muhtar ona şöyle yazdı:

“Bundan sonra: Mektubun bana ulaştı ve onda söylediklerinin hepsini anladım. Tikrît’e çekilmekle iyi yaptın. Benim emrim sana ulaşıncaya kadar olduğun yerde kal. Selâm sana olsun.”

Hişâm b. Muhammed-Ebû Mihnef-Mûsâ b. Âmir’e göre: Abdurrahman b. Saîd’in mektubu el-Muhtar’a ulaşınca Yezîd b. Enes’i çağırdı ve ona şöyle dedi: “Ey Yezîd b. Enes! Bilen kimse bilmeyen gibi değildir; hak da bâtıl gibi değildir. Sana yalan söylemeyen, yalancılıkla itham edilmeyen, isyan etmeyen ve tereddüt göstermeyen birinin haberini veriyorum. Biz müminleriz, bahtiyar olanlarız; galip olanlarız, sağlam kalanlarız. Sen ise ok torbaları çekilen, kuyrukları örülen atların efendisisin; onları zeytinliklerde su başına getirinceye kadar yürütürsün, gözleri çökmüş, karınları incelmiş olur. El-Mevsıl’a çık ve onun civarında konakla. Sana adam göndereceğim, sonra daha da fazla adam göndereceğim.” Yezîd b. Enes ona, “Benimle birlikte üç bin süvari gönder, onları ben seçeyim; sonra beni gönderdiğin bölgeyle baş başa bırak. Adama ihtiyaç duyarsam sana yazarım,” dedi. El-Muhtar da, “Allah’ın adıyla çık ve dilediğini seç,” dedi.

Yezîd b. Enes çıktı ve üç bin süvari seçti. Medine’nin dörtte birlik kısmına el-Nu‘mân b. Avf b. Ebî Câbir el-Ezdî’yi, Temîm ve Hemdân’ın dörtte birine Azre b. Kays b. Habîb el-Hemdânî’yi, Mezhic ve Esed’e Verka b. Azîb el-Esedî’yi, Rabîa ve Kinde’nin dörtte birine de Si‘r b. Ebî Si‘r el-Hanefî’yi tayin etti. Sonra el-Kûfe’den çıktı. El-Muhtar ve halk onu uğurlamak üzere onunla birlikte çıktılar. Deyr Ebî Mûsâ’ya varınca el-Muhtar onunla vedalaştı ve geri döndü. Ayrılırken şöyle dedi: “Düşmanına rastladığında onlara mühlet verme. Fırsat eline geçtiğinde gecikme. Bana her gün senden haber gelsin. Yardıma ihtiyaç duyarsan bana yaz; hatta istemesen bile sana yardım edeceğim. Çünkü bu, senin kolunu daha güçlü, ordunu daha kuvvetli ve düşmanının kalbine daha çok korku salar.” Yezîd b. Enes ona, “Bana sadece duanla yardım et; bu yardım olarak yeter,” dedi. Halk da ona, “Allah sana yoldaş olsun! Seni ulaştırsın ve sana yardım etsin!” dediler. Sonra onunla vedalaştılar. Yezîd ise, “Benim için Allah’a şehadet nasip etmesi için dua edin! Vallahi onlarla karşılaşırsam ve zafer elimden kaçarsa, şehadet elimden kaçmayacaktır,” dedi.

El-Muhtar, Abdurrahman b. Saîd b. Kays’a şöyle yazdı:

“Bundan sonra: Yezîd, inşallah, bölgeyle ilgilensin. Selâm sana olsun.”

Yezîd b. Enes askerlerle çıktı ve Sûrâ’da geceledi. Ertesi gün onları yürüttü ve el-Medâin’de geceledi. Adamlar, yürüyüşün hızlı oluşundan şikâyet ettiler. Bunun üzerine orada bir gün ve bir gece kaldı. Sonra onları Cüha toprakları üzerinden götürdü, Râzân bölgelerine çıkardı ve el-Mevsıl toprağına geçirip Benât Tâlâ’da konakladı. Onun bulunduğu yer ve konakladığı mevki Ubeydullah b. Ziyad’a bildirildi. Casusları ona, Yezîd b. Enes ile birlikte el-Kûfe’den üç bin süvarinin çıktığını söylediler. Bunun üzerine Ubeydullah, “Her bin kişiye karşı iki bin kişi göndereceğim,” dedi. Rebîa b. el-Muhârik el-Ganevî ile Abdullah b. Hamle el-Haş‘amî’yi çağırdı ve her birini üçer bin kişiyle gönderdi. Önce Rebîa b. el-Muhârik’i gönderdi; bir gün bekledi, ardından Abdullah b. Hamle’yi onun arkasından sevk etti. Sonra onlara şöyle yazdı: “Sizden hanginiz önce varırsa öteki onun emri altında olacaktır. Eğer birlikte varırsanız, yaşça büyük olan ötekinin ve bütün kuvvetin kumandanı olacaktır.” Sonra dedi ki: Rebîa b. el-Muhârik önce vardı ve Benât Tâlâ’da konaklayan Yezîd b. Enes’in yakınına ordugâh kurdu. Yezîd b. Enes hasta ve bitkin bir hâlde ona karşı çıktı.

Ebû Mihnef-Ebû’l-Salt-Ebû Saîd es-Saykal’a göre, şöyle dedi: Yezîd b. Enes bize hasta olarak çıktı. Bir eşeğe binmişti. Adamlar iki yanından onun bacaklarını, kollarını ve böğrünü tutarak yürüyordu. Her dörtte birlik birliğin yanına geldiğinde şöyle diyordu: “Ey Allah’ın seçkin askerleri, sebat edin ki mükâfat alasınız; düşmanınıza karşı sabırda yarışın ki galip gelesiniz. Şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi gerçekten zayıftır. Ben ölürsem komutanınız Verka b. Azîb el-Esedî’dir. O ölürse komutanınız Abdullah b. Damre el-Uzrî’dir. O da ölürse komutanınız Si‘r b. Ebî Si‘r el-Hanefî’dir.” Devamla dedi ki: Vallahi ben onunla yürüyen, kolunu ve elini tutanlar arasındaydım. Ölümün yüzüne çöktüğünü görüyordum.

Devamla dedi ki: Yezîd b. Enes, Abdullah b. Damre el-Uzrî’yi sağ kanadın, Si‘r b. Ebî Si‘r’i sol kanadın başına getirdi. Süvarilerin başına da Verka b. Azîb el-Esedî’yi tayin etti. Kendisi ise indirildi ve askerlerin arasında bir tahtırevana konuldu. Sonra şöyle dedi: “Onlarla açık arazide karşılaşmaya çıkın. Beni askerlerin önüne koyun. Sonra isterseniz komutanınız için savaşın; isterseniz kaçın ve onu bırakın.” Devamla dedi ki: Biz onu zilhicce ayında, arefe gününde dışarı çıkardık. Bazen sırtından tutuyorduk, o da, “Şunu yapın, bunu yapın, şunu yapın,” diye emir veriyordu. Sonra ağrı onu bastırıyor ve bir müddet yere bırakılıyordu. Bu sırada askerler savaşıyordu. Bu, gün ağarmadan önceki seher vaktindeydi. Devamla dedi ki: Onların sol kanadı bizim sağ kanadımıza saldırdı ve şiddetli bir savaş oldu. Bizim sol kanadımız da onların sağ kanadına saldırdı ve onu bozdu. Verka b. Azîb el-Esedî süvarilerle hücum etti ve onları bozguna uğrattı. Kuşluk vaktine doğru onları bozmuş ve ordugâhlarını ele geçirmiştik.

Ebû Mihnef-Mûsâ b. Âmir el-Adavî’ye göre, şöyle dedi: Biz onların kumandanı Rebîa b. el-Muhârik’e vardık. Kuvvetleri onu bırakıp bozguna uğramıştı. O ise atından inmiş, “Ey hak taraftarları, ey işitip itaat edenler, bana gelin! Ben İbnü’l-Muhârik’im!” diye bağırıyordu. Mûsâ dedi ki: Ben genç bir delikanlıydım, korkup durakladım. Abdullah b. Verka el-Esedî ile Abdullah b. Damre el-Uzrî ona saldırıp onu öldürdüler.

Ebû Mihnef-Amr b. Mâlik Ebû Kebşe el-Kaynî’ye göre, şöyle dedi: Ben ergenliğe yeni ermiş bir delikanlıydım ve o orduda amcalarımdan biriyle beraberdim. Kûfelilerin ordusunun yakınına konakladığımızda Rebîa b. el-Muhârik bizi düzenledi ve bunu dikkatle yaptı. Kardeşinin oğlunu sağ kanadın, Abdürrabbih es-Sülemî’yi sol kanadın başına getirdi. Kendisi de süvari ve piyadelerle birlikte ileri çıktı ve şöyle dedi: “Ey Şam halkı! Siz ancak kaçak kölelerle ve İslâm’ı terk edip ondan ayrılmış adamlarla savaşıyorsunuz. Onlarda güçten eser yoktur; düzgün Arapça da konuşamazlar.” Devamla dedi ki: Vallahi biz onlarla savaşıncaya kadar ben de durumun böyle olduğunu sanıyordum.

Devamla dedi ki: Vallahi daha adamlar savaşa başlar başlamaz Iraklılardan biri erkeklerin önünde durup kılıcıyla şöyle diyordu:

Ben Muhakkimûn’un dininden uzaklaştım,
bizim yanımızda din bakımından en kötü din odur.

Aramızda günün bir saati kadar şiddetli bir savaş oldu. Kuşluk vaktine doğru onlar bizi bozguna uğrattı. Kumandanımızı öldürdüler ve ordugâhımızı ele geçirdiler. Biz kaçıp gittik; ta ki Abdullah b. Hamle, Benât Tâlâ denilen köyden bir saatlik mesafede bize yetişip bizi geri çevirinceye kadar. Onunla birlikte döndük, Yezîd b. Enes’in yakınına gelip konakladık. Geceyi nöbetleşe bekleyerek geçirdik. Ertesi gün sabah namazını kıldık ve düzenli bir şekilde çıktık. O, el-Haş‘am’dan ez-Zübeyr b. Huzeyme’yi sağ kanadın, İbn Üsayfir el-Kuhâfî’yi de sol kanadın başına getirdi; kendisi süvari ve piyadelerle ilerledi. Bu, kurban günüydü. Onlarla şiddetli bir şekilde savaştık. Bizi ağır bir yenilgiye uğrattılar, pek çok kişimizi öldürdüler ve ordugâhımızı ele geçirdiler. Sonra Ubeydullah b. Ziyad’ın yanına gidip başımıza gelenleri haber verdik.

Ebû Mihnef-Mûsâ b. Âmir el-Adavî’ye göre, şöyle dedi: Abdullah b. Hamle el-Haş‘amî bize doğru ilerledi. Rebîa b. el-Muhârik el-Ganevî’nin bozguna uğramış askerleriyle karşılaştı, onları geri çevirdi, sonra gelip Benât Tâlâ’da konakladı. Ertesi gün hem onlar hem biz erkenden çıktık. Günün ilk ışıklarıyla birlikte iki süvari birliği birbirine saldırdı. Sonra her iki taraf da öğle namazını kılıncaya kadar geri çekildi. Öğle namazından sonra tekrar çıktık ve savaştık; onları bozduk. Devamla dedi ki: Abdullah b. Hamle atından indi ve askerlerine seslenerek, “Geri dönüp tekrar çarpışın, ey işitip itaat edenler!” dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Kurâd el-Haş‘amî tarafından saldırıya uğrayıp öldürüldü. Biz de onların ordugâhını ve içindekileri ele geçirdik. Üç yüz esir, ölüm döşeğinde bulunan Yezîd b. Enes’in önüne getirildi. O, eliyle onların boyunlarının vurulmasını işaret etti. Hepsi son ferdine kadar öldürüldü.

Yezîd b. Enes, “Eğer ben ölürsem komutanınız Verka b. Azîb el-Esedî’dir,” dedi. Akşama doğru Yezîd öldü. Verka b. Azîb onun cenaze namazını kıldırdı ve onu defnetti. Askerleri bunu görünce şaşkına döndüler ve onun ölümüyle moralleri bozuldu. Yezîd’i defnettikten sonra Verka onlara, “Ey adamlar, ne düşünüyorsunuz? Bana, Ubeydullah b. Ziyad’ın seksen bin Şamlı ile üzerimize geldiği haberi ulaştı,” dedi. Bunun üzerine askerler yavaş yavaş dağılıp geri dönmeye başladılar. Verka, dörtte birlik birliklerin reislerini ve süvarilerin en tecrübelilerini çağırıp şöyle dedi: “Ey adamlar! Size söylediğim şey hakkında ne düşünüyorsunuz? Ben ancak sizin birinizim; size görüş bakımından en üstün olanınız değilim. Bana görüş verin. İbn Ziyad, Şamlıların büyük ordusuyla, onların en önde gelenleri, süvarileri ve ileri gelenleriyle üzerinize gelmiştir. Ben bu durumda ne bizim ne de sizin onlarla başa çıkabilecek güçte olduğunuzu düşünüyorum. Kumandanımız Yezîd b. Enes öldü. Askerlerimizin bir kısmı dağıldı. Bugün onlarla karşılaşmadan ve onlara ulaşmadan kendi isteğimizle geri dönersek, onlar ancak kumandanımızın ölümü sebebiyle geri çekildiğimizi bileceklerinden bizden korkmaya devam ederler; çünkü biz onların kumandanını öldürdük ve geri çekilişimiz için kumandanımızın ölümü mazeretimiz olur. Ama bugün onlarla karşılaşırsak tehlikeye gireriz. Bugün yenilirsek daha önce onları yenmiş olmamız bize bir fayda sağlamaz.” Onlar da, “Görüşün çok isabetlidir; geri dön ve Allah sana rahmet etsin,” dediler. Bunun üzerine geri döndü. Onların geri dönüşü el-Muhtar’a ve el-Kûfe halkına bildirildi. İşlerin nasıl sonuçlandığını bilmeyen insanlar arasında, Yezîd b. Enes’in öldürüldüğü ve ordunun bozguna uğradığı şeklinde korkutucu haberler yayıldı.

Sonra el-Muhtar’ın el-Medâin valisi, Sevâdlı Nebatî casuslarından birini el-Muhtar’a gönderdi; o da ona durumu bildirdi. El-Muhtar, İbrahim b. el-Eşter’i çağırdı ve onu yedi bin kişinin başına getirerek şöyle dedi: “Git. İbn Enes’in ordusuyla karşılaşınca onları kendinle birlikte geri çevir, sonra düşmanınla karşılaşıp onlarla savaş.” İbrahim çıktı ve Hammâm A‘yân’da konakladı.
Kufeli eşrafın el-Muhtar’a karşı ayaklanması: Ebu Mihnef – Ebu Züheyr en-Nadr b. Salih’e göre: Yazid b. Enes öldüğünde, Kufe’deki eşraf toplandı ve el-Muhtar hakkında rahatsız edici sözler söylediler. Yazid b. Enes’in öldürüldüğünü söylediler ve onun doğal bir ölümle öldüğüne inanmadılar. Şöyle demeye başladılar: “Allah’a yemin olsun ki, bu adam bizim rızamız olmadan kendisini başımıza kumandan yaptı. Mevâlimizi kendisine yaklaştırdı, onları atlara bindirdi, onlara maaş bağladı ve ganimet gelirlerimizi onlara verdi. Kölelerimiz bize karşı gelmeye başladı, yetimlerimiz ve dul kadınlarımız bu yüzden zarara uğradı.”

Şebes b. Rib‘î’nin evinde toplandılar ve “Şeyhimizin evinde toplanacağız” dediler. Şebes, cahiliye devrini de İslam dönemini de yaşamış biriydi. Onun evinde toplandılar. Namazı kıldırdıktan sonra aralarında meseleyi konuşmaya başladılar. El-Muhtar’ın uygulamaları içinde onlara en ağır gelen şey, ganimet gelirlerinden mevâliye pay ayırmasıydı.

Şebes onlara, “Beni bırakın, onunla görüşeyim” dedi. Onunla görüştü ve arkadaşlarının hoşlanmadığı hiçbir şeyi gizlemeden anlattı. Her bir meseleyi dile getirdiğinde el-Muhtar, “Bu konuda onları razı edeceğim ve istediklerini yapacağım” dedi.

Şebes kölelerden söz etti. El-Muhtar, “Kölelerinizi size geri vereceğim” dedi. Mevâli konusunu açtı ve şöyle dedi: “Sen bizim mevâlimize yöneldin. Oysa onlar, Allah’ın bu topraklarla birlikte bize verdiği ganimetlerdir. Biz onları azat ettik ve bunun karşılığında sevap ve teşekkür bekledik. Fakat sen bununla yetinmeyip onları ganimetlerimizde bize ortak yaptın.”

El-Muhtar şöyle dedi: “Eğer mevâlinizi size bırakır ve ganimetlerinizi size verirsem, Ümeyyelilere ve İbn Zübeyr’e karşı benimle birlikte savaşır mısınız? Bana güvenilir bir söz ve yemin verir misiniz?” Şebes, “Bilmiyorum, arkadaşlarıma danışayım” dedi ve geri döndü, fakat el-Muhtar’a bir daha gelmedi.

Kufe eşrafı el-Muhtar’a karşı savaşmaya karar verdi.

Ebu Mihnef – Kudâme b. Havşeb’e göre: Şebes b. Rib‘î, Şemir b. Zî’l-Cevşen, Muhammed b. el-Eş‘as ve Abdurrahman b. Saîd b. Kays, Ka‘b b. Ebî Ka‘b el-Haş‘amî’nin yanına geldiler. Şebes konuştu, Allah’a hamd ettikten sonra el-Muhtar’a karşı savaşmaya karar verdiklerini söyledi ve onu da bu karara katılmaya çağırdı.

Şebes, el-Muhtar’ı kötüleyerek şöyle dedi: “Bizi rızamız olmadan yönetici yaptı. İbn el-Hanefiyye’nin onu gönderdiğini iddia etti, fakat bunun doğru olmadığını öğrendik. Ganimetlerimizi mevâlimize verdi, kölelerimizi elimizden aldı, yetimlerimizi ve dullarımızı onların eliyle mağdur etti. O ve yandaşları, önceki salih büyüklerimizi açıkça kötüledi.”

Ka‘b onları kabul etti ve çağrılarına olumlu cevap verdi.

Ebu Mihnef – babası Yahya b. Saîd’e göre: Kufe eşrafı Abdurrahman b. Mihnef el-Ezdî’ye giderek el-Muhtar’a karşı savaşmalarını istedi. O şöyle dedi: “Eğer isyan etmekte ısrar ederseniz sizi yalnız bırakmam; fakat beni dinlerseniz isyan etmeyin.” Onlar “Neden?” dediler. O şöyle dedi: “Çünkü aranızda ayrılık çıkmasından korkuyorum. Sizin güçlü adamlarınız ve süvarileriniz onun tarafında. Köleleriniz ve mevâliniz de onun tarafında ve tek bir görüş üzerindeler. Üstelik onlar size düşmanlarınızdan daha öfkeliler. O sizi Arapların cesareti ve Farsların kiniyle vuracaktır. Eğer onu bir süre bırakırsanız, Suriyelilerin ya da Basralıların gelişi sizi bu işten kurtarır.”

Onlar, “Bizimle ayrılığa düşme” dediler. O da “Ben sizdenim, isterseniz isyan edin” dedi.

İbrahim b. el-Eşter Sabat’a ulaştıktan sonra ona karşı ayaklandılar.

Abdurrahman b. Saîd b. Kays, Hemdân kabilesiyle birlikte çıktı. Diğerleri de çeşitli kabilelerle farklı bölgelere yerleşti. Sonunda hepsi toplanarak aynı yerde bir araya geldi. El-Muhtar onların tek yerde toplanmasına sevindi.

Şemir b. Zî’l-Cevşen kendi kabilesiyle bir yere yerleşti. Şebes b. Rib‘î ve diğerleri başka bir yerde konakladı. Diğer kabileler de farklı bölgelerde mevzilendi.

El-Muhtar, Amr b. Tûbe adlı birini İbrahim b. el-Eşter’e göndererek, “Bu mektubu yere koymadan bütün adamlarınla bana gel” dedi.

El-Muhtar onlara, “Ne istiyorsanız yapayım” diye haber gönderdi. Onlar, “Bizi terk etmeni istiyoruz” dediler. El-Muhtar, İbn el-Hanefiyye’ye heyet gönderilmesini teklif ederek zaman kazanmaya çalıştı.

Bu sırada Kufe halkı yolları kapattı ve el-Muhtar’a su ulaşmasını engelledi.

Çatışmalar başladı. Şiddetli savaşlar oldu. El-Muhtar’ın adamları ile karşı taraf arasında çetin çarpışmalar yaşandı. İbrahim b. el-Eşter, Mudar kabileleriyle karşılaştı ve onları yendi.

Bu sırada Şibam kabilesi arkadan saldırdı ve “Hüseyin’in intikamı!” diye bağırdı. Karşı taraf da aynı sloganla cevap verdi. Ancak bazıları “Osman’ın intikamı!” diye bağırınca aralarında anlaşmazlık çıktı.

Savaş çok şiddetlendi. Birçok kişi öldürüldü. Abdurrahman b. Saîd b. Kays, Ömer b. Mihnef ve daha birçok kişi öldürüldü. Abdurrahman b. Mihnef yaralı olarak taşındı.

Çok sayıda esir alındı. El-Muhtar, Hüseyin’in öldürülmesine katılanları tespit ettirip idam ettirdi. Toplam iki yüz kırk sekiz kişi öldürüldü.

Bazı adamlar kişisel husumetleri nedeniyle esirleri gizlice öldürdüler. El-Muhtar bunu öğrenince kalanları serbest bıraktı ve kendisine karşı savaşmamaları için yemin ettirdi.

Amr b. el-Haccac kaçtı ve bir daha görülmedi.

Şemir b. Zî’l-Cevşen de kaçtı. El-Muhtar, Zirbî adlı birini onun peşine gönderdi. Zirbî onu yakalamaya çalıştı ancak Şemir tarafından öldürüldü. Daha sonra Şemir de yakalanarak öldürüldü.

Savaş sonrası Suraka b. Mirdas yakalandı. El-Muhtar’a kendisini affetmesi için şiirler okuyarak yalvardı. El-Muhtar onu bağışladı fakat şehirden ayrılmasını istedi.

Kufe eşrafı Basra’ya giderek Mus‘ab b. Zübeyr’e katıldı.

Savaşın sonunda çok sayıda kişi öldürüldü. Yemenliler ağır kayıplar verdi. Mudar kabilesinden az sayıda kişi öldü. Diğerleri evlerine çekildi.

Cabbânetü’s-Sebî‘ savaşı, hicrî 66 yılının Zilhicce ayının sonuna altı gün kala, Çarşamba günü gerçekleşti.
Muhtar’ın Hüseyin’in Katillerine Karşı Hareketi’nin Devamı: Devamla dedi ki: Eşraf ayrılıp Basra’ya ulaştı. El-Muhtar, el-Hüseyin’in katillerine yöneldi. Şöyle dedi: “El-Hüseyin’i öldürenleri bu dünyada diri ve güven içinde dolaşır halde bırakmak bizim dinimizden değildir. O takdirde bu dünyada Muhammed ailesinin ne kötü bir öç alıcısı olurum! O takdirde bana söyledikleri gibi yalancı olurum. Onlara karşı yardımcım olarak Allah’ı tutuyorum. Hamdolsun Allah’a ki beni onlara vurduğu bir kılıç, onlara sapladığı bir mızrak, Muhammed ailesinin öç alıcısı ve onların hakkını ayakta tutan biri kılmıştır! Şüphesiz Allah’ın hakkı, onları öldürenleri öldürmek ve onların hakkını hiçe sayanları alçaltmaktır. Onları bana bir bir gösterin ve köklerini kazıyıncaya kadar peşlerine düşün.”

Ebu Mihnef - Musa b. Amir’e göre: El-Muhtar onlara şöyle dedi: “El-Hüseyin’in katillerini benim için araştırın; yeryüzünü onlardan temizleyip şehri onlardan arındırıncaya kadar yiyecek ve içeceğin bana tadı olmayacaktır.”

Ebu Mihnef - Malik b. A‘yan el-Cüheni’ye göre: Abdullah b. Debbas, Muhammed b. Ammar b. Yasir’i öldüren adamdı. Şair onun hakkında şöyle demişti:

İbn Debbas tarafından öldürüldü; ensesine vurdu.

El-Muhtar’a, el-Hüseyin’i öldürenlerden bazılarını gösteren kişi buydu. Bunların arasında Huraka kolundan Abdullah b. Useyd b. en-Nezzal el-Cüheni, Malik b. en-Nusayr el-Beddi ve Hemel b. Malik el-Muharibi vardı. El-Muhtar, önde gelen adamlarından Ebu Nimran Malik b. Amr en-Nehdi’yi onların peşine gönderdi. O, onları Kadisiyye’de buldu, yakaladı ve akşam vakti El-Muhtar’a getirdi. El-Muhtar onlara şöyle dedi: “Ey Allah’ın düşmanları, Kitabının düşmanları, Resulünün ve Resulünün ailesinin düşmanları! Ali oğlu el-Hüseyin nerede? Onu bana getirin. Siz, namazda kendisine salat getirmeniz emredilmiş olanı öldürdünüz.” Onlar şöyle dediler: “Allah sana merhamet etsin. Biz istemeyerek gönderildik. Bize yumuşak davran ve bizi bağışla.” El-Muhtar dedi ki: “Peygamberinizin kızının oğlu olan el-Hüseyin’e niçin yumuşak davranmadınız? Onu niçin bağışlamadınız ve ona su vermediniz?” Sonra El-Muhtar, el-Beddi’ye: “Onun başlıklı abasını sen mi aldın?” dedi. Abdullah b. Kamil: “Evet, işte o adam odur” dedi. El-Muhtar: “Onun ellerini ve ayaklarını kesin ve bırakın. Can verinceye kadar çırpınsın” dedi. Böyle yapıldı. Kanı akmaya devam etti ve sonunda öldü. Sonra öteki iki kişi hakkında emir verdi. Onlar öne çıkarıldılar. Abdullah b. Kamil Abdullah el-Cüheni’yi, Si‘r b. Ebi Si‘r ise Hemel b. Malik el-Muharibi’yi öldürdü.

Ebu Mihnef - Ebu’s-Salt et-Teymi - Ebu Said es-Saykal’a göre: El-Muhtar’a, el-Hüseyin’in katillerinden bazılarını Si‘r el-Hanefi gösterdi. Devamla dedi ki: El-Muhtar Abdullah b. Kamil’i gönderdi. Biz de onunla birlikte çıktık. Benü Dubey‘a’ya uğradı ve onlardan Ziyad b. Malik adında birini aldı. Sonra Anaze koluna gitti ve onlardan İmran b. Halid adında birini aldı. Sonra beni, adamlarından “araştırmacılar” diye anılan bazı kimselerle birlikte, Acemler mahallesindeki bir eve gönderdi. Orada Abdurrahman b. Ebi Huşkerah el-Beceli ile Abdullah b. Kays el-Havlani vardı. Onları El-Muhtar’a getirdik. O da onlara şöyle dedi: “Salihlerin katilleri! Cennet gençlerinin efendisinin katilleri! Allah’ın bugün sizden öç aldığını görmüyor musunuz? Wars sizin uğursuz gününüzde size geldi.” Onlar, el-Hüseyin’in yanında bulunan biraz wars almışlardı. Sonra: “Bunları pazara çıkarın ve boyunlarını vurun” dedi. Böyle yapıldı. Bunlar dört kişiydi.

Ebu Mihnef - Süleyman b. Ebi Reşid - Humeyd b. Müslim’e göre, o şöyle dedi: Es-Saib b. Malik el-Eş‘ari, El-Muhtar’ın süvarileriyle birlikte bizi yakalamaya geldi. Ben Abdülkays tarafına doğru çıktım. Ardım sıra Salkhab’ın iki oğlu Abdullah ve Abdurrahman da çıktılar. Onların yakalanması, El-Muhtar’ın adamlarını benden alıkoydu, böylece ben kaçtım. O iki adamı alıp, Abd b. Vehb b. Amr adında, A‘şa Hemdan’ın amca oğlu olan bir adamın evinin yanından geçtiler ve onu da aldılar. Bu adamları El-Muhtar’a getirdiler. O da onlar hakkında emir verdi ve pazarda öldürüldüler. Onlar üç kişiydi.

Humeyd b. Müslim, El-Muhtar’ın adamlarından kaçtığında şöyle dedi:

Beni kaygı içinde görmedin mi?
Kaçtım, ama neredeyse kaçamayacaktım.
Beni Allah’a olan umudum kurtardı;
Ben O’ndan başkasını ummam.

Ebu Mihnef - Musa b. Amir el-Adevi, Cüheyne tarafından, ayrıca Şahm b. Abdurrahman el-Cüheni de bu haberi biliyordu, ona göre: El-Muhtar, Abdullah b. Kamil’i Cüheyne’den Osman b. Halid b. Useyr ed-Duhmani ile Ebu Esma Bişr b. Savt el-Kabidi’yi yakalamak için gönderdi. Bu iki adam, el-Hüseyin’in öldürülmesinde bulunanlar arasındaydı; ayrıca Abdurrahman b. Akil b. Ebi Talib’in kanının dökülmesine ve mallarının alınmasına katılmışlardı. İkindi vakti civarında Abdullah b. Kamil, Benü Duhman’ın mescidini kuşattı ve bize şöyle dedi: “Eğer Osman b. Halid b. Useyr bana getirilmezse, Benü Duhman’ın yaratıldıkları günden diriltilecekleri güne kadar olan günahları boynuma olsun; sizi son ferdinize kadar boyunlarını vurmadan bırakmayacağım.” Biz de: “Bize mühlet ver, onu arayalım” dedik. Bunun üzerine adamlar atlarla onu aramaya çıktılar. İki adamı, Cezire’ye gitmek üzereyken mezarlıkta otururken buldular. Onlar Abdullah b. Kamil’e getirildi. O da şöyle dedi: “Müminleri savaştan esirgeyen Allah’a hamdolsun! Eğer bu adamı onunla birlikte bulmasalardı, onu evinden aramaya gitmekle uğraşacaktık. Sizi alt eden musibet vaktini üzerinize getiren Allah’a hamdolsun.” Sonra onları Bi’rü’l-Ca‘d mevkiine götürüp boyunlarını vurdu. Ardından dönüp El-Muhtar’a haber verdi. El-Muhtar da ona geri dönmesini ve onları ateşte yakmasını emretti ve: “Yakılmadıkça gömülmeyecekler” dedi. Bunlar iki kişiydi.

A‘şa Hemdan, Osman el-Cüheni için mersiye olarak şu beyitleri söyledi:

Ağla ey gözüm, yiğit gençlerin en cesuru Osman için;
Ey Duhman ailesinin delikanlısı, uzaklara gitme.
Güzel ahlaklı şerefli bir genci hatırla;
Onun gibi bir süvari Hemdan halkı arasında yoktur.

Musa b. Amir dedi ki: El-Muhtar, Hacr’ın kardeşinin oğlu olan Muaz b. Hani b. Adi el-Kindi ile muhafız birliğinin başı Ebu Amre’yi gönderdi. Onlar, el-Hüseyin’in başını alıp Küfe’ye getiren adam olan Havli b. Yezid el-Asbahi’nin evini kuşattılar. Havli helada gizlenmişti. Muaz, Ebu Amre’ye onu evde aramasını emredince Havli’nin karısı dışarı çıktı. Ona: “Kocan nerede?” diye sordular. O da: “Nerede olduğunu bilmiyorum” dedi. Fakat eliyle helayı işaret etti. İçeri girdiler ve onu başına bir sepet geçirmiş halde buldular. Onu dışarı çıkardılar. El-Muhtar o sırada Küfe’de dolaşıyor ve arkadaşlarını ziyarete gidiyordu. Ebu Amre ona bir haberci gönderdi. El-Muhtar habercisini Ebu Bilal’in evinde karşıladı. Yanında İbn Kamil de vardı. Haberci ona durumu anlattı. El-Muhtar onların yanına gitti ve Havli’yi teslim aldı. Onu geri getirip ailesinin gözü önünde öldürdü. Sonra ateş getirilmesini emretti ve cesedi kül oluncaya kadar oradan ayrılmadan onu yaktı; sonra gitti. Havli’nin karısı, Hadramutlu olan ve el-Ayuf bint Malik b. Nahar b. Akrab adını taşıyan kadın, el-Hüseyin’in başını Küfe’ye getirdiği zamandan beri ona düşman olmuştu.

Ebu Mihnef - Musa b. Amir Ebu’l-Eş‘ar’a göre: El-Muhtar bir gün arkadaşlarıyla konuşurken şöyle dedi: “Yarın ayakları büyük, gözleri çukur, kaşları belirgin bir adamı öldüreceğim. Onun ölümü müminleri ve Allah katında yakın bulunan melekleri sevindirecektir.” Devamla dedi ki: El-Heysem b. el-Esved en-Nehai, El-Muhtar’ın yanında ona yakın bir yerdeydi ve bu sözü duydu. El-Muhtar’ın kastettiği adamın Ömer b. Sa‘d b. Ebi Vakkas olduğu aklına geldi. Eve dönünce oğlu el-Uryan’ı çağırdı ve: “Bu gece İbn Sa‘d ile buluş ve ona şu şu meseleyi söyle. Ona de ki: ‘Sakın, çünkü o senden başkasını kastetmiyor’” dedi. Devamla dedi ki: Oğlu Ömer b. Sa‘d’a gitti, onu bir kenara çekti ve söylenenleri anlattı. Ömer b. Sa‘d ona şöyle dedi: “Allah babana kardeşçe davranışından dolayı hayır versin! Bana verdiği vaatler ve ahitlerden sonra bunu bana nasıl yapmak ister?” El-Muhtar ilk zaferini kazandığında insanlara en iyi ve en dostça şekilde davranıyordu. Ömer b. Sa‘d, Abdullah b. Ca‘de b. Hubeyre ile konuşmuştu. Bu kişi, Ali’ye yakınlığı sebebiyle El-Muhtar’ın en çok itibar ettiği adamlardan biriydi. Ona şöyle demişti: “Bu adamdan, yani El-Muhtar’dan kendimi güvende hissetmiyorum. Bana ondan bir güvence al.” Abdullah da bunu yapmıştı.

Devamla dedi ki: Onun güvenlik belgesini gördüm ve okudum:

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

Bu, El-Muhtar b. Ebi Ubeyd tarafından Ömer b. Sa‘d b. Ebi Vakkas için verilmiş bir güvence belgesidir. Sen, nefsin, malın, ailen, ev halkın ve çocukların için Allah’ın himayesiyle eminsin. İtaat ettiğin, boyun eğdiğin ve evine, ailene ve şehrine bağlı kaldığın sürece geçmişte işlediğin hiçbir suçtan dolayı hesaba çekilmeyeceksin. Ömer b. Sa‘d ile karşılaşan kim olursa olsun, ister Allah’ın polisi, ister Muhammed ailesinin taraftarları, ister başkası olsun, ona yalnızca iyilik etsin.

Buna şahitlik edenler: Es-Saib b. Malik, Ahmer b. Şumeyt, Abdullah b. Şeddad ve Abdullah b. Kamil’dir. El-Muhtar da, Ömer b. Sa‘d’a verdiği bu güvenceyi korumayı Allah adına yemin ve ahit olarak üzerine almıştır; ancak bir suç işlerse başka. O bu konuda Allah’ı şahit tutmuştur. Allah şahit olarak yeter.

Devamla dedi ki: Ebu Cafer Muhammed b. Ali şöyle derdi: “El-Muhtar’ın Ömer b. Sa‘d’a verdiği güvence belgesindeki ‘ancak bir suç işlerse’ sözüyle kastettiği şey, ‘helaya girip abdest bozarsa’ idi.”

Devamla dedi ki: El-Uryan ona bu haberi getirince Ömer b. Sa‘d o gece gizlice çıktı. Hammam-ı Ömer’e varınca kendi kendine: “Evime gidip kalacağım” dedi. Sonra er-Revha’dan geçerek sabahleyin evine döndü. Başından geçenleri, güvenlik belgesini ve kendisi için kurulan planı mevlâsına anlattı. Mevlâsı ona şöyle dedi: “Yaptığından daha büyük suç ne olabilir? Konutunu ve aileni bırakıp buraya geldin. Küfe’deki evine dön. O adama senin aleyhine bir yol verme.” Bunun üzerine evine geri döndü. Onun ayrılışı El-Muhtar’a haber verildi. O da şöyle dedi: “Hayır! Boynunda öyle bir zincir vardır ki bütün gücüyle kaçsa bile onu geri getirecektir.” Devamla dedi ki: Ertesi sabah El-Muhtar, Ebu Amre’yi ona gönderdi ve Ömer’i kendisine getirmesini emretti. Ebu Amre, Ömer’in karşısına çıkıp: “Emire itaat et!” dedi. Ömer ayağa kalktı, fakat cübbesine takılıp sendeledi. Ebu Amre kılıcıyla ona vurup öldürdü. Başını, üstlüğünün alt kısmına sarılmış halde getirip El-Muhtar’ın önüne koydu. El-Muhtar, yanında oturmakta olan oğlu Hafs b. Ömer b. Sa‘d’a: “Bu başı tanıyor musun?” dedi. Hafs da: “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz” dedi ve ekledi: “Evet, onun ölümünden sonra hayatın hayrı yoktur.” El-Muhtar ona: “Doğru söyledin; çünkü ondan sonra sen de yaşamayacaksın” dedi. Onun hakkında da emir verdi; o da öldürüldü ve başı babasının başının yanına kondu. El-Muhtar şöyle dedi: “Bu, Hüseyin içindir; şu da Ali b. Hüseyin içindir! Fakat denk değildirler. Allah’a yemin ederim ki, Hüseyin’e karşılık Kureyş’in dörtte üçünü öldürsem bile onun bir tırnağına denk gelmezler!”

Ömer b. Sa‘d’ın kızı Humeyde, babası için ağıt olarak şu beyitleri söyledi:

Eğer onu Kusayy’ın kardeşinden başkası aldatmış olsaydı,
Ya Yemenli olmayan biri, ya da Acem olmayan biri,
Bu bana biraz teselli verirdi. Bil ki
Bu hususta o böyledir; çünkü asil bir kişi en aşağılık kişi gibi değildir.
Sahifede İbn Sa‘d’a ve oğluna
Benekli bir yılanın bile yumuşak davranacağı bir güvence verdi.

El-Muhtar, Ömer b. Sa‘d ile oğlunu öldürdüğünde, başlarını Musafir b. Said b. Nimran en-Naiti ve Zibyan b. Umare et-Temimi ile Muhammed b. el-Hanefiyye’ye gönderdi. El-Muhtar, İbn el-Hanefiyye’ye bu konuda bir mektup da yazdı.

Ebu Mihnef - Musa b. Amir’e göre, o şöyle dedi: El-Muhtar’ı Ömer b. Sa‘d’ı öldürmeye sevk eden şey, Yezid b. Şerahil el-Ensari’nin Muhammed b. el-Hanefiyye’ye gelmesiydi. Selamlaşmadan sonra konuşma El-Muhtar’a, onun isyanına ve Peygamber ailesinin kanının intikamını alma çağrısına gelmişti. Muhammed b. el-Hanefiyye şöyle demişti: “En önemsiz habercilerine bile bizim taraftarımız olduğunu iddia ediyor; buna rağmen el-Hüseyin’in katilleri onun sofra arkadaşlarıdır, minderler üzerinde oturup onunla konuşmaktadırlar.” Devamla dedi ki: Öteki adam onun bu sözünü aklında tuttu. Küfe’ye gelince El-Muhtar’a uğrayıp selam verdi. El-Muhtar ona: “Mehdi ile görüştün mü?” diye sordu. O da: “Evet” dedi. El-Muhtar: “Sana ne dedi ve seninle ne konuştu?” diye sordu. Devamla dedi ki: O da ona durumu anlattı.

Devamla dedi ki: Bunun üzerine El-Muhtar, hiç vakit kaybetmeden Ömer b. Sa‘d ile oğlunu öldürdü ve başlarını yukarıda adı geçen iki haberciyle İbn el-Hanefiyye’ye gönderdi. Onlarla birlikte ona şu mektubu yolladı:

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

Mehdi Muhammed b. Ali’ye, El-Muhtar b. Ebi Ubeyd’den.

Ey Mehdi, sana selam olsun! Senden başka ilah olmayan Allah’a sana hitaben hamd ederim. Bundan sonra: Allah beni düşmanlarına karşı bir intikam aracı olarak gönderdi. Onlar ya öldürüldüler, ya hapsedildiler, ya da kovulmuş ve kaçak hale geldiler. Seni öldürenleri öldüren ve sana yardım edenlere yardım eden Allah’a hamdolsun. Sana Ömer b. Sa‘d ile oğlunun başını gönderdim. El-Hüseyin’in ve ev halkının kanının dökülmesine katılanlardan, gücümüzün yettiği herkesi öldürdük. Geri kalanlar ise Allah’tan kaçamayacaklardır. Yeryüzünde onlardan bir eser kaldığı bana bildirilmeyinceye kadar onların peşini bırakmayacağım. Ey Mehdi, bana görüşünü yaz; ben de ona uyacak ve ona göre hareket edeceğim. Ey Mehdi, sana selam olsun; Allah’ın rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun!

Sonra El-Muhtar, El-Abbas b. Ali’nin eşyalarını almış ve Hüseyin’i bir okla vurmuş olan, “Okum onun zırhına takıldı da ona zarar vermedi” diyen Hakim b. Tufeyl et-Tai es-Sinbisi’yi yakalaması için Abdullah b. Kamil’i gönderdi. Abdullah b. Kamil geldi, onu yakaladı ve götürdü. Hakim’in ailesi Adi b. Hatim’den yardım istedi. Adi, sokakta adamlara yetişip Abdullah b. Kamil ile Hakim hakkında konuştu. Abdullah b. Kamil: “Onun işiyle benim ilgim yok; bu, emir El-Muhtar’ın işidir” dedi. Adi b. Hatim: “Ben ona gideceğim” dedi. Abdullah b. Kamil: “Öyleyse ona git ve doğru yoldan git” dedi. Bunun üzerine Adi, El-Muhtar’a gitti.

El-Muhtar, daha önce, Cebbânetü’s-Sebî‘ günü yakalanmış olan, el-Hüseyin ve ailesi hakkında kötü bir söz söylememiş bulunan kabilesinden bir topluluk için Adi’nin aracılığını kabul etmişti. Bunun üzerine Şia, İbn Kamil’e şöyle dedi: “Emirin, senin suçunu bildiğin bu alçağın hakkında Adi b. Hatim’in şefaatini kabul etmesinden korkuyoruz. Gel onu öldürelim.” O da: “Onun hakkında ne yapmak istiyorsanız yapın” dedi. Onu elleri arkadan bağlı halde Anaze kabilesinin bulunduğu yere götürdüler ve hedef gibi diktiler. Sonra ona: “Sen Ali’nin oğlunun elbisesini aldın; Allah’a yemin olsun ki, biz de seni, diri diri ve görüp dururken elbisenden soyacağız” dediler. Böylece onun elbiselerini çıkardılar. Sonra da: “Sen Hüseyin’i oklarınla hedef yaptın ve ‘Okum onun zırhına takıldı da ona zarar vermedi’ dedin. Allah’a yemin ederiz ki seni, senin onu okla vurduğun gibi vuracağız; sana saplananlar da sana yeter” dediler. Devamla dedi ki: Bir salvo ok attılar; okların çoğu ona isabet etti ve ölüp düştü.

Ebu Mihnef - Ebu’l-Carid - onu ölü görmüş bir kişiden naklen: İçine o kadar çok ok saplanmıştı ki kirpiye benziyordu.

Adi b. Hatim, El-Muhtar’ın huzuruna gelince El-Muhtar ona yanında oturduğu yerde yer verdi. Adi, neden geldiğini anlattı. El-Muhtar ona: “Ey Ebu Tarif, el-Hüseyin’in katilleri hakkında şefaat istemeyi caiz mi görüyorsun?” dedi. Adi de: “O, sana yanlış tanıtılmıştır” dedi. El-Muhtar: “Öyleyse onu sana bırakıyoruz” dedi.

Devamla dedi ki: Çok geçmeden İbn Kamil içeri girdi. El-Muhtar ona: “Adamın hali ne oldu?” diye sordu. O da: “Şia onu öldürdü” dedi. El-Muhtar, onun öldürülmemiş olmasından memnun olmayacak biri olduğu halde şöyle dedi: “Onu bana getirmeden önce öldürmekte sizi acele ettiren neydi? İşte Adi onun için gelmişti; o, şefaati kabul edilmesi ve isteği yerine getirilmesi gereken bir adamdır.” İbn Kamil: “Allah’a yemin olsun ki Şia bana galip geldi” dedi. Adi ona: “Yalan söylüyorsun, ey Allah’ın düşmanı! Sen, benden daha üstün birinin onun hakkında benim şefaatimi kabul edeceğini sandın; bu yüzden önüme geçip onu öldürdün. Seni yaptığından alıkoyacak bir asaletin de yoktu” dedi. Devamla dedi ki: İbn Kamil ona ağır sözlerle sövdü. Fakat El-Muhtar parmağını ağzına götürerek İbn Kamil’e susmasını ve Adi’yi kendi haline bırakmasını emretti. Bunun üzerine Adi, El-Muhtar’dan hoşnut, İbn Kamil’e öfkeli olarak kalktı ve karşılaştığı kabile mensuplarına ondan şikayet etti.

El-Muhtar, Ali b. el-Hüseyin’i öldüren kişiyi yakalaması için Abdullah b. Kamil’i gönderdi. Bu adam, Abdülkays’tan Mürre b. Munkız b. en-Numan el-Abdi adlı biriydi. Çok cesur bir adamdı. İbn Kamil onu almaya gelip evini kuşatınca, elinde mızrağı olduğu halde ve hızlı bir ata binmiş olarak onlara karşı çıktı. Ubeydullah b. Naciye eş-Şibami’ye mızrak savurup onu düşürdü, ama yaralamadı. Devamla dedi ki: İbn Kamil ona kılıcıyla vuruyordu, o da sol eliyle darbeyi savuşturuyordu. Çok geçmeden kılıç eline işledi, fakat at onu oradan uzaklaştırdı. Kaçıp Mus‘ab’ın yanına katıldı; ancak bundan sonra kolu felç oldu.

Devamla dedi ki: El-Muhtar ayrıca, “Onlardan bir gence bir ok attım; o, elini alnına koymuş okları savuşturuyordu. Ben de elini alnına çiviledim de artık elini alnından çekemedi” diyen Cenb’den Zeyd b. Rukad adlı bir adamı yakalaması için Abdullah eş-Şakiri’yi gönderdi.

Ebu Mihnef - Ebu Abdü’l-A‘la ez-Zübeydi’ye göre: O genç, Abdullah b. Müslim b. Akil idi. Eli alnına saplanınca şöyle dedi: “Allah’ım, onlar bizi hor gördüler ve aşağıladılar. Allah’ım, bizi öldürdükleri gibi onları da öldür; bizi aşağıladıkları gibi onları da aşağıla.” Sonra Zeyd b. Rukad o gence bir ok daha atıp onu öldürdü. Zeyd şöyle dedi: “Öldüğünde yanına geldim ve onu öldürdüğüm oku bedeninden çıkardım. Oku alnında ileri geri oynatarak çekmeye devam ettim, sonunda çıkardım, fakat ok ucu alnında saplı kaldı; onu çıkaramadım.”

Devamla dedi ki: İbn Kamil, Zeyd b. Rukad’ın evine gelince evi kuşattı. Adamlar içeri dalıp onu yakalamaya koştular. Zeyd, cesur bir adam olduğu için, çekilmiş kılıcıyla onlara karşı çıktı. İbn Kamil: “Ona kılıçla vurmayın ve mızrak saplamayın; onu oklarla vurun ve taşlayın” dedi. Bunu yaptılar ve yere düştü. İbn Kamil: “Eğer onda hâlâ son bir nefes varsa onu dışarı çıkarın” dedi. Dışarı çıkardılar; hâlâ canı vardı. İbn Kamil ateş istedi ve o can vermeden önce onu ateşte yaktılar.

El-Muhtar, el-Hüseyin’i öldürdüğünü iddia eden Sinan b. Enes’i arattı. Onun Basra’ya kaçmış olduğunu öğrenince evini yıktırdı.

El-Muhtar, Abdullah b. Ukbe el-Ganevi’yi arattı. Onun kaçıp Cezire’ye ulaştığını öğrenince evini yıktırdı. Bu Ganevi, el-Hüseyin’in ailesinden gençlerden birini öldürmüştü. Benü Esed’den bir başka adam da -adı Harmale b. Kahil idi- el-Hüseyin’in ailesinden bir başkasını öldürmüştü. İbn Ebi Akib el-Leysi bu iki adam hakkında şöyle dedi:

Gani arasında bizim kanımızdan bir damla vardır;
Esed arasında da sayılıp anılacak bir başka damla vardır.

El-Muhtar, Hasa‘m’dan Abdullah b. Urve el-Has‘ami adlı bir adamı arattı. Bu adam, onlara on iki ok attığını, ama isabet ettiremediğini söylüyordu. Abdullah onun elinden kaçıp Mus‘ab’a katılınca El-Muhtar evini yıktırdı.

El-Muhtar, Süda‘ kabilesinden Amr b. Subeyh adlı bir adamı arattı. Bu adam, “Onlardan bazılarına mızrak sapladım ve yaraladım, ama hiç kimseyi öldürmedim” diyordu. Geceleyin, insanlar sükunete çekildikten sonra onu almaya geldiler. O, evinin damındaydı ve farkında değildi; kılıcı da başının altındaydı. Onu yakalayıp kılıcını aldıklarında şöyle dedi: “Allah kahretsin seni ey kılıç! Ne kadar yakın, ama ne kadar uzak!” O, El-Muhtar’a getirildi. El-Muhtar onu sarayda yanına hapsetti. Ertesi sabah arkadaşlarına kabul günü yaptı ve: “Girmek isteyen girsin” diye ilan edildi. İnsanlar girdiler, Amr da bağlı halde getirildi. O da şöyle dedi: “Ey kafirler ve yalancılar topluluğu! Kılıcım elimde olsaydı, kılıcın ağzı karşısında titremediğimi ve sarsılmadığımı bilirdiniz. Madem kaderim öldürülmekmiş, beni sizden başkası öldürmesin isterim. Sizin Allah’ın yaratıkları arasında en kötüleri olduğunuzu biliyorum. Yine de elimde bir kılıç olsaydı, bir süre size onunla vurmak isterdim.” Sonra elini kaldırıp yanında duran İbn Kamil’in gözüne vurdu. İbn Kamil gülerek elini tuttu. Sonra dedi ki: “O, Muhammed ailesinden bazılarını yaraladığını ve onlara mızrak sapladığını söylüyor. Onun hakkında emrini ver.” El-Muhtar da: “Bana mızraklar getirin!” dedi. Mızraklar getirildi. “Ona saplayın, ölsün” dedi. Bunun üzerine mızraklarla dürtülerek öldürüldü.

Ebu Mihnef - Hişam b. Abdurrahman ve oğlu el-Hakem b. Hişam’a göre: El-Muhtar’ın adamları Ebu Zür‘a b. Mesud’un oğullarının evinin yanından geçtiler. Onlar evin üstünden bunlara ok attılar. Bunun üzerine adamlar eve girip el-Hibyat b. Osman b. Ebi Zür‘a es-Sekafi ile Abdurrahman b. Osman b. Ebi Zür‘a es-Sekafi’yi öldürdüler. Abdülmelik b. Ebi Zür‘a ise başına aldığı bir darbeyle onların elinden kurtuldu. Hızla gidip El-Muhtar’ın huzuruna çıktı. El-Muhtar da yarasını tedavi etmesi için karısı Ümmü Sabit bint Semure b. Cündeb’e emir verdi. Sonra El-Muhtar onu çağırdı ve şöyle dedi: “Ben suçlu değilim. Sen adamlara ateş ettin ve onları öfkelendirdin.”

Muhammed b. el-Eş‘as b. Kays, Kadisiyye’nin yanındaki el-Eş‘as köyündeydi. El-Muhtar onu yakalamak için Kürsü’nün Muhafızı Havşeb’i yüz adamla gönderdi ve şöyle dedi: “Onun peşine çık. Onu ya avla oyalanırken, ya korkudan büzülüp dururken, ya korkup şaşkınlık içinde bir o yana bir bu yana dönerken, ya da bir yere gizlenmiş halde bulacaksın. Eğer onu ele geçirirsen başını bana getir.” Havşeb yola çıktı, Muhammed b. el-Eş‘as’ın sarayına ulaşıp etrafını kuşattı. Muhammed ise oradan çıkıp Mus‘ab’a katıldı. Adamlar onun içeride olduğunu sanarak sarayın başında beklediler. İçeri girip onun kaçtığını öğrenince El-Muhtar’a döndüler. El-Muhtar da evi yıktırdı. Kerpiç ve balçıkla, Ziyad b. Sümeyye’nin yıktırmış olduğu Hacr b. Adi el-Kindi’nin evini yeniden yaptırdı.
El-Muhtar’a Basra’da Biat Edilmesi: Ebu Cafer’e göre: Bu yılda el-Müsenna b. Muhribe el-Abdi, Basra halkını el-Muhtar’a biat etmeye çağırdı.

Ahmed b. Züheyr - Ali b. Muhammed - Abdullah b. Atiyye el-Leysi ve Amir b. el-Esved’e göre: El-Müsenna b. Muhribe el-Abdi, Süleyman b. Surad ile birlikte Aynü’l-Verde’de bulunanlar arasındaydı. Daha sonra geri dönen Tevvabun ile birlikte Küfe’ye döndü. O sırada el-Muhtar gözaltında tutuluyordu. El-Müsenna, el-Muhtar hapisten çıkıncaya kadar bekledi, sonra gizlice ona biat etti. El-Muhtar ona şöyle dedi: “Basra’daki bölgene dön ve insanları çağır; fakat faaliyetini gizli tut.” El-Müsenna Basra’ya gitti. Kendi kabilesinden ve başkalarından bazıları ona olumlu cevap verdi.

El-Muhtar, İbn Muti‘i Küfe’den çıkarıp Ömer b. Abdurrahman b. el-Haris b. Hişam’ın Küfe’ye girmesini engelleyince, el-Müsenna b. Muhribe dışarı çıktı ve bir mescide hakim oldu. Kabile mensupları onun etrafında toplandı ve o, el-Muhtar adına propaganda yaptı. Sonra erzak deposuna gitti ve onun yanında konakladı. Erzak şehirde depolanıyor, develer de orada kesiliyordu. Bunun üzerine el-Kuba‘, polis kuvvetlerinin başındaki Abbad b. Hüseyin ile Kays b. el-Heysem’i polisler ve askerlerle birlikte onların üzerine gönderdi. Bunlar Mevali Sokağı’na girip Sebha’ya çıktılar ve orada durdular. İnsanlar evlerinde kaldılar; hiç kimse dışarı çıkmadı. Abbad, sorguya çekebileceği birini görmek için beklemeye devam etti. Hiç kimseyi göremeyince şöyle dedi: “Burada Benü Temim’den bir adam yok mu?” Benu Adi’den bir mevla olan Halife el-A‘ver şöyle cevap verdi: “Burası Benü Abd Şems’in mevlası Verrad’ın evidir.” Abbad, “Kapıyı çal” dedi. Halife kapıyı çaldı, Verrad dışarı çıktı. Abbad ona söverek şöyle dedi: “Yazıklar olsun sana! Ben burada duruyorum da sen dışarı çıkmadın.” Verrad, “Seni neyin memnun edeceğini bilmiyordum” dedi. Abbad, “Kılıcını kuşan ve bineğini getir” dedi. O da bunu yaptı. Beklediler. El-Müsenna’nın adamları gelip onların karşısında durdu. Abbad, Verrad’a, “Kays ile birlikte yerinde kal” dedi. Kays b. el-Heysem ile Verrad bulundukları yerde kaldılar. Adamlar Sebha’da beklerken Abbad geri döndü ve Kassabin Sokağı’na girerek Kella’ya vardı. Erzak deposunun dört kapısı vardı: Biri Basra’ya bitişik, biri Hallalin tarafına, biri mescide, biri de kuzey rüzgarının estiği mahallenin tarafına açılıyordu. Abbad, nehre bakan ve çöp işiyle uğraşan insanların yanında bulunan kapıya geldi. Bu küçük bir kapıydı. Orada durdu ve bir merdiven istedi. Merdiveni deponun duvarına dayadı. Otuz kişi yukarı çıktı. Onlara şöyle dedi: “Damın üzerinde kalın. Allahu ekber sesini duyduğunuzda siz de damda Allahu ekber diye bağırın.” Sonra Abbad geri dönüp Kays b. el-Heysem’in yanına geldi ve Verrad’a, “Adamları hücuma teşvik et” dedi. Verrad, el-Müsenna’nın adamlarına hücum etti. Çatışma karıştı. El-Müsenna’nın adamlarından kırk kişi, Abbad’ın adamlarından ise bir kişi öldürüldü. Erzak deposunun damındaki adamlar gürültü ve Allahu ekber seslerini duyunca damda Allahu ekber diye bağırdılar. Depoda bulunanlar kaçtı. Arkalarından Allahu ekber seslerini duyan el-Müsenna ve adamları da kaçmaya başladılar. Abbad ile Kays b. el-Heysem, adamlarına onları takip etmeyi bırakmalarını emrettiler. Böylece erzak deposunu ve içindekileri ele geçirdiler. El-Müsenna ile adamları ise Abdülkays mahallesine gitti. Abbad ile Kays ve adamları el-Kuba‘ın yanına dönünce, el-Kuba‘ onları Abdülkays mahallesine gönderdi. Kays b. el-Heysem köprü tarafından yaklaştı, Abbad ise Mirbed yolu tarafından geldi ve onlar orada karşılaştılar.

El-Kuba‘ mescidde minber üzerinde otururken, Ziyad b. Amr el-Ataki onun yanına geldi. Ziyad, atının üzerinde mescide girdi ve şöyle dedi: “Süvarilerini kardeşlerimizden çevir, yoksa biz de onlarla birlikte savaşırız.” El-Kuba‘ uzlaşma sağlamak için el-Ahnef b. Kays ile Ömer b. Abdurrahman el-Mahzumi’yi gönderdi. İkisi Abdülkays mahallesine gittiler. El-Ahnef, Bekir, Ezd ve genel halka şöyle dedi: “Siz İbn ez-Zübeyr’e biat halinde değil misiniz?” Onlar, “Evet, ama kardeşlerimizi teslim etmeyiz” dediler. Bunun üzerine el-Ahnef şöyle dedi: “O halde onlara, istedikleri yere gitsinler ve bu şehri güven içinde yaşayan halkı için karıştırmasınlar diye emredin. Diledikleri yere gitsinler.” Bunun üzerine Malik b. Mismâ‘, Ziyad b. Amr ve ileri gelen arkadaşları el-Müsenna’nın yanına gelip ona ve arkadaşlarına şöyle dediler: “Allah’a yemin olsun ki biz sizin görüşünüzü benimsemiyoruz; fakat size zarar verilmesini de istemiyoruz. Liderinize katılın; çünkü sizin görüşünüze olumlu cevap verenler azdır. Böylece güvende olursunuz.” El-Müsenna onların bu teklifini ve nasihatini kabul etti ve ayrıldı. El-Ahnef geri dönerek şöyle dedi: “Bugüne kadar görüşümde hiç kusur etmedim; yalnız bugün ettim. Bu insanların yanına gidip Bekir ile Ezd’i arkamda bıraktım.” Abbad ve Kays el-Kuba‘ın yanına döndüler. El-Müsenna ise arkadaşlarından küçük bir grupla birlikte Küfe’de el-Muhtar’ın yanına gitti.

Bu çatışmada Süveyd b. Riab eş-Şenni ile Ukbe b. Aşire eş-Şenni öldürüldü. İkincisini Benü Temim’den bir adam öldürdü; sonra o adam da öldürüldü. Ukbe b. Aşire’nin kardeşi, Temimli’nin kanını yaladı ve “İntikamımı aldım!” dedi.

El-Müsenna Küfe’ye varınca, Malik b. Mismâ‘ ile Ziyad b. Amr’ın ne yaptıklarını, kendisine nasıl geldiklerini ve Basra’dan çıkıncaya kadar onu nasıl koruduklarını el-Muhtar’a anlattı. El-Muhtar, onları kendi tarafına çekmeyi umarak onlara şöyle yazdı:

Bundan sonra: Dinleyin ve itaat edin; size dünyadan ne isterseniz vereyim, cenneti de size garanti edeyim.

Malik, Ziyad’a şöyle dedi: “Ey Ebu’l-Muğire, Ebu İshak bize büyük şeyler verdi: Dünya ve ahiret!” Ziyad da şaka yollu olarak Malik’e şöyle cevap verdi: “Ey Ebu Gassan, ben veresiye için savaşmam; biri bana peşin verirse onun için savaşırım.”

El-Muhtar, el-Ahnef b. Kays’a şöyle yazdı:

El-Muhtar’dan el-Ahnef b. Kays’a ve onunla birlikte olanlara. Selam size! Bundan sonra: Yazık olsun Rabia ile Mudar’ın anasına! El-Ahnef kendi kabilesini Sekar’dan içirmeye götürüyor; oradan çıkamayacaklardır. Bana senin beni yalancı saydığın haberi ulaştı. Eğer bana yalancı deniliyorsa, benden önce de peygamberlere yalancı denilmişti. Ben onların çoğundan daha hayırlı değilim.

Ayrıca el-Ahnef’e şunu da yazdı:

Malınla bir at satın aldığında
ve sol eline bir kalkan aldığında,
kılıçla sert savaşmayı kendine iş edin.

Ebu’s-Saib Selm b. Cünade - el-Hasen b. Hammad - Habban b. Ali - el-Mücalid - eş-Şa‘bi’ye göre, o şöyle dedi: Basra’ya girdim ve içinde el-Ahnef b. Kays’ın da bulunduğu bir halkaya oturdum. Oradaki adamlardan biri bana, “Sen kimsin?” dedi. Ben de, “Küfeli biriyim” dedim. Bunun üzerine, “Sen bizim mevalimizdensin” dedi. Ben de, “Bu nasıl olur?” dedim. O da, “Biz sizi, köleleriniz olan el-Muhtar’ın ordusunun elinden kurtardık” dedi. Bunun üzerine ben, “Hemdan’ın şeyhinin bizim ve sizin hakkınızda ne söylediğini biliyor musunuz?” dedim. El-Ahnef b. Kays, “Ne söylemiş?” diye sordu. Ben de, “Şöyle demiş” dedim:

Eğer köleleri öldürdüyseniz övünür müsünüz,
bir de silahsız insanları bir kez yenmişken?
Bizimle şan konusunda yarışıyorsanız,
Cemel Günü size yaptığımızı hatırlayın:
Kınalı sakallı ihtiyar da,
beyaz yüzlü, uzun elbiseli delikanlı da.
Bize uzun zırh içinde sallanarak geldi,
biz de sabahleyin bir koyun boğar gibi onu boğazladık.
Biz verdik, fakat siz verdiğimizi unuttunuz;
Yüce Allah’ın nimetini inkâr ettiniz.
Onların yerine Haşebiyye’den adamlar öldürdünüz;
bu sizin kavminiz adına ne kötü bir bedeldir!

El-Ahnef öfkelendi ve şöyle dedi: “Çocuk, şu sahifeyi getir!” Bir sahife getirildi. İçinde şunlar yazıyordu:

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

El-Muhtar b. Ebi Ubeyd’den el-Ahnef b. Kays’a. Bundan sonra: Yazık olsun Rabia ile Mudar’ın anasına! El-Ahnef kendi kabilesini Sekar’dan içirmeye götürüyor; oradan çıkamayacaklardır. Bana senin beni yalancı saydığın haberi ulaştı. Eğer bana yalancı deniliyorsa, benden önce de resullere yalancı denilmişti. Ben onlardan daha hayırlı değilim.

Sonra el-Ahnef, “Bu adam bizden mi, yoksa sizden mi?” diye sordu.

Hişam b. Muhammed - Ebu Mihnef - Mâni‘ b. el-Alâ es-Sa‘di’ye göre: Miskin b. Amir b. Uneyf b. Şüreyh b. Amr b. Vesves, el-Muhtar’a karşı savaşanlar arasındaydı. Adamlar yenilgiye uğrayınca, Azerbaycan’da Muhammed b. Umeyr b. Utarid’e katıldı ve şöyle dedi:

Duhtenus,
ak saç örtüsü üzerime indiğini görünce şaşırdı.
Sesini yükseltip feryat etti.
Ben de ona dedim ki: Sakalımın ağarmasından korkma.
Eğer gençlik gücümün gittiğini,
doğumumdan beri nice çağların geçtiğini görüyorsan,
ben elli iki yaşında bir adamım;
hangi ömür vardır ki onda devranlar olmasın?
Keşke benim kılıcım onun elinde, onun elbisesi de bende olsaydı,
“Yok mu öfkelenen cömert bir adam?” dediği gün.
Keşke o günden önce ölseydik
yahut hür insanların yaptığı şeyi yapsaydık.
Fakat biz, iyiliğin kendilerinden kaçtığı insanlar gibi olduk;
biz savaşmadık, ama yiğit adam savaştı.
Onlardan yüz çevirdim; onlar ise vurulmuşlardı;
rezillik ve utanç beni onlardan sürgün etti.
Ey Kureyş’in yıldızı için duyduğum içimin hüznü!
Başı el-Muhtar’a getirildiği gün!

El-Mütevekkil şöyle dedi:

Hüseyin’i öldürdüler; sonra da onun ölümüne ağlıyorlar.
Gerçekten zaman insanlarda değişiklikler meydana getirir!
Taff’ta, bakımsız bırakılmış ey öldürülenler, uzak olmayın;
başlarının yattığı yerler yağmurlarla ıslanmıştır.
Sancağı altında Deccal’in seçkin birlikleri,
el-Muhtar’ın aldattığı kimselerden daha sapık değildir.
Ey Benü Kusayy, Deccal’inizi sıkıca bağlayın,
toz bulutu dağılacaktır; kurtulacaksınız.
Eğer kabiledaşınız gaybı bilseydi,
bilenler bu hususta sizinle aynı görüşte olurlardı.
Ve bu apaçık bir iş olurdu;
eskiden beri haberler ve önbildirimlerle nakledilmiş olurdu.
Umarım ki mızraklarınızı kıran darbeler ve bir kuşatma,
ilhamınızın yalan olduğunu ortaya çıkarır,
ve size, ellerindeki kılıçları savaş tozu altında ateş gibi olan adamlar gelir.
Onlar sizinle karşılaştıklarında geri dönmezler,
ta ki zırhlı adamlarınızın başları paramparça oluncaya kadar.
El-Muhtar’ın İbn ez-Zübeyr’i Aldatmak İçin Ordu Göndermesi: Ebu Cafer’e göre: Bu yılda el-Muhtar, İbn ez-Zübeyr’i aldatmak için Medine’ye bir ordu gönderdi. İbn ez-Zübeyr’e, bu orduyu, Abdülmelik b. Mervan’ın onunla savaşmak üzere gönderdiği ve Vadi’l-Kura’da konaklayan orduya karşı ona yardım etmek için gönderdiğini düşündürdü.
El-Muhtar’ın Bu Orduyu Göndermedeki Sebebi: Hişam b. Muhammed - Ebu Mihnef - Musa b. Amir’e göre: El-Muhtar tarafından Küfe’den çıkarıldıktan sonra İbn Muti‘ Basra’ya gitti. Yenilmiş ve kaçmış bir halde Mekke’de İbn ez-Zübeyr’in yanına gitmek istemediği için, Ömer b. Abdurrahman b. el-Haris b. Hişam onun yanına gelinceye kadar Basra’da kaldı. Böylece ikisi de Basra’da bulunuyordu.

Ömer’in Basra’ya geliş sebebi şuydu: El-Muhtar Küfe’de ortaya çıkıp işinde başarı kazanınca, Şia onun yalnızca İbnü’l-Hanefiyye adına propaganda yaptığını ve Peygamber ailesi mensuplarının kanının intikamını almak istediğini sanıyordu. El-Muhtar, İbn ez-Zübeyr’i aldatmak için ona şöyle yazdı:

Bundan sonra: Bana karşı düşmanlık besleyen insanlara karşı sana verdiğim samimi nasihati, senin uğrunda gösterdiğim çabayı ve bunun karşılığında senin bana şart koşarak verdiğin şeyi biliyorsun. Fakat ben seni razı edip üzerime düşeni yerine getirdiğim zaman, sen beni ayakta bıraktın ve bana vaat ettiğini yerine getirmedin; halbuki benden gördüğünü gördün. Eğer bana dönmek istersen ben de sana dönerim; eğer nasihatimi istersen sana nasihat ederim.

El-Muhtar bu yolla, kendi işinin başarısı kesinleşinceye kadar İbn ez-Zübeyr’i uzakta tutmak istiyordu. Şia’ya bu hususta hiçbir şey söylemedi; eğer bu işten onlara bir şey ulaşırsa, onlara karşı böyle bir şeyden insanların en uzağıymış gibi davrandı.

Bunun üzerine İbn ez-Zübeyr, bunun savaş mı yoksa barış mı olduğunu öğrenmek isteyerek Ömer b. Abdurrahman b. el-Haris b. Hişam el-Mahzumi’yi çağırdı ve ona şöyle dedi: “Küfe’ye gitmek için hazırlan; çünkü seni oraya vali tayin ettik.” O, “El-Muhtar oradayken bu nasıl olur?” diye sordu. İbn ez-Zübeyr, “O, dinlediğini ve itaat ettiğini iddia ediyor” dedi. Bunun üzerine Ömer b. Abdurrahman, otuz ile kırk bin dirhem arasında bir masraf yaparak hazırlandı ve Küfe’ye doğru yola çıktı. El-Muhtar’ın casusu Mekke’den geldi ve haberi ulaştırdı. El-Muhtar, “Hazırlık için bu kadar mı harcadı?” diye sordu. Casus, “Otuz ile kırk bin arasında” dedi.

Bunun üzerine El-Muhtar, Zâide b. Kudâme’yi çağırdı ve ona şöyle dedi: “Yetmiş bin dirhem al; bu, onun bize yaptığı yolculuk için harcadığının iki katıdır. Musafir b. Said b. Nimran en-Naiti’yi de beş yüz zırhlı, mızraklı ve miğferli seçkin süvari ile birlikte yanına al ve ona şöyle de: ‘Biz senin ne kadar harcadığını öğrendik ve zarar etmeni istemiyoruz; masrafının iki katı olan bu parayı al ve geri dön.’ Eğer bunu yaparsa ne âlâ; etmezse ona süvarileri göster ve şöyle de: ‘Bunların arkasında bunlar gibi yüz birlik daha vardır.’” Zâide parayı aldı ve süvarilerle birlikte çıktı. Çölde Ömer b. Abdurrahman ile karşılaştı, parayı ona teklif etti ve geri dönmesini emretti. Ömer, “Müminlerin Emiri beni Küfe’ye vali tayin etti; onun emri yerine getirilmelidir” dedi. Bunun üzerine Zâide, daha önce gözden uzak tuttuğu süvarileri çağırdı. Ömer onları gelirken görünce şöyle dedi: “Bu, benim için daha büyük bir mazeret olur ve beni daha iyi bir konuma getirir. Parayı teslim et!” Zâide, “Bunu sana sadece seninle onun arasındaki ilişki sebebiyle gönderdi” dedi ve parayı ona verdi. Ömer parayı aldı ve Basra’ya doğru geri çekildi. Orada İbn Muti‘ ile buluştu. Bu, el-Müsenna b. Muhribe el-Abdi’nin Basra’daki ayaklanmasından önce, el-Haris b. Abdullah b. Ebi Rabia’nın yönetimde bulunduğu sıradaydı.

Ebu Mihnef - İsmail b. Nuaym’a göre: El-Muhtar, Suriyelilerin Irak’a yaklaştığı haberi ulaşınca, ilk saldırıya uğrayacak olanın kendisi olduğunu anladı. Bu sebeple, Suriyelilerin batıdan, Mus‘ab b. ez-Zübeyr’in de Basra’dan üzerine gelmesinden korkarak İbn ez-Zübeyr ile bir uzlaşma aradı; onu kandırmak ve aldatmak istedi. Abdülmelik b. Mervan, Abdülmelik b. el-Haris b. el-Hakem b. Ebi’l-As’ı Vadi’l-Kura’ya göndermişti. El-Muhtar, İbn ez-Zübeyr’i kandırıp aldatarak ona şöyle yazdı:

Bundan sonra: Abdülmelik b. Mervan’ın sana karşı bir ordu gönderdiği haberi bana ulaştı. Eğer sana yardım göndermemi istersen, sana yardım ederim.

Abdullah b. ez-Zübeyr ona şu cevabı yazdı:

Bundan sonra: Eğer bana itaat halinde isen, ordunu benim bölgelerime göndermenden ve adamlarının senin huzurunda bana biat etmelerinden rahatsız olmam. Bana biat ettiğin haberi bana ulaşınca, söylediğine inanır ve senin bölgelerimdeki askerlerimi geri çekerim. Göndereceğin orduyu bana çabucak gönder. Onlara emret de Vadi’l-Kura’daki İbn Mervan askerlerinin üzerine yürüsünler ve onlarla savaşsınlar. Selam!

Bunun üzerine El-Muhtar, Hemdan’dan Şurahbil b. Vars’ı çağırdı ve onu çoğu mevaliden oluşan, Araplardan ise yalnızca yedi yüz kişi bulunan üç bin kişiyle gönderdi. Ona şöyle dedi: “Git ve Medine’ye gir. Oraya girdiğin zaman bana yaz ki sana emrimi vereyim.” Onun maksadı, Medine’ye girdikten sonra kendi adına onların başına bir kumandan göndermek ve İbn Vars’a Mekke üzerine yürümesini, İbn ez-Zübeyr’i kuşatmasını ve onunla savaşmasını emretmekti. Şurahbil Medine’ye doğru çıktı. Ancak İbn ez-Zübeyr, El-Muhtar’ın kendisini sadece aldatıyor olmasından korktuğu için, Abbas b. Sehl b. Sa‘d’ı iki bin adamla Mekke’den Medine’ye gönderdi ve ona bedevi Araplardan yardım istemesini emretti. İbn ez-Zübeyr ona şöyle dedi: “Eğer adamların bana itaat halinde olduklarını görürsen onlara iyi davran. Aksi halde, onları helak edinceye kadar hile yap.”

Olay aynen böyle gelişti. Abbas b. Sehl gidip İbn Vars ile er-Rakem’de karşılaştı. İbn Vars, ordusunu düzene koymuştu; sağ kanada Hemdan’dan Selman b. Himyar es-Sevri’yi, sol kanada ise Ayyâş b. Ca‘de el-Cedeli’yi yerleştirmişti. Bütün süvarileri sağ ve sol kanatlarda bulunuyordu. Abbas yaklaştı ve selam verdi. Sonra, “Benimle buraya gel, biraz ayrı konuşalım” dedi. İbn Vars onunla biraz kenara çekildi. Abbas ona, “Allah sana merhamet etsin! Sen İbn ez-Zübeyr’e itaat halinde değil misin?” dedi. İbn Vars, “Evet” dedi. Abbas, “Öyleyse bizimle birlikte Vadi’l-Kura’daki bu düşmanın üzerine yürü. İbn ez-Zübeyr bana, efendinin seni yalnızca onların üzerine yürümek için gönderdiğini söyledi” dedi. İbn Vars ise, “Ben sana itaat etmekle emrolunmadım. Bana yalnızca Medine’ye gitmem emredildi. Oraya vardıktan sonra kendi görüşüme göre hareket ederim” dedi. Abbas b. Sehl ona, “Eğer sen İbn ez-Zübeyr’e itaat halindeysen, o bana senin ve adamlarının yanında bu düşmanımıza karşı yürümemi emretti” dedi. İbn Vars ise, “Ben sana itaat etmekle emrolunmadım; Medine’ye girip efendime emrini sormak üzere yazıncaya kadar da sana uymam” dedi. Abbas b. Sehl onun direnmekte olduğunu görünce, itaatsizliğini anladı. Fakat bunu fark ettiğini ona belli etmek istemeyerek, “Senin görüşün daha iyidir; sana uygun görüneni yap. Ben ise Vadi’l-Kura’ya doğru yürüyeceğim” dedi.

Bunun üzerine Abbas b. Sehl gidip su başında konakladı. Yanında getirdiği kesim için beslenmiş develerden ona bir kısmını hediye olarak gönderdi. Ayrıca ona un ve derileri yüzülmüş koyunlar yolladı. İbn Vars ve adamları açlıktan kırılmak üzereydiler. Abbas b. Sehl, her on kişiye bir koyun gönderdi. Onlar da koyunları kestiler ve onlarla meşgul oldular. Su başında birbirlerine karıştılar; adamlar savaş düzenini bıraktılar ve birbirlerine karşı kendilerini emniyette hissettiler. Abbas b. Sehl onların bu şekilde meşgul olduklarını görünce, en cesur ve en yiğit adamlarından yaklaşık bin kişiyi topladı ve Şurahbil b. Vars’ın çadırına yöneldi. İbn Vars onların kendisine doğru geldiğini görünce adamlarını çağırdı. Yanına yüz kişi bile toplanmadan Abbas b. Sehl ona yetişti. Şurahbil şöyle bağırıyordu: “Ey Allah’ın seçkin askerleri, bana gelin! Bana gelin! Masum kanı helal sayanlar ve kovulmuş şeytanın dostlarıyla savaşın. Siz hak ve hidayet ehlinin mensuplarısınız; onlar ise hainlik ettiler ve kötülük işlediler.”

Ebu Mihnef - Ebu Yusuf’a göre: Abbas b. Sehl onlara ulaşırken şu beyitleri okuyordu:

Ben, işi başkasına bırakmayan maharetli süvari Sehl’in oğluyum.
Hayranlık uyandıran, önder yüz çevirdiğinde ileri atılmaya cesaret edenim.
Şöhretli yiğidin başına vururum,
savaş gününde kılıçla; öyle ki başı ayrılır.

Biz ancak kısa bir süre savaştık; sonra İbn Vars, beraberindeki yetmiş muhafızla birlikte öldürüldü. Abbas b. Sehl, İbn Vars’ın arkadaşları için bir eman sancağı kaldırdı; bunlar, Selman b. Himyar el-Hemdani ile Ayyâş b. Ca‘de el-Cedeli’nin yanına çekilen yaklaşık üç yüz kişi dışında, o sancağın altına girdiler. Bunlar Abbas b. Sehl’in eline düştüklerinde öldürülmelerini emretti ve öldürüldüler. Ancak içlerinden yaklaşık iki yüz kişi, ellerine teslim edildikleri bazı adamların onları öldürmeye razı olmamaları sebebiyle serbest bırakıldı. Bunlar geri döndüler; fakat çoğu yolda öldü.

El-Muhtar onların başına geleni öğrenince ve geri dönenler geri gelince, ayağa kalktı ve hutbe vererek şöyle dedi: “Gerçekten o günahkâr ve sapkınlar, seçkin takva sahiplerini öldürdüler. Bu yerine gelecek bir iş ve takdir edilmiş bir hükümdü.” El-Muhtar, Salih b. Mesud el-Haş‘ami’yi şu mektupla İbnü’l-Hanefiyye’ye gönderdi:

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

Bundan sonra: Senin düşmanlarını senin adına aşağılamak ve ülkeye senin adına hakim olmak üzere sana bir ordu gönderdim. Bu ordu, Taybe’ye yaklaşıncaya kadar yürüdü. Orada kâfirin ordusu onları karşıladı. Allah adına yeminlerle onları aldattı, Allah’ın adıyla vaatte bulunarak onları kandırdı. Onlar da bu yüzden kendilerini emniyette hissedip onlara güvendiler. Bunun üzerine aniden üzerlerine saldırıp onları öldürdüler. Eğer benim Medine halkının üzerine, tarafımdan sıkı şekilde toplanmış bir ordu göndermemi ve senin de onlara kendi tarafından elçiler göndermeni uygun görürsen, Medine halkı benim sana itaat halinde olduğumu ve orduyu ancak senin emrinle gönderdiğimi bilsinler; bunu yap. O takdirde onların çoğunu senin hakkını tanımaya ve sana, yani Peygamber ailesi mensuplarına, İbn ez-Zübeyr ailesi olan zalim ve inkârcılardan daha çok acımaya daha hazır bulacaksın. Selam sana olsun!

İbnü’l-Hanefiyye ona şu cevabı yazdı:

Bundan sonra: Mektubun bana ulaştığında onu okudum; bana gösterdiğin saygıyı ve beni sevindirmek için düşündüklerini anladım. Şüphesiz bana en sevimli gelen şey, Allah’a itaat edilen iştir. Öyleyse açıkta ve gizlide yaptığın her işte gücün yettiğince Allah’a itaat et. Bil ki eğer ben savaşmak isteseydim, bana doğru koşarak gelen adamlar bulurdum ve yardımcılarım çok olurdu. Fakat ben onlardan uzak duruyor ve Allah benim lehime hükmedinceye kadar sabrederek bekliyorum. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.

Salih b. Mesud, İbnü’l-Hanefiyye’nin yanından ayrılırken onunla vedalaştı, ona selam diledi ve mektubu aldı. İbnü’l-Hanefiyye ona şöyle dedi: “El-Muhtar’a söyle; Allah’tan korksun ve kan dökmekten uzak dursun.” Bunun üzerine ben ona, “Allah seni korusun! Bunu ona mektubunda da yazmadın mı?” dedim. İbnü’l-Hanefiyye şöyle dedi: “Ben ona Allah’a itaat etmesini emrettim. Allah’a itaat, bütün iyilikleri içine alır ve bütün kötülükleri yasaklar.” İbnü’l-Hanefiyye’nin mektubu El-Muhtar’a ulaşınca, El-Muhtar halka şöyle ilan etti: “Ben, takvayı ve kolaylığı bir araya getiren, küfür ile ihaneti ise uzaklaştıran bir emirle emrolundum.”
Haşebiyye’nin Haccı ve Mekke’ye Gelme Sebebi: Ebu Ca‘fer’e göre: Bu yılda Haşebiyye Mekke’ye geldi ve hac yaptı. Onların kumandanı Ebu Abdullah el-Cedeli idi.

Hişam b. Muhammed - Ebu Mihnef ve Ali b. Muhammed - Mesleme b. Muhrib’e göre, sebep şöyleydi: Abdullah b. ez-Zübeyr, Muhammed b. el-Hanefiyye’yi ve onunla birlikte bulunan ailesinden kimseleri, ayrıca Küfe’den on yedi ileri gelenle birlikte Zemzem’de hapsetti. Ümmetin üzerinde ittifak etmediği birine biat etmeyi kabul etmedikleri için, onlar harem bölgesine sığınmışlardı. İbn ez-Zübeyr onları öldürmek ve yakmakla tehdit etti. Allah’a yemin ederek, eğer biat etmezlerse tehdidini gerçekleştireceğini söyledi ve onlara bir süre tanıdı.

İbnü’l-Hanefiyye’nin yanında bulunanlardan bazıları ona, durumlarını, yanındakilerin durumunu ve İbn ez-Zübeyr’in tehdidini bildirmek üzere el-Muhtar’a ve Küfelilere bir elçi göndermesini tavsiye ettiler. Bunun üzerine, Zemzem’in kapısındaki nöbetçiler uyurken, İbnü’l-Hanefiyye üç Küfeli’yi bir mektupla el-Muhtar’a ve Küfe halkına gönderdi. Onlara kendi durumunu, yanındakilerin durumunu ve İbn ez-Zübeyr’in onları öldürmek ve ateşte yakmakla tehdit ettiğini bildirdi; Hüseyin’e ve ailesine yaptıkları gibi kendisini yalnız bırakmamalarını istedi. Elçiler el-Muhtar’a geldiler ve mektubu verdiler. El-Muhtar halkı topladı ve mektubu onlara okuyarak şöyle dedi: “Bu, sizin Mehdi’nizin, Peygamberinizin ailesinin temiz soyundan gelenin mektubudur. Onlar koyunlar gibi kapatılmış, gece gündüz öldürülmeyi ve yakılmayı bekliyorlar. Onlara etkili bir şekilde yardım etmez ve ardı ardına gelen seller gibi süvari birlikleri göndermezsem ben Ebu İshak değilim; ta ki Kâhil kabilesinden olan kadının oğlunun üzerine felaket ininceye kadar.”

El-Muhtar, Ebu Abdullah el-Cedeli’yi yetmiş güçlü süvari ile gönderdi. Benü Temim’den Zebyân b. Osman’ı dört yüz kişiyle, Ebu’l-Mu‘temir’i yüz kişiyle, Hani b. Kays’ı yüz kişiyle, Umeyr b. Tarik’i kırk kişiyle ve Yunus b. İmran’ı kırk kişiyle gönderdi.

El-Muhtar, Tufeyl b. Amir ve Muhammed b. Kays aracılığıyla Muhammed b. Ali’ye, kendisine ordular gönderdiğini bildiren bir mektup yazdı. Adamlar grup grup, biri diğerinin ardından yola çıktılar. Ebu Abdullah el-Cedeli, yetmiş süvari ile Zat-ı Irk’a geldi ve orada konakladı. Sonra Umeyr b. Tarik kırk süvari ile, Yunus b. İmran da kırk süvari ile ona yetişti; böylece toplam yüz elli kişi oldular. Ebu Abdullah onlara önderlik etti; ellerinde sopalarla ve “Hüseyin’in intikamı!” diye bağırarak Mescid-i Haram’a girdiler. Nihayet Zemzem’e ulaştılar. Sürenin dolmasına iki gün kalmıştı; İbn ez-Zübeyr mahkûmları yakmak için odunları hazırlamıştı. El-Muhtar’ın adamları nöbetçileri dağıttılar, Zemzem’in ahşap kapılarını kırdılar, içeri girdiler ve İbnü’l-Hanefiyye’ye şöyle dediler: “Bizi Allah’ın düşmanı İbn ez-Zübeyr ile baş başa bırak.” İbnü’l-Hanefiyye, “Ben Allah’ın hareminde savaşmayı helal görmem” dedi. İbn ez-Zübeyr ise, “Onun ve onların biati olmadan onları serbest bırakacağımı mı sanıyorsun?” dedi. Ebu Abdullah el-Cedeli şöyle cevap verdi: “Rükn’ün ve Makam’ın Rabbi hakkı için, helal ve haramın Rabbi hakkı için, onu serbest bırakacaksın; yoksa seninle öyle bir savaş yaparız ki, batıl ehli bundan şüpheye düşer.” İbn ez-Zübeyr, “Allah’a yemin olsun ki onlar sayıca çok azdır; askerlerime izin versem, bir saat geçmeden başları koparılır” dedi. Kays b. Malik ona, “Allah’a yemin olsun ki eğer bunu denersen, bize yapmak istediğini gerçekleştirmeden önce sana ulaşılır” dedi. İbnü’l-Hanefiyye arkadaşlarını engelledi ve onları fitneden sakındırdı.

Daha sonra Ebu’l-Mu‘temir yüz kişiyle, Hani b. Kays yüz kişiyle ve Zebyân b. Umare iki yüz kişi ve parayla geldi. Mescide girerek “Hüseyin’in intikamı!” diye bağırdılar. İbn ez-Zübeyr onları görünce korktu. Muhammed b. el-Hanefiyye ve onunla birlikte olanlar Şi‘b-i Ali’ye gittiler. Onlar İbn ez-Zübeyr’e sövüyor ve onunla savaşmak için İbnü’l-Hanefiyye’den izin istiyorlardı; fakat o sürekli olarak bunu reddetti. Şi‘b’de Muhammed b. Ali’nin yanında dört bin kişi toplandı ve o da parayı aralarında paylaştırdı.
Benü Temim’in Horasan’da Kuşatılması: Ebu Ca‘fer’e göre: Bu yılda Abdullah b. Hazim, Horasan’da Benü Temim mensuplarını, oğlunu Muhammed’i öldürenleri öldürmek amacıyla kuşattı.

Ali b. Muhammed - el-Hasan b. Rüşeyd el-Cüzcani - Tufeyl b. Mirdas el-Ammi’ye göre, o şöyle dedi: İbn Hazim zamanında Benü Temim Horasan’da dağıldığında, onların yetmiş ile seksen arasında değişen sayıda seçkin süvarisi Fartana kalesine gitti. Osman b. Bişr b. el-Muhtafiz el-Mazini’yi lider yaptılar. Onunla birlikte Şu‘be b. Zahir en-Nahşeli, Verd b. el-Felek el-Enbari, Züheyr b. Züeyb el-Adavi, Ceyhan b. Meşca‘a ed-Dabbi, Haccac b. Neşib el-Adavi ve Rekabe b. el-Hurr ile Benü Temim’in seçkin süvarileri bulunuyordu. İbn Hazim onların üzerine geldi, onları kuşattı ve bir hendek kazdırdı. Benü Temim dışarı çıkıp onunla savaşıyor, sonra kaleye geri dönüyordu.

Bir gün İbn Hazim altı bin kişilik düzenli bir orduyla hendeğinden çıktı. Kaleden çıkanlar onunla karşılaştı. Osman b. Bişr, Benü Temim’e, “Bugün İbn Hazim’den uzak durun; ona karşı koyacak gücünüz olduğunu sanmıyorum” dedi. Fakat Züheyr b. Züeyb el-Adavi, savaş düzenlerini bozmadan geri çekilirse karısını boşayacağına yemin etti. Yanlarında, kışın su akan fakat o sırada kuru olan bir dere yatağı vardı. Züheyr oraya indi ve ilerledi. İbn Hazim’in adamları onu fark etmedi; ta ki saldırıp ön safları geri itinceye kadar. Onlar etrafını sardılar. Züheyr hızla geri döndü; iki yandan dere boyunca onu takip ettiler, bağırdılar fakat kimse onunla savaşmak için aşağı inmedi. O, indiği yere ulaşıncaya kadar devam etti. Sonra yukarı çıkıp tekrar saldırdı; onlar yol verdiler ve o geri döndü.

İbn Hazim adamlarına şöyle dedi: “Züheyr ile savaştığınızda mızraklarınıza kancalar takın ve üstünlük sağlarsanız zırhına geçirin.” Bir gün Züheyr yine onların karşısına çıktı; onlar mızraklarına kancalar takmışlardı. Onunla savaştılar ve zırhına dört mızrak takıldı. Fakat Züheyr onlara saldırınca elleri gevşedi, mızrakları bıraktılar; o da dört mızrağı sürükleyerek kaleye döndü.

İbn Hazim, Gazvan b. Cez‘ el-Adavi’yi Züheyr’e gönderdi ve ona şöyle dedi: “Züheyr’e de ki: Eğer sana güvenlik versem, sana yüz bin dirhem versem ve geçimin için Basar’ı sana tahsis etsem, bana bağlı olur musun?” Züheyr Gazvan’a şöyle cevap verdi: “Yazıklar olsun sana! El-Eş‘as b. Züeyb’i öldüren bir topluluğa nasıl bağlı olurum?” Gazvan bunu Musa b. Abdullah b. Hazim’in yanında ağzından kaçırdı.

Kuşatma uzayınca Benü Temim, İbn Hazim’e haber göndererek, “Bizi bırak, dağılalım” dediler. O, “Benim hükmüme teslim olmadıkça olmaz” dedi. Onlar, “Hükmüne razıyız” dediler. Züheyr onlara şöyle dedi: “Analarınız sizi kaybetsin! Allah’a yemin olsun ki sizi son adamınıza kadar öldürecektir. Eğer ölmeye razıysanız, şerefli insanlar gibi ölün. Hep birlikte çıkalım: Ya hepiniz ölürsünüz ya da bazınız kurtulur, bazınız ölür. Allah’a yemin ederim ki eğer gerçek bir cesaretle saldırırsanız size Mirbed yolu kadar geniş bir yol açarlar. İsterseniz önünüzde olurum, isterseniz arkanızda olurum.” Onlar bunu kabul etmediler. Bunun üzerine, “O halde size göstereyim” dedi. Rekabe b. el-Hurr ve onun genç Türk kölesi ile birlikte Şu‘be b. Zahir de onunla çıktı.

Şiddetli bir şekilde saldırdılar; adamlar onlara yol verdi ve ilerlediler. Fakat Züheyr geri dönerek kaleye girdi ve arkadaşlarına, “Gördünüz mü? Bana uyun” dedi. Rekabe, kölesi ve Şu‘be ilerlemeye devam etti. Züheyr’in arkadaşları ise, “Aramızda buna gücü yetmeyen ve yaşamak isteyenler var” dediler. Züheyr, “Allah sizi kahretsin! Arkadaşlarınızı terk mi edeceksiniz? Allah’a yemin ederim ki ölüm anında aranızdaki en korkak kişi ben olmayacağım” dedi.

Bunun üzerine kaleyi açıp aşağı indiler. İbn Hazim onları bağlattı ve teker teker huzuruna getirdi. Onları bağışlamak istiyordu; fakat oğlu Musa, “Allah’a yemin olsun ki eğer onları affedersen, kendimi kılıcıma atarım” dedi. Abdullah, “Allah’a yemin olsun ki bana yaptırmak istediğin şeyin yanlış olduğunu biliyorum” dedi. Sonra üçünü hariç hepsini öldürdü.

Bu üç kişiden biri Haccac b. Neşib el-Adavi idi. Kuşatma sırasında İbn Hazim’e ok atmış ve dişini kırmıştı. İbn Hazim, onu yakalarsa öldürmeye veya elini kesmeye yemin etmişti. Fakat Haccac gençti. Benü Temim’den bazı kimseler onun için aracılık etti. Biri, “O benim kuzenimdir, genç ve cahildir; onu bana ver” dedi. İbn Hazim, “Götür, gözüm seni görmesin” diyerek onu verdi.

Bir diğeri, Muhammed’in öldürüldüğü gün kendini onun üzerine atan Ceyhan b. Meşca‘a ed-Dabbi idi. İbn Hazim, “Bu iki ayaklı katırı bırakın” dedi. Bir diğeri de, savaş günü “Mudar’ın seçkin süvarisinden uzak durun” diyen Benü Sa‘d’dan bir adamdı.

Sonra Züheyr b. Züeyb getirildi. Onu bağlı olarak götürmek istediler; fakat o bunu reddetti, ayakları bağlı halde yürüyerek İbn Hazim’in önüne oturdu. İbn Hazim ona, “Seni serbest bırakıp Basar’ı sana verirsem bana ne teşekkür edersin?” dedi. Züheyr, “Kanımı dökmemekten başka bir şey yapmasan bile sana teşekkür ederim” dedi. Fakat İbn Hazim’in oğlu Musa ayağa kalkarak, “Dişiyi öldürüp erkeği bırakacak mısın? Aslanı bırakıp dişiyi mi öldüreceksin?” dedi. İbn Hazim, “Yazıklar olsun sana! Züheyr gibi bir adamı mı öldürelim? Müslümanların düşmanlarına karşı kim savaşacak, Arap kadınlarını kim koruyacak?” dedi. Musa, “Allah’a yemin olsun ki kardeşimin kanına sen bile ortak olsaydın seni de öldürürdüm” dedi. Benü Süleym’den bir adam gelip, “Züheyr hakkında Allah’tan korkmanı diliyorum” dedi. Musa ise, “Onu kızların için damızlık yap!” dedi. Bunun üzerine İbn Hazim öfkelendi ve Züheyr’in öldürülmesini emretti. Züheyr, “Bir isteğim var” dedi. “Nedir?” diye soruldu. “Beni ayrı öldür; kanımı bu aşağılık adamların kanına karıştırma. Ben onlara yaptıkları şeyi yapmamalarını söyledim. Şerefli insanlar gibi ölmelerini ve çekilmiş kılıçlarla sana çıkmalarını emrettim. Allah’a yemin ederim ki eğer bunu yapsalardı, şu küçük oğlunu korkutur ve onu kardeşinin intikamını düşünmekten alıkoyarlardı. Fakat bunu reddettiler. Yapsalardı, her biri birkaç adam öldürmeden hiçbiri öldürülmezdi” dedi. Bunun üzerine İbn Hazim onun hakkında emir verdi ve o ayrı götürülerek öldürüldü.

Mesleme b. Muhrib’e göre: El-Ahnef b. Kays onları andığında, “Allah İbn Hazim’e lanet etsin! Değersiz, ahmak bir oğlunun bedeli olarak Benü Temim’den birçok adamı öldürdü. Onlardan yalnız birini öldürseydi bu yeterli olurdu” derdi.

Benü Adi şöyle iddia etti: Züheyr b. Züeyb’i götürmek istediklerinde o bunu reddetti; mızrağına dayanarak ve bacaklarını toplayarak hendeğin üzerinden sıçradı.

Onların ölüm haberi el-Haris b. Hilal’e ulaşınca şöyle dedi:

Beni kınayanlar, onlarla savaşta ayıplanacak bir şey yapmadım;
kılıcım onların reisini vurdu ve kemiğe kadar ulaştı.
Beni kınayanlar, adamlar dağılıncaya kadar geri çekilmedim
ve ilerleyecek bir yer bulamadım.
Beni kınayanlar, kılıç beni mahvetti;
yiğitlerle uzun süre savaşan yaralı döner.
Gözlerim, eğer ağlayacaksanız,
önce bana yapışan kanı akıtın, sonra başka kanı.
Züheyr ve Bişr’in oğlu öldükten sonra
ve Verd’den sonra, Horasan’da bir kazanç umabilir miyim?
Beni kınayanlar, nice savaş günleri gördüm;
kötü süvari geri çekildiğinde dönüp yeniden saldırdım.

“Züheyr’den sonra” dediği, Züheyr b. Züeyb’dir. “Bişr’in oğlu” ise Osman b. Bişr b. el-Muhtafiz el-Mazini’dir. Verd b. el-Felek el-Enbari ile birlikte o gün öldürüldüler; ayrıca Bişr’in kardeşi Süleyman b. el-Muhtafiz de öldürüldü.

Bu Yıldaki Görevliler

Ebu Ca‘fer’e göre: Bu yılda Abdullah b. ez-Zübeyr hac emirliğini yaptı. Medine’de onun adına kardeşi Mus‘ab b. ez-Zübeyr görevliydi. Basra’da el-Haris b. Abdullah b. Ebi Rabia, yargıda ise Hişam b. Hubeyre görevliydi. Küfe’de el-Muhtar, Horasan’da ise Abdullah b. Hazim bulunuyordu.
İbrahim b. el-Eşter’in Ubeydullah b. Ziyad ile Savaşmak Üzere Gitmesi: Bu yılda İbrahim b. el-Eşter, Ubeydullah b. Ziyad’a karşı savaşmak üzere yola çıktı. Bu, Zilhicce ayının bitimine sekiz gün kala gerçekleşti.

Hişam b. Muhammed - Ebu Mihnef - en-Nadr b. Salih, Fudayl b. Hadic ve başkalarına göre: El-Muhtar, Sabi‘ Kabristanı ve Künase halkıyla işini bitirdikten sonra, İbrahim b. el-Eşter şehirde sadece iki gün kaldı. Sonra El-Muhtar onu tekrar Suriye ordusuna karşı göndermek üzere yola çıkardı. O, 66 yılının Zilhicce ayının bitimine sekiz gün kala Cumartesi günü yola çıktı. El-Muhtar onunla birlikte seçkin adamlarını, savaş görmüş ve tecrübeli süvarileri gönderdi. Kays b. Tahfe en-Nehdi, Medine halkının dörtte birinin başında onunla birlikte çıktı. Abdullâh b. Hayye el-Esedi’yi Mezhic ve Esed kabilelerinin dörtte birine komutan yaptı. Esved b. Cerad el-Kindi’yi Kinde ve Rebîa’nın dörtte birine, Habib b. Munkiz es-Sevri’yi ise Temim ve Hemdan’ın dörtte birine komutan tayin etti.

El-Muhtar, İbn el-Eşter ile birlikte onu uğurlamak için yola çıktı. İbn el-Eşter, Abdürrahman b. Ümmü’l-Hakem Manastırı’na ulaştığında, El-Muhtar’ın adamları onunla Kürsü’yü taşıyarak buluştular. Bu kürsüyü gri bir katır üzerinde taşıyorlardı. Köprüde onun için durdular. Kürsünün başındaki Havşeb el-Bursumi şöyle diyordu: “Ey Rabbimiz, bizi sana itaat üzere yaşat, düşmanlara karşı bize yardım et; bizi gözet, bizi unutma ve bizi koru.” Yanındakiler “Âmin, âmin” diye karşılık veriyorlardı.

Fudayl şöyle dedi: İbn Nevfel el-Hemdani’nin şöyle dediğini duydum: El-Muhtar şöyle dedi:

“Art arda gönderilenler üzerine yemin olsun ki
saf saf öldüreceğiz,
binlerce sapkını da.”

Fudayl dedi ki: El-Muhtar ve İbn el-Eşter onların yanına geldiklerinde, köprüde büyük bir kalabalık oluştu. El-Muhtar, İbrahim b. el-Eşter ile birlikte Abdürrahman Manastırı’nın yanındaki Ra’sü’l-Calut köprülerine kadar ilerledi. Kürsü’yü taşıyanlar da orada durmuş, yardım için dua ediyorlardı.

El-Muhtar, Abdürrahman Manastırı köprüsü ile Ra’sü’l-Calut köprüleri arasına geldiğinde durdu; çünkü geri dönmek istiyordu. İbn el-Eşter’e şöyle dedi: “Benden üç şeyi al: Gizlide ve açıkta Allah’tan kork; hızlı hareket et; düşmanınla karşılaştığında geciktirmeden savaş. Eğer gece karşılaşırsan, mümkünse sabahı bekleme; gündüz karşılaşırsan da geceyi beklemeden onları Allah’ın hükmüne çağır.” Sonra, “Sana verdiğim öğüdü ezberledin mi?” dedi. İbn el-Eşter, “Evet” dedi. El-Muhtar, “Allah seninle olsun” dedi ve geri döndü. İbrahim’in ordusu Hammam A‘yan’da konaklamıştı ve oradan hareket etti.

Ebu Mihnef - Fudayl b. Hadic’e göre: El-Muhtar geri döndükten sonra, İbrahim ordusuyla ilerledi ve Kürsü’nün bulunduğu topluluğa ulaştı. Onlar ellerini göğe kaldırmış halde onun etrafında dönüyor ve yardım diliyorlardı. İbrahim şöyle dedi: “Allah’ım, İsrailoğulları’nın buzağı etrafında dönmeleri gibi, akılsızların yaptıkları yüzünden bizi sorumlu tutma.” Sonra İbrahim ve ordusu köprüyü geçince, Kürsü’yü taşıyanlar geri döndü.
Muhtar ve Taraftarlarının Dua Kürsüsü: Ebu Ca‘fer’e göre: Onun aslı, bana Abdullah b. Ahmed b. Şebbaveyh’in, babasından, Süleyman’dan, Abdullah b. el-Mübarek’ten, İshak b. Yahya b. Talha’dan, Ma‘bed b. Halid el-Cedeli’den, Tufeyl b. Ca‘de b. Hubeyre’den rivayet ettiğine göre şöyledir: Bir gün paraya ihtiyacım vardı. Bu haldeyken dışarı çıktım ve komşum olan bir yağ satıcısına rastladım. Onun üzerinde kalın bir kir tabakası bulunan bir kürsüsü vardı. Bunu el-Muhtar’a söylemem gerektiği aklıma geldi. Geri döndüm ve yağ satıcısına haber göndererek, “Kürsüyü bana gönder” dedim. O da gönderdi. Ben de el-Muhtar’ın yanına giderek, “Senden gizlediğim bir şey var; bunu gizli tutmamın doğru olmadığını düşünüyorum. Sana söylemem daha uygun” dedim. O, “Nedir?” diye sordu. Ben de, “Babam Ca‘de b. Hubeyre’nin üzerinde oturduğu bir kürsü; sanki onun hakkında bir ilim kalıntısı bulunduğunu düşünürdü” dedim. El-Muhtar, “Allah’a hamdolsun! Bunu bugüne kadar mı geciktirdin? Hemen gönderin! Hemen gönderin!” dedi. Kürsü yıkandığında, ılgın ağacından olduğu ortaya çıktı ve içine işlemiş yağdan dolayı parlıyordu. Üzeri örtülü olarak el-Muhtar’a getirildi. Bana on iki bin dirhem verilmesini emretti, sonra cemaat namazı için çağrı yaptı.

Ma‘bed b. Halid el-Cedeli şöyle dedi: Tufeyl b. Ca‘de beni, İsmail b. Talha b. Ubeydullah’ı ve Şebes b. Rib‘i’yi aldı. İnsanlar mescide koşuyordu. El-Muhtar şöyle dedi: “Geçmiş ümmetlerde olan hiçbir şey yoktur ki bu ümmette benzeri olmasın. İsrailoğulları arasında içinde Musa ailesi ile Harun ailesinin bıraktıklarından bir kalıntı bulunan Sandık vardı. Bizde de bu, o Sandık gibidir. Üzerini açın!” Örtüler kaldırılınca Sebeiyye ayağa kalktı, ellerini kaldırdı ve üç defa “Allahu ekber!” diye bağırdı. Şebes b. Rib‘i ayağa kalkarak, “Ey Mudar halkı, küfre düşmeyin!” dedi. Fakat onu ittiler, uzaklaştırdılar, dışladılar ve dışarı attılar. İshak şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki bu sözlerin Şebes için sevap olacağını umuyorum!” Bir süre sonra biri, “Ubeydullah b. Ziyad, Suriyelilerle birlikte Bacümeyra’da konakladı” dedi. Bunun üzerine kürsüyü bir katır üzerine koydular. Üzeri örtülüydü; sağında yedi, solunda yedi kişi tutuyordu. Suriyeliler daha önce hiç görmedikleri bir yenilgiye uğradılar. Bu durum onları daha da ileri götürdü; küfürde birbirleriyle yarışır hale geldiler. Ben, “Biz Allah’a aidiz!” dedim ve yaptığım şeyden pişman oldum. Halk bu mesele hakkında konuştu ve kürsü ortadan kaldırıldı; bir daha onu hiç görmedim.

Abdullah - babası - Ebu Salih’e göre: Bu konuda A‘şa Hemdan şöyle söylemiştir:

Sizin Sebeiyye olduğunuza şahitlik ederim;
ey müşrikliğin seçkin topluluğu, sizi iyi tanırım!
Kürsünüzün Sakinah olmadığına yemin ederim,
üzerine örtüler örtülse bile;
ve aramızda Sandık gibi de değildir,
Şibam, Nehd ve Harif onun etrafında dolaşsa bile.
Ben Muhammed ailesini seven bir adamım;
kitaplarda bulunan vahye uydum.
Ben Abdullah’a uydum,
Kureyş’in ak sakallı ve soylu adamları ona uyduğu zaman.

Ayrıca el-Mütevekkil el-Leysi şöyle dedi:

Eğer Ebu İshak’a gidersen ona söyle,
ben senin kürsüne inanmıyorum.
Şibam kabilesi onun etrafında sıçrayıp duruyor,
Şakir kabilesi ona ilham nispet ediyor.
Onun etrafında gözleri öyle kızarmış ki,
sanki şişmiş nohut taneleri gibi.

Ebu Mihnef ise bazı şeyhlerine dayanarak, bu kürsü hakkında Abdullah b. Ahmed’in Tufeyl b. Ca‘de’ye kadar ulaşan rivayetinden farklı bir hikâye nakleder. Hişam b. Muhammed - Ebu Mihnef - Hişam b. Abdurrahman ve oğlu el-Hakem b. Hişam’a göre: El-Muhtar, Ca‘de b. Hubeyre b. Ebi Vehb el-Mahzumi’nin ailesine şöyle dedi: “Bana Ali b. Ebi Talib’in kürsüsünü verin.” Onlar, “Hayır, Allah’a yemin olsun ki bizde yok, nerede olduğunu da bilmiyoruz” dediler. El-Muhtar, “Aptallık etmeyin, gidin ve getirin” dedi. Bunun üzerine aile, onun kendilerine getirecekleri herhangi bir kürsüyü kabul edeceğini düşündü. Bir kürsü getirip “Bu odur” dediler, o da kabul etti. Sonra onu ipek ve brokarla örttüler. Şibam ve Şakir kabilelerinden adamlar ve el-Muhtar’ın ileri gelen taraftarları onunla birlikte yürüdüler.

Ebu Mihnef - Musa b. Amir’e göre: İbn ez-Zübeyr’e kürsü hakkında haber verilince, “Azd kabilesinden Cündebler neden gidip onu görmüyor?” dedi. Kürsü elde edildiğinde, ilk olarak onun hizmetini üstlenen kişi Musa b. Ebi Musa el-Eş‘ari idi. Annesi Ümmü Külsüm bint el-Fadl b. el-Abbas b. Abdülmuttalib olduğu için, el-Muhtar ilk geldiğinde onun yanına gelip hizmet ederdi. Daha sonra bu yüzden kınandı ve bundan utandı. Bunun üzerine kürsüyü Havşeb el-Bursumi’ye verdi; el-Muhtar ölünceye kadar onun sorumluluğunda kaldı.

Yine şöyle denildi: El-A‘şa’nın amcalarından biri olan Ebu Umame, arkadaşlarının meclisine girer ve şöyle derdi: “Bugün bizim için insanların daha önce duymadığı bir ilham kaynağı ortaya çıktı; içinde geleceğe dair haberler vardır.”

Ebu Mihnef - Musa b. Amir’e göre: Bunu onlar için yapan kişi Abdullah b. Nevfel idi ve “El-Muhtar bana bunu emretti” derdi. Fakat el-Muhtar onu reddetti.
Ubeydullah b. Ziyad’ın Ölümü: Bu yılın olayları arasında Ubeydullah b. Ziyad’ın ve onunla birlikte bulunan Suriyelilerin ölümü de vardı.

Hişam b. Muhammed - Ebu Mihnef - Ebu’s-Salt - Ebu Saîd es-Saygal’dan rivayete göre, şöyle dedi: Biz İbn el-Eşter ile birlikte, Ubeydullah b. Ziyad’a ve onunla birlikte bulunan Suriyelilere doğru yola çıktık. Irak topraklarına girmeden önce onunla karşılaşmak istediğimiz için hızlıca yürüdük, yoldan sapmadık. Ondan önce Irak topraklarının sınırlarına ulaştık ve Musul arazisine girdik. Ona doğru acele ederek ve hızlı yürüyerek, onunla Hâzir Irmağı’nda, Musul’a beş fersah uzaklıktaki Ber‘îtâ adlı köyün yanında karşılaştık.

İbn el-Eşter, öncü kuvvetlerinin başına kendi kabilesinden, Neca‘ kabilesinin Vehb kolundan et-Tufeyl b. Lakît’i koymuştu. O cesur ve yiğit bir adamdı. İbn Ziyad’a yaklaşınca İbn el-Eşter, Humeyd b. Hureys’i yanına çekti ve yalnızca savaş düzeni içinde yürümeye başladı. Süvarileriyle ve piyadeleriyle bütün kuvvetlerini yanına topladı ve onları bölmeden birlikte ilerlemeye başladı. Ancak et-Tufeyl b. Lakît’i öncü birliklerle önden gönderdi; o da köye girdi.

Ubeydullah b. Ziyad gelip Hâzir’in kıyısında onların yakınına konakladı. Umeyr b. el-Hubab es-Sülemî, İbn el-Eşter’e haber göndererek, “Ben senin tarafındayım ve bu gece seninle buluşmak istiyorum” dedi. İbn el-Eşter ona, “İstersen benimle buluş” diye haber gönderdi. O sırada Ceyzera’daki bütün Kays kabileleri Mervan’a ve Mervan ailesine karşıydı. O zaman Mervan’ın ordusu Kelb kabilesindendi. Kumandanları da İbn Bahdel idi.

Umeyr geceleyin İbn el-Eşter’in yanına geldi, ona biat etti ve kumandanının sağ kanadının başında bulunduğunu, adamlarıyla birlikte geri çekileceğini bildirdi. İbn el-Eşter ona, “Sence ne daha uygundur? Ben kendime hendek kazıp iki yahut üç gün bekleyeyim mi?” diye sordu. Umeyr b. el-Hubab, “Bunu yapma! Allah’a yemin olsun, onlar zaten bunu istiyorlar. Eğer seni oyalayıp geciktirirlerse bu, onlar için daha iyi olur. Onlar senden çok daha kalabalıktır. Az olan taraf, çok olana karşı geciktirme ile üstünlük sağlayamaz. Tam tersine onlara saldır. Çünkü onlar senden korkuyla dolmuş durumdalar. Üzerlerine git. Çünkü eğer onlar senin adamlarını görüp gün be gün, vakit vakit onlarla savaşırlarsa, onlara alışır ve onlara karşı cesaret kazanırlar” dedi. İbrahim şöyle dedi: “Şimdi anladım ki sen bana samimiyetle öğüt veriyorsun. Doğru söyledin. Söylediğin görüş yerindedir. Benim komutanım da bana bu görüşü tavsiye etmiş ve buna uymamı emretmişti.” Umeyr, “Onun görüşüne aykırı davranma. Savaş o yaşlı adamı denemiştir ve onda bizim yaşamadığımız tecrübeler vardır. Sabah erkenden kalk ve adamla savaş” dedi.

Bunun üzerine Umeyr geri döndü. O gece İbn el-Eşter nöbetçilerini bütün gece uyanık tuttu; gözlerine bir an bile uyku girmedi. Fecrin ilk vaktinde adamlarını düzene koydu, taburlarını saf saf dizdi ve kumandanlarına emirler verdi. Sağ kanadın başına Süfyan b. Yezid b. el-Muğaffel el-Ezdî’yi, sol kanadın başına da Ali b. Malik el-Cüşemî’yi koydu. Süvarilerin başına annesi bir olan kardeşi Abdurrahman b. Abdullah’ı getirdi. Süvarileri az olduğundan onları kendi yanına topladı; böylece onlar sağ kanatta ve ordunun ana gövdesinde yer aldı. Piyadelerin başına da et-Tufeyl b. Lakît’i koydu; sancağı Muzahim b. Malik taşıyordu.

Fecr doğunca İbrahim b. el-Eşter onlara sabah namazını alacakaranlıkta kıldırdı. Sonra onları çıkarıp saf düzenine soktu, birliklerin kumandanlarını yerlerine yerleştirdi. Sağ kanadın kumandanını sağ kanada, sol kanadın kumandanını sol kanada, piyade kumandanını da piyadelerin yanına koydu. Süvarileri ise annesi bir olan kardeşi Abdurrahman b. Abdullah’ın kumandasında kendi yanında topladı; böylece onlar ordunun ortasında yer aldı.

İbrahim attan indi ve yürümeye başladı. Askerlere, “Yürüyün” dedi. Askerler de onunla birlikte ağır ağır yürüdüler; azar azar ilerleyerek düşmana bakan büyük bir tepenin zirvesine ulaştılar. Orada oturdu. Düşman henüz yerinden kıpırdamamıştı. Abdullah b. Züheyr es-Selûlî’yi çağırdı. O, parlak ve bakımlı atına bindi. İbrahim ona, “Atını dörtnala sür ve bana onlar hakkında haber getir” dedi. Abdullah gitti. Kısa bir süre sonra geri dönüp şöyle dedi: “Düşman dağınık ve korkmuş bir halde dışarı çıktı. Onlardan biri bana rastladı. Sürekli, ‘Ey Ebu Turab’ın taraftarları! Ey yalancı el-Muhtar’ın taraftarları!’ deyip duruyordu. Ben de, ‘Bizimle sizin aranızdaki mesele, hakaretle geçiştirilemeyecek kadar büyüktür’ dedim. O da, ‘Ey Allah düşmanı, sen bizi neye çağırıyorsun? Siz bir imam olmadan savaşıyorsunuz’ dedi. Ben de, ‘Hayır, bu, Ali’nin ve Fatıma’nın oğlu, Allah Elçisi’nin oğlu Hüseyin’in intikamıdır. Allah Elçisi’nin oğlunu ve cennet gençlerinin efendisini öldüren Ubeydullah b. Ziyad’ı bize teslim edin ki, Hüseyin ile birlikte öldürdüğü mevalimizden bazılarının intikamı olarak onu öldürelim. Çünkü biz onu Hüseyin’e denk görmüyoruz ki onun karşılığı olsun. Eğer onu bize teslim eder ve onu, öldürdüğü mevalimizden bazılarının karşılığı olarak öldürürsek, sizinle bizim aramıza Allah’ın kitabını yahut istediğiniz salih bir Müslümanı hakem kılarız’ dedim. O da bana, ‘Bu tür işlerde sizlerle daha önce de tecrübemiz oldu’ dedi; bununla iki hakemi kastediyordu. ‘Siz ihanet ettiniz’ dedi. Ben, ‘Nasıl?’ diye sordum. O da, ‘Aranıza iki hakem tayin ettik; fakat siz onların hükmüne razı olmadınız’ dedi. Ben de, ‘Bir delil ortaya koymuş değilsiniz. Bizim barışımız şu şartla yapılmıştı: Eğer iki hakem tek bir adam üzerinde ittifak ederlerse onların hükmüne uyacak, onu kabul edecek ve ona biat edecektik. Ama onlar tek bir kişi üzerinde birleşmediler ve her biri ayrı yöne gitti. Allah onların işini birleştirmedi ve doğru yola sevk etmedi’ dedim. O bana, ‘Sen kimsin?’ diye sordu. Ben de kim olduğumu söyledim ve ona, ‘Sen kimsin?’ diye sordum. O da, ‘Haydi!’ diyerek katırını sürüp uzaklaştı. Ben de ona, ‘Bana hakkımı vermedin! İşte bu, senin ilk ihanetindir’ dedim.”

Bunun üzerine İbn el-Eşter bir at istedi, bindi ve bütün sancaktarların yanından geçti; geçtiği her sancağın yanında durdu. Sonra şöyle dedi: “Ey dinin yardımcıları, ey hakkın taraftarları, ey Allah’ın seçkin ordusu! İşte karşınızda Mercane’nin oğlu Ubeydullah var; Hüseyin’i, Ali’nin ve Fatıma’nın oğlu olan Hüseyin’i öldüren adam! O, Hüseyin’i, kızlarını, kadınlarını ve taraftarlarını, Fırat suyuna ulaşmaktan ve gözlerinin önünde olduğu halde ondan içmekten alıkoydu. Onu amcasının oğluna varıp onunla barış yapmaktan alıkoydu. Onu kendi yurduna ve ailesine dönmekten alıkoydu. Yeryüzünün genişliğinde dilediği yere gitmesine engel oldu; sonunda onu ve ailesinden olanları öldürdü. Allah’a yemin olsun ki Firavun, İsrailoğullarının seçkin evlatlarına, Mercane’nin oğlunun Allah Elçisi’nin ailesine yaptığı şeyi yapmadı. Allah, onlardan kiri gidermiş ve onları tertemiz kılmıştır. Allah onu size, sizi de ona getirdi. Allah’a yemin ederim ki Allah sizi ve onu bu yerde, ancak onun kanının ellerinizle akmasıyla göğüslerinize ferahlık vermek için bir araya getirdi. Çünkü Allah sizin, peygamberinizin ailesi için kıskançlıkla çıktığınızı biliyor.”

İbrahim b. el-Eşter sağ kanat ile sol kanat arasında dolaştı. Bütün askerlerin arasında gezerek onları cihada teşvik etti, savaşmaya özendirdi. Sonra geri dönüp sancağının altında attan indi. Düşman ona doğru ilerledi. İbn Ziyad, sağ kanadın başına el-Hüseyin b. Nümeyr es-Sekûnî’yi, sol kanadın başına Umeyr b. el-Hubab es-Sülemî’yi, süvarilerin başına da Şurahbil b. Zi’l-Kelâ’yı koymuştu. Kendisi piyadelerin arasında yürüyordu. İki saf birbirine yaklaşınca, Suriyelilerin sağ kanadının başındaki el-Hüseyin b. Nümeyr, Kufelilerin sol kanadına saldırdı. Sol kanadın başında Ali b. Malik el-Cüşemî vardı. O tek başına ona karşı dayandı ve öldürüldü. Sancağını oğlu Kurre aldı; o da muhafızlardan bazılarıyla birlikte öldürüldü. Sol kanat bozguna uğradı. Ali b. Malik el-Cüşemî’nin sancağını, Peygamber sahabesi Hubşî b. Cünâde’nin yeğeni Abdullah b. Verka b. Cünâde es-Selûlî aldı. Kaçmakta olan sol kanat askerlerine dönüp, “Ey Allah’ın seçkin birlikleri, bana doğru!” diye bağırdı. Çoğu onun yanına döndü. O da, “İşte komutanınız savaşıyor. Haydi ona gidelim” dedi. İlerleyip onun yanına vardı. İbrahim başı açık halde, “Ey Allah’ın seçkin birlikleri, bana doğru! Ben İbn el-Eşter’im. Sizin içinizden kaçıp da geri dönenler, en iyilerinizdir; kötülükten dönen kimse zalim değildir” diye bağırıyordu. Bunun üzerine adamları ona döndü. Sağ kanadın kumandanına haber göndererek, “Onların sol kanadına saldır” dedi. Çünkü o sırada Umeyr b. el-Hubab’ın söz verdiği gibi geri çekileceğini umuyordu. Fakat sağ kanadın kumandanı Süfyan b. Yezid b. el-Muğaffel saldırınca Umeyr b. el-Hubab geri durmadı, ona karşı şiddetle savaştı. İbrahim bunu görünce arkadaşlarına, “Şu ordunun ana gövdesine yönelin. Allah’a yemin olsun, eğer bunu dağıtırsak sağda ve solda gördükleriniz ürküp uçan kuşlar gibi kaçacaklardır” dedi.

Ebu Mihnef - İbrahim b. Abdurrahman el-Ensârî - Verka b. Azib’den rivayete göre, şöyle dedi: Biz onlara doğru yürüdük. Yaklaştığımızda mızraklarla kısa bir süre dövüştük, sonra kılıç ve topuzlara sarıldık ve günün büyük kısmında birbirimize bunlarla vurduk. Allah’a yemin ederim ki demirin demire çarpma sesini, yalnızca Velid b. Ukbe b. Ebi Muayt’ın evindeki tokmak seslerine benzetebilirim. Sonra Allah onları bozguna uğrattı ve bize arkalarını dönüp kaçtılar.

Ebu Mihnef - el-Haris b. Hasîra - Ebu Sadık’tan rivayete göre: İbrahim b. el-Eşter sancaktarına, “Sancağınla onların içine dal” derdi. Sancaktar da ona, “Anam babam sana feda olsun, ilerleyecek yer bulamıyorum” diye cevap verirdi. O da, “Bulursun. Arkadaşların savaşacaktır ve Allah’ın izniyle kaçmayacaklardır” derdi. Sancaktar sancağıyla ilerleyince İbrahim de kılıcıyla saldırır, vurduğu her adamı devirir ve adamları önünden koyun sürüsü gibi sürerdi. O, sancağıyla saldırdıkça arkadaşları da tek bir adam gibi saldırırdı.

Ebu Mihnef - el-Mişrakî’den rivayete göre: Ubeydullah b. Ziyad’ın o gün elinde değdiği hiçbir şeyi bağışlamayan keskin bir kılıç vardı. Kuvvetleri bozguna uğrayınca Uyeyne b. Esma, kız kardeşi Hind bint Esma’yı — o, Ubeydullah b. Ziyad’ın karısıydı — alıp götürdü ve şu recez beyitlerini söyledi:

Bağlarımızı koparırsanız,
çarpışma anında nice yiğit ve seçkin adamı helak ederim.

Ebu Mihnef - Fudayl b. Hadic’den rivayete göre: İbrahim, İbn Ziyad’a ve kuvvetlerine saldırdığında, iki taraf arasında şiddetli savaş ve çok sayıda ölümden sonra onlar bozguna uğradılar. Umeyr b. el-Hubab, İbrahim’in adamlarının Ubeydullah’ın adamlarını bozguna uğrattığını görünce İbrahim’e haber göndererek, “Şimdi sana geleyim mi?” dedi. İbrahim de, “Allah’ın seçkin birliklerinin öfkesi yatışıncaya kadar bana gelme; sana bir zarar vermelerinden korkuyorum” diye haber gönderdi.

İbn el-Eşter şöyle dedi: “Ben misk kokan bir adam öldürdüm. Kolları doğuya, ayakları batıya savruldu. O, Hâzir Irmağı kıyısında ayrı bir sancak altında bulunuyordu.” Onu araştırdıklarında, öldürülenin Ubeydullah b. Ziyad olduğu anlaşıldı. İbrahim onu vurmuş ve ikiye ayırmıştı; ayakları doğuya, kolları batıya gitmişti. Şerik b. Cadir et-Tağlibî de el-Hüseyin b. Nümeyr es-Sekûnî’ye saldırdı; onu Ubeydullah b. Ziyad sanmıştı. İkisi birbirine yapıştı. Tağlibî, “Beni de, orospu çocuğunu da öldürün!” diye bağırdı. Bunun üzerine İbn Nümeyr öldürüldü.

Abdullah b. Ahmed - babası - Süleyman - Abdullah b. el-Mübarek - el-Hasan b. Kesîr’den rivayete göre: Şerik b. Cadir et-Tağlibî, Ali ile birlikte bulunmuş ve onunla birlikte gözünden yaralanmıştı. Ali ile ilgili savaş sona erince Kudüs’e gitmişti. Orada Hüseyin’in öldürüldüğü haberi ona ulaştı. O da, “Allah’a yemin olsun ki buna güç yetirirsem, İbn Mercane’yi öldüreceğim yahut bu uğurda öleceğim” dedi. El-Muhtar’ın Hüseyin’in kanının intikamını almak için ortaya çıktığı haberi kendisine ulaşınca ona gitti. El-Muhtar da onu İbrahim b. el-Eşter ile birlikte gönderdi; onu Rebia kabilesinden olan süvarilerin başına getirdi. Şerik arkadaşlarına, “İşte ben Allah’a böyle yemin ettim” dedi. Üç yüz adam onunla ölümüne biat etti. Karşılaşma gerçekleşince saldırdı; adamlarıyla birlikte safları yara yara ilerledi ve Ubeydullah’a kadar ulaştı. Toz kalktı; demirin ve kılıçların gürültüsünden başka bir şey duyulmaz oldu. Adamlar ayrıldığında Şerik et-Tağlibî ile Ubeydullah b. Ziyad ölü olarak yerde yatıyordu; aralarında hiç kimse yoktu.

Şerik’in söylediği şu söz ona aittir:

Hayatı tamamen iğrenç görürüm,
yalnızca mızrağı atın gölgesine sağlamca saplamak hariç.

Hişam b. Muhammed - Ebu Mihnef - Fudayl b. Hadic’den rivayete göre: Şurahbil b. Zi’l-Kelâ da öldürüldü. Onu öldürdüğünü üç kişi iddia etti: Süfyan b. Yezid b. el-Muğaffel el-Ezdî, Verka b. Azib el-Esedî ve Ubeydullah b. Züheyr es-Sülemî.

Yine şöyle dedi: Ubeydullah’ın adamları bozguna uğrayınca İbrahim b. el-Eşter’in adamları onları takip etti. Suda boğulanlar, kılıçla öldürülenlerden daha çoktu. Ordugâhları, içindeki her şeyle birlikte ele geçirildi. Bu haber el-Muhtar’a ulaştı. O, arkadaşlarına, “Bugün yahut yarın, Allah’ın izniyle, İbrahim b. el-Eşter ve onun kuvvetleri eliyle size zafer gelecektir; onlar Ubeydullah b. Mercane’nin ordusunu bozguna uğratacaktır” deyip duruyordu. El-Muhtar, es-Sâib b. Malik el-Eş‘arî’yi şehirde yerine vekil bıraktı, Kufe’den çıktı ve Sabât’ta konakladı.

Ebu Mihnef - el-Mişrakî - eş-Şa‘bî’den rivayete göre: Ben ve babam onunla birlikte çıkanlar arasındaydık. Sabât’ı geçince el-Muhtar halka şöyle dedi: “Sevinin! Allah’ın seçkin birlikleri, Nusaybin’de yahut Nusaybin civarında, kendi yurtlarının bu tarafında, onları akşama kadar kılıçla öldürdü. Çoğu ise Nusaybin’de kuşatılmıştır.”

Yine şöyle dedi: Medâin’e girdik ve onun huzurunda toplandık. O minbere çıktı. Allah’a yemin olsun, o bize hutbe veriyor, ciddiyet, doğru inanç, gayret, itaate bağlılık ve ehl-i beytin kanının intikamını isteme hususunda bizi teşvik ediyorken, zafer haberi art arda gelmeye başladı: Ubeydullah b. Ziyad’ın ölümü, ordusunun bozguna uğraması, ordugâhının ele geçirilmesi ve Suriye’nin ileri gelenlerinin öldürülmesi haberleri. Bunun üzerine el-Muhtar, “Ey Allah’ın seçkin birlikleri! Ben size bu müjdeyi gerçekleşmeden önce haber vermemiş miydim?” dedi. Onlar da, “Evet, söyledin” dediler.

Yine şöyle dedi: Hemdan kabilesinden komşularımızdan biri bana, “Şimdi inanıyor musun ey Şa‘bî?” dedi. Ben de, “Neye inanayım? El-Muhtar’ın gaybı bildiğine mi inanayım? Buna asla inanmam” dedim. O, “Ama o bize onların yenildiğini söylemedi mi?” dedi. Ben de, “O bize onların Cezire toprağındaki Nusaybin’de yenildiğini söyledi; halbuki bu olay Musul toprağındaki Hâzir’de oldu” dedim. O da, “Ey Şa‘bî, Allah’a yemin olsun ki sen acı azabı görmedikçe inanmayacaksın” dedi. El-Mişrakî, eş-Şa‘bî’ye, “Sana bunu söyleyen Hemdanlı adam kimdi?” diye sordu. O da, “Vallahi cesur bir adamdı; sonra Harura günü el-Muhtar ile birlikte öldürüldü. Adı Selman b. Himyar idi; Hemdan’ın Sevr kolundandı” dedi.

Yine şöyle dedi: El-Muhtar Kufe’ye döndü. İbn el-Eşter ise ordugâhından Musul’a gitti ve bölgeye vergi memurlarını gönderdi. Kardeşi Abdurrahman b. Abdullah’ı Nusaybin’in başına tayin etti; Sincar’ı, Dârâ’yı ve Cezire’nin bunlara bitişik bölgelerini hâkimiyeti altına aldı. El-Muhtar’ın savaşıp mağlup ettiği Kufeliler ise çıkıp Basra’da Mus‘ab b. ez-Zübeyr’e katıldılar. Mus‘ab’a gidenler arasında Şebes b. Rib‘î de vardı.

Süraka b. Mirdas el-Bârikî, İbrahim b. el-Eşter’i ve arkadaşlarını Ubeydullah b. Ziyad’ı öldürmelerinden dolayı öven şu şiiri söyledi:

Size Madhhic’in reislerinden bir genç geldi,
düşmanlara karşı yiğit, sarsılmaz.
Ey Ziyad’ın oğlu, en büyük Malik’in karşılığı olarak öldürül;
keskin, delen iki ağızlı kılıcın tadını tat.
Sana öfke ile kılıcın keskinliğiyle vurduk,
öldürülen bir adamın karşılığı olarak bir katili öldürdüğümüzde.
Allah, Allah’ın seçkin birliklerini mükâfatlandırsın;
çünkü dün benim intikam susuzluğumu Ubeydullah üzerinden giderdiler.
Mus‘ab b. ez-Zübeyr’in Basra Valisi Olması: Bu yıl Abdullah b. ez-Zübeyr, el-Kubâ‘ı Basra valiliğinden aldı ve yerine kendi kardeşi Mus‘ab b. ez-Zübeyr’i gönderdi.

Ömer b. Şebbe - Ali b. Muhammed - eş-Şa‘bî - Velîd b. Ebî Yâsir’den rivayete göre, şöyle dedi: Zübeyr’in mevlâsı olan Amr b. Serh bize gelirdi. Bir gün bize şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun, ben Mekke’den Mus‘ab b. ez-Zübeyr ile birlikte Basra’ya gelen kafilenin içindeydim.”

Mus‘ab yüzünü örtmüş halde geldi. Devesini mescidin kapısında çöktürdü, içeri girdi ve minbere çıktı. Halk, “Komutan! Komutan!” diye seslendi.

Şehrin daha önceki valisi olan Hâris b. Abdullah b. Ebî Rabîa gelince Mus‘ab yüzünü açtı. Halk onu tanıdı ve, “Bu Mus‘ab b. ez-Zübeyr’dir!” dedi. Mus‘ab, Hâris’e, “Çık! Çık!” dedi. Bunun üzerine o da çıkıp minberde Mus‘ab’ın bir basamak aşağısına oturdu.

Sonra Mus‘ab ayağa kalktı. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra — Allah’a yemin olsun, çok konuşmadı — şöyle dedi:

“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Tâ, Sîn, Mîm. Bunlar apaçık kitabın ayetleridir. Musa ve Firavun’un haberinden sana bir kısmını okuyacağız.”

“Şüphesiz o bozgunculardandı” sözüne gelince eliyle Şam tarafını işaret etti.

Okumaya devam ederek şöyle dedi:

“Biz ise, o yerde hor görülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları mirasçılar kılmak istiyorduk.”

Burada eliyle Hicaz tarafını işaret etti.

“Firavun’a, Hâmân’a ve ordularına, onlardan sakındıkları şeyi göstermek için.”

Burada da eliyle Şam tarafını işaret etti.

Ömer b. Şebbe - Ali b. Muhammed - Avâne’den rivayete göre, şöyle dedi: Mus‘ab Basra’ya gelince halka bir hutbe verdi ve şöyle dedi: “Ey Basra halkı! Bana sizin valilerinize lakap taktığınız söylendi. Ben de kendime el-Cezzâr lakabını verdim.”

Mus‘ab b. ez-Zübeyr’in el-Muhtar’ı Yenmesi

Bu yıl Mus‘ab b. ez-Zübeyr, el-Muhtar’ın üzerine yürüdü ve onu öldürdü.
Mus’ab’ın Üzerine Yürümesi ve Muhtar’ın Ölümü: Rivayete göre Hişâm b. Muhammed el-Kelbî - Ebû Mihnef - Habîb b. Budeyl şöyle dedi:

Şebes b. Rib‘î, Mus‘ab’ın yanına geldiğinde kuyruğu kesilmiş, kulağının ucu yarılmış bir dişi katıra binmişti. Kaba’sını yırtmış halde, “Yetişin! Yetişin!” diye bağırıyordu. Birisi Mus‘ab’a gidip kapıda kaba’sı yırtılmış bir adamın yardım diye bağırdığını ve onun tarifini haber verdi. Mus‘ab, “Evet, bu Şebes b. Rib‘î’dir; bunu ondan başkası yapmaz. Onu içeri alın” dedi.

Şebes, Mus‘ab’ın huzuruna getirildi. Kûfe eşrafı da Mus‘ab’ın huzuruna gelip Şebes’in etrafında nasıl toplandıklarını, neler çektiklerini ve kendi köleleriyle mevalilerinin kendilerine karşı nasıl ayaklandığını anlattılar. Ondan şikâyet ettiler ve kendilerine yardım edip Muhtar’ın üzerine onlarla birlikte yürümesini istediler.

Muhammed b. el-Eş‘as b. Kays da onların yanına geldi. O, Kûfe’deki savaşta bulunmamıştı; Kadisiyye yakınındaki Tîzenâbâz denilen kalesindeydi. Adamların yenildiği haberi kendisine ulaşınca yola çıkmak için hazırlandı. Muhtar, onun durumunu sordu, bulunduğu yer kendisine bildirildi; bunun üzerine Abdullah b. Kurad el-Has‘amî’yi yüz kişiyle onun üzerine gönderdi. Muhammed b. el-Eş‘as, kendisine doğru yürüdüklerini ve yaklaştıklarını öğrenince çöle, Mus‘ab’ın bulunduğu yöne çıktı ve sonunda ona katıldı. Mus‘ab’ın yanına ulaşınca, onu sefere çıkmaya teşvik etti. Mus‘ab da yüksek mevkii sebebiyle onu kendisine yaklaştırdı ve ona ikramda bulundu.

Muhtar, Muhammed b. el-Eş‘as’ın evine adamlar gönderip onu yıktırdı.

Ebû Mihnef - Yusuf b. Yezid’den rivayete göre şöyle dedi:

Mus‘ab, Kûfe üzerine yürümek üzereyken, yanına çok sayıda adam gelmişti. Muhammed b. el-Eş‘as’a, “Muhalleb b. Ebî Sufre yanıma gelmedikçe yola çıkmayacağım” dedi. Mus‘ab, Fars valisi olan Muhalleb’e şu mektubu yazdı: “Yanımıza gel ki girişeceğimiz işte حاضر olasın; çünkü biz Kûfe üzerine yürümek üzereyiz.” Fakat Muhalleb ve arkadaşları, haraca dair bir şeyi mazeret göstererek çıkmak istemediler ve işi geciktirdiler. Bunun üzerine Mus‘ab, Muhammed b. el-Eş‘as’a ısrarla, Muhalleb’e gidip onu getirmesini emretti ve Muhalleb gelmedikçe yola çıkmayacağını ona bildirdi.

Muhammed b. el-Eş‘as, Mus‘ab’ın mektubunu alıp Muhalleb’e götürdü. Muhalleb mektubu okuyunca ona, “Senin gibi birisi mi mektup taşıyıcısı olur ey Muhammed? Mus‘ab senden başka bir mektup taşıyıcısı bulamadı mı?” dedi. Muhammed b. el-Eş‘as da, “Allah’a yemin ederim ki ben kimsenin mektup taşıyıcısı değilim. Ancak bizim kölelerimiz ve mevalimiz kadınlarımızı, çocuklarımızı ve ailelerimizi elimizden zorla aldılar” diye cevap verdi.

Bunun üzerine Muhalleb yola çıktı. Beraberinde çok sayıda asker ve çok miktarda mal vardı. Öyle bir hazırlık ve askerî güçle gelmişti ki Basralılardan hiç kimse buna erişemezdi. Muhalleb, Basra’ya girince, içeri girmek ve Mus‘ab’la görüşmek için onun kapısına geldi. Adamlar için izin almıştı. Fakat kapıcı onu tanımayıp yolunu kesti. Muhalleb elini kaldırıp adamın burnunu kırdı. Adam burnundan kanlar akarak Mus‘ab’ın yanına girdi. Mus‘ab, “Sana ne oldu?” diye sordu. Adam, “Tanımadığım bir adam bana vurdu” dedi. Bu sırada Muhalleb içeri girdi. Kapıcı onu görünce, “İşte o!” dedi. Mus‘ab da kapıcıya, “Git, yerine dön” dedi.

Mus‘ab, adamların Büyük Köprü yanında konaklamalarını emretti. Sonra Abdurrahman b. Mihnef’i çağırıp ona, “Kûfe’ye git ve çıkarabildiğin herkesi bana çıkmaya teşvik et. Onları gizlice bana biat etmeye davet et ve Muhtar’ın arkadaşlarını ondan ayrılmaya özendir” dedi. Bunun üzerine Abdurrahman gizlice ayrıldı, evinde kaldı, saklandı ve ortaya çıkmadı.

Mus‘ab yola çıktı. Temîm oğullarından Abbâd b. el-Hüseyn el-Habâtî’yi öncü kuvvetlerinin başına gönderdi. Ömer b. Ubeydullah b. Ma‘mer’i sağ kanada, Muhalleb b. Ebî Sufre’yi sol kanada tayin etti. Mâlik b. Mismâ‘ı Bekr b. Vâil beşlisinin başına, Mâlik b. el-Münzir’i Abdülkays beşlisinin başına, Ahnef b. Kays’ı Temîm beşlisinin başına, Ziyâd b. Amr el-Ezdî’yi Ezd beşlisinin başına ve Kays b. el-Heysem’i de Yukarı bölge beşlisinin başına getirdi.

Bu durum Muhtar’a bildirildi. O da kalkıp arkadaşları arasında Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

“Ey Kûfe halkı! Ey din ehli, hakkı ayakta tutanlar, zayıfların yardımcıları, Resûl’ün ve Resûl’ün ailesinin taraftarları! Sizden kaçıp size zarar vermek isteyenler, kendi gibi azgınların yanına gittiler ve hakkın ortadan kalkması, bâtılın yükselmesi ve Allah dostlarının öldürülmesi için onları size karşı saptırdılar. Allah’a yemin ederim ki siz helâk olursanız, yeryüzünde Allah’a ancak O’na yalan isnat edilerek ve Peygamberinin ailesine lanet edilerek ibadet edilir. Ahmer b. Şümeyt ile birlikte çağrıya icabet edin. Onlarla karşılaşırsanız, Allah dilerse Âd ve İrem’in helâk edildiği gibi onları öldürürsünüz.”

Ahmer b. Şümeyt çıktı ve Hammâm A‘yen’de konakladı. Muhtar, daha önce İbnü’l-Eşter’le birlikte olan dörtlü birliklerin reislerini çağırdı ve onları, daha önce İbnü’l-Eşter’le oldukları gibi Ahmer b. Şümeyt’in yanına gönderdi. Bunlar, İbnü’l-Eşter’in Muhtar’ın işini hafife aldığını düşündükleri için ondan ayrılmışlardı. Muhtar onları İbn Şümeyt ile gönderdi ve onunla birlikte çok büyük bir ordu da sevk etti. İbn Şümeyt yola çıktı. Öncü birliğinin başına İbn Kâmil eş-Şâkirî’yi tayin etti. Ahmer b. Şümeyt yürüdü ve Medâr’a ulaştı. Mus‘ab da gelip onun yakınına konakladı.

Taraflardan her biri ordusunu düzenledi ve birbirlerine doğru ilerlediler. Ahmer b. Şümeyt, Abdullah b. Kâmil eş-Şâkirî’yi sağ kanada, Abdullah b. Vehb b. Nadle el-Cüşemî’yi sol kanada, Râzin Abd es-Selûlî’yi süvarilerin başına, Kesîr b. İsmâil el-Kindî’yi piyadelerin başına ve Kaysân Ebû Amre’yi de mevalinin başına getirdi.

Sol kanada tayin edilen Abdullah b. Vehb b. Enes el-Cüşemî, İbn Şümeyt’in yanına gelip şöyle dedi:

“Mevali ve köleler, iş gerçek yiğitlik göstermeye geldiğinde zayıftırlar. Sen yaya olarak yürürken onların yanında çok sayıda atlı var. Onlara seninle birlikte inmelerini emret ki seni örnek alsınlar. Bir müddet üzerlerine yüklenilip mızraklar ve kılıçlarla saldırıldığında atlarına binip kaçmalarından ve seni terk etmelerinden korkuyorum. Ama onları yaya yaparsan dayanmak zorunda kalırlar.”

Abdullah b. Enes bunu, sadece Kûfe’de eşrafın onların elinden gördükleri yüzünden mevali ve kölelere duyduğu kin sebebiyle söylemişti. Savaş aleyhlerine dönerse onların yaya kalmalarını ve hiçbirinin kurtulamamasını istiyordu. Fakat İbn Şümeyt ondan şüphelenmedi; onun sadece iyi niyetle, onların dayanıp savaşmaları için böyle söylediğini zannetti ve, “Ey mevali! Benimle birlikte inin ve savaşın” dedi. Onlar da onunla birlikte indiler ve onun önünde, sancağının önünde yürüdüler.

Mus‘ab b. ez-Zübeyr geldi. Süvarilerin başına Abbâd b. el-Hüseyn’i tayin etmişti. İbn Şümeyt ve adamlarına yaklaşınca Abbâd şöyle dedi:

“Biz sizi ancak Allah’ın kitabına, Resûlünün sünnetine ve Müminlerin Emîri Abdullah b. ez-Zübeyr’e biate çağırıyoruz.”

Karşı taraf ise şöyle dedi:

“Biz sizi Allah’ın kitabına, Resûlünün sünnetine, emir Muhtar’a biate ve bu işin Peygamber ailesi arasında şûra ile belirlenmesine çağırıyoruz. Onların üzerine bir kimsenin yönetici olması gerektiğini iddia eden herkesten uzağız ve ona karşı savaşırız.”

Abbâd dönüp bunu Mus‘ab’a bildirdi. Mus‘ab ona, “Dön ve onlara saldır” dedi. Abbâd geri dönüp İbn Şümeyt ve adamlarına saldırdı; fakat onlar yerlerinden kımıldamadılar. Sonra tekrar kendi yerine döndü.

Muhalleb, İbn Kâmil’e saldırdı. Onun kuvvetleri çarpışma sırasında birbirlerine karıştı ve İbn Kâmil de attan indi. Muhalleb ondan bir süre geri çekildi, o da yerinde durdu. Bir müddet savaşı durdurdular. Sonra Muhalleb adamlarına, “Onlara gerçek bir cesaretle yüklenin; çünkü düşman size karışıklıklarıyla ümit verdi” dedi. Ardından çok şiddetli bir hücum yaptı ve onlar geri çekildiler. İbn Kâmil, Hamdân’dan piyadelerle birlikte dayandı. Muhalleb onların savaş naralarını işitiyordu: “Ben Şâkir’in yiğidiyim! Ben Şibâm’ın yiğidiyim! Ben Sevr’in yiğidiyim!” Fakat çok geçmeden yenildiler.

Ömer b. Ubeydullah b. Ma‘mer, Abdullah b. Enes’e saldırdı. O da bir süre savaştıktan sonra geri çekildi. Sonra bütün adamlar birlikte Ahmer b. Şümeyt’e saldırdılar. O, öldürülünceye kadar savaştı. Adamları birbirlerine, “Ey Becîle ve Has‘am adamları, dayanın!” diye bağırıyordu. Fakat Muhalleb onlara, “Kaçın! Bugün kaçmak sizin için daha güvenlidir. Neden kendinizi bu kölelerin safında öldürüyorsunuz? Allah sizin işinizi saptırdı” diye seslendi. Sonra arkadaşlarına dönüp, “Allah’a yemin ederim ki bugün öldürme şiddetinin ancak benim adamlarım arasında olduğunu sanıyorum” dedi.

Süvariler, İbn Şümeyt’in yaya askerlerine yöneldi. Onlar dağılıp kaçtılar ve çöle saptılar. Mus‘ab, Abbâd b. el-Hüseyn’i süvarilerin başına gönderip, “Ele geçirdiğiniz her esirin boynunu vurun” dedi. Ayrıca Muhammed b. el-Eş‘as’ı büyük bir süvari topluluğuyla, Muhtar’ın Kûfe’den çıkardığı Kûfeli süvarilerle birlikte gönderip, “İntikamınızı alın!” dedi. Kûfeliler, yenilenlere karşı Basralılardan daha serttiler. Yakaladıkları her kaçkını öldürüyor ve ele geçirdikleri hiçbir esiri affetmiyorlardı.

O ordudan sadece bir grup atlı kurtuldu; piyadeler ise az bir kısmı dışında helâk oldu.

Ebû Mihnef - İbn Ayyâş el-Mantûf’dan rivayete göre şöyle dedi:

Muâviye b. Kurra el-Müzenî bana, “Onlardan birine yetiştim; mızrağımın ucunu gözüne soktum ve mızrağın demiriyle gözünü ezmeye başladım” dedi. Ben de ona, “Sen bunu ona yaptın mı?” diye sordum. O da, “Evet. Biz onların kanını dökmeyi Türkleri ve Deylemlileri öldürmekten daha helâl görüyorduk” dedi.

Muâviye b. Kurra, Basra halkının kadısı idi.

Medâr’daki savaş hakkında el-A‘şâ şöyle dedi:

Evet, sana ulaştı mı?
Becîle’nin Medâr’da karşılaştığı şeyler haber veriliyor.
Orada onlara güçlü bir darbe takdir edildi,
günün başında da isabetli bir mızrak darbesi.
Sanki bir bulut onların üzerine yıldırımlar savurmuş
ve onları orada helâkle kuşatmıştı.
Muhtar’ın Şiâsına zilleti duyur,
eğer Kûfe’nin küçücük şehrine uğrarsan.
Onların yere serilmiş adamları ve ordularından
çölde boğazlanan kalıntıların çokluğu gözümü sevindirdi.
Kendi kavmimin öldürülmesine sevinmedim,
her ne kadar gerçekte onlar tercih hakkına sahip olsalardı da.
Fakat sevindiğim şey,
Ebû İshak’a ulaşan utanç ve rezillikti.

Mus‘ab, sazlıkların üzerinden Vâsıt yönüne ilerledi. O sırada bugünkü Vâsıt şehri henüz kurulmamıştı. Kasker yolunu tuttu; sonra piyadeleri, eşyalarını ve zayıf olanları gemilere bindirip Hurşâz denilen bir kanal yoluyla yol aldı. O kanaldan Kûsân adlı bir kanala çıktı; oradan da adamlarını Fırat’a çıkardı.

Ebû Mihnef - Fudayl b. Hadîc el-Kindî’den rivayete göre şöyle dedi:

Basralılar gemilerden inip onları çekiyor ve şöyle diyorlardı:

Mus‘ab bizi halat çekmeye alıştırdı,
uzun ve içi boş gemileri çekmeye.

Yine dedi ki:

Muhtar’ın yanında bulunan Acemler, kardeşlerinin İbn Şümeyt ile birlikte başına gelenleri öğrenince Farsça olarak, “İn bâr durûğ guft” dediler; yani, “Bu defa yalan söyledi.”

Ebû Mihnef - Hişâm b. Abdurrahman es-Sakafî - Abdurrahman b. Ebî Umeyr es-Sakafî’den rivayete göre şöyle dedi:

Allah’a yemin ederim ki, adamların yenildiği ve başlarına gelenlerin Muhtar’a haber verildiği sırada onun yanında oturuyordum. Muhtar bana dönüp, “Allah’a yemin ederim ki köleler görülmemiş ölçüde öldürüldü” dedi. Sonra, “İbn Şümeyt ve İbn Kâmil de öldürüldü” dedi ve savaşta her biri nice insan topluluğundan daha iyi olan Arap ölülerini saydı.

Ben de ona, “Allah’a yemin ederim ki bu büyük bir felakettir” dedim. O ise bana, “Ölümden kaçış yoktur. Benim için İbn Şümeyt’inki gibi bir ölümden daha tercih edilir bir ölüm yoktur. Soylu insanların ölümü ne güzeldir!” dedi.

Bunun üzerine anladım ki adam, eğer muradına erişemezse savaşarak ölmeye içinden karar vermişti.

Mus‘ab’ın kuvvetlerinin karadan ve sudan kendisine doğru geldiği haberi Muhtar’a ulaşınca, adamlarını alıp Hîre, Saylehîn, Kadisiyye ve Yûsuf kanallarının birleştiği yere karşı Saylehîn’de konakladı. Fırat’ın suyunu, kanalların birleştiği yerin aşağısından setle kapattı; böylece Fırat’ın bütün suyu bu kanallara aktı ve Basralıların gemileri çamurda kaldı. Onlar bunu görünce gemilerden inip yürüdüler. Süvarileri hızla öne atıldı, sete ulaşıp onu yardılar ve Kûfe’ye doğru yöneldiler.

Muhtar bunu görünce onlara doğru yürüyüp Kûfe yolunu kapatmak üzere Harûrâ’da konakladı. Sarayını ve mescidi tahkim etmiş, kuşatma için gerekli erzakı sarayına taşımıştı.

Mus‘ab, Harûrâ’da bulunan Muhtar’a doğru ilerledi. Muhtar, Abdullah b. Şeddâd’ı Kûfe’de kendi adına vekil bırakmıştı. Muhtar, Mus‘ab’ı karşılamak üzere çıktı. Süleym b. Yezîd el-Kindî’yi sağ kanadına, Saîd b. Münkız el-Hemdânî es-Sevrî’yi sol kanadına tayin etmişti. Abdullah b. Kurad el-Has‘amî o gün Muhtar’ın seçkin birliklerinin başındaydı. Muhtar, Ömer b. Abdullah en-Nehdî’yi süvarilerin, Mâlik b. Amr en-Nehdî’yi de piyadelerin başına getirdi.

Mus‘ab ise Muhalleb b. Ebî Sufre’yi sağ kanadına, Ömer b. Ubeydullah b. Ma‘mer et-Teymî’yi sol kanadına, Abbâd b. el-Hüseyn el-Habâtî’yi süvarilerin başına, Mukâtil b. Mismâ‘ el-Bekrî’yi piyadelerin başına tayin etti. Kendisi de yayını omzuna alarak yaya indi.

Mus‘ab, Muhammed b. el-Eş‘as’ı Kûfelilerin başına getirdi. Muhammed gelip Mus‘ab ile Muhtar’ın arasına, batı tarafına ve sağ yöne doğru konakladı.

Muhtar bunu görünce, arkadaşlarından her birini Basralıların bir beşlisinin karşısına gönderdi. Sol kanadının komutanı Saîd b. Münkız’ı, başında Mâlik b. Mismâ‘ el-Bekrî bulunan Bekr b. Vâil beşlisinin karşısına gönderdi. Hazinesinin başında bulunan Abdurrahman b. Şüreyh eş-Şibâmî’yi, başında Mâlik b. el-Münzir bulunan Abdülkays beşlisinin karşısına gönderdi. Abdullah b. Ca‘de el-Kureşî el-Mahzûmî’yi, başında Kays b. el-Heysem es-Sülemî bulunan Yukarı bölge beşlisinin karşısına gönderdi. Misâfir b. Saîd b. Nimrân en-Nâitî’yi, başında Ziyâd b. Amr el-Atakî bulunan Ezd beşlisinin karşısına gönderdi. Sağ kanadının komutanı Süleym b. Yezîd el-Kindî’yi, başında Ahnef b. Kays bulunan Benî Temîm beşlisinin karşısına gönderdi. Es-Sâib b. Mâlik el-Eş‘arî’yi de Muhammed b. el-Eş‘as’ın karşısına gönderdi. Kendisi ise ordusunun geri kalan kısmı arasında durdu.

Adamlar ilerleyip birbirlerine yaklaştılar. Saîd b. Münkız ile Abdurrahman b. Şüreyh, sol kanatta Ömer b. Ubeydullah b. Ma‘mer’in emri altındaki Bekr b. Vâil ve Abdülkays birliklerine saldırdılar. Rebîa kuvvetleri onlarla şiddetle savaşıp dayandılar. Fakat Saîd b. Münkız ile Abdurrahman b. Şüreyh saldırıyı bırakmadılar; biri saldırıp geri çekilince öteki saldırıyor, bazen de ikisi birlikte hücum ediyordu.

Mus‘ab, Muhalleb’e haber gönderip şöyle dedi: “Karşındakilere saldırmak için niçin bekliyorsun? Günün başından beri bu iki birliğin neler çektiğini görmüyor musun? Kuvvetlerinle saldır.” Muhalleb şu cevabı verdi: “Canım hakkı için, Kûfeliler yüzünden Ezd ile Temîm’in kırılmasını istemem. Fırsatımı görünceye kadar beklerim.”

Muhtar da Abdullah b. Ca‘de’ye haber gönderip, “Karşındakilere saldır” dedi. O da Yukarı bölge kuvvetlerine saldırdı ve onları bozguna uğrattı. Sonunda onlar Mus‘ab’ın yanına kadar geldiler. Mus‘ab kaçacak biri değildi; dizleri üzerine çöktü ve oklarını atmaya başladı. Adamlar da onun yanında mevzi aldılar. İki taraf bir süre savaştı, sonra ayrıldılar.

Mus‘ab, iki büyük ve kalabalık beşlinin ve seçkin süvarilerin başında bulunan Muhalleb’e yeniden haber gönderip, “Baban olmasın, düşmana saldırmak için niçin bekliyorsun?” dedi. Muhalleb arkadaşlarının yanına bakıp şöyle dedi: “Adamlar günün başından beri savaştılar, siz ise yerinizde durdunuz. Onlar iyi iş yaptılar, şimdi size düşen şeyi yapma sırası sizdedir. Saldırın. Allah’tan yardım isteyin ve sebat edin.” Bunun üzerine yanındakilerle birlikte şiddetli bir hücum yaptı. Muhtar’ın kuvvetlerini ağır biçimde ezdiler ve onları bozguna uğrattılar.

Abdullah b. Amr en-Nehdî, Sıffîn gazilerinden biri olarak şöyle dedi: “Allah’ım, ben bu gece Sıffîn’deki o Perşembe gecesi hangi düşüncedeysem bugün de aynı düşüncedeyim. Allah’ım, bu adamların yaptığından uzağım.” Bununla, arkadaşlarının kaçışını kastediyordu. “Şu adamların canlarından da uzağım.” Bununla da Mus‘ab’ın taraftarlarını kastediyordu. Sonra kılıcıyla çarpıştı ve öldürüldü.

Piyadelerin başında bulunan Mâlik b. Amr Ebû Nimrân en-Nehdî’ye atı getirildi, o da bindi. Muhtar’ın askerleri ise ateş verilmiş bir kamışlık gibi dağılmaktaydı. Ata binince şöyle dedi: “Binmekle ne yapacağım? Allah’a yemin olsun ki burada öldürülmem, evimde öldürülmemden daha iyidir. Yiğitler nerede? Sebat ehli nerede?” Bunun üzerine yaklaşık elli kişi onun yanına geri döndü. Bu olay akşama doğruydu. Sonra dönüp Muhammed b. el-Eş‘as’ın kuvvetlerine saldırdı. Muhammed b. el-Eş‘as onun yakınında öldürüldü; o da ve arkadaşlarının çoğu da öldürüldü. Bundan dolayı bazıları, Muhammed b. el-Eş‘as’ı öldürenin Ebû Nimrân olduğunu söyler. Ebû Nimrân da onun yanında ölü bulundu. Kindeliler ise onu öldürenin Abdülmelik b. A‘şâ el-Kindî olduğunu ileri sürerler. Onlara göre Muhtar, yanındaki adamlarla birlikte Muhammed b. el-Eş‘as’ın cesedinin yanından geçerken şöyle dedi: “Ey yardımcılar, şu hileci tilkilere saldırın.” Bunun üzerine saldırdılar ve Ebû Nimrân öldürüldü. Has‘amlılar ise onu öldürenin Abdullah b. Kurad olduğunu söylerler.

Ebû Mihnef dedi ki: Avf b. Amr el-Cüşemî’nin, onu kendi mevlâlarından birinin öldürdüğünü ileri sürdüğünü işittim. Dört kişi onun öldürülmesini kendisine nispet etti; her biri onu kendisinin öldürdüğünü iddia etti.

Saîd b. Münkız’ın kuvvetleri geri çekildi. O, kabilesinden yaklaşık yetmiş kişiyle birlikte savaştı ve hepsi öldürüldü. Süleym b. Yezîd el-Kindî de doksan kadar adamıyla, kendi kabilesinden ve başkalarından oluşan bir grupla savaştı; sonunda öldürüldü. Muhtar, Şebes yolunun girişinde savaştı. Saraya gitmek niyetiyle değil, dönmemek üzere attan indi ve adamlar onu terk edinceye kadar gecenin büyük bir bölümünde savaştı. O gece onunla birlikte öldürülen muhafızlarından bazıları şunlardı: Âsım b. Abdullah el-Ezdî, Ayyâş b. Hazim el-Hemdânî es-Sevrî ve Ahmer b. Hudeyc el-Hemdânî el-Feyşî.

Ebû’z-Zübeyr’in rivayetine göre Hemdânlılar o gece birbirlerine şöyle sesleniyorlardı: “Ey Hemdânlılar, onlara kılıçla vurun ve olanca şiddetinizle savaşın.” Sonra dağılıp Muhtar’ı bırakınca arkadaşları ona, “Ey emir, adamlar gitti. Dön sarayına gir” dediler. Muhtar ise, “Allah’a yemin olsun ki ben saraya gitmek niyetiyle inmedim. Ama madem gittiler, o halde Allah’ın adıyla binelim” dedi. Sonra gelip saraya girdi.

Muhammed b. el-Eş‘as’ın ölümü hakkında A‘şâ şöyle dedi:

Gözüne yine çapak döndü,
ruhuna da onun hatırası döndü.

Gecelerinden birine geri döndün;
gözcüler uyku ararken sen uykusuz kaldın.

Ancak sabahı aydınlanınca
göz uyku tadını alabildi.

Ebû Kâsım’ın ölüm haberini getirenler kalktılar;
onların ağlayışı gözyaşlarını akıttı.

İbnü’l-Eşecc için
gözlerin durmadan akması yerindeydi.

Ona ağlamaya devam etmeli
ve kirpikler yaşla ıslanmalıydı.

Ey Muhammed, öldürüldüğünden beri
topraklar ve ağaçlar senin için ağlıyor.

İnsanlar seni andıkça ağlıyorlar;
her ne zaman bir antlaşma koruyucusu tarafından bozulsa.

Nice çıplak kış gecesinde,
meysir oynayanlar hiçbir şey paylaştırmazken;

Yaban köpekleri havlamazken,
soğuktan yalnızca homurtu ve uyuşukluk varken;

Genç için bir hırkanın fayda vermediği,
hanım için de en kuytu yerin fayda etmediği gecelerde;

İşte böyle gecelerde ey Muhammed,
develeri değersiz sayar ve boğazlardın.

Kapların hep kurulmuş dururdu,
kenarlarından yağ taşardı.

Süt tulumundaki son damlalar bile
misafirlerin tarafından tüketilirdi;
sütü çekilmekte olan develer otlaktan geri getirilirdi.

Ey güzel hizmetkârlar bağışlayan;
ölçüldüklerinde boyları tam olanlar.

Ey ok gibi kısa tüylü atlar bağışlayan;
onları gösterenler savaş safını hoşnut eder.

Ey iyi soydan genç dişi develer veren,
yakın zamanda doğurmuş ve ilk yavruları birbirine ses verenler.

Sen, akıntısı kabarıp
denize doğru coşan Dicle gibiydin.

Cesur ve kuvvet doluydun,
bu sıfatların delili senden istendiğinde.

Bir şehir karışıklığa düştüğünde
ve zorbası savaş ilan ettiğinde,

Sen oraya keskin bakışlı adamlar gönderirdin;
böylece onun hakkında haberler peş peşe gelirdi.

Allah’ın izniyle. Ve atların
idman yeri o sefer için hazırlanırdı.

Atlarını hızlı koşmaya alıştırırdın,
öyle ki tayları ihmal edilirdi.

İlk dişlerini çıkaran güçlü deve
ovada onu yoracağını bilirdi.

Ah benim kederim, onlarla karşılaştığın gün;
kaçanlar adamlarını ele verdiği zaman.

Süvariler bozguna uğrayarak geri döndüler,
sıkıntı içinde, sırtları yaralı.

Harûrâ kıyısında; orada
mevlâlar ve onların aldatıcısı sana karşı toplandı.

Sen onların savunması için canını tehlikeye attın;
ama o tehlikeye atış felaketi getirdi.

Uzak düşme, ey Ebû Kâsım;
çünkü canın ölçüsü ona ulaşacaktır.

Talihin darbeleri, gecelerin geçişi ve ardı ardına gelişi
efendilerimizi yok etti.

Hişâm dedi ki: Babam şöyle söyledi: es-Sâib, Mus‘ab b. ez-Zübeyr ile birlikte geldi ve onu Neha‘ kabilesinden Vahbil koluna mensup Verka‘ öldürdü. Verka‘ şöyle dedi:

Kim benim adıma Ubeyd’e haber götürür ki
Hint çeliğinden bir kılıçla kardeşini alt ettiğimi bildirsin?

Onu soracak olursan, işte
iki manastırın yanında başı yastıksız yatmaktadır.

Azimle onu aradım ve keskin bir ağızla başını yere serdim;
Muhammed’in ardından onu Sufyân’dan da mahrum bıraktım.

Hişâm el-Kelbî - Ebû Mihnef - Hasîre b. Abdullah rivayet etti: Şiîlerin her aşırısı, Hind bint el-Mutekellife en-Nâitiyye’nin evinde ve Leylâ bint Kumâme el-Müzeniyye’nin evinde toplanıp konuşurdu. Leylâ’nın kardeşi Rifâ‘a b. Kumâme, Ali’nin Şiîlerindendi; fakat mutedil olduğu için kız kardeşi onu sevmezdi. Ebû Abdullah el-Cedelî ile Yezîd b. Şerahîl, İbnü’l-Hanefiyye’ye bu iki kadının, Ebû’l-Ahras el-Murâdî’nin, el-Butayn el-Leysî’nin ve Ebû’l-Hâris el-Kindî’nin aşırılıklarını haber vermişlerdi.

Hişâm el-Kelbî - Ebû Mihnef - Yahyâ b. Ebî Îsâ rivayet etti: İbnü’l-Hanefiyye, Yezîd b. Şerahîl ile birlikte Kûfe’deki Şiîlere bir mektup göndermiş, onları bu adamlara karşı uyarmıştı. Mektubunda şöyle diyordu:

“Ali b. Muhammed’den Kûfe’deki Şiîlerimizden olanlara. Bundan sonra: Toplantılara ve mescitlere gidin; Allah’ı açıkta da gizlide de anın. Müminlerden başkasını sırdaş edinmeyin. Canlarınızdan korkarsanız, dininiz hakkında yalan söyleyenlerden sakının. İbadeti, orucu ve namazı çoğaltın. Çünkü Allah dilemedikçe hiçbir yaratık kimseye zarar vermeye de fayda vermeye de güç yetiremez. Her nefis kazandığına karşılık rehindir. Hiçbir günah yükü taşıyan başkasının yükünü taşımaz. Allah her nefis üzerinde, kazandığı şey bakımından gözetleyicidir. Salih amel işleyin, kendiniz için hayır hazırlayın ve gafillerden olmayın. Selam üzerinize olsun.”

Ebû Mihnef - Hasîre b. Abdullah rivayet etti: Adamlar Harûrâ’ya çıktığında Abdullah b. Nevf, Hind bint el-Mutekellife’nin evinden çıkıp şöyle diyordu: “Çarşamba günü geldi; gök yükseldi ve hüküm indi, düşmanın bozguna uğramasını getirdi. Öyleyse Allah’ın adıyla Harûrâ’ya çıkın.” O da çıktı. Adamlar savaş için karşılaştığında yüzüne bir darbe aldı. İnsanlar bozguna uğrayıp geri çekilirken, bunu işitmiş olan Abdullah b. Şerîk en-Nehdî onunla karşılaştı ve, “Bize üstün geleceklerini söylememiş miydin, ey İbn Nevf?” dedi. Abdullah b. Nevf şu cevabı verdi: “Allah’ın kitabında, ‘Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır; kitabın aslı O’nun katındadır’ sözünü okumadın mı?”

Hasîre dedi ki: Ertesi sabah Mus‘ab, beraberindeki Basralılar ve kendisine katılmış Kûfelilerle birlikte çıkıp onları Sebeha tarafına götürdü. Muhalleb’in yanından geçerken, Muhalleb şöyle dedi: “Ne büyük bir zafer! Muhammed b. el-Eş‘as öldürülmemiş olsaydı ne güzel olurdu.” Mus‘ab, “Doğru söyledin. Allah Muhammed’e rahmet etsin” dedi. Biraz yürüdükten sonra, “Ey Muhalleb...” dedi. Muhalleb, “Emret ey emir” diye cevap verdi. Mus‘ab şöyle dedi: “Ubeydullah b. Ali b. Ebî Tâlib’in öldürüldüğünü biliyor musun?” Muhalleb, “Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz” dedi. Mus‘ab da, “Doğrusu onun bu zaferi görmesini isterdim. Şimdi elimizde bulunan şeylerde kendimizi ondan daha hak sahibi görmüyoruz. Onu kimin öldürdüğünü biliyor musun?” dedi. Muhalleb, “Hayır” dedi. Mus‘ab, “Onu, babasının taraftarı olduğunu iddia eden biri öldürdü. Hem de onun kim olduğunu bile bile öldürdüler” dedi.

Hasîre dedi ki: Sonra Mus‘ab gidip Sebeha’da konakladı. Muhtar ve sarayda bulunan arkadaşlarından suyu ve erzağı kesti. Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as’ı gönderdi; o da Künâse’de konakladı. Abdurrahman b. Mihnef b. Süleym’i Cebbânetü’s-Sebî‘e gönderdi. Sonra Abdurrahman b. Mihnef’e, “Sana emanet ettiğim işte ne yaptın?” diye sordu. O da şöyle cevap verdi: “Allah seni başarılı kılsın. Halkı iki türlü buldum: Sana eğilimi olanlar sana çıktılar; Muhtar’ın görüşünü benimseyenler ise onu bırakmıyor ve ondan başkasını tercih etmiyorlardı. Bu yüzden sen gelinceye kadar evimden çıkmadım.” Mus‘ab, “Doğru söyledin” dedi.

Mus‘ab, Abbâd b. el-Huseyn’i Cebbânetü Kind e’ye gönderdi. Bütün bu adamlar sarayda Muhtar ve arkadaşlarından suyu ve erzağı kesiyordu. Zühr b. Kays’ı Cebbânetü Murâd’a, Ubeydullah b. el-Hurr’u da Cebbânetü’s-Sâidiyyîn’e gönderdi.

Fudayl b. Hadîc el-Kindî rivayet etti: Ubeydullah b. el-Hurr’u, Cebbânetü’s-Sâidiyyîn’de Muhtar’ın süvarilerine hücum ederken gördüm. Bazen onun süvarilerinin, Muhtar’ın süvarilerini kaçırdığını görürdüm; o ise kendi süvarilerinin gerisinde durup onları gayrete getiriyordu. İkrime’nin evine kadar varınca geri dönüp onları kovalar, Cebbânetü’s-Sâidiyyîn’e kadar sürerdi. Bazen de Ubeydullah’ın süvarilerinin bir ya da birkaç sakayı yakalayıp dövdüğünü görürdüm. Çektikleri sıkıntı yüzünden, kendilerine her kırba suyu ancak bir ya da iki dinar karşılığında getiriyorlardı.

Bazen Muhtar ve yanındakiler dışarı çıkıyor, zayıf biçimde çarpışıyor ve düşmana kayda değer bir zarar veremiyorlardı. Onun süvarileri ne zaman dışarı çıksa, damların üzerinden taş yağmuruna tutuluyor ve üzerlerine pis su dökülüyordu. Halk onlara karşı cesaretlenmişti. Geçimlerinin büyük kısmı eşleri tarafından sağlanıyordu. Bir kadın, yiyecek, çeşitli güzel yemekler ve üzerlerine dış örtüsünü örttüğü suyu taşıyarak evinden çıkıyordu. Büyük Mescid’e namaza gidiyormuş gibi ya da akrabalarına gidip kadın bir yakınını ziyaret ediyormuş gibi davranıyordu. Saraya yaklaştığında biri ona kapıyı açıyor, o da kocasına veya akrabasına yiyecek ve içecek getiriyordu. Bu durum Mus‘ab’a ve yanındakilere ulaşınca, tecrübeli bir adam olan Mühelleb ona şöyle dedi: “Onlara karşı geçitleri kapat. Ailelerinin ve çocuklarının yanlarına gelmesini engelle. Onları sığındıkları yerde bırak, ta ki orada ölsünler.”

Saraydakiler susuzluk şiddetlenince kuyunun suyuyla susuzluklarını giderdiler. Muhtar onlara bal verilmesini emretti; tadı değişsin de içebilsinler diye kuyuya bal döküldü. Çoğu susuzluğunu bu şekilde giderdi. Bunun üzerine Mus‘ab kuvvetlerine saraya yaklaşmalarını emretti. Abbâd b. el-Huseyn el-Habâtî, Cüheyne Mescidi’nin yanına mevzilendi. Bazen Benû Mahzûm Mescidi’ne kadar ilerliyor, böylece adamları saraydan görünen Muhtar yanlılarına ok atabiliyordu. Sarayın yakınında rastladığı her kadına, “Sen kimsin, nereden geldin, ne istiyorsun?” diyordu. Bir gün, Şibâm ve Şâkir kabilelerinden adamların eşleri olan üç kadını, saraydaki kocalarına giderken yakaladı ve Mus‘ab’a gönderdi. Yanlarında yiyecek vardı. Mus‘ab onları geri çevirdi ama kendilerine bir zarar vermedi.

Mus‘ab, Zehr b. Kays’ı gönderdi; o, binek hayvanlarının kiraya verildiği Demirciler Sokağı’nda mevzilendi. Ayrıca Ubeydullah b. el-Hurr’u gönderdi; onun yeri Bilâl’in evinin yanındaydı. Muhammed b. Abdurrahman b. Saîd b. Kays’ı gönderdi; onun yeri babasının evinin yanındaydı. Havşeb b. Yezîd’i gönderdi; o da Basralılar Sokağı’nın yanında, Benû Cezîme b. Mâlik Sokağı’nın ağzında konakladı. Mühelleb, Huneys kavşağına geldi ve orada mevzilendi. Abdurrahman b. Mihnef de Dârü’s-Sikâye yönünden geldi.

Kûfeli ve Basralı bazı gençler, savaş nedir bilmeyen tecrübesiz delikanlılar, çarşıya koşup bağırmaya başladılar. Başlarında bir kumandan yoktu. “Devme’nin oğlu! Devme’nin oğlu!” diye haykırıyorlardı. Muhtar onlara baktı ve şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki, bana ‘Devme’nin oğlu’ diye ayıplayan kimse, iki şehirden nüfuz sahibi bir adam bile olsa, beni bununla ayıplayamaz.” Onların dağınıklığını, görünüşlerini ve ne kadar düzensiz olduklarını görünce onları dağıtma isteği duydu ve yanındakilerden bir gruba, “Benimle çıkın” dedi. Yaklaşık iki yüz kişi onunla birlikte bir çıkış yaptı. Onlara hücum etti, yaklaşık yüz kişiyi yaraladı ve onları bozguna uğrattı. Onlar da Furat b. Hayyân el-İclî’nin evi tarafına doğru dağınık halde kaçtılar.

Sonra Benû Dabba’dan, Yahyâ b. Damdam adında bir Basralı ortaya çıktı. Öyle uzundu ki ata bindiğinde ayakları neredeyse yere değiyordu. Başkalarına karşı son derece öldürücü, görünüşü dehşet verici bir adamdı. Muhtar’ın kuvvetlerine hücum etmeye başladı. Yöneldiği hiçbir adam onun karşısında duramıyordu. Muhtar onu görünce üzerine atıldı ve alnına bir darbe vurdu. Darbe sonucu alnı ve kafatası parçalanıp uçtu; o da ölü olarak yere düştü.

Bunun ardından Mus‘ab’ın yerleştirmiş olduğu o kumandanlar ve reisler her taraftan ilerlediler. Muhtar’ın kuvvetlerinin onlara karşı dayanacak gücü kalmamıştı; bu yüzden saraya girdiler. Orada kaldılar ve kuşatma iyice şiddetlendi. Muhtar onlara şöyle dedi: “Yazıklar olsun! Bu kuşatma sizi ancak daha da zayıflatıyor. Haydi inelim ve öldürüleceksek şerefli adamlar olarak savaşarak ölelim. Allah’a yemin ederim ki, eğer onlara karşı sebatla savaşırsanız Allah’ın size yardım edeceğinden ümidimi kesmiş değilim.” Fakat onların gücü kalmamış, geri durmuşlardı. Bunun üzerine Muhtar, “Ben ise Allah’a yemin ederim ki teslim olmayacağım, hayatım hakkında onların hüküm vermesine de izin vermeyeceğim” dedi. Abdullah b. Câde b. Hubeyre b. Ebî Vehb, Muhtar’ın ne yapmak istediğini görünce saraydan bir ip yardımıyla aşağı indi, kardeşlerinden bazılarına katıldı ve onların arasında saklandı.

Yanındakilerin zayıflığını ve yılgınlığını gören Muhtar, düşmana karşı bir çıkış yapmaya karar verdi. Hanımı Ümmü Sâbit bint Semure b. Cündeb el-Fezârî’ye haber gönderdi; o da ona bol miktarda koku yolladı. Muhtar yıkandı, elbiselerine güzel kokular serpti, başına ve sakalına koku sürdü. Sonra on dokuz kişiyle dışarı çıktı. Bunların arasında, Muhtar Medâin’e çıktığında Kûfe’de vekili olan es-Sâib b. Mâlik el-Eş‘arî de vardı. O, Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’nin kızı Amre ile evliydi; Amre ona Muhammed adını verdiği bir çocuk doğurmuştu. Bu Muhammed, babasıyla birlikte saraydaydı. Babası öldürülüp saraydakiler ele geçirildiğinde, küçük yaşta olduğu için bulunup serbest bırakıldı.

Muhtar saraydan çıkınca es-Sâib’e, “Sence en uygun olan nedir?” dedi. Es-Sâib, “Bunu sen söyle; sen ne düşünüyorsun?” diye cevap verdi. Muhtar, “Ben mi düşünüyorum, yoksa Allah mı düşünüyor?” dedi. Es-Sâib, “Hayır, Allah’ın düşündüğü” dedi. Bunun üzerine Muhtar şöyle dedi: “Yazıklar olsun sana! Sen bir ahmaksın. Ben Araplardan bir adamım. İbnü’z-Zübeyr’in Hicaz’ı ele geçirdiğini gördüm, Necde’nin Yemâme’yi aldığını gördüm, Mervân’ın da Suriye’yi. Araplar içindeki hiçbir adamdan aşağı kalmayarak ben de bu ülkeyi aldım ve onlardan biri gibi oldum; sadece şu farkla ki ben Peygamber ailesinin fertlerinin kanının intikamını istedim, Araplar ise bu konuda uykudaydı. Onların kanına katılanları öldürdüm ve bugüne kadar bu hususta hiçbir gayretten geri durmadım. Öyleyse, eğer içten bir niyetin yoksa, adının şerefi için savaş.” Es-Sâib, “Şüphesiz biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz. Ben ne yaptım da adımın şerefi için savaşayım?” dedi. Bunun üzerine Muhtar, Geylân b. Seleme b. Muattib es-Sakafî’nin şu beyitlerini okudu:

Eğer Ebû Geylân beni görseydi, önemli bir iş yüzünden
kaygılar benden uzaklaştığında,
Korku ve ürperti içinde derdi ki:
İki şey bir araya gelmiştir;
hayatın kazancı ile canın korkusu ve dehşeti.
Ya şeref ve asil işler elde edersin,
yahut yapraklar sana helâk olan kişi hakkında ibret olur.

Muhtar on dokuz kişiyle çıktı. Mus‘ab’ın adamlarına, “Bana eman verir misiniz de size çıkayım?” dedi. Onlar, “Hayır, ancak hükme teslim olman şartıyla” dediler. Muhtar da, “Hayatım hakkında hüküm vermenize asla izin vermeyeceğim” dedi ve kılıcıyla savaşarak öldürüldü. Yanındakiler kendisiyle birlikte çıkmayı reddettiklerinde onlara şunu söylemişti: “Eğer ben onlara karşı çıkış yapar da öldürülürsem, siz ancak daha zayıf ve daha zelil olursunuz. Eğer onların hükmüne teslim olursanız, öldürdüğünüz yakınlarının intikamını isteyen düşmanlarınız ayağa kalkar; her biri biriniz için, ‘Bu benim akrabamın intikamıdır’ der ve o adam öldürülür, siz de birbirinizin vurulup düşürüldüğünü seyredersiniz. Sonra da, ‘Keşke Muhtar’a itaat edip onun uygun gördüğü şeyi yapsaydık’ dersiniz. Benimle birlikte çıksaydınız, zafer kazanamasanız bile şerefli adamlar olarak ölürdünüz; yahut içinizden kurtulan biri kavmine ulaşsaydı, kavmi onu korurdu. Yarın bu saatte yeryüzündeki en aşağılanmış insanlar siz olacaksınız.” Nitekim dediği gibi oldu.

İnsanlar, Muhtar’ın bugünkü Zeyyâtîn Sokağı denilen yerde öldürüldüğünü ve onu Benû Hanîfe’den, biri Tarafe, diğeri Tarrâf adında iki kardeşin, Abdullah b. Decâce’nin oğullarının öldürdüğünü söylemişlerdir.

Muhtar’ın ölümünden sonraki gün Büceyr b. Abdullah el-Müslî, “Ey insanlar! Dün kumandanınız size güzel öğüt verdi; keşke ona itaat etseydiniz! Ey insanlar! Eğer düşmanın hükmüne teslim olursanız koyunlar gibi boğazlanacaksınız. Kılıçlarınızla dışarı çıkın ve şereflice ölünceye kadar savaşın” dedi. Fakat ona karşı geldiler ve şöyle dediler: “Bize itaat konusunda senden daha çok hakkı olan ve öğüt vermede senden daha iyi olan biri bize bunu emretti, biz de ona karşı geldik. Şimdi sana mı itaat edeceğiz?” Bunun üzerine adamlar kendilerini teslim edip hükme razı oldular. Mus‘ab, onlarla ilgilenmesi için Abbâd b. el-Huseyn el-Habâtî’yi gönderdi. O da onları elleri arkadan bağlı halde dışarı çıkardı. Abdullah b. Şeddâd el-Cüşemî, Abbâd b. el-Huseyn’e vasiyette bulundu. Abdullah b. Kurâd ise savaşmak için bir sopa, bir demir parçası ya da herhangi bir şey aradı ama bulamadı; çünkü içeri girip kılıcını aldıklarında ve onu elleri bağlı olarak dışarı çıkardıklarında büyük pişmanlığa kapılmıştı. Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as, onun yanından şu sözleri söylerken geçti:

Esir olarak görülmekten korkmadım:
Kumandana karşı gelenler
zelil oldu ve tamamen mahvoldu.

Bunun üzerine Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as, “Bunu bana getirin. Bana verin de başını keseyim” dedi. Abdullah b. Kurâd ise, “Eğer ben babanı kılıcımla vurup öldürmediysem, dedenin dini üzereyim; o inanmış, sonra da inkâr etmişti” dedi. Bunun üzerine Abdurrahman b. Muhammed attan indi ve, “Onu bana yaklaştırın” dedi. Onu yaklaştırdılar, o da Abdullah b. Kurâd’ı öldürdü. Abbâd buna öfkelendi ve, “Sen onu öldürdün, oysa onu öldürmen emredilmemişti” dedi.

Abdurrahman, eşraftan biri olan Abdullah b. Şeddâd el-Cüşemî’nin yanından geçti. Abbâd’dan, kumandanla onun hakkında konuşuncaya kadar onu bekletmesini istedi. Sonra Mus‘ab’a gidip, “Abdullah b. Şeddâd’ı bana vermeni istiyorum ki onu öldüreyim. Bu bir kan davasıdır” dedi. Mus‘ab onun kendisine verilmesini emretti. Abdurrahman da gidip onu aldı ve başını kesti. Abbâd ise şöyle derdi: “Allah’a yemin ederim ki, eğer senin sadece onu öldürmek istediğini bilseydim, onu başkasına verirdim, o da onu öldürürdü. Fakat ben senin onun hakkında onunla konuşacağını, sonra da onu salıvereceğini sanmıştım.”

Abdullah b. Şeddâd’ın oğlu Şeddâd getirildi. Ergenlik çağına ermişti, ancak tüy dökücü sürmüştü. Abdurrahman, “Onu açın, ergin olmuş mu?” dedi. Onlar da, “Hayır, o hâlâ bir çocuktur” dediler. Böylece onu serbest bıraktılar.

el-Esved b. Saîd, kardeşi için Mus‘ab’dan eman istemiş ve teslim olursa onu kendisine bırakmasını talep etmişti. Bunun üzerine el-Esved, kardeşine gidip ona eman teklif etti; fakat kardeşi, “Yoldaşlarımla birlikte ölmek, seninle yaşamaktan daha sevimlidir” diyerek teslim olmayı reddetti. Adı Kays idi ve dışarı çıkarılıp öldürülenlerle birlikte öldürüldü.

Büceyr b. Abdullah el-Müslî — bazıları onun onların mevlâsı olduğunu söyler — Muhtar’ın birçok adamıyla birlikte Mus‘ab’ın huzuruna getirildiğinde, Mus‘ab’a şöyle dedi: “Bizi zincirle sınayan ve seni de bizi affetmekle sınayan Allah’a hamdolsun. İki makam vardır: Biri Allah’ın rızası, diğeri O’nun gazabı. Kim affederse Allah onu affeder ve kudretini artırır; kim cezalandırırsa karşılık görmekten emin olamaz. Ey İbnü’z-Zübeyr! Biz de senin gibi aynı kıbleye yönelen, senin dinini taşıyan bir topluluğuz; Türk ya da Deylemli değiliz. Kardeşlerimiz ve hemşehrilerimizle çekişmişsek, ya biz haklıyız onlar haksızdır ya da biz haksızız onlar haklıdır. Biz kendi aramızda, birbirleriyle savaşan sonra da birleşen Suriye halkının savaştığı gibi savaştık; ya da kendi aralarında çekişip savaşan, sonra barışıp birleşen Basra halkı gibi savaştık. Şimdi sen güç elde etmişken yumuşak davran; galip gelmişken affet.” O, bunu ve benzeri sözleri söyleyip durdu; sonunda insanlar onlara acıdı. Mus‘ab’ın kendisi de onlara acıdı ve onları serbest bırakmak istedi. Fakat Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as ayağa kalktı ve, “Onları serbest mi bırakacaksın? Ey İbnü’z-Zübeyr, ya bizi seç ya onları!” dedi. Ardından Muhammed b. Abdurrahman b. Saîd b. Kays el-Hemdânî de ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Babam ve Hemdân’dan beş yüz adam, halkın eşrafı ve şehir adamları öldürüldü; onların kanı hâlâ bunların bedenlerinde dolaşırken sen bunları serbest bırakıyorsun! Ya bizi seç ya onları!” Yakınını kaybetmiş her adam ve her aileden biri de ayağa kalkıp buna benzer sözler söyledi.

Mus‘ab b. ez-Zübeyr bunu görünce adamların öldürülmesini emretti. Hepsi birden ona şöyle bağırdılar: “Ey İbnü’z-Zübeyr! Bizi öldürme! Bizi yarın Suriyelilere karşı öncü kuvvetin yap. Allah’a yemin ederiz ki yarın düşmanınla karşılaştığında, ne sen ne de adamların bizsiz yapabilirsiniz. Eğer öldürülürsek, öldürülmeden önce onları senin için zayıflatmış oluruz. Eğer onlara karşı zafer kazanırsak, bu hem sana hem de seninle birlikte olanlara fayda sağlar.” Fakat Mus‘ab onları reddetti ve halkın çoğunluğunu hoşnut eden şeyi tercih etti. Büceyr el-Müslî ise, “Senden isteğim, beni bu adamlarla birlikte öldürmemen. Ben onlara kılıçlarıyla çıkıp şereflice ölümüne savaşmalarını emrettim, ama onlar bana karşı geldiler” dedi. Bunun üzerine o öne çıkarıldı ve öldürüldü.

Ebû Ravk’ın anlattığına göre Musâfir b. Saîd b. Nimrân, Mus‘ab b. ez-Zübeyr’e şöyle dedi: “Ey İbnü’z-Zübeyr! Hayatları hakkında hüküm vermeni kabul etmiş Müslüman bir topluluğu öldürdüğünde, Allah’ın huzuruna çıktığında O’na ne diyeceksin? Oysa onların hayatları konusunda doğru olan, bir Müslüman cana karşılık olmadıkça Müslüman bir canın öldürülmemesidir. Eğer biz sizin adamlarınızdan belli sayıda kimseyi öldürdüysek, siz de bizden öldürdüğümüz kadarını öldürün ve geri kalanımızı serbest bırakın. Zira içimizde sizinle aramızdaki savaşın hiçbir çarpışmasına katılmamış çok sayıda adam var. Onlar Cibâl’de ve Sevâd’da vergi topluyor ve yolları güven altına alıyorlardı.” Fakat Mus‘ab onu dinlemedi. Bunun üzerine Musâfir şöyle dedi: “Allah’ın laneti, kendilerine geceleyin bu yollardan birinin muhafızlarına baskın yapıp onları uzaklaştırmamızı ve kendi yakınlarımıza katılmamızı emrettiğim halde bana karşı gelip sonunda beni aşağılık, bayağı ve zelil olan bir şeye sürükleyen insanların üzerine olsun! Kölelerin ölümü gibi ölmeye diretildiler. Kanımın onların kanına karıştırılmamasını istiyorum.” Bunun üzerine o öne çıkarıldı ve ayrı olarak öldürüldü.

Bundan sonra Mus‘ab, Muhtar’ın elinin kesilip demir bir çiviyle mescidin yan tarafına çakılmasını emretti. Bu el, Haccâc b. Yusuf gelinceye kadar orada kaldı. Haccâc onu görünce, “Bu nedir?” diye sordu. “Bu, Muhtar’ın elidir” dediler. O da bunun indirilmesini emretti.

Mus‘ab, Cibâl ve Sevâd’a kendi âmillerini gönderdi. Sonra İbrahim b. el-Eşter’e itaat etmesini isteyen bir mektup yazdı ve şöyle dedi: “Bana olumlu cevap verir ve bana itaat edersen, Suriye senin olacak; Zübeyr ailesinin hâkimiyeti sürdükçe atların idaresi ve batıdan fethedeceğin her yer senin olacaktır.” Abdülmelik b. Mervân da Suriye’den İbnü’l-Eşter’e mektup yazarak onu kendisine itaate çağırdı ve şöyle dedi: “Bana olumlu cevap verir ve bana itaat edersen Irak senin olacaktır.” İbrahim b. el-Eşter, arkadaşlarını çağırdı ve, “Ne düşünüyorsunuz?” dedi. Kimi, “Abdülmelik’e itaat etmelisin” dedi; kimi de, “İbnü’z-Zübeyr’e itaat etmelisin” dedi. İbnü’l-Eşter ise şöyle dedi: “Eğer Ubeydullah b. Ziyâd’ı ve Suriyelilerin ileri gelenlerini öldürmemiş olsaydım Abdülmelik’e uyardım; ancak ben başka bir şehrin halkını kendi şehrimin halkına, başka kabileleri de kendi kabilelerime tercih etmek istemiyorum.” Bunun üzerine Mus‘ab’a yazdı; Mus‘ab da ona gelmesini yazdı. O da itaat ederek yanına geldi.

Ebû Cenâb el-Kelbî’nin anlattığına göre Mus‘ab’ın İbnü’l-Eşter’e gelen mektubunda şöyle yazıyordu:

Bundan sonra: Allah, yalancı Muhtar’ı ve küfrü din edinen, sihirle insanları aldatan taraftarlarını helâk etti. Biz seni Allah’ın kitabına, peygamberinin sünnetine ve müminlerin emiri olan zata biate çağırıyoruz. Eğer buna olumlu cevap verirsen bana gel. Cezîre bölgesi ve batının bütün arazisi, yaşadığın müddetçe ve Zübeyr ailesinin hâkimiyeti sürdükçe senin olacaktır. Bu hususta Allah adına yeminim, ahdim ve peygamberlerden aldığı en ağır yemin senin lehinedir. Selam!

Abdülmelik b. Mervân da ona şöyle yazdı:

Bundan sonra: Zübeyr ailesi hidayet imamlarına karşı ayaklandı, işi ehil olanların elinden almaya kalkıştı ve Beyt-i Haram’da küfür işledi. Allah onlara karşı güç verecek ve onlara kötü bir dönüş yaşatacaktır. Seni Allah’a ve peygamberinin sünnetine çağırıyorum. Kabul eder ve olumlu cevap verirsen, ben yaşadıkça ve sen yaşadıkça Irak’ın idaresi senin olacaktır. Bu konuda Allah adına yeminim ve ahdim vardır; bunu yerine getireceğim.

İbnü’l-Eşter arkadaşlarını topladı, mektubu onlara okudu ve görüşlerini sordu. Biri Abdülmelik dedi, biri İbnü’z-Zübeyr dedi. Bunun üzerine o şöyle dedi: “Benim görüşüm Suriyelilerin tarafına gitmektir; fakat bunu nasıl yapayım? Suriye’de içinde öldürdüğüm adamlar bulunmayan tek bir kabile yok; hepsi benden intikam almak ister. Üstelik ben kendi kavmimi ve kendi şehrimin halkını bırakacak değilim.” Böylece Mus‘ab’a gitti. Onun geliş haberi Mus‘ab’a ulaşınca Mus‘ab, onun vali olarak görev yapacağı bölgeye Mühelleb’i gönderdi. Mühelleb’in Fırat bölgesinde yerleşmeye başladığı yıl da buydu.

Ebû Alkame el-Has‘amî’nin anlattığına göre Mus‘ab, Muhtar’ın eşi olan Ümmü Sâbit bint Semure b. Cündeb ile yine Muhtar’ın eşi olan Amre bint en-Nu‘mân b. Beşîr el-Ensârî’yi getirtti ve onlara, “Muhtar hakkında ne diyorsunuz?” dedi. Ümmü Sâbit, “Ne diyelim? Onun hakkında yalnız sizin söylediklerinizi söyleriz” dedi. Bunun üzerine ona, “Git” dediler. Fakat Amre, “Allah ona rahmet etsin; eğer o Allah’ın salih kullarındandıysa” dedi. Bunun üzerine Mus‘ab, onun hapse götürülmesini emretti ve Abdullah b. ez-Zübeyr’e mektup yazarak onun Muhtar’ın peygamber olduğunu iddia ettiğini bildirdi. Abdullah da cevaben onun çıkarılıp öldürülmesini yazdı. Bunun üzerine Mus‘ab, geceleyin Hîre ile Kûfe arasında onun dışarı çıkarılmasını emretti; Matar ona kılıçla üç darbe vurdu. Matar, Benî Teymallah b. Sa‘lebe’den Kafal ailesine mensup bir hizmetliydi ve polislerle birlikteydi. Amre, “Ey babam! Ey ailem! Ey kavmim!” diye feryat etti. Bunu Ensardan biri — bu kişi Ebân b. en-Nu‘mân b. Beşîr idi — duydu ve Matar’a gidip ona bir tokat attı ve, “Ey fahişe oğlu! Onun canını kestin; Allah da senin sağ elini kessin!” dedi. Matar onu tuttu ve Mus‘ab’ın huzuruna götürdü. Orada Matar, “Benim annem Müslüman bir kadındır” dedi; Benî Kafal’ın buna şahitlik edeceğini iddia etti. Fakat kimse onun lehine şahitlik etmedi. Mus‘ab da, “Genci serbest bırakın; korkunç bir manzara görmüştür” dedi.

Ömer b. Ebî Rebîa el-Kureşî, Mus‘ab’ın Amre bint en-Nu‘mân b. Beşîr’i öldürmesi hakkında şu beyitleri söyledi:

Gözümde en hayret verici şey,
beyaz tenli, hür ve zarif boyunlu bir kadının öldürülmesidir.
Hiçbir suçu yokken böyle öldürüldü;
ne kadar değerli bir insan öldürüldü!
Öldürmek ve savaşmak bize farz kılınmıştır,
fakat iffetli kadınlara düşen etek sürümektir.

Ebû Mihnef, Muhammed b. Yusuf’tan şöyle nakleder: Mus‘ab, Abdullah b. Ömer ile karşılaştı ve onu selamlayarak, “Ben kardeşinin oğlu Mus‘ab’ım” dedi. İbn Ömer de ona, “Evet, sen bir sabah içinde kıbleye yönelen yedi bin insanı öldüren adamsın. Yaşayabildiğin kadar yaşa!” dedi. Mus‘ab, “Onlar kâfir ve saptırıcı kimselerdi” dedi. İbn Ömer ise, “Onların sayısı kadar koyunu babanın mirasından öldürmüş olsaydın, bu bile israf olurdu” dedi.

Bu olay hakkında Saîd b. Abdurrahman b. Hassân b. Sâbit şu beyitleri söyledi:

Bir süvari bana hayret verici bir haber getirdi:
din ve asalet sahibi en-Nu‘mân’ın kızının öldürüldüğü haberi.
Görünüşü hoş, iffetli,
huy, yaratılış ve nesep bakımından seçkin bir genç kadının öldürülmesi.
Son derece temiz, geçmiş zamanlarda fazileti seçmiş
asil insanların soyundan gelen bir kadın.
Seçilmiş Peygamber’in dostu ve yardımcısı,
savaşta, sıkıntıda ve kederde onun yoldaşı,
kâfirlerin onun öldürülmesi üzerinde anlaştıklarını bana haber verdi;
öldürme ve yağmalama kendilerinden eksik olmasın!
Zübeyr ailesi asla sevinç görmesin!
Aşağılanma, korku ve yağma elbisesini tatsınlar!
Onu dışarı çıkarıp kılıçlarla parçaladıklarında,
Arapların hükümranlığını kazanmışlar sanırsın!
Hür bir kadının öldürülmesine insanlar hayret etmez mi,
dininde iffetli, huyu övülmeye değer bir kadının?
Rahat içinde yaşayan, kusurdan, iftiradan, şüpheden ve yalandan
arınmış mümin bir kadının?
Bize öldürmek ve yiğitlik ilahi hüküm olarak verilmiştir;
fakat kadınlara düşen, gelin çadırlarında ve örtüler içinde iffetli olmaktır.
Asil dedelerinin ve babalarının dini üzere,
ailesini utandırmadan, edepsizlik etmeden göçtü.
Utangaç, sık sık dışarı çıkmayan, çirkin söz söylemeyen,
barışı sağlayan, komşusunu kıskanmayan bir kadın;
ne kendi kabilesinden olan komşuyu ne de akraba olan komşuyu.
Çirkin sözün ne olduğunu bilmezdi;
kötülüğü ne yaklaştırır ne de severdi.
Canlı canlı kefene sarılması karşısında ona hayret ettim.
Gerçekten bu iş pek tuhaf bir hayrettir.

Ali b. Harb el-Mevsılî, İbrahim b. Süleyman el-Hanefî, Muhammed b. Ebân, Alkame b. Mersed ve Süveyd b. Gafele yoluyla şöyle nakleder:

Necif’in gerisinde yol alırken bir adam bana yetişti ve arkamdan asasıyla vurdu. Ona dönünce, “Bu şeyh hakkında ne dersin?” dedi. Ben, “Hangi şeyh?” dedim. O da, “Ali b. Ebî Tâlib” dedi. Ben, “Onu kulağımla, gözümle, kalbimle ve dilimle sevdiğime şahitlik ederim” dedim. Bunun üzerine o, “Ben de kulağımla, gözümle, kalbimle ve dilimle ona buğzettiğime seni şahit tutuyorum” dedi. Sonra birlikte yol aldık, Kûfe’ye girdik ve ayrıldık. Bundan sonra Süveyd orada birkaç yıl yahut bir müddet kaldı.

Süveyd dedi ki: Bir gün Büyük Mescid’deyken sarıklı bir adam içeri girdi. İnsanların yüzlerine dikkatle bakıyor, onları iyice süzüyordu. Hemdânlıların sakallarından daha budalaca sakallar görmeyince onların yanına oturdu. Ben de yerimi değiştirip onların yanına oturdum. Ona, “Nereden geldin?” dediler. O, “Peygamberinizin ailesinden geldim” dedi. “Bize ne haber getirdin?” diye sordular. O da, “Şimdi bunun zamanı değil” dedi ve ertesi gün için onlarla sözleşti. Ertesi gün geldi; ben de geldim. Yanında bir mektup çıkardı; altında kurşun bir mühür vardı. Mektubu genç bir delikanlıya verdi; kendisi okuma yazma bilmediği için, “Oku çocuk” dedi. Çocuk şöyle dedi: “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Bu, Muhammed ailesinin vasisinin Muhtar b. Ebî Ubeyd’e yazdığı mektuptur. Bundan sonra...” diye okumaya başladı. Halk ağlamaya başlayınca adam, “Çocuk, mektubu bırak da halk kendine gelsin” dedi. Ben de, “Ey Hemdân topluluğu! Vallahi size şahitlik ederim ki bu adam Necif’in gerisinde bana rastlamıştı” dedim ve onlara onun hikâyesini anlattım. Onlar da, “Vallahi sen insanları Muhammed ailesinden alıkoyuyor ve mushafları parçalayan Na‘sel’i övüyorsun” dediler.

Ben de şöyle dedim: “Ey Hemdân topluluğu! Ben size sadece kulaklarımın işittiğini ve kalbimin Ali b. Ebî Tâlib’den ezberlediğini anlatıyorum. Ondan şöyle dediğini işittim: ‘Osman’a mushafları parçalayan demeyin. Vallahi o, onları ancak bizimle, Muhammed’in ashabıyla istişare ettikten sonra parçalattı. Eğer ben onlara yetişmiş olsaydım, onun yaptığı gibi yapardım.’” Onlar da, “Allah aşkına, bunu Ali’den işittin mi?” dediler. Ben de, “Vallahi ondan işittim” dedim. Bunun üzerine o adamı bıraktılar. O da kölelere yönelip onları kullandı ve hilesini yürüttü.

Ebû Ca‘fer şöyle dedi: Muhtar b. Ebî Ubeyd hakkında naklettiğimiz rivayetlerin bir kısmı Vâkıdî tarafından da aktarılmıştır. O, bu konuda bizim verdiğimiz rivayetlerin bazı ravilerine muhalefet etmektedir. Onun iddiasına göre Muhtar, İbnü’z-Zübeyr’e ancak Mus‘ab Basra’ya geldiğinde açıkça karşı çıktı. Mus‘ab, Muhtar’a doğru yola çıkınca ve bu hareketin haberi Muhtar’a ulaşınca, Muhtar Ahmer b. Şümeyt el-Becelî’yi Mus‘ab’a karşı gönderdi; ona Medâr’da saldırmasını emretti ve, “Zafer Medâr’dadır” dedi. Vâkıdî devamla der ki: Muhtar bunu ancak, “Sakîf’ten bir adama Medâr’da büyük bir zafer verilecektir” denildiği için söylemişti. Bunun kendisi hakkında olduğunu sandı; oysa bu söz aslında Haccâc b. Yusuf ve onun Abdurrahman b. el-Eş‘as ile yaptığı savaş hakkında idi.

Mus‘ab, öncü birliğinin kumandanı Abbâd el-Habâtî’ye, Muhtar’ın toplanmış kuvvetlerine doğru yürümesini emretti. Abbâd ilerledi; onunla birlikte Ali b. Ebî Tâlib’in oğlu Ubeydullah b. Ali de gitti. Mus‘ab, Basralılar Nehri üzerinde, Fırat kıyısında konakladı. Orada bir kanal kazdı; bu yüzden o yere Basralılar Nehri denildi. Vâkıdî devamla der ki: Muhtar yirmi bin kişiyle çıktı ve onların karşısında konakladı. Mus‘ab ve kuvvetleri ilerleyip geceleyin Muhtar’a, savaşa hazır halde, yetiştiler. Akşam olunca Muhtar adamlarına haber gönderdi ve, “Sizden hiç kimse bir tellalcının ‘Yâ Muhammed’ diye bağırdığını duymadıkça yerinden ayrılmasın. Bunu duyduğunuzda hücum edin” dedi. Muhtar’ın yanındakilerden biri, “Bu adam Allah adına yalan söylüyor” dedi. O ve beraberindekiler Mus‘ab tarafına geçtiler.

Muhtar ay yükselinceye kadar bekledi. Sonra bir tellala emir verdi; tellal, “Yâ Muhammed” diye bağırdı. Bunun üzerine onlar Mus‘ab ve kuvvetlerine saldırdılar, onları bozguna uğrattılar ve onu ordugâhına girmeye mecbur ettiler. Sabah oluncaya kadar da onlarla savaşmaya devam ettiler. Sabah olunca Muhtar, yanında kimse kalmadığı ve kuvvetleri Mus‘ab’ın kuvvetlerinin içine karıştığı halde kaçıp Kûfe’deki saraya girdi. Muhtar’ın kuvvetleri sabah olunca geldiler, bir müddet beklediler, Muhtar’ı göremeyince, “O öldürüldü” dediler. Kaçabilenler kaçarak Kûfe evlerine saklandılar. Yaklaşık sekiz bin kişi ise kendilerine savaşta önderlik edecek kimse bulamayınca saraya sığındı. Orada Muhtar’ı buldular ve onunla birlikte içeri girdiler. O gece Muhtar’ın kuvvetleri, Mus‘ab’ın adamlarından çok kişiyi öldürmüşlerdi; bunların arasında Muhammed b. el-Eş‘as da vardı. Sabah olunca Mus‘ab gelip sarayı kuşattı. Mus‘ab dört ay boyunca sarayı kuşatmaya devam etti. Muhtar her gün onlara karşı bir çıkış yapıyor ve Kûfe çarşısında bir taraftan onlarla çarpışıyordu; fakat onu yenemedi. Sonunda Muhtar öldürüldü.

Muhtar öldürüldükten sonra saraydakiler haber gönderip eman istediler. Mus‘ab bunu kabul etmedi; ancak onun hükmüne teslim olmaları şartını koştu. Onlar da onun hükmüne teslim olunca, Mus‘ab Araplardan yaklaşık yedi yüz kişiyi öldürdü. Öldürdüğü geri kalanların çoğu ise Farslı idi. Vâkıdî devamla der ki: Onlar dışarı çıkarıldıklarında Mus‘ab Farslıları öldürüp Arapları bağışlamak istedi. Fakat yanındakiler ona şöyle dediler: “Bu nasıl bir dindir? Dinleri aynı olduğu halde Farslıları öldürüp Arapları bağışlayarak nasıl zafer umarsın?” Bunun üzerine Arapların öne getirilmesini emretti ve onların boyunları vuruldu.

Ebû Ca‘fer, Ömer b. Şebbe ve Ali b. Muhammed yoluyla şöyle nakleder: Muhtar öldürüldükten sonra Mus‘ab, onun hükmüne teslim olmuş olan kuşatılmış adamlar hakkında yanındakilerle istişare etti. Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as, Muhammed b. Abdurrahman b. Saîd b. Kays ve bunlar gibi, yakınları Muhtar tarafından öldürülmüş olanlar, “Onları öldür” dediler. Dabba kabilesi de bağırarak, “Münzir b. Hassan’ın kanı!” diye haykırdı. Ubeydullah b. el-Hurr ise şöyle dedi: “Ey kumandan, elindeki her adamı kendi kavmine teslim et; bunu onlara bir ihsan olarak yap. Çünkü onlar bizi öldürdüyse, biz de onları öldürdük. Ayrıca sınırlarımızda onlara ihtiyacımız vardır. Elindeki kölelerimizi de sahiplerine geri ver; çünkü onlar yetimlerimize, dullarımıza ve güçsüzlerimize aittir; onları işlerine döndürsünler. Fakat bu mevalîyi öldür; çünkü onların küfrü açığa çıkmış, kibirleri büyümüş, şükürleri azalmıştır.” Mus‘ab güldü ve Ahnef b. Kays’a, “Sen ne düşünüyorsun, Ebû Bahr?” dedi. O da bunlara işaret ederek, “Ziyâd benden bunu istemişti, ama ben kabul etmemiştim” dedi. Bunun üzerine Mus‘ab bütün adamların öldürülmesini emretti ve onlar öldürüldüler. Sayıları altı bindi. Ukbe el-Esedî şu beyitleri söyledi:

Altı bin kişiyi soğukkanlılıkla öldürdün,
elleri arkadan bağlanmış halde, sağlam bir ahde rağmen.
Habâtî’nin himayesini
çiğneyenler için sırtı kolay bir köprü yaptın.
Onlar çağrıldıkları ve ahitle aldatıldıkları sabah,
kendi ahmaklıklarıyla helâk olan ilk adamlar değillerdi.
Keşke bana itaat etselerdi de onlara emretmiştim,
kılıçlarını çekip sokaklarda savaşsalardı.

Muhtar’ın, altmış yedi yaşında ve hicrî 67 yılının Ramazan ayının on dördüncü günü öldürüldüğü de söylenmiştir.

Mus‘ab, Muhtar ve yanındakilerin işini bitirip İbrahim b. el-Eşter de ona geldikten sonra, Mühelleb b. Ebî Sufra’yı Mevsıl, Cezîre, Azerbaycan ve Ermeniye üzerine vali olarak gönderdi; kendisi ise Kûfe’de ikamet etti.
İbnü’z-Zübeyr’in Mus‘ab’ı Basra’dan Azletmesi: Bu yıl Abdullah b. Zübeyr, kardeşi Mus‘ab’ı Basra’dan azletti ve yerine oğlu Hamza b. Abdullah’ı gönderdi. Mus‘ab’ın Basra’dan azledilmesi ve bunun nasıl gerçekleştiği hakkında farklı rivayetler nakledilmiştir. Bazıları, Ömer’in bana anlattığı şu rivayeti zikretmiştir:

Ömer b. Şebbe’den, o da Ali b. Muhammed’den rivayet edildiğine göre: Mus‘ab, Muhtar’a karşı savaşmak üzere Basra’dan ayrılıncaya kadar oranın idaresini sürdürdü. Basra üzerinde kendi yerine Ubeydullah b. Ubeydullah b. Ma‘mer’i vekil bırakmıştı. Muhtar öldürüldükten sonra Mus‘ab, Abdullah b. Zübeyr’i ziyaret etmeye gitti. Abdullah onu görevden aldı ve evinde alıkoydu. Onu görevden alışını şu sözle mazur gösterdi: “Allah’a yemin ederim ki senin Hamza’dan daha layık ve daha ehil olduğunu biliyorum; fakat bu hususta benim görüşüm, Osman’ın Abdullah b. Âmir hakkında benimsediği görüş gibidir; onu göreve getirip Ebû Musa el-Eş‘arî’yi görevden almıştı.”

Ömer’den, o da Ali b. Muhammed’den rivayet edildiğine göre: Hamza vali olarak Basra’ya geldi. Cömert ve eli açık biriydi; fakat işlerinde düzensizdi. Bazen elindekilerin hiçbirini saklamayacak kadar cömert davranır, bazen de kendisi gibi birinin normalde esirgemeyeceği şeyi esirgerdi. Basra’da onun dengesizliği ve zayıflığı ortaya çıktı. Rivayet edildiğine göre bir gün Basra’nın deniz ağzına gitti. Orayı görünce, “Eğer işi düzgün yürütürlerse bu havuz yazları onlara yeter” dedi. Bir süre sonra tekrar oraya gitti ve suyun çekilmiş olduğu zamana rastladı. “Bunu daha önce görmüştüm ve bunun onlara yetmeyeceğinden şüphe etmiştim” dedi. Ahnef b. Kays ona, “Bu bize gelen, sonra da bizden çekilen sudur” dedi. Oradan Ahvaz’a yöneldi. Oranın dağını görünce, “Bu Ku‘aykı‘ân’dır” dedi; Mekke yakınındaki yeri kast ediyordu. Bu yüzden o dağa Ku‘aykı‘ân adı verildi. Merdanşah’a haber gönderip vergileri teslim etmesini istedi. O gecikince yanına gidip kılıcıyla vurdu ve onu öldürdü. Ahnef ona, “Kumandanın kılıcı ne kadar keskinmiş!” dedi.

Ömer’den, o da Ali b. Muhammed’den rivayet edildiğine göre: Hamza Basra’da bu şekilde karışıklık çıkarıp bu özellikleri ortaya çıkınca ve Abdülaziz b. Bişr’i vurmak üzereyken, Ahnef İbnü’z-Zübeyr’e mektup yazarak durumu bildirdi ve Mus‘ab’ın yeniden göreve getirilmesini istedi. Ayrıca Hamza, Bahreyn’de Necdiyye ile savaşmak üzere Abdullah b. Umeyr el-Leysî’yi görevlendirmişti.

Ömer’den, o da Ali b. Muhammed’den rivayet edildiğine göre: İbnü’z-Zübeyr Hamza’yı görevden aldığında, Hamza Basra hazinesinden çok miktarda para alıp götürdü. Malik b. Mismâ‘ ona karşı çıkarak, “Maaşlarımızı alıp gitmene izin vermeyeceğiz” dedi. Ancak Ubeydullah b. Ubeyd b. Ma‘mer onun maaşını garanti etti ve o da vazgeçti. Hamza parayı alıp götürdü. Babasının yanından ayrılıp Medine’ye geldiğinde parayı bazı kimselere emanet etti; fakat onlar parayla kaçtılar. Sadece parayı emanet ettiği bir Yahudi emaneti yerine getirdi. İbnü’z-Zübeyr, Hamza’nın yaptığını duyunca, “Allah ona lanet etsin! Onunla Mervân oğullarıyla övünmek istiyordum; fakat o geri çekildi” dedi.

Hişâm b. Muhammed, Ebû Mihnef’ten naklen Mus‘ab’ın Basra’dan azledilmesi ve sonra yeniden göreve getirilmesi hakkında farklı bir rivayet zikretmiştir:

Ebû Mihnef’ten, o da Ebû el-Muhârik er-Râsibî’den rivayet edildiğine göre: Mus‘ab, Kûfe’yi kontrol altına aldıktan sonra Basra valiliğinden azledilmiş olarak bir yıl orada kaldı. Abdullah b. Zübeyr onu görevden almış ve yerine oğlu Hamza’yı göndermişti. Bir yıl kaldıktan sonra Mus‘ab, Mekke’deki kardeşi Abdullah’ı ziyarete gitti ve Abdullah onu tekrar Basra üzerine vali tayin etti.

Ayrıca şöyle de söylenmiştir: Mus‘ab, Muhtar’ın işini bitirdikten sonra Basra’ya dönmüş ve Kûfe üzerine Hâris b. Abdullah b. Ebî Rebîa’yı tayin etmiştir.

Muhammed b. Ömer’e göre: Mus‘ab, Muhtar’ı öldürdükten sonra hem Kûfe’yi hem Basra’yı elinde tutuyordu.

Bu yıl görevde olanlar: Abdullah b. Zübeyr bu yıl hac emirliğini yürüttü. Kûfe üzerindeki valisi Mus‘ab idi. Basra valiliği konusunda tarihçilerin ihtilaf ettiğini daha önce zikretmiştim. Kûfe kadılığı Abdullah b. Utbe b. Mes‘ud’un elindeydi. Basra kadılığı Hişâm b. Hubeyre’nin elindeydi. Abdülmelik b. Mervân Suriye’de bulunuyordu; Horasan üzerinde ise Abdullah b. Hâzim es-Sülemî görevliydi.
Ezdârika’nın Fars’tan Irak’a Dönüşü: Bu olaylar arasında Abdullah’ın kardeşi Mus‘ab’ı tekrar Irak’a kumandan olarak göndermesi de vardı. Abdullah’ın, kardeşi Mus‘ab’ı görevden aldıktan sonra tekrar Irak’a kumandan olarak göndermesinin sebebini daha önce zikretmiştik. Oraya yeniden kumandan olarak gönderildikten sonra Mus‘ab, Kûfe üzerine kumandan olarak Hâris b. Ebî Rebîa’yı gönderdi. Bu, Mus‘ab’ın görevden alındıktan sonra Basra’da kumandan olarak Irak’a dönüşe başlaması ve oraya gitmesi sebebiyledir.

Bu yıl Ezârika Fars’tan Irak’a geri döndü. Kûfe civarına geldiler ve Medâin’e girdiler.

Hişam’a göre [b. el-Kelbî] – Ebû Mihnef – Ebû el-Muhârik er-Râsibî: Mus‘ab, Ömer b. Ubeydullah b. Ma‘mer’i Fars’ın başına kumandan olarak gönderdi. El-Muhallab’ın Ahvaz’da onlara karşı hücumundan sonra Ezârika, Fars’a, Kirman’a ve İsfahan civarına gitmişti. El-Muhallab o bölgeden ayrılıp Musul ve çevresinin valisi olarak gönderildiğinde, Fars’ın başında da Ömer b. Ubeydullah b. Ma‘mer bulunurken, Ezârika, Zübeyr b. el-Mahûz ile birlikte Fars’ta Ömer b. Ubeydullah’ın üzerine indi. O, onlarla Sâbûr’da karşılaştı, onlarla şiddetle savaştı ve onlara karşı açık bir zafer kazandı; ancak onlardan pek çoğu öldürülmedi ve savunmada imiş gibi geri çekilip o halde savaşı terk ettiler.

Ebû Mihnef’e göre – Basra’da [Ezd] kabilesinden bir şeyh dedi ki: Ömer b. Ubeydullah’ın mektubunun okunduğunu duydum:

“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

Bundan sonra: Emire – Allah onu korusun! – bildiririm ki, İslâm dininden sapmış ve Allah’tan bir hidayet olmaksızın hevalarına uymuş Ezârika ile karşılaştım. Müslümanlarla birlikte günün bir bölümünde onlarla son derece şiddetli bir şekilde savaştım. Sonra Allah onları önlerinden ve arkalarından vurdu ve bize arkalarını dönmelerini sağladı. Allah’ın öldürdükleri, erişememek ve [bu dünyada ve ahirette elde etmeyi umduklarını] kaybetmekle zarara uğradılar – ve hepsi hüsrana mahkûmdur! Bu mektubumu emire, Allah dilerse yok etmesini umduğum düşmanı takip ederken, atımın sırtında yazdım. Selam.”

Ömer b. Ubeydullah onları takip etti. Onlar hemen gidip İstahr yakınında konakladılar. O da peşlerinden gitti, Temastan köprüsünde onlarla karşılaştı ve onlarla şiddetle savaştı. Oğlu öldürüldü, fakat onlara karşı bir zafer kazandı. Temastan köprüsünü kestikten sonra Ezârika, İsfahan ve Kirman civarına çekildi; toparlanıncaya, güçlü, hazırlıklı ve kalabalık hale gelinceye kadar orada kaldılar. Sonra, Ömer b. Ubeydullah b. Ma‘mer’in bulunduğu Fars’a girdiler; onun bulunduğu yerin dışında bir bölgeden oranın topraklarını aştılar. Sâbûr’u geçip ardından Arrecân üzerinden çıktılar. Ömer b. Ubeydullah, Hâricîlerin kendi topraklarını aşıp Basra’ya yöneldiklerini görünce, Mus‘ab b. ez-Zübeyr’in bunu kendisine bağışlamayacağından korktu. Peşlerinden hızla giderek Arrecân’a ulaştı ve onların buradan ayrılıp Ahvaz’a yöneldiklerini gördü. Ezârika’nın gelişi Mus‘ab’a haber verildi; o da çıktı ve adamlarıyla birlikte Büyük Köprü’de konakladı. Şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim, Ömer b. Ubeydullah’ı Fars’a yerleştirmekten ve kendisine her ay erzaklarını ödediğim, her yıl atıyyelerini eksiksiz verdiğim ve her yıl atıyyeler kadar özel yardımlar emrettiğim bir ordu vermekten ne kazandığımı bilmiyorum! Ona ileri sürebileceği her mazereti kestim, ona adam sağladım ve onları güçlü kıldım – buna rağmen Hâricîler onun topraklarını aşıp bana doğru geliyorlar! Allah’a yemin ederim, onlarla savaşıp sonra kaçmış olsaydı, kaçanın mazereti kabul edilmemeli ve bu onur hak eden bir davranış olmasa bile, benim gözümde bu onun için daha mazur olurdu.”

Hâricîler, Zübeyr b. el-Mahûz önderliğinde gelip Ahvaz’da konakladılar. Casusları kendilerine, Ömer b. Ubeydullah’ın enselerinde olduğunu ve Mus‘ab b. ez-Zübeyr’in onlarla savaşmak için Basra’dan çıktığını haber verince, Zübeyr aralarında ayağa kalktı, Allah’a hamd ve sena etti ve şöyle dedi: “Bundan sonra: Sizin bu iki kuvvet arasında kalmanız kötü bir tedbir ve şaşkınlık olur. Düşmanımıza doğru hızla ilerleyelim ve onlarla tek bir yönden karşılaşalım.”

Onları Cuhâ bölgesi boyunca götürdü, Nahrevan nahiyelerine yöneldi ve Dicle kıyısını takip etti; sonunda Kardem b. Merthad b. Necâbe el-Fezârî’nin bulunduğu Medâin’e ulaştı. Medâin halkına baskın yaptılar; çocukları, kadınları ve erkekleri öldürdüler ve hamile kadınların karınlarını yardılar. Kardem kaçtı. Sonra Sâbât’a gittiler ve halkın üzerine kılıç kullandılar; Rabîa b. Necîd’e çocuk doğurmuş bir cariyeyi öldürdüler ve ayrıca Ebû Yezîd b. Âsım el-Ezdî’nin kızı Bünene’yi öldürdüler. Bünene Kur’an okumuştu ve son derece güzeldi. Ona kılıçlarla geldiklerinde şöyle dedi: “Yazıklar olsun size! Erkeklerin kadınları öldürdüğünü hiç duydunuz mu? Yazıklar olsun size! Size el uzatmayan, size hiçbir zarar istemeyen ve kendisini savunacak gücü olmayan birini öldürüyorsunuz. Süslerle büyümüş ve savaşta hiç görülmemiş birini mi öldüreceksiniz?” Onlardan biri, “Onu öldürün” dedi. İçlerinden bir adam, “Onu bırakmalısınız” dedi. Biri ona, “Onun güzelliği hoşuna gidiyor, ey Allah’ın düşmanı! Küfre düştün ve baştan çıkarıldın” dedi. Bunun üzerine adam oradan ayrılıp onları bıraktı. Biz, artık onlarla anlaşmazlık içinde olmadan onları bırakıp gittiğini sandık; fakat onlar kadına saldırıp onu öldürdüler.

Reyta bint Yezîd dedi ki: “Hamd Allah’a! Kadınları, çocukları ve size hiçbir kötülük yapmamış olanları öldürürken Allah’ın yaptığınızdan hoşnut olduğunu mu sanıyorsunuz?” Sonra çekilip gitti. Onlar ona saldırdılar. Önünde, Reyta’nın ana-baba bir kardeşinin kızı olan el-Ruvâ‘ bint İyâs b. Şüreyh el-Hemdânî vardı. Reyta’ya saldırdılar ve başına kılıçla vurdular; kılıcın ucu el-Ruvâ‘ın başına değdi ve ikisi birlikte yere düştü. İyâs b. Şüreyh saldırganlarla bir süre savaştı, fakat yere serildi ve ölülerin arasında kaldı; onu öldürdüklerini sanarak bıraktılar. Bekr b. Vâil’den, adı Râzin b. el-Mütevekkil olan bir adam da yaralandı. Hâricîler onların yanından gidince, yalnızca Ebû Yezîd’in kızı Bünene ile Rabîa b. Necîd’e çocuk doğurmuş olan cariye öldü; geri kalanlar iyileşti. Birbirlerine su içirdiler, yaralarını sardılar, binek kiraladılar ve Kûfe’ye doğru gittiler.

Ebû Mihnef’e göre – el-Ruvâ‘ bint İyâs dedi ki: Bizimle birlikte bulunandan daha korkak bir adam hiç görmedim. Kızı onunlaydı; bize geldiklerinde onu bizim ellerimize bıraktı ve onu da bizi de bırakıp kaçtı. Buna karşılık, bizimle birlikte bulunandan daha asil bir adam da hiç görmedim. Biz onu tanımıyorduk, o da bizi tanımıyordu. Bize geldiklerinde bizi korumak için savaştı; nihayet yaralı olarak aramızda yere serildi. O, Râzin b. el-Mütevekkil el-Bekrî idi. Sonra bizi ziyaret eder ve bizimle dostluk kurardı. Haccâc’ın görev süresi sırasında öldü. Arap kabile mensupları onun mirasçıları oldular: o salih bir ibadet ehliydi.

Hişam b. Muhammed [el-Kelbî]’ye göre – Ebû Mihnef – babası – baba amcası: Mus‘ab b. ez-Zübeyr, Ebû Bekir b. Mihnef’i Yukarı Ustân’ın başına göndermişti. El-Hâris b. Ebî Rebîa geldiğinde onu görevden aldı. Fakat daha sonra ikinci yılda onu mali bölgesinin (‘amel) başında bıraktı. Hâricîler Medâin’e gelince, Sâlih b. Mihrek komutasında bir birliklerini ona karşı savaşmak üzere gönderdiler. O, onunla Kerh’te karşılaştı, bir süre savaştı, sonra indiler: Ebû Bekir indi, Hâricîler de [savaşmak için] indiler. Ebû Bekir, mevlası Yesâr, Abdurrahman b. Ebî Ci‘al ve kabilesinden bir kişi öldürüldü; kuvvetlerinin geri kalanı bozguna uğratıldı. Surâka b. Mirdâs el-Bârıkî (Ezd’in bir alt kolundan) dedi ki:

“Ey insanlar, gece gelen kaygılara karşı yardım edin!
Sıkıntı getirmiş olan bu olaya karşı!
Soyu soylu bir reisinin ölümüne;
atak, koruyucu ve son derece yiğit olanın ölümüne!
[Mihnef’in oğlu Ebû Bekir’in] ölümü, ben dağ eteğine [ulaşmadan] hemen önce bana haber verildi,
titreyen yıldızların ilki batmışken.
Dedim ki: Allah seni rahmetiyle kabul etsin!
Doğunun ve batının Rabbi olan Allah seni mübarek kılsın!
Sabahleyin senden yüz çeviren
ve parlayan, ışıldayan [kılıçlara] karşı sebat göstermeyen bir topluluğu Allah rezil etsin!
Sırtlarını döndüler; sabahleyin
önderimizden ve efendimizden o sıkıntılı darlıkta uzaklaştılar.
Bu yüzden evlerimizde bize her gelişinde,
kadınlardan ve genç kızlardan feryat işitirsin.
Övülen tabiatlı, şanlı,
savunmak zorunda oldukları için savaşta sebat eden bir adam için ağlarlar.
Bu yüzden ruhum kederli oldu
ve onun yüzünden taşıdığım yük sebebiyle saçım ağardı.”

Ebû Mihnef’e göre – Hadra b. Abdullah el-Ezdî, en-Nadr b. Sâlih el-Absî ve Fudayl b. Hadîc (bunların hepsi bunu bana rivayet etti): Kûfe halkı, el-Hâris b. Ebî Rebîa’ya gelip seslendiler ve şöyle dediler: “Çık [ve savaş]; bak, düşmanımız bize yaklaştı ve onda hiçbir merhamet yok.” O da bütün gayretini göstererek çıktı, sonunda Nuhayle’de konakladı. Orada birkaç gün kaldı. İbrahim b. el-Eşter onun önünde ayağa kalktı; Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi: “Bundan sonra: Merhametsiz bir düşman bize doğru geldi; erkekleri, kadınları ve çocukları öldürüyor, yolcuları korkutuyor ve şehirleri harap ediyor. Ona karşı hızla ilerleyelim. Bir hareket emri ver.” Bunun üzerine el-Hâris çıktı ve Deyr Abdurrahman’da konakladı. Orada, Şebes b. Rib‘î gelip de ona İbnü’l-Eşter’in konuştuğu gibi konuşuncaya kadar kaldı. Bunun üzerine hareket etti, fakat kendisini zorlamadı. Halk onun ne kadar yavaş ilerlediğini görünce, hakkında şu recez beytini söylediler:

“El-Kubâ‘ bizi meşakkatli bir yürüyüşe sevk etti:
Bir gün yol alır, bir ay konaklar!”

Onu o yerden ayrılmaya sevk ettiler; fakat onlarla her konakladığında, halk bunun üzerine yaygara koparıp çadırının etrafında bağırıncaya kadar duruyordu. Sarât’a ulaşması on günden biraz fazla sürdü. Sarât’a vardığında, düşmanın öncüleri ve ilk süvarileri oraya çoktan varmıştı. Casuslar Ezârika’ya, garnizon şehrinin [yani Kûfe’nin] halkının kuvvetlerinin kendilerine geldiği haberini getirince, kendileriyle bu kuvvetler arasındaki köprüyü kestiler. Bunun üzerine halk şu recez beytini söylemeye başladı:

“El-Kubâ‘ rahat bir yolculuk yaptı:
Debîre ile Debâhe arasında beş gün!”

Ebû Mihnef’e göre – Yunus b. Ebî İshak – babası: Sabi‘ kabilesinden, Hurrâre yakınındaki Cevber adındaki bir köyde, aklında biraz bozukluk bulunan bir adam vardı. Adı Simâk b. Yezîd idi. Hâricîler onun köyüne geldiler ve onu da kızını da aldılar. Kızını öne çıkardılar ve öldürdüler. Ebû er-Rebî‘ es-Selûlî bana, kızının adının Ümmü Yezîd olduğunu ve onlara sürekli şöyle dediğini bildirdi: “Ey İslâm ehli, babam sakattır; onu öldürmeyin. Bana gelince, ben sadece bir kızım. Allah’a yemin ederim ki ben hiçbir hayasızlık yapmadım, komşularımdan hiç kimseye zarar vermedim ve kibirlenip böbürlenmedim.” Onu öldürmek için öne çıkardıklarında bağırmaya başladı: “Benim suçum nedir? Benim suçum nedir?” Baygın yahut ölü olarak yere düştü; sonra onu kılıçlarıyla parçaladılar. Ebû er-Rebî‘ dedi ki: Bu haberi bana, öldürüldüğü sırada onun yanında bulunan, Havernak halkından Hıristiyan sütannesi verdi.

Ebû Mihnef’e göre – Yunus b. Ebî İshak – babası: Ezârika, Simâk b. Yezîd’i Sarât görününceye kadar yanlarında getirdi. [Devamla] dedi ki: Ordumuza dönüp bakınca ve toplanmış adamların çokluğunu görünce, Simâk b. Yezîd yüksek sesle bize bağırmaya başladı: “Onların üzerine gidin; onlar az ve kötüdür.” Bunun üzerine onun başını kestiler ve gözlerimizin önünde onu çarmıha gerdiler. [Devamla] dedi ki: Gece olunca, kabileden bir adamla ben karşıya geçtik, onu indirdik ve gömdük.

Ebû Mihnef’e göre – babası: İbrahim b. el-Eşter, el-Hâris b. Ebî Rebîa’ya şöyle dedi: “Adamları benimle gönder ki, hemen şimdi şu köpeklerin üzerine geçeyim ve sana onların başlarını getireyim.” Fakat Şebes b. Rib‘î, Esmâ’ b. Hârice, Yezîd b. el-Hâris, Muhammed b. el-Hâris ve Muhammed b. Umeyr, “Allah emiri korusun! Bırak gitsinler; onlarla bir işe girişme” dediler. [Devamla] dedi ki: Görünüşe göre İbrahim b. el-Eşter’i kıskanıyorlardı.

Ebû Mihnef’e göre – Hasîra b. Abdullah [b. el-Hâris el-Ezdî] ve Ebû Züheyr [en-Nadr b. Sâlih] el-Absî: Ezârika, Sarât köprüsüne ulaşıp garnizon şehrinin [yani Kûfe’nin] halkının ordusunun kendileriyle savaşmak üzere çıktığını görünce köprüyü kestiler. El-Hâris, geciktirme fırsatını değerlendirerek adamlarla birlikte oturdu, Allah’a hamd ve sena etti ve şöyle dedi: “Bundan sonra: Savaşın ilk kısmı ok atmaktır; sonra mızrak doğrultmaktır; sonra onları sağa sola saplamaktır; bütün bunun sonu ise kılıç çekmektir.” [Devamla] dedi ki: Bir adam onun önünde ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Emir – Allah onu korusun! – bunu güzelce tasvir etti. Fakat bu nehir bizimle düşmanımız arasında dururken bunu daha ne kadar yapacağız? Bu köprünün eskisi gibi yeniden yapılmasını emret ve bizi onlara geçir. Allah sana onlar hakkında hoşuna gidecek bir netice gösterecektir.”

Bunun üzerine el-Hâris, köprünün yeniden yapılmasını emretti ve adamlar Ezârika’ya doğru geçtiler. Bunlar kaçıp Medâin’e ulaşıncaya kadar geri çekildiler. Müslümanlar Medâin’e vardıklarında, Ezârika’dan bazı süvariler [yüzer] köprüde bazı Müslüman süvarilere zayıf bir hücumda bulundular, sonra onlardan geri çekildiler. El-Hâris b. Ebî Rebîa, Kûfe topraklarından çıkarmak üzere Abdurrahman b. Mihnef’i altı bin adamla onların peşine gönderdi; ancak Basra topraklarına ulaşırlarsa onları bırakacaklardı. Böylece onları, Kûfe topraklarından çıkıp İsfahan’a doğru gidinceye kadar takip etti; sonra onlarla savaşmaksızın geri döndü; onunla onlar arasında hiçbir savaş olmamıştı. Ezârika ilerleyip Cey’de bulunan Attâb b. Varka‘ yakınında konakladı.

Orada kaldılar ve onu kuşattılar. O, bir çıkış yapıp onlarla savaştı, fakat onlara karşı üstünlük sağlayamadı. Onlar onun kuvvetlerine saldırdılar; bunun üzerine şehir içine geri döndüler. (O sırada İsfahan, Mus‘ab b. ez-Zübeyr tarafından İsmail b. Talha’ya bir bağış olarak verilmişti. [İsmail b. Talha], yönetimi Attâb’a bırakmıştı.) Attâb onlara karşı dayandı; her gün bir çıkış yapar ve şehir kapısında onlarla savaşırdı; onlar da surdan Ezârika’yı ok ve taşlarla bombardımana tutarlardı.

Attâb’ın yanında Hadramut’tan Ebû Hureyre b. Şüreyh adlı bir adam vardı. Attâb’la birlikte dışarı çıkar ve cesur bir adamdı. Ezârika’ya saldırdığı sırada şu sözleri söylerdi:

“Ey cehennem köpekleri! Ne dersiniz
homurdanan Ebû Hureyre’nin saldırısına?
Gece de gündüz de üzerinize homurdanır,
ey İbn Ebî el-Mahûz ve ey kötüler.
Cey’i hedef olarak nasıl buluyorsunuz?”

Onun bu sözleri Hâricîler için fazla uzayınca, içlerinden biri (onun Âbide b. Hilâl olduğu söylenir) ona pusu kurdu. Ebû Hureyre bir gün dışarı çıktı ve alıştığı gibi yaptı, alıştığı sözleri söyledi. Ansızın Âbide b. Hilâl ona saldırdı ve kılıçla kürek kemiğinin kasına vurup onu yere serdi. Ebû Hureyre’nin arkadaşları Âbide b. Hilâl’e saldırdılar; Ebû Hureyre’yi alıp şehrin içine götürdüler ve tedavi ettiler. Sonra Ezârika onlara seslenmeye başladı ve şöyle dedi: “Ey Allah düşmanları! Ebû Hureyre ‘homurdanan’ ne yaptı?” Onlar da karşılık verip: “Ey Allah düşmanları! Allah’a yemin ederiz ki onun korkacağı hiçbir şey yoktur” diyorlardı. Ebû Hureyre kısa süre sonra iyileşti ve ardından onlara karşı yine çıktı. Ezârika demeye başladı: “Ey Allah’ın düşmanı! Seni anneni ziyaret etmeye göndermiş olmayı umuyorduk!” O da onlara: “Ey dinsizler! Annemi niçin anıyorsunuz?” dedi. Onlar da şöyle demeye başladılar: “Gerçekten o annesi yüzünden öfkelenmiş durumda ve yakında onu ziyarete gidecek!” Ebû Hureyre’nin arkadaşları ona: “Yazık sana! Onların kastı cehennemdir” dediler. Ne demek istediklerini anlayınca şöyle dedi: “Ey Allah’ın düşmanları, ondan ayrıldığınız halde annenize karşı ne kadar da saygısızsınız! O, sizin annenizdir ve sonunda ona gideceksiniz!”

Hâricîler birkaç ay boyunca onlara saldırmayı sürdürdüler; sonunda atları öldü ve yiyecekleri tükendi; kuşatma çok şiddetlenmişti ve büyük bir yorgunluğa uğramışlardı. Bunun üzerine Attâb b. Varka‘ Cey halkını topladı. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi: “Bundan sonra: Ey insanlar, üzerinize çöken yorgunluğu görüyorsunuz. Allah’a yemin ederim ki, her birinizin yatağında ölmesinden ve kardeşinin gücü yeterse gelip onu gömmesinden başka bir şey kalmadı. Fakat büyük ihtimalle kardeş de bunu yapamayacak kadar zayıf olacaktır; böylece her biri tek başına ölecek ve onu gömecek ya da namazını kılacak kimse bulamayacaktır. Öyleyse Allah’tan korkun; zira Allah’a yemin ederim ki, düşmanınızın yanında gücünüzün hor görüleceği kadar az değilsiniz. Aranızda garnizon şehrinden usta süvariler vardır ve siz kabiledaşlarınız arasında en takvalı olanlarsınız. Hayat ve kuvvet sizde varken, her biriniz yorgunluktan dolayı düşmanına yürüyemeyecek ya da üzerine gelen bir kadına karşı kendisini savunamayacak hale gelmeden önce, şu adamlara bir çıkış yapalım. Her bir adam kendisini korumak için savaşsın; sabit ve cesur olsun! Allah’a yemin ederim ki, eğer cesurca savaşırsanız, Allah’ın sizi onlara karşı muzaffer kılmasını ve onları size boyun eğdirmesini umuyorum.”

Halk her taraftan ona bağırdı: “Tam isabet ettin. Onlara bir çıkış yapalım.” Bunun üzerine geceleyin halkı etrafında topladı ve kendilerine büyük bir akşam yemeği verilmesini emretti. Akşam yemeğini onun evinde yediler. Ertesi sabah onları sancakları altında dışarı çıkardı. Sabahleyin, kendi kamplarında baskına uğramayacaklarından emin oldukları sırada, düşmana kamplarında baskın yaptılar. Düşmana kampın yanında saldırdılar ve onlarla savaştılar. Hâricîler kampın önünden çekildiler; öyle ki saldıranlar Zübeyr b. el-Mahûz’a ulaştılar. O, arkadaşlarından bir grupla birlikte attan indi ve öldürülünceye kadar savaştı. Ezârika geri çekildi ve kendisine biat ettikleri Katarî’ye katıldı. Attâb, kamplarından istediği şeyi aldıktan sonra şehrine geri girdi. Katarî onu takip ederek geldi; görünüşe göre onunla savaşmak istiyordu ve Zübeyr b. el-Mahûz’un kampında konakladı. Hâricîler, Katarî’nin casuslarından birinin gelip ona şöyle dediğini ileri sürerler: “Attâb’ın şöyle dediğini duydum: ‘Eğer bu adamlar eşeklere binseler, atları da sürseler ve bugün bir yerde yarın başka bir yerde konaklasalar, hayatta kalmaları daha muhtemel olurdu.’” Bu söz Katarî’ye bildirilince oradan ayrıldı ve onları yalnız bıraktı.

Ebû Mihnef’e göre – Ebû Züheyr [en-Nadr b. Sâlih] el-Absî (ki onlarla birlikteydi): Ertesi gün Katarî’yi karşılamak üzere kılıçlarımız çekili olduğu halde yaya olarak çıktık. [Devamla] dedi ki: Onlar ayrıldılar; Allah’a yemin ederim ki, onlarla son karşılaşma bu oldu. [Devamla] dedi ki: Sonra Katarî, Kirman bölgesine ulaşıncaya kadar gitti; birçok asker kendisine katılıncaya kadar orada kaldı. Ülkeyi yağmaladı, gelirleri ele geçirdi ve güçlendi. Sonra İsfahan topraklarına yöneldi, Neşît dağ geçidi yoluyla Îzec’e çıktı ve Ahvaz topraklarında kaldı.

El-Hâris b. Ebî Rebîa, Mus‘ab b. ez-Zübeyr’in Basra’daki valisiydi. Mus‘ab’a mektup yazıp Hâricîlerin Ahvaz’a indiklerini ve onlarla ancak el-Muhallab’ın başa çıkabileceğini bildirdi. Bunun üzerine Mus‘ab, Musul ve el-Cezîre’nin başında bulunan el-Muhallab’a haber gönderip Hâricîlerle savaşmaya gitmesini emretti; onun bölgesinin başına da İbrahim b. el-Eşter’i gönderdi. El-Muhallab Basra’ya gitti, adamlar seçti ve seçtiği adamları dışarı çıkardı. Sonra Hâricîlere doğru yöneldi; onlar da ona doğru ilerlediler. Sulâf’ta karşılaştılar ve orada sekiz ay boyunca, insanların gördüğü en çetin savaşlardan bazılarında savaştılar; ne mızrak saplamaları ne de kılıç darbeleri iki taraftan birinin ötekine boyun eğdirecek derecede yeterince zarar vermesine yetti.

Suriye’deki olaylar

Ebû Ca‘fer’e göre [yani Taberî]: Bu yılda Suriye’de şiddetli bir kuraklık oldu; öyle şiddetliydi ki sefere çıkamadılar.

Bu yılda Abdülmelik b. Mervân, Kınnesrîn bölgesindeki Butnân Habîb’de konakladı. Orada üzerlerine yağmur yağdı ve o kadar çok çamur oldu ki buraya “Butnân et-Tîn” adını verdiler. Abdülmelik kışı orada geçirdi, sonra Dımaşk’a döndü.
Ubeydullah b. el-Hurr’un ölümü: Bu yılda Ubeydullah b. el-Hurr öldürüldü.

Onun ölümü; buna yol açan sebepler

Ahmed b. Züheyr – Ali b. Muhammed [el-Medâinî] – Ali b. Mücâhid rivayetine göre: Ubeydullah b. el-Hurr, kendi kabilesinin en hayırlılarından biriydi; doğruluk, fazilet, namaz ve gayret bakımından. Osman öldürüldükten ve Ali ile Muâviye arasında çatışma patlak verdikten sonra şöyle dedi: “Gerçekten Allah biliyor ki ben Osman’ı seviyorum ve artık o öldüğüne göre onun intikamını alacağım.” Bunun üzerine Suriye’ye gitti ve Muâviye’nin tarafında yer aldı. (Mâlik b. Mismâ‘ da, Osman taraftarları hakkındaki benzer görüşü sebebiyle Muâviye’ye gitmişti.) Ubeydullah, Muâviye ile birlikte kaldı, Sıffîn’de onun yanında bulundu ve Ali öldürülünceye kadar onunla birlikte kaldı. Ali öldürüldükten sonra Ubeydullah Kûfe’ye geldi. Kardeşlerinin ve iç karışıklıkta faal olmuş kimselerin yanına giderek onlara şöyle dedi: “Ey adamlar, geri durmanın kimseye fayda vereceğini sanmıyorum. Biz Suriye’de bulunduk ve Muâviye’nin işi hakkında şöyle şöyle oldu.” İnsanlar da ona, “Ali’nin işi hakkında da şöyle şöyle oldu” dediler. Bunun üzerine o şöyle dedi: “Ey adamlar, fırsat bulursak tutukluğunuzu atın ve kendi işinizi kendiniz görün.” Onlar, “Toplanacağız” dediler. Bunun üzerine bu mesele hakkında toplanıp duruyorlardı.

Muâviye öldüğünde, İbnü’z-Zübeyr’in fitnesindeki çatışma patlak verdi. Ubeydullah şöyle dedi: “Kureyş’in doğru olanı yaptığını sanmıyorum. Hür kadınların oğulları nerede?” Her kabileden dışlanmış kişiler onun yanına geldi; öyle ki onun yanında yedi yüz usta süvari bulundu. “Bize emrini ver” dediler.

Ubeydullah b. Ziyâd kaçtığında ve Yezîd b. Muâviye öldüğünde, Ubeydullah b. el-Hurr kendi genç adamlarına şöyle dedi: “Göz sahibi olan için şafak görünür oldu. Artık siz isterseniz ben de harekete geçerim.” Çıkıp Medâin’e gitti ve Cibâl bölgesinden yönetime getirilen hiçbir parayı bırakmadı ki onu almasın; ondan kendi atıyesini ve arkadaşlarının atıyelerini de aldı. Sonra şöyle dedi: “Bu parada Kûfe’de ortaklarınız vardır, onda hak sahibi adamlar vardır; fakat gelecek yılın atıyesini peşin alın.” Hazinenin başındaki görevliye, topladığı para için bir ibrâ belgesi yazdı ve köy bölgelerinde de aynı şekilde dolaşmaya başladı.

[el-Medâinî] dedi ki: [Ali b. Mücâhid’e] sordum: “Onun âdeti insanların ve tüccarların mallarını almak mıydı?” Bana dedi ki: “Sen Ebû’l-Eşres’i bilmiyorsun. Allah’a yemin olsun ki memlekette hür kadınlara ondan daha saygılı, çirkin davranışlardan ve şarap içmekten ondan daha uzak duran hiçbir Arap kabile mensubu yoktu. İnsanların gözünde onu küçülten tek şey şiiriydi; çünkü o şiire en düşkün gençlerden biriydi.”

Ubeydullah b. el-Hurr, Muhtâr iktidara gelinceye kadar bu şekilde devam etti ve Sevâd’daki yaptıkları kendisine haber verildi. Muhtâr, Ubeydullah’ın karısı Ümmü Seleme el-Cu‘fiyye’nin hapsedilmesini emretti. Muhtâr şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun, onu ya öldüreceğim ya da arkadaşlarını öldüreceğim.” Ubeydullah b. el-Hurr bunu öğrenince genç adamlarıyla geldi, geceleyin Kûfe’ye girdi, hapishanenin kapısını kırdı ve karısını, oradaki bütün kadınları ve erkekleri dışarı çıkardı. Muhtâr onunla savaşmaları için birtakım adamlar gönderdi; o da şehirden çıkıncaya kadar onlarla savaştı. Karısını hapisten çıkardığında şöyle söyledi:

“Ey Ümmü Tevbe, benim
korumakla yükümlü olduğu Mezhic’lileri koruyan süvari olduğumu bilmedin mi,
Ve ben kuşluk vaktinin tam ortasında hapishaneye geldim,
her biri dokunulmazı koruyan, her biri tam silahlı genç adamlarla?

Kadınlar hapisten çıkar çıkmaz bize
güneş ışını gibi bir alın göründü, kırışıksız,
Ve parlak bir yanak; bize sevgili genç bir kadını gösteriyordu — ona yaklaşan her yağmur bulutu su versin!

Benim için hayat ancak sana korkusuzca gelmektir,
tıpkı savaşım ve isyanımdan önce âdetimiz olduğu gibi.

Sen nefsin kaygı ve sevgisinin hedefisin:
Yaralarla kaplı bir yoldaştan sana selam olsun!

Senin hapsedilmen yüzünden ben de mahzun, kederli,
senin başına gelenlerden ötürü üzgün kaldım.

Allah’a yemin olsun, benim gibisini hiç gördün mü,
hapishaneye her girişten hücum ettiklerinde?

Benim gibisi senin gibisini korur;
sıkıntı pençesini gevşetmediğinde ben sımsıkı tutarım.

Senin için onlarla kılıçla savaşacağım ki sen
emniyete ve bol, geniş bir hayata dönebilesin.

Eğer beni kuşatırlarsa, onlara hücum ederim
çalılıkta kıstırılmış iki aslan yavrusunun babası gibi.

İbn Kâmil eş-Şâkirî’yi benimle dövüşmeye çağırdım,
ama o yüz çevirdi, hızla at sürüp gitti, yana sapmadan.

Eğer adımı haykırırlarsa, onlara karşı dönerim;
savaşta cömert atlarla, çoğunun toynakları acıtır halde.

Eşim Selmâ’nın,
‘İbnü’l-Hurr, gerçekten sen savaştan asla geri çekilmeyen bir adamsın!
Adamları bırak; onlarla savaşma. Selametle kurtul;
süvarilerle acele et — Allah sana yol göstersin! — ve çık git’ demesine şaşılmaz.

Ey kadınların en hayırlısı, umuyorum ki
umut sahibi olanın en iyi halinde görüleyim; sen de um!

Tayy’dan Ahmer’e
ve İbn Hubeyb’e, ‘Şafak yaklaştı; yola çıkın!’ dediğim zaman ne güzeldi.

Ve şu birine, ‘Yürü’; ötekine, ‘Ayrıl’;
bir başkasına da ardından, ‘Eyer vur!’ dediğim zaman.”

Muhtâr’ın vergi tahsildarlarını ve taraftarlarını rahatsız etmeye başladı. [Hemdan kabilesi Muhtâr ile birlikte ayağa kalktı, İbnü’l-Hurr’un evini yaktı ve el-Cubbe ile el-Budât’taki malikanesini yağmaladı.] Bunu öğrenince, Mezh’de bulunan Abdurrahman b. Saîd b. Kays’ın mülklerine gitti, onların yağmalanmasını sağladı ve orada [Hemdan kabilesine] ait olan her şeyin yağmalanmasını sağladı. Sonra Sevâd’a gitti ve orada Hemdanlılara ait olup da elinden alınmamış hiçbir mal bırakmadı. Bunun hakkında şöyle dedi:

“Malımızın çoğundan ne yalancı
ne de Hemdan’ın gök gözlü adamları bir kalıntıdan başka bir şey bıraktı.

Şâkir’in benim mülklerimi yağmalaması
ve İbn Saîd’in mülkünün benden emniyette olması doğru mudur?

Ey Ümmü Tevbe, benim
talihin değişimleriyle karşılaştığımda gevşek olmadığımı bilmedin mi?

Her zorluk için kuşağımı sıkarım,
her musibete karşı son derece metinim.

Eğer sabah vakti Şâkir’e bir süvari birliğiyle varmazsam
ve kılıcımın susuzluğunu kendi iki elimle gidermezsem —

(Onlar evimi yıktılar ve karımı
hapishanelerine götürdüler — Müslümanlar benim şahitlerimdir.

Başörtüsünü bağlaması için ona mühlet vermediler.
Ne hayret! Kader benim intikamımı alacak mı?)

O zaman ben İbnü’l-Hurr değilim, eğer üzerlerine
aslanlar gibi saldıran zırhlı süvarilerle baskın yapmazsam.

Süvarilerim korkak değildir; onları
çok sayıda ve iyi donanımlı bir orduya karşı sürdüm.”

Bu uzun bir kasidenin bir parçasıdır.

[Devamla] dedi ki: Medâin’e gelir, Cuhâ bölgesinin mali görevlilerini dolaşır, ellerinde bulunan her parayı alır, sonra Cibâl bölgesine yönelirdi. Muhtâr öldürülünceye kadar bu şekilde devam etti. Muhtâr öldürüldükten sonra, Mus‘ab’ın ikinci valiliğinde insanlar ona, “İbnü’l-Hurr hem [Ubeydullah] b. Ziyâd’dan hem de Muhtâr’dan ayrıldı. Eskiden yaptığı gibi Sevâd’a saldırmasından korkuyoruz” dediler. Bunun üzerine Mus‘ab onu hapsetti. İbnü’l-Hurr şöyle dedi:

“Genç adamlara kim haber verecek
sağlam bir kapı ve bekçisinin,
hoş olmayan bir meskende,
kendileriyle kardeşleri arasına girdiğini?

Ayağa her kalktığında zincirler gıcırdar ve ona cevap verir.

Topuğun üstündeki bacakta kara, dilsiz
ve güçlü bir şey vardır; adımlarını daraltır ve kısaltır.

Bu, işlediğim büyük bir suç yüzünden olmadı,
fakat bir iftiracı yalanlarını yaydı.

Geniş dünyada bir gidiş yolu vardır;
nice adamın yolları orada daralmıştır.

İnsan için talihte, zamanda
ve geçmişte, eğer değişimler olursa, bir ibret vardır.”

Ubeydullah [b. el-Hurr], Mezhic’ten bazı adamlardan kendi lehine Mus‘ab’a gitmelerini istedi. Kabilenin ileri gelenlerine haber gönderip şöyle dedi: “Mus‘ab’a gidin ve onunla baş başa konuşun; çünkü beni bir suç olmaksızın hapsetti. Bazı yalancılar bana iftira attılar ve onu, benim yapmayacağım ve benim işim olmayacak şeylerden korkuttular.” Fakat Mezhic’ten bazı genç adamlara da haber göndererek şöyle dedi: “Kılıçlar kuşanın ve savaş teçhizatını alın. Ben Mus‘ab’a benim hakkımda konuşmaları için bazı adamlar gönderdim. Kapıda durun. Eğer adamlar dışarı çıkar ve o onların şefaatini kabul etmişse, kimseye karışmayın; kılıçlarınız elbiselerinizin altında kalsın.”

Mezhic’ten adamlar geldiler, Mus‘ab’ın huzuruna girdiler ve onunla konuştular. O da onların şefaatini kabul etti ve Ubeydullah’ı serbest bıraktı. İbnü’l-Hurr, arkadaşlarına şöyle demişti: “Eğer adamlar dışarı çıkar da Mus‘ab onların şefaatini kabul etmemiş olursa, hapishaneyi zorla ele geçirin; ben de içeriden size yardım ederim.” İbnü’l-Hurr dışarı çıkınca onlara, “Kılıçlarınızı gösterin” dedi. Onlar da gösterdiler; hiç kimse ona engel olmadı ve o evine gitti.

Mus‘ab, onu serbest bırakmış olmaktan pişman oldu; çünkü İbnü’l-Hurr açıkça itaatsizlik ediyordu. Adamlar onu tebrik etmeye geldiklerinde şöyle dedi: “Bu iş, ancak sizin önceki halifeleriniz gibi adamlar için uygundur. Aramızda onlara denk veya onlar gibi birini görmüyoruz ki işlerimizi ona bırakalım ve ona içten öğüdümüzü verelim. Eğer mesele yalnızca ‘Üstün gelen ganimeti alır’ ise, savaşta bizden daha yiğit veya bizden daha zengin olmadıkları halde neden onlara biat ile bağlanalım? Allah’ın Elçisi bize, ‘Yaratıcıya isyanı gerektiren bir hususta yaratılmışa itaat yoktur!’ diye emretti. Geçip gitmiş olan o dörtten sonra ne salih bir imam ne de takvalı bir yardımcı gördük; onların hepsi isyan etti ve karşı geldi; dünya konusunda güçlü, ahiret konusunda zayıf oldular! Neden bizim şerefimiz çiğnensin, oysa biz Nuhayle, Kadisiyye, Celûlâ ve Nihavend gazileriyiz? Mızrak uçlarını boyunlarımızla, kılıçları yüzlerimizle karşılıyoruz; sonra da hakkımız ve faziletimiz tanınmıyor! Öyleyse kadınlarınız için savaşın. Ne olursa olsun, bunda sizin için bir fayda vardır. Ben onlara karşı dönüyor ve onlara düşmanlığımı gösteriyorum. Güç ancak Allah’tandır!”

Bunun üzerine Ubeydullah b. el-Hurr onlara karşı savaşa girişti ve akınlarda bulundu. Mus‘ab, onunla baş etmek için Seyf b. Hânî’ el-Murâdî’yi gönderdi. O, Ubeydullah’a şöyle dedi: “Mus‘ab sana Bâdurâyâ’nın vergi gelirini verecek; şu şartla ki ona biat edesin ve itaatkâr olasın.” Ubeydullah şöyle cevap verdi: “Benim zaten Bâdurâyâ’nın ve başka bölgelerin vergi geliri yok mu? Hiçbir şeyi kabul etmiyorum ve hiçbir şart altında onlara güvenmem. Fakat görüyorum ki, ey delikanlı” — o sırada Seyf bir delikanlıydı — “sen akıllı bir gençsin. Bana uymak ve seni zengin etmem hoşuna gitmez mi?” Seyf bunu kabul etmedi.

Hapisten çıktığında İbnü’l-Hurr şöyle dedi:

Kûfe anam değildir, Basra da babam değildir;
tembellik de beni yolculuktan alıkoymaz.

Ey İbnü’z-Zübeyr, beni sersem bir adam sanma;
o, bir yere indiğinde, kendisine “Git” denilinceye kadar uyur.

Eğer seni ziyaret etmeye, binicilerini taşıyan,
sert koşan atları kışkırtmazsam, bana görüş ve yiğitlik sahibi denmesin.

Eğer sana her taraftan akınlar görmezsen,
öyle ki ey adam, çabucak tövbe edesin,

Hiçbir iffetli kadın evimde peçesini çıkarmasın,
ve ben de ancak boş ümitler ve mazeretlerle yaşayayım!

Bu, uzun bir şiirin bir parçasıdır.

Mus‘ab, onunla savaşması için bir grup adamla el-Ebrad b. Kurre er-Riyâhî’yi gönderdi; fakat o, İbnü’l-Hurr tarafından bozguna uğratıldı ve İbnü’l-Hurr onun yüzüne bir darbe indirdi. Sonra Mus‘ab ona karşı Hureys b. Zeyd’i gönderdi; o, İbnü’l-Hurr’u teke tek dövüşe çağırdı, fakat Ubeydullah b. el-Hurr onu öldürdü. Sonra Mus‘ab ona karşı Haccâc b. Câriye el-Has‘amî ile Müslim b. Amr’ı gönderdi. Bunlar onunla Sarsar kanalı yanında karşılaştılar; fakat Ubeydullah onlarla savaştı ve onları bozguna uğrattı. Sonra Mus‘ab ona güvence, hediyeler ve istediği herhangi bir ülkenin yönetimini teklif etmek üzere adamlar gönderdi; fakat o kabul etmedi. Nersâ’ya gitti; oranın dihkanı, Fallûce’nin geliriyle kaçtı ve İbnü’l-Hurr tarafından takip edilerek Aynüttemr’e gitti; orada, kasabanın başında bulunan Bistâm b. Maskale b. Hubeyre eş-Şeybânî’nin kuvvetlerine sığındı. Bistâm ve kuvvetleri dışarı çıktı ve İbnü’l-Hurr ile savaştı. Bistâm’ın süvarileri yüz elli atlıydı. Hayvân kabilesinden Hemdânlı Yûnus b. Ahzen, İbnü’l-Hurr tarafından teke tek dövüşe çağrılınca şöyle dedi: “Talihin sakladığı en kötü şey, sonunda getirdiği şeydir. Hiçbir zaman, bir adamın beni teke tek dövüşe çağıracağını görecek kadar yaşayacağımı sanmamıştım.” Onunla teke tek dövüşte karşılaştı ve İbnü’l-Hurr ona gücünü kesen bir darbe indirdi; sonra boğuştular ve ikisi de atlarından düştü. İbnü’l-Hurr, Yûnus’un sarığını aldı, onun ellerini onunla bağladı, sonra da atına binip uzaklaştı.

Haccâc b. Câriye el-Has‘amî onların yanına geldi. Haccâc ona saldırdı, fakat Ubeydullah onu da esir aldı. Bistâm b. Maskale, el-Müceşşir’i teke tek dövüşe çağırdı; birbirlerine darbeler indirdiler, sonunda her biri ötekini yordu. İbnü’l-Hurr, Bistâm’ın galip gelmekte olduğunu görünce Bistâm’a saldırdı. Bistâm onunla boğuştu ve ikisi de yere düştü. İbnü’l-Hurr, Bistâm’ın göğsünün üzerine düştü ve onu esir aldı. O gün çok sayıda adam esir aldı. Bir adam, “Ben falan gün senin arkadaşındım” derdi; bir başkası, “Ben sizin aranızda yaşadım” derdi; bunların her biri, serbest bırakılmak için kendi lehine olacağını düşündüğü şeyle kendisini sevdirmeye çalışırdı.

Ubeydullah b. el-Hurr, arkadaşları arasından Delhem el-Murâdî başkanlığında bir grup süvariyi dihkanı aramaya gönderdi. Onu buldular ve savaş olmadan parayı aldılar. İbnü’l-Hurr şöyle dedi:

Eğer Cerîr gibi dört adamım olsaydı,
sabahleyin hazineye gider ve toplardım.

Mus‘ab ve yanındakiler beni korkutamazdı.
İbn Meşca‘a ne de güzel bir gençtir!

Sonra Ubeydullah Tikrît’e gitti. El-Muhallab’ın mali görevlisi Tikrît’ten kaçtı; Ubeydullah orada kaldı ve geliri topladı. Mus‘ab, onunla savaşmaları için bin adamla el-Ebrad b. Kurre er-Riyâhî ile el-Cevn b. Ka‘b el-Hemdânî’yi gönderdi; el-Muhallab da onlara yardım olmak üzere beş yüz adamla Yezîd b. el-Muğaffel’i gönderdi. Cu‘fî kabilesinden bir adam Ubeydullah’a, “Üzerine büyük bir kalabalık geldi; onlarla savaşma” dedi. O ise şöyle cevap verdi:

Yakınlarım beni öldürülmekten korkutmaya çalışıyorlar;
oysa ben ancak ecel gelince ölürüm.

Belki uçlarıyla mızraklar malı yaklaştırır,
ve biz cömert adamlar olarak yaşarız; yahut saldırır ve öldürülürüz.

Sonra el-Müceşşir’e dedi, sancağını ona verdi ve Delhem el-Murâdî’yi de onunla birlikte öne gönderdi. Üç yüz adamı olduğu halde onlarla iki gün savaştı. Cerîr b. Küreyb yaralandı; Amr b. Cündeb el-Ezdî ve onun süvarilerinden birçok kişi öldürüldü. Akşam olunca iki taraf savaşı bıraktı.

Ubeydullah Tikrît’ten ayrıldı ve arkadaşlarına şöyle dedi: “Sizi Abdülmelik b. Mervân’a götürüyorum.” Bunun üzerine hazırlık yaptılar. Fakat sonra şöyle dedi: “Hayattan ayrılmadan önce Mus‘ab’ı ve arkadaşlarını korkutmadan gitmekten korkuyorum. Haydi Kûfe’ye dönelim.” O da Kaşkar’a gitti, oranın mali görevlisini sürdü ve hazinesini aldı. Sonra Kûfe’ye gitti ve Lehhâm Cerîr’de konakladı. Mus‘ab ona karşı Ömer b. Ubeydullah b. Ma‘mer’i gönderdi; o da onunla savaştı. Sonra İbnü’l-Hurr Deyrü’l-A‘ver’e gitti. Mus‘ab ona karşı Neccâr b. Ebcer’i gönderdi. Neccâr yenilgiye uğrayınca Mus‘ab ona ağır sözler söyledi, onu geri gönderdi ve el-Cevn b. Ka‘b el-Hemdânî ile Ömer b. Ubeydullah b. Ma‘mer’i de ona katılmaları için gönderdi. Böylece hepsi İbnü’l-Hurr ile savaştılar. İbnü’l-Hurr’un arkadaşlarından birçoğu yaralandı ve atlarının bacak damarları kesildi. İbnü’l-Hurr’un sancağını taşıyan el-Müceşşir yaralanınca sancağı Tayy’lı Ahmer’e verdi. Haccâr b. Ebcer geri püskürtüldü, fakat dönüp yeniden savaşa girdi. İki taraf akşama kadar şiddetle savaştı. İbnü’l-Hurr şöyle dedi:

Eğer genç el-Müceşşir gibi üç adamım olsaydı,
geceleyin onlara saldırırdım, şüphe etmeden.

Deyrü’l-A‘ver gecesinde bana yardım etti,
mızrak saplayışıyla, kılıç vuruşuyla ve geçişte;

o zaman Ömer b. Ma‘mer helâk olurdu.

Bundan sonra İbnü’l-Hurr Kûfe’den ayrıldı.

Mus‘ab daha sonra Medâin’de bulunan Yezîd b. el-Hâris b. Ru‘aym eş-Şeybânî’ye mektup yazarak İbnü’l-Hurr ile savaşmasını emretti. Yezîd oğlu Havşeb’i öne gönderdi. Havşeb, Ubeydullah b. el-Hurr ile Bâcisrâ’da karşılaştı. Ubeydullah onu bozguna uğrattı ve adamlarından bazılarını öldürdü. İbnü’l-Hurr gidip Medâin’e girdi, Yezîd’in kuvvetleri de kaleye sığındı. Sonra Ubeydullah oradan ayrıldı. Mus‘ab ona karşı el-Cevn b. Ka‘b el-Hemdânî ile Bişr b. Abdullah el-Esedî’yi gönderdi. El-Cevn Havleyâ’da konakladı; Bişr ise Temerra’ya gitti ve İbnü’l-Hurr ile karşılaştı. İbnü’l-Hurr onu öldürdü, kuvvetlerini bozguna uğrattı, sonra da Havleyâ’da el-Cevn b. Ka‘b ile karşılaştı. Abdurrahman b. Abdullah onunla savaşmak için çıktı; İbnü’l-Hurr ona saldırdı, mızrakla sapladı, öldürdü, kuvvetlerini bozguna uğrattı ve peşlerine düştü. Sonra Büşeyr b. Abdurrahman b. Büşeyr el-İclî onunla savaşmak için çıktı. Serâ’da karşılaştılar ve şiddetle savaştılar. Sonra Büşeyr ondan yüz çevirdi, kendi bölgesine döndü ve “İbnü’l-Hurr’u bozguna uğrattım” dedi. Onun söylediği Mus‘ab’a ulaşınca Mus‘ab şöyle dedi: “O, yapmadıkları şeylerle övülmeyi sevenlerdendir.”

Ubeydullah [b. el-Hurr], Sevâd’da kalıp akınlarda bulunmaya ve vergi gelirlerini toplamaya devam etti. Bunun hakkında İbnü’l-Hurr şöyle dedi:

İbn Ru‘aym’a, nasıl savaştığımı ve durduğumu sor
Kisrâ Eyvanı’nda, onlara arkamı dönmeden.

Seçkin bir savaşçı olarak, onlara saldırmak için dönüyorum; sen de onları
kurttan korkup kayalara sığınan keçiler gibi görüyorsun.

Hürmüz oğlu Hüsrev’in kalesine geceleyin saldırdım
parlak bilenmiş kılıçlarla ve el-Hatt yapımı koyu mızraklarla.

Onlara mızrak saplayışları ve kılıç darbeleri indirdim; sen de onları
gecenin ortasında kalenin tepesinde bizden sığınacak yer arar halde görürsün.

Benden korkaklık ve korku yüzünden sığınıyorlar,
tıpkı güvercinlerin doğandan sığınması gibi.

Sonra, zikredilen başka şeyler arasında, Ubeydullah b. el-Hurr Abdülmelik b. Mervân’a katıldı. Onun yanına geldikten sonra Abdülmelik onu, ordu kendisine katılıncaya kadar Kûfe’ye doğru ilerlemesini emrederek on adamla birlikte Kûfe tarafına gönderdi. Ubeydullah adamlarla birlikte yola çıktı. Enbâr’a ulaştığında, gelişini arkadaşlarına haber vermeleri ve onun yanına çıkmalarını istemeleri için Kûfe’ye adamlar gönderdi. Kays taraftarı bu durumu öğrenince, İbnü’z-Zübeyr’in Kûfe valisi el-Hâris b. Abdullah b. Ebî Rebîa’ya gittiler ve ondan kendileriyle birlikte bir ordu göndermesini istediler; o da gönderdi. Ubeydullah ile karşılaştıklarında, onlarla bir süre savaştı. Sonra atı boğuldu ve bir sal teknesine bindi. Yerli köylülerden biri üzerine atladı ve kollarını tuttu; diğerleri ona taşlarla vurdular ve “İşte Emîrü’l-Mü’minîn’in aradığı adam budur” diye bağırdılar. İki adam birbiriyle boğuştu ve boğuldular. Ubeydullah b. el-Hurr’u sudan çıkardılar, başını kestiler ve önce Kûfe’ye, sonra Basra’ya gönderdiler.

Ebû Ca‘fer’e göre [yani Taberî]: Onun ölümü hakkında başka bir rivayet daha nakledilmiştir. Ubeydullah b. el-Hurr’un şu sebeple öldüğü söylenir: O, Kûfe’de Mus‘ab’ın yanına gider gelirdi ve onun Basralıları kendisine tercih ettiğini gördü. Bunun üzerine, Mus‘ab’ı azarlayan ve Abdülmelik b. Mervân’a katılmakla tehdit eden bir kasideyi Abdullah b. ez-Zübeyr’e yazdığı söylenir. Orada şöyle dedi:

Emîrü’l-Mü’minîn’e bir mesaj ulaştır,
çünkü ben onu aldatmaya çalışan kötü niyetli biri değilim:

Ben geri çevrileyim de Mus‘ab,
benim savaştığım adamları iki yardımcı olarak yanına alsın; bu hakka uygun mudur?

Ben sana gerçek biatımı etmişken,
onu istediğimde hakkım nasıl benden çevrilir?

Sana, göz ardı edilecek türden olmayan bir şey verdim;
işin sarp yerleri zor olduğunda sana iyilik ettim.

Fakat saltanat parıldadığında ve düşmanlar boyun eğdiğinde,
ve Irak malı arzusuna kavuştuğunda,

Mus‘ab benden yüz çevirdi. Eğer bu başka biri olsaydı,
aramızda olan şey yüzünden onu ayıplamazdım.

Mus‘ab hakkında kötü düşünmeme sebep olan şey,
Mus‘ab’ın bize kin besleyen herkesin dostu olduğunu göstermesidir.

Eğer beni uzaklaştırırsan,
bir başkasına berrak su verildikten sonra bulanmış suyu içmem.

İnsana ancak Allah’ın kendisine gönderdiği
ve Yazıcı’nın Kitap’ta yazdığı şey gelir.

Ben kapıda durduğumda Müslim içeri alınır,
fakat kapıcı benim kapıdan girmemi engeller.

Bu, uzun bir şiirin bir parçasıdır.

Mus‘ab’ın hapishanesindeyken ona hitaben de şu şiiri söyledi. Atıyye b. Amr el-Bekrî onunla birlikte hapsedilmişti. Atıyye serbest bırakılınca Ubeydullah şöyle dedi:

Ona diyorum ki: “Sabret ey Atıyye;
bu sadece, Allah bir çıkış yolu açıncaya kadar hapistir.”

Kaderimi iki türlü gün olarak görüyorum:
bir gün kaçak dolaşan biri, bir gün krallar arasında taç giymiş biri.

Yanına geldiğimde dinimi mi ayıplayacaksın,
ama dini gerekçe göstererek el-Bâhilî ile Haşrec’i yaklaştıracaksın?

Saltanatın yüzünün bozulduğunu
ve Allah’ın yeryüzündeki neb‘ ağaçlarının ‘avsac ağaçlarına dönüştüğünü görmedin mi?

Bu, uzun bir şiirin bir parçasıdır.

Mus‘ab’ı azarlamak için şu şiir de söylenmiştir. Orada Mus‘ab’ın, sakalı seyrek olan Süveyd b. Mencûf’u dost edinmesinden söz eder:

Hangi dayanıklılık işi ve hangi ihsanları sebebiyle
Müslim ve el-Muhallab benim önüme geçiriliyor?

Ve İbn Mencûf benim önüme çağrılıyor; sanki
eşekler otlağa giderken suya gelen bir iğdiş gibi.

Temîm’in şeyhinin başı segâme gibidir,
ve Aylân kabilesi bizden korkup bakıp durmaktadır.

Ben Ezd’in kalelerini, Menbic ile
Umân vadisinin gaf ağaçları arasına uzanan yerleri,

Kılıçlarımızın düşmanı uzaklaştırdığı memleketler kıldım;
orada Sufre uzaklarda oturur ve oraya yabancıdır.

Kays Aylân kabilesini hicvettiği bir kaside de söyledi. Orada şöyle dedi:

Ben Benû Kays’tan bir oğlum; eğer
Kays’ı sorarsan, onları kabilelerin en üstünde bulursun.

Kays’ın, Kays Aylân’ın sakallarını örttüğünü
ve oklarını iğler karşılığında sattığını görmedin mi?

Ezd hakkında umut beslemeye devam etmiştim, ta ki
onların o yüksek evlerinden aşağı düştüklerini görene kadar.

Bunun üzerine Zufar b. el-Hâris Mus‘ab’a şöyle yazarak mektup gönderdi: “İbn ez-Zerkâ’ya karşı senin adına savaşma işini ben üstlendim; şimdi de İbnü’l-Hurr Kays’ı hicvediyor!”

Sonra Benî Süleym’den bir grup İbnü’l-Hurr’u yakaladı ve onu esir etti. Kendisi ise şöyle dedi: “Ben sadece şu sözü söyledim:

Kays’ın, Kays Aylân’ın bize geldiğini
ve mızraklar ile süvari birlikleri getirdiğini görmedin mi?”

Onlardan Ayyâş adında bir adam onu öldürdü. Zufar b. el-Hâris şöyle dedi:

Adamların üvey anadan oğullar gibi olduklarını
ve her konuşanın bizi aşırı biçimde kötülediğini görünce,

Kılıçlarımızla ölüme yürüyüşümüz
ve bineklerin koşturulması için vurulan yerlerindeki damarın kabarması bizim yerimize konuştu.

İbnü’l-Hurr sormuş olsaydı, ona onların
Yemenli oldukları ve iğler karşılığında satılmadıkları söylenirdi.

Ona, kılıçlarımızın
enseyle omurga arasındaki boyunları iyi tanıdığı söylenirdi.

Abdullah b. Hemmâm dedi ki:

Ey İbnü’l-Hurr, tek başına kendi kendine
sarhoş ya da sendeleyen bir adamın sözlerini terennüm ettin.

Mızrakları sana acı veren kabile mensuplarını,
savaş alanında yakınlarını koruyanları hatırlıyor musun?

Rabîa, onların ellerinde karşılaştıkları şey yüzünden ağlıyor;
üstelik sen Bekr’in akrabaları arasında en hayırlısı da değilsin.

Geçmiş yıllarda, madem onlar sana yakın akrabalarındı,
neden onlar için bir Cu‘fî ile intikam aramadın?

Kalabalıklar gününde biz onları zelil bırakmıştık,
kılıçlarımızdan sığınmak için mimoza ağaçlarına sığınırlarken.

Nuhayl gününde Umeyr, kuvvetleriyle sana karıştı,
o bunu yaptığında sen ona sevinmedin.

Şerahîl gününde burunlarınızı kestik;
o gün o bize karşı eziyet edici bir iş yapmadı.

Kılıcın ağzıyla, başının tepesine vurduk;
oysaki daha az önce berberin hizmetlerini görmüştü.

Eğer bununla Mezhic’in burunları toprağa sürtüldüyse,
nefret edilen burunlar da hor olsun ve nefret edilsin.

Hacda Dört Ayrı Sancak

Ebû Ca‘fer’e göre [yani Taberî]: Bu yılda Arafat’a dört sancak geldi.

Muhammed b. Ömer [el-Vâkıdî] – Şurahbîl b. Avn – babası rivayetine göre şöyle dedi: 68 yılında Arafat’ta dört sancak durdu: İbnü’l-Hanefiyye, arkadaşlarıyla birlikte el-Muşât kum tepesinde bir sancakla durdu; İbnü’z-Zübeyr de imamın bugünkü durma yerinde bir sancakla durdu. Sonra İbnü’l-Hanefiyye, arkadaşlarını ileri götürdü ve İbnü’z-Zübeyr’in karşısında durdular. Bu ikisinin arkasında Harûrî Necde vardı; Benî Ümeyye’nin sancağı da bu ikisinin solundaydı. [Arafat’tan] ilk dönen sancak Muhammed b. el-Hanefiyye’nin sancağı oldu; onu Necde izledi, sonra Benî Ümeyye’nin sancağı, sonra da peşinden halkın geldiği İbnü’z-Zübeyr’in sancağı geldi.

Muhammed [b. Ömer el-Vâkıdî] – İbn Nâfi‘ – babası rivayetine göre şöyle dedi: O akşam İbn Ömer, İbnü’z-Zübeyr’in topluluğuyla birlikte [Arafat’tan] dönmek için acele etmeye başlamıştı; fakat İbnü’z-Zübeyr, İbnü’l-Hanefiyye, Necde ve Benî Ümeyye geçip gittikten sonra yavaş davranınca, İbn Ömer şöyle dedi: “İbnü’z-Zübeyr, cahiliye âdetinde olduğu gibi bekliyor.” Sonra hızla ilerledi; İbnü’z-Zübeyr de onun ardından hızla ilerledi.

Muhammed [b. Ömer el-Vâkıdî] – Hişâm b. Umâre – Saîd b. Muhammed b. Cübeyr – babası rivayetine göre şöyle dedi: Bir fitne çıkmasından korktuğum için hepsine yaya olarak gittim. Şi‘b’de Muhammed b. Ali’ye gittim ve şöyle dedim: “Ey Ebü’l-Kâsım, Allah’tan kork; biz kutsal menâsik yerinde ve kutsal bölgede bulunuyoruz; insanlar da bu eve gelen Allah elçileridir. Onların haclarını bozma.” O şöyle cevap verdi: “Allah’a yemin olsun ki ben bunu istemiyorum. Bu eve yaklaşmak isteyen hiç kimsenin yoluna çıkmayacağım ve hiçbir hacı benim yüzümden zarar görmeyecektir. Ancak ben, İbnü’z-Zübeyr’e ve onun benden istemekte olduğuna karşı kendini savunan bir adamım. Ben bu işi ancak iki adamın bunda bana karşı çıkmaması için istiyorum. Fakat sen İbnü’z-Zübeyr’e git ve onunla konuş; Necde’ye de git.”

Muhammed [b. Cübeyr] şöyle devam etti: İbnü’z-Zübeyr’e gittim ve İbnü’l-Hanefiyye’ye söylediğim sözlerin aynısını ona söyledim. O şöyle dedi: “Ben, insanların üzerinde birleştiği ve kendisine biat ettiği bir adamım. Bunlar ise ayrılık çıkaran kimselerdir.” Ben, “Bana göre ağırbaşlı davranmak senin için daha iyi olur” dedim. O da, “Bunu yaparım” dedi.

Sonra Harûrî Necde’ye gittim. Onu arkadaşlarının arasında buldum; İbn Abbas’ın kölesi İkrime’yi de onun yanında buldum. “Efendini görmem için benim adıma izin iste” dedim. Muhammed [b. Cübeyr] şöyle devam etti: İkrime içeri girdi; o da beni gecikmeden kabul etti. Ben içeri girdim, ona saygıyla selam verdim ve öteki iki adama söylediğim sözlerin aynısını ona da söyledim. O şöyle dedi: “Bir kimseye karşı savaşı başlatmaya gelince, hayır; fakat kim savaşı başlatırsa onunla savaşırım.” Ben de, “Bana göre o iki adam seninle savaşmak istemiyor” dedim. Sonra Benî Ümeyye tarafına gittim ve öteki adamlara söylediğim sözlerin aynısını onlara da söyledim. Onlar şöyle dediler: “Bizim tavrımız şudur: Bize karşı savaşılmadıkça biz kimseyle savaşmayız.” Bu sancaklar arasında, [Mekke’ye] dönüşlerinde İbnü’l-Hanefiyye’den daha sakin ve daha huzurlu adamlar görmedim.

Bu Yılda Görev Başında Olanlar

Ebû Ca‘fer’e göre [yani Taberî]: Bu yılda İbnü’z-Zübeyr’in Medine valisi Câbir b. el-Esved b. Avf ez-Zührî idi. İbnü’z-Zübeyr’in kardeşi Mus‘ab, Basra ve Kûfe’nin başındaydı. Hişâm b. Hubeyre, Basra kadılığının başındaydı. Abdullah b. Utbe b. Mes‘ûd ise Kûfe kadılığının başındaydı. Abdullah b. Hazim es-Sülemî, Horasan’ın başındaydı. Abdülmelik b. Mervân da Suriye’deydi.
Şam’da Amr b. Saîd’in isyanı ve ölümü: Vâkıdî’ye göre, Abdülmelik b. Mervân bu yıl Aynülverde’ye çıktı ve Amr b. Saîd b. el-Âs’ı Şam üzerinde vekil bıraktı. O da orada tahkimata girişti. Bu haber Abdülmelik’e ulaşınca Şam’a döndü ve onu kuşattı.

Vâkıdî böyle dedi. Ayrıca Amr b. Saîd’in Abdülmelik ile birlikte çıktığı, Abdülmelik Butnân Habîb’de iken Amr’ın Şam’a dönüp orada tahkimata giriştiği, bunun üzerine Abdülmelik’in Şam’a döndüğü de söylenmiştir.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî - Avâne b. el-Hakem rivayetine göre şöyle dedi: Abdülmelik b. Mervân Butnân Habîb’den Şam’a döndükten sonra bir müddet Şam’da kaldı, sonra Zufar b. el-Hâris el-Kilâbî’nin bulunduğu Karkîsiyâ’ya doğru yola çıktı. Amr b. Saîd de Abdülmelik ile birlikteydi. Butnân Habîb’de iken Amr b. Saîd hainlik tasarladı, geceleyin geri döndü - Humeyd b. Hureys b. Bahdel el-Kelbî ile Züheyr b. el-Ebrad el-Kelbî onunla beraberdi - ve Abdülmelik’in vekili olarak başında Abdurrahman b. Ümmü’l-Hakem es-Sekafî’nin bulunduğu Şam’a ulaştı. Abdurrahman, Amr b. Saîd’in döndüğünü öğrenince kaçtı ve görev yerini bıraktı. Amr şehre girdi ve şehri de hazinelerini de ele geçirdi.

Önceki iki raviden başka biri de bu olayın 70 yılında meydana geldiğini söylemiştir. O ayrıca, Abdülmelik’in Şam’dan çıkışının Irak’a, Mus‘ab b. ez-Zübeyr’e karşı olduğunu söyledi. Amr b. Saîd b. el-Âs, Abdülmelik’e şöyle dedi: “Bak, sen Irak’a çıkıyorsun. Baban bu işi kendisinden sonra bana vaat etmişti. Ben de buna dayanarak onun için çalıştım; onun uğruna gösterdiğim çaba senden gizli değildir. Şimdi bu işi senden sonra bana ver.” Abdülmelik ona hiçbir cevap vermedi. Bunun üzerine Amr onu bırakıp Şam’a döndü. Abdülmelik de hemen geri dönerek Şam’a ulaştı.

Hişam b. el-Kelbî - Avâne rivayetine göre anlatının devamı: Amr, Şam’ı ele geçirince Abdurrahman b. Ümmü’l-Hakem’i aradı, fakat bulamadı. Bunun üzerine emir verdi ve onun evini yıktırdı. Halk toplandı. Amr minbere çıktı, Allah’a hamd ve sena etti ve şöyle dedi: “Benden önce Kureyş’ten bu minbere çıkan hiçbir kimse yoktur ki kendisinin bir cenneti ve bir cehennemi bulunduğunu, kendisine itaat edeni cennete, isyan edeni cehenneme sokacağını iddia etmiş olmasın. Ama ben size söylüyorum ki cennet de cehennem de Allah’ın elindedir; bunlardan hiçbir şey bana ait değildir. Benim tarafımdan size düşen sadece eşit muamele ve iyi bir atıyyedir.” Sonra aşağı indi.

Abdülmelik sabah kalktı; Amr b. Saîd ortada yoktu. Onu sordu, olanlar kendisine haber verildi. Bunun üzerine Abdülmelik Şam’a döndü. Bir de baktı ki Amr b. Saîd, Şam surunu kaba kıl örtüleriyle kaplatmış. Abdülmelik orada birkaç gün onunla savaştı. Amr b. Saîd, süvari kumandanı olarak Humeyd b. Hureys el-Kelbî’yi gönderince, Abdülmelik de ona karşı Süfyân b. el-Ebrad el-Kelbî’yi gönderdi. Amr b. Saîd, Züheyr b. el-Ebrad el-Kelbî’yi gönderince de Abdülmelik ona karşı Hassân b. Mâlik b. Bahdel el-Kelbî’yi gönderdi.

Hişam b. el-Kelbî - Avâne rivayetine göre: Bir gün iki süvari grubu karşı karşıya durdu. Amr b. Saîd tarafında Kelb kabilesinden Recâ’ b. Sirâc adında bir adam vardı. Recâ’ şöyle dedi: “Abdurrahman b. Süleym, teke tek dövüşe çık.” Abdülmelik tarafında bulunan Abdurrahman şöyle dedi: “Ok atmada Karâh ile yarışan onlara adalet etmiş olur” ve öne çıkarak Recâ’ ile teke tek dövüşe girdi. İkisi birbirine mızrak savurdu. Abdurrahman’ın üzengisi koptu, İbn Sirâc da ondan kurtulup kaçtı. Abdurrahman şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim, üzengi kopmasaydı karnındaki incirleri dışarı dökecektin.” Böylece Amr ile Abdülmelik arasında ateşkes olmadı.

Savaşları uzayınca Kelb kadınları çocuklarıyla geldiler ve ağlayarak Süfyân b. el-Ebrad el-Kelbî ile Hureys b. Bahdel el-Kelbî’ye şöyle dediler: “Kureyş’in hükümdarı için neden kendinizi öldürüyorsunuz?” Bunlardan her biri, öteki geri dönmedikçe kendisinin dönmeyeceğine yemin etti. Hepsi geri dönme konusunda anlaşınca baktılar ki Süfyân, Hureys’ten daha yaşlı. Bunun üzerine Hureys’e danıştılar ve o geri döndü. Sonra Abdülmelik ile Amr barıştılar ve aralarında yazılı bir belge düzenlediler. Abdülmelik, Amr’a güvence verdi. Bu, çarşamba gecesi oldu.

Hişam b. el-Kelbî - Avâne rivayetine göre: Amr b. Saîd, elinde siyah bir yay olduğu halde süvarilerle dışarı çıktı. İlerledi ve atını Abdülmelik’in çadırının iplerinin üstünde koşturdu. İpler koptu, çadır çöktü. Amr indi ve oturdu. Abdülmelik çok öfkelendi ve Amr’a şöyle dedi: “Ebû Ümeyye, bu yayla silahlanmış olarak bu Kays kabilesine benziyorsun.” O, “Hayır, onlardan daha hayırlı birine benziyorum: Âs b. Ümeyye’ye” diye cevap verdi. Sonra öfkeyle kalktı, yanındaki süvariler de kalktı; nihayet Şam’a girdi.

Abdülmelik perşembe günü Şam’a girdi ve Amr’a haber göndererek, “Adamlara erzaklarını ver” dedi. Amr da ona şöyle haber gönderdi: “Burası senin şehrin değildir; buradan çık.” Pazartesi olunca - yani Abdülmelik’in Şam’a girişinden dört gün sonra - Amr’a haber gönderdi ve “Bana gel” dedi. Amr ise Kelb kabilesinden olan hanımının evindeydi. Abdülmelik, Küreyb b. Ebrahe b. es-Sabbâh el-Himyerî’yi çağırmış ve Amr b. Saîd meselesinde ona danışmıştı. Küreyb ona şöyle dedi: “Bu işte Himyer’in bir hükmü kalmamıştır. Bu hususta sana verecek bir görüşüm yok. Bu işte ne dişi devem ne erkek devem var.” Abdülmelik’in elçisi Amr’ı çağırmaya geldiğinde, elçi Amr’ın evinde Abdullah b. Yezîd b. Muâviye’yi buldu. Abdullah, Amr b. Saîd’e şöyle dedi: “Ebû Ümeyye, sen bana, Allah’a yemin olsun, kulağımdan ve gözümden daha sevgilisin. Görüyorum ki bu adam seni kendisine çağırmış. Benim görüşüm, ona gitmemen yönündedir.” Amr ona, “Neden?” diye sordu. Abdullah şöyle dedi: “Çünkü Ka‘b el-Ahbâr’ın hanımının oğlu Tübey‘ şöyle dedi: ‘Bak, İsmail soyundan büyük bir adam geri dönecek. Şam’ın kapılarını kapatacak ve oradan çıkacak. Kısa bir süre sonra da öldürülecek.’” Amr ona şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun, uyuyor olsam bile İbn ez-Zerkâ’nın beni uyandıracağından korkmam. O, bana bunu yapmaya cesaret edecek biri değildir. Ayrıca Osman b. Affân dün gece rüyamda bana geldi ve bana kendi gömleğini giydirdi.” Abdullah b. Yezîd, Amr b. Saîd’in kızı Ümmü Mûsâ’nın kocasıydı. Amr elçiye şöyle dedi: “Abdülmelik’e selam söyle ve ona, Allah dilerse bu akşam yanına geleceğimi bildir.”

Akşam olunca Amr, keten bir kaftanla keten bir gömlek arasına sağlam bir zırh giydi ve kılıcını kuşandı. Evinde Kelb kabilesinden olan hanımı ile Humeyd b. Hureys b. Bahdel el-Kelbî vardı. Çıkmak üzere ayağa kalkınca halıya takıldı. Humeyd ona şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun, bana itaat edersen ona gitmezsin.” Hanımı da ona aynı şeyi söyledi, fakat o ikisinin söylediklerine aldırmadı ve yüz kadar mevlasıyla birlikte çıktı. Abdülmelik, Mervân oğullarına haber göndermişti; onlar da onun evinde toplanmışlardı. Abdülmelik’e, Amr’ın kapıda olduğu haber verilince, onunla birlikte gelenlerin engellenmesini emretti; Amr’ın kendisi ise içeri alındı ve girdi. Böylece Amr’ın adamları her kapıda engellenmiş olarak kaldılar; Amr ise yanında sadece bir hizmetkârı olduğu halde evin avlusuna girdi. Amr gözlerini Abdülmelik’e çevirdi; bir de baktı ki çevresinde Mervân oğulları, onların yanında da Hassân b. Mâlik b. Bahdel el-Kelbî ile Kabîsa b. Züeyb el-Huzâî var. Onların toplanmış olduğunu görünce ve kötülüğü sezince hizmetkârına dönerek şöyle dedi: “Çabuk git - yazıklar olsun sana! - Yahyâ b. Saîd’e ve ona bana gelmesini söyle.” Hizmetkâr onun ne dediğini anlamadığı için, “Buyur emrindeyim!” dedi. Bunun üzerine Amr ona, “Yanımdan defol, Allah’ın kavurucu ateşine!” dedi.

Abdülmelik, Hassân ile Kabîsa’ya, “İsterseniz kalkın ve evin içinde Amr ile görüşün” dedi. Sonra Abdülmelik, Amr b. Saîd’in içi rahatlasın diye, şaka eder gibi onlara şöyle dedi: “Siz ikinizden hanginiz daha eskidir?” Hassân şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri, Kabîsa benden daha eskidir.” Kabîsa mühür işinin başındaydı. Bunun üzerine Amr yine hizmetkârına dönüp, “Çabucak Yahyâ’ya git ve ona bana gelmesini emret” dedi. Hizmetkâr onun ne dediğini anlamadığı için, “Buyur emrindeyim!” dedi. Bunun üzerine Amr, “Defol git yanımdan!” dedi.

Hassân ile Kabîsa çıktıktan sonra Abdülmelik kapıların kapatılmasını emretti. Amr içeri girdi. Abdülmelik ona selam verdi, “Buyur Ebû Ümeyye” dedi, onu kendi yanında mindere oturttu ve onunla uzun uzun konuşmaya başladı. Sonra, “Delikanlı, onun kılıcını al” dedi. Amr, “Biz Allah’a aidiz ey Müminlerin Emiri!” dedi. Abdülmelik, “Benim yanımda kılıcınla oturmak mı istiyorsun?” dedi ve kılıcı ondan aldı. Bir süre konuştular. Sonra Abdülmelik ona, “Ebû Ümeyye!” dedi. O da, “Buyur ey Müminlerin Emiri!” diye cevap verdi. Abdülmelik şöyle dedi: “Bana olan biatini bozduğun zaman, seni görür ve sana güç yetirirsem boynuna bukağı vuracağıma dair yemin etmiştim.” Mervân oğulları ona, “Öyleyse onu salıverecek misin ey Müminlerin Emiri?” dediler. Abdülmelik, “Sonra salıveririm. Ebû Ümeyye’ye başka ne yapabilirim ki?” dedi. Mervân oğulları şöyle dediler: “Müminlerin Emiri yeminini yerine getirsin.” Amr, “Allah senin yemininin gerçekleşmesini sağladı ey Müminlerin Emiri” dedi. Abdülmelik, minderinin altından bir bukağı çıkardı, onu Amr’a doğru attı ve “Delikanlı, bunu ona tak” dedi. Hizmetçi delikanlı kalktı ve onu bukağıya vurdu. Amr, “Allah aşkına ey Müminlerin Emiri, beni halkın ileri gelenlerinin önüne bu halde çıkarma” dedi. Abdülmelik şöyle cevap verdi: “Kurnazlık ha Ebû Ümeyye, ölüm anında bile mi? Hayır, Allah’a yemin olsun, seni halkın ileri gelenlerinin önüne bukağı içinde çıkarmayız. Bunları senden yukarı doğru çıkarmak dışında bir şekilde de çıkarmayacağız.”

Bunun üzerine Abdülmelik, Amr’ı öyle bir çekti ki ağzı mindere çarptı ve ön dişi kırıldı. Amr, “Allah aşkına ey Müminlerin Emiri, benim kemiklerimden birini kırmana sevk eden şey, bundan daha kötü bir şey işlemek olmasın” dedi. Abdülmelik ona şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun, eğer seni bağışlarsam senin de beni bağışlayacağını ve Kureyş’in de iyi durumda olacağını bilseydim seni serbest bırakırdım. Fakat bizim durumumuz gibi bir durumda aynı şehirde bir araya gelen iki adam hiç olmamıştır ki biri ötekini sürüp çıkarmasın.” Amr, dişinin kırıldığını görünce ve Abdülmelik’in ne yapmak istediğini anlayınca şöyle dedi: “Hainlik mi edeceksin, ey İbn ez-Zerkâ?”

Bir başka rivayete göre: Abdülmelik, Amr’ı çekip dişini düşürünce Amr dişini eliyle yoklamaya başladı. Abdülmelik ona, “Görüyorum ki dişin senin için öylesine önemli ki bana bir daha asla iyi duygular beslemeyeceksin” dedi. Sonra emir verdi ve Amr’ın başı vuruldu.

Avâne’nin rivayetinin devamı: Müezzin ikindi namazını ilan etti. Abdülmelik halka namaz kıldırmak için dışarı çıktı ve Abdülazîz b. Mervân’a Amr’ı öldürmesini emretti. Abdülazîz kılıçla yaklaşınca Amr şöyle dedi: “Allah ve akrabalık hakkı için, beni kendi elinle öldürme; bunu senden daha uzak akraba olan biri üstlensin.” Bunun üzerine Abdülazîz kılıcı attı ve oturdu. Abdülmelik kısa bir namaz kıldırdıktan sonra tekrar içeri girdi ve kapılar kapatıldı. Halk, Abdülmelik dışarı çıktığında Amr’ın onunla birlikte olmadığını gördü. Bunu Yahyâ b. Saîd’e söylediler. O da adamlarıyla gelip Abdülmelik’in kapısına indi; yanında Amr’ın bin kadar kölesi ve daha sonra da çok sayıda arkadaşı vardı. Onunla birlikte olanlar bağırmaya başladılar: “Sesini duyuralım ey Ebû Ümeyye!” Yahyâ b. Saîd ile birlikte Humeyd b. Hureys ve Züheyr b. el-Ebrad ilerlediler, maksûrenin kapısını kırdılar ve adamlara kılıçlarla saldırdılar. Amr b. Saîd’in Meskale adındaki bir kölesi, Velîd b. Abdülmelik’in başına bir darbe indirdi. Divanın başında bulunan İbrahim b. Arabî onu alıp götürdü ve belgelerin bulunduğu odaya soktu.

Abdülmelik namazı kılıp içeri girdiğinde Amr’ı canlı buldu. Abdülazîz’e, “Onu öldürmene ne engel oldu?” dedi. O da, “Allah ve akrabalık adına bana yalvarması beni engelledi; ona karşı yumuşadım” diye cevap verdi. Abdülmelik ona, “Allah topuklarına işeyen anneni rezil etsin! Sen ondan başkasına çekmemişsin” dedi. Abdülmelik’in annesi Âişe bint Muâviye b. el-Muğîre b. Ebî’l-Âs b. Ümeyye idi; Abdülazîz’in annesi ise Leylâ idi. Nitekim İbnü’r-Rukayyât şöyle demiştir:

“Bu, Leylâ’nın oğlu Abdülazîz’dir; Babilyon’da
yemek kapları ağzına kadar doludur.”

Sonra Abdülmelik şöyle dedi: “Delikanlı, bana mızrağı getir.” Delikanlı onu getirdi. Abdülmelik mızrağı salladı ve Amr’a sapladı. İçine işlemedi. Bir daha yaptı. Yine işlemedi. Elini Amr’ın koluna koydu ve zırhı hissetti. Gülerek şöyle dedi: “Bir de zırh giymişsin! Ebû Ümeyye, doğrusu hazırlıklı gelmişsin! Delikanlı, bana eğilmeyen kılıcı getir.” Delikanlı ona kılıcını getirdi. Abdülmelik emir verdi; Amr yere yatırıldı. Abdülmelik göğsüne oturdu ve boğazını keserken şöyle dedi:

“Amr, bana sövmekten ve beni küçümseyerek konuşmaktan vazgeçmezsen,
sana öyle bir vururum ki baykuş, ‘Su verin bana! Su verin bana!’ diye bağırır.”

Abdülmelik, denildiğine göre bir kimse akrabasını öldürdüğünde olduğu gibi titremeye başladı. Abdülmelik, Amr’ın göğsünden kaldırıldı ve yatağına yatırıldı. Şöyle dedi: “Bunun gibisini hiç görmedim: Bu dünyaya sahip olan ve ahireti istemeyen biri tarafından öldürüldü.”

Yahyâ b. Saîd ve yanındakiler eve, Mervân oğullarının bulunduğu yere girdiler. Mervân oğullarına ve onlarla birlikte bulunan mevlâlarına sövdüler. Onlar da Yahyâ ve arkadaşlarıyla savaştılar. Abdurrahman b. Ümmü’l-Hakem es-Sekafî geldi. Baş ona verildi; o da onu halka attı. Abdülazîz b. Mervân kalktı, keseler içindeki paraları aldı ve halka saçmaya başladı. Halk paraya bakıp başı görünce parayı kaptı ve dağıldı.

Şöyle de denmiştir: Abdülmelik b. Mervân namaza çıktığında, hizmetçi delikanlısı Ebü’z-Zuayzi‘a’ya Amr’ı öldürmesini emretti. O da bunu yaptı ve onun başını halka ve Amr’ın arkadaşlarına attı.

Hişam b. el-Kelbî - Avâne rivayetine göre: Bana nakledildiğine göre Abdülmelik, halka saçılmış olan paranın toplanmasını emretti; böylece hepsi tekrar hazineye döndü. O gün Yahyâ b. Saîd’in başına bir taş isabet etti. Abdülmelik, yatağının mescide çıkarılmasını emretti. Evden çıktı ve onun üzerine oturdu. Velîd b. Abdülmelik ortada görünmüyordu. Abdülmelik, “Yazıklar olsun size! Velîd nerede? Babaları hakkı için, eğer onu öldürdülerse intikamlarını almış oldular” deyip durmaya başladı. İbrahim b. Arabî el-Kinânî gelip ona şöyle dedi: “Velîd benim evimdedir. Bir yara aldı, ama zarar görmedi.”

Yahyâ b. Saîd Abdülmelik’in huzuruna getirildi. Abdülmelik onun öldürülmesini emretti. Fakat Abdülazîz b. Mervân onun önüne dikilip şöyle dedi: “Allah beni sana feda etsin ey Müminlerin Emiri! Benî Ümeyye’yi bir günde mi öldüreceksin?” Bunun üzerine Yahyâ’nın hapsedilmesini emretti. Sonra Anbese b. Saîd getirildi; onun da öldürülmesini emretti. Fakat Abdülazîz yine önüne dikilip şöyle dedi: “Benî Ümeyye’yi kökünden kazıma ve yok etme hususunda seni Allah’ı hatırlamaya çağırıyorum ey Müminlerin Emiri.” Bunun üzerine Anbese’nin hapsedilmesini emretti. Sonra Âmir b. el-Esved el-Kelbî getirildi. Abdülmelik elindeki kamış değnekle onun başına vurdu ve şöyle dedi: “Bana karşı Amr’ın safında mı savaşıyordun? Onun tarafını bana karşı mı tutuyordun?” Âmir şöyle dedi: “Evet. Çünkü Amr bana ikram etti, sen ise beni hor gördün; o beni kendine yaklaştırdı, sen ise beni uzaklaştırdın; o beni yakın tuttu, sen beni uzak ettin; o bana iyi davrandı, sen bana zulmettin. Bu yüzden ben onun tarafını sana karşı tuttum.” Abdülmelik onun öldürülmesini emretti. Fakat Abdülazîz kalkıp şöyle dedi: “Seni Allah’ı hatırlamaya çağırıyorum ey Müminlerin Emiri, şu dayım hakkında.” Bunun üzerine Abdülmelik onu Abdülazîz’e teslim etti ve Saîd oğullarının hapsedilmesini emretti.

Yahyâ hapisde bir ay veya daha fazla kaldı. Sonra Abdülmelik minbere çıktı. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra, onun öldürülmesi hususunda halkın görüşünü sordu. Halktan bir hatip ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Yılanlar yılandan başka bir şey doğurur mu? Allah’a yemin olsun ki bizim görüşümüz, onu öldürmendir; çünkü o münafık ve düşmandır.” Sonra Abdullah b. Mes‘ade el-Fezârî ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri, Yahyâ senin amcaoğlundur. Onun sana ne kadar yakın akraba olduğunu bilirsin. Onlar yaptıklarını yaptılar, sen de onlara yaptığını yaptın; sen kendini onlardan emin de görmüyorsun. Yine de ben onların öldürülmemesi gerektiğini düşünüyorum. Onları düşmanının yanına gönder. Eğer öldürülürlerse işin başkalarının eliyle senin için görülmüş olur; eğer sağ salim dönerlerse onlarla ilgili ne yapacağını düşünürsün.” Abdülmelik onun görüşünü uygun buldu. Saîd ailesini gönderdi ve onların Mus‘ab b. ez-Zübeyr’e gitmelerini sağladı. Onlar Mus‘ab’ın yanına geldiklerinde Yahyâ b. Saîd onun önüne geçti. İbnü’z-Zübeyr ona şöyle dedi: “Kurtuldun, ama kuyruğun yolundu.” Yahyâ da şöyle cevap verdi: “Allah’a yemin olsun, kuyruğun hâlâ kılı var!”

Abdülmelik, Amr’ın Kelb kabilesinden olan karısına haber göndererek şöyle dedi: “Amr için yazdığım sulh belgesini bana gönder.” Kadın onun elçisine şöyle dedi: “Dön ve ona de ki: Ben o belgeyi kefenleriyle birlikte onunla sardım ki onunla beraber Rabbi huzurunda senden hesap sorsun.”

Amr b. Saîd ile Abdülmelik’in ikisi de nesep olarak Ümeyye’ye dayanıyordu. Amr’ın annesi Ümmü’l-Benîn bint el-Hakem b. Ebî’l-Âs, Abdülmelik’in halasıydı.

Hişam b. el-Kelbî - Avâne rivayetine göre: Abdülmelik ile Amr arasında olan şey eski bir kindi. Saîd’in iki oğlunun annesi Ümmü’l-Benîn idi. Abdülmelik ile Muâviye de Mervân’ın iki oğluydu. Onlar çocuk iken sürekli Mervân b. el-Hakem’in annesi olan Kinâneli Ümmü Mervân’a gider ve onun evinde konuşurlardı. Abdülmelik ile Muâviye’yle birlikte siyah hizmetçi çocuklarından biri de giderdi. Onlar ne zaman ona gelseler, Ümmü Mervân onlar için yemek hazırlar ve getirir, her birinin önüne ayrı bir kap koyardı. O, Muâviye b. Mervân ile Muhammed b. Saîd’in arasını, Abdülmelik ile Amr b. Saîd’in de arasını sürekli bozardı. Bunun sonucu olarak onlar birbirleriyle dövüşür, birbirlerini yaralar, bazen de birbirleriyle konuşmazlardı. Ümmü Mervân şöyle derdi: “Eğer şu ikisinde akıl yoksa, o ikisinde var.” Ona her geldiklerinde âdeti buydu; nihayet onların kalplerine kini yerleştirmiş oldu.

Başka bir rivayette de anılmıştır ki, Abdullah b. Yezîd el-Kasrî, Yahyâ b. Saîd ile birlikte mescide girip maksûrenin kapısını kırdığı ve Mervân oğullarıyla savaştığı sırada onun yanındaydı. Amr öldürülüp başı halka çıkarılınca Abdullah ile kardeşi Hâlid at sürüp Irak’a ulaştılar. O, Mus‘ab’ın yanında bulunan Saîd oğullarıyla birlikte kaldı; nihayet birlik Abdülmelik altında sağlandı. Abdullah b. Yezîd’in bir gözü Mercirâhit günü çıkmıştı; Benî Ümeyye’ye karşı İbnü’z-Zübeyr tarafında savaşmıştı. Birliğin sağlanmasından sonra Abdülmelik’in huzuruna çıktı. Abdülmelik, “Yezîd ailesi nasılsınız?” diye sordu. Abdullah, “Zillet! zillet!” diye cevap verdi. Abdülmelik de şöyle dedi: “Bu, ellerinizin önden gönderdiği şeyler sebebiyledir. Allah kullarına asla zulmetmez.”

Hişam b. el-Kelbî - Avâne rivayetine göre: Birlik sağlandıktan sonra Amr b. Saîd’in oğulları Abdülmelik’in huzuruna çıktılar. Dört kişiydiler: Ümeyye, Saîd, İsmail ve Muhammed. Abdülmelik onları görünce şöyle dedi: “Siz şerefli bir ailenin adamlarısınız. Kendinizi daima bütün akrabalarınızdan üstün bir mevkie sahip görürdünüz; oysa Allah size böyle bir şey vermemiştir. Babanızla benim aramda olan şey yeni değildi; cahiliye döneminde sizin atalarınızın bizim atalarımıza karşı içlerinde kökleşmişti.” Onların en büyüğü olan Ümeyye b. Amr konuşamayacak duruma geldi; o, aralarında en soylu ve en akıllı olandı. Bunun üzerine yaşça ortanca olan Saîd b. Amr kalktı ve şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri, Allah İslâm’ı getirip önceki şeyleri yok ettikten, cenneti vaat edip ateşle uyardıktan sonra bizi neden cahiliye devrinde olan bir şeyle ayıplıyorsun? Seninle Amr arasında olan şeye gelince, Amr senin amcaoğlundu; ne yaptığını en iyi sen bilirsin. Amr Allah’ın huzuruna vardı - ve hesap görücü olarak Allah yeter. Hayatıma yemin olsun ki, eğer sen bizi onunla senin aranda olan şey yüzünden cezalandırırsan, yerin içi bizim için üstünden daha hayırlı olur!” Abdülmelik onlara karşı çok yumuşadı ve şöyle dedi: “Babanız beni, ya onun beni öldürmesi ya da benim onu öldürmem arasında tercih yapmaya zorladı; ben de onun ölümünü kendi ölümüm üzerine tercih ettim. Ama siz… Sizi ne kadar da özlüyorum! Sizinle akrabalık bağım ne kadar da kuvvetli ve hakkınızı ne kadar da gözetiyorum!” Sonra onlara bol ihsanda bulundu, lütufta bulundu ve onları kendisine yaklaştırdı.

Şöyle de nakledilmiştir: Bir gün Hâlid b. Yezîd b. Muâviye, Abdülmelik’e şöyle dedi: “Seninle Amr b. Saîd arasında şaşılacak olan şey, onu gafil avlayıp öldürmüş olmandır.” Abdülmelik şöyle dedi:

“Onu kendime yaklaştırdım ki gönlü yatışsın
ve ben de sarsılmaz, güçlü bir adamın saldırışıyla üzerine atılayım,

Öfke içinde ve dinimi savunarak;
işi beceremeyenin yolu, işi düzgün yapan adamın yolu gibi değildir!”

Avâne’ye göre: Bir adam Mekke’de Saîd b. Amr b. Saîd ile karşılaştı ve ona şöyle dedi: “Bu evin Rabbine and olsun ki, akrabalar arasında senin baban gibisi yoktu! Fakat o, akrabalarının ellerinde bulunanı onlardan çekip almaya kalkıştı; bu yüzden de helâk oldu.”

Vâkıdî, Abdülmelik b. Mervân ile Amr b. Saîd arasındaki kuşatmanın yalnızca 69 yılında meydana geldiğini söyler. Amr b. Saîd Şam’da tahkimata girişmiş, Abdülmelik Butnân Habîb’den dönmüş ve onu kuşatmıştır; fakat Amr’ın öldürülmesi 70 yılında gerçekleşmiştir.

Hacda Öldürülen Bir Hâricî

Bu yıl Mina’daki Hayf’ta bir Hâricî, “Hüküm ancak Allah’ındır!” sloganını haykırdı. Cemre yanında öldürüldü.

Muhammed b. Ömer [el-Vâkıdî] - Yahyâ b. Saîd b. Dînâr - babası rivayetine göre şöyle dedi: Onu Cemre yanında kılıcını çekerken gördüm. Bir topluluk idiler; fakat Allah onların ellerini tuttu. O, aralarından öne çıktı ve, “Hüküm ancak Allah’ındır!” diye haykırdı. Halk onun üzerine yürüdü ve onu öldürdü.

Bu Yılda Görev Başında Olanlar

Bu yıl hacca Abdullah b. ez-Zübeyr emirlik etti. Bu yıl Kûfe ve Basra garnizon şehirlerinin başındaki valisi, kardeşi Mus‘ab b. ez-Zübeyr idi. Şüreyh [b. el-Hâris el-Kindî], Kûfe kadılığının başındaydı. Hişâm b. Hubeyre, Basra kadılığının başındaydı. Abdullah b. Hâzim ise Horasan’ın başındaydı.
Abdülmelik ve Bizanslılar: Bu yıl Bizanslılar ayağa kalktı ve Şam’daki Müslümanlara karşı bir ordu topladı. Müslümanlara yapabileceğinden korktuğu için Abdülmelik, Bizans imparatoru ile barış yaptı; buna göre her cuma ona bin dinar verecekti.

Mus‘ab b. ez-Zübeyr’in Mekke’yi Ziyareti

Muhammed b. Ömer [el-Vâkıdî] rivayetine göre: Bu yıl Mus‘ab b. ez-Zübeyr Mekke’ye gitti. Yanında çok miktarda mal getirdi ve bunu akrabaları ve başkaları arasında dağıttı. Çok sayıda at, deve ve çok miktarda eşya getirdi. Abdullah b. Safvân’a, Cübeyr b. Şeybe’ye ve Abdullah b. Mutî‘ye çok miktarda para gönderdi. Ayrıca birçok semiz deve kesti.

Bu Yılda Görev Başında Olanlar

Bu yıl hacca Abdullah b. ez-Zübeyr emirlik etti. Bu yıl garnizon şehirlerinde görevli valileri, önceki yılda mali işlerden ve kadılıktan sorumlu olan görevlileriydi.
Yetmiş Birinci Yıl Olayları: Bu olaylar arasında Abdülmelik b. Mervân’ın Mus‘ab b. ez-Zübeyr ile savaşmak üzere Irak’a gitmesi de vardı. Bazı kimselerin anlattığına göre Abdülmelik, Butnân Habîb’e varıncaya kadar Mus‘ab’a doğru ilerlemeye devam ederdi; buna karşılık Mus‘ab da Bacumeyra’ya çıkardı. Kış bastırınca her biri kendi ordugâhına döner, sonra yeniden savaşa çıkarlardı. Adî b. Zeyd b. Adî b. er-Rigā‘ el-Âmilî’nin söylediği gibi:

“Hayatım üzerine andolsun ki süvarilerimiz, Dicle civarında Mus‘ab yüzünden çöle yöneldi. Irak halkının münafığı kınandı ama kötülüğünden vazgeçirilmedi. Biz, düşmanlarını geri püskürtecek güce sahip bir adamın önderliğinde ona doğru ilerledik; o, geride kalanlara pek aldırmaz. Her biri uzun mızraklar sallıyor; demiri ve sapı birbirine sıkıca geçirilmiş. İlerlerken çıkardıkları ses, verimli bir diyarın kekliklerinin sesine benzer. Önümüzde, yüzü aydınlık, ahlâkı ve soyu soylu bir kimse yürüyordu. O bizimle desteklendi, biz de onunla destek bulduk; Allah’ın yardım ettiği kimse mağlup olmaz.”
Halid b. Abdullah’ın Basra’da Abdülmelik için destek toplaması: Ömer b. Şebbe - Ali b. Muhammed el-Medâinî rivayetine göre: Abdülmelik, Mus‘ab ile savaşmak üzere Şam’dan çıktı (bu olay bu yıldan önce, 70 yılında olmuştu). Yanında Halid b. Abdullah b. Halid b. Esîd de vardı. Halid, Abdülmelik’e, “Beni Basra’ya gönderir ve arkamdan az sayıda süvari gönderirsen, umarım orayı senin adına ele geçiririm” dedi. Abdülmelik onu gönderdi. Halid, yakın adamları ve mevlâlarıyla birlikte gizlice Basra’ya geldi ve Amr b. Esmâ‘ el-Bâhilî’nin evinde kaldı.

Ömer b. Şebbe - Ebû’l-Hasan Ali b. Muhammed el-Medâinî - Mesleme b. Muhârib rivayetine göre: Amr b. Esmâ‘, Halid’i himayesine aldı ve İbn Ma‘mer’in polisinin başında bulunan Abbâd b. el-Huseyn’e haber gönderdi. Mus‘ab Basra’dan ayrıldığında şehre vekil olarak Ubeydullah b. Ubeydullah b. Ma‘mer’i bırakırdı; Amr b. Esmâ‘, Abbâd’ın kendisine biat edeceğini umuyordu. Mesajında şöyle diyordu: “Halid’i himayeme aldım, bunu bilmeni ve bana destek olmanı isterim.” Amr’ın elçisi Abbâd’a ulaştığında o atından inmek üzereydi. Abbâd, elçiye, “Ona söyle: Vallahi atımın örtüsünü bile çıkarmadan süvarilerle gelip sizi alırım” dedi. Bunun üzerine Amr, Halid’e, “Seni aldatmayacağım; Abbâd her an üzerimize gelebilir. Vallahi seni koruyamam. Sen Malik b. Mismâ‘’ın yanına git” dedi.

Başka bir rivayete göre Halid, Ali b. Esmâ‘’ın evinde kalmış ve Abbâd bunu öğrenince ona, “Seni almaya geliyorum” diye haber göndermiştir.

Ömer b. Şebbe - Medâinî - Mesleme ve Avâne rivayetine göre: Halid, ince bir keten gömlekle, uylukları açık, ayakları üzengiden çıkmış halde İbn Esmâ‘’ın evinden at sürerek çıktı. Malik’e vardığında, “Sana sığınmak zorunda kaldım, bana eman ver” dedi; Malik kabul etti. Oğlu ile birlikte dışarı çıktı ve Bekr b. Vâil ile Ezd kabilelerine haber gönderdi. Ona ilk gelen sancak Benû Yeşkur’un sancağı oldu. Abbâd süvarilerle geldi; iki taraf karşı karşıya durdu, fakat savaş olmadı. Ertesi gün Nâfi‘ b. el-Hâris’in Cufra’sına gittiler; burası sonradan Halid’in Cufra’sı diye anıldı.

Halid’in yanında kendisine katılmış Benû Temîm’den adamlar vardı; aralarında Sa‘saa b. Muâviye, Abdülaziz b. Bişr ve Murre b. Mahkan da bulunuyordu. Halid’in taraftarlarına “Cufriyye”, İbn Ma‘mer’in taraftarlarına ise “Zübeyriyye” deniyordu. Cufriyye arasında Ubeydullah b. Ebî Bekre, Humrân b. Minl ve Muğîre b. el-Mühelleb vardı. Zübeyriyye arasında ise kendi tarafında savaşmaları için adam kiralayan Kays b. el-Heysem bulunuyordu. Bir gün bir adam ücretini isteyince ona, “Yarın veririm” dedi. Bunun üzerine Benû Kâ‘b’dan Gatafân b. ‘Uneyf şöyle dedi:

“Ey küçük çanlar, ne kötü karar verdiniz! Para borç olarak sonraya bırakılmış, savaş ise şimdi. Siz ise kapıda geceyi sohbetle geçirip geciktiriyorsunuz.”

(Bu Kays, atının boynuna küçük çanlar takardı.)

Benû Hanzala süvarilerinin başında Amr b. Vebere el-Kuhayfî vardı. Günlük otuz dirheme kiraladığı kölelerine on dirhem verirdi. Bunun üzerine biri ona şöyle dedi: “Ey İbn Vebere, ne kötü karar! Otuz alıyor, on veriyorsun.”

Mus‘ab, İbn Ma‘mer’e yardım etmek üzere Zühr b. Kays el-Cu‘fî’yi bin kişiyle gönderdi. Abdülmelik de Halid’e destek olarak Ubeydullah b. Ziyâd b. Zabyan’ı gönderdi; fakat o Basra’ya girmeye yanaşmadı ve Matar b. et-Tev’em’i haberci olarak yolladı. O da dönüp insanların dağıldığını bildirince Abdülmelik’e katıldı.

Başka bir rivayete göre iki taraf yirmi dört gün savaştı. Malik’in gözü yaralandı ve savaştan yoruldu. Aralarında elçiler gidip geldi ve İbn Ma‘mer, Malik’le anlaşma yaptı: Malik, Halid’i Basra’dan çıkaracak, karşılığında kendisine eman verilecekti. Malik Halid’i şehirden çıkardı; fakat Mus‘ab’ın bu emanı kabul etmeyeceğinden korkarak Tha‘c’a gitti. Malik ve Temîm kabilesinin ona katılması hakkında el-Ferezdak şöyle dedi:

“Babaları Temîm olan kavme hayret ederim; develerinin çöktüğü yerler Benû Sa‘d arasında büyüktür. Ezd’e, sarı sakallılarla Malik’e yönelmeden önce en güçlü insanlardı. Resûl’ün oğlu Mus‘ab hakkında ne düşünürsün, dişlerini açtığında gülmeyen? Malik’i yurtlarından sürdük ve kısa mızraklarla gözünü çıkardık.”

Abdülmelik Şam’a dönünce Mus‘ab’ın tek derdi Basra oldu. Halid’i orada yakalamayı umuyordu, fakat onun çoktan ayrıldığını ve İbn Ma‘mer’in adamlara eman verdiğini gördü. Adamların çoğu kalmış, bazıları ise Mus‘ab’dan korkarak kaçmıştı. Bunun üzerine Mus‘ab İbn Ma‘mer’e kızdı, ona asla iyilik yapmayacağına yemin etti ve Cufriyye’ye hakaret dolu bir haber gönderdi.

Başka bir rivayete göre onları getirttirdi. Ubeydullah b. Ebî Bekre’ye dönerek ağır hakaretlerde bulundu; ardından Humrân’a, el-Hakem b. el-Münzir’e, Abdullah b. Fazâle’ye ve diğerlerine de tek tek hakaret etti. Hepsine yüz sopa vurdurdu, başlarını ve sakallarını traş ettirdi, evlerini yıktırdı, üç gün güneş altında bekletti, eşlerini boşamaya zorladı ve çocuklarını seferlere gönderdi. Onları Basra’da dolaştırdı ve hür kadınlarla evlenmemeye yemin ettirdi.

Mus‘ab, Halid’in kaçan adamlarını yakalamak için Hıdaş b. Yezid’i gönderdi. Murre b. Mahkan’ı yakaladı. Murre şöyle dedi:

“Ey Benû Esed! Beni öldürürseniz Temîm’le savaş çıkar; savaş yayılır. Beni mazur görecek bir yumuşaklığınız yok mu? Düşmanlar, benim yokluğumla savaşımın bittiğini sanmasın. Ey Hıdaş! Mızraklar kanımdan içtikten sonra yolları güvenle yürüyemezsiniz.”

Fakat Hıdaş onu yaklaştırıp öldürdü. Ayrıca Mus‘ab, Sinân b. Duhl’e Malik b. Mismâ‘’ın evini yıktırmasını emretti. Malik’in evindeki malları aldı; bunlar arasında bir cariye de vardı ki ondan Ömer b. Mus‘ab doğdu.
Abdülmelik’in Mus‘ab’a saldırısı; Mus‘ab’ın ölümü: [Devamla] dedi ki: Mus‘ab, Kûfe’ye gidinceye kadar Basra’da kaldı. Abdülmelik ile savaşmak üzere çıkıncaya kadar da Kûfe’de kaldı. Abdülmelik Miskîn’de konakladı. Abdülmelik, babası Mervân’ın taraftarı olmuş Iraklılara mektup yazdı. Bunların hepsi ona cevap verdi ve her biri şart olarak ondan İsfahan valiliğini istedi; o da hepsine bunu verdi. Bunlar arasında Haccâr b. Ebcer, el-Gadbân b. el-Kaba‘sera, Attâb b. Varka‘, Katarî b. Abdullah el-Hârisî, Muhammed b. Abdurrahman b. Saîd b. Kays, Zehr b. Kays ve Muhammed b. Umeyr vardı. Muhammed b. Mervân, Abdülmelik’in öncü kuvvetlerinin başındaydı. Abdullah b. Yezîd b. Muâviye onun sağ kanadının, Hâlid b. Yezîd de sol kanadının başındaydı. Kûfe halkının yardım etmediği Mus‘ab da ona doğru ilerledi.

Urve b. el-Muğîre b. Şu‘be’nin dediğine göre: Mus‘ab yürüyerek çıktı. Atının yelesine dayanmış, sağa sola adamlara bakıyordu. Gözü bana ilişti. “Urve,” dedi, “yanıma gel.” Ben de ona gittim. “Bana Hüseyin b. Ali’yi anlat,” dedi, “İbn Ziyâd’ın hükmüne boyun eğmeyi reddedişini ve savaşmaya karar verişini.” Sonra şöyle dedi:

“Taff’ta bulunanlar, Hâşim ailesinden olanlar,
mallarını paylaştılar ve böylece cömertlere mal paylaşma örneği oldular.”

[Devamla] dedi ki: Böylece onun öldürülünceye kadar geri dönmeyeceğini anladım.

Muhammed b. Ömer [el-Vâkıdî] - Abdullah b. Muhammed b. Abdullah b. Ebî Kurre - İshak b. Abdullah b. Ebî Ferve - Recâ’ b. Hayve rivayetine göre: Abdülmelik, Amr b. Saîd’i öldürdükten sonra elini kılıca attı ve kendisine karşı çıkanları öldürdü. Şam ve halkı bütünüyle onun mülkü haline gelince, Mus‘ab ile savaşmaya gitmeye karar verdi ve halka hitap ederek onları Mus‘ab’a karşı yürümek için hazırlanmaya çağırdı. Suriyelilerin ileri gelenleri birbiri ardınca yanına geldiler; onun yapmak istediğine karşı çıkmamakla birlikte, onun yerinde kalmasını ve orduları öne sürmesini istiyorlardı. Eğer ordular kazanırsa ne âlâ; kazanamazlarsa o, ordularla onlara yardım ederdi. Çünkü halk için korkuyorlardı; eğer Mus‘ab ile karşılaşmasında o öldürülürse, kendisinden sonra bir hükümdar olmayacaktı.

Onlar, “Ey Müminlerin Emiri, sen yerinde kalmalı ve ailenden birini bu orduların başına kumandan yaparak Mus‘ab ile savaşmaya göndermelisin” dediler. Abdülmelik şöyle dedi: “Bu işi ancak Kureyş’ten, görüşü sağlam bir adam yürütebilir. Belki cesareti olan, ama görüşü olmayan birini gönderebilirim. Ama ben kendi içimde savaşta basiretli, kılıç kullanmaya mecbur kalırsam da cesur biri olduğumu görüyorum. Mus‘ab, cesaret sahibi bir aileye mensuptur. Babası Kureyş’in en cesuruydu. Kendisi de cesurdur, fakat savaş bilgisi yoktur ve rahatı sever. Onun yanında ona karşı çıkacak adamlar vardır; benim yanımda ise bana samimiyetle öğüt verecek adamlar vardır.”

Bunun üzerine Abdülmelik gidip Miskîn’de konakladı, Mus‘ab da Bacümeyrâ’ya gitti. Abdülmelik, Irak halkı arasında kendi taraftarlarına mektuplar yazdı. İbrahim b. el-Eşter, Abdülmelik’in mühürlü ve açılmamış mektubunu aldı ve Mus‘ab’a verdi. Mus‘ab, “Bunun içinde ne var?” diye sordu. İbrahim, “Onu okumadım” dedi. Mus‘ab mektubu okudu: Abdülmelik, İbn el-Eşter’i kendi tarafına çağırıyor ve ona Irak valiliğini teklif ediyordu. İbn el-Eşter, Mus‘ab’a şöyle dedi: “Benden daha az ümit beslediği kimse yoktur. Sana yazdığı gibi senin bütün arkadaşlarına da yazdı. Benim hakkımda onları dinle ve başlarını kestir!” Mus‘ab, “O zaman kabileleri bize bağlı kalmaz” dedi. İbn el-Eşter, “O halde onları demirlerle bağla, Kisrâ’nın Beyaz Sarayı’na gönder ve orada hapsedilmelerini sağla. Başlarına, sen yenilirsen onların başlarını kesecek birini koy. Eğer sen galip gelirsen, onları kabilelerine bir ihsan olarak verirsin” dedi. Mus‘ab, “Ey Ebû’n-Nu‘mân, ben bununla uğraşamayacak kadar meşgulüm. Allah Ebû Bahr’e rahmet etsin; sanki bugünkü halimizi önceden görmüş gibi beni Irak halkının hainliği konusunda uyarmıştı” dedi.

Ömer [b. Şebbe] - Muhammed b. Sellâm [el-Cumahî] - Abdülkāhir b. es-Serî rivayetine göre şöyle dedi: Irak halkı, Mus‘ab’a ihanet etmek niyetindeydi. Fakat Kays b. el-Heysem şöyle dedi: “Yazık size! Suriyelilerin aranıza girmesine sebep olmayın. Allah’a yemin olsun, eğer sizin hayatınızın tadını alırlarsa, yurtlarınızı elinizden alırlar. Allah’a yemin olsun, ben Suriyelilerin reisini halifenin kapısında gördüm; halife onu bir göreve gönderse sevinirdi. Bizden birini yaz seferlerinde bin devenin başında gördüm; onların reislerinden her biri ise, erzağı kendi arkasında olduğu halde atı üzerinde akına çıkardı.”

[Devamla] dedi ki: İki ordu Miskîn bölgesindeki Deyrü’l-Cesâlik yakınında birbirine yaklaşınca, İbrahim b. el-Eşter ilerleyip Muhammed b. Mervân’a saldırdı ve onu geri çekilmeye zorladı. Bunun üzerine Abdülmelik b. Mervân, Muhammed b. Mervân’ın yanına yaklaşan Abdullah b. Yezîd b. Muâviye’yi çıkardı. Savaşanlar birbirlerine girdiler. Müslim b. Amr el-Bâhilî öldürüldü. Benî Sa‘lebe b. Yerbû‘dan Yahyâ b. Mübeşşir de öldürüldü; İbrahim b. el-Eşter de öldürüldü. Mus‘ab tarafında süvarilerin başında bulunan Attâb b. Varka‘ kaçtı. Bunun üzerine Mus‘ab, Katan b. Abdullah el-Hârisî’ye, “Ey Ebû Osman, süvarilerinle ileri!” dedi. O, “Bunu uygun görmüyorum” diye cevap verdi. Mus‘ab, “Neden?” dedi. Katan, “Mezhic’in boş yere öldürülmesini istemiyorum” dedi. Sonra Mus‘ab, Neccâr b. Ebcer’e, “Ey Ebû Üseyd, sancağınla ileri!” dedi. O da, “Şu pis kalabalığa doğru mu?” diye cevap verdi. Mus‘ab, “Allah’a yemin olsun, senin ona doğru gitmekte ağır davranman daha kötü ve daha pistir!” dedi. Sonra aynı isteği Muhammed b. Abdurrahman b. Saîd b. Kays’a yöneltti. O da, “Bunu yapan birini görmüyorum ki ben de yapayım!” dedi. Bunun üzerine Mus‘ab, “Ey İbrahim! Ve bugün benim İbrahim’im yok!” dedi.

Ebû Zeyd [Ömer b. Şebbe] - Muhammed b. Sellâm rivayetine göre: İbn Hâzim’e, Mus‘ab’ın Abdülmelik ile savaşmaya gittiği haber verilince, “Ömer b. Ubeydullah b. Ma‘mer onunla birlikte mi?” diye sordu. “Hayır, onu Fars’ın başında vekil bıraktı” cevabı verildi. İbn Hâzim, “Peki el-Muhallab b. Ebî Sufre onunla birlikte mi?” dedi. “Hayır, onu Musul’un başında vekil bıraktı” dendi. İbn Hâzim, “Peki Abbâd b. el-Huseyn onunla birlikte mi?” dedi. “Hayır, onu Basra’nın başında vekil bıraktı” dediler. Bunun üzerine İbn Hâzim şöyle dedi:

“Beni al ve sürükle götür ey dişi sırtlan;
bugün yardımcısı bulunmayan bir adamın etiyle sevin.”

Mus‘ab, oğlu Îsâ b. Mus‘ab’a şöyle dedi: “Bin oğlum ve arkadaşlarınla birlikte Mekke’deki dayının yanına git. Irak halkının ne yaptığını ona haber ver. Beni bırak; ben ölü bir adamım.” Oğlu, “Allah’a yemin olsun, senin hakkında Kureyş’e haber vermeye asla gitmem. İstersen Basra’ya git; çünkü onlar birlik halindedir. Yahut Müminlerin Emiri’ne katıl” dedi. Mus‘ab, “Allah’a yemin olsun, Kureyş, Rebîa yardım etmediğinde benim kaçıp yenik halde Mekke’nin haremine girdiğimi söylemesin. Hayır, savaşacağım. Öldürülürsem, kılıç ayıp değildir; kaçmak ne âdetimdir ne de huyumdur. Ama sen geri dönmek istiyorsan dön ve savaş” dedi. Bunun üzerine geri döndü ve öldürülünceye kadar savaştı.

Ali b. Muhammed [el-Medâinî] - Yahyâ b. İsmâil b. Ebî’l-Muhâcir - babası rivayetine göre: Abdülmelik, kardeşi Muhammed b. Mervân aracılığıyla Mus‘ab’a, “Kuzenin sana eman veriyor” diye haber gönderdi. Mus‘ab ise, “Benim gibi bir adam bu yerden ancak galip veya mağlup olarak çıkar” dedi.

el-Heysem b. Adî - Abdullah b. Ayyâş - babası rivayetine göre şöyle dedi: Abdülmelik b. Mervân’ın yanında, Mus‘ab ile savaş halindeyken duruyorduk. Ziyâd b. Amr [el-Atakî] gelip ona, “Ey Müminlerin Emiri, İsmail b. Talha bana karşı iyi bir koruyucu oldu. Mus‘ab bana ne zaman zarar vermek istediyse, bunu benden o savuşturdu. Eğer uygun görürsen, işlediği şeye rağmen ona eman ver” dedi. Abdülmelik, “O emandadır” dedi. Son derece iri bir adam olan Ziyâd, iki savaş hattının arasına girdi ve, “Ebû’l-Bahtarî İsmail b. Talha nerede?” diye bağırdı. İsmail öne çıkınca, Ziyâd, “Sana söyleyecek bir sözüm var” dedi. Bunun üzerine atlarının boyunları birbirine değinceye kadar yaklaştı. Savaşa giren adamlar, katlanmış elbise uçlarını kuşak olarak kullanırlardı. Ziyâd elini İsmail’in kuşağına soktu ve onu — zayıf bir adamdı — eyerinden çekip aldı. İsmail, “Ey Ebû’l-Muğîre, sana yalvarırım; bu, Mus‘ab’a karşı vefa değildir” dedi. Ziyâd ise, “Yarın öldürülmüş olmanı görmektense bunu tercih ederim” dedi.

Mus‘ab emanı kabul etmeyi reddettikten sonra, Muhammed b. Mervân, Îsâ b. Mus‘ab’a seslenerek, “Ey kardeşimin oğlu, kendi ölümüne sebep olma. Sana eman verilmiştir” dedi. Mus‘ab da ona, “Amcan sana eman verdi; onun yanına git” dedi. Fakat o, “Kureyş kadınları, seni öldürülmek üzere teslim ettiğimi söylemesin” dedi. Mus‘ab, “Öyleyse önümde ilerle; ben de seninle sevap kazanmayı umayım” dedi. Bunun üzerine Mus‘ab’ın önünde savaştı ve öldürüldü.

Mus‘ab’a atılmış bir ok isabet etti ve yaralandı. Zaide b. Kudâme onu gördü ve saldırdı. “Muhtâr’ın intikamı!” diye bağırarak ona bir mızrak vurdu ve onu yere serdi. Ubeydullah b. Ziyâd b. Zabyan onun yanında attan indi ve, “O benim kardeşim en-Nebî‘ b. Ziyâd’ı öldürdü” diyerek başını kesti. Ubeydullah, başı Abdülmelik b. Mervân’a getirdi. Abdülmelik de ona bin dinar ödül verdi. O ise bunu almayı reddetti ve, “Ben onu sana itaat olsun diye öldürmedim; bana yaptığının intikamını almak için öldürdüm. Bir baş taşımak karşılığında para almam” dedi ve onu Abdülmelik’in yanında bıraktı.

Ubeydullah b. Ziyâd b. Zabyan’ın, Mus‘ab’ı öldürmesinin sebebi olarak söylediği kan davası şu idi: Mus‘ab, valiliklerinden birinde, Benî Cuâve’den Mutarrif b. Sinân el-Bâhilî’yi polis teşkilatının başına getirmişti.

Ömer b. Şebbe - Ebü’l-Hasan el-Medâinî ve Mahlad b. Yahyâ b. Hâdir rivayetine göre: en-Nebî‘ b. Ziyâd b. Zabyan ile Benî Nümeyr’den bir adam, yol kesicilik yaptıktan sonra Mutarrif’in huzuruna getirildiler. Mutarrif, en-Nebî‘i öldürdü; Nümeyrli’ye ise değnek vurdu ve onu serbest bıraktı. Bunun üzerine Ubeydullah b. Ziyâd b. Zabyan, bir grup adam topladı — bu, Mus‘ab’ın Mutarrif’i Basra’dan alıp Ahvaz’ın başına getirmesinden sonraydı — ve Mutarrif’e saldırmak üzere çıktı. İki taraf karşılaştı ve aralarında bir nehir bulunduğu halde mevzilendiler. Mutarrif, Ubeydullah b. Ziyâd b. Zabyan’a doğru geçti; o da ona ani bir mızrak darbesi indirip öldürdü. Bunun üzerine Mus‘ab, Mukrim b. Mutarrif’i İbn Zabyan’ın peşine gönderdi. Mukrim, bu yüzden kendi adıyla anılan Asker Mukrim’e kadar gitti, fakat İbn Zabyan’ı bulamadı. Kardeşi öldürüldükten sonra İbn Zabyan Abdülmelik’e katıldı. el-Bâis el-Yeşkürî, Mus‘ab’ın ölümünden sonra bunu anarak şöyle dedi:

“İşin başındakilerin gevşek davrandığını
ve boyunların kıça dönecek hale geldiğini görünce,

Allah’ın işine sımsıkı sarıldık, O işleri düzene koyuncaya kadar;
ve Ümeyye’den başkasını vali olarak uygun görmedik.

Mus‘ab’ı da Mus‘ab’ın oğlunu da öldürdük;
Esedli olanı da Yemenli Nehaî’yi de.

Bizden ölüm kartalı Müslim’in üzerinden geçti;
pençesini ona sapladı ve o öldürüldü.

İbn Sinân’a da bizi tatmin eden dolu bir kadeh içirdik;
işin en iyi yanı, tatmin edici olanıdır.”

Ebû Zeyd [Ömer b. Şebbe] - Ali b. Muhammed [el-Medâinî] rivayetine göre: İbn Zabyan, Basra’da Mutarrif’in kızının yanından geçti. Birisi kadına, “Bu, babanı öldüren adamdır” dedi. Kadın, “Allah rızası için babam [öldürüldü]” dedi. Fakat İbn Zabyan şöyle dedi:

“Baban Allah için ölmedi,
para için öldü.”

Mus‘ab öldürüldükten sonra, Abdülmelik b. Mervân Irak halkını biate çağırdı; onlar da ona biat ettiler. Mus‘ab, Deyrü’l-Cesâlik’te, ed-Duceyl denilen bir kanal yanında öldürüldü. Öldürüldükten sonra Abdülmelik onun ve oğlu Îsâ’nın gömülmesini emretti.

el-Vâkıdî - Osman b. Muhammed - Ebû Bekir b. Ömer - Urve rivayetine göre şöyle dedi: Mus‘ab öldürüldüğünde Abdülmelik şöyle dedi: “Onu gömün. Allah’a yemin olsun, eskiden bizimle onun arasında bir saygı vardı; ama bu hükümdarlık kısır bir şeydir.”

Ebû Zeyd [Ömer b. Şebbe] - Ebû Nuaym [el-Fadl b. Dukayn] - Abdullah b. ez-Zübeyr Ebû Ahmed - Abdullah b. Şenk el-Âmirî rivayetine göre şöyle dedi: Ben Mus‘ab b. ez-Zübeyr’in yanında duruyordum. Ona gömleğimin içinden bir mektup çıkarıp, “Bu Abdülmelik’in mektubudur” dedim. O, “İstediğini yap” dedi. [Devamla] dedi ki: Sonra Suriyelilerden biri geldi, ordugâhına girdi ve bir cariyeyi dışarı çıkardı. Cariye, “Vah rezilliğim!” diye bağırdı. Mus‘ab ona baktı, sonra bir daha onunla ilgilenmedi.

[Devamla] dedi ki: Mus‘ab’ın başı Abdülmelik’e getirildi. Ona baktı ve şöyle dedi: “Kureyş ne zaman senin gibisini yetiştirecek?” Medine’de iki kişi Hubbâ ile konuşuyordu. O sırada biri gelip Mus‘ab’ın öldürüldüğünü haber verdi. Hubbâ, “Onu öldüren helâk olsun!” dedi. Ona, onu Abdülmelik b. Mervân’ın öldürdüğü söylenince, “Babam, öldüren ve öldürülen için fidâ olsun!” dedi. [Devamla] dedi ki: Daha sonra Abdülmelik haccettiğinde, Hubbâ ona yaklaşıp, “Akraban Mus‘ab’ı sen mi öldürdün?” dedi. O da şöyle dedi:

“Kim savaşı tadarsa, tadını acı bulur
ve savaş onu sarp bir diyarda bırakır.”

İbn Kays er-Rukayyât da şöyle dedi:

“Deyrü’l-Cesâlik’te yatan bir öldürülmüş adam,
iki garnizon şehrine utanç ve zillet miras bıraktı.

Bekr b. Vâil Allah’a vefalı olmadı,
Temîm de karşılaşma anında sebat göstermedi.

Eğer o, Bekr’den bir adam olsaydı, onun etrafında
harareti kabaran ve devam eden birlikler toplanırdı.

Fakat savunma yükümlülüğü ihmal edildi;
o gün birlikler arasında cömert bir Mudar kabilesi adamı yoktu.

Oradaki her Kûfeliye ve her Basralıya Allah zillet versin;
ayıplanacak şeyi yapan ayıplanır.

Bizimle aynı babanın, fakat farklı annelerin oğulları olarak sırtımızı açık bıraktılar;
oysa biz aralarında saf ve hakiki bir soydandık.

Eğer biz yok olursak, bizden sonra onlar da kalmayacaktır;
Müslümanlar arasında dokunulmaz alan ancak şeref sahibi kimse içindir.”

Ebû Ca‘fer’e göre [yani Taberî]: Benim zikrettiğim olayların — Mus‘ab’ın ölümü ve onunla Abdülmelik arasındaki savaşın — 72 yılında meydana geldiği; Hâlid b. Abdullah b. Hâlid b. Esîd’in işi ve Abdülmelik adına Basra’ya gidişinin ise 71 yılında olduğu da söylenmiştir. Mus‘ab, Cemâziyelâhir ayında öldürüldü.
Abdülmelik’in Kûfe’ye girişi: Vâkıdî’ye göre, Abdülmelik b. Mervân bu yıl Kûfe’ye girdi ve Irak’ın bölgelerini, ayrıca Kûfe ve Basra garnizon şehirlerini mali görevlileri arasında paylaştırdı. Ancak Ebü’l-Hasan [el-Medâinî], bunun 72 yılında olduğunu zikreder.

Ömer [b. Şebbe] - Ali b. Muhammed [el-Medâinî] rivayetine göre şöyle dedi: Mus‘ab, 72 yılının Cemâziyelevvel veya Cemâziyelâhir ayının on üçüncü günü, salı günü öldürüldü.

Abdülmelik Kûfe’ye geldiğinde, zikredildiğine göre, Nuhayle’de konakladı. Sonra halkı biate çağırdı. Kudâa geldi. Sayılarının az olduğunu görünce Abdülmelik şöyle dedi: “Ey Kudâa halkı, azlığınıza rağmen Mudar’dan nasıl kurtuldunuz?” Abdullah b. Ya‘lâ en-Nehdî, “Biz onlardan daha güçlüyüz ve kendimizi savunmaya daha muktediriz” dedi. Abdülmelik, “Kimin sayesinde?” diye sordu. O da, “Bizden senin yanında olanlar sayesinde, ey Müminlerin Emiri” dedi.

Sonra Mezhic ve Hemdân geldiler. Abdülmelik şöyle dedi: “Bu adamlar burada bulunduğuna göre, Kûfe’de hiç kimsenin bir şey yapabileceğini sanmıyorum.”

Sonra Cu‘fî geldi. Abdülmelik onlara bakınca şöyle dedi: “Ey Cu‘fî halkı, siz kabile kadınlarınızdan birinin oğlunu gizlediniz ve sakladınız.” Bununla Yahyâ b. Saîd b. el-Âs’ı kastediyordu. Onlar, “Evet” dediler. O, “Onu teslim edin” dedi. Onlar, “Güvende olduğu takdirde” dediler. Abdülmelik, “Bir de şart mı koşuyorsunuz?” dedi. İçlerinden biri şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun, şart koşmamız senin hakkını bilmemekten değildir; fakat çocuk babasına nasıl dayanırsa, biz de sana öyle dayanıyoruz.” Bunun üzerine, “Allah’a yemin olsun, ne güzel bir kabilesiniz! Gerçekten siz cahiliye döneminde de İslam’da da usta süvariler oldunuz. O güvendedir” dedi. Onlar da onu getirdiler. Künyesi Ebû Eyyûb idi. Abdülmelik ona bakıp şöyle dedi: “Ey Ebû Kabîh! Bana bağlılığını bozduktan sonra, Rabbinin huzuruna hangi yüzle bakacaksın?” O da, “O’nun yarattığı yüzle” dedi ve biat etti. Sonra dönüp gitti. Abdülmelik onun ensesine bakarak şöyle dedi: “Ne adam! Ne kadar da bilgili!” Bununla Arap dili bilgisini kastediyordu.

Ali b. Muhammed [el-Medâinî] - el-Kāsım b. Ma‘n ve başkaları - Ma‘bed b. Hâlid el-Cedelî rivayetine göre şöyle dedi: Sonra biz Advân kabilesi mensupları onun yanına vardık. Güzel, yakışıklı bir adamı öne sürdük, ben ise geride kaldım. Ma‘bed çirkin biriydi. Abdülmelik, “Bunlar kim?” dedi. Kâtibi, “Advân” dedi. Bunun üzerine Abdülmelik şöyle dedi:

“Advân kabilesi için bir mazeret getirin:
Onlar yeryüzünün yılanlarıydılar,
Fakat birbirlerine zulmettiler
ve birbirlerini gözetmediler.
İçlerinden reisler de vardı,
yapılanların karşılığını tam verenler de.”

Sonra yakışıklı adama dönüp, “Devam et” dedi. O, “Bilmiyorum” dedi. Bunun üzerine ben arkasından şöyle dedim:

“Ve içlerinden hükmeden bir hakem vardır,
onun verdiği hüküm bozulmaz.
Ve içlerinden hacca hareket işaretini verenler vardır,
örfe ve vecibeye göre.
Doğdukları andan itibaren yetişirler
en iyi saf soylulukla.”

Bunun üzerine, beni bırakıp yakışıklı adama döndü ve, “Bunu söyleyen kim?” dedi. O, “Bilmiyorum” dedi. Ben arkasından, “Zü’l-İsba‘!” dedim. Sonra Abdülmelik yakışıklı adama dönüp, “Peki ona neden Zü’l-İsba‘ denildi?” dedi. O, “Bilmiyorum” dedi. Ben arkasından, “Çünkü bir yılan ayağının parmağını soktu da o da onu kesti” dedim. Sonra yakışıklı adama dönüp, “Asıl adı neydi?” dedi. O, “Bilmiyorum” dedi. Ben arkasından, “Hurse b. el-Hâris!” dedim. Sonra Abdülmelik yakışıklı adama dönüp, “Sizin hangi kolunuzdandı?” dedi. O, “Bilmiyorum” dedi. Ben arkasından, “Benû Nâcî!” dedim. Abdülmelik şöyle dedi:

“Benû Nâcî batsın, aralarında fesat çıkarmanız da batsın!
Ve gözlerini yok olacak şeye dikme.
Ne zaman aralarında birleştirmek için güzel bir söz söylesem,
Vüheyb, ‘Ben onunla barışmam’ der.
Böylece hörgücü kesilmiş eşeğin sırtı gibi oldu;
çocuklar onun etrafında çömelmiş, kambur halde dolanırlar.”

Sonra yakışıklı adama dönüp, “Atıyyen ne kadar?” dedi. O, “Yedi yüz [dirhem]” dedi. Abdülmelik bana, “Sen kaç alıyorsun?” dedi. Ben, “Üç yüz” dedim. Bunun üzerine iki kâtibe dönüp, “Şunun atıyesinden dört yüz düşürün ve bunu buna ekleyin” dedi. Böylece ben yedi yüz atıyye ile döndüm, o ise üç yüz ile kaldı.

Sonra Kinde geldi. Abdülmelik, Abdullah b. İshak b. el-Eş‘as’a baktı ve onu kardeşi Bişr b. Mervân’a tavsiye ederek, “Onu yakın arkadaşlarından biri yap” dedi. Dâvûd b. Kahdham, Dâvûdî zırhlar giymiş Bekr b. Vâil’den iki yüz kabile mensubuyla geldi. Abdülmelik’in tahtına onun yanına oturdu, Abdülmelik de ona yöneldi. Sonra o kalktı, adamları da onunla birlikte kalktı. Onlara bakarak şöyle dedi: “Şu yaramazlar! Allah’a yemin olsun, reisleri bana gelmeseydi içlerinden hiçbiri bana itaat etmezdi.”

Sonra, bazılarının söylediğine göre, Katan b. Abdullah el-Hârisî’yi kırk günlüğüne Kûfe’nin başına getirdi; sonra onu azledip yerine Bişr b. Mervân’ı tayin etti. Abdülmelik Kûfe minberine çıktı ve hutbe vererek şöyle dedi: “Abdullah b. ez-Zübeyr, iddia ettiği gibi gerçekten halife olsaydı, çıkar ve malını [taraftarlarıyla] eşit şekilde paylaşırdı; kuyruğunu Mekke haremine dikmezdi.” Sonra şöyle dedi: “Size vali olarak Bişr b. Mervân’ı tayin ettim ve ona, itaat edenlere iyi davranmasını, isyan edenlere ise sert davranmasını emrettim. Onu dinleyin ve ona itaat edin.” Muhammed b. Umeyr’i Hemedan üzerine, Yezîd b. Rüveym’i de Rey üzerine vali tayin etti. Valiler dağıttı, fakat kendisine şart koşarak İsfahan valiliğini isteyenlerden hiçbirine verdiği sözü tutmadı.

Sonra, “Bana Şam’ı bozan ve Irak’ı fesada veren şu yaramazları getirin” dedi. Birisi, “Kabile reisleri onlara eman verdi” dedi. O da, “Bana karşı da biri eman mı verir?” diye karşılık verdi. Abdullah b. Yezîd b. Esed, Ali b. Abdullah b. Abbas’a sığınmıştı; Yahyâ b. Ma‘yûf el-Hemdânî de onunla birlikte ona sığınmıştı. el-Huzeyl b. Zufar b. el-Hâris ile Amr b. Yezîd el-Hakemî de Hâlid b. Yezîd b. Muâviye’ye sığınmıştı. Abdülmelik onlara güvence verdi, onlar da gizlendikleri yerden çıktılar.

Ebû Ca‘fer’e göre [yani Taberî]: Bu yıl Ubeydullah b. Ebî Bekre ile Humrân b. Ebân, Basra’da reislik için birbirleriyle çekiştiler.

Ömer b. Şebbe - Ali b. Muhammed [el-Medâinî] rivayetine göre şöyle dedi: Mus‘ab öldürülünce Humrân b. Ebân ile Ubeydullah b. Ebî Bekre, Basra valiliği için ayağa kalkıp birbirleriyle çekiştiler. İbn Ebî Bekre, “Ben senden daha zenginim; Cufre savaşında Hâlid’in kuvvetleri için [malımı] harcadım” dedi. Birisi Humrân’a, “İbn Ebî Bekre’ye karşı gücün yetmez. Abdullah b. el-Ehtem’den yardım iste; eğer sana yardım ederse İbn Ebî Bekre sana karşı duramaz” dedi. Humrân da bunu yaptı ve Basra’ya üstün geldi; İbn el-Ehtem de onun polis teşkilatının başındaydı. Humrân’ın Benî Ümeyye nezdinde itibarı vardı.

Ebû Zeyd [Ömer b. Şebbe] - Ebû Âsım en-Nebîl rivayetine göre: Bir adam bana anlattı ve dedi ki: Bedevî bir ihtiyar geldi ve Humrân’ı görünce, “Bu kim?” diye sordu. “Humrân” dediler. Bunun üzerine, “Bir zamanlar onu, abasının omzundan kaydığını gördüm de Mervân ile Saîd b. el-Âs, hangisi önce doğrultacak diye ona doğru koşuyorlardı” dedi.

Ebû Zeyd [Ömer b. Şebbe] - Ebû Âsım en-Nebîl rivayetine göre: Bunu Abdullah b. Âmir oğullarından birine anlattım; o da, “Babam bana anlattı ki Humrân bacağını uzatmıştı, Muâviye ile Abdullah b. Âmir de hangisi önce ovacak diye yarışıyorlardı” dedi.
Hâlid b. Abdullah’ın Basra valisi olması: Bu yıl Abdülmelik, Hâlid b. Abdullah’ı Basra valisi olarak gönderdi.

Ömer [b. Şebbe] - Ali b. Muhammed [el-Medâinî] rivayetine göre şöyle dedi: Humrân, Basra’nın başında kısa bir süre kaldı. İbn Ebî Bekre, Mus‘ab’ın ölümünden sonra ayrılıp Kûfe’deki Abdülmelik’in yanına gitti. Bunun üzerine Abdülmelik, Hâlid b. Abdullah b. Hâlid b. Esîd’i Basra ve ona bağlı mali bölgelerin başına tayin etti. Hâlid, Ubeydullah b. Ebî Bekre’yi Basra üzerinde vekili olarak gönderdi. Ubeydullah, Humrân’ın yanına geldiğinde, Humrân, “Geldin mi? Keşke gelmeseydin!” dedi. Böylece İbn Ebî Bekre, Hâlid gelinceye kadar Basra’nın başında kaldı.

Vâkıdî’nin ileri sürdüğüne göre, Abdülmelik bu yıl Şam’a döndü.

Bu yılda İbnü’z-Zübeyr’in valileri

[Devamla] dedi ki: Bu yılda İbnü’z-Zübeyr, Câbir b. el-Esved b. Avf’ı Medine’den azletti ve oraya Talha b. Abdullah b. Avf’ı vali yaptı.

[Devamla] dedi ki: Talha, İbnü’z-Zübeyr’in Medine’deki son valisi oldu. Târık b. Amr, Osman’ın mevlâsı, oraya gelinceye kadar kaldı. Bunun üzerine Talha kaçtı. Târık ise Abdülmelik ona yazarak [görevini onaylayıncaya] kadar Medine’de kaldı.

Hac

Vâkıdî’ye göre, bu yıl hacca Abdullah b. ez-Zübeyr emirlik etti.
Mus‘ab’ın ölümünden sonra İbnü’z-Zübeyr’in hutbesi: Ebû Zeyd [Ömer b. Şebbe] - Ebû Gassân Muhammed b. Yahyâ - Mus‘ab b. Osman rivayetine göre şöyle dedi: Mus‘ab’ın ölüm haberi Abdullah b. ez-Zübeyr’e ulaşınca, halkın arasında ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Hamd Allah’a mahsustur! Yaratma da emir de O’nundur. Mülkü dilediğine verir, mülkü dilediğinden geri alır; dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltır. Gerçek şu ki Allah, tarafında hak bulunan kimseyi, tek bir adam olsa bile, alçaltmaz; dostu şeytan ve onun taraftarları olan kimseyi de, bütün insanlar onun tarafında olsa bile, yüceltmez. Irak’tan bize hem bizi hüzünlendiren hem de sevindiren bir haber geldi. Mus‘ab’ın ölümü — Allah’ın rahmeti onun üzerine olsun! — bize haber verildi. Bizi sevindiren şey, onun ölümünün lehine bir şehadet olduğunu bilmemizdi. Bizi hüzünlendiren ise, sevilen bir akrabadan ayrılığın, musibet anında sevenin içinde hissettiği bir acıyı doğurmasıdır. Sonra ise görüş sahibi adam, uygun bir sabra ve asil bir tahammüle yönelir. Eğer Mus‘ab’ın ölümü ile musibete uğradıysam, bundan önce de ez-Zübeyr’in ölümüyle musibete uğradım; Osman hususunda da musibetten uzak değilim. Mus‘ab, Allah’ın kullarından yalnızca bir kul, yardımcılarımdan yalnızca bir yardımcı idi. Gerçekten Irak halkı — hainlik ve nifak ehli olan halk — onu teslim etti ve çok düşük bir bedel karşılığında sattı. Eğer o öldürüldüyse, biz, Allah’a yemin olsun, Ebû’l-Âs oğulları gibi yataklarımızda ölmeyiz; onların hiçbiri ne cahiliyede ne İslam’da savaşta ölmedi. Biz mızraklarla ani ölümle yahut kılıçların gölgesi altında ölürüz. Şu dünya, otoritesi yok olmayan, mülkü tükenmeyen Yüce Hükümdar’dan bir ödünçten başka bir şey değildir. Eğer yüzünü bana çevirirse, onu başı dönmüş ve aşırı derecede sevinen bir adam gibi almam; eğer arkasını dönerse, korkudan şaşırmış, aşağılık bir adam gibi onun üzerine ağlamam. Bunu söylüyor, kendim ve sizin için Allah’tan bağışlanma diliyorum.”
Abdülmelik’in Havarnak’taki ziyafeti: Ömer b. Şebbe, Abdülmelik’in Mus‘ab’ı öldürdükten ve Kûfe’ye girdikten sonra çok miktarda yemek hazırlanmasını emredip bunları Havarnak’a getirttiğini ve genel bir davet yaptığını da zikreder. Bunun üzerine insanlar içeri girip yerlerine oturdular. Amr b. Hureys el-Mahzûmî içeri girince Abdülmelik ona, “Yanıma gel ve divanıma otur” dedi ve onu yanına oturttu. Ardından, “Yediğin yemekler arasında en çok hangisini beğenir ve en lezzetlisi sayarsın?” diye sordu. O da, “İyi baharatlanmış ve güzel pişirilmiş oğlak kebabı” dedi. Abdülmelik, “Bu bir şey değil!” dedi ve şöyle devam etti: “Süt ve tereyağı ile beslenmiş, özenle haşlanıp güzelce pişirilmiş süt kuzusunu ne dersin? Öyle ki arka bacağını çektiğinde ön bacağı da onunla birlikte gelir.” Bunun üzerine sofralar getirildi ve yediler.

Abdülmelik b. Mervân, “Hayatımız ne hoş! Keşke bir şey kalıcı olsaydı!” dedi ve eski bir şairin şu sözünü okudu:
“Ey Ümeyme, her yeni şey yok oluşa gider;
ve her insan bir gün geçmişte kalmış olur.”

Yemekten sonra Abdülmelik sarayı dolaştı. Amr b. Hureys’e, “Bu ev kimin? Bunu kim yaptı?” diye sordu. Amr ona anlattı. Bunun üzerine Abdülmelik yine aynı beyti söyledi:
“Ey Ümeyme, her yeni şey yok oluşa gider;
ve her insan bir gün geçmişte kalmış olur.”

Sonra oturduğu yere dönüp uzandı ve şöyle dedi:
“Acele etmeden çalış; çünkü sen ölümlüsün.
Ve ey insan, sadece kendin için emek ver.
Geçmiş olan, sanki hiç olmamış gibidir;
şimdi olan ise, sanki çoktan geçmiş gibidir.”

Vâkıdî’ye göre, Abdülmelik bu yıl Kayseriyye’yi fethetti.
Abdülmelik ve Hâricîler: Ebû Ca‘fer (Taberî) şöyle der: Bu olaylar arasında Hâricîlerle ilgili hadiseler ile el-Mühelleb b. Ebî Sufra ve Abdülaziz b. Abdullah b. Hâlid b. Esîd ile ilgili gelişmeler de vardı.

Hişam b. Muhammed (el-Kelbî) – Ebû Mihnef – Hasîre b. Abdullah (el-Ezdî) ve Ebû Züheyr (en-Nadr b. Sâlih el-Absî)’nin rivayetine göre: Sülef’te Ezârika ile el-Mühelleb arasında sekiz ay süren çok şiddetli çarpışmalardan sonra Mus‘ab b. Zübeyr’in öldürüldüğü haberi geldi. Bu haber önce Hâricîlere ulaştı, el-Mühelleb ve askerlerine ise daha sonra ulaştı. Bunun üzerine Hâricîler onlara şöyle seslendiler: “Mus‘ab hakkında ne dersiniz?” Onlar, “O, doğru yolda bir imamdır” dediler. Hâricîler, “O halde dünya ve ahirette sizin dostunuz mudur?” dediler. “Evet” dediler. Hâricîler, “Siz de hayatta ve ölümden sonra onun dostları mısınız?” dediler. “Evet” dediler. Hâricîler, “Peki Abdülmelik b. Mervân hakkında ne dersiniz?” dediler. Onlar, “O, lanetlenmiş birinin oğludur; biz ondan uzağız, onu Allah’a bırakıyoruz; bize göre onun kanını dökmek, sizin kanınızı dökmekten daha helaldir” dediler. Hâricîler, “Dünya ve ahirette ondan berî misiniz?” dediler. “Evet, sizin gibi biz de ondan berîyiz” dediler. Hâricîler, “Hayatta ve ölümden sonra onun düşmanları mısınız?” dediler. “Evet, sizin düşmanınız olduğumuz gibi onun da düşmanıyız” dediler. Bunun üzerine Hâricîler şöyle dediler: “Sizin imamınız Mus‘ab, Abdülmelik tarafından öldürüldü; yarın onu imam edinmenizi bekliyoruz; halbuki bugün ondan berî olduğunuzu söylüyorsunuz.” Onlar da, “Yalan söylüyorsunuz, ey Allah’ın düşmanları!” diye karşılık verdiler.

Ertesi gün Mus‘ab’ın öldüğü kesinleşince, el-Mühelleb askerlerden Abdülmelik’e biat aldı. Bunun üzerine Hâricîler tekrar gelip, “Mus‘ab hakkında ne dersiniz?” dediler. Onlar ise, “Ey Allah’ın düşmanları! Size onun hakkında ne dediğimizi söylemeyeceğiz” dediler; çünkü önceki sözlerini yalanlamak istemiyorlardı. Hâricîler, “Dün onun dünya ve ahirette dostunuz olduğunu ve sizin de onun dostları olduğunuzu söylemiştiniz; şimdi Abdülmelik hakkında ne dersiniz?” dediler. Onlar, “O bizim imamımız ve halifemizdir” dediler; çünkü ona biat ettikleri için bunu söylemekten kaçınamadılar. Ezârika şöyle dedi: “Ey Allah’ın düşmanları! Dün ondan berî olduğunuzu ve onun düşmanı olduğunuzu söylüyordunuz; bugün ise onu imam ve halife sayıyorsunuz! Hangisi doğru? Hangisi doğru yolda, hangisi sapık?” Onlar, “Biz önceki imama, işimizi yürüttüğü sürece razıydık; şimdi de buna razıyız” dediler. Hâricîler ise, “Hayır! Siz şeytanların kardeşleri, zalimlerin dostları ve dünya kölelerisiniz” dediler.

Abdülmelik b. Mervân, Bişr b. Mervân’ı Kûfe’ye, Hâlid b. Abdullah b. Hâlid b. Esîd’i Basra’ya tayin etti. Hâlid Basra’ya gelince el-Mühelleb’i Ahvaz’ın haracı ve özel gelirlerinden sorumlu kıldı; Âmir b. Mismâ‘ı Sâbur’a, Muğatil b. Mismâ‘ı Erdeşîr Hurre’ye, Mismâ‘ b. Mâlik’i Fesâ ve Dârâbcird’e, el-Muğîre b. el-Mühelleb’i ise İstahr’a gönderdi.

Hâlid, Muğatil’i Abdülaziz’in bulunduğu bölgeye bir ordu ile sevk etti. Abdülaziz de Ezârika’yı aramak üzere yola çıktı. Hâricîler Kirman tarafından gelerek Dârâbcird’e ulaştılar; Abdülaziz de onlara doğru ilerledi. Katarî b. Fücâe, Sâlih b. Mihrek kumandasında dokuz yüz süvari gönderdi. Sâlih gece yürüyen ve savaş düzeni almamış olan Abdülaziz’e ani baskın yaptı ve askerlerini dağıttı. Muğatil b. Mismâ‘ atından inip çarpıştı ve öldürüldü. Abdülaziz kaçtı; eşi (el-Münzir b. el-Cârûd’un kızı) esir alındı ve güzelliği sebebiyle yüz bin dirheme kadar teklif edildi. Ancak akrabalarından Hâricî lider Ebû’l-Hadîd eş-Şennî bunu bir utanç sayarak, “Çekilin! Bu müşrike sizi fitneye düşürdü” dedi ve kadını öldürdü. Sonra Basra’ya gidince ailesi, “Seni övelim mi kınayalım mı bilmiyoruz” dedi; o ise “Bunu sadece gayret ve öfke ile yaptım” diyordu.

Abdülaziz Ramhürmüz’e çekildi. Durum el-Mühelleb’e bildirildi; o da kabilesinden bir süvariyi göndererek Abdülaziz’i teselli ettirdi ve yakında yardım geleceğini bildirdi. Elçi, Abdülaziz’i yaklaşık otuz kişiyle moralsiz halde buldu ve mesajı iletti. Dönüp durumu el-Mühelleb’e anlattı. Mühelleb onu Basra’daki Hâlid’e göndermek istedi; fakat adam, “Onun yenildiğini söylemem” diyerek reddetti. Bunun üzerine Mühelleb ısrar etti ve sonunda başka bir genç gönderildi.

Genç, Hâlid’e gidip Abdülaziz’in yenildiğini söyledi. Hâlid önce inanmadı, sonra onu hapse attı; fakat durum doğrulanınca Abdülmelik’e mektup yazdı. Abdülmelik cevabında Hâlid’i sert biçimde eleştirdi: Savaşa deneyimsiz kardeşini gönderip tecrübeli el-Mühelleb’i vergi toplamakla meşgul etmesini yanlış buldu ve bundan sonra Mühelleb’in görüşü olmadan hareket etmemesini emretti.

Abdülmelik ayrıca Bişr b. Mervân’a yazıp beş bin Kûfeli asker göndermesini emretti. Bişr, Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as’ı bu kuvvetin başına getirerek gönderdi. Hâlid Basralılarla Ahvaz’a ulaştı, Kûfeliler de orada onlara katıldı. Hâricîler yaklaşınca el-Mühelleb, nehir kayıklarının toplanmasını tavsiye etti; kısa süre sonra Hâricîler gelip onları yaktı. Savaş düzeninde el-Mühelleb sağ kanada, Dâvûd b. Kahdhem sol kanada getirildi. Abdurrahman hendek kazmamıştı; Mühelleb onu uyarınca hendek kazdırdı.

Taraflar yaklaşık yirmi gün karşı karşıya kaldı. Sonra Hâlid hücuma geçti; Hâricîler sayıca üstünlük ve hazırlık karşısında geri çekilmeye başladılar. Müslümanlar onları takip edip öldürdüler; malları ganimet oldu. Hâlid, Dâvûd’u takibe gönderdi, kendisi Basra’ya döndü; Abdurrahman Rey’e gitti, el-Mühelleb Ahvaz’da kaldı.

Bu sırada Abdülaziz’in yenilgisi ve eşini bırakması hakkında İbn Kays şöyle dedi:
“Abdülaziz, bütün ordunu rezil ettin,
her yolda onları bıraktın;
ya susuzluktan ölüyorlar,
ya da parçalanıp öldürülüyorlar.
Niçin Muğatil ile birlikte sebat etmedin?
Akşam güçsüz dönüp ordunu başsız bıraktın,
ve eşini esir verip geride bıraktın.”

Bu yıl ayrıca Benû Kays b. Sa‘lebe’den Hâricî Ebû Füdeyk isyan etti; Bahreyn’i ele geçirip Necde b. Âmir’i öldürdü. Katarî’nin Ahvaz’a saldırısı ve Ebû Füdeyk’in isyanı karşısında Hâlid, kardeşi Ümeyye b. Abdullah’ı büyük bir orduyla gönderdi; fakat Ebû Füdeyk onu da yenilgiye uğrattı ve cariyesini aldı. Ümeyye üç gün içinde Basra’ya döndü. Bunun üzerine Hâlid, durumu Abdülmelik’e yazdı.
Abdülmelik’in İbnü’z-Zübeyr ile savaşmak için Haccâc’ı göndermesi: Bu yılda Abdülmelik, Abdullah b. ez-Zübeyr ile savaşmak üzere Haccâc b. Yûsuf’u Mekke’ye gönderdi. Onun, Abdullah b. ez-Zübeyr’e karşı başkasını değil de Haccâc’ı göndermesinin sebebi olarak şu anlatılır: Abdülmelik Şam’a dönmek üzereyken, Haccâc b. Yûsuf onun huzurunda ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri, rüyamda Abdullah b. ez-Zübeyr’i yakaladığımı ve derisini yüzdüğümü gördüm; beni ona gönder ve onunla savaşma işini bana ver.” Bunun üzerine Abdülmelik onu çok sayıda Suriyeli askerle gönderdi. O da gidip Mekke’ye vardı. Abdülmelik, Mekkelilere itaat ettikleri takdirde kendilerine güvence verileceğini bildiren bir mektup da yazmıştı.

el-Hâris b. Muhammed - Muhammed b. Sa‘d - Muhammed b. Ömer [el-Vâkıdî] - Mus‘ab b. Sâbit - Ebû’l-Esved - Abbâd b. Abdullah b. ez-Zübeyr rivayetine göre şöyle dedi: Mus‘ab b. ez-Zübeyr öldürülünce, Abdülmelik b. Mervân, Mekke’deki İbnü’z-Zübeyr’e karşı Haccâc b. Yûsuf’u gönderdi. Haccâc, 72 yılının Cemâziye ayında Şam ordusundan iki bin adamla çıktı. Medine tarafına yönelmedi; Irak yolu üzerinden gitti ve Tâif’te konakladı. Sürekli olarak Harem sınırları dışında kalan Arafat’a birlikler gönderiyordu. İbnü’z-Zübeyr de bir birlik gönderdi ve iki taraf orada savaştı. İbnü’z-Zübeyr’in süvarileri her defasında yeniliyor, Haccâc’ın süvarileri ise galip dönüyordu. Bunun üzerine Haccâc, Abdülmelik’e mektup yazarak İbnü’z-Zübeyr’i kuşatmak ve Harem bölgesine onun üzerine girmek için izin istedi. Ayrıca Abdülmelik’e, İbnü’z-Zübeyr’in gücünün şiddetinin kırıldığını ve kuvvetlerinin çoğunun onu bırakıp dağıldığını bildirdi. Haccâc, Abdülmelik’ten kendisini askerle desteklemesini istedi. Abdülmelik’in cevabı Haccâc’a ulaştı. Abdülmelik, Târık b. Amr’a yazıp, yanında bulunan ordunun askerleriyle birlikte Haccâc’a katılmasını emretti. Târık, adamlarından beş biniyle yürüdü ve Haccâc’a katıldı. Haccâc’ın Tâif’e varışı 72 yılının Şa‘bân ayında oldu. Zilkade ayının başında Haccâc, Tâif’ten çıktı, Bi’r Meymûn’da konakladı ve İbnü’z-Zübeyr’i kuşattı. Bu yıl hacca Haccâc emirlik etti; çünkü İbnü’z-Zübeyr kuşatma altındaydı.

Târık’ın Mekke’ye varışı Zilhicce hilalinde oldu. Haccâc Kâbe’yi tavaf etmedi, ihrama girerek ona yönelmedi. Kılıç taşıyordu; fakat Abdullah b. ez-Zübeyr öldürülünceye kadar ne kadınlara yaklaştı ne de güzel koku kullandı. İbnü’z-Zübeyr kurban gününde Mekke’de develer kurban etti; fakat ne kendisi ne de arkadaşları o yıl hac yaptı, çünkü Arafat’ta vakfe yapmadılar.

Muhammed b. Ömer [el-Vâkıdî] - Saîd b. Müslim b. Bâbek - babası rivayetine göre şöyle dedi: Ben 71 yılında hac yaptım. Mekke’ye geldik ve şehrin yukarı tarafından girdik. Haccâc ve Târık’ın kuvvetlerini Hacun ile Bi’r Meymûn arasında bulduk. Kâbe’yi tavaf ettik ve Safâ ile Merve arasında sa‘y yaptık. Sonra Haccâc hacca emirlik etti. Onu Arafat tepelerinde vakfe yaptırırken gördüm; at üzerindeydi, zırh ve boyunluk giyiyordu. Sonra geri döndü. Onun Bi’r Meymûn tarafına saptığını gördüm. Kâbe’yi tavaf etmedi. Adamları silahlıydı. Onların yanında çok miktarda yiyecek bulunduğunu gördüm. Şam’dan yiyecek taşıyan bir kervan da gördüm: peksimet, arpa unu ve un getiriyordu. Kuvvetlerinin bol yiyeceği olduğunu gördüm. Biz üç kişiydik; onlardan bir dirheme peksimet aldık ve Cuhfe’ye varıncaya kadar bize yetti.

Muhammed b. Ömer [el-Vâkıdî] - Mus‘ab b. Sâbit - Benî Esed’in bir mevlâsı olan ve İbnü’z-Zübeyr fitnesini iyi bilen Nâfi‘ rivayetine göre şöyle dedi: İbnü’z-Zübeyr, 72 yılının Zilkade ayının hilal gecesinde kuşatıldı.
Abdülmelik ile Abdullah b. Hâzim: Bu yılda Abdülmelik, Abdullah b. Hâzim es-Sülemî’ye mektup yazarak onu kendisine biat etmeye çağırdı ve yedi yıl boyunca Horasan’ı ona bir geçim kaynağı (tu‘me) olarak tahsis etti.

Ali b. Muhammed (el-Medâinî) – el-Mufaddal b. Muhammed, Yahya b. Tufeyl ve Züheyr b. Huneyd’in rivayetine göre (bazıları diğerlerinden daha geniş anlatır): Mus‘ab b. ez-Zübeyr 72 yılında öldürülmüştü. Bu sırada Abdullah b. Hâzim, Ebreşehr’de (Nîşâbur) Süraym b. el-Hâris kolundan Bâhir b. Varga‘ ile savaş halindeydi. Bunun üzerine Abdülmelik b. Mervân, Sevra b. Eşyem en-Nümeyrî aracılığıyla ona şu mektubu gönderdi: “Bana biat etmen şartıyla Horasan yedi yıl boyunca senindir.” İbn Hâzim, Sevra’ya şöyle cevap verdi: “Benî Süleym ile Benî Âmir arasında fitne çıkarmayacak olsaydım seni öldürürdüm! Şimdi bu sayfayı ye!” O da mektubu yedi.

Bir başka rivayete göre bu görevlendirme yazısını getiren kişi Sevâde b. Ubeydullah en-Nümeyrî idi. Başka birine göre ise Abdülmelik, Sinân b. Mukemmil el-Ganevî’yi göndererek “Horasan senin geçim payındır” diye yazdı. İbn Hâzim ona da, “Ebû’z-Zibbân (yani Abdülmelik) seni, Kays’tan olduğun için gönderdi; beni bir Kayslıyı öldürmeyeceğimi bilir. Şimdi onun mektubunu ye!” dedi.

Abdülmelik daha sonra, İbn Hâzim’in Merv’deki vekili olan Bukeyr b. Vişâh’a mektup yazarak onu Horasan valiliğine tayin etti, vaatlerde bulundu ve onu teşvik etti. Bunun üzerine Bukeyr, Abdullah b. ez-Zübeyr’e bağlılığını bıraktı ve Abdülmelik lehine propaganda yapmaya başladı. Merv halkı da ona destek verdi. İbn Hâzim bunu öğrenince, Bukeyr’in Merv halkını kendi aleyhine harekete geçireceğinden ve Merv ile Ebreşehr halkının birleşeceğinden korktu. Bu yüzden Bâhir’i bırakıp Merv’e yöneldi ve oğlu bulunan Tirmiz’e gitmek istedi.

Bâhir onu takip etti ve Merv’e sekiz fersah uzaklıktaki Şahmîğad adlı köyde ona yetişti. Burada çarpıştılar. Benî Leys’ten bir mevlâ şöyle anlatır: “Savaşın olduğu yere yakın bir evdeydim. Güneş doğunca iki ordu birbirine hücum etti ve kılıç sesleri duymaya başladım. Gün ilerledikçe sesler azaldı; bunu günün ilerlemesine yordum. Öğle vakti çıkınca bir Temîmli ile karşılaştım. Ona ‘Ne oldu?’ dedim. ‘Allah’ın düşmanı İbn Hâzim’i öldürdüm, işte o!’ dedi. Onu bir katırın üzerine bağlamışlardı; beline ip ve taş bağlayarak dengeleyip götürüyorlardı.”

İbn Hâzim’i öldüren kişi, Vekî‘ b. Umeyre el-Kureyşî (İbnü’d-Devrağiyye) idi. Bâhir b. Varga‘, Ammâr b. Abdülaziz el-Cüşemî ve Vekî‘ sırayla ona saldırıp mızrakladılar ve yere düşürdüler. Vekî‘ göğsüne oturup onu öldürdü. Bir vali ona, “Onu nasıl öldürdün?” diye sorunca şöyle dedi: “Onu mızrağın dip kısmıyla bastırdım. Yere düşünce göğsüne oturdum. Kalkmak istedi ama başaramadı. ‘Devîle’nin intikamı için!’ dedim (Devîle onun öldürülen kardeşiydi). Yüzüme tükürdü ve ‘Allah babanı kahretsin! Mudar’ın liderini, bir avuç hurma çekirdeğine değmeyecek köylü kardeşin için mi öldüreceksin?’ dedi. Ölüm anında ondan daha metin birini görmedim.”

İbn Hübeyre bu olayı anlatırken, “İşte bu gerçekten cesarettir!” demiştir.

İbn Hâzim öldürülünce Bâhir, Abdülmelik’e haber göndermek üzere Benî Gudâne’den bir adam yolladı; fakat başını göndermedi. Bunun üzerine Bukeyr b. Vişâh, Merv halkıyla birlikte geldi. İbn Hâzim’in başını almak istedi, ancak Bâhir izin vermedi. Bukeyr onu sopayla dövdü, başı aldı ve Bâhir’i bağlayıp hapsetti. Sonra başı Abdülmelik’e gönderdi ve onu kendisinin öldürdüğünü yazdı. Baş getirildiğinde Abdülmelik, Bâhir’in gönderdiği elçiye “Bu nedir?” diye sordu. O da, “Bilmiyorum; ben ayrıldığımda İbn Hâzim zaten öldürülmüştü” dedi.

Benî Süleym’den bir adam şöyle demiştir:
“Nîşâbur’da geçirdiğimiz o geceyi bana geri ver!
Sabahı geri getir ya da aydınlat!
Yıldızları ağır ve sanki bir sâkînin elindeydi.
Zeyd’in annesi zamanın felaketlerine sövüyor;
ama onları değiştirmeye gücü var mı?
Şerefim yok sayıldı, dünya yüz çevirdi.
Eğer o sabah Süleym süvarileri orada olsaydı,
yaralı aslan kuşatıldığında
yiğitler onun etrafını sarar
ve intikam çok ağır olurdu.
Şimdi geriye sadece havlayan köpekler kaldı;
senden sonra yeryüzünde aslan kükremesi yok.”

Bu yılda görevde olanlar

Bu yıl hac emirliğini Haccâc b. Yûsuf yürüttü. Abdülmelik adına Medine valisi Osman’ın mevlâsı Târık b. Amr, Kûfe valisi ise Bişr b. Mervân idi. Kûfe kadılığının başında Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe b. Mes‘ûd bulunuyordu. Basra valisi Hâlid b. Abdullah b. Hâlid b. Esîd idi; kadılığının başında da Hişâm b. Hubeyre vardı. Bazıları Horasan valisinin Abdullah b. Hâzim es-Sülemî olduğunu, bazıları ise Bukeyr b. Vişâh olduğunu söyler. Abdullah b. Hâzim’in 71 yılında Horasan’ın başında bulunduğunu söyleyenler, onun ancak Abdullah b. ez-Zübeyr öldürüldükten sonra öldürüldüğünü, Abdülmelik’in de ancak Abdullah b. ez-Zübeyr öldürüldükten sonra ona mektup yazarak itaate çağırdığını ve on yıl süreyle Horasan’ı ona bir geçim payı olarak teklif ettiğini ileri sürerler. Yine onlar, Abdülmelik’in İbnü’z-Zübeyr’in başını ona gönderdiğini söylerler. Abdullah b. ez-Zübeyr’in başı kendisine ulaştığında, Abdullah b. Hâzim, Abdülmelik’e asla itaat etmeyeceğine yemin etti; bir leğen istedi, İbnü’z-Zübeyr’in başını yıkadı, güzel kokular sürdü, kefenledi, cenaze namazını kıldı ve sonra onu Medine’deki Abdullah b. ez-Zübeyr ailesine gönderdi. Elçiye de Abdülmelik’in mektubunu yedirdi ve, “Elçi olmasaydın seni öldürürdüm” dedi. Bazıları ise onun o adamın ellerini ve ayaklarını kestirdiğini, sonra da başını vurdurduğunu söyler.

İslam’ın başlangıcından beri kâtipleri zikrettiğimiz bölüm

Hişam b. el-Kelbî ve başkaları rivayet eder ki, Arapça ile yazı yazan ilk Arap Harb b. Ümeyye b. Abdüşems’ti; Farsça ile yazı yazan ilk kişi ise İdrîs zamanında yaşamış olan Bîverâsb idi. Kâtiplik mertebelerini ilk ayıran ve derecelerini açıklayan kişi ise Luhrâsb b. Kavğân b. Kaymûs idi.

Rivayet edilir ki Ebervîz, kâtibine şöyle demiştir: “Söz dört kısma ayrılır: bir şeyi istemek, bir şey hakkında sormak, bir şeyi emretmek ve bir şeyden haber vermek. Bunlar sözün dört direğidir. Kim beşincisini ararsa bulamaz; kim bu dörtten birini eksiltirse yapı tamam olmaz. Bir şey isteyeceksen yumuşak ol; soracaksan atik ol; emredeceksen kararlı ol; haber vereceksen de tam ve doğru söyle.”

Ebû Mûsâ el-Eş‘arî şöyle demiştir: “‘Emmâ ba‘dü’ diyen ilk kişi Dâvûd’dur. Allah’ın onun hakkında zikrettiği ‘sözün ayrımı’ budur.” el-Heysem b. Adî ise, “‘Emmâ ba‘dü’ diyen ilk kişi Kuss b. Sâide el-İyâdî idi” demiştir.

Peygamber’in kâtipleri şunlardı: Ali b. Ebî Tâlib ile Osman b. Affân vahyi yazarlardı. Onlar bulunmadığında Übey b. Ka‘b ile Zeyd b. Sâbit yazardı. Hâlid b. Saîd b. el-Âs ile Muâviye b. Ebî Süfyân, onun huzurunda işlerine dair yazılar yazarlardı. Abdullah b. el-Erkam b. Abdüyegûs ile el-Alâ b. Ukbe de insanlar arasında onların işlerine dair yazarlardı. Abdullah b. el-Erkam çoğu kez Peygamber adına hükümdarlara mektup yazardı.

Ebû Bekir’in kâtipleri Osman, Zeyd b. Sâbit, Abdullah b. el-Erkam, Abdullah b. Halef el-Huzâî ve Hanzale b. er-Rabî‘ idi.

Ömer b. el-Hattâb’ın kâtipleri Zeyd b. Sâbit ile Abdullah b. el-Erkam idi. Abdullah b. Halef el-Huzâî, Basra divanının başındaydı. Ebû Cebîre b. ed-Dahhâk el-Ensârî ise Kûfe divanının başında Ömer’in kâtibiydi. Ömer b. el-Hattâb kâtiplerine ve valilerine şöyle demiştir: “Görevi yerine getirmenin gücü, bugünün işini yarına bırakmamanızdadır. Eğer böyle yaparsanız işler üzerinize her taraftan gelir ve hangisini önce ele alacağınızı bilemezsiniz.” İslam’da divan kayıtlarını Araplar arasında ilk düzenleyen de oydu.

Mervân b. el-Hakem, Osman’ın kâtibi idi. Abdülmelik, Medine divanında onun kâtibiydi. Ebû Cebîre el-Ensârî Kûfe divanının başındaydı. Ebû Gatfân b. Avf b. Sa‘d b. Dînâr da onun kâtibi idi; ayrıca mevlâsı Ahyeb ile mevlâsı Humrân da onun kâtipleri arasındaydı.

Daha sonra İbnü’z-Zübeyr adına Kûfe kadılığında bulunan Saîd b. Nimrân el-Hemdânî, Ali’nin kâtibiydi. Abdullah b. Mes‘ûd da onun kâtibiydi. Bazıları Abdullah b. Cübeyr’in de onun kâtibi olduğunu söyler. Ubeydullah b. Ebî Râfi‘ de onun kâtipliğini yapmıştır. Ebû Râfi‘in adı hakkında ihtilaf edilmiştir; kimileri İbrahim, kimileri Eslem, kimileri Sinân, kimileri de Abdurrahman der.

Muâviye’nin yazışma işlerinden sorumlu kâtibi Ubeyd b. Evs el-Gassânî idi. Harac divanının başında Sercûn b. Mansûr er-Rûmî bulunuyordu. Muâviye’nin mevlâsı Abdurrahman b. Derrâc da onun kâtibiydi. Ubeydullah b. Nasr b. el-Haccâc b. Alâ es-Sülemî de divanlarından birinin başındaydı.

Muâviye b. Yezîd’in kâtibi er-Reyyân b. Müslim idi. Divanının başında Sercûn bulunuyordu. Ebû’z-Zuayzi‘a’nın da onun kâtibi olduğu söylenir.

Abdülmelik’in kâtibi, künyesi Ebû İshak olan Kabîsa b. Züeyb b. Halhale el-Huzâî idi. Yazışma divanının başında ise onun mevlâsı Ebû’z-Zuayzi‘a bulunuyordu.

el-Velîd’in kâtibi el-Ka‘kā‘ b. Hâlid yahut Huleyd el-Absî idi. Harac divanının başında Süleyman b. Sa‘d el-Huşenî, mühür divanının başında mevlâsı Şuayb el-Umânî, yazışma divanının başında mevlâsı Cenâh, gelir getiren mülklerin başında ise mevlâsı Nüfey‘ b. Züeyb bulunuyordu.

Süleyman’ın kâtibi Süleyman b. Nu‘aym el-Himyerî idi. Mesleme b. Abdülmelik’in kâtibi mevlâsı Semî‘ idi. Ümmü’l-Hakem bint Ebî Süfyân’ın mevlâsı el-Leys b. Ebî Rukayye yazışma divanının, Süleyman b. Sa‘d el-Huşenî harac divanının, Filistinli Yemenli bir mevlâ olan Nu‘aym b. Seleme mühür divanının başındaydı. Bazıları da mühür işinin başında Recâ’ b. Hayve’nin bulunduğunu söyler.

el-Muğîre b. Ebî Kurre, Yezîd b. el-Mühelleb’in kâtibi idi.

Ümmü’l-Hakem bint Ebî Süfyân’ın mevlâsı el-Leys b. Ebî Rukayye ile Recâ’ b. Hayve, Ömer b. Abdülazîz’in kâtipleri idi. ez-Zübeyr’in mevlâsı İsmail b. Ebî Hakîm de onun kâtibiydi. Harac divanının başında Süleyman b. Sa‘d el-Huşenî bulunuyordu; sonra onun yerine Sâlih b. Cübeyr el-Gassânî — bazıları el-Gudânî der — ve Adî b. es-Sabâh b. el-Müsennâ geçti. el-Heysem b. Adî, onu Ömer b. Abdülazîz’in başlıca kâtiplerinden biri olarak zikretmiştir.

Yezîd b. Abdülmelik halife olmadan önce kâtibi Yezîd b. Abdullah adlı biriydi. Sonra Üsâme b. Zeyd es-Sâlihî’yi kâtip yaptı.

Saîd b. el-Velîd b. Amr b. Cebele el-Kelbî — ki kendisine el-Ebraş denirdi ve künyesi Ebû Mücaşi‘ idi — Hişâm’ın kâtibiydi. Hişâm adına Horasan harac divanının başında Nasr b. Seyyâr vardı. er-Rusâfe’deki kâtipleri arasında Şuayb b. Dînâr da bulunuyordu.

Bukeyr b. eş-Şemmâh, el-Velîd b. Yezîd’in kâtibiydi. Saîd b. Abdülmelik’in mevlâsı Sâlim yazışma divanının başındaydı. Kâtipleri arasında Abdullah b. Ebî Amr da vardı; bazıları onun adını Abdüla‘lâ b. Ebî Amr olarak verir. Amr b. Utbe ise hilafet sarayının başındaydı.

Yezîd b. el-Velîd, yani en-Nâkıs’ın kâtibi Abdullah b. Nu‘aym idi. Benî Cümah’ın mevlâsı Amr b. el-Hâris onun mühür divanının, Sâbit b. Süleyman b. Sa‘d el-Huşenî — bazıları er-Rebî‘ b. Efare el-Huşenî der — yazışma divanının başındaydı. Yemenli en-Nadr b. Amr ise harac ve küçük mühür divanının başındaydı.

İbrahim b. el-Velîd’in kâtibi İbn Ebî Cum‘a idi; Filistin divanının başında da o bulunuyordu. Halk İbrahim’e biat etti; sadece Humus halkı, Mervân b. Muhammed el-Ca‘dî’ye biat etti.

Mervân b. Muhammed’in kâtipleri Abdülhamîd b. Yahyâ, Mus‘ab b. er-Rebî‘ el-Has‘amî ve Ziyâd b. Ebî’l-Verd idi. Hâlid el-Kasrî’nin mevlâsı Osman b. Kays yazışma divanının başındaydı. Kâtipleri arasında Ebû Hâşim diye bilinen Mahlad b. Muhammed b. el-Hâris ile Ebû Mûsâ diye bilinen Mus‘ab b. er-Rebî‘ el-Has‘amî de bulunuyordu. Abdülhamîd b. Yahyâ’nın belagatte seçkin bir itibarı vardı. Antolojilere alınmış şiirlerinden biri şöyledir:

“Dönmeyecek bir şey gitti;
gitmeyecek bir şey de onun yerine geçti.
Yerleşip kalan halef için ne kadar da üzülüyorum!
Gidip geçmiş selef için de ne kadar üzülüyorum!
Biri için çok ağlıyorum; diğeri için de
yüreği çökmüş, evladını kaybetmiş bir kadın gibi ağlıyorum:
Bir oğluna, akrabalık bağını kopardığı için ağlar;
bir oğluna da, bağı sıkıca bağladığı için ağlar.
İçinin derinliğinde
gözyaşı ve ağlamadan hiç vazgeçmez.
Gençlik sarhoşluğunun hataları son buldu;
Allah korkusu da bâtılın sapmasını kovdu.”

Ebû’l-Abbas’ın kâtibi Hâlid b. Bermek idi. Ebû’l-Abbas, kızı Rayta’yı Hâlid b. Bermek’e emanet etmişti ki, Hâlid’in hanımı Ümmü Hâlid bint Yezîd, kendi kızı Ümmü Yahyâ’yı emzirirken onu da emzirsin. Ebû’l-Abbas’ın hanımı Ümmü Seleme de Rayta’yı emzirirken Hâlid’in kızı Ümmü Yahyâ’yı emzirirdi. Rayta bint Ebî’l-Abbas’ın mevlâsı Sâlih b. el-Heysem de yazışma divanının başındaydı.

Ebû Ca‘fer el-Mansûr’un kâtibi, Hatim b. en-Nu‘mân el-Bâhilî’nin mevlâsı olan Horasanlı Abdülmelik b. Humeyd idi. Hâşim b. Saîd el-Cu‘fî ile Benî Temîm’den Abdüla‘lâ b. Ebî Talha, Vâsıt’ta onun kâtipleriydi. Süleyman b. Mahlad’ın da Ebû Ca‘fer’in kâtibi olduğu söylenir. Ebû Ca‘fer’in sıkça naklettiği beyitlerden biri şuydu:

“Bir iş zihinde çok uzun süre kaldığında,
onu sağlam bir karardan daha iyi rahatlatan bir şey yoktur.”

Kâtipleri arasında er-Rebî‘ ile, seçkin kişilerden olan Umâre b. Hamza da vardı. Ona ait şu söz de meşhurdur:

“Sağlıklı olduğun bir vakitten asla şikâyet etme;
beden sağlığında zenginlik vardır.
Farz et ki imam oldun;
hastaysan dünyanın rahatlığından ne fayda görürsün?”

Yine Benî’l-Haşhâş’ın kölesinin şu sözlerini de aktarırdı:

“Göz, Ümeyye yüzünden mi yaş döküyor?
Keşke bu, senden bugün öncesinde bilinseydi!
Gözün ağlamasın; zaman değişimle doludur,
onda dost dosttan ayrılır.”

el-Mehdî’nin kâtibi Ebû Ubeydullah idi. Ebân b. Sadaka yazışma divanının, Muhammed b. Humeyd el-Kâtib de ordu divanının başındaydı. Ayrıca Ya‘kūb b. Dâvûd da vardı; el-Mehdî onu vezirlik ve işlerinin başına getirmişti. Ona ait şu beyitler meşhurdur:

“İşlerin değişmesine çok hayret ederim;
bir hoş olana, bir hoş olmayana.
Zaman insanlarla oynar;
ona ait dönen devreler vardır.”

Onun oğlu Abdullah b. Ya‘kūb’a ait şu beyitler de zikredilir; onun oğulları Muhammed ile Ya‘kūb da iyi şairlerdi:

“Ak saç, taşkınlığımı ve tutkumı durdurdu;
gözkapaklarımdan bolca yaş akıttı.
Gözlerimden onun görünen tarafını gizlemek isteyerek
umutsuz bir işe kalkıştım:
zamanın boyadığını ben de boyadım.
Benim boyam kalmadı; zamanın boyası kaldı.
Ey gençliğin gururlu kuvveti, benden böyle uzaklaşma;
ben senden yıllar önce ayrıldım.
O günlerden elimde kalan,
ancak gece gelen düşler gibidir.”

Babası da şöyle demiştir:

“Dünyayı üç talakla boşa
ve başka bir kadınla evlen.
Dünya sadakatsiz bir kadındır,
kendisine gelenin kim olduğuna aldırmaz.”

Bundan sonra el-Mehdî, el-Feyz b. Ebî Sâlih’i vezir yaptı. O cömert bir adamdı.

Mûsâ el-Hâdî’nin kâtipleri Ubeydullah b. Ziyâd b. Ebî Leylâ ile Muhammed b. Humeyd idi. Bir gün el-Mehdî, Ubeydullah’ın babasına Arapların şiirlerini sordu; o da bunları onun için derledi ve şöyle dedi: “Onların en hikmetlisi Tarafe b. el-Abd’in sözüdür”:

“Görürüm ki malına cimrilik edenin kabri,
malını boş yere harcayan azgının kabri gibidir.
Üzerlerinde dilsiz sert taş levhalar bulunan
iki toprak yığını görürsün.
Görürüm ki ölüm cömerdi seçiyor
ve cimrinin en iyi malını ayırıyor.
Hayatı, her gece eksilen bir hazine gibi görüyorum;
günlerin ve zamanın eksilttiği şey tükenir.
Hayatım üzerine andolsun, ölüm delikanlıya çarpmasa bile
gevşek bırakılmış, ama ucu elde tutulan bir bağ gibidir.”

Ayrıca onun şu sözü de:

“Her birimizin dostu,
bizden kayıp giden şeyin geri gelmesini ister.
Şey, şeye bağlanmıştı; ama zaman,
bağladığını ayırmak için geri döndü ve ayırdı.”

Bir de Lebîd’in şu sözü:

“Gerçekten sen adama neyi aradığını sorarsın:
yerine getirilmesi gereken ciddi bir iş mi,
yoksa sapma ve boş iş mi?
Bilin ki Allah’tan başka her şey boştur
ve her nimet mutlaka yok olur.
İnsanların kendileri için neyin takdir edildiğini bilmediklerini görüyorum;
evet, her akıl sahibi Allah’a yalvarır.”

Yine en-Nâbiğa el-Ca‘dî’nin şu sözü:

“Uzun süre gençlik kuvveti ve onun sahipleriyle tanıştım;
saçları ağartan korkunç şeylerle karşılaştım.
Ama kardeşlerin yoldaştan başka bir şey olmadığını,
akrabanın da oturulan yerden başka bir şey olmadığını gördüm.
Muhârib’in kaybıyla nasıl sarsıldığımı,
ve bugün ne benim ne de senin ondan bir şeyimiz kaldığını bilmiyor musun?”

Bir de Hudbe b. Haşram’ın şu sözü:

“Zaman beni sevindirirse aşırı sevinmem,
onun dönüp duran değişimlerine de tahammülsüzlük etmem.
Kötülük beni kendi halime bırakırsa ben onu aramam,
ama ona zorlanırsam yaparım.
İnsanlar kaderin hakikatini bilmezler;
kader, hoşlanmadıkları şeylerden onlara kurtuluş vermeyecektir.
Kaderin, bir delikanlının ailesinde ve miras kalan mallarında,
keskin bıçağın açtığı çentik gibi payı vardır.”

Yine Ziyâde b. Zeyd’in, Abdülmelik b. Mervân’ın da aktardığı şu sözü:

“Ümeyme’yi uzaktan andı ve
bol ve uzun ağlayıştan sonra ona döndü.
Gerçekten kaderi yaşamış olup da
onun sabah ve akşam dönüşlerinden korkmayan kimse akılsızdır.
Kader ve günler, gördüğün gibi değil midir:
mal kaybı veya sevgiliden ayrılık.
Gelecek olan her şeyde sen akrabasın;
ama gitmiş olan hiçbir şeyin akrabası değilsin.
Gelmekte olan uzak şey, yaklaşmakta olan gibi değildir;
geçmiş bir sevinç de yakın değildir.”

Yine İbn Mukbil’in şu sözü:

“Gençliğin kuvvetinin değiştiğini görünce ona ağladı;
ve ak saç bu değişimlerin en kötüsüdür.
İnsanların derdi hayattır; ama ben sanıyorum ki
uzun hayat yalnızca yorgunluğu artırır.
Hazinelere ihtiyaç duyarsan,
iyi ameller gibi bir hazine bulamazsın.”

Yahyâ b. Hâlid [b. Bermek], el-Hâdî’nin veziri oldu; oğlu Ca‘fer b. Yahyâ b. Hâlid ise er-Reşîd’in vezirliğini yaptı. Güzel sözlerinden biri şudur: “Yazı, hikmetin nişanıdır; onunla hikmetin taneleri ayrılır ve dağılmış parçaları dizilir.” Sümâme şöyle dedi: “Ca‘fer b. Yahyâ’ya ‘Beyan nedir?’ diye sordum. O da, ‘Kelimenin mananı kuşatması, maksadını ulaştırması, kapalılıktan uzak olması ve manasını anlamak için düşüncenin yardımına ihtiyaç bırakmamasıdır’ dedi.” el-Asmaî de şöyle demiştir: “Yahyâ b. Hâlid’i şöyle derken işittim: ‘Dünya değişimdir; mal ise ödünçtür. Bizden öncekilerde bizim için ibret vardır; bizde de bizden sonrakiler için ibret olacaktır.’”

Kalan Abbasî kâtiplerini, Allah dilerse, Abbasî hanedanına geldiğimizde zikredeceğiz.
Abdullah b. ez-Zübeyr’in ölümünün anlatımı: Bu büyük olaylar arasında Abdullah b. ez-Zübeyr’in ölümü de vardı.

el-Hâris [b. Muhammed] - Muhammed b. Sa‘d - Muhammed b. Ömer [el-Vâkıdî] - İshak b. Yahyâ - Ubeydullah b. el-Kıbtıyye rivayetine göre: İbnü’z-Zübeyr ile Haccâc arasındaki savaş, Mekke vadisinin ortasında altı ay on yedi gece sürdü.

Muhammed b. Ömer [el-Vâkıdî] - Mus‘ab b. Sâbit - Benî Esed’in mevlâsı olup İbnü’z-Zübeyr fitnesini iyi bilen Nâfi‘ rivayetine göre: İbnü’z-Zübeyr, 72 yılının Zilkade hilali gecesinde kuşatıldı; 73 yılının Cemâziyelevvel ayının on yedisinde öldürüldü. Haccâc, İbnü’z-Zübeyr’i sekiz ay on yedi gece kuşattı.

el-Hâris [b. Muhammed] - Muhammed b. Sa‘d - Muhammed b. Ömer [el-Vâkıdî] - İshak b. Yahyâ - Yusuf b. Mahak rivayetine göre şöyle dedi: Üzerinden taş atılan mancınığı gördüm. Gök gürlüyor ve şimşek çakıyordu; gök gürültüsü ve şimşeğin sesi, taşların sesini bastırıyordu. Suriyeliler bunu uğursuz saydılar ve ellerini çektiler. Fakat Haccâc, gömleğinin eteğini kaldırıp kuşağına sıkıştırdı, mancınık taşını alıp yerleştirdi. “Atın!” dedi ve kendisi de onlarla birlikte attı. Sabahleyin bir yıldırım düştü, sonra bir tane daha düştü ve onun adamlarından on ikisini öldürdü. Suriyeliler moralleri bozuldu, fakat Haccâc, “Ey Şamlılar, bunu olağanüstü sanmayın. Ben Tihâme’liyim; bunlar Tihâme yıldırımlarıdır. İşte zafer geldi! Sevinin; düşman da sizin uğradığınız gibi musibete uğrayacaktır” dedi. Ertesi gün yine şimşek çaktı ve İbnü’z-Zübeyr’in adamlarından bir kısmına yıldırım isabet etti. Bunun üzerine Haccâc, “Görmüyor musunuz, onlar da vuruluyor? Siz itaat halindesiniz; onlar ise isyan halindedir” dedi.

İbnü’z-Zübeyr ile Haccâc arasındaki savaş, İbnü’z-Zübeyr’in ölümünden az öncesine kadar böyle devam etti. O sırada arkadaşları ondan ayrılmış, Mekke halkının çoğu da güvence alarak Haccâc’ın yanına çıkmıştı.

el-Hâris [b. Muhammed] - [Muhammed] b. Sa‘d - Muhammed b. Ömer [el-Vâkıdî] - İshak b. Abdullah - el-Münzir b. Cehm el-Esedî rivayetine göre şöyle dedi: İbnü’z-Zübeyr’i öldürüldüğü gün gördüm. Arkadaşları ondan ayrılmıştı; yanında olanlardan çok sayıda kişi de onu bırakıp Haccâc’ın yanına gitmeye başlamıştı. Sonunda yaklaşık on bin kişi onun yanından çıkıp Haccâc’a gitti. İbnü’z-Zübeyr’in iki oğlu Hamza ve Hubeyb’in de onu bırakıp Haccâc’ın yanına gidenler arasında olduğu zikredilir. Onlar, kendileri için Haccâc’tan güvence aldılar.

Bundan sonra İbnü’z-Zübeyr annesi Esmâ’nın yanına gitti. Muhammed b. Ömer [el-Vâkıdî] - Ebü’z-Zinâd - Mahreme b. Süleyman el-Vâlibî rivayetine göre: Halkın onu terk ettiğini görünce İbnü’z-Zübeyr annesinin yanına girdi. “Anne,” dedi, “halk beni terk etti; iki oğlum ve ailem bile. Yanımda ancak kısa bir süre kendilerini savunabilecek birkaç kişi kaldı. Düşman ise bu dünyadan istediğim her şeyi bana verecek durumda. Bana neyi tavsiye edersin?” Annesi şöyle dedi: “Ey oğlum, sen kendini daha iyi bilirsin. Eğer hak üzere olduğunu ve hakka çağırdığını biliyorsan, bunun için sabret; çünkü arkadaşların hak üzere öldürüldüler. Benî Ümeyye’nin delikanlılarını seninle eğlendirme. Fakat eğer yalnızca dünyayı istiyorsan, ne kötü bir kulmuşsun! Kendini de, senin yanında öldürülenleri de mahvettin. ‘Ben hak üzereydim; fakat arkadaşlarım zayıflayınca ben de zayıfladım’ demen, ne hür insanların ne de din sahibi kişilerin işidir. Bu dünyada ne kadar kalacaksın? Ölüm daha hayırlıdır!”

İbnü’z-Zübeyr yaklaşarak başını öptü ve, “Vallahi, benim düşündüğüm de budur. İnsanları çağırdığım günden bugüne kadar, kendisine çağrıldığım Zât’a yemin ederim ki dünyaya meyletmedim, oradaki hayatı sevmedim. Beni harekete geçiren yalnızca Allah için duyduğum öfkeydi; O’nun haremine saygısızlık edilmesin diyeydi. Fakat ben senin görüşünü bilmek istedim; sen de benim kanaatimi daha da sağlamlaştırdın. Bil ki anne, ben bugün öldürüleceğim. Üzüntün büyük olmasın. Allah’ın hükmüne teslim ol. Çünkü senin oğlun ne şeref kırıcı ne de çirkin bir şey yapmak istedi. Allah’ın hükmünü uygularken zulmetmedi, emanete ihanet etmedi, hiçbir Müslümana yahut zimmet ehline zulmetmeyi kastetmedi. Görevlilerimin bir haksızlığı bana ulaştığında ben onu asla onaylamadım; aksine kınadım. Rabbimin rızasını hiçbir şeye tercih etmedim. Allah’ım, bunu kendimi kendimle temize çıkarmak için söylemiyorum; Sen beni en iyi bilensin. Bunu annemi teselli etmek, kaybıma sabretmesini sağlamak için söylüyorum” dedi. Annesi, “Eğer benden önce gidersen, Allah’tan senin kaybına güzel sabırla dayanmamı dilerim; eğer ben senden önce gidersem, benim kaybıma da sabır olur. Çık, davanın nasıl sonuçlanacağını göreyim” dedi. O da, “Allah sana güzel ecir versin anne. Benden önce de sonra da benim için dua etmeyi bırakma” dedi. O da, “Asla bırakmayacağım. Başkaları yanlış üzere öldürülmüş olabilir; ama sen hak üzere öldürüleceksin” dedi. Sonra şöyle dua etti: “Allah’ım, bu uzun gece ibadetine, Medine ve Mekke’nin yaz öğlelerinde çektiği ağlayışa ve susuzluğa, babasına ve bana iyiliğine rahmet et. Allah’ım, onu Senin hakkında verdiğin hükme teslim ettim ve Senin takdirine razı oldum; sabreden ve şükredenlere verdiğin ecirle Abdullah için beni mükâfatlandır.” Mus‘ab b. Sâbit’e göre Esmâ, ondan sonra yalnızca on gün yaşadı; bazıları beş gün der.

Muhammed b. Ömer [el-Vâkıdî] - Mûsâ b. Ya‘kūb b. Abdullah - amcası rivayetine göre: İbnü’z-Zübeyr annesinin yanına geldiğinde üzerinde zırh ve baş koruyucu vardı. Ayakta durup ona selam verdi, sonra yaklaşıp elini aldı ve öptü. Annesi, “Bu bir vedadır; uzaklaşma!” dedi. İbnü’z-Zübeyr, “Vedalaşmaya geldim. Sanırım bu, dünyadan geçireceğim son gündür. Bil ki anne, öldürülürsem ben sadece etten ibaretim; bana yapılacak şey bana zarar vermez” dedi. O da, “Doğru söyledin oğlum. Kararında sebat et ve İbn Ebî Akîl’e sana üstünlük verme. Bana yaklaş da seninle vedalaşayım” dedi. O da yaklaştı, onu öptü ve sarıldı. Esmâ zırhı hissedince, “Bu, senin niyet ettiğin şeyi isteyen birinin davranışı değildir” dedi. O da, “Bu zırhı yalnızca sana güç vermek için giydim” dedi. Yaşlı kadın, “Bu bana güç vermiyor” dedi. Bunun üzerine zırhı çıkardı. Sonra kollarını sıvadı, gömleğinin eteğini topladı — gömleğin altında ipek ve yünden karışık bir cübbe vardı — ve onu kuşağına soktu. Annesi de, “Elbiseni eteklerini yukarı toplamış olarak giy!” dedi. Sonra İbnü’z-Zübeyr çıkarken şöyle söyledi:

“Ben, günümün geldiğini bildiğimde ona sabrederim;
başkaları ise bunu bildiklerinde kınarlar.”

Yaşlı kadın bunu duyunca, “Sebat et, vallahi inşallah! Senin öncüllerin Ebû Bekir ile ez-Zübeyr’dir; büyükannen de Safiyye bint Abdülmuttalib’dir” dedi.

el-Hâris [b. Muhammed] - İbn Sa‘d - Muhammed b. Ömer [el-Vâkıdî] - Sevr b. Yezîd - Humus’tan, İbnü’z-Zübeyr’in Şamlılarla olan savaşına katılmış yaşlı bir adamın rivayetine göre şöyle dedi: Onu salı günü gördüm. Humuslular olarak kendi kapımızdan beş yüz kişilik gruplar halinde onun üzerine çıkardık; o kapıdan yalnız biz girerdik. O ise tek başına bize karşı çıkıyordu; biz ondan geri çekilirken peşimizden geliyordu. Hâlâ onun şu recezini unutmadım:

“Ben, günümün geldiğini bildiğimde ona sabrederim —
yalnızca hür insan iki gününü bilir!
Başkaları ise bunu bildiklerinde kınarlar.”

Ben kendi kendime, “Vallahi, sen gerçekten hür ve asil bir adamsın” dedim. Onu vadinin aşağı kısmında ayakta gördüm. Hiç kimse ona yaklaşamıyordu; bu yüzden onun öldürülemeyeceğini düşündük.

el-Hâris [b. Muhammed] - İbn Sa‘d - Muhammed b. Ömer [el-Vâkıdî] - Mus‘ab b. Sâbit - Benî Esed’in mevlâsı olan Nâfi‘ rivayetine göre şöyle dedi: Salı sabahı kapıların Şamlılarla dolduğunu gördüm. İbnü’z-Zübeyr’in adamları gözetleme yerlerini terk etmişti. Düşman sayıca onları aşmıştı. Her kapıya bir kumandan ve bir bölgeden asker koymuşlardı: Humus askerleri Kâbe kapısına bakan kapıyı, Şam askerleri Benî Şeybe Kapısı’nı, Ürdün askerleri Safâ Kapısı’nı, Filistin askerleri Benî Cumah Kapısı’nı, Kınnesrîn askerleri ise Benî Sehm Kapısı’nı tutmuştu. Haccâc ile Târık b. Amr, vadinin aşağı tarafı ile Merve arasında birlikte bulunuyorlardı. İbnü’z-Zübeyr ise bazen bir yandan, bazen diğer yandan hücum ediyordu; çalılıktaki aslan gibiydi, adamlar ona saldırmaya cesaret edemiyorlardı. Bir kapıyı tutan askerlerin üzerine hücum ediyor, onları yerlerinden söküp atıyordu. Bunu yaparken de şu recezi okuyordu:

“Ben, günümün geldiğini bildiğimde ona sabrederim —
yalnızca hür insan iki gününü bilir!”

Sonra şöyle bağırıyordu: “Ey Ebû Safvân! Ne büyük bir zafer olurdu, keşke buna ehil adamlar olsaydı! Eğer rakibim tek bir adam olsaydı, onun işini ben görürdüm!” İbn Safvân da, “Evet vallahi, bir değil bin kişi de olsa!” diyordu.

el-Hâris [b. Muhammed] - İbn Sa‘d - Muhammed b. Ömer [el-Vâkıdî] - İbn Ebî’z-Zinâd ve Ebû Bekir b. Abdullah b. Mus‘ab - Ebü’l-Münzir ile, yine Benî Esed’in mevlâsı Nâfi‘in rivayetine göre, her ikisi de şöyle dedi: 73 yılının Cemâziyelevvel ayının on yedisi salı sabahı Haccâc, kapıları İbnü’z-Zübeyr’den aldı. İbnü’z-Zübeyr gecenin çoğunu namaz kılarak geçirmişti. Sonra kılıcının askılarıyla bacaklarını karnına doğru çekmiş halde oturdu ve hafifçe uyudu. Fecr vaktinde uyandı ve, “Ezan oku ey Sa‘d” dedi. Sa‘d da Makam’ın yanında ezan okudu. İbnü’z-Zübeyr abdest aldı ve sabah namazının iki rekâtını kıldı. Sonra öne geçti. Müezzin ikinci çağrıyı yaptı. İbnü’z-Zübeyr arkadaşlarına namaz kıldırdı ve Kalem sûresini tane tane okudu. Selamı verdikten sonra ayağa kalktı, Allah’a hamd ve sena etti, sonra şöyle dedi: “Yüzlerinizi açın da size bakayım.” Onların üzerinde miğfer ve sarık vardı. Yüzlerini açtıklarında şöyle dedi: “Ey Zübeyr ailesi! Eğer benim için canınızı gönüllü olarak verirseniz, Araplar arasında seçkin bir ev halkı oluruz. Allah uğruna kökümüz kazınmış olur, ama bize bir ayıp bulaşmış olmaz. Ey Zübeyr ailesi! Kılıç darbeleri sizi korkutmasın. Ben ne zaman bir savaş meydanında bulunsam, ölülerin arasından yaralı olarak taşındım; kılıç yaralarının tedavisini, kılıç darbesinin acısından daha ağır buldum. Kılıçlarınızı yüzlerinizi koruduğunuz gibi koruyun. Kılıcını kırıp da canını kurtaran birini bilmiyorum. Adam kılıcını kaybederse kadın gibi savunmasız kalır. Kılıçların parıltısına aldanmayın; her adam rakibiyle uğraşsın. Benim hakkımda soru sormak sizi meşgul etmesin ve ‘Abdullah b. ez-Zübeyr nerede?’ demeyin. Beni soran olursa, ben ön saflardayım:

‘İbn Selme’nin artık kalmayıp
hangi yana dönse kaderle karşılaşma vakti geldi.
Ben hayatı zillet pahasına satın almam,
ölüm korkusuyla merdivene de çıkmam.’

Allah’ın bereketiyle hücum edin!” Sonra hücum etti ve Hacun’a kadar vardı. Ona bir kerpiç atıldı, yüzüne çarptı, sarsıldı ve yüzü kanamaya başladı. Kanın yüzünde ve sakalında aktığını hissedince şöyle dedi:

“Yaralarımız topuklarımızdan kanamaz;
kan, ayaklarımızın önünden görünür!”

Bunun üzerine düşman onun üzerine topluca saldırdı.

[Devamla] her iki ravi şöyle dedi: Bizim delirmiş bir azatlı kadınımız, “Vah Müminlerin Emiri!” diye bağırdı. O, düştüğü yerde onu görmüştü. Onu onlara gösterdi ve böylece öldürüldü. Üzerinde ipek ve yün karışımı elbiseler vardı.

Bu haber Haccâc’a ulaşınca secdeye kapandı. Târık b. Amr ile birlikte gidip onun başında durdu. Târık, “Kadınlar bundan daha yiğit birini doğurmamıştır” dedi. Haccâc ise, “Müminlerin Emiri’ne isyan eden birini mi övüyorsun?” dedi. Târık, “Evet, çünkü o bizi ayıptan kurtardı; eğer böyle olmasaydı bizim bir mazeretimiz kalmazdı. Yedi aydır onu kuşatıyoruz. Ne hendeği, ne kalesi, ne sığınağı vardı; buna rağmen bize denk şekilde dayandı, hatta onunla karşılaştığımızda çoğu zaman bize üstün geldi” dedi. Onların bu sözü Abdülmelik’e ulaştırıldı; o da Târık’ı haklı buldu.

Ömer [b. Şebbe] - Ebü’l-Hasan [el-Medâinî] - ravileri rivayetine göre, bunlardan biri şöyle dedi: Sanki hâlâ İbnü’z-Zübeyr’i görüyorum; genç siyah bir delikanlıyı öldürmüştü. Ona vurup diz arkasını kesmiş, saldırısını sürdürürken de şöyle demişti: “Sabret ey Hâm’ın oğlu! Böyle durumlarda asiller sabreder.”

el-Hâris [b. Muhammed] - İbn Sa‘d - Muhammed b. Ömer [el-Vâkıdî] - Abdülcebbâr b. Umâre - Abdullah b. Ebî Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm rivayetine göre şöyle dedi: Haccâc, İbnü’z-Zübeyr’in, Abdullah b. Safvân’ın ve Umâre b. Amr b. Hazm’ın başlarını Medine’ye gönderdi; orada sergilendiler. Sonra Abdülmelik b. Mervân’a götürüldüler. Haccâc Mekke’ye girdi ve oradaki Kureyş’ten Abdülmelik b. Mervân adına biat aldı.

Ebû Ca‘fer [Taberî] dedi ki: Bu yılda Abdülmelik, Osman’ın mevlâsı Târık’ı Medine valisi yaptı. O, beş ay Medine valiliğinde kaldı.

Vâkıdî’ye göre Bişr b. Mervân da bu yıl öldü. Başkaları ise onun ölümünün 74 yılında olduğunu söyler.

Abdülmelik ve Hâricîler

Yine bu yılda, zikredildiğine göre, Abdülmelik, Ebû Füdeyk ile savaşmak üzere Ömer b. Ubeydullah b. Ma‘mer’i gönderdi ve iki garnizon şehrinden yanında götürmek istediği kimseleri silah altına almasına izin verdi. Ömer b. Ubeydullah Kûfe’ye gidip halkı çağırdı; on bin kişi çağrısına uydu. Sonra Basra’ya gidip halkı çağırdı; on bin kişi de oradan çağrısına uydu. Erzaklarını verip atiyyelerini dağıttıktan sonra onlarla birlikte yola çıktı. Kûfelileri, başlarında Muhammed b. Mûsâ b. Talha olduğu halde sağ kanada yerleştirdi; Basralıları, kardeşinin oğlu Ömer b. Mûsâ b. Ubeydullah’ın kumandasında sol kanada koydu; süvarilerini de merkeze yerleştirdi. Bahreyn’e vardıklarında Ömer b. Ubeydullah kuvvetlerini saf düzenine soktu. Piyadeleri öne yerleştirdi; onların ellerinde toprağa sapladıkları kısa mızraklar vardı ve kendilerini eyer örtüleriyle koruyorlardı. Ebû Füdeyk ve kuvvetleri tek bir adam gibi hücum etti ve Ömer b. Ubeydullah’ın sol kanadını bozguna uğrattı; bunun üzerine el-Muğîre b. el-Mühelleb, Muân b. el-Muğîre, Müca‘a b. Abdurrahman ve en mahir savaşçılar dışında herkes dağıldı. Bunlar Kûfelilerin saflarına doğru yöneldiler; Kûfeliler yerlerinde sebat ettiler. Ömer b. Mûsâ b. Ubeydullah ise yaralı halde bırakıldı. Ölüler arasında idi ve ağır yaralanmıştı. Basralılar Kûfelilerin kaçmadığını görünce utandılar ve kumandanları olmamasına rağmen yeniden savaşa döndüler. Yaralı Ömer b. Mûsâ b. Ubeydullah’a ulaşınca onu taşıdılar; nihayet Hâricîlerin ordugâhına kadar götürdüler. Orada çok miktarda saman vardı. Onu ateşe verdiler; rüzgâr da Hâricîlerin aleyhine döndü. Kûfeliler ve Basralılar hücum ederek onların ordugâhını yağmaladılar, Ebû Füdeyk’i öldürdüler ve onları el-Müşakkar’da kuşattılar. Hâricîler hükme boyun eğdiler. Zikredildiğine göre Ömer b. Ubeydullah onların yaklaşık altı binini öldürttü ve sekiz yüzünü esir aldı. Ümeyye b. Abdullah’ın cariyesini Ebû Füdeyk’ten hamile buldular. Sonra Basra’ya döndüler.
Bişr b. Mervân’ın Basra valisi olması: Bu yılda Abdülmelik, Hâlid b. Abdullah’ı Basra’dan azletti ve kendi kardeşi Bişr b. Mervân’ı oraya vali tayin etti. Böylece hem Basra’nın hem Kûfe’nin valiliği onun elinde birleşmiş oldu. Bişr, Kûfe’ye ek olarak Basra’ya da vali tayin edilince Basra’ya gitti ve Kûfe’de yerine Amr b. Hureys’i vekil bıraktı.

Bizans’a karşı seferler

Bu yılda Muhammed b. Mervân yaz seferine çıktı ve Bizanslıları yenilgiye uğrattı. Osman b. el-Velîd’in, Ermeniye bölgesinde Bizanslılara yaptığı saldırının da bu yılda gerçekleştiği söylenir. Onun yanında dört bin adam vardı; Bizanslılar ise altmış bin kişiydi. Buna rağmen onları bozguna uğrattı ve pek çoğunu öldürdü.

Bu yılda görevde olanlar

Bu yılda hac emirliğini, Mekke, Yemen ve Yemâme’nin başında bulunan Haccâc b. Yûsuf yürüttü. Vâkıdî’ye göre Bişr b. Mervân hem Kûfe’nin hem Basra’nın başındaydı. Başkaları ise Bişr b. Mervân’ın Kûfe’nin başında, Hâlid b. Abdullah b. Hâlid b. Esîd’in ise Basra’nın başında olduğunu söyler. Kûfe kadılığının başında Şüreyh b. el-Hâris, Basra kadılığının başında ise Hişâm b. Hubeyre vardı. Horasan’ın başında da Bukeyr b. Vişâh bulunuyordu.
Yetmiş Dördüncü Yıl Olayları: Bu yılın önemli olayları arasında şunlar vardı: Abdülmelik, Târık b. Amr’ı Medine’den azletti ve yerine Haccâc b. Yûsuf’u vali tayin etti. Rivayet edildiğine göre Haccâc Medine’ye geldi, orada bir ay kaldı, sonra umre yapmak üzere ayrıldı.

Yine bu yılda, rivayet edildiğine göre, Haccâc b. Yûsuf, İbnü’z-Zübeyr’in Kâbe’de yaptırdığı ilaveleri yıktırdı. İbnü’z-Zübeyr, Hicr’i Kâbe’nin içine katmış ve Kâbe’ye iki kapı yapmıştı; Haccâc onu eski haline döndürdü. Sonra Safer ayında Medine’ye döndü ve orada üç ay kaldı; Medine halkına sert ve keyfî şekilde davrandı. Orada, Benî Selime bölgesinde bir mescid yaptırdı; bu mescid hâlâ onun adıyla bilinirdi. Resûlullah’ın ashabına da aşağılayıcı biçimde davrandı; boyunlarına mühürler taktırdı.

Muhammed b. Ömer - İbn Ebî Zi’b rivayetine göre: Birisi Câbir b. Abdullah’ı elinde mühür olduğu halde gördü. İbn Ebî Zi’b’e göre: İshak b. Yezîd, Enes b. Mâlik’i boynunda mühür bulunduğu halde gördü; Haccâc bunu onu küçük düşürmek için yapmıştı.

İbn Ömer - Şurahbîl b. Ebî Avn - babası rivayetine göre: Ben oradaydım; Haccâc, Sehl b. Sa‘d’ı çağırıp ona, “Müminlerin Emiri Osman b. Affân’a yardım etmene engel olan şey neydi?” dedi. O da, “Ben yardım ettim” dedi. Haccâc, “Yalan söylüyorsun!” dedi. Sonra boynuna kurşundan bir mühür takılmasını emretti.

Vâkıdî’ye göre bu yılda Abdülmelik, Ebû İdrîs el-Havlânî’yi kadı tayin etti.

Yine bu yılda, bazı rivayetlere göre, Bişr b. Mervân Basra valisi olmak üzere Kûfe’den Basra’ya geçti.

Bu yılda Abdülmelik, Ezârika ile savaşı el-Mühelleb’e verdi.
El-Mühelleb ve Ezârika ile savaş: Hişâm - Ebû Mihnef - Yûnus b. Ebî İshak - babası rivayetine göre: Bişr, Basra’ya vardıktan sonra Abdülmelik ona şu mektubu gönderdi:

“Ezârika’ya karşı el-Mühelleb’i kendi garnizonunun askerleriyle birlikte gönder ve onun, içlerinden en iyi süvarileri, en seçkin, en ehil ve en tecrübeli olanları seçmesine izin ver; çünkü onları en iyi o tanır. Seferin idaresinde kendi görüşüne göre hareket etsin; zira ben onun tecrübesine ve Müslümanların yararını gözetmesine tam güveniyorum. Ayrıca büyük bir Kûfeli kuvvet de çıkar ve bunların başına tanınmış, saygın, temiz ve soylu bir nesebe sahip, gücü, cesareti ve savaş tecrübesiyle bilinen bir adam getir. Bu iki garnizonun askerlerini Ezârika’ya karşı seferber et ve nereye giderlerse peşlerine düşür; tâ ki Allah onları yok edip köklerini kazısın. Selam.”

Bişr, el-Mühelleb’i çağırdı, mektubu okuması için ona verdi ve dilediği kimseleri seçmesini emretti. El-Mühelleb de, oğlu Yezîd’in dayısı olan Cüdey‘ b. Saîd b. Kabîsa b. Serrâk el-Ezdî’yi gönderip divana gitmesini ve adamları seçmesini emretti. Bişr, bu emrin Abdülmelik tarafından doğrudan el-Mühelleb’e verilmesine, dolayısıyla kendisinin başkasını gönderememesine içerledi; bu yüzden el-Mühelleb’e, sanki kendisine şahsî bir kötülük yapmış gibi kin duydu. Sonra Bişr b. Mervân, Abdurrahman b. Mihnef’i çağırdı ve onu Kûfelilere göndererek, içlerinden en iyi süvarileri, en seçkin, en ehil ve en cesur adamları seçmesini emretti.

Ebû Mihnef - kabileden adamlar - Abdurrahman b. Mihnef rivayetine göre: Bişr b. Mervân beni çağırdı ve şöyle dedi: “Benim yanımdaki yerini ve sana gösterdiğim üstünlüğü biliyorsun. Şimdi, sende bildiğim cesaret, ehliyet, asalet ve atılganlık sebebiyle seni ordunun başına getirmeye karar verdim. Hakkındaki iyi kanaatimi doğrulamanı bekliyorum. El-Mühelleb’e şu ve şu şekilde davran; kumandayı tamamen eline al; ne onun öğüdünü ne de görüşünü kabul et; yeteneklerini küçümse ve kusurlarını büyüt.” Bana askerler, düşmanla savaşmak veya Müslümanların yararını gözetmek hakkında hiçbir öğüt vermedi; sadece kabiledaşıma karşı beni kışkırtmaya durdu; sanki ben bir ahmakmışım yahut çocuk ya da budala gibi muamele görecek biriymişim gibi! Benim görünüşümde ve mevkiimde saygın bir adama, şu gencin bana yaptığı gibi hitap eden birini hiç görmedim! Amr artık boyun halkasını aşmış! Bişr, benim çabucak karşılık vermediğimi görünce, “Neyin var?” dedi. Ben de, “Allah seni iyi kılsın! İster isteyerek ister istemeyerek olsun, emrini yerine getirmekten başka seçeneğim var mı?” dedim. “Öyleyse git” dedi, “ve sağ salim git.” Ben de vedalaşıp çıktım.

Bunun üzerine el-Mühelleb, Basralı kuvvetlerle yola çıktı ve Ramhürmüz’e kadar ilerledi. Orada Hâricîleri buldu ve orada mevzilendi. Abdurrahman b. Mihnef de Kûfelilerle birlikte yola çıktı. Onunla beraber şu kumandanlar vardı: Medineliler mahallesinin başında Bişr b. Cerîr, Temîm ve Hemdân mahallesinin başında Muhammed b. Abdurrahman b. Saîd b. Kays, Kinde ve Rebîa mahallesinin başında İshak b. Muhammed b. el-Eş‘as ve Mezhic ile Esed mahallesinin başında da Zehr b. Kays vardı. Abdurrahman yürüdü ve el-Mühelleb’e yaklaşık bir mil yahut bir buçuk mil mesafede konakladı; böylece iki ordu Ramhürmüz’de birbirini görecek kadar yakın oldu. Fakat sadece on gün sonra, adamlara Bişr b. Mervân’ın Basra’da öldüğü haberi ulaştı. Bunun üzerine hem Basra hem Kûfe kuvvetlerinden pek çok kişi dağıldı. Bişr’in yerine Hâlid b. Abdullah b. Hâlid b. Esîd geçti; onun Kûfe’deki vekili de Amr b. Hureys oldu.

Kûfelilerden dağılanlar arasında Zehr b. Kays, İshak b. Muhammed b. el-Eş‘as ve Muhammed b. Abdurrahman b. Saîd b. Kays vardı. Abdurrahman b. Mihnef onların peşine oğlu Ca‘fer’i gönderdi. Ca‘fer, İshak ile Muhammed’i geri getirdi — Zehr b. Kays ondan kurtuldu — ve onları iki gün gözaltında tuttu; sonra da yanından ayrılmamalarını emretti. Ama onlar sadece bir gün kaldılar, sonra başka bir yoldan yine ayrıldılar. Peşlerine düşüldü ama yetişilemedi. Sonunda Ahvaz’da Zehr b. Kays’a yetiştiler; Basra’ya gitmekte olan birçok adam da orada toplanmıştı. Bu durum Hâlid b. Abdullah’a ulaşınca adamlara bir mektup yazdı ve akıllarını başlarına getirip geri döndürmesi için bir elçi gönderdi. Mevlâlarından biri mektubu getirip, onu dinlemek için toplanmış adamlara okudu:

“Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

Hâlid b. Abdullah’tan bu mektubumun ulaştığı Müslüman ve müminlere. Selam size. Size Allah’a hamd ederim; O’ndan başka ilah yoktur. Amma ba‘d: Allah kullarına cihadı farz kılmış, onları yönetenlere itaati de gerekli kılmıştır. Cihada katılan bunu ancak kendi yararına yapar; Allah için cihadı terk eden ise Allah tarafından yardımsız bırakılır. Ayrıca valilere ve meşru otoritelere karşı gelen, Allah’ın gazabını kendi üzerine çeker, bedensel cezayı hak eder ve malının ganimet olarak alınmasına, atiyyesinin kesilmesine ve en uzak, en kötü yerlere sürülmesine yol açar. Ey Müslümanlar! Böylesine küstahça karşı geldiğiniz kişinin kim olduğunu bilin! O, Müminlerin Emiri Abdülmelik b. Mervân’dır; onda zaaf yoktur, isyan edenler ondan hoşgörü bekleyemez. Ona başkaldırana kamçısı iner; ona karşı çıkana kılıcı iner! Ben sizi uyarmakta hiçbir gayretten kaçınmıyorum. Kendi helakinize yol açmayın! Ey Allah’ın kulları! Görevli bulunduğunuz yerlere ve halifenize itaate dönün; hoşlanmayacağınız bir şeye uğramayasınız diye, başkaldırınızda ve muhalefetinizde ısrar etmeyin. Allah’a yemin olsun ki bu mektubumdan sonra bulduğum her isyancıyı mutlaka öldüreceğim, Allah dilerse. Selam ve Allah’ın rahmeti üzerinize olsun.”

Hâlid’in mevlâsı bu mektubu onlara okurken, Zehr her bir iki satırda bir araya girip, “Sadede gel!” diyordu. Mevlâ da, “Allah’a yemin olsun, duyduğunu anlamak istemeyen bir adamın sözlerini işitiyorum! Şahitlik ederim ki bu mektuptakilerle zerre kadar ilgisi yok!” dedi. Bunun üzerine Zehr ona, “Sana emredileni oku, ey sarı yüzlü köle, sonra da kendi halkının yanına dön. Bizim ne hissettiğimiz hakkında hiçbir şey bilmiyorsun” dedi. Mevlâ mektubu bitirdi; fakat adamlar içindekilere hiç aldırmadılar. Zehr, İshak b. Muhammed ve Muhammed b. Abdurrahman kalkıp Kûfe yakınlarında Eş‘as soyuna ait bir köyde konakladılar. Oradan Amr b. Hureys’e şu mektubu gönderdiler:

“Adamlar emîrin — Allah ona rahmet etsin — ölüm haberini duyunca dağıldılar; yanımızda tek bir kişi kalmadı. Şimdi emîrin yanına ve kendi garnizonumuza geldik; fakat emîre haber verip onun iznini almadan Kûfe’ye girmeyi uygun görmüyoruz.”

Amr b. Hureys de şu cevabı yazdı:

“Görevli yerlerinizi terk ettiniz ve buraya isyan ve itaatsizlik içinde geldiniz. Bizden size ne izin vardır ne de eman.”

Bu cevabı alınca geceyi beklediler; sonra evlerine girdiler ve Haccâc b. Yûsuf’un gelişine kadar orada kaldılar.

Bu yılda Abdülmelik, Bukeyr b. Vişâh’ı Horasan’dan azletti ve yerine Ümeyye b. Abdullah b. Hâlid b. Esîd’i vali tayin etti.
Bukayr’in azledilmesinin ve Ümeyye’nin tayin edilmesinin sebebi: Ebü’l-Hasan’a göre, Bukayr b. Vişâh, Ümeyye gelip görevi devralıncaya kadar iki yıl Horasan valiliği yaptı; çünkü İbn Hâzim 72 yılında öldürülmüş, Ümeyye ise 74 yılında gelmişti. Bukayr’in Horasan’dan azledilmesinin sebebi şuydu: Ali - el-Mufaddal rivayet etti: Bâhir, daha önce İbn Hâzim’in başı hakkında zikrettiğim olaydaki rolü yüzünden Bukayr b. Vişâh tarafından hapsedilmişti; yani İbn Hâzim öldürüldüğünde, Bâhir, Abdülmelik Ümeyye b. Abdullah b. Hâlid b. Esîd’i vali tayin edinceye kadar Bukayr’in tutsağı olarak kaldı. Bukayr bunu duyunca Bâhir’e barış teklif etti; fakat Bâhir, “Bukayr, Horasan’ın kendisine itirazsız kalacağını sandı” diyerek bunu reddetti. Aralarında elçiler gidip geldi, ama Bâhir reddetmeyi sürdürdü. Sonra Dırâr b. Husayn ed-Dabbî onun yanına gelip, “Bana öyle geliyor ki sen çok büyük bir akılsızlık ediyorsun. İşte kabiledaşın, sen onun esiriyken ve kılıç onun elindeyken sana özür gönderiyor; seni öldürseydi, bir keçi bile senin için osurmazdı; buna rağmen sen bunu kabul etmiyorsun! Bu senin yararına hiç uygun değil. Bu barışı kabul et ve özgürlüğünü geri kazan” dedi. Bâhir onun öğüdüne uydu ve Bukayr ile barış yaptı. Bukayr de ona, kendisine karşı silah kuşanmaması şartıyla kırk bin dirhem gönderdi.

O sırada Horasan’daki Temîm kabilesi kendi içinde bölünmüş durumdaydı: Muğîş ve Butûn Bâhir’in tarafını tutuyor, Avf ve Ebnâ ise Bukayr’ın yanında yer alıyordu. Horasan askerleri savaşın yeniden başlayacağından, bölgenin harap olacağından ve o zaman putperest düşmanlarının kendilerine üstün geleceğinden korktular. Bunun üzerine Abdülmelik b. Mervân’a yazıp, Horasan’ın bu karışıklıktan ancak Kureyşli bir adamın idaresi altında düzelebileceğini, böyle birinin de ne kıskançlığa ne tarafgirliğe konu olacağını söylediler. Abdülmelik de, “Horasan doğunun sınırıdır. Bu Temîmli’nin idaresinde sıkıntılar yaşadı ve askerler fırkalara bölündü. Eski hizipleşmeye geri döneceklerinden ve bunun da bölgeyi ve halkını mahvedeceğinden korktukları için benden, başlarına, sözünü dinleyip itaat edecekleri Kureyşli bir adam tayin etmemi istediler” dedi. Bunun üzerine Ümeyye b. Abdullah, “Ey Müminlerin Emiri, onlara kendi ailenden bir adam gönder” dedi. Abdülmelik de, “Ebû Füdeyk’ten geri çekilmiş olmasaydın, o adam sen olurdun” dedi. Ümeyye buna itiraz ederek, “Vallahi ey Müminlerin Emiri, ben ancak savaşacak gücüm kalmayınca geri çekildim; çünkü adamlar beni terk etmişti. O zaman, Müslümanlardan geriye kalan küçük bir topluluğu yok oluşa sürüklemektense, geri hatlara çekilmenin daha iyi olacağını düşündüm. Marrâr b. Abdurrahman b. Ebî Bekre bunu bilir; Hâlid b. Abdullah da mazeretimin kendisine bildirildiğini sana yazmıştı” dedi. Gerçekten de Hâlid, Ümeyye’nin mazeretini ona yazmış, adamların onu terk ettiğini bildirmişti. Marrâr da Ümeyye’nin sözünü doğrulayarak, “Ey Müminlerin Emiri, adamlar onu terk edinceye kadar dayandı; artık savaşacak gücü kalmamıştı” dedi. Bunun üzerine Abdülmelik, Ümeyye’yi Horasan valisi yaptı.

Abdülmelik Ümeyye’yi severdi ve, “O benimle aynı batından” derdi; yani aynı zamanda doğmuşlardı. İnsanlar da, “Bir yenilgiden sonra Ümeyye kadar telafi edilen birini hiç görmedik; Ebû Füdeyk’ten kaçtı, sonra da Horasan valisi yapıldı!” dediler.

Bukayr b. Vişâh’ın hapsettiği Benû Bekr b. Vâil’den bir adam şu beyitleri söyledi:

Kızıl ak develer, burun halkalarından homurdanarak,
eyer örtüleri omuzlarından geriye kaymış halde,
eyer kayışlarının yerleri kiliselerde tüneyen
benekli güvercinlere benzer halde,
sana Ümeyye’den asil, kusursuz bir adam getirdi; büyük beyaz bir doğan gibi,
yüzü cilalanmış bir kılıç gibi parlayan biri.

O sırada Bâhir, es-Sinc’de idi. Ümeyye’nin ilerleyişini sordu; onun Ebreşehr’e yaklaştığını duyunca Merv Farslarından Râzîn yahut Zerîr adında bir adama, “Bana kestirme bir yol göster ki emir gelmeden önce ona ulaşayım; sana şu kadar vereyim ve seni bolca ödüllendireyim” dedi. O adam yolu biliyordu; onunla birlikte es-Sinc’den çıktı ve tek bir gecede Serahs bölgesine kadar gitti. Sonra onu Nîşâbur’a götürdü ve Bâhir, Ümeyye Ebreşehr’e vardığında ona ulaştı. Orada Ümeyye ile buluşup ona Horasan hakkında ve halkına nasıl davranılırsa onların gönüllü itaati sağlanır ve valinin işi kolaylaşır, bunları anlattı. Ayrıca Bukayr’i haram kazançla suçladı ve Ümeyye’yi onun ihanetine karşı uyardı.

Sonra Bâhir, Ümeyye ile birlikte Merv’e gitti. Ümeyye asil ve cömert tabiatlı bir adamdı; Bukayr’e yahut görevlilerine karşı bir harekete girişmedi. Bukayr’e güvenlik kuvvetlerinin başına geçmesini teklif etti; fakat Bukayr bunu reddetti. Bunun üzerine o görevi Bâhir b. Varga’ya verdi. Bukayr’in bazı adamları onu kınayarak, “Görevi reddettin, o da Bâhir’e verdi; hâlbuki seninle onun arasında ne olduğunu biliyorsun” dediler. Fakat Bukayr, “Dün ben Horasan valisiydim, önümde mızraklar taşınırdı; şimdi gidip güvenlik kuvvetlerinin başına mı geçeceğim ve mızrağı kendim mi taşıyacağım?” dedi.

Sonra Ümeyye, Bukayr’e, “Horasan’ın istediğin herhangi bir bölgesini seç” dedi. O da, “Tuhâristan” dedi. Bunun üzerine Ümeyye, “Orası senindir” dedi. Bukayr yola çıkmak için çok para harcadı; fakat sonra Bâhir, Ümeyye’ye, “Bukayr Tuhâristan’a giderse sana isyan eder” dedi. Ümeyye’yi durmadan uyardı; sonunda Ümeyye ikna oldu ve Bukayr’e yanında kalmasını emretti.

Bu yılda hac emirliğini Haccâc b. Yûsuf yaptı. Muhammed b. Ömer’in rivayetine göre, Haccâc yola çıkmadan önce Medine’de kadılığı Abdullah b. Kays b. Mahreme’ye vermişti. Haccâc b. Yûsuf Medine ve Mekke’nin, Bişr b. Mervân Kûfe ve Basra’nın, Ümeyye b. Abdullah b. Hâlid b. Esîd ise Horasan’ın valisiydi. Kûfe’de kadılığın başında Şüreyh b. el-Hâris, Basra’da kadılığın başında ise Hişâm b. Hubeyre bulunuyordu. Bazı rivayetlere göre Abdülmelik b. Mervân bu yılda umre yaptı; fakat bunun doğruluğundan emin değiliz.
Yetmiş Beşinci Yıl Olayları: Bu yılın olayları arasında şunlar vardı: Bizanslılar Maraş yakınlarında saldırdıklarında Muhammed b. Mervân’ın yaptığı yaz seferi.

Bu yılda Abdülmelik, Yahyâ b. el-Hakem b. Ebî’l-Âs’ı Medine valisi tayin etti.

Bu yılda Abdülmelik, Haccâc b. Yûsuf’u Horasan ve Sicistan hariç Irak valisi tayin etti. Haccâc Kûfe’ye gitti.

Ebû Zeyd - Muhammed b. Yahyâ Ebû Gassân - Abdullah b. Ebî Ubeyde b. Muhammed b. Ammâr b. Yâsir rivayetine göre: Haccâc b. Yûsuf, Bişr b. Mervân’ın ölümünden sonra Abdülmelik’in kendisini Irak valiliğine tayin eden mektubunu alınca Medine’den çıktı. Soylu develere binmiş on iki süvarilik bir toplulukla yola çıktı. Kûfe’ye öğle vakti, haber vermeden vardılar. Bişr, el-Mühelleb’i Harûriyye’ye karşı göndermişti. Haccâc doğruca mescide gitti, içeri girdi ve yüzü kırmızı ipek bir sarıkla örtülü halde minbere çıktı. “İnsanları toplayın!” diye seslendi. Onun ve arkadaşlarının Hâricî olduklarını sandılar ve onlara saldırmaya hazır halde geldiler. Fakat insanlar toplanınca ayağa kalktı, yüzünü açtı ve şöyle dedi:

Ben yüceliğin oğluyum, zirvelere tırmanırım;
sarığı çıkarınca beni tanıyacaksınız.

Allah’a yemin olsun ki ben kötülüğün hesabını tastamam görür, ona misliyle karşılık verir ve aynen ödetirim! Görüyorum ki başlar olgunlaşmış, koparılmaya hazır; kan da sarıklarla sakallar arasında akmaya hazır! O eteğini toplamış, hazır bekliyor. Hücum vakti geldi; öyleyse sür atını savaş, gece kendisine şiddetli bir sürücü getirmiş olana doğru. O ne sıradan bir koyun yahut deve çobanıdır, ne de kesim tahtasının başında çalışan bir kasaptır! Gece onlara sert bir sürücü getirmiştir; ateşli, çöllerde çok dolaşmış, fakat yerleşik bir adam, bedevi değil. Onun getirdiği karışık sürüleri yahut kum kuşları gibi koşuşan yularsız genç dişi develeri küçümsemenin zamanı değildir.

Ey Irak halkı! Allah’a yemin olsun ki ben incir gibi sıkıştırılacak biri değilim; bana eski tulumlar şakırdatılarak utandırılacak da değilim. Ben tam kuvvetimin doruğunda sınandım ve en uzun yarışları koştum. Müminlerin Emiri Abdülmelik sadağını boşalttı ve oklarının ağacını yokladı; beni en sağlam, kırılmaya en az elverişli buldu ve böylece sizi hedef alarak bana doğrulttu. Siz uzun zamandır hizipçiliğin yolunu tuttunuz ve sapıklığın yolundan yürüdünüz; fakat şimdi, Allah’a yemin olsun ki, sizi ağaç kabuğu soyulur gibi soyacağım, akasya ağacı budanır gibi budayacağım ve su başında sürüden olmayan deve dövülür gibi döveceğim. Allah’a yemin olsun ki ben verdiğim sözü yerine getirmeden bırakmam, ölçüp de kesmeden durmam. Artık şu “denildi ki”, “o dedi ki”, “o ne diyor?” türünden toplantılar görmeyeceğim; bunların size ne faydası var? Allah’a yemin olsun ki ya dosdoğru hak yolunda durursunuz ya da her birinizi kendi bedeniyle meşgul bir halde bırakırım. Üç gün sonra el-Mühelleb’in seferinden herhangi bir adamı burada bulursam, kanını döker, malına el koyarım.

Sonra başka bir şey söylemeden konağına girdi.

Başka bir rivayet: Haccâc konuşmadan önce uzun süre sessizce durunca Muhammed b. Umeyr birtakım çakıl taşları aldı ve, “Allah ona karşı olsun! Hem dili tutulmuş, hem de çirkin; söyleyeceğinin de görünüşüne benzeyeceğini sanıyorum!” diyerek onu taşlamaya niyetlendi. Fakat Haccâc konuşmaya başlayınca, taşlar elinden farkına varmadan dökülmeye başladı.

Haccâc hutbesinde şöyle dedi:

Yüzler asılıyor; çünkü Allah şöyle bir örnek vermiştir: “Bir şehir ki güvenli ve huzurluydu, rızkı her yandan bol bol geliyordu; sonra Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler de Allah onlara yapmakta oldukları şeyler sebebiyle açlık ve korku elbisesini tattırdı.” Siz de aynen onlar gibisiniz! Çobanınıza itaat edin ve doğru gidin; yoksa Allah’a yemin ederim ki size zilleti tattıracağım, ta ki ne olduğunu öğrenesiniz; ve sizi akasya budanır gibi budayacağım, ta ki yönlendirilmeye razı olasınız. Allah’a yemin ederim ki adalete sarılacaksınız ve şu fitneci gevezeliği bırakacaksınız; şu “şöyleydi böyleydi”, “falanca bana falancadan haber verdi” ve “Kesme; nedir o Kesme?” sözlerini de bırakacaksınız. Ben size öyle bir “kesme”yi kılıçla tattıracağım ki kadınlarınızı dul, çocuklarınızı yetim bırakacak; ta ki şu örümcek ağı gibi kuruntuları ve bütün şu “Bak hele! Bak hele!” sözlerini bırakıncaya kadar. Bir daha böyle toplantılar görmeyeyim. Sizden hiçbir adam tek başına olmadan yola çıkmayacak. İsyancılar başkaldırılarında serbest bırakılsaydı ne ganimet toplanırdı, ne düşmanla savaşılırdı, ne de sınırlar tutulurdu; zorla çıkarılıp savaşa sevk edilmeselerdi asla gönüllü olarak savaşa gitmezlerdi. El-Mühelleb’e karşı geldiğinizi ve isyankâr başkaldırıcılar olarak kendi garnizonunuza geri döndüğünüzü duydum! Allah’a andolsun, üç gün sonra sizden birini burada bulursam boynunu vururum!

Sonra arifleri çağırdı ve onlara, “Adamları el-Mühelleb’e katılmak üzere götürün ve gelişlerini gösteren beratları bana getirin; köprünün kapıları da bu iş tamamlanıncaya kadar gece gündüz açık kalsın” dedi.

Hutbe üzerine açıklama: “Yüceliğin oğlu” sabahtır; çünkü onun parlaklığı karanlığı kovar. “Zirveler” dağlar arasındaki küçük çıkıntılardır. Meyve olgunlaştığında “olgunlaştı” denir. “Sür atını, savaş” dediği yerde ziyâm savaş anlamına gelir. “Şiddetli” kişi, karşılaştığı her şeyi yıkan kimsedir. “Kesim tahtası”, etin yere temas etmesini önleyen şeydir. “Sert sürücü”, katı sürücüdür. “Çöl”, develerin ayak sesinin duyulduğu ıssız arazidir. “Yularsız” deve, baş ipi olmayan devedir. Ebû Zeyd el-Asmaî’nin naklettiği şu beyitte olduğu gibi:

Ümmü’l-Fevâris, huysuz, yularsız deveye çıplak semerle bindi,
onu yürüyüşe ve dörtnala sürüşe zorladı.

“Şinân”, “şenne”nin çoğuludur; yıpranmış, kurumuş tulum demektir. Şu beyitte olduğu gibi:

Sen Benî Ukayş develerinden biri gibisin;
arka tarafına eski bir tulum şakırdatarak onu korkuturlar.

“Onun ağacını yokladı” demesi, onu ısırdı demektir. Acem, üzüm çekirdeği de demektir. Şu yarım beyitte olduğu gibi:

Yeni dökülmüş yavruları yere saçılmış üzüm çekirdekleri gibiydi.

“En sağlam” ağaçla, en sert olanı kasteder; ip sıkıca bükülmüşse “sağlamdır” denir. “Sizi akasya gibi budayacağım” sözündeki “budamak”, kesmektir; akasya da dikenli bir ağaç cinsidir. “Ölçüp de kesmeden durmam” sözündeki “ölçmek”, tasarlamak demektir. Allah’ın, “Bir nutfeden, ölçülmüş ve ölçülmemiş olarak” sözünde olduğu gibi; yani tasarlanmış ve tasarlanmamış, doğuma kadar gelen ve düşen şeyler anlamındadır. el-Kumeyt, bir su tulumunu tasvir ederken şöyle der:

Hiçbir kadının ölçüp kesmeye girişmediği,
içinden bir su akıntısının da boşalmadığı.

Burada aslında kuşların taşlıklarını tasvir etmektedir; onların böyle bir tuluma benzemediğini söylemektedir. Ayrıca “ölçülü” taş, düzgün taş demektir. Şu beyitte olduğu gibi:

Geniş bir göğüs, sallanan bacakların üstünde,
çocukların kayarak oynaması için kullanılan düzgün bir taş gibi.

“Deriyi kestim” denirse, ondan bir şey yaptım demektir; ama fiilin dördüncü babı kullanılırsa, onu bozdu demektir. “Örümcek ağı gibi kuruntular”, doğru olmayan şeyler demektir. Ebû Amr eş-Şeybânî, bu kelimenin aslında halkın “şeytanın sümüğü” dediği, yani öğle vakti görülen “güneş salyası” yahut örümcek ağımsı ince lifler anlamına geldiğini söyledi. Ebû’n-Necm el-İclî şöyle demiştir:

Güneşin salyası akıp eşyayı kapladı,
zamanın terazisi de dengede durdu.

“Toplantılar”, insan topluluklarıdır.

Ebû Ca‘fer - Ömer - Muhammed b. Yahyâ - Abdullah b. Ebî Ubeyde rivayetine göre: Üçüncü gün Haccâc çarşıda tekbir getirildiğini duydu, dışarı çıktı, minberde oturdu ve şöyle dedi:

Ey Irak halkı! Ey hizipçilik ve nifak ehli, kötü ahlak sahipleri! Bir tekbir duydum; bu Allah’a yönelmeyi sağlayan bir tekbir değil, korku salmak için getirilen bir tekbirdir. Ben biliyorum ki bunun arkasında şiddetli bir rüzgâr bulunan bir toz bulutu vardır. Ey sürtüklerin oğulları! Ey değneğin köleleri! Ey kocasız kadınların soyu! İçinizde topallığını hesaba katacak, canının kıymetini bilecek ve adımını dikkatle atacak bir adam yok mu? Allah’a yemin ederim ki size öyle bir darbe indirmek üzereyim ki öncekilere ceza, sonrakilere ibret olacaktır!

“Şiddetli rüzgâr” derken kuvvetli fırtınayı kasteder. “Sürtük”, ahmak kadın, yani kaba saba bir cariye demektir. “Topallık” da zayıflık ve çok yürümekten doğan yorgunluktur.

“Kum kuşları gibi koşuşan” dizesindeki ğufâf, dammeli haliyle bir kuş cinsidir. Buna karşılık el-Asmaî, ğalâfın fethalı haliyle bir kuş cinsi olduğunu söylemiş ve Hassân b. Sâbit’in şu beytini delil getirmiştir:

O kadar çok ziyaret edilirler ki köpekleri sızlanmaz;
yaklaşan kum kuşlarının gürültüsünden rahatsız olmazlar.

Sonra ğulâlın dammeli haliyle gecenin sonundaki aydınlık-karanlık karışımı olduğunu söyledi. Şu recez beytinde olduğu gibi:

Seher vakti alaca karanlıkta esmer bir kadına kalkıp gitti,
çadır direğine benzeyen bir şeyle yürüyerek.

Sonra Ümeyr b. Dâbi‘ et-Temîmî el-Hanzalî Haccâc’ın yanına geldi ve, “Allah emîre merhamet etsin! Ben bu seferin adamlarındanım, ama yaşlı ve hastayım. İşte oğlum; benden daha güçlüdür” dedi. Haccâc, “Sen kimsin?” diye sordu. O da, “Ben Ümeyr b. Dâbi‘ et-Temîmîyim” dedi. Haccâc, “Dün söylediklerimi duydun mu?” dedi. O da, “Evet” dedi. Haccâc, “Müminlerin Emiri Osman’a saldıran sen değil miydin?” dedi. O, “Evet, bendim” dedi. Haccâc, “Seni buna ne sevk etti?” diye sordu. O da, “Babamı hapsetmişti; o da yaşlı bir adamdı” dedi. Haccâc, “Şu beyti söyleyen de o değil miydi:

Yapmak istedim ama yapmadım — az kaldı — keşke yapsaydım! —
Osman’ın kadınlarını onun için ağlar bırakırdım!

Bana öyle geliyor ki seni öldürmek iki garnizona da hizmet olur. Ey muhafızlar, alın bunu ve başını uçurun!” dedi. Adamlardan biri yaklaştı ve başını vurdu. Malına da el konuldu.

Bir rivayete göre, Anbese b. Saîd Haccâc’a, “Bunun kim olduğunu biliyor musun?” dedi. O da, “Hayır” dedi. Anbese, “Bu, Müminlerin Emiri Osman’ın katillerindendir” dedi. Bunun üzerine Haccâc, “Ey Allah’ın düşmanı, sen Müminlerin Emiri’ne karşı seferinde yerine bir vekil göndermedin, değil mi?” dedi ve başının vurulmasını emretti. Sonra bir tellalın şehirde şöyle bağırmasını emretti: “Dikkat edin! Ümeyr b. Dâbi‘, yapılan ilanı duyduğu halde üçüncü günden sonra geldi; biz de onun öldürülmesini emrettik. Dikkat edin! El-Mühelleb’in askerlerinden olup bu gece şehirde kalan herkesten Allah’ın himayesi kalkmıştır.” Bunun üzerine adamlar çıkmaya başladılar ve çok geçmeden köprüde büyük bir kalabalık oluştu. Arifler el-Mühelleb’e, Ramhürmüz’de bulunduğu yere gittiler ve ondan, vardıklarına dair mektuplar aldılar. El-Mühelleb de, “Bugün Irak’a gerçek bir adam gelmiştir ve bugün düşman savaşın ne olduğunu görecektir” dedi.

İbn Ebî Ubeyde’nin rivayetine göre, o gece Mezhic kabilesinden dört bin kişi köprüyü geçti. Bunun üzerine el-Mühelleb, “Bugün Irak’a gerçek bir adam geldi” dedi.

Ömer - Ebü’l-Hasan rivayetine göre: Haccâc, Abdülmelik’in mektubunu adamlara okuturken okuyucu, “Selamdan sonra, size Allah’a hamd ederim” diye başladı. Haccâc, “Durun! Ey değneğin köleleri, Müminlerin Emiri size selam verdiğinde, içinizden hiç kimse selamı geri vermez mi? Bunlar İbn Nihye’nin terbiyeleridir! Allah’a yemin ederim ki size bundan daha iyi bir edep öğreteceğim! Mektubu yeniden baştan oku!” dedi. Bu defa okuyucu “Selamdan sonra” sözlerine ulaşınca, içlerinden istisnasız hepsi, “Müminlerin Emiri’ne de selam ve Allah’ın rahmeti olsun!” diye karşılık verdiler.

Ömer - Abdülmelik b. Şeybân b. Abdülmelik b. Mismâ‘ - Amr b. Saîd rivayetine göre: Haccâc Kûfe’ye geldiğinde adamlara hitap edip, “Siz el-Mühelleb’in ordusundan kaçanlarsınız! Üç gün sonra onun kuvvetlerinden tek bir adam burada kalmasın!” dedi. Üç gün geçince, başından kan damlayan bir adam ona geldi. Haccâc, “Bunu sana kim yaptı?” diye sordu. Adam, “Ümeyr b. Dâbi‘ el-Burcumî. Ona ordugâhına gitmesini emrettim, fakat öfkelendi ve bana vurdu” dedi. Haccâc, Ümeyr b. Dâbi‘’in getirilmesini emretti; yaşlı bir adam olarak getirildi. Haccâc ona, “Seni ordugâhından alıkoyan neydi?” diye sordu. O da, “Ben yaşlı, gücü kalmamış bir adamım; onun için benden daha güçlü ve genç olan oğlumu yerime gönderdim. Sorup araştır; eğer dediğim doğru değilse o zaman beni cezalandır” dedi. Fakat Anbese b. Saîd, “Bu, Osman’ın cesedinin üzerine çıkıp yüzüne tokat atan, sonra da onun üstüne zıplayıp iki kaburgasını kıran adamdır” dedi. Haccâc da öldürülmesini emretti ve bu emir yerine getirildi.

Amr b. Saîd dedi ki: Allah’a yemin olsun, Kûfe ile Hîre arasında giderken Mudarî deve sürücülerinin recezini duydum. Onlara yönelip, “Ne haber var?” dedim. Onlar, “Bize Arap kabilelerinin en pislerinden, Semûd soyundan gelen bir adam geldi. Bacakları inceydi, kalçalarında et yoktu, gözleri de çapaklıydı. Kabilenin reisi Ümeyr b. Dâbi‘’i aldı ve başını vurdu” dediler.

Haccâc, Ümeyr b. Dâbi‘’i öldürttüğünde, Benî Esed’in Benî Gâdire kolundan olan İbrâhim b. Âmir, çarşıda Abdullah b. ez-Zabîr ile karşılaştı ve ona haberi sordu. İbn ez-Zabîr şöyle dedi:

İbrâhim ile karşılaşınca ona derim ki:
İşlerin zorlaşıp dolaştığını görüyorum.
Hazırlan, yürü ve orduya katıl!
Ordu dışında helakten başka bir şey görmüyorum.
Seçimini yap! Ya İbn Dâbi‘ Ümeyr’i ziyaret edeceksin,
yahut el-Mühelleb’i ziyaret edeceksin.
Bu iki hoş olmayan yol karşısında tek kurtuluşun,
bembeyaz boz bir bir yaşındaki deveye binip gitmektir.
Böyle durumlarda, Horasan’a gitmesi gerekse,
çarşı kadar yakın, hatta daha yakın görünürdü!
Ve nice gevşek adam görürsün ki şimdi binmeye mecbur kalmış,
eyer kaşına öyle alışmıştır ki kamburlaşmıştır.

Rivayet edildiğine göre Haccâc’ın Kûfe’ye gelişi bu yılın Ramazan ayındaydı. Haccâc, el-Hakem b. Eyyûb es-Sekafî’yi Basra’nın başına emîr olarak gönderdi ve ona Hâlid b. Abdullah’a sert davranmasını emretti. Bu haber Hâlid’e ulaşınca, el-Hakem Basra’ya girmeden önce oradan çıktı ve Celkıyâ’ya gitti. Basra halkı onu uğurlamak için çıktı; Hâlid de namazgâhından ayrılmadan önce aralarında bir milyon dirhem dağıttı.

Ahmed b. Sâbit - adı verilmeyen biri - İshak b. Îsâ - Ebû Ma‘şer rivayetine göre: Bu yılda hac emirliğini Abdülmelik b. Mervân yaptı. Bu yılda Yahyâ b. el-Hakem, Medine’de yerine Ebân b. Osman’ı vekil bırakarak Abdülmelik b. Mervân’ın yanına gitti; fakat Abdülmelik, Yahyâ b. el-Hakem’e Medine valiliğinde kalmasını emretti. Haccâc b. Yûsuf Kûfe ve Basra’nın, Ümeyye b. Abdullah Horasan’ın valisiydi. Şüreyh Kûfe kadısıydı; Zürare b. Avfâ da Basra kadısıydı.

Bu yılda Haccâc Kûfe’den Basra’ya gitti ve Kûfe’de yerine Ebû Ya‘fûr Urve b. el-Muğîre b. Şu‘be’yi vekil bıraktı. Bu kişi, Haccâc Rüstekubâz savaşından sonra Kûfe’ye dönünceye kadar bu görevde kaldı.

Bu yılda halk Basra’da Haccâc’a karşı isyan etti.
Baran birliklerinin el-Haccâc’a karşı isyanı: Hişâm – Ebû Mihnef – Ebû Züheyr el-‘Abel’e göre: el-Haccâc b. Yûsuf, Kûfe’ye geldikten ve İbn Kabî‘yi öldürttükten hemen sonra oradan ayrılıp Basra’ya gitti. Orada da Kûfelilere yaptığına benzer bir konuşma yaptı ve onları aynı şekilde tehdit etti. Benû Yeşkûr’dan bir adam, firar etmekle suçlanarak ona getirildi. Adam şöyle dedi: “Bende fıtık var; Bişr bunu görmüş ve beni muaf tutmuştu. Ayrıca maaşımın hazineye geri verildiğini de göreceksin.” Fakat el-Haccâc onun mazeretini kabul etmedi ve öldürülmesini emretti. Bu durum Basralıları korkuttu; şehirden akın akın çıkıp Ramhürmüz köprüsündeki yoklama görevlisinin yanına gitmeye başladılar. Bunun üzerine el-Mühelleb, “Orduya gerçek bir adam geldi” dedi.

el-Haccâc, Şa‘bân 75 yılının başlarında (Kasım 694 sonları) Rüstakubâz’a gitti. Orada Abdullah b. el-Cârûd önderliğinde askerler el-Haccâc’a karşı ayaklandı. el-Haccâc, Abdullah b. el-Cârûd’u öldürttü ve on sekiz başı Ramhürmüz’de askerlerin önüne diktirdi. Bu durum Müslümanların cesaretini artırdı; askerler arasında çatışma ve bölünme çıkmasını umut eden Hâricîler ise hayal kırıklığına uğradı. Daha sonra el-Haccâc Basra’ya döndü.

Abdullah b. el-Cârûd ile ilgili bu olayın sebebi şöyledir: el-Haccâc, Basra’daki askerlere el-Mühelleb’e katılmalarını emrettiğinde ve onlar yola çıktığında, kendisi de Destevâ yakınındaki Rüstakubâz’a kadar gitti. Bu Şa‘bân ayının sonlarıydı (Aralık 694 sonları). Yanında Basralı askerlerin seçkinleri vardı. Kendisi ile el-Mühelleb arasında yaklaşık on sekiz fersah mesafe bulunuyordu. Sonra el-Haccâc askerlere hitap ederek şöyle dedi: “İbnü’z-Zübeyr’in size verdiği maaş artışı, bir günahkâr ve münafığın verdiği bir artıştır; ben bunu kabul etmeyeceğim.” Bunun üzerine Abdullah b. el-Cârûd el-‘Abdî yanına gelip şöyle dedi: “Bu, bir günahkâr ve münafığın verdiği artış değildir; Müminlerin Emiri Abdülmelik’in onayladığı bir artıştır.” el-Haccâc onu yalancılıkla suçlayıp tehdit edince, İbn el-Cârûd ona karşı ayaklandı ve ordunun seçkinleri de ona katıldı. Şiddetli çarpışmalar oldu. el-Haccâc, İbn el-Cârûd’u ve beraberindeki bir grubu öldürdü. Onun başını ve on adamının başını el-Mühelleb’e gönderdi; kendisi de Basra’ya döndü.

Daha sonra el-Mühelleb’e ve Abdurrahman b. Mihnef’e bir mektup yazarak şöyle dedi: “Bu mektup size ulaştığında Hâricîlere karşı harekete geçin. Selâm.”

Bu yıl içinde el-Mühelleb ile İbn Mihnef, Ezârika’yı Ramhürmüz’den çıkardılar.
el-Mühelleb ve Ezârika ile savaş: Hişâm – Ebû Mihnef – Ebû Züheyr el-‘Absî’ye göre: el-Mühelleb ile İbn Mihnef, el-Haccâc’ın kendilerine gönderdiği mektup üzerine, 75 yılı Şa‘bân ayının 19’unda (13 Aralık 694 Pazartesi) Ramhürmüz’de Ezârika’ya karşı harekete geçtiler. Onları fazla bir çarpışma olmadan Ramhürmüz’den çıkardılar; yavaş ilerleyerek üzerlerine yürüdüler ve geri çekilmeye zorladılar. Ezârika kuvvetleri, sanki yenilmiş bir ordunun artçıları gibi geri çekilerek Sabur bölgesinde Kâzerûn denilen yere gittiler. el-Mühelleb ile Abdurrahman b. Mihnef onların peşinden giderek 1 Ramazan’da (25 Aralık) karşılarına konakladılar. el-Mühelleb bir hendek kazdırdı. Basralılara göre el-Mühelleb, Abdurrahman b. Mihnef’e, “Eğer hendek kazmanın uygun olduğunu düşünüyorsan kazdır” dedi; fakat Abdurrahman’ın askerleri bunu küçümsediler ve “Bizim hendeğimiz kılıçlarımızdır” dediler. Ezârika geceleyin gizlice el-Mühelleb’e yaklaşarak onu gafil avlamak istediler; fakat onun tedbir aldığını görünce yönlerini Abdurrahman b. Mihnef’e çevirdiler. Onun hendek kazdırmadığını görünce saldırdılar. Adamları geri çekilirken, o bir grup askerle birlikte savaşa katıldı; fakat yanındakilerle birlikte öldürüldü. Hâricî şair şöyle dedi:

“Bu düşmüş adamlarla süslenmiş ordugâh kimin,
cesetlerle dolu bir yığın!
Bak rüzgâr kaba kumları onların üzerine nasıl savuruyor,
onlar ki kibirle elbiselerini sürüyerek yürürlerdi!”

Kûfelilerin rivayeti: el-Haccâc’ın mektubu el-Mühelleb ile Abdurrahman b. Mihnef’e ulaştı ve şöyle diyordu: “Mektubum size ulaştığında Hâricîlere karşı harekete geçin.” Bunun üzerine 75 yılı Ramazan ayının 20’sinde (12 Ocak 695 Çarşamba) harekete geçtiler ve daha önce aralarında gerçekleşen çarpışmaların en şiddetlisiyle karşılaştılar. Bu, öğleden kısa bir süre sonraydı. Hâricîler bütün güçleriyle el-Mühelleb b. Ebî Sufra’ya yüklendiler ve onu ordugâhına kadar geri püskürttüler. Bunun üzerine o, güvendiği adamlardan bazılarını aceleyle Abdurrahman’a gönderdi. Onlar gidip şöyle dediler: “el-Mühelleb sana diyor ki: Düşmanımız birdir; Müslümanların karşı karşıya olduğu durumu görüyorsun. Allah sana merhamet etsin, kardeşlerine yardım gönder.” Bunun üzerine Abdurrahman ona grup grup süvari ve piyade göndermeye başladı. İkindiye doğru Hâricîler, Abdurrahman’ın ordugâhından el-Mühelleb’in ordugâhına süvari ve piyadelerin gittiğini görünce, onun kuvvetlerinin zayıfladığını düşündüler. el-Mühelleb’in karşısına beş veya altı birlik bıraktılar; geri kalanları ise topluca Abdurrahman b. Mihnef’e yöneldi. Abdurrahman onların kendisine karşı saf tuttuklarını görünce, yanında Kur’an okuyucuları olduğu halde onlara karşı çıktı. Bunların başında Ebû’l-Avvâs, Abdullah b. Mes‘ûd’un arkadaşı, ve Huzeyme b. Nasr vardı. Ayrıca Abdurrahman’ın yanında seçkin adamlarından yetmiş bir kişi bulunuyordu.

Hâricîler onlara saldırdı ve şiddetli bir çarpışma oldu. Abdurrahman’ın askerleri geri çekildi; onun yanında sadece az sayıda dirençli adam kaldı. Oğlu Ca‘fer b. Abdurrahman, babasına yardım etmeleri için askerlere seslendi; fakat çok azı onu izledi. Babasına ulaşmak istedi, ancak Hâricîler onu engelledi; yaralanıncaya kadar savaştı ve sonra geri çekilmek zorunda kaldı. Abdurrahman b. Mihnef ve yanındakiler yüksek bir tepede savaşmaya devam ettiler; gecenin üçte ikisine kadar direndiler ve sonunda arkadaşlarıyla birlikte öldürüldü.

Ertesi sabah el-Mühelleb gelip onu buldu, defnetti ve cenaze namazını kıldırdı. Onun ölümünü el-Haccâc’a yazdı; el-Haccâc da bunu Abdülmelik b. Mervân’a bildirdi. Abdülmelik haberi Mina’da aldı ve Kûfelileri suçladı. Bunun üzerine el-Haccâc, Abdurrahman b. Mihnef’in ordusunun başına geçmesi için Attâb b. Verka‘yı gönderdi ve eğer el-Mühelleb ile birlikte savaşa girerse ona itaat etmesini emretti. Attâb bundan hoşlanmadı, fakat başka çare bulamadığı için emre itaat etti. Orduya katıldı ve Hâricîlerle el-Mühelleb’in emri altında savaştı; ancak neredeyse hiçbir konuda el-Mühelleb’e danışmadan hareket etti. Bunu gören el-Mühelleb, Kûfelilerden bazı adamları seçip, aralarında Bistâm b. Mes‘ale de bulunmak üzere, onları Attâb’a karşı kışkırttı.

Ebû Mihnef – Yûsuf b. Yezîd’e göre: Attâb, askerlerine erzak verilmesini istemek üzere el-Mühelleb’in yanına geldi. el-Mühelleb onu yanına oturttu. Fakat Attâb erzak isteyince bunu sert ve asık bir tavırla yaptı. Bunun üzerine el-Mühelleb, “Nerede bulunduğunu hatırla, ey sünnetsiz kadının oğlu!” dedi. Benû Temîm’e göre Attâb bu hakarete karşılık verdi; Yûsuf b. Yezîd ve diğerlerine göre ise şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki o kadın her iki taraftan da asil bir kadındır ve Allah’ın seninle benim aramda bir fark koymuş olmasına seviniyorum.” Aralarında tartışma büyüdü ve el-Mühelleb asasını kaldırdı; bunun üzerine oğlu el-Muğîre ayağa fırlayıp asayı tuttu ve “Allah emiri muvaffak etsin! Bu kişi kabileler arasında soylu ve önde gelen biridir. Ondan hoşuna gitmeyen bir söz işitirsen ona katlan; çünkü bu ona yakışır” dedi. el-Mühelleb de bunu kabul etti.

Attâb kalkıp ayrıldı, fakat ardından Bistâm b. Mes‘ale onun karşısına çıkıp ona hakaretler yağdırdı. Bunun üzerine Attâb el-Haccâc’a bir mektup yazarak el-Mühelleb’i şikâyet etti, onun bazı küstah askerleri kendisine karşı kışkırttığını bildirdi ve geri çağrılmasını istedi. Bu sırada el-Haccâc, Kûfe ileri gelenlerinin Şebîb ile yaşadığı sorunlar nedeniyle ona ihtiyaç duyuyordu. Bu yüzden ona “Gel ve o ordunun komutasını el-Mühelleb’e bırak” diye yazdı. Bunun üzerine el-Mühelleb, ordunun başına Habîb b. el-Mühelleb’i getirdi.

Humeyd b. Müslim’in Abdurrahman b. Mihnef için söylediği mersiye:

“Eğer seni sabah erken öldürdülerse ey Ebû Hakem,
sen de nice yiğit adamı öldürmüştün zamanında.
Eğer halkının seçtiği doğru bir önderi bizden aldılarsa,
ahlâkı yüce, cömert ve bağışlayıcı birini,
bu öldürülüş bütün kavmini ezdi;
onların yükünü taşıyan oydu,
onların borçlarını ve savaşlarını üstlenen oydu,
savaşın en şiddetli olduğu günlerde.
Yemin ederim, ölümcül yara almadan önce
kan zırhını çoktan giymişti.
Onun sancağı altında yiğitler çarpıştı,
ellerinde Meşrefî kılıçlarıyla,
uzun bir gün ve gecenin sonuna kadar,
gökte hilâl görünene dek.
Sonra piyadeler ve süvariler ondan geri çekildi,
mızraklar ona ulaştı ve o sendeledi.”

Sürâka b. Mirdâs el-Bâricî’nin mersiyesi:

“Gözlerim, bol bol gözyaşı dök,
binicinin taşıdığı yırtık bir tulum gibi.
Ezd için ağla; en iyileri öldürüldü,
bundan sonra hayat ne acıdır!
Onlardan sonra yaşamaya çalışıyoruz ama
ölüm ve çarpışmalar bizi engelliyor.
İbn Mihnef ölmeden önce durumumuz iyiydi,
ama her insan bir gün kaderiyle karşılaşır.
O, askerlerinin yaşlılarının gözlerine yaş getirdi,
gençlerin saçlarını erken ağarttı.
En şerefli ölümle öldü,
yüzü ve alnı şerefle toprağa düştü.
Etrafında, keskin kılıçlar sallayan Ezd’den bir grup
asiyi geri püskürtüyordu.
O geri dönemeyecekse, hiçbir kadın doğurmasın,
hiçbir gurbetçi ailesine dönmesin.
Ağla ey gözüm, Mihnef’e ve oğluna,
yakın ve uzak akrabam olan atlılara.”

Sürâka’nın başka bir mersiyesi:

“İki Ezd’in, Ezd Şenûe ve Ezd Umân’ın önderi,
Kâzerûn’da kabir yurdunda son istirahatini buldu.
En şerefli ölümle öldü,
şimşek gibi parlayan keskin bir kılıçla.
O tepenin etrafında onun sancağı altında,
asil bir topluluk yiğitçe çarpışarak düştü.
İbn Mihnef o gün öldü,
zayıfların ve kayıtsızların onu terk ettiği gün.
Yardım gönderdi ama yardım alamadı;
Allah’a giderken elbisesini savaş için toplamıştı,
hainlerin giysisini giymemişti.”

el-Mühelleb, yaklaşık bir yıl Sabur’da kalarak Hâricîlerle savaşmaya devam etti.

Bu yıl içinde Benû İmrü’l-Kays’tan Sâlih b. Musarrih açıkça isyan etti. Sufriyye görüşlerini benimsiyordu ve Sufriyye’den ilk isyan eden kişi olduğu da söylenir.

Bu yıl Sâlih’in faaliyetleri

Sâlih b. Musarrih, 75 yılında (Mart-Nisan 695) hac yaptı; yanında Şebîb b. Yezîd, Süveyd, el-Basrî ve benzerleri vardı. Aynı yıl Abdülmelik b. Mervân da hac yaptı. Şebîb onu öldürmeyi planladı. Abdülmelik bu planlardan haberdar oldu ve ayrıldıktan sonra el-Haccâc’a bir mektup yazarak onları takip edip yakalamasını emretti. Sâlih zaman zaman Kûfe’ye gelerek arkadaşlarıyla buluşur ve onları hazırlardı; ancak el-Haccâc onu aramaya başlayınca Kûfe onun için elverişsiz hale geldi ve oradan uzak durdu.
Sâlih b. Musarrih’in isyanı: Hişâm - Ebû Mihnef - Abdullah b. Alkame - Kabîsa b. Abdurrahman el-Haş‘amî’ye göre: Onun isyanının sebebi şudur: Sâlih b. Musarrih et-Temîmî, alçak gönüllü ve dindar bir adamdı; yüzü solgundu ve dinî görevleri konusunda titizdi. Dârâ’da, Musul bölgesinde ve el-Cezîre’de oturur, orada kendisine Kur’an kıraatini ve onun tefsirini öğrettiği, onlara öğüt verici konuşmalar yaptığı arkadaşları bulunurdu. Kabîsa b. Abdurrahman da, bu insanların görüşlerini benimseyenlerden biriydi ve arkadaşlarımıza, Sâlih b. Musarrih’in hutbesinin kendi yanında bulunduğunu söyledi. Bunun üzerine ondan bu hutbenin metnini göndermesini istediler; o da gönderdi. Hutbe şöyledir:

“Gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve nuru var eden Allah’a hamd olsun. Buna rağmen inkâr edenler Rablerine ortaklar koşarlar. Allah’ım! Biz sana ortak koşmuyoruz, senden başkasına kulluk etmiyoruz ve senden başkasına ibadet etmiyoruz. Yaratma da emir de senindir, bütün fayda ve zarar senden gelir ve dönüşümüz sanadır. Muhammed’in senin kulun olduğuna, onu seçtiğine, elçin kıldığına ve mesajlarını, kullarına yönelik öğüdünü ulaştırmak için beğenip seçtiğine şahitlik ederiz. Onun tebliği yerine getirdiğine, ümmete nasihatte bulunduğuna, hakka çağırdığına ve adaletle hareket ettiğine, dini desteklediğine ve müşriklere karşı mücadele ettiğine, nihayet Allah onu vefat ettirinceye kadar müminlere karşı şefkatli ve merhametli olduğuna şahitlik ederiz. Allah’ın salâtı onun üzerine olsun!

Size Allah korkusunu, bu dünyada zühdü, âhirete rağbeti, ölümü çokça hatırlamayı, günahkârlardan uzak durmayı ve müminleri sevmeyi tavsiye ederim. Çünkü dünyada zühd, Allah’ın kulunu O’nun katındakine rağbet etmeye sevk eder ve bedenini Allah’a itaate boşaltır; ölümü çokça hatırlamak ise kulu Rabbinden korkar hale getirir, böylece O’ndan yardım ister ve O’na boyun eğer. Günahkârlardan uzak durmak müminler üzerine bir görevdir. Allah kitabında şöyle buyurmuştur: ‘Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma ve onun kabri başında durma; çünkü onlar Allah’ı ve Resulünü inkâr ettiler ve fâsık olarak öldüler.’ Müminleri sevmek ise tavsiye edilmiştir; çünkü insan Allah’ın lütfunu, rahmetini ve cennetini ancak bu yolla elde eder. Allah bizi ve sizi ihlâslı ve sabredenlerden eylesin!

Şüphesiz Allah’ın müminlere olan nimetlerinden biri, içlerinden kendilerine kitabı ve hikmeti öğreten, onları arındıran ve dinlerinde doğru yola ileten, kendilerinden bir elçi göndermiş olmasıdır. O, Allah onu vefat ettirinceye kadar müminlere karşı yumuşak huylu ve merhametliydi. Sonra ondan sonra idareyi, Müslümanların rızasıyla takvâ sahibi Sıddîk üstlendi. O da Resulün doğru yolunu izledi ve onun yolunda yürüdü; nihayet Allah’a kavuştu. Allah ona rahmet etsin. Ardından yerine Ömer’i tayin etti ve Allah ona bu topluluğun yönetimini verdi. Ömer, Allah’ın kitabına göre davrandı ve Resulullah’ın yoluna bağlı kaldı. Sürüsünden hiçbir hakkı esirgemedi ve Allah karşısında hiçbir kınayanın kınamasından çekinmedi; nihayet Allah’a kavuştu. Allah ona rahmet etsin. Ondan sonra Müslümanlara Osman hükmetti. Ganimeti kendine ayırdı, Kur’an’daki had cezalarını uygulamadı, haksız hükümler verdi, mümine hor baktı ve günahkâra değer verdi. Bunun üzerine Müslümanlar ona gittiler ve onu öldürdüler; Allah, Resulü ve müminlerin salihleri de ondan uzaktır. Ondan sonra insanlara Ali b. Ebî Tâlib hükmetti. O, Allah’ın işleri hakkında insanları hakem kılmakta tereddüt etmedi; sapıklık ehli karşısında kararsız davrandı, onlarla uzlaşmaya ve onları hoş tutmaya çalıştı. Biz Ali’den ve onun taraftarlarından uzağız.

O halde hazırlanınız - Allah size rahmet etsin - şu bölünmüş fırkalara ve sapkın önderlerin zalimlerine karşı mücadele etmek, yok oluş yurdundan ebediyet yurduna çıkmak ve dünyayı âhiret karşılığında satan, mallarını son hesap gününde Allah’ın rızasını kazanmak uğruna harcayan, iman etmiş ve kesin inanca sahip kardeşlerimize katılmak için. Allah yolunda öldürülmekten kaygılanmayın; çünkü öldürülmek, tabiî ölümden daha kolaydır. Tabiî ölüm size ansızın gelir; sizi babalarınızdan, oğullarınızdan, eşlerinizden ve bu dünyadan ayırır. Eğer buna karşı kaygınız ve nefretiniz çok şiddetliyse, o halde canlarınızı ve mallarınızı Allah’a itaat ederek satın; böylece güven içinde cennete girer ve iri gözlü hurilere kavuşursunuz. Allah bizi ve sizi şükreden, öğüt alan, hakka iletilen ve onunla adaletle davrananlardan eylesin.”

Ebû Mihnef - Abdullah b. Alkame’ye göre: Sâlih’in arkadaşları sık sık ona gelip giderken bir gün onlara şöyle dedi: “Sizin neyi beklediğinizi ve daha ne kadar yerinizde kalacağınızı bilmiyorum. Görüyorsunuz ki zulüm egemen olmuş, adalet silinmiştir. Bu yöneticiler yalnızca azgınlıkta, insanlara karşı kibirde, haktan uzaklaşmada ve Rableri karşısında cürette artıyorlar. O halde hazırlanın ve sizin gibi kötülüğü reddetmek, doğruya çağırmak isteyen kardeşlerinize haber gönderin. Bize gelsinler; sonra bir araya gelir, ne yapacağımızı ve eğer isyan edeceksek ne zaman edeceğimizi kararlaştırırız.”

Sâlih’in arkadaşları mektuplar gönderip bu planları görüşmek üzere toplandılar. Onlar bununla meşgulken Benû Yeşkür’dan el-Muhallil b. Vâil, Şebîb’den Sâlih b. Musarrih’e bir mektupla geldi. Mektupta şöyle yazıyordu:

“Senin yola çıkmak istediğini öğrendim; sen beni buna çağırdın, ben de sana cevap veriyorum. Eğer şimdi buna hazırsan, Müslümanların şeyhi sen olursun ve aramızda kimseyi sana denk görmeyiz. Fakat eğer bunu ertelemek istiyorsan, bunu bana bildir. İnsan sabah da ölür akşam da ölür; kaderin beni, zalimlere karşı mücadele etmeden önce kesip biçmeyeceğinden emin değilim. Bu ne büyük bir aldanış, ne büyük bir fırsat kaybı olur! Allah seni ve bizi, işlerini Allah ve O’nun rızası, O’nun yüzüne bakma nimeti ve esenlik yurdundaki salihlerle beraberlik için yapanlardan kılsın. Selâm üzerine olsun.”

el-Muhallil b. Vâil bu mektupla Sâlih’in yanına gelince, Sâlih ona şu cevabı yazdı:

“Senin haberlerinle birlikte mektubun bana gecikerek ulaştı; öyle ki kaygılanmaya başlamıştım. Çünkü Müslümanlardan bir adam bana, senin yola çıktığını ve bize doğru geldiğini haber vermişti. Şimdi ise Rabbimizin hükmü için Allah’a hamd ediyoruz; zira elçin bana mektubunu getirdi ve içindekilerin tamamını anladım. Biz hazırlanmış ve bütünüyle hazır durumdayız; şimdiye kadar yola çıkmamamın tek sebebi seni beklememdi. O halde bize gel; sonra dilediğin zaman isyana başlayalım. Çünkü sen, görüşü vazgeçilmez olan ve kendisi olmadan işlerin kararlaştırılamayacağı kimselerdensin. Selâm üzerine olsun.”

Bu mektup Şebîb’e ulaşınca, bazı arkadaşlarına haber gönderip kendisine katılmalarını istedi. Bunlar arasında kardeşi Mukâtil b. Yezîd b. Nu‘aym, el-Muhallil b. Vâil el-Yeşkürî, Benû Teym b. Şeybân’dan es-Sakr b. Hâtim, Benû Muhallim’den İbrahim b. Hucr Ebû’s-Sukayr ve Benû Zühl b. Şeybân’dan el-Fadl b. Âmir de vardı. Sonra yola çıktı ve Dârâ’da Sâlih b. Musarrih’in yanına geldi. Onunla buluşunca şöyle dedi: “Haydi isyanı başlatalım, Allah sana merhamet etsin. Çünkü Allah’a yemin olsun ki doğru yol ancak daha da siliniyor, günahkârlar ise ancak daha da azgınlaşıyor.” Bunun üzerine Sâlih, arkadaşlarına haberci gönderdi ve isyan zamanını 76 yılı Safer ayının 1’ine rastlayan Çarşamba gecesi olarak belirledi. İnsanlar o gece isyanı başlatmak üzere toplanmaya, teçhizatlarını hazırlamaya başladılar ve belirlenen gecede hepsi onunla buluştular.

Ebû Mihnef - Ferve b. Lakît el-Ezdî’ye göre: Allah’a yemin ederim ki Şebîb bize isyan edeceklerini söylediğinde ben onunla birlikte Medâin’deydim. İsyana hazırlandığımızda, yola çıkılan gece hepimiz Sâlih b. Musarrih ile toplandık. Benim kanaatim, halkı ayırım gözetmeden öldürmemiz gerektiği yönündeydi; çünkü gördüğüm günah, zulüm ve yeryüzündeki bozgunculuk buna sevk ediyordu. Sâlih’e gidip şöyle dedim: “Ey Müminlerin Emiri, bu günahkârlar hakkında ne yapmayı düşünüyorsun? Onları imana çağırmadan önce mi öldüreceğiz, yoksa savaşmadan önce mi çağıracağız? Bana görüşünü söylemeden önce ben de sana görüşümü söyleyeyim: Bence bize muhalefet eden herkesi, yakın olsun uzak olsun, öldürmeliyiz. Çünkü biz, sapıklık içinde dolaşan, zorba ve zalim, Allah’ın emrini terk etmiş ve bütünüyle şeytanın egemenliği altına girmiş insanlara karşı silahlanıyoruz.”

Fakat o şöyle dedi: “Hayır, aksine onları çağıracağız. Canım hakkı için, yalnızca senin görüşünü paylaşanlar buna cevap verir; seni suçlayanlar ise mutlaka seninle savaşır. Onları çağırmak onların delilini susturur ve bizim delilimizi onlara karşı güçlendirir.” Sonra ben ona, “Peki savaşıp galip geldiğimiz kimseler hakkında ne düşünüyorsun? Onların canları ve malları konusunda ne diyorsun?” diye sordum. O da, “Eğer onları öldürür ve mallarını alırsak bu bizim hakkımızdır; ama bundan vazgeçer ve onları kendi hallerine bırakırsak bu da bizim hakkımızdır ve bununla sevap kazanırız” dedi. Allah ona da bize de rahmet etsin; güzel ve doğru söyledi.

Ebû Mihnef - Benû Muhallim’den bir adamdan naklen: Yola çıktıkları gece, Sâlih b. Musarrih arkadaşlarına şöyle dedi: “Allah’tan korkun ey Allah’ın kulları ve sizden zarar görmeyi isteyen düşmanca insanlar olmadıkça halktan herhangi biriyle savaşmakta acele etmeyin. Siz ancak Allah için öfkelendiğiniz, O’nun hükümleri çiğnendiği, yeryüzü isyanla dolduğu, kanlar haksız yere döküldüğü ve mallar zulümle alındığı için ayaklanıyorsunuz. İnsanları kınadığınız şeyleri kendiniz yapmayın; çünkü yaptığınız her şeyden siz de sorumlusunuz. Şimdi çoğunuz yaya durumdasınız; fakat bu bölgede Muhammed b. Mervân’a ait binek hayvanları var. Önce buradan başlayın, onlara baskın yapın ki yayalarınızı onlara bindiresiniz ve böylece düşmana karşı güçlenesiniz.”

Bunun üzerine yola çıktılar ve aynı gece binek hayvanlarını ele geçirip yayaları onlara bindirdiler; böylece yayaları da atlı hale geldi. Dârâ bölgesinde on üç gece kaldılar. Dârâ, Nusaybin ve Sincar halkı kendilerini onlara karşı koruma altına aldı. Sâlih yola çıktığı gece yanında yüz yirmi kişi vardı; bazılarına göre ise yüz on kişi.

Bu isyan haberi, o sırada el-Cezîre emiri olan Muhammed b. Mervân’a ulaştı. O bunu küçümsedi ve Benû el-Hâris b. Muâviye b. Sevr’dan Adî b. Adî b. Umeyre’yi beş yüz kişiyle onların üzerine gönderdi. Adî ona şöyle dedi: “Allah emiri muvaffak etsin! Beni, yirmi yıldır Hâricîlerin başında bulunan ve isyanında geçmişte bana karşı çıkan, güçlerini bize karşı deneyen Rabîa’dan adamların kendisine eşlik ettiği bir adama karşı mı gönderiyorsun? Onların yayasından biri yüz süvariden daha değerlidir; böylesine kimselere karşı beni beş yüz kişiyle mi gönderiyorsun?” Muhammed ise, “Öyleyse sana beş yüz kişi daha vereceğim; bin kişiyle onların üzerine git” dedi.

Adî, Harran’dan bin kişiyle çıktı. Sâlih’e karşı gönderilen ilk ordu bu oldu. Adî sanki ölüme sürülüyormuş gibi ona doğru yürüdü. Kendisi dindar bir adamdı. Davğân’a kadar ilerledi ve askerleri orada durdurdu. Sonra Benû el-Vârise’den, Benû Hâlid’e mensup Ziyâd b. Abdullah adlı bir adamı gizlice Sâlih b. Musarrih’e gönderdi. Bu adam Sâlih’e şöyle dedi: “Adî beni sana gönderdi; bu topraklardan çıkıp başka bir yere gitmeni ve oranın halkıyla savaşmanı istiyor. Çünkü Adî seninle savaşmak istemiyor.” Bunun üzerine Sâlih şöyle cevap verdi: “Ona dön ve de ki: Eğer bizim görüşlerimizi paylaşıyorsan, bizim anlayacağımız bir işaret ver; biz de bu gece hemen buradan çıkar, bu toprağı sana bırakır ve başka bir yere gideriz. Ama eğer zorbaların ve kötü imamların görüşlerine bağlıysan, ne yapacağımıza biz karar veririz; istersek sana saldırırız, istersek başkasına yöneliriz.”

Haberci dönüp bu mesajı Adî’ye iletti. Adî dedi ki: “Ona dön ve de ki: Allah’a yemin ederim ki ben sizin görüşünüzde değilim; fakat ne sizinle ne de başkasıyla savaşmak istiyorum. O halde benden başka birisiyle savaşın.” Bunun üzerine Sâlih arkadaşlarına, “Binin!” dedi ve bindiler. O adamı yanlarında alıkoydu; yola çıktıktan sonra ise serbest bıraktı. Sâlih, arkadaşlarıyla Davğân pazarında, Adî b. Adî b. Umeyre’nin bulunduğu yere kadar ilerledi. Bu sırada o kuşluk namazı kılıyordu. Hiç beklenmedik bir anda Hâricî süvarileri adamlarının üzerine çöktü. Onlar bunu görünce birbirlerine bağırmaya başladılar.

Sâlih, Şebîb’i kuvvetlerinden bir birliğin başında sağına yerleştirdi; Benû Şeybân’dan Süveyd b. Süleym el-Hindî’yi de bir birlikle soluna gönderdi; kendisi de merkezde bir birlikle durdu. Adî’nin adamlarına yaklaştıklarında, onların düzenli saflar halinde değil, karışıklık içinde koştuklarını gördü ve Şebîb’e saldırmasını emretti. Sonra Süveyd de saldırdı ve bu onların işini bitirdi; çünkü karşı koyamadılar. Adî b. Adî’ye namaz kılarken bineği getirildi; o da bindi ve körcesine kaçtı. Sâlih b. Musarrih onun ordugâhına yürüyerek oradaki şeyleri ele geçirdi.

Adî’nin adamlarından geri kalanlar ve önde gelen kumandanları Muhammed b. Mervân’a döndüler. O çok öfkelendi. Muhammed, Hâlid b. Cez’ es-Sülemî’yi çağırıp bin beş yüz kişiyle gönderdi; ayrıca Benû Rabîa b. Âmir b. Sa‘sa‘a’dan el-Hâris b. Cevvâne’yi çağırıp onu da bin beş yüz kişiyle gönderdi. İkisine de şöyle dedi: “Şu pis Hâricî grubunun üzerine yürüyün ve acele edin. Yürüyüşü hızlandırın; çünkü hanginiz önce varırsa komuta ötekine ait olacaktır.”

Onlar ondan ayrılıp süratle yola çıktılar. Sâlih b. Musarrih’in yerini sordular ve Âmid’e yöneldiğini öğrendiler. Onu takip ederek Âmid’e vardılar. Sâlih orada halkla birlikte konaklamıştı. Gece vardılar ve hendek kazdılar. Vardıklarında hâlâ iki ayrı kuvvet halinde idiler; her kumandan kendi adamlarıyla ayrı duruyordu. Sâlih, Şebîb’i kuvvetlerinin yarısıyla el-Hâris b. Cevvâne el-Âmirî’nin üzerine gönderdi; kendisi de Hâlid b. Cez’ es-Sülemî’nin üzerine yürüdü.

Ebû Mihnef - el-Muhallimî’ye göre: Onlar bize ikindi vakti başlarken ulaştılar. Sâlih bize ikindi namazını kıldırdı, sonra bizi onlara karşı savaş düzenine soktu. İnsanların birbirleriyle yaptıkları savaşların en şiddetlilerinden birini yaptık. Allah’a yemin ederim ki galip geleceğimiz bile görünmeye başlamıştı. Bizden bir adam onların on adamına saldırır ve galip gelirdi; yahut yirmisine saldırır, yine aynı sonucu alırdı. Onların süvarileri bizim süvarilerimize karşı geri çekilmeye başladı. Bunu görünce onların iki kumandanı atlarından indi ve adamlarının çoğuna da inmelerini emretti. Bundan sonra onlara karşı istediklerimizi yapmakta zorlanmaya başladık. Onlara saldırdığımızda piyadeleri mızraklarla bizi karşıladı, okçuları üzerimize ok yağdırdı, süvarileri de bize yüklenmeye devam etti. Karanlık bizi ayırıncaya kadar onlarla savaştık. Onlar da biz de çok sayıda yaralı verdik; onlar bizden yaklaşık otuz kişiyi öldürdü, biz ise onlardan yetmişten fazlasını öldürdük. Allah’a yemin ederim ki akşam olduğunda biz de onlardan bıkmıştık, onlar da bizden. Her iki taraf da bulunduğu yerde durdu; akşam olunca onlar ordugâhlarına, biz de ordugâhımıza döndük. Namaz kıldık, dinlendik ve ekmeğimizden biraz yedik. Sonra Sâlih, Şebîb’i ve önde gelen kumandanlarını çağırıp, “Ey dostlarım, ne yapmamız gerektiği konusunda ne düşünüyorsunuz?” dedi. Şebîb, “Benim görüşüm şu: Bu adamlarla karşılaştık ve savaştık; şimdi onlar hendeklerinin arkasına sığındılar. Bana göre onlarla devam etmemeliyiz” dedi. Sâlih de, “Benim görüşüm de budur” dedi. Bunun üzerine gecenin karanlığında yola çıktılar; el-Cezîre topraklarını aşarak Musul bölgesine girdiler, orayı da geçtiler ve Daskere’ye kadar ilerlediler.

Bu haber el-Haccâc’a ulaşınca, el-Hâris b. Umeyre b. Zî’l-Miş‘ar el-Hemdânî’yi üç bin Kûfeli ile gönderdi; bunların bini düzenli ordudan, ikibin kişi ise el-Haccâc’ın ücretle tuttuğu askerlerdendi. el-Hâris yola çıktı; fakat Daskere’ye yaklaşınca Sâlih b. Musarrih Celûlâ’ya ve Hânikîn’e doğru çekildi. el-Hâris b. Umeyre onu takip ederek Musul bölgesinde, onunla Cûha bölgesinin sınırındaki el-Mudebbec adlı köye kadar ulaştı. Bu sırada Sâlih’in yanında doksan kişi vardı. el-Hâris b. Umeyre askerlerini saf düzenine koydu; Ebû’r-Revvâğ eş-Şâkirî’yi sağına, ez-Zübeyr b. el-Ervâh et-Temîmî’yi soluna yerleştirdi ve sonra ikindi namazından sonra saldırdı. Sâlih de askerlerini üç manga halinde düzenlemişti: biri kendi komutası altında, biri sağında Şebîb’in, biri de solunda Süveyd b. Süleym’in komutasında idi; her manga otuz kişiden oluşuyordu.

el-Hâris b. Umeyre bütün askerleriyle onlara hücum edince, Süveyd b. Süleym geri püskürtüldü; fakat Sâlih b. Musarrih yerinde direndi ve öldürüldü. Şebîb savaşmayı sürdürdü; atından düşürüldü ve bazı piyadelerin arasına düştü. Onlara saldırınca geri çekildiler; o da Sâlih b. Musarrih’in bulunduğu yere kadar ilerleyip onu ölü buldu. Bunun üzerine, “Bana gelin ey Müslüman topluluğu!” diye seslendi; onlar da onun etrafında toplandılar. Sonra adamlarına, “Hepiniz arkanızı birbirinize verin; düşman size yaklaşırsa onlara mızrak savurun. Şu kaleye ulaşalım da ne yapacağımıza orada karar verelim” dedi. Bunu yaptılar ve Şebîb yetmiş kişiyle birlikte kaleye girdi.

el-Hâris b. Umeyre onları kuşattı. Artık akşam olmuştu. Adamlarına, “Kapıyı yakıp kor haline gelinceye kadar yakın, sonra bırakın; sabah gelinceye kadar dışarı çıkamazlar, o vakit yanlarına gelir ve hepsini öldürürüz” dedi. Onlar da kapıyı yaktılar, sonra kendi ordugâhlarına döndüler. Şebîb, adamlarından bir grupla yukarıdan onlara bakıyordu. Ücretli askerlerden biri, “Ey orospu çocukları, Allah sizi rezil etmedi mi?” dedi. Onlar da, “Hayır, etmedi ey günahkârlar! Biz sizinle savaştığımızda siz ancak Allah’ın bize verdiği hakikate kör olduğunuz için bize karşı koyuyorsunuz. O halde annelerimize sövmenizin Allah katında ne mazereti olabilir?” diye cevap verdiler. Fakat onların daha ölçülü olanları, “Bu sadece içimizdeki bazı beyinsiz gençlerin sözüdür. Allah’a yemin ederiz ki biz ne bunu severiz ne de hoş görürüz” dediler.

Bunun üzerine Şebîb adamlarına, “Burada daha ne bekliyorsunuz? Allah’a yemin ederim ki bu adamlar sabah erkenden size dönerlerse işiniz biter” dedi. Onlar, “Bize emrini ver” dediler. O da, “Gece musibetleri örter. Bana yahut içinizden dilediğiniz kimseye biat edin; sonra çıkıp, sizden böylesi bir şeyi beklemedikleri için, ordugâhlarında onlara baskın yapalım. Allah’ın size onlara karşı zafer vermesini umuyorum” dedi. Onlar, “Elini uzat ki sana biat edelim” dediler ve biat ettiler.

Dışarı çıkmak istediklerinde kapılarının kor haline getirilmiş olduğunu gördüler. Bunun üzerine keçe eyer örtülerini suya batırıp közlerin üzerine atarak onların üzerinden geçmeyi başardılar. el-Hâris b. Umeyre ve ordugâhındaki askerler, Şebîb ile adamlarını, ellerinde kılıçlarıyla birdenbire ordugâhın ortasında görünce büsbütün şaşkına döndüler. el-Hâris savaşırken yere düştü ve adamları geri çekilirken onu taşıdılar; ordugâhı ve içindekileri Hâricîlere bıraktılar. Sonra Medâin’e döndüler. Şebîb’in yenilgiye uğrattığı ilk ordu bu idi.

Sâlih b. Musarrih bu yılın Cemâziyelevvel ayının 17’sinde öldü.

Bu yıl Şebîb, karısı Gazâle ile birlikte Kûfe’ye girdi.
Şebîb’in el-Kûfe’ye girişi ve Haccâc ile ilişkileri: Hişâm - Ebû Mihnef - Abdullah b. Alkame - Kabîsa b. Abdurrahman el-Haş‘amî’ye göre: Bunun sebebi şudur: Sâlih b. Musarrih el-Mudebbec’te öldürüldüğünde ve Sâlih’in arkadaşları Şebîb’e biat ettiğinde, Şebîb Musul bölgesine yöneldi. Orada, Benû Teym b. Şeybân’dan Selâme b. Seyyâr b. el-Maç‘a et-Teymî ile karşılaştı ve onu kendisiyle birlikte isyana çağırdı. Şebîb, Selâme’yi daha önceden tanıyordu; çünkü Selâme askerî kayıtlara geçmiş ve seferlere katılmıştı. Selâme, kendisine otuz süvari seçmesine izin verilmesi ve bu süvarilerle tam üç geceden fazla kalmamak üzere ayrılması şartıyla ona destek olmayı kabul etti. Şebîb bunu kabul etti. Selâme otuz süvari seçti ve onları ‘Anaza kabilesine doğru götürdü. Amacı, kardeşi Fadâle’nin öldürülmesine karşı intikam almaktı.

Bunun hikâyesi şudur: Fadâle, on sekiz kişiyle birlikte isyan etmiş ve el-Cel bölgesinde eş-Şecerah denilen bir kuyunun yanında konaklamıştı. Orada büyük bir ılgın ağacı vardı ve bölgede ‘Anaza kabilesi bulunuyordu. ‘Anaza onları görünce, “Bunları öldürelim, sonra sabah onları emire götürelim; büyük bir ödül alırız” dediler. Bu konuda anlaştılar; fakat Fadâle’nin annesinin kabilesi olan Benû Nasr, “Allah’a yemin olsun ki biz kendi oğlumuzun öldürülmesine yardım etmeyiz!” dediler. Buna rağmen ‘Anaza onların üzerine saldırdı, savaştı ve onları öldürdü; sonra başlarını Abdülmelik b. Mervân’a götürdüler. Abdülmelik de onları ödüllendirmek için Bânikıyâ’ya yerleştirdi ve daha önce pek sahip olmadıkları maaşları bağladı.

Selâme b. Seyyâr, kardeşi Fadâle’nin öldürülmesi ve annesinin akrabalarının onu savunmaması üzerine şu beyitleri söyledi:

“Bir gencin anne tarafından akrabalarının onu kılıcın düşüşüne terk edeceğini düşünmezdim,
ta ki Nasr’ın yaptığını yapmasına kadar.”

Selâme’nin kardeşi Fadâle’nin isyanı, Sâlih b. Musarrih ve Şebîb’in isyanından önce gerçekleşmişti. Bu yüzden Selâme, Şebîb’e biat ettiğinde bu şartı ileri sürdü. Otuz süvariyle yola çıktı, ‘Anaza’ya ulaştı ve bir yerleşimden diğerine onları öldürmeye başladı. Nihayet aralarında teyzesinin de bulunduğu bir topluluğa ulaştı. Teyzesi, ergenlik çağındaki oğlunun üzerine eğildi, göğsünü açtı ve “Seni bunun akrabalık bağı adına uyarıyorum ey Selâme!” dedi. Selâme ise, “Hayır, Allah’a yemin olsun! Fadâle’yi büyük Şecerah ağacında konakladığından beri görmedim” dedi; yani kardeşini kastediyordu. “Şimdi onun yanından çekil, yoksa mızrağımı kurumuş göğsüne saplarım” dedi. Bunun üzerine kadın oğlunun yanından çekildi ve Selâme onu öldürdü.

Ebû Mihnef - Benû Teym b. Şeybân’dan el-Mufaddal b. Bekr’e göre: Bundan sonra Şebîb ve arkadaşları oradan ayrılıp Hûvân’a yöneldiler. Benû Teym b. Şeybân’dan bir grup onun gelişini duyunca, yanlarına az sayıda başka insanı da alarak ondan kaçtı ve Havlayâ yakınındaki Hurrâzâd manastırına kadar gidip orada durdu. Bunlar yaklaşık üç bin kişiydi; Şebîb’in yanında ise yetmiş kadar adam vardı. Buna rağmen onların yanına geldiğinde ondan korktular ve kendilerini ona karşı tahkim ettiler.

Şebîb, arkadaşlarından on iki süvariyle geceleyin yola çıkıp annesinin bulunduğu Sitidâmâ eteklerine gitti. Annesi bedevîlerin büyük kıl çadırlarından birinde kalıyordu. Şebîb, “Annemı alıp ordugâhıma getireceğim; böylece ikimizden biri ölünceye kadar ondan ayrılmayacağım” dedi.

Bu sırada, manastırdaki Benû Teym b. Şeybân’dan iki adam can korkusuyla oradan ayrılıp el-Cel’de konaklayan kendi kabilelerinden bir gruba katıldı. Şebîb, annesine gitmek üzere bu on iki kişiyle yola çıktığında, sürüleriyle birlikte dikkatsizce konaklamış bir grup Benû Teym b. Şeybân’a rastladı. Onlar Şebîb’in bu taraftan geçeceğini düşünmemişlerdi. Şebîb bu az sayıda süvariyle onlara saldırdı ve aralarında manastırdan ayrılıp gelen Havsere b. Esed ve Vebere b. Âsım’ın da bulunduğu otuz kadar yaşlılarını öldürdü. Sonra annesini alıp geri döndü.

Bu arada manastırdakilerden, Bekr b. Vâil’den bir adam yukarıdan Şebîb’in adamlarıyla konuşmak için çıktı. Şebîb, kardeşi Mukâtil b. Yezîd’i adamlarının başında bırakmıştı. Gelen adamın adı Sellâm b. Hayyân idi. Onlara şöyle dedi: “Ey insanlar, Kur’an aramızda hakemdir. Allah’ın şu sözünü işitmediniz mi: ‘Müşriklerden biri senden eman isterse, ona eman ver ki Allah’ın sözünü işitsin, sonra onu güvenli olduğu yere ulaştır.’” Onlar, “Evet işittik” dediler. Adam, “O halde sabaha kadar bizi bırakın. Yarın size çıkarız; bize hoşlanmayacağımız bir muamele yapılmayacağına dair sizden eman alırız. Siz de görüşünüzü bize arz edersiniz. Eğer kabul edersek can ve mallarımız üzerinde hakkınız olmaz ve kardeşiniz oluruz; kabul etmezsek bizi güvenli yerimize geri götürürsünüz, sonra bizimle aranızda ne yapmak isterseniz yaparsınız” dedi. Onlar da, “Bunu size veririz” dediler.

Ertesi sabah dışarı çıktılar. Şebîb’in adamları görüşlerini anlattılar. Onlar bunu tamamen kabul ettiler ve onlara katıldılar.

Şebîb geri döndüğünde, adamları ona bu anlaşmayı anlattı. O da, “İyi ve doğru davranmışsınız ve başarıya ulaşmışsınız” dedi.

Bundan sonra Şebîb tekrar yola çıktı; yanında bir grup vardı, diğer bir grup ise bulundukları yerde kaldı. Onunla birlikte olanlar arasında, Benû Teym b. Şeybân yanında kalmış olan İbrahim b. Hucr el-Muhallimî Ebû’s-Sukayr de vardı. Şebîb Musul’un yakın bölgelerinden ve Cûha sınırlarından geçerek Azerbaycan tarafına yöneldi.

Bu sırada Sufyân b. Ebî’l-Âliye el-Haş‘amî bir miktar süvariyle ortaya çıktı. Taberistan’a gitmek üzere gönderilmiş, sonra geri dönmesi emredilmişti ve Taberistan hükümdarıyla anlaşma yapmış olarak yaklaşık bin süvariyle geri dönüyordu.

Ebû Mihnef - Abdullah b. Alkame - Sufyân b. Ebî’l-Âliye el-Haş‘amî’ye göre: El-Haccâc’tan şu mektubu aldım:

“Yanındaki askerlerle Daskere’ye git ve orada bekle. Sâlih b. Musarrih’i öldüren el-Hâris b. Umeyre el-Hemdânî’nin kuvveti ve keşif süvarileri sana katılıncaya kadar orada kal. Sonra Şebîb’i bul ve ona saldır.”

Bu mektubu alınca Sufyân Daskere’ye gitti ve orada bekledi. El-Hâris b. Umeyre’nin ordusuna Kûfe ve Medâin’de duyuru yapıldı: Onun ordusundan olup Sufyân’a katılmayan kimse hiçbir sözleşme korumasına sahip olmayacaktı. Bunun üzerine askerler ona katıldı. Ayrıca beş yüz kişilik keşif süvarileri de Sevra b. Ebcer et-Temîmî komutasında geldi. Toplamda sadece elli kişi gelmedi.

Sevra, Sufyân’a “Ben gelmeden orduyla hareket etme” diye haber gönderdi. Fakat Sufyân acele ederek Şebîb’in peşine düştü ve onu Hânikîn’de, bir dağın eteğinde yakaladı. Sağ kanadına Hâzim b. Sufyân el-Haş‘amî’yi, sol kanadına Adî b. Umeyre eş-Şeybânî’yi koydu.

Şebîb onlara göründü, sonra savaşmaktan kaçınıyormuş gibi geri çekildi. Kardeşi Mukâtil’i elli kişiyle pusuya yerleştirmişti. Sufyân’ın adamları onu görünce toparlanıp peşine düştüler. Adî b. Umeyre onları uyararak, “Bölgeyi kontrol etmeden acele etmeyin” dedi; fakat onu dinlemediler. Pusuyu geçtiklerinde Şebîb geri döndü, pusudakiler de arkadan saldırdı. Böylece Şebîb önden, pusu arkadan saldırdı ve daha kılıçlar çekilmeden bozguna uğradılar.

Ancak Sufyân yaklaşık iki yüz kişiyle direndi ve şiddetli bir şekilde savaştı. Bu sırada Süveyd b. Süleym, “İbn Ebî’l-Âliye hangisi?” diye sordu. Şebîb onu gösterdi. Süveyd onunla çarpıştı; önce mızrakla, sonra kılıçla, sonra boğuşarak savaştılar. Sufyân’ın adamları geri çekildi. Bir kölesi gelip ona atını verdi, o da binip kaçtı. Kölesi onu korurken öldürüldü.

Sufyân Bâbil Mehrûz’a ulaşıp el-Haccâc’a bir mektup yazdı ve durumu anlattı. El-Haccâc mektubu okuyunca onu övdü ve kendisine geri dönmesini emretti. Ayrıca Sevra b. Ebcer’e de sert bir mektup yazdı ve yeni bir kuvvet toplayıp Şebîb’in üzerine gitmesini emretti.

Sevra, Medâin’deki süvarilerden beş yüz kişi seçtirdi ve yola çıktı. Şebîb ise Medâin’e gelmişti. Halk kendini ona karşı korudu. Şebîb şehre girip askerlerin bineklerini ele geçirdi ve dışarı çıkanları öldürdü.

Sevra’nın yaklaştığını öğrenince Nahrevân’a gitti. Orada abdest alıp namaz kıldılar, sonra daha önce Ali b. Ebî Tâlib tarafından öldürülen arkadaşlarının yerlerini ziyaret ettiler. Onlar için istiğfar ettiler, Ali ve taraftarlarından uzak olduklarını ilan ettiler ve uzun süre ağladılar. Ardından köprüyü kesip doğu tarafında mevzilendiler.

Sevra Katretâ’ya kadar ilerledi ve Şebîb’in yerini öğrendi. Seçkin üç yüz kişiyle gece baskını yapmaya karar verdi. Fakat Şebîb nöbetçileri uyarmıştı. Sevra geldiğinde onları hazır buldu. Saldırdıysa da başarılı olamadı ve geri çekildi. Şebîb karşı saldırıya geçti ve onları dağıttı. Bu sırada savaşırken şu sözleri söyledi:

Eşeği siken, işini iyi bilen bir sikiciyle birlikte olur!
İki taşın birbirine çarpması!

Sevra, süvarileri ve güçlü adamları yenilmiş halde ordusuna döndü ve onların ordugâhı bozup Medâin’e doğru yola çıkmalarını emretti; kendisi de toparlanmış olarak, Şebîb’in bulunduğu yolu aşarak onlara ulaştı. Şebîb ise onun peşine düştü; onu yakalayıp ordusuna saldırarak, daha önce onu yendiği gibi onu yenmeyi umuyordu ve bütün hızıyla onların peşinden gitti. Fakat Sevra’nın adamları Medâin’e ulaştılar ve oraya girdiler. Şebîb Medâin evlerine ulaşıp onlara yetiştiğinde, adamlar içeri girmişti. Bunun üzerine İbn Ebî ‘Ugayfir Medâin halkıyla birlikte dışarı çıktı ve halk Şebîb’in adamlarına ok attı ve evlerin damlarından onların üzerine taşlar attı.

Şebîb bunun üzerine adamlarıyla birlikte Medâin’den döndü ve Kalvâzâ’dan geçti; orada el-Haccâc’a ait birçok binek hayvanı buldu ve onları aldı. Kalvâzâ’dan ayrıldıktan sonra Cûha bölgesinde ilerledi ve sonra Tikrît’e yöneldi.

Medâin’de ise halk, askerlere, “Bakın, Şebîb size yaklaştı! Bu gece Medâin halkına saldırmak istiyor!” diye korku saldı. Onlar bunu duyunca askerlerin çoğu ayrıldı ve Kûfe’ye döndü.

Abdullah b. Alkame el-Haş‘amî şöyle dedi: Vallahi onlar Medâin’den kaçtılar ve “Bu gece bize saldırılacak!” diyorlardı; oysa Şebîb o sırada Tikrît’teydi.

Bu yenilmiş askerler el-Haccâc’ın yanına geldiklerinde, o el-Cezl b. Saîd b. Şurahbîl b. ‘Amr el-Kindî’yi gönderdi.

Ebû Mihnef – en-Nadr b. Sâlih el-Absî ve Fudayl b. Hadîc el-Kindî’ye göre: Yenilmiş askerler el-Haccâc’ın yanına geldiklerinde, o şöyle dedi: “Allah Sevra’ya lanet etsin! Bu adam orduyu ve askerleri zayi etti ve geceleyin Hâricîlere saldırmaya çıktı. Vallahi ona ağır bir ceza vereceğim!” Sonra onu hapse attı; fakat daha sonra onu affetti.

Ebû Mihnef – Fudayl b. Hadîc’e göre: El-Haccâc el-Cezl’i — onun asıl adı Osman b. Saîd idi — çağırdı ve ona şöyle dedi: “Bu sapkınların üzerine gitmek için hazırlan. Onlarla karşılaştığında acele edenlerin yaptığı gibi acele etme ve zayıf ve korkak olanların yaptığı gibi geri kalma. Anladın mı? Ne iyi bir adamsın sen, ey Benû ‘Amr b. Mu‘âviye’nin kardeşi!” El-Cezl, “Evet, anladım” dedi. El-Haccâc dedi ki: “Git ve askerler sana gelinceye kadar Deyr Abdürrahman’da konakla.” El-Cezl dedi ki: “Bana o yenilmiş askerlerden kimseyi gönderme; korku onların kalplerine girmiştir ve onların bana ve Müslümanlara hiçbir faydası olmayacağından korkuyorum.” El-Haccâc dedi ki: “Bu senin için kabul edilmiştir; bana öyle geliyor ki doğru düşündün ve doğru yola yönlendirildin.”

Sonra el-Haccâc asker kayıtlarıyla görevli olanları çağırdı ve dedi ki: “İnsanlar arasından bir sefer kuvveti çıkarın ve dört bin kişiyi yazın; her bir taraftan bin kişi olacak şekilde; çabuk olun!” Arîfler toplandı ve kayıt görevlileri oturup dört bin kişiyi seçtiler. Sonra el-Haccâc onların toplanmasını emretti; onlar toplandılar ve çıkış çağrısı yapıldı ve yola çıktılar. El-Haccâc’ın tellalı şöyle ilan etti: “Bu sefere katılmaktan geri kalan hiçbir kimseyi hiçbir sözleşme korumayacaktır!”

El-Cezl b. Saîd yola çıktı; önüne öncü kuvvet olarak İyâd b. Ebî Lîne el-Kindî’yi koydu ve Medâin’e kadar ilerledi ve orada üç gece konakladı. İbn Ebî ‘Ugayfir ona bir at, bir kısrak, iki katır ve iki bin dirhem gönderdi ve askerlere üç gün yetecek et ve yem verdi; askerler onun verdiği et ve yemden istedikleri kadar aldılar.

Sonra el-Cezl b. Saîd askerleri Şebîb’in peşine götürdü; onu Cûha bölgesinde takip etti. Şebîb ise ondan kaçınmaya devam etti; bir rustaktan diğer rustaka ve bir tassûcdan diğerine geçiyor ve onunla karşılaşmıyordu. Bununla, el-Cezl’in kuvvetlerini bölmesini ve düzenli olmayan küçük bir kuvvetle kendisine yönelmesini umuyordu. Fakat el-Cezl sadece düzenli bir şekilde ilerliyor ve her konakladığında kendisi için hendek kazıyordu. Sonunda Şebîb sabırsızlandı ve bir gece adamlarına gece baskını yapmalarını emretti.

Ebû Mihnef – Ferve b. Lakît’e göre: Biz Deyr Beyrimma’da iken Şebîb bizi çağırdı; toplam yüz yirmi kişiydik. Kuvvetlerini kırklık birliklere ayırdı; kendisi kırk kişiyle kaldı, kardeşi Mukâtil’e kırk kişi verdi, Süveyd b. Süleym’e kırk kişi verdi ve el-Muhallil b. Vâil’e kırk kişi verdi. Casusları ona el-Cezl’in Deyr Yezdecird’de konakladığını haber verdiğinde, bizi bu şekilde düzenledi. Onun emriyle hayvanlara yem torbaları takıldı. Bize dedi ki: “Hazırlanın; hayvanlarınız yemlerini yedikten sonra binin. Her biriniz kendisi için tayin ettiğimiz komutanla birlikte olsun ve her biriniz komutanının emrini dinleyip ona itaat etsin.”

Sonra komutanları çağırdı ve dedi ki: “Bu gece bu ordugâha saldırmak istiyorum.” Kardeşi Mukâtil’e dedi ki: “Onlara yaklaştığında onların üst tarafından dolaş, onların arkasından, Hulvân tarafından yaklaş.” Ve dedi ki: “Ben Kûfe tarafından onlara önden yaklaşacağım. Sen, ey Süveyd, doğudan yaklaş; ve sen, ey Muhallil, batıdan yaklaş. Her biriniz kendisine verilen taraftan gelsin ve benim emrimi alıncaya kadar onlara fırsat vermeyin; hücum edin, tekrar hücum edin ve savaş nidasını yükseltin.”

Biz bu düzen içinde kaldık — ben Şebîb ile olan kırk kişi arasındaydım — hayvanlar yemlerini yiyinceye kadar. Sonra gecenin başında, gözlerin gevşemeye başladığı vakitte yola çıktık ve Deyr el-Harâra’ya geldik. Orada İyâd b. Ebî Lîne’nin komutasındaki bir öncü birlikle karşılaştık. Onlara ulaşır ulaşmaz, Şebîb’in kardeşi Mukâtil kırk adamıyla onlara saldırdı. O, Şebîb’in önünde gidiyordu ve emredildiği gibi onların arkasına geçmek için öne geçmişti; fakat bu grupla karşılaşınca onlarla savaştı ve onlar da bir süre direndiler. Sonra biz hepimiz onlara ulaştık ve onlara saldırdık ve onları geri püskürttük. Onlar ana yola doğru kaçtılar; bu yol onların Deyr Yezdecird’deki ordugâhlarına gidiyordu.

Şebîb dedi ki: “Peşlerini bırakmayın, ey Müslümanlar topluluğu, ve eğer gücünüz yeterse onlarla birlikte ordugâha girmeye çalışın!” Biz onları takip ettik; Allah’a yemin olsun ki onlara yapıştık ve onları durmaksızın sıkıştırdık; onlar sadece ordugâhlarına ulaşmayı amaçlayarak kaçıyorlardı. Fakat ordugâha ulaştıklarında arkadaşları onları içeri almadı ve üzerimize ok yağdırdılar. Çünkü onların casusları gidip bizim durumumuzu onlara haber vermişti. El-Cezl hendek kazmış ve tedbir almıştı ve Deyr el-Harâra’da karşılaştığımız öncü birliği göndermişti; ayrıca Hulvân yolunda başka bir öncü birlik daha vardı. Bu birlikler geri döndü ve birleştiler. Fakat ordugâhtakiler onları içeri almadı ve “Savaşın ve oklarınızla kendinizi savunun!” dediler.

Ebû Mihnef – Cerîr b. el-Huseyn el-Kindî’ye göre: Diğer iki öncü birliğin başında, Hulvân tarafında Âsım b. Hucr ve diğerinde Vâsıl b. el-Hâris es-Sekûnî vardı. Bu öncü birlikler birleştiğinde, Şebîb onlara saldırmaya devam etti ve onları hendeğe kadar geri sürdü; fakat ordugâhtaki adamlar Şebîb’in adamlarının üzerine ok yağdırdılar, sonunda onları öncü birliklerden geri çekilmeye zorladılar.

Şebîb, onlara ulaşamayacağını görünce adamlarına, “Haydi, şimdi onları bırakın” dedi ve Hulvân yoluna yöneldi. Hüseyin b. Zafar’ın — Benû Bedr b. Fezâre’den — çadırlarının bulunduğu yere yaklaştığında, fakat Hüseyin b. Zafar’ın çadırları orada ancak daha sonra bulunuyordu, adamlarına şöyle dedi: “Burada inin, yiyin, oklarınızı onarın, dinlenin ve iki rekât namaz kılın; sonra tekrar binin.” Onlar indiler ve dediğini yaptılar.

Sonra onları tekrar Kûfelilerin ordugâhına götürdü. Dedi ki: “Gecenin başında Deyr Beyrimma’da sizi topladığım düzen üzere ilerleyin; sonra daha önce emrettiğim gibi onların ordugâhını kuşatın ve ilerleyin.”

Onunla birlikte ilerledik. Ordugâhtaki adamlar öncü birliklerini içeri almış ve bizden emin olmuşlardı; atlarımızın nal seslerini yakından duyuncaya kadar gelişimizden tamamen habersizdiler. Onlara sabaha yakın bir vakitte ulaştık ve ordugâhlarını kuşattık. Her taraftan savaş narası attık; onlar da her taraftan bize karşı savaşmaya ve üzerimize ok atmaya başladılar.

Sonra Şebîb, Kûfe tarafında onlarla savaşmakta olan kardeşi Mukâtil’e haber göndererek, “Bize gel ve Kûfe yolunu onlara açık bırak” dedi. Mukâtil onun yanına geldi ve o tarafı açık bıraktı; biz de sabaha kadar diğer üç taraftan onlarla savaşmaya devam ettik. Sabah oldu fakat hiçbir şekilde yarma gerçekleştirememiştik; bunun üzerine atlara bindik ve onları bıraktık. Onlar arkamızdan seslendiler: “Nereye gidiyorsunuz, cehennem köpekleri? Nereye, ey sapkınlar topluluğu? Sabah bizimle savaşın, biz size çıkacağız!” Biz onlardan yaklaşık bir buçuk mil uzaklaştık, indik ve sabah namazını kıldık. Sonra Beraz er-Rûz yoluna girdik ve Cercerâya’ya ve çevresine ilerledik; onlar da peşimize düştüler.

Ebû Mihnef’e göre — bizim mevlâmız olan Gatîrah yahut Kaygar dedi ki: Ben Hâricîleri takip ettikleri sırada askerlerle birlikte tüccar olarak çalışıyordum. Kumandanımız el-Cezl b. Saîd idi. Onları takip ederken daima düzen içinde yürür ve hendek kazmadan asla konaklamazdı. Şebîb ise ondan kaçınıyor, Cûha bölgesinde ve başka yerlerde dolaşıyor ve haraç gelirlerini kesiyordu. El-Haccâc bundan bıktı ve el-Cezl’e şu mektubu yazdı; bu mektup askerlere okundu:

“Seni garnizon süvarileri ve seçkin birliklerle gönderdim ve bu sapmış ve saptırıcı heretiklerin peşine düşmeni, onları bulduğunda ise hepsini öldürüp yok edinceye kadar bırakmamanı emrettim. Fakat görüyorum ki köylerde gecelerini geçirmek ve hendeklerin arkasında konaklamak sana, onlarla yüzleşip savaşmaktan daha kolay geliyor. Selam.”

Bu mektup bize Katrata ve Deyr Ebî Meryem’deyken okundu. El-Cezl çok sıkıldı; askerlere yürüyüş emri verdi ve Hâricîlerin peşine ciddi şekilde düştüler. Aramızda kumandanımız hakkında rahatsız edici söylentiler dolaşmaya başladı; “Görevden alınacak” deniliyordu.

Ebû Mihnef — İsmail b. Nu‘aym el-Hemdânî en-Nemirî’ye göre: El-Haccâc, Saîd b. Mucâlid’i bu ordunun başına gönderdi ve ona şöyle dedi: “Eğer bu heretiklerle karşılaşırsan, onlarla pazarlık yapmadan ve oyalamadan savaşa gir. Allah’tan yardım isteyerek onlarla yüzleş; el-Cezl’in yaptığı gibi yapma. Onların peşine aslan gibi düş ve sırt çevirirken sırtlan gibi dön.”

El-Cezl, Şebîb’i Nahrevan’a kadar takip etti ve orada ona yetişti. Kendi ordugâhında kaldı ve hendek kazdı. Sonra Saîd b. Mucâlid geldi ve Kûfelilerin ordugâhına girerek onların kumandanı oldu. Onların önünde durup konuştu; Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

“Ey Kûfe halkı! Kendinizi zayıf ve etkisiz gösterdiniz ve emîrinizin gazabını üzerinize çektiniz. Bu zayıf bedevîlerin peşinde iki aydır dolaşıyorsunuz; onlar ise topraklarınızı harap etti ve vergi gelirlerinizi kesti. Buna rağmen siz hendeklerin arkasında temkinli bir şekilde duruyorsunuz; onlar başka bir yere gidinceye kadar yerinizden çıkmıyorsunuz. Allah adına onların üzerine çıkın!”

Sonra kendisi de çıkıp askerleri beraberinde götürdü. Ordunun süvarilerini topladı. El-Cezl ona ne yapmak istediğini sorduğunda, “Bu süvarilerle Şebîb’in üzerine yürümek istiyorum” dedi. El-Cezl dedi ki: “Sen ordunun bütünüyle — hem süvari hem piyade — kal; ben ona görünürüm. Vallahi o mutlaka sana yönelecektir. Kuvvetlerini bölme; bu onların aleyhine, senin lehine olur.” Fakat Saîd, “Sen saf düzeninde kal!” dedi. El-Cezl, “Ey Saîd b. Mucâlid! Bu yaptığın benim kararım değildir. Bu kararından dolayı Allah’ın huzurunda ve burada bulunan Müslümanlar önünde hiçbir sorumluluk kabul etmiyorum!” dedi. Saîd ise, “Bu benim kendi kararımdır. Doğruysa Allah beni buna yönlendirmiştir; yanlışsa siz bunun sorumluluğundan uzaksınız” dedi.

El-Cezl Kûfelilerin safında kaldı ve onları hendeğin dışına çıkardı. Sağ kanada İyâd b. Ebî Lîne el-Kindî’yi, sol kanada ise Abdurrahman b. Avf Ebû Hâmid er-Ru‘âsî’yi yerleştirdi. Kendisi ana kuvvetle kaldı. Saîd b. Mucâlid ise öne geçti ve askerleri sürerek ilerledi.

Bu sırada Şebîb Beraz er-Rûz yolunu tutmuş ve Kalîliyye’de durmuştu. Oranın dihkanına ihtiyaç duydukları şeyleri satın aldırmasını ve kendilerine bir öğle yemeği hazırlamasını emretti; o da bunu yaptı. Şebîb Kalîliyye’nin içine girdi ve kapının kapatılmasını emretti. Henüz yemeğini yememişti ki Saîd b. Mucâlid bu ordunun kuvvetleriyle geldi. Dihkan duvara çıktı ve askerlerin yaklaşıp kaleye doğru geldiklerini gördü. Aşağı indiğinde yüzü sararmıştı. Şebîb ona neden böyle olduğunu sordu. Dihkan, “Askerler sana her taraftan geldi” dedi. Şebîb, “Boş ver! Yemeğimiz hazır mı?” dedi. O, “Evet” dedi. Şebîb, “Öyleyse getir” dedi. Kapı kapatılmıştı. Yemek getirildi ve yedi. Sonra abdest aldı ve iki rekât namaz kıldı. Ardından katırını istedi ve ona bindi. Adamları kapının önünde toplandılar. Kapının açılmasını emretti ve katırı üzerinde dışarı çıkıp devlet kuvvetlerine hücum etti ve şöyle bağırdı: “Hüküm yalnızca hikmet sahibi hakeme aittir! Ben Ebû Mıdallah’ım! Dilerseniz durun!”

Saîd askerlerini ve süvarilerini topladı ve onları yavaş yavaş onun üzerine sevk etmeye başladı ve “Bunlar nedir? Tek bir sığırın etrafında toplanmış yiyiciler!” diyordu. Fakat Şebîb onların dağınık ve düzensiz hale geldiğini görünce bütün süvarilerini geri döndürdü, onları topladı ve şöyle bağırdı: “Onları boğazlayın! Kumandanlarına dikkat edin; vallahi ya ben onu öldüreceğim ya da o beni öldürecek!” Sonra onlara saldırdı, onları gelişigüzel öldürerek dağıttı. Saîd b. Mucâlid yerinde durdu ve kuvvetlerine seslendi: “Bana! Bana! Ben İbn Zî Murrân’ım!” Başındaki miğferi çıkarıp eyerinin önüne koydu. Fakat Şebîb ona saldırdı ve kılıcıyla başını yardı; kılıç beynine kadar indi ve o yere düşerek öldü.

Ordu her tarafta adamlar düşerek geri çekilmeye devam etti, sonunda el-Cezl’in yanına ulaştılar. El-Cezl atından indi ve “Bana gelin, ey insanlar!” diye bağırdı. İyâd b. Ebî Lîne onlara seslendi: “Ey insanlar! Yeni kumandanınız ölmüşse de uğurlu ve bereketli kumandanınız hâlâ hayattadır!” El-Cezl şiddetle savaştı, sonunda ölüler arasından yaralı olarak taşınıp Medâin’e götürülmek zorunda kaldı. Ordunun kalanı Kûfe’ye döndü. O gün savaşta en ağır imtihanı verenler arasında Benû Zühl b. Mu‘âviye’den Hâlid b. Nâhik ve İyâd b. Ebî Lîne vardı; el-Cezl yaralandığında onu kurtarmak için birlikte geldiler.

Bu bir grubun rivayetidir. Diğer rivayete göre savaş Deyr Ebî Meryem ile Beraz er-Rûz arasında gerçekleşti. Sonra el-Cezl el-Haccâc’a yazdı.

Şebîb ilerledi ve Karkh’ta Dicle’yi geçti. Bağdat çarşısına haber göndererek oradakilere güven verdi. O gün onların pazar günüydü ve onun gelişinden korktuklarını duyunca onları sakinleştirmek istedi; çünkü arkadaşları çarşıdan hayvan, elbise ve diğer ihtiyaçlarını satın almak istiyorlardı. Sonra onları Kûfe’ye doğru götürdü. Gece oluncaya kadar ilerlediler ve Kasr İbn Hubeyre yakınındaki Akr el-Melik’te konakladılar. Ertesi gün aceleyle ilerledi ve o geceyi Hammâm ‘Umar b. Sa‘d ile Kubbin arasında geçirdi.

El-Haccâc, Şebîb’in bulunduğu yeri öğrenince Süveyd b. Abdurrahman es-Sa‘dî’ye haber gönderdi ve ona iki bin seçkin süvari vererek şöyle dedi: “Git ve Şebîb’le karşılaş. Sağ ve sol kanat oluştur, sonra in ve adamlarınla onun üzerine yürü. Eğer hileyle geri çekilirse onu bırak ve peşine düşme.”

Süveyd çıktı ve Sebaha’da konakladı. Şebîb’in kendisine doğru geldiği haber verilince o da ilerledi; fakat sanki adamları ölüme sürülüyormuş gibiydi.

El-Haccâc daha sonra Osman b. Katân’a askerleri Sebaha’da toplamasını emretti. Şöyle ilan ettirdi: “Duyun! Bu askerlerden bu gece Kûfe’de kalan ve Sebaha’da Osman b. Katân’a katılmak üzere çıkmayan hiçbir kimseyi hiçbir sözleşme korumayacaktır!”

Sonra Süveyd b. Abdurrahman’a iki bin adamıyla Şebîb’in karşısına çıkmasını emretti. Süveyd kuvvetleriyle birlikte Zurarah’a geçti, onları savaş düzenine soktu ve savaş şevklerini artırdı; çünkü Şebîb’in üzerine geldiği söylenmişti. Sonra kendisi de, adamlarının çoğuyla birlikte attan indi, sancağını önüne koydu ve Zurarah’ın öbür tarafına doğru ilerledi. Fakat daha sonra kendisine Şebîb’in onun durumunu öğrendiği ve ondan uzaklaştığı haber verildi; bir geçit bulmuş, Fırat’ı geçmiş ve Süveyd’den kaçınan bir yoldan Kûfe’ye yönelmişti.

Bunun üzerine ona, “Onların peşine gitmeyecek misin?” denildi. Süveyd adamlarını çağırdı ve onların peşine sürdü. Bu sırada Şebîb erzak deposuna geldi ve orada konakladı. Orada kendisine Kûfelilerin topluca Sebaha’da toplandıkları haberi verildi. Onlar da Şebîb’in yerini öğrendiklerinde birbirlerine bağırarak koşuşturdular ve Kûfe’ye geri döneceklerdi; fakat Süveyd b. Abdurrahman’ın onun ve adamlarının peşine düştüğü, onlara yetiştiği ve süvarilerle savaştığı kendilerine haber verilince bundan vazgeçtiler.

Hişâm – ‘Umar b. Beşîr’e göre: Şebîb Deyr’de konakladığında koyun kesilmesini ve hazırlanmasını emretti. Dihkan duvara çıktı; aşağı indiğinde yüzü sararmıştı. Şebîb ona ne olduğunu sordu, o da, “Vallahi büyük bir kuvvet sana geldi!” dedi. Şebîb, “Kızartma hazır mı?” diye sordu. “Hayır” dedi. Şebîb, “Öyleyse aldırma” dedi. Sonra dihkan tekrar bakmak için çıktı ve “Vallahi kaleyi kuşattılar!” dedi. Fakat Şebîb, “Kızartmayı getir!” dedi ve dışarıdaki askerlere aldırış etmeden yemeye başladı. Bitirince abdest aldı ve yakın adamlarıyla birlikte namaz kıldı. Sonra zırhının üzerine iki kılıç kuşandı, demir bir gürz aldı ve katırının eyerlenmesini emretti. Kardeşi Mukâtil ona, “Bu katır eyerleme günü mü?” dedi. O, “Evet! Eyerleyin!” dedi ve bindi. Sonra, “Sen sağ kanadı al, sen sol kanadı al” dedi. Mukâtil’e de, “Sen merkezi al” dedi. Sonra dihkan’a kapının açılmasını emretti.

Böylece askerlere karşı çıktı ve “Hüküm yalnızca Allah’ındır” diye bağırdı. Saîd ve kuvvetleri geri çekilmeyi sürdürdüler; sonunda kendileriyle ed-Deyr arasında yaklaşık bir mil mesafe kaldı. Saîd bağırmaya başladı: “Ey Hemdân topluluğu! Ben İbn Zî Murrân’ım! Bana! Bana!” Sonra, yakında üzerlerine varacaklarını sezdiği için, oğluyla birlikte bazı küçük birlikler gönderdi. Şebîb, Mu‘âd’a bakıp, “Eğer onu oğlundan mahrum etmezsem Allah beni senden mahrum etsin!” dedi. Sonra gürzüyle ona saldırdı ve o ölü olarak yere düştü. Kuvvetleri geri çekildi; o gün Şebîb’in adamlarından yalnızca bir kişi öldü.

Saîd b. Mucâlid’in kuvvetleri geri sürüldü ve sonunda el-Cezl’e ulaştılar. El-Cezl onlara, “Ey insanlar! Bana! Bana!” diye seslendi. İyâd b. Ebî Lîne de onlara seslenerek, “Ey insanlar! Bu yeni kumandanınız ölmüşse, işte öteki uğurlu kumandanınız burada! Onun etrafında toplanın ve onunla birlikte savaşın!” dedi. Onlardan bir kısmı onun etrafında toplandı, bir kısmı ise bozguna uğrayarak kaçtı. El-Cezl çok şiddetli savaştı, sonunda yaralı olarak yere düştü. Ardından Hâlid b. Nâhik ile İyâd b. Ebî Lîne, onu kurtarabilinceye kadar onu savunarak savaştılar. Bozguna uğrayan askerler hızla geri dönüp Kûfe’ye girdiler. El-Cezl Medâin’e götürüldü ve oradan el-Haccâc b. Yûsuf’a yazdı.

Ebû Mihnef — Züheyr’in mevlâsı Sâbit’e göre: Mektubun metni şöyledir:

“Emîre — Allah onu başarılı kılsın — bildiririm ki, emîrin düşmanına karşı sevk etmemi emrettiği, benimle birlikte bulunan o askerlerle yola çıktım; bana verdiği emre ve onlar hakkındaki hükmüne uydum. Benim tedbirim, fırsat gördüğümde düşmanın üzerine çıkmak, fakat kötü bir karışıklık korkusu duyduğumda askerleri onlardan uzak tutmaktı. Bu tedbire bağlı kaldım; düşmanın beni savaşa çekmek için bütün çabasına rağmen, beni ahmak bulmadı. Sonra Saîd b. Mucâlid — Allah onun ruhuna rahmet etsin — yanıma geldi. Ona dikkatli olmasını emrettim, aceleci bir iş yapmasını yasakladım ve ancak bütün kuvvet toplanınca onlarla savaşmasını söyledim. Fakat o bana karşı geldi ve süvarilerle birlikte aceleyle onların üzerine çıktı. Her iki garnizon halkını ona karşı şahit tutuyorum ki, onun verdiği karardan dolayı hiçbir sorumluluk yüklenmedim ve yaptığı işi onaylamadım. O çıktı ve vurulup yere serildi; Allah onu bağışlasın. Bunun üzerine adamlar bana sığınmak zorunda kaldılar. Ben de meydana çıktım, onları kendime çağırdım ve sancağımı onlar için yükselttim. Vuruluncaya kadar savaştım; sonra arkadaşlarım beni ölülerin arasından taşıyıp çıkardılar. Kendime geldiğimde, beni savaş alanından tam bir mil uzağa taşımış olduklarını gördüm. Bugün Medâin’deyim; bazı insanların öldüğü, bazı insanların da kurtulduğu türden bir yaraya sahibim. Emîr — Allah onu başarılı kılsın — benim onun ve askerleri için verdiğim öğüdü, onun düşmanına karşı uyguladığım tedbirleri ve savaş günündeki duruşumu sorsun; o zaman ona karşı doğru davrandığım ve onun yararı için samimi öğüt verdiğim ortaya çıkacaktır. Selam.”

El-Haccâc’ın cevabı şöyleydi:

“Mektubunu aldım, okudum ve içinde bildirdiğin her şeyi anladım. Kendin hakkında söylediklerinin tümüne inanıyorum; buna emîrinin yararı için verdiğin samimi öğüt, garnizon halkı için gösterdiğin ihtiyatlı özen ve düşmana karşı sertliğin dahildir. Saîd hakkında ve onun düşmana karşı gösterdiği acelecilik konusunda söylediklerini de anladım. Onun aceleciliğini de, senin ihtiyatını da onayladım. Onun aceleciliği onu cennete götürdü; senin ihtiyatın ise gerçek saldırı fırsatlarını kaçırmadı. Gerçek olmayan fırsatları kaçırmak ise kararlılığın bir türüdür. Böylece doğru davrandın, sınandığında iyi iş çıkardın ve mükâfatını kazandın. Seni güvendiğim kullarım ve danışmanlarım arasında görüyorum. Hayyân b. Ebcer’i seni tedavi etmesi ve yaralarınla ilgilenmesi için sana gönderdim; ayrıca ihtiyaçların ve günlük masrafların için harcayasın diye sana iki bin dirhem de gönderdim. Selam.”

Benî Firâs’tan el-Kinânî Hayyân b. Ebcer, dağlama ve başka tedavi usulleriyle uğraşırdı; onun yanına geldi ve onunla ilgilendi. Abdullah b. Ebî Usayfir de ona bin dirhem gönderdi; sık sık onu ziyaret etti, yanında bulundu, ona hediyeler ve armağanlar getirdi.

Bu arada Şebîb Medâin’e ilerledi; fakat şehirdeki halkına ulaşmasının bir yolu olmadığını anlayınca el-Kerh’e yöneldi ve oraya ulaşmak için Dicle’yi geçti. El-Kerh’ten Bağdat çarşısı halkına, korkmadan pazarlarını kurmalarını haber verdi; çünkü o gün onların pazar günüydü ve kendisinden korktuklarını duymuştu.

Süveyd çıktı; Müzeyne ile Benî Süleym’in yerleşimlerini kendi arkasına ve kuvvetlerinin arkasına aldı. Şebîb akşam vakti onlara korkunç bir saldırı yaptı; fakat onlara karşı bir sonuç elde edemedi. Sonra Kûfe’nin yerleşim bölgesinden geçerek Hîre’ye doğru yöneldi. Süveyd de onun peşine düştü; Kûfe’nin bütün yerleşim bölgesini geçip Hîre’ye kadar onu takip etti. Orada Süveyd, Şebîb’in geçerken Hîre köprüsünü kestiğini gördü; bunun üzerine onu bıraktı ve sabaha kadar orada kaldı.

El-Haccâc, Süveyd’e Şebîb’i takip etmesini emretti; o da bunu yaptı. Şebîb Fırat’ın aşağı kesimlerine indi; orada bazı kabile mensuplarını buldu. Sonra Haffân’ın ötesindeki çöle, el-Gîlah denilen bir bölgeye geri çıktı. Orada Benî’l-Verse’den adamlarla karşılaştı ve onlara saldırarak onları yakınlardaki sert bir düzlüğe sürdü. Onlar çevrelerindeki kayalık çıkıntılardan taşlar alıp Şebîb’e ve adamlarına attılar; taşları tükenince Şebîb onlara ulaşabildi ve onlardan on üç kişiyi öldürdü. Bunların arasında Benî’l-Verse’den Hanzale b. Mâlik, Mâlik b. Hanzale ve Humrân b. Mâlik de vardı. Bu, Ebû Mihnef — Alâ b. Arfece b. Ziyâd b. Abdullah el-Versî’ye göre böyledir.

Sonra Şebîb yoluna devam etti; akrabalarına ait bir su başı olan el-Lasaf’ta babasının oğullarına geldi. Bu su başı, Benî’s-Sulb’den el-Fizr b. el-Esved’in kontrolü altındaydı. O, Şebîb’in kendi görüşlerini yaymasını ve kuzenlerini ve diğer akrabalarını bozmasını yasaklamıştı. Buna karşılık Şebîb, “Vallahi yedi dizgine sahip olursam el-Fizr’a saldırırım!” demişti. Şebîb süvarileriyle birlikte akrabalarının yanına geldiğinde el-Fizr’ı sordu; fakat el-Fizr, onu asla yakalanamayacak kadar süratli bir atla gönlünü alarak savdı. Şebîb bu ata bindi ve çadırların ardına, arazinin içine doğru çıktı; insanlar da ondan kaçıştılar. Çöl bedevîlerini iyice korkuttuktan sonra geri döndü ve el-Kulkusâne ile Kasr Mukâtil’e gitti. Sonra Fırat kıyısı boyunca el-Haccâce ve el-Enbâr’ın yanından geçti. Dekûkâ’ya kadar ilerledi; ardından Azerbaycan’ın yakın taraflarına yöneldi.

El-Haccâc onu kendi haline bırakıp Basra’ya gitti; Kûfe üzerinde de vekil olarak Urve b. el-Mugîre b. Şu‘be’yi bıraktı. Fakat halk daha nefes alamadan, Urve b. el-Mugîre b. Şu‘be, Babil Mehrûz’un dihkanı ve efendisi Midharviş’ten bir mektup aldı. Mektupta şöyle deniyordu: “Enbâr tüccarlarından, benim memleketlim olan biri bana geldi ve Şebîb’in gelecek ayın başında Kûfe’ye girmeyi planladığını söyledi. Sen tedbirini alabilesin diye bunu sana bildirmek istedim. Sonra çok geçmeden iki vergi tahsildarım gelip bana Şebîb’in Hânicîr’e vardığını haber verdi.”

Urve bu mektubu aldı, dürdü ve aceleyle Basra’daki el-Haccâc’a gönderdi. El-Haccâc mektubu okuyunca hızla Kûfe’ye geri döndü. Şebîb ilerlemeyi sürdürdü; Harbî denilen, Dicle kıyısındaki bir köye vardı ve nehri orada geçti. Köyün adını sordu; ona “Harbâ” dediler. O da, “Savaş — düşmanın onunla kavrulsun — ve feryat — onu onların evlerine sokasın! Uğursuzluk ancak kâhinlerin ve falcıların işidir” dedi. Sonra sancağını kaldırdı ve arkadaşlarına, “Yürüyün!” dedi. Onlar da yürüdüler ve Ağarkuf’ta konakladılar. Süveyd b. Süleym, Şebîb’e, “Ey Müminlerin Emîri, böylesine uğursuz isimli bu köyden ayrılmamızı emretmez misin?” dedi. Şebîb cevap vererek, “Yine mi uğursuzluk görüyorsun! Vallahi, bu köyden ancak buradan düşmanıma yürüyeceğim zaman ayrılırım. Bunun uğursuzluğu, Allah dilerse, düşmanın için olacaktır; burada onlara saldıracaksınız ve yaralar onların olacaktır” dedi. Sonra arkadaşlarına, “Ey insanlar, el-Haccâc Kûfe’de değil ve Allah dilerse oraya varmamıza engel olacak hiçbir şey yok. O halde yürüyelim!” dedi. Böylece el-Haccâc’tan önce Kûfe’ye ulaşmak üzere yola çıktı.

Urve, el-Haccâc’a, “Şebîb yola çıktı ve hızla Kûfe’ye yaklaşıyor! Çabuk ol!” diye yazdı. El-Haccâc konak yerlerini geride bırakarak Şebîb’le şehir için yarıştı. El-Haccâc öğle namazı vaktinde Kûfe’ye vardı; Şebîb ise akşam namazı vaktinde es-Sebaha’ya ulaştı. Akşam ve yatsı namazlarını kıldıktan sonra o ve arkadaşları biraz yemek yediler, atlarına bindiler ve Kûfe’ye girdiler. Şebîb çarşıya kadar vardı; sonra saraya yöneldi ve gürzüyle sarayın kapısına vurdu.

Ebû’l-Münzir’e göre: Şebîb’in sarayın kapısına vurduğu yeri gördüm; orada büyük bir iz bırakmıştı.

Sonra Şebîb gelip sekide durdu ve şöyle dedi:

“Onun ayağı, çalılığı geçtiğinde,
cimri bir pintinin ölçtüğü ölçek gibidir.

Nesebi bozuk bir köle; aslında Semûd’dandır;
hatta denilir ki onların babalarının babası Yakdum’dur.”

Sonra büyük mescide saldırdılar; mescit hâlâ namaz kılan insanlarla doluydu. Şebîb, Ukayl b. Mus‘ab el-Vâdî’yi, Adî b. Amr es-Sekafî’yi ve Anbese b. Ebî Süfyân’ın mevlâsı Ebû Leys b. Ebî Süleym’i öldürdü. Adamları ayrıca Ezher b. Abdullah el-‘Âmirî’yi de öldürdüler.

Ardından, şurta reisi olan Havşeb’in evine gittiler. Kapısında durup, “Emîr, Havşeb’i çağırıyor” dediler. Onun hizmetkârı Meymûn, Havşeb’in binmesi için atını dışarı çıkardı; fakat onlara yan gözle bakar gibi oldu. Onlar da onun şüphelendiğini sandılar. İçeri dönmeye başlayınca ona, “Efendin çıkıncaya kadar yerinde dur” dediler. Havşeb bunu duyunca bu adamlara öfkelendi ve onları görmek için dışarı çıktı. Bütün topluluğu görünce kötü niyet taşıdıklarını anladı ve onlardan uzaklaşmak için döndü. Onlar ona doğru atıldılar; fakat o içeri girip kapıyı sürgüledi. Bunun üzerine hizmetkârı Meymûn’u öldürdüler, atını aldılar ve Havşeb’in akrabası olan el-Calef b. Nübeyl eş-Şeybânî’nin yanına gittiler.

Süveyd ona, “Yanımıza in” dedi. El-Calef, “İnersem ne yapacaksın?” dedi. Süveyd, “Çölde senden satın aldığım genç dişi devenin bedelini sana ödeyeceğim” dedi. El-Calef de, “Ne korkunç bir zaman ve ne korkunç bir yer borç ödemek için! Borcunu ancak gecenin karanlığında ve sen atına binmişken mi hatırladın? Allah’ın belası olsun sana ey Süveyd! Akrabaların öldürülmesi ve bu ümmetin kanının dökülmesi olmadan ödenemeyecek ve kapatılamayacak bir borca!” dedi.

Sonra Benî Zühl mescidine gittiler. Orada Zühl b. el-Hâris’i buldular. O, kavminin mescidinde namaz kılmış ve namazı uzatmıştı; eve dönmek için dışarı çıktığı sırada ona yetiştiler. Onu öldürmek üzere üzerine atıldılar. O da, “Allah’ım! Sana bu adamları, onların kötülüklerini ve cehaletlerini şikâyet ediyorum! Allah’ım! Kendimi onlardan korumakta güçsüzüm; bana onların karşısında yardım et!” diye bağırdı. Fakat onu vurup öldürdüler. Sonra oradan ayrıldılar; Kûfe’den çıkıp el-Merdeme’ye yöneldiler.

Hişâm — Ebû Bekr b. ‘Ayyâş’a göre: Ona, annesi Benî Şeybân’dan Hânî b. Kabîsa b. Hârisa’nın kızı Nâciye olan en-Nadr b. el-Ka‘kâ‘ b. Şevr ez-Zühlî rastladı ve ona baktığında onu ürküttü; “ürküttü” demekle, onu korkuttu demek istiyor. En-Nadr, “Selam sana ey emîr ve Allah’ın rahmeti” dedi. Fakat Süveyd araya girerek, “Müminlerin Emîri de, kahrolasıca!” dedi. O da, “Müminlerin Emîri” dedi. Ardından onlar Kûfe’den çıkıp el-Merdeme’ye yöneldiler.

Haccâc, tellalın sarayın kapısı üzerinden, “Ey Allah’ın süvarileri! Binip çıkın ve sevinin!” diye ilan etmesini emretti. Oraya bir kandil konmuştu ve yanında bekleyen bir hizmetkârı vardı. Ona ilk gelenlerden biri, mevalîsi ve bazı yakınlarıyla birlikte Osman b. Katân b. Abdullah b. el-Husayn Zü’l-Ğussa oldu. O, “Ben Osman b. Katân’ım. Emire nerede olduğumu bildir ve emrini versin” dedi. Hizmetkâr, “Emirin emri gelinceye kadar olduğun yerde kal” diye cevap verdi. Sonra her taraftan adamlar gelmeye başladı ve Osman, yanında toplanan adamlarla birlikte geceyi orada geçirdi.

Sabah olunca Haccâc, Benû Vâlibe’den Esedli Bişr b. Gâlib’i iki bin kişiyle, Zâide b. Kudâme es-Sekafî’yi iki bin kişiyle, Benû Temîm’in mevlası Ebü’l-Kureyş’i bin mevla ile ve Hammâm A‘yân’ın A‘yân’ı olup Bişr b. Mervân’ın mevlası olan A‘yân’ı bin kişiyle gönderdi.

Abdülmelik b. Mervân, Muhammed b. Mûsâ b. Talha’yı Sicistan’a vali tayin etmiş, onun için resmî tayin yazısını düzenlemiş ve Haccâc’a da, “Muhammed b. Mûsâ sana gelince ona Sicistan’a götürmesi için iki bin kişi ver ve onu yola çıkar” diye yazmıştı. Abdülmelik, Muhammed b. Mûsâ’ya da bizzat Haccâc’a yazmasını emretmişti. Muhammed b. Mûsâ gelince hazırlıkları konusunda oyalanıp durdu. Danışmanları ona, “Ey emir, vilayetine çabuk git; çünkü Haccâc’ın ne yapmakta olduğunu ve neye karar vereceğini bilmiyorsun” dediler. Fakat o yerinden ayrılmadı ve bu sırada Şebîb meselesi patlak verdi. Bunun üzerine Haccâc, Muhammed b. Mûsâ b. Talha b. Ubeydullah’a, “Lütfen git, Şebîb ile bu Hâricîlerle savaş; sonra vilayetine devam edersin” dedi.

Haccâc, bu kumandanlarla birlikte Abdülâl b. Abdullah b. Âmir b. Küreyz el-Kureşî’yi ve Ziyâd b. Amr el-Atakî’yi de gönderdi.

Daha önce söylediğimiz gibi, Şebîb Kûfe’den çıkıp el-Merdeme’ye gitmişti. Orada, Hadramevtli olup öşürlerin başında bulunan Neceyye b. Merşed el-Hadramî adında bir adam vardı. Bu adam hamama girince Şebîb onun peşinden girdi, onu dışarı çıkardı ve başını vurdu. Şebîb ayrıca en-Nadr b. el-Ka‘ka‘ b. Şevr ile de karşılaştı. Nadr, Haccâc Basra’dan çıktığında onunla birlikteydi; fakat Haccâc hızla Kûfe’ye giderken onu geride bırakmıştı. Şebîb, yanındaki arkadaşlarıyla birlikte onu görünce tanıdı ve, “Ey Nadr b. el-Ka‘ka‘! Hüküm ancak Allah’ındır!” dedi. Bununla onu telkin etmek istemişti. Fakat Nadr bunu anlamadı ve sadece, “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz” dedi. Bunun üzerine Şebîb’in arkadaşları, “Ey Müminlerin Emîri, sanki bu sözünle ona telkinde bulunmak istedin” dediler. Sonra Nadr’ın üzerine çullandılar ve onu öldürdüler.

Yukarıda adı geçen kumandanlar Fırat’ın aşağı taraflarında toplandılar. Fakat ardından Şebîb, bu kumandanların toplandığı yönden ayrılıp Kādisiye tarafına yöneldi. Haccâc, Zühr b. Kays’ı seçkin süvarilerden oluşan bir birlikle, bin sekiz yüz atlı ile gönderdi ve, “Şebîb’in peşine düş; nerede ona yetişirsen ona saldır. Ancak başka bir yere doğru yürümekteyse onu bırak. Fakat sana yönelir ya da durup mevzilenirse, onunla çarpışmadan onu bırakma” dedi.

Zühr yola çıktı ve es-Seylebîn’e kadar gitti. Şebîb, onun kendisine doğru ilerlediğini öğrenince onu karşılamaya çıktı. Karşılaştıkları zaman Zühr, çok yiğit bir adam olan Abdullah b. Kennâz en-Nehdî’yi sağ kanadına, Adî b. Adî b. Umeyre el-Kindî eş-Şeybânî’yi de sol kanadına koydu. Şebîb bütün süvarilerini tek bir sıkı küme hâlinde topladı ve onları hattın üzerine sürdü. Hat sarsıldı, dağıldı ve Zühr b. Kays’a doğru geri çekildi. Zühr b. Kays attan indi ve yere yıkılıncaya kadar savaştı; kuvvetleri de geri çekildi. Şebîb’in adamları onu öldürdüklerini sandılar. Fakat seher vakti yaklaşırken soğuk onu ayılttı; ayağa kalktı ve yürüyerek bir köye vardı. Geceyi orada geçirdi, sonra Kûfe’ye taşındı. Yüzünde ve başında kılıç ve mızraktan kalma on ile yirmi arasında yara vardı.

Birkaç gün sonra Zühr, yüzü ve yaraları pamukla sarılı hâlde Haccâc’ın yanına gitti. Haccâc onu sedirine yanına oturttu ve çevresindekilere, “İçinizden cennet ehlinden bir adamı, insanlar arasında yürüyen bir şehidi görmek isteyen varsa şu adama baksın” dedi.

Bu arada Şebîb’in arkadaşları, Zühr’ü öldürdüklerini sanarak Şebîb’e, “Onların bir birliğini yenilgiye uğrattık ve büyük kumandanlarından birini öldürdük; artık ayrılalım, buna razı olalım” dediler. Fakat o, “Bizim bu adamı öldürmemiz ve bu orduyu yenmemiz, peşimize gönderilen diğer kumandanlarla kuvvetleri korkutmuş olacaktır. O hâlde aksine, haydi onların üzerine yürüyelim. Çünkü vallahi onları öldürürsek, Allah dilerse bizimle Haccâc ve Kûfe’yi ele geçirmek arasında hiçbir şey kalmaz” dedi. Onlar da, “İşittik, kararına uyduk ve elinin altındayız” dediler.

Onlarla birlikte Necran’a kadar indi — bu, Aynüttemr tarafındaki Kûfe Necran’ıdır. Orada düşman kuvvetlerinin asıl topluluğunu sordu ve kendisine, onların Fırat’ın aşağı taraflarında, Aşağı Bihkubâz’da, Rûzbâr’da toplandıkları, Kûfe’ye de yirmi dört fersah uzaklıkta bulundukları bildirildi. Şebîb’in onlara doğru ilerlediği haberi Haccâc’a ulaştı. Bunun üzerine Haccâc, yanında İbn Ebû Akîl’in mevlası olan ve Haccâc’ın çok değer verdiği bir adam olan Abdurrahman b. el-Ğarîk’i gönderdi ve ona, “Git, onların toplu kuvvetlerine yetiş — yani kumandanların toplu kuvvetlerine — ve bu sapıkların onlara doğru yürüdüğünü bildir; eğer savaşmaya girişirlerse ordunun kumandanının Zâide b. Kudâme olacağını da söyle” dedi. İbn el-Ğarîk onların yanına gitti, bunu haber verdi ve sonra onların yanından ayrıldı.

Ebû Mihnef — Abdurrahman b. Cündeb’e göre:

Şebîb bize geldiğinde, başkumandanı Zâide b. Kudâme olan yedi kumandanımız vardı. Her kumandan kuvvetlerini ayrı ayrı düzenlemişti. Ziyâd b. Amr el-Atakî sağ kanadımızda, Bişr b. Gâlib el-Esedî sol kanadımızdaydı ve her kumandan kendi kuvvetlerinin başında duruyordu. Sonra Şebîb geldi ve adamlara bakabileceği bir tepenin üzerinde durdu; üzerinde alnında akıtması bulunan doru bir at vardı. Askerlerin nasıl dizildiklerine baktı, sonra arkadaşlarının yanına döndü; ardından üç bölükle dörtnala ilerledi. Askerlere yaklaşınca, Suveyd b. Süleym kumandasındaki bir bölük gelip sağ kanadımızın karşısında mevzilendi; Şebîb’in kardeşi Muṣ‘ad kumandasındaki başka bir bölük de gelip sol kanadımızın karşısında mevzilendi; Şebîb ise bir bölükle gelip merkezimizin karşısında mevzilendi.

Zâide b. Kudâme çıktı, sağ kanattan sol kanada kadar askerlerin arasında dolaştı, onları teşvik ederek şöyle dedi:

“Ey Allah’ın kulları! Siz, kötü azınlığın musallat olduğu hayırlı çoğunluksunuz. Dayanın — anam babam size feda olsun — onlara iki ya da üç hücum daha yapın; sonra zafere engel olacak hiçbir set ve hiçbir mâni kalmayacaktır. Vallahi onlara bir bakın! Onlar bir sığır başına düşen iki yüz dinar bile etmezler! Bunlar ancak haydutlar ve dinden çıkmış kimselerdir. Size ancak kanınızı dökmek ve ganimetinizi almak için geldiler. Onların bunu almaya sizin savunmanızdan daha güçlü görünmelerine fırsat vermeyin! Onlar az, siz çoksunuz; onlar bir fırkaya mensup, siz ise bir cemaate mensupsunuz. Gözlerinizi yere indirin ve onları mızrak uçlarınızla karşılayın; ama ben emretmedikçe hücum etmeyin.”

Sonra kendi yerine döndü.

Suveyd b. Süleym, Ziyâd b. Amr’a hücum etti ve onların hattı geri itildi; fakat Ziyâd, kuvvetlerinin yaklaşık yarısıyla yerini tuttu. Suveyd bir süre onlardan çekildi, sonra tekrar hücum etti ve bir müddet mızraklarla savaştılar.

Ebû Mihnef — Ferve b. Lakît’e göre:

Vallahi o gün onlardan biri bendim. Bir müddet mızraklarla savaştık ve öyle dayandılar ki asla geri dönmeyeceklerini sandım. Ziyâd b. Amr, “Ey süvarilerim!” diye bağırarak, kılıcıyla hamle ederek, gerçekten çok şiddetli savaşıyordu. O gün Suveyd b. Süleym’i de gördüm; bedevîlerin en yiğidi ve en şiddetli olanıydı, ona kimse karşı koyamıyordu. Sonunda biz onlardan çekildik. Bunun üzerine onlar düzenlerini bozdular. Şebîb’in adamları ona, “Onların düzeni bozduğunu görmüyor musun? Saldır onlara!” dediler. Fakat Şebîb, “Biraz daha seyrelsinler, bırakın onları” dedi. Onları bir süre bıraktılar, sonra üçüncü bir hücum yaptı ve onlar geri çekildiler. Ziyâd b. Amr’ın peş peşe kılıç darbeleri aldığını gördüm; fakat hepsi kayıp gidiyordu, çünkü zırh giymişti. Yirmiden fazla kılıcın sırayla ona vurduğunu gördüm; hepsinden sağ çıktı. Nihayet geri çekildiğinde üzerinde küçük bir yara vardı; bu da akşam vakti olmuştu.

Sonra biz Abdülâl b. Abdullah b. Âmir’in üzerine hücum ettik ve onu geri sürdük. Pek fazla dayanmıyordu; çünkü daha önce bir süredir kılıcıyla savaşmıştı ve duyduğuma göre yaralanmıştı da. Sonra Ziyâd b. Amr’a yetişti. İkisi geri çekile çekile gün batımında bize karşı iyi savaşan ve karşımızda duran Muhammed b. Mûsâ b. Talha’ya ulaştılar.

Hişâm — Ebû Mihnef — Abdurrahman b. Cündeb ve Ferve b. Lakît’e göre:

Şebîb’in kardeşi Muṣ‘ad, sol kanatta bulunan Bişr b. Gâlib’e saldırdı. Bişr, Allah’a yemin olsun ki, yiğitçe ve güzelce savaştı; sebat gösterdi. Atından indi; onunla birlikte başka sebatkâr adamlar da indiler, elli kadar kişi. Kılıçlarıyla dövüştüler ve hepsi birden öldürüldüler. Onlardan biri, annesi Zârah olan ve Ezd arasında çocukları bulunan, nesilleri Benû Zârah diye bilinen Ezdli Urve b. Züheyr b. Necîh idi.

Şebîb, Bişr’i öldürüp onun kuvvetlerini geri püskürttükten sonra dönüp Bişr b. Gâlib’in yanında bulunan Benû Temîm’in mevlası Ebü’d-Dureyş’e saldırdı. Onu da A‘yân’ın bulunduğu yere kadar geri sürdüler. Sonra onunla A‘yân’a birlikte saldırdılar ve ikisini de Zâide b. Kudâme’nin bulunduğu yere kadar püskürttüler. Ona vardıklarında Zâide attan indi ve, “Ey İslâm ehli! İniniz! İniniz! Bana! Bana! Onlar küfürlerinde sizden daha sebatlı olmasınlar, siz de imanınızda!” diye seslendi. Gece boyunca onlarla savaştı. Nihayet tan ağarınca Şebîb, adamlarından yoğun bir grupla ona hücum etti ve onu ve arkadaşlarını öldürdü; o kararlı adamları onun etrafında bir ceset yığını hâlinde bıraktı.

Ebû Mihnef — Abdurrahman b. Cündeb’e göre: O gece Zâide b. Kudâme’nin sesini yükselterek, “Ey insanlar, sabredin ve direnin! Ey iman edenler, Allah için savaşın ki O da sizin için savaşsın ve ayaklarınızı sağlam bastırsın!” dediğini duydum. Sonra Allah ona rahmet etsin, vallahi öldürülünceye kadar onlarla savaşmayı, ileri atılmayı ve hiç geri çekilmemeyi bırakmadı.

Ebû Mihnef — Ferve b. Lakît’e göre: Ebü’s-Sugayr eş-Şeybânî, Zâide b. Kudâme’yi bizzat kendisinin öldürdüğünü iddia etti. Fakat onun bu iddiasına el-Fadl b. Âmir adında başka bir adam karşı çıktı.

Şebîb, Zâide b. Kudâme’yi öldürünce Ebü’d-Dureyş ile A‘yân büyük bir kaleye çekildiler. Şebîb adamlarına, “Kılıçlarınızı adamlardan çekin ve onları biat etmeye çağırın” dedi. Onlar da bunu tan vakti yaptılar.

Abdurrahman b. Cündeb’e göre: Ona gelip biat edenler arasında ben de vardım. Kendisi atının üzerinde oturuyor, atlı süvarileri de önünde duruyordu. Her bir adam biat etmeye geldiğinde kılıcı omzundan alınır, diğer silahları da elinden alınır, sonra Şebîb’in huzuruna götürülürdü. Adam, Şebîb’i Müminlerin Emîri diye selamlar, sonra serbest bırakılıp yoluna giderdi.

Tan ağardığında benim durumum buydu. O sırada Muhammed b. Mûsâ b. Talha b. Ubeydullah ordunun en uç tarafında bir grup arkadaşıyla birlikteydi ve hâlâ direniyordu. Tan ağarınca müezzinine ezan okumasını emretti. Şebîb ezanı duyunca, “Bu nedir?” diye sordu. Kendisine, “Bu, Muhammed b. Mûsâ b. Talha b. Ubeydullah’tır; hâlâ direniyor” denildi. Şebîb, “Doğrusu onun budalalığı ve kibri onu buna sevk eder diye düşünmüştüm. Şimdi bu adamları bizden ayırın da inip namaz kılalım” dedi.

Bunun üzerine attan indi ve ezanı kendisi okudu. Sonra arkadaşlarının önüne geçti ve onlara namaz kıldırdı. “Vay hâline her ayıplayan ve çekiştirenin” ile “Dini yalanlayanı gördün mü?” sûrelerini okudu. Sonra selam verdi, onlar da atlarına bindiler ve saldırdılar. Muhammed b. Mûsâ’nın adamlarının bir kısmı geri püskürtüldü, bir kısmı ise yerini korudu.

Ferve’ye göre: Muhammed b. Mûsâ’nın, biz onun üzerine gelirken ne söylediğini hiç unutmayacağım. Kılıcıyla savaşıyor ve, “Elif. Lâm. Mîm. İnsanlar, ‘İman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini ve imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar? Andolsun, biz onlardan öncekileri de imtihan ettik. Allah elbette doğru olanları da bilir, yalancıları da bilir” diyordu. Sonra öldürülünceye kadar savaştı. Arkadaşlarımın, onu öldürenin Şebîb olduğunu söylediklerini duydum. Ardından attan indik ve ordugâhta bulabildiğimiz her şeyi aldık. Şebîb’e biat etmiş olanlar ise kaçtılar; onlardan geriye bir kişi bile kalmadı.

Ebû Mihnef’ten başkası, Muhammed b. Mûsâ b. Talha hakkında, Ebû Mihnef’ten naklettiğimden farklı bir rivayet nakletmiştir. Buna göre Abdülmelik b. Mervân, Muhammed b. Mûsâ b. Talha’yı Sicistan’a vali tayin etmişti. Haccâc da ona, “Geçtiğin her yerden sen sorumlusun. İşte Şebîb de senin yolundadır” diye yazdı. Bunun üzerine Muhammed, Şebîb’i karşılamaya yöneldi. Şebîb ona haber göndererek, “Sana oyun oynanmış. Haccâc seni kullanarak kendini korudu; oysa sen komşum olarak benden himaye hakkına sahipsin. O hâlde emrolunduğun yere git, yolun açık olsun. Ben sana zarar vermem” dedi. Fakat Muhammed onunla savaşmakta ısrar etti. Şebîb onu karşılamaya çıktı ve elçiyi tekrar ona gönderdi; buna rağmen o yine savaşmakta ısrar etti. Tekli dövüş çağrısında bulundu. Önce el-Basîn, sonra Ka‘neb, sonra da Suveyd meydana çıktı; fakat o, Şebîb’ten başkasıyla savaşmayı kabul etmedi. Bunun üzerine onlar Şebîb’e, “Bizi reddediyor ve seni istiyor” dediler. Şebîb, “Bu eşraftan başka ne beklersiniz ki?” dedi. Sonra Muhammed’in karşısına çıktı ve, “Allah aşkına, canını koru; çünkü senin benim üzerimde himaye hakkın var” dedi. Fakat Muhammed yine de savaşmakta ısrar etti. Bunun üzerine Şebîb ona hücum etti ve on iki Şam rıtlı ağırlığında demir bir topuzla ona vurdu; miğferini ve başını ezdi, o da yere düştü. Şebîb onun kefenlenmesini ve gömülmesini emretti; ordugâhından alınan ganimetleri satın alıp ailesine gönderdi. Arkadaşlarına da kendini şöyle savundu: “O Kûfe’de benim komşumdu. Ben ele geçirdiğim ganimeti istersem irtidat ehline de verebilirim.”

Yeniden Ebû Mihnef — Abdurrahman rivayetine dönelim: O gece ona biat edenlerden biri de Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’nin oğlu Ebû Burde idi. Biat ettiğinde Şebîb ona, “Sen Ebû Burde değil misin?” dedi. O da, “Evet” dedi. Bunun üzerine Şebîb arkadaşlarına, “Dostlarım! Bu adamın babası iki hakemden biriydi” dedi. Onlar da, “Öyleyse onu öldürelim” dediler. Fakat Şebîb, “Bu adam babasının yaptığından dolayı sorumlu değildir” dedi. Onlar da, “Doğrudur” dediler.

Ertesi sabah Şebîb, Ebü’d-Dureyş ile A‘yân’ın içine sığındıkları kaleye yöneldi; fakat onlar ok yağdırarak ona karşı koydular ve kendilerini ondan korudular. O gün boyunca onlarla karşı karşıya kaldı, sonra onları bırakıp ayrıldı.

Bunun üzerine arkadaşları ona, “Kûfe’ye gitmemize engel olacak kimse yok” dediler. Fakat o, onların ne kadar çok yara aldığını görünce, “Sizden yaptığınızdan fazlasını istemem” dedi. Sonra onları Niffer, es-Sarât ve Bağdat tarafına götürdü; oradan Hânicir’e kadar ilerledi ve orada konakladı.

Haccâc, Şebîb’in Niffer’e yöneldiğini öğrenince onun hedefinin Medâin olduğunu sandı. Çünkü Medâin, Kûfe’nin kapısı durumundaydı; Medâin’i ele geçiren, Kûfe bölgesinin çoğuna hâkim olurdu. Bu durum Haccâc’ı korkuya düşürdü. Osman b. Katân’ı çağırttı ve onu Medâin’e aceleyle gitmekle görevlendirdi; Medâin’in minberi ve namazı, Cûhâ’nın bütün güvenlik işleri ve bölgenin haracı ona verildi. Osman doğruca Medâin’e gitti; Haccâc da Abdullah b. Ebû Usayfir’i görevden aldı.

O sırada el-Cezl, aylarca yaralarını tedavi ettirmek için Medâin’de kalmıştı. İbn Ebû Usayfir de onu ziyaret eder, iyi davranırdı. Fakat Osman b. Katân Medâin’e gelince onu ziyarete gitmedi, yanında oturmadı ve ona hiçbir hediye göndermedi. Bunun üzerine el-Cezl, “Allah İbn Ebû Usayfir’in cömertliğini, eli açıklığını ve faziletini artırsın; Osman b. Katân’ın da eli sıkılığını ve cimriliğini artırsın” dedi.

Sonra Haccâc, Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as’ı çağırttı ve ona bir birlik seçip bu düşmanın peşine çıkmasını emretti; kuvvetin altı bin kişi olmasını şart koştu. Abdurrahman, süvariler ve önde gelen savaşçılar arasından seçimini yaptı; ayrıca Kindeliler ve Hadramutlular arasından kendi adamlarından altı yüz kişiyi de beraberinde çıkardı. Haccâc, yoklamayı Deyr Abdurrahman’da yaptırtarak onu acele ettirdi. Onları sevk etmeye hazır olduğunda onlara şöyle yazdı:

“Siz zilleti âdet edindiniz; hücum gününde arkanızı dönüp kaçtınız. Bu, kâfirlerin işidir. Size defalarca, defalarca, defalarca af gösterdim. Fakat şimdi Allah’a büyük bir yeminle yemin ediyorum ki, bir daha böyle yaparsanız size, önünden vadi diplerinden ve dağ geçitlerinden kaçarak, nehir kıvrımlarında ve dağ gediklerinde saklandığınız bu düşmanla yüzleşmekten çok daha ağır bir darbe indireceğim. Aklı olan kimse kendisi için korkar ve canını tehlikeye atmaz. Uyarıda bulunan mazeretini ortaya koymuştur; ‘Eğer diri olana hitap etseydin, elbette işitirdi’; fakat senin hitap ettiklerinde hayat yoktur. Selam üzerinize olsun.”

Bunun üzerine Haccâc, müezzini İbnü’l-Ağamm’ı Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as’a gönderdi. O, güneş doğarken İbnü’l-Eş‘as’ın yanına geldi ve, “Hemen yola çık ve askerlere şunu ilan et: ‘Bu seferde bulunup da gevşeklik ederken yakaladığımız hiçbir kimseyi hiçbir güvence korumayacaktır’” dedi. Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as, askerlerle birlikte Medâin’e kadar yürüdü ve kuvvetleri ihtiyaçlarını satın alırken orada bir gün bir gece konakladı. Sonra adamlara bineklerini eyerlemeleri için çağrı yaptırdı; onlar da bunu yapıp hareket etmeye başladılar. Abdurrahman, Osman b. Katân’ı görmek için durdu, sonra el-Cezl’i ziyarete gidip yaralarını sordu ve bir süre onunla oturup konuştu. Bunun üzerine el-Cezl ona şöyle dedi:

“Ey akrabam, sen bedevilerin süvarilerine, savaş oğullarına, at eyerinden hiç inmeyen adamlara karşı yürüyorsun; vallahi sanki atlarının kaburgalarından yaratılmış ve onların sırtlarında yetiştirilmiş gibidirler. Onlar fundalıklardaki aslanlardır; onların bir tek süvarisi yüz kişiye bedeldir. Sen ona saldırmazsan o sana saldırır; onu bağırıp korkutmaya kalkarsan sana yönelir. Ben onlarla savaştım ve nasıl savaştıklarını gördüm. Açık arazide kendimi onlara gösterdiğimde benden haklarını aldılar ve bana üstün geldiler; fakat etrafıma hendek kazdırıp onlarla dar yerlerde savaştığımda istediğim şeyin bir kısmını elde ettim ve zafere ulaştım. Gücün yeterse, ne saf düzeninde ne de hendek koruması altında olmadığın bir durumda onlarla karşılaşma.”

Abdurrahman ondan ayrılırken el-Cezl, “İşte atım el-Fusayfisa’. Onu al; o hepsinden hızlı koşar” dedi.

Abdurrahman atı aldı ve adamları Şebîb’e karşı sevk etti. Fakat ona yaklaşınca Şebîb, Dâkūkā ve Şehrezor’a çekildi. Abdurrahman onu hudutlara kadar takip etti, sonra durup, “O şimdi Musul bölgesindedir; o halde ya kendi yurtlarını savunmak için onunla savaşsınlar ya da dilerlerse onu bıraksınlar” dedi. Fakat Haccâc b. Yusuf ona şöyle yazdı: “Şebîb’in peşine düş ve nereye giderse arkasından git; onu yakalayıp öldürünceye veya sürüp çıkarıncaya kadar. Yetki Müminlerin Emîri’nindir ve askerler onun askerleridir. Selam.”

Haccâc’ın mektubunu okuyunca Abdurrahman yeniden Şebîb’in peşine çıktı. Şebîb’in taktiği, Abdurrahman’ın kendisine yaklaşmasına izin vermek, sonra da ona gece baskını yapmaya çalışmaktı. Fakat Abdurrahman’ın tedbir alıp hendek kazdığını görünce geri çekiliyor ve yine onu bırakıyordu; Abdurrahman da onu takip ediyordu. Şebîb, onun yola çıkıp yürümekte olduğunu duyunca süvarileriyle onun üzerine ilerliyor; fakat ona vardığında onun süvari ve piyadeyi savaş düzenine soktuğunu, okçuları da ileri sürdüğünü görüyor, onu hiçbir zaman gaflet yahut zayıflık anında yakalayamıyordu. Sonra yine geri çekiliyor ve onu bırakıyordu.

Şebîb, Abdurrahman’ı gafil avlayamayacağını ve ona ulaşacak bir yol bulamayacağını görünce, Abdurrahman kendisine yaklaştığında süvarilerini dışarı çıkarmaya başladı; sonra da yirmi fersah ötede iniyor, çetin ve çorak bir yerde konaklıyordu. Abdurrahman da geliyordu; Şebîb’e yaklaşınca Şebîb tekrar biniyor, on beş yahut yirmi fersah daha gidiyor ve yine çetin ve sarp bir yerde iniyordu. Orada, Abdurrahman yeniden yaklaşıncaya kadar bekliyordu.

Ebû Mihnef’in, Abdurrahman b. Cündeb’den rivayetine göre: Şebîb bu orduya işkenceler ve sıkıntılar çektirdi, hayvanlarının tırnaklarını aşındırdı ve onları her türlü sınamadan geçirdi. Fakat Abdurrahman onu takip etmeyi sürdürdü; Hânikīn’den, sonra Celûlâ’dan, sonra Temerrâ’dan geçti. Ardından Şebîb, Musul köylerinden biri olan el-Batt’ta konakladı. Burası o bölgenin hududundaydı ve Kûfe sevâdından yalnızca Havleyâ denilen bir nehirle ayrılıyordu.

Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as da Cûhâ bölgesinde, Yukarı Râdhân’da, Havleyâ nehri kıyısında konakladı. Nehrin sarp kıvrımlarının bulunduğu yerde durdu. Abdurrahman’ın orada konaklamasının sebebi, bu kıvrımların ona tabiî bir hendek ve kale gibi görünmesiydi.

Bunun üzerine Şebîb, Abdurrahman’a şöyle haber gönderdi: “Bu günler hem bizim hem sizin için bayram günleridir. Bu süre boyunca ateşkes yapmak isterseniz yapın.” Abdurrahman kabul etti; çünkü Abdurrahman’a ateşkeslerden ve geciktirmelerden daha sevimli hiçbir şey yoktu.

Fakat Osman b. Katân, Haccâc’a şöyle yazdı: “Emîre bildiriyorum — Allah onu aziz kılsın — Abdurrahman b. Muhammed, Cûhâ’nın tamamını büyük bir hendeğe çevirmiş, Şebîb’i ise bırakmış; o da bölgenin haracını kesmekte ve halkını yağmalamaktadır. Selam.”

Haccâc şu cevabı verdi: “Abdurrahman hakkında bana yazdıklarını anladım; ömrüme andolsun ki gerçekten senin dediğin gibi yapmıştır. Öyleyse adamlara git; onların kumandanı sensin. Sapkınların karşısına çıkmak için acele et. Allah dilerse seni onlara karşı muzaffer kılar. Selam.”

Haccâc, Mutarrif b. el-Muğīre b. Şu‘be’yi Medâin’e gönderdi; Osman da yola çıkıp, Havleyâ nehri üzerinde, el-Batt yakınında konaklamış bulunan Abdurrahman b. Muhammed ile onunla beraberki Kûfelilerin yanına geldi. Bu, Salı akşamı, Terviye günüydü.

Osman, bir katırın üzerinde oturmuşken askerlere, “Ey insanlar, düşmanınıza karşı çıkın!” diye seslendi. Adamlar ona koşarak gelip, “Allah için senden rica ediyoruz! Gece çöktü ve insanlar savaş için gereken ruh hâline girmediler. Önce geceyi geçir, sonra sabah onları saf düzeninde çıkar” dediler. Fakat o, “Ben çıkıp onlarla çarpışacağım; baht ya benim lehime olur ya da onların lehine” deyip duruyordu. Bunun üzerine Abdurrahman onların yanına geldi, Osman’ın bineğinin yularını tuttu ve Allah adına ona yalvarıp nihayet onu indirdi. Akīl b. Şeddâd es-Selûlî de Osman’a, “Şu anda istediğin çarpışmayı yarın da yapabilirsin; yarın hem senin hem askerler için daha iyi olur. Bu saatte rüzgâr ve toz var, akşam da bastı. İn o hâlde; sabah erkenden hepimiz onlara karşı çıkarız” dedi. Bunun üzerine indi. Rüzgâr ve kaldırdığı toz onu rahatsız etti. Bunun üzerine harac sahibi, yerli halkı çağırıp onun geceyi geçirmesi için büyük bir çadır kurdurdu.

Ertesi sabah, Çarşamba günü, el-Batt halkı, kiliselerinde kalmakta olan Şebîb’in yanına gelip şöyle dediler: “Allah seni başarılı kılsın! Sen zayıflara ve cizye ehline merhamet ediyorsun; yönettiğin kimseler seninle konuşabiliyor, dertlerini sana anlatabiliyor; sen de onlarla ilgileniyor ve onları koruyorsun. Ama bu adamlar zalimdir; onlarla konuşulmaz ve mazeret kabul etmezler. Allah’a yemin olsun ki, senin bizim kilisemizde kaldığını duyarlarsa, sen gidince — eğer gitmen takdir edilmişse — mutlaka bizi öldürürler. İstersen köyün yanında kal da bize karşı ileri sürecekleri bir şey kalmasın.” Şebîb bunu kabul etti; dışarı çıkıp köyün yanında konakladı.

Osman bütün gece askeri teşvik ederek geçirdi. Çarşamba sabahı olunca adamları dışarı çıkardı; fakat onları şiddetli bir rüzgâr ve toz karşıladı. Bunun üzerine adamlar ona, “Allah için senden rica ediyoruz, bizi bugün dışarı çıkarma; çünkü rüzgâr bize karşı” diye bağırdılar. O da o günü beklemek üzere kabul etti. Şebîb de onlarla savaşmayı tasarlamıştı; onun kuvvetleri de dışarı çıktı. Fakat karşı tarafın kendisine çıkmadığını görünce o da o günü bekleyerek geçirdi.

Perşembe akşamı Osman dışarı çıktı ve askerleri kendi kısımlarına göre yokladı. Her kısmı ordugâhın bir tarafına yerleştirdi ve o düzen üzere yürümelerini emretti. Onlara sağ kanatlarının kumandanının kim olduğunu sordu; onlar da Kinde’den Hâlid b. Nâhik b. Kays’ın, sol kanatlarının kumandanının da Akīl b. Şeddâd es-Selûlî’nin olduğunu söylediler. Bunun üzerine Osman bu iki adamı çağırıp, “Daha önce bulunduğunuz mevkileri koruyun; sizi iki kanadın kumandanı yapıyorum. Dayanın ve kaçmayın; çünkü Allah’a yemin olsun ki ben Râdhân’ın hurma ağaçları gövdeleri üzerinde kaldıkça yerimde duracağım” dedi. Onlar da, “Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin olsun ki biz de kaçmayacağız; zafer kazanıncaya veya ölünceye kadar dayanacağız” dediler. Osman, “Allah size bol ecir versin” dedi.

Osman, onlara sabah namazını kıldırıncaya kadar bekledi, sonra hareket etti. Medinelilerin, Temîm’in ve Hemedân’ın kısmını Havleyâ nehrine doğru sol tarafa koydu; Kinde, Rebîa, Mezhic ve Esed kısımlarını da sağ tarafa yerleştirdi. Kendisi attan indi ve piyadeyle birlikte yürüdü. Şebîb de o gün yanında yüz seksen bir kişi olduğu hâlde dışarı çıktı ve rakipleriyle karşılaşmak için nehri geçti. Kendi kuvvetlerinin sağ kanadında bulunuyordu; Suveyd b. Süleym’i sol kanada, kardeşi Mus‘ad b. Yezîd’i merkeze yerleştirmişti. İki ordu ilerledi ve birbirine yüklendi.

Ebû Mihnef’in, en-Nadr b. Sâlih el-Absî’den rivayetine göre: Osman sürekli şöyle diyordu: “ ‘Ölümden yahut öldürülmekten kaçarsanız, kaçış size fayda vermez; sonra da ancak az bir süre yararlanırsınız.’ Dinini koruyan ve ganimetini savunanlar nerede?” Bunun üzerine Akīl b. Şeddâd b. Hubşî es-Selûlî, “Belki onlardan biri ben olurum; ötekiler Rûdhbâr gününde öldürüldü” dedi.

Bunun üzerine Şebîb, adamlarına şöyle dedi: “Ben nehrin yanındaki sol kanatlarına saldıracağım. Onları yenersem, benim sol kanadımın kumandanı da onların sağ kanadına saldırsın. Fakat merkezimin kumandanı benden emir almadıkça yerinden kıpırdamasın.” Sonra kendi sağ kanadıyla, nehrin kenarından, Osman b. Katân’ın sol kanadına hücum etti ve o kanat geri püskürtüldü. Akīl b. Şeddâd attan indi ve öldürülünceye kadar savaştı. O gün öldürülenler arasında Malik b. Abdullah el-Hemdânî el-Murhibî de vardı; o, Abdullah b. Ayyâş el-Mantûf’un baba tarafından amcasıydı. Akīl b. Şeddâd o gün savaşırken şöyle recez okuyordu:

Ben keskin kılıcımla vururum,
Selûl’ün gerçek ve yiğit bir evladı gibi.

Şebîb, rakip kuvvetlerin ortasına dalarken, Suveyd b. Süleym de Şebîb’in sol kanadıyla birlikte Osman b. Katân’ın sağ kanadına, o gün Kinde ve Rebîa kısmının kumandanı olmakla beraber sağ kanadın da kumandanı olan Hâlid b. Nâhik b. Kays el-Kindî’nin üzerine hücum etti ve onları geri sürdü. Hâlid attan inip şiddetle savaştı; fakat Şebîb ona arkadan saldırdı. Doğrudan ona yöneldi ve kılıcıyla üzerine inerek onu öldürdü. Osman b. Katân da, onunla birlikte attan inmiş bulunan kumandanlar, kabile ileri gelenleri ve kuvvetleri arasındaki süvarilerle beraber, Şebîb’in kardeşinin yaklaşık altmış yaya ile bulunduğu düşman merkezine yürüdü. Osman b. Katân onlara kadar ilerledi ve ileri gelenleriyle yiğit adamlarıyla birlikte onlara hücum etti. Bunlar onlara öyle yüklendiler ki saflarını yardılar. Fakat sonra Şebîb süvarilerle arkalarından üzerlerine saldırdı; daha ne olduğunu anlamadan sırtlarından mızraklandılar ve yüzüstü yere kapandılar. Bu sırada Suveyd b. Süleym de süvarileriyle onlara yöneldi. Mus‘ad ve adamları da, Şebîb onları attan indirdikten sonra yeniden çarpışmaya döndüler. Bir süre tam bir kargaşa yaşandı. Osman b. Katân savaştı ve iyi savaştı; fakat sonra düşman kuvvetleri onun adamlarını sıkıştırıp etrafını kuşattı. Bunun üzerine Şebîb’in kardeşi Mus‘ad ona saldırdı ve onu döndüren bir kılıç darbesi indirdi. Osman, “Allah’ın emri yerine getirildi” dedi ve düşman askerleri onu öldürdü. O gün öldürülenler arasında el-Abrad b. Rebîa el-Kindî de vardı. O bir tümseğin üzerindeydi; mızrağını silah taşıyıcısı gulamına attı ve atını ona verdi, sonra da öldürülünceye kadar savaştı.

Abdurrahman yere düşmüştü; fakat Benû Cufî’den İbn Ebû Sebre el-Cufî onu gördü ve tanıdı. Attan indi, ona mızrağını verdi ve, “Bin” dedi. Abdurrahman b. Muhammed, “Hangimiz arkaya binecek?” diye sordu. İbn Ebû Sebre, “Sübhanallah! Kumandan sensin; önde sen olmalısın” dedi. Abdurrahman bindi ve İbn Ebû Sebre’ye, “Adamlara Dayr Ebî Meryem’e gelmelerini duyur” dedi. O da bunu yaptı; ardından ikisi kendileri de yola koyuldular.

Bu sırada Vâil b. el-Hâris es-Sekûnî, savaş meydanında başıboş dolaşan Abdurrahman’ın atını, yani el-Cezl’in ona vermiş olduğu atı gördü; sonra Şebîb’in adamlarından biri onu aldı. Vâil, Abdurrahman’ın öldürüldüğünü sandı. Onu ölüler arasında aradı ama bulamadı. Onu sorup araştırdı; kendisine, “Bir adamın bindiği hayvandan inip onu üzerine bindirdiğini gördük; her hâlde o idi, çünkü az önce bu taraftan geçmişti” denildi. Bunun üzerine Vâil b. el-Hâris, kısrağı üzerinde onun peşine düştü; silah taşıyıcısını da bir katıra bindirmişti. Yaklaştıkları sırada Muhammed b. Ebû Sebre, Abdurrahman’a, “Vallahi iki süvari bize yetişiyor” dedi. Abdurrahman, “İkiden fazla mı?” diye sordu. Muhammed, “Hayır” dedi. Abdurrahman da, “İki kişi iki kişiye yeter” dedi.

Abdurrahman, iki adama hiç aldırmıyormuş gibi İbn Ebû Sebre ile konuşmayı sürdürdü; sonunda onlar kendilerine yetiştiler. Bunun üzerine İbn Ebû Sebre, “Allah sana merhamet etsin, iki adam bize yetişti” dedi. Abdurrahman, “Öyleyse inelim” dedi. İndiler, kılıçlarını çektiler, sonra onlara doğru yürüdüler. Vâil onları görünce tanıdı ve, “İnilmesi gerektiği vakit inmediğiniz için şimdi de inmeyin” dedi. Sonra yüzünden sarığını çekti; onlar da onu tanıyıp hoş karşıladılar. Vâil, İbnü’l-Eş‘as’a, “Senin atını savaş meydanında başıboş görünce, senin yaya kaldığını sandım; bu yüzden şu kısrağımı sana binmen için getirdim” dedi. Bunun üzerine İbnü’l-Eş‘as, İbn Ebû Sebre’ye katırını bıraktı ve kısrağa bindi. Sonra Abdurrahman b. el-Eş‘as Dayr el-Ya‘ar’a doğru gitti.

Şebîb adamlarına, askerlere karşı kılıçlarını tutmalarını emretti ve onları kendisine biat etmeye çağırdı. Piyadeden sağ kalanlar gelip ona biat ettiler. Ebû’s-Sugayr el-Muhallimî ona, “Bugün nehrin ortasında yedi Kûfeli öldürdüm. Onların sonuncusu elbiseme yapışıp feryat eden bir adamdı; neredeyse beni korkutup püskürtecekti. Fakat sonra ben de ona yöneldim ve onu öldürdüm” dedi. O gün Kinde’den yüz yirmi kişi, geri kalanlardan da ya bin ya da altı yüz kişi öldürüldü. O gün kumandanların çoğu öldürüldü.

Ebû Mihnef’in, Kudâme b. Hâzim b. Süfyân el-Has‘amî’den rivayetine göre: O gün ben de onlardan epeyce adam öldürdüm.

Abdurrahman b. Muhammed o geceyi Dayr el-Ya‘ar’da geçirdi. Gece iki süvari geldi ve dama çıkıp onun yanına girdiler; bir başkası da yakında duruyordu. Bu ikisinden biri Abdurrahman’la baş başa kalıp uzun bir gizli konuşma yaptı. Sonra o ve arkadaşları aşağı indiler. İnsanlar kendi aralarında, bunun Şebîb olduğunu ve ona mektup yazdığını söylüyorlardı.

Gecenin sonunda Abdurrahman बाहर çıktı ve Dayr Ebî Meryem’e doğru gitti. Orada Muhammed b. Abdurrahman b. Ebî Sebre’nin, süvari birliklerine kale gibi yığılmış arpa ve yonca hazırladığını, onlar için diledikleri kadar et kestirdiğini gördü. O gün adamlar yediler, hayvanlarını da yedirdiler. Sonra askerler Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as’ın yanında toplandılar ve ona, “Şebîb senin nerede olduğunu duyarsa sana gelir ve sen onun için kolay lokma olursun; adamlar dağılmış ve gitmiş bulunuyor, en iyileri de öldürüldü. Adamım, Kûfe’ye dön” dediler. Bunun üzerine Abdurrahman Kûfe’ye yöneldi; adamlar da geri döndüler. Abdurrahman vardığında Haccâc’tan saklandı; daha sonra kendisine güvence verildi.
Abdülmelik’in sikkeleri ıslah etmesi: Bu yılda, el-Vâkıdî’nin Sa‘d b. Reşîd–Sâlih b. Keysân rivayetine göre, Abdülmelik b. Mervân dinar ve dirhemlerin üzerine yazı yazdırdı.

İbn Ebî’z-Zinâd’dan, o da babasından rivayetle: Abdülmelik o yıl dirhem ve dinar bastırdı; bunların basımını ilk başlatan oydu.

Hâlid b. Ebî Rebîa–İbn Hilâl–babası rivayetine göre: Abdülmelik’in sikkelerini bastırdığı câhiliye dönemine ait miskal ölçüsü, bir habbe eksik yirmi iki kırattı; on tanesi yedi tartardı.

Abdurrahman b. Cerîr el-Leysî–Hilâl b. Üsâme rivayet etti: Saîd b. el-Müseyyeb’e dinarların zekâtının ne kadar olduğunu sordum. O da şöyle dedi: “Şam ölçüsüyle her yirmi miskal için yarım miskal.” Ben, “Niçin Mısır ölçüsü değil de Şam ölçüsü?” dedim. O da şöyle cevap verdi: “Çünkü dinarlar Şam ölçüsüyle basılır; dinarlar basılmadan önceki dinarların ağırlığı da buydu. Onlar bir habbe eksik yirmi iki kırattı.” Saîd şöyle dedi: “Bunu biliyorum; çünkü ben Dımaşk’a bazı dinarlar göndermiştim ve onlar bu ağırlık üzere basılmıştı.”

Bu yılda Yahyâ b. el-Hakem, Abdülmelik b. Mervân’ın yanına gitti ve Ebân b. Osman Medine’nin idaresini üstlendi. Bu, Receb ayında gerçekleşti.

Bu yılda Benû Âmir b. Lüey’den Nevfel b. Musâhik b. Amr b. Hudâş kadılığa tayin edildi.

Bu yılda Mervân b. Muhammed b. Mervân doğdu.

Ahmed b. Sâbit–bilinmeyen bir ravi–İshak b. Îsâ–Ebû Ma‘şer rivayetine göre ve ayrıca el-Vâkıdî’ye göre, bu yılda hac emirliğini Medine emiri olan Ebân b. Osman yaptı. Kûfe ve Basra valisi Haccâc b. Yusuf idi. Horasan valisi Ümeyye b. Abdullah b. Hâlid idi. Kûfe’de Şüreyh kadılık yapıyor, Basra’da ise Zürâre b. Evfâ kadılık görevini yürütüyordu.
Şebîb’in ‘Attâb b. Varka‘ ve Zühre b. Haviyye’yi öldürmesi: Bu yılda Şebîb, ‘Attâb b. Varka‘ er-Riyâlî ile Zühre b. Haviyye’yi öldürdü.

Hişâm – Ebû Mihnef – Abdurrahman b. Cündeb ve Ferve b. Legît’e göre bunun sebebi şudur:

Şebîb, Haccâc’ın Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as ile gönderdiği orduyu yenip ‘Uthman b. Katan’ı öldürdükten sonra, yaz mevsimi idi ve hava çok sıcaktı. Sıcak sebebiyle o ve arkadaşları yazı geçirmek için Mih Bihzâdhîn’e gittiler ve orada üç ay kaldılar.

Dünya menfaati arayan birçok kişi ona katıldı. Ayrıca Haccâc’ın para veya başka cezalar sebebiyle peşine düştüğü bazı kimseler de ona katıldı. Bunlardan biri kabileden el-Hurr b. Abdullah b. ‘Avf idi. Durgît Kanalı bölgesindeki iki dihkan ona kötü davranmış ve zulmetmişti; o da onlara saldırıp ikisini öldürdü. Sonra Şebîb’e katıldı, Mih’de onunla birlikte kaldı ve Şebîb öldürülünceye kadar onunla birlikte savaşlara katıldı.

Daha sonra, Haccâc, borcu veya cezası olup Şebîb’e katılan herkese –es-Sabaha gününden sonra– genel af ilan edince, el-Hurr da diğerleriyle birlikte geri döndü. İki dihkanın aileleri gelip Haccâc’tan onu talep ettiler. O yakalanıp getirildi; hayatından ümidini kesmiş ve vasiyetini yapmıştı.

Haccâc ona dedi ki:
“Ey Allah’ın düşmanı! Sen iki haraç görevlisini öldürdün.”

El-Hurr dedi ki:
“Ey emir, Allah seni muvaffak kılsın, mesele bundan daha da kötüdür.”

Haccâc dedi ki:
“Nasıl?”

O dedi ki:
“Ben itaati terk ettim ve cemaatten ayrıldım. Sonra sen, sana dönen herkes için af ilan ettin. İşte bana verdiğin eman belgesi.”

Haccâc dedi ki:
“Lanet olası! Evet, vallahi bunu yaptım.”

Ve onu serbest bıraktı.

Sıcak geçince Şebîb, yaklaşık sekiz yüz kişiyle Mih’den ayrıldı ve el-Medâin’e yöneldi. O sırada oranın valisi Mutarrif b. el-Muğîre b. Şu‘be idi. Şebîb, Huzeyfe b. el-Yemân’ın köprüleri yanında konakladı.

Bâbil Mahrûz’un yöneticisi Madharvasb, Haccâc’a yazıp şöyle dedi:
“Emire bildiririm ki Şebîb geldi ve Huzeyfe köprülerinde konakladı. Nereye yöneldiğini bilmiyorum.”

Haccâc bu mektubu okuyunca ayağa kalktı, Allah’a hamd ve sena etti ve şöyle dedi:
“Ey insanlar! Ya ülkenizi ve ganimetinizi savunmak için savaşacaksınız ya da size daha itaatkâr, daha dayanıklı ve savaşın dehşetine sizden daha sabırlı bir ordu göndereceğim; onlar düşmanınızla savaşacak ve sizin ganimetinizi alacaklar.”

Bunun üzerine insanlar her taraftan gelip:
“Biz onlarla savaşacağız ve emiri memnun edeceğiz; bizi gönder, nereye isterse gidelim” dediler.

Gelenler arasında Zühre b. Haviyye de vardı; yaşlıydı ve tek başına ayağa kalkamıyordu. Dedi ki:
“Emir, Allah seni muvaffak kılsın! Sen insanları parça parça gönderiyorsun. En doğrusu hepsini bir araya getirip düşmana topluca göndermendir. Sonra da başlarına güçlü, cesur, savaş tecrübesi olan, kaçmayı ayıp sayan, sebatı şeref bilen bir adam tayin et.”

Haccâc dedi ki:
“İşte o adam sensin; sen komutan ol!”

Zühre dedi ki:
“Emir, Allah seni muvaffak kılsın! Bu ordunun başında mızrak taşıyan, zırh giyen, kılıç sallayan ve at üzerinde sağlam duran birine ihtiyaç var. Ben ise bunların hiçbirini yapamam; gücüm gitti, gözlerim zayıfladı. Fakat beni komutanla birlikte gönder; devesi üzerinde otururum ve ona görüşlerimle danışmanlık yaparım.”

Haccâc dedi ki:
“Allah sana İslam’ın başlangıcında yaptıkların için de sonunda yaptıkların için de hayır versin. Çok güzel ve samimi bir görüş sundun. Orduyu topluca göndereceğim. Yürüyüş emri verildi!”

Askerler, komutanlarının kim olacağını bilmeden yola çıktılar. Bu sırada Haccâc, Abdülmelik b. Mervân’a mektup yazdı ve Şebîb’in Medâin’e yaklaşıp Kûfe’yi tehdit ettiğini, Kûfelilerin onu yenemediğini, komutanlarının öldürüldüğünü bildirdi ve Şam askerlerini göndermesini istedi.

Mektup ulaşınca Abdülmelik, Süfyân b. el-Ebrad’ı dört bin kişiyle ve Habîb b. Abdurrahman el-Hakemî’yi iki bin kişiyle gönderdi.

Bu sırada Kûfeliler hazırlanıyor fakat komutanın kim olacağını bilmiyorlardı. Haccâc aslında ‘Attâb b. Varka‘yı çağırmıştı. O, el-Muhallab ile birlikte Kûfe süvarilerinin başındaydı. Haccâc onu çağırınca çok sevindi.

Haccâc, Kûfe ileri gelenlerini topladı ve kimin komutan olması gerektiğini sordu. Sonra dedi ki:
“‘Attâb b. Varka‘yı çağırdım; bu gece veya yarın gelecek. Ordunun başına o geçecek.”

Zühre dedi ki:
“Doğru isabet ettin. Vallahi o ya galip gelir ya da öldürülür.”

Daha sonra Kabîsa b. Vâlik söz alarak Şam’dan gelen ordunun dikkatli olması gerektiğini söyledi. Haccâc bu görüşü beğendi ve Şam ordusuna uyarı gönderdi.

Bu sırada ‘Attâb geldi ve Haccâc onu ordunun başına geçirerek Hammâm A‘yân’da konaklattı.

Şebîb Kalvazâ’ya geldi, Dicle’yi geçti ve Behurasîr’de konakladı. Mutarrif köprüyü kesti. Taraflar görüşmeler yaptı fakat anlaşamadılar. Şebîb, ‘Attâb ve Şam ordusuna yönelmeye karar verdi.

Ebû Mihnef – Ferve b. Legît’e göre Şebîb şöyle dedi:
“Beni planlarımda en çok bu Sakafî (Haccâc) engelliyor. Dört gün önce Şam ordusuna baskın yapmayı düşündüm. Ama şimdi haber aldım ki onlar ‘Ayn et-Temr’e ulaştılar ve Kûfe’ye çok yaklaştılar. ‘Attâb da el-Ṣarât’ta. O halde ona yürüyelim.”

Mutarrif, Haccâc’ın kendisini suçlayacağından korkarak el-Cibâl’e çekildi. Şebîb de Medâin’e girip köprüyü kurdu ve kardeşi Mu‘ṣad’ı oraya gönderdi.

‘Attâb, Hakeme pazarında konakladı. Haccâc bütün Kûfe halkını –gençlerle birlikte– çıkardı. Düzenli askerler kırk bin, gençlerle birlikte elli bin kişiydiler.

Ebû Mihnef – Abdurrahman b. Cündeb’e göre Haccâc minberde şöyle dedi:
“Ey Kûfe halkı! Hepiniz ‘Attâb ile çıkın! Benim görevlendirdiklerim dışında kimse kalmayacak. Sabreden şeref kazanır, kaçan zillet kazanır. Eğer önceki savaşlardaki gibi davranırsanız sizi çok ağır cezalandırırım!”

Sonra indi ve askerler ‘Attâb ile toplandılar.

Ebû Mihnef – Ferve b. Legît’e göre: Şebîb Medâin’de bizi saydı; bin kişiydik. Ayağa kalktı, Allah’a hamd etti ve şöyle dedi:
“Ey Müslümanlar! Allah size yüz veya iki yüz kişi iken zafer verdi. Bugün ise yüzlercesiniz.”

Öğle namazını kıldıktan sonra şöyle nida edildi:
“Ey Allah’ın süvarileri! Binip sevinin!”

Şebîb yola çıktı. Sabat’ı geçtikten sonra durduk ve bize uzun bir hutbe verdi, Allah’ın savaş günlerini hatırlattı, dünyadan yüz çevirmeyi ve ahireti istemeyi teşvik etti. Sonra müezzine ezan okuttu ve ikindi namazını kıldırdı. Ardından ilerleyip ‘Attâb’ın ordusuna yaklaştı.

Onları görünce indi, ezan okuttu ve akşam namazını kıldırdı. Müezzini Sellâm b. Seyyâr eş-Şeybânî idi.

‘Attâb da askerlerini saf saf dizdi. Sağ kanada Muhammed b. Abdurrahman’ı, sol kanada Nu‘aym b. Ulaym’ı tayin etti. Piyadeleri üç saf yaptı: kılıçlılar, mızraklılar ve okçular. Sonra bütün hat boyunca dolaşıp askerlere Allah’tan korkmalarını, sabretmelerini söyledi.

Ebû Mihnef – Hasîre b. Abdullah – Temîm b. el-Hâris’e göre şöyle dedi:
“Ey Müslümanlar! Cennette en büyük pay şehitlerindir. Allah en çok sabredenleri över. Bakın ne diyor: ‘Sabredin; Allah sabredenlerle beraberdir.’ Allah’ın övdüğü kimsenin derecesi ne büyüktür! Allah’ın en çok buğz ettiği ise zulmedenlerdir. Şu düşmanınıza bakın; Müslümanları öldürüyor ve bununla Allah’a yaklaşacağını sanıyor. Onlar yeryüzünün en kötüleri, cehennem ehlinin köpekleridir! Vaizler nerede?”

Hiç kimse cevap vermedi.

“‘Antara’nın şiirlerini okuyanlar nerede?” dedi.

Yine kimse cevap vermedi.

Bunun üzerine dedi ki:
“Biz Allah’a aidiz! Sanki sizi ‘Attâb b. Varka‘dan kaçarken ve onu yalnız bırakırken görüyorum!”

Attâb’ın ortada oturması ve savaşın başlaması

‘Attâb ortada oturdu; yanında Zühre b. Haviyye, o da oturur haldeydi, ayrıca Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as ve Ebû Bekir b. Muhammed b. Ebî Cahm el-‘Adevî de onunla birlikteydi.

Şebîb altı yüz kişiyle ilerledi; dört yüz kişi geride kalmıştı. Şöyle dedi:
“Geride kalanlar, aramızda bulunmasını istemediğim kimselerdir.”

Sol kanada iki yüz kişiyle Suveyd b. Süleym’i, merkeze iki yüz kişiyle el-Muhallil b. Vâil’i yerleştirdi; sağ kanadı ise iki yüz kişiyle kendisi aldı.

Bu, akşam namazı ile yatsı namazı arasındaydı ve ay doğmuştu.

Şebîb karşı tarafa seslendi:
“Bu sancaklar kimin?”

Onlar:
“Rebîa’nın sancakları!” dediler.

Şebîb dedi ki:
“Bazen hak tarafında, bazen batıl tarafında bulunmuş sancaklar! İkisinden de payları oldu! Vallahi sizinle savaşacağım ve bunun karşılığını alacağım! Siz Rebîa’sınız ama ben Şebîb’im! Ben Ebû Mudzellil’im! Hüküm yalnızca Allah’ındır! İsterseniz durun!”

Sonra hendek önündeki bir setten hücum etti ve saflarını yardı.

Kabîsa b. Vâlik, Ubeyd b. el-Huleys ve Nu‘aym b. Ulaym’ın sancaktarları yerlerinde durdular; hepsi öldürüldü ve sol kanat tamamen dağıldı.

Taglib kabilesinden adamlar:
“Kabîsa b. Vâlik öldürüldü!” diye bağırdılar.

Şebîb dedi ki:
“Ey Müslümanlar topluluğu! Kabîsa b. Vâlik et-Taglibî’yi öldürdünüz! Allah şöyle buyurmuştur: ‘Ona ayetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini onlara anlat; o bunlardan sıyrıldı, şeytan da onun peşine düştü ve azgınlardan oldu.’ (A‘râf 175) İşte bu, akrabanız Kabîsa b. Vâlik’i de anlatır. Peygamber’e gelip teslim olmuştu, sonra kâfirlerle birlikte size karşı savaşa geldi!”

Sonra cesedinin yanına geldi ve dedi ki:
“Yazık sana! İlk teslimiyetinde sabit kalsaydın daha hayırlı bir sonun olurdu.”

Ardından sol taraftan ‘Attâb b. Varka‘ya saldırdı. Bu sırada Suveyd b. Süleym de sağ kanada, Muhammed b. Abdurrahman’ın bulunduğu tarafa saldırdı.

Muhammed sağ kanatta Temîm ve Hemdân’dan adamlarla birlikte savaştı; çok iyi savaştılar ve direndiler. Fakat ‘Attâb’ın öldürüldüğü haberi gelince dağıldılar.

‘Attâb ise ortada hâlâ bir halı üzerinde oturuyordu, yanında Zühre b. Haviyye ile birlikteyken Şebîb ansızın merkeze saldırdı.

‘Attâb dedi ki:
“Ey Zühre b. Haviyye! Bu, sayının çok ama faydanın az olduğu bir gündür! Keşke bu büyük ordu yerine Temîm’den beş yüz süvari yanımda olsaydı! Düşman karşısında sebat edecek kimse yok mu? Kendinden öteye bakacak kimse yok mu?”

Çünkü askerler onu terk edip dağılmıştı.

Zühre dedi ki:
“Güzel söyledin, ‘Attâb! Senden bekleneni yaptın! Vallahi eğer dönüp kaçsaydın uzun süre yaşayamazdın! Sevin, çünkü umarım Allah ömrümüzün sonunda bize şehitliği nasip etmiştir.”

‘Attâb dedi ki:
“Allah sana en büyük mükâfatı versin.”

Böylece birbirlerini teşvik ettiler, Şebîb yaklaşıncaya kadar.

Sonra ‘Attâb, yanında kalan küçük bir grupla ileri atıldı; askerlerin çoğu sağa sola dağılmıştı.

Medineli ‘Ammâr b. Yezîd el-Kelbî ona dedi ki:
“Allah seni muvaffak kılsın! Abdurrahman b. Muhammed seni terk etti ve birçok kişi ona katıldı!”

‘Attâb dedi ki:
“O daha önce de kaçtı; o genç bundan pek de etkilenmiş görünmüyordu.”

Sonra bir süre savaştı ve şöyle dedi:
“Böyle bir savaş günü görmedim! Böyle denenmedim! Bu kadar az savaşan ve bu kadar çok kaçan görmedim!”

Taglib kabilesinden, Şebîb’in adamlarından, Zeyd b. ‘Amr soyundan ‘Âmir b. ‘Amr b. ‘Abd ‘Amr adında bir adam onu fark etti. Akrabalarından biri ‘Attâb tarafından öldürülmüştü. Süvarilerden biriydi.

Şebîb’e gelip dedi ki:
“Vallahi konuşan kişinin ‘Attâb b. Varka‘ olduğunu düşünüyorum!”

Mızrağıyla ona saldırdı ve onu yere serdi. Onu öldürmekle görevlendirilmiş olan oydu.

Atlar Zühre b. Haviyye’yi çiğnedi. Kılıcıyla kendini korumaya çalıştı fakat yaşlıydı ve ayağa kalkamadı. el-Fadl b. ‘Âmir eş-Şeybânî gelip onu öldürdü.

Şebîb ona ulaştığında ölüydü. Onu tanıdı ve sordu:
“Bu adamı kim öldürdü?”

el-Fadl dedi ki:
“Ben öldürdüm.”

Şebîb dedi ki:
“Bu Zühre b. Haviyye’dir! Vallahi ey Zühre! Eğer hata üzere öldürüldüysen bile, Müslümanların nice savaş gününde cesaret göstermiş, büyük hizmetler etmiş, müşriklerin nice süvari birliklerini yenmiş, nice gruplara saldırmış ve nice kalabalık köyleri fethetmiş birisin! Fakat Allah biliyordu ki sen zalimlere yardım ederken öldürüleceksin.”

Ebû Mihnef – Ferve b. Legît’e göre:
“Vallahi Şebîb’in bu adam için üzüldüğünü gördük.”

Bekr b. Vâil’den genç bir adam dedi ki:
“Vallahi bu gece Müminlerin Emiri bir kâfir için üzülüyor!”

Şebîb dedi ki:
“Onların hatasını benim bildiğim kadar bilmiyorsun; fakat ben onların geçmişini de biliyorum. Eğer ona bağlı kalsalardı kardeş olurlardı.”

O gün ‘Ammâr b. Yezîd el-Kelbî de öldürüldü, Ebû Hayseme b. Abdullah da öldürüldü.

Şebîb, devlet ordusunu ve komutanlarını yenince dedi ki:
“Kılıçlarınızı çekmeyin!”

Sonra onları biat etmeye çağırdı. Adamlar hemen biat ettiler fakat gece karanlığında kaçtılar. Şebîb biatlarını alırken bile şöyle demişti:
“Bunlar birazdan kaçacak.”

Sonra kampta kalanları aldı ve kardeşini Medâin’den yanına çağırdı. Kardeşi gelince, Beyt Kurre’de iki gün kaldıktan sonra Kûfe’ye doğru yürüdü; amacı Kûfelilerle doğrudan karşılaşmaktı.

Bu sırada Süfyân b. el-Ebrad el-Kelbî ve Habîb b. Abdurrahman el-Hakemî Şamlı askerlerle Kûfe’ye girmişti. Bu durum Haccâc’ı güçlendirdi ve artık Kûfelilere ihtiyaç duymadı.

Haccâc minbere çıkıp şöyle dedi:
“Ey Kûfe halkı! Sizinle izzet arayana Allah izzet vermesin, sizinle zafer arayana Allah zafer vermesin! Bizimle savaşmaya gelmeyin! Gidin Hîre’de Yahudiler ve Hristiyanlarla birlikte yaşayın! ‘Attâb b. Varka‘ ile birlikte savaşmayanlar ve idare işlerinde bulunanlar dışında kimse bizimle savaşmasın!”

Ebû Mihnef – Ferve b. Legît’e göre:
“Vallahi devlet askerlerini takip ettik. Ben Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as ile Muhammed b. Abdurrahman b. Sa‘îd b. Kays el-Hemdânî’ye yetiştim. Abdurrahman’ın başı bana tamamen çamurla kaplı gibi göründü. Onları korkutmamak için yanlarından ayrıldım. Eğer Şebîb’in adamlarına haber verseydim hemen öldürülürlerdi. Fakat kendi kendime dedim ki: ‘Böyle iki adamın ölümüne sebep olmak doğru bir düşünce olmaz.’”

Şebîb $arat Kanalı’na kadar ilerledi ve orada konakladı.

Ebû Mihnef – Mûsâ b. Suvâr’a göre:
Şebîb Kûfe’ye doğru ilerledi. Sûra’ya vardığında şöyle dedi:
“Kim bana Sûra valisinin başını getirir?”

el-Bâtın, Ka‘nab, Suveyd ve iki kişi daha gönüllü oldu. Haraç dairesine gittiler. Hile ile içeri girdiler ve:
“Emirin çağrısına cevap verin!” dediler.

“Which emir?” diye sorulunca:
“Haccâc tarafından gönderilen emir!” dediler.

Böylece valiye ansızın ulaşıp “Hüküm yalnız Allah’ındır!” diye bağırarak başını kestiler. Paraları aldılar ve Şebîb’e döndüler.

Şebîb dedi ki:
“Bu getirdiğiniz nedir?”

Dediler ki:
“Valinin başı ve bulduğumuz para.”

Şebîb dedi ki:
“Bu yaptığınız Müslümanlar arasında fitnedir! Mızrağını ver!”

Mızrakla para torbalarını parçaladı ve hayvanı sürdü; paralar etrafa saçıldı. Sonra dedi ki:
“Eğer kalan olursa suya atın!”

Sonra Süfyân b. el-Ebrad, Haccâc ile birlikte ona karşı çıktı. Daha önce Haccâc’a:
“Beni onunla savaşmaya gönder” demişti.

Haccâc ise:
“Onunla sizin aranızda durarak karşılaşmayı tercih ederim; arkamızda Kûfe ve elimizde kale olsun” demişti.

Bu yılda Şebîb ikinci kez Kûfe’ye girdi.
Şebîb’in Kûfe’ye ikinci girişi ve Haccâc ile savaşı: Hişâm - Ebû Mihnef - Mûsâ b. Suvâr’a göre: Sabrah b. Abdurrahman b. Mihnef, Şam ordusu Kûfe’ye geldikten sonra Deskere’den Kûfe’ye geldi. Mutarrif b. el-Muğîre, Haccâc’a, “Şebîb üzerime geliyor; Medâin’e bir sefer kuvveti gönder!” diye yazmış, Haccâc da ona iki yüz süvariyle Sabrah b. Abdurrahman b. Mihnef’i göndermişti. Mutarrif Cibâl’e gitmek üzere yola çıkınca, niyetini adamlarına bildirerek onları da beraberinde götürdü; fakat Sabrah’a haber vermedi. Deskere el-Melik’e varınca Sabrah’ı çağırdı, niyetini ona bildirdi ve kendisine katılmasını istedi. Sabrah, “Evet, seninleyim” dedi; fakat yanından çıkınca adamlarına haber gönderdi, onları topladı ve onlarla birlikte ayrıldı. ‘Attâb b. Varka‘ın öldürüldüğünü ve Şebîb’in Kûfe’ye doğru ilerlediğini duyunca Beytarâ adlı köye kadar geldi. Şebîb Hammâm-ı Ömer’de konaklamıştı. Sabrah, Şâhî köyündeki Fırat geçidine gitti, nehri geçti ve geri dönerek Haccâc’a ulaştı. Orada Kûfelilerin gözden düştüğünü öğrendi. Süfyân b. el-Ebrad’ın yanına gidip başından geçenleri anlattı; kendi itaatini, Mutarrif’ten ayrılışını bildirdi ve şöyle dedi: “Ne ‘Attâb’la birlikteydim ne de Kûfelilerin savaşlarından birinde yenilgiye uğradım. Ben hâlâ emir için görev yapan bir idareciyim ve yanımda benimle birlikte hiç yenilgi görmemiş, itaatlerini sürdürmüş ve fitneye katılmamış iki yüz adam vardır.”

Süfyân, Haccâc’ın yanına giderek Sabrah b. Abdurrahman’ın kendisine söylediklerini ona bildirdi. Haccâc dedi ki: “Doğru ve içten konuşmuş. Ona söyle, bizimle birlikte düşmanımızla karşılaşsın.” Süfyân bu haberi Sabrah’a ulaştırdı.

Şebîb ilerleyip Hammâm-ı A‘yen denilen yerde konakladı. Haccâc, el-Hâris b. Muâviye b. Ebî Zür‘a b. Mes‘ûd es-Sakafî’yi çağırdı ve onu, ‘Attâb ile olan savaşa katılmamış emniyet kuvvetlerinden bazı adamlarla, idare işlerinde bulunan kimselerle ve yaklaşık iki yüz Şamlıyla birlikte gönderdi. Toplamda yaklaşık bin kişiyle çıktı ve Zürare’de konakladı. Şebîb bunu öğrenince adamlarıyla hızla üzerine geldi; ona ulaştığında saldırdı, onu öldürdü ve kuvvetlerini bozguna uğrattı. Bozguna uğrayanlar Kûfe’ye döndüler. Şebîb de ilerledi, köprüyü geçip Kûfe tarafında konakladı. Şebîb üç gün boyunca ordugâhında kaldı. İlk gün sadece el-Hâris b. Muâviye’nin öldürülmesi olayı yaşandı. İkinci gün Haccâc, silahlı mevâlîlerini ve özel adamlarını Kûfe dışındaki yolların girişlerini tutmaları için çıkardı. Kûfeli kuvvetler de Haccâc ve Abdülmelik b. Mervân’ın öfkesinden korkarak yollarının girişlerini tuttular. Şebîb, es-Sebhah’ın kenarında, yem satıcılarının yanında, eyvanın yakınında bir mescid yaptırdı; o mescid bugün de ayaktadır.

Üçüncü gün Haccâc, zırhlı olarak mevâlîlerinden Ebü’l-Verd’i, yine zırhlı birçok adam ve özel hizmetkârlarından bazılarıyla birlikte çıkardı. Halk, “İşte Haccâc!” dedi. Şebîb ona hücum edip onu öldürdü ve şöyle dedi: “Eğer bu Haccâc idiyse, sizi ondan kurtardım.” Sonra Haccâc, aynı şekilde giydirilmiş ve maiyetiyle birlikte özel adamlarından Tahmân’ı çıkardı. Şebîb yine ona saldırıp onu öldürdü ve, “Eğer bu Haccâc idiyse, sizi ondan kurtardım” dedi. Sonra kuşluk vaktinin sonlarında Haccâc saraydan çıktı ve, “Bana saraydan es-Sebhah’a kadar bineceğim bir katır getirin” dedi. Bilekleri beyaz bir katır getirildi. Fakat ona, “Allah seni başarılı kılsın, yerli halk böyle bir günde senin böyle bir katıra binmeni uğursuz sayıyor” denildi. Haccâc, “Getirin onu; çünkü bu, hem bilekleri ak hem de alnı ak olan bir gündür” dedi. Katıra bindi ve Şamlılarla birlikte posta yolunu izleyerek çıktı; es-Sebhah’ın yukarı tarafından göründü.

Haccâc, Şebîb ve adamlarını görünce durdu. Altı yüz süvariyle bulunan Şebîb, Haccâc’ın kendisine karşı çıktığını görünce adamlarıyla ilerledi. Sabrah b. Abdurrahman, Haccâc’ın yanına gelip, “Emir bana nerede durmamı emrediyor?” diye sordu. O da, “Yolların girişlerinde dur; eğer sana gelirler ve savaş çıkarsa onlarla savaş” dedi. Sabrah gidip toplanmış kuvvetlerle yerini aldı. Sonra Haccâc kendisi için bir kürsü getirtti, üzerine oturdu ve şöyle seslendi: “Ey Şamlılar! Siz dinleyip itaat eden adamlarsınız; sebat ve yakin ehli kimselersiniz. Şu haşerenin batılı sizin hakkınıza galip gelmesin. Gözlerinizi indirin, diz çökün ve düşmanı mızrak uçlarıyla karşılayın.” Adamlar diz çöktüler ve düşmana mızraklarını yönelttiler; siyah taşlardan bir tarla gibi görünüyorlardı.

Şebîb onlara ilerledi; yaklaşınca kuvvetlerini üç kürdûsa ayırdı: biri kendisiyle, biri Suveyd b. Süleym ile, biri de el-Muhallil b. Vâil ileydi. Şebîb, Suveyd’e süvarisiyle saldırmasını emretti. O saldırınca devlet kuvvetleri yerlerinde kaldılar; Hâricîler mızrak uçlarına ulaşınca aniden ayağa sıçradılar ve doğrudan Şebîb ile adamlarının üzerine yürüdüler; mızrak saplayıp ilerlediler, sonunda onu geri sürdüler. Haccâc bağırdı: “Ey dinleyip itaat eden adamlar! İşte böyle yapılır! Ey çocuk, kürsümü öne al!” Sonra Şebîb el-Muhallil’e hücum etmesini emretti. Onlar ona da Suveyd’e yaptıkları gibi yaptılar. Haccâc yine, “Ey dinleyip itaat eden adamlar! İşte böyle yapılır! Ey çocuk, kürsümü öne al!” diye bağırdı. Ardından Şebîb bizzat kendi birliğiyle hücum etti. Onlar yine yerlerinde durdular. Şebîb mızrak uçlarına vardığında birden ayağa kalkıp doğrudan ona yürüdüler. O, onlarla uzun süre savaştı. Sonra Şamlılar mızrak saplayıp ilerlediler; onu, geri kalan kuvvetlerinin yanına kadar sürdüler. Şebîb, onların sebatını görünce Suveyd’e, “Süvarini al ve şu yol üzerindeki adamlara saldır” dedi; kastettiği Lahm Cerîr yoluydu. “Eğer adamları bu yoldan sürebilirsen Haccâc’a arkadan yaklaşabilirsin; biz de ona önden saldırırız.” Bunun üzerine Suveyd ayrılıp o yol üzerindeki adamlara saldırdı; fakat evlerin damlarından ve yol girişlerinden atılan oklarla karşılandı ve geri çekilmek zorunda kaldı. Haccâc, Urve b. el-Muğîre b. Şu‘be’yi yaklaşık üç yüz Şamlı ile kendisi ve askerleri için artçı olarak bırakmıştı ki o taraftan saldırıya uğramasınlar.

Ebû Mihnef - Ferve b. Legît’e göre: O gün Şebîb bize dedi ki: “Ey Müslümanlar! Biz kendimizi Allah’a sattık. Kendini Allah’a satmış olan kimse, Allah yolunda kendisine gelecek zarar ve acıyı önemsemez. Dayanın ve önceki şerefli savaşlarınızda saldırdığınız gibi saldırın!” Kuvvetlerini topladı. Bunu gören Haccâc adamlarına dedi ki: “Ey dinleyip itaat eden adamlar! Şu tek hücum karşısında sebat edin; Haccâc’ın canını elinde tutan zata yemin ederim ki, zaferin önü bundan sonra tamamen açılır!” Adamlar diz çöktüler. Şebîb de toplu kuvvetiyle onlara saldırdı. Onlara ulaştığında Haccâc, bütün adamlarına birden ayağa fırlayıp doğrudan onun üzerine yürümelerini emretti. Onlar mızrak saplayıp kılıçlarıyla vurarak ilerlediler; Şebîb savaşırken onu ve kuvvetlerini Bostân-ı Zâide’ye kadar geri sürdüler. Oraya vardıklarında Şebîb adamlarına seslendi: “Ey Allah’ın dostları! İniniz! İniniz!” Kendisi de indi ve kuvvetlerinin yarısına inmelerini emretti; diğer yarıyı Suveyd b. Süleym’in yanında bıraktı. Haccâc, Şebes Mescidi’ne geldi ve, “Ey Şamlılar! Ey dinleyip itaat eden adamlar! Haccâc’ın canını elinde tutan zata yemin olsun ki bu zaferin başlangıcıdır!” dedi. Yirmi kadar adam silahlanmış şekilde onunla birlikte mescide çıktı. Haccâc onlara, “Eğer bize yaklaşırlar ise onlara ok atın” dedi. Aşağıda savaş son derece şiddetliydi ve bütün gün sürdü; sonunda iki taraf birbirini durdurdu.

Sonra Hâlid b. ‘Attâb, Haccâc’a dedi ki: “Beni onlarla savaştır; çünkü benim kişisel bir öç davam var ve ben danışmanlığı şüphe götürmeyen bir adamım.” Haccâc izin verdi. Hâlid dedi ki: “Onlara arkadan varacağım ve ordugâhlarına baskın yapacağım.” Haccâc, “Sana uygun görüneni yap” dedi.

Hâlid, bir grup Kûfeli ile gitti ve onların ordugâhına arka taraftan girdi. Şebîb’in kardeşi Mus‘ad’ı ve Şebîb’in karısı Gazâle’yi öldürdü. Onu aslında Kalbli Ferve b. ed-Deffân öldürmüştü. Ardından ordugâhı ateşe verdi. Bu haber hem Haccâc’a hem Şebîb’e ulaştı. Haccâc ve adamları bir ağızdan “Allahu ekber!” diye bağırdılar. Şebîb ve yanında yaya olan herkes atlarına sıçradı. Haccâc Şamlılara, “Onlara saldırın! Bu olay onların cesaretini kırdı” dedi. Onlar saldırdılar ve onları bozguna uğrattılar. Şebîb geri çekilirken artçı kuvvetle birlikte kaldı.

Hişâm - el-Asgar el-Hâricî - Şebîb’le birlikte olan adamlardan birine göre: Adamlar bozulup Şebîb duba köprüsünden geri çekilirken Haccâc’ın süvarileri onu takip etti. Şebîb, sanki uyukluyormuş gibi başını sallıyordu. Ben dedim ki: “Ey Müminlerin Emiri, arkanı dön de arkana bak!” O, umursamaz bir tavırla arkasına döndü, sonra başını eğip yeniden uyuklamaya başladı. Adamlar daha da yaklaştılar. Biz, “Ey Müminlerin Emiri, yaklaşıyorlar!” dedik. Vallahi yine aynı umursamaz tavırla arkasına döndü, sonra yine uyuklamaya başladı. Bunun üzerine Haccâc süvarilerine, “Bırakın onu, Allah’ın ateşinde yansın” diye haber gönderdi. Onlar da onu bırakıp geri döndüler.

Hişâm - Ebû Mihnef - Ebû ‘Amr el-‘Uzrî’ye göre: Şebîb geçtikten sonra duba köprüsünü kesti. Ferve’ye göre ise: Bozguna uğradığımız sırada ben onun yanındaydım; köprüye hiçbir şey yapmadı. Onlar da köprüye kadar bizi takip etmediler ki biz onu keselim.

Haccâc Kûfe’ye döndü, minbere çıktı, Allah’a hamdetti ve şöyle dedi:
“Vallahi Şebîb bundan önce gerçek savaşı görmemiş! Vallahi karısını kırık bir kamışı kıçına sokulmuş halde bırakıp arkasını dönerek kaçtı!”

Haccâc’ın Kûfe’de Şebîb ile savaşı hakkında bir diğer rivayet, Ömer b. Şebbe - Abdullah b. el-Muğîre b. Atıyye - babası - Müzâhim b. Züfer b. Cessâs et-Teymî yoluyla şöyledir:

Şebîb, Haccâc’ın müfrezelerini yarıp geçtiğinde, Haccâc bize, uyuduğu odada huzuruna çıkmamıza izin verdi. Yatağında idi, üstünde bir örtü vardı. Dedi ki: “Sizi, samimi görüş ayrılıklarının açıkça söylenebileceği bir mesele için çağırdım ve nasihatinizi istiyorum. Bu adam ülkenizin ortasına kadar girdi, bölgenizi çiğnedi ve savaşçılarınızı öldürdü. Bana görüşünüzü söyleyin!”

Adamlar sustular. Ancak biri sandalyesini sıradan dışarı çekti ve dedi ki: “Emirin izniyle konuşacağım.” Haccâc, “Konuş” dedi. Adam şöyle dedi: “Emir, vallahi, ne Allah’tan korktu, ne Müminlerin Emiri’ni savundu, ne de tebaasına karşı bir sorumluluk gösterdi.” Sonra sandalyesine geri oturup yine sıraya girdi. Bu adam Kuteybe idi. Haccâc öfkelendi, örtüyü fırlatıp attı, bacaklarını yataktan aşağı sarkıttı — bunu hâlâ görür gibiyim — ve, “Bunu kim söyledi?” diye sordu. Kuteybe yine sandalyesini sıradan dışarı çekti ve sözlerini tekrarladı. Haccâc, “Öyleyse ne öneriyorsun?” dedi. O da, “Bizzat kendin onun üzerine çıkıp onu hesaba çekmeni” dedi. Haccâc, “Git, bana ordunun toplanacağı uygun bir yer bul, sonra dön” dedi.

Biz, Haccâc’a Kuteybe’yi arkadaşlarından biri yapmasını tavsiye eden Anbese b. Saîd’e söverek dışarı çıktık. Ertesi sabah, hepimiz son vasiyetlerimizi yapmış olarak silahlandık. Haccâc sabah namazını kıldıktan sonra içeri çekildi. Ulakı saat başı çıkıp, “O geldi mi? O geldi mi?” diye soruyordu. Fakat kimi kastettiğini bilmiyorduk; çünkü maksûre zaten insanlarla tıklım tıklımdı. Nihayet ulak yine çıkıp, “O geldi mi?” diye sordu. Bir de baktık, Kuteybe mescide giriyor; üzerinde Herat işi sarı bir cübbe, başında kırmızı ipekten bir sarık vardı. Kısa bir askıya asılmış geniş bir kılıç taşıyordu; öyle görünüyordu ki sanki koltuğunun altına sıkıştırılmış gibiydi. Elbisesinin eteğini kemerine toplamıştı ve zırhı baldırlarına çarpıyordu. Ona kapı açıldı ve bekletilmeden içeri alındı. Uzun süre içeride kaldı, sonra açılmış bir sancakla dışarı çıktı. Haccâc iki secde etti, sonra ayağa kalktı ve emir verdi. Sancak Fil Kapısı’ndan çıkarıldı; Haccâc da onun arkasından çıktı. Kapının yanında başı ve ayak bilekleri kızılımsı beyaz alacalı bir katır vardı; Haccâc ona bindi. Özel adamları ona binek değiştirmeyi teklif ettiler, fakat o başka bir şeye binmeyi kabul etmedi. Adamlar bineklerine bindiler. Kuteybe de başı ve ayak bilekleri alacalı doru bir ata bindi; semeri o kadar büyüktü ki Kuteybe onun içinde nar gibi görünüyordu. Dârü’s-Sikâye yolu boyunca ilerledi ve es-Sebhaha’ya çıktı; Şebîb’in ordugâhı oradaydı. Gün çarşambaydı. O gün beklediler. Sonra perşembe sabahı savaşa giriştiler. Cuma sabahı erkenden saldırıyı yenilediler ve namaz vaktine gelindiğinde Hâricîler bozguna uğratılmıştı.

Ebû Zeyd - Hallâd b. Yezîd - Haccâc b. Kuteybe’ye göre: Şebîb, Haccâc’ın kendisine karşı bir kumandan gönderip onun tarafından öldürüldüğü, sonra bir başkasını gönderip onun da öldürüldüğü bir sırada ilerledi. Bu ikisinden biri Hammâm A‘yen’in sahibi A‘yen idi. Şebîb ilerledi ve Kûfe’ye girdi. Yanında Gazâle de vardı. Gazâle, Kûfe mescidinde iki rekât namaz kılacağına ve bu iki rekâtta Bakara ile Âl-i İmrân sûrelerini okuyacağına yemin etmişti. Nitekim bunu yaptı. Şebîb ayrıca ordugâhında kulübeler yaptırdı.

Bunun üzerine Haccâc ayağa kalktı ve dedi ki: “Ey Irak ehli, bana öyle geliyor ki siz bu toplulukla savaşma hususunda pek bir gayret göstermiyorsunuz. Ben de Müminlerin Emiri’ne yazıp bana Şamlılardan takviye göndermesini istedim.” Bunun üzerine Kuteybe ayağa kalktı ve dedi ki: “Sen, Allah’a da Müminlerin Emiri’ne de bunlarla savaşma hususunda bir bağlılık göstermedin!”

Ömer b. Şebbe - Hallâd - Muhammed b. Hafs b. Mûsâ b. Ubeydullah b. Ma‘mer b. Osman et-Teymî’ye göre: Haccâc onu sarığıyla boğdu.

Haccâc b. Kuteybe rivayetine dönerek: Haccâc, “Bu nasıl olur?” diye sordu. Kuteybe dedi ki: “Sen asil bir adam gönderiyorsun, sonra onunla birlikte ayak takımından adamlar yolluyorsun. Onlar onu bozguna uğratıyor, o da utandığından savaşarak öldürülüyor.” Haccâc, “Ne öneriyorsun?” dedi. O da, “Bizzat kendin, senin dengin olan ve seni kendilerini savundukları gibi savunacak adamlarla birlikte çıkmalısın” dedi. Orada bulunanlar ona lanet ettiler. Haccâc, “Vallahi yarın ona karşı bizzat çıkacağım” dedi. Ertesi gün adamlar toplandılar. Kuteybe, “Yeminini hatırla, Allah emiri başarılı kılsın!” dedi. Adamlar yine ona lanet ettiler. Haccâc ise, “Git, bana ordunun toplanacağı uygun bir yer bul!” dedi. Kuteybe ve adamları gidip hazırlık yaptılar, sonra yola çıktılar. Pisçe bir yere, bir döküntülüğe geldiler. Haccâc, “Burada benim için toplansınlar” dedi. Oranın kirli olduğunu söyleyince, “Beni çağırdığınız şey bundan daha pistir. Burada altımızdaki toprak ve üstümüzdeki gök temizdir” dedi.

İndi ve adamları dizdi. Attâb’ın oğlu Hâlid gözden düşmüş olduğundan kuvvetler arasında yoktu. Şebîb ve adamları geldiler, bineklerini yakın bir yerde hazır bıraktılar ve yaya olarak ilerlediler. Şebîb onlara dedi ki: “Ok atmayın. Kalkanlarınızın altında sürünerek ilerleyin; düşmanın mızrakları kalkanlarınızın üstüne gelince onları yukarı itin, altlarına girin, sonra ayağa kalkın ve onların ilerleyişini durdurun. Allah’ın izniyle bu, onları bozguna uğratacaktır.” Adamlar sürünerek onlara doğru ilerlediler. Fakat Hâlid b. Attâb kendi özel kuvvetlerini aldı, onların ordugâhının arkasından dolaştı ve kulübelerini ateşe verdi. Şebîb’in adamları ateşin ışığını ve çıtırtısını görünce dönüp baktılar; ateşin kendi konak yerlerinde olduğunu gördüler ve hemen atlarına koştular. Bunun üzerine ordu onların peşine düştü ve onları bozguna uğrattı. Haccâc, Hâlid’den hoşnut kaldı ve onlara karşı seferi ona verdi.

Şebîb Attâb’ı öldürdüğünde, ikinci kez Kûfe’ye girmeyi amaçladı ve oraya kısa bir mesafeye kadar ilerledi. Haccâc, Seyf b. Hânî ile başka bir adamı birlikte, Şebîb hakkında haber getirmeleri için gönderdi. Onlar onun ordugâhına geldiler. Şebîb onları yakaladı ve öteki adamı öldürdü; fakat Seyf kurtuldu. Hâricîlerden biri onu takip etti. Bunun üzerine Seyf atıyla bir su akıntısının üzerinden atladı, sonra o adamdan doğruyu söylemesi karşılığında kendisine eman vermesini istedi. Adam ona eman verdi. O da Haccâc’ın kendisini ve arkadaşını Şebîb hakkında bilgi getirmeleri için gönderdiğini söyledi. Adam, “Öyleyse ona söyle: Biz pazartesi günü onun üzerine geliyoruz” dedi. Seyf Haccâc’a döndü ve onu bundan haberdar etti. Haccâc, “Yalancı ve ahmaktır” dedi.

Pazartesi gelince Hâricîler Kûfe’ye doğru yola çıktılar. Haccâc da onlara karşı el-Hâris b. Muâviye es-Sakafî’yi gönderdi. Şebîb, Zürâre’de onunla karşılaştı, onu öldürdü ve kuvvetlerini bozguna uğrattı; sonra Kûfe’ye doğru ilerledi. El-Batîn’i on süvari ile Dârü’r-Rızk kıyısında kendisine konak yeri bulması için gönderdi. El-Batîn gitti. Fakat Haccâc, Havşeb b. Yezîd’i bir grup Kûfeli ile yolların girişlerini tutması için göndermişti. El-Batîn onlarla savaştıysa da onları yenemedi. Şebîb’den yardım istedi; ona bazı süvariler gönderildi. Bunlar Havşeb’in atını yaralamayı ve onu bozguna uğratmayı başardılar; fakat o canını kurtardı. El-Batîn Dârü’r-Rızk’a gitti ve Fırat kıyısında ordugâhını kurdu. Sonra Şebîb ilerledi ve köprünün hemen ötesinde konakladı. Haccâc ona karşı kimseyi çıkarmayınca yeniden ilerledi ve Kûfe ile Fırat arasında es-Sebhaha’da konakladı. Orada üç gün kaldı. Haccâc yine ona karşı kimse çıkarmadı. Nihayet Haccâc’a bizzat çıkması tavsiye edildi. O da Kuteybe b. Müslim’i kendisi için toplanma yeri hazırlamakla görevlendirdi. Kuteybe geri dönünce, “Onlara yaklaşmanın kolay olduğu bir yer buldum; hayırlı bir işaretle çık” dedi. Kûfe halkına çağrı yapıldı ve yola çıktılar. Eşraf da Haccâc ile birlikte çıktı ve o yerde mevzilendi. İki taraf karşı karşıya geldi. Şebîb’in sağında el-Batîn, solunda da Benî Ebî Rebîa b. Zühl’ün mevlası Ka‘neb vardı. Yanında yaklaşık iki yüz adam bulunuyordu. Haccâc sağa Matar b. Nâciye er-Riyâhî’yi, sola da Hâlid b. Attâb b. Varka‘ er-Riyâhî’yi koydu; yanında yaklaşık dört bin adam vardı. Haccâc’a, Şebîb’in onun nerede durduğunu bilmemesi tavsiye edildi. Bunun üzerine kendini gizledi, bulunduğu yeri kamufle etti ve mevlası Ebü’l-Verd’i kendisine benzeyecek şekilde giydirdi. Şebîb, Ebü’l-Verd’i görünce ona saldırdı ve on beş ratl ağırlığında bir değnekle vurarak öldürdü. Sonra Haccâc, Kûfe’deki Hammâm A‘yen’in sahibi olan ve Bekr b. Vâil’in mevlası bulunan A‘yen’i giydirdi; Şebîb onu da öldürdü. Ardından Haccâc, alnı ve ayak bilekleri beyaz bir katıra bindi ve, “Dinin de alını ve ayak bilekleri vardır!” dedi. Sonra Ebû Ka‘b’a, “Sancağı öne çıkar! Ben İbn Ebî Agîl’im!” dedi.

Şebîb, Hâlid b. Attâb’a ve adamlarına saldırdı ve onları Rahbe’ye kadar geri sürdü. Matar b. Nâciye’ye de saldırıp onu bozguna uğrattı. Bunun üzerine Haccâc indi ve adamlarına inmelerini emretti. Kendisi bir aba üzerine oturdu; yanında Anbese b. Saîd vardı. Onlar bu haldeyken Maşgale b. Muhalhil ed-Dabbî, Şebîb’in atının dizginini yakaladı ve ona dedi ki: “Sâlih b. Musarrih hakkında ne diyorsun, onun lehine mi aleyhine mi şehadet ediyorsun?” Şebîb, “Şurada, tam bu durumda, Haccâc bakarken mi?” dedi. Sonra Sâlih’ten beri olduğunu açıkladı. Maşgale, “Allah da senden beri olsun!” dedi. Bunun üzerine adamları onu terk ettiler; yalnızca en yakın arkadaşlarından kırk süvari yanında kaldı, gerisi Dârü’r-Rızk’a çekildi. Haccâc, “Aralarında anlaşmazlık çıktı!” dedi. Sonra Hâlid b. Attâb’ı çağırdı; o geldi ve onlarla savaştı. Gazâle öldürüldü. Bir süvari onun başını Haccâc’a götürüyordu ki Şebîb başı tanıdı ve Alvân’a o süvariye saldırmasını emretti. O da saldırıp onu öldürdü ve başı Şebîb’e getirdi. Şebîb başın yıkanmasını ve gömülmesini emretti ve, “O, hepinize merhamette daha yakındı” dedi; yani Gazâle’yi kastediyordu. Sonra Şebîb’in adamları savunmaya çekildiler. Hâlid Haccâc’a döndü ve onların geri çekildiğini bildirdi. Haccâc ona Şebîb’e saldırmasını emretti. O saldırdı. Fakat Ka‘neb, el-Batîn, Alvân, İsâ, el-Mühezzeb, İbn Uveymir ve Sinân’ın da bulunduğu sekiz kişi tarafından Büyük Rahbe’ye kadar uzaklaştırıldı. Bu sırada Sa‘dûsîlerden Havş b. Umeyr, Şebîb’in bulunduğu yere getirildi. Şebîb ona, “Havş, hüküm yalnız Allah’ındır!” dedi. O da, “Hüküm yalnız Allah’ındır!” diye cevap verdi. Şebîb, “Havş aslında sizin arkadaşlarınızdandır; fakat korkmuştu” dedi ve onu serbest bıraktı. Sonra Ümeyr b. el-Ka‘ka‘ getirildi. Ona da, “Hüküm yalnız Allah’ındır, Ümeyr!” dedi. Fakat Ümeyr bunu anlamadı ve, “Yazık geçen gençliğime!” dedi. Şebîb, onu kurtarmak için bir daha, “Hüküm yalnız Allah’ındır!” dedi; ama o yine anlamadı. Bunun üzerine Şebîb onun öldürülmesini emretti.

Sonra Şebîb’in kardeşi Mu‘sid b. Yezîd öldürüldü. Şebîb, Hâlid’e saldırmakla görevlendirilen grubun dönmesini bekliyordu; fakat geciktiler. Şebîb de Habîb b. Hadra tarafından uyandırılıncaya kadar uyukladı. Bu sırada Haccâc’ın kuvvetleri, ondan son derece korktukları için üzerine yürümüyorlardı. O, Dârü’r-Rızk’a gitti ve öldürülen adamlarının eşyalarını toplamaya başladı. Sonra sekiz arkadaşı, onun bulunduğu yere geldiler; onu bulamayınca düşmanın onu öldürdüğünü düşündüler. Matar ile Hâlid Haccâc’a döndüler. Haccâc onlara sekiz kişilik grubun peşine düşmelerini emretti. Onlar da düştüler; öteki grup da Şebîb’i takip etti. Hepsi Medâin köprüsünü geçinceye kadar böyle devam ettiler. Hâricîler orada bir manastıra girdiler. Hâlid de peşlerinden giderek onları manastırda kuşattı. Fakat onlar dışarı çıkıp ona saldırdılar ve onu yaklaşık iki fersah geriye sürdüler; sonunda adamları atlarıyla Dicle’ye daldılar. Hâlid de atıyla nehre atladı, fakat elindeki sancağıyla karşıya geçmeyi başardı. Bunun üzerine Şebîb dedi ki: “Allah böyle bir adama ve böyle bir ata kahretsin! Bu adam savaşçıların en yiğididir; onun atı da yeryüzündeki atların en güçlüsüdür!” Kendisine bunun Attâb’ın oğlu Hâlid olduğu söylenince, “Demek cesareti ondan miras aldı. Vallahi bilseydim, cehenneme bile dalsaydı arkasından dalardım!” dedi.

Ebû Mihnef - Ebû ‘Amr el-‘Uzrî rivayetine dönerek: Şebîb bozguna uğratılınca Haccâc Kûfe’ye girdi, minbere çıktı ve şöyle dedi: “Vallahi Şebîb bundan önce hiç böyle savaş görmemişti! Vallahi dönüp kaçtı; karısını da kıçına kırık bir kamış sokulmuş halde bırakıp gitti!” Sonra Habîb b. Abdurrahman el-Hakemî’yi çağırdı ve onu üç bin Şamlı askerle Şebîb’in peşine gönderdi. Haccâc ona, “Şebîb’in gece baskınlarına karşı dikkatli ol. Nerede ona rastlarsan derhal onunla savaş; çünkü Allah onun kılıcını kertmiş ve dişlerini kırmıştır” dedi. Bunun üzerine Habîb b. Abdurrahman çıktı ve Şebîb’i Enbâr’a kadar takip edip orada konakladı. Haccâc ayrıca idarecilere haber göndererek Şebîb’in adamları arasında gizlice, kendilerine gelen herkese eman verileceğini yaymalarını emretti. Samimi gayreti olmayan ve savaşlardan yıpranmış bulunan herkes, onlara gelmeye başladı ve kendilerine eman verildi. Haccâc, daha önce de, onların bozguna uğradıkları gün, kendisine gelen herkese eman verileceğini ilan etmişti. Böylece birçok kişi Şebîb’in kuvvetlerinden ayrıldı.

Sonra Şebîb’e, Habîb b. Abdurrahman’ın Enbâr’da mevzilendiği haberi geldi. Bunun üzerine kuvvetleriyle birlikte ilerledi. Onların ordugâhına yaklaşınca durdu ve adamlarına akşam namazını kıldırdı.

Ebû Mihnef - Ebû Yezîd es-Seksakî’ye göre: Vallahi, Şebîb gelip bize ansızın saldırdığı gece ben Şamlı kuvvetler arasındaydım. Gece için konakladığımızda Habîb b. Abdurrahman bizi toplamış ve taburlara ayırmıştı. Her tabura şöyle diyordu: “Sizden her tabura kendi bölgesi yeter. Bir tabur savaşırsa başka bir tabur onun yardımına koşmasın. Bana bu Hâricîlerin yakınlarda olduğu haberi geldi. Kendinizi gece baskınına ve savaşa hazırlayın.” Biz bu tertip üzere kaldık; sonunda Şebîb gelip bize saldırdı. Önce Osman b. Saîd el-Uzrî’nin kumanda ettiği tabura saldırdı ve onlarla uzun süre kılıçla savaştı; fakat tek bir adamın ayağı bile geri çekilmedi. Sonra onları bırakıp Sa‘d b. Becl el-‘Âmirî’nin idaresine verilmiş olan diğer tabura yöneldi; onlarla da savaştı, ama yine tek bir adamın ayağı geri çekilmedi. Sonra onları bırakıp en-Nu‘mân b. Sa‘d el-Himyerî’nin kumandasındaki sonraki tabura geldi, fakat onlara karşı da bir sonuç elde edemedi. Sonunda İbn Usayğır el-Has‘amî’nin kumanda ettiği son tabura geldi ve onlarla da uzun zaman savaştı, ama bir şey başaramadı. Gece üçte ikisini geçinceye kadar etrafımızda dönüp bize hücum etmeyi sürdürdü. Vallahi bize öyle yapıştı ki, bizi asla bırakmayacak sandık. Sonra atından indi ve bizi uzun süre yaya olarak dövüştürmeye mecbur etti. Vallahi aramızda eller kesildi, gözler çıkarıldı ve ölüler yığıldı. Biz onlardan yaklaşık otuz kişi öldürdük; onlar da bizden yaklaşık yüz kişi öldürdüler. Vallahi bize öyle geldi ki, eğer onlar şu yüz kişiden daha fazla olsalardı bizi yok ederlerdi. Ben buna Allah adına yemin ederim! Bizden çekilmediler, ta ki onlar da bizden bizim onlardan bıktığımız kadar bıkıp usanmış oluncaya kadar. Ben bizim adamlarımızdan birinin, güçsüz düşüp bitkin düştüğü için, kılıcıyla onların birine vurduğunu ve ona hiç zarar veremediğini görüyordum. Yine bizim adamlarımızdan bazısını, ayağa kalkamayacak kadar tükenmiş olduğu için, oturarak kılıç sallıyor görüyordum. Nihayet bizi alt etmekten ümit kestiklerinde, Şebîb atına bindi ve inmiş olan arkadaşlarına da yeniden binmelerini emretti. Hepsi atlarına iyice yerleşince onları bizden uzaklaştırdı.

Ebû Mihnef - Ferve b. Legît’e göre, Şebîb hakkında: Onları terk ettiğimizde, hepimiz çok kötü haldeydik ve yaralılarımız çoktu. O bize dedi ki: “Eğer biz sadece dünya maksatlarının peşinde olsaydık, bu bizim için ne ağır bir darbe olurdu! Fakat Allah’ın mükâfatı yanında bu ne hafif bir darbedir!” Arkadaşları da, “Doğru söyledin, ey Müminlerin Emiri!” dediler.

Onun Suveyd b. Süleym’in yanına koşup şu hikâyeyi anlattığını asla unutmayacağım: “Dün onlardan iki adam öldürdüm; biri adamların en yiğidi, öteki ise en korkağı idi. Dün gece alacakaranlıkta, sizin için keşif yapmak üzere çıktım ve onların üç adamına rastladım. Bir köye girip ihtiyaçlarını satın almışlardı. Bunlardan biri alışverişini yapıp arkadaşlarından önce çıktı. Ben de onunla birlikte çıktım. Bana, ‘Galiba yem satın almadın’ dedi. Ben de, ‘Benim bazı arkadaşlarım var, bunu onlar halletti’ dedim. Sonra ona, ‘Sence bizim şu düşmanımız nerede konaklıyor?’ diye sordum. O da, ‘Bize onun burada yakınlarda bir yerde konakladığı haberi geldi. Vallahi keşke onların şu Şebîb’i ile karşılaşsaydım!’ dedi. Ben, ‘Karşılaşmak ister misin?’ dedim. O da, ‘Evet!’ dedi. Ben de, ‘Öyleyse dikkat et; vallahi ben Şebîb’im!’ dedim ve kılıcımı çektim. Vallahi adam olduğu yere yığılıp öldü! Ben ona, ‘Kalk, lanet olsun sana!’ dedim; sonra baktım ki gerçekten ölmüş. Onu bırakıp dönmeye başladım. Derken köyden çıkmakta olan şu öteki adama rastladım. Bana, ‘Nereye gidiyorsun? Adamlar hep ordugâha dönüyor’ dedi. Ona bir şey söylemedim; yoluma devam edip atımı dörtnala sürdüm. O da peşimden geldi ve bana yetişti. Ben durup, ‘Ne istiyorsun?’ dedim. O da, ‘Sen, vallahi, bizim düşmandan birisin!’ dedi. Ben, ‘Evet, vallahi öyleyim’ dedim. O da, ‘Vallahi sen beni öldürmeden yahut ben seni öldürmeden buradan ayrılmayacaksın!’ dedi. Ben ona atıldım, o da bana atıldı. Bir süre kılıçla dövüştük. Vallahi dayanıklılıkta da cesarette de ondan üstün değildim; fakat benim kılıcım onunkinden keskindi ve onu öldürdüm.”

Sonra yolumuza devam ettik. Dicle’yi geçtik, Cûhâ bölgesinden geçtik. Vâsıt taraflarında Dicle’yi bir daha geçtik. Ahvâz’a, oradan Fars’a, oradan da Kirmân’a doğru gittik.

Bu yılda Şebîb helâk oldu. Bu, Hişâm b. Muhammed’in rivayetine göredir. Başka bir rivayete göre ise 78 yılında helâk olmuştur.

Şebîb’in Sonuna Dair Rivayet

Hişâm - Ebû Mihnef - Ebû Yezîd es-Seksakî’ye göre: Bizi onun üzerine bizzat Haccâc göndermişti; yani Şebîb’in üzerine. Sonra aramızda çok miktarda para dağıttı; yaralanmış veya özel bir yiğitlik göstermiş her adama bir pay verdi. Ardından Süfyân b. el-Ebrad’a Şebîb’in üzerine çıkmasını emretti. Süfyân da buna hazırlanıyordu. Bu durum Habîb b. Abdurrahman el-Hakemî’yi üzdü ve şöyle dedi: “Benim bozguna uğrattığım, en iyi süvarilerini öldürdüğüm bir adamın üzerine Süfyân’ı mı gönderiyorsun?” Fakat iki ay sonra Süfyân emri yerine getirdi.

Bu sırada Şebîb, kendisi ve kuvvetleri toparlanıp güçlerini yeniden kazanıncaya kadar Kirman’da kalmıştı. Sonra geri dönüş yoluna çıktı. Süfyân onunla Ahvaz Diclecik Köprüsü’nde karşılaştı. Haccâc, damadı ve Basra valisi olan el-Hakem b. Eyyûb b. el-Hakem b. Ebî Akîl’e şöyle yazmıştı: “Basralılar arasından soylu ve yiğit bir adamı dört bin askerle Şebîb’in üzerine gönder. Ona, Süfyân b. el-Ebrad’a katılmasını, ona kulak verip itaat etmesini emret.” Bunun üzerine el-Hakem, Ziyâd b. Amr el-Atakî’yi dört bin askerle gönderdi. Onlar Süfyân’a ulaşır ulaşmaz, Süfyân Şebîb’le karşılaştı.

Diclecik Köprüsü’nde karşılaştıklarında, Şebîb köprüyü geçip Süfyân’ın tarafına geçti. Süfyân’ın attan inmiş olduğunu, piyadelerin arasında bulunduğunu gördü. Süfyân süvarilerin başına Mühâcir b. Sayfî el-Uzrî’yi koymuştu; sağ kanadına Beşîr b. Hassân en-Nehdî’yi, sol kanadına da Ömer b. Hubeyre el-Fezârî’yi yerleştirmişti. Şebîb de kuvvetleriyle üç bölük halinde ilerledi: biri kendi komutasında, biri Süveyd’in komutasında, biri de Ka‘neb el-Muhallimî’nin komutasındaydı. El-Muhallil b. Vâil’i ise ordugâhta geride bırakmıştı.

Şebîb’in sağındaki Süveyd, Süfyân’ın soluna saldırırken, Şebîb’in solundaki Ka‘neb de Süfyân’ın sağına saldırdı. Şebîb ise bizzat Süfyân’a saldırdı. Günün büyük kısmında kılıçlarla savaştık. Sonunda onlar geri çekilip eski yerlerine döndüler. Bundan sonra Şebîb ve kuvvetleri bize otuzdan fazla hücum yaptılar. Ama bütün bunlar boyunca biz saflarımızdan ayrılmadık. Süfyân bize, “Dağılmayın; piyadeler topluca üzerlerine yürüsün” dedi. Vallahi, kılıç ve mızraklarla üzerlerine üşüştük; nihayet onları köprüye kadar geri sürdük. Şebîb köprüye varınca attan indi; yanında yaklaşık yüz kişi de indi. Akşama kadar onlarla savaştık; orduların savaştığı en şiddetli biçimde savaştık. Onlar attan iner inmez, bize kılıç ve mızrakla, hiçbir ordunun dövüştüğünü görmediğimiz şekilde saldırdılar. Süfyân, onları yenemeyeceğini ve hatta onların kendisini yenmeyeceklerinden de emin olamayacağını görünce okçuları çağırdı ve onları oklamaları emrini verdi. Bu akşam üzeriydi; savaş da öğle vakti başlamıştı. Akşam vakti okçular oklarla onlara saldırdılar. Süfyân b. el-Ebrad, okçuları ayrı bir hat halinde dizmiş ve onların başına bir adam koymuştu. Bir süre oklarla saldırmayı sürdürdüler. Sonra düşman okçulara hücum etti; fakat onlar bizim okçularımıza saldırırken biz de onlara saldırıp yollarını kestik.

Okların saldırısı devam ederken, Şebîb ve arkadaşları atlarına bindiler ve okçulara yeniden bir hücum yaptılar; bu hücumda okçulardan otuzdan fazlası yere serildi. Ardından Şebîb atlılarıyla bize döndü. Doğruca üzerimize hücum etti. Biz de mızraklarla onu karşıladık; hava iyice kararana kadar savaştık. Sonra bizden çekildi. Bunun üzerine Süfyân adamlarına, “Adamlar, onları bırakın; peşlerine düşmeyin! Sabah onlarla yeniden hesaplaşacağız” dedi. Biz de onlarla dövüşmeyi bıraktık; çünkü onlardan çekilip gitmelerinden daha sevdiğimiz bir şey yoktu.

Ebû Mihnef - Ferve b. Legît’e göre: Çok geçmeden köprüye vardık. Şebîb, “Müslümanlar topluluğu, karşıya geçin; sabah olunca Allah dilerse onlarla yine çarpışacağız” dedi. Hepimiz ondan önce karşıya geçtik. O ise en arkada bizim gerimizde kaldı. Sonra kendi atıyla köprüyü geçmeye başladı. Önünde bir Mâdî atı vardı. Köprünün ortasında onun atı o kısrağın üzerine atlamak istedi. Mâdî at ürküp çalkalanınca, Şebîb’in atının ayağı kayığın kenarından dışarı çıktı ve suya düştü. Düşerken, “Allah, yerine gelecek işi yerine getirsin diye” dedi. Suya battı, sonra yeniden suyun yüzüne çıktı ve, “Bu, Aziz ve Alîm olanın takdiridir” dedi.

Ebû Mihnef şöyle dedi: Bunlar, Şebîb’le savaşan Şamlılardan biri olan Ebû Yezîd es-Seksakî ile, onun savaşlarına katılmış olan Ferve b. Legît’in rivayetleridir. Ben ayrıca Şebîb’in kendi kabilesi olan Benî Mürre b. Hemmâm’dan bir adamdan da şu rivayeti dinledim:

Şebîb’in kendi kavminden onunla birlikte savaşan adamlar vardı. Fakat onun coşkusunu tam paylaşmıyorlardı. O, kendi kabilelerinden pek çok adam öldürmüştü; bu da onlara ağır gelmiş, onları öfkelendirmişti. Şebîb’in arkadaşları arasında Benî Teym b. Şeybân’dan Mukâtil adında bir adam da vardı. Şebîb, Benî Teym b. Şeybân’dan bazı adamları öldürünce, bu adam Benî Mürre b. Hemmâm’a saldırdı ve onlardan da birçok kişiyi öldürdü. Şebîb ona, “Ben emir vermeden seni bunları öldürmeye iten neydi?” dedi. O da, “Allah seni aziz kılsın; sen benim kavmimdeki kâfirleri öldürdün, ben de senin kavmindeki kâfirleri öldürdüm” dedi. Şebîb, “Yoksa sen benim üstümde bir yetkiye sahip misin ki, benden bağımsız kararlar alıyorsun?” dedi. Adam, “Allah seni aziz kılsın; görüşlerimizi kabul etmeyenleri, ister kendi akrabamız olsun ister olmasın, öldürmek dinimizin bir parçası değil midir?” dedi. Şebîb, “Evet, öyledir” dedi. Bunun üzerine Mukâtil, “O halde ben ancak yapmam gerekeni yaptım. Üstelik ey Müminlerin Emiri, sen benim kabilemden öldürdüklerinin onda biri kadarını bile ben senin kabilenden öldürmedim. Her hâlükârda ey Müminlerin Emiri, kâfirlerin öldürülmesine üzülmeye hakkın yoktur” dedi. Şebîb de, “Ben buna üzülmüyorum” dedi.

Onun yanında, kendi akrabalarından öldürdüğü kimseler bulunan birçok adam vardı. Onların iddiasına göre, Şebîb en geride son kuvvetiyle kalınca aralarında şöyle konuştular: “Siz ne dersiniz? Karşıya geçerken köprüyü keselim ve intikamımızı şimdi alalım.” Köprüyü kestiler. Kayıklar sallandı. At ürküp şahlandı. Şebîb suya düştü ve boğuldu.

Ebû Mihnef dedi ki: Münî bana bu rivayeti anlattı. Şebîb’in kabilesinden bazı kişiler de aynı hikâyeyi anlatırlar. Ancak meşhur olan rivayet, benim önce verdiğim rivayettir.

Ebû Mihnef - Ebû Yezîd es-Seksakî’ye göre: Gitmeye hazırlanıyorduk ki, vallahi köprü bekçisi geldi ve kumandanımızı sordu. Biz de onu gösterdik. Adam onun yanına gidip şöyle dedi: “Allah seni aziz kılsın, onlardan bir adam suya düştü. Onlar da birbirlerine, ‘Müminlerin Emiri boğuldu!’ diye bağırdılar. Sonra geldikleri yoldan geri dönüp gittiler; ordugâhta bir tek kişi bile bırakmadılar.”

Süfyân, “Allahu ekber!” diye bağırdı; biz de onunla birlikte tekbir getirdik. Sonra köprüye doğru yürüdü. Oradan Mühâcir b. Sayfî’yi, onların ordugâhına geçmesi için gönderdi. O gittiğinde orada onlardan ne bir fısıltı ne de bir iz buldu. İndiğinde ordugâhın Allah’ın yarattığı en düzenli, en bakımlı ordugâh olduğunu gördü. Ertesi sabah Şebîb’i aradık, sonunda onu bulup çıkardık; zırhı hâlâ üzerindeydi. Bazı adamlardan işittim ki, göğsünü yarıp kalbini çıkarmışlar; kalbi sıkı ve taş gibi sert çıkmış. Yere atılsa bir insan boyu kadar sıçrarmış. Bunun üzerine Süfyân, “Bize yardım eden Allah’a hamdolsun!” dedi. Sonra onların ordugâhını ele geçirdik.

Ebû Zeyd Ömer b. Şebbe - Hallâd b. Yezîd el-Erkat’a göre: Şebîb’in ölümü annesine haber verildi. Fakat “öldürüldü” dendiğinde buna inanmadı. Kendisine “boğuldu” dendiğinde ise kabul etti ve şöyle dedi: “Onu doğurduğumda içimden bir ateş parıltısının çıktığını görmüştüm; onun ancak suyla söneceğini de biliyordum.”

Hişâm - Ebû Mihnef - Ferve b. Legît el-Ezdî el-Gâmidî’ye göre: Şebîb’in babası Yezîd b. Nuaym, Velîd b. Ukbe’nin, Osman’ın emriyle Selmân b. Rebîa’yı ve onun yanındakileri Bizans topraklarına Şam ordusuna takviye olarak gönderdiği sırada onun ordusuna katılan adamlardandı. Müslümanlar seferden dönünce esirler satışa çıkarıldı. Şebîb’in babası Yezîd b. Nuaym uzun boylu, güzel, göze çarpan, beyaz tenli, fakat simsiyah gözlerinde gri ya da maviye dair hiçbir iz olmayan bir kız gördü ve onu satın aldı. Sonra onu aldı — bu, 25 yılının başlarında idi — ve Kûfe’ye getirdi. Orada onu İslâm’a girmeye çağırdı; fakat o kabul etmedi. Onu dövdüğünde ise daha da inat etti. Bunu görünce onu hazırlattı, sonra kendisine getirtti. Onunla birlikte olunca kadın Şebîb’e gebe kaldı. Şebîb, 25 yılının Zilhicce ayında, Kurban günü cumartesi doğdu. Kadın efendisini çok sevmişti. Doğum sancısı çekerken şöyle dedi: “İstersen, bana istediğin gibi İslâm’a gireyim.” O da, “Evet, bunu isterim” dedi. Bunun üzerine kadın Müslüman oldu ve Şebîb’i doğurduğunda Müslüman idi. Kadın dedi ki: “Rüyamda gördüm ki, fercimden bir parıltı çıktı; göğe ve ufkun dört bir yanına yayılarak alev aldı, sonra birden akan bir su seline düştü ve söndü. Onu, senin kan akıttığın bu günde doğurdum. Bu rüyamı şöyle yorumladım: Bu oğlumun büyüdüğünde kan döken bir adam olacağını, çabucak yükseleceğini ve büyüyeceğini göreceğim.” Babası onu ve annesini sık sık çöle, kendi kavminin el-Lasaf denilen su başındaki yurduna götürürdü.

Ebû Mihnef - Mûsâ b. Ebî Süveyd b. Râfi’ye göre: Gelen Şamlı kuvvetler yanlarında bir taş getirmişler ve, “Bu taş kaçıncaya kadar biz Şebîb’ten kaçmayacağız” demişlerdi. Şebîb bunu duyunca onlara bir hile yapmaya karar verdi. Dört at getirtti ve her birinin kuyruğuna iki kalkan bağladı. Sonra arkadaşlarından sekiz kişiyi, ayrıca Hayyân adında bir hizmetçisini yanına çağırdı ve Hayyân’a bir kırba getirmesini emretti. Sonra yola çıkıp ordugâhın bir tarafına geldi. Arkadaşlarına, her iki adam bir atla olmak üzere, ordugâhın öbür yanlarında yer almalarını emretti. Sonra atlara kılıçlarının ağzını dokundurmalarını ve onları ordugâha doğru salıvermelerini söyledi. Arkadaşlarıyla, “Sağ kalanlar bu kampın yakınındaki dere başında buluşsun” diye sözleşti. Arkadaşları onun verdiği bu emri yerine getirmekte isteksiz davrandılar. Bunu görünce kendisi attan indi ve onlara emrettiğini bizzat yaptı. Atlar ordugâha daldı. O da arkalarından, “Hüküm yalnız Allah’ındır!” diye bağırarak girdi. Adamlar birbirleriyle çarpışmaya başladılar. Fakat kumandanları Habîb b. Abdurrahman el-Hakemî, “Adamlar! Bu bir hiledir! Ne olduğunu açıkça görünceye kadar yerinizde durun!” diye bağırdı. Onlar da öyle yaptılar. Şebîb hâlâ onların ordugâhındaydı ve ortalık yatışınca olduğu yerde kaldı. Bu sırada bir sopa darbesi yemiş, zayıf düşmüştü. Adamlar sakinleşip birliklerine dönünce, o da kalabalığın arasında sıyrılıp çıktı ve dereye ulaştı; orada Hayyân’ı buldu. “Hayyân, başıma biraz su dök” dedi. Başını uzatıp Hayyân’ın su dökmesini bekleyince, Hayyân, “Bu adamı öldürmekten bana gelecek şan ve şöhretten daha büyük bir şan olmayacak; bu da benim Haccâc nezdindeki emanım olacaktır” diye düşünerek onun başını kesmek üzere oldu. Fakat tam o sırada içine bir korku ürpertisi düştü. Kırbayı açmakta yavaş davranınca, Şebîb ona, “Niçin kırbayı açmakta gecikiyorsun?” dedi, sonra çizmeliğinden bıçağını çıkarıp kırbayı kendisi yardı ve ona verdi. Bunun üzerine Hayyân suyu başına döktü. Hayyân sonradan şöyle derdi: “Onun başını kesmeye niyet ettiğim halde bunu yapmama engel olan şey, vallahi, korkaklık ve içime düşen o ürperti oldu.” Sonra Şebîb, arkadaşlarının yanına, ordugâhına döndü.

Ebû Ca‘fer’e göre: Bu yılda Mütarrif b. el-Muğîre b. Şu‘be Haccâc’a karşı ayaklandı, Abdülmelik b. Mervân’a bağlılığını üzerinden attı ve Cibâl’e gitti; orada öldürüldü.
Mufarrif’in Ayaklanması: Abdülmelik b. Mervân’a Bağlılığını Üzerinden Atmasının Rivayeti

Hişâm - Ebû Mihnef - Yûsuf b. Bekr el-Ezdî’ye göre:

Muğîre b. Şu‘be’nin oğulları, babalarının soyluluğu ve kabilelerindeki mevkiinden ayrı olarak, kendi başlarına da seçkin ve soylu adamlardı. Haccâc gelince, onlarla görüştü ve konuştu; onların kendi kabilesinden, kendi babasının oğulları gibi adamlar olduğunu öğrendi. Bunun üzerine Urve b. el-Muğîre’yi Kûfe valisi, Mütarrif b. el-Muğîre’yi Medâin valisi, Hamza b. el-Muğîre’yi de Hemedan valisi yaptı.

Ebû Mihnef - el-Husayn b. Abdullah b. Sa‘d b. Nüfeyl el-Ezdî’ye göre:

Mütarrif b. el-Muğîre bize vali olarak Medâin’e gelince minbere çıktı, Allah’a hamd ve sena etti, sonra şöyle dedi:

Ey insanlar! Emir Haccâc — Allah onu aziz kılsın — beni size vali tayin etti ve bana, yönettiğim her işte hak ile hükmetmemi ve adaletle davranmamı emretti. Eğer bana emredildiği gibi davranırsam, insanların en mutlu olanı olurum; eğer davranmazsam, kendi helâkime sebep olmuş, kendi nasibimi zayi etmiş olurum. Sabah akşam sizi kabul etmek için oturacağım; işlerinizi, size ve ülkenize en faydalı olacak hususlardaki görüşlerinizi bana getirin. Gücüm yettiği ölçüde sizin iyiliğiniz için durmaksızın çalışacağım.

Sonra aşağı indi.

O sırada Medâin’de, Cûhâ bölgesinde yahut Enbâr bölgesinde bir şey patlak verirse hazır bulunmak üzere, garnizonun ileri gelenlerinden, büyük ailelerden ve şehrin içine sığmayacak kadar çok savaşçı bulunuyordu.

Mütarrif aşağı inince hemen eyvanda oturup insanları kabul etmeye başladı. Ona Ezd’in ileri gelen ve soylu adamlarından Hakem b. el-Hâris el-Ezdî yaklaştı — Haccâc daha sonra onu beytülmâlin başına getirmişti — ve şöyle dedi:

Allah seni aziz kılsın, ben sen konuşurken biraz uzaktaydım; sana cevap vermek için yaklaştım, ama sen o sırada aşağı iniyordun. Bize söylediğini anladık; yetki sana verilmiş — Allah vereni de alanı da doğruya yöneltsin. Bizde senden adalet umudunu uyandırdın ve doğru davranmanda senden yardım istememizi istedin. Allah seni niyet ettiğin hususta desteklesin. Sen baban gibisin; onun işleri daima hem Allah’ın hem insanların hoşnutluğunu kazanırdı.

Mütarrif ona, “Buraya gel” dedi ve yanında oturması için yer açtı.

Ebû Mihnef - el-Husayn b. Yezîd’e göre:

Bize gönderilmiş valilerin en hayırlılarından biriydi; kötülüğü bastırmada ve zulmü reddetmede gayretliydi.

Hemdanlı, Sevr kolundan Bişr b. el-Ecda‘ adında bir şair ona yaklaştı ve şöyle dedi:

Güzel ahlâklı bir genç kadına vuruldum,
dişleri parlayan, uzuvları gevşek, boynu güzel.

O, yağmurlu bir günde doğan güneş gibidir,
ince, narin arkadaşlarıyla yürümek için çıktığında.

Fakat hevesini ondan çevir ve büyük, erkek tabiatlı bir dişi deveye bin,
o cömertlik ve iyilik kaynağına yönel.

İnsanlar arasında tanıdığımız o şerefli gence, bol ihsan edene;
ne zaman hoş olmayan bir şey giderilecek olsa ona yönelinir.

Soyunu sorarsan, onun soyu soyludur;
hesapların görüldüğü günde ağırlığı olanlarla birlikte başını yukarıda tutar.

Rahmân seni, bıyıkları kızıl bir topluluktan korusun;
çalılığın kara aslanları gibi bir topluluktan.

Şeybân’ın süvarileri! Onların benzerini hiç duymadık,
soylu bir reis soyundan gelen her efendinin oğullarıdır onlar.

Onlar İbn Hüseyn’e ve onun birliğine saldırdılar,
onu bayram gecesi savaş meydanında bir ceset olarak bıraktılar.

İbnü’l-Mücâlid onların mızraklarına kurban düştü,
sanki yüksek, düz bir kayadan kayıp düşmüş gibiydi.

Rudhâbar’da onlara karşı toplanan her topluluk
hurmalıklarla çöl arasında mızrak darbeleriyle dağıtıldı.

Mütarrif ona, “Yazık sana! Sen ancak bizi kışkırtmaya geldin” dedi.

Şebîb Satîdema’dan ilerlemişti. Bunun üzerine Mütarrif, Haccâc’a şöyle yazdı:

Emire — Allah onu aziz kılsın — bildiriyorum ki Şebîb bize doğru ilerledi. Eğer emir, Medâin’i emniyete almak için bana takviye göndermeyi uygun görürse bunu yapsın; çünkü Medâin, Kûfe’nin kapısı ve kalesidir.

Haccâc b. Yusuf ona, Sabra b. Abdurrahman b. Mihnef’i iki yüz adamla ve Abdullah b. Kannâz’ı da başka iki yüz adamla gönderdi.

Şebîb ilerledi ve Huzeyfe’nin köprülerinde konakladı. Sonra yürüyüp Kelvâzâ’ya geldi; orada Dicle’yi geçti ve Behurasîr şehrine kadar ilerleyip orada konakladı. Mütarrif b. el-Muğîre ise eski şehirdeydi; Kisrâ’nın ikametgâhı ve Beyaz Saray oradaydı. Şebîb Behurasîr’de konaklayınca, Mütarrif onunla kendi arasındaki köprüyü kestirdi ve Şebîb’e şöyle haber gönderdi: “Bana değerli arkadaşlarından bazılarını gönder de, onlarla birlikte Kur’an’ı müzakere edeyim ve sizin savunduğunuz tutumu değerlendireyim.”

Şebîb ona, Süveyd b. Süleym, Ka‘neb ve el-Muhallil b. Vâil’in de bulunduğu birkaç adam gönderdi. Fakat sal getirilmiş ve onlar binmek üzereyken, Şebîb onlara bir haber yollayarak kendi elçisi Mütarrif’ten dönünceye kadar binmemelerini söyledi. Kendisi de Mütarrif’e şu haberi gönderdi: “Sen de bana, ben sana arkadaşlarımı geri gönderinceye kadar yanında tutacağım kadar arkadaşını gönder.” Fakat Mütarrif elçiye şöyle dedi: “Git ve ona de ki: Ben şimdi sana arkadaşlarımı gönderirsem, sen kendi arkadaşların konusunda bana güvenmezken, ben niçin sana güvenip arkadaşlarımı sana teslim edeyim?” Şebîb de şu cevabı gönderdi: “Siz biliyorsunuz ki bizim dinimizde hıyaneti helâl saymayız; siz ise onu yapar ve bunda bir sakınca görmezsiniz.”

Bunun üzerine Mütarrif, Esedli er-Rabî‘ b. Yezîd’i, Müzeyneli Süleyman b. Huzeyfe b. Hilâl b. Mâlik’i ve Mütarrif’in muhafızlarının başında bulunan, el-Muğîre’nin mevlâsı Yezîd b. Ebî Ziyâd’ı ona gönderdi. Bunlar Şebîb’in eline geçince o da kendi arkadaşlarını Mütarrif’e gönderdi.

Ebû Mihnef - en-Nadr b. Sâlih’e göre:

Ben Mütarrif b. el-Muğîre b. Şu‘be’nin yanındaydım — bilmiyorum, bunu o mu söyledi, “Ben onunla birlikte bulunan askerler arasındaydım” diye, yoksa “Ben onun huzurunda bulunuyordum” diye mi söyledi — Şebîb’in elçileri ona gelince, Mütarrif bana ve kardeşim Hullâm b. Sâlih’e daima sevgi ve saygı gösterir, bizden hiçbir şeyi gizlemezdi. Elçiler içeri girdiklerinde Mütarrif yalnızdı; sadece ben ve kardeşim yanındaydık. Onlar altı kişi, biz üç kişiydik. Onlar tam silahlıydılar, bizim ise sadece kılıçlarımız vardı. İçeri doğru geldiklerinde Süveyd şöyle dedi:

“Kendi Rabbinin huzurunda durmaktan korkan, doğru yolu ve onun ehlini tanıyan kimseye selâm olsun.”

Mütarrif, “Evet, gerçekten! Allah onları bereketlendirsin” dedi. Sonra oturdular.

Mütarrif onlara, “Bana durumunuzu anlatın, ne aradığınızı ve neyi savunduğunuzu bana bildirin” dedi.

Süveyd b. Süleym Allah’a hamd ve sena etti, sonra şöyle dedi:

“Bizim savunduğumuz şey Allah’ın kitabı ve Muhammed’in sünnetidir. Kavmimiz hakkında karşı çıktığımız şey ise ganimetlerin tek elde toplanması, hadlerin uygulanmaması ve yönetimin zorbalığıdır.”

Mütarrif cevap verdi:

“Siz ancak hakka çağırıyor ve ancak açık zulme karşı çıkıyorsunuz. Ben de bu hususta sizinleyim. Şimdi siz de benim sizi çağırdığım şeye uyun da güçlerimizi birleştirelim, ellerimiz bir olsun.”

Onlar, “Söyle bakalım, ne söylemek istiyorsun. Eğer bizi çağırdığın şey hak ise kabul ederiz” dediler.

Mütarrif dedi ki:

“Ben sizi, bu isyankâr zalimlerle, ortaya koydukları bid‘at sebebiyle birlikte savaşmaya ve onları Allah’ın kitabına ve peygamberinin sünnetine çağırmaya davet ediyorum. Bu yönetim meselesi Müslümanlar arasında bir şûrâ ile çözülsün; onlar da kendi razı oldukları kimseyi üzerlerine emir seçsinler; tıpkı Ömer b. el-Hattâb’ın onları bıraktığı durumdaki gibi. Eğer Araplar, bizim ‘şûrâ’dan kastımızın sadece ‘Kureyş’ten razı olunan kişi’ olduğunu bilseler, razı olurlar ve siz de onlardan daha çok taraftar ve düşmanınıza karşı daha çok yardımcı kazanırsınız; böylece bu maksadınıza ulaşırsınız.”

Bunun üzerine ayağa kalkarak ayrılmak istediler ve, “Bu, asla seninle anlaşamayacağımız bir şeydir” dediler.

Evlerinin eyvanından çıkıp ayrılmak üzereyken Süveyd b. Süleym Mütarrif’e dönüp şöyle dedi:

“Ey İbnü’l-Muğîre, eğer bizim adamlarımız düşmanca ve hain olsalardı, sen kendini onların insafına bırakmış olurdun.”

Mütarrif bundan sarsıldı ve, “Musa’nın ve İsa’nın ilâhına yemin olsun ki doğru söylüyorsun” dedi.

Adamlar Şebîb’e dönüp Mütarrif’in söylediklerini anlattılar. Şebîb onun kendisine katılmasını umuyordu ve onlara, “Sabah olduğunda içinizden biri ona tekrar gitsin” dedi. Sabah olunca Süveyd’i ona gönderdi ve ona ne söyleyeceğini bildirdi.

Süveyd yola çıktı ve Mütarrif’in kapısına geldi. İçeri girme isteğini ona ileten bendim. İçeri girip oturduğunda ben çıkmak üzereydim. Fakat Mütarrif bana, “Otur! Senden gizlim yok” dedi. Ben de oturdum. O sırada ben henüz çok gençtim. Bunun üzerine Süveyd, Mütarrif’e, “Bu, kendisinden hiçbir şey gizlemediğin kimdir?” diye sordu. O da, “Bu asil adam, Mâlik b. Züheyr b. Cezîme’nin oğludur” dedi.

Süveyd, “Harika! İyi bir at bulmuşsun, onu elinde tut. Eğer dini de soyu gibiyse, o zaman kusursuzdur” dedi.

Sonra Mütarrif’e dönerek şöyle dedi:

“Müminlerin Emiri’ne senin bize söylediklerini sunduk. O da şöyle dedi: ‘Git ve ona de ki: Müslümanların kendi aralarında en uygun gördükleri kimseyi seçmelerinin doğru bir usul olduğunu bilmiyor musun? Çünkü Resûlullah’ın ölümünden sonra sünnet böyle yürümüştür.’ Eğer o evet derse, ona de ki: ‘Biz de kendi aramızda en çok razı olduğumuz, sorumluluk yükünü taşımaya en güçlü olan kimseyi seçtik. O değişiklik ve bozulma yapmadığı sürece üzerimizde yetki sahibi olan odur.’

Şebîb ayrıca bize şunu ekledi: ‘Ona deyin ki: Şûrâ hakkında söylediğin, Arapların bundan kastımızın sadece Kureyş olduğunu bilseler bize çok kişi uyardı sözüne cevabımız şudur: Hak ehli, az olmaktan dolayı Allah katında hiçbir kayba uğramaz; zalimler de çok olmaktan hiçbir hayır elde etmez. Uğruna ayaklandığımız hakikati bırakıp senin bizi çağırdığın bu şûrâya girmemiz, bir günah ve bir mağlubiyet olur; zalimlere destek ve teselli vermek, zayıflığımızı göstermek olur. Çünkü biz bu hususta Kureyş’in Arapların diğerlerinden daha fazla hak sahibi olduğu görüşünde değiliz.’

Şebîb ayrıca şunu da emretti: ‘Eğer o bu hususta onların Arapların diğerlerinden daha fazla hak sahibi olduğunu iddia ederse, ona niçin olduğunu sorun. Eğer bunun Muhammed’e akrabalıkları sebebiyle olduğunu söylerse, ona deyin ki: “Eğer durum böyle olsaydı, o zaman Allah’a yemin olsun ki salih öncülerimiz, ilk Muhacirlerin, Muhammed’in ailesi üzerinde otorite kullanması uygun olmazdı; hatta eğer Ebû Leheb’in çocukları o ailenin hayatta kalan tek üyeleri olsaydı bile. Eğer onlar, Allah katında insanların en hayırlısının en takvalı olanı olduğunu ve bu makama en layık olanın en takvalı, en faziletli ve halkın işlerinin yükünü taşımaya en güçlü olan kimse olduğunu bilmemiş olsalardı, halkın işlerinde yönetimi üstlenmezlerdi.” Biz zulme ilk karşı çıkan, zorbalığı gidermek için çalışan ve fırkalara karşı savaşan kimseleriz. Eğer Mütarrif bize uyarsa, iyilikte ve kötülükte bizden biri gibi muamele görür; çünkü o Müslümanlardan biridir. Eğer uymazsa, o zaman o, müşriklerden düşman saydığımız ve savaştığımız kimseler gibidir.’

Mütarrif cevap verdi:

“Söylediklerinizi anladım. Siz bugün ordugâhınıza dönün; biz de kendi tutumumuzu değerlendirelim.”

Süveyd kendi ordugâhına döndü. Mütarrif de en güvendiği müşavirlerinden bazılarını çağırdı; bunlar arasında Müzeyneli Süleyman b. Huzeyfe ile Esedli er-Rabî‘ b. Yezîd de vardı.

En-Nadr b. Sâlih’e göre:

Ben, Muğîre b. Şu‘be’nin mevlâsı Yezîd b. Ebî Ziyâd ile birlikte, her birimizin elinde kılıcı olduğu hâlde Mütarrif’in yanında duruyordum; Yezîd onun muhafızlarının başındaydı. Mütarrif adamlara şöyle dedi:

Siz benim müşavirlerim, dostlarım, doğruluğuna ve sağduyusuna güvendiğim kimselersiniz. Allah’a yemin ederim ki ben öteden beri bu zalimlerin işlerinden nefret ettim; kalbimle onlara karşı çıktım ve kendi fiillerim ve emirlerimle elimden geldiğince onları bozmaya çalıştım. Şimdi onların günahları büyüyüp taşmışken ve ben de onlara karşı savaşan bu insanlarla karşılaşmışken, onlara karşı bana yardım edecek destekçiler bulabilirsem, onlara karşı çıkıp direnmekten başka çarem olmadığına karar verdim. Bu insanları çağırdım, onlara şöyle şöyle dedim, onlar da bana şöyle şöyle dediler. Ben de onlarla savaşmamaya karar verdim; doğrusu, eğer ben onlara anlattığım görüşüme uymaya razı olsalardı, Abdülmelik’e ve Haccâc’a bağlılığımı atar ve onlara karşı cihada çıkardım.

Müzenî ona, “Bu adamlar senin görüşüne asla uymaz, sen de onlarınkine uymazsın. Bu konuşmayı gizli tut ve kimse bilmesin” dedi. Esedli de buna benzer şeyler söyledi.

Sonra onun mevlâsı İbn Ebî Ziyâd dizlerinin üzerine çöktü ve şöyle dedi:

Allah’a yemin olsun ki sizinle onların arasında konuşulanlardan tek bir söz bile Haccâc’a ulaşmadan kalmayacaktır; hem de her söz, ona benzer on söz daha eklenerek ulaşacaktır. Allah’a yemin olsun, sen Haccâc’tan kurtulmak için bulutların üzerine kaçmaya çalışsan bile, o yine seni de yanındakileri de helâk etmek için peşine düşer. Canını kurtar! Buradan çık! Medâin halkı da, öte taraftaki halk da, Şebîb’in ordugâhındaki insanlar da seninle Şebîb arasında geçenleri konuşacaklar; sen daha bu gece yatağına varmadan haber Haccâc’a ulaşmış olacaktır. Kendine Medâin’den başka bir yurt ara!

Diğer iki arkadaşı da, “Bizim görüşümüz de onun dediği gibidir” dediler.

Mütarrif onlara, “Öyleyse sizin kararınız nedir?” diye sordu.

Onlar, “Seni bize çağırdığın şey üzerinde desteklemek ve Haccâc’a yahut ondan başkasına karşı seninle birlikte hareket etmektir” dediler.

Sonra Mütarrif bana baktı ve, “Senin kararın nedir?” diye sordu.

Ben de, “Senin düşmanlarını öldürmek ve sen ayakta durduğun sürece seninle beraber sebat etmektir” dedim.

O da, “Senden beklediğim de buydu” dedi.

Üç gün bekledi. Sonra Ka‘neb ona gelip, “Eğer bize uyarsan bizdensin; eğer reddedersen, bizimle senin arandaki her barış sona ermiştir” dedi.

Mütarrif, “Bugün bizi sıkıştırmayın; biz hâlâ işimizi düşünüyoruz” dedi.

Sonra adamlarına haber gönderdi: “Bu gece, son ferdinize kadar yola çıkın ve Daskara’ya benimle gelin; orada ortaya çıkan bir işle ilgileneceğiz.”

Seher vakti yola çıktı; adamları da onunla birlikte çıktılar. Deyr Yezdecird’e kadar gidip orada konakladı. Orada Has‘am kabilesinin Kubâfe kolundan Kabîsa b. Abdurrahman el-Kubâfî onunla karşılaştı. Mütarrif onu da kendisiyle gelmeye davet etti; o da kabul etti. Onu teçhiz etti, ona bir binek verdi ve kendisine bir miktar para verilmesini emretti.

Sonra Daskara’ya geçti. Orada konakladıktan sonra yeniden yola çıkmaya hazırlandığında, niyetini adamlarına bildirmekten başka çaresi kalmadı. Önderlerini topladı; Allah’ı layık olduğu şekilde andıktan ve Resulüne salât getirdikten sonra şöyle dedi:

Allah kullarına cihadı farz kılmış, adalet ve iyilikle davranmayı emretmiştir. Bize indirdiği vahiyde şöyle buyurmuştur: “İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın; günah ve zulüm üzerinde yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; Allah’ın cezası şiddetlidir.” Ben Allah’ı şahit tutuyorum ki Abdülmelik’e ve Haccâc b. Yusuf’a bağlılığımı üzerimden attım. İçinizden benimle gelmek, benim görüşümde olmak isteyenler ardımdan gelsin; bende onun için güzel bir örnek ve güzel bir arkadaşlık vardır. Reddedenler ise diledikleri yere gidebilirler; zorbalara karşı cihada niyetli olmayan takipçilere ihtiyacım yoktur. Sizi Allah’ın kitabına, peygamberinin sünnetine ve zalimlerle savaşmaya çağırıyorum. Eğer Allah işleri bizim lehimize sonuçlandırırsa, bu iş Müslümanlar arasında şûrâ ile kararlaştırılacak; onlar da kendileri için dilediklerini uygun görüp seçeceklerdir.

Adamları çabucak ona olumlu karşılık verdiler ve ona biat ettiler. Sonra kendi çadırına girdi; Sabre b. Abdurrahman b. Mihnef ile Abdullah b. Kannâz en-Nehdî’yi çağırttı. Onlarla baş başa görüştü ve bütün adamlarını çağırdığı gibi onları da çağırdı. Onlar da bunu uygun gördüler. Fakat o yola çıkınca, beraberlerinde bulunan kendi adamlarını da alarak ondan ayrıldılar ve Haccâc’ın yanına gittiler. Haccâc’ı Şebîb’e karşı bizzat meydana çıkmış buldular ve onunla birlikte Şebîb’e karşı yapılan savaşa katıldılar.

Mütarrif adamlarıyla birlikte Daskara’dan çıkıp Hulvân tarafına yöneldi. Haccâc b. Yusuf aynı yıl Süveyd b. Abdurrahman es-Sa‘dî’yi Hulvân ve Mâh Sâbâzân’a vali olarak göndermişti. Süveyd, Mütarrif b. el-Muğîre’nin kendi memleketine doğru ilerlediğini duyunca, ona yumuşak davranırsa veya onu gönlünü alarak oyalamaya kalkarsa Haccâc’ın buna asla tahammül etmeyeceğini anladı. Bunun üzerine Süveyd şehir halkını ve Kürtleri topladı; Kürtler Hulvân geçidini ona karşı tuttular. Süveyd de ona doğru çıktı; bütün niyeti onunla savaşmaktan kaçınmak ve yine de Haccâc tarafından bağışlanmaktı. Bu, sefer diye çıkılan şey için pek zayıf bir bahaneydi.

Ebû Mihnef - Abdullah b. Alkame el-Has‘amî’ye göre:

Haccâc b. Câriye el-Has‘amî, Mütarrif’in Medâin’den Cibâl’e doğru çıktığını duyunca, kendi kabilesinden ve başkalarından otuz kadar adamla onun peşine düştü. Ben de onlarla birlikteydim. Hulvân’da Mütarrif’e yetiştik ve Süveyd b. Abdurrahman’a karşı yapılan savaşa onunla birlikte katıldık.

Ebû Mihnef - en-Nadr: Aynı şekilde.

Ebû Mihnef - Abdullah b. Alkame’ye göre:

Mütarrif b. el-Muğîre’ye vardığımızda, gelişimizden çok memnun oldu ve Haccâc b. Câriye’yi kendi yanına oturttu.

Ebû Mihnef - en-Nadr b. Sâlih ve Abdullah b. Alkame’ye göre:

Süveyd kuvvetleriyle onlara karşı çıktığında, kendisi piyadelerin yanında kaldı; onları çadırlardan dışarı çıkarmadı. Oğlu el-Ka‘ka‘ ise süvarilerle ileri çıktı. O gün süvarileri çok değildi.

Ebû Mihnef - en-Nadr b. Sâlih’e göre:

Ben onların iki yüz civarında olduğunu söylerdim.

İbn Alkame’ye göre:

Ben onların üç yüzden az olduğunu söylerdim.

Mütarrif, Haccâc b. Câriye’yi çağırdı ve ona hemen hemen aynı sayıdaki adamla onları karşılamasını emretti. Meşhur süvariler olarak el-Ka‘ka‘ya doğru ilerlediler ve ona iyi bir savaş tattırmaya kararlıydılar. Süveyd, onların oğluna saldırmaya hazırlandığını görünce, kendisine Rüstem adında bir oğlanını gönderdi. Bu Rüstem daha sonra Deyrülcemâcim’de, Benî Sa‘d’ın sancağı elindeyken onunla birlikte öldürüldü. Bu oğlan hızla Haccâc b. Câriye’ye gidip ona gizlice şöyle dedi:

Eğer niyetiniz bu topraklarımızı bırakıp başka bir yere gitmekse, bizi bırakın; çünkü biz sizinle savaşmak istemiyoruz. Ama eğer maksatlı olarak bize geldiyseniz, o zaman biz de kendi toprağımızı korumak zorundayız.

Bu mesajı kendisine ulaştırınca Haccâc b. Câriye ona, “Git, emirimize bunu senin bana söylediğin gibi söyle” dedi. Oğlan da Mütarrif’e gidip Haccâc b. Câriye’ye söylediğinin aynısını söyledi.

Mütarrif, “Benim maksadım ne sizsiniz ne de toprağınızdır” dedi.

Oğlan, “Öyleyse bu yol üzerinde kalın ve toprağımızı terk edinceye kadar ilerleyin. Biz, size karşı çıktığımızın görülmesi ve bunun haber olarak yayılması için bunu yapmak zorunda kaldık” dedi.

Mütarrif, Haccâc’ı çağırttı; o da yanına geldi. Yol üzerinde ilerlemeye devam ettiler. Geçide ulaştıklarında, orayı Kürtlerin tuttuğunu gördüler. Mütarrif indi, adamlarının hepsi de indi. Sağ kanadın başına Haccâc b. Câriye’yi, sol kanadın başına Süleyman b. Huzeyfe’yi getirip onları Kürtlere karşı gönderdi. Bu ikisi onları bozup öldürdüler. Mütarrif ve adamları da güven içinde ilerlemeye devam ederek Hemedan’a yaklaştılar.

Mütarrif Hemedan’a girmek istemedi; oraya girmeyip sol tarafa, Mâh Dînâr’a saptı. Çünkü kardeşi Hamza b. el-Muğîre Hemedan valisiydi ve Mütarrif, Haccâc’ın kardeşini suçlamasına sebep olmak istemedi. Fakat Mütarrif Mâh Dînâr topraklarına girince kardeşi Hamza’ya şöyle yazdı:

Masraflarımız arttı, erzak meselesi de çok ağırlaştı. Kardeşine, gönderebildiğin kadar para ve silahla yardım et.

Bu mesajı Muğîre b. Şu‘be’nin mevlâsı Yezîd b. Ebî Ziyâd ile gönderdi. Yezîd geceleyin Hamza’ya ulaştı ve Mütarrif’in mektubunu ona verdi. Hamza onu görünce, “Anan seni kaybetsin! Mütarrif’i sen öldürdün” dedi.

Yezîd, “Ben onu öldürmedim, canın bana feda olsun; ama Mütarrif hem kendisini hem de onunla birlikte beni öldürdü. Umarım seni de öldürmez” dedi.

Hamza, “Yazık sana! Onu bu işe kim sürükledi?” diye sordu.

Yezîd, “Bu işe kendisini kendisi sürükledi” dedi. Sonra onunla oturup bütün olayı tafsilatıyla anlattı ve Mütarrif’in mektubunu ona verdi. Hamza mektubu okuyup şöyle dedi:

Evet, ona para ve silah göndereceğim. Fakat bana söyle, sence ben bunu gizli tutabilir miyim?

Yezîd bunun gizli kalamayacağını söyledi. Ama Hamza ona şöyle dedi:

Allah’a yemin olsun ki, ona yardımın daha etkili olan türünde, yani açık yardımda eksik kalacaksam, daha az olan türünde, yani gizli yardımda onu yüzüstü bırakmayacağım.

Bunun üzerine Yezîd b. Ebî Ziyâd ile ona para ve silah gönderdi. Yezîd bunları Mütarrif’e getirdi. Biz o sırada Mâh Dînâr’ın İsfahan sınırındaki Simîn denilen köylerinden birinde konaklamıştık. Burası, Hamrâ’dan bir grubun yerleştiği bir bölgeydi.

Ebû Mihnef - en-Nadr b. Sâlih’e göre:

Allah’a yemin ederim ki Yezîd b. Ebî Ziyâd daha yola çıkar çıkmaz, ordugâhtaki adamların, emirin kardeşinden para ve silah istemek için haber gönderdiğini yaymaya başladıklarını işittim. Hemen Mütarrif’e gidip onu bu durumdan haberdar ettim. O da eliyle alnına vurup şöyle dedi:

Sübhanallah! Biri “Neyi gizli tutmak mümkün olur?” dedi; öteki de “Var olmayan şeyi” dedi.

Yezîd b. Ebî Ziyâd gelir gelmez Mütarrif yeniden yola çıktı; Kum’da, Kâşân’da ve İsfahan’da konakladı.

Ebû Mihnef - Abdullah b. Alkame’ye göre:

Mütarrif Kum ve Kâşân’a ulaşıp kendini güvende hissedince Haccâc b. Câriye’yi çağırdı ve ona, “Sabaha vakasındaki Şebîb’in yenilgisini bana anlat. Sen olaya bizzat şahit miydin, yoksa savaş başlamadan önce ayrılmış mıydın?” diye sordu.

Haccâc, “Hayır, ben bizzat görmüştüm” dedi.

Mütarrif, “Öyleyse bana onlarla neler olduğunu anlat” dedi.

Haccâc ona olanları anlattı. Bunun üzerine Mütarrif, “Ben Şebîb’in galip gelmesini umuyordum; hatalı bile olsa, başka bir hata içindekini öldürüyor olacaktı” dedi.

Bana öyle geldi ki onun bu temennisi, Şebîb’in kazanması hâlinde kendi maksadına da ulaşmayı ummasındandı; yani Haccâc’ın helâk olmasını istiyordu.

Sonra Mütarrif memurlarını gönderdi.

Ebû Mihnef - en-Nadr b. Sâlih’e göre:

Mütarrif kararlı davranıyordu; eğer kaderler ondan daha güçlü olmasaydı. Süveyd b. Sırhân es-Sekafî ile Bükeyr b. Hârûn el-Becelî’ye, er-Rabâ‘ b. Yezîd eliyle şu mesajı gönderdi:

Sizi Allah’ın kitabına, peygamberinin sünnetine ve hakikati inatla reddeden, ganimetleri kendi eline geçiren ve Kitab’ın hükmünü terk eden kimseye karşı cihada çağırıyoruz. Hak ortaya çıkıp bâtıl yenilgiye uğratıldığında ve Allah’ın sözü yüce kılındığında, bu iş ümmet içinde şûrâ ile kararlaştırılacak; Müslümanlar da kendileri için dilediklerini uygun görüp seçeceklerdir. Bunu bizden kabul eden, dinde kardeşimiz, hayatta ve ölümde yoldaşımızdır. Bunu bizden reddedenle ise savaşırız ve ona karşı Allah’tan yardım isteriz. Ona karşı hüccetimizi ortaya koymak için de, Allah yolunda cihadı terk ederek ve Allah’ın işleri hususunda zalimlerle uzlaşarak kötü hüküm verdiğini ve zayıf davrandığını göstermek için de bu yeterlidir. Çünkü Allah savaşmayı Müslümanlara farz kılmış ve onu “hoş olmayan” bir şey diye nitelemiştir. Allah’ın hoşnutluğu ise ancak O’nun emrine bağlı kalmak ve O’nun düşmanlarına karşı cihad etmekle elde edilir. O hâlde hakkı kabul edin — Allah size merhamet etsin — ve kabul edeceğini umduğunuz kişileri de ona çağırın; bilmedikleri şeyi onlara bildirin. Bizim görüşümüze uyan, çağrımızı kabul eden ve düşmanımızı kendi düşmanı sayan herkes bana gelsin. Allah bizi de sizi de doğruya yöneltsin, size de bize de mağfiret etsin. O bağışlayandır, merhamet edendir. Selâm olsun.

Bu mektup onlara ulaşınca, Rey halkından bazı adamların arasına girdiler ve kendilerine uyacak kimseleri çağırdılar. Sonra, Rey halkından yaklaşık yüz kişiyle birlikte, kimse fark etmeden gizlice yola çıktılar ve Mütarrif’e katıldılar.

Sonra Haccâc’ın İsfahan valisi el-Berâ’ b. Kabîsa bir mektup gönderdi ve şöyle dedi: “Eğer emir —Allah onu başarılı kılsın— İsfahan’ı veya başka bir yeri önemsiyorsa, Mufarrif’i ve onunla birlikte olanları yok etmek için ona karşı büyük bir ordu göndersin. Çünkü şimdi bulunduğu yere bir yerlerden gelen bir topluluk katıldı; böylece güçlenmiş ve taraftarları çoğalmıştır. Selam.”

Haccâc ona cevap olarak şöyle yazdı: “Elçim sana geldiğinde, yanında bulunanları topla. Sonra ‘Adî b. Vettâd sana geldiğinde onunla birlikte kuvvetlerini çıkar ve onu dinleyip ona itaat et. Selam.” El-Berâ’ bu mektubu okuyunca çıkıp kuvvetlerini topladı. Haccâc b. Yusuf da el-Berâ’ b. Kabîsa’ya posta atlarıyla, onar, on beşer veya yirmişer kişilik gruplar hâlinde adamlar göndermeye başladı; nihayet ona toplam beş yüz kişi göndermiş oldu. El-Berâ’nın kendi kuvvetleri iki bin kişiydi.

Bu sırada el-Esved b. Sa‘d el-Hemdânî, Allah’ın Haccâc’a es-Sebâhah günü Şebîb’le karşılaştığında verdiği zaferden sonra Rey’e geldi. Hemedan ve Cibâl üzerinden geçti ve Hamza’yı görmeye uğradı; Hamza ona mazeret bildirdi.

el-Esved’e göre: Ben Hamza hakkında Haccâc’a haber verdim, o da şöyle dedi: “Ben bunu zaten duydum.” Onu görevden almak istiyordu; çünkü geri durursa kendisine karşı hile yapmasından korkuyordu ve o sırada Hamza b. el-Muğîre’nin güvenlik kuvvetinin başında bulunan Kays b. Sa‘d el-‘İclî’ye haber gönderdi —Hemedan’da Benû ‘İcl ve Rebîa’dan bir takım insanlar vardı—.

Kays b. Sa‘d’a Hemedan valiliğine tayin mektubu ve şu emri gönderdi: “Hamza b. el-Muğîre’yi demire vur ve benden yeni emir gelinceye kadar onu orada hapiste tut.” Kays mektubu ve emri alınca akrabalarından kalabalık bir grupla yola çıktı. İkindi namazı başlarken mescide girdi ve Hamza ile birlikte namaz kıldı. Hamza dışarı çıkınca, Kays b. Sa‘d el-‘İclî —onun güvenlik kuvvetinin başı— onunla birlikte çıktı, Haccâc’ın mektubunu ona verdi, o da okudu ve tayin mektubunu ona gösterdi. Hamza şöyle dedi: “İşitilir ve itaat edilir.” Kays onu demire vurup hapsetti ve Hemedan valiliğini ele aldı. Bölgeye memurlar gönderdi ve hepsini kendi adamlarından seçti. Sonra Haccâc’a şöyle yazdı: “Emire bildiririm —Allah onu başarılı kılsın— Hamza b. el-Muğîre’yi demire vurdum ve hapse attım. Arazi vergisi için memurlarımı gönderdim ve tahsilata başladım. Belki emir —Allah ömrünü uzatsın— bana izin verir de kendi halkımla ve memleketimin bana itaat edenleriyle birlikte Mufarrif’e karşı çıkar, ona karşı cihad ederim; çünkü cihadın sevabını arazi vergisini toplamaktan daha büyük umuyorum. Selam.”

Haccâc bu mektubu okuyunca güldü ve şöyle dedi: “İşte her şey bozulsa bile güvende olacağımız taraf burasıdır!” Hamza’nın Hemedan’daki durumu Haccâc’ın en büyük kaygısı olmuştu; çünkü onun kardeşine mal veya silah yardımı yapmasından, hatta kim bilir, kendi başına isyan etmeye kalkışmasından korkuyordu. Bu yüzden onu görevden alabilene kadar ona karşı tedbirler almaya devam etti; orada güvende olduğunu görünce Mufarrif’in üzerine gidebildi.

Ebu Mihnef’ten, Mufarrif b. Âmir b. Vâsile’den: Haccâc, Kays b. Sa‘d el-‘İclî’nin mektubunu ve “Eğer emir isterse halkımla birlikte çıkar, ona karşı cihad ederim” sözünü okuyunca şöyle dedi: “Arapların haraç arazisinde çoğalmasından ne kadar da hoşlanmam!”

İbn el-Garîk’e göre: Haccâc’tan bu sözü işittiğim anda anladım ki, elinde olsaydı onu görevden alırdı.

en-Nadr b. Sâlih’e göre: Haccâc, Rey valisi ‘Adî b. Vettâd el-İyâdî’ye yazıp Mufarrif b. el-Muğîre’ye karşı çıkmasını emretti; önce el-Berâ’ b. Kabîsa ile birleşecekler, buluştuklarında komuta ‘Adî’de olacaktı.

Ebu Mihnef’ten, babasından, Abdullah b. Züheyr’den, Abdullah b. Süleym el-Ezdî’den: Ben Rey’de ‘Adî b. Vettâd’ın meclisinde oturuyordum ki Haccâc’ın mektubu geldi. O mektubu okudu, sonra bana verdi, ben de okudum. Şöyle diyordu: “Bu mektubu okuduğunda Rey halkının dörtte üçünü yanına al ve Cey’de el-Berâ’ b. Kabîsa ile buluş, sonra birlikte ilerleyin. Buluştuğunuzda Allah Mufarrif’i öldürünceye kadar komuta sende olacak. Allah müminleri ondan kurtarınca da Allah’ın koruması, güvenliği ve himayesi altında eski görevine dön.” Ben okuyunca ‘Adî bana şöyle dedi: “Git ve savaş için hazırlan.”

‘Adî çıkıp katipleri çağırdı; onlar da halkın dörtte üçünü yoklamaya tâbi tuttular. Yola çıkışımız bir haftadan daha kısa sürede oldu. Cey’e vardık; orada bize dokuz yüz Suriyeli ile Kabîsa el-Kûfî katıldı, bunların arasında ‘Umar b. Hubeyre de vardı. Cey’de yalnızca iki gün kaldık; sonra ‘Adî b. Vettâd emri altındaki bütün kuvvetlerle yola çıktı. Rey halkından üç bin savaşçısı vardı; Haccâc’ın Küfe’den el-Berâ’ b. Kabîsa’ya gönderdiği bin savaşçı, yedi yüz Suriyeli ve ayrıca İsfahan halkı ile Kürtlerden yaklaşık bin kişi daha vardı. Toplamda neredeyse altı bin savaşçı ediyorlardı. ‘Adî ilerledi ve sonunda Mufarrif b. el-Muğîre’ye ulaştı.

Ebu Mihnef’ten, en-Nadr b. Sâlih ve Abdullah b. Alkame’ye göre: Mufarrif onların kendisine doğru yürüdüğünü duyunca kuvvetlerinin etrafına hendek kazdırdı; hükümet kuvvetleri gelinceye kadar da orada kaldılar.

Ebu Mihnef’ten, Abdullah b. Züheyr’in mevlâsı Yezîd’den: O sırada ben efendimle beraberdim. ‘Adî b. Vettâd çıktı ve adamları savaş düzenine soktu. Sağ kanada Abdullah b. Züheyr’i koydu, sonra el-Berâ’ b. Kabîsa’ya haber gönderip sol tarafta durmasını istedi. Fakat el-Berâ’ kızdı ve şöyle dedi: “Ben de senin gibi bir valiyim, sen ise bana solda durmamı emrediyorsun! Soldaki süvariler benim süvarilerimdir ve onların başına Mudar’ın süvarisi et-Tufeyl b. Âmir b. Vâsile’yi koydum.” Bu cevap ‘Adî b. Vettâd’a ulaştırılınca, o da İbn Uğaysir el-Haş‘amî’ye şöyle dedi: “Git ve süvarilerin başına geç. El-Berâ’ b. Kabîsa’ya git ve ona şöyle de: ‘Bana itaat etmen emredildi. Sağ, sol, süvari ve piyade konusunda senin söz hakkın yoktur. Senin görevin emre itaat etmektir. Hiçbir işte bana karşı gelme ve benim hoşnutluğumu kaybetme.’” O zamana kadar ona tam bir saygıyla davranmıştı.

Sonra ‘Adî, ‘Umar b. Hubeyre’yi sol kanadın başına koydu ve yanına yüz Suriyeli verdi; o da sancağıyla gidip yerini aldı. Adamlarından biri et-Tufeyl b. Âmir’e şöyle dedi: “Sancağını indir ve çekil; bu mevki bizimdir.” et-Tufeyl şöyle cevap verdi: “Seninle çekişmeyeceğim. Bu sancak bana el-Berâ’ b. Kabîsa tarafından verildi ve o bizim komutanımızdır. Ama sizin adamınızın bütün toplu kuvvetlerin başında olduğunu biliyoruz; eğer bu görev efendine verilmişse, Allah onu mübarek kılsın, hemen işitir ve itaat ederiz.” Bunun üzerine ‘Umar b. Hubeyre adamlarına şöyle dedi: “Ağır olun! Kardeşinizden ve kuzeninizden vazgeçin!” Sonra et-Tufeyl’e de şöyle dedi: “Bizim sancağımız senindir; istersen memnuniyetle sana bırakırız.” Böyle bir durumda bu iki adam kadar soğukkanlı iki kişi görmemiştik.

Sonra ‘Adî b. Vettâd binekten indi ve kuvvetlerini Mufarrif’e doğru yürüttü.

Ebu Mihnef’ten, en-Nadr b. Sâlih ve Abdullah b. Alkame’ye göre: Mufarrif, sağ kanadına el-Haccâc b. Câriye’yi, sol kanadına er-Rebî‘ b. Yezîd el-Esedî’yi, artçı kuvvetlerine de Süleyman b. Sahr el-Müzenî’yi koydu. Kendisi binekten inip piyadeyle birlikte yürüdü. Sancağı, babası el-Muğîre b. Şu‘be’nin mevlâsı Yezîd b. Ebî Ziyâd’ın elindeydi.

İki ordu ilerleyip birbirine yaklaşınca Mufarrif, Bukeyr b. Hârûn el-Becelî’ye şöyle dedi: “Onların karşısına çık ve onları Allah’ın kitabına ve peygamberinin sünnetine çağır, yaptıkları kötülüklerden dolayı onları ayıpla.” Bukeyr b. Hârûn el-Becelî, alnında akıtması ve güzel bir kuyruğu olan siyah bir at üzerinde onların karşısına çıktı; üzerinde zırh, deri bir miğfer ve kolluklar vardı, elinde de bir mızrak bulunuyordu. Zırhını yünlü elbiselerin saçaklarından yapılmış kırmızı bir kuşakla bağlamıştı. Yüksek ve gür sesiyle şöyle bağırdı:

“Bizim kıblemizin ehli, bizim dinimizin ehli, bizim davetimizin ehli! Allah aşkına sizden istiyoruz —O’ndan başka ilah yoktur; gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilgisi kuşatmıştır— bize karşı adil ve dürüst olun, Allah’a bağlılıkla konuşun, mahlûklara bağlılıkla değil ve Allah’ın kulları hakkındaki bildiğini kullarına karşı Allah için şahitlik ederek söyleyin. Bana Abdülmelik b. Mervân ile Haccâc b. Yusuf hakkında söyleyin: Kendi boş hevalarına uyan, insanları asılsız zanlarla yakalayan ve sırf öfke uğruna öldüren zalimler ve cebbarlar olduklarını kabul etmiyor musunuz?”

Adamlar her taraftan ona şöyle bağırdılar: “Ey Allah düşmanı! Yalan söylüyorsun! Bu doğru değildir!” O da onlara şöyle dedi: “Yazıklar olsun size! Allah’a karşı yalan uydurmayın; yoksa sizi bir azapla helâk eder. Çünkü yalan uyduran iflah etmez. Yazıklar olsun size! Allah’a bilmediği bir şeyi mi öğreteceksiniz? Biz sizi şahitliğe çağırdık. Allah da şahitlik hakkında şöyle demiştir: ‘Kim onu gizlerse kalbi günahkârdır.’”

Bunun üzerine ‘Adî b. Vettâd’ın mevlâsı ve sancaktarı Sârim onun karşısına çıktı. Bukeyr b. Hârûn el-Becelî’ye saldırdı ve kılıçlarla çarpıştılar. ‘Adî’nin mevlâsının darbesi etkisiz kaldı; ardından Bukeyr onu kılıcıyla vurup öldürdü. Sonra ilerleyip şöyle dedi: “Atlı, atlıya karşı!” Fakat hiç kimse onun karşısına çıkmadı. O da şu beyitleri okudu:

Ey Sârim, keskin bir kılıçla karşılaştın,
Ve güçlü yeleli bir aslanla.

Sonra sağ tarafta bulunan el-Haccâc b. Câriye, solda bulunan ‘Umar b. Hubeyre’ye saldırdı. Solda ‘Umar’ın yanında et-Tufeyl b. Âmir b. Vâsile de vardı ve el-Haccâc onunla karşı karşıya geldi. İkisi yakın dosttular; her biri kılıcını kaldırdığı sırada birbirlerini tanıdılar ve geri durdular.

İki kanat uzun süre çarpıştı; nihayet ‘Adî b. Vettâd’ın solu biraz geri çekildi ve el-Haccâc b. Câriye boşalan yere ilerledi. Sonra er-Rebî‘ b. Yezîd, Abdullah b. Züheyr’e saldırdı; onlar da uzun süre savaştılar, sonunda adamlar topluca el-Esedî’ye yüklendiler ve onu öldürdüler. Böylece Mufarrif b. el-Muğîre’nin solu, onun kendi bulunduğu yere kadar geri itildi. Ardından ‘Umar b. Hubeyre, el-Haccâc b. Câriye’ye ve onun kuvvetlerine saldırdı ve onunla uzun süre savaştı. Sonunda o vazgeçmeye karar verdi ve Mufarrif’in yanına gitti. İbn Uğaysir el-Haş‘amî süvarilerle Süleyman b. Sahr el-Müzenî’ye saldırdı; o öldürüldü ve süvarileri Mufarrif’in bulunduğu yere kadar geri sürüldü. Bu süvari savaşı, insanların gördüğü en şiddetli savaşlardan biriydi; ama İbn Uğaysir sonunda Mufarrif’e ulaştı.

Ebu Mihnef’ten, en-Nadr b. Sâlih’e göre: O gün Mufarrif onlara sürekli şöyle sesleniyordu: “‘Ey kitap ehli! Gelin aramızda ortak olan bir söze: Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, birbirimizi Allah’tan başka rabler edinmeyelim. Eğer yüz çevirirlerse deyin ki: Şahit olun, biz Müslümanlarız.’” Bu şekilde savaşmayı sürdürdü, sonunda öldürüldü. ‘Umar b. Hubeyre onun başını kesti. Onu öldürenin o olduğu da söylenir; gerçi birden fazla kişi ona hücum etmişti, fakat başını kesen İbn Hubeyre idi. ‘Adî b. Vettâd başla birlikte onu gönderdi ve bu onun yükselişine sebep oldu. ‘Umar b. Hubeyre o gün cesurca ve iyi savaştı.

Ebu Mihnef’e göre: Hâkim b. Ebî Süfyân el-Ezdî, Mufarrif’in sancaktarı olan el-Muğîre b. Şu‘be’nin mevlâsı Yezîd b. Ebî Ziyâd’ı kendisinin öldürdüğünü söyledi.

Sonra Mufarrif’in kampına ulaştılar. Mufarrif kampı ‘Abdürrahman b. Abdullah b. ‘Afîf el-Ezdî’ye emanet etmişti. O öldürüldü; iyi, mutedil ve zahid bir adamdı.

Ebu Mihnef’ten, onların mevlâsı Zeyd’e göre: Onun başını İbn Uğaysir el-Haş‘amî’nin yanında gördüm ve kendimi tutamayarak ona şöyle dedim: “Allah’a yemin olsun ki, sen çok namaz kılan, ibadet eden ve Allah’ı çok anan bir adamı öldürdün.” Bunun üzerine bana doğru yöneldi ve kim olduğumu sordu. Efendim ona şöyle dedi: “Bu benim hizmetçimdir. Ne oldu ki?” İbn Uğaysir de benim ne dediğimi ona anlattı. O da şöyle dedi: “Bu aklı kıt biridir.”

Sonra ‘Adî b. Vettâd ile birlikte Rey’e gittik. O, yiğit adamlardan bazılarını Haccâc’a gönderdi; Haccâc onları kabul edip ikramda bulundu. ‘Adî Rey’e dönünce, Becîle kabilesi ona gelip Bukeyr b. Hârûn için eman istedi, o da verdi. Sonra Sakîf kabilesi Suveyd b. Sırhân es-Sekafî için eman istedi, onu da verdi. Sonra Mufarrif’le birlikte bulunan her adamın yakınları gelip onun için eman istediler ve o da verdi; bu onun güzel işlerindendi. Mufarrif’in adamlarından bazıları Mufarrif’in kampında kuşatılmışlardı; şöyle bağırıyorlardı: “Berâ’! Bize eman al! Berâ’! Bizim için şefaat et!” O da onlar için şefaat etti ve serbest bırakıldılar. ‘Adî çok sayıda esir aldı, sonra onları serbest bıraktı.

Ebu Mihnef’ten, en-Nadr b. Sâlih’e göre: O yola çıktı, Hulvân’daki Suveyd b. ‘Abdirrahman’ın yanına vardı; Suveyd onu iyi karşıladı ve ağırladı. Sonra Küfe’ye devam etti.

Ebu Mihnef’ten, Abdullah b. Alkame’ye göre: el-Haccâc b. Câriye el-Haş‘amî, daha önce bulunduğu Rey’e geldi ve onun lehine ‘Adî’ye başvuruldu. Fakat ‘Adî şöyle dedi: “Bu, arkadaşıyla birlikte ün kazanmış meşhur bir adamdır; üstelik Haccâc’tan onun hakkında bana gelmiş bir mektup da vardır.”

Ebu Mihnef’ten, babasından, Abdullah b. Züheyr’den: Ben el-Haccâc b. Câriye lehine ‘Adî ile konuşanlar arasındaydım. ‘Adî bize Haccâc b. Yusuf’tan gelen şu mektubu çıkarıp gösterdi: “Eğer Allah el-Haccâc b. Câriye’yi öldürdüyse, ne âlâ! Benim umduğum ve arzuladığım da budur. Eğer hâlâ hayattaysa, onu bulunduğu yerden arayıp bulun, zincire vurun ve doğrudan bana gönderin, Allah dilerse. Selam.” ‘Adî bize şöyle dedi: “Onun hakkında bana özel emir verilmiştir; buna itaat etmekten başka çarem yoktur. Eğer elimde bu özel emir olmasaydı, sizin hatırınız için ona eman verirdim ve onu arayıp üzerine gitmezdim.” Bunun üzerine yanından ayrıldık.

el-Haccâc b. Câriye, ‘Adî b. Vettâd görevden alınıp onun yerine Hâlid b. ‘Attâb b. Varkâ‘ gelinceye kadar korku içinde kaldı. Sonra ben Hâlid’e gidip el-Haccâc adına onunla konuştum; o da ona eman verdi.

Benû Hilâl b. Âmir’in mevlâsı Habîb b. Hıdrah’ın şiirleri:

Fev’id bizim kaçışımızı işitti mi,
Düşmanın keskin kılıçlarından korkarak,

Güvende sandığımız bir taraftan korku bize çökünce,
Gece karanlığında başka bir yurda at sürdüğümüzü?

Hedyâ’ya sor: Bizden daha asil huylu
Adamlar görmüş mü?

Ona sor: Bizimle dostça kalıyorlar mı,
Yoksa bize kin gütmeye mi kararlılar?

Ondan önce nice sevgililerim oldu,
Onlarla bağı kestim ve onları bıraktım.

Hayatı en sakin hâliyle de yaşadık,
En çalkantılı hâliyle de yaşadık.

Zamanı tattım — öyle bir zaman ki,
Bir yönünü ister, başka bir yönünden kaçınırım.

Atları birbirine sokulmuş gördüm,
Sadece gözleri seçilebiliyordu,

Süvarileri mızrakların uçlarında birbirlerinin yanından geçerken,
Ölümün kara kanıyla dolu bir kadeh gibi.

Beni sevindiren atlıların hücumudur,
Oyalanma ise sevincimi elimden alır,

İleri atılan miğferlerde, süvariler
Hint kılıçlarının izlerini bıraktıkları zaman.

Nice sabah savaş gördüm ki bana tam uygun düştü,
Eski bir su tulumu ve kılıfı gibi.

Ebu Ca‘fer’e göre: Bu yılda Katârî b. el-Fucâe’ye uyan Ezrakîler arasında ayrılık çıktı. Onların bir kısmı ondan ayrıldı, ondan çekildi ve ‘Abd Rabb el-Kebîr’e biat etti; diğer bir kısmı ise Katârî’ye bağlılıklarını sürdürdü.
Ezrakîler Arasındaki Ayrılık: Hişam - Ebu Mihnef - Yusuf b. Yezîd’e göre: Haccâc, ‘Attâb b. Varkâ’ı onun ordusundan geri çağırdıktan sonra, el-Muhealleb yaklaşık bir yıl boyunca Sâbûr’da Katârî ve onun Ezrakî taraftarlarıyla savaşmaya devam etti. Sonra onlara Bostan gününde saldırdı ve onlarla şiddetli bir şekilde savaştı. O sırada Kirman Hâricîlerin elindeydi, Fars ise el-Muhealleb’in elindeydi. Hâricî kuvvetleri, bulundukları yerde sıkışıp kaldılar; Fars’tan kendilerine erzak gelmiyordu ve kendileri de yurtlarından uzaktaydılar. Bu yüzden Kirman’a çekildiler. El-Muhealleb onların ardından geldi ve Cîruft’ta konakladı. Cîruft, Kirman’ın merkezidir. Orada onlarla bir yıldan fazla şiddetli biçimde savaştı ve onları bütünüyle Fars’tan uzak tuttu. Fars’ın tamamı el-Muhealleb’in eline geçince, Haccâc Fars’ı el-Muhealleb’den alıp idare etmek üzere memurlarını gönderdi. Bu haber Abdülmelik’e ulaştı ve o da Haccâc’a şöyle yazdı: “Fars dağlarının haraç gelirini el-Muhealleb’in elinde bırak; çünkü ordunun güçlü olması ve ordu komutanının yeterince desteklenmesi zorunludur. Fesâ bölgesini, Dârâbcird bölgesini ve İstahr bölgesini ona bırak.”

Haccâc bunları el-Muhealleb’e bıraktı. El-Muhealleb de bunları idare etmek üzere memurlarını gönderdi. Bunlar ona düşmanına karşı ve kendi menfaati için güç sağladı. Bu hususta Ezd şairi, el-Muhealleb’i kınayarak şöyle demiştir:

Dârâbcird saraylarını korumak için savaşıyoruz
Ve el-Muğîre ile er-Ruğâd için vergi topluyoruz.

er-Ruğâd b. Ziyâd b. Hemmâm, ‘Atîk kabilesinden olup el-Muhealleb nezdinde itibarlı bir adamdı.

Haccâc, el-Muhealleb’e el-Berâ’ b. Kabîsa’yı gönderdi ve ona şöyle yazdı: “Allah’a yemin ederim ki bana öyle geliyor ki, eğer gerçekten isteseydin şimdiye kadar bu asi Hâricîleri yok edebilirdin; fakat onların çevrende kalmasından hoşlanıyorsun ki, etrafındaki toprakları yiyesin. Seni onlara saldırmaya teşvik etmesi için sana el-Berâ’ b. Kabîsa’yı gönderdim. O sana geldiğinde, bütün Müslümanlarla birlikte onlara saldır ve onlara karşı en şiddetli cihadı yap. Senden mazeret, değersiz yalanlar ve bunlara benzer, senden gelince bana çirkin ve kabul edilmez şeyler işitmeyeyim. Selam.”

El-Muhealleb oğullarını gönderdi; her birinin yanında bir süvari birliği vardı. Askerlerini de sancaklarına, saflarına ve humuslarına göre çıkardı. El-Berâ’ b. Kabîsa geldi ve el-Muhealleb onu askerleri görebileceği, onlara yakın bir tepeye yerleştirdi. Müfrezeler düşman müfrezelerine, piyadeler de piyadelere saldırdı. Sabah namazından öğleye kadar erkeklerin şimdiye dek yaptığı en çetin savaşlardan birini verdiler; sonra geri çekildiler. El-Berâ’ b. Kabîsa, el-Muhealleb’in yanına gelip şöyle dedi: “Hayır, Allah’a yemin ederim ki ne oğulların gibi süvariler, ne de senin süvarilerin gibi Arap süvarileri gördüm. Ve sana karşı savaşan bu insanlar gibi dayanıklılık ve yiğitlik sahibi insanları da hiç görmedim. Allah’a yemin olsun ki, senin gerçekten bir mazeretin var!”

El-Muhealleb adamlarla birlikte ikindiye kadar geri çekildi; sonra onları tekrar çıkardı. Oğulları süvari birliklerinin başındaydı ve sabah olduğu gibi yine savaştılar.

Ebu Mihnef - Ebu’l-Muğallis el-Kinânî - amcası Ebu Talha’ya göre: Onların bir müfrezesi bizim müfrezelerimizden birine saldırdı ve aralarındaki savaş şiddetlendi; iki taraftan da hiçbiri diğerine üstünlük sağlayamadı. Gece ayırıncaya kadar savaştılar. Sonra taraflardan biri ötekine, “Hangi kavimdensiniz?” diye sordu. Onlar, “Biz Benû Temîm’deniz” diye cevap verdiler. Bunun üzerine öteki taraftakiler, “Biz de Benû Temîm’deniz” dediler. Akşam olunca geri çekildiler.

El-Muhealleb, el-Berâ’a, “Ne gördün?” diye sordu. O da, “Allah’a yemin olsun ki, Allah’ın yardımı dışında sana fayda verecek hiçbir yardımın bulunmadığı bir kavim gördüm” diye cevap verdi. El-Muhealleb, el-Berâ’ b. Kabîsa’ya iyi davranarak onu ödüllendirdi; ona bir binek, güzel elbiseler verdi ve kendisine on bin dirhem ödenmesini emretti. El-Berâ’ sonra ayrılıp Haccâc’ın yanına döndü; el-Muhealleb’in mazeretini ona ulaştırdı ve gördüklerini bildirdi. El-Muhealleb de Haccâc’a şöyle yazdı: “Emirin mektubunu aldım —Allah onu başarılı kılsın—, içinde bu asi Hâricîler hususunda bana yönelttiği suçlamaları anladım. Emir bana onlara saldırmamı ve elçisinin görmesini emretti; ben de öyle yaptım. Bırak, ona gördüğünü sorsun. Bana gelince, Allah’a yemin ederim ki, eğer onları kökünden kazımaya ve bu topraklardan söküp atmaya gücüm yettiği hâlde bunu yapmayacak olsaydım, Müslümanlara hıyanet etmiş, Müminlerin Emiri’ne ihanet etmiş ve emire karşı samimiyetsiz davranmış olurdum —Allah onu başarılı kılsın. Allah korusun, bu benim tavrım ve Allah’a kulluğumun yolu olmasın! Selam.”

El-Muhealleb orada onlarla on sekiz ay boyunca savaşmayı sürdürdü. Kendisi de, yanındaki Iraklılar da, kılıç ve mızrakla yapılan herhangi bir savaşta onları yarıp geçemediği gibi, kendileri de onları püskürtüp vazgeçirecek bir darbeye uğramadılar. Sonra isyancılardan, Benû Dabbah’tan el-Mu‘a‘tar adında bir adam —Katârî’nin Kirman bölgelerinden biri üzerindeki memuruydu— bir müfrezeyle çıktı ve Hâricîler için yiğitçe savaşan ve onlara intisap etmiş olan bir adamı öldürdü. el-Mu‘a‘tar onu öldürünce Hâricîler Katârî’ye koştular ve dediler ki: “Bize, arkadaşımızın intikamı için o Dabbî’yi öldürme izni ver.” Fakat o şöyle cevap verdi: “Bu benim görüşüm değildir. Bir adam tevil eder ve tevilinde hata edebilir. Benim hükmüm, onu öldürmeniz yönünde değildir. Üstelik o sizin en iyi ve en seçkin adamlarınızdan biridir.” Onlar, “Evet, onu öldürmeliyiz” dediler. O da, “Hayır” dedi. Böylece aralarında çatışma çıktı ve Katârî’yi reddedip ‘Abd Rabb el-Kebîr’e yetki verdiler. Bir kısmı ise —topluluğun belki dörtte biri yahut beşte biri— Katârî’ye bağlı kalmaya devam etti. Katârî, bu yeni muhaliflerle yaklaşık bir ay boyunca sabah akşam savaştı.

El-Muhealleb, bu durumu Haccâc’a bildirmek üzere şöyle yazdı: “Allah, Hâricîlerin sertliğini kendi aralarına düşürdü. Çoğu Katârî’yi reddedip ‘Abd Rabb’a biat etti; bir grup ise Katârî ile kaldı. Şimdi sabah akşam birbirleriyle savaşıyorlar. Allah dilerse, bunun onların helâkinin sebebi olacağını umuyorum. Selam.”

Haccâc ona şöyle cevap verdi: “Hâricîler arasındaki iç çatışmadan bahsettiğin mektubunu aldım. Bu mektubum sana ulaştığında, onlar çatışma ve ayrılık içindeyken onlara saldır; tekrar birleşip sana karşı daha çetin bir düşman hâline gelmeden önce. Selam.”

El-Muhealleb de şöyle cevap verdi: “Emirin mektubunu aldım ve içindekilerin hepsini anladım. Şu anda onlarla savaşmamın doğru olacağını düşünmüyorum; çünkü birbirlerini öldürüyor ve sayılarını azaltıyorlar. Eğer bunu sürdürürlerse biz istediğimizi elde ederiz ve onlar helâk olurlar. Eğer yeniden birleşirlerse, bunu ancak birbirlerini tüketmiş olduktan sonra yapmış olacaklardır. O vakit hemen onlara saldırırım; tam da en zayıf ve en savunmasız oldukları anda, Allah dilerse. Selam.”

Haccâc onu serbest bıraktı; el-Muhealleb de onları bir ay boyunca birbirleriyle savaşmaya bıraktı ve üzerlerine yürümedi. Sonra Katârî, kendisine bağlı kalanlarla birlikte Taberistan’a gitti. Çoğu ise ‘Abd Rabb el-Kebîr’e biat etti. El-Muhealleb ona saldırdı. Onlar iyi savaştılar; sonra Allah onları öldürdü, çok azı kurtuldu. Kampları ve içindeki her şey ele geçirildi; hayatta kalanlar da esir alındı. Çünkü onlar Müslümanları esir alıyorlardı.

Ka‘b el-Eşkarî —el-Eşkar, Ezd’in bir koludur— Ramhürmüz günü, Sâbûr günleri ve Cîruft günleri hakkında şu beyitleri söyledi:

Ey Hafâ! Yolculuk beni senden uzaklara götürdü,
Ve uykusuz kaldım, gözlerim uykusuz gecelerden yara oldu.

Ey Ka‘b, ak saçlarına rağmen bir kıza kapıldın;
Ak saçlar çoğu zaman boş hevesleri uzak tutar.

Hâlâ onun verdiği sözü elinde mi tutuyorsun,
Yoksa o uzaklaşınca bağ koptu mu?

Taff’ın yukarısında yaşayan bir kıza vuruldum,
Bir üst odada, nice kapı ve odaların ötesinde.

Omuzları etli, kalçaları öyle dolgun ki
Kalkıp yürüdüğünde neredeyse arkada kalacaklar.

Onun iki Zâb kıyısındaki evini geride bıraktım,
Göçebenin de yerleşiğin de hayır bulduğu bir yurdu.

Ve bana hoş gelen bir kabilenin yanında bir yurt seçtim,
İçlerinde, istersen seçebileceğin seçkin adamlar var.

Yurdum bana dar gelince, lütuf aramak üzere yola çıktım
—hayır arayan, arzu ve umut içindedir—

Ebu Saîd’den, çünkü ben lütuf arayarak geldim,
İhtiyaç bana dokunduğunda senin cömertliğini umarak.

El-Muhealleb olmasaydı, onun ülkesine hiç gitmezdik,
Yeryüzünde ağaçlar ve sular var oldukça.

Fakat halk içinde bildiğim hiçbir kabile yoktur ki
Senin iyiliğinin açık bir izi içlerinde bulunmasın.

Cömert bağışlarınla onları dirilttin,
Nasıl ki yağmur değince toprak dirilirse.

Eğer yoksulluğa düşecek olursam, umarım ki
Allah tarafından senin elinle gelecek bir iyilik onu önler.

Yoksulluğun kemiklerinden gücünü çekip aldığı bir kardeşi düzelt,
Belki kemiklerinden eksilen güç geri gelir.

Yakınlarım benden yüz çeviriyor, beklentilerim de beni aldattı;
Allah bana bereket versin, tek başıma ne yapabilirim?

Yüzü güzelliğiyle parlayan bir cariyeyi bağışlayan sen,
Güneş gibi, endamı güzel, bakışında mahmurluk olan—

Akşam dolunayları senden çıkmaya devam eder,
Cömertliğinin seher gibi parlayan akıtmalılarıyla birlikte—

Sen, mirasçısı olduğun krallar tarafından şan için yetiştirildin,
Görünüşte mağrur ama huyca yumuşak adamlar tarafından,

Ölülerinin intikamını aldılar; bunu övünerek anlatırlar,
Savaşta ölülerin intikamının alınmadığı bir zamanda.

Düşman üzerlerine geldiğinde adamlar boyun eğdiler
Ve ne yapacaklarını bilemediler.

İçlerinden hiçbiri köprü kapısından ileri geçmedi—
Savaş garnizon halkını ısırmış, onlar da oyuklarına saklanmışlardı.

Korku evlerin içlerine sokuldu,
Ve kadınsı adamların üzerine çöktü; öyle adamlar ki, onlar için diyet bile ödenmez.

Fakat sonra savaş şiddetlendi, biz de çok ağır sınandık,
İnsanın eteğini toplaması gereken bir şeyle karşılaştık.

Onları durmaksızın sıkıştırdık,
Tehlike büyüdüğünde yaşlı adam da eteğini topladı.

O günden önce onların tehdidini küçümsüyorduk,
Ama sonra küçük şey hayati oldu.

Biz yıpranmışken ve onlar yurdumuzu ele geçirmişken,
Adamlar defalarca çağrıldığı hâlde karşılık vermemişlerken,

Halkı arasında üstün olan bir adamdan bir çağrı yükseldi,
Duruma denk olmayan bir adam değildi o.

Onlar sığındıklarından beri orada bulunanı aralarında dağıttı,
Kendileri için biriktirilmiş iyilikleri.

Savaş elbiselerini kuşandılar,
Ve ertesi sabah köprüyü geçip ötesine vardılar.

Şan sancakları yükselmiş olarak yürüdüler,
Çarpışmada sebat eden aslanların üzerinde.

Ahvaz’ı geride bırakmışlardı,
Haber gelince Ramhürmüz’de toplandılar—

Bişr’in ölümü. Sonra adamlar dağıldı ve saçıldı,
Ancak görev duygusuyla kendine gelen birkaç kişi hariç.

Sonra bize, tayininden hoşnut bir adam geldi,
İçten bağlı bir adam; biz de başkalarının yaptığı gibi ona ihanet etmedik.

Sonra Sâbûr el-Cünûd’da toplandık,
Ve bizimle onların arasında kıvılcım saçan bir ateş tutuştu.

Karşılaştığımız yiğit savaşçılar kudurmuş köpeklerdi,
Sanki savaştığımız insanlar değil cinlerdi.

Çılgın savaş içinde onlarla zehirli kadehler tokuşturduk,
Akşamdan tan sökünceye kadar.

Oradaki ölülerin ne diyetleri vardı ne intikamları;
Bizim de onların da kanı karşılıksız aktı.

Sonunda o yerden önümüzde çekilmeye başladılar,
Cesurca ilerleyen aslanlarımız tarafından geri sürülerek.

O sabah tepede, mızraklar arasında,
Ne kurnazlıkları ne kurdukları hileler onlara fayda verdi.

Müfrezelerimiz diledikleri gibi koşuyordu
Ay ortaya çıkıncaya kadar el-Muhealleb’in çevresinde.

Orada düşman sevinçlerinden sonra gamlı olarak geri döndü
Ve bizimle kendi aralarına çitler ve nehirler koydu.

Dağların aşağısında kuvvetlerini topladılar,
Kazârûn’da konakladıkları zaman; ama ne galip gelebildiler ne de fethedebildiler.

Bizi kararlı savaşçılar olarak buldular;
Kazanmaya geldiklerini sandıkları, ama kazanamadıkları bir karşılaşmada.

Deşt Bârîn’de, geçit gününde, insan kanı dökerken kükreyen o aslanlar yakalandığında—

Karşılarında, aralarında açık bırakmayan müfrezeler buldular,
Kendileriyle savaşma talihsizliğine uğrayanları küçümseyen.

Düşman süvarisi meydan okuduğunda ilerleyen,
Düşman arkasını açınca yeniden saldıran.

Ve Cubeyreyn’de, saflar hâlinde ilerlediklerinde,
Aşağılanmış, mağlup edilmiş ve bozguna uğramış olarak geri döndüler.

Allah’a yemin olsun ki, bizimle savaşa tutuştukları hiçbir gün olmadı
Ki başka bir zaferimizle yenilgiye uğratılmamış olsunlar.

Her mevziden mızraklarımızla geri sürüldüler,
Sabah akşam kudurmuş köpeklerimiz tarafından kuşatıldılar.

Mızraklarımızdan usanıp akıllıca geri çekildiler
Ve el-Harûb’a yöneldiler; ama akıllılıkları onları kurtaramadı.

Güzel yüzlü, cömert elli, düşünceli bir adam,
Ne güçten ne de tecrübeden mahrum olan.

Savaşta denenmiş, giriştiği işi başaran,
Hafife alınmayacak, görüşleri küçümsenmeyecek bir adam—

Üç yıl boyunca bizi işin içinde tuttu,
Bir savaşarak, bir plan kurarak,

Şöyle diyordu: “Yarını bekleyene yarın gelecektir,
Ve günlerde, gecelerde ibretler vardır.

Onların peşinde koşmayı bırakın, gözleyin ve bekleyin;
İyi bir savaşçı sabretmesini bilir.

Durum değişip başarı ümidi doğuncaya kadar,
Ne yapması ne yapmaması gerektiği ortaya çıkıncaya kadar.”

Sonra onları Kirman’a kadar geri sürdü, onlar da dağıldılar,
Ve kaderleri mühürlendi.

Dalga gibi üzerlerine yürüdük, onlar da bize karşı çıktılar;
Zaten birbirimizden nefret etmek için yeterince sebebimiz vardı.

Nefretimiz, ölülerimizi hatırladığımızda
Daha da artardı; o hatıradan gözlerimiz asla kurumazdı.

El-Cezûr’u ve orada
İki yıl gömülmeden yatan ölüleri hatırladığımızda,

Göğüslerimizde acıyı hissederiz ve onlara hiçbir şey esirgemeyiz,
Tıpkı fırsat bulduklarında onların bize hiçbir şey esirgemedikleri gibi.

Savaşta bizim hatalarımızı bağışlamazlar,
Biz de onların hatalarını asla geçmeyiz.

Onlar için ölümlerinden başka mazeret kabul edilmez,
Onların ileri süreceği hiçbir mazeret de bizim için kabul edilir değildir.

Ova boyunca iki saf insan, iki dağ gibiydi,
Aralarında gözü çivileyen şimşek çakışlarıyla.

Hiçbirinin bırakmayacağı bir gayret üzerinde,
Her iki taraf da Kur’an sureleri okuyarak savaşıyordu.

İlerlediklerinde, miğferleri ve zırhları içinde yürürlerdi,
Küçük insan topluluklarının peş peşe sürdüğü yük hayvanları gibi.

Başkanımızın çevresinde bir kalabalık vardı,
Ezd’den bir topluluk; sıkıntıda sebat eden.

Görüntüsü bile yiğit kahramanları çözen bir savaşta,
İnsanların ilk çarpışmada devrildiği bir savaşta.

Ama yine de orada onları vuran adamlarımız vardı,
Savaş ateşi alevlenirken Maşrefî kılıçlarla.

O ölüm girdabında güvenilen hiçbir kılıç yaşayamazdı,
En keskin ve en öldürücü olanlar hariç.

Onları, etrafımıza dağılmış sert ağaç mızrak parçalarıyla birlikte,
Süratli zırhlı atlarımızla eziyoruz.

Ölüleri ve henüz can çekişen yaralıları örtüyoruz,
Safran serpilmiş gibiydiler.

Ölüye karşılık ölü, misliyle alınmış intikam,
Uzun zamandır onun gerçekleşmesini bekleyen adamların göğüslerini ferahlatan.

Orada, kesilmiş atların yanında yatıyorlar,
Bedenleri, tıpkı atlar gibi, leşçilere yem.

Öyle bir savaşta ki, yerdeki ölüler
Şiddetli rüzgârla sökülmüş hurma kütükleri gibiydi.

Daha önceki savaşlarda da böyleydi, bu günden önce de,
Bu günde Ezd övgü ve zafer kazandı.

Ezd’in dehşetli bir düşmanla yüzleştiği her savaşta,
Onun korkusu bir saatte saçı ağartırdı.

Ezd, benim kavmim, bilinen halkların en hayırlısıdır,
Önderleri savaş gününde ileri atıldığında.

Kan akan savaş eteğini topladığında
Kendisine sığınılacak güç kaleleri.

Şanlarını kılıçlarıyla arayan bir topluluk;
Nefret edilen savaş, soylu işleri çabucak ortaya çıkarır.

Eğer Kirman nehirlerine gelen ordunun başında el-Muhealleb olmasaydı,
Allah hakkı için, onlar asla geri dönemezlerdi.

Biz Allah’ın ipine sımsıkı sarıldık; onlar ise
Vahyin açık hükümlerini inkâr ettiler; onların inkâr ettiği gibi inkâr etmedik.

Dosdoğru yoldan ve İslam’dan saptılar,
Ve uyarıcıların getirdiğine aykırı bir dine uydular.

et-Tufeyl b. Âmir b. Vâsile’nin, ‘Abd Rabb el-Kebîr ile arkadaşlarının ölümünü, Katârî’nin oradan oraya sürüklenişini, onların onu takip edişini ve onun kendilerini atlatışını anlattığı beyitleri:

Ellerimizde ‘Abd Rabb ve askerleri azabın tadını tattı,
Onların esirleri de ganimetin bir parçası oldu.

Ordusuyla onların üzerine yürüdü,
Ve Kirman’da onları düz bir arazi parçasından süpürüp attı.

Küfrün Katârî’si artık sadece bir devekuşu gibiydi,
Çölde izi sürülen, geceyi uykusuz koşarak geçiren.

Bizden kaçarken,
Doğru ve apaçık yoldan başka bir yola saptı.

Kaçış onu kurtarmayacaktır — denizin durgun yüzeyi üzerinde
Bir gemiyle taşınsa bile.

Ebu Ca‘fer’e göre: Bu yılda Katârî, ‘Ubeyde b. Hilâl, ‘Abd Rabb el-Kebîr ve onlarla birlikte bulunan Ezrakîler helâk oldular.
Ezrakîlerin Helâki: Bunun sebebi şuydu: Hakkında bilgi verdiğimiz o Ezrakîler, Kirman’da aralarında çıkan iç ayrılık sebebiyle bölünüp bir kısmı ‘Abd Rabb el-Kebîr’e, bir kısmı da Katârî’ye uyunca, Katârî gücünün iyice azaldığını görünce Taberistan’a yöneldi.

Hişam - Ebu Mihnef - Yunus b. Yezîd’e göre: Bu haber Haccâc’a ulaşınca, o da Katârî’nin peşine Sufyân b. el-Ebrad’ı büyük bir Şamlı ordusuyla gönderdi. Önce Rey’e ilerleyen Sufyân, ardından onun peşine düştü. Bu sırada Haccâc, Taberistan’da Kufelilerden bir ordunun başında bulunan İshak b. Muhammed b. el-Eş‘as’a yazıp Sufyân’a itaat etmesini emretti. İshak, Sufyân’a katılmak üzere ilerledi ve Katârî’yi Taberistan geçitlerinden birinde yakalayıncaya kadar onunla birlikte onu takip etti; sonra onunla savaşa tutuştular. Katârî’nin kuvvetleri dağıldı; o da bineğinden geçidin içine düştü ve yuvarlanarak geçidin dibinde yüzüstü kaldı.

Muâviye b. Mervân el-Kindî’ye göre: Onun düştüğünü gördüm, fakat kim olduğunu bilmiyordum. Sonra içlerinde yalnız bir yaşlı kadın bulunan, Allah’ın dilediği kadar güzel ve göze hoş görünen on beş Arap kadını gördüm. Üzerlerine atıldım ve onları Sufyân b. el-Ebrad’a doğru sürdüm. Onları ona yaklaştırdığımda, yaşlı kadın bana kılıcıyla atıldı ve boynuma vurdu; darbe miğferliğimi yardı ve boynumdan bir parça kopardı. Ben de kılıcımı savurup yüzüne indirdim; darbe kafatasını yardı ve yere ölü düştü. Sonra genç kadınlara yöneldim ve onları Sufyân’a kadar sürdüm. O, yaşlı kadın yüzünden güldü ve şöyle dedi: “Onu niçin öldürdün, Allah onu rezil etsin?” Ben de, “Bana nasıl vurduğunu görmedin mi, Allah seni aziz kılsın? Vallahi neredeyse beni öldürüyordu!” dedim. O da, “Gördüm; vallahi yaptığından ötürü seni kınamıyorum, Allah ona lanet etsin” dedi.

Sonra yöre halkından biri, geçidin içine yuvarlanmış olduğu yerde Katârî’nin yanına gitti. Katârî çok susamıştı; “Bana içecek su getir” dedi. Adam, “Bana içecek getirmen karşılığında bir şey ver” dedi. Katârî, “Yazık sana! Vallahi yanımda şu gördüğün silahımdan başka hiçbir şey yok; bana su getirirsen onu sana veririm” dedi. Adam, “Hayır, onu şimdi bana ver!” dedi. Katârî de, “Hayır, önce suyu getir” dedi. Adam dolaşıp Katârî’nin üst tarafına çıktı ve yukarıdan onun üzerine büyük bir taş yuvarladı. Taş kalçasına isabet etti ve onu yere serdi. Bunun üzerine o adam bağırıp adamları çağırdı; onlar da koşarak geldiler. O sırada bu adamın Katârî olduğunu bilmiyordu; fakat görünüşünün güzelliğinden ve silahının kalitesinden onun ileri gelenlerinden biri olduğunu tahmin etti. Kufelilerden bir grup koşup ona herkesten önce ulaştı ve onu öldürdü. Bu grup içinde Sevra b. Ebcer et-Temîmî, Ca‘fer b. ‘Abdurrahman b. Mihnef, es-Sabbâh b. Muhammed b. el-Eş‘as, Benî el-Eş‘as’ın mevlası Bidâm ve Benû Nasr b. Muâviye’nin mevlası, dihkanlardan biri olan ‘Umar b. Ebî’s-Salt b. Kenâre vardı. Bunların hepsi onun katili olduklarını iddia etti. Sonra Ebu’l-Cehm b. Kinâne el-Kelbî onların yanına geldi; her biri Katârî’yi kendisinin öldürdüğünü söylüyordu. Bunun üzerine Ebu’l-Cehm, “Aranızda bu işi kararlaştırıncaya kadar onu bana verin” dedi. Onlar da onu Ebu’l-Cehm’e verdiler. O da onu Kufelilerin başında bulunan İshak b. Muhammed’e götürdü. Ca‘fer ise İshak’a katılmadı; çünkü aralarında ortaya çıkan bir mesele sebebiyle Ca‘fer İshak’la konuşmuyordu ve onunla değil, Sufyân b. el-Ebrad’la birlikte bulunuyordu. Ca‘fer, Rey’de Medineliler bölüğünün başındaydı; fakat Sufyân, Rey’den gelen kuvvetlerle karşılaşınca onların en seçkin süvarilerini seçip beraberinde çıkarmıştı. Adamlar Katârî’nin başını getirip bunun üzerinde çekişmeye başlayınca, Sufyân başın Ebu’l-Cehm b. Kinâne el-Kelbî’nin elinde olduğunu gördü ve ona, “Bununla sen git, şu çekişenleri burada bırak” dedi. Ebu’l-Cehm, Katârî’nin başıyla yola çıktı ve onu Haccâc’a götürdü; sonra da onu ‘Abdülmelik b. Mervân’a götürdü. Kendisine iki bin dirhem ikramiye verildi ve bir futm verildi; bu da küçük askerlere divanda yer tahsis etmek demektir.

Ca‘fer, Sufyân’a gelip şöyle dedi: “Allah seni aziz kılsın, Katârî benim babamı öldürmüştü; ben de bu işte sadece bunun peşindeydim. Beni, onu öldürdüklerini iddia edenlerle bir araya getir ve onlara sor: Onlardan önce ona ben ulaşmadım mı ve onu yere seren darbeyi ben vurmadım mı? Sonra onlar bana yetişip kılıçlarıyla ona vurmaya başlamadılar mı? Eğer bunu doğrularlarsa doğru söylemiş olurlar. Eğer inkâr ederlerse, vallahi onu ben öldürdüm; eğer ben öldürmediysem, onlar da vallahi kendilerinin öldürdüğüne, benim söylediklerimden haberleri olmadığına ve benim onda hiçbir hakkım bulunmadığına yemin etsinler.” Sufyân, “Şimdi mi bana geliyorsun? Biz başı çoktan gönderdik!” dedi. Ca‘fer ayrılınca o, arkadaşlarına, “Vallahi insanlar içinde onda en büyük hak sahibi sensin” dedi.

Sonra Sufyân b. el-Ebrad, Kumis’te bir kalede tahkim edilmiş bulunan ‘Ubeyde b. Hilâl’in karargâhına yöneldi, onu kuşattı ve onunla birkaç gün savaştı. Sonra Sufyân b. el-Ebrad bizimle birlikte onlara karşı yürüdü, onları kuşattı ve tellalına şöyle ilan ettirdi: “Efendisini öldürüp sonra bize çıkan her adama eman verilecektir.” Bunun üzerine ‘Ubeyde b. Hilâl şöyle dedi:

Canım hakkı için, sağır olan
Şüpheciye göğüslerimizi öfkeyle dolduran bir söz söyledi!

Canım hakkı için, eğer Sufyân’a biat eder,
Dinimi terk edersem gerçekten ahmağın biri olurum!

Atlarımızın içinde bulunduğu şu hâli,
İlikleri tükenmeye yüz tutmuş, zayıflamış ve tökezleyen hâllerini Allah’a şikâyet ediyorum;

Her taraftan sapan atanlarca kuşatılmış durumdalar,
Kumis’te, en atak olanları bile ezilinceye kadar.

Bu kuşatma onların sonu olacaksa olsun,
Ama nice ölü de onların ayakları dibinde kendi kanı içinde yatmıştır.

Bunlar eskiden öyle atlar idi ki, ayakları yara içinde çıkarılsalar bile,
Çadırların kapılarında kişnerlerdi.

Sufyân onları öyle kuşatmaya devam etti ki perişan oldular ve binek hayvanlarını yemeye başladılar. Sonra dışarı çıkıp onunla savaştılar. O da onları öldürdü ve başlarını Haccâc’a gönderdi. Daha sonra Dûnbâvend ve Taberistan’a yöneldi ve Haccâc onu görevden alıncaya kadar orada kaldı; bu da Cemâcim savaşından önceydi.

Ebu Ca‘fer’e göre: Bu yılda Ümeyye b. ‘Abdullah b. Hâlid b. Esîd, Bükeyr b. Vişâb es-Sa‘dî’yi öldürdü.
Ümeyye b. Abdullah’ın Horasan’da Bükeyr b. Vişâb’ı Öldürmesi: Ali b. Muhammed - el-Mufaddal b. Muhammed’e göre: Abdülmelik’in Horasan valisi olan Ümeyye b. Abdullah, Bükeyr’i Mâverâünnehir seferinin başına getirdi. Daha önce de onu Toharistan’a tayin etmişti. Bükeyr de oraya gitmek için hazırlıklarını yapmış ve çok para harcamıştı. Fakat daha önce anlattığım gibi, Bahîr b. Varkâ’ es-Sureymî onu Ümeyye’ye kötüleyince, Ümeyye ona bulunduğu yerde kalmasını emretmişti.

Şimdi ise onu Mâverâünnehir seferinin başına getirince, o yine hazırlıklarını yaptı; atlara ve silahlara çok para harcadı, Soğdlulardan ve onların tüccarlarından borç aldı. Fakat Bahîr, Ümeyye’ye, “Nehir onunla senin arana girer de oradaki hükümdarlarla karşılaşırsa halifeye bağlılığını atar ve kendi iktidarına çağırır” dedi. Bunun üzerine Ümeyye, Bükeyr’e haber gönderip, “Bulunduğun yerde kal; belki ben bizzat sefere çıkarım, sen de benimle gelirsin” dedi. Bükeyr öfkelendi ve, “Bana kasten zarar vermek istiyor” dedi.

Attâb el-Likve el-Gudânî, Bükeyr’le birlikte sefere çıkmak için borca girmişti. O gitmeyince alacaklıları onu yakalayıp hapse attılar. Bükeyr onun borçlarını ödedi ve o da serbest bırakıldı.

Sonra Ümeyye sefere çıkmaya karar verdi.

Buhara’ya bir sefer için hazırlık yapılmasını emretti; ardından da Tirmiz’de bulunan Mûsâ b. Abdullah b. Hazim üzerine yürüyecekti. Adamlar hazırlık yaptılar ve teçhizatlandılar. Ümeyye, oğlu Ziyâd’ı Horasan’da yerine vekil bıraktı; Bükeyr de onunla birlikte yola çıktı. Kuşmehân’da konakladı ve orada birkaç gün kaldı. Sonra orduya hareket emri verdi.

Bunun üzerine Bahîr ona, “Adamların geri kalmasından korkuyorum; Bükeyr’e söyle de artçı kuvvetin başında gitsin ve askerleri toparlasın” dedi. Ümeyye de Bükeyr’e bu emri verdi. O da nehre varıncaya kadar artçıların başında bulundu. Sonra Ümeyye, “Geç, Bükeyr!” dedi. Fakat Attâb el-Likve el-Gudânî, “Allah valiyi aziz kılsın, önce sen geç; sonra askerler senin ardından geçsin” dedi. Ümeyye geçti, ardından da askerler geçti.

Sonra Ümeyye, Bükeyr’e şöyle dedi: “Oğlumun görevini gerektiği gibi yerine getiremeyeceğinden korkuyorum; sonuçta daha çocuk sayılır. Merv’e dön ve benim için oranın işlerine bak; seni oraya tayin ettim. Bu şekilde oğluma yardım et ve onun işlerini yürüt.”

Bükeyr, Horasan süvarilerinden tanıdığı ve güvendiği atlıları seçti ve geri geçti. Ümeyye Buhara’ya doğru ilerledi. Öncü kuvvetinin başında Huzâa mevlası Ebu Hâlid Sâbit bulunuyordu.

Ümeyye ayrıldıktan sonra, Bükeyr geri geçerken Attâb el-Likve ona şöyle dedi: “Horasan’ı ele geçirmek için biz kendimizi de yakınlarımızı da mahvettik. Sonra bizi bir araya getirsin diye Kureyş’ten bir vali istedik; bize ise bizimle oynayan, bizi bir zindandan ötekine aktaran bir vali gönderildi.”

Bükeyr, “Ne öneriyorsun?” diye sordu.

O da, “Bu gemileri yak, Merv’e dön, Ümeyye’ye bağlılığını at ve bir süre Merv’de kalıp onun gelirlerinden yararlan” dedi.

Attâb’ın bu görüşünü el-Ahnaf b. Abdullah el-Anberî de destekledi. Fakat Bükeyr, “Yanımdaki şu süvarilerin helâk olmasından korkuyorum” dedi. El-Ahnaf, “Adam eksikliği mi çekeceğinden korkuyorsun? Bunlar helâk olursa Merv halkından sana istediğin kadar adam getiririm” dedi. Bükeyr, “Müslümanların helâk olmasından korkuyorum” dedi. O da, “Niçin helâk olsunlar? Kendilerini Çin’e kadar savunmaya yetecek teçhizatları, sayıları, cesaretleri, silahları ve ihtiyaç duydukları her şey yanlarında değil mi?” dedi.

Bükeyr gemileri yaktı, Merv’e döndü, Ümeyye’nin oğlunu ele geçirip hapsetti ve halkı Ümeyye’ye bağlılığı terk etmeye çağırdı. Onlar da bunu yaptılar.

Bu haber Ümeyye’ye ulaşınca Buharalılarla az bir ödeme karşılığında barış yaptı ve geri döndü. Kendisi için gemiler yapılmasını emretti; gemiler yapıldı ve bir araya getirildi. Sonra yanında bulunan Temîm ileri gelenlerine şöyle dedi: “Bükeyr sizi şaşırtmıyor mu? Ben Horasan’a gelince, bana onun hakkında uyarılarda bulunuldu; onun ve görevlilerinden bazılarının türlü kötü kazançlarından ve aleyhindeki birçok şikâyetten söz edildi. Fakat ben bütün bunlara kulağımı tıkadım, onun ve memurlarından hiçbirini soruşturmadım. Sonra ona muhafızlığımın komutanlığını teklif ettim, kabul etmedi; ben de bunu hoş gördüm. Sonra ona bir valilik verdim; yine hakkında uyarıldım ve bulunduğu yerde kalmasını emrettim. Bunu da ancak onu gözettiğim için yaptım. Daha sonra onu Merv’e gönderdim ve orada yetki verdim. Ama bütün bunlara şükretmedi; şimdi de gördüğünüzü yapıyor!”

Oradaki bazı adamlar, “Ey vali, bu onun görüşü değildi; gemileri yakma fikrini Attâb el-Likve verdi” dediler. Bunun üzerine Ümeyye, “Attâb da neymiş? Attâb kuluçkaya yatmış bir tavuktan başka nedir ki?” dedi.

Attâb bu sözü işitince şu beyitleri söyledi:

Şu kuluçkaya yatmışları karşılaştığında
Onları zırhlı, kalın boyunlu, asil atlara binmiş bulursun.

Sen yaptığın işi bıraktın; korkaklık ve zayıflık yüzünden,
Ve ahmakça bize geldin, ey Arapların en bayağısı.

Soğd diyarının dağlarının ne kadar korkunç olduğunu görünce,
Mûsâ’yı da Nûh’u da bırakıp geri döndün,

Hiç konuşmadan, cesur bir sırtlan gibi bize koştun;
Ama Bahreyn hurmalıklarından korkak bir toy kuşu gibi kaçtın.

İstediğin kadar tehdit et! Beni bulacaksın
Dalgalanan sancakların altında, kara ve gürleyen bir adam bulutunun önünde,

İleri çıkan müfrezeyi karşılamak üzere
Bazen tırıs, bazen dörtnala giden, yanakları ince güzel bir atın üstünde.

Gemiler hazır olunca Ümeyye geçti ve Merv’e yöneldi; Mûsâ b. Abdullah’a dokunmadı. Ümeyye, “Allah’ım, ben Bükeyr’e iyilik ettim; ama o benim iyi muameleme karşı nankörlük etti ve yaptığını yaptı. Allah’ım, benim yerime onun işini sen gör!” dedi.

İbn Hazim’in ölümünden sonra Sicistan’dan dönmüş ve Ümeyye ile birlikte sefere çıkmış olan Şemmâs b. Disâr şöyle dedi: “Ey vali, Allah isterse onun işini ben görürüm!” Ümeyye onu sekiz yüz adamla önden gönderdi. O da Benî Nasr’a ait olan Bâsin’e kadar ilerledi ve orada konakladı.

Bükeyr onun üzerine yürüdü. Yanında, babası Şemmâs’ın yanında bulunan Müdrik b. Uneyf de vardı. Bükeyr, Şemmâs’a haber gönderip, “Temîm benden başka savaşacak adam bulamadı mı?” dedi ve onu ayıpladı. Şemmâs ona cevap gönderip, “Asıl sen daha çok kınanmayı hak ediyorsun ve daha kötü davrandın. Ümeyye’ye hainlik ettin; o gelip seni yüceltmiş, sana ve adamlarından hiçbirine dokunmamışken ona iyiliğinin karşılığını vermedin” dedi.

Bükeyr geceleyin Şemmâs’a ani bir baskın yaptı ve adamlarını dağıttı. Fakat adamlarına, “Onlardan hiçbirini öldürmeyin; silahlarını alın” dedi. Buna göre bir adamı ele geçirdiklerinde, onu teçhizatından soyar ve bırakırlardı. Askerler dağıldı; Şemmâs da Benî Tayy’a ait Bâyâneh adlı bir köye gitti.

Bu sırada Ümeyye Kuşmehân’a kadar ilerledi; Şemmâs b. Disâr da orada ona geri döndü. Sonra Ümeyye, Huzâa mevlası Sâbit b. Kutbe’yi gönderdi. Bükeyr onunla savaşıp Sâbit’i esir aldı ve adamlarını dağıttı. Sonra, geçmişte kendisine yaptığı bir iyilik sebebiyle Sâbit’i serbest bıraktı.

Sâbit Ümeyye’ye geri döndü. Ümeyye de kuvvetleriyle ilerledi. Bükeyr onunla çarpıştı. Bükeyr’in muhafız birliğinin başında, el-Halîl b. Evs el-Abşemî Ebu Rüstem bulunuyordu. O gün yiğitçe savaştı. Fakat Ümeyye’nin adamları ona, “Ey Arîme’nin muhafız komutanı!” diye bağırdılar. Arîme, Bükeyr’in cariyesiydi. Bunun üzerine Ebu Rüstem geri çekildi. Fakat Bükeyr ona, “Kahrolasıca, şu adamların bağırdıklarına aldırma! Bu Arîme’nin onu koruyan bir aygırı vardır! Sancağını ilerlet!” dedi.

Çarpıştılar; sonunda Bükeyr geri püskürtüldü. Şehrin içine çekilip eski çarşıda konakladı. Ümeyye ise Bâsin’de konakladı. Sonra Yezîd Meydanı’nda bir dizi çatışma oldu. Bir gün Bükeyr’in adamları geri püskürtüldü; fakat Bükeyr onları korudu. Başka bir gün Meydan’da başka bir çarpışma oldu; o sırada Benî Temîm’den bir adam ayağından yaralandı ve aksayarak geri çekilmeye başladı. Hureym ona koruma sağlıyordu. Adam, “Allah’ım, bize yardım et ve bizi meleklerle destekle!” dedi. Hureym ona, “Kendin için savaş be adam! Meleklerin daha önemli işleri var!” dedi. Adam bir süre kendini tuttu; sonra yine, “Allah’ım, bizi meleklerle destekle!” diye bağırdı. Hureym, “Ya bunu bana söylemeyi bırakırsın ya da seni meleklere bırakırım!” dedi. Ama yine de onu korumaya devam etti, ta ki onu adamların yanına geri getirinceye kadar.

Benî Temîm’den bir adam, “Ümeyye! Ey Kureyş’in yüz karası!” diye bağırdı. Bunun üzerine Ümeyye, eğer bu adamı alt ederse boğazını keseceğine dair yemin etti. Onu gerçekten alt etti ve şehrin iki burcu arasında boğazını gerçekten kesti.

Yine başka bir gün, başka bir çarpışmada, Bükeyr b. Vişâb, Sâbit b. Kutbe’nin başına vurdu ve nesebini haykırarak, “Ben Vişâb’ın oğluyum!” dedi. Bunun üzerine Sâbit’in kardeşi Hureys b. Kutbe, Bükeyr’e saldırdı. Bükeyr geri püskürtüldü, adamları da dağıtıldı. Hureys onu köprüye kadar kovaladı ve, “Nereye gidiyorsun, Bükeyr?” diye bağırdı. Bükeyr dönüp ona saldırdı. Hureys de onun başına, miğferliğini yaran ve başına kadar işleyen bir kılıç darbesi indirdi. Bükeyr yere düştü. Arkadaşları onu alıp şehrin içine götürdüler.

İşte böylece onunla savaşıyorlardı. Bunun dışında, Bükeyr’in adamları parlak boyalı elbiseler, kırmızı ve sarı örtüler ve kuşaklar giyerek dolaşıyor; şehrin kenarlarında oturup sohbet ediyorlardı. Bu sırada bir tellal da, “Kim bir ok atarsa, biz de ona çocuklarından veya yakınlarından birinin başını atarız” diye sesleniyordu. Hiç kimse onlara ok atmıyordu.

Fakat Bükeyr kaygı içindeydi. Kuşatma uzarsa adamların kendisini terk edeceğinden korktu. Bunun üzerine ateşkes istedi. Ümeyye’nin kuvvetleri de, şehir içindeki aileleri sebebiyle ateşkese meyilliydi ve Ümeyye’den Bükeyr’le ateşkes yapmasını istediler. Ümeyye barışı seven bir adamdı; Bükeyr’le şu şartlar üzerinde ateşkes yaptı: Ümeyye, Bükeyr’e dört yüz bin dirhem ödeyecek, arkadaşlarına da hediyeler verecek, Horasan bölgelerinden dilediğine onu tayin edecek ve Bahîr’in onun hakkında söylediklerini dinlemeyecekti. Eğer Ümeyye’nin ondan şüphe etmesini gerektirecek bir durum ortaya çıkarsa, Merv’den çıkıp gitmesi için kendisine kırk günlük eman verilecekti.

Ümeyye, Abdülmelik’ten Bükeyr için eman aldı ve bu eman belgesini Sencân Kapısı’nda onun adına yazdı. Sonra Ümeyye şehrin içine girdi.

Bazıları da der ki: Bükeyr, Ümeyye ile birlikte sefere çıkmadı; aksine Ümeyye sefere çıktığında Bükeyr’i Merv’de yerine vekil bırakmıştı. Sonra Bükeyr isyan etti. Ümeyye geri döndü, onunla savaştı, ardından onunla ateşkes yaptı ve Merv’e girdi.

Ümeyye Bükeyr’e verdiği sözü tuttu ve daha önce olduğu gibi ona saygı ve yumuşaklıkla davrandı. Ayrıca Attâb el-Likve’yi çağırıp, “Bu işin beyni sendin” dedi. Attâb, “Evet, Allah valiyi aziz kılsın” dedi. Ümeyye, “Niçin?” diye sordu. Attâb, “Param azdı, borcum çoktu; bu yüzden alacaklılarıma karşı döndüm” dedi. Ümeyye, “Yazık sana! Müslümanlar arasında fitne çıkardın, Müslümanlar düşman ülkenin ortasında iken gemileri yaktın; hiç Allah korkun yok muydu?” dedi. Attâb, “İş dediğin gibi oldu, Allah’tan bağışlanma diliyorum” dedi. Ümeyye, “Borçların ne kadar?” diye sordu. Attâb, “Yirmi bin” dedi. Ümeyye, “Eğer Müslümanlar arasında fitne çıkarmaktan vazgeçersen borçlarını ödeyeceğim” dedi. Attâb da, “Vazgeçerim, Allah beni sana feda etsin!” dedi. Ümeyye gülüp, “Söylediğine fazla güvenmiyorum ama yine de borçlarını ödeyeceğim” dedi. Yirmi bini ödedi.

Ümeyye yumuşak huylu, rahat davranan ve cömert bir adamdı. Horasan valileri içinde orada onun kadar bol ihsanda bulunan kimse yoktu.

Bununla birlikte onlara karşı baskıcıydı da. Çok kibirliydi ve, “Horasan ile Sicistan ancak mutfağıma yeter” derdi.

Ümeyye, Bahîr’i muhafız birliğinin başından aldı ve bu görevi Atâ’ b. Ebî’s-Sâib’e verdi. Bükeyr’le ilgili olayı ve onu affedişini Abdülmelik’e yazdı. Abdülmelik de Ümeyye’ye göndermek üzere Horasan için bir sefer birliği seçti. Adamlar kimin para verip kimin gideceği konusunda düzenleme yaptılar. Şakîk b. es-Suleyk el-Esedî de kendi maaşını Cerm’den bir adama devretti.

Ümeyye halktan haraç almaya başladı ve onları bu konuda çok sıkıştırdı. Bir gün Bükeyr, mescitte Benî Temîm’den bazı adamlarla oturuyordu. Ümeyye’nin halka karşı sertliğinden söz ettiler; onu kınayarak, “Dihkanları vergi toplamamız konusunda üzerimize efendi yaptı” dediler. Mescitte Bahîr, Dırâr b. Husayn ve Abdülazîz b. Câriye b. Kudâme de bulunuyordu. Bahîr bu olayı Ümeyye’ye haber verdi; fakat Ümeyye ona inanmak istemedi.

Bahîr, ayrıca bu adamları ve Muzâhim b. Ebî’l-Müceşşir es-Sulemî’yi de şahit getirdi. Ümeyye, Muzâhim’i çağırıp sordu; o da, “Sadece şakalaşıyordu” dedi. Bunun üzerine Ümeyye, Bükeyr’i kendi hâline bıraktı.

Fakat Bahîr tekrar gelip şöyle dedi: “Allah valiyi aziz kılsın, Bükeyr –vallahi– beni sana olan bağlılığımı atmaya çağırdı; ‘Senin konumun olmasaydı bu Kureyşliyi öldürür, Horasan’ın nimetlerinden yararlanırdım’ dedi.” Bunun üzerine Ümeyye, “Ben buna inanamam; hele ki yaptığını yaptıktan, ben de ona eman verip ihsan ettikten sonra!” dedi.

Ardından Bahîr, Dırâr b. Husayn ile Abdülazîz b. Câriye’yi getirdi; onlar da Bükeyr’in kendilerini Ümeyye’yi öldürmeye ve ona isyan etmeye çağırdığına şahitlik ettiler. Ümeyye, “Siz gördüğünüz şeyi daha iyi bilirsiniz. Ben bunu ondan beklemezdim; fakat sizin şahitliğinizden sonra onu kendi hâline bırakmak zayıflık göstergesi olur” dedi.

Sonra kapıcısı Ubeyde ile muhafız birliğinin başı Alâ’ b. Ebî’s-Sâib’e, “Bükeyr kardeşinin oğulları Bedel ve Şemerdel ile birlikte içeri girdiğinde, ben ayağa kalkınca onları yakalayın” dedi.

Ümeyye umumi kabul meclisine oturunca, Bükeyr ve kardeşinin oğulları geldiler. Onlar oturunca Ümeyye kürsüsünden kalkıp içeri çekildi. Halk dağıldı. Bükeyr dışarı çıkarken onu ve kardeşinin oğullarını tutukladılar.

Ümeyye, Bükeyr’i çağırıp, “Bunu ve şunu söyleyen sensin öyle mi?” dedi. Bükeyr, “Acele etme, Allah seni aziz kılsın; şu orospu çocuğunun sözlerine kulak verme” dedi. Fakat Ümeyye onu zindana attı. Câriyesi Arîme’yi de alıp hapse attı. Ayrıca el-Ahnaf b. Abdullah el-Anberî’yi de hapse atıp, “Bükeyr’e bu fikri verenlerden biri de sensin” dedi.

Ertesi gün Ümeyye, Bükeyr’i dışarı çıkardı. Bahîr, Dırâr ve Abdülazîz b. Câriye, onun kendilerini Ümeyye’ye karşı isyana ve onu öldürmeye çağırdığına şahitlik ettiler. Bükeyr, “Allah seni aziz kılsın, acele etme; çünkü bunlar benim düşmanlarımdır” dedi.

Sonra Ümeyye, Ehlü’l-Âliye reisi olan Ziyâd b. Ukbe’ye, İbn Vâlân el-Adevî’ye –o sırada Benî Temîm’in ileri gelenlerinden biriydi– ve Ya‘kûb b. Hâlid ez-Zühlî’ye, “Onu öldürür müsünüz?” diye sordu. Fakat onlar kabul etmediler.

Bunun üzerine Bahîr’e, “Sen öldürür müsün?” dedi. O da, “Evet” dedi. Ümeyye, Bükeyr’i Bahîr’e teslim etti. O sırada Bükeyr’in dostu olan Ya‘kûb b. el-Ka‘ka‘ el-A‘lem el-Ezdî yerinden kalkıp Ümeyye’ye sarıldı ve, “Ey vali, Bükeyr konusunda Allah’ı hatırla; hele ki ona bunca cömertlik göstermişken” dedi. Ümeyye de, “Ya‘kûb, onu ancak kendi kavmi öldürür; çünkü aleyhinde şahitlik edenler de onlardır” dedi.

Sonra Ümeyye’nin muhafız birliğinin başı olan Alâ’ b. Ebî’s-Sâib el-Leysî, “Valiyi rahat bırak!” dedi. Ya‘kûb, “Hayır!” dedi. Bunun üzerine Alâ’, kılıcının kabzasıyla ona vurdu ve burnunu kanattı; sonra da geri çekildi.

Ardından Ya‘kûb, Bahîr’e şöyle dedi: “Ey Bahîr! Halk, Bükeyr’e sulh yaptıklarında söz vermişti; sen de onlardan biriydin. Verdiğin sözü bozma!” Bahîr, “Ey Ya‘kûb, ben ona hiçbir söz vermedim!” dedi. Sonra Bahîr, Bükeyr’in uzatmalı kılıcını aldı; bu kılıcı İbn Hazim’in tercümanı Usvâr et-Tercümân’dan almıştı. Bükeyr, “Ey Bahîr! Beni öldürürsen Benî Sa‘d’ı parçalarsın. Bırak şu Kureyşli benim hakkımda ne isterse yapsın” dedi. Bahîr ise, “Hayır, vallahi ey İsfahanlı bir ananın oğlu! İkimiz de hayatta kaldıkça Benî Sa‘d huzur bulmayacak!” dedi. Bükeyr, “Öyleyse çabuk davran, ey orospu çocuğu!” dedi. Bunun üzerine Bahîr, Bükeyr’i öldürdü. Günlerden cuma idi.

Ümeyye, Bükeyr’in kardeşinin iki oğlunu da öldürdü. Bükeyr’in câriyesi Arîme’yi de Bahîr’e verdi. Ümeyye, el-Ahnaf b. Abdullah el-Anberî hakkında da suçlamalar işitti. Onu hapisten çağırıp, “Sen de Bükeyr’e bu öğüdü verenlerdensin” dedi, ona sövdü; sonra da, “Seni şu adamlara teslim ediyorum” dedi.

Sonra Ümeyye, Huzâa’dan bir adamı Mûsâ b. Abdullah b. Hazim’in üzerine gönderdi. Fakat o, ‘Amr b. Hâlid b. Husayn el-Kilâbî tarafından haince öldürüldü ve ordusu dağıldı. Onlardan bir grup Mûsâ’dan eman istedi ve ona katıldı; diğerleri ise Ümeyye’ye döndü.

Bu yılda Ümeyye, savaşmak üzere Belh nehrini geçti. Kendisi ve yanındaki askerler kuşatıldılar, büyük sıkıntıya düştüler; neredeyse helâk olacaklardı, sonra kurtuldular. Ardından Ümeyye ve beraberindeki askerler Merv’e döndüler.

Abdurrahman b. Hâlid b. el-Âs b. Hişâm b. el-Mugîre, Ümeyye’yi şu beyitlerle hicvetti:

Ümeyye’ye söyle; kötü işlerinin karşılığını görecektir,
Çünkü bunların da bir karşılığı vardır.

Kim seni ayıplamayı düşünür veya buna niyet ederse etsin,
Benim sana karşı böyle bir niyetim yok.

Yaptığın her iyiliği kötü huyların silip götürüyor,
Onların kötü meyveleri de sana paylaştırılmış durumda.

Sana doğduğun sırada isimleri dağıtırken Ümeyye adını veren kişi,
Gerçekten doğru isabet etti.

Ebu Ca‘fer’e göre: Bu yılda haccın başında Medine valisi olan Ebân b. Osman vardı. Kûfe ile Basra valisi Haccâc b. Yusuf idi. Horasan valisi ise Ümeyye b. Abdullah b. Hâlid b. Esîd idi.

Ahmed b. Sâbit - meçhul - İshak b. Îsâ - Ebu Ma‘şer’e göre: Ebân b. Osman, Medine valiliği sırasında iki defa hac emirliği yaptı; bunlar 76 ve 77 yıllarında oldu. Bazılarına göre Şebîb 78 yılında öldü. Bazıları da Katârî, ‘Ubeyde b. Hilâl ve ‘Abd Rabb el-Kebîr’in ölümlerini de aynı yıla koyar. Bu yılda Velîd yaz seferine çıktı.
Haccâc’ın Horasan Ve Sicistan’a Tayin Ettiği Görevliler: Abdülmelik b. Mervân, Ümeyye b. Abdullah’ı Horasan valiliğinden azletti ve Horasan ile Sicistan’ı Haccâc b. Yusuf’un yetki alanına kattı. Bu bölgeler onun yetkisine girince, Haccâc kendi görevlilerini buralara dağıttı.

Neden O Kişileri Tayin Ettiği Ve Buna Dair Diğer Ayrıntılar

Şöyle rivayet edilmiştir: Haccâc, Şebîb ve Mutarrif işini bitirince Kûfe’den Basra’ya geçti ve Kûfe’de kendi yerine el-Mugîre b. Abdullah b. Ebî Akîl’i bıraktı. Bazı rivayetlere göre ise önce Abdurrahman b. Abdullah b. Âmir el-Hadramî’yi vekil bırakmış, sonra onu azledip yerine el-Mugîre b. Abdullah’ı getirmiştir. Mühelleb, Ezârika işini bitirmiş olarak Basra’da onun yanına geldi.

Hişâm - Ebû Mihnef - Ebü’l-Muhârik er-Râsibî’ye göre: Mühelleb b. Ebî Sufra Ezârika işini bitirince Haccâc’ın yanına geldi; bu, 78 yılında oldu. Haccâc onu yanına oturttu ve onun ordusundaki seçkin savaşçıları çağırttı. Mühelleb kimi kendi askerleri arasında yiğitlik göstermiş biri olarak zikrettiyse, Haccâc onun sözüne güvendi. Haccâc onlara binekler ve güzel ihsanlar verdi, maaşlarını artırdı ve şöyle dedi: “Bunlar iş yapan adamlardır; mal üzerinde en çok hak sahibi olanlar da bunlardır. Bunlar sınırları koruyanlar ve düşmanın belâsıdır.”

Hişâm - Ebû Mihnef - Yûnus b. Ebî İshak’a göre: Haccâc, Mühelleb’e Sicistan’ı da Horasan’ı da verdi. Fakat Mühelleb ona, “Seni, Sicistan’ı benden daha iyi bilen bir adama yönlendireyim; o daha önce Kâbil ve Zâbul valiliği yapmıştı” dedi. “Orada vergi topladı, savaştı ve halkla barış yaptı.” Haccâc, “Gerçekten mi? O kimdir?” dedi. Mühelleb, “Ubeydullah b. Ebî Bekre’dir” dedi.

Bunun üzerine Haccâc, Mühelleb’i Horasan’a, Ubeydullah b. Ebî Bekre’yi de Sicistan’a gönderdi. Bu bölgelerin valisi, Halid b. Esîd b. Ebî’l-Îs b. Ümeyye soyundan Ümeyye b. Abdullah b. Halid b. Esîd idi. O, Abdülmelik b. Mervân’ın valisiydi; Haccâc Irak’a tayin edildiği zamandan bu yıla kadar onunla ilgilenmemişti. Bu yılda Abdülmelik, Ümeyye’yi azletti ve onun yetki alanını Haccâc’ın yetki alanına kattı. Mühelleb Horasan’a, Ubeydullah b. Ebî Bekre de Sicistan’a çıktı. Ubeydullah b. Ebî Bekre bu yılın geri kalanında hareketsiz kaldı. Ebû Mihnef’in Ebü’l-Muhârik’ten yaptığı rivayet budur.

Ali b. Muhammed - el-Mufaddal b. Muhammed rivayeti şöyledir: Horasan ile Sicistan, Haricîlerin öldürülmesinden sonra 78 yılının başında Irak ile birlikte Haccâc’ın yetkisi altına girdi. Haccâc, Ubeydullah b. Ebî Bekre’yi Horasan’a, Mühelleb b. Ebî Sufra’yı da Sicistan’a tayin etti. Fakat Mühelleb Sicistan’ı istemedi. Haccâc’ın muhafız birliğinin başı olan Abdurrahman b. Ubeyd b. Târık el-Abşemî ile karşılaştı ve dedi ki: “Vali beni Sicistan’a, İbn Ebî Bekre’yi de Horasan’a tayin etti. Oysa ben Horasan’ı ondan daha iyi bilirim; çünkü el-Hakem b. Amr el-Gıfârî zamanında orayı tanıdım. İbn Ebî Bekre ise Sicistan’ı benden daha iyi idare eder. Valiyle konuş da beni Horasan’a, İbn Ebî Bekre’yi de Sicistan’a nakletsin.” Abdurrahman, “Yaparım; sen de Zâdân Ferruh ile konuş, bana yardım etsin” dedi. Mühelleb onunla konuştu, o da yardım etmeyi kabul etti. Sonra Abdurrahman b. Ubeyd, Haccâc’a, “Sen Mühelleb’i Sicistan’a tayin ettin; oysa İbn Ebî Bekre orayı ondan daha iyi idare eder” dedi. Zâdân Ferruh da, “Bu doğrudur” diye ekledi. Haccâc, “Fakat onun tayin yazısını çoktan yazdık” dedi. Zâdân Ferruh, “Tayin yazısı kolayca değiştirilebilir” dedi. Bunun üzerine Haccâc, İbn Ebî Bekre’yi Sicistan’a, Mühelleb’i de Horasan’a tayin etti.

Fakat Mühelleb’den, daha önce Halid b. Abdullah zamanında valisi olduğu Ahvaz gelirlerinden bir milyon dirhem ödemesi istendi. Mühelleb oğlu el-Mugîre’ye, “Halid beni Ahvaz’a, seni de İstahr’a vali tayin etmişti. Şimdi Haccâc benden bir milyon dirhem istiyor. Yarısını ben ödeyeceğim, diğer yarısını da sen öde” dedi. Mühelleb azledildiğinde yanında para yoktu ve borç almak zorunda kalmıştı. Abdullah b. Âmir’in hazinesinden sorumlu olan, Abdullah b. Âmir mevlası Ebû Muâviye ile konuştu; o da Mühelleb’e üç yüz bin dirhem borç verdi. Fakat Mühelleb’in hanımı Hayre el-Kuşeyriyye, “Bu, borcunu kapatmaya yetmez” dedi ve ziynet eşyaları ile başka bazı şeyleri sattı; böylece toplam para beş yüz bine ulaştı. Sonra el-Mugîre, babasına beş yüz bin getirdi; o da bu parayı Haccâc’a götürdü.

Ardından Mühelleb, öncü kuvvetinin başında oğlu Habîb’i gönderdi. Habîb vedalaşmak üzere Haccâc’ın yanına geldi. Haccâc ona on bin dirhem ve boz bir katır verilmesini emretti. Habîb bu katır üzerinde Horasan’a doğru yola çıktı; adamları da posta hayvanlarına biniyordu. Yirmi gün yol aldı. Sonra şehre girerlerken, odun yüklü bir hayvanla karşılaştılar ve katır ürktü. Bu kadar yolculuk ve yorgunluktan sonra onun ürkmesine şaştılar. Habîb, Ümeyye’ye de onun memurlarına da karışmadı. Mühelleb 79 yılında onun yanına çıkıncaya kadar orada on ay kaldı.

Bu yıl haccın emîri el-Velîd b. Abdülmelik idi; bana Ahmed b. Sâbit - meçhul - İshak b. Îsâ - Ebû Ma‘şer böyle haber verdi. Bu yıl Medine valisi Ebân b. Osman idi. Kûfe, Basra, Horasan, Sicistan ve Kirman valisi Haccâc b. Yusuf idi. Onun Horasan’daki vekili Mühelleb, Sicistan’daki vekili ise Ubeydullah b. Ebî Bekre idi. Kûfe’de kadılık görevi Şüreyh’teydi. Basra’da kadılık görevinin de Musa b. Enes’te olduğu rivayet edilir. Bu yılda Abdülmelik, Yahyâ b. el-Hakem’i sefere gönderdi.
Yetmiş Dokuzuncu Yıl Olayları: Bu yıl Şam halkına öyle şiddetli bir veba isabet etti ki, neredeyse bütünüyle yok olacaklardı. Rivayet edildiğine göre, oradaki veba ve ölümlerin çokluğu sebebiyle bu yıl hiçbir sefer düzenlenmedi.

Bu yıl, Bizanslıların Antakya halkına saldırdığı da rivayet edilir.

Bu yıl, Ubeydullah b. Ebî Bekre Zünbîl’e karşı sefere çıktı.
Ubeydullah b. Ebî Bekre’nin Sicistan’daki Seferi: Hişâm - Ebû Mihnef - Ebü’l-Muhârik er-Râsibî’ye göre: Haccâc, Mühelleb’i Horasan’a, Ubeydullah b. Ebî Bekre’yi de Sicistan’a tayin edince, Mühelleb Horasan’a, Ubeydullah b. Ebî Bekre de Sicistan’a çıktı; bu, 78 yılında oldu. Ubeydullah b. Ebî Bekre bu yılın geri kalanında hareketsiz kaldı; sonra Zünbîl’e karşı sefere çıktı. Zünbîl bir antlaşma altındaydı ve Araplar ondan arazi vergisi topluyorlardı; fakat o, bunu birkaç defa geciktirmiş ve ödemeyi reddetmişti. Bunun üzerine Haccâc, Ubeydullah b. Ebî Bekre’ye şöyle yazdı: “Yanındaki Müslümanlarla ona karşı sefere çık ve onun ülkesini yağmalayıp kalelerini yerle bir edinceye, savaşçılarını öldürüp kadınlarını esir alıncaya kadar geri dönme.”

Ubeydullah, yanında bulunan Müslümanlarla birlikte sefere çıktı; bunlar Kûfeliler ve Basralılardı. Kûfelilerin başında, Ali’nin arkadaşlarından olan Şüreyh b. Hânî el-Hârisî el-Hıdabî vardı. Basralıların başında ise, bütün ordunun da kumandanı olan Ubeydullah bulunuyordu. İlerledi, Zünbîl’in topraklarının içine girdi, dilediği gibi sığır, koyun ve başka mallar ele geçirdi, kaleleri ve hisarları yıktı. Zünbîl’in Türk kuvvetleri bir diyardan ötekine geri çekilirken, onların topraklarının büyük bir kısmını ele geçirdi; nihayet şehre yaklaştılar. Fakat şehre on sekiz fersah kala, Zünbîl’in kuvvetleri geçitleri ve dar boğazları Müslümanlara karşı tuttular ve onları kırsal bölgelerde bıraktılar.

Müslümanlar sıkıntıya düştüler ve helak olacaklarından korktular. İbn Ebî Bekre, Şüreyh b. Hânî’ye haber göndererek, “Ben düşmana bir barış teklif edeceğim; buradan güvenli çıkış karşılığında onlara para vereceğim” dedi. Sonra onlara haber gönderip yedi yüz bin dirhem karşılığında barış teklif etti. Bunun üzerine Şüreyh onun yanına geldi ve, “Barış için ödeyeceğin her miktar devlet tarafından maaşlarından düşülecek” dedi. İbn Ebî Bekre, “Devlet hayatımız boyunca maaşlarımızı kesse bile, bu helak olmaktan daha kötü değildir” diye cevap verdi. Fakat Şüreyh, “Ben öyle bir yaşa geldim ki zevklerim sona erdi. Gece veya gündüz, hiçbir saat yoktur ki, o geçmeden önce öleceğimi ummayayım. Uzun zamandır şehitliği istiyorum; eğer bugün onu kaçırırsam, doğal ölüm gelmeden önce artık onu bulacağımı sanmıyorum” dedi. Sonra insanlara, “Ey İslam ehli! Düşmanınıza karşı birbirinize yardım edin!” dedi. İbn Ebî Bekre ona, “Sen yaşlı bir adamsın, bunamışsın” dedi. Şüreyh de ona, “Senin soyluluk payen ancak ‘İbn Ebî Bekre’nin bahçesi’ ve ‘İbn Ebî Bekre’nin hamamı’ denilmesidir!” diye karşılık verdi. Sonra, “Ey İslam ehli! İçinizden şehitliği isteyenler bana gelsin!” dedi. Gönüllülerden az bir grup, ordudaki süvarilerden bir kısmı ve daha bağlı olan bazı kimseler ona katıldı. Sonunda pek azı hariç hepsi öldürülünceye kadar savaştılar.

O gün Şüreyh şu recez beyitlerini söyledi:

Ben kederli bir adam oldum; yaşlılıktan acı çekiyorum.
Müşrikler arasında uzun yaşadım;
Sonra Uyarıcı Peygamber’i gördüğüm zamana eriştim,
Ondan sonra da onun sıddîkını ve Ömer’i;
Mihrân günü ile Tüster gününü,
Sıffîn ve Nehara toplantılarını,
Becümeyrâ ile Muşakkar’ı da gördüm.
Yazık! Bu hayat ne kadar da uzundur!

Şüreyh, birçok arkadaşıyla birlikte öldürülünceye kadar savaştı; ancak bazısı kurtuldu.

Sonra Zünbîl’in ülkesinden çekildiler ve Müslümanlar onlara yiyeceklerle geldiler. Fakat onlardan biri yiyecekten doya doya yiyince ölüyordu. İnsanlar bunu görünce onları doyurmaktan korktular; sonra onlara azar azar sade yağ vermeye başladılar, nihayet düzgün şekilde yiyebilir hâle geldiler. Bütün bunların haberi Haccâc’a ulaştı; olayın başından sonuna kadar bu iş onu son derece sarstı. Abdülmelik’e şöyle yazdı:

“Emîrü’l-Mü’minîn’in Sicistan’daki askerleri felakete uğradı; onlardan ancak az bir kısmı kurtuldu. Düşman, İslam ehline karşı bu başarıyla cesaret buldu; onların ülkelerine girdi, bütün kalelerini ve hisarlarını ele geçirdi. Şimdi ben, iki garnizonun adamlarından oluşan büyük bir kuvveti onların üzerine göndermek istiyorum ve bu hususta Emîrü’l-Mü’minîn’in görüşünü almak istiyorum. Eğer onun görüşü bu kuvveti göndermem yönündeyse, bunu yapacağım. Eğer bu onun görüşü değilse, kuvvetleri üzerinde en üstün yetki yine Emîrü’l-Mü’minîn’indir. Fakat korkuyorum ki, eğer Zünbîl ve onunla birlikte bulunan müşrikler büyük bir kuvvetle çabucak karşılanmazsa, o zaman bütün bu sınır bölgesini istila edecekler.”

Bu yıl Mühelleb vali olarak Horasan’a ulaştı ve Ümeyye b. Abdullah eyaleti terk etti. Rivayet edildiğine göre, kadı Şüreyh bu yıl görevden affını istedi ve yerine Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’nin oğlu Ebû Bürde’yi önerdi. Haccâc onu görevden aldı ve Ebû Bürde’yi tayin etti.

Bu yıl haccın emîri Ebân b. Osman idi; bunu Ahmed b. Sâbit - meçhul - İshak b. Îsâ - Ebû Ma‘şer rivayet etmiştir. Aynı şey Vâkıdî ve başka tarihçiler tarafından da rivayet edilmiştir. Ebân bu yıl Medine’de Abdülmelik b. Mervân adına valiydi. Irak ve bütün Doğu’nun valisi Haccâc b. Yusuf idi. Mühelleb, Haccâc adına Horasan valisiydi; bazılarına göre Mühelleb askerî vali, oğlu el-Mugîre ise vergi valisiydi. Kûfe’de kadılık görevi Ebû Mûsâ’nın oğlu Ebû Bürde’de, Basra’da kadılık görevi ise Mûsâ b. Enes’teydi.
Sekseninci Yıl Olayları: Bu yıl, İbn Sa‘d – Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî’ye göre, Mekke’de bir sel meydana geldi; bu sel hacıları sürükledi ve binaları sular altında bıraktı. Bu yıl, bu selin yoluna çıkan her şeyi sürüklemesi sebebiyle “Süpürme Yılı” diye adlandırıldı.

Muhammed b. Ömer – Muhammed b. Rifâ‘a b. Sa‘lebe – babası – dedesine göre: Sel geldi ve Mekke vadisinde hacıları sürükledi; bu yüzden “Süpürme Yılı” denildi. Yüklü develerin, erkeklerin ve kadınların sele kapılıp ona karşı koyamadıklarını gördüm. Suyu izlerken, su Rükn’e ulaştı ve onun üzerine kadar yükseldi.

Bu yıl, Vâkıdî’nin ifadesine göre Basra’da da “Süpürme Vebası” meydana geldi.

Bu yıl Mühelleb, Belh nehrini geçti ve Keş’e saldırdı.
Mühelleb Keş’e Saldırıyor: Ali b. Muhammed – el-Mufaddal b. Muhammed ve başkalarına göre: Mühelleb Keş’e saldırdığında, öncü kuvvetinin başında üç bin kişiyle Ebû’l-Edhem Ziyâd b. Amr ez-Zimmânî bulunuyordu; fakat bu kuvvet aslında beş bin sayılırdı, çünkü Ebû’l-Edhem tek başına yiğitlik, liderlik ve savaş taktiği bakımından iki bin kişiye bedeldi.

Mühelleb Keş’e saldırırken, Hutal kralının amcaoğlu ona gelerek o bölgeye saldırmasını teşvik etti. Mühelleb de oğlu Yezid’i onunla birlikte gönderdi. Yezid kuvvetleriyle konakladı, kralın amcaoğlu ise ayrı bir yerde konakladı. O sırada kralın adı es-Sebel idi ve bir mesafede bulunuyordu. Sonra es-Sebel gece baskınıyla amcaoğlunu şaşırttı ve onun ordugâhında “Allahu ekber!” nidaları yükseltti. Amcaoğlu, Arapların kendisini, onlardan ayrı konakladığı için ihanet edeceğinden korkarak kendisine ihanet ettiklerini sandı. Es-Sebel onu esir aldı, kalesine götürdü ve öldürdü.

Yezid b. el-Mühelleb, es-Sebel’in kalesini kuşattı. Es-Sebel’in kuvvetleri fidye karşılığında onunla anlaşma yaptı ve fidyeyi ona getirdiler. Bunun üzerine Yezid, babası Mühelleb’in yanına döndü. Es-Sebel’in öldürdüğü kişinin annesi, es-Sebel’in annesine şöyle haber gönderdi: “Amcaoğlunu öldürdükten sonra es-Sebel’in hayatta kalması için ne umuyorsun? Onun yedi erkek kardeşi var ve es-Sebel onların intikamını üzerine çekti; oysa sen sadece bir çocuğun annesisin.” Es-Sebel’in annesi ise şöyle cevap verdi: “Aslanların yavrusu az olur; domuzların ise çoktur.”

Daha sonra Mühelleb, oğlu Habib’i Rabincan’a gönderdi. Orada Buhara hükümdarıyla, kırk bin kişilik bir kuvvetle karşılaştı. Müşriklerden biri meydana çıkıp teke tek dövüş istedi. Habib’in özel hizmetkârı Cebele karşısına çıktı. Müşriki öldürdü, sonra diğerlerine saldırdı ve geri çekilmeden önce üç kişiyi daha öldürdü. Bunun üzerine bütün ordu geri çekildi; düşman da kendi topraklarına çekildi. Düşman kuvvetlerinden bir grup bir köyde konakladığında, Habib dört bin kişiyle onların üzerine yürüdü, savaştı, onları yendi, köyü yaktı ve sonra babasının yanına döndü. Bu köy daha sonra “Yanmış” diye adlandırıldı; bazılarına göre köyü yakan Habib’in hizmetkârı Cebele idi.

Mühelleb iki yıl Keş’te kaldı. Ona Soğd ve ötesine ilerlemesi teklif edildi; fakat o, “Bu seferde talihimden istediğim tek şey, bu askerlerin sağ salim Merv’e dönmesidir” dedi.

Bir gün düşman tarafından biri çıkıp teke tek dövüş istedi. Hâlid b. Hureym’in babası Hureym b. Adî, miğferinin üzerine sarılmış sarıkla onun karşısına çıktı. Bir dereye geldiler; müşrik bir süre onun etrafında dolaştı, sonra Hureym onu öldürdü ve üzerindekileri aldı. Ancak Mühelleb onu kınadı ve, “Eğer sen öldürülmüş olsaydın, sonra bana bin süvari takviye gelseydi bile bu kaybımı telafi edemezdi” dedi.

Mühelleb Keş’teyken, Mudarîlerden bir gruptan şüphelendi ve onları orada hapsetti; fakat bir ateşkes yapıldıktan sonra geri çekilirken onları serbest bıraktı. Haccâc ona şöyle yazdı: “Eğer onları hapsetmekte haklıysan, serbest bırakmakta haksızsın; eğer serbest bırakmakta haklıysan, onları hapsetmekte zulmettin.” Mühelleb şu cevabı verdi: “Onlardan korktum, bu yüzden hapsettim. Güvende olduğumu hissedince serbest bıraktım.” Hapsettikleri arasında Abdülmelik b. Ebî Şeyh el-Kuşeyrî de vardı.

Daha sonra Mühelleb, Keş halkıyla fidye karşılığında bir ateşkes yaptı. Bu fidyeyi toplamayı beklerken, İbnü’l-Eş‘as’tan Haccâc’a karşı isyan ettiğini bildiren ve kendisini de bu isyana katılmaya çağıran bir mektup aldı. Mühelleb bu mektubu Haccâc’a gönderdi.
Abdurrahman b. el-Eş‘as Sicistan’da Sefer Yapıyor: Bu yıl Haccâc, Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as’ı Türklerin hükümdarı Zünbîl ile savaşmak üzere Sicistan’a gönderdi. Tarihçiler, Haccâc’ın onu neden oraya gönderdiği ve onu tayin ettiği sırada Abdurrahman’ın nerede bulunduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir.

Hişâm – Ebû Mihnef – Yûnus b. Ebî İshak’a göre: Abdülmelik, Haccâc b. Yusuf’un Zünbîl ülkesinde Ubeydullah b. Ebî Bekre ile birlikte bulunan ordunun uğradığı akıbeti bildiren mektubunu alınca ona şöyle yazdı:

“Mektubunu aldım; Sicistan’da Müslümanların uğradığı darbeyi bildirmişsin. Bunlar Allah’ın öldürülmesini takdir ettiği kimselerdir; öldürülecekleri yere çıktılar ve ecirleri Allah katındadır. Bu meselede görüşümü sormana gelince—askerleri çıkarıp Müslümanların darbe yediği bu sınıra sevk edip etmemek hususunda—benim görüşüm, senin kendi görüşüne göre doğruyu gözeterek hareket etmendir. Sana başarı diliyorum.”

Haccâc’ın Irak’ta en çok nefret ettiği kimse Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as idi; “Onu her gördüğümde başını kesmek istiyorum!” derdi.

Ebû Mihnef – Numeyr b. Vâ‘ile el-Hemdânî el-Yanâî – eş-Şa‘bî’ye göre: Haccâc’ın yanında oturuyordum, Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as içeri alındı. Haccâc onu görünce, “Yürüyüşüne bak! Vallahi başını kesmek isterim!” dedi. Abdurrahman çıkınca ben de çıktım, ondan önce gidip Saîd b. Kays es-Sebî‘î’nin kapısında onu bekledim. Gelince dedim ki: “Şu kapıdan içeri girelim; sana bir şey söylemek istiyorum, fakat Haccâc hayatta olduğu sürece bunu kimseye söylememene dair seni Allah’a yemin ettiriyorum.” Kabul etti ve ben ona Haccâc’ın söylediklerini anlattım. O da, “Haccâc’ın dediği gibi olmayayım eğer onun otoritesini elinden almak için elimden geleni yapmazsam! Artık onunla fazla birlikte kaldık!” dedi.

Bunun üzerine Haccâc, yirmi bin Kûfeli ve yirmi bin Basralıyı hazırlamaya koyuldu; bu işe büyük bir gayretle sarıldı. Askerlere maaşlarını tam olarak verdi ve kendilerini iyi atlar ve tam teçhizatla donatmalarını emretti. Sonra askerleri teftiş etmeye başladı; cesaretiyle tanınan birini gördüğünde ona büyük ihsanlarda bulunuyordu.

Ubeydullah b. Ebî Mihcen es-Sekafî, Haccâc’ın yanında bulunan ‘Abbâd b. el-Husayn el-Hâbilî’ye rastladı; o da Abdurrahman b. Ümmü’l-Hakem es-Sekafî’nin askerleri teftişine gidiyordu. ‘Abbâd dedi ki: “Bundan daha güzel ve daha iyi bir at görmedim. At hem güç hem de silahtır. Bu da güçlü bir katırdır.” Bunun üzerine Haccâc, Ubeydullah’a 550 dirhem ihsan verdi. Sonra Atiyye el-‘Anbarî geldi; Haccâc, “Abdurrahman, buna cömert davran” dedi.

Haccâc bu iki kuvveti düzenleyince, önce Utârid b. Umeyr et-Temîmî’yi gönderdi; o Ahvaz’da konakladı. Sonra Ubeydullah b. Hucr b. Zî’l-Cevşen’i gönderdi; fakat sonra fikrini değiştirip onu geri aldı ve yerine Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as’ı tayin etti. Abdurrahman’ın amcası İsmail b. el-Eş‘as gelip Haccâc’a, “Onu gönderme! Sana itaat etmeyeceğinden korkarım. Vallahi o, Fırat köprüsünü geçip de bir valinin otoritesini tanımaya devam ettiği hiç görülmemiştir” dedi. Haccâc ise, “Bu sefer öyle olmayacak. Bana karşı fazla korkusu ve saygısı var; emrime karşı gelmez” dedi. Onu bu ordunun başına tayin etti; Abdurrahman da yola çıktı ve 80 yılında Sicistan’a ulaştı. Oraya varınca oradaki askerleri topladı.

Ebû Mihnef – Ebû’z-Zübeyr el-Arhâbî’ye göre: Abdurrahman minbere çıktı, Allah’a hamd ve sena etti ve şöyle dedi:

“Ey insanlar! Emir Haccâc beni sizin sınır bölgenize tayin etti ve düşmanınızla cihad etmekle görevlendirdi. O düşman ki ülkenizi yağmaladı ve mallarınızı yok etti. Sizden hiç kimse görevini ihmal edip kendisine ceza getirmesin. Ordugâhınıza gidin ve askerlerle birlikte orada toplanın.”

Bunun üzerine herkes ordugâhta toplandı. Onlar için pazarlar kuruldu; insanlar hazırlanmaya ve savaş teçhizatlarını düzenlemeye başladılar. Bu haber Zünbîl’e ulaşınca, Abdurrahman’a bir mektup gönderdi; Müslümanlara verilen zarardan dolayı özür diledi, bunu istemeden yaptığını ve savaşa zorlandığını bildirdi ve eğer kabul ederse tekrar vergi ödemek şartıyla barış istedi. Fakat Abdurrahman ne kabul etti ne de cevap verdi; derhal üzerine yürüdü ve ülkesinin sınırına ulaştı.

Zünbîl kuvvetlerini geri çekmeye başladı ve bölgeyi, bölge ve kale kale Abdurrahman’a bıraktı. İbnü’l-Eş‘as ele geçirdiği yerlere vergi memurları ve silahlı görevliler gönderdi. Ayrıca bölgeler arasında posta düzeni kurdu, geçitlere gözcüler yerleştirdi ve tehlikeli yerlere öncü birlikler koydu. Zünbîl’in topraklarının büyük bir kısmını ele geçirip bol ganimet elde edince, askerleri daha ileri gitmekten alıkoydu ve şöyle dedi:

“Bu yıl ele geçirdiğimiz topraklarla yetineceğiz; vergileri toplayalım, bölgeyi tanıyalım ve Müslümanlar yollarında güvenle dolaşsın. Gelecek yıl daha ileri gideceğiz; böylece yıl yıl onların topraklarını parça parça elimizden alacağız. Sonunda en uzak bölgelerinde ve en sağlam kalelerinde onların hazineleri ve kadınları için savaşacağız; Allah onları helak edinceye kadar da ülkelerini terk etmeyeceğiz.”

Sonra Haccâc’a bir mektup yazarak kazandığı başarıları ve izlediği stratejiyi bildirdi.

Ebû Mihnef rivayeti dışındaki başka bir anlatıma göre ise durum şöyleydi: Haccâc, Himyân b. Adî’yi bir öncü birlikle Kirman’a göndermişti; gerektiğinde Sicistan ve Sind valisine yardım edecekti. Fakat Himyân ve arkadaşları isyan ettiler. Bunun üzerine Haccâc, İbnü’l-Eş‘as’ı onların üzerine gönderdi; o da onları yenip yerlerine geçti. Daha sonra Sicistan valisi Ubeydullah b. Ebî Bekre öldü ve Haccâc, İbnü’l-Eş‘as’ı oraya vali tayin etti. Ayrıca iki milyon dirhem harcayarak bir ordu hazırladı; bu orduya “Tavus Ordusu” denildi ve İbnü’l-Eş‘as’a onunla Zünbîl üzerine yürümesini emretti.

Bu yıl haccın emîri, Ahmed b. Sâbit – meçhul – İshak b. Îsâ – Ebû Ma‘şer’e ve Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî’ye göre Ebân b. Osman idi. Bazılarına göre ise bu yılın hac emîri Süleyman b. Abdülmelik’tir. Bu yıl Medine valisi Ebân b. Osman idi. Irak ve bütün Doğu’nun valisi Haccâc b. Yusuf’tu. Horasan valisi, Haccâc adına Mühelleb b. Ebî Sufra idi. Kûfe’de kadı Ebû Bürde b. Ebî Musa, Basra’da kadı ise Mûsâ b. Enes idi. Bu yıl Abdülmelik oğlu Velid’i sefere gönderdi.
Bahîr b. Verga‘ın Horasan’da öldürülmesi: Ömer b. Şebbe – Ali b. Muhammed’e göre: Abdülmelik, 81 yılında oğlu Ubeydullah b. Abdülmelik’i gönderdi ve o da Kālīkālâ’yı fethetti.

Bu yıl Bahîr b. Verga‘ es-Sureymî Horasan’da öldürüldü.

Onun öldürülmesinin sebebi şuydu: Ümeyye b. Abdullah, Bukeyr b. Vişâb’ın öldürülmesini emrettiğinde bu işi Bahîr üstlenmişti. Bunun üzerine Osman b. Recâ‘ b. Câbir, Benû ‘Avf b. Sa‘d’dan olan Ebna’dan birini şu şiirlerle intikama teşvik etti:

Hayatıma andolsun! Gözündeki bu dikene ne sabırla katlanıyorsun!
En güzel şarapla dolu karnınla rahat uyuyorsun.
Bir öldürmeyi karşılıksız bıraktın, yumuşak uykuyu tercih ettin;
oysa şarap içen kimse bir kan borcu altındadır.
Eğer ‘Avf b. Sa‘d’ın gerçek bir soylusu olsaydın,
Bahîr’i kanlar içinde bırakırdın.
Bahîr’e söyle: Rahat uyu ve ‘Avf’tan bir intikamcıdan korkma!
Çünkü ‘Avf küçük kuzular güden basit çobanlardır.
Bir gün et yemeyi bırakın! Hepiniz bir kan borcu altındasınız!
Doğuda ve batıda diller size karşı konuşuyor.
Ayağa kalkın! Eğer Bukeyr bu gece sağ olsaydı,
yarın onları karanlık bir birlikle karşılardı.

Ayrıca şöyle dedi:

Eğer Bekr zırhını giyip ona meydan okusaydı,
Arş’ın Rabbi hakkı için Bahîr savaşmaya çıkmazdı.
Zaman bana izin verirse ondan bir şey talep ediyorum,
ben böyle bir işi üstlenmeye ehilim.

Bahîr, Ebna’nın kendisini tehdit ettiğini duyunca şöyle dedi:

Ebna beni cahillikle tehdit ediyor, sanki
Benû Ka‘b’ın benim yanımda olmadığını sanıyorlar!
Onlara keskin bir kılıçla karşı koyarım,
tuz renginde, parlak ve keskin bir kılıçla.

Ali b. Muhammed – el-Mufaddal b. Muhammed’e göre: Benû ‘Avf b. Ka‘b b. Sa‘d’dan on yedi kişi Bukeyr’in kanını almak üzere anlaştı. İçlerinden Şemerdel adlı bir genç çölde yola çıktı, Horasan’a geldi, Bahîr’i buldu, ona saldırıp bıçakladı. Bahîr yere düştü; Şemerdel onu öldürdüğünü sandı. Halk “Bir Hâricî!” diye bağırdı. Şemerdel kaçarken atı tökezledi, düştü ve öldürüldü.

Sonra Sa‘saa b. Harb el-‘Avfî çölden çıktı, ganimetlerinden bir kısmını satıp bir eşek satın aldı. Sicistan’a gidip Bahîr’in akrabalarının yanında kaldı. Onlara kendisinin Yemâme’den Benû Hanîfe’den biri olduğunu söyledi. Onlarla dost oldu, sonra “Horasan’da bana ait bir miras var, bana haksızlık edildi. Bahîr’in güçlü bir adam olduğunu duydum. Ona benim için yazın da hakkımı almama yardım etsin” dedi. Onlar da yazdılar.

Sa‘saa yola çıktı, Merv’e geldiğinde el-Muhelleb seferdeydi. Benû ‘Avf’tan bazı kimselerle görüştü ve niyetini onlara söyledi. Bukeyr’in bir kölesi olan zırh ustası gelip başını öptü. Sa‘saa ona “Bana bir hançer yap” dedi. O da hançeri yapıp kızdırarak eşek sütüne batıra batıra hazırladı.

Sa‘saa Merv’den çıkıp nehri geçti ve el-Muhelleb’in o sırada Akharan’da bulunan ordugâhına geldi. Bahîr ile karşılaştı, mektubu verdi ve “Ben Benû Hanîfe’den biriyim, İbn Ebî Bekre’nin arkadaşıydım. Sicistan’da malımı kaybettim, fakat Merv’de bir mirasım var. Onu satıp sonra Yemâme’ye döneceğim” dedi.

Bahîr ona nafaka verilmesini emretti, yanında kalmasını sağladı ve ne isterse istemesini söyledi. Sa‘saa “Askerler geri dönene kadar yanında kalırım” dedi. Bir ay kadar kaldı, onunla birlikte el-Muhelleb’in toplantılarına gidip geldi ve tanındı.

Bahîr öldürülme korkusuyla kimseye güvenmezdi. Fakat akrabalarından mektup getirdiği için Sa‘saa’ya güvenerek “Bu Bekr b. Vâil’den bir adamdır” dedi.

Bir gün Bahîr, el-Muhelleb’in özel meclisinde otururken Sa‘saa arkasına oturdu, ona yaklaşarak sanki bir şey söyleyecekmiş gibi eğildi ve hançeriyle böğrüne sapladı.

Halk “Bir Hâricî!” diye bağırdı. O ise “Ey Bukeyr’i öldürenler! Bukeyr’in intikamını aldım!” dedi.

Ebû’l-‘Acfâ’ b. Ebî’l-Harğâ’ tarafından yakalanıp el-Muhelleb’e getirildi. El-Muhelleb “Yazık sana! İntikamını alamadın, kendini öldürdün; Bahîr ise iyileşecek” dedi. Sa‘saa “Onu öyle bir darbeyle vurdum ki orduya bölünse hepsini öldürürdü; ayrıca elime karnından çıkan rüzgârı hissettim” dedi.

El-Muhelleb onu hapsetti. Ebna’dan bazı kimseler onu ziyaret edip başını öptüler.

Bahîr ertesi gün öğle vakti öldü. Sa‘saa’ya bu haber verildiğinde “Artık bana istediğinizi yapın. Kadınların adakları yerine geldi, intikamımı aldım. Canımın önemi yok. Vallahi onu yalnız yakaladığım fırsatlar oldu ama gizlice öldürmek istemedim” dedi.

El-Muhelleb “Bağlı haldeyken canını bu kadar cömertçe feda eden birini hiç görmedim” dedi ve Bahîr’in akrabası Ebû Suveykâ’ya onu öldürmesini emretti. Enes b. Talik “Yazık! Bahîr zaten öldü, bunu da öldürme” dedi, fakat o kabul etmedi ve Sa‘saa’yı öldürdü.

Bazılarına göre ise el-Muhelleb, Sa‘saa’yı Bahîr henüz ölmeden ona gönderdi. Enes b. Talik “Bahîr, sen Bukeyr’i öldürdün; bunu sağ bırak” dedi. Fakat Bahîr “Onu bana yaklaştırın! Hayır, sen yaşadıkça ben ölmeyeceğim!” dedi. Onu yaklaştırdılar, başını iki bacağı arasına aldı ve “İshak’ı soğukkanlılıkla öldürün; o sürekli bir kötülüktür!” dedi. Bunun üzerine Enes “Allah seni kahretsin! Onun lehine konuşuyorum, sen onu önümde öldürüyorsun!” dedi. Bahîr onu kılıcıyla öldürdü, ardından kendisi de öldü. El-Muhelleb “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz; Bahîr’in öldürüldüğü bu sefer hakkında bunu söylüyorum” dedi.

Benû ‘Avf ve Ebna öfkelendi ve “Arkadaşımız neden öldürüldü, o sadece intikamını almak istemişti” dediler. Mudaris ve diğerleri onlara karşı çıktı, durumun büyümesinden korkuldu. Sonra ileri gelenler “Sa‘saa’nın diyetini üstlenin ve Bahîr’in kanını Bukeyr’e karşılık kabul edin” dediler. Böylece Sa‘saa’nın diyeti ödendi.

Ebna’dan biri Sa‘saa’yı şu sözlerle övdü:

Allah’a hamdolsun, öyle bir genç ki hırsı
Irak’ı, çölleri ve denizleri aştı;
Sürekli ilerledi ve kendini zorladı
Sonunda Kharun’da Bahîr’e ulaştı.

Sa‘saa’nın akrabalarından Abd Rabbih el-Kebîr Ebû Vekî‘ çöle çıktı ve Bukeyr’in yakınlarına “Sa‘saa sizin arkadaşınızın intikamını alırken öldürüldü; onun diyetini ödeyin” dedi. Böylece Sa‘saa için iki diyet aldı.
Abdülmelik’in son yılları: Ebu Ca‘fer dedi ki: Bu yılda ‘Abd al-Rahman b. Muhammed b. el-Eş‘as ve onunla birlikte bulunan Irak ordusu, el-Haccac’a karşı gelerek onunla savaşmak üzere üzerine yürüdüler. Bu, Ebu Mihnef’in Ebu el-Muharik er-Rasibi’den rivayet ettiği görüştür. Vakıdi ise bunun 82 yılında gerçekleştiğini ileri sürmüştür.

‘Abd al-Rahman b. Muhammed b. el-Eş‘as’ı Bu Davranışa Götüren Sebep ve El-Haccac’a İsyanından Sonraki Faaliyetlerinin Anlatımı

80 yılı olayları arasında, ‘Abd al-Rahman b. Muhammed’in Zunbil’in ülkesinde bulunduğunu ve oradan el-Haccac’a yazdığı mektubu daha önce zikretmiştik. Şimdi 81 yılında başına gelenleri, Ebu Mihnef’in Ebu el-Muharik’ten rivayetine göre anlatacağız.

Hişam – Ebu Mihnef – Ebu el-Muharik er-Rasibi’ye göre:
El-Haccac, onun mektubuna şu cevabı yazdı:

“Mektubun bana ulaştı ve içinde söylediklerini anladım. Senin mektubun, barış isteyen ve uzlaşmadan hoşnut olan birinin mektubudur; değersiz bir düşmanı yumuşatmaya çalışıyorsun. Oysa onlar, İslam uğrunda güçlü olan ve iyi savaşan Müslüman askerleri öldürdüler. Ey Abd al-Rahman’ın annesinin oğlu! Eğer benim askerlerim ve silahlarımla düşmandan geri durursan, öldürülen Müslümanları görmezden gelmiş olursun. Senin vardığını söylediğin görüşü bir strateji olarak görmüyorum; bunun sebebi ancak zayıflık ve kararsızlıktır. Sana emrettiğimi yap: onların topraklarına derinlemesine gir, kalelerini yık, savaşçılarını öldür ve çocuklarını esir al.”

Ardından ikinci bir mektup gönderdi:

“Yanındaki Müslümanlara toprağı işlemelerini ve yerleşmelerini emret. Burası, Allah size zafer verinceye kadar sizin yurdunuzdur.”

Sonra üçüncü bir mektup daha gönderdi:

“Emrettiğimi yap ve onların topraklarına ilerle. Aksi halde kardeşin İshak b. Muhammed halkın emiri olacaktır; sen de ona bırakacaksın.”

‘Abd al-Rahman bu mektubu okuyunca, “Ben İshak’ın sorumluluğunu mu taşıyacağım?” dedi ve mektubu ona gösterdi. İshak, “Bunu yapma” dedi. Bunun üzerine ‘Abd al-Rahman, “Bunu birine söylersen seni öldürürüm” diye yemin etti.

Daha sonra halkı topladı, Allah’a hamd etti ve şöyle dedi:

“Ey insanlar! Ben size samimi öğüt veren, iyiliğinizi isteyen biriyim. Düşmanla ilgili görüşümü, aranızdaki tecrübeli ve ileri görüşlü kimselerle istişare ettim. Onlar da bunu uygun gördüler. Bu durumu emirinize, el-Haccac’a yazdım. O ise bana zayıflık ve acizlik isnat ederek sizi derhal düşman topraklarının derinliklerine götürmemi emretti. Oysa burası, daha dün kardeşlerinizin öldürüldüğü yerdir. Ben sizden biriyim: Siz ilerlerseniz ilerlerim, siz durursanız dururum.”

Bunun üzerine halk onu destekleyerek, “Hayır! Allah’ın düşmanına karşı dururuz; ona ne itaat ederiz ne de sözünü dinleriz” dediler.

Ebu Mihnef der ki: Muşarrif b. Amir b. Vathile el-Kinani’nin babası ilk konuşan kişi oldu. Allah’a hamd ettikten sonra şöyle dedi:

“El-Haccac sizin için sadece şunu ister: ‘Köleni ata bindir; ölürse ölür, kurtulursa senin için kazançtır.’ O sizinle kumar oynuyor. Eğer kazanırsanız ganimeti o alacak; eğer yenilirseniz sizi önemsemeyecek. Bu yüzden Allah’ın düşmanı el-Haccac’ı terk edin ve ‘Abd al-Rahman’a biat edin. Ben ilk terk edenim.”

Bunun üzerine halk hep bir ağızdan, “Biz de terk ediyoruz!” dedi.

Ardından ‘Abd al-Mu’min b. Şebes konuştu:

“Eğer el-Haccac’a itaat ederseniz sizi ömrünüz boyunca bu topraklarda tutar. Sizi sürekli savaşta tutar, çoğunuz ailenizi göremeden ölürsünüz. Ona karşı gelin ve onu Irak’tan çıkarın.”

Bunun üzerine halk ‘Abd al-Rahman’a biat etti. Biat şu şekildeydi: Allah’ın kitabı, peygamberin sünneti, sapkın imamları reddetmek ve harama karşı savaşmak üzerine.

Daha sonra ‘Abd al-Rahman Sistan’dan ayrıldı. Zunbil ile anlaşma yaptı: Eğer başarılı olursa Zunbil vergi vermeyecek, eğer yenilirse ona sığınabilecekti.

Kerman’dan geçerken oraya bir vali bıraktı. Fars’a girince halk, “El-Haccac’ı terk ediyorsak, Abdülmelik’i de terk etmiş oluruz” diyerek onun etrafında toplandı. Ardından halkın çoğu Abdülmelik’i de reddetti ve ‘Abd al-Rahman’a biat etti.

Bu sırada el-Haccac, Abdülmelik’e mektup yazarak durumu bildirdi ve yardım istedi.

El-Muhallab da ‘Abd al-Rahman’a şöyle yazdı:

“Ey İbn Muhammed! Çok tehlikeli bir işe girdin. Müslüman kanı dökme, birliği bozma, biati ihlal etme. Allah’tan kork.”

Ayrıca el-Haccac’a da şöyle yazdı:

“Irak halkı sel gibi üzerine geliyor. Onlar başlangıçta şiddetlidir, ailelerine ulaşmadan durmazlar. Onları orada karşıla.”

El-Haccac bu tavsiyeyi dikkate almadı.

Şam’dan takviye birlikleri gelmeye başladı. Bu sırada ‘Abd al-Rahman ilerleyerek asker topladı. Kerman’daki dört bin süvari de ona katıldı.

El-Haccac Tüster’e ilerledi ve öncü birlikler gönderdi. İlk çatışmada ‘Abd al-Rahman’ın birlikleri galip geldi. Bu, Kurban Bayramı günü (81 yılı) gerçekleşti. Çok sayıda asker öldürüldü ve düşman kampı ele geçirildi.

Bu yenilgi el-Haccac’a ulaştı. O da Basra’ya çekildi. Iraklılar onu takip ederek birçok askerini öldürdü.

El-Haccac, el-Muhallab’ın tavsiyesini hatırlayıp, “Ne büyük bir komutanmış!” dedi.

Daha sonra iki taraf karşı karşıya geldi. ‘Abd al-Rahman Basra’ya girince halkın çoğu ona biat etti ve Abdülmelik’i de reddetti.

Bu yıl hac emiri Süleyman b. Abdülmelik idi. Medine valisi Aban b. Osman, Irak ve doğu bölgelerinin valisi el-Haccac idi. Horasan’da askeri işlerden el-Muhallab, mali işlerden oğlu el-Muğire sorumluydu. Kufe kadısı Ebu Burde, Basra kadısı ise ‘Abd al-Rahman b. Udhayne idi.
El-Basra ve El-Kufe’deki Harekât: Bu yılın olayları arasında, el-Haccac ile ‘Abd al-Rahman b. Muhammed arasında ez-Zaviye’de meydana gelen savaşlar da vardı.

Hişam b. Muhammed - Ebu Mihnef - Ebu ez-Zübeyr el-Hemdani’ye göre: ‘Abd al-Rahman’ın el-Basra’ya girişi Zilhicce’nin sonunda oldu; onlar 82 yılının Muharrem ayında (Şubat-Mart 702) savaştılar. Bir gün karşı karşıya geldiler ve savaş şiddetlendi. Sonra Iraklılar onları bozguna uğrattı; onları el-Haccac’a kadar geri sürdüler ve hendeklerinde onlarla savaştılar. Kureyş ile Sakif’in tamamının uğradığı bozgun öyleydi ki, el-Haccac’ın mevlası ve kâtibi ‘Ubeyd b. Mevheb şöyle dedi:

El-Bera’ ve amcasının oğlu Mus‘ab kaçtı,
Kureyş de kaçtı, Al Sa‘id hariç.

Sonra Muharrem’in sonunda, Iraklıların Suriyelileri bozguna uğrattığı gün yeniden karşı karşıya geldiler. [Suriyelilerin] sağ ve sol kanadı geri döndü, mızrakları darmadağın oldu ve [ön] safları bozuldu; öyle ki [Iraklılar] bize kadar yaklaştılar. El-Haccac bunu görünce dizlerinin üzerine çöktü, kılıcını bir karış çekti ve şöyle dedi: “Mus‘ab ne kadar hayranlık vericiydi! Ona erişen şey eriştiğinde ne kadar soyluydu! Vallahi, onun kaçmak istemediğini biliyorum.”

Ebu ez-Zübeyr dedi ki: Babama gözümle işaret ederek el-Haccac’ı kılıcımla vurmam için izin istedim; o da bana sertçe [bunu yapmamam için] işaret etti, ben de sustum. Sonra dönüp baktım; bir de ne göreyim, Süfyan b. el-Ebrad el-Kelbi sağ kanatta onlara saldırmış ve onları bozguna uğratmış. Bunun üzerine, “Müjde ey emir, Allah düşmanı bozguna uğrattı” dedim. Bana, “Kalk ve bak” dedi; kalkıp baktım ve “Allah onları bozguna uğrattı” dedim. “Kalk ey Ziyad, sen de bak” dedi; Ziyad kalkıp baktı ve “Doğrudur, Allah sana gerçekten yardım etti; onlar bozguna uğradılar” dedi. Bunun üzerine el-Haccac secdeye kapandı. Döndüğümde babam bana çıkıştı ve, “Beni ve ailemi öldürtmek mi istedin?” dedi.

Bu savaşta öldürülenler şunlardı: Abd al-Rahman b. ‘Avsecə Ebu Süfyan en-Nihmi ve ‘Ukbe b. ‘Abd al-Gafir el-Ezdi el-Cehdami; bunlar hep aynı yerde öldürülen kurradandı. Ayrıca ‘Abdallah b. Rizam el-Harisi; el-Munzir b. el-Carud; ve ‘Abdallah b. ‘Amir b. Misma‘ da öldürüldü. Sonuncusunun başı el-Haccac’a getirildi; o da, “Ben onun benden ayrılırken başının bana getirilmesi için ayrıldığını sanmıyorum” dedi.

Sa‘id b. Yahya b. Sa‘id b. el-‘As da o gün bir adamla teke tek dövüştü; o adam onu öldürdü. Onun, el-Fadl b. ‘Abbas b. Rebia b. el-Haris b. ‘Abd al-Muttalib’in mevlası, cesur bir adam olan Nugayr olduğu söylenirdi. El-Haccac daha önce onun yürüyüşünü eleştirmişti; ama onu [savaş] safları arasında dolaşırken görünce şöyle dedi: “Bu yürüyüşü sebebiyle onu bir daha asla eleştirmeyeceğim.”

Et-Tufeyl b. ‘Amir b. Vasile öldürüldü. O, Kirman’dan el-Haccac’a doğru ‘Abd al-Rahman ile ilerlerken Fars’ta şu beyitleri söylemişti:

Cenub’un hayali bize el-Gariyyeyn’de geceleyin geldi,
uzun mesafeden ötürü yorgun düşmüşken.

Onlar, kaderleri önlerinde sürükleyerek sana geldiler;
öncümüz günahların sebebiyle sana yönlendirildi.

Dünyada nasibi olup da ahirette Allah katında payı olmayan kimse için yeryüzünde hayır yoktur.

El-Haccac’a haber ver ki ona,
müminlerin elleriyle inecek azap yaklaşmıştır.

Biz iki Mısr’a, yani el-Basra ile el-Kufe’ye vardığımızda, Muhammed kaçacaktır;
ama kaçış, lanetlenmişin oğlunu kurtarmayacaktır.

[El-Haccac, et-Tufeyl’in ölümünü öğrenince] şöyle dedi: “Bizim için istediğin akıbet, Allah’ın sana daha layık gördüğü bir şeydi. Allah onu dünyada sana çabuklaştırdı; ahirette de sana azap edecektir.”

[Iraklılar] bozguna uğradılar; ‘Abd al-Rahman el-Kufe’ye doğru yola çıktı. Onunla birlikte olan Kufeliler ve Basralı süvarilerin en güçlüleri de onu izledi. O gittikten sonra Basralılar, ‘Abd al-Rahman b. ‘Abbas b. Rebia b. el-Haris b. ‘Abd al-Muttalib’in etrafında toplandılar ve ona biat ettiler. O da beş gece boyunca onlarla birlikte el-Haccac’a karşı savaştı; bu, halkın gördüğü en şiddetli savaştı. Sonra ayrılıp İbn el-Eş‘as’a katıldı; Basralılardan bir grup da onu takip edip ona katıldı. El-Haris b. Hilal es-Sa‘di de el-Basra’dan çıktı; Benu Enf en-Naka’dandı. Yaralandı, Safvan’a gitti ve aldığı yaradan öldü. O gün öldürülenler arasında Ziyad b. Mugatil b. Misma‘ da vardı. O, Benu Kays b. Sa‘lebe’dendi; İbn el-Eş‘as’ın yanında Bekr b. Vail’in humsunun başındaydı ve piyadenin de komutanıydı. Kızı Hamide onun için ağıt yakarak şöyle dedi:

Ziyad iki sancağını savundu,
Benu’l-‘Anbar’ın koruyucusu ise kaçtı.

El-Belta‘ es-Sa‘di gelip onun babası için ağıt yakıp Temimliyi ayıpladığını işitti. O, el-Mirbed’de sade yağ satıyordu; yağını arkadaşlarına bıraktı, gelip onun altında durdu ve şöyle dedi:

Kınanacak bir şey yapmamış olanı niçin ayıplıyorsun?
Senin gibi evlenme çağındaki genç kız için gece uzun olsun!

Eğer mızrağın ucu babanı yok ettiyse,
atlar kaçmış olana da ulaşabilir,

Ve tozun altına,
suçsuz olmayanı ve mazereti bulunmayanı da gömebilir.

Biz el-Haris’in sancağını savunduk,
Benu Cehdar’ın sancağı ise kayboldu.

‘Amir b. Vasile, oğlu Tufeyl için mersiye söyleyerek şöyle dedi:

Tufeyl bana ağırlık veren bir keder bırakıp bu hayattan ayrıldı;
bu da gücümü iyice ezdi.

İki Sumeyye oğlunu asla unutmayacağım;
başka neyi unutursam unutayım, her biri benim için bir yorgunluk kaynağıydı.

Kaderler daha önce bana isabet etmedi, bana yönelmedi;
ta ki yaşlılığıma kadar, beni elim boş bırakıncaya dek.

Tufeyl’den sonra ben, suları kurumuş
ve suyu toprağa çekilmiş biri gibi oldum;

Yeryüzünde binecek devesi olmayan,
kaçıp gidenin peşinde koşarsa yorulan biri gibi.

Fars oğullarının arslanlar gibi boyun eğdirdiği Hakan ülkesinden
ve Sicistan’dan,

Kaderin sana çekici gösterdiği bir olaylar ağı yükseldi,
sana helâk getirilmişti.

Nihayet ölüm havuzlarına vardın; bölükler senden uzaklaşıp
hiç kimseyi geride sağ bırakmadılar.

Savaş meydanına serilmiş halde kaldın,
akbabaların ölüler üzerinde kümeler halinde olduğunu görürsün.

Onlar sözleştiler, sonra da üstlendiklerini yerine getirmediler;
esirleri ve ganimeti düşmana teslim ettiler.

Kadınları esir alındığında bir kavim için ne büyük bir ayıptır bu;
çok oldukları halde zillet ve yoksulluk gördüler.

Ebu Mihnef - Hişam b. Eyyub b. ‘Abd al-Rahman b. Ebi ‘Akil’e göre: El-Haccac Muharrem’in geri kalan kısmında ve Safer’in başında bulunduğu yerde kaldı. Sonra el-Basra üzerine Eyyub b. el-Hakem b. Ebi ‘Akil’i tayin etti. İbn el-Eş‘as el-Kufe’ye gitti. El-Haccac orada kendi adına, Harb b. Ümeyye’nin halifi olan ‘Abd al-Rahman b. ‘Abdallah b. ‘Amir el-Hadrami’yi bırakmıştı.

Ebu Mihnef dedi ki: Yunus b. Ebi İshak bana, onun dört bin Suriyelinin başında olduğunu rivayet etti.

Ebu Mihnef dedi ki: Sehm b. ‘Abd al-Rahman el-Cüheni de bana, onların iki bin kişi olduğunu rivayet etti.

Hanzale b. el-Verrad et-Temimi, Benu Riyah b. Yerbu‘dandı; İbn ‘Attab b. Verga‘ ile birlikte el-Medain üzerinde görevliydi. Matar b. Naciyye ise ma‘unahın başındaydı. İbn el-Eş‘as’ın işiyle ilgili haber Matar b. Naciyye’ye ulaşınca el-Kufe yakınlarına kadar ilerledi. İbn el-Hadrami kaleye kapandı; Kufeliler de Matar b. Naciyye ile birlikte İbn el-Hadrami ve onunla beraber bulunan Suriyelilere karşı ayağa kalktılar. Matar onu kuşattı; onlar da kaleyi ona bırakıp çıkmaları karşılığında onunla sulh teklif ettiler. O da onlarla sulh yaptı.

Ebu Mihnef dedi ki: Yunus b. Ebi İshak bana, onların kaleden aceleyle indiklerini gördüğünü rivayet etti. Kalenin kapısı Matar b. Naciyye’ye açıldı; halk kapıya hücum etti ve Matar kapıda sıkıştı. Kılıcını çekti ve Suriyelilerin katırlarından birinin dudağına vurdu; sonra o dudağı yana atıp kaleye girdi. Halk onun etrafında toplandı; o da onlara ikişer yüz dirhem verdi.

Yunus dedi ki: Paraların onlara dağıtıldığını gördüm; Ebu’s-Sahr da kendilerine para verilenler arasındaydı. Sonra İbn el-Eş‘as yenik halde el-Kufe’ye geldi; halk da onun ardından oraya geldi.

Ebu Ca‘fer dedi ki: Bu yılda, bazı rivayetlere göre, el-Haccac ile İbn el-Eş‘as arasında Deyr el-Cemacim savaşı meydana geldi. Vakıdi dedi ki: Deyr el-Cemacim savaşı bu yılın Şaban ayında oldu (Eylül-Ekim 704). Başkaları ise bunun 83 yılında gerçekleştiğini söylemişlerdir.
İbn el-Eş‘as ile El-Haccac Arasında ki Savaş: Hişam - Ebu Mihnef - Ebu’z-Zübeyr el-Hemdani el-Arhabi’ye göre: Ben bir yara almıştım. Kufeliler, İbn el-Eş‘as geldiğinde onu karşılamak için çıktılar ve Zebara köprüsünü geçtikten sonra onu karşıladılar. Ona yaklaşırken bana, “Yoldan ayrılırsan memnun olurum; böylece insanlar yaranı görmezler. Yaralıların onları karşılamasını istemiyorum” dedi. Ben de öyle yaptım ve halk el-Kufe’ye girdi.

El-Kufe’ye girdiğinde bütün Kufeliler ona meyletti — Hamdan ona ilk ulaşan oldu — ve ‘Amr b. Hureys’in konağında onun etrafını sardılar. Ancak Temim’den sayıca çok olmayan bir grup hariç; onlar Matar b. Naciyye’nin yanına gitmiş ve onun için savaşmak istemişlerdi, fakat halka karşı koyamadılar. ‘Abd al-Rahman çeşitli türden merdivenler istedi; bunlar, halkın kaleye tırmanabilmesi için yerlerine kondu. Halk tırmandı ve Matar’ı ele geçirdi. Matar, ‘Abd al-Rahman’ın huzuruna getirildi ve ona, “Beni bağışla; çünkü ben senin süvarilerin arasında en layık ve seni temsilde en yetkin olanım” dedi. O da hapsedilmesini emretti. Sonra daha sonra onu çağırdı, affetti ve Matar ona biat etti. Halk da onun huzuruna girip ona biat etti.

Basralılar da ona geldiler; karakollar ve sınır geçitleri onun eline geçti. Ona gelen Basralılar arasında, el-Haris b. ‘Abd al-Muttalib’in oğlu Rebia’nın oğlu ‘Abbas’ın oğlu ‘Abd al-Rahman da vardı; işte o böyle tanınırdı. Bu kişi, İbn el-Eş‘as’ın çıkışından sonra el-Basra’da el-Haccac’a karşı üç gece savaşmıştı. Bu haber ‘Abd al-Melik’e ulaşınca, “Allah ‘Udeyy er-Rahman’a savaş açsın! Kendisi kaçtı, Kureyş’in bazı gençleri ise onun ardından üç gece savaştı” dedi.

El-Haccac el-Basra’dan çıktı ve ülke içinde ilerleyerek el-Kadisiyye ile el-‘Uzeyb arasından geçti. [Iraklılar] onun el-Kadisiyye’de konaklamasını engellediler. ‘Abd al-Rahman b. Muhammed b. el-Eş‘as, el-Haris b. ‘Abd al-Muttalib’in oğlu Rebia’nın oğlu ‘Abbas’ın oğlu ‘Abd al-Rahman’ı iki mısrın, yani el-Basra ile el-Kufe’nin süvarilerinden oluşan büyük bir kuvvetle onun üzerine gönderdi; onlar da onun el-Kadisiyye’de konaklamasını engellediler. Sonra Vadi es-Siba‘ın yukarısına çıkıncaya kadar onunla birlikte ilerlediler; o Deyr Kurre’de konakladı, ‘Abd al-Rahman b. el-‘Abbas ise Deyr el-Cemacim’de konakladı. Ardından İbn el-Eş‘as geldi ve Deyr el-Cemacim’de konakladı; el-Haccac ise hâlâ Deyr Kurre’deydi. El-Haccac daha sonra, “Ben Deyr Kurre’de, o da Deyr el-Cemacim’de konakladığında ‘Abd al-Rahman kuşlardan fal tutamaz mıydı?” derdi.

Kufeliler, Basralılar, sınır geçitlerinin ve karakolların halkı, iki mısrın kurrası Deyr el-Cemacim’de toplandılar. Hepsi, el-Haccac’a karşı savaşmak hususunda birleşmişti; ona duydukları kin ve nefret onları bu konuda birleştirmişti. O sırada onlar, divan maaşı alan yüz bin savaşçıydı; bunlara benzer sayıda mevla da onlarla birlikteydi.

‘Abd al-Melik’ten gelen takviyeler, el-Haccac Deyr Kurre’de konaklamadan önce ona ulaşmıştı. O, orada konaklamadan önce Hit’e ve el-Cezire bölgesine çıkmak istemişti; bunun sebebi, Suriye’ye ve el-Cezire’ye daha yakın olmak ve el-Cezire’nin yiyecek maddelerinin bolluğuna yakın bulunmaktı. Fakat Deyr Kurre’nin yanından geçerken, “Burası Müminlerin Emiri’nden uzak değil; el-Felalic ve ‘Ayn et-Temr de yakın” dedi ve orada konaklayıp ordugâhını hendeklerle tahkim etti; aynı şekilde İbn Muhammed de kendi ordugâhını tahkim etmişti.

Halk her gün hücum çıkışları yapıyor ve savaşıyordu; bununla birlikte hendeklerini birbirlerine doğru ilerletiyorlardı. Savaş şiddetlendi. Bu haber Kureyş’in ileri gelenlerine, Suriye halkına ve ‘Abd al-Melik’in yanındaki mevalilere ulaşınca şöyle dediler: “Eğer Irak halkını memnun edecek tek şey el-Haccac’ın üzerlerinden kaldırılmasıysa, bu onlarla savaşmaktan daha kolaydır. Öyleyse onu üzerlerinden kaldır; bu, itaati temin eder ve hem bizim hem onların kanını korur.” Bunun üzerine [‘Abd al-Melik], oğlu ‘Abdallah b. ‘Abd al-Melik’i kardeşi Muhammed b. Mervan’a gönderdi; o el-Mevsıl bölgesindeydi. Ona kendisine gelmesini emretti. İkisi ordularıyla birlikte onun yanına geldiler. Onlara, Irak halkına el-Haccac’ın üzerlerinden kaldırılacağını, kendilerine Suriyelilere verilen ataların aynısının verileceğini, İbn Muhammed’in Irak’ın dilediği kısmında konaklayabileceğini ve ‘Abd al-Melik hayatta kaldıkça ve hükümdar oldukça oranın valisi olabileceğini teklif etmelerini emretti. Eğer bunu kabul ederlerse el-Haccac görevden alınacak, Irak’ın emiri Muhammed b. Mervan olacaktı. Eğer kabul etmezlerse, el-Haccac Suriye ordusunun emiri ve savaş kumandanı olarak kalacak, Muhammed b. Mervan ile ‘Abdallah b. ‘Abd al-Melik ise ona bağlı olacaklardı.

El-Haccac’a bundan daha ağır, daha can sıkıcı ve daha incitici hiçbir emir gelmemişti; çünkü onların bunu kabul edip kendisinin görevden alınmasından korkuyordu. ‘Abd al-Melik’e şöyle yazdı: “Ey Müminlerin Emiri, eğer Iraklılara benim görevden alınmamı teklif edersen, çok geçmeden sana da isyan eder ve üzerine yürürler. Bu, onları sana karşı sadece daha da cesaretlendirir. Iraklıların el-Eşter ile birlikte İbn ‘Affan’a karşı ayaklanışını görmedin mi, duymadın mı? O onlara ne istediklerini sorduğunda, ‘Sa‘id b. el-‘As’ın görevden alınmasını’ dediler; onu görevden alınca da yıl dolmadan gidip onu öldürdüler. Demiri ancak demir keser. Allah düşüncelerinde sana yardım etsin. Selam olsun.” Fakat ‘Abd al-Melik, savaştan kurtulmayı arzuladığı için, Iraklılara bu şartları teklif etmekte ısrar etti.

[Muhammed b. Mervan ile ‘Abdallah b. ‘Abd al-Melik] el-Haccac’a ulaştıktan sonra, ‘Abdallah öne çıktı ve, “Ey Irak halkı, ben Müminlerin Emiri’nin oğlu ‘Abdallah’ım. O size falan falan şeyleri verecektir” dedi ve zikrettiğimiz şartları anlattı. Ardından Muhammed b. Mervan, “Ben Müminlerin Emiri’nin size gönderdiği elçiyim; size falan falan şeyleri teklif ediyor” dedi ve bu şartları zikretti.

Halk, “Bu akşam size cevap vereceğiz” dedi; geri dönüp İbn el-Eş‘as’a katıldılar. Her kumandan, reis ve süvari onun yanına geldi. İbn el-Eş‘as Allah’a hamd etti, sonra şöyle dedi: “Bundan sonra: Size bugün kabul ederseniz fırsat gibi görünen bir şey teklif edildi; fakat ben bunun yarın basiret sahibi biri için pişmanlık olmasından emin değilim. Siz bugün onlarla hesaplaşmış durumdasınız. Onlar ez-Zaviye’yi size karşı sayacak olurlarsa, siz de Tüster gününü onlara karşı sayabilirsiniz. Size teklif ettiklerini kabul edin; siz güçlü ve kudretliyken, onlar sizden korkarken ve siz hâlâ onlara yukarıdan bakabilecek durumdayken. Vallahi, kabul ederseniz, yaşadığınız müddetçe onlara karşı cesur ve onların gözünde heybetli kalırsınız.”

Halk her yandan ayağa kalkıp şöyle dedi: “Allah onları helak etmiştir. Onlar sıkıntı, darlık, kıtlık, pahalılık ve zillet içindedir; biz ise çok kalabalığız, fiyatlar ucuzdur ve erzak yakınımızdadır. Hayır, vallahi kabul etmeyeceğiz.” Ve ‘Abd al-Melik’ten tekrar beri olduklarını ilan ettiler. Deyr el-Cemacim’de ondan ilk beri olanlar ‘Abdallah b. Zu’ab ile ‘Umeyr b. Teyhan oldu. Orada ondan beri oluşları, Fars’takinden daha birleşik idi. Bunun üzerine Muhammed b. Mervan ile ‘Abdallah b. ‘Abd al-Melik el-Haccac’a dönüp, “Ordugâhın ve ordun senin işindir; uygun gördüğünü yap. Biz sana itaat etmekle emrolunduk” dediler. O da, “Ben size bu kumandanlık için yalnızca ikinizin istendiğini söylemiştim” dedi. Sonra, “Sizin için savaşacağım; benim yetkim sizindir” dedi. Onlar da her karşılaştıklarında ona “emir” diye hitap ettiler. Ebu Yezid es-Seksaki’nin iddiasına göre ise, onlarla karşılaştığında o da onları “emirler” diye selamlardı. Savaşı ona bıraktılar; o da bunu üstlendi.

Ebu Mihnef - el-Kelbi, Muhammed b. es-Sa’ib’e göre: Halk el-Cemacim’de toplandığında, ‘Abd al-Rahman b. Muhammed’in şöyle dediğini işittim: “Benu Mervan, mavi gözlü yani Arap olmayan anneleri yüzünden yerilmektedir.” Sonra, “Vallahi, onların bundan daha iyi bir nesebi yoktur; Benu Ebi’l-‘As ise daha da kötüdür; çünkü onlar Saffuriyye halkından kaba adamlardır. Eğer bu iş Kureyş’in arasındaysa, ben de Kureyş’ten bir kök ileri sürebilirim; eğer Arapların arasındaysa, ben el-Eş‘as b. Kays’ın oğluyum” dedi. Bunu, halk işitsin diye yüksek sesle söyledi.

Sonra savaşa çıktılar. El-Haccac sağ kanada ‘Abd al-Rahman b. Süleym el-Kelbi’yi, sol kanada ‘Umare b. Temim el-Lahmi’yi, süvariler üzerine Süfyan b. el-Ebrad el-Kelbi’yi, piyadeler üzerine de ‘Abd al-Rahman b. Habib el-Hakemi’yi tayin etti. İbn el-Eş‘as ise sağ kanada el-Haccac b. Cariye el-Has‘ami’yi, sol kanada el-Ebrad b. Kurre et-Temimi’yi, süvariler üzerine el-Haris b. ‘Abd al-Muttalib’in oğlu Rebia’nın oğlu ‘Abbas’ın oğlu ‘Abd al-Rahman el-Haşimi’yi, piyadeler üzerine Muhammed b. Sa‘d b. Ebi Vakkas’ı, zırhlı birlikler üzerine de ‘Abdallah b. Rizam el-Harisi’yi tayin etti. Kurranın başına, yanında Kureyş’ten on beş kişi bulunan Cebele b. Zahr b. Kays el-Cu‘fi’yi koydu; onların arasında ‘Amir eş-Şa‘bi, Sa‘id b. Cübeyr, Ebu’l-Bahtari ve ‘Abd al-Rahman b. Ebi Leyla vardı.

Sonra her gün karşı karşıya gelip savaştılar. Iraklıların erzakı el-Kufe’den ve onun Sevad’ından geliyordu; Kufeliler de, onların kardeşleri Basralılar da istedikleri gibi bolca rızıklandırılıyorlardı. Suriyeliler ise çok zor durumdaydılar: fiyatlar onların aleyhine yükseldi, yiyecekleri azaldı, et bulamaz oldular; adeta kuşatma altındaydılar. Fakat buna rağmen gün boyunca Iraklılarla çarpışıyor, çok şiddetli savaşıyorlardı. Önce el-Haccac hendeğini ilerletiyor, sonra [Iraklılar] kendilerininkini ilerletiyordu; bu durum Cebele b. Zahr’ın vurulduğu güne kadar sürdü. Sonra [‘Abd al-Rahman], Kumeyl b. Ziyad en-Neha‘i’ye haber gönderdi. O ağırbaşlı, savaşta metin, cesaret sahibi ve halk arasında sözü geçen biriydi. Cebele’nin bölüğüne “Kurranın Bölüğü” denirdi. Onlara hücum edildiğinde yerlerinden pek kıpırdamazlar, hücum ettiklerinde de geri çekilmezlerdi; bununla tanınırlardı. Bir gün, âdetleri üzere hücum çıkışı yaptılar; halk da onlarla birlikte çıktı. El-Haccac adamlarını tertipledi, sonra savaş safları arasında dolaştı. İbn Muhammed yedi savaş safıyla, birbiri ardınca hücum çıkışı yaptı. El-Haccac, Cebele b. Zahr’ın kurra bölüğüne karşı üç bölük sevk etti ve bunların başına el-Cerrah b. ‘Abdallah el-Hakemi’yi getirdi; onlar da üzerlerine yürüdüler.

Ebu Mihnef dedi ki: Ebu Yezid es-Seksaki bana şöyle rivayet etti: Vallahi, ben Cebele b. Zahr’a karşı sevk edilen süvariler arasındaydım. Ona ve arkadaşlarına her bölükten bir hücum olmak üzere üç defa saldırdık. Vallahi, onları hiçbir bakımdan yetersiz bulmadık.
Muğire b. el-Muhalleb’in ölümü: Bu yılda el-Muğire b. el-Muhalleb Horasan’da öldü.

Ali b. Muhammed - el-Mufaddal b. Muhammed’e göre: el-Muğire b. el-Muhalleb, babasının Merv’de bütün vilayeti üzerindeki vekiliydi; sonra Receb 82’de (Ağustos-Eylül 701) öldü. Haber Yezid’e (b. el-Muhalleb) ulaştı ve ordu bunu öğrendi, fakat el-Muhalleb’e bildirmediler. Yezid bunu ona bildirmek istedi ve kadınlara feryat etmelerini emretti. el-Muhalleb, “Bu nedir?” dedi. Ona, “el-Muğire öldü” denildi. Bunun üzerine, “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz” dedi ve öyle bir üzüldü ki bu üzüntü onun üzerinde açıkça görüldü; yakınlarından biri de onu bu yüzden kınadı. Yezid’i çağırdı ve ona ne yapması gerektiğini öğütleyerek onu Merv’e gönderdi; bu sırada gözyaşları sakalına akıyordu. el-Haccac, el-Muğire için taziye dilemek üzere el-Muhalleb’e mektup yazdı; el-Muğire bir önder idi. el-Muğire’nin öldüğü gün, el-Muhalleb Maveraünnehir’de Kiş’te bulunuyordu ve oranın halkına karşı savaşmakla meşguldü.

Ali b. Muhammed devam etti: Yezid, altmış — bazılarına göre yetmiş — süvariyle yola çıktı. Bunların arasında Mücce‘a b. ‘Abd al-Rahman el-‘Atai, ‘Abdallah b. Mu‘ammar b. Şumeyr el-Yaşkuri, Dinar es-Sicistani, el-Heysem b. el-Munakhkhal el-Curmuzî, İslam’a el-Muhalleb’in eliyle girmiş olan Zamm bölgesinin lideri Gazvan el-İskaf, Ebu Muhammed ez-Zemmi ve ‘Atik’in mevlâsı ‘Aliyye vardı. Bunlar Nesef çölünde 150 Türk ile karşılaştılar. Türkler, “Siz kimsiniz?” dediler. Onlar, “Tüccarız” dediler. “Yükleriniz nerede?” dediler. Onlar, “Önden gönderdik” dediler. Türkler, “Bize bir şey verin” dediler. Yezid bunu reddetti; fakat Mücce‘a onlara bir elbise, bazı kumaş parçaları ve bir yay verdi; onlar da ayrıldılar. Sonra hile yapıp geri döndüler. Yezid, “Onlar hakkında en iyi bilen bendim — onlarla savaşın” dedi.

Aralarında çetin bir savaş oldu. Yezid yere yakın bir at üzerindeydi ve yanında esir aldığı bir Harici vardı. Bu adam, “Beni serbest bırak” dedi; Yezid de bunu kabul etti. Sonra ona, “Ne yapabilirsin?” dedi. Adam Türklerin üzerine saldırdı, aralarına karıştı ve arkalarına geçip birini öldürdü. Sonra tekrar saldırdı, yine aralarına karıştı ve öne geçip birini daha öldürdü. Sonra Yezid’in yanına döndü. Bu sırada Yezid onların önderlerinden birini öldürmüş, fakat bacağından da yaralanmıştı. Türkler baskıyı artırdılar. Ebu Muhammed ez-Zemmi kaçtı; fakat Yezid direnmeye devam etti. Sonunda Türkler savaşmaktan vazgeçtiler ve, “Biz hile yaptık; fakat ya hepimiz ölmeden, ya siz ölmeden ya da bize bir şey vermeden gitmeyeceğiz” dediler. Yezid hiçbir şey vermeyeceğine yemin etti. Ancak Mücce‘a, “Allah aşkına! el-Muğire öldü ve onun ölümünün el-Muhalleb üzerindeki etkisini gördün. Allah için bugün sen de öldürülme” dedi. Yezid, “el-Muğire ecelini aşmadı, ben de aşmayacağım” dedi. Bunun üzerine Mücce‘a onlara sarı bir sarık attı; onlar bunu alıp ayrıldılar. Daha sonra Ebu Muhammed ez-Zemmi süvariler ve yiyeceklerle geldi. Yezid ona, “Bizi terk ettin ey Ebu Muhammed” dedi. O da, “Sadece yardım ve yiyecek getirmek için gittim” dedi.

Recez şairi şöyle dedi:

“Yezid, ey Ebu Sa‘id’in kılıcı,
Halklar ve ordular bilir ki
Sen, Türklerle savaş gününde
Sert birisin.”

El-Aşgarî de şöyle dedi:

“Türkler bilir ki onunla karşılaştıklarında
Karanlığı yaran bir yıldızla karşılaşmışlardır.
Onun yanında sabırdan başka sığınak bilmeyen
Orman aslanları gibi gençler vardır.
İnsanların üstünü kan kapladığını görüyoruz,
Fakat onların geri çekildiğini ya da ilerlemekten korktuğunu görmüyorum.
Altlarında, onların çektiği sıkıntıya katlanan atlar vardır,
Ta ki kanla nallanmış oluncaya kadar.
Ölüm hengâmesinde, gece çökene kadar,
Hiçbir taraf kaçmaz ve yenilmez.”

Bu yılda el-Muhalleb, Kiş halkıyla haraç karşılığında anlaşma yaptı ve oradan ayrılarak Merv’e yöneldi.
Muhalleb’in Kiş’ten ayrılmasının sebebi: Ali b. Muhammed - el-Mufaddal b. Muhammed’e göre: el-Muhalleb, Mudar’dan bazı kimselerden şüphelendi. Bu sebeple onları hapsetti ve Kiş’ten ayrılarak onları orada bıraktı. Ayrıca Huzâa’nın mevlâsı Hureys b. Kutbe’yi bırakarak ona şöyle dedi: “Haraç tamamen alındığında rehineleri onlara geri ver.” Kendisi nehri (Ceyhun’u) geçti ve Belh’e vardığında orada konakladı. Hureys’e şöyle yazdı: “Rehineleri onlara geri verirsen sana saldırmayacaklarından emin değilim. Bu yüzden haracı aldıktan sonra Belh topraklarına ulaşıncaya kadar rehineleri serbest bırakma.”

Hureys, Kiş hükümdarına şöyle dedi: “el-Muhalleb bana rehineleri Belh topraklarına ulaşıncaya kadar tutmamı yazdı. Eğer bana borcunuzu çabucak öderseniz, rehinelerinizi size teslim ederim ve ona da mektubunun bana, borcun tamamını aldıktan ve rehineleri size verdikten sonra ulaştığını söylerim.” Bunun üzerine hükümdar, anlaşmada belirlenen meblağı hemen ödedi ve Hureys de elinde tuttuğu rehineleri onlara geri verdi.

Hureys yola çıktı. Yolda Türklerle karşılaştı. Onlar, “Kendini ve yanındakileri fidye ile kurtar; biz Yezid b. el-Muhalleb ile karşılaştık, o kendini fidye ile kurtardı” dediler. Hureys, “Siz beni Yezid’in annesi mi doğurdu sanıyorsunuz?” dedi ve onlarla savaştı; bazılarını öldürdü ve esir aldı. Türkler bu esirleri fidye ile geri aldı. Hureys onlara iyilik yaptı, serbest bıraktı ve fidyeyi de geri verdi.

Onun, “Siz beni Yezid’in annesi mi doğurdu sanıyorsunuz?” sözü el-Muhalleb’e ulaşınca, “Bu köle, akrabalarının onu doğurmuş olabileceğini küçümsüyor” dedi ve öfkelendi.

Hureys, Belh’te el-Muhalleb’in yanına geldiğinde ona, “Rehineler nerede?” diye sordu. Hureys, “Borcu aldım ve onları serbest bıraktım” dedi. el-Muhalleb, “Sana onları serbest bırakmamanı yazmamış mıydım?” dedi. Hureys, “Mektubun bana, onları serbest bıraktıktan ve senin korktuğun şeyden kurtulduktan sonra ulaştı” dedi. el-Muhalleb, “Yalan söylüyorsun; sen onlara ve hükümdarlarına gidip benim sana yazdığımı bildirdin” dedi ve soyulmasını emretti. Hureys soyulmaya karşı büyük bir utanç ve sıkıntı gösterdi; öyle ki el-Muhalleb onun cüzzamlı olduğunu zannetti. Sonra onu soydu ve otuz kırbaç vurdurdu. Hureys, “Beni soymadan üç yüz kırbaç vurmanı tercih ederdim” dedi ve bu soyulmadan dolayı utanç duydu. Ayrıca el-Muhalleb’i öldüreceğine yemin etti.

Bir gün el-Muhalleb ata bindi, Hureys de bindi. Hureys, onun arkasından giderken iki kölesine ona saldırmalarını emretti. Bunlardan biri bunu reddedip ayrıldı; diğeri ise tek başına saldırmaya cesaret edemedi. Geri döndüğünde Hureys ona, “Seni ona saldırmaktan ne alıkoydu?” dedi. Köle, “Vallahi kendim için değil, senin için korktum. Eğer onu öldürseydik hem sen hem biz öldürülürdük. Ben seni düşündüm; eğer senin güvende kalacağını bilseydim onu öldürürdüm” dedi.

Ali b. Muhammed devam etti: Hureys, el-Muhalleb’in yanına gelmeyi bıraktı ve hasta numarası yaptı. Onun hastalığı taklit ettiği ve el-Muhalleb’i öldürmek istediği haberi el-Muhalleb’e ulaştı. Bunun üzerine Sabit b. Kutbe’ye, “Kardeşini bana getir; o benim için oğullarımdan biridir. Ona yaptığımı sadece terbiye için yaptım; tıpkı bir oğlumu terbiye etmek için döveceğim gibi” dedi. Sabit kardeşine gidip onu ikna etmeye çalıştı ve el-Muhalleb’in yanına gitmesini istedi. Fakat Hureys korktu ve, “Bana yaptıklarından sonra ona gitmem. Ona güvenmem, o da bana güvenmez” dedi. Sabit bunu görünce, “Eğer böyle düşünüyorsan bizimle birlikte Musa b. ‘Abdallah b. Hizim’e git” dedi; çünkü Hureys’in el-Muhalleb’i öldürmesinden ve hepsinin öldürülmesinden korkuyordu. Bunun üzerine üç yüz şakiriyye ve Arap taraftarlarıyla birlikte yola çıktılar.

Ebu Ca‘fer dedi ki: Bu yılda el-Muhalleb b. Ebi Sufra öldü.
Muhalleb’in ölümü: Ali b. Muhammed dedi ki: el-Mufaddal bana şöyle rivayet etti: el-Muhalleb, Kiş’ten ayrıldığında Merv’e doğru yola çıktı. Merv er-Ruz bölgesindeki Zigallal denilen yere geldiğinde zâtülcenb hastalığına yakalandı - bazıları bunun veba olduğunu söyler. Habib’i ve orada bulunan diğer oğullarını çağırdı, bağlanmış bir demet ok getirilmesini istedi ve şöyle dedi: “Bunlar bir aradayken onları kırabileceğinizi düşünüyor musunuz?” Onlar, “Hayır” dediler. “Peki ayrı ayrı olsalar kırabilir misiniz?” dedi. “Evet” dediler. Bunun üzerine şöyle dedi: “İşte birlik böyledir. Size vasiyetim, Allah’tan sakınmanız ve akrabalık bağını gözetmenizdir. Akrabalık bağı ömrü uzatır, malı çoğaltır ve sayıyı artırır. Akrabalığı kesmeyi size yasaklıyorum; çünkü bu, ateşe götürür ve zillet ile yoksulluk getirir. Birbirinizi sevin, birbirinizle iyi geçinin, birlik olun ve ayrılığa düşmeyin, birbirinize iyilik yapın; böylece işleriniz bir olur. Aynı anneden olan kardeşler birbirine düşerse, farklı annelerden olanlar için ne umut kalır? Size düşen itaat etmek ve birlik içinde olmaktır. İyiliğiniz sözünüzden üstün olsun. Bir kimsede, yaptığı işin dilinden çıkan sözden daha üstün olmasını severim. Cevap verirken dil sürçmesinden sakının; insanın ayağı kayar ve toparlanabilir, fakat dili kayarsa helak olur. Size gelen herkesin hakkını tanıyın. Bir kimsenin sabah ya da akşam size gelmesi, ona değer vermeniz için yeterlidir. Cömertliği cimriliğe tercih edin. Arapları sevin ve onlara iyilik yapın. Arap, kendisine sadece bir söz versen bile senin uğrunda can verir; ona iyilik edersen nasıl davranacağını düşün. Savaşta sabırla birlikte hileyi kullanın; bu, cesaretten daha faydalıdır. Savaş başladığında hüküm iner: Bir kimse kararlı olur ve düşmanını yenerse insanlar ‘doğrudan gidip kazandı’ der ve övülür; fakat sabrettikten sonra kazanamazsa ‘ihmal etmedi, fırsatını da kaçırmadı ama kader galip geldi’ derler. Kur’an okuyun, yerleşmiş uygulamaları ve iyi insanların terbiyesini öğrenin. Meclislerinizde laubalilikten ve çok konuşmaktan sakının. Sizin başınıza Yezid’i tayin ettim ve orduyu ona götürene kadar Habib’i kumandan yaptım. Yezid’e karşı gelmeyin.” el-Mufaddal ona, “Sen onu tercih etmeseydin bile biz onu seçerdik” dedi.

el-Muhalleb, bu vasiyetini yaptıktan sonra öldü. Habib onun cenaze namazını kıldırdı ve sonra Merv’e gitti. Yezid, el-Muhalleb’in ölümünü ve kendisini vekil bırakmasını Abdülmelik’e yazdı; el-Haccac da onu bu görevde onayladı. Rivayet edilir ki el-Muhalleb ölümünde şöyle demiştir: “Eğer bana kalsaydı, oğullarımın başına Habib’i getirirdim.”

Ali b. Muhammed dedi: O, 82 yılı Zilhicce ayında (Ocak 702) öldü. Nahar b. Tawsia et-Teymi şöyle dedi:

Zenginlik getiren sefer sona erdi,
cömertlik ve ihsan el-Muhalleb’le birlikte öldü.

Merv er-Ruz’da, kabri başında iki emanet gibi kaldılar,
doğu ve batıdan tamamen kayboldular.

Birisi, “İnsanlar içinde nimete en layık olan kimdir?” dese,
korkmadan onu zikrederiz.

O, bize düz ve sarp yerleri açtı,
hızlı kuş sürüleri gibi süvarilerle.

Onları mızrak darbelerine maruz bıraktı;
sanki onları mor boyayla süslüyordu.

Etrafı, kendisine bağlı Kalitan ve
Bekir ile Tağlib kabilelerinden müttefiklerle çevriliydi.

Maadd kabileleri onun sancağına sığınır,
kendilerini ve ana babalarını ona feda ederlerdi.

Bu yılda el-Haccac b. Yusuf, el-Muhalleb’in ölümünden sonra Horasan’a Yezid b. el-Muhalleb’i tayin etti.

Yine bu yılda Abdülmelik, Medine valisi olan Eban b. Osman’ı görevden aldı. el-Vakıdi’ye göre onu 2. Cemaziye’nin 13. günü (25 Temmuz 701) görevden aldı.

Aynı yılda Abdülmelik, Medine’ye Hişam b. İsmail el-Mahzumi’yi tayin etti. Hişam göreve gelince, daha önce Yahya b. el-Hakem tarafından kadı tayin edilen ve Eban b. Osman tarafından da görevinde bırakılan Nawfal b. Musahik el-Amiri’yi görevden aldı ve yerine Amr b. Halid ez-Zuraki’yi getirdi. Eban’ın valiliği yedi yıl, üç ay ve on üç gece sürdü.

Bu yıl hac emirliğini Eban b. Osman yaptı. el-Kufe, el-Basra ve doğu bölgelerinin valisi el-Haccac idi. Horasan’da ise el-Haccac adına Yezid b. el-Muhalleb görev yapıyordu.
İbnü’l-Eş‘as’ın Yenilgisinin Sebebi: Bu yılda Deyrü’l-Cemâcim’de ‘Abd al-Rahman b. Muhammed b. el-Eş‘as’ın yenilgisi meydana geldi.

Hişam b. Muhammed – Ebû Mihnef – Ebû’z-Zübeyr el-Hemdânî’ye göre: Ben Cebele b. Zahr’ın süvarileri arasındaydım. Suriyeliler ona tekrar tekrar saldırdıklarında, fakih olan Abdurrahman b. Ebî Leylâ bize seslenerek şöyle dedi: “Ey kurra topluluğu! Kaçış hiçbir kimse için sizin için olduğundan daha çirkin değildir. Ali’nin, Sıffin günü Suriyelilerle karşılaştığımızda şöyle dediğini işittim: ‘Ey müminler! Kim yapılan bir zulmü ve hoş görülmeyen bir şeyi görür de bunu kalbiyle reddederse o selamete ermiştir. Kim bunu diliyle reddederse sevap kazanır ve bu, yalnızca kalbiyle reddedenden daha üstündür. Kim de Allah’ın kelimesi en yüce olsun, zalimlerin sözü en aşağı düşsün diye kılıcıyla karşı koyarsa, işte doğru yolu bulan, kalbi kesin inançla aydınlanmış olan odur.’ O halde haramı helal sayan, doğruyu ne bilen ne de kabul eden ve işledikleri zulmü inkâr etmeyen bu bid‘at ehliyle savaşın.”

Ebû’l-Bahtari şöyle dedi: “Dininiz ve dünyanız için savaşın. Allah’a yemin ederim ki eğer onlar size galip gelirse dininizi bozacak ve dünya işlerinizi ele geçireceklerdir.”

eş-Şa‘bî şöyle dedi: “Ey İslam ehli! Onlarla savaşın. Onlarla savaşmanız size zarar vermez. Allah’a yemin ederim ki yeryüzünde bunlardan daha zalim ve yönetimde daha zorba bir topluluk bilmiyorum. Onlara karşı acele edin.”

Saîd b. Cübeyr şöyle dedi: “Onlarla savaşın. Onlara karşı savaşmanızda günah yoktur. Niyet ve kesinlik ile onların günahlarına karşı savaşın. Yönetimdeki zulümlerine, din konularındaki taşkınlıklarına, zayıfları hor görmelerine ve namazı öldürmelerine karşı savaşın.”

Ebû Mihnef – Ebû’z-Zübeyr’e göre: Hücum etmeye hazırlandık. Cebele bize şöyle dedi: “Hücum ettiğinizde gerçek bir hücum edin. Onların saflarına varıncaya kadar yüzlerinizi çevirmeyin.” Ebû’z-Zübeyr şöyle dedi: Biz tek bir hedefle güçlü bir şekilde hücum ettik. Üç bölüğü dağıttık, sonra ilerleyip onların safına girdik ve onları yerlerinden sökünceye kadar vurduk. Sonra geri döndük ve Cebele’nin yere düşmüş hâlinin yanından geçtik; nasıl öldürüldüğünü bilmiyorduk.

Ebû’z-Zübeyr dedi ki: Bu durum bizi sarstı. Zayıfladık ve olduğumuz yerde durduk. Kurra çoktu ve Cebele b. Zahr’ın ölüm haberini birbirimize aktardık. Her birimiz için bu, sanki babasını ya da kardeşini kaybetmek gibiydi; hatta o savaş meydanında bu daha da ağırdı. Bunun üzerine Ebû’l-Bahtari et-Tâî şöyle dedi: “Cebele b. Zahr’ın öldürülmesinin sizi etkilemesine izin vermeyin. O, aranızdan biriydi; eceli geldi ve ona ulaştı. Onun ölüm günü ne öne alınabilirdi ne de ertelenebilirdi. Hepiniz onun tattığını tadacaksınız; her biriniz çağrılacak ve icabet edecektir.”

Ebû’z-Zübeyr dedi: Kurra’nın yüzlerine baktım; umutsuzluk açıkça görülüyordu. Dilleri tutulmuştu. Üzerlerinde yenilgi hali belirgindi. Suriyeliler ise sevinçli ve neşeliydi; “Ey Allah’ın düşmanları! Mahvoldunuz. Allah sapkın liderinizi öldürdü” diye bağırıyorlardı.

Ebû Mihnef – Ebû Yezîd es-Saksakî’ye göre: Cebele ve adamları hücum ettiğinde biz kaçtık, onlar da bizi takip etti. Bizden bir grup ayrıldı. Bir de baktık ki onun adamları bizimkileri kovalıyor, kendisi ise yüksekçe bir yerde durup adamlarının dönmesini bekliyordu. İçimizden biri dedi ki: “Bu, vallahi Cebele b. Zahr’dır. Adamları savaşla meşgulken ona hücum edin; belki onu öldürürsünüz.” Ebû Yezîd dedi: Biz ona hücum ettik. Şahitlik ederim ki kaçmadı; aksine kılıcıyla bize hücum etti. Yüksek yerden indiğinde mızraklarla onu deldik ve atından düşürdük; ölü olarak yere düştü. Adamları geri döndü. Onların gelişini görünce biz çekildik. Onun öldüğünü görünce onların feryatlarından ve üzüntülerinden gözlerimizi sevindiren şeyi gördük. Onların bize karşı savaşlarındaki ve üzerimize gelişlerindeki değişimi de açıkça fark ettik.

Ebû Mihnef – Sehm b. Abdurrahman el-Cühenî’ye göre: Cebele öldürüldüğünde bu, insanları sarstı. Sonra Bislam b. Mesgalah b. Hubeyre eş-Şeybânî geldi ve gelişi insanları cesaretlendirdi. “Bu adam Cebele’nin yerini tutabilir” dediler. Ebû’l-Bahtari bunu duyunca şöyle dedi: “Ne kötü bir hale düşmüşsünüz! İçinizden bir kişi öldürülünce kendinizi kuşatılmış sanıyorsunuz. Eğer İbn Mesgalah da öldürülürse kendinizi helake mi teslim edeceksiniz ve ‘savaşacak kimse kalmadı’ mı diyeceksiniz? Sizden umduğumuz ne kadar da boşa çıkıyor!”

Bislam er-Reyy’den gelmişti. Yolda Kuteybe b. Müslim ile karşılaştılar. Kuteybe onu Haccac ve Suriyeliler tarafına çağırdı, Bislam ise onu Abdurrahman ve Iraklılar tarafına çağırdı. İkisi de diğerinin teklifini reddetti. Bislam şöyle dedi: “Iraklılarla birlikte ölmeyi, Suriyelilerle birlikte yaşamaya tercih ederim.” Sonra Masabedhan’da konakladı.

Geldiğinde İbn Muhammed’e şöyle dedi: “Rabi‘a süvarilerinin kumandasını bana ver.” O da verdi. Sonra onlara şöyle dedi: “Ey Rabi‘a topluluğu! Savaşta kötü bir mizacım vardır; buna katlanın.” Cesur bir adamdı. Bir gün insanlar savaşa çıktığında o da Rabi‘a süvarileriyle saldırdı ve Suriye ordusunun kampına girdi. Yaklaşık otuz kadar kadın esir aldı ve kendi kampına yaklaşınca onları serbest bıraktı; onlar da Haccac’ın kampına döndüler. Haccac şöyle dedi: “Yazık onlara! Kadınlarını korusunlar! Eğer bizim kadınlarımızı geri göndermeselerdi, ben de yarın galip geldiğimde onların kadınlarını esir alırdım.”

Başka bir gün Abdullah b. Muleyl el-Hemdânî süvarileriyle saldırdı, Suriye kampına girdi ve on sekiz kadın esir aldı. Yanında okçu olan Tarık b. Abdullah el-Esedî vardı. Yaşlı bir Suriyeli çadırından çıktı. Esedî arkadaşına “Onu benden gizle, yoksa onu vururum” diyordu. Yaşlı adam yüksek sesle “Allah bizi ve sizi selametle bir araya getirsin” dedi. Esedî “Böyle birini öldürmek istemem” diyerek onu bıraktı. İbn Muleyl de kadınları kampın yakınına getirip serbest bıraktı. Haccac yine önceki sözlerine benzer şeyler söyledi.

Hişam b. Muhammed – babasına göre: el-Velid b. Nebit el-Kelbî, Benî Âmir’den bir birlikle Cebele b. Zahr’a saldırdı. Çok iri bir adam olan el-Velid binek hayvanından indi ve orta boylu olan Cebele ile çarpıştı. Ona başından vurdu, Cebele düştü. Adamları yenildi ve başı getirildi.

Hişam – Ebû Mihnef ve Avâne el-Kelbî’ye göre: Cebele’nin başı Haccac’a getirildiğinde onu iki mızrak üzerine koydurdu ve şöyle dedi: “Ey Suriye halkı! Sevinin. Bu zaferin başlangıcıdır. Hiçbir fitne yoktur ki içinde önde gelen bir Yemenli öldürülmeden bastırılmış olsun. İşte bu da onların önde gelenlerinden biridir.”

Sonra bir gün bir Suriyeli düello için ortaya çıktı. Haccac b. Ceriye çıktı, ona saldırdı, mızrakladı ve attan düşürdü. Arkadaşları onu kurtardı; bu kişi Hasa‘m kabilesinden Ebû’d-Derdâ idi. Haccac b. Ceriye şöyle dedi: “Onu düşene kadar tanımadım. Bilseydim onunla savaşmazdım; kavmimden böyle birinin öldürülmesini istemem.”

Abdurrahman b. Avf er-Ruâsî de ortaya çıkıp düello istedi. Suriyelilerden bir amcasının oğlu çıktı. Kılıçlarla çarpıştılar. Her biri “Ben Kilab’ın yiğidiyim” dedi, sonra birbirlerine kim olduklarını sordular. Tanışınca savaşı bıraktılar.

Abdullah b. Rizam el-Harisî çıktı ve “Bana birer birer gelin” dedi. Bir adam gönderildi, onu öldürdü. Üç gün boyunca her gün birini öldürdü. Dördüncü gün geldiğinde “Keşke gelmeseydi” dediler. Yine düello istedi. Haccac el-Cerrah’a “Çık karşısına” dedi. O da çıktı. Abdullah b. Rizam ona “Sana yazık, neden karşıma çıktın?” dedi. O da “Seninle imtihan edildim” dedi. Abdullah “Bir iyilik ister misin?” dedi. “Nedir?” dedi. “Ben sana karşı yenilmiş gibi davranayım, sen de Haccac’a övgü kazanarak dön. Ben ise senin sağ kalman için insanların sözlerine katlanırım” dedi. Cerrah kabul etti. Abdullah kaçıyormuş gibi yaptı. Ancak Cerrah gerçekten öldürmek istedi. Abdullah susuzdu, yanında su taşıyan bir genç vardı. Genç ona “Adam seni gerçekten öldürmek istiyor” diye bağırdı. Bunun üzerine Abdullah ona acıdı, başına vurdu ve yere düşürdü, sonra gence “Yüzüne su serp ve içir” dedi. Sonra “Ey Cerrah! Sana iyilik istedim, sen ise beni ölüme götürmek istedin” dedi. Cerrah “Bunu istemedim” dedi. Abdullah “Git, seni akrabalık hatırı için bıraktım” dedi.

Muhammed b. Ömer el-Vakidî – İbn Ebî Sabre – Salih b. Keysân – Saîd el-Harâşî’ye göre: O gün safdaydım. Iraklı Kudâme b. el-Haniş et-Temîmî ortaya çıktı ve “Ey Suriyelilerin Cerâmiga topluluğu! Sizi Allah’ın kitabına ve peygamberinin sünnetine çağırıyoruz. Kabul etmezseniz biri karşıma çıksın” dedi. Bir Suriyeli çıktı, onu öldürdü. Dört kişiyi öldürdü. Haccac bunu görünce “Kimse bu köpeğe karşı çıkmasın” diye bağırttı ve insanlar geri durdu.

Saîd el-Harâşî devam ederek dedi ki: Haccâc’a yaklaştım ve şöyle dedim: “Emîri Allah aziz kılsın! Bu köpeğe karşı kimsenin çıkmamasına karar verdin. Oysa şu insanlar ecelleri dolduğu için öldüler. Bu adamın da bir eceli vardır; ben de onun ecelinin artık dolmuş olmasını umuyorum. Benimle beraber gelen arkadaşlarıma izin ver de onlardan biri onun karşısına çıksın.” Haccâc dedi ki: “Bu köpek bu işi âdet haline getirdi ve bizim adamlarımızı korkuttu. Bununla beraber arkadaşlarına izin veriyorum; dileyen ayağa kalksın.” Bunun üzerine el-Harâşî arkadaşlarının yanına döndü ve onlara bunu bildirdi. Kudâme tekrar düello çağrısı yapınca, el-Harâşî’nin arkadaşlarından biri ona karşı çıktı; fakat Kudâme onu öldürdü. Bu durum Saîd’i üzdü ve Haccâc’a söylemiş olduğu söz yüzünden ona ağır geldi. Sonra Kudâme bir kez daha düello çağrısı yaptı. Saîd Haccâc’a yaklaştı ve şöyle dedi: “Emîri Allah aziz kılsın! Şu köpeğin karşısına çıkmam için bana izin ver.” Haccâc dedi ki: “Buna gücün yeter mi?” Saîd dedi ki: “Evet, senin istediğin gibiyim.” Haccâc dedi ki: “Kılıcını bana göster.” O da kılıcını verdi. Haccâc dedi ki: “Benim yanımda bundan daha ağır bir kılıç var.” Sonra o kılıcın ona verilmesini emretti ve onu Saîd’e verdi. Sonra Saîd’e bakarak dedi ki: “Üzerinde güzel zırh var, atın da güçlü; ama buna rağmen işin bu köpekle nasıl sonuçlanacağını bilmiyorum.” Saîd dedi ki: “Umarım Allah bana ona karşı zafer verir.” Haccâc dedi ki: “Allah’ın bereketiyle çık.”

Saîd dedi ki: Ben de onun karşısına çıktım. Ona yaklaştığımda bana, “Dur ey Allah’ın düşmanı!” dedi. Ben de memnun bir halde durdum. Sonra dedi ki: “Seç: Ya sen önce benim sana üç kez vurmama izin verirsin, ya da ben önce senin bana üç kez vurmana izin veririm, sonra da sen bana izin verirsin.” Ben, “Önce ben vurayım” dedim. Bunun üzerine göğsünü eyerinin ön kaşına dayadı ve, “Vur” dedi. Ben kılıcımı iki elimle kavradım ve bütün gücümle miğferine vurdum; fakat ona hiçbir şey olmadı. Hem kılıcımdan hem de vuruşumdan hoşnutsuz oldum. Sonra boynunun köküne vurmayı düşündüm; böylece ya onu ikiye biçmeyi ya da en azından elini işlemez hâle getirmeyi umuyordum. Vurdum, yine hiçbir şey olmadı. Yaptığım şeyin haberi ordugâhın uzak taraflarındaki insanlara ulaşınca bu, hem beni hem de onları hoşnutsuz etti. Üçüncü vuruş da aynı şekilde sonuçsuz kaldı.

Sonra o kılıcını çekti ve, “Şimdi sıra bende” dedi. Ben de ona izin verdim. Bana öyle bir darbe indirdi ki beni yere serdi. Sonra atından indi, göğsümün üzerine oturdu, çizmesinden bir hançer yahut bıçak çekip boğazıma dayadı; beni öldürmek istiyordu. Ben ona dedim ki: “Allah aşkına, beni öldürmekle elde edeceğin şeref ve ünü, beni bağışlamakla elde edeceğin şereften daha fazla elde etmeyeceksin.” O dedi ki: “Sen kimsin?” Ben dedim ki: “Saîd el-Harâşî.” O da dedi ki: “Yazıklar olsun sana ey Allah’ın düşmanı! Git ve efendine ne ile karşılaştığını bildir.” Saîd dedi ki: Bunun üzerine oradan hızla ayrıldım ve Haccâc’a geldim. O bana, “Ne düşünüyorsun?” dedi. Ben de, “Emîr daha iyi bilirmiş” dedim.

Rivayet Ebû Mihnef’in Ebû Yezîd es-Saksakî’den yaptığı nakle döner: Ebû’l-Bahtari et-Tâî ile Saîd b. Cübeyr, “Hiçbir nefis Allah’ın izni olmaksızın, belirlenmiş bir vakit dışında ölmez” ayetinin sonuna kadar okurlar, sonra hücum edip savaş hattına varırlardı.

Ebû’l-Muhârik dedi ki: Onlarla tam yüz gün savaştık; ben bunu saydım. Devamla dedi ki: Biz İbn Muhammed ile birlikte 83 yılı Rebîülevvel ayının biri, salı sabahı (4 Nisan 702) Deyrü’l-Cemâcim’de konakladık ve 14 Cemâziyelâhir çarşamba günü (15 Temmuz 702), güneş günün tepe noktasındayken yenildik. O gün biz onlara karşı hiçbir zaman bu kadar cesur olmamıştık, onlar da bize karşı hiçbir zaman o kadar zayıf olmamışlardı.

Devamla dedi ki: Çarşamba günü, 14 Cemâziyelâhir’de biz onlara, onlar da bize karşı çıktılar ve günün büyük kısmında şimdiye kadar yaptığımız en iyi şekilde savaştık. Üstünlüğü ele geçirmiş olduğumuz ve yenilgiden emin olduğumuz sırada, Sufyân b. el-Ebrad el-Kelbî Suriye ordusunun sağ kanadındaki süvarilerle ileri atıldı. Nihayet Abdurrahman b. Muhammed’in sol kanadının kumandanı olan el-Ebrad b. Kurre et-Temîmî’ye yaklaştı. Sonra Allah’a yemin olsun ki pek az bir çarpışmadan sonra el-Ebrad b. Kurre yenildi. Bu, insanlar tarafından hoş karşılanmayan bir durumdu; çünkü o cesur bir adamdı ve kaçmak onun âdeti değildi. İnsanlar ona eman verilmiş olabileceğinden ve Suriyelilerle, halkla beraber bozuluşa uğrayacağına dair bir anlaşma yapılmış olduğundan şüphelendiler. O böyle yapınca, ona yakın savaş safları çözüldü ve insanlar her yöne dağılıp gittiler.

Abdurrahman b. Muhammed minbere çıktı ve halka, “Bana gelin ey Allah’ın kulları! Ben İbn Muhammed’im!” diye seslenmeye başladı. Abdullah b. Rizam el-Hârisî ona geldi ve minberinin altında durdu. Abdullah b. Zü‘âb es-Sülemî de süvarileriyle geldi. Abdurrahman onun yanında durdu ve Suriyeliler iyice yaklaşıncaya ve okları ona üstün gelmeye başlayıncaya kadar yerini terk etmedi. Bunun üzerine Abdurrahman, “Ey İbn Rizam! Şu adamlara ve süvarilere saldır” dedi. O da saldırdı ve onları kaçırdı. Sonra daha fazla Suriye süvarisi ve piyade geldi. Bu kez, “Ey İbn Zü‘âb! Onlara saldır” dedi. O da saldırdı ve onları kaçırdı. Abdurrahman ise minberinden ayrılmadan yerinde kaldı. Derken Suriyeliler onun ordugâhına girdiler ve “Allahu ekber!” diye bağırdılar.

Yezîd b. el-Muğaffel el-Ezdî’nin oğlu Abdullah —ki kardeşinin kızı Müleyke, Abdurrahman’ın karısıydı— onun yanına tırmandı ve şöyle dedi: “İn aşağı! İnmezsen esir alınmandan korkuyorum. Belki şimdi çıkarsan Allah’ın başka bir günde onları helak edeceği bir kuvveti yeniden toparlayabilirsin.” Bunun üzerine Abdurrahman aşağı indi ve Iraklılar bozguna uğrayıp kargaşa içinde ordugâhtan ayrıldılar.

Abdurrahman b. Muhammed, İbn Ca‘de b. Hubeyre ile birlikte ve aile halkı da yanında olduğu hâlde yola çıktı. Ca‘de oğullarının el-Fellûce’deki köyünün hizasına geldiklerinde bir sal istediler ve onunla karşıya geçtiler. Bislam b. Maşgalah onlara yetişti ve, “Abdurrahman b. Muhammed salda mı?” dedi; ama ona cevap vermediler. Bunun üzerine Bislam onun aralarında olduğundan şüphelendi ve şu şiiri söyledi:

Kendisi için sakınılan bir can sığınak bulmasın.
Kays benim yüzümden memleketi ateşe verdi,
ta ki alevlenince vazgeçti.

Sonra Abdurrahman silahları üstünde ve attan hiç inmeden evine kadar gitti. Kızı yanına çıktı, ona sarıldı; ailesi de ağlayarak dışarı çıktı. O da onlara vasiyet etti ve şöyle dedi: “Ağlamayın. Ben sizi bırakmazsam da ölünceye kadar sizinle ne kadar kalabileceğimi bilmiyor musunuz? Eğer ölürsem, size şimdi rızık veren diri olandır ve ölmez. O, benim hayatımda size rızık verdiği gibi ölümümden sonra da size rızık verecektir.” Sonra ailesine veda etti ve Kûfe’den ayrıldı.

Ebû Mihnef – el-Kelbî, Muhammed b. es-Sâib’e göre: Onlar yenildiğinde güneş günün tepe noktasındaydı. O devamla şöyle dedi: Mızrağım, kılıcım ve kalkanımla zorlanarak yola çıktım; aynı gün aileme ulaştım, silahlarımdan hiçbirini atmamıştım. Haccâc, “Bırakın onları. Dağılsınlar, arkalarına düşmeyin” demişti. Bir münadi de, “Kim dönerse ona eman verilecektir” diye bağırıyordu.

Savaştan sonra Muhammed b. Mervân Musul’a, Abdullah b. Abdülmelik ise Suriye’ye döndü ve Irak’ı Haccâc’a bıraktılar. Haccâc Kûfe’ye girince yanında hatip olan Ma‘kale b. Karib b. Rakabe el-Abdî oturuyordu ve şöyle dedi: “Kendilerine iyilik yaptığımız her adamı alabildiğine yerin; onları nankörlük ve vefasızlıkla ayıplayın. Kusurunu bildiğiniz herkesin kusurunu alabildiğine dile getirin ve onu kendi gözünde küçültün.” Haccâc’a biat eden her kişiye önce şöyle diyordu: “Küfür hâlinde bulunduğuna şahitlik eder misin?” Eğer bunu kabul ederse biatini kabul ediyordu; etmezse onu öldürüyordu.

Hasa‘m kabilesinden bir adam geldi. Iraklılardan tamamen uzak durmuş, Fırat’ın öte yakasında kalmıştı. Haccâc ona ne yaptığını sordu. Adam, “Bu nehrin öte yanında durdum ve Irak ordusunun başına ne geleceğini bekledim; sen galip gelince de halkla birlikte sana biat etmek için geldim” dedi. Haccâc dedi ki: “Demek bekliyordun ha? Kâfir olduğuna şahitlik ediyor musun?” Adam, “Ben ki seksen yıldır Allah’a ibadet etmişim; şimdi kendi aleyhime küfür ile şahitlik edersem ne kötü bir adam olurum!” dedi. Haccâc, “Öyleyse seni öldüreceğim” dedi. Adam şöyle dedi: “Öldürürsen öldür; vallahi bende zaten pek az bir hayat kaldı. Sabah, öğle ve gece ölüm bekliyorum.” Haccâc, “Boynunu vurun!” dedi ve boynu vuruldu. Rivayet edilir ki, onun etrafında bulunan Kureyşlilerden, Suriyelilerden yahut iki taraftan herhangi birinden hiç kimse kalmamıştı ki ona acımamış ve öldürülmesini kötü görmemiş olsun.

Haccâc Kumeyl b. Ziyâd en-Nehaî’yi çağırdı ve ona şöyle dedi: “Müminlerin Emîri Osman’ın öldürülmesine karşılık olarak onu öldüren sensin. Ben de uzun zamandır sana karşı bir yol bulmak istiyordum.” Kumeyl dedi ki: “Hangimize öfkelendiğini bilmiyorum: Kendini kısasa açık hâle getirdiği zaman ona mı, yoksa onu cezalandırmaktan geri durduğum zaman bana mı?” Sonra şöyle dedi: “Ey Sakîfli adam, bana dişlerini gıcırdatma, üzerime bir kum tepesi gibi çökme, bana kurt dişlerini gösterme! Vallahi, bende zaten pek az bir hayat kaldı. Kararlaştırdığın şeyi yerine getir; buluşma Allah ile olacaktır; öldürmeden sonra da hüküm gelecektir.” Haccâc dedi ki: “Kesin delil senin aleyhine olacaktır.” O dedi ki: “Bu ancak sen hüküm makamında oturuyorsan böyle olur.” Haccâc dedi ki: “Evet, sen Osman’ı öldürenler arasında idin ve Müminlerin Emîri’nden uzaklaştın. Onu öldürün!” Böylece öldürüldü. Onu öldüren, Benû Âmir b. Avf’tan, Mansûr b. Cumhûr’un amca oğlu olan Ebû’l-Cehm b. Kinâne el-Kelbî idi.

Onun ardından bir başkası getirildi. Haccâc dedi ki: “Bana öyle geliyor ki bu adam kendisi hakkında küfür üzere olduğuna şahitlik etmeyecektir.” Adam dedi ki: “Sanki ben kendimi bilmiyormuşum gibi beni aldatabileceğini mi sanıyorsun? Ben yeryüzündeki insanların en kâfiriyim. Kazıklar sahibi Firavun’dan bile daha kâfirim!” Haccâc güldü ve onu serbest bıraktı. Kûfe’de bir ay kaldı ve Suriyelileri Kûfelilerin evlerinden uzak tuttu.

Bu yılda, Deyrü’l-Cemâcim’den bozguna uğratıldıktan sonra, Haccâc ile İbnü’l-Eş‘as arasında Maskin’de savaş meydana geldi.
Maskin savaşının sebebi ve onun tasviri: Hişâm b. Muhammed – Ebû Mihnef – Ebû Yezîd es-Saksakî’ye göre: Muhammed b. Sa‘d b. Ebî Vakkas, Cemâcim (Deyrü’l-Cemâcim) savaşından sonra yola çıktı ve Medâin’e varıp orada konakladı; orada kendisine çok sayıda insan katıldı. Aynı sıralarda Ubeydullah b. Abdurrahman b. Semüre b. Habîb b. Abdüşems el-Kureyşî Basra’ya gitti; orada Haccâc’ın amcaoğlu Eyyûb b. el-Hakem b. Ebî Akîl bulunuyordu ve şehri ele geçirdi. Bunun üzerine Abdurrahman b. Muhammed Basra’ya geldi; Ubeydullah da oradaydı. Halk onun etrafında toplandı ve o da orada konakladı. Bunun üzerine Ubeydullah, İbn Muhammed b. el-Eş‘as’ın yanına giderek, “Senden ayrı kalmak niyetinde değildim; burayı senin için aldım” dedi.

Haccâc ise yola çıktı ve Medâin’e yöneldi. Oranın karşısında beş gece konakladı ve bu süre içinde adamlarını kayıklarla hazırladı. Muhammed b. Sa‘d onların karşıya geçtiğini öğrenince, kendisi ve yanındakilerin hepsi yola çıkıp İbnü’l-Eş‘as’a katıldılar. Haccâc onun üzerine ilerledi. Basra halkı da Abdurrahman ile birlikte Dicle’nin kolu olan Düceyl üzerindeki Maskin’e çıktılar. Orada Kûfeliler ve çevre bölgelerden kaçıp gelenler ona katıldı. Halk, kaçmış olmalarından dolayı birbirlerini kınadı ve çoğu, ölümüne savaşmak üzere Bislam b. Maşgalah’a biat etti.

Abdurrahman, adamlarının etrafına hendek kazdırdı ve bir tarafı suyla doldurarak yalnız bir yönden savaşılabilecek hâle getirdi. Ayrıca Horasan’dan, Kûfe birliğinden olan askerlerle birlikte Hâlid b. Cerîr b. Abdullah el-Kasrî de ona katıldı. Şa‘ban ayında on beş gece boyunca son derece şiddetli şekilde savaştılar. Bu sırada Haccâc’ın karakollarından sorumlu olan Ziyâd b. Guneym el-Kaynî öldürüldü; bu durum Haccâc’ı ve adamlarını çok sarstı.

Ebû Mihnef – Ebû Cahdam el-Ezdî’ye göre: Haccâc bütün gece uyanık kaldı, aramızda dolaşıyor ve şöyle diyordu: “Siz itaat ehlisiniz, onlar ise isyan ehlidir. Siz Allah’ın rızasını arıyorsunuz, onlar ise O’nun gazabını arıyorlar. Allah’ın sizin onlar hakkındaki sünneti hayırlıdır. Onlara karşı hiçbir meydanda yiğitçe savaşmaz ve sabretmezsiniz ki Allah size onların karşısında zafer ve üstünlük vermesin. Sabah onlara karşı sert ve kararlı bir şekilde gidin. Allah dilerse zaferden şüphem yoktur.”

Ebû Cahdam devamla dedi ki: Sabah olunca onlara doğru çıktık; seherden hemen önce düzen almıştık. Onlardan daha erken harekete geçtik ve şimdiye kadar yaptığımız en şiddetli şekilde savaştık. Bu sırada Sufyân b. el-Ebrad’ın süvarileri zırhsız olduğu hâlde, zırhlı bir at üzerinde Abdülmelik b. el-Muhallab bize geldi. Haccâc ona, “Bu dağınık birlikleri adamlarına kat ey Abdülmelik; bir saldırı yapabilirim” dedi. O da bunu yaptı. Bunun üzerine Iraklılar her taraftan saldırıya uğradı ve bozguna uğradı. Ebû’l-Bahtari et-Tâî ve Abdurrahman b. Ebî Leylâ öldürüldüler. Öldürülmeden önce, “Kaçmak bize her zaman çirkin gelmiştir” dediler; sonra öldürüldüler.

Ebû Cahdam devamla dedi ki: Bislam b. Maşgalah eş-Şeybânî, Basra ve Kûfe’den en dayanıklı dört bin kişiyle birlikte çıktı; kılıçlarının kınlarını kırdılar. İbn Maşgalah onlara şöyle dedi: “Eğer ölümden kaçarak ondan kurtulabilseydik, kaçardık; fakat onun yakında bize ulaşacağını biliyoruz. Kaçınılmaz olandan insan nereye kaçabilir? Ey insanlar! Siz hakkı ortaya koyuyorsunuz; öyleyse hak için savaşın. Vallahi hak üzere olmasanız bile, zillet içinde yaşamaktansa izzetle ölmek daha hayırlıdır.” Bunun üzerine o ve arkadaşları şiddetle savaştılar ve Suriyelileri birkaç kez geri püskürttüler. Nihayet Haccâc, “Okçuları getirin; bunlarla başa çıkabilecek başka kimse yok” dedi. Okçular gelince ve Suriyeliler onları her taraftan kuşatınca, pek azı dışında hepsi öldürüldü. Bukayr b. Rabîa b. Servân er-Rabbî esir alındı ve Haccâc’a getirildi; o da onu öldürdü.

Ebû Mihnef – Ebû Cahdam’a göre: Ben, cesaretiyle tanınan bir esiri Haccâc’a getirdim. Haccâc dedi ki: “Ey Suriyeliler! Bu genç adamın Iraklıların süvarisini esir olarak getirmesi Allah’ın size olan bir lütfudur. Onun boynunu vurun!” ve onu öldürdü.

Ebû Cahdam devamla dedi ki: İbnü’l-Eş‘as ve onunla birlikte kaçanlar Sicistan yönüne gittiler. Haccâc onun peşinden, başlarında emir olarak Ümâre b. Temîm el-Lahmî ve onunla birlikte oğlu Muhammed b. Haccâc’ı gönderdi. Ümâre b. Temîm, Abdurrahman’a gidip Sûs’ta ona yetişti. Gündüz bir saat onunla savaştı; sonra kendisi ve adamları yenildi ve Şâbur’a kadar geri çekildiler. Bu sırada Abdurrahman b. Muhammed’e, yanında bulunan bozguna uğramış askerlerle birlikte Kürtler de katılmıştı. Ümâre b. Temîm daha sonra dar geçitte onlarla şiddetle savaştı; kendisi ve birçok adamı yaralandı. Ardından yenildiler ve dağ yolunu Abdurrahman’a bıraktılar. O da ilerleyerek Kirman’dan geçti.

Vâkıdî dedi ki: Basra’daki Zâviye savaşı 83 yılı Muharrem ayında (Şubat 702) gerçekleşti.
İbnü’l-Eş‘as’ın mağlup ordusunun dağılması: Ebû Mihnef – Seyf b. Bişr el-İclî – el-Münahhal b. Habis el-Abdî’ye göre: Abdurrahman b. Muhammed Kirman’a girdiğinde, onun oradaki valisi olan Amr b. Lagî‘ el-Abdî kendisini karşıladı, onun için misafirlik hazırladı ve o da orada konakladı. Abdülkays’tan Ma‘gil adlı bir şeyh ona şöyle dedi: “Vallahi ey İbnü’l-Eş‘as, senin hakkında bize korkak olduğun ulaştı.” Abdurrahman dedi ki: “Vallahi ben korkak değildim. Yaya birliklerle yaya birliklere karşı ilerledim, süvarileri süvarilerle sarıp kuşattım; hem süvariyle hem piyadeyle savaştım ve yenilmedim. Savaş meydanını hiçbir zaman düşmana bırakmadım; ancak savaşacak yer kalmadığını ve yanımda savaşacak kimse görmediğimi anlayınca ayrıldım. Ben korkak değilim; bilakis erken bir hâkimiyet aradım.” Sonra yanındakilerle birlikte yürüdü ve Kirman çölüne girdi.

Ebû Mihnef – Hişâm b. Eyyûb b. Abdurrahman b. Ebî Akîl’e göre: İbn Muhammed Kirman çölüne girdiğinde ve Suriyeliler de onu takip ederken, Suriyelilerden biri çölde bir yere girdi ve orada Kûfelilerden birinin yazdığı, Ebû Cilde el-Yeşkürî’nin uzun bir kasidesinden bazı beyitleri buldu:

“Yazık ve her şeyi kaplayan bir hüzün,
başımıza gelenlerden dolayı ne büyük bir keder!

Biz hem dini hem dünyayı terk ettik,
eşlerimizi ve çocuklarımızı bıraktık.

Biz dindar kimseler değildik ki
imtihan edildiğimizde sabredelim;

Ne de dünya ehliydik ki
onu koruyabilelim,
dine yönelmemiş olsak bile.

Evlerimizi Akk’ın ayak takımına,
yerli köylülere ve Eş‘arîlere bıraktık.”

Sonra İbn Muhammed ilerleyerek Sicistan’ın merkezi olan Zerenc’e ulaştı. Orada kendi tayin ettiği Temîm kabilesinden Abdullah b. Âmir en-Nâ‘ir (Benû Mücâşi‘ b. Dârim’den) bulunuyordu. Abdurrahman b. Muhammed yenilmiş halde onun yanına gelince, şehir kapısını yüzüne kapattı ve içeri girmesine engel oldu. Abdurrahman birkaç gün orada kaldı, içeri girebilme umuduyla bekledi; fakat bunu başaramayacağını anlayınca Bust’a gitti. Bust’un başına, Bekr b. Vâil’den İyâd b. Himyân Ebû Hişâm b. İyâd es-Sedûsî’yi tayin etmişti.

İyâd onu karşıladı ve Bust’ta kalmasını istedi; o da kaldı. Sonra İyâd, Abdurrahman’ın adamlarının gaflete düştüğü ve ondan uzaklaştığı bir zamanı kolladı; üzerine atıldı, onu bağladı. Böylece Haccâc karşısında güvence elde etmek ve onun gözünde itibar kazanmak istiyordu.

Bu sırada Abdurrahman’ın geldiği haberi Zunbil’e ulaşmıştı; o da onunla buluşmaya gelmişti. İyâd, Abdurrahman’ı yakalayınca Zunbil Bust’a yürüdü ve şehri kuşattı. Bekrî’ye şöyle haber gönderdi: “Vallahi onun başından bir kıl kadar zarar görürse, seni ve yanındakileri öldürmeden savaş meydanından ayrılmam; çocuklarınızı esir alır ve mallarınızı askerlere dağıtırım.” Bekrî ona şöyle haber gönderdi: “Bize ve mallarımıza eman ver; biz de onu sana sağ salim teslim edelim, hem de bütün malıyla birlikte.” Zunbil bu şartla onlarla anlaştı ve onlara eman verdi. Onlar da kapıyı açtılar, İbnü’l-Eş‘as’ı serbest bıraktılar.

Abdurrahman Zunbil’in yanına geldi ve dedi ki: “Bu adam benim bu şehre tayin ettiğim valimdi; onu göreve getirirken ona güvenmiş ve razı olmuştum. Fakat bana ihanet etti ve gördüğün şeyi yaptı. Bırak onu öldüreyim.” Zunbil dedi: “Ben ona eman verdim ve ona ihanet etmeyi uygun görmem.” Abdurrahman dedi: “Öyleyse ona vurayım, göğsüne ve boynuna darbeler indireyim ve onu aşağılayayım.” Zunbil buna izin verdi; Abdurrahman b. Muhammed de bunu yaptı.

Sonra Abdurrahman Zunbil ile birlikte onun ülkesine gitti. Zunbil onu ağırladı ve ona ikramda bulundu. Onunla birlikte çok sayıda dağılmış asker vardı. Ayrıca, Haccâc’a karşı İbnü’l-Eş‘as ile birlikte her savaşta yer almış olan, eman ummayan, Haccâc’ın emanını kabul etmeyen ve onunla tüm güçleriyle savaşan birçok kişi de vardı. Bunlar İbnü’l-Eş‘as’ı aramak üzere yola çıktılar ve Sicistan’a ulaştılar. Sicistan Araplarından ve yerli halktan da onlara katılanlarla birlikte sayıları yaklaşık altmış bin oldu.

Bunlar Abdullah b. Âmir en-Nâ‘ir üzerine yürüdüler ve onu kuşattılar. Ayrıca Zunbil’in yanında bulunan Abdurrahman’a mektup yazarak ilerleyişlerini, sayılarını ve birlik hâlinde olduklarını bildirdiler. Onlara namaz kıldıran kişi, Abdurrahman b. el-Abbas b. Rabîa b. el-Hâris b. Abdülmuttalib idi. Sonra tekrar İbnü’l-Eş‘as’a yazdılar: “Bize gel. Belki Horasan’a gideriz. Orada çok sayıda asker var; belki Suriyelilere karşı bizimle biat ederler. Orası geniş ve büyük bir ülkedir; içinde insanlar ve kaleler vardır.”

Bunun üzerine Abdurrahman b. Muhammed ve yanındakiler onların yanına gittiler. Abdullah b. Âmir en-Nâ‘ir’i kuşattılar ve onu yerinden çıkardılar. Abdurrahman’ın emriyle dövüldü, işkence gördü ve hapsedildi.

Daha sonra Ümâre b. Temîm Suriyelilerle birlikte onların üzerine yürüdü. Abdurrahman’ın adamları ona şöyle dediler: “Bizi Sicistan’dan çıkar; burayı Ümâre’ye bırakıp Horasan’a gidelim.” Abdurrahman b. Muhammed dedi ki: “Horasan’da Yezid b. el-Muhallab var; kararlı ve cesur bir gençtir. O, hâkimiyetini size bırakmaz. Oraya girerseniz, size karşı hızla hareket eder. Ayrıca Suriyeliler de sizi takip etmeyi bırakmaz. Horasanlılarla Suriyelilerin birleşmesinden hoşlanmam ve aradığınızı elde edemeyeceğinizden korkarım.” Onlar dediler ki: “Horasan halkı bizdendir; oraya girersek bize katılacakların, bizimle savaşacaklardan daha fazla olacağını umuyoruz. Orası çok geniş bir ülkedir; istediğimiz yere yönelir ve Allah Haccâc ile Abdülmelik’i yok edinceye kadar kalırız yahut başka bir karar veririz.”

Abdurrahman onlara, “Allah’ın adıyla gidin” dedi. Onlar da yola çıktılar ve Herat’a ulaştılar. Bu sırada, Abdurrahman’ın yanında kalanlar farkında olmadan, Ubeydullah b. Abdurrahman b. Semüre el-Kureyşî iki bin kişiyle birlikte ondan ayrıldı ve farklı bir yoldan gitti.

Ertesi sabah İbn Muhammed ayağa kalktı, Allah’a hamd etti ve şöyle dedi: “Sözün devamı olarak: Sizi bu savaş meydanlarında gördüm; öyle bir yer yoktur ki orada sizin için kendimi ortaya koymamış olayım ve sonunda orada sizden hiç kimse kalmamış olsun. Sizin ne savaşmakta ne de sıkıntıya dayanmakta kararlı olmadığınızı görünce bir sığınak ve güvenli bir yer aradım. Oraya vardığımda bana mektuplarınız geldi; bana gelmemi, bir olduğumuzu ve düşmanla belki savaşacağımızı söylediniz. Bunun üzerine size geldim. Sonra Horasan’a gitmem gerektiği görüşünü benimsediniz ve benimle birlik olduğunuzu, benden ayrılmayacağınızı iddia ettiniz. Şimdi ise bu adam, Ubeydullah b. Abdurrahman, gördüğünüz şeyi yaptı. Bugün artık sizden bıktım. İstediğinizi yapın. Ben ise sizin için geldiğim dostun yanına dönüyorum. Bana katılmak isteyen benimle gelsin; istemeyen ise dilediği yere gitsin, Allah’tan koruma isteyerek.”

Bunun üzerine bir grup onlardan ayrıldı; bir grup da Abdurrahman ile birlikte gitti; ordunun büyük kısmı ise yerinde kaldı. Abdurrahman ayrılınca, onlar Abdurrahman b. el-Abbas etrafında toplandılar ve ona biat ettiler. İbn Muhammed Zunbil’e gitti; onlar ise Horasan’a yöneldiler ve Herat’a ulaştılar. Orada el-Atîk kolundan el-Azdî er-Rugad ile karşılaştılar ve onu öldürdüler. Bunun üzerine Yezid b. el-Muhallab onların üzerine yürüdü.

Ali b. Muhammed el-Medâinî’nin, el-Mufaddal b. Muhammed’den nakline göre: İbnü’l-Eş‘as Maskîn’de mağlup olduktan sonra Kâbil’e gitti. Ubeydullah b. Abdurrahman b. Semüre ise Herat’a geldi ve İbnü’l-Eş‘as’ı kaçışı sebebiyle kınayıp ayıpladı. Bunun ardından Abdurrahman b. el-Abbas Sicistan’a geldi; İbnü’l-Eş‘as’ın dağılmış askerleri ona katıldı. Yirmi bin civarında bir toplulukla Horasan’a yöneldi ve Herat’ta konakladı. Orada el-Atakî Rugad b. Ubeyd ile karşılaştılar ve onu öldürdüler.

Abdurrahman b. el-Abbas’ın yanında Abdülkays kabilesinden Abdurrahman b. el-Mündir b. el-Cârûd da vardı. Yezid b. el-Muhallab ona şöyle bir mesaj gönderdi: “Bu bölgede geniş bir hareket alanın olabilir ve benim gibi keskin ve güçlü olmayan biriyle karşılaşabilirsin. Benim yetkim altında olmayan bir yere git; çünkü seninle savaşmayı istemiyorum. Eğer yolculuğun için gerekli olan şeyleri sağlamamı istersen, sana yardım ederim.” Abdurrahman b. el-Mündir ona şu cevabı verdi: “Biz bu bölgeye savaşmak için de yerleşmek için de gelmedik. Sadece biraz dinlenmek ve sonra, Allah dilerse, yolumuza devam etmek istiyoruz. Senin teklif ettiğin şeye ihtiyacımız yok.” Yezid’in elçisi bu cevabı ona götürdü.

Bunun ardından Haşimî olan Abdurrahman b. el-Abbas vergi toplamaya başladı. Bu durum Yezid’e ulaşınca şöyle dedi: “Dinlenmek ve sonra ayrılmak isteyen biri vergi toplamaz.” Bunun üzerine el-Mufaddal b. el-Muhallab’ı dört bin, bazılarına göre altı bin kişilik bir öncü kuvvetle gönderdi; ardından dört bin kişi daha sevk etti. Yezid zırhıyla birlikte tartıldı ve ağırlığının dört yüz rıtl geldiğini gördü. “Sanırım savaşmak için fazla ağırlaştım. Beni hangi at taşıyabilir?” dedi. Sonra el-Kâmil adlı atını istedi, Merv’e dayısı Cuday‘ b. Yezid’i vekil bıraktı ve Mervü’r-Rûdh’a gitti. Orada babasının kabrini ziyaret etti, üç gün kaldı ve yanında bulunanların her birine yüz dirhem verdi. Ardından Herat’a gitti ve Haşimî’ye şu mesajı gönderdi: “Dinlendiniz, semirdiniz ve vergi topladınız. Topladığınız vergiler sizde kalsın; daha fazlasını isterseniz size daha fazlasını da veririz. Fakat Allah aşkına buradan ayrılın. Sizinle savaşmak istemiyorum.”

Medâinî der ki: Abdurrahman b. el-Abbas el-Haşimî, Ubeydullah b. Abdurrahman b. Semüre ile birlikte savaşmakta ısrar etti. Haşimî gizlice Yezid’in ordusunu etkilemeye çalıştı; onlara vaatlerde bulunuyor ve kendisine çağırıyordu. Bu durum Yezid’e haber verildi. Yezid şöyle dedi: “Bu artık sadece bir kınama meselesi değil; o beni akşam yemeği yapmadan ben onu öğle yemeği yaparım.” Bunun üzerine onun üzerine yürüdü.

İki ordu birbirine yaklaştı ve savaş için hazırlandı. Yezid için bir kürsü kuruldu; o da üzerine oturdu ve savaşın idaresini kardeşi el-Mufaddal’a verdi. Haşimî’nin adamlarından, Abdülkays kabilesinden Huleyd ‘Aynayn adlı biri atına binerek ilerledi, sesini yükseltti ve şöyle dedi:

“Ey Yezid b. el-Muhallab, bir kadın sana feryat etti,
kederli bir feryat; ardından gözleri yaşla doldu.

Eğer çağıran sesi duyurabilseydi,
sen ona sık mızraklarla ve kınları atılmış kılıçlarla cevap verirdin.

Irak’ın ileri gelenleri kaçtı ve orada
boynuzsuz sığırları kaderleriyle baş başa bıraktı.”

Bununla Yezid’i kışkırtmak istiyordu. Yezid uzun süre sustu; halk şiirin onu etkilediğini sandı. Sonra bir adama “Seslen de onlar duysun” dedi. Bunun üzerine Huleyd şöyle dedi:

“Adı anılan ve övülen kim ne kötüdür;
Irak’ın bakireleri ve dul kadınları ona sesleniyor.

Yezid ağır bir savaş gününe çağrıldığında,
korumakla yükümlü olduğu kimseleri savunmak için,
ırzlar ancak gerçek koruyucular tarafından korunur.

Sanırım yakında o da bağlanacaktır,
tıpkı başkalarını bağladığı gibi.

Onun için hür kadınlar ağlamayacak,
ancak kiralık ağıtçılar ağlayacak;
benekli ve siyah olanlar, yani köleler.”

Bunun üzerine Yezid, el-Mufaddal’a “Süvarini ileri sür” dedi. O da ileri sürdü ve iki taraf birbirine saldırdı. Çok geçmeden insanlar Abdurrahman’ın etrafından dağıldı. O ise en dayanıklı adamlarından ve Abdîlerden bir grupla birlikte direndi. Sa‘d b. Necd el-Kurdusî, Abdurrahman’ın önünde bulunan Huleys eş-Şeybânî’ye hücum etti; Huleys onu mızrakladı ve attan düşürdü. Adamları onu korudu. Ardından Yezid’in askerleri üstün geldi ve Abdurrahman’ın adamları bozguna uğradı.

Yezid adamlarına onları takip etmemelerini emretti. Onların ordugâhındaki eşyaları aldılar ve bir kısmını esir ettiler. Yezid, ordugâhın başına Alâ b. Ebî es-Sâib’i tayin etti ve içindekileri toplamasını emretti. Orada on üç kadın buldular; onları Yezid’e getirdiler. Yezid onları Murre b. Alâ b. Ebî es-Sâib’e verdi; o da onları önce Tabasayn’a, sonra Irak’a götürdü.

Yezid, Sa‘d b. Necd’e “Seni kim mızrakladı?” diye sordu. O da “Huleys eş-Şeybânî. Vallahi ben yaya olarak ondan daha güçlüyüm” dedi. Bu söz Huleys’e ulaştı ve “Yalan söylüyor! Vallahi ben hem süvari hem de yaya olarak ondan daha güçlüyüm” dedi.

Abdurrahman b. el-Mündir b. Bişr b. Hârise kaçtı ve Musa b. Abdullah b. Hazim’in yanına gitti.

el-Medâinî devam etti: Esirler arasında Muhammed b. Sa‘d b. Ebî Vakkâs; Ömer b. Mûsâ b. Ubeydullah b. Ma‘mer; Ayyâş b. el-Esved b. Avf ez-Zührî; el-Hilgam b. Nu‘aym b. el-Ka‘ka‘ b. Ma‘bed b. Zürâre; Feyrûz Hugayn; Ebû’l-İlc (Ubeydullah b. Ma‘mer’in mevlâsı); Âl-i Ebî Akîl’den bir adam; Sevvar b. Mervân; Abdurrahman b. Talha b. Abdullah b. Halef; ve Abdullah b. Fudâle el-Ezhranî vardı.

Abdurrahman b. el-Abbas el-Haşimî Sind’e ulaştı, İbn Semüre ise Merv’e vardı. Ardından Yezid Merv’e gitti ve esirleri Sabra b. Nakhf b. Ebî Sufre ile birlikte Haccâc’a gönderdi. Bundan önce İbn Talha ile Abdullah b. Fudâle’yi serbest bırakmıştı. Ayrıca bazı kimseler Ubeydullah b. Abdurrahman b. Semüre hakkında iftirada bulundular; bunun üzerine Yezid onu yakalayıp hapsetti.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî – el-Kâsım b. Muhammed el-Hazramî – Haft b. Ömer b. Kabîsa – Benû Hanîfe’den Câbir b. Umeyre’ye göre: Yezid b. el-Muhallab, Abdurrahman b. Talha’yı yanında alıkoydu ve onu korudu. Bu Talha, Yezid b. el-Muhallab’ı ne zaman görse, ona yaptığı iyilikten dolayı elini öpmeye gideceğine dair yemin etmişti.

Hişâm dedi ki: Muhammed b. Sa‘d b. Ebî Vakkâs, Yezid’e “Babamın senin baban için yaptığı dua karşılığında beni serbest bırakmanı istiyorum” dedi; o da onu serbest bıraktı. Muhammed b. Sa‘d’ın bu sözünün arkasında uzun bir hikâye vardır.

Hişâm – Ebû Mihnef – Hişâm b. Eyyûb b. Abdurrahman b. Ebî Akîl es-Sekafî’ye göre: Yezid b. el-Muhallab esirlerin geri kalanını Haccâc b. Yusuf’a gönderdi. Önce Ömer b. Mûsâ b. Ubeydullah b. Ma‘mer getirildi. Haccâc ona, “Sen Abdurrahman’ın emniyet teşkilatının başıydın” dedi. O da şöyle dedi: “Emîr Allah seni başarılı kılsın! Bu, iyiyi de kötüyü de içine alan bir fitneydi; biz de ona girdik. Allah şimdi seni bize karşı galip kıldı. Eğer affedersen bu senin hilmin ve lütfun sebebiyle olur; eğer cezalandırırsan günahkâr suçluları cezalandırmış olursun.” Haccâc dedi ki: “Senin ‘iyiyi de kötüyü de içine aldı’ sözün yalandır; o sadece kötüleri içine aldı, iyiler ondan korunmuştur. Günahını kabul etmene gelince, belki bu sana fayda sağlar.” Sonra onu uzaklaştırdı; insanlar onun kurtulacağını umdular.

Ardından el-Hilgam b. Nu‘aym getirildi. Haccâc ona, “Abdurrahman b. Muhammed’in peşinden giderken ne umuyordun? Halife olmasını mı umuyordun?” dedi. O da, “Evet, bunu umuyordum; ayrıca beni Abdülmelik karşısında senin bulunduğun makama getirmesini de istiyordum” dedi. Bunun üzerine Haccâc öfkelendi ve “Boynunu vurun!” dedi; o da öldürüldü.

Sonra kenara alınmış olan Ömer b. Mûsâ b. Ubeydullah b. Ma‘mer’e baktı ve “Boynunu vurun!” dedi; diğerlerinin hepsi de öldürüldü. Daha önce Hacr kolundan Kindeli şerif bir aileye mensup olan Amr b. Ebî Kurra’ya eman vermişti. Ona şöyle dedi: “Ey Amr, sen bana İbnü’l-Eş‘as’tan ve ondan önce babasından hoşlanmadığını söylerdin. Sonra Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as’ın peşinden gittin. Vallahi onların peşinden gitmekten hoşnutsuz değildin; söylediklerine inanmıyorum.”

Hişâm devam etti: Haccâc, Dayrü’l-Cemâcim’de insanları mağlup ettiğinde tellalı şöyle bağırmıştı: “Kim er-Rayy’de Kuteybe b. Müslim’e ulaşırsa ona eman verilecektir.” Birçok kişi Kuteybe’ye ulaştı; bunlar arasında Âmir eş-Şa‘bî de vardı. Haccâc bir gün Şa‘bî’yi hatırladı ve “O nerede, ne yaptı?” dedi. Yezid b. Ebî Müslim ona, “Ey emîr, bana ulaştığına göre o er-Rayy’de Kuteybe b. Müslim’e ulaşmıştır” dedi. Haccâc, “Ona yazacağım; Şa‘bî bize getirilsin” dedi ve Kuteybe’ye şöyle yazdı: “Bundan sonra: Bu mektubum sana ulaştığında Şa‘bî’yi bana gönder. Selam sana.” Şa‘bî ona gönderildi.

Ebû Mihnef – es-Serrî b. İsmail – eş-Şa‘bî’ye göre: Ben İbn Ebî Müslim’in dostuydum. Haccâc’ın huzuruna getirildiğimde İbn Ebî Müslim ile karşılaştım ve ona “Bana nasihat et” dedim. O da “Sana ancak mümkün olduğu kadar mazeret ileri sürmeni tavsiye edebilirim” dedi. Başkaları da bana aynı şekilde öğüt verdi. Fakat onun huzuruna girince onlarınkinden farklı bir yol izledim. Ona emîr olarak selam verdim ve şöyle dedim: “Ey emîr, insanlar bana senden özür dilememi söylediler ve Allah’ın doğru olmadığını bildiği şeyleri ileri sürmemi tavsiye ettiler. Vallahi bu durumda doğru olandan başka bir şey söylemeyeceğim. Vallahi biz sana karşı bir lider çıkardık, insanları sana karşı kışkırttık ve gücümüz yettiği kadar seninle savaştık; bunda eksiklik göstermedik. Ne güçlü ve günahkârdık ne de takvalı ve masumdık. Allah seni bize karşı galip kıldı. Eğer sert davranırsan bu bizim günahlarımız ve yaptıklarımız sebebiyledir; eğer affedersen bu da senin hilmin ve bizim aleyhimizdeki açık delilin sebebiyle olur.” Haccâc ona şöyle dedi: “Vallahi söylediklerin, huzuruma elindeki kılıçtan kan damlayarak girip ‘Hiçbir şey yapmadım ve hiçbir şeye şahit olmadım’ diyenden bana daha sevimlidir. Sen bizden eman altındasın ey Şa‘bî, git.”

Şa‘bî dedi ki: Ben çıktım. Biraz yürümüştüm ki “Buraya gel ey Şa‘bî” dedi. Kalbim korkudan çöktü; sonra “Sen emniyettesin ey Şa‘bî” sözünü hatırladım ve sakinleştim. Bana, “Benden sonra insanları nasıl buldun ey Şa‘bî?” dedi. Bana daha önce ikramda bulunmuştu. Ben de şöyle dedim: “Allah emîri başarılı kılsın. Senden sonra vallahi gözlerime sürme yerine uykusuzluk sürdüm; yerimi zor buldum; sürekli bir korku içindeydim; doğru kardeşleri kaybettim ve emîrin yerini dolduracak birini bulamadım.” O da “Git ey Şa‘bî” dedi; ben de gittim.

Ebû Mihnef – Hâlid b. Katân el-Hârisî’ye göre: Haccâc’a el-A‘şâ, yani Hemdânlı A‘şâ getirildi. Ona, “Ey Allah’ın düşmanı, bana ‘beyne’l-aşac ve beyne Kays’ sözünü oku; şiirini getir” dedi. O da “Ben sana senin hakkında söylediğim şeyi okumayı tercih ederim” dedi. Haccâc, “Pekâlâ, onu oku” dedi. O da şöyle okudu:

“Allah kendi nurunu tamamlamayı ve kötülük yapanların nurunu söndürmeyi diledi,
hak ehline her savaş alanında zafer verdi.

Kılıç darbesi, kibirli bir hükümdarın eğilmiş boynunu doğrultur,
Irak’a ve halkına zillet indirir,

sağlam ve kesin ahdi bozmalarından dolayı,
yenilikleri ve Allah’a yükselmeyen büyük sözleri sebebiyle,

bugün biat edip yarın bozmaları yüzünden.
Rableri kalplerini korkaklıkla doldurdu,

insanlara ancak korkutulmuş gibi yaklaşırlar.
Doğruluktan ve zorlukta sabırdan yoksundurlar,

övünme ve gösterişle doludurlar.
Allah’ın onları nasıl dağıttığını ve darmadağın ettiğini görmez misin?

Ölüleri sapıklık ve fitne ölüsüdür,
dirileri ise zillete düşmüş ve kovalanmıştır.

Biz sabah erkenden İbn Yusuf’un üzerine yürüdüğümüzde,
iki ordu parlayıp gürlediğinde,

ona hendeklerin üzerinden geçerek ulaştık
ve bekleyen ölüme vardık.

Haccâc saflarımıza çıktı,
hiç haber vermeden,

safları parıldayan miğferlerle dolu, şimşek gibi bir hat ile.
Biz de ona dağlar gibi saf saf ilerledik,

sanki yürüyen Şeravra dağlarıydık.
Fakat Haccâc hemen kılıcını çekti,

ordumuz kaçtı ve dağıldı.
Haccâc savaşta her zaman desteklenmiş ve rızıklandırılmış görünür,

zaferlere alışkındır.
İbn Abbas ise kararsızlık içindedir,

tıpkı gecenin karanlık bir parçası gibi.
Ona ne mızrak yönelttiler ne de kılıç çektiler;

oysa korkak bile çoğu zaman düşmanla karşılaşıp kılıç çeker.

Süfyan’ın süvarileri üzerimize döndü,
mızrakları kullanmaktan kırılmış haldeydi.

Süfyan onları yönetiyordu; sancağı delik deşik olmuş,
kırmızı bir kumaş gibiydi.

Etrafında Kuda‘a’dan olgun adamlar ve gençler vardı,
korkağın geri çekileceği yerde öfkeli kahramanlar.

‘Hücum edin’ dediğinde hepsi birden hücum ettiler,
mızrak uçları hedeflerine ulaştı.

Müminlerin emîrinin askerleri ve süvarileriyle,
onun otoritesi güçlendi ve desteklendi.

Müminlerin emîri,
zalim ve hasetçi bir topluluk üzerindeki zaferiyle sevinsin.

Onlar yöneticilerinden şikâyet ederek ayaklandılar,
oysa en zalim ve en katı olan kendileriydi.

Biz Mervan oğullarını en iyi imamlar olarak bulduk,
idarede ve ölçülülükte insanların en layığı olarak,

Kureyş’in soy bakımından en iyisi,
Peygamber Muhammed hariç en asili.

Onun yönetiminin sonucuna baktığımızda,
Müminlerin emîrinin doğru yolda olduğunu gördük.

Allah ile açıkça mücadele eden bir topluluk mutlaka yenilecektir;
O’nu aldatmaya kalkarlarsa, O daha güçlü ve daha kurnazdır.

Allah kalbi hasta olanı, nifak ve küfürle hareket edeni böyle saptırır.

Onlar geride ailelerini, mallarını ve elbiseli güzel bakireleri bıraktılar;
onlar gözyaşı dökerek onları çağırıyor,

sürme ile birlikte gözyaşlarını yanaklarına akıtıyorlar.

Eğer onlara merhamet etmezseniz,
esir olacaklar ve erkekleri köle yapılacaktır.

Ahitleri bozmak, isyan, ihanet ve zillet mi istiyorsunuz?

Allah alçakları hor ve uzak kılsın!

Muhammed’in yavrusu Basra ve Kûfe’ye uğursuzluk getirdi—
hak ettiği gibi—

tıpkı Allah’ın en-Nuceyr’e ve halkına uğursuzluk getirdiği gibi,
ondan daha bedbaht ve problemli olan dedesi sebebiyle.”

Suriyeliler, “İyi yaptı, Allah emîri başarılı kılsın!” dediler. Haccâc, “İyi yapmadı; siz onun ne kastettiğini bilmiyorsunuz” dedi. Sonra şöyle dedi: “Ey Allah’ın düşmanı, bu sözlerinden dolayı seni övmüyoruz. Sen bunları sadece onun galip gelmemesine üzülerek ve arkadaşlarını bize karşı kışkırtmak için söyledin. Biz senden bunu istemedik. Bize şu sözünü getir:

‘Yüzü yaralı olan adam ile Kays arasında yüce ve yüksek bir şeref vardır.’”

O da bunu yaptı. “Babası ve oğlu için ‘aferin’ deyin” sözüne geldiğinde Haccâc, “Hayır, Allah’a yemin olsun ki bundan sonra kimse için ‘aferin’ demeyeceksin” dedi; onu ileri gönderdi ve boynu vuruldu.

Yezid b. el-Muhallab tarafından esir alınanlar ve onun tarafından Haccâc’a gönderilenler ile Maskin savaş gününde İbnü’l-Eş‘as’ın dağılan askerleri hakkında, Ebû Mihnef’in rivayet ettiklerinden başka bilgiler de nakledilmiştir. Bu rivayetlere göre İbnü’l-Eş‘as yenilince bu askerler diğer kaçanlarla birlikte er-Rayy’a gittiler. Orası, Benû Nasr b. Muâviye’nin mevlâsı olan ve çok iyi süvarilerden biri sayılan Ömer b. Ebî’s-Salt b. Kanâre tarafından ele geçirilmişti. Onlar ona katıldılar.

Sonra Haccâc’ın oraya vali tayin ettiği Kuteybe b. Müslim er-Rayy’a geldi. Yezid b. el-Muhallab’ın bağlı halde Haccâc’a gönderdiği kimseler ve er-Rayy’a giden diğer kaçaklar, Ömer b. Ebî’s-Salt’a şöyle dediler: “Seni başımıza kumandan yaptık; bizimle birlikte Kuteybe’ye karşı savaşacaksın.” Ömer babası Ebû’s-Salt ile istişare etti. Babası ona, “Ey oğlum, bu insanlar senin sancağın altına girerlerse, yarın öldürülmene aldırmam” dedi. Bunun üzerine sancağını bağladı. Ardından çıktı ve arkadaşlarıyla birlikte yenildi. Sîcistan’a kaçtılar; kaçaklar orada toplandılar ve Zunbil’in yanında bulunan Abdurrahman b. Muhammed’e mektup yazdılar. Sonra Yezid b. el-Muhallab ile aralarında daha önce anlatılanlar gerçekleşti.

Ebû Ubeyde (Ma‘mer b. el-Müsennâ) şöyle nakletti: Yezid esirleri Haccâc’a göndermek istediğinde kardeşi Habîb ona, “İbn Talha’yı gönderdiğin hâlde Yemenliler hakkında ne düşünüyorsun?” dedi. Yezid, “O Haccâc’tır; ona karşı gelinmez” dedi. Habîb, “Görevden alınmaya alış ve onu gönderme; çünkü onun bize bir iyiliği vardır” dedi. Yezid, “Nasıl?” dedi. Habîb, “el-Muhallab cemaat mescidinde iki yüz bin dirhem borçla sıkıştırılmıştı; Talha onu onun adına ödedi” dedi. Bunun üzerine Yezid İbn Talha’yı serbest bıraktı ve diğer esirleri Haccâc’a gönderdi. el-Ferezdak şöyle dedi:

“İbn Talha, kavmi Herat savaş gününde Kalasan ile karşılaştığında en hayırlı topluluğu buldu.”

Şöyle de rivayet edilmiştir: Haccâc, Yezid b. el-Muhallab tarafından getirilen esirler kendisine sunulduğunda hadım ağasına, “Onların liderini getirmemi söylediğimde bana Feyrûz’u getir” dedi. Sonra tahtını görünür bir yere kurdu; o sırada Vâsıt henüz kurulmamıştı ve o Vâsıtü’l-Kasab’da bulunuyordu. Hadım ağasına, “Liderlerini getir” dedi. Hadım ağa Feyrûz’a, “Kalk” dedi. Haccâc ona, “Ey Ebû Osman, seni bu insanlarla birlikte isyana sevk eden neydi? Vallahi sen onlarla aynı soydan değilsin” dedi. O da, “Bu herkesin içine düştüğü bir fitneydi; biz de içine düştük” dedi. Haccâc, “Bana mallarını yaz” dedi. O, “Sonra ne olacak?” dedi. Haccâc, “Önce yaz” dedi. O, “Canım güvende olacak mı?” dedi. Haccâc, “Yaz, sonra bakarız” dedi. O, “Ey çocuk, bir milyon dirhem ve iki milyon dirhem yaz” dedi ve çok miktarda mal saydı. Haccâc, “Bu mallar nerede?” dedi. O, “Yanımda” dedi. Haccâc, “Öyleyse teslim et” dedi. O, “Canım güvende olacak mı?” dedi. Haccâc, “Vallahi hem malını alacağım hem de seni öldüreceğim” dedi. O, “Vallahi hem malımı hem canımı alamayacaksın” dedi. Haccâc hadım ağasına, “Onu kenara koy” dedi; o da öyle yaptı.

Sonra, “Bana Muhammed b. Sa‘d b. Ebî Vakkâs’ı getirin” dedi. Onu çağırdılar. Haccâc ona, “Ey şeytanın gölgesi, ey en azgın ve en kibirli insan, Yezid b. Muâviye’ye biat etmeyi reddediyorsun, kendini Hüseyin ve İbn Ömer’e benzetiyorsun, sonra da Benû Nasr’ın kölesi olan İbn Kanâre’nin müezzini oluyorsun” dedi ve elindeki değnekle başına vurdu, kanattı. Muhammed, “Yavaş ol! Sen galip geldin; affedici ol” dedi. Haccâc elini çekti. Sonra Muhammed, “İstersen Müminlerin Emîrine yaz; bana af gelirse sen de buna ortak olur ve övülürsün; başka bir şey gelirse de en azından çaba göstermiş olursun” dedi. Haccâc uzun süre başını eğerek sustu, sonra “Boynunu vurun!” dedi ve boynu vuruldu.

Sonra Ömer b. Mûsâ’yı çağırdı ve ona, “Ey zinakâr, dokumacının oğlunun başını demir bir çubukla koruyup onunla Fars hamamında içki içen ve söylediğini söyleyen sen değil misin? el-Ferezdak nerede? Kalk, onun hakkında söylediğini ona oku” dedi. el-Ferezdak ona şu beyti okudu:

“Sen uzvunu zina için boyadın; savaş gününde kahramanları boyayacak değildin.”

Ömer, “Vallahi bunu senin kadınlarından uzak tuttum” dedi. Haccâc onun boynunun vurulmasını emretti.

Sonra Ubeydullah b. Abdurrahman b. Semüre’nin oğlunu çağırdı; o genç bir delikanlıydı. “Ey emîr, ben suçsuzum. Babam ve annemle birlikteydim; hiçbir söz hakkım yoktu; nereye giderlerse ben de onlarla giderdim” dedi. Haccâc, “Annen bütün bu fitnelerde babanla birlikte miydi?” dedi. O, “Evet” dedi. Haccâc, “Allah babana lanet etsin!” dedi.

Sonra el-Hilgam b. Nu‘aym’ı çağırdı ve ona, “İbnü’l-Eş‘as’ın istediğini elde ettiğini varsayalım; sen onunla ne umuyordun?” dedi. O, “Onun galip gelip beni Irak’a vali tayin etmesini umuyordum; Abdülmelik’in seni tayin ettiği gibi” dedi. Haccâc, “Ey Havşeb, kalk ve onun boynunu vur” dedi. Havşeb ona yöneldi. el-Hilgam ona hakaret etti; Havşeb onun boynunu vurdu.

Sonra Abdullah b. Âmir getirildi. Haccâc’ın karşısına çıkınca şöyle dedi: “Ey Haccâc, İbnü’l-Muhallab’ı yaptıklarından dolayı affedersen gözlerin cenneti görmesin!” Haccâc, “Ne yaptı?” dedi. O da şöyle dedi:

“Ailesini ustaca kurtardı
ve Mudar’ı sana zincirli olarak getirdi.
Kendi ailesini senin adamlarınla ölümden korudu,
senin adamların onun gözünde daha değersizdi.”

Haccâc uzun süre başını eğerek sustu; bu sözler kalbinde yer etti. Sonra, “Bunun seninle ne ilgisi var? Boynunu vurun!” dedi ve boynu vuruldu. Bu sözler Haccâc’ın içinde kaldı; sonunda Yezid’i Horasan’dan azledip hapsetmesine sebep oldu.

Sonra Feyrûz’un işkence görmesini emretti. İşkence sırasında yarılmış kamışlara bağlandı ve vücuduna batacak şekilde sürüklendi; ardından üzerine sirke ve tuz döküldü. Ölümün yaklaştığını hissedince işkence edene, “İnsanlar öldürüldüğümü düşünecek; insanlar bana emanet ettikleri malları sana vermeyecekler. Beni halka göster ki yaşadığımı bilsinler ve malları versinler” dedi. Haccâc’a haber verildi; “Onu gösterin” dedi. Şehrin kapısına çıkarıldı ve şöyle bağırdı: “Beni tanıyan tanır; tanımayan bilsin ki ben Feyrûz Hugayn’ım. İnsanların bana borcu vardır. Kimde bana ait bir şey varsa onu helal olarak kendine alsın; kimse bir dirhem bile teslim etmesin. Bunu görenler görmeyenlere bildirsin.” Haccâc onun öldürülmesini emretti ve öldürüldü.

Damra b. Rabîa, İbn Şevzeb’den nakletti: Haccâc’ın âmilleri ona, “Haraç azaldı; zimmet ehli Müslüman oldu ve garnizon şehirlerine gitti” diye yazdılar. Haccâc Basra’ya ve diğer yerlere, “Köyden olan herkes köyüne dönsün” diye yazdı. İnsanlar çıktılar, konakladılar ve ağlayarak “Ey Muhammed! Ey Muhammed!” diye bağırdılar; nereye gideceklerini bilmiyorlardı. Basralı kurrâ maskeli olarak onların yanına gitmeye ve gördükleri ile işittiklerine ağlamaya başladılar. Ardından İbnü’l-Eş‘as geldi ve Basralı kurrâ Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as ile birlikte Haccâc’a karşı savaşmaya yöneldiler.

Damra b. Rabîa – eş-Şeybânî’ye göre: Zâviye savaş gününde Haccâc on bir bin kişiyi öldürdü; yalnız bir kişiyi bağışladı. O kişinin oğlu Haccâc’ın kâtiplerinden biriydi. Haccâc kâtibe, “Babanı senin için bağışlamamızı ister misin?” dedi. O da “Evet” dedi; Haccâc onu oğluna bıraktı. Haccâc eman ile onları aldattı: Yenilgi sırasında tellalına, “Şu kişi ve şu kişi için eman yoktur” diye bağırttı ve bazı eşrafın adını saydı; “İnsanlar güvendedir” demedi. Bunun üzerine halk, “Bütün insanlar için eman verdi, sadece bu kişiler hariç” dedi ve onun karargâhına yöneldi. Toplandıklarında silahlarını bırakmalarını emretti. Sonra, “Bugün sizi size akraba olmayan birine teslim edeceğim” dedi ve onları Amr b. Temim el-Lahmî’ye teslim etti; o da onları yaklaştırdı ve öldürdü.

Nadr b. Şümeyl’den rivayet edilmiştir ki Hişâm b. Hasan şöyle demiştir: Haccâc’ın zincire vurulmuş halde öldürdüğü insanların sayısı yüz yirmi bin veya yüz otuz bine ulaştı.

[Maskin Savaşına Dair İkinci Bir Rivayet]

İbnü’l-Eş‘as’ın Maskin’de yenilmesi hakkında, Ebû Mihnef’inkinden başka bir rivayet daha zikredilmiştir: İbnü’l-Eş‘as ile Haccâc, Abazkubâz bölgesindeki Maskin’de karşılaştılar. İbnü’l-Eş‘as’ın ordugâhı, en-Nehr’in arka kısmında bulunan ve Nahr Tîrâ denilen yerde, ]Hh.dash adı verilen bir nehrin yanındaydı. Haccâc ise Afr.y.dh nehrinde konakladı. İki ordugâh da bütünüyle Dicle, es-Sîb ve el-Kerh arasında bulunuyordu.

Bir ay savaştılar; bundan daha az sürdüğü de söylenmiştir. Haccâc, karşı tarafa, birbirleriyle çarpıştıkları yol dışında bir geçit bilmiyordu. Sonra ona, Zevrak adlı yaşlı bir çoban getirildi. Bu adam ona, el-Kerh’in arkasından dolanan, altı fersahlık, sık ağaçlık ve sığ su içinden geçen bir yol gösterdi. Bunun üzerine Haccâc, Suriyelilerin ileri gelenlerinden dört bin kişiyi seçti ve kumandanlarına şöyle dedi: “Bu kâfir senin önünde gitsin. İşte seninle götürmen için dört bin dirhem. Eğer sizi onların ordugâhına ulaştırırsa bu parayı ona ver; yok eğer bize yalan söylemişse boynunu vur. Onları gördüğünüzde yanındaki adamlarla birlikte üzerlerine saldırın. Savaş nidânız da ‘Ey Haccâc! Ey Haccâc!’ olsun.”

Kumandan, ikindi vaktinde beraberindekilerle birlikte yola çıktı. Haccâc’ın ordusu ile İbnü’l-Eş‘as’ın ordusu, bu kumandan ikindi vakti yanındakilerle hareket ettiği sırada karşı karşıya geldi. Gece oluncaya kadar savaştılar. Sonra Haccâc, üzerine köprü kurduğu es-Sîb’i geçinceye kadar geri çekildi. İbnü’l-Eş‘as onun ordugâhına girdi ve oradaki her şeyi yağmaladı. Kendisine, “Niçin peşine düşmüyorsun?” denildi. O da, “Biz bitkin düştük” dedi ve kendi ordugâhına döndü. Arkadaşları silahlarını yere bıraktılar ve geceyi kesin olarak galip geldiklerini sanarak geçirdiler.

Dört bin kişilik kuvvet gece yarısında, savaş nidâlarını haykırarak üzerlerine saldırdı. İbnü’l-Eş‘as’ın arkadaşları nereye yöneleceklerini bilemediler: Sol tarafta Diclecik, doğruca önlerinde ise korkunç yarılmış kıyısıyla Dicle vardı. Boğulanlar, öldürülenlerden daha çok oldu.

Haccâc gürültüyü duydu ve es-Sîb’i geçip ordugâhına döndü. Sonra süvarilerini o kuvvete gönderdi. İki ordu, İbnü’l-Eş‘as’ın ordugâhında karşılaştı. İbnü’l-Eş‘as üç yüz kişiyle kaçtı ve Dicle kıyısı boyunca Diclecik’e ulaşıncaya kadar ilerledi. Orayı kayıklarla geçti. Binek hayvanlarını topallattılar ve kayıklarla aşağı doğru Basra’ya indiler.

Haccâc, İbnü’l-Eş‘as’ın ordugâhına girdi ve oradaki her şeyi yağmaladı. Karşısına çıkan herkesi öldürdü; sonunda öldürdüğü kimselerin sayısı dört bine ulaştı. Öldürdükleri arasında Abdullah b. Şeddâd b. el-Hâd’ın da bulunduğu söylenir. Yine öldürülenler arasında Bistam b. Masgalah b. Hubeyre; Amr b. Dubey‘ah er-Rakaşî; her ikisi de Abdî olan Bişr b. el-Münzir b. el-Cârûd ile el-Hakem b. Mahreme; ayrıca Bukeyr b. Rabî‘ah b. Sarvân ed-Dabbî de vardı.

Onların başları bir kalkan üzerinde Haccâc’a getirildi. Haccâc, Bistam’ın başına bakmaya başladı ve şu beyti okudu:

“Erkek yılanın vadisinden geçecek olursan,
bırak beni de vadinin yılanıyla ben uğraşayım.”

Sonra Bukeyr’in başına baktı ve şöyle dedi: “Bu uğursuz bunların arasına nasıl karıştı?” Ardından, “Çocuk, onun kulağını tut ve bunu onların yanından uzağa at” dedi. Sonra, “Bu kalkanı Misma‘ b. Mâlik b. Misma‘ın önüne koyun” dedi. Kalkan onun önüne konuldu, o da ağladı. Haccâc, “Seni ağlatan nedir? Onlara üzülüyor musun?” dedi. O da, “Hayır; aksine onlar için cehennem ateşinden korktuğum için” dedi.
Haccâc’ın Vâsıt’ı İnşa Etmesinin Sebebi: Bu yılda Haccâc Vâsıt’ı inşa etti. Onu inşa etmesinin sebebi olarak zikredilenler arasında şu da vardır: Haccâc, Kûfelilerden Horasan’a gitmek üzere asker topladı ve onlar Hammâm ‘Umar’da konakladılar. Benû Esed’den, amcasının kızıyla yeni evlenmiş genç bir Kûfeli, geceleyin ordugâhtan çıkıp kuzeninin yanına gitti. Kapı sertçe çalındı; bir de bakıldı ki sarhoş bir Suriyeli. Kadın, Esedli adama, “Bu Suriyeliden çok çektik. Her gece böyle yapıyor ve hoş olmayan şeyler istiyor. Onu arkadaşları arasındaki yaşlılara şikâyet ettim; onlar da durumu biliyorlar” dedi. Esedli, “Onu içeri alın” dedi ve içeri aldılar. Sonra kapıyı kilitledi; kadın da daha önce evi düzenlemiş ve hazırlamıştı. Suriyeli, “Vaktin geldi” dedi. Bunun üzerine Esedli onu öldürdü ve başını kesti.

Sabah ezanı okununca Esedli ordugâha çıktı ve karısına, “Sabah namazı kılınınca Suriyelilere haber gönder, adamlarını alsınlar. Seni Haccâc’a götürürler; sen de ona gerçeği olduğu gibi anlat” dedi. Kadın bunu yaptı. Ölü Haccâc’a götürüldü. Kadın onun huzuruna çıkarıldı; yanında tahtında ‘Anbese b. Sa‘îd vardı. Haccâc ona, “Ne oldu?” dedi. Kadın anlattı. Haccâc, “Doğru söyledin” dedi. Sonra Suriyelinin kan sahiplerine, “Akrabanızı gömün. Onu Allah öldürdü ve cehenneme gidiyor; ne kısas vardır ne de diyet” dedi.

Ardından tellalı şöyle bağırdı: “Suriyelilerden hiç kimse Iraklılardan birinin yanında konaklamasın. Ayrılın ve ordugâh kurun.” Haccâc kendisi için yer tespiti yapmak üzere keşif kolları gönderdi. Çalışmaya devam etti ve nihayet Kesker civarına geldi. Vâsıt’ın bulunduğu yerdeyken bir de baktı ki bir rahip eşeğine binmiş, Dicle’yi geçmiş geliyor. Vâsıt’ın bulunduğu yere geldiğinde dişi eşek ayaklarını açıp idrar yaptı. Rahip indi, idrarın olduğu yeri kazdı, onu aldı ve Dicle’ye attı. Haccâc bütün bunları izliyordu.

Haccâc, “Onu bana getirin” dedi. Getirildi. Haccâc, “Seni bunu yapmaya sevk eden nedir?” dedi. Rahip, “Biz kitaplarımızda bu yerde bir mescit yapılacağını buluyoruz; yeryüzünde Allah’ın birliğini kabul eden biri kaldıkça orada Allah’a ibadet edilecektir” dedi. Bunun üzerine Haccâc Vâsıt şehrinin sınırlarını çizdi ve mescidi o yerde inşa etti.

Bu yılda, Vâkıdî’nin rivayetine göre, Abdülmelik Medine’den Ebân b. Osman’ı azletti ve yerine Hişâm b. İsmâil el-Mahzûmî’yi tayin etti.

Bu yılda haccı Hişâm b. İsmâil idare etti. Bu bana, Ahmed b. Sâbit’in, onun rivayet ettiği kimse aracılığıyla, onun da İshak b. Îsâ’dan, onun da Ebû Ma‘şer’den rivayet ettiğine göre aktarılmıştır.

Bu yılda Medine dışındaki şehirlerin valileri, önceki yılın valileriyle aynıydı. Medine’ye gelince, bu yılda onun üzerinde bulunanları zikrettik.
Seksen Dördüncü Yıl Olayları: Bu yılda, Vâkıdî’nin zikrettiğine göre, Abdülmelik b. Mervân’ın oğlu Abdullah b. Abdülmelik Bizanslılara karşı bir sefer gerçekleştirdi ve bu sefer sırasında el-Maggîgah’ı fethetti.

Bu yılda ayrıca Haccâc, İbnü’l-Eş‘as ile birlikte bulunanlardan biri olan Eyyûb b. el-Kırrıyye’yi öldürdü. Onu öldürmesinin sebebi olarak zikredilenler arasında şu da vardır: Deyrü’l-Cemâcim’den ayrıldıktan sonra, Haccâc’ın Kûfe valisi olan Havşeb b. Yezîd’in huzuruna girerdi. Havşeb de, “Benim yanımda duran şu adama bakın. Yarın ya da öbür gün emîrden bir mektup gelecek ve ben onu uygulamak zorunda kalacağım” derdi.

Bir gün o yine onun yanında dururken Haccâc’tan bir mektup geldi. Mektupta şöyle yazıyordu: “Bundan sonra: Sen Irak’taki münafıklar için bir sığınak ve barınak oldun. Bu mektubumu okuduğunda İbnü’l-Kırrıyye’yi, eli boynuna bağlı halde, güvendiğin adamlardan biriyle bana gönder.” Havşeb mektubu okuyunca onu İbnü’l-Kırrıyye’ye attı. O da okuyup, “İşittik ve itaat ettik” dedi. Bunun üzerine Havşeb onu bağlı halde Haccâc’a gönderdi.

İbnü’l-Kırrıyye Haccâc’ın huzuruna girince, Haccâc ona, “Ey İbnü’l-Kırrıyye, bu durum için ne hazırladın?” dedi. O şöyle cevap verdi: “Emîr Allah seni başarılı kılsın, üç söz: sanki yerinde duran üç süvari gibi; dünya, ahiret ve iyilik yapmak.” Haccâc, “Açıkla, yoksa başın derde girer” dedi.

O da şöyle açıkladı: “Dünya, hazır bulunan bir maldır; onu hem salihler hem de kötüler tüketir. Ahiret ise adil bir terazidir ve içinde hiçbir batılın bulunmadığı bir toplanma yeridir. İyilik yapmaya gelince; eğer benden istenirse kabul ederim, bana yapılması istenirse de onu iki elimle alırım.” Haccâc, “O hâlde kılıç üzerine indiğinde onu kabul et” dedi.

İbnü’l-Kırrıyye, “Emîr Allah seni başarılı kılsın, hatamı bağışla ve bana biraz mühlet ver. Her hızlı at tökezler ve her cesur kişi bir zaman zayıf düşer” dedi. Haccâc, “Asla! Allah’a yemin ederim ki seni cehenneme göndereceğim” dedi. O da, “Öyleyse bırak beni; onun hararetini neredeyse hissediyorum” dedi. Bunun üzerine Haccâc, “Onu götürün ve boynunu vurun!” emrini verdi.

Haccâc onu kendi kanı içinde çırpınırken görünce, “Keşke İbnü’l-Kırrıyye’yi bırakmış olsaydık da sözlerinden daha fazlasını duysaydık” dedi. Sonra cesedinin kaldırılıp atılmasını emretti.

Hişâm’ın, Avâne’den rivayetine göre: Haccâc İbnü’l-Kırrıyye’nin konuşmasını yasakladığında, İbnü’l-Kırrıyye ona, “Allah’a yemin ederim ki seninle ben eşit şartlarda olsaydık ikimiz de düşerdik ya da beni alt edilemez bulurdun” dedi.

Bu yılda ayrıca Yezîd b. el-Muhallab, Bâdgîs’te Nîzek kalesini fethetti.
Yezîd b. el-Muhallab’ın Nîzek kalesini fethi: Ali b. Muhammed – el-Mufaddal b. el-Muhallab’a göre: Nîzek, Bâdgîs’te bir kalede bulunuyordu. Yezîd, ona karşı sefer yapmak için uygun bir zamanı kolladı ve üzerine casuslar yerleştirdi. Nîzek’in kaleden çıktığı haberi kendisine ulaşınca, Yezîd onun yokluğunda kaleye yöneldi. Bu durum Nîzek’e ulaşınca geri döndü. Bunun üzerine Yezîd onunla şu şartla barış yaptı: Kalede bulunan hazineleri kendisine teslim edecek ve maiyetiyle birlikte kaleden çıkacaktı.

Bu hususta Ka‘b b. Ma‘dan el-Eşgarî şöyle dedi:

Bâdgîs öyle bir yerdir ki, onun üst tarafına hâkim olan
krallara üstün gelir ve dilerse zorbalık ve zulüm eder.

O sağlam tahkim edilmiştir: Yezîd’den önce hiçbir hükümdar
onu hile ile ele geçirmemiştir;
ancak büyük bir ordu ile karşısına çıkıldığında alınabilir.

Onun ateşleri uzaktan bakıldığında,
gecenin ilk üçte birinde yıldızlar sanılabilir.

Yezîd onu kuşattığında, onların kalpleri çöktü
ve hükmü ona bıraktılar; o da hükmetti.

Oranın sahibini (yani Nîzek’i), önceki büyüklüğünden sonra alçalttı,
onu cizye ödemeye mecbur etti; böylece zilleti ve boyun eğişi kabul etti.

Birkaç gün sonra,
daha önce senin açığa vurduğun keder ve baskıdan önce,
Rızık veren sana bunu verdi ve kulları arasında paylaştırdı;
mahrum olan ise gerçekten mahrum olandır.

Senin bir elin düşmana zehir içirirken,
diğer elinin cömertliği kesintisizdir.

Yezîd’in ihsan ve fazlı,
coşkun hâlde Fırat ve Nil’den başka neyle kıyaslanabilir?

Onlar en yüksek seviyelerine ulaştıklarında bile
onun kadar cömert değildirler,
yüksek yerleri ve tepeleri aştıklarında dahi.

Ve şöyle dedi:

Benim el-‘Atîk kabilesine olan övgüm şudur:
Onlar misafirperverlikte cömert ve soyda asildirler.

Bir kimseyle anlaşma yaptıklarında onu korurlar;
o kişi yüksek, güvenli ve sağlam bir sığınakta bulunur.

O, Nîzek’i Bâdgîs’ten çıkardı;
Nîzek öyle bir konumdaydı ki kralların onu çekip alması zordu.

Gökyüzünün altında yükselen bir yerdi,
yağmur bulutlarının çekildiği beyaz bir yaz bulutu gibiydi.

Onun en yüksek yerlerine dağ keçileri bile ulaşamaz,
kuşlar dahi ancak kartalı ve balıkçılı ulaşır.

Oranın halkının çocukları kurttan korkmamış,
köpekleri yıldızlardan başka hiçbir şeye havlamamıştır.

Ben hikmet sahibi el-‘Atîk kabilesiyle karşılaşmayı arzuladım;
onlar hüküm sahibi kılınmış, binek develeri korunmuştur.

Nasıl ki kurak toprak sahibi olan kimse bol yağmur isterse,
öyle istedim;

Sonra ümitsizlikten sonra suya kavuşur,
öyle ki su yolları yetmez ve dalgalar fokurdar.

Allah birbirinden uzak olanları bir araya getirdi
ve farklı uzak yerlerden topluluklar birleşti.

Ali b. Muhammed dedi ki: Nîzek kaleyi yüceltirdi; onu gördüğünde secde ederdi. Yezîd b. el-Muhallab fetih hakkında Haccâc’a mektup yazdı. Yezîd’in Haccâc’a yazdığı mektupları Yahyâ b. Ya‘mer el-Advânî yazıyordu; o, Huzeyl kabilesinin bir müttefikiydi. Şöyle yazdı: “Düşmanla karşılaştık ve Allah bize üstünlük verdi. Onlardan bir kısmını öldürdük, bir kısmını esir aldık; diğerleri ise dağların zirvelerine, vadilerin diplerine, alçak arazilere ve nehir kıvrımlarına kaçtı.”

Haccâc, Yezîd’in kâtibinin kim olduğunu sordu ve ona Yahyâ b. Ya‘mer olduğu söylendi. Bunun üzerine Yezîd’e yazıp Yahyâ’yı kendisine göndermesini istedi. Yezîd de onu posta yoluyla gönderdi. Bu en fasih kişilerden biri onun yanına geldi. Haccâc ona, “Nerede doğdun?” dedi. O, “Ahvaz’da” dedi. “Bu fasihlik?” “Babamın sözlerini ezberledim; o fasih bir adamdı.” “Peki söyle, ‘Anbese b. Sa‘îd dil hatası yapar mı?” “Evet, sık sık.” “Falan?” “Evet.” “Beni söyle; ben dil hatası yapar mıyım?” “Evet, çok az fark edilen bir hata yaparsın: Bir harf eklersin ve bir harf düşürürsün; ayrıca ‘inna’ yerine ‘anna’, ‘anna’ yerine ‘inna’ dersin.” Bunun üzerine Haccâc, “Sana üç gün veriyorum. Üç gün sonra seni Irak topraklarında görürsem seni öldürürüm” dedi. Yahyâ da Horasan’a döndü.

Bu yılda haccı Hişâm b. İsmâil el-Mahzûmî yönetti. Bu, Ahmed b. Sâbit’in, onun da kendisine rivayet eden kimsenin, onun da İshak b. İsa’nın, onun da Ebû Ma‘şer’in rivayetiyle bana ulaşmıştır.

Bu yılda şehirlerin valileri, 83 yılı altında zikrettiklerimin aynısıydı.
İbnü’l-Eş‘as’ın Ölümü: Bu yılda, Abdürrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as’ın ölümü gerçekleşti.

Hişâm b. Muhammed – Ebû Mihnef’e göre: İbnü’l-Eş‘as, Herat’tan ayrılıp tekrar Zünbil’in yanına dönerken yanında Ezd kabilesinden Alkame b. Amr adında bir adam vardı. Bu adam ona, “Ben seninle birlikte Zünbil’in ülkesine girmek istemiyorum” dedi. Abdürrahman ona, “Neden?” dedi. O da, “Çünkü senin ve seninle birlikte olanlar için korkuyorum. Allah’a yemin ederim ki gözümün önünde sanki Haccâc’ın mektubu Zünbil’e ulaşmış, onu korkuya düşürmüş ve o da ya seni teslim etmiş ya da öldürmüş gibidir. Biz burada beş yüz kişiyiz; bizimle anlaşma yap, şehre girip tahkim olalım ve ya bize eman verilinceye kadar ya da şereflice ölünceye kadar savaşalım” dedi.

Abdürrahman ona, “Eğer benimle birlikte girersen sana bol ihsan ederim ve seni onurlandırırım” dedi. Fakat Alkame bunu kabul etmedi. Abdürrahman ise Zünbil’in huzuruna girdi. Bu beş yüz kişi ise ayrılıp başlarına Mevdûd en-Nasrî’yi getirdiler ve orada kaldılar. Sonra Ümâre b. Temîm el-Lahmî onların üzerine geldi, onları kuşattı; onlar da onunla savaşıp direndiler, sonunda onlara eman verdi ve dışarı çıktılar. O da verdiği sözü tuttu.

Hişâm devam etti: Haccâc’tan Zünbil’e Abdürrahman b. Muhammed hakkında peş peşe mektuplar geliyordu: “Onu bana gönder; aksi takdirde, kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki bir milyon savaşçıyla ülkeni çiğnerim.” Zünbil’in yanında Temîm kabilesinden, Benî Yerbû‘ kolundan Ubeyd b. Ebî Subey‘ adında bir adam vardı. Bu adam Zünbil’e, “Ben sana Haccâc’tan bir anlaşma alırım: Sen Abdürrahman b. Muhammed’i ona teslim edersen, yedi yıl boyunca senin ülkeni vergilendirmemeyi kabul eder” dedi. Zünbil, “Bunu yaparsan sana istediğini veririm” dedi.

Ubeyd, Haccâc’a yazdı ve Zünbil’in ona karşı gelmeyeceğini, Abdürrahman’ı gönderinceye kadar onun yanında kalacağını bildirdi. Bunun üzerine Haccâc ona para verdi; o da bu iş karşılığında Zünbil’den para aldı. Zünbil, Abdürrahman b. Muhammed’in başını Haccâc’a gönderdi. Haccâc da anlaşma gereği yedi yıl boyunca ondan aldığı vergiyi almaktan vazgeçti. Haccâc şöyle derdi: “Zünbil, Allah’ın düşmanını bana, kendisini bir çatıdan atıp öldükten sonra gönderdi.”

Ebû Mihnef – Süleyman b. Ebî Râşid – Yezîd’in kızı Muleyke’ye göre: Abdürrahman öldüğünde –başı benim dizimin üzerindeydi– verem hastasıydı. Ölünce onu defnetmek istediklerinde, Zünbil onu getirtti, başını kestirdi ve Haccâc’a gönderdi. Ayrıca Eş‘as soyundan on sekiz erkek çocuğu aldı ve onları yanında alıkoydu; onunla birlikte olan diğer arkadaşlarını ise serbest bıraktı. Bu on sekiz kişi hakkında Haccâc’a yazdı; Haccâc da onları öldürmesini ve başlarını kendisine göndermesini emretti. Onların sağ olarak getirilmesini istemedi; zira Abdülmelik’e bir şefaat ulaşır da içlerinden biri serbest bırakılır diye korkuyordu.

İbn Ebî Subey‘ ve İbnü’l-Eş‘as hakkında Ebû Mihnef’ten aktarılanın dışında başka rivayetler de vardır. Ebû Ubeyde Ma‘mer b. el-Müsennâ’ya göre şöyle denilmiştir: Ümâre b. Temîm Kirman’dan çıkıp Sicistan’a geldi. Orada Benî’l-Anbar’dan Mevdûd adında bir adam valiydi. Onu kuşattı, sonra ona eman verdi ve Sicistan’a hâkim oldu. Haccâc da Zünbil’e şöyle yazdı: “Sana, otuz bin Suriyeli ile Ümâre b. Temîm’i gönderdim. Bunlar ne itaati terk etmiş ne de bir halifeyi reddetmiş ne de sapık bir imama uymuştur. Her birine ayda yüz dirhem verilmektedir. Savaşı severler. İbnü’l-Eş‘as’ı arıyorlar.” Ancak Zünbil onu teslim etmeyi reddetti.

İbnü’l-Eş‘as’ın yanında, kendisine yakın tuttuğu Ubeyd b. Ebî Subey‘ et-Temîmî vardı. Bu kişi Zünbil’e elçi olarak gidip gelir, onun da yakınlık gösterdiği biri olmuştu. el-Kâsım b. Muhammed b. el-Eş‘as, kardeşi Abdürrahman’a, “Bu Temîmî’nin sana ihanet etmeyeceğinden emin değilim; onu öldür” dedi. Abdürrahman bunu yapmayı düşündü. Bu haber İbn Ebî Subey‘e ulaşınca ondan korktu ve onu Zünbil’e kötü gösterdi; Haccâc’la korkutarak onu ihanete teşvik etti. Zünbil buna razı oldu. İbn Ebî Subey‘ gizlice Ümâre b. Temîm’in yanına gidip İbnü’l-Eş‘as hakkında bir ödül şart koştu; bir milyon dirhem istedi ve onun yanında kaldı.

Ümâre bunu Haccâc’a yazdı; Haccâc da, “Ubeyd ve Zünbil’e istediklerini ver; onlarla anlaş” diye cevap verdi. Zünbil, on yıl boyunca ülkesine sefer yapılmamasını ve ardından yılda dokuz yüz bin dirhem ödemeyi şart koştu. İstedikleri verildi. Zünbil, İbnü’l-Eş‘as’ı çağırttı; onu ve akrabalarından otuz kişiyi huzuruna getirtti, onlar için boyun halkaları ve zincirler hazırlattı. Abdürrahman ve Kâsım’ın boynuna halka taktı ve onları Ümâre’nin en yakın karakollarından birine gönderdi. Yanında bulunan diğer insanlara ise, “İstediğiniz yere dağılın” dedi.

İbnü’l-Eş‘as, Ümâre’ye yaklaştığında bir binanın tepesinden kendini attı ve öldü. Başı kesildi ve diğer esirlerle birlikte Ümâre’ye getirildi. Ümâre onları öldürdü ve İbnü’l-Eş‘as’ın başını ve akrabalarının başlarını, ayrıca eşini Haccâc’a gönderdi. Bu konuda bir şair şöyle demiştir:

Baş ile cesedin yeri ne kadar uzaktır:
Baş Mısır’da, ceset ise Ruhhac’tadır.

Haccâc başı Abdülmelik’e gönderdi; o da o sırada Mısır’da bulunan kardeşi Abdülaziz’e gönderdi.

Ömer b. Şebbe – İbn Âişe – Sa‘d b. Ubeydullah’a göre: Abdülmelik’e İbnü’l-Eş‘as’ın başı getirildiğinde, onu bir hadım aracılığıyla Eş‘as ailesinden olup Kureyşli bir adamla evli olan bir kadına gönderdi. Baş onun önüne konulunca, “Konuşmayan bir ziyaretçiye hoş geldin. O, layık olduğu bir şeyi isteyen bir hükümdardı; fakat kaderler buna izin vermedi” dedi. Hadım başı almak istedi, fakat kadın onu elinden çekip aldı ve “Hayır, Allah’a yemin ederim ki gerekli olanı yapmadan vermem” dedi. Hatmi otu getirtti, onunla başı yıkadı ve sakalına sürdü. Sonra, “Şimdi alabilirsin” dedi. Hadım başı aldı ve Abdülmelik’e durumu bildirdi. Kadının kocası onun huzuruna girince Abdülmelik, “Eğer ondan bir kız çocuğun olursa bu çok iyi olur” dedi.

İbnü’l-Eş‘as’ın, Zünbil’in ülkesine kaçarken arkadaşlarından birine bakıp şu beyitleri söylediği de zikredilmiştir:

Korku onu takip ediyor ve yolunu şaşırmış;
savaşın sıcaklığından hoşlanmayan kimse böyledir.

Ayakkabıları delik deşik, sürtünmeden şikâyetçi;
keskin taşların kenarları ayaklarını acıtıyor.

Ölümde onun için bir rahatlık vardı,
ve ölüm kullar için kaçınılmazdır.

O adam ona dönüp, “Ey değersiz ayıplayıcı, neden savaş meydanlarından birinde sebat etmedin ki önünde ölelim? Bu, şu geldiğin durumdan senin için daha hayırlı olurdu” dedi.

Hişâm – Ebû Mihnef’e göre: Haccâc o günlerde Humeyd el-Ergat ile birlikte dolaşıyordu. Humeyd şöyle diyordu:

Hâlâ bir hendek kurar ve sonra onu yıkar,
yönettiği orduyu korur ama sonunda onu bozguna uğratır,

Ta ki ganimeti senin eline geçinceye kadar;
onun toplanma yeriyle yenilgi yeri ne kadar uzaktır!

Şiddetli hâkimiyet arzusuna uygun olan kişi,
ondan iğrenerek yüz çevirmeyendir.

Haccâc, “Bu, azgın A‘şâ Hemdân’ın söylediğinden daha doğrudur” dedi ve onun sözünü aktardı. Sesini yükseltti; herkes onun öfkesinden korktu. el-Urayc sustu. Haccâc ona, “Söylediğine dön, neyin var ey Ergat?” dedi. O, “Ey emîr, sana feda olayım; Allah’ın kudreti büyüktür. Sen öfkelenince kaslarım titredi, eklemlerim gerildi, gözüm karardı ve başım döndü” dedi. Haccâc, “Evet, Allah’ın kudreti büyüktür. Söylediğine dön” dedi; o da devam etti.

Bir gün Haccâc, Ziyâd b. Cerîr b. Abdullah el-Becelî ile birlikte yürürken ona, “İbn Semure’ye ne demiştin?” dedi. O da şöyle dedi:

Ey tek gözlü, tek gözlüye feda olayım;
kazdığın hendeğin seni kaderden koruyacağını
ve belaları geri çevireceğini sandın.

Abdürrahman b. Muhammed’in ölümünün 84 yılında olduğu da söylenmiştir.

Bu yılda Haccâc b. Yusuf, Yezîd b. el-Muhallab’ı Horasan’dan azletti ve yerine onun kardeşi el-Mufaddal b. el-Muhallab’ı tayin etti.
Yezîd b. el-Mühelleb’i Horasan’dan Azli ve el-Mufaddal’ın Gelişi: Ali b. Muhammed, el-Mufaddal b. Muhammed’den naklen şunu anlattı: Haccâc, Abdülmelik’e gitmek üzere bir heyetle yola çıktı ve dönüş yolunda bir manastırda konakladı. Kendisine, manastırda Ehl-i Kitap’tan bilgili bir yaşlı adam bulunduğu söylendi. Bunun üzerine onu çağırtıp, “Ey şeyh, kitaplarınızda bizim şu anki durumumuz hakkında bir şey buluyor musunuz?” dedi. O da, “Evet, sizin geçmişinize, bugünkü halinize ve geleceğinize dair şeyler buluyoruz” dedi. Haccâc, “İsimler mi veriliyor, yoksa sadece genel nitelemeler mi?” dedi. Adam, “Her ikisi de vardır: İsimsiz niteleme de vardır, nitelemesiz isim de vardır” dedi. Haccâc, “Müminlerin emîri hakkında bir niteleme bulmuyor musunuz?” dedi. Adam, “İçinde yaşadığımız zamana dair şunu buluyoruz: Kel bir hükümdar; kim onun karşısına çıkarsa yıkılır” dedi. Haccâc, “Sonra kim?” dedi. Adam, “el-Velîd adlı bir adam” dedi. Haccâc, “Sonra ne olacak?” dedi. Adam, “Adı bir peygamberin adı olan bir adam; insanlar onun eliyle bolluk içinde olacaklar” dedi. Haccâc, “Beni tanıyor musun?” dedi. Adam, “Senden bana söz edildi” dedi. Haccâc, “Benim neyi yönettiğimi biliyor musun?” dedi. Adam, “Evet” dedi. Haccâc, “Benden sonra onu kim yönetecek?” dedi. Adam, “Yezîd adlı bir adam” dedi. Haccâc, “Benim hayatımda mı, ölümümden sonra mı?” dedi. Adam, “Bilmiyorum” dedi. Haccâc, “Onun niteliğini biliyor musun?” dedi. Adam, “Bir ihanet işleyecek. Bundan başka bir şey bilmiyorum” dedi.

Ali b. Muhammed devam etti: Bunun üzerine Haccâc’ın aklına Yezîd b. el-Mühelleb geldi ve yola koyuldu. Yaşlı adamın söylediklerinden korkarak yedi gece yol aldı ve oraya vardı. Sonra Abdülmelik’e bir mektup yazarak Irak’tan affını istedi. Abdülmelik ona şu cevabı yazdı: “Ey Haccâc’ın annesinin oğlu, ne demek istediğini ve benim senin hakkındaki görüşümü öğrenmek istediğini biliyorum. Hayatım hakkı için, ben Nâfi‘ b. Alkame’nin tesirini görüyorum. Allah sana gelecek olan şeyi getirinceye kadar bundan yüz çevir.”

el-Ferezdak, onun bu yolculuğunu zikrederek şöyle dedi:

Eğer kuşlara onun yolculuğunun benzeri yüklenmiş olsaydı,
İlya’dan Vâsıt’a kadar bıkıp usanırlardı.

Gece, güneşin gündüzü terk edip battığı sırada
Filistin’den hızlı develer üzerinde yol aldı.

O gün bitmeden onları Meysân’da çöktürdü;
gece yürüyüşünden yorgun ve bitkin idiler.

Sanki eğerin içinde aç bir doğan vardı,
yoğun karanlık onu ortaya çıkarınca.

Ali b. Muhammed devam etti: Bir gün Haccâc boş bulunduğu bir sırada Ubeyd b. Mevheb’i çağırttı; o da yere vurarak içeri girdi. Haccâc başını kaldırıp, “Yazık sana ey Ubeyd, Ehl-i Kitap benim yönettiğim yerin Yezîd adlı bir adam tarafından yönetileceğini söylüyor. Ben Yezîd b. Ebî Kebşe’yi, Yezîd b. Husayn b. Numeyr’i ve Yezîd b. Dînâr’ı düşündüm; fakat bunların hiçbiri buna layık değildir. Bu ancak Yezîd b. el-Mühelleb olmalıdır” dedi. Ubeyd de, “Sen Mühelleb oğullarını soylulaştırdın ve onların hâkimiyetini güçlendirdin. Onlar sayı, sabır, itaat ve talih sahibidirler. Yezîd buna ne kadar da layıktır” dedi. Fakat Haccâc, Yezîd’i azletmeye karar verdi. Bununla beraber, el-Hıyâr b. Sabra b. Zuayb b. Arface b. Muhammed b. Süfyân b. Mücâşi‘ gelip onun huzuruna varıncaya kadar ona karşı harekete geçecek bir yol bulamadı. Bu kişi, el-Mühelleb’in süvarilerinden biriydi ve Yezîd’in yanında bulunuyordu. Haccâc ona, “Bana Yezîd’i anlat” dedi. O da, “İtaatte iyidir, davranışta yumuşaktır” dedi. Haccâc, “Yalan söylüyorsun, doğruyu söyle” dedi. O da, “Allah çok büyüktür; Yezîd gemsiz olarak eyer vurmuştur” dedi. Haccâc, “Doğru söyledin” dedi ve daha sonra el-Hıyâr’ı Umman’a vali tayin etti.

Ali b. Muhammed devam etti: Sonra Haccâc, Abdülmelik’e yazıp Yezîd’i ve Mühelleb oğullarını Zübeyrîlere bağlılıkları sebebiyle ayıpladı. Abdülmelik de ona şöyle yazdı: “Mühelleb oğullarının Zübeyrîlere itaati bana göre bir kusur değildir; bilakis onlara sadakat göstermiş olmalarıdır ve o sadakat onları bana da sadık olmaya sevk edecektir.” Haccâc ise ona tekrar yazıp, yaşlı adamın kendisine söylediği şey sebebiyle onları ihanetle suçlayarak korkuttu. Bunun üzerine Abdülmelik ona şöyle yazdı: “Yezîd ve Mühelleb oğulları hakkında çok şey söyledin. Bana Horasan için uygun olacak bir adamın adını ver.” O da ona Mücâ‘a b. Si‘r es-Sa‘dî’nin adını verdi. Abdülmelik şöyle cevap verdi: “Seni Mühelleb oğullarını bozuk görmeye sevk eden görüş, seni Mücâ‘a’yı önermeye sevk eden görüşün kendisidir. Benim için, senin emirlerini yerine getirecek sert bir adam ara.” Bunun üzerine Kuteybe b. Müslim’in adını verdi. Abdülmelik de, “Onu tayin et” diye yazdı.

Haccâc’ın kendisini azlettiği haberi Yezîd’e ulaşınca, ailesine, “Sizce Haccâc Horasan’a kimi tayin edecek?” dedi. Onlar, “Sakîf’ten bir adam” dediler. Yezîd, “Hayır, asla. Sizden birine tayin mektubunu yazacaktır. Sonra ben ona ulaşınca o kimseyi azledecek ve Kays’tan bir adam tayin edecektir. Kuteybe buna ne kadar da layıktır” dedi.

Ali b. Muhammed devam etti: Abdülmelik, Haccâc’a Yezîd’i azletme izni verince Haccâc, azlini ona doğrudan yazmayı hoş görmedi. Bunun yerine ona, “el-Mufaddal’ı yerine vekil bırak ve gel” diye yazdı. Yezîd, Hudayn b. el-Münzir’e danıştı. O da, “Olduğun yerde kal ve bir mazeret ileri sür; çünkü Müminlerin Emîri senin hakkında iyi düşünmektedir. Emir sadece Haccâc’tan gelmiştir. Eğer burada kalır ve aceleyle çıkıp gitmezsen, Müminlerin Emîri’nin Haccâc’a seni yerinde bırakmasını emredeceğini umarım” dedi. Yezîd ise, “Biz itaate bereket verilmiş bir aileyiz; ben isyanı ve ayrılığı hoş görmem” dedi ve hazırlanmaya başladı. Fakat bu hazırlığı Haccâc’ın istediği kadar hızlı yapmadı. Bunun üzerine Haccâc, el-Mufaddal’a, “Seni Horasan’a tayin ettim” diye yazdı. el-Mufaddal, Yezîd’i sıkıştırmaya başladı. Yezîd ona, “Haccâc, ben gidince seni görevde bırakmayacaktır. Bunu ancak benim ona karşı koymamdan korktuğu için yaptı” dedi. el-Mufaddal ise, “Hayır, sen beni kıskanıyorsun” dedi. Yezîd de, “Ey Behlâ’nın oğlu, ben seni mi kıskanacağım? Göreceksin” dedi. Yezîd, Rebîü’lâhir 85’te yola çıktı; sonra Haccâc el-Mufaddal’ı da azletti. Şair, el-Mufaddal ile ana baba bir kardeşi Abdülmelik hakkında şöyle dedi:

Ey Behlâ’nın iki oğlu, Rabbim sizi rezil etti
o parlak yiğit gidip ayrıldığı sabah.

Kardeşinizi yüzüstü bıraktınız ve düştünüz
içinde olanın zarar gördüğü karanlık bir çukurun dibine.

Çokça ve içtenlikle tevbe edin;
tevbeyi reddeden ve küçümseyen ancak en büyük ziyankârdır.

Hudayn da Yezîd’e şöyle dedi:

Sana akıllıca bir öğüt verdim, sen ise bana karşı geldin;
sonunda görevden soyuldun ve pişman oldun.

Ben sana özlemden dolayı ağlamayacağım
ve senin sağ salim dönmen için dua da etmeyeceğim.

Kuteybe Horasan’a gelince Hudayn’a, “Yezîd’e ne söylemiştin?” dedi. O da, “Şöyle demiştim:

Sana akıllıca bir öğüt verdim, sen ise bana karşı geldin;
eğer kınanacak biri varsa, kınanmaya senden daha layık olan yoktur.

Haccâc’a senin ona karşı geldiğin ulaşırsa,
onun yanında büyük bir sıkıntıyla karşılaşırsın.”

Kuteybe, “Peki ona itaatsizlik ettiği şey neydi ki sen böyle öğüt vermiştin?” dedi. Hudayn, “Ben ona emîre bulabildiği bütün altın ve gümüşü götürmesini öğütlemiştim” dedi. İyâd b. Hudayn’a bir adam şöyle dedi: “Baban için, Kuteybe onu denediğinde bilge olduğunu gördü; çünkü o, ‘Ben ona emîre bulabildiği bütün altın ve gümüşü götürmesini öğütledim’ demişti.”

Ali b. Muhammed dedi ki –Kuleyb b. Halef de bize rivayet etti–: Haccâc, Yezîd’e, “Hârizm’e sefer yap” diye yazdı. O da, “Ey emîr, orada ganimet az, köpekler ise çok saldırgandır” diye cevap yazdı. Haccâc, “Yerine bir vekil bırak ve gel” diye yazdı. Yezîd ise, “Ben Hârizm’e sefer yapmak istiyorum” diye yazdı. Haccâc da ona, “Oraya sefer yapma; durum senin söylediğin gibidir” diye yazdı. Fakat Yezîd oraya sefer yaptı ve Haccâc’a itaat etmedi. Hârizm halkı onunla barış yaptı; o da barış şartlarına göre esirler aldı ve kışın geri döndü. Soğuk, Yezîd ve adamlarını şiddetle vurdu; onlar da esirlerin elbiselerini alıp giydiler. Esirler ise soğuktan öldüler.

Ali b. Muhammed devam etti: Yezîd Telestâne’de konakladı. O yıl Mervürrûz halkına taun isabet etti. Haccâc ona, “Gel” diye yazdı. O da yola çıktı. Geçtiği her yerde insanlar onun için güzel kokulu otlar serdiler.

Yezîd, 82 yılında göreve getirilmiş, 85 yılında ise azledilmişti. Horasan’dan Rebîü’lâhir 85’te çıktı. Kuteybe de tayin edildi.

Hişâm b. Muhammed ise, Ebû Mihnef’ten, Haccâc’ın Yezîd’i Horasan’dan azletme sebebi hakkında Ali b. Muhammed’in zikrettiğinden başka bir sebep nakletmiştir. Bu hususta Ebû Mihnef – Ebû’l-Muhârik er-Râsibî ve başkalarından şöyle rivayet etti: Haccâc, Abdürrahman b. Muhammed işiyle işini bitirince Irak’ta Yezîd b. el-Mühelleb, ailesi ve Horasan’da onlarla beraber bulunan Basra ve Kûfe halkından başka kimseyi dert etmiyordu. Haccâc, Iraklıların hepsini boyun eğdirmişti; yalnız Yezîd, onun ailesi ve Horasan’da onlarla bulunanlar kalmıştı. Abdürrahman b. Muhammed’den sonra Haccâc’ın Irak’ta korktuğu tek kişi Yezîd b. el-Mühelleb idi. Bu sebeple Haccâc, onu Horasan’dan çıkarmak için hile yolları aramaya başladı. Ona sürekli gelmesini yazıyor, o da Horasan’daki düşman ve savaşla mazeret ileri sürüyordu. Bu hal Abdülmelik’in saltanatının sonlarına kadar sürdü. Sonra Haccâc, Abdülmelik’e yazıp Yezîd b. el-Mühelleb’in azledilmesini tavsiye etti ve Mühelleb oğullarının İbnü’z-Zübeyr’e itaati sebebiyle ona da sadık kalmayacaklarını bildirdi. Abdülmelik de ona şu cevabı yazdı: “Mühelleb oğullarının Zübeyrîlere itaati ve sadakati bana göre kusur değildir; onların onlara itaati ve sadakati, bana da itaatli ve sadık olmalarını sağlamıştır.” Sonra Hişâm b. Muhammed, haberin geri kalanını Ali b. Muhammed’in zikrettiği çizgide anlattı.

Bu yılda el-Mufaddal Badğîs’e sefer yaptı ve orayı fethetti.
El-Mufaddal’ın Badğîs’i Fethi: Ali b. Muhammed, el-Mufaddal b. Muhammed’den naklen şunu anlattı: Haccâc, Yezîd’i azletti ve 85 yılında el-Mufaddal’a Horasan’a tayin edildiğine dair yazı gönderdi. Onun görevi dokuz ay sürdü. Badğîs’e sefer yaptı ve orayı fethetti. Ganimet aldı ve bunu halk arasında paylaştırdı; her adama sekiz yüz dirhem düştü. Daha sonra Aharûn ve Şûmân üzerine sefer yaptı; orada da galip geldi, ganimet aldı ve elde ettiklerini halk arasında paylaştırdı. el-Mufaddal’ın hazinesi yoktu; eline ne geçerse halka dağıtır, ganimet elde ettiğinde onu aralarında taksim ederdi.

Ka‘b el-Aşkarî, el-Mufaddal’ı öven şu sözleri söyledi:

Her kabileden zengin ve fakir görürsün,
çeşit çeşit topluluklar el-Mufaddal’a yönelir.

Biri onun cömertliğinden fayda umarak gelir,
bir diğeri ihtiyacı giderilmiş olarak ayrılır.

Senin diyarından başka bir yere yönelsek,
orada ne daha iyi bir yöneliş yeri buluruz ne de huzur yeri.

Eğer en seçkinleri, akıllı olanları,
Allah katında kendileri için hayır hazırlayanları saysak,
ilk sırada sensin.

Hayatım hakkı için, el-Mufaddal ezici bir saldırı yaptı,
Şûmân’da su kaynaklarını ve otlakları elde etti.

İbn Abbas’ın savaş gününde de benzerini elde ettin,
bu bizim için iki taraf arasında keskin bir kılıç gibiydi.

el-Mühelleb’in bütün ahlâkî vasıfları sende ortaya çıkmıştır,
o hangi şeref vasıtasıyla yüceldiyse sen de onunla yüceldin.

Bu yılda Mûsâ b. Abdullah b. Hazim es-Sülemî, Tirmiz’de öldürüldü.
Mûsâ b. Abdullah’ın Tirmiz’e Gidişi: Onun Tirmiz’e gitmesinin sebebinin şöyle olduğu zikredilmiştir: Babası Abdullah b. Hâzim, Fartanâ’da Benî Temîm’den bazı kimseleri öldürdüğünde—onları öldürmesine dair haber daha önce zikredilmişti—yanında kalanların çoğu ondan ayrıldı. Bunun üzerine Nîşâbur’a çıktı ve Merv’de bulunan ağırlıkları hakkında Benî Temîm’den korktu. Bu sebeple oğluna, “Ağırlıklarımı Merv’den çıkar, Belh nehrini (yani Ceyhun’u) geç; böylece bir hükümdarın yanına veya içinde kalabileceğin bir kaleye sığınırsın” dedi.

Mûsâ, iki yüz yirmi süvari ile Merv’den çıktı. Âmul’e ulaştığında bazı serseri eşkıyalar ona katıldı ve sayıları dört yüz oldu. Orada Benî Süleym’den bazı kişiler de ona katıldı; bunlar arasında Zür‘a b. Alkame de vardı. Daha sonra Zem’e ulaştı; halkı onunla savaştı, fakat onları yenerek mal elde etti ve nehri geçti. Ardından Buhârâ’ya geldi ve hükümdarından kendisine sığınma istedi. Hükümdar onu reddetti, ondan korktu ve şöyle dedi: “Bu bir katildir; arkadaşları da onun gibidir. Savaş ve kötülük ehli kimselerdir. Ondan emin olamam.” Bununla birlikte ona altın, binek hayvanları ve elbiselerden oluşan bir hediye gönderdi.

Mûsâ daha sonra Buhârâ halkından bir bey ile Nûgân’da konakladı. Bu kişi ona, “Burada kalmandan sana hayır gelmez; insanlar senden korkuyor ve kendilerini güvende hissetmiyorlar” dedi. Mûsâ birkaç ay orada kaldı, sonra bir hükümdar ya da sığınabileceği bir kale aramak üzere ayrıldı. Fakat uğradığı her yer halkı onun kalmasını istemiyor ve gitmesini talep ediyordu.

Sonra Semerkand’a ulaştı ve orada kaldı. Semerkand hükümdarı Tarhun onu ağırladı ve yanında kalmasına izin verdi; Mûsâ da uzun süre orada kaldı. Soğd halkının bir âdeti vardı: Üzerinde yağlı et, ekmek ve içecek bulunan bir sofra kurarlar ve bunu yılın belirli bir gününde “Soğd süvarisi” için hazırlarlardı. O gün bu sofraya ondan başkası yaklaşamazdı. Eğer bir başkası yerse onunla düello yapılır ve kim diğerini öldürürse sofra ona kalırdı.

Mûsâ’nın arkadaşlarından biri bu sofrayı görünce ne olduğunu sordu. Kendisine anlatılınca, “Bu sofradan yiyeceğim ve Soğd süvarisiyle düello yapacağım; eğer onu öldürürsem ben onların süvarisi olurum” dedi. Sofradan yedi. Soğd süvarisi haberi alınca öfkeyle geldi ve düello istedi. Mûsâ’nın arkadaşı kabul etti ve onu öldürdü. Bunun üzerine Soğd hükümdarı, “Sizi ağırladım ve onurlandırdım; siz ise Soğd süvarisini öldürdünüz. Size eman vermiş olmasaydım sizi öldürürdüm. Ülkemden çıkın” dedi ve Mûsâ’ya bir hediye verdi.

Mûsâ daha sonra Keş’e ulaştı. Keş hükümdarı Tarhun’dan yardım istedi. Tarhun geldi. Mûsâ yedi yüz kişilik bir kuvvetle onun karşısına çıktı ve akşama kadar savaştılar. Gece savaş durdu; Mûsâ’nın adamları ağır yaralar almıştı. Sabah olunca Mûsâ adamlarına başlarını tıraş etmelerini emretti—Hâricîlerin yaptığı gibi—ve çadır direklerini kesmelerini söyledi; bu, ölümüne savaş kararı anlamına geliyordu.

Mûsâ, Zür‘a b. Alkame’yi Tarhun’a gönderip hile yapmasını istedi. Zür‘a gidip Tarhun’a, “Onlar ölümü göze aldılar. Onları öldürsen bile fayda elde edemezsin. Ayrıca Mûsâ Araplar arasında itibarlıdır; onun kanı mutlaka talep edilir” dedi. Tarhun, “Keş’i ona bırakamam” dedi. Zür‘a, “Öyleyse bırak gitsin” dedi. Tarhun bunu kabul etti.

Mûsâ Tirmiz’e geldi. Orada nehir kenarında bir kale vardı. Tirmiz hükümdarının zayıf ve çekingen olduğu kendisine söylendi. Önce doğrudan kaleye girmek istedi, fakat reddedildi. Bunun üzerine ona hediyeler vererek ve iyi davranarak dostluk kurdu. Birlikte ava çıktılar. Sonra hükümdar onu yemeğe davet etti ve yüz adamıyla gelmesini istedi.

Mûsâ yüz adamıyla şehre girdi. Atlar kişneyince Tirmiz halkı uğursuzluk saydı ve onların inmelerini istedi. Onları ellişer kişilik gruplar hâlinde bir eve aldılar ve yemek verdiler. Yemekten sonra Mûsâ, “Bu ev ya benim evim olacak ya da mezarım” dedi. Bunun üzerine şehir içinde savaş başladı. Tirmiz halkından birçok kişi öldürüldü, geri kalanlar kaçtı. Mûsâ şehri ele geçirdi ve hükümdara, “Çık git; sana ve adamlarına dokunmayacağım” dedi. Hükümdar ve halk Türklerden yardım istemek üzere ayrıldılar. Türkler ise daha önce Keş’te savaşmış oldukları için tekrar savaşmayı reddettiler.

Mûsâ Tirmiz’de kaldı; yedi yüz kişilik adamları ona katıldı. Babası öldürülünce, dört yüz süvari olan babasının adamları da ona katıldı. Güçlendi ve çevresine akınlar yapmaya başladı.

Türkler onun durumunu öğrenmek için adam gönderdiler. Mûsâ bir hile düşündü. Şiddetli sıcak bir zamanda ateş yaktırdı, adamlarına kışlık elbiseler giydirdi ve ateş başında ısınıyor gibi yaptılar. Türkler bunu görünce korktular ve “Bunlar cinlerdir” diyerek savaşmaktan vazgeçtiler.

Daha sonra Türk hükümdarı ona savaş ya da barış teklif eden bir mesaj gönderdi. Mûsâ zehri yaktı, okları kırdı ve miski dağıttı. Türkler bunu savaş isteği olarak yorumladı ve yine savaşmadılar.

Horasan valisi Bukayr b. Vişâh ona karşı harekete geçmedi. Sonra Ümeyye b. Abdullah geldi ve onu aramaya çıktı; fakat Bukayr isyan edince geri döndü. Daha sonra bir kuvvet gönderildi. Tirmiz halkı Türklerden yardım istedi; bu kez Türkler kabul etti. Mûsâ hem Türklerle hem de gönderilen kuvvetle iki-üç ay savaştı.

Sonra gece baskını yapmaya karar verdi ve Türk kampına saldırdı. Onları gafil avladı; Türkler birbirini öldürerek kaçtı. Müslümanlardan on altı kişi öldü. Kamp ele geçirildi.

Daha sonra Mûsâ’nın adamlarından Amr b. Hâlid bir hile ile düşman kumandanını öldürdü. Bunun üzerine ordu dağıldı; bir kısmı kaçtı, bir kısmı Mûsâ’dan eman istedi ve o da onlara eman verdi.

Umeyye [b. Abdullah] İbn Hâzim’e karşı kimse göndermedi. Ali b. Muhammed şöyle devam etti: Umeyye görevden alındı ve yerine el-Muhallab emir olarak geldi. O da İbn Hâzim’e karşı harekete geçmedi ve oğullarına şöyle dedi: “Mûsâ’dan sakının. Bu göbekli adam yerinde kaldığı sürece siz bu sınır bölgesinin valileri olarak kalırsınız. Eğer o öldürülürse, Horasan’a emir olarak size karşı gelecek ilk kişi Kays’tan bir adam olacaktır.” El-Muhallab, Mûsâ’ya karşı kimse göndermeden öldü. Ardından Yezîd b. el-Muhallab görevi aldı; o da onunla çatışmadı.

El-Muhallab, Hureys b. Kutbe el-Huzâî’yi dövmüştü. Hureys ile kardeşi Sâbit Mûsâ’nın yanına gitmişlerdi. Yezîd b. el-Muhallab vali olunca onların mallarını ve kadınlarını aldı; ayrıca anne bir kardeşleri el-Hâris b. Munkız’ı ve Ümm Hafs’ın kocası olan akrabalarını öldürdü. Yezîd’in yaptıkları Hureys ve Sâbit’e ulaştı.

Ali b. Muhammed şöyle devam etti: Sâbit, Tarhun’un yanına giderek Yezîd’in kendisine yaptıklarını şikâyet etti. Sâbit, gayrimüslimler arasında çok sevilen ve itibarlı biriydi; onu yüceltir ve onun adıyla yemin ederek sözlerinden dönmezlerdi. Tarhun onun adına öfkelendi ve Nîzak’ı, es-Sebal’i, Buhârâ halkını ve Sağaniyân halkını topladı. Bunlar Sâbit ile birlikte Mûsâ b. Abdullah’ın üzerine yürüdüler.

Bu sırada Mûsâ’nın yanına Herat’tan kaçan Abdurrahman b. el-Abbas’ın askerleri, Irak ve Kabil civarından İbn el-Eş’as’ın kaçak askerleri ve iç savaşta İbn Hâzim’e karşı savaşmış Horasanlı Temîmîler de gelmişti. Mûsâ’nın yanında Temîm, Kays, Rabîa ve Yemen kabilelerinden sekiz bin kişi toplanmıştı.

Sâbit ve Hureys ona, “Nehri geç, Horasan’dan Yezîd b. el-Muhallab’ı çıkar; sonra seni vali yapalım. Tarhun, Nîzak, es-Sebal ve Buhârâ halkı seninle” dediler. Mûsâ bunu yapmayı düşündü; ancak arkadaşları ona, “Sâbit ve kardeşi Yezîd’e ihanet ettiler. Yezîd’i çıkarırsan, onlar güçlenir ve seni bertaraf ederler. Yerinde kal” dediler. Mûsâ onların görüşünü kabul etti ve Tirmiz’de kaldı.

Mûsâ Sâbit’e, “Yezîd’i çıkarırsak Abdülmelik’in başka bir valisi gelir. Bunun yerine Maveraünnehir’de Yezîd’in valilerini çıkaralım; bölge bize kalır” dedi. Sâbit bunu kabul etti ve Yezîd’in Maveraünnehir’deki valilerini çıkardı. Gelirler Mûsâ’ya taşındı ve güçlendiler. Tarhun, Nîzak, Buhârâ halkı ve es-Sebal kendi bölgelerine döndüler. İşleri Hureys ve Sâbit yürütüyor, Mûsâ ise sadece isimde emir durumunda kalıyordu.

Mûsâ’nın adamları ona, “Sen sadece görünüşte emirsin; işleri Hureys ve Sâbit yürütüyor. Onları öldür ve yönetimi ele al” dediler. O bunu reddetti: “Beni güçlendirdikten sonra onlara ihanet etmem.” Ancak adamları kıskançlıkla onu zorladılar ve sonunda Mûsâ onların ihaneti konusunda endişelenmeye başladı.

Bu sırada Heftalitler, Tibetliler ve Türkler yetmiş bin kişilik büyük bir orduyla üzerlerine geldiler. Mûsâ üç yüz zırhlı askerle şehrin dışına çıktı. Onun için bir kürsü kuruldu ve üzerine oturdu.

Tarhun, surun yıkılmasını emretti. Mûsâ, “Bırakın yıksınlar” dedi. Onlar gedik açıp içeri girdiler. Mûsâ, “Çoğalsınlar” dedi ve elindeki baltayı çevirmeye başladı. İçeri girenler çoğalınca, “Şimdi saldırın” dedi. Ata binip hücum etti ve onları gedikten dışarı attı. Sonra geri dönüp kürsüsüne oturdu.

Düşman tekrar saldırmak istemedi. Hükümdar, “Bu adam şeytandır! Rüstem’i görmek isteyen kürsüde oturan adama baksın” dedi. Ardından düşman Guftan bölgesine çekildi.

Bir süre sonra düşman Mûsâ’nın hayvanlarına baskın yaptı. Mûsâ buna üzüldü, yemek yemedi ve sakalıyla oynamaya başladı. Gece yedi yüz kişiyle nehir yatağından ilerleyerek düşman kampına ulaştı. Sabah hayvanlarını geri aldı. Düşman peşlerine düştü, fakat Mûsâ’nın kölesi Sevvar birini mızraklayınca geri çekildiler.

Ertesi gün savaş yeniden başladı. Düşman kralı on bin zırhlı askerle bir tepeye çıktı. Mûsâ, “Bunları yenerseniz diğerleri bir şey değildir” dedi. Hureys b. Kutbe onlara saldırdı ve tepeyi ele geçirdi; ancak alnından vurularak yaralandı.

Gece Mûsâ tekrar baskın yaptı. Kardeşi Hâzim düşman saflarına girip saldırdı, fakat atı yaralandı ve Belh nehrine düşerek zırhlarıyla birlikte boğuldu. Düşman ağır kayıplar verdi ve kaçtı. Hureys iki gün sonra öldü.

Mûsâ, düşman başlarını Tirmiz’e getirtti ve iki piramit şeklinde dizdirdi. Bu haber el-Haccâc’a ulaşınca, “Hamdolsun ki Allah münafıkları kâfirlere karşı galip getirdi” dedi.

Mûsâ’nın adamları tekrar, “Hureys’ten kurtulduk; şimdi Sâbit’ten de kurtar bizi” dediler. Mûsâ bunu reddetti. Bu arada onların bazı sözleri Sâbit’e ulaştı. Sâbit, Mûsâ’nın hizmetine gizlice bir adam yerleştirdi ve ondan haber almaya başladı.

Halk Mûsâ’ya baskı yapıyor ve onu sıkıntıya sokuyordu. Bir gece onlara şöyle dedi: “Bana çok yükleniyorsunuz. İstediğiniz şeyde sizin kendi helâkiniz vardır. Beni yordunuz. Onu hangi gerekçeyle öldüreceksiniz? Ben ona ihanet etmem.” Mûsâ’nın kardeşi Nûh b. Abdullah şöyle dedi: “Onu bize bırak. Sabah sana geldiğinde onu bir eve götürür, sana ulaşmadan önce orada boynunu vururuz.” Mûsâ, “Vallahi bu sizin sonunuz olur; siz daha iyi bilirsiniz” dedi.

Genç adam bunu duydu, Sâbit’e gidip haber verdi. Sâbit o gece yirmi süvariyle yola çıktı ve uzaklaştı. Sabah Mûsâ’nın adamları onun gittiğini fark etti, nasıl kandırıldıklarını anlayamadılar. Sonra genç adamın da kaybolduğunu gördüler ve onun Sâbit için casusluk yaptığını anladılar.

Sâbit Hişvra’ya ulaşıp şehirde durdu. Ona Arap ve Acem pek çok kişi katıldı. Mûsâ bunu öğrenince adamlarına, “Kendi aleyhinize bir kapı açtınız; onu kapatın” dedi ve Sâbit’in üzerine yürüdü. Sâbit kalabalık bir grupla ona karşı çıktı ve savaştılar. Mûsâ hisarın yakılmasını emretti ve onları şehre sığınmaya zorlayana kadar savaştı.

Rakabe b. el-Hun el-‘Anbarî ileri atıldı, ateşin içinden geçip şehrin kapısına ulaştı. Sâbit’in adamlarından biri kapıda nöbet tutuyordu; Rakabe onu öldürdü. Sonra alevlerin içinden geri döndü; giydiği boyalı elbisenin kenarları tutuştu, onu çıkarıp attı ve durdu. Sâbit şehirde tahkimat yaptı, Mûsâ ise dış mahallede kaldı.

Mûsâ Hişvra’ya giderken Sâbit Tarhun’a haber göndermişti. Tarhun yardıma geldi. Tarhun’un geldiğini öğrenen Mûsâ Tirmiz’e döndü. Sâbit ve Tarhun, Kiş, Nesef ve Buhara halkıyla birlikte seksen bin kişilik bir orduyla onun peşinden geldiler. Mûsâ’yı kuşatıp erzakını kestiler ve onu çok zor durumda bıraktılar.

Sâbit’in adamları gündüz nehirden geçip saldırıyor, gece tekrar kamplarına dönüyorlardı. Bir gün Rakabe, ipek bir elbise giyerek çıktı ve Sâbit’i düelloya çağırdı. Sâbit, “Nasılsın ey Rakabe?” dedi. Rakabe, “En şiddetli yaz sıcağında ipek elbise giyen birinin hâlini sorma” diyerek durumlarından şikâyet etti. Sâbit, “Bunu siz kendi başınıza getirdiniz” dedi. Rakabe, “Ben onların yaptıklarına razı değildim” dedi. Sâbit, “Sen kaderin gelene kadar nerede olacaksın?” diye sordu. Rakabe, “Kays kabilesinden el-Muhill et-Tufavî’nin yanında olacağım” dedi ve onun yanında kaldı.

Sâbit, Ali b. el-Muhacir el-Huzâî ile birlikte Rakabe’ye beş yüz dirhem gönderdi ve, “Belh’ten tüccarlar gelince bana haber ver; ihtiyacın olan sana ulaştırılır” diye haber yolladı. Ali geldiğinde Rakabe ve el-Muhill içki içiyor, önlerinde yemek vardı. Ali keseyi verdi ve mesajı iletti. Rakabe hiçbir şey söylemeden keseyi aldı, eliyle çıkmasını işaret etti.

Rakabe iri yapılı, çökük gözlü, çıkık elmacık kemikli ve aralıklı dişliydi; yüzü bir kalkan gibiydi.

Kuşatma şiddetlenip Mûsâ’nın adamları zor duruma düşünce, Yezîd b. Huzeyl şöyle dedi: “Bu adamlar Sâbit sağ oldukça kuşatmayı sürdürecek. Açlıktan ölmektense öldürülmek daha iyidir. Vallahi Sâbit’i öldüreceğim ya da bu uğurda öleceğim.” Bunun üzerine Sâbit’e gidip eman istedi.

Zuhayr, Sâbit’e, “Ben bu adamı senden iyi bilirim. Sana sevgi veya korkudan gelmedi; ihanet etmek için geldi. Ona karşı dikkatli ol ve onu bana bırak” dedi. Sâbit ise, “Eman isteyen birine, ihanet edip etmeyeceğini bilmeden tedbir almam” dedi. Zuhayr, “Ondan rehin alayım” dedi. Sâbit, Yezîd’e haber göndererek, “Ben kimseyi sebepsiz suçlamam; fakat senin akraban seni benden iyi bilir. Onun istediğini yap” dedi.

Yezîd, “Ey Ebû Saîd, kıskançlıkla konuşuyorsun. Irak’tan çıkıp buraya gelmekle zaten yeterince aşağılandım. Akrabalığımız seni yumuşatmıyor mu?” dedi. Zuhayr ise, “Eğer benim elimde olsaydı bu olmazdı; ama oğulların Kudâme ve ed-Dahhâk’ı rehin ver” dedi. Yezîd onları teslim etti.

Yezîd fırsat kolladı, fakat istediğini yapamadı. Nihayet Ziyâd el-Kasîr el-Huzâî’nin oğullarından biri öldü. Bu haber Merv’den gelince Sâbit, taziye için onun yanına gitti. Yanında Zuhayr ve arkadaşları, ayrıca Yezîd b. Huzeyl de vardı.

Güneş batmıştı. Sâbit, Sağaniyân nehrine ulaştığında Yezîd b. Huzeyl ve iki adamı geride kaldı. Sonra Yezîd yaklaşıp Sâbit’e vurdu; kılıç başına saplandı ve beynine kadar ulaştı.

[’Ali b. Muhammed] dedi ki: Yezid ve iki arkadaşı el-Şağaniyan nehrine atladılar. Züheyr ve arkadaşları onlara ok attılar. Yezid yüzerek kurtuldu, iki arkadaşı ise öldürüldü. Sabit evine taşındı. Sabah olunca Tarhun, Züheyr’e haber gönderdi: “Yezid’in iki oğlunu bana getir.” Züheyr onları getirdi. Önce Dahhak b. Yezid’i sundu; Tarhun onu öldürdü ve cesedini, başıyla birlikte nehre attı. Sonra Kudame’yi sundu ki onu da öldürsün. Kudame döndü, kılıç boynunu kesmek yerine göğsüne isabet etti; Tarhun onu canlı olarak nehre attı ve o da boğuldu. Tarhun şöyle dedi: “Babaları ve onun ihaneti onları öldürdü.” Yezid b. Huzeyl dedi ki: “Oğullarımın intikamı olarak şehirdeki her Huzâî’yi öldüreceğim.” İbn el-Eş’as’ın bozgunundan kaçıp Musa’ya katılanlardan Abdullah b. Budeyl ona şöyle dedi: “Eğer bunu Huzâa’ya karşı yapmak istersen, bu senin için zor olur.” Sabit yedi gün yaşadı, sonra öldü. Yezid b. Huzeyl cesur ve cömert bir adamdı, aynı zamanda şairdi. İbn Ziyad zamanında İbn Kavan adasında valilik yapmıştı. Şöyle dedi:

Gizlice ve içtenlikle Allah’a dua ederdim
Bana vergi ve helal kazanç vermesi için
Böylece Talha’yı unutturayım
Ve yaptıklarım ve ihsanlarım övülsün diye

[’Ali b. Muhammed] dedi ki: Sabit’in ölümünden sonra Tarhun Acemlerin başına geçti, Züheyr ise Sabit’in adamlarının başına geçti. Fakat zayıf düştüler ve bu durum yayıldı. Musa gece baskını yapmaya karar verdi. Bir adam bunu Tarhun’a haber verdi. Tarhun güldü ve şöyle dedi: “Musa kendi helasına bile tek başına giremeyecek kadar zayıf! Nasıl gece baskını yapacak? Siz korktunuz. Bu gece kimse nöbet tutmayacak.” Gecenin üçte biri geçince Musa, gündüz hazırladığı sekiz yüz adamla çıktı ve onları dörderli birliklere ayırdı.

[’Ali b. Muhammed] dedi ki: Bir grubun başına Raqaba b. el-Hurr’u, birine kardeşi Nûh b. Abdullah b. Hâzim’i, birine Yezid b. Huzeyl’i tayin etti, dördüncüsünün başına da kendisi geçti. Onlara şöyle dedi: “Kampa girdiğinizde dağılın. Önünüze çıkan hiçbir şeyi vurmadan geçmeyin.” Dört taraftan kampa girdiler; ne binek, ne adam, ne çadır, ne de yük bırakmadan vurdular. Nizak gürültüyü duydu, silahlandı ve karanlıkta durarak Ali b. el-Muhacir el-Huzâî’ye şöyle dedi: “Tarhun’a git, nerede olduğumu bildir ve Musa hakkında ne düşündüğünü sor.” Ali gitti; Tarhun çadırında bir kürsü üzerinde oturuyordu ve önünde ateşler yanıyordu. Ali mesajı iletti. Tarhun “Otur” dedi. O sırada Mahmiye es-Sülemî gelip şöyle dedi: “Hâ mîm, onlar yardım görmeyecek.” Bunun üzerine şakiriye dağıldı. Mahmiye çadıra girdi. Tarhun ona yöneldi, vurdu ve onu yere serdi.

[’Ali b. Muhammed] dedi ki: Tarhun onu göğsünden yaraladı, yere düşürdü, sonra tekrar kürsüsüne oturdu. Mahmiye koşarak çıktı. Şakiriye geri döndü. Tarhun onlara şöyle dedi: “Bir adamdan kaçtınız. Eğer ateş olsaydı sizden kaçını yakardı?” Daha sözünü bitirmeden cariyeleri çadıra girdi, şakiriye yine kaçtı. Tarhun cariyelere “Oturun”, Ali b. el-Muhacir’e “Kalk” dedi.

[’Ali b. Muhammed] dedi ki: İkisi dışarı çıktı; yan çadırda Nûh b. Abdullah b. Hâzim vardı. Bir süre çarpıştılar ama sonuç çıkmadı. Nûh kaçtı. Tarhun onu takip etti, atını yaraladı; at şahlandı ve ikisi birlikte nehre düştü. Tarhun geri döndü, kılıcı kanlıydı. Çadıra girip cariyeleri geri gönderdi. Musa’ya haber gönderdi: “Adamlarını tut, biz sabah çekileceğiz.” Musa kampına döndü. Sabah olunca Tarhun ve bütün Acemler çekildi, herkes memleketine döndü.

[’Ali b. Muhammed] dedi ki: Horasan halkı şöyle derdi: “Abdullah b. Hâzim’in oğlu Musa gibisini ne gördük ne duyduk. Babasıyla iki yıl savaştı. Sonra Horasan’da dolaştı, bir krala ulaştı, onu şehrinden çıkarıp kovdu. Sonra Arap ve Türk ordularıyla savaştı; günün ilk yarısında Araplarla, ikinci yarısında Acemlerle savaşırdı. On beş yıl kalesinde kaldı. Maveraünnehir onun oldu ve kimse ona karşı üstünlük kuramadı.”

[’Ali b. Muhammed] dedi ki: Kumis’te Abdullah adlı bir adam vardı; gençler onun yanında toplanır, masraflarını o karşılardı. Borçlandı ve Musa’ya geldi. Musa ona dört bin dirhem verdi. O da bunları arkadaşlarına götürdü. Şair Musa’yı kınayarak şöyle dedi:

Sen Allah ile konuşan Musa değilsin
Ne de gençlere veren Musa b. Hâzim

[’Ali b. Muhammed] dedi ki: Yezid azledilip el-Mufaddal göreve gelince, el-Mufaddal Musa ile savaşarak Haccac’ın hoşnutluğunu kazanmak istedi. Yezid’in hapsettiği Osman b. Mesud’u çağırdı ve dedi ki: “Seni Musa b. Abdullah’ın üzerine göndermek istiyorum.” Osman dedi ki: “O benim akrabalarımı öldürdü ve ben intikam alamadım. Sabit’in ve Huzâî’nin intikamını istiyorum. Sizin bana ve aileme yaptıklarınız da iyi değildi; beni hapsettiniz, akrabalarımı dağıttınız ve mallarını aldınız.” El-Mufaddal dedi ki: “Bunları bırak, git intikamını al.” Ona üç bin asker verdi ve şöyle ilan ettirdi: “Kim bize katılırsa orduya kaydedilecektir.” Bunun üzerine insanlar ona katıldı. Balkh’ta bulunan kardeşi Mudrik’e de yazdı ki onunla birlikte hareket etsin.

Osman yola çıktı. Balkh’a vardığında bir gece orduyu dolaşırken bir adamın “Onu öldürdüm, vallahi” dediğini duydu. Bunun üzerine dönüp arkadaşlarına şöyle dedi: “Kâbe’nin Rabbine yemin ederim, Musa’yı ben öldüreceğim.”

[’Ali b. Muhammed] dedi ki: Sabah yola çıktı, nehri geçti ve on beş bin kişiyle Tirmiz’de bugün onun adıyla anılan adada konakladı. Tarhun ve diğerleri de ona katıldı. Musa’yı kuşattılar ve onu ve adamlarını sıkıntıya soktular. Musa gece çıkıp Guftan’dan erzak getirdi, fakat iki ay boyunca sıkıntı içinde kaldı. Osman hendek kazmıştı ve gece baskınını engelliyordu; bu yüzden Musa onu hazırlıksız yakalayamıyordu.

Musa adamlarına şöyle dedi: “Bu ne zamana kadar sürecek? Bir çıkış yapalım; ya zafer ya ölüm olsun.” Sonra şöyle dedi: “Sogd ve Türklere yönelin.” Bir çıkış yaptı. Adamlarının bir kısmını Osman’a karşı bıraktı ve onlara “O size saldırmadıkça siz de saldırmayın” dedi. Kendisi Tarhun ve adamlarına yöneldi, onlarla şiddetli bir şekilde savaştı. Tarhun ve Türkler yenildi, Musa ve adamları onların kampını ele geçirip ganimet toplamaya başladılar.

Fakat Sogdlar ve Türkler geri dönüp Musa ile kale arasına girdiler. Musa onlarla savaştı; atı kesildi ve düştü. Bir kölesine “Beni taşı” dedi. Köle şöyle dedi: “Ölüm zordur. Benim arkamda bin; ya birlikte kurtuluruz ya birlikte ölürüz.” Musa onun arkasına bindi. Osman onu görünce şöyle dedi: “Bu Musa’nın sıçrayışıdır, Kâbe’nin Rabbine yemin ederim.” Musa kırmızı ipekle süslenmiş ve tepesinde mavi bir yakut bulunan bir miğfer takıyordu.

Osman hendekten çıktı ve Musa’nın adamlarını bozguna uğrattı. Sonra Musa’ya yöneldi. Musa’nın bindiği hayvan tökezledi ve o kölesiyle birlikte düştü. Osman ve adamları ona saldırdı, etrafını sardı ve onu öldürdüler. Osman’ın tellalı şöyle bağırdı: “Karşınıza çıkanları öldürmeyin, esir alın.”

[’Ali b. Muhammed] dedi ki: Musa’nın adamları dağıldı. Bazıları esir alındı ve Osman’ın huzuruna getirildi. Ona bir Arap esir getirildiğinde şöyle dedi: “Bizim kanımız size helaldir, sizin kanınız bize haramdır,” ve onun öldürülmesini emretti. Ona bir mevla esir getirildiğinde ona hakaret etti ve şöyle dedi: “Bu Araplar bana karşı savaşıyor; sen neden benim için öfkelenmedin?” ve onun dövülmesini emretti. Sert ve kaba biriydi. O gün esirlerden yalnızca Abdullah b. Budeyl’i ve Raqaba b. el-Hurr’u serbest bıraktı.

[’Ali b. Muhammed] dedi ki: Musa’yı öldüren kişi Vail b. Taysala el-Anbarî idi. Musa 85 yılında öldürüldü. El-Bahtari, Musa’yı Mugıra b. el-Mugire b. Ebi Sufra’nın öldürdüğünü de rivayet etti. Şöyle dedi:

Süvariler Tirmiz’de Hâzim’i, Nûh’u ve Musa’yı ezdi,
Sanki göğüsleri altında ezilmiş gibiydiler.

Ordudan biri Musa’nın bacağına vurmuştu. Kuteybe vali olduğunda bu durum kendisine anlatıldı ve şöyle dedi: “Onun ölümünden sonra bu gence neden bunu yaptın?” Adam şöyle dedi: “Kardeşimi öldürmüştü.” Bunun üzerine Kuteybe onun öldürülmesini emretti ve adam onun huzurunda öldürüldü.
Abdülmelik’in Kardeşini Veliahtlıktan Uzaklaştırma İsteği: el-Vakidî şöyle dedi: Abdülmelik bunu yapmak istedi; fakat Kabisah b. Züeyb onu bundan vazgeçirmeye çalıştı ve şöyle dedi: “Bunu yapma; kendine karşı bir isyan sesi yükseltmiş olursun. Belki ölüm ona gelir ve sen ondan kurtulmuş olursun.” Bunun üzerine Abdülmelik bu düşünceden vazgeçti; ancak kalbinde hâlâ Abdülaziz’i uzaklaştırma arzusu vardı. Daha sonra huzuruna, Abdülmelik’in en çok değer verdiği kişi olan Ravh b. Zinba el-Cüzamî girdi. Ravh şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri, eğer onu uzaklaştırırsan hiçbir fitne çıkmaz.” Abdülmelik dedi ki: “Böyle mi düşünüyorsun ey Ebû Zür‘a?” O da dedi ki: “Evet, vallahi. Buna ilk razı olan ben olurum.” Abdülmelik dedi ki: “Bana iyi öğüt verdin, inşallah.”

el-Vakidî dedi ki: Bu durum devam ederken, Abdülmelik ile Ravh b. Zinba uyuyakalmışlardı. Gece vakti Kabisah b. Züeyb onların yanına girdi. Abdülmelik daha önce kapıcılarına şöyle emretmişti: “Kabisah ne zaman gelirse gelsin, gece ya da gündüz, beni meşgul etse de etmesin, yanımda biri bulunsa bile, hatta kadınlarla birlikte olsam bile, onu içeri alın ve bana haber verin.” Böylece Kabisah içeri girerdi. O mühür ve para işlerinden sorumluydu; haberler önce ona gelir, sonra Abdülmelik’e ulaşırdı. Mektupları onun önünde açar, Abdülmelik’e sunardı; bu, ona verilen değerden dolayıydı. Kabisah içeri girip selam verdi ve dedi ki: “Ey Müminlerin Emiri, kardeşin hakkında Allah sana ecir versin.” Abdülmelik dedi ki: “O öldü mü?” Kabisah “Evet” dedi. Bunun üzerine Abdülmelik “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz” dedi. Sonra Ravh’a dönerek şöyle dedi: “Allah bizi, istediğimiz ve yapmayı düşündüğümüz şeyden kurtardı ey Ebû Zür‘a. Bu, senin tavsiyene aykırı oldu ey Ebû İshak.” Kabisah dedi ki: “Bu neydi?” Abdülmelik ona olan biteni anlattı. Kabisah şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri, doğru görüş daima sabırdadır; acelede ise bildiğin şeyler vardır.” Abdülmelik dedi ki: “Bazen acelede de çok hayır olur. Amr b. Said el-Eşdak meselesini görmedin mi? Orada acele etmek sabretmekten daha iyi değil miydi?”

Bu yılda Abdülaziz b. Mervan Mısır’da Cemaziyelahir ayında öldü (Mayıs-Haziran 704). Abdülmelik onun yerine oğlu Abdullah b. Abdülmelik’i Mısır valisi tayin etti.

el-Medainî, Ebû Zeyd’den naklen şöyle dedi: Haccac, Abdülmelik’e yazıp el-Velid için veliahtlık biatını tavsiye etti ve bu konuda başkanlığını İmran b. İsam el-Anazî’nin yaptığı bir heyet gönderdi. İmran ayağa kalkıp konuştu, heyet de konuştu ve Abdülmelik’i buna teşvik etti. İmran b. İsam şöyle dedi:

Ey Müminlerin Emiri, sana uzaklardan selam ve hürmet getiriyoruz!
Oğulların hakkında istediğim şeyi kabul et; bana vereceğin cevap
onlar için bir iyilik ve bizim için bir destek olsun.

Eğer Velid hakkında bana uyulursa, hilafeti ve yönetimi ona bırakırım.
O sana benzer. Kureyş onun çadırını çevrelemiştir;
insanlar onunla yağmur ister.

Dindarlıkta da sana benzer; çocukluğundan beri yanlış yapmamıştır.

Eğer kardeşini tercih edersen, buna karşı çıkmayız;
fakat onun oğullarından korkarız,
bize zehir içirebilirler.

Eğer yönetimi onlara verirsen,
bulutlar geri döner ama yağmur getirmez.

Sağdığın şey yarın başkalarına gitmesin ki
senin oğulların susuz kalmasın.

Eğer babam beni aşsaydı, bunu affetmezdim.

Kardeşime bir iyilik yaptıysam,
o bunu benim oğullarıma geri verirdi.

Akrabalar arasında bölünme varsa,
en zor onarılan şey yönetim bölünmesidir.

Abdülmelik dedi ki: “Ey İmran, sen Abdülaziz’i kastediyorsun.” O da dedi ki: “Ey Müminlerin Emiri, ona karşı bir hile kullan!”

Ali b. Muhammed dedi ki: Abdülmelik, İbn el-Eş’as olayı öncesinde Velid için biat almak istemişti. Abdülaziz bunu reddedince vazgeçti. Sonra tekrar yazdı: “İstersen bu işi yeğenine bırak.” Abdülaziz reddetti. Bunun üzerine Abdülmelik yazdı: “O halde senden sonra Velid’e geçsin.” Abdülaziz ise şöyle yazdı: “Ben, Ebû Bekir b. Abdülaziz’i Velid’e tercih ederim.” Bunun üzerine Abdülmelik şöyle dedi: “Ey Allah’ım, Abdülaziz benimle bağını kesti, ben de onunla bağımı kesiyorum.” Sonra ona yazdı: “Mısır’ın gelirlerini bana gönder.” Abdülaziz şöyle cevap verdi: “Ey Müminlerin Emiri, ikimiz de öyle bir yaşa geldik ki bu yaşı aşan az yaşar. Hangimizin önce öleceği belli değil. Eğer hayatımın kalanını zorlaştırmak istiyorsan yap; ama ben bunu istemem.” Bunun üzerine Abdülmelik yumuşadı ve dedi ki: “Onun hayatını zorlaştırmayacağım.” Oğullarına şöyle dedi: “Eğer Allah size hilafeti vermek isterse, kimse bunu engelleyemez.” Velid ve Süleyman’a şöyle dedi: “Hiç haram işlediniz mi?” Onlar “Hayır” dediler. O da dedi ki: “Allah büyüktür! Kâbe’nin Rabbi hakkı için siz onu elde edeceksiniz.”

Ali b. Muhammed dedi ki: Abdülaziz öldüğünde Suriyeliler şöyle dediler: “Abdülaziz, Müminlerin Emiri’nin işini ona geri verdi; o ona beddua etmişti ve duası kabul oldu.”

Ali b. Muhammed dedi ki: Haccac, Abdülmelik’e Muhammed b. Yezid el-Ensarî’yi kâtip yapmasını tavsiye etti. Abdülmelik onu çağırttı ve kâtip yaptı. Muhammed şöyle dedi: Bana gelen her mektubu bana verirdi, hiçbir şeyi gizlemezdi. Bir gün Mısır’dan bir haberci geldi. Onu beklettim. Abdülmelik çıkıp onu aldı. Haberci dedi ki: “Abdülaziz hakkında Allah sana ecir versin.” Abdülmelik ağladı ve sustu. Sonra dedi ki: “Abdülaziz gitti ve bizi bu dünyayla baş başa bıraktı.” Ertesi gün bana dedi ki: “Halkın benden sonra birine ihtiyacı var. Kimi uygun görüyorsun?” Ben dedim ki: “Velid.” Dedi ki: “Doğru söyledin. Ondan sonra kim?” Dedim ki: “Süleyman.” Bunun üzerine Velid için, ardından Süleyman için biat yazısı yazdırdı.

Ali b. Muhammed dedi ki: Abdülmelik, Medine valisi Hişam b. İsmail’e yazıp halktan Velid ve Süleyman için biat almasını istedi. Herkes biat etti; sadece Said b. el-Müseyyeb reddetti. Hişam onu dövdü, saçtan elbise giydirdi ve dağa götürdü. Onu öldüreceklerini sandı ama geri getirdiler. Abdülmelik bunu öğrenince Hişam’ı azarladı.

Bu yılda Abdülmelik, Velid ve ardından Süleyman için biat aldı ve onları veliaht yaptı. Bu yazıyı bütün bölgelere gönderdi. Halk biat etti; ancak Said b. el-Müseyyeb bunu reddetti. Hişam onu dövdü, dolaştırdı ve hapse attı. Abdülmelik Hişam’ı bu yüzden azarladı.

Bu yılda hac emirliğini Hişam b. İsmail el-Mahzumi yaptı. Doğu ve Irak’ın valisi ise Haccac b. Yusuf idi.
Abdülmelik’in Ölümü: Bu yılda meydana gelen olaylardan biri de Abdülmelik b. Mervan’ın Şevval ayının ortasında (Ekim başı-ortası) vefat etmesidir.

Ahmed b. Sabit – İshak b. İsa – Ebû Ma‘şer yoluyla şöyle rivayet edildi: Abdülmelik b. Mervan, 86 yılında Şevval ayının ortasında bir Perşembe günü öldü. Hilafeti on yıl beş ay sürdü.

el-Hâris ise bana İbn Sa‘d yoluyla, o da Muhammed b. Ömer’den şöyle rivayet etti: Şurahbil b. Ebî Avn bana babasından rivayet etti ki, insanlar 73 yılında (692-693) Abdülmelik b. Mervan üzerinde ittifak ettiler.

İbn Ömer – Ebû Ma‘şer Necîh yoluyla şöyle rivayet edildi: Abdülmelik, 86 yılında Şevval ayının ortasında bir Perşembe günü Dımaşk’ta öldü. Ona biat edildiği günden ölümüne kadar süren yönetimi yirmi bir yıl bir buçuk aydır. Bu sürenin dokuz yılında İbn ez-Zübeyr ile savaşmış ve sadece Şam’da halife olarak tanınmıştır. Daha sonra Mus‘ab öldürüldükten sonra Irak’ta da halife olarak tanınmış, ardından Abdullah b. ez-Zübeyr öldürüldükten sonra da bu şekilde devam etmiştir. İnsanların onun üzerinde ittifak ettiği süre ise on üç yıl dört ay, yedi gün eksiktir.

Ali b. Muhammed el-Medainî de, Ebû Zeyd’in ondan naklettiğine göre şöyle dedi: Abdülmelik, 86 yılında Dımaşk’ta öldü. Onun yönetimi on üç yıl üç ay on beş gün sürdü.

Onun öldüğü zamanki yaşı hakkında rivayet

Siyer âlimleri bu konuda ihtilaf etmişlerdir. el-Hâris – İbn Sa‘d – Muhammed b. Ömer – Ebû Ma‘şer Necîh yoluyla şöyle rivayet edildi: Abdülmelik b. Mervan altmış yaşında öldü.

el-Vâkıdî dedi ki: Bize onun elli sekiz yaşında öldüğü rivayet edilmiştir.

[Ebû Ca‘fer] dedi ki: Bu rivayetlerin ilki daha sağlamdır; çünkü doğum tarihiyle uyumludur. O, 26 yılında, Osman b. Affan’ın hilafeti zamanında doğdu ve on yaşında iken babasıyla birlikte Yevmü’d-Dâr hadisesine şahit oldu.

el-Medainî, Ali b. Muhammed, Ebû Zeyd’in ondan naklettiğine göre şöyle dedi: Abdülmelik altmış üç yaşında öldü.
Abdülmelik’in Nesebi ve künyesi: Onun nesebi şöyledir: Abdülmelik b. Mervan b. el-Hakem b. Ebî’l-Âs b. Ümeyye b. Abdüşems b. Abdümenaf.

Künyesi ise Ebû’l-Velid’dir.

Annesi, Âişe bt. Muaviye b. el-Muğire b. Ebî’l-Âs b. Ümeyye’dir.

İbn Kays er-Rukayyât onun hakkında şöyle dedi:

Sen, nesep bakımından kadınların en üstününü geride bırakan Âişe’nin oğlusun.
O, yaşıtlarına aldırış etmez, kendi yolunda giderdi.
Abdülmelik’in Çocukları ve eşleri: Abdülmelik’in çocukları arasında el-Velid, Süleyman, nesli olmayan Mervan el-Ekber ve Âişe bulunur; bunların annesi Vallâde bt. el-Abbas’tır. Yezid, Mervan, nesli olmayan Muaviye ve Ümmü Külsüm’ün annesi Atike bt. Yezid b. Muaviye’dir. Hişam’ın annesi Ümmü Hişam bt. Hişam olup, el-Medainî onun adının Âişe olduğunu da belirtir. Ebû Bekir (Bekkar)’ın annesi Âişe bt. Musa b. Talha’dır. Nesli olmayan el-Hakem’in annesi Ümmü Eyyub bt. Amr b. Osman’dır. Fatıma bt. Abdülmelik’in annesi Ümmü’l-Muğire bt. el-Muğire’dir. Abdullah, Mesleme, el-Münzir, Anbese, Muhammed, Sa‘id el-Hayr ve el-Haccac ise cariyelerden doğmuştur. el-Medainî ayrıca onun eşleri arasında Şağra bt. Seleme, Ali b. Ebî Talib’in bir kızı ve Ümmü Ebîhâ bt. Abdullah b. Ca‘fer’in de bulunduğunu zikreder.

Seleme b. Zeyd, Abdülmelik’in huzuruna girdiğinde Abdülmelik ona en üstün zaman ve en mükemmel hükümdar hakkında sormuş, o da kralların hem övülüp hem yerildiğini, zamanın ise insanları yükseltip alçalttığını, her şeyi eskittiğini ve yalnızca umudun kalıcı olduğunu söylemiştir. Ardından Fehm kabilesi hakkında sorulduğunda onların zamanın etkisiyle yok olup giden bir topluluk gibi olduğunu ifade eden şiirler okumuştur. Abdülmelik, zenginlerin sevilmesi ve cimrilerin bile rağbet görmesi üzerine söylenen bir şiirin sahibini sorduğunda bunun Seleme’ye ait olduğu anlaşılmıştır.

Ebû Katîfe Amr b. el-Velid, Abdülmelik’e hitaben kusursuz insan olmadığını ve liderlerin doğruyu görebileceğini ifade eden beyitler söylemiş, “Sen kimsin?” şeklindeki ifadesi üzerine Abdülmelik öfkelenmiş ve kendisine ağır bir karşılık vermekten, sahip olduğu bilgiler sebebiyle vazgeçtiğini söylemiştir.

Abdullah b. el-Haccac, Abdülmelik’i dinin koruyucusu ve Kureyş’in merkezi olarak öven beyitler söylemiş; Ebû’l-Âs’ın oğullarının savaşta cesur ve kararlı olduklarını dile getirmiştir. A‘şâ da Kureyş’in yönetimi Ebû’l-Âs oğullarına ait gördüğünü, onların hem iyi hem kötü zamanlarda yönetmeye en layık kişiler olduğunu ifade etmiştir.

Son olarak Abdülmelik, yönetim üzerindeki hâkimiyetinin çok güçlü olduğunu, İbn ez-Zübeyr’in ibadetine rağmen cimriliği sebebiyle liderliğe uygun olmadığını söylemiştir.
Velid b. Abdülmelik Dönemi: Bu yılda Velid b. Abdülmelik için halife olarak biat alındı. Rivayet edildiğine göre, babasını defnettirdikten sonra kabirden ayrıldı, mescide girdi ve minbere çıktı. İnsanlar onun etrafında toplandılar ve o bir konuşma yaptı. Şöyle dedi: “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz. Müminlerin emîrinin ölümü sebebiyle uğradığımız kayıp karşısında yardım istenecek olan Allah’tır. Hilafeti bize lütfettiği için Allah’a hamdolsun. Kalkın ve biat edin.” İlk biat eden Abdullah b. Hammam es-Selûlî oldu. Ayağa kalktı ve şöyle dedi:

Allah sana üstün gelinmeyecek bir şeyi verdi; sapkınlar onu senden çevirmek istediler, fakat Allah onu sana yöneltmekte ısrar etti ve sonunda onu sana verdi.

Sonra ona biat etti ve insanların geri kalanı da ardı ardına biat etmeye devam etti.

el-Vâkıdî’nin rivayetine göre Velid, babasının defninden döndüğünde—babası Bâb el-Câbiye dışında defnedilmişti—evine girmedi; doğrudan Dımaşk mescidinin minberine çıktı, Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle konuştu: “Ey insanlar! Allah’ın geciktirdiğini kimse öne alamaz, O’nun öne aldığını da kimse geciktiremez. Ölüm Allah’ın takdiri, ezelî bilgisi ve peygamberleri ile arşın taşıyıcıları için yazdığı bir hükümdür. Bu ümmetin başına getirilen kimse, Allah katında şiddeti hak edene karşı sert, hak ve fazilet ehline karşı yumuşak davranmayı gerektiren bir yolu izlemiştir; İslam’ın işaretlerini ayakta tutmuş, haccı eda etmiş, sınır boylarında savaşmış ve Allah’ın düşmanına karşı cihad etmiştir. O ne acizdi ne de ihmalkârdı. Ey insanlar! Size düşen itaat ve cemaatten ayrılmamaktır; çünkü şeytan fertle beraberdir. Ey insanlar! İçindekini açığa vurana gözünün baktığı yerden vururuz; susan ise içindeki hastalıkla ölür.” Sonra minberden indi, hilafete ait olanı aldı ve onu kendisi için sahiplendi. O, sert ve zorba biriydi.

Bu yılda Kuteybe b. Müslim, el-Haccac adına Horasan valisi olarak geldi. Ali b. Muhammed – Küleyb b. Halef – Tufeyl b. Mirdas ve Hasan b. Rüşeyd – Süleyman b. Kesir yoluyla rivayet edildiğine göre: Kuteybe b. Müslim’in 86 yılında Horasan’a geldiğini gördüm. O geldiğinde el-Mufaddal, Ahârûn ve Şumân üzerine sefer hazırlığı için orduyu gözden geçiriyordu. Kuteybe halka hitap etti ve onları cihada teşvik ederek şöyle dedi: “Allah sizi bu yere dinini güçlendirmek, kutsal değerleri sizinle korumak, sizin vasıtanızla ganimeti artırmak ve düşmana karşı şiddet uygulamak için yerleştirdi. Allah, Peygamberine doğru söz ve açık kitapta vaatte bulunarak şöyle dedi: ‘O, peygamberini hidayet ve hak din ile gönderdi ki onu bütün dinlere üstün kılsın, müşrikler istemese de.’ Yine Allah, yolunda cihad edenlere en güzel mükâfatı vaat etti ve şöyle buyurdu: ‘Allah yolunda ne susuzluk, ne yorgunluk, ne de açlık çekmezler…’ ve ‘yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandırılırlar.’ Allah yolunda öldürülenler hakkında da onların diri ve rızıklandırılmış olduklarını bildirdi. O hâlde Rabbinizin vaadini yerine getirin, uzak yolları ve en şiddetli sıkıntıları göze alın ve kolaylık aramaktan sakının.”
Kuteybe’nin Horasan’daki faaliyetleri: Kuteybe orduyu silahları ve binekleriyle birlikte gözden geçirdi. Merv’de askerî işleri yürütmek üzere İyâs b. Abdullah b. Amr’ı, vergi işleri için de Osman b. Sa‘dî’yi görevlendirdikten sonra sefere çıktı. Talakan’a ulaştığında Belh’in dihkanları ve ileri gelenlerinden bazıları onu karşılayarak kendisine katıldılar. Nehri geçtiğinde, Sağaniyan hükümdarı Tiş el-A‘ver ona hediyeler ve altın bir anahtar gönderdi ve ülkesine davet etti. Ardından Guftan hükümdarı da hediyeler ve mallarla gelerek onu ülkesine çağırdı.

Kuteybe, Tiş ile birlikte Sağaniyan’a gitti ve ülkesini ona geri verdi. Ahârûn ve Şumân hükümdarı ise daha önce Tiş’e düşmanlık etmiş, ona saldırmış ve onu sıkıştırmıştı. Bunun üzerine Kuteybe, Toharistan bölgesine bağlı olan Ahârûn ve Şumân üzerine yürüdü. Ghuştasban ona gelerek haraç karşılığında barış yaptı; Kuteybe bunu kabul edip razı oldu.

Daha sonra Merv’e döndü ve orduyu kardeşi Salih b. Müslim’e bıraktı. Kendisi ordudan önce giderek Merv’e ulaştı. Onun dönüşünden sonra Salih bazı yerleri fethetti; o gün Nasr b. Seyyâr büyük cesaret gösterdi ve Kuteybe ona Tincane adlı bir köy verdi. Ardından Salih, Kuteybe’nin yanına döndü ve Kuteybe onu Tirmiz’e vali tayin etti.

Ali b. Muhammed’in nakline göre Bahilîler, Kuteybe’nin Horasan’a 85 yılında geldiğini söylerler. Orduyu gözden geçirdiğinde zırhların sayısı üç yüz elli idi. Ahârûn ve Şumân üzerine sefer yaptıktan sonra geri döndü. Gemilere binerek Amul’e doğru indi ve orduyu Belh yolu üzerinden Merv’e gönderdi. Bu durum el-Haccac’a ulaşınca onu kınayan bir mektup yazdı ve şöyle dedi: “Seferdeysen halkın önünde ol; dönerken de en arkada, artçı birlik içinde bulun.”

Ayrıca şu da rivayet edilmiştir: Kuteybe nehri geçmeden önce bu yıl Belh üzerine yürümüş, çünkü şehir halkının bir kısmı isyan etmiş ve Müslümanlara karşı açıkça savaşmıştı. Onlarla savaştı ve esirler arasında Halid b. Bermek’in babası Bermek’in eşi de bulunuyordu. Bermek, Nevbahar’ın sorumlusuydu. Bu kadın Kuteybe’nin kardeşi Abdullah b. Müslim’e düştü ve onunla birlikte oldu. Abdullah fil hastalığından mustaripti. Ertesi gün Belh halkı barış yaptı ve Kuteybe esirlerin iade edilmesini emretti. Bermek’in eşi, Abdullah’a hamile kaldığını söyledi. Abdullah ölüm döşeğinde iken vasiyet ederek kadının karnındaki çocuğun kendisine getirilmesini istedi. Kadın daha sonra Bermek’e geri verildi.

Rivayet edildiğine göre el-Mehdî zamanında, o Rey’e geldiğinde Abdullah b. Müslim’in soyundan gelenler Halid b. Bermek’e giderek onun kendilerinden olduğunu iddia ettiler. Müslim b. Kuteybe onlara, bu iddiayı sürdürmeleri halinde ona ailelerinden bir kadın vermeleri gerekeceğini söyledi. Bunun üzerine iddialarından vazgeçtiler.

Bermek bir tabipti ve daha sonra Mesleme b. Abdülmelik’i hastalığından iyileştirdi.

Bu yılda Mesleme b. Abdülmelik Bizans topraklarına sefer düzenledi. Aynı yıl el-Haccac, Yezid b. el-Muhallab’ı hapse attı; ayrıca Habib b. el-Muhallab’ı Kirman’dan, Abdülmelik b. el-Muhallab’ı da polis teşkilatının başından azletti.

Bu yıl hac emirliğini Hişam b. İsmail el-Mahzûmî yaptı. Irak ve doğu bölgelerinin tamamının valisi el-Haccac b. Yusuf idi. Kûfe’de sivil işlerden Muğîre b. Abdullah b. Ebî Akîl, askerî işlerden Ziyad b. Cerîr b. Abdullah sorumluydu. Basra’da Eyyub b. el-Hakem, Horasan’da ise Kuteybe b. Müslim vali idi.
Ömer b. Abdülaziz’in Medine valiliğine tayini: Bu yılda Velid b. Abdülmelik, Hişam b. İsmail’i Medine valiliğinden azletti. Onun azil haberi, zikredildiğine göre 87 yılı Rebîülevvel ayının 7. gecesi (26 Şubat) Medine’ye ulaştı. Medine’deki valiliği yaklaşık dört yıl, bir aydan biraz eksik sürmüştü.

Bu yılda Velid, Medine valiliğine Ömer b. Abdülaziz’i tayin etti.

Vâkıdî’nin rivayetine göre Ömer, 62 yılında doğmuş olup Medine’ye vali olarak geldiğinde yirmi beş yaşındaydı ve Rebîülevvel ayında şehre ulaştı. Yine Vâkıdî, onun eşyalarıyla birlikte otuz deve üzerinde geldiğini ve Dâr Mervân’da konakladığını belirtir.

Ömer b. Abdülaziz Medine’ye gelip Dâr Mervân’da yerleştiğinde insanlar onun yanına girip selam verdiler. Öğle namazını kıldıktan sonra Medine’nin fakihlerinden on kişiyi çağırdı: Urve b. Zübeyr, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe, Ebû Bekir b. Abdurrahman, Ebû Bekir b. Süleyman b. Ebî Hasme, Süleyman b. Yesâr, Kasım b. Muhammed, Salim b. Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Âmin b. Rabîa ve Hârice b. Zeyd. Onlar huzuruna girip oturdular.

Ömer Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi: “Sizi, sevap kazanacağınız ve doğruluğa yardımcı olacağınız bir iş için çağırdım. Sizin görüşünüzü almadan yahut en azından burada bulunanlarınızın görüşünü bilmeden hiçbir karar vermek istemiyorum. Eğer birinin zulmettiğini görürseniz yahut benim görevlilerimden birinin haksızlık yaptığı size ulaşırsa, sizi Allah adına uyarıyorum ki bunu bana bildiriniz.” Onlar da “Allah seni hayırla mükâfatlandırsın” diyerek ayrıldılar.

Velid, Ömer’e yazı yazarak Hişam b. İsmail’i halkın önünde durdurmasını emretti; çünkü Velid’in Hişam hakkında kötü bir kanaati vardı.

Vâkıdî’nin rivayetine göre Dâvûd b. Cübeyr şöyle demiştir: Said b. el-Müseyyeb’in cariyesi bana haber verdi ki Said oğlunu ve azatlılarını çağırarak şöyle dedi: “Bu adam halkın önünde durdurulacak—ya da durdurulmuştur—hiç kimse ona karşı çıkmasın ve tek bir sözle bile ona zarar vermesin. Biz onu Allah’a ve akrabalarına bırakırız. Benim bildiğim şeyler onun lehine değildir; fakat ben ona asla söz söylemeyeceğim.”

Muhammed b. Abdullah b. Muhammed b. Ömer’in babasından rivayetine göre Hişam b. İsmail kötü bir komşuydu ve onlara eziyet ederdi; Ali b. Hüseyin ondan ciddi zarar görmüştü. Hişam azledildiğinde Velid onun halkın önünde durdurulmasını emretti. Hişam, “Ben yalnız Ali b. Hüseyin’den korkuyorum” dedi. Ali b. Hüseyin, Hişam’ın Dâr Mervân’da halk önünde durdurulduğu sırada yanından geçti ve önceden yakınlarına ona tek bir söz söylememelerini tembihlemişti. Yanından geçerken Hişam ona seslenerek, “Allah, risaletini nereye vereceğini en iyi bilendir” dedi.

Bu yılda Nîzak, Kuteybe’nin yanına geldi ve Kuteybe, Badğîs halkıyla oraya girmemek şartıyla barış yaptı.
Kuteybe’nin Badğîs halkıyla yaptığı barış: Ali b. Muhammed’in rivayetine göre Ebû’l-Hasan el-Cüşemî, Horasanlı şeyhlerden ve Cebele b. Ferruh’un, onun da Muhammed b. el-Müsennâ’dan aktardığına göre, Nîzek Tarhan’ın elinde Müslüman esirler bulunuyordu. Kuteybe, Şûmân hükümdarıyla barış yaptıktan sonra, Nîzek’e bir mektup yazarak elindeki Müslüman esirleri serbest bırakmasını istedi ve mektubunda onu tehdit etti. Nîzek bundan korktu, esirleri serbest bıraktı ve onları Kuteybe’ye gönderdi.

Bunun üzerine Kuteybe, Ubeydullah b. Ebî Bekre’nin mevlâsı Süleym en-Nâsih’i Nîzek’e göndererek onu barışa ve eman almaya davet etti. Ayrıca ona bir mektup gönderdi ve Allah’a yemin ederek, eğer kendisine gelmezse üzerine yürüyeceğini, nerede olursa olsun peşini bırakmayacağını, onu yeninceye veya bu uğurda ölünceye kadar geri dönmeyeceğini bildirdi.

Süleym, Kuteybe’nin mektubunu Nîzek’e götürdü. Nîzek ondan görüş istedi ve şöyle dedi: “Ey Süleym, dostunun benim hakkımda iyi bir niyeti olduğunu sanmıyorum. Bana, benim gibisine yazılmaması gereken bir mektup yazmış.” Süleym ona şöyle cevap verdi: “Ey Ebû’l-Hayyâc, bu adam idaresinde serttir; kendisine yumuşak davranılınca kolaylaşır, kötü davranılınca zorlaşır. Mektubunun sertliği seni ona gitmekten alıkoymasın. Onun yanında ve Mudar kabilesinin tamamı yanında çok iyi karşılanırsın.”

Bunun üzerine Nîzek, Süleym ile birlikte Kuteybe’nin yanına gitti. Badğîs halkı da 87 yılında Kuteybe ile, onun Badğîs’e girmemesi şartıyla barış yaptı.

Bu yılda Mesleme b. Abdülmelik, Bizans topraklarına Yezid b. Cübeyr ile birlikte sefer yaptı. el-Massisah bölgesindeki Sûsene’de büyük bir Bizans kuvvetiyle karşılaştı.

Vâkıdî’nin rivayetine göre bu yılda Mesleme, Antakya halkından yaklaşık bin savaşçının da bulunduğu bir kuvvetle Tuvâne’de Meymûn el-Curcumânî ile karşılaştı. Düşmandan pek çok kişiyi öldürdü ve Allah onun eliyle kalelerin fethini nasip etti.

Yine rivayet edilmiştir ki bu yıl Bizans üzerine sefer yapan kişi Hişam b. Abdülmelik idi. Allah onun eliyle Bulak kalesini, el-Ahram kalesini, Bulus ve Kumkum kalelerini fethetti. Yaklaşık bin musta‘ribe savaşçıyı öldürdü, onların çocuklarını ve kadınlarını esir aldı.

Bu yılda Kuteybe, Beykent üzerine sefer yaptı.
Kuteybe’nin Beykent’e yaptığı sefer: Ali b. Muhammed’in, Ebû’z-Zeyyel, el-Muhallab b. İyâs, onun babası, Hüseyin b. Mücahid er-Râzî, Hârûn b. İsa, Yûnus b. Ebî İshak ve başkalarından nakline göre, Kuteybe Nîzek ile barış yaptıktan sonra sefer mevsimine kadar bulunduğu yerde kaldı. Ardından 87 yılında Beykent üzerine sefer yaptı. Merv’den Mervürûd’a, oradan Âmul’a ve Zemm’e gitti, nehri geçti ve Buhara’ya en yakın şehir olan, “Tüccarlar Şehri” diye bilinen Beykent’e ulaştı.

Beykent civarında konaklayınca, şehir halkı Soğdlulardan yardım istedi ve çevre bölgelerden destek topladı. Çok sayıda kuvvet onlara katıldı. Bu yüzden Kuteybe’nin hiçbir habercisi dışarı gönderilemediği gibi, ona da hiçbir haber ulaşamadı; iki ay boyunca kendisine hiçbir haber gelmedi. Haccac, haberin gecikmesinden endişe ederek ordu için korktu ve mescitlerde onlar için dua edilmesini emretti, ayrıca valilere de bu yönde yazı yazdı. Bu süre boyunca Kuteybe ve adamları her gün savaşıyorlardı.

Kuteybe’nin Tîzâr adlı Acem bir casusu vardı. Yukarı Buhara halkı ona para vererek Kuteybe’yi oradan uzaklaştırmasını istemişti. Tîzâr, Kuteybe’nin yanına gelerek yalnız konuşmak istedi. Oradakiler dışarı çıkınca, Kuteybe Dırâr b. Husayn’ı yanında tuttu. Tîzâr şöyle dedi: “Sana yeni bir vali geliyor; Haccac görevden alındı. Bu yüzden halkla birlikte Merv’e dönmen gerekir.” Bunun üzerine Kuteybe, mevlâsı Siyah’ı çağırarak “Onun boynunu vur!” dedi ve Tîzâr öldürüldü.

Sonra Dırâr’a şöyle dedi: “Bu haberi senden ve benden başka kimse bilmiyor. Allah adına ahd ediyorum ki, bu savaş bitmeden bu haber yayılırsa seni de onun yanına gönderirim. Diline sahip ol; çünkü bu haberin yayılması insanların gücünü zayıflatır.”

Diğerleri içeri girdiklerinde Tîzâr’ın öldürülmesinden dolayı korkuya kapıldılar. Sessiz kaldılar, başlarını eğdiler. Kuteybe onlara şöyle dedi: “Allah’ın helak ettiği bir kölenin öldürülmesinden dolayı korkmayın.” Onlar, “Onu Müslümanlara samimi bir nasihatçi sanıyorduk” dediler. Kuteybe ise, “Aksine o samimiyetsizdi; Allah onu suçundan dolayı helak etti. Siz gidin ve düşmanlarınızla savaşın, artık eskisi gibi değil daha güçlü karşı koyun” dedi.

Bunun üzerine insanlar hazırlanıp saflarını düzenlediler. Kuteybe sancaktarları teşvik etti. Önce mızraklarla çarpışma oldu, ardından kılıçlarla şiddetli savaş gerçekleşti. Allah Müslümanlara sebat verdi ve gün batıncaya kadar savaştılar. Sonunda Müslümanlar üstün geldi, düşmanlar şehre doğru kaçtı. Müslümanlar onları takip ederek şehre girmelerini engelledi. Düşman dağıldı, Müslümanlar onları öldürmeye ve esir almaya başladılar.

Şehre girebilen az bir grup kendini korumaya aldı. Kuteybe, şehrin surlarını yıkmak için temele işçiler gönderdi. Bunun üzerine şehir halkı barış istedi. Kuteybe onlarla barış yaptı ve başlarına oğullarından birini tayin etti. Sonra oradan ayrıldı. Ancak bir veya iki menzil uzaklaşıp yaklaşık beş fersah mesafeye geldiğinde, şehir halkı ahdi bozdu, tayin edilen valiyi ve arkadaşlarını öldürdü, burun ve kulaklarını kestiler.

Bu haber Kuteybe’ye ulaşınca geri döndü. Onlar tahkimat yapmıştı. Kuteybe bir ay boyunca onlarla savaştı. Sonra tekrar surun temeline işçiler gönderdi; suru altından oydurup direklerle destekletti ve bu direkleri yakarak suru yıkmayı planladı. Ancak henüz destekleme işi bitmeden sur çöktü ve kırk işçi öldü. Şehir halkı tekrar barış istedi fakat Kuteybe bunu reddetti, savaşarak şehri zorla aldı ve içindeki savaşçıları öldürdü.

Şehirde ele geçirilenler arasında, Müslümanlara karşı Türkleri kışkırtan tek gözlü bir adam da vardı. Bu kişi fidye teklif etti. Süleym en-Nâsih ona ne vereceğini sordu. O da “Değeri bir milyon dirhem olan beş bin parça Çin ipeği” dedi. Kuteybe adamlarına danıştı. Onlar fidyenin ganimeti artıracağını söylediler. Ancak Kuteybe, “Hayır, Allah’a yemin ederim ki hiçbir Müslüman kadın senden dolayı korkuya düşmeyecek” dedi ve onun öldürülmesini emretti.

Kuteybe Beykent’i fethettiğinde orada sayısız altın ve gümüş kaplar ele geçirildi. Ganimetlerin toplanması ve taksimi için Abdullah b. Va‘lân el-Advî ile İyâs b. Beyhes görevlendirildi. Kaplar ve putlar eritildi ve elde edilen maden Kuteybe’ye sunuldu. Eritimden kalan tortu da getirildi ve Kuteybe bunu onlara verdi. Onlar bunu kırk bin dirheme sattıklarını söyleyince Kuteybe fikrini değiştirdi ve tortunun da eritilmesini emretti. Eritildiğinde bundan yüz elli bin veya elli bin miskal altın elde edildi.

Beykent’de Müslümanlar çok büyük ganimet elde ettiler; Horasan’da daha önce benzeri görülmemişti. Kuteybe Merv’e döndü. Müslümanlar güçlendi, silahlar ve atlar satın alındı, binekler temin edildi. İnsanlar güzel elbise ve teçhizat konusunda birbirleriyle yarıştı. Silah fiyatları çok yükseldi; bir mızrağın fiyatı yetmiş dirheme kadar çıktı.

Hazinelerde çok sayıda silah ve savaş malzemesi vardı. Kuteybe bunların askerlere dağıtılması için Haccac’tan izin istedi ve izin verildi. Böylece malzemeler çıkarılıp askerlere dağıtıldı ve donatıldılar.

Bahar geldiğinde Kuteybe halkı topladı ve şöyle dedi: “Sizi, azık taşımaya ihtiyaç duymadan sefere çıkaracağım ve sıcak giysilere ihtiyaç duymadan geri getireceğim.” Sonra güzel teçhizat ve bineklerle sefere çıktı. Âmul’e geldi, Zemm’den geçerek Buhara’ya ulaştı. Buhara bölgesindeki Tûmuşketh’e gitti ve oranın halkı onunla barış yaptı.

Ali b. Muhammed’in, Ebû’z-Zeyyel ve Benû Adî’den bazı şeyhlerden rivayetine göre, Kuteybe’nin babası Müslim el-Bâhilî, daha önce Va‘lân’a şöyle demişti: “Sana emanet etmek istediğim bir miktar param var.” Va‘lân, “Bunun gizli kalmasını mı istersin, yoksa insanların bilmesinde sakınca yok mu?” dedi. Müslim, “Gizli kalmasını isterim” dedi. Bunun üzerine Va‘lân, “Onu güvendiğin bir adamla falan yere gönder ve ona, orada bir adam gördüğünde yanındaki şeyi bırakıp geri dönmesini söyle” dedi. Müslim bunu kabul etti, parayı bir heybe içine koydu, bir katıra yükledi ve mevlâsına, “Bu katırı falan yere götür, orada oturan bir adam gördüğünde katırı bırak ve dön” dedi.

Adam katırla yola çıktı. Bu sırada Va‘lân belirlenen vakitte oraya gelmişti; fakat Müslim’in adamı gecikti. Va‘lân, Müslim’in vazgeçtiğini düşünerek oradan ayrıldı. Ardından Benû Tağlib’den bir adam o yere geldi. Müslim’in mevlâsı da geldiğinde onu oturur halde gördü, katırı bırakıp geri döndü. Tağlibli adam katıra yaklaştı, üzerinde para olduğunu görünce ve yanında kimse olmadığını fark edince onu alıp evine götürdü ve hem katıra hem paraya sahip oldu.

Müslim ise paranın Va‘lân’a ulaştığını düşündü ve ihtiyacı oluncaya kadar ondan sormadı. Sonra onunla karşılaştığında, “Param” dedi. Va‘lân ise, “Bana hiçbir şey ulaşmadı, senin paran bende yok” dedi.

Ali b. Muhammed der ki: Müslim bundan sonra Va‘lân’dan şikâyet eder ve onun hakkında kötü konuşurdu.

Yine Ali b. Muhammed’in rivayetine göre, bir gün Benû Dubey‘a’nın meclisine geldi ve ondan şikâyet etti. Orada bulunan Tağlibli adam onun yanına gelip gizlice konuştu, parayı sordu ve sonra kendisinde olduğunu söyledi. Onu evine götürdü, heybeyi çıkardı ve “Bunu tanıyor musun?” dedi. Müslim, “Evet” dedi. “Mührünü de tanıyor musun?” dedi. “Evet” dedi. Bunun üzerine, “Paranı al” dedi ve paranın kendisine nasıl geçtiğini anlattı.

Müslim daha sonra, daha önce Va‘lân’dan şikâyet ettiği kişilerin ve kabilelerin yanına giderek onu temize çıkardı ve olayı anlattı. Şair, Va‘lân hakkında şöyle demiştir:

Ben, dindarlıkta önder olan Va‘lân gibi değilim,
ne de İmrân veya el-Muhallab gibi.

Buradaki İmrân, İmrân b. el-Fadl el-Burcumî’dir.

Bu yılda hac emirliğini, Ahmed b. Sâbit’in İshak b. İsa yoluyla Ebû Ma‘şer’den naklettiğine göre, Medine valisi olan Ömer b. Abdülaziz yürüttü. Medine kadılığı görevini ise onun adına Ebû Bekir b. Amr b. Hazm yürütüyordu. Irak ve doğu bölgelerinin tamamının idaresi Haccac’ın elindeydi. Bu yılda Basra’daki vekili, rivayete göre el-Cerrâh b. Abdullah el-Hakemî idi; kadılık görevini ise Abdullah b. Udeyne yürütüyordu. Kûfe’de askerî işlerin başında Ziyad b. Cerîr b. Abdullah bulunurken, kadılık görevinde Ebû Bekir b. Ebî Musa el-Eş‘arî vardı. Horasan valisi ise Kuteybe b. Müslim idi.
Seksen Sekizinci Yıl Olayları: Bu yılda Müslümanlar için Allah’ın Bizans kalelerinden biri olan ve Tuvâne adı verilen kalenin fethini nasip ettiği olay da gerçekleşti. Bu fetih Cemâziyelâhir ayında (Mayıs-Haziran) oldu ve Müslümanlar orada kışladılar. Ordunun başında Mesleme b. Abdülmelik ile Abbas b. Velid b. Abdülmelik bulunuyordu.

Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî’nin rivayetine göre, Sevr b. Yezid arkadaşlarından naklen şöyle demiştir: Tuvâne’nin fethi Mesleme b. Abdülmelik ve Abbas b. Velid’in eliyle gerçekleşti. O gün Müslümanlar başlangıçta düşmana karşı üstünlük sağladı. Düşman kiliselerine çekildi, sonra geri dönerek Müslümanlara karşı bir saldırı yaptı ve Müslümanlar, neredeyse toparlanamayacaklarını düşündükleri bir yenilgiye uğradılar.

Bu sırada Abbas, içlerinde İbn Muhayriz el-Cumahî’nin de bulunduğu bir grupla birlikte kaldı ve ona, “Cenneti isteyen Kur’an ehli nerede?” diye sordu. İbn Muhayriz, “Onları çağırırsan sana gelirler” dedi. Bunun üzerine Abbas, “Ey Kur’an ehli!” diye seslendi ve hepsi ileri atıldı. Ardından Allah düşmanı mağlup etti ve düşman Tuvâne’ye çekildi.

Bu yılda Velid b. Abdülmelik, Medine halkından asker yazmalarını istemişti. Muhammed b. Ömer’in babasından nakline göre, Mahreme b. Süleyman el-Vâlibî şöyle demiştir: Onlardan iki bin kişi çıkarmalarını istedi. Onlar da kendi aralarında, yerlerine geçecek kimselere ücret verme şartı koydular. Bunun üzerine bin beş yüz kişi sefere çıktı, beş yüz kişi geride kaldı. Bu kuvvetler Mesleme ve Abbas komutasında yaz seferine katıldılar, Tuvâne’de kışladılar ve kaleyi fethettiler.

Bu yılda Velid b. Yezid b. Abdülmelik doğdu.
Medine Mescidinin Yeniden İnşası: Bu yılda Velid b. Abdülmelik, Allah’ın Elçisi’nin mescidinin yıkılmasını, Allah’ın Elçisi’nin eşlerinin odalarının da yıkılarak mescide katılmasını emretti.

Muhammed b. Ömer’in rivayetine göre, Muhammed b. Ca‘fer b. Verdân el-Bennâ şöyle demiştir: Velid b. Abdülmelik’in gönderdiği elçiyi gördüm. Hicrî 88 yılının Rebîülevvel ayında (Şubat-Mart 707) başına sarık sarılmış halde geldi. Ömer b. Abdülaziz’in huzuruna girerek Velid’in mektubunu getirdi. Mektupta, Peygamber’in eşlerinin odalarının mescide katılması ve mescidin arka ve yan taraflarının satın alınarak iki yüz zira‘a iki yüz zira‘ ölçüsüne ulaştırılması emrediliyordu. Ayrıca mektupta şöyle deniyordu: “Eğer gücün yetiyorsa kıble duvarını ileri al; buna gücün yeter, çünkü dayıların senin yanında durmaktadır, sana karşı çıkmazlar. Eğer içlerinden biri karşı çıkarsa, şehir halkına onun malını değer biçtir, sonra yık ve bedelini öde. Bu konuda Ömer ve Osman’ın uygulamaları senin için güzel bir örnektir.”

Ömer b. Abdülaziz, mektubu dayılarına okuttu; onlar da yanında bulunuyordu. Halk bedel üzerinde anlaştı, o da ücretlerini verdi ve Peygamber’in eşlerinin odalarını yıktırmaya ve mescidi inşa etmeye başladı. Kısa süre sonra Velid’in gönderdiği işçiler de geldi.

Muhammed b. Ömer’in, Musa b. Ya‘kub’dan, onun da amcasından rivayetine göre: Ömer b. Abdülaziz’in mescidi yıktığını gördüm. Yanında Kasım, Salim, Ebû Bekir b. Abdurrahman b. el-Haris, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe, Harice b. Zeyd ve Abdullah b. Abdullah b. Ömer gibi ileri gelenler vardı. Mescidin önemli noktalarını gösteriyor, ölçülerini belirliyorlardı. Temelini onlar attılar.

Muhammed b. Ömer’in, Yahya b. en-Nu‘man el-Ğıfârî ve Salih b. Keysân yoluyla rivayetine göre: Şam’dan Velid’in mescidin yıkılması emrini içeren mektubu geldiğinde —ki bu on beş günde ulaşmıştı— Ömer b. Abdülaziz işe büyük bir gayretle koyuldu.

Salih şöyle demiştir: Yıkım ve yeniden inşa işini bana verdi. Medineli işçilerle mescidi yıktık ve Peygamber’in eşlerinin odalarını da yıkmaya başladık. Bu, Velid’in gönderdiği işçiler gelinceye kadar sürdü.

Muhammed’in, Musa b. Ebî Bekir ve Salih b. Keysân yoluyla rivayetine göre: Hicrî 88 yılının Safer ayında (Ocak-Şubat 707) Peygamber’in mescidini yıkmaya başladık. Velid, Bizans hükümdarına mektup yazarak mescidi yıkma emrini verdiğini bildirdi ve bu konuda yardım istedi. Bizans hükümdarı ona yüz bin miskal altın, yüz işçi ve kırk yük mozaik gönderdi. Ayrıca harap olmuş şehirlerden mozaik toplanmasını emretti ve bunları Velid’e yolladı. Velid de bunların hepsini Ömer b. Abdülaziz’e gönderdi.

Bu yılda Ömer b. Abdülaziz mescidin inşasına başladı.

Bu yılda Mesleme de Bizans’a karşı sefer yaptı. Onun eliyle üç kale fethedildi: Kustantîn kalesi, Gazâle kalesi ve Ahrem kalesi. Yaklaşık bin kadar müsta‘ribe öldürüldü, mallar ele geçirildi ve esirler alındı.

Bu yılda Kuteybe de Tumuşkath ve Râmithâne üzerine sefer yaptı.
Kuteybe’nin Tumuşkath ve Râmithâne’ye Seferi: Ali b. Muhammed’in, el-Mufaddal b. el-Muhallab, onun babası ve onların azatlısı Muğab b. Hayyân yoluyla rivayetine göre: Kuteybe hicrî 88 yılında Tumuşkath üzerine sefer yaptı. Merv’de yerine Beşşîr b. Müslim’i vekil bırakmıştı. Tumuşkath halkı onunla karşılaştı ve onunla barış yaptı. Daha sonra Râmithâne’ye gitti; oranın halkı da onunla barış yaptı ve oradan ayrıldı.

Bu sırada Türkler, Soğdlar ve Fergana halkıyla birlikte ona karşı yürüdüler ve Müslümanları yolda yakalamaya çalıştılar. Arka birliklerin başında bulunan Abdurrahman b. Müslim el-Bâhilî’ye yetiştiler. Onunla, ön tarafta bulunan Kuteybe ve ana ordu arasında yaklaşık bir mil mesafe vardı. Düşman ona yaklaşınca Abdurrahman bir haberci göndererek durumu Kuteybe’ye bildirdi. Türkler onun üzerine yürüyüp onunla savaştılar.

Haberci Kuteybe’ye ulaştı. Kuteybe geri dönerek takviye kuvvetlerle geldi ve hâlâ savaşmakta olan Abdurrahman’a katıldı. Türkler neredeyse üstünlük sağlayacaklardı; ancak Müslümanlar Kuteybe’yi görünce cesaret buldular, direnç gösterdiler ve öğleye kadar savaştılar. O gün Kuteybe’nin yanında bulunan Nîzek büyük kahramanlık gösterdi. Sonunda Allah Türkleri mağlup etti ve onları dağıttı. Kuteybe daha sonra geri dönerek Merv’e yöneldi; Tirmiz üzerinden nehri geçti, Belh yoluyla ilerleyip Merv’e ulaştı.

Bâhilîler şöyle demiştir: Müslümanlarla savaşan Türklerin başında, Çin hükümdarının kız kardeşinin oğlu olan Türk Kurbaghânûn bulunuyordu. Ordusu iki yüz bin kişiydi. Buna rağmen Allah Müslümanlara zafer verdi.

Bu yılda Velid b. Abdülmelik, Ömer b. Abdülaziz’e dağ geçitlerinin kolaylaştırılması ve Hicaz bölgelerinde kuyular kazılması hakkında mektup yazdı.

Muhammed b. Ömer’in, İbn Ebî Sabra ve Salih b. Keysân yoluyla rivayetine göre: Velid, Medine’de dağ geçitlerinin düzenlenmesi ve kuyular kazılması için Ömer’e yazdı. Bu konuda diğer İslam bölgelerine de mektuplar gönderildi. Ayrıca Halid b. Abdullah el-Kasrî’ye de aynı konuda yazdı. Salih b. Keysân, cüzzam hastalarının halk arasına çıkmasını engellediğini ve onlar için maaş bağladığını söylemiştir.

İbn Ebî Sabra’nın, Salih b. Keysân’dan rivayetine göre: Velid, Ömer b. Abdülaziz’e bugün Yezid b. Abdülmelik’in evinin yanında bulunan su sebilini yaptırmasını emretti. Ömer bunu yaptırdı ve suyu akıttı. Velid hac için geldiğinde orada konakladı, yapıyı ve sebili gördü ve beğendi. Oraya görevliler tayin edilmesini ve mescid halkına buradan su verilmesini emretti. Bu şekilde uygulandı.

Muhammed b. Ömer’in rivayetine göre bu yıl hac emirliği Ömer b. Abdülaziz’deydi. Yine onun rivayetine göre, Muhammed b. Abdullah b. Cübeyr’in, Salih b. Keysân’dan nakline göre: Ömer b. Abdülaziz hicrî 88 yılında Kureyş’ten bir grup insanı yanına alarak hac yolculuğuna çıktı. Onlara hediyeler ve yük develeri vermişti. Zülhuleyfe’de ihrama girdiler ve kurbanlık hayvanlar sevk etti.

Ten‘îm’de iken İbn Ebî Müleyke ve diğer bazı Kureyşlilerle karşılaştılar. Onlar Mekke’de su sıkıntısı olduğunu ve hacılar için susuzluktan korktuklarını haber verdiler; çünkü yağmur az yağmıştı. Bunun üzerine Ömer, “Burada yapılacak şey açıktır; gelin Allah’a dua edelim” dedi. Salih b. Keysân, onların dua ettiklerini ve ısrarla yakardıklarını gördüğünü söylemiştir. O gün Kâbe’ye ulaştıklarında hemen yağmur yağmaya başladı ve gece boyunca devam etti. Gökler açıldı, sel vadiden aktı ve Mekke halkı bundan korkuya kapıldı. Arafat, Mina ve Cem bölgeleri sel altında kaldı ve ancak köprülerle geçilebilir hale geldi. O yıl Mekke’de bol bitki yetişti.

Ebû Ma‘şer ise şöyle demiştir: Hicrî 88 yılında hac emirliği Ömer b. Velid b. Abdülmelik’teydi.

Bu yılda şehirlerin valileri, hicrî 87 yılında zikredilen valilerle aynıydı.
Seksen Dokuzuncu Yıl Olayları: Bu yılda Müslümanların fetihlerinden biri de Sûriyye kalesinin alınmasıydı. Ordunun başında Mesleme b. Abdülmelik bulunuyordu.

Vâkıdî’nin rivayetine göre Mesleme bu yıl Bizans topraklarına sefer yaptı ve yanında Abbas b. Velid de vardı. İkisi birlikte girdiler, sonra ayrıldılar. Mesleme Sûriyye kalesini fethederken, Abbas Adruliyye’yi fethetti ve Bizanslı bir birlikle karşılaşıp onları mağlup etti.

Vâkıdî dışındaki bir rivayete göre ise Mesleme Ammûriyye’ye yöneldi. Orada büyük bir Bizans ordusuyla karşılaştı. Allah onları mağlup etti ve Mesleme Hiraqliyye ile Kamûdiyye’yi fethetti. Abbas ise Budendûn taraflarından yaz seferine çıktı.

Bu yılda Kuteybe Buhara bölgesine sefer yaptı ve Râmithâne’yi fethetti. Ali b. Muhammed’in, Bâhilîler’den nakline göre Kuteybe burayı fethettikten sonra Belh yolu üzerinden geri döndü. Feryab’a ulaştığında Haccâc’ın mektubu kendisine ulaştı; mektupta Vardan Hudah üzerine gitmesi emrediliyordu. Bunun üzerine hicrî 89 yılında geri dönerek Zemm’e gitti, nehri geçti ve çöl yolunda Soğdlular ile Keş ve Nesef halkı tarafından karşılandı. Onlarla savaştı ve onları mağlup etti. Ardından Buhara’ya giderek Aşağı Hargînah’ta konakladı. Düşman büyük bir kuvvetle ona saldırdı. İki gün iki gece süren savaşın ardından Allah ona zafer verdi.

Ali b. Muhammed’in, Ebû’d-Deyyel ile el-Muhallab b. İyâs ve Ebû’l-Alâ İdris b. Hanzala yoluyla nakline göre: Kuteybe hicrî 89 yılında Buhara hükümdarı Vardan Hudah üzerine yürüdü; ancak ona karşı başarı elde edemedi ve topraklarını fethedemedi. Merv’e geri döndü ve durumu Haccâc’a yazdı. Haccâc ondan bölgenin tasvirini istedi. Kuteybe bunu gönderince Haccâc ona tekrar yazdı ve belirli bir yerden saldırmasını emretti. Ayrıca ona Keş’i hileyle ele geçirmesini, Nesef’i yıkmasını ve doğrudan Vardan’a ulaşmasını, dolambaçlı yollardan kaçınmasını söyledi.

Bu yılda Vâkıdî’ye göre Halid b. Abdullah el-Kasrî Mekke valisi oldu. Onun rivayetine göre Nâfi‘ şöyle demiştir: Halid b. Abdullah’ı Mekke minberinde hutbe verirken işittim. Şöyle diyordu: “Ey insanlar! Bir adamın halkı üzerindeki halifesi mi daha büyüktür, yoksa onlara gönderdiği elçisi mi? Eğer hilafetin üstünlüğünü bilmiyorsanız, bilin ki İbrahim su istediğinde ona acı tuzlu su verildi; halife su istediğinde ise ona tatlı su verildi.” Burada “tuzlu su” ile Zemzem’i, “tatlı su” ile ise Velid b. Abdülmelik’in Vevâ ile Hacûn arasına kazdırdığı kuyuyu kast ediyordu. Bu kuyunun suyu taşınır ve Zemzem’in yanındaki deri bir havuza konulurdu ki üstünlüğü anlaşılsın. Sonradan bu kuyu çöktü ve kayboldu.

Bu yılda Mesleme b. Abdülmelik Türkler üzerine sefer yaptı ve Azerbaycan bölgesindeki el-Bâb’a kadar ulaştı; orada kaleler ve şehirler fethetti.

Bu yılda hac emirliği Ömer b. Abdülaziz’e aitti. Şehirlerin valileri ise bir önceki yıldaki valilerle aynıydı.
Doksanıncı Yıl Olayları: Bu yılda, Muhammed b. Ömer’in zikrettiğine göre, Mesleme Bizans topraklarında Sûriyye bölgesine sefer yaptı ve oradaki beş kaleyi fethetti.

Yine bu yılda Abbas b. Velid de sefer yaptı; bazı rivayetlere göre Erzân’a kadar, diğer rivayetlere göre ise Sûriyye’ye kadar ilerledi. Muhammed b. Ömer, onun Sûriyye’ye kadar gitmiş olmasının daha doğru olduğunu söylemiştir.

Bu yılda ayrıca, Haccâc adına bir ordunun başında bulunan Muhammed b. Kâsım es-Sekafî, Sind hükümdarı Dâhir b. Çâç’ı öldürdü.

Yine bu yılda Velid, Abdullah b. Abdülmelik’in yerine Kurre b. Şerik’i Mısır valisi olarak tayin etti.

Bu yılda Bizanslılar deniz kumandanı Hâlid b. Keysân’ı esir aldılar ve onu hükümdarlarına götürdüler; Bizans hükümdarı da onu Velid b. Abdülmelik’e teslim etti.

Bu yılda ayrıca Kuteybe Buhara’yı fethetti ve oradaki düşman ordularını mağlup etti.
Buhara’nın Kuteybe Tarafından Fethi: Ali b. Muhammed şöyle demiştir: Ebû’d-Deyyel – el-Muhallab b. İyâs ve Ebû’l-Alâ – İdris b. Hanzala yoluyla rivayet edildiğine göre, Kuteybe’ye Haccâc’ın mektubu ulaştı. Bu mektupta, Buhara hükümdarı Vardan Hudah’ı yenmeden ondan ayrıldığı için tevbe etmesi ve tekrar onun üzerine gitmesi emrediliyor, ayrıca onun ülkesine hangi yönden girmesi gerektiği bildiriliyordu. Bunun üzerine Kuteybe hicrî 90 yılında Buhara üzerine sefere çıktı.

Vardan Hudah, Soğdlulara, Türklere ve çevredeki diğer topluluklara haber göndererek yardım istedi ve onlar da geldiler. Ancak Kuteybe daha önce ulaşıp şehri kuşattı. Takviye kuvvetler gelince Müslümanlar dışarı çıkıp onlarla savaştılar. Ezd kabilesi, “Bizi baş başa bırak, biz savaşalım” dedi. Kuteybe, “İlerleyin” dedi. Onlar ilerledi ve savaşmaya başladılar; Kuteybe ise sarı bir rida giymiş olarak silahlarıyla oturuyordu.

Her iki taraf uzun süre direnç gösterdi. Sonra Müslümanlar geri çekildi, müşrikler üzerlerine hücum ederek onları bozguna uğrattı, Kuteybe’nin ordugâhına girdiler ve oradan geçtiler; kadınlar düşmanın atlarının yüzlerine vuruyor ve ağlıyordu. Bunun üzerine Müslümanlar yeniden saldırıya geçti; iki kanattan hücum ederek Türkleri kuşattılar ve onları bulundukları yerlerden geri püskürttüler.

Türkler bir tepe üzerinde durdu. Kuteybe, “Onları buradan bizim için kim indirecek?” dedi. Hiç kimse ileri çıkmadı, bütün kabileler yerlerinde kaldı. Bunun üzerine Kuteybe Temîm oğullarına giderek, “Ey Temîm oğulları, siz zırh gibisiniz; bana eski savaş günlerinizden bir gün yeter, babam size feda olsun” dedi.

Ali b. Muhammed şöyle devam etti: Vekî‘ b. Ebî Sûd sancağı aldı ve, “Ey Temîm oğulları, bugün beni terk mi edeceksiniz?” dedi. Onlar, “Hayır, ey Ebû Mutarrif” dediler. Temîm süvarilerinin başında Hureym b. Ebî Talha bulunuyordu ve Vekî‘ onların reisiydi. Halk yerinde duruyor, herkes geri kalıyordu. Vekî‘, “İleri, ey Hureym” dedi ve sancağı ona vererek, “Süvarilerini ileri götür” dedi.

Hureym süvarilerle ilerledi, Vekî‘ ise piyadelerle arkasından ağır ağır yürüdü. Hureym, kendisiyle düşman arasında bulunan bir nehre kadar geldi ve orada durdu. Vekî‘ ona, “İlerle, ey Hureym” dedi. Hureym ona kızgın bir deve gibi baktı ve, “Süvarilerimi bu nehrin ötesine mi süreyim? Eğer yenilirlerse bu onların sonu olur. Vallahi sen ahmaksın” dedi.

Vekî‘ ise, “Ey pis kokulu kadının oğlu! Sana emrime karşı gelmene izin vermem” dedi ve elindeki demir çubukla ona vurdu. Bunun üzerine Hureym atını kamçıladı ve, “Bundan daha zor bir şey olamaz” diyerek nehri geçti; süvariler de onunla birlikte geçti.

Vekî‘ nehre geldi, odun getirtti ve köprü kurdurdu. Sonra arkadaşlarına, “İçinizden ölüme alışmış olan benimle geçsin, alışmamış olan yerinde kalsın” dedi. Onunla sadece sekiz piyade geçti. Onlarla birlikte ağır ağır yürüdü; yorulduklarında onları oturttu ve dinlendirdi, kendisi ise düşmana yaklaştı.

Süvarileri iki kanat halinde düzenledi ve Hureym’e, “Ben hücum edeceğim; sen süvarilerle onları meşgul et” dedi. Piyadelere de, “Saldırın!” dedi. Onlar doğrudan hücum etti ve düşmanla karıştılar. Hureym de süvarilerle saldırdı ve mızraklarla hücum ettiler. Müslümanlar geri çekildiğinde düşmanı bulundukları yerden söküp atmışlardı.

Kuteybe, “Düşmanın yenildiğini görmüyor musunuz? Nehri geçen kimse yoktu ki düşman kaçmasın” diye seslendi. Müslümanlar onları takip etti ve Kuteybe, “Kim bir baş getirirse ona yüz dirhem verilecektir” diye ilan etti.

Ali b. Muhammed şöyle demiştir: Mâsi b. el-Mütevekkil el-Kuray‘î şöyle iddia etti: O gün Benî Kuray‘dan on bir kişi geldi, her biri bir baş getirmişti. Her birine “Sen kimsin?” diye soruldu, “Kuray‘îyim” dediler. Sonra Ezd’den bir adam bir baş getirdi; ona da “Kimsin?” denildi, o da “Kuray‘îyim” dedi. Cehm b. Zahr orada oturuyordu ve, “Yalan söylüyor, vallahi bu benim akrabamdır” dedi.

Kuteybe ona, “Yazıklar olsun sana, seni buna ne sevk etti?” dedi. Adam, “Herkes ‘Kuray‘îyim’ dediğini görünce, baş getiren herkesin böyle demesi gerektiğini düşündüm” dedi. Kuteybe buna güldü.

Ali b. Muhammed şöyle demiştir: O gün Hakan ve oğlu yaralandı. Kuteybe Merv’e döndü ve Haccâc’a, “Abdurrahman b. Müslim’i gönderdim ve fetih onun eliyle gerçekleşti” diye yazdı.

Ali b. Muhammed şöyle devam etti: Haccâc’ın bir azatlısı bu fethe şahit olmuştu; gelip Haccâc’a gerçekte olanı anlattı. Haccâc Kuteybe’ye kızdı, Kuteybe de buna üzüldü.

İnsanlar Kuteybe’ye, “Temîm kabilesinden bir heyet gönder, onlara bol ihsanda bulun ve onları memnun et; onlar da emire senin yazdığın gibi olduğunu söylerler” dediler. Bunun üzerine Kuteybe, aralarında ‘Uram b. Şutayr ed-Dabbî’nin de bulunduğu bir heyeti gönderdi.

Onlar Haccâc’ın yanına vardıklarında Haccâc onlara bağırdı ve onları ayıpladı. Haccâc hacamatçıyı çağırdı; onun elinde makas vardı ve, “Eğer bana doğruyu söylemezseniz dillerinizi keseceğim” dedi.

Onlar, “Emir Kuteybe’dir; Abdurrahman’ı onların başına o gönderdi; fetih de emire ve insanların başındaki kişiye aittir” dediler. Bu sözleri ‘Uram b. Şutayr söyledi. Bunun üzerine Haccâc sakinleşti.

Bu yılda Kuteybe, Soğd hükümdarı Tarhun ile yaptığı barışı yeniledi.
Kuteybe ile Soğdlular Arasında Barışın Yenilenmesi: Ali b. Muhammed – Ebû’s-Serî el-Mervezî – el-Cehm el-Bâhilî yoluyla rivayet ettiğine göre, Kuteybe Buhara halkının üzerine yürüyüp onları dağıttığında, Soğd halkı ondan korktu. Soğd hükümdarı Tarhun, iki süvariyle birlikte geri çekildi ve Buhara nehri ikisinin arasında olacak şekilde Kuteybe’nin ordugâhına yakın bir yerde durdu. Kuteybe’den, kendisiyle konuşabileceği bir adam göndermesini istedi. Kuteybe bir adam gönderdi ve bu adam Tarhun’a yaklaştı.

Bâhilîlerin rivayetine göre Tarhun, Hayyan en-Nebâtî’ye seslendi ve o onların yanına gitti. Tarhun, ödeyeceği bir vergi karşılığında barış istedi. Kuteybe onun bu talebini kabul etti, onunla barış yaptı ve belirlenen vergi kendisine gönderilinceye kadar yanında kalmak üzere ondan rehineler aldı. Tarhun ülkesine döndü, Kuteybe ise Nizak ile birlikte geri döndü.

Bu yılda Nizak, Müslümanlarla yaptığı barışı bozdu, kalesine çekildi ve yeniden savaşa döndü. Bunun üzerine Kuteybe onun üzerine sefere çıktı.
Nizak’ın Hıyaneti ve Nasıl Yenildiği: Ali b. Muhammed şöyle dedi: Ebû’d-Dhayyal – el-Muhallab b. İyâs, el-Mufaddal er-Rabî‘ – babası, Ali b. Mücâhid ve Kuleyb b. Halef el-‘Ammî’den gelen rivayetlerin her biri bir şeyler zikretti; ben onların söylediklerini bir araya getirerek tek bir anlatım haline getirdim. Bâhilîler de bazı şeyler anlattılar; onları da bu rivayete ekleyip bütünleştirdim:

Kuteybe, Buhara’dan Nizak ile birlikte ayrıldı. Nizak, gördüğü fetihlerden dolayı endişeye kapılmış ve Kuteybe’den korkmuştu. Kendi adamlarına ve yakınlarına şöyle dedi: “Ben bu adamla birlikteyim ama kendimi güvende hissetmiyorum. Arap köpek gibidir: Ona vurursan havlar, doyurursan kuyruğunu sallar. Onunla savaşıp sonra ona bir şey verirsen memnun olur ve yaptıklarını unutur. Tarhun onunla birkaç kez savaştı; sonra ona vergi verdiğinde bunu kabul etti ve razı oldu. O ahlaksız bir zorbadır. En iyisi benim ayrılıp geri dönmemdir.” Onlar da, “Ayrıl” dediler. Kuteybe Amul’deyken, Nizak ondan Toharistan’a dönmek için izin istedi.

Kuteybe ona izin verdi. Nizak, ordugâhtan Balkh yönüne ayrıldığında arkadaşlarına, “Acele edin” dedi. Hızla ilerleyerek Nevbahar’a ulaştılar. Orada durup ibadet etti, bunu uğurlu saydı ve şöyle dedi: “Kuteybe bana izin verip ayrıldığımız için pişman olmuştur ve birazdan el-Muğîre b. Abdullah’a beni tutması için haber gönderecektir. Gözcü koyun; eğer haberci şehri geçip kapıdan çıkarsa, biz Toharistan’a ulaşmadan el-Barugan’a varamaz. Muğîre birini gönderir ama biz Hulm geçidine girene kadar bize yetişemez.” Böyle yaptılar.

Kuteybe’den, Nizak’ı yakalaması için el-Muğîre’ye bir haberci gönderildi. Haberci, Balkh harap durumda olduğu için el-Barugan’da bulunan Muğîre’ye doğru giderken, Nizak ve adamları hızla yola çıktılar. Haberci Muğîre’ye ulaştı; Muğîre bizzat peşlerine düştü, fakat onların Hulm geçidine girdiğini gördü ve geri döndü.

Bunun üzerine Nizak, Kuteybe’ye karşı açıkça isyan etti. Balkh’ın ispahbedine, Merv Rudh hükümdarı Badhâm’a, Talekan hükümdarı Suhrak’a, Faryab hükümdarı Tusik’e ve Cüzcan hükümdarına mektup yazarak Kuteybe’ye karşı çıkmaya çağırdı. Onlar da bu çağrıya olumlu cevap verdiler. Bahar mevsimini birleşip Kuteybe’ye karşı sefere çıkacakları zaman olarak belirledi. Ayrıca Kabul Şahı’na da yazdı, yardım istedi, eşyalarını ve malını ona gönderdi ve gerekirse onun ülkesine sığınıp eman almak için izin talep etti. Kabul Şahı bunu kabul etti ve onun eşyalarını muhafaza etti.

Ali b. Muhammed dedi: Toharistan hükümdarı Cebğûye, yani el-Şâdh, zayıf biriydi. Nizak onu yakaladı ve kendisine karşı bir fitne çıkarmasından korktuğu için altın bir zincire vurdu. Çünkü Cebğûye Toharistan’ın hükümdarıydı, Nizak ise onun kölelerinden biriydi. Ondan emin olunca başına nöbetçiler dikti ve Kuteybe’nin valisi Muhammed b. Süleym en-Nagîh’i onun topraklarından çıkardı.

Nizak’ın bu isyan haberi, kış yaklaşırken Kuteybe’ye ulaştı. Bu sırada askerler dağılmıştı; Kuteybe’nin yanında sadece Merv halkı kalmıştı. Bunun üzerine kardeşi Abdurrahman’ı on iki bin askerle Balkh bölgesindeki el-Barugan’a gönderdi ve ona şöyle dedi: “Orada kal ve hiçbir harekete başlama. Kış bitince orduyu topla ve Toharistan’a git; bil ki ben de sana yakın olacağım.” Abdurrahman gidip el-Barugan’da konakladı. Kuteybe ise kışı geçirdi ve kışın sonlarına doğru Abrashahr, Biward, Serahs ve Herat halkına yazıp yanına gelmelerini istedi. Onlar da her zamankinden daha erken bir zamanda geldiler.

Bu yıl Kuteybe, tarih rivayetçilerine göre Talekan halkının üzerine yürüdü, onları büyük ölçüde katletti ve dört fersah uzunluğunda iki paralel sıra halinde onları çarmıha gerdirdi.
Kuteybe’nin Talkan Halkına Karşı İntikamı: Bunun sebebi, rivayet edildiğine göre şuydu: Nizak Tarhan hainlik edip Kuteybe’ye karşı çıkınca ve onunla savaşmaya karar verince, Talkan hükümdarı da onunla birlikte Kuteybe’ye karşı savaşmayı kabul etti. Diğer hükümdarlarla birlikte birleşip Kuteybe’ye karşı sefere çıkmak için bir zaman belirledi. Ancak Nizak, Kuteybe’den kaçıp Toharistan’a giden Hulm geçidine girince, Kuteybe’ye karşı koyamayacağını anladı ve kaçtı. Bunun üzerine Kuteybe Talkan’a gitti, halkının üzerine yürüdü ve daha önce zikrettiğim şeyi yaptı.

Bu rivayeti aktaran kişi bu konuda çelişmiştir; bunun açıklamasına 91. yıl olayları anlatılırken tekrar dönülecektir.

Bu yıl hac emirliğini ‘Umar b. ‘Abd al-‘Aziz yaptı. Bu, Ahmed b. Thabit’in, İshak b. ‘İsa yoluyla Ebû Ma‘şer’den naklettiği rivayete göredir; Muhammed b. ‘Umar da aynı şeyi söylemiştir. Bu yılda ‘Umar b. ‘Abd al-‘Aziz, el-Velid b. ‘Abd al-Melik’in Mekke, Medine ve Taif valisiydi. Irak ve doğu bölgeleri üzerinde el-Haccac b. Yusuf bulunuyordu. Onun Basra valisi el-Cerrah b. ‘Abdallah, kadısı ise ‘Abd al-Rahman b. Udhaynah idi. Kufe valisi Ziyad b. Cerir b. ‘Abdallah, kadısı ise Ebû Bekr b. Ebî Musa idi. Horasan valisi Kuteybe b. Müslim, Mısır valisi ise Kurrah b. Şerik idi.

Bu yıl ayrıca Yezid b. el-Muhallab ve onunla birlikte hapiste bulunan kardeşleri kaçtılar; başkalarıyla birlikte Süleyman b. ‘Abd al-Melik’in yanına giderek el-Haccac b. Yusuf ve el-Velid b. ‘Abd al-Melik’ten korunmak için ona sığındılar.
Muhallabîlerin Haccac’ın Hapishanesinden Kaçışı: Süleyman’a Gitmelerinin Sebebi

Hişam b. Muhammed – Ebû Mihnef – Ebû’l-Muhârik er-Râsibî yoluyla rivayet ettiğine göre: El-Haccac, Kürtlerin Fars bölgesinin tamamına hâkim olması üzerine oraya asker göndermek için Rustakubaz’a çıktı. Yanına Yezid ile kardeşleri el-Mufaddal ve ‘Abd al-Melik’i de aldı, onları Rustakubaz’a götürdü, kendi ordugâhında tutturarak etraflarına hendek benzeri bir şey yaptırdı, kendi çadırına yakın bir çadıra yerleştirdi, başlarına Suriyeli muhafızlar koydu, altı milyon dirhem para cezası verdi ve onlara işkence etmeye başladı. Yezid büyük bir sabır gösterdi, bu da el-Haccac’ı öfkelendirdi. Daha sonra ona, Yezid’in bacağına bir ok saplandığı, ok ucunun içeride kaldığı, dokunulduğunda bağırdığı ve azıcık oynatıldığında bile acı çektiği haber verildi. Bunun üzerine el-Haccac, ona işkence edilmesini ve bacağının şiddetle sıkılmasını emretti. Bu yapıldığında Yezid bağırdı. Yezid’in kız kardeşi Hind bt. el-Muhallab, el-Haccac ile evliydi; Yezid’in çığlıklarını duyunca o da bağırıp feryat etti ve bunun üzerine el-Haccac onu boşadı. Daha sonra onlara işkenceyi bırakıp parayı tahsil etmeye yöneldi. Onlar da bir yandan ödeme yaparken diğer yandan kaçış planı hazırladılar.

Basra’da bulunan Mervan b. el-Muhallab’a haber göndererek kendileri için atlar hazırlamasını istediler; atları az yemle zayıflatıp satışa çıkarıyormuş gibi göstermesini, fakat yüksek fiyat koyarak satılmamalarını sağlamasını söylediler, böylece kaçabilirlerse bu atları kullanacaklardı. Mervan bunu yaptı. Habib de Basra’da olup işkence görüyordu.

Yezid muhafızlar için bol yemek hazırlanmasını emretti, onlar yediler. Ardından içki getirtti, onunla oyalanıp dikkatlerini dağıttılar. Yezid aşçısının kıyafetlerini giydi, sakalına beyaz bir sakal ekledi ve dışarı çıktı. Muhafızlardan biri, “Bu yürüyüş Yezid’in yürüyüşüne benziyor” dedi ve gece karanlığında yüzüne bakmak için yaklaştı, sakalın beyazlığını görünce uzaklaştı ve “Bu yaşlı bir adam” dedi. Ardından el-Mufaddal fark edilmeden onun peşinden çıktı. Önceden Batâih bölgesinde hazırlanan kayıklara ulaştılar; burası Basra’ya on sekiz fersah mesafedeydi. Kayıklara vardıklarında ‘Abd al-Melik gecikti ve yoldan saptı. Yezid, annesi Hintli Behlah olan kardeşi el-Mufaddal’a, “Vallahi o gelmeden gitmem, gerekirse hapse geri dönerim” dedi. Yezid onun gelmesini bekledi, gelince birlikte kayıklara bindiler ve sabaha kadar yol aldılar.

Sabah olunca muhafızlar kaçtıklarını anladı ve durum el-Haccac’a bildirildi. Şair el-Ferazdak onların kaçışı hakkında şöyle dedi:

“Birbirini izleyen o topluluk gibi bir şey görmedim,
hurma kütükleri üzerinde ilerlerken muhafızlar uykuda değildi.
Onlar kaderlerinin hemen ölüme gittiğine inanarak yola çıktılar.
Hiçbiri korkusunu keskin, parlak bir kılıçla bastırmıyordu.
Karşılaştıklarında korkak bir ihtiyar ya da zayıf bir genç değillerdi;
büyüdüklerinde babaları gibiydiler,
elli kişi, biri diğerini izleyen, cesaret ve kemal sahibi.”

El-Haccac bu kaçıştan korktu ve onların Horasan’a gittiklerini sandı. Kuteybe b. Müslim’e haber göndererek onları uyardı ve hazırlıklı olmasını emretti. Sınır bölgelerindeki valilere de dikkatli olmalarını yazdı ve el-Velid’e kaçtıklarını bildirdi. Yezid hakkında şüphelenmeye devam ederek, “Onun, İbn el-Eş’as’ın yaptığı gibi bir şey yapmayı düşündüğünden şüphe ediyorum” diyordu.

Yezid, Batâih bölgesindeki Mevki‘ denilen yere yaklaştığında, kendileri için hazırlanan atlarla karşılaştı. Bu atlara binerek yola devam ettiler. Onlara Kalb kabilesinden Abd al-Cebbar b. Yezid rehberlik ediyordu ve onları Semâve yolu üzerinden götürdü. El-Haccac iki gün sonra onların Suriye yoluna saptığını öğrendi ve bunu el-Velid’e bildirdi.

Yezid ilerleyerek Filistin’e ulaştı ve Süleyman nezdinde itibarlı olan Vehb b. ‘Abd al-Rahman el-Ezdî’nin yanında konakladı. Eşyalarının bir kısmını ve ailesini Süfyan b. Süleyman el-Ezdî’ye bıraktı. Vehb, Süleyman’ın huzuruna girerek, “Yezid b. el-Muhallab ve kardeşleri benim evimde; el-Haccac’tan kaçarak sana sığındılar” dedi. Süleyman, “Onları bana getir; güvendedirler, ben yaşadıkça kimse onlara dokunamaz” dedi. Vehb onları getirip huzuruna çıkardı ve böylece güven altına alındılar.

Onlara rehberlik eden Kalbî şöyle dedi:

“Allah bütün dostları İbn el-Muhallab’a feda kılsın.
Ey Ezd topluluğu, ne güzel bir gençtir!
Develeriniz dağ geçidinin doğusundaki el-Vehb’e yaklaştı,
sonra ‘Alij kumları boyunca sağa yöneldiler,
sağlarında Ghurrab tepeleri vardı.
Eğer develerimiz beş gün sonra sabah Süleyman’a ulaşmazsa,
gece geri dönerler.
Biz arkamızdakilerden güneş gibi kaçarak,
zifiri gecenin karanlığında ilerliyoruz.
Onlar bir zamanlar hükümdar olan kimselerdi;
ben onları yıldız ışığının görünmediği karanlıkta yönlendirdim,
ay ise ancak bir bilezik gibi soluk görünüyordu.”

Hişam – el-Hasan b. Aban el-Uleymî yoluyla rivayet ettiğine göre: Yolculuk sırasında Yezid’in sarığı düştü ve onu fark etti. Abd al-Cebbar’a, “Git, sarığı getir” dedi. O, “Benim gibisine böyle bir iş emredilmez” dedi. Yezid emrini tekrarladı, o ise reddetti. Bunun üzerine Yezid onu kamçıyla vurdu. Abd al-Cebbar soyunu sayarak kendini tanıttı. Yezid bundan utandı ve bu olay üzerine şu söz söylendi:

“Allah bütün dostları İbn el-Muhallab’a feda kılsın, ne olursa olsun.”

El-Haccac şöyle yazdı: “Muhallab ailesi Allah’ın malını zimmetlerine geçirdi, benden kaçtılar ve Süleyman’a katıldılar.” Muhallab ailesi, Yezid’in Horasan’a giderek oradakileri isyana teşvik edeceği düşünülerek Horasan’a asker toplanması emri verildikten sonra Süleyman’a ulaştı. Onun Süleyman’ın yanında olduğu haberi el-Velid’e ulaşınca bu durum onu bir ölçüde rahatlattı, ancak Yezid’in aldığı para sebebiyle öfkesi devam etti.

Süleyman el-Velid’e şöyle yazdı: “Yezid b. el-Muhallab benim yanımdadır ve ben ona güvence verdim. Üzerinde üç milyon dirhem borç vardır; el-Haccac onlara altı milyon ceza kesmiş, onlar da bunun üç milyonunu ödemişlerdir. Kalan üç milyonu ben ödeyeceğim.” El-Velid ona şöyle yazdı: “Hayır, Allah’a yemin ederim ki onu bana göndermedikçe ona güvence vermeyeceğim.” Süleyman şöyle yazdı: “Eğer onu sana gönderirsem, onunla birlikte ben de gelirim. Allah adına senden beni küçük düşürmemeni ve verdiğim himayeyi çiğnememeni istiyorum.” El-Velid şöyle yazdı: “Eğer bana gelirsen, ona güvence vermem.”

Yezid, Süleyman’a şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki beni ona gönder. Seninle onun arasında düşmanlık ve savaş çıkmasına sebep olmak istemem ve insanların bizim yüzümüzden sizin için kötü bir işaret görmesini de istemem. Beni ona gönder ve oğlunu benimle birlikte gönder, ayrıca ona yazabileceğin en yumuşak ifadelerle bir mektup yaz.” Bunun üzerine Süleyman oğlu Eyyub’u onunla birlikte gönderdi.

El-Velid, Yezid’in zincirli olarak gönderilmesini istemişti. Süleyman da onu gönderirken oğluna şöyle dedi: “Onun huzuruna girmek üzere olduğunuzda, sen ve Yezid kendinizi bir zincirle bağlayın ve birlikte onun huzuruna girin.” Eyyub, el-Velid’in yanına vardıklarında bunu Yezid ile birlikte yaptı ve birlikte onun huzuruna girdiler. El-Velid yeğenini zincirli görünce şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki Süleyman’a karşı aşırı gittik.” Genç adam babasının mektubunu amcasına verdi ve şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri, sana feda olayım, babamın himayesini çiğneme; sen onu korumaya en layık olansın. Bizim sana olan yakınlığımıza güvenerek bize sığınan birinin umudunu kırma ve bizim senin yanındaki mevkiimize güvenerek bize yönelen birini aşağı düşürme.”

El-Velid mektubu okudu: “Müminlerin Emiri Abdullah el-Velid’e, Abdülmelik oğlu Süleyman’dan. Bundan sonra: Ben, sana karşı çıkmış ve sana karşı mücadele etmiş bir düşman bile bana sığınıp ben de ona güvence versem, senin ne benim himayemi çiğneyeceğini ne de koruduğum kişiyi aşağılayacağını düşünürdüm. Oysa ben yalnızca itaatkâr ve uyumlu birini korudum; o, babası ve ailesi İslam’a büyük katkılar sağlamış kimselerdir ve onu sana gönderdim. Eğer benimle ilişkini kesmek, himayemi çiğnemek ve bana zarar vermede aşırı gitmek istiyorsan, bunu yapabilirsin; fakat senden, benimle bağını koparma, şerefimi çiğneme ve sana olan bağlılığımı göz ardı etme niyetinden Allah’a sığınmanı isterim. Allah’a yemin ederim ey Müminlerin Emiri, ikimizden hangisinin ne kadar yaşayacağını ve ölümün ne zaman aramızı ayıracağını bilmiyorsun. Eğer Müminlerin Emiri, Allah sevincini daim kılsın, ölüm gelmeden önce bizimle akrabalık bağını gözetmeye, hakkımı vermeye ve bana zarar vermekten kaçınmaya güç yetirirse, bunu yapsın. Allah’a yemin ederim ey Müminlerin Emiri, yeryüzünde Allah’a takvadan sonra beni en çok memnun eden şey seni memnun etmektir. Senin rızan, Allah’ın rızasını aradığım şeylerdendir. Eğer bir kez olsun benim sevincimi, dostluğumu, şerefimi ve hakkımın yüceltilmesini istiyorsan, Yezid’i benim hatırım için cezalandırmadan bağışla; ondan talep ettiğin her şey benim sorumluluğumdadır.”

El-Velid mektubu okuyunca şöyle dedi: “Biz Süleyman’a karşı ağır davrandık.” Sonra yeğenini çağırdı ve onu yanına yaklaştırdı. Ardından Yezid konuştu. Allah’a hamd etti, O’nu övdü ve Peygamberine salat etti, sonra şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri, bizim sizin sayenizde elde ettiğimiz fayda en üstün olandır. Bunu kim unutursa unutsun, biz unutmayız; kim inkâr ederse etsin, biz inkâr etmeyiz. Aile olarak size itaatte, doğuda ve batıda büyük savaş meydanlarında düşmanlarınızın gözlerine saldırmada elde ettiğimiz şeyler, bizim için büyük bir nimettir.” El-Velid ona “Otur” dedi, o da oturdu. El-Velid ona güvence verdi ve onu serbest bıraktı.

Yezid Süleyman’a geri döndü ve kardeşleri borçlarını ödemek için çalıştılar. El-Velid el-Haccac’a şöyle yazdı: “Yezid konusunda bir sonuç elde edemedim. Ailesi Süleyman’ın yanındadır. Onlarla uğraşmayı bırak ve bana onlar hakkında yazmayı kes.” El-Haccac bunu görünce onları serbest bıraktı. Ebu Uyeyne b. el-Muhallab’ın el-Haccac’a yüz bin dirhem borcu vardı, el-Haccac bunu bağışladı; Habib b. el-Muhallab’dan da vazgeçti.

Yezid Süleyman b. Abdülmelik’in yanına döndü ve onunla birlikte kaldı; ona giyinmeyi öğretiyor, lezzetli yemekler hazırlıyor ve ona büyük hediyeler veriyordu. Süleyman’ın en gözde kişilerinden biri oldu. Yezid’e ulaşan hiçbir hediye yoktu ki onu Süleyman’a göndermesin; Süleyman’a ulaşan hiçbir hediye veya menfaat yoktu ki onun yarısını Yezid’e göndermesin. Hoşuna giden hiçbir cariye yoktu ki onu Yezid’e göndermesin; yalnız Hatıe adlı cariye hariç.

Bu durum el-Velid’e ulaştı. El-Velid el-Haris b. Malik b. Rabia el-Eş’ari’yi çağırdı ve ona şöyle dedi: “Süleyman’a git ve ona şöyle de: ‘Ey ailesine düşman olan kişi! Müminlerin Emiri’ne ulaştı ki sana gelen hiçbir hediye ve menfaat yoktur ki yarısını Yezid’e göndermeyesin ve sana gelen bir cariye yoktur ki temizlenir temizlenmez onu Yezid’e göndermeyesin.’ Ona bunun çirkinliğini göster ve onu azarla. Sana söylediklerimi iletebilir misin?” El-Haris şöyle dedi: “İtaat, sana itaat etmektir; ben sadece bir elçiyim.” El-Velid şöyle dedi: “Git, bunları ona söyle ve yanında kal. Ben ona bir hediye göndereceğim. Onu teslim et ve verdiğin şey için ondan bir makbuz al.”

El-Haris gidip Süleyman’a ulaştı. Süleyman önünde bir mushafla Kur’an okuyordu. Onun huzuruna girip selam verdi; Süleyman okumayı bitirmeden selamını almadı. Sonra başını kaldırdı ve el-Haris, el-Velid’in kendisine söylediklerinin hepsini ona söyledi. Süleyman’ın yüzü öfkeyle değişti ve şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki bir gün seni ele geçirirsem, senden bir parça koparırım!” El-Haris şöyle dedi: “Bana düşen itaatti” ve onun huzurundan çıktı.

El-Velid’in Süleyman’a gönderdiği hediye gelince el-Haris tekrar onun huzuruna girip şöyle dedi: “Sana teslim ettiğim şey için bana bir makbuz ver.” Süleyman şöyle dedi: “Bana ne söyledin?” O da şöyle dedi: “Bunu sana bir daha asla söylemem. Bu konuda bana itaat etmek düşüyordu.” Süleyman sustu ve onun doğru söylediğini anladı. Sonra dışarı çıktı ve beraberindekiler de çıktı. Süleyman şöyle dedi: “Bu bohçaların ve sandıkların yarısını alın ve Yezid’e gönderin.”

Bu kişi biliyordu ki Süleyman Yezid konusunda kimseye boyun eğmezdi. Yezid dokuz ay boyunca Süleyman’ın yanında kaldı. El-Haccac ise 95 yılında, Şevval ayının 20’sinde, Cuma günü öldü.
Kuteybe’nin Nizak’ı Öldürmesi: Bu yılda, Muhammed b. Ömer ve başkalarının zikrettiğine göre, Abdülaziz b. el-Velid yaz seferine çıktı. Ordunun başında Mesleme b. Abdülmelik bulunuyordu. Yine bu yılda Mesleme, Azerbaycan bölgesindeki el-Bab’a kadar ilerleyerek Türklere karşı sefer yaptı ve onun eliyle şehirler ile kaleler fethedildi. Aynı yıl Musa b. Nusayr Endülüs’e sefer düzenledi ve onun eliyle de şehirler ile kaleler fethedildi.

Bu yılda Kuteybe b. Müslim, Nizak Tarkan’ı öldürdü. Rivayet, Ali b. Muhammed’in anlatımına ve Nizak ile ilgili olayların devamına döner. Kuteybe, daha önce kendisine katılmaları için mektup gönderdiği Abrashahr, Biward, Serahs ve Herat halkının gelmesi üzerine bütün kuvvetleriyle Merv Rûd’a yöneldi. Merv’de askerî işleri Hammed b. Müslim’e, mali işleri ise Abdullah b. el-Ahtem’e bıraktı. Kuteybe’nin kendi bölgesine doğru ilerlediği haberi Merv Rûd’un sınır valisine ulaşınca, o Fars topraklarına kaçtı. Kuteybe Merv Rûd’a ulaştı, onun iki oğlunu yakalayıp öldürdü ve onları astı.

Daha sonra Talkan’a gitti. Talkan’ın yöneticisi onunla savaşmayıp yerinde kaldı ve karşı koymadı. Talkan’da bulunan eşkıyaları öldürdü ve astı. Oraya Amr b. Müslim’i vali tayin etti ve ardından Faryab’a yöneldi. Faryab’ın hükümdarı ona boyun eğerek itaatini bildirdi; Kuteybe de bundan razı oldu, kimseyi öldürmedi ve oraya Bahile kabilesinden birini vali tayin etti. Bu gelişmeler Cüzcan hükümdarına ulaşınca o ülkesini terk ederek dağlara kaçtı. Kuteybe Cüzcan’a gitti; halkı ona itaat ederek karşılık verdi, o da bunu kabul etti, kimseyi öldürmedi ve oraya Amir b. Malik el-Himmani’yi tayin etti.

Daha sonra Belh’e ulaştı. Belh’in hükümdarı ve halkı onu karşıladı ve şehre girdi. Orada sadece bir gün kaldı, ardından Abdürrahman b. Müslim’i takip ederek Hulm geçidine ulaştı. Nizak, Bağlan’da konaklamıştı ve geçidin girişlerine askerler yerleştirerek savunma yapmış, ayrıca geçidin arkasındaki sağlam bir kaleye de asker koymuştu. Kuteybe günlerce geçidin dar boğazında onlarla savaştı fakat ilerleme kaydedemedi. Geçit çok dar olduğundan başka bir yol da bilmiyordu; çöl yolu ise orduya uygun değildi. Bu nedenle sağa sola bakarak çare aradı.

Tam bu sırada Ru‘b Han, yani Ru‘b ve Simincan’ın hükümdarı yanına geldi ve geçidin arkasındaki kaleye ulaşacak bir yol göstermek şartıyla ondan eman istedi. Kuteybe ona eman verdi, istediğini verdi ve geceleyin onunla birlikte askerler gönderdi. Bu askerler gece vakti, tamamen güvende olduklarını zanneden kale halkına baskın yaparak onları öldürdüler. Sağ kalanlar ve geçitte bulunanlar kaçtı. Bunun üzerine Kuteybe geçide girerek kaleye ulaştı, ardından Simincan’a geçti. Nizak ise Bağlan’da Fenc Cah adlı bir kaynak başında bulunuyordu.

Kuteybe birkaç gün Simincan’da kaldıktan sonra Nizak’ın üzerine yürüdü ve kardeşi Abdürrahman’ı önden gönderdi. Abdürrahman Nizak’a ulaştı. Bunun üzerine Nizak evinden çıkarak Fergana vadisini geçti, malını ve eşyasını Kabil Şah’a gönderdi ve Kurz denilen yere çekildi. Abdürrahman onu takip ederek Kurz geçitlerini kontrol altına aldı. Kuteybe ise İskimişt’te konakladı. Nizak, çıkışı zor olan tek bir yola sahip Kurz’da sığındı.

Kuteybe Nizak’ı iki ay boyunca kuşattı. Nizak’ın erzakı azaldı ve içlerinde çiçek hastalığı yayıldı; hatta Cabguya da bu hastalığa yakalandı. Kuteybe kışın yaklaşmasından endişe etti ve Süleym en-Nacih’i çağırarak ona şöyle dedi: “Nizak’a git ve onu hile ile, eman vermeden bana getirmeye çalış. Eğer zorlanır ve reddederse ona eman ver. Bil ki seni onsuz görürsem seni asarım; bu yüzden kendin için çabala.”

Süleym, Abdürrahman’a yazı verilmesini istedi; Kuteybe de ona bir mektup verdi. Süleym Abdürrahman’a giderek geçidin girişine asker yerleştirmesini ve Nizak ile birlikte çıktıklarında onların arkasını tutmalarını söyledi. Abdürrahman süvariler gönderdi ve onlar belirtilen yere yerleştirildi.

Süleym, yanında bol miktarda yiyecek ve azıkla Nizak’ın yanına gitti. Nizak ona “Beni terk ettin” dedi. Süleym ise “Seni terk etmedim; sen bana karşı geldin ve kendine zarar verdin. Kuteybe’ye ihanet ettin” dedi. Nizak “Doğru olan nedir?” diye sordu. Süleym “Şimdi doğru olan ona gitmendir. O buradan ayrılmayacak ve burada kışlayacak” dedi.

Nizak “Eman olmadan mı gideyim?” dedi. Süleym “Bence sana eman vermez; fakat fark edilmeden elini onun eline koyarsan utanır ve seni affeder” dedi. Nizak buna razı olmadı ve korktuğunu söyledi. Süleym ise ısrar etti. Yemek getirdiler; Süleym’in getirdiği bol yiyecekleri açlıktan bitkin düşmüş Türk askerleri büyük iştahla yediler. Bu durum Nizak’ı üzdü.

Süleym ona şöyle dedi: “Adamlarının gücü tükenmiş. Kuşatma sürerse seni teslim edebilirler. Benimle birlikte Kuteybe’ye git.” Nizak sonunda eman talep etti. Süleym ona eman verildiğini söyledi ve birlikte yola çıkmasını istedi. Nizak’ın adamları da onu teşvik etti. Bunun üzerine Nizak bineklerini getirtti ve Süleym ile birlikte yola çıktı.

Ona ovaya inebileceği basamaklara ulaştığında şöyle dedi: “Ey Süleym, her kim ne zaman öleceğini bilmiyorsa, ben ne zaman öleceğimi biliyorum. Ben Kuteybe’yi gördüğüm zaman öleceğim.” Süleym dedi ki: “Asla. Sana eman verilmişken seni öldürür mü?” Sonra Nizak bindi; yanında çiçek hastalığından iyileşmiş olan Cabguya, Nizak’ın kardeşinin oğulları Sul ile Osman, Cabguya’nın vekili olan Sul Tarhan ve emniyet görevlisi olan Tarkan vardı.

Ali b. Muhammed dedi ki: Geçitten çıktığı zaman, Süleym’in geçidin ağzında bıraktığı süvariler dolaşıp Türklerle çıkış arasına girdiler. Nizak Süleym’e, “Bu ilk kötü işarettir” dedi. Süleym, “Böyle düşünme. Bu insanların senin arkanda kalması senin için daha hayırlıdır” dedi. Süleym, Nizak ve onunla birlikte çıkanlarla beraber ilerledi, sonunda Abd al-Rahman b. Müslim’in huzuruna girdiler. O da Kuteybe’ye haber vermek üzere bir ulak gönderdi. Kuteybe, Amr b. Ebi Mihzam’ı Abd al-Rahman’a, “Onları bana getir” diye gönderdi. Abd al-Rahman da onları ona getirdi.

Kuteybe, Nizak’ın yanındakileri hapsetti, Nizak’ın kendisini ise İbn Bassam el-Leysi’ye teslim etti. El-Haccac’a mektup yazarak Nizak’ı öldürmek için izin istedi.

İbn Bassam, Nizak’ı kendi kubbesine yerleştirdi, kubbenin etrafına bir hendek kazdı ve başına muhafızlar dikti. Kuteybe, Muaviye b. Amir b. Alkame el-Uleymi’yi gönderdi; o da el-Kurz’da bulunan malı ve insanları alıp Kuteybe’ye getirdi. Kuteybe, el-Haccac’a bu hususta yazdığı mektuba cevap gelinceye kadar onları hapsetti. El-Haccac’ın Nizak’ın öldürülmesini emreden mektubu kırk gün sonra ulaştı.

Ali b. Muhammed dedi ki: Kuteybe Nizak’ı çağırdı ve, “Benim, Abd al-Rahman’ın ya da Süleym’in sana verdiği bir ahid var mı?” dedi. O, “Süleym’den aldığım bir ahid var” dedi. Kuteybe, “Yalan söylüyorsun” dedi ve kalkıp iç bölüme girdi. Sonra Nizak’ı tekrar hapse gönderdi ve üç gün boyunca dışarı çıkmadan içeride kaldı.

Ali b. Muhammed – el-Muhallab b. İyas el-Adevi yoluyla dedi ki: İnsanlar Nizak’ın işi hakkında konuşuyorlardı. Kimisi, “Onu öldürmesi helal değildir” dedi, kimisi, “Onu bırakması helal değildir” dedi, kimisi de, “Müslümanlara zarar vermeyeceğinden emin değiliz” dedi. Bu konuda çok söz söylendi.

Ali b. Muhammed dedi ki: Dördüncü gün Kuteybe dışarı çıktı, oturdu ve insanlara huzuruna girme izni verdi. “Nizak’ın öldürülmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?” dedi. İnsanlar farklı görüşler söylediler. Kimisi, “Öldür” dedi. Kimisi, “Ona ahid verdin, öldürme” dedi. Kimisi de, “Müslümanlara zarar vermeyeceğinden emin değiliz” dedi. Bu sırada Dırar b. Husayn girdi. Kuteybe ona, “Ey Dırar, sen ne diyorsun?” dedi. O da şöyle dedi: “Ben senden şunu işittim: ‘Eğer Allah onu benim elime verirse onu öldüreceğim; eğer bunu yapmazsam Allah bana bir daha yardım etmesin.’” Kuteybe uzun süre sessizce, başını öne eğmiş halde oturdu. Sonra, “Allah’a yemin ederim ki ömrümden sadece üç söz kalmış olsa bile, ‘Onu öldürün, onu öldürün, onu öldürün’ derdim” dedi. Bunun üzerine Nizak’ı getirtti ve onunla birlikte yanındakilerin öldürülmesini emretti. O, yedi yüz kişiyle birlikte öldürüldü.

Bahileliler ise şöyle derler: Ne Kuteybe ne de Süleym ona eman verdi. Kuteybe onu öldürmek istediğinde onu çağırdı, bir Hanefi kılıcı getirtti, kılıcı çekti, kollarını sıvadı ve onu kendi eliyle öldürdü. Sul’u öldürmesi için Abd al-Rahman’a emir verdi; Nizak’ın kardeşinin oğlu Osman, yani Şegran denilen kişiyi öldürmesi için de Salih’e emir verdi. Sonra Bahile’den Bekr b. Habib es-Sehmi’ye, “Geri kalanlarla baş etmeye gücün yeter mi?” dedi. O da, “Evet, fazlasıyla yeter” dedi. Bekr sert tabiatlı biriydi. Kuteybe ona, “Bu dihkanları al” dedi.

Ali b. Muhammed dedi ki: Ona bir adam getirildiğinde boynunu vuruyor ve, “Başla ve sürdür” diyordu. Bahilelilerin dediğine göre o gün öldürülenlerin sayısı on iki bindi. Kuteybe, Nizak’ı ve kardeşinin iki oğlunu İskimişt’te Vahş Haşan denilen pınarın başında astı. El-Muğire b. Habna bunu uzun bir şiirde zikrederek şöyle dedi:

Hayatıma andolsun, o ordu ne güzel bir sefer yaptı;
Nizak’ın işini bitirdi ve değerce yüceldi.

Ali dedi ki: Mihfan b. Cez‘ el-Kilabi ile Sevvar b. Zahdam el-Cermi, Nizak’ın başını götürmek üzere Kuteybe tarafından gönderildi. El-Haccac, “Kuteybe, Nizak’ın başını Müslim’in oğullarından biriyle göndermeliydi” dedi. Bunun üzerine Sevvar şöyle dedi:

Mihfan’a dedim ki, solumdan uğurlu bir kuş,
sağımdan da uğursuz bir kuş uçmuşken,
ve musibetler onun etrafında yükselip bana uğramazken:
“Ey Mihfan, benim ve senin semerlerimizin Badhibin katırları üstünde olmasına razı mısın?”
Mihfan, “Evet, burada da Çin’de de” dedi.

Ali dedi ki: Hamza b. İbrahim, Ali b. Mücahid – Hanbel b. Ebi Hureyde – Kuhistan merzbanı ve bu ikisinin dışındaki başkalarının rivayetine göre Kuteybe, Nizak hapisteyken bir gün onu çağırdı ve, “Es-Sabal ve eş-Şaz hakkında ne düşünüyorsun? Onlara haber göndersem gelirler mi?” dedi. O da, “Hayır” dedi.

Ali devam etti: Kuteybe onlara haber gönderdi, onlar da geldiler. Sonra Nizak ile Cabguya’yı çağırdı; onlar girdiler ve es-Sabal ile eş-Şaz onun önünde oturuyorlardı. Nizak ile Cabguya da onların karşısına oturdular. Eş-Şaz, Kuteybe’ye, “Cabguya benim düşmanım olsa da benden büyüktür; o hükümdardır, ben ise onun kölesi gibiyim. Ona yaklaşmam için bana izin ver” dedi. Kuteybe izin verdi. Eş-Şaz ona yaklaştı, elini öptü ve önünde secde etti.

Ali devam etti: Sonra es-Sabal da izin istedi; o da izin verilince yaklaştı ve onun elini öptü. Nizak, Kuteybe’ye, “Eş-Şaz’a yaklaşmam için bana izin ver; ben onun kölesiyim” dedi. Kuteybe izin verdi, o da yaklaşıp elini öptü. Sonra Kuteybe es-Sabal ile eş-Şaz’ın gitmesine izin verdi, onlar da ülkelerine döndüler. Eş-Şaz’ın maiyetine, Horasan’ın önde gelenlerinden olan el-Haccac el-Kayni’yi kattı.

Kuteybe Nizak’ı öldürdü. Bahileli Abis’in mevlası ez-Zübeyr, Nizak’ın çizmesinde bulunan bir cevheri aldı. Çizmeyi alırken ele geçirdiği o cevher sayesinde kendi bölgesinde en zengin ve en çok toprağa sahip kişi oldu. Kuteybe buna göz yumdu. O, Ebu Davud’un valiliği zamanında Kabil’de ölünceye kadar zengin kaldı.

Ali devam etti: Kuteybe Cabguya’yı serbest bıraktı, ona bol ihsanda bulundu ve onu el-Velid’e gönderdi. El-Velid ölünceye kadar Şam’da kaldı. Kuteybe Merv’e döndü ve kardeşi Abd al-Rahman’ı Belh’e vali tayin etti. İnsanlar Kuteybe’nin Nizak’a hıyanet ettiğini söylerlerdi. Sabit Kutne şöyle dedi:

Hıyaneti kararlılıkla bir tutma;
onunla ayaklar bir gün yükselir, sonra kayar.

Ali dedi ki: El-Haccac şöyle derdi: “Kuteybe’yi tecrübesiz bir genç olarak gönderdim; ona her bir arşın eklediğimde, o bana bir kulaç ekledi.”

Ali dedi ki: Hamza b. İbrahim – Horasanlı şeyhler, Ali b. Mücahid – Hanbel b. Ebi Hureyde – Kuhistan merzbanı ve bu ikisinin dışındaki başkalarının rivayetine göre Kuteybe b. Müslim, Merv’e dönüp Nizak’ı öldürdükten sonra, ülkesinden kaçmış olan Cüzcan hükümdarını aradı. Cüzcan hükümdarı ona haber göndererek eman istedi. Kuteybe de, ona gelip barış yapması şartıyla eman verdi. Hükümdar, elinde tutulmak üzere rehineler istedi; kendisi de karşılık olarak rehineler verecekti. Kuteybe ona Habib b. Abdullah b. Amr b. Husayn el-Bahili’yi verdi; Cüzcan hükümdarı da ailesinden rehineler verdi. Cüzcan hükümdarı Habib’i Cüzcan’da kalelerinden birinde bıraktı, sonra Kuteybe’ye gelip onunla barış yaptı. Ardından Talkan’da öldü. Cüzcan halkı, “Onu zehirlediler” dedi ve Habib’i öldürdü. Bunun üzerine Kuteybe yanında bulunan rehineleri öldürdü. Nahar b. Tavsi‘a, Kuteybe’ye şöyle dedi:

Allah, Kurayza ve Nadir hakkında verdiği hüküm gibi,
Türkler hakkında da sana bir hüküm göstersin.
Kuteybe’den gelen bir hüküm; zalimce değil,
ama susuz göğüsleri serinleten bir hüküm.

El-Muğire b. Habna, Kuteybe’yi överek ve Nizak, Sul ve Nizak’ın yeğeni Osman yani Şegran’ın öldürülmesini zikrederek şöyle dedi:

Hangi yurtlar içindir, bir arazinin eteklerindeki meskenler
kurumuş ot ve darı sapı dışında her şeyi silip süpürdü?
Rüzgârlar oradaki tozu ve çerçöpü savurup silmiş,
açık alanlarının üzerinden geçmiştir.
Orası, tükürüğü sanki misk gibi olan,
şarapla karışmış bir cariyenin yurduydu.
Ebu Hafs Kuteybe’ye benim mersiyemi bildir,
ona selamımı ve esenliğimi ulaştır.
Ey kılıç, bunu ona ulaştır; çünkü onun övgüsü güzeldir,
ve sen de benim işime şahitsin.
O yücedir; o yükselince adamlar alçalır,
İslam’ın koruluğunu koruyan Kuteybe’ye karşı.
O, işlerin en güzelini seçen,
tecrübeli olan, onun eliyle çok sayıdaki düşmanın yakalandığı kişidir.
Korkak korkarken o çıkar,
savaş kızışıp ateşi kuru otla tutuştuğunda.
Mızrak, önünde sancakla birlikte,
parıldayan silahlar ve fışkıran boğazlar altında kana doyurulur.
Kılıçlar başları keser,
sanki onlar bir çukurda görülen kırılmış devekuşu yumurtalarıymış gibi.
Avlusunda,
başına ne gelecekse onun için hazırlanmış ince yapılı atları görürsün.
Onlarla Nizak’ı yüksek bir yerden
ve dilediğini yaptığı el-Kurz’dan aşağı indirdi.
Onun kardeşi Şegran’a kendi kâsesinden içirdin,
ve iki kâseyi de Badham’a içirdin.
Sul’u ise saldırdığı zaman yere serilmiş bıraktın,
atlar toynaklarının sırt ve kenarlarıyla onu çiğniyordu.

Bu yıl, yani 91 yılında, Kuteybe Şuman, Keş ve Nesef’e ikinci seferini yaptı ve Tarhan ile barış yaptı.
Kuteybe’nin Maveraünnehir Seferi: Ali dedi ki: Bişr b. İsa – Ebu Safvan, Ebu’s-Seri ve Cebele b. Ferruh – Süleyman b. Mücalid, el-Hasan b. Ruşeyd – Tufeyl b. Mirdas el-‘Arumi, Ebu’s-Seri el-Mervezî – amcası, Bişr b. İsa ve Ali b. Mücahid – Hanbel b. Ebi Hureyde – Kuhistan merzbanı, ‘Ayyâş b. Abdullah el-Ganavî – Horasanlı şeyhler ve sütbabam yoluyla; bunların her biri bir şeyler anlattı. Ben de bunları bir araya getirdim ve bazı bölümleri diğer bölümlerin içine kattım.

Kaybiştasban – onlardan biri Guştasban dedi – Şuman hükümdarı, Kuteybe’nin valisini kovdu ve Kuteybe ile yaptığı barışın şartı olan vergiyi vermedi. Bunun üzerine Kuteybe, ‘Ayyâş el-Ganavî’yi ve Horasan zahidlerinden birini, Şuman hükümdarını Kuteybe ile yaptığı barışa göre vergiyi ödemeye razı etmek üzere ona gönderdi.

Onlar ülkeye vardılar. Halk onlara çıkıp ok attı. Zahid geri döndü, fakat ‘Ayyâş el-Ganavî yerinde kaldı. “Burada Müslüman yok mu?” dedi. Şehirden bir adam çıkıp, “Ben Müslümanım, ne istiyorsun?” dedi. ‘Ayyâş ona, “Onlara karşı cihad etmem için bana yardım etmeni istiyorum” dedi. Adam, “Evet” dedi. ‘Ayyâş ona, “Arkamı korumak için arkamda dur” dedi; adam da arkasında durdu. Bu adamın adı el-Muhallab idi.

‘Ayyâş onlarla savaştı, onlara hücum etti, onlar da ondan dağıldılar. Sonra el-Muhallab, ‘Ayyâş’a arkasından saldırıp onu öldürdü. Onun üzerinde altmış yara izi buldular. Ölümü onlara ağır geldi ve, “Biz cesur bir adamı öldürdük” dediler.

Bu haber Kuteybe’ye ulaştı. O da bizzat onların üzerine yürüdü ve Belh yolunu tuttu. Belh’e vardığında kardeşi Abd al-Rahman’ı önden gönderdi, Belh üzerine de Amr b. Müslim’i tayin etti. Şuman hükümdarı, Salih b. Müslim’in dostuydu. Salih, ona bir adam göndererek itaat etmesini emretti ve barış şartlarına geri dönerse Kuteybe’nin ondan hoşnut olacağını garanti etti. Hükümdar bunu reddetti ve Salih’in elçisine şöyle dedi: “Beni Kuteybe ile mi korkutacaksın? Ben hükümdarlar arasında en sağlam kaleye sahibim. Ben, insanlar arasında yay çekmede ve ok atmada en güçlü kişiyim; kalemin tepesine doğru bir ok attığımda bile ok kalemin yarısına varmaz. Ben Kuteybe’den korkmam.”

Kuteybe Belh’ten ayrıldı, nehri geçti ve Şuman’a vardı. Oranın hükümdarı kaleye sığınmıştı. Kuteybe kaleye mancınıklar kurdurdu ve kaleyi dövdürdü. Hükümdar yenileceğinden korkunca ve başına geleni görünce, sahip olduğu bütün para ve mücevherleri kalenin ortasında dibinin neresi olduğu bilinmeyen bir kaynağa attı.

Sonra Kuteybe kaleyi fethetti. Hükümdar dışarı çıkıp onlarla savaştı ve öldürüldü. Kuteybe kaleyi zorla ele geçirdi, savaşan erkekleri öldürdü ve çocukları esir aldı. Ardından Babülhadid’e döndü ve oradan Keş ile Nesef’e geçti. El-Haccac ona, “Keş’e hile ile yaklaş, Nesef’i de darmadağın et; dolambaçlı yollar tutmaktan sakın” diye yazmıştı.

Kuteybe Keş ve Nesef’i fethetti. Ancak Faryab direnince onu yaktı. Bu yüzden oraya “Yanık” adı verildi. Keş ve Nesef’ten sonra Kuteybe, kardeşi Abd al-Rahman b. Müslim’i Soğd’da Tarhun’a gönderdi. Abd al-Rahman gidip Tarhun’un yakınındaki bir çayırlıkta konakladı. Bu, ikindi vaktiydi. Ordudakiler gruplar halinde dağılıp içki içtiler, sonunda taşkınlık edip fesat çıkarmaya başladılar.

Abd al-Rahman, Bahile kabilesinin mevlalarından Ebu Merdiyye’ye, insanların nebiz içmesini engellemesini emretti. O da onları dövdü, kaplarını kırdı ve şaraplarını döktü; şarap vadiye aktı. Oraya “Şarap Çayırı” denildi. Şairlerinden biri şöyle dedi:

Şaraba gelince, ben onu içmem,
çünkü Ebu Merdiyye adlı köpekten korkarım.
Balta sapıyla sert ve şiddetli davranır,
duvarların üzerinden atlayarak içki arar.

Abd al-Rahman, Tarhun’dan Kuteybe’nin onunla yaptığı barış şartı olarak aldığı şeyi aldı, yanında bulunan rehineleri ona geri verdi ve Kuteybe’nin yanına dönmek üzere ayrıldı. Kuteybe o sırada Buhara’daydı. Sonra hepsi Merv’e döndüler.

Soğdlular Tarhun’a şöyle dediler: “Sen aşağılanmaya razı oldun, vergi vermeyi de hoş gördün. Sen yaşlı bir adamsın, bizim sana ihtiyacımız yok.” Bunun üzerine Gurak’ı başa geçirdiler ve Tarhun’u hapse attılar. Tarhun şöyle dedi: “Hükümdarlıktan mahrum bırakıldıktan sonra önümde öldürülmekten başka bir şey kalmadı. Bunun benim kendi elimle olması, başkasının bunu benim hakkımda üstlenmesinden daha iyidir.” Sonra kılıcına dayandı, kılıç sırtından çıktı.

Ali dedi ki: Onlar bunu Tarhun’a, Kuteybe Sicistan’a çıktığı zaman yaptılar ve Gurak’ı başa geçirdiler.

Bahilelilere gelince, onlar şöyle derler: Kuteybe, Şuman hükümdarını kuşattı ve kalesine mancınıklar kurdu. “Güvercin Ayaklı” adını verdikleri bir mancınık kurdu. İlk taşı attı ve sur duvarına isabet ettirdi. İkinci taşı attı, o da şehrin içine düştü. Sonra taşlar peş peşe gelip şehrin içine inmeye başladı. Bunlardan biri hükümdarın avlusuna düştü, bir adama isabet etti ve onu öldürdü. Kuteybe kaleyi zorla fethetti.

Sonra Keş ve Nesef’e döndü, oradan da Buhara’ya gitti. Tavusların bulunduğu, içinde bir ateş tapınağı ve put evi olan bir köyde konakladı. Bu köye “Tavusların Barınağı” denirdi.

Ardından Soğd’da Tarhun’un yanına gitti; onunla yaptığı barış şartı gereğince ödemesi gereken şeyi almak istiyordu. Soğd vadisine bakıp onun güzelliğini görünce şöyle dedi:

İnsanlardan korunmuş, ölüm ve savaştan sakınılarak muhafaza edilmiş,
yeşil ve verimli bir vadi.
Ben buraya, koşuya sürülen güzel atlarla geldim,
kan susamış dağınık saçlı savaşçılar getirerek.

Ali dedi ki: Kuteybe, Tarhun’dan barış şartı gereği alacağını aldı. Sonra Buhara’ya döndü. Genç birini Buhara Hudah yaptı ve kendisine karşı çıkmasından korktuğu kimseleri öldürdü. Daha sonra Âmul üzerinden Merv’e gitti.

Ali – Bahileliler – Beşşir b. Amr – Bahile kabilesinden bir adam yoluyla dedi ki: Onlar binalarını dövmeye devam ettiler; sonunda kale fethedildi.
Halid el-Kasri’nin Mekke’deki Sert Valiliği: Bu yılda el-Velid b. Abdülmelik, Mekke üzerine Halid b. Abdullah el-Kasri’yi tayin etti. Halid, el-Velid ölünceye kadar orada vali olarak kaldı.

Muhammed b. Ömer el-Vakidi – İsmail b. İbrahim b. Ukbe – Benu Mahzum’un mevlâsı Nafi‘ yoluyla şöyle dedi: Halid b. Abdullah’ın şöyle söylediğini işittim: “Ey insanlar, siz Allah’ın yeryüzündeki en kutsal beldesindesiniz. Allah onu bütün beldeler arasından seçmiş ve evini oraya koymuştur. Sonra kullarına, ‘oraya yol bulabilen kimsenin haccetmesini’ farz kılmıştır. Ey insanlar, size düşen itaat etmek ve cemaatten ayrılmamaktır. Şüpheli şeylerden sakının. Allah’a yemin ederim ki imamına dil uzatan bir kimse bana getirilirse onu Harem’de asarım. Allah hilafeti kendi katındaki yerine yerleştirmiştir. Boyun eğin, itaat edin ve ‘şöyle şöyle’ demeyin. Halifenin yazdığı veya görüş bildirdiği şey hakkında doğru olan tek şey onu uygulamaktır. Bana ulaştı ki bazı asi kimseler size geliyor ve beldenizde kalıyorlar. Cemaatten ayrıldığını bildiğiniz kimseyi barındırmaktan sakının. Onlardan birini herhangi birinizin evinde bulursam o evi yıkarım. Evlerinizde kimi barındırdığınıza dikkat edin. Size düşen cemaat ve itaattir. Ayrılık büyük bir afettir.”

Muhammed b. Ömer – İsmail b. İbrahim – Musa b. Ukbe – Ebu Habibe yoluyla şöyle dedi: Umre yaptım ve Benu Esed’in mahallelerinde, ez-Zubeyr’in evlerinde konakladım. Birden Halid beni çağırdı. Huzuruna girdim ve bana, “Nerelisin?” dedi. “Medineliyim” dedim. “Seni itaatten çıkan kimsenin evlerinde konaklatan nedir?” dedi. “Bir gün kadar kalırsam orada kalırım, sonra kendi evime dönerim. Bende bir isyan yoktur. Ben hilafetin işini yüceltenlerdenim. Onu inkâr edenin helak olacağını söylerim” dedim. O da, “Kaldığın yer sana karşı kullanılmayacaktır. Ancak halifeye karşı küçümseyici olan birinin burada kalması hoş görülmez” dedi. “Allah korusun!” dedim.

Yine onun bir gün şöyle dediğini işittim: “Allah’a yemin ederim ki Harem’de güven içinde bulunan şu yabani hayvanın itaati kabul etmeden konuştuğunu bilsem, onu Harem’den çıkarırım. Cemaatten ayrılan ve halifeleri küçümseyen hiç kimse Allah’ın Harem’inde barınamaz.” Ben de, “Allah emire başarı versin” dedim.
Velid’in Medine’yi Ziyareti: Bu yılda haccın emiri el-Velid b. Abdülmelik idi. Ahmed b. Sabit bana, onun zikrettiği birinden, o da İshak b. İsa’dan, o da Ebu Ma‘şer’den rivayet etti ki: el-Velid 91 yılında haccetti.

Yine Muhammed b. Ömer şöyle dedi: Musa b. Ebi Bekir bana rivayet etti: Salih b. Keysân bize rivayet etti: el-Velid’in gelişi gerçekleşince, Ömer b. Abdülaziz, Kureyş’ten yirmi kişiye onunla birlikte çıkıp el-Velid b. Abdülmelik’i karşılamalarını emretti. Bunlar arasında Ebu Bekir b. Abdürrahman b. el-Haris b. Hişam, kardeşi Muhammed b. Abdürrahman ve Abdullah b. Amr b. Osman b. Affan vardı. Onlar, Ömer b. Abdülaziz ile birlikte Süveyda’ya kadar çıktılar. O gün yanlarında binek hayvanları ve atlar vardı.

At üzerinde bulunan el-Velid ile karşılaştılar. Hacib, “Müminlerin emiri için inin” dedi, onlar da indiler. Sonra el-Velid onlara emir verdi ve tekrar bindiler. El-Velid, Ömer’i yanına çağırdı ve onunla birlikte Zü Hüşüb’e varıncaya kadar ilerledi. Sonra insanlar huzura alındı: el-Velid onları teker teker çağırdı, onlar da onu selamladılar. Ardından yemek getirtti ve birlikte yemek yediler. Akşam olunca Zü Hüşüb’den ayrıldı.

Medine’ye girince sabahleyin mescide gidip yapısını görmek istedi. İnsanlar mescidden çıkarıldı ve içeride Said b. el-Müseyyeb dışında kimse bırakılmadı; muhafızlardan hiçbiri onu dışarı çıkarmaya cesaret edemedi. Said, değeri beş dirhemi geçmeyen iki ince elbise ile namaz kıldığı yerde oturuyordu.

Birisi ona, “Keşke ayağa kalksan” dedi. O da, “Ben her zaman kalktığım vakit gelinceye kadar kalkmam” dedi. Birisi, “Keşke Müminlerin emirini selamlasan” dedi. O da, “Hayır, Allah’a yemin ederim ki onun için ayağa kalkmam” dedi.

Ömer b. Abdülaziz dedi ki: “Onu görmesin diye el-Velid’i mescidin bir kenarına doğru yönlendirmeye başladım, ta ki Said ayağa kalkıncaya kadar.” Fakat el-Velid kıble tarafına bakınca, “Şu oturan kimdir? O, şeyh Said b. el-Müseyyeb midir?” dedi. Ömer, “Evet, ey Müminlerin emiri, o bazen böyledir bazen şöyledir. Senin burada olduğunu bilseydi ayağa kalkar ve seni selamlardı; fakat gözleri zayıftır” dedi.

El-Velid, “Onu tanırım. Ona gidelim ve selam verelim” dedi. Mescidin içinde dolaşarak Peygamber’in kabrine geldi, sonra ilerleyip Said’in önünde durdu ve, “Nasılsın ey şeyh?” dedi. Said ne yerinden kımıldadı ne de ayağa kalktı, sonra, “İyiyim, Allah’a hamdolsun. Müminlerin emiri nasıldır?” dedi. El-Velid, “İyiyim, Allah’a hamdolsun” dedi ve oradan ayrılırken Ömer’e, “Bu eski neslin sonuncusudur” dedi. Ben de, “Evet, ey Müminlerin emiri” dedim.

Muhammed b. Ömer dedi ki: el-Velid Medine’de çok sayıda yabancı köle, altın ve gümüş kaplar ve mal dağıttı. Cuma günü Medine’de hutbe okudu ve namaz kıldırdı.

Muhammed b. Ömer – İshak b. Yahya yoluyla dedi ki: el-Velid’in haccettiği yıl Cuma günü Peygamber’in minberinde hutbe verdiğini gördüm. Askerleri minberden mescidin arka duvarına kadar iki saf halinde dizilmişti; ellerinde demir çubuklar, omuzlarında demir sopalar vardı. Onun, üzerinde bir dır‘a ve bir kalensuve ile, rida olmaksızın minbere çıktığını gördüm. Minbere çıktı, en üste varınca selam verdi. Sonra oturdu ve müezzinler ezan okudu. Sonra sustular ve o ilk hutbeyi oturarak verdi; ardından ayağa kalktı ve ikinci hutbeyi ayakta verdi.

İshak dedi ki: Onunla birlikte bulunan Raca b. Hayve ile karşılaştım ve, “Bunu hep böyle mi yaparlar?” dedim. O da, “Evet, Muaviye bunu böyle yaptı ve bu şekilde devam etti” dedi. “Ona bu konuda bir şey söylemeyecek misin?” dedim. O, “Kabise b. Zueyb bana Abdülmelik b. Mervan’a bu konuda konuştuğunu ve onun bunu değiştirmeyi reddettiğini, ‘Osman hutbeleri böyle verirdi’ dediğini haber verdi” dedi. Ben, “Allah’a yemin ederim ki böyle değildi; Osman hutbeleri sadece ayakta verirdi” dedim. Raca, “Onlara böyle söylendi ve onlar da bunu benimsedi” dedi.

İshak dedi ki: Biz, el-Velid’den daha kibirli birini görmedik.

Muhammed b. Ömer dedi ki: el-Velid, Peygamber mescidinin buhurunu, buhurdanlığını ve Kâbe örtüsünü getirdi. Örtü mescidde ipler üzerine serildi; çok güzel bir atlas idi, benzeri hiç görülmemişti. Onu bir gün serdi, sonra topladı ve kaldırdı.

Bu yılda şehirlerin valileri, Mekke hariç, 90. yıldaki valilerle aynıydı. Bu yılda Mekke valisi el-Vakidi’ye göre Halid b. Abdullah el-Kasri idi. El-Vakidi dışındaki bazı rivayetlere göre ise bu yılda da Mekke valiliği Ömer b. Abdülaziz’e aitti.
Doksan İkinci Yıl Olayları: Bu olaylar arasında Masleme b. Abdülmelik ve Ömer b. el-Velid’in Bizans topraklarına yaptığı sefer de vardı. Masleme’nin elinde üç kale fethedildi; Susanah halkı Bizans topraklarının iç kesimlerine göç etti.

Bu yılda Musa b. Nusayr’ın mevlâsı Tarık b. Ziyad, on iki bin kişi ile Endülüs’e sefer yaptı. Endülüs hükümdarıyla karşılaştı – el-Vakidi onun adının Adrinuq olduğunu söylemiştir – ki o, İsbahan halkından biriydi. El-Vakidi dedi ki: Bunlar Endülüs’teki yabancıların krallarıdır. Tarık bütün kuvvetleriyle onun üzerine yürüdü. Adrinuq ise kralların oturduğu taht üzerinde, tacını, eldivenlerini ve kralların giydiği bütün süsleri kuşanmış olarak ilerledi. Şiddetli bir savaş yaptılar; sonunda Allah Adrinuq’u öldürdü. Endülüs 92 yılında fethedildi.

Bu yılda, siyer âlimlerinden birinin söylediğine göre, Kuteybe Sicistan’a, büyük Zunbil ve Zabul tarafına doğru sefer yaptı. Sicistan’da konakladığında Zunbil’in elçileri ona barış teklifiyle geldiler. Kuteybe bunu kabul etti, oradan ayrıldı ve onların başına Abd Rabbihi b. Abdullah b. Umeyr el-Leysi’yi tayin etti.

Bu yılda haccın emiri, Medine valisi olan Ömer b. Abdülaziz idi. Bu, Ahmed b. Sabit’in rivayetiyle, onun zikrettiği birinden, o da İshak b. İsa’dan, o da Ebu Ma‘şer’den nakledilmiştir. El-Vakidi ve ondan başkaları da aynı şeyi söylemiştir. Bu yılda şehirlerin valileri, bir önceki yıldaki valilerle aynıydı.
Hamcird hükümdarının öldürülmesi: Bu yılın olayları arasında el-Abbas b. el-Velid’in Bizans topraklarına yaptığı sefer de vardı. Allah onun eliyle Samastiyyah’ı fethetti.

Bu yılda yine Mervan b. el-Velid’in Bizanslılara karşı seferi vardı. Khanjarah’a kadar ulaştı.

Bu yılda Masleme b. Abdülmelik’in Bizans topraklarına yaptığı sefer de vardı. Malatya bölgesinde Masah, Hısn el-Hadid, Gazale ve Tarlamah kalelerini fethetti.

Bu yılda Kuteybe, Hamcird hükümdarını öldürdü ve Harizm hükümdarıyla yeniden barış yaptı.

Ali b. Muhammed dedi ki: Ebu’d-Dhayyal el-Muhallab b. İyas, el-Hasan b. Ruşeyd – Tufeyl b. Mirdas el-Ammi, Ali b. Mücahid – Hanbel b. Ebi Hureyde (Kuhistan merzbanı), Kuleyb b. Halef, Bahililer ve diğer rivayet sahiplerine göre – bazıları diğerlerinin zikretmediği şeyleri zikretmiştir, ben ise hepsini bir araya getirdim:

Harizm hükümdarı zayıftı ve küçük kardeşi Hurrazadh iktidarı ele geçirmişti. Eğer hükümdarla ilgilenen birinin bir cariyesi, bineği veya değerli eşyası olduğu haberi ona ulaşırsa, adam gönderip onu alırdı. Ya da birinin kızı, kız kardeşi veya güzel bir eşi olduğu haberi gelirse, zorla üzerine gider, istediğini alır, istemediğini bırakırdı. Hiç kimse ona karşı koyamazdı ve hükümdar da kimseyi koruyamazdı.

Hükümdara bu durum anlatıldığında, “Onunla baş edecek gücüm yok” derdi. Bununla birlikte Hurrazadh onu öfkelendirmişti. Bu durum uzun süre devam edince, hükümdar Kuteybe’ye mektup yazdı; onu ülkesine davet etti ve ülkeyi ona teslim etmek istedi. Harizm şehirlerinin anahtarlarını – üç altın anahtar – ona gönderdi ve kardeşini ve kendisine karşı çıkan herkesi teslim etmesini şart koştu; böylece onlar hakkında istediği gibi hükmedebilecekti. Bu hususta elçiler gönderdi; fakat yazdıklarından hiçbir merzbanını ve dihkanını haberdar etmedi.

Elçileri kışın sonlarına doğru, sefer mevsiminin başladığı sırada Kuteybe’ye ulaştı. Kuteybe zaten sefere hazırlanmıştı ve sanki Soğd tarafına gidiyormuş gibi göründü. Harizm hükümdarının elçileri iyi haberlerle geri döndü. Kuteybe Merv’de yerine Müslim’in azatlısı Sabit el-A‘ver’i bırakarak yola çıktı.

Harizm hükümdarı ileri gelenlerini, din adamlarını ve dihkanlarını topladı ve “Kuteybe Soğd’a gidiyor, size karşı sefer yapmayacak; gelin bu baharda rahat edelim” dedi. Onlar da içip eğlenmeye başladılar ve kendilerini güvende sandılar.

Sonra birden Kuteybe’nin nehrin karşı tarafında Hazarasp’ta konakladığını öğrendiler. Harizm hükümdarı, “Ne dersiniz?” diye sordu. Onlar, “Onunla savaşalım” dediler. Hükümdar ise, “Ben böyle düşünmüyorum; bizden daha güçlü olanlar ona karşı koyamadı. Bu yıl onu bir şey vererek geri çevirelim, sonra bakarız” dedi. Onlar da bu görüşü kabul ettiler.

Hükümdar nehrin diğer tarafındaki Fil şehrine gidip konakladı. Harizm şehirleri üç taneydi ve tek bir hendekle çevriliydi; Fil şehri bunların en sağlamıydı. Kuteybe ise Hazarasp’ta idi ve aralarında sadece Ceyhun nehri vardı.

Hükümdar Kuteybe ile on bin köle, altın ve çeşitli mallar karşılığında ve Kuteybe’nin Hamcird hükümdarına karşı kendisine yardım etmesi şartıyla barış yaptı. Kuteybe bunu kabul etti ve sözünü yerine getirdi. Hamcird hükümdarına kardeşi Abdurrahman’ı gönderdi; o da onunla savaşıp öldürdü ve ülkesini ele geçirdi. Dört bin esirle Kuteybe’nin yanına döndü. Kuteybe onları öldürdü.

Abdurrahman esirleri getirdiğinde, Kuteybe tahtını getirtip halkın önünde oturdu. Esirlerin öldürülmesini emretti: bin kişi önünde, bin kişi sağında, bin kişi solunda ve bin kişi arkasında öldürüldü.

Ali dedi ki: Kuteybe, Harizm hükümdarına kardeşini ve ona karşı çıkanları teslim etti; hükümdar onları öldürdü, mallarını aldı ve Kuteybe’ye gönderdi. Kuteybe Fil şehrine girdi, anlaşmaya bağlı olarak alınacakları aldı ve sonra Hazarasp’a döndü.

Ali dedi ki: Kuteybe’nin yakınları 93 yılında ona, “Halk yoruldu, bu yıl dinlensinler” dediler; çünkü Sicistan’dan gelmişlerdi. Fakat o bunu kabul etmedi.

Ali dedi ki: Harizm halkıyla barış yaptıktan sonra Soğd’a yöneldi.

Ebu Cafer dedi ki: Bu yıl Kuteybe, Harizm’den ayrıldıktan sonra Semerkand’a sefer yaptı ve orayı fethetti.
Kuteybe’nin Semerkand fethi: Ali b. Muhammed’in, Kuteybe’nin Harizm hükümdarıyla barış yaptığı sırada olayları aktardığı kişilerden aldığı rivayet zincirine daha önce değinmiştik. Sonra bu rivayetin içine şunu ekledi: Kuteybe, Harizm hükümdarından barış vergisini aldığında el-Mücaşşar b. el-Muzahim es-Sülemi dedi ki: “Sana söyleyecek bir sözüm var; benimle yalnız kal.” Kuteybe bunu kabul etti. El-Mücaşşar dedi ki: “Eğer bir gün Soğdluları fethetmek istiyorsan, bunu şimdi yap; çünkü bu yıl onlara karşı harekete geçmeyeceğinden eminler. Onlar sadece on günlük mesafedeler.” Kuteybe dedi ki: “Bunu sana biri mi söyledi?” O dedi ki: “Hayır.” Kuteybe dedi ki: “Bunu kimseye söyledin mi?” O dedi ki: “Hayır.” Kuteybe dedi ki: “Eğer bunu birisi dillendirirse seni öldürürüm.”

Kuteybe o gün yerinde kaldı. Ertesi sabah Abdurrahman b. Müslim’i çağırdı ve dedi ki: “Süvariler ve okçularla birlikte git ve ağırlıkları Merv’e götür.” Ağırlıklar Merv’e doğru gönderildi ve Abdurrahman bütün gün onları takip ederek Merv’e doğru ilerledi. Akşam olunca Kuteybe ona şöyle yazdı: “Sabah olunca ağırlıkları Merv’e gönder ve süvarilerle okçularla birlikte Soğd’a git. Bunu gizli tut. Ben de senin arkandan geleceğim.” Bu yazı Abdurrahman’a ulaşınca, ağırlıkların sorumlularına Merv’e gitmelerini emretti ve kendisi de kendisine emredilen yere yöneldi.

Kuteybe orduya hitap ederek dedi ki: “Allah size burayı fethetmeyi, buraya sefer yapmanın mümkün olduğu bir zamanda nasip etti. Şimdi bu Soğd bölgesini savunacak kimse yoktur. Onlar bizimle aralarındaki ahdi bozdular. Tarkhun ile yaptığımız barışın gereğini yerine getirmediler ve ona yaptıkları size ulaştı. Allah şöyle buyurmuştur: ‘Kim ahdini bozarsa, onu kendi aleyhine bozmuş olur.’ Haydi Allah’ın bereketiyle yürüyün. Umuyorum ki Harizm ve Soğd, Nadir ve Kurayza gibi olacaktır. Allah şöyle buyurmuştur: ‘Sizin elde edemediğiniz başka şeyler de vardır ki Allah onları kuşatmıştır.’”

Kuteybe, Abdurrahman’ın daha önce ulaştığı Soğd’a yirmi bin kişiyle vardı. Kuteybe, Harizmliler ve Buharalılarla birlikte, Abdurrahman’ın oraya varmasından üç veya dört gece sonra ulaştı ve “Uyarılmış olanların sabahı ne kötü olacak!” dedi. Onları bir ay boyunca kuşattı. Kuşatma sırasında Soğdlular birkaç kez tek bir yönden çıkarak savaştılar.

Kuşatma boyunca korku içinde olan Soğdlular, Şaş hükümdarına ve Fergana ihşidine şöyle yazdılar: “Eğer Araplar bizi yenerse, size de bize yaptıklarının aynısını yaparlar.” Onlar da gelip yardım etmeye karar verdiler ve şöyle haber gönderdiler: “Arapları oyalayacak birlikler gönderin ki biz gece baskını yapalım.”

Soğdlular, merzbanların oğullarından, süvari seçkinlerinden ve güçlü savaşçılardan bir grup seçip gece baskını yapmak üzere gönderdiler. Müslümanların casusları bunu haber verdi. Kuteybe üç yüz – ya da altı yüz – cesur adam seçti, onların başına Salih b. Müslim’i koydu ve düşmanın gelebileceğinden korktuğu yola gönderdi.

Salih casuslar gönderdi ve kendisi onların iki fersah uzağında durdu. Casuslar geri dönüp düşmanın o gece geleceğini bildirdi. Salih süvarilerini üç gruba ayırdı; ikisini gizledi, kendisi ana yolda kaldı. Müşrikler gece geldi ve Salih’in yerini bilmeden ilerlediler. Onu ancak karşılaşınca fark ettiler.

Salih ve adamları saldırıya geçti. Mızraklar çarpışırken gizli iki grup da ortaya çıktı ve savaşa katıldı. Orada bulunanlardan biri şöyle dedi: “O gün kralların oğullarından daha güçlü ve daha dayanıklı savaşan insanlar görmedim; pek azı kaçtı.” Onların silahlarını topladık, başlarını kestik ve esir aldık. Onlara öldürdüklerimizi sorduğumuzda dediler ki: “Siz ya bir kral oğlunu, ya bir asilzâdeyi ya da bir kahramanı öldürdünüz. Öyle adamlar öldürdünüz ki her biri yüz kişiye bedeldi; onların isimlerini kulaklarına yazmıştık.”

Sabah olunca ordugâha girdik; aramızda ismi bilinen bir baş asmayan kimse yoktu. Çok iyi silahlar, değerli mallar ve hızlı binekler ganimet aldık. Kuteybe bunların hepsini bize ganimet payı olarak bıraktı.

Bu durum Soğdluları kırdı. Kuteybe mancınıkları kurdurdu ve aralıksız bombardıman yaptı. Yanındaki Buharalılar ve Harizmliler ona iyi rehberlik etti ve büyük gayretle savaştılar. Ghurak, Kuteybe’ye haber göndererek dedi ki: “Bana karşı kardeşlerim ve ailemden olan yabancılarla savaşıyorsun; bana Arapları gönder.”

Kuteybe buna öfkelendi, orduyu toplattı ve en cesur adamları seçti. Bölük komutanlarını çağırıp her bir asker hakkında sordu. Komutanlar “bu cesur”, “bu zayıf”, “bu korkak” diye cevap verdi. Kuteybe korkaklara “pisler” adını verdi, onların iyi silahlarını alıp cesurlara ve orta hallilere verdi; onlara ise en kötü silahları bıraktı.

Sonra bu askerlerle birlikte hücuma geçti. Mancınıklarla şehri dövdü ve surda bir gedik açtı; düşman bunu darı çuvallarıyla kapattı. Bir adam gedik üzerine çıkıp Kuteybe’ye hakaret etti. Kuteybe okçulara “iki kişi seçin” dedi. Sonra “Hanginiz onu vurursa on bin dirhem alacak, vuramazsa eli kesilecek?” dedi. Biri geri durdu, diğeri ileri çıktı ve adamı gözünden vurdu. Kuteybe ona on bin dirhem verilmesini emretti.

Ertesi sabah yeniden saldırdılar ve surda tekrar gedik açtılar. Kuteybe “Gediğe yürüyün ve oradan geçin” dedi. Müslümanlar ilerledi, Soğdlular onları ok yağmuruna tuttu. Müslümanlar kalkanlarını kaldırarak, gözlerini koruyarak hücum ettiler ve gediğe ulaştılar.

Soğdlular dediler ki: “Bugün bizden ayrılın, yarın sizinle barış yapalım.”

Bahililere göre Kuteybe dedi ki: “Adamlarımız gedikte bulunmadan ve mancınıklarınız başlarınız ve şehriniz üzerinde çalışmadan sizinle barış yapmayacağız.”

Bahile dışındaki rivayet sahiplerine göre ise şöyle dediler: Kuteybe, “Köleler korkuya kapıldı. Zafer kazanmış olarak çekilin” dedi ve çekildiler. Ertesi gün onlarla şu şartlar üzerine barış yaptı: her yıl 2.200.000 dirhem; o yıl için kusursuz, ne çocuk ne de yaşlı olmayan 30.000 köle; şehri Kuteybe için boşaltmaları ve içinde savaşçı bulundurmamaları; ayrıca Kuteybe için orada bir mescit inşa edilmesi, onun girip namaz kılması, minber kurulup hutbe okuması, yemek yemesi ve sonra çıkması.

Ali dedi ki: Barış yapıldıktan sonra Kuteybe her beşte ikişer kişi olmak üzere on kişi gönderdi ve Soğdluların anlaşma gereği vereceklerini teslim aldılar. Kuteybe dedi ki: “Artık alçaldılar; kardeşleri ve çocukları elimiz altına düştü.” Bunun üzerine şehri boşalttılar, mescit yaptılar ve minber kurdular. Kuteybe seçtiği dört bin kişiyle şehre girdi. Şehre girince mescide gidip namaz kıldı ve hutbe okudu. Sonra yemek yedi ve Soğdlulara şöyle haber gönderdi: “Malını almak isteyen alsın; ben şehirden çıkmayacağım. Bunu sizin için yaptım. Sizinle yaptığım anlaşmanın dışında sizden bir şey almayacağım; fakat askerler şehirde kalacak.”

Ali dedi ki: Bahililere göre Kuteybe onlarla yüz bin köle, ateş mabetleri ve putların süsleri karşılığında barış yaptı. Anlaşma gereği alınacakları aldı. Putlar getirilip yağmalandı ve önüne yığıldı; toplandıklarında büyük bir yapı gibiydiler. Onların yakılmasını emretti. Acemler ona, “Bunların içinde yakana zarar verecek putlar var” dediler. Kuteybe, “Onları kendi elimle yakacağım” dedi. Ghurak gelip önünde diz çöktü ve “Sana bağlılık benim üzerime vaciptir, kendini bu putlara maruz bırakma” dedi. Kuteybe ateş getirtti, eline bir meşale aldı, dışarı çıktı, “Allahu ekber” dedi ve onları ateşe verdi. Başkaları da ateş verdi ve şiddetle yandılar. İçlerindeki altın ve gümüş çivilerden kalanlarda elli bin miskal buldular.

Ali dedi ki: Makhlad b. Hamza b. Batis – babası – Semerkand’ın fethine şahit olan birinden şöyle nakletti: Oradan büyük bakır kazanlar çıkarıldı. Kuteybe, Hüseyn’e “Ey Ebu Sasan, Ragash’ın böyle kazanları olduğunu sanıyor musun?” dedi. O, “Hayır; fakat Aylan’ın böyle kazanları vardı” dedi. Kuteybe güldü ve “İntikamını aldın” dedi.

Ali dedi ki: Muhammed b. Ebi ‘Uyayne, Süleyman b. Ali’nin yanında Selm b. Kuteybe’ye şöyle dedi: “Acemler Kuteybe’yi hainlikle suçluyor; Harizm’de ve Semerkand’da hainlik yaptı.”

Ali dedi ki: Benî Sadus’tan bir şeyh – Hamza b. Bid – şöyle rivayet etti: Kuteybe Horasan’da, Soğd’da, Yezdicerd soyundan bir cariye elde etti. “Bundan doğacak çocuk melez olur mu?” dedi. Ona “Evet, babası sebebiyle melez olur” dediler. Onu Haccac’a gönderdi, Haccac da onu Velid’e gönderdi; o da ondan Yezid b. Velid’i doğurdu.

Ali dedi ki: Bahililerden Nahşel b. Yezid’in amcasına göre: Ghurak, Kuteybe’nin üzerlerine baskısını görünce Şaş hükümdarına, Fergana ihşidine ve Hakan’a şöyle yazdı: “Biz sizinle Araplar arasında bulunuyoruz; bize ulaşırlarsa siz daha zayıf olursunuz. Elinizden gelen gücü kullanın.” Onlar durumu değerlendirdiler ve “Halkla bunu başaramayız; bu iş kralların işidir. Kralların oğullarından ve genç kahramanlardan seçelim ve Kuteybe’nin ordugâhına gece baskını yapalım” dediler.

Bunu yaptılar, başlarına hakanın oğlunu koydular ve gece baskını yapmak üzere yola çıktılar. Bu haber Kuteybe’ye ulaştı. O da cesur ve seçkin adamlardan dört yüz kişiyi seçti; aralarında Şu‘be b. Züheyr ve Züheyr b. Hayyan da vardı. Onlara şöyle dedi: “Düşmanlarınız Allah’ın size verdiği yardımı ve zaferi gördüler. Bu yüzden size karşı gece baskını yapmaya karar verdiler. Siz Arapların süvarileri ve seçkinlerisiniz. Allah sizi diniyle üstün kıldı; O’na güzel bir iş yapın ki hem sevap kazanın hem de şerefinizi koruyun.”

Kuteybe düşman üzerine casuslar yerleştirdi. Düşman gece ulaşabilecek kadar yaklaşınca seçtiği adamları topladı, onlara nasihat etti ve başlarına Salih b. Müslim’i koydu. Güneş batınca yola çıktılar ve iki fersah mesafede durdular. Salih süvarileri gruplara ayırdı; bir kısmını sağa, bir kısmını sola gizledi. Gecenin yarısında düşman sessizce geldi. Salih ve adamlarıyla karşılaşınca saldırdılar. Mızraklar çarpışırken gizli birlikler sağdan ve soldan saldırdı. O gün onlardan daha dayanıklı savaşan kimse görülmemişti.

Barajim’den biri şöyle dedi: Onlara sürekli vuruyorduk. Gece karanlığında Kuteybe’yi gördüm. Güzel bir darbe vurmuştum, ona bakıp “Ne dersin?” dedim. O, “Sus!” dedi. Biz onları öldürdük, pek azı kaçtı. Sabah oluncaya kadar ganimet topladık, baş kestik. Sonra ordugâha döndük; aramızda ismi bilinen bir baş asmayan ve esiri olmayan kimse yoktu. Başları Kuteybe’ye götürdük. O, “Dininiz ve şerefiniz için yaptığınızdan dolayı Allah sizi mükâfatlandırsın” dedi. Bana ve bazılarına iltifat etti.

Bu olay Soğd halkını kırdı. Barış istediler ve vergi teklif ettiler. Fakat Kuteybe, “Tarkhun’un kanının intikamını alacağım” diyerek kabul etmedi.

Rivayet sahipleri şöyle dediler: Amr b. Müslim, babasından nakletti: Kuteybe uzun süre kaldı ve Semerkand’da gedik açıldı. Dedi ki: Fasih Arapça konuşan bir tellal çıkıp Kuteybe’ye hakaret ediyordu.

[’Amr b. Müslim?] dedi ki: Amr b. Ebi Zahdam şöyle dedi: Kuteybe’nin etrafındaydık. Hakareti işitince aceleyle dışarı çıktık ve o hakaretine devam ederken uzun süre bekledik. Ben Kuteybe’nin çadırına gittim ve baktım; Kuteybe dizlerini göğsüne çekmiş, bir örtüye sarınmış halde kendi kendine konuşur gibi şöyle diyordu: “Ey Semerkand, şeytan senin içinde daha ne kadar yuvalanacak? Vallahi sabah olunca halkınla elimden geleni yapacağım.” Arkadaşlarımın yanına döndüm ve “Yarın hem bizden hem onlardan nice inatçı canlar yok olacak!” dedim ve onun söylediklerini onlara anlattım.

Ali dedi ki: Bahililere göre Kuteybe sağında nehri tutarak yürüdü, Buhara’ya ulaştı, oranın halkını da yanına alarak ilerledi. Arbinjan şehrine vardığında – ki Arbinjan eyer örtüleri oradan gelir – Soğd hükümdarı Ghurak, çok sayıda Türk, Şaş ve Fergana halkıyla ona karşı çıktı. Aralarında büyük savaş olmaksızın çarpışmalar oldu; Müslümanlar hepsinde üstün geldi. Sonra Semerkand’a yaklaşıncaya kadar savaşmayı bıraktılar. Orada yeniden savaşa girdiler: Soğdlular tüm güçleriyle saldırdı, Müslümanların saflarını yarıp ordugâhlarından geçtiler; sonra Müslümanlar toparlanıp onları geri püskürttü ve kendi ordugâhlarına sürdü. Allah müşriklerden çok sayıda kimseyi öldürdü. Müslümanlar Semerkand’a girdiler ve halkı onlarla barış yaptı.

Ali dedi ki: Bahililerden Hatim b. Ebi Sagira şöyle dedi: O gün süvarilerin Müslümanlarla mızraklaştığını gördüm. Kuteybe o gün tahtının getirilmesini emretmişti ve üzerinde oturuyordu. Düşman, Müslümanlarla mızraklaşarak Kuteybe’ye kadar yaklaştı. O, dizlerini göğsüne çekmiş, kılıcına dayanarak oturuyordu ve bu halde kaldı. Müslümanların iki kanadı merkezin bozulduğu yere hücum etti, onları yenip kendi ordugâhlarına sürdü. Çok sayıda müşrik öldürüldü. Müslümanlar Semerkand’a girdiler ve halkı onlarla barış yaptı. Ghurak yemek hazırlayıp Kuteybe’yi davet etti. Kuteybe bazı adamlarıyla birlikte gitti. Yemekten sonra Ghurak’tan Semerkand’ı istedi ve “Şehri terk et” dedi; o da terk etti. Kuteybe şu ayeti okudu: “Âd’ı ve Semud’u helak etti, hiçbirini bırakmadı.”

Ali dedi ki: Ebu’l-Dhayyal – Ömer b. Abdullah et-Temimi’den: Semerkand’ın fethini Haccac’a bildirmek üzere gönderilen kişi bana şöyle anlattı: Haccac’a ulaştım, beni Şam’a gönderdi. Şam’a vardım, mescide girdim ve güneş doğmadan önce oturdum. Yanımda kör bir adam vardı. Ona Şam hakkında bir şey sordum. Bana, “Sen yabancısın” dedi. “Evet” dedim. “Nerelisin?” dedi. “Horasanlıyım” dedim. “Seni buraya getiren nedir?” dedi. Anlattım. Dedi ki: “Muhammed’i hak ile gönderen Allah’a yemin ederim ki siz onu ancak hile ile fethettiniz. Ey Horasan halkı! Sizler Emevîlerin mülkünü ellerinden alacak ve Şam’ı taş taş sökecek olanlarsınız.”

Ali dedi ki: Bana ulaştığına göre, Kuteybe Semerkand’ı fethedince bir tepeye çıktı, Soğd ovalarında dağılan insanlara baktı ve şu beyti okudu:
“Biz Makhşiyye’ye konmasaydık, onlar develerini çözüp çadırlarını kaldırırlardı.”

Ali dedi ki: Halid b. el-Agfah şöyle dedi: Kumeyt şöyle söyledi:
“Semerkand uzun süre Yemenlilerindi; şimdi Mudar onu Kays’a nisbet ediyor.”

Ali dedi ki: Ebu’l-Hasan el-Cüşemi şöyle dedi: Kuteybe Soğd halkıyla barış yapınca Nahar b. Tawsia’yı çağırdı ve “Şu sözlerin ne olacak?” dedi:
“Zenginlik getiren sefer bitti, cömertlik de öldü el-Muhalleb’den sonra…”

Nahar dedi ki: “Hayır, bu haşirdir ve ben şöyle diyenim:
Ne bizim zamanımızda, ne önümüzde, ne de sonramızda İbn Müslim’in benzeri yoktur.
Türkleri kılıcıyla öldürdü ve ganimeti bize bol bol paylaştırdı.”

Ali dedi ki: Sonra Kuteybe Merv’e dönmek üzere yola çıktı. Semerkand üzerine Abdullah b. Müslim’i vekil bıraktı ve yanında çok sayıda asker ve savaş malzemesi bırakarak şöyle dedi: “Hiçbir müşrik elinde mühür olmadan Semerkand kapılarından içeri girmesin. Çamur kuruyup çıkmadan yakalanırsa öldür. Üzerinde demir, bıçak veya başka bir şey bulursan öldür. Gece kapıyı kapattığında şehirde yakalanan olursa öldür.”

Ali dedi ki: Ka‘b el-Aşkarî – veya Cüfî’den bir adam – şöyle dedi:
“Her gün Kuteybe ganimet toplar, malı artırır.
Bahilî bir adamdır; ona taç verilmiştir, saçları ağarana kadar.
Soğd’u ordularla ezdi, onu çıplak ve yere serilmiş bıraktı.
Çocuk babasına ağlar, baba çocuğuna.
Nereye uğrasa süvarisi orada iz bırakır.”

Ali dedi ki: Kuteybe, “İşte bu ardı ardına geliş; iki eşek öldürmek değil” dedi. Çünkü aynı yıl içinde Harizm ve Semerkand’ı fethetti. Bu söz, bir süvari bir koşuda iki eşeği arka arkaya yere sererse “iki eşek arasında ardı ardına yaptı” denmesinden gelir.

Sonra Semerkand’dan ayrıldı ve Merv’de kaldı. Harizm üzerine İyas b. Abdullah b. Amr’ı askerî işlerden sorumlu olarak bıraktı; o zayıftı. Vergi işlerine ise Benî Müslim’in mevlâsı Ubeydullah b. Ebi Ubeydullah’ı tayin etti.

Ali dedi ki: Harizm halkı İyas’ı zayıf gördü ve ona karşı toplandı. Ubeydullah Kuteybe’ye yazdı. Kuteybe kışın Abdullah b. Müslim’i vali olarak gönderdi ve ona şöyle dedi: “İyas b. Abdullah ile Hayyan en-Nabati’yi kırbaçla ve başlarını tıraş et. Ubeydullah b. Ubeydullah’ı kendine yaklaştır ve sözünü dinle; o sadıktır.” Abdullah yola çıktı. Harizm’e bir konak kala İyas durumdan haberdar edilip kaçtı. Abdullah geldi, Hayyan’ı yakaladı, yüz değnek vurdu ve başını tıraş etti.

Ali dedi ki: Sonra Kuteybe, Abdullah’tan sonra el-Mugîre b. Abdullah’ı askerlerle Harizm’e gönderdi. Bu haber onlara ulaşınca, öldürülenlerin oğulları, “Size yardım etmeyeceğiz” dediler ve Türk ülkesine kaçtılar. Mugîre geldi, esir aldı ve öldürdü. Sağ kalanlar onunla barış yaptı. O da vergiyi aldı ve Kuteybe’ye döndü. Kuteybe onu Nişabur üzerine tayin etti.

Bu yıl Musa b. Nusayr, Tarık b. Ziyad’ı Endülüs’ten azletti ve onu Tuleytula’ya gönderdi.
Musa b. Nusayr’in Tarık b. Ziyad’ı Azletmesi: Muhammed b. Ömer şöyle zikretti: Musa b. Nusayr, 93 yılında Tarık’a kızdı ve o yılın Receb ayında (Nisan-Mayıs 712) Habib b. Ukbe b. Nafi‘ el-Fihri ile birlikte onun yanına gitti. Yola çıkarken İfrikiyye üzerine oğlu Abdullah b. Musa b. Nusayr’ı vekil bıraktı. Musa on bin kişilik bir kuvvetle denizi geçip Tarık’a ulaştı ve onunla karşılaştı. Tarık onu hoşnut etmeye çalıştı; Musa da ondan razı oldu ve mazeretini kabul etti. Musa, Tarık’ı bulunduğu yerden Endülüs’ün büyük şehirlerinden biri olan ve Kurtuba’ya yirmi günlük mesafede bulunan Tuleytula şehrine gönderdi. Orada, içinde ne kadar altın ve mücevher bulunduğunu ancak Allah’ın bildiği Süleyman b. Davud’un sofrasını elde etti.

Muhammed b. Ömer dedi ki: Bu yılda İfrikiyye halkı şiddetli bir kıtlık yaşadı. Musa b. Nusayr dışarı çıkıp yağmur duası yaptı; o günün ortasına kadar dua etti ve halka hutbe verdi. Minberden ineceği zaman ona, Müminlerin Emiri için dua edip etmeyeceği soruldu. O, “Bu gün bunun günü değildir” dedi. Bunun ardından onları bir süre yetecek şekilde suya kavuşturan yağmur verildi.

Bu yılda Ömer b. Abdülaziz Medine valiliğinden azledildi.
Ömer b. Abdülaziz’in Azledilmesinin Sebebi: Zikredildiğine göre bunun sebebi şuydu: Ömer b. Abdülaziz, Irak valiliğinde Haccac’ın halka karşı sertliğini, onlara zulmetmesini ve haksız yere saldırmasını el-Velid’e yazdı. Bu durum Haccac’a ulaştı; o da bunu Ömer’e karşı bir mesele edindi ve el-Velid’e şöyle yazdı: “Benim yanımda Iraklıların sapkın unsurları ve fitne ehli vardır. Irak’tan çıkıp Medine ve Mekke’ye sığındılar. Bu bir zafiyettir.” Bunun üzerine el-Velid, Haccac’a “Bana iki kişi öner” diye yazdı. Haccac da Osman b. Hayyan ve Halid b. Abdullah’ı önerdi. El-Velid, Halid’i Mekke’ye, Osman’ı Medine’ye tayin etti ve Ömer b. Abdülaziz’i görevden aldı.

Muhammed b. Ömer dedi ki: Ömer b. Abdülaziz Medine’den çıktı ve Suveyda’da kaldı. Mevlası Muzahim’e şöyle dedi: “Taybe’nin kovduğu kimselerden olmandan korkuyor musun?”

Bu yılda Ömer b. Abdülaziz, el-Velid’in emriyle Hubeyb b. Abdullah b. ez-Zübeyr’i kırbaçladı ve başına bir tulum soğuk su döktü.

Muhammed b. Ömer şöyle dedi: Ebu’l-Müleyh bana, Ömer b. Abdülaziz’in Hubeyb b. Abdullah b. ez-Zübeyr’e elli kırbaç vurduğunu, kış günü başına bir tulum su döktüğünü ve onu mescidin kapısında ayakta beklettiğini gören birinden rivayet etti. O, o gün boyunca orada kaldı ve sonra öldü.

Bu yılda hac emirliği Abdülaziz b. el-Velid b. Abdülmelik’e aitti. Bu bana Ahmed b. Sabit tarafından, onun zikrettiği kimse aracılığıyla, İshak b. İsa’dan, o da Ebu Ma‘şer’den nakledildi.

Bu yılda amsar valileri önceki yıllardaki valilerdi; yalnız Medine’de durum farklıydı. Medine valisi Osman b. Hayyan el-Murri oldu; onun 93 yılının Şaban ayında (Mayıs-Haziran 712) göreve başladığı söylenmiştir. Vâkıdî ise Osman’ın Medine’ye 94 yılının Şevval ayının 27’sinde (26 Temmuz 713) ulaştığını söylemiştir. Başka bir rivayete göre Ömer b. Abdülaziz 93 yılının Şaban ayında görevden alındı ve aynı yıl sefere çıktı. Ayrılırken yerine Ebu Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm el-Ensari’yi vekil bıraktı. Osman b. Hayyan ise Medine’ye 27 Şevval’de (6 Ağustos 712) ulaştı.
Kuteybe’nin eş-Şiş ve Fergana Seferi: Bunlar arasında Abbas b. el-Velid’in Bizans topraklarına yaptığı sefer de vardı. Bu yılda Antakya’yı fethettiği söylenmiştir.

Bu yılda, rivayet edildiğine göre, Abdülaziz b. el-Velid Bizans topraklarına sefer yaptı ve Gazale’ye kadar ulaştı; el-Velid b. Hişam el-Muayti Burc el-Hamam bölgesine, Yezid b. Ebi Kebşe ise Suriye taraflarına ulaştı.

Bu yılda Suriye’de bir deprem meydana geldi.

Bu yılda ayrıca Kasım b. Muhammed es-Sakafi Hind diyarını fethetti.

Bu yılda Kuteybe eş-Şiş ve Fergana üzerine sefer yaptı; Hucende ve Fergana’nın iki büyük şehri olan Kasan’a kadar ulaştı.

Ali b. Muhammed dedi ki: Ebu’l-Fevaris et-Temimi, Mahan ve Yunus b. Ebi İshak’tan bana haber verdiğine göre Kuteybe 94 yılında sefere çıktı. Nehri geçince Buhara, Keş, Nesef ve Harizm halkına yirmi bin savaşçı vermelerini emretti. Onlar onunla birlikte Soğd’a gittiler; sonra eş-Şiş’e gönderildiler, Kuteybe ise Fergana’ya yöneldi. Hucende’ye kadar ilerledi. Oranın halkı toplanıp onunla savaştı. Birkaç kez savaştılar ve Müslümanlar her defasında galip geldi.

Bir gün Müslümanlar boş bulunup atlarını sağa sola sürdüler. Bir adam yüksek bir yere çıkıp şöyle dedi: “Vallahi bugün bizim bu kadar dağınık olduğumuz bir durumda gafil avlanmamız gibi bir şey görmedim. Eğer bugün bir baskın olsa, bu dağınıklıkla perişan olurduk.” Yanındaki bir adam şöyle dedi: “Hayır; biz Avf b. el-Hari’nin dediği gibiyiz:

‘Savaşmayı sevdiğimiz için diyarlara gideriz,
Uğursuz kuştan sakınmayız;
İster uğurlu olsun ister uğursuz,
Her durumda başarıya ulaşırız.’”

Sahban Vaili de Hucende’deki savaşlarını anarak şöyle dedi:

“Hucende’deki süvarilere sor,
İnce ve keskin mızraklar altında:
‘Dağıldıklarında onları yeniden toplayan,
Savaşa atılan ben değil miydim?
Zorbanın başını vuran ve mızraklara göğüs geren ben değil miydim?’
Sen bütün Kays’ın yiğidisin, bol bol veren.
Cömertlikte Kays’ı aştın,
Babanın geçmişte yaptığı gibi.
Onlar arasında hükmünün adaleti ortaya çıktı.
Yiğitliğiniz tamam, şanınız dağların zirvesine ulaştı.”

Ali dedi ki: Sonra Kuteybe Fergana’nın büyük şehri olan Kasan’a gitti. Daha önce eş-Şiş’e gönderdiği ve orayı fethedip büyük kısmını yakan birlikler de ona katıldı. Oradan Kuteybe Merv’e döndü.

Haccac, Muhammed b. el-Kasım’a şöyle yazdı: “Yanındaki Iraklıları Kuteybe’ye gönder ve onlarla birlikte Cehm b. Zehr b. Kays’ı da gönder; o Iraklılarla Suriyelilerden daha iyi anlaşır.” Muhammed, Cehm’i seviyordu. Cehm vedalaşırken ağladı ve “Ey Cehm, bu bir ayrılıktır” dedi. O da “Bundan kaçınılamaz” dedi. Ali dedi ki: Cehm 95 yılında (713-714) Kuteybe’ye ulaştı.

Bu yılda Osman b. Hayyan el-Murri, el-Velid b. Abdülmelik adına Medine’ye vali olarak geldi.
Osman b. Hayyan el-Murrî’nin Valiliği: Daha önce el-Velid’in Ömer b. Abdülaziz’i Medine ve Mekke’den azletmesinin ve Osman b. Hayyan’ı Medine emiri olarak tayin etmesinin sebebini zikretmiştik.

Muhammed b. Ömer şöyle dedi: Osman, 94 yılının Şevval ayının 27’sinde (26 Temmuz 713) Medine’ye emir olarak geldi ve Dâr Mervan’da konakladı. “Vallahi burası sevimsiz bir yerdir; gerçekten aldanmış olan, sizinle aldanandır” dedi. Yargı işlerine Ebu Bekir b. Hazm’ı tayin etti.

Muhammed b. Ömer – Muhammed b. Abdullah b. Ebi Hurra – amcasından şöyle nakletti: Osman b. Hayyan’ın Riyah b. Ubeydullah ile Münkız el-Iraki’yi yakaladığını gördüm. Onları hapsetti, cezalandırdı ve sonra boyunlarına halkalar takılmış halde Haccac b. Yusuf’a gönderdi. Medine’de hiçbir Iraklıyı, ister tüccar ister başkası olsun, bırakmadı. Hepsini bulunduğu her yerden çıkardı. Onları boyun halkaları içinde gördüm. Muhalifleri takip etti; Haysam’ı yakaladı ve ona uzuv kesme cezası uyguladı, ayrıca Manhur’u da yakaladı; ikisi de Haricilerdendi.

Aynı ravi dedi ki: Onu minberde hutbe verirken işittim. Şöyle diyordu: “Ey insanlar! Sizi hem eskiden beri hem de son zamanlarda Müminlerin Emiri’ne karşı samimiyetsiz bulduk. Şimdi size, sizin bozukluğunuzu artıracak kimseler sığınmıştır. Irak halkı ayrılık ve nifak ehlidir. Vallahi onlar nifakın yuvası ve çıktığı yerdir! Vallahi hiçbir Iraklıyı denemedim ki kendini en çok beğenenin, Ebu Talib ailesi hakkında söylediklerini söyleyen kişi olduğunu görmeyeyim. Onlar gerçekte Ebu Talib ailesinin taraftarı değildir; aksine onlara da başkalarına da düşmandırlar. Allah’ın onların kanlarının dökülmesini murad etmesi sebebiyle, onlardan birini barındıran, ona ev kiralayan veya onu misafir eden kimse bana getirilirse, onun evini yıkar ve hak ettiğini ona veririm. Ömer b. el-Hattab bölgeleri düzenlediğinde, insanlar cihad etmek isteyenler ona gelip ‘Şam mı sana daha sevimli, Irak mı?’ diye sorarlardı. O da ‘Şam bana daha sevimlidir. Irak tedavisi olmayan bir hastalıktır; şeytan orada yuva kurmuştur ve beni zor durumda bırakmışlardır. Onları dağıtmayı düşünüyorum’ derdi. Sonra ‘Eğer onları dağıtırsam gittikleri yerleri bozarlar; tartışma ve çekişme ile fitne çıkarırlar’ derdi. Kılıçla sınandıklarında üstünlük göstermezler. Osman’a fayda sağlamadılar; o onların yüzünden öldürüldü. Bu büyük gedik onların eliyle açıldı. Muaviye onları idare etti, onları hoş tuttu ama fayda görmedi. Sonra gerçek bir adam onları yönetti; onları kırbaçladı, kılıcı üzerlerine indirdi, korkuttu ve düzene soktu. Ey insanlar! Güvenlikten daha iyi bir toplanma, korkudan daha kötü bir durum görmedik. Öyleyse itaate sarılın. Ey Medine halkı! Siz savaş ehli değilsiniz; evlerinizde kalın. Ben meclislerinize sizi dinleyip bana haber verecek kimseler gönderdim. Gereksiz sözleri bırakın. Valileri ayıplamayı terk edin; bu, fitneye götürür. Fitne bir afettir; dini, malları ve çocukları yok eder.”

Muhammed b. Ömer – Halid b. el-Kasım – Said b. Amr el-Ensari’den şöyle dedi: Osman b. Hayyan’ın tellalının “Ey Ümeyye b. Zeyd oğulları! Kim bir Iraklıyı barındırırsa Allah’ın koruması ondan kaldırılır!” diye bağırdığını gördüm. Bizimle birlikte takva sahibi bir adam vardı; ona Ebu Sevade denirdi. “Sizi sıkıntıya sokmak istemem; beni güvenli bir yere ulaştırın” dedi. Ben, “Çıkmanda hayır yok; Allah seni de bizi de korur” dedim. Onu evime aldım. Bu durum Osman b. Hayyan’a ulaştı; muhafız gönderdi. Onu kardeşimin evine naklettim; muhafızlar bir şey bulamadı. Beni ihbar eden bir düşmandı. Emire “Bu bir iftiradır, bununla ceza verme” dedim. Osman ihbarcıya yirmi değnek vurdu. Iraklıyı çıkardık. Bizimle namaz kılardı ve hiç eksik etmezdi. Ev halkımız ona iyilik yaptı ve “Senin için ölürüz” dediler. Osman görevden alınana kadar bizimle kaldı.

Muhammed b. Ömer – Abdülhakim b. Abdullah b. Ebi Ferve’den şöyle dedi: el-Velid, Osman b. Hayyan’ı Medine’deki Iraklıları çıkarmak ve muhalifleri dağıtmak için gönderdi. Onu başlangıçta vali olarak göndermemişti; minbere çıkmaz ve hutbe vermezdi. Iraklılara ve Manhur’a yaptıklarından sonra el-Velid onu Medine valisi yaptı; bundan sonra minbere çıkmaya başladı.

Bu yılda Haccac, Said b. Cübeyr’i öldürdü.
Said b. Cübeyr’in Öldürülmesi: Onun öldürülme sebebi şuydu: Said b. Cübeyr, Abdürrahman b. Muhammed b. el-Eş’as ile birlikte Haccac’a karşı çıkmıştı. Haccac, Abdürrahman’ı Zunbil ile savaşmaya gönderdiğinde Said’i askerlerin maaşlarıyla görevlendirmişti. Abdürrahman Haccac’a başkaldırınca Said de onunla birlikte başkaldıranlar arasında yer aldı. Abdürrahman yenilip Zunbil’in ülkesine kaçınca Said de kaçtı.

Ebu Küreyb – Ebu Bekir b. Ayyâş rivayet etti: Haccac, İsfahan valisine yazdı; Said oradaydı. Ebu Cafer dedi ki: Zannederim Said, Haccac’tan kaçınca İsfahan’a gitmişti. Haccac valiye “Said senin yanında, onu yakala” diye yazdı. Emir, zulümden kaçınan birine ulaştı; o da Said’e “Benden uzaklaş” diye haber gönderdi. Said oradan ayrılıp Azerbaycan’a gitti ve bir süre orada kaldı. Sonra orada yeterince kaldığını düşündü, umre yaptı, Mekke’ye gitti ve orada kaldı. Mekke’de onun gibi saklanan, kendini belli etmeyen kişiler vardı.

Ebu Hüseyin şöyle dedi: “Mekke’ye yeni bir emir tayin edildiği haberi bana ulaştı ve Said’e ‘Bu adama güven olmaz; kötülüğünden senin için korkuyorum, git buradan’ dedim.” Said, “Allah’a yemin ederim ki kaçak olmaktan artık Allah’tan utanır hale geldim. Allah’ın benim için takdir ettiği ne ise o gelsin” dedi. Ben de “Vallahi annenin sana verdiği isim gibi sen gerçekten mutlu birisin” dedim. Yeni emir Mekke’ye geldi ve Said’i yakalattı. Ona yumuşak davrandı, konuştu ve çeşitli şekillerde denedi.

Ebu Âsım – Amr b. Kays rivayet etti: Haccac, Velid’e “Nifak ve ayrılık ehli Mekke’ye sığındı; eğer bana izin verirsen onlara müdahale edeyim” diye yazdı. Velid, Halid b. Abdullah el-Kasrî’ye yazdı. O da Atâ, Said b. Cübeyr, Mücahid, Talk b. Habib ve Amr b. Dinar’ı yakaladı. Atâ ve Amr b. Dinar Mekkeliydi, bu yüzden serbest bırakıldılar. Diğerleri Haccac’a gönderildi. Talk yolda öldü, Mücahid Haccac ölünceye kadar hapiste kaldı, Said b. Cübeyr ise öldürüldü.

Ebu Küreyb – Ebu Bekir el-Eşcaî rivayet etti: Said b. Cübeyr getirildiğinde Rebaze yakınlarında bir eve konuldu. Onu koruyanlardan biri ihtiyacını gidermeye gitti, diğeri kaldı. Kalan muhafız uyuyup bir rüya gördü ve “Said’i öldürmekten sakın” denildi. Uyanınca “Ey Said, seni öldürmeyeceğim, gitmek istediğin yere git” dedi. Said kabul etmedi. Ertesi gün diğer muhafız da aynı rüyayı gördü ve aynı şeyi söyledi. Buna rağmen onu götürmeye devam ettiler.

Yezid b. Ebi Ziyad dedi ki: Said’in bulunduğu eve girdim; zincirliydi. Kufeli kıraat ehli de yanına girdi. Ona “Seninle konuştu mu?” diye sordum. “Evet” dedi ve gülerek bizimle konuştu; küçük kızı kucağındaydı. Kız zinciri görünce ağladı. Said, “Kızım, bunu kötüye yorma” dedi. Bu durum ona ağır gelmişti. Onu uğurlayarak köprüye kadar götürdük. Muhafızlar “Bize kefil olun, yoksa onu geçirmeyiz; kendini suya atmasından korkuyoruz” dediler. Biz kefil olunca geçirdiler.

Vehb b. Cerir – babası – el-Fadl b. Süveyd rivayet etti: Haccac’ın yanına geldiğimde Said getirilmişti. Haccac ona, “Seni görevlendirmedim mi? Sana iyilik yapmadım mı?” diye sordu; neredeyse onu serbest bırakacak sandım. Said “Evet” dedi. Haccac “O halde neden bana karşı çıktın?” dedi. Said “Bana böyle yapmam emredildi” dedi. Bunun üzerine Haccac öfkelendi ve “Onu öldürün!” dedi. Said’in başı kesildi.

Ebu Gassan Malik b. İsmail rivayet etti: Said öldürüldüğünde başı yere düşerken üç defa “Allah’tan başka ilah yoktur” dedi; ilki açıkça, diğerleri daha kısık şekildeydi.

Ebu Bekir el-Bahilî – Enes b. Ebi Şeyh rivayet etti: Said getirildiğinde Haccac, “Onu bana gönderen kişi…” diyerek Halid el-Kasrî’yi kastetti. Sonra Said’e “Neden bana karşı çıktın?” dedi. Said, “Ben hata da yapan, isabet de eden bir Müslümanım” dedi. Haccac bir an yumuşadı. Fakat Said, Abdürrahman’a verdiği biatten söz edince Haccac tekrar öfkelendi ve “Onu öldürün!” dedi.

Atâ b. Bişr – Salim el-Aftas rivayet etti: Said getirildiğinde Haccac bineğine binmek üzereydi. “Vallahi sen cehennemde yerini almadan binmem” dedi ve öldürülmesini emretti. Ardından zihni karıştı ve “Zincirlerimiz, zincirlerimiz” demeye başladı. Bunun Said’in zincirleri olduğu sanıldı ve kesildi.

Başka bir rivayette: Haccac ona “Seni öldüreceğim” dedi. Said, “O halde annemin bana verdiği isim gibi mutlu olurum” dedi. Haccac onu öldürdükten sonra kırk gün kadar yaşadı. Rüyasında Said’i görür ve “Beni neden öldürdün?” dediğini işitirdi.

Ebu Cafer dedi ki: Bu yıl “fakihler yılı” olarak adlandırıldı. Çünkü bu yılda Medine fakihlerinin çoğu vefat etti: Ali b. Hüseyin, Urve b. Zübeyr, Said b. el-Müseyyeb ve Ebu Bekir b. Abdurrahman bunlardandır.

Bu yılda el-Velid, Süleyman b. Habib’i Şam’da kadı tayin etti.

Bu yılda hac emiri konusunda ihtilaf vardır. Ebu Ma’şer’e göre Mesleme b. Abdülmelik, Vakıdî’ye göre Abdülaziz b. el-Velid hac emiriydi.

Bu yılda valiler şöyleydi: Mekke’de Halid b. Abdullah el-Kasrî, Medine’de Osman b. Hayyan, Kufe’de Ziyad b. Cerir, Basra’da Cerrah b. Abdullah, Horasan’da Kuteybe b. Müslim, Mısır’da Kurra b. Şerik; Irak ve doğunun tamamında ise Haccac görevliydi.
Kuteybe’nin eş-Şaş Seferi: Bu yılda Abbas b. Velid b. Abdülmelik Bizans topraklarına sefer düzenledi. Rivayet edildiğine göre onun eliyle Tulus, el-Merzbaneyn ve Hiraqlah olmak üzere üç kale fethedildi.

Bu yılda Hind’in geri kalan kısmı da fethedildi; yalnızca el-Kayraj ve el-Mandal hariç kaldı.

Bu yılda Vasıt el-Kasab Ramazan ayında (Mayıs–Haziran 714) inşa edildi.

Bu yılda Musa b. Nusayr Endülüs’ten İfrikiye’ye döndü. Kurban Bayramı’nı (10 Zilhicce / 26 Ağustos 714) Kayravan’a bir mil mesafedeki Kasrü’l-Ma’da eda etti.

Bu yılda Kuteybe b. Müslim eş-Şaş’a sefer yaptı.

Anlatım yeniden Ali b. Muhammed’e döner; o şöyle dedi: Haccac, Irak’tan bir ordu gönderdi ve bu ordu 95 yılında Kuteybe’ye katıldı. Kuteybe sefere çıktı. Eş-Şaş’ta veya Kuşmahan’da bulunduğu sırada Şevval ayında Haccac’ın öldüğü haberi ona ulaştı. Bu durum onu üzdü; Merv’e döndü ve şu beyitleri söyledi:

Hayatıma yemin olsun, Caferoğullarından olan o adam ne iyiydi;
Havran’da tuzaklara yakalanmıştı.
Eğer yaşarsan ben yaşamaktan usanmayacağım,
Ama ölürsen senden sonra yaşamın bir faydası kalmaz.

Ali b. Muhammed dedi ki: Kuteybe geri döndü, ordusunu dağıttı; bir kısmını Buhara’da bıraktı, bir kısmını Keş ve Nesef’e gönderdi. Sonra Merv’e ulaşıp orada kaldı.

Ona Velid’in mektubu geldi: “Emirü’l-Müminin senin denenişini ve Müslümanların düşmanlarına karşı cihadını bilmektedir. Seni yüceltmekte ve sana yapılması gerekeni yapmaktadır. Seferlerini düzenli hale getir, Rabbinin mükâfatını bekle ve Emirü’l-Müminin’e yazdığın mektupları eksik etme ki bulunduğun yer ve sınırlar gözümün önündeymiş gibi olsun.”

Bu yılda Haccac b. Yusuf Şevval ayında (Haziran–Temmuz 713) öldü; yaşı elli dört olarak da, elli üç olarak da rivayet edilmiştir. Ayrıca bu yılın 25 Ramazan’ında (13 Haziran 713) öldüğü de söylenmiştir.

Bu yılda, ölümü yaklaşınca, namaz işlerini yürütmek üzere oğlu Abdullah b. Haccac’ı vekil bıraktı. Vakıdî’ye göre Haccac’ın Irak üzerindeki idaresi yirmi yıl sürdü.

Bu yılda Abbas b. Velid’in Kınnesrin’i fethettiği rivayet edilmiştir.

Bu yılda el-Vadihî ve onunla birlikte yaklaşık bin kişi Bizans topraklarında öldürüldü.

Bu yılda, rivayet edildiğine göre Abdullah b. Muhammed b. Ali doğdu.

Bu yılda Velid b. Abdülmelik, Kufe ve Basra’nın askerî ve idarî işlerini Yezid b. Ebi Kabşe’ye, mali işlerini ise Yezid b. Ebi Müslim’e verdi. Ayrıca denilmiştir ki Haccac ölümüne yakın bu iki bölgenin askerî ve idarî işlerini Yezid b. Ebi Kabşe’ye, mali işlerini ise Yezid b. Ebi Müslim’e bırakmış; Haccac’ın ölümünden sonra Velid onları bu görevlerde bırakmıştır. Velid, Haccac’ın diğer valilerini de görevlerinde aynen bırakmıştır.

Bu yılda hac emiri Bişr b. Velid b. Abdülmelik idi. Bu, Ahmed b. Sabit’in İshak b. İsa’dan, onun da Ebu Ma’şer’den nakline dayanır; Vakıdî de aynı görüştedir. Bu yılda valiler önceki yılın valileriyle aynıydı; yalnızca Kufe ve Basra, Haccac’ın ölümünden sonra yukarıda zikredilen kişilere bağlandı.
Velid b. Abdülmelik’in Ölümü: Bu yılda, Vakıdî’nin rivayetine göre Bişr b. Velid’in kış seferi gerçekleşti; o, Velid öldükten sonra geri döndü.

Bu yılda, bütün siyer âlimlerinin söylediğine göre, Velid b. Abdülmelik Cumadelahire ayının ortasında, Cumartesi günü (Şubat sonu 715) vefat etti.

Hilafet süresi hakkında ihtilaf edilmiştir.

İbn Vehb – Yunus – Zührî’ye göre: Velid on yıldan bir ay eksik süreyle hüküm sürdü.
Ahmed b. Sabit – İshak b. İsa – Ebu Ma’şer’e göre: Velid’in hilafeti dokuz yıl yedi ay sürdü.
Hişam b. Muhammed dedi ki: Velid’in yönetimi sekiz yıl altı ay sürdü.
Vakıdî dedi ki: Onun hilafeti dokuz yıl sekiz ay iki gece sürdü.

Onun yaşı hakkında da ihtilaf edilmiştir.

Muhammed b. Ömer dedi ki: Dımaşk’ta kırk altı yıl altı aylıkken öldü.
Hişam b. Muhammed dedi ki: Kırk beş yaşında öldü.
Ali b. Muhammed dedi ki: Kırk iki yaş ve birkaç ayında öldü.
Ali dedi ki: Velid, Deyr Murra’da öldü; Babü’s-Sagir dışında defnedildi. Ayrıca Feradis kabristanında defnedildiği de söylenmiştir. Kırk yedi yaşında öldüğü de rivayet edilmiştir.

Ali’nin rivayetine göre onun on dokuz oğlu vardı: Abdülaziz, Muhammed, Abbas, İbrahim, Tammam, Halid, Abdurrahman, Mübeşşir, Mesrur, Ebu Ubeyde, Sadaka, Mansur, Mervan, Anbese, Ömer, Ravh, Bişr, Yezid ve Yahya.

Abdülaziz ile Muhammed’in annesi Ümmü’l-Benin bint Abdülaziz b. Mervan’dır. Ebu Ubeyde’nin annesi Fezâriyye bir kadındı. Diğerleri ise farklı annelerdendi.

Yaptıklarının Bazılarına Dair Rivayet

Ömer [b. Şebbe] – Ali rivayet etti: Şamlılara göre Velid b. Abdülmelik, halifeleri arasında en layık olanıydı. O, mescitler inşa etti—Şam Mescidi ve Medine Mescidi—minberler kurdu, halka ihsanlarda bulundu ve cüzzam hastalarına vererek onların insanlardan dilenmemelerini emretti; her sakata bir hizmetçi, her köre bir rehber tahsis etti. Onun döneminde büyük fetihler gerçekleşti: Musa b. Nusayr Endülüs’ü fethetti, Kuteybe Kaşgar’ı fethetti ve Muhammed b. Kasım Hind’i fethetti.

[Ravi] devam etti: Velid bazen sebzecinin yanına uğrar, bir demet yeşillik alır ve “Bu ne kadar?” derdi. Sebzeci “Bir fels” derdi. Velid de “İçine biraz daha koy” derdi.

[Ravi] devam etti: Benî Mahzum’dan bir adam ona gelip borcu hakkında yardım istedi. Velid, “Eğer buna layıksan, evet” dedi. Mahzumlu, “Ey Emirü’l-Müminin, sana olan yakınlığım varken nasıl layık olmayayım?” dedi. Velid, “Kur’an okudun mu?” diye sordu. “Hayır” dedi. Bunun üzerine Velid, yanına yaklaşmasını söyledi. Adam yaklaşınca elindeki değnekle onun sarığını düşürdü ve birkaç kez vurdu. Sonra birine, “Bunu yanında tut; Kur’an okuyuncaya kadar ondan ayrılmasına izin verme” dedi.

Osman b. Yezid b. Halid b. Abdullah b. Halid b. Esid ona gelip, “Ey Emirü’l-Müminin, borcum var” dedi. Velid, “Kur’an okudun mu?” diye sordu. “Evet” dedi. Velid ondan Enfal suresinden on ayet ve Tevbe suresinden on ayet okumasını istedi. O da okudu. Bunun üzerine Velid, “Evet, senin borcunu ödeyeceğiz ve bununla akrabalık bağımızı da gözetmiş olacağız” dedi.

[Ravi] devam etti: Velid hastalandı ve bayıldı. Günün büyük bir kısmını yanında bulunanlar tarafından ölü sanılacak şekilde geçirdi. Onun için ağlandı ve resmi ulaklar ölüm haberini götürmek üzere yola çıktılar. Haber Haccac’a ulaştığında “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz” dedi. Bir ip getirilmesini istedi; eline bağlandı ve bir direğe tutturuldu. “Allah’ım, beni bana merhamet etmeyecek birine bırakma; ne çok senden, onun ölümünden önce benim ölümümü istemiştim” diyerek dua etmeye başladı. Bu haldeyken Velid’in kendine geldiği haberi ulaştı.

Ali dedi ki: Velid kendine gelince, “Emirü’l-Müminin’in iyileşmesine en çok sevinecek olan kimse Haccac’tır” dedi. Ömer b. Abdülaziz, “Senin iyileşmenle Allah’ın bize olan lütfu ne büyüktür! Gözümde canlanıyor: Haccac’tan sana bir mektup gelecek ve orada, iyileştiğin haberi ulaşınca secdeye kapandığını, kölelerini azat ettiğini ve hediyeler dağıttığını yazacak” dedi. Birkaç gün sonra gerçekten böyle bir mektup geldi.

Ali dedi ki: Haccac, Velid’e zamanla ağır gelmeye başlamıştı. Velid’in bir hizmetçisi şöyle dedi: Bir gün öğle yemeği için Velid’i yıkıyordum. Elini uzattı, su dökmeye başladım; dalgındı, su akıyordu ama konuşamıyordum. Sonra suyu yüzüme sıçrattı ve “Uyukluyor musun?” dedi. Başını kaldırıp, “Dün gece ne olduğunu bilmiyor musun?” dedi. “Hayır” dedim. “Yazık sana! Haccac öldü” dedi. Ben de “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz” dedim. “Sus” dedi, “Efendin için artık elinde koklayacağı bir elma bile olsa hoşuna gitmezdi.”

Ali dedi ki: Velid bina yapmaya ve imar faaliyetlerine düşkündü. Onun zamanında insanlar bir araya geldiklerinde birbirlerine binaları ve yapıları sorarlardı. Sonra Süleyman başa geçti; o ise kadınlara ve yemeğe düşkündü, insanlar da birbirlerine cariyeleri ve ilişkileri sorar oldular. Daha sonra Ömer b. Abdülaziz başa geçtiğinde insanlar birbirlerine “Bugün ne kadar Kur’an okuyorsun? Ne kadarını ezberledin? Ne zaman tamamlayacaksın? Bu ay ne kadar oruç tutacaksın?” gibi sorular sorarlardı.

Cerir, Velid için mersiye olarak şöyle dedi:

Ey göz, hatıranın uyandırdığı bol gözyaşlarını dök;
Bugünden sonra gözyaşı biriktirmenin anlamı yok.
Halifenin güzel niteliklerini toprak örttü;
İçinde eğimli bir lahit kazılmış toprak.
Musibet açıkça ortaya çıkınca oğulları,
Ortadaki ayı düşmüş yıldızlar gibiydi.
Hepsi bir aradaydı; ne Abdülaziz,
Ne Ravh ne de Ömer onun kaderini geri çevirebildi.

Ömer – Ali rivayet etti: Velid hacca gitti; Yemen’den Muhammed b. Yusuf da hediyelerle geldi. Ümmü’l-Benin, Velid’e “Ey Emirü’l-Müminin, Muhammed b. Yusuf’un hediyelerini bana ver” dedi. Velid bunların ona verilmesini emretti. Ümmü’l-Benin’in elçileri Muhammed’e ulaştı; fakat o, “Emirü’l-Müminin görüp karar vermedikçe vermem” diyerek reddetti. Çünkü hediyeler çoktu. Ümmü’l-Benin, “Benim bunlara ihtiyacım yok” dedi. Velid “Neden?” diye sordu. O da “Onları insanlardan zorla aldığını ve zulmettiğini duydum” dedi.

Muhammed malları Velid’e getirdi. Velid, “Bunları zorla aldığın bana ulaştı” dedi. Muhammed “Allah korusun” dedi. Bunun üzerine Velid, Kâbe’nin Rüknü ile Makam arasında elli yemin etmesini emretti. Muhammed, bunları zorla almadığına ve zulmetmediğine dair yemin etti. Velid yemini kabul etti ve hediyeleri Ümmü’l-Benin’e verdi. Daha sonra Muhammed b. Yusuf Yemen’de hastalanarak öldü; hastalığı sebebiyle bedeni parçalanmıştı.
Velid’in Süleyman’ı Veliahtlıktan Çıkarma İsteği: Bu yılda Velid, kardeşi Süleyman’ın yanına giderek onu veliahtlıktan çıkarmak istemişti; yerine oğluna biat alınmasını arzuluyordu. Bu, ölümüne yol açan hastalığından önceydi.

Ömer – Ali rivayet etti: Velid ile Süleyman, Abdülmelik tarafından belirlenmiş iki veliahttı. Yönetim Velid’e geçince, oğlu Abdülaziz için biat alınmasını ve Süleyman’ın veliahtlıktan çıkarılmasını istedi. Süleyman bunu reddetti. Velid, hilafetin Abdülaziz’den sonra tekrar ona bırakılacağını söyleyerek onu ikna etmeye çalıştı; fakat Süleyman yine kabul etmedi. Velid ona büyük miktarlarda mal teklif etti, yine reddetti. Bunun üzerine Velid valilerine yazıp Abdülaziz için biat almalarını emretti. Haccac, Kuteybe ve bazı ileri gelenler dışında kimse buna olumlu cevap vermedi.

Abbad b. Ziyad, Velid’e şöyle dedi: “İnsanlar bu konuda sana olumlu karşılık vermiyorlar; verseler bile oğluna sadık kalacaklarından emin değilim. Süleyman’a yaz, yanına gelsin; sana itaat etmesi gerekir. Onu Abdülaziz’e biat etmeye razı etmeye çalış. Senin yanında iken direnemez; direnirse de insanlar ona karşı olur.” Bunun üzerine Velid, Süleyman’a gelmesini emreden bir mektup yazdı.

Süleyman gecikti. Bunun üzerine Velid onun yanına gidip onu veliahtlıktan çıkarmaya karar verdi. Hazırlık yapılmasını emretti, bineği getirildi. Fakat hastalandı ve gitmeden önce öldü; bu isteği içinde kaldı.

Ömer – Ali – Ebu Asım ez-Ziyadi – el-Hilvas el-Kelbi rivayet etti: Biz Muhammed b. Kasım ile Hind’deydik. Dahir öldürüldü. Haccac’tan bize Süleyman’ı tanımamamız yönünde bir mektup geldi. Süleyman halife olunca bize ondan bir mektup geldi: “Toprağı ekip biçin; sizin için Şam yok.” Biz Ömer b. Abdülaziz halife oluncaya kadar o toprakta kaldık; sonra geri döndük.

Ömer – Ali rivayet etti: Velid, içinde bir kilise bulunan Şam mescidini inşa etmek istedi. Arkadaşlarına, “Sizden yalnızca her birinizin bana bir tuğla getirmesini istiyorum” dedi. Herkes bunu yapmaya başladı. Iraklı biri iki tuğla getirdi. Velid ona, “Nerelisin?” diye sordu. “Iraklıyım” dedi. Velid, “Ey Iraklılar, her işte aşırıya gidiyorsunuz; hatta itaatte bile” dedi. Kiliseyi yıktılar ve onu mescide kattılar.

Ömer b. Abdülaziz halife olunca bazı Hristiyanlar bundan şikâyet etti. Ona, “Şehrin dışındaki her şey savaşla fethedildi” denildi. O da şikâyet edenlere, “İsterseniz kilisenizi size geri veririz ve savaşla alınmış olan Thomas Kilisesi’ni yıkar, onu mescit yaparız” dedi. Bunu duyunca, “Hayır, Velid’in yıktığını size bırakalım; siz de Thomas Kilisesi’ni bize bırakın” dediler. Ömer de bunu kabul etti.

Bu yılda Kuteybe Kaşgar’ı fethetti ve Çin’e sefer yaptı.
Kuteybe’nin Kaşgar Ve Çin’deki Seferi: Rivayet, daha önce zikrettiğim isnad zinciriyle birlikte Ali b. Muhammed’e döner. O dedi ki: Kuteybe, 96 yılında sefere çıktı; askerleriyle birlikte onların ailelerini de yanına aldı ve Süleyman’dan korktuğu için ailelerine Semerkand’da güvenli bir sığınak sağlamak istiyordu. Nehri geçtiğinde, mevlasından Hârizmî denilen bir adamı geçiş yerinin başına koydu ve “Hiç kimse izin belgesi olmadan geçmesin” dedi. Fergana’ya gitti ve Çin şehirlerinin en yakını olan Kaşgar’a giden yolu kolaylaştırmak için önceden ‘İsam geçidine asker gönderdi. Velid’in ölüm haberi ona Fergana’dayken ulaştı.

Ali’den, Ebu’z-Zeyyel’den, el-Muhallab b. İyâs’tan, İyâs b. Züheyr’den: Kuteybe nehri geçtiğinde yanına gittim ve ona şöyle dedim: “Aileler hakkında görüşünü bilmiyordum ki ona göre hazırlık yapalım. Büyük oğullarım yanımda, fakat geride bıraktığım ailelerim ve yaşlı bir annem var; onlara bakacak kimse yok. Uygun görürsen, ailemi getirmek üzere göndereceğim oğullarımdan biri için bana bir mektup yazmanı istiyorum.” Bunun üzerine bana bir mektup yazdı ve verdi. Sonra nehre geldim; geçişten sorumlu adam diğer taraftaydı. Elimle işaret ettim, bir grup insan kayıkla geldi. “Kimsin ve izin belgen nerede?” dediler. Onlara durumu anlattım. Onlardan bir kısmı benimle kaldı, diğerleri kayığı geri götürüp sorumluya haber verdi. İyâs dedi ki: Sonra geri geldiler, beni taşıdılar ve diğer tarafa ulaştım. Onlar yemek yiyordu; ben açtım, hemen yemeğe atıldım. Sorumlu adam bana bir şeyler soruyordu ama ben yerken cevap vermiyordum. O da “Bu bedevi açlıktan yarı ölü” dedi. Sonra yola çıktım, Merv’e ulaştım, annemi alıp geri döndüm, orduya doğru yola çıktım. Bu sırada Velid’in ölüm haberi geldi ve ben Merv’e yöneldim.

Ali’den, Ebu Mihnef’ten, onun babasından: Kuteybe, falanın oğlu Kesîr’i Kaşgar’a gönderdi. O, oradan esirler aldı ve boyunlarını “Bu, Allah’ın Kuteybe’ye verdiği ganimetin bir parçasıdır” diye mühürledi. Sonra Kuteybe geri döndü ve Velid’in ölüm haberi onlara ulaştı.

Ali dedi ki: (1) Yahya b. Zekeriyya el-Hemedânî’den – Horasanlı şeyhlerden – ve (2) el-Hakem b. Osman’dan – bir Horasanlı şeyhten – rivayete göre: Kuteybe ilerledi, ta Çin’e yaklaşıncaya kadar gitti.

Ali devam etti: Çin hükümdarı Kuteybe’ye yazdı: “Yanındaki ileri gelenlerden birini bize gönder; bize seni anlatsın ve biz de ona dininiz hakkında sorular soralım.” Bunun üzerine Kuteybe ordusundan – bazıları on, bazıları on iki der – çeşitli kabilelerden seçilmiş, yakışıklı, güçlü, fasih, sakallı ve cesur adamlar seçti. Bunları araştırmış ve geldikleri topluluklar içindeki en seçkin kimseler olduklarını tespit etmişti. Onlarla konuştu, zekâlarını yokladı; akıl ve güzelliklerini gördü. Onlara silahlar, ince ipekler, işlemeli elbiseler, yumuşak beyaz giysiler, sandaletler ve güzel kokularla donatılmalarını emretti. Onları güzel atlara bindirdi; ayrıca sürülecek atlar ve binecek hayvanlar verdi.

Ali dedi ki: Hubeyre b. el-Müşemrec el-Kilabî, dili akıcı ve çekincesiz biriydi. Kuteybe ona, “Ey Hubeyre, bu işi nasıl yürüteceksin?” dedi. O da, “Emir seni aziz kılsın! Kendimi tutacak kadar iradem var. Sen ne istersen söyle, ben de onu söyleyip ona bağlı kalırım” dedi. Kuteybe, “Allah’ın adıyla git; başarı Allah’tandır. Onların ülkesine varıncaya kadar sarıklarınızı çıkarmayın. Hükümdarın huzuruna girdiğinizde ona, ‘Ben onların toprağına basıncaya, krallarının boyunlarını mühürleyinceye ve onlardan vergi alınıncaya kadar ayrılmamaya yemin ettim’ diye haber ver” dedi.

Ali dedi ki: Hubeyre b. el-Müşemrec başkanlığında yola çıktılar. Oraya vardıklarında Çin hükümdarı onları çağırdı. Hamama girdiler, sonra çıktılar; içlerine tunik giyip üzerine beyaz elbiseler giydiler, güzel kokular süründüler, tütsülendiler, sandalet ve ridâlarını giyip hükümdarın huzuruna girdiler. Onun yanında ülkesinin ileri gelenleri vardı. Oturdular; ne hükümdar ne de yanındakiler onlarla konuştu. Sonra kalkıp çıktılar. Hükümdar, yanındakilere, “Bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?” dedi. Onlar, “Bunlar kadın gibi kimseler; onları görüp kokularını alan hiçbirimiz yok ki tahrik olmasın” dediler.

Ali dedi ki: Ertesi gün hükümdar onları yine çağırdı. Bu sefer işlemeli elbiseler, ipek sarıklar ve mifrâflar giydiler. Sabahleyin huzura girdiklerinde, “Geri dönün” denildi. Hükümdar, “Bu kıyafet hakkında ne düşünüyorsunuz?” dedi. Onlar, “Bu kıyafet birincisinden daha çok erkek kıyafetine benziyor; bunlar gerçekten erkektir” dediler.

Üçüncü gün hükümdar yine çağırdı. Bu sefer silahlarını kuşandılar; zırhlarını, miğferlerini giydiler, kılıçlarını bağladılar, mızraklarını aldılar, yaylarını omuzladılar, atlarına bindiler ve sabahleyin geldiler. Çin hükümdarı onları gördü; adeta ilerleyen dağlar gibiydiler. Yaklaşınca mızraklarını yere diktiler, sonra elbiselerini toplayarak ilerlediler. Huzura girmek üzereyken, kalplerine düşen korku sebebiyle onlara, “Geri dönün” denildi.

Ali dedi ki: Geri döndüler; atlarına bindiler, mızraklarını çektiler, sanki birbirlerini kovalıyormuş gibi atlarını sürdüler. Hükümdar, “Bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?” dedi. Onlar, “Bunların benzerini hiç görmedik” dediler. Akşam olunca hükümdar onlara haber gönderdi: “Aranızdan en değerlinizi bana gönderin.” Hubeyre’yi gönderdiler.

Hubeyre huzura girince hükümdar ona dedi ki: “Ülkemin kudretini gördün. Buradayken seni benden koruyacak kimse yoktur. Sen avucumdaki bir yumurta gibisin. Sana bir şey soracağım; doğru söylemezsen seni öldürürüm.” Hubeyre, “Sor” dedi. Hükümdar, “Birinci, ikinci ve üçüncü gün yaptığınız kıyafet değişikliklerinin sebebi nedir?” dedi. Hubeyre, “Birinci günkü kıyafetimiz ailelerimizin yanında giydiğimizdir; kullandığımız koku da odur. İkinci günkü kıyafetimiz emirlerimizin huzuruna çıktığımızda giydiğimizdir. Üçüncü günkü ise düşmanlarımız için olan kıyafetimizdir; kızdırıldığımızda böyle giyiniriz” dedi. Hükümdar, “Âdetlerinizi ne güzel düzenlemişsiniz” dedi. Sonra, “Efendine dön ve ona geri çekilmesini söyle; onun hırsını ve askerlerinin azlığını biliyorum. Aksi halde sizi yok edecek birini gönderirim” dedi.

Hubeyre dedi ki: “Öncüleri senin ülkenizde, sonu zeytin ağaçlarının bulunduğu yerlerde olan birinin askerine nasıl az denir? Dünyayı geride bırakıp onu kontrolü altına alarak sana sefer yapan biri nasıl hırsla suçlanır? Bizi öldürmekle korkutmana gelince; bizim belirlenmiş ömürlerimiz vardır. Onlar geldiğinde en şereflisi öldürülmektir. Biz bundan hoşnutsuz olmayız, korkmayız da.” Hükümdar, “Peki efendini ne memnun eder?” dedi. Hubeyre, “O, sizin toprağınıza basmadan, krallarınızın boyunlarını mühürlemeden ve vergi almadan ayrılmamaya yemin etmiştir” dedi. Hükümdar, “Onu yemininden kurtaracağız. Ona toprağımızdan bir miktar göndeririz, basar; krallarımızdan bazı gençleri göndeririz, boyunlarını mühürler; bir miktar vergi göndeririz, razı olur” dedi.

Ravi dedi ki: Altın tabaklar içinde toprak getirilmesini emretti; ipek ve altın gönderdi, kralların oğullarından dört genç verdi. Onlara izin verip değerli hediyeler sundu. Onlar da gönderilenlerle birlikte Kuteybe’ye ulaştılar. Kuteybe vergiyi kabul etti, gençlerin boyunlarını mühürleyip geri gönderdi ve toprağa bastı.

Sevade b. Abdullah es-Selûlî şöyle dedi:
Çin’e gönderdiğin heyette bir ayıp yoktur,
eğer doğru yolu tuttularsa.
Ölüm korkusuyla gözlerini kırptılar,
ancak asil Hubeyre b. Müşemrec hariç.
O sadece onların boyunlarını mühürlemek
ve vergi karşılığı rehin almak istedi.
Senin ona öğütlediğin mesajı iletti
ve yemini bozmaktan bir çıkış yolu buldu.

Ali dedi ki: Kuteybe, Hubeyre’yi Velid’e gönderdi; o Fars’ta Kariyye’de öldü. Sevade onun için mersiye söyledi:
Hubeyre b. Müşemrec’in kabrinin fazileti Allah’a aittir;
içinde ne cömertlik ve ne güzellik vardır!
Toplanıldığında söz söyleyenlerin aciz kaldığı bir belagat vardır.
Kuraklıkların peş peşe geldiği bir zamanda bahar gibiydi,
kahramanların korktuğu anda bir aslan gibiydi.
Şiddetli yağmurlar yağdıran bulutlar,
kabrinin bulunduğu Kariyye’yi sulasın.
Nal atan atlar onun için ağladı,
her düzgün ve dalgalanan mızrak da öyle;
ve onun için saçları dağınık kadınlar ağladı,
kurak ve kıt yıl içinde kendilerini teselli edecek kimse bulamadılar.

Ali’den, Bahililerden: Kuteybe her seferden döndüğünde on iki iyi kısrak ve on iki deve satın alırdı; her kısrak için dört bin dirhemden fazla ödemezdi. Bunları bir sonraki sefer zamanına kadar besletirdi. Sefer vakti gelip ordugâh kurulduğunda, onları bağlatır ve zayıflatırdı; atlar zayıflamadan nehri geçirmezdi. Öncü birliklerini bunlara bindirirdi. Öncüleri, eşraf arasından seçilmiş süvarilerle ve sadık gördüğü gayrimüslimlerle gönderirdi; bunlar develere bindirilirdi. Bir keşifçi gönderdiğinde bir levha yazdırır, sonra onu ikiye böler; bir parçasını ona verir, diğerini kendinde tutardı. Ona, parçasını belirli bir yere – meşhur bir geçit, ağaç veya harabe gibi – gömmesini emrederdi. Sonra birini gönderip onu aratırdı; böylece keşifçinin doğru söyleyip söylemediğini anlardı.

Sabit Kulne el-Atakî, Kuteybe’nin öldürdüğü Türk krallarından söz ederek şöyle dedi:
Kaz.r.nk ve K.shbyz’in öldürülmesi gözü sevindirdi,
B.yir’in başına gelen de öyle.

Kumeyt ise Sogd ve Hârizm seferi hakkında şöyle dedi:
Sonra mübarek bir seferde,
halkların ekinlerini yok eden ve biçen bir seferde…

Bu seferin bulutu Fil’e bol yağmurunu indirdi,
Sogd’a da soğuk sağanak boşandı.

Fil hâlâ ganimet olarak verilecek mallara sahiptir,
taksimlerde değersiz ve bayağı hiçbir şey yoktur.

Bunlar öyle fetihlerdir ki halifeye,
bizim bütün gücümüzle çaba gösteren kimseler olduğumuzun delilini sunar.

Hiçbir kavme karşı yapılan bir seferde
onlardan yüz çevirmedin,
ta ki onlara “ölün!” denilinceye ve öldürülünceye kadar.

Onların hiçbir kalesi seni razı etmezdi,
eğer direniyorsa,
ta ki içinde “Allahu ekber” sözüyle
tek ve ebedî olanın adı ilan edilinceye kadar.
Süleyman b. Abdülmelik’e Biat Edilmesi: Ebu Ca‘fer (Taberî) dedi ki: Bu yılda Süleyman b. Abdülmelik’e halife olarak biat edildi. Bu, Velid b. Abdülmelik’in öldüğü gün Remle’de gerçekleşti.

Bu yılda Süleyman b. Abdülmelik, Medine valisi Osman b. Hayyan’ı görevden aldı. Muhammed b. Ömer zikretti ki: Süleyman, Osman’ı 96 yılının Ramazan ayının yirmi dördünde (3 Haziran 715) Medine’den azletti. Ebu Ca‘fer devam etti: O, Medine’de üç yıl valilik yaptı. Ayrıca şöyle de denmiştir: Görev süresi iki yıl, yedi gece eksikti.

Vakidî’ye göre: Osman b. Hayyan, Ebu Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm’ın kendisinden ertesi sabah geç kalkmak ve halkı kabul etmemek için izin istemesine razı oldu; böylece Ramazan’ın yirmi birinci gecesini ihya edecekti. O sırada Osman’ın yanında, Ebu Bekir b. Amr b. Hazm ile arası kötü olan Eyyub b. Seleme el-Mahzûmî vardı. Ona dedi ki: “Onun söylediğini görmüyor musun? Bu sadece takva gösterisi yapmaktır.” Osman cevap verdi: “Bunu düşündüm; fakat yarın sabah onu çağırdığımda meclis kurmuş bulmazsam, babamın oğlu olduğuma yemin ederim ki ona yüz değnek vurur, başını ve sakalını tıraş ederim.”

Eyyub dedi ki: “Onun bu sözünden hoşnut oldum ve şafakta aceleyle onun evine gittim; yolu mum ışığında buldum. Kendi kendime ‘Murri (yani Osman) da yeminini yerine getirmek için acele etmiş’ dedim.” Fakat bir de ne göreyim, Süleyman’ın elçisi daha önce gelmiş; Ebu Bekir’i vali tayin eden, Osman’ın azledilip kırbaçlanmasını emreden bir yazı getirmişti. Eyyub devam etti: “Valilik konağına girdim; İbn Hayyan yerde oturuyordu, Ebu Bekir ise bir sandalyede oturmuş demirciye ‘Bu adamın ayaklarına zinciri vur’ diyordu. Osman bana baktı ve şu beyti okudu:

Sırtlarını dönüp kaçtılar,
Fakat işler her zaman aynı kalmaz.”

Bu yılda Süleyman, Irak’taki görevinden Yezid b. Ebî Müslim’i azledip yerine Yezid b. el-Muhallab’ı tayin etti. Mâlî idareyi Salih b. Abdürrahman’a verdi ve ona Ebu Akil ailesine işkence edip onları öldürmesini emretti.

Ömer b. Şebbe’den, Ali b. Muhammed’den: Salih Irak’a geldi ve mâlî idareyi üstlendi; bu sırada askerî işler Yezid’in elindeydi. Yezid, Ziyad b. el-Muhallab’ı Umman’a vali olarak gönderdi ve ona şöyle dedi: “Salih ile yazış; ona mektup yazdığında onun adını önce zikret.” Salih Irak’a vardığında Ebu Akil ailesini yakaladı ve onlara işkence etti; işkenceyi Abdülmelik b. el-Muhallab uyguladı.

Bu yılda Kuteybe b. Müslim Horasan’da öldürüldü.
Kuteybe b. Müslim’in Öldürülmesi: Bunun etrafında gelişen hadiseler şunlardır: Velid b. Abdülmelik, oğlu Abdülaziz b. Velid’i veliaht yapmak istedi ve bu niyetini gizlice kumandanlara ve şairlere bildirdi. Cerir bu hususta şöyle dedi:

“İnsanlar, ‘Hangi adam halifelik için daha uygundur?’ diye sorduklarında,
parmaklar Abdülaziz’i gösterir.
Onu insanların en lâyığı sayarlar;
ona biat etmekte acele ettiklerinde hata etmediler.”

Cerir ayrıca Velid’i Abdülaziz’i veliaht tayin etmeye teşvik ederek şöyle söyledi:

“İnsanların gözleri Abdülaziz’e çevrilmiştir,
hükümdarlar kimi seçecekleri hususunda şaşırıp kaldıklarında.
Devletin direkleri ve gökler yıkılsa bile
faziletleri ona işaret eder.
Kureyş’in ileri gelenleri de derler ki:
‘Yarış sona erdiğine göre artık biat edilmelidir.’
Onlar Abdülaziz’i veliaht saymaktadırlar;
bu hususta ne yanılmış ne de haksızlık etmişlerdir.
Siz neyi bekliyorsunuz?
Ağır işleri yüklenen ve şerefe yükselen sizlersiniz.
Öyleyse, ey Emirü’l-Müminin,
eğer dilersen hilafeti bütünüyle ona ver.
Çünkü halk ellerini ona uzatmış,
bu iş artık herkesçe bilinir olmuştur.
Eğer sana veliaht olarak biat etmiş olsalardı,
denge düzgün olur, bina da dosdoğru kurulmuş olurdu.”

Haccac b. Yusuf ile Kuteybe, Süleyman’ı veliahtlıktan düşürme konusunda aynı görüşteydiler. Sonra Velid öldü ve Süleyman b. Abdülmelik iktidarı ele aldı. İşte Kuteybe’nin ondan korkmasının sebebi buydu.

Ali b. Muhammed’den – Bişr b. İsa, Hasan b. Ruşeyd ve Küleyb b. Halef’ten – Tufeyl b. Mirdas ve Cebele b. Ferruh’tan – Muhammed b. Uzeyz el-Kindî, Cebele b. Ebi Revvad ve Mesleme b. Muharib’den – es-Sekin b. Katâde rivayet etti: Kuteybe, Velid b. Abdülmelik’in öldüğünü ve Süleyman’ın başa geçtiğini öğrenince, Haccac’la birlikte Abdülaziz b. Velid’in veliaht tayini için çalışmış olduğu için Süleyman’dan korktu. Bu yüzden Süleyman’ın Horasan valiliğine Yezid b. el-Mühelleb’i tayin edeceğinden endişe etti.

Kuteybe, Süleyman’a bir mektup yazdı; onu hilafete geçişinden dolayı tebrik etti, Velid’in ölümü dolayısıyla taziyede bulundu, Abdülmelik ve Velid’e olan itaatini ve kendi başarılarını anlattı. Ayrıca, eğer kendisini Horasan’dan almazsa, önceki iki halifeye gösterdiği ölçüde itaat ve samimi nasihatte bulunacağını da belirtti. Bir başka mektubunda ise fetihlerini, düşmana karşı sertliğini, Acem hükümdarları arasındaki yüksek mevkiini, onların kalplerine saldığı korkuyu ve aralarındaki büyük şöhretini anlattı. Ayrıca el-Mühelleb’i ve ailesini kötüledi ve Allah’a yemin ederek, eğer Yezid b. el-Mühelleb Horasan valisi yapılırsa, Süleyman’a bağlılığını bozacağını söyledi. Son olarak üçüncü bir mektup daha yazdı ve onda Süleyman’a olan biatini bozduğunu açıkladı.

Kuteybe bu üç mektubu Bahile kabilesinden bir adamla gönderdi ve şöyle dedi: “Birinci mektubu halifeye ver. Eğer Yezid b. el-Mühelleb orada bulunur da halife onu okuyup kendisine verirse, ikinci mektubu ver. Eğer onu da okuyup Yezid’e verirse, üçüncü mektubu ver. Fakat birinci mektubu okuyup Yezid’e vermezse, öteki iki mektubu sakla.”

Kuteybe’nin elçisi gelip Süleyman’ın huzuruna çıktı; o sırada yanında Yezid b. el-Mühelleb de vardı. Elçi mektubu halifeye verdi. Halife onu okuyup Yezid’e gösterdi. Bunun üzerine elçi ikinci mektubu verdi; halife onu okudu ve Yezid’e attı. Sonra üçüncü mektubu verdi. Halife onu okuyunca yüzünün rengi değişti. Bir parça çamur istedi, mektubu mühürledi ve yanında tuttu.

Ebu Ubeyde Ma‘mer b. el-Müsenna’ya göre: Birinci mektupta Yezid b. el-Mühelleb hakkında onun hainliği, sadakatsizliği ve nankörlüğüne dair kötüleyici sözler vardı. İkinci mektupta ise Yezid övülüyordu. Üçüncü mektupta şu ifade yer alıyordu: “Eğer beni bulunduğum görevde bırakmaz ve bana eman yazısı vermezsen, ayakkabının çıkarıldığı gibi sana olan biatimi çıkarıp atarım ve çevreni süvari ve piyadelerle doldururum.”

O ayrıca dedi ki: Süleyman üçüncü mektubu okuyunca onu iki döşek arasına, altına koydu ve hiçbir şey söylemedi.

Ali b. Muhammed’in rivayetine dönelim: Sonra Süleyman, yani o, Kuteybe’nin elçisinin ağırlanmasını emretti ve o misafirhaneye götürüldü. Akşam olunca Süleyman onu çağırdı, içinde birkaç dinar bulunan bir kese verdi ve şöyle dedi: “Bu senin ödülündür; bu da efendinin Horasan valiliğine tayin belgesidir. Benim elçimle birlikte yola çık; o da Kuteybe’nin tayin belgesini götürüyor.” Bahileli adam yola çıktı. Süleyman onunla birlikte Abdülkays kabilesinden, Benî Leys’ten Sa‘saa yahut Mus‘ab adında bir adam gönderdi. Hulvan’a vardıklarında halk onlara Kuteybe’nin halifeye isyan ettiğini haber verdi. Abdî adam geri döndü; tayin belgesini Kuteybe’nin elçisine verdi, fakat Kuteybe artık halifeye başkaldırmıştı. Büyük bir karışıklık ortaya çıktı. Elçi tayin belgesini Kuteybe’ye verdi. O da kardeşlerine danıştı. Onlar, “Süleyman artık bundan sonra sana güvenmez” dediler.

Ali’den – Anberîlerden birinden, onların bazı şeyhlerinden, Tevbe b. Ebi Esid el-Anberî’den: Salih Irak’a gelmiş ve beni Kuteybe’nin durumunu öğrenmem için ona göndermişti. Yanımda Benî Esed’den bir adam vardı. Yolculuğumun mahiyetini sordu, fakat ben ondan gizledim. Yolculuk sırasında bir kuş solumuzdan sağımıza geçti. Bunun üzerine bana bakıp şöyle dedi: “Bence sen önemli bir görevdesin ve bunu benden gizliyorsun.” Ben yoluma devam ettim. Hulvan’a ulaştığımda halk bana Kuteybe’nin öldürüldüğünü haber verdi.

Ali’den – Ebu’z-Zeyyel, Küleyb b. Halef ve Ebu Ali el-Cüzcânî’den – Tufeyl b. Mirdas, Ebu’l-Hasan el-Cüşemî, Mus‘ab b. Hayyan, onun kardeşi Mukatil b. Hayyan, Ebu Mihnef ve başkalarından: Kuteybe, halifeye karşı biatini bozmayı düşünmeye başlayınca kardeşlerine danıştı. Abdurrahman ona şöyle dedi: “Korktuklarını içine alacak şekilde bir ordu gönder. Bir birliği Merv’e gönder. Sonra sen de yola çıkıp Semerkand’a ulaş. Sonra yanındakilere de ki: ‘Kalmak isteyen ganimetten payını alır; gitmek isteyen kalmaya zorlanmaz ve ona kötülük yapılmaz.’ Böylece yanında ancak sana sadık olanlar kalır.” Abdullah ise ona şöyle dedi: “Halifeyi burada açıkça reddet ve askerleri de onu reddetmeye çağır; sana kimse karşı koyamaz.”

Kuteybe, Abdullah’ın görüşünü benimsedi. Süleyman’a olan biatini bozdu ve askerleri de ona karşı çıkmaya çağırdı. Şöyle dedi:

“Sizi Aynü’t-Temr’den ve Feyzü’l-Bahr’den toplayıp getirdim.
Kardeşi kardeşle, oğlu babayla bir araya getirdim.
Ganimetlerinizi aranızda paylaştırdım; maaşlarınızı da tam ve geciktirmeden verdim.
Benden önce gelen valileri gördünüz. Ümeyye size geldi ve Emirü’l-Müminin’e,
‘Horasan haracı mutfağımın masraflarını bile karşılamıyor’ diye yazdı.
Sonra Ebu Said size geldi; sizi üç yıl boyunca döndürüp durdu,
o süre içinde itaatte mi isyanda mı olduğunuzu bilemediniz.
Ne asker topladı ne de düşmana zarar verdi.
Sonra onun ardından oğlu Yezid geldi;
kadınların uğrunda yarıştığı bir damızlık gibi.
Sizin halifeniz, Kayslı Yezid b. Servan Habbâneka kadar akılsızdır.
Fakat siz onu desteklemediniz.”

Kaynak şöyle devam etti: Fakat hiç kimse cevap vermedi. Bunun üzerine Kuteybe öfkelendi ve şöyle dedi:

“Allah sizin desteklediğinize asla kuvvet vermesin!
Allah’a yemin olsun, bir keçiye saldırmak üzere birleşseniz onun boynuzunu bile kıramazsınız.
Ey alçak yerlerin halkı – yüce yerlerin halkı demiyorum –
ey zekât develeri gibi oradan oraya toplanmış kalabalık!
Ey Bekr b. Vail kabilesi, ey gösteriş, yalan ve cimrilik ehli,
iki gününüzden hangisiyle övünüyorsunuz?
Savaşa çıktığınız günle mi, barış yaptığınız günle mi?
Allah’a yemin olsun, ben sizden daha güçlüyüm, ey Müseylime’nin izinden gidenler!
Ey yerilenler – size dosdoğrular demiyorum –
ey zayıflık ve hainlik ehli!
Cahiliye döneminde ihanete ‘Kaysan’ derdiniz.
Ey Secah’ın izinden gidenler!
Ey Abdülkays kabilesi, osurukçular!
Atların dizginleri yerine hurma ağaçlarını aşılamayı seçtiniz.
Ey Ezd kabilesi, çevik atların dizginleri yerine gemi halatlarını tercih ettiniz.
Bu İslam’da bir bidattir!
Peki bedeviler? Bedeviler de nedir?
Allah’ın laneti bedevilerin üzerine olsun.
Ey Kûfe ve Basra’nın döküntüleri!
Sizi pelin, yavşan ve yabani sinameki yetişen yerlerden toplayıp getirdim.
Siz İbn Kavan adasında ineklere ve eşeklere biniyordunuz.
Ben sizi, kış başında bulut parçalarının bir araya gelişi gibi topladığımda,
şimdi kalkıp şöyle böyle konuşmaya başladınız!
Allah’a yemin olsun, ben babasının oğlu, kardeşinin kardeşiyim.
Allah’a yemin olsun, sizi bir araya toplar ve selâme ağacına vurur gibi döverim.
Şilyân bitkisinin etrafında kişneme vardır.
Ey Horasan ordusu! Komutanınızın kim olduğunu biliyor musunuz?
Sizin komutanınız Yezid b. Servan’dır.
Sanki karşınızda Hâ’ ve Hakem’den bir emir beliriyor;
size gelir, sizi yurtlarınızdan ve evlerinizden çıkarır.
Orada bir ateş var; ona atış yapın, ben de sizinle atış yapayım.
En uzak hedefinize nişan alın!
Ebu Nâfi‘ Zü’l-Veda‘at başınıza geçirildi.
Şam, kendisine saygı gösterilen bir baba gibidir;
Irak ise nankörlük edilen bir baba gibidir.
Şam ordusu daha ne kadar avlularınızda ve evlerinizin çatılarının altında yatıp duracak?
Ey Horasan ordusu! Soyumu araştırırsanız,
Iraklı bir anne, Iraklı bir baba, Iraklı bir doğum yeri,
Iraklı eğilimler, görüşler ve din bulursunuz.
Bugün, gördüğünüz gibi, güvenlik ve esenlik içindesiniz.
Allah size ülkeleri açtı, yollarınızı güvenli kıldı;
öyle ki bir kadın, Merv’den Belh’e kadar mahfesinde koruyucusuz yolculuk edebilir.
Öyleyse Allah’ın size verdiği nimete hamdedin
ve O’ndan mağfiret ve artış isteyin.”

Kuteybe aşağı indi ve evine girdi. Ev halkı ona gelip şöyle dedi:
“Bugün gibisini hiç görmedik. Allah’a yemin olsun ki yalnızca yakın dostların olan Ahlü’l-Âliye ile yetinmedin, hatta taraftarların olan Bekir’i de kattın. Bununla da yetinmeyip kardeşlerin olan Temîm’i de dahil ettin. Yine yetinmeyip destekçilerin olan Ezd’i de kattın.”

Kuteybe dedi ki:
“Ben konuştuğumda ve tek bir kişi bile cevap vermediğinde öfkelendim ve ne söylediğimi bilmez hale geldim. Ahlü’l-Âliye her taraftan toplanmış zekât develeri gibidir; Bekir, kendisine yapılan cinsel saldırıyı engellemeyen bir cariye gibidir; Temîm uyuz develer gibidir; Abdülkays yaban eşeğinin kuyruğuyla vurduğu kısmı gibidir; Ezd ise yaban eşekleridir—Allah’ın yarattıklarının en kötüsü. Onların efendisi olsaydım, onları dağlardım.”

Askerler öfkelendi ve Süleyman’a bağlılıktan çıkmayı kabul etmediler. Kabileler de Kuteybe’nin kendilerine yönelttiği hakaretler sebebiyle öfkelendiler. Hepsi birleşerek Kuteybe’ye karşı çıkmaya ve onu kınamaya karar verdiler.

Bu konuda ilk konuşanlar Ezd oldu. Hudeyn b. el-Münzir’e gelip şöyle dediler:
“Bu adam halifeye bağlılıktan çıkmayı çağırdı; fakat bu yol hem din hem dünya işlerinde bozulmaya götürür. Bununla da yetinmeyip bizi aşağılayıp hakaret etti. Ne tavsiye edersin ey Ebû Hafs?”

Onun künyesi Ebû Sâsân idi; Ebû Muhammed olduğu da söylenir. Hudeyn onlara dedi ki:
“Horasan’daki Mudar, diğer üç kabile grubuna denktir; Mudar içinde de çoğunluk Temîm’dedir. Onlar Horasan’ın kahramanlarıdır ve yönetimin Mudar’dan çıkmasına asla razı olmazlar. Bu yüzden onları dışlarsanız Kuteybe’yi desteklerler.”

Ezd dedi ki:
“Kuteybe, İbnü’l-Ahtem’i öldürerek Benû Temîm’e zulmetti.”

Hudeyn dedi ki:
“Buna aldırmayın; çünkü Benû Temîm, Mudar ittifakının tarafıdır.”

Ezd, Hudeyn’in görüşünü reddederek ayrıldı. Abdullah b. Havzen el-Fahdamî’yi başa geçirmek istediler, fakat o kabul etmedi. Kendi aralarında tartıştıktan sonra tekrar Hudeyn’e dönüp şöyle dediler:
“Liderlik meselesini tartıştık ve seni başımıza geçirmeye karar verdik; çünkü Rabîa sana karşı çıkmaz.”

Hudeyn dedi ki:
“Ben bu işe karışmam.”

Onlar dediler:
“Peki ne tavsiye edersin?”

Dedi ki:
“Liderliği Temîm’e verirseniz güçlü olursunuz.”

Onlar dediler:
“Temîm’den kimi önerirsin?”

Dedi ki:
“Sadece Vekî‘yi.”

Benû Şeyban’ın mevlası Hayyân dedi ki:
“Bu işi ancak o bedevî Vekî‘ üstlenir; zorluğuna katlanır, kanını döker, kendini ölüme atar. Sonra bir vali gelirse yaptıklarından dolayı onu cezalandırır, fakat övgü başkasına gider. Çünkü o cesur biridir; neye bindiğine ve sonuçların ne olacağına aldırmaz. Sadık akrabaları çoktur ve hesabı vardır. Kuteybe’ye karşı hakkı vardır; çünkü Kuteybe liderliği ondan alıp Dırâr b. Hudeyn’e verdi.”

Bundan sonra askerler gizlice birbirleriyle istişare etmeye başladılar.

Birisi Kuteybe’ye şöyle dedi:
“Askerler arasında fitne çıkaran kimse yoktur, ancak Hayyân’dır.”

Kuteybe onu öldürmek istedi; fakat Hayyân, valilerin hizmetkârlarıyla yakınlık kurmuştu ve onlar ondan hiçbir şeyi gizlemiyorlardı. Kuteybe bir adam çağırıp Hayyân’ı öldürmesini emretti. Fakat hizmetkârlardan biri bunu duydu, Hayyân’a gidip durumu haber verdi. Bunun üzerine Kuteybe onu çağırdığında Hayyân tedbir aldı ve hasta numarası yaptı.

Bu sırada Vekî‘ askerlerin isteğini kabul ederek onların başına geçti.

Vekî‘ şu beyti okudu:
“Ektiğimi biçeceğim; benim gücüm sağlam bir temele dayanır.”

O sırada Horasan’da çeşitli birlikler vardı: Ahlü’l-Âliye’den dokuz bin, Bekir’den yedi bin, Temîm’den on bin, Abdülkays’tan dört bin, Ezd’den on bin; ayrıca Kûfe’den yedi bin ve yedi bin de mevâlî bulunuyordu. Mevâlînin başında Hayyân vardı.

Hayyân, Vekî‘ye şöyle haber gönderdi:
“Eğer seni desteklersem bana Belh Nehri’nin bir tarafının haracını verir misin?”

Vekî‘ kabul edince Hayyân, gayr-i Araplara şöyle dedi:
“Bunlar din için değil başka bir şey için savaşıyorlar; bırakın birbirlerini öldürsünler.”

Onlar da gizlice Vekî‘ye biat ettiler.

Kırâr b. Husayn, Kuteybe’ye gelip şöyle dedi:
“Askerler Vekî‘ye gidip geliyor ve ona biat ediyor.”

Kuteybe başlangıçta bunu kıskançlık saydı; fakat sonunda gerçeği anladı ve dedi ki:
“Doğru söyledin.”

Sonra Kuteybe Vekî‘yi çağırdı. Elçisi onu ayağına bir şey sürülmüş ve tedavi ediliyor halde buldu. Vekî‘ gelmeyi reddetti. Bunun üzerine Kuteybe, eğer gelmezse öldürülmesini emretti ve askerler gönderdi.

Vekî‘ durumu öğrenince adamlarına:
“Askerleri çağırın,” dedi.

Askerler onun etrafında toplanmaya başladı. Vekî‘ silahlandı ve yola çıktı.

Yolda giderken askerleri topladı ve öne geçerek yürüdü.

Kuteybe’nin yanında ise ailesi ve yakın adamları toplandı. Bazıları ona yardım etmeye hazırdı. Birisi:
“İstersen Vekî‘nin başını getiririm,” dedi.
Kuteybe:
“Yerinde kal,” dedi.

Kuteybe askerlere çağrı yaptırdı; fakat kimse destek vermedi. O da bir beyit okuyarak sabretmeye çalıştı.

Sonra annesinin gönderdiği sarığı başına sardı ve savaşta uğurlu saydığı atını istedi. At getirildi; fakat huysuzlandı ve onu yordu. Bunun üzerine Kuteybe:
“Bırakın, bu Allah’ın takdiridir,” dedi ve geri oturdu.

Bu sırada Hayyân, gayr-i Arapları alarak Vekî‘nin tarafına geçti. Onlar “Allahu ekber” diyerek ilerlediler.

Kuteybe kardeşi Sâlih’i askerlere gönderdi; fakat başından yaralandı ve geri getirildi. Kuteybe bir süre onun yanında oturduktan sonra yerine döndü.

Sonra çatışma başladı. Bir adam yanlışlıkla bir başkasını öldürdü ve bu olay askerleri daha da kışkırttı. Abdürrahman b. Müslim ilerledi; fakat halk tarafından taşlanarak öldürüldü.

Askerler Kuteybe’nin hayvanlarının bulunduğu yeri ateşe verdi ve onu kuşattı. Yanındaki bir adam ona:
“Kendini kurtar,” dediğinde, o adam şöyle cevap verdi:
“Sen bana yedirdin, giydirdin; sana ihanet edemem.”

Kuteybe tekrar binecek bir hayvan istedi; fakat at yine durmadı. Bunun üzerine oturdu ve askerler çadıra kadar ilerledi. O sırada bazı yakın adamları kaçtı.

Kuteybe, kendisine karşı olanlardan birini görünce şöyle dedi:
“Onu her gün ok atmayı öğretirdim;
kuvvet kazanınca bana ok attı.”

Sonunda Kuteybe öldürüldü. Onunla birlikte kardeşleri Abdürrahman, Abdullah, Sâlih, Husayn ve Abdülkerim de öldürüldü. Oğlu Kesîr de öldürülenler arasındaydı. Ailesinden birçok kişi de hayatını kaybetti.

Kardeşi Dırâr ise kaçmayı başardı. Onu anne tarafından akrabaları kurtardı.

Bazıları Abdülkerim’in Kazvin’de öldürüldüğünü de söylemiştir.

Ebû ‘Ubeyde - Ebû Mâlik’e göre: Onlar Kuteybe’yi 96/715 yılında öldürdüler. Müslim’in soyundan on bir kişi öldürüldü; Vekî‘ onları çarmıha gerdirdi. Bunların yedisi Müslim’in oğulları, dördü torunlarıydı: Müslim’in oğulları olan Kuteybe, ‘Abdurrahman, ‘Abdullah el-Fakîr, ‘Ubeydullah, Sâlih, Beşşâr ve Muhammed; torunlardan ise Kesîr b. Kuteybe ve Muğallis b. ‘Abdurrahman (ve iki kişi daha).

Müslim’in oğullarından hiçbiri kurtulmadı; yalnızca ‘Amr kurtuldu; o el-Cüzcan valisiydi. Bir de Dırâr kurtuldu; annesi el-Gharra bt. Dırâr b. el-Ka‘ka‘ b. Ma‘bed b. Zurarah idi; dayıları gelip onu (bulunduğu yerden) aldılar ve böylece onu kurtardılar.

el-Ferezdak bu olay hakkında şöyle söyledi:
“İbn Gharra‘nın istemediği o akşam—çağırdığında—
başka bir kabileden ana babası olduğunu söyledi.”

İyâs b. ‘Amr—ki Müslim b. ‘Amr’ın yeğenidir—köprücük kemiğinden yaralandı; fakat yaşadı.

Rivayet devam etti: Kabile büyük çadırı bastığında, onun iplerini kestiler.

Züheyr’e göre: Cehm b. Zahr, Sa‘d’a şöyle dedi: “İn ve başını kes; çünkü yaralar onu zayıflattı.” Sa‘d dedi: “Atların ürkmesinden korkuyorum.” Cehm dedi: “Ben senin yanında iken korkuyor musun!” Bunun üzerine Sa‘d indi, çadırın üst kısmını yardı ve onun başını kesti.

Huseyn b. el-Münzir şöyle dedi:
“Şüphesiz İbn Sa‘d ile İbn Zahr, kılıçlarıyla nöbetleşe
taçlı kahramanın başına indiler.
O akşam ki biz İbn Zahr’ı getirdik, siz ise
kolları dağlı, kara burunlu birini getirdiniz, karamsı,
Gudanah’tan, sanki alnı
yazılmış bir derideki mürekkep lekesi gibiydi.”

Mesleme, Yezîd b. el-Mühelleb’i öldürdüğünde, Sa‘îd Hudayneh b. ‘Abdülaziz b. el-Hâris b. el-Hakem b. Ebî’l-‘Âs’ı Horasan’a vali tayin etti ve Yezîd’in valilerini hapsetti. Hapsedilenler arasında Cehm b. Zahr el-Cu‘fî de vardı. Bahîle’den bir adam ona işkence etti. Birisi ona: “Bu, Kuteybe’nin katilidir,” dedi. Bunun üzerine ona işkence ederek öldürdü. Sa‘îd bunu kınadı; adam ise şöyle dedi: “Benden ondan mal çıkarmamı istedin; ben de ona işkence ettim ve eceli gelmişti.”

Kuteybe’nin öldürüldüğü gün, onunla birlikte Hârizmli bir cariye vardı; o öldürülünce kadın kaçtı. Daha sonra Yezîd b. el-Mühelleb onu ele geçirdi; bu kadın Ümm Huleyde’dir.

‘Ali - Hamza b. İbrahim ve Ebû’l-Yakzan’a göre: Kuteybe öldürüldüğünde ‘Umâre b. Cüneye el-Riyâhî minbere çıktı ve uzun bir konuşma yaptı. Vekî‘ ona şöyle dedi: “Bizi sözlerin ve boş laflarınla meşgul etme.” Sonra Vekî‘ konuşmaya başladı ve şöyle dedi:
“Benimle Kuteybe’nin durumu, ilkinin söylediği gibidir:
Eşeğe yaklaşan, oğlana yaklaşmış olur.
Kuteybe beni öldürmek istedi; fakat ben öldürücüyüm.
Beni denediler, sonra tekrar denediler,
iki ok mesafesinden ve yüz ok mesafesinden.
Nihayet yaşlanıp saçım ağarınca,
beni bıraktılar ve benden uzak durdular.
Ben Ebû Mutarrif’im!”

Ebû Mu‘âviye - Talha b. İyâs’a göre: Vekî‘, Kuteybe’nin öldürüldüğü gün şöyle dedi:
“Ben Hindif’in oğluyum; kabileleri iyilikleri bana nispet eder.
Benim amcam Kays ‘Aylân’dır.”

Sonra sakalını tuttu ve şöyle dedi:
“Ağır bir iş kendisine verildiğinde
kaburgalarını ve göğsünü sıkan bir ihtiyar.”

Sonra şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki öldüreceğim; yine Allah’a yemin olsun ki çarmıha gereceğim. Kan tatmak istiyorum. Bu sizin merzubanınız—zina çocuğu—mallarınızın fiyatlarını yükseltti. Allah’a yemin olsun ki eğer yarın pazarda bir kafiz dört dirhem olmazsa onu çarmıha gereceğim. Namazlarınızda Peygamber’i anın.” Sonra minberden indi.

‘Ali - el-Mufaddal b. Muhammed ve Temîm’den bir şeyh ile Mesleme b. Muharib’e göre: Vekî‘, Kuteybe’nin başını ve yüzüğünü istedi; fakat ona: “Ezd onu aldı,” denildi. Bunun üzerine Vekî‘ çıktı ve şöyle dedi: “Yalan üstüne yalan eklediniz ey demirci Sa‘d.”

Sonra şöyle dedi:
“Ölümden hangi gün kurtulurum,
yazılmamış bir günde mi, yazılmış bir günde mi?
Geniş göğüslü atlarda hayır yoktur, yarışta koşanlarda.
Öyle bir gün var mı ki ne korkutayım ne korkayım?”

Sonra şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun—O’ndan başka ilah yoktur—ya Kuteybe’nin başı bana getirilecek ya da benim başım onun başına katılacaktır.” Sonra kazıklar getirdi ve şöyle dedi: “Bu atların binicileri olmalıdır”—bununla çarmıha germeyi kastetti.

Hudeyn ona şöyle dedi: “Ey Ebû Mutarrif, baş sana getirilecektir; sakin ol.” Hudeyn, Ezd’e geldi ve şöyle dedi: “Siz akılsız mısınız? Biz Vekî‘ye biat ettik ve onun liderliğini kabul ettik. O kendini tehlikeye attı; sonra siz Kuteybe’nin başını alıyorsunuz! Onu verin—Allah ona lanet etsin.”

Bunun üzerine başı çıkardılar ve şöyle dediler: “Ey Ebû Mutarrif, onu kesen kişi budur; onu ödüllendir.” Vekî‘ bunu kabul etti ve ona üç bin dirhem verdi.

Sonra başı, Sâlit b. ‘Abdülkerim el-Hanefî ile çeşitli kabilelerden adamlarla—başlarında Sâlit olmak üzere—Süleyman’a gönderdi; fakat Temîm’den kimseyi göndermedi.

Ebû ed-Dhayyal’e göre: Başla birlikte gelenler arasında Benî ‘Adî’den ‘Unef b. Hasan da vardı.

Ebû Mihnef’e göre: Vekî‘, Hayyân en-Nabatî’ye, kendisine verdiği şey karşılığında ödeme yaptı.

Kureym b. Ebî Yahyâ’dan—Kayslı şeyhlerden—nakledildiğine göre: Kuteybe’nin başı ve hane halkının başları Süleyman’ın önüne konulduğunda, Süleyman el-Huzeyl b. Zufar’a şöyle dedi: “Bu seni üzüyor mu, Huzeyl?” O şöyle cevap verdi: “Eğer beni üzüyorsa, başkalarını da üzüyordur.” Bunun üzerine Kureym b. ‘Amr ve el-Ka‘ka‘ b. Huleyd Süleyman’a şöyle dediler: “Onların başlarının gömülmesine izin ver.” O da şöyle dedi: “Evet; çünkü ben bunların hiçbirini istememiştim.”

‘Ali - Ebû ‘Abdullah es-Sülemî - Yezîd b. Süveyd’e göre: Horasan ordusundan bir Fars şöyle dedi: “Ey Araplar, siz Kuteybe’yi öldürdünüz. Allah’a yemin olsun ki eğer Kuteybe bizden biri olsaydı ve bizim aramızda ölseydi, onu bir tabuta koyar ve onu gazvelerimizde uğur sayardık. Horasan’da hiç kimse Kuteybe’nin yaptığını yapmadı. Bununla birlikte o bize ihanet etti. Çünkü el-Haccâc ona yazmış ve ‘Onlara tuzak kur ve onları öldür, Allah rızası için’ demişti.”

el-Hasan b. Ruşeyd’e göre: İsbahbadh bir adama şöyle dedi: “Ey Araplar, siz Kuteybe’yi ve Yezîd’i, Arapların iki efendisini öldürdünüz.” Adam sordu: “Sence bu ikisinden hangisi daha heybetli ve daha saygı uyandırıcıydı?” İsbahbadh şöyle cevap verdi: “Eğer Kuteybe Mağrib’de, yeryüzünün en derin çukurunda, zincirlere bağlı olsaydı ve Yezîd bizimle birlikte, ülkemizde vali olarak bulunsaydı, yine de Kuteybe Yezîd’den daha heybetli ve daha saygıdeğer olurdu.”

‘Ali - el-Mufaddal b. Muhammed ed-Dabbî’ye göre: Kuteybe’nin öldüğü gün, o divan kurmuşken bir adam ona geldi ve şöyle dedi: “Bugün Arapların kralı öldürülecek”—çünkü onlar Kuteybe’yi Arapların kralı sayıyorlardı. Kuteybe ona şöyle dedi: “Otur!”

Kuleyb b. Halef’ten—Kuteybe öldürüldüğünde Vekî‘ ile birlikte bulunanlardan birinden—nakledildiğine göre: Vekî‘in emriyle bir adam şöyle seslendi: “Hiçbir cesetten ganimet alınmayacaktır.” Fakat İbn ‘Âbid el-Hacerî, Ebû’l-Hucr el-Bahilî’nin yanından geçti ve onu soydu. Bu durum Vekî‘e bildirildiğinde, onun başını kestirdi.

Ebû ‘Ubeyde - ‘Abdullah b. ‘Umar’dan—Teym Allat’tan—nakledildiğine göre: Vekî‘ bir gün atına bindi ve ona sarhoş bir adam getirdiler. Onun emriyle adam öldürüldü. Birisi Vekî‘e şöyle dedi: “Ona kırbaç cezası gerekirdi, öldürülmesi değil.” Vekî‘ şöyle cevap verdi: “Ben kılıçla cezalandırırım, kırbaçla değil.”

Nehâr b. Tevsi‘a şöyle dedi:
“Biz el-Bahilî için ağlardık,
fakat bu Guddânî ondan daha kötüdür.”

Yine şöyle dedi:
“Biz el-Bahilî, İbn Müslim’i zorbalık ederken gördüğümüzde,
onu keskin bir kılıçla başından vurduk.”

el-Ferezdak, Vekî‘in savaşını hatırlayarak şöyle dedi:
“Kılıç çeken ve onu kınına koyan bize aittir,
Fergana’dan el-Kasr Kapısı savaşının akşamında.
O akşam ki hiçbir kabile oğullarını savunamadı,
Iraklı veya Yemenli bir şeref ileri sürerek.
O akşam ki İbn Gharra‘ istemedi—çağırdığında—
bizden başka bir kabileden ana babası olduğunu.
O akşam ki ‘Âmir ve Ghalaf’ın Havâzin’i
İbn Duhân’ın ayıbını örtmedi.
O akşam ki insanlar bizim kölemiz olmayı istediler,
iki ordu çarpışırken.
Onlar, iki liderin başları birbirine çarparken,
diğerlerinin üzerine yükselen bir dağ gördüler.
İslam için savaşan adamlar ki,
dine girdiklerinde onu her yere yaydılar.
Ta ki her şehrin surlarından bir çağırıcı seslendi,
ezanı ilan ederek.
Fakat Vekî‘, ümmet adına ödüllendirilecektir,
çünkü o onun birliğini keskin kılıç ve mızrakla gerçekleştirdi.
Bu, insanların amellerine karşılık bir ödüldür;
Bedir ve Yermuk’ta cennet gölgelerinden verilen ödül gibi.”

el-Ferezdak ayrıca şöyle dedi:
“Ben Medine’deyken, heybelerim üzerimdeyken,
Temîm ailesinin yaptığı bir savaşı haber aldım;
bu, memnuniyet ve teselli vericiydi.”

‘Ali - Kureym b. Ebî Yahyâ - onun amcalarından biri - Gassanlı şeyhlerden nakletti: Biz el-‘Ukāb geçidindeydik; birden elinde bir sopa ve bir deri torba taşıyan, halifenin habercilerinden birine benzeyen bir adamla karşılaştık. Ona: “Nereden geliyorsun?” dedik. O: “Horasan’dan,” dedi. “Bir haber var mı?” dedik. O: “Evet, Kuteybe b. Müslim dün öldürüldü,” dedi. Onun sözüne şaşırdık; bize inanmadığımızı görünce şöyle dedi: “Bu gece Ifriqiyye’den ne kadar uzak olurum, ne dersiniz?” Sonra yola çıktı; biz de atlarımızla onu takip ettik, fakat o o kadar hızlıydı ki göz açıp kapayıncaya kadar kayboldu.

et-Tırimmâh şöyle dedi:
“Eğer Mezhec süvarileri, Mezhec’in kızı ve Ezd olmasaydı,
ordu bozguna uğrayacak ve yağmalanacaktı.
Ve yeryüzüne dağılacaktı; Irak ordusuna
haber getirecek kimse kalmayacaktı.
Ümmetin bağı çözülmüş olacak, halifenin otoritesi küçümsenecek,
ve haramlar helal sayılacaktı.
Kuteybe’yi zorla öldüren insanlar,
atlar yere eğilmiş halde koşarken, toz içinde.
el-Şîn çayırında,
Iraklı Mudar’ın kimin daha soylu ve büyük olduğunu anladığı yerde.
Rabi‘a’nın tamamı ümitsizliğe kapıldığında,
Mudar ve Mudar’a nispet edilenler dağılmıştı.
Ve Irak’ın Ezd’i ile Mezhec ölüme yöneldi,
ikisini birleştiren tek bir ata ile.
Kahlan, her silahlı savaşçının başını vuruyordu;
gözlerini koruyorlar fakat görmüyorlardı.
Ezd bilir ki onların sancağı altında ya şanlı bir egemenlik vardır ya da kanlı ölüm.
Bizim gücümüzle Peygamber Muhammed galip geldi,
ve bizim sayemizde Şam’da minber sağlamlaştırıldı.”

‘Abdurrahman b. Cumâne el-Bahilî şöyle dedi:
“Sanki Ebû Hafs Kuteybe
hiçbir orduyu diğerine karşı sevk etmemiş,
ve hiçbir minbere çıkmamış gibidir.
Sancaklar dalgalanmadı, kabile onun etrafında dururken,
ve insanlar onun komutasında bir ordu görmediler.
Kader onu çağırdı; o da Rabbine icabet etti
ve temiz ve arınmış olarak cennete gitti.
İslam, Muhammed’den sonra,
Ebû Hafs’ın kaybı gibi bir kayıp yaşamadı. O hâlde ona ağla ey Abhar.”

“Abhar”, Kuteybe’ye ait bir ümmü veleddir.

el-Asamm b. el-Haccâc, Kuteybe için mersiye söyleyerek şöyle dedi:
“Artık yaşayanların bizim değerimizi tanımasının zamanı gelmedi mi?
Şüphesiz biz övgü ve şerefe en layık olanlarız.
Biz Temîm’i, mevaliyi, Mezhec’i,
Ezd’i, ‘Abd el-Kays’ı ve Bekir kabilesini yönetiriz.
Dilediğimizi egemenliğimizin gücüyle katlederiz,
ve dilediğimizi zillet ve boyun eğmeye zorlarız.
Ey Süleyman! Nice askerleri mızraklarımızla senin için topladık,
atlar tam hızla koşarken.
Nice sağlam kaleleri yıktık,
nice ovaları ve sarp dağları aştık.
Ve bizden önce hiçbir askerin saldırmadığı şehirleri
aylar boyunca at sürerek fethettik.
Atlarımız uzun seferlere alıştı ve saldıran savaşçıları görünce
sakin kaldılar, artık onlardan korkmaz oldular.
Ateş yakıldığında ve ona sürüldüklerinde bile
savaşta ateşin içine atılırlar.
Göğüsleriyle mızrak uçları ve kargılarla oynarlar,
ölüm siyah dalgalar hâlinde kabarırken.
Bu atlarla nice kâfir şehirlerini yıktık,
ta ki onlar doğunun ötesine geçinceye kadar.
Eğer kader acele etmeseydi,
bizi Zülkarneyn’in demir ve eritilmiş bakırdan yapılmış duvarının ötesine götürürlerdi.
Fakat Benu ‘Amr, ecelleri dolduğunda
kaderlerine kavuştu.”

Bu yılda, Süleyman b. ‘Abdülmelik Mekke valisi Hâlid b. ‘Abdullah el-Kasrî’yi görevden aldı ve yerine Talha b. Dâvud el-Hadramî’yi tayin etti.

Bu yılda, Mesleme b. ‘Abdülmelik yaz seferinde Bizans’a akın yaptı ve “Hisn ‘Avf” adı verilen bir kaleyi fethetti.

Bu yılda, Mısır valisi Kurra b. Şerîk el-Absî, bazı tarihçilere göre Safer ayında (16 Ekim–13 Kasım) öldü. Bazıları ise onun el-Velîd’in hayatında, 95/714 yılında, el-Haccâc’ın öldüğü ayda öldüğünü söylediler.

Bu yılda hac emirliğini Ebû Bekir b. Muhammed b. ‘Amr b. Hazm el-Ensârî yaptı—bunu bana Ahmed b. Sâbit, onun zikrettiği kişi vasıtasıyla, İshak b. ‘Îsâ’dan, o da Ebû Ma‘şer’den nakletti; aynı şekilde el-Vâkıdî ve başkaları da rivayet ettiler.

Bu yılda Medine valisi Ebû Bekir b. Muhammed b. ‘Amr b. Hazm, Mekke valisi ise ‘Abdülaziz b. ‘Abdullah b. Hâlid b. Esîd idi.

Irak’ta askerî ve dinî işlerden Yezîd b. el-Mühelleb sorumluydu; mâlî işlerden ise Sâlih b. ‘Abdurrahman sorumluydu. Yezîd adına Sufyân b. Abdullah el-Kindî Basra valisiydi. Orada kadılık görevini ‘Abdurrahman b. Uzeyne yürütüyordu.

Kûfe’de kadılık görevini Ebû Bekir b. Ebî Mûsâ yürütüyordu.

Horasan’da askerî işlerden Vekî‘ b. Ebî Sud sorumluydu.
Yezîd b. el-Mühelleb’in Horasan valiliği: Bu yılda meydana gelen olaylar arasında: Süleyman b. Abdülmelik orduları donattı ve onları Konstantinopolis’e gönderdi. Yaz seferinin başına oğlu Davud b. Süleyman’ı getirdi; bu sefer Him el-Mar’ah’ın ele geçirilmesiyle sonuçlandı.

el-Vâkıdî’ye göre: Bu yılda Mesleme b. Abdülmelik Bizans’a akın yaptı ve daha önce Vedâhiyye’nin lideri el-Vatlciah tarafından ele geçirilmiş olan kaleyi fethetti.

Bu yılda ‘Umar b. Hubeyre el-Fezârî Bizans’a karşı bir deniz seferi yaptı ve orada kışladı.

Bu yılda ‘Abdülazîz b. Mûsâ b. Nusayr Endülüs’te öldürüldü ve Habîb b. Ebî ‘Ubeyd el-Fihrî onun başını Süleyman’a getirdi.

Bu yılda Süleyman b. Abdülmelik, Yezîd b. el-Mühelleb’i Horasan valisi olarak tayin etti.

Sebep şudur: Süleyman b. Abdülmelik halife olduğunda, Yezîd b. el-Mühelleb’i Irak’ta askerî, dinî ve mali işlerin başına getirdi.

Hişâm b. Muhammed - Ebû Mihnef’e göre: Irak’ta bu sorumluluklar kendisine verildiğinde Yezîd şöyle düşündü: “Irak Haccâc tarafından harap edilmiştir. Bugün ben Irak halkının ümidiyim. Fakat oraya gider ve halkı haraç ödemeye zorlar, ödemedikleri için onları cezalandırırsam, Haccâc gibi olurum; halkı fitneye sürükler ve Allah’ın onları kurtardığı zindanlara geri döndürmüş olurum. Öte yandan, Süleyman’a Haccâc’ın topladığı miktara eşit bir miktar göndermezsem, benden razı olmayacaktır.”

Bunun üzerine Yezîd, Süleyman’a giderek şöyle dedi: “Sana, haraç toplamayı çok iyi bilen bir adamı tanıtmak istiyorum; onu bu işin başına getirirsen, haraç sana onun vasıtasıyla ulaşır: Benî Temîm’in mevlâsı Sâlih b. Abdürrahman.” Süleyman ona, “Teklifini kabul ediyoruz,” dedi. Bunun üzerine Yezîd Irak’a hareket etti.

‘Umar b. Şebbe - ‘Alî’ye göre: Sâlih, Yezîd’den önce Irak’a gitti ve Vâsıt’ta yerleşti.

‘Alî - ‘Abbâd b. Eyyûb’a göre: Yezîd yaklaşınca askerler onu karşılamak için dışarı çıktılar. Birisi Sâlih’e, “Yezîd geldi ve askerler onu karşılamaya çıktılar,” dedi. Ancak o, Yezîd şehre yaklaşıncaya kadar dışarı çıkmadı. Sonra bir tunik (durrâ‘a) giymiş ve küçük sarı bir topuz taşıyarak dışarı çıktı. Suriye ordusundan dört yüz kişiye kumanda ediyordu. Yezîd ile karşılaştı ve onunla birlikte yürüdü. Yezîd şehre girince Sâlih bir evi göstererek, “Bu evi senin için boşalttım,” dedi. Yezîd indi ve Sâlih kendi konutuna gitti.

Sâlih, Yezîd’e karşı çok sıkı tedbirler aldı ve ona hiçbir para vermeyi reddetti. Yezîd adamlarını doyurmak için bin sofra hazırladı, fakat Sâlih bunlara el koydu. Yezîd ona, “Sofraların masrafını bana yaz,” dedi. Yezîd birçok mal satın aldı ve satıcılar için Sâlih’e çekler yazdı; fakat Sâlih çekleri kabul etmedi ve onları Yezîd’e geri gönderdi. Yezîd öfkelendi ve, “Bunu kendi başıma getirdim,” dedi.

Kısa bir süre sonra Sâlih geldi ve Yezîd ona bir yer ayırdı. Oturdu ve Yezîd’e şöyle dedi: “Bu çekler nedir? Vergiler bu işler için kullanılmaz. Birkaç gün önce yüz bin dirhemlik bir çeki bozdurdum, askerlerinizin maaşlarını zamanında ödedim ve ordu için para istediğinizde size verdim. Fakat bu masraf karşılanamaz. Müminlerin Emiri bundan hoşnut olmayacaktır ve bunun hesabı sizden sorulacaktır.”

Yezîd ona, “Ey Ebû’l-Velîd, bu çekleri sadece bu defaya mahsus kabul et,” dedi ve onunla şakalaştı. Sâlih, “Buna izin verirsem bir daha istemeyecek misin?” dedi. Yezîd, “Hayır, istemeyeceğim,” dedi.

‘Alî b. Muhammed - Mesleme b. Muhârib, Ebû’l-Alâ et-Teymî, et-Tufeyl b. Mirdâs el-‘Ammî ve Ebû Hafs el-Ezdî - onun kaynağı - Cehm b. Zahr b. Kays ve el-Hasan b. Ruşeyd - Süleyman b. Kesîr ve Ebû’l-Hasan el-Horasânî el-Kirmânî, Emîn b. Hafs ve Ebû Mihnef - ‘Uthmân b. ‘Amr b. Mingân el-Ezdî, Züheyr b. Huneyd ve diğerleri - bu adamların bazılarının rivayetleri diğerlerinde bulunmayan ayrıntılar içerir ve ben (yani Taberî) bunları bir araya getirdim: Süleyman b. Abdülmelik, Yezîd b. el-Mühelleb’i Horasan’a değil Irak’a vali tayin etti. Süleyman b. Abdülmelik, ‘Abdülmelik b. el-Mühelleb’e, o Suriye’deyken ve Yezîd Irak’tayken, “Ey ‘Abdülmelik, seni Horasan valisi tayin etsem ne dersin?” diye sordu. O da, “Müminlerin Emiri beni nerede isterse orada bulur,” diye cevap verdi. Ancak daha sonra Süleyman’ın dikkatini bu işten başka şeyler meşgul etti.

Kaynağımız şöyle devam etti: ‘Abdülmelik b. el-Mühelleb, Cerîr b. Yezîd el-Cehdemî’ye ve yakın adamlarından bazılarına yazarak, “Müminlerin Emiri bana Horasan valiliğini teklif etti,” dedi. Bu haber Irak’taki Yezîd b. el-Mühelleb’e ulaştı ve Yezîd, Sâlih b. Abdürrahman’ın kendisine çok sıkı kısıtlamalar getirmesi ve istediği hiçbir şeyi elde edememesi sebebiyle son derece sıkıntıya düştü.

Yezîd, ‘Abdullah b. el-Ahtem’i çağırarak, “Beni rahatsız eden bir meselede senin yardımına ihtiyacım var ve bunu benim için çözmeni istiyorum,” dedi. O da, “Emrindeyim,” dedi. Yezîd, “Gördüğün gibi sıkıntı içindeyim ve bu beni huzursuz etti. Aynı zamanda Horasan’ın bir valisi yok ve Müminlerin Emiri’nin bu görevi ‘Abdülmelik b. el-Mühelleb’e teklif ettiğini öğrendim. Onu elde etmek için bir hile var mı?” dedi. O da, “Evet. Beni Müminlerin Emiri’ne gönder; umarım sana Horasan valiliği belgesini getiririm,” dedi.

Yezîd, “Konuşmamızı kimseye söyleme,” dedi. Yezîd, Süleyman’a iki mektup yazdı: Birincisinde Irak’ın durumunu anlattı ve İbn el-Ahtem’i övdü, onun ülke hakkındaki bilgisini vurguladı. İbn el-Ahtem’i posta atıyla gönderdi ve ona otuz bin dirhem verdi. Yedi gece yol alarak Yezîd’in mektubunu Süleyman’a ulaştırdı. Süleyman’a ulaştığında halife yemek yiyordu; o da bir kenara oturdu ve kendisine getirilen iki tavuğu yedi.

İbn el-Ahtem içeri girdi ve Süleyman ona, “Seni başka bir zamanda kabul edeceğim,” dedi. Üç gece sonra onu çağırdı ve şöyle dedi: “Yezîd b. el-Mühelleb bana seni öven ve Irak ile Horasan konusundaki uzmanlığından bahseden bir mektup yazdı. Bu ülkeler hakkındaki bilgin ne kadardır?” İbn el-Ahtem, “Onlar hakkında herkesten daha fazla bilgiye sahibim; çünkü orada doğdum ve büyüdüm ve onların ve halklarının durumu hakkında bilgi ve tecrübem vardır,” dedi.

Süleyman, “Müminlerin Emiri, Irak ve Horasan hakkında kendisine danışacak senin gibi birine ihtiyaç duymaktadır. Horasan’a kimi vali tayin etmemi önerirsin?” dedi. İbn el-Ahtem, “Müminlerin Emiri kimin vali olmasını istediğini en iyi kendisi bilir; fakat bir isim zikrederse, uygun olup olmadığını söylerim,” dedi.

Süleyman Kureyş’ten bir adamın adını söyledi, İbn el-Ahtem, “Ey Müminlerin Emiri, o Horasan için uygun bir adam değildir,” dedi. Süleyman, “O halde ‘Abdülmelik b. el-Mühelleb,” dedi. O da, “Hayır,” dedi. Halife birçok kişinin adını saydı; en son olarak Vekî‘ b. Ebî Sud’un adını söyledi. İbn el-Ahtem, “Ey Müminlerin Emiri, Vekî‘ cesur, korkusuz ve yiğit olsa da bu iş için uygun değildir; çünkü ne üç yüz kişiye komutanlık etmiştir ne de bir kimseye itaat borcu olduğunu kabul etmiştir,” dedi. Halife, “Doğru söyledin, yazıklar olsun sana; o halde kim?” dedi.

İbn el-Ahtem, “Bildiğim ve sizin adını zikretmediğiniz bir kişi var,” dedi. Halife, “Kim o?” dedi. İbn el-Ahtem, “Adını söylemem için Müminlerin Emiri bana bu işi gizli tutacağına ve o kişi bunu öğrenirse beni ondan koruyacağına dair güvence vermelidir,” dedi. Halife, “Kabul ettim, söyle kim?” dedi. O da, “Yezîd b. el-Mühelleb,” dedi.

Halife, “Ama o Irak’tadır ve Irak’ı Horasan’a tercih eder,” dedi. O da, “Doğrudur ey Müminlerin Emiri; fakat onu gitmeye zorlarsanız, Irak’a bir vekil tayin eder ve gider,” dedi. Bunun üzerine halife, “Bu iyi bir görüştür,” dedi. Süleyman, Yezîd’i Horasan valisi tayin eden bir belge yazdı ve ayrıca ona bir mektup yazarak, “İbn el-Ahtem’i senin anlattığın gibi akıllı, dindar, faziletli ve hikmet sahibi buldum,” dedi. Mektubu ve valilik belgesini İbn el-Ahtem’e verdi.

İbn el-Ahtem yedi gece sonra Yezîd’e ulaştı. Yezîd ona, “Bana ne haber getirdin?” dedi. İbn el-Ahtem mektubu verdi; Yezîd, “Yazıklar olsun sana! Bundan daha iyisi yok mu?” dedi. Sonra valilik belgesini verdi. Bunun üzerine Yezîd derhal yola çıkılması için hazırlık yapılmasını emretti ve oğlu Mahlad’ı çağırarak onu Horasan’a önden gönderdi.

Mahlad o gün yola çıktı ve Yezîd de kısa bir süre sonra hareket etti; Vâsıt’ta kendi temsilcisi olarak el-Cerrah b. ‘Abdullah el-Hakemî’yi, Basra’da ise vekili olarak ‘Abdullah b. Hilâl el-Kilâbî’yi tayin etmişti. Kardeşleri arasında en güvenilir saydığı Mervân b. el-Mühelleb’i de Basra’daki şahsî malı ve işleriyle görevlendirdi.

Ebû’l-Bahâ el-İyâdî, Mervân için şu şiiri okudu:

Ebû Kabîse’yi her gün
her durumda onların en asili buldum.
Onlar işin ağır tarafını üstlenmekten kaçındıklarında
o gücü yettiği kadarını üstlendi.
Bir şey karşısında çaresiz kaldıklarında
sen büyüklük ve cömertlikte onları geçersin.

Ebû ‘Ubeyde Ma‘mer b. el-Müsennâ - Ebû Mâlik’e göre: Vekî‘ b. Ebî Sud, itaatini bildirerek ve Kuteybe’nin başını da göndererek Süleyman’a ulaştığında, bu durum halife üzerinde büyük bir etki bıraktı. Ancak Yezîd b. el-Mühelleb, ‘Abdullah b. el-Ahtem’e, Süleyman’ın huzurunda Vekî‘yi kötülemesi şartıyla yüz bin dirhem vaat etti.

Bunun üzerine İbn el-Ahtem halifeye şöyle dedi: “Allah Müminlerin Emiri’ni muvaffak kılsın! Allah’a yemin ederim ki bana Vekî‘den daha çok iyilik yapan ve bana daha fazla hizmette bulunan kimse yoktur. Benim için kan davası güttü ve düşmanımla beni memnun edecek şekilde hesaplaştı. Bununla birlikte Müminlerin Emiri’ne karşı görevim daha büyüktür ve doğru nasihat yükümlülüğü beni şunu bildirmeye mecbur eder: Vekî‘ yüz süvari topladığında mutlaka bir ihanet düşünür. Ortak fayda söz konusu olduğunda hiçbir değeri yoktur, fakat fesatta dikkat çekicidir.” Süleyman, “O hâlde yardım isteyebileceğimiz kimselerden değildir,” dedi.

Kayslılar ise Kuteybe’nin halifeye karşı biatını bozmadığını iddia ediyorlardı. Süleyman, Yezîd b. el-Mühelleb’i Irak’ta askerî işlerin başına getirdiğinde ona şu emri verdi: “Eğer Kayslılar, Kuteybe’nin biatı bozmadığını ve itaati terk etmediğini ispat ederlerse, onun adına Vekî‘den kısas al.” Fakat Yezîd hilekâr davrandı; ‘Abdullah b. el-Ahtem’e vaat ettiğini vermedi ve oğlu Mahlad b. Yezîd’i Vekî‘nin üzerine gönderdi.

Rivayet yeniden ‘Alî’ye döner. ‘Alî - Ebû Mihnef - ‘Uthmân b. ‘Amr b. Mihsan ve Ebû’l-Hasan el-Horasânî el-Kirmânî’ye göre: Yezîd oğlu Mahlad’ı Horasan’a gönderdi. Mahlad Merv’e yaklaştığında ‘Amr b. ‘Abdullah b. Sinân el-‘Atakî’yi (aynı zamanda es-Sunebihî) önden gönderdi. Merv’e varınca ‘Amr, Vekî‘ye haber göndererek, “Benimle buluş,” dedi. Fakat o reddetti. Bunun üzerine ‘Amr ona, “Ey aptal, kaba, cahil bedevî, kumandanını karşılamaya çık!” diye haber gönderdi.

Merv ordusunun ileri gelenleri Mahlad’ı karşılamaya çıktılar; ancak Vekî‘, ‘Amr el-Ezdî onu zorlayıncaya kadar çıkmayı reddetti. Mahlad’a ulaştıklarında bütün askerler indiler; sadece Vekî‘, Muhammed b. Humrân es-Sa‘dî ve Benû Kays b. Sa‘lebe’den ‘Abbâd b. Legîl inmedi. Sonunda onlar da inmeye zorlandılar.

Mahlad Merv’e ulaşınca Vekî‘yi hapse attı ve ona işkence etti; taraftarlarını da yakalayıp işkenceye uğrattı. Bu, babasının gelişinden önce gerçekleşti.

‘Alî - Küleyb b. Halef - İdrîs b. Hanzala’ya göre: Mahlad Horasan’a geldiğinde beni hapse attı. Bunun üzerine İbn el-Ahtem bana gelerek, “Kendini kurtarmak ister misin?” dedi. Ben, “Evet,” dedim. O, “el-Ka‘ka‘ b. Huleyd el-‘Absî ile Hureym b. ‘Amr el-Mürrî’nin Kuteybe’ye, Süleyman’a karşı biatı bozması hakkında yazdıkları mektupları çıkar,” dedi. Ben, “Ey İbn el-Ahtem, beni dinimden mi kandırıyorsun?” dedim.

Bunun üzerine İbn el-Ahtem papirüs istedi ve, “Sen bir aptalsın,” dedi. el-Ka‘ka‘ ve Kays’tan bazı adamların adına Kuteybe’ye mektuplar yazdı ve şöyle dedi: “el-Velîd b. Abdülmelik az önce öldü ve Süleyman bu Mazûnî’yi Horasan’a gönderecek. O hâlde Süleyman’a olan biatini boz.” Ben, “Ey İbn el-Ahtem, Allah’a yemin ederim ki kendini helâk ediyorsun. Allah’a yemin ederim ki onun huzuruna girersem bu mektupları senin yazdığını mutlaka söyleyeceğim,” dedim.

Bu yılda Yezîd b. el-Mühelleb Horasan valisi olarak oraya gitti.

‘Alî b. Muhammed - Ebû’s-Serî el-Ezdî - onun amcasına göre: Kuteybe öldürüldükten sonra Vekî‘ Horasan’da dokuz veya on ay vali olarak kaldı. Yezîd b. el-Mühelleb 97 yılında (715-16) geldi.

‘Alî - el-Mufaddal b. Muhammed - babasına göre: Yezîd, Suriye ordusunu ve Horasan ordusundan bir grubu kendisine yaklaştırdı. Bunun üzerine Nehâr b. Tavsî‘a şu şiiri okudu:

Hiçbir validen
Yezîd’den beklediğimizi beklememiştik.
Fakat onda yanıldık ve bizim âdetimiz değersizlerle ilişki kurmamaktır.
Bir vali bize adalet etmezse
ona aslanlar gibi yürürüz.
Yumuşak davran ey Yezîd, bize dön
ve kölelerin arkadaşlığını bırak.
Biz geliyoruz ama sen bizden yüz çeviriyorsun,
uzaktan selam gönderdiğimiz hâlde.
Ve biz hiçbir hediye almadan hayal kırıklığıyla dönüyoruz.
Bu somurtkanlık ve yüz çevirmenin sebebi nedir?

‘Alî - Ziyâd b. er-Rabî‘ - Gâlib el-Kallân’a göre: Süleyman’ın halifeliği sırasında, Süleyman o yıl haccetmişti, ‘Arafat’ta ‘Umar b. Abdülazîz’i ‘Abdülazîz b. ‘Abdullah b. Hâlid b. Esîd’e şöyle derken gördüm: “Müminlerin Emiri’nin Müslümanların en önemli sınır bölgesine böyle bir adamı vali tayin etmesi ne tuhaf! O taraftan gelen bir tüccardan öğrendiğime göre bu vali, cariyelerinden birine bin askerin maaşına denk bir maaş veriyormuş. Allah’a yemin ederim ki halifenin onu vali tayin etmesi Allah için yapılmış bir iş değildir!”

‘Umar’ın Yezîd’i ve Cühenî kadını kastettiğini bildiğim için ona, “O, Azârika ile yapılan savaşta çektikleri sıkıntılara karşılık onları ödüllendiriyor,” dedim.

Kaynağımız şöyle devam etti: Yezîd, ‘Abdülmelik b. Sellâm es-Selûlî’ye bir hediye verdi; bunun üzerine o şöyle dedi:

Ey Yezîd, bol yağmurun ihtiyacım üzerine sürekli yağdı,
susuzluğum giderildi ve senin cömertliğin inkâr edilemez.
Kıtlık zamanında hastaların ve yoksulların yaşadığı
bir baharsın sen.
Bahar bulutu bütün topraklarına yayıldı,
herkes doya doya içti ve yağmur bulutları bolca yağdı.
Allah sana nerede olursan ol
her akşam ve her sabah yağmur dolu bir bulut göndersin.

Bu yılda Süleyman b. Abdülmelik haccı bizzat yönetti.

Bu yılda Süleyman, Talha b. Dâvûd el-Hadramî’yi Mekke valiliğinden azletti.

el-Vâkıdî - İbrâhîm b. Nâfi‘ - İbn Ebî Muleyke’ye göre: Süleyman b. Abdülmelik hacdan döndüğünde, Talha b. Dâvûd el-Hadramî’yi altı ay görev yaptıktan sonra Mekke valiliğinden azletti ve yerine ‘Abdülazîz b. ‘Abdullah b. Hâlid b. Esîd b. Ebî’l-‘Âs b. Ümeyye b. ‘Abd Şems b. ‘Abd Menâf’ı tayin etti.

Bu yılda garnizon şehirlerinin valileri, Horasan hariç, önceki yılın aynısıydı. Horasan’da askerî, mali ve dinî işlerden Yezîd b. el-Mühelleb sorumluydu. Onun Kûfe’deki temsilcisi — bazılarına göre — Harmala b. ‘Umeyr el-Lahmî idi; birkaç ay görev yaptıktan sonra azledildi ve yerine Beşîr b. Hasan en-Nehdî getirildi.
Mesleme’nin Konstantiniyye’yi kuşatması: O yıl meydana gelen olaylar arasında: Süleyman b. ‘Abdülmelik kardeşi Mesleme b. ‘Abdülmelik’i Konstantiniyye’ye gönderdi ve ona, ya şehri fethedinceye kadar ya da Süleyman’ın geri dönmesini emredinceye kadar orada kalmasını emretti. Böylece orada kışı ve yazı geçirdi.

Muhammed b. ‘Umar - Sevr b. Yezîd - Süleyman b. Mûsâ’ya göre: Mesleme Konstantiniyye’ye yaklaştığında her süvariye, şehre getirmesi için atının sırtına iki mudd yiyecek yüklemesini emretti. Onun emriyle yiyecekler bazı dağlar kadar yığıldı. Sonra Mesleme Müslümanlara, “Bu yiyeceklerden hiçbir şey yemeyin; aksine onların topraklarına saldırın ve kendiniz ekin,” dedi. Ağaçtan yapılmış evler inşa etti ve kışı bunlarda geçirdi. Askerler toprağı ekip biçtiler; söz konusu yiyecekler ise çölde tamamen açıkta kaldı. Askerler önce akınlardan elde ettiklerini, daha sonra da ektiklerinden elde ettiklerini yediler. Mesleme Konstantiniyye’yi kuşatmaya ve halkına baskı yapmaya devam etti; yanında Suriye ordusunun en seçkin kumandanları vardı: Hâlid b. Ma‘dân, ‘Abdullah b. Ebî Zekeriyyâ el-Huzâ‘î ve Mücâhid b. Cebr. Süleyman’ın ölüm haberini alıncaya kadar orada kaldı. Bir şair şöyle dedi:

“O, onun iki muddunu ve Mesleme’nin iki muddunu taşır.”

Ahmed b. Züheyr - ‘Alî b. Muhammed’e göre: Süleyman halife olunca Bizans’a sefer düzenledi, Dâbık’ta konakladı ve Mesleme’yi önden gönderdi. Bizanslılar ondan korktular. Leo Ermeniye’den geldi ve Mesleme’ye, “Benimle görüşmek için birini gönder,” dedi. Mesleme İbn Hubeyre’yi gönderdi. O da Leo’ya, “Sence ahmaklığın zirvesi nedir?” diye sordu. Leo, “Bulduğu her şeyi karnına dolduran adamdır,” dedi. İbn Hubeyre ona, “Biz din ehliyiz ve dinimiz yöneticilerimize itaat etmeyi emreder,” dedi. Leo, “Doğru söylüyorsun. Eskiden biz din uğruna birbirimizle savaşır ve öfkelenirdik. Fakat bugün fetih ve hâkimiyet için savaşıyoruz. Eğer çekilirseniz, ayrılan her askerin başı için size bir dinar veririz,” dedi.

İbn Hubeyre ertesi gün Bizanslılara dönerek, “Mesleme sizin şartlarınızı kabul etmiyor. Ona sabah yemeğini yedikten, karnını doyurduktan ve biraz uyuduktan sonra gittim. Uyandığında sersemlemişti ve söylediklerimi anlamadı,” dedi.

Bizans kumandanları Leo’ya, “Bizi Mesleme’den kurtarırsan seni imparator yaparız,” dediler ve ona yemin ettiler. Bunun üzerine Leo Mesleme’ye geldi ve, “Şehir halkı senin ani bir saldırı yapmayacağını ve yiyeceğin olduğu sürece kuşatmayı uzatmak istediğini biliyor. Fakat yiyecekleri yakarsan teslim olurlar,” dedi. Bunun üzerine Mesleme yiyecekleri yaktı. Bundan sonra düşman güç kazandı; Müslümanlar ise ölümün eşiğine gelecek derecede büyük bir sıkıntıya düştüler. Durumları Süleyman ölene kadar böyle devam etti.

Süleyman b. ‘Abdülmelik Dâbık’ta konakladığında, Bizans’a gönderdiği ordunun Konstantiniyye’ye girmedikçe oradan ayrılmayacağına dair Allah’a yemin etmişti.

Bizans imparatoru ölünce Leo Süleyman’a geldi, ona bu haberi verdi ve Bizans topraklarını ona teslim edeceğini söyledi. Bunun üzerine Süleyman Mesleme’yi Leo ile birlikte gönderdi. Mesleme orada konakladı, Konstantiniyye çevresindeki bütün yiyecekleri topladı ve şehri kuşattı. Ancak Leo şehrin halkına giderek onların kendisini imparator yapmalarını sağladı. Sonra Mesleme’ye mektup yazarak durumu bildirdi ve şehre halkı besleyecek kadar yiyecek sokulmasına izin vermesini istedi; böylece halk onun sözü ile Mesleme’nin sözünün bir olduğunu ve güven içinde olduklarını düşünecek, ele geçirilip yurtlarından çıkarılmaktan korkmayacaklardı. Ayrıca bir gece yiyecek toplamalarına izin verilmesini istedi.

Bu arada Leo gemiler ve adamlar hazırlamıştı. Mesleme onun isteğini kabul etti ve şehir halkı bir gece içinde bu ambarlardan büyük miktarda yiyeceği taşıdı. Bundan sonra Leo düşmanca davranmaya başladı; Mesleme’yi, bir kadının bile utanacağı bir hileyle aldatmıştı. Müslüman ordusu daha önce hiçbir ordunun yaşamadığı bir sıkıntı yaşadı; öyle ki bir asker tek başına karargâhtan çıkmaya korkuyordu. Hayvanları, derileri, ağaç köklerini, yaprakları — hatta toprak dışında her şeyi yediler. Bu sırada Dâbık’ta bulunan Süleyman, kışın gelmesi sebebiyle yardım gönderemiyordu. Süleyman ölene kadar durum böyle devam etti.

Bu yılda Süleyman b. ‘Abdülmelik, oğlu Eyyûb b. Süleyman için biat aldı ve onu veliaht yaptı.

‘Ömer b. Şebbe - ‘Alî b. Muhammed’e göre: ‘Abdülmelik, Velîd ve Süleyman’a, İbn ‘Atîke adına biat almalarını ve ondan sonra da Mervân b. ‘Abdülmelik adına biat almalarını vasiyet etmişti.

Târık b. el-Mübârek’e göre: Mervân b. ‘Abdülmelik, Süleyman’ın hilafeti sırasında, Mekke’den dönerken öldü. Bunun üzerine Süleyman Eyyûb için biat aldı. Yezîd’i ise, başına kötü bir şey gelmesini bekleyerek ve ölmesini umarak (veliahtlıktan) geri bıraktı. Fakat veliaht olduğu halde ölen Eyyûb oldu.

Bu yılda Slavların şehri fethedildi.

Muhammed b. ‘Umar’a göre: 98 yılında (716-717) Buriyân, asker sayısı azalmış olan Mesleme b. ‘Abdülmelik’e saldırdı. Süleyman b. ‘Abdülmelik takviye olarak Mes‘ade veya ‘Amr b. Kays’ı gönderdi; ancak Slavlar onları aldattı. Daha sonra Allah onları, Şerahîl b. ‘Abde’yi öldürdükten sonra bozguna uğrattı.

el-Vâkıdî’ye göre bu yılda Velîd b. Hişâm ve ‘Amr b. Kays bir sefer yaptılar; bu seferde Antakya ordusundan bazı askerler öldürüldü. Velîd Bizans sınır bölgelerinde yaşayan insanları öldürdü ve birçok kişiyi esir aldı.
Cürcân ve Taberistan’ın fethi: Bu yılda meydana gelen olaylar arasında: Yezîd b. el-Muhallab Cürcân ve Taberistan’a sefer yaptı.

Hişâm b. Muhammed - Ebû Mihnef’e göre: Yezîd b. el-Muhallab Horasan’a ulaştı ve orada üç veya dört ay kaldı; sonra Dihistân ve Cürcân üzerine ilerledi ve oğlu Mahlad’ı Horasan üzerine (vekil olarak) bıraktı. Türklerden bir kavmin yaşadığı Dihistân’a ulaştığında oraya yerleşti ve halkını kuşattı. Onunla birlikte Kûfe, Basra ve Suriye orduları ile Horasan ve Rey ordularının ileri gelenleri bulunuyordu. Mevâlîler, köle askerler ve gönüllüler dışında yüz bin askeri vardı. Müslümanlar düşmana saldırdılar, onları hızlıca bozguna uğrattılar ve kalelerine çekilmeye zorladılar. Daha sonra zaman zaman dışarı çıkarak şiddetle savaşıyorlardı.

Zühr’ün iki oğlu Cehm ve Cemel, Yezîd’in yanında itibarlı bir konuma sahipti; Yezîd onları yüceltirdi. Muhammed b. ‘Abdülrahman b. Ebî Sabra el-Cu‘fî fasih ve cesur bir adamdı; ancak kendisini içkiyle bozması dışında bir kusuru yoktu. Bununla birlikte Yezîd ve ailesini sık sık ziyaret etmezdi. Belki de Zühr’ün iki oğlu Cehm ve Cemel üzerindeki iyi etkileri onu uzak tutuyordu. Nitekim münâdî, “Ey Allah’ın süvarileri, atlanın ve müjdeye koşun!” diye seslendiğinde, Muhammed b. ‘Abdülrahman b. Ebî Sabra askerler arasından ilk hücuma koşan süvari olurdu. Bir gün çağrı yapıldığında İbn Ebî Sabra herkesi geçti. Bir tepe üzerinde dururken ‘Osman b. el-Mufaddal yanından geçti ve, “Ey İbn Ebî Sabra, seni yoklamada hiç geçemedim,” dedi. O da, “Bu bana ne fayda sağlar, siz Madhhic gençlerini tercih ederken tecrübeli ve yiğit yaşlıları görmezden geliyorsunuz?” dedi. O da, “Sen bizim sahip olduğumuzu isteseydin, sana layık olanı esirgemezdik,” dedi.

Râvî dedi ki: Askerler dışarı çıkıp şiddetle savaştılar. Muhammed b. Ebî Sabra, diğer askerlerin kaçındığı bir Türk’e saldırdı. Karşılıklı vuruştular ve Türk’ün kılıcı İbn Ebî Sabra’nın miğferine saplandı. Fakat İbn Ebî Sabra onu öldürdü. Sonra kanlı kılıcı elinde, Türk’ün kılıcı miğferine saplı halde ilerledi ve askerler bir süvariden gördükleri en güzel manzaraya şahit oldular. Yezîd iki kılıcın, miğferin ve zırhın parıltısını görünce, “Bu kim?” diye sordu. “İbn Ebî Sabra,” dediler. O da, “Ne güzel baba böyle bir oğul yetiştirmiş! İçki içmesi olmasaydı ne adam olurdu!” dedi.

Bundan sonra Yezîd bir gün düşmana saldırabileceği bir yer aramak için dışarı çıktı. Aniden bir grup Türk ona saldırdı. O sırada yanında seçkin askerler ve süvarileri vardı. Yaklaşık dört yüz adamı vardı; düşman ise yaklaşık dört bin kişiydi. Bir süre savaştıktan sonra adamları ona, “Ey emir, çekil, biz senin için savaşalım,” dediler. Fakat o bunu kabul etmedi. O gün Yezîd de askerlerinden biri gibi savaşa katıldı. İbn Ebî Sabra, Zühr’ün iki oğlu, el-Haccâc b. Ceriyye el-Haş‘amî ve seçkin adamları kahramanca savaştılar. Nihayet geri çekilmek istediklerinde Yezîd arka korumaya el-Haccâc b. Ceriyye’yi koydu; o da diğerleri suya ulaşıncaya kadar arkadakilerle savaştı, çünkü susamışlardı. Suya ulaşıp içtiler ve düşman bir şey elde edemeden çekildi.

Süfyân b. Safvân el-Haş‘amî şöyle dedi:
“İbn Ceriyye, o beyaz yüzlü olmasaydı,
acı bir kadeh içirilirdi size.
Süvarileri ve atlarıyla seni korudu,
sen zarar görmeden suya ulaşıncaya kadar.”

Bundan sonra Yezîd kuşatmaya devam etti ve şehrin her tarafına asker yerleştirerek erzak yollarını kesti. Türkler yorulup Müslümanlarla savaşamaz hale gelince ve kuşatma onları ağır bir sıkıntıya sokunca, Dihistân’ın dihkanı Sul, Yezîd’e haber göndererek, “Bana, aileme ve hayvanlarıma eman verirsen seninle sulh yaparım; bu durumda şehri içindekilerle birlikte sana teslim ederim,” dedi. Yezîd Sul ile sulh yaptı; Sul teslim oldu ve anlaşmayı yerine getirdi. Yezîd şehre girdi, hayvanları, hazineleri ve sayısız esiri ele geçirdi ve silahsız on dört bin Türk’ü kılıçtan geçirdi. Bu durumu Süleyman b. ‘Abdülmelik’e yazdı.

Sonra Cürcân’a yöneldi. Cürcân halkı Kûfe ordusuna barış karşılığında yüz bin, iki yüz bin, bazen üç yüz bin dirhem vermeye alışmıştı. Yezîd onlara geldiğinde, ondan korktukları için sulh anlaşmasıyla karşısına çıktılar ve alıştıklarından daha fazlasını teklif ettiler. Yezîd de onların başına Ezdlilerden Esed b. ‘Abdullah adında birini vali tayin etti.

Yezîd daha sonra Taberistan’da ispahbadh’ın ülkesine girdi; yanında ağaçları kesen ve yolları düzelten işçiler vardı. Nihayet ona ulaştılar ve Yezîd konaklayarak ispahbadh’ı kuşattı ve ülkesini işgal etti. İspahbadh sulh istedi ve alıştığından daha fazla teklif etti; fakat Yezîd zorla fethetmeyi umarak bunu reddetti. Bir gün kardeşi Ebû ‘Uyeyne’yi Kûfe ve Basra ordularının başında gönderdi; o da dağlara çıkıp ispahbadh’a doğru ilerledi. Bu sırada ispahbadh Daylam’a haber göndererek asker istedi. İki ordu karşılaştı; Müslümanlar bir süre üstün geldiler ve onları kaçırdılar. Daylamlıların reisi ortaya çıkıp meydan okuyunca İbn Ebî Sabra onunla dövüştü ve onu öldürdü. Kaçış devam etti ve Müslümanlar dağ geçidine ulaştılar. Yükselmeye başladıklarında yukarıdan bakan düşman askerleri onlara ok ve taş yağdırdı. Askerler büyük kayıp vermeden geri çekildiler; çünkü düşman onları takip edecek güçte değildi. Ancak Müslümanlar birbirlerine baskı yapmaya başladılar; öyle ki birbirlerinin üzerine düşerek vadilere yuvarlandılar ve adamlar dağın tepesinden Yezîd’in ordusuna ulaşıncaya kadar yuvarlandılar, başlarına gelenin farkında değillerdi.

Yezîd yerinde sabit kaldı ve sarsılmadı. Bu sırada ispahbadh, Cürcân ordusuna mektup yazarak Yezîd’in arkasına saldırmalarını, erzak yollarını kesmelerini ve karşılığında onları ödüllendireceğini bildirdi. Onlar da Yezîd’in geride bıraktığı Müslümanlara saldırarak bulabildiklerini öldürdüler. Sağ kalanlar bir araya gelip korunaklı bir yere sığındılar ve Yezîd gelip onları kurtarıncaya kadar orada kaldılar. Yezîd ispahbadh’ın üzerine yürümeye devam etti ve sonunda onunla yedi yüz bin dirhem karşılığında sulh yaptı; bunun dört yüz bini nakit, iki yüz bini elbise idi; ayrıca safran yüklü dört yüz eşek ve dört yüz köle verdi. Her kölenin başında bir kaftan, kaftanın üzerinde bir örtü, gümüş bir kap ve ince beyaz ipek bulunmasını şart koştu — oysa daha önce iki yüz bin dirhem karşılığında sulh teklif etmişlerdi. Daha sonra Yezîd ve adamları, sanki yenilmiş gibi oradan ayrıldılar. Eğer Cürcânlıların yaptıkları olmasaydı, Taberistan’ı zorla fethedinceye kadar oradan ayrılmazdı.

Ebû Mihnef dışındaki kaynaklara göre Yezîd ile Cürcânlılar arasındaki karşılaşma hakkında:

Ahmed b. Züheyr - ‘Alî b. Muhammed - Küleyb b. Halef ve diğerlerine göre: Sa‘îd b. el-‘Âs Cürcân halkı ile sulh yaptı. Daha sonra ise onlar ödeme yapmayı reddettiler ve anlaşmalarını bozdular. Sa‘îd’den sonra hiçbir Müslüman Cürcân’a gitmedi; çünkü yolu kapatmışlardı. Gerçekten de o taraftan Horasan yolunda, Cürcânlıların korkusu ve dehşeti olmaksızın kimse seyahat edemezdi. Bu yol Fars’tan Kirman’a giden Horasan yoluydu. Kumis tarafından bu yolu ilk geçen kişi, Horasan valisi olduğunda Kuteybe b. Müslim idi. Daha sonra Muâviye zamanında Mesgalah, on bin askerle Horasan’a sefer yaptı; fakat Taberistan’a bitişik Ruyan’da ordusuyla birlikte öldürüldü. O bölgedeki vadilerden birinde, düşman dağ geçitlerinde onlara saldırıp hepsini öldürdü. Bu yüzden oraya “Mesgalah Vadisi” denir. Râvî dedi ki: Atasözünde geçen, “Mesgalah Taberistan’dan dönünceye kadar” sözüne konu olan odur.

‘Alî - Küleyb b. Halef el-‘Âmmî - Tufeyl b. Mirdâs el-‘Âmmî ve İdrîs b. Hanzala’ya göre: Sa‘îd b. el-‘Âs Cürcân halkı ile bir sulh anlaşması yaptı. Bazen yüz bin dirhem getirip, “Bu bizim anlaşmamızdır,” derlerdi; bazen iki yüz bin, bazen üç yüz bin getirirlerdi. Bazen bu miktarlardan birini öderler, bazen ödemezlerdi. Sonra tamamen ödemeyi reddettiler ve anlaşmayı bozdular. Yezîd b. el-Muhallab gelinceye kadar haraç vermediler; çünkü o Cürcân’a ulaştığında kimse ona karşı koymadı. Sul ile sulh yapıp el-Buhayra ve Dihistân’ı fethedince, Sa‘îd b. el-‘Âs’ın onlara verdiği şartlarla Cürcân halkı ile yeniden sulh yaptı.

Ahmed - ‘Alî - Küleyb b. Halef el-‘Âmmî - Tufeyl b. Mirdâs ve Bişr b. ‘Îsâ - Ebû Safvân - ‘Alî’ye göre (bu bana Ebû Hafs el-Ezdî - Süleyman b. Kesîr ve başkaları tarafından da bildirildi): Türk Sul, Dihistân’da ve Dihistân’dan beş fersah uzaklıktaki denizde bulunan el-Buhayra adasında konaklardı; bu yerlerin ikisi de Hârizm tarafında Cürcân’a bağlıydı. Sul, Cürcân’ın merzübânı Fîrûz b. Kul’a karşı — araları yirmi beş fersahtı — akınlar yapar, onların ileri gelenlerini öldürür, sonra el-Buhayra ve Dihistân’a dönerdi. Bu sırada Fîrûz ile “Merzübân” lakaplı bir amcaoğlu arasında anlaşmazlık çıktı; bunun üzerine Merzübân ondan ayrılıp el-Beyâsân’a yerleşti. Türklerin kendisine saldırmasından korkan Fîrûz, Horasan’daki Yezîd b. el-Muhallab’a gitti. Bu sırada Sul Cürcân’ı ele geçirmişti. Fîrûz Yezîd’e ulaştığında Yezîd ona, “Niçin geldin?” dedi. Fîrûz, “Sul’dan korktum, kaçtım,” dedi. Yezîd, “Ona karşı kullanabileceğimiz bir hile var mı?” dedi. Fîrûz, “Evet, eğer bunu elde edersen ya onu öldürürsün ya da teslim olur,” dedi. Yezîd, “Nedir o?” dedi. Fîrûz, “Eğer Cürcân’dan çıkıp el-Buhayra’da konaklarsa ve sen de oraya gidip adayı kuşatırsan ona galip gelirsin. Bu yüzden ispahbadh’a bir mektup yaz, Sul’u Cürcân’da tutması için onu kandırsın. Ona bir şey ver ve daha fazlasını vaat et. O da senin mektubunu Sul’a göndererek onun gözüne girmeye çalışır; çünkü ona büyük saygı duyar. Böylece Sul Cürcân’dan çıkar ve el-Buhayra’da konaklar,” dedi.

Bunun üzerine Yezîd b. el-Muhallab Taberistan hükümdarına şöyle yazdı: “Sul Cürcân’dayken ona saldırmak istiyorum; fakat niyetimi öğrenirse el-Buhayra’ya gider ve orada konaklar, o zaman ona saldıramam. O sana kulak verir ve seni güvenilir bir nasihatçi sayar. Bu yıl onu Cürcân’da tutarsan ve el-Buhayra’ya gitmesine engel olursan sana elli bin miskal veririm. Onu Cürcân’da tutacak bir hile bul; çünkü orada kalırsa benim olacaktır.” İspahbadh mektubu görünce Sul’un gözüne girmek için mektubu ona gönderdi. Mektup ulaşınca Sul askerlere el-Buhayra’ya gitmelerini emretti ve orada güven içinde olmak için erzak yükledi.

Yezîd, Sul’un Cürcân’dan el-Buhayra’ya gittiğini öğrenince Cürcân’a gitmeye karar verdi. Otuz bin askerle, yanında Fîrûz b. Kul olduğu halde yola çıktı. Oğlu Mahlad b. Yezîd’i Horasan’a vekil bıraktı; oğlu Muâviye b. Yezîd’i Semerkand, Kiş, Nesef ve Buhara’ya; Hâtim b. Kabîsa b. el-Muhallab’ı ise Toharistan’a vekil tayin etti. O sırada şehir olmayan, dağlarla çevrili, kapıları ve sarp yolları bulunan bir yer olan Cürcân’a yürüdü; öyle ki bir adam kapılardan birinde durduğunda kimse ona karşı ilerleyemezdi. Yezîd hiçbir direnişle karşılaşmadan Cürcân’a girdi ve büyük ganimet elde etti. Merzübân kaçtı ve Yezîd askerleriyle el-Buhayra’ya giderek Sul’u kuşattı.

Onlara saldırdığında şu dizeleri okudu:
“Kılıç parladı ve elleri titredi;
Onun sayesinde canlar kurtuldu.”

Râvî dedi ki: Onları kuşattı. Sul gündüzleri dışarı çıkar, onunla savaşır, sonra kalesine dönerdi. Yezîd’in yanında Kûfe ve Basra orduları vardı. Daha sonra Cehm b. Zühr ve kardeşi ile Muhammed (b. Ebî Sabra) hakkında, Hişâm’ın rivayet ettiği gibi, şu farkla ki Türk’ün İbn Ebî Sabra’ya vurması hakkında, “Türk’ün kılıcı İbn Ebî Sabra’nın kalkanına takıldı,” dedi.

‘Alî b. Muhammed - ‘Alî b. Mücâhid - ‘Anbese’ye göre: Muhammed b. Ebî Sabra Cürcân’da Türklerle savaştı. Onu kuşattılar ve sırayla kılıçlarla üzerine saldırdılar. Onun elinde üç kılıç kırıldı.

Sonra, asıl rivayet zincirimize dönerek, kaynağımız şöyle dedi: Onlar, yani Türkler, altı ay kuşatma altında kaldılar; bu süre boyunca dışarı çıkar, savaşır ve sonra kalelerine geri dönerlerdi. Nihayet yer altı sularını içmeye mecbur kaldılar; bunun üzerine el-su‘âd denilen bir hastalığa yakalandılar ve ölmeye başladılar. Bunun üzerine Sul sulh istedi; fakat Yezîd b. el-Muhallab, “Hayır, ancak benim hâkimiyetimi kabul ederse,” dedi. Sul bunu reddetti ve Yezîd’e haber göndererek şöyle dedi: “Ben, mallarım ve üç yüz kişilik ailem ve yakınlarımla birlikte benim için eman sağlanması şartıyla seninle sulh yaparım. Eğer bu şartları kabul edersen, el-Buhayra’yı işgal edebilirsin.” Yezîd bu şartları kabul etti. Sul malları ve seçkin üç yüz adamıyla birlikte çıktı ve Yezîd’e katıldı. Bunun üzerine Yezîd silahsız on dört bin Türk’ü kılıçtan geçirdi; diğerlerini ise öldürmeden serbest bıraktı. Askerler Yezîd’e, “Bize maaşlarımızı ver,” dediler. Bunun üzerine İdrîs b. Hanzala el-‘Âmmî’yi çağırarak, “Ey İbn Hanzala, el-Buhayra’nın mallarını hesapla ki askere ödeme yapabilelim,” dedi. İdrîs el-Buhayra’ya girdi; fakat servetin değerini tespit edemedi. Yezîd’e, “Servet kaplar içinde olduğu için değerini belirleyemiyorum. Çuvalları saymamız, her çuvalın içeriğini belirten bir işaret koymamız ve askerlere ‘Girin ve alın’ dememiz gerekir. Böylece biri bir şey aldığında, buğday, arpa, pirinç, susam ve bal olarak ne aldığını ilan ederiz,” dedi. Bunun üzerine Yezîd, “Bu iyi bir fikirdir,” dedi. Çuvalların sayısını belirlediler, her çuvala içeriğini gösteren bir işaret koydular ve askerlere, “Alın,” dediler. Her bir kişi el-Buhayra’dan çıkarken, aldığı elbise, yiyecek veya taşıyabildiği şeyler kaydedildi; aldığı çuval sayısı da adına yazıldı. Çok miktarda ganimet aldılar.

‘Alî - Ebû Bekr el-Huzelî’ye göre: Yezîd b. el-Muhallab’ın hazinesinden sorumlu olan Şehr b. Havşeb, deri bir keseyi çalmakla suçlandı. Yezîd ona bunu sordu; Şehr keseyi getirdi. Bunun üzerine Yezîd suçlayan kişiyi çağırdı, onu azarladı ve Şehr’e, “Bu senindir,” dedi. Şehr ise, “Benim buna ihtiyacım yok,” dedi.

Bu konuda el-Kulâmî el-Kelbî — bazılarına göre Sinân b. Mukammel en-Nümeyrî — şu şiiri okudu:
“Şehr dinini bir deri kese için sattı.
Ey Şehr, senden sonra Kur’an okuyucularına kim güvenecek?
Onu değersiz bir şey karşılığında aldın ve İbn Cunâbuz’a sattın; bu gerçekten bir ihanettir.”

Murre en-Nehâî de Şehr hakkında şöyle dedi:
“Ey İbn el-Muhallab, ne düşündün o adam hakkında ki,
sen olmasaydın doğru bir Kur’an okuyucusu olurdu?”

‘Alî - Ebû Muhammed es-Sekafî’ye göre: Yezîd b. el-Muhallab Cürcân’da içinde değerli bir taş bulunan bir taç elde etti ve, “Bu tacı istemeyecek kimseyi tanıyor musunuz?” dedi. Onlar, “Hayır,” dediler. Bunun üzerine Yezîd Muhammed b. Vâsi‘ el-Ezdî’yi çağırdı ve, “Bu tacı al, senindir,” dedi. O, “Buna ihtiyacım yok,” dedi. Yezîd, “Ben ısrar ediyorum,” dedi. Muhammed tacı aldı ve çıktı. Yezîd birini gönderip onun tacı ne yapacağını gözlemesini istedi. Muhammed bir dilenciyle karşılaştı ve tacı ona verdi. Yezîd’in adamı dilenciyi alıp Yezîd’e getirdi ve olanı anlattı. Yezîd tacı aldı ve karşılığında dilenciye büyük bir para verdi.

‘Alî’ye göre: Kuteybe her yeni fetih yaptığında, Süleyman b. ‘Abd el-Melik Yezîd b. el-Muhallab’a, “Allah’ın Kuteybe vasıtasıyla gerçekleştirdiğini görmüyor musun?” derdi. Yezîd ise, “Cürcân’a ne diyorsun? O, askerleri ana yoldan ayırdı ve Kumis ile Ebreşehr’de düzeni bozdu,” diye cevap verirdi. Yezîd ayrıca, “Bu fetihler bir şey değil; asıl önemli olan Cürcân’dır,” derdi. Bu yüzden Yezîd b. el-Muhallab vali olduğunda tek hedefi Cürcân’ı fethetmekti. Denildiğine göre Yezîd’in, altmış bini Şam ordusundan olmak üzere yüz yirmi bin savaşçısı vardı.

‘Alî — Cürcân rivayetini nakleden — onların rivayetlerine göre, ayrıca ‘Alî b. Mücâhid - Hâlid b. Subeyh’in ilavesiyle: Yezîd b. el-Muhallab Sul ile sulh yaptıktan sonra Taberistan’ı fethetmeye büyük bir arzu duydu. Oraya gitmeye karar verince ‘Abdullah b. el-Mu‘ammer el-Yeşkürî’yi el-Beyâsân ve Dihistân’a vali tayin etti ve yanında dört bin asker bıraktı. Sonra Taberistan’a bitişik Cürcân’ın yakın bölgelerine ilerledi. Andarastan’a — Taberistan’a komşu olan — Esed b. ‘Amr veya ‘Abdullah b. er-Rub‘a’yı vali tayin etti ve yanında dört bin asker bıraktı. Ardından Yezîd ispahbadh’ın topraklarına girdi. İspahbadh ona haber göndererek sulh istedi ve Taberistan’dan çıkmasını talep etti; fakat Yezîd bunu reddetti, çünkü orayı zorla fethetmeyi umuyordu. Bunun üzerine kardeşi Ebû ‘Uyayne’yi bir yöne, oğlu Hâlid b. Yezîd’i başka bir yöne ve Ebû el-Cehm el-Kelbî’yi üçüncü bir yöne gönderdi ve, “Birleştiğinizde kumanda Ebû ‘Uyayne’de olacak,” dedi. Ebû ‘Uyayne’ye, Kûfe ve Basra ordularıyla yola çıkarken, yanında bulunan Hureym b. Ebî Tahme hakkında, “Hureym ile istişare et; çünkü o güvenilir bir danışmandır,” dedi. Yezîd ise ordugâhta kaldı.

İspahbadh Cîlân ve Deylem halkından yardım istedi ve onlar geldiler. İki ordu bir dağın eteğinde karşılaştı. Müşrikler bozguna uğradı ve Müslümanlar onları dağ geçidinin ağzına kadar takip etti. Müslümanlar geçide girince müşrikler dağlara tırmandı; Müslümanlar da peşlerinden gitti. Bunun üzerine düşman ok ve taş atarak onlara saldırdı; Ebû ‘Uyayne ve Müslümanlar geri çekildi. Birbirlerini iterek dağdan yuvarlandılar ve Yezîd’in ordusuna ulaşıncaya kadar durmadılar. Bundan sonra düşman takibi bıraktı.

İspahbadh, Müslümanlardan korkarak, Cürcân’ın en uç tarafında, el-Beyâsân’a bitişik yerde bulunan Fîrûz b. Kul’un amcasının oğlu Merzübân’a şöyle yazdı: “Biz Yezîd’i ve adamlarını öldürdük, sen de el-Beyâsân’daki Arapları öldür.” Merzübân ve adamları el-Beyâsân ordusuyla birleşerek Müslümanları evlerinde öldürmeye karar verdiler. Hepsi bir gecede öldürüldü. ‘Abdullah b. el-Mu‘ammer, dört bin Müslümanla birlikte öldürüldü; hiçbirisi kurtulamadı. Benû’l-‘Amm’dan elli kişi de öldürüldü; bunlar arasında el-Hüseyin b. ‘Abd er-Rahman ve İsmail b. İbrahim b. Şemmâs da vardı. Merzübân ispahbadh’a yazıp dağ geçitlerini ve yolları kontrol altına almasını istedi.

Yezîd, ‘Abdullah b. el-Mu‘ammer ve adamlarının öldürüldüğünü öğrenince askerleri üzüldü ve korkuya kapıldı. Bunun üzerine Yezîd Hayyân en-Nebatî’den yardım istedi ve, “Aramızdaki anlaşmazlık seni Müslümanlara yardım etmekten alıkoymasın. Cürcân’dan gelen haberi işittik; o kişi yolları ele geçirmiş. Bu yüzden sulh yap,” dedi. Hayyân kabul etti ve ispahbadh’a giderek, “Din bizi ayırmış olsa da ben sizden biriyim. Sana iyi öğüt vereceğim; çünkü sen bana Yezîd’den daha sevimlisin. O takviye kuvvetler çağırdı ve askerleri yakında. Cürcânlılar onun ordusunun sadece bir kısmını yok ettikleri için ona dayanamayacağından korkuyorum. Bu yüzden onunla sulh yap; çünkü onunla sulh yaparsan silahını sizi aldatan ve birçok Müslümanı öldüren Cürcânlılara çevirecektir,” dedi. Bunun üzerine ispahbadh Yezîd ile sulh yaptı ve yedi yüz bin dirhem ödemeyi kabul etti.

‘Alî b. Mücâhid’e göre: Şartlar beş yüz bin dirhem, dört yüz yük safran veya bunun nakit karşılığı ve dört yüz köle idi; her kölenin başında bir aba ve bir örtü, yanında bir gümüş kap, bir parça ipek ve bir takım elbise bulunacaktı.

Bunun üzerine Hayyân Yezîd b. el-Muhallab’a dönerek, “Onlarla yaptığım anlaşmanın şartlarını almak için bazı kimseler gönder,” dedi. Yezîd, “Parayı biz mi vereceğiz yoksa onlar mı?” dedi. Hayyân, “Onlar verecek,” dedi. Yezîd, aslında onlara istediklerini vermeye razı olup Cürcân’a dönmekten memnun olacağı halde, Hayyân’ın belirlediği şartları almak üzere adamlar gönderdi ve Cürcân’a doğru yola çıktı. Daha önce Yezîd, Hayyân’a iki yüz bin dirhem ceza kesmişti. Bu yüzden Hayyân’ın kendisine iyi nasihat vermeyeceğinden korkuyordu.

Yezîd’in Hayyân’a bu cezayı vermesinin sebebi ‘Alî b. Mücâhid - Hâlid b. Subeyh tarafından bana şöyle anlatıldı: Hayyân’ın oğluna hocalık yapıyordum. Beni çağırıp, “Mahlad b. Yezîd’e bir mektup yaz,” dedi. O sırada Mahlad Belh’te, Yezîd ise Merv’deydi. Bir tomar papirüs aldım, o da, “Yaz: ‘Mesgalah’ın azatlısı Hayyân’dan Mahlad b. Yezîd’e,’ ” dedi. Fakat Mukâtil b. Hayyân bana işaret ederek “Bunu yazma” dedi. Sonra babasına yaklaşarak, “Ey babam! Mahlad’a yazıyor ve kendini önce zikrediyorsun!” dedi. O da, “Evet oğlum, eğer bunu beğenmezse Kuteybe’nin başına gelen onun da başına gelir,” dedi. Sonra bana, “Yaz,” dedi. Ben de yazdım. Mektubu Mahlad’ın babasına götürmesini sağladı. İşte Yezîd’in Hayyân’a iki yüz bin dirhem ceza vermesinin sebebi buydu.

Bu yılda, Cürcânlılar onun ordusuna haince pusu kurup anlaşmayı bozduktan sonra, Yezîd Cürcân’ı yeniden fethetti.

‘Alî’den — ona Cürcân ve Taberistan hakkındaki haberi nakleden topluluk aracılığıyla — rivayet edildiğine göre: Sonra, Yezîd Taberistan ordusuyla sulh yapınca, Cürcân’a yöneldi. Allah’a yemin etti ki, eğer onlara galip gelirse, kanı buğdaya katıp o karışımdan ekmek yapıp yiyinceye kadar ne üzerlerindeki hâkimiyetini gevşetecek ne de kılıcı onlardan kaldıracaktır.

Merzübân, Yezîd’in ispahbadh ile sulh yaptığını ve Cürcân’a doğru yöneldiğini öğrenince, taraftarlarını topladı ve el-Veceh’e giderek orada tahkimat yaptı. El-Veceh’i elinde tutan kimse, yiyecek ve suya ihtiyaç duymaz. Bu sırada Yezîd geldi ve orayı kuşattı; Merzübân ve adamları içeride tahkim edilmiş halde kaldılar. El-Veceh yoğun çalılıklarla çevriliydi; öyle ki, giriş ve çıkış için yalnızca bir yol biliniyordu. Yezîd, onlara karşı hiçbir ilerleme kaydedemeden yedi ay boyunca kuşatmayı sürdürdü; çünkü onlara yaklaşmanın, o tek taraftan başka bir yolu yoktu. Merzübân ve adamları gündüzleri dışarı çıkar, savaşır, sonra kalelerine dönerlerdi.

İşler bu şekilde devam ederken, Yezîd’in yanında bulunan Horasanlı Farslardan bir adam, Şâkiriyye birliğinden kimselerle birlikte ava çıktı.

Hişâm b. Muhammed — Ebû Mihnef’e göre: Askerlerinden biri, Tayy kabilesinden, ava çıktı ve dağlara tırmanan bir ceylan gördü. Arkadaşlarına, “Siz bulunduğunuz yerde kalın,” diyerek onun peşine düştü. İzleri takip ederek dağa tırmandı. Birden onların ordusuna rastladı; bunun üzerine geri döndü ve arkadaşlarını aradı. Geri dönüş yolunu bulamamaktan korkunca elbisesini parçalayıp ağaçlara işaretler bağlamaya başladı. Nihayet arkadaşlarına ulaştı ve ardından ordugâha döndü. Denilir ki, ava çıkan adam Tuslu ve av meraklısı el-Hayyâc b. ‘Abd er-Rahman el-Ezdî idi. Ordugâha döndüğünde Yezîd’in muhafızlarının kumandanı ‘Emîn b. A‘yen el-Veşîcî’ye yaklaştı. Fakat onu içeri almadılar; bunun üzerine, “Önemli bir haberim var,” diye bağırdı.

Hişâm — Ebû Mihnef’e göre: Nihayet meseleyi Zühr b. Kays’ın iki oğluna ulaştırdı; onlar da onu alıp Yezîd’e götürdüler. El-Hayyâc haberi ona verdi. Yezîd de, kendisine çocuk doğurmuş olan cariyesi el-Cüheniyye tarafından da teyit edilen bir güvence vererek, ona kararlaştırılmış bir meblağı ödemeyi taahhüt etti.

‘Alî b. Muhammed’e göre — arkadaşlarından: Yezîd el-Hayyâc’ı çağırdı ve, “Ne haber getirdin?” dedi. O da, “Veceh’e savaşmadan girmek ister misin?” dedi. O, “Evet,” dedi. O, “Bana ne vereceksin?” dedi. O, “Ne istersen söyle,” dedi. O, “Dört bin,” dedi. O, “Bu bir diyet bedelidir,” dedi. O da, “Bana şimdi dört bin ver; sonra vereceğin her şey bağış olur,” dedi. Bunun üzerine Yezîd ona dört bin dirhem verilmesini emretti. Sonra askerlerine seslendi; bin dört yüz kişi karşılık verdi. El-Hayyâc, “Çalılıkların yoğunluğu sebebiyle yol bu kadar kalabalığı kaldırmaz,” dedi. Bunun üzerine Yezîd üç yüz kişi seçti ve onları Cahm b. Zühr komutasında gönderdi.

Bazı rivayetlere göre, o grubun başına oğlu Hâlid b. Yezîd’i getirdi ve şöyle dedi: “Hayattan mahrum kalabilirsiniz, fakat ölümden mahrum kalamazsınız. Kaçarak benim karşıma çıkarsanız Allah yardımcınız olsun.” Yanına Cahm b. Zühr’ü de verdi. Yezîd, askerlere seslenen adama, “Onlara ne zaman varırsınız?” diye sordu. O, “Yarın öğle vakti, iki namaz arasında,” dedi. O, “Allah’ın bereketiyle gidin; ben de yarın öğle vakti onlarla karşılaşmaya çalışacağım,” dedi. Onlar yola çıktılar.

Ertesi gün, ikindi vaktinden kısa bir süre önce Yezîd, kuşatma sırasında toplattığı odunları yaktırdı. Odunlar ateşe verildi ve güneş henüz tepe noktasından kaymadan önce, ordusu dağlar gibi alevlerle çevrelendi. Düşman ateşi görünce gördüklerinin büyüklüğü karşısında korkuya kapıldı ve dışarı çıktı. Güneş batıya kayınca Yezîd namaz kılmalarını emretti ve iki namazı birleştirdiler. Ardından yürüyüşe geçtiler ve iki ordu çarpıştı.

Bu sırada diğer birlik o günün geri kalanında ve ertesi gün yürüyerek, ikindi vaktinden kısa bir süre önce Türk ordusuna saldırdı. Cürcânlılar bir taraftan Yezîd ile savaşırken, diğer tarafta güvende olduklarını sanıyorlardı; arkalarından gelen tekbir sesini duyana kadar hiçbir şey fark etmediler. Bunun üzerine hepsi kalelerine yöneldi ve Müslümanlar onları takip etti. Teslim oldular ve Yezîd’in hâkimiyetine girdiler. Yezîd onların kadınlarını ve çocuklarını esir aldı, askerlerini öldürdü ve yolun sağında ve solunda iki fersah boyunca onları çarmıha gerdirdi. Ayrıca on iki bin kişiyi Cürcân vadisi olan el-Andarhaz’a sürdü ve, “Kim bunlardan kan davası gütmek isterse, istediğini öldürsün,” dedi. Bir Müslüman vadide dört veya beş kişiyi öldürüyordu; vadinin suyu kana döndü. Vadide bir değirmen taşı vardı ve Yezîd buğdaya kan karıştırarak yeminini yerine getirdi. Buğdayı öğüttü, ekmek yaptı, yedi ve Cürcân şehrini kurdu.

Bazı rivayetlere göre, Yezîd Cürcân halkından kırk bin kişiyi öldürdü. Orada daha önce bir şehir yoktu. Daha sonra Horasan’a döndü ve Cahm b. Zühr el-Cu‘fî’yi Cürcân’a vali olarak bıraktı.

Hişâm b. Muhammed — Ebû Mihnef’e göre: Yezîd Cahm b. Zühr’ü çağırdı ve onunla birlikte dört yüz adam gönderdi. Ona şöyle talimat verdi: “Şehre vardığında sabahı bekle, sonra tekbir getirerek kapıya ilerle. Beni orada bulacaksın; bütün adamları kapıya sevk etmiş olacağım.” Buna göre İbn Zühr şehre girince, Yezîd’in kendisine emrettiği vakte kadar bekledi ve sonra adamlarına ilerleme emri verdi. Karşılaştıkları bütün muhafızları öldürdüler ve tekbir getirdiler. Şehrin halkı daha önce hiç yaşamadıkları bir korkuya kapıldı. Bir anda Müslümanları şehirlerinde tekbir getirirken gördüler ve bu onları şaşkına çevirdi. Allah kalplerine öyle bir korku saldı ki hangi yöne döneceklerini bilemediler. Bununla birlikte küçük bir grup Cahm b. Zühr’e karşı çıktı; iki taraf bir süre savaştı. Cahm’ın eli kırıldı, fakat o ve adamları yerlerini korudular; çok geçmeden onların çoğunu öldürdüler. Yezîd b. el-Muhallab tekbir sesini duyunca askerleri kapıya sürdü; muhafızların Cahm b. Zühr tarafından uzaklaştırıldığını gördüler, böylece Yezîd’in içeri girmesine engel olacak kimse kalmamıştı ve ciddi bir dirençle karşılaşmadı. Kapıyı zorlayarak içeri girdi ve o anda kaleyi ele geçirdi. İçerideki askerleri dışarı çıkardı ve yolun sağında ve solunda iki fersah boyunca hurma kütükleri diktirerek onları dört fersah boyunca çarmıha gerdirdi. Yezîd daha sonra kalenin halkını esir aldı ve içindekilere el koydu.

‘Alî’ye göre — onun rivayet ettiği kaynaklara göre: Yezîd, Süleyman b. ‘Abd el-Melik’e şöyle yazdı: “Bundan sonra, Allah müminlerin emiri adına büyük bir fetih gerçekleştirdi ve Müslümanlara en büyük nimetlerden birini ihsan etti. Rabbimize hamdolsun ki, onun nimetleri ve ihsanı sayesinde, müminlerin emiri döneminde bize Cürcân ve Taberistan üzerinde zafer verdi; bu, Şapur Zül-Ektâf’ın, Kisrâ b. Kubâz’ın ve Kisrâ b. Hürmüz’ün başaramadığı bir şeydir. Aynı şekilde el-Fârûk Ömer b. el-Hattab, Osman b. Affan ve onlardan sonra gelen halifeler de bunu gerçekleştirememiştir; nihayet Allah bu fethi müminlerin emiri adına nasip etti ki onu yüceltsin ve ona verdiği nimeti artırsın. Şimdi Müslümanlara verilen ganimetin beşte biri elimdedir; herkes payını aldıktan sonra bu miktar altı milyon dinara ulaşmaktadır ve Allah dilerse bunu müminlerin emiri huzuruna getireceğim.”

Fakat kâtibi el-Muğîre b. Ebî Kurre, Benû Sedûs’un mevlası, ona şöyle dedi: “Belirli bir miktar yazma; çünkü iki ihtimalle karşılaşırsın: Ya bunu büyük görür ve sana onu getirmeni emreder ya da onu küçümser ve sana bırakır; bu durumda ona bir hediye vermek zorunda kalırsın ve o da verdiğini az bulur. Yazdığın miktar onların kayıtlarında senin aleyhine bir borç olarak kalır. Senden sonra biri iş başına gelirse onu senden talep eder; ayrıca senden sonra iş başına gelen kişi seni sevmezse, bunun iki katını versen bile kabul etmez. Bu yüzden mektubu gönderme; zaferini yaz ve huzuruna çıkmak için izin iste ki ona yüz yüze ne istersen söyleyebilesin. Anlatımını kısa tut; çünkü anlatmak istediğin şeyi abartmaktansa kısaltmak daha uygundur.” Fakat Yezîd bunu reddetti ve mektubu gönderdi.

Bazıları mektupta dört milyon dirhem zikredildiğini söylemiştir.

Ebû Ca‘fer dedi: Bu yılda Süleyman b. ‘Abd el-Melik’in oğlu Eyyûb öldü. ‘Alî b. Muhammed — ‘Alî b. Mücâhid’den — Rey’den bir şeyhten, ki o Yezîd’in çağdaşıydı: Yezîd b. el-Muhallab Cürcân işini bitirdikten sonra Rey’e gitti ve Ebû Sâlih’in bağı içinde, Rey kapısının yanında yürürken Eyyûb b. Süleyman’ın ölüm haberini aldı. Onun huzurunda bir şair şu recez beyitlerini okudu:

Eyyûb öldü,
Ama yerine Dâvûd geçti,
Kaybolan gücü geri getirdi.

Bu yılda Slavların şehri fethedildi.

Bu yılda Dâvûd b. Süleyman b. ‘Abd el-Melik Bizans topraklarına akın yaptı ve Malatya yakınındaki “Hısn el-Mar’a”yı fethetti.

Bu yılda haccı, o sırada Mekke valisi olan ‘Abd el-‘Azîz b. ‘Abdullah b. Hâlid b. Esîd idare etti. Bana bunu Ahmed b. Sâbit, onun zikrettiği raviden, İshak b. Îsâ, Ebû Ma‘şer’den nakletti.

Bu yılda garnizon şehirlerinin valileri, daha önce zikredildiği üzere, 97/715-716 yılındakiyle aynıydı; ancak Yezîd b. el-Muhallab’ın bu yılda Basra’daki valisi — bazılarına göre — Süfyân b. ‘Abdullah el-Kindî idi.
Süleyman b. Abdülmelik’in ölümü: Bu yılda meydana gelen olaylardan biri de Süleyman b. Abdülmelik’in ölümüdür. Bana Hişâm — Ebû Mihnef’ten rivayetle bildirildiğine göre, o, Kınnesrin vilayetinde bulunan Dâbık’ta, Safer ayının on dokuzuncu günü, cuma günü (1 Ekim 717) öldü. Böylece onun hilâfeti, beş gün eksik olmak üzere iki yıl sekiz ay sürdü. Onun Safer ayının onuncu günü (22 Eylül 717) öldüğü de söylenmiştir. Bazılarına göre hilâfeti iki yıl yedi ay sürmüş, diğerlerine göre ise iki yıl sekiz ay beş gün sürmüştür.

Hasan b. Hammâd — Talha Ebû Muhammed — onun şeyhlerinden rivayete göre: Süleyman b. Abdülmelik, Velîd’den sonra üç yıl halifelik yaptı. Cenaze namazını Ömer b. Abdülaziz kıldırdı. Ahmed b. Sâbit — onun kaynağı — İshak b. Îsâ — Ebû Ma‘şer’e göre: Süleyman b. Abdülmelik, 99 yılında Safer ayının on dokuzuncu günü, cuma günü (1 Ekim 717) öldü. Onun hilâfeti üç yıl, dört ay eksik sürdü.

Onun karakterine dair hususlar
Ali b. Muhammed’e göre insanlar, “Süleyman hayrın anahtarıdır,” derlerdi. Haccâc onlardan ayrılıp Süleyman yönetimi ele alınca, esirleri serbest bıraktı, mahkûmları salıverdi, halka iyi davrandı ve Ömer b. Abdülaziz’i halefi olarak tayin etti. İbn Bîd şöyle söyledi: Deden ve baban hilâfeti üstlendi, hoşnutsuz olanın da itaat edenin de öfkesi içinde. Deden ve baban, sonra kardeşin üçüncü oldu, senin alnında ise dördüncünün hükümdarlık nuru vardır.

Ali — el-Mufaddal b. el-Muhallab’dan: Cuma günü Dâbık’ta Süleyman’ın yanına girdim. Elbise getirilmesini istedi, giydi fakat beğenmedi; bunun üzerine başka elbiseler, Yezîd b. el-Muhallab tarafından gönderilmiş yeşil Sûsî elbiseler istedi. Onları giyip sarığını düzelttikten sonra, “Ey İbn el-Muhallab, bunları beğendin mi?” dedi. Ben, “Evet,” dedim. Kollarını açtı ve, “Ben gençliğinin doruğunda bir hükümdarım,” dedi. Sonra son defa cuma namazını kıldı, vasiyetini yazdı ve mührü taşıyan İbn Ebî Nu‘aym’i çağırdı; o da mühürledi.

Ali — bazı âlimlerden: Bir gün Süleyman yeşil bir elbise ve yeşil bir sarık giydi, aynaya baktı ve, “Ben gençliğinin doruğunda bir hükümdarım,” dedi; bundan sonra yalnızca bir hafta yaşadı. Ali — Süheym b. Hafs’tan: Süleyman’a ait bir cariye ona bir gün baktı. O, “Gördüğün şeyi nasıl buluyorsun?” dedi. O da şu beyitleri okudu: Sen en güzel zevk kaynağısın — keşke kalıcı olsaydın, fakat insan ölümsüzlüğe sahip değildir. Sende başkalarında bulunan bir kusur bilmiyorum, ancak sen de yok olup gideceksin. Bunun üzerine sarığını çözdü.

Ali’ye göre Süleyman’ın kadısı Süleyman b. Habîb el-Muhâribi idi ve İbn Ebî ‘Uyeyne onun huzurunda hikâyeler anlatırdı. Ebû ‘Ubeyde — Ru‘be b. el-‘Accâc’tan: Süleyman b. Abdülmelik hacca çıktı, ben de dâhil olmak üzere şairler onunla birlikteydik. Medine’de dönüş yolunda iken askerler yaklaşık dört yüz Bizanslı esirle onu karşıladı. Süleyman oturdu ve ona en yakın oturan kişi ‘Abdullah b. el-Hasan b. el-Hasan b. ‘Ali b. Ebî Tâlib idi. Bizans kumandanı getirildi ve Süleyman, “Ey Abdullah, onun boynunu vur,” dedi. Abdullah ayağa kalktı, fakat kimse ona kılıç vermedi; sonunda muhafızlardan biri kılıcını verdi. Abdullah kumandana vurdu; başını kesti, ön kolunu ve zincirin bir kısmını da kopardı. Süleyman, “Allah’a yemin ederim ki bu darbenin güzelliği kılıcın keskinliğinden değil, onun soyundan dolayıdır,” dedi.

Süleyman diğer esirleri de kumandanlara ve askerlere vererek öldürttü. Sonunda bir esiri Cerîr’e verdi; Benû ‘Abs ona beyaz kınlı bir kılıç uzattı, o da vurdu ve başını kesti. Sonra bir esir el-Ferezdak’a verildi fakat o bir kılıç bulamadı; ona eğri ve kör bir kılıç verdiler, birkaç kez vurdu ama hiçbir şey olmadı. Süleyman ve insanlar güldüler, Benû ‘Abs onun durumuna sevindi. El-Ferezdak kılıcı attı ve konuşmaya başladı, mazeretler ileri sürdü ve Varga‘’nın kılıcının Hâlid’in başından kaymasını hatırlattı: Eğer güvenilmez bir kılıç olduysa ya da eceli gelmemiş birinin canını geciktiren bir kader olduysa, o Benû ‘Abs’ın kılıcıdır; onunla Varga‘ vurdu ve Hâlid’in başından kaydı. Hind kılıçları böyledir; bazen kesmezler ama bazen boyunları keserler.

Varga‘, Varga‘ b. Züheyr b. Cezîme el-Absî’dir; Hâlid b. Ca‘fer’e vurmuştur. Hâlid, Varga‘’nın babası Züheyr’in üstündeydi ve onu kılıçla vuruyordu; Varga‘ gelip vurdu fakat darbe etkili olmadı ve şöyle dedi: Züheyr’i Hâlid’in göğsü altında görünce, çocuğunu kaybetmiş bir anne gibi koşarak yaklaştım. Sağ elim felç olsun eğer Hâlid’e vurursam, çünkü çift zırh beni ondan koruyor.

El-Ferezdak aynı mecliste şöyle söyledi: İnsanlar en iyilerini güldürdüğüm için mi şaşıyorlar, yağmurun onunla istendiği Allah’ın halifesini? Kılıç korkaklıktan veya imamın huzurunda şaşkınlıktan dolayı başarısız olmadı; onun günü kader tarafından ertelendi. Eğer boynuna öldürmek niyetiyle vurmuş olsaydım, bedeni başından ayrılmış halde düşerdi, kaygan bir yerden yuvarlanan taş gibi. Can, belirlenmiş ölüm vakti gelmeden ne iki elle kavramakla ne de keskin kılıçla hızlandırılmaz.

Cerîr de şöyle söyledi: Ebû Ragvân’ın kılıcıyla, Mücâşi‘nin kılıcıyla vurdun fakat İbn Zâlim’in kılıcıyla vurmadın. İmamın huzurunda onunla vurdun ve ellerin titredi; bunun üzerine, “Bu tecrübesiz, kesmeyen bir kılıçtır,” dediler.

‘Abdullah b. Ahmed — babası — Süleyman — ‘Abdullah b. Muhammed b. ‘Uyeyne — Ebû Bekr b. ‘Abdülaziz b. el-Vahhâk b. Kays’tan: Süleyman b. Abdülmelik Dâbık’ta bir cenazeye katıldı; cenaze bir tarlaya defnedildi. Topraktan biraz aldı ve, “Bu toprak ne kadar güzel ve ne kadar hoş,” dedi. Bir hafta geçmeden, o da o mezarın yanına defnedildi.
Süleyman’ın Ömer’i halife tayin etmesinin sebebi: Bu yılda Ömer b. Abdülaziz b. Mervân b. Hakem halife olarak tayin edildi.

Hâris — İbn Sa‘d — Muhammed b. Ömer — el-Heysem b. Vâkıd’a göre: Ömer b. Abdülaziz, 99 yılında Safer ayının onuncu günü, cuma günü (22 Eylül 717) Dâbık’ta halife tayin edildi.

Muhammed b. Ömer — Dâvûd b. Hâlid b. Dînâr — Süheyl b. Ebî Süheyl — Recâ’ b. Hayve’den: Cuma günü Süleyman b. Abdülmelik ipekten yapılmış yeşil elbiseler giydi, aynaya baktı ve, “Allah’a yemin ederim ki ben gençliğinin doruğunda bir hükümdarım,” dedi. Sonra çıkıp cuma namazını kıldırdı. Dönünce hastalandı. Hastalığı ağırlaşınca, kendi eliyle yazdığı bir belgede hilâfeti henüz ergenlik çağına ulaşmamış genç bir oğluna bıraktı.

Ben ona, “Ey Müminlerin Emiri, ne yapıyorsun? Bir halifenin kabirde korunmasına vesile olan şeylerden biri, Müslümanlar üzerine salih bir adamı halef tayin etmesidir,” dedim. Süleyman, “Allah’tan rehberlik isteyeceğim ve meseleyi düşüneceğim; henüz kesin karar vermedim,” dedi.

Süleyman bir iki gün bekledi, sonra o belgeyi yırttı. Beni çağırdı ve, “Dâvûd b. Süleyman hakkında ne düşünüyorsun?” dedi. Ben, “O Konstantiniyye’de bulunuyor; hayatta mı ölü mü bilmiyorsun,” dedim. Bana, “Peki kimi önerirsin?” dedi. Ben, “Karar senindir, ey Müminlerin Emiri,” dedim. Onun kimi anacağını görmek istiyordum.

Sonra, “Ömer b. Abdülaziz hakkında ne düşünüyorsun?” dedi. Ben, “Allah’a yemin ederim ki onu salih, faziletli ve samimi bir Müslüman olarak bilirim,” dedim. O da, “Allah’a yemin ederim ki o, senin söylediğin gibidir,” dedi. Ardından, “Ama Allah’a yemin ederim ki onu tayin edip başka kimseyi tayin etmezsem mutlaka fitne çıkar; çünkü Abdülmelik oğulları, içlerinden biri veliaht yapılmadıkça onun üzerlerine hükmetmesine razı olmazlar,” dedi.

O sırada Yezîd b. Abdülmelik hacdaydı. Süleyman, “Bu yüzden ondan sonra halife olmak üzere Yezîd b. Abdülmelik’i tayin edeceğim; bu onları yatıştırır ve onu kabul ederler,” dedi. Ben de, “Karar senindir,” dedim.

Bunun üzerine Süleyman şöyle yazdı: “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Bu, Allah’ın kulu Müminlerin Emiri Süleyman’dan Ömer b. Abdülaziz’e bir belgedir. Seni hilâfette halefim olarak tayin ettim ve senden sonra da Yezîd b. Abdülmelik gelecektir. Ey insanlar, ona kulak verin ve itaat edin; Allah’tan korkun ve ayrılığa düşmeyin ki düşmanlar size fırsat bulmasın.” Sonra belgeyi mühürledi ve muhafız kumandanı Kâ‘b b. Hâmid el-Absî’ye haber göndererek, “Ailemi topla,” dedi.

Kâ‘b onları topladı. Toplandıklarında Süleyman Recâ’ya, “Bu belgeyi onlara götür, bunun benim belgem olduğunu söyle ve tayin ettiğim kişiye biat etmelerini emret,” dedi. Recâ da aynen yaptı. Onlar, “Müminlerin Emiri’nin yanına girip selam verelim mi?” dediler. Recâ, “Evet,” dedi.

İçeri girdiler. Süleyman, Recâ b. Hayve’nin elindeki belgeyi göstererek, “Bu benim veliahtlık ahdimdir; dinleyin, itaat edin ve bu belgede adını zikrettiğim kişiye biat edin,” dedi. Bunun üzerine hepsi tek tek biat ettiler. Sonra belge, hâlâ mühürlü olarak Recâ’nın elinde dışarı çıkarıldı.

Recâ dedi ki: Onlar dağıldıktan sonra Ömer b. Abdülaziz bana gelip, “Süleyman’ın beni bu işe dahil etmiş olmasından korkuyorum. Allah aşkına ve bana olan saygı ve sevgin hatırına bana söyle; eğer böyleyse şimdi özür dilemek isterim, çünkü sonra bunu yapamayacağım bir durum ortaya çıkabilir,” dedi. Recâ, “Hayır, Allah’a yemin ederim ki sana tek kelime söylemem,” dedi. Bunun üzerine Ömer öfkeli bir şekilde ayrıldı.

Recâ dedi ki: Hişâm b. Abdülmelik bana rastladı ve, “Ey Recâ, bana karşı uzun zamandır saygın ve sevgin var, ben de sana minnettarım; bu iş hakkında bana haber ver. Eğer tayin edildiysem bilirim; eğer başkası tayin edildiyse konuşurum, çünkü benim gibi biri göz ardı edilemez. Bana söyle; Allah adına yemin ederim ki bunu asla açığa vurmayacağım,” dedi. Recâ ise, “Allah’a yemin ederim ki bana emanet edilenden sana tek kelime söylemem,” diyerek reddetti. Hişâm çaresizce ayrıldı, ellerini birbirine vurarak, “Kimin lehine bırakıldım? Hilâfet Abdülmelik oğullarının elinden mi çıkacak?” dedi.

Recâ dedi ki: Süleyman’ın yanına girdim, onu ölüm döşeğinde buldum. Ölüm hali bastırınca onu kıbleye çevirmeye başladım; fakat kendine geldikçe, “Henüz vakti gelmedi ey Recâ,” diyordu. Bunu iki kez yaptım. Üçüncüde, “Şimdi yap, ey Recâ, yapmak istiyorsan. Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ederim,” dedi. Onu kıbleye çevirdim ve öldü. Gözlerini kapattım, üzerine yeşil kadife bir örtü örttüm ve kapıyı kilitledim.

Eşi bana bir haberci göndererek, “Durumu nasıl?” diye sordu. Ben, “Uyuyor ve örtüsüne bürünmüş durumda,” dedim. Haberci gelip onu örtü altında gördü, geri dönüp durumu anlattı; o da onu uyuyor zannetti.

Recâ dedi ki: Kapının önüne güvenilir bir adam diktim ve dönünceye kadar oradan ayrılmamasını, halifenin yanına kimseyi sokmamasını emrettim. Sonra çıktım ve Kâ‘b b. Hâmid el-Absî’ye haber gönderdim. O da halifenin ailesini topladı. Dâbık mescidinde toplandıklarında, “Biat edin,” dedim. Onlar, “Biz zaten bir kez biat ettik; neden tekrar edelim?” dediler. Ben, “Bu Müminlerin Emiri’nin emridir; bu mühürlü belgede adı geçen kişiye, onun emrine uygun olarak biat edin,” dedim. Bunun üzerine ikinci kez, tek tek biat ettiler.

Recâ‘ devamla dedi: Süleyman’ın ölümünden sonra onlar biat ettiklerinde ve işin sağlam bir temele oturduğunu anladığımda, “Efendiniz için ayağa kalkın; o az önce öldü,” dedim. Bunun üzerine, “Şüphesiz biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz,” dediler. Sonra belgeyi onlara okudum. Ömer b. Abdülaziz’in adı geçen yere geldiğimde, Hişâm b. Abdülmelik bağırarak, “Biz ona asla biat etmeyeceğiz,” dedi. Ben, “Allah’a yemin ederim ki o zaman başını keserim. Kalk ve biat et,” dedim. O da istemeyerek ayağa kalktı.

Recâ‘ dedi ki: O, başına gelen şey sebebiyle “Şüphesiz biz Allah’a aidiz…” diye söylerken, ben Ömer b. Abdülaziz’i kolundan tuttum ve minbere oturttum. Aynı anda Hişâm da elinden kaçan şey sebebiyle “Şüphesiz biz Allah’a aidiz…” diyordu. Hişâm Ömer’e ulaştığında Ömer, “Şüphesiz biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz,” dedi, “hoşlanmadığım şey bana geldiği zaman,” çünkü halife olmak istemiyordu. Hişâm ise, “Şüphesiz biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz,” diyordu, “benim elimden çıktığı zaman.”

Süleyman’ın naaşı yıkandı ve kefenlendi, cenaze namazını Ömer b. Abdülaziz kıldırdı. Defin tamamlandıktan sonra halifenin hayvan ahırı Ömer’e getirildi: ağır yürüyen atlar, hızlı binekler ve katırlar vardı; her hayvanın bir bakıcısı bulunuyordu. Ömer, “Bu nedir?” dedi. “Halifenin ahırıdır,” dediler. O, “Benim kendi bineğim bana yeter,” dedi. Kendi bineğine bindi, diğer hayvanlar geri gönderildikten sonra oradan ayrıldı. Birisi, “Halifenin sarayına geçecek misin?” diye sordu. Ömer, “Ebû Eyyûb’un ailesi (yani Süleyman’ın ailesi) hâlâ orada oturuyor; onlar çıkıncaya kadar benim çadırım bana yeter,” dedi. Böylece onlar çıkıncaya kadar kendi yerinde kaldı.

Recâ‘ dedi ki: Aynı günün akşamı Ömer, “Ey Recâ‘, bana bir kâtip çağır,” dedi. Ben de çağırdım. O ana kadar yaptığı her şeyden memnundum; yani binek hayvanları ve Süleyman’ın eviyle ilgili davranışlarından. Kendi kendime, “Yazma işini nasıl yapacak? Taslak mı hazırlayacak?” dedim. Kâtip oturduğunda, Ömer tek bir mektubu, doğrudan ağzından kâtibin eline, hiçbir taslak olmadan yazdırdı. Son derece güzel, fasih ve öz bir şekilde yazdırdı. Ardından bu mektubun nüshalarının bütün beldelere gönderilmesini emretti.

Bu sırada orada bulunmayan Abdülaziz b. Velîd, Süleyman b. Abdülmelik’in ölümünü öğrendi. Halkın Ömer b. Abdülaziz’e biat ettiğini ve Süleyman’ın onu halef tayin ettiğini bilmiyordu. Bayrağı açtı ve insanları kendisine halife olarak biat etmeye çağırdı. Daha sonra halkın, Süleyman’ın ahdine uygun olarak Ömer’e biat ettiğini öğrenince Ömer b. Abdülaziz’in yanına geldi. Ömer ona, “Bana, insanların sana biat ettirildiği ve Şam’a girmek istediğin haberi ulaştı,” dedi. Abdülaziz, “Bu doğrudur; fakat bunu ancak halifenin bir halef tayin etmediği söylendiği için yaptım; hazinenin yağmalanmasından korktum,” dedi. Ömer, “Eğer sana biat edilseydi ve sen yönetimi alsaydın, sana karşı çıkmazdım; aksine evimde kalırdım,” dedi. Abdülaziz, “Senden başka bu işi üstlenecek kimseyi görmek istemezdim,” dedi ve Ömer b. Abdülaziz’e biat etti. İnsanlar, çocuklarını bırakıp Ömer b. Abdülaziz’i halef tayin ettiği için Süleyman’a dua ettiler.

Bu yılda Ömer b. Abdülaziz, Bizans topraklarında bulunan Mesleme’ye bir mektup göndererek, yanında bulunan Müslümanlarla birlikte geri dönmesini emretti. Ona hızlı ve iyi cins atlar ile bol miktarda erzak gönderdi ve insanları Mesleme ile askerlerine yardım etmeye teşvik etti. Bazı rivayetlere göre ona gönderdiği safkan atların sayısı beş yüzdü.

Bu yılda Türkler Azerbaycan’a saldırdılar, bir grup Müslümanı öldürdüler ve büyük zarar verdiler. Ömer b. Abdülaziz, İbn Hâtim b. en-Nu‘mân el-Bâhilî’yi gönderdi; o da bu Türkleri öldürdü, yalnız az bir kısmı kaçabildi. Ellisini esir olarak Hunâsıra’da Ömer’e getirdi.

Bu yılda Ömer, Yezîd b. el-Muhallab’ı Irak’taki görevinden azletti. Adî b. Artât el-Fezârî’yi Basra ve çevresine vali tayin etti. Abdülhamîd b. Abdürrahman b. Zeyd b. el-Hattâb el-A‘rac el-Kureyşî’yi, yanında kâtibi Abdü’z-Zinâd ile birlikte Kûfe ve çevresine vali gönderdi. Adî b. Artât, Yezîd b. el-Muhallab’ın peşine Mûsâ b. el-Vecîh el-Himyeri’yi gönderdi.

Bu yılda hac emiri, Medine valisi olan Ebû Bekr Muhammed b. Amr b. Hazm idi. Bu yılda Mekke valisi Abdülaziz b. Abdullah b. Hâlid b. Esîd idi. Kûfe ve çevresi Abdülhamîd b. Abdürrahman tarafından, Basra ve çevresi Adî b. Artât tarafından, Horasan ise el-Cerrâh b. Abdullah tarafından yönetiliyordu. Basra kadılığı İyâs b. Muâviye b. Kurre el-Müzenî’nin elindeydi. Daha önce zikredildiği gibi Adî önce Hasan b. Ebî el-Hasan’ı tayin etmişti; fakat o görevden affını isteyince yerine İyâs’ı getirdi. Bu yılda Kûfe kadılığının Âmir eş-Şa‘bî’nin elinde olduğu da rivayet edilmiştir.

Vâkıdî şöyle nakleder: Şa‘bî, Ömer b. Abdülaziz zamanında Kûfe kadılığını, Abdülhamîd b. Abdürrahman adına yürütüyordu; Hasan b. Ebî el-Hasan el-Basrî ise Basra kadılığını Adî b. Artât adına yürütüyordu. Ancak Hasan görevden affını isteyince, Adî bunu kabul etti ve yerine İyâs’ı tayin etti.
Hâricîlerin isyanı: Bu yıl meydana gelen olaylardan biri de Hâricîlerin isyanıydı; onlar Irak’ta Ömer b. Abdülaziz’e karşı ayaklandılar.

Muhammed b. Ömer – İbn Ebî’z-Zinâd rivayet etti: Irak’taki Harûriyye ayaklandı. Ömer b. Abdülaziz, Irak valisi Abdülhamîd b. Abdürrahman b. Zeyd b. el-Hattâb’a mektup yazarak isyancıları Allah’ın kitabına ve Peygamberinin sünnetine uymaya çağırmasını emretti. Onlar bu çağrıyı dikkate almayınca Abdülhamîd üzerlerine bir ordu gönderdi; fakat bu ordu Harûrîler tarafından yenilgiye uğratıldı. Bu haber kendisine ulaşınca Ömer, Rakka’da teçhiz ettiği Suriye ordusundan bir birlikle Mesleme b. Abdülmelik’i onların üzerine gönderdi. Ömer, Abdülhamîd’e şöyle yazdı: “Ordunun –kötü ordunun– yenildiğini öğrendim; bu yüzden Mesleme b. Abdülmelik’i gönderdim; ona isyancılarla serbestçe mücadele etme yetkisi verilecektir.” Mesleme Suriye ordusuyla onlarla savaştı ve çok geçmeden Allah ona karşı zafer verdi.

Ebû Ubeyde Ma‘mer b. el-Müsennâ şöyle zikretti: Ömer b. Abdülaziz’in hilafeti sırasında Irak’ta Abdülhamîd b. Abdürrahman’a karşı çıkan isyanın başında Şevzeb vardı; asıl adı Bistâm idi ve Benî Yeşkür’dendi. İsyanı Cûhâ bölgesinde idi; yanında çoğu Rebîa kabilesinden seksen süvari bulunuyordu. Ömer b. Abdülaziz, Abdülhamîd’e şöyle yazdı: “Onlar kan dökmedikçe veya yeryüzünde fesat çıkarmadıkça onlarla savaşma. Ama böyle yaparlarsa buna engel olmak için müdahale et. Güçlü ve basiret sahibi bir adam seç ve onu bir birlikle onların üzerine gönder; ona da sana verdiğim talimatı ver.” Bunun üzerine Abdülhamîd, iki bin Kûfeli ile Muhammed b. Cerîr b. Abdullah el-Becelî’yi görevlendirdi ve Ömer’in kendisine verdiği talimatı ona da verdi.

Bu sırada Ömer, Bistâm’a mektup yazarak onu çağırdı ve isyanının sebebini sordu. Bu mektup, Muhammed b. Cerîr gelip ordusunu onun karşısında konuşlandırdıktan sonra Bistâm’a ulaştı; fakat onunla savaşmadı ve onu tahrik etmedi. Ömer’in mektubunda şu ifade yer alıyordu: “Allah ve Resulü için öfkelendiğin için isyan ettiğin bana bildirildi. Fakat buna senden daha fazla hakkım vardır. Bana gel, seninle bu meseleyi konuşayım: Eğer biz haklıysak, insanların üzerinde bulunduğu yola katılırsın; eğer sen haklıysan biz görüşümüzü yeniden gözden geçiririz.” Bunun üzerine Bistâm halifenin kuvvetleriyle savaşmadı ve Ömer’e şöyle yazdı: “Adil davrandın; bu yüzden sana görüşüp tartışacak iki adam gönderiyorum.”

Ebû Ubeyde’ye göre Şevzeb’in Ömer’e gönderdiği iki kişiden biri Benî Şeybân’ın mevlâsı Memzûc, diğeri ise Benî Yeşkür soyundan biriydi. Rivayet eden dedi ki: Bistâm’ın, içinde bu iki kişinin de bulunduğu bir grup gönderdiği rivayet edilir; fakat Ömer bu gruba iki kişi seçmelerini söyleyen bir haber gönderdi. Onlar da bu iki kişiyi seçtiler ve bunlar Ömer’in huzuruna girdiler. Onunla tartıştılar ve şöyle dediler: “Bize Yezîd hakkında söyle: Onu neden kendinden sonra halife olarak kabul ediyorsun?” Ömer, “Onu benim halefim olarak tayin eden başkasıdır,” dedi. Onlar, “Şu durumu düşün: Bir başkasına ait bir malı idare etsen ve sonra onu güvenilir olmayan birine emanet etsen, bu emaneti sahibine ulaştırmış olur muydun?” dediler.

Ömer, “Bana üç gün verin,” dedi; iki adam da ayrıldı. Benî Mervân, Ömer’in ellerinde bulunan malları ellerinden alacağından ve Yezîd’i veliahtlıktan düşüreceğinden korktular; bu yüzden içeceğine zehir koydular. O da bu iki adamın ayrılmasından üç gün geçmeden öldü.

Bu yılda Ömer b. Abdülaziz, Humus ordusundan Velîd b. Hişâm el-Mu‘aytî ve Amr b. Kays el-Kindî’yi yaz seferine gönderdi.

Bu yılda Ömer b. Hubeyre el-Fezârî, el-Cezîre’ye giderek Ömer’in o bölgedeki valisi oldu.

Bu yılda Yezîd b. el-Muhallab Irak’tan alınarak Ömer b. Abdülaziz’in yanına getirildi.
Yezîd b. el-Muhallab’ın yakalanması: Bu konuda tarihçiler ihtilaf etmişlerdir. Hişâm b. Muhammed – Ebû Mihnef’e göre: Yezîd b. el-Muhallab Vâsıt’a gelip oradan gemilere binerek Basra’ya gitmek isteyince, Ömer b. Abdülaziz, Adî b. Artât’ı Basra’ya vali olarak gönderdi. Adî, Mûsâ b. el-Vecîh el-Himyeri’yi gönderdi; o da Yezîd’i Ma‘kıl Kanalı üzerindeki Basra köprüsünde yakalayarak tutukladı. Adî, Yezîd’i Mûsâ b. el-Vecîh’in gözetiminde Ömer b. Abdülaziz’e gönderdi.

Tutuklu getirildiğinde Ömer onu huzuruna çağırdı. Ömer, Yezîd ve ailesinden hoşlanmaz ve “Onlar zorbadırlar, ben böyle insanları tasvip etmem” derdi. Yezîd de Ömer’den hoşlanmaz ve “Onun münafık olduğundan şüphe ediyorum” derdi. Ancak Ömer halife olunca Yezîd onun asla münafık olmadığını anladı. Ömer, Yezîd’i çağırarak Süleyman b. Abdülmelik’e yazdığı mektupta bahsettiği paralar hakkında sordu. Yezîd şöyle dedi: “Süleyman katındaki konumumu biliyorsun. Ben ona yalnızca halk nezdindeki itibarını artırmak için yazdım. Onun söylediklerimden dolayı beni sorumlu tutmayacağını biliyordum ve bana hoşuma gitmeyecek bir muamele yapacağından korkmuyordum.”

Ömer ona şöyle dedi: “Seni hapsetmekten başka bir yol görmüyorum. Allah’tan kork ve elinde bulunanları teslim et; çünkü bunlar Müslümanlara aittir ve benim bunları bırakmaya yetkim yoktur.” Sonra onu tekrar hapsedildiği yere gönderdi ve Cerrah b. Abdullah el-Hakemî’ye Horasan’a gitmesini emretti.

Bu sırada Yezîd’in oğlu Mahlad b. Yezîd Horasan’dan çıktı; geçtiği her yerde askerlere maaş dağıttı ve halka bol miktarda para verdi. Daha sonra Ömer b. Abdülaziz’in yanına geldi. Huzura girince Allah’a hamd etti ve şöyle dedi: “Ey müminlerin emiri, Allah seni ümmetin başına getirerek büyük bir lütufta bulundu. Fakat biz (Muhallebîler) senin yüzünden ağır bir darbe aldık. Senin iktidarın yüzünden bizi tamamen yoksulluğa düşürme. Bu yaşlı adamı hangi gerekçeyle hapsettin? Onun borçlarından ben sorumlu olayım. Ondan istediğin miktarın bir kısmı için benimle anlaş.”

Ömer şöyle dedi: “Hayır, ancak istediğimiz miktarın tamamını üstlenirsen olur.” Mahlad dedi: “Ey müminlerin emiri, eğer elinde açık bir delil varsa onu getir; yoksa Yezîd’in sözünü doğru kabul et. Ona güvenmiyorsan yemin ettir; yemin etmezse onunla bir uzlaşma yap.” Ömer dedi ki: “Onu bütün paradan sorumlu tutmaktan başka bir yol görmüyorum.” Mahlad ayrıldıktan sonra Ömer, “Onu babasından daha çok beğeniyorum” dedi. Fakat kısa süre sonra Mahlad öldü.

Yezîd paradan hiçbir şey vermeyi reddedince Ömer ona yün bir elbise giydirilmesini ve bir deveye bindirilmesini emretti ve “Onu Dahlak’a götürün” dedi. Yezîd askerlerin önünden geçirilirken şöyle bağırıyordu: “Benim akrabam yok mu? Neden Dahlak’a gönderiliyorum? Dahlak’a ancak suçlular, karışıklık çıkaranlar ve hırsızlar gönderilir. Yazık! Benim akrabam yok mu?” Bunun üzerine Selâme b. Nu‘aym el-Havlânî Ömer’e gelip, “Ey müminlerin emiri, onu tekrar hapishaneye gönder; çünkü onu uzaklaştırırsan kabilesi onu kurtarmaya kalkışabilir. Onların onun için öfkelendiğini biliyorum” dedi. Bunun üzerine Ömer onu tekrar hapsetti. Yezîd, Ömer’in hastalandığını da hapisteyken öğrendi.

Ebû Mihnef dışındaki rivayetlere göre: Ömer b. Abdülaziz, Adî b. Artât’a Yezîd’i yakalayıp Aynü’t-Temr’deki askerlere teslim etmesini emretti. Adî, Yezîd’i zincire vurulmuş halde Vekî‘ b. Hassan b. Ebî Sâd et-Temîmî ile gemiyle gönderdi. Ebân Kanalı’na geldiklerinde Ezd kabilesinden bazı kimseler Yezîd’i kurtarmak için Vekî‘e saldırdılar. Bunun üzerine Vekî‘ gemiden atlayıp kılıcını çekti, geminin halatını kesti ve Yezîd’in kılıcını alarak ağır bir yemin etti: Eğer dağılmazlarsa Yezîd’in başını keseceğini söyledi. Yezîd onlara seslenerek Vekî‘in yeminini bildirdi, bunun üzerine dağıldılar. Vekî‘ yoluna devam etti ve Yezîd’i Aynü’t-Temr’deki askerlere teslim etti, sonra Adî’ye geri döndü. Oradaki askerler Yezîd’i Ömer b. Abdülaziz’e götürdüler ve o da onu hapse attı.

Ebû Ca‘fer (Taberî) dedi ki: Bu yıl Ömer b. Abdülaziz, Cerrah b. Abdullah’ı Horasan valiliğinden azletti ve yerine Abdurrahman b. Nu‘aym el-Kuşeyrî’yi tayin etti. Cerrah’ın Horasan’daki görev süresi bir yıl beş ay sürmüştü; 99 yılında gitmiş ve 100 yılının Ramazan ayının sonunda (27 Mart–25 Nisan 719) ayrılmıştı.
Cerrah b. Abdullah’ın azledilmesi: Bu durumun sebebi, Ali b. Muhammed – Kuleyb b. Halef – İdris b. Hanzala ve el-Mufaddal – onun dedesi ve Ali b. Mücahid – Halid b. Abdülaziz rivayetine göre şudur: Yezîd b. el-Muhallab Cürcan’dan ayrıldığında bu bölgeye vali olarak Cehm b. Zühr’ü tayin etmişti. Ancak Yezîd’in durumu kötüleşince Irak valisi, Irak’tan birini Cürcan’a vali olarak gönderdi. Yeni vali Irak tarafından Cürcan’a yaklaştı; fakat Cehm b. Zühr onu ve beraberindeki bir grup adamı yakalayarak zincire vurdu. Ardından Cehm, Yemenlilerden elli kişiyle birlikte Horasan’daki Herat’a doğru yola çıktı. Bu sırada Cürcan halkı kendi valilerini hapisten çıkardı.

Cerrah, Cehm’e şöyle dedi: “Eğer amcaoğlum olmasaydın bunu yapmana izin vermezdim.” Cehm ise, “Eğer sen de amcaoğlum olmasaydın sana gelmezdim” dedi. (Cehm ile Cerrah evlilik yoluyla akrabaydılar; ayrıca babaları kardeş oldukları için baba tarafından da akrabaydılar.) Cerrah, Cehm’e şöyle dedi: “İmamına karşı geldin ve isyan ettin. Bir sefere çık; belki başarılı olursan halifen nezdindeki durumunu düzeltebilirsin.” Bunun üzerine onu Huttal tarafına gönderdi. Cehm yola çıktı; yaklaşınca üç kişiyle birlikte kılık değiştirerek ilerledi ve ordusunun başına amcaoğlu Kasım b. Habib’i bıraktı; bu kişi aynı zamanda kızı Ümmü’l-Esved’in kocasıydı. Nihayet Huttal hükümdarının huzuruna girdi ve ona, “Gel, seninle yalnız konuşalım” dedi. Baş başa görüştüler. Cehm kendisini falanın oğlu olarak tanıttı; bunun üzerine Huttal hükümdarı tahtından inip ona istediği şeyi verdi. Denir ki: Huttallılar Nu‘man’ın mevalisiydi; bu sebeple ganimet elde etti.

Cerrah daha sonra Ömer’e yazdı ve içinde iki Arap ile Benî Kabbah’ın bir mevlâsının bulunduğu bir heyet gönderdi. Bu mevlâ Ebû’s-Sayda‘ künyesiyle bilinen Sâlih b. Tarif idi ve dindar bir kimseydi. Başka bir rivayete göre bu kişi Nahvî lakaplı Halid veya Yezîd’in kardeşi Saîd idi. İki Arap konuştu, diğer kişi ise susup oturdu. Ömer ona, “Sen de heyetten değil misin?” dedi. O, “Evet” dedi. “Öyleyse seni konuşmaktan alıkoyan nedir?” diye sordu. O da şöyle dedi: “Ey müminlerin emiri, maaş veya tahsisat almadan savaşa çıkan yirmi bin mevlâ vardır; ayrıca İslam’a girmiş olmalarına rağmen hâlâ cizye ödeyen benzer sayıda zimmî vardır. Valimiz Arap taraftarıdır; sert bir adamdır ve minbere çıkıp ‘Size şefkatle geldim. Bugün Arapların tarafını tutuyorum; Allah’a yemin olsun ki kendi kabilemden bir kişi bana başkalarından yüz kişiden daha sevimlidir’ der. Sertliği öyle bir noktaya ulaşmıştır ki onun zırhının kolu, başkasının zırhının yarısı değerindedir. O, Haccac’ın kılıçlarından biridir; zulüm ve haksızlık yapmıştır.” Bunun üzerine Ömer, “Bana böyle elçiler gönderin” dedi.

Ardından Ömer, Cerrah’a şöyle yazdı: “Seninle kıbleye yönelerek namaz kılan herkesten cizye kaldırılacaktır.” Bunun üzerine birçok kişi İslam’a girmeye koştu. Birisi Cerrah’a, “İnsanlar cizyeden kurtulmak için İslam’a giriyor; onları sünnet olmayı şart koşarak dene” dedi. Cerrah bu öneriyi Ömer’e iletti. Ömer şöyle cevap verdi: “Allah, Muhammed’i insanları İslam’a çağırmak için gönderdi, onları sünnet etmek için değil.”

Ömer şöyle dedi: “Bana Horasan’ın durumunu doğru şekilde bildirecek güvenilir bir adam bulun.” Birisi, “Onu zaten buldun; Ebû Miclez’i çağırmalısın” dedi. Bunun üzerine Ömer, Cerrah’a şöyle yazdı: “Buraya gel ve Ebû Miclez’i de beraberinde getir. Horasan’da askerî işlerin başına Abdurrahman b. Nu‘aym el-Gâmidî’yi, mali işlerin başına ise Ubeydullah veya Abdullah b. Habib’i getir.”

Cerrah askerlere hitap ederek şöyle dedi: “Ey Horasan ordusu! Size sırtımdaki elbise ve kendi atımla geldim. Sizin malınızdan kılıcımın süsü dışında hiçbir şey almadım.” Gerçekten de bir at ve yüzleri aklaşmış bir dişi katırdan başka bir şeyi yoktu. Ramazan ayında yola çıktı ve yerine Abdurrahman b. Nu‘aym’ı bıraktı. Ömer’in yanına geldiğinde Ömer ona, “Ne zaman yola çıktın?” diye sordu. O, “Ramazan ayında” dedi. Ömer, “Seni kaba diye niteleyen doğru söylemiş! Neden oruç açtıktan sonra yola çıkmadın?” dedi. Cerrah ise, “Allah’a yemin olsun ki ben Arap taraftarıyım; Arapların menfaati için Ramazan’da bile sefere çıkarım” derdi.

Cerrah Horasan’a ilk geldiğinde Ömer’e şöyle yazmıştı: “Horasan’a ulaştım; halkın kibirli, fitneci ve taşkın olduğunu gördüm. İsyan etmekten ve Allah’a olan yükümlülüklerini terk etmekten başka bir şey istemiyorlar. Onları ancak kılıç ve kamçı durdurur; fakat senin iznin olmadan bunu yapmak istemem.” Ömer ona şöyle yazdı: “Ey Cerrah’ın anasının oğlu! Fitneyi onlardan daha çok sen istiyorsun! Bir mümine veya zimmîye hak etmedikçe kamçı vurma ve cezalandırma; çünkü sen gözlerin hain bakışını ve göğüslerin sakladığını bilenin huzuruna çıkacaksın ve ‘küçük büyük hiçbir şeyi bırakmayıp hepsini saymış olan’ bir kitap okunacaktır.”

Cerrah Horasan’dan Ömer’in yanına giderken Beytülmal’den yirmi bin dirhem – bazı rivayetlere göre on bin – aldı ve “Bunu halifeye teslim edinceye kadar ödünç alıyorum” dedi. Ömer’in yanına vardığında Ömer ona, “Ne zaman yola çıktın?” diye sordu. O, “Ramazan ayının sonunda; borcum var, onu öde” dedi. Ömer, “Oruç açtıktan sonra yola çıksaydın borcunu öderdim” dedi. Bunun üzerine akrabaları onun borcunu kendi maaşlarından ödediler.
Ömer b. Abdülaziz’in Horasan’a Abdurrahman’ı tayin etmesi: Bunun sebebi, bana ulaştığına göre şudur: Cerrah b. Abdullah hakkında yapılan şikâyet üzerine Horasan’daki görevinden azledildi. Ömer b. Abdülaziz tarafından çağrıldı ve daha önce anlattığım üzere onun yanına gitti.

Ali b. Muhammed – Harice b. Mus‘ab ed-Dabbî ve Abdullah b. el-Mübarek ve diğerlerine göre: Ömer Horasan’a birini vali tayin etmek istediğinde, “Bana Horasan’ın durumunu doğru şekilde bildirecek güvenilir bir adam bulun” dedi. Ona, “Ebû Miclez Lâhik b. Humeyd” denildi. Halife Ebû Miclez’i çağıran bir mektup yazdı; o da geldi. Ebû Miclez kalabalık içinde dikkat çeken biri değildi; bir grup insanla birlikte Ömer’in huzuruna girdi, fakat Ömer onu tanımadı ve o da diğerleriyle birlikte çıktı. Daha sonra Ömer onun hakkında sorunca, “O da gelenler arasındaydı, sonra çıktı” denildi. Bunun üzerine Ömer onu tekrar çağırdı ve “Ey Ebû Miclez, seni tanıyamadım” dedi. O da, “Beni tanımayınca neden kim olduğumu sormadın?” diye karşılık verdi.

Ömer, “Abdurrahman b. Abdullah hakkında ne dersin?” diye sordu. O, “Ehline karşılık veren, düşmanlara sert davranan biridir; bağımsız hareket eden bir komutandır; destek bulursa cesurca ilerler” dedi. Ömer, “Peki Abdurrahman b. Nu‘aym hakkında ne dersin?” diye sordu. O da, “Yumuşak, esnek, affedici ve naziktir” dedi. Bunun üzerine Ömer, “Ben affedici ve yumuşak olanı tercih ederim” dedi. Böylece Abdurrahman b. Nu‘aym’ı namaz ve askerî işlerin başına, Abdurrahman el-Kuşeyrî’yi (Benî el-A‘ver b. Kuşeyr’dendi) mali işlerin başına getirdi.

Ömer, Horasan ordusuna şu mektubu yazdı: “Askerî işlerinize Abdurrahman b. Nu‘aym’ı, mali işlerinize ise Abdurrahman b. Abdullah’ı tayin ettim. Bunu onlar hakkında şahsi bilgim olduğu için veya adaylar arasından seçtiğim için değil, bana ulaştırılan bilgiler üzerine yaptım. Eğer onlardan memnun kalırsanız Allah’a hamdedin; hoşunuza gitmeyen bir şey yaparlarsa Allah’tan yardım isteyin; çünkü güç ve kuvvet ancak Allah iledir.”

Ali – Ebû’s-Serî el-Ezdî – İbrahim es-Sâiğ rivayet etti: Ömer b. Abdülaziz, Abdurrahman b. Nu‘aym’a şöyle yazdı: “Eğer Allah’ın kulları hakkında samimi bir kul isen, Allah yolunda kimsenin seni ayıplaması sana zarar vermez; çünkü Allah sana insanlardan daha yakındır ve O’na karşı sorumluluğun insanlara karşı sorumluluğundan daha büyüktür. Müslümanların işleri hakkında, onlar için hayırlı ve faydalı olduğu bilinen şeylerden başkasını emretme. Sana emanet edilene sadık ol. Hak dışında bir şeye yönelmekten sakın; çünkü gizli olan hiçbir şey Allah’tan gizli kalmaz. Allah’tan uzaklaştıran bir yola girme; çünkü Allah’tan kaçış ancak yine O’nadır.”

Ali – Muhammed el-Bâhilî – Ebû Nuhayk b. Ziyad ve diğerlerine göre: Ömer b. Abdülaziz, Abdurrahman b. Nu‘aym’ı Horasan ve Sicistan’da askerî işlerin başına getiren tayin belgesini Abdullah b. Sahr el-Kureşî ile gönderdi. Abdurrahman b. Nu‘aym, Ömer’in vefatına kadar Horasan’da görevde kaldı; Yezîd b. el-Muhallab öldürülünceye kadar görevine devam etti. O sırada Mesleme, Saîd b. Abdülaziz b. el-Hâris b. el-Hakem’i tayin etti. Böylece Abdurrahman’ın görev süresi bir buçuk yıldan fazla sürdü; 100 yılının Ramazan ayında (27 Mart–25 Nisan 719) göreve başladı ve 102/720-721 yılında, Yezîd b. el-Muhallab öldürüldükten sonra azledildi.

Başka bir rivayete göre Abdurrahman b. Nu‘aym’ın Horasan’daki görev süresi on altı ay idi.
Davetin başlangıcı: Ebu Cafer (Taberî) dedi ki: Bu yılda, yani 100/718-719 yılında, Muhammed b. Ali b. Abdullah b. Abbas, Şerat bölgesinden Meysere’yi Irak’a gönderdi. Yine o, Muhammed b. Huneys, Ebû İkrime es-Serrâc (yani Ebû Muhammed es-Sâdık) ve İbrahim b. Seleme’nin dayısı olan Hayyan el-Attâr’ı Horasan’a gönderdi. O sırada Horasan, Ömer b. Abdülaziz adına Cerrah b. Abdullah el-Hakemî tarafından yönetiliyordu. Muhammed b. Ali, onlara kendisi ve ailesi adına davette bulunmalarını emretti. Onlar bazı kimselerle görüştüler, ardından davetlerine icabet eden kimselerden Muhammed b. Ali’ye yazılmış mektupları alarak geri döndüler. Bu mektupları Meysere’ye teslim ettiler; o da bunları Muhammed b. Ali’ye gönderdi.

Ebû Muhammed es-Sâdık, Muhammed b. Ali için şu on iki önderi seçti: Süleyman b. Kesîr el-Huzâî; Lâhiz b. Kurey‘ et-Temîmî; Kahtabe b. Şebîb et-Tâî; Musa b. Ka‘b et-Temîmî; Halid b. İbrahim Ebû Dâvud (Benî Amr b. Şeyban b. Zühl’den); Kasım b. Mücâşi‘ et-Temîmî; İmran b. İsmail Ebû’n-Necm (Ebû Muayt ailesinin azatlısı); Malik b. el-Heysem el-Huzâî; Talha b. Zurayk el-Huzâî; Amr b. A‘yan Ebû Hamza (Huzâa’nın azatlısı); Şibl b. Tahman Ebû Ali el-Heravî (Benî Hanife’nin azatlısı) ve İsa b. A‘yan (Huzâa’nın azatlısı). Ebû Muhammed es-Sâdık ayrıca yetmiş adam daha seçti ve Muhammed b. Ali onlara, takip edecekleri bir yöntem belirlemek üzere bir mektup yazdı.

Bu yılda hac emirliğini Ebû Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm yürüttü. Bu bilgi bana Ahmed b. Sabit – onun zikrettiği kişi – İshak b. İsa – Ebû Ma‘şer yoluyla ulaştı. Aynı bilgi Vakıdî tarafından da rivayet edilmiştir.

Bu yılda garnizon şehirlerinin valileri, yukarıda zikredildiği üzere, bir önceki yıldakiyle aynıydı; sadece Horasan istisnaydı. Yılın sonunda Horasan’ın valileri, namaz ve askerî işlerden sorumlu olan Abdurrahman b. Nu‘aym ile mali işlerden sorumlu olan Abdurrahman b. Abdullah idi.
Yezid b. el-Muhalleb’in kaçışı: Bu olaylar arasında, Yezid b. el-Muhalleb’in Ömer b. Abdülaziz’in hapishanesinden kaçışı da vardır.

Hişam b. Muhammed – Ebû Mihnef’e göre: Ömer b. Abdülaziz, Yezid b. el-Muhalleb hakkında kendisine başvurulduğunda ve onu Dahlak’a sürgün etmek istediğinde — yani kendisine “Kavminin onu geri almaya çalışmasından korkuyoruz” denildiğinde — Yezid’i tekrar hapse gönderdi. Yezid burada kaldı ve ancak Ömer’in hastalandığını öğrendiğinde harekete geçti. Bu sırada Yezid, Yezid b. Abdülmelik’ten korktuğu için hapisten kaçmayı planlamaya başladı; çünkü onun akrabaları olan Ebû Akil ailesine Yezid tarafından işkence yapılmıştı. Muhammed b. Yusuf’un kızı ve Haccâc b. Yusuf’un kardeşinin kızı olan Ümmü’l-Haccâc, Yezid b. Abdülmelik ile evliydi ve ondan daha sonra öldürülecek olan Velid b. Yezid’i doğurmuştu.

Yezid b. Abdülmelik, Allah’a yemin etmişti ki eğer Yezid b. el-Muhalleb’i ele geçirirse onun bir uzvunu kesecekti. Bu yüzden Yezid b. el-Muhalleb böyle bir akıbetten korkarak azatlılarına haber gönderdi ve onlar da onun için develer hazırladılar. Ömer, Deyr Sim‘an’da hastalanmıştı; hastalığı ağırlaşınca Yezid develerini çağırdı ve bunlar hapishanenin yakınındaki bir yere getirildi. Ömer’in hastalığının ağırlaştığı kesinleşince Yezid hapisten gizlice çıktı ve yürüyerek azatlılarıyla buluşmayı kararlaştırdığı yere gitti. Ancak onları orada bulamadı ve beraber kaçtığı arkadaşları endişeye kapıldı. Yezid onlara, “Siz benim tekrar hapse döneceğimi mi sanıyorsunuz? Hayır, Allah’a yemin ederim ki asla dönmem” dedi. Sonunda develer geldi; Yezid, eşi Atîke bint el-Furs b. Muaviye el-Âmiriyye ile birlikte — o da hevdeç içinde bulunuyordu — deveye bindi ve yola çıktı.

Bir süre yol aldıktan sonra, belirli bir mesafe kat edince Ömer b. Abdülaziz’e şu mektubu yazdı: “Allah’a yemin ederim ki yaşayacağını bilseydim hapisten çıkmazdım; fakat Yezid b. Abdülmelik’e güvenmiyorum.” Bunun üzerine Ömer şöyle dedi: “Allah’ım, eğer Yezid (b. el-Muhalleb) bu ümmete karşı kötülük istiyorsa, onun kötülüğünü engelle ve bu düşmanca davranışı kendi boynuna çevir.”

Yezid b. el-Muhalleb yoluna devam etti ve Hadisü’z-Zukak denilen yere geldi. Orada Kays kabilesinden adamlarla birlikte bulunan Hüzeyl b. Zufar vardı. Kayslılar Yezid’i takip ettiler ve onun bazı eşyalarını ve genç kölelerinden bir kısmını ele geçirdiler. Ancak Hüzeyl b. Zufar onların peşine adam gönderdi; geri döndüklerinde onlara, “Ne istiyorsunuz? Yezid b. el-Muhalleb’den ya da onun akrabalarından kan davası mı güdüyorsunuz?” diye sordu. Onlar, “Hayır” dediler. Bunun üzerine, “O halde ne istiyorsunuz? O sadece can korkusuyla esaretten kaçmış bir adamdır” dedi.

Vakıdî’ye göre ise Yezid b. el-Muhalleb, Ömer’in ölümünden sonra hapisten kaçmıştır.

Bu yılda Ömer b. Abdülaziz vefat etti.
Ömer b. Abdülaziz’in ölümü: Ahmed b. Sabit – onun zikrettiği kişi – İshak b. İsa – Ebû Ma‘şer’e göre: Ömer b. Abdülaziz, 101 yılının Receb ayının yirmi beşinde (10 Şubat 720) vefat etti. Muhammed b. Ömer de aynı şekilde rivayet etmiştir.

Hâris – İbn Sa‘d – Muhammed b. Ömer – Amr b. Osman’a göre: Ömer b. Abdülaziz, 101 yılının Receb ayının yirminci günü (5 Şubat 720) vefat etti.

Hişam – Ebû Mihnef’e göre: Ömer b. Abdülaziz, 101 yılında (10 Şubat 720), Receb ayının yirmi beşinci günü Cuma günü Deyr Sim‘an’da vefat etti. Otuz dokuz yaşında ve birkaç aylıktı; hilafeti iki yıl beş ay sürmüştü. Deyr Sim‘an’da öldü.

Hâris – Ahmed b. Sa‘d – Muhammed b. Ömer – onun amcası Heysem b. Vâkıd’a göre: “Ben 97/715-716 yılında doğdum. Ömer b. Abdülaziz, 99 yılında (1 Ekim 717) Safer ayının on dokuzuncu günü Cuma günü Dâbık’ta halife tayin edildi. Onun dağıttığı üç dinarım vardır. 101 yılında (10 Şubat 720) Receb ayının yirmi beşinci günü Çarşamba günü Hunâsıra’da, yirmi gün süren bir hastalıktan sonra vefat etti. Hilafeti iki yıl, beş ay ve dört gün sürmüştü. Otuz dokuz yaş ve birkaç aylıkken öldü ve Deyr Sim‘an’da defnedildi.”

Bazı rivayetlere göre öldüğü gün otuz beş yıl beş aylıktı. Başka rivayetlere göre kırk yaşındaydı.

Hişam dedi ki: Ömer, kırk yaş ve birkaç aylıkken öldü. Künyesi Ebû Hafs idi. Aşağıdaki beyitler, bir cenazede birlikte bulundukları sırada el-‘Uveyf tarafından ona söylenmiştir:

Bana cevap ver, ey Ebû Hafs. Muhammed ile havzında buluştun mu, arkanda kalanlara müjde vererek?
Sen öyle bir adamsın ki iki elin de faydalıdır. Senin sol elin bile başkalarının sağ elinden daha hayırlıdır.

Annesi, Âsım b. Ömer b. el-Hattab’ın kızı Ümmü Âsım idi. Babasının binek hayvanlarından biri yüzünü yaraladığı için “Alnında yara izi olan Emevî” olarak tanınırdı.

Hâris – İbn Sa‘d – Süleyman b. Harb – Mübarek b. Fadâle – Ubeydullah b. Ömer – Nâfi‘ yoluyla: İbn Ömer’in sık sık şöyle dediğini işitirdim: “Ömer’in çocukları arasından yüzünde bir işaret bulunan kimdir, keşke bilseydim. O kişi dünyayı adaletle dolduracaktır.”

Mansur b. Ebî Muzahim – Mervan b. Şuca‘ – Salim el-Aftas’a göre: Ömer b. Abdülaziz çocukken Şam’da bir hayvan tarafından tekmelendi ve annesi Ümmü Âsım’a götürüldü. Annesi onu kucağına aldı ve yüzündeki kanı sildi. Babası içeri girdiğinde annesi ona dönerek azarladı ve bu olaydan dolayı onu suçladı: “Oğlumu mahvettin! Onu koruyacak bir hizmetçi veya bakıcı niçin görevlendirmedin?” dedi. Babası ise şöyle cevap verdi: “Sus, ey Ümmü Âsım. Sonu hayırlı olduysa sorun yoktur; çünkü onun kaderinde ‘alnında yara izi olan Emevî’ olmak vardır.”


Onun ahlakından bazı yönler

Ali b. Muhammed – Kuleyb b. Halef – İdris b. Hanzala ve el-Mufaddal – dedesi – ve Ali b. Mücahid – Halid’e göre: Ömer b. Abdülaziz halife olduğunda, Yezid b. el-Muhalleb’e şöyle yazdı: “Bundan sonra: Süleyman, Allah’ın kendisine nimet verdiği kullarından biriydi, sonra Allah onu aldı. Beni kendisinden sonra halife tayin etti ve — eğer hayattaysa — benden sonra Yezid b. Abdülmelik’i tayin etti. Allah’ın bana emanet ettiği ve yüklediği bu görev kolay taşınır bir şey değildir. Eğer benim arzum çok sayıda kadın almak ve mal edinmek olsaydı, Allah’ın bana verdiği şey, kullarından herhangi birinin ulaştığından daha fazladır. Fakat bana verilen bu görev sebebiyle ağır bir hesap ve çetin bir sorgudan korkuyorum; ancak Allah’ın rahmetiyle beni koruması müstesna. Bizim tarafımızdakiler biat ettiler; şimdi sizin tarafınızdakiler de biat etsin.”

Mektup Yezid b. el-Muhalleb’e ulaştı. O da bunu Ebû Uyayne’ye gösterdi. Ebû Uyayne okuyunca Yezid, “Ben onun valilerinden biri olmayacağım” dedi. Ebû Uyayne, “Neden?” diye sordu. Yezid, “Bu, onun ailesinin daha önce kullandığı bir üslup değildir; onların yolunu takip etmek istemiyor” dedi. Bununla birlikte Yezid askerlere çağrıda bulundu ve askerler biat ettiler. Ardından Ömer, Yezid’e şöyle yazdı: “Horasan’da yerine birini tayin et ve bana gel.” Yezid de oğlu Mahlad’ı vekil tayin etti.

Ali – Ali b. Mücahid – Abdülmelik b. Mansur – Meymun b. Mihran’a göre: Ömer, Abdurrahman b. Nu‘aym’a şöyle yazdı: “Amel ile ilim birbirine bağlıdır; öyleyse Allah’ı bilen ve O’nun adına amel eden biri ol. Nice insanlar ilim sahibiydi fakat amel etmediler; ilimleri kendilerine zarar verdi.”

Mugab b. Hayyan – Mukatil b. Hayyan’a göre: Ömer, Abdurrahman’a şöyle yazdı: “Şunu bilen bir adam gibi davran: Allah, fesat çıkaranların işlerini düzeltmez.”

Ali – Kuleyb b. Halef – Tufeyl b. Mirdas’a göre: Ömer, Süleyman b. Ebî es-Serî’ye şöyle yazdı: “Ülkende konak yerleri kur; bir Müslüman geçtiğinde onu bir gün bir gece misafir et ve hayvanlarıyla ilgilen. Eğer hasta ise iki gün iki gece misafir et. Eğer azığı tükenmiş ve yoluna devam edemiyorsa, onu memleketine ulaştıracak kadar ihtiyaçlarını karşıla.” Süleyman mektubu alınca Semerkand halkı ona şöyle dedi: “Kuteybe bizi aldattı, haksızlık yaptı ve topraklarımızı aldı. Şimdi Allah adaleti ortaya çıkardığına göre, halifeye bir heyet gönderip şikayetimizi arz etmemize izin ver. Eğer haklıysak, topraklarımız bize geri verilsin; buna ihtiyacımız var.” O da izin verdi. Bunun üzerine Ömer, Süleyman b. Ebî es-Serî’ye şöyle yazdı: “Semerkand halkı, Kuteybe’nin kendilerine yaptığı zulüm ve kötü muameleden şikayet etti. Mektubum sana ulaşınca kadıyı oturt ve davalarını dinle. Eğer onların lehine hükmederse, Arapları ordugahlarına çıkar ve durumu Kuteybe’nin fethinden önceki hale döndür.”

Bunun üzerine Süleyman, Cümey‘ b. Hâcir’i görevlendirdi. O da Arapların Semerkand’dan çıkarılmasına ve tarafların eşit şartlarda savaşmasına hükmetti; ya yeni bir anlaşma yapılacak ya da zorla galibiyet sağlanacaktı. Sugd halkı ise, “Eski anlaşmadan razıyız, savaş başlatmayacağız” dedi. Böylece bu şartla anlaşmaya vardılar. Aralarındaki akıllı kimseler şöyle dedi: “Bu kabileler bizimle karıştı, biz onlarla birlikte yaşıyoruz. Onlara güveniyoruz, onlar da bize güveniyor. Eğer hüküm lehimize verilirse yeniden savaş çıkacak ve kimin galip geleceği belli değil; eğer aleyhimize verilirse düşmanlık doğacak.” Bu yüzden durumu olduğu gibi bıraktılar ve savaşmadılar.

Ömer, Abdurrahman b. Nu‘aym’a, Maveraünnehir’de bulunan Müslümanları kadın ve çocuklarıyla birlikte geri çağırmasını yazdı. Fakat onlar, “Merv bize yetmez” diyerek bunu reddettiler. Abdurrahman durumu Ömer’e bildirdi. Ömer de şöyle yazdı: “Ben üzerime düşeni yaptım. Artık Müslümanları yeni seferlere göndermeyin. Allah’ın onlara verdiği fetihlerle yetinsinler.”

Kaynak şöyle devam etti: Ömer ayrıca mali işlerden sorumlu olarak tayin ettiği Ukbe b. Zur‘a’ya şöyle yazdı: “Devletin ayakta kalması bazı temellere bağlıdır: vali bir temeldir, kadı bir temeldir, beytülmal sorumlusu bir temeldir ve ben dördüncü temelim. Benim için en önemli sınır Horasan sınırıdır. Vergiyi eksiksiz topla, fakat zulüm yapma. Eğer bu gelir askerlerin maaşına yeterse bu Allah’ın yoludur; yetmezse bana yaz, sana gönderirim.” Ukbe gelirlerin maaşlardan fazla olduğunu görünce bunu bildirdi. Ömer de, “Artanı fakirlere dağıt” diye yazdı.

Abdullah b. Ahmed – babası – Süleyman – Abdullah – Muhammed b. Vallah – Davud b. Süleyman’a göre: Ömer şöyle yazdı: “Allah’ın kulu, Müminlerin Emiri Ömer’den Abdülhamid’e: Kûfe ordusu fitneye, zorluğa ve Allah’ın hükümlerinden sapmaya uğradı; kötü valilerin getirdiği bozuk adetlerle bozuldu. Dinin temeli adalet ve iyilik yapmaktır. Kendin en önemli şeydir. En küçük günahın bile büyük olduğunu unutma. Nadas arazisini işlenmiş arazi gibi, işlenmiş araziyi nadas gibi görme. Nadas araziden gücüne göre vergi al ve onu ıslah et. İşlenmiş araziden ise yalnızca belirlenen vergiyi al ve bunu yumuşaklıkla yap. Köyleri incitme. Vergi olarak yedi ağırlıktan fazlasını alma. Şunlar haramdır: geçiş vergileri, darphane ücretleri, Nevruz ve Mihrican hediyeleri, resmi evrak, posta, konaklama ve düğün masrafları. İslam’a giren köylülerden vergi alma. Hırsızın elini kesme ve kimseyi çarmıha germe konusunda bana danışmadan hareket etme. Hacca gitmek isteyen kadın ve çocuklara yüz dirhem ver.”

Abdullah b. Ahmed – babası – Süleyman – Abdullah – Şihab b. Şerîa’ya göre: Ömer, divan maaşı alan askerlerin eş ve çocuklarını da kayda geçirdi. Aralarında kura çekti; çıkanlara yüz dirhem, çıkmayanlara kırk dirhem verdi. Basra’daki fakirlere üçer dirhem, sürekli hasta olanlara ellişer dirhem verdi. Sütten kesilen çocuklara da maaş bağladığı söylenir.

Abdullah – babası – Fudayl – Abdullah’a göre: Ömer, Şam ordusuna şöyle yazdı: “Selam ve Allah’ın rahmeti üzerinize olsun. Ölümü çok hatırlayan az konuşur; ölümün kesin olduğunu bilen azla yetinir.”

Ali b. Muhammed’e göre: Ebû Miclaz, Ömer’e “Bizi çorak bir yere yerleştirdin, bize para gönder” dedi. Ömer, “Meseleyi tersine çevirdin” dedi. O da, “Bu mal bizim mi yoksa senin mi?” diye sordu. Ömer, “Topladığınız gelir maaşlarınıza yetmediğinde o sizin hakkınızdır” dedi. Ebû Miclaz, “Ama ne onu bize getirdin ne de bizi ona götürdün” dedi. Ömer, “Allah dilerse size ulaştırırım” dedi. Fakat o gece hastalandı ve vefat etti.

Abdurrahman b. Nu‘aym’ın Horasan’daki görev süresi on altı ay sürdü.

Ebu Cafer (Taberî) dedi ki: Bu yılda Ebû’l-Velid künyeli Umâre b. Ukayme el-Leysî, yetmiş dokuz yaşında vefat etti.


Onun hayatına dair ek bilgiler

Abdullah b. Bekir b. Habib es-Sehmî’ye göre: Bize el-Cünâbiz mescidinde bulunan bir adam anlattı ki, Ömer b. Abdülaziz Hunâsıra’da halka bir hutbe verdi ve şöyle dedi: “Ey insanlar, siz boş yere yaratılmadınız ve başıboş da bırakılmayacaksınız. Aksine, Allah’ın aranıza hükmetmek ve sizi ayırmak üzere ineceği bir yere döndürüleceksiniz. Allah’ın kuşatıcı rahmetini terk eden kimse perişan ve kayıptadır; cennetten uzaklaştırılacaktır ki onun genişliği gökler ve yer kadardır. Bilmez misiniz ki yarın emniyet, bugün Allah’tan korkanlara ve geçici olanı kalıcı olana, küçük olanı büyük olana satanlara mahsustur. Sizden öncekilerin helak olup gittiğini, yerlerine başkalarının geçtiğini ve bunun hep böyle devam edeceğini, sonunda hepinizin Allah’a döndürüleceğini bilmiyor musunuz? Her gün Allah’a, ömrü sona ermiş birini gönderiyorsunuz. Onu yere gömüyor, yastıksız ve döşeksiz bırakıyorsunuz. Sevdiklerinden ayrılmış, yaşayanlarla bağını koparmış, toprağa yerleşmiş olarak hesapla yüz yüze kalıyor. Amellerine bağlıdır; yaptığına muhtaçtır, geride bıraktıklarına değil. Öyleyse ölüm gelmeden ve vakitler tükenmeden önce Allah’tan korkun. Allah’a yemin ederim ki bu sözleri size, sizden daha çok günah işlemiş biri olarak söylüyorum; bu yüzden Allah’tan bağışlanma diliyor ve tevbe ediyorum. Sizden birinin ihtiyacı olduğunu öğrendiğimde gücüm yettiğince onu gidermeye çalışırım. Malımdan birine bir şey verdiğimde onu kendimle eşit ve yakın görürüm. Allah’a yemin ederim ki zenginlik isteseydim buna ulaşacak yolları bilirim. Fakat Allah bize apaçık bir kitap ve adil bir sünnet vermiştir; onunla itaati gösterir, isyanı yasaklar.” Sonra elbisesinin kenarını kaldırdı, ağladı ve etrafındakileri de ağlattı. Minberden indi. Bu onun ölümünden önce verdiği son hutbeydi.

Halef b. Temîm – Abdullah b. Muhammed b. Sa‘d’a göre: Ömer b. Abdülaziz’in oğullarından biri öldüğünde, valilerinden biri onu teselli etmek için mektup yazdı. Ömer kâtibine, “Benim adıma cevap yaz” dedi. Kâtip kalemini inceltmeye başlayınca, “Kalemi ince yap, böylece yazı daha öz olur ve kâğıt daha uzun dayanır. Yaz: ‘Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Biz bu olaya hazırlıklıydık; gerçekleştiğinde onu inkâr etmedik. Selam.’” dedi.

Mansur b. Muzahim – Şuayb – İbn Abdülhamid’e göre: Ömer b. Abdülaziz şöyle dedi: “Din konusunda kardeşine samimiyetle nasihat eden ve onun dünya işlerinde iyiliğini gözeten kimse kardeşlik görevini yerine getirmiş olur. Allah’tan korkun. Bu sözleri kabul edin; bunlar dininiz hakkında size samimi bir nasihattir ve ahirette sizi kurtaracak bir uyarıdır. Rızık taksim edilmiştir; hiçbir mümin kendisine ayrılanı aşmaya çalışmasın. Hayırda birleşin. Kanaatte bolluk ve yeterlilik vardır. Hayat süresi boynunuzdadır ve cehennem önünüzdedir. Gördükleriniz yok olacak, geçmiş sanki hiç olmamış gibidir ve yakında herkes ölecektir. Ölmek üzere olanın hâlini ve öldükten sonra insanlar ‘öldü’ derkenki durumunu gördünüz. Nasıl çabucak götürüldüğünü, malının paylaşıldığını, yüzünün unutulduğunu gördünüz. Sanki hiç yaşamamış gibidir. Öyleyse, terazide zerre kadar şeyin bile hesaba katılacağı günün dehşetinden sakının.”

Sehl b. Mahmud – Harmale b. Abdülaziz – babası (Ömer’in oğullarından biri): Ömer bize mezarı için bir yer satın almamızı emretti; biz de onu bir rahipten satın aldık. Bir şair şöyle dedi: “Ömer’in ölümü bana ulaşınca dedim ki: Adaletin ve dinin direği uzak olmasın. İnsanlar Deyr Sim‘an’da kazdıkları mezarda terazinin dengesini bıraktılar.”

Abdurrahman b. Mehdi – Süfyan’a göre: Ömer b. Abdülaziz şöyle dedi: “İlmi olmadan amel eden, faydadan çok zarar verir. Sözünü amelinden saymayan çok hata eder. Kanaat azdır; mümin sabra sarılmalıdır. Allah bir kuluna verdiği nimeti alıp yerine sabır verdiğinde, verdiği şey alınandan daha hayırlıdır.” Sonra şu ayeti okudu: “Sabredenlere ecirleri hesapsız verilecektir.”

Abdurrahman b. Nu‘aym’a şöyle yazdı: “Sizinle anlaşma yapılmış kilise, havra ve ateş tapınaklarını yıkmayın; yeni ibadethaneler yapılmasına da izin vermeyin. Kurban edilecek hayvanı kesileceği yere sürüklemeyin ve bıçağı hayvanın başında bilemeyin. Özür olmadan iki namazı birleştirmeyin.”

Affan b. Müslim – Osman b. Abdülhamid – babası – Fatıma (Ömer’in eşi) dedi ki: Bir gece çok rahatsızlandı ve biz onunla birlikte sabahladık. Sabah olunca hizmetçisi Merthid’e, “Onun yanında kal, bir şeye ihtiyacı olursa hazır ol” dedim. Sonra ayrıldık. Öğle vakti döndüğümde Merthid’i kapının dışında uyur halde buldum. Onu uyandırdım ve “Kim sana buradan ayrılmanı söyledi?” dedim. “Halife söyledi; ‘Beni bırak, Allah’a yemin ederim ki insan da olmayan cin de olmayan bir şey görüyorum’ dedi. Çıkarken şu ayeti okuduğunu duydum: ‘İşte ahiret yurdu; onu yeryüzünde büyüklük ve bozgunculuk istemeyenlere veririz. Sonuç muttakilerindir.’ İçeri girdiğimde yüzünü kıbleye çevirmiş ve gözlerini kapatmıştı. Vefat etmişti.”
Yezid b. Abdülmelik’in Halifeliği: Bu yılda Yezid b. Abdülmelik b. Mervan—künyesi Ebu Halid idi—halifeliğe geçti. Hişam b. Muhammed’e göre o sırada yirmi dokuz yaşındaydı. Halifeliği üstlenince Medine valisi Ebu Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm’ı görevden aldı ve yerine Abdurrahman b. ed-Dahhak b. Kays el-Fihrî’yi tayin etti. Vâkıdî’ye göre bu kişi Ramazan ayının sonlarına doğru bir Çarşamba günü (10 Nisan 720) Medine’ye ulaştı. Abdurrahman, Selâme b. Abdullah b. Abdül-Esed el-Mahzûmî’yi kadılık görevine getirdi.

Muhammed b. Ömer – Abdülcebbar b. Ömer – Ebu Bekir b. Hazm’a göre: Abdurrahman b. ed-Dahhak beni görevden almak üzere Medine’ye geldiğinde onun yanına gittim. Selam verdim fakat beni karşılamadı. Dedim ki: “Bu iş (yani Medine valiliği), Kureyş’in Ensar’a bırakmayacağı bir iştir.” Sonra evime döndüm. Ondan korkuyordum—çünkü gözü kara bir gençti—ve gerçekten de benim hakkımda şöyle dediğini haber aldım: “İbn Hazm’ın bana gelmesini engelleyen şey sadece yaşlılığıdır; onun hilesinin farkındayım.” Bunun üzerine korkularımın gerçekleştiğini anladım. Bu sözü söylediğinden emin olunca haber getiren kişiye dedim ki: “Ona şöyle söyle: ‘Benim adetim hile yapmak değildir ve hile yapanları da sevmem. Vali, sanki ebediyen görevde kalacağını sanıyor. Oysa senden önce bu makamda nice valiler ve halifeler bulunmuş, sonra ayrılmışlardır; geriye sadece iyi veya kötü hatıraları kalmıştır. Allah’tan kork ve bir günahkârın veya kıskanç birinin sözlerine kulak verme.’”

İki kişi arasındaki ilişkiler kötüleşmeye devam etti. Nihayet Benî Fihr’den bir adam ile Benî Neccar’dan bir adam aralarındaki bir anlaşmazlığı çözmesi için İbn ed-Dahhak’a başvurdular. Daha önce Ebu Bekir, bu konuda Neccarî lehine ve Fihrî aleyhine hüküm vermişti; her ikisinin yarı yarıya sahip olduğu bir araziyi Neccarî’ye bırakmıştı. Fihrî, Neccarî’ye ve Ebu Bekir b. Hazm’a haber göndererek İbn ed-Dahhak’ın huzuruna gelmelerini istedi. Fihrî şikâyet ederek, “Bu adam malımı elimden aldı ve şu Neccarî’ye verdi” dedi. Ebu Bekir şöyle cevap verdi: “Allah’tan bağışlanma dilerim; fakat sen de biliyorsun ki ben seninle ortağın arasındaki meseleyi günlerce inceledim, sonra seni o araziden men ettim. Ayrıca seni, bu konuda bana görüş bildiren fakihlere—Said b. el-Müseyyeb ve Ebu Bekir b. Abdurrahman b. el-Haris b. Hişam’a—gönderdim ve sen de onlara danıştın.” Fihrî, “Evet, fakat onların sözü beni bağlamaz” dedi. Bunun üzerine İbn ed-Dahhak sıkılarak araya girdi ve “Kalkın!” dedi. Onlar kalktılar. Fihrî’ye dönerek, “Sen onun verdiği hüküm hakkında fakihlere danıştığını kabul ediyorsun, sonra bana gelip ‘Arazimi geri ver’ diyorsun. Sen bir ahmaksın! Git, senin hiçbir hakkın yok” dedi.

Buna rağmen Ebu Bekir, İbn ed-Dahhak’tan korkmaya devam etti. Daha sonra İbn Hayyan, daha önce kendisine iki defa had cezası uygulamış olan Ebu Bekir’den kısas almak için Yezid’den izin istedi. Yezid, “Buna izin vermem; çünkü o kişi ailem tarafından seçilmiş ve güvenilmiş biridir. Ancak seni Medine valisi yapabilirim” dedi. O da, “Bunu istemem; çünkü bu durumda onu cezalandırmam kısas sayılmaz” dedi. Bunun üzerine Yezid, Abdurrahman b. ed-Dahhak’a şöyle yazdı: “Şimdi konuya gelince: İbn Hazm’ın İbn Hayyan’a uyguladığı cezayı araştır. Eğer açık bir suçtan dolayı ise karışma; ihtilaflı bir meseleden dolayı ise yine karışma; fakat başka bir sebeptense, İbn Hayyan’ın ondan kısas almasına izin ver.”

Osman mektubu Abdurrahman b. ed-Dahhak’a getirdi. O da, “Hiçbir şey elde edemedin. İbn Hazm’ın seni ihtilaflı olmayan bir sebeple cezalandırdığını mı sanıyorsun?” dedi. Bunun üzerine Osman, “Bana bir iyilik yapmak istiyorsan şimdi zamanıdır” dedi. O da, “Artık maksadına ulaştın” dedi. Abdurrahman, İbn Hazm’ı çağırttı ve ona hiçbir soru sormadan, tek bir seferde iki kez had cezası uyguladı.

Sonra Ebu’l-Mağra’ b. Hayyan geri dönerek şöyle dedi: “Ben Ebu’l-Mağra’ b. el-Hayyan’ım. Allah’a yemin ederim ki İbn Hazm’ın bana yaptığından beri bugüne kadar kadınlarla birlikte olmadım. Bugün tekrar kadınlara döneceğim.”

Ebu Ca‘fer (Taberî) dedi ki: Bu yılda Haricî Şevzeb öldürüldü.
Haricî Şevzeb’in öldürülmesi: Daha önce, Şevzeb’in isyanı hakkında tartışmak üzere ‘Umar b. Abdülaziz’e gönderdiği heyetle ilgili rivayeti zikretmiştik. Ma‘mer b. el-Müsenna’ya göre, ‘Umar öldüğünde, Yezid b. Abdülmelik’in gözüne girmek isteyen Abdülhamid b. Abdurrahman, Muhammed b. Cerîr’e mektup yazarak Şevzeb ve adamlarına saldırmasını emretti. O sırada Şevzeb’in iki elçisi henüz dönmemişti ve kendisi ‘Umar’ın ölümünden habersizdi. Haricîler, Muhammed b. Cerîr’in savaşa hazırlandığını görünce Şevzeb ona haber göndererek, “Aramızda belirlediğimiz süre dolmadan neden saldırıyorsun? Elçilerim dönene kadar savaşmamaya söz vermemiş miydik?” dedi. Fakat Muhammed, “Sizi bu halde bırakamayız” diye cevap verdi.

Ebu Ubeyde dışındaki kaynaklara göre Haricîler şöyle dediler: “Bu insanlar ancak o salih kişinin ölmesi sebebiyle böyle davrandılar.”

Ma‘mer b. el-Müsenna’ya göre Şevzeb onların üzerine yürüdü ve iki taraf savaşmaya başladı. Haricîlerden bazıları yaralandıysa da Müslümanlardan birçoğunu öldürdüler. Müslümanlar geri dönüp kaçtılar, Haricîler de onları takip etti. Nihayet Kûfe’nin ahşap evlerine kadar ulaştılar ve orada Abdülhamid’e sığındılar. Muhammed b. Cerîr kalçasından yaralandı. Daha sonra Şevzeb ordugâhına döndü ve iki elçisinin dönmesini bekledi. Elçiler geldi ve ‘Umar’a ilettikleri talepleri ve onun öldüğünü haber verdiler.

Yezid, Abdülhamid’i Kûfe valisi olarak bıraktı ve onun adına iki bin askerle Temîm b. el-Hubeyb’i gönderdi. Temîm, Haricîlere haber göndererek Yezid’in onları ‘Umar’ın yaptığı gibi bırakmayacağını bildirdi. Onlar ise hem Temîm’e hem de Yezid’e lanet ettiler. Bunun üzerine Temîm saldırdı; fakat Haricîler onu öldürdü ve askerlerini bozguna uğrattı. Bir kısmı Kûfe’ye sığındı, diğerleri Yezid’e döndü. Daha sonra Yezid, Necde b. el-Hakem el-Ezdî’yi bir birlikle gönderdi; fakat onu da öldürdüler ve askerlerini dağıttılar. Ardından eş-Şehhac b. Vedi‘ iki bin askerle gönderildi. Taraflar haberleşti, sonra Haricîler Şehhac’ı öldürdüler. Ancak kendi taraflarından da bazıları öldürüldü; bunlar arasında dindar bir kişi olan Bislam’ın amcaoğlu Hudbe el-Yeşkürî ve faziletli sayılan Ebu Şeyban Mukatil b. Şeyban vardı.

Ebu Sa‘lebe Eyyub b. Havali onların ardından şu mersiyeyi söyledi:

Temîm’i toz içinde parça parça bıraktık,
karısı ve akrabaları onu ağladı.
Kays, Temîm’i ve Mâlik’i terk etti,
tıpkı dün Şehhac’ın terk edilmesi gibi.
Harran’dan sancakla geldi,
Allah’ın emrine galip gelmek istedi ama Allah ona galip geldi.
Ey Hudbe, savaşa! Ey Hudbe, toplanmaya!
Ey Hudbe, üzerine yürüyene karşı direnen kişiye!
Ey Hudbe! Kaç köşeye sıkışmış kişiyi kurtardın,
kader onu mızraklara teslim etmişken!
Ebu Şeyban en iyi savaşçıydı,
onun gücünden savaşanlar korkardı.

Zafer kazandı ve Allah’a birçok iyi amelle kavuştu.
Onu öldüren, Allah yolunda savaşırken kılıçla vurdu.
Dünya için zırh, gömlek ve keskin bir kılıç hazırlamıştı,
keskinliği bozulmayan bir kılıçtı.
Ve kısa tüylü sağlam bir atı vardı,
saldırdığında eğri pençeli bir yırtıcı kuş gibiydi.

Mesleme Kûfe’ye girince şehir halkı Şevzeb’den şikâyet etti; onları korkuttuğunu ve birçok kişiyi öldürdüğünü söylediler. Mesleme, süvari olan Sa‘îd b. Amr el-Haraşî’yi çağırdı, onu on bin askerle görevlendirip Şevzeb’in üzerine gönderdi. Bu büyük kuvvetle karşılaşınca Şevzeb adamlarına şöyle dedi: “Allah’ı isteyenler için şehit olma zamanı gelmiştir; dünya için gelenler bilsin ki dünya sona erdi, kalıcı hayat ise ahirettedir.” Bunun üzerine kılıçlarının kınlarını kırdılar ve saldırdılar. Birkaç kez Sa‘îd ve adamlarını geri püskürttüler; Sa‘îd rezil olmaktan korktu. Sonra askerlerine çıkışarak, “Yazıklar olsun size! Böyle az sayıda bir topluluktan mı kaçıyorsunuz? Ey Şamlılar, zor bir günden sakının!” dedi.

Kaynak şöyle devam eder: Şamlılar Haricîlere saldırdı ve onları tamamen yok etti; içlerinden kimseyi sağ bırakmadılar. Bislam yani Şevzeb ve süvarileri öldürüldü. Bunlar arasında Allah’a boyun eğenlerden olan er-Reyyan b. Abdullah el-Yeşkürî de vardı. Kardeşi Şimr b. Abdullah onun için şu mersiyeyi söyledi:

Şeyban oğullarından savaş ateşini yakan
liderler ve süvariler için üzgünüm.
Zamanın felaketleri onları yok etti,
beni ise yalnız, kardeşsiz bıraktı.
Kalbimde yankılanan bir ateş gibi hüzünlüyüm,
er-Reyyan’ın kaybına duyduğum derin acıdan.
Ve canlarını Allah’a satan süvariler,
Yeşkür’den, savaşta yiğitlik gösterdiler.

Hassan b. Ca‘de de şöyle mersiye söyledi:

Ey göz! Bol bol ağla,
Bistâm’ın adamları ve Bistâm için.
Yaşadığın sürece onların benzerini görmezsin,
daha takvalı, daha olgun, daha yumuşak ve daha akıllı yoktur.
Zorluk anında kendilerine denk olanları örnek aldılar,
düşman karşısında geri durmadılar.
Sonunda uğruna isyan ettikleri zata kavuştular,
bize ise hatıralar ve işaretler bıraktılar.
Bilirim ki onlar cennet odalarına yerleştirildiler,
orada ebedî kalacaklar ve hizmetkârlar elde ettiler.
Allah onların öldüğü yerleri bol bahar yağmurlarıyla sulasın!

Ebu Ca‘fer (Taberî) dedi ki: Bu yılda Yezid b. el-Mühelleb Basra’ya ulaştı ve şehri ele geçirdi. Yezid b. Abdülmelik’in valisi Adî b. Artât el-Fezârî’yi tutuklayıp hapse attı ve Yezid b. Abdülmelik’e olan bağlılığını terk etti.
Yezid b. el-Mühelleb’in Yezid b. Abdülmelik’e karşı: Daha önce Yezid b. el-Mühelleb’in, ‘Umar b. Abdülaziz tarafından hapsedildiği yerden kaçışıyla ilgili rivayeti zikretmiştik. Şimdi onun 101/719-720 yılında kaçışından sonraki faaliyetlerini anlatacağım. ‘Umar b. Abdülaziz’in öldüğü gün Yezid b. Abdülmelik’e biat edildi. Yezid b. el-Mühelleb’in kaçtığı haberi gelince halife, Abdülhamid b. Abdurrahman’a mektup yazarak firariyi arayıp onunla karşılaşmasını emretti. Ayrıca Adî b. Artât’a da Yezid’in kaçtığını bildirdi ve onunla savaş için hazırlık yapmasını ve Basra’da bulunan Yezid’in ailesini tutuklamasını emretti.

Hişam b. Muhammed – Ebu Mihnef’e göre: Adî b. Artât, Yezid’in kardeşlerinden el-Mufaddal, Habib ve Mervan’ı tutuklayıp hapsetti. Bu sırada Yezid b. el-Mühelleb ilerledi ve Said b. Abdülmelik b. Mervan’ın yanından geçti. Yezid adamlarına, “Onun yolunu keselim, onu yakalayıp yanımıza alalım” dedi. Fakat adamları, “Hayır, bizimle ilerle ve onu bırak” dediler. Bunun üzerine ilerledi ve Kutkutâne’nin üst taraflarına çıktı.

Abdülhamid b. Abdurrahman, Hişam b. Musahik b. Abdullah b. Muhrime b. Abdülaziz b. Ebi Kays b. Abd Vudd b. Nagr b. Malik b. Hisl b. Amir b. Lüey el-Kureyşî’yi, güvenlik güçleri, ileri gelenler ve nüfuz sahiplerinden oluşan Kûfe ordusundan bir birlikle gönderdi. Abdülhamid ona şöyle dedi: “Yola çık ve bugün ‘Udhayb sahilinden geçecek olan Yezid ile karşılaş.” Hişam kısa bir mesafe gittikten sonra geri dönüp Abdülhamid’e, “Onu sana ölü mü yoksa diri mi getireyim?” diye sordu. O da, “Bu sana kalmış” dedi. Bu söz orada bulunanları hayrete düşürdü. Hişam ‘Udhayb’e giderek Yezid’e yakın bir yerde konakladı; fakat ne o ne de adamları Yezid’e saldırdı. Yezid ise Basra yönüne ilerledi. Şair onun hakkında şöyle dedi:

İbnü’l-Mühelleb durmaksızın ilerledi,
Kinâne’den Zü’l-Katıfe ise geceyi dinlenerek geçirdi.
Sol taraftan gitti ve doğru yolu seçti,
Kutkutâne kalelerine yaklaşmadı.

Zü’l-Katıfe, Muhammed b. Amr’dır. Babası Amr b. el-Velid b. Ukbe b. Ebi Mu‘ayt olup Ebu Katife diye bilinir. Sakalı, yüzü ve göğsü çok kıllı olduğu için ona Zü’l-Katıfe denmiştir. Muhammed ayrıca Zü’ş-Şâme (benli olan) diye de bilinir.

Yezid b. el-Mühelleb yaklaşınca Hişam b. Musahik Abdülhamid’e geri döndü ve Yezid Basra’ya yöneldi. Bu sırada Adî b. Artât Barrân ordusunu toplamış, şehrin etrafına hendek kazdırmış ve Barrân süvarilerinin başına el-Muğire b. Abdullah b. Ebi Akîl es-Sekafî’yi getirmişti.

Abdülmelik b. el-Mühelleb, Fezâre kabilesinden olan Adî b. Artât’a şöyle dedi: “Oğlum Humeyd’i al ve beni onun yerine hapse koy. Sana kesin söz veriyorum ki Yezid’i Basra’dan uzaklaştırıp Fars’a yönelteceğim; orada kendisi için eman isteyecek ve senden uzak kalacaktır.” Fakat Adî bunu reddetti. Yezid askerleriyle geldiğinde Basra adamlarla kuşatılmıştı. Çünkü hapsedilmeyen Muhammed b. el-Mühelleb, ailesinden bazı gençler ve adamlarıyla birlikte Yezid’le buluşmak üzere çıkmıştı. Korku salan bir süvari birliğiyle ilerledi.

Adî, Basra ordusunu toplamış ve her kabile grubunun başına bir kumandan tayin etmişti: Ezd’in başına el-Muğire b. Ziyad b. Amr el-Atakî’yi, Benî Temim’in başına Benî Minkar’dan Muhriz b. Humran es-Sa‘dî’yi, Bekr b. Vâil’in başına ise Benî Kays b. Sa‘lebe’den İmran b. Amir b. Mismâ‘ı getirmişti. Ancak Kays b. Sa‘lebe’den Ebu Minkar, “Sancağı Benî Malik b. Mismâ‘ taşımazsa galip gelemeyiz” dedi. Bunun üzerine Adî, Nâfi‘ b. Şeyban b. Malik b. Mismâ‘ı çağırarak Bekr b. Vâil’in başına getirdi; Malik b. el-Münzir b. el-Cârûd’u Abdülkays’ın başına, Abdülmelik b. Abdullah b. Amir el-Kureyşî’yi de Ahlü’l-Âliye’nin başına tayin etti. Âliye grubu; Kureyş, Kinâne, Ezd, Becîle, Has‘am, bütün Kays Aylân ve Müzeyne kabilelerinden oluşuyordu. Kûfe’de bunlara “Medine ehlinin dördüncü bölüğü”, Basra’da ise “Âliye ehlinin beşinci bölüğü” denirdi. Kûfe’de başlangıçta beş bölük vardı, fakat Ziyad b. Ubeyd bunları dört bölüğe indirmişti.

Hişam – Ebu Mihnef’e göre: Yezid b. el-Mühelleb ilerledi; karşılaştığı her süvari ve kabile birliği ondan uzaklaşıp yol verdi. Nihayet süvarilerin başında bulunan el-Muğire b. Abdullah es-Sekafî onun karşısına çıktı. Muhammed b. el-Mühelleb süvarileriyle ona saldırdı, fakat el-Muğire ve adamları geri çekildi. Yezid kendi evine girdi ve insanlar grup grup onu ziyaret etmeye başladı. Adî b. Artât’a haber göndererek şöyle dedi: “Kardeşlerimi bana teslim edersen, Basra konusunda seninle anlaşma yaparım; seni ve şehri bırakırım, ben de Yezid b. Abdülmelik’ten istediğimi alırım.” Fakat Adî bu teklifi reddetti.

Daha önce Humeyd b. Abdülmelik b. el-Mühelleb, Yezid b. Abdülmelik’in yanına gitmişti. Yezid onu geri gönderdi ve yanında Halid b. Abdullah el-Kasrî ile Ömer b. Yezid el-Hakemî’yi de gönderdi. Onlar, Yezid b. el-Mühelleb ve ailesi için verilmiş bir eman belgesi taşıyorlardı. Yezid b. el-Mühelleb kendisine katılan askerlere maaş dağıtmaya başladı; altın ve gümüş dağıtarak askerlerin gönlünü kazandı. İmran b. Amir b. Mismâ‘, Adî b. Artât’ın sancağı kendisinden alıp amcaoğluna vermesine kızdığı için ona katıldı. Ayrıca Rebîa kabileleri, Temim’in geri kalanı, Kays ve birçok asker de ona katıldı. Şam ordusundan da bazı askerler onun yanındaydı.

Buna karşılık Adî her askere ancak iki dirhem verebiliyordu ve şöyle diyordu: “Yezid b. Abdülmelik’in izni olmadan size Beytülmal’dan bir dirhem bile veremem. İzin gelene kadar bununla yetinin.” Bu durum üzerine el-Ferazdak şöyle dedi:

“İki dirhem alanların, kaderleri ve yazgıları onları ölüme sürüklüyor.
Onların en akıllısı, sonun kaçınılmaz olduğunu bilerek evinde oturandır.”

Benî Amr b. Temim, Adî’nin ordusundan ayrılıp Mirbed’de toplandı. Yezid b. el-Mühelleb onların üzerine Dâris adlı bir azatlısını gönderdi; Dâris saldırarak onları dağıttı. Bu olay hakkında el-Ferazdak şöyle dedi:

“Kızıllar Dâris’in haykırışıyla dağıldılar,
keskin kılıçlara dayanamadılar.
Allah Kays’ı Adî yüzünden cezalandırdı.
Savaş başlamadan direnemezler miydi?”

Askerler onun etrafında toplandıktan sonra Yezid b. el-Mühelleb, Benî Yeşkür mezarlığına doğru yürüdü ve orada konakladı. Benî Temim, Kays ve Şam ordusu ona doğru ilerledi ve kısa süre savaş yapıldı. Muhammed b. el-Mühelleb onlara saldırdı; Misver b. Abbad el-Habâtî’nin miğferinin burunluğunu kırdı ve kılıcını burnuna sapladı. Ayrıca Hureym b. Ebi Tahme’yi kemerinden tutup atından aşağı attı. Yere düştüğünde, “Bu ne boş bir çaba! Amcan bundan daha ağırdır” dedi. Askerler kaçtı, Yezid b. el-Mühelleb onları takip etti ve kaleye kadar sürdü. Orada tekrar savaştılar; Adî de bizzat Yezid’e karşı çıktı. Adî’nin adamlarından birçok kişi öldürüldü; bunlar arasında Şam ordusunun ileri gelenlerinden el-Haris b. Muarrif el-Evdî, Musa b. el-Vecih el-Himyeri ve müezzin Raşid vardı. Sonunda Adî’nin kuvvetleri kaçtı.

Yezid’in kardeşleri, Adî’nin hapishanesinde bulunuyordu; seslerin yaklaştığını ve okların kalenin içine düştüğünü duydular. Abdülmelik b. el-Mühelleb onlara şöyle dedi: “Okların kaleye düştüğünü ve seslerin yaklaştığını görüyorum. Yezid’in galip geldiğini düşünüyorum; fakat Adî ile birlikte olan Suriyelilerin gelip Yezid bize ulaşmadan önce bizi burada öldürmelerinden korkuyorum. Bu yüzden kapıyı kapatın ve önüne eşyalar yığın.” Onlar da bunu yaptılar. Kısa süre sonra, İbn Ömer’in azatlısı ve Adî’nin muhafızlarının kumandanı olan Abdullah b. Dinar geldi. O ve adamları içeri girmeye çalıştı; fakat Mühellebîler kapının arkasına eşyalar yığmış ve kapıya dayanmışlardı. Diğerleri kapıyı zorladıysa da başaramadı ve askerlerin acele etmeleri gerektiği söylenince onları bırakıp gittiler.

Yezid b. el-Mühelleb ilerledi ve kaleye bitişik olan Salim b. Ziyad b. Ebi Süfyan’ın evini ele geçirdi. Merdivenler getirildi ve çok geçmeden Osman kaleye hücum etti. Adî b. Artât yakalanıp dışarı çıkarıldı ve gülümsüyordu. Yezid ona, “Niçin gülüyorsun? Vallahi seni gülmekten alıkoyması gereken iki şey var: Birincisi, şerefli bir ölümden kaçıp bir kadın gibi teslim olman; ikincisi ise kaçak bir köle gibi bana getirilmiş olman. Benimle aranda hiçbir ahit yok; başını kesmeyeceğimden seni emin kılan nedir?” dedi. Adî şöyle cevap verdi: “Beni gerçekten yendin. Fakat biliyorum ki senin hayatta kalman benim hayatta kalmama bağlıdır ve beni öldürene bir bedel konulmuştur. Batı’daki Allah’ın ordularını gördün ve ihanetin olduğu her yerde Allah’ın o insanlara nasıl yardım ettiğini biliyorsun. Bu yüzden acele işini ve hatanı düzelt, tövbe et ve bağışlanma dile; çünkü deniz dalgaları seni örtmeden önce bunu yapmalısın. Daha sonra istersen kabul edilmez. Ayrıca bana karşı orduyu gönderdikten sonra barış istersen seni reddederler; fakat henüz ordu gönderilmeden önce senden hiçbir şeyi esirgemezler; yani kendin, ailen ve malın için eman alabilirsin.”

Yezid şöyle cevap verdi: “ ‘Senin hayatta kalman benimkine bağlıdır’ sözüne gelince—eğer bu doğruysa, korkmuş bir kuşun su içmesi kadar bile yaşamayayım. ‘Seni öldürene bedel konulmuştur’ sözüne gelince—vallahi, emrimde senden daha değerli on bin Suriyeli asker olsa ve hepsinin başını tek yerde kestirsem, onları korkutan şey bu olmaz; asıl korkuları benim onları terk edip karşılarına geçmem olurdu. Hatta benden dolayı kanlarını boş yere akıtmalarını, mallarını bana vermelerini ve hâkimiyetlerinin büyük bir kısmını bana bırakmalarını istesem bunu kabul ederlerdi. Kendini aldatma: Bizim haberimiz onlara ulaşsa seni unutur, sadece kendilerini düşünürler; seni ne hatırlarlar ne de önemserler. ‘Tövbe et, bağışlanma dile’ sözlerine gelince—vallahi senden nasihat istemedim; sen ne dostumsun ne de güvenilir bir danışman. Bu sözlerin zayıflıktan doğan boş sözlerdir. Onu götürün!”

Fakat bir süre sonra Yezid, “Onu geri getirin” dedi. Onu geri getirdiklerinde Yezid şöyle dedi: “Seni hapse atmazdım; fakat Benî Mühelleb’e yumuşak davranmanı istememize rağmen onları hapsedip işkence ettin; zulmünü ve düşmanlığını azaltmadın.” Bu sözden sonra Adî daha güvende hissetti ve Yezid’in söylediklerini kendisini ziyaret eden herkese anlattı.

Benî Malik b. Rabîa’dan Kindeli es-Semeyda’ adlı bir adam vardı; Umman’da yaşayan ve Haricî görüşlere sahipti. Yezid ile Adî’nin kuvvetleri saf tutarken ortaya çıktı ve ayrıldı; yanında birçok Kur’an okuyucusu da vardı. Yezid’in ordusundan bir grup ile Adî’nin ordusundan bir grup, “Semeyda’ın hükmünü kabul ediyoruz” dedi. Bunun üzerine Yezid, Semeyda’a haber göndererek kendisine katılmasını istedi. O da kabul etti. Yezid onu Ubulla’ya vali tayin etti; o da orada güzel kokular ve zevklerle meşgul oldu.

Yezid b. el-Mühelleb galip gelince, Barrân ordusunun ileri gelenleri—Kays, Temim ve Malik b. el-Münzir kabilelerinden olanlar—kaçıp Kûfe’de Abdülhamid b. Abdurrahman’a katıldılar; bazıları ise Şam’a gitti. Bunun üzerine el-Ferazdak şöyle dedi:

“Canım, Semeyda’ın hükmünü kabul etmek yerine ardı ardına Şam’a giden Temimlilere feda olsun.
Dininden sapmış bir Haricî’nin hükmünü mü kabul edecekler,
kulağı kesik bir eşekten daha şaşkın ve sapkın olanın?”

Buna Halife el-Ağla’ şöyle karşılık verdi:

“Onun hükmü ne gönderdiği bir heyet yüzünden istendi
ne de umut edilen bir fırsat için.
Bilakis gündüz gece ona gitmek için yola çıktılar,
yorgunluk gününde görülen en çıplak sırtlarla.
Düşmanın kendilerine yetişmesinden korktukları için
ancak dördüncü veya beşinci gecede konaklıyorlardı.”

el-Havârî b. Ziyad b. Amr el-Atakî, Yezid b. Abdülmelik’e ulaşmak amacıyla, Yezid b. el-Mühelleb’den kaçarak yola çıktı. Yolda, Humeyd b. Abdülmelik b. el-Mühelleb ile birlikte seyahat eden Halid b. Abdullah el-Kasrî ve Amr b. Yezid el-Hakemî ile karşılaştı. Onlar, Yezid b. Abdülmelik’ten Yezid b. el-Mühelleb için eman getirmişlerdi. el-Havârî onları selamladı. Ona son gelişmeleri sordular; fakat Humeyd’i görünce onları bir kenara çekip gizlice konuştu. “Nereye gidiyorsunuz?” dedi. “Yezid b. el-Mühelleb’e; ona istediği her şeyi getirdik” dediler. el-Havârî, “Ona hiçbir faydanız olmaz, onun da size faydası olmaz. O düşmanı Adî b. Artât’ı yenmiş, birçok kişiyi öldürmüş ve Adî’yi hapsetmiştir. Geri dönün!” dedi. Bu sırada Bahîle kabilesinden Müslim b. Abdülmelik yanlarından geçti fakat onları selamlamadı. Onu çağırdılar fakat durmadı. el-Kasrî, “Onu geri getirip yüz sopa vurmayacak mıyız?” dedi. Arkadaşı, “Bırak gitsin” dedi ve gözden kaybolana kadar beklediler.

el-Havârî yoluna devam ederek Yezid b. Abdülmelik’e gitti. Diğer ikisi ise geri dönüp Humeyd’i de beraberlerinde götürdüler. Humeyd onlara, “Allah adına sizi uyarıyorum, halifenin sizi gönderdiği görevi bozmayın. Yezid (b. el-Mühelleb) size iyi niyetlidir; fakat bu adam ve ailesi bize düşmandır. Onun sözünü dinlemeyin” dedi. Fakat onlar bunu kabul etmediler ve onu beraberlerinde götürdüler. Sonunda onu, Yezid b. Abdülmelik tarafından Horasan’a vali olarak gönderilen Abdurrahman b. Süleym el-Kelbî’ye teslim ettiler. Abdurrahman, Yezid b. el-Mühelleb’in biatini bozduğunu öğrenince halifeye şöyle yazdı: “Sana karşı çıkanlarla cihad etmek benim için Horasan valiliğinden daha değerlidir; buna ihtiyacım yok. Beni Yezid b. el-Mühelleb’e karşı gönderilecekler arasına kat.” Ardından Humeyd’i Yezid b. Abdülmelik’e gönderdi.

Abdülhamid b. Abdurrahman b. Zeyd b. el-Hattab, Kûfe’de bulunan Halid b. Yezid b. el-Mühelleb ile Hammil b. Zahr el-Cu‘fî’yi—halifeye karşı hiçbir söz söylememiş olmalarına rağmen—tutukladı. Onları zincire vurup Yezid b. Abdülmelik’e gönderdi. O da onları Şam’da birlikte hapsetti ve onlar hapisten çıkmadan orada öldüler.

Yezid b. Abdülmelik, Kufelileri yatıştırmak, itaatlerinden dolayı onları övmek ve maaşlarını artırma vaadinde bulunmak amacıyla Suriye ordusundan bazı askerleri Kûfe’ye gönderdi. Gönderilenler arasında el-Kutamî b. el-Husayn—yani Ebu’ş-Şarkî—de vardı; eş-Şarkî’nin asıl adı el-Velid idi. el-Kutamî, Yezid b. el-Mühelleb’in halifeye olan biatini bozduğunu öğrenince şu şiiri okudu:

“Belki gözüm Yezid’i görür,
büyük ve güçlü bir orduya önderlik ederken.
(Yeryüzünü gürültüyle titreten bir ordu.)
O, alçak, zayıf ya da kıskanç değildir,
savaşta korkudan titreyen bir korkak da değildir.
Taçlıların ona secde ettiklerini görürsün,
boyun eğmiş, teslim olmuş, ezilmiş halde,
başkaları ise onu heyetlerle karşılar.
O, ne ahdi bozar ne de şartları çiğner,
krallık soyundan gelen iyi insanlarınkini.
Her gün onların bayram yaptığını görürsün,
düşmanlarını bilerek kesmişlerdir.”

Daha sonra el-Kutamî el-Akr’a gitti ve orada Yezid b. el-Mühelleb ile Mesleme b. Abdülmelik arasındaki savaşa tanık oldu. Yezid b. el-Mühelleb şöyle dedi: “el-Kutamî’nin şiiri ile yaptığı işler arasındaki fark ne kadar da büyük!”

Yezid b. Abdülmelik, dört bin süvari ile—hiç piyade olmaksızın—el-Abbas b. el-Velid’i, Yezid b. el-Mühelleb’den önce Hîre’ye ulaşmak amacıyla aceleyle gönderdi. Ardından Mesleme b. Abdülmelik ve Suriye ordusunun birlikleri ilerleyerek Fırat kıyısındaki el-Cezîre’yi ele geçirdi. Barrân ordusu Yezid b. el-Mühelleb’e katıldı. O da Ahvaz, Fars ve Kirman üzerine kendi valilerini tayin etti. Bu bölgeler daha önce el-Cerrah b. Abdullah el-Hakemî tarafından yönetiliyordu—Ömer b. Abdülaziz onu görevden alana kadar—sonra namaz ve askerî işlerden sorumlu olan Abdurrahman b. Nuaym el-Ezdî ve mali işlerden sorumlu olan Abdurrahman el-Kuşeyrî tarafından yönetildi.

Müdrik b. el-Mühelleb ilerleyerek Ra’sü’l-Mefaze’ye ulaştı. Bunun üzerine Abdurrahman b. Nuaym, Benî Temim’e bir haberci göndererek şöyle dedi: “Müdrik b. el-Mühelleb aranızda savaş çıkarmak istiyor. Oysa siz huzurlu ve itaatkâr bir ülkede yaşıyorsunuz ve cemaatin birliğini koruyorsunuz.” Bunun üzerine Temimliler gece yola çıkıp Müdrik ile karşılaşmak istediler. Ancak Ezd kabilesi bunu öğrendi ve yaklaşık iki bin süvari göndererek Temimlileri Ra’sü’l-Mefaze’ye ulaşmadan yakaladı. Ezd onlara, “Sizi buraya getiren nedir?” diye sordu. Temimliler, Müdrik’i öldürmek için geldiklerini açıkça söylemeden bazı mazeretler ileri sürdüler. Ezd onlara, “Sizin niyetinizi biliyoruz. İşte o, yakınınızda. Ne istiyorsunuz?” dedi.

Sonra Ezd ayrılıp Ra’sü’l-Mefaze’de Müdrik b. el-Mühelleb’e katıldı ve ona şöyle dedi: “Sen bize herkesten daha değerlisin. Kardeşin halifeye karşı isyan etti. Eğer Allah ona zafer verirse bu bizim için hayırlı olur; çünkü biz size en çabuk ulaşan ve en hazır olanlarız. Aksi durumda ise vallahi bizim başımıza gelen sıkıntıda senin için hiçbir teselli yoktur.” Bunun üzerine Müdrik geri dönmeye karar verdi. Bunun hakkında Sabit Kutne—yani Sabit b. Ka‘b el-Ezdî—şöyle söyledi:

“Görmedin mi, Devser kardeşini korudu,
Temim onu öldürmek için toplanmışken?
Mavi mızrak uçlarının onu sardığını gördüler
ve dokunulmazlığı olan bir kabileyi.
(Yani) Devser’in iki kolu: Şunâ‘a ve Umran b. Hizam;
şeref ve asil soy oradadır.
Saldırmadılar; Ezd’in mızrakları ve eski gücü onları durdurdu.
Müdrik’i gerçekten ve doğru biçimde geri çevirdik,
yüzünde sizden bir yara olmadan.
Atlarla—ok gibi fırlayan—
otlarla dolu bir arazide sürücülerini taşıyan.
Onların üzerinde, savaşta kaçmayan ve yerini terk etmeyen
her gururlu ve güçlü Devserli vardır.
Onlarla ahmaklar kınanarak düzeltilir,
ta ki ahmakların bilge uyarılarla dizginlendiğini görürsün.”

Hişam - Ebu Mihnef - Muaz b. Sa‘d’a göre: Basra ordusu toplandığında Yezid onların önünde durdu, Allah’a hamd etti. Onları Allah’ın kitabına ve Peygamberinin sünnetine çağırdığını söyledikten sonra cihada teşvik etti ve Suriye ordusuna karşı savaşanların, Türklere ve Deylemlilere karşı savaşanlardan daha büyük sevap kazanacağını ileri sürdü.

Kaynağımız şöyle devam etti: Hasan el-Basrî ile birlikte mescide girdim; eli omzumdaydı. Bana, “Etrafına bak, tanıdığın biri var mı?” dedi. “Hayır, vallahi yok” dedim. Hasan şöyle dedi: “Vallahi bunlar azgın kimselerdir.” Sonra minbere doğru ilerledik. (Yezid’in) Allah’ın kitabını ve Peygamberin sünnetini zikrettiğini duydum. Bunun üzerine Hasan sesini yükselterek şöyle dedi: “Vallahi seni hem vali hem de yönetilen olarak gördük; bu sana yakışmıyor.” Bunun üzerine hemen Hasan’ın üzerine atladık, elini tuttuk, ağzını kapattık ve oturttuk. Vallahi Yezid’in onu duyduğunu düşündük; fakat o hiç aldırmadan hutbesine devam etti. Sonra mescidin kapısına çıktık; bir de baktık ki Enes b. Malik’in oğlu en-Nadr kapıda duruyor ve şöyle diyordu: “Ey Allah’ın kulları! Sizi Allah’ın kitabına ve Peygamberinin sünnetine uymaktan alıkoyan nedir? Vallahi doğduğunuz günden beri bunun gibisini görmedik—Ömer b. Abdülaziz’in hilafeti hariç.” Bunun üzerine Hasan şöyle dedi: “Hamdolsun Allah’a; en-Nadr b. Enes de (Yezid lehine) şahitlik etti.”

Hişam - Ebu Mihnef - el-Müsennâ b. Abdullah’a göre: Hasan el-Basrî askerlerin yanından geçti; onlar iki saf halinde dizilmiş, sancaklarını ve mızraklarını kaldırmış, Yezid’in çıkmasını bekliyorlardı. “Yezid bizi iki Ömer’in yoluna çağırıyor” diyorlardı. Hasan şöyle dedi: “Daha dün Yezid burada gördüğünüz insanların başlarını kesip Mervan oğullarına gönderiyor ve böylece Emevîlerin rızasını kazanıyordu. Fakat öfkelenince bir sopa kaldırdı, üzerine bez bağladı ve ‘Ben (Mervanîlere olan) biatımı bozdum, siz de bozun’ dedi.” Onlar da “Evet” dediler. Hasan şöyle devam etti: “Ben sizi iki Ömer’in yoluna çağırıyorum; bu ise Yezid’in ayaklarına zincir vurulmasını ve Ömer’in onu hapsettiği zindana geri gönderilmesini gerektirir.” Bunu duyan bazı askerler Hasan’a, “Ey Ebu Said, sanki Suriye ordusunu destekliyorsun” dediler. O da şöyle cevap verdi: “Suriye ordusunu mu destekliyorum? Allah onları kahretsin ve çirkinleştirsin! Onlar Resul’ün haremine saldırıp üç gün üç gece halkını katleden, kadınları esir alan, kutsal hiçbir şeye saygı göstermeyenler değil mi? Sonra Allah’ın evine gidip Kâbe’yi yıktılar, taşları ve örtüleri arasında ateş yaktılar. Allah’ın laneti ve kötü akıbet onların üzerine olsun!”

Kaynağımız devam etti: Sonra Yezid Basra’dan çıktı, yerine Mervan b. el-Mühelleb’i vali tayin etti. Silahları ve beytülmaldeki malları da yanına alarak Vâsıt’a doğru yola çıktı. Vâsıt’a yönelirken komutanlarına danışarak, “Bana görüşlerinizi söyleyin; çünkü Suriye ordusu hızla bu tarafa ilerliyor” dedi. Habib ve diğerleri şöyle dediler: “Bizce Basra’dan ayrılıp Fars’a gitmelisin. Dağ yollarını ve geçitleri ele geçirir, Horasan’a yaklaşır ve düşmandan daha uzun süre dayanırsın. Böylece Cibâl ordusu etrafında toplanır, sen de kaleleri kontrol edersin.” O ise, “Bu görüşü kabul etmiyorum; beni dağ başında bir kuşa çevirmek istiyorsunuz” dedi.

Bunun üzerine Habib şöyle dedi: “Başta yapılması gereken artık mümkün değil. Basra’yı ele geçirdiğinde sana, ailenden komutanlar idaresinde süvariler gönderip Kûfe’ye gitmeni söylemiştim. Daha önce oradan yetmiş piyade ile geçtin ve Abdülhamid seni yenemedi; daha kalabalık süvarilerle hiç yenemezdi. Böylece Suriye ordusundan önce Kûfe’ye ulaşırdık; oradaki ileri gelenlerin çoğu seni kabul eder, hatta seni Suriyelilere tercih ederdi. Fakat beni dinlemediğin için şimdi sana şunu tavsiye ediyorum: En seçkin süvarilerini ve aileni Cezîre’ye gönder, bir kaleyi ele geçirsinler. Sen de onları takip et. Suriye ordusu seni ararken birliklerin onları oyalayacak, Musul’daki kabilelerin de sana katılacaktır. Irak ve sınır orduları etrafında toplanacak ve bolluk içinde bir yerde onlarla savaşacaksın.” Yezid, “Ordumu bölmek istemiyorum” dedi. Vâsıt’a vardığında orada ancak birkaç gün kaldı.

Ebu Cafer (Taberî) şöyle dedi: Bu yılda hac emirliğini Abdurrahman b. ed-Dahhak b. Kays el-Fihrî yaptı. Medine’de Yezid b. Abdülmelik adına vali oydu; Mekke’de Abdülaziz b. Abdullah b. Halid b. Esid vardı. Kûfe’de Abdülhamid b. Abdurrahman vali, eş-Şa‘bî kadı idi. Basra ise Yezid b. el-Mühelleb’in eline geçmişti. Horasan’da ise Abdurrahman b. Nuaym görevdeydi.
Yezid b. el-Mühelleb’in öldürülmesi: Bu yılın olaylarından biri de, Yezid b. Abdülmelik tarafından Yezid b. el-Mühelleb ile savaşmak üzere gönderilen el-Abbas b. el-Velid b. Abdülmelik ile Mesleme b. Abdülmelik’in ona doğru yürüyüşe geçmesiydi.

Bu yıl Yezid b. el-Mühelleb, Safer ayında (21 Ağustos–8 Eylül) öldürüldü.

Hişam - Ebu Mihnef - Muaz b. Sa‘id’e göre: Yezid b. el-Mühelleb, Mesleme b. Abdülmelik ve el-Abbas ile karşılaşmak üzere Vâsıt’tan ayrılmaya karar verdi. Oğlu Muaviye’yi şehirde yerine vekil bıraktı; beytülmali, hazineleri ve esirleri ona emanet etti ve kardeşi Abdülmelik kumandasında bir öncü birlik gönderdi.

Sonra yola çıktı; Fam en-Nîl’den geçtikten sonra el-Akr’da konakladı. Bu sırada Mesleme ilerledi ve Fırat kıyılarından birini takip ederek el-Enbar’a ulaştı. Orada nehir üzerine bir köprü kurdu ve Ferit adı verilen köy yakınlarından karşıya geçti. Ardından ilerleyerek Yezid b. el-Mühelleb ile karşılaştı.

Yezid’in kardeşi Abdülmelik, Kûfe yönüne gönderilmişti. Sûrâ’da el-Abbas b. el-Velid ile karşılaştı. İki ordu saf düzenine girerek savaştı. Barrân ordusu hücum etti ve (Suriyelileri) bozguna uğrattı. el-Abbas’ın yanında, Basra’dan Yezid’den kaçmış Temim ve Kays’tan bazı askerler vardı; bunların arasında Huraym b. Ebî Tahme el-Mücaşiî de bulunuyordu. Suriye ordusu bu şekilde kaçınca Huraym şöyle bağırdı: “Ey Suriyeliler! Allah’tan korkun, Allah’tan korkun ve bizi terk etmeyin!” Abdülmelik’in askerleri onları nehre doğru sıkıştırmıştı. Bunun üzerine Suriyeliler şöyle dediler: “Endişelenme. Suriye ordusunun savaşın başında geri çekilmesi adetidir; yardım yoldadır.”

Sonra Suriye ordusu yeniden hücuma geçti, Abdülmelik’in kuvvetlerini açığa düşürdü ve onları bozguna uğrattı. Öldürülenler arasında Bekr b. Vâil’in mevlâsı el-Mantuf da vardı. el-Ferazdak, Bekr b. Vâil’i kışkırtmak için şu beyitleri söyledi:

“Bekr b. Vâil, el-Mantuf için ağlar,
ama Misma‘ın iki oğlu için kimsenin ağlamasına izin vermezler.
Savaş ateşleri içinde büyüyen iki genç,
sakalları çıkmadan önce büyük işler yaptılar.
Eğer Malik ve Malik’in oğlu hayatta olsaydı,
yüksek alevli iki ateş yakarlardı.”

Misma‘ın iki oğlu, Malik b. Misma‘ ve Abdülmelik b. Misma‘ idi; Muaviye b. Yezid b. el-Mühelleb tarafından öldürüldüler. el-Ferazdak’a karşılık olarak Hamdan kabilesinden bir mevlâ olan el-Ca‘d b. Dirhem şöyle dedi:

“El-Mantuf için ağlarız, çünkü kavmine yardım etti;
ama babalarını rezil eden iki ölü için ağlamayız.
Onlar Bekr b. Vâil’i helake sürüklemek istediler
ve evleri saldırıya uğrasa Temim’i güçlendirmek istediler.
Allah onlara bir saat bile rahatlık vermesin
ve onlar için ağlayanların gözleri daima yaş döksün.
Biz onları aldatarak mı ağlayalım,
oysa onlar da bizi aldatarak öldüler?”

Abdülmelik b. el-Mühelleb, kardeşinin yanına el-Akr’da döndü. Yezid, Abdullah b. Hayyan el-Abdî’ye nehrin karşı tarafına, Sırat el-Aksa tarafına geçmesini emretti—iki yer arasında bir köprü vardı. Abdullah askerleriyle birlikte orada konakladı ve hendek kazdı. Fakat Mesleme, Saîd b. Amr el-Haraşî ile birlikte suyu geçerek karşıya geçti—bazı rivayetlere göre geçen el-Veddah idi—ve iki taraf karşı karşıya geldi.

Bu sırada Yezid’e Kûfe ve Cibâl’den çok sayıda asker katıldı; sınır bölgelerinden de askerler geliyordu. Kûfe ve Medine birliklerinin başına Abdullah b. Süfyan b. Yezid b. el-Mugaffel el-Ezdî’yi getirdi; Madhhic ve Esed birliklerine Nu‘man b. İbrahim b. el-Eşter en-Nahaî’yi; Kinde ve Rebîa birliklerine Muhammed b. İshak b. Muhammed b. el-Eş‘as’ı; Temim ve Hamdan birliklerine Hanzala b. Attab b. Verka‘ et-Temimî’yi tayin etti. Hepsini el-Mufaddal b. el-Mühelleb ile birlikte topladı.

Hişam - Ebu Mihnef - el-Alâ b. Züheyr’e göre: O gün Yezid ile oturuyorduk. Aniden, “Onların bin askeri olduğunu düşünüyor musunuz?” diye sordu. Hanzala b. Attab, “Evet, vallahi. Belki dört binlerdir” dedi. Yezid şöyle dedi: “Vallahi onlar bin kişiyle bile saldırmış değildir. Benim asker defterimde yüz yirmi bin asker kayıtlıdır. Ama vallahi şu anda onların yerine Horasan’daki kabilelerimin yanımda olmasını isterdim.”

Sonra kalkıp bizi savaşa teşvik etti ve şöyle dedi: “Bu askerleri sapkınlıklarından ancak gözlerine mızrak saplamak ve başlarına kılıç indirmek alıkoyar.” Ardından şöyle dedi: “Bana bu sarı çekirgeden”—yani Mesleme’den—ve “Semud’un deve kesicisinden”—yani mavi gözlü, kızıl tenli ve annesi Rum olan el-Abbas b. el-Velid’den—bahsedildi. “Vallahi Süleyman onun nesebini inkâr etmek istemişti; ben araya girdim ve nesebine bağlanmasına izin verdi. Şimdi ise ikisinin de amacı beni her yerde aramak. Vallahi bütün insanlar birleşse bile, ben tek başıma olsam bile, zafer kazanan taraf belli olana kadar savaş alanını terk etmem.”

Onlar, “Bize Abdurrahman b. Muhammed’in yaptığı gibi zorluk yükleyeceğinden korkuyoruz” dediler. Yezid, “Abdurrahman ailesini ve şerefini rezil etti. Ecelini aşabildi mi?” dedi ve indi.

Kaynak devam etti: Bize Ezd’den bir asker olan Amir b. el-Ameysel katıldı; birkaç birliği birleştirmişti. Yezid’e gelip biat etti. Yezid’e yapılan biatin metni şöyleydi: “Allah’ın kitabına ve Peygamberinin sünnetine bağlı kalacağınıza, hiçbir ordunun ülkemizi yağmalamayacağına ve bir daha o günahkâr el-Haccac’ın yönetimine maruz kalmayacağımıza dair biat ediyorsunuz. Bu şartlarla biat eden herkesi kabul ederiz; reddedenlerle ise savaşırız.” Sonra, “Bize biat ediyor musunuz?” diye sorardı. Evet derlerse kabul ederdi.

Bu sırada Abdülhamid b. Abdurrahman askerlerine en-Nuhayle’de konaklamalarını emretti. Su tarafına adamlar gönderdi; nehrin kıyısını yararak Kûfe ile Yezid arasındaki bölgeyi sular altında bıraktılar, böylece Yezid’in şehre ulaşmasını engellediler. Ayrıca Kûfe civarında gözetleme noktaları kurarak Kûfe ordusunun Yezid’e katılmasını önledi.

Abdülhamid, Mesleme’ye Kûfe’den bir askerî birlik gönderdi; bu birliğin komutanı Sayf b. Hânî el-Hemdânî idi. Mesleme, askerlere iltifat edip sadakatlerinden dolayı onları övdükten sonra şöyle dedi: “Vallahi Kûfe’den bize gelenlerin sayısı ne kadar az!”

Abdülhamid bunu öğrenince, Sabra b. Abdurrahman b. Mihnef el-Ezdî komutasında daha büyük ikinci bir birlik gönderdi. Sabra gelince Mesleme onu övdü ve şöyle dedi: “Bu adamın ailesi itaat ve kahramanlık sahibidir. Buradaki Kûfeli askerlerin hepsini ona bağlayın.” Ardından Mesleme, Abdülhamid b. Abdurrahman’a bir mesaj göndererek onu görevden aldı. Yerine, Dhu’ş-Şâme olarak bilinen Muhammed b. Amr b. el-Velid b. Ukbe’yi tayin etti.

Yezid b. el-Mühelleb, ordusunun ileri gelenlerini topladı ve onlara şöyle dedi: “On iki bin asker toplayıp onları Muhammed b. el-Mühelleb ile göndermeye karar verdim. Geceleyin Mesleme’ye saldıracaklar; yanlarında eyerler ve hendeklerini doldurmak için kaplar götürecekler. Gece boyunca hendeğin yanında savaşacaklar; bu sırada ben de Muhammed’e takviye göndereceğim. Sabah olunca da askerlerle birlikte üzerlerine hücum edeceğim ve savaşacağız. Umuyorum ki Allah bize zafer verir.”

Fakat el-Semeyda buna karşı çıktı: “Biz onları Allah’ın kitabına ve Peygamberinin sünnetine çağırdık; onlar da bunu kabul ettiklerini söylüyorlar. Bu durumda onlar, kabul ettiklerini reddetmedikçe hile yapmamalı, ihanet etmemeli ve onlara kötülük istememeliyiz.”

Murcie’den bir grubun lideri olan ve taraftarlarıyla birlikte bulunan Ebû Ru‘be şöyle dedi: “Semeyda doğru söylüyor. Doğru olan budur.” Bunun üzerine Yezid şöyle dedi: “Yazıklar olsun! Emevîlerin, uzun zamandır terk ettikleri halde, Kitap ve sünnete göre hareket edeceklerine gerçekten inanıyor musunuz? Size ‘sizi kabul ediyoruz’ diyorlar ve yönetimlerini sizin emirlerinize göre yapacaklarını iddia ediyorlar. Oysa gerçekte sizi kendilerinden uzaklaştırmak ve sonra size ihanet etmek istiyorlar. Bu yüzden onların sizi aldatmasına izin vermeyin; siz onları önce davranarak aldatın. Ben Mervânîleri tanırım; vallahi içlerinde o sarı çekirge (Mesleme) kadar hilekâr ve batıla batmış kimse yoktur.” Ama onlar, “Onlar kabul ettiklerini reddetmedikçe bu şekilde davranmayız” dediler.

Bu sırada Mervan b. el-Mühelleb Basra’da bulunuyor, askerleri Suriye ordusuna karşı savaşa teşvik ediyor ve Yezid’e asker gönderiyordu. Buna karşılık Hasan el-Basrî askerleri Yezid b. el-Mühelleb ile birlikte ayaklanmamaya çağırıyordu.

Ebu Mihnef - Abdülhamid el-Basrî’ye göre Hasan el-Basrî o sırada şöyle diyordu:

“Ey insanlar! Evlerinizde kalın ve kendinizi tutun. Rabbinizden korkun ve bu geçici dünya için, yok olup gidecek değersiz şeyler için birbirinizi öldürmeyin. Allah bunlardan dolayı hoşnut değildir. Hiçbir iç savaş olmamıştır ki isyancıların çoğu vaizler, şairler, ahmaklar, başıboşlar ve kibirliler olmasın. Bundan ancak gizli ve bilinmeyen kişi ile tanınmış ama takvalı kişi kurtulur. Sizden gizli olan hakka sarılsın ve insanların uğruna çekiştiği dünya şeylerinden uzak dursun. Allah’ın kendisi hakkında iyi kanaat beslemesi ona yeter; bu onun için dünya şeylerinden daha değerlidir. Tanınmış ve seçkin olan ise, Allah’ın rızasını arayarak insanların rekabet ettiği dünya şeylerinden uzak durur. Ne mutlu ona! Allah onun mükâfatını büyütür ve onu kendi yoluna iletir. Yarın, yani kıyamet gününde, en büyük memnuniyet onun olacak ve Allah katında en çok kabul gören o olacaktır.”

Mervan b. el-Mühelleb Hasan’ın bu sözlerini öğrenince her zamanki gibi hutbe vermek üzere ayağa kalktı. Askerlere gayretli olmalarını ve toplanmalarını emrettikten sonra şöyle dedi: “Bana ulaştığına göre şu sapkın, münafık ihtiyar”—ismini anmadı—“askerleri caydırıyormuş. Vallahi komşusu onun evinin damından bir parça odun çalsa, hâlâ burnu kanıyor olurdu. Bize ve şehrimizin halkına hakkımızı arama ve uğradığımız zulmü reddetme hakkını inkâr mı ediyor? Vallahi eğer bizim aleyhimizde konuşmayı ve bizi Ubulla’nın aşağılıklarıyla ve Basra Fıratı’nın Nabatîleriyle bir tutmayı bırakmazsa—ki bunların bizimle hiçbir ilgisi yoktur—onu sert bir şekilde cezalandırırım.”

Hasan bu sözleri öğrenince şöyle dedi: “Vallahi Allah’ın beni onun cezalandırılmasıyla şereflendirmesi beni rahatsız etmez.” Bunun üzerine bazı taraftarları, “Eğer sana kötülük yapmak isterse ve istersen seni savunuruz” dediler. Hasan şöyle cevap verdi: “O zaman sizi yasakladığım şeyi yapmaya sevk etmiş olurum. Ben sizi başkası için birbirinizi öldürmekten men ettim; şimdi ise sanki sizi benim için öldürmeye çağırıyorum.” Bu sözler Mervan’a ulaştı; o da onlara karşı daha sert davrandı, onları korkuttu ve baskı yaptı, sonunda dağıldılar. Hasan konuşmalarına devam etti, fakat Mervan ondan uzak durdu.

Safer ayının on dördüncü günü (25 Ağustos), Yezid ile Mesleme’nin ilk karşılaşmasından sekiz gün sonra Mesleme, el-Vaddâh’a Vaddâhiyye birliğini kayıklarla götürüp köprüyü yakmasını emretti; o da bunu yaptı. Mesleme ardından ordugâhından çıktı, Suriye ordusunu düzenledi ve Yezid b. el-Mühelleb’e doğru ilerledi. Sağ kanadına Cebele b. Mahreme el-Kindî’yi, sol kanadına Hudeyl b. Zufar b. el-Haris el-Amin’i yerleştirdi. el-Abbas ise sağ kanadına Sayf b. Hânî el-Hemdânî’yi, sol kanadına Süveyd b. el-Ka‘ka‘ et-Temîmî’yi yerleştirdi. Ordunun genel komutası Mesleme’deydi.

Yezid b. el-Mühelleb de ordugâhından çıktı; sağ kanadına Habib b. el-Mühelleb’i, sol kanadına el-Mufaddal b. el-Mühelleb’i yerleştirdi. Kûfe ordusu el-Mufaddal’ın yanındaydı ve onun komutası altındaydı; ayrıca Rebîa kabilesinden çok sayıda süvari de onunla birlikteydi. el-Mufaddal, el-Abbas b. el-Velid’in karşısındaydı.

Ebu Mihnef - el-Ganevî - Hişam’a göre: Suriyelilerden biri meydana çıkıp teke tek dövüşe davet etti, fakat kimse kabul etmedi. Bunun üzerine Muhammed b. el-Mühelleb ileri çıkıp ona saldırdı. Suriyeli elini korumaya çalıştı—elinde demir bir eldiven vardı—fakat Muhammed onu yaralayarak demir eldiveni parçaladı ve kılıcı eline sapladı. Adam atının boynuna sarılırken Muhammed ilerleyip onu tekrar vurdu ve “Sana orak daha uygun olurdu” dedi. Bir rivayete göre bu adam Hayyân en-Nabatî idi.

el-Vaddâh köprüye gelip onu ateşe verdi; dumanlar yükseldi. Bu sırada savaş başlamıştı ve iki taraf hafif çarpışmalar içindeydi. Fakat askerler dumanı görünce ve köprünün yakıldığını öğrenince kaçtılar. Yezid askerlerin kaçtığını öğrenince, “Neden kaçıyorlar? Bu kaçılacak bir savaş mı?” dedi. Ona, “Köprünün yakıldığını duyunca hiçbiri dayanamadı” dediler. Yezid, “Allah onları perişan etsin! Duman görünce kaçan böcek gibiler” dedi.

Sonra kendi adamları, mevalileri ve kabilesiyle birlikte çıktı ve “Kaçanların başlarını kesin!” dedi. Onlar da emrini yerine getirdiler; önüne yığınlar halinde başlar getirildi. Sonra, “Onları bırakın. Vallahi Allah’ın beni bir daha onların bulunduğu yere düşürmemesini umarım. Onları bırakın; Allah onları sıkıntıya uğratsın. Onlar kurda yakalanmış koyun gibidir” dedi. Yezid asla savaştan kaçmayı düşünmezdi.

Daha önce, el-Akr’a gelmeden önce Vâsıt’ta iken, annesi Zibrikân es-Sa‘dî’nin kızı olan Yezid b. el-Hakem b. Ebî’l-As ona gelip şöyle demişti:

“Mervânîlerin saltanatı sona erdi.
Eğer fark etmediysen, şimdi fark et.”

Yezid, “Fark etmemiştim” dedi. Bunun üzerine Yezid b. el-Hakem şöyle dedi:

“Bir hükümdar gibi yaşa ya da onurlu bir şekilde öl;
kılıcın elinde çekili halde ölürsen affedilirsin.”

Yezid, “Bu olabilir” dedi.

Yezid ordusunun yanına çıkıp onların kaçtığını görünce el-Semeyda’ya, “Kim haklıydı, ben mi sen mi? Ordu hakkında sana ne demiştim?” dedi. O, “Evet, vallahi sen haklıydın. Ben seninleyim ve seni terk etmeyeceğim” dedi. Yezid, “Madem öyle, saldır” dedi ve o da kuvvetleriyle saldırdı.

Sonra birisi Yezid b. el-Mühelleb’e gelip Habib’in öldürüldüğünü haber verdi.

Hişam - Ebu Mihnef - Züheyr b. Seleme el-Ezdî’nin azatlısı Sabit’e göre: Şehadet ederim ki Yezid’e Habib’in öldüğü haber verildiğinde onu şöyle derken işittim: “Habib olmadan hayat yaşanmaya değmez! Vallahi ben mağlubiyetten sonraki hayattan hep nefret etmişimdir ve vallahi bu ancak nefretimi artırır. İlerleyin!” Vallahi biz Yezid’in çaresiz kaldığını biliyorduk ve savaşmak istemeyenler gizlice geri çekilip kaçmaya başladılar. Bununla birlikte, Yezid kaderine doğru ilerlerken yanında hatırı sayılır sayıda asker kaldı. Süvarilerin yanından her geçişinde onları bozguna uğratıyordu; Suriye ordusunun birlikleri de hem ondan hem askerlerinin yolundan çekiliyordu. Murciî Ebû Ru‘be Yezid’e yaklaşarak, “Askerler kaçtı” dedi. Ben onun bunu ona söylerken dinliyordum. Ebû Ru‘be, “Vâsıt’a gitmek ister misin? Orası sağlam bir şehirdir; Basra ordusundan takviyeler gelinceye ve Umman ile Bahreyn orduları deniz yoluyla ulaşıncaya kadar orada kalabilirsin. Şehrin etrafına hendek de kazarsın” dedi. Yezid, “Ne kötü bir teklif! Bunu bana mı öneriyorsun? Ölüm benim için bundan çok daha kolaydır” diye cevap verdi. Ebû Ru‘be, “Senin için, senin de bildiğin sebeplerden dolayı korkuyorum. Etrafındaki demir dağları görmüyor musun?” dedi. Ona işaret ediyordu. Yezid, “İster demir dağları olsun ister ateş dağları, umurumda değil! Savaşmak istemiyorsan bizi bırak” dedi. Kaynağımız ekledi: Yezid, Hârise b. Bedr el-Gudânî’nin şiirlerini okudu. Ebu Ca‘fer (Taberî) dedi ki: Bu yanlıştır. Bu beyitler el-A‘şâ’ya aittir:

“Beni bazı insanlar ölümle mi korkutuyor,
oysa ölümden korkanların da yine acı çektiğini görüyorum?
Güçsüz düşmeden öleceğim bir ölüm,
can kendi ölümüyle alındığında ayıp değildir.”

Yezid b. el-Mühelleb, boz atına binmiş halde, kimseye aldırmadan Mesleme’ye doğru ilerledi. Ona yaklaştığında Mesleme atına binmek üzere yöneldi. Ancak Suriye süvarileri Yezid’e ve adamlarına saldırdı; Yezid b. el-Mühelleb öldürüldü. el-Semeyda‘ ve Muhammed b. el-Mühelleb de öldürüldü. Kelb kabilesinden, Câbir b. Züheyr b. Cenâb el-Kelbî oğullarından el-Kahl b. Ayyâş adlı bir adam vardı. Yezid’i görünce şöyle dedi: “Ey Suriyeliler! Vallahi işte Yezid! Vallahi ya ben onu öldüreceğim ya da o beni öldürecek. Yanında askerleri var; kim benimle birlikte saldırıp onun kuvvetlerini oyalayacak ki ben de ona ulaşayım?” Arkadaşlarından bazıları, “Biz seninle birlikte saldırırız” dediler. Saldırdılar. Hepsi birlikte hücum etti ve bir süre savaştılar. Toz yükselince iki taraf Yezid’in yanından çekildi; Yezid ölü olarak yerde yatıyordu, el-Kahl b. Ayyâş ise can çekişiyordu. el-Kahl başıyla arkadaşlarına işaret ederek Yezid’in bulunduğu yeri gösterdi ve, “Onu ben öldürdüm” dedi. Sonra kendisini işaret ederek Yezid tarafından ölümcül şekilde yaralandığını anlatmak istedi. Mesleme, yerde Yezid’in yanında yatan el-Kahl b. Ayyâş’ın yanından geçti; el-Kahl, “Sanırım beni ölümcül şekilde yaralayan odur” dedi. Benî Mürre’den bir azatlı Yezid’in başını getirdi. Ona, “Onu sen mi öldürdün?” diye soruldu; “Hayır” dedi. Baş Mesleme’ye getirildi, fakat o başın kim olduğunu kesin olarak tanıyamadı. el-Havârî b. Ziyâd b. Amr el-Atakî ona, “Başının yıkanmasını ve sarıkla sarılmasını emret” dedi. Bu yapıldığında Mesleme onu tanıdı. Başını Halid b. el-Velid b. Ukbe b. Ebî Muayt ile birlikte Yezid b. Abdülmelik’e gönderdi.

Ebu Mihnef - Züheyr’in azatlısı Sabit’e göre: Yezid öldürülüp ordu yenildikten sonra, el-Mufaddal b. el-Mühelleb, Yezid’in öldüğünü ve askerlerin bozulduğunu bilmeden Suriye ordusuyla savaşmaya devam etti. Güçlü, kısa yapılı bir ata binmişti; önünde zırhla kaplı bir at vardı. Ona her saldırdığında at geri çekiliyor, sonra o da geri çekiliyordu. Kendi askerleriyle saldırıyor, ordunun ortasına giriyor, sonra tekrar geriye dönüyordu. Bizden birinin başını çevirdiğini gördüğünde eliyle işaret ederek başını çevirmemesini söylüyor, askerlerin yüzlerini sadece düşmana dönük tutmalarını sağlıyordu.

Kaynağımız şöyle devam etti: Bir süre savaştık. Sanki Âmir b. el-Ameysel el-Ezdî’yi kılıcını sallarken ve şu dizeleri okurken görür gibiyim:

“Yeni doğan çocuğun annesi bilir ki
ben kılıcın ağzını kullanmaktan korkmam.”

Vallahi yaklaşık bir saat kadar savaştık; sonra Rebîa süvarileri bozguna uğradı. Vallahi Kûfe kuvvetlerinden hiç kimsenin ciddi bir direniş gösterdiğini veya şiddetli şekilde savaştığını sanmıyorum. Bunun üzerine el-Mufaddal, elinde kılıçla Rebîa’nın önüne çıktı ve şöyle bağırdı: “Ey Rebîa kabilesi, saldırın, saldırın! Vallahi siz daha önce kaçmadınız, aşağılanmadınız. Bu sizin âdetiniz değildir. Bugün Irak ordusunun sizin tarafınızdan vurulmasına izin vermeyin. Ey Rebîa, canım size feda olsun, biraz daha dayanın!” Bunun üzerine etrafında toplandılar, geri döndüler ve o küçük toparlanma gerçekleşti.

Toplanıp saldırmak istedik, el-Mufaddal geldi. Ancak birisi ona, “Burada ne yapıyorsun? Yezid, Habib ve Muhammed öldürüldü, askerler de çoktan kaçtı” dedi. Bu haber askerler arasında yayıldı; onlar da dağıldılar. Bunun üzerine el-Mufaddal Vâsıt yoluna koyuldu. Ben onun seviyesinde olup da bizzat savaşmaya bu kadar istekli, kılıcı bu kadar iyi kullanan veya arkadaşlarını savaş için bu kadar iyi düzenleyen bir Arap görmedim.

Ebu Mihnef - Züheyr’in azatlısı Sabit’e göre: Savunma hendeğinin yanından geçtim; üzerinde oklarla donanmış adamların bulunduğu bir duvar vardı. Üzerimde zırh vardı. Bana, “Ey zırhlı, nereye gidiyorsun?” diye seslendiler. Zırh çok ağırdı; onların yanından geçer geçmez attan indim ve atın yükünü hafifletmek için zırhı çıkardım.

Suriye ordusu Yezid b. el-Mühelleb’in ordugâhına ulaştı. Orada Murciîlerin lideri Ebû Ru‘be yaklaşık bir saat kadar onlarla savaştı; sonunda Murciîlerin çoğu dağıldı. Suriyeliler yaklaşık üç yüz adamı esir aldı. Mesleme onları Muhammed b. Amr b. el-Velid’e gönderdi; o da onları hapsetti. Muhammed b. Amr, Yezid b. Abdülmelik’ten esirlerin öldürülmesini emreden mektubu alınca muhafız komutanı el-Uryân b. el-Heysem’e, “Onları yirmişer, otuzar gruplar halinde çıkar” dedi.

Kaynağımız devam etti: Benî Temim’den yaklaşık otuz adam ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Askerlerin kaçışına biz öncülük ettik. Allah’tan kork ve bize öncelik ver. Bizi diğerlerinden önce çıkar.” el-Uryân, “Allah’ın adıyla çıkın” dedi. Onları meydana çıkardı ve Muhammed b. Amr’a haber göndererek onların ne söylediklerini bildirdi. Fakat Muhammed, el-Uryân’ın onları öldürmesini emretti.

Ebu Mihnef - Züheyr’in azatlısı Ebu Abdullah Neceh’e göre: “Vallahi onları şöyle bağırırken görüyordum: ‘Ey Allah! Askerlerin kaçışına biz öncülük ettik, ödülümüz bu mu!’” Onlarla işi bitirir bitirmez Mesleme’den bir mektup geldi; mektupta esirleri affettiği ve öldürülmelerini yasakladığı yazıyordu. Benî Mâzin b. Mâlik b. Amr b. Temim’den Hâcib b. Zübyân şöyle dedi:

“Canım hakkı için, Muayl oğulları kılıçlarıyla kanımıza daldılar,
öyle ki balçığa bulandılar.
Kabileler için bundan daha ağır bir şey olmamıştır:
haram kan dökmek yahut kısas, kısas istendiğinde.
Hepiniz, size kılıç çekenlerin kanını dökmeyi yasakladınız;
ama sizin topluluğunuzun süvarileri öldürüldü.
el-Uryân kendi kabilesinin süvarilerini bedenleriyle korudu.
Ne tuhaf! Dürüstlük ve adalet nerede?”
Al-‘Uryan şöyle derdi: “Allah’a yemin ederim ki, onları öldürmek ne niyetimdi ne de arzumdu; ta ki onlar ‘Bize öncelik verin. Bizi öne çıkarın.’ deyinceye kadar. Ben de onları dışarı çıkardım ve onları öldürmekle görevlendirilmiş kişiye (yani Muhammed b. ‘Amr’a) durumu aynen bildirdim; fakat o onların isteğini reddetti ve öldürülmeleri emrini verdi. Allah’a yemin ederim ki, olanlara rağmen, onların yerine bir kabiledaşımın öldürülmesini istemezdim. Eğer beni kınarlarsa, ben onların kınamasına kulak asan biri değilim. Bu yüzden beni aşırı şekilde kınamayın.”

Maslama, el-Hîre’ye doğru ilerledi ve orada konakladı. Yanında, el-Kûfe’ye göndermek yerine yanında tuttuğu yaklaşık elli esir vardı. Onları öldürmek istediğini askerler görünce, el-Hüseyin b. Hammâd el-Kelbî ona yaklaştı ve hediye olarak kendisine üç esir verilmesini istedi: Ziyad b. ‘Abd al-Rahman el-Kuşeyrî, ‘Utbe b. Müslim ve Benû ‘Agil b. Mes‘ûd ailesinin bir mevlası olan İsmâ‘il. Maslama bu üç esiri el-Hüseyin’e verdi ve diğer esirler için de adamlarının taleplerini kabul etti.

Yezid’in yenilgi haberi Vâsıt’a ulaşınca, Mu‘âviye b. Yezid b. el-Muhallab elinde bulunan otuz iki esiri dışarı çıkardı ve onları öldürdü. Öldürülenler arasında ‘Adî b. Artât; Muhammed b. ‘Adî b. Artât; Misma‘ın oğulları Mâlik ve ‘Abd al-Melik; ‘Abdullah b. ‘Azra el-Basrî; ‘Abdullah b. Vâil ve Benû Useyyid b. ‘Amr b. Temîm’den İbn Ebî Hâdir et-Temîmî vardı. Bu kişiler ona şöyle demişlerdi: “Yazık sana! Bizi yalnızca babanın öldürülmesi yüzünden öldürdüğünü düşünüyoruz. Fakat bizi öldürmen sana bu dünyada fayda sağlamayacak ve ahirette de zararına olacaktır.” Fakat o, Rabi‘ b. Ziyad b. er-Rabî‘ b. Enes b. er-Reyyân hariç bütün esirleri öldürdü. Onun yanından geçerken bazıları, “Onu unuttun mu?” diye sordu. O da, “Onu unutmadım; fakat onu öldürmem, çünkü o kabilemden itibarlı bir şeyh, iyi şöhret sahibi ve güçlü bir aileye mensuptur. Onun sevgisinden şüphe etmem ve bize karşı dönmesinden korkmam.” dedi.

Sabit Kutnah, ‘Adî b. Artât’ın öldürülmesi hakkında şöyle dedi:

Fazârî’nin ve oğlu ‘Adî’nin öldürülmesi beni sevindirmedi,
ve İbn Misma‘ın öldürülmesini de istemedim.
Fakat ey Mu‘âviye, bu bir hataydı,
onunla benim emrimi yanlış yere koydun.

Mu‘âviye (b. Yezid), Beytülmâl’i ve hazineleri de yanında alarak Basra’ya doğru yürüdü. El-Mufaddal b. el-Muhallab geldiğinde, bütün Muhallab ailesi Basra’da toplanmıştı. Yezid’in başına gelenlerin aynısına uğramaktan korkarak deniz gemileri hazırladılar ve gerekli bütün erzakı yüklediler.

Daha önce Yezid b. el-Muhallab, Veda‘ b. Humeyd el-Azdî’yi Kandabil’e vali olarak göndermiş ve ona şöyle demişti: “Ben düşmanla karşılaşmak üzere çıkıyorum; onlarla karşılaştığımda taraflardan biri üstün gelinceye kadar savaş meydanını terk etmeyeceğim. Eğer galip gelirsem seni ödüllendiririm; eğer olmazsa sen Kandabil’de olursun ki ailem sana gelsin ve kendilerini orada korusunlar, ta ki kendileri için bir eman elde edinceye kadar. Ben seni bütün kabiledaşlarım arasından ailem için seçtim ve sana güveniyorum.” Yezid, ihtiyaç anında ailesine sadakatle danışmanlık yapacağına dair ondan ağır yeminler aldı.

Muhallabîler yenilgiden sonra Basra’da toplandıklarında ailelerini ve mallarını gemilere yükleyip denize açıldılar. Bahreyn’e ulaştıklarında, Yezid tarafından o bölgeye vali tayin edilmiş olan Harîm b. el-Karâr el-‘Abdî onlara şöyle dedi: “Hayatta kalmanız bu gemilere bağlıdır; onlardan inmemenizi tavsiye ederim. Çünkü gemilerden inerseniz askerler sizi yakalar ve Mervanîlere götürür.” Bunun üzerine denizde ilerlemeye devam ettiler; Kirman’a ulaştıklarında karaya çıktılar ve ailelerini ve mallarını atlara ve katırlara yüklediler.

Daha önce Mu‘âviye b. Yezid b. el-Muhallab, hazinelerle birlikte Basra’ya gelmiş ve ailenin başına geçmek ister gibi davranmıştı. Fakat Muhallabîler toplanarak el-Mufaddal’a şöyle dediler: “Seni reisimiz ve liderimiz olarak kabul ediyoruz; her ne kadar yaşça genç olsan da.” El-Mufaddal Kirman’a ulaşıncaya kadar onların lideri olarak kaldı ve orada çok sayıda firari asker ona katıldı.

Maslama b. ‘Abd al-Melik, Muhallabîler ve firari askerlerin peşine Mudrik b. Rabb el-Kelbî’yi gönderdi. Mudrik, Fars’ta el-Mufaddal’a yetişti; onu takip ederek sonunda ‘Akabe’de yakaladı ve şiddetli bir savaş oldu. El-Mufaddal b. el-Muhallab ile birlikte el-Nu‘mân b. İbrâhîm b. el-Eşter en-Neha‘î ve Muhammed b. İshak b. Muhammed b. el-Eş‘as öldürüldü. Kuhistan kralı İbn Sul ve el-Mufaddal’ın cariyesi el-‘Aliyye esir alındı. ‘Uthman b. İshak b. Muhammed b. el-Eş‘as ağır yaralandı, Hulvân’a kaçtı fakat tanınıp öldürüldü ve başı Maslama’ya gönderildi.

Yezid b. el-Muhallab’ı desteklemiş bazı askerler geri dönüp eman istediler ve kendilerine eman verildi. Bunlar arasında Mâlik b. İbrâhîm b. el-Eşter ve Temîm kabilesinden el-Verd b. ‘Abdullah b. Habîb es-Sa‘dî vardı.

Muhammed b. ‘Abdullah b. ‘Abd al-Melik b. Mervân, el-Verd için Maslama’dan eman istedi. Maslama onu kabul etti. Fakat el-Verd geldiğinde Maslama onu durdurdu ve ayakta azarladı: “Sen asi, isyankâr, münafık ve fitne zamanlarında korkaksın; bir gün Kindeli dokumacıyla, ertesi gün Azdlı gemiciyle birlik oluyorsun. Eman almaya layık değilsin.” dedi ve ayrıldı.

Mâlik b. İbrâhîm için eman ise el-Hasan b. ‘Abd al-Rahman b. Şerahil tarafından istendi. Maslama onu görünce bırakmasını söyledi. El-Hasan, “Niçin arkadaşına yaptığın gibi onu da azarlamıyorsun?” dedi. Maslama, “Ailene saygım var; sen bana daha sevgili ve daha sadıksın.” dedi. El-Hasan ise, “Onu azarlamanı istiyoruz; çünkü ataları daha üstündür ve Suriye ordusuna daha çok zarar vermiştir.” dedi. Aylar sonra el-Hasan şöyle dedi: “Maslama onu kıskandığı için bıraktı; arkadaşımızın öne çıkmasını istemedi.”

Muhallabîler ve onlara katılan firari askerler Kandabil’e kadar ilerlediler. Maslama, Mudrik’i geri çağırdı ve onların peşine Hilâl b. Ahvaz et-Temîmî’yi gönderdi. Hilâl onları Kandabil’e girerken yakaladı. Muhallabîler içeri girmek istediler fakat Veda‘ b. Humeyd tarafından engellendiler. Hilâl ona yazmıştı ve başlangıçta onları terk etmeyen Veda‘ daha sonra onları bıraktı.

Muhallabîler saf düzenine geçtiklerinde Veda‘ sağ kanatta, ‘Abd al-Melik b. Hilâl sol kanattaydı. Hilâl barış bayrağı kaldırınca onlar da karşı tarafa geçtiler. Askerler dağıldı ve Muhallabîler yalnız kaldı.

Marvân b. el-Muhallab bunu görünce kadınlara yöneldi. El-Mufaddal ona, “Nereye gidiyorsun?” dedi. O, “Kadınlarımızı öldürmeye gidiyorum ki bu günahkârların eline geçmesinler.” dedi. El-Mufaddal, “Yazık sana! Kendi kız kardeşlerini mi öldüreceksin?” diyerek onu vazgeçirdi.

Sonra kılıçlarıyla hücum edip savaştılar ve hepsi öldürüldü; yalnızca Ebû ‘Uyeyne b. el-Muhallab ile ‘Uthman b. el-Mufaddal kaçıp Rutbil’e sığındı.

Kadınlar ve çocuklar ile kesik başlar Maslama’ya gönderildi. Maslama bunları Yezid b. ‘Abd al-Melik’e, o da Halep valisi el-‘Abbâs b. el-Velid’e gönderdi. El-‘Abbâs başlara bakıp, “Bu ‘Abd al-Melik’in başı, bu da el-Mufaddal’ın başı.” dedi.

Maslama, “Kadınlarını ve çocuklarını satacağım.” diye yemin etti. Bunun üzerine el-Cerrah b. ‘Abdullah, “Yemininden kurtulman için onları ben satın alayım.” dedi ve yüz bin dirheme satın aldı. Maslama parayı istemedi ve el-Cerrah kadınları ve çocukları serbest bıraktı; sadece dokuz erkek çocuğu Yezid’e gönderdi. Yezid onları getirtti ve boyunlarını vurdurdu.

Sabit Kutneh, Yezid b. el-Mühelleb’in öldürüldüğünü öğrendiğinde şu mersiyeyi okudu:

Ey Hind, ne kadar uzun bir gece geçirdim!
En kısa gece bile uzayıp gitti.
Sanki Süreyya tepemdeyken
bana bir yılanın salyası yahut zehir içirilmiş gibi.
Bir gün hayatın tatlılığını acıya çevirdi,
henüz gençken saçlarımı ağarttı.
(Bu, babanın oğullarının öldürüldüğü gündür) ben uzaktaydım
ve onları göremedim. Şereflice ayrıldılar.
Hayır, Allah’a yemin ederim ki Yezid’i asla unutmayacağım,
ve haksız yere öldürülenleri.
Umarım bir gün kardeşinin intikamı için Yezid’i öldürürüm,
yahut onun yerine Hişam’ı öldürürüm.
Atları, yamaçları döverek zayıf ve darmadağın oluncaya kadar sürmeyi umarım.
Çok yakında sabah vakti onlarla Himyer’i şaşırtacağım,
Akk’ı da ve bu ikisiyle Cüzâm’ı korkutacağım.
Ve Madhhic’e ve Kelb kabilesine
öldürücü zehirden uzun yudumlar içireceğiz.
(Bunlar) bize kötü davranan akrabalarımızdır
ve bizi her yıl sınayanlardır.
Eğer onlar ve bize karşı işledikleri suç olmasaydı,
o aramızda bir kral ve kahraman olurdu.

O ayrıca Yezid b. el-Mühelleb için şu mersiyeyi okudu:

Bu gecenin uzunluğu bitmek bilmedi,
ve keder senin tutsak kalbini harekete geçirdi.
Ben uyanık kaldım, Umm Hâlid yanımda uyurken.
Bir yıl boyunca uyuyamadım.
Kabileyi ezen bir ölünün acısı yüzünden.
Kaderler onu çağırdığında cevap verdi ve boyun eğdi.
Bir kral yüzünden, ey dost, el-‘Akr’da,
ki onun süvari birliklerine korkaklık isnat edilirdi,
fakat o bilinen cesaret nişanıyla öldü.
O öldürüldü, ben orada değildim. Eğer orada olsaydım,
kabile yas tutmasa bile yas elbisesi giyerdim.
Zamanın değişimleri içinde, ey Hind, bil ki
intikam arayan kişi sabretmek zorundadır,
çünkü bunu dikkatle yapmak gerekir.
Belki rüzgâr beni İbn Ebî Zibbin’e doğru sürüklerse,
o tövbe eder.
Ey Maslama, eğer mızraklarımız sana ulaşırsa,
onlarla sana kara yılanların zehrini tattırırız—ey Maslama.
Ve eğer el-‘Abbâs bir gün tökezlerse,
o gün yaptığının karşılığını ona veririz.
İntikam olarak. Yine de bize yaptığından fazlasını yapmayız,
ve o zaman bile İbn Mervân zalim olur.
Ayağın kayarsa ve bazı insanlar
gizlemek istedikleri ayıbı ortaya çıkarırsa,
kendi ailesine fitne getirenin kim olduğunu anlayacaksın,
bir işin sebepleri açık da olsa gizli de olsa.
Biz, aşağı bir kimsenin taşkınlığından doğan cehaleti gördükten sonra,
cömertlikten dolayı yumuşaklığa meylederiz.
Biz, büyük bir askerî birlikten başka kimsenin bulunmadığı
sınır kalelerinde yerleşmiş bulunuyoruz.
Komşuların hakları ve saygınlığı olduğunu görürüz,
başkalarının bunu dikkate almadığı durumlarda bile.
Misafire devenin hörgücünün en iyi yerinden yemek veririz,
cömertlikte bulunanların isteksiz davrandığı zamanlarda.
Soğuk rüzgâr sürekli buz getirdiğinde,
yem yemeden duran yorgun doru kısrakların sırtında.
Babamız, Ensâr’ın babası olan ‘Amr b. ‘Âmir’dir,
ve onlar ‘Avf, Ka‘b ve Eslem’i doğurmuşlardır.
Gassân’da büyük bir şeref vardı,
eski ve yüce sayılan bir şeref.

Maslama b. ‘Abd al-Melik’in Yezid b. el-Mühelleb ile olan mücadeleyi sona erdirdiği yılda, Yezid b. ‘Abd al-Melik ona Kûfe, Basra ve Horasan valiliklerini birlikte verdi. Yezid tarafından bu görevlerle yetkilendirilen Maslama, Dhu’ş-Şâme diye bilinen Muhammed b. ‘Amr b. el-Velid b. ‘Ukbe b. Ebî Mu‘ayt’ı Kûfe valisi tayin etti.

Muhallabîler Basra’dan ayrıldıktan sonra, bazı rivayetlere göre şehrin idaresi Şebîb b. el-Hâris et-Temîmî tarafından yürütüldü. Fakat Basra Maslama’nın yetkisine verilince, o da ‘Abd al-Rahman b. Süleym el-Kelbî’yi vali tayin etti ve ‘Umar b. Yezid et-Temîmî’yi polis ve askerî birliklerin başına getirdi.

‘Abd al-Rahman b. Süleym Basra ordusunu teftiş etmek istedi; fakat planını ‘Umar b. Yezid’e açtığında o şöyle dedi: “Kuveyfe’de bir kaleye gitmeden ve onu adamlarınla doldurmadan Basra ordusunu teftiş etmek mi istiyorsun? Allah’a yemin ederim ki Basra askerleri sana ve adamlarına taş atsalar bizi öldürürler diye korkarım. On gün bekle ki hazırlanalım.” Bunun üzerine ‘Umar, Maslama’ya bir haberci gönderip ‘Abd al-Rahman’ın planını bildirdi. Maslama da ‘Abd al-Melik b. Bişr b. Mervân’ı Basra valisi tayin etti ve ‘Umar b. Yezid’i polis ve askerî birliklerin başı olarak görevinde bıraktı.

Ebû Ca‘fer (Taberî) şöyle dedi: Bu yıl Maslama b. ‘Abd al-Melik, Said Hudaynah diye bilinen Sa‘îd b. ‘Abd al-‘Aziz b. el-Hâris b. el-Hakem b. Ebî’l-‘Âs’ı Horasan valisi olarak gönderdi. Bazılarına göre bu lakap ona, yumuşak huylu, rahat ve refah içinde yaşayan biri olduğu için verilmişti. Horasan’a, Bukhtiyyah cinsi bir deve üzerinde, beline asılı bir bıçakla geldi. Abgar kralı onun yanına girdiğinde Said boyalı elbiseler giymiş ve boyalı yastıklarla çevriliydi. Kral dışarı çıkınca ona, “Valiyi nasıl buldun?” diye soruldu. O da, “O bir hudaynah’tır; saç şekli de Sukeyne’ninkine benziyor.” dedi. Bu yüzden ona “Hudaynah” lakabı verildi. Hudaynah kelimesi “evin hanımı” anlamına gelir. Maslama, Said Hudaynah’ı Horasan valisi olarak tayin etmişti; çünkü o, Maslama’nın damadıydı.
Maslama’nın Said Hudaynah’ı Horasan’a Vali Tayin Etmesi: Maslama, Said Hudaynah’ı Horasan valisi olarak tayin ettiğinde, o da kendi hareketinden önce o vilayete Benî Dârim’den olan Sawrah b. el-Hurr’u gönderdi. Bazı rivayetlere göre Sawrah, Sa‘îd’den bir ay önce oraya ulaşmıştı. Sa‘îd ayrıca Şu‘be b. Zuhayr en-Nehşelî’yi Semerkand valisi tayin etti. Şu‘be, ailesinden yirmi beş kişiyle birlikte yola çıktı, Âmul yolunu takip etti ve Buhara’ya ulaştı; burada iki yüz kişi ona katıldı. Daha sonra el-Suğd’a ulaştı. Bu bölgenin halkı, on sekiz ay valilik yapan ‘Abd al-Rahman b. Nu‘aym el-Gamidi’nin idaresi sırasında İslam’dan dönmüşlerdi. Daha sonra ise barış anlaşmasının şartlarına geri döndüler.

Şu‘be, el-Suğd ordusuna hitap ederek konuşma yaptı ve bölgedeki Arapları kınayıp onları korkaklıkla suçladı. Şöyle dedi: “Sizden yaralanmış bir kimse görmüyorum ve inleyen birini duymuyorum.” Onlar da mazeret ileri sürdüler ve korkaklığı askerî işlerden sorumlu olan valileri İlba‘ b. Habib el-‘Abdî’ye yüklediler.

Daha sonra Sa‘îd geldiğinde, ‘Umar b. ‘Abd al-‘Aziz’in hilafeti sırasında tayin edilmiş olan ‘Abd al-Rahman b. ‘Abdallah el-Kuşeyrî’nin valilerini tutukladı ve hapsetti. ‘Abd al-Rahman b. ‘Abdallah onlar adına araya girdi; fakat Sa‘îd şöyle dedi: “Onlar haraçtan para çalmakla suçlanıyorlar.” ‘Abd al-Rahman çalınan parayı üstlenmeyi teklif etti—teminat yedi yüz bin dirhemdi—fakat Sa‘îd bu parayı ondan almadı.

Sonra, ‘Alî b. Muhammed’in rivayetine göre, Sa‘îd’e, Yezid b. el-Mühelleb tarafından vali olarak atanmış sekiz kişinin—bunlar arasında Cehm b. Zahr el-Cu‘fî, ‘Abd al-‘Aziz b. ‘Amr b. el-Haccac ez-Zübeydî, el-Munteci‘ b. ‘Abd al-Rahman el-Azdî ve el-Ka‘ka‘ el-Azdî vardı—Müslümanlara ait vergilerden çaldıkları paraların bulunduğu bildirildi. Sa‘îd onları çağırttı ve Merv kalesinde hapsettirdi.

Birisi ona, “Bu adamlar, sen onlara karşı güç kullanmadıkça ödeme yapmazlar,” dedi. Bunun üzerine Cehm b. Zahr’ı çağırttı. Cehm, Merv kalesinden bir eşek üzerinde getirilerek el-Feyd b. ‘İmran’ın önünde teşhir edildi. El-Feyd onun karşısına geçti ve burnuna vurdu. Bunun üzerine Cehm ona, “Ey günahkâr! Seni bana sarhoş halde getirdiklerinde ve ben sana hadd cezası uyguladığımda bunu neden yapmadın?” dedi. Cehm’e öfkelenen Sa‘îd ona iki yüz kırbaç vurdurdu. Cehm b. Zahr dövülünce tüccarlar Allah’a hamd ettiler.

Daha sonra Sa‘îd, Cehm ve hapiste bulunan diğer yedi kişinin Warga‘ b. Nâir el-Bâhilî’ye teslim edilmesini emretti. Ancak Warga‘ bu görevden affını istedi ve Sa‘îd de bunu kabul etti.

‘Abd al-Hamid b. Dithar—ya da ‘Abd al-Malik b. Dithar—ve Benî Bâhila’nın mevlâsı olan ve Sa‘îd Hudaynah’ın annesinin kocası bulunan el-Zübeyr b. Nuşeyl, “Onların hapsedilmesini bize ver,” dediler. Warga‘ bunu kabul etti. Bunun üzerine onlar, Cehm, ‘Abd al-‘Aziz b. ‘Amr ve el-Munteci‘yi işkence ederek öldürdüler; el-Ka‘ka‘ ve diğer bazılarını da ölüm derecesine kadar işkence ettiler. Türkler ve Soğd ordusu saldırdığında diğerleri hâlâ hapisteydi; bunun üzerine Sa‘îd kalanların serbest bırakılmasını emretti. Sa‘îd şöyle derdi: “Allah el-Zübeyr’i çirkin kılsın; çünkü Cehm’i o öldürdü.”

Bu yıl Müslümanlar Soğdlulara ve Türklere karşı akınlar düzenlediler; bu, el-Bâhilî kalesi yakınındaki savaşın gerçekleştiği yıldır.

Bu yıl Sa‘îd Hudaynah, Şu‘be b. Zuhayr’i Semerkand valiliğinden azletti.
Sa‘îd’in Şu‘be’yi Azletmesi ve el-Bâhilî Kalesi Savaşı: ‘Alî b. Muhammed—daha önce zikredilen ravilerinden—rivayet ettiğine göre: Sa‘îd Hudaynah Horasan’a ulaştığında, bazı dihkanları çağırdı ve kendisine bölgelere gönderebileceği kimselerin isimlerini önermelerini istedi. Onlar bir grup Arap tavsiye ettiler ve o da onları görevlendirdi. Fakat daha sonra bunlar hakkında şikâyetler almaya başladı. Bir gün halk onun yanına geldiğinde şöyle dedi: “Bu vilayete halkını hiç tanımadan geldim, bu yüzden danıştım ve bana bir grup tavsiye edildi. Onlar hakkında soruşturdum ve iyi haberler alınca onları tayin ettim. Sizi Allah adına yemin ettiriyorum, valilerim hakkında bana bilgi verin!” Bunun üzerine halk onları övdü. Fakat ‘Abd al-Rahman b. ‘Abdallah el-Kuşeyrî şöyle dedi: “Bizi yeminle bağlamasaydın susardım; fakat şimdi yemin ettirdiğine göre söyleyebilirim ki müşriklere danıştın, onlar da kendilerine ve benzerlerine uygun kimseleri sana tavsiye ettiler. Bizim onlar hakkında bildiğimiz budur.” Bunun üzerine Sa‘îd dirseğine dayanarak doğruldu, sonra dik oturdu ve şöyle dedi: “ ‘Affı esas al, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.’ (A‘râf 199) Çıkın!”

Kaynağımız devam etti: Sa‘îd, Şu‘be b. Zuhayr’i el-Suğd’dan azletti; askerî işlerin başına ‘Uthman b. ‘Abdallah b. Mutarrif b. eş-Şihhir’i, mali işlerin başına ise Benî ‘Uvâfe’nin mevlâsı Süleyman b. Ebî’s-Serî’yi getirdi. Herat’a vali olarak Ma‘qil b. ‘Urve el-Kuşeyrî’yi tayin etti; Ma‘qil de oraya gitti. Askerler Sa‘îd’i zayıf biri olarak gördüklerinden ona “Hudaynah” lakabını taktılar; bu yüzden Türkler Sa‘îd’i yenmeye heveslendiler. Türk hakanı adamlarını topladı ve onları el-Suğd’a gönderdi. Türklerin kumandanı Kurğul adlı biriydi. El-Bâhila kalesine ilerleyip orada konakladılar.

Bazı kaynaklar şöyle der: Büyük dihkanlardan biri, kalede bulunan bir Bahilî kadınla evlenmek istedi ve ona evlenme teklifinde bulundu. Kadın reddedince, kaleyi ele geçirip kadını almak umuduyla bir ordu topladı. Kurğul ilerleyip kaleyi kuşattı; içeride yüz aile vardı. O sırada Semerkand valisi olan ‘Uthman b. ‘Abdallah’ın yardıma geç kalacağından korkarak Türklerle kırk bin dirhem karşılığında anlaşma yaptılar; ayrıca vergi ödeninceye kadar rehin olarak on yedi kişi verdiler. Bu sırada ‘Uthman b. ‘Abdallah gönüllüler çağırdı. el-Musayyab b. Bişr er-Riyahî bu çağrıya cevap verdi; ayrıca bütün kabilelerden dört bin kişi gönüllü oldu. Fakat Şu‘be b. Zuhayr alay ederek, “Horasan süvarileri burada olsaydı bile amaçlarına ulaşamazlardı.” dedi.

Benî Temîm’den gönüllü olanlar arasında şunlar vardı: Şu‘be b. Zuhayr en-Nehşelî; Belâ‘ b. Mücâhid el-‘Anbî; ‘Umeyre b. Rabî‘a (Benî’l-‘Uceyf’ten, ‘Umeyratü’s-Serîd diye bilinir); Gâlib b. el-Muhâcir et-Tâlî; Ebû Sa‘îd Mu‘âviye b. el-Haccâc et-Tâî; Sâbit Kutneh; Ebû’l-Muhâcir b. Darah (Gatafan’dan); Huleys eş-Şeybânî; el-Haccâc b. ‘Amr et-Tâî; Hasan b. Mâdân et-Tâî; ve et-Teyy kabilesinden el-Eş‘as Ebû Halâme ile ‘Amr b. Hasan.

Kuvvetler toplandığında el-Musayyab b. Bişr şöyle dedi: “Türklerin, hakanın ve diğerlerinin bulunduğu savaş alanına varmak üzeresiniz. Sabrederseniz mükâfat cennettir; kaçarsanız ceza cehennemdir. Saldırmak ve sebat etmek isteyen öne çıksın.” Bunun üzerine bin üç yüz kişi ayrıldı ve geri kalanlarla ilerledi. Bir fersah ilerledikten sonra benzer bir konuşma yaptı ve bin kişi daha ayrıldı. Bir fersah daha ilerledi ve tekrar konuştu; bir bin kişi daha ayrıldı. Böylece dört bin gönüllüden yedi yüz kişi kaldı. el-Eşhab b. ‘Ubeyd el-Hanzelî onların rehberiydi. Düşmana iki fersah kala konakladılar.

Sonra Türk hakanı, Kiyy kralı, Müslümanlara gelip şöyle dedi: “Bütün dihkanlar diğer Türk’e bağlılık yemini ettiler; fakat benim emrimde üç yüz savaşçı var, sizin hizmetinizdedir. Bildiğime göre kalenin halkı kırk bin dirhem karşılığında barış yaptı ve on yedi kişiyi rehin verdi. Fakat Türkler sizin üzerlerine yürüdüğünüzü öğrenince rehineleri öldürdüler.” Rehineler arasında kaçmayı başaran Nahşal b. Yezid el-Bahili ve el-Eşhab b. ‘Ubeydullah el-Hanzelî de vardı. Müslümanlar ertesi gün saldırmaya ya da kalenin düşmesine izin vermemeye yemin etmişlerdi.

O gece el-Musayyab iki süvari gönderdi; biri Arap, diğeri Arap olmayan. Onlara, “Kaleye yaklaştığınızda hayvanlarınızı bir ağaca bağlayın ve halkın durumunu öğrenin.” dedi. Karanlık bir gecede yola çıktılar; Türkler kalenin etrafını suyla doldurmuşlardı. Kaleye yaklaşınca nöbetçi onlara seslendi. Onlar, “Sessiz ol ve ‘Abd al-Melik b. Dithar’ı çağır.” dediler. Nöbetçi çağırdı. “Biz el-Musayyab tarafından gönderildik; kurtuluş yakındır.” dediler. O, “Nerede?” diye sordu. “İki fersah ötede. Bu gece ve yarın dayanabilir misiniz?” dediler. ‘Abd al-Melik, “Kadınlarımızı korumaya ve onları bizden önce ölüme göndermeye yemin ettik, böylece yarın hep birlikte öleceğiz.” dedi. İki kişi geri dönüp durumu bildirdi. Bunun üzerine el-Musayyab, “Hemen saldıracağım; gitmek isteyen gitsin.” dedi. Hiç kimse onu terk etmedi ve ölümüne savaşmaya yemin ettiler.

El-Musayyab hareket ettiğinde şehir etrafına daha fazla su salınmıştı. Türklere yarım fersah kala indi ve gece baskını yapmaya karar verdi. Akşam adamlarına talimat verdi: “Atlarınızı ağızlıkla tutun, yaklaştığınızda binip hücum edin. ‘Allahu ekber’ diye bağırın ve savaş narası ‘Ya Muhammed’ olsun. Kaçanı kovalamayın. Atlar sizin sorumluluğunuzdadır, onları yorun; yorgun hayvanlar daha şiddetli hücum eder. Az fakat sebatkâr bir topluluk, çok fakat korkak bir topluluktan hayırlıdır. Yedi yüz kılıçla vurulan düşman mutlaka zayıflar.”

Adamlarını düzenledi; sağ kanada Kuseyyir b. ed-Debûsî’yi, sol kanada Rabi‘a’dan Sâbit Kutneh’i koydu. İki ok atımı mesafeye gelince “Allahu ekber” diye bağırdılar. Bu sabah vaktiydi. Türkler ayağa fırladı. Müslümanlar kampın ortasına kadar girdiler, fakat Türkler direndi. Müslümanlar bozulup el-Musayyab’a çekildi; Türkler onları takip etti ve el-Musayyab’ın atını yaraladılar. Birçok Müslüman inip savaşmaya başladı. Bunlar arasında el-Bahtari Ebû ‘Abdallah el-Murâ‘î; Muhammed b. Kays el-Ganavî (el-‘Anbari diye de bilinir); Ziyad el-İsbahânî; Mu‘âviye b. el-Hallâl ve Sâbit Kutneh vardı. el-Bahtari savaşırken sağ kolu kesildi, kılıcı sol eline aldı; o da kesildi; elleriyle savundu ve sonunda şehit düştü. Muhammed b. Kays ve Şebîb b. el-Haccâc et-Tâî de şehit oldu.

Sonra müşrikler bozguna uğradı. Sâbit Kutneh onların en iyi askerlerinden birini öldürdü. el-Musayyab’ın tellalı, “Onları kovalamayın; korkunun ne olduğunu bilmezler. Kaleye gidin; para dışında ganimet almayın ve yürüyebilen kimseyi esir almayın.” diye seslendi. el-Musayyab, “Allah rızası için bir kadın, çocuk veya zayıf birini kurtaran sevabını Allah’tan alır; almayan kırk dirhem alır.” dedi.

Hepsi kaleye yöneldi ve oradakileri çıkardı. Benî Fukaym’dan bir adam bir kadına rastladı; kadın, “Bana yardım et, Allah sana yardım etsin.” dedi. Adam durdu, “Ata bin.” dedi. Kadın hemen atın üzerine çıktı; at üzerinde bir erkekten daha mahirdi. Adam çocuğunu da alıp kucağına aldı. Müslümanlar Türk hakanına ulaştı; o onları kalesine aldı ve yemek verdi. “Semerkand’a gidin, geri dönmeyin.” dedi. Yola çıktıklarında hakan, “Kalede kimse kaldı mı?” diye sordu. “Hilal el-Harirî.” dediler. “Onu bırakmam.” dedi. Onu buldu; vücudunda otuzdan fazla yara vardı. Onu taşıdı. İyileşti, fakat daha sonra geçit savaşında öldürüldü.

Ertesi gün Türkler geri döndüklerinde kalede yalnızca ölüler vardı. “Bunlar insan değildi.” dediler.

Sâbit Kutneh şöyle dedi:

Canım Temîm süvarilerine feda,
dar yerdeki savaş sabahında.
Canım beni koruyan süvarilere,
kara toz içinde düşmandan.
El-Bâhilî kalesinde, savunanın çekindiği yerde savunuyordum.
Mızrak kırıldıktan sonra kılıcımla cesurca
onları keskin bir kılıçla püskürttüm.
Atımla etraflarında dönüyordum,
şarap testisini dolaştıran içiciler gibi.
Sıkıntı anında onunla saldırırım,
sıkıntı geçinceye kadar.
Allah olmasaydı—O’nun ortağı yoktur—
ve yiğit kralın başını vurmam,
Benî Dithar’ın kadınları Türkler önünde sürülürdü.
Temîm içinde el-Musayyab gibi kim var?
Ebû Bişr, güvercinin kanat uçlarındaki tüyler gibi.

Cerîr de el-Musayyab’ı anarak şöyle dedi:

Eğer Benî Yerbû‘ kadınlarınızı korumasaydı,
başkaları onların temiz günlerinden faydalanırdı.
el-Musayyab onları savundu, iki ordu sıkıntıdayken,
çünkü Mâzin’in komşusunun orada koruyucusu yoktur.
Mukaddes şeylerinizi koruyacak ne ‘İgâl var,
ne Zürâre, ne de Zürâre’ye bağlı biri.

Kaynağımız şöyle devam etti: O gece Ebû Sa‘îd Mu‘âviye b. el-Haccâc et-Tâî, Sa‘îd adına vali olarak görev yapmıştı; bir gözü kör oldu, eli sakatlandı. Fakat kendisinden istenen paranın bir kısmını ödemeyince hesaba çekildi. Sa‘îd onu Şeddâd b. Huleyd el-Bâhilî’ye teslim etti. Şeddâd ona sert davrandı. Ebû Sa‘îd şöyle dedi: “Ey Kays kabilesi! El-Bâhilî kalesine gittiğimde güçlü ve keskin görüşlü biriydim. Oradaki Müslümanları kurtarmak için savaşırken bir gözümü kaybettim ve kolum sakatlandı. Şimdi bakın arkadaşınız bana nasıl davranıyor!” Bunun üzerine onu serbest bıraktılar.

‘Abdallah b. Muhammed şöyle dedi: “O gece kaledeydik; iki ordu savaşırken duyduğumuz seslerden—askerlerin inlemeleri, demirlerin çarpışması, atların kişnemesi—kıyametin koptuğunu sandık.”

Bu yıl Sa‘îd Hudaynah Belh Nehri’ni geçti ve anlaşmayı bozarak Türklere yardım eden Soğdlulara saldırdı.
Sa‘îd Hudaynah’ın Soğdlulara Karşı Askerî Seferi: Sa‘îd’in bu askerî seferi şu sebeple gerçekleştirdiği rivayet edilir: Türkler el-Suğd’a döndükten sonra askerler ona şöyle dediler: “Senin artık askerî seferler düzenlememen, Türklerin saldırıya geçmesine imkân verdi ve Soğdluların İslam’dan dönmesine sebep oldu.” Bunun üzerine o nehri geçti ve el-Suğd’a yöneldi. Türkler, Soğd ordusundan bir birlikle birlikte onun karşısına çıktılar, fakat Müslümanlar onları bozguna uğrattılar. Sa‘îd şöyle dedi: “Onları takip etmeyin; çünkü el-Suğd, Müminlerin Emîri’nin bahçesidir ve siz onları zaten mağlup ettiniz. Onları yok mu etmek istiyorsunuz? Ey Irak ordusu, siz halifelere karşı defalarca savaştınız; peki onlar sizi yok ettiler mi?”

Müslümanlar, kendileriyle çayır arasında bulunan bir boğaza varıncaya kadar ilerlediler. ‘Abd al-Rahman b. Subh şöyle dedi: “Ne zırh giymiş biri ne de herhangi bir yaya bu boğazı geçsin; bunun dışındakiler geçebilir.” Onlar da geçtiler. Fakat Türkler onları gördüler ve bir pusu hazırladılar. Müslüman süvariler onların önünde belirdi ve iki ordu savaşa tutuştu. Türkler geri çekildiler, Müslümanlar da onları takip ettiler; nihayet pusunun yanından geçtiklerinde Türklerin saldırısına uğrayıp bozguna uğradılar ve boğaza kadar geri çekildiler. ‘Abd al-Rahman b. Subh onlara şöyle dedi: “Onları geçmeden yenmeye çalışın; çünkü geçerseniz sizi mahvederler.” Bunun üzerine Türkleri geri tuttular; sonunda Türkler, Müslümanlar tarafından takip edilmeden çekildiler.

Bazı rivayetlerde Şu‘be b. Zuhayr ile adamlarının o gün öldürüldüğü söylenir. Başka rivayetlerde ise Türklerin, Soğd ordusundan bir birlikle birlikte, mağlup edildikten sonra o gün geri çekildikleri söylenir. Ertesi gün Müslüman öncü birliği—o sırada öncü birliğin mensupları Benî Temîm’dendi—dışarı çıktı ve çalılığın arkasından saldıran Türkler tarafından gafil avlandı. Benî Temîm süvarilerinin kumandanı olan Şu‘be b. Zuhayr onlarla savaştı, fakat atından düşürüldüğünde öldürüldü. Arap askerlerinden biri öldürüldü; cariyesi elinde kına ile getirildi ve şöyle feryat etti: “Seni kanla boyanmış halde görürken, senin için bunun gibi kınayı daha ne kadar hazırlayacağım?” Uzun süre konuştu ve askerî ordugâhın halkını ağlattı. Yaklaşık elli asker öldürüldü ve öncü birliğin mensupları bozguna uğradı.

Yardım çığlığı askerlere ulaştığında, ‘Abd al-Rahman b. al-Muhallab al-‘Adawî şöyle dedi: “Haberi aldıktan sonra onlara ilk ulaşan bendim. Hızlı bir ata binmiştim ve bir de baktım ki ‘Abdallah b. Zuhayr ağacın yanında duruyor. Vücudunda o kadar çok ok vardı ki kirpiye benziyordu. Öldürülmüştü.”

Benî Zâlim’den genç bir delikanlı olan el-Halîl b. Evs el-‘Abşamî atına bindi ve şöyle seslendi: “Ey Benî Temîm, ben el-Halîl’im. Beni takip edin.” Bir grup asker el-Halîl’e katıldı ve onunla birlikte düşmana saldırdı. Onlar, askerî kumandan takviye kuvvetlerle gelinceye kadar düşmanı uzak tutup geri püskürttüler; sonunda düşman bozguna uğratıldı. El-Halîl, Nasr b. Sayyâr vali tayin edilinceye kadar Benî Temîm süvarilerinin reisi oldu; o sırada onun kardeşi el-Hakam b. Evs, Benî Temîm’in başına geçti.

‘Alî b. Muhammed’in şeyhlerinden rivayetine göre: Sawrah b. al-Hurr, Hayyan’a, “Git ey Hayyan.” dedi. O ise, “Allah’ın şehitlerini bırakıp gideyim mi?” dedi. Sawrah, “Ey Nabati!” dedi. O da, “Allah seni Nabati kılsın!” dedi. Rivayete göre Hayyan al-Nabatî’nin künyesi Ebü’l-Hayyâc idi. Şair onun hakkında şöyle dedi:

Gerçekten Ebü’l-Hayyâc yardım hususunda cömerttir.
Rüzgâr onun elbiselerinde ses çıkarır.

Kaynağımız şöyle devam etti: Sa‘îd nehri iki defa geçti, fakat Semerkand’ın ötesine geçmedi. İlkinde, düşmanın karşısında ordugâhını kurduktan sonra, Maşgalah b. Hubayrah el-Şeybanî’nin mevlâsı Hayyan ona, “Ey kumandan, Soğd ordusuna saldır.” diye tavsiyede bulundu. Fakat o, “Hayır, bu topraklar Müminlerin Emîri’ne aittir.” dedi. Daha sonra göğe yükselen bir dumanı sordu ve kendisine, “Soğdlular İslam’dan döndü, bazı Türkler de onlarla birlikte.” denildi. Ancak o zaman Sa‘îd küçük bir çatışma başlattı; bunun üzerine Soğdlular bozguna uğradı ve Müslümanlar da onların peşine düştü. Fakat Sa‘îd’in tellalı şöyle bağırdı: “Onları takip etmeyin; çünkü el-Suğd, Müminlerin Emîri’nin bahçesidir ve siz onları zaten bozguna uğrattınız. Onları yok mu etmek istiyorsunuz? Ey Irak ordusu, siz Müminlerin Emîri’ne karşı defalarca savaştınız; ama o sizi affetti, sizi yok etmek istemedi ve geri çekildi.”

Ertesi yıl Sa‘îd, Benî Temîm’den bazı adamları Waraghsar’a bir görevle gönderdi. Onlar, “Keşke düşmana rastlasak da onlara saldırsak.” dediler. Fakat Sa‘îd’in gönderdiği her akıncı birlik zafer kazanıp ganimet elde ederek esir aldığında, o esirlerin kadınlarını ve çocuklarını geri gönderir, akıncı birliğini de cezalandırırdı. Şair el-Hacarî şöyle dedi:

Sen geceleyin bir cariye ile oyalanarak düşmana yürüdün,
erkekliğin açıkta, kılıcın ise kınında olduğu halde.
Sen düşmanların için çok nazik bir eş gibisin.
Ama bize karşı keskin bir kılıç gibisin.
Soğdlular toplandıklarında ne kadar da iyiydiler!
Ve senin tereddütlü tedbirin ne kadar da gariptir!

Hayyan al-Nabatî’yi, kendisine, “Allah seni Nabati kılsın!” diyerek hakaret etmesine rağmen koruyan Sawrah b. al-Hurr, Sa‘îd’e şöyle dedi: “O köle, Araplara ve vilayet valilerine en düşman olan kişidir. Kuteybe b. Müslim için Horasan’ı o mahvetti; şimdi de sana saldırıp Horasan’ı senin için mahvedecek. Sonra da bu kalelerden birinin içine sığınıp tahkim olacaktır.” Sa‘îd ise, “Ey Sawrah, bunu kimseye söyleme.” diye karşılık verdi. Birkaç gün sonra Sa‘îd odasına ekşi süt getirilmesini istedi. Daha önce emrettiği bir miktar altın öğütülüp Hayyan’ın kasesine konuldu. Hayyan, içine altın tozu katılmış ekşi sütü içti. Ardından Sa‘îd ve askerleri atlarına binip Barkath’a kadar dört fersah gittiler; görünüşte bir düşmanı takip ediyorlardı. Sonra geri döndüler. Hayyan sütü içtikten sonra dört gün yaşadı ve dördüncü gün öldü.

Sa‘îd, kendisini zayıf gören askerlere ağır yükler yükledi. Benî Esed’den İsmail adında, Mervan b. Muhammed’e bağlı bir adam vardı. Huzeynah’ın huzurunda birisi İsmail’in Mervan’a bağlılığını anınca, Sa‘îd, “Bu piç de kim?” diye bağırdı. Bunun üzerine İsmail onu hicvederek şöyle dedi:

Huzeynah benim piç olduğumu iddia ediyor,
ama aynası ve tarağı olan Huzeynah’ın kendisidir.
Buhurdanlar, sürme kapları ve çalgılar hazırlanmıştır;
yanağında benekler vardır.
Bu mu daha iyidir, yoksa çift halkalardan örülmüş tam bir zırh
ve kesmek için yapılmış keskin bir kılıç mı,
güvenilir, güçlü bir erkeğin elinde olan,
kadınsılıkla ve kadınsı süslerle beslenmemiş olan?
Annenin oğlunun onlarla geceyi geçirmesi ve
babanın hiçbir şöhret sahibi olmaması seni mi kızdırdı?
Gerçekten ben onların oklarını
uygun tüylerle donatılmış gördüm, sizin oklarınızı ise tüysüz.
Ve onları meclis yerinde yastıklarına yaslanmış gördüm,
siz ise çölde şaşkın şaşkın dolaşıyordunuz.

Bu yıl Maslama b. ‘Abd al-Melik, Irak ve Horasan’daki görevlerinden alındıktan sonra Suriye’ye gitti.

Maslama’nın Irak ve Horasan’dan Azledilmesi

‘Alî b. Muhammed’e göre Maslama, Irak ve Horasan vilayetlerinin başına getirildikten sonra fazla haraç gelirini Şam’a göndermediği için azledildi. Yezid b. ‘Atike onu görevden almak istiyordu, fakat bunu yapmaktan utandı. Ona şöyle yazdı: “Bir vekil vali tayin et ve buraya gel.”

Rivayet edildiğine göre Maslama, İbn ‘Atike’yi ziyarete gitmeden önce bu konuda ‘Abd al-‘Aziz b. Hatim b. al-Nu‘man’a danıştı. ‘Abd al-‘Aziz ona, “Onu özlediğin için mi gidiyorsun? Kısa süre önce onunla birlikteydin; neden bu kadar duygusalsın?” dedi. Maslama, “Gitmem gerekiyor.” dedi. ‘Abd al-‘Aziz, “O halde bu vilayetten çıkar çıkmaz yeni valiyle karşılaşacaksın.” dedi. Bunun üzerine Maslama yola çıktı. Dureyn’de beş posta atıyla yolculuk eden ‘Umar b. Hubeyrah onu karşıladı. İbn Hubeyrah gelip onu selamladı. Maslama, “Nereye gidiyorsun, ey İbn Hubeyrah?” diye sordu. O da, “Müminlerin Emîri beni Mühellebîlerin mallarını toplamakla görevlendirdi.” dedi. O ayrılınca Maslama, ‘Abd al-‘Aziz’i çağırttı. O gelince Maslama, “İşte, İbn Hubeyrah bizimle karşılaştı, bildiğin gibi.” dedi. ‘Abd al-‘Aziz, “Ben sana söylemiştim.” dedi. Maslama, “Ama Yezid onu yalnızca Mühellebîlerin mallarını toplamak için göndermiş.” dedi. O da, “İbn Hubeyrah el-Cezîre’den azledilip Mühellebîlerin mallarını toplamak için mi gönderildi sanıyorsun? Bu, ilkinden daha da şaşırtıcı!” dedi. Kısa bir süre sonra Maslama, İbn Hubeyrah’ın kendi tayin ettiği valileri görevden alıp onlara sert davrandığını öğrendi. Bunun üzerine el-Ferazdak şöyle dedi:

Atlar Maslama’yı uğurlayarak götürdü.
Otlayın ey Fezârah, fakat bu otlama sizi semirtmesin!
İbn Bişr görevden alındı, ondan önce de İbn ‘Amr,
ve Herat valisi de benzer bir son bekliyor.
Bilirim ki eğer Fezârah’a emirlik verilirse,
Eşca‘ da yakında emirliği arzulayacaktır.
Onların Rabbinin kulları karşısındaki durumu nedir? Onların benzerleri de
Fezârah’ın elde ettiğine benzer bir şeyi arzulamaktadır.

“İbn Bişr”, ‘Abd al-Melik b. Bişr b. Mervân’dır; “İbn ‘Amr”, Muhammed Zü’ş-Şâme b. ‘Amr b. al-Velid’dir; “Herat valisi” ise Maslama adına Horasan valiliği yapan Sa‘îd Hudaynah b. ‘Abd al-‘Aziz’dir.

Bu yıl ‘Umar b. Hubeyrah, Ermeniye’de Bizanslılara saldırdı; onları bozguna uğrattı ve çok sayıda esir aldı. Bazı rivayetlere göre yedi yüz esir aldı.

Bu yıl Meysarah’ın Irak’tan Horasan’a elçiler gönderdiği ve (‘Abbâsî) davetin yayılmaya başladığı rivayet edilir. Benî Temîm’den ‘Amr b. Bahîr b. Warga‘ el-Sa‘dî adında bir adam Sa‘îd Hudaynah’ın yanına gelip, “Burada kötü sözler söyleyen bazı insanlar var.” dedi. Sa‘îd onları çağırttı. Getirildiklerinde, “Kimsiniz?” diye sordu. Onlar, “Biz tüccarız.” dediler. “Hakkınızda söylenen bu sözlerin anlamı nedir?” diye sordu. Onlar, “Bilmiyoruz.” dediler. “Propaganda yaymaya mı geldiniz?” diye sordu. Onlar da, “Kendi işlerimiz ve ticaretimizle o kadar meşgulüz ki bunu yapamayız.” dediler. Bunun üzerine, “Bu insanları kim tanıyor?” diye sordu. Horasan ordusundan, çoğu Rabi‘a ve Yemen kabilelerinden olan bazı askerler geldi ve, “Biz onları tanıyoruz; hoşuna gitmeyecek bir şey yaparlarsa onların sorumluluğunu üstleniriz.” dediler. Bunun üzerine onları serbest bıraktı.

Bu yıl, yani 102/720-21 yılında, Yezid b. Ebî Müslim, vali olarak görev yaptığı İfrîkıye’de öldürüldü.
Yezid b. Ebî Müslim’in Öldürülmesi: Yezid’in ölümünün şartlarının şöyle olduğu rivayet edilir: O, İfrîkıye halkına, el-Haccâc b. Yusuf’un, aslen kırsal bölgelerdeki zimmî halktan olup garnizon şehirlerinde yaşayan Müslümanlara uyguladığı siyaseti uygulamaya karar vermişti; onlar Irak’ta İslam’a girdikleri halde, el-Haccâc onları köylerine ve topraklarına geri göndermiş, onlar da İslam’a girmeden önce olduğu gibi cizye ödemeye mecbur bırakılmışlardı. Yezid de böyle bir siyaset uygulamaya karar verince, onlar ona karşı komplo kurdular ve rivayete göre onu öldürmeye karar verdiler. Onu öldürdüler ve daha önce Yezid b. Ebî Müslim’den önce valileri olan kişiyi, yani Ensar’ın mevlâsı Muhammed b. Yezid’i başlarına getirdiler; o, Yezid b. Ebî Müslim’in ordusunda bir askerdi. Yezid b. ‘Abd al-Melik’e şöyle yazdılar: “Biz sana olan bağlılığımızı bozmuş değiliz. Fakat Yezid b. Ebî Müslim bize Allah’ın ve Müslümanların hoş görmediği şeyleri dayattı; bu yüzden onu öldürdük ve senin valini yeniden göreve getirdik.” Yezid b. ‘Abd al-Melik de onlara şöyle yazdı: “Ben de Yezid b. Ebî Müslim’in siyasetinden hoşnut değildim ve Muhammed b. Yezid’i İfrîkıye valisi olarak burada onaylıyorum.”

Bu yıl, ‘Umar b. Hubeyrah b. Mu‘ayyah b. Sukayn b. Hudayj b. Malik b. Sa‘d b. ‘Adî b. Fezârah, Irak ve Horasan valisi tayin edildi.

Bu yıl hac emirliğini, Ebû Ma‘şer ve el-Vâkıdî’nin rivayet ettiğine göre, ‘Abd al-Rahman b. al-Dahhâk yürüttü.

‘Abd al-Rahman b. al-Dahhâk Medine valisiydi; ‘Abd al-‘Aziz b. ‘Abdallah b. Halid b. Esid Mekke valisiydi; Muhammed b. ‘Amr Zü’ş-Şâme Kûfe valisiydi; el-Kâsım b. ‘Abd al-Rahman b. ‘Abdallah b. Mes‘ûd Kûfe’de kadılıktan sorumluydu; ‘Abd al-Melik b. Bişr b. Mervan Basra valisiydi; Sa‘îd Hudaynah Horasan valisiydi; ve Üsame b. Zeyd Mısır valisiydi.
Sa‘îd Hudaynah’ın Horasan Valiliğinden Azledilmesi: Bu yılın olayları arasında, ‘Umar b. Hubeyrah’ın Sa‘îd Hudaynah’ı Horasan valiliğinden azletmesi de vardı. Onun azledilmesinin şartları, ‘Alî b. Muhammed’in şeyhlerinden rivayet ettiğine göre, şöyleydi: el-Müceşşir b. Muzâhim es-Sülemî ile ‘Abdallah b. ‘Umeyr el-Leysî, ‘Umar b. Hubeyrah’ın yanına gelerek Sa‘îd hakkında şikâyette bulundular. Bunun üzerine ‘Umar, Sa‘îd’i azletti ve Horasan valiliğine Sa‘îd b. ‘Amr b. el-Esved b. Mâlik b. Ka‘b b. Vakdân b. el-Hâris b. Ka‘b b. Rabî‘ah b. ‘Âmir b. Sa‘sa‘ah’ı tayin etti. Hudaynah o sırada Semerkand Kapısı yakınında bir askerî seferdeydi. Askerler onun azledildiğini öğrendiler ve Hudaynah geri döndü; Semerkand’da bin süvari bıraktı. Nehâr b. Tewsi‘ah şu şiiri okudu:

Kabilemin gençlerine kim haber verecek
okların tamamen tüylerle kaplandığını?
Ve Allah’ın bir Sa‘îd’i
başka bir Sa‘îd ile değiştirdiğini—Kureyş’ten olan o kadınsı kişiyle değil?

Kaynağımız şöyle devam etti: Sa‘îd el-Haraşî, Hudaynah’ın valilerinden hiçbirine dokunmadı. Onun tayin belgesini okuyan adam bir nahiv hatası yaptığında, Sa‘îd şöyle dedi: “Sus. Sizin duyduğunuz şeyin sorumluluğu kâtibe aittir; vali ise—yani ‘Umar b. Hubeyrah—her türlü suçtan uzaktır.” Bu söz hakkında şair, el-Haraşî’ye zayıflık isnat ederek şu beyti okudu:

Bize bir Sa‘îd’in yerine başka bir Sa‘îd verildi—
kötü talih ve takdir edilmiş kader.

Taberî rivayet etti: Bu yıl el-‘Abbâs b. el-Velîd Bizanslılara saldırdı ve Raslah diye bilinen bir şehri fethetti.

Bu yıl Türkler Alan’a girdiler.

Bu yıl Mekke, ‘Abd al-Rahman b. el-Dahhâk el-Fihrî’nin yetkisine eklendi ve Medine üzerindeki yetkisiyle birleştirildi.

Bu yıl ‘Abd al-Vâhid b. ‘Abdallah en-Nadrî, Tâif valisi tayin edildi ve ‘Abd al-‘Azîz b. ‘Abdallah b. Halid b. Esîd Mekke’den azledildi.

Bu yıl ‘Abd al-Rahman b. el-Dahhâk’a, Ebû Bekr b. Muhammed b. ‘Amr b. Hazm ile ‘Uthman b. Hayyan el-Murrî arasında barış sağlaması emredildi. ‘Abd al-Rahman’ın bu iki adamla önceki yıllardaki ilişkileri daha önce zikredilmişti.

Bu yıl hac emirliğini, Ebû Ma‘şer ve el-Vâkıdî’nin rivayetine göre, ‘Abd al-Rahman b. el-Dahhâk b. Kays el-Fihrî yürüttü.

Bu yıl, Yezid b. ‘Atike adına Mekke ve Medine valisi ‘Abd al-Rahman b. el-Dahhâk idi; Tâif valisi ‘Abd al-Vâhid b. ‘Abdallah en-Nadrî idi; Irak ve Horasan valisi ‘Umar b. Hubeyrah idi; ‘Umar b. Hubeyrah adına Horasan valisi Sa‘îd b. ‘Amr el-Haraşî idi; Kûfe’de yargı işlerinden el-Kâsım b. ‘Abd al-Rahman b. ‘Abdallah b. Mes‘ûd sorumluydu; Basra’da yargı işlerinden ise ‘Abd al-Melik b. Ya‘lâ sorumluydu.

Bu yıl, ‘Umar b. Hubeyrah, Sa‘îd b. ‘Amr el-Haraşî’yi Horasan valisi tayin etti.
Umar b. Hubeyrah’ın Sa‘îd el-Haraşî’yi Horasan Valisi Olarak Tayin Etmesi: ‘Alî b. Muhammed’in rivayetine göre: İbn Hubeyrah Irak valisi olarak tayin edildiğinde, el-‘Aqr savaşında cesaret göstermiş olan adamların isimlerini Yezid b. ‘Abd al-Melik’e gönderdi. Bu listede el-Haraşî’nin adı yer almıyordu. Bunun üzerine Yezid b. ‘Abd al-Melik şöyle dedi: “Neden el-Haraşî’yi zikretmedi?” Ardından Yezid, İbn Hubeyrah’a mektup yazarak el-Haraşî’yi Horasan valisi tayin etmesini emretti; o da bunu yaptı.

El-Haraşî, 103/721-22 yılında öncü kuvvetlerinin başına el-Müceşşir b. Muzâhim es-Sülemî’yi gönderdi. Daha sonra kendisi Horasan’a gitti. Oraya vardığında ordunun düşmanla karşı karşıya olduğunu ve daha önce ağır bir yenilgiye uğradığını gördü. Askerlere yaptığı konuşmada onları cihada teşvik ederek şöyle dedi:

“İslam’ın düşmanına karşı mücadele sayıya dayanmaz; Allah’ın yardımı ve İslam’ın gücüne dayanır. ‘Güç ve kuvvet ancak Allah’tandır’ deyin.”

Ardından şu beyitleri okudu:

Ben, eğer beni süvarilerin önünde
mızrak uçlarıyla saldırırken görmezseniz, ‘Âmir’den değilim.

Çünkü onların en büyük savaşçısının başını
parlak ve keskin bir kılıcın ağzıyla vuracağım.

Ben savaşlarda teslim olan biri değilim,
ne de askerlerin çarpışmasından korkarım.

Babam beni her türlü kınamadan korudu,
dayım ise sıkıntı zamanlarında en iyi dayıdır.

Ka‘b kabilesi önümde kibirle yürüdüğünde,
Benî Hilâl dağlar gibi salındığında.

Bu yıl, Sa‘îd b. ‘Amr el-Haraşî’nin Horasan’a varışı sırasında, Soğd ordusu kendi topraklarını terk ederek Fergana’ya gitti ve Müslümanlara karşı yardım istemek üzere hükümdarlarına başvurdu.
Soğdluların Ülkelerini Terk Edip Fergana’ya Gitmeleri: Alî b. Muhammed’in rivayetine göre: Soğdlular, Hudhaynah’ın idaresi sırasında Türklere yardım etmişlerdi. Bu yüzden el-Haraşî onların valisi olarak tayin edilince, canlarından korktular ve önderleri topraklarını terk etmeye karar verdiler.

Fakat kralları onlara şöyle öğüt verdi:
“Bunu yapmayın. Olduğunuz yerde kalın; ona borçlu olduğunuz vergiyi ödeyin ve gelecekteki vergiyi de garanti altına alın. Topraklarınızı iyi bir şekilde işlemeyi sürdüreceğinize ve isterse onunla birlikte seferlere katılacağınıza söz verin. Geçmiş davranışlarınız için özür dileyin ve ona rehineler verin.”

Onlar ise şöyle dediler:
“Onun bunlarla yetinmeyeceğinden ve bu şartları kabul etmeyeceğinden korkuyoruz. Bu yüzden Hucend’e gideceğiz; orada hükümdardan koruma isteyeceğiz. Sonra valiye (yani el-Haraşî’ye) bir mesaj gönderip geçmiş davranışlarımızdan dolayı bizi bağışlamasını isteyecek ve bundan sonra kötü bir iş yapmayacağımıza dair güvence vereceğiz.”

Kralları, “Ben de sizden biriyim ve size verdiğim öğüt sizin iyiliğiniz içindir,” dedi. Ancak onlar onun öğüdünü reddedip Hucend’e doğru yola çıktılar.

Karzanj, Kişşin, Beyarkath ve Thabit, İştikhan ordusunu aldılar ve Fergana kralı el-Tar’a bir mesaj göndererek kendilerini korumasını ve şehrine yerleşmelerine izin vermesini istediler. Kral bunu kabul etmek üzereyken annesi ona şöyle dedi:
“Bu şeytanları şehrine alma. Bunun yerine onlar için kırsal bir bölge boşalt.”

Bunun üzerine onlara şöyle haber gönderdi:
“Sizin için boşaltmamı istediğiniz bir kırsal bölgeyi söyleyin. Bana kırk gün süre verin”—bazı rivayetlere göre yirmi gün—“isterseniz size Kuteybe’nin vali olarak bıraktığı ‘Isam b. ‘Abdallah el-Bahîlî’nin bulunduğu geçidi boşaltırım.”

Onlar ‘Isam’ın geçidini kabul ettiler ve el-Tar’a “Bize orayı boşalt” diye haber gönderdiler. O da şöyle dedi:
“Orayı boşaltırım; fakat siz oraya girinceye kadar benimle aranızda ne bir anlaşma ne de bir güvence vardır. Eğer Araplar siz oraya ulaşmadan sizi yakalarsa, sizi korumam.”

Onlar bu şartı kabul ettiler ve o da geçidi onlar için boşalttı.

Bazı rivayetlere göre: İbn Hubeyrah, onlar henüz topraklarını terk etmeden önce kendilerine başvurarak kalmalarını istemiş ve kendi seçecekleri bir valiyi tayin etmeyi teklif etmişti. Ancak onlar bunu reddederek Hucend’e doğru yola çıktılar.

‘Isam’ın geçidi, o sırada Fergana kralı Biladha’nın veliahtı olan Asfarah’ın yönetimindeki kırsal bölgede bulunuyordu. Kral, Ebu Anucur lakabıyla bilinen Biladha idi.

Rivayet edilir ki Karzanj onlara şöyle dedi:
“Size üç seçenek sunuyorum; bunlardan birini seçmezseniz helâk olursunuz. Arapların süvarisi diye bilinen Sa‘îd, öncü kuvvetlerin başında ‘Abd al-Rahman b. ‘Abdallah el-Kuşeyrî’yi gönderdi. Gece baskını yapın ve onu öldürün; böylece el-Haraşî bunu öğrenince size saldırmaz.”

Onlar bunu reddettiler.

Bunun üzerine Karzanj dedi ki:
“O halde Şaş Nehri’ni geçin ve onlara ‘Bizden ne istiyorsunuz?’ diye sorun. Cevap verirlerse kurtulursunuz; vermezlerse Suyab’a gidin.”

Bunu da reddettiler.

Sonunda Karzanj şöyle dedi:
“O halde onlara vergi ödeyin.”

Rivayetin devamına göre: Karzanj ve Celnec, Kiyy ordusuyla birlikte yola çıktılar; Abar b. Makhnun ve Thabit ise İştikhan ordusuyla hareket ettiler. Beyarkath ve Sabaskath orduları, altın kemerli bin kişiyle birlikte, Buzmacan’daki dihkanlarla beraber yola çıktılar. ed-Divashînî, Buncikath ordusuyla birlikte Abghar kalesine doğru hareket etti.

Karzanj ve Soğd ordusu sonunda Hucend’e ulaştı.
El-Haraşî ile Soğd Ordusu Arasındaki Savaş: Bu yılda el-Haraşî ile Soğd ordusu arasında bir savaş meydana geldi ve bu savaşta birçok dihkan öldürüldü.

Alî’nin, şeyhlerinden naklettiğine göre: el-Haraşî 104/722-23 yılında bir askerî sefer düzenledi. Nehri geçti ve askerleri teftiş etti. Ardından Debûsiyye’ye iki fersah (12 km) uzaklıktaki Kasrü’r-Rîh’e (“Rüzgârlar Kalesi”) gitti ve orada konakladı. Fakat ordusu onun yanına gelmedi. Bu yüzden el-Haraşî askerlere toparlanıp ayrılmalarını emretti.

Hilâl b. ‘Uleym el-Hanzalî ona çıkışarak şöyle dedi: “Bak! Sen askerî komutandan ziyade siyasî lider olarak daha iyisin. Bu toprakları savunacak kimse yok. Buna rağmen ordun sana katılmadı diye geri çekilme emri veriyorsun.” El-Haraşî, “Ne yapmalıyım?” diye sordu. Hilâl, “Onlara konaklama emri ver,” dedi. El-Haraşî onun görüşünü kabul etti.

Fergana kralının amcaoğlu el-Naylan, Mughun yakınında konaklayan el-Haraşî’nin yanına geldi ve şöyle dedi: “Soğd ordusu Hucend’dedir.” Onların durumunu anlattı ve şöyle dedi: “Onlar ‘Isam’ın Geçidi’ne ulaşmadan önce onları yakalamaya çalış; çünkü bizimle yaptıkları koruma anlaşması süre dolmadan yürürlüğe girmez.” Bunun üzerine el-Haraşî, ‘Abd al-Rahman el-Kuşeyrî ile Ziyad b. ‘Abd al-Rahman el-Kuşeyrî’yi bir birlik başında gönderdi ve el-Naylan’ı da onlarla birlikte yolladı.

Sonra şöyle diyerek pişman oldu: “Bir kâfirin sözüne dayanarak Müslümanlardan bir birliği tehlikeye attım. Onun doğru mu söylediğini, yoksa yalan mı söylediğini bilmiyorum.” El-Haraşî onların peşinden yola çıktı ve Uşrûsene’ye ulaştı. Oranın halkıyla küçük bir bedel karşılığında barış yaptı. Yemek yerken bir adam gelerek, “el-‘Alâ ed-Debûsî geldi,” dedi. Bu kişi el-Kuşeyrî ile gönderilenlerdendi. El-Haraşî şaşırarak elindeki lokmayı bıraktı ve onu çağırdı. İçeri girince ona şöyle dedi: “Vay haline! Biriyle savaştınız mı?” “Hayır,” dedi. El-Haraşî, “Allah’a hamdolsun,” dedi. Yemeğine devam etti ve gönderdiği birlik hakkında duyduğu pişmanlığı ona anlattı.

El-Haraşî çok hızlı ilerledi ve üç gün sonra el-Kuşeyrî’ye yetişti. Hucend’e ulaştığında el-Fadl b. Bassam’a sordu: “Ne yapmalıyız?” O, “Hemen saldırmalıyız,” dedi. El-Haraşî şöyle cevap verdi: “Katılmıyorum. Yaralanan asker nereye gidecek? Ölenin cesedini nereye götüreceğiz? Burada konaklayalım, ağır ağır ilerleyelim ve savaş için hazırlık yapalım.” Bunun üzerine ordugâh kurdu, bazı yapılar inşa etti ve hazırlıklarla meşgul oldu. Fakat düşman ilerlemeyince askerler onu korkaklıkla suçladılar ve şöyle dediler: “Bu adam Irak’ta cesareti ve iyi görüşü ile tanınır, fakat Horasan’a gelince aptal gibi davranıyor.”

Arap askerlerden biri saldırarak bir direkle Hucend kapısına vurdu ve kapı açıldı. Daha önce Soğdlular şehir dışında bir hendek kazmış, üzerini kamış ve toprakla örtmüşlerdi. Amaçları, geri çekildiklerinde yolu bilmeleri, Müslümanların ise bilmeyip hendeğe düşmeleriydi. Soğdlular dışarı çıkıp savaştılar, fakat yenilip kaçarken yanlış yola saparak hendeğe düştüler. Müslümanlar hendekten kırk asker çıkardı; her biri çift zırhlıydı.

El-Haraşî şehri kuşattı ve mancınıklar kurdu. Soğdlular Fergana kralına mesaj göndererek, kendilerini aldattığını söyleyip yardım istediler. O ise şöyle cevap verdi: “Sizi aldatmadım ve size yardım etmeyeceğim. Kendinize bakın; Araplar süre dolmadan size ulaştı. Bu yüzden artık benim korumam altında değilsiniz.”

Soğdlular yardım umudunu kaybedince barış istediler ve Soğd’a dönmek için güvence talep ettiler. El-Haraşî şu şartları koydu: ellerindeki Arap kadın ve çocukları geri verecekler, birikmiş vergileri ödeyecekler, kimseyi öldürmeyecekler, Hucend’de kimse bırakmayacaklar ve eğer fesat çıkarırlarsa kanları helal sayılacak.

İki taraf arasındaki anlaşmayı Bassam ailesinin azatlısı Mûsâ b. Mişkin yürüttü. Karzanj el-Haraşî’ye gelerek şöyle dedi: “Bir isteğim var.” “Nedir?” dedi. “Adamlarımdan biri anlaşmadan sonra suç işlerse beni sorumlu tutmamanı istiyorum.” El-Haraşî de şöyle dedi: “Benim de bir isteğim var: Şartlarıma kötü bir şey ekleme!”

El-Haraşî şehrin doğu tarafındaki ileri gelenleri ve tüccarları çıkardı, fakat Hucend halkını yerinde bıraktı. Karzanj ona, “Ne yapıyorsun?” dedi. El-Haraşî şöyle cevap verdi: “Ordunun izinsiz olarak size saldırmasından korkuyorum.”

Soğd ileri gelenleri ordugâhta kendilerini tanıyan askerlerin yanında misafir olarak kaldılar. Karzanj, Eyyub b. Ebî Hasan’ın yanında kaldı. El-Haraşî’ye Soğdluların ellerinde bulunan bir kadını öldürdükleri haberi ulaştı. Onlara şöyle dedi: “Thabit el-İştihânî’nin bir kadını öldürüp bir bahçeye gömdüğünü öğrendim.” Onlar bunu inkâr ettiler. El-Haraşî kadıyı çağırdı ve yapılan incelemede kadının gerçekten öldürüldüğü ortaya çıktı.

Bunun üzerine el-Haraşî Thabit’i çağırdı. Bu sırada Karzanj hizmetkârını Suradık Kapısı’na göndererek durumu öğrenmek istedi. El-Haraşî Thabit’e sordu, fakat o suçu inkâr etti. Buna rağmen el-Haraşî onun kadını öldürdüğüne kanaat getirerek onu öldürdü.

Hizmetkâr geri dönüp Karzanj’a Thabit’in öldürüldüğünü haber verdi. Bunun üzerine Karzanj sakalını tutup dişleriyle koparmaya başladı.

El-Haraşî’nin Soğdluları topluca öldürmesinden korkan Karzanj, Eyyub b. Ebî Hasan’a şöyle dedi: “Ben senin misafirinim ve dostunum. Eski ve yıpranmış bir pantolonla öldürülmem sana yakışır mı?” Eyyub, “Benim pantolonumu al,” dedi. Karzanj ise şöyle dedi: “Senin pantolonunla öldürülmem nasıl olur? Bir hizmetçini yeğenim Celnec’e gönder de bana yeni bir pantolon getirsin.”

Karzanj daha önce yeğenine şöyle demişti: “Eğer senden pantolon istersem, beni öldürmek istediklerini anlarsın.” Yeğeni bu isteği alınca yeşil kumaşları parçalara ayırıp adamlarının başlarına bağladı ve silahlı adamlarıyla birlikte saldırıya geçti. Birçok askeri öldürdü. Yahyâ b. Husayn’a rastladı ve onu bacağından hafif yaralayarak kalıcı bir topallık bıraktı. Ordugâh halkı teslim oldu ve askerler Celnec yüzünden büyük zarar gördü. Nihayet dar bir yolda Thabit b. ‘Uthman b. Mes‘ud ile karşılaştı ve Thabit onu öldürdü.

Soğdlular ellerinde bulunan Müslüman esirleri öldürdüler. Bazı rivayetlere göre yüz elli, bazılarına göre kırk kişi öldürüldü. Bir çocuk kaçıp bu durumu el-Haraşî’ye bildirdi. El-Haraşî Soğdlulara esirleri sordu, fakat onlar inkâr ettiler. Bunun üzerine gerçeği araştırmak için birini gönderdi. Haber doğru çıkınca el-Haraşî Soğdluların öldürülmesini emretti. Ancak önce tüccarları ayırdı; bunlar Çin’den mallar getirmiş dört yüz tüccardı.

Silahları olmamasına rağmen Soğd askerleri kendilerini savunmaya çalıştılar. Tahta sopalarla savaştılar ve son adamlarına kadar öldürüldüler. Ertesi gün el-Haraşî, arkadaşlarının yaptıklarından habersiz olan çiftçileri çağırdı. Her birinin boynuna bir mühür vurdu ve onları bir tarladan diğerine gönderdi; her biri orada öldürüldü. Sayıları üç bindi. Bazıları yedi bin olduklarını söyler.

El-Haraşî, diğerlerinden ayrılan tüccarların mallarının değerini tespit etmek için Cerîr b. Himyân, el-Hasan b. Ebî el-‘Amarratah ve Yezîd b. Ebî Zeyneb’i görevlendirdi. Tüccarlar, “Biz savaşa katılmayacağız,” dediler. El-Haraşî, Soğdluların mallarından ve kadınlarıyla çocuklarından dilediğini aldı. Ardından Ribâb’ın ‘Adî kabilesinden Müslim b. Budeyl el-‘Adavî’yi çağırarak, “Ganimetleri paylaştırma işini sana veriyorum,” dedi. Müslim, “Senin adamlarının gece yaptıklarından sonra bu işi başkasına ver!” dedi. Bunun üzerine el-Haraşî bu görevi ‘Ubaydullah b. Zuhayr b. Hayyân el-‘Adavî’ye verdi. O da humusu ayırdıktan sonra geri kalanı paylaştırdı.

El-Haraşî, Yezîd b. ‘Abdülmelik’e bir mektup yazdı, fakat ‘Umar b. Hubeyre’ye yazmadı. Bu da ‘Umar’ın ona kızmasının sebeplerinden biriydi. Thâbit Kutne, öldürdükleri liderleri anarak şöyle söyledi:

Karzanj’ın ve Kişşîn’in öldürülmesinde teselli vardır,
ve Beyar’ın akıbetinde,
ve Dîvaşînî’nin ve Celnec’in akıbetinde,
Hucend kalesinde helâk olup yok olduklarında.

Başka bir rivayette ilk mısra şöyle geçer:
“Karzanj ve Kişkiş’in öldürülmesinde teselli vardır.”

Dîvaşînî’nin, asıl adı Dîva-şanj olan ve Arapçalaştırılarak Dîvaşînî şeklini alan Semerkantlı bir dihkan olduğu söylenir.

Rivayet edilir ki, Hucend’de ganimetlerden sorumlu olan İlba’ b. Ahmer el-Yaşkûrî, küçük bir sepeti iki dirheme bir adama sattı. Adam sepette altın külçeleri bulunca sakalını tutarak geri döndü; gözleri yerinden fırlamış gibiydi. Sepeti geri verdi ve iki dirhemini aldı. Onu aradılar ama bulamadılar.

Kaynağımız şöyle dedi: El-Haraşî, Benu ‘Uvâfe’nin azatlısı Süleyman b. Ebî es-Sarî’yi, yalnız bir tarafı açık, diğer tarafları Soğd vadisiyle çevrili bir kaleye gönderdi. Yanında Şevker b. Hâmik, Hârezmşah ve Ahrun ile Şûmân hükümdarı ‘Avram da vardı. Süleyman, öncü kuvvetin başına el-Müseyyeb b. Bişr er-Riyâhî’yi koydu.

Soğdlular Kum adlı bir köyde, kaleden bir fersah (6 km) uzakta onunla karşılaştılar. el-Müseyyeb onları yenerek kaleye geri sürdü. Süleyman kaleyi kuşattı. Kalenin dihkanı Dîvaşînî olarak biliniyordu.

El-Haraşî, Süleyman’a takviye göndermeyi teklif eden bir mektup yazdı. Süleyman ise, “Buluşacağımız yer çok dar, bu yüzden Kiss’e yönel. Allah’ın izniyle biz Allah’ın koruması altındayız,” diye cevap verdi.

Dîvaşînî, Süleyman’dan kendisini el-Haraşî’ye teslim etmesini ve el-Müseyyeb b. Bişr ile birlikte göndermesini istedi. Süleyman sözünü tuttu ve onu Saîd el-Haraşî’ye gönderdi. El-Haraşî ona iyilik ve ikramda bulundu, fakat bu bir hileydi.

Dîvaşînî’nin ayrılmasından sonra kale halkı, orada yaşayan yüz aileye zarar verilmemesi şartıyla barış istedi ve kaleyi teslim etmeyi kabul etti. Süleyman, kalenin içindekileri toplamak için güvenilir görevliler gönderilmesini el-Haraşî’den talep etti.

El-Haraşî, Muhammed b. ‘Azîz el-Kindî ve İlba’ b. Ahmer el-Yaşkûrî’yi gönderdi. Bunlar kalenin içindekileri açık artırmayla sattılar. Humus alındıktan sonra kalanlar paylaştırıldı.

El-Haraşî Kiss’e yöneldi. Kiss halkı barış istedi ve on bin koyun vermeyi kabul etti. Başka bir rivayete göre Kiss dihkanı Veyk ile kırk gün içinde teslim edilmek üzere altı bin koyun karşılığında barış yaptı.

Kiss’te işi bitince Rabincân’a gitti. Orada Dîvaşînî’yi öldürüp bir Hristiyan mezarlığında çarmıha gerdi. Cesedin yerinden kaldırılması halinde Rabincân halkına yüz dinar ödeme yükümlülüğü koydu. Kiss’teki anlaşmanın tahsilini Nasr b. Seyyâr’a verdi.

Ardından Savra b. el-Hurr’u görevden aldı, yerine Nasr b. Seyyâr’ı getirdi ve Süleyman b. Ebî es-Sarî’yi Kiss ve Nesef’te askerî ve malî işlerden sorumlu kıldı. Dîvaşînî’nin başını Irak’a, sol elini ise Toharistan’daki Süleyman’a gönderdi.

Kaynağımız şöyle devam etti: Huzar alınamaz bir yer olunca el-Mücâşşir b. Muzâhim, Saîd b. ‘Amr el-Haraşî’ye, “Sana savaşmadan burayı fethedecek birini tavsiye edeyim mi?” dedi. Saîd kabul etti. O da el-Musarbel b. el-Hırrît’i önerdi.

El-Musarbel, Huzar kralı Subugrî’nin dostuydu. Ona Hucend’de yapılanları anlatarak korkuttu. Kral, “Ne yapmalıyım?” diye sordu. O da, “Onun himayesini kabul et,” dedi. Kral, adamlarını ne yapacağını sordu. “Onları da himayeye dahil et,” dedi. Bunun üzerine barış istediler ve himaye verildi.

El-Haraşî, Subugrî’yi yanına alarak Merv’e döndü. Usnân’da konakladı. Daha sonra onu öldürdü ve çarmıha gerdi; halbuki ona güvence verilmişti.

Başka bir rivayete göre, Buzmacanlı bir dihkan, Soğd ordusu için İbn Hubeyre’den güvence almıştı. Fakat el-Haraşî onu Merv kalesinde hapsetti. Merv’e gelince onu çağırdı, öldürdü ve meydanda çarmıha gerdirdi.

Bir şair şöyle dedi:

Bak, Saîd kabile birlikleriyle yürüdü,
nefesi kesen bir toz içinde.
En acı darbeyi Türklere indirdi,
onlar develer üzerinde kaçtılar.
Yaylarının ipleri bile yoktu.

Bu yılda Yezîd b. ‘Abdülmelik, ‘Abd al-Rahman b. ed-Dahhak’ı Medine ve Mekke valiliğinden azletti. Bu azil Rebîülevvel ayının ortasında (Eylül başları) gerçekleşti ve o, Medine’de üç yıl valilik yapmıştı.

Aynı yıl Yezîd b. ‘Abdülmelik, ‘Abdülvahid b. ‘Abdullah b. Bişr en-Nadrî’yi Medine valisi olarak tayin etti.
Yezîd b. ‘Abdülmelik’in ‘Abd al-Rahman b. ed-Dahhak’ı Medine’den Azletmesi: Onun azledilme sebepleri, Muhammed b. ‘Umar – ‘Abdullah b. Muhammed b. Ebî Yahyâ rivayetine göre şöyleydi:

‘Abd al-Rahman b. ed-Dahhak b. Kays el-Fihrî, Fâtıma bint el-Hüseyin’e evlenme teklifinde bulundu. O ise şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki evlenmek istemiyorum; çünkü yetiştirmem gereken çocuklarım var.” Ondan çekindiği için onu kırmadan oyalamaya çalıştı. Fakat o ısrar etti ve şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki benimle evlenmezsen en büyük oğlunu –yani ‘Abdullah b. el-Hasan’ı– şarap içtiği gerekçesiyle kırbaçlatırım.”

O sırada Medine’de askerî divanın başında, Suriye ordusundan bir asker olan İbn Hürmüz bulunuyordu. Yezîd, İbn Hürmüz’e hesaplarını hazırlayıp divanı teslim etmesini yazdı. İbn Hürmüz vedalaşmak için Fâtıma bint el-Hüseyin’in yanına gitti ve, “Senin için yapabileceğim bir şey var mı?” diye sordu. O da şöyle dedi: “Müminlerin Emiri’ne, İbn ed-Dahhak’ın bana nasıl davrandığını ve bana nasıl zorla yaklaştığını bildir.”

Fâtıma, Yezîd’e bir mektup gönderdi ve olup bitenleri anlattı; aralarındaki akrabalık bağını hatırlattı, İbn ed-Dahhak’ın tehdidini ve davranışlarını dile getirdi. İbn Hürmüz ile Fâtıma’nın elçisi birlikte geldiler. İbn Hürmüz içeri girince Yezîd ona Medine’nin durumunu sordu. Bir haber olup olmadığını sorunca, İbn Hürmüz Fâtıma’dan hiç bahsetmedi.

Bunun üzerine hâcib şöyle dedi: “Müminlerin Emiri’ne müjde! Fâtıma bint el-Hüseyin’in gönderdiği bir elçi kapıda.” Bunun üzerine İbn Hürmüz, “Ey Müminlerin Emiri! Yola çıktığım gün Fâtıma bana senin için bir mesaj verdi,” dedi ve ancak o zaman durumu anlattı.

Kaynağımız şöyle devam etti: Yezîd minderlerinden kalktı ve, “Seni aşağılık adam! Sana haber var mı diye sorduğumda neden bunu söylemedin?” dedi. İbn Hürmüz unuttuğunu söyledi. Sonra elçi içeri alındı. Yezîd mektubu aldı, okudu ve elindeki değnekle yere vurmaya başladı. Şöyle diyordu: “İbn ed-Dahhak nasıl böyle bir şey yapar! Ben minderimde uzanmışken onun acı içinde bağırdığını bana kim duyuracak?”

Biri, “‘Abdülvahid b. ‘Abdullah b. Bişr en-Nadrî,” dedi. Bunun üzerine Yezîd kâğıt istedi ve kendi eliyle ona şu mektubu yazdı:

“Selamdan sonra: Seni Medine valisi tayin ettim. Bu mektubum sana ulaşınca oraya git ve İbn ed-Dahhak’ı görevden al. Ona kırk bin dinar ceza kes ve bana minderimde uzanırken onun feryadını işiteyim diye ona işkence et.”

Kaynağımız devam etti: Posta görevlisi mektubu alıp Medine’ye getirdi. Fakat İbn ed-Dahhak, elçi kendisine gelmeyince şüphelendi. Elçiyi çağırdı, örtü altındaki bin dinarı göstererek şöyle dedi: “Bu bin dinar senindir. Bana niçin gönderildiğini söylersen sana vereceğim.” Elçi ona durumu anlattı.

İbn ed-Dahhak, elçiden Tâif’e gitmeden önce üç gün beklemesini istedi, o da kabul etti. Bunun üzerine İbn ed-Dahhak hızla yola çıktı ve Mesleme b. ‘Abdülmelik’in yanına ulaşıp, “Senin himayene girdim,” dedi.

Ertesi gün Mesleme Yezîd’in yanına giderek ihtiyacını dile getirdi. Yezîd, “İbn ed-Dahhak dışında ne istersen veririm,” dedi. Mesleme, “İstediğim odur,” dedi. Yezîd, “Yaptıklarından sonra onu asla affetmem,” dedi. Bunun üzerine Mesleme onu Medine’ye, en-Nadrî’nin yanına geri gönderdi.

‘Abdullah b. Muhammed dedi ki: Medine’de İbn ed-Dahhak’ı gördüm; yün bir elbise giymiş, işkence görmüş ve aşağılanmış halde insanlardan dileniyordu. En-Nadrî, 104 yılı Şevval ayının ortasında (27 Mart 723) Medine’ye geldi.

Muhammed b. ‘Umar – İbrahim b. ‘Abdullah b. Ebî Ferve – ez-Zührî rivayet eder: Ben ‘Abd al-Rahman b. ed-Dahhak’a şöyle nasihat ettim: “Kavminin önüne geçiyorsun ama onlar geleneklerine aykırı olan hiçbir şeyi kabul etmezler. Bu yüzden onların benimsediği yola uy ve el-Kasım b. Muhammed ile Sâlim b. ‘Abdullah’a danış; onlar sana doğru yolu göstermekten geri durmaz.”

Zührî şöyle dedi: “Ama o benim nasihatimi reddetti, Ensar’a karşı düşmanca davrandı ve Ebû Bekir b. Hazm’ı haksız yere kırbaçladı. Şairler onunla alay etti, salih insanlar onu ayıpladı ve hakkında kötü sözler söylediler. Hişâm halife olduğunda onu aşağılanmış bir halde gördüm.”

‘Abdülvahid b. ‘Abdullah b. Bişr Medine valisi oldu ve oraya yerleşti. Medineliler, valiler arasında onun kadar sevdikleri birini görmemişlerdi; çünkü güzel bir siyaset izler ve her işte el-Kasım ile Sâlim’e danışırdı.

Bu yılda, Ermeniye ve Azerbaycan valisi el-Cerrâh b. ‘Abdullah el-Hakemî Türk diyarına sefer yaptı. Belencer’i fethetti ve Türkleri, kadınları ve çocuklarının çoğuyla birlikte suda boğarak öldürdü. Müslümanlar istedikleri kadar esir aldılar. Ayrıca Belencer çevresindeki kaleleri de ele geçirip halkının çoğunu sürgüne gönderdi.

Bu yılda Ebû’l-Abbas ‘Abdullah b. Muhammed b. ‘Alî, Rebîülâhir ayında (18 Eylül – 16 Ekim 722) doğdu.

Bu yılda Ebû Muhammed es-Sâdık, Horasanlı taraftarlarından bir grupla birlikte Muhammed b. ‘Alî’yi ziyaret etti. Bu ziyaret Ebû’l-Abbas’ın doğumundan on beş gün sonra gerçekleşti. Muhammed b. ‘Alî bebeği kundak içinde getirdi ve şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki bu iş tamamlanacak ve siz düşmanınızdan intikam alacaksınız.”

Bu yılda ‘Umar b. Hubeyre, Saîd b. ‘Amr el-Haraşî’yi Horasan valiliğinden azlederek yerine Müslim b. Saîd b. Eslem b. Zür‘a el-Kilâbî’yi tayin etti.
Umar b. Hubeyre’nin Sa‘îd b. ‘Amr el-Haraşî’yi Horasan Valiliğinden Azletmesi: Rivayet edildiğine göre ‘Umar, el-Haraşî’yi el-Dîvaşînî meselesi yüzünden kendisini öfkelendirdiği için azletti. Çünkü el-Haraşî, ‘Umar’ın kendisine Türk’ü serbest bırakmasını emreden bir mektup yazmasına rağmen el-Dîvaşînî’yi öldürmüştü.

El-Haraşî, İbn Hubeyre’nin emirlerini sürekli küçümserdi. Irak’tan bir ulak veya elçi geldiğinde ona, “Ebû’l-Müsennâ nasıl?” diye sorar, sonra kâtibine “Ebû’l-Müsennâ’ya yaz” derdi; “vali” demeden. Sık sık, “Ebû’l-Müsennâ dedi” ve “Ebû’l-Müsennâ yaptı” derdi.

İbn Hubeyre bunu öğrenince Cumeyl b. ‘İmrân’ı çağırdı ve ona şöyle dedi: “el-Haraşî hakkında bazı şeyler duydum. Horasan’a git ve oraya askerî divanları teftiş etmek için gidiyormuş gibi davran; fakat onun hakkında ne öğrenirsen bana bildir.”

Cumeyl geldiğinde el-Haraşî ona, “Ebû’l-Müsennâ nasıl?” diye sordu. Sonra askerî divanları incelemeye başladı. Birisi el-Haraşî’ye, “Cumeyl buraya seni gözetlemek için geldi, divanları incelemek için değil,” dedi. Bunun üzerine İbn Hubeyre bir karpuzu zehirleyip Cumeyl’e gönderdi. Cumeyl onu yedi, hastalandı ve bütün saçları döküldü.

Cumeyl İbn Hubeyre’nin yanına döndü, tedavi gördü ve iyileşti. Ona şöyle dedi: “Durum düşündüğünden daha kötü. Sa‘îd seni sadece kendi memurlarından biri sanıyor.”

Bunun üzerine öfkelenen İbn Hubeyre Sa‘îd’i azletti ve karnı küçük kabarcıklarla doluncaya kadar ona işkence etti.

Azledildiği sırada Sa‘îd şöyle dedi: “Eğer ‘Umar benden gözüne sürme almak için bir dirhem istese bile ona vermezdim.” Fakat işkence görünce para ödedi. Birisi onunla alay ederek, “Bir dirhem bile vermeyeceğini söylememiş miydin?” dedi. Sa‘îd şöyle cevap verdi: “Beni ayıplama; demir bana dokununca çöktüm.”

Udhayne b. Kuleyb (veya Kuleyb b. Udhayne) şöyle dedi:
“Ey Ebû Yahyâ, sabret; bildiğimize göre sen
borçların yükü altında dimdik duran sabırlı biriydin.”

‘Alî b. Muhammed’e göre İbn Hubeyre’nin Sa‘îd’e öfkesi şu olaydan da kaynaklanıyordu: İbn Hubeyre, Ma‘kıl b. ‘Urve’yi Herat’a vali ya da bir görevle gönderdi. Ma‘kıl, el-Haraşî’ye uğramadan Herat’a gitti. Fakat el-Haraşî onun göreve başlamasına izin vermedi.

Ma‘kıl ona yazdı; el-Haraşî de kendi valisine, “Ma‘kıl’ı bana gönder,” diye yazdı. Getirildiğinde ona, “Herat’a gitmeden önce neden bana uğramadın?” dedi. Ma‘kıl, “Ben de senin gibi İbn Hubeyre tarafından tayin edilmiş bir valiyim,” dedi. Bunun üzerine Sa‘îd ona iki yüz kırbaç vurdu ve saçlarını kazıttı.

İşte bu yüzden İbn Hubeyre Sa‘îd’i azledip yerine Müslim b. Sa‘îd b. Eslem b. Zür‘a’yı Horasan valisi tayin etti.

İbn Hubeyre, el-Haraşî’ye yazdığı bir mektupta onu “pis kokulu bir kadının oğlu” diye çağırdı. Sa‘îd mektubu okuyunca, “Asıl o pis kokulu kadının oğludur,” dedi.

Sonra İbn Hubeyre Müslim’e yazıp, “el-Haraşî’yi ve Ma‘kıl b. ‘Urve’yi bana gönder,” dedi. el-Haraşî gönderildi ve ona çok sert davranıldı.

Bir gün İbn Hubeyre, “Onu işkence edin, ölünceye kadar,” diye emretti. O akşam arkadaşlarıyla konuşurken, “Kays kabilesinin en önde gelen adamı kim?” diye sordu. Onlar, “Sensin,” dediler.

O ise şöyle dedi: “Hayır! Kays’ın en büyüğü el-Kevser b. Züfer’dir. Gece bir boru çalsa yirmi bin kişi gelir; neden çağrıldıklarını sormazlar. Ama hapiste öldürülmesini emrettiğim şu adam onların en cesurudur. Ben Kays’ın iyiliğini istemiyor muyum?”

Bunun üzerine Fezâre kabilesinden bir bedevi şöyle dedi: “Sen söylediğin gibi değilsin. Eğer gerçekten Kays’ın iyiliğini isteseydin onların en cesur adamının öldürülmesini emretmezdin.” Bunun üzerine İbn Hubeyre, önceki emrini geri çekti.

‘Alî – Müslim b. el-Muğîre rivayet eder: İbn Hubeyre kaçtığında Hâlid, Sa‘îd b. ‘Amr el-Haraşî’yi onu yakalamak için gönderdi. Fırat üzerinde bir noktada ona yetişti; İbn Hubeyre kayıkla karşıya geçiyordu.

Kayıkta Kubeyd adlı bir kölesi vardı. el-Haraşî onu tanıyıp, “Sen Kubeyd misin?” dedi. O da, “Evet,” dedi. “Ebû’l-Müsennâ kayıkta mı?” dedi. “Evet,” dedi. Bunun üzerine İbn Hubeyre ortaya çıktı.

el-Haraşî ona, “Ebû’l-Müsennâ, sence sana ne yapacağım?” dedi. O da, “Senin bir kabile mensubunu bir Kureyşliye teslim etmeyecek biri olduğunu düşünüyorum,” dedi.

el-Haraşî, “Doğru söyledin,” dedi. Bunun üzerine İbn Hubeyre, “Öyleyse kurtuldum,” dedi.

‘Alî – Ebû İshak b. Rebî‘a rivayet eder: İbn Hubeyre el-Haraşî’yi hapsettiğinde Ma‘kıl b. ‘Urve ona gelip şöyle dedi: “Ey vali! Kays’ın en cesur adamını zincire vurup küçük düşürdün. Onu sevmem ama bana yapılan işkence gibi ona işkence etmeni de istemem.”

İbn Hubeyre şöyle dedi: “Aramızda hakem ol. Irak’a geldiğimde onu Basra’ya vali yaptım, sonra Horasan’a tayin ettim. Fakat bana hasta bir at gönderdi, emirlerimi küçümsedi ve bana ihanet etti. Ben ona ‘İbn Nes‘a’ dedim, o da bana ‘İbn Busra’ dedi.”

Ma‘kıl, “Bunu gerçekten yaptı mı, o fahişenin oğlu?” dedi.

Sonra Ma‘kıl hapiste el-Haraşî’nin yanına gidip ona ağır hakaretlerde bulundu ve annesine dair çirkin sözler söyledi.

İbn Hubeyre görevden alınıp yerine Hâlid geldiğinde, el-Haraşî Ma‘kıl’dan intikam almak için izin istedi. Ma‘kıl’ın iftira attığını ispat edince Hâlid, “Onu kırbaçla,” dedi.

El-Haraşî ona had cezası uygularken, “İbn Hubeyre beni zayıf düşürmeseydi seni kalbinden vururdum,” dedi.

Benî Kilâb’dan biri Ma‘kıl’a şöyle dedi: “Kuzenine kötü davrandın ve ona iftira attın; bu yüzden Allah onu sana üstün kıldı ve artık Müslümanlar arasında şahitliğin geçersizdir.”

Ma‘kıl kırbaçlanırken tekrar iftira edince Hâlid ikinci kez cezalandırılmasını emretti. Fakat kadı, “Tekrar kırbaçlanmaz,” dedi.

Rivayet edilir ki ‘Umar b. Hubeyre’nin annesi, ‘Adî kabilesinden Busra bint Hasan’dı.

Bu yılda ‘Umar b. Hubeyre, Sa‘îd b. ‘Amr el-Haraşî’yi azlederek yerine Müslim b. Sa‘îd b. Eslem b. Zür‘a el-Sâ‘ik’i Horasan valisi tayin etti.
Müslim b. Sa‘îd’in Horasan Valiliğine Tayin Edilmesi: ‘Alî b. Muhammed – Ebû’z-Zeyyâl, ‘Alî b. Mücâhid ve başkalarına göre: Sa‘îd b. Eslem öldürüldüğünde, el-Haccâc onun oğlu Müslim b. Sa‘îd’i yanına aldı ve kendi çocuklarıyla birlikte yetiştirerek ona çok iyi bir eğitim verdi.

‘Adî b. Artât geldiğinde, Müslim’e bir görev vermek istedi ve kâtibine danıştı. Kâtibi, “Önce ona küçük bir görev ver, sonra yükselt,” dedi. ‘Adî onu bir vilayete tayin etti. Müslim orada yerleşti ve işleri güzel bir şekilde idare etti.

Yezîd b. el-Mühelleb’in isyanı sırasında, (Müslim) o vilayetin gelirlerini alıp Şam’a götürdü. Daha sonra ‘Umar b. Hubeyre geldiğinde, onu çağırdı ve kendisini bir valiliğe tayin etmeye karar verdi.

‘Umar, daha önce sakalında beyaz olmayan Müslim’e baktı ve sakalında aklar gördü. “Allahu ekber,” dedi.

Bir gece ‘Umar geç saatlere kadar sohbet etti. Müslim de meclisteydi ve diğerleri ayrıldıktan sonra yanında kaldı. İbn Hubeyre elindeki ayvayı Müslim’e fırlatarak şöyle dedi: “Seni Horasan valisi yapsam hoşuna gider mi?” Müslim, “Evet,” dedi. “Yarın, Allah dilerse,” dedi.

Ertesi gün ‘Umar halkı kabul etti ve gelenlerin huzurunda Müslim’i Horasan valisi tayin etti. Tayin belgesini yazdırdı ve yola çıkmasını emretti. Ayrıca mali görevlilerine yazı yazarak Müslim b. Sa‘îd ile yazışmalarını emretti.

Sonra Bahîle kabilesinin azatlısı Cebele b. ‘Abd al-Rahman’ı çağırarak onu Kirman valisi tayin etti. Cebele şöyle dedi: “Azatlı oluşum bana ne yaptı? Müslim’in arzusu benim büyük bir vilayete vali olmam ve onu bir bölgeye tayin etmemdi. Şimdi ise o Horasan valisi oldu, ben Kirman valisi oldum!”

Müslim yola çıktı ve 104/722-23 veya 103/721-22 yılının sonunda Horasan’a ulaştı. Gün ortasında geldi fakat sarayın kapısını kilitli buldu. Ahıra gitti, orası da kilitliydi. Sonunda mescide girdi; hükümdarın özel bölümü (maksure) de kilitliydi.

Namaz kılarken içeriden bir hizmetkâr çıktı. Birisi ona, “Vali geldi,” dedi. Hizmetkâr onu saraydaki kabul salonuna götürdü.

el-Haraşî’ye, Müslim b. Sa‘îd b. Eslem’in geldiği bildirildi. O da şu mesajı gönderdi: “Vali olarak mı, vezir olarak mı yoksa ziyaretçi olarak mı geldin?”

Müslim şöyle cevap verdi: “Benim gibi biri Horasan’a ne ziyaretçi ne de vezir olarak gelir.”

Bunun üzerine el-Haraşî onun yanına geldi. Müslim ona ağır sözler söyledi ve hapse atılmasını emretti. Birisi ona, “Gündüz vakti gönderirsen biri onu öldürebilir,” dedi. Bunun üzerine Müslim onu akşama kadar yanında tuttu. Gece olunca onu zindana gönderdi ve zincire vurdu.

Bir süre sonra zindancıya daha fazla zincir vurmasını emretti. Zindancı üzgün bir halde el-Haraşî’nin yanına geldi.

“Elin ne oldu?” diye sordu.
“Bana daha fazla zincir vurma emri verildi,” dedi.

Bunun üzerine el-Haraşî kâtibine şöyle yazdırdı:
“Zindancın bana daha fazla zincir vurmanı emrettiğini söyledi. Eğer bu emir üst makamdan geldiyse işitir ve itaat ederiz; ama bu senin fikrinse bunun bedelini ödersin.”

Sonra şu beyitleri okudu:

“Eğer beni ele geçirirlerse öldürürler;
ama ben ele geçirdiğimi yaşatmam.

Beni bulursan öldür;
ama benim yakaladığım yaşayamaz.

Onlar düşmandır, ister hazır ister uzak,
kin dolu, kara ciğerli.

İstediğin gibi peşime düş; çünkü ben,
atım Hadhfe ile, boğaza takılan kemik gibiyim.”

Rivayet edildiğine göre Müslim, bölgelerine askerî işlerden sorumlu olmak üzere bir adam gönderdi.

Daha önce İbn Hubeyre, Yezîd b. el-Mühelleb’in kâhyası olan ve Horasan ile ileri gelenlerini iyi tanıyan bir adamı hapse atmıştı. Bu kâhya, vilayetin ileri gelenlerinin hepsini gelirleri zimmetlerine geçirmekle suçladı.

İbn Hubeyre, Ebû ‘Ubeyde el-‘Anbarî ve Hâlid adlı birini göndererek el-Haraşî’ye yazdı ve bu kişileri kendisine göndermesini istedi. Fakat el-Haraşî bunu reddetti ve elçiyi geri çevirdi.

İbn Hubeyre Müslim’i vali tayin ettiğinde ona bu gelirleri toplamasını emretti. Müslim gelip bu gelirlerden sorumlu tutmak istedi, fakat kendisine şöyle denildi:

“Eğer bunu yaparsan Horasan’da huzur bulamazsın. Eğer bunu yapmadığın için azledilirsen Horasan hem senin hem onların zararına olur. Bu kişiler —ülkenin ileri gelenleri— haksız yere suçlanmıştır. Mesela Mihzem b. Câbir’in borcu üç yüz bin dirhemdi, onu dört yüz bine çıkardılar. Çoğu kişi için borçlar abartılmıştır.”

Bunun üzerine Müslim, İbn Hubeyre’ye yazı gönderdi ve Mihzem b. Câbir’in de bulunduğu bir heyeti ona yolladı. Mihzem şöyle dedi:

“Ey emir! Bize yöneltilen suçlama haksızdır. Gerçekte az bir miktardan sorumluyuz ve istenirse öderiz.”

İbn Hubeyre şu ayeti okudu:
“Allah size emanetleri sahiplerine vermenizi emreder.”

Mihzem şöyle karşılık verdi:
“Ayetin devamını da oku: ‘İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi…’ (Nisa 4:58)”

İbn Hubeyre, “O parayı almalıyız,” dedi.

Mihzem şöyle dedi:

“Eğer alırsan bunu düşmanlarına büyük zarar verebilecek adamlardan almış olursun. Bu da Horasan ordusunu zayıflatır. Biz sürekli savaş halindeyiz; demir zırhlar bedenimize yapışacak kadar çok kullanılır. Sen ise evinde oturur, safranlı elbiseler giyersin. Bu gelirleri alanlar Horasan ordusunun ileri gelenleridir ve seferler için büyük harcamalar yaparlar.”

Bunun üzerine İbn Hubeyre Müslim’e yazıp bu paraların alınmasını emretti.

Müslim mektubu alınca bu gelirlerle ilgili olanları tutukladı ve Hâcib b. ‘Amr el-Hârisî’ye işkence ettirdi. İşkence sonrası paraları topladı.

Bu yılda hac emirliğini ‘Abd al-Vâhid b. ‘Abdallah en-Nadrî yaptı.

Bu yıl Mekke, Medine ve Tâif valisi ‘Abd al-Vâhid b. ‘Abdallah en-Nadrî idi. Irak ve doğunun valisi ‘Umar b. Hubeyre idi. Kûfe kadısı Hüseyn b. el-Hasan el-Kindî, Basra kadısı ise ‘Abd al-Melik b. Ya‘lâ idi.
Müslim b. Sa‘îd’in Türklere Karşı Seferi: Bu yılın olayları arasında, el-Cerrâh b. ‘Abdullah el-Hakemî tarafından Alan üzerine yapılan bir askerî sefer de vardı. O, bu bölgeden geçerek Belençar’ın ötesindeki şehir ve kalelere ulaştı. Bu bölgenin bir kısmını fethetti, birçok halkını sürgün etti ve büyük miktarda ganimet elde etti.

Bu yıl Sa‘îd b. ‘Abdülmelik Bizans’a akın yaptı. Yaklaşık bin savaşçıdan oluşan bir askerî birlik gönderdi ve rivayete göre bunların tamamı öldü.

Bu yıl Müslim b. Sa‘îd Türkler üzerine bir sefer düzenledi; ancak herhangi bir yer fethedemeyince Horasan’a geri döndü. Aynı yılın ilerleyen zamanlarında, Soğd bölgesindeki şehirlerden biri olan Afşîne’ye akın yaptı. Orada kralı ve halkıyla bir barış anlaşması yaptı.

‘Alî b. Muhammed’in rivayetine göre: Müslim b. Sa‘îd, Behrâm Sîs’i bir vilayete vali tayin etti.

105/723-24 yılının yaz sonlarında Müslim bir askerî sefere çıktı; fakat hiçbir fetih gerçekleştiremeyince geri döndü. Türkler onu takip etti ve askerler Belh Nehri’ni geçerken ona yetiştiler.

Ordunun artçı kuvvetlerinin başında, ‘Ubeydullah b. Züheyr b. Hayyân komutasındaki Temîm süvarileri vardı. Onlar, diğer askerler nehri geçinceye kadar onları korudular.

(Bu sırada) Yezîd b. ‘Abdülmelik öldü ve yerine Hişâm halife oldu.

Daha sonra Müslim, Afşîn’e akın yaptı ve kralıyla bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmaya göre kendisine altı bin baş (koyun) verilecekti.

105/723-24 yılının sonunda, kral kaleyi kendisine teslim ettikten sonra oradan ayrıldı.
Yezîd b. Abdülmelik’in Ölümü: Bu yıl, Halife Yezîd b. ‘Abdülmelik b. Mervân, Şa‘bân ayının yirmi altısında (28 Ocak 724) vefat etti. Bu rivayet Ahmed b. Sâbit – onun isnadıyla – İshak b. ‘Îsâ – Ebû Ma‘şer yoluyla aktarılmıştır. el-Vâkıdî de aynı bilgiyi nakletmiştir.

el-Vâkıdî’ye göre Yezîd, Şam’a bağlı Belkâ bölgesinde, otuz sekiz yaşında öldü. Bazı rivayetlerde kırk, bazılarında ise otuz altı yaşında olduğu belirtilir. Ebû Ma‘şer, Hişâm b. Muhammed ve ‘Alî b. Muhammed’e göre dört yıl bir ay halifelik yapmıştır; el-Vâkıdî ise dört yıl olduğunu söyler. Künyesi Ebû Hâlid idi.

‘Alî b. Muhammed’in rivayetine göre Yezîd, 105 yılı Şa‘bân ayının yirmi altısında, Belkâ bölgesine bağlı Erbed’de, otuz dört veya otuz beş yaşında vefat etti. Cenaze namazını on beş yaşındaki oğlu Velîd kıldırdı. Bu sırada Hişâm b. ‘Abdülmelik Hıms’ta bulunuyordu.

Hişâm b. Muhammed’e göre ise Yezîd otuz üç yaşında ölmüştür.

Ayrıca rivayet edildiğine göre bir Yahudi Yezîd’e kırk yıl hüküm süreceğini söylemişti. Başka bir Yahudi ise bunun yanlış olduğunu, aslında kırk “galabah” (yani ay) demek istediğini ifade etmiştir; ancak bu ay, yıl olarak anlaşılmıştır.

Onun Karakterine Dair Bazı Hususlar

‘Umar b. Şebbe’nin, ‘Alî’den nakline göre Yezîd genç ve neşeli biriydi. Bir gün Habâbe ve Sellâme’nin yanında keyifliyken “Uçayım” dedi. Habâbe ise ona, “Müslümanları kime bırakacaksın?” diye karşılık verdi.

Yezîd öldüğünde Sellâme şu ağıtı söyledi:

“Teslim olursak bizi ayıplama.
Bu geceyi sanki acı bir hastalığa tutulmuş gibi uykusuz geçirdim.
Keder bana, yanımdaki kişiden daha yakın oldu.
Bugün başımıza gelen o ağır olay yüzünden,
boş gördüğüm her evde gözlerim doldu.
Çünkü o ev, bizi hiç ihmal etmeyen efendisinden mahrum kaldı.”

Ardından “Ey Müminlerin Emiri!” diye feryat etti. Bu şiirin bir Ensar tarafından söylendiği rivayet edilir.

Yezîd, Süleyman b. ‘Abdülmelik döneminde hac yaptığı sırada Habâbe adlı cariyeyi dört bin dinara satın almıştı. Süleyman onun malını israf etmesini istemediği için geri vermesini sağladı. Daha sonra bu cariye Mısır’da birine satıldı.

Sonrasında Su‘de, Yezîd’e dünyada hâlâ istediği bir şey olup olmadığını sordu. Yezîd, Habâbe’yi istediğini söyleyince Su‘de onu tekrar satın aldırdı, süsledi ve perde arkasından Yezîd’e sundu. Perde açıldığında Yezîd onu görünce çok sevindi ve Su‘de’ye bol hediyeler verdi.

Bir gün Habâbe şu şarkıyı söyledi:
“Köprücük kemiği ile küçük dil arasında sönmeyen bir yanma vardır.”

Yezîd bundan etkilenip kollarını açarak uçacak gibi oldu. Habâbe ise, “Ey Müminlerin Emiri, sana ihtiyacımız var,” dedi.

Habâbe ağır hastalandığında Yezîd ona seslendi, fakat cevap alamadı. Bunun üzerine ağladı ve şu sözleri söyledi:

“Ruh seni unutursa ya da arzu senden vazgeçerse,
kalp bunu katılıktan değil, çaresizlikten yapar.”

Ayrıca şu mısrayı da okudu:
“Âşık için en büyük yas, sevdiğinin yurdunu terk edilmiş görmektir.”

Habâbe’nin ölümünden sonra Yezîd, Mesleme’nin tavsiyesiyle yedi gün boyunca kimseyi kabul etmedi. Mesleme, onun halkın gözünde küçük düşmesinden endişe ediyordu.
Hişâm b. Abdülmelik’in Halifeliği: Bu yıl, Şa‘bân ayının sonlarında (Ocak 724), Hişâm b. ‘Abdülmelik halife yapıldı. O sırada otuz dört yaşını birkaç ay geçmişti.

‘Umar b. Şebbe – ‘Alî – Ebû Muhammed el-Kureşî – Ebû Muhammed ez-Ziyâdî – el-Minhal b. ‘Abdülmelik ve Süheym b. Hafs el-Uceyfî’nin rivayetine göre Hişâm b. ‘Abdülmelik, Mus‘ab b. Zübeyr’in öldürüldüğü yıl, yani 72 (691) yılında doğdu.

Annesi, Hişâm b. İsmâil b. Hişâm b. el-Velîd b. el-Muğîre b. Abdullah b. ‘Umar b. Mahzûm’un kızı Âişe idi. Zihinsel olarak zayıf olduğu için ailesi, doğum yapıncaya kadar ‘Abdülmelik ile konuşmamasını emretti. O, yastıkları üst üste koyar, sonra birinin üzerine çıkar ve onu bir binek hayvanı sürer gibi sürerdi. Ayrıca günlük satın alır, çiğnedikten sonra ondan şekiller yapar ve bunları yastıkların üzerine koyardı. Her birine bir cariyenin adını verir ve “Ey falanca!” diye seslenirdi.

‘Abdülmelik daha sonra onun bu durumu sebebiyle kendisini boşadı. ‘Abdülmelik, Mus‘ab ile savaşmaya gidip onu öldürdüğünde, Hişâm’ın doğumu haberi halifeye ulaştı. Bunu hayırlı bir işaret sayarak çocuğa “Mansûr” adını verdi; ancak annesi ona babasının adı olan “Hişâm” adını verdi. ‘Abdülmelik buna karşı çıkmadı ve böylece adı Hişâm olarak kaldı. Künyesi Ebû’l-Velîd idi.

Muhammed b. ‘Umar’ın rivayetine göre halifelik, Hişâm’a Zeytûne’deki küçük çiftliğinde bulunduğu sırada ulaştı. Muhammed b. ‘Umar burayı bizzat görmüş ve küçük bir yer olduğunu belirtmiştir.

Orada bir posta süvarisi gelerek ona hilafet asası ve yüzüğünü getirdi. Kendisine halife olarak biat edildi. Bunun üzerine Rusâfe’den yola çıktı ve Şam’a gelinceye kadar ilerledi.
Bukayr b. Mâhân ve Abbâsî Davetçileri: Bu yıl Bukayr b. Mâhân, Sind’den geldi. Orada el-Cüneyd b. ‘Abdurrahman’ın yanında tercüman olarak görev yapıyordu. El-Cüneyd b. ‘Abdurrahman görevden alınınca Bukayr, yanında dört gümüş külçe ve bir altın külçe ile birlikte Kûfe’ye geldi.

Burada Ebû İkrime es-Sâdık, Meysere, Muhammed b. Huneys, Sâlim el-A‘yân ve Benî Müsliyye’nin azatlısı Ebû Yahyâ ile karşılaştı. Bunlar ona Benî Hâşim’in yürüttüğü davet faaliyetini anlattılar.

Bukayr onların çağrısını tamamen kabul etti ve yanında getirdiği bütün malı bu dava uğrunda harcadı. Daha sonra Muhammed b. ‘Alî’nin yanına gitti. Meysere öldüğünde, Muhammed b. ‘Alî Bukayr b. Mâhân’ı Irak’a göndererek Meysere’nin görevini ona verdi.
İbrahim b. Hişâm’ın Hac Emirliği: Bu yıl hac emirliğini İbrahim b. Hişâm b. İsmâil yürüttü. Bu sırada Medine valisi en-Nasrî idi.

Vâkıdî’nin rivayetine göre İbrahim b. Muhammed b. Şurahbîl – babasından naklen: İbrahim b. Hişâm b. İsmâil hac emirliğini yürütürken Mekke’de hutbeyi ne zaman vermesi gerektiğini öğrenmek için ‘Atâ b. Ebî Rebâh’a bir haberci gönderdi.

‘Atâ şu cevabı verdi: “Su temin günü (terviye)nden bir gün önce, öğle namazından sonra.”

Fakat İbrahim hutbeyi öğleden önce verdi ve elçisinin kendisine ‘Atâ’dan bu şekilde talimat getirdiğini söyledi. Bunun üzerine ‘Atâ, kendisinin yalnızca hutbenin öğle namazından sonra verilmesini söylediğini belirtti.

Böylece İbrahim b. Hişâm o gün utandırılmış oldu. Çünkü insanlar bu olayı onun bilgisizliğinin bir göstergesi olarak değerlendirdiler.
Hâlid b. Abdullah el-Kasrî’nin Doğu Valisi Olması: Bu yıl Hişâm b. ‘Abdülmelik, ‘Umar b. Hubeyre’yi Irak ve ona bağlı doğu eyaletlerinin valiliğinden azletti. Bu görevlerin tamamını Şevval ayında (Mart 724) Hâlid b. Abdullah el-Kasrî’ye verdi.

Muhammed b. Sâlim el-Cumahî – ‘Abdülkāhir b. es-Serî‘ – ‘Umar b. Yezîd b. Umeyr el-Useyyidî’nin rivayetine göre: Hişâm b. ‘Abdülmelik’in huzuruna girdim. Hâlid b. Abdullah el-Kasrî de oradaydı ve Yemenlilerin bağlılığını hatırlatıyordu. Bunun üzerine ellerimi çırparak şöyle dedim:

“Vallahi, bundan daha büyük bir hata ve bundan daha anlamsız bir söz görmedim. Vallahi, İslam’da hiçbir fitne Yemenliler olmadan başlamamıştır. Müminlerin emiri Osman’ı öldürenler onlardı. Müminlerin emiri Abdülmelik’e karşı çıkanlar da onlardı. Kılıçlarımız hâlâ el-Muhallab ailesinin kanıyla ıslaktır.”

Sonra kalktım. Orada bulunan Mervân ailesinden bir adam beni takip ederek şöyle dedi:
“Ey Temîm oğullarından kardeş! Sözlerin beni alevlendirdi. Dediğini duydum. Müminlerin emiri Hâlid’i Irak’a vali tayin etti. Artık orası senin için uygun bir yer değil.”

‘Abdürrezzâk – Hammâd b. Sa‘îd es-San‘ânî – Ziyâd b. Ubeydullah’ın rivayetine göre: Şam’a gittim ve borç aldım. Bir gün Hişâm’ın kapısında bulunuyordum. Bir adam onun huzurundan çıktı ve bana, “Nerelisin ey genç?” diye sordu. Yemenli olduğumu söyledim. Kim olduğumu sorunca Ziyâd b. Ubeydullah b. Abdülmeden olduğumu söyledim.

Gülümsedi ve şöyle dedi:
“Kalk ve ordugâha git. Arkadaşlarıma, Müminlerin emirinin benden razı olduğunu, yola çıkmamı emrettiğini ve bana bir görev verdiğini söyle.”

Ben de, “Sen kimsin?” dedim.
“Ben Hâlid b. Abdullah el-Kasrî’yim,” dedi ve ekledi:
“Onlara söyle, bana ait başörtüsünü ve sarı atımı sana versinler.”

Biraz ilerledikten sonra beni çağırdı ve dedi ki:
“Ey genç! Bir gün benim Irak valisi olduğumu duyarsan bana katıl.”

Ordugâha gidip söylediklerini ilettim. Bazıları beni kucakladı, bazıları başımı öptü. Ardından, başörtüsünü ve sarı atı da verdiler. O andan sonra ordugâhta benden daha iyi giyinen ve benden daha iyi bineğe sahip kimse yoktu.

Kısa süre sonra “Hâlid Irak valisi oldu” denildi. Bu durum beni endişelendirdi. Bir subay bana, “Seni üzgün görüyorum” dedi. Ben de durumumu anlattım. O şöyle dedi:
“Bir anlaşma yapalım. Sen git. Eğer başarılı olursan gelirlerin bana kalsın; olmazsa geri dön ve ben sana geri vereyim.”

Kabul ettim ve yola çıktım.

Kûfe’ye vardığımda en iyi elbiselerimi giydim. Halk mescitte toplandı. İçeri girip selam verdim. Oradan ayrıldığımda elimde altı yüz dinar ve çeşitli mallar vardı.

Sonra Hâlid’in yanına gidip gelmeye başladım. Bir gün bana, “Yazı yazabilir misin?” diye sordu. “Okuyabilirim ama yazamam” dedim. Bunun üzerine başına vurdu ve şöyle dedi:
“Eyvah! Senin için düşündüğüm şeylerin onda dokuzu gitti, sadece onda biri kaldı; ama o da çok değerli.”

Ben, “Bu değerli şey bir köle fiyatına değer mi?” dedim.
“Ne demek istiyorsun?” dedi.
“Yazı bilen bir köle al ve bana gönder, bana öğretsin” dedim.

Beni yaşlı buldu ama yine de bir köle aldı ve bana gönderdi. On beş gün içinde yazmayı ve okumayı öğrendim.

Bir gün bana bir mektup verdi ve okumamı istedi. Okudum. Bu, Rey valisinden gelen bir mektuptu. Bunun üzerine Hâlid, “Git, seni oraya vali tayin ettim” dedi.

Rey’e gittim. Oradaki vergi sorumlusu beni kandırmaya çalıştı ve rüşvet teklif etti. Görevimin aslında sadece iaşe işleri olduğunu anlayınca Hâlid’e yazdım. O da bana rüşveti kabul etmemi ve aldatıldığımı bilmemi söyledi.

Bir süre sonra geri çağrıldım ve döndüğümde beni güvenlik kuvvetlerinin başına getirdi.


Valiler

Bu yıl Medine, Mekke ve Tâif’in valisi ‘Abdülvâhid b. Abdullah en-Nasrî idi.
Kûfe kadılığı el-Hüseyin b. el-Hasan el-Kindî’ye, Basra kadılığı ise Mûsâ b. Enes’e verilmişti.

Ayrıca bazılarına göre Hişâm, Hâlid b. Abdullah el-Kasrî’yi Irak ve Horasan’a 106 yılında tayin etmiş, 105 yılında ise bu görevde ‘Umar b. Hubeyre bulunmuştur.
Hişâm b. Abdülmelik’in Hac Emirliği: Bu yıl Hişâm b. ‘Abdülmelik, ‘Abdülvâhid b. Abdullah’ı Medine, Mekke ve Tâif valiliklerinden azletti ve bu görevlerin tamamına kendi dayısı olan İbrahim b. Hişâm b. İsmâil el-Mahzûmî’yi tayin etti.

İbrahim, 106 yılı Cemâziyelâhir ayının on yedinci günü (10 Kasım 724) Medine’ye geldi. En-Nasrî’nin Medine valiliği bir yıl sekiz ay sürdü.

Bu yıl Saîd b. ‘Abdülmelik, Bizans’a karşı yaz seferini yönetti.

Yine bu yıl Haccâc b. ‘Abdülmelik, Alan bölgesine sefer düzenledi. Halkla barış yaptı ve onlar da cizye ödemeyi kabul ettiler.

Aynı yıl Receb ayında (22 Kasım – 21 Aralık 724) ‘Abdüssamed b. ‘Alî doğdu.

Bu yıl, Himyer kabilesinden Bâhir b. Raysân’ın azatlısı olan Tâvûs Mekke’de vefat etti. Aynı şekilde Sâlim b. Abdullah b. ‘Umar da vefat etti. Hişâm onların cenaze namazını kıldırdı. Tâvûs Mekke’de, Sâlim ise Medine’de vefat etti.

Hâris – İbn Sa‘d – Muhammed b. ‘Umar – ‘Abdülhakem b. Abdullah b. Ebî Farve’nin rivayetine göre Sâlim b. Abdullah, 105 yılı Zilhicce ayının sonunda (yaklaşık 28 Mayıs 724) vefat etti. Hişâm b. ‘Abdülmelik onun cenaze namazını Medine’de el-Bakî‘de kıldırdı.

Orada, Hişâm yaklaşırken el-Kāsım b. Muhammed b. Ebî Bekir’i kabir yanında oturur halde gördüm. Hişâm sade bir elbise giymişti. el-Kāsım’ı selamlamak için durdu, el-Kāsım da ayağa kalktı.

Hişâm ona:
“Nasıl­sın Ebû Muhammed? Sağlığın nasıl?” diye sordu.

el-Kāsım:
“İyiyim” diye cevap verdi.

Hişâm:
“Allah sizi tamamen iyi kılsın” dedi.

İnsanların çok olduğunu görünce Hişâm, içlerinden dört bin kişiyi askerlik için ayırdı. Bu yüzden bu yıl “Dört Bin Yılı” olarak anıldı.

Bu yıl İbrahim b. Hişâm, Medine kadılığına Muhammed b. Safvân el-Cumahî’yi tayin etti, daha sonra onu görevden alarak yerine es-Salt el-Kindî’yi getirdi.

Yine bu yıl, Belh yakınlarındaki el-Barûgā’da Mudar kabilesi ile Yemen ve Rebîa kabileleri arasında bir çatışma meydana geldi.
el-Barugan’daki Çatışmanın Sebebi: Rivayete göre bu çatışmanın sebebi şuydu: Müslim b. Sa‘îd, düşmana karşı akın yapmak üzere Ceyhun Nehri’ni geçmek için yola çıktığında birçok kişi ona katılmakta gecikti. Bunlar arasında el-Bahtârî b. Dirhem de vardı.

Müslim nehre ulaştığında, halkı toplayıp kendisine katılmalarını sağlamak üzere Nasr b. Seyyâr’ı Belh’e geri gönderdi. Onunla birlikte Sâlim b. Süleyman b. Abdullah b. Hazim, Belâ‘ b. Mücâhid el-‘Anberî, Ebû Hafs b. Vâil el-Hanzalî, Ukbe b. Şihâb el-Müzenî ve Sâlim b. Zu‘âbe de bulunuyordu. Nasr’ı onların başına komutan tayin etti ve halkı dışarı çıkarıp kendisine katılmalarını emretti.

Bunun üzerine Nasr, el-Bahtârî’nin ve Ziyâd b. Tarif el-Bâhilî’nin kapılarını yaktırdı. Ancak Belh’te görevli olan ‘Amr b. Müslim, Nasr’ın kuvvetlerinin şehre girmesini engelledi.

Müslim b. Sa‘îd buna rağmen Ceyhun’u geçti. Nasr ise el-Barugan’da konakladı. Orada Sagâniyân kuvvetleri ona katıldı. Bunlar arasında Benî Temîm’den Mesleme el-‘Ugfânî ve Hasan b. Hâlid el-Esedî vardı; her biri beş yüz adamla gelmişti. Ayrıca Sinân el-A‘rabî, Zürah b. Alkame, Selâme b. Evs ve el-Haccâc b. Hârûn en-Nümeyrî de ailesiyle birlikte katıldı.

Bu sırada Bekr ve Ezd kabileleri el-Barugan’da el-Bahtârî’nin etrafında toplandı ve Nasr’ın ordusuna yarım fersah mesafede konakladı.

Nasr, Belh halkına şöyle haber gönderdi:
“Maaşlarınızı aldınız; şimdi çıkın ve Ceyhun’u geçmiş olan komutanınıza katılın!”

Bunun üzerine Mudar kabilesi Nasr’a katıldı. Rebîa ve Ezd ise ‘Amr b. Müslim’in tarafına geçti. Rebîa’dan bazıları şöyle dedi:
“Müslim b. Sa‘îd isyan etmek istiyor ve bizi zorla ileri sürüyor.”

Bu sırada Tağlib kabilesi ‘Amr b. Müslim ile iletişime geçerek, “Sen bizdensin” dedi ve ona nesep bakımından Bahîle’nin Tağlib’e dayandığını anlatan şiirler okudu. Benî Kuteybe de “Biz Tağlib’deniz” dediler.

Ancak Bekr kabilesi, onların Tağlib’e bağlanarak çoğalmasını hoş karşılamadı ve içlerinden biri şöyle dedi:

“Kuteybe, Vâil soyundan olduğunu iddia ediyor;
Ne uzak bir nesep bu, Kuteybe, hadi bakalım tırman!”

Bazılarına göre Ezd kabilesinden Benî Mân da Bahîle olarak adlandırılır.

Şerîk b. Ebî Kayle’nin rivayetine göre ‘Amr b. Müslim, Benî Mân meclislerinde şöyle derdi:
“Eğer sizden değilsek, Arap da değiliz.”

Bir Tağlibli onu soy bakımından kendilerine bağlayınca, ‘Amr şöyle dedi:
“Kan bağı olduğunu bilmiyorum; ama koruma konusunda sizi korurum.”

‘Amr, ed-Dahhâk b. Muzâhim ve Yezîd b. el-Mufaddal el-Huddânî’yi Nasr’a göndererek onu ikna etmeye çalıştı; fakat Nasr bunu kabul etmedi.

Bunun üzerine ‘Amr b. Müslim ve el-Bahtârî’nin kuvvetleri “Ey Bekr!” diye bağırarak saldırıya geçti. Ancak geri püskürtüldüler. Nasr karşı saldırıya geçti. İlk öldürülen bir Bahilî oldu.

Çarpışmada, kaçanlar dışında ‘Amr’ın kuvvetlerinden on sekiz kişi öldürüldü. Bunlar arasında el-Ferâfise’nin kardeşi Kerdîn, Mes‘ade ve Bekr b. Vâil’den İshak da vardı.

‘Amr b. Müslim yenilerek kaleye sığındı.

Bu sırada ‘Amr, Nasr’a haber göndererek Belâ‘ b. Mücâhid’i istedi. O geldiğinde ‘Amr ondan güvence istedi. Nasr bunu kabul etti ve şöyle dedi:
“Eğer Bekr b. Vâil’i sevindirmiş olmasaydım seni öldürürdüm.”

Başka bir rivayete göre ‘Amr bir değirmende yakalandı, boynuna ip bağlanarak Nasr’ın huzuruna getirildi. Nasr ona güvence verdi ve şöyle dedi:
“Komutanına git.”

Bir başka rivayete göre ise Nasr ile ‘Amr el-Barugan’da karşılaştı ve Bekr ile Yemen’den otuz kişi öldürüldü. Bunun üzerine Bekr kabilesi şöyle dedi:
“Neden kardeşlerimizle ve komutanımızla savaşalım?”

Bunun üzerine savaştan çekildiler. Ezd tek başına savaştı, yenildi ve kaleye sığındı. Nasr kaleyi kuşattı.

Daha sonra ‘Amr b. Müslim, el-Bahtârî ve Ziyâd b. Tarif yakalandı. Nasr her birine yüz kırbaç vurdu, saç ve sakallarını kestirdi ve onlara kaba elbiseler giydirdi.

Bu olay üzerine Nasr şöyle bir şiir söyledi:

“Gözün yaşlı olduğunu görüyorum ama
Ona cevap veren göz yaş dökmüyor.
Savaş kızıştığında geri kalmam,
Ateşi orduların arasında yanar.
Ben, ağır yükü taşımaya hazır olan
Hindif soyunu çağırırım.
Bekr sözünde durmadı,
Şimdi hem Kays’a ihanetin hem de yeni utancın yükünü taşıyor.
Irak’taki Bekr kendini Nizâr’dan saysa da,
Merv’de onların zayıfları ve sapmaları vardır.
el-Barugan gününde savaşa giriştiler,
Zafer Hindif’in oldu, yıkım Bekr’in başına geldi.
Kays’ın Bahîle’ye karşı kazandığı zaferi duydum,
Bu uzun zamandır beklenen bir şeydi.”

Bir başka rivayete göre ‘Amr b. Müslim önce Nasr’ı yenmiş ve bir Temîmliye alay ederek şöyle demişti:
“Ey Temîmli! Kavminin kaçarken arkasını görmedin mi?”

Ancak Temîm geri dönerek ‘Amr’ı yendi. Toz duman dağıldığında Belâ‘ b. Mücâhid’in Temîm ile birlikte ‘Amr’ın kuvvetlerini sürdüğü görüldü. Bunun üzerine Temîmli şöyle dedi:
“İşte kavmimin arkası!”

Belâ‘ esirlerin öldürülmemesini emretti, ancak elbiselerini çıkarttırdı ve pantolonlarının arkasını kestirdi.

Beyân el-‘Anberî bu savaş hakkında şöyle dedi:

“Şehirdeyken bir savaş haberi duydum,
Temîm’in kazandığı ve her şeyi sarsan bir savaş.
Benekli Bekr b. Vâil’in gözleri hâlâ ağlar,
el-Barugan’da ölenler anıldığında.
‘Amr b. Müslim’i ölüme terk ettiler,
Kargılar kan içindeyken kaçtılar.
Onların gençleri savaşta böyleydi,
Kargılar kırıldığında direnmediler.”

Bu yıl Müslim b. Sa‘îd Türkler üzerine sefer düzenledi. Ceyhun’u geçtikten sonra, Hâlid b. Abdullah tarafından Horasan valiliğinden azledildiği ve yerine Esed b. Abdullah’ın atandığı haberi kendisine ulaştı.
Müslim b. Sa‘îd’in Seferi (Susuzluk Günü): Ali b. Muhammed’in rivayetine göre: Müslim bu yıl sefere çıktı. Meydan-ı Yezîd’de halka hitap ederek şöyle dedi:
“Benim için geride bırakılanlar arasında, boyunları güzel kokular sürülmüş halde oturup, Allah yolunda savaşanların kadınlarına duvarların arkasından sarkan bir topluluktan daha kaygı verici hiçbir şey yoktur. Ey Allah’ım, onları cezalandır, yine cezalandır! Nasr’a, bulduğu her geri kalan kimseyi öldürmesini emrettim. Allah’ın onlara indireceği hiçbir azaptan dolayı da onlara acımayacağım.”

Bununla ‘Amr b. Müslim ve arkadaşlarını kastediyordu.

Müslim Buhara’ya ulaştığında, Hâlid b. Abdullah el-Kasrî’den bir mektup aldı. Bu mektupta Hâlid’in Irak valisi yapıldığı bildiriliyordu. Ancak Hâlid, “Seferini tamamla” diye yazmıştı. Bunun üzerine Müslim, Fergana’ya doğru ilerledi.

Bu sırada Benî Abs’tan olup Horasan’da Ezd içinde sayılan Ebû’d-Dahhâk er-Ravâhî, askerî defterlerin sorumlusu olarak şöyle ilan etti:
“Bu yıl geri kalan hiç kimse asi sayılmayacaktır.”

Bunun üzerine dört bin kişi geri kaldı, Müslim b. Sa‘îd ise sefere devam etti.

Müslim Fergana’ya ulaştığında Hakan’ın yaklaştığını duydu. Şümeyl veya Şübeyl b. Abdurrahman el-Mâzinî gelerek şöyle dedi:
“Hakan’ın ordusunu falan yerde gördüm.”

Bunun üzerine Müslim, Benî Süleym’in mevlası Abdullah b. Ebî Abdullah el-Kirmânî’ye haber göndererek sefere hazırlık yapmasını emretti.

Sabah olunca Abdullah ordusuyla yola çıktı ve bir günde üç günlük mesafe katetti. Ertesi gün de ilerleyerek Vâdî es-Subûh’u geçti. Bu sırada Türkler her taraftan toplanarak Hakan’ın etrafında birleşti.

Abdullah b. Ebî Abdullah, bazı küçük kabile komutanlarını ve mevâlîyi belirli bir noktada mevzilendirdi. Türkler bu birliklere saldırarak onları öldürdü ve Müslim’e ait yük hayvanlarını ele geçirdi.

Bu çatışmada el-Müseyyeb b. Bişr er-Riyâhî, el-Bed‘ (Muhalleb’in süvarilerinden) ve Gurak’ın kardeşi öldürüldü. Ancak askerler toparlanarak Türkleri püskürttü ve onları ordugâhtan uzaklaştırdı.

Müslim sancakları Âmir b. Mâlik el-Himman’a verdi ve orduyla birlikte ilerledi. Sekiz gün boyunca aralıksız yürüdüler; bu süre boyunca Türkler onları kuşatmıştı.

Dokuzuncu günün akşamı Müslim konaklamak istedi ve askerlerle istişare etti. Askerler şöyle dediler:
“Sabah doğrudan suya ulaşacağız, uzak değil. Eğer burada çayırlıkta konaklarsan askerler meyve toplamak için dağılır ve ordugâh yağmalanır.”

Müslim, Ebû’l-Alâ lakaplı Sevre b. el-Huff’a da sordu. O da diğerleriyle aynı görüşü bildirdi. Bunun üzerine konakladılar.

Ancak ordugâh içinde hiçbir yapı kurulmadı. Askerler ağır eşyalarını ve kaplarını yaktılar. Bunların değeri bir milyon dirheme ulaşıyordu.

Sabah ilerlediler ve suya ulaştılar. Fakat nehrin önünde Fergana ve Şaş kuvvetleri bulunuyordu. Bunun üzerine Müslim şöyle dedi:
“Herkes kılıcını çeksin!”

Böylece her yer kılıçlarla doldu. Türkler suyun başından çekildi ve Müslümanlar nehri geçti.

Müslim bir gün kaldı, sonra tekrar yola çıktı. Hakan’ın oğlu onları takip etti.

Artçı birlik komutanı Humeyd b. Abdullah, Müslim’e haber göndererek şöyle dedi:
“Bir saat dur ki arkamdaki iki yüz Türk ile savaşayım.”

Kendisi yaralıydı. Ordu durdu. Humeyd geri dönerek Türklerle savaştı. Soğd askerlerinden bazılarını, komutanlarını ve Türk komutanını yedi adamla birlikte esir aldı; diğerleri kaçtı.

Humeyd ilerlemeye devam etti ancak dizine isabet eden bir okla yaralandı ve öldü.

Askerler susuzluk çekti. Abdurrahman b. Nuaym el-Gamidî’nin develerinde yirmi su tulumu vardı. Askerlerin halini görünce onları çıkardı ve herkes birer yudum içti.

Müslim de Susuzluk Günü’nde su istedi. Ona bir kap getirildi. Ancak Câbir veya Hârise b. Kesîr (Süleyman b. Kesîr’in kardeşi) kabı onun ağzından çekip aldı. Bunun üzerine Müslim şöyle dedi:
“Bırak onu; eğer sıcaklık olmasaydı benimle su için mücadele etmezdi.”

Sonunda açlık ve yorgunluk içinde Hucend’e ulaştıklarında ordu dağınık hale geldi. Bu sırada iki süvari geldi ve Abdurrahman b. Nuaym’ı sordu. Onlar, Esed b. Abdullah tarafından Horasan geçici valiliğine tayin edildiğini bildiren bir belge getirmişlerdi.

Abdurrahman belgeyi Müslim’e okuttu. Müslim şöyle dedi:
“İşittim ve itaat ettim.”

Abdurrahman, Âmul çölünde çadır kullanan ilk kişi oldu.

Susuzluk Günü’nde ordunun en zengin adamı İshak b. Muhammed el-Gudânî idi.

Hâcib el-Fil, Sâbit Kutne hakkında şöyle dedi:

“Biz işleri kararlaştırırız, fakat Bekr katılmaz,
Onlar kürekle dümen arasında oyalanır.
Onu insanlar pamuk parçasından başka tanımaz,
Onun dışında atalarının kim olduğu bilinmez.”

Abdurrahman’ın oğulları Nuaym, Şedîd, Abdüsselâm, İbrahim ve el-Migdam idi. En güçlüleri Nuaym ve Şedîd idi.

Müslim b. Sa‘îd görevden alındığında el-Hazrac et-Tağlibî şöyle dedi:
“Türklerle savaştık. Onlar bizi kuşattı ve helak olacağımızı sandık. Yüzleri solmuştu. Bu sırada Havsere b. Yezîd dört bin kişiyle saldırdı, bir saat savaştı ve geri çekildi. Ardından Nasr b. Seyyâr otuz süvariyle geldi ve onları mevzilerinden çıkardı. Bunun üzerine tüm ordu saldırdı ve Türkler yenildi.”

Müslim b. Sa‘îd Horasan valisi yapıldığında, ‘Umar b. Hubeyre ona şöyle demişti:
“Kapıcını en iyi mevâlînden seç; çünkü o senin dilin ve sözcündür. Muhafız komutanını sadık kıl. Ayrıca ‘özür valileri’ edin.”

Müslim sordu:
“Özür valileri nedir?”

‘Umar şöyle cevap verdi:
“Her şehre kendi yöneticisini seçmesini emret. Onlar birini seçince onu tayin et. Eğer iyi olursa bu senin başarın sayılır; kötü olursa onların hatası olur, sen mazur kalırsın.”

Bundan sonra Müslim, İbn Hubeyre’ye yazıp Tevbe b. Ebî Useyd’in gönderilmesini istedi.

Tevbe yakışıklı ve heybetli biriydi. İbn Hubeyre onu görünce şöyle dedi:
“Bunun gibiler göreve getirilmelidir.”

Müslim ona yüzüğünü vererek:
“Bunu al ve uygun gördüğün gibi hareket et.” dedi.

Tevbe, Esed b. Abdullah gelinceye kadar Müslim’in yanında kaldı. Daha sonra Esed onun kalmasını istedi. Tevbe halkla iyi geçindi, askerlere iyi davrandı ve onların ihtiyaçlarını karşıladı.

Esed, askerlere sefere katılmayanların eşlerini boşamayı yemin etmelerini emretmesini istedi. Ancak Tevbe bunu reddetti ve böyle bir yemin ettirmedi.

Ondan sonra gelen yöneticiler bu yemini uyguladı. Âsım b. Abdullah geldiğinde de askerleri bu yemine zorlamak istedi, fakat askerler şöyle dediler:
“Biz yalnızca Tevbe’nin yeminleriyle yemin ederiz.”

Bu yüzden bu yeminler “Tevbe’nin yeminleri” olarak anıldı.
Hişam b. Abdülmelik’in Hac Yapması: Bu yıl Hişam b. Abdülmelik hac yaptı.

Ahmed b. Sâbit’in rivayetine göre — onun râvisi İshak b. Îsâ, Ebû Ma‘şer, ayrıca el-Vâkıdî ve diğerleri de aynı şekilde rivayet etmişlerdir; aralarında bir farklılık yoktur.

el-Vâkıdî’nin, İbn Ebî’z-Zinâd’dan — onun da babasından nakline göre:

Hişam b. Abdülmelik Medine’ye girmeden önce bana yazı göndererek hac ibadetinin sünnetlerini yazmamı istedi. Ben de bunları yazdım. Daha sonra Ebû’z-Zinâd, Hişam ile karşılaştı.

Ebû’z-Zinâd şöyle dedi:
“O gün onun arkasında bir alay içinde bulunuyordum. Hişam ilerlerken, Saîd b. Abdullah b. Velid b. Osman b. Affan onunla karşılaştı. Hişam onun için bineğinden indi ve ona selam verdi. Ardından Saîd onun yanına geçti.

Hişam, ‘Ey Ebû’z-Zinâd!’ diye seslendi. Ben de ilerleyerek diğer yanına geçtim. Bu sırada Saîd’in şöyle dediğini duydum:

‘Ey Müminlerin Emiri! Allah, Müminlerin Emiri’nin ailesine nimet vermeye ve mazlum halifesine yardım etmeye devam etmektedir. Bu iyi topraklarda insanlar Ebû Turab’a lanet etmeyi bırakmamıştır. Müminlerin Emiri de bu mübarek topraklarda ona lanet etmelidir.’

Ancak bu sözler Hişam’a ağır geldi ve ona zor geldi. Bunun üzerine şöyle dedi:
‘Biz buraya kimseye hakaret etmek veya lanet etmek için gelmedik; biz hac için geldik.’

Bunun üzerine Saîd sözünü kesti. Hişam bana dönerek şöyle dedi:
‘Ey Abdullah b. Zekvân, sana yazdıklarımı tamamladın mı?’

Ben de: ‘Evet’ dedim.

Ebû’z-Zinâd şöyle ekledi:
“Onun Hişam’ın yanında söylediği bu sözler Saîd’e ağır gelmişti. Onu her gördüğümde yüzünün bozulduğunu fark ediyordum.”



Bu yıl, İbrahim b. Muhammed b. Talha, Hişam b. Abdülmelik’e, Hişam Hicr’de namazını kıldıktan sonra ayakta dururken hitap etti ve şöyle dedi:

“Sana Allah adına ve bu evin ve bu şehrin kutsallığı adına yalvarıyorum — ki sen onların hakkını yüceltmek için buraya geldin — bana yapılan zulmü gider.”

Hişam sordu:
“Nasıl bir zulüm?”

İbrahim dedi:
“Evim.”

Hişam tekrar sordu:
“Müminlerin Emiri Abdülmelik ile aranız nasıldı?”

İbrahim:
“O bana zulmetti.”

Hişam:
“Peki Velid b. Abdülmelik?”

İbrahim:
“O da bana zulmetti.”

Hişam:
“Peki Süleyman?”

İbrahim:
“O da bana zulmetti.”

Hişam:
“Peki Ömer b. Abdülaziz?”

İbrahim:
“Allah ona rahmet etsin, onu bana geri verdi.”

Hişam:
“Peki Yezid b. Abdülmelik?”

İbrahim:
“O da bana zulmetti. Onu elimden aldıktan sonra şimdi senin eline geçti.”

Bunun üzerine Hişam şöyle dedi:
“Allah’a yemin ederim, eğer dayağa dayanabileceğini bilsem seni döverdim!”

İbrahim şöyle dedi:
“Allah’a yemin ederim, kılıçla da kırbaçla da vurulmaya dayanırım!”

Bunun üzerine Hişam oradan ayrıldı. el-Ebraş da onun peşinden gitti.

Hişam ona sordu:
“Ey Ebû Mücaşi, bu dili nasıl buldun?”

O da şöyle cevap verdi:
“Ne güzel bir dil!”

Ve ekledi:
“İşte bu Kureyş’tir; onların dili hâlâ insanlar arasında, benim gördüğüm gibi kalıntılar halinde yaşamaktadır.”
Esed b. Abdullah el-Kasrî’nin Horasan’daki valiliği: Bu yıl Hâlid b. Abdullah el-Kasrî Irak’a vali olarak geldi. Aynı yıl kardeşi Esed b. Abdullah’ı Horasan valiliğine tayin etti. Esed, Müslim b. Sa‘îd henüz Fergana seferindeyken görev yerine ulaştı. Rivayete göre, Ceyhun’u geçmek istediğinde Amul’daki geçidin sorumlusu olan el-Eşheb b. Ubeyd et-Temîmî (Benû Gâlib’den) onu engelledi. Esed ona “Beni karşıya geçir” dedi. Ancak el-Eşheb, “Buna izin verilmedi” diyerek reddetti. Esed onun iyi muamele görmesini ve yemek verilmesini emretti, fakat el-Eşheb yine kabul etmedi. Bunun üzerine Esed “Ben valiyim” dedi. Bunun üzerine el-Eşheb onu karşıya geçirdi. Esed de “Bunu işaretleyin, ona güvenlik görevinden pay verelim” dedi. Böylece Ceyhun’u geçerek Soğd bölgesine ulaştı.

Esed Soğd ovalarında konakladı. Semerkand’da vergi işlerinden sorumlu olan kişi Rini‘ b. Hini‘ idi. Halk Esed’i karşılamak için çıktı ve onun bir taş üzerinde oturduğunu görünce bunu uğurlu sayarak “Kayada bir aslan; bu hayır getirir” dediler. Rini‘ ona “Vali olarak mı geldin ki sana valilere yaptığımız gibi davranalım?” diye sordu. Esed “Evet, vali olarak geldim” dedi. Sonra yemek istedi ve çayırda yemek yedi. “Yanında yalnızca on dört dirhem bulunan biri nasıl acele eder? (Bazıları on üç dediğini de rivayet eder.) İşte onlar kolumda” dedi. Bu sırada çokça ağlıyor ve “Ben de sizin gibi bir insanım” diyordu.

Sonra bindi ve Semerkand’a girdi. ‘Abd al-Rahman b. Nuaym’ı ordu komutanı tayin eden belgeyi iki kişiyle gönderdi. Bu iki kişi, Abdurrahman’ı Vadi Afşin’de buldular. O sırada artçı kuvvetlerin başındaydı ve kuvvetleri Semerkandlı mevalî ile Kufe’den gelen kabile birliklerinden oluşuyordu. Onlar Abdurrahman’a belgeyi ve ordunun geri dönmesi ile askerlerin serbest bırakılması emrini içeren mektubu verdiler. Abdurrahman mektubu okudu ve görevlendirme belgesiyle birlikte Müslim’e götürdü. Müslim “İşittim ve itaat ettim” dedi.

Bunun üzerine ‘Amr b. Hilâl es-Sedûsî (veya et-Teymî olduğu da söylenir), el-Barugan’daki yaptıkları sebebiyle Müslim’i birkaç kırbaçla cezalandırdı. Hüseyin b. Osman b. Bişr b. el-Muhtafiz de ona hakaret etti. Ancak ‘Abd al-Rahman b. Nuaym her ikisini de azarladı.

Ali b. Muhammed’in rivayetine göre: Onlar Esed’e Semerkand’da katıldılar. Esed daha sonra Merv’e gitti. Hini‘yi görevden alarak Semerkand’a Akil el-Murir ailesinden el-Hasan b. Ebî el-‘Amarrata el-Kindî’yi tayin etti.

O sırada Horasan kadısı Ya‘kûb b. el-Ka‘ka‘ idi. el-Cenûb (el-Ka‘ka‘ b. el-A‘lem’in kızı ve el-Hasan’ın eşi) kocasının yanına geldi. el-Hasan onu karşılamak için dışarı çıktı. Bu sırada Türklere ait bir saldırı haberi geldi. Ona “Türkler sana geldi” denildi. Onların sayısı yedi bindi. el-Hasan şöyle dedi: “Onlar bize gelmedi; biz onların ülkesine gidip topraklarını aldık ve onları köleleştirdik. Buna rağmen sizi onların üzerine götüreceğim ve atlarınızın yelelerini onların atlarının yelelerine bağlayacağım.”

Sonra savaşa çıktı, fakat gecikti. Bu sırada Türkler baskın yapıp geri döndü. Bunun üzerine insanlar şöyle dediler: “Eşini karşılamak için acele etti ama düşmana karşı ağır davrandı.” el-Hasan bunu duyunca halka şöyle dedi: “Siz konuşuyor ve eleştiriyorsunuz! Allah’ım, izlerini kes! Ecellerini hızlandır! Onlara zarar indir! Mutluluklarını ellerinden al!” Bu yüzden insanlar içlerinden ona lanet ettiler.

el-Hasan Türklerle savaşmak üzere çıktığında yerine Sâbit Kutne’yi bıraktı. Sâbit halka hutbe vermek istediğinde dili sürçtü ve “Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse sapmıştır” dedi. Bunun üzerine şaşırdı ve hiçbir şey söyleyemedi. Minberden indikten sonra şöyle dedi:

“Eğer sizin aranızda iyi bir hatip değilsem,
Savaş kızıştığında kılıcımla konuşurum.”

Ona “Bunu minberde söyleseydin hatip sayılırdın” denildi. Hâcib el-Fil el-Yeşkürî ise onu eleştirerek şöyle dedi:

“Ey Ebû’l-‘Alâ, başına bir felaket geldi,
O Cuma günü korku ve sıkıntı içinde kaldın.
Konuşmak isterken dilin dolaştı,
Yüksekten düşen birinin yuvarlanması gibi.
İnsanların gözleri sana çevrilince,
Ayağa kalktığında korkudan yutkundun.
Kur’an’a gelince, tek bir ayeti bile doğru okuyamazsın,
Ve asla başarıya ulaşamazsın.”


Valiler

Bu yıl Recep ayında Abdüssamed b. Ali doğdu.

Bu yıl Medine, Mekke ve Tâif’in valisi İbrahim b. Hişam el-Mahzûmî idi.

Irak ve Horasan’ın valisi Hâlid b. Abdullah el-Kasrî idi.

Basra’da ibadet işlerinden sorumlu olan kişi Ukbe b. Abdülalî idi.

Güvenlikten sorumlu olan kişi Mâlik b. el-Münzir b. el-Cerûd idi.

Kadılık görevini ise Sümâme b. Abdullah b. Enes yürütüyordu.

Horasan’da ise Esed b. Abdullah görev yapıyordu.
Yüz Yedinci Yıl Olayları: Bu yıl meydana gelen olaylar arasında, Yemen’de ‘Abbâd el-Ru‘aynî’nin Haricî isyanı da vardı. Yusuf b. Ömer onu öldürdü ve onunla birlikte üç yüz kişi olan tüm adamları da öldürüldü.

Bu yıl Muaviye b. Hişam yaz seferine çıktı. Suriye ordusuna Meymûn b. Mihran komuta ediyordu; denizi aşarak Kıbrıs’a kadar ulaştı. Hişam’ın 106 yılında hac sırasında hazırlanmasını emrettiği kuvvetler de diğer birliklerle birlikte sefere katıldı. Bu yeni birlikler 107 yılında düzenli maaşla görevlendirildi; bunların yarısı savaşa katılıyor, diğer yarısı geride kalıyordu. Kara harekâtını ise Mesleme b. Abdülmelik yönetti.

Bu yıl Suriye’de şiddetli bir veba salgını meydana geldi.

Bu yıl Bukayr b. Mahan, Ebû İkrime (yani Ebû Muhammed es-Sâdık), Muhammed b. Huneys ve Ammâr el-‘Ubâdî’yi, aralarında Velid el-Ezrak’ın dayısı Ziyad’ın da bulunduğu bazı arkadaşlarıyla birlikte Horasan’a gönderdi. Kindeli bir adam Esed b. Abdullah’a gelerek onları ihbar etti. Bunun üzerine Ebû İkrime, Muhammed b. Huneys ve arkadaşlarının çoğu Esed’in huzuruna getirildi; ancak Ammâr kaçmayı başardı. Esed yakalananların ellerini ve ayaklarını kestirdi ve onları çarmıha gerdirdi. Bunun üzerine Ammâr geri dönerek durumu Bukayr b. Mahan’a bildirdi. Bukayr da bunu Muhammed b. Ali’ye yazdı. Muhammed b. Ali şöyle cevap verdi: “Sözlerinizin ve davanızın doğruluğunu ortaya koyan Allah’a hamd olsun. Ancak aranızda henüz öldürülecek başka kimseler de vardır.”

Yine bu yıl Müslim b. Sa‘îd, Hâlid b. Abdullah’a gönderildi. Esed b. Abdullah, Horasan’da Müslim’e iyi davranmış, ona zarar vermemiş ve onu hapse atmaktan kaçınmıştı. Müslim Irak’a geldiğinde İbn Hubeyre kaçmayı düşündü; ancak Müslim ona engel olarak şöyle dedi: “O insanlar bizim hakkımızda, senin onlar hakkında düşündüğünden daha iyi bir kanaate sahip.”

Bu yıl Esed, el-Garşistan hükümdarı Namrûn’un dağlarına saldırdı. Bu dağlar Talkan dağlarının yanındaydı. Namrûn Esed ile barış yaptı ve onun vasıtasıyla Müslüman oldu. Bu yüzden bugün onlar Yemen kabilesinin mevalîsi sayılırlar.

Aynı yıl Esed, Herat’ın dağlık bölgesi olan el-Gûr üzerine de sefer düzenledi.
Esed’in el-Gûr’a saldırısı: Ali b. Muhammed’in rivayetine göre: Esed el-Gûr’a saldırdığında, bölge halkı değerli eşyalarını alıp yolu olmayan bir mağaraya gizledi. Bunun üzerine Esed sandıklar hazırlanmasını emretti, adamları bu sandıklara koyup zincirlerle aşağı indirdi ve böylece ulaşabildikleri eşyaları çıkardı. Sâbit Kutne şöyle dedi:

“Esed’i aşırılıklarla sorumlu görüyorum,
Öyle ki perdeler arkasında yaşayan krallar bile korkuya kapılır.
Atlarla Merv çevresindeki yüksek yerlere çıktı,
Ve sen onları ‘yürü’ ve ‘hadi’ nidaları arasında sürüyorsun.
Gûr’a kadar ki orada ‘kıllı olan’ (aslan/Esed) hakimiyet kurdu,
Ve kılıçlar ve mızrak uçlarıyla savaşmaya geldi.
Orada gördüğün çarmıha gerilmiş ölüler sayesinde
Allah bize yolu gösterdi, vadilerin ağızlarında.
Savaşlar, ne Kelb kabilesinin ileri gelenlerine
Ne de Benû Kilâb’a sövülmeye fırsat bıraktı.
Onlara ganimet getirdi ve geri döndü,
Ganimetlerin en iyisini alarak.
Bir kavmin yurduna konakladığında ise
Onlara aşağılayıcı türlü azaplar tattırırdı.
Dağları ziyaret ettirmedi mi, Mul‘ dağlarını,
Altında bulut parçalarının görüldüğü dağları,
Öyle büyük bir orduyla ki, onlardan tek bir kaçanı bile bırakmadı
Ve onları yakıcı bir azapla cezalandırdı.”

Mul‘, Huttal dağlarında bulunan ve Mul‘ kuşaklarının yapıldığı bir yerdir.

Bu yıl Esed, el-Barugan’da yaşayan askerleri Belh’e taşıdı. el-Barugan’da evi olan herkese, eski evine denk bir ev verdi. Evi olmayanlara da yeni evler tahsis etti. Onları beşli askerî gruplarına (ahmâs) göre yerleştirmek istedi, ancak kabile kavgaları çıkacağı konusunda uyarılınca onları karışık şekilde yerleştirdi. Belh şehrini inşa etmek için her bölgeden, vergi miktarına göre işçi talep etti. Şehrin inşasını Hâlid b. Bermek’in babası Bermek’e verdi. el-Barugan valilerin ikamet yeriydi. el-Barugan ile Belh arasında iki fersah, şehir ile Nevbahar arasında ise yaklaşık iki ghalvah mesafe vardı.

Ebû el-Benâ, Esed’in Belh’i inşa etmesi hakkında şöyle dedi:

“Kalbini meşgul eden ve seni sevdaya düşüren şey,
Havmel’de yavrusuna düşkün beyaz bir ceylandır.
O dikenli çalının ilk ürünleriyle beslenir, yanları gevşek,
Gece evcil hayvanların gitmediği bir su başında.
Hayvanların dolambaçlı bir vadide toplandığı yerlerde,
Yanlarıyla süzülen inekler oraya yönelir.
Senin tahkim ettiğin bu mübarek yerde,
Zayıf korunur, korkan güven bulur.
Orada senin için, iyi bir kimsenin göreceği şeyi görüyorum:
Bir zafer ve gök kapılarının yağmurla açılması.
Senin için, anlayanların seni onunla tanıdığı bir şöhret geldi;
Çünkü sen, iyilik eden biri olarak bunu hedefledin.
Ey halkın işlerini yönetenlerin en hayırlısı,
Yeminimin doğruluğuna kesinlikle yemin ederim.
Allah, senin yaptığın iş sayesinde burayı güvenli kıldı,
Oysa daha önce sarsıcı olaylar kalpleri korkutuyordu.”

Hac ve valiler

Bu yıl hacca İbrahim b. Hişam başkanlık etti. Bunu Ahmed b. Sâbit – onun ravisi – İshak b. Îsâ – Ebû Ma‘şer’den işittim. el-Vâkıdî, Hişam ve diğerleri de aynı şekilde rivayet etmiştir.

Bu yıl büyük eyaletlerin valileri, 106 yılında zikrettiğimiz kişilerle aynıydı.
Esed’in Huttal seferi: Bu yıl meydana gelen olaylar arasında, Mesleme b. Abdülmelik’in seferi de vardı. O, el-Cezîre civarında bulunan Bizans şehri Kayseriye’ye ulaştı ve burayı fethetti.

Yine bu yıl İbrahim b. Hişam da sefere çıktı ve Bizans’a ait kalelerden birini ele geçirdi.

Bu yıl Bukayr b. Mahan, içinde Ammâr el-‘Ubâdî’nin de bulunduğu bir grubu Horasan’a gönderdi. Ancak bir adam onları Esed b. Abdullah’a ihbar etti. Esed, Ammâr’ı yakaladı ve elleriyle ayaklarını kestirdi; arkadaşları ise kaçmayı başardı. Onlar Bukayr b. Mahan’ın yanına giderek durumu bildirdiler. Bunun üzerine Bukayr, Muhammed b. Ali’ye bir mektup yazdı. Muhammed b. Ali ona şu cevabı verdi: “Görevinin doğruluğunu ortaya çıkaran ve topluluğunu kurtaran Allah’a hamd olsun.”

Bu yıl Dâbık’ta bir yangın çıktı. Muhammed b. Ömer’in, Abdullah b. Nâfi‘den, onun da babasından naklettiğine göre, otlaklar yandı; hatta hayvanlar ve insanlar bile yanarak öldü.

Bu yıl Esed b. Abdullah, Huttal üzerine sefere çıktı.

Ali b. Muhammed’in rivayetine göre: Esed, Kuvâdiyân’a çekilip Ceyhun’u tekrar geçtiğinde Hakan onun üzerine yürüdü; böylece bu seferde iki taraf arasında savaş olmadı.

Ebû Ubeyde’ye göre ise: Aksine, onlar Esed’i yenilgiye uğrattılar ve onu utandırdılar; hatta çocuklar şu sözleri söyleyerek alay ettiler:

“Huttal’dan geldin,
Yüzün bozulmuş halde geldin.”

es-Sebal, Esed’e karşı savaşmış ve Hakan’ı yardıma çağırmıştı. Esed, Surh Dâre’de kışlayacakmış gibi davranmıştı. Sonra bir gece askerlerine hareket emri verdi ve sancağını çıkararak gizlice Surh Dâre’ye yöneldi. Askerler “Allahu ekber” diye bağırdı. Esed bunun sebebini sorunca, bunun onların eve dönüş işareti olduğu söylendi. Bunun üzerine münadi Urve’ye “Emir Gûrîn’e gidiyor diye ilan et” dedi. Böylece ilerledi. Hakan geldiğinde Esed çoktan Gûrîn’e doğru ilerlemiş ve tekrar Ceyhun’u geçmişti; dolayısıyla karşılaşma olmadı. Esed Belh’e geri döndü.

Şair, Esed’i öven bir şiirinde şöyle dedi:

“Her beşli birlikten iki bin asker topladım,
Zırhlı ve geniş cepheli birliklerden.
Müslümanlar Gûriyan’a ilerledi ve bir gün boyunca savaştılar,
Onlara karşı direndiler.
Müşriklerden biri öne çıkıp mızrağını yere dikti,
Atına yeşil bir işaret asmıştı.
Salm b. Ahvaz, Nasr b. Seyyâr ile birlikteydi.
Salm dedi ki: ‘Esed’in görüşünü biliyorum ama yine de bu adamı öldürmeye çalışacağım.’
Nasr ‘Nasıl istersen’ dedi.
Salm hücum etti ve adamı mızrak çekmesine fırsat vermeden öldürdü.
Sonra tekrar saldırdı ve başka birini daha öldürdü fakat yaralandı.
Nasr da saldırdı, iki kişiyi öldürdü ve yaralı döndü.
İkisi de yaptıklarının Esed’i memnun etmeyeceğini söylediler.
Bu sırada Esed’in elçisi geldi ve dedi ki:
‘Emir sizin bugünkü davranışınızı gördü ve sizi Müslümanlara faydasız buldu; Allah size lanet etsin.’
Onlar da ‘Amin, eğer bir daha böyle yaparsak’ dediler.”

O gün iki taraf birbirini durdurdu, ertesi gün tekrar savaştılar. Müşrikler kısa sürede yenildi. Müslümanlar onların ordugâhını ele geçirdi, bölgeyi fethetti ve esirler ile ganimetler aldı.

Bazılarına göre ise Esed 108 yılında Huttal’dan yenilgiyle döndü. Horasan halkı şöyle dedi:

“Huttal’dan geldin,
Yüzün bozulmuş halde geldin,
Kırılmış bir halde geri döndün.”

Huttal seferinde askerler şiddetli bir açlık çekti. Esed, bir kölesine iki koyun vererek “Bunları beş yüz dirhemden aşağı satma” dedi. Köle gidince Esed “Bunları ancak İbn eş-Şıhhir satın alır” dedi. İbn eş-Şıhhir akşam geldiğinde koyunları pazarda buldu ve beş yüz dirheme satın aldı. Birini kesti, diğerini kardeşine gönderdi. Köle durumu Esed’e anlatınca Esed ona bin dirhem verdi.

İbn eş-Şıhhir, Osman b. Abdullah b. eş-Şıhhir’dir; Mutarrif b. Abdullah b. eş-Şıhhir el-Haraşî’nin kardeşidir.

Hac ve görevliler

Bu yıl İbrahim b. Hişam, Medine, Mekke ve Tâif valisi olduğu sırada hacca başkanlık etti. Bu bilgi Ahmed b. Sâbit – onun ravisi – İshak b. Îsâ – Ebû Ma‘şer yoluyla aktarılmıştır. el-Vâkıdî de aynı şekilde rivayet etmiştir.

Bu yıl büyük şehirlerde ibadet, askerî işler ve yargıdan sorumlu görevliler önceki yıl ile aynıydı ve daha önce zikredilmişti.
Umar b. Yezîd el-Useyyidî’nin öldürülmesi: Bu yıl meydana gelen olaylar arasında, deniz kuvvetlerine komuta eden ‘Abdullah b. Ukbe b. Nâfi‘ el-Fihrî’nin seferi de vardı. Yine bu yıl Muaviye b. Hişam, Bizans topraklarına karşı bir sefer düzenledi ve Tîbah adı verilen bir kaleyi ele geçirdi. Ancak onunla birlikte bulunan Antakya halkından bir grup kayıplar verdi.

Bu yıl ‘Umar b. Yezîd el-Useyyidî öldürüldü. Onu Mâlik b. el-Münzir b. el-Cerûd öldürdü.

Rivayet edildiğine göre bunun sebebi şuydu: Hâlid b. Abdullah, Yezîd b. el-Muhallab ile yapılan savaş sırasında ‘Umar b. Yezîd’in cesaretini görmüş, bunun üzerine Yezîd b. Abdülmelik ondan etkilenmişti. Yezîd, “Bu Irak’ın adamıdır” dedi. Bu durum Hâlid’i öfkelendirdi. Bunun üzerine Basra’da güvenlik kuvvetlerinin başında bulunan Mâlik b. el-Münzir’e, ‘Umar b. Yezîd’i yüceltmesini ve onun hiçbir emrine karşı gelmemesini emretti; ta ki bu durum halk arasında bilinir hale gelsin.

Ancak Mâlik, onu öldürmek için bir bahane aramaya koyuldu ve sonunda bunu buldu. Bir gün ‘Abdülalâ b. Abdullah b. Âmir’den söz edildiğinde Mâlik ona iftira attı. Bunun üzerine ‘Umar b. Yezîd, “Sen Abdülalâ gibi birine mi iftira ediyorsun?” diyerek karşı çıktı. Bunun üzerine Mâlik ona sert bir şekilde karşılık verdi ve onu kırbaçlamaya başladı; sonunda onu öldürene kadar dövdü.
Esed’in el-Gûr’a karşı seferi: Bu yıl Esed b. Abdullah, Gûr üzerine sefere çıktı. Sâbit Kutne şöyle dedi:

“Esed’i savaş kendisine geldiğinde görüyorum,
Düşmanla savaşır; galip gelir ve üstünlük kurar.
es-Sebal’ın toprağını ele geçirdi; ki onun koruyucusu Hakan idi,
Kendisine direnen her şeyi yakıp yıkarak.
Türk toplulukları sana Kabil ile Gûr arasından geldiler,
Fakat senden kaçarak kurtulamadılar.
Düşmanlar, ormanın aslanını alt edemediler,
Azgın yırtıcıların babasını kışkırttılar ama o onlara dönüp saldırdı.
Kıllı bir aslan gibiydi; kolunda sanki safran var gibiydi,
Yüzü ürkütücü, dişlerini göstermiş ve kendini kanıtlamıştı.
Mübarek kalede bir koruma yok muydu
Senin askerlerin için; korkak korkarken o korku salıyordu?
Abdullah senin için bir kale inşa etti ki sen onu miras aldın,
Çok önceden, eğer eski olan sayılırsa; ve soylu bir oğul yetiştirdi.”

Bu yıl Hişam b. Abdülmelik, Hâlid b. Abdullah’ı Horasan valiliğinden azletti ve onun kardeşi Esed’i de görevden aldı.
Hişam’ın Hâlid ve Kardeşini Horasan’dan Azletmesi: Bunun sebebi, Hâlid’in kardeşi Esed’in kendi kabilesine aşırı derecede bağlı davranması ve bu yüzden halkı kendisinden uzaklaştırmasıydı.

Ali b. Muhammed’in rivayetine göre: Ebû el-Band, Ezd kabilesinden birine şöyle dedi: “Beni kabiledaşın Abdurrahman b. Subh’un yanına sok, beni ona tanıt ve benden bahset.” Bunun üzerine onu içeri aldı. O sırada Abdurrahman b. Subh, Esed’in Belh valisiydi. Ezdli adam şöyle dedi: “Allah emiri muvaffak kılsın! Bu, kardeşimiz ve destekçimiz Ebû el-Band el-Bekrî’dir. O doğu halkının şairidir. Şöyle diyen odur:

‘Eğer Ezd, önceden Abbâd ve Mes‘ûd tarafından teminat altına alınmış bir anlaşmayı bozarsa,
Ve Mâlik ile Süveyd —ki ikisi birlikte onu garanti etmişlerdi—
Kılıçlar Ezd’e karşı şiddetle çekildiğinde,
Onlar birbirlerine şöyle seslenmişlerdi: “Allah size mühlet versin!”
O sırada insanların derileri darbelerden kan içindeydi.’”

Bunun üzerine Ebû el-Band, Ezdli’nin elini çekerek: “Allah seni şefaatçi olarak kahretsin!” dedi. Ardından emire şöyle dedi: “O yalan söyledi. Allah seni muvaffak kılsın! Ben şöyle diyenim:

‘Ezd bizim kardeşimizdir; onlar bizim müttefikimizdir.
Aramızda ne bir bozulma ne de bir değişme vardır.’”

Emir: “Doğru söyledin” dedi ve güldü. Ebû el-Band, Benî İlba‘ b. Şeybân b. Zühl b. Sa‘lebe’dendir.

Esed, Nasr b. Seyyâr ve onunla birlikte bulunan Mudar grubuna karşı aşırı derecede tarafgir davrandı. Bir cuma günü onları kırbaçlattı ve hutbesinde şöyle dedi:
“Allah bu yüzleri çirkinleştirsin! Fitne, nifak, bozgunculuk ve fesat ehlinin yüzlerini! Ey Allah’ım, beni onlardan ayır ve beni sığınağıma, yurduma çıkar! Benim karşılaşacağım şeyleri arzulayan ya da ağzını açacak kimse azdır. Çünkü Müminlerin Emiri benim dayımdır, Hâlid b. Abdullah kardeşimdir ve benimle birlikte on iki bin Yemenli kılıcı vardır.”

Sonra minberden indi. Cuma namazını kıldırdıktan sonra insanlar huzuruna gelip oturunca, yatağının altından bir belge çıkardı ve halka okudu. Bu belgede Nasr b. Seyyâr, Abdurrahman b. Nuaym el-Gamidi, Sevra b. el-Hurr el-Abânî ve el-Bahtari b. Ebî Dirhem’in isimleri geçiyordu. Onları çağırıp azarladı ve küçük düşürdü. Hiçbiri konuşmadı.

Sonra Sevra konuşarak kendi konumunu, itaatini ve samimiyetini anlattı. Esed’in boş sözlü bir düşmanın ithamını kabul etmemesi gerektiğini, onları suçlayan kişiyle yüzleştirmesi gerektiğini söyledi. Fakat Esed bunu kabul etmedi, aksine onların soyulmasını emretti.

Abdurrahman b. Nuaym dövüldü. Göbekli, ince kalçalı ve zayıf bacaklı bir adamdı. Dövülürken eğildi ve uzun donu aşağı kaymaya başladı. Ailesinden bir adam ayağa kalktı, kendi Herat kumaşından bir örtüyü alarak onu örtmek istedi. Esed işaret verince onu örttü. Başka bir rivayete göre onu örten kişi Ebû Numeyle idi ve şöyle demişti: “Kendini ört ey Ebû Züheyr, emir iyi ahlaklı bir validir.”

Başka bir rivayete göre Esed onları sarayının köşelerinde dövdürdü. Sonra: “Benî Himman’ın teke gibi olanı nerede?” dedi. Bu kişi daha önce cezalandırılmış olan Âmir b. Mâlik idi. Dövüldükten sonra onların saçlarının da tıraş edildiği söylenir.

Esed onları Abd Rabbihî b. Ebî Sâlih ve Îsâ b. Ebî Burayk’a teslim ederek Hâlid’e gönderdi ve şöyle yazdı: “Bu adamlar bana karşı ayaklanmak istediler.” Saçları uzadıkça tekrar tıraş ediliyordu. El-Bahtari, Nasr b. Seyyâr ile aralarında geçenlerden dolayı: “Keşke beni de onunla birlikte bir ay dövseydi” diyordu.

Benî Temîm, Nasr’a haber göndererek: “İstersen seni kurtarırız” dediler; fakat Nasr bunu kabul etmedi. Hâlid’in huzuruna getirildiklerinde, Hâlid Esed’i azarladı ve şöyle dedi: “Onların başlarını gönderemez miydin?”

Arfece et-Temîmî şöyle dedi:
“Nasıl oluyor da halifenin destekçileri sıkıntı içindeyken,
Onun düşmanları serbest bırakılıyor?”

“Nasr savaşın yıldızı iken zincire vurulmuştu,
Ben gözyaşlarımı tutamayıp ağladım.”

Nasr ise şöyle dedi:
“Hiçbir suçum yokken bana kınama gönderdin,
Ümmü Temîm mektubunda beni suçluyor.
Eğer onların önünde esir olarak zincire vurulmuşsam,
Bu sıkıntı ve keder içindeysem,
Şerefli insanların kötü biri tarafından esir alınması gibisi yoktur.”

Ferazdak da şöyle dedi:
“Ey Hâlid! Allah olmasaydı sana itaat edilmezdi,
Benî Mervân olmasaydı Nasr’ı zincire vuramazdın.
Eğer onun zincirleri sıkı olmasaydı,
Savaşçıların oğullarıyla karşılaşırdın.”

Esed, Belh’te hutbe verirken şöyle dedi:
“Ey Belh halkı! Bana ‘Karga’ lakabını taktınız. Allah’a yemin ederim ki kalplerinizi şaşırtacağım!”

Böylece Esed’in aşırı tarafgirliği halkı kendisinden uzaklaştırınca, Hişam Hâlid’e şöyle yazdı: “Kardeşini görevden al.” Bunun üzerine Hâlid onu azletti, ancak hac yapmasına izin verilmesini istedi.

Esed Ramazan ayında Irak’a döndü ve Horasan’ın ileri gelenlerini beraberinde getirdi. Yerine Horasan’da el-Hakem b. Avâne el-Kelbî’yi bıraktı. El-Hakem bir yaz boyunca görevde kaldı, fakat sefere çıkmadı.
Horasan’da Abbâsî Davetçileri: Ali b. Muhammed’e göre: Abbâsîler adına Horasan’a gelen ilk davetçi, Hamdân’ın azatlısı Ziyâd Ebû Muhammed idi. Onu, Esed b. Abdullah’ın ilk valiliği sırasında Muhammed b. Ali b. Abdullah b. el-Abbâs göndermiş ve ona şöyle demişti: “İnsanları bize çağır, Yemenliler arasında kal ve Mudar’a yumuşak davran.” Ayrıca ona, Abrâşehr’den Gâlib adlı bir kişiden sakınmasını tembihlemişti; çünkü o, Fâtıma soyuna aşırı bağlıydı.

Bir rivayete göre, Muhammed b. Ali’den Horasan’a ilk mesajı getiren kişi, Belh halkından Kays b. Sa‘lebe’nin azatlısı Harb b. Osman’dı.

Ziyâd Ebû Muhammed Horasan’a geldiğinde insanları Abbâsoğullarının imametine davet etti. Aynı zamanda Mervânîlerin davranışlarını ve zulümlerini de anlatıyordu. Ayrıca insanlara yemek dağıtmaya başladı. Bu sırada Gâlib, Abrâşehr’den onun yanına geldi. Aralarında anlaşmazlık çıktı; Gâlib Ebû Tâlib soyunu tercih ediyor, Ziyâd ise Abbâs soyunu destekliyordu. Gâlib ayrıldıktan sonra Ziyâd bir kış boyunca Merv’de kaldı. Onu ziyaret edenler arasında Yahyâ b. Akîl el-Huzâî ve İbrahim b. el-Hattâb el-Adavî de vardı.

Süveyd el-Kâtib, Berzân köyünde el-Rugad ailesinin evlerinde kalıyordu. O sırada Merv maliyesinin başında Hasan b. Şeyh bulunuyordu. Süveyd, Ziyâd hakkında Hasan’a bilgi verdi; Hasan da bunu Esed b. Abdullah’a bildirdi. Esed, Ziyâd’ı huzuruna çağırdı. Yanında Ebû Mûsâ künyeli bir adam vardı. Esed ona bakarak: “Seni tanıyorum” dedi. Ebû Mûsâ: “Evet” diye cevap verdi. Esed: “Seni Şam’da bir meyhanede görmüştüm” dedi. Ebû Mûsâ bunu doğruladı.

Esed, Ziyâd’a: “Hakkında bana ulaşan bu şey nedir?” diye sordu. Ziyâd: “Sana yalan ulaştırılmıştır. Ben yalnızca ticaret için Horasan’a geldim. Paramı halka dağıttım; geri döndüğünde buradan ayrılacağım” dedi. Bunun üzerine Esed: “Eyaletimden hemen çık!” dedi. Ziyâd ayrıldı, fakat sonra tekrar işine dönmek üzere geri geldi. Hasan yeniden Esed’i uyardı ve Ziyâd’ın ciddi bir iş içinde olduğunu düşündürdü.

Bunun üzerine Esed tekrar Ziyâd’ı çağırdı ve onu görünce: “Sana Horasan’da kalmayı yasaklamamış mıydım?” dedi. Ziyâd: “Ey emir, benden sana zarar gelmez” diye cevap verdi. Bu söz Esed’i öfkelendirdi ve onların öldürülmesini emretti. Ebû Mûsâ: “Hükmünü ver, ne istersen yap!” dedi. Bu söz Esed’in öfkesini daha da artırdı ve ona: “Beni Firavun’a mı benzettin?” dedi. Ebû Mûsâ: “Ben değil, Allah seni ona benzetti” diye karşılık verdi.

Bunun üzerine Ziyâd ve beraberindekiler öldürüldü. Onlar Kûfe’nin en soylu ailelerinden on kişiydi. O gün iki küçük çocuk dışında hiçbiri bağışlanmadı. Diğerlerinin Kuşanşah’ta öldürülmesini emretti.

Bazılarına göre Esed, Ziyâd’ın beline bir çizgi çizdirtti. Sonra iki kişi tarafından gerildi ve kılıçla vuruldu; fakat kılıç onu kesemedi. Bunun üzerine pazardaki halk “Allahu ekber!” diye bağırdı. Esed bunun sebebini sorunca “Kılıç onu kesmedi” dediler. Bunun üzerine Ebû Ya‘kub’a bir kılıç verdi. Ebû Ya‘kub, halkın toplandığı yerde Ziyâd’a vurdu; ilk darbe isabet etmedi, ikinci darbede onu ikiye böldü.

Başka bir rivayete göre Esed onlara af teklif etti: Suçlamayı inkâr edenleri serbest bırakacaktı. Sekiz kişi bunu reddetti, iki kişi kabul etti. Ertesi gün bu iki kişiden biri geldi. Esed eski şehrin pazarına bakan kabul salonundaydı. “Bu dünkü esirimiz değil mi?” dedi. Adam yaklaşarak: “Beni arkadaşlarıma katmanı istiyorum” dedi. Onlar pazarın üzerinde dururken adam şöyle diyordu: “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan ve peygamber olarak Muhammed’den razıyız.” Bunun üzerine Esed Buhara hükümdarının kılıcını istedi ve kurban bayramından dört gün önce adamın başını kesti.

Bunlardan sonra Kûfe halkından Kesîr adlı bir adam geldi. Ebû’n-Necm’in yanında kaldı. Ziyâd ile görüşenler onun yanına da geliyordu. Onlara konuşmalar yapıp nasihat ediyordu ve bu işi bir-iki yıl sürdürdü.

Kesîr okuma yazma bilmiyordu.

Daha sonra Hıdaş adlı biri, Mar‘am denilen bir köyde onun yanına geldi ve Kesîr’e üstünlük sağladı. Asıl adının Umâre olduğu söylenir; fakat dini bozduğu için ona Hıdaş denilmiştir.
Sâbit Kutne’nin Esed’e Öfkesi: Esed, Îsâ b. Şeddâd el-Burcümî’yi bir bölgeye vali yardımcısı olarak tayin etmiş ve böylece onu Sâbit Kutne’nin üzerine getirmişti. Bu durum Sâbit’i öfkelendirdi. Bunun üzerine Esed’i hicvederek şöyle söyledi:

“Her kavmin babasını bildiğini görüyorum,
Ama Becîle’nin babası aralarında tereddüt içindedir.

Ben babamı senin baban bildim; öyleyse
Bana karşı düşmanla birleşip bağırıp çağırma.

Kim sana ok atarsa, ben de ona ok atarım,
Senin düşman saydığın herkes benim de açık düşmanımdır.

Esed b. Abdullah —Allah affını yüceltsin—
Günah sahibidir; peki günahı olmayanın durumu ne olacak?

Beni Burcümî için bir yük hayvanı mı yaptın,
Oysa Burcümî değersiz ve verimsiz bir kimsedir!

O bir köledir; asiller yarıştığında görürsün ki
Sanki bir yük taşıyormuş gibi ağır ağır gelir.

Kürz’ün kabrine sığınırım ki görülmeyeyim
Temîm’den verimsiz bir kölenin emri altında.”
Eşras b. Abdullah es-Sülemî’nin Horasan Valiliğine Getirilmesi: Bu yılda Hişam b. Abdülmelik, Eşras b. Abdullah es-Sülemî’yi Horasan valisi olarak tayin etti.

Ali b. Muhammed’in rivayetine göre —Ebû ed-Duhayl el-Adavî, Muhammed b. Hamza, Tarkhan ve Muhammed b. es-Salt es-Sekafî’den naklen— Hişam, Esed b. Abdullah’ı Horasan’dan azletti ve yerine Eşras b. Abdullah es-Sülemî’yi vali olarak tayin etti. Ona, Hâlid b. Abdullah el-Kasrî ile yazışmasını emretti.

Eşras faziletli ve iyiliksever biriydi. Horasanlılar, onlara karşı iyi davranışı sebebiyle ona “Kâmil (Mükemmel)” derlerdi. Böylece Horasan’a gitti. Oraya vardığında halk gelişinden dolayı sevinç duydu.

Güvenlik kuvvetlerinin başına Ümeyre Ebû Ümeyye el-Yeşkürî’yi getirdi, sonra onu görevden alarak yerine es-Simt’i tayin etti. Merv kadılığını, bu işten anlamayan Ebû el-Mübârek el-Kindî’ye verdi. Bunun üzerine Eşras, Mukatil b. Hayyan ile istişare etti. Mukatil ona Muhammed b. Zeyd’i tayin etmesini tavsiye etti. Eşras da kadılığı ona verdi. Muhammed b. Zeyd, Eşras görevden alınana kadar kadı olarak kaldı.

Eşras ayrıca seyyar sınır kuvvetini kuran ilk kişidir. Bu kuvvetin başına Abdülmelik b. Dihter el-Bihilî’yi getirdi. Eşras, büyük küçük bütün işleri bizzat kendisi yönetirdi.

Eşras Horasan’a geldiğinde halk sevinçten “Allahu ekber!” diye bağırdı. İçlerinden biri şöyle dedi:

“Rahman, Süleym kabilesinden imamları kendilerine geldiği gün,
Bir halkın ‘Allahu ekber!’ diye haykırışını işitti.

Bir hidayet imamı ki onunla düzenleri güçlendi,
Zayıf, iliği kurumuş bir topluluk idiler.”

Eşras geldiğinde bir eşeğe binmişti. Bunun üzerine Heyyân en-Nebatî ona şöyle dedi:
“Ey emir! Horasan valisi olmak istiyorsan ata bin, dizginleri sıkı tut ve kamçıyı sürekli kullan ki ileri atılsın. Aksi halde geri dön!”

Eşras şöyle cevap verdi:
“O halde geri dönerim; çünkü ateşe atılmam ey Heyyân.”

Buna rağmen orada kaldı ve at binmeye başladı.

Ali’nin rivayetine göre Yahyâ b. Hudeyn şöyle dedi:
“Eşras gelmeden önce bir rüya gördüm. Birisi bana ‘Size kalbi katı, yardımcıları zayıf, uğursuz biri geliyor’ dedi. Korkuyla uyandım. Ertesi gece yine rüya gördüm: ‘Size kalbi katı, yardımcıları zayıf, uğursuz, halkına hain biri geliyor: Jaghr.’”

Sonra şu beyitleri söyledi:

“Komutanı Jaghr olan bir ordu helâk olur;
Kabileler ezilmeden önce bir çare var mı?

Eğer düşmanı ondan uzaklaştırabilirse kabul edilebilir,
Yoksa onlar masal anlatıcılarının hikâyeleri olurlar.”

Horasan’da Eşras’a “Jaghr” denirdi.
İbrahim b. Hişam’ın Hac Emirliği: Bu yıl hac emirliğini İbrahim b. Hişam üstlendi.

Bunu Ahmed b. Sâbit’in rivayetiyle —onun râvisi İshak b. Îsâ, Ebû Ma‘şer’den— duydum. Vâkıdî ve diğerleri de aynı şekilde rivayet etmiştir.

Vâkıdî’ye göre: İbrahim b. Hişam bu yıl Mina’da, Kurban Bayramı gününden sonraki gün, öğle namazından sonra halka hitap etti ve şöyle dedi:
“Bana sorun; çünkü ben eşsiz olanın soyundanım. Benden daha bilgili birine soru sormayacaksınız.”

Bunun üzerine Irak halkından bir adam ayağa kalkarak kurbanların hükmü hakkında, onların farz olup olmadığı konusunda ona soru sordu. İbrahim buna cevap verecek bir şey bulamadı ve minberden indi.

Valiler

Bu yıl Medine, Mekke ve Tâif valisi İbrahim b. Hişam idi. Basra ve Kûfe’nin idaresi Hâlid b. Abdullah’ın elindeydi. Basra’da ibadet işlerinden Âbân b. Dubeyre el-Yezânî sorumluydu. Güvenlik kuvvetlerinin başında Bilâl b. Ebî Bürde bulunuyordu. Kadılık görevi ise Hâlid b. Abdullah’ın tayiniyle Sümâme b. Abdullah el-Ensârî’ye verilmişti. Horasan valisi ise Eşras b. Abdullah idi.
Yüz Onuncu Yıl Olayları: Bu yıl meydana gelen olaylar arasında, Mesleme b. Abdülmelik’in Türklere karşı yaptığı sefer de vardır. Bab el-Lân civarında onlara yaklaştı ve orada Kağan ile ordusuyla karşılaştı. Yaklaşık bir ay boyunca savaştılar ve bu sırada şiddetli yağmura maruz kaldılar. Sonunda Allah Kağan’ı yenilgiye uğrattı ve o kaçtı. Bunun üzerine Mesleme, Zülkarneyn Mescidi üzerinden geri döndü.

Bu yıl ayrıca, rivayet edildiğine göre Muâviye b. Hişam Bizans topraklarına sefer düzenledi ve Şemeluh adlı kaleyi ele geçirdi.

Bu yıl içinde Abdullah b. Ukbe el-Fihrî yaz seferine kumanda etti ve deniz kuvvetlerinin başındaydı. Ancak Vâkıdî’ye göre bu görevi Abdürrahman b. Muâviye b. Hudeyc yürütmekteydi.

Yine bu yıl, Eşras Semerkant ve Mâverâünnehir halkından zimmîleri İslam’a davet etti ve onlardan cizyenin kaldırılacağını şart koştu. Onlar bunu kabul ederek Müslüman oldular; fakat Eşras buna rağmen cizyeyi almaya devam etti. Bunun üzerine ona karşı isyan ettiler.
Eşras ve Semerkant Halkı Meselesi: Rivayete göre Eşras, Horasan valisiyken şöyle dedi:
“Bana takva ve fazilet sahibi bir adam bulun ki onu Ceyhun’un ötesine gönderip halkı İslam’a davet ettireyim.”

Bunun üzerine ona, Benî Dabbe’nin azatlısı Ebû es-Seyda Sâlih b. Tarif’i görevlendirmesi tavsiye edildi. Ancak bu kişi: “Ben Farsça bilmiyorum” dedi. Bunun üzerine yanına Rebî‘ b. İmrân et-Temîmî verildi.

Ebû es-Seyda şöyle dedi:
“Ben şu şartla gidiyorum: Kim Müslüman olursa ondan cizye alınmayacak ve sadece Horasan’ın haraç vergisi uygulanacaktır.”

Eşras: “Evet” dedi. Bunun üzerine Ebû es-Seyda arkadaşlarına:
“Ben gidiyorum. Eğer görevliler sözlerinde durmazlarsa bana karşı onları destekler misiniz?” dedi. Onlar da “Evet” dediler.

Böylece Semerkant’a gitti. O sırada Semerkant’ta askerî ve mali işlerin başında Hasan b. Ebî el-Amarrata el-Kindî bulunuyordu.

Ebû es-Seyda, Semerkant ve çevresindeki halkı İslam’a davet etti ve cizyenin kaldırılacağını şart koştu. Bunun üzerine insanlar hızla Müslüman oldular. Bu durum üzerine Gurek, Eşras’a yazıp:
“Haraç gelirleri büyük ölçüde azaldı” dedi.

Eşras, İbn Ebî el-Amarrata’ya şöyle yazdı:
“Haraçta Müslümanlar için güç vardır. Duyduğuma göre Sugd halkı ve benzerleri isteyerek Müslüman olmadı, sadece cizyeden kaçmak için İslam’a girdiler. Bu yüzden kimin sünnetli olduğunu, ibadetleri yerine getirdiğini, İslam’ı doğru yaşadığını ve Kur’an’dan bir sûre okuyabildiğini araştır. Ancak bu niteliklere sahip olanlardan haraç kaldır.”

Sonra Eşras, İbn Ebî el-Amarrata’yı mali görevden alarak yerine Hânî b. Hânî’yi tayin etti ve ona İhşîd’i ekledi. İbn Ebî el-Amarrata, Ebû es-Seyda’ya şöyle dedi:
“Ben artık haraçla ilgili değilim; fakat Hânî ve İhşîd’e dikkat et.”

Bunun üzerine Ebû es-Seyda, Müslüman olanlardan cizye alınmasını engellemeye başladı. Hânî ise Eşras’a yazdı:
“Halk Müslüman oldu ve mescitler yaptı.”

Buhara’nın dihkanları (yerli ileri gelenleri) Eşras’a gelip:
“Herkes Arap olduysa artık haraç kimden alınacak?” dediler.

Eşras, Hânî’ye ve diğer mali görevlilere şöyle yazdı:
“Daha önce kimden alıyorsanız yine onlardan alın.”

Böylece Müslüman olanlardan tekrar cizye alınmaya başlandı.

Bunun üzerine Sugd halkından yedi bin kişi bunu reddederek Semerkant’tan yedi fersah uzaklıkta ayrı bir yerde toplandılar. Onlara şu kişiler katıldı: Ebû es-Seyda, Rebî‘ b. İmrân, Kâsım eş-Şeybânî, Ebû Fâtıma el-Ezdî, Bişr b. Cürmüz, Hâlid b. Ubeydullah el-Hacarî, Bişr b. Zunbur, Âmir b. Kuşeyr (veya Beşîr el-Hucendî), Beyân el-Anbarî ve İsmail b. Ukbe.

Eşras, İbn Ebî el-Amarrata’yı askerî görevden de alarak yerine el-Mücaşşir b. Muzâhim’i getirdi ve yanına Ümeyre b. Sa‘d eş-Şeybânî’yi verdi.

El-Mücaşşir gelince Ebû es-Seyda’ya mektup yazarak onu ve arkadaşlarını yanına çağırdı. Ebû es-Seyda ve Sâbit Kutne gelince ikisini de hapse attı. Ebû es-Seyda şöyle dedi:
“Sözünüzden döndünüz ve ihanet ettiniz!”

Hânî ise:
“Kan dökülmesini önleyen şey ihanet sayılmaz” diye cevap verdi.

Ebû es-Seyda Eşras’a gönderildi, fakat Sâbit Kutne hapiste tutuldu. Ebû es-Seyda götürülünce arkadaşları toplanarak Ebû Fâtıma’yı başlarına geçirdiler ve Hânî ile savaşmak istediler. Ancak Hânî onlara:
“Bekleyin, Eşras’a yazayım ve onun emrine göre hareket edelim” dedi.

Eşras’a yazdılar. Eşras da:
“Onlara haraç uygulayın” diye cevap verdi.

Bunun üzerine Ebû es-Seyda’nın taraftarları tekrar karşı tavır aldılar; fakat hareketleri zayıfladı. Liderleri yakalanarak Merv’e gönderildi. Sâbit hapiste kaldı.

Eşras, Hânî’nin yanında haraç işlerine bakmak üzere Süleyman b. Ebî es-Sarî’yi görevlendirdi. Hânî ve memurları haraç toplamaya şiddetle devam etti ve İranlı ileri gelenlere kötü davrandı. El-Mücaşşir, Ümeyre b. Sa‘d’a dihkanlar üzerinde yetki verdi. Onlar ayakta tutuluyor, elbiseleri yırtılıyor ve kemerleri boyunlarına bağlanıyordu. Ayrıca Müslüman olan fakirlerden de cizye alındı.

Bunun sonucu olarak Sugd ve Buhara halkı dinden döndü ve Türklere haber göndererek yardım istediler.

Sâbit Kutne, Nasr b. Seyyâr vali oluncaya kadar hapiste kaldı. Nasr gelince Sâbit’i alıp Eşras’a gönderdi; Eşras onu tekrar hapsetti. Nasr, Sâbit’e iyi davranmıştı. Bu yüzden Sâbit, hapisteyken Nasr’ı öven bir şiir söyledi:

“Çadır yerindeki hangi hendek ve taşlar seni özleme sevk etti,
Ve yağmurun sildiği hangi izler?

Onlardan hiçbir şey kalmadı; sadece kırık taşlar ve ocak,
Ve terk edilmiş bir yurtta yalnız bir kişi.

Leyla’nın yurdu ıssız çöller oldu;
Benim yurdumdan ne kadar uzak!

Onun yerine korku vadisi verildi bana,
Gece yolcusu bile geçmez oradan.

Çorak ve kavrulmuş bir yerdeyiz,
Aramızda dalgalı bir sel akıyor.

Türklerle savaşıyoruz;
Ağıt yakan kadınlar susmuyor.

Eğer Nasr hakkındaki kanaatim doğruysa,
O büyük ganimetler elde etmeden askerlerini geri göndermez.

Onunla birlikte büyük bir hükümranlık kazanılır,
Atlar zincirlerle bile ilerler ganimet taşırken.

Sınırlar ancak sabırlı ve cömert kişilerle korunur.

Ey Nasr b. Seyyâr!
Sen benim için, kabilem beni yalnız bıraktığında gerçek bir özgür gibi davrandın.

Bütün dostlarım bana düşman oldu,
Ama ben ne isyan ettim ne de utanç verici bir iş yaptım.”

Ali’nin rivayetine göre: Eşras sefere çıktı ve Amul’de üç ay kaldı. Önceden Katan b. Kuteybe’yi on bin askerle Ceyhun’un ötesine gönderdi. Sugd ve Buhara kuvvetleri, Kağan ve Türklerle birlikte gelip Katan’ı hendekle çevrili ordugâhında kuşattılar. Kağan her gün bir grup asker göndererek saldırılar yaptırdı. Bir gün Türkler, Müslümanların dağınık olduğu sırada hayvanlarına saldırdı.

Eşras, Sâbit Kutne’yi kefaletle serbest bıraktı ve onu süvari birlikleriyle gönderdi. Türkleri takip ettiler ve Amul’de onlarla savaşıp ele geçirilenleri geri aldılar. Daha sonra Türkler tekrar birleşip kaçtılar.

Eşras Müslümanlarla birlikte nehri geçerek Katan’a katıldı. Daha sonra Mes‘ûd adlı birini akına gönderdi; fakat düşmanla karşılaşıp yenildi ve geri döndü. Bunun üzerine bir şair şöyle dedi:

“Mes‘ûd’un akını başarısız oldu;
Sadece saldırı ve kaçıştan başka bir şey getirmedi.

Issız bir diyarda konakladılar,
Atları dağın eteklerinde uğuldayan sinekler gibiydi.”
Beykend Savaşı: Düşman yaklaştı. Yakınlaştıklarında Müslümanlar onlarla karşılaşıp kısa bir süre savaştılar, sonra çatışmayı kestiler. Bu esnada Müslümanlardan bazıları öldürüldü. Ardından Müslümanlar yeniden savaşa giriştiler ve bu kez sebat gösterdiler. Müşrikler yenilgiye uğratıldı.

Eşras, askerlerle birlikte ilerleyerek Beykend’de konakladı. Bunun üzerine düşman onların suyunu kesti. Eşras ve Müslümanlar o gün ve geceyi orada geçirdiler. Sabah kalktıklarında suları tükenmişti. Su bulmak için kazdılar fakat su bulamadılar ve susuzluk çekmeye başladılar.

Bunun üzerine suların kesildiği şehir tarafına yöneldiler. Müslümanların öncü kuvvetinin başında Katan b. Kuteybe bulunuyordu. Düşman onlarla karşılaşıp savaştı. Müslümanlar susuzluktan bitkin düşmüşlerdi. Onlardan yedi yüz kişi öldü ve ordu savaşamayacak hâle geldi. Rebâb kabilesinin savaş safında yalnız yedi kişi kalmıştı.

Dirâr b. Hüseyin, çektiği yorgunluk yüzünden neredeyse esir düşecekti. Bunun üzerine Hâris b. Süreyc askeri teşvik ederek şöyle dedi:
“Ey insanlar! Kılıçla öldürülmek, bu dünyada daha şereflidir ve Allah katında susuzluktan ölmekten daha büyük sevaptır.”

Bunun üzerine Hâris b. Süreyc, Katan b. Kuteybe ve Vekî‘in kardeşinin oğlu Muhammed’in oğlu İshak, Temîm ve Kays süvarileriyle ileri atıldılar. Savaştılar ve Türkleri sudan uzaklaştırdılar. Bunun üzerine askerler suya koşup içtiler ve susuzluklarını giderdiler.

Sâbit Kutne, Abdülmelik b. Di‘ter el-Bâhilî’nin yanından geçerken ona:
“Ey Abdülmelik! Cihadın sünnetlerine uyuyor musun?” dedi.

O da:
“Bekle, abdest alayım ve kendimi kefenleyeyim” dedi.

Sâbit onu bekledi. Abdülmelik çıkınca birlikte ilerlediler. Sâbit arkadaşlarına:
“Onlarla savaşmayı sizden daha iyi bilirim” diyerek onları teşvik etti.

Bunun üzerine düşmana saldırdılar. Savaş şiddetlendi. Sâbit Kutne öldürüldü. Onunla birlikte şu Müslümanlar da öldürüldü:
Sahr b. Müslim el-Abdî, Abdülmelik b. Di‘ter el-Bâhilî, el-Vecîh el-Horasânî ve el-Ağgar b. Ukbe el-Avdî.

Katan b. Kuteybe ve İshak b. Muhammed b. Hasan, Temîm ve Kays kabilelerinden süvarileri toplayarak ölümüne savaşmak üzere birbirlerine söz verdiler. Cesurca saldırarak düşmanı geri çekilmeye zorladılar. Müslümanlar onları takip edip öldürdüler; gece olunca savaş durdu ve düşman dağıldı.

Bunun ardından Eşras Buhara’ya gelip halkını kuşattı.

Ali b. Muhammed’in rivayetine göre:
Abdullah b. el-Mübarek – Hişam b. Umeyre – Fudayl b. Gazvân yoluyla el-Vecîh el-Bunânî şöyle dedi:

“Kâbe’yi tavaf ederken bana şunu anlattı:
‘Türklerle karşılaştık. Onlar bizden bir grubu öldürdü. Ben de yere düşürüldüm. Onların oturup su istediklerini gördüm. Nihayet yanıma geldiler. İçlerinden biri dedi ki: “Bunu bırakın, onun atacağı bir adım ve yaşayacağı bir kader daha var.”

İşte bu, şimdi attığım adımdır; artık şehit olmayı umuyorum.’”

Daha sonra Horasan’a döndü ve Sâbit ile birlikte şehit oldu.

El-Vâzi‘ b. Mâ‘ik’in rivayetine göre:
El-Vecîh, Eşras’ın günü iki katırla yanımdan geçti. Ona:
“Ey Ebû Esmâ! Bu sabaha nasıl çıktın?” dedim.

O da:
“Şaşkınlık ile toparlanma arasında çıktım. Ey Allah’ım! İki orduyu karşı karşıya getir!” dedi.

Sonra yayı ve kılıcı omzunda, başı sarılı hâlde düşmana saldırdı ve şehit oldu. El-Heysem b. el-Münahhil de şehit olanlar arasındaydı.

Ali’nin rivayetine göre:
Eşras Türklerle karşılaştığında Sâbit Kutne şöyle dedi:
“Ey Allah’ım! Dün İbn Bistam’ın misafiriydim, bugün beni kendi misafirin kıl! Vallahi Ümeyyeoğulları beni zincirlenmiş olarak görmeyecek!”

Sonra hücuma geçti. Arkadaşları da saldırdı fakat geri çekildiler; Sâbit ise sebat etti. Atı vuruldu ve hızla uzaklaştı. Sâbit onu durdurup tekrar saldırdı. Yaralandı ve geri döndü. Secde hâlindeyken şöyle dedi:

“Ey Allah’ım! Sabah İbn Bistam’ın misafiriydim, akşam Senin misafirin oldum. Beni güzel mükâfatının cennetinde kabul et!”

Başka bir rivayete göre:
Eşras Ceyhun’u geçti ve Beykend’de konakladı, fakat orada su bulamadı. Sabah olunca ordu hareket etti. Buhara hükümdarının kalesine bir mil kala bin süvari onlara saldırdı ve orduyu kuşattı. Toz bulutu öyle yükseldi ki kimse yanındakini göremez oldu.

Altı bin Müslüman, Katan b. Kuteybe ve dihkanlardan Gurek ile birlikte ordudan koptu. Bunlar Buhara kalelerinden birine ulaştılar ve Eşras’ın öldüğünü sandılar. Oysa Eşras Buhara kalelerindeydi. İki taraf iki gün boyunca birleşemedi.

Gurek bu savaşta Türklerin tarafına geçti. Başta Katan ile birlikte kaleye girmişti; fakat Katan ona haber gönderince askerleri elçiyi kovdu ve Gurek Türklere katıldı.

Başka bir rivayete göre Gurek, Türk süvarileriyle birlikte kalmış ve mecburen onların tarafına geçmişti.

Yine rivayete göre Eşras, Gurek’ten bir içki kabı istedi. Gurek:
“Bundan başka kendimi sürecek bir şeyim kalmadı” dedi.
Eşras tekrar haber göndererek:
“Kabak kapla iç, o kabı bana gönder” dedi. Bunun üzerine Gurek onu terk etti.

Nasr b. Seyyâr Semerkant’ın başındaydı, Ümeyre b. Sa‘d ise mali işlerden sorumluydu ve kuşatma altındaydılar.

Kureyş b. Ebî Kehmes atla gelip Katan’a şöyle dedi:
“Emir ve ordusu konakladı. Kayıp sadece sizsiniz.”

Bunun üzerine Katan ve adamları ordugâha ulaştılar; burası bir mil mesafedeydi.

Başka bir rivayete göre Eşras, Buhara’ya bir fersah uzaklıkta “el-Mescid” denilen yerde konakladı, ardından “Bevâdire” adı verilen çayırlık bir alana geçti.
Kamerce Kuşatması: Sabâbah yahut Şebîbah —Benî Kays b. Abdullah el-Bâhilî’nin azatlısı— Kamerce’de konaklamış olan askerin yanına geldi. Kamerce, Horasan savaş günlerinin en şereflilerinden biri ve Eşras’ın valilik günlerinde meydana gelenlerin en büyüğü idi.

Sabîbah yahut Şebâbah, Kamerce’de bulunanlara şöyle dedi:
“Kağan yarın sizin yanınızdan geçecek. Size tavsiyem, silahlarınızı gösterin ve ona ciddiyet ile en yüksek gayreti gördürün ki sizinle savaşma isteği kırılsın.”

İçlerinden biri şöyle dedi:
“Şu adama karşı tedbirli olun; o sizi zayıflatmak için gelmiştir.”

Onlar ise:
“Hayır, bunu yapmayız. Bu bizim azatlımızdır; onu güzel öğüdüyle tanırız” dediler.

Böylece o adamın sözünü kabul etmediler, azatlının kendilerine emrettiğini yaptılar.

Sabah olunca Kağan onların karşısına geldi. Tam karşı hizalarına vardığında Buhara yoluna doğru çıktı; sanki oraya gitmek istiyormuş gibi yaptı. Sonra askeriyle birlikte nehir tarafına indi ve Müslümanlarla arasında bulunan bir tepenin arkasından geçti. Türkler konaklayıp hazırlık yaptılar; Müslümanlar ise onların farkında değildi.

Bu beklenmedik durum meydana gelince Müslümanlar tepeye çıktılar ve birden karşılarında bir demir dağı gördüler; bunların içinde Fergana, et-Tarabend, Afşine, Nesef kuvvetleri ve Buhara ordusunun bazı birlikleri de vardı.

Bunun üzerine Müslüman ordu, dışarı çıkmış olmaktan pişman oldu. Küleyb b. Kan‘ân ez-Zühlî şöyle dedi:
“Bunlar üzerinize gelecekler. Zırhlı hayvanlarınızı nehir yoluna doğru, sanki onları sulamaya götürüyormuşsunuz gibi sevk edin. Zırhlarını çıkardığınızda kapı yoluna dönün ve grup grup, her defasında bir grup olmak üzere içeri sızın.”

Türkler onların çekilip gittiğini görünce geçitlerde onlara saldırdılar. Fakat Müslümanlar yolu Türklerden daha iyi biliyorlardı ve kapıya onlardan önce vardılar. Türkler orada onlara yetişti ve el-Muhallab adlı, Kamerce garnizonunda bulunan bir Arap’ı öldürdüler. Türkler Müslümanlarla savaşıp hendeğin dış kapısını ele geçirdiler; sonra içeri girdiler ve iki taraf savaşmayı sürdürdü.

Araplardan biri, tutuşturduğu bir demet sap çıkarıp onların yüzüne attı. Bunun üzerine geri çekildiler ve meydanı boşalttılar; arkalarında ölüler ve yaralılar bıraktılar. Akşam olunca Türkler geri çekildi, Araplar ise köprüyü yaktı.

Sonra Yezdicerd oğlu Hüsrev, otuz adamıyla gelip şöyle dedi:
“Ey Araplar! Niçin kendinizi öldürüyorsunuz? Ben Kağan’ı krallığımı bana geri vermesi için getirdim; aynı zamanda size de eman alacağım.”

Onlar ona sövdüler, o da çekip gitti.

Bazegarî, beraberinde iki yüz adamla onların yanına geldi. O, Mâverâünnehir’den zeki bir adamdı; Kağan ona karşı gelmezdi. Yanında Kağan’ın iki yakını ve Eşras’ın hudut süvari birliğine ait atlar vardı. Şöyle dedi:
“Bize eman verin ki size yaklaşabilelim ve Kağan’ın beni sizin için gönderdiği teklifi size ileteyim.”

Bunun üzerine ona eman verdiler. O da şehre yaklaştı; şehir halkı yukarıdan ona bakıyordu. Yanında Arap esirler vardı. Bazegarî şöyle dedi:
“Ey Araplar! Bana içinizden bir adam indirin de Kağan’ın mesajını ona söyleyeyim.”

Bunun üzerine Mehrah kabilesinin azatlısı olan ve Dârigin halkından Habîb’i ona indirdiler. Türkler onunla konuştu, fakat o anlamadı. Bunun üzerine Bazegarî şöyle dedi:
“Bana söylediklerimi anlayacak bir adam indirin.”

Bu defa biraz Türkçe bilen Yezîd b. Saîd el-Bâhilî’yi indirdiler.

Bazegarî şöyle dedi:
“Bunlar hudut süvari birliğine ait atlardır ve Arapların ileri gelenleri bunlarla birlikte esirdir. Kağan beni size şu mesajla gönderdi: İçinizden altı yüz dirhem maaş alan herkese bin dirhem, üç yüz dirhem alan herkese altı yüz dirhem verecektir. Bunun yanında size güzel davranmaya da kararlıdır.”

Yezîd ona şöyle cevap verdi:
“Bu bir araya gelecek bir iş değildir. Araplar kurtlar iken Türklerle, onlar koyunken, nasıl bir araya gelir? Bizimle sizin aranızda barış olmayacaktır.”

Bazegarî öfkelendi. Yanında bulunan iki Türk,
“Bunun başını keselim mi?” dediler.

Bazegarî:
“Hayır. O bize emanla indi” dedi.

Yezîd onların ne dediğini anladı ve korktu. Bunun üzerine şöyle dedi:
“Ey Bazegarî! Bizi ikiye ayırmaz mısın? Yarımız mallarıyla birlikte gider, diğer yarımız da Kağan’la gider. Kağan galip gelirse onunla oluruz; aksi olursa Sugd şehirlerinin geri kalanı gibi oluruz.”

Bazegarî ile yanındaki iki Türk bunu kabul etti. Bazegarî ona:
“Anlaştığımız şeyi halka teklif et” dedi.

Yezîd duvara doğru ilerledi, ipin ucunu tuttu; onu yukarı çektiler, şehir suruna çıktı. Şöyle bağırdı:
“Ey Kamerce halkı! Birleşin; size imandan sonra küfre çağıran bir kavim geldi. Ne dersiniz?”

Onlar:
“Ne kabul ederiz ne de razı oluruz!” dediler.

Yezîd:
“Onlar sizi müşriklerin safında Müslümanlara karşı savaşmaya çağırıyorlar!” dedi.

Onlar da:
“Bundan önce hep birlikte ölürüz!” diye karşılık verdiler.

Yezîd:
“Öyleyse bunu onlara bildirin!” dedi.

Bunun üzerine yukarıdan onlara şöyle seslendiler:
“Ey Bazegarî! Elinizdeki esirleri satar mısın? Biz onları fidye ile kurtaralım. Fakat bizi çağırdığınız şeye boyun eğmeyeceğiz.”

Bazegarî şu cevabı verdi:
“Yoksa siz kendinizi bizden satın almaz mısınız? Çünkü sizin yanınızda bulunanlar da bizim elimizde bulunanlar gibidir.”

Onların ellerinde el-Haccâc b. Humeyd en-Nadrî vardı. Ona:
“Ey Haccâc, konuşmaz mısın?” dediler.

O da:
“Ben gözetim altındayım” dedi.

Kağan, ağaçların kesilmesini emretti. Adamları yaş odunları hendeğe atmaya başladı. Kamerce müdafileri ise kuru odunlar attılar. Hendek Türklerin üzerinden geçebileceği kadar doldu. Bunun üzerine Müslümanlar hendeği ateşe verdiler ve Allah’ın bir işi olarak şiddetli bir rüzgâr çıktı.

Ateş odunları tutuşturdu ve onların altı günde yaptığını bir gündüz saatinde yaktı kül etti. Biz de onlara ok attık; onları yaraladık ve yaralarıyla meşgul olmalarını sağladık. Bir ok Bazegarî’nin göbeğine saplandı; idrarı tutuldu ve o gece öldü. Türkleri kulaklarını kestiler; başları eğik halde en kötü ağlayıcılar oldular.

Sonra korkunç bir şey yaptılar: Gündüz uzayınca, içlerinde Ebû el-Avca‘ el-Atakî ve arkadaşlarının da bulunduğu yüz kadar esiri getirip öldürdüler. El-Haccâc b. Humeyd en-Nadrî’nin başını Müslümanlara attılar.

Müslümanların elinde müşriklerin oğullarından iki yüz rehin vardı; onlar da bunları öldürdüler, gerçi bu rehineler canla başla savaştılar. Çatışma iyice şiddetlendi. Düşman hendeğin kapısında durdu. Sonra Türk reislerinden beşi surun üstünde ilerledi.

Bunun üzerine Küleyb şöyle dedi:
“Bana karşı bunlara yardım edecek kim var?”

Züheyr b. Mukatil et-Tufâvî:
“Ben yardım ederim” dedi.

Sonra yaralı olmasına rağmen aceleyle ilerledi ve bazı gençlere:
“Arkamdan yürüyün!” dedi.

O gün bu reislerden ikisi öldürüldü, üçü ise kaçtı.

Mâverâünnehir prenslerinden biri Muhammed b. Vessâf’a şöyle dedi:
“Şaşılacak şey, Mâverâünnehir’de Kamerce’de savaşmamış tek bir prensin kalmamış olması, yalnız benim hariç. Benim de emsallerimle birlikte savaşmamış olmam ve yiğitliğimin görülmemiş olması bana ağır geliyor.”

Kamerce halkı sıkıntı içinde kalmaya devam etti; nihayet Arap askerleri ilerleyip Fergana kuvvetlerinin üzerine indi. Bunun üzerine Sugd, Fergana, Şaş halkı ve dihkanlar Kağan’ı kınadılar. Kağan da onlara şöyle dedi:
“Siz burada elli eşek bulunduğunu ve bizim burayı beş günde alacağımızı iddia ettiniz. Ama o beş gün iki aya dönüştü.”

Böylece onlara sövdü ve çekilip gitmelerini emretti. Onlar ise:
“Biz elimizden geleni yapacağız; yarın bizi ortaya çıkar ve bak” dediler.

Ertesi gün Kağan gelip durdu. et-Tarabend prensi yanına çıkıp savaşmak ve Müslümanların şehrine girmek için izin istedi. Fakat Kağan:
“Bu yerde savaşmanı uygun görmüyorum” dedi; çünkü orayı tehlikeli sayıyordu.

Prens şöyle dedi:
“Öyleyse bana iki Arap cariye ver; ben çıkıp onlarla savaşayım.”

Bunun üzerine Kağan ona izin verdi.

Prens savaştı. Adamlarından sekizi öldürüldü; ama o ilerleyip bir gedik önünde durdu. Gediğin yanında bir ev vardı. O evde gedik üzerine açılan bir delik bulunuyordu. Evde Benî Temîm’den hasta bir adam vardı. Elindeki kancalı demiri prensin üzerine attı; kanca onun zırhına takıldı. Sonra kadınları ve çocukları çağırdı; onlar da onu çektiler. Prens yüzü ve dizleri üzerine düştü. Bir adam ona taş attı; taş kulak dibine isabet etti. Prens yığıldı. Bir adam da onu mızraklayıp öldürdü.

Türklerden sakalsız bir delikanlı gelip öldüren kişiyi öldürdü, onun eşyalarını ve kılıcını aldı. Fakat biz onun cesedi üzerinde üstün geldik.

Rivayete göre bu çağrıya cevap veren kişi Şaş halkının en iyi süvarisi idi.

Müslümanlar tahta bir su teknesi alıp hendeğin duvarına dayadılar; sonra ona kapılar yaptılar ve arkalarına okçular yerleştirdiler. Bunların arasında Gâlib b. el-Muhâcir et-Tâî, Ebû el-Abbâs et-Tûsî’nin amcası ile iki adam daha vardı; bunlardan biri Şeybânî, diğeri Nâcî idi.

Kağan hendeği görmeye geldiğinde Nâcî ona ok attı; ok burnunun kemiğine isabet etti. Fakat Kağan Tibet miğferi taktığı için zarar görmedi. Şeybânî de ona ok attı; ancak gözlerinden başka bir yerini göremedi. Sonunda Gâlib b. el-Muhâcir ona ok attı; ok göğsüne girip onu yere serdi. Kağan’a bundan daha ağır bir darbe ulaşmamıştı.

Bir rivayete göre Kağan, el-Haccâc ve arkadaşlarını sırf korkuya kapıldığı için o gün öldürmüştü. Sonra Müslümanlara haber göndererek şöyle dedi:
“Bizim âdetimiz, kuşattığımız bir şehri fethetmeden veya halkı çıkmadan bırakıp gitmek değildir.”

Küleyb b. Kan‘ân ona şöyle cevap verdi:
“Bizim dinimizde, öldürülmedikçe ellerimizi teslim etmek yoktur. Sen de sana uygun geleni yap.”

Türkler, Müslümanları kuşatmanın kendilerine zarar verdiğine hükmettiler. Bunun üzerine onlara, kendilerinin ve aileleriyle mallarının Semerkant’a veya Dâbûsiyye’ye gitmeleri şartıyla eman verdiler. Sonra Kağan onlara şöyle dedi:
“Bu şehirden nereye çıkacağınızı siz seçin.”

Kamerce halkı kuşatma ve sıkıntı yüzünden içine düştükleri zorluğu fark etti.
“Semerkant halkına danışalım” dediler ve Gâlib b. el-Muhâcir et-Tâî’yi gönderdiler.

Gâlib vadi içinden giderek Ferzâvine adlı bir kaleye vardı. Oranın dihkanı onun dostuydu. Gâlib ona şöyle dedi:
“Ben Semerkant’a gönderildim; beni oraya ulaştır.”

Dihkan:
“Kağan’ın otlakta bulunan hayvanlarından başka binek bulamam” dedi.

Bunun üzerine ikisi birlikte o otlağa gittiler. Gâlib oradan bir at alıp bindi. İkinci bir at da onun atına alışık olduğu için peşinden geldi. Gâlib o gece Semerkant’a ulaştı ve Kamerce halkının durumunu anlattı. Onlar da Dâbûsiyye’ye gitmelerini tavsiye ederek:
“O daha yakındır” dediler.

Bunun üzerine Gâlib arkadaşlarının yanına döndü. Onlar, Türklerin kendilerine saldırmaması için onlardan rehineler aldılar. Ayrıca kendilerine güç verecek bir Türk adamın da kendi içlerinden bazılarıyla birlikte yanlarında bulunmasını istediler. Türkler:
“İstediğinizi seçin” dediler.

Onlar Kursul’u seçtiler. Kursul, istedikleri yere varıncaya kadar onlarla birlikte kaldı.

Başka bir rivayete göre Kağan onlara ulaşamayacağını görünce arkadaşlarına sövüp Müslümanlardan uzaklaşmalarını emretti. Bunun üzerine Gurek’in oğlu Muhtar ve Sugd prensi ona şöyle dediler:
“Bunu yapma ey hükümdar. Müslümanlara eman ver de şehirden çıksınlar ve senin bunu, Arapların yanında bulunan ve onlara bağlı kalan Gurek hatırına yaptığını düşünsünler. Oğlu Muhtar da ancak babası için senden bunu istemiştir.”

Kağan bunu kabul etti ve Kursul’u Müslümanların yanına gönderdi; onları korusun ve kendilerine saldırmak isteyenleri engellesin diye.

Böylece Türk rehineleri Müslümanların eline geçti. Kağan ise Semerkant’a gidiyormuş izlenimi vererek ayrıldı. Müslümanların elindeki rehineler Türk prenslerindendi.

Kağan ayrılınca Kursul Araplara:
“Çıkın!” dedi.

Onlar ise:
“Türkler tamamen uzaklaşmadan çıkmayı istemiyoruz. Kadınlardan birine sataşmayacaklarına güvenmiyoruz; Araplar öfkelenir ve az önce içinde bulunduğumuz savaşın benzerine geri döneriz” dediler.

Bunun üzerine Kursul onları, Kağan ve Türkler iyice uzaklaşıncaya kadar bıraktı. Öğle namazını kıldıklarında Kursul tekrar çıkmalarını emretti ve şöyle dedi:
“Sıkıntı, ölüm ve korku ancak iki fersah gidinceye kadardır. Ondan sonra birbirine bitişik köylere ulaşırsınız.”

Bunun üzerine çıktılar. Türklerin elinde, Şuayb el-Bekrî veya en-Nasrî, Sibâ‘ b. en-Nu‘mân ve Saîd b. Atiyye’nin de bulunduğu bir grup Arap rehine vardı. Arapların elinde ise beş Türk bulunuyordu. Her Türk’ün arkasına, elinde hançer taşıyan bir Arap bindirilmişti. Türklerin üzerinde geniş kollu bir elbiseden başka bir şey yoktu ve bu şekilde yürütülüyorlardı.

Sonra İranlılar Kursul’a şöyle dediler:
“Dâbûsiyye’de on bin savaşçı vardır. Onların bize karşı çıkmayacağının garantisini veremeyiz.”

Kursul da:
“Araplar sizinle savaşırsa bizimle birlikte sizinle savaşırlar” dedi.

Böylece ilerlemeyi sürdürdüler. Dâbûsiyye’ye yaklaşık bir fersah ya da daha az mesafeye vardıklarında, oranın halkı süvarileri, sancakları ve kalabalık orduyu görünce Kamerce’nin düşmüş olduğunu ve Kağan’ın kendilerine yöneldiğini sandılar.

Biz onlara yaklaştık; onlar ise savaş için hazırlanmışlardı. Küleyb b. Kan‘ân, Benî Nâciye’den ed-Dahhâk adlı bir adamı süratle at üzerinde gönderdi. Dâbûsiyye’nin başında Akîl b. Verrâd es-Suğdî bulunuyordu. ed-Dahhâk onlara, süvari ve piyade safında dizilmiş oldukları sırada ulaşıp haberi verdi. Bunun üzerine Dâbûsiyye halkı, yürüyemeyecek kadar zayıf olanları ve yaralıları taşımak üzere hızla dışarı çıktı.

Sonra Küleyb, Muhammed b. Kerrâz ile Muhammed b. Dirhem’e haber göndererek Sibâ‘ b. en-Nu‘mân ve Saîd b. Atiyye’ye sağ salim ulaştıklarını bildirmelerini istedi.

Bundan sonra rehineler serbest bırakıldı. Araplar ellerindeki Türk rehinelerden birini gönderiyor, Türkler de ellerindeki Arap rehinelerden birini iade ediyorlardı. Nihayet Türklerin elinde yalnız Sibâ‘ b. en-Nu‘mân, Arapların elinde de bir Türk kaldı. Her iki taraf da birbirinden hıyanet korkusuna kapıldı.

Sibâ‘ şöyle dedi:
“Türk rehineyi bırakın.”

Bunun üzerine onu serbest bıraktılar; böylece Sibâ‘ Türklerin elinde kaldı.

Kursul ona:
“Bunu niçin yaptın?” diye sordu.

Sibâ‘ şöyle cevap verdi:
“Senin benim hakkımdaki kanaatine güvendim ve böyle bir durumda senin hıyanetten uzak olacağını düşündüm.”

Bunun üzerine Kursul ona ikram etti, silah verdi, ata bindirdi ve arkadaşlarının yanına geri gönderdi.

Kamerce kuşatması elli sekiz gün sürdü. Rivayete göre develerini otuz beş gün sulayamamışlardı.

Kağan koyunları adamlarına dağıtarak şöyle dedi:
“Etlerini yiyin, derilerini toprakla doldurun ve hendeği bunlarla kapatın.”

Onlar da bunu yaptılar. Fakat Allah onların üzerine şiddetli yağmur yağdıran bir bulut gönderdi. Yağmur onların hendeğe attıklarını sürükleyip büyük nehre götürdü.

Kamerce halkının yanında, içlerinde İbn Şunc’un da bulunduğu bir grup Haricî de vardı.

Bu yıl Kürder halkı dinden döndü; fakat Müslümanlar onlarla savaşıp onları yendiler. Türkler Kürder halkına yardım etmişti. Bunun üzerine Eşras, Kürder çevresine Müslümanlara yardım etmek üzere bin kişilik bir birlik gönderdi. Onlar vardığında Müslümanlar Türkleri yenmiş ve Kürder kuvvetlerine üstün gelmişti.

Arfece ed-Dârimî şöyle dedi:

“Merv halkını ve başkalarını biz koruduk,
Türkleri de Kürder halkından uzaklaştırdık.
Eğer ganimet olarak aldığımızı başkalarına verirseniz,
Şerefli bir adam zulme uğrar ve sonra sabreder.”

Hac ve Valiler

Bu yıl Hâlid b. Abdullah, Basra’da namaz işleriyle birlikte güvenlik kuvvetlerini, gençlik teşkilatını ve kadılığı Bilâl b. Ebî Bürde’ye verdi; böylece bu görevlerin hepsini onun elinde topladı ve Sümâme b. Abdullah b. Enes’i kadılıktan azletti.

Bu yıl hacca İbrahim b. Hişam b. İsmail başkanlık etti. Bunu Ebû Ma‘şer, Vâkıdî ve başkaları rivayet etmiştir. Ben bunu Ahmed b. Sâbit’ten, onun ravisinden, İshak b. Îsâ’dan, o da Ebû Ma‘şer’den işittim.

Bu yıl Medine, Mekke ve Tâif valisi İbrahim b. Hişam idi. Kûfe, Basra ve bütün Irak’ın valisi Hâlid b. Abdullah idi. Horasan valisi ise Eşras b. Abdullah idi.
Yüz On Birinci Yıl Olayları: Bu yılın olayları arasında, Muâviye b. Hişâm’ın sol cenaha kumanda ederek Bizans’a karşı yaz seferine çıkması ve Saîd b. Hişâm’ın da sağ cenaha kumanda ederek yaz seferine çıkıp Kayseriyye’ye kadar ulaşması vardı.

Vâkıdî’ye göre: 111 yılında Abdullah b. Ebî Meryem deniz kuvvetlerine kumanda etti. Ayrıca Hişâm, el-Hakem b. Kays b. Mahreme b. el-Muttalib b. Abdimenâf’ı, Suriye ve Mısır halkından olan bütün askerlerin kumandanı yaptı.

Bu yıl Türkler Azerbaycan üzerine yürüdüler; fakat Hâris b. Amr onlarla karşılaşıp onları mağlup etti.

Yine bu yıl Hişâm, el-Cerrâh b. Abdullah el-Hakemî’yi Ermeniye valiliğine tayin etti.

Bu yıl Hişâm, Eşras b. Abdullah es-Sülemî’yi Horasan’dan azletti ve yerine el-Cüneyd b. Abdurrahman el-Mürrî’yi vali olarak tayin etti.
Hişam’ın Eşras’ı Horasan’a el-Cüneyd’i Tayin Etmesi: Ali b. Muhammed’in, Ebû ed-Duhayl’den rivayetine göre: Eşras’ın görevden alınma sebebi, Şedîd b. Hâlid el-Bâhilî’nin Hişâm’a gidip ondan şikâyet etmesiydi. Bunun üzerine Hişâm onu görevden alıp, 111 yılında el-Cüneyd b. Abdurrahman’ı Horasan valiliğine tayin etti.

Hişâm’ın Cüneyd’i tayin etmesinin sebebi ise şuydu: Cüneyd, Hişâm’ın eşi ve Yahyâ b. el-Hakem’in kızı olan Ümmü Hakîm’e mücevherli bir gerdanlık hediye etmişti. Bu Hişâm’ın hoşuna gitti. Ardından Cüneyd, Hişâm’a bir başka gerdanlık daha verdi. Bunun üzerine Hişâm onu Horasan valiliğine tayin etti ve devlet posta teşkilâtına ait sekiz binek ile yola çıkardı. Cüneyd, bundan daha fazla binek istedi, fakat Hişâm ona vermedi.

Cüneyd, Eşras Buhara ve Sugd halkıyla savaşmakta olduğu sırada beş yüz kişiyle Horasan’a geldi. Mâverâünnehir’e giderken kendisine eşlik edecek birini istedi. Ona Eşras’ın yardımcısı el-Hattâb b. Muhriz es-Sülemî tavsiye edildi.

Cüneyd Âmul’e vardığında el-Hattâb ona orada durup Zemm’de ve çevresinde bulunan kimselere mektup yazarak kendi yanına çağırmasını tavsiye etti. Fakat Cüneyd bunu kabul etmedi. Bunun yerine Eşras’a:
“Bana süvari gönder” diye haber yolladı ve süvariler gelmeden nehri geçmeye korktu.

Bunun üzerine Eşras, Âmir b. Mâlik el-Himmânî’yi ona gönderdi. Âmir yolun bir kısmına ulaştığında Türkler ve Sugdlular, el-Cüneyd’e ulaşmadan önce onun yolunu kesmek için ona saldırdılar. Âmir güçlü surlarla çevrili bir bahçeye çekildi ve düşmanla kapısında savaştı.

Onunla birlikte el-Esved b. Külsûm’un kardeşinin torunu olan Verd b. Ziyâd da vardı. Düşmandan biri Verd’e ok attı; ok burnunun yan tarafına isabet edip iki burun deliğini de deldi. Âmir b. Mâlik ona şöyle dedi:
“Ey Ebû’z-Zâhiriyye! Kuluçkaya yatmış tavuk gibisin!”

Türklerin ileri gelenlerinden biri bahçenin kapısında öldürüldü. Kağan ise bir tepenin üzerindeydi ve arkasında sazlık bir bataklık vardı. Âsım b. Umeyr es-Semerkandî ile Vâsıl b. Amr el-Kaysî, şâkiriyye birlikleriyle birlikte hareket ederek o su birikintisinin arkasına dolandılar. Sonra odun, kamış ve ne buldularsa bir araya getirip suyun içinden geçebilecekleri bir yol yaptılar. Kağan, onlar “Allahu ekber!” diye bağırıncaya kadar hiçbir şey fark etmedi.

Vâsıl ve şâkiriyye birlikleri düşmana hücum edip savaştılar. Vâsıl’ın altındaki at öldürüldü. Kağan ve kuvvetleri yenildi. Bunun üzerine Âmir b. Mâlik bahçeden çıktı ve yedi bin askerle yoluna devam etti. Nihayet el-Cüneyd ile buluştu ve onunla birlikte ilerledi.

El-Cüneyd’in öncü kuvvetlerinin başında Umâre b. Huraym bulunuyordu. El-Cüneyd, Beykend’e iki fersah mesafeye vardığında Türk süvarileri onunla karşılaştı ve savaştı. El-Cüneyd ve yanındakiler neredeyse helâk oluyorlardı. Sonra Allah ona zafer verdi. O da ilerleyip ordugâha ulaştı. El-Cüneyd galip geldi ve Türkleri öldürdü.

Kağan ona doğru yürüdü. İki taraf Semerkant bölgesinde Zerman’ın aşağı tarafında karşılaştı. El-Cüneyd’in artçı kuvvetlerinin başında Katan b. Kuteybe vardı. Vâsıl ise Buhara halkının kumandanıydı; çünkü o Buhara’da oturuyordu.

Şaş hükümdarı esir alındı. El-Cüneyd bu savaşta Kağan’ın yeğenini de esir aldı ve onu halifeye gönderdi.

El-Cüneyd, sefere çıktığında Merv’de kendi yerine yardımcısı olarak el-Mücaşşir b. Muzâhim’i bırakmıştı. Belh’e ise Benî Ebân b. Dârim’den Sevra b. el-Hurr’u tayin etmişti. Arzuladığı başarıların çoğunu elde edince, Hişâm b. Abdülmelik’e elçi olarak Umâre b. Muâviye el-Adavî, Muhammed b. el-Cerrâh el-Abdî ve Abd Rabbihî b. Ebî Sâlih es-Sülemî’yi gönderdi.

Bunlar hemen yola çıktılar, fakat Tirmiz’de aralarında anlaşmazlık çıktı ve orada iki ay kaldılar. Sonra el-Cüneyd Merv’e zafer kazanmış olarak döndü. Kağan şöyle dedi:
“Bu rahat içinde yetişmiş delikanlı bu yıl beni yendi; ama gelecek yıl onu mahvedeceğim.”

Hac ve Valiler

El-Cüneyd, görevlilerini tayin etti ve yalnızca Mudarlılara görev verdi. Katan b. Kuteybe’yi Buhara valisi, el-Velîd b. el-Ka‘kâ‘ el-Absî’yi Herat valisi, Habîb b. Murre el-Absî’yi güvenlik kuvvetlerinin başı ve Müslim b. Abdurrahman el-Bâhilî’yi Belh valisi yaptı.

Nasr b. Seyyâr daha önce Belh’te görevliydi. O ve Bahîlîler, el-Berûkan’da aralarında geçen olay yüzünden birbirlerine kırgındılar. Bu yüzden Müslim, adamlarını Nasr’a gönderdi. Onu uyurken buldular ve uzun, yukarı toplanmış geceliğiyle getirdiler. Altında uzun iç çamaşırı yoktu ve gömleğiyle örtünmeye çalışıyordu. Müslim bundan utandı ve şöyle dedi:
“Mudar’ın önde gelenlerinden biri size bu hâlde mi getirilir!”

Bunun üzerine el-Cüneyd, Müslim’i Belh valiliğinden aldı ve yerine et-Tücibî b. Dubey‘a’yı tayin etti. Ayrıca Şeddâd b. Hâlid el-Bâhilî’yi Semerkant maliye dairesinin başına getirdi. es-Samhârî b. Kaneb de el-Cüneyd’in yanında bulunuyordu.

Bu yıl hac emirliğini İbrahim b. Hişam el-Mahzûmî yaptı. Onun valiliği bu yıl da önceki yıldaki gibi aynı bölgeleri kapsıyordu; bunları daha önce zikretmiştim. Irak valisi Hâlid b. Abdullah, Horasan valisi ise el-Cüneyd b. Abdurrahman idi.
Yüz On İkinci Yıl Olayları: Bu yılın olayları arasında, Muâviye b. Hişâm’ın yaz seferi de vardı. Bu seferde Harşane’yi ele geçirdi ve Malatya bölgesinde bulunan Ferendiyye’yi yaktı.

Bu yıl Türkler el-Lân bölgesinden çıkıp ilerlediler. El-Cerrâh b. Abdullah el-Hakemî, yanında bulunan Suriyeliler ve Azerbaycanlılarla birlikte onlarla karşılaştı. Ancak ordusu tam olarak toplanamadı. Bunun üzerine el-Cerrâh ve yanındakiler Erdebil ovasında şehit oldular ve Türkler Erdebil’i ele geçirdi. El-Cerrâh, Ermeniye’de kendi yerine kardeşi el-Haccâc b. Abdullah’ı vekil bırakmıştı.

Muhammed b. Ömer’e göre: Türkler, el-Cerrâh b. Abdullah’ı Belencer’de öldürdüler. Hişâm bu haberi alınca Saîd b. Amr el-Haraşî’yi çağırdı ve ona şöyle dedi:
“Bana el-Cerrâh’ın müşrikler karşısında kaçtığı haber verildi.”

Saîd şöyle cevap verdi:
“Hayır, ey Müminlerin Emiri! El-Cerrâh, düşmandan kaçacak kadar Allah’ı az bilen biri değildir. O ancak öldürülmüştür.”

Hişâm ona sordu:
“Senin görüşün nedir?”

Saîd şöyle dedi:
“Beni kırk posta hayvanıyla gönder. Sonra her gün bana kırk hayvan ve üzerlerinde kırk adam gönder. Ayrıca ordu kumandanlarına yaz ki bana katılsınlar.”

Hişâm bunu kabul etti ve aynen yaptı.

Rivayet edildiğine göre Saîd b. Amr, Kağan’a doğru götürülmekte olan üç Türk grubuyla karşılaştı. Bu grupların yanında esir alınmış Müslümanlar ve zimmîler bulunuyordu. El-Haraşî onları kurtardı ve Türklere büyük bir kıyım yaptı.

Ali b. Muhammed’e göre: El-Cüneyd b. Abdurrahman, Türklerle geçitte savaşırken bir gece şöyle dedi:
“Bu gece Cerrâh’ın gecesi gibi, bu gün de onun günü gibi!”

Bunun üzerine kendisine şöyle denildi:
“Allah seni aziz kılsın! Cerrâh’a saldırıldığında, görüş sahibi ve sabırlı kimseler öldürüldü. Gece olunca askerleri karanlıktan faydalanarak Azerbaycan’daki şehirlerine çekildiler. Sabah olduğunda yanında az kişi kalan Cerrâh öldürüldü.”

Bu yıl Hişâm, kardeşi Mesleme b. Abdülmelik’i Türkleri takip etmek üzere gönderdi. O, şiddetli soğuk, yağmur ve kar bulunan bir kışta yola çıktı. Buna rağmen rivayete göre onları takip etmeye devam etti ve izlerini sürerek el-Bâb’ı da geçti. El-Bâb’da el-Hâris b. Amr et-Tâî’yi geride bıraktı.

Bu yıl ayrıca el-Cüneyd ile Türkler arasında, başlarında Kağan’ın bulunduğu ordularla geçitte büyük bir savaş meydana geldi. Bu savaşta Sevra b. el-Huff öldürüldü. Bazıları bu savaşın 113 yılında gerçekleştiğini söylemiştir.
Geçit Savaşı: Ali b. Muhammed’in rivayetine göre: El-Cüneyd b. Abdurrahman, 112 yılında Toharistan’a doğru sefere çıktı. Belh nehrinin yanında konakladı. ‘Umâre b. Huraym’i 18.000 askerle Toharistan’a gönderdi; İbrahim b. Bassâm el-Leysî’yi ise 10.000 askerle başka bir yöne sevk etti.

Bu sırada Türkler ordularını toplayarak Semerkand’a yöneldiler. Orada vali olan Sevra b. el-Huff (Benû Abân b. Dârim’den) el-Cüneyd’e şöyle yazdı:
“Kağan Türkleri topladı. Onlara karşı çıktım, fakat Semerkand’ın dış surunu savunamadım. Yardım et!”

Bunun üzerine el-Cüneyd ordusuna Ceyhun’u geçme emri verdi. El-Mucashshir b. Muzâhim es-Sülemî, İbn Bistâm el-Ezdî ve İbn Subh el-Harâgî ona gelerek şöyle dediler:
“Türkler diğerleri gibi değildir. Ne saf halinde seninle karşılaşırlar ne de yavaş ilerleyerek savaşırlar. Sen ise ordunu dağıtmış durumdasın: Müslim b. Abdurrahman en-Neyrâz’da, el-Bahtârî Herat’ta, Tâlakan kuvvetleri henüz gelmedi ve ‘Umâre b. Huraym de uzakta.”

El-Mucashshir şöyle dedi:
“Horasan’ın sahibi 50.000’den az askerle Ceyhun’u geçmemelidir. ‘Umâre’ye yaz ki sana katılsın. Acele etme, bekle.”

El-Cüneyd ise şöyle cevap verdi:
“Peki Sevra ve onunla birlikte olan Müslümanlar ne olacak? Yanımda sadece Benû Murra veya benimle gelen Suriyeliler bile olsa yine de geçerim.”

Sonra şu beyitleri söyledi:
“En layık kişi, yiğitlerin birbiri ardınca düştüğü savaş gürültüsüne şahit olandır.”

Ve yine dedi ki:
“Savaşmazsam ne diyeceğim? Ne diyeceğim? O hâlde saçımı kes!”

El-Cüneyd nehri geçti ve Keşş’te konakladı. Düşmanın durumunu öğrenmek için el-Aşhab b. Ubeyd’i gönderdi. O geri gelip şöyle dedi:
“Onlar sana doğru geliyorlar. Hazırlan!”

Türkler Keşş yolundaki kuyuları ve su kaynaklarını bozmak için birlikler gönderdiler. El-Cüneyd, Semerkand’a giden iki yoldan hangisinin daha iyi olduğunu sordu. Yanındakiler Muhtaraka yolunu önerdi.

Fakat el-Mucashshir şöyle dedi:
“Kılıçla ölmek, ateşle ölmekten daha iyidir. O yol ağaç ve otlarla doludur. Kağan onları ateşe verir, biz de duman ve ateşte yok oluruz. Dağ geçidinden gidelim; orada eşit oluruz.”

El-Cüneyd bu öneriyi kabul etti ve dağ yolunu seçti. El-Mucashshir onun bineğinin dizginini tutarak şöyle dedi:
“Horasan ordusunun bir kısmının lüks düşkünü bir Kayslı yüzünden helak olacağı söylenirdi. Senin o kişi olmandan korkuyoruz.”

El-Cüneyd:
“Korkunu gider!” dedi.

Geceyi geçidin dibinde geçirdiler, sabah yola çıktılar. El-Cüneyd ilerlerken bir süvariye rastladı:
“Adın nedir?” dedi.
“Harb (Savaş)” dedi.
“Kimin oğlu?”
“Mehrabe’nin oğlu.”
“Hangi kabiledensin?”
“Benû Hanzala.”

Bunun üzerine el-Cüneyd:
“Allah sana savaş, öfke ve kuduzluk versin!” dedi.

El-Cüneyd geçide girerek ilerledi. Semerkand’a dört fersah kalmıştı ki Kağan büyük bir orduyla karşısına çıktı. Soğd, Şaş, Fergana halkı ve Türklerin bir kısmı da ona katılmıştı.

Kağan, öncü birliklere saldırdı. Öncülerin başında Osman b. Abdullah b. eş-Şıhhîr vardı. Bunlar geri çekildi, Türkler her taraftan saldırdı.

El-İhrit el-Cüneyd’e şöyle dedi:
“Askerleri kampa geri çek. Büyük bir ordu geldi.”

Düşman ilk olarak askerler yemek yerken saldırdı. Ubeydullah b. Züheyr onları gördü ama askerlerin yemeğini bölmek istemedi. Ebu’z-Dayyâl fark edip bağırdı:
“Düşman!”

Bunun üzerine ordu harekete geçti. El-Cüneyd sağa Temîm ve Ezd’i, sola da Rabîa’yı yerleştirdi.

Sağ kanatta savaş şiddetlendi. Hayyân b. Ubeydullah atından inip atını kardeşine verdi. Babası ona:
“Kardeşine git!” dedi.
Hayyân reddetti. Babası:
“Bu hâlde ölürsen asi olarak ölürsün!” dedi.

Hayyân geri döndü ama kardeşi çoktan kampa çekilmişti. Hayyân ata binip tekrar savaşa girdi.

Düşman sağ kanadı kuşattı. El-Cüneyd Nasr b. Seyyâr ve birkaç kişiyle yardım gönderdi. Onlar saldırıp düşmanı dağıttılar, fakat düşman geri dönerek hepsini öldürdü.

Sağ kanat geri çekildi. El-Cüneyd merkezin ardından sağa geçti. Ezd sancağının altına geldi. Daha önce onlara sert davranmıştı. Sancaktar ona şöyle dedi:
“Bize ödül vermek için gelmedin. Sadece biz hayatta olduğumuz sürece zarar görmeyeceğini biliyorsun. Eğer kazanırsak bu senin için; ölürsek bizim için ağlamazsın.”

Sonra ileri atıldı ve öldürüldü. Sancak el değiştirdi; 18 kişi sancağı taşıdı ve hepsi öldürüldü. O gün Ezd’den 80 kişi öldü.

Savaş öyle şiddetlendi ki kılıçlar kesmez hâle geldi. Köleler odun sopalarla savaşmaya başladı. Her iki taraf da yorulunca çatışma durdu.

Birçok kişi şehit oldu. Bunlar arasında Hamza b. Muccâ’a, Abdullah b. Bistam, Hasan b. Şeyh ve daha niceleri vardı.

Yezid b. el-Mufaddal annesinden şehitlik için dua istemişti. Annesi dua etti. O da savaşta bayıldıktan sonra şehit oldu.

Bu savaşta Müslümanlara yiyecek getirmişti. İnsanları sorduğunda hep “öldürüldü” cevabını aldı. Bunun üzerine ileri atılıp savaşarak öldü.

Bu sırada bir toz bulutu yaklaştı. El-Cüneyd bağırdı:
“Yere inin!”

Herkes indi ve siper kazdı. Savaş geçici olarak durdu.

Ertesi gün Türkler tekrar yaklaştı. Bu kez hedef Rabîa kabilesiydi. Ziyad b. el-Haris askerlerine:
“Siz saldırmayın, onlar yaklaşsın” dedi.
Onlar yaklaştığında saldırıp püskürttüler.

Kağan şöyle dedi:
“Araplar zor durumda kalınca ölümü küçümserler. Onlara dokunmayın.”

Gece olunca bazı kadınlar uludu. Suriyeliler bağırdı:
“Ey Horasan halkı! Nereye gidiyorsunuz!”

El-Cüneyd şöyle dedi:
“Bu gece Cerrâh’ın gecesi gibi, bu gün de onun günü gibi.”

Bu yıl Sevra b. el-Hurr et-Temîmî öldürüldü.
Sevra’nın Öldürülmesi ve Seferin Geri Kalanı: Ali’nin, kendi râvilerinden nakline göre: Ubeydullah b. Habib, el-Cüneyd’e, “Ya sen helak olacaksın ya da Sevra” dedi. El-Cüneyd ise, “Sevra’nın helak olması bana daha kolaydır” diye cevap verdi. Bunun üzerine Ubeydullah, ona Sevra’ya yazmasını ve Semerkant kuvvetleriyle birlikte yanına gelmesini emretmesini söyledi; çünkü Türkler Sevra’nın yola çıktığını duyarlarsa onun üzerine yönelip onunla savaşacaklardı. Bunun üzerine el-Cüneyd Sevra’ya yazıp gelmesini emretti.

Bir rivayete göre el-Cüneyd ona “Bana yardım et” diye yazmıştı. Ubâde b. es-Selîl el-Muhâribî, Sevra’ya, “Semerkant’ta en serin evi bul ve orada uyu; böylece dışarı çıktığında emirin sana kızıp kızmadığını umursamazsın” dedi. Hulays b. Gâlib eş-Şeybânî ise, “Türkler seninle el-Cüneyd’in arasındadır; eğer çıkarsan seni yakalarlar” diye uyardı. Bunun üzerine Sevra el-Cüneyd’e, “Ben çıkamam” diye yazdı.

El-Cüneyd ona sert bir şekilde karşılık vererek, “Ey pis kokulu ananın oğlu! Mutlaka çıkacaksın; eğer çıkmazsan sana Şeddad b. Hâlid el-Bâhilî’yi gönderirim” diye yazdı. Şeddad, Sevra’nın düşmanıydı. Ayrıca ona, “Farruhşâz’da falancayı beş yüz okçuyla bırak, suya yakın dur ve oradan ayrılma” diye emretti.

Bunun üzerine Sevra yola çıkmaya karar verdi. El-Vecâf b. Hâlid el-Abdî ona, “Senin bu çıkışın hem seni hem de Arapları helake sürükleyecek, seninle birlikte olanları da yok edecek” dedi. Sevra ise, “Ben gitmeden kuzum tandırdan çıkarılmayacak” diye cevap verdi. Ubâde ve Hulays ona, “Mutlaka çıkacaksan nehir yolunu tut” dediler. Ancak Sevra, “Nehir yolundan gidersem iki günde el-Cüneyd’e ulaşamam; oysa bu yoldan yalnızca bir gece mesafe var, sabah ona ulaşırım. İnsanlar gece sakinleştiğinde yola çıkacağım” diyerek bunu reddetti.

Türk casusları bu durumu öğrenip Kağan’a haber verdiler. Sevra ise hareket emrini verdi ve Semerkant’ta yerine Benû Rabîa b. Hanzala’dan Mûsâ b. Esved’i bıraktı. On iki bin kişiyle yola çıktı. Sabah olunca, yalnızca Kartagabâd adındaki bir Acem’in rehberliğiyle ulaştığı bir dağın tepesine vardı. Orada Kağan sabahleyin onun karşısına çıktı. Sevra üç fersah yol almıştı ve el-Cüneyd’e yalnızca bir fersah kalmıştı.

Ebû ed-Duhayl’in rivayetine göre Sevra, tepeler arasındaki bir düzlükte Türklerle savaştı. Hem kendisi hem de Türkler, günün sıcağı şiddetleninceye kadar dayandılar. Bazılarına göre Gurek, Kağan’a, “Bugün sıcak bir gündür; güneş onların üzerine iyice yükselmeden savaşma. Üzerlerinde ağır silahlar var, bu onları zorlar” dedi. Kağan da onun görüşünü kabul ederek doğrudan saldırmadı; bunun yerine otları ateşe verdi, Müslümanların karşısında durarak onları sudan mahrum bıraktı.

Sevra, Ubâde’ye danışarak, “Ne düşünüyorsun?” dedi. Ubâde, “Görüşüm şudur: Türklerden herkes ganimet peşindedir; hayvanları boğazlayın, erzakı yakın ve kılıçları çekin, böylece size yolu açarlar” dedi. Başka bir rivayette ise Ubâde, “Mızrakları ileri uzatıp yavaş yavaş ilerleyelim; ordugâha ulaşmamıza yalnızca bir fersah kaldı” demiştir. Ancak Sevra bunu reddetti ve bazı kişilerin buna güç yetiremeyeceğini söyleyerek, “Ben süvarileri ve savaşabilecek olanları toplayıp Türklere saldıracağım; ister kurtulayım ister öleyim” dedi.

Bunun üzerine kuvvetlerini topladı ve saldırdı. Türkler geri çekildi, ancak yoğun toz bulutu yükseldi ve görüş kayboldu. Türklerin arkasında ateş vardı ve hem Müslümanlar hem de düşman bu ateşin içine düştüler. Bu sırada Sevra’nın uyluğu kırıldı ve o da ateşin içine düşerek öldü. Müslümanlar dağıldı. Toz bulutu dağıldığında Türkler onları kuşatarak öldürdü. Müslümanlardan yalnızca iki bin kişinin, bazı rivayetlere göre ise bin kişinin kurtulduğu söylenir. Kurtulanlar arasında Âsım b. Umeyr es-Semerkandî de vardı; bir Türk onu tanımış ve ona eman vermişti. Hulays b. Gâlib eş-Şeybânî de bu savaşta öldürüldü.

Bir Arap şöyle dedi: “Allah’a hamdolsun, Hulays öldü! Onu Haccâc zamanında Kâbe’yi taşlarken görmüştüm; ‘Taşlarım ve sopalarım saldıran bir kartaldır’ diyordu. Orada bulunan bir kadın ise her taş attığında, ‘Ey Rabbim, bunu bana isabet ettir, Evine değil’ diyordu. Şimdi ise öldü.”

El-Muhallab b. Ziyâd el-İclî, aralarında Kureyş b. Abdullah el-Abdî’nin de bulunduğu yedi yüz kişiyle Mürgab denilen bölgeye kaçtı ve oradaki kalelerden biriyle savaştı. El-Muhallab yaralanınca kumandayı el-Vecâf b. Hâlid devraldı. Daha sonra Nesef hükümdarı el-İşkand süvarilerle üzerlerine geldi; Gurek de onun yanındaydı. Gurek, el-Vecâf’a, “Sana eman verildi” dedi. Ancak Kureyş, “Onlara güvenmeyin; gece olunca onların arasından çıkıp Semerkant’a gidelim, yoksa sabah olunca bizi öldürürler” dedi. Fakat ona karşı geldiler ve orada kaldılar.

Türkler onları Kağan’a götürdü. Kağan, “Gurek’in verdiği emanı kabul etmiyorum” dedi. Gurek ise, “Ben Kağan’ın hizmetindeki bir askerim” dedi. Müslümanlar ona, “Öyleyse bizi neden aldattın?” dediler. Bunun üzerine el-Vecâf ve arkadaşları savaştı; ancak öldürüldüler. Yalnızca on yedi kişi bir bahçeye sığındı. Gece olunca müşrikler bir ağaç kesip bahçenin girişine koydular. Kureyş b. Abdullah ağacı kenara atarak üç kişiyle birlikte dışarı çıktı ve bir mezar yapısına girerek orada saklandı. Diğerleri korktukları için çıkmadı ve ertesi gün öldürüldü.

Sevra’nın öldürülmesinden sonra el-Cüneyd geçitten çıkarak hızlı bir şekilde Semerkant’a yöneldi. Hâlid b. Ubeydullah ona “Devam et!” derken, el-Mucashshir b. Muzâhim, “Allah için seni uyarırım, dur!” diyordu. El-Cüneyd ilerlemeye devam etti. Bunun üzerine el-Mucashshir atından inip onun dizginini tuttu ve, “Allah’a yemin ederim ki ilerlemeyeceksin! İster istemez burada konaklayacaksın; seni bu adamın sözüyle bizi helake götürmene izin vermeyeceğiz!” dedi. Bunun üzerine el-Cüneyd konakladı. Ordu henüz yerleşmeden Türkler ortaya çıktı. El-Mucashshir, “Eğer hareket hâlindeyken bize yetişselerdi bizi yok ederlerdi” dedi.

Sabah olunca savaş yeniden başladı. Müslümanlardan bir grup kaçtı, ancak el-Cüneyd, “Bu cehennemdir!” diye bağırınca geri döndüler. El-Cüneyd, “Kim savaşırsa köleler özgürdür!” diye ilan etti. Bunun üzerine köleler öyle bir cesaretle savaştı ki herkes hayret etti; bazıları eyer örtülerini kesip başlarından geçirerek kendilerini koruyordu. Halk onların direnişinden memnun oldu.

Düşman tekrar saldırdıysa da Müslümanlar direndi ve sonunda onları püskürttü. Daha sonra yollarına devam ettiler. Mûsâ b. en-Nu‘ayr askerlere, “Kölelerin yaptıklarından hoşlandınız mı? Vallahi bir gün onlardan büyük bir sıkıntı çekeceksiniz” dedi.

Yolda Türkler bir Abdulkayslıyı yakalayıp boynuna Mücâhid b. Bel‘a’nın oğlu Belâ‘ el-‘Anbarî’nin başını astılar. Müslümanlar onu bulduklarında Temîm kabilesi başı alıp defnetti.

El-Cüneyd Semerkant’a girdi. Daha sonra Sevra ile birlikte olanların ailelerini Merv’e gönderdi; kendisi ise Sughd bölgesinde dört ay kaldı. Horasan’da savaşta öne çıkan başlıca kumandanlar şunlardı: el-Mucashshir b. Muzahim es-Sülemî, Abdurrahman b. Subh el-Harakî ve Ubeydullah b. Habib el-Hacarî.

El-Mucashshir askerleri birliklerine göre yerleştirir ve karakolları düzenlerdi; bu konuda onun görüşü kadar isabetli olan kimse yoktu. Abdurrahman b. Subh, savaş sırasında önemli bir durum ortaya çıktığında görüşünün isabeti bakımından eşsizdi. Ubeydullah b. Habib ise savaş için seferberlikten sorumluydu. Ayrıca mevali arasında da görüş, sağduyu ve savaş bilgisi bakımından bunlara denk kimseler vardı. Bunlar arasında Leys oğullarının mevlası el-Fadl b. Bassam, Süleym oğullarının mevlası Abdullah b. Ebî Abdullah ve Şeyban oğullarının mevlası el-Bahtari b. Mücahid bulunuyordu.

Türkler kendi ülkelerine döndüklerinde, el-Cüneyd Semerkant’tan Seyf b. Vessaf el-İclî’yi Hişam’a gönderdi. Fakat Seyf yoldan korktuğu için gitmeye cesaret edemedi ve bu görevden affını istedi. Bunun üzerine el-Cüneyd onu görevden aldı ve yerine Teymü’l-Lât kabilesinden Nahar b. Tavsi’a ile Gatafan’ın Murra kolundan Zumeyl b. Süveyd’i gönderdi.

El-Cüneyd Hişam’a şöyle yazdı: “Sevra bana karşı geldi. Ona suya yakın kalmasını emretmiştim, fakat bunu yapmadı. Bunun üzerine kuvvetleri dağıldı; bir kısmı Kişş’te bana ulaştı, bir kısmı Nesef’e, bir kısmı ise Semerkant’a gitti. Sevra ise geri kalan kuvvetleriyle birlikte öldürüldü.”

Hişam, Nahar b. Tavsi’a’yı çağırarak olup biteni sordu. O da gördüklerini anlattı ve şu şiiri söyledi:

“Hayatın üzerine yemin ederim ki beni gönderdiğinde bana iyilik etmedin,
Bilakis beni tehlikelerin içine attın.
Bir topluluğu bu işe çağırdın, fakat onlar binmekten korktular,
Ben ise korkulara binmekte usta bir adamdım.
Böylece kesin olarak anladım ki -Allah engellemezse-
Yırtıcı hayvanlara veya gökte dönen kuşlara yem olacaktım.
Iraklı yoldaş, senin için en kolay feda edilebilecek olandı,
Onu kâğıt tomarlarıyla birlikte gönderdin.
Her ne kadar akrabalık sebebiyle Irak’ı tercih etsen de,
Ben halifelerin lütfuyla daha üstün tutulurum.
Biz Osman zamanında da heyetler halinde geldik, ondan önce de,
Ve biz hem eski hem yeni şerefin sahipleriyiz.”

Irak, el-Cüneyd’in baba tarafından kuzeni olup heyette onlarla birlikteydi.

Hişam el-Cüneyd’e şöyle yazdı: “Sana yirmi bin kişilik takviye gönderdim: on bini Basra kuvvetlerinden Amr b. Müslim komutasında, on bini de Kufe kuvvetlerinden Abdurrahman b. Nuaym komutasında. Ayrıca otuz bin mızrak ve aynı sayıda kalkan gönderdim. Askere alım yap; on beş bin kişiye kadar asker toplamakta serbestsin.”

Ayrıca şöyle de rivayet edilmiştir: el-Cüneyd bu heyeti Halid b. Abdullah’a göndermiş, Halid de Hişam’a bir heyet göndererek şöyle demiştir: “Sevra b. el-Hurr arkadaşlarıyla ava çıkmıştı; Türkler onları kuşattı ve böylece öldürüldüler.”

Hişam, Sevra’nın felaketini duyduğunda şöyle dedi: “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz! Horasan’da Sevra’nın felaketi ve el-Bab’da Cerrah’ın felaketi!”

Nasr b. Seyyar o gün büyük bir cesaretle savaştı. Kılıcı kırılmış, üzengi kayışları kesilmişti; buna rağmen kayışlarıyla bir adamı döverek onu etkisiz hale getirdi. O gün Abdülkerim b. Abdurrahman el-Hanefî ve onunla birlikte on bir kişi Sevra ile birlikte ateşin içine düştü.

Sevra’nın ordusundan kaçabilenler yaklaşık bin kişiydi. Abdullah b. Hatim b. Nu’man şöyle dedi: “Gökle yer arasında kurulmuş çadırlar gördüm ve ‘Bunlar kimin?’ diye sordum. Bana ‘Bunlar Abdullah b. Bistam ve askerlerinin çadırlarıdır’ denildi. Ertesi gün ise hepsi öldürüldü. Daha sonra bir adam şöyle dedi: ‘Bir süre sonra o yerden geçtim ve misk kokusu yayıldığını gördüm.’”

Fakat el-Cüneyd, Nasr’ın gösterdiği cesareti takdir etmedi. Bunun üzerine Nasr şöyle dedi:

“Eğer bir gün senin için gösterdiğim cesaretten dolayı bana haset ediyorsan,
Benim cesaretim zaten bana haset getirmiştir.
Allah izin vermez; kudretiyle beni sana üstün kılan,
Bana senden daha fazla güç veren O’dur.
Ayrıca sen ayrılıp kılıçlarla dağın tepesine sürüldüğünde,
Benim senin için Türkleri kırıp geçirmem de buna dahildir.”

Defile Günü’nde el-Cüneyd dar geçide girerken dağlardan kimsenin üzerine gelmeyeceğini sanıyordu. İbn eş-Şihhir’i öncü kuvvetin başına gönderdi, kendisi ise artçıya geçti. Kanat birlikleri düzenlemedi. Kağan gelip öncü kuvveti yendi ve kayıplar verdirdi. Daha sonra sol taraftan el-Cüneyd’e saldırdı, Jabghu ise sağ taraftan geldi. Azd ve Temim’den birçok kişi öldürüldü; Türkler el-Cüneyd’in çadırlarını ve teçhizatını da ele geçirdi.

Akşam olunca el-Cüneyd adamlarından birine, “Safları dolaş ve askerlerin durumunu dinle” dedi. Adam dönüp, “Onları iyi durumda buldum; şiir okuyor ve Kur’an okuyorlardı” dedi. Bu durum el-Cüneyd’i memnun etti ve Allah’a hamdetti.

Ayrıca şöyle denir: O gün köleler ordugâhın yanında durarak saldıran Türk ve Soğd kuvvetlerini karşıladı ve çadır direkleriyle savaşarak dokuz kişiyi öldürdüler. El-Cüneyd bu ganimetleri onlara verdi.

İbn es-Sif Defile Günü hakkında şöyle dedi:

“Türk diyarında yetim kalanları hatırla,
Zayıflamış, kafeste keklik gibi olanları.
Merhamet et; etmezsen artık onları yok olmuş bir topluluk say,
Ne nefesleri kalmış ne ağırlıkları.
Onlardan sonra zamanın devam edeceğini asla umma,
İnsan yaşadığı sürece umut etse bile.
Onlar Kağan’ın sancaklı birlikleriyle karşılaştılar,
Öyle ki ova ve dağ onlara dar geldi.
Bir süre baktıktan sonra bağırmadan,
Ellerini Allah’a açıp dua ettiler.
Musa’nın Rabbine içtenlikle ibadet ettiler,
Kalplerinde ne şüphe ne tereddüt vardı.”

El-Cüneyd o yıl Semerkant’ta kaldı. Kağan Buhara’ya gitti; orada komutan Qatan b. Kuteybe idi. Halk Türklerden dolayı onun için endişe ediyordu. El-Cüneyd’e danışıldığında bazıları, “Semerkant’ta kal ve halifeden takviye iste” dedi. Bazıları ise, “Rabinjan’a git, oradan Kişş’e, oradan Nesef’e, oradan Zemm bölgesine geç; Ceyhun’u aşarak Amul’a in ve oradan Qatan’a ulaş” dedi.

Bundan sonra el-Cüneyd, Abdullah b. Ebî Abdullah’a haber göndererek şöyle dedi: “İnsanlar bana birbirine zıt görüşler veriyor.” Ardından el-Cüneyd, onların söylediklerini ona anlattı ve “Sen ne düşünüyorsun?” diye sordu. Abdullah ise el-Cüneyd’den, ister yola çıkma, ister konaklama, ister savaş hakkında olsun, kendisine vereceği öğütlerde ona karşı gelmemesini istedi. El-Cüneyd, “Kabul ediyorum” dedi. Abdullah, “Senden bazı şeyler istiyorum” dedi. El-Cüneyd, “Bunlar nelerdir?” diye sordu. Abdullah şöyle dedi:

“Konakladığın her yerde etrafına hendek kazman, nehir kıyısında olsan bile su taşımayı unutmaman ve konaklama ile yola çıkma hususunda bana itaat etmen.”

El-Cüneyd bunu kabul etti. Abdullah şöyle dedi:

“Sana Semerkand’da kalıp yardım gelmesini beklemeni tavsiye edenlere gelince, yardım sana çok geç gelecektir. Eğer halkı başka bir yoldan götürerek yola çıkarsan, onların gücünü tüketirsin; böylece düşmanlarının karşısına çıkamayacak kadar zayıf düşerler ve Hakan sana karşı cesaret bulur. O bugün Buhara’nın kapılarını açmaya çalışıyor, fakat Müslümanlar ona kapıları açmadı. Eğer başka bir yol tutarsan, insanlar senden dağılır ve evlerine doğru kaçmaya başlar. Buhara halkı bunu duyarsa düşmana teslim olur. Fakat en güçlü yolu seçersen düşman senden korkacaktır.

Sana tavsiyem şudur: Geçitte Savra’nın kuvvetleriyle birlikte bulunanların ailelerine yönel, onları kabilelerine göre ayır ve onları beraberinde taşı. Umarım Allah bununla seni düşmanına karşı destekler. Ayrıca Semerkand’da kalan herkese bin dirhem ve bir at ver.”

El-Cüneyd onun tavsiyesine uydu. Semerkand’da yerine, dört yüz süvari ve dört yüz piyadeden oluşan sekiz yüz kişiyle Osman b. Abdullah b. eş-Şıhhîr’i bıraktı ve onları silahlandırdı. Onlar ise Benû Süleym’in mevlâsı olan Abdullah b. Ebî Abdullah’a hakaret ederek şöyle dediler: “Bizi Hakan’a ve Türklere karşı açıkta bıraktı; bizim helâkimizden başka bir şey istemiyor!”

Ubeydullah b. Habîb, Harb b. Subh’a, “Bugün arka safta kaç kişiydiniz?” diye sordu. O, “Bin altı yüz” dedi. Bunun üzerine Ubeydullah, “Gerçekten biz helâke sürüklendik!” dedi.

Ardından el-Cüneyd ailelerin taşınmasını emretti ve halkla birlikte yola çıktı. Öncü birliklerin başında Velîd b. el-Ka‘kâ‘ el-Absî ile Ziyâd b. Hayrân et-Tâî vardı. El-Cüneyd ayrıca el-Eşhab b. Ubeydullah el-Hanzalî’yi öncü birlikten on kişiyle öne göndererek, “Her menzilde bana bilgi getirecek birini geri gönder” dedi.

El-Cüneyd yoluna devam etti. Kasrü’l-Mâ denilen yere geldiğinde Atâ el-Debûsî onun dizginini tutarak onu durdurmak istedi. Bunun üzerine Benû Hazim’in mevlâsı Harun eş-Şâşî, mızrağıyla onun başına vurdu ve mızrağı başında kırdı. El-Cüneyd, “Onu bırak!” dedi ve “Ne istiyorsun ey Debûsî?” diye sordu. O da şöyle dedi:

“Askerlerin arasından en zayıf yaşlı adamı seç, onu tam teçhizatla donat, kılıç, sadak, kalkan ve mızrak ver ve yürüyüşü onun hızına göre ayarla. Çünkü biz yürürken aynı anda sürülmeye, savaşmaya ve hızlı yürüyüşe dayanamayız.”

El-Cüneyd bunu yaptı ve askerler tehlikeli yerlerden çıkana kadar kimse onlara dokunmadı.

El-Cüneyd et-Tavâvîs’e yaklaştığında keşif birlikleri Hakan’ın yaklaştığını haber verdi. Ramazan ayının birinci günü (113 yılı, 6 Kasım 731) Karminiye’de onunla karşılaştılar. El-Cüneyd Karminiye’den ayrıldıktan sonra Muhammed b. ez-Zendî gece sonunda ağır zırhlı süvarilerle geldi. Karminiye çölünün kenarında düşmanın zayıf olduğunu görerek geri dönüp el-Cüneyd’e haber verdi.

Bunun üzerine el-Cüneyd’in tellalı, “Kayıtlı askerler düşmana karşı çıkmayacak mı?” diye bağırdı. Halk dışarı çıktı ve savaş başladı. Bir adam, “Ey insanlar! Harûrîler gibi oldunuz ve kendinizi tehlikeye attınız!” diye bağırdı.

Abdullah b. Ebî Abdullah gülerek el-Cüneyd’in yanına geldi. El-Cüneyd, “Bu gün gülme günü değildir!” dedi. Ona şöyle cevap verildi: “O sadece hayretinden güldü. Allah’a hamd olsun ki seni onlarla ancak susuzluk veren dağlarda karşılaştırdı; onlar dağın tepesinde, günün sonunda yorgun, sen ise hendekle güçlendirilmiş bir ordugâhta ve erzak sahibisin.”

Bunun üzerine Türkler kısa bir süre savaşıp geri çekildi. Abdullah b. Ebî Abdullah savaş sırasında el-Cüneyd’e, “Orduyu kaldır ve hareket et” dedi. El-Cüneyd, “Bunun yolu var mı?” diye sordu. Abdullah, “Evet, sancağınla yaklaşık üç ghalva ilerlersin. Hakan senin yerinde kalmanı ve kuvvetlerini toplamasını isterdi” dedi. Bunun üzerine el-Cüneyd hareket emri verdi.

Abdullah b. Ebî Abdullah arka kuvvetlerin başındaydı. El-Cüneyd’e, “Konakla” diye haber gönderdi. El-Cüneyd, “Susuz bir yerde mi konaklayayım?” dedi. Abdullah tekrar haber göndererek, “Eğer konaklamazsan Horasan’ı kaybedersin” dedi. Bunun üzerine el-Cüneyd konakladı ve askerlere su hazırlamayı emretti. Piyadeler ve okçular iki kol halinde su taşıdı ve geceyi böyle geçirdiler. Sabah olunca yola çıktılar.

Abdullah b. Ebî Abdullah şöyle dedi:

“Ey Araplar! Siz dört bölümsünüz ve birbirinizi suçlamamalısınız. Hiçbir bölüm yerini terk etmemelidir. Bir öncü (aynı zamanda merkez), iki kanat ve bir de arka vardır. Eğer Hakan süvari ve piyadelerini toplayıp sizin arka bölümünüze saldırırsa bu sizin sonunuz olur ve büyük ihtimalle bunu yapacaktır. Ben bugün bunu bekliyorum. Bu yüzden arka tarafı süvarilerle güçlendirin.”

Bunun üzerine el-Cüneyd, zırhlı süvariler de dâhil olmak üzere Benû Temîm süvarilerini (arka tarafa) gönderdi. Müslümanlar et-Tavâvîs’e yaklaştıklarında Türkler arka safa saldırmak için geldiler. İki taraf savaştı ve savaş aralarında şiddetlendi. Selm b. Ahvaz, Türk ileri gelenlerinden birine saldırarak onu öldürdü.

Türkler bu savaşın sonucunu uğursuz sayarak et-Tavâvîs’ten çekildiler. Müslümanlar yollarına devam ederek Mihrican günü Buhara’ya vardılar. Onlar bizi Buhara dirhemleriyle karşıladılar ve her adama on dirhem dağıttılar. Abdülmümin b. Halid şöyle dedi: “Abdullah b. Ebî Abdullah’ı ölümünden sonra rüyamda gördüm. Bana ‘İnsanlara Geçit Günü’ndeki doğru görüşümü anlat’ dedi.”

El-Cüneyd, Halid b. Abdullah hakkında şöyle derdi: “Paçavralar içinde bir paçavra; soysuz bir adamın oğlu; yalnız bir adamın oğlu; ince karınlı bir kimse.” Denildiğine göre “hayfe” sırtlan, “ucreh” domuz ve “qull” yalnız kimse demektir.

Basra halkından Amr b. Müslim el-Bâhilî’nin birlikleri ile Kûfe halkından Abdurrahman b. Nu‘aym el-Gâmidî’nin birlikleri, el-Cüneyd es-Sağanîyân’da iken ona ulaştı. El-Cüneyd, onlarla birlikte el-Havsera b. Yezid el-‘Anbarî’yi ve beraberinde gönderdiği tüccarları ve diğerlerini göndererek Semerkand halkının ailelerini götürmelerini, savaşçıları ise orada bırakmalarını emretti; onlar da bunu yaptılar.

Ebû Ca‘fer dedi ki: El-Cüneyd ile Hakan arasındaki Geçit Savaşı’nın 113 yılında olduğu da söylenmiştir.

Nasr b. Seyyâr, Geçit Günü’nü ve kölelerin savaşını hatırlayarak şöyle dedi:

Ben yaşadım ve bana haset edenler çoktur.
Ey yüce derecelerin sahibi, onların sayısını azaltma!
Eğer bir gün benim senin için gösterdiğim cesareti kıskanırsanız,
İşte benim cesaretim bana hasedi çekmiştir.
Allah beni kudretiyle yükseltmiş ve beni sizden üstün kılmıştır.
Yaralı atlarla düşmana saldırdım,
Ta ki düşmanlarına karşı üstünlük elde edinceye kadar.

Sizden kim vardır ki geçitte düşman geldiğinde
Yüklerin bulunduğu yere yönelmemiş olsun?
Bununla Allah’ın emrini yerine getirmediniz
Ve O’nun vaat ettiği hayrı sebatla aramadınız.
Zorluk anında sizi oturmaktan alıkoyan hiçbir şey yoktu,
Ancak kölelerin sopalarla savaşması sizi (harekete geçirdi).
Mızraklar çarpışırken beni savunduğum için bana teşekkür etmez misiniz?

İbn İrs el-‘Abdî, Geçit Günü’nde Nasr’ı övüp el-Cüneyd’i kınayarak şöyle dedi:

Ey Nasr! Sen Nizar’ın kahramanısın,
Parlak işler ve en yüce fiiller sana aittir.
Geçitte boyun eğmiş ve zelil olmuş kabilelerden
Sıkıntıyı sen giderdin.
El-Cüneyd’in gününde, mızraklar çarpışırken,
Boğazlar kana bulanmış ve sancaklar dalgalanırken,
Özgür bir ruhla durmadan saldırdın,
Ta ki onların kalabalığı yarılıp dağılıp gidinceye kadar.
Bundan sonra bütün insanlar senin azatlıların gibidir;
Şeref ve yücelik bütünüyle sana aittir.

Eş-Şer‘abî et-Tâî şöyle dedi:

Gurbette Hind’i hatırladım:
Ey ne büyük özlem! Acaba kavuşma olacak mı?
Onu hatırladım, aramızda eş-Şîş ve
Kaderlerin gerçekleştiği geçit varken.

Orası bir memlekettir ki içinde Hakan vardır,
Ağır ilerleyen orduları çok kalabalıktır,
Ve demir miğferli Naylân yetmiş bin kişiyle beraberdir.

Hakan hareket ettiğinde ve orduları ilerlediğinde,
O anda birçok ölüm bize yaklaşır.

Orada, ey Hind, biz onların yarısı kadar bile değiliz,
Ve ey Hind, düşmandan arzuladığımız hiçbir şey yoktur.

Nice dolgun vücutlu genç kadın gördüm ki,
Çirkin yüzlü, küçük kulaklı bir Soğdlu onu sürükleyip götürüyordu.

Yakını yüz çevirmişken onu korumaya çalışıyorum,
O da yüksek sesle Müslümanlara sesleniyor:
“İçinizde bana sahip çıkacak, beni geri getirecek biri yok mu?
İçinizde ölümün bazen kazanç olduğunu anlayan bir yiğit yok mu?”

Onlar ise cevap vermediler;
Ancak onun örtüsü, savaş ortasındaki gencin elinde daha çirkin görünüyordu.

Onların kalplerindeki daralmayı ve içlerini kaplayan korkuyu Allah’a şikâyet ederim.
Kim benim adıma bir mektup taşıyacak
Khalid’e, biz ganimet olarak bölüştürülmeden önce:
Şu ki, bizim kalıntımız gibi, emirimiz de
Eğer onu sayarsak, aşağılanmış ve zelil bir kimsedir.

Onlar Hakan’ı ve askerlerini bize karşı hırslandırdılar;
Keşke kuru, kırılmış otlar gibi olmayı dilemeseydik!

İbn İrs’in adı, Benû Ghanm b. Vâdi‘a b. Lukayz b. Afsâ’dan Halid b. el-Mu‘ârik’tir.

Ali b. Muhammed’den —Abdülkays’tan bir rivayetçiden— nakledildiğine göre: İbn İrs’in annesi bir cariyeydi; bu yüzden kardeşi Temîm b. el-Mu‘ârik onu Benû Âmir b. el-Hâris’ten Amr b. Lagît’e sattı. Ölmek üzereyken Amr onu azat ederek şöyle dedi: “Ey Ebû Ya‘kûb, senin yanında ne kadar malım var?” O, “Seksen bin dirhem” dedi. Amr, “Sen hürsün ve elindekiler senindir” dedi.

Amr, Merv er-Rûz’da yaşardı. Abdülkays kabilesi İbn İrs konusunda aralarında çekişmiş ve onu kendi kabilesine geri göndermişlerdi. Bunun üzerine İbn İrs el-Cüneyd’e şöyle dedi:

Savaşta koruyucu olanlar nerede,
Öfkeli öncülerin süsü olan o topluluk nerede?

Kendilerine takdir edilen kaderle helâk oldular;
Geciktirilen kimse de ölen gibidir.

Göz bolca yaş döker;
Onu tutacak hiçbir şey yoktur.

Söyle, ölülerin geri döndüğünü görüyor musun,
Yoksa zaman içinde kalıcı bir şey görüyor musun?

Eskiden gücümüz korkulurdu,
Bozulan düşman saflarını geri püskürtürdük,
Ta ki bizi lekeleyen şeyle imtihan edilinceye kadar,
O büyük ve ezici gücümüzden sonra.

Sanki devenin topuğunu kesen kişi gibi,
İlk başta öfkeli ve bitkin hâlde,
Sen öyle bir yarık açtın ki
Onu kalabalık bir ordu bile onaramazdı.

Savaş ortaya çıktığında onun için ağlıyorsun!
Bir komutan olarak parçalanasın!

Bizi, kasap tarafından parçalanan bir hayvanın parçaları gibi terk ettin,
Onu göğsü dolgun bir kız için parçalayan kasap gibi.

Kılıçlar yükseldi,
Kolları dirsekten keserek.

Başlar ardı ardına düştü,
Şimşek çakar gibi parlayan iki taraf arasında.

Sen ise çadırında bir kız çocuğu gibiydin,
Hilenin ne olduğunu bilmeyen.

Biz öyle bir topluluğuz ki savaşımız zordur,
Ayakta olanı da oturanı da yok eder.

Semerkand ve birlikleri
Hem uzakta olanların hem yakında olanların diline düştü.

Geçitte nice azimli savaşçı gömülüdür,
Güçlü, kuvvet sahibi ve övgüye layık,
Felaket içinde kurtuluş arayan ve savaşa atılan,
Ne korkak ne zayıf ne de geri duran.

Keşke sen Geçit Günü’nde
Sert toprakla örtülü bir çukurda olsaydın!

Savaş ve onun oğulları seninle oynar,
Suya gelen bıldırcınlarla oynayan doğanlar gibi.

Kalbin savaş korkusuyla uçtu,
Ve uçan kalbin geri dönmeyecek.

Sabah vakti savaşını
Soğuk şarap içmeye benzetmemeliydin.

Gözünün güzelliğinden nefret ediyorum,
Bozuk bir bedendeki yüzden de.

Ey Cüneyd! Senin nesebin sağlam bir köke dayanmaz,
Atan da yücelik sahibi değildi.

Elli bin kişi saparak öldürüldü,
Sen ise onları kaybolmuş koyunlar gibi çağırıyordun.

Savaşla karşılaşmak için acele etme,
Düşmana atılmakta övülecek biri değilsin.

Ben onun boynuna bir halka gibi geçirdim,
Yalnız bir güvercinin boynundaki halka gibi,
Bir şairin yazdığı bir şiiri,
Postacıların onu Halid’e ulaştırması için.

Hac ve Valiler:

Bu yıl hac emirliğini İbrahim b. Hişam el-Mahzûmî yaptı. Bunu Ahmed b. Sabit’ten —onun ravisinden— İshak b. İsa —Ebû Ma‘şer’den— işittim.

Şöyle de söylenmiştir: Bu yıl hac emirliğini Süleyman b. Hişam yaptı. Bu yılın büyük eyaletlerindeki valiler ise daha önce zikrettiğimiz 111 yılındaki valilerin aynısıydı.
Yüz On Üçüncü Yıl Olayları: Bu yılın olayları arasında, Abdülvehhâb b. Buht’un ölümü de vardı; o, Bizans topraklarında el-Battâl Abdullah ile birlikteyken öldü.

Muhammed b. Ömer —Abdülaziz b. Ömer’den— şöyle rivayet etti: Abdülvehhâb b. Buht, 113 yılında el-Battâl ile birlikte sefere çıktı. Ancak el-Battâl’ın kuvvetleri yenildi ve geri çekildi. Buna rağmen Abdülvehhâb, atını yeniden saldırıya çevirmeye çalıştı ve şöyle dedi: “Bundan daha korkak bir at görmedim! Eğer senin kanını dökmezsem Allah benim kanımı döksün!” Sonra miğferini başından attı ve şöyle bağırdı: “Ben Abdülvehhâb b. Buht’um! Siz cennetten mi kaçıyorsunuz?” Ardından düşmanın üzerine atıldı. Bir adamın yanından geçerken, “Çok susadım!” diyordu. Adam ona, “İleri git, su önünde!” dedi. Bunun üzerine düşmana daldı ve atıyla birlikte öldürüldü.

Bu yılın olayları arasında, Mesleme b. Abdülmelik’in Hakan’ın ülkelerinde ordularını bölmesi de vardı. Bu sayede şehirler ve kaleler onun eliyle fethedildi; halklarından birçoğu öldürüldü, esir alındı ve köleleştirildi. Türklerden çok sayıda kişi kendini ateşe atarak yaktı. Belençer dağlarının ardında bulunanlar Mesleme’ye boyun eğdi; ayrıca Hakan’ın oğlu da öldürüldü.

Olaylar arasında Muaviye b. Hişam’ın Bizans topraklarına yaptığı sefer de vardı. Maraş civarında konakladı, sonra geri döndü.

Bu yıl, Benû Abbas’ın davetçilerinden bir grup Horasan’a geldi. El-Cüneyd onların arasından birini yakalayıp öldürdü ve şöyle dedi: “Onlardan kim bulunursa kanı helâldir.”

Hac ve valiler

Bu yıl hac emirliğini, Ebû Ma‘şer’in rivayetine göre Süleyman b. Hişam b. Abdülmelik yaptı.

Bunu Ahmed b. Sabit’ten —onun ravisinden— İshak b. İsa —Ebû Ma‘şer’den— işittim. Vâkıdî de aynı şekilde söylemiştir.

Bazıları ise bu yıl hac emirliğini İbrahim b. Hişam el-Mahzûmî’nin yaptığını söylemiştir. Bu yılın büyük eyaletlerindeki valiler ise daha önce zikrettiğimiz 112 (730) yılındaki valilerin aynısıydı.
Yüz On Dördüncü Yıl Olayları: Bu yılın olayları arasında, Muaviye b. Hişam’ın sol kanatta Bizans’a karşı yaptığı yaz seferi ve Süleyman b. Hişam’ın sağ kanatta yaptığı yaz seferi de vardı.

Rivayet edildiğine göre Muaviye b. Hişam, Agrun’un dış şehrini ele geçirdi. Abdullah el-Battâl ise Konstantin komutasındaki bir kuvvetle karşılaştı, onları yenilgiye uğrattı ve Konstantin’i esir aldı. Süleyman b. Hişam ise Kayseriyye’ye ulaştı.

Bu yıl Hişam b. Abdülmelik, İbrahim b. Hişam’ı Medine valiliğinden azletti ve onun yerine Halid b. Abdülmelik b. el-Hâris b. el-Hakem’i tayin etti.

Vâkıdî’ye göre Halid b. Abdülmelik, Rebîülevvel ayının on beşinde (16 Mart 732) Medine’ye geldi. İbrahim b. Hişam’ın Medine valiliği sekiz yıl sürmüştü.

Vâkıdî’ye göre bu yıl Muhammed b. Hişam el-Mahzûmî Mekke valisi yapıldı.

Bazı rivayetlere göre ise Muhammed b. Hişam Mekke valiliğine 113 yılında getirildi. İbrahim azledildiğinde Muhammed b. Hişam Mekke valisi olarak bırakıldı.

Bu yıl Vâsıt’ta veba çıktığı rivayet edildi.

Yine bu yıl Mesleme b. Abdülmelik, Hakan’ı yenilgiye uğrattıktan sonra el-Bâb’dan geri döndü; el-Bâb’ı inşa etti ve oradaki tahkimatı güçlendirdi.

Hac ve valiler:

Bu yıl Hişam, Mervân b. Muhammed’i Ermeniye ve Azerbaycan valisi tayin etti.

Bu yıl hac emirliğini kimin yaptığı konusunda ihtilaf vardır.

Ahmed b. Sabit — onun ravisi — İshak b. İsa — Ebû Ma‘şer’e göre: Halid b. Abdülmelik b. el-Hâris b. el-Hakem, Medine valisi olduğu sırada 114 yılında hac emirliğini yaptı.

Bazı rivayetlere göre ise bu yıl hac emirliğini Mekke valisi Muhammed b. Hişam yaptı. Halid b. Abdülmelik o yıl evinde kaldı ve hacca katılmadı.

Vâkıdî — Abdullah b. Cafer — Salih b. Keysân da aynı görüşü aktarmıştır.

Vâkıdî — Ebû Ma‘şer’e göre ise: 114 yılında hac emirliğini Halid b. Abdülmelik yaptı; o sırada Muhammed b. Hişam Mekke valisiydi — doğru olan görüşün bu olduğu kabul edilir.

Bu yıl büyük eyaletlerin valileri bir önceki yılın valileriyle aynıydı; ancak bu yıl Medine valisi Halid b. Abdülmelik, Mekke ve Tâif valisi Muhammed b. Hişam ve Ermeniye ile Azerbaycan valisi Mervân b. Muhammed idi.
Yüz On Beşinci Yıl Olayları: Bu yılın olayları arasında Muaviye b. Hişam’ın Bizans topraklarına yaptığı sefer de vardı.

Bu yıl Şam’da veba ortaya çıktı.

Hac ve valiler

Bu yıl hac emirliğini, Mekke ve Tâif valisi olduğu sırada Muhammed b. Hişam b. İsmail yaptı.

Bunu Ahmed b. Sabit’ten — onun ravisinden — İshak b. İsa — Ebû Ma‘şer’den işittim.

Bu yıl büyük eyaletlerin valileri 114 yılındakilerle aynıydı; ancak bu yıl Horasan valisi hakkında görüş ayrılığı vardır.

Medâinî’ye göre onun valisi el-Cüneyd b. Abdurrahman idi.

Bazı rivayetlere göre ise valisi Umâre b. Hureym el-Murrî idi. Bu görüşü söyleyenler, el-Cüneyd’in bu yıl öldüğünü ve yerine Umâre b. Hureym’in geçtiğini iddia ederler. Ancak Medâinî, el-Cüneyd’in ölümünün 116 yılında olduğunu rivayet etmiştir.

Bu yıl Horasan halkına şiddetli bir kuraklık ve kıtlık isabet etti. El-Cüneyd, kırsal bölgelere şöyle yazdı: “Merv güvenli ve huzurlu idi; her yerden bol rızık ona gelirdi; fakat Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük etti! Bu yüzden ona yiyecek getirin!”

Ali b. Muhammed’e göre: Bu yıl el-Cüneyd bir adama bir dirhem verdi; adam bununla bir ekmek satın aldı. El-Cüneyd onlara şöyle dedi: “Siz açlıktan ve bir ekmeğin bir dirhem olmasından şikâyet ediyorsunuz! Ben Hind’deyken bir tane hububat tanesi bile bir dirheme satılırdı!” Ve şöyle dedi: “Merv, Allah’ın dediği gibidir: ‘Allah şöyle bir şehir misal verir: güvenli ve huzurlu idi.’”
Yüz On Altıncı Yıl Olayları: Bu yılın olayları arasında Muaviye b. Hişam’ın Bizans topraklarında yaptığı yaz seferi de vardı.

Bu yıl Irak ve Şam’da şiddetli bir veba meydana geldi. Rivayet edildiğine göre bunun en şiddetlisi Vâsıt’ta idi.

Bu yıl el-Cüneyd b. Abdurrahman’ın ölümü ve Horasan’da Âsım b. Abdullah b. Yezid el-Hilâlî’nin valiliğinin başlaması gerçekleşti.

El-Cüneyd b. Abdurrahman el-Murrî ve Horasan’da Âsım b. Abdullah el-Hilâlî meselesi:

Ali b. Muhammed —ravileri aracılığıyla— şöyle rivayet etti: El-Cüneyd b. Abdurrahman, Yezid b. el-Muhallab’ın kızı el-Fadıla ile evlendi. Bunun üzerine Hişam el-Cüneyd’e öfkelendi ve onun yerine Horasan valisi olarak Âsım b. Abdullah’ı tayin etti. El-Cüneyd istiska (vücutta su toplanması) hastalığına yakalanmıştı. Hişam, Âsım’a şöyle dedi: “Eğer ona hâlâ içinde son bir hayat kıvılcımı varken ulaşırsan, ruhunu çıkar.” Ancak Âsım geldiğinde el-Cüneyd ölmüştü.

Bazı rivayetlere göre, Cebele b. Ebî Revvâd, el-Cüneyd hastayken onu ziyarete geldi. El-Cüneyd, “Ey Cebele, insanlar ne söylüyor?” dedi. O da, “Vali için üzülüyorlar” dedi. El-Cüneyd, “Ben sana bunu sormadım. Ne söylüyorlar?” dedi ve eliyle Şam tarafını işaret etti. Ben de, “Yezid b. Şecera er-Rahavî Horasan’a geliyor” dedim. El-Cüneyd, “O, Şamlıların efendisidir” dedi. Sonra, “Başka kim?” diye sordu. Ben de “‘Isma veya ‘Isam” diyerek Âsım’ı kastettim. El-Cüneyd, “Eğer Âsım gelirse, zor bir düşman olur. Ona ne selam vardır ne de hoş geldin” dedi.

El-Cüneyd, bu hastalığı sırasında 116 yılının Muharrem ayında (10 Şubat - 11 Mart 734) öldü. Yerine vekil olarak Umâre b. Hureym’i bırakmıştı. Âsım b. Abdullah geldi ve Umâre b. Hureym ile el-Cüneyd’in görevlilerini hapsedip onlara işkence etti. El-Cüneyd’in ölümü Merv’de gerçekleşti.

Ebu’l-Cüveyriyye İsa b. ‘Isme, onu mersiye ile anarak şöyle dedi:

Cömertlik ve el-Cüneyd birlikte yok oldu;
Cömertliğe ve el-Cüneyd’e selam olsun!
İkisi de Merv toprağında gömüldü,
Dallar üzerinde güvercinler ötüp durdukça.
Siz ikiniz, soyluların sevinciydiniz; siz ölünce
Cömertlik de öldü, asalet de.

Daha sonra Ebu’l-Cüveyriyye, Halid b. Abdullah el-Kasrî’ye gidip onu övdü. Fakat Halid ona, “Sen ‘Cömertlik ve el-Cüneyd birlikte yok oldu’ demedin mi? Bizden sana hiçbir şey yok!” dedi. Bunun üzerine Ebu’l-Cüveyriyye ayrıldı ve şöyle dedi:

Ufukların parlak ışığı bizi taşımaya devam ediyor
Umâre’ye ve güçlü boyunlu, hörgüçlü develere.

(Bu, Umâre b. Hureym’i övdüğü bir şiirdendir. Umâre, babaları tarafından el-Cüneyd’in amcaoğluydu. Umâre, Suriye’deki hizipçilikte öne çıkan Ebu’l-Heydhem’in dedesiydi.)

Âsım b. Abdullah geldi ve Umâre b. Hureym ile el-Cüneyd’in görevlilerini hapsedip onlara işkence etti.

Bu yıl el-Hâris b. Sureyc isyan etti ve onunla Âsım b. Abdullah arasında savaş meydana geldi.
Hâris b. Sureyc’in İsyanı: Ali’den —ravileri aracılığıyla— rivayet edildi: Âsım Horasan’a vali olarak geldiğinde, el-Hâris b. Sureyc en-Nahûdh’tan ilerleyerek Faryâb’a kadar ulaştı. Önüne Bişr b. Curmuz’u göndermişti.

Âsım, el-Hâris’e karşı el-Hattâb b. Muhriz es-Sülemî, Mansur b. Ömer b. Ebî’l-Harkâ’ es-Sülemî, Hilâl b. Uleym et-Temîmî, el-Eşheb el-Hanzalî, Cerîr b. Hamyân es-Sedûsî ve Mukâtil b. Hayyân en-Nebâtî’yi gönderdi. Hattâb ve Mukâtil b. Hayyân, “Onunla güvence vermeden karşılaşmayın” demişlerdi, fakat grup bunu kabul etmedi. Faryâb’da ona ulaştıklarında el-Hâris onları zincire vurdu ve hapse attı, başlarına da bir muhafız dikti.

Fakat onlar muhafızı bağlayıp hapisten kaçtılar; bineklerine bindiler ve posta hayvanlarını da alarak kaçtılar. Tâlekân’dan geçtiler; oranın hükümdarı Suhrâb onlara kötülük yapmak istedi, fakat sonra vazgeçip onları serbest bıraktı.

Merv’e ulaştıklarında Âsım, onlara el-Hâris hakkında hutbe vermelerini emretti; onlar da onun kötülüğünü ve ihanetini anlattılar. Bunun üzerine el-Hâris Belh’e yöneldi. Orada Nasr görevliydi. Belh kuvvetleri onunla savaştı, fakat el-Hâris onları yendi ve Nasr Merv’e çekildi.

Bazı rivayetlere göre, el-Hâris Belh’e yaklaşırken orada el-Tucîbî b. Dubey‘a el-Murrî ile Nasr b. Seyyâr görevliydi. El-Hâris, şehirden iki fersah uzaklıktaki Ata Köprüsü’ne ulaştı ve yanında on bin kişi bulunan Nasr ile karşılaştı; el-Hâris’in ise dört bin adamı vardı.

El-Hâris onları Kur’an’a ve Sünnet’e uymaya ve razı olunacak bir kimseye biat etmeye çağırdı. Bunun üzerine Katan b. Abdurrahman b. Cüzeyy el-Bâhilî, “Ey Hâris! Sen bizi Allah’ın kitabına ve Sünnet’e çağırıyorsun. Allah’a yemin ederim ki sağında Cebrâil, solunda Mikâil olsa bile sana uymam!” dedi. Katan savaştı, fakat gözüne isabet eden bir okla öldürüldü. Belh kuvvetleri yenilerek şehre kaçtı. El-Hâris onları takip ederek şehre girdi, Nasr ise başka bir kapıdan çıktı. El-Hâris adamlarına Belh halkına zarar vermemelerini emretti.

Onun askerlerinden biri şöyle dedi: “Belh sokaklarında yürürken ağlayan kadınlara rastladım. Biri ‘Ey babacığım, seni kimin öldürdüğünü bilsem!’ diyordu. Yanımdaki bir bedevi ‘Bu kadın kim?’ diye sordu. ‘Katan’ın kızı’ dediler. Bedevi, ‘Onu ben öldürdüm!’ dedi. Ona ‘Gerçekten sen mi öldürdün?’ dedim. ‘Evet’ dedi.”

Rivayet edildiğine göre Nasr, el-Tucîbî Belh’te görevliyken geldi ve onu hapse attı. El-Hâris Nasr’ı yeninceye kadar o hapiste kaldı. El-Tucîbî, daha önce el-Cüneyd zamanında el-Hâris’i kırk kırbaç vurmuştu. Bunun üzerine el-Hâris onu Zemm’deki Bâdhkar kalesine gönderdi. Benî Hanîfe’den bir adam gelip, kardeşini öldürdüğünü iddia etti. El-Hâris onu ona teslim etti. El-Tucîbî yüz bin dirhem fidye teklif etti ama kabul edilmedi ve öldürüldü. Bazıları ise onun el-Hâris gelmeden önce öldürüldüğünü söyler.

El-Hâris Belh’i ele geçirince, Abdullah b. Hâzim’in oğullarından birini vali tayin etti ve ayrıldı. Cûzcân’da iken Vâbise b. Zürâre el-Abdî, Dücâce ve Vahş (İclîlerden), Bişr b. Curmuz ve Ebû Fâtıma’yı çağırarak görüşlerini sordu. Ebû Fâtıma, “Merv Horasan’ın zırhıdır; süvarileri çoktur. Köleleriyle bile sana üstün gelirler. Yerinde kal; gelirlerse savaşırsın, kalırlarsa onları aç bırak” dedi. El-Hâris ise, “Ben böyle düşünmüyorum, onların üzerine gideceğim” dedi.

Belh, Cûzcân, Faryâb, Tâlekân ve Mervü’r-Rûz’u aldıktan sonra Merv’e yöneldi. Merv halkından dindarlar, “Eğer Abrâşehr’e giderse bizi böler; üzerimize gelirse helak olur” dediler.

Âsım’a Merv halkının el-Hâris ile yazıştığı haberi ulaştı. Bunun üzerine, “Ey Horasan halkı! Ona biat ettiniz. Şehirleri ona bırakıyorsunuz. Ben kendi memleketime, Abrâşehr’e gideceğim ve halifeye yazıp Şam’dan asker isteyeceğim” dedi. El-Mücaşşir b. Muzâhim, “Eğer sana kesin yemin ederlerse kal, etmezlerse git” dedi. Halk kalmayı kabul etti ve ağır yeminler etti.

El-Hâris yaklaşık altmış bin kişilik kuvvetle Merv’e yaklaştı. Âsım da Merv kuvvetleriyle Ciyâsar’da konakladı. Önce askerlere birer dinar verdi, beğenmeyince üçer dinar verdi.

İki taraf yaklaşınca Âsım köprüleri yıktırdı. El-Hâris’in adamları tartışmak istediklerini söylediler, fakat reddedildiler. Bunun üzerine köprüleri onarmaya başladılar. Bu sırada Muhammed b. el-Müsennâ ve Hammad b. Âmir, el-Hâris’ten ayrılıp Âsım’a katıldı.

Çarpışma başladı. İlk ölen Gıyâs b. Külsüm oldu. El-Hâris’in kuvvetleri yenildi; birçoğu kanallarda ve nehirde boğuldu. Yerel beyler geri çekildi.

Âsım, el-Hâris’e elçiler gönderdi. El-Hâris de bir elçi gönderip, “Biz Allah’ın kitabını ve Peygamber’in sünnetini istiyoruz” dedi. Gece yarısı el-Hâris geri çekildi. Sabah Âsım onu takip etti ve tekrar savaş oldu. Şiddetli çarpışmada birçok kişi öldü. El-Hâris nehri geçerek geri çekildi ve Âsım onu takip etmedi.

Ölenlerin sayısı yüz kadardı. Üç bin kişi el-Hâris’e katıldı.

Kâsım b. Müslim dedi ki: “Âsım onu takip etseydi yok ederdi, fakat yapmadı.” El-Hâris’e, “Sana verdiğim güvenceyi yeniliyorum, ayrıl” diye haber gönderdi. El-Hâris de ayrıldı.

O gece Halid b. Ubeydullah el-Hâris’in yanına gelmişti. Adamları onu terk etmeyi düşünüyordu, fakat Halid onları yatıştırdı.

Ata ed-Debûsî savaşta atını hazırlayıp meydan okudu. Tâlekânlı bir adam karşısına çıktı.

Hac ve valiler:

Bu yıl veliaht Velid b. Yezid hac emirliğini yaptı.

Bunu Ahmed b. Sabit’ten — onun ravisinden — İshak b. İsa — Ebû Ma‘şer’den işittim. Vâkıdî ve diğerleri de aynı görüştedir.

Bu yıl büyük eyaletlerin valileri önceki yılın aynısıydı; ancak Horasan valisi Âsım b. Abdullah el-Hilâlî idi.
Hişâm’ın Âsım’ı Azletmesinin Sebebi ve Hâlid’i Ataması: Bu yıl meydana gelen olaylar arasında şunlar vardı:

Muâviye b. Hişâm’ın Bizans topraklarına sol koldan yaptığı yaz seferi ve Süleyman b. Hişâm b. Abdülmelik’in el-Cezîre yönünden sağ koldan yaptığı yaz seferi; buradan akıncı birliklerini Bizans topraklarına dağıttı.

Bu yıl, Ermeniye valisi olan Mervân b. Muhammed iki sefer gönderdi. Bunlardan biri el-Lân bölgesinde üç kaleyi fethetti; diğeri ise Tûmânşah üzerine indi ve halkı (şartlar üzerinde) barış yaptı.

Bu yıl Hişâm b. Abdülmelik, Âsım b. Abdullah’ı Horasan’dan azletti ve Horasan’ı Hâlid b. Abdullah’ın (eyaletine) bağladı. Hâlid de kardeşi Esed b. Abdullah’ı oraya vali yaptı.

el-Medâinî’ye göre: Hişâm’ın Âsım’ı Horasan’dan azletmesi ve Horasan’ı Hâlid b. Abdullah’a bağlaması 116/734 yılında gerçekleşti.

Hişâm’ın Âsım’ı azletmesinin sebebi ve Hâlid’i Horasan’a tayin etmesi

Ali’den —ravileri aracılığıyla— rivayet edildi:

Bunun sebebi şuydu: Âsım b. Abdullah, Hişâm b. Abdülmelik’e şöyle yazdı:

“Şimdi ey Müminlerin Emiri! Gözcü kavmine yalan söylemez. Müminlerin Emiri’nin bana verdiği görev, ona samimi nasihat etmemi gerektirir: Horasan, Irak valisinin (eyaletine) bağlanmadıkça iyi olmayacaktır; böylece ihtiyaçlar, faydalar ve olaylar ile felaketler zamanında yardım ona yakın olur. Bunun sebebi Müminlerin Emiri’nin oraya uzak olması ve yardımının ona ulaşmasının gecikmesidir.”

Mektubu gönderildikten sonra, arkadaşları Yahya b. Hudeyn ve el-Mücaşşir b. Muzâhim es-Sülemî ve onların arkadaşlarının yanına çıktı ve onlara durumu anlattı. el-Mücaşşir ona şöyle dedi: “Mektup çıktıktan sonra, sanki üzerine bir aslan saldırmış gibi mi oldun?”

Bunun ardından, Hişâm’ın gönderdiği Esed b. Abdullah geldi; bu, Âsım’ın mektubundan bir ay sonraydı.

el-Kümeyt b. Zeyd el-Esedî, Merv halkına şu şiiri gönderdi:

Merv halkına ulaştırmaz mısınız,
Uzaklığına ve mesafesine rağmen,
Samimi bir nasihatçinin mektubunu, selam içeren,
Ve üstlendikleri şeyde ciddiyeti emreden?

Ve Hâris’e bizden bir özür ulaştırın,
Ona, yanımdakilerin meşgul olduğunu söyleyerek.

Eğer bu olmasaydı,
İki şehirden size süvariler gelirdi,
Düşmanları kesen atlılarla.

Zayıflamayın ve zillete razı olmayın,
Esed’in hiçbir vaadiyle aldanmayın.

Eğer eksik bırakılırsanız
Ve bir aşağılık kimsenin zararını kabul ederseniz,
Fahişeler gibi olun!

Eğer değilse, siyah sancakları kaldırın,
Sapmış ve haddi aşmış olanlara karşı.

Nasıl olur da yetmiş bin kişi iken
Hâlid sizi bir maymun gibi aşağılar?

Ve onun sorumluluğuna verdiği Râzin ve taraftarları,
Ama o sözünü tutmadı,

Ve Kudâa’yı zillet elbisesiyle örtenler,
Selmân b. Sa‘d’ın babasını öldürerek.

Yavaş olun ey Kudâa,
Necd’de kendilerine kökleri olmayan takipçiler olmayın.

Eğer Benî Nizâr’ı çağırırsanız,
Size düz ve kıvırcık saçlı süvariler gelir.

Kudâa’nın her burnu kesilsin,
Asla şeref elde etmesinler!

Metinde zikredilen Râzin, Kûfe’de Hâlid b. Abdullah’a karşı isyan etmişti; Hâlid ona eman vermiş fakat buna bağlı kalmamıştı.

Nasr b. Seyyâr, el-Hâris Merv’e yaklaşıp siyah sancaklar kaldırdığı sırada —el-Hâris Mürcie görüşündeydi— onun hakkında şöyle dedi:

Geride bırak bir dünya ve bir aileyi ki,
Zaten onları terk edeceksin.

Geçici olan bir dünya ve ailede ne hayır vardır,
Ancak belirlenmiş bir süreye kadar kalan günler dışında?

Öyleyse ölmeyen bir aileyi Allah’tan iste.
Gizli işlerde çokça takvaya sarıl;
Takvanın en hayırlısı gizlide olandır.

Bil ki sen yaptıklarının rehinisin;
Bu yüzden çokça kaygılı ve hüzünlü ol.

Bu günlerde aldanmış olanın efendisinde
Öldürücü bir aldatma görüyorum.

Dünya bir adam için türlü zamanlar taşır;
Bir gün onu tökezletir, başka bir zaman ona kolaylık verir.

Zaman, hoş bir hayat yaşayan bir genci değiştirir,
Sonra onu sarsılmış hale getirir.

Hayat ona bir zaman tatlı gelir,
Bir süre ondan hoşnut olur;
Başka zamanlarda ise tadı ona acı gelir.

Beklediğin şey, zamanın geri kalanından bir an mıdır?
Geçmişte geçen şeyden başka değildir ki onda bir iş göresin.

Ahireti ummayanlara karşı mücadele et
Ve İslam ibadeti yapmayan bir topluma düşman ol.

Onların bize uyanını ve yardımcılarını öldür,
Bazen onları kâfir say, bazen lanet et.

Dinimiz hakkında bizi ayıplayanlar,
Eğer araştırırsan dinin en kötü takipçileridir.

“Allah’ın yolu bizim arzumuzdur” diyenler,
Söylediklerinden ne kadar sapmışlardır!

Bu yüzden Allah için öfkeyle onları öldür,
Bununla onlara galip gel,
Şüphe edeni ise sapkınlığıyla baş başa bırak.

Hükmü ertelemeniz sizi şirkle birlikte kıldı,
Böylece siz hem müşrik hem de hükmü erteleyen bir topluluk oldunuz.

Allah kabirlere sizden başkasını göndermesin,
Çünkü sizin dininiz şirkle bağlanmıştır.

Allah bununla sizin boğazlarınıza korku saldı,
Bize ise hayır takdir etti ve bizi yüceltti.

Böylece korkulu bir olay meydana geldiğinde yardımcılar biz oluruz,
Sizin ise İslam ve dünya hakkında şirkle hedefledikleriniz yüzünden.

Bizi, yalan söyleyerek,
Aşırı ve zalim olmakla mı ayıplıyorsunuz? Bizde olan bana yeter!

Sizden Allah’ın önce imtihan ettiği kimse,
Nifakla imtihan edilmeyi kabul etmedi;
Bizi ise bununla imtihan etmedi.

Bundan sonra el-Hâris yeniden ‘Âsım’a karşı savaşmak üzere geri döndü. ‘Âsım, Esed b. Abdullah’ın yaklaştığını, öncü kuvvetlerinin başına Muhammed b. Mâlik el-Hemdânî’yi gönderdiğini ve ed-Dandânkan’da konakladığını duyunca el-Hâris ile barış yaptı. İkisi arasında bir belge düzenledi. Buna göre el-Hâris Horasan’ın dilediği bölgelerinde kalabilecek ve birlikte Hişâm’a yazıp Allah’ın kitabına ve Peygamberinin sünnetine uymasını isteyeceklerdi. Eğer bunu reddederse ona karşı birlikte hareket edeceklerdi. Bazı kabile ileri gelenleri bu belgeyi mühürledi, fakat Yahyâ b. Hudeyn, “Bu, Müminlerin Emiri’ne karşı isyandır” diyerek mühürlemeyi reddetti. Halef b. Halîfe Yahyâ’ya şöyle dedi:

Kalbinin arzusu ancak birleşmek ister,
Uykun ise ancak kaçınmayı ister.

Dinlemeden, ve beni
Dağınık birinin sözünü dinlemeye çalışırken bulamazsın.

Biz Ümeyyeoğullarını saltanatlarında koruduk,
Onlar korkulsun diye kendimizi tehlikeye attık.

Onları ve hükümranlıklarını savunduk,
Kendilerini savunamadıklarında.

Eskiden aramızda olan soy bağı
Ümeyyeoğulları ile kopmaktan başka bir şey istemedi.

Biz İbn Zübeyr’in başını almadık mı
Ve saltanatı ondan söküp almadık mı?

Hilafeti hak eden ailesine yerleştirdik,
İnsanlar onun için şiddetle çekişirken.

Ümeyyeoğullarını Yemen kılıcıyla destekledik,
Saltanat tamamen ellerinden alındığında.

Aramızda Irak halkını güçlendiren vardır,
Eğer Yahyâ sınırı terk etseydi, kaybolurdu.

Biz İbn Süreyc’in işlerini bozduk,
Her ne kadar o onları sağlamlaştırmış olsa da.

Onun söylediği hikmettir; hikmet şudur ki
Bir topluluk dağıldığında birleşir.

Zarq akşamında, savaş kararı aldıklarında,
Yemin bozanların kararlılığını bastırdık.

Ama eğer Vâil’in yiğidi olmasaydı,
Hiçbir lider koyun paçalarını pişiremezdi.

Öyleyse Ümeyyeoğullarına söyle, bizim
Karşılıksız kalan yardımlarımızı ve iyiliğimizi düşünsünler.

Siz, onların hilafet hakkını kabul ettiğimiz halde
Bizim ileri gelenlerimizi öldürmekten vaz mı geçeceksiniz?

Size bağlı olanlardan, sizi pazara çıkarıp satan gibi
Sizi satan biri yok mu?

İbn Hudeyn, yaptıklarınıza karşı,
Sabretmekten ve itaat etmekten başka bir şey kabul etmez.

Eğer el-Hâris iki Vâil’den emin olsaydı,
Korkuttuğu kimselerin sayısıyla sizi de korkuturdu.

O, ağzı eğri bir fitne çıkarıcıydı
Ve yaydığı şeyler arasında sapıklığı yaydı.

Biz Ümeyyeoğullarına mühürlü bir belge gibi yettik,
‘Âsım da itaat ettiği kimseye itaat etti.

Sancaklarımızın ordular içindeki konumları olmasaydı,
Ordular kaybolmaktan korkardı.

Onlar için eskisini yenisiyle birleştirdik,
Fakat Ümeyyeoğulları bizi kesmekten başka bir şey istemedi.

Hazinesi başkalarına yarayan servetlerden
Biz hiçbir fayda görmedik.

Eğer sancaklarımız hazinelerinize ulaşsaydı
Perde kaldırıldığında içiniz korkuyla dolardı.

İyi niyet sahipleri için iyi niyet nerede?
Şükür, zayi edilemeyecek kadar değerlidir.

Benî Vâil’in biriktirilmiş malları nerede,
Eğer mallar sahiplerine geri verilecekse?

Bilmez misiniz ki kılıçlarımız
Şiddetli nefreti tedavi eder ve baş ağrısını iyileştirir?

İbn Hudeyn savaş sancağıyla çıktığında,
Kalelerin halkı kaleleri teslim eder.

İbn Hudeyn savaş sancağıyla çıktığında,
Akbabalar ve sırtlanlar onu gösterir.

İbn Hudeyn savaş sancağıyla çıktığında,
O öldürür; Ma‘add ise kötü bir otlaktır.

Danışmanlardan biri olan ‘Âsım b. Süleyman b. Abdullah b. Şurahbîl el-Yeşkürî, Yahyâ’ya anlaşmayı bozmasını tavsiye ederek, “Bunlar işaretlerdir; sonra açıklığa kavuşurlar, ama aynı zamanda kapalı sözlerdir; bu yüzden sözünü belirsiz yap” dedi.

‘Âsım b. Abdullah, Merv’in yukarı kısmında Kindelilere ait bir köyde bulunuyordu; el-Hâris ise Benî el-Anbar’a ait bir köyde konaklamıştı. Atlı ve yaya birliklerle karşılaştılar. ‘Âsım’ın yanında, Suriye halkından beş yüz kişiye kumanda eden Benî Abs’tan bir adam ve yine aynı sayıda adamla İbrâhim b. ‘Âsım el-‘Ukeylî vardı. ‘Âsım’ın tellalı şöyle bağırdı: “Kim bir baş getirirse üç yüz dirhem alacaktır.” Bunun üzerine bir görevli burnunu ısırarak bir baş getirdi. Sonra Benî Leys’ten Leys b. Abdullah bir baş getirdi. Ardından başka biri daha bir baş getirdi. ‘Âsım’a, “Eğer adamlar buna tamah ederse, bir kayıkçı ya da köylü bırakmazlar, hepsinin başını getirirler” denildi. Bunun üzerine tellalı şöyle bağırdı: “Kim baş getirirse ondan hiçbir şey alamayacaktır.” El-Hâris’in kuvvetleri yenildi ve esirler alındı. ‘Âsım’ın kuvvetleri, Merv er-Rûdh kuvvetlerinin başı olan Abdullah b. Amr el-Mizinî’yi ele geçirdi. Esirler seksen kişiydi; çoğu Benî Temîm’dendi. ‘Âsım b. Abdullah onları ed-Dandânkan kanalında öldürdü.

Yemenliler, Suriye’den beş yüz kişiyle birlikte, bin kişiye denk bir adam göndermişlerdi; künyesi o günlerde Ebû Dâvûd idi. Horasan köylerinden birinden geçerken, “Sanki beni el-Hâris b. Süreyc’in başını taşırken görmüşsünüz gibi!” derdi. İki ordu karşılaştığında, Ebû Dâvûd teke tek dövüşe çağırdı. El-Hâris b. Süreyc onun karşısına çıktı, sol omzuna vurdu ve onu yere serdi. Adamın arkadaşları onu koruyup götürdüler. O da kendinden geçerek, “Ey Ebreşehr! Ey zavallı el-Hâris b. Süreyc! Ey mamur dünyanın sahipleri!” demeye başladı. El-Hâris b. Süreyc’in atı göğsünden vuruldu. El-Hâris oku çekip çıkardı, atı koşturdu, vurup sıçratarak terletti ve onu yaranın acısından uzaklaştırdı.

Suriye birliklerinden bir adam el-Hâris’e saldırdı. Mızrağın kendisine isabet edeceğini düşündüğü anda, atının üzerinden yana eğildi. Sonra Suriyeliyi takip etti. Adam ona, “İslam’ın hürmeti için kanımı bağışlamanı istiyorum” dedi. El-Hâris, “Attan in” dedi. Adam indi, el-Hâris ata bindi. Suriyeli, “Semeri de al, vallahi o attan daha iyidir” dedi.

Abdülkays’tan bir adam şöyle dedi:

Kureyş, hayatın zevkini aldı,
Bizim sayemizde Horasan’daki her tozlu vadiyi koruyarak.

Keşke Kureyş bir gece kendini
Denizin koyu yeşil derinliklerinde yüzer halde bulsaydı!

Suriye birlikleri, ‘Âsım’ın yazdığı belge meselesindeki tutumundan dolayı Yahyâ b. Hudeyn’i yücelttiler. Bir mektup yazdılar ve onu Muhammed b. Müslim el-‘Anbarî ile Suriye kuvvetlerinden bir adamla gönderdiler. Esed b. Abdullah ile er-Reyy’de karşılaştılar. Başka bir rivayete göre Beyhak’ta karşılaştılar. Esed, “Geri dönün, ben bu işi düzelteceğim” dedi. Muhammed b. Müslim, “Evim yıkıldı” dedi. Esed, “Onu senin için yeniden yapacağım ve sana yapılan her haksızlığı düzelteceğim” diye cevap verdi.

Bundan sonra Esed, Hâlid’e yazıp el-Hâris’i yendiğini yalan yere övünerek bildirdi ve ona Yahyâ’nın meselesini anlattı. Hâlid, Yahyâ b. Hudeyn’e on bin dinar verdi ve yüz takım elbise tahsis etti.

Âsım’ın valiliği bir yıldan daha az sürdü. Yedi ay sürdüğü de söylenmiştir. Esed b. Abdullah, el-Hâris çekilip gittikten sonra geldi. Esed, Âsım’ı hapsetti; ona ne harcadığını sordu, hesabını gördü ve ondan yüz bin dirhem aldı. “Sen ne sefere çıktın ne de Merv’in dışına çıktın” dedi. Bu sırada Umâre b. Hureym ayakta duruyordu ve el-Cüneyd’in memurları da hapisteydi. Esed onlara, “Sizin hakkınızda ya bizim usulümüze göre ya da sizin kavminizin usulüne göre davranacağım” dedi. Onlar, “Hayır, senin usulüne göre” dediler. Bunun üzerine onları serbest bıraktı.

Ali’den —ravileri aracılığıyla— rivayet edildi: Hişâm b. Abdülmelik, el-Hâris b. Sureyc’in işini haber alınca Hâlid b. Abdullah’a şöyle yazdı: “Kardeşini gönder de bozulan şeyi düzeltsin. Eğer iş umulduğu gibi olacaksa, bu onun eliyle olsun.” Bunun üzerine kardeşi Esed’i Horasan’a gönderdi. Esed geldiğinde, Âsım Horasan’da yalnızca Merv’i ve Ebreşehr bölgesini elinde tutuyordu; el-Hâris b. Sureyc Merv er-Rûdh’da, Hâlid b. Ubeydullah el-Hacerî ise Âmul’da bulunuyordu. Esed, Merv er-Rûdh’daki el-Hâris’in üzerine yürüyecek olursa Hâlid b. Ubeydullah’ın Âmul yönünden Merv’e gireceğinden; Hâlid’in üzerine, yani Âmul’a yönelecek olursa da el-Hâris’in Merv er-Rûdh yönünden Merv’e gireceğinden korktu. Bu yüzden, Kûfe askerleri ile Suriye askerlerini Abdürrahman b. Nuaym el-Gâmidî ile birlikte Merv er-Rûdh tarafına gönderip el-Hâris’i aratmaya karar verdi; Esed ise ordunun geri kalanıyla Âmul’a yöneldi. Benî Temîm’in başına el-Havsera b. Yezîd el-Anberî’yi getirdi.

Ziyâd el-Kureşî’nin kumandasındaki Âmul halkının süvarileri, ki Ziyâd Hayyîn en-Nebâtî’nin mevlâsıydı, Esed’in ordusunu Osman’ın kuyularında karşıladılar. Fakat Esed onları bozguna uğrattı ve şehir kapısına kadar kovaladı. Sonra onlar dönüp Esed’in askerlerine tekrar saldırdılar. Esed b. Abdullah’ın Cebele adındaki kölesi, onun sancaktarıydı; öldürüldü. Âmul kuvvetleri sahip oldukları üç şehre sığınıp tahkimat yaptılar.

Esed onların üzerine inip kuşatma kurdu ve mancınıklar dikti. Onların başında, el-Hâris’in taraftarlarından Hâlid b. Ubeydullah el-Hacerî vardı. Kuşatılanlar aman istediler. Kutay‘a oğullarının mevlâsı olan Ruveyd b. Târık el-Kuta‘î onların yanına çıkıp, “Ne istiyorsunuz?” dedi. Onlar, “Allah’ın kitabını ve Peygamberinin sünnetini” dediler. Ruveyd, “Bu size verilecektir” dedi. Onlar, “Şu şartla ki bu şehirlerin halkını bizim suçumuz yüzünden sorumlu tutmayasın” dediler. O da bunu kabul etti ve başlarına Şeybân oğullarından, Mesgale b. Hubeyre’nin kardeşinin oğlu olan Yahyâ b. Nuaym eş-Şeybânî’yi vali tayin etti.

Sonra Esed, Zemm yolunu tutup Belh şehrine yöneldi. Yolda, Müslim b. Abdurrahman’ın bir mevlâsıyla karşılaştı; o da Belh halkının Süleyman b. Abdullah b. Hâzim’e biat ettiklerini haber verdi. Bunun üzerine Esed Belh’e geldi ve oradan teknelerle Tirmiz’e geçti. Orada, el-Hâris’in, el-Haccâc b. Hârûn en-Numeyrî’yi, Zür‘a oğullarını, Atıyye el-A‘ver en-Nasrî ailesini ve Tirmiz kuvvetlerini kuşattığını gördü; es-Sebal da el-Hâris ile birlikteydi. Esed, nehrin karşı yakasında konakladı; ne onlara geçebiliyor ne de yardım ulaştırabiliyordu.

Tirmiz kuvvetleri şehirden çıkıp el-Hâris’le şiddetli şekilde savaştılar. El-Hâris onlardan kaçıyormuş gibi yapıp sonra geri dönerek onlara saldırdı; onlar da bozguna uğradılar. Yezîd b. el-Heysem b. el-Munahhal ile ‘Âsım b. Muavvil el-Becelî, ayrıca Suriye askerlerinden ve başkalarından yüz elli kişi öldürüldü. Bişr b. Curmuz, Ebû Fâtıma el-Ezdî ve el-Hâris’le birlikte köylerden gelenler, Tirmiz kapılarına gelip ağlıyor, Benî Mervân’dan ve onların zulmünden şikâyet ediyor, şehir halkından aşağı inip kendilerine katılmalarını ve Benî Mervân’a karşı savaşta yardım etmelerini istiyorlardı. Fakat Tirmiz halkı bunu kabul etmedi. El-Hâris’le birlikte bulunan es-Sebal, “Ey Hâris, Tirmiz davullar ve neylerle kurulmuştur. Ağlamakla fethedilmez; ancak kılıçla fethedilir. Gücün yetiyorsa savaş!” dedi. Sonra es-Sebal onu bırakıp kendi ülkesine döndü.

Esed, Zemm diyarından geçerken Zemm yanındaki Bâdhkar adlı kalede bulunan, el-Hâris’in kuvvetlerinden el-Kâsım eş-Şeybânî’nin karşısına çıktı. Esed ilerleyip Tirmiz’e kadar geldi ve Ceyhun’un karşı kıyısında konakladı; yüksek oturma yerini nehir kıyısına koydu. Adamlar geçmeye başladılar. El-Hâris, teknesiyle, şehir teknelerinin aşağısında bulunan teknelerdeki adamlara saldırdı. Esed’in adamlarının bulunduğu bir tekne ile, içinde Dâvûd el-A‘sar’ın bulunduğu el-Hâris’in adamlarının teknesi karşı karşıya geldi. Esed’in adamları arasında Asğar b. ‘Aynâ el-Himyerî de vardı. Asğar diğer tekneye ok atıp vurdu ve, “Ben Ahmerî genciyim!” dedi. Dâvûd el-A‘sar ise, “Belli bir sebeple ben soyumu ona nispet etmiyorum; sana hiçbir toprak nasip olmasın!” dedi. Sonra teknesini Asğar’ın teknesine yanaştırdı ve savaştılar.

El-İşkand geldi. El-Hâris’in çekilip gitmesini istiyordu ve ona, “Ben sana ancak yardım etmek için geldim” demişti. El-İşkand bir manastırın arkasına gizlendi. El-Hâris de kuvvetleriyle yaklaştı. Tirmiz halkı ona karşı çıkınca, o kaçıyormuş gibi yaptı; onlar da peşine düştüler. Nasr, Esed’le birlikte oturmuş olanları seyrediyordu ve el-Hâris’in Tirmiz halkını aldattığını bildiği için hoşnutsuzluk gösterdi. Fakat Esed, el-Hâris dönüp kaçınca, bunu ancak ona karşı duyduğu kaygıdan yaptığını sandı. Tam o sırada Esed Nasr’ı azarlamak istiyordu ki, birden el-İşkand Tirmiz halkına karşı ortaya çıkıp hücum etti ve onlar kaçtılar. Bu savaşta Ezd’den Yezîd b. el-Heysem b. el-Munahhal el-Cürmüzî ve Suriye kuvvetlerinin süvarilerinden ‘Âsım b. Muavvil öldürüldü. Sonra Esed Belh’e doğru yola çıktı. Tirmiz halkı el-Hâris’e karşı çıktılar, onu bozguna uğrattılar ve Ebû Fâtıma’yı, İkrime’yi ve açık görüş sahibi halktan bir topluluğu öldürdüler.

Bundan sonra Esed, Zemm üzerinden Semerkand’a gitti. Zemm’e gelince, Bâdhkar’da bulunan ve el-Hâris’in kuvvetlerinden olan el-Kâsım eş-Şeybânî’ye şöyle bir haber gönderdi:

“Sen, kavmini ancak aralarında meydana gelen kötü davranış sebebiyle kınadın. Bu, kadınlara, ırza geçmenin helâl sayılmasına ve müşriklerin Semerkand gibi bir yeri ele geçirmesine kadar uzanmadı. Ben Semerkand’a gidiyorum. Allah’ın ahdi ve teminatı üzerime olsun ki, sana karşı ilk kötülüğü ben başlatmayacağım. Sen de, beraberindeki kişiler de bol ihsan, iyilik, ikram ve aman bulacaksınız. Ama sana kabul etmen için çağırdığım şeyi nankörce küçümsersen, o zaman Allah’ın ahdi, Müminlerin Emiri’nin teminatı ve Ebû Hâlid’in teminatı üzerime olsun ki, sen bir tek ok bile atarsan, bundan sonra sana aman vermeyi reddetmezsem ahdim bozulmuş olsun. Hatta bundan sonra sana bin aman bile versem, onlara bağlı kalmam.”

Bunun üzerine el-Kâsım, kendisine verilen aman gereğince onun yanına çıktı. Esed de onu zarardan korudu. El-Kâsım, Esed’le birlikte Semerkand’a gitti.

Esed askerlere iki kat maaş verdi. Yanında sürüp getirdiği hayvanlara onları bindirdi. Buhara’dan yiyecek taşıdı ve Kürtlere ait birçok koyunu sürüp getirdi; bunları askerler arasında paylaştırdı. Sonra Semerkand suyunun çıktığı yer olan Varağsar’a kadar çıktı. Semerkand’ın suyunu kaynağında kapatıp onu Semerkand’dan başka yöne çevirdi. Hatta kendi elleriyle taş taşıyıp bende atıyordu. Ardından Semerkand’dan geri dönüp Belh’te konakladı.

Bazı rivayet sahipleri, Esed’in işi ve el-Hâris’in taraftarlarının işi hakkında zikrettiğim şeylerin 118 yılında olduğunu iddia ederler.

Hac ve Valiler

Bu yıl hac emirliğini Hâlid b. Abdülmelik yaptı.

Bu yıl Medine, Mekke ve Tâif valisi Muhammed b. Hişâm b. İsmail; Irak ve Doğu valisi Hâlid b. Abdullah; Ermeniye ve Azerbaycan valisi ise Mervân b. Muhammed idi.

Bu yıl Ali’nin kızı Fâtıma ile Hüseyin b. Ali’nin kızı Sükeyne öldü.
Horasan’da Abbâsî Davetçilerine Ceza: Bu yıl Esed b. Abdullah, Horasan’da Benî Abbas’ın davetçilerinden bir grubu yakaladı; kimini öldürdü, kimini sakat bıraktı, kimini de hapsetti. Yakalananlar arasında Süleyman b. Kesîr, Mâlik b. el-Heysem, Mûsâ b. Ka‘b, Lâhiz b. Kurayz, Hâlid b. İbrahim ve Talha b. Ruzeyk vardı. Bunlar Esed’in huzuruna getirildiklerinde, onlara şöyle dedi:

“Ey sapıklar! Allah şöyle buyurmadı mı: ‘Allah geçmişte olanı bağışlar; fakat kim tekrar yaparsa Allah ondan intikam alır. Allah mutlak galiptir, intikam sahibidir.’”

Süleyman b. Kesîr’in, “Konuşayım mı susayım mı?” diye sorduğu rivayet edilmiştir. Esed, “Hayır, konuş” dedi. Süleyman şöyle dedi:

“Biz vallahi şairin dediği gibiyiz:

Susuzken boğazım tıkansa,
Boğulan bir adam gibi olurum;
Suyu azar azar içerim ki boğulmam geçsin.

Sen bizim işimizin ne olduğunu biliyorsun. Vallahi senin ellerin akrepleri avlamıştır! Ey emir, biz senin kendi kavminden adamlarız! Bu Mudarîler, ancak Kuteybe b. Müslim’e karşı insanların en şiddetlileri biz olduğumuz için bu işi sana taşıdılar; onlar sadece intikamlarını almak istediler.”

Bunun üzerine Şerîk b. es-Sâmit el-Bâhilî’nin oğlu konuşup şöyle dedi: “Bu adamlar defalarca yakalanmış kişilerdir!” Mâlik b. el-Heysem de şöyle dedi: “Allah emiri aziz etsin! Bu adamın sözünü başkalarının sözüyle birlikte değerlendirmen gerekir.” Onlar da, “Ey Bahîleli kardeş, sanki Kuteybe’nin intikamını almak istiyorsun. Vallahi ona karşı insanların en şiddetlisi bizdik!” dediler.

Esed onları hapse gönderdi. Sonra Abdürrahman b. Nuaym’ı çağırıp, “Ne düşünüyorsun?” diye sordu. Abdürrahman, “Bence onları kabilelerine bağışlamalısın” dedi. Esed, “Peki onlarla birlikte bulunan iki Temîmli hakkında ne düşünüyorsun?” diye sordu. Abdürrahman, “Onları serbest bırakmalısın” dedi. Esed, “Böyle yaparsam Abdullah b. Yezid beni reddetmiş olur” dedi. Sonra, “Peki Rebîalı hakkında ne yapardın?” diye sordu. Abdürrahman, “Vallahi onu da serbest bırakırdım” dedi.

Bunun üzerine Esed, Mûsâ b. Ka‘b’ın getirilmesini emretti ve ona eşek gemiyle gem vurulmasını buyurdu. Sonra gemin geri çekilmesini emretti; öyle çekildi ki dişleri kırıldı. Ardından, “Yüzünü parçalayın” dedi. Bunun üzerine burnu kırıldı, sakalı kesildi ve azı dişlerinden biri düştü. Sonra Lâhiz b. Kurayz’ı çağırdı. Lâhiz şöyle dedi: “Vallahi bunda hak yoktur; bize bunu yapıp Yemenlileri ve Rebîalıları bırakıyorsun!” Bunun üzerine onu üç yüz kırbaçla dövdürdü, sonra da, “Onu çarmıha gerin!” dedi. Fakat Hasan b. Zeyd el-Ezdî, “O benim himayemdedir ve kendisine isnat edilen şeyden uzaktır” dedi. Esed, “Ya ötekiler?” diye sordu. Hasan, “Onların da suçsuz olduğunu biliyorum; bu yüzden onları da bırak” dedi. Bunun üzerine Esed onları serbest bıraktı.
Horasan’da Esed: Bu yıl meydana gelen olaylar arasında Muâviye ile Süleyman’ın, yani Hişâm b. Abdülmelik’in iki oğlunun Bizans topraklarına yaptıkları sefer de vardı.

Bu yıl Bukayr b. Mâhân, Ammâr b. Yezîd’i Horasan’a gönderdi; görevi Benû Abbas taraftarlarının başında bulunmaktı. Rivayet edildiğine göre Merv’e yerleşti ve adını değiştirerek kendisine Hıdaş adını verdi. İnsanları Muhammed b. Ali’nin imametine çağırdı. Halk ona çabucak yöneldi; getirdiğini kabul ettiler, sözünü dinlediler ve ona itaat ettiler. Sonra onları çağırdığı şeyi değiştirdi, yalan uydurdu, Hürremiyye dinini açıkladı ve insanları ona çağırdı. Onlara birbirlerinin kadınlarını helal sayma ruhsatı verdi ve bunun Muhammed b. Ali’nin emriyle olduğunu söyledi. Onun haberi Esed b. Abdullah’a ulaştı. Esed ona karşı casuslar gönderdi ve sonunda yakalandı.

Esed, Belh seferine hazırlanmışken Hıdaş onun huzuruna getirildi. Esed ona halini sordu, fakat Hıdaş ona kaba davrandı. Bunun üzerine Esed onun hakkında emir verdi; eli kesildi, dili koparıldı ve gözü oyuldu.

Muhammed b. Ali’den, o da ravilerinden rivayet ettiğine göre: Esed Âmul’e geldiğinde, Haşimiyye’nin başı olan Hıdaş’ı hemen onun yanına getirdiler. Esed, doktor Kurrah’a onun dilini kesmesini ve gözünü oymasını emretti. Sonra Esed, “Ebu Bekir ve Ömer için senden intikam alan Allah’a hamdolsun” dedi. Ardından onu Âmul valisi Yahyâ b. Nuaym eş-Şeybânî’ye teslim etti. Semerkand’dan dönünce Yahyâ’ya mektup yazdı; Yahyâ da Hıdaş’ı öldürdü ve onu Âmul’de çarmıha gerdirdi. Yine Esed’in huzuruna el-Muhâcir b. Dirah ed-Dabbî’nin mevlâsı Hezâvver getirildi; Esed onu nehir kıyısında boynunu vurdurarak öldürdü.

Daha sonra Esed Semerkand’dan ayrılıp Belh’te konakladı. El-Hâris’in ve arkadaşlarının ağır eşyalarının bulunduğu bir kaleye Cüdey‘ el-Kirmânî’yi gönderdi. Bu kalenin adı Yukarı Tohâristan’daki et-Tubuşkan idi. Orada, el-Hâris’in evlilik yoluyla akrabaları olan Tağlibli Benû Berzâ bulunuyordu. El-Kirmânî orayı kuşattı ve sonunda ele geçirdi; savaşçılarını öldürdü, Benû Berzâ’yı kılıçtan geçirdi, Araplar, mevalîler ve çocuklar dahil bütün halkını esir aldı; sonra bunların hepsini Belh pazarında açık artırmayla sattı.

Buna bizzat tanıklık eden Ali b. Ya‘lâ’ya göre: El-Hâris’in taraftarlarından dört yüz elli adam ona kin besledi. Başlarında kadılık görevini yürüten Cerîr b. Meymûn vardı. Aralarında Bişr b. Uneyf el-Hanzalî ile Dâvûd el-A‘sar el-Hârizmî de bulunuyordu. El-Hâris onlara, “Benden ayrılmak ve eman istemek istiyorsanız, bunu ben hayattayken isteyin. Böylece size olumlu cevap vermeleri daha muhtemeldir. Ama ben gidersem, bundan sonra size eman vermezler” dedi. Onlar ise, “Sen git ve bizi yalnız bırak” dediler. Bunun üzerine Bişr b. Uneyf ile başka bir adamı eman istemek üzere gönderdiler. Esed, bu ikisine eman verdi ve hediyeler de verdi. Bunun üzerine onlar, kalede bulunanlara ihanet ettiler ve oradakilerin ne yiyecekleri ne de suları bulunduğunu ona haber verdiler.

Esed, el-Kirmânî’yi altı bin kişiyle gönderdi. Bu kuvvetin içinde iki bin kişilik bir birliğin başında Selim b. Mansûr el-Becelî, kendi kuvvetleriyle ve Belh askerlerinden iki bin kişiyle el-Ezher b. Curmuz en-Numeyrî ve Suriye askerlerinden beş yüz kişiyle Salih b. el-Ka‘ka‘ el-Ezdî bulunuyordu. El-Kirmânî, Mansûr b. Selim’i kendi kuvvetleriyle ileri sürdü. Mansûr Dirğam nehrini geçti ve geceyi orada geçirdi. Sabah olunca gün ilerleyinceye kadar yerinden ayrılmadı. Sonra gün boyunca neredeyse on yedi fersah yol aldı ve atlarını iyice yordu. Ardından Cebguya ülkesindeki Kişm’e ulaştı. Ekin vermiş bir bahçeye vardı. Kamptaki adamlar hayvanlarını oraya saldılar. Kale ile aralarında dört fersah vardı. Sonra el-Kirmânî yola çıktı. Su yoluna vardığında gözcüleri gelip başlarında el-Muhâcir b. Meymûn bulunan bir grubun yaklaştığını haber verdiler. Onlar el-Kirmânî’ye ulaşınca çarpıştılar, sonra da geri çekildiler. El-Kirmânî ilerleyip kalenin yanında konakladı. İlk konakladığında el-Hâris’in yaptırdığı bir mescitte yaklaşık beş yüz kişi vardı. Sabah olunca bütün süvariler ona katıldı; el-Ezher’in kuvvetleri ve Belh askerleri de geldi. Kuvvetler toplanınca el-Kirmânî onlara bir konuşma yaptı; Allah’a hamd edip O’nu övdükten sonra şöyle dedi:

“Ey Belh halkı! Sizin için ancak, bacağını kendisine gelen herkese açan zina eden kadına benzer bir örnek buluyorum. El-Hâris size İranlılardan bin kişiyle geldi, siz de şehrinizi onun eline verdiniz. O da eşrafınızı öldürdü ve emirinizi sürüp çıkardı. Sonra siz de onun yardımcıları arasında onunla birlikte Merv’e kadar gittiniz; orada ise onu terk ettiniz. Daha sonra o size yenilmiş halde geri döndü, siz de şehri yine onun eline verdiniz. Canım elinde olana yemin ederim ki, içinizden birinin onlara bir okla mektup yazdığını işitirsem, mutlaka elini ayağını kestirir ve onu çarmıha gererim. Benim yanımda bulunan Merv halkına gelince, onlar benim özel dostlarımdır. Onların ihanetinden korkmam.”

Sonra kaleye hücum etti ve bir gün bir gece savaşmadan orada kaldı. Ertesi gün bir tellal, “Biz sizinle olan ahdimizi bozduk” diye bağırdı. Bunun ardından içeridekilere karşı savaştılar. Kale halkı susuz ve açtı. Kuşatılanlar, kadınları ve çocukları kendilerine ayrılmak şartıyla hakem hükmüne razı olmak istediler. Bunun üzerine kendilerini Esed’in hükmüne teslim ettiler. Birkaç gün geçtikten sonra el-Muhallab b. Abdülaziz el-Atakî, Esed’den bir mektupla geldi. Mektupta şöyle deniyordu: “Onların elli adamını bana gönder; bunların içinde el-Muhâcir b. Meymûn ve onun seviyesindeki reisleri de bulunsun.” Onlar ona götürüldü, o da hepsini öldürdü. Esed ayrıca el-Kirmânî’ye, yanında kalanları üçe ayırmasını; üçte birini çarmıha germesini, üçte birinin el ve ayaklarını kesmesini, üçte birinin ise yalnız ellerini kestirmesini yazdı. El-Kirmânî bunu yaptı; ayrıca değerli mallarını da çıkarıp açık artırmayla sattı. Öldürüp çarmıha gerdikleri dört yüz kişiydi.

118 yılında Esed, Belh şehrini başkent edindi; devlet dairelerini oraya taşıdı ve kaleler inşa etti.

Daha sonra Tohâristan’a, oradan da Cebguya ülkesine sefere çıktı; orayı fethetti ve esirler aldı.
Hişâm’ın Hâlid b. Abdülmelik’i Medine’den Azletmesi: Bu yıl Hişâm b. Abdülmelik, Hâlid b. Abdülmelik b. el-Hâris b. el-Hakem’i Medine valiliğinden azletti ve yerine Muhammed b. Hişâm b. İsmail’i tayin etti.

el-Vâkıdî’ye göre: Hâlid’in Medine’den azledildiği gün, Ebû Bekir b. Amr b. Hazm’a valilik tayinini bildiren mektup geldi. Bunun üzerine minbere çıktı ve altı gün boyunca halka namaz kıldırdı. Sonra Muhammed b. Hişâm Mekke’den gelip Medine valisi oldu.
Ali b. Abdullah b. el-Abbas Ölüyor: Bu yıl Ali b. Abdullah b. el-Abbas öldü. Künyesi Ebu Muhammed idi. Ölümü Şam topraklarındaki el-Humeyme’de gerçekleşti. Yetmiş sekiz veya yetmiş yedi yaşındaydı.

Onun, Ali b. Ebû Tâlib’in vurulduğu gecede, yani 40 yılının Ramazan ayının on yedinci gecesinde doğduğu ve bu yüzden babasının ona Ali adını verdiği de söylenmiştir. Babası, “Ona yaratılmışların bana en sevgili olanının adını verdim” demişti. Ayrıca ona Ebu’l-Hasan künyesini de verdi. Ali, Abdülmelik b. Mervân’ın huzuruna geldiğinde Abdülmelik ona ikramda bulundu ve onu yüksek sedirine oturttu. Abdülmelik ona künyesini sordu; Ali de söyledi. Bunun üzerine Abdülmelik, “Askerlerim arasında bu isimle bu künyeyi bir arada taşıyan kimse yoktur” dedi. Sonra ona oğlunun olup olmadığını sordu. O sırada Muhammed b. Ali doğmuştu. Ali bunu Abdülmelik’e haber verdi. Bunun üzerine Abdülmelik ona Ebu Muhammed künyesini verdi.

Hac ve Valiler

Bu yıl Muhammed b. Hişâm, Mekke, Medine ve Taif valisi iken haccı idare etti. Medine valisinin bu yıl Hâlid b. Abdülmelik olduğu, Muhammed b. Hişâm’ın ise o sırada yalnızca Mekke ve Taif’i elinde tuttuğu da söylenmiştir. İlk görüş el-Vâkıdî’nindir. Hâlid b. Abdullah Irak valisiydi ve bütün doğu toprakları onun elindeydi. Horasan’daki valisi kardeşi Esed b. Abdullah idi. Basra valisi, şehrin gençlerinden, yargısından ve halkın namazını kıldırmaktan sorumlu olan kişi ise Bilâl b. Ebî Bürde idi. Ermeniye ve Azerbaycan valisi de Mervân b. Muhammed b. Mervân idi.
El-Huttel Seferi: Bu olaylar arasında el-Velîd b. el-Ka‘ka‘ el-Absî’nin Bizans topraklarına yaptığı sefer de vardı.

Bu yılda Esed b. Abdullah el-Huttel üzerine sefere çıktı ve Zağarzak kalesini ele geçirdi. Oradan Hıdaş’a geçti ve çok sayıda esir ve koyun elde etti. el-Hanaş Çin’e kaçmıştı.

Bu yılda Esed, Türklerin hükümdarı olan Hakan ile karşılaştı; onu ve askerlerinden çok sayıda kişiyi öldürdü. Esed ve Müslümanlar ise zarar görmediler ve çok sayıda ganimet ve esirle geri döndüler.

Ali b. Muhammed’den —onun rivayet ettiği kimselerden—:

İbn es-Sâicî, Hakan Ebû Müzâlzim’e —ona Ebû Müzâhim künyesi ancak Arapları sıkıştırdığı için verilmişti— Nevâkıs’ta bulunduğu sırada, Esed’in el-Huttel’e girip askerlerini oraya dağıttığını ve zor durumda olduğunu bildiren bir mektup yazdı.

Mektup Hakan’a ulaşınca, askerlerine hazırlanmalarını emretti. Hakan’ın bir çayırı ve bir dağı vardı; bunlar kimsenin yaklaşmadığı ve avlanmadığı korunaklı bir bölgeydi. Bu iki yer savaş talimi için ayrılmıştı: üç gün çayırda, üç gün dağda kalırlardı. Bu yerlerde hayvanlarını serbestçe otlatıyor, yeni yüzülmüş av hayvanlarının derilerini tabaklayıp onlardan kaplar yapıyorlardı. Ayrıca yay ve ok stokluyorlardı.

Hakan eyerlenmiş ve gemlenmiş bir at getirilmesini emretti; bir koyunun kesilip deri kayışlarla asılmasını buyurdu. Sonra biraz tuz alıp bir torbaya koydu ve kemerine bağladı; her Türk’ün de aynı şeyi yapmasını emretti ve şöyle dedi: “Bu, el-Huttel’de Araplarla karşılaşıncaya kadar sizin azığınızdır.”

Huşvarağ yolunu tuttu. İbn es-Sâicî, Hakan’ın yaklaştığını anlayınca Esed’e haber göndererek, “El-Huttel’den çık, çünkü Hakan senin üzerine gölgesini düşürdü” dedi. Esed ise habercinin sözünü yalanlayarak ona beddua etti.

Bunun üzerine el-Huttel hükümdarı şu mesajı gönderdi:

“Ben sana yalan söylemedim. Senin ülkeye girişini ve askerlerini dağıtmanı Hakan’a haber veren benim. Bunun onun için bir fırsat olduğunu söyledim ve ondan yardım istedim. Ayrıca sen ülkeyi yağmaladın ve ganimet aldın; bu hâlde seninle karşılaşırsa sana üstün gelir. Araplar ben hayatta olduğum sürece bana düşman oldular; fakat Hakan beni ezdi, ağırlığı üzerime çöktü ve ‘Arapları ülkenden kovdum ve yönetimini sana geri verdim’ diyerek beni kendine borçlu kıldı.”

Bunun üzerine Esed onun doğru söylediğini anladı. Değerli ağır yüklerin önden gönderilmesini emretti ve bunların başına daha sonra Sicistan valisi olacak olan İbrahim b. ‘Âsım el-‘Ukaylî el-Cezerî’yi tayin etti.

Esed, yaşlıları da onunla birlikte gönderdi; bunlar arasında Süleyman b. Kesîr el-Huzâî’nin babası Kesîr b. Ümeyye, Fudayl b. Hayyân el-Mehri ve Sinân b. Dâvûd el-Kutâî vardı. Ahlü’l-Âliye’nin komutanı Sinân el-A‘rabî es-Sülemî idi. Merv kadısının dedesi olan ‘Osman b. Şebâb el-Hemedânî ise gelirlerden sorumluydu. Böylece ağır yükler yola çıktı.

Esed ayrıca Dâvûd b. Şu‘ayb ve el-Asbağ b. Zu‘âle el-Kelbî’ye —ikisini de başka bir tarafa göndermişti— mektup yazarak, “Hakan yaklaştı; İbrahim b. ‘Âsım ile birlikte ağır yük kervanına katılın” dedi.

Dâvûd ve el-Asbağ, Hakan’ın Müslümanları yendiği ve Esed’i öldürdüğü söylentisini aktaran bir Dâbusî ile karşılaştılar. el-Asbağ şöyle dedi: “Esed ve yanındakiler felakete uğramış olsalar bile Hişâm hâlâ bizimle; ona çekilebiliriz.” Ancak Dâvûd b. Şu‘ayb şöyle dedi: “Horasanlılardan sonra yaşamak Allah tarafından çirkin kılınsın!”

el-Asbağ dedi: “Horasanlılardan sonra yaşamak ne güzeldir! Cerrah ve yanındakiler öldürüldü ama Müslümanlar bundan büyük zarar görmedi. Esed ve Horasan ordusu yok olsa bile Allah dinini terk etmez. Allah diridir, kaimdir; Müminlerin emiri hayattadır ve Müslümanların orduları çoktur.”

Dâvûd dedi: “Esed’in ne yaptığını görsek de doğru bilgiyle hareket etsek olmaz mı?” Bunun üzerine yürüyüp İbrahim’in kampına bakan bir yere geldiler.

Orada birden kamp ateşlerini gördüler. Dâvûd dedi: “Bunlar Müslümanların ateşleri; birbirine yakınlar. Türklerin ateşleri ise dağınık olur.” el-Asbağ, “Dar bir yerde oldukları için böyle” dedi.

Yaklaştılar ve eşeklerin anırmasını duydular. Dâvûd, “Türklerin eşekleri olmadığını bilmiyor musun?” dedi. el-Asbağ, “Dün ele geçirmişlerdir; bir iki günde yiyemezler” diye cevap verdi.

Dâvûd şöyle dedi: “İki süvari gönderip ‘Allahu ekber’ diye bağırtalım.” Bunun üzerine iki süvari gönderdiler. Kampın yanına yaklaşınca “Allahu ekber” diye bağırdılar. Kamptakiler de aynı şekilde karşılık verdi.

Bunun üzerine yaklaştılar ve ağır yüklerin bulunduğu kampa girdiler. İbrahim’in yanında es-Sağanîyyîn kuvvetleri ve Sağan Hudâh bulunuyordu. İbrahim b. ‘Âsım vakit kaybetmeden derhâl konak yerini bozdu.

Esed, el-Huttel’den Cebelü’l-Milh’e doğru geldi; amacı Belh Nehri’ni geçmekti. İbrahim b. ‘Âsım esirler ve elde ettiği ganimetlerle birlikte nehri çoktan geçmişti. Esed nehrin kenarındayken, Hakan Suyab’dan on yedi gece yol alarak ona doğru geldi.

Ebû Tammâm b. Zahr ile ‘Abdülrahman b. Hanfer —her ikisi de Ezd kabilesindendi— Esed’e gelerek şöyle dediler: “Allah emiri aziz kılsın! Allah bu seferde sana büyük bir başarı verdi; ganimet elde ettin ve zarar görmedin. Bu suyu geç ve onu arkanda bırak.”

Fakat Esed, onların boyunlarına vurulmasını ve kamptan çıkarılmalarını emrettikten sonra o gün bulunduğu yerde kaldı. Ertesi gün yola çıktı. Nehirde insanların geçtiği yirmi üç geçit vardı; akıntının olduğu yerde su, eyerin iki yanına kadar ulaşıyordu. Ordu bu geçitlerden geçti.

Esed her askerin bir koyun taşımasını emretti; kendisi de bir koyun taşıdı. ‘Osman b. ‘Abdullah b. Mutarrif b. eş-Şihhir ona şöyle dedi: “Senin koyun taşıman, korktuğun şeyden daha önemli değildir. Adamları dağıttın ve dikkatlerini başka yöne çevirdin; düşmanın ise üzerine çökmüş durumda. Bu koyunları bırak —Allah onlara lanet etsin— ve askerlere savaş için hazırlanmalarını emret.”

Esed şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki yanında koyun olmayan hiçbir kimse, bu koyunlar bitmeden geçmeye kalkarsa elini keserim!” Bunun üzerine askerler koyunları taşımaya başladı; süvari önünde taşıyor, piyade boynuna asıyor ve suya giriyordu.

Denildiğine göre, atların ön ayakları nehir tabanına saplanınca bazı yerler çamurlaştı. Süvarilerin bir kısmı yana yatıyor ve atlarından düşüyordu. Bunun üzerine Esed koyunların atılmasını emretti ve askerler geçmeye devam etti.

Henüz geçiş tamamlanmamıştı ki Türkler topluca gelip saldırdılar; henüz geçmemiş olanları öldürdüler. Askerler nehre doğru atılmaya başladı.

Denildiğine göre, arka muhafız görevini Ezd ve Temîm üstlenmişti; ordunun zayıf olanları geride bırakılmıştı. Esed nehre girerek develerin Maveraünnehir tarafına geçirilmesini emretti ki ağır yükler onlara yüklensin.

Bu sırada el-Huttel tarafından bir toz bulutu yaklaştı; bu Hakan’dı. Ordusunun büyük bir kısmı yanına ulaştığında, Ezd ve Benû Temîm’e saldırdı; onlar geri çekildi. Esed hızla giderek kendi kampına ulaştı.

Önden gönderdiği ağır yüklerle birlikte olanlara haber göndererek, “Konaklayın ve vadinin ortasında yerinizi tahkim edin” dedi. Hakan yaklaştı. Müslümanlar, aralarında nehir bulunduğu için onun kendilerine geçemeyeceğini düşündüler.

Hakan nehri görünce, o sırada Nesef ispahbedi olan el-İşkand’a, savaş düzeni boyunca gidip en uç noktaya kadar ulaşmasını ve süvarilere ve savaş tecrübesi olanlara “Nehir geçişi ile Esed’e saldırı birlikte mümkün müdür?” diye sormasını emretti.

Hepsi “Bu mümkün değildir” dediler. Nihayet el-İştihan’a ulaştı; o şöyle dedi: “Evet, mümkündür. Biz elli bin süvariyiz; tek bir kütle halinde hücum edersek birbirimizi iterek suyu geri çekeriz ve akışı kesilir.”

Bunun üzerine davulları çaldılar. Esed ve yanındakiler bunun sadece bir tehdit olduğunu sandılar. Fakat Türkler hayvanlarını şiddetle sürerek hücuma geçtiler. Müslümanlar bu hücumu görünce geri çekilip kamplarına girdiler.

Türkler nehri geçti; büyük bir toz bulutu yükseldi, öyle ki kişi kendi bineğini bile göremiyor, birbirlerini tanıyamıyorlardı. Müslümanlar kamplarına girip dışarıda kalanları hızla içeri aldılar.

Köle gençler, semer örtülerini zırh gibi giyerek ve çadır direklerini silah gibi kullanarak dışarı çıktılar ve Türklerin yüzlerine vurdular; Türkler geri çekilip kaçtılar.

Esed geceyi geçirdi. Sabah olduğunda —gece boyunca Hakan’ın hilesinden korkarak askerleri uyanık tutmuştu— hiçbir şey görmeyince ileri gelenleri çağırıp danıştı. Onlar, “Selamet vardır” dediler.

Esed ise, “Bu selamet değil, bir felakettir. Dün Hakan’la karşılaştık; bize üstün geldi, askerlerimizi ve silahlarımızı ele geçirdi. Bugün bize saldırmamasının sebebi, esir aldığı kimselerin ona ağır yüklerin yerini haber vermesidir; bu yüzden onları ele geçirmek için bize saldırmaktan vazgeçti” dedi.

Bunun üzerine Esed konak yerini bozdu ve önüne keşif kolları gönderdi. Keşifçilerden biri geri dönerek Türklerin yeşil başlıklarını ve el-İşkand’a ait sancakları gördüğünü, fakat adam sayısının az olduğunu bildirdi.

Esed yoluna devam etti; yük hayvanları ağır yüklüydü. Kendisine, “Ey emir, konakla ve selameti kabul et” denildi. O ise, “Hangi selameti kabul edeyim? Bu ancak bir felaket, can ve mal kaybıdır” dedi.

Akşam olunca uygun bir konak yerine ulaştı. Konaklayıp konaklamamayı danıştı. Adamlar, “Selameti kabul et! Mal kaybı, bizim ve Horasan ordusunun selameti yanında nedir ki?” dediler. Fakat Nasr b. Seyyâr sessiz kaldı.

Esed, “Ey İbn Seyyâr, neden susuyorsun?” dedi. Nasr şöyle dedi: “Allah emiri aziz kılsın! Senin lehine iki ihtimal vardır: Eğer ilerlersen, ağır yüklerle birlikte olanlara yardım eder ve onları kurtarırsın. Eğer ulaştığında onların helâk olduğunu görürsen, yapılması gereken zor bir işi yapmış olursun.”

Esed onun görüşünü kabul etti ve o gün boyunca yürüdü.

Sonra Bahile’nin mevlası ve el-Huttel bölgesini iyi bilen bir süvari olan Saîd es-Sağîr’i çağırdı. İbrahim’e bir mektup yazarak, “Hazırlan; çünkü Hakan senin tarafına yöneldi” dedi.

Saîd’e şöyle dedi: “Bu mektubu İbrahim’e götür; gece olmadan ona ulaştır. Eğer bunu yapmazsan, seni öldürmediğim takdirde İslam’dan beri olurum. Eğer el-Hâris’e katılırsan, senin karının Belh pazarında satılmasına sebep olmazsam yine aynı yemine bağlı olurum.”

Saîd, “O hâlde bana o siyah, güzel atını ver” dedi. Esed, “Canını kolayca ortaya koyup sana atı esirgersem gerçekten alçak olurum” dedi ve atı ona verdi.

Saîd başka bir binekle yola çıktı; hizmetkârı kendi atına binmişti ve Esed’in atını yanında götürüyordu. Türklerin karşısına gelince keşif kolları onu takip etti. Bunun üzerine Esed’in atına binerek kaçtı ve yakalanmadı. Böylece mektubu İbrahim’e ulaştırdı.

Keşifçilerden bir kısmı —yaklaşık yirmi kişi olduğu söylenir— onu takip ederek İbrahim’in kampını gördüler, sonra geri dönüp Hakan’a haber verdiler.

Hakan, ağır yük kervanına sabahın erken saatlerinde saldırdı. İbrahim, savunma için bir hendek kazmıştı; Hakan buraya yöneldiği sırada Müslümanlar hendekte nöbet tutuyorlardı. Hakan, Sughd halkına onlarla savaşmalarını emretti. Fakat Müslümanların mevzilerine yaklaştıklarında, Müslümanlar karşılarına dikilip onları geri püskürttüler ve adamlardan birini öldürdüler. Bunun üzerine Hakan, “Atlara binin!” dedi.

Hakan bir tepeye çıkarak bir gedik ve savaşın yönünü aramaya başladı. Şöyle yapıyordu: Yanına iki veya üç kişi alarak tek başına ilerliyor, bir gedik görürse askerlerine o noktadan hücum etmelerini emrediyordu. Tepeye çıktığında, kampın arkasında bir ada ve önünde bir geçit gördü.

Türk komutanlarından bazılarını çağırdı ve onlara tarif ettiği bir yoldan kampın yukarısından geçip adaya ulaşmalarını, oradan da Müslümanların kampına arkadan inmelerini emretti. Ayrıca İranlılara ve Saganiyan askerlerine saldırmalarını, Arap olan diğerlerini bırakmalarını söyledi. Onları çadırlarının yapısından ve sancaklarından tanımıştı. Birliğe şöyle dedi: “Eğer düşman hendekte kalır ama size yaklaşırsa biz de hendeklerine gireriz; eğer hendekte kalırlarsa, siz arkadan girin.”

Bu birlik İranlılar tarafından Müslümanlara saldırdı; Saghan Hudâh’ı ve bütün kuvvetini öldürdüler ve mallarını ele geçirdiler. İbrahim’in kampına da girerek içindeki her şeyi aldılar. Müslümanlar yok olma korkusuyla savaş düzenlerini bozarak bir yerde toplandılar.

Bu sırada bir toz ve kara toprak bulutu yükseldi; bu, Müslümanlara yardıma gelen Esed ve ordusuydu. Türkler Müslümanlardan geri çekilip Hakan’ın bulunduğu yere yöneldiler. İbrahim onların geri çekilmesine şaştı; çünkü onlar galip gelmiş, öldürdüklerini öldürmüş ve ele geçirdiklerini ele geçirmişlerdi, o ise Esed’den umut kesmişti.

Esed yürüyüşünü hızlandırmış ve Hakan’ın bulunduğu tepeye kadar gelmişti. Hakan dağa doğru çekildi. Ağır yüklerle birlikte olanlardan sağ kalanlar Esed’in yanına geldiler. Onlardan birçok kişi öldürülmüştü; o gün Berake b. Havlî er-Risibî ve Kesîr b. Ümeyye ile birlikte Huzâa’dan bazı yaşlılar öldürüldü.

Saghan Hudâh’ın karısı kocasına ağlayarak Esed’in yanına geldi; Esed de onunla birlikte ağladı, öyle ki ağlama sesi yükseldi. Hakan, Esed’in askerlerinden aldığı esirleri boyunlarında iplerle götürerek, ganimet yüklü develeri ve cariyeleri sürerek uzaklaştı.

Mus‘ab b. ‘Amr el-Huzâî ve Horasanlılardan bir grup düşmanı durdurmak istediler; fakat Esed onları engelleyerek, “Bunlar rüzgârı arkasına almış vahşileşmiş bir topluluktur; onlara karışmayın” dedi.

Hakan’ın yanında, el-Hâris b. Sureyc’in adamlarından biri vardı; ona, “Ey Esed! Maveraünnehir’de sahip olduğun şey artık savaş alanı olmadı mı? Sen gerçekten çok hırslısın. Atalarımın yurdu olan el-Huttel’den ayrılmıştın” diye seslenmesini emretti. Esed, “Gördüğün gibiydi; belki Allah senden intikam alır” diye cevap verdi.

Türk ileri gelenlerinden Kurmaginun şöyle dedi: “Ağır Yük Günü’nden daha iyi bir gün görmedim.” Ona, “Nasıl?” denildi. “Büyük bir ganimet elde ettim ve Arap esirlerinden daha aşağı bir düşman görmedim. İçlerinden biri hücum ettiğinde yerinden pek kımıldamıyordu” dedi.

Bazı rivayetlere göre: Hakan ağır yüklere saldırdı. Esed onları kurtarmak için yola çıktı. Hakan dağdan baktığında Türkler Müslümanları görünce geri durdular. Onlarla çarpışıp sonra geri çekildiler. Bunun yerine Müslümanlarla birlikte olan İranlılara saldırdılar, onlarla savaşıp çocuklarını esir aldılar. Her biri atının arkasına bir erkek ya da kız çocuğu bindirdi. Sonra gün batımına doğru Esed’in kampına yaklaştılar.

Esed adamlarıyla birlikte ilerleyerek ağır yüklerin bulunduğu yerde konakladı. Türkler ertesi günün sabahı —ki bu bayram günüydü— Esed’e saldırdılar ve neredeyse Müslümanların ibadet etmelerine engel olacaklardı. Sonra geri çekildiler. Esed Belh’e doğru ilerledi ve kış gelinceye kadar ovada konakladı. Ardından askerler evlerine dağıldı, Esed ise şehre girdi.

Bu sefer hakkında Farsça olarak ona şöyle denildi:
“Huttel’den geldin,
Yüzün yıkılmış hâlde geldin.
Kaçarak geri döndün,
Zelil ve zayıf hâlde geldin.”

el-Hâris b. Sureyc Toharistan bölgesindeydi ve Hakan’a katıldı. Kurban Bayramı arifesinde Esed’e, “Hakan Cezze’de konakladı” haberi geldi. Esed ateşler yakılmasını emretti. Ateşler şehir üzerinde yükselince köylerden insanlar Belh’e geldiler.

Esed sabah kalktı, ibadet etti ve halka şöyle konuştu:

“Allah’ın düşmanı el-Hâris b. Sureyc, zorbasını getirerek Allah’ın nurunu söndürmek ve dinini değiştirmek istiyor. Fakat Allah onu zelil edecektir. Düşmanınız olan bu köpek, kardeşlerinizden bazılarını esir aldı. Eğer Allah size yardım etmek isterse azlığınız da çokluğunuz da size zarar vermez. Allah’tan yardım isteyin.”

Ayrıca şöyle dedi: “Bana ulaştığına göre kulun Allah’a en yakın olduğu an, secde ettiği andır. Ben minberden ineceğim ve secde edeceğim. Siz de dua edin ve Rabbinize secde edin.”

Onlar da böyle yaptılar, başlarını kaldırdıklarında zaferden şüphe etmiyorlardı. Sonra Esed minberden indi, kurban kesti ve Hakan’a karşı çıkma konusunda istişare etti. Bazıları, “Sen gençsin; böyle bir sefere çıkmak tehlikelidir” dediler. Esed, “Allah’a yemin ederim ki çıkacağım; ya zafer ya da şehadet!” dedi.

Rivayete göre Hakan, Maveraünnehir’den, Toharistan’dan ve Cebguye’den, onların hükümdarları ve yardımcı birlikleriyle birlikte otuz bin kişilik destek aldı. Hulm’a indiler; burada Ebû’l-Avcâ’ b. Sa‘îd el-‘Abdî komutasında bir garnizon vardı. Onlarla çarpıştı ve onlara hiçbir üstünlük fırsatı vermedi. Düşman, savunma hâlinde Fîrûz Bahşîn yolu üzerinden Toharistan’a doğru çekildi. Ebû’l-Avcâ’ bu durumu Esed’e yazdı.

Esed adamları topladı ve Ebû’l-Avcâ’nın mektubu ile Cezze’deki garnizon komutanı el-Furifise’nin, Hakan oradan geçtikten sonra yazdığı mektubu onlara okuttu. Ardından Esed adamlarla istişare etti. Bazıları, “Savunma için Belh şehrinin kapılarına çekil ve Halid’e ve halifeye yazıp ondan yardım iste” dediler. Bazıları, “Zamm yolunu tut ve Hakan’ı Merv’e varmadan önce yakala” dediler. Bazıları da, “Hayır, onların üzerine çık ve Allah’tan yardım isteyerek onlarla savaş” dediler. Bu son görüş Esed’in görüşü ve onlarla karşılaşma konusundaki kararıyla örtüştü.

Rivayete göre Hakan, Esed’den ayrıldıktan sonra Cebguye’ye ait Toharistan topraklarına ilerledi. Kışın ortasında Cezze’den geçerek Cüzcan’a yöneldi ve akıncı birlikler gönderdi. Bunun sebebi, el-Hâris b. Sureyc’in ona Esed’in direnmeyeceğini ve yanında büyük bir kuvvet bulunmadığını söylemesiydi.

Benû Şeyban’ın mevlâsı el-Bahtari b. Mücahid, Esed’e, “Süvarileri gönder ki Cüzcan’a insinler” dedi. Esed süvarileri gönderdikten sonra ona, “Görüşünü nasıl buldun?” dedi. Esed de, “Senin görüşün uygulanınca Allah’ın işini nasıl buldun?” diye cevap verdi.

Esed, Cebele b. Ebî Revvâd’dan yüz yirmi bin dirhem aldı ve her askere yirmi dirhem verilmesini emretti. Yanında Horasanlı ve Suriyeli askerlerden oluşan yedi bin kişilik bir kuvvet vardı. Belh’te yerine, kimseyi şehirden çıkarmamasını emrederek el-Kirmânî b. Ali’yi vekil bıraktı; hatta Türkler şehir kapısına gelse bile kimsenin çıkmasına izin vermemesini söyledi.

Nasr b. Seyyâr el-Leysî, el-Kâsım b. Buhayt el-Murâgî, Selim b. Süleyman, Amr b. Müslim b. Amr, Muhammed b. Abdülaziz el-Atakî, Îsâ el-A‘rac el-Hanzalî, el-Bahtari b. Ebî Dirhem el-Bekrî, Saîd el-Ahmar ve Saîd es-Sağîr Esed’e, “Ey emir, çıkalım! İtaatimizi küçümseme!” dediler. Bunun üzerine Esed onların çıkmasına izin verdi.

Sonra Belh kapılarından birinin önünde konakladı ve kendisi için iki direkli iki çadırdan oluşan bir köşk kuruldu. Halka iki rekât namaz kıldırdı ve secdeleri uzattı. Ardından Mekke’ye yönelerek halka, “Allah’a dua edin” dedi; uzun uzun dua etti ve zafer istedi. Halk onun duasına “Âmin” dedi. Esed, “Kâbe’nin Rabbi adına size zafer verilecektir” dedi. Sonra duasını bitirip üç defa, “Kâbe’nin Rabbi adına size zafer verilecektir, inşallah” dedi.

Ardından tellalı şöyle ilan etti: “Ordudan herhangi bir erkek yanında bir kadın taşırsa Allah’ın himayesi ondan kaldırılmıştır.” Bunun üzerine insanlar, “Esed sadece kaçmak için çıktı” dediler. Esed ise çocuklarının annesi Ümmü Bekir’i ve çocuklarını geride bıraktı.

Etrafına bakındığında bir cariyenin deve üzerinde olduğunu gördü ve, “Bu kız kimin?” diye sordu. Araştırılıp, “Ziyad b. el-Hâris el-Bekrî’ye ait” denildi. Ziyad orada oturuyordu. Esed yüzünü ekşitti ve, “İçinizden bana en yakın olan birine ağır ceza verip sırtını ve göğsünü dövmeden vazgeçmeyecek misiniz?” dedi. Ziyad, “Eğer benimse, o hürdür. Hayır, ey emir, yanımda kadın yok; bu ancak bir düşmanın iftirasıdır” dedi.

Esed yoluna devam etti. Atâ Köprüsü’ne vardığında, o sırada Ezd’in başında bulunan Mes‘ud b. Amr el-Kirmânî’ye, “Bu köprüde kalacak elli adam ve binek bulmama yardım et ki buradan geçen kimse geri dönmesin” dedi. Mes‘ud, “Elli adamı nereden bulayım?” dedi. Bunun üzerine Esed onun attan indirilmesini ve öldürülmesini emretti. Ancak bazı adamlar araya girince bundan vazgeçti.

Köprüyü geçtikten sonra uygun bir yerde konakladı ve sabaha kadar orada kaldı. Sabah olunca günü orada geçirmek istedi. Fakat el-Udhafir b. Zeyd, “Emir burada kalmayı düşünsün ki geride kalanlar yetişsin” dedi. Bunun üzerine Esed, “Gecikenlere ihtiyacımız yok!” diyerek hareket emri verdi ve yola çıktı.

Öncü kuvvetin başında üç yüz kişiyle Selim b. Mansur el-Becelî vardı. Hakan’ın keşif kolu olan üç yüz Türk ile karşılaştılar. Selim onların lideriyle birlikte yedi kişiyi esir aldı, diğerleri kaçtı. Lider Esed’in huzuruna getirildi. Türk ağlıyordu. Esed, “Niçin ağlıyorsun?” diye sordu. O, “Kendim için değil, Hakan’ın helâki için ağlıyorum” dedi. Esed, “Nasıl?” diye sorunca, “Çünkü o askerlerini kendisi ile Merv arasına dağıttı” diye cevap verdi.
Haristan Seferi: Esed daha sonra ilerledi ve Belh yakınındaki bir köy olan Sidre’de konakladı. Ahlü’l-Âliye süvarilerinin başında, Benû Abdallah b. Ka‘b’dan Rayhan b. Ziyad el-Âmirî el-Abdallî vardı. Esed onu görevden aldı ve Ahlü’l-Âliye’nin başına Mansur b. Selim’i getirdi.

Sonra Sidre’den ayrıldı ve Haristan’da konakladı. Esed bir atın kişnemesini duydu ve, “Bu kimin?” diye sordu. Kendisine, “el-Ağgar b. Zü‘ayr’a aittir” denildi. Esed adamın adı ve babasının adından uğursuzluk çıkardı ve, “Onu geri gönderin” dedi. Ağgar, “Türklere karşı çıkarken öldürüleceğim!” dedi. Esed, “Allah seni öldürsün!” diye cevap verdi.

Sonra Esed ilerleyip sıcak su kaynaklarına bakan bir yere geldi. Bişr b. Râzin —yahut Râzin b. Bişr— onu karşıladı. Esed, “Müjde ve sağlam görüş! Ey Râzin, ne haber getiriyorsun?” dedi. Râzin, “Bize yardım etmezsen şehrimizi kaybederiz” dedi. Esed, “el-Mikdâm b. Abdurrahman’a söyle, mızrağımla yarışsın” dedi. Esed ilerledi ve Cüzcan’ın merkez şehrine iki fersah mesafede konakladı.

Sabah olduğunda iki süvari kuvveti birbirini gördü. Hakan el-Hâris’e, “Bu kim?” diye sordu. el-Hâris, “Bu Muhammed b. el-Müsennâ ve sancağıdır” dedi. Rivayete göre Hakan’a dönen keşif kolları, Belh yönünden geniş bir toz bulutunun yükseldiğini haber verdiler. Hakan el-Hâris’i çağırarak, “Sen Esed’in çıkmayacağını söylememiş miydin? Bu toz bulutu Belh yönünden geliyor” dedi. el-Hâris, “Bu, sana söylediğim, benim adamlarımdan bir eşkıyadır” dedi.

Bunun üzerine Hakan keşifçiler göndererek, “Develer üzerinde yüksek kürsüler ve koltuklar görüp görmediğinize bakın” dedi. Keşifçiler geri dönüp bunları gördüklerini söylediler. Hakan, “Eşkıyalar kürsü ve koltuk taşımaz. Bu size karşı gelen Esed’dir” dedi.

Esed biraz daha ilerledi. Selim b. Cunâh ona gelip, “Müjde olsun ey emir! Onlara baktım; dört bin kişiyi geçmiyorlar. Umarım Hakan Allah’ın bir kurbanı olur” dedi. Esed’le birlikte ilerleyen el-Müceşşir b. Müzâhim, “Ey emir, askerlerine konaklamalarını emret” dedi. Esed ise bineğinin yüzüne vurup, “Ey Müceşşir, sana itaat edilseydi buraya gelemezdik” dedi. Sonra biraz ilerledikten sonra, “Ey sabah insanları, konaklayın!” dedi. Onlar konaklayıp bineklerini yanlarına çektiler ve oklarını, yaylarını aldılar. Hakan ise bir gece önce geçtiği açık alanda bulunuyordu.

Amr b. Ebî Mûsâ’nın rivayetine göre: Esed sabah namazını kıldıktan sonra yola çıktı. Hakan’ın tahrip ettiği Cüzcan’dan geçti; öyle ki süvarileri Şuburgan’a kadar ulaşmıştı. Cüzcan kaleleri o sırada zayıf durumdaydı. Cüzcan valisi el-Mikdâm b. Abdurrahman el-Gâmidî, savaşçıları ve Cüzcan kuvvetleriyle Esed’in yanına geldi. Ona yardım teklif ettiler, fakat Esed, “Şehrinizde kalın” dedi. Ancak Cüzcan hükümdarının oğluna, “Benimle gel” dedi.

Savaş düzeninin başında el-Kâsım b. Buhayt el-Murâgî vardı. Sağ kanada Ezd, Benû Temim ve Cüzcan kuvvetlerini, şakiriye birlikleriyle birlikte yerleştirdi. Ayrıca Filistin askerlerini Mus‘ab b. Amr el-Huzâî komutasında ve Kınnesrin askerlerini Magrâ’ b. Ahmer komutasında onlara kattı.

Sol kanada Rebîa’yı Yahya b. Hudeyn komutasında yerleştirdi. Onlara Humus askerlerini Ca‘fer b. Hanzala el-Bahrânî komutasında ve Ürdün askerlerini Süleyman b. Amr el-Muğrî komutasında ekledi.

Öncü kuvvetin başında Mansur b. Müslim el-Becelî vardı; ona Dımaşk askerleri Hamlah b. Nuaym el-Kelbî komutasında katıldı. Ayrıca muhafızlar, güvenlik birlikleri ve Esed’in hizmetkârları da bunlara dahil edildi.

Hakan ise sağ kanada el-Hâris b. Sureyc ve taraftarlarını, Soğd hükümdarını, Şeş hükümdarını, Kara Buğra’yı, Huttal hükümdarını, Cebguye’yi ve bütün Türkleri yerleştirdi.

Ordular karşılaştığında el-Hâris ve beraberindeki Soğd, Bâbiyye ve diğer birlikler Müslümanların sol kanadına saldırdı. Orada Rebîa ve iki Suriye birliği bulunuyordu. el-Hâris onları bozguna uğrattı ve onlar Esed’in çadırına kadar geri çekildiler. Bunun üzerine sağ kanat —Ezd, Temim ve Cüzcan kuvvetleri— onların yardımına koştu. Henüz sol kanada ulaşmışlardı ki el-Hâris ve Türkler kaçmaya başladı. Sonra Müslümanlar hep birlikte hücuma geçti.

Esed, “Allah’ım, bana karşı geldiler; fakat onlara yardım et!” dedi. Türkler dağınık şekilde kaçtılar, kimseye karşı dönmediler. Müslümanlar onları üç fersah boyunca kovalayıp ele geçirdiklerini öldürdüler. Sonra ganimetlerine ulaştılar; yüz elli binden fazla koyun ve çok sayıda yük hayvanı aldılar.

Hakan ana yoldan farklı bir yolla dağlara çekildi; onu el-Hâris b. Sureyc korudu. Esed öğleye doğru onlara yetişti.

Rivayete göre Haristan gününde Esed ile Hakan karşı karşıya geldiğinde aralarında derin bir nehir vardı. Esed çadırının sökülmesini emretti. Benû Kays b. Sa‘lebe’den bir adam, “Ey Şamlılar! Görüşünüz bu mu? Düşman görününce çadırları mı sökersiniz?” dedi. Esed onun yere atılmasını emretti.

“el-Hafîf” denilen savaş rüzgârı esti ve Allah onları bozguna uğrattı. Müslümanlar kıbleye yönelip dua ettiler ve “Allahu Ekber!” diye bağırdılar. Hakan yaklaşık dört yüz süvariyle yaklaştı, yüzleri kırmızıya boyanmıştı.

Sûrî adlı bir adam, “Arapları korursan Cüzcan’ın hükümdarı olursun. Cüzcanlılardan kaçan görürsen öldür” dedi. Cüzcan hükümdarının oğlu Osman b. Abdullah b. eş-Şihhir’e, “Ben memleketimi ve yollarını iyi bilirim. Hakan’ın helâkine sebep olacak ve hayatın boyunca hatırlanacağın bir işe katılır mısın?” dedi. Osman, “Nedir o?” diye sordu. O da, “Benimle gel” dedi. Osman kabul etti.

Cüzcanlı onu Verdek adlı yoldan götürdü ve güvenli bir yerden Hakan’ın çadırlarını gördüler. Hakan davulların çalınmasını ve geri çekilmeyi emretti, fakat savaş öyle şiddetlenmişti ki Türkler ayrılamadı. Davullar ikinci kez çalındı, yine ayrılamadılar. Üçüncü kez çalındı, yine ayrılamadılar.

Bunun üzerine Osman b. eş-Şihhir ve Cüzcanlı çadırlara hücum etti. Hakan kaçtı ve Müslümanlar Türklerin ordugahını ele geçirdi. Türkler kaynayan kazanlarını, kadınlarını —aralarında Arap ve mevalî kadınları ile Türk kadınları da vardı— bırakıp kaçtılar. Hakan’ın atı çamura saplandı, fakat onu el-Hâris b. Sureyc korudu.

Müslümanlar bunun Hakan olduğunu bilmiyorlardı. Türklerin ordugâhı her çeşit gümüş kapla doluydu ve ziller çalan Türk kadınlarıyla doluydu. Bir hadım, Hakan’ın eşini götürmeye çalıştı, fakat Müslüman askerler buna engel oldu. Bunun üzerine onu bir hançerle bıçakladı. Kadını hâlâ hareket eder halde buldular ve yünden yapılmış ayakkabılarını aldılar.

Esed, Türk cariyeleri Horasan’daki dihkanlara gönderdi ve onların elindeki Müslüman esirleri kurtardı. Esed bulunduğu yerde beş gün kaldı.

Dağılan Türk süvarileri geri gelmeye devam ediyor, Esed de onları esir alıyordu. Böylece zaferi ganimet olarak elde etti ve çıkışından dokuz gün sonra Belh’e döndü.

İbn es-Sayf el-Mücâşiî şöyle dedi:

Eğer yeryüzünde dolaşıp onu ölçseydin,
Onun uzunluğunu ve genişliğini hesaplasaydın,
Güç ve yıkıcılık bakımından emîr Esed’den daha iyisini,
Daha keskin olanını bulamazdın.

O çıktığında bize iyilik getirdi,
Dağılmış olan birliğimizi topladı.

Hakan ondan ancak kaçmakla kurtuldu;
Ordularının dağılması dağılmıştı.

Ey İbn Sureyc, acı otları tattın,
Hasta baş ağrısını iyileştiren acı otları.

Esed ayrıldı ve ertesi gün Cüzcan’ın Cezze’sinde konakladı. Hakan da oradaydı fakat Esed’den kaçarak uzaklaştı. Esed adamları teşvik etti ve Şam ve Irak askerlerinden birçok birlik onun çağrısına icabet etti. Onların başına Ca‘fer b. Hanzala el-Bahrânî’yi getirdi. Onlar yola çıkıp Cezze bölgesinde Vard adlı bir şehirde gecelemek üzere durdular. Şiddetli rüzgâr, yağmur ve —rivayete göre kar— bastırınca geri döndüler.

Hakan yoluna devam edip Toharistan’daki Cebguye’nin bulunduğu yere gitti. el-Bahrânî Esed’e döndü; Esed de Belh’e geri döndü. Yolda Merv er-Rûdh tarafında bulunan Türk süvarileriyle karşılaştı; onlar Belh’e akın yapmaya gidiyorlardı. Müslümanlar onlardan yakalayabildiklerini öldürdüler. Türkler Merv er-Rûdh’un mabedine kadar ulaşmışlardı. O gün Esed dört bin zırh ele geçirdi. Belh’e vardığında, Allah’ın kendilerine zafer vermesi üzerine halka oruç tutmalarını emretti.

Esed bazen el-Kirmânî’yi akınlara gönderirdi. Bu akınlar bir, iki, üç ve daha fazla sayıda Türk esir almaya devam etti. Hakan Yukarı Toharistan’a gidip Karluk Cebguye’sinin yanında kaldı ve onunla güç kazandı. Davullar yaptırdı. Kuruyup sesleri iyi hale gelince kendi ülkesine doğru yola çıktı.

Uşrûşene’ye vardığında Kara Buğra onu karşılayıp eğlenceler düzenledi, hediyeler sundu ve kendisi ile askerleri için binekler hazırladı. Ancak aralarındaki ilişki gergindi. Hakan yenilmiş halde dönünce Kara Buğra ona yakınlık göstermek istedi ve elinden geleni sundu.

Hakan ülkesine varınca Semerkand’ı kuşatmak ve savaş hazırlığına başladı. el-Hâris ve kuvvetlerini beş bin at üzerinde taşıdı ve Türk komutanlara da atlar dağıttı.

Bir gün Hakan, kursul oyununu bir keklik üzerine oynadı. Kursul kazandı ve kekliği istedi; biri dişi, diğeri erkek olduğunu söyleyince aralarında kavga çıktı. Kursul Hakan’ın elini kırdı. Bunun üzerine Hakan da onun elini kırmaya yemin etti. Kursul yorulunca geri çekildi, adamlarını topladı ve gece Hakan’a saldırarak onu öldürdü.

Sabah olunca Türkler dağıldı ve onu çıplak halde bıraktılar. Zürayk b. Tufeyl el-Kuşânî ve önemli Türk ileri gelenlerinden Hamûkiyûn ailesi Hakan’ın yanına gelip onu defnetmek üzere götürdüler. Türkler gruplara ayrılıp birbirlerine akınlar yapmaya başladılar. Bir kısmı Şeş’e çekildi. Bu olunca Soğd halkı da ülkelerine dönmek istemeye başladı. Dağılan Türk süvarilerinden yalnız Zarîbîn el-Kissî güvenli şekilde Toharistan’a ulaşabildi.

Esed, Seyf b. Vâsıf el-İclî’yi Belh’ten yola çıkardı. O Şuburgan’a ulaştı; orada İbrahim b. Hişam garnizonun başındaydı. İbrahim onu posta atlarıyla Halid b. Abdullah’a gönderdi ve haberi iletti.

Bu haber Hişam’a ulaştığında, onun doğru olmadığını düşündü ve inanmadı. Hacibi Rebî‘e, “Yazıklar olsun sana! Bu ihtiyar doğruysa bize en büyük felaketi getirdi; ama ben doğru olduğunu sanmıyorum. Git onu sorgula ve bana haber getir” dedi. Rebî‘ gidip adamla konuştu ve durumu bildirdi.

Bunun üzerine halife büyük bir endişeye kapıldı ve adamı tekrar çağırarak, “Sizde el-Kâsım b. Buhayt kimdir?” diye sordu. Adam, “O ordugâhın efendisidir” dedi. Halife, “O gelmiştir” dedi. Elçi, “Eğer geldiyse, Allah müminlerin emîrine zafer vermiştir” dedi.

Gerçekten de Esed, zafer kazandığında el-Kâsım’ı göndermişti. El-Kâsım sarayın kapısına gelip “Allahu Ekber!” diye bağırdı. İçeri girip yine “Allahu Ekber!” dedi. Hişam da ona karşılık verdi. Nihayet yanına varınca, “Zafer, ey müminlerin emîri!” diyerek durumu anlattı. Hişam tahtından indi ve şükür secdesi yaptı.

Kaysîler, Esed ve Halid’i kıskandılar ve Hişam’a, Halid’e yazıp kardeşine Muğatil b. Hayyan’ı göndermesini emretmesini söylediler. Bunun üzerine Hişam yazdı. Esed Muğatil’i çağırıp, “Git, gördüklerini olduğu gibi anlat. Doğruyu söyle” dedi ve ona para ve elbise vererek hazırladı.

Muğatil Hişam’ın yanına geldi. Hişam ona sordu. Muğatil şöyle dedi:

“Biz Huttal’a sefer yaptık ve büyük ganimet elde ettik. Türkler hakkında uyarıldık, fakat onları önemsemedik; nihayet bize yetiştiler, ganimetin bir kısmını geri aldılar ve ordugâhımızın bir kısmını yağmaladılar. Sonra bizi Hulm civarına kadar geri püskürttüler. Ardından kışlaklara çekildik.

Daha sonra Hakan’ın Cüzcan’a yöneldiğini duyduk. Esed bizi alıp onunla aramızda bulunan bir bölgede düşmanla karşılaştırdı. Onlarla savaştık; onlar Müslüman ailelerden bazılarını esir almışlardı. Sol kanadımıza saldırıp onu geri püskürttüler. Sonra sağ kanadımız onlara saldırdı. Allah bize zafer verdi. Onları birkaç fersah boyunca kovaladık, Hakan’ın ordugâhını yağmaladık ve onu oradan kaçmaya zorladık.”

Hişam yan yatmış haldeydi, fakat Hakan’ın ordugâhından söz edilince doğrulup oturdu ve üç kez, “Hakan’ın ordugâhını mı yağmaladınız?!” dedi. Muğatil, “Evet” dedi. Hişam, “Sonra ne oldu?” diye sordu. Muğatil, “Huttal’a girdiler ve oradan ayrıldılar” diye cevap verdi. Hişam, “Esed gerçekten zayıfmış!” dedi. Muğatil araya girerek, “Yumuşak davran, ey müminlerin emîri, Esed zayıf değildir. Yaptığından fazlasını yapmaya gücü yetmezdi” dedi.

Hişam ona, “İhtiyacın nedir?” diye sordu. Muğatil, “Yezid b. el-Muhallab babam Hayyan’dan haksız yere yüz bin dirhem aldı” dedi. Hişam, “Senden şahit istemeyeceğim. Allah’a yemin et ki söylediğin doğrudur” dedi. Muğatil yemin etti. Bunun üzerine Hişam, Horasan hazinesinden bu parayı ona geri verdi ve Halid’e yazarak Esed’e bu hususta yazmasını emretti. Halid yazınca, Esed Muğatil’e yüz bin dirhem verdi. Muğatil de bunu Allah’ın kitabına ve hükümlerine göre Hayyan’ın mirasçıları arasında paylaştırdı.

Başka bir rivayete göre ise Hişam, Esed’e bu meseleyi araştırmasını ve Muğatil’in söylediği doğruysa ona yüz bin dirhem verilmesini yazdı. Horasan’daki zafer haberini Merv’e getiren kişi, Abdüsselam b. el-Eşheb b. Ubeyd el-Hanzalî idi.

Esed, Türkleri bozgun uğrattığı San günü hakkında Halid b. Abdullah’a bir heyet gönderdi. Yanlarında Hakan’ın yuvarlak çadırları ve öldürülen Türklerin başları vardı. Halid onları Hişam’a gönderdi. Hişam onlara doğru söylediklerine dair yemin ettirdi. Onlar yemin edince Hişam kendilerine hediyeler verdi.

Ebu’l-Hindî el-Esedî, San günü hakkında Esed için şöyle dedi:

Ey Ebû Münzir, bazı şeyleri arzuladın ve onları ölçtün,
Açgözlü bir pazarlıkçı gibi ısrarla sordun.

İnsanlar arasında görüş sahibi olan hiç kimse yoktur ki
Senin görüşünle kıyaslandığında dilsiz hayvanların görüşü gibi olmasın.

Ey Ebû Münzir, eğer sen (savaşa) çıkmasaydın ne Irak olurdu,
Ne de İran kralları boyun eğdirilmiş olurdu,

Ne de Allah’ın evine bir binici hac için giderdi,
Ne de Bathâ hac mevsimlerinden sonra imar edilirdi.

San ile Cezze arasında nice güçlü hükümdarı
Toprakta bıraktın ki, yırtıcı hayvanlar ve kartallar
Boyunlarının arkasını parçalamak için onlara gelir.

Nice halk sahibi kimse vardı ki kılıç ona ulaştı,
Canının son nefesini verirken yırtıcı kuşlar etrafında dolaşır.

Nice bizden kaçan, nice bize teslim olan,
Zincirlere vurulmuş esirler oldu.

Temîm ve Âmir’den nice canlar seni kurtarmak için feda oldu,
Zorluk zamanında Mudar’dan olanlar da.

Onlar Hakan’ı bize karşı tamahkâr hale getirdiler,
Onun getirdiği askerler ganimet elde etmeyi ummaya başladı.

es-Sabal, ölümünde İbn es-Sa‘icî’ye yerine geçmesini emrettiğinde üç hususu vasiyet ederek şöyle dedi:

“Huttal halkına benim yaptığım gibi sert davranma. Ben bir hükümdardım, sen ise hükümdar değilsin; sen sadece onlardan bir adamsın. Onlar senin için hükümdarlara katlandıkları şeylere katlanmazlar. el-Hanaş’ı geri getirinceye kadar onu istemekten vazgeçme; çünkü o benden sonra hükümdardır. Hükümdarlar düzeni temsil eder; halkın düzeni olmazsa değersiz bir topluluk haline gelirler. Araplarla savaşma; fakat onları mümkün olan her hileyle oyalamaya çalış.”

İbn es-Sa‘icî şöyle cevap verdi: “Huttal halkına sert davranmamam konusundaki sözünü biliyorum. el-Hanaş’ı geri getirmem konusundaki emrin de doğrudur. Fakat ‘Araplarla savaşma’ sözünü nasıl söylersin? Sen onların en çok savaşan hükümdarıydın.”

es-Sabal şöyle dedi: “Bilmediğin şeyi sorman iyi oldu. Senin gücünü kendi gücümle kıyasladım, seni benim seviyemde bulmadım. Ben Araplarla savaştığımda ancak yarı ölü halde kurtulabiliyordum. Sen onlarla savaşsan ilk çarpışmada hepiniz helak olursunuz.”

el-Hanaş Çin’e kaçmıştı. Hakan’ın hareketini Esed’e haber veren İbn es-Sa‘icî idi. Bu yüzden Esed onunla savaşmaktan hoşlanmadı.

Bu yılda el-Muğîre b. Saîd ve Beyân az sayıda adamla isyan ettiler. Halid onları yakalayıp öldürdü.
Muğîre b. Saîd ve Beyân’ın Öldürülmesi: el-Muğîre b. Saîd’e gelince, rivayet edildiğine göre o bir sihirbazdı.

İbn Humeyd – Cerîr – el-A‘meş şöyle dedi: el-Muğîre b. Saîd’in şöyle söylediğini işittim: “İstesem Âd’ı, Semûd’u ve onların arasında geçen birçok nesli diriltirim.”
el-A‘meş şöyle devam etti: el-Muğîre kabristana gider ve konuşurdu; bunun üzerine kabirlerin üzerinde çekirgeler gibi şeyler görülürdü, yahut buna benzer bir şey söyledi.

Ebû Nuaym – en-Nadr b. Muhammed – Muhammed b. Abdurrahman b. Ebî Leylâ’dan rivayet etti: Basra halkından bir adam ilim talep etmek için yanımıza gelmişti ve bizimle kalıyordu. Bir gün cariyeme bana iki dirhemlik balık almasını emrettim. Sonra Basralı adamla birlikte el-Muğîre b. Saîd’in yanına gittim. Bana dedi ki:
“Ey Muhammed, kaşlarının neden ayrık olduğunu sana söylememi ister misin?”
“Hayır” dedim.
“Adının neden Muhammed konduğunu sana söylememi ister misin?” dedi.
“Hayır” dedim.
“Cariyeni sana iki dirhemlik balık alması için göndermedin mi?” dedi.
Bunun üzerine kalktık ve yanından ayrıldık.

Ebû Nuaym şöyle dedi: el-Muğîre sihir öğrenirdi. Sonra Hâlid el-Kasrî onu yakaladı, öldürdü ve asarak teşhir etti.

Ebû Zeyd – Ebû Bekir b. Hafs ez-Zührî – Muhammed b. Akîl – Saîd b. Merdaband, Amr b. Hureys’in azatlısı dedi ki: Hâlid’e el-Muğîre ve Beyân altı veya yedi kişiyle birlikte getirildiğinde oradaydım. Hâlid yüksek kürsüsünü istedi, o da Cuma mescidine getirildi. Demetler halinde kamış ve katran getirilmesini emretti. Sonra el-Muğîre’ye bir demeti almasını emretti. O korkaklık ederek geri durdu ve gecikti. Bunun üzerine başına kamçı darbeleri indirildi. O da demeti aldı ve sarıldı. Ona bağlandı; sonra onun ve demetin üzerine katran döküldü. Ardından ikisine ateş verildi ve yandılar. Hâlid, diğerlerine de aynı şeyin yapılmasını emretti ve yapıldı. Sonra onların sonuncusu olan Beyân’ı çağırdı. O ise aceleyle gelip demete sarıldı. Hâlid dedi ki:
“Yazık sana! Her işte böyle ahmakça mı davranırsın? Bu el-Muğîre’yi görmedin mi?”
Sonra onu da yaktı.

Ebû Zeyd dedi ki: Hâlid el-Muğîre ve Beyân’ı öldürdüğünde Mâlik b. A‘yân el-Cühenî’ye haber gönderdi. Onu sorguladı, kendisi hakkında söylediklerine inandı ve serbest bıraktı. Mâlik, güvendiği kimselerle baş başa kaldığında –aralarında sonradan Horasan’ın önderi olacak Ebû Müslim de vardı– şöyle dedi:

Ona iki yol arasında açık bir yol çizdim
Ve güneşi bulanıklaştıranlar arasında onun için güneşi bulandırdım.

Beni sorguladığında onu şüpheye düşürdüm,
Yazıda “sin” ile “şin” harfinin karışması gibi.

Ebû Müslim, işi ortaya çıktığında şöyle dedi: “Onu bulsaydım, kendi aleyhine itiraf ettiği için öldürürdüm.”

Ahmed b. Züheyr – Ali b. Muhammed’e göre: el-Muğîre b. Saîd, “hizmetçiler” denilen yedi kişiyle birlikte isyan etti. Bu isyan Kûfe dışında gerçekleşti. Hâlid el-Kasrî minberdeyken isyan haberi kendisine ulaştı ve “Bana su verin!” dedi. Bunun üzerine Nevfel onu azarlayarak şöyle söyledi:

Ey Hâlid, Allah sana hayır vermesin,
Ve annenin rahmine bir erkeklik organı gibi bir emîr!

Kays ve Kasr arasında şeref istiyorsun,
Sanki Benî Cerîr’in önderlerindenmişsin gibi.

Annen aşağılık bir mevalî kadındır, baban da bir aşağılık kimse,
Aşağılık kimseler reislerle bir tutulmaz.

Cerîr ise asıl sahibi Yemen soyundandır,
Asil kökenli ve büyük şeref sahibidir.

Sen ise Yezîd’e nispet ettiğini iddia ediyorsun,
Oysa sütten kesilmiş bir oğlak gibi ondan koparılmışsın.

Sen, el-Muğîre’den önce zavallı bir köleydin,
En ufak bir gürültüden korkup altına işerdin.

Sana gelen şey yüzünden “Bana su verin” dedin,
Sonra kürsünün üzerine işedin,

Sekiz kişi ve bir adam yüzünden,
Ki o yaşlıydı ve hiçbir yardımcısı yoktu.

Bu yılda Behlûl b. Bişr – lakabı Küthîrah idi – Haricî bir isyan başlattı ve öldürüldü.
Behlûl b. Bişr’in İsyanı ve Öldürülmesi: Ebû Ubeyde Ma‘mer b. el-Müsennâ’ya göre: Behlûl çok ibadet ederdi. Yanında bir dâniq ağırlığında yiyecek bulundururdu. Hişam b. Abdülmelik’e karşı cesaretiyle ün kazanmıştı. Hacca gitmek üzere yola çıktı ve hizmetçisine bir dirhemlik sirke almasını emretti. Fakat hizmetçi ona şarap getirdi. Behlûl hizmetçiye geri dönüp dirhemi geri almasını emretti, ancak dükkân sahibi bunu kabul etmedi. Bunun üzerine Behlûl, Sevâd bölgesindeki kasabanın valisine gitti ve onunla konuştu. Vali, “Şarap senden ve senin kavminden daha iyidir” dedi.

Behlûl hac yolculuğuna devam etti, haccı tamamladıktan sonra yönetime karşı isyan etmeye karar verdi. Mekke’de kendisiyle aynı görüşte olan kimselerle karşılaştı. Musul bölgesindeki köylerden birinde buluşmak üzere sözleştiler. Orada kırk kişi toplandı ve Behlûl’ü emir yaptılar. Hepsi, karşılaştıkları herkese Hişam tarafından görevlendirildiklerini ve Halid’in yanına gönderildiklerini söyleme konusunda anlaştılar. Böylece karşılaştıkları her görevliye bunu söylediler ve posta hayvanlarını aldılar.

Hizmetçinin sirke almak için gittiği kasabaya vardıklarında Behlûl şöyle dedi: “Önce bana o sözü söyleyen bu valiyi öldürelim.” Arkadaşları ise, “Biz Halid’i öldürmek istiyoruz. Bununla başlarsak işimiz ortaya çıkar ve Halid uyarılır. Ayrıca Halid mescitleri yıkıyor, sinagog ve kiliseler yapıyor, mecusileri Müslümanlara tercih ediyor ve Müslüman kadınları zimmîlerle evlendiriyor. Onu öldürürsek belki Allah bizi ondan kurtarır” dediler.

Behlûl, “Ben üzerime farz olanı terk etmem. Bu adamı öldürmeyi ve sonra Halid’e yetişmeyi umarım. Onu bırakıp Halid’e gidersem işimiz açığa çıkar. Allah ‘Size yakın olan kâfirlerle savaşın’ demiştir” dedi.

Bunun üzerine valiye gidip onu öldürdüler. Halk onların Haricî olduğunu anlayınca kaçıştı. Bu sırada posta süvarileri Halid’e gidip isyan haberini verdi. Halid Vâsıt’tan çıkıp Hîre’ye geldi. O sırada yanında, Hindistan’daki valisine yardım için gönderilmiş Suriye birlikleri vardı.

Halid onların komutanını çağırarak, “Bu isyancılarla savaşın! Onlardan birini öldüren herkese maaş vereceğim ve Hindistan seferinden muaf tutacağım” dedi. Hindistan seferi zor olduğundan bunu kabul ettiler.

Komutan altı yüz kişiyle Haricîlere karşı çıktı. Halid de iki yüz Kûfe güvenlik görevlisini onlara kattı. Fırat kıyısında karşılaştılar. Komutan, zaferin yalnız kendilerine ait olması için Kûfelileri geri gönderdi. Behlûl onların komutanını öğrenip siyah sancağıyla ona saldırdı ve zırhının boşluğundan mızraklayarak öldürdü. Komutan, “Beni öldürdün, Allah seni öldürsün!” dedi. Behlûl ise, “Cehenneme, Allah seni uzak kılsın!” dedi.

Bunun üzerine Suriye askerleri ve Kûfe güvenlik güçleri kaçtı. Suriyeliler hızlı atlarla kurtuldu, fakat Kûfeliler yakalandı. “Allah’tan kork, biz zorla geldik” dediler, ancak Behlûl onları mızrakla öldürmeye devam etti.

Behlûl öldürdüğü komutanın para kesesini aldı. Kûfe’de onun görüşünde altı kişi vardı; ona katılmak için yola çıktılar fakat öldürüldüler. Behlûl gelip, “Bunları kim öldürdü?” diye sordu. Herkes “Ben öldürdüm” dedi. Köy halkına sorarak doğrulattıktan sonra onları öldürttü. Arkadaşları bunu eleştirdi, fakat onları ikna etti.

Halid bu yenilgiyi öğrenince Şeybân kabilesinden bir komutan gönderdi. Ancak Behlûl onun kuvvetini de ağır yenilgiye uğrattı. Komutan sığınmak isteyince Behlûl onu serbest bıraktı.

Daha sonra Behlûl, “Biz Halid için değil, onu başa getiren için savaşmalıyız” diyerek Şam’a, Hişam’a yöneldi. Bunun üzerine Irak, Cezîre ve Suriye’den ordular toplanarak Musul civarında birleşti. Behlûl yetmiş kişiyle onların karşısına çıktı.

Düşmanları, “Kapıdan çekil ki çıkalım” dedi. Behlûl geri çekildi. Onların çokluğunu görünce, “Hepiniz bizi öldürüp evinize sağ dönmeyi mi umuyorsunuz?” dedi. Onlar “Evet” dediler. Bunun üzerine birini öldürdü ve “Bu asla evine dönmeyecek” dedi. Altı kişiyi öldürdü. Düşman geri çekilip manastıra sığındı, Behlûl onları kuşattı.

Fakat takviye kuvvetleri geldi ve düşman yirmi bin kişiye ulaştı. Behlûl’ün adamları, “Hayvanlarımızı kesip son saldırıyı yapalım” dediler. Behlûl, “Önce gücümüz yettiği kadar savaşalım” dedi. Gün boyu savaştılar. Sonra hayvanlarını kesip yaya olarak hücuma geçtiler. Birçoğu öldürüldü.

Behlûl savaşmaya devam ederken Kays kabilesinden Ebû’l-Mevt lakaplı bir adam onu mızraklayarak yere düşürdü. Arkadaşları ona halef tayin etmesini istedi. Behlûl, “Ben ölürsem Di‘âme eş-Şeybânî emir olsun; o da ölürse Amr el-Yeşkürî emir olsun” dedi. Aynı gece öldü.

Ertesi gün adamları kalktığında Di‘âme kaçtı. Bunun üzerine bir şair şöyle dedi:

Di‘âme en kötü emirdir,
Savaşta en kötü dayanak olan bir direk gibidir.

ed-Dahhâk b. Kays, Behlûl ve arkadaşları için mersiye söyledi:

Ebû Bişr ve arkadaşlarından sonra bana verilenler,
Sanki bizim dostlarımız değilmiş gibi,
Sanki dün yakınlarımız değilmiş gibi olan bir topluluktur.

Ey göz, durmadan ağla,
Bizim için giden dostlara ve kardeşlere ağla.

Onlar dünyanın zahirini ve batınını bıraktılar
Ve ebedî cennetlerde komşu oldular.

Ebû Ubeyde’ye göre: Behlûl öldürüldükten sonra Amr el-Yeşkürî isyan etti, fakat kısa sürede öldürüldü. Ardından el-Anezî altmış kişiyle Halid’e karşı ayaklandı. Halid, Simt b. Müslim el-Becelî’yi dört bin kişiyle gönderdi. Fırat civarında karşılaştılar. el-Anezî saldırdı, fakat Simt onun eline vurdu, eli felç oldu ve kılıcını düşürdü. Sonra Simt hücum etti ve Harûrîler yenildi. Kûfe halkının köleleri ve avamı onları taşlayarak öldürdü.
Vezîr es-Sahtiyânî’nin Öldürülmesi: Ebû Ubeyde’ye göre: Daha sonra Vezîr es-Sahtiyânî, az sayıda adamla Halid’e karşı isyan etti. Bu isyan Hîre’de gerçekleşti. O, hiçbir köyün yanından geçmezdi ki onu yakmasın; hiçbir insanın yanından geçmezdi ki onu öldürmesin. Orada bulunanları ve hazinenin kontrolünü ele geçirdi.

Halid, ona karşı kendi adamlarından bir komutan ve Kûfe güvenlik güçlerinden bir birlik gönderdi. Onlar onunla savaştılar; hâlbuki Vezîr’in yanında çok az sayıda adam vardı. Vezîr, adamlarının çoğu öldürülünceye ve kendisi ağır şekilde yaralanıncaya kadar savaşmaya devam etti. Yarı ölü halde esir alındı ve Halid’e getirildi.

Halid’in yanına geldiğinde onu öğütledi ve ona Kur’an’dan ayetler okudu. Halid onun sözlerinden hoşlandı ve onu öldürmekten vazgeçti; bunun yerine onu hapsetti. Geceleri Halid onu yanına getirtir, onunla konuşur ve sorular sorardı. Bu durum Hişam’a ulaşınca Halid hakkında şikâyet edildi. Şöyle denildi:
“Öldüren, yakan ve malları yağmalayan bir Harûrîyi sağ bıraktı ve hatta onu gece sohbetlerinde arkadaş edindi.”

Hişam buna öfkelendi ve Halid’e yazarak onu azarladı ve şöyle dedi:
“Öldüren, yakan ve malları yağmalayan bir suçluyu yaşatma.”

Halid ise onun açıklamalarından ve belagatinden hoşlandığı için, “Onun sohbetiyle ölümü kendime teselli ediyorum” derdi. Onun hakkında Hişam’a yazdı ve meseleyi hafifletmeye çalıştı — bir rivayete göre ise yazmadı, işi geciktirdi ve erteledi — ta ki Hişam ona tekrar yazarak onu azarlayıp Vezîr’i öldürmesini ve yakmasını emredinceye kadar.

Halid artık geciktiremeyeceği kesin bir emir gelince Vezîr’i ve onunla birlikte yakalanan az sayıdaki arkadaşlarını getirtti. Onların mescide getirilmesini emretti. Kamış demetleri getirildi ve onlara bağlandılar. Sonra üzerlerine katran döküldü ve avluya çıkarıldılar. Üzerlerine ateş atıldı. Onların hiçbiri yoktu ki korku ve telaş göstermesin; yalnızca Vezîr hariç. O hareket etmedi ve ölünceye kadar Kur’an okumaya devam etti.

Bu yılda Esed b. Abdullah Huttal üzerine sefer yaptı. Bu seferde Esed, Huttal hükümdarı Bedr Tarhan’ı öldürdü.
Esed’in Huttal Seferi ve Bedr Tarhan’ı Öldürmesinin Sebebi: Ali b. Muhammed’e göre: Esed, Huttal üzerine sefer düzenledi. Bu sefer Bedr Tarhan’a karşı yapılan seferdi. Esed, Mus‘ab b. Amr el-Huzâî’yi onun üzerine gönderdi. Mus‘ab ilerleyerek Bedr Tarhan’ın yakınında konakladı. Bedr Tarhan, Esed’in yanına gitmek için eman istedi. Mus‘ab bunu kabul etti. Bunun üzerine Bedr Tarhan, bazı taleplerde bulunmak üzere Esed’in yanına gitti. Fakat Esed bunları kabul etmedi.

Bunun üzerine Bedr Tarhan ona bir milyon dirhem vermeyi teklif etti. Esed ona şöyle dedi:
“Sen Bâmiyân halkından bir yabancısın. Huttal’a nasıl girdiysen öyle çık.”

Bedr Tarhan şöyle dedi:
“Sen Horasan’a on hazır binek ile girdin; fakat bugün oradan çıksan, seni beş yüz deve bile taşıyamaz. Ben ise Huttal’a bir şeyle girdim; o şeyi bana geri ver ki Huttal’dan girdiğim gibi çıkayım.”

Esed sordu: “O nedir?”

Bedr Tarhan dedi:
“Ben buraya genç olarak girdim; kılıçla mal kazandım, aile ve çocuk sahibi oldum. Bana gençliğimi geri ver ki çıkayım. Ailemi ve çocuklarımı bırakmamı mı istiyorsun? Onlarsız yaşamanın ne değeri var?”

Bunun üzerine Esed öfkelendi.

Bedr Tarhan, kendisine verilen eman güvencesine güveniyordu. Fakat Esed ona şöyle dedi:
“Seni, askerlerin ihanetinden korktuğum için boynuna mühür vuracağım.”

Bedr Tarhan bunu istemedi ve yalnızca Mus‘ab’a ulaştırılmasını istedi. Ancak Esed ısrarla boynuna mühür vurdu ve onu mevlâsı Ebû’l-Esed’e teslim etti. Ebû’l-Esed onu Mus‘ab’ın ordugâhına götürmek üzere yola çıktı.

Yolda Selâme b. Ebî Abdullah ile karşılaştılar. Selâme şöyle dedi:
“Emir doğru yapmadı. Ya teklifini kabul etmeliydi ya da onu bırakmadan tutmalıydı. Çünkü biz buraya köprüler kurarak ve dar geçitleri açarak girdik. Onun barış umudu bizi oyalıyor. Eğer umudunu kaybederse bize karşı her şeyi yapar.”

Bunun üzerine Bedr Tarhan o gece Selâme’nin çadırında tutuldu.

Esed ise dar bir yoldan ilerlerken askerler birbirinden koptu. Susuz kalınca su istedi. Bir adam arpa ile suyu karıştırıp ona içirdi. Daha sonra bir ağacın altında dinlenirken Mücaşşir b. Muzahim gelip ona şöyle dedi:
“Bedr Tarhan elimizdeydi. Büyük bir teklif yaptı ama emir ne kabul etti ne de onu sıkı tutup elinde tuttu; aksine onu kaleye sokmak üzere serbest bıraktı.”

Bunu duyunca Esed pişman oldu. Hemen bir rehber ve hızlı bir atlı gönderdi. Adamlar Mus‘ab’ın kampına ulaştılar. Bedr Tarhan’ın Selâme’nin çadırında olduğu öğrenildi.

Esed onu tekrar getirtti. Ona hakaret edince Bedr Tarhan ahdinin bozulduğunu anladı. Bunun üzerine bir taş alıp göğe fırlatarak:
“Bu Allah’ın ahdidir!” dedi.

Sonra bir taş daha atarak:
“Bu Muhammed’in ahdidir!” dedi.

Aynı şekilde halifenin ve Müslümanların ahdini de zikretti.

Bunun üzerine Esed onun elinin kesilmesini emretti. Sonra şöyle dedi:
“Aranızda Ebû Fudayk’ın akrabası olan var mı?”

(Bedr Tarhan daha önce onu öldürmüştü.)

Bir kişi ayağa kalktı. Esed ona:
“Onu öldür!” dedi.

Adam Bedr Tarhan’ı öldürdü.

Daha sonra Esed büyük kaleyi ele geçirdi. Ancak yukarıdaki küçük kaleye ulaşamadı; orada Bedr Tarhan’ın çocukları ve malları bulunuyordu. Esed süvarilerini Huttal vadilerine dağıttı.

Daha sonra Merv’e geldi. Oranın valisi Eyyûb b. Ebî Hasan’ı görevden alıp yerine amcasının oğlu Halid b. Şedîd’i tayin etti. Balkh’a giderken, Umeyre b. Hureym’in Yezid b. el-Mühelleb’in kızıyla evlendiğini öğrendi. Bunun üzerine Halid’e yazıp onu boşamaya zorlamasını emretti. Umeyre önce direndi, sonra boşadı.

Halid b. Şedîd öldü ve yerine el-Eş‘as b. Ca‘fer el-Becelî getirildi.

Bu yılda ayrıca Süharî b. Şebîb, Cebbûl’de Hâricî olarak isyan etti.
Süharî b. Şebîb’in Hikâyesi: Ebû Ubeyde Ma‘mer b. el-Müsennâ’ya göre: Süharî b. Şebîb, Halid b. Abdullah’ın yanına giderek maaş talep etti. Halid,
“Şebîb’in oğlu maaşı ne yapacak?” dedi.

Bunun üzerine İbn Şebîb onun yanından ayrılıp gitti. Halid ise pişman oldu ve onun kendisine karşı ayaklanmasından korktu. Bu yüzden ona haber gönderip geri çağırdı. Süharî şöyle dedi:
“Ben zaten onun yanındaydım.”

Fakat elçiler onu bırakmadı. Bunun üzerine Süharî kılıcını çekti, onlar da onu bırakıp gittiler. Süharî oradan ayrıldı, Vâsıt’ı geçene kadar ilerledi. Orada atını boğazladı ve izini gizlemek için bir kayığa bindi. Daha sonra Cebbûl’de bulunan Benû Teym Allât b. Sa‘lebe’den bir topluluğa yöneldi.

Onların yanına kılıcı kuşanmış halde geldi ve başından geçenleri, ayrıca Halid ile olan durumunu anlattı. Onlar şöyle dediler:
“Bir maaştan ne umuyordun? Keşke o Hristiyan kadının oğlunun (Halid’in) yanına girip onu kılıcınla vursaydın!”

Süharî şöyle dedi:
“Vallahi ben maaş istemedim. Sadece ona ulaşmak, kim olduğumu göstermek istedim. Sonra da onun, falancayı öldürdüğü için onu öldürecektim.”
(Daha önce Halid, Sufriyye’den bir adamı işkenceyle öldürmüştü.)

Sonra Süharî onları kendisiyle birlikte isyana çağırdı. Bir kısmı kabul etti, bir kısmı “bekleyelim” dedi, bazıları ise “biz rahat durumdayız” diyerek reddetti.

Bunun üzerine şöyle dedi:

“Ben ondan maaşı istemedim,
Sadece ona ulaşmak ve onu öldürmek için istedim.
Yeryüzünü ondan ve bozgunculardan temizlemek için.

Ben gördüğüm her zorba,
Haktan sapmış ve sapıklığı yol edinmiştir.

Ben kendimi Rabbim için feda ediyorum,
İnsanların sözünü ve dedikodusunu terk ederek.

Ailemi ve malımı bırakıyorum,
Ebedî cennetlerde aile ve mal umarak.”

Yaklaşık otuz kişi ona biat etti. Süharî Cebbûl’de isyan etti, sonra el-Mübârek’e kadar ilerledi. Bu haber Halid’e ulaşınca,
“Onun bunu yapacağından korkuyordum,” dedi.

Halid ona karşı birlikler gönderdi. Taraflar el-Menâzir bölgesinde karşılaştı. Süharî şiddetle savaştı, fakat kuşatıldı ve bütün adamlarıyla birlikte öldürüldü.

Hac ve Valiler

Bu yıl:
• Haccı Mesleme b. Hişam b. Abdülmelik (Ebû Şâkir) yönetti.
• İbn Şihâb ez-Zührî de bu yıl onunla birlikte hac yaptı.
• Medine, Mekke ve Taif valisi Muhammed b. Hişam’dı.
• Irak ve doğu eyaletlerinin valisi Halid b. Abdullah el-Kasrî idi.
• Horasan valisi ise onun kardeşi Esed b. Abdullah’tı.

Esed’in bu yıl öldüğü de söylenmiştir; yerine Ca‘fer b. Hanzala el-Bahrânî geçtiği rivayet edilir. Ancak başka bir görüşe göre Esed, 120 yılında ölmüştür.

Ermeniye ve Azerbaycan valisi ise Mervan b. Muhammed idi.
Esed’in ölümünün sebebi: Bunlar arasında, Hişam b. Abdülmelik’in oğlu Süleyman’ın yaz seferi vardı; bu seferde onun Sindirah’ı ele geçirdiği rivayet edilir. Yine İshak b. Müslim el-Ukeylî’nin seferi vardı; o da Tûminşih kalelerini ele geçirmiş ve ülkesini tahrip etmişti. Ayrıca Mervan b. Muhammed’in Türklerin ülkesine yaptığı sefer de bunlar arasındaydı.

Bu yılda, el-Medâinî’nin rivayetine göre Esed b. Abdullah öldü.

Bunun sebebi şudur: Rivayet edildiğine göre onun içinde bir ur vardı. Balkh’ta bulunduğu sırada Mihrican bayramına katıldı. Bu sırada emirler ve dihkanlar ona hediyeler getirdiler. Ona gelenler arasında valisi İbrahim b. Abdurrahman el-Hanefî de vardı.

Bu ikisi, Esed yüksek kürsüsünde otururken ve Horasan’ın ileri gelenleri sandalyelerdeyken öne çıktılar. İki kaleyi (maketi) yere koydular; ardından arkalarına testileri, büyük tabakları ve Merv, Kuhistan ve Herat’a ait ipekleri yerleştirdiler; nihayet serili olan sofra tamamen doldu. Dihkanın Esed’e getirdikleri arasında altından bir küre de vardı.

Sonra dihkan ayağa kalktı ve konuşma yaparak şöyle dedi:

“Allah emiri başarılı kılsın! Biz İranlılar dünyayı dört yüz yıl yönettik. Onu sabır, akıl ve vakar ile yönettik; oysa aramızda ne açık bir kitap vardı ne de gönderilmiş bir peygamber. Bizde üç çeşit büyük adam vardı:

Birincisi: Doğuştan talihli olan; nereye giderse Allah onun eliyle fetih verir.
İkincisi: Evinde mürüvveti tamamlanmış olan; böyle olursa kabul edilir, karşılanır, yüceltilir, idare verilir ve öne geçirilir.
Üçüncüsü: Kalbi geniş ve eli açık olan; böyle olursa arzu edilir, kendisine idare verilir ve öne geçirilir.

Ey emir! Allah, dört yüz yıl hükmetmemizi sağlayan bu üç özelliği sende toplamıştır. Liderlikte senden daha mükemmel kimseyi bilmiyoruz. Sen aileni, çevreni ve mevalini öyle bir düzene koydun ki, onlardan hiçbiri ne küçük ne büyük, ne zengin ne fakir bir kimseye haddi aşamaz. İşte bu, liderliğin kemalidir.

Sonra sen çöllerde kemerli yapılar inşa ettin; doğudan gelen de batıdan gelen de orada bir kusur bulmaz, aksine ‘Allah’ı tenzih ederiz! Bu yapılan ne güzeldir!’ der.

Senin tabiatındaki uğurun bir parçası da şudur: Hakan yüz bin kişiyle ve yanında el-Hâris b. Süreyc olduğu haldeyken onunla karşılaştın; onu mağlup ettin, kaçırdın, adamlarını öldürdün ve ordugâhını yağmaladın.

Senin geniş gönüllülüğüne ve cömertliğine gelince; sana gelen mal mı yoksa senden çıkan mal mı daha hoşuna gidiyor, bunu bilmiyoruz. Hatta sen, senden çıkan maldan daha çok hoşnut oluyorsun!”

Esed güldü ve şöyle dedi: “Sen Horasan dihkanlarının en hayırlısı ve ihsanda en üstün olanısın.” Esed, elinde bulunan bir elmayı ona verdi. Herat dihkanı Esed’in önünde secde etti. Esed, bu hediyelere bakarak bir süre sustu. Sonra sağına bakarak şöyle dedi: “Ey ‘Udhafir b. Yezid! Bu altın kaleyi birine taşıttır.” Ardından dedi ki: “Ey Maghrâ’ b. Ahmer—Kays’ın başı! yahut dedi ki Kınnesrin’in—bu kaleyi birine taşıttır.” Sonra şöyle dedi: “Ey falan, bir testi al,” ve “Ey falan, bir testi al.” Büyük tabakları dağıttı, nihayet iki büyük tabak kaldı.

Şöyle dedi: “Kalk ey İbn es-Seydâ’ ve küçük bir tabak al.” İbn es-Seydâ’ birini aldı, ağırlığını denemek için kaldırdı, sonra bıraktı. Sonra diğerini aldı ve onu kaldırarak ağırlığını yokladı. Esed ona, “Bu ne demek?” dedi. İbn es-Seydâ’ şöyle cevap verdi: “Daha ağır olanı alacağım.” Esed dedi ki: “İkisini birlikte al.”

Esed ayrıca küçük rütbeli askerlere ve savaşta üstün başarı göstermiş olanlara da verdi. Horasan valisinin önünde seferlerde ilerleyen Ebû’l-Ya‘fur ayağa kalktı ve “Yola, ileri!” diye seslendi. Esed dedi ki: “Kendin hakkında işaret ettiğin şey ne güzel! İki ipek elbise al.” Meymûn el-‘Azzâb ayağa kalkarak, “Bana, soluna, ana yola!” dedi. Esed şöyle dedi: “Kendin hakkında işaret ettiğin şey ne güzel! Bir ipek elbise al.”

Esed, yere serili olan şeylerin tamamını dağıttı. Nehâr b. Tevsi‘a şöyle dedi:

“Sizler, savaşa çağıran bir ödül verici olduğunda azsınız,
Fakat Mihrican sabahında çoksunuz.”

Sonra Esed hastalandı; fakat bir miktar iyileşince bir gün dışarı çıktı. Ona o mevsimin ilk armutları getirildi. Onları insanlara teker teker yedirdi. Bir armut aldı ve Horasan’daki Herat dihkanına attı. Bunun üzerine Esed’in içindeki ur patladı ve bu yüzden öldü.

120 yılında yerine Ca‘fer el-Bahrânî—yani Ca‘fer b. Hanzala—geçti. O dört ay görev yaptı. Nasr b. Seyyâr’ın tayini ise 121 yılının Receb ayında gerçekleşti.

İbn İrs el-‘Abdî şöyle dedi:

“Bir haberci, Esed b. Abdullah’ın ölümünü ilan etti,
Ve kalp, itaat edilen bir hükümdar için sarsıldı.

Balkh’ta kader ona gece geldi;
Rabbinin hükmü geri çevrilemez.

Ey göz, bol bol yaş dök!
Ayrılış seni hüzünlendirmiyor mu?

Ölümü ona Sîğ içinde geldi,
Ve Sîğ’de nice yiğit vardır!

Çağırana cevap veren bölükler,
Hafif yüklerle, serbestçe akın eden hızlı binekler üzerindeydi.

Sana bol yağmur verildi; sen de bir yağmur idin,
Temiz otlak arayan için bereketli otlar bitiren.”

Benû Teym b. Murre’nin mevlâsı olan ve Esed’in dostu bulunan Süleyman b. Kattah şöyle dedi:

“Allah Balkh’ı, Balkh ovasını ve engebeli yerlerini,
Ve Horasan’ın iki Merv’ini bol yağmurlu bulutlarla suladı.

Ben onun sulanmasıyla ilgilenmiyorum;
Asıl, içinde değerli kalıntıların ve kemiklerin gömülü olduğu yerle ilgileniyorum.

Büyük kavimlerle mücadele eden, onları kesip biçen,
İntikam arayan, aslan gibi güçlü ve iri biriydi.

Savaşta kılıcına hakkını verirdi,
Ve düz Za‘bî mızrak ucunu (kanla) sulardı.”

Ebû Ca‘fer’e göre: Bu yılda Horasan’daki Benû’l-Abbâs taraftarları, faaliyetlerini ve mevcut durumlarını bildirmek üzere Süleyman b. Kesîr’i Muhammed b. Ali b. el-Abbâs’a gönderdiler.
Süleyman b. Kesîr’in Muhammed b. Ali’ye gönderilişi: Horasanlıların Süleyman b. Kesîr’i Muhammed b. Ali’ye göndermelerinin sebebi

Bunun sebebi şuydu: Muhammed b. Ali, Horasan’daki kendi taraftarlarına karşı öfkelenmişti. Bunun nedeni, onların daha önce kıssasına değinilmiş olan Hidaş’a itaat etmeleri ve onun adına aktarılan yalanları kabul etmeleriydi. Bu yüzden Muhammed onlara yazmayı bıraktı.

Mektubunun kendilerine gelmesi gecikince bir araya gelip bunu kendi aralarında konuştular. Sonunda, faaliyetlerini kendisine arz etmek, durumlarını ona bildirmek ve vereceği cevabı alıp geri getirmek üzere Süleyman b. Kesîr’i Muhammed ile görüşmek için görevlendirmeye karar verdiler.

Rivayete göre Süleyman b. Kesîr, Muhammed b. Ali’nin Horasan’daki taraftarlarına karşı soğukluk içinde olduğu bir sırada onun yanına geldi. Süleyman ona onların durumunu anlattı. Bunun üzerine Muhammed, onların Hidaş’a uymaları ve onun çağırdığı şeyleri kabul etmeleri sebebiyle onları kınadı ve şöyle dedi:

“Allah Hidaş’a ve onun dinine uyanlara lanet etsin!”

Sonra Süleyman’ı Horasan’a geri gönderdi ve onunla birlikte götürmesi için bir mektup yazdı. Süleyman mektubu onlara getirdi. Mektup mühürlüydü. Onlar mühürleri kırdılar; fakat içinde sadece şu ifadeyi buldular:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.”

Bu durum onlara ağır geldi. Böylece Hidaş’ın kendilerine getirdiği şeyin Muhammed b. Ali’nin emrine aykırı olduğunu anladılar.

Bu yıl içinde Muhammed b. Ali, Süleyman b. Kesîr kendisinden ayrılıp Horasan’a gittikten sonra, taraftarlarının yanına Bukeyr b. Mahan’ı gönderdi. Onunla birlikte, Hidaş’ın kendi taraftarlarını kendi görüşüne aykırı bir noktaya sürüklediğini bildiren bir mektup da yazdı.

Bukeyr onlara mektup ile geldi; fakat ona inanmadılar ve onu hafife aldılar. Bunun üzerine Bukeyr tekrar Muhammed b. Ali’nin yanına döndü. Muhammed de onunla birlikte bazıları demirle, bazıları pirinçle kaplanmış değnekler gönderdi.

Bukeyr tekrar onların yanına geldiğinde, nakibleri ve grubu topladı ve her birine bir değnek verdi. Bunun üzerine kendi durumlarının Muhammed’in görüşüne aykırı olduğunu anladılar ve tövbe ederek geri döndüler.

Bu yıl içinde Hişam b. Abdülmelik, Halid b. Abdullah’ı kendisine vermiş olduğu bütün görevlerden azletti.
Hişam’ın Halid el-Kasrî’yi görevden alması: Bu konuda çeşitli rivayetler nakledilmiştir. Bu hususta bize ulaşan haberleri zikredeceğiz.

Şöyle denilmiştir: Farruh Ebû’l-Müsennâ, Hişam b. Abdülmelik’in Rustak er-Rummân veya Nehr er-Rummân denilen yerdeki arazilerini işletme yükümlülüğü altına almıştı. Bu yüzden ona Farruh er-Rummânî deniliyordu. Onun durumu Halid’e ağır gelmişti.

Halid, Hasan en-Nebâtî’ye şöyle dedi:
“Yazıklar olsun sana! Müminlerin Emiri’ne git ve Farruh’tan alınan bedelin artırılmasını iste.”

Bunun üzerine bu miktar onun aleyhine bir milyon dirhem artırıldı. Hişam da bu arazileri teslim almak üzere Şam halkından güvenilir iki adam gönderdi. Böylece Hasan, Halid için Farruh’tan daha ağır bir yük hâline geldi. Bunun üzerine Halid ona eziyet etmeye başladı.

Hasan ona dedi ki:
“Beni kendinden uzaklaştırma; ben senin bağlılarındanım.”

Fakat Halid onu incitmekten vazgeçmedi. Hasan Halid’in yanına geldiğinde, Halid onun sorumlu olduğu arazileri su basması için bentleri yıktı. Bunun üzerine Hasan Hişam’a giderek:
“Halid senin arazilerini su basması için bentleri yıktı,” dedi.

Hişam bir adam gönderip durumu inceletti. Adam dönüp durumu haber verdi. Hasan, Hişam’ın hizmetçilerinden birine şöyle dedi:
“Hişam’ın duyacağı bir yerde sana söyleyeceğim bir sözü söylersen sana bin dinar veririm.”

Hizmetçi:
“Bin dinarı hemen ver, dediğini söylerim,” dedi.

Hasan parayı verdi ve şöyle dedi:
“Hişam’ın çocuklarından birini ağlat. Ağladığında ona şöyle de: ‘Sus! Vallahi sen, geliri on üç milyon olan Halid el-Kasrî’nin oğlu gibisin!’”

Bunu Hişam’a işittirdi; fakat Hişam ilk anda bunu önemsemedi. Daha sonra Hasan onun yanına girdi. Hişam ona:
“Yaklaş,” dedi.

Hasan yaklaştı. Hişam sordu:
“Halid’in geliri ne kadardır?”

Hasan dedi:
“On üç milyon (dirhem).”

Hişam:
“Bunu bana neden söylemedin?” dedi.

Hasan:
“Sen bana sordun mu?” diye cevap verdi.

Bu düşünce Hişam’ın zihnine yerleşti ve Halid’i azletmeye karar verdi.

Şöyle de denilmiştir: Halid oğluna şöyle derdi:
“Sen, Hişam b. Abdülmelik’in oğlu Mesleme’den aşağı değilsin. Çünkü üç şeyde insanları geride bırakıyorsun ki, bunların benzeri kimsede yoktur: Dicle’yi bentlerle kontrol altına aldım, Mekke’de hacılara su verme şerefine sahibim ve Irak valiliğini elimde tutuyorum.”

Yine denilmiştir ki Hişam’ı Halid’e karşı öfkelendiren şey şuydu: Kureyş’ten bir adam Halid’in yanına girdi. Halid onu küçümsedi ve azarladı. Bunun üzerine adam Hişam’a şikâyet mektubu yazdı. Hişam da Halid’e şöyle yazdı:

“Şimdi bundan sonra: Müminlerin Emiri, senin idaresine verdiği kimseler hakkında sana geniş yetki tanımış, bunu senin liyakatine ve yönetimindeki başarına güvenerek yapmıştır. Ancak bu, ailesinin ileri gelenlerinden birini ayak altına alman veya ona sert bakışlarla bakman için sana verilmiş değildir.

Irak’ta onun ileri gelenlerinden birine dil uzatıp onu küçültmeye ve değerini düşürmeye çalıştığında, onun hakkında adil davrandığını nasıl iddia edebilirsin? Bu davranışın seni, halk huzurunda ona kaba sözler söylemeye kadar götürmüştür. Üstelik sana yaklaşırken, Allah’ın sana kolaylaştırdığı yüksek makamında yerinden bile kıpırdamadın!

Senin kavminden, şahsi fazilet bakımından senden üstün ve senden önce gelenler vardır. Sen bu makama, seni aşağılıktan çıkarıp yükselten Âmir ailesi sayesinde ulaştın. Seni en iyi kabilelerin önde gelenleriyle eşit hâle getirdiler. Ama sen bir dağa çıkmış gibi onları tepeden bakar oldun.

Eğer azıcık şükrün olmasaydı, seni yükselttiğim gibi aşağı indirirdim; öyle ki Irak’ındaki fakirleri bile özler hâle gelirdin. Ey kavmi içinde saçındaki kepeği tarakla temizleyen kadının oğlu! Senin huzuruna giren en şerefli kabileden birine saygı göstermeli değil miydin? Ona yer açmalı, yerinden çekilmeli ve güler yüzle konuşmalı değil miydin?

Müminlerin Emiri adına onu onurlandırmalı, onun akrabalığını ve hakkını tanımalıydın. O, iki büyük hanenin dişi ve azı dişidir; Ebû’l-Âs ve Harb ailesinin ileri gelenlerinin oğludur.

Müminlerin Emiri sana yemin eder ki, eğer sana duyduğu eski saygı ve düşmanlarının sana sevinmesini istememesi olmasaydı, seni mutlaka alçaltırdı. Seni, sana tabi olanın tabi olduğu bir hâle getirmeye çok yakınım!”

Sonra şöyle emretti:
“Bu mektup sana ulaştığında, gece ya da gündüz fark etmeksizin, derhal kalk ve yanında bulunan hizmetçilerinle birlikte yaya olarak İbn Âmir’in kapısına git. Ondan izin iste; ister içeri alsın ister aldırmasın. Eğer merhamet ederse seni kabul eder; etmezse kapısında bir yıl bekle. Sonrasında senin hakkında dilediğini yapar: ister görevden alır, ister bırakır, ister intikam alır, ister affeder…”

Devamında Hişam, İbn Âmir’e de mektup yazarak Halid hakkında karar verme yetkisini ona bıraktığını, ister azledip ister görevde bırakabileceğini bildirdi. Ayrıca Halid’in huzurunda yirmi değnek vurulmasına bile izin verdiğini, fakat isterse bunu affedebileceğini söyledi.

Şöyle de rivayet edilmiştir: Halid, Hişam’dan bahsederken sık sık “akılsız kadının oğlu” derdi. Hişam’ın annesi gerçekten akılsız davranışlar sergilerdi.

Yine rivayet edilmiştir ki Halid, Hişam’a bir mektup yazdı ve bu onu öfkelendirdi. Hişam ona şöyle cevap verdi:
“Ey Ümmü Halid’in oğlu! Senin ‘Irak valiliği benim için bir şeref değildir’ dediğin bana ulaştı. Ey pis kokulu kadının oğlu! Irak valiliği senin için nasıl şeref olmaz? Sen aşağılık Bajîle kabilesindensin! Vallahi Kureyş’ten ilk gelen seni boynundan bağlayacaktır!”

Yine rivayet edilmiştir ki Hişam ona şöyle yazdı:
“Senin ‘Ben Halid b. Abdullah b. Yezid b. Esed b. Kurz’um; beş kişi içinde en soylu olan değilim’ dediğin bana ulaştı. Vallahi seni tekrar katırına ve Firûzî başlığına döndüreceğim!”

Ayrıca Hişam’a, Halid’in oğluna şöyle dediği ulaştı:
“Müminlerin Emiri’nin oğulları sana muhtaç olduğunda ne yapacaksın?”

Bu söz Hişam’ın öfkesini artırdı.

Şam halkından bir adam gelip:
“Halid’in Müminlerin Emiri hakkında ağza alınmayacak sözler söylediğini işittim,” dedi.

Hişam:
“O şaşı dedi mi?” diye sordu.

Adam:
“Hayır, bundan daha kötüsünü söyledi,” dedi.

Hişam:
“Nedir o?” diye sorunca adam söylemekten kaçındı.

Hişam, Halid hakkında hoşuna gitmeyen sözleri duymaya devam etti ve sonunda ona karşı tutumu değişti.

Yine rivayet edilmiştir ki bir dihkan Halid’in yanına gelip şöyle dedi:
“Ey emir! Oğlunun geliri on milyon dirhemi geçti. Bunun Müminlerin Emiri’ne ulaşmasından ve onun bunu fazla görmesinden korkuyorum. İnsanlar senin bedenini sever; ben ise bedeninle birlikte canını da severim.”

Halid şöyle cevap verdi:
“Asad b. Abdullah da bana aynı şeyi söyledi; sen onu buna teşvik ettin!”

Dihkan:
“Evet,” dedi.

Halid:
“Yazıklar olsun sana! Oğlumu rahat bırak. Belki bir gün bir dirhem ister de bulamaz,” dedi.

Sonunda Halid hakkında hoşlanmadığı haberler çoğalınca Hişam onu görevden almaya kesin olarak karar verdi. Fakat bu kararını uygulayana kadar gizli tuttu.
Hişam’ın Halid’i Azletme Kararı Kesinleşince Yaptığı İş: Ömer’e göre — Ubeyd b. Cannâd, onun babası ve bazı kâtipler rivayet eder: Hişam, Halid’in azlini gizledi. Yusuf’a, o sırada Yemen valisi iken, kendi el yazısıyla bir mektup yazarak otuz adamıyla birlikte gelmesini emretti. Yusuf yola çıktı ve Kûfe’ye ulaştığında geceleyin şehrin yakınında konakladı.

Halid’in harac işlerinden sorumlu vekili Târık, oğlunu sünnet ettirmişti ve ona bin seçkin at, bin erkek köle, bin cariye ile birlikte para, elbise ve başka şeyler vermişti. Gece devriyesi, Yusuf ve arkadaşlarının yanından geçti; Yusuf namaz kılıyor, elbiselerinden güzel kokular yayılıyordu.

Bekçi onlara “Siz kimsiniz?” diye sordu. Onlar “Yolcularız” dediler. “Nereye gidiyorsunuz?” diye sorunca “Bir yere” diye cevap verdiler. Devriye, Târık’ın yanına dönerek tanımadıkları bir topluluk gördüklerini, belki isyancı olabileceklerini ve öldürülmeleri gerektiğini söyledi. Fakat Târık ve yanındakiler bunu yasakladılar.

Devriye tekrar dolaşmaya çıktı. Sabahın erken saatlerinde Yusuf hareket edip Sakîf kabilesinin bulunduğu yere geçti. Devriye yine onlarla karşılaştı, aynı soruları sordu ve aynı cevapları aldı. Tekrar Târık’a gelip onların Sakîf’in evlerine gittiğini söyledi ve öldürülmelerini teklif etti; fakat yine izin verilmedi.

Yusuf, Sakîf’ten bir adama Kûfe’de Mudar kabilesinden kim varsa toplamasını emretti. Sabah olunca camiye girdi ve müezzine kamet getirmesini söyledi. Müezzin “İmam gelmeden olmaz” deyince Yusuf onu sertçe itip kamet getirilmesini emretti. Kendisi öne geçerek “Vâkıa” ve “Bir isteyen istedi” surelerini okudu. Ardından Halid’e, Târık’a ve arkadaşlarına adam gönderdi; onlar tencereler kaynamakta iken yakalanıp götürüldüler.

Ömer’e göre — Ali b. Muhammed — Rebî b. Sabûr rivayet eder: Halid’den Hişam’a bir mektup geldi ve Hişam buna öfkelendi. Aynı gün Yusuf’un mektubu da geldi. Hişam mektubu okuyup Sâlim’e “Ona kendi sözlerinle cevap yaz” dedi. Kendisi de küçük bir not yazdı ve bunu mektubun içine koydurup mühürletti. Yusuf’un elçisini çağırarak onun efendisinin haddini aşan isteklerde bulunduğunu söyledi, elbisesini yırttırdı ve dövdürdü. Sonra mektubu verdirip uzaklaştırdı.

Bu sırada Ürdün’den Beşîr b. Ebî Sa‘lebe bu işten şüphelendi ve bunun bir hile olduğunu, Yusuf’un Irak’a vali yapıldığını düşündü. Sâlim’in memurlarından birine şifreli bir mektup gönderdi. Bu mektup Târık’a ulaştırıldı. Daha sonra ikinci bir mektupla ilkini geri almaya çalıştıysa da Târık ilk mektubun doğru olduğunu anladı.

Bunun üzerine Târık hemen Halid’in bulunduğu Vâsıt’a gitti ve sabah ona ulaştı. Halid önce izinsiz geldiği için öfkelendi, sonra onu kabul etti. Târık, Asad’ın ölümü dolayısıyla taziye için geldiğini söyledi. Halid yumuşadı ve ağladı.

Târık daha sonra onunla yalnız konuşmak istedi ve Halid’e, Müminlerin Emiri’ne gidip özür dilemesini teklif etti. Halid bunu reddetti. Târık başka yollar da önerdi; hatta yüz milyon dirhemlik bir garanti teklif etti. Halid yine kabul etmedi. Bunun üzerine Târık ağlayarak ayrıldı ve bunun son görüşmeleri olduğunu söyledi.

Dâvûd, Târık’ın niyetinin aslında Halid’i kandırıp Irak’ı ele geçirmek olduğunu söyledi.

Bu arada Yusuf, Hişam’ın gizli notunu okuyunca Irak’a gitmesi gerektiğini anladı. Notta şöyle yazıyordu:
“Irak’a git; seni oraya vali tayin ettim. Kimse bilmesin. Hristiyan kadının oğlunu (Halid’i) ve adamlarını yakala ve beni onlardan kurtar.”

Yusuf hemen yola çıktı, Yemen’de yerine oğlunu bıraktı. Oğlu nereye gittiğini sorunca onu dövdü ve sertçe susturdu. Yol boyunca Irak yolunu sorarak ilerledi ve sonunda Kûfe’ye ulaştı.

Ömer’e göre — Ali — Bişr b. İsa — babası — Hasan en-Nebâtî rivayet eder: Hişam bir gün bana Yemen’den Irak’a ne kadar sürede gidileceğini sordu. Ben bilmediğimi söyledim. O da bir beyit okuyarak verdiği emrin yerine getirilmediğini ifade etti.

Kısa bir süre sonra Yusuf’un Irak’a ulaştığını bildiren mektubu geldi. Bu, 120 yılının Cemâziyelâhir ayında olmuştu.

Ömer’e göre — Ali — Sâlim Zünbül rivayet eder: Necf’e vardığımızda Yusuf bana Târık’ı getirmemi emretti. Kûfe’ye gidip izin istedim fakat beni dövdüler. Bunun üzerine bağırarak Yusuf’un geldiğini söyledim. Târık bunu duyunca dışarı çıkıp onun yanına gitmek üzere harekete geçti.

Yusuf’un Kaysân’a, “Git, Târık’ı bana getir. Eğer gelirse onu bir eşeğin semerine bindirerek getir; gelmezse sürükleyerek getir” dediği rivayet edilmiştir.

Ben (yani Kaysân), el-Hîre’de halkın ileri gelenlerinden olan Abdülmesîh’in evine geldim ve ona, “Yusuf Irak’a geldi. Sana, Târık’ı bağlayıp ona getirmeni emrediyor” dedim. Bunun üzerine o, oğulları ve hizmetkârlarıyla birlikte Târık’ın evine gitti. Târık’ın cesur bir kölesi vardı; onun da silahlı ve hazırlıklı adamları bulunuyordu. Bu köle Târık’a, “Eğer izin verirsen ben ve adamlarım bunların üzerine gider, onları öldürürüz. Sonra sen de istediğin yere kaçarsın” dedi. Fakat Târık, Kaysân’ı içeri aldı ve “Emir ne istiyor? Para mı?” diye sordu. Kaysân, “Evet” dedi. Târık, “İstediğini veririm” dedi. Böylece Yusuf’un yanına gittiler ve el-Hîre’ye ulaştılar. Yusuf onu kendi gözleriyle görünce şiddetle dövdü; denildiğine göre beş yüz sopa vurdu.

Yusuf el-Kûfe’ye girdi ve Atâ b. Mukaddem’i el-Hamme’de bulunan Hâlid’e gönderdi.

Atâ şöyle anlatır: Kapıcıya gidip, “Beni Ebû’l-Heysem’in huzuruna almak için izin iste” dedim. Kapıcı içeri girdi, yüzü değişmişti. Hâlid ona, “Sana ne oldu?” dedi. O, “Bir şey yok” dedi. Hâlid, “Hayır, iyi bir şey getirmedin” dedi. Kapıcı, “Atâ b. Mukaddem geldi, ‘Ebû’l-Heysem’in huzuruna girmek için izin iste’ diyor” dedi. Hâlid, “Onu içeri al” dedi. Ben içeri girdim. Hâlid, “Bu, annesinin başına gelen bir öfke hâlidir” dedi. Daha yerime oturmadan el-Hakem b. es-Salt içeri girdi ve Hâlid’in yanına oturdu. Hâlid ona, “Benden sonra yerine geçecek kimse yoktur ki senin ailenden daha çok hoşuma gitsin” dedi.

Yusuf el-Kûfe’de bir hutbe verdi ve şöyle dedi: “Müminlerin emiri bana, Hıristiyan kadının oğlunun memurlarını yakalamamı ve onları ortadan kaldırmamı emretti. Vallahi bunu yapacağım ve daha fazlasını da yapacağım. Ey Irak halkı! Münafıklarınızı kılıçla, suçlularınızı ve azgınlarınızı ise işkenceyle öldüreceğim.” Sonra minberden indi ve Vâsıt’a gitti. Hâlid Vâsıt’ta iken ona getirildi.

Ömer–el-Hakem b. Nadr–Ebû Ubeyde’ye göre: Yusuf, Hâlid’i hapsettiğinde, Abân b. el-Velîd onun serbest bırakılması için dokuz milyon dirhem karşılığında söz aldı. Sonra Yusuf bundan pişman oldu. Kendisine, “Bunu yapmasaydın yüz milyon dirhem alırdın” denildi. Yusuf, “Dilimi bağladığım bir sözden dönmem” dedi. Hâlid’in dostları yaptıklarını ona haber verdiler. Hâlid, “Başta ona dokuz milyon vermekle yanlış yaptınız. Bu parayı alıp sonra daha fazlası için tekrar size gelmeyeceğinden emin değilim. Geri dönün” dedi. Onlar Yusuf’a gidip, “Hâlid’e söyledik ama topladığımız parayı kabul etmedi. Ödeyemeyeceğini söyledi” dediler. Yusuf, “Siz ve efendiniz daha iyi bilirsiniz. Ben verdiğim sözden dönmem. Eğer teklifinizden vazgeçerseniz sizi tutmam” dedi. Onlar, “Vazgeçtik” dediler. Yusuf, “Bunu yaptınız mı?” dedi. “Evet” dediler. Yusuf, “Söz bozulması sizden geldi. Vallahi dokuz milyonla, onun benzeriyle veya iki katıyla yetinmem” dedi. Bundan daha fazlasını aldı. Hatta yüz milyon aldığı da söylenir.

el-Heysem b. Adî–İbn Ayyâş’a göre: Hişâm, Hâlid’i azletmeye karar verdi. Bunun sebebi şuydu: Hâlid mallar edinmiş, kanallar açtırmış ve geliri yirmi milyon dirheme ulaşmıştı. Mülkleri arasında yıllık beş milyon getiren Nehr Hâlid, Bîcâvî, Bârummînâ, el-Mübârek, el-Câmi’, Kûret Sâbûr ve es-Silh bulunuyordu. O sık sık, “Vallahi bana zulmediliyor. Ayağımın altındaki her şey bana aittir” derdi. Bununla, Ömer’in Sevâd’ın dörtte birini Becîle’ye verdiğini kastederdi.

el-Heysem b. Adî–el-Hasan b. Umâre–el-Uryân b. el-Heysem’e göre: Ben arkadaşlarıma sık sık, “Bu adamın (Hâlid’in) işi bitecek gibi görünüyor. Kureyş onun gibisini taşımaz; onlar kıskanç bir topluluktur ve bu adam yaptıklarını açıkça sergiliyor” derdim. Bir gün ona şöyle dedim: “Ey emir, insanlar sana sert bakışlarla yöneldi. Bunlar Kureyş’tir. Senin onlarla bir bağın yoktur. Onlar senden kurtuluş yolu bulabilir ama sen onlardan kurtulamazsın. Allah adına sana yemin ederim ki Hişâm’a yaz ve malını ona bildir, dilediğini teklif et. Sen bunun benzerini tekrar elde edebilirsin. Bir kısmının gitmesi, hepsinin gitmesinden iyidir. Aranızın bozulması hayırlı olmaz. Korkarım zalim veya hasetçi biri ona gider ve sana karşı söylenenleri kabul eder. Gönüllü olarak vermen, zorla vermenden daha iyidir.”

Hâlid, “Sen beni suçlamıyorsun ve bu asla olmayacak” dedi. Ben, “Beni dinle ve beni elçi yap. Vallahi o bağ çözerse ben bağlarım, bağlarsa çözerim” dedim. Ama Hâlid, “Vallahi zilletle vermeyiz” dedi. Ben, “Bu malları onun yönetimi dışında mı elde ettin? Onun almasını engelleyebilir misin?” dedim. Hâlid, “Hayır” dedi. Ben, “Öyleyse ondan önce davran. O onları sana bırakır ve seni över” dedim. Ama Hâlid kabul etmedi. Ben, “Eğer seni azleder ve mallarını alırsa ne yapacaksan şimdi yap. Çünkü kardeşleri, oğulları ve ailesi sürekli sana karşı konuşuyor” dedim. Hâlid, “Söylediklerini anlıyorum ama bunun yolu yok” dedi. el-Uryân şöyle derdi: Sanki onun başına gelenleri görmüş gibiydin; görevden alındı, malları alındı, suçlandı ve hiçbir şeyden faydalanamadı. Gerçekten de böyle oldu.

İbn Ayyâş’a göre: Hâlid’in Basra valisi olan Bilâl b. Ebî Burde, Hişâm’ın kınamasını duyunca ona yazdı: “Öyle bir şey oldu ki bunu ancak yüz yüze konuşabilirim.” Hâlid izin verdi. Bilâl iki kölesiyle bir gün bir gece yol alarak Kûfe’ye geldi. Hâlid onu karşıladı. Bilâl durumu anlattı ve, “Malımızdan ona teklif edelim, kabul ettiği kadarını sonra telafi ederiz” dedi. Hâlid kabul etmedi. Bilâl, “Korkarım sana hızlı davranırlar” dedi. Hâlid yine reddetti. Bilâl dönerken, “Sanki sana karşı kaba, dinen cahil ve kin dolu biri gönderilecek” dedi. Gerçekten de dediği gibi oldu.

İbn Ayyâş’a göre: Bilâl Kûfe’de bir ev edinmişti; ancak orada zincirlerle kaldı. O günden beri bu ev hapishane olarak kullanılır.

el-Heysem–İbn Ayyâş’a göre: Hâlid hutbede, “Fiyatları pahalı yaptığımı söylüyorsunuz; pahalı yapanın üzerine Allah’ın laneti olsun” derdi. Hişâm ise ona, “Benim ürünlerim satılmadan ürün satma; böylece tahılın ölçüsü bir dirheme ulaşsın” diye yazmıştı.

Hâlid’in valiliği 105 yılının Şevval ayında başladı, 120 yılının Cemâziyelevvel ayında sona erdi.

Bu yıl Yusuf b. Ömer Irak valisi oldu. Daha önce bunun sebebi anlatılmıştı. Bu yıl Yusuf, Ca‘fer b. Hanzala’yı görevden alarak Juday‘ b. Ali el-Kirmânî’yi Horasan valisi yaptı.

Ayrıca Yusuf’un Horasan’a Sâlim b. Kuteybe’yi atamak istediği, Hişâm’dan izin istediği ve Hişâm’ın, “Onun Horasan’da kabilesi yok; olsaydı babası orada öldürülmezdi” diyerek reddettiği de rivayet edilmiştir.

Yusuf’un el-Kirmânî’yi vali tayin ettiğini bildiren mektubu, Merv’de bulunan Süleym kabilesinden bir adamla gönderdiği de söylenir. Bu kişi halka hutbe verdi, Allah’ı övdü, Esed’i ve yaptıklarını anlattı, sonra kardeşi Hâlid’i de övdü. Ardından Yusuf’un gelişini zikrederek itaati tavsiye etti ve, “Allah öleni (Esed’i) bağışlasın, azledileni affetsin ve geleni mübarek kılsın” dedi.

Bu yıl el-Kirmânî görevden alındı ve yerine Nasr b. Seyyâr Horasan valisi oldu. Onun annesi Taglib kabilesinden Zeyneb bint Hasan idi.
Nasr b. Sayyar’ın Horasan Valiliğine Getirilişi: Ali b. Muhammed’e göre — onun rivayet ettiği kimselerden: Esed b. Abdullah’ın ölüm haberi Hişâm b. Abdülmelik’e ulaştığında, Horasan için uygun olacak bir adam hakkında arkadaşlarına danıştı; onlar çeşitli adam gruplarını işaret ettiler ve isimlerini onun için yazdılar; onun için yazılanlar arasında şunlar vardı: Osman b. Abdullah b. eş-Şıhhîr, Yahyâ b. Hudeyn b. el-Münzir er-Rigâşî, Nasr b. Seyyâr el-Leysî, Katan b. Kuteybe b. Müslim ve Benû Hârîm’den el-Müceşşir b. Muzâhim es-Sülemî; Osman b. Abdullah b. eş-Şıhhîr hakkında Hişâm’a “o içki içen biridir” denildi, yine Hişâm’a “el-Müceşşir düşkün bir ihtiyardır” denildi, ayrıca kendisine “İbn Hudeyn kibir ve gurur bulunan bir adamdır” denildi ve yine ona “Katan b. Kuteybe intikam peşinde koşan biridir” denildi; bunun üzerine Nasr b. Seyyâr’ı seçti; kendisine “Nasr’ın Horasan’da bir kabile topluluğu yoktur” denildiğinde Hişâm, “Ben onun kabile topluluğu olurum” dedi ve onu vali tayin etti.

Hişâm, Nasr’ın tayinini Hıffân b. Adî b. Hanîfe’den Abdülkerîm b. Salît b. Ukbe el-Hıffânî ile gönderdi; Abdülkerîm, yanında Benî Hanîfe’nin mevlası olan kâtibi Ebü’l-Mühenned ile birlikte tayini getirdi; Sarakhs’a vardığında kimse onu tanımıyordu; o sırada Sarakhs’ın idaresi Temîm b. Ömer’in kardeşi Hafs b. Ömer b. Abbâd et-Teymî’nin elindeydi; Ebü’l-Mühenned durumu Hafs’a bildirdi ve bunun üzerine Hafs bir haberci gönderdi ve onun Nasr’a ulaştırılmasını sağladı; İbn Salît Merv’e ulaştığında Ebü’l-Mühenned haberi el-Kirmânî’ye verdi ve el-Kirmânî Nasr b. Habîb b. Bahr b. Mâsik b. Ömer el-Kirmânî’yi Nasr b. Seyyâr’a gönderdi; ancak Hafs’ın habercisi Nasr’a ondan önce ulaştı ve onu yönetim unvanıyla selamlayan ilk kişi oldu; Nasr ona, “Belki sen sadece kurnaz bir şairsin” dedi ve mektubu ona geri verdi.

Ca‘fer b. Hanzala Amr b. Müslim’i Merv’e vali tayin etmiş, el-Kirmânî’yi görevden almış, Mansûr b. Amr’ı Ebreşehr’e ve Nasr b. Seyyâr’ı Buhara’ya vali tayin etmişti.

Ca‘fer b. Hanzala’ya göre: Tayin gelmeden birkaç gün önce Nasr’ı çağırdım ve ona Buhara valiliğini teklif ettim; o el-Bahtarî b. Mücâhid ile istişare etti; Benî Şeybân’ın mevlası olan el-Bahtarî ona “Bunu kabul etme” dedi; Nasr “Niçin?” diye sordu; el-Bahtarî “Çünkü sen Horasan’da Mudar’ın reislerinden birisin, sanki bütün Horasan’ın valiliği sana gelecekmiş gibi” dedi; tayin gelince Nasr ona haber gönderdi; el-Bahtarî arkadaşlarına “Nasr b. Seyyâr Horasan valisi oldu” dedi; onun yanına gelince onu “amir” diye selamladı; Nasr “Bunu nasıl bildin?” dedi; o da “Önceden sen bana gelirdin, şimdi bana haber gönderdin; buradan anladım” dedi.

Şöyle de denilmiştir: Esed b. Abdullah’ın ölüm haberi kendisine ulaştığında Hişâm, Abdülkerîm’e “Horasan’a kimi tayin edelim? Zira bana senin onun ve halkı hakkında bilgi sahibi olduğun ulaşmıştır” dedi; Abdülkerîm “Ey Müminlerin Emiri, kararlılık ve cesaret bakımından Horasan’ın adamı el-Kirmânî’dir” dedi; Hişâm yüzünü çevirerek “Adı nedir?” dedi; “Cüdey b. Ali” denildiğinde “Ona ihtiyacım yok” dedi ve isminden uğursuzluk çıkardı; sonra “Bana başka birini söyle” dedi; Abdülkerîm “Tecrübeli ve fasih olan Yahyâ b. Nuaym b. Hubeyre eş-Şeybânî” dedi; Hişâm “Sınırlar Rabi‘a ile korunmaz” dedi.

Abdülkerîm şöyle dedi: Kendi kendime onun Rabi‘a ve Yemen’i sevmediğini düşündüm ve bu yüzden ona Mudar’dan birini söyledim; “‘Agil b. Ma‘gil el-Leysî” dedim ve “Eğer bir kusurunu bağışlarsan” dedim; “Nedir o?” dedi; “İffetli değildir” dedim; “Ona ihtiyacım yok” dedi; “Mansur b. Ebî el-Harga‘ es-Sülemî” dedim ve “Uğursuzdur” dedim; “Ondan başkasını söyle” dedi; “el-Müceşşir b. Muzahim” dedim ve “Akıllı, cesur fakat biraz yalancıdır” dedim; “Yalanda hayır yoktur” dedi; “Yahyâ b. Hudeyn” dedim; “Sana Rabi‘a ile sınırların korunmayacağını söylemedim mi?” dedi; ben Rabi‘a ve Yemen’den birini her söylediğimde yüz çeviriyordu.

Abdülkerîm şöyle dedi: Nasr’ı zikretmeyi geciktirmiştim, hâlbuki o içlerinde en dirayetli, en kararlı ve yönetim işlerinde en bilgili olanıydı; sonunda “Nasr b. Seyyâr el-Leysî” dedim; Hişâm “İşte bu!” dedi; ben “Eğer bir hususu bağışlarsan, zira o iffetli, tecrübeli ve akıllıdır” dedim; “Nedir o?” dedi; “Onun kabilesi orada azdır” dedim; Hişâm “Baban olmasın! Benden daha büyük bir kabile mi istiyorsun? Ben onun kabilesiyim!” dedi.

Başka rivayete göre: Yusuf b. Ömer Irak’a geldiğinde “Bana Horasan’a vali yapacağım birini gösterin” dedi; arkadaşları ona çeşitli isimler önerdiler ve o bu isimleri Hişâm’a yazdı, Kaysîleri övdü ve Nasr b. Seyyâr’ı listenin sonuna koydu; Hişâm “Kinânî olanı neden sona koydun?” dedi; Yusuf mektubunda “Nasr’ın Horasan’da kabilesi azdır” demişti; Hişâm ona şöyle yazdı: “Mektubunu anladım ve Kaysîleri övdüğünü gördüm; Nasr’ın kabilesinin az olduğunu söylemişsin; o nasıl az olur ki ben onun kabilesiyim; sen Kaysîleri bana tercih etmişsin, ben ise Hindif’i sana tercih ederim; Nasr’ın tayinini gönder; Müminlerin Emiri onun kabilesini eksik bırakmaz, ayrıca Temîm Horasan halkının en kalabalık kabilesidir.”

Hişâm Nasr’a yazdı ki Yusuf b. Ömer ile yazışsın; Yusuf Salm’ı elçi olarak gönderdi fakat Hişâm onu tayin etmedi; sonra Şerik b. Abd Rabbihî’yi gönderdi, onu da kabul etmedi.

Nasr el-Hakem b. Yezîd’i gönderdi ve onu övdü; Yusuf onu dövdü ve Horasan’a gitmesini engelledi; daha sonra Yezîd b. Ömer b. Hubeyre onu Kirman valisi yaptı.

Hişâm Nasr’ın tayinini Abdülkerîm el-Hanefî ile gönderdi; Sarakhs’a geldiklerinde kar yağmıştı, bu yüzden orada kaldılar ve Hafs b. Ömer’in yanında konakladılar; Abdülkerîm ona “Nasr’ın Horasan valiliğini getirdim” dedi; Hafs bir hizmetçisini çağırdı, onu ata bindirdi ve ona para vererek “Koş, gerekirse atı öldürecek kadar zorla; yorulursa başka bir at al ki Nasr’a ulaşasın” dedi; hizmetçi yola çıktı ve Balkh’ta Nasr’a ulaştı, onu pazarda buldu ve mektubu verdi; Nasr “Bu mektupta ne olduğunu biliyor musun?” dedi; o “Hayır” dedi; Nasr mektubu aldı ve evine çekildi.

Halk “Nasr’ın Horasan valiliği geldi” demeye başladı; yakınları gelip ona sordular; o “Bana bir şey gelmedi” dedi ve o gün böyle kaldı; ertesi gün kayınpederi Ebu Hafs b. Ali geldi ve “Halk senin valiliğin hakkında konuşuyor, sana bir şey geldi mi?” dedi; Nasr “Hayır” dedi; Ebu Hafs kalkıp çıkmak istediğinde Nasr “Yerinde kal” dedi ve mektubu ona okudu; Ebu Hafs “Hafs sana ancak doğruyu yazar” dedi; o sırada Abdülkerîm içeri girmek için izin istedi ve tayin yazısını sundu; bunun üzerine Nasr ona on bin dirhem verdi.

Daha sonra Nasr, Müslim b. Abdurrahman’ı Balkh’a, Vessâc b. Bukeyr’i Mervü’r-Rûz’a, Hâris b. Abdullah’ı Herat’a, Ziyad b. Abdurrahman’ı Ebreşehr’e, kayınpederi Ebu Hafs’ı Harezm’e ve Katan b. Kuteybe’yi Soğd’a tayin etti; Suriyeli bir asker “Böyle bir kabile kayırması görmedim” dedi; Nasr “Evet, bundan önce olanı da gördün” dedi; dört yıl boyunca Mudarîlerden başkasını tayin etmedi; Horasan daha önce görmediği bir refah yaşadı; Nasr vergileri düşürdü ve yönetimi iyi yürüttü.

Sawvîr b. el-Aş‘ar şöyle dedi:
“Horasan korkudan sonra güvene kavuştu,
Her zalimin baskısından sonra;
Bu durum Yusuf’a ulaştığında
Onun için Nasr b. Seyyâr’ı seçti.”

Nasr b. Seyyâr da kendisini sevmeyenler hakkında şöyle dedi:
“Kendini sevgiyle teselli et, kınanmazsın,
Kaygı da seni ele geçirmez…
Biz bize sığınanı yok etmeyiz,
Hakkı zayi etmeyiz,
Ahdimize sadık kalırız…
Halifemiz övgü kadehini kazanandır,
Cömert hükümdardır…
Biz en soyluyuz,
Yeryüzünün önderleriyiz…”

Nasr’ın tayini 120 yılının Receb ayında kendisine ulaştı; el-Bahtarî ona “Tayinini oku ve halka hitap et” dedi; bunun üzerine Nasr hutbe verdi ve şöyle dedi:
“Ey arkadaşlarımız! Yolunuza bağlı kalın; biz sizin iyinizi de kötünüzü de öğrendik.”

Hac ve Valiler

Bu yıl hac emirliğini Muhammed b. Hişâm b. İsmail yaptı; başka rivayetlere göre Süleyman b. Hişâm veya Yezid b. Hişâm da yapmıştır; bu yıl Medine, Mekke ve Taif’in valisi Muhammed b. Hişâm’dı; Irak ve doğu bölgelerinin idaresi Yusuf b. Ömer’in elindeydi; Horasan’da Nasr b. Seyyâr görevdeydi, başka bir rivayete göre Ca‘fer b. Hanzala idi; Basra’da Yusuf adına Kesîr b. Abdullah es-Sülemî görevliydi; Basra kadısı Âmir b. Ubeyde idi; Ermeniye ve Azerbaycan’ın idaresi Mervan b. Muhammed’in elindeydi ve Kûfe kadısı İbn Şübrüme idi.
Yüz Yirmi Birinci Yıl Olayları: Bu yıl meydana gelen olaylar arasında, Mesleme b. Abdülmelik’in Bizans’a düzenlediği akın da vardı; bu akın sırasında Matamir’i fethetti. Ayrıca Mervan b. Muhammed de Altın Taht’ın sahibinin ülkesine bir akın düzenledi. Mervan onun kalelerini ele geçirdi ve ülkesini harap etti. Bunun üzerine o, Mervan’a boyun eğdi ve cizye olarak ona bin köle vermeyi kabul etti. Mervan da bu şart üzerine ondan bir teminat aldı ve onu yeniden ülkesinin yönetimine getirdi.

Bu yılda Abbas b. Muhammed doğdu.

Bu yılda Zeyd b. Ali b. Hüseyin b. Ali b. Ebu Talib öldürüldü. el-Vakidi bunun Safer 121 (17 Ocak - 14 Şubat 739) tarihinde olduğunu söylemiştir. Hişam b. Muhammed (el-Kelbi) ise onun Safer 122 (6 Ocak - 4 Şubat 740) tarihinde öldürüldüğünü ileri sürmüştür.
Zeyd b. Ali’nin Ölümünün Sebebi, Durumu ve İsyanının Nedeni: el-Heysem b. Adî’nin, Abdullah b. Ayyâş’tan rivayetine göre Zeyd b. Ali, Muhammed b. Ömer b. Ali b. Ebu Talib ve Davud b. Ali b. Abdullah b. Abbas, Irak valisi olduğu sırada Halid b. Abdullah’ın yanına gittiler; Halid onlara para verdi ve onlar Medine’ye döndüler. Yusuf b. Ömer vali olunca Hişam’a bir mektup yazarak onların isimlerini bildirdi ve Halid’in onlara verdiği şeyleri haber verdi; ayrıca Halid’in Medine’de Zeyd b. Ali’den on bin dinar karşılığında bir arazi satın aldığını ve sonra bu araziyi tekrar Zeyd’e geri verdiğini de belirtti. Bunun üzerine Hişam, Medine valisine bu adamları kendisine göndermesini yazdı ve vali de bunu yaptı. Hişam onları sorguya çekti; onlar kendilerine para verildiğini kabul ettiler fakat diğer iddiaların hepsini inkâr ettiler. Daha sonra Hişam, Zeyd’e Medine’deki arazi hakkında sordu; o da bu iddiayı reddetti. Bunun üzerine bu kişiler Hişam’ın huzurunda yemin ettiler ve Hişam da onlara inandı.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî’nin, Ebu Mihnef’ten rivayetine göre Zeyd b. Ali’nin meselesi şu şekilde başladı: Yezid b. Halid el-Kasrî, Zeyd b. Ali, Muhammed b. Ömer b. Ali b. Ebu Talib, Davud b. Ali b. Abdullah b. Abbas b. Abdülmuttalib, İbrahim b. Sa’d b. Abdurrahman b. Avf ez-Zührî ve Eyyub b. Seleme b. Abdullah b. Velid b. Muğîre el-Mahzûmî’den alacağı olduğunu iddia etti ve Yusuf b. Ömer bu durumu Hişam b. Abdülmelik’e yazdı. O sırada Zeyd b. Ali, Peygamber’in sadakası hakkında Hasan b. Ali b. Ebu Talib’in oğullarıyla bir dava görmek üzere er-Rugafe’de bulunuyordu ve Muhammed b. Ömer b. Ali de onun yanındaydı. Yusuf b. Ömer’in mektupları Hişam b. Abdülmelik’e ulaşınca Hişam ilgili kişilere yazdı ve Yusuf b. Ömer’in, Yezid b. Halid’in kendilerinden alacaklı olduğunu iddia ettiği bir para meselesini kendisine bildirdiğini söyledi; onlar bu iddiayı reddedince Hişam “Sizi Yusuf’a göndereceğiz ki sizi ve size karşı iddiada bulunanları bir araya getirsin” dedi. Bunun üzerine Zeyd b. Ali Hişam’a “Seni Allah ve akrabalık bağı adına uyarıyorum, beni Yusuf b. Ömer’e göndermeyesin” dedi. Hişam “Yusuf b. Ömer’den neden korkuyorsun?” diye sorunca Zeyd “Bana karşı saldırgan davranmasından korkuyorum” dedi. Hişam “Yusuf bunu yapamaz” diyerek kâtibini çağırdı ve Yusuf b. Ömer’e şöyle yazdı: “Bu kişiler sana geldiklerinde onları ve Yezid b. Halid el-Kasrî’yi bir araya getir; eğer kendilerine yöneltilen iddiaları kabul ederlerse onları bana gönder; eğer inkâr ederlerse Yezid’den delil iste; eğer delil getiremezse ikindi namazından sonra onları Allah adına yemin ettir ki Yezid b. Halid el-Kasrî kendilerine herhangi bir emanet bırakmamıştır ve onların üzerinde hiçbir hakkı yoktur; sonra onları serbest bırak.” Bunun üzerine onlar Hişam’a “Yusuf’un senin mektubuna aykırı davranmasından ve bize karşı saldırgan olmasından korkuyoruz” dediler. Hişam “Hayır, böyle olmayacak; sizinle birlikte muhafızlardan birini göndereceğim ki Yusuf bu emri yerine getirsin ve işi hızlandırsın” dedi. Onlar da “Akrabalık bağını gözettiğin için Allah seni mükâfatlandırsın; adaletli hüküm verdin” dediler. Bunun üzerine Hişam onları Yusuf’a gönderdi fakat Eyyub b. Seleme’yi geri tuttu; çünkü Hişam’ın annesi Hişam b. İsmail b. Hişam b. Velid b. Muğîre el-Mahzûmî’nin kızıydı ve Eyyub, Hişam’ın dayılarından biriydi; bu yüzden halife onun bu şüpheli meseleye karışmasını istemedi.

Onlar Yusuf’un yanına geldiklerinde huzuruna çıkarıldılar; Yusuf Zeyd b. Ali’yi yanına oturttu ve ona yumuşak bir şekilde sorular sordu, sonra diğerlerine para hakkında sordu ve hepsi inkâr ederek “Yezid bize herhangi bir para bırakmadı ve bizim üzerimizde hiçbir alacağı yoktur” dediler. Bunun üzerine Yusuf Yezid b. Halid’i hapisten çıkartıp onların karşısına getirdi ve onları bir araya topladı; Yusuf Yezid’e “İşte Zeyd b. Ali, işte Muhammed b. Ömer b. Ali ve işte diğerleri; haklarında bu iddiaları ileri sürdüğün kimseler bunlardır” dedi. Yezid “Onlardan az veya çok hiçbir alacağım yoktur” dedi. Yusuf “Benimle mi yoksa Müminlerin Emiri ile mi alay ediyorsun?” dedi ve sonra Yezid’e o gün öyle bir işkence yaptı ki onu öldürdüğünü sandı. Daha sonra diğer adamları ikindi namazından sonra mescide götürdü ve onlara yemin ettirdi; yemin ettikten sonra Zeyd b. Ali hariç diğerlerine kırbaç vurulmasını emretti ve Zeyd’e dokunmadı. Onlara karşı daha ileri bir şey yapmaya cesaret edemedi ve durumu Hişam’a yazdı; Hişam da onların yemin ettirilmesini ve serbest bırakılmalarını emretti. Bunun üzerine Yusuf onları serbest bıraktı; onlar Medine’ye döndüler fakat Zeyd b. Ali Kufe’de kaldı.

Ubeyd b. Cennâd’ın, Alâ b. Müslim el-Haffâf’tan rivayetine göre Zeyd b. Ali rüyasında Irak’ta bir ateş yaktığını, sonra onu söndürdüğünü ve ardından öldüğünü gördü; bu onu korkuttu ve oğluna “Oğlum, beni korkutan bir rüya gördüm” dedi ve rüyasını anlattı. Ardından Hişam b. Abdülmelik’ten kendisini çağıran mektup geldi; Zeyd gitti ve Hişam ona “Emirin Yusuf’a git” dedi. Zeyd “Ey Müminlerin Emiri, seni Allah adına uyarıyorum; eğer beni ona gönderirsen Allah’a yemin ederim ki seninle bir daha yeryüzünde sağ olarak karşılaşacağımızdan emin değilim” dedi. Hişam ise “Emredildiğin gibi Yusuf’a git” dedi ve Zeyd onun yanına gitti. Bazı rivayetler Hişam b. Abdülmelik’in Zeyd’i Medine’den yalnızca Yusuf b. Ömer’in mektubu sebebiyle çağırdığını söylemiştir.

Ebu Ubeyde’ye göre Hişam’ın Zeyd’i çağırmasının sebebi şuydu: Yusuf b. Ömer Halid b. Abdullah’a işkence ettiğinde Halid çok miktarda parayı Zeyd b. Ali’ye, Davud b. Ali b. Abdullah b. Abbas’a ve Kureyş’ten biri Mahzûmî diğeri Cumahî olan iki adama emanet bıraktığını iddia etti; bunun üzerine Yusuf Hişam’a yazdı ve Hişam da Medine valisi olan dayısı İbrahim b. Hişam’a yazıp bu adamları kendisine göndermesini emretti. İbrahim b. Hişam Zeyd ve Davud’u çağırdı ve Halid’in söyledikleri hakkında onları sorguladı; onlar Halid’in kendilerine hiçbir şey emanet etmediğine dair yemin ettiler. İbrahim “Benim kanaatime göre doğru söylüyorsunuz fakat Müminlerin Emiri’nden gelen mektup bu yönde talimat içeriyor ve ben onun emrini yerine getirmek zorundayım” dedi ve onları Suriye’ye götürdü. Orada onlar Halid’in kendilerine hiçbir şey emanet etmediğine dair kesin bir yemin ettiler. Davud “Irak’ta Halid’in yanına gittim ve bana yüz bin dirhem verilmesini emretti” dedi. Hişam ise “Benim kanaatime göre siz ikiniz İbn en-Necranî’den daha doğru sözlüsünüz; Yusuf’un yanına gidin ki sizi ve Halid’i bir araya getirsin, sonra onun yalancı olduğunu Yusuf’un huzurunda ortaya koyun” dedi.

Zeyd’in yalnızca baba tarafından kuzeni Abdullah b. Hasan b. Hasan b. Ali’ye karşı dava açmak için Hişam’ın yanına gittiği de söylenmiştir; bu rivayet Cüveyriye b. Esma’dan gelmiştir ve o şöyle demiştir: “Zeyd b. Ali ile Cafer b. Hasan b. Hasan’ı, Ali’nin vakıflarının idaresi konusunda tartışırken gördüm; Zeyd Hüseyinîler adına, Cafer ise Hasanîler adına tartışıyordu; vali huzurunda bütün delillerini sonuna kadar kullandılar, sonra kalktılar ve aralarındaki anlaşmazlık hakkında bir daha konuşmadılar. Cafer öldüğünde Abdullah ‘Zeyd’e karşı bizim yerimize kim çıkacak?’ dedi; Hasan b. Hasan b. Hasan ‘Ben çıkarım’ dedi; Abdullah ise ‘Hayır, senin dilinden ve elinden çekiniriz, bunu ben yapacağım’ dedi; Hasan da ‘Bu durumda ne maksadına ulaşırsın ne de davanı kazanırsın’ dedi; Abdullah ise ‘Davamı kazanacağım’ dedi.” Bunun üzerine Zeyd ile Abdullah valinin huzurunda davayı görmek üzere gittiler ve bazı rivayetlere göre o sırada vali İbrahim b. Hişam idi.

Abdullah, Zeyd’e “Sen bir Hintli cariyenin oğlu olduğun hâlde buna mı göz dikiyorsun?” dedi; Zeyd de “İsmail bir cariyenin oğluydu ve bundan daha fazlasına ulaştı” diye karşılık verdi ve Abdullah sustu; o gün tartışmalarında aşırıya gittiler; ertesi gün vali onları Kureyş ve Ensar ile birlikte huzuruna çağırdı ve tekrar tartıştılar; Ensar’dan bir adam araya girip müdahale etti; Zeyd ona “Aramıza neden giriyorsun? Sen Kahtan soyundan bir adamsın” dedi; o da “Allah’a yemin ederim ki ben senden hem şahsım bakımından hem de baba ve anne bakımından daha üstünüm” dedi; Zeyd sustu, fakat Kureyş’ten bir adam onun adına araya girerek “Allah adına yalan söyledin; o senden hem kendisi bakımından hem de babası ve annesi bakımından baştan sona, yerin üstünde ve altında daha üstündür” dedi; vali “Bu seni ne ilgilendirir?” dedi; bunun üzerine o Kureyşli bir avuç taş alıp yere attı ve “Allah’a yemin ederim ki buna tahammülüm yok” dedi. Bu noktada Abdullah ile Zeyd, valinin kendilerine karşı kötü niyet beslediğini anladılar; Abdullah konuşmak istedi, fakat Zeyd onu engelledi ve o sustu; sonra Zeyd valiye “Allah’a yemin ederim ki bizi öyle bir meselede bir araya getirdin ki ne Ebu Bekir ne de Ömer bizi böyle bir mesele için bir araya getirirdi; Allah’ı şahit tutuyorum ki hayatta olduğum sürece bu meselede senin huzurunda bir daha dava açmayacağım, ister haklı olayım ister haksız” dedi; sonra Zeyd Abdullah’a “Kalk ey amcaoğlu” dedi ve kalktılar, insanlar da dağıldı.

Bazı rivayetlerde Zeyd’in önce Cafer b. Hasan’a, sonra da onun ardından Abdullah’a karşı dava açmaya devam ettiği, nihayet Hişam b. Abdülmelik Medine valiliğine Halid b. Abdülmelik b. Haris b. Hakem’i tayin edinceye kadar bu durumun sürdüğü anlatılır; Zeyd ile Abdullah dava hâlindeyken Abdullah Zeyd’e kaba davranarak “Ey Hintli kadının oğlu!” dedi; Zeyd bunu hafife alarak “Artık yaptın bunu, ey Ebu Muhammed” dedi ve karşılık olarak Abdullah’ın annesini kötü bir bağlamda andı.

el-Medainî’ye göre Abdullah bunu söylediğinde Zeyd “Evet, Allah’a yemin ederim ki o, efendisinin ölümünden sonra sabretti ve evinden çıkmadı; diğer kadınlar ise böyle sabırlı değildi” dedi; Zeyd daha sonra halası hakkında söylediğinden dolayı pişman oldu ve utandı, bir süre onun yanına gitmedi; halası ona “Ey yeğenim, sen annen hakkında nasıl hissediyorsan Abdullah da annesi hakkında öyle hissediyor” diye haber gönderdi.

Bazı rivayetlerde Rümeysa’nın Zeyd’e “Eğer Abdullah senin annene hakaret ettiyse sen de onun annesine hakaret et” diye haber gönderdiği, Abdullah’a da “Zeyd’in annesi hakkında şöyle şöyle söyledin mi?” diye sorduğu, onun “Evet” demesi üzerine “Bunu yaptığın için yazıklar olsun; Allah’a yemin ederim ki o bizim akrabalarımızın en hayırlı kadınıydı” dediği nakledilmiştir.

Rivayet edildiğine göre Halid b. Abdülmelik, Zeyd ve Abdullah’a “Bize yarına kadar mühlet verin; Abdülmelik’in oğlu değilim ki aranızda hüküm veremeyeyim” dedi; gece boyunca Medine kaynayan bir kazan gibi çalkalandı; kimileri bir şey söyledi, kimileri başka bir şey söyledi; kimileri Zeyd’in şunu söylediğini, kimileri Abdullah’ın şunu söylediğini anlattı; ertesi sabah Halid mescitte oturdu ve halk toplandı, kimisi sevinçli kimisi üzgündü; Halid onları çağırdı ve birbirlerine hakaret etmelerini istedi; Abdullah konuşmak istedi, fakat Zeyd “Acele etme ey Ebu Muhammed; Zeyd, Halid’in huzurunda seninle dava açmaktansa bütün kölelerini azat eder” dedi; sonra Zeyd Halid’in yanına çıkıp “Ey Halid, Peygamber’in soyundan gelenleri ne Ebu Bekir’in ne de Ömer’in yapmayacağı bir şekilde bir araya getirdin” dedi; Halid “Bu ahmağa cevap verecek kimse yok mu?” dedi; bunun üzerine Amr b. Hazm ailesinden Ensar’dan bir adam konuşarak “Ey Ebu Turab’ın ve o ahmak Hüseyin’in soyundan gelen! Valiye karşı bir sorumluluğun olduğunu ve ona itaat etmen gerektiğini görmüyor musun?” dedi; Zeyd ona “Sus, ey Kahtanlı; biz senin gibilerine cevap vermeyiz” dedi; adam “Benden neden kaçınıyorsun? Allah’a yemin ederim ki ben senden daha iyiyim, babam babandan, annem annenden daha iyidir” dedi; Zeyd bunu hafife alarak “Ey Kureyş topluluğu! Bu din gitmiş olabilir ama soyluluk da mı gitmiştir? Allah’a yemin ederim ki insanların dini yok olabilir, fakat onların soyluluğu yok olmaz” dedi; bunun üzerine Abdullah b. Vâkıd b. Abdullah b. Ömer b. Hattab “Yalan söylüyorsun ey Kahtanlı; Allah’a yemin ederim ki o senden hem kendisi bakımından hem de babası ve annesi bakımından her yönden daha üstündür” dedi ve uzun uzun Zeyd’i savundu; Kahtanlı “Bizi bırak ey İbn Vâkıd” dedi; bunun üzerine İbn Vâkıd bir avuç taş alıp yere attı ve “Allah’a yemin ederim ki buna tahammülüm yok” dedi ve kalkıp gitti.

Daha sonra Zeyd, Hişam b. Abdülmelik’in yanına gitti; Hişam başlangıçta onu huzuruna kabul etmedi; Zeyd Hişam’a yazılı olarak şikâyette bulundu ve her yazdığında Hişam mektubun altına “Emirine dön” diye yazıyordu; Zeyd “Allah’a yemin ederim ki Halid’e bir daha dönmeyeceğim; ben mal istemiyorum, sadece bir davacıyım” dedi; nihayet uzun bir gecikmeden sonra Hişam onu kabul etti.

Ömer b. Şebbe’nin, Eyyub b. Ömer b. Ebi Amr’dan, onun da Muhammed b. Abdülaziz ez-Zührî’den rivayetine göre Zeyd b. Ali Hişam b. Abdülmelik’in yanına gittiğinde kapıcı halifeye Zeyd’in geldiğini bildirdi; Hişam yüksek bir odaya çıktı ve sonra Zeyd’i içeri aldı; bir hizmetçiye Zeyd’in arkasından yürümesini, ona görünmemesini ve söylediklerini dinlemesini emretti; hizmetçi şöyle dedi: “Zeyd’in arkasından merdivenlerden çıktım; iri yapılıydı ve merdivenlerin bir kısmında durarak ‘Allah’a yemin ederim ki dünyayı seven kimse zillete düşer’ dedi.” Zeyd Hişam’ın yanına geldiğinde Hişam onun taleplerini yerine getirdi ve Zeyd Kufe’ye gitti; Hişam birkaç gün sonra hizmetçiye ne olduğunu sordu ve hizmetçi anlattı; Hişam el-Ebraş’a döndü ve o “Allah’a yemin ederim ki sana ulaşacak ilk haber onun ortadan kaldırılması olacaktır” dedi; gerçekten de Hişam’a ulaşan ilk haber bu oldu ve el-Ebraş’ın söylediği gibi gerçekleşti.

Rivayet edildiğine göre Zeyd bir meselede Hişam’ın huzurunda yemin etti; Hişam “Sana inanmıyorum” dedi; Zeyd “Ey Müminlerin Emiri, Allah bir kimseyi yükseltmek için ondan razı olmayı şart koşmaz ve onu alçaltmak için de gazabını şart koşmaz” dedi; Hişam ona “Senin hilafeti düşündüğünü ve onu istediğini duydum; fakat sen bir cariyenin oğlu olduğun için ona ulaşamayacaksın” dedi; Zeyd “Sana verecek bir cevabım var ey Müminlerin Emiri” dedi; Hişam “Söyle” dedi; Zeyd şöyle dedi: “Allah katında bir peygamberden daha yakın ve daha yüce kimse yoktur; İsmail peygamberlerin en hayırlılarındandır ve onların en hayırlısı olan Muhammed’in atasıdır; İsmail bir cariyenin oğluydu, kardeşi ise hür bir kadından doğmuştu, tıpkı senin durumun gibi; fakat Allah İsmail’i kardeşine tercih etti ve insanların en hayırlısını onun soyundan çıkardı; bunu kimse inkâr etmez; atası Peygamber olan bir kimse, annesi kim olursa olsun küçümsenmemelidir.” Bunun üzerine Hişam “Çık git” dedi; Zeyd “Gidiyorum ve beni bir daha ancak görmek istemediğin yerde göreceksin” dedi; Salim ona “Ey Ebu Hüseyin, bu senden beklenen bir şey değildir” dedi.

Rivayet şimdi yeniden Hişam b. Muhammed el-Kelbî’nin, Ebu Mihnef’ten naklettiği anlatıma dönmektedir: Şiîler Zeyd’in etrafında toplanmaya ve onu isyana çıkması için zorlamaya başladılar; ona, “Umarız ki sen el-Mansur olursun ve Ümeyyeoğullarının helâk olacağı zaman da bu zaman olur” diyorlardı. Zeyd Kufe’de kaldı; Yusuf b. Ömer onun hakkında soruşturmaya başladı ve kendisine Zeyd’in orada bulunduğu haber verildi. Bunun üzerine Yusuf, Zeyd’e çıkıp gitmesini söyleyen bir haber gönderdi. Zeyd de bunu yapacağını söyledi; fakat hasta olduğunu ileri sürerek mazeret bildirdi ve epeyce gecikti. Sonra Yusuf Zeyd’i yeniden sordu; ona, Zeyd’in hâlâ Kufe’de yaşadığı ve ayrılmadığı haber verildi. Bunun üzerine Yusuf, Zeyd’e bizzat gelmesini emreden bir haber gönderdi. Zeyd ise bir şeyler satın alması gerektiğini mazeret göstererek onu oyaladı ve yol hazırlığı yaptığını söyledi. Artık Zeyd, Yusuf’un kendisiyle ilgilenmekte ne kadar ısrarlı olduğunu anladı; bunun üzerine hazırlanıp Kadisiyye’ye kadar gitti.

Bazı rivayetlerde Yusuf’un Zeyd ile birlikte bir haberci gönderdiği, bu habercinin onu Uzeyb’e kadar götürdüğü söylenir. Şiîler orada ona katıldılar ve şöyle dediler: “Seni neden bırakıp gidelim? Yarın Kufe’den yüz bin kişi kılıçlarıyla senin yanında savaşacaktır ve karşında yalnızca az sayıda Suriyeli vardır. Bizim kabilelerimizden Mezhec, Hemdan, Temim veya Bekir’den yalnızca biri bile onlara katılsa, yine de Allah Teâlâ dilerse senin onlarla başa çıkmana yetecek kadar adam bulunur. Allah aşkına geri dön.” Onlar Zeyd’e ısrar etmeyi sürdürdüler ve sonunda onu tekrar Kufe’ye geri getirdiler.

Ebu Mihnef’in rivayeti dışındaki bazı rivayetler Ubeyd b. Cennâd’ın, Alâ b. Müslim’den nakliyledir: Zeyd b. Ali Yusuf’un yanına gittiğinde Yusuf ona, “Halid sana para emanet ettiğini ileri sürüyor” dedi. Zeyd, “Atalarıma minberinden söven bir kimse bana nasıl para emanet eder?” dedi. Bunun üzerine Yusuf, Halid’e haber gönderdi; Halid abasını giymiş olarak geldi. Yusuf, “İşte bu Zeyd’dir; sen ona para emanet ettiğini iddia ettin, o ise bunu inkâr etti” dedi. Halid ikisine de baktı, sonra Yusuf’a, “Sen bana karşı işlediğin suça bir de bu adama karşı suç mu eklemek istiyorsun? Ben ona ve atalarına minberde söverken ona nasıl para emanet edebilirim?” dedi. Bunun üzerine Yusuf ona sövdü ve onu geri gönderdi.

Ebu Ubeyde’nin rivayeti şöyledir: Hişam, Yusuf’un ithamda bulunduğu Zeyd’i ve diğer adamları doğru buldu; onların yeminlerini kabul etti ve para konusunda suçsuz olduklarına hükmetti. Sonra onları Yusuf’a gönderdi ve, “Bunlar bana yemin ettiler; ben de yeminlerini kabul edip onları para hususunda temize çıkardım. Sizi yalnızca Yusuf’un sizi Halid ile yüzleştirmesi ve sizin de onu yalancı çıkarmanız için gönderdim” dedi. Ardından Hişam onlara hediyeler verdi. Onlar Yusuf’un yanına geldiklerinde Yusuf kendilerini iyi karşıladı ve güzel davrandı. Halid’i çağırttı; o da getirildi. Yusuf, Halid’e, “Bu adamlar yemin ettiler; işte Müminlerin Emiri’nin onları temize çıkaran mektubu da burada. Senin ileri sürdüğün iddialara dair elinde bir delil var mı?” dedi. Halid’in hiçbir delili yoktu. Adamlar da ona, “Seni bunu yapmaya sevk eden neydi?” dediler. Halid, “Yusuf bana ağır işkence etti; siz gelmeden önce Allah bana bir çıkış yolu verir ümidiyle o iddiayı ileri sürdüm” dedi. Bunun üzerine Yusuf onları serbest bıraktı. Kureyşli iki adam, yani Cümahî ve Mahzûmî, Medine’ye gittiler; Haşimî olan iki kişi, yani Davud b. Ali ile Zeyd b. Ali ise Kufe’de kaldılar.

Zeyd’in Kufe’de dört veya beş ay kadar kaldığı rivayet edilmiştir. Daha sonra Yusuf onun çıkıp gitmesini emretti ve o sırada kendisi Hîre’de bulunduğundan Kufe’deki âmiline Zeyd’i sıkıştırmasını yazdı. Zeyd, Talha b. Ubeydullah ailesinden bazı kimselerle Medine’de para hakkında bir davada bulunduğunu söyledi. Yusuf’un âmili bunu Yusuf’a yazdı; Yusuf da Zeyd’in birkaç gün daha kalmasına izin verdi. Sonra Şiîlerin Zeyd etrafında toplandığı haberi Yusuf’a ulaştı. Bunun üzerine Yusuf, âmiline şöyle yazdı: “Zeyd’i gönder ve artık daha fazla kalmasına izin verme. Eğer davada olduğunu ileri sürerse, yerine bir vekil tayin etsin ve muhakemede kendi yerine güvenilir bir kimse bıraksın.” Selâme b. Küheyl, Nasr b. Huzeyme el-Absî, Muaviye b. İshak b. Zeyd b. Hârise el-Ensârî, Huceyye b. el-Ahlac el-Kindî ve Kufeli başka ileri gelenlerden oluşan bir topluluk Zeyd’e biat etmişti.

Davud b. Ali bunu öğrenince Zeyd’e şöyle dedi: “Amcaoğlu, bu adamların seni aldatmasına izin verme; ailenden olanların başına gelenlerden ve bu insanların, yani Kufelilerin, onları nasıl yüzüstü bıraktıklarından ibret almalısın.” Zeyd ise, “Davud, Ümeyyeoğulları son derece kibirli ve acımasız oldular” dedi. Davud, Zeyd’e bu şekilde konuşmayı sürdürdü; sonunda Zeyd Kufe’den ayrılmaya karar verdi ve ikisi birlikte Kadisiyye’ye kadar gittiler.

Ebu Ubeyde’ye göre Kufeliler Zeyd’i Salebiyye’ye kadar takip ettiler ve ona, “Biz kırk bin kişiyiz; eğer Kufe’ye geri dönersen herkes sana katılır” dediler. Onunla ahitleştiler ve bozulmaz yeminler ettiler. Bunun üzerine Zeyd onlara öğüt vererek, “Babama ve dedeme yaptığınız gibi beni de yüzüstü bırakmanızdan ve teslim etmenizden korkuyorum” dedi. Bunun üzerine ona tekrar, kendisini terk etmeyeceklerine dair yemin ettiler. Davud b. Ali ise, “Amcaoğlu, bu adamlar seni yüzüstü bırakacaktır. Senden daha sevgili olan büyük deden Ali b. Ebu Talib’i terk etmediler mi ki sonunda öldürüldü? Sonra Hasan’a biat ettiler; ardından ona saldırdılar, abasını boynundan çekip aldılar, çadırını yağmaladılar ve onu yaraladılar. Bununla da kalmayıp deden Hüseyin’i isyana zorlamadılar mı? Ona bağlayıcı yeminler ettiler, sonra da onu yüzüstü bırakıp terk ettiler ve sonunda öldürülmesine razı oldular. O hâlde bunu yapma ve onlarla birlikte Kufe’ye dönme” dedi. Bunun üzerine Kufeliler, “Bu adam senin zafere ulaşmanı istemiyor. O, kendisinin ve ailesinin bu yönetime senden daha layık olduğunu ileri sürüyor” dediler. Zeyd b. Ali de Davud’a, “Ali’nin karşısında, zekâsı ve hilesiyle Muaviye ve ona karşı savaşan Suriyeliler vardı; Hüseyin’in karşısında da Yezid b. Muaviye vardı ve durum onların lehine gelişti” dedi. Davud ise, “Ben korkuyorum ki onlarla birlikte geri dönersen sana karşı en şiddetli davranacak olan yine onlar olacaktır; fakat en iyi bilen sensin” dedi. Sonra Davud Medine’ye gitti, Zeyd ise Kufe’ye döndü.

Ubeyd b. Cennâd’ın, Alâ b. Müslim el-Haffâf’tan rivayetine göre Hişam, Yusuf’a Zeyd’i kendi şehrine göndermesini yazdı; çünkü o, başka bir şehirde bulunduğu ve taraftarlarını çağırdığı zaman onlar çağrısına uyuyorlardı. Yusuf da onu gönderdi; Zeyd Salebiyye’ye veya Kadisiyye’ye varınca şu bedbahtlar, yani Kufeliler, ona yetiştiler, onu geri döndürdüler ve ona biat ettiler. Selâme b. Küheyl gelip kendisiyle görüşmek için izin istedi; ona izin verildi. Selâme, Zeyd’in Peygamber’e olan akrabalığını, hakkını ve layık oluşunu anlattı ve güzel konuştu. Zeyd de cevap verdi ve o da güzel konuştu. Sonra Selâme, “Bana açık konuşma izni ver” dedi. Zeyd, “Senin gibisinin benim gibisinden konuşmak için izin istemesi Allah korusun” dedi. Selâme bunu yalnızca yanındakiler duysun diye istemişti. Sonra Zeyd, “Söyleyebilirsin” dedi. Selâme, “Allah aşkına söyle, sana kaç kişi biat etti?” diye sordu. Zeyd, “Kırk bin kişi” dedi. Selâme, “Dedenize kaç kişi biat etmişti?” diye sordu. Zeyd, “Seksen bin” dedi. Selâme, “Sonunda onunla birlikte kaç kişi kaldı?” diye sordu. Zeyd, “Üç yüz kişi” dedi. Selâme, “Allah aşkına söyle, daha üstün olan sen misin, deden mi?” dedi. Zeyd, “Dedem” dedi. Selâme, “Seninle birlikte ayaklananlar mı daha hayırlıdır, dedenle birlikte ayaklananlar mı?” diye sordu. Zeyd, “Dedemle birlikte ayaklananlar” dedi. Bunun üzerine Selâme, “Dedenle birlikte olanlar ona ihanet etmişken, bunların sana bağlı kalacağını mı umuyorsun?” dedi. Zeyd ise, “Onlar bana biat ettiler; biat hem benim hem de onların üzerinde bağlayıcıdır” dedi. Bunun üzerine Selâme, “Şehirden çıkmama izin verir misin?” dedi. Zeyd, “Niçin?” diye sordu. Selâme, “Sana bir şey olursa kendime hâkim olabileceğimi garanti edemem” dedi. Zeyd de, “Sana izin verdim” dedi. Bunun üzerine Selâme Yemâme’ye gitti; Zeyd ise isyan etti, öldürüldü ve çarmıha gerildi. Hişam da Yusuf’a mektup yazarak Selâme b. Küheyl’in Kufe’den ayrılmasına izin verdiği için onu kınadı ve, “Selâme’nin Kufe’de kalması, yanında şu kadar süvari bulunmasından senin için daha hayırlı olurdu” dedi.

Ömer’in, Ebu İshak’tan, onun da İsfahan halkından yaşlı bir adamdan rivayetine göre Abdullah b. Hasan, Zeyd b. Ali’ye şöyle yazdı: “Amcaoğlu, Kufeliler dıştan şişkin, içten zayıftırlar. İşler kolay olduğunda gürültücü olurlar; zorlukla karşılaşınca sabırsızlaşırlar. Dilleri öne geçer ama kalpleri onlara uymaz. Geceyi muhtemel musibetlere hazırlanarak geçirmezler; umulan bir yönetim değişikliğini de gerçekleştiremezler. Bana peş peşe mektuplar gönderip çağırdılar; fakat ben onların çağrısına sağır kaldım; tam bir umutsuzluk ve reddediş içinde kalbimi onları hatırlamayayım diye örtüyle sardım. Onları Ali b. Ebu Talib’in şu sözü dışında tarif etmenin bir yolu yoktur: ‘Kendi hâlinize bırakılırsanız pervasızca atılırsınız. Üzerinize gelinirse çökersiniz. İnsanlar bir imamın etrafında toplanınca siz de katılırsınız; ama isyan çağrısına cevap verince ardından geri çekilirsiniz.’”

Rivayet edilir ki Hişam b. Abdülmelik, Yusuf b. Ömer’e Zeyd b. Ali hakkında şöyle yazdı: “Asıl konumuza gelelim. Kufelilerin bu aile fertlerine ne kadar sevgi beslediklerini biliyorsun. Kufelilerin onları bulunmaları gereken yerlerin üstüne çıkardıklarını da biliyorsun; çünkü onlara itaati kendi üzerlerine borç saydılar. Dinlerinin hükümlerini onların uhdesine verdiler ve gelecekte olacak şeylerin bilgisini onlara yalan yere isnat ettiler. Sonunda da ümmetin parçalanmış hâlinden yararlanarak onları öyle bir duruma getirdiler ki isyana teşvik eder oldular. Zeyd b. Ali, Ömer b. Velid’in davası sebebiyle Müminlerin Emiri’nin huzuruna gelmişti; Müminlerin Emiri de aralarındaki meseleyi çözüme bağladı. Müminlerin Emiri Zeyd’i tartışmada güçlü, fasih, sözü süsleyip şekillendirmeye muktedir ve dili tatlı olduğu için insanları kendine çekebilen biri olarak buldu. Bunu da delillerde çokça çıkış yolu bulabilmesi ve hasmına karşı galip gelmek için sert ve etkili sözlü hücumlarda bulunabilmesi sayesinde yapmaktadır. Onu süratle Hicaz’a gönder ve yanında kalmasına izin verme. Çünkü insanlar ona kulak verir, o da yumuşak konuşması, tatlı hitabı ve Allah’ın Peygamberi’ne olan yakınlığı sebebiyle onların kulaklarını doldurursa, Kufelilerin ona meylettiğini, kalplerinin ağır davranmadığını, zihinlerinin sükûnetten uzak olduğunu ve dinî yeminlerine artık riayet edilmediğini görecektir.

Ben, Zeyd’e zarar verecek birtakım baskı tedbirleri uygulamayı, onu sürüp uzaklaştırmayı ve böylece cemaatin selâmetini, kan dökülmesinin önlenmesini ve bölünmeye karşı güvenliği sağlamayı, insanların kanının döküldüğü, aralarında fitnenin yayıldığı ve nesillerinin kırılıp geçirildiği bir durumu görmekten daha çok isterim. Cemaat birliği Allah’ın sağlam ahdidir, O’na gerçek itaat ve en güvenli dayanağıdır. Bu yüzden Kufelilerin ileri gelenlerini sana bırakıyorum. Onları kırbaç ve mallarının müsaderesiyle tehdit et; içlerinden benimle bir akdi veya ahdi bulunanlar Zeyd’e katılmakta ağır davranacaktır. Ona çabucak katılacak olanlar ise fitneden hoşlanan ayak takımı, avam, şiddetli ihtiyaç içinde bulunanlar, şeytanla birlik olanlar ve onun köleleştirdikleridir. O hâlde onları açıktan tehdit et, kırbacını üzerlerinde işlet, kılıcını aralarında sıyır. İleri gelenleri orta tabaka önünde, orta tabakayı da halk önünde korkut. Bil ki sen birliğe açılan kapının önünde duruyorsun, insanları itaate çağırıyorsun, birliği güçlendiriyor ve Allah’ın ahdini korumak için bütün gücünü sarf ediyorsun. Bu sebeple onların çokluğundan yılma; sığınacağın kalen, içinden çıkıp ortaya çıkacağın gizli yer, Rabbine güvenin, dinin uğruna göstereceğin gayretin, cemaat birliğini koruma arzun ve Allah’ın bize girmemizi emrettiği bu kapıyı yıkmak isteyen herkese karşı beslediğin düşmanlık ve öfken olsun.

Gerçek şu ki Müminlerin Emiri Zeyd’i temize çıkarmış ve onun lehine hüküm vermiştir. Müminlerin Emiri’nin korktuğu üzere Zeyd’in, kendisine ait bir hakkı talep etmesinin ve daimî ganimetten yahut akrabalığı dolayısıyla kendisine verilmesi gereken bağıştan kendi payının eksiltildiğini söylemesinin tek yolu, ayak takımını büyük ihtimalle kendilerini daha da bedbaht ve sapık hâle getirecek bir işe, yani isyana, sevk etmesidir. Zeyd’in temize çıkarılması onları daha güvende kılar, Müminlerin Emiri’ni daha güçlü yapar ve onun gerçek dini koruyup muhafaza etmesini kolaylaştırır. Çünkü o, ümmeti içinde onların cezalandırılmasına ve helâkine sebep olabilecek bozucu bir durum görmek istemez. Bu sebeple uzun uzun düşünecek, doğru kararı vermek için hazırlanacak, onları korku yerlerinden uzaklaştıracak, doğru yollara çekecek ve onları helâk mahallerinden çevirecektir; tıpkı şefkatli bir babanın çocuğuna yahut merhametli bir çobanın sürüsüne yaptığı gibi.

Bil ki eğer onlar itaatsizlik ederlerse, onlara üstün gelmenin ve Allah’ın yardımına layık olmanın yolu, onların taleplerini tam olarak karşılamak, çocuklarına mal vermek ve ordunun kadınlarına ve evlerine saldırmasını yasaklamaktır. O hâlde Allah’ın seni üzerine yerleştirdiği yolda O’nu razı etme fırsatını değerlendir. Zulümden daha çabuk cezalandırılan bir günah yoktur. Şeytan bu insanları avlayıp buna doğru saptırmış ve onlara bu yolu göstermiştir. Zulme yüz çevirmiş olan kimse, korunmuşluğa en çok yaklaşan kimsedir. Müminlerin Emiri, bu insanlara ve onlar gibi düşünen diğer tebaasına karşı Allah’tan yardım istemekte; onların içindeki bozuk olanı düzeltmesi, onları süratle kurtuluş ve selâmete ulaştırması için Rabbine ve Mevlâsına yalvarmaktadır. Şüphesiz O işitendir, yakındır.”

Anlatı yeniden Hişam b. Muhammed el-Kelbî’nin rivayetine dönmektedir: Zeyd Kufe’ye döndü ve gizlenmeye başladı. Kufe’ye geri dönmek istediğinde Muhammed b. Ömer b. Ali b. Ebu Talib ona, “Ey Zeyd, kavmine yeniden katıldığında Allah sana hikmet versin. Sana yapmak üzere telkinde bulunanlardan hiçbirinin sözüne uyma; çünkü onlar sana sadık kalmayacaklardır” dedi. Fakat Zeyd bu öğüdü ondan kabul etmedi ve Kufe’ye döndü.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî’nin, Ebu Mihnef’ten rivayetine göre Zeyd Kufe’ye dönünce Şiîler etrafında toplanıp ona biat ettiler; nihayet defterine kaydedilenlerin sayısı on beş bine ulaştı. Zeyd Kufe’de yaklaşık on ay kaldı; bunun yaklaşık iki ayını Basra’da geçirdi, sonra tekrar Kufe’ye gelip orada kaldı. Sevâd ve Musul halkına adamlar göndererek onları kendisine katılmaya davet etti.

Zeyd Kufe’ye gelince Benî Ferkad’dan Yakub b. Abdullah es-Sülemî’nin kızıyla evlendi; ayrıca Abdullah b. Ebi’l-Anbes el-Ezdî’nin kızıyla da evlendi. Onun bu kadınla evlenmesinin sebebi şuydu: Kadının annesi Ümmü Amr bint es-Salt, Şiî eğilimliydi. Zeyd’in nerede bulunduğunu duyunca onu selamlamaya gitti. Yaşını almış olmakla birlikte yaşını göstermeyen, iri yapılı, güzel görünümlü, etli butlu bir kadındı. Zeyd b. Ali’nin yanına girip onu selamlayınca Zeyd onun genç bir kadın olduğunu sandı. Kadın onunla konuştu; insanların en fasihlerinden ve görünüş itibarıyla en güzellerindendi. Zeyd ona soyunu sordu; kadın da soyunu, ailesinin kimlerden olduğunu anlattı. Bunun üzerine Zeyd ona, “Allah sana rahmet etsin, benimle evlenmeye ne dersin?” dedi. Kadın, “Allah sana rahmet etsin; vallahi eğer buna gücüm yetseydi evlenmek isteyeceğim kişi senden başkası olmazdı” dedi. Zeyd, “Seni bundan alıkoyan nedir?” diye sordu. Kadın, “Beni alıkoyan şey çok yaşlı olmamdır” dedi. Zeyd, “Hayır, ben razıyım. Sen yaşlılıktan çok uzaksın” dedi. Kadın da, “Allah sana rahmet etsin, ben kendimi senden daha iyi bilirim ve zamanın bana ne yaptığını daha iyi bilirim. Eğer bir gün evlenecek olsaydım seni herkese tercih ederdim. Ama benim bir kızım var; onun babası amcam oğluydu ve o benden daha güzeldir. İstersen onu seninle evlendiririm” dedi. Zeyd, “Senin gibi ise ben razıyım” dedi. Kadın, “Onu yaratan ve şekil veren, onu benim gibi yapmaya razı olmadı; onu benden daha beyaz, daha güzel, daha dolgun, cilvede ve biçimde daha zarif yaptı” dedi. Zeyd gülerek, “Eloquens ve güzel söz söyleme hususunda nasibini bolca almışsın. Onun söz söyleyişi seninkiyle kıyaslandığında nasıldır?” dedi. Kadın, “Bunu pek bilemiyorum; çünkü ben Hicaz’da yetiştim, kızım ise Kufe’de yetişti. Belki kızım Kufeliler gibi konuşuyordur” dedi. Zeyd, “Buna bir itirazım yok” dedi. Sonra onunla buluşmayı düzenledi, yanına gitti ve onunla nikâh akdi yaptı. Ardından onunla birlikte oldu. Kadın ona bir kız çocuğu doğurduktan sonra öldü. Zeyd ise ona delicesine âşıktı.

Zeyd b. Ali Kufe’de çeşitli evlerde kaldı: Bir defasında karısının Ezd kabilesi içindeki evinde, bir başka defasında Sülemî dünürlerinin yanında, bazen Benî Abs’tan Nasr b. Huzeyme’nin yanında, bazen de Benî Gubâr’ın yanında. Sonra Benî Gubâr’dan ayrılıp Selîm es-Selûlî’nin Cabbâne’sinin en uç kısmındaki Muaviye b. İshak b. Hârise el-Ensârî’nin evine geçti. Ayrıca Benî Nehd ile Benî Tağlib’in yanında, Benî Hilâl b. Âmir Mescidi civarında da kaldı. Taraftarlarından biat alarak orada kaldı. Halkla yaptığı biat ise şöyleydi: “Sizi Allah’ın kitabına ve Peygamberinin sünnetine, zorbalık yapanlara karşı savaşmaya, zulme uğrayanları savunmaya, maaşları kesilenlere maaşlarını vermeye, bu fey’i hak sahipleri arasında eşit biçimde dağıtmaya, haksızlığa uğrayanlara haklarını geri vermeye, sınırlarda alıkonulmuş olanları geri getirmeye ve bize karşı çıkanlara, haklı davamızı hiçe sayanlara karşı Ehl-i Beyt’e yardım etmeye çağırıyoruz. Bu esaslar üzere biat ediyor musunuz?” Onlar “Evet” derlerse Zeyd elini onların elleri üzerine koyar ve şöyle derdi: “Biatini bana bağlı tutman, düşmanımla savaşman ve bana gizlide ve açıkta samimi davranman için Allah’ın ahdi, sözleşmesi ve peygamberinin ahdi senin üzerine olsun.” Onlar “Evet” deyince Zeyd elini onların ellerine sürer ve, “Allah şahit olsun” derdi. Durum yaklaşık on ay böyle devam etti. Ayağa kalkış zamanı yaklaşınca taraftarlarına hazırlanmalarını emretti. Sadık kalıp onunla birlikte isyan etmek isteyenler hazırlanmaya başladılar ve onun faaliyeti halk arasında genişçe duyulur oldu.

Bu yıl Nasr b. Seyyâr Mâverâünnehir’e iki defa akın düzenledi; sonra üçüncü bir defa daha akın yaptı ve Kurgul’u öldürdü.
Nasr b. Seyyâr’ın Akınları: Ali b. Muhammed el-Medâinî’nin şeyhlerinden nakline göre Nasr, Belh’ten Mâverâünnehir’e, Demir Kapı bölgesine doğru bir akın düzenledi; sonra Merv’e döndü ve şu hutbeyi verdi: “Şüphesiz Behramsîs Mecusîlerin koruyucusuydu; onları kayırdı, korudu ve yüklerini Müslümanların üzerine bindirdi. Yine Gregorius’un oğlu Eşbâd da Hristiyanların koruyucusuydu; tıpkı Akiva’nın Yahudileri koruması gibi. Fakat ben Müslümanların koruyucusuyum. Onları savunacağım, onları koruyacağım ve müşriklerin yüklerini onların sırtına yükleyeceğim. Yazılıp kaydedilmiş olan haraç miktarının tamamından daha azını kabul etmeyeceğim. Başınıza Mansur b. Ömer b. Ebi’l-Harkâ’yı âmil tayin ettim ve ona size adaletle davranmasını emrettim. Eğer içinizde Müslüman olduğu hâlde kendisinden cizye alınmış bir kimse varsa yahut müşriklerin yükü hafifletilsin diye kendisine fazladan haraç yüklenmiş birisi bulunuyorsa, bunu Mansur b. Ömer’e bildirsin ki o da yükü Müslümandan kaldırıp müşriğin üzerine yüklesin.”

Ertesi cuma gününe kadar Mansur, cizye ödemekte olan otuz bin Müslüman ile cizyeden muaf tutulmuş seksen bin müşrik hakkında işlem yaptı. Cizyeyi müşriklerin üzerine koydu, Müslümanlardan ise kaldırdı. Sonra haracı yeniden düzenledi, onu yerli yerince dağıttı ve sulh anlaşmasına uygun olarak ödenecek vergi miktarını yeniden belirledi. Emevîler zamanında Merv’in gelirleri, haraç hariç olmak üzere yüz bin dirheme ulaşıyordu.

Nasr b. Seyyâr ikinci defa Verağsar ve Semerkand’a akın düzenledi ve Merv’e döndü. Ardından Merv’den üçüncü kez Şâş’a doğru sefere çıktı. Fakat Kurgul on beş bin adamıyla birlikte onun nehirden geçmesine engel oldu; bu, Şâş’taki nehirdi. Kurgul adamlarının her birine ayda bir parça ipek veriyordu ki o sırada bunun değeri yirmi beş dirhemdi. İki ordu bir ok atımı mesafede kaldı ve Kurgul, Nasr’ın Şâş’a geçmesini engelledi. O sırada Hâris b. Süreyc Türk ülkesinde bulunuyordu; Türklerle birlikte gelmiş ve Nasr’ın karşısında mevzilenmişti. Nasr, nehir kıyısındaki tahtırevanında otururken ona kısa bir ok attı. Ok, Nasr’ın abdestini almakla meşgul olan hizmetkârının ağzının yan tarafına isabet etti. Bunun üzerine Nasr tahtırevanından indi ve Suriyelilerden birine ait bir ata ok attı; at olduğu yerde öldü.

Daha sonra Kurgul kırk adamıyla nehri geçti ve gece vakti Nasr’ın ordugâhına baskın yaparak Buhara halkına ait bazı koyunları sürüp götürdü. Bunun sebebi, Buharalıların arka tarafta bulunmaları ve Kurgul’un karanlık bir gecede ordugâhın çevresinden dolaşmış olmasıydı. Nasr’ın yanında Buhara, Semerkand, Keş ve Uşrusene halkından yirmi bin kişi vardı. Nasr, birliklerine şu emri verdi: “Hiç kimse çadırından ayrılmasın; bulunduğunuz yerde sebat edin.” Semerkand halkının cündünden sorumlu olan Âsım b. Umeyr, Kurgul’un ordusu geçerken ordugâhın dışındaydı. Türkler geçerken bağırmışlardı; ordugâhtakiler de bütün Türklerin nehri geçtiğini sandılar. Sonra Kurgul’un askerlerinden başka birlikler daha geçti ve Âsım bunların en sonundakilere saldırdı. Onlardan, krallarından biri olan ve dört bin çadırın efendisi bulunan bir adamı esir aldı; onu Nasr’ın yanına götürdüler. Bu, ömrünü savaşlarda geçirmiş yaşlı bir adamdı. Üzerinde metal halkalı atlas tozluklar ve kenarı sırma işlemeli ipek bir kaftan vardı. Nasr ona kim olduğunu sordu; o da Kurgul olduğunu söyledi. Bunun üzerine Nasr, “Seni ele geçirmemizi sağlayan Allah’a hamdolsun, ey Allah’ın düşmanı!” dedi. Kurgul ise, “Yaşlı bir adamı öldürmekten ne umuyorsun? Sana bin Türk devesi ve ordunu güçlendirecek bin yük atı vereyim; beni serbest bırak” dedi. Nasr çevresindeki Suriyelilere ve Horasanlılara fikirlerini sordu; onlar da Kurgul’u bırakmasını söylediler. Bunun üzerine Nasr, “Kaç yaşındasın?” diye sordu; Kurgul, “Bilmiyorum” dedi. Nasr, “Kaç akına katıldın?” diye sorunca Kurgul, “Yetmiş iki” cevabını verdi. Nasr, “Susuzluk Günü’nde de bulundun mu?” dedi; Kurgul, “Evet” dedi. Nasr da, “Güneşin doğduğu her şeyi bana versen bile, o savaşta bulunduğunu söyledikten sonra artık elimden kurtulamazsın” dedi. Sonra Nasr, Âsım b. Umeyr es-Suğdî’ye, “Kalk, silahlarını çıkar ve onu yakala” dedi. Kurgul öldürüleceğini anlayınca, “Beni esir alan kimdi?” diye sordu. Nasr gülerek, “Yezid b. Kurrân el-Hanzalî” dedi ve ona işaret etti. Kurgul da, “O kendi arkasını bile düzgün temizleyemez” dedi; başka bir rivayete göre ise, “İdrarını tutamaz” demiştir. Ardından, “O hâlde beni nasıl esir almış olabilir? Bana gerçekten beni esir alanın kim olduğunu söyleyin; çünkü ben yedi kez öldürülmeye değer biriyim” dedi. Bunun üzerine kendisine onu esir alanın Âsım b. Umeyr olduğu söylendi. Kurgul, “Eğer beni esir alan gerçek bir bedevî süvarisi ise ölüm acısını hissetmem” dedi. Sonra Nasr onu öldürdü ve nehir kıyısında çarmıha gerdirdi.

Râvi şöyle dedi: “el-Hazirmard lakabıyla tanınan Âsım b. Umeyr, Katabe hayattayken Nihavend’de öldürüldü.”

Kurgul öldürülünce Türkler darmadağın oldular. Onlar onun karargâhına gittiler ve orayı ateşe verdiler. Kulaklarını kestiler, yüzlerinin derisini yırttılar ve onun için ağlamaya başladılar. Akşam olunca Nasr oradan ayrılmak istedi ve Kurgul’un cesedine bir şişe neft gönderdi; bunun cesedin üzerine dökülmesini emretti, sonra da kemiklerini kimse alıp götürmesin diye cesedi yaktırdı. Râvi dedi ki: “Bu davranış insanları, Kurgul’un öldürülmesinden daha fazla sarstı.” Sonra Nasr Fergana’ya kadar ilerledi ve oradan otuz bin esir aldı.

Anber b. Bur’ume el-Ezdî’ye göre Yusuf b. Ömer, Nasr’a şöyle yazdı: “Şâş’ta yerleşip kalan adamın, yani Hâris b. Süreyc’in üzerine yürü. Eğer Allah sana onu ve Şâş halkını mağlup etmeyi nasip ederse ülkelerini harap et, çocuklarını esir al; fakat Müslümanların içinden çıkamayacağı bir duruma düşmekten sakın.” Bunun üzerine Nasr halkı topladı, mektubu onlara okudu ve görüşlerini sordu. Yahyâ b. Husayn, “Müminlerin Emiri’nin hükmünü ve emirin, yani Yusuf’un emrini yerine getir” dedi. Nasr ise, “Ey Yahyâ, Âsım zamanında da halifeye ulaşan bir söz söylemiş, bu sayede onun nezdinde itibar kazanmıştın; maaşını artırdı, ailene maaşlar bağladı ve yüksek bir mevkie ulaştın. Sonra da kendi kendine, ‘Neden şimdi de aynı şeyi söylemeyeyim?’ dedin. Defol git Yahyâ; seni öncü birliklerin başına tayin ettim” dedi. Halk Yahyâ’nın yanına gidip onu azarladı. Sonra Nasr, “Bizim yürümek zorunda kalıp onların yerlerinde kalmaları kadar büyük bir felaket ne olabilir?” dedi. Ardından Şâş’a gitti. Hâris b. Süreyc de onun karşısına geldi ve Benî Temîm’e karşı iki arrâde kurdu. Kendisine bunların Benî Temîm olduğu söylenince arrâdeleri kaldırıp Ezd’e karşı kurdu. Başka bir rivayette ise onları Bekr b. Vâil’e karşı kurduğu söylenmiştir.

Türk süvarilerinden el-Ahram onlara bir baskın yaptı. Müslümanlar onu öldürdüler ve arkadaşlarından yedi kişiyi esir aldılar. Nasr b. Seyyâr, el-Ahram’ın başının mancınıkla düşman askerlerinin arasına atılmasını emretti. Onlar başı görünce büyük bir gürültü kopardılar ve darmadağın hâlde kaçtılar. Nasr geri döndü ve nehri geçmek istedi; fakat buna engel olundu. Ebu Numeyle Sâlih b. Abbâr şöyle dedi:

Nasr yokluğundan döndüğünde kendimizi,
fırtınayı seyredip sonunda sağanağın üstüne boşaldığı kimse gibi hissettik.

Fırtına dindiğinde onunla birlikte,
insanların kaderini tehdit eden soğuk ve sırılsıklam eden son şiddet de yatıştı.

Süleyman dedi ki: Ben olanları Nasr’a anlattım; o da, “İyi yaptın” dedi. Sonra Fergana hükümdarının annesinin içeri girmesine izin verdi. Kadın içeri girdi; Nasr onunla konuşmaya başladı ve tercüman da kadının söylediklerini açıklıyordu. Bu sırada Temîm b. Nasr içeri girdi. Bunun üzerine Nasr tercümana, “Ona sor: Bunun kim olduğunu biliyor mu?” dedi. Kadın, “Hayır” dedi. O da, “Bu Temîm b. Nasr’dır” dedi. Kadın şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki onda ne gençliğin tatlılığını ne de yaşlılığın asaletini görüyorum.”

Ebu İshak b. Rabîa’ya göre kadın Nasr’a şöyle dedi: “Hiçbir hükümdar altı şeye sahip olmadıkça gerçek hükümdar olmaz: İçinde sakladığı niyetlerini açabileceği, kendisinden görüş isteyebileceği ve gönlünde tartışmak istediği her çekişmeli meselede kendisine güvenilir öğüt verecek bir vezir; hükümdar bir yemeği istemediğinde ona hoşlandığı şeyi getirecek bir aşçı; yanına sıkıntılı bir zihinle girdiğinde yüzüne bakınca sıkıntısını gideren bir eş; korktuğu veya sıkıntıya düştüğü zaman sığınıp kendisini kurtaracak bir kale — bununla atını kastetmişti —; düşmanla çarpıştığında kendisini yarı yolda bırakmayacak bir kılıç; bir de dünyanın neresine giderse gitsin geçimini sağlayacak kadar yeterli bir erzak deposu.”

Sonra Temîm b. Nasr büyük bir toplulukla birlikte içeri girdi. Kadın, “Bu kimdir?” dedi. Onlar, “Bu Horasan’ın yiğididir. Bu Temîm b. Nasr’dır” dediler. Kadın, “Onda ne yaşlıların asaletini ne de gençlerin tatlılığını görüyorum” dedi. Sonra Haccâc b. Kuteybe içeri girdi. Kadın, “Bu kimdir?” diye sordu. Onlar da, “el-Haccâc b. Kuteybe’dir” dediler. Kadın ona selam verdi ve onun hâlini sordu. Sonra şöyle dedi: “Ey Araplar, siz birbirinize sadık davranmıyor ve aranızda doğru dürüst muamele etmiyorsunuz. Gücünüzün temellerini bizzat gördüğüm üzere Kuteybe atmıştı. İşte bu onun oğludur; buna rağmen siz onu kendinizden aşağıda oturtuyorsunuz. Sizin göreviniz onu bu makama yükseltmek, kendinizin de onun bulunduğu yerde oturmanızdır.”

Bu yılda hac emirliğini Muhammed b. Hişam b. İsmail el-Mahzûmî yürüttü. Bu rivayet Ebu Ma‘şer – Ahmed b. Sâbit – onun râvileri – İshak b. İsa – onun babası yoluyla gelmiştir. el-Vâkıdî ve başkaları da aynı rivayeti nakletmişlerdir.

Bu yılda Hişam b. Abdülmelik’in Medine, Mekke ve Tâif üzerindeki âmili Muhammed b. Hişam idi. Hişam’ın bütün Irak üzerindeki âmili Yusuf b. Ömer, Azerbaycan ve Ermeniye üzerindeki âmili Mervan b. Muhammed, Horasan üzerindeki âmili ise Nasr b. Seyyâr idi. Basra kadılığı görevinde Âmir b. Ubeyde, Kufe kadılığı görevinde ise İbn Şübrüme bulunuyordu.
Zeyd b. Ali’nin Öldürülmesi: Hişam b. Muhammed el-Kelbî’nin, Ebu Mihnef’ten rivayetine göre Zeyd b. Ali taraftarlarına isyan için hazırlanmalarını emrettiğinde ve gerekli hazırlıkları yapmalarını söylediğinde, ona biat etmiş olup sözlerinde durmak isteyenler onun emrettiği şekilde hazırlanmaya başladılar. Süleyman b. Süraka el-Bârıkî, Yusuf b. Ömer’in yanına giderek Zeyd’in kendi adamlarından Amir adındaki birine ve Benî Temîm’den Bârık’ın kız kardeşinin oğlu Tu‘me’ye sık sık gidip geldiğini ve onların yanında kaldığını haber verdi. Bunun üzerine Yusuf, Zeyd b. Ali’yi aramak üzere onların evine adamlar gönderdi; fakat Zeyd orada bulunamadı. Bunun üzerine bu iki kişi yakalanarak Yusuf’un huzuruna getirildi. Yusuf onlarla konuşunca Zeyd ve taraftarlarının durumu ona açıklık kazandı.

Zeyd, yakalanmaktan korktuğu için Kufe halkıyla kararlaştırdığı isyan tarihini öne aldı. O sırada Kufe halkının başında Hakem b. es-Salt bulunuyordu. Polis teşkilatının başında ise Kure kabilesinden Amr b. Abdürrahman vardı; anne tarafından akrabaları olan Sakîf ile birlikteydi. Ayrıca yanında, bazı Suriyeli birliklerle birlikte Ubeydullah b. Abbas el-Kindî de bulunuyordu. Yusuf b. Ömer ise Hîre’deydi.

Zeyd’e biat etmiş olan taraftarlar, Yusuf b. Ömer’in onun faaliyetlerinden haberdar olduğunu, ona karşı plan yaptığını ve hakkında soruşturma yürüttüğünü öğrenince ileri gelenlerinden bir grup onun huzurunda toplandı ve şöyle dediler: “Allah sana rahmet etsin, Ebu Bekir ve Ömer hakkında ne düşünüyorsun?” Zeyd, “Allah ikisine de rahmet etsin ve onları bağışlasın; ailemden hiç kimsenin onları kötülediğini veya onlar hakkında hayırdan başka bir şey söylediğini duymadım” dedi. Bunun üzerine onlar, “Öyleyse bu ailenin mensuplarının kanını neden talep ediyorsun? Yoksa senin yetkini tartışıp onu elinden aldıkları için mi?” dediler. Zeyd şöyle cevap verdi: “Size karşı en güçlü delilim şudur ki biz, Allah’ın Peygamberinin otoritesini üstlenmeye herkesten daha layıktık; fakat onlar bu yetkiyi kendilerine aldılar ve bizi ondan mahrum bıraktılar. Ancak bizim görüşümüze göre bu durum onların küfrünü gerektirmez; çünkü idareyi üstlendiklerinde insanlara adaletle davrandılar ve Kur’an ile sünnete göre hareket ettiler.” Bunun üzerine onlar, “O hâlde eğer onlar sana zulmetmediyse, bunlar da sana zulmetmiş sayılmaz. Öyleyse sana zulmetmeyenlere karşı insanları savaşmaya neden çağırıyorsun?” dediler. Zeyd, “Bunlar onlar gibi değildir. Bunlar bana, size ve kendilerine zulmeden kimselerdir. Biz sizi yalnızca Allah’ın kitabına ve Peygamberinin sünnetine çağırıyoruz ki Allah’ın hükümleri ihya edilsin ve bid‘atlar ortadan kaldırılsın. Eğer çağrımıza uyarsanız kurtuluşa erersiniz; yok eğer reddederseniz, ben sizden sorumlu değilim” dedi.

Bunun üzerine bu grup onun yanından ayrıldı ve biatlerini bozarak, “Gerçek imam önceliklidir” dediler. Onlar, imamın Zeyd b. Ali’nin kardeşi Muhammed b. Ali olduğunu ileri sürüyorlardı. Muhammed o sırada ölmüştü; fakat oğlu Cafer b. Muhammed hayattaydı. Onlar, “Bugün imamımız babasının ardından Cafer’dir; yönetmeye en layık olan odur. Biz Zeyd b. Ali’ye uymayacağız; o imam değildir” dediler.

Zeyd’in “Rafizîler” adını verdiği grup işte bu topluluktur. Günümüzde bu grup, kendilerini Zeyd’den ayrıldıklarında bu isimle ananın Mugire olduğunu iddia etmektedir. Zeyd’in isyanından önce onların bir kısmı Cafer b. Muhammed’in yanına giderek, “Zeyd b. Ali aramızda bulunuyor ve bizden kendisine biat etmemizi istiyor; sence bunu yapmamız doğru mudur?” diye sormuşlardı. Cafer ise, “Evet, ona biat edin; Allah’a yemin ederim ki o bizim en faziletlimizdir, efendimizdir ve en hayırlımızdır” demişti. Fakat onlar geri dönüp Cafer’in kendilerine verdiği bu talimatı gizlediler.

Zeyd b. Ali’nin isyanı için hazırlıklar yapıldı ve o, taraftarlarıyla birlikte ayaklanma zamanını 122 yılı Safer ayının ilk gecesi olan Çarşamba gecesi (6 Ocak 740) olarak belirledi. Yusuf b. Ömer, Zeyd’in isyana karar verdiğini öğrenince Hakem b. es-Salt’a haber göndererek Kufe halkını büyük mescitte toplamalarını ve orada tutmalarını emretti. Hakem, urafayı, polisleri, manâkıbı ve askerleri çağırarak onları mescitte görevlendirdi. Ardından şu ilanı yaptırdı: “Emir şöyle diyor: ‘Evlerinde bulduğumuz kimselerden sorumlu değiliz; bu yüzden büyük mescide gidin.’” Bunun üzerine Zeyd’in isyanından bir gün önce, Salı günü halk mescide gitti.

Zeyd b. Ali, Muaviye b. İshak b. Zeyd b. Harise el-Ensârî’nin evinde arandı; fakat Çarşamba gecesinden önceki gece, son derece soğuk bir gecede oradan ayrılmıştı. İsyancılar meşaleler yakarak, “Ey Mansur, öldür! Öldür ey Mansur!” diye bağırıyorlardı. Bir meşale sönünce yerine yenisini yakıyorlar ve bunu sabaha kadar sürdürüyorlardı.

Sabah olunca Zeyd b. Ali, daha sonra el-Hadrâmî diye anılacak olan Kasım et-Tâinî’yi ve başka bir adamı savaş çağrısını duyurmaları için gönderdi. Onlar Abdülkays Cabbânesi’nde bulunurken Cafer b. Abbas el-Kindî ile karşılaştılar. Ona ve adamlarına saldırdılar. Kasım’ın yanındaki adam öldürüldü; Kasım ise yaralanarak yakalandı ve Hakem’in huzuruna getirildi. Hakem onu sorguladı, fakat Kasım cevap vermedi. Bunun üzerine Hakem onun öldürülmesini emretti ve o, kalenin kapısında idam edildi. Kasım ve arkadaşı, Zeyd b. Ali’nin taraftarlarından öldürülen ilk kişiler oldular.

Hakem b. es-Salt çarşının girişlerinin kapatılmasını emretti; çarşı kapatıldı ve mescidin kapıları Kufelilerin üzerine kilitlendi.

O sırada Kufe mahallelerinin başında şu kişiler bulunuyordu: Medinelilerin başında İbrahim b. Abdullah b. Cerir el-Becelî; Mezhic ve Esed’in başında Amr b. Ebi Bezl el-Abdî; Kinde ve Rebia’nın başında Münzir b. Muhammed b. Eş‘as b. Kays el-Kindî; Temîm ve Hemdan’ın başında ise daha sonra el-Hayvânî diye anılan Muhammed b. Mâlik el-Hemdânî bulunuyordu.

Hakem b. es-Salt, olup bitenleri Yusuf b. Ömer’e bildirdi. Bunun üzerine Yusuf, tellalına emir verdi; o da Suriyelilere şöyle seslendi: “Kim Kufe’ye gidip isyancılara yaklaşır ve bana onların haberini getirir?” Cafer b. Abbas el-Kindî, “Ben giderim” dedi ve elli süvariyle yola çıktı. Salim es-Selûlî’nin cabbânesine vardığında isyancılar hakkında bilgi topladı. Ardından Yusuf b. Ömer’in yanına dönerek ona haber verdi. Ertesi sabah Yusuf, Hîre yakınlarında bir tepeye çıktı ve orada konakladı. Yanında Kureyş’ten bazı kimseler ve halkın ileri gelenleri vardı. O gün polis teşkilatının başında Abbas b. Saîd el-Mürrî bulunuyordu. Yusuf, ardından Reyyan b. Selâme el-Arîşî’yi iki bin kişiyle gönderdi; onun yanında oklarla donanmış üç yüz Kıgânî piyade de vardı.

Sabah olunca Zeyd b. Ali, o gece kendisine gelenlerin sayısının yalnızca 218 kişi olduğunu gördü. “Allah Allah! İnsanlar nerede?” dedi. Ona, “Büyük mescitte kapatıldılar” denildi. Bunun üzerine Zeyd, “Allah aşkına! Bize biat etmiş kimseler için bu nasıl bir mazerettir?” dedi.

Nasr b. Huzeyme bağrışmaları duyunca oraya yöneldi. Yolda, Hakem b. es-Salt’ın polis şefi Amr b. Abdurrahman ile karşılaştı; Amr, Cüheyne kabilesinden süvarileriyle birlikteydi ve Benî Adî mescidine giden yol üzerindeki Zübeyr b. Ebî Hakîme’nin evi yakınındaydı. Nasr b. Huzeyme, “Ey Mansur, öldür!” diye bağırdı; fakat Amr ona cevap vermedi. Bunun üzerine Nasr ve arkadaşları ona saldırdılar. Amr b. Abdurrahman öldürüldü, yanındakiler ise kaçtı.

Zeyd b. Ali, Salim cabbânesinden çıkarak beş yüz Suriyelinin bulunduğu Sa‘îdiyyîn cabbânesine geldi. Zeyd ve yanındakiler Suriyelilere saldırdı ve onları bozguna uğrattı. O gün Zeyd, Benî Nahd’den bir adamın kendisine 25 dinara sattığı simsiyah bir ata binmişti. Daha sonra Zeyd öldürüldüğünde bu atı Hakem b. es-Salt aldı.

Zeyd b. Ali, Ezdlilerden Enes b. Amr adlı birinin evinin kapısına geldi. Bu kişi Zeyd’e biat etmişti. Evine seslendiler; fakat içeride olmasına rağmen cevap vermedi. Bunun üzerine Zeyd ona şöyle seslendi: “Ey Enes! Dışarı çık ve bana katıl! Allah sana rahmet etsin! Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl yok olmaya mahkûmdur.” Fakat Enes yine çıkmadı. Zeyd de, “Sözünü bozmanı neye borçluyuz? Gerçekten kötü davrandın ve Allah bu davranışının hesabını soracaktır” dedi.

Zeyd daha sonra Künâse’ye gitti, oradaki bir grup Suriyeliye saldırdı ve onları kaçırdı. Ardından tepe üzerinde bulunan Yusuf b. Ömer’in kendisine ve arkadaşlarına baktığı cabbâneye yöneldi. Zeyd’in önünde, zırhlı bir birlikle birlikte Hizâm b. Murre el-Müzennî ve Zamzam b. Süleym es-Sa‘lebî bulunuyordu. Zeyd’in yanında yaklaşık iki yüz kişi vardı ve Allah’a yemin olsun ki o anda Yusuf’a yönelseydi, Reyyan b. Selâme Suriyelilerle birlikte Kufe’de Zeyd’i aramakta olduğundan, onu öldürebilirdi. Fakat Zeyd, Halid b. Abdullah’ın namazgâhının yanından sağa dönerek Kufe’ye girdi.

Zeyd Künâse’ye gittiğinde, taraftarlarından bir grup ayrılarak Mihnef b. Süleym’in cabbânesine yöneldi. Onlardan biri diğerlerine Kinde cabbânesine gitmelerini önerdi; fakat sözünü tamamlayamadan Suriyeliler göründü. Zeyd’in adamları onları görünce bir sokağa girip ilerlediler. İçlerinden biri geride kaldı ve mescide girerek iki rekât namaz kıldı. Ardından dışarı çıktı ve Suriyelilerle bir süre savaştı. Onu yere düşürdüler ve kılıçlarla vurmaya başladılar. İçlerinden demir miğferli bir süvari, “Miğferini çıkarın, sonra başına demir çubuklarla vurun” diye bağırdı. Bunu yaptılar ve adam öldü. Arkadaşları Suriyelilere saldırıp onları uzaklaştırdılar; fakat adam çoktan ölmüştü. Suriyeliler geri çekildi. Zeyd’in adamlarından birini esir almışlardı, diğerleri kaçtı. Esir alınan kişi Abdullah b. Avf’ın evine sığınmıştı; Suriyeliler içeri girip onu yakaladılar ve Yusuf b. Ömer’e götürdüler. Yusuf da onu öldürdü.

Zeyd b. Ali, Kufelilerin kendisini terk ettiğini görünce şöyle dedi: “Nasr b. Huzeyme, onların Hüseyin’e yaptıkları gibi davranacaklarından korkuyor musun?” Nasr, “Anam babam sana feda olsun! Allah’a yemin ederim ki bu kılıcımla senin yanında ölümüne kadar savaşacağım” dedi. Gerçekten de o gün Kufe’de savaş gerçekleşti. Ardından Nasr b. Huzeyme, “Anam babam sana feda olsun! Kufeliler büyük mescitte tutuluyor. Gel, onlara gidelim” dedi.

Zeyd onlarla birlikte mescide doğru yürüdü ve Halid b. Urfuta’nın evinin önünden geçti. Ubeydullah b. Abbas el-Kindî, Zeyd’in geldiğini duyunca Suriyeli birliklerle birlikte dışarı çıktı. Zeyd yaklaştı ve iki taraf Ömer b. Sa‘d b. Ebî Vakkas’ın evinin kapısında karşılaştı. Ubeydullah’ın sancaktarı olan kölesi Selman korkarak geri çekildi. Ubeydullah saldırmak isteyip Selman’ın geri durduğunu görünce, “Saldır, ey fahişenin oğlu!” dedi. Bunun üzerine Selman Zeyd’in adamlarına saldırdı ve sancağı kana bulanana kadar geri çekilmedi.

Daha sonra Ubeydullah bizzat savaşa çıktı. Vâil el-Hannâ ona karşı çıktı ve birbirlerine kılıçla vurdu. Vâil, şaşı olan Ubeydullah’a, “Al bunu benden; ben buğday satan gencim” dedi. Ubeydullah ise, “Bir daha bir kâfiz ölçebilirsen elim kesilsin” dedi. Vâil ona vurdu; fakat Ubeydullah karşılık vermedi ve o da adamlarıyla birlikte Amr b. Hureys’in evine kadar kaçtı.

Zeyd ve taraftarları Bâbü’l-Fîl’e kadar ilerlediler. Adamları kapıların üstüne sancaklarını yerleştirmeye ve, “Ey mescitte bulunanlar, dışarı çıkın!” demeye başladılar. Nasr b. Huzeyme de onlara seslenerek, “Ey Kufeliler, zilleti bırakıp izzete yönelin! Dünyada da ahirette de sizin için hayırlı olana çıkın gelin. Bulunduğunuz bu durumda ne dünya nimetine sahipsiniz ne de ahiret nimetine” diye bağırıyordu. Suriyeli askerler yukarıdan onlara bakıyor, mescidin damından üzerlerine taş atıyorlardı.

O gün Kufe çevresinde büyük bir insan topluluğu vardı; bazı rivayetlerde bunun Salim cabbânesinde olduğu söylenir. Reyyân b. Selâme akşam vakti Hîre’ye döndü; Zeyd b. Ali de adamlarıyla birlikte oradan ayrıldı. Kufelilerin bir kısmı Zeyd’in yanına çıktı; Zeyd de Dârü’r-rızk’a yerleşti. Reyyân b. Selâme, Hîre’ye gitmeden önce Zeyd’in yanına gelmiş ve Dârü’r-rızk’ta onunla şiddetli bir çarpışmaya girmişti. Suriyeli askerlerden çok sayıda yaralanan ve ölen oldu; Zeyd’in adamları onları Dârü’r-rızk’tan mescide kadar kovaladılar. Suriyeli askerler Çarşamba akşamı son derece kötü bir önsezi içinde evlerine döndüler. Ertesi gün Perşembe sabahı Yusuf b. Ömer, Reyyân b. Selâme’yi çağırttı; fakat o sırada kendisi bulunamadı.

Bazı rivayetlere göre Reyyân Yusuf’un yanına gitmişti. Reyyân üzerinde silahları olmadığı hâlde gelmişti. Yusuf onu azarlayarak, “Yazıklar olsun sana! Burada süvarilerin başında kim bulunacak? Otur yerine” dedi. Sonra Yusuf, polis teşkilatının başı Abbas b. Saîd el-Mürrî’yi çağırdı ve onu Suriyeli askerlerle birlikte gönderdi. Abbas, Dârü’r-rızk’taki Zeyd b. Ali’ye yöneldi. Orada marangoz için yığılmış çok miktarda odun vardı ve bu da geçişi zorlaştırıyordu. Zeyd adamlarıyla dışarı çıktı. Sağ ve sol kanatlarında Nasr b. Huzeyme el-Absî ile Muaviye b. İshak el-Ensârî bulunuyordu. Abbas onları görünce — kendisinin yanında piyade bulunmadığı için — “Ey Suriyeli askerler, inin yere, yere inin!” diye bağırdı. Adamlarının birçoğu atlarından indi ve savaş çok şiddetlendi.

Benî Abs’tan Nâil b. Farve adlı bir Suriyeli, daha önce Yusuf b. Ömer’e, “Allah’a yemin ederim ki Nasr b. Huzeyme’yi görürsem onu kesin öldürürüm yahut o beni öldürür” demişti. Yusuf da ona, “Şu kılıcı al” diyerek, değdiği şeyi yaran bir kılıç vermişti. Abbas b. Saîd’in askerleri ile Zeyd’in askerleri karşılaşıp savaşmaya başlayınca Nâil b. Farve, Nasr b. Huzeyme’yi gördü. Ona yönelip vurdu ve uyluğunu yardı. Bunun üzerine Nasr ona öldürücü bir darbe indirdi. Ardından Nasr da çok geçmeden öldü.

Savaş bütün şiddetiyle devam etti ve Zeyd b. Ali Suriyelileri bozguna uğrattı; onlardan yaklaşık yetmiş kişiyi öldürdü. Abbas b. Saîd el-Mürrî askerlere, “Atlarınıza geri binin; dar bir yerde süvari piyadeye karşı bir şey yapamaz” diye seslenince Suriyeliler perişan bir hâlde geri çekildiler. Bunun üzerine yeniden atlarına bindiler.

Akşam olunca Yusuf b. Ömer onları tekrar savaşa hazırladı ve yeniden gönderdi. Gelip Zeyd’in adamlarıyla karşılaştılar. Zeyd onlara saldırdı ve onları bozguna uğrattı. Sonra onları bataklığa kadar kovaladı. Bataklıkta da üzerlerine saldırdı ve onları Benî Süleym tarafına doğru sürdü. Ardından süvarileri ve piyadeleriyle onların peşine düşerek setin hâkimiyetini ele geçirdi.

Daha sonra Zeyd, Berik ile Ruâs arasındaki bölgede bulunan Suriyelilere hücum etti ve orada onlarla çok şiddetli bir savaş yaptı. O gün onun sancaktarı, Benî Sa‘d b. Zeyd’den Abdüssamed b. Ebî Mâlik b. Mesrûh adında, Abbas b. Abdülmuttalib’in halifi olan bir adamdı. Mesrûh es-Sa‘dî, Abbas b. Abdülmuttalib’in kızı Safiyye ile evlenmişti. Suriyeli süvariler ilk anda Zeyd’in süvarileriyle piyadelerini geri püskürttüler. Bunun üzerine Abbas b. Saîd el-Mürrî, Yusuf b. Ömer’e haber göndererek kendisine okçular yollamasını istedi. Yusuf da ona, Kıgâniyye ve Buhâriyye’den okçularla birlikte Süleyman b. Süleym b. Keysân el-Kelbî’yi gönderdi. Bunlar Zeyd’e ve adamlarına ok atmaya başladılar. Gerçekte Zeyd, bataklığa vardıklarında adamlarını geri çekmek istemişti; fakat onlar bunu kabul etmemişlerdi. Muaviye b. İshak el-Ensârî, Zeyd b. Ali’nin önünde şiddetle savaştı ve öldürüldü. Zeyd b. Ali ile adamları gece yaklaşıncaya kadar sebat ettiler. Sonra birisi bir ok attı; ok Zeyd’in alnının sol tarafına isabet ederek başına saplandı. Bunun üzerine Zeyd adamlarıyla birlikte geri çekildi. Ancak Suriyeliler onların yalnızca gecenin bastırması sebebiyle geri çekildiklerini sandılar.

O gün Zeyd b. Ali ile birlikte bulunan ve Muaviye b. İshak’ın kölesiyle beraber alandan en son ayrılan kişi olan Selâme b. Sâbit el-Leysî şöyle demiştir: Ben arkadaşımla birlikte, Zeyd b. Ali’nin hemen arkasından gidiyordum. Onun attan indirilip Sikketü’l-Berîd’de, Arhâb ile Şâkir’in yaşadığı mahallede, Araplardan birinin mevlası olan Harrân b. Kerîme’nin evine götürüldüğünü gördük. Ben Zeyd’in huzuruna girdim ve, “Anam babam sana feda olsun ey Ebu’l-Hüseyin!” dedim. Yanındaki adamlar gidip Şugayr adındaki bir doktoru getirdiler; bu kişi Benî Ruâs’ın mevlasıydı. Ben bakarken o adam oku Zeyd’in alnından çıkardı. Allah’a yemin ederim ki oku çıkarır çıkarmaz Zeyd feryat etmeye başladı ve çok geçmeden öldü. Oradakiler, “Onu nereye defnedelim, onu nasıl gizleyelim?” demeye başladılar. İçlerinden biri, “Onu zırhını giydirip suya atalım” dedi. Bir başkası, “Hayır, başını keselim ve savaşta ölenlerin arasına koyalım” dedi. Zeyd’in oğlu Yahya ise, “Hayır, Allah’a yemin olsun ki köpekler babamın etini yemeyecek” dedi. Bir diğeri de, “Onu Abbasiyye’ye götürelim ve oraya gömelim” dedi.

Selâme devamla şöyle dedi: Ben onlara onu çamur ocağına götürüp oraya gömmeyi teklif ettim. Benim görüşümü kabul ettiler. Gidip iki hendeğin arasına, o sırada çok su bulunan yerde onun için bir mezar kazdık. Mezarı uygun şekilde hazırladıktan sonra onu defnettik ve suyu mezarın üzerinden akıttık. Yanımızda onun Sindli bir kölesi de vardı.

Daha sonra Zeyd’in oğluyla birlikte Sâbi‘ cabbânesine kadar gittik ve orada kaldık. O noktada insanlar bizi bırakıp ayrıldılar. Ben Yahya ile birlikte on kişiden az bir grubun içinde kaldım. Yahya’ya, “Gün ağarmak üzereyken şimdi nereye gitmeyi düşünüyorsun?” dedim. Yanında Ebu’s-Sabbâr el-Abdî vardı. Yahya, “İki nehre” dedi. Ben de, “Demek sadece iki nehre gitmek istiyorsun?” dedim; onun Fırat boyunca gidip onlarla savaşmak istediğini sanmıştım. Sonra ona, “Yerini bırakma. Öldürülünceye yahut Allah dilediği hükmü verinceye kadar onlarla savaş” dedim. Yahya bana, “Ben Kerbelâ’nın iki nehrine gitmek istiyorum” dedi. Bunun üzerine ben de, “Öyleyse gün ağarmadan kaç” dedim. Böylece o, ben, Ebu’s-Sabbâr ve az sayıdaki bir adam grubuyla birlikte Kufe’den çıktı. Kufe’den ayrılırken müezzinlerin ezanını duyduk ve Nuhayle’de sabah namazını kıldık. Sonra hızla Ninova istikametine yöneldik. Yahya bana, “Bişr b. Abdülmelik b. Bişr’in mevlası Sâbık’ı görmek istiyorum; acele et” dedi. Yolda insanlarla karşılaştıkça onlardan yiyecek istiyordum; bana ekmekler veriliyordu. Ben de bunları Yahya’ya veriyordum; o yiyor, biz de onunla birlikte yiyorduk. Karanlık çökmüşken Ninova’ya ulaştık. Sâbık’ın evine vardık; kapıdan seslendim, o da dışarı çıktı. Ben ona, “Ben Feyyûm’a gidiyorum ve orada kalacağım; eğer benimle irtibat kurmak istersen beni nerede bulacağını biliyorsun” dedim. Sonra Yahya’yı Sâbık’ın yanında bırakıp ayrıldım ve onu bir daha hiç görmedim.

Ardından Yusuf b. Ömer, Kufelilerin evlerinde yaralıları aramaları için Suriyeli askerleri gönderdi. Askerler evlerin avlusuna kadınları çıkarıyor, sonra yaralıları aramak üzere iç odaları dolaşıyorlardı. Sonra cuma günü Zeyd b. Ali’nin Sindli kölesi, Zeyd’in bulunduğu yeri haber verdi. Bunun üzerine Hakem b. es-Salt, Abbas b. Saîd el-Mürrî ile Hakem b. es-Salt’ın oğlunu gönderdi; onlar gidip Zeyd’i çıkardılar. Abbas, İbnü’l-Hakem’in kendisinden önce davranmasını istemediği için ondan ayrıldı. Cuma günü erken vakitte Abbas, Haccâc b. el-Kasım b. Muhammed b. el-Hakem b. Ebî Akîl ile birlikte bir haberci göndererek Zeyd b. Ali’nin başını Yusuf b. Ömer’e yolladı.

Cüheyne’nin mevlası Ebu’l-Cüveyriye şu beyitleri söyledi:

Kadınları aşağılayanlara
ve Selim çölünde kandiller dikenlere söyle:

Asil insanlarla savaşmayı nasıl buldunuz,
ey Yusuf b. el-Hakem b. el-Kasım?

Haberci Yusuf b. Ömer’in yanına gelince Yusuf, Zeyd hakkında gerekli emri verdi. Zeyd’in cesedi Künâse’de çarmıha gerildi; onunla birlikte Nasr b. Huzeyme, Muaviye b. İshak b. Zeyd b. Hârise el-Ensârî ve Ziyâd en-Nehdî de çarmıha gerildi. Yusuf, bir baş getiren herkese beş yüz dirhem verileceğini ilan etmişti. Muhammed b. Abbâd, Nasr b. Huzeyme’nin başını getirince Yusuf b. Ömer ona bin dirhem verilmesini emretti. el-Ehvel, el-Eş‘ariyyîn’in mevlası, Muaviye b. İshak’ın başını getirince Yusuf ona, “Onu sen mi öldürdün?” dedi. el-Ehvel de, “Allah emiri başarılı kılsın; onu öldüren ben değildim, fakat onu gördüm ve tanıdım” dedi. Bunun üzerine Yusuf, “Ona yedi yüz dirhem verin” dedi. el-Ehvel’in tam bin dirhem alamamasının tek sebebi, Muaviye’yi kendisinin öldürmediğini söylemiş olmasıydı.

Başka rivayetlerde, Yusuf b. Ömer’in Zeyd’in faaliyetlerinden ve yola çıktıktan sonra bir mesafe gittikten sonra yeniden Kufe’ye dönmesinden ancak Hişam b. Abdülmelik’in kendisine haber vermesiyle haberdar olduğu söylenir. Bunun sebebi de, rivayetlere göre Benî Ümeyye’den bir adamın Hişam’a mektup yazarak Zeyd’in faaliyetlerini ona bildirmesiydi. Bunun üzerine Hişam, Yusuf’a mektup yazıp onu azarladı, cahillikle suçladı ve şöyle dedi: “Zeyd Kufe’ye yerleşmiş, ona biat ediliyor, sen ise gaflet içindesin. Onu aramayı sürdür. Ona eman ver; eğer kabul etmezse onunla savaş.” Bunun üzerine Yusuf, Ebu Akîl ailesinden olup Kufe’de kendi vekili bulunan Hakem b. es-Salt’a Zeyd’i aramasını yazdı. Hakem Zeyd’i aradı, fakat saklandığı yeri bulamadı. Bunun ardından Yusuf, Horasanlı olup kekeme olan bir memlûkunu gizlice çağırdı. Ona beş bin dirhem verdi ve Şiîlerden bazılarıyla dostluk kurmasını emretti. Ona, Horasan’dan Ehl-i Beyt sevgisiyle geldiğini ve davalarına destek olmak için kullanmak istediği parası bulunduğunu söylemesini tembih etti. Memlûk Şiîlerle birkaç defa buluşup yanında para bulunduğunu onlara anlattıktan sonra, onlar onu Zeyd’in yanına götürdüler. Bunun ardından memlûk ayrılıp Zeyd’in nerede bulunduğunu Yusuf’a haber verdi. Yusuf da Zeyd’in üzerine süvariler gönderdi. Zeyd’in adamları savaş çağrılarını yükselttiler; fakat onun etrafında toplananlar yalnızca üç yüz kişi veya daha az oldu. Bunun üzerine Zeyd şöyle dedi: “Davud b. Ali sizi, ey Kufeliler, daha iyi tanıyormuş. Beni, sizin beni terk edeceğiniz konusunda uyarmıştı; fakat ben bunu önemsemedim.”

Başka rivayetlerde ise Zeyd’in gömüldüğü yeri haber veren kişinin, orada rastlantı eseri bulunan bir çamaşırcının kölesi olduğu söylenir. Bu rivayetlere göre Zeyd, Yakub nehrinde gömülmüştü; taraftarları nehri kapatmış, nehir yatağında onun için bir mezar kazmış, onu elbiseleriyle birlikte gömmüş ve sonra suyu tekrar onun üzerine akıtmışlardı. Köle, Yusuf’un adamlarına Zeyd’in gömüldüğü yeri göstermek için önce bir ücret üzerinde anlaştıktan sonra, onlara yeri gösterdi. Onlar da Zeyd’i çıkarıp başını kestiler ve cesedini çarmıha gerdiler. Birinin gelip cesedi indirmesinden korktukları için başında nöbet tutulmasını emrettiler ve gerçekten de bir süre onun üzerinde nöbet tutuldu.

Bazı rivayetlerde, Zeyd’in cesedi başında nöbet tutanlar arasında Ebu Hayseme Züheyr b. Muaviye’nin de bulunduğu söylenir. Zeyd’in başı Hişam’a gönderildi; Hişam da onun Dımaşk şehrinin kapısına asılmasını emretti. Sonra baş Medine’ye gönderildi. Cesedi ise Hişam ölünceye kadar darağacında kaldı. Daha sonra Velid onun indirilip yakılmasını emretti.

Başka rivayetlerde Zeyd’i Yusuf’a ihbar eden kişinin Hakîm b. Şenk olduğu söylenir.

Ebu Ubeyde Ma‘mer b. el-Müsennâ, Yahya b. Zeyd hakkında şu rivayeti nakletmiştir: Zeyd öldürülünce Benî Esed’den bir adam Yahya b. Zeyd’in yanına gidip, “Baban öldürüldü. Horasan halkı sana destek verecektir. Bence onların yanına gitmelisin” dedi. Yahya, “Bunu nasıl yapabilirim?” diye sordu. Adam da, “Senin arandığın iş biraz yatışıncaya kadar gizlen; sonra çıkıp git” dedi. Bunun üzerine adam Yahya’yı bir gece kendi evinde sakladı. Sonra korkuya kapıldı ve Abdülmelik b. Bişr b. Mervan’ın yanına giderek ona, “Zeyd senin yakın akrabandı. Onun hakkını gözetmek senin görevin” dedi. Abdülmelik, “Evet, ama onu bağışlamak daha takvaya uygun bir davranış olurdu” dedi. Bunun üzerine adam, “Zeyd öldürüldü; işte şimdi onun suça bulaşmamış genç bir oğlu var. Eğer Yusuf b. Ömer onun nerede olduğunu öğrenirse onu da öldürür. Bu yüzden onu koruman ve yanında gizlemen gerekir” dedi. Abdülmelik de, “Evet, memnuniyetle” dedi. Bunun üzerine adam Yahya’yı ona getirdi, o da Yahya’yı kendi evinde gizledi. Bu durum Yusuf’un kulağına gidince Yusuf, Abdülmelik’e şu haberi gönderdi: “Bu çocuğun senin yanında olduğunu duydum. Allah’a yemin ederim ki eğer onu bana getirmezsen mutlaka seni Müminlerin Emiri’ne şikâyet ederim.” Abdülmelik de ona şöyle cevap verdi: “Bu baştan sona yalan ve iftiradır. Ben mi benim otoriteme meydan okuyacak ve benden daha fazla hak sahibi olan birini saklayacağım? Senin benim hakkımda böyle bir şeye inanabileceğini ve bu tür bir iftira sahibine kulak verebileceğini hiç düşünmezdim.” Bunun üzerine Yusuf, “Doğru söylüyor. Allah’a yemin ederim ki İbn Bişr, Yahya gibisini saklayacak biri değildir” dedi. Böylece Yusuf, Yahya’nın aranmasını durdurdu ve ortalık sakinleşince Yahya, Zeyd’in taraftarlarından bir grupla birlikte Horasan’a kaçtı.

Zeyd’in öldürülmesinden sonra Yusuf, Kufe’de şu konuşmayı yaptı: “Ey Kufe halkı! Şüphesiz Yahya b. Zeyd, tıpkı babasının yaptığı gibi kadınlarınızın gerdek odalarına girmiştir. Allah’a yemin ederim ki eğer bana görünürse, babasının hayalarını kopardığım gibi onun da hayalarını koparırım!”

Şu rivayet de Ensar’dan birinden gelmiştir: Zeyd’in başı 123 yılında Medine’ye getirilip sergilendiğinde, Ensar şairlerinden biri gelip Zeyd’in başının önünde durdu ve şöyle dedi:

“Ey ahdi bozan,
başına gelen felakete sevin!
Sen emaneti ve ahdi bozdun.
Sen bütünüyle zulmün içine gömülmüşsün.
Şeytan da sana vaat ettiği şey hususunda
sözünden dönmüştür.”

İnsanlar şaire, “Yazıklar olsun sana! Zeyd gibi biri hakkında bunu nasıl söylersin?” dediler. O da, “Emir öfkeliydi; ben de onu hoşnut etmek istedim” dedi. Bunun üzerine onların şairlerinden biri ona şu karşılığı verdi:

“Ey kötülük şairi,
sen gerçekten yalancı oldun!
Allah’ın elçisinin oğlunu mu yergiye kalkıyorsun,
sana hükmedenleri hoşnut etmek için?
Allah sabah akşam
seni perişan etsin!
Ve bil ki toplama gününde
ateş senin yurdun olacaktır!”

Bazı rivayetlerde, Yusuf b. Ömer’in polis şefinin Hırâş b. Havşeb b. Yezid eş-Şeybânî olduğu ve Zeyd’i mezarından çıkarıp çarmıha gerenin de o olduğu söylenir. es-Seyyid şu şiiri söylemiştir:

“Geceyi uykusuz
ve uyanık geçirdim, şiir söylerken.
Söyledikten sonra da
uzun süre şaşkınlık içinde kaldım.
Dedim ki: Allah, Havşeb’e,
Hırâş’a ve Mezyed’e,
bir de Yezid’e — çünkü o
daha da küstah ve daha da azgındı —
milyon kere milyon
ebediyen lanet yağdırsın.
Çünkü onlar Allah’a karşı savaş açtılar
ve Muhammed’e eziyet ettiler.
Azgınlık ederek o temiz kişinin,
Zeyd’in kanının dökülmesine ortak oldular.
Sonra da onu çarmıha yükselttiler,
çıplak ve derisi soyulmuş halde.
Ey Hırâş b. Havşeb,
yarın insanların en bedbahtı sen olacaksın!”

Ebu Mihnef’e göre Yusuf, Zeyd b. Ali’yi öldürdükten sonra Kufe’ye girdi, minbere çıktı ve şöyle dedi:

“Ey pis bir şehrin halkı! Allah’a yemin ederim ki huysuz bir deve bile bana karşı bir şey elde edemez. Ne eski su tulumlarının şakırtısı beni yıldırır ne de kurttan korkarım. Hayır, ben en güçlü pazularla donatıldım. Ey Kufe halkı, kendi zilletinize ve alçalışınıza ağlayın. Bizden kendiniz için ne maaş bekleyin ne de herhangi bir tahsisat. Ben, sizin şehrinizi ve evlerinizi yıkmaya, mallarınızı yağmalamaya kesin karar verdim. Size karşı uygulanacak baskı tedbirlerini anlatmak için minberime çıktım. Siz zorbalık ve dikbaşlılık ehli bir topluluksunuz. Hâkim b. Şenk el-Muhâribî dışında hepiniz Allah’a ve Resûlü’ne karşı savaşıyorsunuz. Müminlerin Emiri’nden size karşı harekete geçmek için izin istedim. Eğer bana serbestlik verirse, savaşan adamlarınızı öldürür ve çocuklarınızı köleleştiririm.”

Bu yılda Külsûm b. İyâz el-Kuşeyrî de öldürüldü. O, Berberiler arasında fitne çıkınca Hişam b. Abdülmelik’in Suriye süvarileriyle İfrîkıye’ye gönderdiği kişiydi.

Yine bu yılda Abdullah el-Bettâl, Bizans topraklarında bir grup Müslümanla birlikte öldürüldü.

Bu yılda el-Abbâs b. Sâlih ile Muhammed b. İbrahim b. Muhammed b. Ali doğdu.

Yine bu yılda Yusuf b. Ömer, İbn Şübrüme’yi Sicistan’a vali olarak gönderdi ve İbn Ebi Leylâ’yı Kufe kadısı olarak tayin etti.

Ahmed b. Sâbit – onun râvileri – İshak b. İsa – Ebu Ma‘şer yoluyla gelen rivayete göre bu yılda Muhammed b. Hişam el-Mahzûmî, insanlara hac emirliği yaptı. el-Vâkıdî ve başkaları da aynı rivayeti nakletmiştir.

Bu yılda garnizon şehirlerinin âmilleri bir önceki yıldaki kimselerin aynısıydı ve isimleri daha önce zikredilmişti. Ancak bu yılda Kufe kadısının Muhammed b. Abdurrahman b. Ebi Leylâ olduğu rivayet edilmektedir.
Soğdlularla yapılan anlaşma: Bu yıl meydana gelen olaylar arasında Naṣr b. Sayyâr ile Soğdlular arasında bir barış anlaşmasının yapılması da vardı.

Ali b. Muhammed (el-Medâinî) – onun şeyhlerinden rivayete göre:

Asad’ın valiliği sırasında hakan öldürüldüğünde Türkler dağılmış, birbirlerine karşı akınlar yapmaya başlamışlardı. Soğdlular ise yurtlarına dönmek istediler ve bir grup Şaş’a çekildi. Naṣr b. Sayyâr vali olunca Soğdlulara haber göndererek onları geri dönmeye davet etti ve onların bütün taleplerini kabul etti. Oysa onların istedikleri şartlar, daha önce Horasan valileri tarafından reddedilmişti.

Bu şartlar şunlardı: Müslüman olup sonra dinden dönenlerin cezalandırılmaması; halktan hiçbirine borçların geri ödenmesi konusunda aşırı baskı yapılmaması; hazineye olan vergi borçlarının (gabale) kendilerinden talep edilmemesi; Müslüman esirlerin ancak bir kadının hükmü ve güvenilir şahitlerin şehadetiyle iade edilmesi.

İnsanlar Naṣr’ı bu anlaşma sebebiyle kınadılar ve onu eleştirdiler. O ise şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki siz benim gördüğüm gibi Soğdluların Müslümanlara karşı gösterdikleri savaş gücünü ve onlara verdikleri zararı görmüş olsaydınız, bu anlaşmayı yadırgamazdınız.”

Daha sonra Naṣr bu durumu Hişam’a bildirmek üzere bir elçi gönderdi. Elçi gelince halife başlangıçta Naṣr’ın bu uygulamasını desteklemedi. Bunun üzerine elçi şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri! Sen bizi hem savaşta hem barışta tecrübe ettin, o halde kendin karar ver.” Hişam buna kızdı. Ancak el-Abraş el-Kelbî şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri! İnsanları yumuşaklıkla kazan ve onlara karşı sabırlı ol; çünkü onların Müslümanlara verdikleri zararı biliyorsun.” Bunun üzerine Hişam, Naṣr’ın yaptığı uygulamayı onayladı.

Yine bu yılda Yusuf b. Ömer, el-Hakem b. es-Salt’ı Hişam b. Abdülmelik’e göndererek Horasan’ın kendi yönetimine verilmesini ve Naṣr b. Sayyâr’ın görevden alınmasını talep etti.
Yusuf’un bu talebinin sebebi: Ali (el-Medâinî) – onun şeyhlerinden rivayete göre:

Naṣr b. Sayyâr uzun süre valilik yaptıktan ve Horasan tamamen onun kontrolü altına girdikten sonra, ona haset eden Yusuf b. Ömer, Hişam’a şöyle yazdı: “Horasan gerçekten başlı başına bir derttir. Eğer Müminlerin Emiri uygun görürse Horasan’ı Irak’a bağlayayım. Oraya el-Hakem b. es-Salt’ı göndereyim. Çünkü o, el-Cüneyd ile birlikte bulunmuş, doğu eyaletlerinin çoğunu yönetmiş ve iyi idaresiyle Müminlerin Emiri’nin topraklarını mamur etmiştir. Onu sana gönderiyorum; çünkü o bilgili ve hikmet sahibidir. Onun sana vereceği nasihat bizim nasihatimiz gibidir ve onun ehl-i beyt sevgisi de bizim sevgimiz gibidir.”

Yusuf’un mektubu Hişam’a ulaşınca, Hişam kamu misafirhanesinde kalan Mukātil b. Ali es-Soğdî’yi getirtti ve ona: “Sen Horasanlı mısın?” diye sordu. Mukātil: “Evet ve ben Türklerin dostuyum” dedi (yanında yüz elli Türk ile gelmişti). Hişam: “el-Hakem b. es-Salt’ı tanır mısın?” dedi. Mukātil: “Evet” dedi. Hişam: “Horasan’da ne iş yapıyordu?” diye sorunca Mukātil şöyle cevap verdi: “el-Faryâb denilen bir kasabanın başındaydı; oranın haracı yetmiş bin dirheme ulaşır. Sonra el-Hâris b. Süreyc onu esir aldı.” Hişam: “Peki el-Hâris’in elinden nasıl kurtuldu?” dedi. Mukātil: “El-Hâris kulağını büküp ensesine vurdu ve onu serbest bıraktı” dedi.

Daha sonra el-Hakem, Irak’ın harac gelirlerini Hişam’a getirdi. Hişam onun yakışıklı ve fasih olduğunu görünce Yusuf’a şöyle yazdı: “el-Hakem geldi, senin anlattığın gibidir. Senin idaren altındaki bölgede onun için geniş bir alan vardır. el-Kinânî’yi (yani Naṣr’ı) görevden al ve yerine el-Hakem’i vali tayin et.”

Bu yılda Naṣr, Fergana’ya ikinci bir sefer düzenledi ve Mağrâ‘ b. Ahmar’ı Irak’a gönderdi. Ancak bu kişi Hişam’a giderek Naṣr’ı şikâyet etti.
Naṣr’ın şikâyet edilmesi: Bu işte Hişam ile Yusuf b. Ömer’in rolü

Rivayete göre Naṣr, Fergana’ya yaptığı ikinci seferden döndükten sonra Mağrâ‘ b. Ahmar’ı Irak’a elçi olarak gönderdi. Yusuf b. Ömer, Mağrâ‘ya şöyle dedi: “Ey İbn Ahmar! İbn el-Akta‘ (yani Naṣr) sizi, ey Kayslılar, etkisi altına mı aldı?” Mağrâ‘: “Evet, öyledir, Allah emiri başarılı kılsın!” diye cevap verdi. Bunun üzerine Yusuf: “Müminlerin Emiri’nin huzuruna çıktığında Naṣr’ı yık” dedi.

Heyet Hişam’ın yanına gidince Hişam onlara Horasan’ın durumunu sordu. Mağrâ‘ söze başladı, Allah’a hamd etti ve Yusuf b. Ömer’i övgüyle andı. Hişam: “Bunu bırak, bana Horasan’ı anlat” dedi. Bunun üzerine Mağrâ‘ şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri! Senin orduların içinde onlarınki kadar hızlı hareket eden yoktur, gökte onlarınkinden daha cesur doğanlar yoktur. Süvarileri filler gibidir, adam ve teçhizat bakımından yeterlidirler; fakat onların başında gerçek bir lider yoktur.” Hişam: “Yazıklar olsun sana! el-Kinânî (Naṣr) ne yapıyordu?” dedi. Mağrâ‘: “Naṣr o kadar yaşlandı ki kendi oğlunu bile tanımaz hâle geldi” dedi. Ancak Hişam bunu kabul etmedi ve Şubeyl b. Abdurrahman el-Mâzinî’yi getirtti. Ona: “Naṣr hakkında ne dersin?” diye sordu. Şubeyl: “Onun bunak olacak kadar yaşlı olmasından ya da aklını kullanamayacak kadar genç olmasından korkulmaz. Tecrübeli ve sınanmış biridir. Valiliğinden önce bile Horasan’daki bütün sınırları ve savaşları o idare ediyordu” dedi.

Bu gelişmeler Yusuf’a mektupla bildirildi. Yusuf casuslar yerleştirdi. Naṣr’ın heyeti Musul’a ulaştığında ana posta yolunu bırakıp dolambaçlı yollardan Beyhak’a gittiler. Bu sırada Naṣr da Şubeyl’in söylediklerinden haberdar olmuştu. Heyette bulunan İbrahim b. Bassam’ı Yusuf kandırarak Naṣr’ın öldüğünü ve yerine el-Hakem b. es-Salt’ı vali tayin ettiğini söyledi. Bunun üzerine İbrahim, Horasan eyaletlerini kime vereceğini ona tavsiye etti. Daha sonra Naṣr’ın elçisi İbrahim b. Ziyad gelerek Yusuf’un onu aldattığını söyledi. İbrahim b. Bassam da: “Yusuf beni mahvetti” dedi.

Bir başka rivayete göre Naṣr, Mağrâ‘ ile birlikte Hamlah b. Nu‘aym el-Kelbî’yi de göndermişti. Yusuf, Mağrâ‘yı kışkırtarak eğer Hişam’ın huzurunda Naṣr’ı kötüleyecek olursa onu Sind valisi yapacağını vaat etti. Hişam’ın huzuruna çıktıklarında Mağrâ‘ önce Naṣr’ı övdü, cesaretini ve yönetim becerisini anlattı, sonra “Keşke ondan geriye kalanlardan biraz daha faydalanabilseydik” dedi. Hişam: “Ne demek istiyorsun?” diye sorunca Mağrâ‘, Naṣr’ın artık sadece sesiyle insanları tanıyabildiğini, işitmekte zorlandığını ve sesinin zayıfladığını söyleyerek yaşlılığını ima etti. Bunun üzerine Hamlah ayağa kalktı ve: “Ey Müminlerin Emiri! Mağrâ‘ yalan söylüyor. Naṣr onun dediği gibi değildir” dedi. Hişam da: “Bu Yusuf b. Ömer’in kıskançlığının eseridir” diyerek Mağrâ‘yı yalanladı.

Yusuf daha önce Hişam’a yazıp Naṣr’ın yaşlandığını ve yerine Selm b. Kuteybe’nin getirilmesini önermişti. Hişam ona: “el-Kinânî hakkında konuşmayı bırak” diye cevap verdi.

Mağrâ‘ dönüşte Yusuf’a şöyle dedi: “Naṣr’a yaptığım kötülüğü biliyorsun. Artık onun yanında kalmamın bir faydası yok. Beni burada bırak.” Yusuf da Naṣr’a yazarak Mağrâ‘yı Irak kaydına geçirdiğini ve ailesini göndermesini istedi.

Başka bir rivayete göre Yusuf, Mağrâ‘dan Naṣr aleyhinde konuşmasını istediğinde Mağrâ‘ önce tereddüt etti ve Naṣr’ın iyiliklerini hatırlattı. Yusuf ise ona: “Onu yaşlılığıyla eleştir” dedi. Mağrâ‘ Hişam’ın huzurunda yine Naṣr’ı övdükten sonra sonunda yaşlılığını ima etti. Hişam bundan rahatsız olduysa da Hamlah’ın müdahalesiyle gerçeği anladı.

Naṣr, Mağrâ‘nın sözlerini duyunca Harun b. es-Siyavuş’u göndererek el-Hakem b. Numeyle’yi sert biçimde cezalandırdı ve ona: “İşte Allah hainlere böyle muamele eder” dedi.

Başka bir rivayete göre Naṣr, Horasan valisi olunca Mağrâ‘ b. Ahmar, el-Hakem b. Numeyle ve el-Haccâc b. Harun’u yakın adamları yaptı. Mağrâ‘yı üstün tuttu, ona özel konum verdi ve aracılıklarını kabul etti. Ancak Mağrâ‘nın ihaneti sonrasında Naṣr’ın Kays kabilesine karşı tutumu değişti ve onlara karşı soğudu.

Sonunda Kayslılar af dilediler, fakat Naṣr onların bu davranışını küçümsedi ve onları uzaklaştırdı.

Bu yılda Yezid b. Hişam b. Abdülmelik hac emirliği yaptı. Garnizon şehirlerinin âmilleri ise önceki yılın aynısıydı.
Bükeyr’in Ebû Müslim’i satın alması: Bu yıl meydana gelen olaylar arasında, Mekke’ye gitmekte olan bir grup Abbâsî taraftarının Kûfe’ye gelmesi de vardı. Bazı tarihçilere göre, Abbâsî davetinin lideri olan Ebû Müslim’i, Bükeyr b. Mâhân, Îsâ b. Ma‘kıl el-İclî’den satın aldı.

Bu konuda rivayetler farklıdır. Ali b. Muhammed (el-Medâinî) – Hamza b. Talha es-Sülemî – babası yoluyla şöyle rivayet eder:

Bükeyr b. Mâhân, Sind valilerinden birinin kâtibiydi. Kûfe’ye geldi ve Abbâsî taraftarları orada bir evde toplandılar. Ardından haklarında bazı fitne çıkarıcı söylentiler yayıldı ve tutuklandılar. Bükeyr hapse atıldı, diğerleri ise serbest bırakıldı. Hapiste ayrıca Ebû Âsım Yûnus ile Îsâ b. Ma‘kıl el-İclî de bulunuyordu ve onun yanında hizmetkârı olarak Ebû Müslim vardı.

Bükeyr onları Abbâsî davasını desteklemeye davet etti ve onlar da bu görüşü benimsediler. Sonra Bükeyr, Îsâ b. Ma‘kıl’a: “Bu genç kim?” diye sordu. Îsâ: “Bir köledir” dedi. Bükeyr: “Onu satar mısın?” diye sordu. Îsâ: “O senindir” dedi. Bükeyr: “Yine de uygun bir bedel almak isterim” deyince Îsâ: “Onu istediğin bedelle alabilirsin” dedi. Bunun üzerine Bükeyr dört yüz dirhem verdi.

Daha sonra hapisten çıktılar. Bükeyr, Ebû Müslim’i İbrahim’e gönderdi. İbrahim onu Mûsâ es-Serrâc’a verdi. Ebû Müslim, Mûsâ’dan çok şey öğrendi ve onun öğrettiklerini ezberledi. Ardından Horasan’a sık sık seyahat etmeye başladı.

Başka bir rivayete göre ise, 124 yılında Süleyman b. Kesîr, Mâlik b. el-Heysem, Lâhiz b. Kureyz ve Kahtabe b. Şebîb Horasan’dan Mekke’ye doğru yola çıktılar. Kûfe’ye vardıklarında, Abbâsî propagandası yaptığı şüphesiyle hapsedilmiş olan Âsım b. Yûnus el-İclî’nin yanına gittiler. Onunla birlikte Îsâ ve İdrîs b. Ma‘kıl da hapisteydi ve onların yanında hizmetkâr olarak Ebû Müslim bulunuyordu.

Horasanlılar Ebû Müslim’de bazı olağanüstü özellikler fark ettiler ve “Bu kim?” diye sordular. Hapistekiler: “Bu, bizimle birlikte olan Serrâcîn mahallesinden bir gençtir” dediler. Ebû Müslim, Îsâ ve İdrîs’in Abbâsî davası hakkında konuşmalarını dinliyor ve onları duyunca ağlıyordu. Onun bu hâlini görünce onu davaya katılmaya çağırdılar ve o da kabul etti.

Bu yıl Süleyman b. Hişam bir yaz seferine çıktı, Bizans kralı Leo ile karşılaştı ve ganimet alarak sağ salim döndü.

el-Vâkıdî’ye göre bu yıl Muhammed b. Ali b. Abdullah b. Abbâs vefat etti.

Ahmed b. Sâbit – onun râvileri – İshak b. İsa – Ebu Ma‘şer rivayetine göre bu yıl hac emirliğini Muhammed b. Hişam b. İsmail yaptı. el-Vâkıdî de aynı rivayeti aktarır.

Yine bu yıl Abdülaziz b. el-Haccâc b. Abdülmelik, eşi Ümmü Seleme (Hişam b. Abdülmelik’in kızı) ile birlikte hacca gitti.

Muhammed b. Ömer (el-Vâkıdî) – Yezid, Ebû’z-Zinâd’ın mevlâsı yoluyla şöyle anlatır: Muhammed b. Hişam’ı Ümmü Seleme’nin kapısında gördüm. Ona selam gönderiyor, kapısında birçok hediye bulunuyordu. Onları kabul etmesini rica etti fakat o kabul etmedi. Sonunda, artık kabul etmeyeceğini anlayınca, hediyelerin içeri alınmasını emretti.

Bu yılda garnizon şehirlerinin âmilleri, 122 ve 123 yıllarındaki kimselerin aynısıydı ve daha önce zikredilmişti.
Hişâm’ın Ölümü: Bu yıl meydana gelen olaylar arasında, en-Nu‘mân b. Yezîd b. Abdülmelik’in gerçekleştirdiği bir yaz seferi de vardı.

Ayrıca bu yıl Hişâm b. Abdülmelik b. Mervân’ın ölümü gerçekleşti. Ebû Ma‘şer’e göre Hişâm, Rebîü’l-Âhir ayının altı günü geçtikten sonra (6 Şubat 743) vefat etti. Aynı rivayet Ahmed b. Sâbit – onun râvileri – İshak b. İsa tarafından da aktarılmıştır. el-Vâkıdî, el-Medâinî ve diğerleri de aynı tarihi verir; ancak onun çarşamba günü (6 Şubat 743) öldüğünü belirtirler.

Hişâm’ın hilafet süresi bütün rivayetlere göre on dokuz yıldır. el-Medâinî ve İbn el-Kelbî’ye göre Hişâm on dokuz yıl, yedi ay ve yirmi bir gün hüküm sürdü. Ebû Ma‘şer’e göre on dokuz yıl ve sekiz buçuk ay; el-Vâkıdî’ye göre ise on dokuz yıl, yedi ay ve on gece hüküm sürmüştür.

Hişâm’ın yaşı konusunda ihtilaf vardır. Hişâm b. Muhammed el-Kelbî’ye göre elli beş yaşında öldü. Bazı rivayetlere göre elli iki yaşındaydı. Muhammed b. Ömer (el-Vâkıdî)’ye göre ise öldüğü gün elli dört yaşındaydı. Ölümü Rüsâfe’de gerçekleşti ve kabri de oradadır. Künyesi Ebû’l-Velîd idi.

Ahmed b. Züheyr – Ali b. Muhammed (el-Medâinî) – Şeybe b. Osman – Amr b. Kalî‘ – Sâlim Ebû’l-Alâ yoluyla şöyle rivayet edilir:

Bir gün Hişâm dışarı çıktı. Görünüşünden kederli olduğu anlaşılıyordu. Elbiseleri gevşek duruyor, atının dizginlerini gevşek tutuyordu. Bu hâlde bir saat kadar ilerledi. Sonra kendine geldi, elbiselerini düzeltti, dizginleri toparladı ve Rebî‘e: “el-Abrash’ı çağır” dedi.

el-Abrash geldi. Hişâm onunla birlikte yürürken el-Abrash dedi ki: “Ey Müminlerin Emiri, seni beni üzen bir hâlde gördüm.” Hişâm: “Nedir o?” dedi. el-Abrash: “Seni üzüntülü bir durumda dışarı çıkarken gördüm” dedi. Hişâm şöyle cevap verdi:

“Ey Abrash! Nasıl üzülmeyeyim ki ilim ehli benim otuz üç gün içinde öleceğimi söylüyor?”

Sâlim şöyle devam eder: Eve döndüm ve bir kâğıda şöyle yazdım: “Müminlerin Emiri şu gün şöyle dedi: otuz üç gün içinde öleceğim.” Otuz üçüncü günün dolduğu gece bir köle kapımı çaldı ve dedi ki: “Müminlerin Emirine gel ve yanında difteri ilacını getir.”

Hişâm daha önce bu ilacı kullanmış ve iyileşmişti. İlacı alıp gittim. Hişâm onunla gargara yaptı. Ağrı önce arttı sonra hafifledi. Bana: “Sâlim, ağrım biraz hafifledi. Sen ailene dön, ilacı burada bırak” dedi.

Ben ayrıldım. Aradan bir saat bile geçmeden şu feryatları duydum: “Müminlerin Emiri öldü!”

Hişâm ölür ölmez hazinedarlar kapıları kapattılar. Onu yıkamak için su ısıtacak bakır bir kap aradılar fakat bulamadılar. Sonunda komşudan ödünç aldılar. Orada bulunanlardan biri şöyle dedi: “Bunda ibret almak isteyen için bir ibret vardır.”

Hişâm difteri hastalığından öldü. Ölünce cenaze namazını oğlu Mesleme b. Hişâm kıldırdı.
Hişâm Hakkında Bilgiler: Ahmed b. Züheyr – Ali b. Muhammed (el-Medâinî) – Vesnân el-A‘racî – İbn Ebî Nuhayle – ‘Akkâl b. Şebbeh yoluyla rivayet edilir: ‘Akkâl der ki, Hişâm’ın yanına girdim; üzerinde yeşil kürkten yapılmış bir tunik vardı, beni Horasan’a göndermek üzere talimatlar veriyordu, fakat ben sürekli o tunike bakıyordum, bunu fark edince bana “Sana ne oluyor?” dedi, ben de “Halife olmadan önce seni yine böyle bir tunik giyerken görmüştüm, bunun aynı mı yoksa başka bir tunik mi olduğunu merak ettim” dedim, bunun üzerine Hişâm “Tek olan Allah’a yemin ederim ki bu aynı tuniktir, bundan başka bir tunik sahibi değilim; fakat beni şu topladığım ve biriktirdiğim mallar var ya, işte onlar sizin içindir” dedi; ‘Akkâl onun hizmetinde bulunuyordu ve şöyle derdi: “Onun yanına girdiğimde onu son derece zeki bir adam olarak buldum.”

Ahmed b. Züheyr – Ali (el-Medâinî) – Mervân b. Şücâ‘ yoluyla rivayet edilir: Muhammed b. Hişâm’ın hizmetindeydim, bir gün beni çağırdı ve yanına gittiğimde onu öfkeli ve üzgün buldum, sebebini sorunca “Bir Hristiyan köleme başından vurdu” dedi ve Hristiyan’a ağır sözler söylemeye başladı, ben “Sakin ol” dedim, o “Ne yapabilirim?” diye sordu, ben “Onu kadıya götür” dedim, o “Bunun dışında bir şey yapamaz mıyım?” deyince “Hayır” dedim, bunun üzerine hadımlarından biri “Ben hallederim” diyerek gidip Hristiyanı dövdü, Hişâm bunu duyunca hadımı çağırttı, hadım Muhammed’den korunma istedi fakat Muhammed “Ben sana böyle bir emir vermedim” dedi, hadım ise “Evet verdin” diye karşılık verdi, bunun üzerine Hişâm hadımı dövdü ve oğlunu azarladı.

Ahmed b. Züheyr – Ali (el-Medâinî) yoluyla rivayet edilir: Hişâm zamanında Mervân oğullarından hiç kimse maiyetle dolaşmazdı, yalnızca Mesleme b. Abdülmelik istisnaydı; bir gün Hişâm, Sâlim’i maiyetle dolaşırken görünce onu bundan men etti ve tehdit etti, bundan sonra Sâlim’in yanına biri yaklaşsa hemen durur ve “Ne istiyorsun?” diyerek onun birlikte yürümesini engellerdi, buna rağmen görünüşe göre Sâlim Hişâm üzerinde etkiliydi.

Mervân oğulları normalde asker maaşı almaz, ancak sefere çıkacaklarsa alırlardı; bazıları bizzat savaşa gider, bazıları yerine başkasını gönderirdi; Hişâm’ın Ya‘kûb adında bir mevlası vardı, onun maaşını (iki yüz bir dinar) bu kişi alır ve sefere giderdi; Mervân oğulları ise kendilerine divan görevliliği gibi görevler vererek sefer yükümlülüğünden kaçınırdı; Dâvûd ve İsa b. Ali b. Abdullah b. Abbas da doğuda Halid b. Abdullah’ın yanında görev alarak onunla kalmış ve ondan maaş almışlardı.

Hişâm bir mülkünü bir mevlasına verdi, mevla bu mülkü geliştirerek gelirini artırdı ve iki katına çıkardı, sonra oğlunu gönderip geliri Hişâm’a sundurdu ve durumunu anlattı, Hişâm onu ödüllendirdi, bunun üzerine genç “Bir isteğim var” dedi, Hişâm “Nedir?” diye sorunca “Maaşıma on dinar eklenmesini istiyorum” dedi, Hişâm ise “Siz hepiniz on dinarı önemsiz bir şey sanıyorsunuz; hayır, bunu yapmam” diye cevap verdi.

Ahmed b. Züheyr – Ali (el-Medâinî) – Ca‘fer b. Süleyman – Abdullah b. Ali yoluyla rivayet edilir: Mervân oğullarının divan kayıtlarını inceledim ve Hişâm’ın kayıtlarından daha sağlam ve hem halk hem devlet için daha faydalı olanını görmedim; başka bir rivayette ise Hişâm’ın Mervân oğulları arasında en cimri olanı olduğu ve memurlarını en sıkı şekilde denetlediği belirtilir.

Ahmed b. Züheyr – Ali (el-Medâinî) – Hammâd el-Abal yoluyla rivayet edilir: Hişâm, Ghaylân’a “Senin hakkında söylentiler dolaşıyor, gel kendini savun; doğruysan seni destekleriz, yanlışsan seni vazgeçiririz” dedi, Ghaylân kabul etti, bunun üzerine Hişâm Meymûn b. Mihrân’ı çağırdı, Meymûn “Önce sen sor” dedi, Ghaylân “Allah kendisine isyan edilmesini istemiş midir?” diye sordu, Meymûn “Eğer istemediyse O’na nasıl isyan edildi?” diye cevap verdi, Ghaylân sustu, Hişâm “Cevap ver” dedi fakat cevap gelmeyince “Ben kendi hatalarım için affedilmeyi umamam eğer Ghaylân’ı affedersem” dedi ve onun el ve ayaklarının kesilmesini emretti.

Bir adam, içinde şarkıcı kadınlar, içki ve ud bulunan bir evde yakalanıp Hişâm’a getirildi, Hişâm “Udunu başında kırın” dedi, ud adamın başına vuruldu ve adam ağladı, ona “Sabret” denilince “Ben vurulduğum için ağlamıyorum, Hişâm’ın uda ‘lût’ demesine üzülüyorum” diye cevap verdi.

Bir adam Hişâm’a kaba söz söyleyince Hişâm ona “İmamına karşı böyle konuşmamalısın” dedi.

Hişâm cuma namazına gelmeyen oğluna “Niçin gelmedin?” diye sordu, oğlu “Atım öldü” deyince “Yürüyerek gelseydin” dedi ve bir yıl boyunca ona at verilmesini yasakladı.

Süleyman b. Hişâm babasına yazıp bineğinin zayıf olduğunu ve kendisine at verilmesini istedi, Hişâm ise bunun onun ihmali yüzünden olduğunu belirterek önce hayvanına iyi bakmasını, sonra tekrar değerlendireceğini yazdı.

Bir maliye görevlisi Hişâm’a bir sepet şeftali gönderip ulaşıp ulaşmadığını sordu, Hişâm da şeftalilerin ulaştığını ve hoşuna gittiğini belirterek daha fazlasını göndermesini ve kabın sıkıca kapatılmasını istedi.

Hişâm maliye görevlilerinden birine şöyle yazdı: “Müminlerin Emiri’ne gönderdiğin mantarlar ulaşmıştır; sayıları kırktır, fakat bazıları bozulmuştur. Bunun tek sebebi, nasıl paketlendikleridir. Eğer bir daha göndereceksen, onları koyduğun kabı kumla doldur ki hareket edip birbirlerine çarpmasınlar.”

Ahmed b. Züheyr – Ali (el-Medâinî) – el-Hâris b. Yezid yoluyla rivayet edilir: Hişâm’ın mülklerinden birinde bulunan bir mevlası bana iki güzel kuş verip gönderdi; ben de Hişâm’ın yanına girdim, evin avlusunda bir sedirin üzerinde oturuyordu, bana “Onları içeri koy” dedi, ben de koydum, kuşlara baktıktan sonra “Ey Müminlerin Emiri, peki benim mükâfatım ne olacak?” dedim; “Yazıklar olsun sana! İki kuş için nasıl bir mükâfat uygun olur?” dedi; ben “Nasıl uygun görürsen” deyince “Kuşlardan birini al” dedi; bunun üzerine hangisi daha iyi diye bakmak için içeri yöneldim, “Ne yapıyorsun?” diye sordu; “İkisinden daha iyisini seçiyorum” dedim; bunun üzerine “Daha iyisini alıp bana kötüsünü mü bırakacaksın? İkisini de bırak, sana kırk ya da elli dirhem verelim” dedi.

Hişâm henüz halife olmadan önce kendisine Devran adı verilen bir arazi tahsis edilmişti; oraya adamlar gönderdiğinde harap halde buldular; bunun üzerine Suriye’de görev yapan kâtibi Züveyd’e “Bu durumda nasıl bir çözüm bulabiliriz?” diye sordu; Züveyd “Bana ne vereceksin?” deyince “Dört yüz dinar” dedi; bunun üzerine Züveyd defterlere “Devran ve köyleri” diye yazdı ve Hişâm bu mülkten büyük gelir elde etti; daha sonra halife olunca Züveyd onun yanına geldiğinde Hişâm “Devran ve köyleri ha! Hayır, seni asla bir vilayete vali yapmayacağım” diyerek onu Suriye’den sürdü.

Ahmed b. Züheyr – Ali (el-Medâinî) – Umeyr b. Yezid – Ebû Hâlid – Velîd b. Hulayd yoluyla rivayet edilir: Hişâm beni Toharî bir at üzerinde gördü ve “Bu at nedir?” diye sordu; ben “Cüneyd bana verdi” dedim; Hişâm bunu kıskandı ve “Bu Toharî atlar çok çoğaldı” dedi; fakat Abdülmelik öldüğünde geriye yalnızca bir tane Toharî at bırakmıştı ve oğulları onu kimin alacağı konusunda yarışmış, her biri onu elde etmezse mirastan bir şey almamış sayılacağını düşünmüştü.

Mervân ailesinden biri Hişâm’a “Sen hem cimri hem korkaksın, nasıl halifelik isteyebilirsin?” dedi; Hişâm ise “Neden istemeyeyim, ben yumuşak huylu ve ölçülü biriyim” diye cevap verdi.

Bir gün Hişâm, el-Abraş’a “Keçilerin doğurdu mu?” diye sordu; o “Evet” dedi; Hişâm “Benimkiler gecikti, beni götür de seninkileri göreyim ve sütlerinden içeyim” dedi; birlikte gittiler, çadır kuruldu, ertesi sabah gidip oturdular, Hişâm bir koyunu kendi eliyle sağdı ve bununla övündü, ardından hamur yoğruldu, ateşi kendisi yaktı, ekmeği pişirdi ve el-Abraş’a maharetini göstererek birlikte yemek yediler.

İlbâ’ b. Mansûr el-Leysî Hişâm’ın yanına gelip bir kaside okudu; şiirinde sıkıntı içindeki birinin Suriye hükümdarına giderek onun cömertliğiyle zengin olacağını anlattı; Hişâm “İyi söyledin ve güzel istedin” diyerek ona beş yüz dirhem verilmesini ve maaşının artırılmasını emretti.

Muhammed b. Zeyd b. Abdullah b. Ömer b. el-Hattâb Hişâm’ın yanına geldiğinde Hişâm ona “Sana verecek bir şeyim yok” dedi ve kimsenin onu kandırmamasını, kendisini tanıdığını fakat yine de hiçbir şey vermeyeceğini söyleyerek geri göndermek istedi.

Bir gün Hişâm bir bahçesinin yanında durdu, içeride zeytin ağacı vardı; dalların sallandığını görünce işçilere “Zeytinleri düzgün toplayın, ağacı sallamayın, yoksa meyve zedelenir ve dallar kırılır” diye haber gönderdi.

Hac sırasında el-Abraş yanında ud çalan bazı kişiler getirmişti; Hişâm bunları tutuklatıp mallarını satıp parasını hazineye koydurdu ve eğer tövbe ederlerse geri verilmesini emretti.

Hişâm, Kınnesrîn bölgesinde bulunan Rusâfe’de yaşamaktaydı; bunun sebebi, halifelerin ve oğullarının vebadan kaçmak için ıssız yerlere çekilmesi geleneğiydi; kendisine “Halifeler vebadan etkilenmez” denildiğinde “Benim üzerimde mi deneyeceksiniz?” diyerek oraya taşınmış ve iki saray yaptırmıştı.

Hişâm’ın şaşılığı vardı; Halid b. Abdullah’ın gönderdiği bir deve sürücüsü onun huzurunda “Güneş, şaşı bir göz gibi batmaktadır” anlamında bir şiir okuyunca Hişâm öfkelenip onu kovdu.

Ebû Âsım er-Rabî‘ yoluyla rivayet edilir: Muâviye b. Hişâm bir gün önümden geçti, ona yemek teklif ettim, indi ve ekmek yedi, ardından bir tilki gördü ve peşine düştü, kısa süre sonra attan düşerek öldü; Hişâm “Onu halife yapmayı düşünüyordum, ama tilki peşinde koşarken öldü” dedi.

Yusuf b. Ömer’in kâtibi Kâhdem anlatır: Hişâm’a büyük bir yakut ve iri bir inci götürdüm, huzuruna çıktığımda uzun sedir ve yastıklar yüzünden yüzünü göremedim; taşın ağırlığını sorunca “Yazılamayacak kadar ağırdır” dedim, o da bunu kabul etti; yakut daha önce Halid b. Abdullah’ın cariyesine aitti ve yetmiş üç bin dinara satın alınmıştı.

Bir rivayete göre, Hişâm’ın saltanatının uzun sürmesi hakkında konuşulurken, Hz. Süleyman’ın yirmi yıl hüküm sürdüğü söylenince Muhammed b. Ali, bir peygamberden sonra gelen bir hükümdarın onun ömründen daha uzun yaşamayacağını belirten bir rivayet aktardı.

Bu yıl içinde Hişâm’ın ölümünden sonra Velîd b. Yezîd halife oldu; rivayetlere göre bu, hicrî 125 yılı Rebîü’lâhir ayında gerçekleşmiştir.
Velîd’in Hilafeti: el-Velîd’in babası Yezîd b. Abdülmelik b. Mervân’ın, kardeşi Hişâm b. Abdülmelik’ten sonra hilafete el-Velîd’in geçmesini neden vasiyet ettiğini daha önce zikretmiştim. Yezîd, Hişâm’tan sonra yerine el-Velîd’i tayin ettiği gün, el-Velîd on bir yaşındaydı; Yezîd ise oğlu el-Velîd on beş yaşına ulaşıncaya kadar ölmedi. Daha sonra Yezîd, kardeşi Hişâm’ı halife tayin etmiş olduğuna pişman oldu. Oğlu el-Velîd’e baktığında şöyle derdi: “Beni seninle Hişâm’ın arasına koyan kimse ile benim arama Allah girmiştir.” Yezîd b. Abdülmelik öldüğünde oğlu el-Velîd on beş yaşındaydı ve Hişâm halife oldu. Hişâm, el-Velîd’e karşı cömert, saygılı ve iyi davranıyordu; el-Velîd’de taşkınlık belirtileri görülmeye, içki içmeye başlayıncaya kadar ilişkileri bu şekilde sürdü.

Ahmed b. Züheyr – Ali b. Muhammed (el-Medâinî) – Cüveyriye b. Esmâ, İshak b. Eyyûb, Âmir b. el-Esved ve başkaları yoluyla rivayet edildiğine göre, el-Velîd’i bu yola sevk eden kişi Abdullah b. Abdülalâ’nın kardeşi Abdüssamed b. Abdülalâ eş-Şeybânî idi. Abdüssamed, el-Velîd’in hocasıydı. el-Velîd ayrıca kendisine içki arkadaşları edindi. Hişâm bunları el-Velîd’den uzaklaştırmak istedi ve 116 yılında onu hac emirliğine tayin etti. el-Velîd yanında sandıklar içinde bazı köpekler de götürdü; Ali b. Muhammed’in, isimlerini verdiğim şeyhlerinden nakline göre, bu sandıklardan biri deveden düştü ve içinde bir köpek vardı. Halk, deveyi kiralayan adama kırbaçlarla vurup onu fena halde dövdü. el-Velîd ayrıca Kâbe’nin ölçülerine göre yapılmış kubbeli bir çadır da götürmüştü; bunu Kâbe’nin üzerine kurup içinde oturmak istiyordu. Yanında şarap da vardı. Kâbe’nin üzerine o kubbeyi diktirip içine oturmak istedi, fakat arkadaşları onu bu düşünceden vazgeçirdiler ve, “Ne senin ne de bizim hakkımızda halkın ne yapacağından emin değiliz” dediler. Bunun üzerine el-Velîd kubbeyi Kâbe’nin üzerine taşımadı. Yine de halk onun dine karşı küçümseyici ve laubali davrandığını gördü ve bu durum Hişâm’ın kulağına gitti. Hişâm onu veliahtlıktan çıkarmak ve yerine oğlu Mesleme b. Hişâm’a biat almak istedi. Hişâm, el-Velîd’i kendisine yapılan biati bozup bunun yerine Mesleme’ye biat vermeye razı etmeye çalıştı; fakat el-Velîd kabul etmedi. Bunun üzerine Hişâm, el-Velîd’e “Öyleyse Mesleme’ye senden sonra geçmek üzere biat et” dedi, fakat el-Velîd bunu da kabul etmedi. Bundan sonra Hişâm’ın el-Velîd’e karşı tavrı değişti ve ona eziyet etmeye başladı. Gizlice oğlu lehine biat almak için girişimlerde bulundu ve birçok kimse Hişâm’ın bu isteğine uydu. Bunlar arasında dayıları olan Muhammed ve İbrahim, yani Hişâm b. İsmail el-Mahzûmî’nin oğulları, ayrıca el-Ka‘ka‘ b. Huleyd el-Absî’nin oğulları ve Hişâm’a yakın başka kimseler de vardı.

el-Velîd içki içmeye ve zevk peşinde koşmaya devam etti, hatta her türlü ölçüyü aştı. Hişâm ona şöyle dedi: “Yazıklar olsun sana ey Velîd! Vallahi senin İslâm’dan yana mı yoksa ona karşı mı olduğunu bilmiyorum. Her türlü çirkin işi, ne utanarak ne de gizleme ihtiyacı duyarak yapıyorsun.” Bunun üzerine el-Velîd, Hişâm’a şu şiiri yazdı:

“Dinimizi soran kimseye söyle,
biz Ebu Şâkir’in dinine uyarız.
Şarabı kimi zaman saf, kimi zaman karışık içeriz;
bazen ılıtılmış, bazen soğutulmuş olarak.”

Hişâm, künyesi Ebû Şâkir olan oğlu Mesleme’ye çok öfkelendi ve ona, “el-Velîd seni kullanarak benimle alay ediyor. Seni hilafet için yetiştiriyordum. Düzgün davran ve cemaat namazına devam et” dedi. Hişâm, 119 yılında Mesleme’yi hac emirliğine tayin etti. Mesleme ibadete yöneldi, ağırbaşlı ve yumuşak huylu davrandı, Mekke ve Medine’de para dağıttı. Medineli bir mevla da onun hakkında şöyle şiir söyledi:

“Dinimizi soran kimseye söyle,
biz Ebu Şâkir’in dinine uyarız.
O, yularlarıyla birlikte tüysüz atlar bağışlayan kimsedir;
ne zındıktır ne de kâfir.”

Şair burada dolaylı olarak el-Velîd’i kastetmişti.

Mesleme b. Hişâm’ın annesi, Yahyâ b. el-Hakem b. Ebî’l-Âs’ın kızı olan Ümmü Hakîm idi. el-Kümeyt de şu şiiri söyledi:

“Hilafetin kazıkları,
el-Velîd’den sonra Ümmü Hakîm’in oğluna taşınacaktır.”

Hâlid b. Abdullah el-Kasrî şöyle dedi: “Künyesi Ebû Şâkir olan bir halifeyle işim olmaz.” Mesleme b. Hişâm buna çok öfkelendi. Bu yüzden Hâlid b. Abdullah’ın kardeşi Esed b. Abdullah öldüğünde, Ebû Şâkir yani Mesleme, Hâlid b. Abdullah’a bir şiir gönderdi. Bu şiirde Nevfel, Hâlid ile kardeşi Esed’i hicvediyordu:

“İnsanları Esed’den kurtaran Rab,
Hâlid’i de helâk edip onlardan uzaklaştırsın.
Babası nesep bakımından temiz değildi;
o, soyu aşağı bir köleydi, kendisi de uzuvları kısa kölelerden doğmuştu.”

Mesleme bu yazıyı posta yoluyla Hâlid’e gönderdi. Hâlid, bunun kardeşinin ölümü dolayısıyla bir taziye mektubu olduğunu sandı. Mührü açtı, fakat içinde bu hiciv beyitlerinden başka bir şey bulamadı. Bunun üzerine, “Bugün aldığım taziyeler gibisini hiç görmedim” dedi.

Hişâm, el-Velîd’i sürekli eleştiriyor ve küçümsüyordu. Sık sık el-Velîd ve arkadaşlarıyla alay ediyor, kusurlarını dile getiriyordu. el-Velîd, Hişâm’ın tavrını anlayınca maiyetinden ve mevâlîsinden bazı kimseleri yanına alarak Belkayn ile Fezâre toprakları arasındaki el-Ezrak denilen yerde, el-Ağdaf adındaki bir su başında yaşamaya başladı. el-Velîd, Rusâfe’de Abdülmelik b. Mervân’ın mevlası olan kâtibi İyâd b. Müslim’i bırakmış ve ona, “Bulunduğun yerde olup biten her şeyi bana yaz” demişti. el-Velîd yanında Abdüssamed b. Abdülalâ’yı da götürdü. Bir gün içki içerlerken, şarap etkisini göstermeye başlayınca el-Velîd, Abdüssamed’e “Ey Ebû Vehb, birkaç beyit oku” dedi. Bunun üzerine Abdüssamed şu şiiri okudu:

“Görmedin mi yıldız, parlaması sona erince
konağına doğru hızla geri döndü.
Şaşkınlık içinde kendi yolundan saptı,
batı yerine vardıktan sonra doğu yerini aradı.
Ben de onun bu hareketine hayret edip
beliren ümitle şöyle dedim:
Belki de artık el-Velîd’in devri yaklaşmıştır,
çünkü zaman elverişli bir hâl almıştır.
Biz onun hükümdarlığını umuyorduk,
tıpkı kurak arazi sahibinin onun yeşermesini umduğu gibi.
Onun için bütün kalbimizle
en sağlam planları kurduk; çünkü o bunlara lâyık bir mahfildir.”

Bu şiir başka yerlerde de okundu ve sonunda Hişâm’ın kulağına vardı. Bunun üzerine Hişâm, el-Velîd’e verdiği düzenli tahsisatı kesti ve ona şöyle yazdı: “Abdüssamed’i dost, sırdaş ve içki arkadaşı edindiğini duydum. Bu da senin hakkında daha önce işittiğim şeyleri doğruluyor. Üstelik işlenen hiçbir kötülükte seni kusursuz görmüyorum. Abdüssamed’i aşağılanmış bir hâlde yanından kov.” Bunun üzerine el-Velîd, Abdüssamed’i uzaklaştırdı ve onun hakkında şu beyitleri söyledi:

“Ebû Vehb’i büyük bir günahla suçladılar;
hayır, büyükten de büyük bir günahla.
Onun hakkında yalan söylediklerine şahitlik ederim;
bunu, onları iyi tanıyan ve uzun tecrübeye sahip biri olarak söylerim.”

el-Velîd, Hişâm’a Abdüssamed’i yanından uzaklaştırdığını bildiren bir mektup yazdı ve içki arkadaşı hakkında Hişâm’ın işittikleri için özür diledi. Ardından Hişâm’dan İbn Süheyl’in kendi yanına gelmesine izin vermesini istedi. İbn Süheyl Yemenliydi; Dımaşk’ta birden fazla kez yöneticilik yapmış ve el-Velîd’in yakın çevresinde bulunan kimselerden biriydi. Fakat Hişâm, İbn Süheyl’i kırbaçlattı ve uzaklaştırdı. Daha sonra Hişâm, el-Velîd’in kâtibi İyâd b. Müslim’i de yakalattı; çünkü İyâd’ın el-Velîd’e haber gönderdiğini duymuştu. Onu ağır şekilde dövdürdü ve kaba kumaş giydirdi. el-Velîd bunu duyunca öfkeyle şöyle dedi: “Kime güvenilebilir? İnsanlara iyilik etmenin ne anlamı var? Babam bu lanetli şaşı adamı kendi ailesine tercih etti ve onu veliaht yaptı. Şimdi görüyorsunuz bana nasıl davranıyor. Kime bağlandığımı öğrenirse hemen onunla uğraşıyor. Bana Abdüssamed’i göndermemi yazdı, ben de gönderdim. Sonra İbn Süheyl’in bana katılmasına izin vermesini yazdım; o ise, ona ne kadar değer verdiğimi bildiği hâlde, İbn Süheyl’i dövdürdü ve uzaklaştırdı. İyâd b. Müslim’in bana bağlı olduğunu ve benim himayemde bulunduğunu öğrendi. Ona büyük değer verdiğimi ve onun kâtibim olduğunu biliyordu. Buna rağmen sırf bana zarar vermek için onu dövdürdü ve hapsetti. Allah’ım, beni ondan koru!” Sonra el-Velîd şu şiiri okudu: “Ben, kötü karakterli insanlara onların vefasızlığını tecrübe etmeden sürekli iyilikte bulunacak kişiyi uyaran kimseyim. Sen onlara ikram edersen küstahça nankörlük ettiklerini görürsün; hor davranırsan boyun eğdiklerini görürsün. Biz senin refahının kaynağı iken bize karşı nasıl büyüklük taslarsın? Bekle de talihin bizim lehimize döndüğünü göresin. Etrafına bak; eğer onun için köpekten başka bir benzetme bulamazsan onu dene. Efendisi onu av için besleyip güçlendirir, zayıf düştüğü hâlinden sonra kuvvetlenir; sonra köpek sahibine saldırır; zarar veremese bile, onu yiyebilseydi yerdi.”

Bunun ardından el-Velîd, Hişâm’a şu mektubu yazdı: “Müminlerin Emiri’nin benim gelirimi kısmak için yaptıklarını, dostlarımı, kadınlarımı ve ailemi nasıl mahvettiğini işittim. Allah’ın Müminlerin Emiri’ni böyle imtihan edeceğini ve onun beni böyle kötüleyebileceğini hiç düşünmezdim. İbn Süheyl gerçekten de senin anlattığın gibi biri olsaydı bile, bu, eşeğin kendisini kurt kadar değerli sanmasına benzerdi. Benim İbn Süheyl’e yaptığım iyilikler, ona iyi davranışım ve onun hakkında Müminlerin Emiri’ne yazdığım mektup, Müminlerin Emiri’nin benimle ilişkisini kesecek kadar ağır bir muameleyi hak etmez. Eğer bu, Müminlerin Emiri’nin içinden bana karşı beslediği özel bir şey yüzündense, benim için Allah’ın takdir ettiği veraset, bana biçtiği ömür ve bana ayırdığı rızık, Allah’tan başka kimsenin bunlardan en küçük bir şeyi eksiltemeyeceği ve vakitlerini değiştiremeyeceği şeylerdir. Çünkü Allah’ın geri çevrilmez hükmü, insanların isteyip istememesine bakmaksızın, O’nun önceden belirlediği kararlara göre yürür. O hızlandırdığında bunu geciktirecek, O’nun takdir ettiği süreyi de hızlandıracak kimse yoktur. Böyle bir durumda insanların Allah’ın huzurunda işledikleri günahlar kendilerinedir ve bu yüzden cezayı hak ederler. Müminlerin Emiri bunu ümmeti içinde en iyi anlayacak ve en çok dikkate alacak kişidir. Allah, Müminlerin Emiri’ni işlerini yürütürken doğru hükümlere yöneltsin.”

Hişâm, Ebû Zübeyr’e, “Nestas, bana bir şey olursa insanlar el-Velîd’den razı olur mu dersin?” diye sordu. Nestas, “Aksine Allah senin ömrünü uzatsın ey Müminlerin Emiri!” dedi. Hişâm, “Yazıklar olsun sana! Ölüm kaçınılmaz bir gerçektir. Söyle, insanlar el-Velîd’den razı olur mu?” dedi. Nestas, “Ey Müminlerin Emiri, el-Velîd’e biat zaten halkın üzerine farz olmuştur” diye cevap verdi. Bunun üzerine Hişâm, “Eğer insanlar el-Velîd’den razı olursa, ‘Üç gün halifelik yapan ateşe girmez’ sözü ancak yanlış bir söz olabilir” dedi.

Sonra Hişâm, el-Velîd’e şu cevabı yazdı: “Müminlerin Emiri, gelirinden yaptığı kesintiler ve başka konular hakkında yazdıklarını anlamıştır. Müminlerin Emiri, sana vermekte olduğu tahsisat yüzünden Allah’tan bağışlanma diliyor. Çünkü Müminlerin Emiri, sana yaptığı kesintiler ve mahvettiği arkadaşlarını mahvetmesi sebebiyle değil, daha çok sana bu tahsisatı vererek kendi nefsine karşı işlediği haksızlık sebebiyle korkmaktadır. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi, sana yaptığı tahsisatta seni diğerlerine üstün tutmuş olmasıdır; üstelik senin buna karşı tavrını ve bunu uygunsuz yerlerde harcadığını bildiği hâlde. İkinci sebep ise, arkadaşlarına da değer verip onlara bol ihsanlarda bulunmuş olmasıdır. Oysa onlar, Müslümanların her yıl seferler kısıldığında maruz kaldıkları sıkıntılara katlanmak zorunda değildir. Senin arkadaşların seninle birlikte kalmakta ve sen onları kendi sefihliğine sürüklemektedir. Müminlerin Emiri, bu hususta seninle sınırı aşmaktansa seni kısmayı ve sana ancak asgari miktarı vermeyi kendisi için daha uygun görmektedir. Fakat Müminlerin Emiri’nin sana yaptığı bu kesintileri Allah desteklemiştir; çünkü o bunu, bu konuda daha önce yaptığı şeylerin sonucundan korktuğu için Allah’ın mağfiretini umarak yapmıştır.

İbn Süheyl’e gelince; hayatım hakkı için, eğer senin yanında bulunduğu mevkiyi hak ediyor ve sevgine lâyık olsaydı, Allah onu bulunduğu hâlde bırakmazdı. Allah aşkına, İbn Süheyl dediğin kimdir ki? O, şarkı söyleyen, dans eden, ahmaklığı sınır tanımayan birinden başka bir şey değildir. Üstelik İbn Süheyl, senin o faaliyetlerde arkadaş edindiğin öbür kimselerden daha kötü değildir; Müminlerin Emiri asaletinden dolayı bunları açıkça söylemekten kaçınmaktadır, fakat sen hayatım hakkı için bunlar yüzünden gerçekten kınanmayı hak edersin. Eğer Müminlerin Emiri’nin seninle uğraşmak istediğini sanıyorsan, bu durumda onun bu konudaki kötü eğilimleri yüzünden senden aile bağını da kaldırmış olursun. Sana Allah’ın takdir ettiği şey hakkında söylediklerine gelince; Allah, bu konuda Müminlerin Emiri’ni senden önce getirmiş, onu bunun için seçmiştir; şüphesiz Allah buyruğunu yerine getirir. Müminlerin Emiri, Allah’ın lütfuyla kendisine verdiği şeyin ne bir kötülük ne de bir iyilik elde etmek için elinde bulunmadığına kesin olarak inanmıştır; bu sadece Allah’tan ona verilmiş bir emanettir ve onu sonunda bırakması kaçınılmazdır. Allah kullarına karşı öylesine merhametli ve şefkatlidir ki, onların idaresini, kim olursa olsun, kendisinin razı olmadığı bir kimseye bırakmaz. Müminlerin Emiri, Rabbine olan yüksek saygısı sebebiyle, bu görevi Allah’ın hem kendisinin hem de kullarının razı olacağı bir kimseye devretmekle görevlendirileceğini kuvvetle ummaktadır. Gerçekten de Allah’ın Müminlerin Emiri’ne olan lütfu, onun bunu anlatma ve Allah’ın yardımı olmadan O’na gereği gibi şükretme gücünü aşar. Eğer Allah Müminlerin Emiri için yakın bir ölümü takdir etmişse, onun gidici olduğu o yerde, Allah dilerse ve O’nun lütfuyla, bu dünya hayatına karşılık daha hayırlısı vardır. Hayatım hakkı için, senin Müminlerin Emiri’ne yazdığın mektubun içeriği tamamen senin ahmaklığına ve budalalığına uygundur. O hâlde aşırılıktan vazgeç ve davranışlarında mutedil ol. Cezalar ve büyük kudret Allah’a aittir. O bunlarla kullarından dilediğini vurur ve kullarından dilediğine kulağını verir. Müminlerin Emiri, Allah’tan kendisini korumasını ve kendisini en sevimli ve en hoşnut olduğu şeylere yöneltmesini istemektedir.”

el-Velîd de Hişâm’a şu cevabı yazdı: “Senin, kendinle benim arama engel koymak için bütün gücünü harcadığını gördüm; oysa zerre kadar aklın olsaydı kurduğunu kendin yıkardın. Hayatta olanlara karşı nefret tohumu ekiyorsun; öldüğünde, biçtiğin kötü ekinden dolayı onların vay hâline! En fazla ‘Keşke biz de…’ diyeceklerini hayal ediyorum; ama o vakit ‘keşke’ demenin bir faydası olmayacak. İyilik sunan kimsenin elini geri çevirdin; eğer onu tutsaydın, Rahmân, lütuf ve ihsan sahibi olan Allah seni bununla ödüllendirirdi.”

el-Velîd, Hişâm ölünceye kadar o çölde yaşamaya devam etti. Halife olduğu günün sabahında Ebû Zübeyr el-Münzir b. Ebî Amr’ı çağırttı. Ebû Zübeyr gelince ona şöyle dedi: “Ey Ebû Zübeyr! Hatırladığım kadarıyla ömrümde dünkü geceden daha uzun bir gece geçirmedim. Gece boyunca kaygılarla kuşatıldım ve o adamın, yani Hişâm’ın yönetimiyle ilgili şeyleri düşünüp durdum. Bana karşı kötü niyet besliyor. Gel bizimle ata bin, biraz hava alalım.” Bunun üzerine birlikte bindiler. Yaklaşık iki mil gittikten sonra el-Velîd bir kum tepesinin yanında durdu ve Hişâm’dan şikâyet etmeye başladı. Birden bir toz bulutu gördü ve, “Bunlar Hişâm’dan gelen haberciler; Allah’tan bize iyi haber getirmelerini dileyelim” dedi. Sonra posta atları üzerinde iki adam göründü; bunlardan biri Ebû Muhammed es-Süfyânî’nin mevlası, diğeri ise Cerdebe idi. Yaklaşınca el-Velîd’e yöneldiler, attan indiler, koşarak yanına geldiler ve ona halife diye selam verdiler. el-Velîd hayretten dili tutulmuş gibi oldu. Cerdebe ona tekrar tekrar halife diye hitap etmeye başlayınca el-Velîd, “Yavaş ol! Bana Hişâm’ın öldüğünü mü söylüyorsun?” dedi. Cerdebe, “Evet” dedi. el-Velîd, “Mektubunu kim gönderdi?” diye sordu. Cerdebe, “Senin mevlan, divanın başındaki Sâlim b. Abdurrahman” dedi. el-Velîd mektubu okudu; o iki adam da ayrılmak üzere döndüler. Bunun üzerine el-Velîd, Ebû Muhammed es-Süfyânî’nin mevlasını geri çağırdı ve ona kâtibi İyâd b. Müslim’i sordu. Mevla şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri, o Hişâm’ı Allah’ın hükmü vuruncaya kadar hapiste kaldı. Hişâm’ın artık iyileşmesinden ümit kesilince İyâd, ambar görevlilerine haber gönderip ellerindeki şeyleri sıkıca tutmalarını, hiç kimsenin hiçbir şeyi çıkarmamasını söyledi. Hişâm ayıldı ve bir şey istedi, fakat ona vermediler. Bunun üzerine Hişâm, ‘Demek biz el-Velîd için ambar bekçiliği yapmışız’ dedi ve kısa süre sonra öldü. İyâd hapisten çıktı, ambarların kapılarını mühürledi ve Hişâm hakkında gerekli emirleri verdi. Hişâm yatağından kaldırıldı, fakat onu yıkamak için su ısıtacak bir kap bile bulamadılar; ödünç istemek zorunda kaldılar. Ambarlardan kefen de çıkaramadılar. Nihayet Hişâm’ın mevlası Gâlib ona bir kefen buldu.”

el-Velîd, Abbas b. el-Velîd b. Abdülmelik b. Mervân’a mektup yazarak onu Rusâfe’ye göndirdi ve orada Hişâm’ın ne kadar malı bulunduğunu, kaç oğlu olduğunu tesbit etmesini, ayrıca Mesleme b. Hişâm hariç vekillerini ve adamlarını tutuklamasını emretti. Mesleme hakkında ise Abbas’a, ona dokunmamasını ve evine kimsenin girmemesini yazdı; çünkü Mesleme sık sık babasına el-Velîd hakkında yumuşak davranmasını söylemiş ve Hişâm’ı ona karşı harekete geçmekten alıkoymuştu. Bunun üzerine Abbas Rusâfe’ye giderek el-Velîd’in yazdığı emirleri yerine getirdi. Sonra el-Velîd’e mektup yazarak Hişâm’ın oğullarını ve adamlarını tutukladığını, mallarını da saydığını bildirdi. el-Velîd buna şu cevabı verdi: “Keşke Hişâm yaşasaydı da geniş süt kovasının ağzına kadar doldurulduğunu görseydi.”

el-Velîd ayrıca şu beyitleri söyledi: “Keşke Hişâm yaşasaydı da geniş ölçeğinin mühürlenmiş olduğunu görseydi. Biz de ona, daha önce bize ölçtüğü ölçünün aynısını ölçtük ve ondan bir zerresini bile eksik bırakmadık. Bunu yeni bir şey ortaya koyduğumuz için yapmadık; ayırıcı kitap bize bunu bütünüyle mubah kılmıştı.”

el-Velîd valiler tayin etti ve uzak bölgelerden ona biat mektupları gelmeye başladı. Valiler ona yazıyor, heyetler de yanına geliyordu. Mervân b. Muhammed ona şu mektubu yazdı: “Allah, kulları üzerindeki buyruğunda ve topraklarının mirasında Müminlerin Emiri’ni bereketli kılsın! Hişâm, iktidarın sarhoşluğunun meydana getirdiği boğucu sel yüzünden, Allah’ın büyüttüğü haklarını Müminlerin Emiri’nden eksiltmeye kalkıştı. Gücünün yetmeyeceği bir şeyi yapmak istedi. Görüşleri ve inançları bozuk kimseler bu konuda ona uydu, fakat onlar da onun arzuladığı şeyi gerçekleştirmeyi zor buldular. Sonunda Allah’ın hükümlerinin ağırlığı altında ezildi. Müminlerin Emiri ise Allah’ın koruması altındaydı; ta ki Allah onu hilafetin en şerefli kuşağı ile kuşatıncaya kadar. O, Allah’ın kendisini ehil gördüğü işlerin sorumluluğunu üstlenmiş ve omuzlarına yüklenen emanette kesin bir yetkiyle doğrulanmıştır. Önceki kitaplar onun saltanat süresinin belirlenmiş vaktini haber vermiştir. Allah, kullarının durumlarını bildiği için onları yönetmek üzere onu seçmiştir. Allah hilafet süsünü onun boynuna takmış, ona hilafetin dizginlerini ve iktidarın gerdanlığını vermiştir. Kendisini hilafeti için seçen ve dininin sağlam temellerini korumakla görevlendiren Allah’a hamdolsun! Allah onu kötü niyetlilerin tuzaklarından korumuş, onu yükseltmiş, onları ise alçaltmıştır. Böyle aşağılık işler üzerinde ısrar eden kimse kendi nefsini helâk eder ve Rabbini gazaplandırır; fakat tövbe edip doğru yola yönelen, yanlıştan uzaklaşıp doğruya dönen kimse Allah’ı çok bağışlayıcı ve merhametli bulacaktır.

Müminlerin Emiri’ne bildirmek isterim ki onun Allah’ın hilafetine geçtiğini duyduğumda minberime çıktım, bozgunculara karşı iki kılıç kuşandım ve önümdeki insanlara Allah’ın onlara Müminlerin Emiri’ni nasip etmekle verdiği nimeti anlattım. Bunun üzerine sevindiler ve ‘Hiçbir halifenin başa geçmesi bize Müminlerin Emiri’nin başa geçmesinden daha çok umut vermemiş ve bizi daha çok sevindirmemiştir’ dediler. Ben de zaten daha önce sana biat etmek için elimi uzatmıştım; şimdi ise onu yeniledim, ağır ahitlerle, tekrar edilen bağlılık sözleriyle ve güçlü yeminlerle pekiştirdim. Sonra onların hepsi gayet güzel ve itaatkâr bir karşılık verdiler. Ey Müminlerin Emiri! Allah’ın sana verdiği maldan onlara itaatlerinin karşılığını ver; çünkü sen insanların en cömerdi ve en açık ellisisin. Onlar seni bekliyorlar ve senin kendilerine olan yakın akrabalığını ileri sürerek onlara ihsanını göstereceğini umuyorlar. Onlara seleflerinden daha fazla cömertlik göster ki böylece onları diğer tebaanın üstünde tuttuğun açıkça görülsün. Şu anda bulunduğum sınırı koruma işiyle meşgul olmasaydım, Müminlerin Emiri’ne olan özlemimin beni, emrine aykırı olarak yerime bir vekil bırakıp bizzat huzuruna gelmeye sevk etmesinden korkardım; çünkü benim için bundan daha büyük bir zevk yoktur. Eğer Müminlerin Emiri uygun görürse, yazıya dökmek istemediğim bazı hususları yüz yüze arz etmek için bana gelme izni versin.”

el-Velîd iktidara gelince Suriye halkı içindeki kötürümler ve körler için düzenlemeler yaptı. Onlara elbise verdi ve her birine bir hizmetçi tahsis edilmesini emretti. Kalabalık aile sahibi olanlar için koku ve elbise dağıttı, Hişâm’ın verdiğini artırdı. Herkesin maaşını on dirhem artırdıktan sonra, bunun üstüne özellikle Suriyelilere ayrıca on dirhem daha ekledi. Yardım istemek için gelen aile fertlerinin tahsisatını iki katına çıkardı. el-Velîd veliaht iken yaz seferinden dönenlere yemek verirdi. Zîzâ denilen konak yerinde de hac dönüşü gelenleri üç gün boyunca doyurur, binek hayvanlarına yem verdirir ve kendisinden istenen hiçbir şeyi geri çevirmezdi. İnsanlar ona, “Sen sadece ‘Bakayım’ desen bile bu, isteyen kimsenin razı olacağı bir söz olur” derlerdi. el-Velîd ise, “Ben dilimi yapmaya alışık olmadığım bir şeye alıştırmam” diye cevap verirdi.

el-Velîd şu beyitleri de okudu: “Eğer önüme engeller çıkmazsa, üzerinizdeki sıkıntı bulutunu kaldıracağıma size söz veriyorum. Yakında hem artış hem fazlalık, hem de bağışlar tarafımdan size ulaşacaktır. Her ay kâtiplerin yazıp mühürlediği kayıt defteriniz benim için kutsaldır.”

Bu yılda el-Velîd b. Yezîd, kendisinden sonra oğulları el-Hakem ile Osman’a biat aldı ve onları sırasıyla veliaht tayin etti; el-Hakem’i Osman’ın önüne geçirdi. Bu konuda garnizon şehirlerine mektuplar yazdı. Yazdığı kişilerden biri de o sırada Irak’taki âmili olan Yusuf b. Ömer idi. Yusuf b. Ömer de bu konuda Nasr b. Seyyâr’a bir mektup yazdı. Mektubun metni şöyleydi:

“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Yusuf b. Ömer’den Nasr b. Seyyâr’a. Asıl konuya gelince: Müminlerin Emiri’nin, benim idarem altında bulunanlara yazdığı ve oğulları el-Hakem ile Osman’ı kendisinden sonra veliaht tayin ettiğini bildirdiği mektubun bir nüshasını sana ulaştırmaları için Akkâl b. Şebbeh et-Temîmî ile Abdülmelik el-Kaynî’yi gönderdim. Bu mesele hakkında sana ayrıntılı açıklama yapmalarını da onlara emrettim. Sana ulaştıklarında, Müminlerin Emiri’nin mektubunun okunmasını dinlemek için halkı topla. İnsanların bu iş için bir araya getirilmesini emret ve Müminlerin Emiri’nin yazdığı şeyi onlarla uygula. İşin bitince mektubu okut, sonra konuşmak isteyenlere izin ver. Ardından insanlardan Allah’ın adı ve bereketiyle el-Velîd’in iki oğluna biat almalarını iste. Benim bu mektubumun sonunda, Müminlerin Emiri’nin bize gönderdiği mektuptan sana aktardığım esaslar uyarınca onlardan yemin al. Bunu açıkla ve biati bu esaslara göre al. Allah’tan, Müminlerin Emiri’ni ve tebaasını, onun sözleriyle onlar için takdir ettiği şeyde mübarek kılmasını diliyoruz. Allah’tan el-Hakem ile Osman’ı doğru yola iletmesini, onları ve bizi onların sayesinde mübarek kılmasını diliyoruz. Sana selam olsun.”

Nasr, 125 yılı Şaban ayının ortasında, bir perşembe günü şöyle yazdı: “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Allah’ın kulu, Müminlerin Emiri el-Velîd’e, ondan sonra hayatta kalması hâlinde Müminlerin Emiri’nin oğlu el-Hakem’e ve el-Hakem’den sonra hayatta kalması hâlinde Müminlerin Emiri’nin oğlu Osman’a, dinleyip itaat etmek üzere biat edin. Eğer bu ikisinden birine bir şey olursa, Müminlerin Emiri oğullarından veya tebaasından dilediğini öne geçirip dilediğini geri bırakarak yerine birini tayin edecektir. Bu hususta Allah’ın ahdi ve misakı sizin üzerinize bağlayıcıdır.”

Bu mesele hakkında bir şair şu beyitleri söyledi: “el-Velîd’den sonra Osman’dan çok ümitliyiz; yahut el-Hakem’den, sonra da Saîd’den umutluyuz; tıpkı Yezîd iktidardayken el-Velîd hakkında umut beslediği gibi. Fakat hilafet bizden çok uzaklaştı; şimdi de onun eski hâline dönmesini umuyoruz. Eğer gerçekten geri dönerse, onu yakın akrabaya ver ki uzak olan ondan ümidini kessin.”

Ahmed b. Züheyr – Ali el-Medâinî – daha önce zikrettiğim şeyhleri yoluyla rivayet ettiğine göre Akkâl b. Şebbeh ile Abdülmelik b. Nuaym, Nasr’ın yanına geldiler ve şu mektubu getirdiler: “Asıl konuya gelince, şüphesiz Allah, adları mübarek, övgüsü yüce ve zikri yüceltilmiş olan Allah, İslâm’ı seçtiği din kılmış ve onu yarattıklarının seçkinleri için en hayırlı şey yapmıştır. Sonra meleklerden ve insanlardan elçiler seçmiş, onları kendi mesajıyla göndermiş ve o mesaj hakkında onlara emirler vermiştir. Onlarla, peş peşe gelen ümmetler ve birbirini izleyen çağlar arasında çekişme vardı; fakat onlar yine de insanları daha hayırlı olana çağırıyor ve dosdoğru yola davet ediyorlardı. Bu durum, Allah’ın lütfunun doruğa ulaşıp Muhammed’i peygamberliğe göndermesine kadar sürdü; o sırada bilgi hatırlanmaz olmuştu, körlük insanlara çökmüştü, ayrılık yayılmıştı, insanlar kendi hevâlarına uyuyordu, fırkalaşma insanları farklı yollara sevk etmişti ve hakikatin işaretleri silinmişti. İşte böyle bir zamanda Allah, Muhammed ile doğru yolu açıklığa kavuşturdu; onunla karanlığı giderdi; onunla sapıklık ve helâkten kurtuluş sağladı; onunla dini canlandırdı ve onu yaratılmışlarına rahmet kıldı. Vahyini onunla mühürledi. Allah, ondan önce gelen peygamberlere verdiği nimetleri Muhammed’de bir araya getirdi; onu onların izinden giden, onlarla indirdiğini doğrulayan ve kapsayan, ona çağıran ve onunla emreden biri kıldı.

Sonra onun ümmetinden, Muhammed’in çağrısına cevap veren ve Allah’ın kendilerine lütfettiği dini benimseyen kimseler ortaya çıktı. Bunlar, Allah’ın önceki peygamberleri aracılığıyla getirdiği ve kendi kavimlerinin yalanladığı hakikati doğrulama imkânı buldular; bir zamanlar yüz çevirdikleri o peygamberlerin güzel öğütlerini kabul ettiler. Önceden çiğnedikleri kutsallarını savundular ve daha önce küçümsediklerini yücelttiler. Muhammed ümmetinden hiç kimse yoktur ki, Allah’ın peygamberlerinden herhangi birini, Allah’ın ona emanet ettiği mesaj sebebiyle inkâr eden, ona kötü söz söyleyen, onu küçümseyerek inciten yahut yalanlayan, Allah’ın onun aracılığıyla indirdiğini reddeden birini dinlediğinde, ister babası, ister oğlu, ister kabilesinden biri olsun, onun kanını helâl ve aralarındaki bağı koparmayı meşru saymamış olsun.

Daha sonra Allah, peygamberini yanına aldıktan ve vahyini Muhammed ile mühürledikten sonra, hükmünün yerine gelmesi, sünnetinin ve cezalarının uygulanması, buyruklarının ve hükümlerinin benimsenmesi için peygamberliğin yolunu izleyen halifelerini tayin etti. Bu, Allah’ın halifeleri vasıtasıyla İslâm’ı sağlamlaştırması, onun hâkimiyetini pekiştirmesi, bağlarını güçlendirmesi, kutsallarını koruması, kulları arasında adaleti uygulaması ve topraklarında kamu yararını gözetmesi için yapıldı. Çünkü Allah, çok mübarek ve çok yüce olan Allah şöyle buyurmuştur: ‘Eğer Allah insanların bir kısmını diğerleriyle savmasaydı yeryüzü bozulurdu. Fakat Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.’

Allah’ın halifeleri, Allah’ın peygamberlerinden miras bıraktığı ve kendilerine emanet ettiği şeyler üzerinde birbiri ardınca hükümran oldular. Hiç kimse halifelerin hakkına karşı çıkmaz ki Allah onu yere sermesin. Hiç kimse onların birliğini terk etmez ki Allah onu helâk etmesin. Hiç kimse onların otoritesini hafife alıp Allah’ın onlarda tecelli eden hükmüne karşı çıkmaz ki Allah onları o kimse üzerinde hâkim kılmasın, onu başkalarına ibret ve uyarı yapmasın. İşte Allah, kullarını kendisine çağırdığı, benimsenmesini ve korunmasını emrettiği ve göklerle yerin onunla ayakta kaldığı itaati terk edenlere böyle muamele eder. Allah, çok mübarek ve çok yüce olan Allah şöyle buyurmuştur: ‘Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi ve ona ve yere: İsteyerek veya istemeyerek gelin, dedi. Onlar da: İsteyerek geldik, dediler.’ Allah, adı yüce olsun, yine şöyle buyurmuştur: ‘Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dediğinde onlar: Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın; oysa biz seni hamd ile tesbih ediyor ve takdis ediyoruz, dediler. O da: Ben sizin bilmediklerinizi bilirim, dedi.’

İşte Allah, yeryüzünde kullarından yaşatmayı dilediklerini ve oraya yerleştirdiği kimseleri hilafetle korur. Allah’ın yeryüzünde hüküm vermek üzere tayin ettiklerine itaatte, Allah’ın buna ilham ettiği ve kavrattığı kimseler için saadet vardır. Çünkü Allah, hamde ve yüceltilmeye layık olan Allah, bilir ki hiçbir şey için istikrar ve esenlik yoktur, ancak o itaat sayesinde vardır; Allah hakkını onunla korur, emrini onunla yürütür, kendisine başkaldıranları onunla geri çevirir, kutsallarını muhafaza eder ve dokunulmaz hükümlerini onunla korur. O itaatten kendisine düşen payı alan kimse Allah’ın dostu olur; O’nun emrine itaat eder, O’ndan doğru yolu bulur ve Allah’ın hem dünyada hem ahirette bereketine mazhar olur. Fakat o itaati terk eden, ondan yüz çeviren ve bu yüzden Allah’a karşı gelen kimse, kendisine ayrılan payı boşa çıkarır, Rabbine isyan eder ve dünya ile ahiret nimetlerini kendisi için kaybeder. Onun payı, bedbahtlığın ele geçirdiği, günahkâr davranışların sahip olduğu kimselerle birliktedir; öyle davranışlar ki peşlerinden sürüklediklerini en iğrenç su başlarından içirir ve onları en korkunç akıbetlere teslim eder; böylece Allah onları bu dünyada zillet ve ceza ile, ahirette ise şiddetli azap ve yoğun bir kederle cezalandırır.”

Bunların ardından gelen en büyük şey, Allah’ın kulları arasında ayırt edici kıldığı tevhid ilanının hemen sonrasında itaattir; çünkü itaat bu işin doruğudur, en yüksek noktasıdır, en açık yönüdür, yol göstericisidir, temelidir, koruyucusudur ve dayanağıdır. Başarıya erenler Allah katındaki makamlarına itaat sayesinde ulaşırlar ve O’nun katındaki ödüle itaat sayesinde hak kazanırlar. Buna karşılık isyan, diğerlerini Allah’ın intikamının hedefi hâline getirir ve O’nun gazabını ve cezasını üzerlerine gerekli kılar; çünkü onlar itaati terk etmiş, onu kaybetmiş, ondan yüz çevirmiş ve onu elden çıkarmışlardır. Allah sapıtanları, aşırı kibirlenenleri, körleşenleri, haddi aşanları ve takva ile Allah korkusunun yollarından ayrılanları helâk eder. O hâlde başınıza gelecek, size ulaşacak ve size isabet edecek şeylerde Allah’a itaate sımsıkı sarılın. İtaatin sadık savunucusu olun, ona sıkıca tutunun, ona doğru koşun, ona ulaşmak için samimiyetle davranın ve onunla Allah’a yaklaşmaya gayret edin. Çünkü siz, Allah’ın hükmünün itaat edenler lehinde nasıl işlediğini, onları yüceltip delillerini üstün kıldığını ve onlara karşı çıkanları, onlara saldıranları, onlarla yarışanları yahut üzerlerinde parlayan Allah nurunu söndürmek isteyenleri nasıl boşa çıkardığını gördünüz. Ayrıca, isyan edenlerin maruz kalacağı azarlama ve sıkıştırmanın, sonunda onların durumunu tam bir yıkım, aşağılanma, zillet ve helâke dönüştüreceği konusunda da uyarıldınız. Sağlam görüş sahibi olan ve öğütten yararlanan kimse için bunda apaçık bir uyarı vardır; ondan fayda elde edebilir, onunla saadete erebilir ve Allah’ın hükmünün, ona layık olanlar üzerindeki nimetini onunla kavrayabilir.

Bununla birlikte, hamd kendisine ait olan, lütuf ve ihsan dağıtan Allah, ümmeti en güzel sonuca yöneltmiş, onların durumunu ıslah etmiş, kanlarının dökülmesini önlemiş, birlik bağlarını sağlamlaştırmış, dillerini uzlaştırmış, dayanaklarını düzgün bir şekilde kurmuş ve halkın genel yararını gözetmiştir. Allah’ın, bu dünyada ümmete verdiği nimetlerin özel hazinesi, onları yönetmeleri için temel ve dayanak olarak kurduğu hilafetin hemen ardından, Allah’ın halifelerini Müslümanlar için büyük işlerde doğrulayıp gözetmekle yönlendirdiği ahittir. Böylece halifelerinin başına bir şey geldiğinde, bu ahit onlar için sığınılacak bir güvence, felaket zamanında bir barınak, bozulmuş işleri düzeltme, birbirine düşman olanları uzlaştırma, İslâm’ın sınırlarını sağlamlaştırma ve şeytanın taraftarlarının arzuladıkları şeyi boşa çıkarma vesilesi olsun diye bu yapılmıştır. Şeytanın onlara süslediği ve çağırdığı şey ise, bu dinin yıkılması, halkının birliğinin parçalanması ve Allah’ın diniyle birleştirdiği yerde fitnenin ekilmesidir. Allah’ın bu konuda kötülük yapanlar hakkındaki hükmü, yalnızca onları zarara uğratmak ve arzularını boşa çıkarmaktır. Onlar göreceklerdir ki Allah, taraftarları için verdiği hükümle onların işlerinin bağlarını sağlamlaştırmıştır ve işlerinde bozgunculuk yapmak, hıyanet etmek, Allah’ın sağlamlaştırdığını zayıflatmak veya Allah’ın yüz çevirdiği şeye dayanmak isteyen herkesi onlardan uzaklaştırmıştır.

Allah, halifeleri ve kendisinden korkan, kendisine itaati emanet ettiği topluluğu için alıştıra geldiği en hayırlı şeyleri işte bunlarla tamamlamıştır ve onlara kendi kudreti, izzet verici gücü, yükseltme ve sağlamlaştırma imkânı ile maksatlarına ulaşmayı nasip etmiştir. Bu ahitte cisimleşen otorite, İslâm’ın tamamlayıcı unsurudur; Allah’ın Müslümanları kendisine borçlu kıldığı kusursuz nimetlerin bir parçasıdır; Allah’ın, bu ahit vasıtasıyla, onu yerine getirmesini dilediği ve telaffuz etmesini takdir ettiği kimseler için hazırladığı şeyin bir ön işaretidir. Allah bu ahdi, bu işe tayin ettiği kimseler için en güzel hazine ve Müslümanlara, kendilerine verdiği faydaları, onları koruyuşunu, dayandıkları gücünü ve sığındıkları barınağını en iyi hatırlatan şey kılmıştır. Bu barınağı da bizzat kendisi onlar için bir koruma vesilesi olarak meydana getirmiştir. Çünkü Allah onlara her tehlikeye karşı onunla savunma sağlar, her topluluğa karşı onları onunla birleştirir, münafıkları onunla alçaltır ve onları her türlü ayrılık ve bölünmeden onunla korur.

Öyleyse size merhamet eden ve işlerinizde size bu ahdi gösterdiği şeyi uygulayan Rabbiniz olan Allah’a hamd edin. O, bu ahdi sizin için bir yurt, içinde huzur bulacağınız bir sığınak, dallarının altında gölgeleneceğiniz bir dayanak, başlarınızı ne yana çevirirseniz çevirin ve dünya ile ahiret işlerinizi hangi yönde yürütürseniz yürütün sizi doğru yola yönelten bir araç kılmıştır. Bunda bol bir bereket vardır; bunda esenliği bol bol veren Allah’tan büyük bir lütuf vardır. Bunu, işlerinin sonuçlarını dikkatle düşünen ve doğru yolun yollarını aydınlatan nuru bilen akıl ve iyi niyet sahipleri tanır. O hâlde Allah’ın dininizi ve birlik hâlinizi korumuş olması sebebiyle O’na şükretmeniz gerekir; çünkü O’nun dini vasıtasıyla sizin için takdir ettiği şeyler dolayısıyla ne kadar büyük bir övgü ve şükrü hak ettiğini kavrayabiliyorsunuz. Bu sebeple, Allah dilerse, dinin kalplerinizdeki yeri ve nefisleriniz içindeki üstün mevkii, Allah’ın bu hususta size olan büyük lütfuna denk olsun. Güç ve kuvvet yalnız Allah’ındır.

Ayrıca Allah, Müminlerin Emiri’ni kendi halifesi olarak tayin ettiğinden beri, o (Müminlerin Emiri) bu ahitle diğer bütün işlerden daha fazla meşgul olmuş ve ona daha çok önem vermiştir; çünkü bunun Müslümanların işlerinde ne kadar hayati bir rol oynadığını ve Allah’ın bu ahit içinde kendilerine bildirdiği, şükretmeleri gereken hususları bilmektedir. Halife, hükümlerinde onlara karşı lütufkârdır ve kendi isteğiyle bu konuda bütün gücünü sarf eder; hem kendi iyiliği hem de halkın iyiliği için çaba gösterir. Yetki elinde olan ve gizliyi bilen Rabbine ve Efendisine, bu konuda kendisi ve halkı lehine hüküm vermesi için dua eder; çünkü O her şeye kadirdir. Bu meselede halife, özellikle kendisi ve genel olarak Müslümanlar için en adil olanı yapabilmek adına Allah’tan yardım ister.

Bu sebeple Müminlerin Emiri, size iki katlı bir ahdi (veliahtlık düzenini) bırakmayı uygun görmüştür ki böylece siz de sizden öncekiler gibi kaygılardan kurtulasınız, bol umut ve huzura erişesiniz ve karşılıklı düşmanlıklar yatışsın. Böylece Allah’ın, halkı için koruma, kurtuluş, esenlik ve hayat vesilesi olarak takdir ettiği bu işin önemini tam anlamıyla kavrayacaksınız; buna karşılık bu dini yıkmak ve halkını bozmak isteyen her münafık ve azgın için bu durum zillet, helâk ve sıkıntı vesilesidir. Bu nedenle Müminlerin Emiri, bu görev için kendi oğlu el-Hakem’i, ondan sonra da yine bir diğer oğlu olan Osman’ı halef olarak tayin etmiştir. Müminlerin Emiri’nin ümidi şudur ki, bu ikisi Allah’ın bu görev için yarattığı ve şekillendirdiği, bu göreve layık olanlarda bulunmasını istediği nitelikleri kendilerinde tamamladığı kimselerdendir; yani doğru görüş, sağlam din anlayışı, güçlü şahsiyet ve işlerin doğru yönetimi bilgisi. Müminlerin Emiri bu konuda hem kendi menfaati hem de sizin menfaatiniz için hiçbir gayreti esirgememiştir.

Öyleyse Allah’ın adı ve bereketiyle Müminlerin Emiri’nin oğlu el-Hakem’e biat edin; el-Hakem’den sonra da kardeşine itaat ve bağlılık üzere biat edin. Bunun karşılığında Allah’ın size daha önce bol bol verdiği, tekrar tekrar lütfettiği, sizi alıştırdığı ve geçmişte benzer durumlarda size öğrettiği en güzel karşılığı bekleyin; yani ulaştığınız umut, güven, esenlik, selamet ve korunma hâlini. Bu, sizin geciktiğini düşündüğünüz ve gerçekleşmesini hızlandırmak istediğiniz bir husustu; gerçekleştiğinde Allah’a hamd ettiniz, onu sizin için takdir ettiği için O’na şükrettiniz ve bunu bir nimet olarak gördünüz. Artık Allah’ın üzerinizdeki hakkını yerine getirmek için birbirinizle yarışacak ve elinizden geleni yapacaksınız; çünkü Allah’ın nimetlerinden, iyiliğinden ve cömert payından, meşru olarak isteyebileceğiniz her şeyi zaten elde ettiniz ve bu konudaki gayretiniz de O’nun size verdiği nimetlere uygundur.

Bununla birlikte, iki veliahttan birine bir şey olacak olursa, Müminlerin Emiri onun yerini doldurma ve yerine dilediği kimseyi getirme konusunda tamamen yetkilidir; ister kendi oğullarından ister ümmetinden birini seçsin, isterse bu kişiyi diğer oğlun önüne alsın ya da onun arkasına koysun. Bunu iyi anlayın. Biz Allah’tan—O’ndan başka ilah yoktur, gaybı ve görüneni bilen, Rahman ve Rahim olandan—halifeye ve size, onun sözleriyle takdir ettiği ve hükmettiği şeylerde bereket vermesini diliyoruz. Bu ahdin sonucunun bütün meselelerde sağlamlık, mutluluk ve sevinç olmasını niyaz ediyoruz; çünkü iş bütünüyle O’nun elindedir ve yalnızca O buna kadirdir. Hiç kimse bunun dışına çıkamaz. Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.

Bu mektubu Samil, 125 yılının Recep ayının sonuna sekiz gün kala, Salı günü (13 Mayıs 743) yazmıştır.

Bu yılda el-Velid, Nasr b. Seyyar’ı bütün Horasan’ın valisi olarak tayin etmiş ve oranın idaresini tamamen ona bırakmıştır. Yine bu yılda Yusuf b. Ömer, el-Velid’in yanına gelmiş, Nasr ve onun adamlarını el-Velid’den satın almış ve el-Velid de Horasan valiliğini tekrar ona vermiştir. Ayrıca bu yılda Yusuf b. Ömer, Nasr b. Seyyar’a bir mektup yazarak yanına gelmesini ve beraberinde mümkün olduğu kadar haraç ve para getirmesini emretmiştir.
Yusuf ile Nasr arasında haraç meselesi: Ali el-Medâinî’nin şeyhlerinden nakledildiğine göre Yusuf b. Ömer bu mesele hakkında Nasr’a yazdı ve ondan bütün adamlarıyla birlikte yanına gelmesini istedi. Yusuf’un mektubu Nasr’a ulaşınca, Nasr Horasan halkından ve kendi görevlilerinden haraç topladı. Horasan’daki her erkek ve kadın köleyi ve her güçlü atı hazırladı; ayrıca bin köle satın aldı, onları silahlandırdı ve atlara bindirdi.

Bazı rivayetlere göre Nasr beş yüz cariye hazırladı ve altın ve gümüş ibrikler ile ceylan, aslan başı, dağ keçisi ve benzeri şekillerde süs eşyaları yapılmasını emretti. Nasr bütün bu hazırlıkları tamamladığında, Velid ona acele etmesini isteyen bir mektup gönderdi. Bunun üzerine Nasr hediyeleri yolladı ve ilk kafile Beyhak’a ulaştı. Ardından Velid ona bir başka mektup yazarak udlar ve çalgılar göndermesini istedi. Bu durum üzerine şairlerden biri şöyle söyledi:

“Sevin ey Allah’ın emanetini taşıyan, sevin bu müjdeye;
ambarlar gibi yüklü develerle gelen servetlere,
tulumları şişkin, sazlara benzeyen şarap taşıyan katırlara,
Berberî kadınlarının cilvesine;
kalın ve ince tellere dokunuşlarına,
bazen tef vurulmasına, bazen de neylerin üflenmesine.
İşte bu dünyadaki payın budur ve cennette de sana nimet vardır.”

Hişam zamanında el-Azrak b. Kurra el-Misamî Tirmiz’den Nasr’ın yanına gelerek şöyle dedi: “Rüyamda Velid b. Yezid’i veliaht iken Hişam’dan kaçıyormuş gibi gördüm. Onu bir sedir üzerinde bal içerken gördüm ve bana da içirdi.” Bunun üzerine Nasr el-Azrak’a dört bin dinar ve bir takım elbise verdi ve onu bir mektupla Velid’e gönderdi. El-Azrak Velid’in yanına giderek parayı ve elbiseyi verdi. Velid bundan memnun oldu, ona hediyeler verdi ve Nasr’ı da ödüllendirdi. El-Azrak geri dönerken yolda Hişam’ın öldüğünü öğrendi ve Nasr’a henüz ulaşmamış olan bu haberi ona bildirdi.

Velid halife olunca el-Azrak ve Nasr’a mektup yazdı ve elçisine önce el-Azrak’a gitmesini emretti. Elçi gece el-Azrak’a ulaşıp mektubu verdi. El-Azrak kendi mektubunu okumadan her iki mektubu da Nasr’a götürdü. Velid’in Nasr’a yazdığı mektupta, udlar, sazlar, altın ve gümüş kaplar temin etmesi; Horasan’dan mümkün olduğu kadar çok kadın müzisyen, doğan ve güçlü at toplaması ve bunları seçkin kişilerle birlikte bizzat göndermesi emrediliyordu.

Benî Bahîle’den bir adamın rivayetine göre, bazı müneccimler Nasr’ı yaklaşan bir fitne konusunda uyarıyordu. Bunun üzerine Nasr, Belh’te bulunan ve kendi hizmetinde astrolog olan Sadaka b. Vessîb’i çağırdı. Bu sırada Yusuf sürekli Nasr’a gelmesini emrediyor, Nasr ise geciktiriyordu. Sonunda Yusuf bir elçi göndererek onu ısrarla çağırmasını, gelmezse görevden alındığını ilan edeceğini bildirdi. Elçi Nasr’a ulaşınca Nasr ona hediyeler vererek gönlünü aldı.

Ardından Nasr kendi kalesine yöneldi. Yolda karışıklık çıkınca Merv yakınındaki Mican’daki kalesine çekildi. Horasan’ın idaresi için vekil olarak İsme b. Abdullah el-Esedî’yi tayin etti. Harac işlerini el-Mühelleb b. İyas’a, Şaş bölgesini Musa b. Vargî’e, Semerkant’ı Hasan el-Esedî’ye, Amul’u ise Mukatil b. Ali’ye verdi. Bu görevlilere, kendisinin Merv’den ayrıldığını duyduklarında Türkleri toplayıp Ceyhun’un ötesine akın yapmalarını emretti ki kendisi de bu bahaneyle onlara katılabilsin.

Bir gün Irak’a doğru yola çıktığında Benî Leys’ten bir köle gece vakti gelip ona Velid’in öldüğünü haber verdi. Sabah olunca Nasr, Velid’in elçilerini çağırdı ve şöyle dedi: “Nereye gitmekte olduğumu biliyorsunuz ve gönderdiğim haraçları gördünüz. Şimdi gece biri gelip Velid’in öldürüldüğünü, Suriye’de karışıklık çıktığını, Mansur b. Cumhûr’un Irak’a gittiğini ve Yusuf b. Ömer’in kaçtığını söylüyor. Bulunduğumuz ülkenin durumunu ve düşmanlarımızın çokluğunu da biliyorsunuz.”

Bunun üzerine Nasr, haber getiren kişiye yemin ettirdi ve adam haberin doğru olduğunu söyledi. Salm b. Ahvaz ise bunun Kureyş’in bir hilesi olduğunu söyleyerek haberi yalanladı. Ancak elçi ona sert karşılık verdi. Bunun üzerine Nasr, “İbn Huzeyme’den beri hiçbir zor durumda görüşüm başkalarından geri kalmadı” dedi. Halk da onun görüşünü doğru buldu.

Aynı yıl Velid, dayısı Yusuf b. Muhammed’i Medine, Mekke ve Taif valiliğine tayin etti. İbrahim ve Muhammed b. Hişam’ı zincirlenmiş hâlde ona teslim etti. Yusuf onları Medine’de halka teşhir etti, sonra Irak’taki Yusuf b. Ömer’e gönderdi ve orada işkenceyle öldürüldüler.

Bu yıl ayrıca Sa‘d b. İbrahim kadılıktan azledildi ve yerine Yahya b. Saîd getirildi. Velid kardeşi el-Gamr’ı seferle görevlendirdi, el-Esved b. Bilal’i donanmanın başına getirerek Kıbrıs’a gönderdi. Kıbrıs halkına Suriye’ye ya da Bizans’a gitme seçeneği sunuldu; bir kısmı Müslüman topraklarına geldi, bir kısmı Bizans’a gitti.

Yine bu yıl Süleyman b. Kesir ve beraberindekiler Mekke’ye ulaştı. Orada Muhammed b. Ali ile görüştüler ve Ebu Müslim hakkında bilgi verdiler. Muhammed b. Ali onun satın alınıp azat edilmesini istedi. Onlar da büyük miktarda para ve hediyeler sundular. Muhammed b. Ali, o yıl içinde öleceğini belirterek yerine oğlu İbrahim’i tavsiye etti. Nitekim Zilkade ayının başında, 63 yaşında vefat etti.

Aynı yıl hac emirliğini Yusuf b. Muhammed yürüttü ve Yahya b. Zeyd Horasan’da öldürüldü.
Yahya b. Zeyd b. Ali’nin öldürülmesi: Yahya b. Zeyd b. Ali’nin Horasan’da nasıl bulunduğunu ve oraya gidiş sebebini daha önce zikretmiştik. Şimdi ise bu yılda meydana gelen öldürülüşünün sebebini anlatacağız.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî’nin, Ebu Mihnef’ten rivayetine göre Yahya b. Zeyd b. Ali, Hişam b. Abdülmelik ölünceye ve Velid b. Yezid b. Abdülmelik halife oluncaya kadar Belh’te Haris b. Amr b. Davud’un yanında kaldı. Yusuf b. Ömer, Nasr b. Seyyar’a bir mektup yazarak Yahya b. Zeyd’in Irak’tan çıktığını ve nerede kaldığını bildirdi. Sonunda Yusuf, Yahya’nın Haris’in evinde bulunduğunu Nasr’a açıkça yazdı ve Nasr’a adamlarını gönderip Yahya’yı zorla almasını emretti. Bunun üzerine Nasr b. Seyyar, Akil b. Ma‘kıl el-İclî’ye haber göndererek Haris’i yakalamasını, Yahya b. Zeyd’i kendisine getirinceye yahut Haris can verinceye kadar onu bırakmamasını emretti. Akil de Haris’i çağırttı ve Yahya hakkında sorguya çekti. Haris, “Onun hakkında hiçbir şey bilmiyorum” dedi. Bunun üzerine Akil ona altı yüz kırbaç vurdurdu. Haris de ona, “Allah’a yemin ederim ki o ayaklarımın altında bile olsa, sen onu alasın diye ayaklarımı onun üzerinden kaldırmam” dedi. Haris’in oğlu Kureyş bunu duyunca Akil’in yanına giderek, “Babamı öldürme, sana Yahya’nın nerede olduğunu göstereceğim” dedi. Bunun üzerine Akil, Kureyş ile birlikte bir adam gönderdi; o da Yahya’nın yerini gösterdi. Yahya’yı evin içindeki gizli bir odada buldular ve onu, Yahya ile birlikte Kufe’den gelmiş olan Yezid b. Ömer ile Abdülkays’ın mevlası el-Fadl ile birlikte yakaladılar. Akil, Yahya’yı Nasr b. Seyyar’a getirdi. Nasr onu hapse attı ve yaptığını Yusuf b. Ömer’e bildiren bir mektup yazdı. Yusuf bu hususta Velid b. Yezid’e yazdı. Bunun üzerine Velid, Nasr b. Seyyar’a Yahya’ya eman vermesini, onu ve arkadaşlarını serbest bırakmasını emreden bir mektup gönderdi. Nasr b. Seyyar, Yahya’yı çağırttı; ona Allah’tan korkmasını tavsiye etti, fitne çıkarmaktan sakındırdı ve Velid b. Yezid’in yanına gitmesini emretti. Ayrıca Yahya’ya iki bin dirhem ve iki katır verilmesini emretti. Bunun üzerine Yahya ve arkadaşları yola çıktılar. Yahya Serahs’a kadar gitti ve orada kaldı.

O sırada Serahs’ın başında Abdullah b. Kays b. Ubbad bulunuyordu. Nasr b. Seyyar, ona Yahya’yı Serahs’tan çıkarmasını isteyen bir mektup yazdı. Ayrıca Benî Temîm’in önderi olup Tus’ta bulunan Hasan b. Zeyd et-Temîmî’ye de, “Yahya b. Zeyd’i gözle; eğer senin yanından geçerse Tus’ta kalmasına izin verme, onu oradan çıkar” diye yazdı. Nasr, hem Abdullah’a hem de Hasan’a, Yahya yanlarından geçerse onu Nişabur’da bulunan Amr b. Zürâre’ye teslim etmelerini emretti. Bunun üzerine Abdullah b. Kays, Yahya’yı Serahs’tan çıkardı. Yahya daha sonra Hasan b. Zeyd’in yanından geçti; Hasan da ona yoluna devam etmesini emretti ve onu silahlı muhafızlardan bir grubun başında bulunan Sirhan b. Ferruh b. Mücahid b. Belâ‘ el-Anberî Ebu’l-Fadl’ın himayesine verdi.

Sirhan şöyle anlatır: Yahya’nın yanına girdiğimde Nasr b. Seyyar’ı ve Nasr’ın kendisine verdiği şeyi küçümser tarzda andı. Sonra Müminlerin Emiri Velid b. Yezid’i zikretti ve onun hakkında kötü konuştu. Kendisinin adamlarıyla birlikte dolaştığını, bunu da ancak zehirlenmekten veya boğdurulmaktan korktuğu için yaptığını söyledi. Yusuf’a kapalı bir şekilde işaret etti ve ondan korktuğunu söyledi. Yusuf’u açıkça eleştirmek istediğini, fakat bundan geri durduğunu da itiraf etti. Ben Yahya’ya, “Dilediğini söyle, Allah sana rahmet etsin; benim senden söz taşıyacağımı düşünme. Gerçekten de Yusuf sana, senin hakkında konuşmayı gerektirecek şekilde davranmıştır” dedim. Bunun üzerine Yahya bana, “Muhafız görevlendiren yahut muhafızlara emir veren birinden ne garip söz!” dedi; bununla bilgi edinmeye çalışıyordu. Allah’a yemin ederim ki, eğer onun peşine adam göndermek isteseydim, bana zincir vurulmuş halde getirilirdi. Bunun üzerine ben, “Hayır, Allah’a yemin ederim ki, bu senin yüzünden yapılmış bir şey değildir. Bu bölgede, hazine burada bulunduğu için öteden beri uygulanan bir usuldür” dedim. Sonra ona eşlik ettiğim için özür diledim ve onunla birlikte bir fersahtan fazla yol aldım. Sonunda Amr b. Zürâre ile karşılaştık. Amr onun için bin dirhem verilmesini emretti ve onu Beyhak’a kadar götürecek bir refakatçi verdi. Yahya ise Yusuf’un kendisine ihanet etmesinden korkuyordu. Horasan sınırında ve Kumis’e en yakın yer olan Beyhak’tan çıktıktan sonra yetmiş adamla birlikte tekrar Amr b. Zürâre’nin yanına döndü. Yolda tüccarlara rastladı ve onların binek hayvanlarını alarak, “Bunların bedelini ödememiz gerekir” dedi. Bunun üzerine Amr b. Zürâre, Nasr b. Seyyar’a yazdı; Nasr da Abdullah b. Kays ile Hasan b. Zeyd’e derhal Amr b. Zürâre’nin yanına gitmelerini, onun emri altına girmelerini ve Yahya b. Zeyd ile savaş çıkarmalarını emretti. Böylece gidip Amr b. Zürâre’ye katıldılar ve toplananların sayısı on bin kişiye ulaştı. Yahya b. Zeyd ise yalnızca yetmiş kişiyle onların karşısına çıktı. Buna rağmen onları bozguna uğrattı; Amr b. Zürâre’yi öldürdü ve çok sayıda atı yere serdi. Ardından Yahya Herat’a kadar ilerledi. O sırada Herat’ın başında Muğallis b. Ziyad el-Âmirî bulunuyordu. Ne Yahya ne de Muğallis birbirlerine karşı düşmanca bir harekette bulundular. Sonra Yahya b. Zeyd Herat’tan geçti. Nasr b. Seyyar, Selm b. Ahvaz’ı Yahya’yı aramak üzere gönderdi; fakat Selm Herat’a vardığında Yahya çoktan şehirden çıkmıştı. Bunun üzerine Selm Yahya’nın peşine düştü ve Cüzcan bölgesindeki, Hammad b. Amr es-Suğdî’nin yönetiminde bulunan bir köyde ona yetişti.

Yahya b. Zeyd’e Benî Hanîfe’den Ebu’l-Aclân adında bir adam katıldı. Bu adam o gün Yahya ile birlikte öldürüldü. Yine el-Haşhaş el-Ezdî de Yahya’ya katılmıştı; Nasr daha sonra onun elini ve ayağını kestirdi. Selm b. Ahvaz, sağ kanadına Sevre b. Muhammed b. Aziz el-Kindî’yi, sol kanadına da Hammad b. Amr es-Suğdî’yi yerleştirdi. Sonra Yahya’ya karşı şiddetli bir savaşa girişti. Bazı rivayetlerde Benî Anaze’den, İsa b. Süleyman el-Anazî’nin mevlası olan İsa adında bir adamın Yahya’ya bir ok attığı ve onun alnına isabet ettirdiği söylenir. O gün Muhammed de oradaydı. Selm, ona adamlarını savaşa hazırlamasını emretmişti; fakat Muhammed hasta numarası yaptı. Bunun üzerine askerleri savaşa hazırlayan kişi Sevre b. Muhammed b. Aziz el-Kindî oldu. Onlar savaştılar ve son kişiye kadar öldürüldüler. Sevre, Yahya b. Zeyd’in cesedinin yanından geçip onun başını aldı. el-Anazî onun eşyalarını ve gömleğini ele geçirmişti; fakat daha sonra Sevre, Yahya’nın başını ondan zorla aldı.

Hişam b. Muhammed el-Kelbî’nin, Musa b. Habib’den rivayetine göre Yahya b. Zeyd öldürüldüğünde ve Velid b. Yezid bu haberi alınca Yusuf b. Ömer’e şöyle yazdı: “Bu mektubum sana ulaştığında Irak’ın bu buzağısını ara, onu yak, sonra un ufak edip nehre saç.” Bunun üzerine Yusuf, Hıraş b. Havşeb’e emir verdi; Hıraş da Yahya’yı darağacından indirdi, cesedini yaktı, sonra ezip hurma sepetine koydu, bir kayığa yükledi ve Yahya’nın kalıntılarını Fırat’a saçtı.

Bu yılda garnizon şehirlerinin âmilleri bir önceki yılın aynısıydı ve onları daha önce zikretmiştik.
Yezid’in Velid’i Öldürmesinin Sebebi: Bu yılda meydana gelen önemli olaylardan biri, Velid b. Yezid’in, “Nakis” (eksik, yetersiz) lakabıyla bilinen Yezid b. Velid tarafından öldürülmesidir.

Velid b. Yezid hakkında daha önce, henüz halife olmadan önceki ahlaksızlığı, aşırılığı ve dine karşı hafif ve laubali tutumu hakkında bazı bilgiler vermiştik. Halifelik kendisine geçip iktidarı ele aldığında ise, bu davranışlarını azaltmak yerine daha da ileri götürdü; eğlenceye, avcılığa, içkiye ve sefih kimselerle birlikte olmaya daha fazla yöneldi.

Bu konularla ilgili rivayetleri, kitabı gereksiz yere uzatmamak için burada ayrıntılı olarak zikretmedim. Ancak onun bu davranışları, halkını ve askerlerini derinden rahatsız etti ve yaptıklarından dolayı ona karşı nefret duymaya başladılar.

Kendi aleyhine işlediği en büyük hatalardan biri ve sonunda ölümüne yol açan başlıca sebep ise, Abdülmelik b. Mervan’ın oğulları olan iki amcası Hişam ve Velid’in oğulları arasında, yani kendi akrabaları arasında, kendisine karşı düşmanlık uyandırmasıydı. Aynı şekilde Suriye ordusunun büyük kısmını oluşturan Yemenli gruplar arasında da kendisine karşı hoşnutsuzluk doğmasına sebep oldu.


Velid’in iki amcasının oğulları arasında hoşnutsuzluk doğurmasının bir kısmı

Ahmed b. Züheyr – Ali (el-Medâinî) – el-Minhal b. Abdülmelik rivayet eder: Velid eğlenceyi, avcılığı ve zevkleri severdi. Halife olunca insanların bulunduğu yerlerden hoşlanmamaya başladı ve öldürülünceye kadar bu hali devam etti. Sürekli yer değiştiriyor, ava çıkıyor, bu yüzden halkı ve askerleri sıkıntıya sokuyordu. Özellikle Hişam’ın oğullarını öfkelendirdi. Çünkü Süleyman b. Hişam’a yüz değnek vurulmasını emretti, saçını ve sakalını kestirdi, onu Amman’a sürgün edip orada hapsetti. Süleyman, Velid öldürülünceye kadar orada kaldı.

Velid, Velid b. Abdülmelik’in ailesine ait bir cariyeyi aldı. Ömer b. Velid bu konuda onunla konuştuysa da Velid, “Onu geri vermeyeceğim” dedi. Bunun üzerine Ömer, “O hâlde askerlerinin etrafında çok sayıda at kişnemesi duyulacak” dedi.

Velid, Yezid b. Hişam el-Afgam’ı hapsetti ve iki oğlu Hakem ile Osman için biat alınmasını istedi. Bu konuda Said b. Beyhas b. Süheyb ile istişare etti. Said ona, “Bunu yapma, onlar henüz bulûğa ermemiş çocuklardır. Biatı Abdülaziz b. Velid b. Abdülmelik’in oğlu Atik için al” dedi. Velid öfkelendi ve Said’i hapse attı; Said orada öldü. Velid, Halid b. Abdullah’tan da oğulları için biat almasını istedi fakat Halid bunu reddetti. Halid’in ailesinden bazıları ona, “Müminlerin Emiri senden oğulları için biat almanı istedi, sen ise reddettin!” dediler. Halid, “Yazıklar olsun size! Arkasında namaz kılamayacağım ve şahitliğini kabul edemeyeceğim kimseler için nasıl biat alırım?” dedi. Onlar da, “Peki ya Velid? Onun eğlenceye düşkünlüğünü ve ahlaksızlığını biliyorsun, buna rağmen şahitliğini kabul ediyorsun!” dediler. Halid, “Velid hakkında söylenenler rivayettir, kesin değildir; bunlar sadece boş söylentilerdir” dedi. Fakat Velid, Halid’e karşı öfkelendi.

Amr b. Said es-Sekafî şöyle dedi: Yusuf b. Ömer beni Velid’e gönderdi. Onun yanına girdiğimde bana, “Sefih kimseyi nasıl buluyorsun?” diyerek kendisini kastetti ve ardından, “Sakın bunu başkası duymasın” dedi. Ben de, “Sen hayatta olduğun sürece kulağımın böyle sözleri duymasındansa Habibe bint Abdurrahman b. Cübeyr’i boşarım daha iyi” dedim. Bunun üzerine Velid güldü.

Velid davranışlarıyla halkı iyice rahatsız etti. Hişam’ın ve Velid b. Abdülmelik’in oğulları onu küfürle suçladılar ve babalarının oğullarının anneleriyle uygunsuz ilişkiler kurduğunu ileri sürdüler. Ayrıca Velid’in yüz adet halka yaptırdığı ve her birine öldürmek istediği bir Emevî’nin adını yazdırdığı iddia edildi. Onu ayrıca zındıklıkla da suçladılar. Velid’e karşı en sert muhalefeti yapan kişi Yezid b. Velid b. Abdülmelik’ti. İnsanlar, onun zahidâne davranışlar sergilemesi ve mütevazı görünmesi sebebiyle ona kulak vermeye meyilliydi. O sadece, “Biz Velid’den razı olamayız” diyordu ve sonunda insanları Velid’i öldürmeye sevk etti.

Ahmed b. Züheyr – Ali (el-Medâinî) – Yezid b. Mâcid el-Kelbî – Amr b. Şerahil rivayet eder: Hişam b. Abdülmelik bizi Dehlak adasına göndermişti; orada Hişam ölünceye ve Velid halife oluncaya kadar kaldık. Sonra durumumuz gündeme getirildi, fakat Velid hiçbir şey yapmak istemedi ve, “Allah’a yemin ederim ki Hişam’ın beni bağışlamaya en layık işi, kaderiyye mensuplarını öldürmesi ve sürgün etmesidir” dedi. Başımızda el-Haccac b. Bişr b. Feyruz ed-Deylemî bulunuyordu ve o şöyle derdi: “Velid ancak on sekiz ay yaşayacak, sonra öldürülecek ve onun öldürülmesi ailesinin geri kalanının da helakine yol açacak.”

Dımaşk’taki Kutlaa grubundan ve özellikle Yemenli askerlerden bir topluluk Velid’i öldürmeye karar verdi. Bunun üzerine Hureys, Şebib b. Ebi Malik el-Gassânî, Mansur b. Cumhur, Yakub b. Abdurrahman, Mansur’un amcaoğlu Hibal b. Amr, Humeyd b. Nasr el-Lahmî, el-Asbagh b. Mullah, Tufeyl b. Harise ve es-Sârî b. Ziyad b. İliga, Halid b. Abdullah’ın yanına giderek onu da bu işe katılmaya davet ettiler. Halid bunu kabul etmedi. Bunun üzerine ondan planlarını gizli tutmasını istediler; Halid de, “İsimlerinizden hiçbirini zikretmem” dedi. Fakat Velid hac yolculuğuna çıkmak isteyince Halid, suikastçıların onu yolda öldürmesinden korktu. Bu yüzden Velid’e giderek, “Ey Müminlerin Emiri, bu yıl hacca gitmeyi ertele” dedi. Velid sebebini sorunca Halid söylemedi. Bunun üzerine Velid, Halid’in hapse atılmasını ve Irak gelirlerinden elinde bulunanların alınmasını emretti.

Ali (el-Medâinî) – el-Hakem b. en-Nu‘man rivayet eder: Velid, Yusuf b. Ömer’i görevden alıp yerine Abdülmelik b. Muhammed b. el-Haccac’ı vali tayin etmeye karar verdi ve Yusuf’a şu mektubu yazdı:

“Sen Müminlerin Emiri’ne yazdığın mektupta, İbn en-Nasraniyye’nin (yani Halid b. Abdullah el-Kasrî’nin) ülkeyi harap ettiğini ve bu yüzden Hişam’a az vergi gönderdiğini anlatmıştın. O hâlde senin görevin, ülkeyi eski hâline getirinceye kadar imar etmek olmalıydı. Şimdi Müminlerin Emiri’nin yanına gel ve getirdiğin şeylerle onun senden beklediği yüksek ümidi doğrula. Böylece onun gözünde diğer insanlara üstünlüğün ortaya çıksın. Çünkü Allah seni Müminlerin Emiri’ne yakın kılmıştır; sen onun dayısısın ve ona ihsanda bulunmaya en layık kişisin. Ayrıca Müminlerin Emiri’nin Suriyelilerin ve diğerlerinin maaşlarını artırma emri verdiğini de biliyorsun. Yine ailesine, Hişam’ın onlara uzun süre kötü davranmasının ardından, hazineler aleyhine olacak şekilde yaptığı bağışları da biliyorsun.”

Yusuf bunun üzerine yola çıktı; yerine amcasının oğlu Yusuf b. Muhammed’i vekil bıraktı ve Irak’tan daha önce görülmemiş miktarda para, mal ve içki kaplarıyla birlikte hareket etti. Oraya vardığında Halid b. Abdullah hapisteydi. Hasan en-Nebâtî gece Yusuf ile buluşarak ona, Velid’in Abdülmelik b. Muhammed b. el-Haccac’ı vali tayin etmeye kararlı olduğunu ve Yusuf’un Velid’in adamlarını kendine çekmesi gerektiğini söyledi. Yusuf, “Bende fazla para yok” dedi. Hasan, “Bende beş yüz bin dirhem var; istersen al, işlerin yolunda giderse geri verirsin” dedi. Yusuf da, “Bu adamları ve halife nezdindeki konumlarını sen benden daha iyi bilirsin; parayı uygun gördüğün şekilde onlara dağıt” dedi. Hasan da bunu yaptı. Yusuf saraya vardığında insanlar ona saygı gösterdi. Hasan daha sonra Yusuf’a, “Sabah değil akşam halifenin huzuruna çık. Kendine, vekilinden gelmiş gibi bir mektup yaz: ‘Sana yazıyorum ki tek çaren saraydır.’ Bu mektubu gizlice yanında taşı ve üzgün bir yüzle Velid’in huzuruna gir. Mektubu ona oku ve Aban b. Abdurrahman en-Nümeyrî’ye, Halid’i Velid’den kırk milyon dirheme satın almasını emret” dedi. Yusuf da aynen bunu yaptı. Velid ona, “Görevine geri dön” dedi. Bunun üzerine Aban, Velid’e, “Eğer Halid’i bana verirsen sana kırk milyon dirhem veririm” dedi. Velid, “Buna kim kefil olacak?” diye sordu. Aban, “Yusuf” dedi. Velid Yusuf’a, “Onun kefili olur musun?” diye sordu. Yusuf, “Hayır! Aksine onu bana ver; ben ondan elli milyon dirhem çıkarırım” dedi. Bunun üzerine Velid, Halid’i Yusuf’a verdi. Yusuf da onu altı olmayan bir tahtırevana bindirerek götürdü.

Muhammed b. Muhammed b. el-Kasım şöyle anlatır: Halid’e acıdım. Yanımızda bulunan bazı yiyecekleri, hurma kurusu ve benzeri şeyleri bir bez parçasına koydum. Hızlı bir dişi deve üzerindeydim; Yusuf fark etmeden Halid’e yaklaştım ve bezi onun tahtırevanına attım. Halid bana, “Bunlar Umman mallarıdır” dedi; kardeşim el-Fayd’ın Umman’da görevli olduğunu ve bana çok para gönderdiğini kast ediyordu. Kendi kendime, “Bu adam bu hâlde bile bu konuyu bırakmıyor” dedim. Sonra Yusuf beni fark etti ve, “İbn en-Nasraniyye’ye (Halid’e) ne söyledin?” diye sordu. Ben de, “Bir ihtiyacı var mı diye sordum” dedim. Yusuf, “İyi yapmışsın, o bir esirdir” dedi. Eğer Yusuf benim Halid’e attığım şeyi bilseydi bana zarar verirdi. Yusuf Kufe’ye vardığında Halid’i işkenceyle öldürdü.

el-Heysem b. Adî’ye göre Velid b. Yezid, Yemenlilerin Halid b. Abdullah’a yardım etmemelerini kınayan bir şiir okudu. Ahmed b. Züheyr – Ali b. Muhammed (el-Medâinî) – Kelb kabilesinden Muhammed b. Said el-Emîn rivayet eder: Bu şiir aslında Yemenli bir şair tarafından, Yemenlileri Velid’e karşı kışkırtmak için Velid’in ağzından söylenmiş gibi düzenlenmişti:

Bağını hatırlamak seni duygulandırmadı mı,
bir zaman bağlanmış sonra çözülmüş olan düğümü?
Evet, öyleyse gözyaşların serbestçe aksın,
bulutlardan sürekli boşalan su gibi.
Artık Su‘de halkını anma,
çünkü biz sayı ve mal bakımından en üstünüz.
Biz insanları zorla yöneten krallarız,
onlara zillet ve ceza tattırırız.
Kays’ın gücüyle Eş‘arîleri çiğnedik,
ve bu çiğneme sana da ders olsun, benzeri gelmez.
İşte Halid bizim aramızda esir!
Eğer gerçek erkek olsalardı onu korurlardı,
bir zamanların efendilerini.
Biz ona utancı gölge gibi yapıştırdık.
Eğer güçlü kabileler olsalardı,
onlara yaptığımız iyilikler boşa gitmezdi.
Onu malından yoksun ve esir bırakmazlardı,
yalnız zincirlerimizle baş başa.
Kindeliler ve Sekûn kabilesine gelince,
bir daha ayağa kalkamadılar,
atları da artık eyerlerinden kurtulamadı.
Onlar aracılığıyla insanlara her türlü zilleti tattırdık,
ovalara ve dağlara yıkım getirdik.
Savaşlar onları yere serdi, parçaladı ve dağıttı,
böylece bize boyun eğmiş kaldılar;
onlara sürekli aşağılanma ve zillet tattırıyoruz.
Ve işte ertesi sabah halkın başında ben vardım,
başımda çıkarılmayacak bir taç ile.

Buna karşılık İmran b. Halba‘ el-Kelbî şu cevabı verdi:

Deveni dizginle ey Helal,
kopmuş bağın ipini de kes.
Yemen’in önderlerine karşı çıkanın
yüceltilmesi seni üzmedi mi?
Biz Nizar kabilelerine uzun günler yaşattık
Merc gününde.
Bizim sayemizde Kureyş’in taçlısı kral oldu,
onlarla birlikte başkalarının da talihi yok oldu.
Sekûn, Kelb ve Abs ile karşılaştığında
bil ki saltanatın sona erer.
Eğer bir kimse adil olmazsa
kendi sözleri onu helake götürür.
Ey Himyerliler, savaş çağrısı yapıldığında hazırlanın,
Hint kılıçları ve kan döken mızraklarla,
kısa kaburgalı, güçlü yanlı,
zayıf karınlı ve dağ gibi atlarla.
Her savaş meydanında bir ölü bırakırlar,
savaştan yorulmuş bir adam, kuşlar arasında.
Eğer yaptıklarımızdan dolayı bizi ayıplarsan
çok ağır bir söz söylemiş olursun.
Eş‘as’ın kardeşleri öldürüldü,
ama çiğnenmediler ve aşağılanmadılar.
Muhalleb oğullarına gelince,
onlarla biz savaştık, sen onlardan kimseyle savaşmadın.
Cüzam ve Lahm kabileleri ise
kendi kardeşlerine karşı durdular,
onları öldürüp dağıttılar.
Biz onlara karşı sana yardım etmeyi reddettik,
sana yardım edenler ise büyük hata yaptı.
Eğer geri dönersen bil ki
keskin ve sürekli parlatılan kılıçlarımız vardır.
Halid için yas tutacağız sizin Hint kılıçlarınızla,
onun büyük işleri unutulmayacaktır.
Halid, yetimlerin yağmur gibi beklediği kimse değil miydi,
size geldiklerinde siz onlara hiçbir şey vermediniz?
Halid, Nizar’ın ölülerine kefen sağlardı,
dirilerini mal ve toprakla zengin ederdi.
Ona zulmedenler kendi halkı arasında olsaydı
şiddetle cezalandırılırlardı.
Eğer yaşarsan, karşında işaretli atlar bulacaksın,
hiçbir zaman koşumlarından ayrılmayan sert ve kararlı.

Ahmed b. Züheyr – Ali b. Muhammed el-Medâinî’ye göre halkın Velid’e karşı öfkesi, bu şiirin okunmasından sonra daha da arttı. Ardından İbn Bişr şu beyitleri okudu: “Sen, üzerimizden sıkıntı bulutunun kaldırılacağını söylemenden sonra, o bulutun üstüne bir de yeni sıkıntılar yükledin. Keşke Hişam hâlâ yaşayıp bize hükmediyor olsaydı ve bizim de umutlarımızla beklentilerimiz yerli yerinde dursaydı.”

Hişam, Velid b. el-Ka‘ka‘ı Kınnesrîn’e âmil, Abdülmelik b. el-Ka‘ka‘ı da Hıms’a yönetici tayin etmişti. Velid b. el-Ka‘ka‘, İbn Hubeyre’ye yüz değnek vurmuştu. Velid halife olunca Benû’l-Ka‘ka‘ ondan kaçıp Yezid b. Abdülmelik’in mezarına sığındılar. Velid onları yakalamak için adamlar gönderdi. Sonra onları Kınnesrîn’de bulunan Yezid b. Ömer b. Hubeyre’ye teslim etti. İbn Hubeyre onlara işkence yaptı; Velid b. el-Ka‘ka‘, Abdülmelik b. el-Ka‘ka‘ ve Ka‘ka‘ ailesinden iki kişi daha işkence altında öldüler.

Velid b. Abdülmelik’in oğulları, Hişam’ın oğulları, Ka‘ka‘ ailesi ve Yemenliler, Halid b. Abdullah’a yaptığı muamele yüzünden halife Velid’e karşı derin bir kin beslediler. Bunun üzerine Yemenliler, Yezid b. Velid’in yanına giderek kendisine biat alınması için onu ikna etmeye çalıştılar. Yezid bu konuda Amr b. Yezid el-Hakemî ile istişare etti. O da şöyle dedi: “Halk bu mesele yüzünden sana biat etmez. Kardeşin Abbas b. Velid ile görüş; çünkü Benî Mervân’ın başı odur. Eğer Abbas sana biat ederse başka kimse karşı çıkmaz. Eğer reddederse halkın ona itaat etme ihtimali daha yüksektir. Fikrinde ısrar edeceksen, en azından Abbas’ın sana biat ettiğini halk arasında duyur.” O sırada Suriye’de veba vardı ve komployu hazırlayanlar çöle çıkmışlardı. Yezid b. Velid çölde konaklamıştı, Abbas ise el-Kastal’da bulunuyordu. İkisi arasında birkaç mil mesafe vardı.

Ahmed b. Züheyr – Ali el-Medâinî’ye göre Yezid, kardeşi Abbas’ın yanına gidip olup bitenleri anlattı. Yezid ondan görüş istedi ve Velid’e ağır sözler söyledi. Bunun üzerine Abbas ona şöyle dedi: “Yavaş ol Yezid. Allah’ın ahdini bozarak hem dini hem de dünyayı bozarsın.” Yezid evine döndü ve halk arasında gizlice çalışmaya başladı. İnsanlar da gizlice ona biat ettiler. Yezid ayrıca el-Ahnaf el-Kelbî’ye, Yezid b. Anbese es-Seksekî’ye ve güvendiği ileri gelenlerle reislerden bir gruba gizlice talimat verdi; onlar da insanları gizlice davaya çağırdılar. Sonra Yezid, mevlâları Katan ile birlikte kardeşi Abbas’a bir kez daha gitti. Bu işin tamamı hakkında onun görüşünü istedi ve insanların kendisine gelip biat etmeye çalıştıklarını söyledi. Abbas onu azarladı ve şöyle dedi: “Eğer sen bu tür davranışa bir daha başvurursan seni iyice bağlar, Müminlerin Emiri’ne götürürüm.” Bunun üzerine Yezid ile Katan oradan ayrıldılar. Sonra Abbas, Katan’a haber gönderip şöyle dedi: “Söyle bakalım Katan, Yezid’in bu işte ciddi olduğunu düşünüyor musun?” Katan, “Doğrusu ciddi olduğunu sanmıyorum. Ama Velid’in Hişam’ın oğullarına, Velid b. Abdülmelik’in oğullarına yaptığı muameleyi ve dine karşı hafif, küçümseyici tavrını işittikçe buna artık dayanamaz oldu” dedi. Abbas da şöyle karşılık verdi: “Allah’a yemin ederim ki ben onun Benî Mervân’ın uğursuz kişisi olduğunu düşünüyorum. Eğer Velid’in bize karşı acele edip haksızlık yapacağından korkmasaydım, Yezid’i elini ayağını bağlayıp Velid’e götürürdüm. Sen onu yapmayı tasarladığı şeyden vazgeçir; çünkü seni dinler.” Sonra Yezid, Katan’a, “Abbas seni görünce sana ne dedi?” diye sordu. Katan da Abbas’ın söylediklerini ona anlattı. Bunun üzerine Yezid, “Hayır, Allah’a yemin olsun ki vazgeçmeyeceğim” dedi.

Muaviye b. Amr b. Utbe, halkın faaliyetlerini duyunca Velid’in yanına giderek şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri, dost meclislerinde sen benim dilimi açıyorsun; fakat sana saygımdan onu tutuyorum. Ben senin işitmediğin şeyleri işitiyor, senin korkmadığın şeylerden korkuyorum. Açıkça konuşayım mı, yoksa itaat gereği susayım mı?” Velid ona, “Senden gelen her şey kabul edilir. Allah bizim hakkımızda bilgiyi gizledi; dönüp varacağımız yer O’dur. Eğer Benî Mervân, kızgın taşların üzerine ateş yakıp sonra onu kendi karınlarına attıklarını bilselerdi böyle davranmazlardı. Biz şimdi bıraktığımız yere dönelim de ne söyleyeceğini işitelim” dedi.

Mervân b. Muhammed, Ermeniye’de iken Yezid’in halk arasında fitne çıkardığını ve onları Velid’i azletmeye teşvik ettiğini duydu. Bunun üzerine Saîd b. Abdülmelik b. Mervân’a bir mektup yazdı. Saîd dindar bir adamdı. Mervân mektubunda ona halkı böyle bir işten men etmesini, onları engellemesini emretti ve şöyle dedi: “Allah, her ailenin yararı için, dayanabilecekleri ve kendilerini tehlikelere karşı koruyabilecekleri direkler yaratmıştır. Rabbinin lütfuyla sen ailendeki bu direklerden birisin. Evin halkından birtakım ahmakların bir işi harekete geçirdiklerini duydum. Eğer bu hususta hedeflerine ulaşır ve biatlerini bozmakta birleşirlerse, Allah’ın onların üzerine kapanmayacağı bir kapıyı açmış olurlar; bu da onların çok kanlarının dökülmesiyle sonuçlanır. Ben şu anda Müslümanların en tehlikeli sınırlarından birinde meşgulüm. Eğer bu insanları ele geçirebilseydim, kendi elimle ve kendi sözümle onların yanlışını düzeltirdim. Bunu yapmazsam Allah’tan korkarım; çünkü ayrılığın dine ve dünyaya ne büyük fesat verdiğini biliyorum. Bir topluluğun gücü, ancak kendi içinde ayrılığa düştüğünde yok olur; sözleri birbirine karıştığında düşman da onlara üstün gelmeye çalışır. Sen bu insanlara benden daha yakınsın. Hile kullanarak ne planladıklarını öğren ve kendini onların tarafındaymış gibi göster. Komploları hakkında bir şey öğrenirsen sırlarını açığa vurmakla onları tehdit et. Onları sözlerinle sıkıştır ve yaptıklarının sonuçlarından korkut. Belki Allah onlara dinlerinden ve akıllarından kaybettiklerini geri verir; çünkü onların çabaları içinde genel iyilik bozulur ve devlet yıkılır. Bu hususta acele et; dostluk bağı henüz sıkı sıkıya bağlıyken, halk sakin durumdayken ve sınırlar henüz korunuyorken harekete geç. Çünkü zamanla birlik dağılır, refahın yerini yoksulluk alır ve insan sayısı azalır. Dünya ehli için bunlar artma ve eksilme arasında gidip gelen hâllerdir. Biz bu aile, uzun süre nimetler içinde yaşadık; bu da bütün topluluklara, özellikle bu nimetlere düşman olanlara ve onlara sahip olanları kıskananlara sıkıntı verdi. İblis’in kıskançlığı yüzünden Âdem cennetten çıkarıldı. Bu komplo kuran grup fitneye umut bağladı; fakat belki de beklediklerine ulaşamadan canları çıkacaktır. Her ailede, Allah’ın nimeti yüzünden çekip aldığı uğursuz kimseler bulunur. Allah seni onlardan biri olmaktan korusun. Bana yaptıkları şeyleri haber vermeye devam et. Allah dinini senin için korusun, seni girdiğin şeyden kurtarsın ve aklını hevâna üstün kılsın.”

Saîd bu meseleyi ciddiye aldı ve Mervân’ın mektubunu Abbas’a gönderdi. Abbas, Yezid’i çağırdı; onu azarladı ve tehdit etti. Bunun üzerine Yezid, Abbas’ı uyardı ve şöyle dedi: “Kardeşim, korkarım ki bize bu nimeti kıskanan düşmanlarımızdan biri aramıza fitne sokmak istiyor.” Ardından Yezid, hiçbir yanlış yapmadığına dair Abbas’a yemin etti ve kardeşi de ona inandı.

Ahmed – Ali el-Medâinî – Bişr b. Velid b. Abdülmelik rivayetine göre: Babam Bişr b. Velid, amcam Abbas’ın yanına girip Velid’in azledilmesi ve Yezid’e biat edilmesi meselesini konuştu. Abbas buna karşıydı; babam ise karşı görüşü savundu. Ben buna sevindim ve kendi kendime “Babam amcama karşı konuşmaya ve onunla tartışmaya cesaret ediyor” dedim. Babamın söylediklerinde bir doğruluk payı görüyordum; fakat asıl doğru olan, amcamın söyledikleriydi. Abbas iç çekerek şöyle dedi: “Ey Benî Mervân! Görüyorum ki Allah sizin helâkinize izin vermiş.” Ardından şu beyitleri okudu:

“Allah’tan sizi dağlar gibi yükselip sonra şiddetle patlayan fitnelerden korumasını dilerim.
Şüphesiz insanlar sizin yönetiminizden usandı; artık dinin direğine sarılın ve kendinizi sıkı tutun.
Kendinizi kurtlara yem etmeyin; çünkü kurtlar önlerine et konduğunda onu parçalar.
Kendi ellerinizle karınlarınızı yırtmayın; çünkü o vakit ne üzüntü ne de korku size fayda verir.”

Yezid hazırlıklarını tamamladıktan sonra, hâlâ çölde bulunduğu sırada, Dımaşk’a doğru hareket etti. Şehre dört günlük mesafeye kadar yaklaştı. Kılık değiştirerek, yedi kişiyle birlikte, eşeklere binmiş halde ilerliyordu. Daha sonra Dımaşk’a bir günlük mesafedeki Cerud’da konakladılar. Yezid yere uzanıp uyudu. Yanındakiler, Abbad b. Ziyad’ın bir mevlâsına “Yiyeceğin varsa satın alalım” dediler. O ise “Size satmam ama sizi misafir eder, yeterince yemek veririm” dedi. Onlara tavuk, civciv, bal, sadeyağ ve yoğurt getirdi; onlar da bunları yediler. Ardından Yezid tekrar yola çıktı ve gece vakti Dımaşk’a girdi.

Dımaşk halkının çoğu, gizlice Yezid’e biat etmişti; el-Mizze halkı da liderleri Muaviye b. Mes‘ad el-Kelbî dışında ona biat etmişti. Bunun üzerine Yezid, az sayıda adamıyla birlikte doğrudan Muaviye b. Mes‘ad’ın evine gitti. Yolda şiddetli yağmura yakalandılar. Eve vardıklarında kapıyı çaldılar; kapı açıldı ve Yezid içeri girdi. Muaviye ona “Allah aşkına halıya dikkat et” dedi. Yezid, “Ayağım çamurlu, halını kirletmek istemem” diye cevap verdi. Muaviye ise “Bizden istediğin şey bundan daha kötüdür” dedi. Yezid onunla konuştu ve sonunda Muaviye de ona biat etti.

Daha sonra Yezid, Dımaşk’a döndü ve siyah bir eşeğe binerek kanal yolundan ilerledi. Sabit b. Süleyman b. Sa‘d el-Huşenî’nin evine yerleşti. Bu sırada Velid b. Ravh, silahsız Dımaşk’a girmemeye yemin etmişti. Silahlarını kuşandı, üzerini örttü ve Nayrab yolu üzerinden hareket ederek Yezid’e katıldı.

O sırada Dımaşk’ın yöneticisi Abdülmelik b. Muhammed b. el-Haccac’tı. Vebadan korktuğu için şehirden çıkıp Katana’ya yerleşmiş, Dımaşk’ta yerine oğlunu bırakmıştı; şurta ise Ebu’l-Ac el-Kesîr b. Abdullah es-Sülemî’nin emrindeydi.

Yezid artık açıkça harekete geçmeye karar verdi. Valiye Yezid’in isyan ettiği haberi ulaştı, fakat o buna inanmadı. Yezid, 126 yılı bir Perşembe gecesi (743 sonu–744 başı), akşam ile yatsı namazı arasında adamlarını topladı. Onlar Feradis Kapısı civarında gizlendiler. Akşam ezanı okununca mescide girdiler ve namazı kıldılar. Mescitte gece halkı dağıtmakla görevli muhafızlar vardı. Namazdan sonra muhafızlar herkesi çıkarmaya başladı. Yezid’in adamları ise oyalanarak bir kapıdan çıkıp diğerinden tekrar giriyordu. Bu böyle devam etti; sonunda mescitte yalnızca muhafızlar ve Yezid’in adamları kaldı. Bunun üzerine muhafızları yakaladılar.

Yezid b. Anbese, Yezid b. Velid’in yanına gidip olanları haber verdi, elinden tutarak şöyle dedi: “Kalk ey Müminlerin Emiri! Allah’ın yardımı ve desteğiyle sevin!” Yezid ayağa kalktı ve şöyle dua etti: “Allah’ım, eğer bu iş senden razı olunacak bir iş ise beni ona muvaffak kıl ve doğru yolu bana göster. Eğer hoşuna gitmiyorsa, beni ölümle bundan kurtar.”

Yezid on iki adamıyla birlikte yola çıktı. Eşek pazarına vardıklarında kırk kadar adam daha onlara katıldı. Tahıl pazarına geldiklerinde ise yaklaşık iki yüz kadar destekçileri onlara katılmıştı. Ardından mescide yöneldiler. İçeri girip maksûra kapısına geldiler ve kapıyı çalarak: “Biz Velid’in elçileriyiz” dediler. Bir hizmetçi kapıyı açtı. Onu yakaladılar, içeri girdiler ve sarhoş halde bulunan Ebu’l-Ac’ı ele geçirdiler. Beytülmâl görevlilerini ve posta memurunu da yakaladılar. Sonra Yezid, korktuğu kimselerin hepsine adam gönderdi ve hepsi tutuklandı. Yezid hemen Ba‘lebek’te görevli bulunan Saîd b. el-Âs’ın mevlâsı Muhammed b. Ubeyde’ye adam gönderdi; o da yakalandı. Yezid ayrıca derhal Abdülmelik b. Muhammed b. el-Haccac’ın üzerine adamlar gönderdi; o da ele geçirildi. Daha sonra Yezid, es-Seniyye’deki taraftarlarına haber göndererek kendisine katılmalarını istedi. Kapıcılara şu emri verdi: “Sabah olunca kapıları yalnızca bizim parolamızı söyleyenlere açın.” Kapılar zincirlenmiş halde bırakıldı.

Mescidin içinde Süleyman b. Hişam’ın Cezîre’den getirdiği çok sayıda silah vardı. Hazinedarlar bunları alamamışlardı; Yezid’in adamları onları ele geçirerek büyük miktarda silah elde ettiler. Sabah olunca İbn İsam ve el-Mizze halkı geldi. Gün ortasına doğru halk Yezid’e biat etti. Bunun üzerine Yezid şu beyitleri okudu:

“Onlar atlarından indirildiklerinde birbirlerini hançerlemek için,
inatçı develer gibi ölüme doğru yürürler.”

Yezid’in adamları şaşırarak şöyle dediler: “Şu adama bakın! Daha az önce Allah’ı tesbih ediyordu, şimdi ise şiir okuyor!”

Ahmed b. Züheyr – Ali el-Medâinî – Amr b. Mervân el-Kelbî – Râzin b. Mâcid rivayetine göre: Sabahleyin biz, sayımız yaklaşık bin beş yüz kişi olmak üzere, Abdurrahman b. Mâcid ile birlikte Câbiye Kapısı’na kadar gittik. Kapının kapalı olduğunu gördük. Orada Velid’in bir elçisi vardı. “Bu hazırlık ve silahlanma da ne? Vallahi bunu Müminlerin Emiri’ne haber vereceğim” dedi. Bunun üzerine el-Mizze’den bir adam onu öldürdü. Ardından Câbiye Kapısı’ndan Dımaşk’a girdik. Önce Kelbîlerin sokağına yöneldik, fakat kalabalık olduğumuz için orası bize dar geldi. Bunun üzerine bir kısmımız tahıl pazarından geçti. Sonra mescidin kapısında toplandık ve Yezid’in yanına girdik.

Bizim son gelenlerimiz henüz Yezid’i selamlamayı bitirmemişti ki yaklaşık üç yüz kişi olan Sekâsik kabilesi geldi. Onlar Şark Kapısı’ndan girip mescide ulaştılar ve Derac Kapısı’ndan içeri girdiler. Ardından Yakub b. Umeyr b. Hânî el-Absî, Dârayyâ halkıyla birlikte geldi; onlar da Bâb es-Sağîr’den girdiler. Sonra Îsâ b. Şebîb et-Tağlibî, Dûma ve Harasta halkıyla birlikte geldi ve Tûmâ Kapısı’ndan giriş yaptı. Humeyd b. Habîb el-Lahmî, Deyr el-Murrân, el-Arza ve Safrâ halkını getirerek Ferâdîs Kapısı’ndan girdi. Nadr b. Ömer el-Cerâşî, Cerâş, el-Hadîse ve Deyr Zekkâ halkıyla birlikte Şark Kapısı’ndan geldi. Rib‘î b. Hâşim el-Hârisî, Benû Udhre ve Selimân’dan bir grupla birlikte Ümeyyî Kapısı’ndan girdi. Benû Cüheyne ve onlara bağlı olanlar Talha b. Saîd ile birlikte geldiler ve içlerinden bir şair şu beyitleri okudu:

“Destekçileri sabah vakti onların etrafında toplandı;
aralarında cesur çadır ehli Sekâsik de vardı.
Kelb onlara atlar getirdi,
parlak beyaz kılıçlarla onları donattı.
Onları sünnetin kaleleri olarak yüceltin;
çünkü her kâfire karşı şereflerini onlar korudu.
Şa‘bân ve Ezd uzatılmış mızraklarla katıldı;
Abs ve Lakhm da koruyucu oldular.
Gassan ile Kays ve Tağlib kabileleri de katıldı;
yalnız korkak olanlar geri durdu.
Sabah doğar doğmaz onlar kudret sahibi hükümdarlar oldular
ve her asi, kibirli isyancı üzerinde hâkimiyet kurdular.”

Ahmed b. Züheyr – Ali el-Medâinî – Amr b. Mervân el-Kelbî – Kuseym b. Yakub ve Râzin b. Mâcid rivayetine göre: Yezid b. Velid, Abdurrahman b. Mâcid’i iki yüz kadar süvariyle birlikte Katana’ya gönderdi; amacı kaleye sığınmış olan Abdülmelik b. Muhammed b. el-Haccac’ı yakalamaktı. Abdurrahman ona eman verdi, o da teslim oldu. Kaleye girdiğimizde her birinde otuz bin dinar bulunan iki heybe bulduk. El-Mizze’ye ulaştığımızda ben Abdurrahman’a: “Bu heybelerden birini ya da ikisini al; Yezid’den böyle bir şey bir daha elde edemezsin” dedim. Abdurrahman ise şöyle cevap verdi: “Bunu yaparsam ilk ihanet eden ben olurum. Hayır, Araplar bu işte ilk ihanet edenin ben olduğumu söylememelidir.” Sonra parayı alıp Yezid b. Velid’e götürdü.

Yezid b. Velid, Abdülaziz b. el-Haccac b. Abdülmelik’e haber göndererek ona Câbiye Kapısı’nda konuşlanmasını emretti. Ardından Yezid şöyle dedi: “Kimin maaşı varsa gelsin alsın. Maaşı olmayanlara ise bin dirhem yardım verilecektir.” Daha sonra Yezid, yanında bulunan Velid b. Abdülmelik’in oğullarına—on üç kişi idiler—şöyle dedi: “Halkın arasına dağılın ki sizi görsünler ve onları teşvik edin.” Ardından Velid b. Ravh b. Velid’e: “er-Râhib’i indir” dedi ve o da bunu yaptı.

Ahmed b. Züheyr – Ali el-Medâinî – Amr b. Mervân el-Kelbî – Dükeyn b. eş-Şemmâh el-Kelbî ve Ebû İlîka b. Sâlib es-Selimî rivayetine göre: Yezid b. Velid şu ilanı yaptırdı: “Velid’e karşı savaşmak üzere katılan herkese bin dirhem verilecektir.” Buna rağmen Yezid’in etrafında bin kişiden az toplandı. Bunun üzerine şu ilanı yaptırdı: “Velid’e karşı savaşmak üzere katılan herkese bin beş yüz dirhem verilecektir.” O gün bin beş yüz kişi toplandı. Yezid, Mangur b. Cumhur’u birliğin başına, Yakub b. Abdurrahman b. Süleym el-Kelbî’yi başka bir birliğin başına, Harim b. Abdullah b. Dihye’yi başka bir birliğin başına ve Humeyd b. Habib el-Lahmî’yi başka bir birliğin başına getirdi. Bu birliklerin genel komutasını ise Abdülaziz b. el-Haccac b. Abdülmelik’e verdi. Abdülaziz yola çıktı ve el-Hîre’de konakladı.

Ahmed b. Züheyr – Ali el-Medâinî – Amr b. Mervân el-Kelbî – Yakub b. İbrahim b. Velid rivayetine göre: Yezid b. Velid isyan ettiğinde Velid’in bir mevlâsı hemen atına binip Velid’in yanına gitti. Vardığında atı öldü. Mevlâ, olup biteni Velid’e anlattı. Velid ona yüz kırbaç vurdurdu ve hapse attı. Ardından Velid, Ebû Muhammed b. Abdullah b. Yezid b. Muaviye’yi çağırdı, ona para verdi ve Dımaşk’a gönderdi. Ebû Muhammed yola çıktı ve Dhanebe’ye vardığında konakladı. Yezid b. Velid, Abdurrahman b. Mâcid’i onun üzerine gönderdi. Ebû Muhammed onunla anlaşarak ona biat etti. Bu haber Velid’e Amman bölgesindeki el-Ağdaf’ta bulunduğu sırada ulaştı.

Beyhas b. Zumeyl el-Kelbî—ya da başka bir rivayete göre konuşan Yezid b. Halid b. Yezid b. Muaviye idi—şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri! Hıms’a git ve orada konuşlan; orası sağlam bir şehirdir. Yezid’in üzerine asker gönder ki ya öldürülsün ya da yakalansın.” Fakat Abdullah b. Anbese b. Saîd b. el-Âs şöyle dedi: “Bir halifeye, savaşmadan ve böylece kendisini temize çıkarmadan ordugâhını ve kadınlarını terk etmek yakışmaz. Müminlerin Emirine güç ve yardım veren Allah’tır.” Yezid b. Halid ise şöyle dedi: “Karşısına çıkacak olan sadece Abdülaziz b. el-Haccac’tır. O da onların amcaoğludur. Halife kadınları için neden endişe etsin?” Buna rağmen Velid, İbn Anbese’nin görüşünü benimsedi.

Sonra el-Abrash Saîd b. Velid el-Kelbî, Velid’e şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri! Tedmur sağlam bir yerdir ve oradaki halkım seni korur.” Velid: “Tedmur’a gitmeyi uygun görmüyorum; çünkü oradakiler bana karşı ayaklanan Benî Âmir’dir. Bana başka bir sağlam yer söyle” dedi. el-Abrash: “Öyleyse el-Karye’ye git” dedi. Velid: “Onu sevmiyorum” dedi. el-Abrash: “O halde el-Hazim var” dedi. Velid: “Adını sevmiyorum” dedi. el-Abrash: “Öyleyse en-Nu‘man b. Beşir’in kalesi olan el-Bakhra var” dedi. Velid ise: “Ne kadar kötü isimler bunlar!” diye karşılık verdi.

Bunun üzerine Velid iki yüz adamıyla birlikte Samava yolu üzerinden yola çıktı ve yerleşim bölgelerini geride bıraktı. Şu beyitleri okudu:

“Eğer iyiyi kötüyle karıştırmazsan,
sana öğüt verecek sadık birini ve ihtiyaç anında yardım edecek kimseyi bulamazsın.
Onlar bir günah işlemeye niyetlendiklerinde,
ben başımı açar ve yüzümü ortaya koyarım.”

Velid, Dahhak b. Kays el-Fihri’nin kuyular bölgesinden geçti. Orada onun oğulları ve torunlarından kırk kişiyle karşılaştı; onlar da Velid’e katıldılar. “Silahsızız, bize silah verilmesini emretsen?” dediler. Fakat Velid onlara bir tek kılıç ya da mızrak bile vermedi. Bunun üzerine Beyhas b. Zumeyl şöyle dedi: “Hıms’a ya da Tedmur’a gitmek istemediğine göre, şu el-Bakhra kalesine git. Orası sağlamdır ve Persler tarafından yapılmıştır.” Velid: “Vebadan korkuyorum” dedi. Beyhas ise: “Seni bekleyen şey vebadan daha kötüdür” dedi. Bunun üzerine Velid el-Bakhra kalesine yerleşti.

Yezid b. Velid, Abdülaziz ile birlikte Velid’e karşı savaşmak üzere halkı çağırdı ve şu ilanı yaptırdı: “Abdülaziz ile birlikte giden herkese iki bin dirhem verilecektir.” Bunun üzerine iki bin kişi toplandı ve Yezid her birine iki bin dirhem verdi. Onlara: “Varış yeriniz Dhanebe’dir” dedi. Ancak yalnızca bin iki yüz kişi Dhanebe’ye ulaştı. Sonra Yezid: “Şimdi çöldeki Abdülaziz b. Velid’in oğullarının kalesine gitmelisiniz” dedi. Fakat oraya yalnızca sekiz yüz kişi ulaştı. Abdülaziz ilerledi ve Velid’in kervanına rastladı; onu ele geçirdiler ve Velid’in yakınında konakladılar.

Abbas b. Velid tarafından gönderilen bir elçi, Abbas’ın kendisine katılmak üzere yolda olduğunu bildiren bir mesajla Velid’in yanına ulaştı. Bunun üzerine Velid, “Bir taht getirin” dedi. Taht getirildi; o da üzerine oturdu ve şöyle dedi: “Ben aslana saldırıp yılanı boğarken, insanlar bana saldırmaya mı cüret ediyor?” Ardından Velid ve adamları, Abbas’ın gelişini beklemeye koyuldular.

Daha sonra Abdülaziz, Velid ve adamlarına karşı saldırıyı başlattı. Sağ kanadın başında Amr b. Huveyy es-Seksekî, öncü kuvvetlerin başında ise Mansur b. Cumhur vardı. Piyadelerin komutanı Umâre b. Ebî Külsûm el-Ezdî idi. Abdülaziz siyah bir katırının getirilmesini emretti ve ona bindi. Ardından Ziyad b. Hüseyin el-Kelbî’yi, Velid ve adamlarıyla konuşmak ve onları Allah’ın kitabına ve peygamberinin sünnetine çağırmak üzere gönderdi. Fakat Velid’in mevlâsı Katârî, Ziyad’ı öldürdü. Bunun üzerine Yezid’in adamları geri çekildi, Abdülaziz katırından indi ve taraftarları kaçtı. Abdülaziz’in askerlerinden bir kısmı öldürülmüş, başları da el-Bahra Kalesi’nin kapısında bulunan Velid’e götürülmüştü. Velid orada, Mervân b. el-Hakem’in Câbiye’de kaldırmış olduğu sancağı açmış halde duruyordu. Velid b. Yezid’in adamlarından öldürülenler arasında Osman el-Haşabî de vardı; onu Cüneyd b. Nuaym el-Kelbî öldürmüştü. Osman, bir zamanlar Muhtar’ın yanında bulunan Haşebiyye mensuplarındandı.

Abdülaziz, Abbas b. Velid’in gelmekte olduğunu duyunca, Mansur b. Cumhur’u bir miktar süvari ile gönderdi ve ona, “Abbas ve oğullarıyla geçitte karşılaşacaksın; onları yakala” dedi. Mansur da bazı süvarilerle birlikte yola çıktı. Geçide vardıklarında Abbas’ı otuz oğluyla birlikte gördüler. Mansur’un adamları Abbas’a, “Abdülaziz’e katıl” dediler. Bunun üzerine Abbas onlara ağır sözler söyledi. O zaman Mansur, “Allah’a yemin ederim ki bir adım daha atarsan, kalene saplanırım; yani zırhını deler geçerim” dedi.

Nuh b. Amr b. Huveyy es-Seksekî’ye göre, Abbas b. Velid ile karşılaşan kişi Yakub b. Abdurrahman b. Süleym el-Kelbî idi. Yakub, Abbas’tan Abdülaziz’e katılmasını istedi, fakat Abbas bunu reddetti. Bunun üzerine Yakub, “Ey Konstantin oğlu! Eğer reddedersen başına vururum” dedi. Abbas, Harim b. Abdullah b. Dihye’ye dönüp, “Bu kim?” diye sordu. Harim, “Bu Yakub b. Abdurrahman b. Süleym’dir” diye cevap verdi. Bunun üzerine Abbas, “Allah’a yemin ederim ki babası, oğlunu bu halde görse nasıl dehşete düşerdi!” dedi. Sonra Yakub, Abbas’ı Abdülaziz’in ordugâhına götürdü. Abbas, adamlarıyla birlikte değildi; çünkü oğullarıyla birlikte onların önünden gitmişti. Bu yüzden, “Biz Allah’a aidiz!” dedi. Abbas, Abdülaziz’in huzuruna çıkarıldı. Abdülaziz ona, “Kardeşin Yezid b. Velid’e biat et” diye ısrar etti. Abbas da bunu yaptı. Sonra ayağa kalktı ve isyancılar bir sancak kaldırıp, “İşte bu, Müminlerin Emiri Yezid b. Velid’e biat etmiş olan Abbas b. Velid’in sancağıdır” dediler. Bunun üzerine Abbas, “Biz Allah’a aidiz! Bu şeytanın hilelerinden biridir. Mervân hanedanı mahvoldu!” dedi.

Bundan sonra insanlar Velid’in ordusundan ayrılıp Abbas ile Abdülaziz’e katılmaya başladılar. Velid iki zırh giymiş olarak dışarı çıktı. Kendisine Sindî ve Zâid adlı iki atı getirildi. Sonra şiddetle savaşa atıldı. Birisi isyancılara, “Allah düşmanını, Lût kavminin öldürüldüğü gibi öldürün; ona taş atın!” diye bağırdı. Velid bunu duyunca kaleye girip kapıyı kilitledi. Abdülaziz ve adamları da kaleyi kuşattılar.

Velid daha sonra kapıya çıkıp şöyle dedi: “İçinizde asil soydan gelen, namus ve hayâ sahibi biri var mı, onunla konuşayım?” Yezid b. Anbese es-Seksekî, “Benimle konuş” dedi. Velid ona kim olduğunu sordu. O da, “Ben Yezid b. Anbese’yim” diye cevap verdi. Bunun üzerine Velid, “Ey Sekâsik’in kardeşi! Ben sizin maaşlarınızı artırmadım mı? Ağır vergileri üzerinizden kaldırmadım mı? Fakirlerinize bağışlar yapmadım mı, kötürümlerinize hizmetçiler vermedim mi?” dedi. Yezid b. Anbese şöyle cevap verdi: “Bizim sana karşı şahsi bir kinimiz yoktur. Biz sana karşıyız; çünkü Allah’ın kutsal hükümlerini çiğnedin, şarap içtin, babanın oğullarının anneleriyle ahlaksızlık ettin ve Allah’ın emrini küçümsedin.” Velid ona şöyle dedi: “Yeter artık, ey Sekâsik’in kardeşi! Hayatım hakkı için çok konuştun ve sınırı aştın. Allah’ın bana tanıdığı genişlik, senin söylediklerini kapsar.” Sonra içeri girdi, oturdu, bir mushaf aldı ve, “Bu gün, Osman’ın öldürüldüğü gün gibidir” dedi ve okumaya başladı.

Bu sırada isyancılar duvara tırmanmaya başladılar. Duvarın üstünden ilk geçen kişi Yezid b. Anbese es-Seksekî idi. Aşağı indi ve yanında kılıcı duran Velid’in yanına gitti. Yezid ona, “Kılıcını çıkar” dedi. Velid ise, “Eğer kılıcıma davranmak isteseydim, seninle benim aramdaki durum bundan farklı olurdu” diye karşılık verdi. Bunun üzerine Yezid, Velid’in elinden tuttu; onu gözaltına alıp hakkında ne yapılacağı konusunda istişare etmek istiyordu. Tam o sırada duvardan on kişi daha indi. Bunların arasında Mansur b. Cumhur, Hibal b. Amr el-Kelbî, Yezid b. Abdülmelik’in mevlâsı olan Abdurrahman b. Aclân, Humeyd b. Nasr el-Lahmî, es-Sârî b. Ziyad b. Ebî Kebşe ve Abdüsselam el-Lahmî de vardı. Abdüsselam Velid’in başına vurdu, es-Sârî de yüzüne vurdu. Sonra beş kişi onu dışarı çıkarmak üzere yakaladılar. Fakat odada Velid ile birlikte bulunan bir kadın çığlık atınca onu bıraktılar ve dışarı çıkarmadılar. Bunun üzerine Ebû İlâka el-Kudâî, Velid’in başını kesti. Sonra biraz bağırsak alıp Velid’in yüzündeki yarayı dikti. Ardından Ravh b. Mukbil, Velid’in başını Yezid b. Velid’e götürdü ve şöyle dedi: “Müjde ey Müminlerin Emiri! Sefih Velid öldürüldü; onunla birlikte olanlar ve Abbas’la bulunanlar esir alındı!”

O sırada Yezid öğle yemeğini yiyordu. Hem o hem de yanındakiler secdeye kapandılar. Sonra Yezid b. Anbese es-Seksekî ayağa kalktı, Yezid b. Velid’in elinden tuttu ve, “Ey Müminlerin Emiri, kalk ve Allah’ın zaferiyle sevin!” dedi. Yezid, İbn Anbese’nin elini elinden çekti ve şöyle dedi: “Allah’ım, eğer bu senin hoşnut olduğun bir iş ise, beni doğru yola yönelt.” Sonra Yezid, Yezid b. Anbese’ye, “Velid seninle konuştu mu?” diye sordu. İbn Anbese, “Evet, kapının arkasından benimle konuştu. ‘İçinizde asil bir kimse var mı, onunla konuşayım?’ dedi. Ben de onunla konuştum ve kendisini azarladım. Bunun üzerine Velid şöyle dedi: ‘Yeter artık. Hayatım hakkı için çok konuştun ve sınırı aştın. Aranızdaki ayrılık asla düzelmeyecek, içinizdeki bozukluk onarılmayacak ve dilleriniz asla bir olmayacaktır’” dedi.

Ahmed b. Züheyr – Ali el-Medâinî – Amr b. Mervân el-Kelbî – Nuh b. Amr b. Huveyy es-Seksekî rivayet eder: Biz, ayın olmadığı gecelerde Velid’e karşı savaşmak üzere çıktık. O kadar karanlıktı ki ne taşları görebiliyor ne de siyah taşla beyaz taşı ayırt edebiliyordum. el-Abrash el-Kelbî’nin yeğeni Velid b. Halid, Benî Âmir ile birlikte Velid’in kuvvetlerinin sol kanadındaydı. Abdülaziz’in kuvvetlerinin sağ kanadında da Benî Âmir’den adamlar vardı. Bu yüzden Velid’in sol kanadındaki adamlar, Abdülaziz’in sağ kanadındakilerle savaşmadılar ve topluca Abdülaziz b. el-Haccac’ın tarafına geçtiler. Nuh b. Amr şöyle dedi: “Velid b. Yezid’in hizmetkârlarını ve adamlarını, öldürüldüğü gün, isyancıların ellerinden tutup onlara Velid’in bulunduğu yeri gösterirken gördüm.”

Ahmed b. Züheyr – Ali (el-Medâinî) – Amr b. Mervân el-Kelbî – el-Müsennâ b. Muaviye rivayet eder: Velid gelip el-Lu’lu’e’de konakladı. Oğlu el-Hakem’e ve Abbas b. el-Abbas’ın oğlu el-Muammel’e, kendilerine katılacak herkese altmış dinarlık bir maaş paylaştırmalarını emretti. Bunun üzerine ben, baba tarafından amcamın oğlu Süleyman b. Muhammed b. Abdullah ile birlikte Velid’in ordugâhına gittim. el-Muammel bana yaklaşma izni verdi ve, “Seni Müminlerin Emiri’nin huzuruna çıkaracağım ve sana yüz dinar tahsis etmesi için onunla konuşacağım” dedi. el-Müsennâ anlatmaya devam ederek dedi ki: Sonra Velid el-Lu’lu’e’den ayrıldı ve el-Müleyke’de konakladı. Orada Hıms’taki Amr b. Kays’tan bir elçi ona geldi ve Amr’ın, başlarında Abdurrahman b. Ebi’l-Cenûb el-Bahrânî bulunduğu halde beş yüz süvari gönderdiğini bildirdi. Bunun üzerine Velid, Benû Avf b. Kelb’den Dahhâk b. Eymen’i çağırdı ve ona, el-Ghuveyr’e kadar gelmiş bulunan İbn Ebi’l-Cenûb’a gidip derhal el-Müleyke’deki Velid’in yanına gelmesini söylemesini emretti.

Ertesi sabah Velid ordugâhın sökülmesini emretti. Kendisi de kızıl doru bir ata binerek yola çıktı. Üzerinde ipekten bir kaftan ve ipekten bir sarık vardı. Beline ince bir kumaş sarılmıştı; omzuna da kılıcının üzerine sarı bir şal almıştı. Yolda Süleym b. Keysân’ın oğulları on altı süvariyle ona katıldılar. Velid biraz daha ilerledikten sonra Benû’n-Nu‘mân b. Beşîr ona daha fazla süvariyle yetişti. Ardından el-Abrash’ın yeğeni Velid de Benû Âmir b. Kelb ile birlikte ona katıldı. Velid, el-Abrash’ın yeğenini yanına aldı ve ona elbiseler verdi. Daha sonra yolda devam etti ve el-Müşebbihah denilen bir tepenin yanından ayrıldı. Orada İbn Ebi’l-Cenûb, Hıms’tan gelen adamlarla birlikte ona yetişti. Sonra Velid el-Bahra’ya ulaştı. İşte o zaman askerler bağrışmaya başladılar ve, “Binek hayvanlarımız için yemimiz yok” dediler. Bunun üzerine Velid, köydeki ekili tahılı Müminlerin Emiri’nin satın aldığına dair halka ilan yapılmasını emretti. Askerler ise, “Yeşil ekinle ne yapalım? Hayvanlarımızı hasta eder” dediler. Askerler aslında yalnızca dirhem istiyorlardı.

el-Müsennâ dedi ki: Velid’in yanına gittim ve çadırın arka tarafından içeri girdim. Yemek istedi; yemek önüne konulduğu sırada Abdullah b. Yezid b. Abdülmelik’in kızı Ümmü Külsûm’dan Amr b. Mürre adlı bir haberci geldi. Haberci, Abdülaziz b. el-Haccac’ın el-Lu’lu’e’de konakladığını söyledi; fakat Velid ona aldırış etmedi. Sonra, onun şurta reisi olan Halid b. Osman el-Mihrâş, Benû Hârise b. Cenâb’dan bir adamı Velid’in huzuruna getirdi. Adam şöyle dedi: “Ben Dımaşk’ta Abdülaziz’in yanındaydım ve bildiğim şeyi sana haber vermek için geldim. İşte beraberimde getirdiğim bin beş yüz dirhem.” Sonra belindeki keseyi çözüp ona gösterdi ve şöyle dedi: “Abdülaziz el-Lu’lu’e’de konakladı ve yarın sabah oradan sana doğru gelecek.” Velid ona hiçbir cevap vermedi. Bunun yerine yanındaki bir adama döndü ve onunla benim duyamadığım bir konuşmaya başladı. Ben de Velid ile benim aramda duran birine, Velid’in ne söylediğini sordum. O kişi bana, “Velid adama Ürdün’de kazdırdığı kanal hakkında soru soruyor ve orada daha ne kadar iş kaldığını öğrenmek istiyordu” dedi. Sonra Abdülaziz el-Lu’lu’e’den hareket etti. el-Müleyke’ye vardığında oraya hâkim oldu. Mansur b. Cumhur’u gönderdi; o da Nihiya yolunda, çöl bölgesinde yüksek bir tepe olan Şarkî el-Kurâ’yı ele geçirdi.

Abbas b. Velid ise yaklaşık yüz elli kadar mevlâsı ve oğullarıyla hazırlık yapıyordu. Sonra Benî Nâciye’den Hubeyş adlı bir adamı Velid’e göndererek, Abbas’ın gelip kendisine katılmasının mı yoksa Yezid b. Velid’e karşı yürümesinin mi uygun olacağına karar vermesini istedi. Velid, Abbas’tan şüpheleniyordu; bu yüzden ona kendisine katılmasını emreden bir haber yolladı. Mansur b. Cumhur, Velid’in elçisinin önünü kesti ve görevinin ne olduğunu sordu. Elçi de ona bunu anlattı. Bunun üzerine Mansur elçiye şöyle dedi: “Abbas’a de ki: Allah’a yemin ederim, gün doğmadan bulunduğun yerden ayrılırsan seni de adamlarını da mutlaka öldürürüm. Sabah olunca istediği yere gitsin.” Abbas hazırlıklarına devam etti.

Sabah olunca el-Bahra’ya ulaşmış olan Abdülaziz’in askerlerinin tekbir getirdiklerini duyduk. Bunun üzerine Halid b. Osman el-Mihrâş dışarı çıktı ve Velid’in adamlarını savaş düzenine soktu. Fakat güneş doğuncaya kadar iki taraf arasında çarpışma olmadı. Yezid b. Velid’in askerleri bir mızrağa bağlanmış bir yazı levhası taşıyorlardı. Üzerinde şöyle yazıyordu: “Sizi Allah’ın kitabına ve peygamberinin sünnetine çağırıyoruz ve işin şûra ile karara bağlanmasını istiyoruz.” Sonra savaşmaya başladılar ve Osman el-Haşabî öldürüldü. Velid’in adamlarından yaklaşık altmış kişi de öldürüldü. Mansur b. Cumhur Nihiya yolundan ilerledi ve Velid’in kuvvetlerine arkadan sokuldu. Mansur, Velid’in üzerine yöneldi; o sırada Velid çadırında bulunuyordu ve Mansur ile arasında ona engel olacak kimse yoktu. Mansur’u görünce ben, Asım b. Hubeyre el-Muafirî ve el-Mihrâş’ın vekili dışarı çıktık. Bunun üzerine Abdülaziz’in askerleri de, Mansur’un askerleri de geri çekildiler. Sümeyy b. el-Muğîre vurulup öldürüldü. Sonra Mansur geri dönüp Abdülaziz’e katıldı.

el-Abrash, el-Edîm adındaki atına binmişti. Çenesinin altından sıkıca bağladığı, iki kayışlı bir başlık takmıştı. Yeğenine bağırarak, “Ey kötü kokulu kadının oğlu! Sancağını kaldır!” dedi. Yeğeni de, “Önümde yol bulamıyorum. Bu adamlar Benû Âmir’dendir” diye cevap verdi. Sonra Abbas b. Velid geldi, fakat Abdülaziz’in adamları onun yolunu kestiler. Süleyman b. Abdullah b. Dihye’nin el-Türkî diye bilinen mevlâsı, el-Hâris b. Abbas b. Velid’e saldırdı ve onu attan düşüren bir darbe vurdu. Abbas, Abdülaziz’in bulunduğu yöne doğru ilerledi. Velid’in adamları şaşkına döndüler ve dağınık halde geri çekildiler.

Bunun üzerine Velid b. Yezid, Velid b. Halid’i Abdülaziz b. el-Haccac’a gönderdi. Ona, eğer çekilip savaşmayı bırakırsa kendisine elli bin dinar vereceğini, ömür boyu Hıms valiliğine tayin edeceğini ve başına gelebilecek her sıkıntılı durumda onu koruyacağını bildirdi. Abdülaziz bu teklifi reddetti ve bu şartların hiçbirini kabul etmedi. Velid b. Yezid, Velid b. Halid’i yeniden Abdülaziz’e gidip aynı teklifi bir kez daha yapmaya razı etti. Velid b. Halid bunu yaptıysa da Abdülaziz direnmeye devam etti. Bunun üzerine Velid b. Halid biraz uzaklaştı, atını geri çevirdi, tekrar Abdülaziz’in yanına geldi ve ona şöyle dedi: “Kendi kavmim arasında ayrıcalıklı bir yerim olduğuna göre, bana beş bin dinar, el-Abrash’a da aynı miktarı verir misin? O zaman içeri girer ve senin işine katılırım.” Abdülaziz, “Velid’in askerlerine derhal saldırman şartıyla” diye cevap verdi. Bunun üzerine Velid b. Halid bunu yaptı.

Halife Velid’in ordusunun sağ kanadında Muaviye b. Ebi Süfyan b. Yezid b. Halid bulunuyordu. O da Abdülaziz’e, “Senin tarafına geçersem bana yirmi bin dinar, Ürdün valiliği ve komutada bir pay verir misin?” dedi. Abdülaziz, “Velid’in ordusuna derhal saldırman şartıyla” diye cevap verdi. Muaviye de bunu yaptı. Bunun üzerine Velid’in ordusu kaçtı ve Velid’in kendisi el-Bahra’ya çekildi.

Abdülaziz öne çıktı ve zincirle kapatılmış olan kapının yanında durdu. Ardından bir adamın ardından bir başkası zincirin altından geçerek kaleye girmeye başladı. Bunun üzerine Abdüsselam b. Bükeyr b. Şemmîh el-Lahmî, Abdülaziz’in yanına gelip ona, “Velid, senin güvencenle dışarı çıkacağını söylüyor” dedi. Abdülaziz de, “Bırak çıksın” dedi. Fakat daha arkasını döner dönmez insanlar onu azarlayıp, “Ne yapıyorsun, onun dışarı çıkmasına izin mi veriyorsun? Bırak içeride kalsın da insanlar senin adına onunla ilgilensin” dediler. Bunun üzerine Abdülaziz, Abdüsselam’ı geri çağırdı ve, “Bana teklif edilen şeyi yapmama gerek yok” dedi.

el-Müsennâ’nın rivayeti şöyle devam eder: O sırada at üzerinde uzun boylu bir gencin kalenin duvarına doğru geldiğini gördüm. Sonra duvara tırmandı ve kalenin içine girdi. Ben de kaleye girdim ve Velid’i orada ayakta gördüm. Üzerinde gümüş işlemeli bir gömlek ve nakışlı bir şalvar vardı; kılıcı da kınındaydı. İnsanlar ona küfredip bağırıyorlardı. Sonra Kinanah b. Umeyr’in mevlâsı olan Bişr b. Şeybân, ki duvarı aşıp içeri giren kişi oydu, Velid’e doğru yürüdü. Velid kapıya doğru ilerledi —zannederim Abdülaziz’e gitmek istiyordu—, sağında Abdüsselam, solunda ise Amr b. Kays’ın elçisi vardı. Bişr, Velid’in başına vurdu; diğer adamlar da peş peşe kılıç darbeleri indirdiler ve Velid ölü olarak yere düştü. Abdüsselam kendini Velid’in üzerine attı ve başını kesti. Yezid b. Velid, Velid’in başına yüz bin dirhem ödül koymuştu. Sonra Halid b. Abdullah el-Kasrî’nin mevlâsı Ebu’l-Esed geldi, Velid’in derisinden bir parça kopardı ve onu Velid’in ordugâhında tutuklu bulunan Yezid b. Halid b. Abdullah’a götürdü. İnsanlar Velid’in ordugâhını ve ambarlarını yağmaladılar. Sonra Ebu’l-Belrık diye bilinen Yezid el-Uleymî b. Yezid, kızı Velid’in oğlu el-Hakem ile evli olan kişi, bana gelip, “Kızımın eşyalarını benim için koru” dedi; çünkü herkes eline geçirebildiği her şeyi sahipleniyordu.

Ahmed b. Züheyr – Ali el-Medâinî – Amr b. Mervân el-Kelbî rivayet eder: Velid öldürüldükten sonra sol eli kesildi. Bu el, başından önce Yezid b. Velid’e götürüldü. El, perşembe gecesi ulaştı; baş ise ertesi gün getirildi. Namazdan sonra Yezid başı halka açık şekilde sergiledi. Dımaşk halkı Abdülaziz yüzünden huzursuz bir haldeydi, fakat Velid’in başı getirilince yatıştılar ve davranışları sakinleşti.

Yezid, Velid’in başının sergilenmesini emredince, Benî Mervân’ın mevlâsı Yezid b. Ferve onu uyararak, “Açıkta teşhir edilen başlar ancak isyancıların başlarıdır. Bu ise senin amca oğlundur ve bir halifedir. Başını teşhir edersen insanların kalplerinin ona yumuşamasından ve ailesinin onun başına gelen şey yüzünden öfkelenmesinden korkuyorum” dedi. Yezid, “Allah’a yemin ederim ki onu mutlaka teşhir edeceğim” dedi ve Velid’in başını bir mızrağın ucuna taktı. Sonra İbn Ferve’ye, “Git onunla Dımaşk şehrini dolaş ve onu babasının evine de götür” dedi. İbn Ferve emredildiği gibi yaptı. Bunun üzerine şehir halkından ve Velid’in ailesinden büyük bir feryat yükseldi. Sonra başı tekrar Yezid’e geri getirdi. Yezid de, “Onu evine götür” dedi. Baş, yaklaşık bir ay boyunca İbn Ferve’nin yanında kaldı. Sonra Yezid ona, başı Velid’in kardeşi Süleyman’a teslim etmesini emretti. Süleyman ise kardeşine karşı harekete geçmiş olanlardan biriydi. İbn Ferve başı yıkadı, bir sepete koydu ve Süleyman’a götürdü. Süleyman başı görünce, “Allah ona lanet etsin! Şahitlik ederim ki o şarap içen, ahlaksız ve sefih biriydi; beni de yoldan çıkarmaya çalışmıştı” dedi. Bunun üzerine İbn Ferve evden çıktı. Hemen ardından Velid’in cariyelerinden biriyle karşılaştı ve ona, “Yazık! Süleyman Velid’e ne kadar ağır sözler söyledi; Velid’in onu da bozmak istediğini iddia etti” dedi. Kadın ise şöyle cevap verdi: “Allah’a yemin olsun ki o alçak siyah yalancı söylüyor! Velid böyle bir şey yapmadı. Eğer Süleyman’ı yoldan çıkarmak isteseydi bunu yapardı; Süleyman da buna engel olamazdı.”

Ahmed b. Züheyr – Ali el-Medâinî – Amr b. Mervân el-Kelbî – Yezid b. Mâcid rivayet eder: Yezid b. Velid beni Ebu Muhammed es-Süfyânî’ye gönderdi. Velid, Yezid’in isyan ettiğini duyunca onu Dımaşk valisi olarak göndermişti. Ebu Muhammed Dhanebe’ye varınca Yezid onun haberini aldı ve beni ona gönderdi. Ben Ebu Muhammed’e ulaşınca o bizim tarafımızla barıştı ve Yezid’e biat etti. Biz daha oradan ayrılmaya fırsat bulamamıştık ki uzakta, çöl tarafından gelen birini gördük. Adamı getirttim. Meğer bu kişi şarkıcı Ebu Kâmil el-Guzeyyil’miş; Velid’e ait Meryem adlı bir dişi katıra binmişti. Bize Velid’in öldürüldüğünü haber verdi. Ben hızla Yezid’e doğru yola çıktım; fakat ben ulaşmadan önce haber ona varmıştı.

Ahmed b. Züheyr – Ali el-Medâinî – Amr b. Mervân el-Kelbî – Dükeyn b. Şemmâh el-Kelbî el-Âmirî rivayet eder: Velid’in öldürüldüğü gün Bişr b. Halbe el-Âmirî’yi gördüm. el-Bahra’nın kapısına kılıcıyla vuruyor ve şöyle diyordu:

Halid için Hint kılıçlarıyla ağlayacağız,
ve onun güzel işleri boşa gitmeyecek.

Ahmed b. Züheyr – Ali el-Medâinî – Ebu Âsım ez-Ziyâdî rivayet eder: On kişi Velid’i kendilerinin öldürdüğünü iddia etti. Ebu Âsım şöyle devam etti: “Fels Yüzlü diye bilinen Vechü’l-Fels’i gördüm; elinde Velid’in başından bir deri parçası vardı ve şöyle dedi: ‘Velid’i ben öldürdüm ve şu deri parçasını da ben aldım. Sonra biri gelip onun başını kesti, bu deri parçası da elimde kaldı.’” Vechü’l-Fels’in asıl adı Abdurrahman’dı.

Velid b. Abdülmelik’in mevlâsı olan el-Hakem b. en-Nu‘mân şöyle dedi: Mansur b. Cumhur, beraberinde Ravh b. Mukbil’in de bulunduğu on adamla birlikte Velid’in başını Yezid’e getirdi. Ravh şöyle dedi: “Müjde ey Müminlerin Emiri! Sefih öldürüldü ve Abbas esir alındı.” Başı getirenler arasında Abdurrahman Vechü’l-Fels ile Kelb kabilesinin Kinanah kolunun mevlâsı olan Bişr de vardı. Yezid bunların her birine on bin dirhem verdi. Velid öldürüldüğü gün, isyancılarla savaşırken şöyle demişti: “Kim bir baş getirirse ona beş yüz dirhem verilecektir.” Bir grup insan baş getirince Velid, “Onların isimlerini yazın” dedi. Bunun üzerine baş getirenlerden biri olan mevlâlarından biri, “Ey Müminlerin Emiri, bugün veresiye günü değildir” dedi.

Şarkıcılar Mâlik b. Ebî es-Semh ile Ömer el-Vâdî, Velid’in yanındaydılar. Adamları onu bırakıp dağıldıklarında ve etrafı kuşatıldığında Mâlik, Ömer’e, “Gidelim” dedi. Ömer ise, “Bu vefasızlık olur; ayrıca biz savaşçı değiliz, bize dokunmazlar” diye karşılık verdi. Mâlik şöyle dedi: “Bunu bırak! Allah’a yemin ederim ki isyancılar bize galip gelirse, seninle ben öldürülecek ilk kişiler oluruz. Velid’in başı bizim başlarımızın arasına konur ve insanlara, ‘Bakın, bu halde bile onun yanında bulunanlar bunlardı’ denilir. Onun için bundan daha ağır bir ayıplama olamaz.” Bunun üzerine ikisi de kaçtı.

Ebû Ma‘şer – Ahmed b. Sâbit – râvileri – İshak b. Îsâ rivayet eder: Velid b. Yezid, 126 yılı Cemâziyelâhir ayının sonuna iki gece kala, Perşembe günü öldürüldü. Hişam b. Muhammed, Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî ve Ali b. Muhammed el-Medâinî de aynı tarihi vermektedir. Ancak tarihçiler, Velid’in hilafet süresinin ne kadar olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir. Ebû Ma‘şer – Ahmed b. Sâbit – râvileri – İshak b. Îsâ’ya göre Velid’in hilafeti bir yıl üç ay sürmüştür. Hişam b. Muhammed el-Kelbî ise Velid’in hilafetinin bir yıl, iki ay ve yirmi iki gün sürdüğünü söylemiştir.

Tarihçiler, Velid’in öldürüldüğü gün kaç yaşında olduğu konusunda da ihtilaf etmişlerdir. Hişam b. Muhammed el-Kelbî, Velid’in otuz sekiz yaşında öldürüldüğünü söylemiştir. Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî ise onun otuz altı yaşında öldürüldüğünü söylemiştir. Diğer bazı tarihçiler kırk iki yaşında, bazıları kırk bir yaşında, bazıları kırk beş yaşında, bazıları da kırk altı yaşında öldürüldüğünü söylemişlerdir.

Velid’in künyesi Ebü’l-Abbas idi. Annesi, Muhammed b. Yusuf es-Sekafî’nin kızı Ümmü’l-Haccac idi. Velid çok güçlü bir adamdı ve ayak parmaklarıyla kavrama gücü vardı. Demirden bir saban ucuna ip bağlatır, sonra ipi ayağına bağlatır, atına atlar ve o saban ucunu arkasından sürüklerdi. Atın üzerinde hiçbir yere tutunmadan binebilirdi. Aynı zamanda şairdi ve içkiye çok düşkündü.

Ahmed b. Züheyr – Ali el-Medâinî – İbn Ebî’z-Zinâd – babası rivayet eder: Bir defasında Hişam’ın yanında bulunuyordum; ez-Zührî de oradaydı. Velid’i anıyor, onu eleştiriyor ve hakkında ağır sözler söylüyorlardı. Ben ise onların söylediklerine katılmıyordum. Sonra Velid içeri girmek için izin istedi; kendisine izin verildi. Yüzünde öfke gördüm. Bir süre oturduktan sonra kalkıp çıktı.

Daha sonra Hişam öldüğünde aleyhimde bir mektup yazıldı ve ben Velid’in huzuruna götürüldüm. Beni şöyle karşıladı: “Nasılsın ey İbn Zekvân?” Sonra hâlimi güzelce sordu ve dedi ki: “Şaşı adamın, yani Hişam’ın yanında o fâsık Zührî ile birlikte bulunduğu ve ikisinin beni parçaladığı günü hatırlıyor musun?” Ben, “Evet, hatırlıyorum; fakat onların söylediklerine ben katılmadım” dedim. Velid de, “Doğru söyledin. Hişam’ın arkasında duran köleyi gördün mü?” dedi. Ben, “Evet” dedim. O da, “İşte o, onların söylediklerini bana aktaran kişiydi. Allah’a yemin ederim ki o fâsık, yani Zührî, hayatta olsaydı onu öldürürdüm” dedi. Ben de, “İçeri girdiğinde yüzünden öfkeli olduğunu anlamıştım” dedim. Bunun üzerine Velid, “Ey İbn Zekvân, şu şaşı adam ömrümün en güzel yıllarını benden aldı” dedi. Ben, “Hayır; aksine Allah ömrünü uzatsın ey Müminlerin Emiri, ümmete de senin varlığından faydalanmayı nasip etsin” dedim.

Bunun üzerine Velid akşam yemeği istedi; yemeği yedik. Akşam namazı vakti gelince namazı kıldık ve yatsı vaktine kadar sohbet ettik. Yatsıyı da kıldıktan sonra Velid oturdu ve içecek istedi. Üzeri örtülü bir kap getirildi. Üç cariye geldi ve onunla benim arama dizildiler. Sonra Velid içmeye başladı; cariyeler de çekilip gittiler, biz de konuşmayı sürdürdük. Velid ikinci kez içki istediğinde cariyeler yine aynı şeyi yaptılar. Velid konuşmaya ve daha fazla içki istemeye devam etti; cariyeler de ona sabaha kadar şarap getirip durdular. Ben onun yetmiş kadeh içtiğini saydım.

Bu yılda Halid b. Abdullah el-Kasrî öldürüldü.
Halid el-Kasrî’nin Öldürülmesi: Daha önce Hişam’ın Halid’i Irak ve Horasan valiliğinden nasıl azlettiğini ve Hişam’ın Yusuf b. Ömer’i Irak valisi olarak nasıl tayin ettiğini anlatmıştık. Daha önce de belirtildiği gibi Halid, Hişam adına Irak valiliğinde birkaç ay hariç on beş yıl görev yapmıştı; çünkü yine söylendiği üzere 105 yılında Irak valisi olmuş, 120 yılı Cemâziyelevvel ayında da görevden alınmıştı. Hişam, Halid’i azledince Yusuf Vâsıt’a gelip Halid’i ele geçirdi, onu yakaladı ve orada hapsetti. Sonra Yusuf b. Ömer Hîre’ye geçti. Halid ise kardeşi İsmail b. Abdullah, oğlu Yezid b. Halid ve yeğeni Münzir b. Esed b. Abdullah ile birlikte tam on sekiz ay boyunca Hîre’de hapiste kaldı.

Yusuf, Hişam’dan Halid üzerinde serbestçe tasarrufta bulunup ona işkence edebilmek için izin istedi; fakat Hişam başlangıçta buna razı olmadı. Daha sonra Yusuf ısrarla tekrar tekrar istekte bulundu, haraç gelirlerindeki düşüşü ve gelir kaybını bahane gösterdi. Bunun üzerine Hişam bir keresinde ona izin verdi. Fakat işkenceye şahit olması için bir muhafız gönderdi ve Halid Yusuf’un elinde ölürse Yusuf’u mutlaka öldüreceğine dair yemin etti.

Bunun üzerine Yusuf, Halid’i çağırdı. Hîre’de, herkesin toplandığı bir sırada bir sedirin üzerine oturdu. Yusuf, Halid’e diliyle ağır şekilde saldırıyordu; fakat Halid, Yusuf ona “İbn Kâhin” diyerek hakaret edene kadar tek bir kelime söylemedi. Bununla Şıkk b. Sa‘b el-Kâhin’i kastediyordu. Bunun üzerine Halid şöyle karşılık verdi: “Ey ahmak! Soyumu küçümseyerek bana hakaret ediyorsun, ama senin baban, ey İbnü’s-Sebbî‘, sadece bir şarap satıcısıydı.” Bununla onun içki sattığını kastetmişti. Bunun üzerine Yusuf, Halid’i tekrar zindana gönderdi.

Sonra 121 yılı Şevval ayında Hişam, Yusuf’a Halid’i serbest bırakmasını emreden bir mektup yazdı. Halid de Kûfe köprüsünün arkasında, Dûrân’da bulunan İsmail b. Abdullah’ın kalesine yerleşti. Yezid b. Halid tek başına yola çıktı ve Benî Tayy yurtlarından geçerek Dımaşk’a kadar gitti. Daha sonra Halid de İsmail ve Velid ile birlikte yola çıktı; Abdürrahman b. Anbese b. Saîd b. el-Âs onları yol için donatmıştı. Halid ağır eşyalarını Benî Mukâtil’in kalesine gönderdi. Fakat Yusuf onların peşinden süvari göndermişti. Bu süvariler Halid’in erzakını, ağır yüklerini, develerini ve mallarını koruyan mevlâlarını ele geçirdiler. Yusuf onların elinden aldıklarını müsadere edip sattı ve mevlâlardan bir kısmını yeniden köleliğe döndürdü. Halid, Benî Mukâtil’in kalesine vardığında kendisinin ve oğullarının sahip olduğu taşınabilir malların hepsi alınmıştı.

Oradan Hît’e geçtiler, sonra da Hişam’ın bulunduğu Rusâfe kapısının karşısında yer alan el-Karye’ye yöneldiler. Halid, Şevval ayının geri kalan kısmında ve Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Safer ayları boyunca orada kaldı. Bu süre içinde Hişam onların huzuruna çıkmasına izin vermedi. El-Abrash bu dönemde Halid ile mektuplaşıyordu; bu da Zeyd b. Ali’nin isyan ettiği ve öldürüldüğü zamandı.

el-Heysem b. Adî’nin râvilerine göre Yusuf, Hişam’a şöyle yazdı: “Bu aile fertleri, yani Hâşimîler, açlıktan ölme noktasına gelmişlerdi; her biri sadece çoluk çocuğuna yiyecek bulma derdine düşmüştü. Halid Irak valisi olunca onlara para verdi. Bu sayede güçlerini topladılar ve hilafete göz dikmeye başladılar. Zeyd’in isyan etmesi ancak Halid’in tavsiyesiyle olmuştur. Bunun delili de Halid’in, Irak yolunda bulunan el-Karye’de kalmasıdır; böylece oradan haber alabiliyordu.”

Hişam, mektubu sonuna kadar okuyuncaya kadar sustu. Sonra Yusuf’un heyetinin başında bulunan ve Yusuf’un bu mektupta yazılanları doğrulamasını emrettiği el-Hakem b. Hazn el-Kaynî’ye döndü. O da gerçekten bunu doğrulamıştı. Hişam ona şöyle dedi: “Sen de yalancısın, seni gönderen de yalancı. Halid hakkında ne tür şüphelerimiz olmuşsa olsun, onun itaatinden asla şüphe etmedik.” Sonra elçinin boğazının kesilmesini emretti.

Halid bunu duyunca Dımaşk’a gitti ve yaz seferi vakti gelinceye kadar orada kaldı. Sonra iki oğlu Yezid ve Hişam ile birlikte sefere çıktı. O sırada Dımaşk’ın başında Külsûm b. İyâd el-Kasrî vardı ve Halid’e karşı içinde kin taşıyordu. Sefer Bizans topraklarına doğru iyice ilerleyince, Dımaşk evlerinde her gece yangınlar çıkmaya başladı. Iraklı bir adam olan Ebu’l-Ummerras ile arkadaşları yangınları çıkarıyor, yangın sürerken de yağma ve hırsızlık yapıyorlardı.

İsmail b. Abdullah, Münzir b. Esed b. Abdullah ve Halid’in iki oğlu Saîd ile Muhammed kıyı bölgesindeydiler; çünkü Bizans tarafından kötü haber gelmişti. Bunun üzerine Külsûm, Hişam’a bir mektup yazarak yangından söz etti ve daha önce benzeri görülmemiş bu yangının, Beytülmâl’e saldırmak isteyen Halid’in mevlâlarının işi olduğunu söyledi. Hişam da Külsûm’a, Halid’in ailesinden genç yaşlı herkesin, mevlâlarının ve kadınlarının hapsedilmesini emretti. Bunun üzerine Külsûm, kıyıda görevli bulundukları yerden İsmail’i, Münzir’i, Muhammed’i ve Saîd’i yakalattı; onlar yanlarındaki mevlâlarla birlikte zincire vurulmuş halde geri getirildiler. Külsûm ayrıca Halid’in kızı Ümmü Cerîr’i, er-Râika’yı ve bütün kadınlarla küçük oğlanları da hapsetti.

Daha sonra Ebu’l-Ummerras yenilgiye uğratıldı; o ve arkadaşları yakalandı. Dımaşk haracının başındaki Velid b. Abdurrahman, Hişam’a bir mektup yazarak Ebu’l-Ummerras ile arkadaşlarının yakalandığını bildirdi; onların isimlerini tek tek yazdı, kabilelerini ve geldikleri garnizon şehirlerini ayrıntılı biçimde anlattı. Fakat bu listede Halid’in mevlâlarından tek bir kişiyi bile zikretmedi. Bunun üzerine Hişam, Külsûm’a bir mektup göndererek onu azarladı, kınadı ve hapsettiği herkesi serbest bırakmasını emretti. Külsûm da hepsini salıverdi. Fakat mevlâları kendisine ayırdı; çünkü Halid yaz seferinden döndüğünde onların durumu için kendisine başvuracağını umuyordu.

Askerler sınır boyundan geri dönünce Halid, ailesinin hapsedildiği haberini aldı; fakat daha sonra serbest bırakıldıklarını duymadı. Yezid b. Halid, kalabalığın arasına karışarak Hıms’a kadar ulaştı. Halid ise gelip Dımaşk’taki evine yerleşti. Ertesi sabah insanlar Halid’in yanına gelince, o iki kızı Zeyneb ile Âtike’yi çağırdı ve şöyle dedi: “Ben yaşlandım; sizin bana bakmanızı istiyorum.” Kızları da buna seve seve razı oldular. Daha sonra kardeşi İsmail ile oğulları Yezid ve Saîd onun yanına girdiler. Halid başkalarının da içeri girmesine izin verdi. Bunun üzerine kızları geri çekilmek istediler. Halid ise şöyle dedi: “Hişam onları gün be gün hapse sürerken şimdi neden geri çekilsinler?” Ardından insanlar içeri girdiler; İsmail ile Halid’in iki oğlu, iki kızının önünde durarak onları gözlerden gizlediler.

Halid şöyle dedi: “Ben Allah yolunda gazaya çıktım; işiterek ve itaat ederek çıktım. Sonra insanlar arkamdan işler çevirdiler; kadınlarım ve ailemin kadınları yakalanıp kâfir kadınlara yapıldığı gibi suçlularla birlikte hapse atıldılar. İçinizden bir grubun kalkıp da, ‘İşiten ve itaat eden bu adamın kadınları neden hapsedildi?’ demesine ne engeldi? Hepinizin öldürüleceğinden mi korktunuz? Allah sizi korkuya düşürsün!” Sonra Halid şunu ekledi: “Benimle Hişam arasındaki duruma gelince: Eğer peşimi bırakmazsa, tutkusu Iraklı, ailesi Suriyeli, kökeni Hicazlı olan kişiye çağrıda bulunacağım.” Bununla Muhammed b. Ali b. Abdullah b. Abbas’ı kastediyordu. “Gidip bunu Hişam’a söylemeniz için size izin veriyorum.” Hişam, Halid’in söylediklerini duyunca şöyle dedi: “Ebu’l-Heysem aklını kaybetmiş.”

Ebu Zeyd – Ahmed b. Muaviye – Ebu’l-Hattab rivayet eder: Halid şöyle dedi: “Rüsafe’nin efendisi, yani Hişam, zulmederse, biz de mutlaka bizim lehimize Suriyeliyi, Hicazlıyı ve Iraklıyı ayağa kaldırırız; eğer en küçük bir ses çıkarırsa orası her yanından çöker.” Hişam, Halid’in söylediklerini duyunca ona şöyle yazdı: “Saçmalıyorsun. Beni, Becîle’nin o önemsiz ve aşağılık kabilesiyle mi tehdit ediyorsun?”

Ebu’l-Hattab’ın rivayeti şöyle devam eder: Allah’a yemin olsun ki, Benî Abs’ten bir adam dışında ne fiilen ne de sözle ona destek olan hiç kimse olmadı. Benî Abs’ten olan adam şu beyitleri söyledi:

“Cömertlik denizi duruldu,
Benî Sakîf’in esiri oldu, zincirlere vuruldu.
Ama sen el-Kasrî’yi hapsetmiş olsan da şöhretini hapsetmiş olmadın,
kabileler arasındaki cömertliğini de hapsetmiş değilsin.”

Halid, Yezid ve Halid’in ailesinden diğerleri Dımaşk’ta kaldılar. Yusuf b. Ömer ise Hişam’dan sürekli Yezid’i kendisine göndermesini istemeye devam etti. Bunun üzerine Hişam, Külsûm b. İyâd’a Yezid’i yakalayıp Yusuf’a göndermesini emreden bir mektup yazdı. Külsûm da Yezid’i evindeyken yakalamak için süvari gönderdi. Yezid süvarilere saldırdı, onlar ondan geri çekildiler; ardından Yezid de ata binip kaçtı. Süvariler geri dönüp olanı Külsûm’a anlattılar. Yezid’in ayrılmasından bir gün sonra Külsûm, Halid’i almak üzere süvari gönderdi. Halid elbiselerini istedi ve onları giydi. Kadınları hep birlikte ağıt yakmaya başladılar. Bunun üzerine süvarilerden biri Halid’e, “Şu kadınlara susmalarını söylesen ya” dedi. Halid de şöyle cevap verdi: “Neden söyleyeyim? Eğer halifeye itaatim olmasaydı, Benî Kasr’ın kölesi bana böyle davranamayacağını öğrenirdi. Git, ona benim söylediklerimi bildir; eğer iddia ettiği gibi gerçek bir Arap ise gelsin de talihini benim yanımda arasın.” Sonra Halid süvarilerle birlikte gitti ve Dımaşk zindanına atıldı. İsmail hemen Hişam’ı görmek için Rüsafe’ye hareket etti. İsmail, kapıcısı Ebu’z-Zübeyr’in huzuruna girdi ve Halid’in hapsedildiğini ona anlattı. Ebu’z-Zübeyr de Hişam’ın yanına girip ona haber verdi. Bunun üzerine Hişam, Külsûm’a onu azarlayan bir mektup yazdı ve şöyle dedi: “Sana hapsetmeni emrettiğim kimseleri salıverdin; hapsetmeni emretmediğim kimseleri ise hapse attın.” Ardından Külsûm’a Halid’i serbest bırakmasını emretti. Külsûm da bunu yaptı.

Hişam bir şey yaptırmak istediğinde bunu el-Abrash’a emrederdi. Bu sebeple Hişam, el-Abrash aracılığıyla Halid’e bir mektup yazdı. el-Abrash şöyle yazdı: “Müminlerin Emiri’ne, Sa‘d’ın Dinnah kolundan, Udhre b. Sa‘d’ın kardeşlerinden olan Abdurrahman b. Süveyb ed-Dinnî’nin senin huzurunda ayağa kalkıp şöyle dediği haberi ulaştı: ‘Ey Halid, seni on özel niteliğin olduğu için seviyorum. Gerçekten Allah asildir, sen de asilsin. Allah cömerttir, sen de cömertsin. Allah merhametlidir, sen de merhametlisin. Allah halimdir, sen de halimsin.’ Sonra Abdurrahman bu şekilde on özelliği sayıncaya kadar devam etti. Müminlerin Emiri şimdi Allah’a yemin ediyor ki, eğer bu olay kendi kanaatine göre doğrulanırsa kanını dökmek helal olacaktır. Bu yüzden meseleyi düzgün biçimde yazıp bana bildir ki ben de Müminlerin Emiri’ne haber vereyim.”

Bunun üzerine Halid şu cevabı yazdı: “O mecliste o kadar çok insan vardı ki, orada söylenen gerçeğin zalim ya da kötü kişilerce çarpıtılması mümkün değildi. Abdurrahman b. Süveyb önümde ayağa kalktı ve şöyle dedi: ‘Ey Halid, seni on özel niteliğin olduğu için seviyorum. Gerçekten Allah asildir; her asil kişiyi sever ve bu sebeple seni de sever; ben de seni Allah seni sevdiği için seviyorum…’ Sonra Abdurrahman bu şekilde on özelliği sayıncaya kadar devam etti. Fakat bundan daha kötü olan şey, İbn Şakkî el-Himyerî’nin Müminlerin Emiri’nin huzurunda ayağa kalkıp şöyle demesine göz yumulmasıydı: ‘Ey Müminlerin Emiri, hangisini daha değerli sayarsın: Halkın arasındaki halifeni mi, yoksa elçini mi?’ Müminlerin Emiri de, ‘Halkım arasındaki halifemi’ diye cevap verdi. Bunun üzerine İbn Şakkî şöyle dedi: ‘Sen Allah’ın halifesisin, Muhammed ise O’nun elçisidir. Hayatıma yemin olsun ki, Becîle’den bir adamın sapması, hem halk hem saray açısından, Müminlerin Emiri’nin kendisinin sapmasından daha önemsiz bir şeydir.’” el-Abrash, Halid’in mektubunu Hişam’a okudu. Hişam da, “Ebu’l-Heysem bunamış” dedi.

Halid, Hişam halife olduğu sürece Dımaşk’ta kaldı; Hişam ölünceye kadar orada bulundu. Hişam’ın ölümünden sonra Velid halife oldu ve cündlerin önderleri, Halid de dâhil olmak üzere, onun yanına geldiler; fakat Velid onların hiçbirini huzuruna kabul etmedi. Halid rahatsız olduğunu ileri sürerek izin istedi. Kendisine izin verilince Dımaşk’a döndü ve birkaç ay orada kaldı. Sonra Velid, Halid’e şöyle yazdı: “Müminlerin Emiri elli milyon dirhem meselesinden haberdardır. Bunu bilmiyor muydun? O halde elçisiyle birlikte Müminlerin Emiri’nin yanına gel. O, hazırlanman için sana yeterli süre tanımasını emretmiştir.” Bunun üzerine Halid, aralarında Umâre b. Ebî Külsûm el-Ezdî’nin de bulunduğu yakın danışmanlarından bir kısmını çağırdı, mektubu onlara okudu ve, “Bana ne yapmam gerektiği konusunda görüş verin” dedi. Onlar da, “Velid sana karşı güvenilir biri değildir. Bizim kanaatimiz, Dımaşk’a girip hazineleri ele geçirmen ve dilediğin kişiye çağrıda bulunmandır. Halkın çoğu seninledir; buna karşı yüksek sesle itiraz edecek kimse çıkmaz” dediler. Halid, “Bundan başka ne yapabilirim?” diye sordu. Onlar da, “Hazineleri ele geçirir ve durumun sağlamlaşıncaya kadar yerinde beklersin” dediler. Halid tekrar, “Başka ne yapabilirim?” diye sorunca danışmanları, “Gizlenebilirsin” dediler.

Bunun üzerine Halid şöyle dedi: “Bana dilediğim kimseye çağrıda bulunmamı tavsiye etmenize gelince, üzerime fitne ve ayrılık yükünü almak istemem. Durumumu sağlamlaştırmamı tavsiye etmenize gelince, ben hiçbir suç işlememişken Velid’e karşı güvende olmadığımı düşünüyorsunuz; o halde hazineleri ele geçirmişken bana sadık kalacağını nasıl umabilirsiniz? Gizlenmeye gelince, Allah’a yemin ederim ki ben hayatım boyunca hiçbir kimseden korkarak başımı örtmedim; şimdi bu yaşıma gelmişken de bunu yapmam. Aksine gideceğim ve Allah’tan yardım isteyeceğim.” Sonra Halid yola çıktı ve Velid’in yanına geldi. Fakat Velid onu ne çağırdı ne de onunla konuştu. Halid de mevlâları ve hizmetçileriyle birlikte kendi evinde kaldı. Bu durum, Yahya b. Zeyd’in başının Horasan’dan getirildiği zamana kadar sürdü.

Sonra insanlar bir revakta toplandılar, Velid de oturdu. Hâcip gelip Halid’in yanında durdu. Halid ona, “Benim ne halde olduğumu görüyorsun. Yürüyemiyorum. Ancak sandalyemle taşınabilirim” dedi. Hâcip, “Taşınan hiç kimse Velid’in huzuruna çıkamaz” diye cevap verdi ve üç kişiye daha içeri girme izni verdi. Sonra, “Kalk Halid!” dedi. Halid de, “Sana ne halde olduğumu zaten söyledim” diye karşılık verdi. Bunun üzerine hâcip bir yahut iki kişinin daha içeri girmesine izin verdi. Sonra yine, “Kalk Halid!” dedi. Halid yine, “Sana ne halde olduğumu zaten söyledim” diye cevap verdi. Bu, hâcip on kişiye içeri girme izni verinceye kadar sürdü. Sonra yine, “Kalk Halid!” dedikten sonra bütün insanların içeri girmesine izin verdi ve Halid’in sandalyesiyle içeri alınmasını emretti. Böylece Halid, sediri üzerinde oturan Velid’in huzuruna taşındı. Sofralar kurulmuştu; insanlar onun önünde iki sıra halinde duruyorlardı. Şebbe b. Aggâl yahut Aggâl b. Şebbe konuşuyordu; Yahya b. Zeyd’in başı da yukarı kaldırılmıştı. Halid iki sıradan birinin yanına götürüldü. Konuşmacı sözünü bitirince Velid ayağa kalktı. İnsanlar dağıtıldı ve Halid ailesinin yanına geri götürüldü. Elbiselerini çıkarmıştı ki Velid’in elçisi gelip onu tekrar geri götürdü. Halid çadırın kapısına varınca durdu. Sonra Velid’in elçisi dışarı çıkıp ona, “Müminlerin Emiri sana soruyor: ‘Yezid b. Halid nerede?’” dedi. Halid şöyle cevap verdi: “Yezid, Hişam’ın öfkesine uğradı. Hişam onu aramak için adamlar gönderdi; Yezid de ondan kaçtı. Biz Yezid’i, Allah onu halife kılıncaya kadar Müminlerin Emiri’nin çevresinde görürdük. Sonra ortaya çıkmayınca, onun kendi yurdu olan eş-Şerât tarafında ya da oralarda olduğunu düşündük.” Elçi tekrar gelip, “Hayır, Yezid’i fitne çıkarsın diye geride bıraktın” dedi. Bunun üzerine Halid elçiye şöyle dedi: “Müminlerin Emiri bilir ki biz itaat eden bir aileyiz; ben, babam ve ondan önce dedem de öyleydi.” Sonra Halid anlatıcıya dönerek araya şunu ekledi: “Elçinin ne kadar hızlı geri döndüğünden, Velid’in söylediklerimi duyabilecek kadar yakın olduğunu anladım.” Ardından elçi tekrar geldi ve, “Müminlerin Emiri sana diyor ki: ‘Ya Yezid’i getirirsin ya da seni mutlaka öldürürüm’” dedi. Bunun üzerine Halid sesini yükselterek, “O halde öteden beri istediğin şey buymuş öyle mi? Allah’a yemin ederim ki Yezid ayağımın altındaysa bile senin için ayağımı kaldırmam; o halde ne istiyorsan yap” dedi.

Bunun üzerine Velid, muhafızlarının başı Gaylân’a Halid’i dövmesini emrederek, “Onun sesini duymak istiyorum” dedi. Gaylân Halid’i evine götürdü ve zincirlerle işkence etti; fakat Halid ağzını açmadı. Sonra Gaylân tekrar Velid’in yanına dönerek, “Allah’a yemin ederim ki hiç konuşmayan ve ses çıkarmayan birine işkence etmeyeceğim” dedi. Velid de, “Öyleyse bırak onu ve kendi yanında hapset” dedi. Gaylân da Halid’i, Yusuf b. Ömer Irak’tan para getirinceye kadar hapiste tuttu. Sonra Velid ile yakın çevresi meseleyi aralarında görüştüler. Velid halkla birlikte bir toplantı yaptı; Yusuf da oradaydı. O, Ebân b. Abdurrahman en-Nümeyrî’ye Halid hakkında konuşup, “Onu elli milyon dirheme satın alacağım” dedi. Sonra Velid, Halid’e haber göndererek, “Yusuf seni elli milyon karşılığında satın alacak. Eğer bu miktarı ödeyeceğine kefil olabilirsen ne âlâ; aksi takdirde seni Yusuf’a teslim ederim” dedi. Halid ise, “Özgür Araplar satılmaz. Allah’a yemin ederim ki benden şu yere düşmüş odun parçası kadar bir şeye kefil olmam istense bunu da yapmam. Artık sen düşün” diye cevap verdi. Bunun üzerine Velid, Halid’i Yusuf’a teslim etti. Yusuf onun elbiselerini çıkardı, üzerine yün bir aba attı, onu başka bir abaya sarıp altına minder konmamış bir hevdece bindirerek götürdü. Yol boyunca Halid’in yanında bulunan kişi, daha önce Hişam’ın Musul valisi olan Velid b. Talîd’in yeğeni Ebu Kuhâfe el-Mürrî idi.

Yusuf, Halid’i alıp götürdü ve Velid’in ordugâhından bir günlük mesafedeki el-Muhâdese’de konakladı. Sonra Yusuf, Halid’i çağırdı ve annesi hakkında çirkin sözler söyledi. Halid de, “Niçin annelerden söz açıyorsun? Allah seni lânetlesin! Allah’a yemin ederim ki artık sana tek kelime bile söylemeyeceğim” diye karşılık verdi. Bunun üzerine Yusuf, Halid’i kamçıladı ve ona şiddetli şekilde işkence etti; fakat Halid ona tek kelime söylemedi. Sonra Yusuf, Halid’i alıp yoluna devam etti. Bir süre sonra Zeyd b. Temîm el-Kaynî, mevlâsı Sâlim en-Neffât’ı gönderip Halid’e nar çekirdeğinden yapılmış sevîk içirdi. Yusuf bunu duyunca Zeyd’e beş yüz, Sâlim’e ise bin kırbaç vurulmasını emretti. Sonra Yusuf Hîre’ye ulaştı. Orada Halid’i, Hişam’ın iki oğlu İbrahim ve Muhammed ile birlikte çağırttı. Yusuf, Halid’e kırbaç vurdurdu, fakat Halid ona hiçbir şey söylemedi. İbrahim b. Hişam işkenceye dayandı, ama Muhammed b. Hişam çöktü. Halid bir gün boyunca işkence altında kaldıktan sonra Yusuf onun göğsüne çivili germe aletini koydu ve o gece onu öldürdü. Halid, el-Heysem b. Adî’nin rivayetine göre 126 yılı Muharrem ayında Hîre bölgesinde, üzerinde bulunan aba ile gömüldü. Sonra Âmir b. Sehle el-Eş‘arî gelip kabrinin yanında atını boğazladı; Yusuf da ona yedi yüz kırbaç vurdurdu.

Ebu Zeyd – Ebu Nuaym – adı verilmeyen bir adam rivayet eder: Yusuf’un Halid’i getirdiği sırada oradaydım. Yusuf odun getirilmesini emretti; odun Halid’in ayaklarının üzerine kondu. Sonra insanlar onun üzerine çıktılar ve ayakları kırılıncaya kadar bastılar. Fakat Allah’a yemin ederim ki ne bağırdı ne de yüzünden en küçük bir ifade geçti. Sonra bacaklarının üzerine çıktılar ve onları kırdılar; ardından uyluklarına, böğürlerine ve göğsüne bastılar; nihayet öldü. Fakat Allah’a yemin ederim ki bir kez bile bağırmadı ve yüzünden hiçbir ifade geçmedi.

Velid b. Yezid öldürüldüğünde Halef b. Halîfe şu beyitleri söyledi:

“Kelb ile Mezhic’in ataları,
bütün gece boyunca uykusuzca feryat eden
ve susuzlukla azap çeken bir canı susturdular.
Halid’in intikamını alarak Müminlerin Emiri’ni,
ibadet halinde değilken, burnu üzerine kapanmış halde bıraktılar.
Eğer siz bizim gerdanlıklarımızdan birinin ipini kopardıysanız,
biz de buna karşılık sizin nice gerdanlığınızın iplerini parçaladık.
Eğer bizi cömertlik dağıtmaktan alıkoyduysanız,
biz de buna karşılık Velid’i câriyelerin şarkılarından alıkoyduk.
Ve eğer el-Kasrî geri dönmemek üzere bir yolculuğa çıktıysa,
bilin ki Ebu’l-Abbas da artık görünmez olmuştur.”

Hassân b. Ca‘de el-Ca‘ferî, Halef b. Halîfe’yi şu beyitlerle yalanladı:

“Velid’i kendisinin öldürdüğünü,
halifenin amcalarının öldürmediğini iddia eden adamın
içi yalanla dolu bir nefsi vardır.
O, eceli yaklaşmış bir adamdan başka bir şey değildir;
Benî Mervân, Araplarla birlikte ona karşı yürümüştür.”

Halid’in mevlâsı Ebu Mihcen şu beyitleri söyledi:

“Velid’e sorun, askerlerine sorun,
sabahleyin dolu sağanağımız onun üzerine yağdığında,
Mudar’dan tek bir kişi onu korumak için geldi mi,
ölüm tozu altında atlar hücum ederken?
Bize şiirle söven adamı,
parlak beyaz kılıçlarla paramparça ederiz;
biz onlarla hem hicveder hem de vururuz.”

Nasr b. Saîd el-Ansârî şu beyitleri söyledi:

“Benî Kurz’dan Yezid’e apaçık bir haber ulaştır;
uzaktan öç susuzluğumun dindiğini
ve artık intikam peşinde olmadığımı bildir.
Öfke içinde bir kölenin uzuvlarını,
keskin ve iyice bilenmiş Hint kılıcıyla biçtin.
Akşam olunca bir kölenin karıları sakatlığa uğradı;
çünkü kölenin, köle oğlu kölenin düşüşü gerçekleşmişti.
Dımaşk’ın köpekleri de onu dişleriyle parçalamayı sürdürdüler;
sanki onun uzuvları domuz uzuvlarıymış gibi.
Onlar, öldüğü yerde ondan sadece parçalar bıraktılar;
çadır ipleri üstünde sürüklenmiş çürüyen bir cesedin kalıntıları.
Onların hükmü seni tatmin etmeyince kılıcı hakem kıldın;
oysa yalnızca kılıç, mazeret aramadan hüküm verir.
Öyleyse Halid’den, eğer ileri görüşlüysen,
her büyük ve meşhur iş dışında hiçbir şey kabul etme.
Nizâr’ın mülkünü ateşe verdin;
sonra mağrur savaşçıları taşıyan süratli atlarla onları korkuya boğdun.
Bir kölenin ailesi arasında da, soyları arasında da,
gökteki ay gibi ışıkla dolup taşan bir kimse yoktu.”

Bu yılda Velid b. Abdülmelik’in oğlu Yezid b. Velid’e biat edildi. Ona “Nâkıs” denirdi. Yezid’e bu lakap, yalnızca Velid b. Yezid’in halkın atâlarında yaptığı on dirhemlik artışı geri alıp eksiltmesinden dolayı verilmişti. Velid öldürüldükten sonra Yezid onların bu artışını kaldırdı ve atâlarını Hişam b. Abdülmelik devrindeki hâline döndürdü. Bu lakapla onu ilk adlandıran kişinin Mervân b. Muhammed olduğu da söylenmiştir.

Ahmed b. Züheyr – Ali b. Muhammed el-Medâinî rivayet eder: Mervân b. Muhammed, Yezid b. Velid’i ayıpladı ve ona “Velid’in Nâkıs oğlu” dedi. Böylece ona “Nâkıs” lakabını taktı; insanlar da onu bu adla anmaya başladılar.
Mervân’ın birliği Dağılıyor: Bu yılda Benî Mervân’ın birliği bozuldu ve ihtilaf hâkim oldu.

Ortaya çıkan ihtilaflar

Bu ihtilaflardan biri, Velid b. Yezid’in öldürülmesinden sonra Süleyman b. Hişam b. Abdülmelik’in Amman’da başlattığı ayaklanmadır. Ahmed b. Züheyr – Ali b. Muhammed (el-Medâinî) rivayet eder: Velid öldürüldüğünde, Süleyman b. Hişam hapisten çıktı — kendisi Amman’da hapsedilmişti — Amman’daki mevcut gelirleri aldı ve Şam’a yöneldi. Orada Velid’e lanet etmeye ve onu küfürle suçlayarak azarlamaya başladı.

Bu yılda Humus halkı da Abbas b. Velid’in adamlarına saldırdı. Onun evini yıktılar ve Velid b. Yezid’in kanının intikamını istediklerini açıkça ilan ettiler.
Humus’taki Ayaklanma: Ahmed b. Züheyr – Ali b. Muhammed (el-Medâinî) rivayet eder: Mervân b. Abdullah b. Abdülmelik, Velid’in Humus’taki valisiydi. Soy, cömertlik, akıl ve görünüş bakımından Benî Mervân’ın en önde gelenlerinden biriydi. Velid öldürülüp haberi Humus halkına ulaşınca şehir kapılarını kapattılar ve uzun süre Velid için ağlayıp yas tuttular. Halk, Velid’in nasıl öldürüldüğünü sordu. Onlara haberi getirenlerden biri şöyle dedi: “Biz halk arasında düzeni sağlamaya ve onları kontrol altında tutmaya devam ediyorduk; ta ki Abbas b. Velid gelip Abdülaziz b. Haccac tarafına geçinceye kadar.”

Bunun üzerine Humus halkı ayaklandı; Abbas’ın evini yıkıp yağmaladılar, kadınlarını götürdüler ve oğullarını alıp hapse attılar. Abbas’ı aramaya başladılar, fakat o Yezid b. Velid’e kaçtı. Daha sonra halk, ordulara mektuplar göndererek Velid’in kanının intikamını almaya çağırdı; ordular da bu çağrıya cevap verdi.

Ordular içindeki Humuslular şöyle yazdılar: Yezid’e itaat biatı etmeyeceklerdi; eğer Velid’in iki varisi hayattaysa onlara biat edecekler, değilse bildikleri en iyi kişiye biat edeceklerdi; ancak bunun şartı, her Muharrem’de kendilerine maaş verilmesi ve çocuklarına da bu maaşların miras kalmasının sağlanmasıydı. Lider olarak Muaviye b. Yezid b. Hüseyn’i seçtiler. O da Humus’ta emirlik konağında bulunan Mervân b. Abdullah’a bir mektup yazdı. Mervân mektubu okuyunca: “Bu, Allah’ın rızasıyla yazılmış bir mektuptur” dedi ve onların taleplerini kabul etti.

Yezid b. Velid, Humus halkının durumunu öğrenince aralarında Yakub b. Hani’nin de bulunduğu elçiler gönderdi ve onlara şöyle yazdı: Kendisini kabul etmeye çağırmadığını, şûraya davet ettiğini bildirdi. Buna Amr b. Kays es-Sekûnî şu cevabı verdi: “Biz veliahdımızdan razıyız,” yani Velid b. Yezid’in oğlunu kastetti. Bunun üzerine Yakub b. Umeyr onun sakalından tutup azarladı: “Ey bunamış ihtiyar! Aklın bozulmuş. Senin kastettiğin kişi senin himayendeki bir yetim bile olsa malını ona vermen caiz olmazdı; peki ümmet meselesinde bu nasıl caiz olur?” Bunun üzerine Humus halkı Yezid’in elçilerine saldırıp onları kovdu.

Humus’un başında Muaviye b. Yezid vardı; Mervân b. Abdullah’ın onlar üzerinde bir otoritesi yoktu. Es-Simî b. Sabit de Humus halkı ile birlikteydi, fakat onunla Muaviye b. Yezid’in arası kötüydü. İsyancılar arasında bulunan Ebu Muhammed es-Süfyânî de şöyle dedi: “Eğer Şam’a gidip kendimi halka göstersem bana karşı çıkmazlar.”

Bunun üzerine Yezid b. Velid, çoğu Benî Âmir (Kelb kolu) olan büyük bir kuvvetle Mesrur b. Velid ve Velid b. Ravh’ı gönderdi; bunlar Huveyrîn’de konakladılar. Daha sonra Süleyman b. Hişam Yezid’in yanına geldi. Yezid onu iyi karşıladı, kız kardeşi Ümmü Hişam ile evlendi ve Velid’in el koyduğu aile mallarını ona geri verdi. Ardından Süleyman’ı, Mesrur ve Velid b. Ravh’ın başına kumandan tayin etti.

Humus halkı ise Halid b. Yezid b. Muaviye’ye ait bir köyde konakladı. Mervân b. Abdullah ayağa kalkarak onlara şöyle hitap etti: “Ey topluluk! Halifenizin kanının intikamını almak için ayağa kalktınız. Bu yolda Allah’ın size mükâfat vereceğini umarım. Düşmanınız size karşı hazırlanmıştır. Eğer onları bozarsanız gerisi kolay gelir. Bu orduyla Şam’a gitmenizi uygun görmüyorum.” Bunun üzerine es-Simî: “Bu düşman kapınızda; birliğinizi bozmak istiyor ve sapkın düşünceler taşıyor” dedi. Bunun ardından askerler Mervân ve oğlunu öldürdüler ve başlarını halka gösterdiler. Es-Simî ise aslında sadece Muaviye b. Yezid’e muhalefet etmek istemişti.

Mervân öldürülünce Humus halkı Ebu Muhammed es-Süfyânî’yi vali tayin etti ve Süleyman’a haber göndererek: “Biz sana geliyoruz, yerinde kal” dediler. Ancak sonra Süleyman’ın ordusunu sol taraftan dolanarak Şam’a yöneldiler. Süleyman bunu öğrenince hızla hareket etti ve onları Şam’a on dört mil uzaklıktaki Süleymaniyye’de yakaladı.

Yezid b. Velid de Abdülaziz b. Haccac’ı üç bin askerle gönderip Ukab geçidini tutmasını emretti. Ayrıca Hişam b. Macid’i bin beş yüz askerle göndererek dağ yolunu kontrol altına almasını söyledi.

Süleyman’ın ordusunda bulunan Yezid b. Macid şöyle anlatır: Humus halkına vardığımızda stratejik bir mevziye yerleşmişlerdi. Biz ise gece boyunca yürümüştük; güneş yükselmiş, sıcak artmış, hayvanlarımız yorulmuştu. Süleyman ise şöyle dedi: “Allah aramızda hükmünü verinceye kadar geri çekilmeyeceğim.” Savaş başladı. Humuslular şiddetli saldırdı; Süleyman’ın sağ ve sol kanatları geri çekildi, fakat merkez yerinde kaldı. Daha sonra karşı saldırı ile Humuslular geri püskürtüldü. Çatışmalarda Humus’tan yaklaşık iki yüz, Süleyman’ın tarafında ise elli kadar kişi öldü.

Tek tek düellolar da yapıldı; bazıları öldürüldü. Ardından Abdülaziz Ukab geçidinden gelip Humus ordusuna saldırdı, saflarını yardı ve savaşın gidişini değiştirdi. Çarpışma sırasında Yezid b. Halid el-Kasrî: “Allah’tan korkun, kendi halkınıza karşı!” diye bağırarak aşırı katliamı durdurmaya çalıştı. Neredeyse Süleyman’ın adamları ile Kelb kabilesi arasında iç çatışma çıkacaktı; ancak onların Yezid’e biat edeceği garantisi verilince bu önlendi.

Ebu Muhammed es-Süfyânî ve Yezid b. Halid esir alındı ve Şam’a gönderilerek hapsedildi. Süleyman ve Abdülaziz Şam’a ilerledi. Şam halkı anlaşarak Yezid b. Velid’e biat etti. Yezid, Humuslulara maaşlar bağladı ve önderlerine hediyeler verdi; Muaviye b. Yezid’i de Humus valisi tayin etti. O gün Humus’tan üç yüz kişi öldürülmüştü.

Bu yılda Filistin ve Ürdün halkı da ayaklanarak valilerini öldürdü.
Filistin ve Ürdün Halkının İsyanı: Ahmed b. Züheyr – Ali b. Muhammed (el-Medâinî) – Amr b. Mervân el-Kelbî – Recâ’ b. Ravh b. Seleme b. Ravh b. Zinba’ rivayet eder: Velid’in Filistin valisi, iyi huylu bir adam olan Saîd b. Abdülmelik idi. Yezid b. Süleyman ise babasının oğulları arasında önde gelen kişiydi. Bunlar Filistin’de yaşıyorlardı ve halk, kendilerine sağladıkları koruma sebebiyle onları seviyordu. Velid öldürülünce Filistin halkının o sıradaki önderi Saîd b. Ravh b. Zinba’, Yezid b. Süleyman’a şöyle yazdı: “Halife öldürüldü. Bize gel; seni başımıza yönetici tayin edelim.” Bunun üzerine Saîd b. Ravh kendi adamlarını etrafında topladı ve o sırada es-Saba’da konaklamış bulunan Saîd b. Abdülmelik’e mektup yazarak şöyle dedi: “Bizi bırak. Buradaki durum çok karıştı ve biz, yönetiminden razı olabileceğimiz bir adamı başımıza seçtik.” Bunun üzerine Saîd b. Abdülmelik, Yezid b. el-Velid’in yanına gitti.

Daha sonra Yezid b. Süleyman, Filistin halkını Yezid b. el-Velid’e karşı savaşmaya çağırdı. Ürdün halkı onların yaptıklarını duyunca Muhammed b. Abdülmelik’i başlarına yönetici tayin ettiler. Filistin halkının başında ise Saîd b. Ravh ile Dıb‘ân b. Ravh bulunuyordu. Yezid b. el-Velid, Ürdün ve Filistin halkının yaptıklarını duyunca Süleyman b. Hişam’ı onların üzerine gönderdi. Onunla birlikte Şam halkı ile es-Süfyânî’nin yanında bulunan Humuslular da vardı. Ali el-Medâinî – Amr b. Mervân – Muhammed b. Râşid el-Huzâî rivayet eder: Şam halkı, Süleyman b. Hişam onlara katılmadan önce bile seksen dört bin kişiydi.

Muhammed b. Râşid şöyle der: Süleyman b. Hişam beni sürekli Dıb‘ân ve Saîd adındaki Ravh’ın iki oğluna, ayrıca Belkayn’dan Cir‘in iki oğlu Hakem ve Râşid’e gönderirdi. Onlara, Yezid b. el-Velid’e biat ettikleri takdirde elde edecekleri şeyler konusunda vaatlerde bulunur ve umut verirdim. Sonunda bunu kabul ettiler. Osman b. Dâvud el-Havlânî de şöyle der: Yezid b. el-Velid beni, Huzeyfe b. Saîd ile birlikte Muhammed b. Abdülmelik ve Yezid b. Süleyman’a gönderdi; onlara teslim olmaları çağrısını iletmemizi, ayrıca vaatlerde bulunup ümit vermemizi emretti. Böylece önce Ürdün halkına ve Muhammed b. Abdülmelik’e gittik. Onun yanında bir topluluk toplanmıştı. Ben onunla konuştum. Topluluktan biri, “Allah emire doğru yolu göstersin; bu gencin söylediğini kabul et” dedi. Sonra namaz vakti girdi. Ben de onunla baş başa konuşup şöyle dedim: “Ben sana Yezid tarafından gönderildim. Allah’a yemin ederim ki, arkamda bıraktığım bütün sancaklar senin kendi yakınlarının başları üzerinde dalgalanıyor. Beytülmâlden çıkan her dirhem onların eline geçiyor ve onların hepsinin sana karşı bir kırgınlığı var.” Muhammed, “Bundan emin misin?” dedi. Ben, “Evet” dedim. Sonra oradan ayrıldım, Dıb‘ân b. Ravh’ın yanına gittim ve ona da aynı şeyleri söyledim. Ayrıca ona şöyle dedim: “Yezid seni, iktidarda kaldığı sürece Filistin valisi yapacak.” Bunun üzerine Dıb‘ân benim teklif ettiğim şeyi kabul etti ve ben ayrıldım. Ertesi sabah olmadan Filistin halkı konak yerlerini terk etmişti.

Ahmed b. Züheyr – Ali el-Medâinî – Amr b. Mervân el-Kelbî – Muhammed b. Saîd b. Hassân el-Urdunnî rivayet eder: Ben Yezid b. el-Velid adına Ürdün’de keşif görevi yapıyordum. Durum onun lehine yatışınca beni Ürdün haracının başına getirdi. Halk Yezid b. el-Velid’e karşı ayaklanınca Süleyman b. Hişam’ın yanına gidip Tiberiye’ye baskın yapmam için bana bir miktar süvari vermesini istedim. Fakat Süleyman bana kimseyi vermedi. Bunun üzerine Yezid b. el-Velid’in yanına gidip olanı anlattım. Yezid, kendi mühürüyle Süleyman’a bir mektup yazarak bana istediğim kadar adam vermesini emretti. Ben de mektubu Süleyman’a götürdüm; o da Müslim b. Dakvân ile birlikte beş bin kişiyi benimle gönderdi. Geceleyin yola çıktım ve onları el-Batıha’da konaklattım. Sonra onlar köylere dağıldılar. Ben de bir grupla birlikte Tiberiye’ye gittim; onlar kendi kabileleriyle irtibat kuran mektuplar yazdılar. Tiberiye halkı şöyle dedi: “Evlerimiz aranırken ve halkımıza zulmedilirken niçin sessiz duralım?” Sonra Yezid b. Süleyman ile Muhammed b. Abdülmelik’in ikametgâhına gittiler, mallarını yağmaladılar, binek hayvanlarını ve silahlarını ele geçirdiler; ardından kendi köylerine ve evlerine döndüler.

Filistin ve Ürdün halkı dağılıp gidince Süleyman es-Sannabra’ya indi. Ürdün halkı orada onun yanına gelip Yezid b. el-Velid’e biat etti. Cuma günü Süleyman Tiberiye tarafına adamlar gönderdi; kendisi de kayıkla gölü geçti ve yoldaki askerlerinin hizasında ilerleyerek Tiberiye’ye ulaştı. Orada halka cuma namazını kıldırdı, oradakilerden Yezid b. el-Velid adına biat aldı ve ordugâhına geri döndü. Ahmed b. Züheyr – Ali el-Medâinî – Amr b. Mervân el-Kelbî – Osman b. Dâvud rivayet eder: Süleyman es-Sannabra’da konakladığında beni Yezid b. el-Velid’e gönderdi ve ona şu mesajı iletmemi emretti: “Filistin halkının ne kadar cimri ve kötü huylu olduğunu biliyorsun; fakat Allah şimdiye kadar seni onlardan korudu. Ben Filistin’e İbn Sürâka’yı, Ürdün’e de el-Esved b. Bilâl el-Muhâribî’yi vali tayin etmeye karar verdim.” Ben Yezid’in yanına gidip Süleyman’ın bana iletmemi söylediği şeyi anlattım. Yezid bana, “Dıb‘ân b. Ravh’a ne söyledin?” dedi. Ben de söylediklerimi anlattım. O, “Peki Dıb‘ân ne yaptı?” diye sordu. Ben, “Sabah olmadan Filistin halkıyla birlikte yola çıktı; İbn Cirv ve Ürdün halkı da aynı şeyi yaptı” dedim. Bunun üzerine Yezid şöyle dedi: “Sözünde bizden daha vefalı kimse yoktur. Dön ve Süleyman’a söyle: Remle’ye gitmeden ayrılmasın ve oradaki halktan da biat alsın. Ben Ürdün’e İbrahim b. el-Velid’i, Filistin’e Dıb‘ân b. Ravh’ı, Kınnesrîn’e Mesrûr b. el-Velid’i, Humus’a da İbn el-Hüseyn’i tayin etmiş bulunuyorum.”

Velid öldürüldükten sonra Yezid b. el-Velid bir hutbe verdi. Allah’a hamd ve senadan, Muhammed için dua ettikten sonra şöyle dedi:

“Ey insanlar! Allah’a yemin ederim ki ben isyanı ne kibir ve taşkınlık yüzünden, ne dünyaya karşı bir hırs sebebiyle, ne de saltanat arzusuyla başlattım. Benim kendime dair büyüklenmiş bir kanaatim de yoktur. Rabbimin rahmeti olmasaydı ben de helâk olanlardan olurdum. Aksine ben, Allah, O’nun peygamberi ve dini için duyduğum öfke sebebiyle ayağa kalktım. İnsanları Allah’a, O’nun kitabına ve peygamberinin sünnetine çağırdım. Bu da doğru yolun işaretleri ortadan kaldırılmışken, salihlerin ışığı söndürülmüşken ve Allah’ın haram kıldığı her şeyi helâl sayan, bidatten bidate koşan bir zorba ortaya çıkmışken oldu. Allah’a yemin ederim ki o, Kitabın doğruluğunu tasdik etmedi, hesap gününe de inanmadı. Hâlbuki soy bakımından benim amcaoğlumdu ve nesep yönünden bana denktir. Ben bunları görünce, onunla ilgili işimde Allah’ın rızasını talep ettim ve bu hususta kendi nefsimin menfaatine uymamam için O’na yalvardım. Emrim altındakileri bu işe çağırdım; onlar da bana cevap verdiler. Sonra ben, Allah kendi kuvvet ve kudretiyle, benim gücümle değil, kullarını ve beldelerini ondan kurtarıncaya kadar mücadele ettim.

Ey insanlar! Size söz veriyorum ki taş üstüne taş, kerpiç üstüne kerpiç koymayacağım; herhangi bir kanal kazdırmayacağım; mal yığmayacağım; eşime ve çocuklarıma mal aktarmayacağım. Bir şehirden başka bir şehre mal da nakletmeyeceğim; ta ki o şehrin eksiğini giderinceye ve halkının geçimini yeterince düzeltinceye kadar. Eğer bir fazlalık kalırsa onu ondan sonraki şehre ve ona en fazla ihtiyaç duyanlara aktaracağım. Sizi uzun süre sınır boylarında tutup sizi ve ailelerinizi ağır bir imtihana sürüklemeyeceğim. Kapımı yüzünüze kapatmayacağım ki içinizde güçlü olan zayıfı yesin. Cizye verenlerin üzerine de onları yurtlarından çıkaracak ve soylarını tüketecek yükler koymayacağım. Benim yönetimimde iken maaşlarınızı her yıl, erzakınızı her ay alacaksınız; öyle ki uzak veya yakın bütün Müslümanlar için geçim bolluğu olacaktır. Eğer size verdiğim sözü tutarsam, işitmek, itaat etmek ve yardımı cömertçe sunmak sizin göreviniz olur. Ama size vefa göstermezsem beni azletmek sizin hakkınızdır; ancak önce beni tevbe etmeye çağırırsınız, eğer tevbe edersem bu tevbeni kabul edersiniz. Eğer kendiliğinden size benim size vereceğim şeyi verecek, dürüstlüğü bilinen bir kimse görür ve ona biat etmek isterseniz, ona ilk biat edecek ve ilk boyun eğecek olan kişi ben olurum.

Ey insanlar! Yaratılmış olana itaat, yaratıcıya isyanı gerektirmemelidir. Bir beşere bağlılık göstermek uğruna Allah’la olan ahdi bozmamalısınız. İtaat ancak Allah’a itaattir. O halde yönetici, Allah’a itaat ettiği sürece siz de ona itaat edin. Ama eğer Allah’a isyan eder ve sizi de Allah’a isyana çağırırsa artık ona itaat edilmez; öldürülmesi gerekir. Benim diyeceğim budur. Allah beni de sizi de bağışlasın.”

Bundan sonra Yezid b. el-Velid, halkı kendisine biati yenilemeye çağırdı. İlk biat eden kişi, lakabı el-Afkam olan Yezid b. Hişam oldu. Ardından Kays b. Henî el-Absî ona biat etti ve şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri! Allah’tan kork ve şimdi nasıl davranıyorsan öyle davranmaya devam et. Çünkü ailenden hiç kimse senin kadar güzel davranmadı. İnsanlar Ömer b. Abdülaziz’i böyle anıyorsa da fark şudur: Sen hilafeti doğru bir yoldan elde ettin; Ömer ise onu kötü bir yoldan aldı.” Mervân b. Muhammed, Kays’ın bu sözünü duyunca şöyle dedi: “Buna ne olmuş? Bize de, Ömer’e de dil uzatanı Allah helâk etsin.” Daha sonra Mervân halife olunca bir adam gönderip şöyle dedi: “Şam mescidine girdiğinde, orada uzun süredir namaz kılmakta olan Kays b. Henî’yi ara ve onu öldür.” Adam gitti, Şam mescidine girdi, namaz kılmakta olan Kays’ı buldu ve onu öldürdü.

Bu yılda Yezid b. el-Velid, Yusuf b. Ömer’i Irak valiliğinden azletti ve yerine Mansur b. Cumhûr’u tayin etti.
Yusuf b. Ömer’in azledilmesi: Mansur b. Cumhûr’un Irak valisi tayin edilmesi
Yezid b. el-Velid, Suriyelilerin itaatini kendisi için sağlamlaştırınca, Abdülaziz b. Hârûn b. Abdullah b. Dahye b. Halîfe el-Kelbî’yi Irak valiliğine çağırdığı rivayet edildi. Abdülaziz, Yezid’e şöyle dedi: “Eğer emrimde bir ordu olsaydı bunu kabul ederdim.” Bunun üzerine Yezid onu seçme düşüncesinden vazgeçti ve Mansur b. Cumhûr’u bu göreve tayin etti.

Ebû Mihnef – Hişam b. Muhammed el-Kelbî rivayet eder: Velid b. Yezid b. Abdülmelik, 126 yılı Cemâziyelâhir ayının bitimine iki gece kala, çarşamba günü öldürüldü ve halk Şam’da Yezid b. el-Velid b. Abdülmelik’e biat etti. Velid b. Yezid’in öldürüldüğü gün, yedinin yedincisi olan Mansur b. Cumhûr, el-Bahra’dan Irak’a doğru yola çıktı. Yusuf b. Ömer, Mansur’un gelmekte olduğunu duyunca kaçtı. Mansur b. Cumhûr, Receb ayının başlarında el-Hîre’ye ulaştı. Hazineleri ele geçirdi, maaşları hak sahiplerine dağıttı, erzakları da öylece verdi. Mansur, Hureys b. Ebî’l-Cehm’i Vâsıt valiliğine tayin etti. Geceleyin önceki vali Muhammed b. Nubâte’nin yanına gidip onu hapse attı ve zincire vurdu. Mansur ayrıca Cerîr b. Yezid b. Cerîr’i Basra valisi tayin etti. Bundan sonra orada kaldı; valiler tayin ediyor ve Irak’ın çeşitli bölgelerindeki halktan Yezid b. el-Velid adına biat alıyordu. Receb ayının geri kalan kısmında, Şaban ve Ramazan boyunca orada kaldı ve Ramazan’ın sonuna birkaç gün kala ayrıldı.

Ebû Mihnef’in rivayeti dışındaki rivayetlere göre Mansur b. Cumhûr kaba bir bedeviydi. Gaylân’ın taraftarıydı ve dindar bir adam değildi. Yezid’in tarafına yalnızca Gaylânî inançları sebebiyle ve Hâlid’in öldürülmesinin intikamı uğruna katılmıştı. Velid’in öldürülmesinde hazır bulunmasının sebebi de buydu. Yezid, Mansur’u Irak valiliğine tayin edince ona şöyle dedi: “Seni Irak’a vali tayin ettim. Oraya git ve Allah’tan kork. Bil ki ben Velid’i ancak onun bozgunculuğu ve zulmü sebebiyle öldürdüm. Bizim Velid’i öldürmemize yol açan tarzda davranman sana yakışmaz.”

Bunun üzerine Yezid b. Hacere el-Gassânî, Yezid b. el-Velid’in yanına girdi. Yezid b. Hacere, Suriyeliler arasında nüfuz sahibi, dindar ve faziletli bir adamdı; Velid’e karşı dinî sebeplerle savaşmıştı. Yezid b. el-Velid’e şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri, Mansur’u Irak valisi mi yaptın?” Halife, “Evet, onu, gösterdiği hizmet ve sağladığı büyük yardım sebebiyle tayin ettim” dedi. Yezid b. Hacere şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri, orada Mansur kadar kaba bedevi tabiatlı ve din hususunda bu kadar katı bir kimse yoktur.” Halife şöyle dedi: “Mansur gibi büyük yardımda bulunan birini tayin etmezsem kimi tayin edeceğim?” Yezid b. Hacere şöyle dedi: “Allah’tan korkan, dürüst, şüpheli meselelerde temkinli davranan, hükümleri ve hadleri iyi bilen birini tayin etmelisin. Neden ne yanında ne de kapında Kayslılardan kimseyi görmüyorum?” Yezid b. el-Velid şöyle cevap verdi: “Kan dökmekten hoşlanmıyor oluşum olmasaydı Kayslıların işini çabucak bitirirdim. Allah’a yemin olsun ki onlar ancak İslam zayıf olunca güçlenirler.”

Yusuf b. Ömer, Velid’in öldürüldüğü haberini alınca çevresinde bulunan Yemenlileri toplamaya ve onları hapse atmaya başladı. Ardından Mudarîlerden birtakım adamları gizlice çağırıp tek tek onlara şöyle diyordu: “Eğer bir ahit bozulur ve bir sözleşme çözülürse ne yaparsınız?” Her biri şu cevabı verirdi: “Ben Suriyeliyim. Suriyeliler kime biat ederse ben de ona biat eder, onların yaptığını yaparım.” Yusuf, onların bu tavrını beğenmedi ve hapisteki Yemenlileri serbest bıraktı. Durumu Yusuf ile Suriyeliler arasındaki ilişkiyi bilen Haccâc b. Abdullah el-Basrî ile Mansur b. Nâsır’a haber gönderdi ve olup biteni mektupla kendisine bildirmelerini emretti. Ayrıca Şam yoluna gözcüler yerleştirdi ve korku içinde el-Hîre’de kaldı. Mansur, el-Cum‘a denilen yere varınca Süleyman b. Süleym b. Keysân’a şu mektubu yazdı:

“Şimdi mektubumun esasına gelelim. Allah bir kavim, kendi içlerinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez. Allah bir kavim hakkında kötülük murat ederse, onu geri çevirecek hiç kimse yoktur. Gerçekten Velid b. Yezid, Allah’ın nimetine karşı nankörlükle karşılık verdi. Kan döktü; Allah da onun kanını döktü ve onu ateşe süratle yaklaştırdı. Allah, Velid’den daha hayırlı, doğru yola ondan daha yakın olan birini, yani Yezid b. el-Velid’i hilafetine getirdi ve insanlar ona biat ettiler. Yezid, el-Hâris b. el-Abbâs b. el-Velid’i Irak’a vali tayin etti. El-Abbâs beni Yusuf’u ve valilerini ele geçirmek için gönderdi ve kendisi benim iki günlük mesafe gerimde bulunan el-Ebyad’da konaklamaktadır. Sen de Yusuf’u ve onun valilerini ele geçir. Onlardan bir tekinin bile elinden kaçmasına izin verme; ben onları senin adına hapse atarım. Ama sakın buna karşı çıkma; yoksa senin ve aileni karşı koyamayacağınız bir akıbet bekler. O hâlde kararını ver ya da çekil.”

Başka rivayetlerde ise şöyle denilmektedir: Mansur, Aynüttemr’de bulunduğu sırada el-Hîre’de bulunan Suriyeli kumandanlara mektup yazarak Velid’in öldürüldüğünü bildirdi ve Yusuf ile valilerini ele geçirmelerini emretti. Mansur, bütün mektupları Süleyman b. Süleym b. Keysân’a gönderdi ve bunları kumandanlara dağıtmasını istedi. Süleyman mektupları aldı ve Yusuf’un yanına girdi. Mansur’un mektubunu Yusuf’a okuyunca Yusuf ne yapacağını şaşırdı.

Hureys b. Ebî’l-Cehm şöyle der: Ben Vâsıt’ta bulunuyordum. Mansur b. Cumhûr’dan bana, Yusuf’un valilerini ele geçirmemi emreden mektup ansızın geldi. Onun emrini Vâsıt’ta uygulayan bendim. Bunun üzerine mevâlîmi ve adamlarımı topladım; otuz kadar silahlı adam hâlinde şehre kadar sürdük. Kapıcılar, “Sen kimsin?” dediler. Ben, “Ben Hureys b. Ebî’l-Cehm’im” dedim. Onlar, “Allah’a yemin olsun ki Hureys’i buraya getiren şey mutlaka önemli bir meseledir” dediler. Kapıyı açınca içeri girdik, valiyi ele geçirdik; o da bize boyun eğdi. Ertesi sabah halktan Yezid b. el-Velid adına biat aldık.

Ömer b. Şecere şöyle der: Amr b. Muhammed b. el-Kâsım, Sind valisi iken Muhammed b. Gazzân yahut İzzân el-Kelbî’yi yakalayıp dövdü. Sonra onu Yusuf’un yanına gönderdi. Yusuf da onu dövdü ve her cuma taksitle ödemesi gereken büyük bir miktar para talep etti. Eğer ödemezse yirmi beş kırbaç vurulmasını emretti. Nihayet Muhammed’in eli ve bazı parmakları kuruyup büzüldü. Mansur b. Cumhûr Irak valisi olunca Muhammed b. Gazzân’ı Sind ve Sicistan valiliğine tayin etti. Muhammed Sicistan’a varınca oradaki halktan Yezid adına biat aldı. Sonra Sind’e ilerledi; Amr b. Muhammed’i ele geçirdi, zincirlere bağladı ve başına nöbetçiler dikti. Bundan sonra Amr namaza kalkarken nöbetçilerin elinden bir kılıç kaptı; kılıç çekili durumdayken üzerine atladı ve kılıç karnına saplandı. Halk bağırışmaya başladı; İbn Gazzân dışarı çıkıp, “Sana bunu yaptıran neydi?” dedi. Amr, “İşkence görmekten korktum” dedi. İbn Gazzân, “Ben sana, senin kendi kendine yaptığın kadar ileri gitmeyecektim” dedi. Amr üç gün daha yaşadı, sonra öldü. İbn Gazzân da oradaki halktan Yezid adına biat aldı.

Süleyman b. Süleym b. Keysân el-Kelbî, Mansur b. Cumhûr’un mektubunu Yusuf b. Ömer’e okuyunca Yusuf ona şöyle dedi: “Sence ne yapmalıyım?” Süleyman, “Senin yanında uğruna savaşılacak bir imam yok. Suriyeliler el-Hâris b. el-Abbâs’a karşı senin yanında savaşmazlar. Mansur b. Cumhûr senin üzerine gelirse ondan emniyette olacağını da sanmıyorum. Senin için en akıllıca yol kendi memleketin olan Şam’a dönmendir” dedi. Yusuf, “Benim de kanaatim bu, ama bunu nasıl yapabilirim?” dedi. Süleyman şöyle dedi: “Yezid’e açıkça itaat ettiğini ilan et ve hutbede onun için dua et. Sonra Mansur geldiğinde seni güvenebileceğim adamlarla göndereyim.” Mansur, adamlarının ertesi sabah şehre ulaşabileceği bir yere konakladığında Yusuf, Süleyman b. Süleym’in evine geçti ve üç gün orada kaldı. Sonra Süleyman, Yusuf’u Samâve yolunda Belkâ’ya varıncaya kadar eşlik etmek üzere adamlarla gönderdi.

Şöyle de rivayet edilmiştir: Süleyman, Yusuf’a, “Saklan ve Mansur’u iş ile baş başa bırak” diye öğüt verdi. Yusuf, “Kimin yanında?” diye sordu. Süleyman, “Benim yanımda. Seni güvenli bir yere koyarım” dedi. Sonra Süleyman, Amr b. Muhammed b. Saîd b. el-Âs’ın yanına gidip durumu anlattı ve Yusuf’a sığınma vermesini istedi. Süleyman, Amr’a şöyle dedi: “Sen Kureyşli bir adamsın ve dayıların Bekr b. Vâil’dendir.” Bunun üzerine Amr, Yusuf’a saklanacak yer verdi.

Amr şöyle dedi: “Ben Yusuf kadar hem son derece kibirli hem de aynı ölçüde korkmuş bir adam görmedim. Ona çok değerli bir cariye getirdim ve kendi kendime, ‘Bu onu ısıtır, sakinleştirir’ dedim. Ama Allah’a yemin olsun ki ona yaklaşmadı, hatta ona bakmadı bile. Sonra bir gün beni çağırdı; yanına girdim. Bana şöyle dedi: ‘Bana çok iyi davrandın, güzel muamele ettin. Fakat hâlâ ihtiyacım olan bir şey var.’ Ben, ‘Nedir o?’ dedim. Yusuf, ‘Beni Kûfe’den çıkar ve Şam’a ulaştır’ dedi. Ben de bunu yapacağımı söyledim. Mansur b. Cumhûr ertesi sabah bize ulaştı. Velid’den söz edip ona öfkeyle yüklendi, Yezid b. el-Velid’i anıp onu övdü, Yusuf’a ve onun zulmüne de temas etti. Sonra hatipler ayağa kalktı ve Velid ile Yusuf’u kötüleyip yerden yere vurdular. Ben Yusuf’un yanına gidip bu insanların neler söylediğini ona anlattım. Onun aleyhinde konuşan her bir adamın adını zikrettiğimde hemen araya girip, ‘Allah için boynumun borcu olsun, ona yüz değnek, yahut iki yüz yahut üç yüz değnek vuracağım’ derdi. Hâlâ valilik yapmak istiyor olmasına ve insanları tehdit etmeyi sürdürmesine şaşıyordum. Sonunda Süleyman b. Süleym, Yusuf’tan bir müddet uzaklaştıktan sonra onu Şam’a gönderdi. Yusuf önce saklandı, sonra Belkâ’ya geçti.

Ahmed b. Züheyr - Ali b. Muhammed el-Medâinî’ye göre, Yusuf b. Ömer, Benî Kilâb’dan bir adamı beş yüz kişiyle birlikte gönderdi ve onlara şöyle dedi: “Eğer Yezid b. el-Velid sizin tarafınıza gelirse, onu hiçbir şekilde geçirmeyin.” Ardından Mansur b. Cumhûr otuz kişiyle onların üzerine geldi. Onlar Mansur’la savaşmadılar. Mansur silahlarını ellerinden aldı ve onları kendisiyle birlikte Kûfe’ye götürdü. Yusuf b. Ömer’le birlikte Kûfe’den ayrılanlar yalnızca Süfyan b. Seleme b. Süleym b. Keysân, Gassân b. Kays el-Uzrî ve Yusuf’un erkek ve kız çocuklarından yaklaşık altmış kişi oldu. Mansur, Receb ayının başlarında Kûfe’ye girdi, hazineleri ele geçirdi, maaşları ve erzakları dağıttı, Yusuf’un hapishanelerinde bulunan valileri ve vergi memurlarını serbest bıraktı. Yezid b. el-Velid ise, Yusuf’un faaliyetlerine dair haberi ancak Yusuf el-Belkâ’ya ulaştığında aldı.

Ahmed b. Züheyr - Abdülvehhâb b. İbrahim b. Yezid b. Hureym - Ebû Hâşim Muhelled b. Muhammed b. Sâlih, Osman b. Affân’ın mevlası - Muhammed b. Saîd el-Kelbî, ki Yezid b. el-Velid’in kumandanlarından biriydi, şöyle dedi: “Yezid, Yusuf’un ailesiyle birlikte el-Belkâ’da bulunduğu haberini alınca, Yusuf b. Ömer’i aramak üzere Muhammed b. Saîd’i gönderdi.” Muhammed’in rivayeti şöyle devam eder: “Bunun üzerine ben elli veya daha fazla süvariyle yola çıktım ve Yusuf’un el-Belkâ’daki evini kuşattım. Evi iyice aradık ama hiçbir şey bulamadık. Çünkü Yusuf kadın elbisesi giymişti ve hanımları ile kızlarının arasında oturuyordu. Sonra Muhammed kadınların arasını aradı ve onu onların ortasında buldu. Yusuf’u zincire vurup dışarı çıkardı ve Velid’in iki küçük oğluyla birlikte hapishaneye attı. Yusuf, Yezid’in hilafeti boyunca ve İbrahim’in idaresinin iki ay on gününde hapiste kaldı. Daha sonra Mervân Suriye’ye gelip Dımaşk’a yaklaşınca, Yezid b. Hâlid’e onları öldürme görevini verdi. Yezid de Hâlid’in mevlası olan, künyesi Ebû’l-Esed olan bir adamı, başka cellatlarıyla birlikte gönderdi. Ebû’l-Esed hapishaneye girdi, iki küçük çocuğun başlarını sopalarla ezdi, sonra Yusuf b. Ömer’i dışarı çıkardı ve onu idam etti.”

Başka rivayetlere göre, Yezid b. el-Velid, Yusuf’un el-Belkâ’ya vardığını öğrenince elli süvari gönderdi. Bunun üzerine Benî Numeyr’den bir adam Yusuf’a gelip şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ey kardeşimin oğlu, sen ölü bir adamsın. Benim dediğimi yap ve savaş. Bunu bana bırak; seni bu adamların elinden çekip kurtarayım.” Yusuf, “Hayır” dedi. Bunun üzerine Numeyrli adam şöyle dedi: “Öyleyse bırak seni ben öldüreyim. Yemenliler seni öldürüp de bizim öfkemizi alevlendirmesin.” Yusuf buna da, “Senin bana sunduğun bu iki tekliften hiçbirini kabul etme imkânım yok” diye karşılık verdi. Adam, “Sen daha iyi bilirsin” dedi. Sonra Yusuf’u Yezid’in huzuruna getirdiler. Yezid ona, “Seni buraya getiren nedir?” diye sordu. Yusuf da, “Mansur b. Cumhûr valiliği almak için geldi; ben de onu ve görevi bıraktım” dedi. Yezid ise, “Hayır, valiliği benim adıma yürütmekten hoşlanmayan sendin” diyerek karşılık verdi ve Yusuf’un hapse atılmasını emretti.

Bir başka rivayette de şöyle denilir: Yezid, Müslim b. Dakvân ile Muhammed b. Saîd b. Mutarrif el-Kelbî’yi çağırdı ve onlara, “Bana gelen habere göre, sapkın Yusuf b. Ömer el-Belkâ’ya varmış. Gidin ve onu bana getirin” dedi. Onlar gidip onu aradılar ama bulamadılar. Sonra Yusuf’un oğullarından birini korkuttular. Çocuk, “Onun yerini size göstereceğim” dedi ve Yusuf’un kendisine ait, otuz mil uzaklıktaki bir çiftliğe gittiğini söyledi. Bunun üzerine ikisi, el-Belkâ’daki ordudan elli adam alıp yola çıktılar ve Yusuf’u orada otururken buldular. Yusuf, kendisinin bulunduğunu anlayınca kaçtı ve sandaletlerini geride bıraktı. İkisi onu aradılar ve bazı kadınların arasında buldular. Kadınlar üzerine ipekli bir örtü atmış ve eteğine oturmuş, başlarını açmışlardı. Adamlar Yusuf’u ayağından çekerek dışarı çıkardılar. O sırada Yusuf, Muhammed b. Saîd’e yalvarıyor, Kelbliler nezdinde kendisi için aracılık yapmasını istiyor ve buna karşılık on bin dinar ile Külsûm b. Umeyr ve Hâni’ b. Bişr’in diyetini ödemeyi teklif ediyordu. Müslim ile Muhammed, Yusuf’u Yezid’in huzuruna çıkardıklarında, nöbet sırası Süleyman’ın adamlarında olan bir görevli Yusuf’un yanına geldi, sakalını tuttu, çekti ve bir kısmını kopardı. Yusuf boy bakımından en kısa adamlardan biri, sakal bakımından ise en uzun sakallılardan biriydi. Sonra Müslim ile Muhammed onu Yezid’in huzuruna soktular. Bunun üzerine Yusuf, o sırada göbeğinin altına kadar uzanan sakalını eliyle tutup şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ey Müminlerin Emiri, bu adam sakalımı çekti ve bana ondan bir tek kıl bile bırakmadı.” Yezid de Yusuf’un hapse atılmasını emretti ve o Yeşil Saray’da hapsedildi. Daha sonra Muhammed b. Râşid Yusuf’un yanına girdi ve ona, “Sana zulmettiğin kimselerden birinin üzerine çullanıp seni taşlamasından korkmuyor musun?” diye sordu. Yusuf, “Hayır, Allah’a yemin olsun ki bunu düşünmemiştim. Allah aşkına, Müminlerin Emiri ile konuş da beni buradan başka bir yere nakletsin; orası buradan daha dar olsa bile razıyım” dedi. Muhammed b. Râşid şöyle der: “Ben Yezid’e Yusuf’un bu sözlerini aktardım. Yezid de, ‘Bu, Yusuf’un ahmaklığının işaretlerinden biridir. Ben Yusuf’u ancak onu Irak’a göndermek için hapsettim; orada halka arz edilecek ve işlediği zulümler malından ve canından karşılanacaktır’ dedi.”

Yezid b. el-Velid, Velid b. Yezid’i öldürüp Mansur b. Cumhûr’u Irak’a gönderince, Irak halkına bir mektup yazdı ve bu mektupta Velid’in kötülüklerini anlattı.

Ahmed b. Züheyr - Ali b. Muhammed el-Medâinî’ye göre, mektubun bir kısmı şöyleydi:

“Allah, İslam’ı bir din olarak seçmiştir. Ona rıza göstermiş ve onu arındırmıştır. Onun içinde kullarının ne yapması gerektiğini belirleyen hükümler koymuş, haram kıldığı fiilleri de yasaklamıştır ki kullarının itaatini ve isyanını sınasın. İslam’da Allah, bütün iyilik şekillerini ve nimetlerinin en büyüğünü kemale erdirmiştir. Dahası, onu korumayı ve gözetmeyi bizzat üstlenmiş, hükümlerini yerine getirenlerden olan ehlini korumuş, onları muhafaza etmiş ve onlara İslam’ın üstünlüğünü bildirmiştir. Allah, kullarından birine kendi emrine boyun eğip ona göre davranan biri olarak hilafet nimetini verdiğinde, başka biri de Allah’ın halifesine bir ahit vasıtasıyla rakip olmaya kalkışırsa, yahut Allah’ın ona verdiği şeyi elinden almaya veya bir bağı bozmaya teşebbüs ederse, o kimsenin ihaneti mutlaka boşa çıkar, hilesi de değersiz olur. Sonunda Allah, halifeye olan nimetini tamamlar, ona mükâfatını ve kendisi için sakladığı sevabı verir; düşmanını ise büsbütün sapıtır ve bütün çabalarını boşa çıkarır.”

Taberî, Ali b. Muhammed el-Medâinî - el-Bâhilî zinciriyle şöyle rivayet eder: Sâlim el-Leysî’nin mevlası olup Irak’ta darphane işlerinden sorumlu bulunan Bişr b. Nâfi’, Nasr’ın yanına geldi. Bişr şöyle dedi: “Mansur b. Cumhûr Irak valisi olarak gelince, Yusuf b. Ömer kaçtı. Mansur, kardeşi Manzûr b. Cumhûr’u Rey valiliğine gönderdi ve ben de onunla birlikte oraya gittim. Sonra kendi kendime, ‘Ben Nasr’ın yanına gidip ona olup biteni haber vereyim’ dedim. Nîşâbur’a vardığımda, Nasr’ın mevlası Humeyd beni hapse attı ve, ‘Buradan çıkamayacaksın, ta ki bana her şeyi anlatıncaya kadar’ dedi. Ben de ona durumu anlattım ve Nasr’a ulaşıp ona haber verinceye kadar bunu kimseye söylemeyeceğine dair Allah’ın ahdi ve misakı üzerine ondan yemin aldım. Humeyd de bunu yaptı. Sonra hep birlikte Mâcân’daki kalesinde bulunan Nasr’ın yanına gittik. Huzuruna çıkmak için izin istedik, fakat hadımlarından biri Nasr’ın uyuduğunu söyledi. Biz daha da ısrar edince hadım gidip Nasr’a haber verdi. Nasr çıktı, elimden tuttu ve beni içeri aldı. Odaya girinceye kadar bana hiçbir şey söylemedi. Sonra bana neden geldiğimi sordu, ben de ona olanları anlattım. Bunun üzerine Nasr, mevlası Humeyd’e, ‘Bunu götür ve kendisine bir hediye ver’ dedi. Sonra Yûnus b. Abd Rabbihî ile Ubeydullah b. Bessâm yanıma geldiler, ben de onlara haberi verdim. Selm b. Ahvaz da yanıma geldi, ona da anlattım.”

Bişr sözlerine şöyle devam etti: “Velid b. Yusuf, Nasr’ın yanındaydı. Nasr haberi alınca Velid’i yanında tuttu. Velid bana adam gönderdi. Ben onlara haberi verince beni yalancılıkla suçladılar. Bunun üzerine ben, ‘Öyleyse bu işte yanınızda bulunan kimselerden doğrulama isteyin’ dedim. Üç gün geçince Nasr, başıma seksen muhafız dikti. Haber, beklediğimden daha geç geldi. Sonra dokuzuncu gece, yani Nevruz gecesi, onlara da benim önceden haber verdiğim olayları doğrulayan bilgi ulaştı. Nasr, halka açık biçimde bana, Velid için hazırlanmış hediyelerin çoğunu verdi ve ayrıca bana eyerli, dizginli bir at verilmesini emretti. Bana bir Çin eyeri de verdi ve, ‘Burada kal ki sana tam yüz bin dirhem vereyim’ dedi.”

Nasr, Velid’in öldürüldüğünden kesin olarak emin olunca, Velid için hazırlanmış o hediyeleri geri verdi, köleleri serbest bıraktı, cariyelerin en seçkinlerini oğullarıyla yakın adamları arasında paylaştırdı, o kapları halk arasında dağıttı ve valiler göndererek onlara şerefli davranmalarını emretti. Bişr anlatmaya devam ederek şöyle dedi: “Horasan’daki Ezd kabilesi, Mansûr b. Cumhûr’un oraya gelmekte olduğuna dair yalan haberler yayarak ortalığı karıştırdı. Bunun üzerine Nasr bir hutbe okuyarak, ‘Eğer bize hakkında şüphe bulunan bir emir gelirse, onun ellerini ve ayaklarını keseceğiz’ dedi. Ardından o adamın adını açıkça söyleyerek onu ‘Abdullah, terk edilmiş, uzuvları kesilmiş kimse’ diye andı.”

Nasr, Rebîa ve Yemenîler üzerine valiler tayin etti. Yahyâ b. Hudeyn’in oğlu Ya‘kûb’u Yukarı Tohâristan’a vali yaptı; Mes‘ade b. Abdullah el-Yeşkürî’yi de Hârizm üzerine tayin etti. Halef bu Mes‘ade hakkında şu beyitleri söyledi:

“Kerder’e yaklaştığımda arkadaşlarıma derim ki:
‘Gerçekten de Mes‘ade el-Bekrî, dulların dua ederek istediği canlandırıcı yağmurdur.’”

Sonra Nasr, Mes‘ade’nin yerine Ebân b. el-Hakem ez-Zehrânî’yi tayin etti ve el-Muğîre b. Şu‘be el-Cehcemî’yi Kuhistân valisi yaptı. Nasr, valilerine doğru ve adil davranmalarını emretti. Halkı biat etmeye çağırdı; onlar da biat ettiler. Bunun üzerine bir şair şu beyitleri söyledi:

“Nasr’a, Bekr’in çoğuna ve onların müttefiklerine karşı
ona biat etmiş biri olarak ilan ederim:
Elim senin için Irak Bekr’ine karşı teminattır,
onların liderine ve içlerinden en seçkin olanın oğluna karşı.

Sen Müslümanlara güvence verdin,
yakın ve uzak diyarların halkına:
Ne zaman senin isteğinin dışına çıksak,
hafif ve hızlı develer sana ulaşacaktır.

Orduyu biate çağırdın,
ve bunda tamamen haklıydın.
Horasan’ı Müslümanlar için korudun,
yer sarsılmak üzereyken.

Müslümanlar yeniden birlik bulunca,
aralarını düzeltenlere mal dağıttın.
Şehir halkına ve sınır bölgelerinde yaşayanlara
güvenlik ve himaye sağladın.

Doğuda ve batıda askerlere
süt dolu memeleri olan bir deve gibi oldun.
Biz bu hal üzere kalacağız,
yollar yol göstericilere açık oluncaya kadar,

Ve Kureyş kalplerinde gizlediklerini ortaya koyuncaya kadar.
Yemin ederim ki,
yolculuk yapan otlak develerinin yünlerinin kırpılması daha hayırlıdır,

Ve vadilerde yaşayan Kureyşlilerin verdiğine eklenmesi,
önce asil olanları, sonra aşağı tabakadan olanları.
Güçlü olan zayıfı ezerse,
biz onların atlarını yelelerinden döveriz.

Kaynağı ne olursa olsun yem bulduk,
ısıtıldıktan sonra atlar onu yer.
Payları olduğu sürece
önceden zayıf olan yanları semirir.

Eskiden olduğu gibi Kureyş’i desteklemeye devam ediyoruz
ve onların müttefiklerinden razıyız.
Senin kudretini onlar için bir sığınak saymaya razıyız,
çünkü senin gücün onların kalesidir.

Belki Kureyş kendi aralarında çekiştiğinde
bazı hedeflerine isabet eder,
ve Irak’taki düzen bozucuları alt ederler,
doğudan kovayı ters çevirenleri.

Gerçekten biz aslanlar gibiyiz,
aslanların omuzlarında yeleleri vardır.
Korkudan dağılsalar bile,
zamanın felaketleri onlara daha yakındır.

Senin uğrunda sebat ettik,
safları çöktüğünde.
Seni bize karşı şefkatli ve merhametli bulduk,
bir annenin şefkati gibi.

Sana olan biatimiz geçici bir heves değildir,
ilk fırsatta bozulacak bir şey değil.
Kınaları henüz yakılmadan
kocasına koşan genç bir kız gibi değil,

Nikâh yapılmadan örtüsü açılan
ve bu yüzden ondan hoşlanmayan biri gibi değil.”

Nasr, Hârizm valiliğine Abdülmelik b. Abdullah es-Sülemî’yi tayin etmişti. Abdülmelik hutbelerinde şöyle derdi: “Ben ne kaba bir bedeviyim ne de Nebatilerin yolunu izleyen bir Fezârîyim. Şartlar bana yardım etti ve ben de bundan yararlandım. Allah’a yemin ederim ki gerektiğinde kılıcı, gerektiğinde kamçıyı kullanırım ve hapishaneyi de açarım. Fitneyi bastırmada beni son derece sert bulacaksınız. Ya benimle birlikte dosdoğru yolda gidersiniz ya da keskin bakışlı bir adamın su kuşlarını vurduğu gibi sizi sağdan soldan vururum.”

Bir gün, Mansur b. Cumhûr tarafından gönderilen Belkayn kabilesinden bir adam Horasan’a geldi. Nasr’ın Nişabur’daki darphane işlerinden sorumlu mevlası Humeyd onu yakalayıp dövdü ve burnunu kırdı. Adam Nasr’a şikâyette bulundu. Nasr ona yirmi bin dirhem verilmesini emretti ve bir takım elbise verdi. Sonra şöyle dedi: “Burnunu kıran benim mevlamdır. Sana denk değildir ki onunla kısas yapayım. Artık şikâyet etme.”

Bunun üzerine İkme b. Abdullah el-Esedî şöyle dedi: “Ey Belkaynlı kardeş, görüp geldiğin adamın nasıl biri olduğunu herkese anlat. Biz Kays’ı Rebîa’ya, Temîm’i Ezd’e karşı dizdik. Sadece Kinâne’ye denk kimse yoktur!” Nasr ise: “Ben bir işi düzeltince siz onu bozuyorsunuz” diye karşılık verdi.

Ebû Zeyd Ömer b. Şebbe - Ahmed b. Muaviye - Ebû’l-Hattâb rivayetine göre: Kudâme b. Muğ‘ab el-Abdî ile Kindeli bir adam, Mansur b. Cumhûr adına Nasr b. Seyyâr’ın yanına geldiler. Nasr onlara: “Halife gerçekten öldü mü?” diye sordu. “Evet” dediler. Nasr tekrar sordu: “Mansur b. Cumhûr Irak valisi yapıldı ve Yusuf b. Ömer görevden çekildi mi?” Onlar bunu doğruladılar. Bunun üzerine Nasr: “Sizin söylediklerinize inanmıyoruz” dedi ve ikisini hapse attı, fakat geniş bir yer verdi.

Daha sonra Nasr bir adam gönderdi; adam Kûfe’ye gidince Mansur’un hutbe okuduğunu gördü. Bunun üzerine Nasr o iki kişiyi serbest bıraktı ve Kudâme’ye: “Size Kalb kabilesinden bir adam mı vali yapıldı?” diye sordu. Kudâme: “Evet, biz ancak Kays ve Yemenîleriz” dedi. Nasr: “Neden sizden biri vali olmuyor?” dedi. Kudâme şu beyitle cevap verdi:

“Bir hükümdardan zulüm korktuğumuzda,
Ebu Gassân’ı çağırırız, ordusuyla imdada yetişir.”

Nasr buna güldü ve Kudâme’yi maiyetine aldı.

Mansur b. Cumhûr Irak’a geldiğinde ya Ubeydullah b. el-Abbâs’ı Kûfe valisi tayin etti ya da onu zaten görevde bulup yerinde bıraktı. Şurta başkanlığına Sümâme b. Havşeb’i getirdi; sonra onu görevden alıp yerine el-Haccâc b. Artah en-Nehâî’yi tayin etti.

Bu yılda Mervân b. Muhammed, Velîd b. Yezîd’in kardeşi el-Gamr b. Yezîd’e yazdığı mektupla kardeşi Velîd’in kanının intikamını almasını emretti.
Mervân’ın el-Gamr’a Mektubu: Ahmed (b. Züheyr) – Ali (b. Muhammed el-Medâinî)’ye göre: Mervân, el-Gamr b. Yezîd’e şöyle yazdı:

“Şimdi asıl konuya gelince: Bu hilafet Allah’tandır ve O’nun peygamberlerinin nübüvvet yoluna ve dininin hükümlerinin ikamesine dayanır. Allah, halifeleri kendilerine verdiği bu görevle nimetlendirmiş, onları şereflendirmiş ve onları yüceltenleri de yüceltmiştir. Halifeleriyle rekabete giren ve onların yolundan başka bir yol izlemek isteyen kimse helâk olsun!

Halifeler, Allah’ın kendilerine tahsis ettiği bu hilafet işinde emanetçiler olarak devam etmişlerdir; her biri diğerinin ardından gelerek onu adaletle yürütmüş ve Müslümanlardan kendilerini destekleyenlerle birlikte işlerini sürdürmüştür.

Allah’ın kulları arasında Suriyeliler O’na en itaatkâr, O’nun kutsallarını savunmada en gayretli, O’nun ahdine en bağlı ve haktan sapan, ona karşı gelen ve onu yok eden kimseleri ortadan kaldırmada en şiddetli olanlardı. Allah’ın nimeti onlar üzerine bol bol akmış, İslam onlar sayesinde güçlenmiş, şirk ve taraftarları onlar tarafından alçaltılmıştır.

Fakat son zamanlarda onlar Allah’ın emrine karşı geldiler ve O’nun ahitlerini bozmak istediler. Bunun üzerine bir fitne ateşi yakan kimse ortaya çıktı; insanların kalpleri ondan yüz çevirmişti. Halifenin kanını talep edenler ise Benî Ümeyye’nin gerçek önderleridir; çünkü onun (Velîd’in) kanı boşa akmamıştır, her ne kadar bu kimseler fitneyi yatıştırmış ve işleri düzene koymuş olsalar da. Zira Allah’ın muradına karşı koymak yoktur.

Bana durumunu ve onların yaptıkları hakkındaki görüşünü yazmışsın. Ben ise isyan için uygun zamanı bekleyeceğim; o vakit geldiğinde intikam için saldıracağım. Zulme uğrayan Allah’ın dininin ve değersiz görülerek terk edilen hükümlerinin öcünü alacağım.

Benim yanımda kalplerini Allah’ın bana itaate yönelttiği bir grup adam vardır; onlar benim düşündüğüm işi gerçekleştirecek cesarete sahiptirler. Ayrıca kalpleri dolup taşan ve fırsat kollayan başka insanlar da vardır. İntikamın Allah katında belirlenmiş bir vakti ve zamanı vardır.

Eğer bir isyan gördüğüm halde Kaderiyye’ye karşı bütün gücümle mücadele etmezsem ve onları kılıcımla yaralayıp saplamazsam, ne Muhammed’e ne de Mervân’a layık olurum. Allah hükmünü verir ve dilediğine azabını indirir.

Benim susmam yalnızca senden gelecek şeyi beklediğim içindir. Kardeşinin kanının intikamını almada gevşek davranma! Çünkü Allah senin koruyucun ve yeterli olandır; O’nun yardımı sana yeter.”

Ahmed (b. Züheyr) – Ali (el-Medâinî) – Amr b. Mervân el-Kelbî – Müslim b. Dakhvân rivayetine göre:

Yezîd b. el-Velîd, el-Abbâs b. el-Velîd ile Tufeyl b. Hâris el-Kelbî hakkında konuştu. Tufeyl’in üzerine bir diyet yüklenmişti ve bunu ödeyebilmek için akrabalarından yardım istemesine izin verilmesi amacıyla el-Abbâs’tan Mervân’a mektup yazmasını istemişti. Çünkü Mervân insanların bu tür durumlar için maaşlardan para almalarını engelliyordu.

El-Abbâs bu isteği kabul etti ve mektubu posta yoluyla gönderdi. Mektup içeriğiyle birlikte en uzak bölgelere kadar yayıldı. Yezîd ayrıca Mervân’a bir mektup daha yazdı ve Ebu Ubeyde b. el-Velîd’den on sekiz bin dinara bir arazi satın aldığını, buna dört bin dinar daha ihtiyacı olduğunu bildirdi.

Müslim b. Dakhvân şöyle anlatır:

Yezîd beni çağırdı ve dedi ki: “Bu mektuplarla birlikte Tufeyl ile git ve meseleyi onunla konuş.” Biz yola çıktık. El-Abbâs benim gittiğimden habersizdi. Hilât’a vardığımızda Amr b. Hâris el-Kelbî ile karşılaştık. Bize bazı sorular sordu ve aramızda Mervân’la bir iş olduğunu sezinledi.

Sonra ben Mervân’a gitmek istedim ve Yezîd adına bir mektup yazdım. Mektupta kendimi güvenilir biri olarak tanıttım. Mervân’ın huzuruna çıktığımda bana güvence verdi ve konuşmamı istedi.

Ben Allah’a hamd ettim ve peygambere salat getirdim. Benî Mervân’a hilafetin verilmesini, halkın onlardan razı oluşunu anlattım; Velîd’in ahitleri bozduğunu ve halkın ondan nefret ettiğini söyledim.

Mervân şöyle dedi:
“Sen güzel konuştun. Yezîd’in hükmü en doğrusudur. Ben de ona biat ettim, malımla ve gücümle onu destekledim. Velîd akrabalığı gözetir, yetki verirdi; fakat ahirete inanmadığına şahitlik ederim.”

Sonra bana dedi ki:
“Burada işini gizli tut. Arkadaşının ihtiyacını giderdim, diyet işini hallettim ve ona bin dirhem verilmesini emrettim.”

Birkaç gün sonra beni tekrar çağırdı ve dedi ki:
“Arkadaşına söyle: Allah seni doğru yola yöneltsin; Allah’ın emrettiği gibi hareket et.”

Ayrıca beni uyardı:
“Altı-yedi gün içinde Cezîre’de bir isyan çıkacak. Eğer hızlı hareket etmezsen geçemezsin.”

Ben de geri dönüp Yezîd’e ulaştım.

Bu yılda Yezîd b. el-Velîd, Mansûr b. Cumhûr’u Irak valiliğinden azletti ve yerine Abdullah b. Ömer b. Abdülaziz b. Mervân’ı tayin etti.
Mansûr b. Cumhûr’un Irak valiliğinden azledilmesi: Rivayet edildiğine göre Yezîd b. el-Velîd, Abdullah b. Ömer b. Abdülaziz’e şöyle dedi:

“ Irak halkının senin babana karşı iyi niyetli olduğu görülmüştür. Oraya git; seni Irak valisi olarak tayin ettim.”

Ebû Ubeyde’ye göre: Abdullah b. Ömer dindar bir kimseydi, fakat sağlık durumu kötüydü. Irak’a geldiğinde, Mansûr b. Cumhûr’un görevi kendisine bırakmamasından endişe ettiği için, Irak’taki Suriyeli komutanlara bizzat mektuplar ve elçiler gönderdi.

Bütün komutanlar onun otoritesini kabul ettiler ve Mansûr b. Cumhûr görevi ona teslim ederek Suriye’ye gitti. Bunun üzerine Abdullah b. Ömer kendi memurlarını görevlere tayin etti, halka maaşlarını ve erzaklarını dağıttı.

Fakat daha sonra Suriyeli komutanlar onunla tartışmaya başladılar ve şöyle dediler:
“ Sen bizim fey gelirlerimizi bu insanlara dağıtıyorsun, hâlbuki onlar bizim düşmanımızdır.”

Abdullah, Irak halkına şöyle dedi:
“ Sizin fey’inizi size iade etmek istedim; çünkü buna en layık olanın siz olduğunu biliyordum. Fakat bu adamlar bana karşı çıktılar ve beni eleştirdiler.”

Bunun üzerine Kûfe halkı cebâneye (mezarlık/askeri toplanma alanı) çıkıp toplandılar. Suriyeli komutanlar onlara elçiler göndererek özür dilediler, söylediklerini inkâr ettiler ve Kûfelilerin duyduğu sözleri söylemediklerine dair yemin ettiler.

Buna rağmen iki taraftan karışık bir grup ayağa kalktı ve birbirlerine mızraklarla saldırmaya başladılar. Az sayıda kişi öldürüldü, fakat kim oldukları belirlenemedi.

O sırada Abdullah b. Ömer Hîre’de bulunuyordu. Kûfe’de ise Ubeydullah b. el-Abbâs el-Kindî vardı. Mansûr b. Cumhûr onu şehirde vekil bırakmıştı. Kûfe halkı onu kaleden çıkarmak istedi.

Bunun üzerine Ubeydullah, Ömer b. el-Gadbân b. el-Kab‘atarî’ye haber gönderdi. O geldi, halkı ondan uzak tuttu, onları yatıştırdı ve sertçe uyararak dağılmalarını sağladı.

Abdullah b. Ömer bunu duyunca İbn el-Gadbân’ı çağırdı, ona elbise ve binek verdi, bolca ödüllendirdi ve onu şurta ile Sevâd’ın haracına memur etti. Ayrıca hesap işleriyle de görevlendirdi ve ailesine divandan pay verilmesini emretti. Ona altmış veya yetmiş (dirhem) tahsis edildi.

Bu yıl Horasan’da Yemenîler ile Nizârîler arasında fitne çıktı ve el-Kirmânî, Nasr b. Seyyâr’a karşı ayaklandı. Her iki tarafın da etrafında destekçi gruplar toplandı.
Nasr ile el-Kirmânî Arasındaki Fitne: Nasr ile el-Kirmânî arasındaki fitne ve bunun sebepleri

Ali b. Muhammed el-Medâinî’nin şeyhlerinden rivayetine göre, Abdullah b. Ömer Irak valisi olarak göreve geldiğinde Nasr’a mektup yazarak onu Horasan valisi tayin etti. Başka bir rivayete göre ise bu mektup, el-Kirmânî Nasr’ın hapishanesinden kaçtıktan sonra ona ulaştı.

Bu sırada müneccimler Nasr’a Horasan’da bir fitne çıkacağını söylediler. Bunun üzerine Nasr hazinede kalan paraların çıkarılmasını emretti ve halka maaşlarını dağıttı; bu ödemelerin bir kısmı gümüş, bir kısmı ise Velîd b. Yezîd’e gönderilmek üzere toplanmış kaplardan elde edilen altınla yapıldı. Bu uygulama üzerine ilk itiraz eden, fasih ve çok konuşan Kinde kabilesinden bir adam oldu ve sürekli “Maaşlar ne olacak?” diye sormaya başladı.

Ertesi cuma Nasr, kimsenin konuşmasını engellemek için muhafızların silahlanmasını emrederek onları mescide dağıttı. Buna rağmen aynı adam tekrar ayağa kalkarak aynı soruyu sordu. Ardından Ezd mevlâsından Ebû’ş-Şeyâlîn, Hammâd es-Sâiğ ve Ebû’s-Selîl el-Bekrî de ayağa kalkarak maaşları sordular. Bunun üzerine Nasr, “Beni isyana zorlamayın; size düşen itaat etmek ve birlik içinde kalmaktır. Allah’tan korkun ve size yapılan öğütleri dinleyin” dedi.

Ancak Selm b. Ahvaz minbere çıkan Nasr’a, bu sözlerinin kendilerini tatmin etmediğini söyledi. Bunun üzerine halk çarşıya dağıldı. Nasr öfkelendi ve artık bu davranıştan sonra maaş vermeyeceğini söyledi. Devamında, halkın kendisine karşı tavrını ağır ifadelerle eleştirdi; uzun süre yönetilen toplumların yöneticilerinden bıktığını, Horasan halkının düşman bölgesinin ortasında bir garnizon olduğunu ve aralarına fitne girmemesi gerektiğini vurguladı.

Başka bir rivayette Nasr hutbesinde, insanları yanlış yaptıklarında uyarmanın kendisi için daha hayırlı olduğunu, fakat onların hedeflerine ulaşmak isterken fitne çıkardıklarını söyledi. Halkı iyi tanıdığını ve yanında neredeyse kimsenin kalmadığını belirtti. Aralarına ayrılık düşerse bunun sonuçlarının çok ağır olacağını, birlik yerine bölünmeye yöneldiklerini ve bunun onları helâke götüreceğini ifade etti. Ardından eski bir şairin sözünü ve en-Nâbiğa’nın beyitlerini okuyarak, onların kötülüğüne rağmen iyilik için çabaladığını dile getirdi.

Bu sırada fitnenin yaygınlığını anlatan şiirler de söylenmiş, insanların karanlıkta kaldığı, kimin haklı kimin haksız olduğunun ayırt edilemediği, herkesin büyük bir endişe içinde olduğu ifade edilmiştir.

Nasr’ın valilik mektubu kendisine ulaştığında el-Kirmânî taraftarlarına, “Halk arasında fitne var, kendinize bir yönetici bulun” dedi. Asıl adı Juday‘ b. Ali olan ve Kirman’da doğduğu için el-Kirmânî diye anılan bu kişi, taraftarları tarafından lider olarak seçildi. Bunun üzerine Mudariyye, Nasr’a el-Kirmânî’nin kendisine karşı fitne çıkardığını söyleyerek onun öldürülmesini istedi. Nasr ise bunu reddetti ve akrabalık kurarak sorunu çözmeyi teklif etti; bu da kabul edilmedi. Daha sonra ona para göndererek taraftarlarını dağıtma fikrini öne sürdü, fakat bu da reddedildi. Sonunda Nasr, onunla karşılıklı temkinli bir şekilde beklemeyi önerdi, ancak yine kabul görmedi ve onu tutuklaması istendi.

Bu sırada Nasr’a, el-Kirmânî’nin Benî Mervân’a bağlılığının amacının bir gün komutan olup hem Muhallab oğullarının intikamını almak hem de Nasr’ın kendilerine karşı sert tutumunun hesabını sormak olduğunu söylediği haberi ulaştı. Bunun üzerine bazı kişiler Nasr’a, el-Kirmânî’yi suçlayıp asi ilan ederek öldürmesini ve onunla birlikte bazı önde gelenleri de ortadan kaldırmasını tavsiye ettiler. Hatta Cemîl b. en-Nu‘man, Nasr’ın bunu yapamayacaksa el-Kirmânî’yi kendisine vermesini ve onu kendisinin öldürebileceğini söyledi.

Nasr’ın el-Kirmânî’ye karşı öfkelenmesinin sebebinin, el-Kirmânî’nin Cürcan valisi Bekr b. Firâs el-Bahrânî’ye Mansur b. Cumhûr hakkında mektup yazması ve onun da Esed b. Abdullah’ın mevlâsı Ebû’z-Za‘ferân ile birlikte bir mektup göndererek el-Kirmânî’yi görevlendirmesi olduğu söylenir. Bunun üzerine Nasr, el-Kirmânî’yi arattı fakat onu bulamadı. Velîd’in öldürüldüğünü ve Mansur b. Cumhûr’un Irak’a geldiğini el-Kirmânî’ye haber veren kişi ise Sâlih el-Etrem el-Hîrârî idi.

Yine rivayet edildiğine göre bazı kimseler Nasr’a gelerek el-Kirmânî’nin fitne çıkardığını söylediler. Aram b. Kabîsa, Nasr’a, “Eğer Juday‘ (el-Kirmânî) gücü ve otoriteyi ancak Hristiyanlık veya Yahudilik sayesinde elde edebilecek olsaydı, mutlaka Hristiyan ya da Yahudi olurdu” dedi. Oysa Nasr ile el-Kirmânî önceden iyi ilişkiler içindeydi ve el-Kirmânî, Esed b. Abdullah’ın valiliği sırasında Nasr’a karşı iyi davranmıştı. Ancak Nasr Horasan valisi olunca el-Kirmânî’yi görevinden alarak yerine Harb b. Âmir b. Eytham el-Veşîcî’yi tayin etti. Harb bu görevde başarılı olamayınca Nasr el-Kirmânî’yi tekrar göreve getirdi, fakat kısa bir süre sonra onu yeniden azlederek yerine Cemîl b. en-Nu‘mân’ı atadı. Bunun ardından araları bozuldu ve Nasr, el-Kirmânî’yi kalede hapse attı. Kaleden sorumlu kişi Mugatil b. Ali el-Merâî (bazı rivayetlere göre el-Murrî) idi.

Nasr, el-Kirmânî’yi hapsettirmeye karar verdiğinde muhafızlarının komutanı Ubeydullah b. Bassâm’a emir vererek onu huzuruna getirtti. Ona, “Yusuf b. Ömer’den seni öldürmemi emreden bir mektup almadım mı ve ben de ona ‘el-Kirmânî Horasan’ın ileri gelenlerinden ve savaşçılarındandır’ diye yazıp kanını dökülmekten korumadım mı?” diye sordu. El-Kirmânî bunu doğruladı. Nasr devamla, “Borçlarını ödemedim mi ve bunu halkın maaşlarından eşit şekilde karşılamadım mı?” dedi. El-Kirmânî yine kabul etti. Nasr, “Oğlun Ali’yi, halkın karşı çıkmasına rağmen göreve getirmedim mi?” diye sordu. El-Kirmânî buna da “Evet” dedi. Bunun üzerine Nasr, “Buna karşılık sen fitne çıkardın” dedi. El-Kirmânî ise, “Emirin söylediklerinden daha fazlası var ve ben bunların hepsine şükrettim. Sen benim kanımı dökülmekten nasıl koruduysan ben de Esed b. Abdullah zamanında sana karşı iyi davrandım. Acele etme ve gerçeği araştır; ben fitne taraftarı değilim” dedi.

Bunun üzerine İgmeh b. Abdullah el-Esedî onu yalancılıkla suçladı ve fitne peşinde olduğunu söyledi. Selm b. Ahvaz da “Onu öldür, ey emir” diye ısrar etti. Buna karşılık Abdürrahman b. Nu‘aym el-Gâmidî’nin oğulları el-Mikdâm ve Kudâme, “Firavun’un adamları senden daha iyi davranmıştı; onlar ‘Onu ve kardeşini bir süre ertele’ demişlerdi” diyerek Nasr’ı uyardılar ve el-Kirmânî’nin öldürülmesine karşı çıktılar. Bunun üzerine Nasr, Ramazan 126’nın sonuna üç gün kala (14 Temmuz 744) Selm’e emir vererek el-Kirmânî’yi hapse attırdı.

Benî Ezd bu duruma tepki gösterince Nasr, onu sadece hapse atacağına ve zarar vermeyeceğine yemin etti; eğer güvenliğinden endişe ediyorlarsa yanına birini koyabileceklerini söyledi. Bunun üzerine Ezd kabilesi Yezid en-Nahâvî’yi seçti ve o da kalede el-Kirmânî ile birlikte kaldı. Nasr ayrıca onu korumak üzere bazı adamlar görevlendirdi. Ezd kabilesinden bazı kişiler Nasr’a giderek el-Kirmânî için aracılık ettiler. El-Kirmânî hapiste yirmi dokuz gün kaldı.

Bir rivayete göre Benî Rebîa’dan Ali b. Vâil, Nasr’ın yanına girdiğinde el-Kirmânî’nin ayrı oturup “Ben ne yaptım ki? Ebû’z-Za‘ferân gelseydi onu asla gizlemezdim; nerede olduğunu da bilmiyorum” diye yakındığını gördü.

El-Kirmânî’nin hapsedildiği gün Benî Ezd onu kurtarmak istemişti, fakat o Allah adına yalvararak bunu yapmamalarını istedi ve muhafızlarla birlikte gülerek hapishaneye götürüldü. Ancak hapse atıldıktan sonra Benî Ezd’den bazı kişiler bir araya gelerek bu durumu kabul etmeyeceklerini söylediler ve Nawş’a gidip, “Hiçbir suç işlememişken el-Kirmânî’nin hapsedilmesini kabul etmeyiz” dediler. Bazı ileri gelenler onları sükûnete çağırsa da kabul etmediler ve Nasr’ın kendilerine dokunmaması gerektiğini, aksi halde karşı koyacaklarını söylediler. Daha sonra silahlanarak toplandılar ve Hawzan’a yürüyüp Nasr’ın cariyesi Azzah’ın evini ateşe verdiler. Üç gün boyunca dağılmayarak memnun olmadıklarını ilan ettiler.

Bu sırada el-Kirmânî’yi kurtarmak için bir plan yapıldı. Nasaflı bir adam, onu kaçırması karşılığında ödül istedi. Bunun üzerine kaleye giren su kanalını genişletti ve el-Kirmânî’nin oğullarına babalarına kaçmaya hazır olmalarını bildiren bir mektup yazdırdı; mektup yemek içine gizlenerek içeri sokuldu. El-Kirmânî, yanındaki görevlilerle yemek yedikten sonra fırsat bulup yer altı kanalına girdi ve dışarıdan çekilerek çıkarıldı. Bu sırada bir yılan karnına dolandıysa da ona zarar vermedi. Dar bir noktadan geçirilirken omzu ve yanı yaralandı, ancak sonunda dışarı çıkarıldı. Ayağındaki zincir hâlâ üzerindeyken katırına (bazı rivayetlere göre atına) binerek kaçtı ve Ghalâtîn adlı köye ulaştı; burada zincirleri çözüldü.

Başka bir rivayete göre ise hizmetkârı Bassâm kalede bir delik fark etmiş ve onu genişleterek kaçış yolunu hazırlamıştı. El-Kirmânî kaçacağını haber verince taraftarları toplandı ve onunla buluştular. Yanında oğulları Ali ve Osman ile bazı adamları vardı. Daha sonra adamlarını çeşitli yerlere göndererek güç topladı ve Nawş’ta bayram namazı kılınan meydanda toplanmalarını emretti. Halk silahlanarak köylerinden çıktı ve sabah namazını onun arkasında kıldılar; sayıları önce bin civarındayken kısa sürede üç bine ulaştı. Daha sonra başka gruplar da katıldı ve hareket büyüdü.

En etkili şekilde körlüğü gideren çayıra doğru yola çık; çünkü su yolu halkı çoktan ayrılıp gitti. Ezd’in çayırı gerçekten geniştir ve orada ayaklar dizlerle aynı hizaya gelir.

Ezd kabilesinin, el-Kirmânî’nin kaçtığı gece Abdullah’ın Kitabı üzere Abdülmelik b. Harmale’ye biat ettiği de söylenir. Nawş’taki çayırda toplandıklarında namaz vakti geldi ve Abdülmelik ile el-Kirmânî bir müddet tartıştılar. Sonunda Abdülmelik önceliği el-Kirmânî’ye bıraktı, komutayı ona teslim etti ve namazı el-Kirmânî kıldırdı.

El-Kirmânî kaçınca Nasr, Mervürrûz kapısının yakınında, İbrâdînah tarafında konakladı ve orada bir iki gün kaldı. Başka bir rivayete göre el-Kirmânî kaçtığında Nasr, kendi yerine vekil olarak İgmeh b. Abdullah el-Esedî’yi bıraktı; kendisi ise Mervürrûz kapısındaki beş köprüye gitti ve orada halka hitap ederek el-Kirmânî’yi ayıpladı. “O Kirman’da doğdu, Kirmanlı oldu; sonra Herat’a geldi, Heratlı oldu. İki tabure arasında kalan kişinin ne sağlam bir dayanağı olur ne de gelişip serpilir” dedi. Ardından Ezd kabilesini kastederek, “Toplanırlarsa insanların en aşağılığıdırlar; dağınık kalırlarsa da el-Ahtal’ın dediği gibidirler: Gece karanlığında birbirine seslenen kurbağalar gibidirler; sesleri su yılanına yol gösterir” dedi.

Nasr daha sonra bu acele sözlerinden pişman oldu ve şunu ekledi: “Allah’ın adını anın; çünkü Allah’ın adını anmak en üstün ilaçtır. Allah’ın adını anmak, içinde hiçbir kötülük bulunmayan bir berekettir; günahı giderir. Allah’ın adını anmak nifaktan kurtuluştur.” Bundan sonra Nasr’ın etrafında birçok kişi toplandı ve o da Selm b. Ahvaz’ı ağır zırh içinde ve çok sayıda adamla el-Kirmânî’ye gönderdi. İnsanlar Nasr ile el-Kirmânî arasında arabuluculuk yaptılar ve Nasr’dan el-Kirmânî’ye eman vermesini, onu tekrar hapsetmemesini istediler; buna karşılık el-Kirmânî’nin ailesi de onun Nasr’a karşı gelmeyeceğine kefil oldu. El-Kirmânî elini Nasr’ın eline koydu, Nasr da ona evinde kalmasını emretti. Fakat sonra el-Kirmânî, Nasr hakkında bir şey duydu ve kendi köylerinden birine gitmek üzere evinden ayrıldı. Bunun üzerine Nasr dışarı çıkıp köprülerin yanına konakladı. O sırada el-Kâsım b. Necîh gelip onunla el-Kirmânî hakkında konuştu. Nasr da ne söylerse söylesin ona dokunulmayacağına dair güvence verdi. El-Kâsım, “İstersen el-Kirmânî senin için Horasan’dan gider, istersen evinde kalır” dedi. Nasr, onu sürgün etmenin uygun olacağını düşündü; fakat Selm ona, “Eğer onu sürersen adını ve şöhretini büyütmüş olursun; insanlar da ‘Nasr ondan korktuğu için onu sürdü’ derler” dedi. Bunun üzerine Nasr, “Sürgüne gönderilirse ondan duyacağım korku, burada yaşamasından duyacağım korkudan daha azdır; çünkü memleketinden sürülen adam daha zayıf olur” cevabını verdi. Yine de etrafındakiler onu bundan vazgeçirdiler. Nasr da el-Kirmânî’ye karşı bir süre elini tuttu ve taraftarlarına kişi başı on dinar verdi. Sonra el-Kirmânî Nasr’ın yanına geldi, çadırına girdi ve Nasr ona güvence verdi.

Abdülazîz b. Abd Rabbihî ise el-Hâris b. Süreyc’e katıldı. Şevval 126’da Nasr, Mansur b. Cumhûr’un görevden alındığını ve yerine Abdullah b. Ömer b. Abdülazîz’in Irak valiliğine getirildiğini öğrendi. Bunun üzerine halka hitap ederek İbn Cumhûr’dan söz etti ve şöyle dedi: “Onun Irak valisi olmadığı bana ulaştı. Allah onu görevden aldı ve yerine Tâhir’in oğlu Tâhir’i getirdi.” Burada Tâhir diye Abdullah b. Ömer b. Abdülazîz’i kast ediyordu. El-Kirmânî ise İbn Cumhûr meselesi yüzünden öfkelendi; yeniden adam toplamaya ve silahlanmaya başladı. Cuma namazına yaklaşık bin beş yüz adamıyla gelir, maksûrenin dışında namaz kılar, sonra Nasr’ın yanına girerdi. Nasr’a selam verir, fakat oturmazdı. Sonunda Nasr’ın yanına girmeyi de bıraktı ve ona açıkça muhalefet etmeye başladı.

Bunun üzerine Nasr, Selm b. Ahvaz aracılığıyla ona şu mesajı gönderdi: “Vallahi seni hapse atarken sana kötülük yapmak istemedim; sadece halk arasında fesat çıkaracağından korktum. Bana gel.” El-Kirmânî ise Selm’e şu cevabı verdi: “Evimin içinde olmasaydın seni öldürürdüm. Ahmaklığını bildiğim için sana davranışın nasıl olması gerektiğini öğretmiyorum. Dön git ve İbnü’l-Akta‘ya dilediğini söyle; ister iyi, ister kötü.” Selm geri dönüp bu cevabı Nasr’a iletti. Nasr ona tekrar, “Bir daha git” dedi. Selm ise, “Hayır vallahi; ondan korktuğum için değil, senin hakkında hoşuma gitmeyecek sözler işitmek istemediğim için gitmem” dedi. Bunun üzerine Nasr, İgmeh b. Abdullah el-Esedî’yi gönderdi. O da el-Kirmânî’ye, “Ey Ebu Ali, giriştiğin bu iş yüzünden senin dünya ve ahiret akıbetin için korkuyorum. Sana bazı teklifler sunacağız; emirin yanına git, sana bunları açıklasın. Bizim amacımız sadece seni uyarmaktır” dedi. El-Kirmânî ise şöyle cevap verdi: “Nasr’ın seni bu sözlerle göndermediğini biliyorum; bunların onun kulağına gidip gözüne girmek istiyorsun. Vallahi, şimdi söyleyeceğim sözlerim bitinceye kadar sana bir daha tek kelime söylemeyeceğim. Evine dönsün; dilediği kişiyi göndersin, yeter ki sen olma.” İgmeh dönüp Nasr’a, “El-Kirmânî kadar terbiyesiz bir kaba adam görmedim. Ona şaşmıyorum; ama Yahya b. Hudeyn ve adamlarına lanet olsun, asıl onların ona kendi adamlarından daha çok hürmet etmelerine şaşıyorum” dedi.

Selm b. Ahvaz, “Bu sınır bölgesinin ve halkın bozulmasından korkuyorum; Kudeyd’i el-Kirmânî’ye gönder” dedi. Bunun üzerine Nasr, Kudeyd b. Mâni‘yi gönderdi. Kudeyd ona, “Ey Ebu Ali, bu işte inat ettin; korkarım iş daha da büyüyecek, hepimiz helak olacağız ve bu yabancılar bize gülecekler” dedi. El-Kirmânî ise, “Senden kuşkum yok; fakat olup bitenler Nasr’a karşı beni güvensiz yaptı. Resulullah ‘Bekrli senin kardeşindir, fakat ona güvenme’ demiştir” cevabını verdi. Kudeyd, “Madem öyle düşünüyorsun, ondan bir güvence al” dedi. El-Kirmânî, “Kimi rehine verecek?” diye sordu. Kudeyd, “Bana Ali ile Osman’ı ver” dedi. El-Kirmânî, “O bana kimi veriyor ki? Onun vereceği bir hayır yok” dedi. Kudeyd de, “Ey Ebu Ali, Allah aşkına bu şehrin yıkımını kendi ellerinle getirme” dedi. Sonra Nasr’ın yanına gidip Akîl b. Ma‘gil el-Leysî’ye, “En çok korktuğum şey bu sınır bölgesinin bozulmasıdır; kuzeninle konuş” dedi.

Akîl de Nasr’a, “Ey emir, Allah aşkına kavmine uğursuzluk getirme. Suriye’de Mervân’a karşı Hâricîler savaşıyor. Halk da Benî Ezd de bir ayrılık içindedir. Onlar hafif akıllı ve cahildirler; ama yine de senin komşularındırlar” dedi. Nasr, “Ne yapayım? Eğer halkı düzene sokacak bir yol biliyorsan söyle; çünkü el-Kirmânî bana güvenmemeye kesin karar vermiştir” dedi. Bunun üzerine Akîl el-Kirmânî’ye gidip, “Ey Ebu Ali, senden sonra başka emirlerin de takip edeceği bir yol açtın. İnsanların bundan sonra ölçüsüz davranacakları bir durumun yaklaşmakta olduğunu görüyorum” dedi. El-Kirmânî ise, “Nasr benim ona gitmemi istiyor, fakat ondan yana güvende hissetmiyorum. Biz onun çekilmesini istiyoruz; sonra biz de çekiliriz ve Bekr b. Vâil’den hepimizin razı olduğu birini, halifeden emir gelinceye kadar başımıza geçiririz. Ama Nasr bunu kabul etmiyor” dedi. Akîl, “Ey Ebu Ali, bu sınır halkının helak olmasından korkuyorum; emirin yanına git ve onun istediği neyse kabul edeceğini söyle. Ama kavminin cahillerini bu işe kalkışmaya teşvik etme” dedi. El-Kirmânî ise, “Senin nasihatinden ve düşüncenden şüphe etmiyorum; fakat Nasr’a güvenmiyorum. Horasan malından ne istiyorsa alıp gitsin” dedi. Akîl bunun üzerine, “Aranızda uzlaşma sağlayacak bir şey yapmaya razı olur musun? Onun ailesiyle sizden evlilikler olsun, siz de onun ailesiyle evlilik yapın” dedi. El-Kirmânî, “Hiçbir durumda kendimi ondan güvende hissetmiyorum” cevabını verdi. Akîl, “Bundan bir hayır çıkmayacak. Yarın boş yere yok edilmenizden korkuyorum” dedi. El-Kirmânî ise, “Güç de kuvvet de yalnız Allah’tandır” dedi. Akîl, “Yeniden sana geleyim mi?” diye sordu. El-Kirmânî, “Hayır; fakat ona benden şu mesajı götür: İnsanların seni istemediğin şeye sevk edeceklerinden ve bize karşı dönüşü olmayan sonuçlar doğuracak şekilde davranacağından korkuyorum. Fakat sen ısrar edersen ben senden korktuğum için değil, bu eyalet halkının başına bir felaket gelmesine ve burada kan dökülmesine sebep olmak istemediğim için senden uzaklaşırım” dedi. Bunun ardından el-Kirmânî Cürcan’a gitmek için hazırlanmaya başladı.

Bu yılda Yezid b. Velîd, el-Hâris b. Süreyc’e eman verdi ve ona bu hususta yazdı. Ayrıca Abdullah b. Ömer’e de mektup yazarak, el-Hâris’ten alınan mallar ile oğullarını kendisine geri vermesini emretti.
El-Hâris b. Süreyc’e eman verilmesi: Rivayet edildiğine göre, Horasan’da Nasr ile el-Kirmânî arasında anlaşmazlık çıktığında, Nasr el-Hâris b. Süreyc’in taraftarlarını ve Türkleri kendi aleyhine toplayacağından ve durumun el-Kirmânî ve başkalarıyla olduğundan daha kötü bir hâl alacağından korktu. Bu sebeple Nasr, el-Hâris’le görüşmeye büyük önem verdi. Bunun üzerine Mugâtil b. Hayyân en-Nebâtî, Sa‘lebe b. Safvân el-Benânî, Enes b. Becâle el-Arecî, Hudbe eş-Şa‘râvî ve Rebîa el-Kureşî’yi, el-Hâris’i Türk ülkesinden geri getirmeleri için ona gönderdi.

Ali b. Muhammed el-Medâinî’nin şeyhlerinden rivayet edildiğine göre, Tirmiz halkından olan Hâlid b. Ziyâd el-Beddî ile Benî Âmir’in mevlâsı Hâlid b. Amr, Yezid b. Velîd’e giderek el-Hâris b. Süreyc için eman istediler. Kûfe’ye vardıklarında Saîd Hudayne ile karşılaştılar. Saîd, Hâlid b. Ziyâd’a, “Bana neden Hudayne dendiğini biliyor musun?” diye sordu. Hâlid, “Hayır” deyince Saîd, “Beni Yemenlileri öldürmeye sevk etmek istediler ama ben bunu kabul etmedim” dedi.

Bunun üzerine bu iki adam, Ebû Hanîfe’den kendileri adına, Yezid b. Velîd’in yakın adamlarından el-Aclâh’a bir mektup yazmasını istediler. O da el-Aclâh’a onlar adına yazdı ve el-Aclâh onları Yezid’in huzuruna çıkardı. Hâlid b. Ziyâd, Yezid’e şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri, sen kuzenini Allah’ın kitabını ayakta tutmak için öldürdün. Fakat şimdi senin âmillerin zulmediyor ve zorbalık ediyor.” Yezid, “Onlardan başka yardımcı bulamıyorum, ama onlardan nefret de ediyorum” diye cevap verdi. Hâlid, “Ey Müminlerin Emiri, valiliklere asil ailelerden kimseleri tayin et; her valinin yanına da takvâ sahibi, fıkıh bilen adamlar koy ki onları senin ahdinin şartlarına bağlı tutsunlar” dedi. Yezid, “Bunu yapacağım” diye cevap verdi.

Daha sonra bu iki adam, Yezid’den el-Hâris b. Süreyc’e eman vermesini istediler. Yezid de ona şu mektubu yazdı:

“Sadede gelince: Allah’ın hükümlerinin ihmal edilmesine, kullarının her türlü aşırılığa dalmasına öfkelendik. Haksız yere kan döküldü, mallar hukuksuz biçimde alındı. Biz bu ümmet içindeki işimizi Allah’ın kitabına ve peygamberinin sünnetine göre yürütmek istedik. Güç ve kuvvet yalnız Allah’tandır. Bunu sana bizzat açıkladık. Öyleyse sen de, yanında olanlar da güven içinde gelin. Çünkü siz bizim kardeşlerimiz ve yardımcılarımızsınız. Abdullah b. Ömer b. Abdülaziz’e, senden ve taraftarlarından alınmış olan malların ve çocukların geri verilmesini de yazdım.”

Bundan sonra bu iki adam, yani Hâlid b. Ziyâd ile Hâlid b. Amr, Kûfe’ye dönüp İbn Ömer’in huzuruna çıktılar. Hâlid b. Ziyâd ona, “Allah emiri korusun ve işlerini yoluna koysun. Sen âmillerine babanın yaptığı gibi davranmalarını emretmiyor musun?” dedi. Abdullah, “Ama Ömer’in gidişatı açık ve herkesçe bilinir değil mi?” diye karşılık verdi. Hâlid, “İnsanlar bundan yararlanamıyor ve bu uygulanmıyor” dedi.

Ardından bu iki adam Merv’e vardılar ve Yezid’in mektubunu Nasr’a verdiler. Nasr da el-Hâris’ten ve taraftarlarından alınmış olanlardan geri verebildiği kadarını iade etti. Sonra el-Hâris’e gittiler. Orada Nasr’ın el-Hâris’e gönderdiği Mugâtil b. Hayyân ve yanındakilerle karşılaştılar. İbn Ömer, Nasr’a şu mektubu yazmıştı: “Sen, benim iznim ve halifenin izni olmaksızın el-Hâris’e eman vermişsin.” Bunun üzerine Nasr yaptığı işten pişman oldu. Yezid b. el-Ahmer’i, el-Hâris’i tekneye bindirdiği anda öldürmesi emriyle gönderdi. Fakat Hâlid b. Ziyâd ile Hâlid b. Amr, Âmül’de Mugâtil ile karşılaştıklarında, Mugâtil bizzat nehrin karşısına geçti ve Yezid’in el-Hâris’e saldırmasını önledi.

El-Hâris, kâfirlerin ülkesinde on iki yıl yaşadıktan sonra el-Kâsım eş-Şeybânî, kadısı Mudarris b. İmrân ve Abdullah b. Sinân ile birlikte Merv’e doğru yola çıktı. Semerkant’a ulaştığında şehrin valisi Mansûr b. Ömer idi. Mansûr onu karşılamadı ve, “Onun güzel hizmetlerinden dolayı mı onu göreceğim?” dedi. Ardından Mansûr, Nasr’a mektup yazarak el-Hâris’e saldırmak için izin istedi ve hangisinin diğerini öldürürse onun cennete ya da ateşe gideceğini söyledi. Mansûr şöyle yazdı: “Eğer el-Hâris emirin yanına gelirse, Ümeyyeoğullarının otoritesini zaten sarsmış, daha çok kan içmiş, dünya ile bütün bağlarını koparmış olarak gelir. Oysa onların idaresi altındayken misafire en cömert davranan, cesarette en şiddetli olan ve Türklere karşı en gayretli davrananlardan biriydi. Böyle bir adam, Benî Temîm arasında ayrılık çıkarır ve sana zarar verir.”

Serderhudâh, Baysin’i öldürdüğü için Mansûr b. Ömer’le birlikte hapisteydi. Oğlu Cünde, Mansûr’dan intikam istemişti; Mansûr da onu hapse atmıştı. El-Hâris, Mansûr nezdinde onun hakkında aracılık etti. Bunun üzerine Mansûr onu serbest bıraktı. El-Hâris de onun borcunu üstlendi ve tamamını ödedi.

Bazı kaynaklara göre bu yıl imam İbrahim b. Muhammed, Ebû Hâşim Bükeyr b. Mâhân’ı bir talimat ve vasiyetle Horasan’a gönderdi. Bükeyr Merv’e ulaştı; oradaki nakibleri ve dâileri topladı. İmam Muhammed b. Ali’nin öldüğünü haber verdi, onları İbrahim’i desteklemeye çağırdı ve İbrahim’in mektubunu onlara verdi. Onlar da mektubun içeriğini kabul ettiler ve Şiî dava için kendilerine gelmiş bulunan bağışları ona teslim ettiler. Bükeyr de bu malları İbrahim b. Muhammed’e götürdü.

Bu yıl Yezid b. Velîd, halktan kardeşi İbrahim için biat aldı ve onu veliaht yaptı. Ayrıca İbrahim b. Velîd’den sonra veliaht olmak üzere Abdülaziz b. el-Haccâc b. Abdülmelik için de biat aldı. Ahmed b. Züheyr’den, onun da Ali b. Muhammed el-Medâinî’den rivayet ettiğine göre bunun sebebi şuydu: Yezid b. Velîd, 126 yılı Zilhicce ayında hastalandı. İnsanlar ona, “Kardeşin İbrahim için ve ondan sonra da Abdülaziz b. el-Haccâc için biat al” dediler. Kaderiyye ona sürekli baskı yapıp şöyle dediler: “Ümmetin önderliğini ihmal etmen sana helal değildir. Kardeşin için biat alınmasını sağla.” Onlar bu baskıyı sürdürdüler ve sonunda Yezid, İbrahim için ve ondan sonra da Abdülaziz b. el-Haccâc için biat aldırdı.

Bu yıl Yezid b. Velîd, Medine valiliğinden Yusuf b. Muhammed b. Yusuf’u azlederek yerine Abdülaziz b. Abdullah b. Amr b. Osman’ı tayin etti. Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî’ye göre, Yezid b. Velîd aslında Yusuf b. Muhammed’i vali tayin etmemişti; fakat Yusuf, Medine valiliğine atanmış gibi sahte bir tayin mektubu düzenlemişti. Daha sonra Yezid onu görevden aldı ve yerine Abdülaziz’i tayin etti. Abdülaziz, 126 yılı Zilkade ayının sonuna iki gece kala Medine’ye gitti.

Bu yıl Mervân b. Muhammed, Yezid b. Velîd’e karşı ayaklandı. Ermeniye’den Cezîre’ye doğru çıktı. Görünürdeki gerekçesi Velîd b. Yezid’in kanının intikamını almaktı. Fakat Harran’a varınca Yezid’e biat etti.
Mervân’ın Ayaklanması: Mervân’ın ayaklanmasının ve Mervân’ı Yezid’e karşı çıkmaya, sonra da Yezid’e biat etmeye sevk eden sebebin anlatımı şöyledir:

Ahmed b. Züheyr’den, onun da Abdülvehhâb b. İbrahim b. Hâlid b. Yezid b. Hureym’den, onun da Osman b. Affân’ın mevlâsı Ebû Hâşim Muḫalled b. Muhammed b. Sâlih’ten rivayet ettiğine göre, ben Ebû Hâşim’e, bize anlattığı olayları ne derece yakından gördüğünü sordum. O da, “Ben Mervân b. Muhammed’in ordugâhında bulunuyordum” dedi.

Ebû Hâşim’in anlattığına göre, Abdülmelik b. Mervân b. Muhammed b. Mervân yaz seferinden dönünce Harran’da el-Gamr b. Yezid ile birlikteydi. Abdülmelik oradayken Velîd’in öldürüldüğü haberi kendisine ulaştı. Cezîre’de Velîd’in âmili Abde b. Rebâh el-Gassânî idi. Velîd’in öldürüldüğünü duyunca Abde Cezîre’den ayrılıp Suriye’ye yöneldi. Bunun üzerine Abdülmelik b. Mervân b. Muhammed Harran’a ve Cezîre’nin diğer şehirlerine saldırdı, onları elinde tuttu ve Süleyman b. Abdullah b. Ülâse’yi buralara vali tayin etti. Daha sonra Abdülmelik, Ermeniye’de bulunan babasına bir mektup yazarak yaptıklarını anlattı ve bir an önce yanına gelmesini tavsiye etti.

Mervân yolculuk hazırlıklarına başladı ve Velîd’in kanının intikamını istediğini açıkça ilan etti. Ancak Mervân, sınır bölgesini korumasız bırakmayı istemediği için önce işlerini düzene koydu. El-Bâb halkına, Benî Kays’ın reisi olan İshak b. Müslim el-Ukeylî ile Filistinli ve Yemenlilerin başı olan Sâbit b. Nuaym el-Cüzâmî’yi gönderdi. Sâbit’in Mervân’ın yanında bulunmasının sebebi, Mervân’ın onu Hişâm’ın Rusâfe’deki hapishanesinden çıkarmış olmasıydı. Mervân her iki yılda bir Hişâm’ın yanına giderek sınır meselelerini, bölgenin durumunu, askerler için neyin faydalı olacağını ve düşmana karşı neler yapılması gerektiğini görüşürdü. Hişâm’ın Sâbit’i hapsetmesinin sebebi, daha önce de anlattığımız gibi, onun Hanzala b. Safvân ile yaşadığı olaylardı. Hişâm, Berberîler ve İfrîkıye halkı Hişâm’ın âmili Külsûm b. İyâd el-Kuşeyrî’yi öldürdükten sonra, Hanzala’yı bir orduyla onlarla savaşmaya göndermişti. Sâbit, bu orduyu Hanzala’ya karşı çevirmişti. Bunun üzerine Hanzala, Hişâm’a bir mektup yazarak durumundan şikâyet etti. Hişâm da Hanzala’ya, Sâbit’i zincire vurulmuş halde kendisine göndermesini emretti. Hanzala da Sâbit’i Hişâm’a gönderdi. Hişâm onu hapse attı ve Mervân b. Muhammed, Hişâm’a yaptığı ziyaretlerden birinde gelinceye kadar orada kaldı. Külsûm b. İyâd ve İfrîkıye’deki faaliyetleri hakkında kitabımızın ilgili yerinde zaten bilgi vermiştik.

Mervân, Hişâm’ı ziyaret ettiği sırada, Hişâm’ın yanında bulunan Yemenli ileri gelenler ona gelip Sâbit meselesinde yardımını istediler. Mervân’a bu konuda başvuranlar arasında, Hişâm’ın şurta reisi Ka‘b b. Hâmid el-Ansî, Abdurrahman b. el-Lehm ve kadısı Süleyman b. Habîb de vardı. Bunun üzerine Mervân, Hişâm’dan Sâbit’i kendisine teslim etmesini istedi; Hişâm da onu teslim etti. Sâbit, Mervân ile birlikte Ermeniye’ye gitti. Mervân onu bir göreve getirdi ve kendisine cömertçe davrandı.

Mervân, Sâbit’i İshak ile birlikte el-Bâb halkına gönderdiğinde, onlarla birlikte götürmeleri için bir mektup da yazdı. Bu mektupta, sınır bölgesinin durumunu, orada görevlerinde kalmaları ve emirlerine uymaları halinde alacakları karşılığı anlattı; yerlerinde sabit kalarak düşmanın kötülüğünü Müslümanların çocuklarından uzaklaştıracaklarını belirtti. Ayrıca halkın maaşlarını da bu iki adamla birlikte gönderdi ve el-Bâb halkının başına daha önce de valileri olmuş, kendilerince beğenilen ve makbul sayılan Filistinli Humeyd b. Abdullah el-Lehmî’yi tayin etti. Bu iki elçi Mervân’ın emirlerini yerine getirdiler, mesajını ilettiler ve mektubunu onlara okudular. Halk da sınırda kalmaya ve yerlerinde durmaya razı oldu.

Daha sonra Mervân’a, Sâbit’in yerli kumandanlarla birlikte sınır görev yerlerini bırakıp kendi cündlerine katılmak üzere plan yaptığı haberi ulaştı. Bu iki adam geri dönünce Mervân yolculuk hazırlıklarını tamamladı ve askerlerini teftiş etti. Sâbit b. Nuaym, yanındaki Suriyelilerle gizlice anlaşıp Mervân’dan ayrılmayı, onları kendi bayrakları altında topluca memleketlerindeki cündlere götürmeyi planladı. Bunun üzerine onlar, geceleyin firar eden başka insanlarla birlikte ordugâhtan ayrıldılar ve ayrı bir yerde konakladılar.

Mervân onların bu hareketinden haberdar olunca, kendisi ve adamları bütün gece silahlı olarak teyakkuzda kaldılar. Sabah olunca Mervân ve adamları onlara karşı harekete geçti. Sâbit’in yanındakiler, Mervân’ın adamlarının iki katıydı. Saflarını savaş düzenine soktular. Bunun üzerine Mervân tellallarına emir verdi. Tellallar iki saf arasında sağda, solda ve ortada dolaşarak şu çağrıyı yaptılar: “Ey Suriye halkı! Neden ayrıldınız, benden gördüğünüz ne yüzünden bana karşı hoşnutsuzluk duydunuz? Ben sizi razı olacağınız şekilde yönetmedim mi? Size doğru davranmadım mı? İdarenizi iyi yürütmedim mi? Kendi kanınızı dökmenize sizi sevk eden nedir?” İsyancılar Mervân’a şu cevabı verdiler: “Biz halifemize itaatimiz sebebiyle sana itaat ediyorduk. Fakat halifemiz öldürüldü ve Suriyeliler Yezid b. Velîd’e biat ettiler. Biz de Sâbit’i üzerimize emir yapmaya razı olduk; bizi bayraklarımız altında cündlerimize götürsün diye onu başımıza getirdik.”

Bunun üzerine Mervân tellalına şunu ilan ettirdi: “Siz yalan söylediniz. Sizin istediğiniz şey, söylediğiniz şey değildir. Asıl istediğiniz, ölçüsüz davranmak, önünden geçtiğiniz zimmîlerin mallarını, yiyeceklerini ve hayvan yemlerini haksız yere ele geçirmektir. Siz bana boyun eğinceye kadar aramızda yalnızca kılıç olacaktır. Ben sizinle Fırat’a kadar gideceğim; sonra her kumandanı kendi cündü ile baş başa bırakacağım. Ondan sonra da cündlerinize katılırsınız.”

İsyancılar Mervân’ın bu işte ne kadar kararlı olduğunu görünce ona boyun eğdiler ve yeniden onun safına döndüler. Ardından Sâbit b. Nuaym ile oğullarını Mervân’a teslim ettiler. Sâbit’in dört oğlu vardı: Rifâa, Nuaym, Bekr ve İmrân. Mervân bunlar hakkında emir verdi; atlarından indirildiler, silahları alındı, ayaklarına zincir vuruldu ve üzerlerine gözcüler tayin edildi. Mervân, Suriye ve Cezîre’den gelen ordulardan bir topluluğu da kendi askerlerine kattı. Yol boyunca onları sıkı şekilde denetledi; böylece onlardan hiçbiri köylülere saldırıp zulmedemedi ve hiçbir şeyi bedelsiz alamadı. Nihayet Harran’a ulaştı. Sonra Mervân Suriyelilere kendi cündlerine dönmelerini emretti; fakat Sâbit’i yanında hapiste tutmaya devam etti. Ardından Cezîre halkını seferberliğe çağırdı ve yirmi binden fazla yiğide maaş bağladı. Bundan sonra Yezid’e karşı yürümek üzere hazırlık yaptı.

Yezid, Mervân’a mektup yazarak, eğer kendisine biat ederse, Abdülmelik b. Mervân’ın Mervân’ın babası Muhammed b. Mervân’ı Cezîre, Ermeniye, Musul ve Azerbaycan üzerinde tayin ettiği yetki alanlarını yine kendisine vereceğini bildirdi. Bunun üzerine Mervân ona biat etti ve Muhammed b. Ülâse ile birlikte Cezîre ileri gelenlerinden bir topluluğu Yezid’e gönderdi.

Bu yıl Yezid b. Velîd öldü. Ölümü 126 yılı Zilhicce ayının sonunda oldu. Ebû Ma‘şer’den, onun da Ahmed b. Sâbit’ten, onun da ravilerinden, onların da İshak b. Îsâ’dan rivayet ettiğine göre Yezid b. Velîd, Zilhicce ayında Kurban Bayramı’ndan sonra öldü.

Bütün ravilerimize göre onun halifeliği altı ay sürdü. Bazılarına göre ise hilafeti beş ay iki gece sürdü. Hişâm b. Muhammed el-Kelbî’ye göre Yezid altı ay ve birkaç gün hüküm sürdü. Ali b. Muhammed el-Medâinî’ye göre ise beş ay on iki gün hüküm sürdü. Yezid b. Velîd, 126 yılı Zilhicce ayının sonuna on gün kala, kırk altı yaşında öldü.

Bazı rivayetlere göre Yezid altı ay iki gece hüküm sürdü. Şam’da öldü; fakat öldüğünde kaç yaşında olduğu hususunda ihtilaf vardır. Hişâm b. Muhammed el-Kelbî’ye göre Yezid, otuz yedi yaşında öldü. Bazı rivayetlerde de onun otuz yedi yaşında öldüğü söylenmiştir. Yezid’in künyesi Ebû Hâlid idi. Annesi bir câriyeydi; adı Şeh-i Âfrîd idi. O, Fîrûz b. Yezdicerd b. Şehriyâr b. Kisrâ’nın kızıydı. Yezid şöyle derdi:

“Ben Kisrâ’nın oğluyum, babam ise Mervân’dır.
Dedelerimden biri kayser, diğeri hakan.”

Onun Kaderî olduğu da söylenmiştir.

Ahmed b. Züheyr’den, onun da Ali b. Muhammed el-Medâinî’den rivayet edildiğine göre, Yezid esmer tenli, uzun boylu, küçük başlı ve yüzünde ben bulunan bir adamdı. Yakışıklıydı. Ağzı oldukça genişti, fakat aşırı değildi. Vâkıdî’ye göre ona “Nâkıs Yezid” lakabı, Velîd’in halkın maaşlarına yaptığı artışı geri alıp eksiltmesi sebebiyle verilmiştir. Ali b. Muhammed el-Medâinî’ye göre ise Mervân b. Muhammed, Yezid’e sataşmış ve ona “Velîd oğlu Nâkıs” demişti; halk da bu yüzden ona “Nâkıs” dedi.

Vâkıdî’ye göre bu yıl Abdülaziz b. Ömer b. Abdülaziz b. Mervân hac emirliği yaptı. Bazı rivayetlere göre ise bu yıl haccı Ömer b. Abdullah b. Abdülmelik yönetti; onu Yezid b. Velîd tayin etmişti. Medine, Mekke ve Tâif valisi olan Abdülaziz de onunla birlikte gitmişti.

Bu yıl Irak valisi Abdullah b. Ömer b. Abdülaziz idi. Kûfe kadısı İbn Ebî Leylâ idi. Basra’da ahdâsın başında Misver b. Ömer b. Abbâd bulunuyordu. Basra kadısı ise Âmir b. Ubeyde idi. Horasan valisi de Kinâneli Nasr b. Seyyâr idi.

Sonra Abdülmelik b. Mervân’ın oğlu el-Velîd’in oğlu İbrahim b. el-Velîd geldi; ancak onun yönetimi kabul görmedi.

Ahmed b. Züheyr’den, onun da Ali b. Muhammed el-Medâinî’den rivayet edildiğine göre, İbrahim’in yönetimi genel olarak tanınmadı. Bir hafta halife olarak kabul ediliyor, başka bir hafta emir sayılıyor, bir başka hafta ise ne halife ne de emir olarak görülüyordu. Bu durum, Mervân b. Muhammed gelip onu azledinceye ve Abdülaziz b. el-Haccâc b. Abdülmelik’i öldürünceye kadar devam etti.

Hişâm b. Muhammed el-Kelbî’ye göre, Yezid b. el-Velîd, Ebû İshak İbrahim b. el-Velîd’i kendisinden sonra halife olarak tayin etti. İbrahim dört ay görevde kaldı; ardından 126 yılı Rebîü’l-âhir ayında (22 Ocak–19 Şubat 744) azledildi. Daha sonra 132 yılına (749–750) kadar hayatta kaldı ve o yıl öldürüldü. Annesi bir câriyeydi.

Ahmed b. Züheyr’den, onun da Abdülvehhâb b. İbrahim’den, onun da Ebû Hâşim Muḫalled b. Muhammed’den rivayet edildiğine göre, İbrahim b. el-Velîd’in yönetimi yetmiş gece sürdü.
Mervân’ın yürüyüşü ve ‘Ayn el-Cerr’deki savaşın sebebi: Bu yıl meydana gelen olaylar arasında Mervân b. Muhammed’in Suriye’ye yürüyüşü ve onunla Süleyman b. Hişâm arasında ‘Ayn el-Cerr’de gerçekleşen savaş da vardır.

Ebû Ca‘fer et-Taberî’ye göre bu savaşın sebebi daha önce kısmen anlatılan gelişmelere dayanır: Mervân, Velîd b. Yezîd’in öldürülmesinden sonra Ermeniye’den Cezîre’ye gitmiş, burayı ele geçirmiş ve Velîd’in öldürülmesine karşı duyduğu öfkeyi gerekçe göstermiştir. Daha sonra Yezîd b. el-Velîd kendisini babası Muhammed b. Mervân’ın idaresindeki bölgelere vali tayin edince ona biat etmiş ve Harran’da bulunduğu sırada Muhammed b. Abdullah b. Ulâse ile Cezîre eşrafından bir grubu Yezîd’e göndermiştir.

Ahmed b. Züheyr – Abdülvehhâb b. İbrahim – Ebû Hâşim Muḫalled b. Muhammed rivayet zincirine göre: Mervân, Yezîd’in ölüm haberini alınca İbn Ulâse ve beraberindekilere haber göndererek onları Menbic’ten geri çağırdı, kendisi de İbrahim b. el-Velîd’e doğru yola çıktı. Cezîre ordusuyla hareket etti ve oğlu Abdülmelik’i kırk bin kişilik Rakka garnizonu ile yerine vekil bıraktı.

Kınnesrîn’e ulaştığında, Yezîd’in buraya vali tayin ettiği kardeşi Bişr b. el-Velîd onun üzerine çıktı, kuvvetlerini düzenledi ve halka çağrıda bulundu. Mervân ise halkı kendisine biat etmeye çağırdı. Yezîd b. Ömer b. Hubeyre ve Kaysîler Mervân’ı desteklediler; Bişr ile onun öz kardeşi Mesrûr’u Mervân’a teslim ettiler. Mervân onları tutukladı.

Bunun ardından Mervân, Cezîre ve Kınnesrîn’den topladığı kuvvetlerle Humus halkına yöneldi. Yezîd’in ölümünden sonra Humus halkı İbrahim’e ve Abdülaziz b. el-Haccâc’a biat etmeyi reddetmişti. Bunun üzerine İbrahim, Abdülaziz’i ve Şam ordusunu onların üzerine göndererek şehri kuşattı. Mervân hızlı ilerledi ve Humus’a yaklaşınca Abdülaziz şehirden ayrıldı. Bunun üzerine Humus halkı Mervân’ın yanına gelip ona biat etti ve onunla birlikte hareket etti.

İbrahim b. el-Velîd, Süleyman b. Hişâm komutasında birlikler gönderdi. Süleyman bu kuvvetlerle ‘Ayn el-Cerr’de konakladı ve Mervân da onun karşısına geldi. Süleyman’ın yanında yüz yirmi bin süvari, Mervân’ın yanında ise seksen bin kişi vardı. İki taraf karşı karşıya geldiğinde Mervân onları savaşmaktan vazgeçmeye çağırdı ve Şam’daki hapiste bulunan Velîd’in iki oğlu el-Hakem ve Osman’ın serbest bırakılmasını istedi. Bu iki gencin babalarının katillerinden intikam almayacaklarına dair güvence verdi. Ancak Süleyman’ın adamları bunu kabul etmedi ve savaşta ısrar ettiler.

Güneş yükseldiği andan ikindiye kadar süren çarpışmada iki taraf da ağır kayıplar verdi. Mervân tecrübeli ve kurnazdı; üç komutanını, üç bin süvari ve baltalarla donatılmış işçilerle birlikte ordusunun arkasından dolaştırdı. İki ordu, iki dağ arasında kalan bir alanda karşı karşıyaydı ve aralarından yavaş akan bir nehir geçiyordu. Mervân, adamlarına dağa ulaştıklarında ağaçları kesmelerini, kütükleri bağlayarak nehri geçmelerini ve Süleyman’ın ordusuna arkadan baskın yapmalarını emretti.

Süleyman’ın süvarileri ön cephede savaşla meşgul olduklarından arkalarından gelen bu hareketi fark edemediler. Mervân’ın adamlarının nehri geçip arkadan hücum ettiklerini görünce dağıldılar ve bozguna uğradılar. Humus halkı öfkeleri sebebiyle onları öldürmeye girişti ve yaklaşık on yedi bin kişi öldürüldü. Buna karşılık Cezîre ve Kınnesrîn halkı öldürmeye yanaşmadı. Esir alınanların sayısı öldürülenler kadar hatta daha fazlaydı ve Mervân’ın askerlerine Süleyman’ın ordusunu yağmalama izni verildi.

Mervân, Velîd’in iki oğlu adına onlardan biat aldı, esirleri serbest bıraktı ve her birine bir dinar vererek ailelerine dönmelerine izin verdi. Sadece Velîd’in öldürülmesine katılmış olan iki kişiyi —Yezîd b. el-Akkâr ve Velîd b. Mâcid— öldürdü. Bunlar Kalb kabilesindendi. Diğer bazıları ise kaçıp Süleyman b. Hişâm ile birlikte Şam’a sığındı. Mervân bu iki kişiyi önce kırbaçlattı, ardından hapse attırdı ve orada öldüler.

Süleyman ve beraberindekiler Şam’a ulaştılar. Burada bazı ileri gelenler —Yezîd b. Hâlid el-Kasrî, Ebû Ilâğa es-Seksakî, el-Asbağ b. Melleh el-Kelbî ve benzerleri— İbrahim ve Abdülaziz ile birlikte toplandılar. Aralarında şöyle konuştular: “Velîd’in iki oğlu sağ kalır ve Mervân gelip onları serbest bırakırsa, iktidar onların eline geçer ve babalarının katillerinden hiç kimseyi sağ bırakmazlar. En doğru yol onları öldürmektir.”

Bunun üzerine Yezîd b. Hâlid görevlendirildi. Hapiste bu iki gençle birlikte Ebû Muhammed es-Süfyânî ve Yûsuf b. Ömer de bulunuyordu. Yezîd, Ebû’l-Esed adlı bir mevlasını adamlarıyla birlikte gönderdi. Ebû’l-Esed hapishaneye girerek iki gencin başlarını sopalarla ezerek öldürdü. Yûsuf b. Ömer de çıkarılıp öldürüldü. Ebû Muhammed es-Süfyânî’yi de öldürmek istediler; o ise bir odaya girip kapıyı kilitledi, arkasına eşyalar yığarak kendini korudu. Onu yakmak için ateş istediler, fakat Mervân’ın süvarilerinin şehre girdiği haberi gelince bundan vazgeçildi.

İbrahim b. el-Velîd kaçıp gizlendi. Süleyman ise hazinedeki malları alıp beraberindeki askerlere dağıttı ve şehirden ayrıldı.

Bu yıl ayrıca Abdullah b. Muâviye b. Abdullah b. Ca‘fer b. Ebî Tâlib Kûfe’de insanları kendi davasına çağırdı ve Abdullah b. Ömer b. Abdülaziz ile savaştı. Ancak Abdullah b. Ömer onu yenilgiye uğrattı. Bunun üzerine Abdullah b. Muâviye Cibâl bölgesine giderek orayı ele geçirdi.
Abdullah b. Muâviye’nin İsyanı: Hişâm b. Muhammed el-Kelbî – Ebû Mihnef’e göre: Abdullah b. Muâviye, 127 yılı Muharrem ayında (13 Ekim 744 – 11 Kasım 744) Abdullah b. Ömer’e karşı isyan etti ve onunla savaşa girişti.

Ahmed – Ali b. Muhammed – Âsım b. Hafs et-Temîmî ve diğer bilgili kimselere göre: Abdullah b. Muâviye b. Abdullah b. Ca‘fer’in, Abdullah b. Ömer b. Abdülaziz’e karşı isyanının sebebi şuydu: Abdullah b. Muâviye, isyan etmek niyetinde olmaksızın, ondan bir bağış istemek üzere Kûfe’ye geldi ve Hâtim b. eş-Şarkî b. Abdülmü’min b. Şebes b. Rib‘î’nin kızıyla evlendi.

Kabileler arası ihtilaf ortaya çıkınca Kûfeliler ona şöyle dediler: “İnsanları kendine çağır; çünkü Benî Hâşim, Benî Mervân’dan yönetime daha layıktır.” Bunun üzerine Abdullah b. Muâviye, Abdullah b. Ömer Hîre’de iken Kûfe’de gizlice insanları kendisine çağırdı ve İbn Damre el-Huzâî ona biat etti.

Sonra Abdullah b. Ömer gizlice İbn Damre ile bağlantı kurdu ve ona bir rüşvet verdi. Bunun üzerine İbn Damre, Abdullah b. Ömer’e haber göndererek şöyle dedi: “İnsanlarla karşılaştığımızda onlarla birlikte geri çekileceğim.” Bu haber Abdullah b. Muâviye’ye ulaştı. Bunun üzerine o şöyle dedi: “İbn Damre ihanet etti ve Abdullah b. Ömer’e geri çekileceğine söz verdi. O geri çekildiğinde bundan korkmayın; çünkü bunu ihanetinden dolayı yapacaktır.”

Taraflar karşılaştığında İbn Damre geri çekildi, insanlar da geri çekildi ve Abdullah b. Muâviye’nin yanında kimse kalmadı. Bunun üzerine şu beyitleri okudu:

“Ceylanlar Hıdaş’tan ayrıldı,
artık Hıdaş neyi avlayacağını bilmez.”

Abdullah b. Muâviye Kûfe’ye döndü —onlar Hîre ile Kûfe arasında bir yerde karşılaşmışlardı— sonra Medâin’e gitti ve insanlar ona biat ettiler. Kûfelilerden bir grup ona katıldı; o da hareket etti ve Hulvân ile Cibâl’i ele geçirdi.

Şöyle de denilmiştir: Abdullah b. Muâviye Kûfe’ye geldi ve bir grup insan topladı. Abdullah b. Ömer bunu fark etmedi; ta ki Abdullah b. Muâviye cebbaneye çıkıp savaş için toplanıncaya kadar. İki taraf karşılaştığında Yemenlilerin başında Hâlid b. Katan el-Hârisî bulunuyordu. Şamlılarla birlikte bulunan el-Asbağ b. Zu‘âle el-Kelbî, Hâlid’e hücum etti; bunun üzerine o ve Kûfeliler kaçtılar.

Nizâr kabilesinden bir grup, diğer bir Nizâr grubuna saldırmaktan geri durdu ve geri döndüler. Zeydiyye’den elli kişi savaşmak üzere İbn Muhriz el-Kureşî’nin evine geldiler ve öldürüldüler. Kûfelilerden bunların dışında kimse öldürülmedi.

İbn Muâviye, Abdullah b. Abbas et-Temîmî ile birlikte Kûfe’den Medâin’e gitti. Oradan ayrıldı ve Mihîn, Hemedan, Kumis, İsfahan ve Rey’i ele geçirdi. Kûfelilerin köleleri de ona katıldı ve şu beyitleri okudu:

“Kardeşini kınadığın bir işe girişme;
sözünde başka, işinde başka olanın sözü sana zevk vermez.”

Ebû Ubeyde Ma‘mer b. el-Müsennâ ise şöyle demiştir: Bunun (yani İbn Muâviye’nin isyanının) sebebi şuydu: Abdullah, Hasan ve Yezîd b. Muâviye b. Abdullah b. Ca‘fer, Abdullah b. Ömer’in yanına geldiler ve Benî Neha‘ arasında, mevlaları olan Velîd b. Saîd’in evinde konakladılar. Abdullah b. Ömer onlara iyi davrandı, hediyeler verdi ve her gün üç yüz dirhem harcadı.

Bu durum, Yezîd b. el-Velîd ölünceye ve insanlar kardeşi İbrahim b. el-Velîd’e, ondan sonra da Abdülaziz b. el-Haccâc b. Abdülmelik’e biat edinceye kadar böyle devam etti. Bu biat haberi Kûfe’de Abdullah b. Ömer’e ulaştı. Bunun üzerine insanlar onlara biat ettiler ve o da insanların maaşlarını yüz dirhem artırdı. Çevre bölgelere biatın yapıldığını yazdı ve oralarda da biat edildiği haberi kendisine ulaştı.

Bu sırada, Mervân b. Muhammed’in Cezîre halkıyla birlikte İbrahim’e doğru ilerlediği ve İbrahim’e biat etmekten kaçındığı haberi geldi. Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Muâviye’yi yanında tuttu, ona yaptığı harcamayı artırdı ve onu Mervân b. Muhammed’e karşı hazırladı; öyle ki, eğer Mervân İbrahim’e galip gelirse, Abdullah b. Muâviye onun adına biat edecek ve onunla birlikte Mervân’a karşı savaşacaktı.

Halk bu durumdan dolayı kargaşa içindeydi. Mervân Suriye’ye yaklaşınca İbrahim onun üzerine çıktı ve onunla savaştı. Mervân onu yenip bozguna uğrattı ve ona galip geldi; İbrahim kaçtı. Abdülaziz b. el-Haccâc savaşta direndi ve öldürüldü. Hâlid b. Abdullah el-Kasrî’nin kardeşi İsmail b. Abdullah, İbrahim’in ordusunda bulunuyordu; kaçtı ve Kûfe’ye ulaştı.

İsmail, İbrahim adına sahte bir mektup düzenleyerek Kûfe valiliğine atandığını iddia etti. Yemenlilere haber gönderdi ve gizlice onlara İbrahim’in kendisini Irak valisi tayin ettiğini bildirdi; Yemenliler de bunu kabul ettiler.

Abdullah b. Ömer bunu öğrenince sabah namazı vaktinde Ömer b. el-Gadbân ile birlikte onun üzerine yürüdü ve ona saldırdı. İsmail bunu görünce —elinde bir yetki belgesi olmadığı ve adına bu işi yaptığı efendisinin kaçtığını bildiği için— korktu; yaptıklarının ortaya çıkmasından ve rezil olup öldürülmekten çekindi. Bunun üzerine arkadaşlarına şöyle dedi: “Kan dökülmesini hoş görmüyorum ve işin bu noktaya varacağını düşünmemiştim. Ellerinizi geri çekin.” Bunun üzerine grup onu terk etti. O da ailesine: “İbrahim kaçtı ve Mervân Şam’a girdi” dedi.

Bu, İsmail’in ailesi tarafından anlatıldı ve haber yayıldı. Fitne genelleşti ve insanlar arasında kabile çekişmesi ortaya çıktı. Bunun sebebi şuydu: Abdullah b. Ömer, Mudar ve Rebîa’ya çok yüksek maaşlar vermiş, fakat Ca‘fer b. Nâfi‘ b. el-Ka‘kâ‘ b. Şevr ed-Duhlî ile Osman b. el-Haybarî’ye —ki bu kişi Benî Teym el-Lât’ın kardeşidir— hiçbir şey vermemiş ve onları emsalleriyle eşit tutmamıştı.

Bunun üzerine bu iki kişi Abdullah b. Ömer’in yanına giderek ona sert sözler söylediler. Abdullah b. Ömer öfkelendi ve onların cezalandırılmasını emretti. Polis başında bulunan Abdülmelik et-Tâî onların yanına geldi, onları itti; onlar da onu itip öfkeli bir şekilde çıktılar.

Orada bulunan Sümâme b. Havşeb b. Ruveym eş-Şeybânî de iki arkadaşına kızıldığı için öfkeyle ayrıldı. Hepsi Kûfe’ye gittiler. Bu sırada Abdullah b. Ömer Hîre’deydi. Kûfe’ye geldiklerinde “Ey Rebîa ehli!” diye bağırdılar. Rebîa kabilesi onların çağrısına icabet etti, toplandı ve öfkeli bir hale geldi.

Abdullah b. Ömer bunu duyunca kardeşi Âsım’ı onların üzerine gönderdi. Âsım onların bulunduğu Deyr Hind’e geldi. Onların üzerine atıldı ve şöyle dedi: “İşte elim size rehindir, kararınızı verin.” Bunun üzerine onlar utandılar, memnun oldular ve Âsım’a teşekkür ettiler.

Âsım onların iki liderine yöneldi, fakat onlar sustular ve geri durdular. Gece olunca Abdullah b. Ömer, gece karanlığında Ömer b. el-Gadbân’a yüz bin dirhem gönderdi; o da bunu kabilesi olan Benî Hammâm b. Mürre b. Duhl b. Şeybân arasında dağıttı. Sümâme b. Havşeb b. Ruveym’e de yüz bin dirhem gönderdi; o da bunu kabilesine dağıttı. Ca‘fer b. Nâfi‘ b. el-Ka‘kâ‘a on bin dirhem, Osman b. el-Haybarî’ye de on bin dirhem gönderdi.

Ebû Ca‘fer (et-Taberî)’ye göre:

Şiîler onun zayıflığını görünce onu kınadılar, ona karşı cesaretlendiler, ona üstün gelmeye çalıştılar ve Abdullah b. Muâviye b. Ca‘fer’e çağrıda bulundular. Bu işin başında Benî ‘Icl’in mevlası Hilâl b. Ebî’l-Verd bulunuyordu. Şiîler halktan ayaktakımıyla birlikte ayaklandılar ve mescide giderek orada toplandılar. İşlerin başında Hilâl bulunuyordu. Şiîler, Abdullah b. Muâviye’ye biat etmek üzere onun etrafında toplandılar.

Ardından hemen Abdullah b. Muâviye’nin yanına giderek onu Velîd b. Saîd’in evinden çıkardılar, kaleye götürdüler ve Âsım b. Ömer’in kaleye girmesine engel oldular. Bunun üzerine Âsım, kardeşi Abdullah’ın yanına Hîre’de katıldı.

Kûfeliler İbn Muâviye’nin yanına gelerek ona biat ettiler. Bunların arasında Ömer b. el-Gadbân b. el-Kaba‘terî, Mansûr b. Cumhûr, İsmail b. Abdullah el-Kasrî ve Kûfe’de aile bağları bulunan Şamlılar da vardı. İbn Muâviye birkaç gün Kûfe’de kaldı ve insanlar ona biat etti. Ona Medâin’de ve Femü’n-Nîl’de de biat edildi ve insanlar onun etrafında toplandı.

Sonra Hîre’de bulunan Abdullah b. Ömer’in üzerine yürümek üzere yola çıktı. Abdullah b. Ömer de yanındaki Şamlılarla birlikte ona karşı çıktı. Şamlılardan biri öne çıkarak teke tek dövüş istedi. Bunun üzerine el-Kasım b. Abdülgaffâr el-‘Iclî onun karşısına çıktı.

Şamlı ona şöyle dedi: “Ben meydan okumayı yaptığımda, karşıma Benî Bekr b. Vâil’den birinin çıkacağını düşünmemiştim. Vallahi seninle savaşmak istemiyorum; fakat sana bize ulaşan bir haberi söylemek istiyorum. Şunu bil ki, yanındaki Yemenlilerden —ne Mansûr ne İsmail ne de başkası— hiçbiri yoktur ki Abdullah b. Ömer’e mektup yazmamış olsun; ayrıca Mudar’dan da ona mektuplar gelmiştir. Ey Rebîa topluluğu! Sizin adınıza ne bir mektup ne de bir elçi gördüm. Onlar bugün sizinle savaşmıyorlar, fakat sabah olunca savaşacaklardır. Bu yüzden eğer aranızda bir darbe vurulmamasını sağlayabilirseniz, bunu yapın. Ben Kays kabilesindenim ve yarın sizin karşınızda olacağız. Eğer efendimize mektup yazmak istersen, onu iletirim; eğer birlikte isyan ettiğiniz kimselere sadık kalmak isterseniz, insanların durumunu size bildirdim.”

Bunun üzerine el-Kasım kendi kabilesinden adamları çağırdı, onlara bu adamın söylediklerini anlattı ve Abdullah b. Ömer’in sağ kanadında Rebîa ile Mudar’ın, sol kanadında ise Rebîa’nın da bulunacağı düzenin kurulacağını bildirdi.

Abdullah b. Muâviye şöyle dedi: “Bu, sabah olunca bizim için ortaya çıkacak bir durumdur. Eğer Ömer b. el-Gadbân isterse bu gece benimle buluşsun; eğer bir işi onu alıkoyuyorsa bu bir mazerettir. Ona söyleyin ki ben bu Kayslı’nın yalan söylediğini düşünüyorum.”

Elçi bu haberi Ömer’e ulaştırdı. Ömer de onu İbn Muâviye’ye geri gönderdi ve bir mektup vererek taşıyıcının yanında itibarlı biri olduğunu bildirdi ve Mansûr ile İsmail’den teminat almasını emretti. Ömer’in amacı sadece onları olup bitenden haberdar etmekti. İbn Muâviye bunu kabul etmedi.

Ertesi sabah insanlar savaşmaya başladı. İbn Muâviye Yemenlileri sağ kanada, Mudar ve Rebîa’yı sol kanada yerleştirdi. Bir tellal şöyle ilan etti: “Kim bir baş getirirse şu kadar, kim bir esir getirirse şu kadar alacaktır; para Ömer b. el-Gadbân’dadır.”

Taraflar karşılaştı ve savaş başladı. Ömer b. el-Gadbân, İbn Ömer’in sağ kanadına saldırdı ve onlar bozguna uğradı. Bunun üzerine İsmail ve Mansûr hemen Hîre’ye gittiler. Halktan ayaktakımı Kûfelilerle birlikte Yemenlilere saldırdı ve onlardan otuzdan fazla kişiyi öldürdü. Hâşimîlerden el-Abbas b. Abdullah —el-Melat’ın kızıyla evli olan— öldürüldü.

Ömer – Muhammed b. Yahyâ – babası – el-Melat’ın kızı Âtike’den şöyle rivayet edilmiştir: “Ben birçok kişiyle evlendim; bunlardan biri de el-Abbas b. Abdullah b. Abdullah b. el-Hâris b. Nevfel idi ve o, Irak’taki kabile çatışmasında Abdullah b. Ömer ile birlikte öldürüldü.” Mübekkir b. el-Hevârî b. Ziyad ve Kûfelilerden başkaları da öldürüldü.

Bunun üzerine geri kalanlar —aralarında Abdullah b. Muâviye de olmak üzere— geri çekildiler ve Kûfe kalesine girdiler. Sol kanat (Mudar ve Rebîa) savaş meydanında kaldı ve karşılarında Şamlılar bulunuyordu. Ortadaki Şamlı birlikler Zeydiyye’ye saldırdı; onlar kaçıp Kûfe’ye girdiler. Yaklaşık beş yüz kişiden oluşan sol kanat yerinde kaldı.

Âmir b. Dubeyre, Nübâte b. Hanzala b. Kabîsa, Utbe b. Abdurrahman es-Se‘lebî ve en-Nadr b. Saîd b. Amr el-Harâşî gelip Rebîa’nın yanında durdular ve Ömer b. el-Gadbân’a şöyle dediler: “Ey Rebîa topluluğu! Halkın Yemenlilere yaptıklarından sonra sizin güvende olduğunuzu düşünmüyoruz ve size de aynı şeyin yapılmasından korkuyoruz; bu yüzden buradan ayrılın.”

Ömer şöyle dedi: “Ölünceye kadar ayrılmayacağım.” Onlar da: “Bu sana ve arkadaşlarına fayda sağlamaz” dediler. Bunun üzerine atının dizginlerini tutup onu Kûfe’ye götürdüler.

Ömer – Ali b. Muhammed – Süleyman b. Abdullah en-Nevfelî – babası – Hırâş b. el-Muğîre b. Âliye’den (Benî Leys’in mevlası) rivayet edilmiştir: “Ben Abdullah b. Ömer’in kâtibiydim. Vallahi bir gün Hîre’de onun yanındaydım; bir adam gelip: ‘Şu adam (Abdullah b. Muâviye) halkla birlikte geldi’ dedi. Abdullah b. Ömer bir süre sustu. Sonra fırıncısı gelip yemeğin hazır olduğunu işaret etti. Abdullah ona yemeği getirmesini işaret etti ve yemek getirildi.

Biz ise son derece tedirgindik; İbn Muâviye’nin bize saldırmasından korkuyorduk. Ben Abdullah b. Ömer’i dikkatle izledim; yemesinde, içmesinde, görünüşünde veya emirlerinde bir değişiklik var mı diye baktım. Vallahi en küçük bir değişiklik bile görmedim.

Yemek getirildiğinde ikişer kişiye bir kap konuldu. Herkes payını aldı. Yemeğini bitirip abdest aldıktan sonra para getirilmesini emretti. Altın ve gümüş kaplar ve elbiseler getirildi. Bunların çoğunu komutanlarına dağıttı.

Sonra uğurlu saydığı bir kölesini çağırdı; adı Meymûn veya Feth yahut buna benzer uğurlu isimlerden biriydi. Ona şöyle dedi: ‘Sancağını al, falan tepeye git, yere dik, adamlarını çağır ve ben gelinceye kadar bekle.’ O da bunu yaptı.

Abdullah b. Ömer bizimle birlikte yola çıktı ve tepeye ulaştı. Orada yer, İbn Muâviye’nin adamlarıyla doluydu. Abdullah bir tellala emir verdi ve şu ilan edildi: ‘Kim bir baş getirirse beş yüz dirhem alacaktır.’ Çok geçmeden bir baş getirildi; beş yüz dirhem verilmesini emretti ve verildi. Bu durumu gören askerler haberi yaydılar. Kısa sürede yaklaşık beş yüz baş onun önüne yığıldı.

İbn Muâviye ve yanındakiler bozguna uğrayarak çekildiler. Kaçanlar arasında Kûfe’ye ilk giren kişi Benî ‘Abs’ın mevlası Ebû’l-Bilâd ve oğlu Süleyman idi. Ebû’l-Bilâd bir Şiî idi. Kûfeliler her gün onları azarlayarak bağırmaya başladılar. Ebû’l-Bilâd oğluna bağırıyordu: ‘Git, develeri ölüme bırak!’

Abdullah b. Muâviye Kûfe’den hızla geçti, orada kalmadı ve dağ tarafına gitti.

Ebû Ubeyde’ye göre: Abdullah b. Muâviye ve kardeşleri kaleye girdiler. Akşam olunca Ömer b. el-Gadbân ve arkadaşlarına şöyle dediler: ‘Ey Rebîa topluluğu! Halkın bize ne yaptığını gördünüz. Canlarımızı sizin canlarınıza emanet ettik. Eğer bizimle savaşacaksanız birlikte savaşalım; eğer halkın bizi terk ettiğini görürseniz, bizim için de kendiniz için aldığınız gibi bir eman alın.’

Ömer şöyle dedi: ‘Sizi iki durumdan biri olmadan bırakmayacağız: ya sizinle birlikte savaşırız ya da size de kendimize aldığımız gibi eman alırız. Sakin olun.’

Onlar kalede kaldılar. Zeydiyye sokak başlarında bulunuyordu ve Şamlılar onlara karşı saldırarak günlerce süren çatışmalara girdiler. Sonunda Rebîa, kendileri, Zeydiyye ve Abdullah b. Muâviye için bir eman aldı; buna göre onları takip etmeyecekler ve istedikleri yere gidebileceklerdi.

Abdullah b. Ömer, Ömer b. el-Gadbân’a kaleye saldırıp Abdullah b. Muâviye’yi çıkarmasını emretti. O da elçi göndererek İbn Muâviye ve yanındakileri Medâin, Sevâd ve Kûfe halkından olan taraftarlarının arasından çıkardı. Elçiler onları köprüden geçirene kadar refakat etti, sonra Ömer kaleden indi.

Bu yıl içinde el-Hâris b. Süreyc, Yezîd b. el-Velîd’in kendisine verdiği emanla Türk diyarından Merv’e geldi. Nasr b. Seyyâr’ın yanına geldi, sonra ona karşı çıktı, ona düşmanlık gösterdi ve birçok kişi bu esas üzere ona biat etti.
El-Hâris ile Nasr Arasındaki Konu: Ali b. Muhammed (el-Medâinî) - onun şeyhleri rivayet ettiğine göre:

El-Hâris, Türk ülkesinden ayrılıp Merv’e geldi. O, Cemâziyelâhir 127’nin son pazar günü, ayın bitmesine üç gün kala Merv’e ulaştı. Bu da Milâdî 4 Nisan 745 Pazar gününe rastlar. Selm b. Ahvaz ve halk, el-Hâris’i Kuşmehan’da karşıladılar.

Muhammed b. el-Fadl b. Atıyye el-Absî şöyle ilan etti:
“Hamdolsun o Allah’a ki gelişinle bizi sevindirdi ve seni yeniden İslam’ın hükmüne ve cemaatin düzenine döndürdü.”

El-Hâris şöyle dedi:
“Ey kavmim, bilmiyor musunuz ki Allah’a isyan hâlinde bulunan çokluk azdır; Allah’a itaat hâlinde bulunan azlık ise çoktur? Ben isyan ettiğim günden bugüne kadar asla mutlu olmadım. Allah’a itaat edilmedikçe benim için mutluluk yoktur.”

Merv’e girdiğinde şöyle dedi:
“Allah’ım! Onlarla benim aramda olup biten hiçbir şeyde amacım vefadan başka bir şey değildi. Eğer onlar hıyanet etmek isterlerse, bana karşı bana yardım et.”

Nasr onunla görüştü ve onu Buhâr Hüdâh’ın kalesinde misafir etti. Nasr, onun günlük masrafı için elli dirhem ayırdı. El-Hâris ise kendisini tek bir yemekle sınırlandırırdı. Nasr, el-Hâris’in nezaretinde bulunan ailesini serbest bıraktı. Oğlu Muhammed’i, el-Hâris’in kızı el-Alûf’u ve Ümmü Bekr’i salıverdi. Oğlu Muhammed yanına geldiğinde el-Hâris şöyle dedi:
“Allah’ım, onu salih ve takva sahibi kıl.”

Abdullah b. Ömer adına el-Vaddâh b. Habîb b. Büdeyl, Nasr b. Seyyâr’ın yanına geldi. Şiddetli bir soğuk ona isabet etmişti. Bunun üzerine Nasr onu elbiselerle sardı; ona ikram edilmesini ve iki câriye verilmesini emretti.

Sonra el-Vaddâh, el-Hâris’in yanına girdi. El-Hâris’in bir grup arkadaşı onun başında ayakta duruyordu. El-Vaddâh şöyle dedi:
“Biz Irak’ta senin topuzunun büyüklüğü ve ağırlığı hakkında çok şey duyduk. Onu görmek istiyorum.”

El-Hâris şöyle cevap verdi:
“Şunların ellerinde gördüğün topuzlardan biridir.” Sonra arkadaşlarını işaret etti ve şöyle dedi: “Fakat ben onunla vurduğum zaman, vuruşum herkesçe bilinir.”

Onun topuzu Şam rıtlı ile on sekiz ratl geliyordu.

El-Hâris b. Süreyc, bir hakanın kendisine verdiği zırhı giyinmiş olarak Nasr’ın yanına girdi. Hakan, el-Hâris’i yüz bin Denbekâni dinarı ile bu zırh arasında muhayyer bırakmış, o da zırhı seçmişti.

Kudeyd’in kızı ve Nasr b. Seyyâr’ın hanımı olan el-Merzubanah onu gördü. Kendi samur elbisesini, kendisine ait bir câriye ile birlikte el-Hâris’e gönderdi ve şu mesajı iletti:
“Kuzenime selam söyle ve ona de ki: Bugün hava soğuktur; şu samur elbiseyle ısınsın. Seni selamet içinde buraya getiren Allah’a hamdolsun.”

El-Hâris câriyeye şöyle dedi:
“Kuzenime selam söyle ve ona de ki: Bu bir ödünç müdür, yoksa hediye midir?”

Câriye:
“Bu bir hediyedir” dedi.

Bunun üzerine el-Hâris onu dört bin dinara sattı ve o parayı arkadaşları arasında dağıttı.

Nasr, el-Hâris’e birçok halı ve bir at gönderdi. El-Hâris bunların hepsini sattı ve bedelini arkadaşları arasında eşit olarak paylaştırdı.

El-Hâris, kendisi için katlanıp hazırlanmış kaba bir minderin bulunduğu bir semer üzerine otururdu.

Nasr, el-Hâris’e kendisine bir görev vermeyi ve ona yüz bin dinar vermeyi teklif etti. El-Hâris bunu kabul etmedi ve Nasr’a şu haberi gönderdi:
“Benim bu dünyaya, onun zevklerine ve Arapların en seçkinleriyle evlenmeye hiçbir rağbetim yoktur. Ben ancak Allah’ın kitabını, O’na hamd ve senâ ederim; sünnete göre davranışı ve iyilik ve fazilet sahibi kimselere adil muameleyi istiyorum. Eğer sen böyle davranırsan, düşmanına karşı sana yardım ederim.”

Sonra el-Hâris, el-Kirmânî’ye şu mesajı gönderdi:
“Eğer Nasr bana istediğim şeyi, yani Allah’ın kitabını, iyilik ve fazilet sahiplerine adil davranmayı verirse, ben onu destekler ve Allah’ın emrini yerine getiririm. Eğer bunu yapmazsa, ona karşı Allah’tan yardım isterim. Eğer sen bana adalet ve sünnete uygun davranış hususunda istediğimi garanti edersen, ben de sana yardım ederim.”

Benî Temîm’den kim onun yanına girse, onları kendi tarafına çağırırdı. Muhammed b. Humrân, Muhammed b. Harb b. Cirfes el-Minkariyyân, el-Halîl b. Gazvân el-Adevî, Abdullah b. Müccâ‘a, Hubeyre b. Şerahîl es-Sa‘diyyân, Abdülazîz b. Abdirabbihî el-Leysî, Bişr b. Cürmüz el-Ka‘bî, Nehâr b. Abdullah b. el-Hutât el-Mücâşi‘î ve Abdullah en-Nebîtî, el-Hâris’e biat ettiler.

El-Hâris, Nasr’a şöyle dedi:
“Ben bu şehirden on üç yıl önce zulümden tiksinerek ayrıldım; şimdi sen beni buna teşvik etmek istiyorsun.”

Sonra üç bin kişi el-Hâris’e katıldı.
Şam’da Mervân b. Muhammed’in Halifeliği: Mervân’a Neden Biat Edildiğinin Açıklaması

Abdülvehhâb b. İbrahim, Osman b. Affan’ın mevlası Ebû Hâşim Muhallad b. Muhammed’den şöyle rivayet etti:

İnsanlar Mervân’ın süvarilerinin Şam’a girdiğini ilan edince, İbrahim b. el-Velîd kaçtı ve gizlendi. Bunun üzerine Süleyman b. Hişam hazinede bulunan her şeyi ele geçirdi, bunları askerleri arasında paylaştırdı ve şehirden ayrıldı. Şehirde bulunan Velîd b. Yezîd’in mevlası olan kimseler, Abdülaziz b. el-Haccâc’ın evine koşup onu öldürdüler. Ardından Yezîd b. el-Velîd’in kabrini açtılar ve cesedini Câbiye Kapısı’na astılar.

Mervân Şam’a girdi ve ‘Aliye’de konakladı. Öldürülmüş olan Velîd b. Yezîd’in iki küçük oğlu ile Yusuf b. Ömer’in cesedi ona getirildi. Mervân onların defnedilmesini emretti. Ebû Muhammed es-Süfyânî zincirler içinde ona getirildi ve Mervân’ı halife olarak selamladı. O güne kadar Mervân’a sadece “emir” denilirdi. Bunun üzerine Mervân ona şöyle dedi:

“Bu da nedir?”

Ebû Muhammed şöyle cevap verdi:
“Her ikisi de (Velîd’in iki oğlu) hilafeti sana bıraktılar.”

Sonra zindanda bulunan el-Hakem’in söylediği bazı beyitleri okudu. Rivayet sahibi şunu da ekler: Her ikisi de büluğa ermişti; el-Hakem çocuk sahibi olmuştu, diğeri ise iki yıl önce ergenliğe ulaşmıştı.

El-Hakem’in şiiri şöyleydi:

Kim Mervân’a benim hâlimi anlatacak,
Ve asil amcamı, orada uzun süre özlem içinde kalan,
Ben zulme uğradım ve kavmim
Velîd’in öldürülmesine ortak oldu.

Kalb (kelb/köpek) kabilesi kanımı ve malımı alacak da
Ben ne ilik ne de yağ elde edeceğim öyle mi?

Mervân ise Benî Nizâr diyarında
Ormanın aslanı gibi, ininde boyun kıran bir aslan gibidir.

Kureyş’ten o gencin öldürülmesi seni etkilemiyor mu?
Müslümanların birliğinin bozulması seni sarsmıyor mu?

Şimdi selamımı Kureyş’e ilet
Ve Cezire’deki Kays’a, hepsine:

Eksik (Nâkıs) Kaderî başımıza geçti
Ve babamızın oğulları arasında savaş çıkardı.

Eğer Süleym’in süvarileri savaşa katılsaydı
Ve Ka‘b’ınkiler de, ben esir olmazdım.

Eğer Benî Temîm’in aslanları katılsaydı
Atalarımızdan kalan mirası satmazdık.

Annem yüzünden bana verdiğiniz sözü mü bozdunuz?
Daha önce de bir cariyenin oğluna biat etmiştiniz.

Keşke dayılarım Kalb olmasaydı
Ve başka bir kavimden olsalardı!

Eğer ben ve veliahtım ölürsek
O zaman Mervân müminlerin emiri olacaktır.

Bunun üzerine Ebû Muhammed şöyle dedi:
“Elini uzat da sana biat edeyim.”

Mervân ile birlikte bulunan Şamlı askerler bunu duydu. İlk biat eden, Humus ileri gelenleriyle birlikte Muâviye b. Yezîd b. el-Hüseyn b. Numeyr oldu. Onlar Mervân’a biat ettiler. Bunun üzerine Mervân onlara askerî bölgeleri için valiler seçmelerini emretti.

Şamlılar Zâmil b. Amr el-Cibrânî’yi,
Humuslular Abdullah b. Şecera el-Kindî’yi,
Ürdün halkı Velîd b. Muâviye b. Mervân’ı,
Filistin halkı ise daha önce Hişam’ın zindanından Mervân’ın kurtardığı, sonra ise ona ihanet eden Sâbit b. Nu‘aym el-Cüzâmî’yi seçtiler.

Onlar Mervân’a biat ederken güçlü sözler ve bağlayıcı yeminler verdiler. Bundan sonra Mervân Harran’daki ikametgâhına çekildi.

Ebû Ca‘fer (et-Taberî) şöyle rivayet eder:

Şam’da işler Mervân b. Muhammed adına düzene girdikten ve o Harran’daki yerine çekildikten sonra, İbrahim b. el-Velîd ile Süleyman b. Hişam eman (güvence) istediler. Mervân da onlara eman verdi.

O sırada Tedmür’de (Palmira) bulunan Süleyman, kardeşleri, ailesi ve orada bulunan mevlası olan Zekvâniyye ile birlikte Mervân’ın yanına geldi ve ona biat ettiler.

Aynı yıl içinde Humus halkı ve Şam’ın bazı diğer bölgelerindeki insanlar Mervân’a karşı isyan ettiler ve Mervân onlarla savaştı.
Humus Halkının İsyanı: Ahmed — Abdülvehhâb b. İbrahim — Ebû Hâşim Muhallad b. Muhammed b. Sâlih’e göre:

Mervân, Suriye ordusuyla işleri düzene koyduktan sonra Harran’daki ikametgâhına gitti. Orada üç aydan fazla kalmadan halk açıkça ona karşı çıktı ve isyan etti. Onları buna teşvik eden kişi Sâbit b. Nu‘aym idi; onlara elçiler gönderdi ve mektuplar yazdı. Bu durum Mervân’a ulaşınca bizzat onların üzerine yürüdü.

Humus ordusu, Tedmür’de bulunan Kalb kabilesine haber gönderdi. Bunun üzerine el-Asbağ b. Zü‘âle el-Kelbî, beraberinde yetişkin üç oğlu —Hamza, Zü‘âle ve Furâfisa— ile birlikte onların yanına hareket etti. Onunla birlikte Suriye süvarilerinden Muâviye es-Saksakî, İsmâ b. el-Mukşa‘irr, Hişâm b. Mes‘ad, Tufeyl b. Hârise ve kabilelerinden yaklaşık bin süvari de bulunuyordu. Bunlar 127 yılı Ramazan Bayramı gecesi (25 Haziran 745) Humus şehrine girdiler.

Mervân ise Harre’de bulunuyordu ve Humus’a otuz milden daha yakın bir mesafedeydi. Bayram sabahı onların haberi kendisine ulaşınca hızla hareket etti. O sırada yanında azledilmiş halife İbrahim b. el-Velîd ile Süleyman b. Hişam da vardı. Bunlar Mervân’dan eman istemiş ve eman aldıktan sonra onun ordusuna katılmışlardı. Mervân onlara iyi davranıyor, kendisine yakın tutuyor, yemeklerinde yanına oturtuyor ve seferlerinde beraberinde götürüyordu.

Mervân bayramdan iki gün sonra Humus’a ulaştı. Şehirdeki Kalb kabilesi kapıları içeriden kapatmıştı. Mervân süvarileriyle şehri kuşattı, kapılardan birinin karşısında durdu ve sur üzerindeki savunuculara baktı. Tellalcısı şöyle seslendi:

“Sizi ahdinizi bozmaya ne sevk etti?”

Onlar şöyle cevap verdiler:
“Biz hâlâ sana itaat ediyoruz, sana karşı gelmedik!”

Bunun üzerine Mervân dedi ki:
“Eğer doğru söylüyorsanız kapıyı açın!”

Onlar kapıyı açtılar. Amr b. el-Vaddâh, yaklaşık üç bin kişiden oluşan Vaddâhiyye birlikleriyle birlikte içeri girdi ve şehir içinde Kalb kabilesiyle savaştı. Mervân’ın süvarileri onlara üstün gelince, Bab Tadmur denilen kapıya doğru kaçtılar. Oradan çıkmaya çalıştılar, fakat Mervân’ın muhafızları orada konuşlanmıştı; onlarla savaştılar ve çoğu öldürüldü.

El-Asbağ b. Zü‘âle ile es-Saksakî kaçmayı başardı; ancak el-Asbağ’ın iki oğlu Zü‘âle ve Furâfisa ile birlikte otuzdan fazla adam esir alındı. Mervân’ın huzuruna getirildiler ve orada öldürüldüler. Mervân, sayıları beş yüz ya da altı yüz kadar olan ölülerin toplanmasını ve şehir etrafında çarmıha gerilmelerini emretti. Ayrıca surdan ok atımı mesafesinde bir kısmı yıktırdı.

Guta (Şam vahası) halkı ise şehre saldırdı, valileri Zâmil b. Amr’ı kuşattı ve başlarına Yezîd b. Hâlid el-Kasrî’yi seçti. Şehir halkının bir kısmı ve Ebû Habbâr el-Kureşî adlı bir komutan, yaklaşık dört yüz adamla birlikte Zâmil’e bağlı kaldı. Mervân, Humus’tan Ebû’l-Verd b. el-Kevser b. Zufar b. el-Hâris’i (adı Maczaa idi), ayrıca Amr b. el-Vaddâh ve on bin kişilik bir kuvveti yardıma gönderdi.

Şehre yaklaştıklarında kuşatmacılara saldırdılar. Ebû Habbâr da süvarileriyle şehirden çıkıp onlara katıldı. İsyancılar bozguna uğratıldı ve ordugâhları ele geçirildi. Ardından Yemânîlere ait köylerden biri olan el-Mizzah yakıldı. Yezîd b. Hâlid ve Ebû ‘İlâgah, el-Mizzah’tan Lahm kabilesinden birine sığındı. Yerleri Zâmil’e bildirildi; onları getirtmek istedi fakat huzuruna çıkarılmadan önce ikisi de öldürüldü. Başları Humus’taki Mervân’a gönderildi.

Filistin ordusundan Sâbit b. Nu‘aym da isyan etti ve Taberiyye’ye kadar ilerleyerek şehri kuşattı. Oranın valisi Abdülmelik’in kardeşinin oğlu olan Velîd b. Muâviye b. Mervân idi. Birkaç gün savaştılar. Bunun üzerine Mervân, Ebû’l-Verd’e yazıp yardıma gitmesini emretti.

Ebû’l-Verd Şam’dan yola çıktı. Yaklaştığı haberi gelince şehir halkı dışarı çıkarak Sâbit’in kuvvetlerine saldırdı ve ordugâhlarını ele geçirdi. Sâbit Filistin’e kaçtı ve kabilesini toplayarak yeniden güç kazandı. Ebû’l-Verd tekrar üzerine yürüdü ve onu ikinci kez bozdu. Yanındakiler onu terk etti. Yetişkin üç oğlu —Nu‘aym, Bekr ve İmrân— esir alındı ve Mervân’a gönderildi. Deyr Eyyûb’da yaralı halde huzuruna getirildiler; Mervân yaralarının tedavi edilmesini emretti.

Sâbit b. Nu‘aym gizlendi. Filistin valiliğine er-Rumâhis b. Abdülazîz el-Kinânî getirildi. Sâbit ile birlikte kaçan oğullarından Rifa‘a daha sonra Mansur b. Cumhûr’a katıldı. Mansur ona ikramlarda bulundu, görev verdi ve kardeşi Manzûr b. Cumhûr ile birlikte onu vekil yaptı. Ancak Rifa‘a, Manzûr’a saldırıp onu öldürdü.

Bu haber Mansur’a ulaştı. Multan’a gitmek üzereyken geri döndü ve Rifa‘a’yı yakaladı. Onu içi boş bir tuğla sütuna yerleştirip bağladı ve üzerini ördürerek öldürdü.

Mervân, er-Rumâhis’e Sâbit’i aramasını ve ona iyi davranmasını yazdı. Nihayet kabilesinden biri yerini bildirdi ve yakalandı. Yanındakilerle birlikte iki ay sonra getirildi. Mervân, Sâbit ve daha önce elinde bulunan oğullarını huzura çıkarttı. Ellerini ve ayaklarını kestirdi ve Şam’a gönderdi. Ebû Hâşim şöyle dedi:

“Onların parçalanıp şehir mescidinin kapısına asıldıklarını gördüm.”

Bu, halk arasında Sâbit hakkında “Mısır’a gidip orayı ele geçirdi ve Mervân’ın valisini öldürdü” şeklinde yayılan söylentiler sebebiyle yapılmıştı.

Bundan sonra Mervân, oğulları Ubeydullah ve Abdullah için biat düzenlemek üzere Deyr Eyyûb’dan ayrıldı. Onları Hişam b. Abdülmelik’in kızları Ümmü Hişam ve Âişe ile evlendirdi. Bu vesileyle ailesini, Abdülmelik’in oğullarını (Muhammed, Saîd, Bekkâr), Velîd, Süleyman, Yezîd ve Hişam’ın oğullarını, Kureyş ileri gelenlerini ve Arap liderlerini topladı.

Suriye ordusunu seferber etti, güçlendirdi ve her bir birliğin başına bir komutan tayin etti. Daha önce yirmi bin kişilik bir kuvvetle önden gönderdiği Yezîd b. Ömer b. Hubeyre’ye katılmalarını emretti. Ona Dûreyn’de konaklamasını söylemişti.

Suriye’nin tamamı (Tedmür hariç) kontrol altına alındıktan sonra Mervân Deyr Eyyûb’dan Şam’a gitti. Sâbit b. Nu‘aym, oğulları ve diğer sakat bırakılanlar getirildi; öldürülüp Şam kapılarına asıldılar. Ebû Hâşim şöyle dedi:

“Onların öldürülüp asıldıklarını gördüm.”

Ancak Mervân içlerinden Amr b. el-Hâris el-Kelbî adlı birini bağışladı; onun Sâbit’in sakladığı mallar hakkında bilgi sahibi olduğu söyleniyordu.

Mervân daha sonra askerleriyle birlikte Kastal’e ilerledi. Burada, Tedmür ile arasındaki mesafe üç günlük yol olan bölgede konakladı. Kalb kabilesinin Tedmür ile arasındaki kuyuları taşlarla doldurarak kullanılmaz hale getirdiği haberi geldi. Bunun üzerine su tulumları, yiyecek ve develer hazırlattı.

El-Abrâş b. el-Velîd, Süleyman b. Hişam ve diğer bazı Emevîler araya girerek Kalb kabilesinin affedilmesini istediler. Mervân kabul etti. El-Abrâş kardeşi Amr b. el-Velîd’i elçi olarak gönderdi. Ancak onlar kabul etmediler. Bunun üzerine el-Abrâş bizzat gitti, onları korkuttu ve Mervân’a karşı duramayacaklarını söyledi. Bir kısmı bunu kabul etti, diğerleri çöle kaçtı.

El-Abrâş durumu Mervân’a bildirdi. Mervân ona şehri yıkmasını ve kendisine katılanlarla geri gelmesini yazdı. El-Abrâş, el-Asbağ b. Zü‘âle ve oğlu Hamza ile bazı ileri gelenleri alarak geri döndü.

Mervân daha sonra çöl yolundan Suriyye ve Deyr el-Lathîk üzerinden Rusâfe’ye ulaştı. Yanında Süleyman b. Hişam, amcası Saîd b. Abdülmelik, kardeşleri, azledilmiş halife İbrahim ve diğer Emevî prensleri vardı. Orada bir gün kaldıktan sonra Rakka’ya geçti.

Süleyman b. Hişam, biraz daha kalmak için izin istedi; kölelerinin dinlenmesi ve hayvanlarının toparlanması gerektiğini söyledi. Mervân izin verdi ve yoluna devam etti. Fırat kıyısında konakladı, ardından Karkisiyye’ye geçti. Burada İbn Hubeyre onu bekliyordu.

Bu sırada Irak seferi için toplanmış yaklaşık on bin asker Rusâfe’de Süleyman’a katıldı ve onu Mervân’a karşı savaşmaya çağırdı.

Bu yıl Dahhâk b. Kays eş-Şeybânî el-Harûrî Kûfe’ye girdi.
Dahhâk el-Hâricî’nin (Muhakkime) İsyanı: Bu olay hakkında rivayetler farklılık göstermektedir. Ahmed b. Züheyr — Abdülvehhâb b. İbrahim — Ebû Hâşim Muhallad b. Muhammed’e göre:

Dahhâk’ın isyanının sebebi şuydu: Velîd öldürüldüğünde, Harûrîlerden Saîd b. Behdal eş-Şeybânî, Cezîre’de iki yüz kişiyle isyan etti. Bu grupta Dahhâk da vardı. Velîd’in ölümünden ve Mervân’ın Suriye ile meşgul olmasından faydalanarak Kefertûsâ bölgesinde isyan etti.

Aynı zamanda, görüş ayrılığı sebebiyle Saîd’den ayrılan Bistâm el-Beyhâsî de Rabi‘a’dan benzer sayıda adamla yola çıktı. İki grup birbirine karşı yürüdü. Birbirlerine yaklaşınca Saîd b. Behdal, daha sonra Mervân’ı da bozguna uğratacak olan komutanı el-Hayberî’yi yaklaşık yüz elli süvariyle gece baskını için gönderdi.

El-Hayberî fark edilmeden Bistâm’ın ordugâhına ulaştı. Adamlarına birbirlerini tanımak için başlarına beyaz bez bağlamalarını emretti. Ardından “Allahu ekber!” diye bağırarak baskın yaptılar ve nöbet tutmadıkları için onları ağır şekilde vurdular.

Bunun üzerine el-Hayberî şöyle dedi:

“Her ne kadar o Bistâm ise de ben el-Hayberî’yim;
Kılıçla vururum ve ordugâhımda nöbet tutarım.”

Bistâm ve yanındakilerin tamamını öldürdüler. Yalnızca on dört kişi kaçıp Mervân’a sığındı. Mervân onları yanında tuttu ve muhafız birliğine aldı. İçlerinden Ebû’n-Na‘sel künyeli Mukâtil adlı kişiyi diğerlerinin başına getirdi.

Saîd b. Behdal daha sonra Irak’a yöneldi. Çünkü orada karışıklıklar olduğunu ve Suriye ordusu içinde Abdullah b. Ömer ile en-Nadr b. Saîd el-Haraşî taraftarları arasında çatışmalar bulunduğunu duymuştu. Yemenliler Hîre’de Abdullah b. Ömer ile, Mudarlılar ise Kûfe’de İbn el-Haraşî ileydi ve aralarındaki bölgede sabah akşam çarpışıyorlardı.

Saîd b. Behdal Irak’a giderken yakalandığı veba sebebiyle öldü. Yerine Dahhâk b. Kays getirildi. Saîd’in Havmâ adlı bir eşi vardı. Bunun üzerine el-Hayberî şu beyti söyledi:

“Ey Havmâ, Allah İbn Behdal’ın kabrini ıslatsın;
Gece yolcuları eyer vurduğunda artık o yola çıkmayacak.”

Dahhâk’ın etrafında yaklaşık bin kişi toplandı ve Kûfe’ye yöneldiler. Musul bölgesinden geçerken üç bin kadar kişi daha ona katıldı.

O sırada en-Nadr b. Saîd el-Haraşî ve Mudarlılar Kûfe’de, Abdullah b. Ömer ve Yemenliler ise Hîre’deydi. Birbirleriyle çekişme halindeydiler. Ancak Dahhâk yaklaşınca barışıp ona karşı birleştiler.

Kûfe’de mevzilendiler. Toplamda otuz bin civarında iyi donanımlı Suriye askeri vardı. Ayrıca Mervân’ın gönderdiği, Kınnesrîn kuvvetlerinden bin süvarilik birliğin başında ‘Abbâd b. el-Ğuzeyyil bulunuyordu.

Düşman onları teke tek dövüşe çağırdı ve savaş başladı. O gün Âsım b. Ömer b. Abdülazîz ile Ca‘fer b. Abbas el-Kindî öldürüldü. Dahhâk’ın kuvvetleri onları ağır bir bozguna uğrattı.

Abdullah b. Ömer adamlarıyla birlikte Vâsıt’a kaçtı. En-Nadr (İbn el-Haraşî), Mudarlılar ve İsmâil b. Abdullah el-Kasrî ise Mervân’a doğru yola çıktı.

Böylece Dahhâk ve Cezîre halkı Kûfe’yi ve çevresini ele geçirdi, Sevâd bölgesinin vergilerini topladı. Kûfe’ye Milhân adlı bir adamını iki yüz süvariyle vali bıraktı ve çoğunlukla birlikte Vâsıt’taki Abdullah b. Ömer’in üzerine yürüdü ve şehri kuşattı.

Abdullah’ın yanında Kınnesrînli, cesur bir adam olan ‘Atiyye es-Se‘lebî vardı. Kuşatma ihtimali ortaya çıkınca ‘Atiyye yetmiş-seksen adamıyla birlikte Mervân’a ulaşmak üzere yola çıktı. Kadisiyye yolundan gittiler.

Milhân onların hareketini öğrenip yaklaşık otuz süvariyle peşlerine düştü. Saylahûn köprüsünde karşılaştılar. ‘Atiyye onu ve adamlarından bazılarını öldürdü. Kalanlar kaçıp Kûfe’ye döndü. ‘Atiyye ise yoluna devam ederek Mervân’a ulaştı.



Ebû Ubeyde Ma‘mer b. el-Müsennâ — Ebû Saîd’e göre:

Saîd b. Behdal ölünce Hâricîler Dahhâk’ı imam seçtiler. O Şehrizor’da kaldı. Sufriyye fırkasından insanlar her taraftan ona katıldı ve sayıları dört bine ulaştı. Ondan önce hiçbir Hâricî lider bu kadar kalabalık toplamamıştı.

Yezîd b. el-Velîd öldüğünde Irak’taki görevlisi Abdullah b. Ömer’di. Mervân Ermeniye’den gelerek Cezîre’de konakladı ve Abdullah’ın komutanlarından en-Nadr b. Saîd’i Irak valisi tayin etti. En-Nadr Kûfe’ye geçti, Abdullah ise Hîre’ye yerleşti.

Mudarlılar en-Nadr’ın, Yemenliler ise Abdullah’ın etrafında toplandı ve dört ay boyunca savaştılar. Daha sonra Mervân en-Nadr’a takviye gönderdi. Bu sırada Dahhâk Kûfe’ye yöneldi (127 yılı / 744–745).

Abdullah b. Ömer, en-Nadr’a haber göndererek şöyle dedi:
“Bu adam yalnızca bana ve sana karşıdır; gel birleşelim.”

Bunun üzerine ittifak yaptılar.

Abdullah Tellü’l-Feth’te konakladı. Dahhâk Fırat’ı geçmek üzere ilerledi. Abdullah, Hamza b. el-Asbağ’ı geçişi engellemek için gönderdi. Ancak Ubeydullah b. Abbas el-Kindî şöyle dedi:
“Bırak geçsin; bizim için daha kolay olur.”

Bunun üzerine Abdullah Hamza’ya geri çekilmesini söyledi ve kendisi Kûfe’de konakladı. Kendisi valilik mescidinde, en-Nadr ise Kûfe dışında kendi adamlarıyla namaz kılıyordu. Birbirleriyle birleşmiyor ama Dahhâk’a karşı savaşmak üzere anlaşmışlardı.

Hamza geri döndükten sonra Dahhâk ilerledi, Fırat’ı geçti ve 127 yılı Receb ayının 4’ünde (9 Nisan 745) Nuhayle’de konakladı.

İbn Ömer ve en-Nadr’ın Suriye askerleri onların yerleşmesine fırsat vermeden saldırdı. On dört süvari ve on üç kadın öldürüldü. Bunun üzerine Dahhâk adamlarını düzenledi ve geceyi geçirdiler.

Ertesi sabah, perşembe günü şiddetli bir savaş başladı. İbn Ömer ve adamları bozguna uğradı. Hâricîler onun kardeşi Âsım’ı öldürdü. Onu öldüren kişi el-Birdâvân b. Merzûk eş-Şeybânî idi. Cesedini el-Eş‘as soyundan olanlar kendi evlerinde defnettiler.

Ayrıca Ubeydullah’ın kardeşi Ca‘fer b. el-Abbas el-Kindî de öldürüldü. O, Abdullah b. Ömer’in şurta komutanıydı. Onu öldüren kişi Abdülmelik b. Alkame idi. Ca‘fer kaçarken kuzeni Şeşîle’ye seslendi. O da geri döndü fakat Sufriyye’den biri ona vurup yüzünü ikiye yardı.

Ebû Saîd şöyle rivayet etti: Onu bundan sonra gördüm; sanki iki yüzü varmış gibiydi. Abdülmelik eğildi ve Ca‘fer’in boğazını kesti. Sufriyye’den Ümmü’l-Birdâvn şu şiiri söyledi:

“Âsım’ı da Ca‘fer’i de öldürdük,
Bir de dışarı çıktıklarında o Dabbi süvarisini.
Sonra oyulmuş hendeğe geldik.”

İbn Ömer’in taraftarları kaçtı, Hâricîler de peşimizden geldi. Gece oluncaya kadar savunma hendeğimizin yanında durdular, sonra çekilip gittiler. Cuma sabahı erkenden kalktık. Allah’a yemin olsun ki biz daha dışarı çıkmadan bizi bozguna uğrattılar; hendeğimizin gerisine çekildik. Cumartesi günü kalktığımızda halkımızın hepsi sıvışıp Vâsıt’a kaçıyordu. Çünkü onlar, benzerini daha önce hiç görmedikleri, yavrularının üstüne atılan bir aslan gibi son derece cesur bir düşman görmüşlerdi. İbn Ömer taraftarlarına bakmak için çıktı; bir de ne görsün, çoğu gece karanlığında kaçmış. Onların büyük kısmı Vâsıt’a ulaştı. Oraya varanlar arasında en-Nadr b. Saîd, İsmâil b. Abdullah, Mansûr b. Cumhûr, Asbağ b. Züâle iki oğlu Hamza ve Züâle ile birlikte, Velîd b. Hassan el-Gassânî ve bütün ileri gelenler vardı. Yalnızca İbn Ömer, yanında kalan taraftarlarının başında kaldı; yerini terk etmedi.

Şöyle de rivayet edilir: Abdullah b. Ömer Irak valisi tayin edildiğinde, Ubeydullah b. Abbas el-Kindî’yi Kûfe valisi, Ömer b. el-Gadban b. el-Kabâsürî’yi de emniyet işlerinin başına getirdi. Yezîd b. el-Velîd ölünceye kadar ikisi de görevden alınmadı. Sonra İbrahim b. el-Velîd geldi ve İbn Ömer’i tekrar Irak valiliğine tayin etti. İbn Ömer kardeşi Âsım’ı Kûfe valisi yaptı, İbn el-Gadban’ı da yeniden emniyetin başına getirdi. Abdullah b. Muâviye isyan edinceye kadar bu görevde kaldılar. Bunun üzerine Abdullah b. Ömer, Kûfe valiliğine Ömer b. Abdülhamîd b. Abdurrahman b. Zeyd b. el-Hattâb’ı, emniyetin başına da Suriye ordusundan el-Hakem b. Uteybe el-Esedî’yi tayin etti. Daha sonra Ömer b. Abdülhamîd’i bu görevden aldı; yerine Kûfe valiliğine Ömer b. el-Gadban’ı, emniyetin başına yine el-Hakem b. Uteybe el-Esedî’yi getirdi. Ardından Ömer b. el-Gadban’ı da Kûfe valiliğinden azletti ve bu görevi el-Velîd b. Hassan el-Gassânî’ye verdi. Daha sonra İbn Ömer, İsmâil b. Abdullah el-Kasrî’yi vali tayin etti, emniyetin başına da Ebân b. el-Velîd’i getirdi. Sonra İsmâil’i azledip yerine Abdüssamed b. Ebân b. en-Nu‘mân b. Beşîr el-Ensârî’yi atadı. Onu da görevden alıp kardeşi Âsım b. Ömer’i vali yaptı.

Dahhâk b. Kays eş-Şeybânî ilerledi. Şöyle de rivayet edilir: Dahhâk ancak İsmâil b. Abdullah el-Kasrî Kûfe’de valilik sarayında otururken ilerlemişti. Abdullah b. Ömer Hîre’de, İbn el-Haraşî ise Deyr Hind’de bulunuyordu. Dahhâk Kûfe’yi ele geçirdi ve oraya Milhân b. Ma‘rûf eş-Şeybânî’yi vali, Benî Hanzala’dan Harûrî bir Hâricî olan Sufr’u da emniyetin başına tayin etti. Sonra İbn el-Haraşî, Suriye’ye kendi yolunu bulup gitmek üzere dışarı çıktı. Milhân ona karşı koydu, fakat İbn el-Haraşî onu öldürdü. Bundan sonra Dahhâk, Kûfe’ye Hassan’ı vali, Hassan’ın oğlu el-Hâris’i de emniyetin başına getirdi. Abdullah b. Ömer, Hâricîlerin öldürdüğü kardeşi Âsım için mersiye olarak şöyle dedi:

“Zamanın kötü dönüşleri hedef aldığı kişiye atar,
Ertesi güne yay atacak ok bırakmaz.
En kıymetli hedefime atıp Âsım’ı öldürdüler;
O benim kardeşimdi, bana kale, sığınak ve barınaktı.
Keder ve akan gözyaşı
İçimde biriken taze kanı eritmiş olsa da,
Ben onları Âsım için yudum yudum içtim;
Onun içtiği ve yuttuğu ise çok daha büyüktü.
Keşke zaman bana Âsım’ı bıraksa da
Birlikte yaşasaydık; yahut ikimizi birlikte alsaydı!”

Yine rivayet edilir ki Abdullah b. Ömer şöyle derdi: “Duydum ki Ayn b. Ayn b. Ayn, Mîm b. Mîm b. Mîm’i öldürmüş. Onu öldürmeyi ummuştu; fakat onu öldüren Abdullah b. Ali b. Abdullah b. Abbas b. Abdülmuttalib oldu.”

Şöyle de rivayet edilir: Ömer’in taraftarları kaçıp Vâsıt’a ulaştıklarında ona, “Bu adamlar kaçmışken sen niçin hâlâ duruyorsun?” dediler. O da, “Biraz daha oyalanıp duruma bakacağım” dedi. Bir iki gün daha kaldılar. Hâricîlerden yüreklerine korku dolmuş kaçaklardan başka kimse görmediler. Sonunda Vâsıt’a gitmek üzere yola çıkılmasını emretti. Hâlid b. el-Ğuzeyyil taraftarlarını topladı ve Cezîre’de kalan Mervân’a katıldı. Ubeydullah b. Abbas el-Kindî de halkın başına gelenleri görünce kendini güvende hissetmedi; Dahhâk’a geçti, ona biat etti ve ordusunda hizmet etti. Ebû Atâ es-Sindî, onun, kardeşini öldüren Dahhâk’ın safına geçmesini ayıplayarak şu şiiri söyledi:

“Ubeydullah’a söyle: ‘Eğer yaşayan Ca‘fer olsaydı,
Sen öldürüldükten sonra asla boyun eğmezdi.
Elinde keskin ve parlak bir kılıç varken,
İntikam vakti gelip çatmışken sapkınların peşine takılmazdı.
Kardeşini öldüren, babana da kâfir diyen bir güruha
Ne dersin?’”

Ubeydullah b. Abbas, Ebû Atâ’nın bu şiirini duyunca, “Benim dediğim şudur: Allah sana annenin sünnet yerini ısırsın!” dedi. Ebû Atâ’nın şiiri şöyle devam eder:

“Her akraba ve intikam peşinde koşan herkes
Senin akrabalığını reddetsin; aşağılık kimse yere serilmiştir.
Şeybân’ın kardeşi silahlarını yağmalarken,
Uzun gemli hızlı bir at seni kurtardı!”

İbn Ömer, Haccâc b. Yusuf’un Vâsıt’taki konağına yerleşti. Şöyle de rivayet edilir: Yemenliler onunla birlikteydi. En-Nadr b. Saîd, kardeşi Süleyman ve Hanzala b. Nubâte iki oğlu Muhammed ve Nubâte ile birlikte, Basra’dan gelirken yolun sağ tarafına yerleşmiş olan Mudar’ın yanındaydılar. Kûfe’yi ve Hîre’yi Dahhâk ile Hâricîlere terk ettiler; oradaki her şey onların eline geçti. Abdullah b. Ömer ile en-Nadr b. Saîd el-Haraşî arasındaki savaş, Dahhâk gelmeden önceki haline döndü. En-Nadr, Mervân’ın tayin belgesine dayanarak İbn Ömer’den Irak yönetimini kendisine teslim etmesini istiyor, İbn Ömer ise bunu reddediyordu. Yemenliler İbn Ömer’in, Nizâr ise en-Nadr’ın tarafındaydı. Bunun sebebi, Yemen ordularının, Yezîd en-Nâkıs’ın, Hâlid el-Kasrî’yi onu öldüren Yusuf b. Ömer es-Sekafî’ye teslim etmesi yüzünden, Velîd’le olan çekişmesinde Yezîd’in safında yer almış olmalarıydı. Kays ise Velîd’in kanının intikamını istediği için Mervân’ın yanındaydı. Çünkü Velîd, annesi Zeyneb bt. Muhammed b. Yusuf vasıtasıyla Sakîf kabilesinden, dolayısıyla Kays tarafından akrabaydı; Zeyneb, Haccâc’ın yeğeniydi. Böylece İbn Ömer ile en-Nadr arasındaki savaş yeniden başladı.

Dahhâk Kûfe’ye girdi ve orada kaldı. Şa‘ban 127’de (Mayıs 745) Milhân eş-Şeybânî’yi şehrin valisi yaptı.

Dahhâk, Hâricîlerin başında, İbn Ömer ve en-Nadr’ın peşinden Vâsıt’a doğru hızla yürüdü ve Bâbü’l-Midmâr’da konakladı. Bunu görünce İbn Ömer ile en-Nadr birbirleriyle savaşmaktan vazgeçip, Kûfe’de yaptıkları gibi ona karşı birleştiler. En-Nadr ve komutanları köprüyü geçiyor, İbn Ömer’in yanında Dahhâk ve adamlarıyla savaşıyor, sonra kendi yerlerine dönüyor, İbn Ömer’in yanında kalmıyorlardı. Şa‘ban, Ramazan ve Şevval ayları boyunca bu şekilde devam ettiler.

Bir gün çarpışma çok şiddetlendi. Mansûr b. Cumhûr, Bâbü’l-Kurac’da Dahhâk’ın kumandanlarından, Hâricîler arasında büyük itibarı olan İkrime b. Şeybân’a hücum etti, onu ikiye bölerek öldürdü. Dahhâk, Şevvâl adlı başka bir kumandanını — o da Benî Şeybân’dandı — şöyle diyerek Zâb kapısına gönderdi: “Onu onların başlarına yıkın; kuşatma bizim için fazla uzadı.” Şevvâl, yine Benî Şeybân’dan olan el-Hayberî ile birlikte, Şeybân süvarilerinin başında yola çıktı. Abdülmelik b. Alkame onları görünce, “Nereye gidiyorsunuz?” diye sordu. Şevvâl, “Zâb kapısına gidiyoruz; Müminlerin Emîri bana şunu ve şunu emretti” dedi. Bunun üzerine Abdülmelik, “Ben de sizinle geliyorum” dedi ve onlarla birlikte döndü. O sırada başı açıktı, üstünde zırh da yoktu. O da Dahhâk’ın kumandanlarından ve çok çetin bir adamdı.

Zâb kapısına vardılar ve onu ateşe verdiler. Abdullah b. Ömer, Mansûr b. Cumhûr’u, Kalb’den altı yüz süvariyle onların üzerine gönderdi. Şiddetli bir savaş başladı. Abdülmelik b. Alkame, zırhı olmamasına rağmen onlara hücum etti ve pek çoğunu öldürdü. Bunu gören Mansûr b. Cumhûr öfkelendi. Abdülmelik’in kahramanlığı onu kızdırmıştı. Üzerine atıldı ve omuzla boynu arasına öyle bir vurdu ki darbeyle onu kalçaya kadar biçti; adam düşüp can verdi.

Bunun üzerine sert tabiatlı bir Hâricî kadın ileri atıldı, Mansûr’un atının dizginini yakalayarak, “Ey günahkâr! Müminlerin Emîri’ne hesap ver!” diye bağırdı. Mansûr onun elini kesti — yahut şöyle de rivayet edilir: Kadının elindeyken atının dizginini kesti — ve kurtuldu. El-Hayberî, Mansûr’un ardından şehre girdi. Kalb’den, Mansûr’un amcazadelerinden biri ona saldırdıysa da el-Hayberî onu vurup öldürdü.

Benî Hilâl’in mevlası Habîb b. Hudra şöyle iddia etmiştir: Abdülmelik b. Alkame, Fars krallarının soyundandı. Onun için şu mersiyeyi söyledi:

“Kadın gözünden yaş akarken şöyle der:
‘İbn Alkame’nin ruhuna selam olsun!’
Ölüm seni işinin ortasında mı yakaladı?
Her insan vakti gelince ölümü bulur.
Artık ellerde titreme yok, yaşlılığın gevşemesi yok;
Savaşta gerileme de yok, zamanla zayıflama da.
Hâricîler için öldürülmek ayıp değildir;
Onlar öldürülürler ve yine de soyludurlar.
İnsanların tortularının tutacağı bir yol yoktur;
Ey İbn Alkame, beni sana ağlatan da işte o tortulardır.”

Mansûr daha sonra İbn Ömer’e şöyle dedi: “Ben bu insanlar gibisini hiç görmedim,” diyerek Hâricîleri kastetti. “Onlarla neden savaşıyorsun ve onları Mervân’la uğraşamayacak kadar meşgul ediyorsun? Onlara onay ver ve onları kendinle Mervân’ın arasına koy. Bunu yaparsan bizi rahat bırakırlar ve gider onunla savaşırlar. Onların şiddeti ve cesareti ona yönelir, sen de burada kendi yerinde rahatça kalırsın. Eğer onu yenerlerse istediğini elde etmiş olursun ve onlarla iyi geçinirsin. Eğer o onları yener ve sen de ona karşı çıkmak ve onunla savaşmak istersen, dinlenmiş olarak onunla savaşırsın; onun onlarla olan mücadelesi uzun sürecek ve ona büyük sıkıntı verecek.”

Fakat İbn Ömer, “Acele etme; bekleyip görelim!” dedi. Mansûr, “Neyi bekleyeceğiz?” diye sordu. “Onlarla birlikte çıkamazsın, geri de gidemezsin. Onların üzerine çıksak, onlara dayanamayız. Onlar hakkında ne olmasını bekleyebiliriz? Bu arada Mervân rahat durumda, çünkü biz onların gücünün keskin ucunu üzerimize çektik ve onları ondan uzaklaştırdık! Ben ise gidip onlara katılacağım!” dedi.

Bunun üzerine dışarı çıktı ve onların saflarının karşısında durarak şöyle bağırdı: “Dinlemeye hazırım! Müslüman olarak teslim olmak ve Allah’ın sözünü dinlemek istiyorum!” Ravi şöyle ekler: “Bu, onların imtihanıdır.”

Mansûr onların yanına geçti ve onlara biat etti; “Müslüman oldum” dedi. Bunun üzerine onu kuşluk yemeğine davet ettiler, o da yedi. Sonra onlara, “Zâb’da o gün dizginimi yakalayan süvari kimdi?” diye sordu; bu, İbn Alkame’yi öldürdüğü günü kast ediyordu. “Ey Ümmü’l-Anber!” diye seslendiler. Bunun üzerine son derece güzel bir kadın onların yanına çıktı. Kadın ona, “Sen Mansûr musun?” dedi. O, “Evet” diye cevap verdi. Kadın, “Kılıcın nerede anılırsa anılsın Allah seni rezil etsin! Vallahi hiçbir şey yapmadı ve hiçbir şey kazandırmadı!” dedi. Bununla, dizginini tuttuğu zaman onu öldüremediği için cennete şehit olarak giremeyişini kast ediyordu. O ana kadar Mansûr onun bir kadın olduğunu bilmiyordu.

Mansûr, “Ey Müminlerin Emîri, onu benimle evlendir!” dedi. Dahhâk, “Onun bir kocası var” diye cevap verdi. Gerçekten de o, Ubeyde b. Sevvâr et-Tağlibî’nin karısıydı.

Sonunda Abdullah b. Ömer, Şevval ayının sonunda (Nisan 745 sonları) onlara haber gönderdi ve Dahhâk’a biat etti.

Bu yılda (127 / 744–745), Süleyman b. Hişam b. Abdülmelik b. Mervân, Mervân b. Muhammed’e olan biatını bozdu ve açıkça savaş başlattı.
Süleyman b. Hişam’ın İsyanı: Ahmed b. Züheyr — Abdülvehhâb b. İbrahim — Ebû Hâşim Mukhallad b. Muhammed b. Sâlih rivayet etti: Mervân, İbn Hubeyre’yi Irak’a, Dahhâk b. Kays eş-Şeybânî ile savaşmak üzere göndermek için Rusâfe’den Rakka’ya doğru yola çıktığında, Süleyman b. Hişam birkaç gün geri kalmak, kuvvetlerini dinlendirmek ve işlerini düzene koymak için ondan izin istedi. Mervân buna izin verdi ve yoluna devam etti. Bunun üzerine, Mervân’ın Deyr Eyyûb’da Irak seferi için topladığı askerlerden yaklaşık on bin kişi ileri çıktı. Komutanlarıyla birlikte Rusâfe’ye geldiler ve Süleyman’dan Mervân’a olan biatini bozmasını ve onunla savaşmasını istediler. Ona, “Suriye ordusu nezdinde sen ondan daha makbulsün ve hilafete ondan daha layıksın” dediler. Bunun üzerine şeytan Süleyman’ı yanılttı ve o da kabul etti. Kardeşleri, oğulları ve mevâlîsiyle birlikte onların yanına çıktı. Ordusunu düzenledi ve bütün kuvvetleriyle Kınnesrîn’e doğru yürüdü. Suriye ordularına mektuplar yazdı; onlar da her taraftan ve askerî birliklerden (cündlerden) gizlice onun yanına akmaya başladılar.

Bu sırada Mervân, Karkisiyye’nin yukarısına kadar ilerledikten sonra geri dönmüş ve yaklaşmıştı. İbn Hubeyre’ye yazı göndererek, kendisi Vâsıt’a ilerleyinceye kadar askerleriyle birlikte Dureyn’de sağlam durmasını emretti. Süleyman’ın mevâlîsi ve Hânî kanalında bulunan Hişam’ın oğulları, aileleriyle birlikte toplanarak el-Kâmil kalesine girdiler; içeride tahkimat yapıp kapıları Mervân’a karşı kapattılar. Mervân onlara haber göndererek, “Ne yaptınız? Bana sağlam ahit ve sözler verip biat ettikten sonra itaatten çıkıp sözünüzü mü bozdunuz?” dedi. Onlar da elçilerine, “Biz Süleyman’layız; ona karşı olan herkese karşıyız” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Mervân, “Sizi ciddi şekilde uyarıyorum: Eğer ordumda benimle birlikte olanlardan birine karşı çıkarsanız veya ona bir zarar verirseniz, cezam size ulaşır; benden kurtuluş yoktur” dedi. Onlar, “Vazgeçeceğiz” diye haber gönderdiler. Mervân yoluna devam etti.

Fakat sonra kalelerinden çıkıp Mervân’ın ordusunu takip eden geri kalan ve dağınık birliklere saldırmaya, onların atlarını ve silahlarını gasp etmeye başladılar. Bu haber Mervân’a ulaştı ve onlara karşı büyük bir öfkeye kapıldı. Süleyman’ın etrafında, Dakhvâniyye ve diğer birlikler de dahil olmak üzere yaklaşık yetmiş bin Suriye askeri toplanmış ve Kınnesrîn bölgesinde Benî Zufar’a ait Husaf adlı bir köyde konaklamışlardı. Mervân oraya yaklaştığında, Süleyman yaklaşık yedi bin kişiyle el-Saksakî’yi gönderdi; Mervân da benzer sayıda askerle İsa b. Müslim’i gönderdi. İki kuvvet iki ordu arasında karşılaştı ve şiddetli bir savaş yaptılar.

El-Saksakî ile İsa — her biri yiğit bir süvari — karşı karşıya geldi. Mızrakları kırılıncaya kadar çarpıştılar, sonra kılıçlarına sarıldılar. El-Saksakî, İsa’nın atının ön kısmına vurdu; eyer göğsüne kadar kaydı ve at kontrolünü kaybetti. El-Saksakî onu yakalayıp topuzuyla vurdu ve yere serdi. Sonra attan inip onu esir aldı. Bu sırada Antakya süvarilerinden, Slav kökenli askerlerin kumandanı Silsaq adlı biri ortaya çıktı ve el-Saksakî’yi esir aldı. Mervân’ın öncü kuvveti bozguna uğradı ve bu haber yolda ona ulaştı. O ise ilerlemeye devam etti, hazırlıklarına yoğunlaştı ve Süleyman’a ulaşıncaya kadar konaklamadı. Mervân ordusunu düzenlemiş ve savaş için hazırdı. Süleyman ise bunu beklemiyordu ve gafil avlandı. Kendisi ve yanındakiler kaçtı. Mervân’ın süvarileri onları takip etti; bir kısmını öldürdü, bir kısmını esir aldı ve sonunda onların ordugâhını ele geçirdi.

Mervân mevzisini aldı, iki oğluna da yerlerini almalarını emretti; emniyetin başındaki Kevser de başka bir yerdeydi. Sonra ordusuna, köleler (memlûklar) dışında esir almamalarını emretti. O gün Süleyman’ın tarafında öldürülenlerin sayısı otuz bini geçti. Süleyman’ın en büyük oğlu İbrahim öldürüldü. Abdülmelik b. Hişam’ın dayısı Hâlid b. Hişam el-Mahzûmî getirildi. Çok iri ve şişman bir adamdı; dili dışarı sarkmış halde Mervân’ın huzuruna getirildi. Mervân, “Ey sefih! Medine’nin şarapları ve câriyeleri seni bu pislikle çıkıp bana karşı savaşmaktan alıkoymaya yetmedi mi?” dedi. O da, “Ey Müminlerin Emîri, beni buna o zorladı! Allah ve akrabalık hakkı için senden merhamet diliyorum!” dedi. Mervân, “Yalan söylüyorsun! Seni nasıl zorlamış olabilir? Sen onun ordugâhına şarkıcı kadınlarınla, tulumlarınla ve udlarınla birlikte çıkmadın mı!” dedi ve onu öldürdü.

Cündlerden yakalanan birçok kişi köle olduklarını iddia etti. Bu yüzden onları öldürmekten vazgeçti ve diğer kölelerle birlikte, ordugâhtan elde edilen ganimetle beraber satılmalarını emretti.

Süleyman kaçtı ve Hıms’a ulaştı. Kaçabilen taraftarları da orada ona katıldı. Orada konakladı ve Mervân’ın yıktırdığı surların bir kısmını yeniden inşa etti. Süleyman’ın bozguna uğradığı gün Mervân, önceden bazı kumandanları ve muhafızları bir süvari birliğiyle gönderdi. Onlara, savaş haberi ulaşmadan önce el-Kâmil kalesine varmalarını ve içindekilere duyduğu öfke sebebiyle kaleyi kuşatmalarını emretti. Öncü birlik geldi ve konakladı. Mervân da ilerleyip Vâsıt’taki ordugâhında durdu. Kale halkına, kendilerini onun hükmüne teslim etmelerini emretti; onlar ise, “Hepimize güvence vermedikçe hayır” dediler. Mervân onları bir süre oyaladı ve üzerlerine mancınıklar kurdurdu. Taşlar üzerlerine düşmeye başlayınca onun hükmüne boyun eğdiler. Mervân onları ibret olacak şekilde cezalandırdı, uzuvlarını kestirdi. Rakka halkı ise onları taşıdı, barındırdı ve yaralarını tedavi etti. Bir kısmı öldü, çoğu hayatta kaldı. Sayıları yaklaşık üç yüz kişiydi.

Sonra Mervân, Hıms’ta Süleyman ve etrafında toplananların peşine düştü. Onlara yaklaştığında aralarında istişare yaptılar. Bazıları, “Mervân’dan kaçmaya daha ne kadar devam edeceğiz? Gelin, ölüm üzerine sözleşelim ve onu gördükten sonra hepimiz ölünceye kadar dağılmayalım” dediler. Ölümü göze almış yaklaşık dokuz yüz süvari bunu kabul etti. Süleyman, kuvvetinin yarısını Muâviye el-Saksakî’ye, diğer yarısını da Thubeyt el-Bahrânî’ye verdi. Gece baskınıyla Mervân’a saldırmayı planlayarak yola çıktılar. Ancak bu planları Mervân’a ulaştı ve o da tedbir aldı. Yavaş ilerledi, hendekler kazdırdı ve savunma düzeninde kaldı. Gece saldırmak istediler ama başaramadılar. Bunun üzerine, geçeceği yol üzerindeki Cebelü’s-Summâk’ta Tall Mennâs adlı köydeki zeytinliklerde pusu kurdular.

Mervân savaş düzeninde ilerlerken onun üzerine çıktılar ve yanındakilere saldırdılar. O geri çekildi ve süvarilerini çağırdı. Öncü birlik, sağ ve sol kanatlar ve artçı birlik onun etrafında toplandı. Sabah ortasından ikindi sonrasına kadar savaştılar. El-Saksakî, Benî Süleym’den bir süvariyle karşılaştı. Süleymli onu attan düşürdü ve işi bitirmek için indi. Ona Benî Temîm’den bir adam yardım etti ve birlikte onu esir alıp Mervân’ın bulunduğu yere getirdiler. Mervân, “Bizi size karşı üstün kılan Allah’a hamdolsun; siz bizden çok çektiniz!” dedi. El-Saksakî, “Beni bağışla, çünkü ben Arapların en iyi süvarisiyim!” dedi. Mervân ise, “Yalan söylüyorsun; seni getiren adam senden daha iyi bir süvaridir” dedi ve bağlanmasını emretti. Onun gibi bağlanıp öldürülenlerin sayısı altı bindi. Thubeyt ve kaçabilenler ise kurtuldu.

Süleyman’ın yanına geldiklerinde, kardeşi Saîd b. Hişam’ı Hıms şehrinin başına getirdi. Orada bir şey yapamayacağını anlayınca Süleyman Tedmür’e gitti ve orada kaldı. Mervân Hıms karşısında ordugâh kurdu ve savunucuları on ay boyunca kuşattı. Seksenin üzerinde mancınık kurdurdu ve gece gündüz taşlarla bombardıman etti. Bu süre boyunca onlar her gün çıkış yapıp onunla savaştılar. Bazen geceleyin onun ordugâhının çevresine baskın düzenliyor, savunmasında bir gedik veya boşluk bulmayı umdukları yerlere saldırıyorlardı. Art arda uğradıkları yenilgiler sonunda boyun eğmek zorunda kaldılar. Mervân’dan, Saîd b. Hişam’ı, onun iki oğlu Osman ve Mervân’ı, ayrıca Mervân’ın ordugâhına baskınlar yapan el-Saksakî adlı bir adamı ve ona hakaret edip söven Habeşli bir adamı kendisine teslim etmeleri şartıyla hepsine güvence vermesini istediler.

Mervân bu şartları kabul etti. Habeşli ile ilgili olay şuydu: Şehrin suruna çıkıyor, kendi cinsel organına bir eşeğin organını bağlıyor ve “Ey Benî Süleym, ey filanların oğulları, işte sizin sancağınız!” diye bağırıyor, Mervân’a sövüyordu. Mervân onu ele geçirince Benî Süleym’e teslim etti; onlar da onun erkeklik organını ve burnunu keserek ibretlik bir ceza uyguladılar. Mervân, el-Saksakî adlı adamın öldürülmesini emretti; Saîd ile iki oğlunu ise sıkı şekilde bağlattı. Ardından Dahhâk’a karşı harekete geçmeye başladı.

Ebû Hâşim Mukhallad b. Muhammed’den başka bir kaynak, Husaf Savaşı’ndan sonra Süleyman b. Hişam’ın başına gelenleri farklı şekilde anlatır: Mervân, Husaf günü Süleyman b. Hişam b. Abdülmelik’i bozguna uğrattığında, Süleyman Abdullah b. Ömer’in yanına kaçtı ve onunla birlikte Dahhâk’ın yanına gitti. Dahhâk’a biat etti ve Mervân’ın zulmünü ve haksızlıklarını ona anlattı. Onları Mervân’a karşı kışkırtarak, “Ben de mevâlîm ve bana uyan herkesle birlikte sizinle yürüyeceğim” dedi. Dahhâk Mervân’a karşı harekete geçtiğinde onunla birlikte gitti.

Şubeyl b. Azrah ed-Dubbaî, onların Dahhâk’a biat etmeleri hakkında şöyle dedi:

Görmez misiniz Allah dinini üstün kıldı,
Kureyş Bekr b. Vâil’in arkasında namaz kıldı?

İbn Ömer ve arkadaşları, Nadr b. Saîd’e karşı birlikte hareket ediyorlardı. Nadr, onlarla bir şey yapamayacağını anlayınca hemen ayrıldı ve Mervân’ı bulmak üzere Suriye’ye gitti.

Ebû Ubeyde — Beyhas rivayet etti: Zilkade 127’de (745 Ağustos başları), Suriye Mervân’ın idaresi altında tamamen itaat altına alınmış ve ona karşı çıkan herkes ortadan kaldırılmıştı. Bunun üzerine Yezid b. Ömer b. Hubeyre’yi çağırdı ve Cezîre askerlerini de emrine vererek Irak valisi olarak gönderdi. O ilerleyip Saîd b. Abdülmelik kanalında konakladı. İbn Ömer bunu Dahhâk’a haber verdi. Beyhas devamla şöyle dedi: Dahhâk bize Meysân’ı verdi ve “Olanları görene kadar bu size yeter” dedi. İbn Ömer de kendi mevlası el-Hakem b. Nu‘man’ı oraya tayin etti.

Ebû Mihnef — Hişam rivayet etti: Abdullah b. Ömer, Dahhâk ile şu şartla barış yaptı: Dahhâk Kûfe ve çevresini elinde tutacak, İbn Ömer ise Kasker, Meysân, Destmeysân, Dicle bölgeleri, Ahvaz ve Fars’tan elinde kalan yerleri muhafaza edecekti. Dahhâk, Cezîre bölgesindeki Kefertûsâ’da Mervân ile karşılaşmak üzere ilerledi.

Ebû Ubeyde rivayet etti: Dahhâk Mervân’a karşı hazırlık yaptı. Bu sırada Nadr Suriye’ye gitmek üzere geçti ve Kâdisiye’de konakladı. Bu haber, Dahhâk’ın Kûfe valisi Milhân eş-Şeybânî’ye ulaştı. Milhân, az sayıda Hâricî ile birlikte Nadr’a karşı çıktı. Nadr savaştı ve sonunda Milhân’ı öldürdü. İbn Hudra, Milhân ve Abdülmelik b. Alkame için şu mersiyeyi söyledi:

Milhân gibi nice kimse vardı, Hâricî güvenilir kardeş,
Ve Alkame’nin oğlu, şehit olmuş bir Hâricî.
Samimi bir adamdı, sevgimi ona verdim,
Evimi en değerli kazançla değiştirdi.

Kardeşlerdi, ümit bağladıklarım; sonra onları kaybettim,
Terk edilişimi ve yalnız kalışımı Allah’a şikâyet ederim.

Milhân’ın öldürüldüğü haberi Dahhâk’a ulaşınca, Kûfe valiliğine Benî Âide’den Müsenna b. İmrân’ı tayin etti. Ardından Dahhâk Zilkade 127’de (745) yürüyüşe geçti ve Musul’u ele geçirdi. İbn Hubeyre ise Saîd kanalından hareket ederek Ayn et-Tamr yakınındaki Gazze’de konakladı. Bu haber Dahhâk’ın Kûfe valisi Müsenna b. İmrân’a ulaştı. O da emrindeki Hâricîlerle birlikte İbn Hubeyre’ye karşı yürüdü. Onunla birlikte, daha önce Dahhâk’a biat ederek Mervân’a karşı onun safına geçen Mansûr b. Cumhûr da bulunuyordu. İki ordu Gazze’de karşılaştı ve birkaç gün şiddetli şekilde savaştılar. Müsenna öldürüldü; Dahhâk’ın ileri gelenlerinden Uzeyr ve Amr da öldürüldü. Mansûr kaçtı ve Hâricîler bozguna uğradı. Yezid’in hâcibi Müslim bu olay hakkında şöyle dedi:

Gazze gününde savaş Müsenna’yı ölüme sürükledi,
Uzeyr’i kayalar arasında ölü bıraktı,
Amr’ı da helâke götürdü,
Mansûr’un etrafını ise tuzak ipleri sardı.

Ğaylân b. Hureys de İbn Hubeyre’yi öven şiirinde şöyle dedi:

Ayn gününde karşılaştıklarını yendin,
Tıpkı Dâvûd’un Câlût’a karşı zaferi gibi.

Ayn gününde öldürülenler öldürülüp Mansûr b. Cumhûr kaçınca, doğruca Kûfe’ye gitti. Orada Yemenîler ve Sufriyye’den bir grup topladı; Milhân’ın öldürüldüğü gün dağılanlar ve Dahhâk’a katılmayanlar da bunlara katıldı. Mansûr bunları toplayıp Ravhâ’da konakladı. İbn Hubeyre de ordusuyla ilerleyip onlarla karşılaştı. Birkaç gün savaştıktan sonra onları bozguna uğrattı. Birdhavn b. Marzûk eş-Şeybânî öldürüldü, Mansûr ise kaçtı. Bu olay hakkında Ğaylân b. Hureys şöyle dedi:

Ravhâ günü, el-Uzeyb’de
İbn Marzûk’u öldürdüklerinde, öldürücü bir zehir gibi.

İbn Hubeyre ilerleyip Kûfe’ye yerleşti ve Hâricîleri şehirden çıkardı. Bu arada Dahhâk, taraftarlarının başına gelenleri öğrenince Ubeyde b. Sevvâr et-Tağlibî’yi çağırıp İbn Hubeyre’nin kuvvetlerine karşı gönderdi. İbn Hubeyre de Kûfe’den çıkıp, Abdullah b. Ömer’in bulunduğu Vâsıt’a ulaşmak üzere hareket etti. Kûfe valiliğine Abdurrahman b. Beşîr el-İclî’yi tayin etti. Ertesi gün Ubeydullah b. Sevvâr süvarileriyle gelip Serât kanalında konakladı. Ona Mansûr b. Cumhûr da katıldı. Bu haber İbn Hubeyre’ye ulaştı ve onların üzerine yürüdü. İki ordu 127 (745) yılında Serât’ta karşılaştı.

Yine zikredildiğine göre bu yıl, Süleyman b. Kesîr, Lâhiz b. Kurayz ve Kahtabe b. Şebîb Mekke’ye giderek Abbâsî imamı İbrahim b. Muhammed ile görüştüler. Ona yanlarında yirmi bin dinar, iki yüz bin dirhem, çok miktarda misk ve diğer mallar bulunduğunu bildirdiler. O da bunları Muhammed b. Ali’nin mevlası İbn Urve’ye teslim etmelerini emretti. Aynı yıl Ebû Müslim’i de beraberlerinde getirmişlerdi. İbn Kesîr, İbrahim b. Muhammed’e “Bu senin mevlandır” dedi.

Yine bu yıl Bukeyr b. Mâhân, ölüm döşeğinde olduğunu bildirerek İbrahim b. Muhammed’e mektup yazdı ve yerine Ebû Seleme Hafs b. Süleyman’ı tayin ettiğini, onun da bunu kabul ettiğini bildirdi. İbrahim, Ebû Seleme’ye taraftarlarının başına geçmesini emreden bir mektup yazdı ve Horasan’daki adamlarına da işleri ona bıraktığını bildirdi. Ebû Seleme Horasan’a gitti; Horasanlılar onu kabul ettiler ve Şiîlerinden toplanan malları ve beşte bir vergiyi ona teslim ettiler.

Bu yıl haccı Abdülaziz b. Ömer b. Abdülaziz yönetti. Kendisi Mervân’ın Medine, Mekke ve Taif valisiydi. Ahmed b. Sâbit er-Râzî bunu İshak b. İsa — Ebû Ma‘şer’den rivayet etti; Vâkıdî ve başkaları da aynı şeyi söylemiştir.

Bu yıl Irak valisi Nadr b. el-Haraşî idi. Onun Abdullah b. Ömer ve Dahhâk el-Harûrî ile olan olaylarını daha önce zikrettik. Horasan’da ise Nasr b. Seyyâr vali idi; fakat orada ona karşı çıkanlar da vardı: Yemenîlerin lideri Cudey‘ el-Kirmânî ve Mürciî olan el-Hâris b. Sureyc gibi.
Hâris b. Sureyc’in Öldürülmesi: Bu yıl meydana gelen olaylardan biri de Horasan’da Hâris b. Sureyc’in öldürülmesiydi.

Daha önce Yezid b. Velid b. Velid’in Hâris’e bağışlanma içeren mektubunu, Hâris’in bunun üzerine Türklerin ülkesinden Horasan’a çıkıp Nasr b. Seyyâr’ın yanına gidişini, Nasr’ın ona nasıl davrandığını ve Hâris’in çağrısına cevap olarak etrafında taraftarların nasıl toplandığını zikretmiştik.

Ali b. Muhammed el-Medâinî — şeyhleri rivayet etti: İbn Hubeyre Irak’ta kontrolü ele geçirince Nasr b. Seyyâr’a valiliğini bildiren bir mektup yazdı; bunun üzerine Nasr, Mervân’a biat etti. Hâris de, “Bana güvenceyi yalnızca Yezid b. Velid vermişti. Mervân, Yezid’in verdiği emanı onaylamaz. Ben ona güvenmiyorum” dedi.

Nasr, Mervân için biat çağrısı yaptı. Fakat Ebû’s-Sevl Mervân’a sövdü. Nasr, Hâris’i biata çağırınca Selm b. Ahvaz et-Temîmî, Hâlid b. Hüreym, Katarî b. Muhammed, Abbâd b. el-Ebred b. Kurre ve Hammâd b. Âmir onun yanına geldiler. Onunla konuşup şöyle dediler: “Nasr, yetkisini ve valiliğini niçin sizin kavminizin eline bıraksın? Seni Türklerin ülkesinden, Hakan’ın hâkimiyetinden çıkaran o değil miydi? Düşmanlarının sana karşı cesaret bulmaması için seni kurtardı. Sen ise ona karşı çıktın, kendi kabilenin yönetimini terk ettin ve onların düşmanını onlara karşı cesaretlendirdin. Seni Allah ile uyarıyoruz; sakın birliğimizi dağıtma!” Hâris, “Ben valiliği Kirmânî’nin elinde, hükümranlığı ise Nasr’ın elinde görüyorum” dedi. Böylece onların istediği şekilde onlara uymadı. Hamza b. Ebî Sâlih es-Sülemî’ye ait, Buhârhudâ sarayının karşısındaki surlu bir bahçeye çıktı ve orada konakladı. Nasr’a, “Yönetim işini şûrâya bırak” diye haber gönderdi. Fakat Nasr bunu kabul etmedi. Bunun üzerine Hâris, Ya‘kūb b. Dâvûd’un evlerinin bulunduğu yere çıktı. Benî Râsib’in mevlası Cehm b. Safvân’a, halkın önünde Hâris’in siyasetini anlatan bir metni okutmasını emretti. Bunun üzerine halk “Allahu ekber!” diyerek dağıldı. Hâris, Nasr’a haber göndererek, “Selm b. Ahvaz’ı güvenlik görevinden azlet, yerine Bişr b. Bistâm el-Burcumî’yi tayin et” dedi. Bu sırada onunla Muğallis b. Ziyâd arasında birtakım sözler geçti; bunun üzerine Kays ve Temîm iki ayrı gruba bölündü.

Bunun üzerine Nasr, Selm’i görevden aldı; fakat onun yerine İbrahim b. Abdurrahman’ı tayin etti. Sonra iki grup, Allah’ın kitabını gözeten kimselerden bazı adamlar seçtiler ki bunlar kendi adlarına birtakım kimseleri aday göstersinler. Nasr, Mukātil b. Süleyman ile Mukātil b. Hayyân’ı seçti. Hâris ise Muğîre b. Şu‘be el-Cehdamî ile Muâz b. Cebele’yi seçti. Nasr, kâtibine, kendilerinin uygun göreceği uygulamaları ve seçecekleri valileri kaydetmesini emretti ki, bunları iki hudut bölgesine, yani Semerkant sınırına ve Tohâristan sınırına tayin etsin. Ayrıca oralarda görev yapan kimselere, uygun gördükleri siyaset ve uygulamalarla ilgili yazılar yazmasını emretti. Bunun üzerine Selm b. Ahvaz, Hâris’i gizlice öldürmek için Nasr’dan izin istedi; fakat Nasr buna razı olmadı ve onun yerine, oğlu İshak’ı firuzelerle birlikte Merv’e gönderen İbrahim b. Abdurrahman es-Sâiğ’i görevlendirdi.

Hâris, kendisinin “Siyah Sancakların sahibi” olduğunu ilan etmişti. Nasr ona şöyle haber gönderdi: “Eğer iddia ettiğin kişiysen, Şam’ın surlarını yıkacak ve Ümeyyeoğulları’nın hâkimiyetine son vereceksin. O hâlde benden beş yüz adam ve iki yüz deve al, istediğin kadar mal ve silah yüklen ve git! Hayatıma yemin ederim ki, eğer dediğin kişiysen ben senin elindeyim. Ama o kişi değilsen, kendi kabileni helâk etmiş olursun.” Hâris, “Ben bu iddianın doğru olduğunu öğrendim. Fakat taraftarlarım bana bu esas üzere biat etmediler” dedi. Nasr da, “Öyleyse açıkça görülüyor ki onlar senin görüşünde değiller, senin sezgin kadar bir sezgiye de sahip değiller; onlar sadece günahkâr ve ayaktakımı kimselerdir. Seni Allah adına uyarıyorum, sizin aranızdaki çatışmada Rabi‘a ve Yemen’den yirmi bin kişi helâk olacak” dedi. Nasr ayrıca Hâris’e Mâverâünnehir valiliğini vermeyi ve ona üç yüz bin gümüş vermeyi teklif etti; fakat Hâris kabul etmedi. Bunun üzerine Nasr ona, “İstersen önce Kirmânî ile işe başla; onu öldürürsen sana itaat ederim. İstersen bizim çekişmemizin dışında kal; eğer ben ona galip gelirsem sen dilediğin gibi davran. İstersen de taraftarlarınla birlikte git; Rey’i geçince ben de senin dediğini yaparım” dedi.

Nasr ile Hâris karşı karşıya geldiler ve aralarındaki ihtilafı çözmek üzere Mukātil b. Hayyân ile Cehm b. Safvân’ın hakemliğine razı oldular. Bunların hükmü, Nasr’ın görevden çekilmesi ve yönetimin şûrâ ile belirlenmesi yönünde oldu. Fakat Nasr bunu kabul etmedi. Cehm, Hâris’in ordugâhındaki çadırında hikâyeler anlatmayı sürdürdü; Hâris de Nasr’a muhalefet etmeye devam etti. Bunun üzerine Nasr, Selâme kabilesinden ve diğerlerinden olan adamlarına emirler verdi. Selm’i şehre, İbn Sevvâr’ın evine gönderdi ve ona muhafızların başkomutanlığını verdi. Hudbe b. Âmir eş-Şa‘râvî’ye de bir miktar süvari vererek onu şehre gönderdi. Nasr, Abdüsselâm b. Yezid b. Hayyân es-Sülemî’yi şehir valisi tayin etti; silahları ve resmî defterleri de Kuhendiz’e taşıttı. Taraftarlarından bir grubun Hâris ile yazıştığından şüpheleniyordu. Bu sebeple, şüphelendiği ve henüz denemediği kimseleri sol tarafına, yetki verip güvendiği kimseleri de sağına oturttu. Sonra konuştu ve Ümeyyeoğulları’ndan ve onlara isyan edenlerden, Allah’ın kendisine nasıl zaferler verdiğinden bahsetti. Ardından şöyle dedi: “Ben Allah’a hamd ediyorum; fakat solumdakileri kınıyorum. Ben Horasan’ı devraldığımda, ey Yûnus b. Abd Rabbihî, sen Merv’in iaşe yükünden kaçmak isteyenlerdendin. Sen ve ailenden olanlar, Esed b. Abdullah’ın boyunlarına mühür vurmasını ve onları piyade yapmasını isteyenlerdendiniz. Sonra ben sizin valiniz olunca sizi dost edindim ve size iyi davrandım. Velid’in yanına gitmek istediğimde size, aldıklarınızı geri almanızı emrettim. Sizden bazılarınız aşağı yukarı bir milyon aldı. Sonra da bana karşı Hâris ile birlik oldunuz. Niçin sağ taraftaki şu hür adamları örnek almadınız? Onlar benimle kaldılar, kendilerine ihsan edildi, hiçbir sıkıntı çekmediler.” Burada sağına oturanları kastetti. Bunun üzerine solundakiler özür dilediler, o da onların mazeretini kabul etti.

Horasan’ın bölgelerinden birçok kişi, Nasr’ın karşı karşıya kaldığı iç karışıklıkları duyunca onun yanına geldi. Bunlar arasında Tohâristan’dan süvarileriyle birlikte Âsım b. Umeyr es-Süreymî, Ebû’z-Züheyl en-Nâcî, Amr el-Fedûşbân es-Suğdî el-Buhârî ve Hasan b. Hâlid el-Esedî vardı. Ayrıca Akīl b. Ma‘gil el-Leysî, Müslim b. Abdurrahman b. Müslim ve Saîd es-Sağîr de daha başka süvarilerle geldiler.

Hâris b. Sureyc kendi siyaset programını yazdı ve bu metin Merv’in büyük ana caddesinde ve mescitlerde okundu; birçok kişi buna icabet etti.

Majân’daki Nasr’ın kapısında da bir adam bunu okuyunca, Nasr’ın köleleri onu dövdüler. Bunun üzerine Hâris, Nasr ile yaptığı ahdi bozdu. Hubeyre b. Şerahîl ile Yezid Ebû Hâlid gelip durumu Nasr’a haber verdiler. Nasr da Kurayş mevlası Hasan b. Sa‘d’ı çağırarak, “Hâris b. Sureyc Allah’ın düşmanıdır; ahdini bozmuş ve savaş ilan etmiştir. O hâlde Allah’tan yardım isteyin; güç ve kuvvet ancak Allah’tandır” diye ilan etmesini emretti. Aynı gece Âsım b. Umeyr’i Hâris’e gönderdi. Sonra Hâlid b. Abdurrahman’a, “Yarın savaş nidası olarak ne kullanalım?” diye sordu. Mukātil b. Süleyman, “Allah bir peygamber gönderip de o peygamber düşmanla savaştığında, onun savaş nidası ‘Hâ-Mîm, onlar galip gelmeyecekler!’ idi” dedi. Böylece onların savaş nidası “Hâ-Mîm, onlar galip gelmeyecekler!” oldu. Mızraklarındaki alamet de yün idi.

Selm b. Ahvaz, Âsım b. Umeyr, Katan, Akīl b. Ma‘gil, Müslim b. Abdurrahman, Saîd es-Sağîr, Âmir b. Mâlik ve daha başkaları Tohârîler mahallesinin kenarında bulunuyorlardı. Yahyâ b. Hudeyn ile Rebîa ise Buhârîler mahallesindeydi. Merv şehrinden bir adam Hâris’e surdaki bir deliği gösterdi. Bunun üzerine Hâris oraya gitti, suru yardı ve elli adamla birlikte Belin Kapısı civarından şehre girdi. Onlar Hâris’in savaş nidası olan “Yâ Mansûr!” diye bağırdılar. Sonra Nîk Kapısı’na geldiler. Cehm b. Mes‘ûd en-Nâcî onlarla savaştı. Bir adam Cehm’e hücum etti; fakat Cehm onu ağzından mızraklayıp öldürdü. Ardından Nîk Kapısı’ndan çıkarak Selm b. Ahvaz’ın kubbesine kadar geldiler. Burada İsme b. Abdullah el-Esedî, Hadîr b. Hâlid ve el-Ebred b. Dâvûd, yani el-Ebred b. Kurre ailesinden olan kişi, onlarla savaştılar. Belin Kapısı’nda Hâzim b. Hâtim vardı. Orayı koruyanların hepsini öldürdüler ve İbn Ahvaz’ın eviyle Kudeyd b. Menî‘in evini yağmalamaya başladılar. Hâris, onlara bu evlerden ve ayrıca Abdullah es-Sülemî’nin iki oğlu İbrahim ile Îsâ’nın evinden binek hayvanları ve silah dışında hiçbir şey almamalarını emretti. Bu olay Cemâziyelâhir ayının sonunda, Pazar gecesi meydana geldi.

Selm’den bir haberci Nasr’a Hâris’in yakında olduğunu bildirmek üzere geldi. Nasr ona şu cevabı gönderdi: “Sabaha kadar onu oyalayın.” Ardından Muhammed b. Katan b. İmrân el-Esedî de ona, taraftarlarının çoğunun isyan ettiğini bildirdi. Nasr ise, “Savaşı ilk başlatan sen olma” diye cevap verdi. Çatışmayı başlatan sebep şu oldu: Fakih en-Nadr b. Muhammed’in kölelerinden Atıyye adlı biri, Selm’in adamlarına geçti. Bunun üzerine Hâris’in adamları, “Onu bize geri verin” dediler. Onlar da bunu reddedince savaşa başladılar. Âsım’ın bir kölesi gözünden vuruldu ve öldü. Âsım da Akīl b. Ma‘gil ile birlikte onlarla savaştı ve onları bozguna uğrattı. Bunun üzerine onlar, Benî Temîm’in mevlası Ebû Bekre mescidinde sabah namazını kılmakta olan Hâris’in yanına kaçtılar. Hâris namazı bitirir bitirmez onların yanına gitti ve onlar tekrar Tohârîler mahallesinin kenarına döndüler. Sonra iki adam ona yaklaştı. Âsım, “Atının ayak damarlarını kesin!” diye bağırdı. Bunun üzerine Hâris gürzüyle onlardan birine vurup öldürdü ve Soğdlular sokağına çekildi. Orada Hayyân’ın mevlası A‘yen’i gördü ve ona savaşmamasını emretti. Fakat A‘yen savaştı ve öldürüldü. Hâris, Benî İsme sokağına saptı; Hammâd b. Âmir el-Himmânî ile Muhammed b. Zür‘a onu takip ettiler. Hâris her ikisinin de mızrağını kırdı. Sonra Selm’in mevlası Merzûk’a hücum etti. Fakat ona yaklaşınca Hâris’in atı onu bir dükkâna sürükledi. Atını dükkânın arka duvarına çarptı ve at öldü.

Selm sabah uyanınca Nîk Kapısı’na bindi ve halka hendek kazmalarını emretti. Onlar da hendek kazdılar. Sonra bir tellala şöyle ilan ettirdi: “Kim bir baş getirirse ona üç yüz verilecektir.” Güneş henüz iyice yükselmeden Hâris bozguna uğradı; çünkü bütün gece onlarla savaşmıştı. Sabah uyandığımızda Nasr’ın adamları Râzık kanalını ele geçirdiler. Abdullah b. Müccâa b. Sa‘d’a yetişip onu öldürdüler. Selm, Hâris’in ordugâhına kadar gitti, sonra Nasr’a döndü. Nasr, ilerlememesini emretti. Fakat Selm, “Şehre girip o topuz sallayanla savaşıncaya kadar durmayacağım!” dedi. Muhammed b. Katan ile Ubeydullah b. Bassâm onunla birlikte Kuhendiz’de bulunan Dâr Sanken Kapısı’na gittiler ve kapıyı kapalı buldular. Bunun üzerine Abdullah b. Mezyed el-Esedî üç adamla birlikte sura tırmandı ve kapıyı açtı. İbn Ahvaz içeri girdi ve Ebû’l-Mutahhar Harb b. Süleyman’ı kapıyı korumakla görevlendirdi. O gün Selm, Hâris b. Sureyc’in kâtibi olan Yezid b. Dâvûd’u öldürdü. Bu işi Abd Rabbihî b. Sîsân’a emretti; o da onu öldürdü. Selm, Nîk Kapısı’na kadar ilerledi, kapıyı açtı ve Hâris’e o deliği gösteren Kasaplar Mahallesi’nden bir adamı öldürdü.

Yahyâ b. Hudeyn’in amcaoğlu el-Münzir er-Rakkaşî, el-Kāsım eş-Şeybânî’nin metanetini anarak şöyle dedi:

Sizden hiçbiri düşmanla savaşmadı, yalnız bizim arkadaşımız savaştı,
Yanında da korkmayan, sebatla savaşan bir topluluk vardı.
Hisarın kapısında savaştılar ve gevşemediler,
Nihayet Allah’ın yardımı onlara geldi ve üstün geldiler.
Böylece Kāsım, Allah’ın emrine uyarak orayı korudu,
Siz ise o yerden çekilip gitmekle yetindiniz.

Denildiğine göre, el-Kirmânî ile el-Hâris’in işi sertleşip çetinleşince, Nasr el-Kirmânî’ye haber gönderdi; o da aralarında bir ateşkes varken Nasr’ın yanına geldi. Onların yanında Kadı Muhammed b. Sâbit, Abdurrahman b. Nuaym el-Gâmidî’nin kardeşi Mikdâm b. Nuaym ve Selm b. Ahvaz da bulunuyordu. Nasr onları birleşmeye çağırdı ve el-Kirmânî’ye: “Bu işte insanların en mesudu sen olursun” dedi. Bunun üzerine Selm ile Mikdâm arasında bazı sözler geçti ve Selm ona kaba konuştu. Mikdâm’ın kardeşi onun tarafını tuttu. es-Suğdî b. Abdurrahman el-Hazmî de ikisine birden öfkelendi. Selm: “Kılıçla burnunu kesmeyi isterdim” dedi. es-Suğdî de ona: “Kılıcına el uzatırsan, elin sana geri dönmez” dedi. Bunun üzerine el-Kirmânî, bunun Nasr tarafından kurulmuş bir tuzak olmasından korktu; ayağa kalktı ve Nasr’a yapıştı. Oturmadı; maksurenin kapısına geri döndü. Taraftarları mescidde onu atıyla karşıladılar; o da orada ata bindi. Nasr: “Bana hainlik etmeyi kastetti” dedi. Bunun üzerine el-Hâris Nasr’a şu haberi gönderdi: “Biz seni namaz imamı olarak kabul etmiyoruz.” Nasr da şu karşılığı verdi: “Sen bu gibi şeyleri ne bilirsin? Ömrünü putperestlik diyarında tükettin ve putperestlerle birlikte Müslümanlara akınlar yaptın! Sana şimdiye kadar olduğumdan daha fazla alçalacağımı mı sanıyorsun?”

O gün Cehm b. Safvân, yani Cehmiyye’nin reisi, esir alındı ve Selm’e: “Oğlun Hâris tarafından bana bir güvence verilmişti” dedi. Selm ise şöyle cevap verdi: “Onun bunu vermemesi gerekirdi; verse bile ben sana eman vermem. Sen bu bohçayı yıldızlarla doldursan, Meryem oğlu Îsâ da benim nazarımda seni temize çıkarsa yine de kurtulamazsın! Allah’a yemin olsun, karnımın içinde olsan seni öldürmek için karnımı yarardım! Allah’a yemin olsun, Yemenlilerle birlikte bize karşı senin yaptığından daha büyük ölçüde kimse ayaklanmamıştır!” Sonra Abd Rabbihî b. Sîsân’a onu öldürmesini emretti. Halk da: “Ebû Muhriz öldürüldü” demeye başladı. Çünkü Cehm’in künyesi Ebû Muhriz idi.

O gün Hubeyre b. Şerahîl ile Abdullah b. Müccâa da esir alındılar. Selm şöyle dedi: “Allah sizi bağışlayanı bağışlamasın; ikiniz de Temîm’den olduğunuz hâlde!” Hubeyre’nin, süvariler Kudeyd b. Menî‘in evinde kendisine yetiştiğinde öldürüldüğü de söylenmiştir.

Nasr, el-Hâris’i bozguna uğratınca, el-Hâris oğlu Hâtim’i el-Kirmânî’ye gönderdi. Bunun üzerine Muhammed b. el-Müsennâ, el-Kirmânî’ye: “Bunların ikisi de senin düşmanındır; bırak birbirleriyle savaşsınlar” dedi. Fakat el-Kirmânî, es-Suğdî b. Abdurrahman el-Hazmî’yi Ebû Tu‘me, Sa‘b yahut Şuayb ve Sabbâh ile birlikte onunla geri gönderdi. Bunlar Meyhan Kapısı tarafından şehre girdiler; oradan Rekāk Kapısı’na kadar geldiler. Sonra el-Kirmânî, Harb b. Âmir Kapısı’na ilerledi ve çarşamba günü adamlarını Nasr’ın üzerine gönderdi. Karşılıklı ok attılar; fakat daha ileri gidip savaşmadılar. Perşembe günü de savaş olmadı. Sonra cuma günü karşı karşıya geldiler; Ezd bozulup el-Kirmânî’ye geri kaçtı. Bunun üzerine el-Kirmânî sancağı kendi eline aldı ve onunla savaştı. el-Hadîr b. Temîm zırh giyerek hücum etti; onlar da ona oklar attılar. Sonra Nasr’ın mevlası Hubeyş ona atıldı ve boğazından yaraladı. el-Hadîr, mızrak ucunu boğazından sol eliyle çekip çıkardı; atı onu ileri fırlattı. Hubeyş’e hücum edip onu mızrakladı ve attan düşürdü; ardından el-Kirmânî’nin piyadeleri sopalarla işini bitirdiler.

Nasr’ın adamları bozguna uğradı ve el-Kirmânî’nin adamları onların seksen atını ele geçirdi. Nasr’ın oğlu Temîm attan düşürüldü ve onun iki bineği alındı. Bunlardan birini es-Suğdî b. Abdurrahman, ötekini el-Hadîr aldı. el-Hadîr b. Temîm, Selm b. Ahvaz’a rastladı; yeğeninden bir topuz aldı, Selm’e vurdu ve onu atından çekip aldı. Temîm’den iki adam Selm’e hücum etti; fakat Selm kurtulup köprüden aşağı atladı. Demir miğferine on kadar darbe almıştı ve yığılıp kaldı. Muhammed b. el-Haddâd onu Nasr’ın ordugâhına taşıdı; kuvvetler de çekildi. Birkaç gece sonra Nasr Merv’den çıktı ve İsme b. Abdullah el-Esedî öldürüldü. O, Nasr’ın adamlarını savunuyordu. Sâlih b. el-Ka‘kā‘ el-Ezdî ona yetişti. İsme: “Gel bakalım ey Mezzûnî!” diye bağırdı. Sâlih de ona: “Sıkı dur ey hadım!” dedi. Çünkü İsme’nin çocuğu yoktu. İsme atını çevirdi, at şahlandı ve İsme düştü. Bunun üzerine Sâlih onu mızraklayıp öldürdü. Recez şairi İbn ed-Deylemerî de İsme’nin yanında savaştı ve öldürüldü. Ubeydullah b. Havtame es-Sülemî de öldürüldü; Mervân el-Bahrânî ona demir bir çubuk attı ve o da öldü. Başını el-Kirmânî’ye getirdiler; fakat o bundan hoşlanmadı, çünkü Ubeydullah onun dostlarından biriydi. Yemenli bir adam, Müslim b. Abdurrahman b. Müslim’in atının dizginlerini tuttu; fakat onu tanıyınca bıraktı. Üç gün birbirleriyle savaştılar; son gün Mudar, Yemen’i bozguna uğrattı. Bunun üzerine el-Halîl b. Gazvân şöyle bağırdı: “Ey Rebîa ve Yemen ehli! Hâris çarşıya girdi; İbnü’l-Akta‘ öldürüldü; Mudar’ın gücü kırıldı!” İlk kaçan, İbrahim b. Bassâm el-Leysî oldu. Nasr’ın oğlu Temîm, yaya savaşmak için attan indi; Akîl b. Ma‘kil, Muhammed b. el-Müsennâ’ya: “Biz neden Nasr ve el-Kirmânî için kendimizi öldürüyoruz? Gel, Tohâristan’daki yurdumuza dönelim!” dedi. Fakat Muhammed şöyle cevap verdi: “Nasr bize vefa göstermedi; biz de onunla savaşmayı bırakmayacağız.”

el-Hâris ile el-Kirmânî taraftarları, Nasr’a ve adamlarına mancınıkla atış yapıyorlardı. Nasr’ın gölgeliği, o altındayken vuruldu; fakat yerinden kıpırdamadı. Sonra Selm b. Ahvaz’ı onların üzerine gönderdi; o da onlarla savaşa girdi. Başlangıçta zafer Nasr’ın oldu. Fakat el-Kirmânî bunu görünce sancağını Muhammed b. Muhammed b. Umeyre’den aldı ve onunla savaşarak kırdı. Bunun üzerine Muhammed b. el-Müsennâ, ez-Zağ ve Hittân ile birlikte Karabakul’a yöneldi; oradan Râzık kanalına çıktılar. Köprüyü Nasr’ın oğlu Temîm tutuyordu. Muhammed, Temîm’in yanına varınca ona: “Çekil aradan ey delikanlı!” dedi. Muhammed sarı bir sancak taşıyordu; ez-Zağ da onunla beraberdi. Onlar, Nasr’ın mevlası ve başkâtibi A‘yen’i attan düşürüp öldürdüler; Şâkiriyye’den bir kısmını da öldürdüler. el-Hadîr b. Temîm, Selm b. Ahvaz’a hücum etti ve onu mızrakladı; fakat Selm darbeyi savdı. Ardından el-Hadîr, demir bir çubukla onun göğsüne, sonra omzuna vurdu. Üçüncü darbeyi başına indirdi ve Selm yere düştü. Nasr, sekiz yüz adamla kendi taraftarlarını savundu ve düşmanın çarşıya girmesini engelledi.

Yemen, Mudar’ı bozguna uğratınca, el-Hâris Nasr’a şu haberi gönderdi: “Yemenliler seni kurtarıp gitmeme beni kınıyorlar; ben ise savaşmaktan geri duruyorum. Şimdi taraftarlarının en dirayetlilerini el-Kirmânî’nin önüne koy.” Bunun üzerine Nasr, Yezid en-Nehâvî yahut Hâlid’i ona gönderdi; Hâris’in, savaştan geri duracağına dair sözünde durup durmayacağını öğrenmek istedi. Hâris’in, Nasr’la savaşmaktan yalnızca şu sebeple geri durduğu da söylenmiştir: İmrân b. el-Fadl el-Ezdî ile onun ailesi, Abdülcebbâr el-Adevî, Hâlid b. Ubeydullah b. Habîb el-Adevî ve onun taraftarlarının çoğu, Tabuşkan halkına yaptıklarından dolayı el-Kirmânî’den intikam almak istiyorlardı. Bu, Esed’in el-Kirmânî’yi onların üzerine gönderdiği zamandı. Onlar da Esed’in hükmüne razı olmak için dışarı çıkmışlardı. Fakat el-Kirmânî elli adamın karınlarını yardı ve onları Ceyhun’a attı. Üç yüz kişinin el ve ayaklarını kesti. Üç kişiyi de çarmıha gerdi; ailelerini ise en yüksek bedeli verene sattı. Böylece bunlar, el-Kirmânî’ye yardım edip Nasr’a karşı savaştığı için el-Hâris’ten intikam alıyorlardı.

Onunla el-Hâris arasındaki işler değişince Nasr, taraftarlarına şöyle dedi: “Hâris, el-Kirmânî ile birlikte olduğu sürece Mudar benim etrafımda birleşmez. Onlar hiçbir konuda anlaşamazlar; en iyi yol, birbirleriyle çekiştikleri için ikisini de kendi hâllerine bırakmaktır.” Bunun üzerine Cülfer’e gitti. Orada Abdülcebbâr el-Ahvel el-Adevî ile Ömer b. Ebî el-Heysem es-Suğdî’yi buldu ve onlara: “El-Kirmânî’nin yanında yer almaktan memnun musunuz?” diye sordu. Abdülcebbâr ona: “Bu makamda bulunduğun sürece bela senden eksik olmasın!” dedi. Nasr Merv’e döndüğünde, Abdülcebbâr’a dört yüz değnek vurulmasını emretti.

Nasr daha sonra Harak’a gitti ve orada dört gün kaldı. Yanında Müslim b. Abdurrahman b. Müslim, Selm b. Ahvaz ve Sinan el-Arabî vardı. Nasr eşlerine şöyle dedi: “Hâris benim yerimi alacak ve sizi koruyacak.” Nîşâbur’a yaklaştığında, halk ona elçiler göndererek: “Seni buraya getiren nedir? Allah’ın söndürdüğü bir kabile kavgası yeniden mi alevlendi?” diye sordular. Nasr’ın Nîşâbur’daki valisi Dırâr b. Îsâ el-Emîn idi. Nasr ona Sinan el-Arabî, Müslim b. Abdurrahman ve Selm b. Ahvaz’ı gönderdi; onlar da Nîşâburlularla konuştular. Bunun üzerine halk dışarı çıktı ve Nasr’ı görkemli bir alay, cariyeler ve hediyelerle karşıladı. Bunun üzerine Selm ona: “Allah seni korusun! Bu kabile Kays’tandır ve Kays sadece sitem ediyordu” dedi. Nasr da şu karşılığı verdi:

“Ben Hindif’in oğluyum; onun kabilesi beni
İyiliklerde artırır; amcam da Kays Aylân’dır!”

Nasr Merv’den ayrıldığında, Yûnus b. Abd Rabbihî, Muhammed b. Katan ve Hâlid b. Abdurrahman ile onların benzerleri de onunla birlikteydi.

Rivayete göre, Abbâd b. Ömer el-Ezdî, Abdülhakîm b. Saîd el-Avdî ve Ebû Ca‘fer Îsâ b. Cürz Mekke’den gelerek Nasr’ın yanına, Ebreşehr’de vardılar. Nasr, Abdülhakîm el-Avdî’ye: “Kavminden akılsızların ne yaptığını görmüyor musun?” dedi. O da: “Aksine, kendi kavminden akılsızların yaptığını söyle. Senin valiliğin sırasında onların hâkimiyeti uzadı ve yönetimi kendi kavmine vererek Rebîa ve Yemen’i dışladın; böylece onlar azdılar. Rebîa ve Yemen’de hem ağırbaşlılar hem de akılsızlar vardır; fakat akılsızlar ağırbaşlılara galip geldi” diye cevap verdi. Abbâd: “Emire böyle mi hitap ediyorsun?” dedi. Nasr ise: “Bırak onu; doğru söyledi” dedi. Ardından Ebû Ca‘fer Îsâ b. Cürz —Merv nehri kenarındaki bir köyden gelen bir adam— şöyle dedi: “Ey emir! Bu işlerde ve valiliğinde senin bir şerefin vardır; çünkü büyük bir iş yaklaşmaktadır. Aslı belirsiz bir adam çıkacak, siyah sancaklar açacak ve yaklaşan bir devrime çağıracaktır. O iktidarı ele geçirecek; sen de bunu görecek ve sarsılacaksın.” Ancak Nasr şöyle dedi: “Bunun olacağını sanmıyorum; çünkü insanlar arasında birlik yoktur, kin ve düşmanlık vardır. Ben Hâris Türk diyarındayken ona elçi gönderdim, valilik ve para teklif ettim; fakat o kabul etmedi, fitne çıkardı ve bana karşı ayaklandı.” Bunun üzerine Ebû Ca‘fer Îsâ: “Hâris zaten öldürülüp asılmıştır; el-Kirmânî de aynı akıbetten uzak değildir” dedi. Nasr bu sözlerinden dolayı Îsâ’ya ihsanlarda bulundu. Selm b. Ahvaz şöyle derdi: “Kays’tan daha hızlı karşılık veren ve kanını bu kadar cömertçe veren bir topluluk görmedim.”

Nasr Merv’den ayrılınca, el-Kirmânî orada üstünlüğü ele geçirdi ve el-Hâris’e: “Ben sadece Allah’ın kitabını istiyorum” dedi. Daha sonra Kahtabe şöyle demiştir: “Eğer doğru söylüyor olsaydı, ona bin süvari ile destek verirdim.”

Mukâtil b. Hayyân: “Allah’ın kitabında evleri yıkmak ve malları almak var mı?” diye sordu. Bunun üzerine el-Kirmânî onu ordugâhta bir çadırda hapsetti. Daha sonra Muammer b. Mukâtil b. Hayyân —yahut Muammer b. Hayyân— el-Kirmânî ile konuştu ve o da Mukâtil’i serbest bıraktı. Sonra el-Kirmânî mescide gitti; el-Hâris de yanında duruyordu. El-Kirmânî halka hitap etti ve Muhammed b. ez-Zübeyr ile bir başka adam hariç hepsine eman verdi. Dâvud b. Ebî Dâvud b. Ya‘kūb, Muhammed b. ez-Zübeyr için de güvence istedi. Kâtip içeri girerek Muhammed’e eman verdi. El-Hâris Dûrân ve Serahs kapısına gitti; el-Kirmânî ise Musallâ-i Esed’de konakladı. El-Kirmânî, el-Hâris’i yanına çağırdı; o da geldi ve insanların evlerini yıkıp mallarını almadığını inkâr etti. El-Kirmânî düşündü fakat bir şey yapmadı ve birkaç gün bekledi.

Sonra Bişr b. Cürmuz ed-Dabbî Harkân’da isyan etti ve insanları Kur’an ve sünnete çağırdı. El-Hâris’e şöyle dedi: “Ben seninle yalnızca adalet için savaştım; fakat el-Kirmânî ile birlikte olduğunu görünce anladım ki sen sadece ‘Hâris galip geldi’ denilsin diye savaşıyorsun. Bu insanlar sadece kabilecilik için savaşıyor; ben senin tarafında savaşmayacağım.” Bunun üzerine dört bin yahut bazılarına göre beş bin beş yüz kişiyle ayrıldı ve şöyle dedi: “Biz adalet ehliyiz; insanları hakka çağırırız ve sadece bizimle savaşanlarla savaşırız.”

El-Hâris İyâd Mescidi’ne geldi ve el-Kirmânî’ye haber göndererek yönetimin şûra ile belirlenmesini istedi; fakat el-Kirmânî bunu reddetti. El-Hâris oğlu Muhammed’i gönderdi ve eşyalarını Temîm b. Nasr’ın evinden taşıdı. Bunun üzerine Nasr kendi kabilesine ve Mudar’a şöyle yazdı: “Hâris’in yanında kalın ve ona iyi öğüt verin.” Onlar da geldiler. El-Hâris onlara: “Siz Arapların kökü ve dalısınız; fakat yakında bozguna uğrayacaksınız. Ailelerinizle birlikte benim yanıma gelin” dedi. Onlar da: “Biz hiçbir konuda anlaşamayız; ancak yaşayarak görürüz” diye cevap verdiler.

El-Kirmânî’nin ordugâhındaki görevlilerden biri Mukâtil b. Süleyman idi. Buharalılardan bir adam ona gelip: “Kurmuş olduğum mancınıklar için ücretimi ver” dedi. O da: “Bunu Müslümanlar için kurduğuna dair delil getir” dedi. Bunun üzerine Şeybe b. Şeyh el-Ezdî onun lehine şahitlik etti. Bunun üzerine Mukâtil’in emriyle o adama hazine üzerine bir ödeme belgesi yazıldı.

El-Hâris’in taraftarları el-Kirmânî’ye şu mektubu yazdılar: “Sana Allah’tan korkmanı, O’na itaat etmeni, doğru imamların yolunu takip etmeni ve Allah’ın haram kıldığı kanları dökmeyi terk etmeni tavsiye ederiz. Eğer Allah bizi bir araya getirirse, bu Hâris’in Allah’a yakınlık arzusundan ve kullarına samimi nasihatinden dolayı olacaktır. Biz kendimizi savaşa, kan dökülmesine ve mallarımızın yok olmasına arz ettik. Bunların hepsi, Allah’tan umduğumuz mükâfat yanında bize az görünmektedir. Hepimiz dinde kardeşiz ve düşmana karşı yardımcıyız. Öyleyse Allah’tan kork ve hakka dön; çünkü biz, ancak helâl olan durum dışında kan dökülmesini istemeyiz.”

Birkaç gün böyle kaldılar. Sonra el-Hâris b. Süreyyc geldi ve Nevban civarında, Hişâm b. Ebî Heysem’in evinin yanında surda bir delik açtı. Bunun üzerine ihtiyatlı kimseler el-Hâris’ten ayrılarak: “Sen hainlik ettin” dediler. el-Kāsım eş-Şeybânî ile Rebî‘ et-Teymî bir grup hâlinde kaldı. El-Kirmânî ise Serahs kapısından şehre girdi. El-Hâris onlara karşı çıktı. el-Munahhal b. Amr el-Ezdî oradan geçerken, Benû el-Adeviyye’den es-Sumeyda‘ onu öldürdü ve: “İşte Legît’in intikamcıları!” diye bağırdı. Bunun üzerine iki taraf birbirine girdi. El-Kirmânî sağ kanadına Dâvud b. Şuayb ile kardeşleri Hâlid, Mezyed ve Mühelleb’i koydu; sol kanadına ise Kinde ve Rebîa’nın başında Sevra b. Muhammed b. Aziz el-Kindî’yi yerleştirdi. Savaş şiddetlendi; el-Hâris’in adamları bozguna uğradı ve surdaki gedik ile ordugâhı arasındaki bölgede öldürüldüler. El-Hâris katır üzerindeydi; ondan inip ata bindi. Atına vurdu; adamları kaçarken o da hızla uzaklaştı. Yanında az sayıda adamla kaldı ve bir ağacın yanında öldürüldü. Kardeşi Sevâde, Bişr b. Cürmuz ve Katan b. el-Muğîre b. Acrad da öldürüldü. Bunun üzerine el-Kirmânî savaşı durdurdu. El-Hâris’le birlikte yüz kişi öldürüldü; el-Kirmânî’nin adamlarından da yüz kişi öldü. El-Hâris’in başsız cesedi Merv şehrinde çarmıha gerildi. Ölümü, Nasr’ın Merv’den ayrılışından otuz gün sonra, Recep ayının son pazar günü (25 Nisan 746) gerçekleşti.

Denildiğine göre, el-Hâris 128 yılında (745-746) bir zeytin yahut üvez ağacının altında bu şekilde öldürüldü. El-Kirmânî, el-Hâris’e ait altın levhalar buldu ve onları ele geçirdi. El-Hâris’in cariyesini (ümmi veled) hapsetti, sonra serbest bıraktı — bu kadın daha önce Hâcib b. Amr b. Selâme b. Sekan b. Avn b. Dabîb’e ait idi. Ayrıca Nasr ile birlikte ayrılanların mallarını da ele geçirdi ve Âsım b. Umeyr’in eşyalarından dilediğini aldı.

İbrahim ona: “Onun malını hangi hakla alıyorsun?” diye sordu. Bunun üzerine el-Veddâh ailesinden Sâlih: “Onun kanını bana dök!” dedi. Fakat Mukâtil b. Süleyman araya girdi ve onu kendi evine götürdü.

Ali el-Medâinî – Züheyr b. el-Huneyd rivayetine göre: El-Kirmânî, Bişr b. Cürmuz’a karşı çıktı ve Merv şehrinin dışında konakladı. Bişr’in yanında dört bin kişi vardı. El-Hâris de el-Kirmânî ile birlikte konakladı. El-Kirmânî, Bişr’in ordugâhından iki fersah (yaklaşık 12 km) uzaklıkta birkaç gün bu şekilde kaldı. Sonra Bişr ile savaşmak üzere ilerledi. El-Hâris’e: “Yaklaş” dedi. Fakat el-Hâris, el-Kirmânî’ye uymuş olmaktan pişman oldu ve şöyle dedi: “Onlarla savaşmakta acele etme; ben onları sana geri kazandırırım.” On süvariyle birlikte ordugâhtan ayrıldı, Dercizân köyünde Bişr’in ordugâhına gidip onların yanında kaldı ve: “Ben Yemenlilerle birlikte size karşı savaşacak biri değildim” dedi. Bunun üzerine Mudar, el-Kirmânî’nin ordugâhından gizlice el-Hâris’e katılmaya başladı. Nihayet el-Kirmânî’nin yanında Mudar’dan yalnız iki kişi kaldı: Benû Süleym’in mevlası Selâme b. Ebî Abdullah —“Vallahi el-Hâris’e asla uymam; çünkü onun aldatıcı olduğunu biliyorum” dedi— ve Mühelleb b. İyâs —“Onunla birlikte olmam; çünkü onu her gördüğümde süvarilerinin geri püskürtüldüğünü gördüm” dedi.

Bundan sonra el-Kirmânî onlarla defalarca savaştı. Çarpışıyor, sonra siperlerinin arkasına çekiliyorlardı. Bazen üstünlük bir tarafta, bazen diğer tarafta oluyordu. Böyle bir günde karşılaştılar. Mürted b. Abdullah el-Mücâşiî içki içmişti; sarhoş hâlde el-Hâris’e ait bir ata binerek savaşa çıktı. Bir mızrak darbesiyle vuruldu ve attan düştü. Benû Temîm’den bazı süvariler onu koruyarak kurtardılar; fakat at kaçtı. Geri döndüğünde el-Hâris onu kınadı ve: “Neredeyse kendini öldürüyordun” dedi. O da: “Bunu yalnız atın için söylüyorsun; eğer onların ordugâhından seninkinden daha canlı bir at getirmezsem karım boş olsun!” dedi. Ertesi gün yine savaştılar. Mürted: “Onların ordugâhındaki en canlı at kimin?” diye sordu. Ona: “Abdullah b. Deysem el-Anazî” dediler ve yerini gösterdiler. Mürted ona ulaşıncaya kadar savaştı, sonra ona vurdu. İbn Deysem attan atladı; Mürted atın dizginlerini mızrağına takarak sürükledi ve el-Hâris’e getirdi. “İşte, atının yerine bunu al” dedi. Daha sonra Muhellad b. el-Hasan Mürted ile karşılaşıp şaka yollu: “İbn Deysem’in atı sana ne kadar yakışmış!” dedi. Bunun üzerine Mürted attan indi ve: “Al onu!” dedi. O da: “Beni küçük düşürmek mi istiyorsun? Sen onu savaşta aldın; ben barışta mı alacağım?” dedi.

Bir süre bu şekilde kaldılar. Sonra el-Hâris geceleyin hareket etti, Merv surlarına geldi, bir gedik açtı ve içeri girdi. Ardından el-Kirmânî de girdi; el-Hâris ise uzaklaştı. Bunun üzerine Mudar, el-Hâris’e: “Zafer bizimken siperleri terk ettik; sen ise defalarca kaçtın. Şimdi in ve yaya olarak savaş!” dedi. O da: “Ben size süvari olarak daha faydalıyım” dedi. Fakat onlar: “İnmeden razı olmayız” dediler. Bunun üzerine Merv suru ile şehir arasında yaya olarak savaşmak üzere indi. El-Hâris, kardeşi, Bişr b. Cürmuz ve Temîm’den bir grup süvari ile birlikte öldürüldü; geri kalanlar ise bozguna uğradı. El-Hâris çarmıha gerildi ve Merv Yemenlilerin eline geçti; onlar da Mudar’ın evlerini yıktılar.

El-Hâris öldürüldüğünde Nasr b. Seyyâr şu beyitleri söyledi:

“Ey kavmine zillet getiren,
ölümünde sana uzaklık ve yokluk olsun!
Senin uğursuzluğun Mudar’ı yere serdi,
kavminin itibarını düşürdü.
Ezd ve taraftarları senden önce
Amr’a ya da Mâlik’e galip gelmeyi ummazdı.
Ne de Benû Sa‘d’a,
her hızlı siyah atı gemlediklerinde!”

Ayrıca bu beyitlerin Osman b. Sadaka el-Mâzinî’ye hitaben söylendiği de rivayet edilir. Ümmü Kesîr ed-Dabbiyye şöyle dedi:

“Allah hiçbir kadına bereket vermesin, aksine onu azaplandırsın
eğer bir Mudarlı ile evlenirse!
Temîm erkeklerine, sıkıntı içindeki bir kadının sözünü ilet,
beni zillet ve yoksulluk evine yerleştirdiniz!
Eğer geri dönmezseniz savaşa,
Ezd’i yenilgiye uğratıncaya kadar,
size utanırım ki
bu Mâzunî’ye boyun eğiyorsunuz; sizi zulümle soyuyor.”

Abbâd b. el-Hâris şöyle dedi:

“Ey Nasr! Gizli olan artık açığa çıktı,
uzayan umut ve beklentiden sonra.
Mâzunîler Merv diyarında
valilik makamını ele geçirdiler, diledikleri gibi hükmediyorlar.
Hükümleri her davada geçerli sayılıyor
Mudar aleyhine, her ne kadar zulüm olsa da.
Himyâr meclislerinde otururken,
Mudar’ın boyunlarından kan akıyor.
Eğer Mudar buna razı olup zillete düşerse,
zilletleri ve sıkıntıları uzun olsun!
Eğer bundan dönerlerse ne güzel; yoksa
ordularına helâk insin!”

Yine şöyle dedi:

“Ey duygularla parçalanmış adam,
uyan artık! Aradığını bırak.
Çünkü gözlerimizin önünde
garip hâller meydana geldi.
Ezd’in Merv’de güçlendiğini gördüm,
Araplar ise aşağılandı.
O gün pirinç kıymet kazandı,
altın ise değersiz oldu.”

Ebû Bekir b. İbrahim, el-Kirmânî’nin oğulları Ali ve Osman’a hitaben şöyle dedi:

“Şiirimle övmek üzere yola çıkıyorum
insanların en üstün vasıflarına sahip iki kardeşi;
soylu atları geçerler, asla yemden yoksun kalmazlar,
misafir ve yabancı onların ikramından mahrum olmaz.
Yücelirken daha da yükseğe koşarlar,
kabileleri onların himayesinde yaşar.
Kastettiğim Ali ve yardımcısı Osman’dır;
onlara uyan asla zillete düşmez.
Babalarına yetişmek için yarışırlar,
uzaktan gelen atlar gibi hedefe yaklaşırlar.
Eğer ona yetişirlerse, bu da soylu babalarındandır;
yokuşu tırmanarak babaya ulaşırlar.
Eğer baba onları geçerse,
çok kez onları ve başkalarını geride bırakmıştır.
Gözlerimle gördüğüm için onları överim,
her ne kadar bütün vasıflarını sayamamış olsam da.
Onlar iki takva sahibidir; herkes onlara yönelir,
kabilelerinin yükünü taşıyan eksiksiz adamlardır.
Krallık gururunu ortadan kaldırdılar,
onlara karşı duran Nasr’ı zillete düşürdüler.
İbnü’l-Akta‘ı (Nasr’ı) savunucularını öldürdükten sonra kovdular;
ganimetleri süvarileri arasında paylaştırıldı.
Ayrıca el-Hâris b. Süreyyc’i de,
kılıçların başına sırayla indiği anda (öldürdüler).”

Babalarının en güçlü dönemindeki en iyi taraflarını aldılar,
böylece kavimleri ve onlara uyanlar güçlü oldu.

Bu yılda İbrahim b. Muhammed (’Abbâsî), Ebû Müslim’i Horasan’a gönderdi ve oradaki taraftarlarına şöyle yazdı:
“Onu emrimle gönderdim; sözünü dinleyin ve kabul edin. Çünkü Horasan ve onun ötesinde ele geçireceği yerler üzerinde onu yetkili kıldım.”

Ebû Müslim onların yanına geldi, fakat sözünü kabul etmediler. Karşı çıkanlar Mekke’ye gidip İbrahim’in huzurunda toplandılar. Ebû Müslim, onların onun mektubuna ve emrine uymadıklarını İbrahim’e bildirdi. Bunun üzerine İbrahim şöyle dedi:
“Bu görevi birden fazla kişiye teklif ettim, fakat kabul etmediler.”

Nitekim Ebû Müslim’i göndermeden önce bu görevi Süleyman b. Kesîr el-Huzâî’ye teklif etmişti; o da: “Ben iki görevi birden üstlenmem” demişti. Sonra İbrahim b. Seleme’ye teklif etti, o da reddetti. Bunun üzerine onların huzurunda Ebû Müslim’i seçtiğini açıkladı ve ona itaat etmelerini emretti.

Daha sonra Ebû Müslim’e şöyle dedi:
“Abdurrahman, sen bizdensin, Ehl-i Beyt’tensin; bu yüzden talimatlarımı iyi öğren. Yemen kabilesine bak; onları onurlandır ve aralarında yerleş. Çünkü bu iş onlar olmadan tamamlanmayacaktır. Rabi‘a kabilesine dikkat et; yaptıkları her şeyden şüphe duy. Mudar kabilesine gelince; onlar Ehl-i Beyt’e en yakın düşmandır. Şüphelendiğin, davranışlarında tereddüt gördüğün ya da hakkında kuşkuya düştüğün kim olursa olsun öldür. Eğer Horasan’da tek bir Arap dili konuşanı bile bırakmamaya gücün yeterse, bunu yap. Beş karış boyuna ulaşmış her çocuk —eğer ondan şüphe edersen— öldür. Fakat şeyhle, yani Süleyman b. Kesîr ile ihtilafa düşme ve ona karşı gelme. Bir işte zorlanırsan bana değil, ona başvur.”

Hişam b. Muhammed’in Ebû Mihnef’ten nakline göre, bu yıl el-Dahhâk b. Kays el-Hâricî öldürüldü.
Hâricî el-Dahhâk b. Kays’ın ölümü: El-Dahhâk, Vâsıt’ta Abdullah b. Ömer b. Abdülaziz’i kuşatırken ve Mansur b. Cumhûr ona biat ettiğinde, Abdullah b. Ömer onunla baş edemeyeceğini gördü. Bunun üzerine ona şöyle haber gönderdi:
“Bana karşı duruşunun bir değeri yok. İşte Marvân karşında; ona yürü. Onunla savaşırsan ben de seninle birlikte olurum.”

Böylece onunla barıştı; bu olayın farklı rivayetlerde anlatıldığı daha önce zikredilmişti. Hişâm, Ebû Mihnef’ten naklen, el-Dahhâk’ın İbn Ömer’in yanından ayrılarak Cezîre bölgesindeki Kefertûsâ’da Marvân’la savaşmak üzere yola çıktığını ve iki ordunun karşılaştığı gün öldürüldüğünü aktarır.

Ebû Hâşim Muhellad b. Muhammed b. Sâlih – Ahmed b. Züheyr – Abdülvehhâb b. İbrahim rivayetine göre:
Atiyye es-Se‘lebî, el-Dahhâk’ın Kufeli valisi ve adamı Milhân’ı Saylahûn Köprüsü’nde öldürdü. Bu haber el-Dahhâk’a, Vâsıt’ta Abdullah b. Ömer’i kuşatırken ulaştı. Bunun üzerine onun yerine Muta‘în adında birini tayin etti.

Ardından Abdullah b. Ömer ile el-Dahhâk arasında, İbn Ömer’in ona itaat etmesi şartıyla barış yapıldı. İbn Ömer bunu kabul etti ve onun arkasında namaz kıldı. El-Dahhâk Kûfe’ye gitti, İbn Ömer ise Vâsıt’ta kaldı.

El-Dahhâk Kûfe’ye girdikten sonra Musul halkı ona mektup göndererek şehirlerine gelmesini ve kendisine teslim edeceklerini bildirdi. Yirmi ay sonra bütün ordusuyla Musul’a yürüdü. O sırada şehirde Marvân’ın valisi olan, Cezîreli Şeybân kabilesinden el-Katırân b. Akme bulunuyordu. Musul halkı şehri el-Dahhâk’a açtı; el-Katırân ise kendi kabilesinden az sayıda kişiyle sonuna kadar savaşarak öldü. Böylece el-Dahhâk Musul’u ve çevresini ele geçirdi.

Bu haber, Hıms’ı kuşatmakla meşgul olan Marvân’a ulaştı. O da Cezîre’deki vekili olan oğlu Abdullah’a yazıp, yanında bulunan muhafız birlikleriyle Nusaybin’e gitmesini ve el-Dahhâk’ın Cezîre’yi ikiye bölmesini engellemesini emretti. Abdullah yaklaşık yedi-sekiz bin kişilik bir kuvvetle Nusaybin’e hareket etti.

El-Dahhâk da Musul’dan çıkıp Nusaybin’e yöneldi. Abdullah onunla savaştıysa da, el-Dahhâk’ın çok kalabalık ordusuna karşı koyamadı. Rivayetlere göre bu ordu yüz yirmi bin kişiydi. El-Dahhâk, Nusaybin’de kalıp şehri kuşattı.

Bu sırada iki komutanını —Abdülmelik b. Bişr et-Tağlibî ve Süleyman b. Hişâm’ın mevlası Bedr ed-Dahkavânî— dört ya da beş bin kişilik kuvvetle Rakka’ya gönderdi. Oradaki yaklaşık beş yüz kişilik süvari onlarla savaştı. Marvân bu haberi alınca takviye kuvvet gönderdi. El-Dahhâk’ın adamları geri çekilmeye başladı ve Marvân’ın süvarileri onları takip ederek arka saflardan birçok kişiyi öldürdü.

Marvân daha sonra bizzat harekete geçerek Kefertûsâ bölgesinde, Gazzâ denilen yerde el-Dahhâk ile karşılaştı. Aynı gün savaş başladı. Akşam olunca el-Dahhâk ve en sadık yaklaşık altı bin adamı attan inerek yaya savaşmaya başladılar. Ancak ordusunun geri kalanı onun nerede olduğunu bilmiyordu.

Marvân’ın süvarileri onları kuşatıp şiddetle saldırdı ve geceye doğru hepsini öldürdü. El-Dahhâk’ın geri kalan askerleri kampa çekildi. Ne Marvân’ın askerleri ne de el-Dahhâk’ın adamları onun öldüğünü hemen anlayamadı. Gece yarısına doğru yokluğu fark edilince, onu yaya savaşırken görenler gelip öldürüldüğünü haber verdiler. Bunun üzerine ağlayıp yas tuttular.

Abdülmelik b. Bişr et-Tağlibî, Marvân’ın yanına giderek el-Dahhâk’ın öldürüldüğünü bizzat bildirdi. Marvân, meşalelerle savaş alanına adamlar gönderdi. Cesetler arasında arayıp el-Dahhâk’ı buldular ve Marvân’ın huzuruna getirdiler. Yüzünde yirmiden fazla yara vardı.

Marvân’ın ordusu tekbir getirdi. El-Dahhâk’ın ordusu da onun ölümünün öğrenildiğini anlayınca durum ortaya çıktı. Marvân o gece el-Dahhâk’ın başını Cezîre şehirlerine gönderdi ve teşhir ettirdi.

Bazı rivayetlere göre el-Dahhâk ile el-Haybarî’nin ölümü 129 yılında (746–747) gerçekleşmiştir.

Hişâm’ın Ebû Mihnef’ten nakline göre ise bu yıl Hâricî el-Haybarî de öldürüldü.
el-Haybarî’nin öldürülmesi ve Şeybân’ın liderliği: Ahmed b. Züheyr – Abdülvehhâb b. İbrahim – Ebû Hâşim Muhellad b. Muhammed b. Sâlih’e göre:

el-Dahhâk öldürüldüğünde, onun ordugâhındaki insanlar sabahleyin kalkıp el-Haybarî’ye biat ettiler. O gün orada kaldılar, ertesi gün sabah tekrar onun yanına gittiler. Onun önünde saf oldular ve o da saflarını düzenledi.

O gün Süleyman b. Hişâm, mevalileri ve ailesiyle birlikte oradaydı. Daha önce Nusaybin’de el-Dahhâk’ın yanına, ailesinden ve mevalilerinden üç binden fazla kişiyle gelmişti. Süleyman ayrıca, el-Haybarî’nin öldürülmesinden sonra kendisine biat edilen Şeybân el-Harûrî’nin kız kardeşiyle evlenmişti.

el-Haybarî yaklaşık dört yüz Hâricî süvariyle Marvân’a saldırdı ve Marvân’ın askerlerini, hatta onun kendisini de bozgun uğrattı. Marvân ordugâhından kaçtı. Bunun üzerine el-Haybarî ve adamları ordugâha girdiler ve “Ey Haybarî! Ey Haybarî!” diye bağırdılar. Karşılarına çıkan herkesi öldürdüler ve Marvân’ın çadırına kadar ilerlediler. Çadırın iplerini kestiler ve el-Haybarî Marvân’ın halısının üzerine oturdu.

Marvân’ın sağ kanadı, oğlu Abdullah’ın komutasında yerini korumuştu. Sol kanadı da İshak b. Müslim el-Ukaylî’nin komutasında sağlam duruyordu. Marvân’ın askerleri, el-Haybarî’nin yanında çok az kişi olduğunu görünce, ordugâhtaki bazı köleler çadır direkleriyle ona saldırdılar ve hem onu hem de yanındaki bütün adamlarını Marvân’ın çadırında ve çevresinde öldürdüler.

Bu haber, ordugâhtan beş-altı mil uzaklaşmış olan Marvân’a ulaştı. Bunun üzerine geri döndü, süvarilerini yeniden topladı ve o geceyi ordugâhında geçirdi.

el-Haybarî’nin ordusundakiler geri dönüp Şeybân’ı lider seçtiler ve ona biat ettiler. Bundan sonra Marvân onlarla yalnızca süvari birlikleri (kardisler) ile savaşmaya başladı ve o günden itibaren saf düzenini terk etti.

el-Haybarî’nin öldürüldüğü gün, Marvân güvendiği adamlarından ve kâtiplerinden biri olan Muhammed b. Saîd’i ona bir mesajla göndermişti. Ancak bu kişinin düşmanı kışkırttığı ve onları teşvik ettiği haberi Marvân’a ulaştı. Bunun üzerine yakalanıp huzuruna getirildi; Marvân onun bir elini ve bir ayağını kestirdi ve ardından dilini de kesti.
Yezîd b. Ömer b. Hubeyre’nin Irak’a gönderilmesi: Bu yıl Marvân, Irak’ta hâlâ bulunan Hâricîlerle savaşması için Yezîd b. Ömer b. Hubeyre’yi Irak’a gönderdi.

Yine bu yıl Mekke’de hac emirliğini Abdülazîz b. Ömer b. Abdülazîz yürüttü. Ahmed b. Sâbit’in, İshak b. Îsâ – Ebû Ma‘şer yoluyla nakline göre Ebû Ma‘şer böyle söylemiştir. Vâkıdî ve diğerleri de aynı görüştedir.

Vâkıdî şöyle rivayet eder: Marvân Hıms’ı ele geçirdi, surlarını yıktı ve Nu‘aym b. Sâbit el-Cüzâmî’yi esir alarak 128 yılı Şevval ayında (746) öldürdü. Bu konuda onunla ihtilaf edenleri daha önce zikretmiştik.

Bu yıl Medine, Mekke ve Tâif’in valisi Abdülazîz b. Ömer b. Abdülazîz idi. Irak’ta ise el-Dahhâk ve Abdullah b. Ömer valilik yapıyordu. Basra kadılığı Thumâme b. Abdullah’ın elindeydi. Horasan’da ise iç savaşla sarsılmış durumda olan Nasr b. Seyyâr bulunuyordu.

Bu yıl Hâricî Ebû Hamza, Abdullah b. Yahyâ Tâlib el-Hakk ile karşılaştı ve o da onu kendi mezhebine davet etti.

Abbâs b. Îsâ el-Ugaylî – Hârûn b. Mûsâ el-Farvî – Mûsâ b. Kesîr’e göre:
Basralı el-Muhtar b. Avf el-Ezdî es-Selimî olan Ebû Hamza’nın işi şöyle başladı: Her yıl Mekke’ye gider ve insanları Marvân b. Muhammed ile Mervânîlere karşı çıkmaya çağırırdı. Bu şekilde faaliyetini sürdürdü. Nihayet 128 yılının sonlarında (746) Abdullah b. Yahyâ ona gelerek şöyle dedi:
“Ey adam! Güzel bir söz dinle. Seni adalet çağrısı yaparken görüyorum; benimle gel. Ben kavmim arasında itaat edilen biriyim.”

Bunun üzerine Abdullah Mekke’den ayrılarak Hadramut’a gitti. Ebû Hamza ona halife olarak biat etti ve birlikte Marvân ile Mervânî hanedanına karşı propaganda yaptılar.

Muhammed b. Hasan’ın rivayetine göre Ebû Hamza, Benî Süleym madenlerine uğradı. Oranın valisi Kesîr b. Abdullah, onun sözlerinden bazılarını duyunca ona yetmiş sopa vurulmasını emretti. Ebû Hamza yoluna devam ederek Mekke’ye gitti. Daha sonra Medine’yi ele geçirdiğinde Kesîr saklanarak ortalık yatışıncaya kadar gizlendi.
Şeybân b. Abdülazîz el-Hâricî’nin ölümü: Bu yılın olaylarından biri de Ebû’d-Dulfâ’ olarak bilinen Şeybân b. Abdülazîz el-Yeşkürî’nin ölümüdür.

Hâricîlerin lideri Dahhâk b. Kays eş-Şeybânî öldürüldükten ve ardından el-Hayberî de öldükten sonra, Marvân b. Muhammed’e karşı savaşan Hâricîler Şeybân’ı lider seçtiler ve ona biat ettiler. Bunun üzerine Marvân onlarla savaştı.

Hişâm b. Muhammed ve el-Heysem b. Adî şöyle rivayet eder: El-Hayberî öldürüldüğünde onların ordugâhında bulunan Süleyman b. Hişâm Hâricîlere şöyle dedi:
“Yaptığınız şey doğru değil. Eğer sözümü dinlerseniz iyi olur; dinlemezseniz ben sizden ayrılırım.”

Onlar: “Ne yapalım?” diye sordular.
O da şöyle dedi:
“Sizden biri bir zafer kazandığında ardından kendini ölüme atıyor ve gerçekten ölüyor. Bana göre buradan çekilip savunmada kalmalı, Musul’a gidip orada sağlam bir şekilde yerleşmeliyiz.”

Bunun üzerine böyle yaptılar. Marvân da onların peşine düştü. Hâricîler Dicle’nin doğu yakasında, Marvân ise tam karşılarında bulunuyordu. Bu şekilde dokuz ay boyunca savaştılar.

Ömer b. Hubeyre büyük bir orduyla, Suriye ve Cezîre askerleriyle birlikte Karkîsiyye’de bulunuyordu. Marvân ona Kûfe’ye gitmesini emretti. O sırada Kûfe’nin valisi, Kureyş’in mevlâsı olan Hâricî Müsenna b. İmrân idi.

Ahmed b. Züheyr – Abdülvehhâb b. İbrâhim – Ebû Hâşim Mukhallad b. Muhammed’e göre:
Marvân daha önce Hâricîlerle saf düzeninde savaşırdı. Fakat el-Hayberî öldürülüp Şeybân’a biat edilince, Marvân bundan sonra süvari birlikleriyle savaşmaya başladı ve saf düzenini terk etti. Hâricîler de ona karşı kendilerini korumak için benzer birlikler oluşturdular.

Onlara ücret karşılığı katılanların çoğu dağılıp ayrıldı ve geriye yaklaşık kırk bin kişi kaldı.

Süleyman b. Hişâm onlara Musul’a çekilip orayı bir sığınak ve erzak merkezi yapmalarını tavsiye etti. Onlar da bunu kabul ederek gece yola çıktılar. Marvân ertesi gün onların peşine düştü. Onlar bir yerden ayrılır ayrılmaz Marvân oraya ulaşıyordu.

Sonunda Musul’a gelip Dicle kıyısında konakladılar, mevzilerini tahkim ettiler ve ordugâhlarıyla şehir arasında köprüler kurdular. Şehir onların erzak ve ihtiyaç kaynağıydı. Marvân da onların karşısında hendek kazdı ve altı ay boyunca sabah akşam onlara saldırılar düzenledi.

Süleyman b. Hişâm’ın kardeşinin oğlu Ümeyye b. Muâviye b. Hişâm, Şeybân’ın ordugâhında bulunurken esir alınıp Marvân’a getirildi. Ona:
“Allah ve akrabalık hakkı için senden merhamet diliyorum, ey amca!” dedi.

Fakat Marvân:
“Bugün benimle senin aranda akrabalık yok!” diyerek onun önce ellerini sonra başını kestirdi. Bu sırada Süleyman ve kardeşleri bakıyordu.

Marvân, Yezîd b. Ömer b. Hubeyre’ye mektup yazarak Karkîsiyye’den çıkıp Irak’ta Dahhâk’ın vekili Ubeyde b. Savvâr’a karşı yürümesini emretti. O da Aynü’t-Temr’de onun süvarileriyle karşılaşıp onları bozguna uğrattı. Daha sonra Nuhayle’de tekrar toplandılar, fakat yine yenildiler. Ardından Sarat kanalında yeniden toplandılar. Bu kez Ubeyde de yanlarındaydı. İbn Hubeyre onlarla savaştı ve Ubeyde öldürüldü. Askerleri dağıldı ve ordugâhları yağmalandı. Böylece Irak’ta Hâricîlerden kimse kalmadı ve İbn Hubeyre bölgenin hâkimi oldu.

Marvân, Musul’daki ordugâhından İbn Hubeyre’ye mektup göndererek Âmir b. Dubâre’yi takviye olarak göndermesini istedi. O da altı-sekiz bin kişilik bir kuvvetle gönderdi. Bu haber Şeybân’a ulaşınca dört bin kişilik bir birlik gönderdi. İbn Dubâre ile Sinn’de karşılaşıp şiddetli bir savaş yaptılar, fakat yenildiler.

Bu yenilgi üzerine Süleyman b. Hişâm onlara Musul’dan ayrılmalarını tavsiye etti. Çünkü arkadan İbn Dubâre, önden Marvân saldırırsa dayanamayacaklarını söyledi. Bunun üzerine Hulvân yolu üzerinden Ahvaz ve Fars’a doğru çekildiler.

Marvân üç komutanını otuz bin kişilik kuvvetle İbn Dubâre’ye yardıma gönderdi. İbn Dubâre onları sürekli takip etti, Fars’a kadar sürdü ve yolda geri kalanları öldürdü. Sonunda Hâricîler dağıldı.

Şeybân bir grupla Bahreyn’e gitti ve orada öldürüldü. Süleyman b. Hişâm ise ailesiyle birlikte gemilere binerek Sind’e gitti. Marvân ise Harran’a dönüp orada kaldı.

Başka bir rivayete göre Şeybân Umân’a kaçtı ve orada Julandâ b. Mes‘ûd tarafından öldürüldü.

129 yılına gelindiğinde İbrahim b. Muhammed, Horasan’dan kendisini ziyarete gelen Ebû Müslim’e geri dönmesini emretti ve Horasan’daki Abbasî taraftarlarına açıkça isyan etmelerini ve siyah bayrakları kullanmalarını bildirdi.
Ebû Müslim’in Horasan’da Abbasî Devrimini Tebliğ Etmesi: Ali b. Muhammed, şeyhlerinden şöyle rivayet etti: Ebû Müslim Horasan’a gidip gelmeye devam etti. Nihayet orada kabile kavgaları patlak verdi. Yerel otorite çözülmeye başlayınca Süleyman b. Kesîr, Ebû Seleme el-Hallâl’a mektup yazarak İbrahim’e bir mektup göndermesini ve ondan Ehl-i Beyt’ten bir adam yollamasını istemesini rica etti. Bunun üzerine Ebû Seleme, İbrahim’e yazdı; o da Ebû Müslim’i gönderdi.

129 yılında (746-747) İbrahim, Ebû Müslim’e bir mektup yazarak kendisine gelmesini istedi; böylece ondan bir rapor alacaktı. Ebû Müslim, Cemâziyelâhir’in ortalarında (Mart 747 başları), Abbasî nakiblerinden yetmiş kişiyle birlikte yola çıktı. Horasan’da Dendânkân’a vardıklarında Kâmil — yahut Ebû Kâmil — onu durdurdu ve nereye gittiklerini sordu. “Hacca” dediler. Bunun üzerine Ebû Müslim onu bir kenara çekti ve kendi davalarına çağırdı. Adam bu çağrıya olumlu karşılık verdi ve onları serbest bıraktı.

Ebû Müslim yoluna devam ederek Ebîverd’e vardı ve orada birkaç gün kaldı. Sonra Nesâ’ya geçti. Orada Nasr b. Seyyâr el-Leysî adına vali olan kişi Âsım b. Kays es-Sülemî idi. Ebû Müslim yaklaşınca, kendi gelişini Esîd b. Abdullah el-Huzâî’ye bildirmesi için Fadl b. Süleyman et-Tûsî’yi bir mesajla gönderdi.

Fadl yola koyuldu ve Nesâ’nın bir köyünde kendisini tanıyan Şiîlerden bir adamla karşılaştı. Esîd’i sordu, fakat adam onu tersledi. Bunun üzerine Fadl şöyle dedi:
“Ey Abdullah, adamın evinin nerede olduğunu sormamda ne kötülük var?”

Adam şöyle cevap verdi:
“Bu köyde bir kötülük oldu. İki adam valinin huzuruna çıkarıldı ve aleyhlerinde iftirada bulunuldu. Onların propagandacı oldukları söylendi. Bunun üzerine onlar yakalandı; el-Ahcem b. Abdullah el-Huzâî, Gaylân b. Fadâle, Gâlib b. Saîd ve el-Muhâcir b. Osman da yakalandı.”

Bunun üzerine Fadl geri dönüp durumu Ebû Müslim’e haber verdi. O da ana yoldan ayrılıp aşağı taraftaki köylerden geçen başka bir yol tuttu ve Tarkan el-Cemmâl’i Esîd’e göndererek şöyle dedi:
“Ona, gücü yettiği kadar Abbasî Şiîsiyle birlikte bana gelmesini söyle; tanımadığın hiç kimseyle konuşmaktan da sakın.”

Tarkan gidip Esîd’i çağırdı ve Ebû Müslim’in nerede kaldığını ona bildirdi. Bunun üzerine Esîd onun yanına geldi. Ebû Müslim ona ne olduğunu sordu. O da şöyle dedi:
“Evet, doğrudur. İmamdan senin için mektuplarla birlikte Ezher b. Şuayb ve Abdülmelik b. Sa’d geldiler. Mektupları bana bıraktılar ve geri dönmeye başladılar, fakat yakalandılar; onları kimin ele verdiğini bilmiyorum. Vali onları Âsım b. Kays’a gönderdi; o da el-Muhâcir b. Osman’ı ve Şiîlerin önde gelen başka kimselerini dövdürdü.”

Ebû Müslim:
“Mektuplar nerede?” diye sordu.

Esîd:
“Evinde” dedi.

Ebû Müslim:
“Onları bana getir” dedi. O da mektupları getirip ona verdi, o da onları okudu.

Daha sonra Ebû Müslim Kûmis’e geçti. Oranın valisi Beyhes b. Budeyl el-İclî idi. Beyhes onların yanına gelip:
“Nereye gidiyorsunuz?” diye sordu.

“Hacca” dediler.

“Satacağınız iyi bir atınız var mı?” diye sordu.

Ebû Müslim:
“Satmak için değil, fakat hayvanlarımızdan hangisini istersen al” dedi.

“Bana gösterin” dedi.

Onlar da gösterdiler. Beyhes doruya çalan açık renkli bir atı beğendi. Bunun üzerine Ebû Müslim:
“O senindir” dedi.

Beyhes:
“Hayır, bedel ödemeden almam” dedi.

Ebû Müslim:
“Değerini sen takdir et” dedi.

Beyhes:
“Yedi yüz dirhem” dedi.

Ebû Müslim de:
“O senindir” dedi.

Ebû Müslim Kûmis’te bulunduğu sırada İmam’dan bir mektup geldi; bir mektup da Süleyman b. Kesîr için gelmişti. Ebû Müslim’e gelen mektupta şöyle deniliyordu:
“Sana bir zafer sancağı gönderdim. Mektubum sana nerede ulaşırsa ulaşsın, oradan geri dön ve hac mevsiminde bana ulaştırman gereken şeylerle birlikte Kahtabe’yi bana gönder.”

Bunun üzerine Ebû Müslim Horasan’a geri döndü ve elindeki para ile başka şeyleri İmam’a götürmesi için Kahtabe’yi gönderdi.

Onlar Nesâ’da iken silahlı bir birliğin başındaki kişi önlerini kesti ve:
“Siz kimsiniz?” diye sordu.

“Hacca gitmek istedik; fakat yol hakkında bizi korkutan bir şey duyduk” dediler.

Adam onları Âsım b. Kays es-Sülemî’nin huzuruna götürdü. O da onlara aynı soruyu sordu; onlar yine aynı cevabı verdiler. Bunun üzerine o:
“Çıkın gidin” dedi ve güvenlikten sorumlu olan el-Mufaddal b. Şarkî es-Sülemî’ye onları bölgeden çıkarmasını emretti.

Bunun üzerine Ebû Müslim bu adamı bir kenara çekti ve davalarını ona açtı. Adam bunu olumlu karşıladı ve:
“Rahatça gidin, acele etmeyin” dedi.

Onlar uzaklaşıncaya kadar da yanlarında kaldı.

Ebû Müslim Ramazan’ın ilk günü (16 Mayıs 747) Merv’e geldi ve İmam’ın mektubunu Süleyman b. Kesîr’e verdi. Mektupta şöyle yazıyordu:
“Çağrınızı gecikmeden açıkça ilan edin; vakit gelmiştir.”

Onlar Ebû Müslim’e büyük saygı gösterdiler ve:
“Bu, Ehl-i Beyt’ten bir adamdır” dediler.

Ardından insanları Benî Abbas’a itaate çağırdılar; yakın ve uzak taraftarlarına haber gönderip olup biteni açık etmelerini emrettiler ve destek için onları çağırdılar.

Ebû Müslim, Huzâa’ya ait köylerden biri olan ve Sefîdhenç denilen köye yerleşti. O sırada Şeybân ile el-Kirmânî, Nasr b. Seyyâr’a karşı birlikte savaşıyorlardı. Böylece Ebû Müslim davetini insanlar arasında yaydı ve işi ortaya çıktı. İnsanlar:
“Benî Hâşim’den bir adam geldi” dediler.

Her taraftan onun yanına geldiler. Fıtır bayramı günü, Hâlid b. İbrâhim’in köyünde ortaya çıktı. İnsanlara namazı Kasım b. Mücâşi‘ el-Merâî kıldırdı.

Bundan sonra Ebû Müslim göç edip Huzâa’ya ait bir başka köy olan ve Alîn ya da Allîn diye anılan köye yerleşti. Bir gün içinde altmış köyün halkı ona katıldı ve orada kırk iki gün kaldı.

Ebû Müslim’in ilk zaferi, Ebîverd’de, Âsım b. Kays’ın öldürülmesiyle Mûsâ b. Ka‘b et-Temîmî’nin eliyle gerçekleşti. Sonra zafer Mervürrûz’da geldi.

Ebû’l-Hattâb’a göre Ebû Müslim, elindeki para ve başka şeyleri İmam İbrâhim b. Muhammed’e göndermiş olduğu Kahtabe b. Şebîb’in ardından Kûmis’ten Merv bölgesine geri döndü. 129 yılı Şaban ayının dokuzuncu günü, Salı günü (27 Nisan 747) ulaştı ve Ebu’l-Hakem İsa b. A‘yen en-Nakîb’in bulunduğu Fânîn denilen köyde konakladı. Burası nakib Ebû Dâvûd’un köyüydü.

Buradan Ebû Dâvûd’u, Amr b. A‘yen ile birlikte Tuhâristan’a ve Belh’in bu tarafındaki bölgelere gönderdi; onlara Ramazan 129’da (16 Mayıs-14 Haziran 747) daveti açıkça ilan etmelerini emretti. Ayrıca Nadr b. Subeyh et-Temîmî’yi, Şerîk b. Gadzî et-Temîmî ile birlikte Mervürrûz’a gönderdi ve onlara da Ramazan’da propagandayı açıkça yapmalarını emretti. Ebû Âsım Abdurrahman b. Süleym’i de Talekân’a gönderdi. Ebû’l-Cehm b. Atıyye’yi ise Hârizm’deki Alâ b. Hureys’e gönderdi ve ona Ramazan’ın yirmi dördünde (8 Haziran 747) daveti açıkça ilan etmesini emretti.

Eğer düşman, belirlenen vakitten önce onların üzerine yürür ve onları zarara ve sıkıntıya maruz bırakırsa, kendilerini savunmalarına ve kılıçlarını çekip Allah’ın düşmanlarıyla savaşmalarına izin verdi. Düşmanın meşgul ettiği ve bu yüzden belirlenen vakitte ayağa kalkamayanlar, daha sonra bunu yaparlarsa bir zarar görmeyeceklerdi.

Ebû Müslim, Ebû’l-Hakem Îsâ b. A‘yân’ın evinden ayrıldı ve Ramazan ayının ikinci gecesinde (17 Mayıs 747), Hargan bölgesinin Safidhanj adlı köyünde Süleyman b. Kesîr el-Huzâî’nin yanında kaldı. Çarşamba gecesi, Ramazan’ın yirmi beşinde (9 Haziran 747), İmam tarafından kendisine gönderilen ve “Gölge” adı verilen sancağı on dört arşın uzunluğunda bir mızrağa dikti; yine İmam tarafından gönderilen ve “Bulutlar” adı verilen bayrağı da on üç arşın uzunluğunda bir mızrağa bağladı ve şu ayeti okudu: “Kendilerine zulmedildiği için savaşanlara izin verildi. Şüphesiz Allah onlara yardım etmeye kadirdir.” (Hac 39)

Bunun ardından kendisi, Süleyman b. Kesîr, onun kardeşleri, mevlâları ve Safidhanj halkından kendisine katılanlar siyah elbiseler giydiler. Bunlar arasında, Süleyman’ın kız kardeşi Ümmü Amr bt. Kesîr yoluyla kayınbiraderi olan Geylân b. Abdullah el-Huzâî ile Humeyd b. Râzin ve kardeşi Osman b. Râzin de vardı.

Hargan bölgesindeki bütün Şiîler o gece önceden kararlaştırılmış işaret olarak ateşler yaktılar ve ertesi sabah Ebû Müslim’in yanına toplanmaya başladılar. “Gölge” ve “Bulutlar” isimlerinin yorumu şöyleydi: Bulutlar nasıl yeryüzünü kaplarsa, Abbasî daveti de öyle yayılacaktı; yeryüzü nasıl gölgesiz olmazsa, o da kıyamete kadar bir Abbasî halifesiz olmayacaktı.

Merv’in davetçileri, çağrıya icabet edenlerle birlikte Ebû Müslim’in yanına geldiler. İlk gelenler, Ebû’l-Vaddâh el-Hürmüzferraî Îsâ b. Şübeyl’in yanındaki ilk yerleşimcilerdi; bunlar dokuz yüz yaya ve dört süvariden oluşuyordu. Hürmüzferrah halkı arasında Süleyman b. Hasan ve kardeşi Yezdân b. Hasan, el-Heysem b. Yezîd b. Keysân, Nasr b. Muâviye’nin mevlâsı Büvey’, Ebû’l-Hâlid el-Hasan, Cerda ve Muhammed b. Alvân bulunuyordu.

Daha sonra Ebû’l-Kâsım Muhriz b. İbrahim el-Cübânî’nin yanındaki ilk yerleşimciler geldi; bunlar bin üç yüz yaya ve on altı süvariden oluşuyordu. Onlarla birlikte Ebû’l-Abbas el-Mervezî, Hıdâm b. Ammâr ve Hamza b. Ruteym gibi davetçiler de vardı.

İlk grubun yerleşimcileri “Allahu ekber!” diye bağırmaya başladılar; Muhriz b. İbrahim’in yanındakiler de karşılık olarak “Allahu ekber!” diye cevap veriyordu. Bu şekilde bağırarak Safidhanj’daki Ebû Müslim’in ordugâhına girdiler. Bu olay, Ebû Müslim’in açık davetinden iki gün sonra, Cumartesi günü (12 Haziran 747) gerçekleşti.

Ebû Müslim, Safidhanj kalesinin onarılmasını, tahkim edilmesini ve düzenlenmesini emretti. Bayram geldiğinde, Süleyman b. Kesîr’e kendisi ve Abbasî taraftarlarına namaz kıldırmasını söyledi. Onun için ordugâhta bir minber kurdurdu ve ezan ile kamet olmadan hutbeden önce namaza başlamasını emretti.

Emevîler hutbeyi önce okuyup sonra namaz kılarlardı; cuma günlerinde kamet eklenirdi. Bayram ve cuma günlerinde hutbeyi minberde oturarak verirlerdi. Ancak Ebû Müslim, Süleyman b. Kesîr’e birinci rekâtta altı defa ardı ardına tekbir getirmesini, sonra kıraati yapmasını ve yedinci tekbirde rükûya gitmesini; ikinci rekâtta beş defa tekbir getirmesini, sonra kıraat yapıp altıncı tekbirde rükûya gitmesini emretti. Hutbeye “Allahu ekber” ile başlamasını ve Kur’an’dan bir ayetle bitirmesini söyledi. Emevîler ise bayram namazında birinci rekâtta dört, ikinci rekâtta üç tekbir kullanırlardı.

Süleyman b. Kesîr namazı ve hutbeyi tamamlayınca, Ebû Müslim ve taraftarları onun hazırladığı sofraya gittiler ve gelecekteki başarı ümidiyle sevinç içinde yemek yediler.

Ebû Müslim tahkimat yaparken Nasr b. Seyyâr’a “Emîr Nasr” diye hitap ederek mektuplar gönderirdi. Abbasî taraftarlarının toplanmasıyla güçlenince kendisini açıkça ortaya koydu ve Nasr’a şöyle yazdı: “Bundan sonra şunu bil ki, Allah bazı kimseleri Kur’an’da şöyle kınar: ‘Eğer kendilerine bir uyarıcı gelirse, diğer toplumlardan daha doğru yolda olacaklarına dair en kuvvetli yeminleri ettiler. Fakat onlara bir uyarıcı gelince bu, onların sadece nefretini artırdı; yeryüzünde kibirlenerek ve kötü tuzaklar kurarak. Oysa kötü tuzak ancak sahibini kuşatır. Onlar, öncekilerin yolundan başkasını mı bekliyorlar? Allah’ın sünnetinde bir değişiklik bulamazsın ve Allah’ın sünnetinde bir sapma da bulamazsın.’” (Fâtır 42-43)

Nasr bu mektuba çok şaşırdı; Ebû Müslim’in kendini açıkça ortaya koymasına hayret etti. Uzun süre düşündü ve “Bu mektubun tek bir cevabı vardır” dedi.

Ebû Müslim Mahûvân’daki ordugâhına yerleşince Muhriz b. İbrahim’e Cirenc’te bir hendek kazmasını, taraftarlarını ve katılmak isteyen Şiîleri toplamasını ve Nasr b. Seyyâr’ın Merverrûd, Belh ve Tohâristan ile olan bağlantısını kesmesini emretti. Muhriz bunu yaptı ve hendekle çevrili ordugâhında yaklaşık bin kişi toplandı.

Ebû Müslim ayrıca Ebû Sâlih Kâmil b. Muzaffer’e, Muhriz’in ordugâhındaki askerleri sayacak ve adlarını, babalarının adlarını ve köylerini kaydedecek birini göndermesini emretti. Bu görev için Ebû Sâlih Humeyd el-Azrak gönderildi. Kâtip olan Humeyd, Muhriz’in ordugâhında 804 savaşabilir adam saydı.

Oradaki tanınmış kumandanlar arasında şunlar vardı: Hargan bölgesinden Ziyâd b. Seyyâr el-Ezdî; ilk yerleşimciler bölgesinden Hıdâm b. Ammâr el-Kindî; yine aynı bölgeden Hanîfe b. Kays; Herat halkından Abdaveyh el-Cerdemez; Hargan bölgesinden Hamza b. Ruteym el-Bâhilî; ilk yerleşimciler bölgesinden Ebû Hâşim Halîfe b. Mihrân; Ebû Hâdîce Cîlân b. es-Suğdî ve Ebû Nuaym Mûsâ b. Subeyh.

Muhriz b. İbrahim, Ebû Müslim Merv’e girinceye kadar ordugâhında kaldı. Ebû Müslim Mahûvân’dan ayrılıp Nişâbur yolu üzerindeki Marsarcas’ta konaklayınca Muhriz de askerleriyle ona katıldı.

Ebû Müslim Safidhanj’da iken meydana gelen olaylardan biri şudur: Nasr b. Seyyâr, onun açık davetinden on sekiz gün sonra, kendi mevlâsı Yezîd’i büyük bir süvari kuvvetiyle onun üzerine gönderdi. Ebû Müslim de Malik b. Heysem el-Huzâî ile Mus‘ab b. Kays’ı onların üzerine gönderdi.

İki taraf Alîn adlı köyde karşılaştı. Malik, onları “Allah’ın Resûlü’nün ailesinden seçilmiş olanın” çağrısına uymaya davet etti; fakat onlar bunu kibirle reddettiler. Bunun üzerine Malik, yaklaşık iki yüz adamla sabah namazından ikindiye kadar savaş düzeninde onlarla çarpıştı.

Bu sırada Sâlih b. Süleyman, İbrahim b. Yezîd ve Ziyâd b. Îsâ Ebû Müslim’e katılmıştı. Ebû Müslim onları Malik’in yardımına gönderdi. İkindi vakti ona ulaştılar ve onun gücü arttı.

Nasr’ın mevlâsı Yezîd, “Bu akşam onları bırakırsak yardım alırlar; saldırın!” dedi ve saldırdılar. Bunun üzerine Ebû Nasr (Malik b. Heysem) attan inip yaya olarak savaşmaya başladı ve adamlarını teşvik ederek, “Allah’ın kâfirlerden bir kısmını yok edeceğini umuyorum; onları şiddetle vurun!” dedi.

Çarpışma devam etti. Emevî tarafından otuz dört kişi öldürüldü, sekiz kişi esir alındı. Abdullah et-Tâî, Nasr’ın mevlâsı Yezîd’e saldırdı ve onu yakaladı; diğerleri kaçtı.

Ebû Nasr, Abdullah et-Tâî’yi, esirleri ve kesik başları bazı Şiîlerle birlikte Ebû Müslim’e gönderdi. Kendisi Safidhanj’daki ordugâhında kaldı. Gelenler arasında Ebû Hammâd el-Mervezî ve Ebû Amr el-A‘cemî de vardı.

Ebû Müslim, başların ordugâhın kapısında sergilenmesini emretti. Yezîd el-Eslemî’yi, Nasr’ın mevlâsı Yezîd’in yaralarını tedavi etmesi ve ona iyi davranılması için Ebû İshak Halid b. Osman’a gönderdi. Sonra Ebû Nasr’a gelmesini yazdı.

Yezîd iyileştikten sonra Ebû Müslim onu çağırdı ve şöyle dedi: “Bizimle kalmak ve davamıza katılmak istersen, Allah seni doğru yola iletmiştir. İstemezsen, güven içinde efendine dön. Ancak Allah adına söz ver ki bize karşı savaşmayacak, bizim hakkımızda yalan söylemeyecek ve sadece gördüklerini anlatacaksın.”

Yezîd geri dönmeyi seçti ve Ebû Müslim onu serbest bıraktı. Ardından Ebû Müslim şöyle dedi: “Bu adam, bizim İslam’dan çıktığımızı iddia eden takva sahibi insanları bizden uzaklaştıracaktır.”

seni ancak bize karşı bir delil olsun diye sağ bırakmıştır diye düşünüyorum.”

Yezîd ise şöyle cevap verdi: “Vallahi düşündüğün gibidir. Üstelik onlar bana, kendileri hakkında yalan söylememem için yemin ettirdiler. Bu yüzden sana şunu söyleyeceğim: Namazlarını vaktinde, ezan ve kametle kılıyorlar; Kitap okuyorlar, Allah’ı çok zikrediyorlar ve insanları Allah’ın Resûlüne çağırıyorlar. Ben onların işinin başarıya ulaşacağını düşünüyorum. Eğer beni kölelikten azat eden efendim sen olmasaydın, sana dönmezdim; onların yanında kalırdım.”

Bu, Abbasî taraftarları ile Mervân oğulları taraftarları arasındaki ilk çatışmaydı.

Bu yıl içinde Hâzim b. Huzeyme, Merverrûd’a üstün geldi ve Nasr b. Seyyâr’ın oradaki valisi öldürüldü. Hâzim, oğlu Huzeyme ile birlikte Ebû Müslim’e bir mektup göndererek zaferi haber verdi.
Hâzim b. Huzeyme’nin Merverrûd Zaferi: Ali b. Muhammed – Ebû’l-Hasan el-Cüşemî, Züheyr b. Huneyd ve Hasan b. Râşid’e göre:

Hâzim b. Huzeyme, Merverrûd’a gitmeye hazırlandığında Temîm kabilesinin ileri gelenleri onu engellemek istediler; o ise, “Ben sizin kabîlenizden bir adamım ve hedefim Merv’dir, belki galip gelirim, o zaman bu sizin olur, eğer öldürülürsem benden kurtulmuş olursunuz” dediği için onu serbest bıraktılar ve o da yola çıkarak Kenc Rustak adlı bir köyde konakladı; daha sonra Ebû Müslim tarafından gönderilen Nadr b. Subeyh ve Bassâm b. İbrâhim onun yanına geldiler; akşam olunca Hâzim, Merverrûd halkına gece baskını yaptı ve Nasr b. Seyyâr’ın Merverrûd valisi olan Bişr b. Ca‘fer es-Sa‘dî bu saldırıda öldürüldü; bu olay Zilkade ayının başlarında (Temmuz 747 ortaları) gerçekleşti ve Hâzim bu zafer haberini oğlu Huzeyme b. Hâzim, Abdullah b. Saîd ve Şebîb b. Vec ile Ebû Müslim’e gönderdi.

Ebû Ca‘fer şöyle dedi: Ebû Müslim’in Horasan’da devrimi ilan etmesi, Horasan’a gidiş gelişleri ve oraya dönüşü hakkında, zikrettiğimiz rivayetlerden farklı bir rivayet de vardır: İmam İbrahim, Ebû Müslim’i Horasan’a gönderdiği sırada Ebû’n-Necm’in kızını onunla evlendirdi ve mehirini onunla birlikte gönderdi; ardından Horasan’daki nakîblere mektup yazarak Ebû Müslim’i dinlemelerini ve ona itaat etmelerini emretti; bazı rivayetlere göre Ebû Müslim, Kûfe yakınlarındaki Huterniyye köyündendi ve İdris b. Ma‘kil el-İclî’nin hizmetkârıydı, daha sonra Muhammed b. Ali’nin, ardından İbrahim b. Muhammed’in ve onun oğullarının mevlası oldu; henüz genç yaşta Horasan’a geldiğinde Süleyman b. Kesîr onu kabul etmedi, onun bu işi yürütecek kadar güçlü olmadığından korktuğu için hem kendisi hem de arkadaşları adına endişe ederek onu geri gönderdi.

O sırada Ebû Dâvûd Hâlid b. İbrâhim Ceyhun’un ötesinde bulunuyordu, fakat oradan ayrılıp Merv’e geldiğinde İmam’ın mektubu kendisine okundu ve gönderilen kişi hakkında soru sordu; ona Süleyman b. Kesîr’in onu geri gönderdiği söylendi, bunun üzerine bütün nakîbleri topladı ve ‘İmrân b. İsmâil’in evinde bir araya getirdi; ardından Ebû Dâvûd onlara, “İmamın mektubu size gönderdiği adamla birlikte ulaştı, ben yokken geldi ve siz onu geri gönderdiniz, şimdi onu geri göndermenizin gerekçesi nedir?” dedi; Süleyman b. Kesîr ise, “Onun gençliği ve bu işi yürütemeyeceğinden korkmamız, ayrıca hem onun için hem kendimiz hem de davet ettiğimiz ve sorumlu olduğumuz kimseler için endişe etmemiz sebebiyle” diye cevap verdi.

Bunun üzerine Ebû Dâvûd şöyle dedi: “Aranızda Allah’ın Muhammed’i seçtiğini, onu seçip görevlendirdiğini ve bütün insanlara elçi olarak gönderdiğini inkâr eden var mı?” Onlar, “Hayır” dediler; “Peki Allah’ın ona kitabını indirdiğini, güvenilir ruh Cebrâil’in ona gelip Allah’ın helal kıldığını helal, haram kıldığını haram kıldığını bildirdiğini, hükümler koyduğunu, yollarını gösterdiğini ve geçmişte olanları ve kıyamete kadar olacakları ona haber verdiğini inkâr eder misiniz?” dedi, onlar yine “Hayır” dediler; “Peki Allah’ın Peygamber’i görevini yerine getirdikten sonra vefat ettirdiğini inkâr eder misiniz?” dedi, onlar “Hayır” dediler; “O hâlde Peygamber’e indirilen bu ilmin onunla birlikte göğe kaldırıldığını mı, yoksa geride bırakıldığını mı düşünüyorsunuz?” dedi, onlar “Elbette geride bırakılmıştır” dediler; “Peki bu ilmin onun ailesinden ve en yakınlarından başkalarına bırakıldığını mı düşünüyorsunuz?” dedi, onlar “Hayır” dediler; “Peki bu iş gelişirken ve insanlar ona yönelmişken, içinizden biri bunu kendine çevirmeyi düşünür mü?” dedi, onlar “Hayır, asla” dediler; o da, “Ben sizin böyle yaptığınızı söylemiyorum, fakat şeytan bazen olmayan şeyler hakkında bile büyük vesveseler verir; içinizden bu işi Peygamber’in ailesinden başka akrabalarına aktarmak isteyen var mı?” dedi, onlar “Hayır” dediler; “Peki onların ilmin kaynağı ve Peygamber’in mirasının sahipleri olduklarını inkâr eder misiniz?” dedi, onlar “Hayır” dediler; bunun üzerine şöyle dedi: “Ama görüyorum ki onların emrinden şüphe ettiniz ve bilgilerini reddettiniz; eğer bu iş için uygun olan kişi o olmasaydı onu size göndermezlerdi; kimse onun onlara bağlılığını, yardımını ve haklarını savunduğunu inkâr etmemiştir.”

Ebû Dâvûd’un bu sözleri üzerine Ebû Müslim’i çağırttılar ve onu Kûmis’ten geri getirdiler, lider olarak kabul ettiler, sözünü dinlediler ve ona itaat ettiler; ancak Ebû Müslim’in içinde Süleyman b. Kesîr’e karşı bir kırgınlık kaldı ve bunu Ebû Dâvûd’a da söyledi; bundan sonra nakîbler ve Abbasî taraftarları Ebû Müslim’e itaat ettiler, ona boyun eğdiler ve ondan gelen her şeyi kabul ettiler; davetçiler sözlerini Horasan’ın bütün bölgelerine yaydılar, insanlar akın akın katıldı, sayıları arttı ve davetçiler Horasan’ın her tarafına dağıldı.

Ardından İmam İbrahim, Ebû Müslim’e mektup yazarak o yılki hac mevsiminde (129 / 747) yanına gelmesini ve devrimin açıkça ilanına dair talimatlarını vermek istediğini bildirdi, ayrıca Kahtabe b. Şebîb’i ve toplanan malları da yanında getirmesini emretti; Ebû Müslim’in elinde üç yüz altmış bin dirhem bulunuyordu, bunun bir kısmıyla Kuh ve Merv tüccarlarının sattığı mallardan ve ince ve kalın ipeklerden satın aldı, geri kalanını eriterek küçük altın ve gümüş külçeler hâline getirdi ve bunları elbiselerin astarlarına yerleştirdi; ardından yük hayvanları hazırladı ve Cemâziyelâhir ortasında (Mart 747 başları) yola çıktı; yanında nakîblerden Kahtabe b. Şebîb, Kâsım b. Mücâşi‘ ve Talha b. Zurayk ile birlikte kırk bir kişi vardı; kervanı Khuzaa köylerinde hazırladılar, yüklerini yirmi bir yük hayvanına yüklediler ve her birine silahlı bir adam bindirdiler; Nasr b. Seyyâr’ın devriyelerinden kaçınmak için çöl yolunu takip ederek Ebiverd’e ulaştılar.

Ebû Müslim, ‘Osman b. Nâhik ve arkadaşlarına haber göndererek kendisine katılmalarını istedi; aralarında beş fersah (yaklaşık 30 km) mesafe vardı, elli kişi onun yanına geldi; ardından Ebiverd’den hareket edip Nesa köylerinden Kagas adlı yere ulaştı; Fazl b. Süleyman’ı Asid’in köyü Andemân’a gönderdi; orada Şiîlerden bir adamla karşılaştı ve Asid’in nerede olduğunu sordu; adam, “Onu neden soruyorsun? Bugün vali tarafından büyük bir olay yaşandı ve o, el-Ahcem b. Abdullah, Ghaylân b. Fadâle, Gâlib b. Saîd ve Muhâcir b. Osman ile birlikte ‘Âsım b. Kays el-Harûrî’ye götürülüp hapsedildi” dedi.

Bunun üzerine Ebû Müslim ve arkadaşları Andemân’a gittiler; Ebû Mâlik (Asid) ve Nesa’daki Şiîler onun yanına geldiler; Ebû Mâlik, İmam’ın elçisinin getirdiği mektubun kendisinde olduğunu söyledi; Ebû Müslim mektubu getirmesini istedi, o da mektup ile birlikte bir sancak ve bir bayrak getirdi; mektupta, mektup kendisine ulaştığında derhal geri dönmesi ve devrimi açıkça ilan etmesi emrediliyordu; bunun üzerine Ebû Müslim, İmam’dan gelen bayrağı ve sancağı mızraklara bağladı; Nesa halkından Şiîler, davetçiler ve ileri gelenler onun etrafında toplandı; Ebiverd’den gelenler de zaten onun yanındaydı.

Bu durum ‘Âsım b. Kays el-Harûrî’ye ulaştı ve o da Ebû Müslim’e adam göndererek durumunu sordu; Ebû Müslim, hac yolcusu olduğunu, Allah’ın evine gitmekte olduğunu ve yanında ticaretle uğraşan arkadaşlarının bulunduğunu söyledi; ayrıca tutuklanan arkadaşlarının serbest bırakılmasını istedi; bunun üzerine kendisinden bir taahhüt yazısı vermesi istendi; bu yazıda, yanındaki köleleri, binek hayvanlarını ve silahları teslim edeceğini ve arkadaşlarının serbest bırakılacağını kabul etti; Ebû Müslim bunu kabul etti ve arkadaşları serbest bırakıldı; ardından yanında bulunan Şiîlerin bir kısmına geri dönmelerini emretti, İmam’ın mektubunu onlara okudu ve devrimi açıkça ilan etmelerini söyledi; bir grup geri döndü, ancak Ebû Mâlik Asid b. Abdullah el-Huzâî, Zurayk b. Şevzeb ve Ebiverd’den gelenler onunla birlikte kaldı; geri dönenlere de hazır bulunmalarını emretti.

Daha sonra Ebû Müslim, yanında kalanlarla birlikte Kahtabe b. Şebîb’i alarak Curcân sınırına kadar ilerledi; burada Hâlid b. Bermek ve Ebû Avn’a haber göndererek topladıkları malları getirmelerini istedi; onlar geldiler ve birkaç gün orada kaldı; kervanlar toplanınca Kahtabe b. Şebîb’i hazırlayıp yanındaki paralarla birlikte İmam İbrahim’e gönderdi; kendisi ise Nesa’ya döndü, oradan Ebiverd’e geçti ve gizlice Merv’e giderek Huzâa’ya ait Fanîn adlı köyde konakladı; bu olay Ramazan ayının yirmi üçüncü günü (7 Haziran 747) gerçekleşti; bayram gününü taraftarlarının toplanma zamanı olarak belirledi; Ebû Dâvûd ve Amr b. A‘yan’ı Toharistan’a, Nadr b. Subeyh’i Âmul ve Buhara’ya Şerîk b. Îsâ ile birlikte gönderdi; Musa b. Ka‘b’ı Ebiverd ve Nesa’ya, Hâzim b. Huzeyme’yi Merverrûd’a gönderdi; insanlar onun yanına geldi ve bayram günü Kâsım b. Mücâşi‘ et-Temîmî namazı kıldırdı.

Bu yıl Horasan’daki Arap kabilelerinin çoğu Ebû Müslim’e karşı savaşmak üzere yemin edip anlaşma yaptılar; bu durum onun taraftarlarının çoğalıp gücünün arttığı zamana rastladı; yine bu yıl Safîdhanç’taki karargâhından Mâhkuvân’a taşındı.
Horasanlı Arap kabilelerinin Ebû Müslim’e Karşı ittifakı: Ali – es-Sabbâh (Cibrîl’in mevlâsı) – Mesleme b. Yahyâ’ya göre:

Ebû Müslim devrimi açıkça ilan ettiğinde insanlar ona katılmak için acele ettiler ve Merv halkı onun yanına gelmeye başladı; Nasr onları bundan alıkoymadı ve yasaklamadı, ayrıca el-Kirmânî ve Şeybân da Ebû Müslim’in faaliyetlerini kötü görmediler, çünkü o Mervân b. Muhammed’i tahttan indirmeye çağırıyordu; Ebû Müslim, Bâlin adlı bir köyde çadırda kalıyordu ve yanında ne muhafız ne de kapıcı vardı, insanlar onun otoritesini büyütüyor ve “Benû Hâşim’den bir adam ortaya çıktı, ağırbaşlı, vakur ve sakin biridir” diyorlardı; Merv halkından bazı gençler, dindar ve fıkıh öğrenmek isteyen kimseler olarak onun yanına gelip soyunu sordular, o ise “Söyleyeceklerim sizin için soyumdan daha hayırlıdır” dedi; ardından ona fıkıhla ilgili meseleler sordular, o da “İyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak sizin için bundan daha önemlidir; bizim yapacak işlerimiz var ve sizin yardımınıza sorularınızdan daha çok ihtiyacımız var, bu yüzden bizi mazur görün” dedi; onlar ise “Allah’a yemin ederiz ki senin soyunu bilmiyoruz ve yakında öldürüleceğini düşünüyoruz; bunun gerçekleşmesi için şu iki kişiden birinin serbest kalmasından başka bir şey eksik değildir” dediler; Ebû Müslim ise “Hayır, aksine Allah dilerse ikisini de ben öldüreceğim” dedi.

Bu gençler geri dönüp Nasr b. Seyyâr’a giderek duyduklarını anlattılar; o da “Allah sizi hayırla mükâfatlandırsın, siz onun durumunu araştırıp öğrenen kimselersiniz” dedi; sonra Şeybân’a gidip aynı şeyi anlattılar, bunun üzerine Şeybân Nasr’a, “Birbirimizi boğmuş durumdayız” diye haber gönderdi; Nasr da ona, “Bana saldırmayı bırak ki onunla savaşayım veya istersen birlikte ona karşı savaşalım, onu öldürelim ya da kovup uzaklaştıralım, sonra kendi aramızdaki meseleye döneriz” diye yazdı; Şeybân ne yapacağını bilemez hâle geldi ve bu durum ordugâhındaki insanlar tarafından fark edildi; Ebû Müslim’in casusları bu durumu ona haber verdiler; Süleyman, “Bu onların kulağına nasıl gitti, birine mi anlattın?” dedi; Ebû Müslim gençlerin gelişini anlattı ve Süleyman, “Demek bu yüzdenmiş” dedi; ardından el-Kirmânî’nin oğlu Ali’ye, “Sen zulme uğramış ve intikam alamayan bir adamsın, baban öldürüldü, sen Şeybân ile aynı fikirde değilsin, sadece intikam peşindesin, bu yüzden Şeybân’ın Nasr ile barışmasını engelle” diye yazdılar; Ali, Şeybân’ın yanına gidip onunla konuştu ve niyetinden vazgeçirdi; bunun üzerine Nasr Şeybân’a, “Aldatılıyorsun, Allah’a yemin ederim ki bu mesele o kadar büyüktür ki onun yanında beni küçük görmelisin” diye yazdı.

Bu sırada Ebû Müslim, Nadr b. Nu‘aym ed-Dabbî’yi Herat’a gönderdi; oranın valisi Îsâ b. Akîl el-Leysî idi; Nadr onu şehirden çıkardı ve Îsâ kaçıp Nasr’a sığındı, Nadr ise şehri ele geçirdi; ardından Yahyâ b. Nu‘aym b. Hubeyre Hâricîlere, “Ya siz Mudar’dan önce yok olursunuz ya da Mudar sizden önce yok olur” dedi; onlar, “Bu nasıl olacak?” diye sordular; o da, “Bu adamın işi henüz bir ay önce ortaya çıktı ama şimdiden onun ordusuna sizin ordunuz kadar adam katıldı” dedi; onlar, “Ne yapalım?” diye sordular; o da, “Nasr ile barış yapın, çünkü onunla barışırsanız bu insanlar Nasr ile savaşır ve sizi bırakırlar, çünkü yönetim Mudar’ın elindedir; eğer barış yapmazsanız onlar barış yapar ve size karşı savaşırlar ve bu sizin aleyhinize olur” dedi; onlar yine, “Ne yapalım?” diye sordular; o da, “Onlardan önce davranın, bir saat bile olsa öne geçin ve onların öldürülmesiyle teselli bulun” dedi.

Bunun üzerine Şeybân, Nasr’a ateşkes teklif etti ve Nasr bunu kabul etti; ardından Salm b. Ahvaz’a haber gönderdi ve aralarında anlaşma yapıldı; Şeybân, sağında İbn el-Kirmânî, solunda Yahyâ b. Nu‘aym olduğu hâlde geldi; Salm, İbn el-Kirmânî’ye, “Ey tek gözlü, senin Mudar’ı yok edecek kişi olduğunu sanmıyorum” dedi; sonra bir yıl süreli bir ateşkes yaptılar ve bunu yazılı hâle getirdiler; bu durum Ebû Müslim’e ulaşınca Şeybân’a, “Biz de seninle birkaç ay ateşkes yapmak isteriz, bize üç aylık bir süre tanı” diye yazdı; bunun üzerine İbn el-Kirmânî, “Ben Nasr ile barış yapmadım, bunu Şeybân benim isteğim dışında yaptı; ben kan davası güden bir adamım ve Nasr ile savaşmayı bırakmayacağım” dedi; böylece yeniden savaşa başladı, fakat Şeybân ona yardım etmeyi reddetti ve “Hıyanet caiz değildir” dedi; bunun üzerine İbn el-Kirmânî, Ebû Müslim’e haber göndererek Nasr’a karşı yardım istedi; Ebû Müslim el-Mahkuvân’a geçti ve Şibl b. Tahmân’ı İbn el-Kirmânî’ye, “Ben Nasr’a karşı seninleyim” mesajıyla gönderdi; İbn el-Kirmânî, Ebû Müslim ile görüşmek istediğini söyledi; Ebû Müslim on dört gün bekledikten sonra ordusunu Mahkuvân’da bırakarak onun yanına gitti; Osman b. el-Kirmânî süvarilerle onu karşılayıp ordugâha kadar eşlik etti; Ebû Müslim, Ali b. el-Kirmânî’nin huzuruna çıktı ve dışarıda atından inmeden bekledi, sonra içeri girip onu “Emir” diye selamladı; Ali onun için Makhlad b. Hasan el-Ezdî’ye ait bir sarayda konak yeri hazırlamıştı; Ebû Müslim orada iki gün kaldıktan sonra Mahkuvân’daki ordugâhına döndü; bu olay 130 yılı Muharrem ayının beşinci günü (16 Eylül 747) gerçekleşti.

Ebû’l-Hattâb şöyle rivayet etti: Ebû Müslim’in ordugâhındaki Şiîlerin sayısı artınca Safîdhanç dar gelmeye başladı ve daha geniş bir yere ihtiyaç duydu; Mahkuvân bu ihtiyacı karşıladı; burası el-Alâ b. Hureys’e ait bir köydü ve Ebû İshak Hâlid b. Osman ile Ebû’l-Cehm b. Atiyye ve kardeşleri burada yaşıyordu; Ebû Müslim Safîdhanç’ta kırk iki gün kaldıktan sonra buraya geçti ve 9 Zilkade (19 Temmuz 747) Çarşamba gecesi Ebû İshak’ın evinde konakladı; buranın etrafına iki kapılı bir hendek kazdırdı ve kendisiyle Şiîler burada yerleştiler; kapılardan birine Mus‘ab b. Kays ile Bahdel b. İyâs’ı, diğerine Ebû Şerahîl ile Ebû Amr el-A‘cemî’yi görevlendirdi; güvenliği Ebû Nasr Mâlik b. Heysem’e verdi ve muhafızların başına Ebû İshak Hâlid b. Osman’ı getirdi; ordu kayıtlarını Kâmil b. Muzaffer’e, divanı ise Eslem b. Subeyh’e verdi; Kâsım b. Mücâşi‘ et-Temîmî’yi kadı tayin etti ve Mâlik b. Heysem’i Ebû’l-Vaddâh ve bazı eski yerleşimcilerle destekledi; iki Nevşân köyünden gelen seksen üç kişiyi de Ebû İshak’ın emrine verdi.

Kâsım b. Mücâşi‘ ordugâhta Ebû Müslim için namaz kıldırır ve ikindi namazından sonra Benî Hâşim’in faziletlerini ve Benî Ümeyye’nin kötülüklerini anlatan konuşmalar yapardı; Ebû Müslim burada sade bir Şiî gibi yaşamaya devam etti, ta ki Abdullah b. Bistâm ona çadırlar, mutfak eşyaları, atlar için yem torbaları ve su kapları getirene kadar; ilk tayin ettiği görevli Dâvûd b. Kerraz oldu; kaçak kölelerin ordugâha katılmasına izin vermedi ve onları Şevvâl köyünde ayrı bir siperli alanda topladı; sayıları artınca onları Ebiverd’deki Musa b. Ka‘b’a gönderdi; ardından Kâmil b. Muzaffer’e askerleri isimleri, babalarının isimleri ve köylerine göre kaydetmesini emretti; sayıları yedi bine ulaştı ve her birine önce üç, sonra dört dirhem maaş verildi.

Sonunda Mudar, Rabîa ve Kahtân kabileleri aralarındaki düşmanlıkları bırakıp Ebû Müslim’e karşı birleşmeye karar verdiler; onu Merv’den çıkardıktan sonra kendi meselelerine döneceklerdi; bu konuda aralarında yazılı bir anlaşma yaptılar; bu durum Ebû Müslim’e ulaşınca endişelendi ve durumu yeniden değerlendirdi; Mahkuvân’daki su azalmıştı ve Nasr’ın suyu kesmesinden korktuğu için Alin köyüne geçti; burası Ebû Mansur Talha b. Zurayk’a aitti ve 6 Zilhicce 129’da (14 Ağustos 747) oraya yerleşti; Alin ile Belâşe Cird arasında hendek kazdırdı ve köyü arkasına alarak savunma yaptı; Alin halkı Hargan kanalından su içtiği için Nasr onların suyunu kesemedi; Kurban Bayramı geldiğinde Kâsım b. Mücâşi‘ namazı kıldırdı.

Nasr b. Seyyâr Iyâd kanalı civarında konaklamıştı ve Asım b. Amr’ı Belâşe Cird’e, Ebû’d-Dhayyal’i Tûsan’a, Bişr b. Unayf’i Culfâr’a ve Hâtim b. el-Hâris’i Haraq’a yerleştirdi; Ebû’d-Dhayyal askerlerini Tûsan halkının üzerine yükledi, halkı zor durumda bıraktılar, hayvanlarını kestiler ve yiyeceklerini zorla aldılar; Şiîler bunu Ebû Müslim’e şikâyet etti; o da süvariler gönderdi, Ebû’d-Dhayyal’i yenip kaçırdılar ve Meymûn el-A‘sar el-Hârizmî ile otuz kadar adamı esir aldılar; Ebû Müslim onlara elbise verdi, yaralarını tedavi ettirdi ve serbest bıraktı.

Bu yıl Cudey‘ b. Ali el-Kirmânî öldürüldü ve çarmıha gerildi.
Cudey‘ b. Ali el-Kirmânî’nin Öldürülmesinin Anlatımı: Daha önce el-Hâris b. Süreyc’in öldürülmesini ve onu öldürenin el-Kirmânî olduğunu zikretmiştik. El-Kirmânî, el-Hâris’i öldürdüğünde, bu öldürme sebebiyle Merv bütünüyle onun hâkimiyetine geçti ve Nasr b. Seyyâr Merv’den ayrılarak Ebreşehr’e gitti. El-Kirmânî’nin hâkimiyeti güçlendi. Rivayet edildiğine göre Nasr, Salm b. Ahvaz’ı onun üzerine gönderdi. Salm, Nasr’ın muhafızları ve süvarileriyle yürüdü; el-Kirmânî’nin adamlarıyla karşılaştığında, Yahyâ b. Nu‘aym el-Meyla‘ı Rabîa’dan bin askerle, Muhammed b. el-Müsennâ’yı Ezd’den yedi yüz süvariyle, İbn el-Hasan b. eş-Şeyh el-Ezdî’yi onların gençlerinden bin kişiyle ve el-Hazmî es-Suğdî’yi Yemen’den bin Ebnâ ile konuşlanmış buldu. Birbirlerinin karşısına dikildiklerinde Salm b. Ahvaz, Muhammed b. el-Müsennâ’ya, “Ey Muhammed el-Müsennâ, şu kayıkçıları, yani Ezd’i, üzerimize çıkar!” diye seslendi. Bunun üzerine Muhammed, Salm’a, “Ey zındık, sen Ebû Ali’ye bunu mu söylüyorsun?” dedi. İki ordu yavaş yavaş birbirine yaklaştı ve kılıçlarla çarpıştı. Salm b. Ahvaz bozguna uğratıldı; adamlarından yüzden fazlası öldürüldü, Muhammed’in adamlarından da yirmiden fazla kişi öldürüldü. Nasr’ın askerleri düzensiz biçimde ona geri döndüler. Bunun üzerine Akîl b. Ma‘kıl ona, “Ey Nasr, sen Araplara uğursuzluk getirdin; madem bu kadar ileri gittin, artık bütün gücünü ortaya koy ve işini sonuna kadar götür!” dedi.

Bunun üzerine Nasr, İsmâ b. Abdullah el-Esedî’yi gönderdi; o, Salm b. Ahvaz’ın durduğu yerde durdu ve, “Ey Muhammed, balığın deniz kurdunu yenemeyeceğini sen de çok iyi bilirsin!” diye bağırdı. Muhammed de ona, “Öyleyse yanımıza gelene kadar bekle, ey soysuz!” diye karşılık verdi. Sonra Muhammed es-Suğdî’ye Yemenlilerle birlikte onun üzerine çıkmasını emretti. Şiddetli bir savaş yaptılar. İsmâ kaçıp Nasr b. Seyyâr’a döndü; adamlarından dört yüz kişi öldürülmüştü.

Bundan sonra Nasr, Mâlik b. Amr et-Temîmî’yi gönderdi. O da adamlarıyla ilerledi ve, “Ey İbn Müsennâ, eğer erkeksen çık karşıma!” diye seslendi. Muhammed onun meydan okumasını kabul etti. Temîmli ona boynu ile omzu arasından vurduysa da bir tesir yapmadı. Bunun üzerine Muhammed b. el-Müsennâ ona gürzüyle vurdu ve başını parçaladı. Savaş son derece şiddetlendi; çok büyük bir savaş yaptılar. Nasr’ın adamları bozguna uğratıldı; bunlardan yedi yüz kişi öldürüldü. El-Kirmânî’nin adamlarından da üç yüz kişi öldürüldü. Aralarındaki kin daha da arttı ve hepsi hendeklerin başına çıkıp birbirleriyle acımasızca savaşmaya devam ettiler.

Ebû Müslim, her iki tarafın da birbirine büyük kayıplar verdirdiğinden ve takviye alamayacaklarından emin olunca Şeybân’a mektuplar yazmaya başladı. Sonra da ulaca, “Mudar tarafı üzerinden git; seni durdurup mektuplarını alacaklardır” derdi. Onlar mektupları alır ve içinde, “Ben Yemenlilerin dayanamayacağını görüyorum; onlarda hayır yoktur. Onlara güvenme, onlara dayanma. Allah’ın sana istediğini göstereceğini umuyorum. Eğer hayatta kalırsam onlardan ne saç ne tırnak bırakacağım” sözlerini okurlardı. Ardından başka bir yoldan ikinci bir ulak gönderir, bu mektupta ise Mudar’ı kötüleyip Yemen’i öven benzer ifadeler yazardı. Böylece iki tarafın her biri ona meyletmeye başladı. Sonra Nasr b. Seyyâr’a da, el-Kirmânî’ye de, “İmam beni size tavsiye etti ve ben onun sizin hakkınızdaki görüşüne aykırı davranmayacağım” diye yazmaya başladı. Aynı zamanda vilâyetin çeşitli bölgelerine de mektuplar yazarak devrimin açıkça ilan edilmesini emretti. Rivayet edildiğine göre siyahı ilk giyen Nesa’da Esîd b. Abdullah oldu ve, “Ey Muhammed! Ey Mansur!” diye haykırdı. Mugatil b. Hakîm ile İbn Gazvân da aynı anda siyah giydiler. Ebiverd halkı, Merverrûz halkı ve Merv çevresindeki köylerin ahalisi de aynı şekilde davrandılar.

Ebû Müslim, Nasr b. Seyyâr’ın ordugâhı ile Cudey‘ el-Kirmânî’nin ordugâhı arasındaki orta bir yere ilerledi. Her iki taraf da ondan korkmaya başladı ve taraftarlarının sayısı çoğaldı. Bunun üzerine Nasr b. Seyyâr, Ebû Müslim’in durumunu ve isyanını Mervân b. Muhammed’e yazdı. Yanında bulunan kalabalığı ve kendisine tâbi olanları, ayrıca İbrahim b. Muhammed’e çağrı yaptığını ona haber verdi ve şu şiiri de yazdı:

Küller arasında közlerin parıltısını görüyorum,
Ve onların alevleneceğini sanıyorum.
Ateş iki çubukla tutuşturulabilir,
Savaş da birkaç sözle başlar.
Hayret içinde diyorum ki: Keşke bilseydim,
Ümeyyeoğulları uyanık mı, yoksa uykuda mı?

Fakat Mervân ona, “Orada bulunan kimse, uzakta olandan görmediğini görür; sen de çıbanı kendi görüşüne göre dağla” diye yazdı. Bunun üzerine Nasr, “İşte efendin bize açıkça gösterdi ki ondan bize yardım yoktur” dedi. Ardından Irak valisi Yezîd b. Ömer b. Hubeyre’ye yardım istemek üzere yazdı ve ona şu şiiri gönderdi:

Yezîd’e haber ver; çünkü sözlerin en iyisi en doğru olanıdır.
Ben çoktan beri gördüm ki yalanın hayrı yoktur.
Horasan öyle bir diyardır ki ben orada
Şaşırtıcı şeyler doğuracak yumurtalar gördüm.
İki yıldır kuluçkada olan civcivler büyümüş,
Henüz uçmamış olsalar da tüylenmişlerdir.
Eğer önlenmeden uçacak olurlarsa,
Her yerde savaş ateşleri tutuşturacaklardır.

Fakat Yezîd, “Sayı olmadan zafer olmaz; benim ise bir adamım bile yok” dedi. Bunun üzerine Nasr, Ebû Müslim’i, onun açıkça ortaya çıkmasını, güç kazanmasını ve İbrahim b. Muhammed’e çağrı yaptığını Mervân’a tekrar yazdı. Bu mektup Mervân’a, Ebû Müslim’den İbrahim’e giden bir ulak da onun eline geçmişken ulaştı. Bu ulak, İbrahim’den Ebû Müslim’e dönerken yakalanmıştı; yanında da İbrahim’in, Ebû Müslim’in mektubuna cevap olarak yazdığı bir mektup vardı. O mektupta İbrahim, Nasr ile el-Kirmânî’ye karşı eline geçen fırsatı değerlendirmediği için Ebû Müslim’i azarlıyor ve ona Horasan’da tek bir Arap bırakmamasını emrediyordu. Ulak mektubu Mervân’a teslim etti. Bunun üzerine Mervân, Dımaşk valisi el-Velîd b. Muâviye b. Abdülmelik’e yazdı; o da Belkā idarecisine, Humeyme kuyularına gidip İbrahim b. Muhammed’i yakalamasını, ellerini sıkıca bağlayıp süvari bir birlik eşliğinde kendisine göndermesini emretti. El-Velîd, Belkā valisine yazdı; o da köy mescidinde İbrahim’i yakaladı, ellerini arkasından bağladı ve el-Velîd’e götürdü. El-Velîd de onu Mervân’a gönderdi; Mervân onu hapse attı.

Nasr ile el-Kirmânî’nin meselesine dönecek olursak: Onların çekişmesi iyice şiddetlendiğinde Ebû Müslim, el-Kirmânî’ye, “Ben senin yanındayım” diye haber gönderdi. El-Kirmânî bunu kabul etti ve Ebû Müslim ona katıldı. Böylece Nasr için durum çok kritik hâle geldi. Nasr, el-Kirmânî’ye, “Yazıklar olsun sana, sakın yanılma! Allah’a yemin ederim ki ben seni ve adamlarını bu kişiden dolayı kaygıyla düşünüyorum. Benimle barış yap; Merv’e birlikte girelim ve aramızda bir sulh anlaşması yazalım” diye haber gönderdi. Bununla el-Kirmânî’yi Ebû Müslim’den ayırmayı umuyordu. Bunun üzerine el-Kirmânî evine gitti, Ebû Müslim ise ordugâhında kaldı. Sonra el-Kirmânî, üzerinde haşhaşûne kumaşından bir cübbe olduğu hâlde yüz süvariyle birlikte meydana çıktı ve Nasr’a, “Çık da aramızdaki anlaşmayı yazalım” diye haber gönderdi. Nasr onda bir hile sezdi ve el-Hâris b. Süreyc’in oğlunu yaklaşık üç yüz süvariyle onun üzerine gönderdi. Meydanda çarpıştılar ve uzun süre savaştılar. Sonunda el-Kirmânî böğründen mızraklandı ve atından düştü. Adamları, yenilene kadar onu korudular. Bundan sonra Nasr, el-Kirmânî’yi öldürttü ve cesedini yanında bir balıkla birlikte astırdı. Bunun üzerine el-Kirmânî’nin oğlu Ali harekete geçti; Ebû Müslim’in yanına gitmiş ve ondan büyük bir kuvvet toplamıştı. Bu kuvvetle Nasr b. Seyyâr’a karşı yürüdü. Onunla savaştı ve sonunda Nasr’ı valilik sarayından çıkardı. Bunun üzerine Nasr, Merv’deki köşklerden birine çekildi. Ardından Ebû Müslim Merv’e girdi ve Cudey‘ el-Kirmânî’nin oğlu Ali onu karşılamaya geldi. Ebû Müslim ona “Emir” diye hitap ederek selam verdi ve kendisine destek vereceğini söyleyip, “Bana emrini ver” dedi. Ali de ona, “Ben sana başka bir emir verene kadar yapmakta olduğun işi yapmaya devam et” dedi.

Bu yılda Abdullah b. Muâviye b. Abdullah b. Ca‘fer b. Ebî Tâlib Fars’a hâkim oldu.
Abdullah b. Muâviye el-Ca‘ferî’nin Fars’a Hâkim Olması: Ali b. Muhammed - Âsım b. Hafs et-Temîmî ve başkalarına göre: Abdullah b. Muâviye b. Abdullah b. Ca‘fer b. Ebî Tâlib, Kûfe’den çıkarılınca Medâin’e gitti. Orada halk ona biat etti ve Kûfe’den bir topluluk da ona katıldı. Daha sonra Cibâl’e gitti ve oraya, ayrıca Hulvân, Kûmis, İsfahan ve Rey’e de hâkim oldu. Kûfelilerin köleleri kaçarak ona katıldılar. Gücü yerleşince İsfahan’da ikamet etti.

Benî Yeşkür’ün mevlâlarından Muhârib b. Mûsâ, Fars’ta çok güçlü bir kimseydi. Sandaletleriyle yürüyerek İstahr’ın hükümet konağına gitti, İbn Ömer’in tayin ettiği valiyi çıkardı ve adı Umâre olan bir adama, “Halktan biat al” dedi. Halk, “Neye göre?” diye sordu. O da, “Sevdiğiniz ve hoşlanmadığınız şey üzerine” dedi. Bunun üzerine halk İbn Muâviye’ye biat etti. Sonra Muhârib Kirman’a gitti ve orada akın yaptı. Bu akın sırasında Sa‘lebe b. Hassan el-Mâzinî’ye ait bazı develeri ele geçirip geri götürdü. Bunun üzerine Sa‘lebe, develerini aramak için Eşher adlı köyüne gitti. Yanında mevlâlarından biri de vardı. Bu mevlâ ona, “Neden Muhârib’i öldürmüyoruz? İstersen sen onu vurursun ben de adamlarını oyalarım; istersen ben onu öldürürüm, sen de adamlarını oyalar durursun” dedi. Sa‘lebe ise, “Yazık sana! Daha adamla karşılaşmadan, develeri de geri alamadan cinayet mi işleyeceksin?” dedi. Sonra Muhârib’in yanına girdi. Muhârib onu hoş karşıladı ve, “Benden ne istiyorsun?” dedi. O da, “Develerimi” dedi. Muhârib, “Evet, ben onları kimin olduğunu bilmeden aldım. Şimdi öğrendim; işte develerin” dedi. Bunun üzerine Sa‘lebe onları aldı ve mevlâsına, “Bu daha hayırlıdır. Senin istediğin neydi?” dedi. Mevlâ ise, “Onu yapsaydık daha da faydalı olacak bir şeydi” dedi.

Muhârib’e Suriye ordusunun kumandanları ve ileri gelenleri katıldı. O da İbn Ömer adına Şîraz’ı yöneten Müslim b. Musayyeb’in üzerine yürüdü ve onu 128 yılında öldürdü. Ardından İsfahan’a çıktı. Bunun üzerine Abdullah b. Muâviye İstahr’a geçti ve kardeşi Hasan’ı Cibâl’e vali tayin etti. Sonra İstahr’dan bir mil uzaktaki bir manastıra yerleşti. Kardeşi Yezîd’i Fars’a vali tayin etti ve kendisi bulunduğu yerde kaldı. Hâşimoğullarından ve başkalarından insanlar onun yanına gelmeye başladılar. Vergi topladı ve valiler tayin etti. Onun yanında Mansûr b. Cumhûr, Süleyman b. Hişâm b. Abdülmelik ve Hâricî Şeybân b. el-Hils b. Abdülazîz eş-Şeybânî de vardı. Ebû Ca‘fer Abdullah ile Abdullah ve Îsâ b. Ali de onun yanına geldiler.

Daha sonra Irak valisi olarak Yezîd b. Ömer b. Hubeyre geldi ve Nübâte b. Hanzala el-Kilâbî’yi Abdullah b. Muâviye’nin üzerine gönderdi. Süleyman b. Habîb, İbn Hubeyre’nin Nübâte’yi Ahvaz’a vali yaptığını öğrenince Dâvûd b. Hâtim’i gönderdi. Dâvûd, Nübâte’yi Ahvaz’dan alıkoymak için Kurbuc Dînâr’da mevzilendi. Sonra Nübâte ilerledi ve onunla savaştı; Dâvûd öldürüldü. Süleyman Sâbûr’a kaçtı. Orada Kürtler hâkimiyeti ele geçirmiş ve el-Mesîh b. el-Havârî’yi çıkarmışlardı. Süleyman onlarla savaştı ve onları çıkardı. Sonra Abdullah b. Muâviye’ye yazıp ona biat ettiğini bildirdi. Fakat Abdurrahman b. Yezîd b. el-Mühelleb, “O sana bağlı kalmaz; sadece seni oyalamak ve Sâbûr’u ele geçirmek istiyor. Eğer samimiyse, ona yaz ve huzuruna gelsin” dedi. Bunun üzerine ona yazdı; Süleyman geldi. Fakat adamlarına, “Benimle birlikte içeri girin. Biri sizi engellemeye kalkarsa onunla savaşın” dedi. Böylece içeri girdiler. Süleyman, İbn Muâviye’ye, “İnsanların sana en itaatkârı benim” dedi. İbn Muâviye de ona, “Görev yerine dön” dedi. O da geri döndü.

Daha sonra Muhârib b. Mûsâ, İbn Muâviye’den ayrıldı. Bir kuvvet topladı ve Sâbûr üzerine yürüdü. Oğlu Muhalled b. Muhârib, Sâbûr’da alıkonulmuştu; çünkü Abdullah’ın kardeşi Yezîd b. Muâviye onu yakalamış ve hapse atmıştı. Birisi Muhârib’e, “Oğlun bu adamın elinde olduğu hâlde sen onunla savaşıyorsun! Oğlunu öldürmesinden korkmuyor musun?” dedi. O ise, “Allah onu uzak etsin!” dedi. Yezîd onunla savaştı ve Muhârib bozguna uğratıldı. Bunun üzerine Kirman’a gitti ve Muhammed b. el-Eş‘as yaklaşıncaya kadar orada kaldı. Sonra onunla birlikte hareket etti. Fakat daha sonra İbn el-Eş‘as’tan da ayrıldı; İbn el-Eş‘as onu ve oğullarından yirmi dördünü öldürdü.

Abdullah b. Muâviye ise İstahr’da kaldı; nihayet İbn Dübâre, Yezîd b. Ömer b. Hubeyre’nin oğlu Dâvûd ile birlikte onun üzerine yürüdü. İbn Muâviye, Kûfe’deki köprünün kesilmesini emretti. Bunun üzerine İbn Hubeyre karşı taraftan Ma‘n b. Zâide’yi gönderdi. O sırada Süleyman, Ebân b. Muâviye b. Hişâm’a, “Düşman sana geldi” dedi. Ebân da, “Ben onlarla savaşmakla emrolunmadım” diye cevap verdi. Süleyman ise, “Allah’a yemin olsun ki, bununla ilgili sana hiçbir zaman emir gelmeyecek!” dedi. Ma‘n geldi ve Mercü’ş-Şezân’da onlarla savaştı. Şu recez beytini de okudu:

Düşmanın emiri büyük yalancı değildir;
Ölümden kaçtı ama yine ölüme düştü.

İbn el-Mukaffa‘ ve başka bir rivayette şu şekilde geçer: “Ölümden kaçtı ve onun içine düştü.” Ma‘n, “Duracak mısınız? Ben söyledim, işimi yaptım” diye bağırdı. Bunun üzerine İbn Muâviye kaçtı. Ma‘n ise onları takip etmedi. O savaşta Ebû Leheb ailesinden bir adam da öldürüldü. Mercü’ş-Şezân’da Hâşimoğullarından bir adamın öldürüleceği önceden söylenmişti. Birçok esir alındı ve İbn Dübâre bunlardan çok sayıda kişiyi öldürttü. O gün öldürülenler arasında Ebü’l-Mecd lakabıyla bilinen Hakem el-Ferd’in de bulunduğu söylenir. Bir başka rivayette ise onun Ahvaz’da Nübâte tarafından öldürüldüğü söylenir.

İbn Muâviye kaçınca Şeybân İbn Kâvân adasına, Mansûr b. Cumhûr ise Sind’e kaçtı. Abdurrahman b. Yezîd Uman’a, Amr b. Sehl b. Abdülazîz de Mısır’a kaçtı. Geri kalan esirler İbn Hubeyre’ye gönderildi.

Humeyd et-Tavîl rivayet etti: İbn Hubeyre o esirleri serbest bıraktı. Onlardan sadece Hüseyin b. Ve‘le es-Sedûsî öldürüldü. İbn Hubeyre onun öldürülmesini emredince Hüseyin, “Bunca esirin arasında yalnız ben mi öldürüleceğim?” dedi. İbn Hubeyre, “Evet. Çünkü sen müşriksin. Zira şu beyti söylemiştin” dedi:

Ben güneşe emretsem doğmazdı.

İbn Muâviye doğrudan Sicistan’a gitti. Sonra Horasan’a geldi. Mansûr b. Cumhûr da Sind’e gitti. Ma‘n b. Zâide, Atiyye es-Sa‘lebî ve Benî Sa‘lebe’den başkalarıyla birlikte onun peşine düştü; fakat onu yakalayamayınca geri döndüler. Hüseyin b. Ve‘le es-Sedûsî ise Yezîd b. Muâviye’nin yanında bulunuyordu; daha sonra Yezîd onu bıraktı ve o da Abdullah b. Muâviye’ye katıldı.

Muverri‘ es-Sülemî, Hüseyin’i ele geçirdi. Onu bir sık çalılığın içine girerken görmüş, yakalamış ve Ma‘n b. Zâide’ye getirmişti. Ma‘n onu İbn Dübâre’ye gönderdi; İbn Dübâre de Vâsıt’a yolladı. İbn Dübâre, İstahr’da Abdullah b. Muâviye’nin üzerine yürüdü ve İstahr nehri kıyısında şehrin karşısına yerleşti. Sonra İbn es-Sahsaha bin kişilik bir kuvvetle nehri geçti. Abdullah b. Muâviye’nin safında bulunan Ebân b. Muâviye b. Hişâm ile bir zamanlar Süleyman b. Hişâm’ı desteklemiş olan Suriyeli askerleri bu kuvvetle karşılaştılar ve savaş yaptılar. İbn Nübâte köprüye yöneldi; Abdullah b. Muâviye’ye tâbi olan Hâricîler de onun kuvvetiyle savaştılar. Ebân ile Hâricîler bozguna uğradı ve onlardan bin kişi esir alınıp İbn Dübâre’ye getirildi. İbn Dübâre ise onları serbest bıraktı.

O gün yakalananlardan biri de Abdullah b. Ali b. Abdullah b. Abbas idi. İbn Dübâre onun nesebini öğrenince, “Onun Emîrü’l-Mü’minîn’e karşı çıktığını bildiğin hâlde seni İbn Muâviye’ye götüren neydi?” dedi. O da, “Bir borcum vardı, onu ödedim” dedi. Bunun üzerine Harb b. Katan el-Kinânî onun lehine konuşarak, “O bizim kız kardeşimizin oğludur!” dedi. İbn Dübâre de Abdullah’ı ona verdi ve, “Kureyşli birine karşı ileri gitmezdim” dedi. Sonra İbn Dübâre, “Yanında bulunduğun o adam bazı suçlarla itham ediliyor; bunlar hakkında bir bilgin var mı?” diye sordu. O da, “Evet” dedi ve İbn Muâviye’yi kınayarak arkadaşlarını livata ile suçladı. Bunun üzerine İbn Dübâre’ye, rengârenk boyanmış parlak kaftanlar giyen gençler getirildi; bunlar yüzden fazla delikanlıydı. İbn Dübâre onları halkın önüne dikti ki insanlar onlara baksınlar. Daha sonra İbn Dübâre, Abdullah b. Ali’yi edindiği bilgileri bildirsin diye posta atıyla İbn Hubeyre’ye gönderdi. İbn Hubeyre de onu Suriyeli askerlerle birlikte Mervân’a yolladı; Mervân da ona sitem edip duruyordu.

O sırada İbn Dübâre, Abdullah b. Muâviye’nin peşinde Kirman çölündeydi. Nübâte’nin ölümü haberi İbn Hubeyre’ye ulaşmıştı. Bunun üzerine Kurab b. Maskale, el-Hakem b. Ebî Ebyad el-Absî ve İbn Muhammed es-Sekûnî’yi gönderdi; bunların hepsi güzel konuşan kimselerdi ve İbn Dübâre’yi öven sözler söylediler. İbn Hubeyre ayrıca İbn Dübâre’ye Fars’a yürümesini emreden bir mektup yazdı. Ardından ondan İsfahan’a yürümesini emreden bir başka mektup daha geldi.

Bu yılda Ebû Hamza el-Hâricî, Abdullah b. Yahyâ Tâlibü’l-Hakk adına hac yaptı. Bunu Mervân b. Muhammed’e karşı açıkça muhalefet eden bir Hâricî olarak yaptı.
Ebû Hamza el-Hâricî’nin Haccı Yönetmesi: Abbas b. Îsâ el-Ukaylî - Hârûn b. Mûsâ el-Fervevî - Saîdîlerin mevlâsı Mûsâ b. Kesîr’e göre: 129 yılının sonunda (Ağustos 747), hacılar henüz Arafat’a çıkmamışken, Mekke’de mızrakların uçlarına takılmış siyah hırganî sarıklardan yapılmış sancaklar belirdi. Bunları yedi yüz kişi taşıyordu. İnsanlar onları görür görmez korkuya kapıldılar ve, “Ne yapıyorsunuz, ne istiyorsunuz?” diye sordular. Bunun üzerine o adamlar, Mervân’a ve Mervân oğullarına karşı çıktıklarını, onu tanımadıklarını söylediler. O sırada Medine ve Mekke valisi olan Abdülvâhid b. Süleyman onlara, hac esnasındaki ateşkes kapsamında haberler gönderdi. Onlar da, “Biz haccımızı yapmaya kararlıyız ve bundan başka bir işle uğraşmayı istemiyoruz” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Abdülvâhid onlarla, Mina’dan dönen son hacılar dönünceye kadar her iki tarafın birbirine güvence vereceği şartıyla bir barış anlaşması yaptı.

Fakat ertesi sabah erkenden kalktılar ve Arafat dağında ayrı bir topluluk olarak vakfeye durdular. Abdülvâhid b. Süleyman b. Abdülmelik b. Mervân ise halkla birlikte kenara itildi. Hacılar Mina’da bulunurken insanlar Abdülvâhid’i ayıplayarak, “Onlar konusunda yanlış yaptın. Hacıları onlara karşı kışkırtsaydın, senin başındaki bir kaşıntıdan fazlası olamazlardı” dediler. Ebû Hamza Kuraynü’s-Seâlib’de, Abdülvâhid ise hükümet konağında kaldı. Sonra Abdülvâhid, Abdullah b. Hasan b. Hasan b. Ali’yi, Muhammed b. Abdullah b. Amr b. Osman’ı, Abdurrahman b. Kasım b. Muhammed b. Ebî Bekir’i, Ubeydullah b. Ömer b. Hafs b. Âsım b. Ömer b. Hattâb’ı, ayrıca Rebîa b. Abdurrahman’ı ve bunlar gibi ileri gelenleri Ebû Hamza’ya gönderdi. Onu kaba pamuklu bir peştamal giymiş halde buldular. Abdullah b. Hasan ile Muhammed b. Abdullah onları ona takdim ettiler. Ebû Hamza onların nesebini sordu; onlar da soylarını saydılar. O da yüzlerine sertçe baktı ve onlardan hoşlanmadığını gösterdi. Sonra Abdurrahman b. Kasım ile Ubeydullah b. Ömer’e sordu; onlar da soylarını anlattılar. Bunun üzerine onlara karşı neşeli davrandı, yüzlerine gülümseyerek, “Allah’a yemin ederim ki biz ancak sizin iki atanızın yolunu izlemek için Hâricî olduk” dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Hasan ona, “Allah’a yemin olsun ki biz, sen bazı atalarımızı öv diye gelmedik. Emir bizi sana bir mesajla gönderdi; onu Rebîa sana bildirecektir” dedi.

Rebîa anlaşmanın bozulmasını anınca, kumandanlarından Belc ve Ebrehe, “Şimdi, tam şimdi!” dediler. Fakat Ebû Hamza onlara dönüp, “Allah korusun; ne anlaşmayı bozarız ne de sizi alıkoyarız. Allah’a yemin olsun ki boynum vurulacak olsa bile bunu yapmam. Fakat aramızdaki ateşkesi bozan sizsiniz” dedi. Onların isteğini reddedince onlar dönüp Abdülvâhid’e haber verdiler. Hacılar Mina’dan ayrılınca Abdülvâhid ilk ayrılan kafile içinde idi. Mekke’yi Ebû Hamza’ya bırakarak ayrıldı. Ebû Hamza da savaş olmaksızın Mekke’ye girdi.

Abbas - Hârûn - Ya‘kûb b. Talha el-Leysî, Abdülvâhid’i hicveden bazı beyitler nakletti ve, “Bunlar adını hatırlamadığım bir şaire aittir” dedi:

Hacılara Allah’ın dinine aykırı davranan bir güruh geldi,
bunun üzerine Abdülvâhid kaçtı.

Kadınlarını ve emirliğini ardında bırakıp koştu,
kaçan bir dişi deve gibi toprağı döverek.

Babası onun etini kemiğinden sıyırmış olsaydı,
babasının kökü sebebiyle soyu daha temiz olurdu.

Bundan sonra Abdülvâhid yürüyüp Medine’ye girdi ve divanın getirilmesini emretti. İnsanları seferberlik için çağırdı ve her birinin maaşına on dirhem zam yaptı. Abbas - Hârûn - Ebû Damre Enes b. Iyâd’a göre: O da divana kayıtlı olanlar arasındaydı, fakat sonra adı kayıttan silindi. O ayrıca şöyle dedi: “Arkadaşlarımızdan birden fazlası bana anlattı ki, Abdülvâhid, Abdülaziz b. Abdullah b. Amr b. Osman’ı insanların başına kumandan tayin etti ve onlar sefere çıktılar. Harre’ye vardıklarında boğazlanmış develerle karşılaştılar ve yollarına devam ettiler.”

Ahmed b. Sâbit - bir ravi - İshak b. Îsâ - Ebû Ma‘şer es-Sindî’ye göre bu yıl haccı Abdülvâhid b. Süleyman b. Abdülmelik b. Mervân yönetti. Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî ve başkaları da aynı şeyi söyler. Abdülvâhid, Mekke ve Medine valisiydi. Irak valisi Yezîd b. Ömer b. Hubeyre idi. Rivayet edildiğine göre Kûfe kadılığı el-Haccâc b. Âsım el-Muhâribî’nin, Basra kadılığı ise Abbâd b. Mansûr’un elindeydi. Horasan’da Nasr b. Seyyâr hüküm sürüyordu ve orada iç savaş vardı.
Ebu Müslim’in Merv Surlu Şehrine Girişi: Bu yılın olayları arasında, Ebu Müslim’in Merv’in surlarla çevrili şehrine girmesi, oradaki Hükümet Konağı’nı (Dârü’l-İmâre) ele geçirmesi ve Ali b. Cüdey‘ el-Kirmânî’nin Nasr b. Seyyâr’a karşı onunla birlikte savaşmayı kabul etmesi de vardı.

Ebu’l-Hattab şöyle rivayet etti: Ebu Müslim’in Merv’in surlu şehrine girişi ve Horasan valilerinin oturduğu Hükümet Konağı’nı ele geçirmesi, 130 yılı Cemâziyelâhir ayının dokuzuncu günü, Perşembe (14 Şubat 748) tarihinde gerçekleşti.

Ali b. Cüdey‘ el-Kirmânî’nin Ebu Müslim’e katılmasının sebebi şuydu: Süleyman b. Kesîr, Ali b. Kirmânî’nin karşısında konaklamıştı; o sırada Ali, Nasr ile Ebu Müslim’e karşı savaşmak üzere anlaşma yapmıştı. Bunun üzerine Süleyman b. Kesîr, Ali’ye şöyle dedi:
“Ebu Müslim diyor ki: ‘Daha dün babanı öldürüp çarmıha geren Nasr b. Seyyâr ile barışmaya razı mı oluyorsun? Senin Nasr b. Seyyâr ile aynı mescitte namaz kılacak kadar bile birleşeceğini düşünmezdim.’”

Bu söz üzerine Ali b. el-Kirmânî’nin gayreti kabardı, verdiği karardan döndü ve böylece Araplar arasındaki ateşkes bozuldu.

Ateşkes bozulunca Nasr, Ebu Müslim’e haber göndererek Mudar tarafında yer almasını istedi; Rabi‘a ve Kahtan da kendi adlarına benzer isteklerde bulundular. Birkaç gün karşılıklı yazışmalar sürdü. Sonunda Ebu Müslim, her iki taraftan da birer heyetin kendisine gelmesini, böylece birini seçeceğini bildirdi. Onlar da bunu yaptılar. Ancak Ebu Müslim, Abbâsî Şîası’na Rabi‘a ve Kahtan tarafını seçmelerini emretti; çünkü yönetim Mudar’ın elindeydi ve onlar Mervân el-Ca‘dî adına hükmediyor, Yahyâ b. Zeyd’in katillerini destekliyordu.

İki heyet geldi. Mudar heyetinde ‘Akil b. Ma‘kil b. Hasan el-Leysî, Ubeydullah b. Abd Rabbihî el-Leysî, el-Hattâb b. Muhriz es-Sülemî ve ileri gelen diğer kişiler vardı. Kahtan heyetinde ise Osman b. el-Kirmânî, Muhammed b. el-Müsenna, Sevre b. Muhammed b. Aziz el-Kindî ve diğer önde gelenleri bulunuyordu.

Ebu Müslim, Osman b. el-Kirmânî ve beraberindekilere Muhtafiz’in bahçesine gitmelerini, orada serili halı ve minderlere oturmalarını söyledi. Kendisi de Muhtafiz’in evindeki bir odada oturdu. Daha sonra Mudar heyetine izin verildi ve onlar içeri girdiler. Odada Ebu Müslim ile birlikte Şîa’dan yetmiş kişi bulunuyordu. Ebu Müslim, Şîa için yazdığı ve bir tarafı seçmelerini isteyen metni okudu.

Okuma bitince Süleyman b. Kesîr ayağa kalktı; etkili bir hatipti ve Ali b. el-Kirmânî ile taraftarlarını tercih etti. Ardından nakîblerden Ebu Mansur Talha b. Zurayk ayağa kalktı; o da güçlü bir hatipti ve aynı görüşü dile getirdi. Sonra Mezyed b. Şakik es-Sülemî ayağa kalkarak şöyle dedi:

“Mudar, Peygamber ailesinin katilleridir; Emevîlerin destekçileri ve Mervân el-Ca‘dî’nin taraftarlarıdır. Kanlarımız onların boynundadır, mallarımız onların elindedir ve yaptıklarının sonucu onları beklemektedir. Nasr b. Seyyâr, Mervân’ın Horasan valisidir; onun emirlerini yerine getirir, minberde ona biat çağrısı yapar ve ona ‘Müminlerin Emiri’ der. Allah katında biz bundan beriyiz; ne Mervân’ın müminlere emir olmasını, ne de Nasr’ın hidayet ve doğru hüküm vermesini kabul ederiz. Biz Ali b. el-Kirmânî ve onun Kahtan ve Rabi‘a’dan olan taraftarlarını seçtik.”

Odada bulunan yetmiş kişi de Mezyed b. Şakik’in sözlerini kabul etti.

Bunun üzerine Mudar heyeti aşağılanmış ve üzgün bir halde kalktı. Ebu Müslim, el-Kasım b. Mücâşi‘ ile birlikte bir grup süvari göndererek onları güvenli bir şekilde geri götürdü. Ali b. el-Kirmânî’nin heyeti ise sevinç ve gurur içinde döndü.

Ebu Müslim, yirmi dokuz gün Alin’de kaldıktan sonra Mâhûvân’daki kampına döndü. Şîa’ya evler inşa etmelerini ve kış için erzak depolamalarını emretti; çünkü Allah onları birleşmiş bir Arap cephesinden kurtarmış, Arapları kendi elleriyle parçalamıştı.

Alin’den ayrıldıktan sonra Ebu Müslim, 130 yılı Safer ayının ortalarında, Perşembe günü (25 Ekim 747) Mâhûvân’a girdi. Orada üç ay, yani doksan gün kaldı ve aynı yılın Cemâziyelevvel ayının dokuzuncu gecesi, Perşembe günü (26 Ocak 748) Merv’in surlu şehrine girdi.

O sırada Merv’in surlu şehri Nasr b. Seyyâr’ın elindeydi; çünkü Horasan valisi oydu. Bunun üzerine Ali b. el-Kirmânî, Ebu Müslim’e şöyle haber gönderdi:
“Sen şehre gir; ben de kabilemle birlikte gireyim, böylece surlu şehri ele geçirelim.”

Ebu Müslim şu cevabı verdi:
“Senin Nasr b. Seyyâr ile birleşip bana karşı savaşmandan korkuyorum; fakat yine de gir ve onunla savaş.”

Ali b. el-Kirmânî bunu yaptı. Ebu Müslim de nakîb Ebu Ali Şibl b. Tahman’ı bir kuvvetle gönderdi. Onlar şehre girip Buhârakhudâ’nın sarayına yerleştiler ve Ebu Müslim’e haber gönderdiler. Ebu Müslim de Mâhûvân’daki kampından çıkarak şehre girdi. Öncü birliklerin başına Esîd b. Abdullah el-Huzâî’yi, sağ kanada Malik b. Heysem el-Huzâî’yi, sol kanada ise el-Kasım b. Mücâşi‘ et-Temîmî’yi getirdi.

Şehrin içine girdiğinde iki tarafın savaşmakta olduğunu gördü. Bunun üzerine onlara savaşmayı bırakmalarını emretti ve şu ayeti okudu:
“Şehre, halkının gaflet içinde bulunduğu bir vakitte girdi; orada biri kendi taraftarlarından, diğeri düşmanlarından iki kişinin kavga ettiğini gördü.” (Kasas 15)

Ardından Ebu Müslim, Horasan valilerinin bulunduğu Hükümet Konağı’na gitti. Bu olay Cemâziyelevvel ayının dokuzuncu günü, Perşembe (27 Ocak 748) gerçekleşti.

Ertesi gün, Cuma (28 Ocak 748), Nasr b. Seyyâr Merv’den kaçtı ve şehri Ebu Müslim’e bıraktı. Ebu Müslim şehre girdikten sonra, Haşimiyye kuvvetlerine biat almak üzere Ebu Mansur Talha b. Zurayk’ı görevlendirdi.

Ebu Mansur, soylu duruşlu, güçlü hitabet yeteneğine sahip, Haşimiyye’nin tartışma yöntemlerini ve gizli öğretilerini bilen biriydi. O, Muhammed b. Ali’nin, Horasan’a gönderdiği elçi vasıtasıyla kendisine olumlu cevap veren yetmiş kişi arasından seçtiği on iki nakîbden biriydi. Muhammed b. Ali, elçisine “Rıdâ” için biat almalarını, fakat herhangi bir ismi açıkça belirtmemelerini emretmişti.

Elçi, bu doğrultuda hareket ederek gizlice propaganda yaptı ve insanlar ona katıldı. Sayıları yetmişe ulaşınca, içlerinden on iki kişiyi nakîb olarak seçti. Bunlar arasında Huzâa’dan Süleyman b. Kesîr, Malik b. el-Heysem, Ziyad b. Salih, Talha b. Zurayk ve Amr b. A‘yan; Tayy kabilesinden Kahtabe (asıl adı Ziyad b. Şebib); Temîm’den Musa b. Ka‘b (Ebu ‘Uyeyne), Lahiz b. Kurayz ve el-Kasım b. Mücâşi‘ ile Aslam b. Sellâm; Bekr b. Vâil’den ise Ebu Dâvud Halid b. İbrahim ve Ebu Ali el-Haravî bulunuyordu.

Nakîbler arasında babası hayatta olan tek kişi, Ebu Mansur Talha b. Zurayk b. Es‘ad (Ebu Zeyneb el-Huzâî) idi. O, Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as’ın seferine katılmış, el-Mühelleb b. Ebi Sufra ile birlikte gazalara iştirak etmişti. Ebu Müslim, savaş ve sefer tecrübeleri hakkında ona danışır, “Ebu Mansur, sen ne dersin, ne düşünürsün?” diye sorardı.

Ebu’l-Hattab şöyle rivayet etti: Ebu Mansur’un Haşimiyye’ye biat aldığı sırada orada bulunan biri bize anlattı ki o şöyle dedi:

“Sizden, Allah’ın Kitabı’na, O’nun peygamberinin sünnetine ve Allah’ın Resûlü’nün ailesinden olan Rızâ’ya itaat üzere biat istiyorum. Bunu, Allah ile yaptığınız ağır yemin ve ahit ile üstlenmelisiniz; aksi halde kadınlarınız boş olsun, köleleriniz azat olsun ve Allah’ın Evi’ne yaya gitmek üzerinize vacip olsun. Üstleriniz sizden istemedikçe ücret ve maaş talep etmeyeceğinize dair söz verin. Sizden birinin düşmanı ayağının altında bile olsa, üstlerinizin emri olmadan fitne çıkarmayacaksınız.”

Ebu Müslim, Selm b. Ahvaz’ı, Yunus b. Abd Rabbihî’yi, Akil b. Ma‘kil’i, Mansur b. Ebî’l-Harkā’yı ve arkadaşlarını hapsettiği zaman Ebu Mansur’a danıştı. O da ona şöyle dedi: “Kamçını kılıç, zindanını da kabir yap.” Bunun üzerine Ebu Müslim onları dışarı çıkardı ve öldürttü. Bunların sayısı yirmi dört kişiydi.

Ali b. Muhammed, es-Sabbâh Mevlâ Cibrîl’den, o da Mesleme b. Yahyâ’dan şöyle rivayet etti: Ebu Müslim, Hâlid b. Osman’ı muhafızlarının başı yaptı; Mâlik b. el-Heysem’i şurta reisi tayin etti; el-Kāsım b. Mücâşi‘yi kadılık görevine getirdi; Kâmil b. Muzaffar’ı da divanın başına koydu. Her bir adama dört bin dirhem maaş verdi.

Ebu Müslim, Mâhûvân’daki kampında üç ay kaldı. Sonra büyük bir kuvvetle geceleyin yola çıkarak İbn el-Kirmânî’nin kampına gitti. Sağ kanadın kumandası Lahiz b. Kurayz’da, sol kanadınki el-Kāsım b. Mücâşi‘de, öncü birliğin kumandası ise Ebu Nasr Mâlik b. el-Heysem’deydi. Tahkim edilmiş kampında Ebu Abdurrahman el-Mâhûvânî’yi bıraktı. Sabahın erken vaktinde Ebu Müslim, Şeybân’ın kampına varmıştı.

Nasr, Ebu Müslim ile İbn el-Kirmânî’nin birleşip kendisine karşı savaşmasından korktu. Bu yüzden Ebu Müslim’e haber göndererek onun Merv şehrine girmesini, kendisinin de onunla barışacağını bildirdi. Ebu Müslim bunu kabul etti; böylece Nasr, Ebu Müslim’e karşı yumuşadı. Aynı gün boyunca Nasr, İbn Ahvaz ile mektuplaştı; o sırada Ebu Müslim ise Şeybân’ın kampındaydı. Ertesi sabah Nasr ile İbn el-Kirmânî savaşa tutuştular; Ebu Müslim de Merv şehrine girmek üzere ilerledi. O, hem Nasr’ın süvarilerini hem de İbn el-Kirmânî’nin süvarilerini geri püskürttü ve 130 yılı Rebîülâhir ayının yedinci veya dokuzuncu günü (12 ya da 14 Ocak 748) şehre girdi. Şehre girerken şu ayeti okuyordu:

“Şehre, halkının gaflet içinde bulunduğu bir vakitte girdi; orada biri kendi taraftarlarından, diğeri düşmanlarından iki kişinin kavga ettiğini gördü. Kendi taraftarlarından olan, düşmanına karşı ondan yardım istedi. Musa da ona vurup işini bitirdi ve dedi ki: ‘Bu şeytanın işindendir; o gerçekten saptırıcı, apaçık bir düşmandır.’”

Ali, Ebu’z-Züeyyâl’den, o da Mufaddal ed-Dabbî’den şöyle rivayet etti: Ebu Müslim Merv şehrine girince Nasr, adamlarına şöyle dedi: “Bu adamın gücünün arttığını ve insanların ona akın ettiğini görüyorum. Ben onunla barış yaptım; onun istediği olacaktır. Öyleyse gelin, bu şehirden çıkalım ve onu burada bırakalım.”

Adamları bu konuda anlaşmazlığa düştüler; kimi “evet”, kimi “hayır” dedi. Sonunda Nasr şöyle dedi: “Benim söylediğimi mutlaka hatırlayacaksınız.” Sonra Mudar’dan yakın dostlarına şöyle dedi: “Ebu Müslim’e gidin, onunla buluşun ve ondan elde edebileceğiniz şartları elde edin.”

Ebu Müslim, Lahiz b. Kurayz’ı Nasr’a göndererek onu çağırttı. Lahiz, Kur’an’daki şu ayeti de okudu: “İleri gelenler seni öldürmek için aralarında danışıyorlar.” Ondan önceki ayetleri de okudu. Nasr bunu anlayınca kölesine şöyle dedi: “Bana abdest suyumu hazırla.” Abdest almak ister gibi ayağa kalktı, bir bahçeye girdi, oradan gizlice çıktı, bir ata bindi ve kaçtı.

Ali, Ebu’z-Züeyyâl’den, o da İyâs b. Talha b. Talha’dan şöyle rivayet etti: Ben babamla beraberdim. Babamın kardeşi Ebu Müslim’e biat etmeye gitmişti, fakat ikindi namazına kadar gecikmişti. Gündüzden az bir şey kalmıştı; biz onu bekliyorduk. Onun için akşam yemeği hazırlamıştık. Ben babamla otururken Nasr aniden yanımızdan geçti; bindiği atın sarayındaki en iyi at olduğunu biliyordum. Yanında hâcibi ve el-Hakem b. Numeyle en-Numeyrî vardı. Babam şöyle dedi: “Şüphesiz bu adam kaçıyor; yanında kimse yok, önünde taşınan ne mızrak var ne sancak.” Yanımızdan geçti, bize zar zor selam verdi. Biraz uzaklaşınca atını sürdü; el-Hakem b. Numeyle de kölelerine seslendi, onlar da atlarına binip peşine düştüler.

Ali, Ebu’z-Züeyyâl’den, o da İyâs’tan şöyle rivayet etti: Bizim bulunduğumuz yer Merv’e dört fersahtı. Nasr, hava karardıktan sonra yanımızdan geçti. Köy halkı bağrışmaya başladı ve kaçtı. Ailem ve kardeşlerim bana: “Çık git, öldürülme!” dediler ve ağladılar. Bunun üzerine ben, babamın kardeşi el-Mühelleb b. İyâs ile birlikte çıktım. Gecenin bir kısmı geçtikten sonra Nasr’a yetiştik. Yanında kırk adam vardı. Atı duraklamıştı ve kendisi ondan inmişti. Bişr b. Bistâm b. İmrân b. el-Fadl el-Burcumî onu kendi atına bindirdi. Sonra Nasr şöyle dedi: “Takip edilmekten emin değilim. Bize kim yol gösterecek?” Abdullah b. Arâre ed-Dabbî şöyle dedi: “Ben size yol gösteririm.” Nasr da ona: “Bunu yapacak adam sensin” dedi. O bizi bütün gece süratle götürdü; şafak vaktinde çöldeki bir kuyu başında durduk. Orası yaklaşık yirmi fersah uzaklıktaydı. O sırada sayımız altı yüz olmuştu. Bütün gün yol aldık, ikindi vaktinde Serahs’ın evleri ve hisarları görünecek bir yerde konakladık. O sırada sayımız bin beş yüze çıkmıştı. Ben amcamla birlikte Benî Hanîfe’den dostumuz olan Miskîn adlı birine gittim. O gece hiçbir şey yemeden uyuduk. Ertesi sabah kalktığımızda bize bulamaç getirdi, ondan yedik; çünkü bir gün bir gece bir şey yemediğimiz için çok acıkmıştık. Sonra halk toplandı ve üç bin kişi oldular. Serahs’ta iki gün kaldık. Peşimizden kimse gelmeyince Nasr, Tûs’a giderek oradakilere Ebu Müslim’in haberini verdi. Orada on beş gün kaldı; sonra da Nişabur’a geçti, biz de onunla birlikte oraya geçtik.

Bu sırada Ebu Müslim, Nasr Merv’den kaçınca valilik sarayına yerleşmişti. İbn el-Kirmânî de gelip Ebu Müslim ile birlikte Merv’e girmişti. Nasr kaçınca Ebu Müslim şöyle dedi: “Nasr beni sihirbaz sanıyor; ama Allah’a yemin olsun ki sihirbaz olan kendisidir.”

Söylediğim raviler dışında başka bir kaynak, Nasr, İbn el-Kirmânî ve Hâricî Şeybân hakkında şu farklı rivayeti nakleder: Ebu Müslim, 130 yılında Mâhûvân’daki kampından çıkarak Mâhûvân denilen köye gitti ve orada konakladı. Ali b. Cüdey‘ el-Kirmânî’den ve onun Yemenli taraftarlarından yardım istediği gibi Nasr b. Seyyâr’dan ve taraftarlarından da yardım istedi. Her iki tarafa da mektuplar göndererek onlarla barışmaya, anlaşmaya ve onlara itaat etmeye hazır olduğunu gösterdi. Ali b. Cüdey‘ bunu kabul etti ve Ebu Müslim’in istediği şekilde onunla anlaşma yaptı.

Ebu Müslim, Ali b. Cüdey‘in kendisine verdiği güvenceden emin olunca Nasr b. Seyyâr’a mektup yazarak kendisinin Nasr’ın tarafında yer alacağına dair verdiği sözü görüşmek üzere bir heyet göndermesini istedi. Benzer bir mektubu Ali b. Cüdey‘e de gönderdi.

Bu kaynak, Şîa önderlerinin Mudar yerine Yemen’i seçmesini daha önce zikredilen rivayete benzer biçimde anlatır. Ardından şöyle der: Ebu Müslim, Şibl b. Tahmân’ı başkalarıyla birlikte Merv’e gönderip Buhârakhudâ sarayını işgal ettirdiğinde, onu sadece Ali b. el-Kirmânî’ye destek olsun diye göndermişti. Ebu Müslim, bütün taraftarlarıyla birlikte Mâhûvân’daki tahkimli kampından çıkarak Ali b. Cüdey‘in yanına gitti. Yemen’in ileri gelenleri, Ali ve kardeşi Osman ile birlikte oradaydı; ayrıca Rabi‘a’dan müttefikleri de bulunuyordu.

Ebu Müslim, Merv’in surlu şehrinin karşısına geldiğinde Osman b. Cüdey‘ ve Yemen ile Rabi‘a’nın ileri gelenleri onu büyük bir süvari topluluğuyla karşıladılar. Ebu Müslim, nakîblerle birlikte Ali b. el-Kirmânî’nin ve Şeybân b. Selâme el-Harûrî’nin kampına girdi ve Ali b. Cüdey‘in çadırının önünde bekledi. Ali içeri girdi, anlaşmayı kabul etti ve ona ve beraberindekilerin hepsine güvence verdi.

Daha sonra birlikte Şeybân’ın çadırına gittiler; o günlerde Şeybân’a “Müminlerin Emiri” diye hitap ediliyordu. Ebu Müslim, Ali’ye Şeybân’ın yanına oturmasını söyledi; çünkü Şeybân’a bu şekilde selam vermesinin kendisi için caiz olmadığını Ali’ye bildirmişti. Ebu Müslim, Ali’ye “emir” diye hitap etmek istiyordu; böylece Şeybân, onun kendisine selam verdiğini sansın istiyordu. Ali bunu yaptı. Sonra Ebu Müslim içeri girerek: “Selam sana ey emir” dedi. Şeybân’a yumuşak davrandı ve ona büyük değer verdi.

Daha sonra Ebu Müslim ayrıldı ve Muhammed b. el-Hasan el-Ezdî’nin sarayında iki gece kaldı. Ardından Mâhûvân’daki tahkimli kampına döndü ve orada üç ay kaldı. 130 yılı Rebîülâhir ayının yedinci günü (12 Ocak 748) Mâhûvân’dan Merv’e hareket etti; ordusunun başında Ebu Abdülkerîm el-Mâhûvânî’yi bıraktı. Sağ kanadın başına Lahiz b. Kurayz’ı, sol kanadın başına Kāsım b. el-Mücâşi‘yi, öncü birliğin başına ise Mâlik b. el-Heysem’i getirdi.

Geceleyin yürüyerek sabah erkenden Merv kapılarına ulaştı ve Ali b. Cüdey‘e haber göndererek süvarilerini yollamasını istedi. Vali sarayının kapısına geldiğinde, surlu şehrin içinde iki grubun şiddetli biçimde savaştığını gördü. Onlara savaşı bırakmalarını ve her birinin kendi kampına dönmesini emretti; onlar da buna uydu. Sonra Lahiz b. Kurayz’ı, Kurayş b. Şakik’i, Abdullah b. el-Bahtârî’yi ve Dâvud b. Karraz’ı, Şîa’dan bazı Acemlerle birlikte Nasr’a gönderdi. Onlar, Nasr’ı Allah’ın Kitabı’na ve Muhammed ailesinden Rızâ’ya itaate çağırdılar.

Nasr, Yemen’in, Rabi‘a’nın ve Acemlerin ne yaptığını, onlara karşı koyamayacağını görünce, kendisine gönderilen daveti kabul ediyor görünmekten başka bir yol göremedi. Yani Ebu Müslim’in yanına gelip ona biat edecekti. Ancak akşam oluncaya kadar gecikti; çünkü aklında ihanet ve kaçış düşünceleri dolaşıyordu. Sonra adamlarına, o gece güvenli bir yere gitmek üzere yola çıkmalarını emretti. Fakat o gece yola çıkmaları kolay olmadı. Selm b. Ahvaz ona şöyle dedi: “Bu gece çıkmamız mümkün değil; yarın gece çıkarız.”

Sabah olunca Ebu Müslim süvari birliklerini düzenlemeye başladı ve bunu ikindiye kadar sürdürdü. Ardından Lahiz b. Kurayz’ı, Kurayş b. Şakik’i, Abdullah b. el-Bahtârî’yi, Dâvud b. Karraz’ı ve Şîa’dan bazı Acemleri Nasr’a gönderdi. Onlar Nasr’ın yanına girdiler. Nasr onlara şöyle dedi: “Ne kötü karşılık veriyorsunuz!” Lahiz de: “Bundan kurtuluş yok” diye cevap verdi. Bunun üzerine Nasr şöyle dedi: “Öyleyse eğer kurtuluş yoksa, ben abdest alayım ve onun yanına çıkayım. Ebu Müslim’e bir elçi göndereceğim; eğer bu onun görüşü ve emri ise yanına giderim ve onun hoşnutluğu da güzel olur. Ben, elçim dönünceye kadar hazırlanacağım.”

Sonra Nasr ayağa kalktı. Ayağa kalkınca Lahiz şu ayeti okudu: “İleri gelenler seni öldürmek için aralarında danışıyorlar; öyleyse çık git, çünkü ben sana öğüt verenlerdenim.” Bunun üzerine Nasr odasına girdi ve onların yanında, Ebu Müslim’den gelecek elçiyi bekleyeceğini söyledi. Gece bastırınca çadırının arkasından gizlice çıktı; oğlu Temîm, el-Hakem b. Numeyle en-Numeyrî, hâcibi ve karısıyla birlikte kaçtı.

Lahiz ve arkadaşları onu göremeyince odasına girdiler ve kaçtığını anladılar. Bu haber Ebu Müslim’e ulaşınca Nasr’ın kampına gitti; Nasr’ın ileri gelenlerini ve güvenilir adamlarını yakalatıp ellerini arkadan bağlattı. Bunlardan biri, Nasr’ın şurta reisi Selm b. Ahvaz’dı. Diğerleri ise kâtibi el-Bahtârî ve iki oğlu; Yunus b. Abd Rabbihî, Muhammed b. Katan, Mücâhid b. Yahyâ b. Hudeyn, Nasr b. İdrîs, Mansur b. Ömer Âl-i el-Harkā’dan, Akil b. Ma‘kil el-Leysî, Seyyâr b. Ömer es-Sülemî ve Mudar’ın ileri gelenleriydi. Onları zincire vurdu ve İsa b. A‘yan’ı başlarına dikti. Sonra Ebu Müslim, hepsinin öldürülmesini emredinceye kadar böyle kaldılar.

Nasr, kendisine uyan Mudar ile birlikte Serahs’ta durdu; sayıları üç bindi. Ebu Müslim ile Ali b. Cüdey‘ peşlerine düştüler ve bütün gece onları takip ettiler. Sabah olunca Nasrâniyye denilen bir köye ulaştılar. Nasr’ın karısı el-Merzubâneh’i köyde bırakıp kendisini kurtardığını gördüler.

Ebu Müslim ile Ali Merv’e geri döndüler. Ebu Müslim, Nasr’a gönderdiği adamlara şöyle sordu: “Onu sizden şüphelendiren neydi?” Onlar: “Bilmiyoruz” dediler. Ebu Müslim tekrar sordu: “İçinizden biri bir şey mi söyledi?” Onlar da: “Lahiz, ‘İleri gelenler seni öldürmek için aralarında danışıyorlar’ ayetini okudu” dediler. Ebu Müslim bunun üzerine: “Onu kaçıran işte buydu” dedi. Ardından Lahiz’e: “Sen dini mi bozmak istiyorsun?” dedi ve başını kestirdi.

Bu yıl Şeybân b. Selâme el-Harûrî de öldürüldü.
Hâricî Şeybân b. Seleme’nin Ölümü: Rivayet edildiğine göre onun ölüm sebebi şöyledir: Ali b. Cüdey‘ ile Şeybân, Nasr b. Seyyâr’a karşı savaşmak üzere birleşmişlerdi. Bunun sebebi, Şeybân’ın Nasr’a düşman olmasıydı. Çünkü Nasr, Mervân b. Muhammed’in valilerinden biriydi; Şeybân ise Hâricî görüşlerini taşıyordu. Ali b. Cüdey‘ de Nasr’a karşıydı; çünkü Ali Yemenliydi, Nasr ise Mudarî idi; ayrıca Nasr, Ali’nin babasını öldürmüş ve cesedini çarmıha germişti. Bir de Yemen ile Mudar olmak üzere iki grubu birbirinden ayıran kabile taassubu vardı. Ali b. el-Kirmânî, Ebu Müslim ile anlaşma yapınca ve Şeybân da onları terk edince, Şeybân Merv’den ayrıldı; çünkü Ebu Müslim ile Ali’nin birleşmiş halde kendisine karşı savaşmasına karşı koyamayacağını biliyordu. Bu sırada Nasr da Merv’den kaçıp Serahs’a gitmişti.

Ali b. Muhammed’den, Ebu Hafs ile Hasan b. Reşîd ve Ebu’z-Züeyyâl’den rivayet edildiğine göre: Ebu Müslim ile Şeybân arasındaki ateşkes süresi dolunca, Ebu Müslim Şeybân’a haber göndererek ondan biat istedi. Şeybân ise: “Sana biat çağrısını ben yapıyorum” dedi. Bunun üzerine Ebu Müslim ona şu haberi gönderdi: “Eğer bizim idaremiz altında yaşamayacaksan, oturduğun yerden ayrıl.” Bunun üzerine Şeybân, Ali el-Kirmânî’ye haber göndererek ondan yardım istedi; fakat Ali yardım etmeyi reddetti. Bunun üzerine Şeybân Serahs’a gitti; orada Bekr b. Vâil’den çok sayıda kişi ona katıldı.

Ebu Müslim, Ezd kabilesinden dokuz kişiyi, aralarında el-Münteci‘ b. ez-Zübeyr de olmak üzere, ona gönderdi; onları kendi hareketlerine katılmaya çağırıyor ve yapmakta olduğu işi bırakmasını istiyordu. Şeybân buna bir cevap gönderdi; sonra da Ebu Müslim’in elçilerini tutuklayıp hapsetti. Bunun üzerine Ebu Müslim, Ebîverd’de bulunan Benî Leys’in mevlası Bessâm b. İbrahim’e mektup yazarak Şeybân’ın üzerine yürümesini ve onunla savaşmasını emretti. Bessâm da bunu yaptı; Şeybân’ı bozguna uğrattı ve onu şehrin içine kadar takip etti. Şeybân, Bekr b. Vâil’den bir grup insanla birlikte öldürüldü.

Birisi Ebu Müslim’e şöyle dedi: “Bessâm, babasının intikamını alıyor; suçlu ile suçsuzu birlikte öldürüyor.” Bunun üzerine Ebu Müslim ona Merv’e gelmesini yazdı; o da geldi ve kuvvetlerinin başında bir adam bırakıp ayrıldı.

Ali’den, el-Mufaddal aracılığıyla rivayet edildiğine göre: Şeybân öldürüldüğü zaman, Bekr b. Vâil’den Hafâf adlı bir adam, Ebu Müslim’in Şeybân’a gönderdiği elçilere rastladı. Onlar bir evde hapsedilmişlerdi. Hafâf onları oradan çıkardı ve öldürdü.

Bir başka rivayete göre de Ebu Müslim, Şeybân’a karşı Huzeyme b. Hâzim ile Bessâm b. İbrahim’in başında bulunduğu bir kuvvet göndermişti.

Bu yıl Ebu Müslim, Cüdey‘ el-Kirmânî’nin oğulları Ali ile Osman’ı öldürdü.
Cüdey‘ el-Kirmânî’nin Oğullarının Ebu Müslim Tarafından Öldürülmesi: Rivayet edildiğine göre bunun sebebi şudur: Ebu Müslim, Musa b. Ka‘b’ı Ebîverd üzerine göndermişti. Musa şehri ele geçirdi, durumu Ebu Müslim’e yazdı ve Ebu Dâvud’u Belh’e gönderdi. Belh’te Ziyâd b. Abdurrahman el-Kuşeyrî bulunuyordu. Ebu Dâvud’un Belh’e yöneldiği haberi Ziyâd’a ulaşınca, Belh, Tirmiz ve Tohâristan bölgelerinden askerlerle birlikte Cüzcân’a gitti. Ebu Dâvud yaklaşınca tekrar Tirmiz’e kaçtılar ve Ebu Dâvud Belh’e girdi.

Ebu Müslim, Ebu Dâvud’a kendisine gelmesini yazdı ve Yahyâ b. Nu‘aym Ebû’l-Meylâ’yı Belh’e onun yerine gönderdi. Ebu Dâvud yola çıktı. Yolda Ebu Müslim’den bir mektup geldi ve geri dönmesi emredildi. O da geri döndü. Yahyâ b. Nu‘aym el-Meylâ, Ziyâd b. Abdurrahman el-Kuşeyrî’ye yazdı ve birleşmeyi teklif etti. Ziyâd bunu kabul etti. Ziyâd, Müslim b. Abdurrahman el-Bâhilî, Îsâ b. Zür‘a es-Sülemî, Belh ve Tirmiz halkı ile Tohâristan hükümdarları ve nehrin iki yakasındaki bölgelerden gelenlerle birlikte geri döndü.

Ziyâd ve adamları Belh’e bir fersah mesafede konakladı. Yahyâ b. Nu‘aym Ebû’l-Meylâ kendi adamlarıyla ona katıldı. Böylece Mudar, Yemen, Rebîa ve onlarla birlikte bulunan gayri Araplar birleşerek siyah elbiseli kuvvetlere karşı savaşmaya karar verdiler. Komutanlığı da üç kabile grubundan birine verilmesini istemedikleri için Muğâtil b. Hayyân en-Nebâtî’ye verdiler.

Ebu Müslim, Ebu Dâvud’u ‘Ud’a gönderdi. Ebu Dâvud adamlarıyla ilerledi ve Sarcânân nehri civarında toplandı. Ziyâd b. Abdurrahman ve adamları, arkadan bir baskın ihtimaline karşı ‘Ud ile Amâdiyân arasına Ebu Saîd el-Kureyşî’yi gözcü olarak yerleştirmişlerdi. Ebu Saîd’in sancakları siyah idi.

Ebu Dâvud ile Ziyâd savaş düzeni aldıklarında, Ebu Saîd kendi adamlarına arkadan gelip Ziyâd’ın kuvvetlerine katılmalarını emretti. Siyah sancaklarla arkadan geldiler. Ziyâd’ın adamları bunun Ebu Dâvud’un baskını olduğunu sandı. Savaş zaten başlamıştı. Bunun üzerine Ziyâd ve adamları kaçtı. Onların çoğu Sarcânân nehrine atıldı. Geride kalanların büyük kısmı öldürüldü. Ebu Dâvud onların ordugâhını ele geçirdi ve oradaki her şeyi aldı. Ziyâd’ı takip etmedi. Onları takip edenler sadece öncü birliklerdi ve ancak Belh’e kadar ilerlediler. Ziyâd, Yahyâ ve beraberindekiler Tirmiz’e gitti. Ebu Dâvud ise bulunduğu yerde o gün ve ertesi günün bir kısmını geçirdi. Belh’e girmedi. Sarcânân’da öldürülenlerin ve kaçanların mallarını yağmaladı. Böylece Belh onun için güvenli hale geldi.

Ebu Müslim, Ebu Dâvud’a kendisine gelmesini yazdı ve Belh’e Nadr b. Subeyh el-Murrî’yi vali tayin etti. Ebu Dâvud geldi. O ve Ebu Müslim, Cüdey‘ el-Kirmânî’nin iki oğlu Ali ile Osman’ı birbirinden ayırma konusunda anlaştılar. Bunun üzerine Ebu Müslim, Osman’ı Belh’e vali olarak gönderdi. Osman oraya vardığında el-Furâfisa b. Züheyr el-Absî’yi şehirde vekil bıraktı.

Bu sırada Mudar kuvvetleri Tirmiz’den Müslim b. Abdurrahman el-Bâhilî komutasında ilerledi. İki taraf karşılaştı. Osman’ın kuvvetleri Barugan ile Destecird arasında bir köyde bulunuyordu. Şiddetli bir savaş oldu. Osman b. Cüdey‘in adamları bozguna uğradı. Mudar kuvvetleri Belh’i ele geçirdi ve el-Furâfisa’yı şehirden çıkardı.

Bu haber Osman b. Cüdey‘ ve Nadr b. Subeyh’e ulaştı. Onlar Merverrûz’da bulunuyorlardı. Hemen harekete geçtiler. Yaklaştıkları haberi Ziyâd’ın adamlarına ulaştı. Onlar gece kaçtı. Nadr onları takipte ağır davrandı. Osman’ın adamları onlara yetişti. Şiddetli bir savaş oldu. Osman’ın kuvvetleri tekrar bozguna uğradı. Birçok adamı öldürüldü. Mudar kuvvetleri kendi taraflarına katıldı.

Ebu Dâvud Merv’den Belh’e döndü. Ebu Müslim ise Ali b. Cüdey‘ ile birlikte Nişâbur’a gitti. Ebu Müslim ile Ebu Dâvud aralarında şu şekilde anlaşmışlardı: Aynı gün Ali’yi Ebu Müslim öldürecek, Osman’ı da Ebu Dâvud öldürecekti.

Ebu Dâvud Belh’e ulaştığında Osman’ı Huttel’e vali olarak gönderdi. Osman Yemen ve Rebîa kabilelerinden askerlerle birlikte yola çıktı. Osman Belh’ten ayrılınca Ebu Dâvud onun peşinden çıktı ve Huttel bölgesinde Vahş nehri kıyısında ona yetişti. Ebu Dâvud Osman’a ve adamlarına saldırdı. Hepsini yakaladı. Bağladı ve boyunlarını vurdu.

Aynı gün Ebu Müslim de Ali b. el-Kirmânî’yi öldürdü. Daha önce Ali’ye yakın adamlarının isimlerini vermesini söylemişti. Onlara görev vereceğini ve ihsanlarda bulunacağını söylemişti. Ali isimleri verince Ebu Müslim onların hepsini öldürdü.

Bu yıl Kahtabe b. Şebîb, İbrahim b. Muhammed b. Ali tarafından Horasan’da Ebu Müslim’in yanına geldi. Kahtabe yanında İbrahim’in verdiği sancağı getirmişti. Geldiğinde Ebu Müslim onu öncü kuvvetlerin başına getirdi. Ona askerler verdi ve tayin ile azil yetkisi tanıdı. Ebu Müslim orduya yazı göndererek Kahtabe’ye itaat edilmesini emretti.

Aynı yıl Ebu Müslim Kahtabe’yi Nişâbur’da Nasr’a karşı gönderdi. Rivayete göre Şeybân b. Selâme öldürülünce adamları Nişâbur’da bulunan Nasr’a katıldı. En-Nebî b. Süveyd Nasr’dan yardım istedi. Nasr oğlu Temîm b. Nasr’ı iki bin askerle gönderdi. Bu sırada Nasr Tus’a gitmeye hazırlanıyordu.

Ebu Müslim Kahtabe b. Şebîb’i, el-Kasım b. Mücaşi‘ ve Cahver b. Marrâr ile birlikte gönderdi. El-Kasım Serahs yolundan, Cahver Ebîverd yolundan ilerledi. Temîm, Cahver’e karşı Âsım b. Umeyr’i gönderdi. Âsım onu geri püskürttü. Cahver Kubâdgan’da siper aldı.

Kahtabe ve el-Kasım en-Nebî’nin bulunduğu yere yaklaştı. Temîm, Âsım’a onların üzerine gitmesini emretti. Savaş başladı.

Başka bir rivayete göre Ebu Müslim, Horasan’da tamamen üstünlüğü ele geçirip Nasr’ı Merv’den sürdükten sonra bölgelere valiler tayin etti. Semerkand’a Siba‘ b. Nu‘mân’ı, Tohâristan’a Ebu Dâvud’u, Tabes ve Fars’a Muhammed b. el-Eş‘as’ı gönderdi. Güvenlik işlerini Mâlik b. Heysem’e verdi. Kahtabe’yi de Tus’a gönderdi. Onun yanında birçok komutan vardı. Tus’ta yapılan savaşta karşı taraf bozguna uğradı. O gün ölenlerin sayısı yaklaşık on bine ulaştı.

Ebu Müslim el-Kasım b. Mücaşi‘yi Nişâbur’a gönderdi ve Kahtabe’ye Temîm b. Nasr ile en-Nebî b. Süveyd’e karşı savaşmasını emretti. Ayrıca Ebîverd’de bulunan Musa b. Ka‘b’ı da yanına göndermesini istedi. Kahtabe Ebîverd’e ulaştığında Musa’yı gönderdi ve Muğâtil b. Hakîm’e Nişâbur’a takviye göndermesini yazdı.

Ebu Müslim Ali b. Ma‘kıl’ı on bin askerle Temîm b. Nasr’ın üzerine gönderdi. Ona Kahtabe’ye katılması emredildi. Ali b. Ma‘kıl Hulvân denilen köyde konakladı. Kahtabe onun hareketini öğrenince Temîm ve en-Nebî’nin bulunduğu Sudhgan’a doğru hızla ilerledi. Öncü kuvvetini Esîd b. Abdullah el-Huzâî komutasında gönderdi. Esîd düşmanla karşılaştı.

Esîd Kahtabe’ye haber göndererek düşmanın savaşa hazır olduğunu bildirdi. Ayrıca onların otuz bin seçkin asker ve süvariye sahip olduklarını söyledi. Kahtabe Muğâtil b. Hakîm ile bin asker, Halid b. Bermek ile bin asker gönderdi. Ancak bu birlikler geri püskürtüldü. Bunun üzerine Kahtabe bizzat gelip savaş düzeni aldı. Sağ kanadı Muğâtil b. Hakîm, Ebû Avn Abdülmelik b. Yezîd ve Halid b. Bermek’e verdi. Sol kanadı Esîd b. Abdullah el-Huzâî, Hasan b. Kahtabe, el-Müseyyeb b. Züheyr ve Abdülcebbar b. Abdurrahman’a verdi. Kendisi merkezde yer aldı.

Düşmana doğru ilerledi ve onları Allah’ın kitabına, peygamberinin sünnetine ve Muhammed ailesinden seçilmiş kişiye itaate çağırdı. Onlar bunu kabul etmedi. Bunun üzerine savaş başladı. Çok şiddetli bir çarpışma oldu. Temîm b. Nasr öldürüldü. Ordusu büyük kayıplar verdi. Ordugâh ele geçirildi. En-Nebî kaçtı ve bir grup adamıyla birlikte şehre sığındı. Şehir kuşatıldı. Surlar yıkıldı ve şehre girildi. En-Nebî ve yanındakiler öldürüldü.

Âsım b. Umeyr es-Semerkandî ve Sâlim b. Râviye es-Sa‘îdî kaçıp Nişâbur’daki Nasr’a giderek Temîm’in ve en-Nebî’nin öldürüldüğünü haber verdiler.

Kahtabe onların ordugâhını ele geçirip ganimetleri aldı. Halid b. Bermek’i oraya bıraktı. Muğâtil b. Hakîm’i öncü kuvvetle Nişâbur’a gönderdi. Bu haber Nasr b. Sayyâr’a ulaşınca o Abruşehr tarafına kaçtı. Kumis’te konakladı. Adamları onu terk ederek Cürcân’da Nubâte b. Hanzala’ya katıldı. Bu sırada Kahtabe de Nişâbur üzerine yürüyordu.

Aynı yıl Irak valisi Yezîd b. Ömer b. Hubeyre’nin Cürcân valisi Nubâte b. Hanzala da öldürüldü.
Cürcân Valisinin Öldürülmesi: Ali b. Muhammed’den, Züheyr b. Huneyd, Ebû’l-Hasan el-Cüşemî, Cebele b. Ferruh ve Ebû Abdurrahman el-İsfahânî’nin rivayetine göre: Yezîd b. Ömer b. Hubeyre, Nubâte b. Hanzala el-Kilâbî’yi Nasr’a yardım için gönderdi. Nubâte Fars ve İsfahan’a gitti, oradan Rey’e ve ardından Cürcân’a geçti; ancak Nasr b. Sayyâr’a yardım etmedi. Bunun üzerine Kays kabilesi Nasr’a, “Bizi Kumis’e götürmeyeceksin” dediler ve Cürcân’a doğru gittiler.

Nubâte bir hendek kazdırdı. Hendek bir topluluğun yerleşim yerinden geçtiğinde, o topluluk ona rüşvet veriyor ve o da hendeğin yönünü değiştiriyordu. Hendek yaklaşık bir fersah uzunluğundaydı.

Kahtabe, Zilkade 130 (Temmuz 748) ayında Cürcân’a geldi. Yanında Esîd b. Abdullah el-Huzâî, Hâlid b. Bermek, Ebû Avn Abdülmelik b. Yezîd, Musa b. Ka‘b el-Mer‘î, el-Müseyyeb b. Züheyr ve Abdülcebbar b. Abdurrahman el-Ezdî bulunuyordu. Musa b. Ka‘b sağ kanada, Esîd b. Abdullah sol kanada, Hasan b. Kahtabe ise öncü kuvvetlere kumanda ediyordu.

Kahtabe askerlerine hitap ederek şöyle dedi: “Ey Horasanlılar, kimin üzerine yürüdüğünüzü ve kiminle savaşacağınızı biliyor musunuz? Siz, Allah’ın Beytini yakanların kalıntılarıyla savaşmaya gidiyorsunuz.”

Hasan b. Kahtabe öncü birliklerle Horasan sınırına kadar ilerledi ve orada konakladı. Nubâte’nin adamlarından Züeyb adlı birinin komutasındaki silahlı bir birliğin üzerine Osman b. Rufey‘, Nâfi‘ el-Mervezî, Ebû Hâlid el-Merverrûzî ve Mes‘ade et-Tâî’yi gönderdi. Onlar gece baskın yaptı, Züeyb’i ve yetmiş adamını öldürdü ve Hasan’ın yanına döndü.

Daha sonra Kahtabe gelip Nubâte’nin karşısına konakladı. Suriyeli askerler o kadar çok görünüyordu ki Horasanlılar onları görünce korkuya kapıldılar ve bunu açıkça dile getirdiler. Bu durum Kahtabe’ye ulaşınca onlara şöyle hitap etti: “Ey Horasanlılar, bu topraklar sizden önce atalarınıza aitti. Onlar adil davrandıkları ve doğru hareket ettikleri için düşmanlarına galip geldiler; sonra değiştiler ve zulmettiler, bunun üzerine Allah onlara gazap etti. İktidar ellerinden alındı ve yeryüzünü onlarla paylaşan en aşağı bir topluluk onlara musallat edildi; topraklarını, kadınlarını ve çocuklarını ele geçirdiler. Buna rağmen bu topluluk bir süre adaletle hükmetti, sözlerinde durdu ve mazluma yardım etti; fakat sonra onlar da değiştiler ve yoldan çıktılar. Peygamber soyundan olan takva sahibi insanlar onların zulmünden korkar hale geldi. Bunun üzerine Allah sizi onların üzerine musallat etti ki intikam sizin aracılığınızla alınsın ve siz onların en büyük cezası olun; çünkü siz intikam için onların peşine düştünüz. İmam bana yemin etti ki sizin onlarla bu kadar büyük sayılarla karşılaşacağınızı ve Allah’ın size karşı zafer vereceğini, onları bozguna uğratıp öldüreceğinizi söyledi.”

Kahtabe, Ebu Müslim’den gelen bir mektubu da askerlere okuttu: “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla, Ebu Müslim’den Kahtabe’ye: Düşmanına karşı ayağa kalk; Allah senin yardımcındır. Onlara galip geldiğinde öldürmeyi çok yap.”

İki ordu Zilhicce 130’un ilk gecesi olan bir cuma günü (yaklaşık 29 Haziran 748) karşılaştı. Kahtabe şöyle dedi: “Ey Horasanlılar, Allah bugün gibi bir günü diğer günlere üstün kılmıştır; bugün ameller kat kat artırılır. Bu ay büyük bir aydır ve Allah katında en büyük bayramınız bu aydadır. İmam bize bu ayın bu gününde düşmanınıza karşı zafer kazanacağınızı haber verdi. O halde sebat edin ve Allah’ın mükâfatını umarak kararlı durun; çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”

Kahtabe harekete geçti. Sağ kanadı Hasan b. Kahtabe’ye, sol kanadı Hâlid b. Bermek ve Muğâtil b. Hakîm el-Akkî’ye verdi. İki ordu çarpıştı ve her iki taraf da direndi. Nubâte öldürüldü. Suriyeliler bozguna uğradı. Onlardan on bin kişi öldürüldü. Kahtabe, Nubâte’nin ve oğlu Hayye’nin başını Ebu Müslim’e gönderdi.

Beni Adî’den yaşlı birinin, babasından rivayetine göre: Sâlim b. Râviye et-Temîmî, Ebu Müslim’den kaçıp Nasr’a katılanlardandı; daha sonra Nubâte ile birlikte Cürcân’da Kahtabe’ye karşı savaştı. Ordu kaçınca o tek başına savaşmaya devam etti. Kahtabe’nin süvarilerinden Abdullah et-Tâî ona saldırdı; Sâlim onun yüzüne vurup gözünü çıkardı. Sâlim savaşmaya devam etti, sonunda mescide kadar geri çekildi. Mescide girdi, düşmanları da peşinden girdi. Onlara her saldırdığında onları dağıtıyordu. Sonra bağırmaya başladı: “Bana bir su kabı verin; vallahi bugün onları çok zorlayacağım!” Bunun üzerine mescidin çatısını ateşe verdiler ve taşlayarak onu öldürdüler. Başını Kahtabe’ye getirdiler. Başında ve yüzünde sağlam yer kalmamıştı. Kahtabe, “Bunun gibi bir şey görmedim” dedi.

Bu yıl ayrıca Kharicî Ebu Hamza ile Medine halkı arasında Kudeyd’de yapılan savaş da meydana geldi.
Ebu Hamza’nın Kudeyd’de Medinelilerle Savaşı: Abbâs b. Îsâ el-Ugaylî – Hârûn b. Mûsâ el-Feravî – birden fazla rivayete göre:

Abdülvâhid b. Süleyman (b. Abdülmelik), Abdülaziz b. Abdullah b. Amr b. Osman’ı insanların başına kumandan tayin etti ve Medine’den yola çıktılar. Harra’ya vardıklarında boğazlanmış develerle karşılaştılar ve yollarına devam ettiler. Akik’e ulaştıklarında sancakları bir diken ağacına takıldı ve sancak direği kırıldı. Bunu uğursuz bir işaret saydılar, fakat yine de ilerlemeye devam ettiler ve gecelemek üzere Kudeyd’de konakladılar.

Kudeyd köyü, bugün orada bulunan kalenin yakınındaydı; su havuzları da oradaydı. Savaşçı olmayan bu topluluk birbirine çok yakın şekilde konakladı. Kaleden çıkan küçük bir grup dışında kimse onlarla ilgilenmedi.

Bazıları, onların açık ve savunmasız durumunu Ebu Hamza’ya bildirenlerin Huzâa kabilesi olduğunu ve onları Haricîlere götürenlerin de yine onlar olduğunu söylemiştir. Öldürme işi özellikle Kureyş’e yönelmişti; çünkü onların çoğu Kureyş’tendi ve asıl güç sahibi olanlar da onlardı. Onlardan çok sayıda kişi öldürüldü.

Abbâs – Hârûn – râvilerinden birine göre:

Kureyş’ten bir adam, Yemenli bir adamın şöyle dediğini gördü: “Kureyş’in öldürülmesiyle gözümü serinleten Allah’a hamdolsun!” Sonra oğluna, “Oğlum, önce bununla başla” dedi. Bu kişi Medinelilerden biriydi. Oğlu yaklaştı ve adamın başını kesti. Sonra baba oğluna, “Gel oğlum, buradan ilerle” dedi. Böylece savaşmaya devam ettiler ve sonunda ikisi de öldürüldü.

Sağ kalanlar Medine’ye kaçtı ve insanlar ölüleri için yas tuttular. Kadınlar yakınları için uzun süre ağladı ve erkeklerinden haber gelene kadar yerlerinden ayrılmadılar. Sonra kadınlar teker teker dışarı çıktılar; her biri kendi yakınının yanına gitti ve sonunda geride tek bir kadın kalmadı.

Ebû Damra, Kudeyd’de öldürülen akrabaları hakkında şu beyitleri okudu; onların bir arkadaşı onları anarak şöyle demiştir:

Benim için ne büyük kayıp, gerçekten büyük kayıp,
yüksek yerdeki kuru vadideki süvariler için.
Aralarında Amr var, bir başka Amr ve Abdullah da,
ve onların iki oğlu—beş kişi eder—Hâris ile altı.

Bu yıl, Haricî Ebu Hamza Medine’ye, yani Peygamber’in şehrine girdi ve Abdülvâhid b. Süleyman b. Abdülmelik Şam’a kaçtı.
Ebu Hamza’nın Medine’ye Girişi: Abbâs b. Îsâ – Hârûn b. Mûsâ el-Feravî – Mûsâ b. Kesîr’e göre:

Ebu Hamza, 130 yılında (747-748) Medine’ye girdi; bu sırada Abdülvâhid b. Süleyman b. Abdülmelik Şam’a kaçmıştı. Ebu Hamza minbere çıktı, Allah’a hamd etti ve O’nu övdü ve şöyle dedi:

“Ey Medine halkı! Biz sizin bu yöneticileriniz hakkında size sorduk ve Allah’a yemin olsun ki onlar hakkında söyledikleriniz kötüydü. Size, ‘Şüphe üzerine insanları öldürüyorlar mı?’ diye sorduk; siz bize, ‘Evet’ dediniz. Size, ‘Kendilerine haram olan malları ve kadınları helal sayıyorlar mı?’ diye sorduk; siz ‘Evet’ dediniz. Bunun üzerine size, ‘Gelin, birlikte gidip Allah adına onlardan sizden ve bizden vazgeçmelerini isteyelim’ dedik. Siz, ‘Bunu yapmazlar’ dediniz. Sonra size, ‘Gelin, birlikte gidip onlarla savaşalım ve eğer galip gelirsek, aramızda Allah’ın Kitabını ve Peygamberi Muhammed’in sünnetini uygulayacak kimseleri getirelim’ dedik. Siz, ‘Biz güçlü değiliz’ dediniz. Bunun üzerine size, ‘O halde bizi ve onları kendi hâllerine bırakın. Eğer biz galip gelirsek, size karşı hüküm verirken adil oluruz ve sizinle Peygamberinizin sünnetine göre hareket ederiz ve fay’ınızı aranızda paylaştırırız’ dedik. Fakat siz bunu reddettiniz ve onlarla değil bizimle savaştınız; bu yüzden sizi öldürdük. Allah sizi hayırdan ve refahtan mahrum etsin!”

Muhammed b. Ömer – Hizam b. Hişam’a göre:

Haricîlerin sayısı dört yüzdü. Bir grubun başında el-Hâris, bir grubun başında Bekkar b. Muhammed el-‘Adevî (yani Kureyş’in ‘Adî kolu), bir grubun başında ise Ebu Hamza vardı. Medine halkı, Haricîlerin kendilerine yaptıkları vazgeçme çağrılarına rağmen onlarla savaşmak üzere hazırlandı. Haricîler onlara şöyle dediler: “Allah’a yemin olsun ki sizinle savaşmaya ihtiyacımız yoktur. Bizi düşmanlarımıza karşı bırakın.” Fakat Medine halkı bunu reddetti.

Onlar Safer ayının yedisinden sonra bir Perşembe günü (19 Ekim 747) karşılaştılar ve Medine halkı katledildi. Kaçanlar dışında hiç kimse kurtulmadı. Kumandanları Abdülaziz b. Abdullah öldürüldü ve Kureyş, Huzâa’nın Haricîlerle birlikte kendilerine ihanet ettiğinden şüphelendi. Hizam bana (Muhammed b. Ömer’e) dedi ki: “Allah’a yemin olsun ki, insanlara güvenlik verilinceye kadar Kureyş’ten bazı adamları ben korudum. Öncü birliğin başında Belc vardı ve Haricîler Safer ayının on dokuzuncu gecesi (31 Ekim 747) Medine’ye ilerlediler.”

Abbâs – Hârûn – onların şeyhlerinden bazılarına göre:

Ebu Hamza Medine’ye girdiğinde ayağa kalktı ve şöyle bir konuşma yaptı:

“Ey Medine halkı! Ben aranızdan şaşı Hişam b. Abdülmelik zamanında geçmiştim; o sırada hurmalarınıza bir afet gelmişti. Ona yazıp vergiyi azaltmasını istediniz ve o da size bunu yazdı ve azalttı. Zengin daha zengin oldu, fakir daha fakir oldu; fakat siz, ‘Allah seni hayırla mükâfatlandırsın’ dediniz. Allah ne sizi ne de onu hayırla mükâfatlandırsın!”

Abbâs – Hârûn – Yahya b. Zekeriya’ya göre:

Ebu Hamza şu konuşmayı yaptı; minbere çıktı, Allah’a hamd etti ve O’nu övdü, sonra şöyle dedi:

“Bilin ki ey Medine halkı! Biz evlerimizi ve mallarımızı hafife alarak veya gafletle ya da boş yere terk etmedik; ne kendimizi yönetime kaptırmak için bir saltanatı yıkmak amacıyla, ne de şerefimize dokunan eski bir kin için. Fakat hak kandillerinin söndürüldüğünü, hak konuşanın azarlanıp susturulduğunu ve adalet için ayağa kalkanın öldürüldüğünü gördüğümüzde, yeryüzü bütün genişliğine rağmen bize dar geldi ve bizi Rahman’a itaate ve Kur’an’ın hükmüne çağıran bir davetçi işittik. Biz de Allah’ın davetçisine icabet ettik: ‘Kim Allah’ın davetçisine icabet etmezse yeryüzünde Allah’ı aciz bırakamaz.’ (Ahkâf 46:32)

Biz dağınık kabilelerden geldik; bir deve üzerinde kendimizi ve azığımızı taşıyan küçük bir topluluktuk; bir örtüyü aramızda paylaşan, yeryüzünde zayıf sayılan kimselerdik. O bizi kabul etti, yardımıyla destekledi ve lütfuyla hepimizi kardeş yaptı. Sonra Kudeyd’de sizin adamlarınızla karşılaştık ve onları Rahman’a itaate ve Kur’an’ın hükmüne çağırdık. Fakat onlar bizi şeytana itaate ve Mervan ailesinin hükmüne çağırdılar. Allah’a yemin olsun ki hidayet ile sapıklık birbirinden ne kadar uzaktır! Onlar koşarak ileri atıldılar; çünkü şeytan onların içine ortaklarını sokmuştu; onların kanlarıyla kazanları kaynadı ve onun onlar hakkındaki zannı gerçekleşti. Fakat Aziz ve Celil olan Allah’ın yardımcıları küçük birlikler ve bölükler hâlinde, her biri keskin kılıçlarla ilerledi; bizim düzenimiz döndü ve onların düzeni dağıldı; öyle bir darbe ile ki gevşek olanlar ondan kaçar.

Ey Medine halkı! Eğer Mervan’a ve Mervan ailesine yardım ederseniz, izzet ve azamet sahibi Allah sizi ya kendi katından bir azapla ya da bizim ellerimizle helak eder ve müminlerin gönüllerini ferahlatır. Ey Medine halkı! Sizin ilkleriniz en hayırlı kimselerdi, sonrakileriniz ise en kötü olanlardır. Ey Medine halkı! İnsanlar bizdendir ve biz de onlardanız; ancak putlara tapan bir müşrik, yahut Ehl-i kitaptan bir müşrik ya da zulmeden bir imam hariç.

Ey Medine halkı! Kim Allah’ın bir nefse gücünün üstünde yük yüklediğini veya ona verilenden fazlasını istediğini iddia ederse, o Allah’ın düşmanıdır ve biz onunla savaşırız. Ey Medine halkı! Bana ulaştığına göre, Allah’ın kitabında güçlü ve zayıf üzerine farz kıldığı zekâtın sekiz sınıfı vardır. Fakat şimdi dokuzuncu bir sınıf ortaya çıkmıştır; ona hiçbir pay düşmezken hepsini kendisi almakta ve Rabbine karşı kibirlenmektedir!

Ey Medine halkı! Bana, arkadaşlarımı küçümsediğiniz haberi ulaştı. Onlar için ‘toy gençler, yalınayak bedeviler’ diyorsunuz. Yazıklar olsun size ey Medine halkı! Allah’ın elçisinin ashabı da gençlerden başka kimdi? Onlar gençtiler ama olgun gençlerdi; gözleri kötülüğe kapalı, ayakları günaha gitmekte ağır olan gençlerdi. Allah ile fani hayatı, baki hayat karşılığında değişmişlerdi; yorgunluklarıyla birlikte sahip oldukları her şeyi ortaya koydular; gündüz oruç tuttuktan sonra gece kalkıp ibadet ettiler. Kur’an bölümleri üzerinde eğilirlerdi; korku ayetlerine geldiklerinde ateş korkusuyla sarsılırlar, arzu ayetlerine geldiklerinde cennete özlem duyarlarlardı. Kendilerine çekilmiş kılıçlara, doğrultulmuş mızraklara, kendilerine hazırlanmış oklar ve ölüm saçan süvari birliklerine baktıklarında, bu tehdidi Allah’ın tehdidi yanında küçük görürlerdi. Allah’ın tehdidini hiçbir tehdide tercih etmezlerdi. Ne mutlu onlara ve ne güzel varacakları yere! Nice gözler vardır ki gecenin derinliğinde Allah korkusuyla ağlamış, nice eller vardır ki secdede bilekten ayrılmış, nice güzel yanak ve alın vardır ki demir gürzlerle parçalanmıştır! Allah o bedenlere rahmet etsin ve ruhlarını cennetlerine koysun.

Sözümü söyledim; eksiklerimiz için Allah’tan bağışlanma dilerim. Başarım ancak Allah iledir; O’na tevekkül ettim ve O’na döneceğim.”

Abbâs – Hârûn – dedesi Ebû Alkame’ye göre:

Ebu Hamza’yı Allah’ın elçisinin minberinde şöyle derken işittim:
“Zina eden kâfirdir; bunun böyle olduğundan şüphe eden de kâfirdir. Hırsızlık yapan kâfirdir; onun kâfir olduğunu kabul etmeyen de kâfirdir.”

Abbâs – Hârûn – dedesine göre:

Ebu Hamza Medine halkı arasında o kadar iyi bir idare sergilemişti ki, “Zina eden kâfirdir” dediğini işitseler bile insanlar ona meyletmeye başlamıştı.

Abbâs – Hârûn – arkadaşlarından birine göre:

Minbere çıktığında şöyle dedi: “Gizli olan ortaya çıktı; nereye götürülürseniz götürülün. Zina eden kâfirdir; hırsızlık eden kâfirdir.”

Hârûn ayrıca, birisinin Kudeyd Savaşı hakkında şu beyitleri okuduğunu söyledi:

Zamana ne oldu, bana ne oldu, ah—
Kudeyd benim yakınlarımı yok etti, ah—

Öyleyse bırakın gizlice ağlayayım;
ve şüphesiz açıkça da ağlayacağım, ah—

Hıçkıra hıçkıra nefesim kesilinceye kadar ağlayacağım,
havlayan köpekler gibi, ah—

Ebu Hamza ve adamları Safer ayının on yedisinde (29 Ekim 747) Medine’ye girdiler. Orada ne kadar kaldıkları konusunda görüş ayrılığı vardır. Vâkıdî, bunun üç ay olduğunu söyler. Bir başkası ise Safer’in geri kalanında, Rebîülevvel ve Rebîülâhir aylarının tamamında ve Cemâziyelevvel’in bir kısmında, yani Ocak 748’e kadar kaldıklarını söyler. Vâkıdî’ye göre Kudeyd’de öldürülen Medinelilerin sayısı yedi yüzdü.

Rivayet edilir ki, Ebu Hamza adamlarından bir grubu önceden göndermişti; bunların başında Ebu Bekir b. Muhammed b. Abdullah b. Ömer el-Kureşî vardı. Ondan sonra Benî Adî b. Ka‘b’dan biri, sonra da Basralı bir adam olan Belc b. Uyayne b. el-Heysem el-Esedî vardı. Mervân b. Muhammed, Şam’dan Benî Sa‘d’dan Abdülmelik b. Muhammed b. Atiyye’yi bir Şamlı birlikle gönderdi.

Abbâs b. Îsâ – Hârûn b. Mûsâ – Mûsâ b. Kesîr’e göre:

Ebu Hamza Medine’den çıktı, adamlarından birini orada görevli bıraktı ve gidip Vadi’de konakladı.

Abbâs – Hârûn – Ebû Yahyâ ez-Zührî’nin kendisinden rivayet ettiği bir arkadaşına göre:

Mervân ordusundan dört bin adam seçti, kumandayı İbn Atiyye’ye verdi ve ona kararlılıkla ilerlemesini emretti. Her adama yüz altın dinar, bir Arap atı ve yükü için bir katır verdi. İbn Atiyye’ye gidip onlarla savaşmasını emretti; eğer galip gelirse Yemen’e devam edip Abdullah b. Yahyâ ve taraftarlarıyla savaşacaktı. İbn Atiyye yola çıktı ve Ula’da konakladı.

Ebû’l-Gays’ın azatlısı olan Medineli bir adam olan Alâ b. Eflah şöyle derdi: “O sırada ben bir çocuktum. İbn Atiyye’nin adamlarından biri benimle karşılaştı ve, ‘Adın ne oğlan?’ dedi. Ben, ‘Alâ’ dedim. ‘Kimin oğlu?’ dedi. ‘Eflah’ın oğlu’ dedim. ‘Kimin azatlısısın?’ dedi. ‘Ebû’l-Gays’ın azatlısıyım’ dedim. ‘Neredeyiz?’ dedi. ‘Ula’dayız’ dedim. ‘Yarın nerede olacağız?’ dedi. ‘Gâlib’de’ dedim. Bunun üzerine bir şey söylemedi; beni arkasına bindirdi ve İbn Atiyye’ye götürdü. ‘Bu çocuğa adını sor’ dedi. O da bana aynı soruları sordu, ben de önceki gibi cevap verdim. O bundan hoşnut oldu ve bana birkaç dirhem verdi.”

Abbâs – Hârûn – Abdülmelik b. el-Mâcişûn’a göre:

Ebu Hamza ile İbn Atiyye karşı karşıya geldiklerinde Ebu Hamza adamlarına, “Onlar hakkında bilgi edinmeden onlarla savaşmayın” dedi. Bunun üzerine İbn Atiyye’nin adamlarına seslenip, “Kur’an hakkında ve onun gereğince hareket etmek hakkında ne dersiniz?” dediler. İbn Atiyye karşılık verdi: “Onu bir torbaya koyarız.” Onlar, “Yetimin malı hakkında ne dersiniz?” dediler. O da, “Mallarını yeriz ve annesiyle de fuhuş yaparız!” dedi. Onlara sordukları şeylerden işittiklerim bunlardan sadece bir kısmıdır. Cevaplarını işittikten sonra akşama kadar onlarla savaştılar. Sonra, “Yazık sana ey İbn Atiyye! Allah geceyi dinlenmek için yarattı; sen dinlen, biz de dinlenelim!” diye seslendiler. Fakat o bunu reddetti ve onları öldürünceye kadar onlarla savaştı.

Abbâs – Hârûn’a göre:

Ebu Hamza yola çıkarken Medine halkına veda ederek şöyle dedi: “Ey Medine halkı! Biz Mervân’a karşı çıkıyoruz. Eğer galip gelirsek size hüküm verirken adaletli oluruz, size Peygamberiniz Muhammed’in sünnetine göre davranırız ve fay’ınızı aranızda adilce paylaştırırız. Eğer iş onların istediği gibi olursa, ‘zulmedenler nasıl bir akıbete uğrayacaklarını yakında bileceklerdir.’”

Abbâs – Hârûn – arkadaşlarından birine göre:

“Ebu Hamza’nın ölüm haberi Medine halkına ulaşınca, onun taraftarlarının üzerine saldırdılar ve onları öldürdüler.”

Muhammed b. Ömer rivayet etti ki:

Ebu Hamza ve taraftarları Mervân’a karşı yürüdüler. İbn Atiyye es-Sa‘dî el-Kaysî kumandasındaki süvarileri Vâdilkurâ’da onlarla karşılaştı ve üzerlerine hücum etti. Onlar kaçıp Medine’ye döndüler; Medine halkı da onlarla karşılaşıp onları öldürdü.

Sözlerine şöyle devam etti: Mervân’ın ordusunun kumandanı, yani Hevâzin’in Sa‘d kolundan Abdülmelik b. Muhammed b. Atiyye es-Sa‘dî, dört bin Arap süvarisinin başında Medine’ye geldi. Her birinin bir katırı vardı. Bazıları iki zırh, yahut bir zırh ile başka koruyucu teçhizat, zırhlı gömlekler ve o dönemde benzeri görülmemiş başka savaş araçları taşıyordu. Sonra Mekke’ye devam ettiler.

Bir başka kaynak rivayet eder ki, İbn Atiyye Medine’ye girince orada bir ay kaldı; sonra Mekke’ye geçti. Medine’de yerine vekil olarak Velîd b. Urve b. Muhammed b. Atiyye’yi bıraktı; kendisi Mekke’ye ve Yemen’e doğru devam etti. Mekke’de yerine Şam ordusundan İbn Mâiz’i vekil bıraktı. İbn Atiyye yoluna devam etti. San‘â’da bulunan Abdullah b. Yahyâ’ya onun kendisine karşı geldiği haberi ulaştı; o da taraftarlarıyla birlikte onun üzerine yürüdü. İki taraf çarpıştı; İbn Atiyye Abdullah b. Yahyâ’yı öldürdü ve oğlu Beşîr’i Mervân’a gönderdi. İbn Atiyye ilerleyip San‘â’ya girdi; sonra Abdullah b. Yahyâ’nın başını da Mervân’a gönderdi.

Ardından Mervân, İbn Atiyye’ye yazıp süratle yürümesini ve Mekke’de hac emîrliği yapmasını emretti. Abbâs b. Îsâ – Hârûn’a göre: O, adamlarından küçük bir topluluğun başında ayrıldı ve Cürf’te konakladı. Abbâs’ın rivayeti böyledir. Bu, köy halkından bazılarının dikkatini çekti ve, “Vallahi kaçıyor!” dediler. Sonra onun üzerine saldırmaya başladılar. O ise, “Yazıklar olsun size! Bu, hac emîridir! Vallahi Müminlerin Emîri bana yazı göndermiştir!” dedi.

Muhammed b. Ömer – Ebû’z-Zübeyr b. Abdirrahman’a göre:

Ben, on iki kişiyle birlikte İbn Atiyye es-Sa‘dî ile yola çıktım. Yanında Mervân’ın hac görevlendirme belgesi vardı. Heybesinde kırk bin dinar bulunuyordu. Ordusu ve süvarisi San‘â’da arkada kalmıştı. Hacca gitmek üzere Cürf’te konaklayıncaya kadar Allah’a yemin olsun ki kendimizi emniyet içinde ve güvenli hissediyorduk. Sonra bir kadının, “Allah Cümâne’nin iki oğlunu kahretsin! Ne uğursuz suratlılar!” dediğini işittim. Ben de su almak ister gibi kalktım ve küçük bir tepeye çıktım. Bir de baktım ki kılıçlı, atlı, sapanlı bir grup var. Az önce sözü edilen Cümâne’nin oğulları tepemizde duruyordu; her taraftan kuşatılmıştık. “Ne istiyorsunuz?” dedik. Onlar da, “Siz yol kesicilersiniz!” dediler. İbn Atiyye belgesini çıkarıp, “Bu, Müminlerin Emîri’nin mektubudur ve hac görevlendirme belgesidir. Ben İbn Atiyye’yim” dedi. Fakat onlar, “Bunun faydası yok; siz yol kesicilersiniz!” dediler. Bunun üzerine kötülük bekledik. Safar b. Habîb atına bindi ve öldürülünceye kadar iyi savaştı. İbn Atiyye de atına bindi ve o da öldürülünceye kadar savaştı. Sonra bizimle birlikte olanların hepsi öldürüldü; yalnız ben kaldım. Bana, “Sen kimsin?” dediler. “Hemdanlı bir adamım” dedim. “Hemdan’ın hangi kolundansın?” dediler. Ben de Hemdan’ın kollarını bildiğim için kendimi onların bir alt koluna nisbet eden bir soy bağı söyledim; bunun üzerine bana dokunmadılar. Bana, “Canın güvendedir; burada sana ait olan her şeyi alabilirsin” dediler. Eğer bütün parayı da sahiplenseydim bana verirlerdi. Sonra benimle birlikte bazı süvarileri Sa‘de’ye kadar gönderdiler; böylece güvende oldum ve Mekke’ye ulaşıncaya kadar yoluma devam ettim.

Bu yıl Bizans’a karşı yapılan yaz seferine Velîd b. Hişâm kumandanlık etti. Amik’e indi ve Maraş kalesini inşa etti.

Bu yıl Basra’da veba çıktı.

Bu yıl Kahtabe b. Şebîb, Cürcan halkından çok sayıda insanı öldürdü; bazılarına göre bu sayı otuz bine ulaştı. Cürcan halkından gelen bir rivayette, Nubâte b. Hanzala’nın öldürülmesinden sonra hepsinin Kahtabe’ye karşı savaşmaya karar verdikleri belirtilir. Bu haber Kahtabe’ye ulaşınca, gidip daha önce zikrettiğim kimseleri ayırım yapmaksızın öldürdü.

Nasr b. Seyyâr, Kahtabe’nin Nubâte’yi ve Cürcan halkından bir topluluğu öldürdüğünü öğrendiğinde Kumis’teydi. Bunun üzerine Rey’in Huvar bölgesine geçti.

Ali b. Muhammed – Ebû Zeyyel, Hasan b. Râşid ve Ebû’l-Hasan el-Cüşemî’ye göre, Nasr’ın Rey’de konaklamasının sebebi şuydu:

Ebu Müslim, Tamîm b. Nasr ve en-Nebî b. Süveyd el-‘İclî öldürüldükten sonra Minhal b. Fettân ile birlikte Ziyâd b. Zürâre el-Kuşeyrî’ye Nişabur valiliğine tayin belgesi içeren bir mektup gönderdi. Ayrıca Kahtabe’ye de Nasr’ı takip etmesini emretti. Bunun üzerine Kahtabe öncü birliğinin başında el-‘Akkî’yi gönderdi; kendisi de Nişabur’a gidip 130 yılı Ramazan ve Şevval aylarında, yani Mayıs başından Haziran sonuna kadar orada kaldı. Bu sırada Nasr, Kumis’te Bâzeş adlı bir köyde kalıyordu. Yanındaki Kaysîler ise Mumîd adlı başka bir köyde konaklıyordu.

Nasr daha sonra Vâsıt’taki İbn Hubeyre’ye yardım istemek için yazdı ve meselenin önemini vurgulamak üzere bu mektubu Horasan eşrafından bazı kimselerle gönderdi. Fakat İbn Hubeyre, onun elçilerini hapse attı. Bunun üzerine Nasr, Mervân’a şöyle yazdı:

“Horasan halkının durumunu kendi adımıza ona bildirmeleri ve ondan takviye istemeleri için Horasan’ın ileri gelenlerinden bazılarını İbn Hubeyre’ye gönderdim. O ise benim elçilerimi hapse attı ve bana tek bir adam bile göndermedi. Benim durumum, yatak odasından odasına, odasından oturma yerine, oradan da avluya sürülen bir adamın durumuna benzer. Eğer birisi ona gelir ve yardım ederse, belki evine geri döner ve evi elinde kalır; fakat evden sokağa sürülürse ne evi kalır ne de avlusu.”

Mervân, İbn Hubeyre’ye Nasr’a yardım etmesini emrederek ona bir mektup yazdı ve bunu ona bildirdi. Bunun üzerine Nasr, Benî Leys’in azatlısı Hâlid ile İbn Hubeyre’ye bir mektup daha gönderdi ve şöyle dedi:

“Orduyu bana çabucak gönder. Çünkü ben Horasan halkına o kadar çok yalan söyledim ki, artık içlerinden hiçbir adam söylediğim bir söze inanmayacaktır. Bana on bin adamla yardım et; yoksa yakında bana yüz bin adamla yardım etmek zorunda kalırsın, ondan sonra da hiçbir şey fayda vermez.”

Bu yıl Muhammed b. Abdülmelik b. Mervân hacca emirlik etti. Bunu Ahmed b. Sâbit – bir ravi – İshak b. Îsâ – Ebû Ma‘şer tarikiyle nakletmiştir.

Muhammed b. Abdülmelik, Mekke, Medine ve Tâif valisiydi.

Irak’ta vali Yezîd b. Ömer b. Hubeyre idi.

Kûfe’de kadılığın başında Haccâc b. Âsım el-Muhâribî, Basra’da ise Abbâd b. Mansûr vardı.

Horasan valisi Nasr b. Seyyâr idi; fakat oradaki durum daha önce anlattığımız gibiydi.
Yüz Otuz Birinci Yıl Olayları: Bu Yılın Olaylarından Biri De Kahtabe’nin Oğlu Hasan’ı, Kumis’te Bulunduğu Sırada Nasr’a Karşı Göndermesiydi

Ali b. Muhammed – Züheyr b. Huneyd, Hasan b. Râşid ve Cebele b. Ferruh et-Tâî’ye göre:

Nübâte öldürüldüğünde, Nasr Bâzeş’ten ayrıldı ve valisi Ebû Bekir el-Ukaylî olan Huvar’a girdi. Kahtabe, oğlu Hasan’ı 131 yılı Muharrem ayında (Eylül 748) Kumis’e gönderdi. Bundan sonra Ebû Kâmil, Ebü’l-Kâsım Muhriz b. İbrahim ve Ebü’l-Abbas el-Mervezî’yi yedi yüz adamla Hasan’a gönderdi. Onlar Hasan’a yaklaşınca Ebû Kâmil onların yanından kaçtı, ordugâhını terk etti ve Nasr’ın yanına geçerek kendisine onların başındaki kumandanın bulunduğu yeri haber verdi. Bunun üzerine Nasr onların üzerine asker gönderdi ve bulundukları surlu şehirde onları kuşattı.

Daha sonra Cemîl b. Mihran suru delip taraftarlarıyla birlikte kaçtı; geride teçhizatlarının bir kısmını bıraktılar. Nasr’ın taraftarları bunları ele geçirdi ve Nasr bunları İbn Hubeyre’ye gönderdi. Uteyf bu işe Rey’de müdahale etti; Nasr’ın mektubunu ve ganimeti ulaktan aldı ve onları İbn Hubeyre’ye gönderdi. Buna Nasr çok öfkelendi ve şöyle dedi:

“İbn Hubeyre benimle oyun mu oynamak istiyor? Kays’ın bütün işe yaramazlarını bana karşı mı kışkırtıyor? Allah’a yemin olsun ki onunla artık hiçbir ilgim olmayacak. İyi bilsin ki onun da, kendisinden büyük işler beklenen oğlunun da hiçbir değeri yoktur.”

Nasr yoluna devam etti ve valisi Habîb b. Büdeyl en-Nehşelî olan Rey’de konakladı. Uteyf, Nasr Rey’e gelir gelmez oradan Hemedan’a gitti. Hemedan’da, Sahsahiyye birliğinin başında Mâlik b. Edhem b. Muhriz el-Bâhilî bulunuyordu. Uteyf, Mâlik’in Hemedan’da olduğunu görünce oradan uzaklaştı ve İsfahan’daki Âmir b. Dubâre’nin yanına gitti. Uteyf’in yanında üç bin adam vardı; İbn Hubeyre onu Rey’deki Nasr’a göndermişti. Uteyf Rey’e gitti ve orada kaldı, fakat Nasr’ın yanına gitmedi.

Nasr Rey’de birkaç gün kaldı; sonra hastalandı ve Hemedan yakınındaki Sâve’ye varıncaya kadar sedye üzerinde taşındı; orada öldü. Öldüğünde taraftarları yollarına devam ederek Hemedan’a girdiler. Onun ölümünün 131 yılı Rebîülevvel ayının on ikinci gününde (9 Kasım 748) olduğu, öldüğünde seksen beş yaşında bulunduğu da söylenir.

Ayrıca, Nasr Huvar’dan Rey’e doğru yola çıktığında Rey’e girmeyip Rey ile Hemedan arasındaki çölde kaldığı ve orada öldüğü de söylenir.

Ali’nin şeyhlerinden aktardığı rivayete dönersek:

Nasr öldüğünde, Kahtabe’nin oğlu Hasan, Hâzim b. Huzeyme’yi Simnâm denilen bir köye gönderdi. Bu sırada Kahtabe Cürcan’dan yukarı gelmekteydi ve Ziyâd b. Zürâre el-Kuşeyrî’yi öncü olarak göndermişti. Ziyâd, Ebu Müslim’e uymuş olmaktan pişman oldu ve Kahtabe’yi terk etti. İsfahan yolunu tuttu; Âmir b. Dubâre’ye katılmak istiyordu. Fakat Kahtabe, Müseyyeb b. Züheyr ed-Dabbî’yi onun peşine gönderdi. Müseyyeb ertesi gün ikindi vakti ona yetişti ve onunla savaştı. Ziyâd kaçtı ve taraftarlarının çoğu öldürüldü. Müseyyeb bundan sonra Kahtabe’nin yanına döndü. Kahtabe de oğlu Hasan’ın bulunduğu Kumis’e gitti.

Hâzim, Hasan’ın kendisini gönderdiği taraftan ilerleyip geldi. Kahtabe de oğluna Rey’e ilerlemesini emretti. Hasan’ın yürüyüş haberi Habîb b. Büdeyl en-Nehşelî’ye ve onunla birlikte bulunan Şam askerlerine ulaştı; bunun üzerine onlar Rey’i terk ettiler. Ardından Hasan şehre girdi ve babası kendisine katılıncaya kadar orada kaldı. Kahtabe Rey’e vardığında Ebu Müslim’e mektup yazarak orada konakladığını bildirdi.

Aynı yıl Ebu Müslim de Merv’den Nişabur’a geçti ve orada konakladı.
Kahtabe Rey’de, Ebu Müslim Nişabur’da: Kahtabe, Rey’de konakladığını Ebu Müslim’e yazdığında, daha önce belirttiğimiz gibi Ebu Müslim Merv’den ayrıldı ve Nişabur’a yerleşti; burada bir savunma hendeği kazdırdı. Kahtabe ise Rey’e girdikten üç gün sonra oğlu Hasan’ı Hemedan’a gönderdi.

Ali, şeyhlerinden ve diğer rivayet sahiplerinden şu haberi nakleder:

Hasan b. Kahtabe Hemedan’a doğru yola çıktığında, Mâlik b. Edhem ile birlikte orada bulunan Şamlılar ve Horasanlılar Nihavend’e doğru ayrıldılar. Mâlik onları maaşlarını almaya çağırdı ve, “Divanlarda kayıtlı olan herkes gelip maaşını alsın” dedi. Bunun üzerine çok sayıda insan kayıtlarını terk ederek oradan ayrıldı. Mâlik, yanında kalan Şamlılar ve Nasr b. Seyyâr ile birlikte bulunmuş Horasanlılarla birlikte mevzilendi.

Bu sırada Hasan, Hemedan’dan Nihavend’e yürüdü ve şehrin dört fersah (24 km) uzağında konakladı. Kahtabe daha sonra onu, Bahîle kabilesinin azatlısı Ebu Cehm Ali b. Atiyye ve yedi yüz askerle takviye etti. Böylece Hasan şehri kuşatmaya ve onu muhasara altına almaya muktedir oldu.

Bu yıl Âmir b. Dubâre öldürüldü.
Âmir b. Dubâre’nin Öldürülmesi: Onun öldürülmesinin sebebi şuydu: Abdullah b. Muâviye b. Abdullah b. Ca‘fer, İbn Dubâre tarafından bozguna uğratılınca Horasan’a doğru kaçtı. Kirman yolu üzerinden ilerledi ve Âmir b. Dubâre onu takip etmek üzere yola çıktı. Bu sırada Cürcan’da Nubâte b. Hanzala’nın öldürüldüğü haberi Yezîd b. Ömer’e ulaştı.

Ali b. Muhammed – Ebû’s-Serî el-Mervezî, Ebû’l-Hasan el-Cüşemî, Hasan b. Râşid, Cebele b. Ferruh ve Hafs b. Şebîb’e göre:

Nubâte öldürüldüğünde, İbn Hubeyre, Kirman’da bulunan Âmir b. Dubâre’ye ve oğlu Dâvud b. Yezîd b. Ömer’e Kahtabe’ye karşı yürümelerini yazdı. Onlar elli bin kişiyle yola çıktılar ve İsfahan’daki Ceyy şehrinde konakladılar. İnsanlar İbn Dubâre’nin ordusuna “orduların ordusu” derlerdi.

Kahtabe, Mugâtil el-Akkî’yi onun üzerine gönderdi. Onunla birlikte Ebû Hafs el-Muhallebî, Benî Süleym’in azatlısı Ebû Hammâd el-Mervezî, Mûsâ b. Akîl, Eslem b. Hasan, Züeyb b. el-Eş‘as, Külsüm b. Şebîb, Mâlik b. Tarif, el-Muhârık b. Gıfâr ve el-Heysem b. Ziyâd vardı; kumandan Mugâtil idi. Onlar Kum’a yürüdüler ve orada konakladılar.

İbn Dubâre’ye, Hasan b. Kahtabe’nin Nihavend halkı arasında konakladığı haberi ulaştı ve onların yanına gidip onlara yardım etmek istedi. Bu haber el-Akkî’ye ulaştı; o da bunu Kahtabe’ye bildirdi. Bunun üzerine Kahtabe, Züheyr b. Muhammed’i Kâşân’a gönderdi. El-Akkî ise Kum’dan ayrıldı ve Tarif b. Gaylân’ı orada bıraktı. Ancak Kahtabe, el-Akkî’ye yazıp kendisine yetişinceye kadar beklemesini ve sonra tekrar Kum’a dönmesini emretti. Kahtabe onun kuvvetlerine katıldı.

Bundan sonra Âmir b. Dubâre onların üzerine yürüdü; onunla Kahtabe’nin kuvvetleri arasındaki mesafe bir fersah (6 km) idi. Âmir birkaç gün orada kaldı; ardından Kahtabe onun kuvvetlerine karşı yürüdü ve iki ordu savaşta karşılaştı. Kahtabe’nin sağ kanadına, yanında Hâlid b. Bermek bulunan el-Akkî kumanda ediyordu. Sol kanada ise Mâlik b. Tarif’in yardımıyla Abdülhamîd b. Rib‘î et-Tâî kumanda ediyordu.

Kahtabe’nin yirmi bin askeri vardı; İbn Dubâre’nin ise yüz bin askeri vardı—hatta yüz elli bin olduğu da söylenir. Kahtabe bir Kur’an nüshasının mızrak üzerine bağlanmasını emretti ve şöyle seslendi: “Ey Şamlılar! Sizi bu Kitapta olana davet ediyoruz!” Onlar ise ona ağır sözlerle hakaret ettiler. Bunun üzerine Kahtabe, “Saldırın!” emrini verdi. El-Akkî Şamlılara saldırdı ve iki ordu çarpıştı. Çatışma uzun sürmeden Şamlılar bozguna uğradılar ve büyük kayıplar verdiler.

Kahtabe’nin kuvvetleri onların ordugâhını ele geçirdi ve sayısı hesaplanamayacak kadar çok silah, teçhizat ve köle elde etti. Kahtabe zafer haberini Şüreyh b. Abdullah ile oğlu Hasan’a gönderdi.

Ali, Ebû’z-Zeyyel’den şu haberi nakleder:

Kahtabe, Âmir b. Dubâre ile karşılaştığında, onun yanında Horasan’ın ileri gelenlerinden Sâlih b. el-Haccâc en-Numeyrî, Bişr b. Bistâm b. İmrân b. el-Fadl el-Burcumî ve Abdülaziz b. Şemmâs el-Mâzinî bulunuyordu. İbn Dubâre sadece süvari birliklerine kumanda ediyordu; Kahtabe’nin ise hem süvari hem piyade kuvvetleri vardı. Kahtabe’nin adamları atlara ok attılar ve İbn Dubâre ordugâhına geri kaçtı. Kahtabe onu takip etti. Bunun üzerine İbn Dubâre ordugâhını terk ederek “Bana gelin!” diye seslendi. Ancak adamları kaçtı ve o öldürüldü.

Ali, el-Mufaddal b. Muhammed ed-Dabbî’den şöyle rivayet eder:

Kahtabe, İbn Dubâre ile karşılaştığında, Dâvud b. Yezîd b. Ömer kaçtı. Âmir onu sorduğunda kendisine, “Kaçtı” denildi. Bunun üzerine Âmir, “Allah bizim kötülüğümüzü bu geri dönüşle cezalandırdı!” dedi. Sonra savaşmaya devam etti ve öldürüldü.

Ali – Hafs b. Şebîb – Kahtabe ile birlikte bulunan bir görgü tanığından şöyle nakleder:

İsfahan’da Şamlıların topladığı kadar at, silah ve köleyi bir araya getiren başka bir ordu görmedim. Sanki bir şehri fethetmiş gibiydik. Sayılamayacak kadar çok ud, davul ve kaval ele geçirdik. Girdiğimiz hiçbir çadır veya barınak yoktu ki içinde büyük veya küçük bir şarap tulumu bulunmasın. Bu sebeple şairlerden biri şöyle demiştir:

Mudar’ın önderlerini yere serdiğimizde,
Kahtabe onları kuru bir yiyecek gibi parçaladı;
Onlar Mervân’a, Rabbe çağırır gibi yalvardılar.

Bu yıl Kahtabe’nin, Mervân b. Muhammed’in Nihavend’e sığınmış olan askerleriyle yaptığı savaş meydana geldi. Ayrıca, İsfahan’daki Cebelak savaşının 131 yılı Receb ayının yirmi üçüncü günü, Cumartesi (18 Mart 749) gerçekleştiği de söylenir.
Kahtabe’nin Nihavend Savaşı: Ali, Hasan b. Râşid ve Züheyr b. Huneyd’den şu rivayeti nakleder:

İbn Dubâre öldürüldüğünde, Kahtabe bu haberi Nihavend’de bulunan oğlu Hasan’a yazdı. Mektup kendisine ulaştığında Hasan, “Allahu ekber!” diye bağırdı; ordusu da onunla birlikte tekbir getirdi. Ardından İbn Dubâre’nin öldürüldüğünü ilan ettiler.

Bunun üzerine Âsım b. Umeyr es-Suğdî şöyle dedi: “Bu insanlar İbn Dubâre’nin öldürüldüğünü ancak doğruysa bağırırlar. Öyleyse Hasan b. Kahtabe ve taraftarlarına karşı çıkın ve onların karşısında durmayın; babası ona ulaşmadan veya ona yardım göndermeden önce istediğiniz yönden çekilin.”

Buna karşılık piyadeler şöyle dedi: “Siz süvari olarak atlara binecek, sonra da kaçıp bizi bırakacaksınız!”

Bunun üzerine Mâlik b. Edhem el-Bâhilî şöyle dedi: “İbn Hubeyre bana yazdı; o bana gelinceye kadar geri çekilmeyeceğim.”

Bunun üzerine oldukları yerde kaldılar. Kahtabe ise İsfahan’da yirmi gün kaldı. Sonra Nihavend’de bulunan Hasan’a katılmak üzere hareket etti ve şehri birkaç ay kuşatma altında tuttu. Daha sonra şehrin savunucularına eman teklif etti, fakat onlar bunu reddetti. Bunun üzerine mancınıklar kurdu.

Mâlik bunu görünce, kuvvetlerindeki Horasanlılardan habersiz olarak kendisi ve Şamlı askerler için güvence istedi. Kahtabe ona güvence verdi ve sözünü tuttu. Bu adamlardan hiçbirisi öldürülmedi. Fakat Nihavend’de bulunan bütün Horasanlılar öldürüldü; yalnızca Hakem b. Sâbit b. Ebî Mes‘ar el-Hanefî hariç.

Öldürülen Horasanlılar arasında şunlar vardı: Ebû Kâmil, Hâtim b. el-Hâris b. Şüreyh, Nasr b. Seyyâr’ın oğlu, Âsım b. Umeyr, Ali b. Akîl, Cezîre halkından Benî Süleym’den Beyhes b. Büdeyl ve Kureyş’ten, Ömer b. el-Hattâb soyundan olduğu söylenen ve bazılarına göre ailesinin onu tanımadığı el-Buhturî ile Katan b. Harb el-Hilâlî.

Ali – Yahyâ b. el-Hakem el-Hemedânî – onların azatlılarından birine göre:

Mâlik b. Edhem Kahtabe ile anlaşma yaptığında Beyhes b. Büdeyl şöyle dedi: “İbn Edhem bizim aleyhimize anlaşma yaptı; vallahi onu öldüreceğiz.” Horasanlı saldırganlar kapıların kendileri için açıldığını görünce şehre girdiler. Kahtabe’nin yanındaki Horasanlılardan biri de onu bir koruma duvarından içeri aldı.

Başka rivayetlere göre, Kahtabe Nihavend içindeki Horasanlılara haber göndererek dışarı çıkmalarını ve kendilerine eman verileceğini teklif etti; fakat onlar bunu reddetti. Daha sonra aynı teklifi oradaki Şamlı askerlere yaptı; onlar bunu kabul ettiler. Üç ay süren kuşatmadan sonra—Şaban, Ramazan ve Şevval aylarında (Nisan, Mayıs ve Haziran 749)—anlaşma yaptılar. Şamlılar Kahtabe’ye haber göndererek, kapıyı fark edilmeden açabilmeleri için şehir halkını oyalamasını istediler.

Kahtabe bunu yaptı ve şehir halkını savaşla meşgul etti. Bunun üzerine Şamlılar savundukları kapıyı açtılar. Şehir içindeki Horasanlı askerler Şamlıların çıktığını görünce onlara ne yaptıklarını sordular. Şamlılar, “Kendimiz ve sizin için anlaşma yaptık” dediler. Bunun üzerine şehirdeki Horasanlı ileri gelenler Kahtabe’nin yanına çıktılar. Kahtabe onların her birini Horasanlı bir görevlinin sorumluluğuna verdi.

Daha sonra tellalına şöyle ilan ettirdi: “Şehirden bize çıkanlardan kimin elinde bir esir varsa onun başını kessin ve bana getirsin.” Onlar da bunu yaptılar. Ebu Müslim’den kaçıp surlu şehre sığınmış olanlardan hiç kimse hayatta kalmadı; sadece Şamlılar hariç. Kahtabe onları serbest bıraktı ve kendisine karşı düşmanla işbirliği yapmayacaklarına dair söz aldı.

Ali’nin şeyhlerinden naklettiği rivayete dönersek:

Nihavend’de bulunan Şamlılar ve Horasanlılar Kahtabe’yi surların içine aldıklarında Âsım b. Umeyr onlara şöyle dedi: “Yazıklar olsun size! Artık onlar surların içine girdiler!” Sonra Âsım dışarı çıktı. Üzerinde zırh ve siyah bir elbise vardı. Horasan’da kendisine bağlı bulunan bir Şâkirî süvari onunla karşılaştı, onu tanıdı ve “Artık siyah mı giyiyorsun?” dedi. “Evet” diye cevap verdi. Bunun üzerine o Şâkirî onu yer altı su kanalına götürdü ve kölesine, “Onu burada koru, kimse ona ulaşmasın” dedi.

Daha sonra Kahtabe, “Yanında esir bulunan herkes onu bana getirsin” diye emretti. Bunun üzerine Âsım’ı korumakla görevli köle, “Bende bir esir var; zorla elimden alınmasından korkuyorum” dedi. Yemenli askerlerden bir adam bunu duydu ve “Onu bana göster” dedi. Köle Âsım’ı ona gösterdi; o da onu tanıdı. Hemen Kahtabe’nin yanına gidip, “İşte zorbalardan bir baş!” dedi. Bunun üzerine Kahtabe Âsım’ı getirtip öldürttü. Fakat Şamlılara verdiği sözü tuttu; onlardan tek bir kişi bile öldürülmedi.

Ali – Ebû’l-Hasan el-Horasanî ve Cebele b. Ferruh’a göre:

Kahtabe Nihavend’e geldiğinde ve Hasan orayı kuşatmakta iken, Kahtabe kumandayı devraldı ve Hasan’ı Mercü’l-Kal‘a’ya gönderdi. Hasan da Hâzim b. Huzeyme’yi Hulvân’a gönderdi; orada vali Abdullah b. el-Alâ el-Kindî bulunuyordu. Abdullah şehri terk ederek kaçtı ve şehir savunmasız kaldı.

Ali, Muhriz b. İbrahim’den şu rivayeti nakleder:

Kahtabe Nihavend’i fethettiğinde, insanlar Mervân’a Kahtabe’nin adıyla mektup yazmak istediler ve “Bu kötü bir isim; ters çevirelim” dediler. İsmi ters çevirince “Habathaq” çıktı. Bunun üzerine, “Önceki isim ne kadar kötü olsa da bundan daha iyidir” dediler ve tekrar Kahtabe adına döndüler.
Ebu Avn’ın Şehrizor’daki Savaşı: Bu yıl Ebu Avn’ın Şehrizor’daki savaşı meydana geldi. Ali, Ebû’l-Hasan ve Cebele b. Ferruh’tan şu rivayeti nakleder:

Kahtabe, Ebu Avn Abdülmelik b. Yezid el-Horasanî ile Mâlik b. Tarif el-Horasanî’yi dört bin kişilik bir kuvvetle Şehrizor’a gönderdi. Orada Abdullah b. Mervan’ın öncü kuvvetlerine Osman b. Süfyan kumanda ediyordu. Ebu Avn ve Mâlik gelip Şehrizor’a iki fersah (yaklaşık 12 km) mesafede konakladılar. Bir gün ve bir gece yerlerinde kaldılar. Daha sonra Zilhicce 131’in yirminci gününde (10 Ağustos 749) Osman b. Süfyan ile savaştılar. Osman b. Süfyan öldürüldü ve Ebu Avn müjdeyi İsmail b. el-Mütevekkil ile gönderdi. Ardından Ebu Avn Musul bölgesinde kaldı.

Bazıları ise Osman b. Süfyan’ın öldürülmediğini, Abdullah b. Mervan’a kaçtığını söyler. Buna göre Ebu Avn onun ordusunu büyük ölçüde kırmış ve şiddetli bir savaşın ardından taraftarlarından çok sayıda kişiyi öldürmüştür.

Ayrıca Kahtabe’nin, bizzat Ebu Müslim’in emriyle Ebu Avn’ı otuz bin kişilik bir orduyla Şehrizor’a gönderdiği de rivayet edilir.

Ebu Avn’ın zafer haberi Harran’da bulunan Mervan’a ulaşınca, Mervan Şam, Cezîre ve Musul askerleriyle birlikte oradan hareket etti. Ümeyye ailesi de, Mervan Ebu Avn ile karşılaşmak üzere ilerlerken, kendi askerlerini onun etrafında topladı. Nihayet Musul’a ulaştı. Orada, Büyük Zap nehri kıyısında konaklayıncaya kadar bir dizi hendek kazdırmaya başladı.

Ebu Avn ise Zilhicce 131 ve Muharrem 132 (Ağustos ve Eylül başı 749) ayları boyunca Şehrizor’da kaldı ve beş bin askere maaş dağıttı.


Diğer Olaylar

Bu yıl Kahtabe, İbn Hubeyre’ye karşı yürüdü. Ali – Ebû’l-Hasan, Züheyr b. Huneyd, İsmail b. Ebî İsmail ve Cebele b. Ferruh’tan şöyle rivayet eder:

İbn Hubeyre’nin oğlu Hulvan’dan kaçıp yanına gelince, İbn Hubeyre dışarı çıktı ve Kahtabe ile savaşa girdi. Yanında sayısı hesap edilemeyecek kadar çok asker vardı. Ayrıca Mervan’ın kendisine yardım için gönderdiği Havsera b. Süheyl el-Bahili de onunla birlikteydi. Arka birliklerin başına Ziyad b. Sehl el-Gatafani’yi getirerek Yezid b. Ömer b. Hubeyre yürüdü ve Celûlâ savaş alanına ulaştı. Orada mevzilendi ve Perslerin Celûlâ Savaşı’nda kazdığı eski hendeği temizletti.

Kahtabe ilerleyerek Kirmisin’e ulaştı. Oradan Hulvan’a yürüdü ve Hanikin’de konakladı. Daha sonra Hanikin’den ayrıldı; İbn Hubeyre de bulunduğu yerden ayrılarak Daskara’ya geri döndü.

Hişam, Ebû Mihnef’ten şu rivayeti nakleder: Kahtabe ilerledi; İbn Hubeyre ise Celûlâ’da hendek kazıp savunmaya geçti. Ardından Ukbera’ya ilerledi, Dicle’yi geçti ve Fırat üzerindeki Enbar’ın aşağısında bulunan Dimimme’ye varıp orada konakladı. Bunun üzerine İbn Hubeyre ve yanındakiler, Kahtabe’den önce Kûfe’ye ulaşmak üzere yola çıktılar. Fırat’ın doğu yakasında durdu ve on beş bin kişilik bir kuvvetle Havsera’yı batı yakasındaki ve güneydeki Kûfe’ye gönderdi.

Kahtabe ise Dimimme’de Fırat’ı geçerek batı yakasına geçti ve Kûfe’ye doğru ilerledi; nihayet İbn Hubeyre’nin bulunduğu yere ulaştı.

Bu yıl hac emirliğini Velid b. Urve b. Muhammed b. Atiyye es-Sa‘dî yaptı. O, Ebu Hamza el-Haricî’yi öldüren Abdülmelik b. Muhammed b. Atiyye’nin kardeşinin oğluydu. Velid, amcası adına Medine valisi idi. Bu bilgi bana Ahmed b. Sabit – İshak b. İsa – Ebû Ma‘şer yoluyla ulaştı. Vakıdî ve diğerleri de aynı şekilde rivayet eder.

Ayrıca şu da rivayet edilmiştir: Velid b. Urve Medine’nin hemen dışında iken, Mervan onun amcası Abdülmelik’e – o sırada Yemen’de olup daha önce anlatıldığı üzere meşgul bulunduğu halde – hac emirliğini üstlenmesini emreden bir mektup gönderdi. Amcası gecikince, Velid onun adına sahte bir mektup düzenleyerek kendisini hac emiri tayin etti ve hac görevini o şekilde yerine getirdi.

Velid b. Urve’ye amcası Abdülmelik’in öldürüldüğü haberi ulaşınca, amcasını öldürenlerin üzerine yürüdü ve onların çok sayıda adamını öldürdü. Kadınlarının karınlarını yardı, erkek çocuklarını öldürdü ve ele geçirdiği kimseleri ateşlerde yaktı.

Bu yıl Mekke, Medine ve Taif valiliği Abdülmelik b. Muhammed’in yerine Velid b. Urve es-Sa‘dî’ye verilmişti.

Irak valisi Yezid b. Ömer b. Hubeyre idi. Kûfe’de kadılık görevini Haccac b. Âsım el-Muharibî yürütüyordu. Basra’da ise kadı olarak Abbâd b. Mansur en-Nâcî görev yapıyordu.
Kahtabe b. Şebib’in Ölümü: Bu yıl meydana gelen olaylardan biri de Kahtabe b. Şebib’in ölümüdür.

Bunun sebebi şöyledir: Kahtabe, Celûlâ’da bulunan İbn Hubeyre’ye doğru ilerlerken Hanikin’de konakladığında, İbn Hubeyre Celûlâ’dan Daskara’ya çekildi. Rivayet edildiğine göre Kahtabe, İbn Hubeyre hakkında bilgi almak için oğlu Hasan’ı keşfe gönderdi. İbn Hubeyre tekrar Celûlâ’daki hendeğine dönmekteydi; Hasan onu orada buldu, sonra babasına dönerek yerini haber verdi.

Ali b. Muhammed – Züheyr b. Huneyd, Cebele b. Ferruh, İsmail b. Ebî İsmail ve Hasan b. Raşid’den şöyle rivayet eder: Hasan dönüp babasına İbn Hubeyre’nin durumunu bildirince, Kahtabe arkadaşlarına, “Bizi İbn Hubeyre’ye uğramadan Kûfe’ye götürecek bir yol biliyor musunuz?” diye sordu. Temîm kabilesinden Halef b. Muverri’ el-Hemedanî, “Evet, sizi götürürüm” dedi. Bunun üzerine Kahtabe onunla birlikte Rustugbad’da Tamarra’yı geçti ve ana yolu izleyerek Buzurg Sabur’da konakladı. Daha sonra Ukbera’ya geldi, Dicle’yi geçerek Avana’ya ulaştı.

Ali – İbrahim b. Yezid el-Horasanî’den rivayet eder: Kahtabe Hanikin’de konaklamıştı; İbn Hubeyre ise Celûlâ’da idi ve aralarında beş fersah (yaklaşık 30 km) mesafe vardı. Kahtabe keşif kolları gönderdi; bunlar dönüp İbn Hubeyre’nin mevzilendiğini bildirdiler. Bunun üzerine Kahtabe, Hâzim b. Huzeyme’ye Dicle’yi geçmesini emretti. Hâzim geçti ve Dicle ile Dicle’nin bir kolu olan Düceyl arasında ilerleyerek Kamaba’ya ulaştı. Kahtabe ona mektup yazarak Enbar’a (Fırat üzerindeki) gitmesini ve bulabildiği gemi ve tekneleri kendisine göndermesini emretti. Kendisi de Dimimme’de onunla buluşacaktı. Kahtabe, Muharrem 132’de (Ağustos–Eylül 749) Fırat’ı geçti. Ağırlıkları açık araziye gönderdi, süvariler ise Fırat kıyısından onunla birlikte ilerledi.

Bu sırada İbn Hubeyre, Yukarı Felluce bölgesinde, Fırat ağzına yakın bir yerde konaklamıştı. Orası Kûfe’den yirmi üç fersah (yaklaşık 138 km) uzaklıktaydı. İbn Dubara’nın kaçan askerleri burada onunla birleşmişti. Mervan da ona yirmi bin kişilik Suriye kuvvetiyle Havsera b. Süheyl el-Bahili’yi göndermişti.

Ali – Hasan b. Raşid ve Cebele b. Ferruh’tan rivayet eder: Kahtabe, İbn Hubeyre’yi bırakıp Kûfe’ye yönelince, Havsera ve Suriye ordusunun ileri gelenleri İbn Hubeyre’ye, “Kahtabe Kûfe’ye yöneldi. Sen Horasan’a git, onu Mervan’a bırak; böylece onu bozarsın, belki o da seni takip eder” dediler. Ancak İbn Hubeyre, “Ben böyle görmüyorum; o Kûfe’yi bırakıp beni takip etmez. En iyisi Kûfe’ye ondan önce ulaşmaktır” dedi.

Kahtabe Fırat’ı geçip kıyı boyunca ilerlediğinde, İbn Hubeyre de Felluce’den ayrıldı. Öncü kuvvetin başına Havsera’yı getirerek Kûfe’ye doğru gönderdi. İki taraf da Fırat kıyıları boyunca ilerliyordu: İbn Hubeyre Fırat ile Sura kanalı arasında, Kahtabe ise batıda açık araziye yakın ilerliyordu.

Kahtabe konakladı. Bu sırada bir bedevî küçük bir kayıkla yanına gelip selam verdi. Kahtabe ona kabilesini sordu; “Tayy kabilesindenim” dedi. Bedevî, “Bu sudan iç ve bana da artanını ver” dedi. Kahtabe içti, sonra ona verdi. Bedevî, “Allah’a hamdolsun ki bu orduyun bu sudan içtiğini görmeden ölmedim” dedi. Kahtabe ona tekrar kabilesini sordu; “Tayy’dan, Benî Nebhan’danım” dedi. Bunun üzerine Kahtabe, “İmamım doğru söylemiş. Bu nehirde bir savaş yapacağımı ve galip geleceğimi bana bildirmişti” dedi. Sonra ona, “Burada bir geçit var mı?” diye sordu. Bedevî, “Var ama ben bilmiyorum; seni bilen birine götürebilirim: Sindî b. Asamm” dedi. Kahtabe onu getirtti; o ve babası geçidi gösterdiler. O akşam Havsera’nın komutasındaki yirmi bin kişilik öncü kuvvetle karşılaştılar.

Ali – Şihab el-Abdî’den rivayet eder: Kahtabe Cebbariyye’de konakladı ve “İmam bana doğru söylemiş, zafer burada olacak” dedi. Sonra askere maaş dağıttı. Daha sonra Suriye süvarileriyle karşılaştı. Bedevîler geçidi göstermişti. Kahtabe, “Sadece haram ayı ve Aşura gecesini bekliyorum” dedi. Bu olay 132 yılı (749–750) idi.

Hişam – Ebû Mihnef’ten rivayet eder: Kahtabe, Muharrem 132’nin sekizinci gecesi (28 Ağustos 749) gün batımında kendisine bildirilen geçide ulaştı. Oraya varınca bazı adamlarıyla birlikte ani bir hücumla İbn Hubeyre’ye saldırdı. Onun adamları kaçtı. Sonra Nil kanalı ağzında konakladılar. Havsera ise ilerleyerek Kasr İbn Hubeyre’de durdu. Sabah olunca Horasanlılar kumandanlarını bulamadılar ve Hasan b. Kahtabe orduyu devraldı.

Ali – Şihab el-Abdî’den: Kahtabe sancaktarı kölesi Hayran (veya Yesar) ile bayraktarı Mesud b. İclac’a “Geçin!” dedi. Güvenlik amiri Abdülhamid b. Rib‘î’ye de “Geç, ganimet haberini getir!” dedi. Dört yüz kişi geçerek Havsera’nın askerleriyle savaştı ve onları sudan uzaklaştırdı. Meşaleler yakılınca Suriye ordusu kaçtı. Bu sırada Kahtabe’nin kaybolduğu anlaşıldı ve istemeyerek Hümeyd b. Kahtabe’ye bağlılık verildi. Ordu ilerleyerek Kerbelâ, Dayr el-A‘ver ve Abbasiyye’ye ulaştı.

Ali – Halid b. el-Esfah ve Ebû’z-Dhayyal’dan: Kahtabe’nin cesedi bulundu ve Ebû’l-Cehm tarafından defnedildi. Bir kişi, “Kahtabe’nin bir vasiyeti varsa bildirin” dedi. Mukatil b. Malik, “Onu ‘Bana bir şey olursa orduya Hasan komuta etsin’ derken işittim” dedi. Bunun üzerine ordu Hasan’a biat etti.

Bazı rivayetlerde Kahtabe’nin bir hendekte öldürülmüş halde bulunduğu ve yanında Harb b. Selm b. Ahvaz’ın da öldüğü, birbirlerini öldürdüklerinin sanıldığı belirtilir.

Abdullah b. Bedr’den rivayet: İbn Hubeyre’nin yanında idim. Kahtabe hücum ettiğinde karşılaştık. Ma‘n b. Zâide onu omzundan ağır yaraladı; Kahtabe suya düştü. Çıkarıldı, kolu sarıldı. “Ölürsem beni suya atın ki kimse öldüğümü bilmesin” dedi. Sonra tekrar çarpışma oldu. Kahtabe öldü. Ölmeden önce, “Kûfe’ye vardığınızda imamın veziri Ebû Seleme’dir, ona uyun” dedi.

Başka bir rivayette, Kahtabe Fırat’ı geçerken şiddetli savaşta düşmanın kampını ele geçirdiği, fakat daha sonra kaybolduğu ve boğulduğunun anlaşıldığı anlatılır. Ordu Hasan’ı başa geçirip ganimeti Kûfe’ye gönderdi.

Onun ölüm sebebi hakkında bir rivayet de şöyledir: Ahlum b. İbrahim der ki: Kahtabe Fırat’ta ilerlerken atı neredeyse karşı kıyıya çıkmıştı. Ben kıyıda duruyordum. Kılıcımla alnına vurdum. At şahlandı ve Kahtabe silahlarıyla birlikte Fırat’a düşerek öldü.

Benzer bir rivayet de İbn Hüseyin tarafından aktarılmıştır.

Bu yıl Muhammed b. Halid el-Kasrî Kûfe’de isyan etti ve Hasan b. Kahtabe şehre girmeden önce siyah elbise giydi. İbn Hubeyre’nin valisi şehirden kaçtı ve Hasan şehri ele geçirdi.
Muhammed b. Hâlid el-Kasrî’nin Kûfe’de İsyanı: Hişam, Ebû Mihnef’ten şöyle rivayet eder: Muhammed b. Hâlid, Âşûrâ arifesinde Kûfe’de isyan etti. O sırada şehir valisi Ziyad b. Salih el-Hârisî idi. Güvenlikten sorumlu olan kişi ise Abdurrahman b. Beşîr el-İclî idi. Muhammed siyah giyindi ve kaleye yürüdü. Bunun üzerine Ziyad b. Salih, Abdurrahman b. Beşîr el-İclî ve yanlarında bulunan Suriyeliler kaleyi terk ederek dışarı çıktılar; Muhammed b. Hâlid de kaleyi ele geçirdi. Kahtabe’nin ölümünden sonraki ikinci sabah, Cuma günü uyandığında, Havsera’nın ve yanındakilerin Medînetü İbn Hubeyre’de konakladıklarını ve Muhammed’e karşı yürümeye hazırlandıklarını öğrendi.

Havsera’nın Medînetü İbn Hubeyre’de konakladığı ve savaşmak üzere geldiği haberi Muhammed’e ulaşır ulaşmaz, onun yanında bulunan avamın çoğu dağılıp onu terk etti. Yalnızca Mervan’dan kaçmış olan Yemenli süvarilerden bazı atlılar ile Muhammed’in mevalîsi yanında kaldı. Henüz açıktan ortaya çıkmamış olan Ebû Seleme el-Hallâl, Muhammed b. Hâlid’e haber göndererek kaleden çıkmasını ve Fırat’ın alçak ovalık bölgesine geçmesini emretti. Çünkü Muhammed’in yanındaki adamların azlığından ve Havsera’nın kalabalıklığından dolayı onun için endişe ediyordu. Bu iki tarafın hiçbiri o sırada Kahtabe’nin öldüğünü henüz öğrenmiş değildi. Muhammed b. Hâlid ise gündüz iyice aydınlanıncaya kadar hareket etmeyi kabul etmedi.

İbn Havsera, Muhammed’in yanında az adam bulunduğunu ve avamın onu terk ettiğini öğrenince onun üzerine yürümeye hazırlandı. Muhammed hâlâ kalede iken gözcülerinden biri gelip, “Atlılar geliyor, Suriyeliler” dedi. Bunun üzerine Muhammed, mevalîsinden bir birlik gönderdi. Bunlar Ömer b. Sa‘d’ın evinin kapısında mevzilenmişlerdi. Derken Suriye sancakları göründü. Onlarla savaşmaya hazırlanırlarken, Suriyeliler, “Biz Becîle kabilesindeniz! Mâlih b. Hâlid el-Becelî bizimledir ve emîrin hizmetine girmeye geldik!” diye seslendiler. Bunun üzerine kaleye girdiler.

Ardından, Bahdal ailesinden bir adamın başında bulunduğu daha büyük bir atlı topluluğu geldi. Havsera, adamlarının ne yaptığını görünce, kendisi ve yanındakiler Vâsıt’a gitti. O gece Muhammed b. Hâlid, Kahtabe’ye – onun öldüğünü bilmeden – bir mektup yazarak Kûfe’de üstün geldiğini bildirdi. Mektubu hızlı bir biniciyle gönderdi. Bu kişi Hasan b. Kahtabe’nin huzuruna vardı. Hasan, Muhammed b. Hâlid’in mektubunu alıp halkına okudu, sonra Kûfe’ye doğru yola çıktı. Muhammed, Kûfe’de cuma, cumartesi ve pazar günleri kaldı; Hasan b. Kahtabe ise pazartesi sabahının erken vaktinde onun yanına geldi. Daha sonra Ebû Seleme’nin yanına gittiler; Ebû Seleme Benî Seleme arasında bulunuyordu. Onu oradan çıkardılar. Ebû Seleme Nuhayle’de iki gün konakladı, sonra Hammâm A‘yan’a hareket etti ve Hasan b. Kahtabe’yi İbn Hubeyre ile savaşmak üzere Vâsıt’a gönderdi.

Ali b. Muhammed, Cibrîl b. Yahyâ’nın mevlası Umâre’den şöyle rivayet eder: Horasanlılar, Kahtabe’den sonra Hasan’a biat ettiler ve Kûfe’ye geldiler. O sırada Kûfe’nin başında Abdurrahman b. Beşîr el-İclî bulunuyordu. Benî Dâbbe’den bir adam ona gelip, “Hasan b. Kahtabe bugün yahut yarın girecek” dedi. Abdurrahman da, “Sanki beni tehdit etmeye gelmişsin” dedi ve ona üç yüz sopa vurdurdu. Sonra Abdurrahman kaçtı ve Muhammed b. Hâlid el-Kasrî siyah giyindi. On bir adamla birlikte ortaya çıktı, insanları biate çağırdı ve Kûfe’nin idaresini ele aldı. Ertesi gün Hasan geldi. Yolda gelirlerken sürekli, “Muhammed ailesinin veziri Ebû Seleme nerede kalıyor?” diye soruyorlardı. İnsanlar onları ona götürdü. Onlar da gelip kapısında durdular. Ebû Seleme dışarı çıktı. Ona Kahtabe’nin atlarından biri getirildi; o da ata binip Sevâbi‘ kabristanına kadar sürdü. Sonra Horasanlılar ona biat ettiler.

Ebû Seleme Hafs b. Süleyman – ki Benî Sebî‘in mevlasıydı ve “Muhammed ailesinin veziri” diye anılıyordu – bulunduğu yerde kaldı ve Muhammed b. Hâlid b. Abdullah el-Kasrî’yi Kûfe’ye vali tayin etti. Ebû’l-Abbas ortaya çıkıncaya kadar ona “emîr” denildi.

Ali, Cebele b. Ferruh, Ebû Salih el-Mervezî, Cibrîl’in mevlası Umâre, Ebû’s-Serî ve Abbâsî davetinin başlangıçlarını bilen başka kimselerden şöyle rivayet eder: Ebû Seleme, Hasan b. Kahtabe’yi Vâsıt’ta bulunan İbn Hubeyre’nin üzerine gönderdi. Ona bağladığı kumandanlar arasında Hâzim b. Huzeyme, Mukatil b. Hakîm el-Akkî, Hafâf b. Mansur, Saîd b. Amr, Ziyad b. Müşkân, el-Fadl b. Süleyman, Abdülkerîm b. Müslim, Osman b. Nâhik, Züheyr b. Muhammed el-Ezdî, el-Heysem b. Ziyad, Ebû Hâlid el-Mervezî ve daha başkaları vardı. Toplamda on altı kumandan bulunuyordu ve hepsinin başında Hasan b. Kahtabe vardı. Hümeyd b. Kahtabe’yi de Medâin’e gönderdi; onunla birlikte Abdurrahman b. Nuaym ve Mesud b. İclâc da vardı; her bir kumandan kendi adamlarıyla beraberdi. Ayrıca Ebû Seleme, el-Müseyyeb b. Züheyr ile Hâlid b. Bermek’i Deyr Kunnâ’ya, el-Muhallebî ile Şerahîl’i de dört yüz kişiyle Aynüttemr’e gönderdi. Bassâm b. İbrahim b. Bassâm’ı ise, Abdullah b. Ömer b. Hubeyre’nin bulunduğu Ahvaz’a yolladı.

Bassâm oraya vardığında Abdülvâhid, Ahvaz’dan Basra’ya çıktı. Bunun üzerine Bassâm, Hafs b. es-Sebî‘i Sufyan b. Muâviye’ye bir mektupla gönderdi ve onu Basra’ya vali tayin etti. Benî’d-Deyyân’dan, birtakım kâhinlik iddiası taşıyan el-Hâris Ebû Gassân el-Hârisî, “Bu tayin gerçekleşmeyecek” dedi. Buna rağmen Hafs mektubu Sufyan’a ulaştırdı. Sonra Selm b. Kuteybe, Sufyan’la savaştı ve böylece onun tayini boşa çıktı.

Ebû Seleme bulunduğu yerden ayrılıp Kûfe’den yaklaşık üç fersah uzaklıktaki Hammâm A‘yan’da konakladı. Muhammed b. Hâlid ise Kûfe’de kalıyordu.

Selm b. Kuteybe’nin Sufyan b. Muâviye b. Yezid b. el-Mühelleb ile savaşmasının sebebi, rivayet edildiğine göre, şöyledir: Ebû Seleme el-Hallâl eyaletlere valiler tayin edince, Benî Leys’in mevlası Bassâm b. İbrahim’i Ahvaz’da bulunan Abdülvâhid b. Ömer b. Hubeyre’nin üzerine gönderdi. Bassâm onunla savaştı ve onu oradan sürdü. Bunun üzerine Abdülvâhid, Basra’da bulunan Selm b. Kuteybe el-Bâhilî’ye katıldı. Selm, Yezid b. Ömer b. Hubeyre adına valilik yapıyordu.

Ebû Seleme, Hasan b. Kahtabe’ye mektup yazarak kumandanlarından uygun gördüğü birini Selm ile savaşmak üzere göndermesini istedi. Ayrıca Sufyan b. Muâviye’ye de bir mektup yazıp onu Basra valiliğine tayin etti; şehirde Benî Abbas’ın davasını ilan etmesini, insanları onların içinden çıkacak Kâim’e davet etmesini ve Selm b. Kuteybe’yi şehirden çıkarmasını emretti. Sufyan, Selm’e mektup yazıp Hükümet Konağı’nı boşaltmasını istedi ve Ebû Seleme’nin niyetini, kendisine ulaşan haberlere dayanarak ona bildirdi. Fakat Selm bunu kabul etmedi ve savunmasını hazırladı.

Yemenliler, Rabîa’dan müttefikleri ve başkalarıyla birlikte Sufyan’ın etrafında toplandılar. İbn Hubeyre’nin kumandanlarından biri de ona katıldı; İbn Hubeyre bu kumandanı iki bin Kelb askeriyle Selm’e yardım için göndermişti. Bunlar, Selm b. Kuteybe’nin üzerine yürüme planında birleştiler. Selm de savaşa hazırlandı. Onun etrafında Kayslılar, emri altında bulunan Mudar bölükleri ile Basra’daki Ümeyyeoğulları ve onların mevalîsi toplandı. Benî Ümeyye de süratle ona yardıma geldi.

Sufyan, Safer 132 ayındaki bir perşembe günü ilerledi. Selm b. Kuteybe Basra Mirbedi’ne geldi ve orada deve pazarında mevzilendi. Mirbed yolu ile Basra’ya açılan diğer yollara süvariler göndererek, Sufyan’ın üzerine yollayacağı kuvvetleri karşılamak istedi. Ayrıca, “Kim bir baş getirirse ona bin dirhem verilecektir” diye ilan ettirdi. Muâviye b. Süfyan b. Muâviye, Rabîa’dan seçkin bir kuvvetle geldi. Tamîm kabilesinin süvarileri onunla Mirbed yolu üzerinde, Benî Âmir mahallesine bağlanan yolda – daha sonra Ömer b. Habîb’in mülkü olan evin yanında – karşılaştılar. Tamîm’den biri Muâviye’nin atını mızrakladı; at şahlandı ve onu yere attı. Bunun üzerine Benî Dâbbe’den İyâd adında bir adam kendini onun üzerine atıp onu öldürdü; başını kesip Selm b. Kuteybe’ye getirdi, Selm de ona bunun karşılığında bin dirhem verdi.

Sufyan, oğlunun öldürülmesiyle sarsıldı; kendisi ve yanındakiler geri çekildiler. O ve ailesi derhal ayrılıp Kasru’l-Ebyad’a gittiler ve orayı işgal ettiler. Sonra oradan ayrılıp Kasker’e gittiler.

Selm Basra’da üstünlüğü ele geçirince, Abdullah b. Semure neslinden Câbir b. Tevbe el-Kilâbî ile el-Velid b. Utbe el-Firasî dört bin kişiyle ona doğru ilerlediler. İbn Hubeyre Ahvaz’da iken onlara Selm’e yardıma gitmelerini yazmıştı. Ertesi gün Câbir ve yanındakiler Mühelleb oğullarının ve Ezd’in geri kalanının mahallelerine girdiler. Onlara saldırdılar; orada kalan Ezd mensupları şiddetli şekilde savaştı, nihayet savunuculardan çok kişi öldürüldü. Sonra Ezd kaçtı; Câbir ve adamları onların kadınlarını esir aldı, evleri yıktı ve üç gün boyunca yağma yaptı. Selm, İbn Hubeyre’nin öldürüldüğü haberini alıncaya kadar Basra’da kaldı; bu haber gelince şehri terk etti.

Bunun üzerine Basra’daki Hâris b. Abdülmuttalib soyundan olanlar, Muhammed b. Ca‘fer’in etrafında toplandılar ve onu başa geçirdiler. O birkaç gün yönetimde kaldı. Ardından Ebû Mâlik b. Abdullah b. Esîd el-Huzâî, Ebû Müslim adına Basra’ya geldi ve beş gün valilik yaptı. Ebû’l-Abbas halife olunca, şehri yönetmek üzere Sufyan b. Muâviye’yi görevlendirdi.

Bu yıl, Rebîü’l-âhir ayının on üçüncü gecesi perşembeyi cumaya bağlayan gece (26 Kasım 749), Ebû’l-Abbas Abdullah b. Muhammed b. Ali b. Abdullah b. Abbas b. Abdülmuttalib b. Hâşim’e biat edildi. Bu, Ahmed b. Sâbit – bir ravi – İshak b. İsa – Ebû Ma‘şer yoluyla nakledilmiştir. Hişam b. Muhammed de aynı şeyi söylemiştir.

Vâkıdî ise şöyle der: Ebû’l-Abbas’a halife olarak Medine’de Cemâziyelevvel 132’de (6 Aralık 749 – 4 Ocak 750) biat edildi. Vâkıdî ayrıca, Ebû Ma‘şer’in kendisine bunun Rebîülevvel 132’de (18 Ekim – 16 Kasım 749) olduğunu söylediğini aktarır; Ebû Ma‘şer güvenilir otoritedir.
https://kutsalayet.de/kahtabe-b-sebibin-olumu/,https://kutsalayet.de/hilafetinin-kokenleri/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız