"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Yazar: Hz.Ateist

Tevbe 15

Ve kalplerindeki öfkeyi giderir. Allah, dilediğine tövbe nasip eder. Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Ve onların (müminlerin) kalplerinden öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Kalplerindeki gazabı gidersin. Allah dilediğine tevbe nasib eder. Allah hakkıyla bilendir, Hakimdir.

“Onlarla Savaşın” âyeti bir emirdir;

“ki, Allah… onları azaplandırsın” âyeti de onun cevabıdır. Şartın cevabı anlamında olmak üzere meczum gelmiştir. İfadenin takdiri şöyledir: Eğer onlarla Savaşırsanız Allah ellerinizle onları azaplandırır, onları rezil eder, size, onlara karşı zafer verir ve mü’min bir topluluğun gönüllerine de şifa verir.

“Kalplerindeki gadabı gidersin” âyeti ise, onların gazap ve öfkelerinin ileri dereceye ulaşmış olduğunu göstermektedir. Mücahid der ki: Bu âyetle, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın tarafında antlaşmada yer alan Huzâ’ah’lar kastetmektedir. İfadelerde cümlecikler hep birbirine atfedilmiştir. Ve hepsinde de birincisinden kat’ ile (yeni cümlecikler halinde) ref caizdir.

Bununla birlikte;takdiri ile nasbedilmeleri de caizdir. Kûfelilerce “sarf” diye bilinen şey budur. Şairin şu beyitlerinde olduğu gibi:

“Şayet Ebû Kabus ölecek olursa ölür

İnsanların baharı da, haram ayı da

Ve ondan sonra biz sarılırız hörgücü bulunmayan

Sırtı alınmış, horgüçsüz bir hayatın kuyruklarına.”

Buradaki; “Sarılırız” kelimesini istersek üstün ile okuyabiliriz, istersek mansub olarak okuyabiliriz.

Yüce Allah’ın:

“Ve mü’min bir topluluğun gönüllerine şife versin” âyeti ile kastedilenler, Mücahid’den naklettiğimize göre Huzaaoğullarıdır. Çünkü Kureyşliler onlara karşı Bekroğullarına yardımcı olmuştu. Huzaalılar ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın tarafında antlaşmada yer almışlardı. Bekroğullarına mensub birisi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı hicveden bir şiir söylemişti, Bunun üzerine Huzaalılardan birisi ona: Eğer bu şiiri bir daha okuyacak olursan, senin ağzını kırarım. Bekroğullarına mensub kişi bu şiiri bir daha okuyunca, gerçekten ağzını kırdı ve aralarında çarpışma başgösterdi. Huzaalılardan bazılarını öldürdüler. Bunun üzerine Huzaalı Amr b. Salim, bir kaç kişiyle birlikte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in huzuruna gitti ve ona durumunu haber verdi. Hazret-i Peygamber, mü’minlerin annelerinden Meymune’nin odasına girip: “Üzerime su dökün” diye buyurdu ve yıkanmaya başladı. Yıkanırken de: “Eğer Kâ’b oğullarına (ki bunlar Amr b. Salim’in kavmi olan Huzaalıların bir koludur) yardım etmeyecek olursam, yardım görmeyeyim” diye buyurdu. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) gerekli hazırlıkların yapılmasını ve Mekke’ye çıkılmasını emretti, bunun sonucunda da Mekke fethedildi.

“Allah dilediğine tevbe nasib eder” âyetindeki “Tevbe nasib eder” kelimesinde kıraat yeni bir cümle (istinaf) olmak üzere ref iledir. Çünkü bu, önceki ifadeler türünden değildir. Bundan dolayı cezm ile diye buyurmamıştır.

Diğer taraftan onlarla Savaşmak, onların Allah tarafından tevbelerinin kabul edilmesini de gerektirmez. Aksine onlarla Savaşmak, onların azâb edilmelerini, rezil edilmelerini, mü’min bir topluluğun gönüllerinin bulmasını, onların kalplerindeki öfkenin gitmesini gerektirir. Bunun bir benzeri de: “Allah dilerse kalbinin üzerini mühürler” âyetinde ifade tamam olduktan sonra:

“Allah batılı mahveder” (eş-Şûrâ, 42/24) diye buyurmasıdır.

Allah’ın tevbelerini kabul ettiği kemseler ise, Ebû Süfyan, Ebû Cehil’in oğlu İkrime, Süleym b. Ebi Amr gibileridir. Bunlar İslâm’a girdiler.

İbn Ebi İshak ise bu (“terbe nasib eder” anlamındaki) lâfzı, şeklinde nasb ile okumuştur. (Allah dilediğine tevbe nasib etsin diye, anlamına gelir). Aynı şekilde Îsa es-Sekafî ve el-A’rec’den de böyle okudukları rivâyet edilmiştir. Bu okuyuşa göre ise, tevbelerinin kabulü de şartın cevabı kapsamına girer. Çünkü anlam: “Eğer onlarla Savaşırsanız Allah onları azaplandırır…” şeklindedir. Buna atfedilenlerin manası da şöyle olur. Bundan sonra da eğer onlarla Savaşırsanız “Allah da onların tevbelerini kabul eder” diye buyurmaktadır. Böylelikle sizin ellerinizle azaplandırılmaları, gönüllerinize şifa vermesi, kalplerinizin öfkesinin giderilmesi ve tevbenizin kabul edilmesi lütufları hep birlikte size verilmiş olur.

Ancak, burada bu fiilin, “tevbe nasib eder” anlamındaki fiilin merfu’ olarak okunması daha güzeldir. Çünkü Savaş tevbe etmenin sebebi değildir. Zira, şanı yüce Allah’ın, tevbesini kabul etmek istediği herhangi bir kimse için tevbe, her halükârda Savaş olmaksızın da mümkün olabilir.

Tevbe 14

Onlarla savaşın. Allah onları sizin ellerinizle azaplandırır, onları rezil eder, onlara karşı size yardım eder ve mümin bir topluluğun gönüllerini ferahlatır.

Diyanet Vakfı
Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.

Kurtubi Tefsiri
Onlarla Savaşın ki, Allah ellerinizle onları azaplandırsın. Onları rezil etsin. Size onlara karşı zafer versin ve (bununla) mü’min bir topluluğun gönüllerine şifa versin;

Tevbe 13

Yeminlerini bozan, Resulü çıkarmaya azmeden ve size ilk başlayan bir toplulukla savaşmayacak mısınız? Onlardan mı korkuyorsunuz? Eğer müminlerseniz Allah, korkmaya daha layıktır.

Diyanet Vakfı
(Ey müminler!) verdikleri sözü bozan, Peygamberi (yurdundan) çıkarmaya kalkışan ve ilk önce size karşı savaşa başlamış olan bir kavme karşı savaşmayacak mısınız; yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer (gerçek) müminler iseniz, bilin ki, Allah, kendisinden korkmanıza daha layıktır.

Kurtubi Tefsiri
Yeminlerini bozan, o Peygamberi sürüp çıkarmaya kalkışan ve bununla beraber ilk olarak sizinle kendileri (Savaşmaya) başlayan bir kavim ile Savaşmaz mısınız? Onlardan korkuyor musunuz? Eğer mü’min kimseler iseniz asıl korkmanız gereken Allah’tır.

“Yeminlerini bozan… bir kavim ile Savaşmaz mısınız?” âyeti, bir azar olmakla birlikte Savaşa teşvik anlamı da vardır. Önceden de belirttiğimiz gibi Mekke kâfirleri hakkında nâzil olmuştu.

“O peygamberi sürüp çıkarmaya kalkışan” yani, onun Mekke’den çıkmasına onlar sebep teşkil etmişlerdi. Bundan dolayı onun çıkartılması kendilerine nisbet edilmiştir. Şöyle de açıklanmıştır. Onlar, ahidlerini bozduklarından dolayı Mekkelilerle Savaşmak üzere Hazret-i Peygamberin Medine’nin dışına çıkmasına sebep oldular. Bu açıklama el-Hasen’den nakledilmiştir.

“Bununla beraber ilk olarak sizinle kendileri” Savaşmaya

“başlayan bir kavim…” Yani, onlar ahidlerini bozdular ve Huzaalılara karşı Bekroğullarına yardımcı oldular. Şöyle de açıklanmıştın Bedir günü sizinle İlk olarak onlar Savaştılar. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kervanı ele geçirmek için çıkmıştı. Mekkeliler kervanlarını kurtarınca geri dönebilirlerdi. Ama, önceden de geçtiği gibi bunu yapmayarak, mutlaka Bedir’e varıp orada şarap içmekte direttiler.

“Eğer mü’min kimseler iseniz, asıl korkmanız gereken Allah’tır.” Yani, onlarla Savaşmaktan ötürü hoşunuza gitmeyecek” şeylerle karşılaşmaktan korkmaktan çok onlarla Savaşı terketmeniz dolayısıyla Allah’ın cezasından korkmalısınız.

Şöyle de açıklanmıştır: Onların Allah Rasûlünü çıkarmalarından kasıt, Onu hac yapmaktan, umre yapmaktan, tavaf etmekten alıkoymalarıdır. İşte onların Savaşa ilk başlayan taraf olmaları bu demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Tevbe 12

Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozar ve dininize dil uzatırlarsa, küfrün önderleriyle savaşın. Şüphesiz onların yeminleri yoktur. Umulur ki vazgeçerler.

Diyanet Vakfı
Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar, ve dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın. Çünkü onlar yeminleri olmayan adamlardır. (Onlara karşı savaşırsanız) umulur ki küfre son verirler.

Kurtubi Tefsiri
Eğer ahidlerinden sonra yeminlerini bozarlar da dininize dil uzatırlarsa, küfrün önderlerini hemen öldürün. Çünkü onların yeminleri yoktur. Olur ki vazgeçerler.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1. Ahidlerinden Dönüp Dine Dil Uzatanlar:

“Eğer… bozarlarsa” âyetindeki: “Nakzetmek, bozmak” demektir. Bu kelime aslında eğilip büküldükten sonra çözülen herşey hakkında kullanılır. Yemin ve ahidler hakkında bu tabir istiare yoluyla kullanılır.

Şair der ki:

“Eğer yemin etse de yüzçevirip uzaklaşması ahdini bozmaz onun

Çünkü parmak uçları kınalı olanın yemini yoktur.”

Burada yemin’den kasıt ahiddir.

Dininize dil uzatırlarsa” ahidlerini bozmak, Savaş açmak ve buna benzer müşrik kimsenin yaptığı başka herhangi bir iş yapmak suretiyle… “Dil uzatmak” demek olan “ta’n” mızrakla dürtmek demek olduğu gibi, kötü sözle dil uzatmak anlamında da kullanılır. Her iki anlam için kullanılmakla birlikte her İkisinde de muzar’i şeklinde “ayın” harfi ötreli olarak gelir. Bununla birlikte “ayn” harfi ötreli kullanılırsa mızrakla yara açmak, dürtmek, üstün olarak kullanılırsa, dil ile yaralamak, dil uzatmak manasına kullanılacağı da söylenilmiştir. Burada bu kelime istiare yoluyla kullanılmıştır. Hazret-i Peygamber’in, Usame’yi kumandan tayin ettiği esnada söylediği şu âyetler da bu türdendir: “Eğer siz onun kumandanlığına dil uzatıyorsanız, gerçek şu ki daha önce babasının kumandanlığına da dil uzatmış idiniz. Allah’a yemin ederim ki gerçekten o kumandanlığa lâyık bir kimse idi.” Bu hadisi Sahih (-i Buhârî) rivâyet Buhârî, Eymân 2, Fedâilu’s-Sahâbe 17, Meğazî 43, 87; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 63, 64; Tirmizî, Menâkıb 39; Müsned, II, 20, B9, 106, 110. etmiştir.

2. Dine Dil Uzatanların Hükmü:

Kimi ilim adamları, bu âyet-i kerimeyi dine dil uzatan ve ondan kötü bir şekilde söz eden herkesin öldürülmesinin vücubuna delil göstermişlerdir. Çünkü, böyle bir kimse kâfir olur. Dil uzatmak (ta’n etmek) ise, dine yakışık olmayan şeyleri nisbet etmek yahut da dinden olan herhangi bir şeyi hafife alarak itiraz etmek demektir. Çünkü, dinin esaslarının sağlıklı olduğu, şer’î hükümlerinin de doğruluğu kat’î delil ile sabit olmuştur.

İbnü’l-Münzir der ki: Bütün ilim ehli kimseler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a söven kimsenin öldürüleceğini kabul etmişlerdir. Bu görüşte olanlar arasında Mâlik, Leys, Ahmed ve İshâk da vardır. Şâfiî’nin görüşü de budur. En Nu’man (b. Sabit, Ebû Hanîfe) dan da şöyle dediği nakledilmektedir: -İleride de geleceği üzere- zimmet ehlinden olup da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e söven kimse öldürülmez.

Ancak, rivâyet edildiğine göre Ali (radıyallahü anh)’nin meclisinde birisi: Kâ’b b. el-Eşref ancak haksızca ve ahde aykırı olarak öldürüldü demiş, Hazret-i Ali de o kimsenin boynunun vurulmasını emretmiştir.

Muaviye’nin bulunduğu mecliste bir başka kişi böyle söylemiş, bunun üzerine Muhammed b. Mesleme ayağa kalkarak: Böyle bir söz senin meclisinde söyleniyor ve sen susuyorsun ha! Allah’a yemin ederim seninle aynı çatı altında asla bulunmam ve yemin olsun onunla başbaşa kalacak olursam mutlaka onu öldürürüm.

(Mâlikî mezhebine mensub) ilim adamlarımız derler ki: Böyle bir kimse eğer hainlik etmeyi, ahdi bozmayı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a nisbet etmiş ise, tevbe etmesi istenmeksizin öldürülür. İşte Hazret-i Ali ile Muhammed b. Mesleme’nin -Allah İkisinden razı olsun- böyle bir sözü söyleyenin maksadını böylece anlamışlardır. Çünkü böyle bir ifade zındıklıktır. Eğer bu sözü söyleyen kimse ahde aykırı davranmayı; onlar, önce ona eman verdiler, sonra ona verdikleri sözde durmadılar diyerek fiilen Öldürenlere nisbet edecek olursa, böyle bir nisbet de katıksız bir yalan ve iftira olur. Çünkü, onların Kâ’b b. el-Eşrefe söyledikleri sözlerinde ona eman verdiklerine ve bunu açıkça ifade ettiklerine delâlet eden bir söz yoktur. Eğer böyle bir şey söylemiş olsalardı bile onların bu sözleri eman olmazdı. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onları ona eman versinler diye değil, öldürsünler diye göndermişti. Ve Muhammed b. Mesleme’ye (uygun göreceği) sözleri söyleme izni de vermişti.

Buna göre böyle bir şeyi bizzat onu öldürenlere nisbet edenin sözleri üzerinde düşünmek gerekir ve (öldürülmeleri gerektiği hususunda) tereddüt sözkonusudur. Bunun sebebi ise şudur: Acaba, sözlerinde durmamayı onu öldürenlere nisbet etmek aynı zamanda ahde hainlik etmeyi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a nisbet etme sonucunu da beraberinde getirir mi? Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da ya onların fiillerini doğru bulmuş ve yaptıklarına razı olmuştur, o bakımdan da o bu sözde durmayışı, ahde ihanet etmeyi rıza ile karşılamış demektir. Bunu (bu anlamıyla) açıkça ifade eden bir kimse öldürülür. Ya da onların sözlerinde durmayışlarını söylemek, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın da ahdini bozması anlamına gelmez denilir, bu durumdaki bir kimse de öldürülmez. Böyle bir kimsenin öldürülmeyeceğini kabul etsek dahi, bu sözü söyleyenin ibretli bir şekilde cezalandınlması, hapis cezasına çarptırılması, ağır bir şekilde dövülmesi ve büyük bir ölçüde de tahkir edilmesi kaçınılmaz birşeydir.

3. Dine Dil Uzatan Zımmînin Durumu:

Zımmî dine dil uzatacak olursa, Mâliki mezhebinde meşhur olan görüşe göre ahdi bozulur. Çünkü yüce Allah:

“Eğer ahidlerinden sonra yeminlerini bozarlar da…” diye buyurmakta ve o takdirde onların Öldürülmelerini ve onlarla Savaşılmasını emretmektedir. Şâfiî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- nin görüşü de budur. Ebû Hanîfe ise böyle bir kimse hakkında şöyle der: Tevbe etmesi istenir. Mücerred olarak dil uzatması sebebiyle -beraberinde ahdini bozması sözkonusu olmadığı sürece- ahdini bozmuş olmaz. Çünkü yüce Allah iki şarta bağlı olarak öldürülmelerini emretmektedir: Biri onların ahidlerini bozmaları, diğeri ise dine dil uzatmalarıdır,

Biz deriz ki: Eğer onlar ahidlerine aykın uygulamalarda bulunacak olurlarsa ahidleri bozulmuş olur. (Âyet-i kerimede) her iki hususun sözkonusu edilmesi ise, böyle bir kimsenin öldürülmesi için her iki hususun ayrı ayrı ortaya konulmasına bağlı kalmasını gerektirmez. Çünkü ahdî bozmak, aklen de şer’an de tek başına onları öldürmeyi mubah kılmaya yeterlidir. Bize göre âyet-i kerimenin takdirî ifadesi şöyledir: Eğer onlar ahidlerini bozarlarsa onlarla Savaşmak helal olur. Eğer ahidlerini bozmaksızın ahidlerine bağlı kalmakla birlikte dine dil uzatacak olurlarsa, yine onlarla Savaşmak helal olur.

Rivâyet olunduğuna göre Hazret-i Ömer’in huzurunda, üzerinde müslüman bir kadının bulunduğu bir bineği dürttüğü ve bunun üzerine o bineğin huylanıp kadını yere düşürdüğü, buna bağlı olarak avretinin açıldığını dava etmeleri üzerine, Hazret-i Ömer aynı yerde o zımmînin asılmasını emretmiştir.

4. Akdini Bozan Zımmî’nin Hükmü:

Zımmî, müslümanlara karşı Savaşacak olursa, ahdi bozulur, mah ve çocukları da onunla birlikte müslümanlara fey’ (ganimet) olur. Muhammed b. Mesleme ise der ki: Onun ahdini bozmasından dolayı çocuğu sorumlu tutulmaz. Çünkü o, ahdini tek başına bozmuştur. Yine Muhammed b. Mesleme der ki: Malı alınır.

Bu şekildeki açıklama Muhammed b. Mesleme’ye yakıştırılamayan bir çelişkidir. Çünkü, zımnimin malının ve çocuklarının himaye altına alınmasına sebep onun ahdidir. Eğer malının elden gitmesini gerektiren bir durum ortaya çıkarsa, çocuğunun da etinden alınması sonucunu verir.

Eşheb der ki: Zımmî ahdini bozacak olursa, o yine ahdi üzere kalır. Ve ebediyen köleliğe dönmesi sözkonusu değildir. Ancak bu, hayret edilecek bir husustur. Sanki o, bu görüşü ile ahdi maddi bir olay olarak kabul etmiş gibidir. Halbuki ahdin gereğini yerine getirmek mantıki bir husustur ve müslümanlar bu ahdin gereğini yerine getirmeyi üzerlerine almışlardır. Kendisi bu ahdî bozacak olursa, bu da diğer akidler gibi bozulmuş olur.

5. Hazret-i Peygambere Söven, Dil Uzatan Zimmet Ehlinin Hükmü:

İlim adamlarının çoğunluğu, zimmet ehlinden olup da Peygamber efendimize söven, yahut üstü kapalı ifadelerle ona dil uzatan veya onun değerini hafife alan, yahut da Hazret-i Peygamber’e, kâfir olmasını gerektiren şekilden başka türlüsüyle nitelendiren kimsenin öldürüleceği görüşündedir. Çünkü biz ona zimmetin gereği olan himayemizi veya onunla ahidleşmeyi bu esas üzere yapmış değiliz. Şu kadar var ki, Ebû Hanîfe, es-Sevrî ve Kûfelilerden onlara tabi olanlar şöyle demişlerdir: Böyle bir kimse öldürülmez. Çünkü onun içinde bulunduğu şirk hali bundan daha büyüktür. Ancak bu davranışından ötürü te’dip ve ta’zir edilir. Ona karşı delil İse, yüce Allah’ın:

“Eğer ahidlerinden sonra yeminlerini bozarlar da…” âyetidir. Bazı âlimler de bu görüşe karşı Hazret-i Peygamberin, antlaşmalı olmakla birlikte Kâ’b b. el-Eşref in öldürülmesi emrini vermesini delil göstermişlerdir. Hazret-i Ebû Bekir de arkadaşlarından birisine öfkelenince Ebû Berze, bunun boynunu vurmayayım mı diye sorunca, Hazret-i Ebû Bekir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan başka herhangi bir kimse için böyle bir şey sözkonusu değildir, diye cevap vermiştir. Ebû Dâvûd, Hudud 2; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem 16, 17.

Dârakutnî de İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Kör bir adamın bir cariyesi vardı. O cariyesinden iki inciyi andıran iki oğlu vardı. Bu cariye Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a söver ve ona dil uzatırdı. Adam ise bu işten vazgeçmesini söylüyor fakat cariye bundan vazgeçmiyordu. Bundan dolayı azarlıyor, bu işe son vermesini istiyor, fakat yine son vermiyordu. Gecenin birinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı diline dolayınca, efendisi dayanamayarak kalkıp bir kazma aldı ve onu karnına sapladı. Vücudunun öbür tarafından çıkartıncaya kadar da üzerine dayanıp durdu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bunun üzerine: “Dikkat edin ve şahid olun ki, onun kanı hederdir.” Ebû Dâvûd, Hudud 2: Nesâî, Tahrimud-Dem 16: Dârakutnî, III, 112.

Yine İbn Abbâs’tan gelen bir diğer rivâyette de şöyle denilmektedir: …Onu öldürdü. Sabah olunca bu husus Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a anlatılınca, o ama adam kalkıp şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü onu ö’düren benim. Bu kadın sana sövüyor ve sana dil uzatıyordu. Ben bu işten vazgeçmesini söylüyor, fakat o vaz geçmiyordu. Bundan dolayı onu azarlıyor ve son vermesini istiyor, fakat bir türlü dinlemiyordu. Benim ondan iki inciyi andıran iki oğlum da var. Bana karşı da çok yumuşaktı. Dün de sana sövmeye, sana dil uzatmaya başlayınca onu öldürdüm. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Haberiniz olsun ve şahid olun ki, onun kanı hederdir.” Dârakutnî, III, 113.

6. Zımmî Hazret-i Peygambere Sövüp de Ölümden Korkarak Müslüman Olduğunu İddia Ederse:

Bir zımmî Hazret-i Peygamber’e sövdükten sonra öldürülmekten korktuğu için müslüman olduğunu İzhar edecek olursa, onun İslâm’a girmesi öldürülme cezasını kaldırır, denilmiştir. Mâliki mezhebinde meşhur olan görüş budur. Çünkü İslâm kendisinden öncekileri ortadan kaldırır. Ancak, müslüman bir kimse Hazret-i Peygamber’e sövüp de daha sonra tevbe edecek olursa, hükmü böyle değildir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Sen o kâfirlere de ki: Eğer vazgeçerlerse, onlara geçmiş mağfiret olunur.” (el-Enfal, 8/38)

İslâma girişinin öldürülme cezasını ortadan kaldırmayacağı da söylenmiştir el-Utbiyye’den Mâlik’in görüşü bu şekilde nakledilmiştir, Çünkü bunu yapmakla Hazret-i Peygamberin hakkını çiğnemiş, saygınlığına riayet etmemiş, Hazret-i Peygamberi küçültmek ve ona kötülük etmek kastı ile böyle davrandığından, Peygamberin bu haklarını çiğnediğinden Ötürü öldürülmesi vacibtir. Dolayısıyla onun İslâm’a dönüşü, bu cezasını ortadan kaldırmaz ve böyle bir kimse müslümandan daha İyi bir durumda olamaz.

7. Küfrün Önderleri:

Yüce Allah’ın;

“Küfrün önderlerini hemen öldürün” âyetindeki “önderler” anlamına gelen; kelimesi, ‘in çoğuludur. Bununla kastedilen bazı ilim adamlarının görüşüne göre Ebû Cehil, Utbe, Şeybe ve Umeyye b. Halef gibi Kureyş’in ileri gelenleridir.

Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu âyet-i kerîme Tevbe Sûresi’ndedir. Ve bu âyet-i kerîme nâzil olup da insanlara karşı okunduğunda yüce Allah, Kureyş’in güç kaynaklarının kökünü kurutmuştu. Geriye onlardan kalanlar ya müslümandı, ya banş yapmış kimselerdi. Buna göre “Küfrün Önderlerini hemen öldürün” âyeti ile kastedilenlerin ahdi bozmaya, dine dil uzatmaya kalkışan her bir kimsenin, küfürde bir esas ve bir lider olacağı anlamına gelmesi muhtemeldir. Yine bu âyette “ileri gelenler” ile onların başkanlarının kastedilmiş olması ve onlarla çarpışmak, onlara uyanlarla çarpışmaktır; onların herhangi bir saygınlıkları sözkonusu değildir, anlamına gelmesi de muhtemeldir.

Bu kelimenin çoğulu aslında şeklinde gelmeli idi. “Misal ve misaller” kelimesinde olduğu gibi. Ancak, “mim” harfleri birbirlerine idğam edildikten sonra birinci “mim”in harekesi birinci hemzeye verilerek İki (harekeli hemze) ard arda gelmektedir. O bakımdan ikinci hemze yerine de “ye” getirilmiştir. el-Ahfeş’in iddiasına göre bundan dolayı “ye”li olarak; “Bu, bundan daha öndedir,” denilir. el-Mâzinî ise, (aynı anlamda) “vav” ile denildiği iddiasındadır. Hamza ise bu kelimeyi; şeklinde okumuştur. Ancak, nahivcilerin çoğunluğu bunun bir lahn olduğu kanaatindedir. Arapça baskıyı hazırlayanın kaydettiğine göre bu hususta Ebû Hayyün şöyle demektedir: “… Basra’lı nahivcilerin başı Ebû Amr b. el-Alâ, Mekke’nin kurrâsı İbn Kesîr ve Medine’nin kurrası Nâfi’ bu şekilde okumuşken, bunun bir lahn olduğu nasıl söylenebilir?” Ayrıca bk. Âlusî, Ruhu’l-Meanî, X, 59. Çünkü bu, aynı kelimede iki hemzeyi bir arada söylemektir.

“Çünkü onların yeminleri yoktur” yani onların ahidleri olmaz. Bu da onların samimi olarak yerine getirecekleri doğrulukla bağlanacakları ahidleri yoktur, demektir.

İbn Âmir

“yeminler” anlamına gelen: kelimesini hemze esreli olarak “îman “dan gelecek şekilde;okumuştur. (Onların îmanları yoktur, anlamına gelir). Yani onların İslâmları yoktur, demektir. Bununla birlikte bunun, korkunun zıddı olan emniyetten gelen; “Ona eman verdim”den gelme ihtimali de vardır. Buna göre onlara eman verilmez, onlar himaye altına alınmazlar manasına gelir. İşte bundan dolayı

“Küfrün önderlerini hemen öldürün” diye buyurmaktadır.

“Olur ki vazgeçerler” olur ki şirkten vazgeçerler, demektir. el-Kelbî der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hudeybiye’de iken Mekkelilerle antlaşma yaptı. Onlar da onu Beyt’i ziyaretten alıkoydular. Sonra da geri dönmesi şartıyla onunla barış yaptılar ve Allah’ın dilediği kadar bir süre böylece kaldılar. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın antlaşmasına dahil bulunan Huzaalılar, Kinânelilere mensup Umeyyeoğulları ile Savaştılar. Umeyyeoğulları kendi antlaşmalılarına silah ve yiyecek yardımında bulundular. Huzaalılar da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan yardım istediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da -önceden geçtiği üzere- yaptığı antlaşmada tarafında yer alanlara yardımcı olunmasını emretti.

Buhârî’de Zeyd b. Vehb’den şöyle dediği nakledilmektedir: Biz Huzeyfe’nin yanında bulunuyor idik şöyle dedi: Bu âyet-i kerimenin -bununla:

“Küfrün önderlerini hemen öldürün. Çünkü onların yeminleri yoktur” ayetini kastederek- sözünü ettiklerinden yalnızca üç kişi kaldı. Münafıklardan da sadece dört kişi kalmış bulunuyor. Bir bedevi Arap şöyle dedi: Siz Muhammed’in ashâbı, bizim ne demek olduklarını bilemediğimiz birtakım haberler veriyorsunuz. Yalnızca dört münafık kaldığını iddia ediyorsunuz. Peki şu bizim evlerimizi basıp içindekileri alanların, bizim değerli eşyalarımızı çalanların durumu nedir? Huzeyfe şöyle dedi: Onlar fasık kimselerdir. Evet, onlardan sadece dört kişi kalmış bulunuyor. Bunlardan birisi ise eğer soğuk su içecek olsa, o soğuk suyun soğukluğunun farkına varmayacak kadar kocamış bir yaşlıdır. Buhârî, Tefsir 9. sûre 5.

“Olur ki vazgeçerler” yani, küfürlerine, batıllarına, müslümanlara eziyet vermelerine bir son verirler. Bu ise onlarla Savaşma maksadının bizimle Savaşmaktan vazgeçerek dinimize girmek suretiyle zararlarını önlemek olmasını gerektirmektedir.

Tevbe 11

Eğer tövbe ederler, namazı kılarlar ve zekâtı verirlerse, artık din bakımından sizin kardeşlerinizdir. Ayetleri bilen bir topluluk için açıklıyoruz.

Diyanet Vakfı
Fakat tevbe eder, namaz kılar ve zekat verirlerse, artık onlar dinde kardeşlerinizdir. Biz, bilen bir kavme ayetlerimizi böyle açıklıyoruz.

Kurtubi Tefsiri
Eğer tevbe eder, namaz kılar, zekât verirlerse, artık dinde kardeşlerinizdir. Biz, bilen bir kavme âyetleri uzun uzadiya açıklarız.

“Eğer tevbe eder yani, şirkten vazgeçip İslâm’ın hükümlerine bağlanacak olurlarsa “…artık dinde kardeşlerinizdir. Sizin kardeşleriniz olurlar. İbn Abbâs der ki: Bu âyet-i kerîme kıble ehlinin kanlarının (haksız yere dökülmesini) haram kılmaktadır. Bu anlamdaki açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır. İbn Zeyd der ki: Yüce Allah namaz ve zekâtı farz kılmış ve bunlar arasında ayırım gözetilmesini de, zekât vermeden namazı da kabul etmemiştir.

İbn Mes’ûd der ki: Size namaz kılmak ve zekât vermek emrolundu. Zekât vermeyenin namazı yoktur. Hadîs-i şerîfte de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: “Yüce Allah: “Allah’a itaat edin ve Rasûlüne de itaat edin” diye buyurduğu halde bir kimse ben Allah’a itaat ederim ama Rasûlüne itaat etmem derse, yüce Allah: “Namazı kılın, zekâtı verin” diye buyurduğu halde, bir kimse ben namazı kılarım ama zekât vermem derse, yine aziz ve celil olan Allah: “Bana ve ana-babana şükret” diye buyurduğu halde, Allah’a şükretmek ile ana-babasına şükretmek arasında ayırım gözetmek suretiyle üç şeyi birbirinden ayrı gören kimseyi Allah da Kıyâmet gününde kendisiyle rahmeti arasına ayrılık koyar. ” Kaynağını tesbir edemedik.

“Biz, bilen bir kavme âyetleri uzun uzadıya açıklarız”, beyan ederiz. Özellikle “bilen”lerin sözkonusu edilmesi ise, bu âyetlerden asıl yararlananların onlar oluşundan dolayıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Tevbe 10

Bir mümin hakkında ne akrabalık bağı gözetirler ne de antlaşma. İşte onlar haddi aşanlardır.

Diyanet Vakfı
Bir mümin hakkında ne ahit tanırlar ne de antlaşma. Çünkü onlar saldırganların kendileridir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar, hiçbir mü’min hakkında hiçbir yemin ve hiçbir abid gözetmezler. İşte onlar, haddi aşanların tâ kendileridir.

en-Nehhâs der ki: Bu bir tekrar değildir. Çünkü birincisi bütün müşrikler hakkındadır, ikincisi ise özel olarak yahudiler hakkındadır. Buna delil ise, (bir önceki âyet-ı kerimede geçen):

“Allah’ın âyetlerini az bir bedel karşılığında sattılar” âyetidir. Bununla yahudileri kastetmektedir. Onlar, yüce Allah’ın delillerini ve açıklamalarını, başkanlık isteği ve herhangi bir husustaki tamahkârlıklarına karşılık verdiler.

“İşte onlar haddi aşanların tâ kendileridir.” Yani, ahidlerini bozmak suretiyle helal sınırını aşarak harama düşenlerdir.

Tevbe 9

Allah’ın ayetlerini az bir bedel karşılığında sattılar. Onun yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür.

Diyanet Vakfı
Allahın ayetlerine karşılık az bir değeri (dünya malını ve nefsani istekleri) satın aldılar da (insanları) Onun yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yapmakta oldukları şeyler ne kötüdür!

Kurtubi Tefsiri
Onlar, Allah’ın âyetlerini az bir bedel karşılığında sattılar ve O’nun yolundan alıkoydular. Yapageldikleri gerçekten ne kötüdür!

Bununla, müşriklerin Ebû Süfyan’ın kendilerine ikram ettiği bir yemek karşılığında ahidlerini bozduklarını kastetmektedir. Bunu Mücahid dile getirmiştir. Onların Kur’ân-ı Kerîmi dünya metâına değiştirdikleri de söylenmiştir.

“Ve onun yolundan alıkoydular” yani, yüz çevirdiler. Bu anlamıyla Yüzçevirmekten gelir, veya; ‘den geldiği kabul edilerek Allah’ın yolundan alıkoydular, engellediler, demek olur.

Tevbe 8

Nasıl? Eğer size galip gelselerdi sizin hakkınızda ne akrabalık bağı gözetirlerdi ne de antlaşma. Sizi ağızlarıyla razı ederler, kalpleri ise karşı çıkar. Ve çoğu fasıktırlar.

Diyanet Vakfı
Nasıl olabilir ki! Onlar size galip gelselerdi, sizin hakkınızda ne ahit, ne de antlaşma gözetirlerdi. Onlar ağızlarıyla sizi razı ediyorlar, halbuki kalpleri (buna) karşı çıkıyor. Çünkü onların çoğu yoldan çıkmışlardır.

Kurtubi Tefsiri
Nasıl olabilir ki? Size karşı üstünlük sağlarlarsa hakkınızda hiçbir yemin ve hiçbir ahid gözetmezler. Dilleriyle sizi hoşnut etmeye çalışırlar. Kalpleri İse İsteksizdir. Onların çoğu fasık kimselerdir.

Yüce Allah:

“Nasıl olabilir ki? Size karşı üstünlük sağlarlarsa…” âyeti ile yaptıkları işlerin kötülükleriyle birlikte onların herhangi bir ahidlerinin olmasının hayret edilecek birşey olduğunu tekrar etmektedir. Yani, eğer onlar size üstün gelecek olurlarsa, sizin hakkınızda hiçbir yemin ve hiçbir ahdi gözetmedikleri halde, onların nasıl bir ahdi olabilir?

“Üstünlük sağlama”yı anlatmak üzere; ” Filan kimseye üstünlük sağladım,” yani ona galip geldim, denilir. ise, evin üstüne çıktım, demektir. Yüce Allah’ın:

“Artık onu aşmaya güç yetiremediler” (el-Kehf, 18/97) yani, üzerine çıkamadılar âyeti de buradan gelmektedir.

“Hakkınızda hiçbir yemin ve hiçbir ahid gözetmezler” âyetindeki

“Gözetmezler, korumazlar, riayet etmezler” demektir. (Aynı kökten gelen): Rakîb kelimesi koruyan demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (en-Nisâ, 4/1. âyet, 6. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. ” Yemin”, Mücâhid ve İbn Zeyd’e göre ahid demektir. Yine Mücahid’den bunun yüce Allah’ın isimlerinden birisi olduğu rivâyet edilmiştir. İbn Abbâs ve Dahhâk ise bunu “yakınlık” diye açıklamış, el-Hasen himaye, Katade de bir antlaşma diye açıklamışlardır. ise, ahid demektir. Ebû Ubeyde bunu yemin diye açıklamıştır. Yine Ebû Ubeyde’den nakledildiğine göre; Ahid, “zimmet” ise himaye ve taahlıüd anlamındadır. el-Ezherî der ki: Bu, Allah’ın İbranice bir ismidir. Bunun aslı ise parıldamak anlamına gelen; ‘dan gelmektedir. Arı ve saf olup parıldayan bir şey hakkında; “Rengi parıldadı, parıldar” denilir. Bunun aslı itibariyle keskinlik anlamından geldiği ve harbeyi anlatmak üzere kullanılan; de buradan geldiği de söylenmiştir. Keskin işiten hassas kulak anlamına gelen; da buradan gelmektedir. Nitekim şair Tarafe b. el-Abd, devesinin kulağının keskin ve hassas duymasını ve kulaklarını dikmesini anlatırken şöyle demektedir:

“Havmel tepesinde tek başına, bulunan bir koyunun

(burada maksat yaban öküzüdür) iki kulağı gibi;

Keskin duyan, dikilen ve onlardan asaletini anladığım.”

Ahid, himaye ve akrabalığa “il” denilecek olursa, bunun anlamı şudur: İşte kulak o tarafa doğru yönlendirilir. Yani, kulak bunları iyice duymaya gayret eder. Ahde “il” denilmesinin sebebi ise, arılığı, temizliği ve üstünlüğünden dolayıdır. Cem-i kıllet’i şeklinde gelir. Çokluk çoğulu ise; diye yapılır. el-Cevherî ve başkaları derler ki: Esreli olarak “el-il” yüce Allah’ın adıdır. Yine, ahid ve yakınlık anlamına da gelir. Hassan der ki:

“Yemin olsun ki senin Kureyş’e olan akrabalığın

Dişi deve yavrusunun deve kuşu yavrusuna akrabalığı gibidir.”

Yüce Allah’ın; âyeti burada “ahid” anlamındadır. Bu ise, riayet edilmemesi halinde günahkar olmayı gerektiren, saygı duyulması gereken herbir şey demektir. İbn Abbâs, ed-Dahhâk ve İbn Zeyd: Zimmet, ahid demektir demişlerdir. “İl” kelimesini ahid diye anlamlandıranlara göre, buradaki lâfızların farklılığı dolayısıyla aynı anlam tekrarlanmış olur. Ebû Ubeyde ve Ma’mer, buradaki zimmet, zimmet altına girmek, ahid altına girmek demektir, derler. Ebû Ubeyd ise şöyle der: Zimmet, Hazret-i Peygamber’in: “Onların en aşağıdakileri de zimmetlerini yerine getirmeye çalışır” ifadesinde eman anlamındadır. Bu kelimenin (zimmet’in) çoğulu ise; şeklinde gelir. “Zel” harfi üstün olarak ise, suyu az kuyu demek olup, çoğulu, şeklinde gelir. Şair Zu’r-Rimme der ki:

“Öyle Himyer’e mensub develer üzerinde ki, sanki onların gözleri

(yorgunluk ve bitkinlikten dolayı) Suları oldukça fazla çekildiği için suları az kuyu gibidir.”

Zimmet ehli ise akid yapan ve kendileriyle akid yapılanlardır.

“Dilleriyle sizi hoşnut etmeye çalışırlar.” Yani, zahiren razı eden şeyleri dilleriyle söylerler “Kalpleri ise İsteksizdir, onların çoğu fasık kimselerdir.” Yani, ahdi bozan kimselerdir, Her kâfir fasıktır. Fakat burada özellikle, çirkin işleri açıktan açığa işleyen ve ahdi bozanlarını kastetmektedir.

Tevbe 7

Müşriklerin Allah katında ve Resulü katında bir ahdi nasıl olabilir? Ancak Mescid-i Haram yanında antlaşma yaptıklarınız hariç. Onlar size karşı dürüst davrandıkça siz de onlara dürüst davranın. Şüphesiz Allah muttakileri sever.

Diyanet Vakfı
Mescid-i Haramın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınızın dışında müşriklerin Allah ve Resulü yanında nasıl (muteber) bir ahdi olabilir? Onlar size karşı dürüst davrandıkları müddetçe siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah (ahdi bozmaktan) sakınanları sever.

Kurtubi Tefsiri
Mescid-i Haram’ın yanında ahidleştikleriniz dışında müşriklerin Allah katında ve Rasûlü yanında nasıl bir ahdi olabilir? O halde onlar size karşı ahidlerinde doğru davrandıkları sürece siz de onlara doğrulukla davranın. Şüphesiz ki Allah sakınanları sever.

Yüce Allah’ın:

“Mescid-i Haram’ın yanında ahidleştikleriniz dışında, müşriklerin Allah katında ve Rasûlü yanında nasıl bir ahdi olabilir?”

âyetindeki

“nasıl” anlamına gelen; kelimesi burada hayret bildirmek içindir. Tıpkı, filan kişi nasıl olur da beni geçer? demeye benzer. Yani, onun beni geçmemesi gerekirdi.

“Ahid” kelimesi de;

“Olur” kelimesinin ismidir, âyet-i kerimede hazfedilmiş takdiri ifade vardır. Yani: Ahdi bozmayı içlerinde saklı tutmakla birlikte müşriklerin nasıl bir ahdi olabilir? demektir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Siz bana ölümün ancak şehirlerde (meskûn yerlerde) olduğunu söylemiştiniz.

İşte bu ikisi düz bir ova ve kum tepesidir; nasıl olur?”

ez-Zeccâc’dan nakledildiğine göre burada ifadenin takdiri bu kişi (burada) nasıl ölmüştür? şeklindedir.

Âyetin şu anlamda olduğu da söylenmiştir: Müşriklerin Allah katında yarın azabından emin olmalarına sebep olacak, Rasûlü nezdinde de dünya azabından kendisi sebebiyle emin olmalarını sağlayacak bir ahidleri nasıl olabilir?

Daha sonra yüce Allah:

“Mescid-i Haram’ın yanında ahidleştiklerinin dışında…” diye bir istisna yapmaktadır. Muhammed b. İshak der ki: Bunlar Bekroğullarıdır. Yani, ancak şu ahidlerini bozmayan, sözlerine aykırı davranmayan kimselerin ahdi olabilir.

“O halde onlar size karşı doğru davrandıkları sürece siz de onlara doğrulukla davranın” âyetinin anlamı şudur: Onlar size verdikleri sözlerine bağlı kalmaya devam ettikleri sürece siz de aynı şekilde sözlerinize bağlı kalmaya devam edin. İbn Zeyd der ki: Ancak onlar ahidlerine bağlı kalmadılar, o bakımdan onlara da dört aylık bir süre tayin etti. Ahdi bulunmayanlara gelince, tevbe etmeleri dışında gördükleri yerde onlarla Savaştılar.

Tevbe 6

Ve eğer müşriklerden biri senden sığınma isterse, Allah’ın sözünü işitinceye kadar ona sığınma ver. Sonra onu güven yerine ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir topluluk olmalarındandır.

Diyanet Vakfı
Ve eğer müşriklerden biri senden aman dilerse, Allahın kelamını işitip dinleyinceye kadar ona aman ver, sonra (müslüman olmazsa) onu güven içinde bulunacağı bir yere ulaştır. İşte bu (müsamaha), onların, bilmeyen bir kavim olmalarından dolayıdır.

Kurtubi Tefsiri
Eğer müşriklerden biri senden eman dilerse ona eman ver. Tâ ki Allah’ın kelâmını dinlesin. Sonra onu emin olacağı yere kadar ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir kavim olduklarından dolayı böyledir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1. Eman Verme:

“Eğer” sana kendileriyle Savaşma emrini vermiş olduğum

“müşriklerden biri senden eman dilerse” âyetinde geçen ve

“senden eman dilerse” anlamındaki; kelimesi, senin himayeni isterse; yani, senin emânını ve senin korumam isterse, Kur’ân-ı Kerîmi dinleyebilmesi için onun hükümlerini, emir ve yasaklarını anlayabilmesi için böyle bir istekte bulunursa) sen de ona eman ver, demektir. Eğer, bir emri kabul ederse, bu güzel bir şeydir. Şayet kabul etmeyecek olursa, sen de onu güvenlik duyacağı yere geri götür. Bu, hakkında görüş ayrılığı bulunmayan bir husustur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mâlik der ki: Harbî bir kişi müslümanların ülkesine giden yolda bulunup da: Ben eman istemek üzere geldim diyecek olursa, bu gibi haller şüpheli hususlardan olduğu için görüşüme göre bu durumdaki bir kimse güven duyabileceği bir yere geri götürülür. İbnü’l-Kasım da şöyle der: Bizim kıyılarımıza ticaret maksadıyla gelmiş görünen ve: Ben malımı satıncaya kadar ticaret yapmak üzere gelen kimselere dokunmadığınızı zannediyorum, diyen kimsenin durumu da böyledir.

Âyet-i kerimenin zahiri ise, Kur’ân-ı Kerîmi dinlemek ve İslâm üzerinde düşünmek isteyen kimseler hakkındadır. Bunun dışındaki maksatlar için eman vermek ise, müslümanların maslahatı ile ilgili ve onlara fayda sağlayan hususların gereği gibi tetkik edilmesi ile ilgilidir.

2. Eman Verme Yetkisi:

İlim adamlarının tümüne göre sultanın (İslâm devlet yöneticisinin) verdiği eman caizdir. Çünkü İmâm, müslümanların lehine olan menfaat ve maslahatlara bakmak için öne geçirilir. O, menfaatlerin sağlanması, zararların önlenmesi konusunda herkesin vekilidir.

Halifeden başkasının eman vermesi hususunda ise ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Hür bir kimsenin verdiği eman, bütün ilim adamlarına göre geçerlidir. Ancak İbn Habib şöyle demektedir: İmâm, verilen bu emanı gözden geçirir.

Kölenin de, Mâlikî mezhebinde meşhur olan görüşe göre eman vermek yetkisi vardır. Şâfiî, Şâfiî mezhebi âlimleri, Ahmed, İshâk, Evzaî, Sevrî, Ebû Sevr, Davud ve (Hanefîlerden) Muhammed b. el-Hasen de bu görüştedirler. Ebû Hanîfe’nin görüşüne göre ise, kölenin eman vermek yetkisi yoktur. Bizim (Mâlikî mezhebi) ilim adamlarımızın ikinci görüşü de budur. Ancak, birinci görüş daha sahihtir. Çünkü Peygamber şöyle buyurmuştur: “Müslümanların kanları birbirine denktir. Onların en aşağı olanları dahi zimmetlerini yerine getirmeye çalışır. ” Ebû Dâvûd, Cihad 147, Diyât 11; Nesâî, Kasâme 10: İbn Mâce, Diyat 31; Müsned, 1,119, 122, II 180, 192, 211, 215.

İlim adamlarımız derler ki: Hazret-i Peygamber: “En aşağıları” dediğine göre, kölenin de emanı caizdir. Hür kadının eman verebilmesi ise daha bir uygundur. “Köleye (ganimetten) pay verilmez” diye gösterilecek gerekçe ise muteber değildir. Abdulmelik b. el-Macişûn der ki: İmâmın geçerli kabul etmesi hali müstesna, kadının emanı câiz değildir. O, bu görüşüyle Cumhûrdan ayrı istisnai bir kanaat ortaya koymuş olmaktadır.

Çocuğa gelince, eğer Savaşabilecek güçte ise, onun emanı da geçerlidir. Çünkü o da Savaşçılar arasındadır ve koruyucu kesim arasına girmektedir.

ed-Dahhak ve es-Süddî ise, bu âyet-i kerimenin, yüce Allah’ın:

“Müşrikleri öldürün” âyeti ile nesh olduğu kanaatindedirler. el-Hasen ise şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme kıyâmet gününe kadar muhkem ve uygulanabilecek bir âyettir. Mücahid de bu görüştedir.

Bu âyet-i kerimenin hükmünün müşrikler için tayin edilen dört aylık süre boyunca geçerli olduğu da söylenmiştir. Ancak bu görüşün hiç bir kıymeti yoktur. Saîd b. Cübeyr der ki: Müşriklerden bir kişi Ali b. Ebî Tâlib’in yanına gelerek şöyle dedi: Bizden herhangi bir kimse bu dört ayın bitişinden sonra Muhammed’in yanına gelip de Allah’ın kelamını işitmek isterse veya bir ihtiyâcı dolayısıyla gelirse öldürülür mü? Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh): Hayır dedi. Çünkü şanı yüce Allah:

“Eğer müşriklerden biri senden eman dilerse ona eman ver. Tâ ki Allah’ın kelamını dinlesin” diye buyurmuştur. Doğru olan da budur ve âyet-i kerîme muhkemdir.

3. Şart Edatlarıyla İlgili Bir Açıklama:

Yüce Allah’ın: ” Eğer… biri” âyetindeki; Biri kelimesi, daha sonra gelen (“Senden eman dilerse” anlamındaki) fiil gibi bir fiil takdiri ile ref edilmiştir. Böyle bir açıklama, şart edatı için güzeldir, ancak diğer kardeşlerinde (şart edatlarında) çirkindir. Sîbeveyh’in benimsediği görüş de, bu edat ile diğerleri arasında fark gözetmek şeklindedir. Çünkü bu, şart edatlarının anası olduğundan onun böyle bir özelliği vardır. Diğer taraftan böyle bir özellik diğer edatlarda yoktur. Ancak, Muhammed b. Yezid şöyle demektedir: Sîbeveyh’in: “Çünkü böyle bir özellik diğer edatlarda yoktur” demesi yanlıştır. Zira, bu edat, kimi zaman; anlamında olup, kimi zaman da şeddelisinden hafifletilmiş olur. Diğer şart edatları ise böyle değildir.

Sîbeveyh şu beyiti örnek olarak zikretmektedir:

“Benim nefis ve değerli şeyleri tüketmemden ötürü sızlanma

Fakat ben ölüp gidersem, işte o vakit ağlayıp sızla.”

4. Allah’ın Okunan Kelâmı İşitilir:

İlim adamlarımız derler ki: Yüce Allah’ın:

“Tâ ki Allah’ın kelâmını dinlesin” âyetinde, şanı yüce Allah’ın kelâmının okuyucu tarafından okunması halinde işitildiğine delildir. Şeyh Ebû’l-Hasen (el-Eş’arî), Kadı Ebû Bekr (el-Bakıllânî) ile Ebû’l-Abbas el-Kalanisî, İbn Mücahid, Ebû İshak el-İsferayinî ve başkaları bu görüştedir.

Çünkü yüce Allah:

“Tâ ki Allah’ın kelâmını dinlesin” âyeti ile kendi kelâmının Kur’ân okuyan kimsenin okuması esnasında işitilen bir kelâm olduğunu açıkça ifade etmektedir. Ayrıca müslümanlar, bir kimse mesela Fâtihatü’l-Kitabı veya herhangi bir sûreyi okuyacak olursa,

“Allah’ın kelâmını dinledik işittik” demek üzerinde icma etmiş olmaları ve Allah’ın kelâmının okunmasıyla mesela İmriu’l-Kays’ın şiirinin okunması arasında fark gözetmekte icma etmiş olmaları da buna delildir. el-Bakara Sûresi’nde de (2/75. ayetin tefsirinde) Allah’ın kelâmının anlamı, O’nun kelâmının harfe ve sese muhtaç olmadığına dair açıklamalar da geçmiş bulunmaktadır. Cenab-ı Allah’a hamd olsun.

Tevbe 5

Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün. Onları yakalayın, onları kuşatın, onlar için her gözetleme yerinde oturun. Eğer tövbe ederler, namazı kılarlar ve zekâtı verirlerse yollarını serbest bırakın. Şüphesiz Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

Diyanet Vakfı
Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekatı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın. Allah yarlığayan, esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
O haram aylar çıkınca, artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün. Onları yakalayın. Onları alıkoyun. Onların bütün geçit yerlerini tutun. Eğer, tevbe edip namaz kılar ve zekât verirlerse, yollarını serbest bırakın. Gerçekten Allah Gafûrdur, Rahîmdir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1. Bu Âyette Haram Aylar’dan Kasıt:

“O haram aylar çıkınca” anlamındaki âyette, kelimesi, çıktı anlamına gelir. Mesela, bir ayın son günlerine doğru geldiğini ifade etmek üzere kişi; Aydan çıktım, der. “Aydan çıkarsın,” yani ayı bitiriyorsun, demek olur. Şair de der ki:

“Aydan çıktım mı, hemen onun gibi bir aya girerim

Kurtubide birinci mısra’tun sonunda yer alan: “kablehu: ondan önce” kelimesi, Lisânu’l Arab(II,25)’da; “Mislehû: Onun gibi” şeklindedir. Anlam itibariyle böyle olması daha uygun görüldüğünden tercüme de ona göre yapılmıştır.

Benim aylardan çıkışım ve aylara girişim katil olarak (bana) yeterlidir.

“Ay çıktı (bitti),” demektir, ifadesi ise, gündüz gelecek geceden sıyrıldı, çıktı anlamındadır. ise, kadın manto (ve benzeri üst giyeceğini) üzerinden çıkardı, demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de de:

” Onlar için bir âyet de gecedir. Ondan gündüzü soyup çıkarım” (Yâsîn, 36/37) diye buyurulmaktadır. ise, meyvesi henüz daha yeşilken etrafa dağılan hurma ağacı, demektir.

(Bu âyet-i kerimede geçen)

“haram aylar” ile ilgili ilim adamlarının iki ayrı görüşü vardır. Bilinen ve üçü arka arkaya (Zülkade, Zilhicce ve Muharrem) biri de tek (Recep) olmak üzere dört haram aydır denildiği gibi, el-Asam da şöyle demiştir: Bununla, kendileriyle herhangi bir antlaşma akdi bulunmayan müşrikler kastedilmiştir. İşte, yüce Allah bu âyette bu haram aylar çıkıncaya kadar onlarla Savaşmaktan uzak durmayı emretmektedir ki, bu da İbn Abbâs’ın naklettiğine göre elli günlük bir süredir. Çünkü, Kurban bayramı birinci günü bu husus ilan edilmişti. Bu görüş daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Bunların, antlaşmalara tanınan dört aylık süre olduğu da söylenmiştir. Bu görüşü de Mücahid, İbn İshak, İbn Zeyd ve Amr b. Şuayb ileri sürmüşlerdir.

Haram aylardan kastın, hürmetleri bulunan aylar olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah bu aylarda mü’minlere, müşriklerin kanını dökmeyi ve hayırlı bir maksat ile olması müstesna, onlara herhangi bir şekilde taaruzda bulunmayı haram kılmış idi.

2. “Müşrikleri Öldürün” Emrinin Mahiyeti:

Yüce Allah’ın:

“Artık o müşrikleri… öldürün” âyeti, bütün müşrikler hakkında umumi olmakla birlikte sünnet, bunlar arasından daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/190. âyet 1. başlıkta) açıklaması geçtiği üzere kadın, rahip, çocuk ve benzeri kimseleri tahsis etmiş (bu genel hükmün dışında bırakmış)tır. Nitekim yüce Allah kitap ehli hakkında da: “Cizye verinceye kadar…” (et-Tevbe, 9/29) diye buyurmaktadır. Ancak “müşrikler” lâfzının kitap ehlini kapsamına almaması da mümkündür. Bu da cizyenin puta tapanlardan ve diğerlerinden -ileride açıklanacağı üzere- alınmamasını gerektirir. Şunu bilmeli ki, yüce Allah’ın:

“Müşrikleri öldürün” âyetindeki mutlak ifade, herhangi surette olursa olsun onları öldürmenin câiz olmasını gerektirmektedir. Ancak, Hazret-i Peygamberden müsleyi yasaklayan haberler varid olmuştur.

Bununla birlikte Ebû Bekr es-Sıddik (radıyallahü anh)’ın irtidad edenleri ateşle yakması, taşla öldürmesi, dağların tepelerinden atması, başaşağı kuyulara atması şeklindeki öldürmelerine de âyetin umumi ifadesini kendisine delil almış olabilir. Aynı şekilde Ali (radıyallahü anh)’ın, irtidat eden birtakım kimseleri yakarak öldürmesini de bu görüşe meyletmesi ve lâfzın genel oluşuna dayanarak bunu yapmış olması ihtimali de vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3. Müşriklerin Bulundukları Yerde Öldürülmelerinden İstisnalar:

“O müşrikleri nerede bulursanız…” âyeti, her yer hakkında umumidir. Ebû Hanîfe -Allah ondan razı olsun- ise, daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/191-192. âyetler, 3. başlıkta) geçtiği üzere Mescid-i Haramı istisna etmiştir, Bununla birlikte (hükmün mensuh olup olmadığı hususunda) ilim adamları arasında görüş ayrılığı vardır. el-Hüseyn b. el-Fadl der ki: Bu âyet-i kerîme, Kur’ân-ı Kerîm’de yüzçevirmekten ve düşmanların eziyetlerine sabredip katlanmaktan söz eden bütün âyetleri nesh etmiştir.

ed-Dahhâk, es-Süddî ve Atâ da şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme yüce Allah’ın;

“Bundan sonra ister karşılıksız serbest bırakın, ister fidye alın” (Muhammed, 47/4) âyeti ile nesh edilmiştir ve hiçbir ashâb eli kolu bağlı öldürülmez demişlerdir. Ashâb ya karşılıksız serbest bırakılır, yahut fidye karşılığında bırakılır.

Mücahid ve Katade ise derler ki; Bilakis bu âyet-i kerîme yüce Allah’ın:

“Bundan sonra ister karşılıksız serbest bırakın, ister fidye alın” (Muhammed, 47/4) âyetini neshetmekte ve müşrik olan esirler hakkında öldürülmelerinden başka bir uygulama câiz bulunmamakladır.

İbn Zeyd her iki âyet de muhkemdir demektedir ki, doğru olan da budur. Çünkü, karşılıksız serbest bırakmak, öldürmek ve fidye almak, müşriklerle yaptığı İlk Savaş olan -önceden de geçtiği üzere- Bedir gününden itibaren uyguladığı hükümler olagelmiştir. Yüce Allah’ın:

“Onları yakalayın” âyeti de buna delildir. Yakalamak ise ashâb almaktır. Ashâb almak da, İmâmın uygun göreceği tercihe göre ya öldürmek için, yahut fidye almak için veya karşılıksız bırakmak için olur.

“Onları alıkoyun” âyeti ise, sizin topraklarınızda tasarrufta bulunmalarını ve yanlarınıza girmelerini engelleyin; ancak, siz onlara izin verirseniz eman ile yanınıza girebilirler, demektir.

4. Müşriklerin Geçit Yerlerini Tutmak:

“…onların bütün geçit yerlerini tutun” âyetinde geçen ve

“geçit yeri” diye meali verilen; kelimesi, kendisinde düşmanın gözetlendiği yer, demektir. “Filanı gözetledim, gözetlemekteyim,” denilir. Âyet, onların gözetlenebilecekleri ve gafil yakalanabilecekleri yerlerde onlar için oturun (pusu kurun) demektir. Âmir b. et-Tufeyl der ki:

“Ben kesin olarak biliyorum ve hiç de unuttuğumu sanmayın:

Genç delikanlıyı ölümün gözetleyip durduğunu,”

Şair Adiy de şöyle demektedir:

“Ey Âzile, (hanımının ismi) şüphesiz ki bilgisizlik genç olanın zevkin (e düşkünlüğün) den ötürüdür

Ve hiç şüphesiz nefisler için ölümler gözetlemededir.”

Bu âyette davette bulunmadan önce müşrikleri gatîl avlamanın câiz olduğuna delil vardır, “: Bütün” kelimesi zarf olarak nasbedilmiştir. ez-Zeccâc’ın tercihi de budur. Mesela; “Bir yolda gittim denildiği” gibi, “Her yolda gittim” denilir (ve “bütün, her” anlamındaki kelime nasbedilir). Yahut da bu kelime cer eden kelimenin düşürülmesinden ötürü de mansub gelmiş olabilir, İfadenin takdiri şöyle olur: “Bütün geçit yerlerinde, üzerinde gözetlemede bulunun” demek olur. Böylelikle “: Geçit yerleri” kelimesi geçtikleri yolun ismi kabul edilir.

Ebû Ali ise, ez-Zeccâc’ı , “yol” kelimesini zarf kabul etmekte hatalı bulur ve şöyle den Yol, ev ve mescid gibi özel bir yerin adıdır. Dolayısı ile semaî olarak hazfın varid olduğu haller müstesna, bundan cer harfinin hazfedilmesi câiz olamaz. Nitekim Sîbeveyh “Şam’a girdim, eve girdim” şeklindeki kullanışları nakletmektedir. Şu mısra da buna benzemektedir:

“Tilkinin yolda sallanarak koşması gibi…”

5. Müşriklerle Savaşmanın Hedefi:

“Eğer tevbe edip” yani, şirkten vazgeçip

“namaz kılar ve zekât verirlerse, yollarını serbest bırakın” âyet-i kerimesi üzerinde dikkatle durup düşünmek gerekir. Çünkü yüce Allah önce öldürülme sebeplerini şirke bağlamakta, daha sonra da:

“Eğer tevbe edip…” diye buyurmaktadır. Asıl kaide de şudur: Öldürme, eğer şirk dolayısıyla sözkonusu ise, şirkin zevali ile bu emir de zail olur. Bu da namazın kılınmasını, zekâtın verilmesini gözönünde bulundurmaksızın mücerred tevbe etmekle öldürme emrinin ortadan kalkmasını gerektirir. İşte bundan dolayı, namaz vaktinden ve zekât verme zamanından önce mücerred tevbe etmek dolayısıyla öldürme hükmü de ortadan kalkmıştır. Bu ise, bu yönüyle gayet açıkça anlaşılan bir konudur. Şu kadar var ki: Şanı yüce Allah, tevbe etmekle birlikte iki şart daha sözkonusu etmiştir ki, bunları boşa çıkarmanın imkânı yoktur. Hazret-i Peygamberin şu âyeti de buna benzemektedir; “Ben insanlarla lâ ilahe illallah deyinceye, namaz kılıncaya ve zekât verinceye kadar Savaşmakla emrolundum. Onlar bunu yapacak olurlarsa, benden kanlarını da mallarını da korumuş olurlar. Onun hakkı ile olması hali müstesna hesapları ise Allah’a aittir.” Buhârî, îman 17, Salat 28, Zekât 1, İ’tisâan 2, 28; Müslim, Îman 32-36; Ebû Dâvûd, Cihâd 95; Tirmizî, Tefsir 88. sûre; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10; Müsned, IV, 8.

Ebû Bekr es-Sıddik (radıyallahü anh) da şöyle buyurmuştur: “Allah’a yemin ederim, namaz ile zekât arasında ayırım gözetenlerle mutlaka Savaşacağım. Çünkü zekât malın hakkıdır.” İbn Abbâs da: Allah Ebû Bekir’e rahmet eylesin. O, ne kadar da fakih bir kimse idi demiştir.

İbnü’l Arabî der ki: Böylelikle Kur’ân ve Sünnet aynı gerçekleri dile getirmiş olmaktadır. Namazı ve sair farzları helal kabul ederek terkedenin kâfir olduğu hususunda müslümanlar arasında görüş ayrılığı yoktur. Sünnetleri önemsemeyerek terkeden de fasık olur. Nafileleri terkeden için ise bir vebal yoktur. Ancak, nafilenin faziletini inkâr ederse kâfir olur. Çünkü o, bu tutumu ile Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın getirip haber verdiği bir hususu reddetmiş olmaktadır. Ancak farz olduğunu inkâr etmeksizin ve terkini de helal kabul etmeksizin namazı terkeden kimsenin hükmü hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Yûnus b. Abdulalâ dedi ki: Ben, İbn Vehb’i şöyle derken dinledim: Mâlik dedi ki: Allah’a îman edip, rasûlleri tasdik eden, fakat namaz kılmayı kabul etmeyen kimse öldürülür. Ebû Sevr de; Şâfiî mezhebinin bütün âlimleri bu görüştedir, der. Hammâd b. Zeyd, Mekhul ve Veki’in görüşü de budur. Ebû Hanîfe der ki: Böyle bir kimse hapse atılır, dövülür ama öldürülmez. Bu, İbn Şihab’ın da görüşüdür. Davud b. Ali de bu görüştedir. Bunların delilleri arasında Hazret-i Peygamberin şu âyeti de vardır: “Ben insanlarla lâ ilâhe illâlah deyinceye kadar Savaşmakla emrolundum. Bunu diyecek olurlarsa, -onun hakkı ile olması müstesna- benden kanlarını ve mallarını korumuş olurlar.” Buhârî, îman 17, İ’tisâm 28; Müslim, îman 34-36; Tirmizî, îman 1, Tefsir 88. sûre; Nesâî, Cihâd 1, Tahrîmu’d-Dem 1; İbn Mâce, Fiten 1… Bu görüşü kabul edenler derler ki: Onun hakkı ise, Hazret-i Peygamberin bir başka hadisinde şöylece dile getirilmiştir: “Müslüman bir kimsenin kanı ancak üç şeyden birisiyle helal olur: Îmandan sonra kâfir olmak, yahut muhsan olduktan sonra zina etmek, ya da bir başka nefse karşılık olmaksızın birisini öldürmek.” Buhârî, Diyat 6; Müslim, Kasâme 25, 26; Ebû Dâvûd, Hudûd 1; Tirmizî, Hudûd 1.5, Diyât 10; Nesâî, Kasâme 6,14, Tahrîmu’d-Dem 5, 11, 14; İbn Mâce, Hudûd 1; Dârimî, Sîyer U; Müsned, 1, 61, 63…

Ashâb-ı kiram ve tabiinden bir topluluğun görüşüne göre kasti olarak ve özrü bulunmaksızın vakti çıkıncaya kadar tek bir namazı terkeden ve onu eda etmeyi de kaza etmeyi de kabul etmeyip namaz kılmam, diyen bir kimsenin kâfir olduğu, kanının da malının da helal olduğu, müslüman mirasçılarının ondan miras alamayacağı ve tevbe etmesinin de istenmeyeceği görüşündedirler. Eğer (kendiliğinden) tevbe ederse mesele yok. Aksi takdirde öldürülür. Ve malının hükmü de mürtedin malı ile aynıdır. Bu, aynı zamanda İshak’ın da görüşüdür. İshak der ki: İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şu günümüze kadar ilim ehlinin görüşü böyledir.

İbn Huveyzimendad der ki: Bizim mezhep âlimlerimiz, namazı terkeden kişinin ne vakit öldürüleceği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Kimisi, namazın kılınması için uygun görülen vaktinin sonunda öldürülür derken, kimisi de zaruret vaktinin sonuna kadar bırakılır demişlerdir. Bu konuda sahih olan görüş budur. Bu zaruret vakti de şöyledir: İkindi namazı vaktinden güneşin batacağı zamana kadar dört rekat kılabilecek bir süre, yatsı namazının çıkış vakti olan gecenin bitimine dört rekat kala, sabah namazı vaktinin bitimi olan güneşin doğuşundan önce iki rekat kılacak kadar bir zamandır. İshak der ki: Vaktin gitmesinden maksat ise, öğle namazını güneşin batışına, akşam namazını da tan yerinin ağarması vaktine kadar ertelemesi demektir.

6. Gerçek Tevbe Ne İle Anlaşılır:

Bu âyet-i kerîme “tevbe ettim” diyen kimsenin, fiilleri arasına tevbenin muhakkak olduğunu ortaya koyan hususlar da eklenmedikçe, bu sözüyle yetinilmeyeceğine delildir. Çünkü yüce Allah burada tevbe etmekle birlikte namaz kılmayı ve zekât vermeyi de şart koşmaktadır ki, bunların yerine getirilmesiyle tevbenin gerçekten yapıldığı ortaya çıksın. Faizi yasaklayan âyet-i kerimede de:

“Şayet tevbe ederseniz ana mallarınız sizindir” (el-Bakara, 2/279) diye buyurmaktadır. Bir başka yerde de:

“Tevbe edenler, ıslah edenler ve açıklayanlar müstesna…” (el-Bakara, 2/160) diye buyurmaktadır, el-Bakara Sûresi’nde bu anlamdaki açıklamalar (2/160. ayetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Tevbe 4

Ancak müşriklerden antlaşma yaptıklarınız, sonra size hiçbir eksiklik yapmayan ve aleyhinizde hiç kimseye destek vermeyenler hariç. Onlara sürelerinin sonuna kadar antlaşmalarını tamamlayın. Şüphesiz Allah muttakileri sever.

Diyanet Vakfı
Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden (antlaşma şartlarına uyan) hiçbir şeyi size eksik bırakmayan ve sizin aleyhinize herhangi bir kimseye arka çıkmayanlar (bu hükmün) dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayınız. Allah (haksızlıktan) sakınanları sever.

Kurtubi Tefsiri
Muahede yaptığınız müşrikler arasından, sonra size karşı bir eksiklik yapmamış, aleyhinizde kimseye yardım etmemiş olanlar müstesnadır. O halde, onların süreleri bitinceye kadar ahidlerini tamamlayın. Şüphesiz Allah sakınanları sever.

“Muahede yaptığınız müşrikler arasından… olanlar müstesnadır” anlamındaki âyet, muttasıl istisna olarak nasb mahallindedir. -Ahidleri süresi içerisinde bulunan, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz kimseler müstesna olmak üzere- Allah, müşriklerden uzaktır, demektir. İstisnanın munkatı’ olduğu da söylenmiştir. Yani, Allah o müşriklerden uzaktır. Amma, kendileriyle ahidleşip de ahidleri üzere sebat gösterenlere ahidlerini tamamlayınız, demek olur.

“Sonra size karşı bir eksiklik yapmamış” âyeti, kendileriyle antlaşma yapılmış olanların kimisinin ahdini bozduğuna, kimisinin de ahdine bağlı kalmaya devam ettiğine delildir. Şanı yüce Allah Peygamberine, ahdine aykırı davrananların antlaşmalarını bozmasını, ahdine bağlı kalan kimselerin de bu antlaşmaların süresi bitene kadar antlaşmaya bağlı kalmasını emretti.

“Sonra size karşı bir eksiklik yapmamış” iradesi de antlaşmadaki şartlardan herhangi bir şeyi eksiltmemiş anlamındadır.

“Aleyhinize kimseye karşı yardım etmemiş” kimseye destek vermemiş

“olanlar müstesnadır.”

İkrime ile Atâ b. Yesar,

“Sonra size karşı bir eksiklik yapmamış” âyetini şeklinde muzafın hazfedildiği kabul edilerek noktalı “dâd” ile okumuşlardır ki, bu ifadenin de takdiri: “Sonra ahidlerini bozmamış iseler,” şeklinde olur. Bu özelliğin, sadece Damraoğullarının kastedildiği özel bir hüküm olduğu da söylenmektedir.

Daha sonra yüce Allah:

“O halde, onların sureleri bitinceye kadar ahidlerini tamamlayın” diye buyurmaktadır ki, bu süre dört aydan fazla olsa bile tamamlayın, anlamındadır.

Tevbe 3

Ve Allah ve Resulünden insanlara büyük hac günü bir ilan: Şüphesiz Allah müşriklerden berîdir. Ve Resulü de. Eğer tövbe ederseniz bu sizin için hayırlıdır. Ve eğer yüz çevirirseniz bilin ki siz Allah’ı aciz bırakıcı değilsiniz. Ve kâfirleri elem verici bir azapla müjdele.

Diyanet Vakfı
Hacc-ı ekber (en büyük hac) gününde Allah ve Resulünden insanlara bir bildiridir: Allah ve Resulü müşriklerden uzaktır. Eğer tevbe ederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Ve eğer yüz çevirirseniz bilin ki, siz Allahı aciz bırakacak değilsiniz. (Ey Muhammed)! o kafirlere elem verici bir azabı müjdele!

Kurtubi Tefsiri
Ve (bu) hacc-ı ekber günü Allah ve Rasulünden İnsanlara, Allah ve Rasûlünün, müşriklerden uzak olduklarına dair bir İlândır. Eğer tevbe ederseniz, o sizin için daha hayırlıdır. Yok, eğer yüz çevirirseniz, iyi bilin ki, siz Allah’ı âciz bırakamazsınız. O kâfirlere can yakıcı bir azâbı müjdele.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Hacc-ı Ekber Günü insanlara Yapılan İlan:

Yüce Allah’ın:

“Bir ilândır” âyetindeki ilan anlamını veren kelîmesinin sözlük anlamının “bildirmek” olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Bu kelime de sûrenin ilk kelimesi olan; “İlişkilerin kesilmesi” kelimesine atfedilmiştir.

“İnsanlara” kelimesi, burada bütün insanları kapsamaktadır.

“Hacc-ı ekber günü” anlamındaki ifade zarftır. Bunun âmili de

“bir İlândır” anlamındaki kelimedir. Her ne kadar

“bir ilândır” anlamındaki kelime yüce Allah’ın:

“Allah…dan” âyetiyle vasfedilmiş ise de fiil kokusu varlığını sürdürmektedir ve bu kadarı da zarflarda âmil olur. Bir diğer görüşe göre bundaki âmil, “Küsvay eden” kelimesi olup,

“bir ilandır” anlamındaki kelime ise, sıfat alarak fiil hükmünden çıktığından dolayı amel etmesi sahih değildir.

2. Hacc-ı Ekber Günü:

İlim adamları

“hacc-ı ekber” hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bu, Arefe günüdür denilmiştir. Bu görüş, Hazret-i Ömer, Osman, İbn Abbâs, Tavus ve Mücahid’den rivâyet edilmiştir, Ebû Hanîfe’nin görüşü de budur, Şâfiî de bu görüşü kabul etmiştir. Hazret-i Ali, yine İbn Abbâs, İbn Mes’ûd, İbn Ebi Evfâ, el-Muğîre b. Şu’be’ye göre ise, kurban bayramının birinci günüdür. Taberî de bunu tercih etmiştir.

İbn Ömer’in rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) haccını yaptığı sırada kurban bayramı günü durarak şöyle dedi: “Bugün hangi gündür?” Yanında bulunanlar: Bugün Nahr (kurban bayramının birinci günü, kurban kesme) günüdür, dediler. Hazret-i Peygamber de: “Bu haccı ekber günüdür” diye buyurdu. Bunu da Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir. Buhârî, Hacc 132; Ebû Dâvûd. Menâsik 66: İbn Mâce Menasik 76.

Buhârî Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ebû Bekr es-Sıddik (radıyallahü anh) kurban bayramının birinci günü Mina’da ilan yapacak kimseler arasında beni gönderdi: Artık bu yıldan sonra hiçbir müşrik haccetmeyecektir ve çıplak bir kimse de Beytullahı tavaf edemeyecektir. Haccı ekber günü de Nahr günü (kurban bayramının birinci günü)dür. Burada (en büyük anlamına gelen) ekber deniliş sebebi, insanların el-Haccu’l-Asğar (küçük hac) demelerinden ötürüdür. Ebû Bekir de o yıl, insanlara antlaşmalarının bozulduğunu ilan etti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın haccettiği Veda Haccı senesi de hiçbir müşrik hac yapmadı. Buhârî, Cizye 16, Tefsir 9. sûre 4.

İbn Ebi Evfâ da der ki: Kurban kesme günü (yevmü’n-nahr) hacc-ı ekber günüdür. O günde (kurbanların) kanı akıtılır, saç kesilir, o günde kirler giderilir ve (ihram dolayısıyla) haram olan şeyler o günde helal olur. Mâlik’in kabul ettiği görüş de budur. Çünkü, kurban kesme günü olan Nahr gününde haccın tamamı vardır. Zira hac için vakfe de onun (dokuzu ona bağlayan günün) gecesi yapılır. Taş atmak, kurban kesmek, tıraş olmak ve rükün tavafı da onuncu günün sabahı yapılır.

Birinci görüşü kabul edenler, Mahreme yoluyla rivâyet edilen, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Hacc-ı ekber günü Arefe günüdür” şeklinde rivâyet ettiği hadisini delil gösterirler. Bu hadisi İsmail el-Kadî rivâyet etmiştir.

es-Sevrî ve İbn Cüreyc derler ki: Hacc-ı ekber, Minâ’da kalınan bütün günlerdir. Bu da Sıffin günü, Cemel günü, Buas günü demeye benzer. Bu ifadelerle ise, bizzat gün değil, bu olayların meydana geldiği zaman ve süre kast edilir.

Mücahid’den gelen rivâyete göre ise hacc-ı ekber, hacc-ı kıran demektir, haccı asğar (küçük hac) ise, hacc-ı ifrad demektir. Ancak, bunun âyet ile hiçbir ilgisi yoktur. Yine Mücahid ve Atâ’dan şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir: Hacc-ı ekber, Arefe’de vakfe yapılan hacdır. Asğar ise umredir. Yine Mücahid’den gelen rivâyete göre hacc-ı ekber, bütün hac günleridir.

el-Hasen ile Abdullah b. el-Haris b. Nevfel de derler ki: Ona, hacc-ı ekber günü adının veriliş sebebi, o yıl müslümanlarla müşriklerin birlikte haccetmeleri ve o günde yahu di, hıristiyan ve mecusîye mensub kimselerin bayramlarının da o güne denk düşmesinden dolayıdır.

İbn Atiyye ise şöyle demektedir: Böyle bir güne yüce Allah’ın bundan ötürü hacc-ı ekber diye nitelendirmesi zayıf bir iddiadır.

Yine el-Hasen’den şöyle dediği nakledilmektedir: Bugüne, “ekber” sıfatının verilmesi, o günde Ebû Bekir’in haccetmesi ve antlaşmaların bozulduğunun ilan edilmesinden ötürüdür. Bunun, el-Hasen’in görüşü olma ihtimali daha kuvvetlidir. İbn Sırın de der ki: Hacc-ı ekber günü, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Veda Haccını yaptığı ve onunla birlikte o günde diğer ümmetlerin de haccettiği gündür.

3. Allah da, Rasûlü de Müşriklerden Uzaktır:

Yüce Allah’ın:

“Allah ve Rasûlünün, müşriklerden uzak olduklarına dair…” âyetindeki; edatı nasb mahallinde ve takdirindedir. Bunu esreli okuyanlara göre ifade; Dedi ki: Muhakkak Allah… diye, takdir ile okur. “Uzaktır” ifadesi de ‘in haberidir. “Rasûlü” lâfzı, “Allah” lâfzının mahalline (merfu olarak) atfedilmiştir. Bununla birlikte “Uzaktır” kelimesindeki merfu’ zamire de atfedilebilir. Her ikisi de güzeldir. Çünkü ifadeler arasında uzaklık vardır. Bununla birlikte haberi hazfedilmiş bir mübteda da kabul edilebilir. İfadenin takdiri de:Ve Rasûlü de onlardan uzaktır” şeklinde olur,

Şeklinde nasb ile okuyanlara -ki el-Hasen ve bankasıdır- gelince; bunlar da “Allah” ism-i celâlinin lâfzına (mansub olduğundan) atf ile okumuşlardır. Şaz kıraatlerde ise “ve O’nun Rasûlünün hakkı için…” takdirinde yemin olmak üzere; şeklinde de okunmuştur. Bu kıraat el-Hasen’den de rivâyet edilmiştir. Bu okuyuşa dair Hazret-i Ömer’in başından geçen bir olay kitabın baş taraflarında (Kur’ânın i’rabı ile ilgili açıklamaların verildiği bölümde) geçmiş bulunmaktadır.

“Eğer” şirkten

“tevbe ederseniz, o sizin için daha hayırlıdır” daha faydalıdır.

“Yok eğer” îman etmekten

“yüzçevirirseniz, iyi bilinki siz, Allah’ı aciz bırakamazsınız” O’ndan kurtulamazsınız. Çünkü O, şüphesiz sizi kuşatandır ve cezasını size indirendir.

Tevbe 2

Yeryüzünde dört ay dolaşın. Ve bilin ki siz Allah’ı aciz bırakıcı değilsiniz. Ve Allah kâfirleri rezil edicidir.

Diyanet Vakfı
(Ey müşrikler!) Yeryüzünde dört ay daha dolaşın. İyi bilin ki siz Allahı aciz bırakacak değilsiniz; Allah ise kafirleri rezil (ve perişan) edecektir.

Kurtubi Tefsiri
Yeryüzünde dört ay rahat rahat dolaşın. Biliniz ki biz Allah’ı âciz bırakamazsınız ve herhalde Allah kâfirleri rüsvay edendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Antlaşmaların Bozulacağı Vakit Başlayıncaya Kadar:

“Rahat rahat dolaşın” âyeti ile yüce Allah haberden hitaba geçmektedir. Yani onlara de ki: Yeryüzünde gidin, gelin, yol alın, Müslümanlardan herhangi bir kimsenin size karşı Savaş açmasından, mallarınızı alacağından, sizi öldürmesinden, ashâb etmesinden korkmaksızın güvenlik içerisinde gidiniz geliniz, demektir.”Filan kişi arzda güvenlik içerisinde dolaştı,” denilir. Yere genişçe yayılmış akan su hakkında; tabiri de buradan gelmektedir. Şair Tarafe b. el-Abd’in şu beyiti de bu kabildendir:

“Ben senden böyle bir şeyden korkmuş olsaydım, bana zarar veremezdin

Sen, önümde atlar koşup gidiyor görmedikçe.”

2. Tanınan Süre İle İlgili Görüşler ve Tebûk Gazvesini Hazırlayan Olaylar:

İlim adamları tanınan sürenin keyfiyeti ile Allah’ın ve Rasûlünün kendilerinden ilişkilerini kestiklerinin kim oldukları hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Muhammed b. İshak ve başkaları derler ki: Bunlar, müşriklerden iki ayrı guruptur. Bunlardan birisinin antlaşma süresi dört aydan daha az idi. Bunlara tam dört ay mühlet verildi. Diğerlerinin ise antlaşmalarının belli bir süreleri yoktu. Bunların da antlaşmaları durumlarını düşünüp değerlendirmeleri için dört ay ile sınırlandırıldı. Artık bundan sonra bu gibi kimseler Allah’a, Rasûlüne ve mü’minlere karşı Savaş açmış kimseler kabul edilecekti. Bulundukları yerlerde öldürülecek veya ashâb alınacaktı. Tevbe etmesi müstesna. Bu sürenin başlangıcı ise, hacc-ı ekber günü idi. Sona ereceği tarih ise Rabiu’l-âhir ayının onu idi. Herhangi bir antlaşmaya taraf olmayanlara gelince, bunların da süresi haram ayların bitmesi ile sona erecekti. Bu da yirmisi Zülhicce’den olmak üzere Muharrem ay’ı ile birlikte elli günlük bir süre idi.

el-Kelbî der ki: Dört aylık süre, kendileri ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında dört aydan daha aşağı bir süre antlaşma bulunan kimseler içindi. Antlaşma süreleri dört aydan fazla olanlara gelince, yüce Allah’ın, Rasûlüne;

“O halde onların süreleri bitinceye kadar akidlerini tamamlayın” (et-Tevbe, 9/4) âyetinde sürelerini tamamlamasını emrettiği kimselerdir. Taberî ve başkalarının tercih ettiği de budur.

Muhammed. b. İshâk, Mücahid ve başkaları da şunu nakletmektedirler: Bu âyet-i kerîme Mekkeliler hakkında inmiştir. Şöyle ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hudeybiye yılı Kureyşliler ile on yıl süreyle Savaşmamak üzere barış yapmıştı. Bu süre içerisinde insanlar güvenlik altında bulunacak, birbirlerine ilişmeyeceklerdi. Buna bağlı olarak Huzaalılar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın tarafında, Bekroğulları ise Kureyş tarafında antlaşmada yer aldılar. Bekroğulları Huzaalılara saldırıda bulunarak ahidlerini bozdular. Buna sebep ise, İslâmdan bir süre önce Bekroğullarının Huzaa’dan almak istedikleri bir kan davalarının bulunması idi. Hudeybiye günü yapılan barış antlaşması ile insanlar birbirlerine karşı güven duydular. İşte, kan davalarının sahibi bulunan Bekroğullarından Deyloğulları bu fırsatı ganimet bilerek Huzaalıların gafletlerinden yararlanmak ve böylelikle Huzaalıların öldürmüş olduğu el-Esved b. Rezn oğullarının intikamını almak istediler. Bunun için Deyloğullarından Nevfel b. Muaviye, Bekroğullarının Abdumenaf kolundan kendisine itaat edenlerle birlikte yola çıktılar ve geceleyin Huzaalılara baskın düzenleyerek onlarla Savaştılar. Kureyşliler de Bekroğullarına silah yardımında bulundular. Hatta Kureyşten bazı kimseler bizzat onlara yardımcı oldu. Huzaalılar da meşhur olduğu ve (ilgili kaynaklarda) yazılı olduğu üzere Harem bölgesine çekildiler. Yapılan bu iş, Hudeybiye günü barışını bozmaktı. O bakımdan, Huzaalı Amr b. Salim ile Budeyl b. Verta, bir gurup Huzaalı ile birlikte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna gittiler ve Bekroğulları ile Kureyşlilerin başlarına getirdikleri bu musibete karşı Hazret-i Peygamber’den yardım istediler. Amr b. Salim Hazret-i Peygambere şu şiiri okudu:

“Rabbim, ben Muhammed’e bizim atamızın ve onun atasının,

eskiden beri devam eden antlaşmasını hatırlatıyorum.

Bize baba oldun sen, biz de evlat durumundaydık

Orada teslim olmuştuk ve itatten el çekmemiştik

Yardıma koş, Allah sana hidayet veresice, güçlü bir yardıma

Ve çağır Allah’ın kullarını yardım için gelsinler

Aralarında kılıcını kınından sıyırmış Resûlüllah da olsun,

Güneş gibi yükselip duran o bembeyaz yüzlü

Eğer onu küçük düşürücü bir iş yapılırsa hemen suratı asılır

Köpürerek akan coşkun deniz gibi büyük bir ordu arasında

Gerçek şu ki, Kureyşliler sana verdikleri sözü bozdular

Ve seninle pekiştirdikleri ahidlerini nakzettiler

Senin kimseyi (yardıma) çağırmayacağını zannettiler

Onlar ise en zelil ve sayıları en az olanlardır

Biz Vetir denilen suyumuzun kenarında gece uyurken bize baskın düzenlediler

Rükû ederken, secdelerde iken bizi öldürdüler.”

Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu; “Eğer Kâ’boğullarına yardım etmeyecek olursam, ben de yardımsız kalayım.” Daha sonra bir buluta bakarak şöyle dedi: “Şüphesiz ki bu bulut, Kâ’boğullarının zaferini müjdeliyor.” Kâ’boğullarından kastı ise Huzaalılardır. Ayrıca Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Budeyl b. Verka ile beraberindekilere de şöyle dedi: “Şüphesiz, Ebû Süfyan kısa bir süre sonra yeniden akdi bağlamak ve barış süresini artırmak için gelecektir. Fakat maksadını gerçekleştiremeden geri dönecektir.”

Gerçekten de Kureyş, yaptıklarına pişman oldu. Ebû Süfyan akdi devam ettirmek, barış süresini daha da artırmak üzere Medine’ye çıkıp geldi. Tıpkı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın haber verdiği gibi. Ancak bilindiği gibi arzusunu gerçekleştiremeden geri döndü. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da Mekke üzerine yürümek üzere hazırlandı, Allah da Mekke fethini müyesser kıldı. Bu ise hicretin sekizinci yılında oldu. Hevazinliler, Mekke’nin fethedildiği haberini alınca, Mâlik b. Avf en-Nasrî -Huneyn gazası ile ilgili bilinen ünlü haberlerde belirtildiği üzre- Hevazinlileri bir araya getirdi. -İleride bu hususta kısmen açıklamalar gelecektir- Ve müslümanlar kâfirlere karşı muzaffer oldular, yardıma mazhar oldular.

Hevazin vak’ası, Huneyn günü hicretin sekizinci yılı Şevval ayının başında olmuştu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da ganimet olarak alınan matları ve kadınları Taife varıncaya kadar paylaştırmadı. Taiflileri yirmi küsur gün muhasara etti. Başka süreler de söylenmiştir. Onlara karşı mancınıklar yaptı ve mancınıklarla -bu gaza ile ilgili bilindiği gibi- atış yaptı. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ci’rane’ye gitti ve bu hususta bilinen haberlerde belirtildiği üzere Huneyn ganimetlerini paylaştırdı. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) geri döndü ve beraberindekiler de (yerlerine gitmek üzere) dağıldılar. O yi), insanların hac yönetimini Attab b. Esid yaptı. İslâm tarihinde haccı yöneten İlk hac emiri odur. Müşrikler de kendi ibadet anlayışlarına göre haccettiler. Attab b. Esid hayırlı, faziletli ve vera sahibi bir zat idi. Kâ’b b. Züheyr b. Ebi Sülma da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna gelip onu övdü ve onun başı ucunda:

“Suâd’dan ayrıldım o sebepten kalbim bugün üzgün ve kırgındır” diye başlayan kasidesini sonuna kadar okudu. Bu kasidesinde Muhacirleri sözkonusu etti, onlardan da övgüyle sözetti. Bundan önceleri ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı yeren şiirleri ezberlenmiş idi. Ensar, kendilerinden söz etmediği için onu ayıplayınca, bu sefer, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda Ensardan övgüyle sözettiği (ve şu mealdeki) kasidesini şöylece okudu:

“Hayatın keremiyle sevinmek isteyen, kimse,

Ensarın sâlimlerinden bir süvari topluluğu arasında yer alır

Onlar babadan oğula üstün değerleri miras aldılar

Şüphesiz onlar hayırlı olanlardır ve hayırlıların oğullarıdır

Uzun mızraklar ellerinde kısacık gibi gelir

Kor gibi kızarmış gözlerle bakarlar

Fakat görmeleri zayıf değildir

Canlarını Peygamberlerine satmışlardır onlar

Onun için Savaş alanında hücum ve baskın günlerinde

Kâfirlerden ellerine geçirdikleri kimselerin kanlarıyla

Temizlenir onlar ve bunu kendileri için bir ibadet bilirler

Arslanı bol Hafiye vadisinde bulunan kalın enseli

Yırtıcı arslanların alıştıkları gibi bunlar da (insan öldürmeye) alışmışlardır

Konaklayacak olursan engellerler senin kendilerine ulaşmanı

Ve sen dağ keçilerinin tırmandıkları sarp tepeler yanında kendini bulursun

Onlar Bedir günü Ali (b. Bekr b. Vâil veya bir başkası)’ye öyle bir darbe indirdiler ki,

Bütün Nizârlılar onun etkisi dolayısıyla boyun eğdiler

Eğer herkes benim onlara dair bildiklerimin tümünü bilseydi

Elbette benimle tartışanlar da beni tasdik ederdi

Bunlar öyle bir toplulukturlar ki, yıldızlar yağmur yağdırmazsa onlar

Gelip kendilerine konuk olan yolculara ikramda kusur etmezler.”

Resûlüllah Taif dönüşünden sonra Medine’de Zülhicce, Muharrem, Safer, Rabiülevvel, Rabiülahir, Cumadelula ve Cumadelahire ayları kaldı, hicretin dokuzuncu yılı Recep ayında ise, müslümanlarla birlikte Bizanslılarla Savaşa yani Tebuk gazvesine çıktı. Bu da onun son gazvesi idi. İbn Cüreyc, Mücahid’den naklen dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebuk’den dönünce haccetmek istedi, sonra da şöyle dedi: “Şüphesiz Beyte, Beyti tavaf etmek üzere çıplak müşrikler gelir. Ben böyle bir şey kaldınlmadan haccetmeyi arzu etmiyorum.” Bunun üzerine Hazret-i Ebû Bekir’i hac emiri olarak gönderdi. Onunla birlikte de hacca katılanlara karşı okumak üzere Berae Sûresi’nin baş tarafından kırk âyet gönderdi.

Hazret-i Ebû Bekir yola çıktıktan sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Ali’yi çağırarak: “Sen de Tevbe Sûresi’nin baş tarafından şu hususları anlatan âyeti al ve bir araya gelip toplanacakları vakit herkese karşı bunları İlan et” diye buyurdu.

Hazret-i Ali de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in el-Adbâ diye bilinen dişi devesi üzerinde yola çıktı ve sonunda Zül-Huleyfe denilen yerde Ebû Bekir -Allah ikisinden de razı olsun-‘e ulaştı. Hazret-i Ebû Bekir onu görünce: Emir olarak mı geldin, yoksa memur olarak mı dedi. Hazret-i Ali hayır, memur olarak geldim dedi ve hep birlikte yola koyuldular. Hazret-i Ebû Bekir daha önce cahiliyye döneminde vakfe yaptıkları yerlerde onlara hac yaptırdı. Nesâî’nin kitabında (Süneninde) Hazret-i Cabir’den şöyle dediği nakledilmektedir: Ali (radıyallahü anh) da insanlara karşı Tevbe Sûresi’ni terviye (Zülhicce’nin sekizinci) gününden bir gün Önce, Arefe gününde ve Nahr gününde (Kurban bayramı birinci gününde) Ebû Bekir’in hutbesi sona erdikten sonra üç gün boyunca sonuna kadar okudu. Birinci Nefr günü olunca, Ebû Bekir kalktı, insanlara hutbe irad etti. Nasıl Nefr edeceklerini ve nasıl taş atacaklarını onlara anlattı, hac ibadetlerini onlara öğretti. Yine hutbesini bitirince Ali kalktı ve insanlara karşı Tevbe Sûresi’ni(n bu bölümlerini) sonuna kadar okudu. Nesâî, Mendik 187 (yakın lâfızlarla).

Süleyman b. Mûsa da dedi ki: Ebû Bekir Arefe’de hutbe okuyunca şöyle dedi: Kalk ey Alî, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın mesajının gereğini yerine getir. Hazret-i Ali de kalktı ve bunu yaptı. Sonra benim içime, herkesin Ebû Bekir’in hutbesinde hazır bulunmadığı kanaati doğdu. O bakımdan, Kurban Bayramı birinci günü çadırları tek tek dolaşmaya başladım.

Tirmizî de Zeyd b. Yusey’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ben, Ali’ye, hacda seninle gönderilen şey neydi diye sordum o, benimle dört şey gönderildi, dedi: “Beytullahı çıplak bir kimse tavaf edemeyecek, her kiminle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında bir antlaşma varsa o, süresi sona erinceye kadar geçerlidir. Kimin bir antlaşması yoksa da onun süresi dört aydır. Cennete ancak müslüman bir can girecektir. Artık bu yıldan sonra müslümanlarla müşrikler (hacda) bir arada bulunmayacaklardır.” Tirmizî der ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Bunu Nesâî de rivâyet etmiş ve şu ifadeleri zikretmiştir: Ve dedi ki: Sesim kisılıncaya kadar seslenip duruyordum.” Tirmizî. Hacc 44; Nesâî, Menâsik 161; Dârimî, Menüsik 74; Müsned II, 299.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Ali (radıyallahü anh) her ahid sahibinin ahdinin bozulduğunu anlatmak, artık bu yıldan sonra hiçbir müşrik haccedemeyecek ve Beytullahı çıplak tavaf edemeyecek diye ilan etmek üzere gitmişti. O yıl yani, hicretin dokuzuncu yılı haccını, Ebû Bekir (radıyallahü anh) idare etti. Daha sonraki sene Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine’den haccını yaptı ki, bundan başka hac yapmadı. Onun bu haccı da Zülhicce ayına tesadüf etmiş ve: “Şüphesiz zaman ilk haline dönüp gelmiş bulunuyor” diye buyurmuştu. Buhârî, Tefsir 9. sûre 8, Bed’ul-Halk 2, Meğazî 77, Edâhî 5, Tevhîd 24; Müslim, Kasâme 29; Ebû Dâvûd, Menâsik 67; Müsned, V, 37, 73. Nitekim ileride buna dair açıklamalar Nesi’ (ayların ertelenmesi) âyetinin (9/37. âyetin) tefsirinde gelecektir. Hac, kıyâmet gününe kadar Zülhicce ayında böylelikle yerleşmiş oldu. Mücâhid nakleder ki: Hazret-i Ebû Bekir ise dokuzuncu yıl Zülkade ayında haccetmişti.

İbnü’l-Arabî der ki: Tevbe Sûresi’nin Hazret-i Ali’ye verilişindeki hikmet şudur: Tevbe Sûresi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın akdetmiş olduğu ahidleri bozmayı ihtiva ediyordu. Arapların uygulamasına göre, akdi ancak yapan kişi, yahut da onun ehl-i beytinden olan bir kişi bozabilirdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da kesin bir delil ile Arapların dil uzatmalarını önlemek istemiş ve ahdi bozmak üzere kendi aile halkından, Haşimoğull arından amcasının oğlunu göndermişti ki, kimsenin bu konuda söyleyecek bir sözü kalmasın. ez-Zeccâc da bu manada bir açıklamada bulunmuştur.

3. Müşrikler İle Antlaşmaların Bozulması:

İlim adamları derler ki: Âyet-i kerîme, bizimle müşrikler arasındaki antlaşmayı bozmanın câiz olduğu hükmünü ihtiva etmektedir.

Bunun da iki hali vardır: Birisi, bizimle onlar arasındaki antlaşma süresinin sona ermesi hali, bu durumda onlara Savaş ilan edebiliriz. Savaş ilan ettiğimizi bildirmek ise ihtiyaridir.

İkincisi ise, onların ahidlerini bozacaklarından korkarsak, önceden geçtiği üzere biz de onlara ahidlerini bozduğumuzu bildiririz.

İbn Abbâs der ki: Âyet-i kerîme nesh olunmuştur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) önce ahid yaptı, fakat ona Savaşma emri verilince bu ahdi bozduğunu bildirdi.

Tevbe 1

Allah ve Resulünden müşriklerden antlaşma yaptıklarınıza bir berae.

Diyanet Vakfı
Allah ve Resulünden kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere bir ihtar!

Kurtubi Tefsiri
Müşriklerden antlaşma Yaptıklarınıza Allah ve Rasûlü tarafından ilişkilerin kesildiğine dair bir uyarıdır (bu).

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1. Bu Sûrenin İsimleri:

Bu sûrenin isimleri hakkında Saîd b. Cübeyr dedi ki: İbn Abbâs (radıyallahü anh)’a Berae Sûresi’ne dair soru sordum, şöyle dedi: O, el-Fâdiha (iç yüzleri açıklayıp rezîl eden) dır. (Rezil etmedik) kimse bırakmayacak diye korkuya kapılacağımız derecede: “Onlardan,., onlardan…” diye âyetler inip durdu.

el-Kuşeyrî Ebû Nasr Abdurrahim der ki: Bu sûre Tebuk gazvesi hakkında ve bu gazveden sonra inmiştir. Onun baş tarafında kâfirlerin ahidleri onlara geri atılmaktadır (bozulmaktadır). Yine bu sûrede münafıkların sırlan açığa çıkartılmaktadır. O bakımdan bu sûre el-Fâdiha ve el-Buhûs diye adlandırılır. Çünkü bu, münafıkların sırlarını ve gizliliklerini açığa çıkarmaktadır. Ayrıca bu sûre el-Müba’sıre diye de adlandırılır. Ba’sere ise araştırmak, ortaya çıkarmak anlamına gelir.

2. Bu Sürenin Baş Tarafında Besmelenin Bulunmayış Sebebi:

İlim adamları, bu sûrenin baş tarafında besmelenin bulunmayış sebebi hususunda beş ayrı görüş ileri sürmüşlerdir:

1- Araplar cahiliyye döneminde, eğer kendileriyle bir kavim arasında bir antlaşma bulunup da onlar bu antlaşmayı bozmak İstediklerinde kavme, besmele yazmaksızın bir mektup yazımlan adetleri idi. İşte et-Tevbe Sûresi de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile müşrikler arasındaki antlaşmayı bozmak üzere nâzil olunca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sûreyi Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) ile birlikte gönderdi. O da bu sûreyi hac mevsiminde Araplara okudu. Arapların ahdî bozarken besmele okumamak şeklindeki uygulanagelen adetlerine uygun olarak o da besmele okumadı.

2- Nesâî rivâyetle der ki: Bize Ahmed anlattı dedi ki, bize Muhammed b. el-Müsenna, Yahya b. Said’den anlattı, Yahya dedi ki: Bize Avf anlattı dedi ki: Bize Yezid el-Rukaşi Bu râvî’nin Yezîd er-Rukaşî değil de Yezîd el-Fârisî olması gerekliğine dair Tirmizî, Tefsir 9. sûre 1. başlığın sonunda gerekli açıklamaları yapmış bulunmaktadır anlattı dedi ki: Bize İbn Abbâs dedi ki: Ben, Osman’a şöyle dedim: el-Enfal Sûresi Mesânî’den Berae (Tevbe) Sûresi de Miûndan olduğu halde onları arka arkaya yazmaya; Bismillahirrahmanirrahim satırını da yazmayarak bu sûreyi yedi uzun SÛRE.(es-Sebu’t-Tivâl) arasına yazmaya sizi iten sebep nedir? Osman dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a birşey nâzil oldu mu, nezdinde bulunan yazıcılardan birisini çağırır ve: “Siz bunu şu şu hususun sözkonusu edildiği sûreye koyunuz” diye buyururdu. Ona, birden çok âyet-i kerîme nâzil de olur ve yine: “Bu âyetleri içinde şu şu hususların sözkonusu edildiği sûreye koyun” derdi. el-Enfal Sûresi de (Medine’de hicretten sonra) ilk nâzil olanlardandı. Berae (et-Tevbe) ise Kur’ânın son nâzil olan sûrelerindendir. Bunun sözkonusu ettiği hususlar, öbürünün sözkonusu ettiği hususları andırıyordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise bize, onun Ötekinden olduğunu açıklamaksızın vefat etti. Ben de onun (Tevbe’nin) ondan (el-Enfal’den) olduğunu zannettim. İşte bundan dolayı her iki sureyi yan yana getirdim ve aralarına Bismillahirrahmanirrahim satırını yazmadım. Bu hadisi, Ebû Îsa et-Tirmizî de rivâyet etmiş olup: Bu hasen bir hadistir, demiştir. Tirmizî, Tefsir 9. sûre 1.

3- Üçüncü görüş, yine Osman (radıyallahü anh)’dan rivâyet edilmiştir. Mâlik de, İbn Vehb, İbnü’l-Kasım ve İbn Abdi’l Hakem’in rivâyetine göre şöyle demiştir: Bu sûrenin baş tarafları (vahiyle) kaldırılınca, Bismillahirrahmanirrahim de onlarla birlikte kaldırıldı. Bu görüş, ayrıca İbn Aclân’dan rivâyet edilmiştir. Ona göre Tevbe Sûresi, Bakara Sûresi kadar veya ona yakındı. Onun bir bölümü gittiğinden dolayı, her iki sûre arasına Bismillahirrahmanirrahim yazılmadı. Saîd b. Cübeyr de der ki: Tevbe Sûresi, Bakara Sûresi gibi idi.

4- Hârice, Ebû İsmet ve başkalarının görüşü olup şöyle demişlerdir: Hazret-i Osman’ın halifeliği döneminde mushafı yazdıklarında Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashâbı arasında görüş ayrılığı ortaya çıktı. Kimileri, Berae ve Enfal tek bir sûredir derken, kimileri bunlar iki ayrı sûredir dedi. Bunlar iki ayrı sûredir, diyenlerin görüşü dolayısıyla iki SÛRE arasında bir boşluk bırakıldı ve bunlar tek bir sûredir diyenlerin görüşü dolayısıyla da Bismillahirrahmanirrahim yazılmadı. Böylelikle her iki kesim de buna razı oldu ve her iki kesimin de mushafta delilleri tesbit edilmiş oldu.

5- Abdullah b. Abbas dedi ki: Ali b. Ebî Tâlib’e: Niçin Tevbe Sûresi’nde Bismillahirrahmanirrahim yazılmadı diye sordum, şu cevabı verdi: Çünkü, Bismillahirrahmanirrahim bir emandır. Tevbe ise kılıç (Savaş emri) ile nâzil olmuştur. Onda eman diye birşey yoktur. Bu manada bir açıklama el-Müberred’den rivâyet edilmiştir. O da şöyle der: Bundan dolayı ikisi bir arada olmaz, Çünkü “Bismillahirrahmanirrahim” bir rahmettir. Tevbe Sûresi ise gazab olarak nâzil olmuştur. Süfyan’dan da benzeri bir görüş rivâyet edilmiştir. Süfyan b. Uyeyne der ki: Bu sûrenin baş tarafına Bismillahirrahmanirrahim’in yazılmayış sebebi, besmelenin rahmet oluşundan dolayıdır. Rahmet ise bir emandır. Bu sûre ise münafıklar hakkında ve kılıç ile inmiştir. Münafıkların ise emanı yoktur.

Besmelenin yazılmayış sebebi hususunda sahih olan Hazret-i Cebrâîl’in bu sûre ile birlikte besmeleyi indirmemiş olmasıdır. Bunu da el-Kuşeyrî söylemiştir. Hazret-i Osman’ın, “Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize, bunun ondan olduğunu beyan etmeden vefat etti” sözleri ise, bütün sûrelerin Hazret-i Peygamberin sözleri ve açıklamaları ile düzenlenmiş olduğunu, sadece Berae (Tevbe) Sûresi’nin ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bu husustaki açık âyeti olmaksızın Enfal’e katıldığını göstermektedir. Buna sebep ise bu hususu açıklayamadan vefat etmesidir. Ayrıca bu İki sûre, iki yakın arkadaş diye adlandırılırdı. O bakımdan, bu iki sûrenin bir arada zikredilmeleri ve birinin diğerinden sonra gelmesi icabetmektedir. Çünkü, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) daha ayakta İken bu iki sûre bir arada ve birbirinden ayrılmamak niteliğine sahipti.

3. Enfâl ile Tevbe Sûresi Hakkındaki Bu Uygulama Kıyasa da Bir Delildir:

İbn Arabî der ki: İşte bu, kıyasın dinde aslî bir delil olduğunun delilidir, Nitekim Hazret-i Osman ile ashâbın ileri gelenlerinin, nassın bulunmaması esnasında benzerliği esas alarak kıyasa başvurduklarını ve Tevbe Sûresi’nin konusu ile Enfal Sûresi’nin konusunun benzer olduğunu gördüklerinden, Tevbe Sûresi’ni Enfal’den sonra koymayı uygun gördüklerini görüyoruz. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’in tertibinde bile kıyasın dahlinin bulunduğunu açıklamış olduğuna göre, sair ahkâma dair başka ne düşünülebilir?

4. Berae: İlişkilerin Kesilmesi:

Yüce Allah’ın:

“: İlişkilerin kesildiği” âyeti, şu hallerde kullanılır: Bir kimse birşeyi kendisinden izale edip uzaklaştıracak ve onunla kendisi arasındaki sebep ve bağlantıları koparacak -olursa, şeyden beri oldum, ben ondan uzağım,” denilir.

Bu kelime burada gizli bir mübtedânın haberi olmak üzere ref mahallindedir. Bunun da takdiri: Bu… ilişkilerin kesildiği… dir” şeklindedir. Mübtedâ olarak merfu’ kabul edilmesi de mümkündür. Haberi de, yüce Allah’ın: … larınıza(dır)” buyruğundadır.

Nekire (belirtisiz.) bir ismin mübtedâ olarak gelmesi, bunun vasfedilmiş olmasından dolayıdır. Böylelikle bu kelime de bir dereceye kadar marıfe olmuş olur ve ona dair haber vermek mümkün olur. Îsa b. Ömer ise bu kelimeyi, şeklinde nasb ile ve; “: İlişkilerin kopuşuna riayet ediniz” takdiri üzere okumuştur ve bunda İğrâ (teşvik) manası vardır. “Berâe” kelimesi, “şenâe ve denâe” kelimeleri gibi “feâle” veznindedir.

5. Hazret-i Peygamber, Kamuyu İlgilendiren Tasarruflarda Ashâbın Tümünü Temsil Ediyordu:

“Müşriklerden antlaşma yaptıklarınıza…” âyeti, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendileriyle antlaşma yaptığı kimseler demektir. Çünkü, antlaşma akidlerini yapan kendisi idi. Ashâbının tümü de buna razı idiler. Böylelikle bizzat kendileri akid yapmış ve antlaşmış gibi oluyorlardı. O bakımdan bu antlaşma akdi de onlara nisbet edilmiştir. Aynı şekilde kâfirlerin ileri gelenlerinin kavimleri hakkında ve onlar adına yaptıkları akidler de onlara nisbet edilir, onlara mahsub edilir ve bu akid gereğince sorumlu tutulurlar. Zira başka türlüsü de mümkün değildir. Çünkü, bu hususta ayrı ayrı hepsinin rızasının alınmasına imkân yoktur. Buna göre İmâm (devlet başkanı), uygun göreceği bir maslahat dolayısıyla herhangi bir hususta akid yapacak olursa, bu bütün reâyâ için bağlayıcı olur.

Enfal 75

Bundan sonra iman edenler, hicret edenler ve sizinle birlikte cihad edenler de sizdendir; akraba olanlar ise Allah’ın kitabına göre birbirlerine daha yakındırlar; şüphesiz Allah her şeyi bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vellezine amenu min ba’du ve haceru ve cahedu meakum (daha sonra iman eden hicret eden ve sizinle beraber cihad edenler) fe ulaike minkum (işte onlar sizdendir) ve ulul erhami ba’duhum evla bi ba’din fi kitabillah (akraba olanlar Allah’ın kitabında birbirlerine daha yakındır) innallahe bi kulli şeyin alim (şüphesiz Allah her şeyi bilendir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde daha sonra iman eden, hicret eden ve müminlerle birlikte cihad edenlerin de onlardan sayıldığı ve başlangıçta mirasta onlara dahil edildikleri, ardından bu hükmün kaldırıldığı ve akrabalık bağının mirasta esas kılındığı, böylece hicret eden ve etmeyen akrabaların birbirine mirasçı olduğu, bunun Allah’ın kitabında belirlenmiş bir hüküm olduğu ve Allah’ın mirasla ilgili hükümleri önce kaldırıp sonra yeniden düzenlemesini bilen olduğu açıklanmıştır. Rivayet edilmiştir ki humus, Peygamber zamanında beş pay olarak taksim edilirdi: Allah ve Resulü için bir pay, yakın akrabalar için bir pay, yetimler için bir pay, miskinler için bir pay ve yolda kalmışlar için bir pay; daha sonra Ömer, Ebu Bekir, Osman ve Ali zamanında bu taksim üç paya indirildi, yakın akraba payı kaldırıldı ve ihtiyaç sahiplerine verilmek üzere üç kısım halinde dağıtıldı, zenginlere bundan bir şey verilmezdi ve bu sadaka hükmünde değerlendirilirdi. Bir başka rivayette Muhammed bin Ali’ye humus hakkında Ali’nin görüşü sorulmuş, onun ailesinin görüşü olduğu söylenmiş, neden halife olduğunda bunu uygulamadığı sorulduğunda ise Ebu Bekir ve Ömer’e muhalefet etmeyi uygun görmediği ifade edilmiştir. Yine rivayet edilmiştir ki Peygamber ganimet taksim edilmeden önce kendisi için seçkin bir pay alırdı, ayrıca yakın akrabalarla birlikte pay alırdı ve Allah ile Resulünün payını da alırdı, sonra savaşanlarla birlikte payını alırdı, böylece dört yönden pay almış olurdu.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 74

İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler ile barındıranlar ve yardım edenler var ya, işte onlar gerçek müminlerdir; onlar için bağışlanma ve değerli bir rızık vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vellezine amenu ve haceru ve cahedu fi sebilillah (iman edenler hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler) vellezine avev ve nasaru (ve barındıranlar ve yardım edenler) ulaike humul muminune hakka (işte gerçek müminler onlardır) lehum mağfiretun (onlar için bağışlanma vardır) ve rızkun kerim (ve değerli rızık vardır)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde iman edip hicret eden ve Allah yolunda cihad edenlerin muhacirler olduğu, Peygamber’i Medine’de barındırıp yardım edenlerin ensar olduğu, muhacirlerin bu şekilde adlandırılmasının müşrik olan kavimlerini terk etmeleri ve onlardan ayrılmaları sebebiyle olduğu, ensarın ise Peygamber’i barındırıp ona yardım edenler olduğu, bu iki grubun birlikte gerçek müminler olarak nitelendirildiği, onların günahlarının bağışlanacağı ve ahirette güzel bir rızık olan cennetle mükâfatlandırılacakları açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 73

Kâfir olanlar ise birbirlerinin dostlarıdır; eğer siz bunu yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozulma olur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vellezine keferu (kafir olanlar) ba’duhum evliyau ba’d (birbirlerinin dostlarıdır) illa tef’aluhu (eğer bunu yapmazsanız) tekun fitnetun fil ard (yeryüzünde fitne olur) ve fesadun kebir (ve büyük bozgunculuk olur)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde kâfirlerin kendi aralarında dost olup birbirlerine yardım ettikleri, müminler bunu yapmazlarsa yani kendi aralarında yardımlaşmaz ve din konusunda birbirlerini desteklemezlerse yeryüzünde küfrün yayılacağı, bunun fitne yani küfür ve büyük bir fesat olacağı açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 72

Şüphesiz iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler ile barındıranlar ve yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin dostlarıdır; iman edip hicret etmeyenlere gelince, hicret edinceye kadar onların velayetinden size hiçbir şey yoktur; eğer din konusunda sizden yardım isterlerse, aranızda anlaşma bulunan bir topluluğa karşı olmamak şartıyla onlara yardım etmeniz gerekir; Allah yaptıklarınızı görendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnellezine amenu (şüphesiz iman edenler) ve haceru (ve hicret edenler) ve cahedu bi emvalihim ve enfusihim fi sebilillah (mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler) vellezine avev ve nasaru (ve barındıranlar ve yardım edenler) ulaike ba’duhum evliyau ba’d (işte onlar birbirlerinin dostlarıdır) vellezine amenu ve lem yuhaciru (iman edip hicret etmeyenler ise) ma lekum min velayetihim min şeyin (onların dostluğundan size bir şey yoktur) hatta yuhaciru (hicret edinceye kadar) ve inistenserukum fid din (eğer din konusunda sizden yardım isterlerse) fe aleykümün nasr (yardım etmek üzerinizedir) illa ala kavmin beynekum ve beynehum misak (ancak aranızda antlaşma olan topluluğa karşı değil) vallahu bima ta’melune basir (Allah yaptıklarınızı görendir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde iman edip Medine’ye hicret eden ve mallarıyla canlarıyla cihad edenlerin muhacirler olduğu, Peygamber’i barındırıp yardım edenlerin ensar olduğu, bu iki grubun başlangıçta miras bakımından birbirlerinin velisi kılındığı ve bunun hicrete teşvik amacı taşıdığı, Zübeyr bin Avvam ve beraberindekilerin hicret etmeyen akrabalarla mirasın kesilmesini yadırgadıkları, bunun üzerine hicret etmeyen müminlerle miras bağının hicret edinceye kadar kesildiğinin bildirildiği, ancak din konusunda yardım isterlerse onlara yardım etmenin farz olduğu, fakat arada anlaşma bulunan bir topluluğa karşı yardım edilmesinin yasaklandığı ve Allah’ın yapılan her şeyi gördüğü açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 71

Eğer sana ihanet etmek isterlerse, daha önce Allah’a da ihanet etmişlerdi; bu yüzden Allah onları ele geçirmene imkân verdi; Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve in yuridû hıyaneteke (eğer sana hainlik etmek isterlerse) fekad hânullaha min kablu (daha önce Allah’a da hainlik etmişlerdi) fe emkene minhum (Allah da sana onlara karşı imkan verdi) vallahu alimun hakim (Allah bilendir hikmet sahibidir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde onların İslam’dan sonra tekrar küfre dönüp ihanet etmek istemeleri durumunda bunun yeni bir şey olmadığı, daha önce küfürleriyle Allah’a ihanet ettikleri, bu sebeple Allah’ın onları Bedir’de Peygamber’e karşı ele geçirme imkânı verdiği, eğer yine ihanet ederlerse aynı şekilde onların üzerine üstün kılacağı, Allah’ın onların durumunu bilen ve hükmünde hikmet sahibi olduğu açıklanmıştır.

Abbas daha sonra şöyle demiştir: Allah bana iki özellik verdi ki bunlardan daha üstün hiçbir şey yoktur; birincisi, benden alınan altının yerine Allah bana daha hayırlısını verdi ve bana yirmi köle verdi, ikincisi ise Allah’ın verdiği doğru söz olan bağışlanmadır ve bundan daha üstün bir şey yoktur; Bedir esirlerinden fidye verecek malı olmayan kimseye on çocuk verilir, onlara yazı öğretir, yazıyı öğrendiklerinde esir fidyeden kurtulurdu, çünkü Mekkeliler yazı biliyor, Medineliler bilmiyordu; Peygamber Bedir esirleri hakkında ashabına danıştı, Ömer bin Hattab onların öldürülmesini, çünkü onların küfrün önderleri olduğunu söyledi, Ebu Bekir ise öldürülmemelerini, Allah’ın müşrikleri öldürüp yenilgiye uğratarak kalpleri ferahlattığını, fidye alınmasının Müslümanlara güç kazandıracağını ve belki onların İslam’a gireceklerini söyledi; Peygamber Ebu Bekir’in görüşünü beğendi, çünkü kendisi de merhametliydi, Ebu Bekir de merhametliydi, Ömer ise kararlıydı, bunun üzerine Peygamber Ebu Bekir’in görüşünü aldı ve esirleri fidye karşılığı serbest bıraktı; bunun üzerine Allah, Ömer’in görüşünü destekleyen “Hiçbir peygambere esirler edinmek yakışmaz, yeryüzünde iyice üstünlük sağlamadıkça…” ayetini indirdi; Peygamber “Allah’a hamd ederim ki Rabbin seni görüşünde isabetli kıldı” dedi, Ömer de Allah’a hamdetti ve Peygamber “Eğer gökten bir azap inseydi, Ömer bin Hattab’dan başka kimse kurtulamazdı; o beni bundan men etmişti ama ben kabul etmedim” buyurdu.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 70

Ey Peygamber! Elinizde bulunan esirlere de ki: Eğer Allah kalplerinizde bir hayır (iman) olduğunu bilirse, sizden alınandan daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar; Allah bağışlayıcıdır, merhamet edicidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhen nebiyyu (ey peygamber) kul limen fi eydikum minel esra (elinizdeki esirlere de ki) in ya’lemillahu fi kulubikum hayran (Allah kalplerinizde bir hayır bilirse) yu’tikum hayran mimma uhize minkum (sizden alınandan daha hayırlısını size verir) ve yagfir lekum (ve sizi bağışlar) vallahu gafurun rahim (Allah bağışlayandır merhamet edendir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde bunun Abbas ve iki yeğeni hakkında indiği, onların İslam’a girdikleri, ayetin Abbas ve iki yeğeni hakkında olduğu, “Allah kalplerinizde hayır bilirse” ifadesindeki hayrın iman olduğu belirtilmiş, Allah’ın fidye olarak alınandan daha hayırlısını vereceğini vaat ettiği ve günahlarını bağışlayacağı, onların geçmişteki şirk günahlarını bağışlayan ve İslam’da onlara merhamet eden olduğu açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 69

Artık elde ettiğiniz ganimetlerden helal ve temiz olarak yiyin ve Allah’tan sakının; şüphesiz Allah bağışlayıcıdır, merhamet edicidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe kulu mimma ganimtum helalen tayyiben (elde ettiğiniz ganimetlerden helal ve temiz olarak yiyin) vettekullah (Allah’tan sakının) innallahe gafurun rahim (şüphesiz Allah bağışlayandır merhamet edendir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde ganimetlerin helal kılındığı, Allah’tan sakınılması emredildiği, Allah’ın bağışlayıcı ve merhametli olduğu belirtildikten sonra şu rivayet eksiksiz olarak aktarılmıştır: Peygamber Bedir günü ganimetlerin toplanması işinde Ömer bin Hattab ile Habbab bin Eret’i görevlendirdi ve ganimetleri Medine’de paylaştırdı; esirleri de beraberinde götürdü, bunlar arasında Abbas bin Abdülmuttalib ve Nevfel bin Hâris bin Abdülmuttalib vardı; Abbas esir alındığında ondan yirmi ukıyye altın alındı fakat bu fidyeden sayılmadı, müşrik esirlerin fidyesi kırk ukıyye idi, ilk fidye verenler Ebu Vedîa Damre bin Subeyre es-Sehmî ile Süheyl bin Amr idi; Peygamber Abbas’ın fidyesini artırdı ve ona iki yeğeninin fidyesini de yükledi, onlar için sekiz ukıyye ödedi, Abbas’ın kendi fidyesi seksen ukıyye idi, ayrıca alınan yirmi ukıyye ile birlikte o gün ondan yüz ukıyye ve seksen ukıyye alındı; bunun üzerine Abbas Peygamber’e “beni ömür boyu Kureyş’ten istemeye muhtaç bıraktın” dedi, Peygamber ona “eşin Ümmü’l-Fadl’ın yanında bıraktığın altın nerede?” diye sordu, Abbas “hangi altın?” dedi, Peygamber “ona ‘başına bir şey gelirse bu altın senin ve çocuklarının olsun’ dediğin altın” buyurdu, Abbas “bunu sana kim haber verdi?” dedi, Peygamber “Allah bana haber verdi” dedi, bunun üzerine Abbas “şahitlik ederim ki sen doğru söylüyorsun, bugün senin gerçekten Allah’ın elçisi olduğunu anladım, bunu sana ancak gaybı bilen Allah bildirmiştir, Allah’tan başka ilah olmadığına ve senin O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim ve bundan başka her şeyi inkâr ettim” dedi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 68

Eğer Allah’tan daha önce verilmiş bir hüküm olmasaydı, aldığınız şey sebebiyle size büyük bir azap dokunurdu.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Lev la kitabun minallahi sebek (Allah’tan önceden verilmiş bir hüküm olmasaydı) le messekum fima ehaztum azabun azim (aldığınız şey sebebiyle size büyük azap dokunurdu)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde ganimetlerin bu ümmete helal kılınmasının Allah’ın önceden verdiği bir hüküm olduğu, önceki ümmetlerde ganimetlerin helal olmadığı ve yakıldığı, esirlerin öldürüldüğü, eğer bu hüküm olmasaydı Bedir’de alınan ganimet sebebiyle büyük bir azabın geleceği açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 67

Hiçbir peygambere, yeryüzünde iyice üstünlük sağlamadıkça esirler edinmek yakışmaz; siz dünya malını istiyorsunuz, Allah ise ahireti istiyor; Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ma kane li nebiyyin (hiçbir peygambere yakışmaz) en yekune lehu esra (onun esirleri olması) hatta yushine fil ard (yeryüzünde iyice üstün gelinceye kadar) turidune aradad dünya (siz dünya menfaatini istiyorsunuz) vallahu yuridul ahireh (oysa Allah ahireti istiyor) vallahu azizun hakim (Allah güçlüdür hikmet sahibidir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde Bedir’den sonra esirler karşılığında fidye alınmasının eleştirildiği, müminlerin dünya malını tercih ettikleri, Allah’ın ise onlar için ahireti murat ettiği, önce düşmana karşı kesin üstünlük sağlanması gerektiği ve Allah’ın güçlü ve hikmet sahibi olduğu açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 66

Şimdi Allah sizden yükü hafifletti ve sizde zayıflık olduğunu bildi; bundan sonra sizden sabreden yüz kişi iki yüzü yener, sizden bin kişi Allah’ın izniyle iki bini yener; Allah sabredenlerle beraberdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
El ane haffefallahu ankum (şimdi Allah sizden yükü hafifletti) ve alime enne fikum da’fa (ve sizde zayıflık olduğunu bildi) fe in yekun minkum mietun sabiretun (sizden sabreden yüz kişi olursa) yaglibu mieteyn (iki yüz kişiye galip gelir) ve in yekun minkum elfun (sizden bin kişi olursa) yaglibu elfeyni bi iznillah (Allah’ın izniyle iki bin kişiye galip gelir) vallahu meas sabirin (Allah sabredenlerle beraberdir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde Bedir’den sonra hükmün hafifletildiği, bir müminin on kişiye karşı koyma yükümlülüğünün bire ikiye indirildiği, Allah’ın müminlerde zayıflık olduğunu bildiği için bu kolaylığı verdiği, sabreden yüz kişinin iki yüzü, bin kişinin iki bini yenebileceği ve Allah’ın sabredenlerle beraber olduğu, ayrıca esirler ve savaş hükümlerinin bu ölçüye göre değerlendirildiği açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 65

Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et; eğer sizden sabreden yirmi kişi olursa iki yüzü yenerler, eğer sizden yüz kişi olursa kâfirlerden bin kişiyi yenerler; çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhen nebiyyu (ey peygamber) harridil muminine alel kıtal (müminleri savaşa teşvik et) in yekun minkum işrune sabirune (sizden sabreden yirmi kişi olursa) yaglibu mieteyn (iki yüz kişiye galip gelir) ve in yekun minkum mietun (sizden yüz kişi olursa) yaglibu elfen minellezine keferu (kafirlerden bin kişiye galip gelir) bi ennehum kavmun la yefkahun (çünkü onlar anlamayan topluluktur)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde müminlerin Bedir’de savaşa teşvik edilmesi emredilmiş, sabreden yirmi kişinin iki yüzü, yüz kişinin bin kâfiri yenebileceği belirtilmiş, bunun onların gerçeği kavrayamayan bir topluluk olmalarından kaynaklandığı ifade edilmiş, ayrıca başlangıçta bir müminin on kişiye karşı koymasının zorunlu değil teşvik olduğu açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 64

Ey Peygamber! Allah sana ve sana uyan müminlere yeter.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhen nebiyyu (ey peygamber) hasbukallahu (Allah sana yeter) ve menittebeake minel muminin (ve sana uyan müminler de)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde Allah’ın Peygamber’e ve ona uyan müminlere yeterli olduğu bildirilmiş, bu ayetin Bedir gazvesinde Beydâ’da savaş öncesinde indirildiği ve ifadede takdim bulunduğu açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 63

Onların kalplerini birleştirdi; eğer yeryüzündeki her şeyi harcasaydın onların kalplerini birleştiremezdin, fakat Allah onları birleştirdi; şüphesiz O güçlüdür, hikmet sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ellefe beyne kulubihim (ve onların kalplerini birleştirdi) lev enfakte ma fil ardı cemian (yeryüzündeki her şeyi harcasaydın) ma ellefte beyne kulubihim (yine onların kalplerini birleştiremezdin) ve lakinnallahe ellefe beynehum (fakat Allah onların arasını birleştirdi) innehu azizun hakim (şüphesiz O güçlüdür hikmet sahibidir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde ensarın daha önce Şemir ve Hatib meselesi sebebiyle aralarında düşmanlık bulunduğu, İslam sayesinde Allah’ın onların kalplerini birleştirdiği, Peygamber bütün yeryüzündeki malı harcasa bile bu birliği sağlayamayacağı, bunun ancak Allah’ın birleştirmesiyle gerçekleştiği, Allah’ın mülkünde güçlü ve işlerinde hikmet sahibi olduğu açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 62

Eğer seni aldatmak isterlerse, şüphesiz Allah sana yeter; O seni yardımıyla ve müminlerle destekleyendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve in yuridû en yahdeuke (eğer sana hile yapmak isterlerse) fe inne hasbekallah (şüphesiz Allah sana yeter) huvellezi eyyedeke bi nasrihi (O seni yardımıyla destekledi) ve bil muminin (ve müminlerle)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde Yahudilerin barış teklifini hile olarak kullanıp fırsat bulunca müşriklerle birlikte Peygamber’e karşı gelmek isteyebilecekleri belirtilmiş, böyle bir durumda Allah’ın Peygamber’e yeterli olduğu, onu Cebrâil ve beraberindeki meleklerle desteklediği ve Bedir günü ensar müminleriyle güçlendirdiği, aynı şekilde Kurayza Yahudilerine karşı da destek verdiği açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 61

Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et; şüphesiz O işitendir, bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve in cenahu (eğer yanaşırlarsa) lis selmi (barışa) fecnah leha (sen de yanaş ona) ve tevekkel alallah (ve Allah’a güven) innehu huves semiul alim (şüphesiz O işitendir bilendir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde Kurayza Yahudilerinin barış istemeleri durumunda Peygamber’in de barışı kabul etmesi emredilmiş, daha sonra bunun “Sakın gevşemeyin ve üstün olduğunuz halde barışa çağırmayın” ayetiyle neshedildiği belirtilmiş, Peygamber’e Allah’a güvenmesi emredilmiş, Allah’ın onların barış taleplerini işiten ve durumlarını bilen olduğu açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 60

Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve bağlanmış atlar hazırlayın; bununla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği diğerlerini korkutursunuz; Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve eiddû (hazırlayın) lehum (onlara karşı) mesteta’tum (gücünüzün yettiği kadar) min kuvveh (kuvvetten) ve min ribatil hayl (ve bağlı atlardan) turhibune (korkutursunuz) bihi (onunla) aduvvallahi (Allah’ın düşmanını) ve aduvvekum (ve sizin düşmanınızı) ve aharine (ve başkalarını) min dunihim (onların dışında) la ta’lemunahum (siz onları bilmezsiniz) allahu ya’lemuhum (Allah onları bilir) ve ma tunfiku (ve ne harcarsanız) min şeyin (herhangi bir şeyden) fi sebilillah (Allah yolunda) yuveffe ileykum (size eksiksiz ödenir) ve entum la tuzlemun (ve siz zulme uğratılmazsınız)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde müminlere düşmanlarına karşı güç yetirdikleri kadar kuvvet hazırlamaları emredilmiş, kuvvetten maksadın silah ve özellikle atış olduğu belirtilmiş, bağlanmış atların da savaş için hazır tutulması gerektiği ifade edilmiş, bununla Arap kâfirlerinin ve onların dışındaki bilinmeyen başka düşmanların, yani Yahudilerin korkutulacağı açıklanmış, Allah’ın onların hepsini bildiği belirtilmiş, Allah yolunda silah ve at için yapılan her harcamanın karşılığının eksiksiz verileceği ve kıyamet günü hiçbir eksiltme yapılmayacağı bildirilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 59

İnkâr edenler sakın kaçıp kurtulduklarını sanmasınlar; onlar Allah’ı aciz bırakamazlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve la yahsebennellezine keferu (kafir olanlar sanmasın) sebeku (öne geçtiklerini) innehum (şüphesiz onlar) la yu’cizun (aciz bırakamazlar)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde kâfirlerin yaptıklarıyla Allah’tan kaçıp kurtulduklarını zannetmemeleri gerektiği, onların Allah’ı aciz bırakamayacakları, yaptıkları kötülükler sebebiyle mutlaka cezalandırılacakları ve Allah’ın onları cezalandırmaktan geri kalmayacağı açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 58

Eğer bir topluluktan hainlik yapmalarından korkarsan, onlarla olan antlaşmayı eşit şekilde boz; şüphesiz Allah hainleri sevmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve imma (eğer) tehafenne (korkarsan) min kavmin (bir topluluktan) hıyaneten (hainlikten) fenbiz (bildir) ileyhim (onlara) ala seva (açıkça) innallahe (şüphesiz Allah) la yuhıbbul hainin (hainleri sevmez)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde bir kavmin ihanet edeceğinden korkulursa, gizlice değil açıkça ve eşit şartlarda antlaşmanın bozulması gerektiği, yani onlara durumun bildirilmesi ve ahdin iade edilmesi gerektiği, Allah’ın hainleri sevmediği ve burada özellikle Yahudilerin kastedildiği açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 57

Eğer onları savaşta yakalarsan, onlarla arkalarındakileri dağıt ki ibret alsınlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe imma (eğer) teskafennehum (onları yakalarsan) fil harb (savaşta) fe şerrid (dağıt) bihim (onlarla) men halfehum (arkalarındakileri) leallehum yezzekkerun (umulur ki öğüt alırlar)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde eğer savaşta bu kimseler ele geçirilirse onlara ağır ceza verilmesi, böylece arkalarındaki düşmanların ve ahid ehlinin ibret alması, bu cezalandırmanın başkalarını da caydırması ve böylece antlaşmayı bozmayı bırakmalarının amaçlandığı açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 56

Onlar ki kendileriyle antlaşma yaptığın halde her defasında antlaşmalarını bozarlar ve sakınmazlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezine (onlar ki) ahadte (antlaşma yaptın) minhum (onlardan) summe (sonra) yenkudune (bozuyorlar) ahdehum (antlaşmalarını) fi kulli merretin (her seferinde) ve hum (ve onlar) la yettekun (sakınmazlar)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde Peygamber ile aralarında anlaşma bulunan Yahudilerin bu anlaşmayı sürekli bozdukları, Mekke müşriklerine silah vererek Peygamber ve ashabına karşı yardım ettikleri, sonra “unuttuk, hata ettik” diyerek yeniden anlaşma yaptıkları, fakat tekrar bozdukları, bunun her yıl tekrarlandığı ve onların antlaşmayı bozmaktan sakınmadıkları açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 55

Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü, inkâr edenlerdir; artık onlar iman etmezler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne şerred devabbi indallah (şüphesiz canlıların en kötüsü Allah katında) ellezine keferu (inkar edenlerdir) fe hum la yuminun (artık onlar iman etmezler)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde Allah katında en kötü varlıkların küfürde ısrar eden kimseler olduğu, bunların iman etmeyecekleri belirtilmiş ve bunların Kurayza Yahudileri olduğu, aralarında Huyey bin Ahtab, kardeşleri ve Malik bin Dayf gibi kimselerin bulunduğu açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 54

Bu da Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin durumu gibidir; onlar Rablerinin ayetlerini yalanladılar, biz de onları günahları sebebiyle helak ettik ve Firavun ailesini suda boğduk; hepsi de zalimlerdi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ke de’bi ali firavne (Firavun ailesinin gidişi gibi) vellezine min kablihim (ve onlardan öncekiler gibi) kezzebu bi ayati rabbihim (Rablerinin ayetlerini yalanladılar) fe ehleknahum bi zunubihim (biz de onları günahları sebebiyle helak ettik) ve agrakna ale firavn (ve Firavun ailesini boğduk) ve kullun kanu zalimin (ve hepsi zalim kimselerdi)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde bunların hâlinin Firavun ailesine ve daha önceki kavimlere benzediği, onların Rablerinin ayetlerini yalanladıkları, bunun üzerine Allah’ın onları günahları sebebiyle helak ettiği, Firavun ailesinin suda boğulduğu ve bütün bu toplulukların zulmeden yani şirk koşan kimseler olduğu açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 53

Bu, Allah’ın bir topluma verdiği nimeti, onlar kendilerinde olanı değiştirmedikçe değiştirmemesindendir; şüphesiz Allah işitendir, bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Zalike (işte bu) bi ennallahe (çünkü Allah) lem yeku mugayyiren ni’meten (bir nimeti değiştirecek değildir) enameha ala kavmin (bir topluluğa verdiği) hatta yugayyiru ma bi enfusihim (onlar kendilerindekini değiştirinceye kadar) ve ennallahe semiun alim (şüphesiz Allah işitendir bilendir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde Allah’ın bir kavme verdiği nimeti, o kavim kendi durumunu değiştirinceye kadar değiştirmediği, Mekke halkına açlıktan kurtarıp güvenlik verdiği ve aralarından Peygamber gönderdiği, fakat onların bu nimeti tanımayıp inkâr ettikleri için Allah’ın da üzerlerindeki nimeti değiştirdiği, Allah’ın her şeyi işiten ve bilen olduğu açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 52

Bu, Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin durumu gibidir; onlar Allah’ın ayetlerini inkâr ettiler de Allah onları günahları sebebiyle yakaladı; şüphesiz Allah güçlüdür, azabı şiddetlidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ke de’bi ali firavne (Firavun ailesinin gidişi gibi) vellezine min kablihim (ve onlardan öncekiler gibi) keferu bi ayatillah (Allah’ın ayetlerini inkar ettiler) fe ehazehumullahu bi zunubihim (Allah onları günahları sebebiyle yakaladı) innallahe kaviyyun şedidul ikab (şüphesiz Allah güçlüdür cezası şiddetlidir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde bunların hâlinin Firavun ailesine ve onlardan önceki Nuh kavmi, Âd, Semûd, İbrahim’in kavmi ve Şuayb’ın kavmi gibi geçmiş topluluklara benzediği, onların Allah’ın ayetlerini inkâr ettikleri ve azabın dünyada kendilerine gelmeyeceğini sandıkları, bunun üzerine Allah’ın onları günahları sebebiyle helak ettiği, Allah’ın kudret sahibi olduğu ve azap ettiğinde azabının çok şiddetli olduğu açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 51

Bu, ellerinizin önceden yaptıkları yüzündendir; yoksa Allah kullara asla zulmedici değildir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Zalike (işte bu) bima kaddemet eydikum (ellerinizin önceden yaptıkları sebebiyle) ve ennallahe (ve şüphesiz Allah) leyse bi zallamin lil abid (kullarına zulmeden değildir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde bu azabın onların küfür ve yalanlamalarından dolayı olduğu, Allah’ın kullara sebepsiz yere azap etmediği, yani günahsız kimseyi cezalandırmadığı açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 50

Eğer görseydin, kâfirlerin canlarını alırken meleklerin onların yüzlerine ve arkalarına vurduklarını ve “Yakıcı azabı tadın!” dediklerini…

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lev tera (ve bir görseydin) iz yeteveffellezine keferul melaiketu (melekler kafirlerin canını alırken) yadribune (vuruyorlardı) vucuhehum (yüzlerine) ve edbarehum (ve arkalarına) ve zuku (tadın) azabel harik (yakıcı azabı)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde Bedir günü öldürülen müşriklerin canlarını meleklerin aldığı, onların yüzlerine ve arkalarına vurdukları, burada meleklerden maksadın ölüm meleği olduğu, dünyada böyle cezalandırıldıkları, ardından sözün kesildiği ve kıyamet günü cehenneme girdiklerinde cehennem bekçilerinin onlara “Yakıcı azabı tadın” diyecekleri açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 49

Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar “Bunları dinleri aldattı” diyorlardı; kim Allah’a tevekkül ederse şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İz yekulul munafikune (münafıklar diyordu ki) vellezine fi kulubihim marad (ve kalplerinde hastalık olanlar) garra haulai dinuhum (bunları dinleri aldattı) ve men yetevekkel alallah (kim Allah’a dayanırsa) fe innallahe azizun hakim (şüphesiz Allah güçlüdür hikmet sahibidir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde münafıklar ve kalplerinde küfür bulunan bazı kimselerin Bedir günü müminlerin azlığını görünce şüpheye düşerek “Bunları dinleri aldattı” dedikleri, bunlar arasında Kays bin Fakih, Velid bin Velid, Kays bin Velid, Velid bin Utbe, Ala bin Ümeyye ve Amr bin Ümeyye gibi Mekke’de kalıp hicret etmeyen kimselerin bulunduğu, bunların müşriklerle birlikte savaşa çıktıkları, müminlerin azlığını görünce tereddüde düştükleri, buna karşılık Allah’ın müminlerin kendisine tevekkül ettiğini ve O’na güvenenin mutlaka üstün geleceğini bildirdiği, Allah’ın güçlü ve hükmünde hikmet sahibi olduğu açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 48

Hani şeytan onlara yaptıklarını süslemiş ve “Bugün insanlardan size galip gelecek yoktur, ben de sizin yanınızdayım” demişti; fakat iki ordu karşı karşıya gelince gerisin geri döndü ve “Ben sizden uzağım, ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah’tan korkarım, Allah’ın azabı şiddetlidir” dedi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iz (hani) zeyyene (süslü gösterdi) lehumuş şeytanu (onlara şeytan) a’malehum (amellerini) ve kale (ve dedi) la galibe lekumul yevme (bugün sizi yenecek yoktur) minen nas (insanlardan) ve inni carun lekum (ve ben sizin yardımcınızım) fe lemma teraetil fietan (iki topluluk karşılaşınca) nekasa ala akıbeyh (gerisin geri döndü) ve kale (ve dedi) inni beriun minkum (ben sizden uzağım) inni era (şüphesiz ben görüyorum) ma la teravne (sizin görmediğinizi) inni ehafullah (şüphesiz ben Allah’tan korkuyorum) vallahu şedidul ikab (Allah’ın cezası şiddetlidir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde müşrikler kervanın kurtulduğunu öğrenince geri dönmek istemişler, fakat şeytan Sürâka bin Malik suretinde gelerek onları aldatmış, “Kimse size galip gelemez, ben de sizi koruyorum” diyerek onları savaşa teşvik etmiş, Kenane kabilesinden gelecek tehlikeye karşı kendisinin koruyacağını söylemiş, böylece onları Bedir’e götürmüş; ancak meleklerin indiğini görünce geri çekilmiş, Haris bin Hişam onun elinden tutup neden kaçtığını sorunca şeytan “Ben sizin görmediğinizi görüyorum” demiş, Allah’tan korktuğunu söylemiş fakat bu sözünde yalancı olduğu, aslında korkudan onları terk ettiği, Haris’i iterek kaçtığı, müşrikler yenilince Sürâka’nın kaçtığını sandıkları, gerçek Sürâka’nın ise bunu inkâr ettiği, daha sonra bunun şeytan olduğu anlaşılmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 47

Yurtlarından böbürlenerek ve insanlara gösteriş yaparak çıkanlar ve Allah yolundan alıkoyanlar gibi olmayın; Allah onların yaptıklarını kuşatmıştır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve la tekunu (ve olmayın) kellezine (şunlar gibi ki) harecu (çıktılar) min diyarıhim (yurtlarından) beteran (böbürlenerek) veriaen nas (insanlara gösteriş yaparak) ve yesuddune (ve alıkoyuyorlardı) an sebilillah (Allah yolundan) vallahu (ve Allah) bima ya’melune muhit (yaptıklarını kuşatandır)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde müminler uyarılarak, Bedir’e kibirle ve gösteriş için çıkan müşrikler gibi olmamaları istenmiş, bu müşriklerin başında Ebu Cehil ve onun gibi önde gelenlerin bulunduğu, kervan kurtulmuş olmasına rağmen geri dönmeyip Bedir’e giderek develer kesmek, içki içmek ve şarkıcılar getirtmek istedikleri, böylece Araplara güç gösterisi yapmak niyetinde oldukları, ayrıca insanları İslam’dan alıkoydukları ve Allah’ın onların bütün yaptıklarını kuşattığı açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 46

Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; yoksa korkuya kapılırsınız ve gücünüz gider; sabredin, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve etiullahe (Allah’a itaat edin) ve resuleh (ve Resulüne) ve la tenaza’u (ve çekişmeyin) fe tefşelu (sonra korkuya kapılırsınız) ve tezhebe rihukum (ve gücünüz gider) vasbiru (sabredin) innallahe (şüphesiz Allah) meas sabirin (sabredenlerle beraberdir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde müminlere savaş konusunda Allah’a ve Resûlü’ne itaat etmeleri emredilmiş, savaş anında ihtilafa düşmemeleri gerektiği belirtilmiş, aksi halde korkuya kapılıp güçlerinin gideceği açıklanmış, “rüzgârınız gider” ifadesiyle güç ve yardımın kaybolacağı anlatılmış, Peygamber’in “Ben sabâ rüzgârı ile yardım olundum, Âd kavmi ise debûr ile helak edildi” sözüne işaret edilmiş, ayrıca düşmanla savaşta sabretmeleri emredilmiş ve Allah’ın sabredenlerle birlikte olduğu, yani onları zafere ulaştırdığı bildirilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 45

Ey iman edenler! Bir toplulukla karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çokça anın ki kurtuluşa eresiniz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) iza lekıtum (karşılaştığınız zaman) fieten (bir toplulukla) fesbutu (sebat edin) vezkurullahe (ve Allah’ı anın) kesira (çokça) leallekum tuflihun (umulur ki kurtuluşa erersiniz)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde iman edenlere, Bedir günü Mekke kâfirleriyle karşılaştıklarında onlara karşı sabit durmaları emredilmiş, Allah’ı çokça zikretmeleri gerektiği bildirilmiş ve bunun kurtuluşa ermeleri için olduğu açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 44

Hani karşılaştığınız zaman Allah onları sizin gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde az gösteriyordu ki Allah gerçekleşmesi gereken bir işi yerine getirsin; bütün işler Allah’a döndürülür.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iz (hani) yurikumu hum (onları size gösteriyordu) iziltekaytum (karşılaştığınızda) fi a’yunikum (gözlerinizde) kalila (az olarak) ve yukallilukum (ve sizi azaltıyordu) fi a’yunihim (onların gözlerinde) li yakdiyallahu (Allah gerçekleştirsin diye) emren (bir işi) kane mef’ula (olacak olanı) ve ilallahi (ve Allah’a) turceul umur (işler döndürülür)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde Bedir günü karşılaşma anında Allah’ın müşrikleri müminlerin gözünde az, müminleri de müşriklerin gözünde az gösterdiği anlatılır; bunun sebebi tarafların birbirine cesaretle saldırmasını sağlamaktır; böylece Allah’ın önceden takdir ettiği, İslam’ın üstün gelmesi ve müşriklerin yenilmesi gerçekleşmiştir; sonunda bütün işlerin Allah’a döneceği bildirilir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 43

Hani Allah onları sana rüyanda az gösteriyordu; eğer onları sana çok gösterseydi korkuya kapılırdınız ve bu işte anlaşmazlığa düşerdiniz; fakat Allah sizi korudu; şüphesiz O, göğüslerin özünü bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İz (hani) yurikahumullahu (Allah onları sana gösteriyordu) fi menamike (rüyanda) kalila (az olarak) ve lev erakuhum (eğer onları gösterseydi) kesira (çok olarak) le feşiltum (korkuya kapılırdınız) ve le tenaza’tum (ve çekişirdiniz) fil emr (iş hakkında) ve lakinnallahe sellem (fakat Allah korudu) innehu (şüphesiz O) alimun (bilendir) bi zatis sudur (kalplerde olanı)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde Peygamber’in savaş öncesinde rüyasında düşmanı az gördüğü, bunu ashabına anlattığı, onların da “Peygamber’in rüyası haktır” diyerek cesaret bulduğu belirtilir; eğer düşman çok gösterilseydi korkacaklar ve savaş konusunda ihtilafa düşeceklerdi; fakat Allah onları bundan korudu ve işleri selamete erdirdi; çünkü O kalplerde olanı en iyi bilendir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 42

Hani siz vadinin yakın tarafında idiniz, onlar uzak tarafında idi ve kervan sizden daha aşağıda bulunuyordu; eğer sözleşseydiniz bile buluşma konusunda anlaşamazdınız, fakat Allah gerçekleşmesi gereken bir işi yerine getirmek için (sizi karşılaştırdı), helak olanın açık bir delille helak olması ve yaşayanın da açık bir delille yaşaması için; şüphesiz Allah işitendir, bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İz entum bil udvetid dünya (siz vadinin yakın tarafındaydınız) ve hum bil udvetil kusva (onlar uzak taraftaydı) ver rekbu esfele minkum (kervan sizden aşağıdaydı) ve lev tevaadtum (eğer sözleşseydiniz) lahtelaftum fil miad (vakte anlaşamazdınız) ve lakin li yakdiyallahu emren kane mef’ula (fakat Allah gerçekleşecek işi yerine getirmek istedi) li yehlike men heleke an beyyineh (delille helak olan helak olsun diye) ve yahya men hayye an beyyineh (ve delille yaşayan yaşasın diye) ve innallahe le semiun alim (şüphesiz Allah işitendir bilendir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde müminlerin vadinin Medine tarafına yakın kısmında, müşriklerin ise Mekke tarafına yakın uzak kısmında bulunduğu, kervanın ise sahil tarafında aşağıda olduğu açıklanır; kervanda kırk kişi bulunuyordu, aralarında Ebu Süfyan, Amr bin Âs, Mahreme bin Nevfel ve Amr bin Hişam vardı; eğer önceden buluşmak için sözleşselerdi bu karşılaşma gerçekleşmezdi; fakat Allah onları sözleşmesiz olarak bir araya getirdi ki İslam’ı yüceltip şirki yok etsin; böylece helak olan kimse açık delil ile helak olsun, iman eden de açık delil ile iman etsin; Allah her şeyi işiten ve bilendir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 41

Bilin ki ganimet olarak elde ettiğiniz her şeyden beşte biri Allah’a, Peygamber’e, onun yakınlarına, yetimlere, miskinlere ve yolcuya aittir; eğer Allah’a ve kulumuza indirdiğimize, hak ile bâtılın ayrıldığı gün olan, iki topluluğun karşılaştığı günde indirdiğimize iman etmişseniz; Allah her şeye kadirdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Va’lemu (ve bilin) ennema ganimtum min şeyin (ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin) fe enne lillahi humuseh (beşte biri Allah’ındır) ve lir resuli (ve Resulün) ve li zil kurba (ve yakınların) vel yetama (ve yetimlerin) vel mesakin (ve yoksulların) vebnis sebil (ve yolcuların) in kuntum amentum billah (eğer Allah’a iman ettiyseniz) ve ma enzelnâ ala abdina (ve kulumuza indirdiğimize) yevmel furkan (hak ile batılın ayrıldığı gün) yevmel tekal cem’an (iki topluluğun karşılaştığı gün) vallahu ala kulli şeyin kadir (Allah her şeye gücü yetendir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde müminlere bildirilir ki Bedir günü elde ettikleri ganimetlerden beşte biri Allah’a, Peygamber’e, Peygamber’in yakınlarına, yetimlere, miskinlere ve yolcuya aittir; burada “Allah’a” denmesi hükmün O’na ait olduğunu göstermek içindir; “yakınlar” Peygamber’in akrabalarıdır; “yolcu” ise yolda kalmış kimsedir; eğer Allah’a ve Bedir günü yani hak ile bâtılın ayrıldığı, Peygamber’in ordusu ile müşriklerin karşılaştığı gün indirilen Kur’an’a iman ediyorsanız bu hükme uyarsınız; Allah’ın ganimet ve hüküm konusundaki kudretine işaret edilir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 40

Eğer yüz çevirirlerse bilin ki Allah sizin yardımcınızdır; O ne güzel yardımcı ve ne güzel destektir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve in tevellev (eğer yüz çevirirlerse) fa’lemu ennallahe mevlakum (bilin ki Allah sizin dostunuzdur) ni’mel mevla (O ne güzel dosttur) ve ni’men nasir (ve ne güzel yardımcıdır)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde eğer inkârcılar yüz çevirip tövbe etmezlerse müminlerin Allah’ın kendilerinin velisi ve yardımcısı olduğunu bilmeleri gerektiği, Allah’ın Bedir’de onlara yardım ettiği gibi yine yardım edeceği, ayrıca Bedir savaşının Ramazan’ın on yedisinde cuma gecesi gerçekleştiği ve Uhud savaşının da bir yıl sonra Şevval ayında cumartesi günü olduğu bilgisi verilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 39

Onlarla savaşın ki fitne kalmasın ve din tamamen Allah’ın olsun; eğer vazgeçerlerse, şüphesiz Allah onların yaptıklarını görmektedir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve katiluhum (onlarla savaşın) hatta la tekune fitneh (fitne kalmayıncaya kadar) ve yekuned dinu kulluhu lillah (ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar) fe inintehev (eğer vazgeçerlerse) fe innallahe bima ya’melune basir (şüphesiz Allah yaptıklarını görendir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde müminlere, şirk ortadan kalkıncaya ve ibadet yalnız Allah’a yapılıncaya kadar savaşmaları emredildiği, eğer inkârcılar şirkten vazgeçip tevhidi kabul ederlerse Allah’ın onların yaptıklarını gördüğü ve ona göre karşılık vereceği açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 38

De ki: İnkâr edenlere, eğer vazgeçerlerse geçmişte yaptıkları bağışlanır; yok eğer geri dönerlerse, öncekilerin başına gelenler (onlara da) uygulanmıştır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul lillezine keferu (kafir olanlara de ki) in yentehu (eğer vazgeçerlerse) yugfer lehum ma kad selef (önceden geçen bağışlanır) ve in yeudu (eğer dönerlerse) fe kad madat sunnetul evvelin (öncekilerin yolu geçmiştir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde Peygamber’e inkârcılara söylemesi emredilerek, eğer şirkten vazgeçip tövbe ederlerse geçmiş günahlarının bağışlanacağı, eğer tekrar dönüp Peygamber’le savaşmaya kalkarlarsa daha önceki kavimlere uygulanan sünnetin, yani Bedir’deki öldürülme ve helakın onlar için de geçerli olacağı belirtilmiş ve bu şekilde tekrar dönmemeleri için uyarılmışlardır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 37

Allah, murdarı temizden ayırmak ve murdarı birbirinin üstüne yığıp hepsini bir araya getirerek cehenneme koymak için böyle yapar; işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Li yemizallahu’l habise minet tayyib (Allah murdarı temizden ayırmak için) ve yec’alel habise badahu ala bad (ve murdarın bir kısmını diğer kısmı üstüne koymak için) fe yerkumehu cemian (hepsini yığmak için) fe yec’alehu fi cehennem (ve onu cehenneme koymak için) ulaike humul hasirun (işte onlar ziyana uğrayanlardır)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde Allah’ın kâfiri müminden ayıracağı, sonra kâfirleri üst üste yığıp cehenneme koyacağı ve bunların Bedir’de harcama yapan müşrikler olduğu, bunlar arasında Ebû Cehil, Hâris b. Hişam, Utbe ve Şeybe b. Rebîa, Münebbih ve Nebîh b. Haccâc, Ebû’l-Bahterî, Nadr b. Hâris, Hakem b. Hizam, Übey b. Halef, Zem‘a b. Esved ve Hâris b. Âmir gibi Kureyş ileri gelenlerinin bulunduğu belirtilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 36

sonra bu onlara pişmanlık olacak, sonra da yenilecekler ve inkâr edenler cehenneme toplanacaklardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnellezine keferu (şüphesiz kafir olanlar) yunfikune emvalehum (mallarını harcıyorlar) li yesuddu an sebilillah (Allah yolundan alıkoymak için) fe seyünfikuneha (daha da harcayacaklar) summe tekunu aleyhim hasrah (sonra bu onlara pişmanlık olacak) summe yuglebun (sonra yenilecekler) vellezine keferu ila cehenneme yuhşerun (ve kafir olanlar cehenneme sürülecekler)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde Kureyş’in ileri gelenlerinin Arap kabilelerinden adamlar tutarak Peygamber’e karşı savaşmaları için onlara her gün deve kesip yedirdikleri, böylece mallarını Allah yolundan alıkoymak için harcadıkları, bu harcamalarının sonunda kendilerine pişmanlık olacağı, sonra da yenilgiye uğrayacakları ve ahirette cehenneme toplanacakları açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 35

Onların Beyt yanındaki ibadetleri ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildi; öyleyse inkâr ettiğinizden dolayı azabı tadın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma kane salatuhum indel beyti (Beyt yanındaki duaları) illa mukaen ve tasdiyeh (ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibaretti) fe zuku’l azabe (öyleyse azabı tadın) bima kuntum tekfurun (inkar ettiğinizden dolayı)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde müşriklerin ibadetlerinin ıslık ve el çırpmadan ibaret olduğu, Peygamber namaz kılarken Benî Abdüddâr’dan iki kişinin sağında ıslık çaldığı, iki kişinin de solunda el çırparak onun ibadetini bozmak istedikleri, bu dört kişinin Bedir’de öldürüldüğü ve bu yüzden “azabı tadın” ifadesinin Bedir’deki öldürülmeye işaret ettiği açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 34

Onlar Mescid-i Haram’dan alıkoyarken Allah onlara neden azap etmesin? Onlar onun velileri değildir; onun velileri ancak takva sahipleridir fakat çoğu bilmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma lehum ella yuazzibehumullah (Allah onlara neden azap etmesin ki) ve hum yesuddune anil mescidil haram (onlar Mescid-i Haram’dan alıkoyuyorlar) ve ma kanu evliyaeh (onun dostları değillerdi) in evliyaehu illel muttekun (onun dostları ancak sakınanlardır) ve lakinne ekserahum la yalemun (fakat çoğu bilmez)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde Peygamber hicret ettikten sonra Mekke’de ne peygamber ne de mümin kalmadığı halde onların müminleri Mescid-i Haram’dan engelledikleri, gerçek velilerin ancak takva sahipleri yani müminler olduğu ve çoğunun bunu bilmediği açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 33

Oysa sen onların içindeyken Allah onlara azap edecek değildir; onlar istiğfar ederlerken de Allah onlara azap edecek değildir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma kanallahu li yuazzibehum (Allah onlara azap edecek değildi) ve ente fihim (sen onların içindeyken) ve ma kanallahu muazzibehum (ve Allah onlara azap edecek değildir) ve hum yestagfirun (onlar bağışlanma dilerlerken)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde Peygamber onların arasında bulunduğu sürece azabın inmediği, ayrıca onların “biz Kâbe’de namaz kılıyoruz” diyerek kendilerini güvende saydıkları ve burada istiğfarın namaz anlamında olduğu açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 32

Hani dediler ki: “Allah’ım! Eğer bu senin katından gelen gerçek ise üzerimize gökten taş yağdır veya bize acı bir azap getir.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iz kalullahumme (hani demişlerdi Allah’ım) in kane haza huvel hakka (eğer bu senin katından gelen gerçek ise) min indik (senin katından) fe emtır aleyna hicareten mines sema (üzerimize gökten taş yağdır) evi’tina bi azabin elim (yahut bize acıklı bir azap getir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde kâfirlerin Kur’an’a meydan okuyarak böyle söyledikleri ve bunun üzerine onların bu sözlerine karşılık olarak ayrıca ayetinin indirildiği açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 31

Onlara ayetlerimiz okunduğunda “İşittik, dilesek biz de bunun benzerini söyleriz; bu eskilerin masallarından başka bir şey değildir” dediler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iza tutla aleyhim ayatuna (onlara ayetlerimiz okunduğunda) kalu (dediler) kad semi’na (işittik) lev neşau (istesek) le kulna misle haza (biz de bunun benzerini söyleriz) in haza illa esatirul evvelin (bu öncekilerin masallarından başka bir şey değildir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde bunu söyleyenin Nadr b. Hâris olduğu, onun Kur’an’ı eskilerin masalları olarak niteleyip kendisinin de Rüstem ve İsfendiyâr hikâyeleri anlattığını söylediği, Osman b. Maz‘ûn’un onu uyardığı, onun ise zahiren “Allah’tan başka ilah yoktur” dediği fakat melekleri Allah’ın kızları saydığı ve bunun üzerine ayetinin indirildiği açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 30

Hani kâfirler seni tutuklamak, öldürmek veya çıkarmak için tuzak kuruyorlardı; onlar tuzak kuruyorlar, Allah da tuzak kuruyordu ve Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iz yemkuru (tuzak kuruyorlardı) bikellezine keferu (sana karşı kafir olanlar) li yusbituke (seni hapsetmek için) ev yaktuluke (veya öldürmek için) ev yuhricuke (yahut çıkarmak için) ve yemkurune (onlar tuzak kuruyorlardı) ve yemkurullah (Allah da tuzak kuruyordu) vallahu hayrul makirin (Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde Kureyş ileri gelenlerinden Ebû Cehil b. Hişam, Utbe b. Rebîa, Hişam b. Amr, Ebû’l-Bahterî, Ümeyye b. Halef, Ukbe b. Ebî Muayt, Uyeyne b. Hısn, Velîd b. Muğîre, Nadr b. Hâris ve Übey b. Halef’in Dârü’n-Nedve’de toplanarak Peygamber’i hapsetmek, öldürmek veya sürmek için istişare ettikleri, şeytanın yaşlı bir Necidli suretinde gelip onların fikirlerini yönlendirdiği, Ebû’l-Bahterî’nin hapsetme teklifinin, Hişam’ın sürgün teklifinin reddedildiği, sonunda Ebû Cehil’in her kabileden bir kişinin katılarak topluca öldürme teklifinin kabul edildiği, bunun üzerine Cebrâil’in durumu bildirip Peygamber’e hicreti emrettiği ve Allah’ın onların tuzaklarını bozarak Bedir’de öldürmeleriyle karşılık verdiği açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 29

Ey iman edenler! Eğer Allah’tan sakınırsanız, size bir ayırt edici verir, günahlarınızı örter ve sizi bağışlar; Allah büyük lütuf sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) in tettekullahe (eğer Allah’tan sakınırsanız) yec’al lekum (sizin için verir) furkanen (ayırt etme gücü) ve yukeffir ankum (ve örter sizden) seyyiatikum (kötülüklerinizi) ve yagfir lekum (ve sizi bağışlar) vallahu (ve Allah) zul fadlil azim (büyük lütuf sahibidir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde Allah’tan sakınanlara hak ile batılı ayıracak bir çıkış yolu verileceği, günahlarının silineceği, bağışlanacakları ve Allah’ın büyük fazilet sahibi olduğu bildirilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 28

Bilin ki mallarınız ve çocuklarınız bir imtihandır ve büyük mükâfat Allah katındadır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Va’lemu (ve bilin) ennema (şüphesiz) emvalukum (mallarınız) ve evladukum (ve çocuklarınız) fitneh (bir imtihandır) ve ennallahe (ve şüphesiz Allah) indehu (katında) ecrun azim (büyük ödül vardır)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde mallar ve evlatların birer imtihan olduğu, Ebû Lübâbe’nin de malı ve çocuğu onların elinde olduğu için bu hataya düştüğü ve Allah katındaki büyük mükâfatın cennet olduğu açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 27

Ey iman edenler! Allah’a ve Resule hainlik etmeyin ve bile bile emanetlerinize ihanet etmeyin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) la tehunullahe (Allah’a hainlik etmeyin) ver resule (ve Resule) ve tehunu (ve hainlik etmeyin) emanatıkum (emanetlerinize) ve entum ta’lemun (siz bilirken)

Mukatil Tefsiri
Bu ayet Ebû Lübâbe hakkında indirilmiştir; onun adı Mervan b. Abdülmünzir el-Ensârî’dir ve Benî Kurayza kuşatıldığında onlar Resul’den kendilerine onu göndermesini istediler çünkü aralarında dostluk vardı, o da gönderildiğinde “Muhammed’in hükmüne teslim olalım mı?” diye sordular, o ise boğazına işaret ederek bunun öldürülmek anlamına geldiğini söyledi ve böylece Müslümanlara ihanet etti, bunun üzerine bu ayet indi ve bu durumun benzeri olarak ayetine işaret edilmiştir, yani ihanetin din hususunda olduğu, zinada olmadığı açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 26

Hatırlayın ki siz yeryüzünde az ve güçsüzdünüz, insanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz; O sizi barındırdı, yardımıyla destekledi ve sizi temiz rızıklarla rızıklandırdı ki şükredesiniz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vezkuru (hatırlayın) iz entum (siz iken) kalilun (azdınız) mustad’afune (güçsüz bırakılmıştınız) fil ard (yeryüzünde) tehafune (korkuyordunuz) en yetehattafekumun nas (insanların sizi kapıp götürmesinden) fe avakum (size barınak verdi) ve eyyedekum (ve sizi destekledi) bi nasrih (yardımıyla) ve razekakum (ve sizi rızıklandırdı) minet tayyibat (temiz şeylerden) leallekum teşkurun (umulur ki şükredersiniz)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde özellikle muhacirlerin Mekke’de az ve zayıf oldukları, müşriklerden korktukları, Allah’ın onları Medine’de barındırıp Ensar ile güçlendirdiği, Bedir’de zafer vererek desteklediği ve ganimetler ile helal rızıklar vererek nimetlendirdiği, bütün bunların şükretmeleri için olduğu açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 25

Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden yalnız zulmedenlere isabet etmekle kalmaz ve bilin ki Allah’ın azabı şiddetlidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vetteku (sakının) fitneten (bir fitneden) la tusibennellezine (öyle ki erişmez sadece) zalemu minkum (içinizde zulmedenlere) hasseh (özel olarak) va’lemu (ve bilin) ennallahe (şüphesiz Allah) şedidul ikab (cezası şiddetli olandır)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde müminlerin ileride çıkacak bir fitneden sakındırıldığı, bu fitnenin Ali b. Ebî Tâlib zamanındaki olaylar olduğu ve Cemel günü Talha ile Zübeyr gibi kimselere de isabet ettiği, ayrıca Allah’ın azabının şiddetli olduğu bildirilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 24

Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah’a ve Resule cevap verin ve bilin ki Allah kişi ile kalbi arasına girer ve siz O’na toplanacaksınız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) istecibu (cevap verin) lillahi (Allah’a) ve lir resuli (ve Resule) iza deakum (sizi çağırdığı zaman) lima yuhyikum (size hayat verecek şeye) va’lemu (ve bilin) ennallahe (şüphesiz Allah) yehulu (girer) beynel mer’i (kişi arasına) ve kalbih (ve kalbine) ve ennehu (ve şüphesiz O’na) ileyhi tuhşerun (toplanacaksınız)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde müminlere savaş ve itaat emrine icabet etmeleri emredildiği, bunun onları zilletten sonra dirilttiği ve güçlendirdiği, Allah’ın müminin kalbi ile küfür arasına, kâfirin kalbi ile iman arasına girdiği ve herkesin sonunda Allah’a döndürülerek amellerine göre karşılık göreceği açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 23

Eğer Allah onlarda bir hayır bilseydi elbette onlara işittirirdi; işittirseydi bile yine yüz çevirirlerdi, çünkü onlar zaten yüz çeviren kimselerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lev (eğer) alimallahu (Allah bilseydi) fihim (onlarda) hayran (bir hayır) le esmeahum (elbette onlara işittirirdi) ve lev esmeahum (ve işittirseydi bile) le tevellev (yine yüz çevirirlerdi) ve hum mu’ridun (ve onlar yüz çevirenlerdir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde Allah’ın onlarda bir hayır görseydi onlara imanı nasip edeceği, fakat ilahî bilgi gereği onların şakî oldukları için iman verilse bile yine yüz çevirecekleri ve bu kimseler hakkında “Onların Beyt’in yanında namazları ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildi…” ayetinin indiği açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 22

Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü, akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne (şüphesiz) şerred devabbi (canlıların en kötüsü) indallahi (Allah katında) summul bukmullezine (sağır ve dilsiz olanlardır ki onlar) la ya’kilun (akletmezler)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde iman etmeye kulaklarını kapatan, hakikati söylemeyen ve anlamayan kimselerin Allah katında en kötü varlıklar olduğu, ayrıca bunların Abdüddâr b. Kusayy, Ebû’l-Hâris b. Alkame, Talha b. Osman, Osman, Şâfi‘, Ebû’l-Cellâs, Ebû Sa‘d, Hâris, Kāsıt b. Şureyh ve Artât b. Şerhabîl gibi kimseler olduğu belirtilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 21

“İşittik” dedikleri hâlde işitmeyenler gibi olmayın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve la tekunu (ve olmayın) kellezine (şunlar gibi ki) kalu (dediler) semi’na (işittik) ve hum (oysa onlar) la yesmeun (işitmezler)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde müminlerin “işittik” deyip gerçekte iman etmeyen ve sözleriyle amelleri uyuşmayan münafıklar gibi olmamaları gerektiği açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 20

Ey iman edenler! Allah’a ve Resulüne itaat edin ve siz işittiğiniz hâlde ondan yüz çevirmeyin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) etiullahe (Allah’a itaat edin) ve resuleh (ve Resulüne) ve la tevellev anhu (ondan yüz çevirmeyin) ve entum tesmeun (siz işitip dururken)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde müminlere ganimet hususunda Allah’a ve Resulüne itaat etmeleri, Resulün emrinden yüz çevirmemeleri ve kendilerine yapılan öğütleri işittikleri hâlde onlardan uzaklaşmamaları emredilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 19

Eğer fetih ve hüküm istiyorsanız, işte size fetih gelmiştir; eğer vazgeçerseniz bu sizin için daha hayırlıdır; eğer tekrar dönerseniz biz de döneriz; topluluğunuz çok olsa bile size hiçbir fayda sağlamaz ve şüphesiz Allah müminlerle beraberdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İn testeftihu (eğer fetih istiyorsanız) fekad caekumul feth (işte size fetih geldi) ve in tentehu (eğer vazgeçerseniz) fe huve hayrun lekum (bu sizin için daha hayırlıdır) ve in teudu (eğer dönerseniz) neud (biz de döneriz) ve len tugniye ankum (ve sizden fayda sağlamaz) fietukum (topluluğunuz) şeyen (hiçbir şey) ve lev kesuret (çok olsa bile) ve ennallahe meal muminin (şüphesiz Allah müminlerle beraberdir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde anlatıldığına göre Atîke bint Abdülmuttalib rüyasında bir süvarinin Mescid-i Haram’a girip “Ey Kureyş’ten Âl-i Fihr, bir veya iki gece içinde sefere çıkın” diye seslendiğini, sonra Kâbe’nin üstüne çıkıp aynı şekilde seslendiğini, ardından Ebû Kubeys dağına çıkıp aynı çağrıyı yaptığını, sonra da dağdan bir kaya koparıp onu dağa vurduğunu, kayanın parçalandığını ve Mekke’de hiçbir ev kalmayıp ondan bir parçanın içine girdiğini gördü, sabah olunca bunu korku içinde kardeşi Abbas’a anlattı, yanında bulunan Ebû Cehil ise “Ey Kureyş topluluğu, bizi Abdülmuttaliboğullarından mazur görün, erkeklerinin peygamberlik iddiası yetmedi, şimdi kadınları da peygamberlik iddia ediyor” diyerek alay etti, Abbas’a da “Erkekleriniz peygamberlik iddia etti, kadınlarınız da peygamberlik iddia etti, vallahi buna son vereceksiniz” diye tehdit etti, Abbas da “İsterseniz hemen şimdi sizinle çarpışırız” dedi, sonra Damdam b. Amr el-Gıfârî gelip “Kervana yetişin, yoksa yetişemeyeceksiniz” diye haber verince Ebû Cehil ve arkadaşları Kâbe’nin örtülerine sarıldılar, Ebû Cehil “Allah’ım iki ordudan daha üstün olanı ve iki kabileden daha şerefli olanı destekle” diye dua etti, sonra Ebû Süfyân’a yardım etmek için bütün güçlü ve zayıf bineklerle yola çıktılar, Ebû Süfyân yolu değiştirip deniz sahilinden giderek Mekke’ye ulaştı, Ebû Cehil ise müşriklerle birlikte Peygamberden önce Bedir suyuna vardı, iki taraf karşılaşınca Ebû Cehil “Allah’ım bizimle Muhammed arasında hükmet, hangimiz sana daha sevgili ve katında daha razı olunansa ona yardım et” dedi, Allah da bunu gerçekleştirip müşrikleri bozguna uğrattı, onları öldürdü ve müminlere yardım etti, bunun üzerine Ebû Cehil’in bu sözleri hakkında “Eğer fetih istiyorsanız işte size fetih gelmiştir” ayeti indi; yani “eğer yardım istiyorsanız işte istediğiniz yardım geldi, fakat yardım sizin söylediğiniz kimseye verildi,” “eğer savaştan vazgeçerseniz bu sizin için daha hayırlıdır,” “eğer onlarla savaşmaya tekrar dönerseniz biz de Bedir’de yaptığımız gibi size öldürme ve yenilgiyle döneriz,” “topluluğunuz çok olsa bile size hiçbir fayda sağlamaz,” çünkü Allah müminlerle beraberdir ve onlara yardım eder.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 18

İşte bu böyledir ve şüphesiz Allah kâfirlerin hilesini zayıflatandır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Zalikum (işte bu) ve ennallahe (ve şüphesiz Allah) muhin (zayıflatandır) keydil kafirin (kafirlerin tuzağını)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde verilen bu zaferin Allah’tan olduğu ve Allah’ın kâfirlerin tuzaklarını zayıflatıp boşa çıkardığı ifade edilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 17

Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı; bunu müminleri güzel bir imtihanla denemek için yaptı; şüphesiz Allah işitendir, bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe lem taktuluhum (siz onları öldürmediniz) ve lakinnallahe katelehum (fakat Allah onları öldürdü) ve ma rameyte (sen atmadın) iz rameyte (attığın zaman) ve lakinnallahe rama (fakat Allah attı) ve li yubliyel muminine (ve müminleri denemek için) minhu belaen hasena (güzel bir imtihan ile) innallahe semiun alim (şüphesiz Allah işitendir bilendir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde müminlerden bazıları “ben öldürdüm” deyince Allah’ın bunu reddederek asıl öldürenin kendisi olduğunu bildirdiği, Peygamber’in savaşta Ali’nin verdiği üç avuç çakıl ve kumu düşmana atıp “Allah’ım onların kalplerine korku sal” diye dua ettiği, Allah’ın o atışı bütün müşriklerin gözlerine ulaştırarak onları bozgun ettirdiği, bunun müminler için öldürme ve esir alma ile güzel bir imtihan olduğu ve Allah’ın Peygamber’in duasını işiten ve bilen olduğu açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 16

Kim o gün onlara arkasını dönerse —savaşmak için bir taktik gereği çekilmek ya da bir topluluğa katılmak dışında— Allah’tan bir gazaba uğramış olur ve onun varacağı yer cehennemdir; orası ne kötü varış yeridir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve men yuvellihim (kim onlara dönerse) yevmeizin (o gün) dubureh (arkasını) illa (ancak) muteharrifen (taktik yapan) li kıtalin (savaş için) ev (veya) mutehayyizen (katılan) ila fietin (bir topluluğa) fekad bae (kesinlikle dönmüştür) bi gadabin (bir gazap ile) minallah (Allah’tan) ve me’vahu (ve barınağı) cehennem (cehennemdir) ve bi’sel masir (ne kötü dönüş yeridir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde savaşta geri dönmenin büyük günah olduğu, ancak tekrar saldırmak için yer değiştiren ya da Peygamber’in ordusuna katılmak için geri çekilenlerin bundan istisna edildiği, bunun dışındakilerin Allah’ın gazabını hak edip varacak yerlerinin cehennem olduğu belirtilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 15

Ey iman edenler! Kâfirlerle toplu hâlde karşılaştığınız zaman onlara arkalarınızı dönmeyin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) iza lekıtumullezine keferu zahfen (kafirlerle savaş halinde karşılaştığınızda) fe la tuvelluhumul edbar (onlara arkalarınızı dönmeyin)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde müminlere Bedir günü kâfirlerle karşılaştıklarında kaçmamaları emredildiği, savaşta geri dönmenin yasaklandığı açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 14

İşte bu, tadın onu; kâfirler için ayrıca ateş azabı vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Zalikum (işte bu) fe zukuhu (onu tadın) ve enne lil kafirine azaben nar (ve kafirler için ateş azabı vardır)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde Bedir’de öldürülmeleri ve yenilmelerinin dünyadaki azap olduğu, bunun yanında kâfirler için ahirette ayrıca cehennem azabının da bulunduğu açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 13

Bu, onların Allah’a ve Resulüne karşı gelmelerindendir; kim Allah’a ve Resulüne karşı gelirse şüphesiz Allah’ın cezası çok şiddetlidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Zalike (bu) bi ennehum (çünkü onlar) şakkullah (Allah’a karşı geldiler) ve resuleh (ve Resulüne) ve men yuşakıkıllaha (kim Allah’a karşı gelirse) ve resuleh (ve Resulüne) fe innallahe şedidul ikab (şüphesiz Allah cezası şiddetli olandır)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde Bedir’de müşriklere gelen azabın sebebinin Allah’a ve Resulüne düşmanlık etmeleri olduğu ve kim Allah’a ve Resulüne karşı gelirse Allah’ın azabının çok şiddetli olacağı ifade edilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 12

Hani Rabbin meleklere “Ben sizinle beraberim, iman edenleri sağlamlaştırın; ben kâfirlerin kalplerine korku salacağım; o hâlde boyunlarının üstüne vurun ve onların bütün parmaklarına vurun” diye vahyediyordu.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İz yuhi (vahyediyordu) rabbuke (Rabbin) ilel melaiketi (meleklere) enni meakum (şüphesiz ben sizinle beraberim) fe sebbitullezine amenu (iman edenleri sağlamlaştırın) se ulki (yakında bırakacağım) fi kulubillezine keferur ru’be (kafirlerin kalplerine korku) fadribu (vurun) fevkal a’nak (boyunların üstüne) vadribu minhum (ve onlardan vurun) kulle benan (bütün parmak uçlarına)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde Allah’ın meleklere müminleri desteklemelerini emrettiği, meleklerin insan suretinde ön safta bulunup “müjdeleyin, siz çoğuksunuz onlar az, Allah size yardım edecek” diyerek müminleri cesaretlendirdiği, Allah’ın kâfirlerin kalplerine korku salacağı ve müminlere savaşta boyunlara ve uzuvlara vurmalarını öğrettiği açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 11

Hani O size katından bir güven olmak üzere hafif bir uyku veriyordu ve sizi onunla temizlemek, şeytanın pisliğini sizden gidermek, kalplerinizi sağlamlaştırmak ve onunla ayaklarınızı sabit kılmak için üzerinize gökten su indiriyordu.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İz yugassikumu nuase (sizi uykuya daldırıyordu) emeneten minhu (O’ndan bir güven olarak) ve yunezzilu (ve indiriyordu) aleykum (üzerinize) mines semai (gökten) maen (su) li yutahhirekum bih (sizi onunla temizlemek için) ve yuzhibe ankum (ve sizden gidermek için) riczeş şeytan (şeytanın pisliğini) ve li yerbita (ve sağlamlaştırmak için) ala kulubikum (kalplerinizi) ve yusebbite bihil akdam (ve onunla ayakları sabit tutmak için)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde anlatıldığına göre müşrikler Bedir’de suya önce ulaşıp Müslümanları susuz bırakmış, Müslümanlar kumluk bir vadide susuz, abdestsiz ve zor durumda kalmış, şeytan da “siz Allah’ın dostları olduğunuzu söylüyorsunuz ama susuz ve abdestsizsiniz, düşman sizi yakalayacak” diye vesvese verince Müslümanlar korku ve üzüntüye kapılmış, bunun üzerine Allah onların kalplerindeki sıkıntıyı gidermek için üzerlerine uyku verip güven sağlamış, gece yağmur indirerek hem temizlenmelerini sağlamış hem şeytanın vesvesesini giderip kalplerini güçlendirmiş hem de yumuşak kum zemini sertleştirerek ayaklarını sabitlemiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 10

Allah bunu ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı; yardım ancak Allah katındandır; şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma cealehullahu (Allah bunu yapmadı) illa buşra (ancak bir müjde olarak yaptı) ve li tatmeinne (ve huzur bulsun diye) bihi (onunla) kulubukum (kalpleriniz) ve men nasru (yardım yoktur) illa min indillah (ancak Allah katından) innallahe (şüphesiz Allah) azizun (güçlüdür) hakim (hikmet sahibidir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde meleklerle yardımın asıl amaç olmadığı, bunun sadece müminlere müjde vermek ve kalplerini sakinleştirmek için olduğu, gerçek yardımın sayıdan değil yalnızca Allah’tan geldiği ve Allah’ın güçlü olup hükmünde hikmet sahibi olduğu açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 9

Hani Rabbinizden yardım istiyordunuz da O size “Ben size peş peşe gelen bin melekle yardım edeceğim” diye karşılık vermişti.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İz testegisune (yardım istiyordunuz) rabbekum (Rabbinizden) festecebe lekum (size cevap verdi) enni mumiddukum (şüphesiz ben size yardım edeceğim) bi elfin (bin ile) minel melaiketi (meleklerden) murdifin (peş peşe gelen)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin tefsirinde anlatıldığına göre Peygamber Bedir günü müşrikleri görünce gücünün ancak Allah ile olduğunu anlayıp “Allah’ım bana savaşmayı emrettin, bana zafer vadettin, sen vaadinden dönmezsin” diyerek yardım istedi, bunun üzerine Allah onun duasını kabul edip Bedir günü peş peşe gelen bin melekle yardım edeceğini bildirdi ve bu “murdifîn” ifadesi ardı ardına gelen anlamında olup (Müminûn 44), (Fîl 3) ve (Hûd 52) ayetlerindeki peş peşe geliş anlamıyla açıklandı, ayrıca Cebrail beş yüz melekle sağ tarafta Ebû Bekir ile birlikte, Mikail ise beş yüz melekle sol tarafta Ömer ile birlikte insan suretinde, beyaz elbiseli ve omuzlarına sarkıtılmış sarıklarla indi ve melekler Bedir’de fiilen savaştılar fakat Ahzâb ve Hayber’de savaşmadılar.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 8

Böylece hakkı gerçekleştirmek ve bâtılı ortadan kaldırmak için, suçlular istemese de.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Li yuhıkkal hakka ve yubtılel batıla (hakkı gerçekleştirmek ve batılı yok etmek için) ve lev kerihel mucrimun (suçlular hoşlanmasa da)

Mukatil Tefsiri
Burada hak İslam, batıl ise şirk ve şeytana kulluk olarak açıklanmış, Allah’ın amacı İslam’ı ortaya koyup şirk ve batılı yok etmek olup Mekke kâfirleri bunu istemese bile bunun gerçekleştiği bildirilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 7

Hani Allah size iki topluluktan birinin sizin olacağını vaat ediyordu; siz ise güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz, fakat Allah sözleriyle hakkı gerçekleştirmek ve kâfirlerin kökünü kesmek istiyordu.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iz yeidukumullahu ihdettaifeteyni enneha lekum (Allah size iki topluluktan birinin sizin olacağını vaat ediyordu) ve teveddune enne gayre zatiş şevketi tekunu lekum (siz ise güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz) ve yuridullahu en yuhıkkal hakka bi kelimatih (Allah sözleriyle hakkı gerçekleştirmek istiyordu) ve yaktaa dabirel kafirin (ve kafirlerin kökünü kesmek)

Mukatil Tefsiri
Allah müminlere iki şeyden birini vaat etmişti: ya kervanı ele geçirmek ya da müşrik ordusunu yenmek; müminler zahmetsiz olduğu için silahsız olan kervanı istemişlerdi, fakat Allah indirdiği vahiy ve hükümlerle İslam’ı üstün kılmayı ve Bedir’de müşriklerin kökünü kesmeyi murat etmişti.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 6

Gerçek apaçık ortaya çıktıktan sonra, sanki göz göre göre ölüme sürülüyorlarmış gibi seninle tartışıyorlardı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yucadiluneke fil hakkı bade ma tebeyyen (gerçek ortaya çıktıktan sonra seninle tartışıyorlardı) ke ennema yusakune ilel mevti ve hum yenzurun (sanki göz göre göre ölüme sürülüyorlarmış gibi)

Mukatil Tefsiri
Müminlerden bir kısmı Peygamberin yalnızca Allah’ın emriyle hareket ettiğini bildikleri hâlde savaş konusunda onunla tartışmışlar, bu hâlleri korkularından dolayı sanki göz göre göre ölüme götürülüyormuş gibi tasvir edilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 5

Rabbin seni evinden hak ile çıkardığı gibi, müminlerden bir kısmı ise bundan hoşlanmıyordu.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kema ahraceke rabbuke min beytike bil hakk (Rabbin seni evinden hak ile çıkardığı gibi) ve inne ferikan minel muminine le karihun (müminlerden bir grup ise bundan hoşlanmıyordu)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin açıklaması Bedir olayıdır: Şam’dan Mekke’ye gelen Kureyş kervanında Ebû Süfyân b. Harb, Amr b. Âs, Amr b. Hişâm ve Mahreme b. Nevfel ez-Zührî bulunuyordu, Peygamber onların yolunu kesmek istediğini öğrenince onlar Amr b. Damdam el-Gıfârî’yi Mekke’ye yardım istemesi için gönderdiler, bunun üzerine Kureyş ordusu yola çıktı, Peygamber de kervanın durumunu öğrenmek için Adiyy b. Ebî’z-Zağfâ’yı gözcü gönderdi, sonra Cebrâil gelip kervanı haber verdi, Peygamber sahabilerine “Allah size iki gruptan birini vaat etti: ya kervan ya da zafer ve ganimet, ne dersiniz?” diye danıştı, onlar savaş için hazırlıklı olmadıklarını söyleyerek kervanı tercih ettiler ve savaşmak istemediler, iki defa istişare edildiğinde de aynı görüşü söylediler, bunun üzerine Sa‘d b. Ubâde “Ey Allah’ın Resulü, dilediğini yap, seni destekleriz” dedi, ardından Mikdâd b. Esved de destek verdi, Peygamber sevindi ve yüzünde bu sevinç görüldü, bunun üzerine Allah bu ayeti indirerek müminlerden bir kısmının savaşmaktan hoşlanmadığını bildirdi ve bu durumun ganimet meselesindeki “Allah’tan sakının ve aranızı düzeltin” emriyle bağlantılı olduğu ifade edildi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 4

İşte onlar gerçek müminlerdir; onlar için Rableri katında dereceler, bağışlanma ve değerli bir rızık vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ulaike humul muminune hakka (işte gerçek müminler onlardır) lehum derecatun inde rabbihim (Rableri katında dereceler vardır) ve mağfiretun (ve bağışlanma vardır) ve rızkun kerim (ve değerli bir rızık vardır)

Mukatil Tefsiri
Bu vasıfları taşıyanların imanlarında şüphe bulunmayan gerçek müminler olduğu, ahirette Rableri katında yüksek dereceler, günahlarına mağfiret ve cennette güzel bir rızık elde edecekleri bildirilmiş, bu ayetler inince sahabiler “İşittik ve itaat ettik” diyerek teslim olmuş ve Peygamber Medine’ye dönünce ganimeti aralarında eşit şekilde paylaştırıp beşte birini ayırmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 3

Onlar namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezine yukimunes salah (namazı dosdoğru kılanlar) ve mimma razaknahum yunfikun (ve kendilerine verdiğimiz rızıktan harcayanlar)

Mukatil Tefsiri
Bu müminlerin namazı rükû ve secdesiyle vakitlerinde eksiksiz kıldıkları ve kendilerine verilen mallardan Allah yolunda harcadıkları belirtilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 2

Müminler ancak o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, O’nun ayetleri kendilerine okunduğu zaman imanları artar ve yalnız Rablerine tevekkül ederler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnemel muminun (müminler ancak onlardır ki) ellezine iza zukirallahu vecilet kulubuhum (Allah anıldığında kalpleri ürperir) ve iza tuliyet aleyhim ayatuhu zadethum imana (ayetleri okunduğunda imanları artar) ve ala rabbihim yetevekkelun (ve yalnız Rablerine dayanırlar)

Mukatil Tefsiri
Müminler, Allah anıldığında kalpleri korku ve saygı ile titreyen, özellikle sulh ve emirler hakkında ayetler okunduğunda imanları yani tasdikleri artan ve Rablerine güvenip dayanan kimseler olarak vasfedilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enfal 1

Sana ganimetler hakkında soruyorlar; de ki: Ganimetler Allah’a ve Resul’e aittir; o hâlde Allah’tan sakının, aranızı düzeltin ve eğer müminler iseniz Allah’a ve Resulüne itaat edin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yes’eluneke (sana soruyorlar) anil enfal (ganimetleri) kulil enfalu lillahi ver resul (de ki ganimetler Allah’a ve Resule aittir) fettekullah (Allah’tan sakının) ve aslihu zate beynikum (aranızı düzeltin) ve etiullaha ve resulehu (Allah’a ve Resulüne itaat edin) in kuntum muminin (eğer iman edenlerseniz)

Mukatil Tefsiri
Bu ayetin sebebi şudur: Bedir günü Peygamber “Allah bana zafer veya ganimet vaad etti; kim birini öldürür veya esir alırsa ona şu kadar vardır, kim baş getirirse ona da pay vardır” dedi, savaşta müşrikler yenilip kaçınca Müslümanlar yetmiş esir aldılar ve yetmiş kişiyi öldürdüler, bunun üzerine Ebu’l-Yeser el-Ensârî öldürdüğü ve esir aldığı kişiler karşılığında kendisine vaat edilen ganimeti istedi, ancak Sa‘d bin Ubâde Peygambere “Biz geri kalmamızı korkudan değil seni korumak için yaptık; eğer bunlara vaat ettiğini verirsen diğer sahabilere bir şey kalmaz” dedi, bunun üzerine Allah “Sana ganimetleri soruyorlar” ayetini indirdi; burada kastedilen Peygamberin vaat ettiği bu fazlalık ganimettir ve özellikle Ebu’l-Yeser (adı Ka‘b bin Amr el-Ensârî, Benî Seleme’dendir) ile Malik bin Duhşum el-Ensârî (Benî Avf bin Hazrec’dendir) hakkında inmiştir, ardından Allah “De ki: Ganimetler Allah ve Resulüne aittir” buyurarak hükmün onlara ait olduğunu bildirmiş, Müminlere Allah’tan korkmalarını, aralarını düzeltmelerini yani ganimeti birbirlerine geri vermelerini ve bu konuda Allah ile Resulüne itaat etmelerini emretmiş, bunun da gerçek imanlarının gereği olduğunu açıklamıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 206

Şüphesiz Rabbinin katında olanlar Ona kulluk etmekten kibirlenmezler, Onu tesbih ederler ve yalnız Ona secde ederler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnellezine inde rabbike (Rabbinin katındakiler) la yestekbirune an ibadetih (O’na ibadet etmekten büyüklük taslamazlar) ve yusebbihunehu (O’nu tesbih ederler) ve lehu yescudun (ve yalnız O’na secde ederler)

Mukatil Tefsiri
Mekke kâfirlerinin “Rahman da nedir, bize emrettiğin şeye secde eder miyiz?” diyerek secdeden kaçınmalarına karşılık Allah, kendi katındaki meleklerin kibirlenmeden ibadet ettiklerini, sürekli O’nu tesbih ettiklerini ve O’na secde ettiklerini yani namaz kıldıklarını bildirerek onların durumunu örnek göstermiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 205

Rabbini içinden, yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam an ve gafillerden olma.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vezkur rabbeke fi nefsike (Rabbini içinden an) tedarruan ve hifeten (yalvararak ve korkarak) ve dune cehri minel kavli (yüksek olmayan bir sesle) bil guduvvi vel asal (sabah akşam) ve la tekun minel gafilin (gafillerden olma)

Mukatil Tefsiri
Burada zikrin özellikle namazdaki kıraat olduğu belirtilmiş, kişinin Rabbini içinden alçakgönüllülükle ve azabından korkarak, açıkça değil gizlice sabah ve akşam anması emredilmiş ve namazdaki okumayı terk eden gafillerden olmaması gerektiği ifade edilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 204

Kuran okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iza kuriel kuranu (Kur’an okunduğunda) festemiu lehu (onu dinleyin) ve ensitu (ve susun) leallekum turhamun (umulur ki merhamet edilirsiniz)

Mukatil Tefsiri
Kur’an okunduğunda onu dinlemenin ve susmanın emredildiği, bunun rahmete vesile olacağı bildirilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 203

Onlara bir ayet getirmediğin zaman, Onu kendin uydursaydın ya! derler; de ki: Ben ancak Rabbimden bana vahyedilene uyarım; bu, Rabbinizden gelen basiretlerdir, iman eden bir topluluk için hidayet ve rahmettir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iza lem te’tihim bi ayetin (onlara bir ayet getirmediğinde) kalu lev lectebeyteha (onu kendin uydursaydın ya derler) kul (de ki) innema ettebiu ma yuha ileyye min rabbi (ben yalnız Rabbimden bana vahyedilene uyarım) haza besairu min rabbikum (bu Rabbinizden gelen açık delillerdir) ve huden ve rahmetun (ve hidayet ve rahmettir) li kavmin yuminun (iman eden topluluk için)

Mukatil Tefsiri
Mekke’de vahyin geciktiği bir zamanda kâfirlerin Peygambere “Keşke bu ayeti kendin uydursaydın” diyerek Kur’an’ı değiştirmesini veya yenisini getirmesini istedikleri, buna karşılık Peygamberin yalnızca kendisine vahyedilene uyduğunu söylemekle emrolunduğu ve Kur’an’ın bir delil, hidayet ve iman edenler için rahmet olduğu açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 202

Onların kardeşleri ise onları azgınlıkta sürükler, sonra da bundan geri durmazlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ihvanuhum (onların kardeşleri ise) yemuddunehum fil gayyi (onları azgınlıkta sürüklerler) summe la yuksırun (sonra da geri durmazlar)

Mukatil Tefsiri
Kâfirlerin durumu anlatılarak onların kardeşlerinin yani şeytanların kendilerini şirk, sapıklık ve günahlara sürükledikleri, onların ise bundan vazgeçmeyip müminler gibi gerçeği görmedikleri belirtilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 201

Şüphesiz takvâ sahipleri, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğunda düşünürler ve hemen gerçeği görürler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnellezinettekav (şüphesiz sakınanlar) iza messehum taifun mineş şeytani (şeytandan bir vesvese dokunduğunda) tezekkeru (hatırlarlar) fe iza hum mubsırun (bir de bakarsın gerçeği görürler)

Mukatil Tefsiri
Peygambere özellikle Ebu Cehil hakkında öğüt verilerek müminlerin durumu açıklanmış, şirkten sakınanların şeytandan bir dürtü geldiğinde bunun günah olduğunu hatırlayıp Allah korkusuyla ondan vazgeçtikleri ifade edilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 200

Eğer şeytandan sana bir dürtü gelirse, hemen Allaha sığın; çünkü O işitendir, bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve imma yenzeganneke mineş şeytani nezğun (şeytandan sana bir dürtü gelirse) festeiz billah (Allah’a sığın) innehu semiun alim (şüphesiz O işiten ve bilendir)

Mukatil Tefsiri
Özellikle Ebu Cehil hakkında şeytandan bir fitne ve kışkırtma gelmesi durumunda Peygambere Allah’a sığınması emredilmiş, Allah’ın bu sığınmayı işiten ve bilen olduğu bildirilmiş ve bunun Fussilet sûresindeki benzer ayetle aynı anlamda olduğu ifade edilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 199

Affı al, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Huzil afve (affı tut) ve’mur bil urfi (iyiliği emret) ve a’rıd anil cahilin (cahillerden yüz çevir)

Mukatil Tefsiri
Peygambere insanların verdiği sadakadan kolay olanı alması, onlara marufu yani iyiliği emretmesi ve cahillerden yüz çevirmesi emredilmiş, bu bağlamda özellikle Ebu Cehil’in Peygambere karşı cahilce davranışına işaret edilmiş, ayrıca bu affetme hükmünün Tevbe sûresindeki sadaka ayetiyle, yüz çevirme hükmünün ise savaş ayetiyle neshedildiği belirtilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 198

Eğer onları hidayete çağırsan işitmezler; onları sana bakar görürsün, fakat görmezler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve in ted’uhum ilel huda la yesmeu (onları doğru yola çağırsanız işitmezler) ve terahum yenzurune ileyk (onları sana bakıyor sanırsın) ve hum la yubsırun (oysa görmezler)

Mukatil Tefsiri
Peygambere hitaben Mekke kâfirlerini hidayete çağırsan da onların bu çağrıyı işitmeyecekleri, sana bakıyor gibi görünseler bile aslında hidayeti görmedikleri ifade edilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 197

Onun dışında çağırdıklarınız size yardım edemezler, kendilerine de yardım edemezler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vellezine ted’une min dunihi (O’ndan başka çağırdıklarınız) la yestetiune nasrakum (size yardım etmeye güç yetiremezler) ve la enfusehum yensurun (ve kendilerine de yardım edemezler)

Mukatil Tefsiri
Allah’tan başka taptıkları şeyler ne size yardım edebilir ne de kendilerini koruyabilirler; kendilerine bile faydaları yoktur.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 196

Şüphesiz benim velim kitabı indiren Allahtır; O salih kulları korur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne veliyyiyallahullezi nezzel el kitabe (şüphesiz benim dostum kitabı indiren Allah’tır) ve huve yetevellas salihin (ve O salihleri korur)

Mukatil Tefsiri
“Benim velim Allah’tır” yani Kur’an’ı indiren Allah’tır ve O salih kullarını korur, onları destekler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 195

Onların yürüyecek ayakları mı var, tutacak elleri mi var, görecek gözleri mi var, işitecek kulakları mı var? De ki: Ortaklarınızı çağırın, sonra bana tuzak kurun ve bana mühlet vermeyin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E lehum erculun yemşune biha (onların yürüyecek ayakları mı var) em lehum eydin yebtişune biha (yahut tutacak elleri mi var) em lehum a’yunun yubsırune biha (yahut görecek gözleri mi var) em lehum azanun yesmeune biha (yahut işitecek kulakları mı var) kulid’u şurekaekum (de ki ortaklarınızı çağırın) summe kiduni (sonra bana tuzak kurun) fe la tunzirun (ve bana mühlet vermeyin)

Mukatil Tefsiri
Putların ne ayakları vardır ki yürüsünler, ne elleri vardır ki tutsunlar, ne gözleri vardır ki görsünler, ne kulakları vardır ki işitsinler. De ki: Ortaklarınızı çağırın, sonra hep birlikte bana tuzak kurun, bana mühlet de vermeyin.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 194

Allahtan başka çağırdıklarınız sizin gibi kullardır. Eğer doğruysanız onları çağırın da size cevap versinler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnellezine ted’une min dunillahi (Allah’tan başka çağırdıklarınız) ibadun emsalukum (sizin gibi kullardır) fed’uhum (haydi onları çağırın) fel yestecibu lekum (size cevap versinler) in kuntum sadıkin (eğer doğruysanız)

Mukatil Tefsiri
Ey Mekke kâfirleri, Allah’tan başka taptıklarınız sizin gibi kullardır, ilah değildirler. Onları çağırın, eğer doğruysanız size karşılık versinler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 193

Onları doğru yola çağırsanız size uymazlar; onları çağırsanız da sussanız da sizin için birdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve in ted’uhum ilel huda (onları doğru yola çağırsanız) la yettebiukum (size uymazlar) sevaun aleykum (sizin için birdir) e deavtumuhum (onları çağırmanız) em entum samitun (yahut susmanız)

Mukatil Tefsiri
Ey Muhammed, Mekke kâfirlerini hidayete çağırsan da çağırmasan da onlar sana uymazlar; bu ikisi onlar için birdir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 192

Onlar ne kendilerine yardım edebilirler ne de kendilerine yardım edebilirler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve la yestetiune lehum nasran (onlara yardım etmeye güç yetiremezler) ve la enfusehum yensurun (ve kendilerine de yardım edemezler)

Mukatil Tefsiri
Putlar, kendilerine tapanlara gelen bir zararı engelleyemezler; kendilerini de koruyamazlar. Böyle olan şeylere ibadet edilmez.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 191

Hiçbir şey yaratmayan, kendileri yaratılmış olan şeyleri mi ortak koşuyorlar?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E yuşrikune (ortak mı koşuyorlar) ma la yahluku şeyen (hiçbir şey yaratmayanları) ve hum yuhlekun (oysa kendileri yaratılmıştır)

Mukatil Tefsiri
“Hiçbir şey yaratmayan” yani sinek bile yaratamayan putları Allah’a ortak koşuyorlar; “hâlbuki onlar yaratılmıştır” yani onları kendi elleriyle yapıp yontarlar, bu yüzden hiçbir şey yaratamazlar.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 190

Ona sağlıklı bir çocuk verdiğinde, kendilerine verdiği şeyde Ona ortaklar koştular. Allah onların ortak koştuklarından yücedir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe lemma (sonra ne zaman) atehuma (onlara verdi) salihan (salih bir çocuk) ceala (koştular) lehu (O’na) şurekae (ortaklar) fima (kendilerine verdiği şeyde) atehuma (onlara verdiği) fe tealallahu (Allah yücedir) amma (onların) yuşrikun (ortak koştuklarından)

Mukatil Tefsiri
İblis kadına geldi, kadın onu tanımıyordu. Dedi ki: “Bana söz verdiğin gibi onu benim adımla isimlendirmiyor musun?” Kadın önce kabul etmedi, sonra çocuğa “Abdülhâris” adını verdi. Âdem de buna razı oldu. Sonra çocuk öldü. “Ona sağlıklı bir çocuk verdiğinde” yani düzgün yaratılışlı bir evlat verdiğinde, “O’na ortaklar koştular” yani isimde İblis’i ortak yaptılar. Bu ortaklık ibadette değil, itaatte idi. Sonra söz kesildi ve Mekke müşriklerine dönülerek: “Allah onların ortak koştuklarından yücedir” denildi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 189

Sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan da kendisiyle huzur bulsun diye eşini var eden Odur. Onunla birleşince hafif bir yük yüklendi ve onunla bir süre dolaştı. Yükü ağırlaşınca ikisi Rableri olan Allaha: Bize düzgün bir çocuk verirsen mutlaka şükredenlerden olacağız diye dua ettiler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Huvellezi (O’dur ki) halekakum (sizi yarattı) min nefsin vahidetin (tek bir nefisten) ve ceale (ve var etti) minha (ondan) zevceha (eşini) li yeskune (huzur bulsun diye) ileyha (ona) fe lemma (sonra ne zaman) teğeşşaha (onunla birleşti) hamalet (yüklendi) hamlen hafifen (hafif bir yük) fe merrat bih (ve onunla dolaştı) fe lemma (sonra ne zaman) eskalet (ağırlaştı) deaveyallaha (Allah’a dua ettiler) rabbehuma (ikisinin Rabbi olan Allah’a) lein (eğer) ateytena (bize verirsen) salihan (salih bir çocuk) le nekunenne (elbette oluruz) mineş şakirin (şükredenlerden)

Mukatil Tefsiri
“Sizi tek bir nefisten yaratan”; yani tek bir nefisten, Âdem’den yarattı. “Ondan da eşini var eden”; yani Âdem’in kaburga kemiğinden eşi Havva’yı yarattı. Bu, Âdem uykudayken, cuma günü gerçekleşti. Âdem uyandığında onu başucunda buldu ve: “Sen kimsin?” dedi. O da Süryanice: “Ben bir kadınım” dedi. Âdem: “Niçin yaratıldın?” dedi. O: “Sen bana ısınasın diye” dedi. Çünkü Âdem cennette yalnızdı.

Melekler: “Ey Âdem, onun adı nedir?” dediler. Âdem: “Havva’dır” dedi; çünkü diri bir varlıktan yaratılmıştı. Âdem de “edîm” yani yeryüzünün toprağından yaratıldığı için bu isimle anıldı. Toprağın tatlısından, tuzlusundan, siyahından, beyazından ve kırmızısından yaratıldığı için onun soyunda da iyi-kötü, beyaz-siyah ve kırmızı çeşitlilik bulundu.

“Onunla birleşince”; yani Âdem onunla birlikte oldu. “Hafif bir yük yüklendi”; yani hamilelik başlangıçta ona hafif geldi. “Onunla bir süre dolaştı”; yani bu yükle yaşamını sürdürdü; kalkar, oturur, dolaşır ve pek önemsemezdi.

İblis, suret değiştirerek ona geldi; adı Hâris idi. “Ey Havva, karnındaki bir hayvan olabilir mi?” dedi. Havva: “Bilmiyorum” dedi. Sonra ayrıldı.

“Yükü ağırlaşınca”; yani çocuk karnında ağırlaşınca, İblis tekrar geldi ve: “Nasılsın ey Havva?” dedi. Onu tanımıyordu. Havva: “İçimde senin söylediğin şeyin olmasından korkuyorum; oturduğumda kalkamıyorum” dedi. İblis: “Eğer Allah’a dua etsem ve onu senin ve Âdem gibi bir insan yapsa, adını benim adımla adlandırır mısın?” dedi. Havva: “Evet” dedi.

Sonra Âdem’e: “Bana biri geldi ve karnımdakinin hayvan olabileceğini söyledi; ağırlık hissediyorum ve korkuyorum” dedi. Âdem ile Havva’nın bütün düşüncesi karnındaki çocuk oldu.

Bunun üzerine ikisi Allah’a dua ettiler: “Eğer bize düzgün, yaratılışı tam bir çocuk verirsen mutlaka şükredenlerden olacağız.”

Bunun üzerine çocuk düzgün ve sağlıklı olarak doğdu.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 188

De ki: Ben kendim için Allahın dilediğinden başka ne bir fayda ne de bir zarar verme gücüne sahibim. Eğer gaybı bilseydim elbette daha çok hayır elde ederdim ve bana kötülük dokunmazdı. Ben sadece iman eden bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) la emliku (sahip değilim) li nefsi (kendim için) nef’an (faydaya) ve la darran (ve zarara) illa (ancak) ma şaallah (Allah’ın dilediğine) ve lev (eğer) kuntu (olsaydım) a’lemul gaybe (gaybı bilen) lesteksertu (çoğaltırdım) minel hayr (hayrı) ve ma messeniyes su (ve bana kötülük dokunmazdı) in ene (ben sadece) illa nezirun (uyarıcıyım) ve beşirun (ve müjdeleyiciyim) li kavmin (bir topluluk için) yuminun (iman eden)

Mukatil Tefsiri
“De ki: Ben kendim için ne bir fayda ne de bir zarar verme gücüne sahibim”; yani kendime bir hayır getirmeye ve bir zararı uzaklaştırmaya gücüm yetmez. O hâlde kıyametin vaktini nasıl bilebilirim?

“Ancak Allah’ın dilediği olur”; yani Allah’ın takdir ettiği şey bana isabet eder.

“Eğer gaybı bilseydim”; yani fayda ve zararın gizlisini bilseydim, “elbette daha çok hayır elde ederdim”; yani kendime fayda sağlardım, “ve bana kötülük dokunmazdı”; yani hiçbir zarar bana ulaşmazdı.

“Ben sadece bir uyarıcıyım”; yani cehennemle uyaran, “ve bir müjdeleyiciyim”; yani cennetle müjdeleyen, “iman eden bir kavim için”; yani tasdik edenler için.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 187

Sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Onu vaktinde açığa çıkaracak olan Ondan başkası değildir. O, göklere ve yere ağır gelmiştir. Size ansızın geliverir. Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah katındadır; fakat insanların çoğu bilmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yes’eluneke (sana soruyorlar) anis saati (kıyameti) eyyane (ne zaman) mursaha (gerçekleşecek) kul (de ki) innema (ancak) ilmuha (onun bilgisi) inde rabbi (Rabbimin katındadır) la yuçelliha (onu ortaya çıkarmaz) li vaktiha (vaktinde) illa hu (O’ndan başkası) sekulat (ağır geldi) fis semavati (göklerde) vel ard (ve yerde) la te’tikum (size gelmez) illa bagteten (ancak ansızın) yes’eluneke (sana soruyorlar) ke enneke (sanki sen) hafiyyun anha (onu biliyormuşsun gibi) kul (de ki) innema (ancak) ilmuha (onun bilgisi) indallah (Allah katındadır) ve lakinne (fakat) ekseren nasi (insanların çoğu) la yalemun (bilmez)

Mukatil Tefsiri
“Sana kıyameti soruyorlar”; bu, Kureyş kâfirlerinin Peygamber’e kıyametin ne zaman olacağını sormalarıdır. “Ne zaman kopacak?” yani ne zaman gerçekleşecek?

“De ki: Onun bilgisi Rabbimin katındadır”; yani benim bu konuda bilgim yoktur. “Onu vaktinde açığa çıkaracak olan ancak O’dur”; yani zamanı geldiğinde onu ancak Allah ortaya çıkarır.

Sonra kıyametin durumunu bildirdi: “O, göklere ve yere ağır gelmiştir”; yani onun bilgisi göklerde ve yerde bulunanlara ağır gelmiştir.

“Size ansızın gelir”; yani birdenbire.

“Onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar”; yani sanki onu çokça sorup öğrenmişsin gibi. “De ki: Onun bilgisi Allah katındadır; fakat insanların çoğu bilmez”; yani Mekke halkının çoğu onun gerçekleşeceğini bilmez.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 186

Allah kimi saptırırsa artık onun için bir yol gösterici yoktur; onları azgınlıkları içinde şaşkın bir halde bırakır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Men (kim) yudlilillahu (Allah saptırırsa) fe la (artık yoktur) hadiye (hidayet eden) leh (ona) ve yezeruhum (ve onları bırakır) fi tuğyanihim (azgınlıkları içinde) ya’mehun (şaşkın dolaşırlar)

Mukatil Tefsiri
“Allah kimi saptırırsa”; yani hidayetten uzaklaştırırsa, “artık onun için bir yol gösterici yoktur.” “Onları azgınlıkları içinde bırakır”; yani sapıklıkları içinde, “şaşkın bir halde dolaşırlar”; yani kendi dalaletleri içinde bocalayıp dururlar.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 185

Göklerin ve yerin mülküne ve Allahın yarattığı şeylere bakmadılar mı? Belki de ecelleri yaklaşmıştır. Bundan sonra hangi söze inanacaklar?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E ve lem yenzuru fi melekutis semavati vel ard (göklerin ve yerin hükümranlığına bakmadılar mı) ve ma halakallahu min şeyin (Allah’ın yarattığı şeylere) ve en asa en yekune kadikterabe eceluhum (ecellerinin yaklaşmış olabileceğine) fe bi eyyi hadisin badehu yuminun (bundan sonra hangi söze inanacaklar)

Mukatil Tefsiri
“Göklerin ve yerin mülküne bakmadılar mı ve Allah’ın yarattığı şeylere?”; yani içindeki ayetlere bakıp ibret almadılar mı ki bunları yaratanın tek bir Rab olduğunu anlasınlar. “Belki de ecelleri yaklaşmıştır”; yani helaklerinin, Bedir günü yaklaştığını düşünmezler mi? “Bundan sonra hangi söze inanacaklar?”; yani bu Kur’an’dan sonra hangi sözü tasdik edecekler?

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 184

Onlar düşünmediler mi ki arkadaşlarında bir delilik yoktur? O sadece apaçık bir uyarıcıdır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E ve lem yetefekkeru (düşünmediler mi) ma bi sahibihim min cinneh (arkadaşlarında hiçbir delilik yoktur) in huve illa nezirun mubin (o sadece apaçık bir uyarıcıdır)

Mukatil Tefsiri
“Onlar düşünmediler mi ki arkadaşlarında delilik yoktur?”; yani peygamberde delilik yoktur. Peygamber Safa tepesine çıkıp gece Kureyş’i Allah’a çağırmıştı. “O sadece apaçık bir uyarıcıdır”; yani açıkça uyaran bir elçidir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 183

Onlara mühlet veririm; şüphesiz benim tuzağım sağlamdır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve umli lehum (onlara mühlet veririm) inne keydi metin (şüphesiz benim tuzağım sağlamdır)

Mukatil Tefsiri
“Onlara mühlet veririm”; yani azabı hemen indirmem. “Şüphesiz benim tuzağım sağlamdır”; yani yakalayışım şiddetlidir. Onları bir gecede öldürdü.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 182

Ayetlerimizi yalanlayanları bilmedikleri bir yerden yavaş yavaş yakalayacağız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vellezine kezzebu bi ayatina (ayetlerimizi yalanlayanlar) se nestedricuhum min haysu la yalemun (onları bilmedikleri yerden derece derece helake yaklaştıracağız)

Mukatil Tefsiri
“Ayetlerimizi yalanlayanları”; yani Kur’an’ı yalanlayanları, “bilmedikleri yerden yavaş yavaş yakalayacağız”; yani farkına varmadan azaba sürükleyeceğiz. Bu ayet Kureyş’in alaycıları hakkında inmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 181

Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk vardır ki hak ile doğru yolu gösterirler ve onunla adalet yaparlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve mimmen halakna ummetun (yarattıklarımızdan bir topluluk vardır) yehdune bil hakk (hak ile doğru yolu gösterirler) ve bihi ya’dilun (ve onunla adalet yaparlar)

Mukatil Tefsiri
“Yarattıklarımızdan bir topluluk vardır”; yani hakka çağıran bir grup. “Onunla adalet yaparlar.” Bu ümmet için de böyledir; Musa’ya da benzeri verilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 180

En güzel isimler Allahındır; Ona o isimlerle dua edin. Onun isimlerinde eğriliğe sapanları bırakın; onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lillahil esmaul husna (en güzel isimler Allah’ındır) fed’uhu biha (O’na o isimlerle dua edin) ve zerullezine yulhidune fi esmaih (isimlerinde eğriliğe sapanları bırakın) se yuczevne ma kanu yamelun (yaptıklarının cezasını göreceklerdir)

Mukatil Tefsiri
“En güzel isimler Allah’ındır”; Rahman, Rahim, Melik, Kuddûs, Selâm, Mümin, Müheymin, Aziz, Cebbar, Mütekebbir, Hâlık, Bâri’, Musavvir ve benzeri isimlerdir. “O’na o isimlerle dua edin.”

Müşriklerden biri, bir kimsenin namazda hem “Allah” hem “Rahman” diye dua ettiğini duyunca: “Muhammed ve arkadaşları tek ilaha ibadet ettiklerini söylüyorlar; bu ise iki ilaha dua ediyor” dedi. Bunun üzerine bu ayet indi. Peygamber o kişiye: “Allah diye de dua et, Rahman diye de; bu isimlerden hangisiyle dua edersen, hepsi O’nundur” dedi.

“Allah’ın isimlerinde eğriliğe sapanları bırakın”; yani isimlerinde haktan saparak putlarına Allah’ın isimlerinden türetenleri. “Onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 179

Andolsun ki biz cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gafillerin ta kendileridir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lekad zera’na li cehenneme kesiren minel cinni vel ins (cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık) lehum kulubun la yefkahune biha (kalpleri vardır ama onunla anlamazlar) ve lehum a’yunun la yubsırune biha (gözleri vardır ama onunla görmezler) ve lehum azanun la yesmeune biha (kulakları vardır ama onunla işitmezler) ulaike kel enam (işte onlar hayvanlar gibidir) bel hum edall (hatta daha sapıktırlar) ulaike humul gafilun (işte onlar gafillerin ta kendileridir)

Mukatil Tefsiri
“Biz cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler.” Böylece kalpleri anlamaz, gözleri görmez, kulakları imanı işitmez. Sonra Allah bir örnek verdi: “İşte onlar hayvanlar gibidir”; yerler, içerler ve ahirete yönelmezler. Hayvanlar gibi sadece yeme, içme ve çiftleşme peşindedirler; ne işitirler ne de aklederler. Kâfirler de böyledir. “Bilakis onlar daha sapıktırlar”; yani Mekke kâfirleri hayvanlardan daha sapıktır. “İşte onlar gafillerin ta kendileridir”; çünkü hayvanlar Rablerini tanır ve zikreder, bunlar ise Rablerini tanımaz ve O’nu birlemezler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 178

Allah kimi hidayete erdirirse, işte o doğru yolu bulandır; kimi de saptırırsa, işte onlar zarara uğrayanlardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Men yehdillahu fe huvel muhtedi (Allah kimi doğru yola iletirse işte doğru yolu bulan odur) ve men yudlil fe ulaike humul hasirun (kimi de saptırırsa işte onlar ziyana uğrayanlardır)

Mukatil Tefsiri
“Allah kimi hidayete erdirirse”; yani dinine yöneltirse, “işte o doğru yolu bulandır.” “Kimi de saptırırsa”; yani dininden uzaklaştırırsa, “işte onlar zarara uğrayanlardır.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 177

Ayetlerimizi yalanlayan kavmin durumu ne kötüdür! Onlar kendilerine zulmediyorlardı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Sae meselenel kavmullezine kezzebu bi ayatina (ayetlerimizi yalanlayan topluluğun örneği ne kötüdür) ve enfusehum kanu yazlimun (ve onlar kendilerine zulmediyorlardı)

Mukatil Tefsiri
“Ne kötü bir misaldir”; yani ne kötü bir örnektir o kavim. “Ayetlerimizi yalanlayanlar”; yani Kur’an’ı yalanlayan Mekke kâfirleri. “Onlar kendilerine zulmediyorlardı”; yani Kur’an’ı yalanlayarak kendilerine zarar veriyorlardı.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 176

Eğer dileseydik, onu bu ayetlerle yükseltirdik; fakat o yere saplandı ve hevasına uydu. Onun durumu, üzerine gitsen de dilini çıkarıp soluyan, bıraksan da yine soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte bu, ayetlerimizi yalanlayan kavmin misalidir. Kıssayı anlat; umulur ki düşünürler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lev şi’na le refa’nahu biha (dileseydik onu ayetlerle yükseltirdik) ve lakinnehu ahlede ilel ard (fakat o yere saplandı kaldı) vettebea hevah (ve hevasına uydu) fe meseluhu ke meselil kelb (onun durumu köpeğin durumu gibidir) in tahmil aleyhi yelhes (üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur) ev tetrukhu yelhes (bıraksan da dilini sarkıtıp solur) zalike meselul kavmillezine kezzebu bi ayatina (işte ayetlerimizi yalanlayan topluluğun örneği budur) faksusil kasasa (bu kıssayı anlat) leallehum yetefekkerun (umulur ki düşünürler)

Mukatil Tefsiri
“Eğer dileseydik onu yükseltirdik”; yani ona verdiğimiz ilimle ve ism-i a‘zamla onu ahirette yüceltirdik. “Fakat o yere saplandı”; yani dünyaya razı oldu, ona meyletti. “Hevasına uydu”; yani hükümdarın arzusuna uyarak kendi nefsine tâbi oldu.

“Onun durumu köpeğin durumu gibidir”; eğer onu kovsan da solur, bıraksan da solur. Bu, sıcak bastığında her hâlükârda soluyan köpek gibidir. Bu, kâfirin misalidir: ona öğüt versen de sapıktır, bıraksan da sapıktır. Bu, Bel‘am ve kâfirlerin, özellikle Mekke kâfirlerinin misalidir.

“İşte bu, ayetlerimizi yalanlayan kavmin misalidir”; yani Kur’an’ı yalanlayanların. “Kıssayı anlat”; yani Kur’an’ı onlara anlat. “Umulur ki düşünürler”; yani bu misaller üzerinde düşünüp ibret alırlar ve iman ederler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 175

Onlara, kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini oku da onlardan sıyrıldı; şeytan da onun peşine düştü ve azgınlardan oldu.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vetlu aleyhim nebeellezi ateynahu ayatina (kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini onlara oku) fenseleha minha (fakat onlardan sıyrıldı çıktı) feetbeahuş şeytanu (şeytan da onun peşine takıldı) fe kane minel gavin (ve azgınlardan oldu)

Mukatil Tefsiri
“Onlara oku”; yani Mekke halkına anlat. “Kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberi”; yani kendisine ism-i a‘zam verilen kimse. Bu kişi Bel‘am b. Baûrâ’dır. Şam’da Belkā denilen yerde yaşayan, zorba bir kavmin içindendi. O beldenin adı, onu yöneten “Belk” adlı bir kişiden dolayı böyle anılmıştı.

Hükümdarının adı Banûs b. Satrûs idi. Hükümdar Bel‘am’a: “Musa’ya beddua et” dedi. Bel‘am: “O hak din üzerindedir, ona beddua edilmez” dedi. Bunun üzerine hükümdar onu zorladı ve asmak için bir direk hazırlanmasını emretti. Bel‘am bunu görünce bir dişi eşeğe binip Musa’ya beddua etmek üzere yola çıktı. Musa’nın ordusunu görünce eşek durdu. Ona vurdu. Eşek konuşarak: “Beni niçin dövüyorsun? Önümde bir ateş var, ilerlememi engelliyor; geri dön” dedi. O da geri döndü ve hükümdara durumu anlattı. Hükümdar: “Ya dua edeceksin ya da seni asarım” dedi.

Bunun üzerine Bel‘am, Allah’ın en büyük ismiyle Musa’nın şehre girmemesi için dua etti. Allah onun duasını kabul etti. Bu Musa’ya ulaşınca Musa Allah’a dua etti; Allah da o büyük ismi ondan çekip aldı. İşte bu, “ondan sıyrıldı” demektir; yani ayetler ondan çekilip alındı. “Şeytan onun peşine düştü ve azgınlardan oldu”; yani sapıklardan oldu.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 174

İşte biz ayetleri böyle açıklıyoruz; umulur ki dönerler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kezalike nufassılul ayati (ayetleri işte böyle açıklıyoruz) ve leallehum yerciun (umulur ki dönerler)

Mukatil Tefsiri
“İşte biz ayetleri böyle açıklıyoruz”; yani sözleşme meselesindeki ayetleri böyle beyan ediyoruz. “Umulur ki dönerler”; yani tövbeye dönerler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 173

Yahut Daha önce atalarımız ortak koşmuştu; biz de onların ardından gelen bir zürriyettik. Batıl işleyenlerin yaptıkları yüzünden bizi helak mı edeceksin? dememeniz için.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ev tekulu (yahut demeyesiniz diye) innema eşreke abauna min kablu (atalarımız daha önce şirk koşmuştu) ve kunna zurriyyeten min badihim (biz de onlardan sonra gelen bir nesildik) e fe tuhlikuna bima fealel mubtilun (batıl iş yapanların yaptıkları yüzünden bizi helak eder misin)

Mukatil Tefsiri
“Yahut dememeniz için”; yani şöyle demeyesiniz diye: “Daha önce atalarımız ortak koşmuş ve sözlerini bozmuştu; biz de onların ardından gelen bir zürriyettik, onların yoluna uyduk.” “Batıl işleyenlerin yaptıkları yüzünden bizi helak mı edeceksin?”; yani tevhidi yalanlayan atalarımızın yaptıkları yüzünden bizi azaplandıracak mısın?

Sonra onları bir kabın dökülüşü gibi ayırdı. Beyaz olanlar için: “Bunlar rahmetimle cennettedir; bunlar sağ ehli ve uğurlu kimselerdir” dedi. Siyah olanlar için: “Bunlar ateştedir, aldırmam; bunlar sol ehli ve uğursuz kimselerdir” dedi. Sonra hepsini tekrar Âdem’in sulbüne koydu.

Kabir ehli, Allah sözleşme ehlinin tamamını erkeklerin sulplerinden ve kadınların rahimlerinden çıkarıncaya kadar bekletilir; sonra kıyamet kopar. “Andolsun, onları saymış ve bir bir hesap etmiştir.” Onlardan küçük yaşta ölen kimse, Rabbini tanıması sebebiyle cennete gider. Akıl çağına ulaşan kimseden de Rabbini tanıma ve O’na itaat etme sözü tekrar alınır. Akıl çağına ulaştığı hâlde iman etmeyen kimseye ilk sözleşme fayda vermez; ilk ahit ve sözleşme onun aleyhine delil olur.

İlk ahdi bozanlar hakkında şöyle buyurulmuştur: “Onların çoğunda bir ahit bulmadık”; yani vefa bulmadık, Âdemoğullarının çoğunda. “Doğrusu onların çoğunu fasıklar olarak bulduk”; yani isyankârlar olarak.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 172

Hani Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutmuştu: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlar: Evet, şahidiz demişlerdi. Bu, kıyamet günü Biz bundan habersizdik dememeniz içindir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iz ehaze rabbuke min beni ademe min zuhurihim zurriyyetehum (Rabbin Adem oğullarının bellerinden soylarını aldığı zaman) ve eşhedehum ala enfusihim (ve onları kendilerine şahit tuttu) elestu bi rabbikum (Ben sizin Rabbiniz değil miyim) kalu bela şehidna (evet şahit olduk dediler) en tekulu yevmel kıyameti (kıyamet günü demeyesiniz diye) inna kunna an haza gafilin (biz bundan habersizdik)

Mukatil Tefsiri
“Hani Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almıştı”; yani Rabbin, Arafat yakınındaki Nu‘mân’da Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini aldı. “Ve onları kendilerine şahit tuttu”; yani ikrarlarıyla. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dedi. Onlar: “Evet, sen bizim Rabbimizsin, şahidiz” dediler.

Allah Âdem’in sağ sırt tarafını sıvazladı; ondan zerreler gibi hareket eden beyaz bir zürriyet çıkardı. Sonra sol sırt tarafını sıvazladı; ondan da zerreler gibi siyah bir zürriyet çıkardı. Bunlar bin ümmetti. Allah şöyle buyurdu: “Ey Âdem! Bunlar senin zürriyetindir. Bana kulluk etmeleri ve bana hiçbir şeyi ortak koşmamaları üzerine onlardan söz aldık. Onların rızkı bana aittir.” Âdem: “Evet, Rabbim” dedi. Allah onları çıkarınca: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dedi. Onlar: “Evet, şahidiz; sen bizim Rabbimizsin” dediler. Allah meleklere: “Onların bu ikrarına şahit olun” dedi. Melekler: “Şahit olduk” dediler. Allah dünyada bu ümmetin Arap kâfirlerine şöyle buyurur: “Kıyamet günü, ‘Biz bundan habersizdik’ dememeniz için”; yani bizden alınan bu sözden habersizdik dememeniz için.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 171

Hani dağı onların üzerine gölgelik gibi kaldırmıştık da onun üzerlerine düşeceğini kesin sanmışlardı. Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve içindekileri hatırlayın ki sakınasınız demiştik.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iz netaknel cebele fevkahum ke ennehu zulletun (dağı üzerlerine gölge gibi kaldırdığımız zamanı hatırla) ve zannu ennehu vakiun bihim (üzerlerine düşeceğini sandılar) huzu ma ateynakum bi kuvvetin (size verdiğimizi kuvvetle tutun) vezkuru ma fih (ve içindekini hatırlayın) leallekum tettekun (umulur ki sakınırsınız)

Mukatil Tefsiri
“Hani dağı onların üzerine kaldırmıştık”; yani dağı yerinden kaldırdık. “Gölgelik gibi”; yani üzerlerinde bir gölge gibi durdu. Çünkü Musa onlara Tevrat’ı getirdiğinde, içinde öldürme, recm, hadler ve ağır hükümler buldular; Tevrat’ı kabul etmekten kaçındılar. Bunun üzerine Allah Beytülmakdis yanındaki dağa emretti, dağ yerinden kopup başlarının üstünde durdu. Allah Musa’ya şöyle vahyetti: Onlara söyle; eğer Tevrat’ı kabul etmezlerse, dağı üzerlerine atarım ve başlarını onunla ezerim. Bunu görünce Tevrat’ı kabul ettiler, dağ da yerine döndü. “Onun üzerlerine düşeceğini kesin sanmışlardı”; yani dağın üzerlerine düşeceğini iyice anladılar. “Size verdiğimizi kuvvetle tutun”; yani Tevrat’ı ciddiyetle ve devamlılıkla tutun. “İçindekileri hatırlayın”; yani emir ve yasaklarını koruyun, “ki sakınasınız”; yani günahlardan sakınasınız.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 170

Kitaba sımsıkı sarılanlar ve namazı dosdoğru kılanlar var ya, biz ıslah edenlerin mükâfatını zayi etmeyiz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vellezine yumessikune bil kitabi (kitaba sımsıkı sarılanlar) ve ekamus salah (ve namazı dosdoğru kılanlar) inna la nudiu ecral muslihin (şüphesiz biz düzelticilerin ödülünü zayi etmeyiz)

Mukatil Tefsiri
“Kitaba sımsıkı sarılanlar”; yani Tevrat’a tutunan, onu yerinden saptırmayan ve haramı helal saymayanlar. “Ve namazı dosdoğru kılanlar”; “biz ıslah edenlerin mükâfatını zayi etmeyiz.” Bu ayet, İbn Selâm ve arkadaşları hakkında inmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 169

Onların ardından, kitaba varis olan kötü bir nesil geldi. Bu alçak dünyanın malını alıyorlar ve Bize bağışlanacak diyorlardı. Kendilerine onun benzeri bir mal daha gelse onu da alırlardı. Allah hakkında haktan başkasını söylememeleri için onlardan kitabın sözü alınmamış mıydı? Oysa içindekileri okumuşlardı. Ahiret yurdu, sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akletmez misiniz?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe halefe min badihim halfun (onlardan sonra yerlerine bir nesil geçti) verisul kitabe (kitaba mirasçı oldular) ye’huzune arada hazel edna (şu değersiz dünyanın geçici menfaatini alıyorlar) ve yekulune se yugferu lena (ve bize bağışlanacak diyorlardı) ve in ye’tihim aradun misluhu ye’huzuh (benzeri bir menfaat daha gelse yine alırlar) e lem yu’haz aleyhim misakul kitabi (kitabın sözü onlardan alınmadı mı) en la yekulu alallahi illel hakk (Allah hakkında gerçekten başkasını söylemeyeceklerine dair) ve derasu ma fih (ve içindekini okuyup öğrendiler) ved darul ahiretu hayrun lillezine yettekun (ahiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır) e fe la ta’kilun (akletmiyor musunuz)

Mukatil Tefsiri
“Onların ardından kötü bir nesil geldi”; yani İsrailoğullarından sonra gelen kötü nesil, Yahudiler. “Kitaba varis oldular”; yani Tevrat’ı önceki nesillerinden ve babalarından miras aldılar. “Bu alçak dünyanın malını alıyorlar”; yani dünya malını, hükümde rüşveti alıyorlardı. Dünya, ahiretten daha aşağı olduğu için böyle adlandırıldı. “Ve ‘Bize bağışlanacak’ diyorlardı”; gündüz rüşvet alıyor, gece “bize bağışlanır” diyorlardı. “Kendilerine onun benzeri bir mal daha gelse onu da alırlardı”; yani gece de benzeri bir rüşvet gelse alır, sonra gündüz “bize bağışlanır” derlerdi. Allah buyurur: “Allah hakkında haktan başkasını söylememeleri için onlardan kitabın sözü alınmamış mıydı?” Yani Tevrat’ta kendilerinden, haramı helal saymamaları ve Allah hakkında haktan başkasını söylememeleri için söz alınmıştı. “Oysa içindekileri okumuşlardı”; yani Tevrat’ta bulunanları okumuşlardı. “Ahiret yurdu”; yani cennet, “haramları helal saymaktan sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akletmez misiniz?”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 168

Onları yeryüzünde topluluklara ayırdık. İçlerinden salih olanlar vardır, onlardan aşağı olanlar da vardır. Belki dönerler diye onları iyiliklerle ve kötülüklerle denedik.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve katta’nahum fil ardı umemen (onları yeryüzünde topluluklara ayırdık) minhumus salihun (içlerinde salih olanlar vardı) ve minhum dune zalik (ve bundan aşağı olanlar da vardı) ve belevnahum bil hasenati ves seyyiati (onları iyilikler ve kötülüklerle denedik) leallehum yerciun (umulur ki dönerler)

Mukatil Tefsiri
“Onları yeryüzünde topluluklara ayırdık”; yani İsrailoğullarını fırkalara böldük. “İçlerinden salih olanlar vardır”; yani müminler. “Onlardan aşağı olanlar da vardır”; yani salihlerden aşağı olanlar, kâfirler. “Onları iyiliklerle ve kötülüklerle denedik”; yani bolluk ve darlıkla imtihan ettik. “Belki dönerler diye”; yani tövbeye dönsünler diye.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 167

Hani Rabbin, kıyamet gününe kadar onlara kötü azap tattıracak kimseleri mutlaka üzerlerine göndereceğini bildirmişti. Şüphesiz Rabbin cezalandırması hızlı olandır; şüphesiz O çok bağışlayıcıdır, merhamet edicidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iz teezzene rabbuke le yeb’asenne aleyhim ila yevmil kıyameti men yesumuhum suel azab (Rabbin kıyamete kadar onlara kötü azap verecek kimseler göndereceğini bildirdi) inne rabbeke le seriul ikab (şüphesiz Rabbin cezası çabuk olandır) ve innehu le gafurun rahim (ve şüphesiz O bağışlayan ve merhamet edendir)

Mukatil Tefsiri
“Rabbin bildirmişti”; yani Rabbin şöyle demişti: “Kıyamet gününe kadar onların üzerine kötü azap tattıracak kimseleri gönderecektir.” Yani İsrailoğullarına, dünya durdukça ağır azap verecek kimseler gönderilecektir. Allah Müslümanları onların üzerine gönderdi. “Kötü azap tattıracak”; yani onları şiddetli azapla cezalandıracak: öldürme ve cizye. “Şüphesiz Rabbin cezalandırması hızlı olandır; şüphesiz O çok bağışlayıcıdır, merhamet edicidir.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 166

Kendilerine yasaklanan şeylerde azgınlık edince onlara: Aşağılanmış maymunlar olun dedik.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe lemma atev an ma nuhu anhu (yasaklandıkları şeyde diretince) kulna lehum kunu kıredeten hasiin (onlara aşağılık maymunlar olun dedik)

Mukatil Tefsiri
“Azgınlık edince onlara ‘Aşağılanmış maymunlar olun’ dedik.” Yıllarca bu yasağı çiğnedikten sonra maymuna çevrildiler, birkaç gün yaşayıp öldüler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 165

Kendilerine hatırlatılanı unutunca, kötülükten men edenleri kurtardık; zulmedenleri ise yaptıkları fasıklık sebebiyle şiddetli bir azapla yakaladık.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe lemma nesu ma zukkiru bih (kendilerine yapılan öğüdü unutunca) enceynellezine yenhevne anis sui (kötülükten sakındıranları kurtardık) ve ehaznellezine zalemu bi azabin beisin (zalimleri şiddetli bir azapla yakaladık) bima kanu yefsukun (yoldan çıkmaları sebebiyle)

Mukatil Tefsiri
“Kötülükten men edenleri kurtardık.” “Zulmedenleri ise şiddetli azapla yakaladık.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 164

İçlerinden bir topluluk, Allahın helak edeceği veya şiddetli azapla cezalandıracağı bir kavme niçin öğüt veriyorsunuz? dedi. Onlar da Rabbinize karşı bir mazeret olsun diye ve belki sakınırlar diye dediler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iz kalet ummetun minhum (içlerinden bir topluluk dedi ki) lime teizune kavmenallahu muhlikuhum ev muazzibuhum azaben şedida (Allah’ın helak edeceği veya şiddetli azap edeceği topluluğa neden öğüt veriyorsunuz) kalu ma’zireten ila rabbikum (Rabbinize karşı mazeret olması için) ve leallehum yettekun (ve belki sakınırlar diye)

Mukatil Tefsiri
Öğüt verenler, “Rabbinize karşı mazeret olsun diye ve belki sakınırlar diye” dediler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 163

Onlara deniz kıyısındaki şehir hakkında sor. Hani cumartesi günü haddi aşıyorlardı. Cumartesi günü balıkları akın akın gelirdi; cumartesi yapmadıkları gün gelmezdi. İşte onları böylece, fasık olmaları sebebiyle deniyorduk.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ves’elhum anil karyetilleti kanet hadıratel bahr (deniz kıyısındaki şehri onlara sor) iz ya’dune fis sebt (cumartesi konusunda haddi aşıyorlardı) iz te’tihim hıtanuhum yevme sebtihim şurraan (cumartesi günü balıkları akın akın geliyordu) ve yevme la yesbitune la te’tihim (cumartesiye uymadıkları gün gelmiyordu) kezalike nebluhum bima kanu yefsukun (yoldan çıkmaları sebebiyle onları böyle deniyorduk)

Mukatil Tefsiri
“Deniz kıyısındaki şehir”; adı Eyle idi. “Cumartesi günü haddi aşıyorlardı.” Balıklar o gün açıkça gelirdi, diğer gün gelmezdi. “Onları böyle deniyorduk.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 162

İçlerinden zulmedenler kendilerine söylenen sözü başka bir sözle değiştirdiler. Biz de yaptıkları zulüm sebebiyle üzerlerine gökten bir azap gönderdik.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe beddelellezine zalemu minhum kavlen gayrellezi kıle lehum (içlerinden zalim olanlar kendilerine söylenen sözü değiştirdiler) fe erselna aleyhim ricsen mines semai (biz de üzerlerine gökten bir azap gönderdik) bima kanu yazlimun (zulmetmeleri sebebiyle)

Mukatil Tefsiri
“Zulmedenler sözü değiştirdiler.” Bunun üzerine “gökten bir azap gönderdik.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 161

Onlara denildi ki: Şu şehirde oturun, dilediğiniz yerden yiyin, Bağışla deyin ve kapıdan secde ederek girin ki günahlarınızı bağışlayalım. İyilik yapanlara daha fazlasını vereceğiz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iz kıle lehumuskunu hazihil karyete (onlara bu şehirde oturun denildiğinde) ve kulu minha haysu şi’tum (orada dilediğiniz yerden yiyin) ve kulu hıttatun (bağışlanma deyin) vedhulul babe succeden (kapıdan secde ederek girin) nagfir lekum hatiatikum (hatalarınızı bağışlayalım) se nezidul muhsinin (iyilik yapanlara daha fazlasını vereceğiz)

Mukatil Tefsiri
“Onlara denildi ki: Bu şehirde oturun”; yani Beytülmakdis. “Dilediğiniz yerden yiyin.” “Bağışla deyin ve kapıdan eğilerek girin.” “Günahlarınızı bağışlayalım; iyilik yapanlara artıracağız.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 160

Onları on iki kabileye, ümmetlere ayırdık. Kavmi kendisinden su istediğinde Musaya Asanla taşa vur diye vahyettik; ondan on iki pınar fışkırdı. Her topluluk içeceği yeri bildi. Üzerlerine bulut gölge yaptık ve onlara kudret helvası ile bıldırcın indirdik: Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin. Onlar bize zulmetmediler, fakat kendilerine zulmediyorlardı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve katta’nahumusnetey aşrete esbatan umemen (onları on iki topluluğa ayırdık) ve evhayna ila musa izisteskahu kavmuhu (kavmi kendisinden su isteyince Musa’ya vahyettik) enidrib bi asakel hacer (asanla taşa vur diye) fenbeceset minhusneta aşrete aynen (ondan on iki pınar fışkırdı) kad alime kullu unasin meşrabehum (her topluluk içeceği yeri bildi) ve zallelna aleyhimul gamam (üzerlerine bulut gölge yaptık) ve enzelnâ aleyhimul menne ves selva (onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik) kulu min tayyibati ma razaknakum (size verdiğimiz temiz rızıklardan yiyin) ve ma zalemuna (bize zulmetmediler) ve lakin kanu enfusehum yazlimun (fakat kendilerine zulmediyorlardı)

Mukatil Tefsiri
“Onları on iki kabileye ayırdık”; yani ayrı ayrı topluluklar yaptık. “Musa’nın kavmi su istediğinde ‘Asanla taşa vur’ diye vahyettik.” “Ondan on iki pınar fışkırdı.” Her kabile kendi içeceğini bildi. “Üzerlerine bulut gölge yaptık”; çölde güneşten korumak için. “Onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik.” “Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin.” “Onlar bize zulmetmediler; fakat kendilerine zulmediyorlardı.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 159

Musanın kavminden bir topluluk vardır ki hak ile hidayete erdirirler ve onunla adalet ederler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve min kavmi musa ummetun yehdune bil hakk (Musa’nın kavminden hak ile yol gösteren bir topluluk vardır) ve bihi ya’dilun (ve onunla adalet yaparlar)

Mukatil Tefsiri
“Musa’nın kavminden bir topluluk vardır”; yani İsrailoğullarından bir grup. “Hak ile hidayet ederler ve onunla adalet ederler.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 158

De ki: Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan Allahın sizin hepinize gönderdiği elçisiyim. Ondan başka ilah yoktur; diriltir ve öldürür. O halde Allaha ve Onun ümmî peygamber olan resulüne iman edin. O da Allaha ve Onun kelimelerine iman eder. Ona uyun ki doğru yolu bulasınız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul ya eyyuhen nas (de ki ey insanlar) inni resulullahi ileykum cemian (ben sizin hepinize Allah’ın peygamberiyim) ellezi lehu mulkus semavati vel ard (göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur) la ilahe illa hu (O’ndan başka ilah yoktur) yuhyi ve yumit (diriltir ve öldürür) fe aminu billahi ve resulihinnebiyyil ummiyyi (Allah’a ve ümmi peygamberine iman edin) ellezi yu’minu billahi ve kelimatih (o Allah’a ve O’nun sözlerine inanır) vettebiuhu leallekum tehtedun (ona uyun ki doğru yolu bulasınız)

Mukatil Tefsiri
“De ki: Ey insanlar! Ben Allah’ın sizin hepinize gönderdiği elçisiyim.” “Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. O’ndan başka ilah yoktur; diriltir ve öldürür.” “Allah’a iman edin”; yani O’nun bir olduğuna. “Ve O’nun resulüne”; yani peygambere. “Ümmî peygambere”; yani yazı okumayan, kitap yazmayan. “O, Allah’a ve kelimelerine iman eder”; yani Allah’ın birliğine ve ayetlerine, Kur’an’a inanır. “Ona uyun ki doğru yolu bulasınız.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 157

Onlar ki, yanlarında Tevrat ve İncilde yazılı buldukları o ümmî peygambere, o resule uyarlar. O, onlara iyiliği emreder, kötülükten men eder; temiz şeyleri helal kılar, pis şeyleri haram kılar; üzerlerindeki yükleri ve zincirleri kaldırır. Ona iman edenler, onu destekleyenler, ona yardım edenler ve onunla indirilen nura uyanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezine yettebiuner resulen nebiyyel ummiyye (o ümmi peygambere uyanlar) ellezi yecidunehu mektuben indehum fit tevrati vel incil (onu yanlarında Tevrat ve İncil’de yazılı bulurlar) ye’muruhum bil ma’rufi (onlara iyiliği emreder) ve yenhahum anil munker (ve kötülükten men eder) ve yuhillu lehumut tayyibat (temiz şeyleri helal kılar) ve yuharrimu aleyhimul habaise (pis şeyleri haram kılar) ve yedau anhum ısrahum vel aglallelleti kanet aleyhim (üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri kaldırır) fellezine amenu bih (ona iman edenler) ve azzeruhu (onu destekleyenler) ve neseruhu (ona yardım edenler) vettebeun nurellezî unzile meah (onunla indirilen nura uyanlar) ulaike humul muflihun (işte onlar kurtuluşa erenlerdir)

Mukatil Tefsiri
“Onlar ki o resule uyarlar”; yani onun dinine uyanlar. “Ümmî peygamber”; yani kitap okumayan ve yazmayan. “Onu yanlarında Tevrat ve İncil’de yazılı bulurlar.” “Onlara iyiliği emreder”; yani imanı. “Kötülükten men eder”; yani şirki. “Temiz şeyleri helal kılar”; daha önce kendilerine haram kılınmış bazı et ve yağları helal kılar. “Pis şeyleri haram kılar”; yani leş, kan ve domuz eti gibi şeyleri. “Üzerlerindeki yükleri kaldırır”; yani üzerlerine yüklenmiş ağır hükümleri. “Ve üzerlerindeki zincirleri”; yani ağır ve zorlayıcı hükümleri kaldırır. Bunlardan biri de kasten öldürenin mutlaka öldürülmesi, affedilmemesi ve diyet kabul edilmemesi gibi ağır hükümlerdir. Eğer o peygamberi tasdik etselerdi, bütün bunlar onlardan kaldırılacaktı.

“Onlar ki ona iman ettiler”; yani onu tasdik ettiler. “Onu desteklediler”; yani ona yardım ettiler. “Ve ona yardım ettiler ve onunla indirilen nura uydular”; yani Kur’an’a. “İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”

Bunun üzerine Musa dedi ki: Allah’ım, beni Muhammed ümmetinden kıl.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 156

Bize bu dünyada bir iyilik yaz, ahirette de. Şüphesiz biz sana yöneldik. Allah dedi ki: Azabımı dilediğime isabet ettiririm; rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Onu takvâ sahiplerine, zekât verenlere ve ayetlerimize iman edenlere yazacağım.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vektub lena fi hazihid dunya haseneten (bize bu dünyada iyilik yaz) ve fil ahireti (ve ahirette de) inna hudna ileyk (şüphesiz biz Sana yöneldik) kale azabi usibu bihi men eşau (Allah dedi ki azabımı dilediğime veririm) ve rahmeti vesiat kulle şeyin (rahmetim her şeyi kuşatmıştır) fe se ektubuha lillezine yettekun (onu sakınanlara yazacağım) ve yu’tunez zekate (zekatı verenlere) vellezine hum bi ayatina yuminun (ve ayetlerimize iman edenlere)

Mukatil Tefsiri
“Bize bu dünyada bir iyilik yaz”; yani mağfiret. “Ahirette de iyilik”; yani cennet. “Biz sana yöneldik”; yani sana tevbe ettik. Allah dedi ki: “Azabımı dilediğime isabet ettiririm; rahmetim her şeyi kuşatmıştır”; yani her şeyi kaplamıştır. İblis, “Ben de her şeydenim” dedi. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: “Onu yazacağım”; yani rahmeti, “takvâ sahipleri için”; böylece İblis bundan çıkarıldı. “Ve zekât verenler”; yani Muhammed ümmeti. “Ve ayetlerimize iman edenler”; yani Kur’an’ın Allah’tan olduğuna inananlar. Yahudiler, “Biz de takvâ sahibiyiz ve zekât veririz” dediler; bunun üzerine hem İblis hem Yahudiler bundan çıkarıldı.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 155

Musa, kavminden yetmiş adamı bizim belirlediğimiz vakit için seçti. Onları sarsıntı yakalayınca dedi ki: Rabbim! Dileseydin onları da beni de daha önce helak ederdin. İçimizden beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi helak eder misin? Bu ancak senin imtihanındır; onunla dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletirsin. Sen bizim velimizsin; bizi bağışla ve bize merhamet et. Sen bağışlayanların en hayırlısısın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vahtare musa kavmehu seb’ine raculen li mikatina (Musa kavminden yetmiş adamı belirledi bizimle buluşma için) fe lemma ehazethumur recfeh (şiddetli sarsıntı onları yakalayınca) kale rabbi lev şi’te ehlektehum min kablu ve iyyaye (Rabbim dileseydin onları da beni de daha önce helak ederdin) e tuhlikuna bima feales sufehau minna (içimizdeki beyinsizlerin yaptığı yüzünden bizi helak eder misin) in hiye illa fitnetuk (bu senin imtihanından başka bir şey değildir) tudillu biha men teşau (onunla dilediğini saptırırsın) ve tehdi men teşau (ve dilediğini doğru yola iletirsin) ente veliyyuna (Sen bizim dostumuzsun) fagfir lena (bizi bağışla) verhamna (ve bize merhamet et) ve ente hayrul gafirin (Sen bağışlayanların en hayırlısısın)

Mukatil Tefsiri
“Musa kavminden yetmiş adam seçti”; on iki kabileden altışar kişi, böylece yetmiş iki kişi oldular. Musa, “Rabbim bana yetmiş kişi seçmemi emretti; kim kalırsa ona cennet vardır” dedi. Bunun üzerine Yeşu bin Nun ve Kaleb bin Yufanna geri kaldılar. “Belirlediğimiz vakit için”; yani kırk günlük buluşma için.

Musa onları dağın eteğinde bıraktı. Musa yanlarına gelince “Bize Allah’ı açıkça göster” dediler. Bunun üzerine sarsıntı, yani ölüm onları yakaladı. Musa tek başına kaldı ve ağladı.

“Onları sarsıntı yakalayınca Musa dedi ki: Rabbim! Eğer dileseydin onları da beni de daha önce helak ederdin. İçimizden beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi helak eder misin?” Musa onların, İsrailoğullarının buzağıya tapması sebebiyle cezalandırıldığını düşündü ve bu yapanları “beyinsizler” olarak niteledi.

“Bu ancak senin imtihanındır”; yani bu bir denemedir. “Onunla dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirirsin. Sen bizim velimizsin; bizi bağışla ve bize merhamet et. Sen bağışlayanların en hayırlısısın.”

Denilir ki buzağıya tapanların sayısı on iki bin kişiydi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 154

Musanın öfkesi dinince levhaları aldı. Onların yazısında Rablerinden korkanlar için bir hidayet ve rahmet vardı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lemma sekete an musa el gadab (Musa’nın öfkesi yatışınca) ehazel elvah (levhaları aldı) ve fi nushatiha huden ve rahmetun (onların yazısında hidayet ve rahmet vardı) lillezine hum li rabbihim yerhebun (Rablerinden korkanlar için)

Mukatil Tefsiri
“Musa’dan öfke dinince”; yani sükûnet bulunca. “Levhaları aldı”; attıktan sonra tekrar aldı. “Onların yazısında”; yani geri kalanında. “Bir hidayet ve rahmet vardı”; yani sapıklıktan kurtuluş ve azaptan rahmet. “Rablerinden korkanlar için.”

Musa’ya Tevrat kurban bayramı günü, cuma günü verildi. Onu taşımaya güç yetiremedi, secdeye kapandı ve dua etti; sonra hafifletildi ve omzuna alıp taşıdı.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 153

Kötülükleri işleyip sonra ardından tövbe eden ve iman edenler var ya, şüphesiz Rabbin bundan sonra çok bağışlayıcıdır, merhamet edicidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vellezine amilus seyyiati (kötülük yapanlar) summe tabu min ba’diha (sonra ardından tövbe edenler) ve amenu (ve iman edenler) inne rabbeke min ba’diha le gafurun rahim (şüphesiz Rabbin bundan sonra bağışlayan ve merhamet edendir)

Mukatil Tefsiri
“Kötülükleri işleyenler”; yani buzağıya taparak şirk koşanlar. “Sonra bundan sonra tövbe edenler”; yani şirkten sonra. “Ve iman edenler”; yani Allah’ın bir olduğuna inananlar. “Şüphesiz Rabbin bundan sonra bağışlayıcı ve merhametlidir.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 152

Şüphesiz buzağıyı ilah edinenlere, Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir zillet erişecektir. İşte iftira edenleri böyle cezalandırırız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnellezinettehazul icle (buzağıyı ilah edinenler) se yenaluhum gadabun min rabbihim (Rablerinden bir gazap erişecektir) ve zilletun fil hayatid dunya (ve dünya hayatında bir aşağılanma) ve kezalike neczil mufterin (iftira edenleri işte böyle cezalandırırız)

Mukatil Tefsiri
“Buzağıyı ilah edinenler”; yani onu tanrı sayanlar. “Onlara bir gazap erişecektir”; yani azap. “Ve dünya hayatında bir zillet”; yani horluk ve aşağılanma. Böylece kıyamete kadar zillet içinde kaldılar. “İşte iftira edenleri böyle cezalandırırız”; yani buzağı için “bu sizin ilahınızdır ve Musa’nın ilahıdır” diye yalan uyduranları.

Samirî, Musa’nın kavminden ayrılışından otuz beş gün sonra ziynet eşyalarını topladı. Kendisi bir kuyumcuydu ve üç gün içinde buzağıyı yaptı. Onların buzağıya tapacağını daha önce biliyordu; çünkü daha önce Musa’ya “Bize de onların ilahları gibi bir ilah yap” demişlerdi. Buzağıya otuz dokuz gün taptılar, sonra kırkıncı günün tamamında Musa onlara döndü.
Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 151

Musa dedi ki: Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetine dahil et. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale (dedi) rabbigfir li (Rabbim beni bağışla) ve li ehi (ve kardeşimi de) ve edhılna fi rahmetik (ve bizi rahmetine sok) ve ente erhamur rahimin (Sen merhametlilerin en merhametlisisin)

Mukatil Tefsiri
“Musa dedi ki: Rabbim! Beni bağışla”; yani beni affet. “Ve kardeşimi de.” “Bizi rahmetine dahil et. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 150

Musa, kavmine öfkeli ve üzgün olarak döndüğünde dedi ki: Benden sonra ne kötü bir iş yaptınız! Rabbinizin emrini çabucak mı terk ettiniz? Levhaları attı ve kardeşinin başını tutup kendine doğru çekti. O da dedi ki: Ey annemin oğlu! Bu kavim beni zayıf gördü ve neredeyse beni öldüreceklerdi. Düşmanları bana güldürme ve beni zalimler topluluğu ile birlikte kılma.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lemma racea musa ila kavmihi gadbane esifa (Musa kavmine öfkeli ve üzgün olarak dönünce) kale bise ma haleftumuni min badi (benim arkamdan ne kötü işler yaptınız dedi) e aciltum emre rabbikum (Rabbinizin emrini aceleye mi getirdiniz) ve elkal elvah (levhaları attı) ve ehaze bira’si ehihi yecurruhu ileyh (kardeşinin başından tuttu kendine çekti) kale ibne umme (Harun dedi ki ey anamın oğlu) innel kavmestad’afuni ve kadu yaktuluneni (bu topluluk beni güçsüz bıraktı ve neredeyse öldüreceklerdi) fe la tuşmit biye’l a’dae (düşmanları bana güldürme) ve la tec’alni meal kavmiz zalimin (beni zalim toplulukla beraber tutma)

Mukatil Tefsiri
“Musa kavmine döndüğünde”; yani dağdan dönüşünde. “Öfkeli ve üzgün olarak”; yani buzağıya tapmalarından dolayı. Allah ona Tur’da bu durumu haber vermişti. “Dedi ki: Benden sonra ne kötü bir iş yaptınız! Rabbinizin emrini çabucak mı terk ettiniz?” yani kırk günlük süreyi beklemeden acele ettiniz. “Levhaları attı”; omzundan attı, onlardan beşi gitti, dördü kaldı. “Kardeşinin başını tuttu, onu kendine doğru çekti.” Harun dedi ki: “Ey annemin oğlu! Bu kavim beni zayıf gördü ve neredeyse beni öldüreceklerdi. Düşmanları bana güldürme ve beni zalimler topluluğu ile birlikte kılma.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 149

Ne zaman ki yaptıklarına pişman oldular ve gerçekten sapmış olduklarını gördüler, dediler ki: Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa, kesinlikle hüsrana uğrayanlardan oluruz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lemma sukıta fi eydihim (yaptıklarına pişman olunca) ve raev ennehum kad dallu (sapıttıklarını görünce) kalu lein lem yerhamna rabbuna ve yagfir lena (eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa) le nekunenne minel hasirin (elbette ziyana uğrayanlardan oluruz)

Mukatil Tefsiri
“Ellerine düşürüldü”; yani pişmanlık ve nedamet içine düştüler. “Ve gerçekten sapmış olduklarını gördüler”; yani hidayetten uzaklaştıklarını anladılar. “Dediler ki: Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa kesinlikle hüsrana uğrayanlardan oluruz.” Ancak tövbeleri, öldürülme ile kabul edildi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 148

Musanın kavmi, onun ardından ziynet eşyalarından böğüren bir buzağı heykeli edindiler. Görmediler mi ki o, onlarla konuşamıyor ve onlara bir yol da gösteremiyor? Onu ilah edindiler ve zalim oldular.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vettehaze kavmu musa min badihi (Musa’nın kavmi onun ardından edindi) min huliyyihim icleen ceseden lehu huvar (ziynet eşyalarından böğüren bir buzağı heykeli) e lem yerev ennehu la yukellimuhum (onun kendileriyle konuşmadığını görmediler mi) ve la yehdihim sebilen (ve onlara yol göstermediğini) ittehazuhu (onu edindiler) ve kanu zalimin (ve zalim oldular)

Mukatil Tefsiri
“Musa’nın kavmi”; yani İsrailoğulları. “Onun ardından”; yani Tur’a gidişinden sonra. “Ziynet eşyalarından bir buzağı edindiler”; yani altınlardan yapılmış bir buzağı heykeli. “Cansız bir beden”; yani ruhu yoktu. “Onun bir böğürtüsü vardı”; yani hayvan sesi gibi bir ses çıkardı, fakat sadece bir defa ses çıkardı. “Görmediler mi ki o, onlarla konuşamıyor ve onlara bir yol da gösteremiyor?” “Onu ilah edindiler ve zalim oldular”; yani şirk koştular.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 147

Ayetlerimizi ve ahiretle karşılaşmayı yalanlayanların amelleri boşa gitmiştir. Onlar ancak yaptıklarının karşılığını görürler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vellezine kezzebu bi ayatina ve likail ahireti (ayetlerimizi ve ahiret karşılaşmasını yalanlayanlar) habitat amaluhum (amelleri boşa gitmiştir) hel yuczevne illa ma kanu yamelun (yalnız yaptıklarıyla cezalandırılırlar)

Mukatil Tefsiri
“Ayetlerimizi yalanlayanlar”; yani Kur’an’ı ve diğer delilleri. “Ve ahiretle karşılaşmayı inkâr edenler”; yani dirilişi inkâr edenler. “Amelleri boşa gitmiştir”; yani iman olmadan yaptıkları işler geçersizdir. “Onlar ancak yaptıklarının karşılığını görürler.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 146

Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar bütün ayetleri görseler de inanmazlar; doğru yolu görseler onu yol edinmezler; azgınlık yolunu görseler onu yol edinirler. Bu, ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları sebebiyledir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Se asrifu an ayatiyellezine yetekebberune fil ardı bi gayril hakk (yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden uzaklaştıracağım) ve in yerav kulle ayetin la yuminu biha (her ayeti görseler de ona inanmazlar) ve in yerav sebiler ruşdi la yettehizuhu sebilen (doğru yolu görseler onu yol edinmezler) ve in yerav sebilel gayyi yettehizuhu sebilen (sapıklık yolunu görürlerse onu yol edinirler) zalike bi ennehum kezzebu bi ayatina (çünkü ayetlerimizi yalanladılar) ve kanu anha gafilin (ve onlardan gaflet içindeydiler)

Mukatil Tefsiri
“Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden uzaklaştıracağım”; yani onları ibret almaktan çeviririm. “Onlar bütün ayetleri görseler de inanmazlar”; yani mucizeleri görürler ama tasdik etmezler. “Doğru yolu görseler onu yol edinmezler; azgınlık yolunu görseler onu yol edinirler.” “Bu, ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları sebebiyledir.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 145

Biz onun için levhalarda her şeyden bir öğüt ve her şeyin ayrıntılı açıklamasını yazdık. Bunları kuvvetle tut ve kavmine en güzeline sarılmalarını emret. Size fasıkların yurdunu göstereceğim dedik.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ketebna lehu fil elvahi (onun için levhalarda yazdık) min kulli şeyin mevizaten (her şeyden bir öğüt) ve tafsilen li kulli şeyin (ve her şeyin açıklamasını) fe huzha bi kuvveh (onları kuvvetle tut) ve’mur kavmeke ye’huzu bi ahseniha (kavmine en güzeline uymalarını emret) seurikum darel fasikin (size yoldan çıkanların yurdunu göstereceğim)

Mukatil Tefsiri
“Biz onun için levhalarda yazdık”; yani yazıyı mühür gibi kazıdık. “Her şeyden bir öğüt ve her şeyin ayrıntılı açıklaması”; yani emir, yasak ve hükümler. “Bunları kuvvetle tut”; yani ciddiyetle ve devamlılıkla. “Ve kavmine en güzeline sarılmalarını emret.” “Size fasıkların yurdunu göstereceğim”; yani Mısır ehlinin sonunu.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 144

Allah dedi ki: Ey Musa! Ben seni insanlara, verdiğim risaletlerimle ve konuşmamla seçtim. O hâlde sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale ya musa (Allah dedi ki ey Musa) inni stafeytuke alen nasi (seni insanlar üzerine seçtim) bi risalati ve bi kelami (mesajlarımla ve konuşmamla) fe huz ma ateytuke (sana verdiğimi al) ve kun mineş şakirin (ve şükredenlerden ol)

Mukatil Tefsiri
“Allah dedi ki: Ey Musa! Seni insanlara risaletlerimle ve konuşmamla seçtim”; yani vahiy aracısız konuşma ile. “O hâlde sana verdiğimi al”; yani Tevrat’ı güçlü şekilde al. “Ve şükredenlerden ol.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 143

Musa, belirlediğimiz vakitte gelince Rabbi onunla konuştu. Musa dedi ki: Rabbim! Bana kendini göster, sana bakayım. Allah dedi ki: Beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak; eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin. Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça etti ve Musa baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Seni tenzih ederim, sana tövbe ettim, ben inananların ilkiyim.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lemma cae musa li mikatina (Musa belirlediğimiz vakitte gelince) ve kellemehu rabbuhu (Rabbi onunla konuştu) kale rabbi erini enzur ileyk (dedi ki Rabbim bana kendini göster sana bakayım) kale len terani (Allah dedi ki beni göremezsin) ve lakininzur ilel cebeli (fakat dağa bak) feinistekarra mekanehu fe sevfe terani (eğer yerinde durursa beni göreceksin) felemma tecella rabbuhu lil cebeli (Rabbi dağa tecelli edince) cealehu dekken (onu paramparça etti) ve harra musa saika (Musa baygın düştü) felemma efaka (ayıldığında) kale subhaneke tubtu ileyk (seni tenzih ederim sana tövbe ettim) ve ene evvelul muminin (ve ben inananların ilkiyim)

Mukatil Tefsiri
“Musa belirlediğimiz vakitte gelince”; yani kırk günün tamamında dağa geldi. “Rabbi onunla konuştu.” Bu konuşmayı işitince onu sevdi ve Rabbini görmeyi istedi. “Dedi ki: Rabbim! Bana kendini göster, sana bakayım.” Allah dedi ki: “Beni asla göremezsin; fakat dağa bak.” Yani kendinden daha güçlü olan dağa bak. “Eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin.” “Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça etti”; yani dağ parça parça oldu. “Musa baygın düştü.” “Ayılınca dedi ki: Seni tenzih ederim, sana tövbe ettim ve ben inananların ilkiyim”; yani dünyada görülemeyeceğini ilk kabul edenim.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 142

Musa ile otuz gece için sözleştik ve buna on gece daha ekledik; böylece Rabbinin belirlediği süre kırk gece oldu. Musa, kardeşi Haruna dedi ki: Kavmimin içinde benim yerime geç, onları düzelt ve bozguncuların yoluna uyma.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve vaadna musa selasine leyleten (Musa’ya otuz gece söz verdik) ve etmemnaha biaşrin (ve onu on gece ile tamamladık) fe temme mikatu rabbihi erbaine leyleh (böylece Rabbinin belirlediği süre kırk gece oldu) ve kale musa li ehihi harune (Musa kardeşi Harun’a dedi ki) uhlufni fi kavmi (kavmimde benim yerime geç) ve aslih (ıslah et) ve la tettebi sebilel mufsidin (bozguncuların yoluna uyma)

Mukatil Tefsiri
“Musa ile otuz gece için sözleştik”; yani Zilkade ayından otuz gece. “Ve buna on gece daha ekledik”; yani Zilhicce’den on gece. “Böylece Rabbinin belirlediği süre kırk gece oldu.” Musa ve beraberindekiler denizi Aşure günü, Muharrem’in onu, geçmişti, sonra Tevrat kurban günü verildi. “Musa kardeşi Harun’a dedi ki: Kavmimin içinde benim yerime geç”; yani İsrailoğullarına bak. “Ve düzelt”; yani onlara yumuşak davran. Bu, “Sana zorluk çıkarmak istemem…” ayetine benzer. “Ve bozguncuların yoluna uyma.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 141

Hani sizi Firavun ailesinden kurtarmıştık; size azabın en kötüsünü yapıyorlardı; oğullarınızı öldürüyor, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bunda Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iz enceynakum min ali firavne (Firavun ailesinden sizi kurtardığımız zamanı hatırlayın) yesumunekum suel azab (size azabın kötüsünü uyguluyorlardı) yukattilune ebnaekum (oğullarınızı öldürüyorlardı) ve yestahyune nisaekum (kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı) ve fi zalikum belaun min rabbikum azim (bunda Rabbinizden büyük bir imtihan vardı)

Mukatil Tefsiri
“Hani sizi Firavun ailesinden kurtarmıştık”; yani İsrailoğullarını. “Size azabın en kötüsünü yapıyorlardı”; yani ağır işkenceler ediyorlardı. “Oğullarınızı öldürüyor, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı”; yani erkek çocukları öldürüp kızları hayatta bırakıyorlardı. “Bunda Rabbinizden büyük bir imtihan vardı”; yani üzerlerine gelen büyük bir belaydı.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 140

Dedi ki: Allahtan başka size ilah mı arayayım? Oysa O sizi âlemlere üstün kılmıştır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale e gayrallahi ebgikum ilahen (dedi ki size Allah’tan başka ilah mı arayayım) ve huve faddalekum alel alemin (oysa sizi alemlere üstün kılmıştır)

Mukatil Tefsiri
Musa dedi ki: “Allah’tan başka size ilah mı arayayım? Oysa O sizi âlemlere üstün kılmıştır”; yani sizi kurtarıp düşmanınızı helak ederek üstün kılmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 139

Şüphesiz bunların içinde bulundukları şey yok olmaya mahkûmdur ve yapmakta oldukları da batıldır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne haulai mutebberun ma hum fihi (şüphesiz bunların içinde bulunduğu şey yok edilecektir) ve batılun ma kanu yamelun (yaptıkları da boştur)

Mukatil Tefsiri
“Şüphesiz bunların içinde bulundukları şey yok olmaya mahkûmdur”; yani ibadet ettikleri şeyler helak olacaktır. “Ve yapmakta oldukları da batıldır.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 138

İsrailoğullarını denizden geçirdik. Sonra birtakım putlara tapmakta olan bir kavme rastladılar. Ey Musa! Onların ilahları olduğu gibi bize de bir ilah yap dediler. Musa: Siz gerçekten cahil bir toplumsunuz dedi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve cavazna bi beni israilel bahr (İsrailoğullarını denizden geçirdik) fe etev ala kavmin yakufuna ala asnamin lehum (putlarına tapan bir topluluğa rastladılar) kalu ya musa (dediler ki ey Musa) ic’al lena ilahen kema lehum aliheh (onların ilahları olduğu gibi bize de bir ilah yap) kale innekum kavmun techelun (dedi ki siz cahil bir topluluksunuz)

Mukatil Tefsiri
“İsrailoğullarını denizden geçirdik”; yani Nil’den. “Sonra putlara tapan bir kavme rastladılar”; yani putlar üzerine kapanıp ibadet eden bir topluluk gördüler. “Dediler ki: Ey Musa! Onların ilahları olduğu gibi bize de bir ilah yap.” Musa dedi ki: “Siz gerçekten cahil bir toplumsunuz.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 137

Ve o hor görülen topluluğu, bereket verdiğimiz yerin doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Sabretmelerine karşılık Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz tamamlandı. Firavun ve kavminin yaptıklarını ve kurduklarını da yerle bir ettik.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve evresnel kavmellezine kanu yustad’afune (hor görülen topluluğu mirasçı yaptık) meşarikal ardı ve megaribehelleti barekna fiha (bereket verdiğimiz yerin doğularına ve batılarına) ve temmet kelimetu rabbikel husna ala beni israil (Rabbinin güzel sözü İsrailoğulları üzerinde tamamlandı) bima saberu (sabretmeleri sebebiyle) ve demmerna ma kane yasneu firavnu ve kavmuhu (Firavun ve kavminin yaptıklarını yıktık) ve ma kanu ya’rişun (ve kurdukları yapıları da)

Mukatil Tefsiri
“Ve o hor görülen topluluğu”; yani İsrailoğullarını, “yerin doğularına ve batılarına mirasçı kıldık”; yani mukaddes toprakların doğu ve batılarına. “Ki orada bereket vermiştik”; yani bol su ve çokça ürünle. “Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz tamamlandı”; yani onlara verilen nimet ve yardım vaadi, sabretmeleri sebebiyle gerçekleşti (Kasas 5-6). “Firavun ve kavminin yaptıklarını ve kurduklarını da yerle bir ettik”; yani yaptıkları işler ve kurdukları yapılar yok edildi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 136

Biz de ayetlerimizi yalanladıkları ve onlardan gafil oldukları için onlardan intikam aldık; onları denizde boğduk.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fentekamna minhum (biz de onlardan intikam aldık) fe agraknahum fil yemmi (onları denizde boğduk) bi ennehum kezzebu bi ayatina (çünkü ayetlerimizi yalanladılar) ve kanu anha gafilin (ve onlardan gaflet içindeydiler)

Mukatil Tefsiri
“Biz de onlardan intikam aldık”; yani azapla cezalandırdık. “Onları denizde boğduk”; yani Nil’de helak ettik. “Çünkü ayetlerimizi yalanladılar ve onlardan gafil oldular”; yani ibret almadılar, yüz çevirdiler.

Bu durum, başka bir ayette de şöyle anlatılır: “Ey sihirbaz! Rabbine dua et…” (Zuhruf 49).

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 135

Fakat belirli bir süreye kadar azabı üzerlerinden kaldırdığımızda hemen sözlerinden dönüyorlardı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe lemma keşefna anhumur ricze (azabı üzerlerinden kaldırınca) ila ecelin hum baliguhu (ulaşacakları bir süreye kadar) iza hum yenkusun (birden sözlerinden dönüyorlardı)

Mukatil Tefsiri
“Fakat belirli bir süreye kadar azabı üzerlerinden kaldırdığımızda”; yani helak vakitlerine kadar mühlet verilince, “Hemen sözlerinden dönüyorlardı”; yani verdikleri sözü bozuyorlardı.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 134

Azap üzerlerine çökünce dediler ki: Ey Musa! Rabbine, sana verdiği söz hürmetine bizim için dua et. Eğer bu azabı bizden kaldırırsan mutlaka sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını seninle göndereceğiz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lemma vaka aleyhimur riczu (azap üzerlerine çökünce) kalu ya musa (dediler ki ey Musa) ud’u lena rabbeke bima ahide indek (Rabbinin sana verdiği söz gereği bizim için dua et) lein keşefte annar ricze (eğer bu azabı bizden kaldırırsan) le numinenne leke (elbette sana iman edeceğiz) ve le nursilenne meake beni israil (ve İsrailoğullarını seninle göndereceğiz)

Mukatil Tefsiri
“Azap üzerlerine çökünce dediler ki: Ey Musa! Rabbine, sana verdiği söz hürmetine bizim için dua et”; yani senden istediği gibi dua et. “Eğer bu azabı bizden kaldırırsan mutlaka sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını seninle göndereceğiz.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 133

Biz de üzerlerine tufanı, çekirgeleri, haşereleri, kurbağaları ve kanı ayrı ayrı mucizeler olarak gönderdik; yine de büyüklük tasladılar ve suçlu bir topluluk oldular.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe erselna aleyhimut tufane (üzerlerine tufanı gönderdik) vel cerade (çekirgeleri) vel kummele (haşereleri) ved defadia (kurbağaları) ved deme (kanı) ayatin mufassalatin (ayrı ayrı ayetler olarak) festekberu (buna rağmen büyüklük tasladılar) ve kanu kavmen mucrimin (ve suçlu bir topluluk oldular)

Mukatil Tefsiri
“Biz de üzerlerine tufanı gönderdik”; yani suyun taşmasıyla gelen büyük felaketi. “Ve çekirgeleri”; ekinleri yiyip bitiren sürüler. “Ve haşereleri”; her şeyi saran küçük zararlılar. “Ve kurbağaları”; evlerini ve bedenlerini dolduran. “Ve kanı”; sularının kana dönüşmesi. “Ayrı ayrı mucizeler olarak”; yani birbirinden ayrılmış, açık ayetler halinde. “Yine de büyüklük tasladılar ve suçlu bir topluluk oldular.”

Tufan: Suların yükselip tarlalarını kaplaması, günlerce süren karanlık ve çıkamaz hâle gelmeleri idi.

Çekirge: Yeryüzünü kaplayıp bütün ekinleri yemesi idi.

Haşerat: Bit ve kurtçukların her şeyi sarması idi.

Kurbağalar: Evlerine, yataklarına kadar dolmaları idi.

Kan: Sularının tamamen kana dönüşmesi idi; İsrailoğullarının suyu ise temiz kalırdı.
Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 132

Dediler ki: Bizi büyülemek için hangi ayeti getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kalu (dediler) mehma te’tina bihi min ayetin (bize hangi ayeti getirirsen getir) li tesharena biha (bizi onunla büyülemek için) fe ma nahnu leke bi muminin (biz sana inanacak değiliz)

Mukatil Tefsiri
“Dediler ki: Bizi büyülemek için hangi ayeti getirirsen getir”; yani hangi mucizeyi getirirsen getir, “Biz sana inanacak değiliz”; yani seni tasdik etmeyeceğiz.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 131

Onlara bir iyilik geldiğinde Bu bizim hakkımızdır derlerdi; bir kötülük isabet edince de bunu Musaya ve onunla beraber olanlara uğursuzluk sayarlardı. Bilin ki onların uğursuzluğu Allah katındadır, fakat çoğu bilmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe iza caethumul hasenetu (onlara iyilik geldiğinde) kalu (dediler) lena hazihi (bu bizim hakkımızdır) ve in tusibhum seyyietun (eğer onlara bir kötülük dokunursa) yetteyyeru bi musa ve men meahu (Musa’yı ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı) ela innema tairuhum indallah (dikkat edin onların uğursuzluğu Allah katındadır) ve lakinne ekserahum la yalemun (fakat çoğu bilmez)

Mukatil Tefsiri
“Onlara bir iyilik geldiğinde”; yani bolluk, bereket ve rahatlık geldiğinde, “Bu bizim hakkımızdır” derlerdi; yani bunu kendi liyakatlerine bağlarlardı. “Bir kötülük isabet edince”; yani açlık, kıtlık, bela ve musibet geldiğinde, “Bunu Musa’ya ve onunla beraber olanlara uğursuzluk sayarlardı”; yani “Bu kötülük Musa’nın uğursuzluğundandır” derlerdi. Allah buyurdu ki: “Bilin ki onların uğursuzluğu Allah katındadır”; yani başlarına gelen Allah’tandır. “Fakat çoğu bilmez.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 130

Andolsun, Firavun ailesini yıllarla ve ürünlerden eksiltmeyle yakaladık ki düşünüp ibret alsınlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lekad ehazna ale firavne bis sinine (Firavun ailesini yıllarla kıtlıkla yakaladık) ve naksin mines semerat (ve ürün eksikliğiyle) leallehum yezzekkerun (umulur ki düşünüp öğüt alırlar)

Mukatil Tefsiri
“Andolsun, Firavun ailesini yıllarla yakaladık”; yani kıtlık ve kuraklıkla. “Ve ürünlerden eksiltmeyle”; yani meyvelerde azalma ve rızıkta daralma ile. “Umulur ki düşünüp ibret alırlar”; yani belki Allah’a yönelir, tevhide dönerler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 129

Dediler ki: Sen bize gelmeden önce de eziyet gördük, geldikten sonra da. Dedi ki: Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helak eder ve sizi yeryüzünde onların yerine geçirir de nasıl davranacağınıza bakar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kalu (dediler) uzina min kabli en te’tiyena (sen bize gelmeden önce de eziyet gördük) ve min badi ma ci’tena (geldikten sonra da) kale asa rabbukum en yuhlike aduvvekum (Musa dedi ki umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helak eder) ve yestahlifekum fil ardı (ve sizi yeryüzünde hakim kılar) fe yenzura keyfe tamelun (sonra nasıl davranacağınıza bakar)

Mukatil Tefsiri
“Dediler ki: Sen bize gelmeden önce de eziyet gördük, geldikten sonra da.” “Dedi ki: Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helak eder ve sizi yeryüzünde onların yerine geçirir de nasıl davranacağınıza bakar.” Bu, şu ayetlere benzer: “Biz istiyorduk ki yeryüzünde zayıf düşürülenlere lütufta bulunalım…” (Kasas 5-6).

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 128

Musa kavmine dedi ki: Allahtan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz yeryüzü Allahındır; onu kullarından dilediğine miras bırakır. Sonuç, takva sahiplerinindir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale musa li kavmih (Musa kavmine dedi) isteinu billahi (Allah’tan yardım isteyin) vasbiru (ve sabredin) innel arda lillah (şüphesiz yeryüzü Allah’ındır) yurisuha men yeşau min ibadih (kullarından dilediğine onu miras bırakır) vel akıbetu lil muttekin (sonuç sakınanlarındır)

Mukatil Tefsiri
“Musa kavmine dedi ki: Allah’tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz yeryüzü Allah’ındır; onu kullarından dilediğine miras bırakır. Sonuç, takva sahiplerinindir.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 127

Firavunun kavminden ileri gelenler dediler ki: Musayı ve kavmini bırakacak mısın ki yeryüzünde fesat çıkarsınlar ve seni ve ilahlarını terk etsinler? Dedi ki: Onların oğullarını öldürecek, kadınlarını sağ bırakacağız. Şüphesiz biz onların üzerinde üstünüz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kale el meleu min kavmi firavne (Firavun’un kavminden ileri gelenler dediler) e tezeru musa ve kavmehu (Musa’yı ve kavmini bırakacak mısın) li yufsidu fil ardı (yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar diye) ve yezerake ve alihetek (ve seni ve ilahlarını terk etsinler diye) kale (Firavun dedi) se nukattilu ebnaehum (onların oğullarını öldüreceğiz) ve nestahyi nisaihum (kadınlarını sağ bırakacağız) ve inna fevkahum kahirun (ve biz onların üstünde ezici güce sahibiz)

Mukatil Tefsiri
“Firavun’un kavminden ileri gelenler dediler ki: Musa’yı ve kavmini bırakacak mısın ki yeryüzünde fesat çıkarsınlar ve seni ve ilahlarını terk etsinler?” “Dedi ki: Onların oğullarını öldürecek, kadınlarını sağ bırakacağız. Şüphesiz biz onların üzerinde üstünüz.” Bu, şu ayete benzer: “Firavun, ‘Bırakın beni Musa’yı öldüreyim…’” (Mü’min 26).

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 126

Sen bizden sadece Rabbimizin ayetlerine iman ettiğimiz için intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve bizi Müslümanlar olarak vefat ettir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma tenkimu minna (sen bizden sadece şunun öcünü alıyorsun) illa en amenna bi ayati rabbina lemma caetena (Rabbimizin ayetleri bize gelince onlara iman etmemizin) rabbena efrig aleyna sabran (Rabbimiz üzerimize sabır dök) ve teveffena muslimin (ve canımızı müslümanlar olarak al)

Mukatil Tefsiri
“Sen bizden sadece Rabbimizin ayetlerine iman ettiğimiz için intikam alıyorsun”; yani asa ve el mucizesine iman ettikleri için. “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve bizi Müslümanlar olarak vefat ettir”; yani tevhid üzere öldür.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 125

Dediler ki: Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kalu (dediler) inna ila rabbina munkalibun (şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz)

Mukatil Tefsiri
“Dediler ki: Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 124

Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra hepinizi asacağım.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Le ukattıanne eydiyekum ve erculekum min hilafin (ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim) summe le usallibennekum ecmain (sonra hepinizi asacağım)

Mukatil Tefsiri
“Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra hepinizi asacağım.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 123

Firavun dedi ki: Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha! Bu, şehirde kurduğunuz bir tuzaktır; halkını buradan çıkarmak istiyorsunuz. Yakında bileceksiniz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale firavnu (Firavun dedi) amentum bihi (ona iman ettiniz) kable en azene lekum (ben size izin vermeden önce) inne haza le mekrun mekertumuhu fil medineti (şüphesiz bu şehirde kurduğunuz bir tuzaktır) li tuhricu minha ehleha (halkını oradan çıkarmak için) fe sevfe talemun (yakında bileceksiniz)

Mukatil Tefsiri
“Firavun dedi ki: Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha! Bu, şehirde kurduğunuz bir tuzaktır; halkını buradan çıkarmak istiyorsunuz. Yakında bileceksiniz.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 122

Musa ve Harunun Rabbine.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Rabbi musa ve harun (Musa ve Harun’un Rabbine)

Mukatil Tefsiri
“Musa ve Harun’un Rabbine.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 121

Dediler ki: Âlemlerin Rabbine iman ettik.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kalu (dediler) amenna (iman ettik) bi rabbil alemin (alemlerin Rabbine)

Mukatil Tefsiri
“Dediler ki: Âlemlerin Rabbine iman ettik.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 120

Sihirbazlar secdeye kapandılar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ulkiyes seharatu (sihirbazlar bırakıldılar) sacidin (secde edenler olarak)

Mukatil Tefsiri
“Sihirbazlar secdeye kapandılar.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 119

Orada yenildiler ve küçük düşmüş olarak geri döndüler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe gulibu (yenildiler) hunalike (orada) venkalebu (ve döndüler) sagirin (küçük düşmüş olarak)

Mukatil Tefsiri
“Orada yenildiler ve küçük düşmüş olarak geri döndüler”; yani zilletle.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 118

Böylece hak ortaya çıktı ve onların yaptıkları boşa gitti.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe vekaal (böylece ortaya çıktı) hakku (gerçek) ve batale (boşa çıktı) ma kanu yamelun (onların yaptıkları)

Mukatil Tefsiri
“Böylece hak ortaya çıktı”; yani bunun sihir olmadığı anlaşıldı, “ve onların yaptıkları boşa gitti”; yani sihirleri iptal oldu.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 117

Musaya vahyettik: Asanı bırak. Bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuyor.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve evhayna (ve vahyettik) ila musa (Musa’ya) en elkı (at diye) asak (asanı) fe iza hiye (birden o) telkafu (yutuyordu) ma yefikun (onların uydurduklarını)

Mukatil Tefsiri
“Musa’ya vahyettik: Asanı bırak”; o da attı, “bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuyor”; yani onların getirdiği yalanları.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 116

Dedi ki: Siz atın. Atınca insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir ortaya koydular.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale (Musa dedi) elku (siz atın) felemma (onlar atınca) elkav (attılar) seharu (büyülediler) ayunen nasi (insanların gözlerini) vesterhebuhum (ve onları korkuttular) ve cau (ve getirdiler) bi sihrin azim (büyük bir sihir)

Mukatil Tefsiri
“Dedi ki: Siz atın.” “Atınca insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir ortaya koydular.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 115

Dediler ki: Ey Musa! Ya sen at ya da atan biz olalım.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kalu (dediler) ya musa (ey Musa) imma (ya) en tulkiye (önce sen atacaksın) ve imma (yahut) en nekune (biz olacağız) nahnul mulkin (atanlar)

Mukatil Tefsiri
“Dediler ki: Ey Musa! Ya sen at ya da atan biz olalım.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 114

Dedi ki: Evet, hem de siz mutlaka yakınlardan olacaksınız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale (Firavun dedi) naam (evet) ve innekum (ve şüphesiz siz) le minel mukarrabin (yakınlardan olacaksınız)

Mukatil Tefsiri
“Dedi ki: Evet, hem de siz mutlaka yakınlardan olacaksınız.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 113

Sihirbazlar Firavuna geldiler ve dediler ki: Eğer biz galip gelirsek elbette bize bir ödül var mı?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve cae (geldi) seharatu firavne (Firavun’un sihirbazları) kalu (dediler) inne (şüphesiz) lena (bizim için) le ecran (bir ödül vardır) in kunna (eğer olursak) nahnul galibin (galip gelenler)

Mukatil Tefsiri
“Sihirbazlar Firavun’a geldiler ve dediler ki: Eğer biz galip gelirsek elbette bize bir ödül var mı?”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 112

Sana bütün bilgili sihirbazları getirsinler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ye’tuke (sana getirsinler) bi kulli (bütün) sahirin (sihirbazları) alim (bilgili)

Mukatil Tefsiri
“Sana bütün bilgili sihirbazları getirsinler.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 111

Dediler ki: Onu ve kardeşini alıkoy ve şehirlere toplayıcılar gönder.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kalu (dediler) ercih (beklet) ve ehahu (onun kardeşini) ve ersil (gönder) fil medaini (şehirlere) haşirin (toplayıcılar)

Mukatil Tefsiri
“Dediler ki: Onu ve kardeşini alıkoy ve şehirlere toplayıcılar gönder.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 110

Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Öyleyse ne emredersiniz?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yuridu en yuhricekum min ardıkum (sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor) fe maza te’murun (peki siz ne emredersiniz)

Mukatil Tefsiri
“Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Öyleyse ne emredersiniz?”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 109

Firavunun kavminden ileri gelenler dediler ki: Şüphesiz bu çok bilgili bir sihirbazdır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale el meleu min kavmi firavne (Firavun’un kavminden ileri gelenler dediler ki) inne haza le sahirun alim (şüphesiz bu çok bilgili bir sihirbazdır)

Mukatil Tefsiri
“Firavun’un kavminden ileri gelenler dediler ki: Şüphesiz bu çok bilgili bir sihirbazdır.” Bu ifade şu ayete benzer: “Şüphesiz bu, çok bilgili bir sihirbazdır” (Şuarâ 34).

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 108

Elini çekip çıkardı; bir de ne görsünler, bakanlara bembeyaz göründü.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve nezaa yedehu (elini çıkardı) fe iza hiye beyda linnazırin (bakanlara bembeyaz göründü)

Mukatil Tefsiri
“Elini çekip çıkardı; bir de ne görsünler, bakanlara bembeyaz göründü”; yani parlaklığı göz kamaştırıyordu.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 107

Bunun üzerine asasını attı; bir de ne görsünler, apaçık bir ejderha oluverdi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe elka asahu (Musa asasını attı) fe iza hiye su’banun mubin (birden apaçık bir ejderha oldu)

Mukatil Tefsiri
“Bunun üzerine asasını attı; bir de ne görsünler, apaçık bir ejderha oluverdi.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 106

Eğer bir ayet getirdiysen, onu ortaya koy; eğer doğru söyleyenlerden isen.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale in kunte ci’te bi ayetin fe’ti biha (Firavun dedi ki eğer bir ayet getirdiysen onu göster) in kunte mines sadikin (eğer doğru söyleyenlerdensen)

Mukatil Tefsiri
“Eğer bir ayet getirdiysen, onu ortaya koy; eğer doğru söyleyenlerden isen.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 105

Allah hakkında yalnız gerçeği söylemek benim üzerime bir görevdir. Size Rabbinizden apaçık bir delil getirdim. İsrailoğullarını benimle gönder.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Hakikun ala en la ekule alallahi illel hakk (Allah hakkında gerçekten başkasını söylememekle yükümlüyüm) kad ci’tukum bi beyyinetin min rabbikum (Rabbinizden size açık bir delil getirdim) fe ersil meıye beni israil (İsrailoğullarını benimle gönder)

Mukatil Tefsiri
“Allah hakkında yalnız gerçeği söylemek benim üzerime bir görevdir”; yani O beni elçi olarak gönderdi. “Size Rabbinizden apaçık bir delil getirdim”; yani asa ve el mucizesi. “İsrailoğullarını benimle gönder”; yani onları serbest bırak.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 104

Musa dedi ki: Ey Firavun! Şüphesiz ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kale musa (Musa dedi ki) ya firavnu inni resulun min rabbil alemin (ey Firavun ben alemlerin Rabbinden bir peygamberim)

Mukatil Tefsiri
“Musa dedi ki: Ey Firavun! Şüphesiz ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 103

Sonra onların ardından Musayı ayetlerimizle Firavun ve ileri gelenlerine gönderdik; fakat onlar bu ayetlere zulmettiler. Bak, bozguncuların sonu nasıl oldu.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Summe beasna min badihim musa bi ayatina ila firavne ve meleih (sonra onların ardından Musa’yı ayetlerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik) fe zalemu biha (ayetlere zulmettiler) fenzur keyfe kane akıbetul mufsidin (bozguncuların sonu nasıl oldu bak)

Mukatil Tefsiri
“Sonra onların ardından Musa’yı ayetlerimizle Firavun ve ileri gelenlerine gönderdik”; yani asa ve el mucizesiyle. “Fakat onlar bu ayetlere zulmettiler”; yani onları inkâr ettiler ve sihir dediler. “Bak, bozguncuların sonu nasıl oldu”; yani sonları boğulmak oldu.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 102

Biz onların çoğunda bir ahit bulmadık; doğrusu onların çoğunu yoldan çıkmış bulduk.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma vecedna li ekserihim min ahd (onların çoğunda bir söz bağlılığı bulmadık) ve in vecedna ekserahum le fasikin (çoğunu gerçekten yoldan çıkmış bulduk)

Mukatil Tefsiri
“Biz onların çoğunda bir ahit bulmadık”; yani verdikleri söze sadık kalmadılar. “Doğrusu onların çoğunu yoldan çıkmış bulduk”; yani itaatten çıkmış kimselerdi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 101

İşte o memleketler; onların haberlerinden sana anlatıyoruz. Andolsun ki onlara peygamberleri apaçık delillerle gelmişti; fakat önceden yalanladıkları şeye iman edecek değillerdi. İşte Allah kâfirlerin kalplerini böyle mühürler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Tilkel kura (işte o memleketler) nekussu aleyke min enbaiha (onların haberlerinden sana anlatıyoruz) ve lekad caethum rusuluhum bil beyyinat (peygamberleri onlara açık deliller getirmişti) fe ma kanu li yuminu bima kezzebu min kabl (önceden yalanladıkları şeye iman edecek değillerdi) kezalike yatbaullah ala kulubil kafirin (Allah kafirlerin kalplerini işte böyle mühürler)

Mukatil Tefsiri
“İşte o memleketler; onların haberlerinden sana anlatıyoruz.” “Andolsun ki onlara peygamberleri apaçık delillerle gelmişti”; yani azabın ineceğini bildirdiler. “Fakat önceden yalanladıkları şeye iman edecek değillerdi”; yani önceki kavimlerin yaptığı gibi inkâr ettiler. “İşte Allah kâfirlerin kalplerini böyle mühürler”; yani küfür üzere mühürler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 100

Yeryüzüne önceki sahiplerinden sonra varis olanlara hâlâ açık olmadı mı ki, dileseydik onları da günahları sebebiyle yakalardık ve kalplerini mühürlerdik de artık işitmezlerdi?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E ve lem yehdi lillezine yerisunel arda min badi ehliha (önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne varis olanlara belli olmadı mı) en lev neşau esabnahum bi zunubihim (dileseydik onları günahları sebebiyle cezalandırırdık) ve natbeu ala kulubihim (ve kalplerini mühürleriz) fe hum la yesmeun (artık onlar işitmezler)

Mukatil Tefsiri
“Yeryüzüne önceki sahiplerinden sonra varis olanlara açık olmadı mı ki”; yani ibret almazlar mı, “dileseydik onları da günahları sebebiyle yakalardık”; yani helak ederdik. “Ve kalplerini mühürlerdik de artık işitmezlerdi”; yani hidayeti kabul etmezlerdi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 99

Allahın tuzağından emin mi oldular? Allahın tuzağından ancak hüsrana uğrayan topluluk emin olur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E fe eminu mekrellah (Allah’ın tuzağından emin mi oldular) fe la ye’menu mekrellahi illel kavmul hasirun (ziyana uğrayan topluluktan başkası Allah’ın tuzağından emin olmaz)

Mukatil Tefsiri
“Allah’ın tuzağından emin mi oldular?”; yani azabından. “Allah’ın tuzağından ancak hüsrana uğrayan topluluk emin olur.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 98

Yoksa o memleketlerin halkı, kuşluk vakti eğlenirlerken azabımızın kendilerine gelmeyeceğinden emin mi oldular?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E ve emine ehlel kura en ye’tiyehum be’suna duhan ve hum yelabun (yahut kuşluk vakti onlar oynarken azabımızın gelmesinden emin mi oldular)

Mukatil Tefsiri
“Yoksa o memleketlerin halkı, kuşluk vakti eğlenirlerken azabımızın kendilerine gelmeyeceğinden emin mi oldular?” Bu ifade şu ayete benzer: “İnsanların kuşluk vakti toplanması” (Tâhâ 59).

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 97

O memleketlerin halkı, geceleyin uyurlarken azabımızın kendilerine gelmeyeceğinden emin mi oldular?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E fe emine ehlel kura en ye’tiyehum be’suna beyaten ve hum naimun (memleket halkı azabımızın geceleyin onlar uyurken gelmesinden emin mi oldular)

Mukatil Tefsiri
“O memleketlerin halkı, geceleyin uyurlarken azabımızın kendilerine gelmeyeceğinden emin mi oldular?”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 96

Eğer o memleketlerin halkı iman etseler ve sakınsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bereketler açardık. Fakat yalanladılar; biz de onları kazandıklarıyla yakaladık.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lev enne ehlel kura amenu vettekav (o memleket halkı iman edip sakınsaydı) le fetehna aleyhim berekatin mines semai vel ard (üzerlerine gökten ve yerden bereketler açardık) ve lakin kezzebu (fakat yalanladılar) fe ehaznahum bima kanu yeksibun (biz de onları kazandıkları sebebiyle yakaladık)

Mukatil Tefsiri
“Eğer o memleketlerin halkı iman etseler ve sakınsalardı”; yani şirki terk etselerdi, “üzerlerine gökten ve yerden bereketler açardık”; yani yağmur ve bitkiler. “Fakat yalanladılar; biz de onları kazandıklarıyla yakaladık”; yani şirke ve inkâra karşılık azap ettik.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 95

Sonra kötülüğün yerine iyiliği değiştirdik, sonunda çoğaldılar ve Atalarımıza da darlık ve bolluk dokunmuştu dediler. Bunun üzerine onları ansızın yakaladık, onlar farkında değillerdi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Summe beddelna mekanes seyyietil hasenete (sonra kötülüğün yerine iyiliği değiştirdik) hatta afev (çoğaldılar) ve kalu kad messa abaenad darrau ves serrau (atalarımıza da sıkıntı ve sevinç dokunmuştu dediler) fe ehaznahum bagteten (biz de onları ansızın yakaladık) ve hum la yeşurun (onlar farkında değillerdi)

Mukatil Tefsiri
“Sonra kötülüğün yerine iyiliği değiştirdik”; yani sıkıntıyı bolluğa çevirdik, “sonunda çoğaldılar”; yani güçlendiler ve arttılar. “Ve dediler ki: Atalarımıza da darlık ve bolluk dokunmuştu”; yani bunu sıradan gördüler. “Bunun üzerine onları ansızın yakaladık”; yani azapla, “onlar farkında değillerdi.” Bu, şu ayetin benzeridir: “Bu, Rabbinin, halkı habersizken memleketleri zulümle helak etmeyecek olmasındandır” (En‘âm 131).

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 94

Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek, mutlaka oranın halkını sıkıntı ve darlıkla yakaladık ki yalvarsınlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma erselna fi karyetin min nebiyyin (hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek) illa ehazna ehleha bil be’sai ved darrai (onun halkını sıkıntı ve darlıkla yakaladık) leallehum yeddarraun (umulur ki yalvarırlar)

Mukatil Tefsiri
“Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek”; yani onu yalanladılar, “mutlaka oranın halkını sıkıntı ve darlıkla yakaladık”; yani kuraklık ve hastalıkla, “ki yalvarsınlar”; yani Rablerine yönelip O’nu birlesinler diye.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 93

O da onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: Ey kavmim! Ben size Rabbimin mesajlarını tebliğ ettim ve size öğüt verdim. Artık inkâr eden bir topluma nasıl üzüleyim?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe tevella anhum (Şuayb onlardan yüz çevirdi) ve kale ya kavmi lekad eblagtukum risalati rabbi (ey kavmim Rabbimin mesajlarını size ulaştırdım) ve nasahtu lekum (ve size öğüt verdim) fe keyfe asa ala kavmin kafirin (şimdi kafir bir topluluk için nasıl üzüleyim)

Mukatil Tefsiri
“O da onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: Ey kavmim! Ben size Rabbimin mesajlarını tebliğ ettim ve size öğüt verdim. Artık inkâr eden bir topluma nasıl üzüleyim?”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 92

Şuaybı yalanlayanlar, sanki orada hiç yaşamamış gibi oldular. Şuaybı yalanlayanlar, işte asıl hüsrana uğrayanlar onlardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezine kezzebu şuayben (Şuayb’ı yalanlayanlar) ke en lem yagnev fiha (orada hiç yaşamamış gibi oldular) ellezine kezzebu şuayben kanu humul hasirin (Şuayb’ı yalanlayanlar işte ziyana uğrayanların kendileri oldular)

Mukatil Tefsiri
“Şuayb’ı yalanlayanlar sanki orada hiç yaşamamış gibi oldular. Şuayb’ı yalanlayanlar, işte asıl hüsrana uğrayanlar onlardır.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 91

Derken onları şiddetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü çöke kaldılar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe ehazethumur recfeh (onları şiddetli sarsıntı yakaladı) fe asbehu fi darihim casimin (yurtlarında diz üstü çökmüş halde kaldılar)

Mukatil Tefsiri
“Derken onları şiddetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü çöke kaldılar.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 90

Kavminden inkâr eden ileri gelenler dediler ki: Eğer Şuayba uyarsanız, o takdirde siz gerçekten hüsrana uğrayanlardan olursunuz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kale el meleullezine keferu min kavmih (kavminden inkar eden ileri gelenler dediler ki) leinitteba’tum şuayben (eğer Şuayb’a uyarsanız) innekum izen le hasirun (o zaman mutlaka ziyana uğrarsınız)

Mukatil Tefsiri
“Kavminden inkâr eden ileri gelenler dediler ki: Eğer Şuayb’a uyarsanız, o takdirde siz gerçekten hüsrana uğrayanlardan olursunuz.” Bu, şu ayete benzer: “Eğer onu kurt yerse ve biz bir topluluk isek, o zaman gerçekten hüsrana uğrayanlardan oluruz” (Yusuf 14).

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 89

Doğrusu, Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek, Allaha karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah dilemedikçe ona dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz her şeyi ilmiyle kuşatmıştır. Biz Allaha tevekkül ettik. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet. Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kadiftereyna alallahi keziben in udna fi milletikum (eğer sizin dininize dönersek Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz) bade iz neccanallahu minha (Allah bizi ondan kurtardıktan sonra) ve ma yekunu lena en neude fiha (oraya dönmemiz bizim için olacak şey değildir) illa en yeşaallahu rabbuna (ancak Rabbimiz Allah dilerse olur) vesia rabbuna kulle şeyin ilmen (Rabbimiz ilmiyle her şeyi kuşatmıştır) alallahi tevekkelna (biz Allah’a dayandık) rabbenaftah beynena ve beyne kavmina bil hakk (Rabbimiz bizimle kavmimiz arasında hak ile hüküm ver) ve ente hayrul fatihin (Sen hüküm verenlerin en hayırlısısın)

Mukatil Tefsiri
“Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz dilemedikçe ona dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz her şeyi ilmiyle kuşatmıştır. Biz Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet. Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 88

Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: Ey Şuayb! Seni ve seninle birlikte iman edenleri mutlaka yurdumuzdan çıkaracağız yahut dinimize döneceksiniz. Dedi ki: İstemesek de mi?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale el meleullezinestekberu min kavmih (kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki) le nuhricenneke ya şuaybu vellezine amenu meake min karyetina (ey Şuayb seni ve seninle iman edenleri şehrimizden çıkaracağız) ev le teudunne fi milletina (yahut dinimize döneceksiniz) kale e ve lev kunna karihin (istemesek de mi dedi)

Mukatil Tefsiri
“Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: Ey Şuayb! Seni ve seninle birlikte iman edenleri mutlaka yurdumuzdan çıkaracağız yahut dinimize döneceksiniz.” Dedi ki: “İstemesek de mi?”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 87

Eğer sizden bir grup benimle gönderilene iman etmiş, bir grup da iman etmemişse; Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O hükmedenlerin en hayırlısıdır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve in kane taifetun minkum amenu billezi ursiltu bih (içinizden bir grup benimle gönderilene iman ettiyse) ve taifetun lem yuminu (bir grup da iman etmediyse) fasbiru hatta yahkumallahu beynena (Allah aramızda hüküm verinceye kadar sabredin) ve huve hayrul hakimin (O hüküm verenlerin en hayırlısıdır)

Mukatil Tefsiri
“Eğer sizden bir grup benimle gönderilene iman etmiş, bir grup da iman etmemişse”; yani bir kısmınız tasdik etti, bir kısmınız etmedi. “Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin”; yani azap gelinceye kadar. “O hükmedenlerin en hayırlısıdır”; yani en iyi hüküm verendir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 86

Her yol başında oturup tehdit ederek, Allahın yolundan alıkoymayın; Ona iman edenleri engellemeyin ve o yolu eğriltmek istemeyin. Hatırlayın ki siz az idiniz, sonra O sizi çoğalttı. Ve bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bakın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve la takudu bi kulli sıratin (her yolun başında oturmayın) tuidune ve tesuddune an sebilillahi men amene bih (Allah’ın yolundan O’na iman edenleri tehdit ederek çevirmeyin) ve tebguneha ivecen (ve onu eğri göstermeye çalışmayın) vezkuru iz kuntum kalilen fe kesserakumullah (siz azken Allah sizi çoğalttı) venzuru keyfe kane akibetul mufsidin (bozguncuların sonu nasıl oldu bakın)

Mukatil Tefsiri
“Her yol başında oturmayın”; yani yollar üzerinde pusu kurup, “tehdit ederek” iman edenleri öldürmekle korkutmayın. “Allah’ın yolundan alıkoyuyorsunuz”; yani İslam dininden. “O’na iman edenleri engelliyorsunuz”; yani Allah’ı birleyenleri. “Ve o yolu eğriltmek istiyorsunuz”; yani İslam dinini bozmak istiyorsunuz. “Hatırlayın ki siz az idiniz”; yani önceki kavimlerin helakinden sonra sayınız azdı. “Sonra sizi çoğalttı”; yani sayınızı artırdı. “Ve bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bakın”; yani Nuh, Âd, Semûd ve Lût kavimlerinin dünyadaki azapla nasıl helak edildiklerine ibretle bakın.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 85

Medyene de kardeşleri Şuaybı gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allaha kulluk edin; sizin Ondan başka ilahınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir. Ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksiltmeyin ve yeryüzünde ıslah edildikten sonra bozgunculuk yapmayın. Eğer inanıyorsanız bu sizin için daha hayırlıdır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ila medyene ehahum şuayben (Medyen kavmine kardeşleri Şuayb’ı gönderdik) kale ya kavmi’budullah (dedi ki ey kavmim Allah’a kulluk edin) ma lekum min ilahin gayruh (sizin için O’ndan başka ilah yoktur) kad caetkum beyyinetun min rabbikum (Rabbinizden size açık delil geldi) fe evful keyle vel mizan (ölçüyü ve tartıyı tam yapın) ve la tebhasun nase eşyaehum (insanların eşyalarını eksiltmeyin) ve la tufsidu fil ardı bade ıslahiha (yeryüzü düzeltildikten sonra bozgunculuk yapmayın) zalikum hayrun lekum (bu sizin için daha hayırlıdır) in kuntum muminin (eğer iman edenlerseniz)

Mukatil Tefsiri
“Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik”; din bakımından değil, nesep bakımından kardeşleriydi. “Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin”; yani O’nu birleyin. “Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur”; yani başka Rabbiniz yoktur. “Size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir”; yani Rabbinizden bir açıklama. “Ölçüyü ve tartıyı tam yapın ve insanların eşyalarını eksiltmeyin”; yani ölçü ve tartıda hile yaparak insanların haklarını azaltmayın. “Yeryüzünde ıslah edildikten sonra bozgunculuk yapmayın”; yani itaatten sonra ölçü ve tartıyı eksilterek fesat çıkarmayın. Çünkü günahlar geçimin bozulması ve halkın helakidir. “Bu sizin için daha hayırlıdır”; yani ölçü ve tartıyı tam yapmak, eksiltmekten daha hayırlıdır. “Eğer inanıyorsanız”; yani iman etmişseniz, ahirette bu sizin için dünyadaki eksiltmeden daha hayırlıdır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 84

Üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bak!

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve emtarna aleyhim metaran (üzerlerine bir yağmur yağdırdık) fenzur keyfe kane akıbetul mucrimin (bak suçluların sonu nasıl oldu)

Mukatil Tefsiri
“Onların üzerine bir yağmur yağdırdık”; yani üzerlerine taş yağdırdık. “Artık bak, suçluların sonu nasıl oldu!”; yani Lût kavminin sonu, yerin dibine geçirilmek ve taşlanmak oldu.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 83

Biz de onu ve ailesini kurtardık; karısı hariç, o geride kalanlardan oldu.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe enceynahu ve ehlehu (onu ve ailesini kurtardık) illemraetehu (ancak karısı hariç) kanet minel gabirin (geride kalanlardan oldu)

Mukatil Tefsiri
“Biz de onu ve ailesini azaptan kurtardık; karısı hariç, o geride kalanlardan oldu”; yani azapta kalanlardan.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 82

Kavminin cevabı sadece: Onları memleketinizden çıkarın! Çünkü onlar temiz kalmak isteyen insanlarmış! demeleri oldu.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma kane cevabe kavmihi (kavminin cevabı sadece şu oldu) illa en kalu (dediler ki) ahricuhum min karyetikum (bunları şehrinizden çıkarın) innehum unasun yetetahherun (çünkü onlar temiz kalmak isteyen insanlardır)

Mukatil Tefsiri
“Kavminin cevabı, onları bu fuhuştan men ettiğinde, sadece şu oldu: ‘Lût’un ailesini memleketinizden çıkarın! Çünkü onlar temizlenen insanlardır’”; yani erkeklere yaklaşmaktan sakınan kimselerdir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 81

Gerçekten siz, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere gidiyorsunuz. Hayır, siz aşırı giden bir topluluksunuz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Innekum (siz gerçekten) le te’tuner ricale şehveten (erkeklere şehvetle gidiyorsunuz) min dunin nisa (kadınları bırakıp) bel entum kavmun musrifun (hayır siz aşırı giden bir topluluksunuz)

Mukatil Tefsiri
“Gerçekten siz erkeklere, kadınları bırakıp şehvetle yaklaşıyorsunuz. Hayır, siz aşırı giden bir topluluksunuz”; yani büyük günah işleyen bir kavimsiniz.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 80

Lûtu da gönderdik. Kavmine dedi ki: Sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı mı yapıyorsunuz?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lutan iz kale li kavmih (Lut’u da gönderdik kavmine dedi ki) e te’tunel fahisete (siz o hayasızlığı mı yapıyorsunuz) ma sebekakum biha min ehadin minel alemin (sizden önce alemlerden hiç kimse bunu yapmadı)

Mukatil Tefsiri
“Lût’u da gönderdik. Kavmine dedi ki: Siz o hayasızlığı mı yapıyorsunuz?”; yani bu büyük günahı, erkeklere yaklaşmayı, bunun bir fuhuş olduğunu bile bile. “Sizden önce âlemlerden hiç kimse bunu yapmamıştır”; yani sizden önce böyle bir fiili işleyen olmamıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 79

Sâlih onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: Ey kavmim! Andolsun ki ben size Rabbimin mesajını tebliğ ettim ve size öğüt verdim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe tevella anhum (Salih onlardan yüz çevirdi) ve kale ya kavmi lekad eblagtukum risalete rabbi (ey kavmim Rabbimin mesajını size ulaştırdım) ve nasahtu lekum (ve size öğüt verdim) ve lakin la tuhibbunen nasihin (fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz)

Mukatil Tefsiri
“Sâlih onlardan yüz çevirdi”; azabı yalanladıkları için. “Ve dedi ki: Ey kavmim! Andolsun size Rabbimin mesajını tebliğ ettim”; yani dünyada üzerinize inecek azabı bildirdim. “Size öğüt verdim”; sizi azabından sakındırdım. “Fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz”; yani kendisini.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 78

Bunun üzerine onları şiddetli bir sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe ehazethumur recfeh (onları şiddetli sarsıntı yakaladı) fe asbehu fi darihim casimin (yurtlarında diz üstü çökmüş halde kaldılar)

Mukatil Tefsiri
“Onları sarsıntı yakaladı”; yani Cebrâil’in çığlığıyla cumartesi sabahı azap geldi. “Böylece yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar”; yani evlerinde cansız, ölü olarak kaldılar.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 77

Derken deveyi kestiler, Rablerinin emrine başkaldırdılar ve: Ey Sâlih! Eğer gönderilenlerden isen, bize vaat ettiğini getir! dediler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe akarun nakate (deveyi kestiler) ve atev an emri rabbihim (ve Rablerinin emrinden çıktılar) ve kalu ya salihu’tina bima teiduna (ey Salih eğer doğruysan bizi tehdit ettiğin şeyi getir) in kunte minel murselin (eğer peygamberlerdensen)

Mukatil Tefsiri
“Deveyi kestiler”; çarşamba gecesi. “Rablerinin emrine başkaldırdılar”; yani tevhidi terk ettiler. “Ve dediler ki: Ey Sâlih! Eğer gönderilenlerden isen, bize vaat ettiğin azabı getir.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 76

Büyüklük taslayanlar: Biz sizin inandığınız şeyi inkâr edenleriz dediler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale ellezinestekberu (büyüklük taslayanlar dediler ki) inna billezi amentum bihi kafirun (biz sizin iman ettiğiniz şeyi inkar ediyoruz)

Mukatil Tefsiri
“Büyüklük taslayanlar dediler ki: Biz sizin inandığınız şeye”; yani tevhid ve azap haberine, “inkâr edenleriz.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 75

Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, zayıf bırakılan ve iman eden kimselere: Sâlihin Rabbi tarafından gönderilmiş olduğunu biliyor musunuz? dediler. Onlar da: Biz onunla gönderilene inanıyoruz dediler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale el meleullezinestekberu min kavmih (kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki) lillezinestud’ifu limen amene minhum (içlerinden iman eden zayıf kimselere) e ta’lemune enne salihan murselun min rabbih (Salih’in Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz) kalu inna bima ursile bihi muminun (dediler ki biz onunla gönderilene iman ediyoruz)

Mukatil Tefsiri
“Büyüklük taslayan ileri gelenler”; yani iman etmeyi kibirlerinden reddeden önderler, “zayıf bırakılanlara, iman edenlere dediler ki: Sâlih’in Rabbi tarafından gönderilmiş olduğunu biliyor musunuz?” Onlar da: “Biz onunla gönderilene inanıyoruz” dediler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 74

Ve hatırlayın ki sizi Âddan sonra halifeler yaptı ve sizi yeryüzüne yerleştirdi; ovalarında saraylar yapıyor, dağları yontarak evler ediniyorsunuz. Artık Allahın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak azgınlık etmeyin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vezkuru iz cealekum hulefae min badi adin (Ad kavminden sonra sizi halifeler yaptığını hatırlayın) ve bevveekum fil ard (ve sizi yeryüzünde yerleştirdi) tettehizune min suhuliha kusuran (ovalıklarında köşkler yapıyorsunuz) ve tenhitunel cibale buyuten (dağları oyarak evler yapıyorsunuz) fezkuru alaallahi (Allah’ın nimetlerini hatırlayın) ve la ta’sev fil ardı mufsidin (ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak taşkınlık etmeyin)

Mukatil Tefsiri
“Hatırlayın ki sizi Âd’ın helakinden sonra halifeler yaptı ve sizi yeryüzüne yerleştirdi; ovalarında saraylar yapıyor, dağları yontarak evler ediniyorsunuz”; yani dağlardan taşları oyup evler yapıyorsunuz. “Artık Allah’ın nimetlerini hatırlayın”; yani saraylar ve evlerdeki nimetlerini anıp O’nu birleyin. “Yeryüzünde bozgunculuk yaparak azgınlık etmeyin”; yani günahlarla fesat çıkarmayın.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 73

Semûd kavmine de kardeşleri Sâlihi gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allaha kulluk edin; sizin Ondan başka ilahınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir. İşte bu, Allahın devesi sizin için bir mucizedir. Onu bırakın, Allahın arzında yesin; ona bir kötülük dokundurmayın, yoksa sizi acı bir azap yakalar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ila semude ehahum salihan (Semud kavmine kardeşleri Salih’i gönderdik) kale ya kavmi’budullah (dedi ki ey kavmim Allah’a kulluk edin) ma lekum min ilahin gayruh (sizin için O’ndan başka ilah yoktur) kad caetkum beyyinetun min rabbikum (Rabbinizden size açık delil geldi) hazihi nakatullahi lekum ayeh (işte bu Allah’ın devesi sizin için bir ayettir) fe zeruha te’kul fi ardillah (onu bırakın Allah’ın arzında yesin) ve la temessuha bi suin (ona kötülükle dokunmayın) fe ye’huzekum azabun elim (yoksa sizi acıklı bir azap yakalar)

Mukatil Tefsiri
“Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih’i gönderdik”; din bakımından değil, nesep bakımından kardeşleriydi. “Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin”; yani O’nu birleyin. “Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur”; yani başka Rabbiniz yoktur. “Size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir”; bu delil devedir. “İşte bu Allah’ın devesi sizin için bir mucizedir”; ibret alasınız diye. Bu deve nesilsizdi, yavrusu ise nesilden idi. “Onu bırakın, Allah’ın arzında yesin”; yani onu serbest bırakın, dilediği yerde yesin, size yük olmaz. “Ona bir kötülük dokundurmayın”; yani onu kesmeyin. “Yoksa sizi acı bir azap yakalar”; yani dünyada elem verici bir azap.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 72

Biz de onu ve onunla birlikte olanları katımızdan bir rahmetle kurtardık; ayetlerimizi yalanlayanların kökünü kestik. Onlar iman edenler değildi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe enceynahu vellezine meahu bi rahmetin minna (onu ve onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık) ve kata’na dabirellezine kezzebu bi ayatina (ayetlerimizi yalanlayanların kökünü kestik) ve ma kanu muminin (ve onlar iman edenler değildi)

Mukatil Tefsiri
“Biz de onu”; yani Hûd’u, “ve onunla birlikte olan müminleri katımızdan bir rahmetle kurtardık”; yani azaptan bir nimet olarak. “Ayetlerimizi yalanlayanların kökünü kestik”; yani azabın inişini inkâr edenlerin soyunu tamamen yok ettik. “Onlar iman edenler değildi”; yani azabın üzerlerine ineceğini doğrulamıyorlardı. Bu azap rüzgâr idi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 71

Dedi ki: Rabbinizden üzerinize bir azap ve bir gazap kesinleşmiştir. Sizin ve atalarınızın uydurduğu, Allahın hakkında hiçbir delil indirmediği isimler hakkında benimle tartışıyor musunuz? O hâlde bekleyin; ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale (dedi) kad vaka aleykum min rabbikum ricsun ve gadab (Rabbinizden üzerinize bir pislik ve gazap indi) e tucadiluneni fi esmain semmeytumuha entum ve abaukum (sizin ve atalarınızın taktığı isimler hakkında benimle tartışıyor musunuz) ma nezzelallahu biha min sultan (Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmedi) fentaziru (öyleyse bekleyin) inni meakum minel muntezirin (şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim)

Mukatil Tefsiri
“Dedi ki: Rabbinizden üzerinize bir pislik ve gazap inmiştir”; yani azap ve öfke. “Sizin ve atalarınızın uydurduğu isimler hakkında benimle tartışıyor musunuz?”; yani bunlara ilah isimleri vermeniz hakkında. “Allah onların hakkında hiçbir delil indirmemiştir”; yani elinizde buna dair bir kitap yoktur. “O hâlde bekleyin; ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim”; yani azabın gelmesini bekleyenlerdenim.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 70

Dediler ki: Sen bize yalnızca Allaha kulluk edelim ve atalarımızın taptıklarını bırakalım diye mi geldin? Eğer doğru söyleyenlerdensen, bize vadettiğini getir!

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kalu eci’tena li nabudallaha vahdeh (dediler ki yalniz Allah’a kulluk edelim diye mi bize geldin) ve nezeru ma kane yabudu abauna (atalarimizin taptiklarini birakalim diye mi) fe’tina bima teiduna (eger dogruysan bizi tehdit ettigin seyi getir) in kunte mines sadikin (eger dogru soyleyenlerdensen)

Mukatil Tefsiri
“Dediler ki: Sen bize yalnızca Allah’a kulluk edelim ve atalarımızın taptıklarını bırakalım diye mi geldin? Öyleyse bize vaat ettiğin azabı getir, eğer doğru söyleyenlerdensen.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 69

Size Rabbinizden bir öğüt, içinizden bir adam aracılığıyla geldi diye mi şaştınız? Ve hatırlayın ki sizi Nuh kavminden sonra halifeler yaptı ve yaratılışta size bir güç verdi. Artık Allahın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E ve acibtum en caekum zikrun min rabbikum ala raculin minkum (Rabbinizden size icinizden bir adam araciligiyla ogut gelmesine sastiniz mi) li yunzirakum (sizi uyarmasi icin) vezkuru iz cealekum hulefae min badi kavmi nuh (Nuh kavminden sonra sizi halifeler yaptigini hatirlayin) ve zadekum fil halki bastaten (yaratilista sizi guclu kildigini da) fezkuru alaallahi (Allah’in nimetlerini hatirlayin) leallekum tuflihun (umulur ki kurtulusa erersiniz)

Mukatil Tefsiri
“Size Rabbinizden bir öğüt, içinizden bir adam aracılığıyla geldi diye mi şaştınız?” yani size gelen bir açıklama. “Sizi uyarsın diye.” “Hatırlayın ki sizi Nuh kavminden sonra halifeler yaptı”; yani onların helakinden sonra yeryüzünde. “Ve yaratılışta size bir genişlik verdi”; diğerlerinden daha güçlüydünüz; her birinin boyu on iki buçuk arşındı. “Artık Allah’ın nimetlerini hatırlayın”; yani nimetlerini anıp O’nu birleyin. “Umulur ki kurtuluşa erersiniz.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 68

Size Rabbimin mesajlarını tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ubelligukum risalati rabbi (Rabbimin mesajlarini size ulastiriyorum) ve ene lekum nasihun emin (ve ben sizin icin guvenilir bir ogut verenim)

Mukatil Tefsiri
“Size Rabbimin mesajlarını tebliğ ediyorum”; yani dünyada üzerinize inecek azabı bildiriyorum. “Ve ben sizin için öğüt verenim”; sizi azabından sakındırırım. “Güvenilirim”; sizinle aramda emanet ehliyim. Büyükler zayıflara: “Bu da sizin gibi bir insandır, ona mı uyacaksınız?” dediler. Bunun üzerine Hûd onlara şöyle cevap verdi:

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 67

Dedi ki: Ey kavmim! Bende bir akılsızlık yoktur; fakat ben âlemlerin Rabbinden bir elçiyim.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale ya kavmi leyse bi sefahetun (dedi ki ey kavmim bende akilsizlik yoktur) ve lakinni resulun min rabbil alemin (fakat ben alemlerin Rabbinden bir peygamberim)

Mukatil Tefsiri
“Dedi ki: Ey kavmim! Bende akılsızlık yoktur; fakat ben âlemlerin Rabbinden size gönderilmiş bir elçiyim.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 66

Kavminden inkâr eden ileri gelenler dediler ki: Biz seni kesinlikle bir akılsızlık içinde görüyoruz ve seni yalancılardan sanıyoruz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale el meleullezine keferu min kavmih (kavminden inkar eden ileri gelenler dediler ki) inna lenerake fi sefahetin (biz seni bir akilsizlik icinde goruyoruz) ve inna lenezunnuke minel kazibin (ve seni yalancilardan saniyoruz)

Mukatil Tefsiri
“Kavminden inkâr eden ileri gelenler”; yani önderler ve büyükler, Hûd’a şöyle dediler: “Biz seni bir akılsızlık içinde görüyoruz”; yani ahmaklık içinde. “Ve seni yalancılardan sanıyoruz”; yani üzerimize azabın ineceği sözünde.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 65

Âd kavmine de kardeşleri Hûdu gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allaha kulluk edin; sizin Ondan başka ilahınız yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ila adin ehahum huden (Ad kavmine kardesleri Hud’u gonderdik) kale ya kavmi’budullah (dedi ki ey kavmim Allah’a kulluk edin) ma lekum min ilahin gayruh (sizin icin O’ndan baska ilah yoktur) e fe la tettekun (hala sakinmayacak misiniz)

Mukatil Tefsiri
“Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u gönderdik”; din bakımından değil, nesep bakımından kardeşleriydi. “Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin”; yani O’nu birleyin. “Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur”; yani başka Rabbiniz yoktur. “Hâlâ sakınmaz mısınız?”; yani şirkten sakınıp Rabbinizi birlemez misiniz?

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 64

Onu yalanladılar. Biz de onu ve onunla birlikte olanları gemide kurtardık; ayetlerimizi yalanlayanları ise boğduk. Şüphesiz onlar kör bir topluluktu.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe kezzebuhu (onu yalanladilar) fe enceynahu (biz de onu kurtardik) vellezine meahu fil fulk (ve onunla beraber gemide olanlari) ve agraknellezine kezzebu bi ayatina (ayetlerimizi yalanlayanlari bogduk) innehum kanu kavmen amin (suphesiz onlar kor bir topluluktu)

Mukatil Tefsiri
“Onu yalanladılar”; yani azabın gelmeyeceğini söylediler. “Biz de onu”; yani Nuh’u, “ve onunla birlikte olan müminleri gemide kurtardık”; onları rahmetimizle boğulmaktan kurtardık. “Ayetlerimizi yalanlayanları ise boğduk”; yani azabın inişini inkâr edenleri. “Şüphesiz onlar kör bir topluluktu”; yani azabın geleceğini görmezden gelen kimselerdi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 63

Size Rabbinizden bir öğüt, içinizden bir adam aracılığıyla geldi diye mi şaştınız? Sizi uyarması, sakınmanız ve merhamet olunmanız için.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E ve acibtum (sasirdiniz mi) en caekum zikrun (size bir ogut gelmesine) min rabbikum (Rabbinizden) ala raculin minkum (icinizden bir adam araciligiyla) li yunzirakum (sizi uyarmasi icin) ve li tetteku (ve sakinmaniz icin) ve leallekum turhamun (umulur ki merhamet edilirsiniz)

Mukatil Tefsiri
Nuh onlara şöyle dedi: “Size Rabbinizden bir öğüt, içinizden bir adam aracılığıyla geldi diye mi şaştınız? Sizi dünyadaki azapla uyarsın, şirkten sakınasınız ve Rabbinizi birleyesiniz diye; umulur ki merhamet olunursunuz.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 62

Size Rabbimin mesajlarını tebliğ ediyorum, size öğüt veriyorum ve Allahtan sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ubelligukum (size ulastiriyorum) risalati rabbi (Rabbimin mesajlarini) ve ensahu lekum (ve size ogut veriyorum) ve alemu minallahi (ve Allah’tan biliyorum) ma la talemun (sizin bilmediklerinizi)

Mukatil Tefsiri
“Size Rabbimin mesajlarını tebliğ ediyorum”; yani üzerinize inecek azabı bildiriyorum, “size öğüt veriyorum ve sizi dünyadaki azabından sakındırıyorum, Allah’tan sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.”

Bu, Nuh kavminin kendilerinden önce azap görmüş bir toplumu duymamış olmaları sebebiyledir. Ondan sonra gelenler ise Nuh kavminin azabını duymuşlardır. Bu yüzden Nuh: “Ben sizin bilmediğinizi biliyorum” demiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 61

Dedi ki: Ey kavmim! Bende bir sapıklık yoktur; fakat ben âlemlerin Rabbinden bir elçiyim.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale (dedi) ya kavmi (ey kavmim) leyse bi dalaletun (bende hicbir sapiklik yoktur) ve lakinni resulun (fakat ben bir peygamberim) min rabbil alemin (alemlerin Rabbinden)

Mukatil Tefsiri
“Dedi ki: Ey kavmim! Bende sapıklık yoktur; fakat ben âlemlerin Rabbinden size gönderilmiş bir elçiyim.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 60

Kavminden ileri gelenler dediler ki: Biz seni açık bir sapıklık içinde görüyoruz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale el meleu min kavmih (kavminden ileri gelenler dediler ki) inna lenerake fi dalalin mubin (biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz)

Mukatil Tefsiri
“Kavminden ileri gelenler”; yani önderler ve büyükler, Nuh’a şöyle dediler: “Biz seni açık bir sapıklık içinde görüyoruz.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 59

Andolsun, Nuhu kavmine gönderdik; dedi ki: Ey kavmim! Allaha kulluk edin; sizin Ondan başka ilahınız yoktur. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Lekad erselna nuhan ila kavmih (andıolsun Nuh’u kavmine gönderdik) fe kale ya kavmi’budullah (dedi ki ey kavmim Allah’a kulluk edin) ma lekum min ilahin gayruh (sizin için O’ndan başka ilah yoktur) inni ehafu aleykum azabe yevmin azim (şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum)

Mukatil Tefsiri
“Andolsun, Nuh’u kavmine gönderdik”; “dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin”; yani O’nu birleyin. “Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur”; yani başka Rabbiniz yoktur. “Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum”; yani şiddetli bir azaptan.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 58

Güzel belde, Rabbinin izniyle bitkisini çıkarır; kötü olan ise ancak verimsiz olarak çıkar. İşte biz ayetleri şükreden bir topluluk için böyle açıklıyoruz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vel beledut tayyibu yahrucu nebatuhu bi izni rabbih (güzel beldenin bitkisi Rabbinin izniyle çıkar) vellezi habuse la yahrucu illa nekida (kötü olan ise faydasız çıkar) kezalike nusarriful ayati li kavmin yeşkurun (işte şükreden bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz)

Mukatil Tefsiri
“Güzel belde”; yani temiz toprak, yağmur yağdığında “bitkisini Rabbinin izniyle çıkarır”; insanlar ondan faydalanır. “Kötü olan”; yani tuzlu ve verimsiz toprak, yağmur alsa da “ancak verimsiz çıkar”; yani cılız çıkar, sonra kurur, fayda vermez. İşte kâfir de böyledir; imanı işitir ama kabul etmez, fayda görmez. “İşte biz ayetleri böyle açıklarız” çeşitli konularda, “şükreden bir topluluk için”; yani Rabbini birleyenler için.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 57

Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen Odur. Nihayet onlar ağır bulutları yüklenince, onu ölü bir beldeye sevk ederiz; onunla su indiririz ve onunla her türlü meyveyi çıkarırız. İşte biz ölüleri de böyle çıkarırız; umulur ki ibret alırsınız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve huvellezi yursilur riyaha buşran beyne yedey rahmetih (rahmetinden önce rüzgarları müjdeci olarak gönderen O’dur) hatta iza akallet sehaban sikalen (nihayet ağır bulutları taşıdığında) suknaHu li beledin meyyitin (onu ölü bir beldeye sürükleriz) fe enzelnâ bihil mae (sonra onunla su indiririz) fe ahracna bihi min kullis semerat (ve onunla her türlü ürünü çıkarırız) kezalike nuhricul mevta (işte ölüleri de böyle çıkaracağız) leallekum tezekkerun (umulur ki düşünürsünüz)

Mukatil Tefsiri
“Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen O’dur”; yani rüzgârlar bulutları yayar ve sürer, (Rûm 48) gibi: “Rüzgârları gönderir, onlar da bulutu kaldırır.” Rüzgâr bulutu önünde sürer. “Nihayet onlar ağır bulutları yüklenince”; yani suyla yüklü bulutları taşıyınca, “onu ölü bir beldeye sevk ederiz”; yani bitkisi olmayan yere, “onunla su indiririz ve onunla her türlü meyveyi çıkarırız”; yani suyla yeryüzünden. “İşte biz ölüleri de böyle çıkarırız”; yani Allah ölüleri de sudan bitkiyi çıkardığı gibi çıkarır. “Umulur ki ibret alırsınız”; yani dirilişin gerçekleşeceğini anlayasınız.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 56

Yeryüzü ıslah edildikten sonra orada bozgunculuk yapmayın. Ona korkarak ve umut ederek dua edin. Şüphesiz Allahın rahmeti iyilik yapanlara yakındır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve la tufsidu fil ardı bade ıslahiha (yeryüzü düzeltildikten sonra orada bozgunculuk yapmayın) ved’uhu havfen ve tamea (O’na korkarak ve umarak dua edin) inne rahmetallahi karibun minel muhsinin (şüphesiz Allah’ın rahmeti iyilik yapanlara yakındır)

Mukatil Tefsiri
“Yeryüzü ıslah edildikten sonra orada bozgunculuk yapmayın”; çünkü Allah bir peygamber gönderip insanlar ona itaat ettiğinde yeryüzü düzelir ve halkı ıslah olur. Günahlar ise hayatın bozulması ve insanların helâkidir. Yani itaattan sonra yeryüzünde günah işleyerek fesat çıkarmayın. “O’na korkarak”; yani azabından korkarak, “ve umut ederek”; yani rahmetini umarak dua edin. Kim bunu yaparsa ve ihsan sahibi olursa, işte bu yüzden: “Şüphesiz Allah’ın rahmeti iyilik yapanlara yakındır”; yani burada rahmetten maksat yağmurdur, bu rahmet onlar içindir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 55

Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ud’u rabbekum tedarruan ve hufyeh (Rabbinize yalvara yalvara ve gizlice dua edin) innehu la yuhibbul mutedin (şüphesiz O haddi aşanları sevmez)

Mukatil Tefsiri
“Rabbinize yalvara yakara dua edin”; yani boyun eğerek, alçalarak, “ve gizlice”; yani alçak sesle ve sükûnetle. (İsrâ 110)’daki “onu kısma” ifadesi gibi; yani gizlice dua edin. İhtiyaçlarınız için O’na dua edin; fakat helâl olmayan şeyler için, bir mümin erkek veya kadın aleyhine “Allah’ım onu rezil et, lanet et, helâk et” gibi dualar etmeyin; bu haddi aşmaktır. “Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 54

Şüphesiz Rabbiniz Allahtır; gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra arşa istiva etti. Geceyi gündüze bürür; onu süratle takip eder. Güneşi, ayı ve yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yaratmıştır. Dikkat edin! Yaratma da emir de Onundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne rabbekumullahu (şüphesiz Rabbiniz Allah’tır) ellezi halekas semavati vel arda (gökleri ve yeri yaratan) fi sitteti eyyam (altı günde) summesteva alel arş (sonra arşa hükmetti) yugşil leyle’n nehar (geceyi gündüze bürür) yatlubuhu hasisen (onu durmadan takip eder) veş şemse vel kamera ven nucume musehharatin bi emrih (güneş ay ve yıldızlar O’nun emrine boyun eğmiştir) ela lehul halku vel emr (dikkat edin yaratmak da emretmek de O’na aittir) tebarekallahu rabbul alemin (alemlerin Rabbi Allah ne yücedir)

Mukatil Tefsiri
“Şüphesiz Rabbiniz Allah’tır; gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra arşa istiva etti”; bundan önce. “Geceyi gündüze bürür”; yani gecenin karanlığını gündüzün aydınlığı ile örter. “Onu süratle takip eder”; yani gece gündüzü, gündüz de geceyi hızlıca takip eder. “Güneşi, ayı ve yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yaratmıştır”; yani bunları Âdemoğulları için emrine boyun eğdirmiştir. “Dikkat edin! Yaratma da O’nundur”; yani her şeyi yaratma, “emir de O’nundur”; yani hükmü, levh-i mahfuzdaki takdiri. Yaratmada da emirde de irade O’nundur. “Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!”; bu, O’nun büyüklüğünü ve kudretini bildirir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 53

Onlar, onun tevilinden başka bir şey mi bekliyorlar? Onun tevili geldiği gün, daha önce onu unutmuş olanlar derler ki: Rabbimizin elçileri gerçekten hakkı getirmiştir. Acaba bizim için şefaatçiler var mı ki bize şefaat etsinler? Yahut geri döndürülsek de yaptığımızdan başka bir şey yapsak? Gerçekten kendilerine yazık etmişlerdir ve uydurdukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitmiştir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Hel yenzurune illa te’vileh (onlar onun sonucundan başkasını mı bekliyorlar) yevme ye’ti te’viluh (onun sonucu geldiği gün) yekulullezine nesuhu min kablu (önceden onu unutanlar derler ki) kad caet rusulu rabbina bil hakk (Rabbimizin peygamberleri gerçeği getirmişti) fe hel lena min şufeae (şimdi bizim için şefaatçiler var mı) fe yeşfeu lena (bize şefaat etsinler diye) ev nureddü (yahut geri döndürülsek) fe na’mela gayrellezi kunna na’mel (önceden yaptığımızdan başka işler yapsak) kad hasiru enfusehum (kendilerini ziyana uğrattılar) ve dalle anhum ma kanu yefterun (uydurdukları şeyler de kaybolup gitti)

Mukatil Tefsiri
“Onlar onun tevilinden başka bir şey mi bekliyorlar?”; yani onları korkutmak için: Kur’an’da vaat edilen akıbetten başka ne bekliyorlar? “Onun tevili geldiği gün”; yani Kur’an’da peygamberlerin diliyle bildirilen vaad ve tehdidin, hayır ve şerrin gerçekleştiği gün, “daha önce onu unutmuş olanlar derler ki”; yani dünyada dirilişe iman etmeyi terk edenler, ahirette onu görüp hatırladıklarında şöyle derler: “Rabbimizin elçileri gerçekten hakkı getirmiştir”; yani bu günün gerçekleşeceğini doğru söylemişlerdir. “Acaba bizim için şefaatçiler var mı?”; yani meleklerden, peygamberlerden veya başkalarından, “ki bize şefaat etsinler? Yahut geri döndürülsek”; yani dünyaya geri gönderilsek, “de yaptığımızdan başka bir şey yapsak”; yani şirk ve yalanlamadan başka işler yapsak. Allah buyurur: “Gerçekten kendilerine yazık etmişlerdir”; yani kendilerini zarara uğratmışlardır ve ateşe gitmişlerdir. “Ve uydurdukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitmiştir”; yani dünyada uydurdukları yalanlar ahirette onlardan yok olup gitmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 52

Andolsun, onlara bir kitap getirdik; onu bilgi üzere açıkladık; iman eden bir topluluk için bir hidayet ve rahmet olarak.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lekad cinahum bi kitabin (andıolsun onlara bir kitap getirdik) fassalnahu ala ilmin (onu bilgi ile açıkladık) huden ve rahmeten (hidayet ve rahmet olarak) li kavmin yuminun (iman eden bir topluluk için)

Mukatil Tefsiri
“Andolsun, onlara bir kitap getirdik”; yani Kur’an’ı, “onu açıkladık”; yani onu beyan ettik, “bilgi üzere”; yani ilimle. “Bir hidayet”; yani sapıklıktan kurtuluş, “ve bir rahmet”; yani azaptan kurtuluş, “iman eden bir topluluk için”; yani Kur’an’ın Allah’tan olduğuna inananlar için.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 51

Onlar ki dinlerini bir eğlence ve oyun edindiler ve dünya hayatı onları aldattı. Bugün biz de onları, bu günlerine kavuşmayı unuttukları gibi unuturuz ve ayetlerimizi inkâr ettikleri için onları terk ederiz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezinettehazu dinehum lehven ve leiben (dinlerini oyun ve eğlence edinenler) ve garrathumul hayatud dunya (dünya hayatı onları aldattı) fel yevme nensahum (bugün onları unuturuz) kema nesu likae yevmihim haza (bugünleriyle karşılaşmayı unuttukları gibi) ve ma kanu bi ayatina yechadun (ve ayetlerimizi bile bile inkar ettikleri için)

Mukatil Tefsiri
“Onlar ki dinlerini eğlence ve oyun edindiler”; yani İslam dinini terk edip onunla alay ettiler ve onu batıl saydılar, “ve dünya hayatı onları aldattı”; yani onları İslam’dan alıkoydu. “Bugün biz de onları unuturuz”; yani ahirette onları ateşte terk ederiz, “tıpkı onların bu günlerine kavuşmayı unuttukları gibi”; yani dirilişi inkâr ettikleri gibi. “Ve ayetlerimizi inkâr ettikleri için”; yani Kur’an’ı Allah’tan değil diye reddettikleri için.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 50

Ateş ehli cennet ehline seslenir: Bize biraz su akıtın yahut Allahın size verdiği rızıktan verin. Derler ki: Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve nada ashabun nari (ateş halkı seslenir) ashabel cenneti (cennet halkına) en efidu aleyna minel mai (bize sudan dökün) ev mimma razekakumullah (yahut Allah’ın size verdiği rızıktan verin) kalu (dediler) innallahe harramehuma alel kafirin (şüphesiz Allah bunları kafirlere haram kılmıştır)

Mukatil Tefsiri
“Ateş ehli cennet ehline seslenir”; yani cehennemdekiler cennettekilere şöyle der: “Bize biraz su akıtın”; yani bize içmemiz için su verin, “yahut Allah’ın size verdiği rızıktan verin”; yani bize yiyecek verin. “Derler ki: ‘Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır’”; yani yiyecek ve içecek kâfirlere haram kılınmıştır. Çünkü Allah cennet ehlini cehennem ehline gösterir; onlar cennetteki nimetleri görünce: “Bize su verin veya Allah’ın size verdiği rızıktan verin” diye seslenirler. Cennet ehli de: “Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır” diye cevap verir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 49

Bunlar mıydı sizin, Allahın rahmetine erişmeyeceklerine dair yemin ettikleriniz? Onlara denir ki: Girin cennete; sizin için korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E haulaillezine (bunlar mı) aksemtum (haklarında yemin ettiğiniz) la yenaluhumullahu bi rahmeh (Allah’ın rahmetinin ulaşmayacağını söylediğiniz) udhulul cennete (cennete girin) la havfun aleykum (size korku yoktur) ve la entum tahzenun (ve siz üzülmeyeceksiniz)

Mukatil Tefsiri
Sırat üzerinde A‘râf ehlini alıkoyan melekler der ki: “Bunlar mıydı —yani A‘râf ehli— sizin, ey ateş ehli, Allah’ın rahmetine erişmeyeceklerine dair yemin ettikleriniz?” Sonra melekler şöyle der: “Ey A‘râf ehli! Cennete girin; sizin için korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz.” Muqatil şöyle demiştir: A‘râf ehli özellikle Muhammed ümmetindendir; haseneleri ile günahları eşit olan kimselerdir. Günahları sebebiyle sırat üzerinde tutulurlar, sonra Muhammed’in şefaatiyle cennete girerler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 48

Arâf ehli birtakım adamlara seslenirler; onları simalarından tanırlar. Derler ki: Topluluğunuz ve büyüklük taslamanız size hiçbir fayda sağlamadı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve nada ashabul arafi (Araf halkı seslenir) ricalen (adamlara) yarifunehum (onları tanırlar) bisimahum (simalarından) kalu (dediler) ma agna ankum cemukum (topluluğunuz size fayda vermedi) ve ma kuntum testekbirun (ve büyüklük taslamanız da)

Mukatil Tefsiri
“A‘râf ehli birtakım adamlara seslenirler”; yani ateşte bulunan kimselere, “onları simalarından tanırlar”; yani yüzlerindeki siyahlıktan, bunlar önderler ve ileri gelenlerdir. “Derler ki: ‘Topluluğunuz size hiçbir fayda sağlamadı’”; yani dünyada topladığınız mal ve kalabalık, “ve büyüklük taslamanız”; yani iman etmeye karşı kibirlenmeniz size hiçbir fayda vermedi. Ateş ehli, A‘râf ehlinin de kendileriyle birlikte ateşe gireceğine yemin etmişti.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 47

Gözleri cehennem ehline çevrildiği zaman: Rabbimiz! Bizi zalim toplulukla birlikte kılma derler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iza surifet ebsaruhum tilkae ashabin nar (gözleri ateş halkına çevrildiğinde) kalu rabbena la tecalna meal kavmiz zalimin (Rabbimiz bizi zalimler topluluğuyla beraber kılma derler)

Mukatil Tefsiri
“Gözleri cehennem ehline çevrildiği zaman”; yani yüzleri o tarafa döndürülüp ateş ehline baktıklarında, “derler ki: ‘Rabbimiz! Bizi zalim toplulukla birlikte kılma’”; yani müşriklerle birlikte ateşe koyma.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 46

İki taraf arasında bir perde vardır. Arâf üzerinde birtakım adamlar vardır ki, her iki tarafı da simalarından tanırlar. Cennet ehline: Selam size! diye seslenirler. Kendileri henüz oraya girmemişlerdir fakat ümit ederler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve beynehuma hicabun (ikisinin arasında bir perde vardır) ve alel arafi ricalun (Araf üzerinde adamlar vardır) yarifune kullan bisimahum (herkesi simalarından tanırlar) ve nadav ashabel cenneti (cennet halkına seslenirler) en selamun aleykum (selam size derler) lem yedhuluha ve hum yatmeun (henüz girmemişlerdir ama umut ederler)

Mukatil Tefsiri
“İki taraf arasında bir perde vardır”; yani cennet ile cehennem arasında bir sur bulunur. “A‘râf üzerinde birtakım adamlar vardır”; yani bu sur üzerinde bazı kimseler bulunur. “Her iki tarafı da simalarından tanırlar”; cennet ehlini yüzlerindeki beyazlıktan, cehennem ehlini yüzlerindeki siyahlıktan tanırlar. “Cennet ehline: ‘Selam size!’ diye seslenirler.” A‘râf ehli cennet ehline selam verir. “Kendileri henüz oraya girmemişlerdir fakat ümit ederler”; yani ellerindeki nur sebebiyle cennete girmeyi umarlar.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 45

Onlar ki Allahın yolundan alıkoyar ve onu eğri göstermeye çalışırlar; onlar ahireti de inkâr edenlerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezine yesuddune an sebilillah (Allah yolundan alıkoyanlar) ve yebguneha ivecen (onu eğriltmek isteyenler) ve hum bil ahireti kafirun (ve onlar ahireti inkar edenlerdir)

Mukatil Tefsiri
“Onlar ki Allah’ın yolundan alıkoyarlar”; yani İslam dininden insanları engellerler, “ve onu eğri göstermeye çalışırlar”; yani İslam’ı bozuk ve yanlış göstermek isterler, “ve onlar ahireti inkâr ederler”; yani dirilişi ve hesap gününü kabul etmezler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 44

Cennet ehli cehennem ehline seslenir: Rabbimizin bize vadettiğini gerçek bulduk; siz de Rabbinizin size vadettiğini gerçek buldunuz mu? Derler ki: Evet. Bunun üzerine aralarında bir çağırıcı: Allahın laneti zalimlerin üzerinedir diye seslenir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve nada ashabul cenneti ashaben nar (cennet halkı ateş halkına seslenir) en kad vecedna ma veadena rabbuna hakka (Rabbimizin bize vaat ettiğini gerçek bulduk) fe hel vecedtum ma veade rabbukum hakka (siz de Rabbinizin vaat ettiğini gerçek buldunuz mu) kalu naam (evet derler) fe ezzene muezzinun beynehum (arada bir seslenen seslenir) en lanetullahi alez zalimin (Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir)

Mukatil Tefsiri
“Cennet ehli cehennem ehline seslenir”: “Rabbimizin bize vadettiğini gerçek bulduk”; yani dünyada vaad edilen sevabı, “siz de Rabbinizin size vadettiğini gerçek buldünüz mü?”; yani azabı. “Onlar: ‘Evet’ derler.” Bunun üzerine aralarında bir seslenici —ki bu Malik’tir— şöyle seslenir: “Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir”; yani müşrikler üzerine Allah’ın azabı vardır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 43

Göğüslerinde bulunan kini çıkarıp atarız; altlarından ırmaklar akar. Derler ki: Bizi buna ulaştıran Allaha hamdolsun! Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi biz doğru yolu bulamazdık. Andolsun, Rabbimizin elçileri hakkı getirmiştir. Ve onlara: İşte bu cennet, yaptıklarınıza karşılık size miras olarak verildi diye seslenilir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve neza’na (çıkarırız) ma fi sudurihim (göğüslerinde bulunan) min gıllin (kinden) tecri min tahtihimul enhar (altlarından ırmaklar akar) ve kalul hamdu lillahillezi hedeyna lihaza (bizi buna ulaştıran Allah’a hamdolsun derler) ve ma kunna li nehtedi lev la en hedanallah (Allah bize hidayet etmeseydi biz doğru yolu bulamazdık) lekad caet rusulu rabbina bil hakk (Rabbimizin peygamberleri gerçeği getirmişti) ve nudu en tilkumul cennetu uristumuha (işte bu cennet size miras verildi diye seslenilir) bima kuntum tamelun (yaptıklarınız sebebiyle)

Mukatil Tefsiri
“Göğüslerinde bulunan kini çıkarıp atarız”; yani dünyada kalplerinde bulunan kin, nefret ve pislikleri gideririz. Cennet ehli bir ağacın yanına gelir; onun kökünden iki pınar fışkırır. Birinden içerler; Allah onların içlerindeki kin ve kirleri çıkarır, böylece içleri temizlenir (İnsan 21). Sonra diğerine giderler, onda yıkanırlar; bedenleri her türlü kirden arındırılır, saçları dağılmaz, yüzleri solmaz. Sonra cennet bekçileri onları karşılar ve şöyle seslenirler: “İşte bu cennet, yaptıklarınıza karşılık size miras olarak verilmiştir.” Yerlerine yerleşince “altlarından ırmaklar akar” ve şöyle derler: “Bizi buna ulaştıran Allah’a hamdolsun! Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi biz doğru yolu bulamazdık. Andolsun, Rabbimizin elçileri hakkı getirmiştir.” Ve onlara: “İşte bu cennet, yaptıklarınıza karşılık size miras olarak verildi” diye seslenilir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 42

İman edip salih amel işleyenlere gelince, biz hiç kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemeyiz. İşte onlar cennet ehlidir; onlar orada ebedî kalacaklardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vellezine amenu (iman edenler) ve amilus salihat (ve salih ameller işleyenler) la nukellifu nefsen illa vus’aha (biz hiç kimseye gücünün üstünde yük yüklemeyiz) ulaike ashabul cenne (işte onlar cennet halkıdır) hum fiha halidun (onlar orada ebedi kalacaklardır)

Mukatil Tefsiri
“İman edip salih amel işleyenler”; yani Allah’a inanıp itaat edenler. “Biz hiç kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemeyiz”; yani ona gücünün yetmeyeceği bir yük yüklemeyiz. “İşte onlar cennet ehlidir; onlar orada ebedî kalacaklardır”; yani orada ölmezler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 41

Onlar için cehennemden bir döşek ve üzerlerinde örtüler vardır. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Lehum (onlar için) min cehenneme mihadun (cehennemden döşekler vardır) ve min fevkihim gavaşin (ve üstlerinde örtüler vardır) ve kezalike necziz zalimin (işte zalimleri böyle cezalandırırız)

Mukatil Tefsiri
“Onlar için cehennemden bir döşek vardır”; yani ateşten bir yatak, “ve üzerlerinde örtüler vardır”; yani ateşten örtüler ve üstlerini kaplayan alevler. Bunun benzeri (Zümer 16)’da: “Üstlerinde ateşten örtüler, altlarında da örtüler vardır” buyurulmuştur. “İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 40

Ayetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklük taslayanlar var ya, onlar için gök kapıları açılmaz ve deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete giremezler. İşte biz suçluları böyle cezalandırırız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnellezine kezzebu bi ayatina (ayetlerimizi yalanlayanlar) vestekberu anha (ve onlara karşı büyüklük taslayanlar) la tufettehu lehum ebvabus sema (onlara göğün kapıları açılmaz) ve la yedhulunel cennete (ve cennete giremezler) hatta yelicel cemelu fi semmil hıyat (deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar) ve kezalike neczil mucrimin (işte suçluları böyle cezalandırırız)

Mukatil Tefsiri
“Ayetlerimizi yalanlayanlar”; yani Kur’an’ı inkâr edenler, “ve onlara karşı büyüklük taslayanlar”; yani ona iman etmeyi kibirle reddedenler için “gök kapıları açılmaz”; yani ne ruhları ne de amelleri için. Müminlerin ruhları ve amelleri öldüklerinde göğe yükseltilip kapılar açıldığı gibi onlarınki açılmaz. “Ve deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete giremezler”; yani devenin iğne deliğine girmesi imkânsız olduğu gibi onların cennete girmesi de imkânsızdır. “İşte biz suçluları böyle cezalandırırız.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 39

Öncekiler sonrakilere: Sizin bize karşı bir üstünlüğünüz yoktu; o hâlde kazandıklarınızdan dolayı azabı tadın derler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kalet ulahum li uhrahum (öncekiler sonrakilere der ki) fe ma kane lekum aleyna min fadl (sizin bize karşı bir üstünlüğünüz yoktu) fe zuku azabe bima kuntum teksibun (kazandıklarınız sebebiyle azabı tadın)

Mukatil Tefsiri
“Öncekiler”; yani önderler, “sonrakilere”; yani tâbilere derler ki: “Sizin bize karşı bir üstünlüğünüz yoktu; siz de bizim gibi saptınız. O hâlde kazandıklarınıza karşılık azabı tadın”; yani şirk ve yalanlamanız sebebiyle.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 38

Onlara denir ki: Sizden önce gelip geçmiş cin ve insan topluluklarıyla birlikte ateşe girin! Her bir ümmet girdikçe kardeşine lanet eder. Nihayet hepsi orada toplanınca sonrakiler öncekiler için: Rabbimiz! Bunlar bizi saptırdı; onlara ateşten kat kat azap ver derler. Allah: Her biri için kat kattır; fakat siz bilmezsiniz der.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kaledhulu fi umemin kad halet min kablikum (Allah der ki sizden önce gelip geçen ümmetlerle birlikte girin) minel cinni vel insi fin nar (cinlerden ve insanlardan ateşe) kullema dehalet ummetun le’anet uhteha (her ümmet girdikçe kardeşine lanet eder) hatta izzeddareku fiha cemian (hepsi orada toplanınca) kalet uhrahum li ulahum (sonrakiler öncekiler için der ki) rabbena haulai edalluna (Rabbimiz bunlar bizi saptırdı) fe atihim azaben dı’fen minen nar (onlara ateşten iki kat azap ver) kale li kullin dı’fun (Allah der ki herkes için iki kat vardır) ve lakin la talemun (fakat siz bilmezsiniz)

Mukatil Tefsiri
“Dedi ki”; yani cehennem bekçileri şöyle der: “Sizden önce gelip geçmiş cin ve insan topluluklarıyla birlikte ateşe girin.” “Her bir ümmet ateşe girdikçe kardeşine lanet eder”; yani kendi dinlerinden olanları. Müşrikler müşriklere, Yahudiler Yahudilere, Hristiyanlar Hristiyanlara, Mecusiler Mecusilere, Sâbiîler Sâbiîlere lanet eder. Tâbiler de önderlere lanet eder ve derler ki: “Allah sizi kahretsin! Sizi izlediğimiz için bizi bu yere düşürdünüz.” “Nihayet hepsi orada toplanınca”; yani ateşte bir araya gelince, “sonrakiler”; yani tâbiler, “öncekiler”; yani önderler hakkında şöyle der: “Rabbimiz! Bunlar bizi saptırdı; onlara ateşten kat kat azap ver.” “Allah der ki: Her biri için kat kattır; fakat siz bilmezsiniz.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 37

Allaha karşı yalan uydurandan veya ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim vardır? İşte onlara kitaptan nasipleri erişecektir. Nihayet elçilerimiz gelip canlarını alacakları zaman: Allahtan başka yalvardıklarınız nerede? derler. Onlar: Bizden kaybolup gittiler derler ve kendilerinin kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ederler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe men azlemu mimmeniftera alallahi keziben (Allah’a yalan iftira edenden daha zalim kim vardır) ev kezzebe bi ayatih (veya ayetlerini yalanlayandan) ulaike yenaluhum nasibuhum minel kitab (onlara kitaptan nasipleri ulaşacaktır) hatta iza caethum rusuluna yeteveffevnehum (nihayet elçilerimiz canlarını almak için geldiğinde) kalu eyne ma kuntum tedune min dunillah (Allah’tan başka yalvardıklarınız nerede derler) kalu dallu anna (bizden kayboldular derler) ve şehidu ala enfusihim ennehum kanu kafirin (ve kafir olduklarına dair kendilerine şahitlik ederler)

Mukatil Tefsiri
“Kim daha zalimdir?” yani hiç kimse daha zalim değildir, “Allah’a karşı yalan uydurandan”; yani O’na ortak isnat eden ve ekinleri, hayvanları, sütleri ve elbiseleri haram kılmayı O’na nispet eden kimseden, “veya ayetlerini yalanlayandan”; yani Kur’an ayetlerini yalanlayandan. “İşte onlara kitaptan nasipleri erişecektir”; yani payları. Çünkü Allah bütün kitaplarda, kendisine yalan isnat edenin yüzünün kararacağını bildirmiştir; bu da ahirette onlara erişecektir. Bunun benzeri (Zümer 60)’ta: “Allah’a yalan isnat edenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün” buyurulmuştur. “Nihayet elçilerimiz gelip canlarını alacakları zaman”; yani ölüm meleği, “onlara derler ki: ‘Allah’tan başka taptıklarınız nerede?’” yani sizi ateşten kurtaracaklar mı? “Onlar: ‘Bizden kaybolup gittiler’ derler.” Allah şöyle buyurur: “Ve kendi aleyhlerine, kâfir olduklarına şahitlik ettiler.” Bu, daha önce “Allah’a yemin ederiz ki biz müşrik değildik” (En‘âm 23) dedikleri sırada; organlarının, dillerinin gizlediği küfür ve şirke karşı şahitlik etmesiyle olur.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 36

Ayetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklük taslayanlar var ya, işte onlar ateş ehlidir; onlar orada ebedî kalacaklardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vellezine kezzebu bi ayatina (ayetlerimizi yalanlayanlar) vestekberu anha (ve onlara karşı büyüklük taslayanlar) ulaike ashabun nar (işte onlar ateş halkıdır) hum fiha halidun (onlar orada ebedi kalacaklardır)

Mukatil Tefsiri
“Ayetlerimizi yalanlayanlar”; yani Kur’an’ın Allah’tan olmadığını söyleyenler, “ve onlara karşı büyüklük taslayanlar”; yani Kur’an’a iman etmeyi kibirle reddedenler, “işte onlar ateş ehlidir; onlar orada ebedî kalacaklardır”.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 35

Ey Âdemoğulları! İçinizden size ayetlerimi anlatan peygamberler gelirse, kim sakınır ve kendini düzeltirse, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya beni ademe (ey Adem oğulları) imma ye’tiyennekum rusulun minkum (size içinizden peygamberler gelirse) yekussune aleykum ayati (ayetlerimi size anlatırlar) fe menit teka ve asleha (kim sakınır ve düzeltirse) fe la havfun aleyhim (onlara korku yoktur) ve la hum yahzenun (ve onlar üzülmeyeceklerdir)

Mukatil Tefsiri
“Ey Âdemoğulları!” yani Arap müşrikleri; “eğer size içinizden peygamberler gelirse”; yani Muhammed tek başına. “Size ayetlerimi anlatırlar”; yani Kur’an’ı okurlar. “Kim sakınır”; yani şirkten uzak durur, “ve kendini düzeltirse”; amelini ıslah edip Allah’a iman ederse, “onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir”, yani ölümden dolayı korkmaz ve üzülmezler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 34

Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde ne bir an geri kalırlar ne de ileri geçerler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve li kulli ummetin ecel (her ümmet için bir süre vardır) fe iza cae eceluhum (süreleri geldiğinde) la yestehirune saaten (bir an geri kalamazlar) ve la yestakdimun (ve öne de geçemezler)

Mukatil Tefsiri
“Her ümmetin bir eceli vardır”; yani azap vakti. “Ecelleri geldiğinde ne bir an geri kalırlar ne de ileri geçerler”, yani ne gecikirler ne de öne alınırlar; mutlaka azap edilirler. Bu, Peygamber’den azap istemeleri üzerine söylenmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 33

De ki: Rabbim ancak açık ve gizli çirkinlikleri, günahı, haksız yere taşkınlığı, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allaha ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) innema harrame rabbiyel fevahışe (Rabbim ancak hayasızlıkları haram kıldı) ma zahera minha ve ma baten (onun açığını ve gizlisini) vel isme (ve günahı) vel bagye bi gayril hakk (ve haksız yere azgınlığı) ve en tuşriku billahi ma lem yunezzil bihi sultana (Allah’ın hakkında delil indirmediği şeyi O’na ortak koşmanızı) ve en tekulu alallahi ma la talemun (ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi)

Mukatil Tefsiri
“De ki: Rabbim ancak çirkinlikleri haram kılmıştır”; yani zinayı. “Onun açığını”; yani alenî olanını, “ve gizlisini”; yani gizli yapılanını. Onlar alenî zinadan kaçınır, gizlide yaparlardı. İçkiyi de haram kıldı. “Günahı”; yani diğer masiyetleri, “ve haksız yere azgınlığı”; yani insanlara zulmetmeyi, ancak haklı kısas bunun dışındadır. “Ve Allah’a, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi ortak koşmanızı”; yani ortaklığına dair bir kitap indirmediği halde ortak koşmanızı. “Ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi”, yani ekinleri, hayvanları, sütleri ve elbiseleri haram kıldığını iddia etmenizi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 32

De ki: Allahın kulları için çıkardığı ziyneti ve rızıklardan temiz olanları kim haram kıldı? De ki: Bunlar dünya hayatında iman edenler içindir; kıyamet gününde ise yalnız onlara mahsustur. İşte biz ayetleri bilen bir topluluk için böyle açıklarız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) men harrame zinetellahilleti ahrece li ibadihi (Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti kim haram kıldı) vettayyibati miner rızk (ve rızkın temiz olanlarını) kul hiye lillezine amenu (de ki onlar dünya hayatında iman edenler içindir) fil hayatid dunya (dünya hayatında) halisaten yevmel kıyameh (kıyamet günü yalnız onlarındır) kezalike nufassılul ayati (işte böyle ayetleri açıklıyoruz) li kavmin yalemun (bilen bir topluluk için)

Mukatil Tefsiri
“De ki: Allah’ın ziynetini kim haram kıldı?” yani elbiseleri; “kulları için çıkardığı ve rızıklardan temiz olanları”, yani helalleri; ekinleri, hayvanları ve sütleri. “De ki: Bunlar dünya hayatında iman edenler içindir; kıyamet gününde ise yalnız onlara mahsustur.” Yani dünyada bu temiz nimetlere mümin de kâfir de ortaktır; fakat kıyamet günü sadece müminlere ait olacaktır. “İşte biz ayetleri böyle açıklarız” yani bu ayette geçen hükümleri açıklarız, “bilen bir topluluk için”, yani Allah’ın birliğini bilenler için.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 31

Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetinizi alın; yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya beni ademe (ey Adem oğulları) huzu zinetekum (ziynetlerinizi alın) inde kulli mescidin (her mescitte) ve kulu (ve yiyin) veşrabu (ve için) ve la tusrifu (ve israf etmeyin) innehu (şüphesiz O) la yuhibbul musrifin (israf edenleri sevmez)

Mukatil Tefsiri
“Ey Âdemoğulları!” yani onlara hitap ederek; “her mescitte ziynetinizi alın”; kilise, havra veya başka yerlerde. “Yiyin”; ekinlerden ve hayvanlardan, “için”; sütlerden. “İsraf etmeyin”; yani size helal olan ekinleri, hayvanları, elbiseleri ve sütleri haram kılmada putları ortak koşmayın. “Şüphesiz O, israf edenleri sevmez”, yani müşrikleri.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 30

Bir kısmını doğru yola iletti, bir kısmı üzerine ise sapıklık hak oldu. Çünkü onlar, Allahı bırakıp şeytanları dost edindiler ve kendilerini doğru yolda sanıyorlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ferikan (bir grubu) heda (hidayete erdirdi) ve ferikan (bir gruba ise) hakka (hak oldu) aleyhimud dalaleh (sapıklık) innehumuttehazuş şeyatine (çünkü onlar şeytanları edindiler) evliyae (dostlar) min dunillah (Allah’tan başka) ve yahsebune (ve sanıyorlar) ennehum muhtedun (kendilerinin doğru yolda olduklarını)

Mukatil Tefsiri
“Bir kısmını hidayete erdirdi”, yani dinine yöneltti; “bir kısmı üzerine ise sapıklık hak oldu.” Çünkü “onlar şeytanları Allah’tan başka dostlar edindiler”; yani onları rab edindiler. “Ve kendilerini doğru yolda sanıyorlar”, yani hidayet üzere olduklarını zannederler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 29

De ki: Rabbim adaleti emretti. Her mescitte yüzlerinizi doğrultun ve dini yalnız Ona has kılarak Ona dua edin. Sizi ilk yarattığı gibi yine Ona döneceksiniz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) emere (emretti) rabbi (Rabbim) bil kıstı (adaleti) ve ekimu (doğrultun) vucuhekum (yüzlerinizi) inde (her) kulli mescidin (mescitte) veduhu (ve O’na dua edin) muhlisine (ihlaslı olarak) lehud dine (dini O’na has kılarak) kema (nasıl ki) bedeekum (sizi başlattı) teudun (döneceksiniz)

Mukatil Tefsiri
“De ki: Rabbim adaleti emretti”; yani doğruluğu. “Yüzlerinizi doğrultun”; yani kıbleye yönelin. “Her mescitte”; ister havra, ister kilise veya başka bir yer olsun, Kâbe’ye yönelerek namaz kılın. “Ve O’na dini yalnız O’na has kılarak dua edin”; yani tevhid üzere olun. “Sizi ilk yarattığı gibi yine döneceksiniz”; yani sizi mutlu ve bedbaht olarak yarattığı gibi öyle döneceksiniz.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 28

Onlar bir çirkinlik yaptıklarında: Babalarımızı bunun üzerinde bulduk; Allah da bize bunu emretti derler. De ki: Allah çirkinliği emretmez! Allah hakkında bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve (ve) iza (ne zaman) fealu (yaparlar) fahişeten (bir hayasızlık) kalu (derler ki) vecedna (bulduk) aleyha (bunun üzerinde) abaena (atalarımızı) vallahu (ve Allah) emerana (bize emretti) biha (bunu) kul (de ki) innallahe (şüphesiz Allah) la yemuru (emretmez) bil fahşa (hayasızlığı) e tekulune (söylüyor musunuz) alallahi (Allah hakkında) ma (şeyi) la talemun (bilmediğiniz)

Mukatil Tefsiri
“Onlar bir çirkinlik yaptıklarında”; yani haram kıldıkları ekinler, hayvanlar, elbiseler ve sütler gibi şeylerde günah işlediklerinde ve bu haram kılmaları yasaklandığında, “Babalarımızı bunun üzerinde bulduk ve Allah da bize bunu emretti” derler; yani bu haramları Allah’ın emrettiğini iddia ederler. De ki: “Allah çirkinliği emretmez”; yani günahı emredip helal kılmaz. Ve onlara de ki: “Allah hakkında bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 27

Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın; onların avret yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soymuştu. Şüphesiz o ve kabilesi sizi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden görürler. Biz, şeytanları iman etmeyenlerin dostları yaptık.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya beni ademe (ey Adem oğulları) la yeftinennekumuş şeytan (şeytan sizi aldatmasın) kema (nasıl ki) ahrece ebeveykum (anne ve babanızı çıkardı) minel cenneti (cennetten) yenzıu anhuma (çıkararak o ikisinden) libasehuma (elbisesini) li yuriyehuma (kendilerine göstermek için) sev’atihima (ayıp yerlerini) innehu (şüphesiz o) yerakum (sizi görür) huve (kendisi) ve kabiluhu (ve taraftarları) min haysu (öyle bir yerden ki) la teravnehum (siz onları göremezsiniz) inna cealneş şeyatine (şüphesiz biz şeytanları yaptık) evliyae (dostlar) lillezine la yuminun (iman etmeyenler için)

Mukatil Tefsiri
“Ey Âdemoğulları!” yani onlara hitap ederek; “şeytan sizi aldatmasın”; dininizde, özellikle elbise konusunda sizi saptırıp çıplak bırakmasın. “Ana-babanızı cennetten çıkardığı gibi”; yani Âdem ve Havva’ya yaptığı gibi. “Elbiselerini soyarak avret yerlerini onlara gösterdi.” “Şüphesiz o ve kabilesi sizi görürler; siz onları göremezsiniz”; yani İblis ve şeytanlardan olan askerleri sizi görür, siz onları göremezsiniz. “Biz şeytanları iman etmeyenlere dost yaptık”, yani onlar iman etmezler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 26

Ey Âdemoğulları! Size, avret yerlerinizi örtecek bir elbise ve süs indirdik. Takvâ elbisesi ise, işte o daha hayırlıdır. Bu, Allahın ayetlerindendir; umulur ki düşünüp öğüt alırlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya beni ademe (ey Adem oğulları) kad enzelna aleykum (size indirdik) libasen (elbise) yuvari sev’atikum (ayıp yerlerinizi örten) ve rişa (ve süs) ve libasut takva (takva elbisesi ise) zalike (işte o) hayr (daha hayırlıdır) zalike (işte bu) min ayatillah (Allah’ın ayetlerindendir) leallehum yezzekkerun (umulur ki öğüt alırlar)

Mukatil Tefsiri
“Ey Âdemoğulları!” Bu ayet Sakîf, Benî Âmir b. Sa‘saa, Huzâa, Benî Müdlic ve Abd Menâf’ın oğulları Âmir ve Hâris hakkında nazil oldu. Onlar dediler ki: Günah işlediğimiz elbiselerle Beytullah’ı tavaf etmeyiz; kendilerine yün, kıl, deri vb. örtü de yapmazlardı. Böylece çıplak olarak tavaf ederlerdi; kadınları da gece tavaf ederdi. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: “Ey Âdemoğulları! Size elbise indirdik”; yani yeryüzünde elbise benim emrimdendir. “Avret yerlerinizi örter”; yani çıplaklığınızı gizler. “Ve süs”; yani maldır. “Takvâ elbisesi”; yani salih amel. “İşte o daha hayırlıdır”; yani salih amel, elbise ve maldan daha hayırlıdır. “Bu, Allah’ın ayetlerindendir”, yani bunlar Allah’ın sanatındandır; “umulur ki düşünüp öğüt alırlar”, böylece ibret alıp O’nu birlerler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 25

Allah dedi ki: Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale (Allah dedi) fiha (orada) tahyevne (yaşayacaksınız) ve fiha (ve orada) temutun (öleceksiniz) ve minha (ve oradan) tuhracun (çıkarılacaksınız)

Mukatil Tefsiri
“Dedi ki: Orada yaşayacaksınız”, yani yeryüzünde; “orada öleceksiniz”, ecelleriniz tamamlandığında; “ve oradan çıkarılacaksınız”, yani kıyamet günü diriltileceksiniz.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 24

Allah dedi ki: Birbirinize düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar kalma ve yararlanma vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale (Allah dedi) ihbitu (inin) badukum (kiminiz) li badin (kiminize) aduvv (düşman olarak) ve lekum (ve sizin için) fil ardı (yeryüzünde) mustekarrun (bir yerleşim vardır) ve metaun (ve bir geçimlik vardır) ila hin (bir süreye kadar)

Mukatil Tefsiri
“Dedi ki: İnin”, yani cennetten; Âdem, Havva, İblis ve yılan. “Birbirinize düşman olarak”; İblis onlara düşmandır, onlar da İblis’e düşmandır. “Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar kalma ve yararlanma vardır”, yani ecellerinizin sonuna kadar; İblis için de ilk üfürüşe kadar.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 23

Dediler ki: Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kala (o ikisi dedi) rabbena (Rabbimiz) zalemna (zulmettik) enfusena (kendimize) ve in lem tagfir lena (eğer bizi bağışlamazsan) ve terhamna (ve bize merhamet etmezsen) le nekunenne (elbette oluruz) minel hasirin (kaybedenlerden)

Mukatil Tefsiri
“Dediler ki: Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik; eğer günahlarımızı bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz.”, yani azapta kaybedenlerden oluruz. Âdem tövbe etti; Aşure günü, cuma günü tövbe etti ve Allah onun tövbesini kabul etti.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 22

Böylece onları aldatarak aşağı çekti. Ağaçtan tattıklarında, avret yerleri kendilerine açıldı ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara seslendi: Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve size şeytanın açık bir düşman olduğunu söylemedim mi?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe (böylece) dellahuma (o ikisini aşağı düşürdü) bi gururin (aldatarak) fe lemma (nihayet) zakaş şecerate (o ağacı tattıklarında) bedet (göründü) lehuma (o ikisine) sevatuhuma (ayıp yerleri) ve tafika (başladılar) yahsifani (örtmeye) aleyhima (üzerlerine) min verakil cenneti (cennet yapraklarından) ve nadahuma (ve seslendi o ikisine) rabbuhuma (Rableri) e lem enhakuma (ben sizi yasaklamadım mı) an tilkumeş şecerati (şu ağaçtan) ve ekul lekuma (ve size söylemedim mi) inneş şeytane (şüphesiz şeytan) lekuma (sizin için) aduvvun mubin (apaçık düşmandır)

Mukatil Tefsiri
“Onları aldatma ile aşağı çekti”, yani onlara batılı süsledi; “melek olursunuz veya ebedî olursunuz” sözüyle ve buna yemin ederek onları aldattı. “Ağaçtan tattıklarında avret yerleri kendilerine açıldı”, yani çıplaklıkları ortaya çıktı. “Cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar”, yani incir yapraklarıyla avret yerlerini örtüyorlardı. “Rableri onlara seslendi”, yani vahiy ile dedi ki: “Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve size şeytanın açık bir düşman olduğunu söylemedim mi?”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 21

Ve onlara yemin etti: Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve (ve) kasemehuma (o ikisine yemin etti) inni (şüphesiz ben) lekuma (ikiniz için) le minen nasihin (elbette öğüt verenlerdenim)

Mukatil Tefsiri
“Onlara yemin etti”, yani Allah adına yemin etti: “Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim.”; bu, ebedîlik ağacıdır, ondan yiyen ölmez. İblis, Allah adına yalan yere yemin eden ilk kişidir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 20

Derken şeytan, kendilerine gizlenmiş olan avret yerlerini açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: Rabbiniz size bu ağacı ancak melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe vesvese lehumeş şeytanu (şeytan onlara vesvese verdi) li yubdiye lehuma ma vuriye anhuma min sevatihima (örtülü ayıp yerlerini kendilerine göstermek için) ve kale ma nehakuma rabbukuma an hazihiş şecerati (Rabbiniz sizi bu ağaçtan ancak) illa en tekuna melekeyni ev tekuna minel halidin (iki melek olmanız veya ebedi kalanlardan olmanız dışında yasaklamadı dedi)

Mukatil Tefsiri
“Şeytan onlara vesvese verdi”, yani İblis tek başına; “kendilerine gizlenmiş olanı açığa çıkarmak için”, yani örtülmüş olan avret yerlerini ortaya çıkarmak için. İblis onlara dedi ki: Ben sizden önce yaratıldım ve sizden daha bilgiliyim; bana itaat edin ki doğru yolu bulasınız. Ve dedi ki: “Rabbiniz size bu ağacı ancak melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı.”, yani eğer melek olmazsanız, ebedî kalanlardan olursunuz, ölmezsiniz.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 19

Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşin; dilediğiniz yerden yiyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ya ademuskun ente ve zevcukel cenne (ey Adem sen ve eşin cennete yerleşin) fe kula min haysu şituma (dilediğiniz yerden yiyin) ve la takraba hazihiş şecerate (ama şu ağaca yaklaşmayın) fe tekuna minez zalimin (yoksa zalimlerden olursunuz)

Mukatil Tefsiri
“Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşin; dilediğiniz yerden yiyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın”; buğday başağıdır. Bazıları da bunun, meleklerin ölümsüzlük için etrafında dolaştığı ağaç olduğunu söylemiştir. “Yoksa zalimlerden olursunuz”, yani kendinize zulmedenlerden olursunuz.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 18

Allah dedi ki: Oradan çık, kınanmış ve kovulmuş olarak! Andolsun, onlardan sana uyanlarla birlikte cehennemi dolduracağım.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kalehruc minha mezumen medhura (Allah dedi ki aşağılanmış ve kovulmuş olarak çık oradan) lemen tebiake minhum le emleenne cehenneme minkum ecmain (onlardan kim sana uyarsa cehennemi hepinizle dolduracağım)

Mukatil Tefsiri
“Dedi ki: Oradan çık”, yani cennetten, “kınanmış olarak”, yani uzaklaştırılmış, “kovulmuş olarak”, yani sürülmüş. “Onlardan sana uyanlarla birlikte, elbette cehennemi hepinizden dolduracağım”; yani İblis, onun soyundan olanlar ve Âdem’in kâfir soyundan olanların hepsi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 17

Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından geleceğim; onların çoğunu şükredenler bulmayacaksın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Summe le atiyennehum min beyni eydihim ve min halfihim (sonra önlerinden ve arkalarından geleceğim) ve an eymanihim ve an şemailihim (sağlarından ve sollarından da geleceğim) ve la tecidu ekserahum şakirin (çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın)

Mukatil Tefsiri
“Sonra onlara önlerinden geleceğim”, yani ahiret tarafından; dirilişi, cenneti ve cehennemi inkâr etmelerini süsleyeceğim. “Arkalarından”, yani dünya tarafından; dünyayı gözlerinde süsleyeceğim ve onları ona yönelteceğim, orada haklarını vermezler. “Sağlarından”, yani din tarafından; eğer hidayet üzerelerse onları şüpheye düşüreceğim, eğer sapıklıkta iseler onu süsleyeceğim. “Sollardan”, yani şehvetler ve günahlar tarafından; onları cazip göstereceğim. “Onların çoğunu şükredenler bulmayacaksın”, yani nimetlerine şükretmezler, seni birlemezler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 16

İblis dedi ki: Beni azdırmana karşılık, ben de onları senin dosdoğru yolunda oturup saptıracağım.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale fe bima agveyteni le akudenne lehum sıratakel mustekim (dedi ki beni azdırmana karşılık ben de onlar için senin dosdoğru yolunda oturacağım)

Mukatil Tefsiri
“Dedi ki: Beni azdırmana karşılık”, yani beni saptırdığın için, “onlar için senin dosdoğru yolunda oturacağım”, yani onları senin doğru dininden, İslam’dan alıkoyacağım.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 15

Allah dedi ki: Sen ertelenenlerdensin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale inneke minel munzarin (Allah dedi ki sen mühlet verilenlerdensin)

Mukatil Tefsiri
“Dedi ki: Sen ertelenenlerdensin”, yani belirli bir vakte kadar ölmezsin; bu da ilk üfürüştür.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 14

İblis dedi ki: Beni, diriltilecekleri güne kadar ertele.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale enzirni ila yevmi yubasun (dedi ki bana diriltilecekleri güne kadar mühlet ver)

Mukatil Tefsiri
“İblis dedi ki: Beni diriltilecekleri güne kadar ertele”, yani son üfürüşe kadar; Âdem ve zürriyetinin diriltileceği gün.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 13

Allah dedi ki: Oradan in! Orada büyüklük taslamak sana yakışmaz. Çık! Çünkü sen aşağılananlardansın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale fehbit minha (Allah dedi ki oradan in) fe ma yekunu leke en tetekebbere fiha (orada büyüklük taslamak sana düşmez) fahruc inneke mines sagirin (çık çünkü sen aşağılananlardansın)

Mukatil Tefsiri
“Dedi ki: Oradan in”, yani meleklerin suretinden çıkıp çirkin bir surete dön. “Cennetten çık ey İblis! Orada büyüklük taslamak sana yakışmaz.” Yani cennette kibirlenmek sana uygun değildir. “Çık! Çünkü sen aşağılananlardansın”, yani zelil kılınanlardansın.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 12

Allah dedi ki: Sana emrettiğimde seni secde etmekten alıkoyan nedir? İblis dedi ki: Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale ma meneake ella tescude iz emertuk (Allah dedi ki sana emrettiğimde secde etmene ne engel oldu) kale ene hayrun minh (dedi ki ben ondan hayırlıyım) halakteni min narin ve halaktehu min tin (beni ateşten onu çamurdan yarattın)

Mukatil Tefsiri
“Dedi ki: Seni, emrettiğimde secde etmekten alıkoyan nedir?” İblis dedi: “Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.” Ve ateş çamura üstün gelir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 11

Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra meleklere: Âdeme secde edin dedik; İblis hariç secde ettiler. O, secde edenlerden olmadı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lekad halaknakum (andıolsun sizi yarattık) summe savvernakum (sonra size şekil verdik) summe kulna lil melaiketiscudu li ademe (sonra meleklere Adem’e secde edin dedik) fe secedu illa iblis (İblis hariç secde ettiler) lem yekun mines sacidin (o secde edenlerden olmadı)

Mukatil Tefsiri
“Andolsun sizi yarattık”, yani Âdem’i; “sonra size şekil verdik”, yani Âdem’in soyunu; erkek-kadın, beyaz-siyah, düzgün ve farklı şekillerde. “Sonra meleklere dedik ki: Âdem’e secde edin”; yeryüzündeki melekler ve aralarında Allah’ın düşmanı İblis de vardı. “Secde ettiler; İblis hariç, o secde edenlerden olmadı.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 10

Andolsun sizi yeryüzünde yerleştirdik ve orada sizin için geçimlikler yarattık. Ne kadar az şükrediyorsunuz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lekad mekkennakum fil ard (sizi yeryüzünde yerleştirdik) ve cealna lekum fiha meayiş (orada sizin için geçimlikler yarattık) kalilen ma teşkurun (ne az şükrediyorsunuz)

Mukatil Tefsiri
“Andolsun sizi yeryüzünde yerleştirdik”, yani ey Mekke ehli, size yeryüzünde imkân ve nimet verdik. “Orada sizin için geçimlikler yarattık”, yani rızıklar verdik ki şükredesiniz ve O’nu birleyesiniz; fakat bunu yapmadınız. Bunun üzerine onlar hakkında şöyle buyurdu: “Ne kadar az şükrediyorsunuz”, yani çok az şükrediyor, bu nimetlerin Rabbini birlemiyorlar.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 9

Kimin de tartıları hafif gelirse, işte onlar kendilerine yazık edenlerdir; çünkü ayetlerimize zulmediyorlardı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve men haffet mevazinuhu (kimin tartıları hafif gelirse) fe ulaikellezine hasiru enfusehum (işte onlar kendilerini ziyana uğratanlardır) bima kanu bi ayatina yazlimun (ayetlerimize zulmetmeleri sebebiyle)

Mukatil Tefsiri
“Kimin tartıları hafif gelirse”, yani kâfirler, “işte onlar kendilerine yazık edenlerdir”; yani kendilerini zarara soktular ve ateşe girdiler. “Ayetlerimize zulmetmelerinden dolayı”, yani Kur’an’ı inkâr edip onun Allah’tan olduğunu kabul etmemelerinden dolayı.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 8

O gün tartı haktır. Kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vel veznu yevmeizinil hakk (o gün tartı gerçektir) fe men sekulat mevazinuhu (kimin tartıları ağır gelirse) fe ulaike humul muflihun (işte onlar kurtuluşa erenlerdir)

Mukatil Tefsiri
“O gün tartı haktır”; yani ahirette amellerin tartılması adalettir. “Kimin tartıları ağır gelirse”, müminlerden olup sevapları günahlarına ağır basanlar, “işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 7

Andolsun, onlara yaptıklarını bir bilgi ile anlatacağız; biz onlardan uzak değildik.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe lenekussanne aleyhim bi ilmin (onlara bilgi ile mutlaka anlatacağız) ve ma kunna gaibin (ve biz gaip değildik)

Mukatil Tefsiri
“Elbette onlara anlatacağız” amellerini, “bir bilgi ile”; “biz onlardan uzak değildik”, yani dünyada onların amellerinden habersiz değildik.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 6

Elbette kendilerine peygamber gönderilenlere de soracağız, gönderilen peygamberlere de soracağız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe leneselenne ellezine ursile ileyhim (kendilerine peygamber gönderilenlere mutlaka soracağız) ve leneselenne murselin (gönderilen peygamberlere de mutlaka soracağız)

Mukatil Tefsiri
Sonra dedi ki: “Elbette soracağız”, ahirette, “kendilerine peygamber gönderilenlere”, yani dünyada helak edilen geçmiş ümmetlere: Tevhid konusunda peygamberlere ne cevap verdiler? “Ve elbette peygamberlere de soracağız”: Tevhid konusunda kendilerine ne cevap verildi?

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 5

Azabımız onlara geldiğinde, onların söyleyecekleri tek söz: Biz gerçekten zalimlerdik demeleri oldu.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe ma kane davahum iz caehum be’suna (azabımız geldiğinde sözleri sadece şu oldu) illa en kalu inna kunna zalimin (şüphesiz biz zalimlerdik dediler)

Mukatil Tefsiri
“Azabımız onlara geldiğinde onların sözleri”, yani üzerlerine azap indiğinde söyledikleri, “sadece: Biz gerçekten zalimlerdik demeleri oldu.” Bu, şu sözlerine benzer: “Biz yalnız Allah’a iman ettik.” (Mü’min 84)

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 4

Nice şehirleri helak ettik; azabımız onlara geceleyin, onlar uykuda iken ya da gündüz, dinlenirlerken geldi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kem min karyetin ehleknaha (nice memleketleri helak ettik) fe caeha be’suna beyaten ev hum kailun (azabımız onlara geceleyin veya gündüz dinlenirken geldi)

Mukatil Tefsiri
Sonra onlara öğüt vererek dedi ki: “Nice şehirleri helak ettik” azap ile. “Azabımız onlara geceleyin geldi”, yani onlar uyurken. “Ya da gündüz dinlenirlerken geldi.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 3

Rabbinizden size indirilene uyun ve Ondan başka dostlara uymayın. Ne kadar az öğüt alıyorsunuz!

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İttebiu ma unzile ileykum min rabbikum (Rabbinizden size indirilene uyun) ve la tettebiu min dunihi evliya (O’ndan başka dostlara uymayın) kalilen ma tezekkerun (ne az öğüt alıyorsunuz)

Mukatil Tefsiri
Sonra Mekke halkına şöyle dedi: “Rabbinizden size indirilene uyun”, yani Kur’an’a. “O’ndan başka dostlara uymayın”, yani rabler edinmeyin. Sonra onlar hakkında haber verdi ve dedi ki: “Ne kadar az öğüt alıyorsunuz!” Yani çok az düşünür, ibret alırlar.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 2

Bu, sana indirilmiş bir kitaptır. Onunla uyarasın diye ve müminler için bir öğüt olarak, bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kitabun unzile ileyke (sana indirilen bir kitaptır) fe la yekun fi sadrike haracun minhu (ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın) li tunzira bih (onunla uyarasın diye) ve zikra lil muminin (ve müminler için bir öğüt olarak)

Mukatil Tefsiri
“Bu, sana indirilmiş bir kitaptır”, yani Kur’an. “Bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın”, yani ey Peygamber, kalbinde Kur’an’ın Allah’tan olduğuna dair bir şüphe bulunmasın. “Onunla uyarasın diye”, yani Kur’an’daki tehditlerle insanları uyarman için. “Ve müminler için bir öğüt olarak”, yani Kur’an’ın Allah’tan olduğuna iman edenler için bir hatırlatma.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Araf 1

Elif Lâm Mîm Sâd.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Elif lam mim sad (Elif lam mim sad)

Mukatil Tefsiri
Elif Lâm Mîm Sâd.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 165

O, sizi yeryüzünün halifeleri yapan ve size verdikleriyle sizi denemek için kiminizi kiminize derecelerle üstün kılandır. Şüphesiz Rabbin azabı çabuk olandır ve O, bağışlayıcıdır, merhametlidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve huvellezi cealekum halaifel ard (sizi yeryüzünün halifeleri yapan O’dur) ve refea badakum fevka badin derecatin (ve kiminizi kiminizin üstüne derecelerle yükseltti) li yebluvekum fi ma atakum (size verdikleri konusunda sizi denemek için) inne rabbeke seriul ikab (şüphesiz Rabbin cezası çabuk olandır) ve innehu le gafurur rahim (ve şüphesiz O bağışlayan ve merhamet edendir)

Mukatil Tefsiri
“O, sizi yeryüzünün halifeleri yaptı”, yani geçmiş ümmetlerin helakından sonra onların yerine getirdi. “Ve kiminizi kiminize derecelerle üstün kıldı”, yani fazilet ve rızık bakımından. Bu, müşriklerin Peygambere: “Seni bize getirdiğin şeye ancak ihtiyaç sevk etti; biz sana mallarımızdan toplarız” demeleri üzerine inmiştir. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: “Ve kiminizi kiminize derecelerle üstün kıldı ki sizi verdikleriyle denesin.” Yani size verdiği şeylerle sizi imtihan eder. Kimini zenginlikle, kimini fakirlikle dener. “Şüphesiz Rabbin azabı çabuk olandır”, yani O’na isyan eden kimseye —fakirlikte de zenginlikte de— cezası çabuk gelir; onları, sanki o gün gelmiş gibi korkutur. “Ve O, bağışlayıcıdır, merhametlidir.” Yani tevbeden sonra.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 164

De ki: “Allah’tan başka bir Rab mi arayayım? Oysa O, her şeyin Rabbidir. Hiçbir kimse kendi aleyhinden başkasını kazanmaz. Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir; O da size, hakkında ihtilaf ettiğiniz şeyleri haber verecektir.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul e gayrallahi ebgi rabben (de ki Allah’tan başka Rab mi arayayım) ve huve rabbu kulli şeyin (oysa O her şeyin Rabbidir) ve la teksibu kullu nefsin illa aleyha (herkes yalnız kendi aleyhine kazanır) ve la teziru vaziretun vizra uhra (hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez) summe ila rabbikum merciukum (sonra dönüşünüz Rabbinizedir) fe yunebbiukum bima kuntum fihi tahtelifun (ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir)

Mukatil Tefsiri
“De ki: Allah’tan başka bir Rab mi arayayım?” Bu, Kureyş kâfirlerinin Peygambere: “Bu işten vazgeç, sana gelecek sorumluluğu biz üstleniriz” demeleri üzerine inmiştir. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: “De ki: Allah’tan başka bir Rab mı arayayım?” Yani başka bir rab mı edineyim? “Oysa O, her şeyin Rabbidir”, göklerde ve yerde olan her şeyin. “Hiçbir kimse bir kazanç elde etmez ki bu kendi aleyhine olmasın”, yani herkesin kazancı kendi aleyhinedir. “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez”, yani hiçbir kimse başka birinin günahını taşımaz; onların Peygambere “Biz senin yükünü üstleniriz” demelerine karşılık olarak. “Sonra dönüşünüz Rabbinizedir”, yani ahirette. “O da size, hakkında ihtilaf ettiğiniz şeyleri haber verecektir.” Yani siz ve Mekke kâfirleri din konusunda ihtilaf ettiğiniz şeyleri.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 163

“O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
La şerike leh (O’nun ortağı yoktur) ve bi zalike umirtu (ben bununla emrolundum) ve ene evvelul muslimin (ve ben müslümanların ilkiyim)

Mukatil Tefsiri
“O’nun hiçbir ortağı yoktur”, yani O’nunla birlikte hiçbir ortak yoktur. “Ben bununla emrolundum” ve “ben Müslümanların ilkiyim.” Yani Mekke halkı içinden ihlaslı olanların ilkiyim.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 162

De ki: “Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul inne salati ve nusuki ve mahyaye ve memati lillahi rabbil alemin (de ki namazım ibadetim hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi Allah içindir)

Mukatil Tefsiri
“De ki ey Muhammed: Şüphesiz benim namazım”, yani beş vakit namazım, “ve ibadetim”, yani kurban kesmem, “ve hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 161

De ki: “Şüphesiz Rabbim beni dosdoğru bir yola iletti; dosdoğru bir din olarak, hanif olan İbrahim’in dinine. O, müşriklerden değildi.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul inneni hedani rabbi ila sıratin mustekim (de ki şüphesiz Rabbim beni dosdoğru yola iletti) dinen kıyemen millete ibrahime hanifen (dosdoğru dine İbrahim’in hanif milletine) ve ma kane minel müşrikin (ve o müşriklerden değildi)

Mukatil Tefsiri
“De ki: Şüphesiz Rabbim beni dosdoğru bir yola iletti”, yani İslam’a. “Dosdoğru bir din olarak”, yani eğriliği olmayan düzgün bir din. “Hanif olan İbrahim’in dinine”, yani samimi ve ihlaslı olarak. “O, müşriklerden değildi.” Yani Yahudilerden ve Hristiyanlardan değildi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 160

Kim bir iyilikle gelirse, ona onun on katı vardır. Kim de bir kötülükle gelirse, ona ancak onun dengiyle karşılık verilir ve onlara zulmedilmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Men cae bil haseneti fe lehu aşru emsaliha (kim bir iyilikle gelirse ona onun on katı vardır) ve men cae bis seyyieti fe la yucza illa misleha (kim de bir kötülükle gelirse sadece onun dengiyle cezalandırılır) ve hum la yuzlemun (ve onlar haksızlığa uğratılmazlar)

Mukatil Tefsiri
“Kim gelirse”, yani ahirette, “bir iyilikle”, yani tevhid ve salih amel ile, “ona onun on katı vardır.” Yani sevabı kat kat artırılır. “Kim de gelirse”, yani ahirette, “bir kötülükle”, yani şirk ile, “ona ancak onun dengiyle karşılık verilir.” Yani büyüklük bakımından onunla cezalandırılır; çünkü şirkin cezası günahların en büyüğüdür ve ateş de azapların en büyüğüdür. Bu da şu ayettir: “Uygun bir ceza olarak.” (Nebe 26) Yani ceza, amele uygun olmuştur. “Ve onlara zulmedilmez.” Yani her iki gruba da.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 159

Dinlerini parça parça edip fırkalar hâline gelenlerle senin hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır; sonra O, yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnellezine ferraku dinehum ve kanu şiyaen (dinlerini parçalayıp grup grup olanlar var ya) leste minhum fi şeyin (senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur) innema emruhum ilallah (onların işi Allah’a kalmıştır) summe yunebbiuhum bima kanu yef’alun (sonra yaptıklarını onlara haber verecektir)

Mukatil Tefsiri
“Dinlerini parça parça edenler”, yani kendilerine emredilen İslam dinini bölüp başka dinlere girenler; Muhammed gönderilmeden önce Yahudiler ve Hristiyanlar. “Ve fırkalar hâline gelenler”, yani Yahudiler, Hristiyanlar, Sâbiîler ve diğerleri gibi çeşitli gruplara ayrılanlar. “Senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur ey Muhammed.” “Onların işi ancak Allah’a kalmıştır”, sonra Allah “yapmakta olduklarını onlara haber verecektir.” Bunun hükmü daha sonra şu ayetle neshedilmiştir: “Kendilerine kitap verilenlerden… savaşın… küçülmüş olarak cizye verinceye kadar.” (Tevbe 29)

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 158

Onlar ancak kendilerine meleklerin gelmesini, yahut Rabbinin gelmesini ya da Rabbinin bazı ayetlerinin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin bazı ayetlerinin geldiği gün, daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye imanı fayda vermez. De ki: “Bekleyin, biz de beklemekteyiz.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Hel yenzurune illa en te’tiyehumul melaiketu (onlar kendilerine meleklerin gelmesini mi bekliyorlar) ev ye’tiye rabbuke (yahut Rabbinin gelmesini mi) ev ye’tiye ba’du ayati rabbik (yahut Rabbinin bazı ayetlerinin gelmesini mi) yevme ye’ti ba’du ayati rabbike la yenfeu nefsen imanuha (Rabbinin bazı ayetleri geldiği gün daha önce iman etmemiş kimseye imanı fayda vermez) lem tekun amenet min kablu ev kesebet fi imaniha hayra (yahut imanında bir hayır kazanmamışsa) kulinteziru inna muntezirun (de ki bekleyin biz de bekliyoruz)

Mukatil Tefsiri
Sonra onları tehdit ederek şöyle buyurdu: “Onlar neyi bekliyorlar?” Yani Mekke kâfirleri iman etmek için neyi bekliyorlar? “Ancak kendilerine meleklerin gelmesini”, yani ölüm meleğinin tek başına gelip canlarını almasını, “yahut Rabbinin gelmesini”, yani kıyamet günü bulut gölgeleri içinde gelmesini, “ya da Rabbinin bazı ayetlerinin gelmesini”, yani güneşin batıdan doğmasını.

Sonra dedi ki: “Rabbinin bazı ayetlerinin geldiği gün”, yani güneşin batıdan doğduğu gün, “daha önce iman etmemiş olan bir kimseye imanı fayda vermez.” Yani bu alamet gelmeden önce iman etmemiş kâfire, o günkü imanı fayda sağlamaz. “Veya imanında bir hayır kazanmamış olan”, yani güneş batıdan doğmadan önce bir amel işlememiş olan kimseye de fayda vermez; o andan sonra yaptığı amel kabul edilmez. Ancak güneş batıdan doğmadan önce ameli kabul edilen kimsenin, o zamandan sonra da ameli kabul edilir.

Sonra onları azapla tehdit ederek Allah Peygamberine şöyle buyurdu: “De ki: Bekleyin”, yani azabı bekleyin, “biz de beklemekteyiz.” yani sizin başınıza gelecek azabı beklemekteyiz.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 157

“Yahut ‘Eğer bize de kitap indirilseydi, onlardan daha doğru yolda olurduk’ demeyesiniz diye. İşte size Rabbinizden açık bir delil, bir hidayet ve bir rahmet gelmiştir. Artık Allah’ın ayetlerini yalanlayandan ve onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri sebebiyle kötü bir azapla cezalandıracağız.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ev tekulu lev enna unzile aleynel kitabu le kunna ehda minhum (yahut bize kitap indirilseydi onlardan daha doğru yolda olurduk demeyesiniz diye) fe kad caekum beyyinetun min rabbikum (işte size Rabbinizden açık delil geldi) ve huden ve rahmetun (ve hidayet ve rahmet geldi) fe men azlemu mimmen kezzebe bi ayatillahi ve sadefe anha (Allah’ın ayetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zalim kim vardır) se neczillezine yasdifune an ayatina suel azabi (ayetlerimizden yüz çevirenleri kötü azapla cezalandıracağız) bima kanu yasdifun (yüz çevirmeleri sebebiyle)

Mukatil Tefsiri
“Yahut şöyle demeyesiniz diye: Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha doğru yolda olurduk.” Yani Yahudi ve Hristiyanlardan. Allah, Mekke kâfirlerine şöyle der: “İşte size Rabbinizden açık bir delil geldi.” Yani Rabbinizden bir açıklama olan Kur’an. “Ve bir hidayet”, yani sapıklıktan kurtuluş, “ve bir rahmet”, yani azaptan kurtuluş; iman edenler için. Fakat onlar bunu yalanladılar. Bunun üzerine şu ayet indirildi: “Allah’ın ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir?” Yani Kur’an’ı. “Ve onlardan yüz çevirenden”, yani Kur’an ayetlerinden yüz çevirip iman etmeyenden. Sonra Allah onları tehdit etti ve şöyle buyurdu: “Ayetlerimizden yüz çevirenleri cezalandıracağız.” Yani Kur’an’a iman etmekten yüz çevirenleri. “Kötü bir azapla”, yani şiddetli bir azapla. “Yüz çevirmeleri sebebiyle.” Yani Kur’an’a iman etmeyi terk etmeleri sebebiyle.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 156

“Kitap ancak bizden önceki iki topluluğa indirildi ve biz onların okumasından habersizdik” demeyesiniz diye.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
En tekulu innema unzilel kitabu ala taifeteyni min kablina (kitap yalnızca bizden önceki iki topluluğa indirildi demeyesiniz diye) ve in kunna an dirasetihim legafilin (ve biz onların okumasından habersizdik demeyesiniz diye)

Mukatil Tefsiri
“Demeyesiniz diye”, yani şöyle dememeniz için: “Kitap ancak bizden önceki iki topluluğa indirildi.” Yani Yahudiler ve Hristiyanlar. “Biz ise onların okuyup incelemesinden habersizdik.” Çünkü Mekke kâfirleri şöyle demişti: Allah Yahudi ve Hristiyanları kahretsin, peygamberlerini nasıl yalanladılar! Vallahi bize bir uyarıcı ve bir kitap gelseydi, biz onlardan daha doğru yolda olurduk.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 155

Bu da indirdiğimiz mübarek bir kitaptır; ona uyun ve sakının ki size merhamet edilsin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve haza kitabun enzelnahu mubarek (ve bu indirdiğimiz bereketli bir kitaptır) fettebiuhu vetteku (ona uyun ve sakının) leallekum turhamun (umulur ki merhamet olunursunuz)

Mukatil Tefsiri
“Bu”, yani Kur’an, “indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.” Ona iman eden için bir berekettir. “Ona uyun”, yani onunla amel edin. “Ve sakının”, yani Allah’tan korkun. “Umulur ki size merhamet edilir.” Yani azap görmezsiniz.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 154

Sonra Musa’ya kitabı verdik; iyilik yapanlara nimetimizi tamamlamak, her şeyi ayrıntılı açıklamak, bir hidayet ve rahmet olması için. Umulur ki Rablerine kavuşacaklarına iman ederler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Summe ateyna musel kitabe temamen alellezî ahsene (sonra iyilik yapan kimseye nimetimizi tamamlamak için Musa’ya kitabı verdik) ve tafsilen li kulli şeyin (her şeyi açıklayıcı olarak) ve huden ve rahmeten (ve hidayet ve rahmet olarak) leallehum bi likaı rabbihim yuminun (umulur ki Rablerine kavuşacaklarına inanırlar)

Mukatil Tefsiri
“Sonra Musa’ya kitabı verdik”, yani Tevrat’ı verdik. “İyilik yapanlara nimetimizi tamamlamak için”, yani dünya ve ahirette iyilik yapanlara verilen nimet tamamlandı. Allah, İsrailoğullarına vaadini tamamladı; şu sözünde olduğu gibi: “Biz yeryüzünde zayıf bırakılanlara lütufta bulunmak istiyoruz…” (Kasas 5–6). “Her şeyi ayrıntılı açıklamak için”, yani Tevrat’ta her şey açıklandı. “Bir hidayet”, yani sapıklıktan kurtuluş, “ve rahmet”, yani azaptan kurtuluş. “Umulur ki Rablerine kavuşacaklarına iman ederler.” Yani amellerin karşılığının verileceği dirilişe iman ederler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 153

Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur; ona uyun. Sizi O’nun yolundan ayıracak başka yollara uymayın. İşte bunları size öğütledi ki sakınırsınız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve enne haza sırati mustekimen fettebiuhu (işte bu benim dosdoğru yolumdur ona uyun) ve la tettebius subule fe teferraka bikum an sebilih (başka yollara uymayın sonra sizi O’nun yolundan ayırır) zalikum vessakum bihi leallekum tettekun (işte bunları size öğüt verdi ki sakınasınız)

Mukatil Tefsiri
“Şüphesiz bu”, yani bu ayetlerde zikredilen Allah’ın emir ve yasakları, “benim dosdoğru yolumdur”, yani dosdoğru bir dindir. “Ona uyun ve başka yollara uymayın”, yani onların haram kıldıkları sapıklık yollarına uymayın. “Yoksa sizi O’nun yolundan ayırır”, yani sizi dininden saptırır. “İşte bunları size öğütledi ki sakınırsınız.” Bu ayetler muhkemdir; bütün kitaplarda bunları nesheden bir şey yoktur ve bunlar bütün insanlar için bağlayıcıdır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 152

Yetimin malına, en güzel şekilde (onu geliştirmek dışında) yaklaşmayın; ergenlik çağına erişinceye kadar. Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. Biz hiçbir nefse gücünün yettiğinden fazlasını yüklemeyiz. Konuştuğunuz zaman adaletli olun, yakınınız da olsa. Allah’a verdiğiniz sözü yerine getirin. İşte bunları size öğütledi ki düşünüp öğüt alasınız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve la takrabu malel yetimi illa billeti hiye ahsen (yetimin malına en güzel şekilde olmadıkça yaklaşmayın) hatta yebluğa eşuddeh (erginlik çağına ulaşıncaya kadar) ve evful keyle vel mizane bil kıst (ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın) la nukellifu nefsen illa vus’aha (biz hiç kimseye gücünün üstünde yük yüklemeyiz) ve iza kultum fa’dilu ve lev kane za kurba (konuştuğunuz zaman yakınınız bile olsa adaletli olun) ve bi ahdillahi evfu (Allah’ın ahdini yerine getirin) zalikum vessakum bihi leallekum tezekkerun (işte bunları size öğüt verdi ki düşünüp öğüt alasınız)

Mukatil Tefsiri

Taberi Tefsiri
“Yetimin malına yaklaşmayın, ancak en güzel şekilde”, yani yetimin malını kâr ile artırmak dışında yaklaşmayın. “Ta ki erginlik çağına ulaşıncaya kadar”, yani on sekiz yaşına varıncaya kadar. “Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın”, yani adaletle. “Biz hiçbir nefse gücünün yettiğinden fazlasını yüklemeyiz.” Yani onu ancak gücü yettiği kadar sorumlu tutarız. “Konuştuğunuz zaman adaletli olun, yakınınız da olsa.” Yani konuştuğunuzda doğruyu söyleyin; akrabanız hakkında bile olsa doğruyu söyleyin. “Allah’ın ahdini yerine getirin”, yani insanlar arasındaki ahitlerde. “İşte bunları size öğütledi ki düşünüp öğüt alasınız.” Yani O’nun emir ve yasakları hakkında.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 151

De ki: “Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmamanızı, anne-babaya iyilik etmeyi, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmemeyi —sizi de onları da biz rızıklandırırız—, açık ve gizli kötülüklere yaklaşmamayı ve Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmemeyi. İşte bunları size öğütledi ki aklınızı kullanasınız.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul tealev etlu ma harrame rabbukum aleykum (de ki gelin Rabbinizin size haram kıldıklarını okuyayım) ella tuşriku bihi şeyen (O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın) ve bil valideyni ihsana (anne babaya iyilik edin) ve la taktulu evladekum min imlak (fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin) nahnu nerzukukum ve iyyahum (sizi de onları da biz rızıklandırırız) ve la takrabul fevahışe ma zahera minha ve ma baten (açığı ve gizlisiyle hayasızlıklara yaklaşmayın) ve la taktulun nefselleti harramallahu illa bil hakk (Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyin) zalikum vessakum bihi leallekum ta’kilun (işte bunları size öğüt verdi ki akledesiniz)

Mukatil Tefsiri
De ki: “Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım.” Yani gelin de size haram kıldıklarını okuyayım. “O’na hiçbir şeyi ortak koşmamanızı”, yani yarattıklarından hiçbirini O’na ortak kılmamanızı. “Anne-babaya iyilik etmeyi”, yani onlara iyi davranmayı. “Çocuklarınızı öldürmeyin”, yani kız çocuklarını diri diri gömmeyin. “Fakirlik korkusuyla”, yani yoksulluk endişesiyle. “Sizi de onları da biz rızıklandırırız.” “Kötülüklere yaklaşmayın”, yani zinaya. “Onun açığına”, yani açıkça yapılan fuhşa, “ve gizlisine”, yani gizlice yapılan zinaya; bir dost edinip gizlice onunla buluşmak. “Allah’ın haram kıldığı canı öldürmeyin”, yani öldürülmesini haram kıldığı canı, “ancak hak ile”, yani kısas, evli zâninin recmedilmesi ve İslam’dan dönen kimse gibi durumlar hariç; işte bu haktır. “İşte bunları size öğütledi ki aklınızı kullanasınız.” Yani bu üç ayette zikredilenler dışında bir şeyi haram kılmamıştır; bahîra, sâibe, vasîle ve hâmı haram kılmamıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 150

De ki: “Haydi getirin şahitlerinizi; Allah’ın bunu haram kıldığına şahitlik etsinler.” Eğer şahitlik ederlerse, sen onlarla birlikte şahitlik etme. Ayetlerimizi yalanlayanların, ahirete inanmayanların ve Rablerine ortak koşanların heveslerine uyma.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul helemme şuhedaekumullezine yeşhedune ennallahe harrame haza (de ki Allah’ın bunu haram kıldığına şahitlik eden şahitlerinizi getirin) fe in şehidu fe la teşhed meahum (eğer şahitlik ederlerse sen onlarla beraber şahitlik etme) ve la tettebi ehvaellezine kezzebu bi ayatina (ayetlerimizi yalanlayanların hevalarına uyma) vellezine la yuminune bil ahireti (ahirete iman etmeyenler) ve hum bi rabbihim yadılun (ve onlar Rablerine eş tutarlar)

Mukatil Tefsiri
De ki: “Getirin şahitlerinizi ki Allah’ın bunu —ekinleri ve hayvanları— haram kıldığına şahitlik etsinler.” “Eğer şahitlik ederlerse”, yani Allah’ın bunu haram kıldığına dair şahitlik ederlerse, “sen onlarla birlikte şahitlik etme.” Allah, Peygamberine onların sözünü tasdik etmemesini emreder. “Ayetlerimizi yalanlayanların heveslerine uyma.” Yani onların haram kıldıkları şeylerin helalliğini açıklayan Kur’an’ı yalanlayanların. “Ve ahirete iman etmeyenlerin”, yani amellerin karşılığının verileceği dirilişi tasdik etmeyenlerin, “ve Rablerine denkler koşanların”, yani ortak koşanların.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 149

De ki: “Kesin ve üstün delil Allah’ındır. Eğer dileseydi, hepinizi doğru yola iletirdi.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul fe lillahil huccetul baliga (de ki kesin delil Allah’ındır) fe lev şae le hedakum ecmain (dileseydi hepinizi hidayete erdirirdi)

Mukatil Tefsiri
De ki ey Muhammed: “Kesin ve üstün delil Allah’ındır.” Eğer dileseydi hepinizi dinine hidayet ederdi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 148

Müşrikler diyecekler ki: “Eğer Allah dileseydi, ne biz ortak koşardık ne de atalarımız; hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” İşte onlardan öncekiler de böyle yalanladılar; sonunda azabımızı tattılar. De ki: “Yanınızda bunu ortaya koyacağınız bir bilgi var mı? Siz ancak zanna uyuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Se yekulullezine eşraku (ortak koşanlar diyecekler ki) lev şaallahu ma eşrakna ve la abauna (Allah dileseydi ne biz ne atalarımız ortak koşardık) ve la harramna min şeyin (ve hiçbir şeyi haram kılmazdık) kezalike kezzebellezine min kablihim (onlardan öncekiler de böyle yalanladı) hatta zaku be’sena (sonunda azabımızı tattılar) kul hel indekum min ilmin fe tuhricuhu lena (de ki yanınızda bize çıkaracağınız bir bilgi var mı) in tettebiune illez zanne (siz sadece zanna uyuyorsunuz) ve in entum illa tahrusun (ve siz sadece tahminde bulunuyorsunuz)

Mukatil Tefsiri
Allah’a ortak koşanlar, yani Arap müşrikleri şöyle diyecekler: “Eğer Allah dileseydi, ne biz ortak koşardık ne de atalarımız ortak koşardı ve hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Yani ekinleri ve hayvanları; fakat iddialarına göre Allah onları haram kıldı. “İşte böylece”, yani bu şekilde, “onlardan öncekiler de peygamberlerini yalanladılar.” Nitekim Mekke kâfirleri de Muhammed’i yalanladı. “Sonunda azabımızı tattılar.” Yani azabımızı gördüler. “De ki: Yanınızda bir bilgi var mı ki onu bize çıkarasınız?” Yani Allah’tan, bunun haram olduğuna dair bir açıklama var mı, bize gösterin. Allah buyurur: “Siz ancak zanna uyuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 147

Eğer seni yalanlarlarsa de ki: Rabbiniz geniş rahmet sahibidir. Bununla birlikte O’nun azabı suçlu topluluktan geri çevrilmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe in kezzebuke fe kul rabbukum zu rahmetin vasiatin (eğer seni yalanlarlarsa de ki Rabbiniz geniş rahmet sahibidir) ve la yuraddu be’suhu anil kavmil mucrimin (O’nun azabı suçlular topluluğundan geri çevrilmez)

Mukatil Tefsiri
Arap kâfirleri Peygambere dediler ki: Sen doğru söylemedin. Bunun üzerine Allah buyurdu: “Eğer seni yalanlarlarsa”, yani haramlar konusunda söylediklerini inkâr ederlerse, “de ki”, Mekke kâfirlerine: “Rabbiniz geniş rahmet sahibidir.” Yani rahmeti her şeyi kuşatmıştır, size azabı hemen vermez. “Fakat O’nun azabı”, yani zamanı geldiğinde, “suçlu topluluktan geri çevrilmez.” Yani Arap kâfirlerinden.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 146

Yahudilere her tırnaklı hayvanı haram kıldık. Sığır ve koyunun da iç yağlarını onlara haram kıldık; sırtlarının taşıdığı, bağırsaklar veya kemiğe karışanlar hariç. İşte bu, azgınlıkları sebebiyle onları cezalandırmamızdır. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve alellezine hadu harramna kulle zi zufurin (yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık) ve minel bakari vel ganemi harramna aleyhim şuhumehuma (sığır ve koyunun iç yağlarını da onlara haram kıldık) illa ma hamelet zuhuruhuma evil havaya ev mahteleta bi azmin (ancak sırtlarının taşıdığı bağırsaklara yapışan veya kemiğe karışan hariç) zalike cezeynahum bi bagyihim (azgınlıkları sebebiyle onları böyle cezalandırdık) ve inna le sadikun (şüphesiz biz doğru söyleyenleriz)

Mukatil Tefsiri
Sonra Yahudilere neyin haram kılındığını açıkladı ve dedi ki: “Yahudilere her tırnaklıyı haram kıldık.” Yani deve, devekuşu, kaz, ördek ve toynaklı ya da pençeli olan bütün hayvanlar ve kuşlar; bunların hepsi onlara haramdır. “Sığır ve koyundan da onların iç yağlarını haram kıldık.” Yani sığır ve koyunun yağlarını haram kıldı. Sonra onlara helal olan yağları istisna etti ve dedi ki: “Ancak sırtlarının taşıdığı”, yani sığır ve koyunun sırtlarında, omuzlarında ve kuyruklarında bulunan yağlar, “veya bağırsaklar”, yani işkembe ve bağırsaklar, “veya kemiğe karışmış olan.” Bunların hepsi onlara helaldir. Böbrek yağları ve iç yağları ise onlara haram kılınmıştır. “İşte bu”, yani bu haram kılma, “azgınlıkları sebebiyle onları cezalandırmamızdır.” Yani peygamberleri öldürmeleri, Allah yolundan alıkoymaları, faiz yemeleri ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle bir cezadır. “Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” Bu, Allah’ın Peygamberine vahyettiği haramların bir kısmıdır; bir kısmı Müslümanlara, bir kısmı Yahudilere aittir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 145

De ki: Bana vahyedilende, onu yiyecek bir kimse için haram kılınmış bir şey bulamıyorum; ancak leş, akıtılmış kan veya domuz eti —çünkü o pistir— yahut Allah’tan başkası adına kesilmiş bir günah olması hâli müstesna. Kim mecbur kalırsa, haddi aşmadan ve taşkınlık etmeden, şüphesiz Rabbin bağışlayıcıdır, merhametlidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul la ecidu fi ma uhiye ileyye muharramen ala taimin yatamuhu (de ki bana vahyedilende yiyen kimseye haram edilmiş bir şey bulmuyorum) illa en yekune meyteten ev demen mesfuhan ev lahme hinzirin (ancak leş akıtılmış kan veya domuz eti olursa) fe innehu ricsun (çünkü o pistir) ev fisken uhille li gayrillahi bih (yahut Allah’tan başkası adına kesilmiş günahkâr bir şey olursa) fe menidturra gayre bagin ve la adin (kim mecbur kalırsa taşkınlık ve sınırı aşma olmadan) fe inne rabbeke gafurur rahim (şüphesiz Rabbin bağışlayan ve merhamet edendir)

Mukatil Tefsiri
Dediler ki: Ey Muhammed, atalarımız bunu nereden haram kıldı? Bunun üzerine Allah Peygamberine vahyetti: “De ki: Bana vahyedilende, onu yiyecek bir kimse için haram kılınmış bir şey bulamıyorum.” Yani yenilecek bir yiyecek olarak. “Ancak leş veya akıtılmış kan” yani akan kan, “veya domuz eti —çünkü o pistir—” yani günahtır. “Veya bir fısk olarak Allah’tan başkası adına kesilmiş olan.” Yani Allah’tan başkası için kesilmiş hayvan. “Kim bunlardan birine mecbur kalırsa”, kendisine haram kılınan şeylerden, “haddi aşmadan”, yani bunu dininde helal saymadan, “ve taşkınlık etmeden”, yani zaruret olmadığı hâlde yiyerek sınırı aşmadan, “şüphesiz Rabbin bağışlayıcıdır”, haram yemesi sebebiyle, “merhametlidir.” Yani zaruret hâlinde haramı mubah kıldığı için.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 144

Deveden iki ve sığırdan iki. De ki: Erkekleri mi haram kıldı yoksa dişileri mi, yoksa dişilerin rahimlerinin kapsadığını mı? Yoksa Allah size bunu emrettiğinde siz şahit miydiniz? O hâlde insanları bilgisizce saptırmak için Allah’a yalan uydurandan daha zalim kimdir? Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve minel ibili’sneyni ve minel bakari’sneyn (deveden iki sığırdan iki) kul az zekereyni harrame emil unseyeyn (de ki iki erkeği mi haram kıldı yoksa iki dişiyi mi) emmeştemelet aleyhi erhamul unseyeyn (yoksa dişilerin rahimlerinin kapsadığını mı) em kuntum şuhedae iz vessakumullahu bihaza (yoksa Allah size bunu emrederken şahit miydiniz) fe men azlemu mimmeniftera alallahi keziben (Allah’a yalan iftira edenden daha zalim kim vardır) li yudillen nase bi gayri ilm (insanları bilgisizce saptırmak için) innallahe la yehdil kavmez zalimin (şüphesiz Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez)

Mukatil Tefsiri
“Deveden iki”, erkek ve dişi. “Sığırdan iki”, erkek ve dişi. De ki: “Erkekleri mi haram kıldı, yoksa dişileri mi?” Yani haramlık nereden geliyor? “Yoksa dişilerin rahimlerinin kapsadığını mı?” Rahim ya erkek ya dişi taşır; bundan başka bir şey yoktur. O hâlde bu haramlık nereden geliyor? Koyun koyun doğurur, deve deve doğurur; koyun sığır doğurmaz, sığır koyun doğurmaz. Eğer “dişileri haram kıldı” derlerse, bütün dişileri yememeleri gerekir. “Erkekleri haram kıldı” derlerse, erkekleri yememeleri gerekir. Sustular. Allah Peygamberine dedi ki: “De ki: Bana bilgi verin, eğer doğru iseniz.” Sonra dedi: “Yoksa Allah size bunu emrettiğinde siz şahit miydiniz?” Bu haram kılmayı. Sustular ve cevap veremediler; sadece “atalarımız haram kıldı” dediler. Peygamber onlara dedi: “Atalarınız bunu nereden haram kıldı?” Dediler ki: Allah onlara bunu emretti. Bunun üzerine Allah indirdi: “Kim Allah’a yalan uydurup insanları bilgisizce saptırandan daha zalimdir?” “Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” “Deveden iki ve sığırdan iki”: yani bir erkek deve ve bir dişi deve; bir boğa ve bir inek.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 143

Sekiz çift: koyundan iki ve keçiden iki. De ki: Erkekleri mi haram kıldı, yoksa dişileri mi, yoksa dişilerin rahimlerinin kapsadığını mı? Eğer doğruysanız bana bilgi verin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Semaniyete ezvacin (sekiz eş yarattı) mined dani’sneyni ve minel ma’zi’sneyn (koyundan iki keçiden iki) kul az zekereyni harrame emil unseyeyn (de ki iki erkeği mi haram kıldı yoksa iki dişiyi mi) emmeştemelet aleyhi erhamul unseyeyn (yoksa dişilerin rahimlerinin kapsadığını mı) nebbiuni bi ilmin in kuntum sadıkin (eğer doğruysanız bana bilgiyle haber verin)

Mukatil Tefsiri
Sonra dedi ki: “Sekiz çift indirdi”, Âdem yaratılmadan önce. “Koyundan iki”, yani erkek ve dişi. “Keçiden iki”, erkek ve dişi. De ki ey Muhammed, hayvanların erkeklerini bazen, dişilerini bazen haram kılanlara ve bunu Allah’a nispet edenlere: “Erkekleri mi Allah size haram kıldı? Yoksa dişileri mi? Yoksa dişilerin rahimlerinin kapsadığını mı; erkek olsun dişi olsun?” “Bana bilgi verin”, bu haram kılmanın nasıl olduğunu, “eğer doğru iseniz.” Yani haramlık nereden geldi? Erkeklikten ise bütün erkekler haramdır; dişilikten ise bütün dişiler; rahimde olandan ise her ikisi de. O hâlde bu ayırım nereden? Bu soru inkâr içindir. “Koyundan iki, keçiden iki”: yani bir koç ve bir dişi koyun; bir teke ve bir dişi keçi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 142

Hayvanlardan yük taşıyanları ve küçük olanları yaratan da O’dur. Allah’ın size verdiği rızıktan yiyin ve şeytanın adımlarına uymayın. Şüphesiz o sizin için apaçık bir düşmandır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve minel enami hamuleten ve ferşa (hayvanlardan yük taşıyanı ve yere yakın olanı yarattı) kulu mimma razekakumullah (Allah’ın size verdiği rızıktan yiyin) ve la tettebiu hutuvatiş şeytan (şeytanın adımlarına uymayın) innehu lekum aduvvun mubin (şüphesiz o sizin apaçık düşmanınızdır)

Mukatil Tefsiri
“Hayvanlardan yük taşıyanlar”, yani deve ve sığır. “Ve küçük olanlar”, yani yük taşımayan küçük koyunlar. “Allah’ın size verdiği rızıktan yiyin”, yani hayvanlardan ve ekinlerden helal ve temiz olarak. “Şeytanın adımlarına uymayın”, yani şeytanın süslemesine uyarak onları haram kılmayın. “Şüphesiz o sizin için apaçık bir düşmandır.” Bu konuda Peygamber ile Avf b. Mâlik el-Cüşemî (Ebû’l-Ahvas) konuşmuştur.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 141

O, çardaklı ve çardaksız bahçeleri, hurmaları, ürünleri farklı olan ekinleri, birbirine benzer ve benzer olmayan zeytin ve narı yaratandır. Meyve verdiği zaman meyvesinden yiyin ve hasat günü hakkını verin; israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve huvellezi enşee cennatin maruşatin ve gayre maruşatin (çardaklı ve çardaksız bahçeleri yaratan O’dur) ven nahle vez zer’a muhtelifen ukuluh (hurmaları ve ürünleri farklı ekinleri) vez zeytune ver rummane muteşabihen ve gayre muteşabih (zeytin ve narı birbirine benzer ve benzemez şekilde yarattı) kulu min semerihi iza esmere (meyve verdiğinde meyvesinden yiyin) ve atu hakkahu yevme hasadih (hasat günü hakkını verin) ve la tusrifu (israf etmeyin) innehu la yuhibbul musrifin (şüphesiz O israf edenleri sevmez)

Mukatil Tefsiri
“O, çardaklı bahçeleri yaratandır”, yani üzüm bağları ve çardak kurulan şeyler. “Ve çardaksız olanları”, yani kendi kökleri üzerinde duranlar. “Ve hurmaları ve ekinleri, ürünleri farklı olarak”, yani tadı farklıdır; iyisi de vardır, aşağı olanı da. Sonra dedi: “Ve zeytin ve nar, birbirine benzer”, yani görünüşte yaprakları birbirine benzer. “Ve benzer olmayan”, yani meyveleri ve tatları farklıdır; renk olarak benzer, tat olarak farklıdır. Allah buyurdu: “Meyve verdiğinde ondan yiyin”, yani taze olduğu zaman. Sonra dedi: “Hasat günü hakkını verin ve israf etmeyin. Şüphesiz O, israf edenleri sevmez.” Yani ekin ve hayvanları haram kılmada putları ortak koşmayın.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 140

Şüphesiz çocuklarını bilgisizlikle, akılsızca öldürenler ve Allah’ın kendilerine verdiği rızkı Allah’a iftira ederek haram kılanlar ziyana uğramışlardır. Onlar sapmışlardır ve doğru yolda değillerdi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kad hasirellezine katelu evladehum sefehen bi gayri ilm (bilgisizlikle çocuklarını öldürenler ziyana uğradı) ve harramu ma razekahumullahu iftiraen alallah (Allah’ın verdiği rızkı Allah’a iftira ederek haram kıldılar) kad dallu (gerçekten saptılar) ve ma kanu muhtedin (ve hidayete erenlerden olmadılar)

Mukatil Tefsiri
Sonra onların çocuklarını öldürmelerini ve ekinleri ile hayvanları haram kılmalarını ayıpladı ve şöyle dedi: “Ziyana uğradılar”, yani ahirette kaybettiler, “çocuklarını öldürenler”, yani kız çocuklarını diri diri gömenler. “Aklın kıtlığıyla”, yani cehaletle, “bilgisizce.” “Ve Allah’ın kendilerine verdiği rızkı haram kıldılar”, yani ekinlerden ve hayvanlardan. “Allah’a iftira ederek”, yani Allah’ın bunu emrettiğini iddia ederek yalan söylediler. Allah buyurdu: “Onlar sapmışlardır” hidayetten, “ve doğru yolda değillerdi.” Rebîa ve Mudar kabileleri kız çocuklarını diri diri gömerlerdi, Kinâne oğulları hariç; onlar bunu yapmazlardı.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 139

Dediler ki: “Bu hayvanların karınlarında olanlar yalnız erkeklerimize aittir ve eşlerimize haramdır. Eğer ölü doğarsa hepsi onda ortaktır.” Allah onları bu nitelemeleri sebebiyle cezalandıracaktır. Şüphesiz O hikmet sahibidir, bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kalu ma fi butuni hazihil enami halisatün li zukurina (dediler ki bu hayvanların karınlarındaki yalnız erkeklerimize aittir) ve muharramun ala ezvacina (eşlerimize haramdır) ve in yekun meyteten fe hum fihi şurekau (eğer ölü doğarsa hepsi ortaktır) se yeczihim vasfehum (Allah onların bu nitelemelerini cezalandıracaktır) innehu hakimun alim (şüphesiz O hüküm sahibi ve bilendir)

Mukatil Tefsiri
“Dediler ki: Bu hayvanların karınlarında olanlar erkeklerimize aittir”, yani yavrular ve sütler. “Kadınlarımıza haramdır”; yani bahîra, sâibe ve vesîle. Onlar canlı doğarsa keser, erkekler yer, kadınlar yemezdi; sütler de aynı şekildeydi. Eğer ölü doğarsa erkekler ve kadınlar birlikte yerdi. Bu yüzden buyurdu: “Eğer ölü olursa hepsi onda ortaktır.” “Allah onları cezalandıracaktır”, yani ahirette azap ile. “Onların nitelemeleri sebebiyle”, yani helal ve haram kılmaları sebebiyle; yani bunun karşılığıdır. “Şüphesiz O hikmet sahibidir”, hükmünde, “bilendir.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 138

Dediler ki: “Bunlar dokunulmaz hayvanlar ve ekinlerdir; onları ancak dilediğimiz kimseler yer” kendi zanlarınca. Yine bazı hayvanların sırtları haram kılındı ve bazı hayvanların üzerine Allah’ın adı anılmaz; bunu Allah’a iftira ederek yaparlar. Allah onları iftiraları sebebiyle cezalandıracaktır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kalu hazihi enamun ve harsun hicrun (dediler ki bunlar dokunulmaz hayvanlar ve ekinlerdir) la yatamuha illa men neşau bi za’mihim (zanlarınca dilediklerimizden başkası onları yiyemez) ve enamun hurrimet zuhuruha (ve sırtları haram edilmiş hayvanlar vardır) ve enamun la yezkurunesmallahi aleyha (ve üzerine Allah’ın adı anılmayan hayvanlar vardır) iftiraen aleyh (Allah’a iftira ederek) se yeczihim bima kanu yefterun (iftiraları sebebiyle onları cezalandıracaktır)

Mukatil Tefsiri
Dediler ki: “Bunlar hayvanlar ve ekinlerdir, dokunulmazdır”, yani haramdır. “Onları ancak dilediğimiz kimseler yer” kendi zanlarınca; yani erkekler kadınlar olmaksızın. Onların dilemesi şuydu: etleri ve sütleri erkeklere ait kıldılar, kadınlara değil. “Bazı hayvanların sırtları haram kılındı”, yani hâm. “Bazı hayvanların üzerine Allah’ın adını anmazlar”, yani bahîra; onu doğurduklarında veya kestiklerinde Allah’ın adını anmazlardı. “Bu, Allah’a iftiradır”, yani Allah’a karşı yalandır. “Allah onları cezalandıracaktır” iftiraları sebebiyle. Bunun sebebi (A‘râf 28)’deki sözleridir: “Allah bize bunu emretti.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 136

Allah’ın yarattığı ekin ve hayvanlardan O’na bir pay ayırdılar ve kendi zanlarınca dediler ki: “Bu Allah’a aittir, bu da ortaklarımıza aittir.” Ortaklarına ait olan Allah’a ulaşmaz; Allah’a ait olan ise ortaklarına ulaşır. Verdikleri hüküm ne kötüdür!

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve cealu lillahi mimma zerae minel harsi vel enami nasiben (Allah’ın yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan O’na pay ayırdılar) fe kalu haza lillahi bi za’mihim (dediler ki bu kendi zanlarınca Allah’ındır) ve haza li şurekaina (ve bu da ortaklarımızındır) fe ma kane li şurekaihim fe la yesılu ilallah (ortakları için olan Allah’a ulaşmaz) ve ma kane lillahi fe huve yesılu ila şurekaihim (Allah için olan ise ortaklarına ulaşır) sae ma yahkumun (ne kötü hüküm veriyorlar)

Mukatil Tefsiri
“Allah için yaptılar”, yani Allah’a nispet ettiler, “yarattığı şeylerden”, yani yarattıklarından, “ekin ve hayvanlardan bir pay.” Dediler ki: “Bu Allah’a aittir” kendi zanlarınca, “bu da ortaklarımıza aittir”, yani putlarına. Hayvanların karınlarından ve sırtlarından çıkanlardan ve ekinlerden çıkanlardan pay ayırdılar. Allah için olanı fakirlere verirlerdi, putların payını ise onlara harcarlardı. Eğer putların payı artarsa onu bırakırlardı ve derlerdi: Allah dileseydi kendi payını artırırdı. Eğer Allah’ın payı artar, putların payı artmazsa hayvanları eksik doğar, arazileri kururdu. Derlerdi: putlarımızın mutlaka harcamaya ihtiyacı vardır. Bunun üzerine Allah’ın payını alıp fakirler ile putlar arasında ikiye bölerlerdi. Bu yüzden Allah buyurdu: “Ortaklarına ait olan Allah’a ulaşmaz”, yani fakirlere gitmez. “Allah’a ait olan ise ortaklarına ulaşır”, yani putlara gider. Allah buyurdu: “Ne kötü hüküm veriyorlar.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 137

İşte böylece ortakları, müşriklerin çoğuna çocuklarını öldürmeyi süslü gösterdi ki onları helâk etsinler ve dinlerini karıştırsınlar. Allah dileseydi bunu yapamazlardı. O hâlde onları ve uydurduklarını bırak.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kezalike zeyyene li kesirin minel muşrikine katle evladihim şurekauhum (işte böyle ortakları müşriklerin çoğuna çocuklarını öldürmeyi süslü gösterdi) li yurduhum (kendilerini mahvetsinler diye) ve li yelbisu aleyhim dinehum (ve dinlerini karıştırsınlar diye) ve lev şaallahu ma fealuhu (Allah dileseydi bunu yapamazlardı) fe zerhum ve ma yefterun (artık onları ve iftiralarını bırak)

Mukatil Tefsiri
“İşte böylece”, yani bu şekilde, “müşriklerin çoğuna çocuklarını öldürmek süslü gösterildi”, ortakları tarafından; yani putlar ve şeytanlar. Bu, ekin ve hayvanları haram kılmayı süsledikleri gibi. Yani kız çocuklarını diri diri gömmek. “Onları helâk etmek için” ve “dinlerini karıştırmak için.” Eğer Allah dileseydi bunu yapamazlardı; yani onları bundan alıkoyardı. “O hâlde onları bırak” yani onları kendi hâllerine bırak, “ve uydurduklarını” yani söyledikleri yalanları. Bunun sebebi (A‘râf 28)’deki şu sözleridir: “Allah bize bunu emretti.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 135

De ki: Ey kavmim! Bulunduğunuz hal üzere amel edin; ben de amel ediyorum. Yakında yurdun sonunun kimin olacağını bileceksiniz. Şüphesiz zalimler kurtuluşa ermez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul ya kavmi’melu ala mekanetikum inni amil (de ki ey kavmim gücünüz yettiğince yapın ben de yapıyorum) fe sevfe talemun (yakında bileceksiniz) men tekunu lehu akıbetud dar (yurdun sonunun kime ait olacağını) innehu la yuflihuz zalimun (şüphesiz zalimler kurtuluşa ermez)

Mukatil Tefsiri
Onun sözü: “Ey kavmim! Bulunduğunuz hal üzere amel edin”, yani bulunduğunuz yol üzere; yani ey Mekke kâfirleri. “Ben de amel ediyorum”, Rabbimin bana emrettiği yol üzere. “Yakında bileceksiniz kimin için yurdun sonu vardır”, yani cennet; biz mi siz mi. Sonra Peygambere dedi ki: “Şüphesiz zalimler kurtuluşa ermez”, yani mutlu olmazlar; yani müşrikler. Bunun benzeri (Kasas 37)’dedir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 134

Size vaat edilen şey mutlaka gelecektir ve siz bunu engelleyemezsiniz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne ma tuadune le atin (size vaat edilen mutlaka gelecektir) ve ma entum bi mucizin (siz bunu engelleyemezsiniz)

Mukatil Tefsiri
Yani dünyadaki azap da, ahiretteki azap da kesinlikle gerçekleşecektir. Hiç kimse Allah’ı aciz bırakamaz, bundan kaçamaz.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 133

Senin Rabbin hiçbir şeye muhtaç değildir, rahmet sahibidir. Dilerse sizi yok eder ve sizden sonra dilediğini getirir; tıpkı sizi başka bir kavmin soyundan meydana getirdiği gibi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve rabbukel ganiyyu zur rahmeh (Rabbin zengindir rahmet sahibidir) in yeşe yuzhibkum (dilerse sizi giderir) ve yestahlif min badikum ma yeşa (ve sizden sonra dilediğini getirir) kema enşeekum min zurriyyeti kavmin aharin (sizi başka bir kavmin soyundan yarattığı gibi)

Mukatil Tefsiri
Allah kulların ibadetine muhtaç değildir. Dilerse onları helâk eder ve yerlerine başka bir topluluk getirir. Nitekim sizi de önceki kavimlerin soyundan yaratmıştır (Nuh kavminden sonra gelenler gibi).

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 132

Herkes için yaptıklarına göre dereceler vardır. Rabbin onların yaptıklarından gafil değildir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve li kullin derecatun mimma amilu (herkes için yaptıklarından dereceler vardır) ve ma rabbuke bi gafilin amma yamelun (Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir)

Mukatil Tefsiri
Cin ve insan kâfirlerinin her biri için, dünyada yaptıklarına göre ahirette azap dereceleri vardır. Allah onların hiçbir amelinden habersiz değildir. Bu bir tehdittir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 131

Bu, Rabbinin, halkı habersizken şehirleri zulüm ile helâk edici olmamasındandır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Zalike en lem yekun rabbuke muhlikel kura bi zulmin (çünkü Rabbin halkı habersizken memleketleri zulümle helak edici değildir) ve ehluha gafilun (onların halkı gaflet içindeyken)

Mukatil Tefsiri
Yani Allah, bir toplumu uyarmadan, onlara peygamber göndermeden azap etmez. Onlar gaflet içinde iken, kendilerine delil ulaşmadan helâk edilmezler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 130

Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size ayetlerimi anlatan ve bu günle karşılaşacağınızı haber veren peygamberler gelmedi mi? Dediler ki: “Kendi aleyhimize şahitlik ederiz.” Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya maşerel cinni vel ins (ey cin ve insan topluluğu) e lem ye’tikum rusulun minkum (size içinizden peygamberler gelmedi mi) yekussune aleykum ayati (size ayetlerimi anlatıyorlardı) ve yunzirunekum likae yevmikum haza (ve bugününüzle karşılaşacağınızı haber veriyorlardı) kalu şehidna ala enfusina (kendimize karşı şahitlik ettik derler) ve garrathumul hayatud dunya (dünya hayatı onları aldattı) ve şehidu ala enfusihim ennehum kanu kafirin (ve kafir olduklarına dair kendilerine şahitlik ettiler)

Mukatil Tefsiri
Allah, kıyamet günü cin ve insan kâfirlerine şöyle der: “Size kendi içinizden peygamberler gelmedi mi?” Cinlere cinlerden, insanlara insanlardan peygamberler gelmiş ve Allah’ın ayetlerini anlatmış, onları kıyamet günü ile uyarmışlardı. Onlar da: “Evet, kendi aleyhimize şahitlik ederiz, biz inkâr ettik” derler. Dünya hayatı onları aldatmıştır. Ahirette de kendi aleyhlerine şahitlik ederler; çünkü dünyada kâfir olmuşlardır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 129

İşte böylece zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına, kazandıkları şeyler sebebiyle musallat ederiz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kezalike nuvelli badaz zalimine badan (zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına dost yaparız) bima kanu yeksibun (kazandıkları şeyler sebebiyle)

Mukatil Tefsiri
Allah, zalim olan insanları zalim cinlere; zalim cinleri de zalim insanlara musallat eder. Bu, işledikleri kötü ameller ve şirk sebebiyledir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 128

O gün hepsini toplayacak: “Ey cin topluluğu! İnsanlardan çoğunu kendinize bağladınız” diyecek. İnsanlardan onların dostları: “Rabbimiz! Birbirimizden faydalandık ve bize verdiğin sürenin sonuna ulaştık” derler. Allah: “Barınağınız ateştir; Allah’ın dilediği hariç orada ebedî kalacaksınız” der. Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve yevme yahşuruhum cemian (hepsini topladığı gün) ya maşerel cinni kadisteksertum minel ins (ey cin topluluğu insanlardan çoğunu etkilediniz) ve kale evliyauhum minel ins (insanlardan dostları der ki) rabbena istemtea baduna bi badin (Rabbimiz birbirimizden yararlandık) ve belagna ecelenellezi eccelte lena (bizim için belirlediğin sürenin sonuna ulaştık) kale en naru mesvakum (ateş sizin kalacağınız yerdir) halidine fiha illa ma şaallah (Allah’ın dilediği hariç orada ebedi kalacaksınız) inne rabbeke hakimun alim (şüphesiz Rabbin hüküm sahibi ve bilendir)

Mukatil Tefsiri
Kıyamet günü Allah, cinleri ve insanları toplar ve cinlere: “İnsanlardan çoğunu saptırdınız” der. İnsanlardan onların dostları şöyle der: “Birbirimizden faydalandık.” İnsanlar cinlerden korunma ister, cinler de bundan gururlanırdı. Süreleri dolunca Allah: “Yeriniz ateştir, orada ebedî kalacaksınız” der. Ancak tevhid ehli bu hükmün dışındadır. Allah hükmünde hikmet sahibidir, her şeyi bilendir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 127

Onlar için Rableri katında esenlik yurdu vardır. Yaptıklarına karşılık Allah onların dostudur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Lehum darus selami inde rabbihim (Rableri katında onlar için selam yurdu vardır) ve huve veliyyuhum bima kanu yamelun (ve yaptıkları sebebiyle O onların dostudur)

Mukatil Tefsiri
Tevhid ehli için Allah katında cennet vardır. Allah, dünyada yaptıkları ameller sebebiyle ahirette onların dostudur.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 126

İşte bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Ayetleri düşünen bir topluluk için açıkladık.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve haza sıratu rabbike mustekimen (işte bu Rabbinin dosdoğru yoludur) kad fassalnel ayati li kavmin yezzekkerun (öğüt alan bir topluluk için ayetleri açıkladık)

Mukatil Tefsiri
Tevhid, Rabbinin doğru yoludur. Allah, hidayet ve sapıklıkla ilgili ayetleri açıklamıştır. Bunlar, düşünen ve ibret alan kimseler içindir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 125

Allah kimi hidayete erdirmek isterse onun göğsünü İslam’a açar; kimi de saptırmak isterse onun göğsünü dar ve sıkıntılı kılar, sanki göğe çıkıyormuş gibi. İşte Allah, iman etmeyenlerin üzerine böyle pislik verir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe men yuridillahu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islam (Allah kimi hidayete erdirmek isterse onun göğsünü İslam’a açar) ve men yurid en yudillehu yecal sadrehu dayyikan haracen (kimi de saptırmak isterse göğsünü daraltır) keennema yessaadus sema (sanki göğe çıkıyormuş gibi) kezalike yecalullahu ricse alellezine la yuminun (Allah iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik verir)

Mukatil Tefsiri
Allah bir kimseyi hidayete erdirmek isterse onun kalbini İslam’a genişletir. Bu, Peygamber hakkında indirilmiştir. Kimi de saptırmak isterse onun kalbini daraltır; tevhidi kabul edemez hale getirir. Bu, Ebu Cehil’dir. Onun hali göğe çıkmaya çalışan kimse gibidir; bunu başaramaz. Allah, iman etmeyenlerin üzerine böyle kötülük verir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 124

Onlara bir ayet geldiğinde: “Allah’ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe iman etmeyiz” dediler. Allah, elçiliğini kime vereceğini daha iyi bilir. Suç işleyenlere Allah katında bir aşağılık ve yaptıkları hileler sebebiyle şiddetli bir azap erişecektir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iza caethum ayetun kalu len numine hatta nute misle ma utiye rusulullah (kendilerine bir ayet geldiğinde Allah’ın peygamberlerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe inanmayız derler) allahu alemu haysu yecalu risaleteh (Allah elçiliğini kime vereceğini daha iyi bilir) se yusibullezine ecramu sagarun indallah (suçlulara Allah katında alçaklık erişecektir) ve azabun şedidun (ve şiddetli bir azap) bima kanu yemkurun (kurdukları tuzaklar sebebiyle)

Mukatil Tefsiri
Onlara mucizeler geldiğinde inanmadılar ve “Bize de vahiy gelmedikçe iman etmeyiz” dediler. Allah, peygamberliği kime vereceğini en iyi bilendir. Onlara Allah katında bir zillet ve şiddetli azap vardır. Çünkü “Bu Kur’an, iki şehirden büyük bir adama indirilmeli değil miydi?” (Zuhruf 31) diyerek hile kurdular.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 123

İşte böylece her şehirde büyük suçlularını orada hile yapsınlar diye yerleştirdik. Onlar ancak kendilerine tuzak kurarlar, fakat farkında değillerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kezalike cealna fi kulli karyetin ekabire mucrimiha (her memlekette büyük günahkarları böyle yaptık) li yemkuru fiha (orada tuzak kursunlar diye) ve ma yemkurune illa bi enfusihim (oysa sadece kendilerine tuzak kurarlar) ve ma yeşurun (ama farkında değildirler)

Mukatil Tefsiri
Her memlekette büyük günahkârları ve ileri gelen zalimleri başa getiririz. Mekke’de de Kureyş’in ileri gelenleri böyleydi. Yollara adamlar koyup insanları saptırmaya çalıştılar. Fakat yaptıkları hile yalnız kendilerine döner, bunu fark etmezler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 122

Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp oradan çıkamayan kimse gibi olur mu? İşte kâfirlere yaptıkları böyle süslü gösterilmiştir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E ve men kane meyten fe ahyeynahu (olu iken kendisini dirilttigimiz kimse) ve cealna lehu nuren yemsi bihi fin nasi (ve insanlar arasinda yurudugu bir nur verdigimiz kimse) ke men meseluhu fiz zulumati leyse bi haricin minha (karanliklar icinde kalip oradan cikamayan kimse gibi olur mu) kezalike zuyyine lil kafirine ma kanu yamelun (iste kafirlere yaptiklari boyle suslu gosterildi)

Mukatil Tefsiri
Burada “ölü” sapık, “diriltmek” hidayete erdirmek demektir. Bu ayet Peygamber hakkında indirilmiştir. Allah onu hidayete erdirdi ve ona iman nuru verdi; bu nurla insanlar arasında yol bulur. Bu, şirk içinde kalan ve ondan çıkamayan kimse gibi değildir. Bu kimse Ebu Cehil’dir. Kâfirlere yaptıkları işler böyle süslü gösterilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 121

Üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilenlerden yemeyin. Bu bir fısktır. Şeytanlar dostlarına size karşı tartışmaları için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız siz de müşrik olursunuz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve la teekulu mimma lem yuzkerismullahi aleyhi (Allah’in adi anilmayan seylerden yemeyin) ve innehu le fiskun (suphesiz bu fisktir) ve inneş şeyatine le yuhune ila evliyaihim (seytanlar dostlarina fisildarlar) li yucadilukum (sizinle tartissinlar diye) ve in eta’tumuhum (eger onlara uyarsaniz) innekum le musrikun (suphesiz siz de ortak kosanlar olursunuz)

Mukatil Tefsiri
Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanı yemek haramdır ve bu bir isyandır. Şeytanlar müşrik dostlarına telkin verir ve bu konuda sizinle tartışırlar. Eğer onların sözünü dinleyip leşi helal sayarsanız siz de onlar gibi olursunuz. Bu hükümle ilgili olarak (Hac 67) ayeti de indirilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 120

Günahın açığını da gizlisini de bırakın. Günah kazananlar, yaptıklarının karşılığını göreceklerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve zeru zahirel ismi ve batineh (gunahin acigini da gizlisini de birakin) innellezine yeksibunel isme (gunah kazananlar) se yuczevne bima kanu yakterifun (isledikleri seyler sebebiyle cezalandirilacaklardir)

Mukatil Tefsiri
Açık günahı da gizli günahı da terk edin. Burada açık ve gizli zina kastedilir. Kureyş açık zinayı kötü görür, gizlisini önemsemezdi. Günah işleyenler yaptıklarının cezasını görecektir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 119

Size ne oluyor da üzerine Allah’ın adı anılanlardan yemiyorsunuz? Oysa size haram kıldıklarını açıklamıştır; ancak mecbur kaldıklarınız hariç. Şüphesiz birçokları bilgisizce hevesleriyle saptırırlar. Rabbin, haddi aşanları en iyi bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma lekum ella teekulu mimma zukirasmullahi aleyhi (Allah’in adi anilan seylerden neden yemiyorsunuz) ve kad fassale lekum ma harrame aleykum (oysa size haram kildiklarini aciklamistir) illa matturirtum ileyhi (mecbur kaldiginiz haric) ve inne kesiran le yudillune bi ehvaihim bi gayri ilm (bircogu bilgisizce hevalariyla insanlari saptirirlar) inne rabbeke huve alemu bil mutedin (suphesiz Rabbin haddi asanlari en iyi bilendir)

Mukatil Tefsiri
Allah size haram olanları açıklamıştır: leş, kan ve domuz eti. Ancak zaruret halinde bunlardan yenebilir. Mekke ileri gelenleri bilgisizce heveslerine uyarak insanları saptırırlar. Allah, haddi aşanları en iyi bilendir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 118

Eğer Allah’ın ayetlerine iman ediyorsanız, üzerine Allah’ın adı anılanlardan yiyin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe kulu mimma zukirasmullahi aleyhi (Allah’in adi anilan seylerden yiyin) in kuntum bi ayatihi muminin (eger O’nun ayetlerine iman edenlerseniz)

Mukatil Tefsiri
Yani Kur’an’a iman ediyorsanız, Allah’ın adı anılarak kesilen hayvanlardan yiyin. Mekke kâfirleri, Allah’ın leşi haram kıldığını duyunca Müslümanlara şöyle dediler: “Siz Allah’ın rızasını aradığınızı söylüyorsunuz. Kendi kestiklerinizi yiyorsunuz da Allah’ın öldürdüğünü (leşi) niçin yemiyorsunuz?” Müslümanlar: “Allah’ın yaptığı daha üstündür” dediler. Bunun üzerine onlar: “O halde kendi kestiklerinizi yiyorsunuz da Allah’ın öldürdüğünü niçin yemiyorsunuz?” diyerek şüphe attılar.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 117

Şüphesiz Rabbin, yolundan sapanı da en iyi bilendir, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Inne rabbeke huve alemu men yedillu an sebilih (suphesiz Rabbin kendi yolundan sapani en iyi bilendir) ve huve alemu bil muhtedin (ve hidayete erenleri de en iyi bilendir)

Mukatil Tefsiri
Rabbin, İslam dininden sapanları da doğru yolda olanları da en iyi bilendir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 116

Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve sadece tahmin yürütürler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve in tuti eksera men fil ardı yudilluke an sebilillah (yeryuzundekilerin coguna uyarsan seni Allah yolundan saptirirlar) in yettebiune illez zanne (onlar sadece zanna uyarlar) ve in hum illa yahrusun (ve onlar sadece tahminde bulunurlar)

Mukatil Tefsiri
Ey Muhammed! Eğer yeryüzündeki insanların çoğuna, yani Mekke halkına uyarsan seni Allah’ın dininden saptırırlar. Onlar yalnızca zan peşindedirler ve söyledikleri şeyler ancak yalandan ibarettir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 115

Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. Onun sözlerini değiştirecek yoktur. O işitendir, bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve temmet kelimetu rabbike sidkan ve adla (Rabbinin sozu dogruluk ve adalet bakimindan tamamlanmistir) la mubeddile li kelimatih (O’nun sozlerini degistirecek yoktur) ve huves semiul alim (ve O isiten ve bilendir)

Mukatil Tefsiri
Rabbinin sözü tamamlandı; yani Muhammed’e yardım edeceği ve kavmini Bedir’de cezalandıracağı hükmü gerçekleşecektir. Vaadinde doğrudur, hükmünde adildir. Onun sözünü değiştirecek kimse yoktur. O, onların azap istemelerini işitendir, ne zaman istediklerini bilendir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 114

De ki: Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa size kitabı ayrıntılı olarak indiren O’dur. Kendilerine kitap verilenler onun Rabbin tarafından hak ile indirildiğini bilirler. Sakın şüphe edenlerden olma.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E fe gayrallahi ebtegi hakemen (Allah’tan baska bir hakem mi arayayim) ve huvellezi enzele ileykumul kitabe mufassalen (oysa size kitabi aciklanmis olarak indiren O’dur) vellezine ateynahumul kitabe yalemune ennehu munezzelun min rabbike bil hakk (kendilerine kitap verdiklerimiz onun Rabbinden hak ile indirildigini bilirler) fe la tekunenne minel mumterin (sakin suphe edenlerden olma)

Mukatil Tefsiri
De ki: Hüküm veren olarak Allah’tan başkasını mı isteyeyim? O size kitabı açık ve ayrıntılı olarak indirdi. Helal ve haramı, emir ve yasakları açıklamıştır. Kendilerine kitap verilenler, bunun Rabbin tarafından hak olarak indirildiğini bilirler. O halde sakın şüphe edenlerden olma.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 113

Ahirete inanmayanların kalpleri buna meyletsin, ondan hoşlansınlar ve işlemekte oldukları günahları işlemeye devam etsinler diye.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve li tasga ileyhi efidetullezine la yuminune bil ahireti (ahirete iman etmeyenlerin kalpleri ona meyletsin diye) ve li yerdavhu (ve ondan hosnut olsunlar diye) ve li yakterifu ma hum mukterifun (ve isledikleri gunahi islemeye devam etsinler diye)

Mukatil Tefsiri
Bu süslü sözlere ahirete iman etmeyenlerin kalpleri meyleder. Onu sever ve hoşlanırlar. Böylece işledikleri günahları işlemeye devam ederler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 112

İşte böylece her peygambere insan ve cin şeytanlarından düşmanlar kıldık. Onlar aldatmak için birbirlerine süslü sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. Öyleyse onları ve uydurduklarını bırak.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kezalike cealna li kulli nebiyyin aduvven (iste boyle her peygambere dusman kildik) seyatinel insi vel cinni (insan ve cin seytanlarini) yuhi baduhum ila badin zuhrufel kavli gurura (birbirlerine aldatıcı suslu sozler fisildarlar) ve lev sae rabbuke ma fealuhu (Rabbin dileseydi bunu yapamazlardi) fe zerhum ve ma yefterun (artik onlari ve iftiralarini birak)

Mukatil Tefsiri
Her peygamber için kendi kavminden düşmanlar kıldık. Peygambere düşman olanlar, Ebu Cehil gibi kimselerdi. İnsan ve cin şeytanları birbirlerine süslü ve aldatıcı sözler fısıldar. İblis insanlara şeytanlar musallat eder, cinlere de şeytanlar gönderir. İnsan şeytanı ile cin şeytanı karşılaştığında birbirlerine, “Ben kendi adamımı şöyle saptırdım, sen de kendi adamını şöyle saptır” derler. Bu süslü sözler aldatmadır. Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Bu yüzden onları ve uydurdukları yalanları bırak.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 111

Eğer onlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplayıp gösterseydik yine de inanmazlardı; ancak Allah dilerse başka. Fakat onların çoğu bilmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lev ennene nezzelna ileyhimul melaikete (eger onlara melekleri indirseydik) ve kellemehumul mevta (ve oluler onlarla konussaydi) ve haserna aleyhim kulle seyin kubulen (ve her seyi karsilarina toplasaydik) ma kanu li yuminu (yine iman edecek degillerdi) illa en yesaallah (ancak Allah dilerse olurdu) ve lakinne ekserahum yechelun (fakat onlarin cogu bilmezler)

Mukatil Tefsiri
Allah onların durumunu haber vererek şöyle buyurdu: Eğer onlara melekleri indirseydik ve melekler Muhammed’in peygamber olduğunu açıkça söyleseydi; ölüleri diriltip onlarla konuştursaydık ve her şeyi gözleriyle görselerdi bile yine iman etmezlerdi. Ancak Allah onların imanını dilerse başka. Fakat Mekke halkının çoğu bunu bilmez.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 110

Onların kalplerini ve gözlerini çeviririz; ilk defa ona inanmadıkları gibi. Onları azgınlıkları içinde bocalar halde bırakırız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve nukallibu efidetehum ve ebsarehum (kalplerini ve gözlerini çeviririz) kema lem yuminu bihi evvele merreh (ilk defa ona inanmadıkları gibi) ve nezeruhum fi tuğyanihim ya’mehun (ve onları azgınlıkları içinde şaşkın halde bırakırız)

Mukatil Tefsiri
Onların kalplerini ve gözlerini imandan çeviririz. İlk başta iman etmedikleri gibi yine iman etmezler. Onları azgınlıkları içinde şaşkın ve sapkın bir halde bırakırız; bu hâlden çıkamazlar.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 109

Bütün güçleriyle Allah’a yemin ettiler ki kendilerine bir ayet gelirse mutlaka ona inanacaklar. De ki: Ayetler ancak Allah katındadır. Onlar geldiğinde inanmayacaklarını size ne bildirir?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve aksemu billahi cehde eymanihim (var güçleriyle Allah’a yemin ettiler) le in caethum ayetun le yuminunne biha (kendilerine bir ayet gelirse mutlaka ona inanacaklarını söylediler) kul innemel ayatu indallah (de ki ayetler ancak Allah’ın katındadır) ve ma yuşirukum enneha iza caet la yuminun (o geldiğinde inanmayacaklarını size ne bildiriyor)

Mukatil Tefsiri
Mekke kâfirleri Peygamber’e yemin ederek, “Bize bir mucize gelirse mutlaka inanırız” dediler. Allah şöyle buyurdu: Ayetler yalnız Allah katındadır; isterse gönderir. Fakat size ne bildirir ki o ayet geldiğinde de inanmazlar. Çünkü Allah’ın ilminde onların iman etmeyecekleri önceden bilinmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 108

Allah’tan başkasına yalvaranlara sövmeyin ki onlar da bilgisizlikle Allah’a sövmesinler. Böylece her ümmete yaptıkları süslü gösterilmiştir. Sonra dönüşleri Rablerinedir; O da onlara yaptıklarını haber verecektir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve la tesubbullezine yedune min dunillahi (Allah’tan başka yalvardıkları şeylere sövmeyin) fe yesubbullahe adven bi gayri ilm (sonra onlar da bilgisizce düşmanlık ederek Allah’a söverler) kezalike zeyyenna li kulli ummetin amelehum (işte böyle her ümmete yaptıkları süslü gösterildi) summe ila rabbihim merciuhum (sonra dönüşleri Rablerinedir) fe yunebbiuhum bima kanu yamelun (ve onlara yaptıklarını haber verecektir)

Mukatil Tefsiri
Peygamber ve ashabı Mekke müşriklerinin putlarını kötü sözle anınca müşrikler, “Ya ilahlarımıza sövmeyi bırakır ya da biz de onun Rabbine söveriz” dediler. Bunun üzerine Allah, müminleri onların ilahlarına sövmekten men etti ki onlar da cahillikle Allah’a sövmesinler. Her ümmete kendi amelleri süslü gösterilmiştir. Sonunda hepsi Rablerine dönecek ve yaptıklarını O onlara bildirecektir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 107

Eğer Allah dileseydi onlar ortak koşmazlardı. Seni onların üzerine bekçi kılmadık; sen onların üzerinde vekil de değilsin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lev şaallahu ma eşreku (Allah dileseydi ortak koşmazlardı) ve ma cealnake aleyhim hafiza (biz seni onların üzerine koruyucu yapmadık) ve ma ente aleyhim bi vekil (ve sen onların vekili değilsin)

Mukatil Tefsiri
Eğer Allah dileseydi onları şirkten alıkoyardı. Seni onların başına gözetleyici yapmadık; iman etmezlerse onları zorlayacak değilsin. Sen onların üzerinde bir zorlayıcı da değilsin. Bu hüküm daha sonra savaş ayetiyle kaldırılmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 106

Rabbin tarafından sana vahyedilene uy. O’ndan başka ilah yoktur. Müşriklerden yüz çevir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ittebi ma uhiye ileyke min rabbike (Rabbinden sana vahyedilene uy) la ilahe illa hu (O’ndan başka ilah yoktur) ve arid anil müşrikin (ve müşriklerden yüz çevir)

Mukatil Tefsiri
Peygamber, atalarının dinine çağrıldığında Allah şöyle buyurdu: Rabbinden sana vahyedilene uy; O’ndan başka ilah yoktur. Müşriklerden yüz çevir, onlar şirk koştuklarında onlarla uğraşma.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 105

İşte böylece ayetleri türlü şekillerde açıklıyoruz ki “Sen ders almışsın” desinler ve biz de onu bilen bir topluluğa açıklayalım.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kezalike nusarriful ayati (işte böyle ayetleri açıklıyoruz) ve li yekulu dereste (onlar öğrendin desinler diye) ve li nubeyyinehu li kavmin yalemun (ve bilen bir topluluk için onu açıklayalım diye)

Mukatil Tefsiri
Ayetleri böyle çeşitli şekillerde açıklıyoruz. Kâfirler “Sen başkalarından öğrenmişsin, ders almışsın” desinler diye değil; Kur’an’ı bilen bir topluluğa açıklamak için.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 104

Rabbinizden size basiretler gelmiştir. Kim görürse kendi lehinedir; kim kör olursa kendi aleyhinedir. Ben sizin üzerinize bekçi değilim.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kad caekum besairu min rabbikum (Rabbinizden size basiretler geldi) fe men ebsara fe li nefsihi (kim görürse kendi lehinedir) ve men amiye fe aleyha (kim körlük ederse kendi aleyhinedir) ve ma ene aleykum bi hafiz (ben sizin üzerinizde koruyucu değilim)

Mukatil Tefsiri
Ey Mekke halkı! Size Rabbinizden açık deliller, yani Kur’an gelmiştir. Kim iman edip görürse bu kendi faydasınadır; kim kör olup iman etmezse bu kendi zararına olur. Peygamber sizin üzerinize gözetleyici değildir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 103

Gözler O’nu idrak edemez; O ise gözleri idrak eder. O, latiftir, haberdardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
La tudrikuhul ebsar (gözler O’nu kavrayamaz) ve huve yudrikul ebsar (O gözleri kavrar) ve huvel latiful habir (ve O latif ve her şeyden haberdardır)

Mukatil Tefsiri
Gözler O’nu bu dünyada göremez; fakat O, bütün gözleri görür. O’nun bilgisi ve kudreti incedir; göklerde ve yerde olan her şeyi görür. O, kullarının hâlinden haberdardır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 102

İşte bu Allah, sizin Rabbinizdir. O’ndan başka ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır; öyleyse O’na ibadet edin. O, her şeye vekildir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Zalikumullahu rabbukum (işte Allah sizin Rabbinizdir) la ilahe illa hu (O’ndan başka ilah yoktur) haliku kulli şeyin (her şeyin yaratıcısıdır) fa’buduhu (öyleyse O’na kulluk edin) ve huve ala kulli şeyin vekil (ve O her şeye vekildir)

Mukatil Tefsiri
İşte bu, gökleri ve yeri yaratan, eşi ve çocuğu olmayan Allah sizin Rabbinizdir. O’ndan başka ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır; bu yüzden yalnız O’na ibadet edin. O, her şeyin yöneticisidir ve her şeyi koruyandır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 101

O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. O’nun nasıl çocuğu olabilir ki eşi yoktur? Her şeyi yaratmıştır ve O, her şeyi bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Bedius semavati vel ard (gökleri ve yeri örneksiz yaratandır) enna yekunu lehu veledun (O’nun nasıl çocuğu olabilir) ve lem tekun lehu sahibeh (O’nun bir eşi yoktur) ve haleka kulle şeyin (ve her şeyi yaratmıştır) ve huve bi kulli şeyin alim (ve O her şeyi bilendir)

Mukatil Tefsiri
O, gökleri ve yeri yoktan var edendir. Bunlar daha önce yokken onları yaratmıştır. Eşi yokken O’nun nasıl çocuğu olabilir? Melekler, Üzeyr ve İsa dahil her şeyi O yaratmıştır; hepsi O’nun kullarıdır ve O’nun mülkü altındadır. O, her şeyi bilendir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 100

Allah’a cinleri ortak koştular; hâlbuki onları O yaratmıştır. Bilmeden O’na oğullar ve kızlar uydurdular. O, onların nitelemelerinden münezzehtir ve yücedir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve cealu lillahi şurekael cinne (cinleri Allah’a ortak koştular) ve halakahum (oysa onları O yarattı) ve haraku lehu benine ve benatin bi gayri ilmin (bilgisizce O’na oğullar ve kızlar uydurdular) subhanehu ve teala amma yesifun (O onların nitelemelerinden münezzeh ve yücedir)

Mukatil Tefsiri
Onlar, kendilerini yaratan Allah’a ortaklar isnat ettiler; cinleri, yani melekleri O’na ortak yaptılar. Cüheyne, Benî Selime ve Huzâa gibi bazı Araplar, “Meleklerden bir topluluk vardır ki bunlar Rahmân’ın kızlarıdır” dediler. Hâlbuki onları yaratan Allah’tır. O’na bilmeden oğullar ve kızlar uydurdular. Yahudiler “Üzeyr Allah’ın oğludur”, Hristiyanlar “Mesih Allah’ın oğludur”, Araplar da “Melekler Allah’ın kızlarıdır” dediler. Allah kendisini onların bu iftiralarından tenzih etti ve onların söylediklerinden yüce olduğunu bildirdi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 99

O, gökten su indirendir. Onunla her türlü bitkiyi çıkardık. Ondan yeşil filizler çıkardık; ondan da üst üste binmiş taneler çıkarırız. Hurma ağaçlarının tomurcuklarından sarkan salkımlar vardır. Üzüm bağları, zeytin ve nar da vardır; birbirine benzer ve benzemez. Meyvesine, meyve verdiği zaman ve olgunlaştığı hâline bakın. Şüphesiz bunda iman eden bir toplum için ayetler vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve huvellezi enzele mines semai maen (ve O gökten su indirendir) fe ahracna bihi nebate kulli şeyin (onunla her şeyin bitkisini çıkardık) fe ahracna minhu hadiran (ondan yeşillik çıkardık) nuhricu minhu habben muterakiben (ondan üst üste binmiş taneler çıkarırız) ve minen nahli min taliha kinvanun daniyetun (hurma ağacının tomurcuklarından sarkan salkımlar) ve cennatin min anabin (üzüm bağları) vez zeytune ver rummane (zeytin ve nar) mutesabihen ve gayre mutesabihin (birbirine benzer ve benzemez) unzuru ila semerihi iza esmere ve yenihi (meyve verdiğinde ve olgunlaştığında bakın) inne fi zalikum le ayatin (şüphesiz bunda ayetler vardır) li kavmin yuminun (iman eden bir topluluk için)

Mukatil Tefsiri
O, gökten su indirendir; yani yağmur indirir. Onunla her türlü bitkiyi, ürünleri ve hububatı çıkarırız. Ondan yeşil filizler çıkarırız; o filizlerden de üst üste dizilmiş taneler çıkarırız, yani başaklar. Hurma ağaçlarının tomurcuklarından yere yakın sarkan salkımlar çıkarırız. Üzüm bağları, zeytin ve nar bahçeleri de çıkarırız. Bunların yaprakları birbirine benzer; fakat renkleri ve tatları farklıdır. Meyvesine bakın: ilk çıktığı zamandan olgunlaşmasına kadar. Şüphesiz bunda, Allah’ın kudretine ve birliğine inanan bir topluluk için ibretler vardır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 98

O, sizi tek bir nefisten yaratandır. Sonra bir karar yeri ve bir emanet yeri vardır. Anlayan bir toplum için ayetleri ayrıntılı olarak açıkladık.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve huvellezi enseekum min nefsin vahidetin (ve O sizi tek bir nefisten yaratandır) fe mustekarrun ve mustevdaun (kiminiz karar yeri kiminiz emanet yeridir) kad fassalnel ayati (ayetleri açıkladık) li kavmin yefkahun (anlayan bir topluluk için)

Mukatil Tefsiri
O, sizi tek bir nefisten yaratandır; yani hepinizi Âdem’den yaratmıştır. Sonra bir karar yeri vardır; bu, kadınların rahimleridir. Bir de emanet yeri vardır; bu da erkeklerin sulpleridir, henüz yaratılmamış olan nutfedir. Biz ayetleri anlayan bir toplum için açıkladık.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 97

O, karanın ve denizin karanlıklarında yol bulmanız için yıldızları sizin için yaratandır. Bilen bir toplum için ayetleri ayrıntılı olarak açıkladık.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve huvellezi ceale lekumun nucume (ve O sizin için yıldızları yaratandır) li tehtedu biha (onlarla yol bulasınız diye) fi zulumatil berri vel bahr (karanın ve denizin karanlıklarında) kad fassalnel ayati (ayetleri açıkladık) li kavmin yalemun (bilen bir topluluk için)

Mukatil Tefsiri
O, sizin için yıldızları birer ışık olarak yaratandır ki geceleyin onların yardımıyla yol bulasınız; karada ve denizde yönünüzü tayin edesiniz. Biz ayetleri bilen bir toplum için ayrıntılı şekilde açıkladık; yani Allah’ın birliğini bilenler için.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 96

Sabahı yarandır. Geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı da bir hesap ölçüsü kılmıştır. İşte bu, güçlü ve her şeyi bilenin takdiridir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Falikul isbah (sabahı yarandır) ve cealel leyle sekenen (geceyi dinlenme vakti yaptı) veş şemse vel kamera husbanen (güneşi ve ayı hesap ölçüsü yaptı) zalike takdirul azizil alim (işte bu üstün ve bilenin takdiridir)

Mukatil Tefsiri
Sabahı yarandır; yani gecenin ardından gündüzü ortaya çıkarandır. Geceyi kulları için bir sükûn ve dinlenme vakti kılmıştır ki bedenleri istirahat bulsun. Güneşi ve ayı da bir hesap ölçüsü yapmıştır; onların hareketleriyle yılların sayısını ve hesabı bilesiniz diye. Allah onların gökteki menzillerini takdir etmiştir. Bu, mülkünde dilediğini yapan güçlü olanın ve yarattıklarını bilenin takdiridir. Bunun benzeri Yunus suresinde de vardır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 95

Şüphesiz Allah, taneyi ve çekirdeği yarandır. Diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. İşte bu Allah’tır. O hâlde nasıl döndürülüyorsunuz?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Innallahe falikul habbi ven neva (suphesiz Allah taneyi ve cekirdegi yarandir) yuhricul hayye minel meyyit (oluden diriyi cikarir) ve muhricul meyyiti minel hayy (diriden oluyu cikarandir) zalikumullah (iste Allah budur) fe enna tufekun (o halde nasil cevriliyorsunuz)

Mukatil Tefsiri
Şüphesiz Allah, taneyi yarandır; buğday, arpa, darı ve bütün hububatın yaratıcısıdır. Çekirdeği de yaratandır; şeftali, hünnap, kayısı, üzüm, armut ve çekirdeği olan bütün meyveleri yaratandır. Diriyi ölüden çıkarır; insanları ve hayvanları ölü olan nutfeden çıkarır, kuşları da ölü olan yumurtadan çıkarır. Ölüyü de diriden çıkarır; yani nutfeyi ve yumurtayı canlıdan çıkarır. İşte bu, bu ayette zikredilen yaratma fiilleriyle birliğine delalet eden Allah’tır. O hâlde nasıl çevriliyorsunuz; yani nasıl olur da Allah’ın birliğini yalanlıyorsunuz?

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 94

Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi bize teker teker geldiniz. Size verdiğimiz şeyleri arkanızda bıraktınız. Sizin, Allah’a ortak olduklarını sandığınız şefaatçilerinizi yanınızda görmüyoruz. Aranızdaki bağ kopmuş ve iddia ettikleriniz sizden uzaklaşıp gitmiştir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lekad citumuna furada (andiolsun bize teker teker geldiniz) kema halaknakum evvele merreh (sizi ilk yarattigimiz gibi) ve teraktum ma havvelnakum verae zuhurikum (size verdiklerimizi arkanizda biraktiniz) ve ma nera meakum sufeaekum (yaninizda sefaatcilerinizi gormuyoruz) ellezine zaamtum ennehum fikum surekau (hakkinizda ortak olduklarini iddia ettikleriniz) lekad tekattaa beynekum (araniz kesildi) ve dalle ankum ma kuntum tezumun (iddia ettikleriniz kaybolup gitti)

Mukatil Tefsiri
Ahirette şöyle denir: “Bize tek başınıza geldiniz; dünyadan hiçbir şey getirmediniz. İlk yaratıldığınız gibi geldiniz. Size verdiğimiz malları ve nimetleri arkanızda bıraktınız. Şefaatçi sandığınız varlıkları da yanınızda görmüyoruz.” Onlar daha önce şöyle diyorlardı: “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” (Yunus 18). O gün aralarındaki bağ kopmuştur; aralarındaki sevgi ve bağlantı yok olmuştur. İddia ettikleri şeyler kendilerinden uzaklaşmış ve kaybolmuştur.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 93

Allah’a karşı yalan uydurandan veya kendisine hiçbir şey vahyedilmediği hâlde “Bana vahyedildi” diyenden ya da “Ben de Allah’ın indirdiği gibi indireceğim” diyenden daha zalim kim vardır? O zalimleri ölümün şiddetleri içinde, melekler ellerini uzatmışken görsen: “Canlarınızı çıkarın! Bugün Allah’a karşı gerçek dışı sözler söylediğiniz ve ayetlerine karşı büyüklük tasladığınız için aşağılayıcı azapla cezalandırılacaksınız” derler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve men azlemu mimmeniftera alallahi keziben (Allah’a yalan iftira edenden daha zalim kim vardir) ev kale uhiye ileyye ve lem yuha ileyhi seyun (yahut bana vahyedildi dedigi halde kendisine hicbir sey vahyedilmemis olan) ve men kale se unzilu misle ma enzelallah (ve Allah’in indirdigi gibisini ben de indirecegim diyenden) ve lev tera iziz zalimune fi gameratil mevt (o zalimler olum sarhoslugu icindeyken bir gorsen) vel melaiketu basitu eydihim (melekler ellerini uzatmis) ahricu enfusekum (canlarinizi cikariniz derler) el yevme tuczevne azabel hun (bugun alcaltici azapla cezalandirilacaksiniz) bima kuntum tekulune alallahi gayral hakk (Allah hakkinda gercek olmayan seyler soylediginiz icin) ve kuntum an ayatihi testekbirun (ve ayetlerine karsi buyukluk tasladiginiz icin)

Mukatil Tefsiri
Bu ayet Müseylime b. Habib hakkında inmiştir; peygamberlik iddia ederek “Bana vahiy geliyor” dedi. Peygamber ona iki elçi gönderdiğinde: “Müseylime’nin peygamber olduğuna şahitlik eder misiniz?” dedi. Onlar “Evet” deyince: “Elçiler öldürülmez olmasaydı boyunlarınızı vururdum” buyurdu. Ayrıca bu ayet Abdullah b. Sa’d b. Ebî Serh hakkında da inmiştir. O, Peygamber’e vahiy yazıyordu. Peygamber “Gafûr Rahîm” dediğinde o “Alîm Hakîm” yazıyordu; “Semî‘ Basîr” dediğinde “Semî‘ Alîm” yazıyordu. Sonra: “Ben de onun gibi indiriyorum” diyerek şüpheye düştü ve Mekke’ye kaçtı. Peygamber yazı bilmediği için onun yazdığını fark etmedi. Sonra şöyle buyuruldu: Eğer görseydin o zalimleri ölümün şiddetleri içinde; melekler yüzlerine ve arkalarına vurarak “Canlarınızı çıkarın!” derler. Bu, Bedir’de öldürülen müşrikler içindir: Ebû Cehil, Utbe, Şeybe, Velid b. Utbe, Ümeyye b. Halef, Ukbe b. Ebî Muayt, Nadr b. Hâris ve diğerleri. Sonra ahirette cehennem bekçileri onlara: “Bugün aşağılayıcı azapla cezalandırılacaksınız” derler. Bunun sebebi Allah hakkında yalan söylemeleri ve ayetlerine karşı kibirlenmeleridir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 92

Bu da indirdiğimiz mübarek bir kitaptır; kendinden öncekileri doğrulayıcıdır. Ana şehir olan Mekke’yi ve çevresindekileri uyarman içindir. Ahirete iman edenler buna da iman ederler ve onlar namazlarını korurlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve haza kitabun enzelnahu mubarek (ve bu indirdigimiz mubarek bir kitaptir) musaddikullezi beyne yedeyhi (kendinden oncekini dogrulayici olarak) ve li tunzira ummel kura ve men havleha (sehirlerin anasini ve cevresindekileri uyarman icin) vellezine yuminune bil ahireti yuminune bihi (ahirete iman edenler ona da iman ederler) ve hum ala salatihim yuhafizun (ve onlar namazlarini korurlar)

Mukatil Tefsiri
Bu Kur’an, Muhammed’e indirilen mübarek bir kitaptır. Kendinden önceki kitapları doğrular. Mekke’yi ve çevresindeki bütün beldeleri uyarman içindir. Mekke’ye “şehirlerin anası” denmiştir; çünkü yeryüzü Kâbe’nin altından yayılmıştır. Ahirete iman edenler bu Kur’an’a da iman ederler; çünkü onlar amellerin karşılığının verileceği dirilişe inanırlar. Onlar namazlarını vakitlerinde korurlar, terk etmezler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 91

Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edemediler; “Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmemiştir” dediklerinde. De ki: Musa’nın getirdiği, insanlar için bir nur ve hidayet olan kitabı kim indirdi? Siz onu parça parça kâğıtlar haline getiriyor, bir kısmını açıklıyor, çoğunu gizliyorsunuz. Size, sizin de atalarınızın da bilmediği şeyler öğretildi. De ki: Allah. Sonra onları bırak, daldıkları şeylerde oyalanıp dursunlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma kaderullahe hakka kadrihi (Allah’i geregi gibi takdir edemediler) iz kalu (cunku dediler ki) ma enzelallahu ala beşerin min şeyin (Allah hicbir insana bir sey indirmedi) kul men enzelel kitabellezi cae bihi musa (de ki Musa’nin getirdigi kitabi kim indirdi) nuren ve huden linnas (insanlar icin nur ve hidayet olarak) tec’alunehu karatisa tubduneha ve tuhfun kesira (onu parca parca kagitlar yapiyor bir kismini acikliyor cogunu gizliyorsunuz) ve ullimtum ma lem talemu entum ve la aba’ukum (siz de babalariniz da bilmediginiz seyler size ogretildi) kulillahu (de ki Allah) summe zerhum fi havdihim yelabun (sonra onlari daldiklari yerde oyalanir halde birak)

Mukatil Tefsiri
Onlar Allah’ı gereği gibi yüceltmediler; çünkü “Allah hiçbir beşere hiçbir kitap indirmemiştir” dediler. Bu söz Yahudi Mâlik b. Dayf hakkında inmiştir. Ömer b. Hattab onunla Peygamber hakkında tartıştı ve onun Tevrat’ta yazılı olduğunu söyledi. Mâlik öfkelendi ve: “Allah Yahudilerden hiç kimseye ilahî bir kitap indirmedi” dedi. Bunun üzerine Yahudiler onu görevinden aldılar. Bunun üzerine şöyle buyuruldu: Musa’nın getirdiği kitabı kim indirdi? O kitap karanlıktan aydınlığa çıkaran bir nur ve insanlar için hidayettir. Siz onu parça parça kâğıtlar yapıyor, bir kısmını açıklıyor, çoğunu gizliyorsunuz. Gizledikleriniz arasında Muhammed’in vasfı ve recm hükmü vardır. Tevrat’ta size ve atalarınıza bilmediğiniz şeyler öğretilmiştir. De ki: Onu Allah indirdi. Sonra onları batılları içinde oynamaya bırak. Bu ayet Medine’de indirilmiştir. Mâlik daha sonra tevbe etti fakat kabul edilmedi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 90

İşte onlar Allah’ın hidayet verdiği kimselerdir. Sen de onların hidayetine uy. De ki: “Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O ancak âlemler için bir öğüttür.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ulaikellezine hedallahu (iste onlar Allah’in hidayet ettigi kimselerdir) fe bihudahumuktedih (sen de onlarin hidayetine uy) kul la eselukum aleyhi ecran (de ki ben buna karsi sizden bir ucret istemiyorum) in huve illa zikra lil alemin (o ancak alemler icin bir oguttur)

Mukatil Tefsiri
İşte onlar Allah’ın doğru yola ilettiği peygamberlerdir. Sen de onların yoluna uy. De ki: “Ben sizden Kur’an’a iman etmeniz karşılığında bir ücret istemiyorum.” O Kur’an, ancak bütün âlemler için bir öğüttür.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 89

İşte onlar, kendilerine kitap, hüküm ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer bunlar onu inkâr ederlerse, biz onu inkâr etmeyecek bir topluluğu ona vekil kılmışızdır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ulaikellezine ateynahumul kitabe vel hukme ven nubuvveh (iste onlar kendilerine kitap hukum ve peygamberlik verdigimiz kimselerdir) fe in yekfur biha haulai (eger bunlar onu inkar ederse) fe kad vekkelna biha kavmen (biz onu baska bir topluluga emanet etmisizdir) leysu biha bi kafirin (onlar onu inkar etmezler)

Mukatil Tefsiri
İşte bunlar kendilerine kitap verilenlerdir; İbrahim’in sahifeleri, Tevrat, Zebur ve İncil. Onlara hüküm, yani ilim ve anlayış, ayrıca peygamberlik verilmiştir. Eğer Mekke halkı bunları inkâr ederse, biz onları inkâr etmeyecek bir topluluğu, yani Medine’deki Ensar’ı buna vekil kıldık.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 88

İşte bu Allah’ın hidayetidir. Kullarından dilediğini onunla doğru yola iletir. Eğer onlar şirk koşsalardı yaptıkları ameller boşa giderdi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Zalike hudallahi (iste bu Allah’in hidayetidir) yehdi bihi (onunla hidayet eder) men yesau min ibadih (kullarindan diledigini) ve lev esreku (eger ortak kossalardi) le habita anhum (elbette bosa giderdi) ma kanu yamelun (yaptiklari seyler)

Mukatil Tefsiri
Bu Allah’ın hidayetidir; kullarından dilediğini onunla doğru yola iletir ve peygamberlik verir. Eğer onlar Allah’a ortak koşsalardı yaptıkları bütün ameller boşa giderdi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 87

Babalarından, soylarından ve kardeşlerinden de. Onları seçtik ve dosdoğru yola ilettik.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve min abaihim ve zurriyyatihim ve ihvanihim (ve onlarin babalarindan soylarindan ve kardeslerinden) vectebeynahum (sektik onlari) ve hedeynahum ila siratin mustekim (ve onlari dosdogru yola ilettik)

Mukatil Tefsiri
Onların babalarından, soylarından ve kardeşlerinden olanları da seçtik; onları peygamberlikle seçkin kıldık ve doğru yol olan İslam’a ilettik.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 86

İsmail’i, Elyesa’yı, Yunus’u ve Lut’u da. Hepsini âlemlere üstün kıldık.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ismaile vel yesea ve yunuse ve lutan (ve Ismail Elyesa Yunus ve Lut’u) ve kullan faddalna alel alemin (hepsini alemlere ustun kildik)

Mukatil Tefsiri
İsmail, Elyesa, Yunus ve Lut’un hepsini peygamberlik ile âlemlere üstün kıldık.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 85

Zekeriya, Yahya, İsa ve İlyas’ı da. Hepsi salihlerdendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve zekeriyya ve yahya ve isa ve ilyas (ve Zekeriyya Yahya Isa ve Ilyas’i) kullun mines salihin (hepsi salihlerdendi)

Mukatil Tefsiri
Zekeriya, Yahya, İsa ve İlyas’ın hepsi salih kimselerdendir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 84

Biz ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Hepsini doğru yola ilettik. Daha önce Nuh’u da doğru yola iletmiştik. Onun soyundan Davud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yusuf’u, Musa’yı ve Harun’u da. İşte biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve vehebna lehu (ve ona bagisladik) ishaka ve yakub (Ishak’i ve Yakub’u) kullan hedeyna (hepsini hidayete erdirdik) ve nuhan hedeyna min kablu (ve Nuh’u daha once hidayete erdirmistik) ve min zurriyyetihi (ve onun soyundan) davude ve suleymane ve eyyube ve yusufe ve musa ve harun (Davud’u Suleyman’i Eyyub’u Yusuf’u Musa’yi ve Harun’u) ve kezalike neczil muhsinin (iste boyle iyilik yapanlari odullendiririz)

Mukatil Tefsiri
İbrahim’e İshak’ı ve Yakub’u bağışladık; hepsini imana ilettik. Ondan önce Nuh’u İslam’a iletmiştik. Nuh’un soyundan Davud, Süleyman, Eyyub, Yusuf, Musa ve Harun’u da hidayete erdirdik. İşte biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 83

İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz delilimizdir. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve tilke huccetuna (iste bu bizim delilimizdir) ateynaha ibrahime (Ibrahim’e verdigimiz) ala kavmihi (kavmine karsi) nerfeu derecatin (dereceler yukseltiriz) men nesau (diledigimizi) inne rabbeke hakimun alim (suphesiz Rabbin hukum sahibi ve bilendir)

Mukatil Tefsiri
İşte bu, İbrahim’e kavmine karşı verdiğimiz hüccettir. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin işinde hikmet sahibidir, yaratılmışları en iyi bilendir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 82

İman edenler ve imanlarını zulüm ile karıştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yola ermişlerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezine amenu (iman edenler) ve lem yelbisu imanehum bi zulmin (imanlarini zulumle karistirmayanlar) ulaike lehumul emnu (iste guven onlarindir) ve hum muhtedun (ve onlar hidayete erenlerdir)

Mukatil Tefsiri
Kavmi İbrahim’e karşılık verdi. Bunun üzerine şöyle buyuruldu: Bir tek Rabbe iman edenler ve imanlarını zulüm ile karıştırmayanlar; yani imanlarını şirk ile bulandırmayanlar, başkasına ibadet etmeyenler; işte güven onlarındır ve onlar sapıklıktan kurtulmuş kimselerdir. Böylece İbrahim’in sözünü kabul ettiler ve o onlara galip geldi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 81

Sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Siz ise Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz. O hâlde hangi iki topluluktan hangisi güvene daha layıktır, eğer biliyorsanız?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve keyfe ehafu (ve nasıl korkarım) ma eşrektum (ortak koştuklarınızdan) ve la tehafune (siz korkmazken) ennekum eşrektum billahi (Allah’a ortak koşmanızdan) ma lem yunezzil bihi aleykum sultana (hakkında size hiçbir delil indirmediği şeyi) fe eyyul ferikayni ehakku bil emni (iki topluluktan hangisi güvene daha layıktır) in kuntum talemun (eğer biliyorsanız)

Mukatil Tefsiri
“Ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Siz ise Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz. O hâlde hangimiz daha güven içindedir: tek ilaha ibadet eden mi, yoksa birçok ilaha ibadet eden mi? Eğer biliyorsanız söyleyin.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 80

Kavmi onunla tartıştı. O dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Sizin O’na ortak koştuklarınızdan korkmam. Ancak Rabbim bir şey dilerse o başka. Rabbim bilgice her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp ibret almaz mısınız?”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve haccahu kavmuhu (kavmi onunla tartıştı) kale etuhaccunni fillahi (Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz) ve kad hedani (oysa beni hidayete erdirdi) ve la ehafu (ve korkmam) ma tuşrikune bihi (O’na ortak koştuklarınızdan) illa en yeşae rabbi şeyen (ancak Rabbim bir şey dilerse olur) vesia rabbi kulle şeyin ilmen (Rabbim ilmiyle her şeyi kuşatmıştır) e fe la tetezekkerun (hala öğüt almaz mısınız)

Mukatil Tefsiri
Nemrud ve kavmi İbrahim’le tartıştı. İbrahim: “Rabbim beni doğru yola iletmişken Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz?” dedi. “Sizin ortak koştuklarınızdan korkmam; onlar ne işitir ne görür, ne fayda ne zarar verir. Ancak Rabbim dilerse başka. Rabbim ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ ibret almaz mısınız?”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 79

Ben yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim, dosdoğru bir şekilde. Ben müşriklerden değilim.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Inni veccehtu vechiye (şüphesiz ben yönelttim yüzümü) lillezi fataras semavati vel arda (gökleri ve yeri yaratana) hanifen (hanif olarak) ve ma ene minel müşrikin (ve ben müşriklerden değilim)

Mukatil Tefsiri
“Ben dinimi gökleri ve yeri yaratan Allah’a yönelttim; O’na ihlasla yöneldim. Ben müşriklerden değilim” dedi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 78

Güneşi doğarken görünce: “Bu benim Rabbimdir, bu daha büyüktür” dedi. O da batınca: “Ey kavmim, ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım” dedi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Felemma reaş şemse bazigaten (güneşi doğarken görünce) kale haza rabbi haza ekber (bu benim Rabbimdir bu daha büyüktür dedi) felemma efelet (batınca) kale ya kavmi (ey kavmim) inni beriün (şüphesiz ben uzağım) mimma tuşrikun (ortak koştuklarınızdan)

Mukatil Tefsiri
Güneşi doğarken gördü; ışığı her yeri kapladı. “Bu benim Rabbimdir, bu daha büyüktür” dedi. Güneş batınca, bunları yaratanın kalıcı olduğunu anladı. Kavmine: “Ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım” dedi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 77

Ayı doğarken görünce: “Bu benim Rabbimdir” dedi. O da batınca: “Rabbim beni doğru yola iletmezse mutlaka sapıklardan olurum” dedi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Felemma real kamera bazigan (ayı doğarken görünce) kale haza rabbi (bu benim Rabbimdir dedi) felemma efele (batınca) kale le in lem yehdini rabbi (Rabbim bana hidayet vermezse) le ekunenne minel kavmid dallin (elbette sapmış topluluktan olurum)

Mukatil Tefsiri
Gecenin sonunda ayı doğarken gördü; yıldızdan daha büyük ve parlaktı. “Bu benim Rabbimdir” dedi. O da batınca: “Eğer Rabbim beni doğru yola iletmezse sapıklardan olurum” dedi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 76

Gece onu bürüyünce bir yıldız gördü: “Bu benim Rabbimdir” dedi. Batınca: “Batanları sevmem” dedi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Felemma cenne aleyhil leylu (gece onu kaplayınca) rea kevkeben (bir yıldız gördü) kale haza rabbi (bu benim Rabbimdir dedi) felemma efele (batınca) kale la uhibbul afin (ben batanları sevmem dedi)

Mukatil Tefsiri
Gece olunca bulunduğu yerden gökyüzüne baktı, parlak bir yıldız gördü ve “Bu benim Rabbimdir” dedi. Yıldız batınca: “Batanları sevmem” dedi; çünkü Rabbi kaybolmaz.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 75

İşte böylece İbrahim’e göklerin ve yerin mülkünü gösteriyorduk ki kesin bilgiye sahip olanlardan olsun.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kezalike nuri ibrahime (ve işte böyle gösteriyorduk İbrahim’e) melekutes semavati vel ard (göklerin ve yerin hükümranlığını) ve li yekune minel mukinin (ve kesin bilgi sahiplerinden olması için)

Mukatil Tefsiri
İbrahim’e göklerin ve yerin mülkünü ve aralarındaki delilleri böyle gösterdik ki, Rabbin tek ve ortağı olmayan olduğunu kesin olarak bilsin. İbrahim Rabbinden göklerin ve yerin mülkünü göstermesini istedi. Allah Cebrail’e onu yükseltmesini emretti. İnsanların amellerini gördü. Bir günah işleyen gördüğünde: “Rabbim, bu ne çirkin!” dedi. Allah ona: “Kullarım hakkında acele etme; ya tevbe ederler ya da arkalarında dua edecek bir nesil bırakırlar” diye vahyetti.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 74

Hani İbrahim babası Âzer’e demişti: “Putları ilahlar mı ediniyorsun? Ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iz kale ibrahimu (ve hani İbrahim demişti) li ebihi azer (babası Azer’e) ettehizu esnamen aliheten (putları ilah mı ediniyorsun) inni erake (şüphesiz seni görüyorum) ve kavmeke (ve kavmini) fi dalalin mubin (apaçık sapıklık içinde)

Mukatil Tefsiri
İbrahim babası Âzer’e —onun kavminin dilinde adı Târah’tır— şöyle dedi: “Putları ilah mı ediniyorsun? Ben seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görüyorum.” İbrahim Kûti’de doğdu. Kâhinler Nemrud’a şöyle dediler: “Bu yıl bir çocuk doğacak, yeryüzündeki insanların ilahlarını bozacak ve sizi başka bir şeye çağıracak; senin saltanatının yıkılması onun eliyle olacaktır.” Nemrud: “Bunun çaresi kolaydır” dedi ve erkekleri kadınlardan ayırdı; o yıl doğan her erkek çocuğu öldürmeye karar verdi. Âzer karısına yaklaştı ve İbrahim’e hamile kaldı. Kâhinler: “Bu gece o çocuk ana rahmine düştü” dediler. Nemrud hamileliği belli olan kadınları serbest bıraktı. İbrahim’in annesinin doğumu yaklaşınca kuru bir nehre gidip orada doğurdu, onu bir beze sarıp gizledi. Babası onun için yer altında bir oyuk açtı ve yırtıcı hayvanlardan korumak için üzerini kapattı. Annesi gidip onu emzirdi; büyümesi çok hızlıydı. İbrahim annesine: “Benim Rabbim kim?” diye sordu. Annesi: “Ben” dedi. “Senin Rabbin kim?” dedi, “Baban” dedi. “Babamın Rabbi kim?” deyince annesi onu susturdu. Babası geldiğinde aynı soruları ona da sordu. Bunun üzerine Allah İbrahim’e göklerin ve yerin mülkünü gösterdi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 73

O, gökleri ve yeri hak ile yaratandır. “Ol” dediği gün hemen olur. O’nun sözü gerçektir. Sûra üflendiği gün hüküm O’nundur. O, gaybı da görüneni de bilendir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve huvellezi halekas semavati vel arda bil hakk (ve O’dur gökleri ve yeri hak ile yaratan) ve yevme yekulu kun fe yekun (ve ol dediği gün hemen olur) kavluhul hakk (O’nun sözü gerçektir) ve lehul mulku (ve mülk O’nundur) yevme yunfehu fis sur (sura üflendiği gün) alimul gaybi veş şehadeh (gaybı ve görüneni bilendir) ve huvel hakimul habir (ve O hüküm sahibi her şeyden haberdardır)

Mukatil Tefsiri
Onları korkutarak şöyle buyurdu: O, gökleri ve yeri hak ile yaratandır; onları boşuna yaratmamış, gerçekleşecek bir iş için yaratmıştır. Diriliş günü “Ol” dediğinde hemen olur; Rab sözü iki kere tekrar etmez. Diriliş hakkındaki sözü gerçektir ve mutlaka gerçekleşecektir. Sûra üflendiği gün mülk O’nundur; yani İsrafil sûra üfler. O, gaybı bilir; olmuş ve olacak olanın gizlisini bilir. Görüneni de bilir; her şeyi açıkça bilir. O, diriliş konusunda hüküm sahibidir ve her şeyden haberdardır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 72

Namazı dosdoğru kılın, O’ndan sakının. Siz ancak O’nun huzurunda toplanacaksınız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve en ekimus salate (ve namazı dosdoğru kılın) vettekuhu (ve O’ndan sakının) ve huvellezi ileyhi tuhşerun (ve O’dur huzurunda toplanacağınız)

Mukatil Tefsiri
Sonra onlara amel etmeleri emredildi. Peygamberine şöyle buyuruldu: Namazı vakitlerine riayet ederek dosdoğru kılın. Onlara, namazın ancak ihlas ile fayda vereceği bildirildi. O’ndan sakının; yani O’nu birleyin. Siz ancak O’nun huzurunda toplanacaksınız.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 71

De ki: Allah’tan başka, bize fayda da zarar da veremeyecek şeylere mi yalvaralım? Allah bizi doğru yola ilettikten sonra gerisin geri mi dönelim? Yeryüzünde şeytanların şaşırtıp saptırdığı, şaşkın halde kalmış kimse gibi mi olalım? Onun, kendisini doğru yola çağıran arkadaşları vardır: “Bize gel” derler. De ki: Allah’ın hidayeti, işte gerçek hidayettir. Ve biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul enedu (de ki yalvaralım mı) min dunillahi (Allah’tan başka) ma la yenfeuna (bize fayda vermeyen şeylere) ve la yedurruna (ve zarar da vermeyenlere) ve nureddu ala akabina (ve gerisin geri döndürülelim mi) bade iz hedanallahu (Allah bizi hidayete erdirdikten sonra) kellezistehvetuhuş şeyatinu (şeytanların şaşırttığı kimse gibi) fil ardı hayran (yeryüzünde şaşkın halde) lehu ashabun (onun arkadaşları vardır) yedunehu ilel huda (onu hidayete çağırırlar) itinâ (bize gel diye) kul inne hudallahi huvel huda (de ki Allah’ın hidayeti gerçek hidayettir) ve umirna (ve emrolunduk) li nuslime (teslim olmaya) li rabbil alemin (alemlerin Rabbine)

Mukatil Tefsiri
Mekke kâfirleri bazı Müslümanlara işkence ederek onları dinden döndürmek istediler. Bunun üzerine şöyle buyuruldu: De ki: Allah’tan başka, bize ne fayda ne de zarar verebilecek şeylere mi yalvaralım? Yani putlara mı ibadet edelim? Bunlar için şöyle buyurulmuştur: Sizin için ne zarar ne de fayda vermeye güçleri yoktur (Mâide 76). Allah bizi İslam dinine ilettikten sonra gerisin geri dönüp tekrar şirke mi döneceğiz? Bu, Müslümanların kâfirlere verdiği cevaptır. Çünkü kâfirler onlara: “Muhammed’in dinini bırakın, bizim dinimize dönün” dediler. Bunun üzerine şöyle denildi: Eğer sizi dinlersek, bizim durumumuz, şeytanların yoldan çıkardığı kimse gibi olur. O kimseyi arkadaşları doğru yola çağırır: “Bize gel, biz doğru yoldayız” derler; fakat o onlara uymaz. Bu, bizim hâlimize benzer; eğer Muhammed’in dinini bırakacak olursak, doğru yol üzerinde iken sapmış oluruz. Şeytanların saptırdığı kimse yeryüzünde şaşkın kalmıştır. Onun doğru yolda olan arkadaşları vardır ve onu hidayete çağırırlar. Bu durum, Abdurrahman b. Ebî Bekir hakkında indirilmiştir; şeytanlar onu saptırmıştı. Anne ve babası ona: “Bize gel” dediler. Bu konuda “Size öf olsun” diyen kimse hakkında da ayet inmiştir (Enbiyâ 67). Bunun üzerine şöyle buyuruldu: De ki: Allah’ın hidayeti, işte gerçek hidayettir; yani İslam gerçek hidayettir. Şeytanların sizi çağırdığı sapıklık ise sizin içinde bulunduğunuz durumdur. De ki: Biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 70

Dinlerini oyun ve eğlence edinenleri ve dünya hayatı kendilerini aldatanları bırak. Onunla öğüt ver ki bir nefis, kazandığı sebebiyle helake sürüklenmesin. Onun Allah’tan başka ne bir dostu ne de bir şefaatçisi vardır. Her türlü fidyeyi verse bile ondan kabul edilmez. İşte onlar kazandıkları sebebiyle helake sürüklenenlerdir. Onlar için kaynar sudan bir içecek ve inkâr ettikleri için acı bir azap vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve zerillezinet tehezu dinehum (dinlerini oyun ve eğlence edinenleri bırak) leiben ve lehven (oyun ve eğlence olarak) ve garrathumul hayatud dunya (dünya hayatı onları aldattı) ve zekkir bihi (ve onunla öğüt ver) en tubsela nefsun (bir kişinin helake sürüklenmemesi için) bima kesebet (kazandığı şey yüzünden) leyse leha (onun için yoktur) min dunillahi veliyyun (Allah’tan başka bir dost) ve la şefiun (ve bir şefaatçi) ve in tadil kulle adlin (her fidyeyi verse bile) la yu’haz minha (ondan kabul edilmez) ulaikellezine ubsilu (işte onlar helake sürüklenenlerdir) bima kesebu (kazandıkları yüzünden) lehum şerabun min hamimin (onlar için kaynar sudan içecek vardır) ve azabun elim (ve acı bir azap vardır) bima kanu yekfurun (inkâr etmeleri sebebiyle)

Mukatil Tefsiri
Dinlerini oyun ve eğlence edinenleri, yani İslam’ı batıl sayıp onunla alay edenleri bırak. Dünya hayatı onları dinlerinden aldatmıştır. Kur’an ile öğüt ver ki hiçbir nefis işlediği şirk ve yalanlama sebebiyle helake sürüklenmesin ve ateşte rehin kalmasın. Onun Allah’tan başka kendisine fayda verecek bir yakını yoktur, ahirette şefaat edecek bir şefaatçisi de yoktur. Eğer bu nefis, kurtulmak için yeryüzü dolusu altın verse bile ondan kabul edilmez. İşte bunlar kazandıkları sebebiyle ateşte tutulmuş olanlardır. Onlar için son derece sıcak kaynar sudan bir içecek ve inkâr etmeleri sebebiyle acı bir azap vardır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 69

Takva sahiplerine onların hesabından hiçbir şey yoktur; fakat bu bir hatırlatmadır, umulur ki sakınırlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma alellezine yettekune (sakınanlar üzerine düşen yoktur) min hisabihim (onların hesabından) min şeyin (hiçbir şey) ve lakin zikra (fakat bir hatırlatma vardır) leallehum yettekun (umulur ki sakınırlar)

Mukatil Tefsiri
Bunun üzerine müminler şöyle dediler: “Onlar ayetler hakkında ileri geri konuştuğunda biz de kalkarsak, onların yanında oturduğumuz için günaha girmekten korkarız.” Bunun üzerine şöyle buyuruldu: Takva sahiplerine, yani Allah’ı birleyenlere, onların hesabından hiçbir şey yoktur; yani onların alay etmelerinden dolayı bir ceza yoktur. Fakat bu bir hatırlatmadır; yani siz kalktığınızda, sizin yanınızda bulunma isteği ve sizden utanmaları sebebiyle belki o alay ve konuşmayı bırakırlar. Bu ayet daha sonra şu ayetle neshedilmiştir: “Size kitapta şu indirilmiştir: Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlarla oturmayın…” (Nisâ 140).

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 68

Ayetlerimiz hakkında ileri geri konuşanları gördüğünde onlardan yüz çevir; başka bir söze geçinceye kadar. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra zalim toplulukla oturma.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iza raeytellezine yehudune (ayetlerimiz hakkında alaya dalanları gördüğünde) fi ayatina (ayetlerimiz hakkında) fe arid anhum (onlardan yüz çevir) hatta yehudu fi hadisin gayrih (başka söze dalıncaya kadar) ve imma yunsiyennekeş şeytanu (eğer şeytan sana unutturursa) fe la takud (artık oturma) badaz zikra (hatırladıktan sonra) meal kavmiz zalimin (zalimler topluluğuyla)

Mukatil Tefsiri
Ey Muhammed, ayetlerimiz hakkında ileri geri konuşanları, yani Kur’an ile alay eden ve uygun olmayan sözler söyleyenleri işittiğinde onlardan yüz çevir; onların yanından kalk ve Allah’ın zikri dışında bir söz konuşuncaya kadar onlarla oturma. Eğer şeytan sana unutturur da yasaktan sonra onlarla oturursan, hatırladığında artık o zalim toplulukla, yani müşriklerle birlikte oturma.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 67

Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır; yakında bileceksiniz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Li kulli nebein mustekarr (her haber için bir gerçekleşme zamanı vardır) ve sevfe talemun (ve yakında bileceksiniz)

Mukatil Tefsiri
Her haberin bir gerçekleşme zamanı ve sonu vardır. Azabın bir kısmı dünyadadır; bu da Bedir’de öldürülmeleridir. Bir kısmı da ahirettedir; o da cehennem ateşidir. Yakında bunu bileceksiniz. Bu, onlar için bir tehdittir. Bunun benzeri Kamer suresinde de vardır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 66

Kavmin onu yalanladı; oysa o gerçektir. De ki: Ben sizin üzerinize vekil değilim.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kezzebe bihi kavmuke (ve kavmin onu yalanladı) ve huvel hakk (oysa o gerçektir) kul lestu aleykum bi vekil (de ki ben sizin üzerinize vekil değilim)

Mukatil Tefsiri
Kavmin, özellikle Mekke kâfirleri Kur’an’ı yalanladı; oysa o Allah’tan gelen gerçektir. De ki: Ben sizin üzerinize vekil değilim; yani sizi zorlayan ve üzerinizde hâkim olan biri değilim. Bu hüküm daha sonra kılıç ayetiyle neshedilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 65

De ki: O, üzerinize üstünüzden bir azap göndermeye, ya da ayaklarınızın altından bir azap göndermeye veya sizi gruplara ayırıp birbirinize düşürmeye ve kiminize kiminizin şiddetini tattırmaya kadirdir. Bak, ayetleri nasıl türlü türlü açıklıyoruz; umulur ki anlarlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul huvel kadiru (de ki O’nun gücü yeter) ala en yeb’ase aleykum azaben (üzerinize azap göndermeye) min fevkikum (üstünüzden) ev min tahti erculikum (yahut ayaklarınızın altından) ev yelbisekum şiyaen (yahut sizi gruplara ayırmaya) ve yuzika badakum bese bad (ve kiminize kiminizin şiddetini tattırmaya) unzur keyfe nusarriful ayati (bak ayetleri nasıl açıklıyoruz) leallehum yefkahun (umulur ki anlarlar)

Mukatil Tefsiri
De ki: O, üzerinize üstünüzden bir azap göndermeye kadirdir; yani Lut kavmine yaptığı gibi taş yağdırarak sizi yok edebilir. Ya da ayaklarınızın altından bir azap gönderir; yani Karun’a yaptığı gibi sizi yerin dibine geçirebilir. Yahut sizi fırkalara ayırır, farklı görüş ve gruplar haline getirir; önceki ümmetlerde olduğu gibi. Ve kiminize kiminizin şiddetini tattırır; yani birbirinizi öldürürsünüz, içinizden çok az kişi kalır. Peygamber gece elbisesini sürüyerek şöyle dedi: “Eğer Allah ümmetime üstlerinden veya ayaklarının altından bir azap gönderirse hepsi helak olur.” Bunun üzerine kalktı, namaz kıldı ve Rabbine bunun kaldırılması için dua etti. Allah ona iki şeyi verdi: taş yağdırma ve yere batırma azabını ümmetinden kaldırdı; iki şeyi ise vermedi: ayrılık ve birbirini öldürme. Peygamber şöyle dua etti: “Azabından affına sığınırım, gazabından afiyetine sığınırım, senden yine sana sığınırım. Senin yüceliğini gereği gibi övemem; sen kendini övdüğün gibisin.” Sonra Cebrâil geldi ve: “Allah duanı kabul etti; ümmetinden iki şeyi kaldırdı, iki şeyi ise bırakıldı” dedi. Ey Muhammed, bak ayetleri nasıl çeşitli şekillerde açıklıyoruz; umulur ki anlarlar, Allah’tan korkar ve O’nu birlerler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 64

De ki: Sizi ondan ve her sıkıntıdan Allah kurtarır; sonra siz yine ortak koşarsınız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kulillahu yunecikum (de ki Allah sizi kurtarır) minha (ondan) ve min kulli kerbin (ve her sıkıntıdan) summe entum tuşrikun (sonra siz ortak koşarsınız)

Mukatil Tefsiri
De ki: Sizi ondan ve her türlü sıkıntıdan Allah kurtarır; yani bütün zorluklardan ve korkulardan. Sonra siz bolluk ve rahatlık zamanında yine şirk koşarsınız.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 63

De ki: Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarır? O’na yalvararak ve gizlice dua edersiniz: “Eğer bizi bundan kurtarırsa mutlaka şükredenlerden olacağız.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul men yunecikum (de ki sizi kim kurtarır) min zulumatil berri vel bahr (karanın ve denizin karanlıklarından) tedunehu (O’na yalvarırsınız) tedarruan ve hufyeten (yalvararak ve gizlice) le in encana (eğer bizi kurtarırsa) min hazihi (bundan) le nekunenne (elbette olacağız) mineş şakirin (şükredenlerden)

Mukatil Tefsiri
De ki ey Muhammed, Mekke kâfirlerine: Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarır? Yani gölgelerden, karanlıklardan ve dalgalardan. O’na yalvararak, boyun eğerek dua edersiniz; gizlice, alçak sesle ve sükûnet içinde: “Eğer bizi bu korkulardan kurtarırsa mutlaka şükredenlerden olacağız” dersiniz; yani bu nimete karşı Allah’ı birleriz.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 62

Sonra hepsi gerçek sahipleri olan Allah’a döndürülürler. Dikkat edin, hüküm yalnız O’nundur ve O hesap görenlerin en hızlısıdır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Summe ruddu (sonra döndürülürler) ilallahi (Allah’a) mevlahumul hakk (gerçek sahiplerine) e la lehul hukmu (iyi bilin ki hüküm O’nundur) ve huve esrau hasibin (ve O hesap görenlerin en süratlisidir)

Mukatil Tefsiri
Sonra ölümden sonra ahirette Allah’a döndürülürler. Bu ifadede bir takdim vardır. O, gerçek sahipleridir. Hüküm yalnız O’nundur; yani hüküm ve karar verme yetkisi sadece O’na aittir. O, hesap görenlerin en hızlısıdır. Nitekim “Hesap gören olarak biz yeteriz” (Enbiyâ 47) buyurulmuştur.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 61

O, kullarının üstünde mutlak hâkimdir. Üzerinize koruyucular gönderir. Nihayet sizden birine ölüm geldiğinde elçilerimiz onun canını alır ve onlar görevlerinde kusur etmezler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve huvel kahiru (ve O kahredendir) fevka ibadihi (kullarının üstünde) ve yursilu aleykum hafazaten (ve üzerinize koruyucular gönderir) hatta iza cae ehadekumul mevt (nihayet sizden birine ölüm geldiğinde) teveffethu rusuluna (elçilerimiz onun canını alır) ve hum la yuferritun (ve onlar eksiklik yapmazlar)

Mukatil Tefsiri
O, yarattıkları üzerinde mutlak hâkimdir, hepsine üstün gelmiştir. Üzerinize koruyucular, yani meleklerden yazıcılar gönderir; bunlar Âdemoğlunun amellerini koruyup yazarlar. Nihayet sizden birine ölüm geldiğinde, belirlenmiş sürenin sonuna ulaştığında, elçilerimiz onun canını alır; yani ölüm meleği onun canını alır. Onlar kendilerine verilen görevde kusur etmezler; yani emredileni eksiksiz yerine getirirler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 60

O, gece sizi vefat ettiren ve gündüz ne işlediğinizi bilendir. Sonra belirlenmiş süre tamamlanıncaya kadar gündüz sizi diriltir. Sonra dönüşünüz O’nadır. Sonra yaptıklarınızı size haber verecektir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve huvellezi yeteveffakum (ve O’dur sizi vefat ettiren) bil leyli (geceleyin) ve yalemu (ve bilir) ma cerahtum (kazandıklarınızı) bin nehari (gündüzün) summe yebasukum (sonra sizi diriltir) fihi (onda) li yukda ecelun musemma (belirlenmiş süre tamamlansın diye) summe ileyhi merciukum (sonra dönüşünüz O’nadır) summe yunebbiukum (sonra size haber verecektir) bima kuntum tamelun (yaptıklarınızı)

Mukatil Tefsiri
O, gece sizi vefat ettirir; yani gece sizi uyutarak öldürür gibi yapar. Gündüz ise kazandıklarınızı, yani işlediğiniz hayır ve şerri bilir. Sonra gündüz sizi uykudan diriltir ki belirlenmiş süre tamamlanıncaya kadar yaşayasınız. Sonra dönüşünüz ahirette O’nadır. Ardından dünyada yaptığınız hayır ve şerri size haber verir. Bu bir tehdittir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 59

Gaybın anahtarları O’nun katındadır; onları O’ndan başkası bilmez. Karada ve denizde olanı bilir. Bir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıkları içindeki hiçbir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve indehu mefatihul gayb (gaybın anahtarları O’nun katındadır) la yalemuha (onları bilmez) illa hu (yalnız O) ve yalemu (ve bilir) ma fil berri vel bahri (karada ve denizde olanı) ve ma teskutu (ve düşmez) min verakatin (hiçbir yaprak) illa yalemuha (onu bilmesin) ve la habbetin (ve hiçbir tane yoktur) fi zulumatil ardı (yerin karanlıklarında) ve la ratbin (ve hiçbir yaş şey yoktur) ve la yabisin (ve hiçbir kuru şey yoktur) illa fi kitabin mubin (apaçık bir kitapta olmasın)

Mukatil Tefsiri
Gaybın anahtarları, yani azabın hazineleri Allah’ın katındadır; onu ne zaman indireceğini yalnız O bilir. Karada ve denizde olan her şeyi bilir. Ağaçtan düşen hiçbir yaprak yoktur ki onu bilmesin. Yerin karanlıkları içindeki hiçbir tane yoktur ki onu bilmesin. Yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın; yani bunların hepsi Levh-i Mahfuz’da açıkça yazılıdır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 58

De ki: Eğer acele istediğiniz şey benim yanımda olsaydı, benimle sizin aranızdaki iş bitirilmiş olurdu. Allah zalimleri daha iyi bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul lev enne indi (de ki eğer benim yanımda olsaydı) ma testa’cilune bihi (çabucak istediğiniz şey) le kudiyel emru (elbette iş bitirilirdi) beyni ve beynekum (benimle sizin aramda) vallahu alemu biz zalimin (Allah zalimleri daha iyi bilir)

Mukatil Tefsiri
De ki: Eğer acele istediğiniz azap benim elimde olsaydı, benimle sizin aranızdaki iş, yani azap işi, kesinlikle bitirilirdi. Fakat bu benim elimde değildir. Allah zalimleri daha iyi bilendir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 57

De ki: Ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerindeyim; siz ise onu yalanladınız. Acele istediğiniz şey benim yanımda değildir. Hüküm yalnızca Allah’ındır. O hakkı anlatır ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul inni ala beyyinetin (de ki ben apaçık bir delil üzerindeyim) min rabbi (Rabbimden) ve kezzebtum bihi (siz ise onu yalanladınız) ma indi (benim yanımda değil) ma testa’cilune bihi (çabucak istediğiniz şey) inil hukmu (hüküm ancak) illa lillah (Allah’ındır) yekussul hakka (hakkı anlatır) ve huve hayrul fasilin (ve O ayıranların en hayırlısıdır)

Mukatil Tefsiri
De ki: Ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerindeyim; yani Rabbimin bana emrettiği, yalnız O’na ibadet etmek ve putlara ibadeti terk etmek hususunda açık bir beyan üzerindeyim. Siz ise onu, yani azabı yalanladınız. Onlar peygambere: “Doğru söylüyorsan bize azabı getir” dediklerinde şöyle buyurdu: Acele istediğiniz azap benim yanımda değildir. Hüküm yalnızca Allah’ındır; yani dünyada azabın ne zaman ineceğine yalnız Allah karar verir. O hakkı söyler. Bu ifade “hakkı hükmeder” şeklinde de okunmuştur; yani azap geldiğinde onu geciktirmez. O, aramızda hüküm verenlerin en hayırlısıdır; yani azabın indirilmesi hususunda en iyi hükmeden O’dur.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 56

De ki: Ben, Allah’tan başka taptıklarınıza kulluk etmekten men edildim. De ki: Ben sizin heveslerinize uymam. Aksi halde sapmış olurum ve ben doğru yolda olanlardan değilim.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul inni nuhitu (de ki şüphesiz ben yasaklandım) en a’bude (kulluk etmekten) ellezine ted’une (sizin yalvardığınız şeylere) min dunillah (Allah’tan başka) kul la ettebiu ehvaekum (de ki sizin hevalarınıza uymam) kad daleltu (o zaman sapmış olurum) ve ma ene minel muhtedin (ve hidayete erenlerden olmam)

Mukatil Tefsiri
De ki: Ben, Allah’tan başka taptığınız ilahlara kulluk etmekten men edildim. De ki: Ben sizin heveslerinize uymam; eğer sizin arzularınıza uyarsam sapmış olurum ve doğru yolda olanlardan olmam. Bu, onların peygamberi atalarının dinine çağırmaları üzerine söylenmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 55

İşte böylece ayetleri ayrıntılı olarak açıklıyoruz ki suçluların yolu belli olsun.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kezalike nufassılul ayati (işte böyle ayetleri açıklıyoruz) ve li testebine (ve belli olsun diye) sebilul mucrimin (suçluların yolu)

Mukatil Tefsiri
İşte böylece ayetleri açıklarız; yani dinin hükümlerini bu şekilde beyan ederiz ki suçluların yolu ortaya çıksın. Yani kâfirlerin yolu müminlerden ayrılıp bilinsin. Bu ifade, Ebû Cehil ve arkadaşları hakkında gelmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 54

Ayetlerimize iman edenler sana geldiğinde de ki: “Selam size! Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazmıştır. Sizden kim bilmeyerek bir kötülük işler, sonra ardından tövbe eder ve kendini düzeltirse, şüphesiz O bağışlayandır, merhamet edendir.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iza caeke (ve sana geldiğinde) ellezine yu’minune (iman edenler) bi ayatina (ayetlerimize) fe kul selamun aleykum (de ki size selam olsun) ketebe rabbukum (Rabbiniz yazdı) ala nefsihir rahmeh (kendi üzerine rahmeti) ennehu men amile minkum (sizden kim işlerse) suen (bir kötülük) bi cehaletin (bilgisizlikle) summe tabe (sonra tevbe eder) min ba’dihi (ondan sonra) ve asleha (ve düzeltirse) fe ennehu gafurur rahim (şüphesiz O bağışlayan ve merhamet edendir)

Mukatil Tefsiri
Ayetlerimize iman edenler, yani Kur’an’ın Allah’tan olduğunu doğrulayanlar sana geldiğinde de ki: “Selam size!” Yani Allah’ın bağışlaması üzerinize olsun. Peygamber onları gördüğünde önce selam verir ve şöyle derdi: “Ümmetim içinde kendileriyle birlikte sabretmem ve onlara selam vermem emredilen kimseler bulunduğu için Allah’a hamd olsun.”
Sonra şöyle buyuruldu: Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazmıştır. Sizden kim bilmeyerek bir kötülük işler, sonra ardından tövbe eder ve amelini düzeltirse, şüphesiz O bağışlayandır, merhamet edendir. Bu ayet, Ömer b. Hattab hakkında indirilmiştir; işlediği kötülükten, yani şirkten sonra tövbe etmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 53

İşte böylece onların bir kısmını diğerleriyle denedik ki: “Aramızdan Allah’ın kendilerine lütfettiği kimseler bunlar mı?” desinler. Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kezalike fetenna (işte böyle denedik) ba’dahum bi ba’din (onların bir kısmını diğerleriyle) li yekulu (demeleri için) e haulai (bunlar mıymış) mennallahu aleyhim (Allah’ın nimet verdiği kimseler) min beynina (aramızdan) e leysallahu (Allah değil midir) bi a’leme (daha iyi bilen) biş şakirin (şükredenleri)

Mukatil Tefsiri
Böylece Müslümanların fakirlerini ve mevalileri, müşrik Arapların ileri gelenleriyle imtihan ettik: Ebû Cehil, Velid, Utbe, Ümeyye, Sehl b. Amr ve benzerleri. Onlar şöyle dediler: “Aramızdan Allah’ın kendilerine nimet verdiği kimseler bunlar mı?” Yani İslam ile onlara nimet verildiğini söylediler. Bunun üzerine Allah buyurdu: Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir? Bu durum hakkında Furkan suresinde de şu ayet indirilmiştir: “Sizi birbirinizle denedik…” (Furkan 20).

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 52

Sabah akşam Rablerine dua edenleri, O’nun rızasını isteyerek ibadet edenleri kovma. Onların hesabından sana hiçbir sorumluluk yoktur; senin hesabından da onlara hiçbir sorumluluk yoktur. Eğer onları kovarsan zalimlerden olursun.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve la tatrud (ve kovma) ellezine yed’une (o kimseleri ki yalvarırlar) rabbehum (Rablerine) bil gadati vel aşiyyi (sabah akşam) yuridune vechehu (O’nun rızasını isteyerek) ma aleyke (sana ait değildir) min hisabihim (onların hesabından) min şey’in (hiçbir şey) ve ma min hisabike (ve senin hesabından da) aleyhim (onlara ait) min şey’in (hiçbir şey yoktur) fe tatrudehum (eğer onları kovarsan) fe tekune (o zaman olursun) minez zalimin (zalimlerden)

Mukatil Tefsiri
Ebû Tâlib peygambere şöyle dedi: “Bunları yanından uzaklaştırırsan, belki kavminin ileri gelenleri sana uyar.” Bunun üzerine şöyle buyuruldu: Sabah ve akşam Rablerine dua edenleri, yani O’na namaz kılanları kovma. Onlar ibadetleriyle Rablerinin rızasını isterler. Onların hesabından sana bir şey yoktur; senin hesabından da onlara bir şey yoktur. Eğer onları kovarsan zalimlerden olursun. O zaman namaz sabah iki rekât ve akşam iki rekât idi; daha sonra beş vakit namaz farz kılındı.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 51

Onunla, Rablerine toplanacaklarından korkanları uyar. Onlar için O’ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır. Umulur ki sakınırlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve enzir (ve uyar) bihillezine (onunla o kimseleri ki) yehafune (korkarlar) en yuhşeru (toplanmaktan) ila rabbihim (Rablerinin huzuruna) leyse lehum (onlar için yoktur) min dunihi (O’ndan başka) veliyyun (bir dost) ve la şefi’un (ve bir şefaatçi) leallehum yettekun (umulur ki sakınırlar)

Mukatil Tefsiri
Kur’an ile, Rablerine toplanacaklarını bilen ve bundan korkanları uyar. Bunlar, dostları ve Arapların fakirleri olan kimselerdir. Onlar bilirler ki Allah’tan başka kendilerine fayda verecek bir yakın da yoktur, bir şefaatçi de yoktur; eğer Allah’a isyan ederlerse ahirette kendilerine şefaat edecek kimse bulunmaz. Umulur ki günahlardan sakınırlar. Bu ayet, Ammâr, Ebû Zer el-Gıfârî, Sâlim, Mihca‘, Nemir b. Kâsıt, Âmir b. Füheyre, İbn Mes‘ûd, Ebû Hüreyre ve benzeri kimseler hakkında indirilmiştir. Ebû Cehil ve arkadaşları şöyle dediler: “Şu Muhammed’e uyanlara bakın; bunlar bizim kölelerimiz ve bedevilerimizden toplumların en aşağı tabakasıdır. Eğer o yalnızca ileri gelenlerimizi kabul etseydi biz de ona uyardık.” Bunu Ebû Tâlib’e söylediler ve: “Yeğenine söyle, bu fakirleri ve aşağı gördüklerini yanından uzaklaştırsın ki kavminin ileri gelenleri ona uysun” dediler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 50

De ki: Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem. Size “ben bir meleğim” de demiyorum. Ben ancak bana vahyedilene uyarım. De ki: Kör ile gören bir olur mu? Hâlâ düşünmez misiniz?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul la ekulu lekum (de ki size demiyorum ki) indi hazainullahi (Allah’ın hazineleri benim yanımdadır) ve la a’lemul gaybe (ve gaybı da bilmem) ve la ekulu lekum inni melek (ve size ben meleğim de demiyorum) in ettebiu (ben ancak uyarım) illa ma yuha ileyy (bana vahyedilene) kul hel yestevil a’ma vel basir (de ki kör ile gören bir olur mu) e fe la tetefekkerun (hiç düşünmez misiniz)

Mukatil Tefsiri
De ki: Ben size Allah’ın hazineleri, yani azabın ne zaman ineceğine dair anahtarlar benim yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem; yani azabın size ne zaman ineceğini bilmem. Size “ben bir meleğim” de demiyorum. Onlar “Rabbimiz dileseydi melekler indirirdi” dedikleri için bu ifade gelmiştir (Fussilet 14). Siz ey Mekke kâfirleri, “Sen melek değilsin, bu yüzden seni tasdik etmeyiz” dediniz. De ki: Ben ancak bana vahyedilene, yani Kur’an’a uyarım. De ki: Kör ile gören bir olur mu? Kör, hidayeti görmeyen kâfirdir; gören ise hidayeti gören mümindir. Hâlâ düşünmez misiniz ki bunlar eşit değildir?

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 49

Ayetlerimizi yalanlayanlara, fasıklık etmeleri sebebiyle azap dokunacaktır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vellezine kezzebu (ayetlerimizi yalanlayanlara gelince) bi ayatina (ayetlerimizi) yemessuhumul azabu (azap onlara dokunacaktır) bima kanu yefsukun (fasıklık etmeleri sebebiyle)

Mukatil Tefsiri
Ayetlerimizi, yani Kur’an’ı yalanlayan Mekke kâfirlerine, işledikleri günahlar ve isyanları sebebiyle azap dokunacaktır. Peygamber onları azapla korkutunca, alay ve yalanlama maksadıyla: “Eğer doğru söylüyorsan, bize vaat ettiğin bu azap ne zaman?” diye sordular. Bunun üzerine şöyle buyuruldu:

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 48

Biz peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma nursilul murseline (biz peygamberleri göndermeyiz) illa mübeşşirine ve münzirin (ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak) fe men amene (kim iman eder) ve asleha (ve düzeltirse) fe la havfun aleyhim (onlara korku yoktur) ve la hum yahzenun (ve üzülmeyeceklerdir)

Mukatil Tefsiri
Biz peygamberleri ancak cennetle müjdeleyici ve cehennemle uyarıcı olarak göndeririz. Kim iman eder, yani doğrular ve amelini düzeltirse, onlar için korku yoktur ve onlar üzülmezler. Bunun benzeri A‘râf suresinde de vardır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 47

De ki: Söyleyin bana, size Allah’ın azabı ansızın veya açıkça gelirse, zalim topluluktan başkası mı helak edilir?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul eraeytekum (de ki söyleyin bana) in etakum azabullahi (Allah’ın azabı size gelirse) bagteten ev cehraten (ansızın yahut açıkça) hel yuhleku (helak edilir mi) illel kavmuz zalimun (ancak zalimler topluluğu)

Mukatil Tefsiri
De ki: Söyleyin bana, size Allah’ın azabı ansızın, yani farkına varmadan birdenbire gelse veya açıkça, gözlerinizle görerek üzerinize inse —Bedir’deki öldürülme gibi— bu azapla ancak zalim topluluk helak edilir; yani müşrikler helak edilir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 46

De ki: Söyleyin bana, eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alır ve kalplerinizi mühürlerse, Allah’tan başka hangi ilah onu size geri getirebilir? Bak, ayetleri nasıl türlü türlü açıklıyoruz; sonra yine de yüz çeviriyorlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul eraeytekum (de ki söyleyin bana) in ehazallahu sem’akum (Allah işitmenizi alsa) ve ebsarakum (ve gözlerinizi) ve hateme ala kulubikum (ve kalplerinizi mühürlese) men ilahun gayrullahi (Allah’tan başka hangi ilah vardır ki) ye’tikum bihi (onu size getirsin) unzur (bak) keyfe nusarriful ayati (ayetleri nasıl açıklıyoruz) summe hum yasdifun (sonra yine yüz çeviriyorlar)

Mukatil Tefsiri
De ki ey Muhammed, Mekke kâfirlerine: Söyleyin bana, eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alır da hiçbir şey işitemez ve göremez hale gelirseniz, kalplerinizi de mühürler ve artık hiçbir şeyi anlayamazsanız, Allah’tan başka hangi ilah bunları size geri getirebilir? Ey Muhammed, bak ayetleri nasıl çeşitli şekillerde açıklıyoruz; onları işitme, görme ve kalplerin alınmasıyla korkutuyoruz, önceki ümmetlere yapılanları anlatıyoruz. Buna rağmen onlar yüz çevirirler, ibret almazlar.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 45

Böylece zulmeden kavmin kökü kesildi. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe kutia dabirul kavmillezine zalemu (böylece zulmeden kavmin kökü kesildi) vel hamdu lillahi rabbil alemin (ve hamd alemlerin Rabbi Allah’adır)

Mukatil Tefsiri
Zulmeden kavmin kökü kesildi; yani şirk koşanların aslı yok edildi, onlardan kimse kalmadı. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun; bu, düşmanlarının helak edilmesi sebebiyledir. Bu sözle Mekke kâfirleri korkutulmaktadır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 44

Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilenle sevindikleri sırada onları ansızın yakaladık; bir de baktın ki ümitsizliğe düşmüşlerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Felemma nesu (kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında) ma zukkiru bihi (kendisiyle öğüt verildikleri şeyi) fetahna aleyhim (onlara açtık) ebvabe kulli şey’in (her şeyin kapılarını) hatta iza ferihu (nihayet sevindiklerinde) bima utu (kendilerine verilen şeylerle) ehaznahum bagteten (onları ansızın yakaladık) fe iza hum mublisun (bir de baktın ki ümitsizliğe düşmüşler)

Mukatil Tefsiri
Kendilerine hatırlatılanı, yani emredildikleri ve öğüt verildikleri şeyleri terk ettiklerinde —önceki ümmetler gibi, peygamberlerin çağrısını yalanladıklarında— üzerlerine her şeyin kapılarını açtık; yani kendilerine gelen sıkıntıdan sonra her türlü nimet ve bolluğu verdik. Bu durum A‘râf suresinde de benzer şekilde geçer. Nihayet kendilerine verilen nimetlerle sevindiklerinde ve içinde bulundukları hâle aldanıp hoşlandıklarında, onları ansızın yakaladık; yani en güçlü oldukları anda azapla yakalandılar. Bir de baktın ki tamamen ümitsiz kalmış, her hayırdan kesilmişlerdir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 43

Onlara azabımız geldiğinde yalvarıp yakarmaları gerekmez miydi? Fakat kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yaptıklarını süsledi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe levla iz caehum (hiç değilse kendilerine geldiğinde) be’suna (azabımız) tedarrau (yalvarsalardı) ve lakin kaset kulubuhum (fakat kalpleri katılaştı) ve zeyyene lehumuş şeytanu (ve şeytan onlara süslü gösterdi) ma kanu ya’melun (yaptıkları şeyleri)

Mukatil Tefsiri
Onlara şiddet ve bela geldiğinde Allah’a yalvarıp tevbe etmeleri gerekmez miydi ki üzerlerindeki belayı kaldırsın? Fakat kalpleri katılaştı, yumuşamadı. Şeytan da onların yaptıkları şirk ve yalanlamayı kendilerine süslü gösterdi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 42

Andolsun, senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik; sonra onları sıkıntı ve darlıkla yakaladık ki yalvarıp yakarsınlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lekad erselna (andıolsun gönderdik) ila umemin (ümmetlere) min kablike (senden önce) fe ehaznahum (sonra onları yakaladık) bil be’sai (sıkıntıyla) ved darrâi (ve darlıkla) leallehum yetedarraun (umulur ki yalvarırlar)

Mukatil Tefsiri
Senden önceki ümmetlere de peygamberler gönderdik. Onların kavimleri de onları yalanladılar; tıpkı Mekke kâfirlerinin seni yalanladığı gibi. Biz onları sıkıntı ve darlıkla yakaladık ki Rablerine yalvarsınlar ve O’na yönelip tevbe etsinler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 41

Hayır, yalnız O’na dua edersiniz. O da dilerse kendisine dua ettiğiniz şeyi giderir ve ortak koştuklarınızı unutursunuz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Bel iyyahu ted’un (hayır yalnız O’na yalvarırsınız) fe yekşifu (ve giderir) ma ted’une ileyhi (kendisine yalvardığınız şeyi) in şae (eğer dilerse) ve tensevne (ve unutursunuz) ma tuşrikun (ortak koştuklarınızı)

Mukatil Tefsiri
Hayır, yalnız O’na dua edersiniz. O da dilerse kendisine dua ettiğiniz şeyi giderir. O zaman Allah’a ortak koştuğunuz ilahları terk eder, onları çağırmazsınız; sadece Allah’a yönelirsiniz.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 40

De ki: Söyleyin bana, size Allah’ın azabı gelse veya size kıyamet gelse, doğru sözlü iseniz Allah’tan başkasına mı dua edersiniz?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) eraeytekum (söyleyin bana) in etakum azabullahi (Allah’ın azabı size gelirse) ev etetkumu s saatu (yahut kıyamet size gelirse) e gayrallahi ted’un (Allah’tan başkasına mı yalvarırsınız) in kuntum sadikin (eğer doğru sözlüyseniz)

Mukatil Tefsiri
Peygamberine şöyle denildi: De ki: Söyleyin bana, size dünyada önceki ümmetlere geldiği gibi Allah’ın azabı gelse veya size kıyamet gelse, Allah’tan başka ilahları mı çağırırsınız ki bu azabı sizden kaldırsınlar? Eğer doğru söylüyorsanız.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 39

Ayetlerimizi yalanlayanlar karanlıklar içinde sağır ve dilsizdir. Allah kimi dilerse onu saptırır, kimi dilerse onu dosdoğru bir yol üzerine koyar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vellezine kezzebu (ayetlerimizi yalanlayanlar ise) bi ayatina (ayetlerimizi) summun ve bukmun (sağır ve dilsizdirler) fiz zulumat (karanlıklar içindedirler) men yeşeillahu yudlilhu (Allah kimi dilerse saptırır) ve men yeşe yec’alhu (kimi de dilerse onu kılar) ala sıratın mustekim (dosdoğru yol üzere)

Mukatil Tefsiri
Ayetlerimizi, yani Kur’an’ı yalanlayanlar sağırdır; hidayeti işitmezler. Dilsizdirler; onu dile getirmezler. Karanlıklar içindedirler; yani şirkin içinde. Allah kimi dilerse onu hidayetten saptırır. Bu ayet, Abduddâr b. Kusayy oğulları hakkında indirilmiştir. Kimi de dilerse onu doğru yol üzerine, yani İslam dini üzerine kılar; bunlardan bazıları Ali b. Ebî Tâlib, Abbas, Hamza ve Cafer’dir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 38

Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra hepsi Rablerine toplanacaklardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma min dabbetin (yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki) fil ardı (yerde) ve la tairin (ve hiçbir kuş yoktur ki) yetiru (uçsun) bi cenahayhi (iki kanadıyla) illa umemun emsalukum (sizin gibi ümmetler olmasın) ma ferratna (eksik bırakmadık) fil kitabi (kitapta) min şey’in (hiçbir şeyi) summe ila rabbihim yuhşerun (sonra Rablerine toplanacaklardır)

Mukatil Tefsiri
Yeryüzünde, karada ve denizde yürüyen hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki sizin gibi sınıflara ayrılmış topluluklar olmasınlar; her biri kendi isimleriyle bilinen türlerdir. Biz kitapta, yani Levh-i Mahfuz’da hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra hepsi ahirette Rablerine toplanacaktır. Daha sonra birbirlerinden haklarını aldıktan sonra toprak olurlar ve onlara: “Toprak olun” denir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 37

“Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!” dediler. De ki: Allah bir mucize indirmeye kadirdir; fakat onların çoğu bilmezler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kalu (ve dediler) levla nuzzile (indirilmeli değil miydi) aleyhi ayetun (ona bir ayet) min rabbih (Rabbinden) kul (de ki) innallahe kadirun (şüphesiz Allah’ın gücü yeter) ala en yunezzile ayeten (bir ayet indirmeye) ve lakinne ekserahum (fakat onların çoğu) la ya’lemun (bilmezler)

Mukatil Tefsiri
“Muhammed’e, önceki peygamberlere indirildiği gibi Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!” dediler. De ki: Allah bir mucize indirmeye elbette kadirdir; fakat onların çoğu bunu bilmezler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 36

Ancak işitenler çağrıya cevap verir. Ölüleri ise Allah diriltecektir; sonra O’na döndürüleceklerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Innema yestecibu (ancak kabul eder) ellezine yesmeun (işitenler) vel mevta yeb’asuhumullah (ölüleri ise Allah diriltecektir) summe ileyhi yurceun (sonra O’na döndürülecekler)

Mukatil Tefsiri
İman edenler zikredildi: Ancak işitenler, yani hidayeti, Kur’an’ı işitenler cevap verir. Ölüler ise, yani Mekke kâfirleri, Allah tarafından ahirette diriltilecektir; sonra O’na döndürülürler ve yaptıklarının karşılığını alırlar.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 35

Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldiyse, yerin içine bir tünel aramaya ya da göğe bir merdiven kurmaya gücün yetiyorsa, onlara bir ayet getir. Allah dileseydi onları hidayet üzerinde toplardı. O hâlde sakın cahillerden olma.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve in kane kebure (eğer ağır geldiyse) aleyke i’raduhum (onların yüz çevirmesi sana) fe inisteta’te (eğer gücün yeterse) en tebtegiye (aramaya) nefekan fil ardı (yerde bir tünel) ev سلمًا fis semai (yahut göğe bir merdiven) fe te’tiyehum (ve onlara getirsen) bi ayetin (bir mucize) ve lev şaallahu (eğer Allah dileseydi) le cemeahum (elbette onları toplardı) alel huda (hidayet üzerinde) fe la tekunenne (sakın olma) minel cahilin (cahillerden)

Mukatil Tefsiri
Onların hidayetten yüz çevirmesi sana ağır geldiyse ve onların seni yalanlamasına sabredemiyorsan, eğer gücün yetiyorsa yerin içinde bir geçit bul ya da göğe bir merdiven kur ve onlara bir ayet getir. Yapabiliyorsan bunu yap. Sonra Allah, peygamberini teselli ederek şöyle buyurdu: Eğer Allah dileseydi onların hepsini hidayet üzerinde toplardı. O hâlde cahillerden olma; çünkü Allah dileseydi onları hidayete erdirirdi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 34

Senden önce de peygamberler yalanlandı; yalanlanmalarına ve eziyet görmelerine sabrettiler, sonunda yardımımız onlara geldi. Allah’ın sözlerini değiştirecek yoktur. Peygamberlerin haberlerinden sana da gelmiştir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lekad kuzzibet (andıolsun yalanlandı) rusulun (peygamberler) min kablik (senden önce) fe saberu (onlar sabrettiler) ala ma kuzzibu (yalanlanmalarına karşı) ve uzu (ve eziyet gördüler) hatta etahum nasruna (nihayet yardımımız onlara geldi) ve la mubeddile (ve değiştirecek yoktur) li kelimatillah (Allah’ın sözlerini) ve lekad caeke (ve sana geldi) min nebeil murselin (peygamberlerin haberlerinden)

Mukatil Tefsiri
Mekke kâfirleri peygambere: “Bize de önceki peygamberlerin getirdiği gibi bir mucize getir; o zaman seni doğrularız, yoksa yalancısın” dediler. Bunun üzerine Allah, peygamberini teselli ederek sabretmesini ve önceki peygamberlere uymasını emretti: Senden önce de peygamberler yalanlandı, onlar yalanlanmalarına ve eziyet görmelerine sabrettiler, sonunda yardımımız geldi; yani kavimleri helak edildi. Allah’ın sözlerini değiştirecek yoktur; yani Allah’ın Muhammed’e yardım edeceği sözü değişmez. Nitekim önceki peygamberlere yardım ettiği gibi ona da yardım edecektir. Peygamberlerin yalanlanıp eziyet görmeleri ve sonra yardım edilmeleri hakkında sana haber gelmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 33

Onların söylediklerinin seni üzdüğünü biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar; fakat zalimler Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kad na’lemu (elbette biliyoruz) innehu (şüphesiz) le yahzunukellezi (seni üzen şey) yekulun (söyledikleridir) fe innehum (aslında onlar) la yukezzibuneke (seni yalanlamıyorlar) ve lakinnez zalimine (fakat zalimler) bi ayatillahi (Allah’ın ayetlerini) yechadun (inkâr ediyorlar)

Mukatil Tefsiri
Bu ayet, Hâris b. Âmir b. Nevfel hakkında indirilmiştir. O, peygamberi açıktan yalanlar, fakat güvendiği kimselerle baş başa kaldığında: “Muhammed yalan söyleyen biri değildir, ben onun doğru olduğunu düşünüyorum” derdi. Peygamberle karşılaştığında ise şöyle derdi: “Söylediklerinin hak olduğunu biliyoruz; fakat sana uyarsak Arapların bizi yurdumuzdan söküp atmasından korkuyoruz. Biz az bir topluluğuz, onlara gücümüz yetmez” (Kasas 57). Bunun üzerine şöyle buyuruldu: Onların açıkça söyledikleri seni üzmektedir; seni yalancı diye nitelendirirler. Oysa onlar gizlice seni yalanlamazlar; senin doğru olduğunu bilirler. Fakat zalimler, bildikleri halde Allah’ın ayetlerini, yani Kur’an’ı inkâr ederler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 32

Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Ahiret yurdu ise sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıl etmez misiniz?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve mel hayatud dunya (ve dünya hayatı) illa leibun ve lehv (ancak oyun ve eğlencedir) ve led darul ahiretu (ahiret yurdu ise) hayrun (daha hayırlıdır) lillezine yettekun (sakınanlar için) e fe la ta’kilun (hala akletmez misiniz)

Mukatil Tefsiri
Dünya hayatı ancak boş bir şey ve geçici bir eğlencedir. Ahiret yurdu, yani cennet, şirkten sakınanlar için daha hayırlıdır. Ahiret yurdu dünya hayatından üstündür; çünkü o, dünya hayatından sonradır. Dünya adı da ahirete göre daha yakın olduğu için verilmiştir. Hâlâ akıl etmez misiniz?

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 31

Allah ile karşılaşmayı yalanlayanlar gerçekten ziyana uğramışlardır. Nihayet saat onlara ansızın geldiğinde: “Dünyada yaptığımız eksikliklerden dolayı yazıklar olsun bize!” derler. Onlar günahlarını sırtlarında taşırlar. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kad hasire (gerçekten ziyana uğradılar) ellezine kezzebu (o kimseler ki yalanladılar) bi likaillahi (Allah’a kavuşmayı) hatta iza caethumus saatu (nihayet onlara kıyamet geldiğinde) bagteten (ansızın) kalu (derler ki) ya hasretena (eyvah bize) ala ma ferratna fiha (orada eksik bıraktıklarımızdan dolayı) ve hum yahmilune (ve onlar taşırlar) evzarehum (yüklerini) ala zuhurihim (sırtlarında) e la sae (ne kötüdür) ma yezirun (taşıdıkları şey)

Mukatil Tefsiri
Allah ile karşılaşmayı, yani dirilişi yalanlayanlar ziyana uğramışlardır. Kıyamet ansızın geldiğinde Kureyş kâfirleri şöyle der: “Dünyada Allah’ı anmayı terk ettiğimiz için yazıklar olsun bize!” Onlar günahlarını sırtlarında taşırlar. Bu şudur: Kâfir ahirette diriltildiğinde, kötü ameli siyahî, çirkin, kötü kokulu ve iğrenç görünümlü bir surette gelir. Kâfir ona: “Sen kimsin?” der. O da: “Ben senin kötü amelininim. Dünyada beni şehvetler ve zevklerle taşıdın, bugün de beni taşı” der. Kâfir: “Seni nasıl taşıyabilirim?” der. O da: “Beni taşıdığın gibi” der ve onun sırtına biner. İşte bu, onların günahlarını sırtlarında taşımalarıdır. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 30

Onları Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman bir görsen! “Bu gerçek değil mi?” der. Onlar: “Evet, Rabbimize yemin ederiz ki gerçektir” derler. O da: “Öyleyse inkâr ettiğiniz için azabı tadın” der.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lev tera (bir görsen) iz vukıfu ala rabbihim (Rablerinin huzurunda durdurulduklarında) kale (buyurur) e leyse haza bil hakk (bu gerçek değil mi) kalu bela ve rabbina (elbette Rabbimize yemin olsun) kale (buyurur) fe zukul azabe (öyleyse tadın azabı) bima kuntum tekfurun (inkâr ettiğinizden dolayı)

Mukatil Tefsiri
Ey Muhammed, onları Rablerinin huzuruna çıkarıldıklarında görsen! Onlara: “Bu hak değil mi?” denir. Onlar da: “Evet, Rabbimize yemin ederiz ki bu gerçektir” derler. Bunun üzerine Allah: “Öyleyse inkâr ettiğiniz için azabı tadın” buyurur. Bunun benzeri Ahkaf suresinde de vardır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 29

“Hayat ancak bu dünya hayatımızdır, biz diriltilecek değiliz” dediler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kalu (ve dediler) in hiye illa hayatuned dunya (bu yalnız dünya hayatımızdır) ve ma nahnu bi meb’usin (ve biz diriltilecek değiliz)

Mukatil Tefsiri
Peygamber, Mekke kâfirlerine dirilişi haber verdiğinde onu yalanladılar ve şöyle dediler: “Hayat sadece bu dünya hayatıdır, biz ölümden sonra diriltilecek değiliz.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 28

Hayır, daha önce gizledikleri şeyler kendilerine açığa çıktı. Eğer geri döndürülselerdi, yine yasaklandıkları şeye dönerlerdi. Şüphesiz onlar yalancıdırlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Bel beda lehum (hayır onlara göründü) ma kanu yuhfune (gizledikleri şeyler) min kabl (önceden) ve lev ruddu (ve geri döndürülselerdi) le adu (elbette dönerlerdi) lima nuhu anhu (yasaklandıkları şeye) ve innehum (ve şüphesiz onlar) le kazibun (yalancıdırlar)

Mukatil Tefsiri
Daha önce gizledikleri şeyler ortaya çıktı. Çünkü “Rabbimiz Allah’a yemin ederiz ki biz müşrik değildik” dediklerinde Allah organlarına vahyetti, onlar da gizledikleri şirki ortaya koydular. İşte bu, gizlediklerinin açığa çıkmasıdır. Bunun üzerine dünyaya dönmeyi istediler ve şöyle dediler: “Keşke geri döndürülsek, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak…” (ayet sonuna kadar). Allah onların bu sözünü haber vererek buyurdu: Eğer dünyaya geri döndürülselerdi, yine yasaklandıkları şirke ve yalanlamaya dönerlerdi. Onlar bu sözlerinde yalancıdırlar.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 27

Onları ateşin başında durduruldukları zaman bir görsen! “Keşke geri döndürülsek, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve müminlerden olsak” derler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lev tera (bir görsen) iz vukıfu (ateşin başında durdurulduklarında) alen nari (ateşin üzerinde) fe kalu (ve derler ki) ya leytena (keşke biz) nureddu (geri döndürülsek) ve la nukezzibe (ve yalanlamasak) bi ayati rabbina (Rabbimizin ayetlerini) ve nekune (ve olsak) minel mu’minin (müminlerden)

Mukatil Tefsiri
Ey Muhammed, Kureyş’in bu ileri gelenleri ateşin karşısında durdurulduklarında temennide bulunurlar ve şöyle derler: “Keşke geri döndürülsek, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve müminlerden olsak.” Yani Kur’an’ın Allah’tan olduğunu inkâr etmeyelim ve ona iman edenlerden olalım.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 26

Onlar ondan men ederler ve kendileri de ondan uzak dururlar. Oysa onlar sadece kendilerini helak ederler, fakat farkında değildirler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve hum yenhevne (ve onlar engellerler) anhu (ondan) ve yen’evne anhu (ve kendileri de uzak dururlar) ve in yuhlikune (ve helak ediyorlar) illa enfusehum (yalnız kendilerini) ve ma yeş’urun (ama farkında değiller)

Mukatil Tefsiri
Onlar hem ondan men ederler hem de kendileri ondan uzaklaşırlar. Bunun sebebi şudur: Peygamber, Ebû Tâlib b. Abdülmuttalib’in yanında bulunuyordu ve onu İslam’a davet ediyordu. Kureyş, peygambere kötülük yapmak için Ebû Tâlib’e geldiler ve onu kendilerine teslim etmesini istediler ki öldürsünler. Ebû Tâlib bunu kabul etmedi. Onlar: “Sana esirlerimizden istediğini verelim, yeğenin yerine” dediler. Ebû Tâlib şöyle dedi: “Akşam develer döndüğünde, eğer bir deve yavrusundan başkasına giderse onu size veririm; ama deve ancak kendi yavrusuna yönelirse ben de ondan daha hak sahibiyim.” Bu teklifi reddedince Kureyş’in ileri gelenlerinden on yedi kişi toplandı ve aralarında bir belge yazdılar: Benî Abdülmuttalib ile alışveriş yapmayacaklar, evlenmeyecekler, görüşmeyecekler ve onlarla yemek yemeyeceklerdi; ta ki Muhammed’i kendilerine teslim etsinler. Kâbe’nin sahibi Şeybe b. Osman’ın evinde toplandılar; o, peygambere en çok düşmanlık edenlerdendi. Bunun üzerine Ebû Tâlib şöyle dedi:

“Vallahi, seni onların topluluğuna asla teslim etmem,
Toprağa girip yok oluncaya kadar.
Sen işine devam et, bundan dolayı bir eksiklik yoktur,
Sevin ve bununla yardım bul.
Beni çağırdın ve nasihat ettiğini söyledin,
Gerçekten doğru söyledin, sen eskiden beri güvenilirsin.
Öyle bir din sundun ki biliyorum,
Yaratılmışların en hayırlı dinlerindendir.
Ayıplanma korkusu olmasaydı,
Beni buna açıkça meyilli bulurdun.”

Bunun üzerine Allah, adı Abdümenâf b. Şeybe olan Ebû Tâlib hakkında şöyle buyurdu: Onlar ondan men ederler ve kendileri de ondan uzaklaşırlar. Ebû Tâlib, Kureyş’i peygambere eziyet etmekten alıkoyuyor fakat kendisi ondan uzak duruyor ve dinine uymuyordu. Böylece onlar ancak kendilerini helak ederler, fakat farkında değildirler (En‘âm 26).

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 25

Onlardan kimi seni dinler. Biz onların kalpleri üzerine onu anlamamaları için örtüler, kulaklarına da ağırlık koyduk. Her türlü ayeti görseler bile ona inanmazlar. Nihayet sana geldiklerinde seninle tartışırlar; inkâr edenler: “Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir” derler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve minhum (ve onlardan) men yestemiu ileyk (seni dinleyenler vardır) ve cealna (ve kıldık) ala kulubihim (kalplerinin üzerine) ekinneten (örtüler) en yefkahuhu (onu anlamamaları için) ve fi azanihim vakra (ve kulaklarında ağırlık vardır) ve in yerav (ve eğer görseler) kulle ayetin (her ayeti) la yu’minu biha (ona inanmazlar) hatta iza cauke (nihayet sana geldiklerinde) yucadiluneke (seninle tartışırlar) yekulullezine keferu (o inkâr edenler derler ki) in haza (bu ancak) illa esatirul evvelin (öncekilerin masallarıdır)

Mukatil Tefsiri
Onlardan, yani Mekke kâfirlerinden kimisi sen Kur’an okurken seni dinler; bu Nadr b. Hâris’tir. Biz onların kalpleri üzerine, Kur’an’ı anlamamaları için örtüler koyduk; kulaklarına da ağırlık verdik, artık işitmezler. Yine bütün ayetleri görseler bile –ayın yarılması ve duman gibi– bunların Allah’tan olduğuna inanmazlar. Nihayet sana geldiklerinde Kur’an’ın Allah’tan olmadığını ileri sürerek seninle tartışırlar. İnkâr edenler, yani Nadr şöyle der: “Bu Kur’an, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir.” Yani önceki insanların haberleri, Rüstem ve İsfendiyâr’ın hikâyeleri.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 24

Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve uydurdukları şeyler onlardan nasıl kayboldu.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Unzur (bak) keyfe kezebu (nasıl yalan söylediler) ala enfusihim (kendilerine karşı) ve dalle (ve kayboldu) anhum (onlardan) ma kanu yefterun (uydurdukları şeyler)

Mukatil Tefsiri
Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler. Dünyada uydurdukları şirk inancı ahirette onlardan kayboldu. Bunun üzerine dilleri mühürlendi, organları onların yalan söylediklerine ve şirk koştuklarına şahitlik etti.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 23

Sonra onların mazereti sadece “Rabbimiz Allah’a yemin ederiz ki biz müşrik değildik” demeleri olur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Summe lem tekun (sonra olmayacak) fitnetuhum (mazeretleri) illa en kalu (ancak diyecekler) vallahi rabbina (Rabbimiz Allah’a yemin olsun ki) ma kunna müşrikin (biz müşrik değildik)

Mukatil Tefsiri
Onların fitnesi, yani mazeretleri, kendilerine sorulduğunda yalan söylemekten ibaret oldu. Şirkten uzak olduklarını iddia ederek: “Rabbimiz Allah’a yemin ederiz ki biz müşrik değildik” dediler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 22

O gün onların hepsini bir araya toplarız. Sonra şirk koşanlara: “Hani nerede o, var olduğunu iddia ettiğiniz ortaklarınız?” deriz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve yevme nahşuruhum (ve o gün onları toplayacağız) cemian (hepsini) summe nekulu (sonra diyeceğiz) lillezine eşraku (ortak koşanlara) eyne şurekaukum (hani ortaklarınız) ellezine kuntum tezumun (iddia etmekte olduğunuz)

Mukatil Tefsiri
Müşrikler ahirette Allah’ın tevhid ehline nasıl bağışlayıcı davrandığını görünce birbirlerine: “Bize sorulursa ‘biz tevhid ehliydik’ deyin” dediler. Allah onları ve ortak koştuklarını bir araya topladığında şöyle buyurdu: Hani nerede o, dünyada Allah ile birlikte var olduğunu iddia ettiğiniz ortaklarınız?

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 21

Allah’a karşı yalan uydurandan veya ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim vardır? Şüphesiz zalimler kurtuluşa ermezler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve men azlemu (ve daha zalim kimdir) mimmeniftera (iftira edenden) alallahi (Allah’a karşı) keziben (yalan) ev kezzebe (veya yalanlayandan) bi ayatihi (O’nun ayetlerini) innehu (şüphesiz) la yuflihu (kurtuluşa ermez) z zalimun (zalimler)

Mukatil Tefsiri
Allah’a ortak isnat ederek O’na iftira eden kimseden daha zalim kimse yoktur; onların “Allah ile birlikte başka ilahlar vardır” demeleri buna örnektir. Yahut ayetlerini, yani Kur’an’ın Allah’tan olmadığını söyleyerek yalanlayanlardan daha zalim kimse yoktur. Şüphesiz zalimler kurtuluşa ermez; yani müşrikler ahirette kurtulamazlar.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 20

Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini ziyana uğratanlar var ya, işte onlar iman etmezler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezine ateynahumul kitabe (kendilerine kitap verdiklerimiz) ya’rifunehu (onu tanırlar) kema ya’rifune ebnaehum (kendi oğullarını tanıdıkları gibi) ellezine hasiru enfusehum (kendilerini ziyana uğratanlar) fe hum (işte onlar) la yu’minun (iman etmezler)

Mukatil Tefsiri
“Seni ehli kitaba sorduk, onlar da seni tanımıyor dediler” demeleri üzerine şöyle buyuruldu: Kendilerine kitap verilenler, Muhammed’in sıfatını kendi kitaplarında oğullarını tanıdıkları gibi bilirler. Abdullah b. Selam şöyle demiştir: “Ben Muhammed’i oğlumdan daha iyi tanırım; çünkü oğlum hakkında annesinin ne yaptığını bilmem.” Sonra onlar şöyle nitelendirildi: Kendilerini ziyana uğratanlar iman etmezler; yani Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğunu doğrulamazlar. Ayrıca şu da indirilmiştir: Kur’an’ın Rabbin tarafından hak olarak indirildiğini bilirler, sakın şüphe edenlerden olma (En‘âm 114).

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 19

De ki: Hangi şey şahitlik bakımından daha büyüktür? De ki: Allah, benimle sizin aranızda şahittir. Bu Kur’an bana, sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyedildi. Siz, Allah ile birlikte başka ilahlar olduğuna gerçekten şahitlik ediyor musunuz? De ki: Ben şahitlik etmem. De ki: O, ancak tek bir ilahtır ve ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) eyyu şey’in (hangi şey) ekberu şehadeten (şahitlik bakımından daha büyüktür) kulillahu (de ki Allah) şehidun (şahittir) beyni ve beynekum (benimle sizin aranızda) ve uhıye ileyye (ve bana vahyedildi) hazel kur’anu (bu Kur’an) li unzirakum (sizi uyarmam için) bihi (onunla) ve men belega (ve ulaştığı kimseleri) e innekum (gerçekten siz mi) le teşhedune (şahitlik ediyorsunuz) enne meallahi (Allah ile beraber) aliheten uhra (başka ilahlar olduğuna) kul la eşhed (de ki ben şahitlik etmem) kul innema huve ilahun vahid (de ki O ancak tek ilahtır) ve inneni (ve şüphesiz ben) beriün (uzağım) mimma tuşrikun (ortak koştuklarınızdan)

Mukatil Tefsiri
Kureyş kâfirleri peygambere şöyle dediler: “Allah senden başka elçi bulamadı mı? Söylediklerini doğrulayan kimse görmüyoruz. Seni ehli kitaba sorduk, onlar da senin onlarda bir zikrin olmadığını söylediler. Peki Allah’ın seni gönderdiğine kim şahitlik eder?” Bunun üzerine şöyle denildi: De ki: Hangi şey şahitlik bakımından daha büyüktür? Onlar: “Allah” dediler. Bunun üzerine: De ki: Allah, benimle sizin aranızda şahittir; benim elçi olduğuma şahitlik eder. Bu Kur’an bana vahyedildi ki sizi ve ulaştığı bütün cin ve insanları onunla uyarayım; Kur’an kıyamete kadar bir uyarıdır. Sonra onlara soruldu: Allah ile birlikte başka ilahlar olduğuna gerçekten şahitlik ediyor musunuz? Onlar “Evet” dediler. Bunun üzerine: De ki: Ben sizin şahitliğinize katılmam; ben yalnızca tek bir ilahın varlığına şahitlik ederim ve sizin ortak koştuklarınızdan uzağım.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 18

O, kullarının üstünde mutlak hâkimdir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve huvel kahiru (ve O kahredendir) fevka ibadihi (kullarının üstünde) ve huvel hakim (ve O hüküm sahibidir) el habir (her şeyden haberdardır)

Mukatil Tefsiri
O, yarattıkları üzerinde üstün ve kahredicidir; hepsine galip gelmiştir. O, işlerinde hikmet sahibidir ve yarattıklarından haberdardır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 17

Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa, O her şeye gücü yetendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve in yemseskellahu (eğer Allah sana dokundurursa) bi durrin (bir zarar) fe la kaşife (onu giderecek yoktur) lehu (ondan) illa hu (yalnız O) ve in yemseske (ve eğer sana dokundurursa) bi hayrin (bir hayır) fe huve (işte O) ala kulli şeyin (her şeye) kadir (gücü yetendir)

Mukatil Tefsiri
Eğer Allah sana bir sıkıntı, bela ve zorluk verirse, onu O’ndan başka hiçbir ilah ve varlık gideremez. Eğer sana iyilik, nimet ve sağlık verirse, O her şeye güç yetirendir; hem zarar hem fayda O’nun kudretindedir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 16

O gün kimden azap uzaklaştırılırsa, Allah ona merhamet etmiştir. İşte bu apaçık kurtuluştur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Men yusraf (kim uzaklaştırılırsa) anhu (ondan) yevmeizin (o gün) fe kad rahimehu (gerçekten ona merhamet edilmiştir) ve zalike (işte bu) el fevzul mubin (apaçık kurtuluştur)

Mukatil Tefsiri
Kıyamet günü kimden azap uzaklaştırılırsa Allah ona merhamet etmiştir. Bu, azabın kaldırılmasıdır ve apaçık büyük kurtuluştur.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 15

De ki: Eğer Rabbime karşı gelirsem, büyük bir günün azabından korkarım.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) inni (şüphesiz ben) ehafu (korkarım) in asaytu (eğer karşı gelirsem) rabbi (Rabbime) azabe (azabından) yevmin azim (büyük bir günün)

Mukatil Tefsiri
De ki: Eğer atalarımın dinine dönersem Rabbime karşı gelmiş olurum ve büyük, şiddetli olan kıyamet gününün azabından korkarım.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 14

De ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah’tan başkasını mı dost edineyim? O, yedirir fakat yedirilmez. De ki: Bana, teslim olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) e gayrallahi (Allah’tan başkasını mı) ettehizu (edineyim) veliyyen (dost) fatıris semavati (gökleri yaratan) vel ardı (ve yeri) ve huve yut’imu (ve O yedirir) ve la yut’am (ve yedirilmez) kul (de ki) inni (şüphesiz ben) umirtu (emrolundum) en ekune (olmaya) evvele men esleme (teslim olanların ilki) ve la tekunenne (ve sakın olma) minel müşrikin (müşriklerden)

Mukatil Tefsiri
Kureyş kâfirleri şöyle dediler: “Ey Muhammed! Bize getirdiğin şeyin sebebi nedir? Baban Abdullah’ın, deden Abdülmuttalib’in dinine bakmıyor musun? Kavminin ileri gelenleri Lât, Uzzâ ve Menât’a tapıyorlar; sen de onların yoluna dön. Seni buna sevk eden ancak ihtiyaçtır; biz sana malımızdan toplar, seni zengin ederiz.” Bunun üzerine şöyle buyuruldu: Gökleri ve yeri yaratan Allah’tan başkasını mı dost edineyim? O, rızık verir, fakat kendisi rızıklandırılmaz. “Sizi zengin ederiz” demelerine karşılık bu ifade geldi. De ki: Bana, Mekke halkından tevhide ilk teslim olan olmam emredildi. Ayrıca bana: “Sakın müşriklerden olma” diye vahyedildi; onların “atalarının dinine dön” demelerine karşılık.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 13

Gece ve gündüzde barınan her şey O’nundur. O, işitendir, bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lehu (ve O’nundur) ma sekene (barınan her şey) fil leyli (gecede) ven nehari (ve gündüzde) ve huves semiu (ve O işitendir) el alim (bilendir)

Mukatil Tefsiri
Kendisini yüceltip birliğini bildirmek için şöyle buyurdu: Gece ve gündüzde yerleşip duran her şey O’nundur; karada ve denizdeki hayvanlar ve kuşlar. Bunlardan kimi gündüz sakinleşir, gece yayılır; kimi de gece sakinleşir, gündüz yayılır. O, azap istemelerini işitendir ve bunu bilendir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 12

De ki: Göklerde ve yerde olanlar kimin? De ki: Allah’ındır. O, rahmeti kendi üzerine yazmıştır. Sizi, hakkında hiçbir şüphe olmayan kıyamet gününde mutlaka toplayacaktır. Kendilerini ziyana uğratanlar var ya, işte onlar iman etmezler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) limen (kimindir) ma fis semavati (göklerde olanlar) vel ardı (ve yerde olanlar) kul (de ki) lillah (Allah’ındır) ketebe (yazdı) ala nefsihir rahmeh (kendi üzerine rahmeti) le yecmeannekum (elbette sizi toplayacaktır) ila yevmil kıyameti (kıyamet gününe) la raybe fih (onda şüphe yoktur) ellezine (o kimseler ki) hasiru enfusehum (kendilerini ziyana uğrattılar) fe hum (işte onlar) la yu’minun (iman etmezler)

Mukatil Tefsiri
Mekke kâfirlerine sor: Göklerde ve yerde olanlar kimin? Onlar da “Allah’ın” dediler. Bunun üzerine: Allah, azabı ertelemek suretiyle rahmeti kendi üzerine yazmıştır. Sonra onların dirilişi inkâr etmeleri üzerine şöyle buyurdu: Sizi ve önceki ümmetleri kıyamet gününde mutlaka toplayacaktır; bunda hiçbir şüphe yoktur. Kendilerini ziyana uğratanlar ise iman etmezler; yani dirilişi doğrulamazlar.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 11

De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bakın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) siru (gezip dolaşın) fil ardı (yeryüzünde) summe (sonra) unzuru (bakın) keyfe (nasıl olmuş) kane akıbetul mukezzibin (yalanlayanların akıbeti)

Mukatil Tefsiri
Onları korkutmak için şöyle buyuruldu: Yeryüzünde dolaşın ve yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bakın. Onların sonu helak olmuştur. Bu, Mekke kâfirlerini önceki ümmetlerin uğradığı azapla uyarmaktır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 10

Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi. Fakat onlarla alay edenleri, alay ettikleri şey kuşattı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lekadistuhzie (andıolsun alay edildi) bi rusulin (peygamberlerle) min kablike (senden önce) fe haka (kuşattı) billezine (o kimseleri) sehıru (alay ettikleri şey) ma kanu (oldukları şeyle) bihi yestehziun (alay edenler)

Mukatil Tefsiri
Senden önceki peygamberlerle de alay edilmiştir. Önceki ümmetlerin inkârcıları, kendilerine bildirilen azabı yalanladılar ve onun kendilerine gelmeyeceğini söylediler. Mekke kâfirleri de peygamberi yalanlayıp azapla alay edince, Allah peygamberini teselli ederek sabretmesini istedi. Sonunda alay ettikleri azap onları kuşattı; yani dönüp dolaşıp kendilerine geldi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 9

Eğer onu bir melek yapsaydık, onu mutlaka bir adam suretinde yapardık ve onları yine düşmekte oldukları şüpheye düşürürdük.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lev cealnahu (eğer onu kılsaydık) meleken (bir melek) le cealnahu (elbette onu yapardık) raculen (bir adam) ve le lebesna (ve karıştırırdık) aleyhim (onlara) ma yelbisun (karıştırdıkları şeyi)

Mukatil Tefsiri
Eğer bu peygamberi melek yapsaydık, onu insan suretinde gönderirdik; çünkü insanlar meleklerin gerçek suretine bakamazlar. Böylece onların kendilerini düşürdükleri şüpheyi yine üzerlerine karıştırmış olurduk; “Bu da sizin gibi bir insandır” derlerdi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 8

“Ona bir melek indirilseydi ya!” dediler. Eğer bir melek indirseydik iş bitirilmiş olurdu, sonra kendilerine mühlet verilmezdi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kalu (ve dediler) levla unzile (indirilmeli değil miydi) aleyhi (ona) melekun (bir melek) ve lev enzelnâ meleken (eğer bir melek indirseydik) le kudiye (iş bitirilirdi) el emru (iş) summe la yunzarun (sonra mühlet verilmezdi)

Mukatil Tefsiri
“Ona, getirdiği şeyi doğrulayan ve yardım eden bir melek indirilmeli değil miydi?” dediler. Bu söz, Kureyş’ten Nadr b. Haris, Abdullah b. Ümeyye b. Muğire ve Nevfel b. Huveylid hakkında indirilmiştir. Eğer bir melek indirilip onu açıkça görselerdi, iş bitirilirdi; yani üzerlerine azap inerdi. Sonra kendilerine mühlet verilmezdi; çünkü peygamberler yalanlandığında melekler azapla gelir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 7

Eğer sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik ve onu elleriyle dokunsalardı, inkâr edenler yine de “Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir” derlerdi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lev nezzelna (eğer indirseydik) aleyke (sana) kitaben (bir kitap) fi kırtasin (bir sayfada) fe lemesuhu (ve ona dokunsalardı) bi eydihim (elleriyle) le kalellezine (elbette derlerdi o inkâr edenler) keferu (inkâr ettiler) in haza (bu ancak) illa sihrun mubin (apaçık bir büyüdür)

Mukatil Tefsiri
Sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirilse ve onu elleriyle dokunsalar bile ona inanmazlardı. Mekke kâfirleri şöyle derdi: Bu Kur’an apaçık bir büyüdür.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 6

Onlardan önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi? Onları yeryüzünde size vermediğimiz imkânlarla yerleştirmiştik. Üzerlerine gökten bol bol yağmur göndermiş, altlarından ırmaklar akıtmıştık. Sonra onları günahları sebebiyle helak ettik ve onların ardından başka nesiller meydana getirdik.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E lem yerav (görmediler mi) kem ehlekna (nice helak ettik) min kablihim (onlardan önce) min karnin (nesillerden) mekkennahum (onlara yer vermiştik) fil ardı (yeryüzünde) ma lem numekkin lekum (size vermediğimiz şekilde) ve erselnes semae (ve göğü gönderdik) aleyhim (üzerlerine) midraren (bol yağmurlu) ve cealnel enhare (ve nehirler kıldık) tecri (akan) min tahtihim (altlarından) fe ehleknahum (sonra onları helak ettik) bi zunubihim (günahları sebebiyle) ve enşe’na (ve meydana getirdik) min ba’dihim (onlardan sonra) karnen aharin (başka nesiller)

Mukatil Tefsiri
Onları korkutmak için öğüt verildi: Kendilerinden önce helak edilen nice ümmetleri görmediler mi? Onlara yeryüzünde Mekke halkına verilmemiş imkânlar verilmişti. Üzerlerine gökten ardı ardına yağmur gönderildi, altlarından ırmaklar akıtıldı. Buna rağmen onları günahları, yani peygamberlerini yalanlamaları sebebiyle helak ettik. Onların ardından da başka topluluklar yarattık.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 5

Kendilerine hak geldiğinde onu yalanladılar. Alay ettikleri şeylerin haberleri yakında onlara gelecektir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe kad kezzebu (gerçekten yalanladılar) bil hakkı (hakkı) lemma (kendilerine geldiğinde) fe sevfe ye’tihim (yakında onlara gelecektir) enbau (haberleri) ma kanu (alay etmekte oldukları şeylerin) bihi yestehziun

Mukatil Tefsiri
Kendilerine hak olan Kur’an, Muhammed tarafından getirildiğinde onu yalanladılar. Kur’an’ın Allah’tan olmadığını söyleyerek onunla alay ettiler. Bunlar Mekke kâfirleridir: Ebu Cehil b. Hişam, Velid b. Muğire, Münebbih ve Nebih (Haccac’ın oğulları), Âs b. Vail es-Sehmî, Übey b. Halef, Ukbe b. Ebi Muayt, Abdullah b. Ebi Ümeyye, Utbe ve Şeybe (Rebia’nın oğulları), Ebu’l-Buhturî b. Hişam b. Esed, Haris b. Âmir b. Nevfel, Mahreme b. Nevfel, Hişam b. Amr b. Rebia, Ebu Süfyan b. Harb, Sehl b. Amr, Umeyr b. Vehb b. Halef, Haris b. Kays, Adî b. Kays, Âmir b. Halid el-Cumahî, Nadr b. Haris, Züm’a b. Esved, Mut’im b. Adî, Kurt b. Abd Amr b. Nevfel, Ahnes b. Şerik, HuveyTıb b. Abdüluzza, Ümeyye b. Halef; bunların hepsi Kureyş’tendir. Allah şöyle buyurur: Yakında alay ettikleri azabın haberleri onlara gelecektir; yani onun kendilerine inmeyeceğini sanıyorlardı. Bunun benzeri Şuarâ suresinde de vardır. Nitekim azap Bedir’de üzerlerine inmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 4

Onlara Rablerinin ayetlerinden hiçbir ayet gelmez ki ondan yüz çevirmiş olmasınlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma te’tihim (ve onlara gelmez) min ayetin (hiçbir ayet) min ayati rabbihim (Rablerinin ayetlerinden) illa (ancak) kanu (olurlar) anha (ondan) mu’ridin (yüz çevirenler)

Mukatil Tefsiri
Rablerinin ayetlerinden gelen şey, ayın yarılmasıdır. Fakat onlar bundan yüz çevirmişlerdir; üzerinde düşünmemişler, Allah’ın birliğine ibret almamışlardır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 3

O, göklerde de yerde de Allah’tır. Sizin gizlinizi ve açığınızı bilir ve ne kazandığınızı bilir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve huvallahu (ve O Allah’tır) fis semavati (göklerde) ve fil ardı (ve yerde) ya’lemu (bilir) sirrakum (gizlinizi) ve cehrakum (ve açığınızı) ve ya’lemu (ve bilir) ma teksibun (ne kazandığınızı)

Mukatil Tefsiri
Göklerde de yerde de tek olan O’dur. Sizin gizli ve açık yaptıklarınızı bilir. Yaptığınız hayır ve şer olan her şeyi de bilir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 2

O, sizi çamurdan yaratandır. Sonra bir süre belirledi; belirlenmiş bir süre de O’nun katındadır. Sonra siz hâlâ şüphe ediyorsunuz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Huvellezi (O’dur ki) halekakum (sizi yarattı) min tinin (çamurdan) summe (sonra) kada (takdir etti) ecelen (bir süre) ve ecelun (ve bir süre daha) musemmen (belirlenmiş) indehu (O’nun katında) summe entum (sonra siz) temterun (şüphe ediyorsunuz)

Mukatil Tefsiri
Sizi çamurdan yaratması, aslında Âdem’i yaratmasıdır; çünkü siz onun soyundansınız. Belirlediği süre, insanın doğduğu günden öldüğü güne kadar olan ömrüdür. O’nun katındaki belirlenmiş süre ise doğumdan ölüme, oradan kıyamet gününe kadar olan berzah sürecidir. Buna rağmen siz diriliş konusunda şüphe ediyorsunuz; yani Mekke kâfirleri.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Enam 1

Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve nuru var eden Allah’a aittir. Sonra inkâr edenler Rablerine başkalarını denk tutarlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Elhamdu (hamd) lillahi (Allah’adır) ellezi (o ki) haleka (yarattı) es semavati (gökleri) vel arda (ve yeri) ve ceale (ve kıldı) z zulumati (karanlıkları) ven nura (ve nuru) summellezine (sonra o kimseler ki) keferu (inkâr ettiler) bi rabbihim (Rablerine) ya’dilun (denk tutuyorlar)

Mukatil Tefsiri
Hamd kendisine aittir; yaptığıyla birliğine delil getirmiştir. Gökleri ve yeri boşuna yaratmamıştır; onları gerçekleşecek bir iş için yaratmıştır. Karanlıklar ve nurdan maksat gece ve gündüzdür. Sonra Mekke halkına dönerek şöyle buyurmuştur: Rablerine denk tutanlar, yani şirk koşanlar Mekke kâfirleridir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 120

Göklerin, yerin ve içindekilerin mülkü Allah’ındır. O, her şeye kadirdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Lillahi mulkus semavati vel ard (goklerin ve yerin hukumranligi Allahindir) ve ma fihinne (ve icindekiler de) ve huve ala kulli sey’in kadir (ve O her seye guc yetirendir)

Mukatil Tefsiri
Sonra yüce Rab kendisini, Hristiyanların söylediği iftira ve yalandan yüceltti; onların iddia ettiği gibi değildir ve O tektir, ortağı yoktur. Bunun üzerine dedi ki: göklerin ve yerin ve içindekilerin mülkü Allah’ındır; yaratılmış olan her şey, Meryem oğlu İsa ve diğerleri, melekler ve tüm yaratıklar O’nun kullarıdır ve O’nun mülkü altındadır. O, her şeye kadirdir; İsa’yı babasız yaratmaya da diğer şeylere de gücü yeter.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 119

Allah dedi ki: bu, doğruların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır; orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte bu büyük kurtuluştur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kalallahu (Allah diyecek) haza yevmu yenfeus sadikine sidkuhum (bugun dogrulara dogruluklarinin fayda verecegi gundur) lehum cennatun tecri min tahtihel enhar (onlar icin altindan irmaklar akan cennetler vardir) halidine fiha ebeda (orada sonsuza dek kalicidirlar) radiyallahu anhum (Allah onlardan razi oldu) ve radu anhu (onlar da Ondan razi oldular) zalikel fevzul azim (iste buyuk kurtulus budur)

Mukatil Tefsiri
Allah dedi ki: bu, doğruların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür; yani peygamberler dünyada söyledikleri sözlerle fayda görürler. İsa da ahirette Rabbine söylediği sözde doğru idi: ben onlara sadece bana emrettiğini söyledim. Allah onu dünyada söylediği sözle doğruladı ve ahirette insanlar üzerine konuştuğunda da doğruladı. Sonra dedi ki: onlar için; yani doğrular için, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır, orada ebedî kalacaklardır, ölmezler. Allah onlardan razı olmuştur; yani itaatlerinden dolayı, onlar da O’ndan razı olmuşlardır; yani verdigi sevaptan dolayı. İşte bu, büyük kurtuluştur; yani büyük bir kurtuluştur.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 118

Eğer onlara azap edersen, onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
In tuazzibhum (eger onlara azap edersen) fe innehum ibaduk (suphesiz onlar Senin kullarindir) ve in tagfir lehum (eger bagislarsan onlari) fe inneke entel azizul hakim (suphesiz Sen guclu ve hikmet sahibisin)

Mukatil Tefsiri
İsa dedi ki: eğer onlara azap edersen; yani onları küfür ve söyledikleri söz üzere öldürürsen, onlar senin kullarındır ve onları sen yarattın. Eğer onları bağışlarsan; yani onları tevbe ettirir ve imana yönlendirirsen, sonra da bağışlarsan, şüphesiz sen mutlak güç sahibisin ve hikmet sahibisin. İbn Mesud’un kıraatinde “şüphesiz sen bağışlayıcı ve merhametlisin” şeklindedir. Bunun benzeri İbrahim suresindedir: (İbrahim 36).

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 117

Ben onlara sadece bana emrettiğini söyledim: Allah’a kulluk edin, benim Rabbim ve sizin Rabbinizdir. Aralarında bulunduğum sürece üzerlerinde şahit idim. Beni vefat ettirdiğinde, onları gözeten sen oldun. Sen her şeye şahitsin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ma kultu lehum (onlara demedim) illa ma emerteni bihi (ancak bana emrettigini dedim) eni’budullahe (Allaha kulluk edin) rabbi ve rabbekum (benim Rabbim ve sizin Rabbinizdir) ve kuntu aleyhim شهيدا (aralarinda bulundugum surece onlara sahittim) fe lemma teveffeyteni (beni vefat ettirince) kunte ente الرقيب عليهم (uzerlerinde gozetici Sen oldun) ve ente ala kulli sey’in sehid (Sen her seye sahitsin)

Mukatil Tefsiri
İsa dedi ki: ben onlara sadece bana emrettiğini söyledim; yani Allah’a kulluk edin dedim. Benim Rabbim ve sizin Rabbinizdir. Aralarında bulunduğum sürece üzerlerinde şahit idim; yani onlara tebliğ ettiğime şahitlik ediyordum. Beni vefat ettirdiğinde; yani ecelim tamamlanıp öldüğümde, onları gözeten sen oldun; yani onları koruyan ve bilen sensin. Sen her şeye şahitsin; yani onların söylediklerine ve yaptıklarına şahitsin.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 116

Hani Allah dedi ki: ey Meryem oğlu İsa, sen mi insanlara beni ve annemi Allah’tan başka iki ilah edinin dedin? O dedi ki: seni tenzih ederim, benim hakkım olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer söylemiş olsaydım sen bilirdin. Sen benim içimde olanı bilirsin, ben senin nefsinde olanı bilmem. Şüphesiz sen gaybı en iyi bilensin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iz kalallahu (ve Allah demisti) ya isa ibne meryeme (ey Meryem oglu Isa) e ente kulte linnasi (insanlara sen mi dedin) ittehizuni ve ummiye ilahayni min dunillah (beni ve annemi Allahtan baska iki ilah edinin diye) kale subhaneke (dedi seni tenzih ederim) ma yekunu li (bana yakismaz) en ekule ma leyse li bi hakk (hak olmayan bir seyi soylemek) in kuntu kultuhu (eger demis olsaydim) فقد علمته (elbette bilirdin onu) ta’lemu ma fi nefsi (Sen benim icimdekini bilirsin) ve la a’lemu ma fi nefsik (ben Senin zatindakini bilemem) inneke ente allamul guyub (suphesiz gayblari bilen Sensin)

Mukatil Tefsiri
İsa dedi ki: seni tenzih ederim; Rabbimi böyle bir şeyden uzak tutarım. Benim hakkım olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz; yani senden başkasına ibadet edilmesini emretmem doğru değildir. Eğer bunu söylemiş olsaydım sen bilirdin. Sen benim içimde olanı bilirsin; yani benden olanı ve olacak olanı bilirsin. Ben senin nefsinde olanı bilmem; yani senin ilminde olanı bilmem; senden olanı ve olacak olanı bilmem. Şüphesiz sen gaybı en iyi bilensin; yani olmuş ve olacak olanın gizlisini bilensin.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 115

Allah dedi ki: ben onu size indireceğim. Bundan sonra sizden kim inkâr ederse, ona âlemlerden hiç kimseye etmediğim bir azapla azap ederim.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kalallahu (Allah dedi) inni munezziluha aleykum (suphesiz onu size indirecegim) fe men yekfur ba’du minkum (bundan sonra sizden kim inkar ederse) fe inni uazzibuhu azaben (ona azap edecegim bir azapla) la uazzibuhu ehaden minel alemin (alemlerden hic kimseye etmedigim sekilde)

Mukatil Tefsiri
Allah dedi ki: ben o sofrayı size indireceğim, o pazar günü indirildi. Üzerinde taze balık, ince ekmek ve hurma vardı. Rivayet edildiğine göre İsa arkadaşlarına dedi ki: sizden birinde bir şey var mı? Şemun iki küçük balık ve beş ekmek getirdi, bir başkası da biraz kavut getirdi. İsa onları küçük küçük parçaladı ve ekmekleri böldü. Onları parça parça koydu, kavutu da koydu. Sonra abdest aldı, iki rekât namaz kıldı ve Rabbine dua etti. Allah onların üzerine uyku benzeri bir hâl verdi. Sonra gözlerini açtıklarında yemek çoğalmıştı. İsa dedi ki: yiyin ve Allah’ın adını anın, kaldırmayın. Onları halka halka oturttu. Beş bin kişi doyuncaya kadar yediler. Bu pazar gecesi ve pazar günüydü. İsa dedi ki: yediniz mi? Dediler ki: evet. Dedi ki: kaldırmayın. Onlar kaldırdılar. Kaldırdıkları artıktan yirmi dört küfe dolusu oldu. Bunun üzerine İsa’ya iman ettiler ve onu tasdik ettiler. Sonra kavimleri olan Yahudilere döndüler ve yanlarında sofradan artanları götürdüler. Onları saptırdılar. Onlar Allah’ı inkâr ettiler ve sofranın indirildiğini inkâr ettiler. Bunun üzerine Allah onları uykularında domuzlara çevirdi. İçlerinde kadın ve çocuk yoktu.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 114

Meryem oğlu İsa dedi ki: Allah’ım, Rabbimiz, bize gökten bir sofra indir ki bizim için bir bayram olsun; öncekilerimiz ve sonrakilerimiz için ve senden bir ayet olsun. Bizi rızıklandır; sen rızık verenlerin en hayırlısısın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale isebnu meryeme (Meryem oglu Isa dedi) allahumme rabbena (Allahim Rabbimiz) enzil aleyna maidetem mines sema (bize gokten bir sofra indir) tekunu lena iden (bizim icin bayram olsun) li evvelina ve ahirina (ilkimiz ve sonumuz icin) ve ayeten minke (ve senden bir ayet olsun) verzukna (ve bizi riziklandir) ve ente hayrur razikin (Sen rizik verenlerin en hayirlisisin)

Mukatil Tefsiri
İsa dedi ki: bu sofra bizim için bayram olsun; yani indiği gün bizim zamanımızdakiler için ve bizden sonrakiler için bayram olsun. Ve senden bir ayet olsun; yani kudretine bir delil olsun. Bizi rızıklandır; yani bu sofrayı ver. Sen rızık verenlerin en hayırlısısın; yani senden başka kimse senden daha hayırlı rızık veremez.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 113

Dediler ki: ondan yemek istiyoruz, kalplerimiz tatmin olsun, senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona şahit olanlardan olalım.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kalu nuridu (dediler istiyoruz) en ne’kule minha (ondan yiyelim) ve tatmeinne kulubuna (ve kalplerimiz tatmin olsun) ve na’leme en kad sadaktena (ve bize dogru soyledigini bilelim) ve nekune عليها mineş şahidin (ve ona sahitlik edenlerden olalim)

Mukatil Tefsiri
Dediler ki: ondan yemek istiyoruz, çünkü acıktık. Kalplerimiz tatmin olsun; yani kalplerimiz senin davet ettiğin şeye karşı sükûn bulsun. Senin bize doğru söylediğini bilelim; yani peygamber ve elçi olduğuna kesin olarak bilelim ve ona şahit olanlardan olalım; yani İsrailoğullarına döndüğümüzde bu sofraya şahitlik edenlerden olalım.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 112

Hani havariler: ey Meryem oğlu İsa, Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi dediler. O dedi ki: eğer müminseniz Allah’tan sakının.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Iz kalel havariyyune (havariler demisti) ya isebne meryeme (ey Meryem oglu Isa) hel yestetiu rabbuke (Rabbin guc yetirir mi) en yunezzile aleyna maidetem mines sema (gokten bize bir sofra indirmeye) kale ittekullahe (dedi Allahtan sakinin) in kuntum muminin (eger muminlerseniz)

Mukatil Tefsiri
Havariler dediler ki: Rabbin indirebilir mi; yani Rabbin, eğer sen istersen, sana bunu verebilir mi? İsa dedi ki: Allah’tan sakının, böyle bir şeyi istemeyin; çünkü eğer iner de sonra yalanlarsanız azap edilirsiniz.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 111

Hani havarilere vahyettiğim zaman: bana ve elçime iman edin. Onlar: iman ettik, şahit ol ki biz Müslümanız dediler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iz evhaytu (ve vahyetmistim) ilel havariyyine (havarilere) en aminu بي (bana iman edin) ve bi rasuli (ve elcime) kalu amenna (dediler iman ettik) veshed biennena muslimun (ve sahit ol bizim muslumanlar oldugumuza)

Mukatil Tefsiri
Hani havarilere vahyettiğim zaman; onlar çamaşırcılar, elbiseleri beyazlatan kimselerdi ve on iki kişiydiler. Onlara olan vahiy, Allah tarafından kalplerine atılan bir ilhamdır. Yani Allah’ın bir olduğuna, hiçbir ortağı bulunmadığına dair kalplerine atılan tasdiktir. Bu da şu anlama gelir: bana iman edin, benim tek olduğumu ve ortağım olmadığını tasdik edin ve elçime, yani Meryem oğlu İsa’nın peygamber ve elçi olduğuna iman edin. Onlar dediler ki: iman ettik, yani Allah’tan geleni tasdik ettik ve şahit ol ki biz Müslümanız; yani tevhidde ihlas sahibiyiz.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 110

Hani Allah şöyle demişti: “Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene olan nimetimi hatırla. Seni Rûhu’l-Kudüs ile desteklediğim zaman, beşikte ve yetişkinken insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğrettiğim zamanı hatırla. Çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyordun, benim iznimle ona üflüyordun da benim iznimle kuş oluyordu. Doğuştan körü ve alacayı benim iznimle iyileştiriyordun. Ölüleri benim iznimle çıkarıyordun. Sana açık delillerle geldiğinde İsrailoğullarını senden alıkoyduğum zamanı hatırla; onlardan inkâr edenler: ‘Bu apaçık bir sihirdir’ dediler.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Iz kalallahu (Allah demisti) ya isebne meryeme (ey Meryem oglu Isa) uzkur ni’meti aleyke (sana olan nimetimi hatirla) ve ala validetike (ve annene olan) iz eyyedtuke (seni desteklemistim) bi ruhil kudusi (kutsal ruh ile) tukellimun nase (insanlarla konusuyordun) fil mehdi (besikte) ve kehlen (ve yetiskin iken) ve iz allem tuke (ve sana ogretmistim) el kitabe (kitabi) vel hikmete (ve hikmeti) vet tevrate (ve Tevrati) vel incile (ve Incili) ve iz tahlukku (ve ne zaman sekillendiriyordun) minet tini (camurdan) ke hey’etittayri (kus seklinde) bi izni (iznimle) fe تنفخ فيها (ona uflerdin) fe tekunu tayran (ve kus olurdu) bi izni (iznimle) ve tubriul اكmeh (dogustan koru) vel ebrasa (ve alacaliyi) bi izni (iznimle) ve iz tuhricul mevta (ve oluyu cikariyordun) bi izni (iznimle) ve iz kefeftu (ve engellemistim) بني اسرائيل (israilogullarini) anke (senden) iz ci’tehum bil beyyinat (onlara acik deliller getirdiginde) fe kalellezine keferu minhum (onlardan kafir olanlar dedi) in haza illa sihrun mubin (bu ancak apacik bir buyudur)

Mukatil Tefsiri
Allah’ın sözü: “Hani Allah demişti: Ey Meryem oğlu İsa…” ahirette. “Nimetimi hatırla…” yani İsa’ya ve annesi Meryem’e olan nimetimi. İsa’ya olan nimet, onu Rûhu’l-Kudüs ile desteklemesidir; bu Cebrâil’dir. “Beşikte ve yetişkinken insanlarla konuşuyordun.” “Sana kitabı…” yani yazıyı, “hikmeti…” yani anlayış ve ilmi, “Tevrat ve İncil’i…” yani onların ilmini öğretti. Onu İsrailoğullarına peygamber ve elçi yaptı. “Çamurdan kuş şeklinde…” yani yarasa. “Ona üflüyordun…” yani şekle. “Kuş oluyordu…” Allah’ın izniyle. “Doğuştan körü…” yani annesinin karnından kör çıkan kimseyi, “ve alacayı…” eliyle dokunarak iyileştirirdi. “Ölüleri…” Allah’ın izniyle diriltirdi. “İsrailoğullarını senden alıkoydum…” yani seni öldürmelerine engel oldum. “Açık delillerle geldiğinde…” yani Sam b. Nuh’u Allah’ın izniyle diriltmesi. “Bu apaçık bir sihirdir” dediler.

Sonra İsa kıyamet günü bu sözlerle mahlukatın başları üzerinde konuşur. İblis de cehennem ehline şu ayetle hitap eder: (İbrahim 22).
Meryem’e olan nimet ise onun seçilmesi, günahlardan temizlenmesi ve âlemlerin kadınlarına üstün kılınmasıdır.

“Beşikte konuşuyordun…” yani annesi onu getirdiğinde bebekken konuştu. “Yetişkinken…” yani sakalı çıkıp olgunlaştığında. “Sana kitabı öğrettim…” yani yazıyı. “Hikmeti…” yani anlayış ve ilmi. “Tevrat ve İncil’i…” öğretti. “Çamurdan kuş…” yani yarasa. “Üflüyordun…” şekle. “Kuş oluyordu…” Allah’ın izniyle. “Doğuştan körü…” yani doğuştan kör olanı, İsa eliyle dokunur ve Allah’ın izniyle görür hale gelirdi. Sam b. Nuh’u diriltti, sonra tekrar öldü. “İsrailoğullarını senden alıkoydum…” yani öldürmelerinden; Allah onu kendine yükseltti ve benzerini öldürdüler. “Açık delillerle geldiğinde…” yani körü, alacayı, ölüleri ve kuşu iyileştirme gibi mucizeler.
“Bu apaçık bir sihirdir” dediler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 109

Allah’ın peygamberleri toplayacağı gün: “Size ne cevap verildi?” der. Onlar: “Bizim bir bilgimiz yoktur; şüphesiz sen gaybı en iyi bilensin” derler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yevme yecmeullahu (o gun Allah toplar) rusule (elcileri) fe yekulu (ve der) maza ucibtum (ne cevap aldiniz) kalu (derler) la ilme lena (bizim bilgimiz yoktur) inneke ente allamul guyub (suphesiz gayblari bilen Sensin)

Mukatil Tefsiri
Allah’ın sözü: “Allah’ın peygamberleri toplayacağı gün…” yani peygamberler. “Size ne cevap verildi?” tevhid konusunda. “Bizim bir bilgimiz yoktur.” Bu, onların ilk diriltildikleri andadır; cehennemin bir uğultusu olur. İnsanlar kabirlerinden çıktıklarında akılları şaşar, dünyada otuz yıl dolaşırlar, bir rivayette kırk yıl. Sonra Beytü’l-Makdis kayası yanında bir seslenici şöyle seslenir: Ey dünya halkı! İşte hesap yeri burasıdır. Bütün insanlar bu çağrıyı işitir ve sese doğru yönelirler. Beytü’l-Makdis’te toplandıklarında cehennem bir uğultu salar; hiçbir yakın melek ve hiçbir gönderilmiş peygamber kalmaz ki, yetmiş peygamberin ameliyle gelse bile kurtulamayacağını sanmasın. İşte o anda akılları şaşar. Bunun üzerine onlara, yani peygamberlere: “Size ne cevap verildi?” denir. Onlar: “Bizim bir bilgimiz yoktur; şüphesiz sen gaybı en iyi bilensin” derler. Sonra akılları kendilerine geri verilir ve kavimlerine karşı şahitlik ederler ki, Rablerinden gelen risaleti tebliğ etmişlerdir. Bu, şu ayetin benzeridir: (Hûd 18).

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 108

Bu, şahitliği doğru şekilde getirmelerine veya yeminlerinden sonra başka yeminlerin reddedileceğinden korkmalarına daha yakındır. Allah’tan sakının ve dinleyin. Allah fasık kavmi hidayete erdirmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Zalike edna (bu daha uygundur) en ye’tu bis sehadeti ala وجهها (sahitligi geregi gibi yapmalarina) ev yehafu (ya da korkmalarina) en turadde eymanun ba’de eymanihim (yeminlerinden sonra baska yeminlerin gelmesinden) vettekullahe (Allahtan sakinin) vesmeu (ve dinleyin) vallahu la yehdil kavmel fasikin (Allah fasik toplulugu dogru yola iletmez)

Mukatil Tefsiri
“Bu daha yakındır…” yani onların şahitliği doğru vermelerine veya yalanlarının ortaya çıkıp Müslümanların yeminiyle sözlerinin reddedileceğinden korkmalarına daha uygundur.
Sonra Allah müminleri öğütledi: “Allah’tan sakının ve dinleyin.”
“Allah fasık kavmi hidayete erdirmez.”
Temîm ed-Dârî daha sonra hıyanetini itiraf etti. Resûl ona: “Yazık sana ey Temîm! İslam’a gir ki Allah geçmişini bağışlasın” dedi. Temîm Müslüman oldu ve güzel bir Müslümanlık yaşadı; Adî b. Bendâ ise Hristiyan olarak öldü.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 107

Eğer onların günah işledikleri anlaşılırsa, yerlerine hak sahiplerinden iki kişi geçer; Allah’a yemin ederler: “Bizim şahitliğimiz onlarınkinden daha doğrudur; biz haddi aşmadık; aksi hâlde biz zalimlerden oluruz.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe in usira (eger ortaya cikarsa) ala ennehumestehakka ismen (onlarin gunaha girdigi anlasilirse) fe aharani yekumani (baska iki kisi yerlerine gecer) mekamehuma minellezine استحق عليهم الاوليان (haklari cignenen kimselerden en yakin iki kisi) fe yuksimani بالله (ve onlar Allaha yemin ederler) le sehadetuna ehakku min sehadetihima (bizim sahitligimiz onlarinkinden daha dogrudur) ve ma’tedeyna (ve biz haddi asmiyoruz) inna izen le minez zalimin (aksi halde zalimlerden oluruz)

Mukatil Tefsiri
“Eğer onların günah işledikleri anlaşılırsa…” yani Hristiyanların bir şeyi gizledikleri ortaya çıkarsa; ölenin velilerinden iki kişi (Abdullah b. Amr b. Âs ve el-Muttalib b. Ebî Vedâa) onların yerine geçer.
“Yemin ederler…”: “Bizim şahitliğimiz onlarınkinden daha doğrudur; biz haddi aşmadık; aksi hâlde zalimlerden oluruz.” Bunun üzerine kap geri alındı.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 106

Ey iman edenler! Sizden birine ölüm geldiği zaman, vasiyet sırasında aranızdaki şahitlik; sizden adalet sahibi iki kişi yahut yolculukta iseniz ve size ölüm musibeti gelmişse sizden olmayan iki kişi olsun. Onları namazdan sonra alıkoyarsınız; eğer şüphe ederseniz Allah’a yemin ederler: “Bununla bir bedel satın almayız, akraba da olsa; Allah’ın şahitliğini gizlemeyiz; aksi takdirde biz günahkârlardan oluruz.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) sehadetu beynikum (aranizdaki sahitlik) iza hadara ehadekumul mevt (birinize olum geldigi zaman) hine el vasiyyeti (vasiyet aninda) اثنان zeva adlin minkum (sizden iki adaletli kisi) ev aharani min gayrikum (ya da sizden olmayan iki kisi) in entum darabtum fil ard (eger yolculuktayseniz) fe esabetkum musibetul mevt (ve olum musibeti size gelmisse) tahbisunehuma min ba’dis salah (onlari namazdan sonra alikoyarsiniz) fe yuksimani بالله (ve ikisi Allaha yemin ederler) in irtebtum (eger suphe ederseniz) la nesteri bihi semenen (onu bir bedele satmayiz) ve lev kane ذا قربى (yakini bile olsa) ve la nektumu sehadetallah (Allah icin olan sahitligi gizlemeyiz) inna izen le minel asimin (aksi halde gunahkarlardan oluruz)

Mukatil Tefsiri
“Ey iman edenler! Sizden birine ölüm geldiği zaman…” Bu, Bedîl b. Ebî Mâriye (Âs b. Vâil es-Sehmî’nin azatlısı) hakkında indi. Deniz yoluyla Necaşî’nin ülkesine giderken yanında iki Hristiyan vardı: Temîm b. Evs ed-Dârî (Lahm’dandı) ve Adî b. Bendâ. Bedîl yolda öldü; vasiyetini yazdı, eşyasına koydu ve bu iki kişiye: “Bunu aileme ulaştırın” dedi. Onlar eşyadan bir kısmını getirdiler, altınla kaplanmış gümüş bir kâseyi sakladılar. Bunun üzerine ayet indi.
“İki adil kişi sizden” yani Müslümanlardan. “Veya sizden olmayan iki kişi” yani Hristiyanlar: Temîm ve Adî.
“Yeryüzünde yolculukta iseniz…” ticaret için. “Ölüm musibeti gelirse…” Bedîl’in durumu gibi.
“Onları namazdan sonra alıkoyarsınız” yani ikindi namazından sonra.
“Şüphe ederseniz Allah’a yemin ederler…”: “Bu yeminle dünya malı satın almayız; akraba da olsa; Allah’ın şahitliğini gizlemeyiz; gizlersek günahkârlardan oluruz.”

Resûl onları minber yanında ikindi sonrası yemin ettirdi; yemin ettiler ve serbest bırakıldılar. Sonra kaybolan kap Temîm’de bulundu. “Bunu ondan satın aldık” dediler. Mesele tekrar Resûl’e getirildi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 105

Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olduğunuz takdirde sapan kimse size zarar vermez. Hepinizin dönüşü Allah’adır; yaptıklarınızı size haber verecektir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) aleykum enfusekum (siz kendinize bakin) la yadurrukum men dalle (sapan kimse size zarar vermez) iza اهتديتم (siz dogru yolda oldugunuz surece) ilallahi merciukum cemian (hepinizin donusu Allahadir) fe yunebbiukum (ve size haber verecektir) bima kuntum ta’melun (yaptiklarinizi)

Mukatil Tefsiri
“Ey iman edenler! Siz kendinize bakın.” Bu, Resûl’ün cizyeyi sadece kitap ehlinden almasıyla ilgiliydi. Araplar isteyerek ve istemeyerek İslâm’a girince, Hecr mecuslarından da cizye aldı. Bunun üzerine münafıklar bunu ayıpladı. Bunun üzerine şu ayet indi: “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın.” Yani kendi nefsinize yönelin; ahiretiniz için size fayda verecek şeye bakın ve onunla amel edin.
“Sapan kimse size zarar vermez”; yani Hecr halkından sapanlar. Bu, Resûl’ün ashabından bir adam hakkında indi.
“Doğru yolda olduğunuz takdirde.”
“Hepinizin dönüşü Allah’adır”; yani ahirette.
“Size yaptıklarınızı haber verecektir.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 104

Onlara: “Allah’ın indirdiğine ve Resûle gelin” denildiğinde: “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter” derler. Ya ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu bulamayan kimseler idiyse?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iza kile lehum (ve onlara denildiginde) tealev ila ma enzelallahu (Allahin indirdigine gelin) ve iler rasuli (ve elciye) kalu hasbuna ma vecedna aleyhi abaena (atalarimizi uzerinde buldugumuz sey bize yeter) e ve lev kane abaehum (ya atalari) la ya’lemune sey’en (hicbir sey bilmiyor) ve la يهتدون (dogru yolu bulamiyor idiyseler)

Mukatil Tefsiri
“Onlara denildiğinde”; müşrik Araplara: “Allah’ın indirdiğine ve Resûle gelin.” Derler ki: “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter.” Allah buyurur: “Ya ataları bir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamıyor idiyse? Onlara mı uyacaksınız?”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 103

Allah ne bahîra, ne sâibe, ne vasîle ne de hâm diye bir şey kılmamıştır. Fakat inkâr edenler Allah’a yalan uydururlar. Çoğu da akletmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ma cealallahu min bahiretin (Allah bahire diye bir sey kilmadi) ve la saibetin (ne saiba) ve la vesiletin (ne vesile) ve la hamin (ne de hami) ve lakinnellezine keferu (fakat kafir olanlar) yefterune alallahil kezib (Allaha yalan uyduruyorlar) ve ekseruhum la ya’kilun (ve cogunun akili ermez)

Mukatil Tefsiri
“Allah bahîra, sâibe, vasîle ve hâm diye bir şey kılmamıştır.” Bu müşrik Araplar hakkında indi: Kureyş, Kinâne, Âmir b. Sa‘sa‘a, Benî Müdlic, Hâris ve Âmir b. Abd Menât, Huzâa ve Sakîf. Bu uygulamaları cahiliyede Amr b. Rebîa el-Huzâî ortaya koydu. Resûl şöyle dedi: “Amr b. Rebîa’yı gördüm; kısa boylu, sarışın, saçlı, bağırsaklarını ateşte sürüklüyordu. Sâibeyi ilk salan, vasîleyi yapan, hâm’ı koruyan, Kâbe çevresine put diken ve hanif dinini değiştiren odur. Ona en çok benzeyen Aksem b. Lecûn’dur.” Aksem: “Bu bana zarar verir mi?” dedi. Resûl: “Hayır, sen müminsın, o kâfirdir” dedi.

Bahîra: Deve beş doğum yapar, beşincisi erkek olursa putlara kurban edilir; eti erkeklere ait olur. Beşincisi dişi olursa kulağı yarılır, bahîra olur. Ondan faydalanılmaz, Allah’ın adı anılmaz; sütü erkeklere aittir.
Sâibe: Kişinin hayvanlarından dişiyi putlar için serbest bırakmasıdır; faydaları erkeklere aittir.
Vasîle: Koyun yedi doğum yaparsa, yedincisi erkekse kesilir; dişiyse bırakılır. Ölü doğarsa erkek ve kadın ortak yer. Bunun hakkında: (En‘âm 139).
Hâm: Erkek deve, neslinden birçok yavru elde edince “sırtı korunmuştur” denir; yük yüklenmez, kesilmez. “Fakat inkâr edenler Allah’a yalan uydururlar.” Yani “Allah bunu emretti” demeleri gibi (A‘râf 28). “Çoğu akletmez.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 102

Sizden önce bir kavim onları sordu; sonra onlar hakkında inkârcı oldular.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kad seeleha kavmun min kablikum (sizden once bir topluluk bunlari sormustu) summe asbehu biha kafirin (sonra onlar yuzunden kafir oldular)

Mukatil Tefsiri
“Sizden önce bir kavim onları sordu”; yani İsrailoğulları. Onlara açıklanınca inkâr ettiler. İsrailoğulları sofra (maide) indirilmesini istemişlerdi; inince inkâr ettiler ve “Bu Allah’tan değildir” dediler. Peygamberlerine sorular sorarlar, cevap verilince kabul etmezlerdi; böylece inkârcı oldular.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 101

Ey iman edenler! Size açıklanırsa sizi üzecek şeyleri sormayın. Eğer Kur’an indirilirken onları sorarsanız size açıklanır. Allah onları affetmiştir. Allah bağışlayıcıdır, halîmdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) la tes’elu an esyae (bir takim seyleri sormayin) in tubde lekum تسؤكم (size aciklanirsa hosunuza gitmeyecek seyleri) ve in tes’elu عنها (eger onlar hakkinda sorarsaniz) hine yunezzelul kur’anu tubde lekum (Kuran indirilirken size aciklanir) afallahu عنها (Allah onlari affetti) vallahu gafurun halim (Allah bagislayandir yumusak davranandir)

Mukatil Tefsiri
“Ey iman edenler! Size açıklanırsa sizi üzecek şeyleri sormayın.” Bu, Abdullah b. Cahş b. Ribâb el-Esedî (Benî Ganem b. Dûdân’dan) ve Abdullah b. Huzâfe el-Kureşî es-Sehmî hakkında indi. Şöyle ki: Resûl şöyle dedi: “Ey insanlar! Allah size haccı farz kıldı.” Bunun üzerine Abdullah b. Cahş: “Her yıl mı?” dedi. Resûl sustu. Sonra tekrar sordu, yine sustu. Üçüncü kez sorunca Resûl kızdı, elindeki değnekle ona dokundu ve şöyle dedi: “Yazık sana! Eğer ‘evet’ deseydim farz olurdu. Beni kendi hâlime bırakın. Size bir şeyi emrettiğimde onu yapın; sizi bir şeyden men ettiğimde ondan kaçının.”
Resûl şöyle de dedi: “Ey insanlar! Dünya bana gösterildi; ümmetimde kıyamete kadar olacak şeyleri görüyorum. Arapların soyları da bana gösterildi; onları tek tek biliyorum.”

Bir adam kalktı ve: “Ey Allah’ın Resûlü, ben neredeyim?” dedi. “Cennettesin” dedi. Başka biri kalktı: “Ben neredeyim?” dedi. “Cennettesin” dedi. Üçüncüsü kalktı: “Ben neredeyim?” dedi. “Sen ateştesin” dedi. Adam üzgün olarak döndü. Abdullah b. Huzâfe kalktı (kendisine dil uzatılırdı) ve: “Ey Allah’ın Resûlü, benim babam kim?” dedi. “Baban Huzâfe’dir” dedi.
Benî Abduddâr’dan bir adam kalktı: “Ey Allah’ın Resûlü, benim babam kim?” dedi. “Sa’d” dedi; onu gerçek babası dışında birine nispet etti. Bunun üzerine Ömer b. Hattâb kalktı ve: “Ey Allah’ın Resûlü, bizi ört ki Allah da seni örtsün; biz şirke yakın bir kavimiz” dedi. Resûl: “Hayır” dedi. Bunun üzerine şu ayet indi: “Size açıklanırsa sizi üzecek şeyleri sormayın.” Yani hakkında Kur’an inmemiş şeyleri sorarsanız, size ağır hükümler inebilir ve buna güç yetiremezsiniz.
“Eğer Kur’an indirilirken sorarsanız size açıklanır.” Yani hakkında Kur’an inerken sorarsanız size açıklanır. “Allah onları affetmiştir.” Yani onları size farz kılmadı. “Allah bağışlayıcıdır, halîmdir.” Yani acele azap etmeyendir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 100

De ki: Kötü ile iyi bir olmaz; kötü olanın çokluğu seni hoşuna gitse bile. Ey akıl sahipleri! Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) la yestevil habisu vet tayyib (pis olanla temiz olan bir olmaz) ve lev a’cebeke (sana hos gelse bile) kesretul habis (pis olanin coklugu) fettekullahe (o halde Allahtan sakinin) ya ulil elbab (ey akil sahipleri) leallekum tuflihun (umulur ki kurtulusa erersiniz)

Mukatil Tefsiri
“De”; ey Muhammed, onlara de: “Kötü ile iyi bir olmaz”; kötüden maksat haram, iyi olandan maksat helâldir. Bu, Yemame hacıları hakkında indi; müminler onlara saldırmak istemişlerdi. “Kötünün çokluğu seni hoşuna gitse bile”; yani haramın çokluğu. Sonra onları sakındırdı ve şöyle dedi: “Allah’tan sakının”; onlardan haram olanı helâl saymayın. “Ey akıl sahipleri”; yani akıl ve anlayış sahipleri. “Umulur ki kurtuluşa eresiniz.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 99

Resule düşen yalnızca tebliğdir. Allah sizin açığa vurduğunuzu da gizlediğinizi de bilir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ma aler rasuli (elcinin uzerine dusen) illel belag (ancak duyurmaktir) vallahu ya’lemu (ve Allah bilir) ma tubdune (acikladiklarinizi) ve ma tektumun (gizlediklerinizi)

Mukatil Tefsiri
“Resule düşen yalnızca tebliğdir”; yani Muhammed’e düşen sadece bildirmektir; Yemame hacıları, Şureyh bin Dubey‘a ve arkadaşları hakkında. “Allah sizin açığa vurduğunuzu bilir”; yani dillerinizle açıkladıklarınızı. “Ve gizlediğinizi bilir”; yani Yemame hacıları ve onlara saldırı hakkında gizlediklerinizi bilir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 98

Bilin ki Allah’ın cezası şiddetlidir ve Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
I’lemu (bilin ki) ennallahe شديد العقاب (Allah cezasi siddetli olandir) ve ennallahe gafurun rahim (ve Allah bagislayandir merhametlidir)

Mukatil Tefsiri
Sonra onları, Yemame hacılarına saldırıyı helâl saymamaları için korkuttu; yani Şureyh ve arkadaşlarını kastederek şöyle dedi: “Bilin ki Allah’ın cezası şiddetlidir”; azap ettiğinde. “Ve Allah bağışlayandır, merhamet edendir”; yasaktan sonra O’na itaat eden kimse için.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 97

Allah Kâbe’yi, o hürmeti olan evi insanlar için bir kıyam yaptı; haram ayı, kurbanlıkları ve boyunlarına takılan gerdanlıkları da. Bu, Allah’ın göklerde olanı da yerde olanı da bildiğini ve Allah’ın her şeyi bilen olduğunu bilmeniz içindir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Cealallahu (Allah kildi) el ka’betel beytel harame (Kabeyi kutsal evi) kiyamen lin nasi (insanlar icin bir dayanak) ves sehrel harame (ve haram ayi) vel hedye (ve kurbanligi) vel kalaide (ve gerdanlikli kurbanliklari) zalike li ta’lemu (iste bu bilmeniz icindir) ennallahe ya’lemu (suphesiz Allah bilir) ma fis semavati (goklerde olanlari) ve ma fil ard (ve yerde olanlari) ve ennallahe bi kulli sey’in alim (ve Allah her seyi bilendir)

Mukatil Tefsiri
“Allah Kâbe’yi, o hürmeti olan evi yaptı”; Kâbe bu şekilde adlandırıldı; çünkü yapıların içinde tek başına olan bir binadır. Arap dilinde tek başına olan her bina “kâbe” diye adlandırılır. Ebu Muhammed dedi ki: Sa‘leb şöyle dedi: Araplar dört köşeli her eve kâbe derler. “İnsanlar için bir kıyam”; yani harem bölgesi onlar için güven ve hayat kaynağıdır, cahiliye döneminde. Bir kimse bir günah işlediğinde veya bir suç yaptığında kendisi için korkar, harem bölgesine girer ve orada güvende olurdu.

“Ve haram ayı”; bir kişi yolculuğa çıkmak istediğinde, eğer gidiş-dönüşünü haram ay geçmeden tamamlayacağını biliyorsa güven içinde gider, kendisini ve bineğini işaretlemezdi. Eğer haram ay bitmeden dönmeye gücü yetmeyeceğini biliyorsa, kendisini ve devesini harem ağaçlarının kabuklarıyla işaretlerdi; böylece nereye giderse gitsin güvende olurdu. Bu yüzden Allah: “Kurbanlıklar ve gerdanlıklar” buyurdu. Bunların hepsi cahiliyede onlar için bir ayakta kalma ve güven vesilesiydi. Bunun benzeri surenin başında da vardır.

“Bu”; yani bu yapılanlar, “Allah’ın göklerde olanı ve yerde olanı bildiğini bilmeniz içindir”; daha onlar yaratılmadan önce de bilir, sizin işinizde olacakları da bilir. “Ve Allah her şeyi bilendir”; kulların amellerinden her şeyi bilir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 96

Size deniz avı ve onu yemek helâl kılındı; bu, size ve yolculara bir faydadır. İhramlı olduğunuz sürece kara avı size haram kılındı. Allah’tan sakının; O’na toplanacaksınız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Uhille lekum (size helal kilindi) saydul bahri (deniz avi) ve taamuhu (ve onun yiyecegi) metaen lekum (size bir fayda olarak) ve lis seyyareti (ve yolcular icin) ve hurrime aleykum (ve size haram kilindi) saydul berri (kara avi) ma dumtum huruma (ihramli oldugunuz surece) vettekullahellezi (ve o Allahtan sakinin ki) ileyhi tuhserun (Onun huzurunda toplanacaksiniz)

Mukatil Tefsiri
“Size deniz avı helâl kılındı”; yani taze balık ve sadece suda üreyen şeyler; ihramlıya helâldir. “Ve onu yemek”; yani tuzlanmış balık. “Size bir fayda olarak”; yani yerleşik olan için. “Ve yolcular için”; yani seferde olan için.

“İhramlı olduğunuz sürece kara avı size haram kılındı”; yani ihramlı bulunduğunuz müddetçe. “Allah’tan sakının”; ihramda avı helâl saymayın. Sonra onları av öldürmekten sakındırdı: “Kendisine toplanacağınız Allah’tan”; yani ahirette O’na döndürüleceksiniz ve amellerinizin karşılığını verecektir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 95

Ey iman edenler! Siz ihramlı iken avı öldürmeyin. Sizden kim onu kasten öldürürse, öldürdüğünün dengi olan hayvanlardan bir ceza vardır; buna içinizden iki adil kişi hükmeder; Kâbe’ye ulaştırılacak bir kurban yahut yoksulları doyurma kefareti veya buna denk oruçtur ki yaptığının cezasını tatsın. Allah geçmişi affetmiştir; kim tekrar ederse Allah ondan intikam alır. Allah mutlak galiptir, intikam sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) la taktulus sayde ve entum hurum (ihramliyken avi oldurmeyin) ve men katelehu minkum muteammiden (sizden kim onu bilerek oldururse) fe cezau mislu ma katele minen neami (oldurdugu hayvanin benzeri bir ceza gerekir) yahkumu bihi zeva adlin minkum (icinizden iki adaletli kisi buna karar verir) hedyen baligal ka’be (Kabeye ulastirilacak kurban olarak) ev keffaretun taamu mesakin (veya fakir doyurma kefareti) ev عدل zalike siyamen (veya buna denk oruc) li yezuka vebale emrihi (yaptiginin sonucunu tatsin diye) afallahu amma selef (Allah gecmisi affetti) ve men ade (kim tekrar ederse) fe ينتقم الله منه (Allah ondan intikam alir) vallahu azizun zuntikam (Allah gucludur intikam sahibidir)

Mukatil Tefsiri
“Ey iman edenler! Siz ihramlı iken avı öldürmeyin”; bu, Ebu Bişr, adı Amr bin Malik el-Ensari hakkında indi. Hudeybiye yılında umre için ihramlıyken bir yaban eşeği öldürdü.

“Kim onu kasten öldürürse”; yani ihramlı olduğunu unutarak öldürse bile. “Bir ceza vardır”; yani avın cezası. “Öldürdüğünün dengi olan hayvanlardan”; sekiz çift hayvandan. İster kasten ister hata ile öldürsün veya ava işaret edip onun vurulmasına sebep olsun, ceza gerekir.

“Buna içinizden iki adil kişi hükmeder”; yani iki adil ve fakih Müslüman, öldürdüğü ava denk bir hayvanı belirler. Yaban eşeği veya deve kuşu öldürürse, karşılığı Mekke’de kesilecek bir devedir; fakirlere yedirilir, kendisi ve arkadaşları yemez. Boynuzlu hayvanlardan geyik ve benzerini öldürürse, cezası bir sığırdır. Kuş ve benzerinde yaşlı bir koyun kesilir. Güvercinde bir koyun; güvercin yumurtasında civciv varsa bir dirhem, yoksa yarım dirhem. Yaban eşeği yavrusunda onun benzeri bir deve yavrusu; deve kuşu yavrusunda da öyle. Geyik ve benzerinin yavrusunda sığır yavrusu; güvercin yavrusunda koyun yavrusu; ceylan yavrusunda koyun yavrusu.

“Kâbe’ye ulaştırılacak bir kurban”; yani Mekke’de kesilir. Bunun benzeri: (Hac 33) “Sonra varacağı yer Beyt-i Atik’tir”; yani harem bölgesinde kesilir ve Mekke fakirlerine yedirilir.

“Veya yoksulları doyurma kefareti”; her yoksul için yarım sa‘ buğday. “Veya buna denk oruç”; eğer kurban veya onun bedelini yahut yoksulları doyurmayı bulamazsa, her yoksul için bir gün oruç tutar. Kurbanın değerini hesaplar, onu dirheme çevirir, sonra Mekke fiyatıyla o paranın kaç yoksulu doyuracağını hesaplar; her yoksul için bir gün oruç tutar.

“Yaptığının cezasını tatsın”; yani günahının karşılığını tatsın; bu kefaret, avı öldürmesine karşı bir cezadır. “Allah geçmişi affetmiştir”; yani haram kılınmadan önce yaptığı şeyi affetmiştir. “Kim tekrar ederse”; yasaktan sonra av öldürmeye dönerse, “Allah ondan intikam alır”; dövme, fidye ve elbiselerinin çıkarılması ile. “Allah mutlak galiptir, intikam sahibidir”; yani mülkünde güçlüdür, günahkârlardan intikam alır. Bu ayet, “Kim bundan sonra haddi aşarsa onun için elem verici azap vardır” ifadesinden önce inmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 94

Ey iman edenler! Allah sizi, ellerinizin ve mızraklarınızın erişebileceği bir miktar av ile mutlaka imtihan edecektir ki Allah, kendisinden gayb ile korkanı bilsin. Artık bundan sonra kim haddi aşarsa onun için elem verici bir azap vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) le yebluvennekumullahu bi sey’in mines saydi تناله eydikum ve rimahukum (Allah sizi ellerinizin ve mizraklarinizin erisecegi bir avla mutlaka deneyecektir) li ya’lemallahu men yehafuhu bil gayb (Allah gormeden kendisinden korkani ortaya cikarmak icin) fe men i’teda ba’de zalike (bundan sonra kim siniri asarsa) fe lehu azabun elim (onun icin aci bir azap vardir)

Mukatil Tefsiri
“Ey iman edenler! Allah sizi bir miktar av ile imtihan edecektir”; yani avın bir kısmı ile. Kara avını özellikle zikretti, bütün avı kapsamadı; çünkü denizin de avı vardır. “Ellerinizin erişebileceği”; yani küçük avları silahsız olarak ellerinizle yakalarsınız. “Ve mızraklarınız”; yani oklar ve mızraklar gibi silahlarınızla büyük avları vurursunuz.

Bu, Peygamberin Hudeybiye yılında Mekke’den alıkonulduğu zaman oldu. Ten‘îm’de kaldı. Onlarla anlaşma yaptı; o yıl geri dönecek, Mekke’ye girmeyecek; ertesi yıl ise Mekke’yi boşaltacaklar, o da ashabıyla girip üç gün kalacaktı. Peygamber bunu kabul etti. Yüz deve kurban etti. Yırtıcı hayvanlar ve kuşlar gelip onlardan yemeye başladı. Bunun üzerine Allah, haremde av öldürmeyi yasakladı.

“Allah bilsin diye”; yani Allah görsün diye. “Kendisinden gayb ile korkanı”; yani Allah’ı görmediği halde O’ndan korkanı; ihramlı iken ava el uzatmayanı. “Bundan sonra kim haddi aşarsa”; yani yasaktan sonra kasten av alır ve ihramlı iken avı öldürürse, “onun için elem verici azap vardır”; yani acı verici bir dövme, elbiselerinin çıkarılması ve ceza ödemesi vardır. Bunun hükmü imama aittir; bu elem verici azaptır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 93

İman edip salih ameller işleyenlere, sakındıkları, iman ettikleri ve salih ameller işledikleri, sonra sakınıp iman ettikleri, sonra da sakınıp güzel işler yaptıkları takdirde, yediklerinden dolayı bir günah yoktur. Allah iyilik yapanları sever.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Leyse alellezine amenu ve amilus salihati cunahun fima taimu (iman edenler ve salih amel isleyenler icin yediklerinde gunah yoktur) iza mettekev ve amenu ve amilus salihat (eger sakinir iman eder ve salih amel islerlerse) summe ttekav ve amenu (sonra yine sakinir ve iman ederlerse) summe ttekav ve ahsenu (sonra yine sakinir ve iyilik yaparlarsa) vallahu yuhibbul muhsinin (Allah iyilik yapanlari sever)

Mukatil Tefsiri
“İman edip salih ameller işleyenlere bir günah yoktur”; yani bir sıkıntı yoktur. “Yediklerinde”; yani haram kılınmadan önce içtikleri içkide. “Eğer sakınırlarsa”; günahlardan sakınırlarsa. “Ve iman ederlerse”; tevhidle iman ederlerse. “Ve salih ameller işlerlerse”; yani farzları yerine getirirlerse, haram kılınmadan önce.

“Sonra sakınırlar”; günahlardan sakınırlar. “Ve iman ederler”; nâsih ve mensuhtan gelen şeylere iman ederler. “Sonra sakınırlar”; haram kılındıktan sonra günahlardan sakınırlar. “Ve iman ederler”; yani tasdik ederler. “Sonra sakınırlar”; şirkten sakınırlar. “Ve ihsan ederler”; haram kılındıktan sonra amelini güzel yaparlar. Kim bunu yaparsa o muhsindir. “Allah muhsinleri sever.” Peygamber, kendisine bunu sorana şöyle dedi: “Bana bildirildi ki sen muhsinlerdensin.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 92

Allah’a itaat edin, Resule itaat edin ve sakının. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki Resulümüze düşen ancak apaçık tebliğdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve etiullaha (ve Allaha itaat edin) ve etiur rasule (ve elciye itaat edin) vahzeru (ve sakinin) fe in tevelleytum (eger yuz cevirirseniz) fa’lemu ennema ala rasulinal belagul mubin (bilin ki elcimize dusen sadece apacik duyurudur)

Mukatil Tefsiri
“Allah’a itaat edin ve Resule itaat edin”; içki, kumar, dikili taşlar ve fal oklarının haram kılınmasında. “Ve sakının”; onların günahlarından sakının. “Eğer yüz çevirirseniz”; yani onların itaatinden yüz çevirirseniz, “bilin ki Resulümüze düşen ancak apaçık tebliğdir”; Muhammed’e düşen yalnızca açıkça bildirmektir. Bu ayet içkinin haram kılınması hakkında inince, Huyey bin Ahtab, Ebu Yasir ve Ka’b bin Eşref Müslümanlara şöyle dedi: “Sizden ölenlerin durumu ne olacak, onlar içki içiyordu?” Bunu Peygambere söylediler ve dediler ki: “Kardeşlerimiz öldü, öldürüldü; onlar içki içiyordu.” Bunun üzerine Allah indirdi:

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 91

Şeytan, içki ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Innama yuridus seytanu (suphesiz seytan ister) en yuki’a beynekumul adavete vel bagda (araniza dusmanlik ve nefret dusurmek) fil hamri vel meysir (sarap ve kumar yuzunden) ve yesuddekum an zikrillahi ve anis salah (ve sizi Allahi anmaktan ve namazdan alikoymak) fe hel entum muntehun (artik vazgeciyor musunuz)

Mukatil Tefsiri
“Şeytan ister ki aranıza düşmanlık soksun”; yani aranıza düşmanlık düşürsün. “Ve kin”; Sa’d ile Ensarlı arasında olan ve Sa’d’ın burnunun kırılmasına kadar giden kin. “İçki ve kumarda”; bu düşmanlık ve kin bundan doğar. “Ve sizi Allah’ı anmaktan alıkoymak ister”; yani sarhoş olduğunuzda Allah’ı zikretmezsiniz. “Ve namazdan”; sarhoş olunca namaz kılmazsınız. “Artık vazgeçtiniz değil mi?”; bu, yasak ve haram kılmadan sonra bir tehdittir. Dediler ki: “Vazgeçtik ey Rabbimiz.” Peygamber şöyle dedi: “Ey iman edenler! Allah size içkiyi haram kıldı. Kimin yanında ondan bir şey varsa, ne içsin ne satsın ne de başkasına içirsin.”

Enes bin Malik dedi ki: İçkinin haram kılınması indiğinde Medine’de içki yoktu; onlar ancak üzüm şırası içerlerdi. Kumar ise şudur: Cahiliyede bir adam derdi ki: “Deve kesimi için kim var?” Bir grup kalkar, aralarında bir deve satın alırlar. Her biri için bir pay belirlerler, sonra kura çekerler. Kimin payı çıkarsa bedelden kurtulur ve etten pay alır. En son kalan kişi bütün bedeli öder ama etten pay alamaz. Deve eti diğerleri arasında eşit paylaşılır.

Fal okları ise işlerini onunla paylaştırdıkları oklardır. İki ok vardı: birinde “Rabbim bana emretti”, diğerinde “Rabbim bana yasakladı” yazılıydı. Bir iş yapmak istediklerinde putların bulunduğu yere gelirler, üzerine örtü örterler, sonra okları çekerlerdi. “Rabbim bana emretti” çıkarsa yapmak istedikleri işe giderlerdi; “Rabbim bana yasakladı” çıkarsa yolculuğa çıkmazlardı. Bir adamın nesebi hakkında şüphe ettiklerinde de böyle yaparlardı. Dikili taşlar ise Kâbe etrafına diktikleri taşlardı; onlar için kurban keserlerdi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 90

Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytan işi bir pisliktir. Ondan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) innemel hamru (suphesiz sarap) vel meysiru (ve kumar) vel ensabu (ve putlar) vel ezlamu (ve fal oklari) ricsun min amelis seytan (seytan isi bir pisliktir) fectenibuhu (ondan uzak durun) leallekum tuflihun (umulur ki kurtulusa erersiniz)

Mukatil Tefsiri
“Ey iman edenler! Şarap ve kumar”; bu, Sa’d bin Ebî Vakkas ve Ensar’dan Utban bin Malik hakkında indi. Ensarlı bir adam yemek hazırladı, bir deve başı kızarttı ve Sa’d bin Ebî Vakkas’ı davet etti. Bu, haram kılınmadan önceydi. Yediler, içtiler ve sarhoş oldular. Şiir söylediler. Ensarlı kalktı, devenin çene kemiğinden birini aldı ve Sa’d’ın yüzüne vurdu, onu yaraladı. Sa’d gidip Peygambere şikâyet etti. Bunun üzerine içkinin haram kılınması indi.

“Şarap ve kumar”; kumarın tamamıdır. “Dikili taşlar”; onların dikip üzerine kurban kestikleri taşlardır. “Fal okları”; iş gördükleri oklar. “Bir pisliktir”; yani günahtır. “Şeytan işindendir; ondan kaçının”; yani şeytanın süslemesindendir. Bunun benzeri: (Kasas 15) “Bu şeytan işindendir.” “Ondan kaçının”; bu yasak haramlık içindir. Nitekim: (Hac 30) “Putlardan olan pislikten kaçının”; bu haramdır. Aynı şekilde şaraptan da kaçının; o haramdır. “Umulur ki kurtuluşa erersiniz”; yani kurtulmanız için.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 89

Allah sizi yeminlerinizdeki boş sözlerden dolayı sorumlu tutmaz; fakat kalplerinizin bağladığı yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun kefareti, ailenize yedirdiğinizin orta derecesinden on yoksulu doyurmak veya onları giydirmek yahut bir köleyi azat etmektir. Kim bunları bulamazsa üç gün oruç tutması gerekir. Yemin ettiğinizde yeminlerinizin kefareti budur. Yeminlerinizi koruyun. Allah ayetlerini size böyle açıklar ki şükredesiniz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
La yuahizukumullahu bil lagvi fi eymanikum (Allah sizi bos yere yaptiginiz yeminlerden sorumlu tutmaz) ve lakin yuahizukum bima akkadtumul eyman (fakat bilerek yaptiginiz yeminlerden sorumlu tutar) fe keffaretuhu (onun kefareti) it’amu aserati mesakin (on fakiri doyurmaktir) min evsati ma tut’imune ehlikum (ailenize yedirdiginizin ortalamasindan) ev kisvetuhum (veya giydirmek) ev tahriru rakabe (veya bir kole azat etmek) fe men lem yecid (kim bulamazsa) fe siyamu selaseti eyyam (uc gun oruc tutmaktir) zalike keffaretu eymanikum iza haleftum (iste yemin ettiginizde yeminlerinizin kefareti budur) vahfazu eymanikum (ve yeminlerinizi koruyun) kezalike yubeyyinullahu lekum ayatihi leallekum teskurun (Allah size ayetlerini boyle acikliyor umulur ki sukredersiniz)

Mukatil Tefsiri
“Allah sizi yeminlerinizdeki boş sözlerden dolayı sorumlu tutmaz”; bu, kişinin bir iş hakkında doğru olduğunu zannederek yemin etmesi, fakat aslında yalan olmasıdır; bunda ne günah vardır ne de kefaret. “Fakat kalplerinizin bağladığı yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar”; yani kalbinin bağladığı şeyden dolayı; kişi yemin eder ve yalan söylediğini bilir.

“Bunun kefareti”; yani kalbinin bağladığı ve yalan olduğunu bildiği bu yemin için kefaret, “on yoksulu doyurmaktır”; her bir yoksul için yarım sa‘ buğdaydır. “Ailenize yedirdiğinizin orta derecesinden”; yani ailenize yedirdiğinizin en adil olanından, doyurucu olandan. Bunun benzeri Bakara’da: (Bakara 143) “Sizi orta bir ümmet kıldık”; yani adil. Yine “Onların en ortası dedi ki” (Kalem 28); yani en adil olanı. Yani ne yediğinizin en aşağısı ne de en iyisi.

Sonra şöyle dedi: “Veya onları giydirmek”; yani on yoksulu giydirmek; her bir yoksul için bir aba veya bir elbise. “Yahut bir köleyi azat etmek”; azat edilen ister Yahudi, ister Hristiyan, ister Mecusi, ister Sâbiî olsun, bu caizdir. Bu üç şey arasında serbesttir: köle azadı, yemek veya giydirme.

“Kim bunlardan hiçbirini bulamazsa üç gün oruç tutması gerekir”; bu, İbn Mesud kıraatinde “peş peşe” olarak geçer. “İşte bu, yemin ettiğinizde yeminlerinizin kefaretidir.” “Yeminlerinizi koruyun”; yani bilerek yalan yere yemin etmeyin. “Allah ayetlerini size böyle açıklar ki şükredesiniz”; yani Rabbinize bu nimetler için şükredesiniz; çünkü yeminlerinizde size bu kefaretle bir çıkış yolu kılmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 88

Ve Allah’ın size verdiği rızıklardan helâl ve temiz olarak yiyin. Ve kendisine iman ettiğiniz Allah’tan sakının.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kulu mimma razekakumullahu helalen tayyiben (Allahin size verdigi helal ve temiz riziklardan yiyin) vettekullahellezi entum bihi muminun (ve kendisine iman ettiginiz Allahtan sakinin)

Mukatil Tefsiri
“Ve Allah’ın size verdiği rızıklardan helâl ve temiz olarak yiyin”; yani elbise, kadınlar ve yiyecekler. “Ve Allah’tan sakının”; yani Allah’ın size helâl kıldığını haram kılmayın ve O’ndan sakının. “Kendisine iman ettiğiniz Allah’tan”; yani kendisine iman ettiğiniz, tasdik ettiğiniz Allah’tan sakının.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 87

Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı temiz şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) la tuharrimu tayyibati ma ehallallahu lekum (Allahin size helal kildigi temiz seyleri haram kilmayin) ve la ta’tedu (ve siniri asmayin) innallahe la yuhibbul mu’tedin (suphesiz Allah siniri asanlari sevmez)

Mukatil Tefsiri
“Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı temiz şeyleri haram kılmayın”; bu, elbise ve kadınlar hakkında, “On kişi hakkında indi; bunlardan bazıları: Ali bin Ebî Tâlib, Ömer, İbn Mesud, Ammar bin Yâsir, Osman bin Maz’un, Mikdad bin Esved, Ebu Zerr el-Gıfârî, Selman el-Fârisi, Huzeyfe bin Yeman, Ebû Huzeyfe’nin azatlısı Salim ve bir başka adamdır. Osman bin Maz’un’un evinde toplandılar ve şöyle dediler: Gelin, kendimize yiyeceği, elbiseyi ve kadınları haram kılalım; bazıları erkeklik organını kesmeyi, yün giymeyi ve manastırlar yapıp oralarda ruhbanlık yapmayı düşündü. Bu görüş üzere dağıldılar.”

Sonra Cebrail gelip bunu Peygambere bildirdi. Peygamber Osman bin Maz’un’un evine geldi, onları bulamadı. Osman’ın hanımına: “Osman ve arkadaşları hakkında bana ulaşan doğru mu?” dedi. Kadın: “Nedir o ey Allah’ın Resulü?” dedi. Peygamber kendisine ulaşanı haber verdi. Kadın ne Peygamberi yalanlamak ne de eşinin sırrını açmak istedi. Şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resulü, eğer Osman sana bir şey söylediyse doğru söylemiştir; eğer Allah sana bildirdiyse, Rabbinin sana bildirdiği gibidir.” Bunun üzerine Peygamber şöyle dedi: “Kocan gelince ona söyle: Benim sünnetimle amel etmeyen benden değildir. Bizim sünnetimiz elbise, yemek ve kadınlardır. Kocana bildir ve ona söyle: Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.”

Osman ve arkadaşları dönünce hanımı onlara Peygamberin sözünü anlattı. Bu onların hoşuna gitmedi; söyledikleri şeyleri bıraktılar. Bunun üzerine Allah şöyle indirdi: “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı temiz şeyleri haram kılmayın.” “Ve haddi aşmayın”; yani Allah’ın helâlini haram kılarak sınırı aşmayın. “Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez”; yani helâlini haram kılan ve emrinde aşırı gidenleri sevmez.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 86

İnkâr edenler ve ayetlerimizi yalanlayanlar ise cehennemliklerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vellezine keferu (ve o kimseler ki inkar ettiler) ve kezzebu bi ayatina (ve ayetlerimizi yalanladilar) ulaike ashabul cehim (iste onlar cehennem halkidir)

Mukatil Tefsiri
“İnkâr edenler ve ayetlerimizi yalanlayanlar”; yani Kur’an’ın Allah’tan olmadığını söyleyenler, “işte onlar cehennemliklerdir”; yani büyük ateşin sahipleridir. Bunlar, onların Müslüman olduklarında kendilerini kınayan Hristiyan kâfirlerdir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 85

Bunun üzerine Allah, söylediklerine karşılık onları, altlarından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennetlerle mükâfatlandırdı. İşte bu, ihsan edenlerin karşılığıdır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe esabehumullahu (bu yuzden Allah onlara verdi) bima kalu (dedikleri sey sebebiyle) cennatin tecri min tahtihel enhar (altindan irmaklar akan cennetler) halidine fiha (orada kalici olarak) ve zalike cezau l muhsinin (iste bu iyilik yapanlarin mukafatidir)

Mukatil Tefsiri
“Allah onları söyledikleri sebebiyle mükâfatlandırdı”; yani tasdik etmeleri sebebiyle, “altlarından ırmaklar akan cennetlerle, orada ebedî kalacaklardır”; yani ölmezler. “İşte bu mükâfat, ihsan edenlerin karşılığıdır.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 84

“Bizim neyi var ki Allah’a ve bize gelen hakka iman etmeyelim ve Rabbimizin bizi salih toplulukla birlikte cennete koymasını ummayalım?” derler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma lena (ve bize ne oluyor ki) la nu’minu بالله (Allaha iman etmeyelim) ve ma caena minel hakk (bize gelen hakka) ve natmeu (ve umuyoruz) en yudhilena rabbuna (Rabbimizin bizi sokmasini) meal kavmis salihin (salih toplulukla beraber)

Mukatil Tefsiri
Onlar şöyle dediler: “Bizim neyi var ki Allah’a iman etmeyelim?” Bu, onların Müslüman olup memleketlerine döndüklerinde kavimlerinin kâfirlerinin kendilerini kınaması üzerine oldu. Onlara: “İsa’nın dinini ve atalarınızın dinini mi terk ettiniz?” denildi. Onlar: “Evet” dediler. “Ve bize gelen hakka”; yani Muhammed ile gelen hakka. “Ve umarız ki Rabbimiz bizi salih toplulukla birlikte cennete koyar”; bunlar ilk muhacirlerdir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 83

Onlar, Peygambere indirilen şeyi işittiklerinde, gerçeği tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. “Rabbimiz! İman ettik, bizi şahitlerle birlikte yaz” derler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iza semiu (ve ne zaman isitince) ma unzile iler rasuli (elciye indirilen seyi) tera a’yunehum tefidu mined demi (gozlerinin yastan tastigini gorursun) mimma arefu minel hakk (hakki bilmeleri sebebiyle) yekulune (derler) rabbena amenna (Rabbimiz iman ettik) fektubna me’as sahidin (bizi sahitlerle beraber yaz)

Mukatil Tefsiri
Bu ayet, İncil ehlinin müminlerinden kırk kişi hakkında inmiştir; bunların otuz ikisi Habeşistan’dan Cafer bin Ebî Tâlib ile birlikte gelmiş, sekiz kişi de Şam’dan gelmiştir; bunların arasında Bahîrâ rahip, Ebrehe, Eşref, Dureys, Temâm, Kasıym, Dureyd ve Eymen vardır; ayrıca başlarının ortasını tıraş eden keşişler de vardı. Bunlar Peygamber’den Kur’an’ı işittiklerinde: “Bu, İsa bin Meryem hakkında konuştuğumuz şeye ne kadar benziyor” dediler; ağladılar ve Allah’a ve resullerine iman ettiler. Bunun üzerine şu ayet indi: “Onlar Peygambere indirilen şeyi işittiklerinde gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün”; yani Kur’an’dan. “Gerçeği tanımalarından dolayı ‘Rabbimiz! iman ettik’ derler”; yani Kur’an’ın Allah’tan olduğunu tasdik ettik. “Bizi şahitlerle birlikte yaz”; yani muhacirlerle, yani Muhammed ümmetiyle birlikte. Bunun benzeri Mücadele’dedir: “Allah onların kalplerine imanı yazdı” (Mücadele 22), yani kalplerine imanı, yani tevhidi yerleştirdi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 82

Andolsun, iman edenlere karşı insanların en şiddetli düşmanı olarak Yahudileri ve müşrikleri bulursun. İman edenlere sevgi bakımından en yakın olanların ise “Biz Hristiyanız” diyenler olduğunu bulursun. Bu, onların içinde keşişler ve rahipler bulunmasından ve onların kibirlenmemelerindendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Le tecidenne (elbette bulursun) esedden nasi adaveten (insanlarin en siddetli dusmanligini) lillezine amenu (iman edenlere karsi) el yehude (yahudilerde) vellezine esreku (ve ortak kosanlarda) ve le tecidenne (ve elbette bulursun) akrabehum meveddeten (sevgi bakimindan en yakinlarini) lillezine amenu (iman edenlere) ellezine kalu (o kimseler ki dediler) inna nesara (biz hiristiyaniz) zalike (iste bu) bi enne minhum kissisine (cunku onlarin icinde rahipler vardir) ve ruhbanen (ve din adamlari) ve ennehum la yestekbirun (ve onlar kibirlenmezler)

Mukatil Tefsiri
“Andolsun, iman edenlere karşı insanların en şiddetli düşmanı olarak Yahudileri ve müşrikleri bulursun”; Yahudiler Arap müşriklerine Peygamber ile savaşta yardım ederlerdi ve onları Peygamber’e karşı yürümeye teşvik ederlerdi. “Ve müşrikler” yani Arap müşrikleri de Peygamber’e ve ashabına karşı çok şiddetli düşmanlık içindeydiler. “Ve andolsun, iman edenlere sevgi bakımından en yakın olanları bulursun”; burada sevgi değil, imana daha çabuk cevap verme kastedilmiştir. “Biz Hristiyanız diyenler”; bunlar Nasıra denilen bir köyde idiler. “Bu, onların içinde keşişler ve rahipler bulunmasındandır”; yani ibadet ehli, manastır sahipleri. “Ve onların kibirlenmemelerindendir”; yani imana karşı büyüklük taslamazlar.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 81

Eğer Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etselerdi, onları dost edinmezlerdi. Fakat onların çoğu fasık kimselerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lev kanu yu’minune بالله (eger Allaha iman etselerdi) ven nebiyyi (ve peygambere) ve ma unzile ileyhi (ona indirilen seye) mettehazuhum evliyae (onlari dost edinmezlerdi) ve lakinne kesiran minhum fasikun (fakat onlardan cogu fasiktir)

Mukatil Tefsiri
“Eğer onlar” yani Yahudiler, “Allah’a iman etselerdi”; yani Allah’ın bir olduğuna ve ortağı olmadığına inansalardı, “ve Peygamber’e ve ona indirilene” yani Kur’an’a, “onları dost edinmezlerdi”; yani Arap müşriklerini dost edinmezlerdi. “Fakat onların çoğu fasıktır”; yani asi kimselerdir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 80

Onlardan birçoğunun inkâr edenleri dost edindiğini görürsün. Kendileri için hazırladıkları şey ne kötüdür: Allah’ın onlara gazap etmesi ve onların azapta ebedî kalmaları.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Tera kesiran minhum (onlardan cogunu gorursun) yetevellevnellezine keferu (kafirleri dost edinirler) le bi’se ma kaddemet lehum enfusuhum (ne kotu seyler hazirladi nefisleri onlar icin) en sahitallahu aleyhim (Allah onlara gazap etti) ve fil azabi hum halidun (ve onlar azapta kalicidir)

Mukatil Tefsiri
“Onlardan birçoğunu inkâr edenleri dost edinen görürsün”; yani Kureyş’ten olanları. “Kendileri için hazırladıkları şey ne kötüdür”; çünkü onlar kitap ehli değillerdi. “Allah’ın onlara gazap etmesi ve onların azapta ebedî kalmaları”.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 79

Onlar yaptıkları kötülükten birbirlerini vazgeçirmiyorlardı. Yaptıkları şey ne kötü idi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kanu la yetenahavne (birbirlerini vazgecirmiyorlardi) an munkerin (kotulukten) fealuhu (onu yaptiklari halde) le bi’se ma kanu yefalun (ne kotu seyler yapiyorlardi)

Mukatil Tefsiri
“Onlar yaptıkları bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmiyorlardı; yaptıkları ne kötü idi”; yani kötülükten onları alıkoymadıkları için.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 78

İsrailoğullarından inkâr edenler, Davud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lanetlendi. Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları sebebiyledir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Lu’inellezine keferu (lanetlendi kafir olanlar) min beni israile (israilogullarindan) ala lisani davude (Davudun diliyle) ve isebni meryem (ve Meryem oglu Isanin diliyle) zalike (iste bu) bima asav (isyan etmeleri sebebiyle) ve kanu ya’tedun (ve siniri asiyorlardi)

Mukatil Tefsiri
“İsrailoğullarından inkâr edenler lanetlendi”; yani Yahudiler, İsrailoğullarının soyundan olanlar, “Davud’un diliyle”; çünkü onlar cumartesi günü balık avladılar; halbuki cumartesi günü balık avlamaktan men edilmişlerdi. Davud dedi ki: “Allah’ım! Kulların emrine karşı geldi ve emrini terk etti; onları kullarına bir ibret ve örnek kıl.” Bunun üzerine Allah onları maymunlara çevirdi; işte bu Davud’un lanetidir. “Ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle”; İsa’nın laneti ise şudur: Onlar sofradan yediler, sonra inkâr ettiler ve sofradan kaldırıldılar. İsa dedi ki: “Allah’ım! Sen bana söz verdin ki onlardan kim bu yemekten sonra inkâr ederse onu âlemlerden hiç kimseye etmediğin bir azapla azaplandıracaksın; Allah’ım onları, cumartesi sahiplerini lanetlediğin gibi lanetle.” Onlar beş bin kişiydi; Allah onları domuzlara çevirdi; içlerinde ne kadın ne de çocuk vardı. “Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları sebebiyledir”; yani dinlerinde sınırı aşmaları sebebiyle.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 77

De ki: Ey kitap ehli! Dininizde haksız yere aşırı gitmeyin ve daha önce sapmış, birçoklarını saptırmış ve doğru yoldan sapmış bir kavmin hevalarına uymayın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) ya ehlel kitabi (ey kitap ehli) la taglu (asiriya gitmeyin) fi dinikum (dininizde) gayrel hakk (haksiz yere) ve la tettebiu (ve uymayin) ehvae kavmin (bir toplulugun heveslerine) kad dallu (gercekten saptilar) min kablu (daha once) ve edallu (ve saptirdilar) kesiran (bircoklarini) ve dallu (ve saptılar) an sevais sebil (dogru yoldan)

Mukatil Tefsiri
“De ki: Ey kitap ehli!” yani Necranlı Hristiyanlar, “dininizde haksız yere aşırı gitmeyin”; İsa bin Meryem hakkında İslâm dininden saparak doğru olmayan sözler söylemeyin. “Ve daha önce sapmış bir kavmin hevalarına uymayın”; yani hidayetten sapmış, “ve birçoklarını saptırmış” yani insanlardan birçoklarını hidayetten saptırmış ve “doğru yoldan sapmış” yani doğru yolun ortasından ayrılmış kimselerin hevalarına uymayın. Bu Berṣîṣâ hakkında inmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 76

De ki: Allah’ı bırakıp size ne zarar ne de fayda veremeyen şeye mi ibadet ediyorsunuz? Oysa Allah işitendir, bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) e ta’budune (kulluk mu ediyorsunuz) min dunillahi (Allahtan baska) ma la yemliku (guc yetirmeyen seylere) lekum (size) darran (zarar) ve la nef’a (ve fayda) vallahu huves semiul alim (Allah isitendir bilendir)

Mukatil Tefsiri
“De” Necranlı Hristiyanlara: “Allah’ı bırakıp” yani İsa’ya, “size dünyada zarar, ahirette de fayda veremeyen şeye mi ibadet ediyorsunuz?” “Allah işitendir”; onların “Allah Meryem oğlu Mesih’tir ve üçün üçüncüsüdür” sözlerini işitir, “bilendir” onların sözlerini.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 75

Meryem oğlu Mesih ancak bir peygamberdir; ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Annesi de dosdoğru bir kadındı. İkisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara ayetleri nasıl açıklıyoruz; sonra bak, nasıl da çevriliyorlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Mel mesihu ibnu meryeme (Meryem oglu Mesih) illa rasul (ancak bir elcidir) kad halet min kablihir rusul (ondan once de elciler gelip gecmistir) ve ummuhu siddika (annesi de dosdogru bir kadindi) kana ye’kulani taam (ikisi de yemek yerlerdi) unzur (bak) keyfe nubeyyinu (nasil acikliyoruz) lehumul ayat (onlara ayetleri) summe unzur (sonra yine bak) enna yu’fekun (nasil cevriliyorlar)

Mukatil Tefsiri
Sonra İsa hakkında haber verdi ve şöyle buyurdu: “Meryem oğlu Mesih ancak bir peygamberdir; ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir ve annesi de dosdoğru bir kadındı”, yani mümin idi; nitekim şu sözünde olduğu gibi: “O, çok doğru bir peygamberdi” (Meryem 56), yani mümin bir peygamberdi. Bu, Cebrâil ona “Ben ancak Rabbinin elçisiyim” (Meryem 19) dediği zaman oldu ve karnında Mesih vardı; o da Cebrâil’e iman etti ve Meryem oğlu Mesih’i tasdik etti; bundan dolayı “sıddîka” diye isimlendirildi. O sırada Beytülmakdis’te mihrabdaydı. “İkisi de yemek yerlerdi”; eğer ilah olsalardı yemek yemezlerdi. “Bak ey Muhammed, onlara ayetleri nasıl açıklıyoruz”; yani İsa ve Meryem hakkında onların yemek yemeleriyle ilgili delilleri açıklıyoruz; halbuki ilahlar yemek yemez. “Sonra bak nasıl çevriliyorlar”; yani nereden yalan söylüyorlar; böylece onların tek bir ilah olduğunu bildirdi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 74

Hâlâ Allah’a tevbe edip O’ndan bağışlanma dilemezler mi? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E fe la yetubune ilallahi (hala Allaha tevbe etmeyecekler mi) ve yestagfirunehu (ve Ondan bagislanma istemeyecekler mi) vallahu gafurun rahim (Allah bagislayandir merhametlidir)

Mukatil Tefsiri
Sonra onları ayıplayarak şöyle buyurdu: “Hâlâ Allah’a tevbe etmezler mi ve O’ndan bağışlanma dilemezler mi?” yani şirkten tevbe etmezler mi? Eğer bunu yaparlarsa Allah onları bağışlar. “Allah çok bağışlayandır” onların günahlarını, “çok merhamet edendir” onlara.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 73

Andolsun, “Allah üçün üçüncüsüdür” diyenler kâfir oldular. Oysa tek bir ilahtan başka ilah yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, içlerinden inkâr edenlere mutlaka elem verici bir azap dokunacaktır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Le kad keferallezine (gercekten kafir oldular o kimseler ki) kalu (dediler) innallahe salisu selase (Allah ucun ucuncusudur) ve ma min ilahin illa ilahun vahid (oysa tek ilahtan baska ilah yoktur) ve in lem yentehu (eger vazgecmezlerse) amma yekulun (dedikleri seyden) le yemessennellezine keferu minhum azabun elim (onlardan kafir olanlara aci bir azap dokunacaktir)

Mukatil Tefsiri
“Andolsun kâfir oldular ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler”; yani Melkânîler; Allah, Mesih ve Meryem dediler. Allah onların sözünü yalanlayarak şöyle buyurdu: “Tek bir ilahtan başka ilah yoktur. Eğer söyledikleri şirkten vazgeçmezlerse, içlerinden inkâr edenlere mutlaka elem verici bir azap dokunacaktır” yani acı verici azap; kılıçla öldürme ve hayatta kalanlara cizye bir ceza olarak.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 72

Andolsun, “Allah Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler kâfir oldular. Oysa Mesih şöyle demişti: “Ey İsrailoğulları! Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin. Kim Allah’a ortak koşarsa, Allah ona cenneti haram kılmıştır; onun barınağı ateştir. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Le kad keferallezine (gercekten kafir oldular o kimseler ki) kalu (dediler) innallahe huvel mesihu ibnu meryem (Allah Meryem oglu Mesihin kendisidir) ve kalel mesihu (oysa Mesih dedi ki) ya beni israile (ey Israilogullari) u’budullahe (Allaha kulluk edin) rabbi ve rabbekum (benim Rabbim ve sizin Rabbinizdir) innehu men yusrik بالله (kim Allaha ortak kosarsa) fe kad harramallahu aleyhil cennete (Allah ona cenneti haram kilmistir) ve me’vahun nar (ve barinagi atestir) ve ma liz zalimine min ensar (zalimler icin yardimcilar yoktur)

Mukatil Tefsiri
Onun sözü: “Andolsun kâfir oldular ‘Allah Meryem oğlu Mesih’tir’ diyenler”; bu Necranlı Hristiyanlardan Melkânîler hakkında indi; onların arasında Seyyid ve Âkıb ve başkaları vardı; “Allah Meryem oğlu Mesih’tir” dediler. “Mesih dedi ki: Ey İsrailoğulları! Allah’a ibadet edin; benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir” yani Allah’ı birleyin. “Kim Allah’a ortak koşarsa” yani “Allah Meryem oğlu Mesih’tir” der ve bu şirk üzere ölürse, “Allah ona cenneti haram kılmıştır ve onun barınağı ateştir ve zalimler için yardımcı yoktur” yani müşrikler için onları ateşten koruyacak kimse yoktur.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 71

Ve onlar bir fitne olmayacağını sandılar; böylece kör ve sağır oldular. Sonra Allah onların tevbesini kabul etti, sonra yine onların çoğu kör ve sağır oldu. Allah onların yaptıklarını görendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve hasibu (ve sandilar) ella tekune fitnetun (bir sinama olmayacagini) fe amu (bu yuzden korlestiler) ve sammu (ve sagirlastilar) summe تاب الله عليهم (sonra Allah tevbe kabul etti onlardan) summe amu (sonra yine korlestiler) ve sammu (ve sagirlastilar) kesirun minhum (onlardan cogu) vallahu basirun bima ya’melun (Allah yaptiklarini gorendir)

Mukatil Tefsiri
Onun sözü: “Ve onlar bir fitne olmayacağını sandılar” yani Yahudiler, şirk olmayacağını ve peygamberleri yalanlamaları ve öldürmeleri sebebiyle imtihan edilmeyeceklerini ve cezalandırılmayacaklarını sandılar; yani kıtlık ve şiddet gibi bir bela ile denenmeyeceklerini sandılar. “Böylece kör oldular” yani haktan, onu görmediler, “ve sağır oldular” yani haktan, onu işitmediler. “Sonra Allah onların tevbesini kabul etti” yani onları bağışladı ve belayı kaldırdı; fakat bela kaldırıldıktan sonra tevbe etmediler. “Sonra onların çoğu yine kör ve sağır oldu. Allah onların yaptıklarını görendir” yani peygamberleri öldürmeleri ve resulleri yalanlamaları.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 70

Andolsun biz İsrailoğullarından söz aldık ve onlara peygamberler gönderdik. Onlara her ne zaman nefislerinin hoşlanmadığı bir şeyle bir peygamber gelse, bir kısmını yalanladılar ve bir kısmını öldürüyorlardı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Le kad ehazna (gercekten aldik) misaka beni israile (israilogullarinin sozunu) ve erselna (ve gonderdik) ileyhim rusulen (onlara elciler) kullema caehum rasulun (ne zaman onlara bir elci geldiyse) bima la تهva enfusuhum (nefislerinin hoslanmadigi seylerle) ferikan kezzebu (bir kismini yalanladilar) ve ferikan yaktulun (bir kismini olduruyorlardi)

Mukatil Tefsiri
Onun sözü: “Andolsun biz İsrailoğullarından söz aldık” Tevrat’ta onunla amel etmeleri üzerine, “ve onlara peygamberler gönderdik” yani Allah onlara peygamberler gönderdi, “onlara her ne zaman bir peygamber gelse nefislerinin hoşlanmadığı şeyle” yani Yahudiler, “bir kısmını yalanladılar” yani Yahudiler; bir kısmı İsa’yı ve Muhammed’i yalanladı, “ve bir kısmını öldürüyorlardı” yani Yahudiler; peygamberlerin bir kısmını yalanladılar ve bir kısmını öldürdüler; yani İsrailoğullarında Zekeriyya ve Yahyâ’yı.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 69

Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Sâbiîler ve Hristiyanlar; kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve salih amel işlerse, onlar için korku yoktur ve onlar üzülmezler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Innellezine (suphesiz o kimseler ki) amenu (iman ettiler) vellezine hadu (yahudiler) ves sabiune (sabiiler) ven nesara (ve hiristiyanlar) men amene (kim iman ederse) بالله (Allaha) vel yevmil ahiri (ve ahiret gunune) ve amile صالحا (salih amel yaparsa) fe la havfun aleyhim (onlara korku yoktur) ve la hum yahzenun (ve onlar uzulmeyeceklerdir)

Mukatil Tefsiri
Onun sözü: “Şüphesiz iman edenler” yani tasdik edenler, “ve Yahudiler”, yani Yahudiler, “ve Sâbiîler”; bunlar Hristiyanlardan bir topluluktur, Nuh’un dinine yöneldiler ve bu üç gruptan ayrıldılar ve kendilerinin Nuh’un dini üzere olduklarını iddia ettiler, fakat yanıldılar; çünkü Nuh’un dini İslâm dini üzere idi, “ve Hristiyanlar”; bunlara Hristiyan denilmesinin sebebi, bu dini Nasıra denilen bir köyde ortaya çıkarmalarıdır. Allah şöyle buyurdu: “Kim bunlardan Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve salih amel işlerse” ve Muhammed gönderilmeden önce farzları yerine getirirse, onun için cennet vardır; fakat onlardan Muhammed gönderilinceye kadar yaşayan kimse için iman yoktur, ancak Muhammed’i tasdik ederse. Kim Allah’ın bir olduğuna ve ortağı olmadığına ve Muhammed’in getirdiğine ve amellerin karşılığının verileceği dirilişe iman ederse, “onlar için korku yoktur” yani azaptan, “ve onlar üzülmezler” yani ölümden.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 68

De ki: Ey kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirileni dosdoğru uygulamadıkça bir şey üzere değilsiniz. Rabbinden sana indirilen, onların çoğunun azgınlığını ve inkârını artıracaktır. Öyleyse kâfirler topluluğu için üzülme.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) ya ehlel kitabi (ey kitap ehli) lestum ala sey’in (hicbir temel uzerinde degilsiniz) hatta tukimut tevrate (Tevrati uygulayincaya kadar) vel incile (ve Incili) ve ma unzile (ve indirilen seyi) ileykum (size) min rabbikum (Rabbinizden) ve le yezidenne (elbette arttiracaktir) kesiran minhum (onlardan cogunu) ma unzile (indirilen sey) ileyke (sana) min rabbike (Rabbinden) tugyanen (azginlik) ve kufra (ve inkari) fe la te’se (uzulme) alel kavmil kafirin (kafir topluluga)

Mukatil Tefsiri
Sonra ona neyi tebliğ edeceğini bildirdi ve şöyle buyurdu: “De ki: Ey kitap ehli!” yani Yahudiler ve Hristiyanlar, “siz bir şey üzere değilsiniz” yani din konusunda hiçbir şey üzerinde değilsiniz, “Tevrat’ı ve İncil’i dosdoğru uygulamadıkça”, yani onları Allah’ın indirdiği gibi gerçek anlamda okuyup uygulamadıkça, “ve Rabbinizden size indirileni” yani Muhammed hakkında olan emri yerine getirmedikçe ve onu yerinden değiştirmedikçe. İşte Allah’ın kitap ehline tebliğ edilmesini emrettiği budur. “Ve elbette onların çoğunun Rabbinden sana indirilen” yani Kur’an’da bulunan recm ve kan hükümleri, “azgınlık ve inkârını artıracaktır”, yani Kur’an’ı inkâr etmelerini. “Öyleyse kâfirler topluluğu için üzülme” yani ey Muhammed, seni yalanladıkları için kitap ehli olan kâfirler üzerine üzülme.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 67

Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et; eğer bunu yapmazsan O’nun risaletini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Şüphesiz Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuher rasulu (ey elci) belliğ (duyur) ma unzile (indirilen seyi) ileyke (sana) min rabbike (Rabbinden) ve in lem tef’al (eger yapmazsan) fe ma bellağte (o zaman duyurmamis olursun) risaletehu (Onun mesajini) vallahu ya’simuke (ve Allah seni korur) minen nas (insanlardan) innallahe la yehdil kavmel kafirin (suphesiz Allah kafir toplulugu dogru yola iletmez)

Mukatil Tefsiri
Onun sözü: “Ey Peygamber! tebliğ et” yani Muhammed’e, “Rabbinden sana indirileni”; bu şu sebepledir ki Peygamber Yahudileri İslâm’a çağırdı ve daveti çoğalttı, fakat onlar alay etmeye başladılar ve şöyle dediler: “Ey Muhammed, Hristiyanların İsa bin Meryem’i sevgiyle benimsedikleri gibi sen de bizi mi öyle yapmaya çağırıyorsun?” Peygamber bunu görünce sustu. Bunun üzerine Allah Peygamber’i Allah’a davete teşvik etti ve onların yalanlaması ve alay etmelerinin onu engellememesini istedi ve şöyle buyurdu: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun risaletini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur”, yani Yahudilerden, öldürülmezsin. “Şüphesiz Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez”, yani Yahudileri. Bu ayet inince Peygamber öldürülme ve korkudan emin oldu ve şöyle dedi: “Beni terk eden de yardım eden de umurumda değil.” Çünkü Yahudilerin kendisine suikast düzenleyip onu öldürmesinden korkuyordu.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 66

Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rablerinden kendilerine indirileni dosdoğru uygulasalardı, üstlerinden ve ayaklarının altından yerlerdi. Onlardan orta yolu tutan bir topluluk vardır; fakat onların çoğunun yaptıkları ne kötüdür.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lev ennehum (eger onlar) ekamut tevrate (Tevrati uygulasalardi) vel incile (ve Incili) ve ma unzile (ve indirilen seyi) ileyhim (onlara) min rabbihim (Rablerinden) le ekelu (elbette yerlerdi) min fevkihim (ustlerinden) ve min tahti erculihim (ayaklarinin altindan) minhum (onlardan) ummetun muktesidetun (orta yolu tutan bir topluluk vardir) ve kesirun minhum (ve onlardan cogu) sae ma ya’melun (ne kotu isler yaparlar)

Mukatil Tefsiri
“Eğer onlar Tevrat’ı ve İncil’i dosdoğru uygulasalardı” yani içlerinde bulunan recm, zina ve diğer hükümlerle amel etselerdi ve Allah’ın indirdiği Tevrat’ı yerlerinden değiştirmeselerdi; İncil’de ise Muhammed’in vasfı vardır; Tevrat’ta da Muhammed’in vasfı, recm ve kan hükümleri ve diğerleri vardır; bunları yerlerinden değiştirmeselerdi, “ve Rablerinden kendilerine indirileni” yani Tevrat ve İncil’de bulunan Muhammed’in vasfını ve ona iman etmeyi dosdoğru uygulasalardı ve onun vasfını değiştirmeselerdi, “elbette üstlerinden yerlerdi” yani yağmurdan, “ve ayaklarının altından” yani yerden çıkan bitkiden yerlerdi. Sonra şöyle dedi: “Onlardan orta yolu tutan bir topluluk vardır” yani Tevrat ve İncil ehlinin müminlerinden doğru ve adil bir topluluk vardır; Tevrat ehli arasında bunlar Abdullah bin Selâm ve arkadaşlarıdır; İncil ehli arasında ise İsa bin Meryem’in dini üzere olanlardır ve onlar otuz iki kişidir. Sonra şöyle buyurdu: “Onların çoğu” yani kitap ehlinin kâfirleri, “yaptıkları ne kötüdür” yani yaptıkları ne kötü idi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 65

Eğer kitap ehli iman etselerdi ve sakınsalardı, elbette onların kötülüklerini örterdik ve onları nimet cennetlerine sokardık.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lev enne (eger gercekten) ehlel kitabi (kitap ehli) amenu (iman etselerdi) vettekav (ve sakinsalardi) le kefferna (elbette orterdik) anhum seyyiatihim (kotuluklerini) ve le edhalnahum (ve elbette sokardik onlari) cennatin نعيم (nimet cennetlerine)

Mukatil Tefsiri
Onun sözü: “Eğer kitap ehli” yani Yahudiler ve Hristiyanlar, “iman etselerdi” yani Allah’ın birliğini tasdik etselerdi, “ve sakınsalardı” yani şirkten sakınsalardı, “elbette onların kötülüklerini örterdik” yani onların günahlarını silerdik, “ve onları nimet cennetlerine sokardık”.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 64

Yahudiler dediler ki: “Allah’ın eli bağlıdır.” Onların elleri bağlansın ve söyledikleri sözden dolayı lanetlensinler. Hayır! O’nun iki eli de açıktır; dilediği gibi infak eder. Rabbinden sana indirilen, onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracaktır. Biz onların arasına kıyamet gününe kadar düşmanlık ve kin attık. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışırlar. Allah bozguncuları sevmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kaletil yehudu (ve dediler yahudiler) yedullahi magluletun (Allahin eli baglidir) gullat eydihim (baglansin kendi elleri) ve luinu (ve lanetlendiler) bima kalu (dedikleri sey sebebiyle) bel yedahu mebsutatan (aksine Onun iki eli aciktir) yunfiku (harcar) keyfe yesa (diledigi gibi) ve le yezidenne (elbette arttiracaktir) kesiran minhum (onlardan cogunun) ma unzile (indirilen sey) ileyke (sana) min rabbike (Rabbinden) tugyanen (azginlik) ve kufra (ve inkari) ve elkayna (ve saldik) beynehumul adavete (aralarina dusmanlik) vel bagda (ve nefreti) ila yevmil kiyame (kiyamet gunune kadar) kullema evkadu (her ne zaman yaktilarsa) naren (bir ates) lil harbi (savas icin) etfeehallahu (Allah sondurdu onu) ve yesavne (ve kosarlar) fil ard (yeryuzunde) fesada (bozgunculuk icin) vallahu la yuhibbul mufsidin (Allah bozgunculari sevmez)

Mukatil Tefsiri
Yahudiler dediler ki; yani İbn Sûriyâ, Fanhâs adlı iki Yahudi ve Âzir b. Ebî Âzir: “Allah’ın eli bağlıdır.” Yani Allah’ın eli sıkıdır, bize karşı tutmuştur; bize hayır vermek için açmaz, cömert değildir. Oysa Allah onlara rızkı genişletmişti. Fakat onlar isyan edip kendilerine haram kılınanı helal sayınca Allah rızkı daralttı. Bunun üzerine “Allah’ın eli bağlıdır” dediler; yani eli açılmaya engeldir dediler. Allah şöyle buyurdu: “Onların elleri bağlansın”; yani onların elleri hayırdan alıkonulsun. “Ve söyledikleri söz sebebiyle lanetlensinler.” Hayır, O’nun iki eli açıktır; yani hayırla açıktır. Dilediği gibi verir; Allah dilerse rızkı genişletir, dilerse daraltır. Onlar O’nun kullarıdır ve O’nun kudreti altındadır.

Sonra buyurdu: “Onlardan birçoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracaktır”; yani Benî Nadîr’den Yahudiler, sana Rabbinden indirilen şey sebebiyle —yani recm hükmü, kanlar hakkındaki hükümler ve Muhammed’in vasfı— azgınlık ve küfür bakımından artacaklardır; yani Kur’an’ı inkâr edeceklerdir. “Biz onların arasına düşmanlık ve kin attık”; yani Yahudilerle Hristiyanlar arasına. Aralarında birbirlerine buğz eder, birbirlerini söverler. Bu durum kıyamet gününe kadar devam eder; Yahudi Hristiyanı sevmez, Hristiyan da Yahudiyi sevmez. “Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa Allah onu söndürmüştür”; yani ne zaman Muhammed’e karşı savaş hususunda bir hile ve plan üzere birleşseler, Allah onların işini dağıtır ve hilelerinin ateşini söndürür; hiçbir zaman bir başarı elde edemezler. “Yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışırlar”; yani yeryüzünde günahlarla amel ederler. “Allah bozguncuları sevmez”; yani günah işleyenleri sevmez.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 63

Din bilginleri ve âlimler onları günah söz söylemekten ve haram yemekten men etselerdi ya! Yaptıkları ne kötüdür!

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Levla yenhahumur rabbaniyyune (onlari engellemeli degil miydi alimler) vel ahbaru (ve din bilginleri) an kavlihimul ism (gunah sozlerinden) ve eklihimus suht (ve haram yemelerinden) le bi’se ma kanu yasneun (ne kotudur yaptiklari)

Mukatil Tefsiri
Din bilginleri ve âlimler onları günah söz söylemekten ve haram yemekten alıkoysalar ya! Burada rabbanîler ibadet edenler, ahbar ise âlimler ve fakihlerdir; Harun soyundan gelen ve Yahudilerin ileri gelenleridir. Onları şirkten ve rüşvet yemekten men etmeliydiler. Onların yaptıkları ne kötüdür; çünkü onları bundan alıkoymadılar. Bu ayette hem rüşvet yiyenler hem de onları engellemeyen din adamları kınanmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 62

Onlardan birçoğunun günaha, düşmanlığa ve haram yemeye koşuştuklarını görürsün. Yaptıkları ne kötüdür!

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve tera (ve gorursun) kesiran minhum (onlardan cogunu) yusariune (kosusurlar) fil ismi (gunahta) vel udvani (ve dusmanlikta) ve eklihimus suht (ve haram yemelerinde) le bi’se ma kanu ya’melun (ne kotudur yaptiklari)

Mukatil Tefsiri
Onlardan birçoğunu günaha koşarken görürsün; yani masiyete. Düşmanlığa; yani zulme ve şirke. Haram yemeye; yani rüşvete. Bu, özellikle Ka‘b b. Eşref hakkında idi; çünkü hükümde rüşvet alır ve zulümle hükmederdi. Yaptıkları ne kötüdür.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 61

Size geldiklerinde “İman ettik” derler; oysa onlar küfürle gelmişlerdir ve yine onunla çıkmışlardır. Allah onların gizlediklerini daha iyi bilmektedir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iza (ve ne zaman) caukum (size geldiklerinde) kalu (derler) amenna (iman ettik) ve kad dehalu (oysa girdiler) bil kufri (inkarla) ve hum kad haracu (ve ciktiklarinda da) bihi (onunla) vallahu (ve Allah) a’lemu (daha iyi bilir) bima kanu yektumun (gizledikleri seyleri)

Mukatil Tefsiri
Onlar sana geldiklerinde “İman ettik” derler; yani Muhammed’e iman ettik derler. Halbuki sana küfrü gizleyerek girerler ve yanından küfürle çıkarlar. Allah onların kalplerinde gizledikleri küfrü daha iyi bilendir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 60

De ki: “Allah katında bundan daha kötü bir karşılığı size haber vereyim mi? Allah’ın lanetlediği, gazap ettiği, içlerinden maymunlar ve domuzlar kıldığı ve tağuta tapanlar; işte onlar makamca daha kötü ve doğru yoldan daha sapkındırlar.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) hel unebbiukum (size haber vereyim mi) bi serrin (daha kotusunu) min zalike (bundan) mesubeten (karsilik olarak) indallahi (Allah katinda) men leanehullahu (Allahin lanetledigi kimseyi) ve gadibe aleyhi (ve gazap ettigi) ve ceale minhumul kiradete (ve bazilarini maymun yapti) vel hanazire (ve domuzlar) ve abedet tagut (ve taguta kulluk edenler) ulaike (iste onlar) serrun (daha kotudur) mekanen (yer bakimindan) ve adallu (ve daha sapiktir) an sevais sebil (dogru yoldan)

Mukatil Tefsiri
Yahudiler müminlere “Sizin dünya ve ahirette nasibiniz en az olan topluluk olduğunuzu biliyoruz” dediler. Bunun üzerine Allah buyurdu: De ki: Allah katında bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Yani müminlerden daha kötü olanı. Yahudiler “Kim onlar ey Muhammed?” dediler. Peygamber dedi ki: Allah’ın lanetlediği ve gazap ettiği kimseler; onlar Yahudilerdir. Onlardan bir kısmını maymunlar ve domuzlar kıldı; maymunlar balık olayıyla, domuzlar ise sofra olayıyla ilgilidir. Tağuta tapanlar; yani şeytana kulluk edenlerdir. İşte onlar dünya bakımından daha kötü bir makamda ve doğru yoldan daha sapkındır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 59

De ki: “Ey kitap ehli! Bizden hoşlanmamanızın sebebi yalnızca Allah’a, bize indirilene ve daha önce indirilene iman etmemiz ve sizin çoğunuzun fasık olmanız değil mi?”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) ya ehlel kitabi (ey kitap ehli) hel tenkimune (kin besliyor musunuz) minna (bizden) illa (ancak) en amenna (iman etmemizden) بالله (Allaha) ve ma unzile (ve indirilene) ileyna (bize) ve ma unzile (ve indirilene) min kablu (bizden once) ve enne ekserekum (ve cogu sizin) fasikun (fasik kimselerdir)

Mukatil Tefsiri
De ki: Ey kitap ehli! Bizden hoşlanmamanızın sebebi yalnızca Allah’a iman etmemiz, bize indirilene ve daha önce indirilene iman etmemiz ve sizin çoğunuzun fasık olması değil midir? Peygamber’e Ebû Yâsir, Huyey b. Ahtab, Nâfi‘ b. Ebî Nâfi‘, Âzir b. Ebî Âzir, Hâlid ve Zeyd b. Amr, Ezr b. Ebî Ezr ve Eşya‘ geldiler ve ona hangi peygamberlere iman ettiğini sordular. Peygamber dedi ki: “Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlara indirilene, Musa’ya ve İsa’ya verilene ve peygamberlere Rablerinden verilene iman ederiz, onların hiçbirini ayırmayız ve biz O’na teslim olanlarız” (Bakara 136). İsa’yı zikredince onun peygamberliğini inkâr ettiler ve “Biz İsa’ya ve ona iman edenlere iman etmeyiz” dediler. Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi: Ey kitap ehli! Bizden hoşlanmamanızın sebebi yalnızca Allah’a iman etmemiz, bize indirilene yani Muhammed’in Kur’an’ına iman etmemiz ve daha önce indirilen kitaplara iman etmemiz ve sizin çoğunuzun fasık olmasıdır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 58

Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence edinirler. Bu, onların akletmeyen bir topluluk olmalarındandır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iza (ve ne zaman) nadeytum (cagirdiginizda) iles salati (namaza) ittehazuha (onu edinirler) huzuven (alay konusu) ve laiben (ve eglence) zalike (iste bu) bi ennehum (cunku onlar) kavmun (bir topluluktur) la ya’kilun (akletmezler)

Mukatil Tefsiri
Namaza çağırdığınızda onu alay ve oyun edinirler; yani alay ederek ve boş sayarak. Yahudiler ezanı duyduklarında ve Müslümanların namaza kalktıklarını gördüklerinde “kalktılar, kalkmasınlar” derlerdi. Rükû ettiklerini gördüklerinde “rükû ettiler, etmesinler” derlerdi. Secde ettiklerini gördüklerinde güler ve “secde ettiler, etmesinler” derlerdi ve alay ederlerdi. Bu onların akletmeyen bir topluluk olmalarındandır; eğer akılları olsaydı bu sözü söylemezlerdi (Maide 58).

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 57

Ey iman edenler, sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve eğlence edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer mümin iseniz Allah’tan sakının.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine (ey iman edenler) amenu (iman ettiniz) la tettehizullezine (edinmeyin o kimseleri) ittehazu (edindiler) dinekum (dininizi) huzuven (alay konusu) ve laiben (ve eglence) minellezine (o kimselerden ki) utul kitabe (kendilerine kitap verildi) min kablikum (sizden once) vel kuffare (ve kafirleri) evliyae (dostlar) vettekullahe (ve Allahtan sakinin) in kuntum (eger iseniz) muminin (muminler)

Mukatil Tefsiri
Ey iman edenler; bu, dilleriyle iman ettiklerini söyleyen fakat kalplerinde iman bulunmayan münafıklar hakkında inmiştir. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun edinenleri dost edinmeyin; yani İslam’ı alaya alan ve boş sayanları. Münafıklar Yahudilerle dostluk kuruyor ve onları dost ediniyorlardı. Kendilerine kitap verilenler Yahudilerdir; çünkü onlara Tevrat, Muhammed ümmetinden önce verilmiştir. Onları dost edinmeyin ve kâfirleri de dost edinmeyin; yani Yahudilerin kâfirlerini ve Arap müşriklerini. Sonra onları uyardı: Eğer mümin iseniz Allah’tan sakının; yani eğer tasdik ediyorsanız onları dost edinmeyin. Bu, Abdullah b. Übey, Abdullah b. Netîl ve Ebû Lubâbe gibi kimseler hakkında idi; Yahudilere “Eğer siz çıkarılırsanız biz de sizinle çıkarız” dedikleri zaman bu ayet indirildi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 56

Kim Allah’ı, Resûlünü ve iman edenleri dost edinirse, şüphesiz Allah’ın taraftarları galip gelenlerin ta kendileridir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve men yetevelle (ve kim dost edinirse) allahe (Allahi) ve rasulehu (ve elcisini) vellezine (ve o kimseleri ki) amenu (iman ettiler) fe inne (suphesiz) hizballahi (Allahin taraftarlari) humul galibun (galip gelenlerin ta kendileridir)

Mukatil Tefsiri
Kim Allah’ı, Resûlünü ve iman edenleri dost edinirse; yani Ali b. Ebî Tâlib’i dost edinirse, şüphesiz Allah’ın taraftarları galip gelenlerin ta kendileridir. Yani Allah’ın, Resûlünün ve iman edenlerin tarafında olanlar galiptir. Önce Ali b. Ebî Tâlib’i zikretti, sonra Müslümanları ve kitap ehlinden iman edenleri, içlerinde Abdullah b. Selâm ve diğerleri vardır; onlar Yahudilere karşı galip geldiler, onları öldürdüler ve Medine’den Şam’a, Ezriat’a ve Eriha’ya sürdüler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 55

Sizin veliniz ancak Allah, O’nun Resûlü ve iman edenlerdir; onlar ki namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve rükû halindedirler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Innema veliyyukum (sizin dostunuz ancak) allahu (Allahtir) ve rasuluhu (ve elcisi) vellezine (ve o kimseler ki) amenu (iman ettiler) ellezine (o kimseler ki) yukimunes salate (namazi kilanlar) ve yu’tunez zekate (zekati verenler) ve hum rakiun (ve onlar boyun egenlerdir)

Mukatil Tefsiri
Sizin veliniz ancak Allah, Resûlü ve iman edenlerdir; onlar namazı kılar, zekâtı verir ve rükû halindedirler. Bu, Abdullah b. Selâm ve arkadaşları hakkında oldu. Onlar öğle namazı sırasında Peygamber’e dediler ki: “Yahudiler İslam sebebiyle bize düşmanlık gösterdiler, bizimle konuşmuyorlar ve bizimle hiçbir şeyde bir araya gelmiyorlar; evlerimiz onların arasında ve bu mescid dışında konuşabileceğimiz kimse bulamıyoruz.” Bunun üzerine bu ayet indi. Peygamber ayeti okudu, onlar da “Allah’a, Resûlüne ve müminlere dostlar olarak razı olduk” dediler. İnsanlar farz namazdan sonra nafile namaz kılıyorlardı; bu da öğle namazı idi. Peygamber mescidin kapısına çıktı, mescidden çıkan bir miskin gördü ve o Allah’a hamdediyordu. Peygamber onu çağırdı ve “Sana biri bir şey verdi mi?” dedi. O da “Evet ey Allah’ın Peygamberi” dedi. “Sana kim verdi?” dedi. O da “Ayakta duran kişi bana yüzüğünü verdi” dedi; yani Ali b. Ebî Tâlib. Peygamber “Hangi halde verdi?” dedi. “Rükû hâlinde verdi” dedi. Bunun üzerine Peygamber tekbir getirdi ve “Allah’a hamdolsun ki Ali’yi bu faziletle özel kıldı” dedi. Bunun üzerine Allah “Namaz kılanlar, zekât verenler ve rükû hâlinde olanlar” buyurdu.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 54

Ey iman edenler, sizden kim dininden dönerse, Allah yakında öyle bir topluluk getirir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzetlidirler; Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. Bu Allah’ın lütfudur, onu dilediğine verir. Allah geniştir, bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine (ey iman edenler) amenu (iman ettiniz) men yertedde (kim donerse) minkum (sizden) an دينه (dininden) fe sevfe yetillahu (yakinda Allah getirecektir) bi kavmin (bir topluluk) yuhibbuhum (Onlari sever) ve yuhibbunehu (ve onlar da Onu severler) ezilletin (gonullu) alel mu’minin (muminlere karsi) eizzetin (guclu) alel kafirin (kafirlere karsi) yucahidune (mucadele ederler) fi sebilillahi (Allah yolunda) ve la yehafune (ve korkmazlar) levmete laim (kinayanin kinamasindan) zalike (iste bu) fadlullahi (Allahin lutfudur) yu’tihi (verir onu) men yesa (diledigine) vallahu (ve Allah) واسع (genis lutuf sahibi) alim (bilendir)

Mukatil Tefsiri
Ey iman edenler, sizden kim dininden dönerse; bu, Uhud günü yenilgiye uğradıkları zaman oldu, Müslümanlardan bazıları şüpheye düştüler ve söylediklerini söylediler. Allah yakında öyle bir topluluk getirir ki onları sever ve onlar da O’nu sever. Resûlullah’ın vefatından sonra Benî Temîm, Benî Hanîfe, Benî Esed, Gatafân ve Kinde’den bazı kimseler, içlerinde Eş‘as b. Kays da olmak üzere irtidat ettiler. Bunun üzerine Allah, irtidat edenlerin yerine daha hayırlı kimseler getirdi: Kinde’nin Vehb kolu, Becîle’den Ahmes, Hadramut ve Himyer ile Hemdan’dan bir topluluk; onları kâfirlerin yerine bedel kıldı. Sonra onları niteledi: Müminlere karşı merhametli ve yumuşak, kâfirlere karşı güçlü ve şiddetlidirler. Allah onlarla dini güçlendirdi. Allah yolunda cihad ederler; yani Allah’a itaat yolunda düşmanla savaşırlar ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar; yani kendilerine kızanların kızmasına aldırmazlar. Bu Allah’ın lütfudur; yani İslam dinidir, onu dilediğine verir. Allah bu lütufta geniştir ve kime İslam’ı vereceğini bilendir. Bu kimseler hakkında ve onların yerine başkalarının getirilmesi hakkında şu ayet de indirilmiştir: “Eğer yüz çevirirseniz, sizin yerinize başka bir topluluk getirir, sonra onlar sizin gibi olmazlar” (Muhammed 38).

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 53

İman edenler de der ki: “Bunlar mı Allah adına en güçlü yeminleriyle sizinle beraber olduklarına yemin edenler?” Onların amelleri boşa gitmiştir ve hüsrana uğrayanlardan olmuşlardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve yekulullezine (ve derler o kimseler ki) amenu (iman ettiler) e haulai (bunlar mi) ellezine (o kimseler ki) اكسموا (yemin ettiler) billahi (Allaha) cehde eymanihim (en guclu yeminleriyle) innehum (suphesiz onlar) le meakum (sizinle beraberdi) habitat (bosa gitti) a’maluhum (amelleri) fe asbahu (ve oldular) hasirin (kaybedenler)

Mukatil Tefsiri
Allah, münafıklar hakkında Peygamberine haber verince bu ayeti indirdi. İman edenler birbirlerine derler ki: “Bunlar mı Allah’a en güçlü yeminleriyle yemin edenler?” Yani münafıklar. “Şüphesiz biz sizinle beraberiz” diye yemin etmişlerdi; yani sizin dininiz üzerindeyiz demişlerdi. Onların amelleri boşa gitmiştir; çünkü yaptıkları işler Allah için değildi. Böylece hüsrana uğrayanlardan oldular.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 52

Kalplerinde hastalık bulunanların onların arasında koşuşturduklarını görürsün; “Başımıza bir felaket gelmesinden korkuyoruz” derler. Umulur ki Allah bir fetih veya kendi katından bir emir getirir de içlerinde gizlediklerine pişman olurlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe terallezine (görürsün o kimseleri ki) fi kulubihim (kalplerinde) maradun (hastalik vardir) yusariune (kosusurlar) fihim (onlarin arasinda) yekulune (derler) nahsa (korkariz) en tusibena (bize gelmesinden) dairetun (bir felaketin) fe asallahu (umulur ki Allah) en yetiye (getirir) bil fethi (zaferi) ev emrin (veya bir isi) min indihi (kendi katindan) fe yusbihu (ve olurlar) ala ma اسروا (gizledikleri seye) fi enfusihim (iclerinde) nadimin (pisman)

Mukatil Tefsiri
Sonra Allah onların ancak münafıklar tarafından dost edinildiğini bildirdi; çünkü onlar Yahudilerle söylediklerinde uyuşmuşlardı. Kalplerinde hastalık bulunanları görürsün; bu hastalık şüphedir ve onlar münafıklardır. Onların arasında koşuştururlar; yani Medine’de Yahudilere dostlukta acele ederler. “Başımıza bir felaket gelmesinden korkuyoruz” derler; yani Yahudilerin Müslümanlara galip gelmesinden korkuyoruz. Münafıklardan seksen dört kişi vardı; Abdullah b. Übey, Ebû Nâfi‘ ve Ebû Lubâbe de onların arasındaydı. Dediler ki: “Yahudilerle aramızda bir ahid yapalım ve onları dost edinelim; çünkü yarın ne olacağını bilmiyoruz. Muhammed’in yardım görmemesinden korkuyoruz; böyle olursa aramızdaki bağ kopar ve onlardan borç ve yiyecek elde edemeyiz.” Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: Umulur ki Allah bir fetih getirir; yani Muhammed’e yardım eder ki onlar bundan ümit kesmişlerdi. Veya kendi katından bir emir getirir; yani Kurayza’nın öldürülmesi ve Nadir’in Ezriat’a sürülmesi. Münafıklar Kurayza ve Nadir’e yapılanı görünce söylediklerine pişman oldular. Böylece içlerinde gizlediklerine pişman olarak sabahlarlar.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 51

Ey iman edenler, Yahudileri ve Hristiyanları dostlar edinmeyin; onlar birbirlerinin dostlarıdır. Sizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalim toplumu doğru yola iletmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine (ey iman edenler) amenu (iman ettiniz) la tettehizul yehude (yahudileri edinmeyin) ven nesara (ve hiristiyanlari) evliyae (dostlar) ba’duhum (onlarin bazisi) evliyau ba’din (digerlerinin dostlaridir) ve men yetevellehum (ve kim dost edinirse onlari) minkum (sizden) fe innehu (suphesiz o) minhum (onlardandir) innallaha (suphesiz Allah) la yehdil kavmez zalimin (zalim toplulugu dogru yola iletmez)

Mukatil Tefsiri
Ey iman edenler, bu ayet Müslümanlardan iki kişi hakkında indi. Yahudileri ve Hristiyanları dostlar edinmeyin; onlar birbirlerinin dostlarıdır. Uhud günü olunca, Müslümanlardan bazıları kâfirlerin kendilerine galip gelmesinden korktular. İçlerinden biri dedi ki: “Ben falan Yahudiye giderim ve Yahudiliğe girerim; çünkü kâfirlerin bize üstün gelmesinden korkuyorum.” Diğeri ise dedi ki: “Ben de Şam’a giderim ve orada Hristiyanlara katılırım.” Bunun üzerine bu ayet indi: Ey iman edenler, Yahudileri ve Hristiyanları dostlar edinmeyin; onlar birbirlerinin dostlarıdır. Sizden kim onları dost edinirse, yani müminlerden kim onları dost edinirse, o onlardandır; yani onlara katılır ve onlarla beraber olur. Çünkü müminler kâfirleri dost edinmez. Şüphesiz Allah zalim toplumu doğru yola iletmez.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 50

Yoksa cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanan bir topluluk için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E fe hukmel cahiliyyeti (yoksa cahiliye hukumunu mu) yebgun (ariyorlar) ve men ahsenu (ve kim daha guzeldir) minallahi (Allahtan) hukmen (hukum bakimindan) li kavmin (bir topluluk icin) yukinun (kesin inanan)

Mukatil Tefsiri
Ka‘b b. Eşref, Malik b. Dayf ve Ka‘b b. Esed Peygambere şöyle dediler: “Senin hükmüne razı olmayız.” Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: Onlar cahiliye hükmünü mü istiyorlar; yani Muhammed gönderilmeden önce aralarında uyguladıkları zulüm hükmünü mü? Allah’tan daha güzel hüküm veren kim vardır? Yani hiçbir kimse Allah’tan daha güzel hüküm veremez. Bu, kesin olarak inanan bir topluluk içindir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 49

Ve aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların hevalarına uyma ve seni Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından saptırmalarından sakın. Eğer yüz çevirirlerse bil ki Allah onlara günahlarının bir kısmı sebebiyle musibet vermek istiyor. Şüphesiz insanların çoğu fasıktır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve enihkum (ve hukum ver) beynehum (aralarinda) bima enzelallah (Allahin indirdigiyle) ve la tettebi (ve uyma) ehvaehum (heveslerine) vahzerhum (ve sakın onlardan) en yeftinuke (seni saptirmalarindan) an ba’di (bir kismini) ma enzelallahu (Allahin indirdigi seyin) ileyke (sana) fe in tevellev (eger yuz cevirirlerse) fa’lem (bil ki) ennema (suphesiz) yuridullahu (Allah istiyor) en yusibehum (onlari cezalandirmayi) bi ba’di zunubihim (gunahlarinin bazisi sebebiyle) ve inne kesiran (ve suphesiz cogunlugu) minen nasi (insanlardan) le fasikun (fasiktir)

Mukatil Tefsiri
Allah şöyle buyurdu: Aralarında Allah’ın sana kitapta indirdiği ile hükmet; yani Yahudiler arasında. Çünkü Yahudilerin ileri gelenlerinden bir topluluk kendi aralarında şöyle dedi: “Haydi Muhammed’e gidelim, belki onu saptırır ve bulunduğu yoldan döndürürüz; o da bir insandır, belki söz dinler.” Ona geldiler ve şöyle dediler: “Kureyza hakkında, daha önce yaptığımız gibi kanlar konusunda bizim lehimize hükmeder misin? Eğer bunu yaparsan sana biat ederiz ve sana itaat ederiz; biz sana biat edersek bütün kitap ehli de sana tabi olur, çünkü biz onların ileri gelenleri ve âlimleriyiz; onları yoldan çıkarır ve dinlerine döndürürüz.” Bunun üzerine Allah, Peygamberini uyardı: Onların hevalarına uyma, özellikle kanlar konusunda ve onlardan sakın; seni Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından saptırmasınlar. Eğer senin hükmünden yüz çevirirlerse bil ki Allah onlara dünyada bir kısmı günahları sebebiyle ceza vermek istiyor; yani öldürme ve Medine’den Şam’a sürülme ile. Bu da Peygamber gönderilmeden önce aralarındaki kan dökmeleri sebebiyledir. Şüphesiz insanların çoğu, yani Yahudilerin ileri gelenleri, fasıktır; yani Allah’a isyan eden kimselerdir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 48

Sana da kitabı hak ile indirdik; kendinden önceki kitabı doğrulayıcı ve onu koruyup gözetici olarak. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve sana gelen haktan ayrılarak onların hevalarına uyma. Her biriniz için bir şeriat ve bir yol kıldık. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdikleriyle sizi denemek için böyle yaptı. Öyleyse hayırlarda yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır; o zaman hakkında ihtilaf ettiğiniz şeyleri size haber verecektir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve enzelnâ (ve indirdik) ileykel kitabe (sana kitabi) bil hakki (hak ile) musaddikan (dogrulayici olarak) lima (seyi ki) beyne yedeyhi (onundeki) minel kitabi (kitaptan) ve muheyminen (ve koruyucu olarak) aleyhi (ona) fahkum (o halde hukum ver) beynehum (aralarinda) bima enzelallah (Allahin indirdigiyle) ve la tettebi (ve uyma) ehvaehum (heveslerine) amma caeke (sana gelenden) minel hakk (haktan) li kullin (her biri icin) cealna (kildik) minkum (sizden) sir’aten (bir seriat) ve minhaca (ve bir yol) ve lev saallahu (eger dileseydi Allah) le cealekum (elbette sizi kilardi) ummeten vahideten (tek bir ummet) ve lakin (fakat) li yebluvekum (sizi denemek icin) fi ma atakum (size verdiginde) festebikul hayrat (o halde hayirlarda yarisin) ilallahi (Allaha) merciukum (donusunuz) cemian (hep birlikte) fe yunebbiukum (ve haber verecek size) bima kuntum (oldugunuz seylerden) fihi تختلفون (ayriliga dustugunuz)

Mukatil Tefsiri
Allah şöyle buyurdu: Sana kitabı indirdik; yani ey Muhammed, Kur’an’ı hak ile indirdik, onu boş yere ve batıl olarak indirmedik. O, kendinden önceki kitapları doğrulayıcıdır ve onların üzerinde gözetici ve şahit olandır. Yani Muhammed’in Kur’an’ı, kendinden önce indirilen kitapların Allah’tan geldiğine şahitlik eder. Artık aralarında Allah’ın sana indirdiği ile hükmet ve Yahudilerin hevalarına uyma, sana gelen haktan, yani Kur’an’dan sapma. Sizden her birine bir şeriat ve bir yol kıldık; yani Müslümanlar ve kitap ehli için bir sünnet ve bir yol. Tevrat ehlinin şeriatında kasten öldürmede kısas vardır, diyet yoktur; zina eden evli için recm vardır. İncil ehlinin şeriatında kasten öldürmede affetme vardır, ne kısas ne diyet vardır; zinada ise recm yoktur, yalnızca celde vardır. Muhammed ümmetinin şeriatında ise kasten öldürmede kısas, diyet ve affetme vardır; zinada evli olmayan için celde, evli olan için recm vardır. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, yalnızca İslam dini üzere, fakat size verdikleriyle sizi denemek için böyle yaptı; yani size verilen kitap ve sünnet ile, kimin itaat edip kimin isyan edeceğini ortaya çıkarmak için. Öyleyse ey Muhammed ümmeti, hayırlı işlerde yarışın, size bildirilen yol ve sünnet üzere. Hepinizin dönüşü Allah’adır; siz ve kitap ehli ahirette O’na döneceksiniz ve hakkında ihtilaf ettiğiniz şeyleri size haber verecektir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 47

İncil ehli, Allah’ın onda indirdiği ile hükmetsin. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıkların ta kendileridir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vel yahkum (ve hukum versin) ehlul incili (Incil ehli) bima enzelallahu (Allahin indirdigiyle) fih (onda) ve men lem yahkum (ve kim hukum vermezse) bima enzelallah (Allahin indirdigiyle) fe ulaike (iste onlar) humul fasikun (fasiklarin ta kendileridir)

Mukatil Tefsiri
İncil ehli olan âlimler ve rahipler, Allah’ın İncil’de indirdiğiyle hükmetsinler; yani affetme ile. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, öldüren ve yaralayan hakkında affetmeyip kısas uygularsa işte onlar Allah’a asi olan fasıkların ta kendileridir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 46

Onların izleri üzerine Meryem oğlu İsa’yı, önündeki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak gönderdik ve ona içinde hidayet ve nur bulunan İncil’i verdik; kendisinden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı, sakınanlar için bir hidayet ve öğüt olarak.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kaffeyna (ve gonderdik) ala asarihim (izleri uzerine) bi isebne meryeme (Meryem oglu Isayi) musaddikan (dogrulayici olarak) lima (seyi ki) beyne yedeyhi (onundeki) minet tevrati (Tevrattan) ve ateynahu (ve verdik ona) el incile (Incili) fihi (onda) huden (hidayet) ve nurun (ve nur) ve musaddikan (ve dogrulayici olarak) lima (seyi ki) beyne yedeyhi (onundeki) minet tevrati (Tevrattan) ve huden (ve hidayet) ve mev’izaten (ve ogut) lil muttekin (sakınanlar icin)

Mukatil Tefsiri
Tevrat ehlinin ardından onların izleri üzerine Meryem oğlu İsa’yı gönderdik; o, önündeki Tevrat’ı doğrulayıcı idi. Ona İncil’i verdik; onda sapıklıktan bir hidayet ve karanlıktan bir aydınlık vardır. İncil de kendinden önceki Tevrat’ı doğrular ve sakınanlar için bir hidayet ve bir öğüttür.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 45

Orada onlara şunu yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara kısas vardır. Kim bunu bağışlarsa bu onun için kefarettir. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ketebna (ve yazdik) aleyhim (onlara) fiha (onda) ennen nefse (cana can) bin nefsi (karsilik) vel ayne (goze goz) bil ayni (karsilik) vel enfe (buruna burun) bil enfi (karsilik) vel uzune (kulaga kulak) bil uzuni (karsilik) ves sinne (dise dis) bis sinni (karsilik) vel curuha (yaralara) kisas (karsilik vardir) fe men tesaddaka (kim bagislarsa) bihi (onu) fe huve (o) keffaretun (kefaret olur) lehu (kendisi icin) ve men lem yahkum (ve kim hukum vermezse) bima enzelallah (Allahin indirdigiyle) fe ulaike (iste onlar) humuz zalimun (zalimlerin ta kendileridir)

Mukatil Tefsiri
Biz onlara Tevrat’ta şunu yazdık ve farz kıldık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara kısas vardır. Bunun benzeri şu ayettedir (Mücadele 21), yani Allah hükmetti ve farz kıldı. Kim öldürme ve yaralama hakkından vazgeçer ve bağışlarsa bu onun için kefaret olur. Yani kim yaralayanı affederse bu affı, yaralayan için kefaret olur; artık ona kısas ve diyet gerekmez. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, yani Tevrat’taki hükümlerle hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 44

Şüphesiz biz Tevrat’ı indirdik; onda hidayet ve karanlıktan bir aydınlık vardır. Onunla peygamberler hükmederlerdi; Allah’a teslim olan bu peygamberler Yahudiler hakkında onunla hüküm verirlerdi. Rabbaniler ve âlimler de Allah’ın kitabından kendilerine emanet edilen şeyle hükmederlerdi ve onlar bunun üzerine şahitlerdi. Artık insanlardan korkmayın, benden korkun ve ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Onlar seni nasıl hakem yapıyorlar, oysa yanlarında Tevrat vardır ve içinde Allah’ın hükmü vardır; yani evli için recm ve kanlarda kısas. Sonra bundan sonra yüz çevirirler; yani Tevrat’taki açıklamadan sonra onu terk ederler. İşte onlar iman edenler değildir; Tevrat’taki hükme razı olmadıkları için.

Mukatil Tefsiri
Allah Tevrat hakkında şöyle buyurdu: Şüphesiz biz Tevrat’ı indirdik; onda hidayet ve karanlıktan bir aydınlık vardır. Musa’dan Meryem oğlu İsa’ya kadar gelen peygamberler onunla hükmederlerdi ve hepsi Allah’a teslim olmuş kimselerdi. Rabbaniler, yani Tevrat ehlinin ibadet edenleri ve Harun soyundan olanlar ve âlimler, yani okuyucuları ve bilginleri de Allah’ın kitabından kendilerine emanet edilen şeyle hükmederlerdi. Bu emanet recm hükmü ve Muhammed’in gönderileceği bilgisiydi. Onlar bunun üzerine şahitlerdi. Medine Yahudilerine denildi ki: İnsanlardan korkmayın; yani Hayber Yahudilerinden çekinmeyin ki onlara recm hükmünü ve Muhammed’in sıfatını açıklayasınız; benden korkun eğer bunu gizlerseniz. Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın; yani elde ettikleri az bir dünya menfaati karşılığında. Kim Tevrat’ta Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, yani recm hükmünü ve Muhammed’in sıfatını gizlerse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.

Onlar kalkmak istediklerinde Benî Kurayza’dan Ebu Lubabe, Şu‘be b. Amr, Râfi‘ b. Harimle ve Şâs b. Amr Peygambere şöyle dediler: “Kardeşlerimiz Benî Nadir, Ka‘b b. Eşref, Ka‘b b. Esed, Mâlik b. Dayf ve diğerleriyle bizim babamız birdir ve dinimiz birdir. Benî Nadir bizden birini öldürdüğünde bize yetmiş vesak hurma veriyorlardı; biz onlardan birini öldürdüğümüzde ise bizden yüz kırk vesak hurma alıyorlardı. Yaralarımız da onların yaralarının yarısıdır. Ey Muhammed, aramızda hüküm ver.” Bunun üzerine Peygamber şöyle dedi: “Kurayzalı’nın kanı, Nadirli’nin kanına denktir; kan konusunda da diyet konusunda da Nadirli’nin Kurayzalı’ya bir üstünlüğü yoktur.” Bunun üzerine Ka‘b b. Eşref, Mâlik b. Dayf, Ka‘b b. Esed ve arkadaşları şöyle dediler: “Senin hükmüne razı olmayız, emrine de itaat etmeyiz. Önceki uygulamayı sürdüreceğiz. Çünkü sen bizim düşmanımızsın ve bize zarar vermek istiyorsun.” Bunun hakkında Allah şöyle buyurdu: Onlar cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Allah’tan daha güzel hüküm veren kim vardır, kesin olarak inanan bir topluluk için.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 43

Ellerinde içinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat olduğu halde seni nasıl hakem yapıyorlar, sonra da yüz çeviriyorlar? İşte onlar iman edenler değildir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve keyfe (ve nasil) yuhakkimuneke (seni hakem yapiyorlar) ve indehumut tevratu (oysa yanlarinda Tevrat var) fiha (onda) hukmullahi (Allahin hukmu vardir) summe (sonra) yetevellevne (yuz ceviriyorlar) min ba’di zalik (bundan sonra) ve ma ulaike (ve iste onlar) bil mu’minin (mumin degillerdir)

Mukatil Tefsiri
Onlar seni nasıl hakem yapıyorlar, oysa yanlarında Tevrat vardır ve içinde Allah’ın hükmü vardır; yani evli için recm ve kanlarda kısas. Sonra bundan sonra yüz çevirirler; yani Tevrat’taki açıklamadan sonra onu terk ederler. İşte onlar iman edenler değildir; Tevrat’taki hükme razı olmadıkları için.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 42

Onlar yalana kulak verenlerdir ve haram yiyenlerdir; yani hükümde rüşvet alanlardır. Eğer sana gelirlerse aralarında hükmet veya yüz çevir. Eğer yüz çevirirsen sana zarar veremezler. Eğer hükmedersen adaletle hükmet. Allah adaletli olanları sever.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Semmaune (dinlerler) lil kezibi (yalani) ekkalune (yerler) lis suhti (harami) fe in (eger) cauke (sana gelirlerse) fahkum (hukum ver) beynehum (aralarinda) ev a’rid (ya da yuz cevir) anhum (onlardan) ve in tu’rid (eger yuz cevirirsen) anhum (onlardan) fe len yedurruke (sana zarar veremezler) sey’a (hicbir sey) ve in hakemte (eger hukum verirsen) fahkum (hukum ver) beynehum (aralarinda) bil kıst (adaletle) innallaha (suphesiz Allah) yuhibbul muksitin (adaletli davrananlari sever)

Mukatil Tefsiri
Onlar yalana kulak verenlerdir ve rüşvet yiyenlerdir. Eğer sana gelirlerse, ey Muhammed, aralarında hükmet veya yüz çevir. Eğer yüz çevirirsen sana zarar veremezler. Eğer hükmedersen adaletle hükmet. Allah adaletli olanları sever. Sonra bu hüküm “Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet” ayetiyle neshedildi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 41

Ey peygamber! Ağızlarıyla “inandık” deyip kalpleri inanmamış olanlardan ve Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar yalana kulak verirler, sana gelmemiş başka bir topluluk için de kulak verirler; kelimeleri yerlerinden sonra değiştirirler. “Eğer size bu verilirse onu alın, eğer verilmezse sakının” derler. Allah kimin fitneye düşmesini isterse sen onun için Allah’tan hiçbir şeye güç yetiremezsin. İşte onlar Allah’ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada bir rezillik ve ahirette büyük bir azap vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuher rasulu (ey elci) la yahzunke (uzmesin seni) ellezine (o kimseler ki) yusariune (yarisirlar) fil kufri (inkarda) minellezine (o kimselerden ki) kalu (dediler) amenna (iman ettik) bi efvahihim (agizlariyla) ve lem tu’min (iman etmedi) kulubuhum (kalpleri) ve minellezine (ve o kimselerden ki) hadu (yahudi oldular) semmaune (dinlerler) lil kezibi (yalani) semmaune (dinlerler) li kavmin (bir topluluk icin) aharine (diger) lem ye’tuke (sana gelmeyen) yuharrifune (degistirirler) el kelime (kelimeleri) min ba’di mevadıihi (yerlerinden sonra) yekulune (derler) in utitum (eger size verilirse) haza (bu) fe huzuhu (alin onu) ve in lem tu’tevu (eger verilmezse size) fehzeru (sakinin) ve men yuridillahu (ve Allah kimi isterse) fitnetehu (fitnesini) fe len temlike (asla guc yetiremezsin) lehu (ona) minallahi (Allaha karsi) sey’a (hicbir seye) ulaikellezine (iste onlar) lem yuridillahu (Allah istememistir) en yutahhire (temizlemeyi) kulubehum (kalplerini) lehum (onlar icin vardir) fid dunya (dunyada) hizyun (rezillik) ve lehum (ve onlar icin vardir) fil ahireti (ahirette) azabun (bir azap) azim (buyuk)

Mukatil Tefsiri
Ey peygamber! Küfürde acele edenler seni üzmesin; ağızlarıyla “inandık” diyen fakat kalpleri gizlide iman etmemiş olanlar. Bu, Ebû Lübâbe hakkında indirilmiştir; onun adı Mervân b. Abdülmünzir el-Ensârî’dir, Benî Amr b. Avf’tandır. O, Kurayza ehline boğazını işaret ederek Muhammed’in sizin hakkınızda ölüm hükmü vereceğini söyledi, Sa’d b. Muaz’ın hükmüne inmeyin dedi; oysa onların müttefikiydi. Sonra şöyle buyurdu: Yahudilerden olanlar da seni üzmesin; yani Medine Yahudileri. Onlar yalana kulak verenlerdir; yani yalan söyleyenlerdir. Bunlardan bazıları: Ka‘b b. Eşref, Ka‘b b. Esed, Ebû Lübâbe, Saîd b. Mâlik, İbn Sûriyâ, Kinâne b. Ebî’l-Hakîk, Şâs b. Kays, Ebû Râfi‘ b. Harimle, Yûsuf b. Âzir b. Ebî Âzib, Selûl b. Ebî Selûl ve el-Bihâm b. Amr’dır. Bunlar başka bir topluluk için de kulak verenlerdir; yani Hayber Yahudileri için. Onlar sana gelmemiş olanlardır ey Muhammed; kelimeleri yerlerinden sonra değiştirirler; yani Tevrat’taki recm hükmünü.

Şöyle ki: Yahudilerden Yehûzâ adında bir erkek ve Busra adında Hayberli asil bir kadın zina ettiler ve evliydiler. Yahudiler onların şerefleri sebebiyle recmedilmelerini istemediler. Hayber Yahudileri dediler ki: Bunları Muhammed’e gönderelim; onun dininde recm yoktur, dövme vardır, hükmü ona bırakalım. Eğer size dövmeyi emrederse onu alın, eğer recmi emrederse sakının. Hayber Yahudileri Medine Yahudilerine, Ka‘b b. Eşref’e, Ka‘b b. Esed’e, Mâlik b. Dayf’a ve Ebû Lübâbe’ye yazdılar ve bir topluluk gönderdiler. Dediler ki: Muhammed’e sorun, evli zina edenlerin hükmü nedir? Eğer size celdeyi emrederse onu alın. Celde, katran sürülmüş liften bir ip ile dövülmek, yüzlerinin karartılması, bir eşeğe ters bindirilip dolaştırılmalarıdır; buna tecbiyye denir.

“Eğer size bu verilirse onu alın, verilmezse sakının” sözünü söylediler. Ka‘b b. Eşref, Mâlik b. Dayf, Ka‘b b. Esed ve Ebû Lübâbe peygambere geldiler ve “Evli zina edenlerin hükmü nedir?” diye sordular. Cebrâil geldi ve ona recmi bildirdi. Sonra Cebrâil dedi ki: Aranıza İbn Sûriyâ’yı alın ve ona sorun. Peygamber onların âlimlerinin bulunduğu Beytü’l-Medâris’e gitti ve “Ey Yahudiler! Âlimlerinizi bana çıkarın” dedi. Abdullah b. Sûriyâ, Ebû Yâsir b. Ahtab ve Vehb b. Yehûzâ’yı çıkardılar ve “Bunlar âlimlerimizdir” dediler. Sonunda Abdullah b. Sûriyâ’yı en bilginleri olarak getirdiler.

İbn Sûriyâ genç bir delikanlıydı. Peygamber onunla birlikte Abdullah b. Selâm da vardı. Peygamber dedi ki: “Sizi Mısır’dan çıkaran, denizi yaran, sizi kurtarıp Firavun’u boğan, size kitabı indiren, helal ve haramı açıklayan, üzerinize kudret helvası ve bıldırcın indiren Allah adına size soruyorum: Kitabınızda evli zina eden için recm var mı?” İbn Sûriyâ dedi ki: Evet, Allah’a yemin olsun ki vardır; eğer azaptan korkmasaydım bunu gizlerdim. Peygamber “Allahu ekber, ben Allah’ın bir sünnetini ihya eden ilk kişiyim” dedi ve onları mescid kapısında recmetti.

İbn Sûriyâ dedi ki: Ey Muhammed, Yahudiler senin hak peygamber olduğunu biliyorlar fakat seni kıskanıyorlar. Sonra İbn Sûriyâ tekrar inkâr etti. Bunun üzerine “Ey kitap ehli, size kitabınızdan gizlediğiniz şeylerin çoğunu açıklayan bir elçi geldi” ayeti indirildi; yani Tevrat’taki recm ve Muhammed’in sıfatı. “Birçoğunu da affeder” yani açıklamaz. Peygamber onlara “İsterseniz size çoğunu haber vereyim” dedi. İbn Sûriyâ “Allah adına senden istediğimiz, affetmen emredilen şeyleri açıklamaman” dedi.

Sonra İbn Sûriyâ peygambere dedi ki: Bana üç şey söyle, bunları ancak bir peygamber bilir. Peygamber “Sor” dedi. Dedi ki: Uykun nasıldır? Dedi ki: “Gözüm uyur kalbim uyanıktır.” Dedi ki: Çocuk kime benzer? Dedi ki: “Hangisinin şehveti öne geçerse benzerlik ona olur.” Dedi ki: Erkekten ve kadından çocuk nasıl olur? Dedi ki: “Et, kan, tırnak ve saç kadındandır; kemik, sinir ve damar erkektendir.” Dedi ki: Doğru söyledin. Dedi ki: Sana vahyi getiren kimdir? Dedi ki: “Cebrâil.” Dedi ki: Doğru söyledin ey Muhammed ve o anda iman etti.

“Eğer size bu verilirse onu alın” sözü Hayber Yahudilerinin Medine Yahudilerine sözüdür: Eğer Muhammed size celdeyi emrederse kabul edin, eğer recmi emrederse sakının. Allah buyurdu ki: Allah kimin fitnesini isterse sen onun için hiçbir şeye güç yetiremezsin. Onlar Allah’ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir; çünkü recm hükmünü ve Muhammed’in sıfatını gizlediler. Onlar için dünyada zillet vardır; Kurayza için öldürülme ve esaret, Nadir için ise sürgün. Ahirette ise büyük bir azap vardır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 40

Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır; dilediğine azap eder, dilediğini bağışlar. Allah her şeye gücü yetendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E lem ta’lem (bilmedin mi) ennallaha (suphesiz Allahin) lehu (Ona ait oldugunu) mulkus semavati (goklerin hukumranligi) vel ard (ve yerin) yuazzibu (azap eder) men yesa (diledigine) ve yagfiru (ve bagislar) li men yesa (diledigine) vallahu (ve Allah) ala kulli sey’in (her seye) kadir (guc yetirendir)

Mukatil Tefsiri
Ey Muhammed! Bilmez misin ki göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’a aittir, orada dilediği gibi hükmeder; dilediğine azap eder, yani günahkârlardan dilediğini cezalandırır, dilediğini bağışlar, yani müminlerden dilediğini affeder. Allah her şeye kadirdir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 39

Kim yaptığı zulümden sonra tevbe eder ve kendini düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Şüphesiz Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe men (artık kim) tabe (tevbe ederse) min ba’di zulmihi (zulmunden sonra) ve asleha (ve duzeltirse) fe innallaha (suphesiz Allah) yetubu (tevbesini kabul eder) aleyhi (onun) innallaha (suphesiz Allah) gafurun (bagislayandir) rahim (merhametlidir)

Mukatil Tefsiri
Kim hırsızlık yaptıktan sonra tevbe eder ve kalan hayatında amellerini düzeltirse, Allah onun tevbesini kabul eder. Allah onun günahını bağışlar ve ona merhamet eder. Ancak malı sahibine geri vermesi gerekir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 38

Hırsız erkek ve hırsız kadının ellerini kesin; bu, yaptıklarına karşılık Allah’tan bir ceza ve ibret verici bir cezadır. Allah güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ves sariku (erkek hirsiz) ves sarikatu (ve kadin hirsiz) faktau (kesin) eydiyehuma (ellerini) cezauen (bir ceza olarak) bima (sey sebebiyle ki) keseba (kazandilar) nekalen (ibret verici ceza) minallahi (Allahtan) vallahu (ve Allah) azizun (gucludur) hakim (hikmet sahibidir)

Mukatil Tefsiri
Hırsız erkek ve hırsız kadının sağ ellerini bilekten kesin. Bu kesme, işledikleri hırsızlığa karşılık bir cezadır ve Allah tarafından bir ibret ve caydırıcı bir azaptır. Allah güçlüdür, hükmünde hikmet sahibidir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 37

Ateşten çıkmak isterler, fakat onlar oradan çıkacak değillerdir ve onlar için sürekli bir azap vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yuridune (isterler) en yahrucu (cikmayi) minen nar (atesten) ve ma hum (fakat onlar) bi haricine (cikacak degillerdir) minha (ondan) ve lehum (ve onlar icin vardir) azabun (bir azap) mukim (surekli)

Mukatil Tefsiri
Onlar fidye ile ateşten çıkmak isterler, fakat oradan asla çıkamazlar ve onlar için devamlı, kesintisiz bir azap vardır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 36

Şüphesiz inkâr edenler, eğer yeryüzünde bulunan her şey ve onun bir katı daha kendilerine ait olsa ve bununla kıyamet günü azabından kurtulmak için fidye verseler, onlardan kabul edilmez ve onlar için acı bir azap vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Innellezine (suphesiz o kimseler ki) keferu (inkar ettiler) lev enne (eger gercekten) lehum (onlarin olsa) ma fil ard (yeryuzundeki her sey) cemian (tamami) ve mislehu (ve bir o kadari daha) meahu (beraberinde) li yeftedu (fidye vermek icin) bihi (onunla) min azabi (azabindan) yevmil kiyame (kiyamet gunu) ma tukubbile (kabul edilmezdi) minhum (onlardan) ve lehum (ve onlar icin vardir) azabun (bir azap) elim (aci)

Mukatil Tefsiri
Mekke ehli kâfirler hakkında: Eğer onların yeryüzünde bulunan her şey ve onun bir katı daha olsa ve bunu cehennem azabından kurtulmak için fidye olarak verseler, bu onlardan kabul edilmez ve onlar için acı verici bir azap vardır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 35

Ey iman edenler! Allah’tan sakının, O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine (ey iman edenler) amenu (iman ettiniz) ittekullahe (Allahtan sakinin) vebtegu (ve arayin) ileyhil vesilete (Ona yaklastiracak yolu) ve cahidu (ve cihad edin) fi sebilihi (Onun yolunda) leallekum (umulur ki siz) tuflihun (kurtulusa erersiniz)

Mukatil Tefsiri
Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve O’na itaatte salih amellerle O’na yaklaşmanın yolunu arayın ve O’nun yolunda düşmana karşı mücadele edin; böylece kurtuluşa eresiniz, yani saadete erişesiniz, denilmiştir ki kazanasınız.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 34

Ancak siz onları ele geçirmeden önce tevbe edenler müstesnadır. Bilin ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Illellezine (ancak o kimseler ki) tabu (tevbe ettiler) min kabli (once) en takdiru (guc yetirmenizden) aleyhim (onlara) fa’lemu (bilin ki) ennallaha (suphesiz Allah) gafurun (bagislayandir) rahim (merhametlidir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayette istisna yapılmıştır: Eğer bu suçu işleyenler yakalanmadan önce tevbe edip İslam’a dönerlerse, onlara had uygulanmaz. İslam, küfür halinde işledikleri suçları siler. Bu yüzden Allah onların geçmişte yaptıklarını bağışlar ve onlara merhamet eder. Ancak Müslüman iken adam öldürüp sonra dinden dönüp tekrar Müslüman olan kimse, öldürme suçundan dolayı kısasla cezalandırılır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 33

Şüphesiz Allah’a ve Resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası, ya öldürülmeleri, ya asılmaları, ya elleri ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi ya da yeryüzünden sürülmeleridir. Bu onlar için dünyada bir rezilliktir; ahirette ise onlar için büyük bir azap vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Innema (suphesiz) cezaulezzine (cezasi o kimselerin ki) yuharibunallaha (Allah ile savasirlar) ve rasulehu (ve elcisiyle) ve yesavne (ve kosarlar) fil ard (yeryuzunde) fesaden (bozgunculuk icin) en yukattelu (oldurulmeleridir) ev yusallebu (ya da asilmalari) ev tukattaa (ya da kesilmesi) eydihim (ellerinin) ve erculuhum (ve ayaklarinin) min hilafin (caprazlama) ev yunfev (ya da surgun edilmeleri) minel ard (yeryuzunden) zalike (iste bu) lehum (onlar icin) hizyun (bir rezilliktir) fid dunya (dunyada) ve lehum (ve onlar icin vardir) fil ahireti (ahirette) azabun (bir azap) azim (buyuk)

Mukatil Tefsiri
Bu ayette Allah’a ve Resulüne karşı savaşmak, İslam’dan sonra küfre dönmek ve yeryüzünde bozgunculuk yapmak; yani adam öldürmek ve mal gasp etmektir. Bunun hakkında şu olay anlatılır: Ureynelilerden dokuz kişi Medine’ye gelip Müslüman oldular, fakat ağır bir hastalığa yakalandılar. Peygamber onlara sadaka develerine gidip onların sütünden ve idrarından içmelerini emretti. İyileşince çobanı öldürdüler, develeri alıp kaçtılar ve İslam’dan döndüler. Bunun üzerine yakalanıp getirildiler; Peygamber onların ellerini ve ayaklarını kestirdi ve gözlerini oydurdu. Bu ayet onların hakkında indi. Bu yüzden bu suçu işleyenler hakkında imam; öldürme, asma veya el ve ayak kesme cezalarından birini uygulamada yetkilidir. “Yeryüzünden sürülmeleri” ise Müslümanların diyarından çıkarılmalarıdır. Bu cezalar onların dünyadaki rezilliğidir, ahirette ise kesintisiz büyük bir azap vardır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 32

Bunun içindir ki İsrailoğullarına şunu yazdık: Kim bir canı, bir cana karşılık veya yeryüzünde bir bozgunculuk olmaksızın öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onu yaşatırsa, sanki bütün insanları yaşatmış gibidir. Andolsun ki peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirmiştir, sonra da onların çoğu bundan sonra yeryüzünde aşırı gidenler olmuşlardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Min ecli zalike (iste bu yuzden) ketebna (yazdik) ala beni israile (Israilogullarina) ennehu (suphesiz kim) men katele (oldururse) nefsen (bir cani) bi gayri nefsin (bir can karsiligi olmadan) ev fesadin (veya bozgunculuk) fil ard (yeryuzunde) fe keennema (sanki) katelen nase (tum insanlari oldurmus) cemian (gibi olur) ve men ahyaha (ve kim yasatirsa onu) fe keennema (sanki) ahyen nase (tum insanlari yasatmis) cemian (gibi olur) ve le kad (ve gercekten) caethum (geldi onlara) rusuluna (elcilerimiz) bil beyyinat (acik delillerle) summe (sonra) inne kesiran (suphesiz cogu) minhum (onlardan) ba’de zalike (bundan sonra) fil ard (yeryuzunde) le musrifun (asiri gidenlerdir)

Mukatil Tefsiri
Bu olay sebebiyle Allah İsrailoğullarına hüküm olarak yazdı ki, kim bir canı haksız yere öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibidir; kim de bir canı kurtarırsa sanki bütün insanları kurtarmış gibidir. Peygamberler onlara açık deliller getirmiş olmalarına rağmen onların çoğu bundan sonra da yeryüzünde haddi aşmaya ve kan dökmeye devam etmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 31

Sonra Allah, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. O dedi ki: “Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz mi kaldım?” Böylece pişman olanlardan oldu.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe beasallahu (ve gonderdi Allah) guraben (bir karga) yebhasu (eseliyordu) fil ard (toprakta) li yuriyahu (gostermek icin ona) keyfe (nasil) yuvari (gomecegini) sevete (cesedini) ahihi (kardesinin) kale (dedi) ya veyleta (yaziklar olsun bana) e aceztu (aciz mi kaldim) en ekune (olmaya) misle hazel gurab (su karga gibi) fe uvariye (ve gomemeye) sevete ahi (kardesimin cesedini) fe asbaha (ve oldu) minen nadimin (pisman olanlardan)

Mukatil Tefsiri
Kâbil kardeşini öldürdükten sonra ne yapacağını bilemedi ve cesedi günlerce taşıdı. Sonra Allah iki karga gönderdi; biri diğerini öldürdü ve toprağı eşeleyip onu gömdü. Kâbil bunu görünce “Yazıklar olsun bana, şu karga kadar bile olamadım” dedi ve kardeşini gömdü, sonra da yaptığından pişman oldu.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 30

Derken nefsi ona kardeşini öldürmeyi kolay gösterdi; o da onu öldürdü ve hüsrana uğrayanlardan oldu.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe tavveat (kolaylastirdi) lehu (ona) nefsuhu (nefsi) katle (oldurmeyi) ahihi (kardesini) fe katelehu (ve oldurdu onu) fe asbaha (ve oldu) minel hasirin (kaybedenlerden)

Mukatil Tefsiri
Kâbil’in nefsi ona kardeşini öldürmeyi güzel gösterdi. Sonunda onu bir taşla başını ezerek öldürdü. Böylece hem dünyada hem ahirette hüsrana uğrayanlardan oldu.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 29

“Ben isterim ki sen hem benim günahımı hem de kendi günahını yüklenesin; böylece ateş ehlinden olasın. İşte bu zalimlerin cezasıdır.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Inni (suphesiz ben) uridu (isterim) en tebue (donmeni) bi ismi (gunahimla) ve ismike (ve kendi gunahinla) fe tekune (ve olmani) min ashabin nar (ates halkindan) ve zalike (iste bu) cezauz zalimin (zalimlerin cezasidir)

Mukatil Tefsiri
Hâbil dedi ki: Sen beni öldürürsen hem benim öldürülmem sebebiyle oluşan günahı hem de kendi günahını yüklenmiş olursun ve böylece cehennem ehli olursun. Bu, zulmedenlerin cezasıdır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 28

“Eğer beni öldürmek için bana elini uzatsan bile, ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim. Şüphesiz ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Le in (eger) besatte (uzatsan bile) ileyye (bana) yedeke (elini) li taktuleni (beni oldurmek icin) ma ene (ben degilim) bi basitin (uzatan) yediye (elimi) ileyke (sana) li aktuleke (seni oldurmek icin) inni (suphesiz ben) ehafullaha (korkarim Allahtan) rabbel alemin (alemlerin Rabbi)

Mukatil Tefsiri
Hâbil, kardeşine dedi ki: Eğer sen beni öldürmek için bana elini uzatsan bile ben sana karşılık vermem; çünkü ben Allah’tan korkarım. Yani zulümle karşılık vermem, sabrederim ve günaha girmek istemem.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 27

Ve onlara Âdem’in iki oğlunun haberini hak ile oku; hani ikisi birer kurban sunmuşlardı, onlardan birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. O dedi ki: “Seni mutlaka öldüreceğim.” O da dedi ki: “Allah ancak sakınanlardan kabul eder.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vetlu (ve oku) aleyhim (onlara) nebee (haberini) ibney ademe (Ademin iki oglunun) bil hakk (gercek olarak) iz (ne zaman) karraba (sunmuslardi) kurbanen (bir kurban) fe tukubbile (kabul edildi) min ehadihima (ikisinden birinden) ve lem yutekabbel (ve kabul edilmedi) minel ahar (digerinden) kale (dedi) le aktulenneke (seni oldurecegim) kale (dedi) innema (suphesiz) yetekabbelullahu (Allah kabul eder) minel muttekin (sakınanlardan)

Mukatil Tefsiri
Ve onların üzerine Âdem’in iki oğlunun haberini hak ile oku; yani Mekke halkına Hâbil ile Kâbil’in haberini anlat. Hani ikisi birer kurban sunmuşlardı; Hâbil’in kurbanı kabul edilmiş, Kâbil’inki kabul edilmemişti. Bunun üzerine Kâbil, Hâbil’e “Seni mutlaka öldüreceğim” dedi. Hâbil ise ona “Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder” dedi. Bunun sebebi şudur: Havva bir batında bir erkek ve bir kız doğurur, sonra diğer batında yine bir erkek ve bir kız doğururdu. Kâbil ile birlikte doğan kız daha güzeldi. Âdem, her birinin diğer batından olan kızla evlenmesini istedi. Kâbil bunu kabul etmedi. Bunun üzerine Âdem, hangisinin kurbanı kabul edilirse onun haklı olacağını söyledi. Kâbil kötü ürününden, Hâbil ise en iyi hayvanından kurban sundu. Gökten bir ateş inerek Hâbil’in kurbanını yedi, Kâbil’inkini bırakınca Kâbil haset edip kardeşini öldürmeye karar verdi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 26

Allah dedi ki: “Artık orası onlara kırk yıl haramdır; yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklardır. Fasık kavim için üzülme.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale (dedi) fe inneha (şüphesiz orası) muharrametun (yasaklandı) aleyhim (onlara) erbaine (kırk) seneten (yıl boyunca) yetihune (şaşkın dolaşırlar) fil ard (yeryuzunde) fe la tese (uzulme) alel kavmil fasikin (fasik toplum icin)

Mukatil Tefsiri
Allah Musa’ya vahyetti: “Onları fasık diye adlandırdın, artık o toprak onlara ebediyen haramdır.” Kırk yıl boyunca çölde şaşkın şaşkın dolaşacaklardır. Allah onların yolunu kapattı; gündüz onları durdurdu, gece yürüttü; gece boyunca yürürler, sabah olunca yine başladıkları yerde olurlar. Süre dolunca, yani kırk yıl olunca, üzerlerine ölüm gönderildi; oraya sadece nesilleri girdi, Yuşa b. Nun ve Kâleb b. Yûkannâ hariç.

Onlar çölde dokuz fersah genişliğinde ve otuz fersah uzunluğunda bir alanda dolaştılar; başka rivayete göre altı fersah genişliğinde, on iki fersah uzunluğunda. Dediler ki: “Ey Musa! Bize ne yaptın, bize beddua ettin de çölde kaldık!” Musa yaptığı duadan dolayı pişman oldu ve onların hâline üzüldü. Allah ona vahyetti: “Fasık kavim için üzülme.”

Sonra Harun çölde öldü, Musa da altı ay sonra öldü. İkisi de çölde öldü. Daha sonra onların nesilleri çıktı, Yuşa b. Nun ve Kâleb ile birlikte Eriha’ya girdiler, savaşarak fethettiler, savaşçılarını öldürdüler, çocuklarını esir aldılar. Üç zorbayı Yuşa b. Nun öldürdü. Güneş battığında Yuşa dua etti, Allah güneşi geri döndürdü, tekrar doğdu ve sonra battı; o günden sonra hesaplar karıştı. Bu, onların Rablerine isyan etmeleri ve peygamberlerine karşı gelmeleri sebebiyle oldu

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 25

Musa dedi ki: “Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime sahibim. Bizimle fasık kavim arasında hüküm ver.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale (dedi) rabbi (Rabbim) inni (şüphesiz ben) la emliku (sahip değilim) illa (ancak) nefsi (kendime) ve ahi (ve kardeşime) fefruk (o halde ayır) beynena (aramızı) ve beynel kavmil fasikin (fasik toplumla)

Mukatil Tefsiri
Musa dedi ki: “Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşim Harun’a sahibim. Bizimle fasık kavim arasında ayır.” Yani hükmet. Onlar Allah’a isyan edenlerdi; düşmanlarıyla savaşmayı reddettiler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 24

Dediler ki: “Ey Musa! Onlar orada kaldıkça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kalu (dediler) ya musa (ey Musa) inna (şüphesiz biz) len nedhuleha (asla girmeyeceğiz oraya) ebeden (hiçbir zaman) ma damu (durdukça) fiha (orada) fezhab (o halde git) ente (sen) ve rabbuke (ve Rabbin) fe katila (ve savaşın) inna (şüphesiz biz) hahuna (burada) kaidun (oturanlarız)

Mukatil Tefsiri
Dediler ki: “Ey Musa! Sen iki kişiyi tasdik ediyor, on kişiyi yalanlıyorsun. Biz onlar orada kaldıkça asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada oturacağız.” Çünkü zorba kavimle savaşamayacaklarını söylediler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 23

Allah’ın kendilerine nimet verdiği, korkanlardan iki adam dedi ki: “Onlara kapıdan girin; oraya girdiğinizde mutlaka galip gelirsiniz. Eğer mümin iseniz Allah’a tevekkül edin.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale (dedi) raculani (iki adam) minellezine (o kimselerden ki) yehafune (korkarlar) enamallahu (nimet verdi Allah) aleyhima (ikisine) udkulu (girin) aleyhimul bab (kapıdan üzerlerine) fe iza (çünkü ne zaman) dehaltumuhu (girerseniz oraya) fe innekum (şüphesiz siz) galibun (galipsiniz) ve alallahi (ve Allaha) fe tevekkelu (güvenin) in (eğer) kuntum (iseniz) muminin (muminler)

Mukatil Tefsiri
Yuşa b. Nun (Benyamin soyundan) ve Kâleb b. Yûkannâ (Yahuda soyundan) dediler ki: “Onların dediği gibi değildir. Yürüyün, şehri kuşatın ve kapılarına gidin; onlar sizi kapıda çok sayıda görünce korkacaklar, kalpleri kırılacak, güçleri gidecek. Kapıdan girerseniz mutlaka galip gelirsiniz. Allah’a tevekkül edin, eğer mümin iseniz.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 22

Dediler ki: “Ey Musa! Orada zorba bir kavim var. Onlar oradan çıkmadıkça biz asla oraya girmeyeceğiz. Eğer çıkarlarsa biz de gireriz.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kalu (dediler) ya musa (ey Musa) inne (şüphesiz) fiha (orada) kavmen (bir topluluk) cebbarin (zorba) ve inna (ve şüphesiz biz) len nedhuleha (asla girmeyeceğiz oraya) hatta (nihayet) yahrucu (çıkıncaya kadar) minha (oradan) fe in (eğer) yahrucu (çıkarlarsa) minha (oradan) fe inna (o zaman şüphesiz biz) dahilun (gireceğiz)

Mukatil Tefsiri
Dediler ki: “Ey Musa! Onu süt ve bal akan bir yer olarak bulduk, Allah’ın sana söylediği gibi; fakat orada zorba bir kavim var; savaşçı, güçlü; bir kişi bizden bir topluluğu öldürür. Eğer Allah onu bize yurt yapmak isterse seni onlara musallat etsin ve onları öldürsün, yoksa bizim onlara gücümüz yetmez. Onların kalesi sağlamdır.” Onlardan on kişi bu görüşte birleşti ve Musa’ya dediler ki: “Orada zorba bir kavim var, her birinin boyu yedi buçuk arşın, Âd kavminden kalıntıdır; içlerinde ‘Uc b. ‘Anak vardır. Biz onlar orada kaldıkça asla girmeyiz; eğer çıkarlarsa biz gireriz.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 21

Ey kavmim! Allah’ın sizin için yazdığı mukaddes toprağa girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa hüsrana uğrarsınız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya kavmi (ey kavmim) udhulul ardal mukaddesete (girin kutsal toprağa) elleti (ki orayı) keteballahu (Allah yazdı) lekum (sizin için) ve la terteddu (geri dönmeyin) ala edbarikum (arkanıza) fe tenkalibu (sonra dönersiniz) hasirin (kaybedenler olarak)

Mukatil Tefsiri
Musa dedi ki: “Ey kavmim, İsrailoğulları! Mukaddes toprağa girin”; yani temizlenmiş olan toprağa. “Allah’ın sizin için yazdığı”; yani Allah’ın girmenizi emrettiği yer; o Eriha’dır, Ürdün ve Filistin toprağıdır ve bunlar mukaddes topraktandır. “Ve arkanıza dönmeyin”; yani girişten geri dönmeyin. “Yoksa hüsrana uğrarsınız”; yani kaybedersiniz.

Allah, İbrahim’e mukaddes toprakta iken demişti ki: “Bugün bulunduğun bu toprak, senden sonra soyunun mirasıdır.” Musa İsrailoğullarını Mısır’dan çıkardığında, denizi yardıklarında ve Tevrat verildiğinde, onları mukaddes toprağa girmeye emretti. Onlar yürüyerek Ürdün nehri kıyısında Eriha dağında konakladılar. Eriha’da bin köy vardı, her köyde bin bahçe vardı. Oraya girmekten korktular. Musa onlardan her kabileden bir adam olmak üzere on iki adam gönderdi ki zorba kavim hakkında haber getirsinler ve meyve getirsinler.

Onlar oraya geldiklerinde, Âdem’in kızı ‘Anak’ın kızı olan ‘Uc çıktı, onları ve eşyalarını eline alıp kral Bânûs b. Süşrûn’un önüne koydu. Kral onlara baktı ve öldürülmelerini emretti. Karısı dedi ki: “Ey kral! Bu zavallılara iyilik et, bırak geri dönsünler ve geldikleri yoldan başka bir yol tutsunlar.” Onları serbest bıraktı. Onlar üzümden bir salkım kopardılar, iki kişi bir sırık üzerinde taşıdı, taşıyamadılar; iki narı da hayvanlarından birine yüklediler, hayvan da taşıyamadı. Sonra “Cebelân” denilen vadiye geldiler ve oraya “Üzüm Vadisi” adı verildi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 20

Hani Musa kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani içinizde peygamberler kılmış, sizi hükümdarlar yapmış ve size âlemlerden hiçbir kimseye vermediğini vermişti.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iz kale (ve demişti) musa (Musa) li kavmihi (kavmine) ya kavmi (ey kavmim) uzkuru (hatırlayın) ni’metallahi (Allahın nimetini) عليكم (üzerinizdeki) iz (ne zaman) ceale (kıldı) fikum (aranızda) enbiyae (peygamberler) ve cealekum (ve sizi kıldı) muluken (hükümdarlar) ve atakum (ve verdi size) ma lem (şeyi ki vermedi) yu’ti (vermedi) ehaden (hiç kimseye) minel alemin (alemlerden)

Mukatil Tefsiri
Hani Musa kavmine, yani İsrailoğullarına dedi ki: “Ey kavmim! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın”; yani nimetle. “Hani içinizde peygamberler kılmıştı”; Musa ve Harun’dan sonra ve üzerlerine yıldırım geldikten sonra Allah’ın kıldığı yetmiş kişi. “Ve sizi hükümdarlar yapmıştı”; yani zenginler yapmıştı, birbirinize muhtaç olmayacak şekilde; öyle ki her birinin yanına ancak izniyle girilirdi, dünya hükümdarları gibi. “Ve size âlemlerden hiçbir kimseye vermediğini vermişti”; yani hayır ve Tevrat ve çölde size verilen kudret helvası ve bıldırcın ve üzerlerine gölgelik yapılan bulut ve buna benzer diğerlerinden üstün kılındıkları şeyler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 19

Ey kitap ehli! “Bize hiçbir müjdeleyici ve hiçbir uyarıcı gelmedi” demeyesiniz diye, elçilerden bir fetret (kesinti) üzerine size elçimiz geldi. Artık size bir müjdeleyici ve bir uyarıcı gelmiştir. Allah her şeye kadirdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya ehlel kitabi (ey kitap ehli) kad (gerçekten) caekum (size geldi) rasuluna (elçimiz) yubeyyinu (açıklıyor) lekum (size) ala fetretin (bir kesintiden sonra) miner rusuli (elçiler arasında) en (ki) tekulu (demeyesiniz) ma caena (bize gelmedi) min beşirin (bir müjdeleyici) ve la nezir (ve bir uyarıcı) fe kad (işte gerçekten) caekum (size geldi) beşirun (bir müjdeleyici) ve nezir (ve bir uyarıcı) vallahu (ve Allah) ala kulli şey’in (her şeye) kadir (güç yetirendir)

Mukatil Tefsiri
Ey kitap ehli, yani Yahudiler; bunlardan Râfi‘ b. Ebî Hureymile ve Vehb b. Yehûdâ. Size elçimiz Muhammed geldi, size dini açıklıyor. Elçilerden bir fetret üzerine; bunda takdim vardır. Muhammed ile İsa arasında altı yüz yıl vardı. “Demeyesiniz diye”; yani şöyle demeyesiniz diye: “Bize hiçbir müjdeleyici gelmedi” yani cennetle müjdeleyen, “ve hiçbir uyarıcı gelmedi” yani ateşten korkutan. Artık size bir müjdeleyici ve bir uyarıcı gelmiştir; yani Peygamber. Allah her şeye kadirdir; Muhammed’i elçi göndermeye de kadirdir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 18

Yahudiler ve Hristiyanlar dediler ki: “Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz.” De ki: Öyleyse günahlarınız sebebiyle neden sizi azaplandırıyor? Hayır, siz O’nun yarattıklarından birer beşersiniz. O, dilediğini bağışlar ve dilediğini azaplandırır. Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü Allah’ındır. Dönüş O’nadır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kaletil yehudu (ve dediler yahudiler) ven nesara (ve hıristiyanlar) nahnu (biz) ebnaullahi (Allahın oğullarıyız) ve ehibbauh (ve sevgilileriyiz) kul (de ki) فلم (öyleyse neden) yuazzibukum (azap ediyor size) bi zunubikum (günahlarınız sebebiyle) bel (aksine) entum (siz) beşerun (birer insansınız) ممن (kimselerden) halak (yarattığı) yagfiru (bağışlar) li men yeşa (dilediğini) ve yuazzibu (ve azap eder) men yeşa (dilediğine) ve lillahi (ve Allaha aittir) mulkus semavati (göklerin hükümranlığı) vel ardı (ve yerin) ve ma beynehuma (ve ikisi arasındaki) ve ileyhil mesir (ve dönüş Onadır)

Mukatil Tefsiri
Yahudiler ve Hristiyanlar dediler ki: “Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz.” Bu söz Medine Yahudilerinden; Ka‘b b. Eşref, Mâlik b. Dayf, Ka‘b b. Esed, Bahri b. Amr, Şemmas b. Amr ve diğerleri ile Necran Hristiyanlarından seyyid ve âkıb ve beraberindekiler hakkında söylenmiştir. Müslümanlara karşı övünerek: “İnsanlar arasında Allah katında en değerli olan biziz” dediler. Allah, Peygamberine şöyle dedi: Onlara söyle: Öyleyse günahlarınız sebebiyle neden sizi azaplandırıyor? Siz “Bize ateş ancak sayılı günler dokunacaktır” demiştiniz; yani buzağıya taptıkları günler kadar. Eğer Allah’ın oğulları ve sevgilileri olsaydınız, bir kimse evladını ateşle cezalandırır mıydı? Oysa Allah, kullarına herkesten daha merhametlidir. De ki: Hayır, siz O’nun yarattıklarından birer beşersiniz. Yani siz de diğer kullar gibi yaratılmışsınız; Allah’ın oğulları veya özel sevgilileri değilsiniz. O, dilediğini bağışlar; yani dilediğine merhamet eder ve onu dinine hidayet eder. Ve dilediğini azaplandırır; yani onu küfür üzere öldürür. Sonra yüce Rab, onların “Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz” sözünü reddederek şöyle buyurdu: Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü Allah’ındır; hepsi O’nun kullarıdır ve O’nun mülkündedir. Ve dönüş O’nadır; yani ahirette dönüş O’nadır ve sizi amellerinize göre cezalandıracaktır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 17

Andolsun, “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler kâfir oldular. De ki: Eğer Allah, Meryem oğlu Mesih’i, annesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini helâk etmek isterse, Allah’a karşı kim bir şey yapabilir? Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü Allah’ındır. O, dilediğini yaratır. Allah her şeye kadirdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Le kad (gerçekten) keferallezine (inkar ettiler o kimseler ki) kalu (dediler) innallahe (şüphesiz Allah) huvel mesihu (Mesihin kendisidir) ibnu meryem (Meryem oğlu) kul (de ki) femen (kimdir) yemliku (güç yetirecek) minallahi (Allaha karşı) şey’en (bir şeye) in (eğer) اراد (dilerse) en yuhlike (helak etmeyi) el mesiha (Mesihi) ibne meryem (Meryem oğlunu) ve ummehu (ve annesini) ve men (ve kim varsa) fil ardı (yeryüzünde) cemian (tamamını) ve lillahi (ve Allaha aittir) mulkus semavati (göklerin hükümranlığı) vel ardı (ve yerin) ve ma beynehuma (ve ikisi arasındaki) yahluku (yaratır) ma yeşa (dilediğini) vallahu (ve Allah) ala kulli şey’in (her şeye) kadir (güç yetirendir)

Mukatil Tefsiri
Andolsun, “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler kâfir oldular. Bu, Necran Hristiyanlarından Meryemiyye (Yakubîler) hakkında inmiştir; içlerinde seyyid ve âkıb ve diğerleri vardır. De ki: Ey Muhammed, onlara söyle: Eğer Allah, Meryem oğlu Mesih’i, annesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini bir azapla veya ölümle helâk etmek isterse, kim Allah’a karşı bir şey yapabilir, kim buna engel olabilir? Sonra yüce Rab, onların “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” sözlerinden kendisini tenzih ederek şöyle buyurdu: Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır; yani göklerin, yerin ve aralarındaki bütün varlıkların hükümranlığı O’na aittir. O, dilediğini yaratır; yani İsa’yı diledi ve onu babasız yarattı. Allah her şeye kadirdir; İsa’yı babasız yaratmaya da, diğer bütün yaratmalara da gücü yeter.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 16

Allah onunla rızasına uyanları selamet yollarına iletir, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları dosdoğru yola iletir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yehdi (yöneltir) bihillahu (onunla Allah) menittebea (kim uyarsa) ridvanehu (Onun rızasına) subules selam (esenlik yollarına) ve yuhricuhum (ve çıkarır onları) minez zulümati (karanlıklardan) ilen nuri (aydınlığa) bi iznihi (Onun izniyle) ve yehdihim (ve yöneltir onları) ila sıratin (bir yola) mustekim (dosdoğru)

Mukatil Tefsiri
Allah onunla hidayet eder; yani Muhammed’in kitabıyla, Allah’ın rızasına uyan kimseleri selamet yollarına iletir. Bu, Muhammed’in dini olan İslam’dır. Onları cennet yoluna ulaştırır. Ve onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır; yani şirkten imana. Onları izniyle çıkarır; yani bilgisiyle. Ve onları dosdoğru yola iletir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 15

Ey kitap ehli! Elçimiz size geldi; kitaptan gizlemekte olduğunuz şeylerin çoğunu size açıklıyor ve birçoğunu da affediyor. Size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya ehlel kitabi (ey kitap ehli) kad (gerçekten) caekum (size geldi) rasuluna (elçimiz) yubeyyinu (açıklıyor) lekum (size) kesiran (çoğunu) mimma (şeylerden ki) kuntum (siz) tuhfun (gizliyordunuz) minel kitabi (kitaptan) ve ya’fu (ve geçiyor) an kesir (birçoğundan) kad (gerçekten) caekum (size geldi) minallahi (Allahtan) nurun (bir nur) ve kitabun (ve bir kitap) mubin (apaçık)

Mukatil Tefsiri
Ey kitap ehli! Elçimiz size geldi; yani Muhammed, size kitaptan gizlediğiniz şeylerin çoğunu açıklıyor. Bu, Tevrat’tır. Onlar recm hükmünü ve Muhammed’in vasfını gizlemişlerdi. Ve birçoğunu da affediyor; yani gizlediklerinizin çoğunu açıklamadan geçiyor, size bunları bildirmiyor. Size Allah’tan bir nur gelmiştir; yani karanlıktan aydınlığa çıkaran bir ışık. Ve apaçık bir kitap; yani açık ve anlaşılır olan.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 14

“Biz Hristiyanız” diyenlerden de sözlerini aldık; fakat kendilerine hatırlatılanın bir kısmını unuttular. Bu yüzden aralarına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık. Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve minellezine (ve o kimselerden ki) kalu (dediler) inna (şüphesiz biz) nesara (hıristiyanlarız) ehazna (aldık) misakahum (sözleşmelerini) fe nesu (fakat unuttular) hazzan (bir payı) mimma (şeylerden ki) zukkiru (hatırlatıldı) bihi (onunla) fe agrayna (bu yüzden saldık) beynehumul adavete (aralarına düşmanlık) vel بغضاء (ve nefret) ila yevmil kıyameti (kıyamet gününe kadar) ve sevfe (ve yakında) yunebbiuhum (haber verecek onlara) allahu (Allah) bima (şeyleri ki) kanu (olmuşlardı) yasnaun (yapıyorlar)

Mukatil Tefsiri
İncil ehli de zikredildi. Allah şöyle buyurdu: “Biz Hristiyanız” diyenler; onlar ancak Nasara diye adlandırıldılar, çünkü İsa bin Meryem’in yerleştiği Nasıra adlı bir köyden idiler. Onlardan da söz aldık; çünkü Allah onlardan İncil’de Muhammed’e iman etmeleri üzerine söz almıştı. Nitekim Tevrat ehline de Muhammed’e iman etmeleri, ona uymaları ve onu tasdik etmeleri emredilmişti. Bu, İncil’de de yazılıydı. Fakat kendilerine hatırlatılanın bir kısmını unuttular; yani Muhammed’e iman etme ve onu tasdik etme emrini terk ettiler. Eğer iman etselerdi bu onlar için daha hayırlı olurdu ve onlar için bir pay olurdu. Bunun üzerine Allah aralarına düşmanlık ve kin saldı; yani Hristiyanlar arasında. Bu düşmanlık ve kin kıyamet gününe kadar sürecektir. Nasturîler, Meryemîler (Yakubîler) ve Melkânîler; bunların hepsi birbirlerine düşmandır ve kıyamete kadar da böyle kalacaklardır. Allah onlara yaptıklarını haber verecektir; yani inkâr ve yalanlamalarından dolayı. Çünkü Nasturîler “İsa Allah’ın oğludur” dediler. Yakubîler “Allah Mesih’tir” dediler. Melkânîler ise “Allah üçün üçüncüsüdür; Allah bir ilahtır, İsa bir ilahtır, Meryem bir ilahtır” dediler. Bu, Allah’a iftiradır. Oysa Allah tek ilahtır. İsa Allah’ın kulu ve peygamberidir. Allah kendisini şöyle tanıtmıştır: tektir, her şey O’na muhtaçtır, doğurmamış ve doğurulmamıştır, O’nun hiçbir dengi yoktur.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 13

Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lanetledik ve kalplerini katılaştırdık. Kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar ve kendilerine hatırlatılanın bir kısmını unuttular. İçlerinden pek azı dışında onlardan sürekli bir hainlik görürsün. Yine de onları affet ve aldırış etme. Şüphesiz Allah iyilik yapanları sever.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe bima (artık sebebiyle) nakdihim (bozmaları) misakahum (sözleşmelerini) leannahum (lanetledik onları) ve cealna (ve kıldık) kulubehum (kalplerini) kasiyeten (katı) yuharrifune (değiştiriyorlar) el kelime (kelimeleri) an mevadıihi (yerlerinden) ve nesu (ve unuttular) hazzan (bir payı) mimma (şeylerden ki) zukkiru (hatırlatıldı) bihi (onunla) ve la تزال (sürekli) tettaliu (haberdar olursun) ala hainetin (ihanetlerine) minhum (onlardan) illa (ancak) kalilen (çok azı) minhum (onlardan) fa’fu (o halde affet) anhum (onları) vasfah (ve aldırma) innallaha (şüphesiz Allah) yuhibbul muhsinin (iyilik yapanları sever)

Mukatil Tefsiri
Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lanetledik; yani ahitlerini bozdukları için onları lanetledik ve bazılarını şekil değiştirme cezasına uğrattık. Kalplerini katılaştırdık; yani Muhammed’e iman etmeye karşı kalpleri katılaştı. Kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar; yani bu kelimeler Muhammed’in sıfatı idi. Kendilerine hatırlatılanın bir kısmını unuttular; yani Allah Tevrat’ta onlardan Muhammed’e iman etmeleri ve onu tasdik etmeleri üzerine söz almıştı. O Tevrat’ta yazılıydı. Allah onu gönderince inkâr ettiler ve haset ettiler. “Bu İshak soyundan değil, İsmail soyundandır” dediler. Sen onlardan sürekli bir hainlik görürsün; yani Peygamber’e karşı hile ve ihanetlerini. İçlerinden pek azı hariç; bu az olanlar Abdullah bin Selâm ve arkadaşlarıdır. Onları affet ve aldırış etme; yani Allah’ın hükmü gelinceye kadar. Sonra Allah’ın hükmü Benî Kurayza ve Benî Nadîr hakkında geldi; öldürme, esir alma ve sürgün etme şeklinde. Böylece affetme ve yüz çevirme hükmü kaldırıldı. Şüphesiz Allah iyilik yapanları sever.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 12

Andolsun Allah, İsrailoğullarından söz almış ve içlerinden on iki temsilci göndermişti. Allah demişti ki: “Şüphesiz ben sizinle beraberim. Eğer namazı kılar, zekâtı verir, peygamberlerime iman eder, onları destekler ve Allah’a güzel bir borç verirseniz, elbette sizin kötülüklerinizi örterim ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Bundan sonra sizden kim inkâr ederse, dosdoğru yoldan sapmış olur.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve le kad (ve gerçekten) ehazallahu (aldı Allah) misaka (sözleşmesini) beni israile (İsrailoğullarının) ve beasna (ve gönderdik) minhum (onlardan) isney aşera (on iki) nakiben (önder) ve kalallahu (ve dedi Allah) inni (şüphesiz ben) meakum (sizinle beraberim) le in (eğer) ekamtumus salate (namazı kılarsanız) ve ateytumuz zekate (zekatı verirseniz) ve amentum (ve iman ederseniz) bi rusuli (elçilerime) ve azzertumuhum (ve desteklerseniz onları) ve akradtumullaha (ve Allaha verirseniz) kardan (bir borç) hasenen (güzel) le ukeffirenne (elbette örterim) ankum (sizden) seyyiatikum (kötülüklerinizi) ve le udkhilennekum (ve elbette sokarım sizi) cennatin (cennetlere) tecri (akan) min tahtihel enhar (altından ırmaklar) femen (artık kim) kefera (inkar ederse) ba’de zalike (bundan sonra) minkum (sizden) fe kad dalle (gerçekten sapmıştır) sevaes sebil (doğru yolun ortasından)

Mukatil Tefsiri
Allah İsrailoğullarından söz almış ve içlerinden on iki temsilci göndermişti; yani kavimlerine şahit olacak kişiler. Her kabileden bir adam seçildi, o da kendi kavminden söz aldı ve onlara şahit oldu. Onlar on iki kabile idi ve her kabileden bir temsilci vardı. Bunlardan beşi Allah’a itaat etti; Tâlût da itaat edenlerdendi. Yedisi ise isyan etti. Onlardan, Allah’a kulluk edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaları üzerine söz alındı. Allah o on iki temsilciye dedi ki: “Ben sizinle beraberim. Eğer namazı kılar, zekâtı verir ve peygamberlerime iman ederseniz”; yani size gönderilen peygamberlere, bunlar arasında İsa ve Muhammed de vardır. Fakat onlar İsa’yı ve Muhammed’i inkâr ettiler. Allah onların Tevrat’ta olanla amel etmeleri üzerine söz aldığını bildirdi. Peygamberlere iman da Tevrat’ın gereklerindendi. Onları desteklerseniz; yani peygamberlere yardım eder ve onların tebliğini desteklerseniz, Ve Allah’a güzel bir borç verirseniz; yani gönül hoşluğuyla yapılan nafile sadaka, Elbette sizin günahlarınızı örterim; yani sizinle Allah arasında olan günahlarınızı bağışlarım, Ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere koyarım; yani bahçelere, Bundan sonra kim inkâr ederse, dosdoğru yoldan sapmış olur; yani doğru yolu kaybetmiş olur. Böylece onlar ahdi ve sözleşmeyi bozdular.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 11

Ey iman edenler! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani bir topluluk size ellerini uzatmaya yeltenmişti de O, onların ellerini sizden çekmişti. Allah’tan sakının. Müminler yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vezkuru (ve anın) ni’metallahi (Allahın nimetini) aleykum (üzerinizdeki) iz (ne zaman) hemme (niyet etti) kavmun (bir topluluk) en (ki) yebsutu (uzatsınlar) ileykum (size) eydiyehum (ellerini) fe keffe (engelledi) eydiyehum (ellerini) ankum (sizden) vettekullaha (ve Allahtan sakının) ve alallahi (ve Allaha) felyetevekkel (güvensin) el mu’minun (müminler)

Mukatil Tefsiri
Ey iman edenler! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani bir topluluk size ellerini uzatmaya niyet etmişti de Allah onların ellerini sizden çekmişti. Bu ayet şu sebeple indi: Peygamber, Ensar’dan Münzir bin Amr’ı bazı sahabelerle birlikte Benî Âmir’in suyu olan Bi’r-i Maûne’ye göndermişti. Yola çıktılar ve araziye vardıklarında suya ulaşıp oraya indiler. Akşam olunca içlerinden dört kişi develerinden birini kaybetti, kalmak için izin istediler, Münzir de izin verdi. Münzir ve yanındakiler yoluna devam etti. Sabah olunca kavim onların üzerine su başında toplandı. Benî Süleym, Benî Âmir’e onların haberini vermişti. Karşılaştılar ve şiddetli bir şekilde savaştılar. Münzir bin Amr ve yanındakiler öldürüldü.

Ertesi gün o dört kişi develerini buldu ve arkadaşlarını aramaya çıktılar. Yolda Benî Âmir’den bir cariyeye rastladılar. Onlara dedi ki: “Siz Muhammed’in arkadaşlarından mısınız?” Onlar da: “Evet” dediler, belki Müslüman olur diye. Kadın dedi ki: “Kaçın! Kardeşleriniz su başında öldürüldü. Onları Âmir bin Tufeyl öldürdü.” Dört kişiden biri dedi ki: “Ne dersiniz?” Diğerleri: “Peygamber’e dönüp haber verelim” dediler. O ise: “Ben bugün arkadaşlarımın intikamını almadan dönmem” dedi. Sonra düşmanlara saldırdı ve öldürüldü. Diğer üçü Medine’ye döndü. Yolda Benî Süleym’den iki kişiyle karşılaştılar. Onlara: “Kimsiniz?” dediler. “Benî Âmir’deniz” dediler. Onlar da: “Siz kardeşlerimizi öldürenlerdensiniz” diyerek ikisini öldürdüler. Sonra Peygamber’e gelip durumu anlattılar. Peygamber şöyle dedi: “Kötü yaptınız. Onlar Benî Süleym’dendi.” Çünkü Benî Süleym ile Peygamber arasında anlaşma vardı.

Sonra Benî Süleym’den kişiler gelip dediler ki: “Ey Muhammed! Bizim iki arkadaşımız senin yanında öldürüldü.” Peygamber dedi ki: “Arkadaşlarınız düşmanımıza katıldı ve öldürüldüler. Biz onların diyetini ödeyeceğiz.” Bunun üzerine Peygamber, anlaşmalı olduğu topluluklara gitti ve önce Benî Nadîr’e uğradı. Onlara dedi ki: “Siz bizim komşularımız ve müttefiklerimizsiniz. Başımıza geleni gördünüz. Bize yardım edin.” Onlar da: “Hoş geldin, ama Benî Kurayza’yı geçmek istemeyiz. Şu gün gel, sana yardım ederiz” dediler.

Peygamber geri döndü. Onlar ise Benî Kurayza’ya haber gönderip: “Muhammed az kişiyle geliyor, onu öldürün” dediler. Peygamber yanlarına geldiğinde yanında Ebû Bekir, Ömer ve Ali vardı. Onu oturttular, sonra silah hazırlamak için çıktılar. Bu sırada Allah Peygamberine vahyetti ve Cebrail gelip onların planını haber verdi. Peygamber hemen kalktı ve arkadaşlarına haber vermeden oradan ayrıldı. Kapıya geldi ve orada durdu. Bir süre sonra sahabelerinden biri onu aramaya çıktı ve kapıda buldu. Peygamber ona: “Allah’ın düşmanları bize tuzak kurdu. Burada kal ve gelen olursa haber ver” dedi.

Böylece Allah onları korudu. İşte bu yüzden Allah şöyle buyurdu: Ey iman edenler! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani bir topluluk size ellerini uzatmaya niyet etmişti; yani Yahudiler size kötülük yapmak istemişti. Ama Allah onların ellerini sizden çekti. Allah’tan sakının ve müminler yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 10

Kâfir olup ayetlerimizi yalanlayanlar ise işte onlar cehennemliklerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vellezine (ve o kimseler ki) keferu (inkar ettiler) ve kezzebu (ve yalanladılar) bi ayatina (ayetlerimizi) ulaike (işte onlar) ashabul cehim (cehennemin halkıdır)

Mukatil Tefsiri
Kâfir olanlar; yani Mekke halkından olanlar ve ayetlerimizi, yani Kur’an’ı yalanlayanlar, işte onlar cehennem ehlidir; yani büyük ateşin ehli olanlardır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 9

Allah iman edip salih ameller işleyenlere vaat etmiştir: Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Veadallahu (vadetti Allah) ellezine (o kimselere ki) amenu (iman ettiler) ve amilus salihati (ve salih ameller yaptılar) lehum (onlar için vardır) المغفرة (bağışlama) ve ecrun (ve bir mükafat) azim (büyük)

Mukatil Tefsiri
Allah iman eden ve salih ameller işleyenlere; yani farzları yerine getirenlere, günahlarının bağışlanmasını ve büyük bir mükâfatı vaat etmiştir; bu da güzel bir karşılık olan cennettir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 8

Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır. Allah’tan sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine (ey iman edenler) amenu (iman ettiniz) kunu (olun) kavvamine (ayakta duranlar) lillahi (Allah için) şuhedae (şahitler) bil kısti (adaletle) ve la (ve sakın) yecrimennekum (sizi sürüklemesin) şeneanu (kin) kavmin (bir topluluğa) ala ella ta’dilu (adaletsizlik yapmaya) i’dilu (adaletli olun) huve (o) akrabu (daha yakındır) lit takva (takvaya) vettekullaha (ve Allah’tan sakının) innallaha (şüphesiz Allah) habirun (haberdardır) bima (şeylerden ki) ta’melun (yaparsınız)

Mukatil Tefsiri
Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutanlar olun; yani adaletle konuşan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin; yani müşriklere, Mekke kâfirlerine olan düşmanlığınız sizi adaletten alıkoymasın. Hac için gelen Rebîa kabilesine karşı adaletsizlik etmeyin ve onlardan haram olanı helal saymayın. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır; yani Allah korkusuna daha yakındır. Allah’tan sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır; bu bir öğüt ve sakındırmadır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 7

Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve sizi bağladığı ahdini hatırlayın; hani “İşittik ve itaat ettik” demiştiniz. Allah’tan sakının. Şüphesiz Allah göğüslerin içindekini bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vezkuru (ve anın) ni’metallahi (Allah’ın nimetini) عليكم (üzerinizdeki) ve misakahu (ve sözleşmesini) ellezi (ki o) vasekakum (bağladı sizi) bihi (onunla) iz (ne zaman) kultum (dediniz) semi’na (işittik) ve eta’na (ve itaat ettik) vettekullaha (ve Allah’tan sakının) innallaha (şüphesiz Allah) alimun (bilendir) bi zatis sudur (göğüslerin özünü)

Mukatil Tefsiri
Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve sizi bağladığı ahdini hatırlayın; yani İslam ile, Allah’ın rububiyetini bilme üzerine sizden aldığı ahdi. Hani “İşittik ve itaat ettik” demiştiniz. Bu, Allah’ın kullardan ilk misakı aldığı zamandır; onları Âdem’in sulbünden yarattığında. Bu da şu sözdür: “Rabbin Âdemoğullarından, onların zürriyetlerini alıp kendilerini kendilerine şahit tutmuştu: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Demişti. Onlar da: Evet, şahit olduk demişlerdi” (Araf 172).

Kim erginliğe ulaşıp amel eder ve Allah’a, ayetlerine, kitaplarına, peygamberlerine, meleklere, cennete, cehenneme, helale ve harama iman ederse; emredileni yapar, yasaklanandan sakınırsa; Allah’a verdiği bu sözü yerine getirirse, Allah da ona cenneti verir. Bunlar iki misaktır: biri Allah’a iman üzerine, diğeri amel üzerinedir. Bu da şu sözdür: “İşittik ve itaat ettik” (Bakara 285); yani Allah’tan gelen Kur’an’ı işittik ve ona itaat ettik. Yine şu söz: “Gücünüz yettiği kadar Allah’tan sakının, dinleyin ve itaat edin” (Tegabün 16); yani Muhammed’in Allah’tan getirdiği Kur’an’ı dinleyin ve Allah’ın emrettiklerine itaat edin. Kim ergenliğe ulaşıp amel edebilecek hâle geldiği halde Allah’a, Resule ve kitaba iman etmezse, Allah’ın ilk misakını bozmuş olur ve kâfirlerden olur. Kimden ilk misak alınmış fakat ergenliğe ulaşmamışsa, onun durumunu Allah daha iyi bilir.

İbn Abbas’a müşriklerin çocukları sorulduğunda şöyle dedi: Allah onlardan ilk misakı almıştır; fakat eceli idrak etmediler, rızık almadılar ve kötü amel işlemediler. “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” (İsra 15). Onlar ilk misak üzere öldüler; onların durumunu en iyi bilen Allah’tır. Allah’tan sakının; yani o ahdi bozmayın. Şüphesiz Allah göğüslerin içindekini bilendir; yani kalplerdeki iman ve şüpheyi bilir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 6

Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı meshedin ve topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz temizlenin. Eğer hasta olur veya yolculukta bulunur yahut sizden biri tuvaletten gelirse veya kadınlara dokunursanız ve su bulamazsanız, temiz bir toprağa teyemmüm edin; onunla yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin. Allah size zorluk çıkarmak istemez, fakat sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine (ey iman edenler) amenu (iman ettiniz) iza (ne zaman ki) kumtum (kalktığınızda) iles salati (namaza) fagsilu (yıkayın) vucuhekum (yüzlerinizi) ve eydiyekum (ve ellerinizi) ilel merafiki (dirseklere kadar) vemsehu (ve mesh edin) bi ruusikum (başlarınızı) ve erculekum (ve ayaklarınızı) ilel ka’beyn (topuklara kadar) ve in (ve eğer) kuntum (olursanız) cunuben (cünüp) fattahheru (iyice temizlenin) ve in (ve eğer) kuntum (olursanız) merda (hasta) ev (ya da) ala seferin (yolculukta) ev (ya da) cae (geldiyse) ehadun (biriniz) minkum (sizden) minel gaiti (tuvaletten) ev (ya da) lamestumun nisae (kadınlara dokunduysanız) fe lem (ve bulamadıysanız) tecidu (bulamadınız) maen (su) fe teyemmemu (o halde teyemmüm edin) saiden (bir toprağa) tayyiben (temiz) femsehu (mesh edin) bi vucuhikum (yüzlerinizi) ve eydikum (ve ellerinizi) minhu (ondan) ma (istemiyor) yuridullahu (Allah) li yecale (kılmayı) عليكم (üzerinize) min haracin (bir zorluk) ve lakin (fakat) yuridu (ister) li yutahhirakum (sizi temizlemeyi) ve li yutimme (ve tamamlamayı) ni’metehu (nimetini) عليكم (üzerinize) leallekum (umulur ki siz) teşkurun (şükredersiniz)

Mukatil Tefsiri
Ey iman edenler! Namaza kalktığınızda yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı meshedin ve topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz; yani size cünüplük isabet etmişse, temizlenin; yani gusledin. Eğer hasta olursanız; bu, Abdurrahman bin Avf hakkında inmiştir; yahut bir yara, çiçek hastalığı veya vücudunuzda yaralar olur ve siz yerleşik durumda iken zarar ve helak olmaktan korkarsanız, temiz toprağa teyemmüm edin: yüz için bir darbe, eller için bir darbe.

Yahut yolculukta iseniz; bu da Aişe hakkında inmiştir; gerdanlığını düşürdüğü zaman, Peygamber ile birlikte Benî Enmâr gazvesinde idi. Yahut sizden biri tuvaletten gelirse; yani yolculukta, Yahut kadınlara dokunursanız; yani yolculukta kadınlarla cinsel ilişkide bulunursanız, Ve su bulamazsanız; temiz bir toprağa teyemmüm edin, ondan yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin; yani topraktan iki darbe ile: bir darbe yüz için, bir darbe eller için bileklere kadar. Teyemmümde başın meshedilmesi emredilmemiştir.

Allah size dinde bir zorluk kılmak istemez; yani din işinde darlık istemez; çünkü size teyemmüm ruhsatı vermiştir. Fakat sizi temizlemek ister; yani hades ve cünüplükten arındırmak ister. Ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister; yani yolculukta ve yerleşik halde yaralı iken teyemmüme ruhsat vermesiyle. Umulur ki şükredersiniz; yani bu nimetlerin Rabbi’ne şükredip O’nu birlersiniz. Bu ruhsat inince, Ebû Bekir Aişe’ye dedi ki: “Seni ancak bereketli görüyorum.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 5

“Bugün size temiz olanlar helal kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helaldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir. Mümin kadınlardan iffetli olanlar ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da –onlara mehirlerini verdiğiniz, iffetli yaşamak isteyip zina etmeyen ve gizli dostlar edinmeyen kimseler olarak– size helaldir. Kim imanı inkâr ederse onun ameli boşa gitmiştir ve o ahirette hüsrana uğrayanlardandır.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
El yevme (bugün) uhille (helal kılındı) lekumut tayyibatu (size temiz şeyler) ve taamullezine (ve yemekleri o kimselerin ki) utul kitabe (kendilerine kitap verildi) hillun (helaldir) lekum (size) ve taamukum (ve sizin yemeğiniz) hillun (helaldir) lehum (onlara) vel muhsanatu (ve iffetli kadınlar) minel mu’minati (mümin kadınlardan) vel muhsanatu (ve iffetli kadınlar) minellezine (o kimselerden ki) utul kitabe (kendilerine kitap verildi) min kablikum (sizden önce) iza (eğer) ateytumuhunne (onlara verdiyseniz) ucurahunne (mehirlerini) muhsinine (iffetli olarak) gayra (olmaksızın) musafihine (zina edenler) ve la (ve değil) muttehizi (edinenler) ahdan (gizli dostlar) ve men (ve kim) yekfur (inkar ederse) bil imani (imanı) fe kad (gerçekten) habitat (boşa gitmiştir) ameluhu (ameli) ve huve (ve o) fil ahireti (ahirette) minel hasirin (kaybedenlerdendir)

Mukatil Tefsiri
Bugün size temiz olanlar helal kılındı; yani helal olanlar, özellikle avdan elde edilen kesilmiş hayvanlar. Ve kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helaldir; yani Yahudi ve Hristiyanların kestikleri hayvanlar. Onların kestikleri ve kadınları Müslümanlara helaldir. Ve sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir; yani Müslümanların kestikleri hayvanlar Yahudi ve Hristiyanlara helaldir. Ve mümin kadınlardan iffetli olanlar; yani iffetli mümin kadınlarla evlenmeniz helal kılındı. Ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar; yani Yahudi ve Hristiyan kadınların hür ve iffetli olanları; onlarla evlenmek Müslümanlara helaldir. Onlara mehirlerini verdiğinizde; yani nikâh karşılığı mehirlerini verdiğiniz zaman. İffetli olarak; yani zinadan korunarak. Zina edenler olmayarak; yani açık zina yapmayarak. Ve gizli dostlar edinmeyerek; yani gizli sevgililer edinmeyerek. Kim imanı inkâr ederse; yani özellikle Ehl-i Kitap kadınlardan kim Allah’ın birliğini inkâr ederse. Onun ameli boşa gitmiştir ve o ahirette hüsrana uğrayanlardandır; yani kâfirlerden olur.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 4

“Sana kendilerine neyin helal kılındığını soruyorlar. De ki: Size temiz olanlar helal kılındı. Allah’ın size öğrettiğinden öğreterek eğittiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarından yiyin ve üzerine Allah’ın adını anın. Allah’tan sakının. Şüphesiz Allah hesabı çabuk görendir.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yes’eluneke (sana soruyorlar) maza (neyin) uhille (helal kılındığını) lehum (kendilerine) kul (de ki) uhille (helal kılındı) lekumut tayyibatu (size temiz şeyler) ve ma (ve şeyler ki) allemتم (öğrettiniz) minel cevarihi (avcı hayvanlardan) mukellibine (eğitilmiş olarak) tuallimunehunne (öğretiyorsunuz onlara) mimma (şeylerden ki) allemekumullahu (Allah size öğretti) fe kulu (o halde yiyin) mimma (şeylerden ki) emsekne (tuttukları) عليكم (sizin için) vezkurusmellahi (ve anın Allah’ın adını) aleyhi (onun üzerine) vettekullah (ve Allah’tan sakının) innallaha (şüphesiz Allah) seriul hisab (hesabı çabuk görendir)

Mukatil Tefsiri
Sana kendilerine neyin helal kılındığını soruyorlar; yani avdan neyin helal olduğu hakkında. Bu, Zeyd el-Hayr ve Adiy bin Hâtim et-Tâî’nin Peygamber’e sorması üzerine oldu. Dediler ki: Ey Allah’ın elçisi! Âl-i Dıra‘ ve Âl-i Huriyye’nin köpekleri ceylan, sığır ve yaban eşeği avlıyor; bazen avı yakalıyoruz ama o ölü oluyor; Allah ise leşi haram kılmıştır; bize ne helaldir? Bunun üzerine şu ayet indi: Sana kendilerine neyin helal kılındığını soruyorlar; de ki: Size temiz olanlar helal kılındı; yani helal olanlar ve avdan, kesimine yetişilenler.

Ve öğrettiğiniz avcı hayvanlar; yani av için eğitilmiş köpekler. Onları Allah’ın size öğrettiğinden öğretirsiniz; yani onları terbiye edersiniz, Allah’ın sizi terbiye ettiği gibi; böylece hayvanlar iyi ile kötüyü ayırt eder. Artık onların sizin için tuttuklarından yiyin; yani eğitilmiş köpeklerin sizin için yakalayıp tuttuğu avdan yiyin. Ve üzerine Allah’ın adını anın; yani köpeği salarken Allah’ın adını anın. Ve Allah’tan sakının; yani avdan leş olanı helal saymayın, ancak eğitilmiş köpeğin yakalayıp kesimine yetişilen helaldir. Şüphesiz Allah hesabı çabuk görendir; yani leşi helal sayanlar için hızlı hesap görür, ancak zaruret halinde olan müstesnadır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 3

“Size leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilen; boğulmuş, vurulmuş, yuvarlanıp düşmüş, boynuzlanmış ve yırtıcı hayvanın yediği –ancak yetişip kestiğiniz hariç–; dikili taşlar üzerine kesilen ve fal oklarıyla kısmet aramanız haram kılındı. Bunlar fısktır. Bugün kâfirler dininizden ümitlerini kesmişlerdir; artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim. Kim açlık halinde, günaha meyletmeden mecbur kalırsa, şüphesiz Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Hurrimet (haram kılındı) aleykum (size) el meytetu (ölü hayvan) ved demu (kan) ve lahmul hinziri (domuz eti) ve ma (ve şeyler ki) uhille (adandı) li gayrillahi (Allah’tan başkası adına) bihi (ona) vel munhanikatu (boğulmuş hayvan) vel mevkuzetu (vurulmuş hayvan) vel mutereddiyetu (yüksekten düşmüş hayvan) ven netihatu (boynuzlanmış hayvan) ve ma (ve şey ki) ekeles sebu’u (yırtıcı hayvanın yediği) illa (ancak) ma zekkeytum (kesebildikleriniz) ve ma (ve şeyler ki) zubiha (kesildi) alen nusubi (putlar adına) ve en تستقسموا (pay aramanız/fal çekmeniz) bil ezlam (oklarla) zalikum (işte bunlar) fisk (yoldan çıkmadır) el yevme (bugün) yeisellezine (ümidini kestiler o kimseler ki) keferu (inkar ettiler) min دينكم (dininizden) fe la (o halde korkmayın) tehşevhum (onlardan) vahşevni (benden korkun) el yevme (bugün) ekmeltu (tamamladım) lekum (sizin için) دينكم (dininizi) ve etmemtu (ve tamamladım) عليكم (üzerinize) ni’meti (nimetimi) ve raditu (ve razı oldum) lekumul islame (size İslam’ı) dina (din olarak) femen (artık kim) اضطُرَّ (zor durumda kalırsa) fi mahmesatin (şiddetli açlıkta) gayra (olmaksızın) mutecanifin (meyletmeden) li ismin (günaha) fe innallaha (şüphesiz Allah) gafurun (bağışlayan) rahim (merhametlidir)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ’nın şu sözü: Size leş haram kılındı; yani leşi yemek. Kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilen; yani müşriklerin putları ve başkaları için kesilen hayvan; bu, kesimine yetişilse de yetişilmese de kesinlikle haramdır; çünkü onu Allah’tan başkası için kılmışlardır.

Sonra Allah Teâlâ buyurdu: Boğulmuş; yani koyun, deve ve sığırdan boğularak ölen. Vurulmuş; yani sopayla vurulup ölen. Yuvarlanıp düşmüş; yani dağdan yuvarlanıp düşen veya kuyuya düşüp ölen. Boynuzlanmış; yani bir hayvanın diğerini boynuzlayarak öldürmesi. Yırtıcı hayvanın yediği; yani yırtıcı hayvanın parçaladığı hayvan.

Sonra istisna etti ve buyurdu: Ancak yetişip kestikleriniz; yani boğulmuş, vurulmuş, yuvarlanmış, boynuzlanmış ve yırtıcı hayvanın yediği hayvanlardan, canlıyken yetişip kesebildikleriniz helaldir. Bunlardan, canı henüz çıkmamışken, bir uzuv hareketiyle, damar atışıyla veya kuyruğunun hareketiyle canlı olduğu anlaşılır ve kesilirse helal olur.

Ve dikili taşlar üzerine kesilen; yani cahiliyede dikilen taşlar üzerine kesilen hayvanlar; bu kesinlikle haramdır. Kâbe’nin hizmetçileri bu taşlar için kurban keserlerdi; isterlerse bu taşları değiştirir, yenisini koyar, eskisini atarlardı.

Ve fal oklarıyla kısmet aramanız; yani işlerinizi fal oklarıyla belirlemeniz. Bu fal okları putların bulunduğu yerde bulunan ok parçaları idi. Bir işe girişmek istediklerinde putların yanına giderler, bu okları çekerlerdi. Birinin üzerinde “Rabbim bana emretti”, diğerinde “Rabbim bana yasakladı” yazılı olurdu. Eğer “Rabbim bana emretti” çıkan ok gelirse o işi yaparlardı; “Rabbim bana yasakladı” çıkarsa yapmazlardı.

Bunlar fısktır; yani haram olan bir günah ve isyandır.

Bugün kâfirler dininizden ümitlerini kesmişlerdir; yani kâfirler artık dininizi yok etmekten ümitlerini kesmiştir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun.

Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim; yani Arafat günü. Bundan sonra helal, haram, hüküm, had ve farz olarak yeni bir şey indirilmedi; yalnızca Nisa sûresinin sonundaki iki ayet indirildi (Nisa 176). Bu, dininizin hükümlerinin tamamlanmasıdır.

Allah Teâlâ, müminlere başlangıçta yalnızca Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şahitliği, ahirete imanı, cennet ve cehenneme imanı, sabah ve akşam ikişer rekât namazı farz kılmıştı. Sonra Miraç gecesi beş vakit namaz farz kılındı. Medine’de zekât, Ramazan orucu, cünüplükten gusül ve hac farz kılındı.

Peygamber veda haccını yaptığında bu ayet Arafat günü indi. Vahiy indiği sırada devesi çöktü. Peygamber bundan sonra seksen bir gece yaşadı ve Rebîülevvel ayının başında pazartesi günü vefat etti. Bu ayet helal ve haram konusunda inen son ayettir.

Üzerinize nimetimi tamamladım; yani müşrik olmadan hac yapmanızla İslam nimetini tamamladım. Sizin için din olarak İslam’ı seçtim; yani sizin için İslam’ı din olarak seçtim. Allah katında İslam’dan başka bir din yoktur. Nitekim şöyle buyurdu: Kim İslam’dan başka bir din ararsa ondan kabul edilmeyecektir (Âl-i İmrân 85).

Sonra Allah Teâlâ buyurdu: Kim açlık halinde mecbur kalır; yani şiddetli açlık ve sıkıntıya düşerse, günaha meyletmeden; yani kasıtlı bir günah işlemeye yönelmeden; şüphesiz Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir. Yani bu durumda leş ve domuz eti yemesine ruhsat verir; bu, zaruret halindedir, zaruret dışında haramdır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 2

“Ey iman edenler! Allah’ın şiarlarını, haram ayı, kurbanlıkları, boyunlarına takılan gerdanlıkları ve Rablerinden bir lütuf ve rıza arayarak Beyt-i Haram’a yönelenleri helal saymayın. İhramdan çıktığınızda avlanın. Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoydukları için bir topluluğa olan kininiz sizi haddi aşmaya sevk etmesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’tan sakının. Şüphesiz Allah’ın azabı şiddetlidir.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine (ey iman edenler) amenu (iman ettiniz) la (sakın) tuhillu (helal saymayın) şaairallahi (Allah’ın nişanelerini) ve leş şehral harame (haram ayı) ve lel hedye (kurbanlığı) ve lel kalaide (gerdanlıklı kurbanlıkları) ve la (ve sakın) ammine (gelenleri engellemeyin) el beytel harame (Beytül Haram’ı) yebtegune (arayanlar) fadlen (bir lütuf) min rabbihim (Rablerinden) ve ridvana (ve hoşnutluk) ve iza (ve ne zaman) haleltum (ihramdan çıktığınızda) fastadu (avlanın) ve la (ve sakın) yecrimennekum (sizi sürüklemesin) şeneanu (kin) kavmin (bir topluluğa) en saddukum (sizi engelledikleri için) anil mescidil harami (Mescid-i Haram’dan) en ta’tedu (haddi aşmanıza) ve teavenu (yardımlaşın) alel birri (iyilikte) vet takva (ve takvada) ve la (ve sakın) teavenu (yardımlaşmayın) alel ismi (günahta) vel udvan (ve düşmanlıkta) vettekullah (ve Allah’tan sakının) innallaha (şüphesiz Allah) şedidul ikab (cezası şiddetli olandır)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ buyurdu: Ey iman edenler! Allah’ın şiarlarını helal saymayın; yani hac ve umre menasikini. Şöyle ki hums, yani Kureyş, Huzaa, Kinane ve Âmir bin Sa’sa‘a, haram aylarda ve diğer zamanlarda birbirlerine saldırmayı helal sayarlardı. Safa ile Merve arasında sa‘y etmezlerdi ve Arafat’ta vakfeyi Allah’ın şiarlarından saymazlardı. İslam’a girdiklerinde Allah onlara bunların kendi şiarlarından olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Safa ile Merve Allah’ın şiarlarındandır (Bakara 158).

Ve Allah onların ikisi arasında sa‘y etmelerini emretti. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu ayeti indirdi: Ey iman edenler! Allah’ın şiarlarını helal saymayın; haram ayı da helal saymayın; kurbanlıkları da helal saymayın; gerdanlıkları da helal saymayın. Yani haram ayda öldürmeyi helal saymayın. Çünkü Ebû Sümâme Cünâde bin Avf bin Ümeyye el-Kinânî her yıl Ukâz panayırında kalkar ve şöyle derdi: “Ben Muharrem’i helal yaptım, Safer’i haram yaptım; şunu helal yaptım, şunu haram yaptım.” Araplar da ona uyardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Nesi’ ancak küfürde bir artıştır, onunla inkâr edenler saptırılır (Tevbe 37). Yani Cünâde bin Avf; onu bir yıl helal sayarlar, bir yıl haram sayarlar ki Allah’ın haram kıldığının sayısına uydursunlar, böylece Allah’ın haram kıldığını helal kılarlar (Tevbe 37).

Sonra önceki ayete dönerek şöyle buyurdu: Ve gerdanlıkları da helal saymayın; bu cahiliye ehlinin yaptığı gibidir. Çünkü onlar yolda karşılaştıklarını yağmalarlardı. Cahiliyede harem dışından hacca gitmek isteyen kişi kendisini yün ve kıldan bir işaretle donatırdı ve böylece Mekke’ye kadar güvende olurdu. Harem ehlinden olan ise kendisini ve devesini harem ağacının kabuğundan işaretlerdi ve böylece gittiği yerde güvende olurdu. Bu, haram aylar dışında idi; çünkü haram aylarda zaten işaret olmadan da güvende olurlardı.

Allah Teâlâ buyurdu: Beyt-i Haram’a yönelenleri de helal saymayın; yani o eve yönelen hacılara dokunmayın. Bu ayet Hatîm hakkında nazil oldu. Yani Allah’ın evine giden hacılara ilişmeyin. Onlar Rablerinden bir lütuf isterler; yani hac mevsimlerinde ticaret yoluyla rızık isterler ve rızasını isterler. Allah onlardan razı olmaz, ta ki iman edinceye kadar. Bu ayetin tamamı kılıç ayeti ile neshedilmiştir (Tevbe 5).

Allah Teâlâ’nın şu sözü: İhramdan çıktığınızda avlanın; yani ihramdan çıktığınızda avlanın.

Ve sizi Mescid-i Haram’dan alıkoydukları için bir topluluğa olan kininiz sizi haddi aşmaya sevk etmesin; yani Mekke müşriklerine olan düşmanlığınız sizi zulme sürüklemesin. Onlar Hudeybiye yılında sizi Mescid-i Haram’dan alıkoymuşlardı.

Haddi aşmayın; yani Allah’ın haramlarını helal sayarak günah işlemeyin; kurbanlıkları, gerdanlıkları ve haram ayda öldürmeyi helal saymayın. Bu ayet Hatîm hakkında, yani Şureyh bin Dubey‘a bin Şerhabîl el-Bekrî hakkında ve müşrik hacılar hakkında nazil oldu. Şöyle ki Şureyh bin Dubey‘a Peygamber’e geldi ve dedi ki: “Ey Muhammed, bana dinini arz et.” Peygamber ona dini anlattı ve kendisine neyin lehine neyin aleyhine olduğunu bildirdi. Şureyh dedi ki: “Bu dinde bir zorluk var. Ben kavmime döneyim, onlara senin söylediklerini arz edeyim; kabul ederlerse ben de onlarla olurum, etmezlerse yine onlarla olurum.”

Peygamber’in yanından çıkınca Peygamber şöyle dedi: “Kalbi kâfir olarak girdi, yüzü hain olarak çıktı, ben onun Müslüman olacağını sanmıyorum.” Sonra Medine’nin hayvanlarını alıp kaçtı. Onu takip ettiler fakat yakalayamadılar. Bunun üzerine şu şiiri söyledi:

Gece onu sert bir sürücüyle sardı
Ne deve çobanı ne koyun çobanı
Ne de et kesen biri
Bacakları dolgun, ayağı titremez

Ebû Muhammed Abdullah bin Sâbit dedi ki: Babamdan işittim, Ebû Sâlih dedi ki: Onu kavminden bir adam kâfir olarak öldürdü; onu öldüren adam ise sonradan Müslüman olarak geldi. Peygamber Hudeybiye yılında umreye çıktığında, yani müşriklerin onu engellediği yıl, Şureyh ticaretle Mekke’ye geldi. Onun geldiğini öğrenen Peygamber’in ashabı, daha önce Şureyh’in kendilerine yaptığı gibi ona saldırmak istediler. Dediler ki: “Peygamber’den izin isteyelim.” İzin istediler. Bunun üzerine şu ayet indi: Ey iman edenler! Allah’ın şiarlarını helal saymayın; yani menasiki.

Haram ayda kurbanlıkları ve gerdanlıkları helal saymayın; yani işaretlenmiş hayvanları korkutmayın ve Beyt-i Haram’a yönelenleri öldürmeyi helal saymayın. Yani Şureyh bin Dubey‘a ve arkadaşları gibi müşrik hacılara dokunmayın. Onlar ticaretleriyle Allah’tan bir lütuf isterler; yani rızık ve ticaret, ve rızasını isterler. Bunun üzerine Allah Peygamberini onlarla savaşmaktan men etti. Sonra onların iman etmeleri şart koşuldu. Bu ayet kılıç ayeti ile neshedildi: Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün (Tevbe 5).

Sonra Allah Teâlâ buyurdu: İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’tan sakının. Şüphesiz Allah’ın azabı şiddetlidir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maide 1

“Ey iman edenler! Akitleri yerine getirin. Size, size okunacak olanlar dışında, hayvanlardan olanlar helal kılındı; ihramlı iken avı helal saymamak şartıyla. Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine (ey iman edenler) amenu (iman ettiniz) evfu (yerine getirin) bil ukudi (akitleri/sözleşmeleri) uhillet (helal kılındı) lekum (size) behimetul en’ami (hayvanlar) illa (ancak) ma (şeyler) yutla (okunacak) aleykum (size) gayra (olmaksızın) muhilli (helal sayanlar) es saydi (avı) ve entum (siz) hurum (ihramlı iken) innallaha (şüphesiz Allah) yahkumu (hükmeder) ma (şeyi) yurid (diler)

Mukatil Tefsiri
Ey iman edenler! Akitleri yerine getirin, yani sizinle müşrikler arasında olan anlaşmaları ve ahitleri yerine getirin; size hayvanlardan olanlar helal kılındı, yani deve, sığır ve koyun gibi hayvanların etlerini yemek helal kılındı; ayrıca bütün av da helaldir; ancak size okunacak olanlar hariçtir, yani Allah’ın haram kıldığı şeyler bunun dışındadır; bunlar leş, kan, domuz eti, boğulmuş hayvan, vurulmuş hayvan, düşerek ölmüş hayvan ve boynuzlanarak ölmüş hayvandır; sonra şöyle buyurdu: avı helal saymamak şartıyla, yani avı kendinize helal görmeyin; ihramlı iken, yani hac veya umre için ihrama girdiğinizde, kara avı size tamamen haramdır; ancak deniz avı size helaldir; şüphesiz Allah dilediği hükmü verir, yani dilediğini helal, dilediğini haram kılar ve ihramda haram kıldığı avdan bazılarını helal kılar.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 176

Senden fetva istiyorlar. De ki: Allah size kelâle hakkında hükmünü açıklıyor: Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür ve onun bir kız kardeşi varsa, bıraktığının yarısı onundur; eğer onun çocuğu yoksa erkek kardeş de ona mirasçı olur. Eğer iki kız kardeş varsa, bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer erkekli kadınlı kardeşler varsa, erkeğe iki dişinin payı kadar vardır. Sapmamanız için Allah size açıklıyor. Allah her şeyi bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yestaftuneke (senden fetva isterler) kul (de ki) allahu (Allah) yuftikum (size hüküm verir) fil kelaleti (kelale hakkında) in (eğer) imruun (bir kişi) haleke (ölür) leyse (yoksa) lehu (onun) veled (çocuğu) ve lehu (ve onun) uhtun (bir kız kardeşi) fe leha (ona vardır) nısfu (yarısı) ma (şeyin) terake (bıraktığı) ve huve (ve o) يرثها (ona mirasçı olur) in (eğer) lem (yoksa) yekun (olmazsa) leha (onun) veled (çocuğu) fe in (eğer) kaneta (olursa) اثنتين (iki kadın) fe lehuma (ikisine vardır) sulusan (üçte iki) ma (şeyin) terake (bıraktığı) ve in (ve eğer) kanu (olurlarsa) ihveten (kardeşler) ricalen (erkekler) ve nisaen (ve kadınlar) fe li zzekeri (erkeğe) mislu (gibi) hazzil unseyeyn (iki kadının payı) yubeyyinu (açıklar) allahu (Allah) lekum (size) en (ki) tadillu (sapmayasınız) vallahu (ve Allah) bi kulli şey’in (her şeyi) alima (bilendir)

Mukatil Tefsiri
Senden fetva istiyorlar; bu ayet, Ensar’dan Câbir bin Abdullah ve kız kardeşleri hakkında indirilmiştir; de ki: Allah size kelâle hakkında hükmünü açıklıyor; kelâle, çocuğu ve babası olmayan kimse demektir; Câbir bin Abdullah hastalanmıştı, Nebî onu ziyarete geldi ve Câbir dedi ki: Ey Allah’ın elçisi, ben kelâleyim, ne babam var ne de çocuğum, malım hakkında ne yapayım; bunun üzerine Allah şöyle indirdi: Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür ve onun bir kız kardeşi varsa, bıraktığı malın yarısı onundur; ve erkek kardeş de ona mirasçı olur, eğer kadının çocuğu yoksa, yani kız kardeş erkek kardeşten önce ölürse erkek kardeş ona mirasçı olur; eğer iki kız kardeş varsa, bıraktığının üçte ikisi onlarındır; eğer kardeşler erkekli kadınlı ise, erkeğe iki dişinin payı kadar vardır; Allah size açıklıyor ki sapmayasınız, yani mirası taksim ederken hata etmeyesiniz; Allah her şeyi bilendir, yani miras taksimini de bilir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 175

Allah’a iman eden ve O’na sarılanlara gelince, onları kendisinden bir rahmete ve lütfa sokacak ve onları kendisine doğru dosdoğru bir yola iletecektir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe emmellezine (artık o kimseler ki) amenu (iman ettiler) billahi (Allah’a) ve i’tesemu (ve sarıldılar) bihi (O’na) fe seyudhiluhum (onları sokacaktır) fi rahmetin (bir rahmete) minhu (O’ndan) ve fadlin (ve lütfa) ve yehdihim (ve onları yönlendirecektir) ileyhi (kendisine) siratan (bir yola) mustekima (dosdoğru)

Mukatil Tefsiri
Allah’a iman edenlere gelince, yani Allah’ın bir olduğuna iman edenler; ve O’na sarılanlara gelince, yani Allah’a sığınan ve O’na tutunanlar; onları kendisinden bir rahmete sokacaktır, yani cennete koyacaktır; ve bir lütfa sokacaktır, yani cennetteki rızık ve nimetlere; ve onları kendisine doğru dosdoğru bir yola iletecektir, yani hidayet yoluna yönlendirecektir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 174

Ey insanlar! Size Rabbinizden bir delil gelmiştir ve size apaçık bir nur indirdik.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhen nasu (ey insanlar) kad (gerçekten) caekum (size geldi) burhanun (bir delil) min rabbikum (Rabbinizden) ve enzelna (ve indirdik) ileykum (size) nuran (bir nur) mubina (apaçık)

Mukatil Tefsiri
Ey insanlar! Size Rabbinizden bir delil gelmiştir, yani açıklayıcı bir beyan gelmiştir; bu Kur’an’dır; ve size apaçık bir nur indirdik, yani karanlıktan aydınlığa çıkaran açık bir ışık indirdik; bu da Kur’an’dır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 173

İman eden ve salih ameller işleyenlere gelince, Allah onların ecirlerini tam olarak verecek ve onlara kendi lütfundan artıracaktır; ama kaçınan ve büyüklük taslayanlara gelince, onları acı bir azapla azaplandıracaktır ve onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamayacaklardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe emmellezine (artık o kimseler ki) amenu (iman ettiler) ve amilu (ve yaptılar) es salihati (salih ameller) fe yuveffihim (onlara tam verir) ucurehum (mükafatlarını) ve yeziduhum (ve artırır onlara) min fadlih (lütfundan) ve emmellezine (ve o kimseler ki) استنكفوا (çekindiler) ve استكبروا (ve kibirlendiler) fe yuazzibuhum (onları azaplandırır) azaben (bir azapla) elima (acı) ve la (ve bulamazlar) yecidune (bulamazlar) lehum (kendileri için) min dunillahi (Allah’tan başka) veliyyen (bir dost) ve la (ve) nasira (bir yardımcı)

Mukatil Tefsiri
İman eden ve salih ameller işleyenlere gelince, Allah onların ecirlerini tam olarak verecek, yani amellerinin karşılığını eksiksiz verecektir; ve onlara kendi lütfundan artıracaktır, yani yaptıklarından fazlasını vererek cenneti ihsan edecektir; ama kulluktan kaçınanlar, yani Allah’a ibadet etmekten yüz çevirenler; ve büyüklük taslayanlar, yani tevhid üzere ibadeti kibirlenerek terk edenler; onları acı bir azapla azaplandıracaktır, yani elem verici bir azapla cezalandıracaktır; ve onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost bulacaklardır, yani kendilerine fayda verecek bir yakın; ne de bir yardımcı bulacaklardır, yani Allah’ın azabını onlardan uzaklaştıracak bir kimse olmayacaktır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 172

Mesih, Allah’a kul olmaktan asla çekinmez; yakın melekler de. Kim O’na kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa, onların hepsini kendisine toplayacaktır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Len (asla) yestenkife (çekinmez) el mesihu (Mesih) en (ki) yekune (olsun) abden (bir kul) lillahi (Allah’a) ve la (ve) el melaiketu (melekler de) el mukarrabun (yakın olanlar) ve men (ve kim) yestenkif (çekinirse) an ibadetihi (O’na kulluktan) ve يستكبر (ve kibirlenirse) fe seyahşuruhum (toplayacaktır onları) ileyhi (kendisine) cemian (hep birlikte)

Mukatil Tefsiri
Mesih, yani İsa, Allah’a kul olmaktan asla çekinmez, yani kulluktan utanmaz ve kaçınmaz; yakın melekler de çekinmez, yani Allah’a kulluk etmekten uzak durmazlar; bu, meleklerin İsa’dan daha yüksek makamda olduklarını gösterir; İsa da Allah’ın kullarından biridir; sonra Hristiyanları tehdit ederek şöyle buyurdu: kim O’na kulluk etmekten çekinirse, yani Allah’a ibadet etmekten kaçınırsa; ve büyüklük taslarsa, yani ibadeti terk ederek kibirlenirse; onların hepsini kendisine toplayacaktır, yani kıyamet günü hepsini huzurunda bir araya getirecektir; Allah’a kulluk etmekten çekinip büyüklük taslayan ise İblis’tir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 171

Ey kitap ehli! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında haktan başkasını söylemeyin. Meryem oğlu Mesih İsa ancak Allah’ın elçisi, O’nun Meryem’e ulaştırdığı kelimesi ve O’ndan bir ruhtur. Artık Allah’a ve peygamberlerine iman edin, ‘üçtür’ demeyin. Vazgeçin, bu sizin için daha hayırlıdır. Allah ancak tek bir ilahtır. O, çocuk sahibi olmaktan uzaktır. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya ehl el kitabi (ey kitap ehli) la (sakın) taglu (aşırı gitmeyin) fi dinikum (dininizde) ve la (ve) tekulu (söylemeyin) alallahi (Allah hakkında) illa (ancak) el hakk (gerçeği) innemel mesihu (şüphesiz Mesih) isa (İsa) ibnu meryeme (Meryem oğlu) rasulullahi (Allah’ın elçisi) ve kelimetuhu (ve onun kelimesidir) elkaha (bıraktı) ila meryeme (Meryem’e) ve ruhun (ve bir ruhtur) minhu (O’ndan) fe aminu (o halde iman edin) billahi (Allah’a) ve rusulihi (ve elçilerine) ve la (ve sakın) tekulu (demeyin) selase (üçtür) انتهوا (vazgeçin) hayran (daha hayırlıdır) lekum (sizin için) innemallahu (şüphesiz Allah) ilahun (bir ilahtır) vahid (tek) subhanehu (O yücedir) en (ki) yekune (olsun) lehu (O’nun) veled (bir çocuk) lehu (O’na aittir) ma (ne varsa) fis semavati (göklerde) ve ma (ve ne varsa) fil ard (yerde) ve kefa (ve yeter) billahi (Allah) vekila (vekil olarak)

Mukatil Tefsiri
Ey kitap ehli, yani Hristiyanlar; dininizde aşırı gitmeyin, yani İslam hakkında ve İsa bin Meryem hakkında Allah’a karşı hak olmayan sözler söylemeyin; Allah hakkında ancak gerçeği söyleyin; Meryem oğlu Mesih İsa ancak Allah’ın elçisidir, Allah’ın oğlu değildir; O’nun kelimesidir, yani “ol” dedi ve oldu; o kelimeyi Meryem’e ulaştırdı; ve O’ndan bir ruhtur, yani babasız yaratıldığı için; bu ayet Necran Hristiyanları hakkında inmiştir; sonra şöyle buyurdu: Allah’a iman edin, yani O’nun bir olduğuna; ve peygamberlerine iman edin, yani Muhammed’in peygamber olduğuna; “üçtür” demeyin, yani Allah üçün üçüncüsüdür demeyin; vazgeçin, bu sizin için daha hayırlıdır; Allah ancak tek bir ilahtır; O, çocuk sahibi olmaktan uzaktır, yani İsa O’nun oğlu değildir; göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, yani bütün yaratılmışlar O’nun kullarıdır ve mülkündedir; İsa da diğerleri gibi O’nun kuludur; vekil olarak Allah yeter, yani buna şahit olarak Allah yeter.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 170

Ey insanlar! Size Rabbinizden hak ile gelen peygamber gelmiştir; artık iman edin ki bu sizin için daha hayırlıdır; eğer inkâr ederseniz, şüphesiz göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır; Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhen nasu (ey insanlar) kad (gerçekten) caekumur rasulu (size geldi elçi) bil hakki (hak ile) min rabbikum (Rabbinizden) fe aminu (o halde iman edin) hayran (daha hayırlı) lekum (sizin için) ve in (ve eğer) tekfuru (inkar ederseniz) fe inne (şüphesiz) lillahi (Allah’a aittir) ma (ne varsa) fis semavati (göklerde) vel ard (ve yerde) ve kanallahu (ve Allah olmuştur) alima (bilen) hakima (hikmet sahibi)

Mukatil Tefsiri
Ey insanlar! Size peygamber gelmiştir, yani Muhammed; Rabbinizden hak ile, yani Kur’an ile gelmiştir; artık iman edin, yani Kur’an’ı tasdik edin; bu sizin için daha hayırlıdır, yani iman küfürden daha hayırlıdır; eğer inkâr ederseniz, şüphesiz göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır, yani bütün yaratılmışlar O’nun mülkündedir; Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 169

Ancak cehennem yoluna; orada ebedî olarak kalacaklardır ve bu Allah’a göre kolaydır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İlla (ancak) tarika (yolu) cehenneme (cehenneme) halidine (kalıcı olarak) fiha (orada) ebeda (sonsuzca) ve kane (ve olmuştur) zalike (bu) alallahi (Allah’a göre) yesira (kolay)

Mukatil Tefsiri
Ancak cehennem yoluna, yani küfür yoluna iletecektir; bu yol cehenneme götürür; orada ebedî olarak kalacaklardır; yani cehennemde sonsuza kadar kalırlar; bu Allah’a göre kolaydır, yani onların azaplandırılması Allah için zor değildir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 168

Şüphesiz inkâr edenler ve zulmedenler var ya, Allah onları bağışlayacak değildir ve onları bir yola iletecek de değildir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnellezine (şüphesiz o kimseler ki) keferu (inkar ettiler) ve zalemu (ve zulmettiler) lem (asla) yekunillahu (Allah) li yagfira (bağışlayacak değildir) lehum (onları) ve la (ve) li يهديهم (onları iletecek değildir) tarika (bir yol)

Mukatil Tefsiri
Şüphesiz inkâr edenler, yani Yahudiler Muhammed’i ve Kur’an’ı inkâr ettiler; ve zulmedenler, yani Allah’a ortak koştular; Allah onları bağışlayacak değildir ve onları bir yola iletecek de değildir, yani onları hidayet yoluna yöneltmez.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 167

Şüphesiz inkâr edenler ve Allah yolundan alıkoyanlar, gerçekten uzak bir sapıklığa sapmışlardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnellezine (şüphesiz o kimseler ki) keferu (inkar ettiler) ve saddu (ve engellediler) an sebilillahi (Allah yolundan) kad (gerçekten) dallu (saptılar) dalalen (bir sapıklıkla) ba’ida (uzak)

Mukatil Tefsiri
Şüphesiz inkâr edenler, yani Yahudiler Muhammed’i ve Kur’an’ı inkâr ettiler; ve Allah yolundan alıkoyanlar, yani İslam dininden alıkoydular; gerçekten sapmışlardır, yani hidayetten uzaklaştılar; uzak bir sapıklığa sapmışlardır, yani uzun ve derin bir sapıklığa düştüler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 166

Fakat Allah sana indirdiğine şahitlik eder; onu kendi ilmiyle indirmiştir; melekler de şahitlik ederler; şahit olarak Allah yeter.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Lakinillahu (fakat Allah) yeşhedu (şahitlik eder) bima (şeye ki) enzele (indirdi) ileyke (sana) enzelehu (onu indirdi) bi ilmihi (kendi ilmiyle) vel melaiketu (ve melekler) yeşhedune (şahitlik ederler) ve kefa (ve yeter) billahi (Allah) şehida (şahit olarak)

Mukatil Tefsiri
Fakat Allah sana indirdiğine şahitlik eder, yani Kur’an’a; onu kendi ilmiyle indirmiştir; melekler de buna şahitlik eder; Nebî onlara: Siz söylediklerimin hak olduğunu biliyorsunuz ve bu Tevrat’ta da vardır, eğer tövbe eder ve dönerseniz günahlarınız bağışlanır dedi; onlar: Eğer söylediğin Tevrat’ta olsaydı sana uyarlardık dediler; Nebî: Vallahi siz söylediklerime şahitlik ediyorsunuz dedi; onlar: Bizde buna dair bir şahitlik yok dediler; bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: Eğer onlardan hiç kimse sana şahitlik etmezse, Allah ve melekleri buna şahitlik eder; şahit olarak Allah yeter; yani Kur’an’ı sana indirdiğine dair en büyük şahit Allah’tır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 165

Peygamberler müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak gönderildiler ki, peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı bir mazereti olmasın; Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Rusulen (elçiler) mübeşşirine (müjdeleyici) ve münzirine (uyarıcı) li ella (olmasın diye) yekune (olsun) linnasi (insanlar için) alallahi (Allah’a karşı) huccetun (bir mazeret) ba’dar rusuli (elçilerden sonra) ve kanallahu (ve Allah olmuştur) azizan (güçlü) hakima (hikmet sahibi)

Mukatil Tefsiri
Peygamberler müjdeleyiciler olarak gönderildi, yani cennet ile müjdeleyenler; ve uyarıcılar olarak gönderildi, yani ateş ile korkutanlar; ki peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı bir mazereti olmasın; insanlar kıyamet günü: Bize bir peygamber gelmedi demesinler; Allah güçlüdür, hikmet sahibidir; yani insanlara peygamber göndermekte hüküm sahibidir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 164

Daha önce sana kıssalarını anlattığımız peygamberler ve sana kıssalarını anlatmadığımız peygamberler de vardır; Allah Musa ile gerçekten konuştu.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve rusulen (ve elçiler) kad (gerçekten) kasasnahum (anlattık) aleyke (sana) min kablu (önceden) ve rusulen (ve elçiler) lem (anlatmadık) naksushum (onları anlatmadık) aleyke (sana) ve kellemallahu (ve konuştu Allah) musa (Musa ile) tekima (doğrudan konuşma)

Mukatil Tefsiri
Daha önce sana kıssalarını anlattığımız peygamberler; bunlar Mekke’de En‘âm suresinde ve başka yerlerde anlatılan peygamberlerdir; çünkü bu ayet Medine’de indirilmiştir; ve sana kıssalarını anlatmadığımız peygamberler de vardır; Allah Musa ile gerçekten konuştu, yani yüz yüze konuştu; Musa kırk yaşında ateş gecesinde konuşuldu; bir defa da Tevrat verildiğinde konuşuldu.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 163

Şüphesiz biz sana vahyettik, Nuh’a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi; İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torunlara, İsa’ya, Eyyub’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a da vahyettik; Davud’a da Zebur verdik.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnna (şüphesiz biz) evhayna (vahyettik) ileyke (sana) kema (nasıl ki) evhayna (vahyettik) ila nuhin (Nuh’a) ven nebiyyine (ve peygamberlere) min ba’dihi (ondan sonra) ve evhayna (ve vahyettik) ila ibrahime (İbrahim’e) ve ismaile (İsmail’e) ve ishaka (İshak’a) ve ya’kuba (Yakub’a) vel esbat (ve torunlara) ve isa (ve İsa’ya) ve eyyube (ve Eyyub’a) ve yunusa (ve Yunus’a) ve haruna (ve Harun’a) ve suleymana (ve Süleyman’a) ve ateyna (ve verdik) davuda (Davud’a) zebura (Zebur’u)

Mukatil Tefsiri
Şüphesiz biz sana vahyettik; bu, Adî bin Zeyd ve onunla birlikte olan Yahudiler hakkında indirilmiştir; onlar Nebî’ye: Vallahi Allah sana da, Musa’dan sonra kimseye de vahyetmedi dediler; Allah onları yalanladı ve şöyle buyurdu: Şüphesiz biz sana vahyettik, Nuh’a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi; yani Nuh’tan sonra gelen peygamberler Hûd ve Sâlih’tir; İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlara vahyettik; torunlar Yakub’un oğullarıdır, yani Yusuf ve kardeşleridir; onlara İbrahim’in sahifelerinde vahyedildi; ayrıca İsa’ya, Eyyub’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a da vahyettik; Davud’a da Zebur verdik; Zebur’da hudud, hüküm, farz, helal ve haram yoktu; yüz elli sûreden ibaretti; Allah bunu Nebî’ye haber verdi ki onun peygamber olduğunu bilsinler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 162

Fakat onların içinden ilimde derinleşmiş olanlar ve müminler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; namazı kılanlar, zekâtı verenler ve Allah’a ve ahiret gününe iman edenler; işte onlara büyük bir ecir vereceğiz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Lakinir rasihune (fakat derinleşmiş olanlar) fil ilmi (ilimde) minhum (onlardan) vel mu’minune (ve müminler) yu’minune (inanırlar) bima (şeye ki) unzile (indirildi) ileyke (sana) ve ma (ve şeye ki) unzile (indirildi) min kablike (senden önce) vel mukimine (ve kılanlar) es salate (namazı) vel mu’tune (ve verenler) ez zekate (zekâtı) vel mu’minune (ve inananlar) billahi (Allah’a) vel yevmil ahiri (ve ahiret gününe) ulaike (işte onlar) se nu’tihim (onlara vereceğiz) ecran (bir mükafat) azima (büyük)

Mukatil Tefsiri
Fakat onların içinden ilimde derinleşmiş olanlar, yani Tevrat ilmini iyice öğrenmiş olanlar; bu Abdullah bin Selam ve arkadaşlarıdır; onlar Nebî’ye: Yahudiler senin getirdiğinin hak olduğunu bilir ve senin Tevrat’ta yazılı olduğunu da bilirler dediler; Yahudiler ise: Sizin dediğiniz gibi değildir, onlar hiçbir şey bilmezler ve seni aldatıyorlar, sana batıl şeyler anlatıyorlar dediler; bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: fakat onların içinden ilimde derinleşmiş olanlar, yani Tevrat ilmini okuyanlar, Abdullah bin Selam ve arkadaşları; ve müminler, yani kitap ehli olmayan Muhammed’in ashabı; sana indirilene iman ederler, yani Kur’an’a; ve senden önce indirilene iman ederler, yani peygamberlere indirilen kitaplara, Tevrat ve İncil’e.

Sonra onları niteleyerek şöyle dedi: namazı kılanlar ve zekâtı verenler, yani zekâtı verenler; ve Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, yani Allah’ın birliğine ve ahiretteki dirilişe iman edenler; işte onlara büyük bir ecir vereceğiz, yani büyük bir karşılık vereceğiz.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 161

Ve faiz almaları sebebiyle, halbuki ondan men edilmişlerdi ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle; içlerinden inkâr edenler için acı bir azap hazırladık.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ahzihimur (ve almaları) riba (faizi) ve kad (oysa) nuhu (yasaklanmıştı) anhu (ondan) ve ekluhum (ve yemeleri) emvalen nasi (insanların mallarını) bil batıl (haksızlıkla) ve a’tedna (hazırladık) lil kafirine (inkarcılar için) minhum (onlardan) azaben (bir azap) elima (acı)

Mukatil Tefsiri
Ve faiz almaları sebebiyle, halbuki bundan yasaklanmışlardı; ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle, yani hak olmaksızın haram olarak almaları; içlerinden inkâr edenler için acı bir azap hazırladık, yani Yahudilerden olan inkârcılar için elem verici bir azap hazırladık; işte bu ayette zikredilen zulüm budur.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 160

Yahudilerin zulmü sebebiyle, kendilerine helal kılınmış olan temiz şeyleri onlara haram kıldık ve Allah yolundan çokça alıkoymaları sebebiyle,

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe bi zulmin (artık zulüm sebebiyle) minellezine (o kimselerden ki) hadu (yahudiler) harramna (haram kıldık) عليهم (onlara) tayyibatin (güzel şeyleri) uhillet (helal kılınmıştı) lehum (onlara) ve bi saddihim (ve engellemeleri sebebiyle) an sebilillahi (Allah yolundan) kesira (çok)

Mukatil Tefsiri
Yahudilerin zulmü sebebiyle, yani Yahudilerden olanların haksızlıkları yüzünden; kendilerine helal kılınmış olan temiz şeyleri onlara haram kıldık, yani hayvanlardan olan bazı şeyleri; etler, iç yağlar ve tırnaklı olanların hepsi onlara helaldi, sonra Musa’dan sonra Allah bunları onlara haram kıldı; ve Allah yolundan çokça alıkoymaları sebebiyle, burada gizli ifade vardır, yani onları İslam dininden ve Muhammed’den alıkoymaları sebebiyle.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 159

Kitap ehlinden hiç kimse yoktur ki, ölümünden önce ona mutlaka iman edecek olmasın; kıyamet günü de o onların aleyhine şahit olacaktır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve in (ve yoktur) min ehlil kitabi (kitap ehlinden) illa (ancak) le yu’minenne (mutlaka inanacaktır) bihi (ona) kabla (önce) mevtihi (ölümünden) ve yevmel kıyameti (kıyamet günü) yekunu (olacaktır) عليهم (onlara karşı) şehida (şahit)

Mukatil Tefsiri
Kitap ehlinden hiç kimse yoktur ki ona iman etmesin, yani Yahudilerden her biri; ölümünden önce, yani ölüm anında İsa’nın Allah’ın kulu ve peygamberi olduğunu kabul eder, fakat bu iman ona fayda vermez; ayrıca İsa yeryüzüne indiğinde hayatta olanlar da ona iman ederler; İsa yeryüzüne inecek, başı yağlı gibi olacak, üzerinde iki elbise bulunacak ve yanında bir mızrakla Deccal’i öldürecektir; İbn Abbas’a soruldu: Denizde boğulan veya yanan ya da hayvan tarafından yenilen kimse nasıl iman eder? dedi ki: Ruhu çıkmadan önce mutlaka iman eder; ve kıyamet günü o onların aleyhine şahit olacaktır, yani onlara tebliğ ettiğine şahitlik edecektir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 158

Bilakis Allah onu kendisine yükseltti; Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Bel (aksine) rafa’ahu (yükseltti onu) allahu (Allah) ileyhi (kendine) ve kanallahu (ve Allah olmuştur) azizan (güçlü) hakima (hikmet sahibi)

Mukatil Tefsiri
Bilakis Allah onu kendisine yükseltti, yani onu göğe diri olarak kaldırdı; bu, Ramazan ayında Kadir gecesinde oldu, o sırada otuz üç yaşındaydı ve Beytülmakdis’ten kaldırıldı; Allah güçlüdür, yani onu öldürülmekten koruyan; hikmet sahibidir, yani onu yükseltmesinde hikmet sahibidir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 157

Ve ‘Biz Allah’ın elçisi Meryem oğlu Mesih İsa’yı öldürdük’ demeleri sebebiyle; oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar, fakat onlara benzetildi; onun hakkında ihtilafa düşenler gerçekten onun hakkında şüphe içindedirler; onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur, sadece zanna uyarlar; onu kesin olarak öldürmediler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kavlihim (ve demeleri) inna (biz) katalna (öldürdük) el mesiha (Mesih’i) isa (İsa’yı) ibne meryeme (Meryem oğlu) rasulallahi (Allah’ın elçisi) ve ma (oysa) kataluhu (onu öldürmediler) ve ma (ve) salebuhu (onu asmadılar) ve lakin (fakat) şubbihe (benzetildi) lehum (onlara) ve innellezine (şüphesiz o kimseler ki) ihtelefu (anlaşmazlığa düştüler) fihi (onun hakkında) lefi şekkin (kesin bir şüphe içindedirler) minhu (ondan) ma (onların yoktur) lehum (onların) bihi (onun hakkında) min ilmin (bir bilgi) illa (ancak) ittiba’a (uymaktan ibaret) ez zann (zanna) ve ma (ve kesinlikle) kataluhu (onu öldürmediler) yakina (kesin olarak)

Mukatil Tefsiri
Ve “Biz Mesih İsa’yı öldürdük” demeleri, halbuki onu öldürmediler ve onu asmadılar; fakat onlara benzetildi, yani öldürdükleri kişi İsa’ya benzetildi; bu kişi İsa’nın gözcüsüydü ve Allah onun suretini İsa’ya benzetti, Yahudiler de onu İsa zannederek öldürdüler; onun hakkında ihtilafa düşenler, yani Hristiyanlar, gerçekten onun hakkında şüphe içindedirler; bazıları öldürüldü dedi, bazıları öldürülmedi dedi; onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur, sadece zanna uyarlar; onu kesin olarak öldürmediler, yani öldürdüklerinden emin değillerdi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 156

Ve inkâr etmeleri ve Meryem hakkında büyük bir iftira söylemeleri sebebiyle,

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve bi kufrihim (ve inkârları sebebiyle) ve kavlihim (ve demeleri) ala meryeme (Meryem’e karşı) buhtanen (bir iftira) azima (büyük)

Mukatil Tefsiri
Ve inkâr etmeleri, yani küfürleri; ve Meryem hakkında büyük bir iftira söylemeleri, yani onu zinayla suçlamaları; Yahudiler Meryem’i Yusuf bin Mâtân ile suçladılar, oysa Yusuf onun akrabasıydı ve onunla evlenmek istemişti.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 155

Sözlerini bozmaları, Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve ‘kalplerimiz örtülüdür’ demeleri sebebiyle; hayır, Allah inkârları sebebiyle kalplerini mühürlemiştir; artık pek azı dışında iman etmezler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe bima (artık sebebiyle) nakdihim (bozmaları) misakahum (sözleşmelerini) ve kufrihim (ve inkâr etmeleri) bi ayatillahi (Allah’ın ayetlerini) ve katlihim (ve öldürmeleri) el enbiyae (peygamberleri) bi gayri hakkın (haksız yere) ve kavlihim (ve demeleri) kulubuna (kalplerimiz) gulf (kapalıdır) bel (aksine) taba’allahu (mühürledi Allah) aleyha (onları) bi kufrihim (inkârları sebebiyle) fe la (artık inanmazlar) yu’minune (inanmazlar) illa (ancak) kalila (çok az)

Mukatil Tefsiri
Sözlerini bozmaları sebebiyle, yani Tevrat’taki ahitlerini bozdukları için; Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri, yani İncil’i ve Kur’an’ı inkâr etmeleri; peygamberleri haksız yere öldürmeleri; ve “kalplerimiz örtülüdür” demeleri, yani kalplerimiz kapalıdır, söylediklerini anlamaz; bu, Nebî’den duydukları hak sözleri reddetmeleri sebebiyledir; hayır, Allah inkârları sebebiyle kalplerini mühürlemiştir, yani kalplerini kapatmıştır; artık pek azı dışında iman etmezler, yani aslında hiç iman etmezler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 154

Ve sözlerini almamız için üzerlerine Tur’u kaldırdık ve onlara ‘Kapıdan secde ederek girin’ dedik ve onlara ‘Cumartesi gününde aşırı gitmeyin’ dedik ve onlardan sağlam bir söz aldık.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve refa’na (ve kaldırdık) fevkahum (üzerlerine) et tura (Turu dağı) bi misakihim (ahitleşmeleri sebebiyle) ve kulna (ve dedik) lehum (onlara) udhulu (girin) el babe (kapıdan) succeden (secde ederek) ve kulna (ve dedik) lehum (onlara) la (sakın) ta’du (aşmayın) fis sebti (cumartesi hakkında) ve ehazna (ve aldık) منهم (onlardan) misakan (bir sözleşme) galiza (sağlam)

Mukatil Tefsiri
Üzerlerine Tur’u kaldırdık, yani dağı başlarının üzerine kaldırdık, bunu Cebrail yaptı ve onlar dağın dibindeydiler; sözlerini almamız için, yani Tevrat’ta olanı kabul etmeleri için; onlara “Kapıdan secde ederek girin” dedik, yani Hıtta kapısından eğilerek girin; ve onlara “Cumartesi gününde aşırı gitmeyin” dedik, yani o gün balık avlamayın; ve onlardan sağlam bir söz aldık, yani Tevrat’ta Allah’a verdikleri güçlü ahdi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 153

Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar; oysa Musa’dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi ve ‘Bize Allah’ı apaçık göster’ demişlerdi de zulümleri sebebiyle onları yıldırım çarpmıştı; sonra kendilerine açık deliller geldikten sonra buzağıyı edindiler; biz de bundan dolayı onları affettik ve Musa’ya apaçık bir delil verdik.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yes’eluke (senden isterler) ehlul kitabi (kitap ehli) en (ki) tunezzile (indirmen) aleyhim (onlara) kitaben (bir kitap) mines semai (gökten) fe kad (gerçekten) seelu (istediler) musa (Musa’dan) ekbere (daha büyüğünü) min zalike (bundan) fe kalu (ve dediler) erina (bize göster) allaha (Allah’ı) cehraten (açıkça) fe ehazethumu (yakalamıştı onları) es saikatu (yıldırım) bi zulmihim (zulümleri sebebiyle) summe (sonra) ittehazu (edindiler) el icle (buzağıyı) min ba’di (sonra) ma (şey ki) caethumu (geldi onlara) el beyyinatu (açık deliller) fe afevna (affettik) an zalike (bunu) ve ateyna (verdik) musa (Musa’ya) sultanen (bir yetki) mubina (apaçık)

Mukatil Tefsiri
Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar, bu Yahudiler hakkında indirilmiştir; Ka‘b bin Eşref ve Finhas Yahudi, Nebî’ye: Eğer doğruysan bize gökten topluca yazılmış bir kitap getir, Musa’nın getirdiği gibi dediler; oysa Musa’dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi ve “Bize Allah’ı apaçık göster” dediler, yani gözle görmek istediler; bunun üzerine onları yıldırım çarptı, yani öldüler; bu, zulümleri sebebiyle oldu; sonra kendilerine açık deliller geldikten sonra buzağıyı edindiler, yani dokuz ayet geldikten sonra; biz de bundan dolayı onları affettik, yani buzağıya tapmaları sebebiyle hepsini yok etmedik; ve Musa’ya apaçık bir delil verdik, yani el ve asa.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 152

Allah’a ve peygamberlerine iman edenler ve onlardan hiçbirinin arasını ayırmayanlar var ya, işte Allah onlara yakında ecirlerini verecektir; Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vellezine (ve o kimseler ki) amenu (iman ettiler) billahi (Allah’a) ve rusulihi (ve elçilerine) ve lem (ve ayırmadılar) yuferriku (ayırmazlar) beyne ehadin (hiçbirini) minhum (onlardan) ulaike (işte onlar) sevfe (yakında) yu’tihim (onlara verecek) ucurehum (mükafatlarını) ve kanallahu (ve Allah olmuştur) gafuran (bağışlayan) rahima (merhametli)

Mukatil Tefsiri
“Allah’a ve peygamberlerine iman edenler”, yani Allah’a ve bütün peygamberlere iman edenler; “ve onlardan hiçbirinin arasını ayırmayanlar”, yani peygamberlerin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmeyenler, hepsini tasdik edenler; “işte onlar”, “Allah onlara yakında ecirlerini verecektir”, yani amellerinin karşılığını verecektir; “Allah bağışlayandır”, yani günahlarını bağışlar; “merhamet edendir”, yani onlara rahmet eder.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 151

İşte onlar gerçek kâfirlerdir ve biz kâfirler için aşağılayıcı bir azap hazırladık.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ulaike (işte onlar) hum (onlar) el kafirune (inkarcıların) hakkan (gerçekten) ve a’tedna (hazırladık) lil kafirine (inkarcılar için) azaben (bir azap) muhina (aşağılayıcı)

Mukatil Tefsiri
“İşte onlar gerçek kâfirlerdir”, çünkü peygamberlerin bir kısmını inkâr etmişlerdir, bu yüzden bir kısmına iman etmeleri kendilerine fayda vermez; “ve biz kâfirler için aşağılayıcı bir azap hazırladık”, yani horlayıcı bir azap.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 150

Şüphesiz Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah ile peygamberleri arasını ayırmak isteyenler, ‘bazısına inanırız, bazısını inkâr ederiz’ diyenler ve bunun arasında bir yol edinmek isteyenler var ya,

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnel lezine (şüphesiz o kimseler ki) yekfurune (inkar ederler) billahi (Allah’ı) ve rusulihi (ve elçilerini) ve yuridu (ve isterler) en (ki) yuferriku (ayırmak) beyne (arasında) allahi (Allah ile) ve rusulihi (elçileri) ve yekulune (ve derler) nu’minu (iman ederiz) bi ba’din (bir kısmına) ve nekfuru (ve inkar ederiz) bi ba’din (bir kısmını) ve yuridu (ve isterler) en (ki) yettehizu (tutsunlar) beyne zalike (bunun arasında) sebila (bir yol)

Mukatil Tefsiri
“Şüphesiz Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler”, yani Yahudilerden bazıları, İsa’yı ve Muhammed’i inkâr edenler; “Allah ile peygamberleri arasını ayırmak isteyenler”, yani bazılarını kabul edip bazılarını reddetmek isteyenler; “ve derler ki: bazısına inanırız”, yani Musa’ya; “ve bazısını inkâr ederiz”, yani İsa’yı ve Muhammed’i; “ve bunun arasında bir yol edinmek isterler”, yani bazı peygamberlere iman edip bazılarını inkâr eden bir din.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 149

Bir hayrı açığa vurursanız veya onu gizlerseniz yahut bir kötülüğü affederseniz, şüphesiz Allah affedicidir, gücü yetendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İn tubdu (eğer açığa vurursanız) hayran (bir iyiliği) ev (ya da) tuhfu (gizlerseniz) ev (ya da) ta’fu (affederseniz) an suin (bir kötülükten) fe innallaha (şüphesiz Allah) kane (olmuştur) afuvven (affedici) kadira (güç yetiren)

Mukatil Tefsiri
“Bir hayrı açığa vurursanız”, yani onu açıklarsanız; “veya gizlerseniz”, yani saklarsanız; “yahut size yapılan bir kötülüğü affederseniz”; “şüphesiz Allah affedicidir, gücü yetendir”, yani Allah sizin günahlarınızı affetmeye sizin arkadaşınızı affetmenizden daha güçlüdür; bu yüzden affetmek, intikam almaktan daha hayırlıdır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 148

Allah, zulme uğrayan hariç, sözün kötüsünün açıkça söylenmesini sevmez; Allah işitendir, bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
La yuhibbullahu (Allah sevmez) el cehre (açıkça söylenmesini) bis sui (kötü sözün) minel kavli (sözden) illa (ancak) men zulime (zulme uğrayan) ve kanallahu (ve Allah olmuştur) semian (işiten) alima (bilen)

Mukatil Tefsiri
“Allah sözün kötüsünün açıkça söylenmesini sevmez”, yani hiç kimse için kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; “ancak zulme uğrayan müstesna”, yani kendisine haksızlık yapılan kimse, uğradığı zulme karşılık aynı sözle karşılık verirse bunda ona günah yoktur; bu, Ebû Bekir hakkında inmiştir: bir adam ona sövdü, Nebî yanında iken o sustu, sonra karşılık verince Nebî kalktı; Ebû Bekir: “Ben sustum, sen bir şey demedin, cevap verince kalktın” dedi; Nebî: “Bir melek senin yerine cevap veriyordu, sen cevap verince melek gitti, şeytan geldi, ben şeytanın olduğu yerde oturmam” buyurdu; “Allah işitendir”, yani kötü sözün açığa vurulmasını işitir; “bilendir”, yani onu bilir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 147

Eğer şükreder ve iman ederseniz Allah sizin azabınızla ne yapsın? Allah şükreden ve bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ma yefalullahu (ne yapar Allah) bi azabikum (sizin azabınızla) in (eğer) şekertum (şükrederseniz) ve amentum (ve iman ederseniz) ve kanallahu (ve Allah olmuştur) şakiran (şükre karşılık veren) alima (bilen)

Mukatil Tefsiri
“Eğer şükreder ve iman ederseniz”, yani Allah’ın nimetlerine şükreder ve tasdik ederseniz; “Allah sizin azabınızla ne yapsın?”, yani Allah şükreden ve iman eden kimseye azap etmez; “ve Allah şükredendir”, yani kullarının şükrüne karşılık verir; “bilendir”, yani onları bilir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 146

Ancak tövbe edenler, ıslah edenler, Allah’a sarılanlar ve dinlerini Allah için ihlâs edenler müstesna; işte onlar müminlerle beraberdir ve Allah müminlere büyük bir ecir verecektir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İllellezine (ancak o kimseler ki) tabu (tevbe ettiler) ve aslahu (düzeldiler) ve itesemu (sarılıp tutundular) billahi (Allah’a) ve ahlesu (samimi oldular) dinehum (dinlerini) lillahi (Allah için) fe ulaike (işte onlar) meal mu’minin (müminlerle beraberdir) ve sevfe (yakında) yu’tillahu (Allah verecektir) el mu’minine (müminlere) ecran (bir mükafat) azima (büyük)

Mukatil Tefsiri
Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: “Ancak tövbe edenler”, yani münafıklardan tövbe edenler; “ve ıslah edenler”, yani amellerini düzeltenler; “ve Allah’a sarılanlar”, yani Allah ile korunup sakınanlar; “ve dinlerini Allah için ihlâs edenler”, yani İslam’ı yalnız Allah için yapanlar ve onu şirkle karıştırmayanlar; “işte onlar müminlerle beraberdir”, yani velayette müminlerle birliktedirler; “ve Allah müminlere büyük bir ecir verecektir”, yani bol bir mükâfat.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 145

Şüphesiz münafıklar ateşin en aşağı tabakasındadırlar ve onlar için asla bir yardımcı bulamazsın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnel munafikine (şüphesiz münafıklar) fid derkil esfel (en aşağı tabakasındadır) minen nar (ateşten) ve len (asla) tecide (bulamazsın) lehum (onlara) nasira (bir yardımcı)

Mukatil Tefsiri
“Şüphesiz münafıklar ateşin en aşağı tabakasındadırlar”, yani cehennemin en alt derecesinde, yani uçurumunda; “ve onlar için asla bir yardımcı bulamazsın”, yani onları azaptan koruyacak bir kimse bulamazsın. Münafıkların varacağı yeri haber verince bazı kimseler Nebî’ye: “Falan ve falan münafıktı, sonra tövbe ettiler, Allah onlara ne yapar?” dediler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 144

Ey iman edenler! Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin; Allah’a karşı aleyhinize apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine (ey iman edenler) amenu (iman ettiniz) la (sakın) tettehizu (edinmeyin) el kafirine (inkarcıları) evliyae (dostlar) min dunil mu’minin (müminler yerine) e turidune (istiyor musunuz) en (ki) tecalu (kılasınız) lillahi (Allah’a karşı) aleykum (aleyhinize) sultanen (açık bir delil) mubina (apaçık)

Mukatil Tefsiri
“Ey iman edenler!”, onları sakındırmak için; bu ayet münafıklar hakkında indirilmiştir, onlardan bazıları: Abdullah b. Übey ve Malik b. Duhşum’dur; onların Yahudilerden olan dostları Esbağ ve Râfi‘ onları İslam sebebiyle ayıpladılar ve dinlerini bırakıp Yahudilere yönelmelerini süslediler, onlar da Yahudilerle uzlaştılar; bunun üzerine Allah buyurdu: “Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin”, yani Yahudileri; “Allah’a karşı aleyhinize apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?”, yani Yahudileri dost edinip onlara nasihat ettiğiniz için Allah’ın aleyhinize açık bir hüccet getirmesini mi istiyorsunuz.

Taberi Tefsiri
Bu, Allah’ın mümin kullarına, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinen münafıkların ahlakıyla ahlaklanmamaları için yaptığı bir yasaklamadır. Böylece onlar, Allah’ın kendilerine yasakladığı düşmanlarını dost edinme işine girişmekte münafıklar gibi olmasınlar.

Yüce Allah onlara şöyle demektedir: Ey Allah’a ve Resulüne iman edenler! Kâfirleri dost edinmeyin; kendi milletinizden ve dininizden olan müminleri bırakıp onlarla yardımlaşmayın. Böyle yaparsanız, kendisine cehennem gerekli kılınmış münafıklar gibi olursunuz.

Sonra Yüce Allah, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinen kimseyi tehdit ederek şöyle buyurmuştur: Eğer o kimse onlarla dostluk kurmaktan vazgeçmez ve onlarla yakınlık kurmaktan geri durmazsa, onu, Peygamberine kendileri için acıklı azabı müjdelemesini emrettiği münafıklardan, dost edindiği kimselerin ehline katar.

Ey müminleri bırakıp kâfirleri dost edinen ve bana ve Resulüme iman etmiş olan kimseler! Allah’ın sizin aleyhinize apaçık bir delil koymasını mı istiyorsunuz? Yani müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmeniz sebebiyle Allah’a, sizin aleyhinize bir hüccet mi vermek istiyorsunuz? Böylece size vasıflarını anlattığı ve kendi katındaki yerlerini haber verdiği münafıkların hak ettiği şeyi siz de O’ndan hak etmiş olursunuz.

{ Apaçık } yani doğruluğu ve gerçekliği açık olan demektir. Yani: Rabbinizin, düşmanlarını ve O’nu inkâr edenleri dost edinmeniz konusunda size yasakladığı şeye atılmanızla kendi aleyhinize delil oluşturarak Allah’ın gazabına maruz kalmayın.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer şekilde tefsir ehli de görüş belirtmiştir.

Bunu söyleyenlerin zikri: Bişr b. Muaz bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Said, Katade’den şu ayet hakkında rivayet etti: { Ey iman edenler! Müminleri bırakıp kâfirleri dostlar edinmeyin. Allah’a, kendi aleyhinize apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz? } Dedi ki: Allah’ın yaratıkları üzerinde otoritesi vardır; fakat burada “apaçık bir mazeret/delil” demektedir. Dedi ki: Allah’ın yaratıkları üzerinde otoritesi vardır; fakat burada “apaçık bir mazeret/delil” demektedir.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Kabisa b. Ukbe bize rivayet etti, dedi ki: Süfyan, bir adamdan, o da İkrime’den rivayet etti: Kur’an’da geçen her “sultan” kelimesi hüccet/delil anlamındadır.

Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Asım bize rivayet etti, İsa’dan, o da İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den şu söz hakkında rivayet etti: { Apaçık bir sultan } dedi ki: Hüccet/delil demektir.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti, dedi ki: Şibl, İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den bunun benzerini rivayet etti.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 143

Arada bocalayıp dururlar; ne bunlara ne de onlara; Allah kimi saptırırsa artık onun için bir yol bulamazsın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Muzebzebine (kararsızdırlar) beyne zalike (iki taraf arasında) la (ne) ila haulai (bunlara) ve la (ne de) ila haulai (onlara) ve men (ve kim) yudlil (saptırırsa) allahu (Allah) fe len (asla) tecide (bulamazsın) lehu (ona) sebila (bir yol)

Mukatil Tefsiri
“Arada bocalayıp dururlar”, yani münafıklar ne Yahudilerle olup onların velayetini açıkça ortaya koyarlar ne de müminlerle velayet üzeredirler; “ne bunlara ne de onlara”; “Allah kimi saptırırsa”, yani hidayetten saptırırsa; “artık onun için bir yol bulamazsın”, yani hidayete bir yol bulamazsın.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 142

Şüphesiz münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar, oysa O onları aldatandır; namaza kalktıklarında üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı ancak pek az anarlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnel munafikine (şüphesiz münafıklar) yuhadiune (aldatmaya çalışırlar) allaha (Allah’ı) ve huve (oysa O) hadium (aldatandır) ve iza (ve ne zaman ki) kamu (kalktıklarında) iles salati (namaza) kamu (kalkarlar) kusala (üşenerek) yuraune (gösteriş yaparlar) en nase (insanlara) ve la (ve) yezkurune (anmazlar) allaha (Allah’ı) illa (ancak) kalila (çok az)

Mukatil Tefsiri
“Şüphesiz münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar”, imanlarını açığa vurup inkârı gizledikleri için; “oysa O onları aldatandır”, ahirette sırat üzerinde onlara “geri dönün de bir nur arayın” (Hadîd 13) denildiğinde karanlıkta bırakılmaları Allah’ın onlara karşı hilesidir; sonra münafıklar hakkında şöyle buyurdu: “namaza kalktıklarında üşenerek kalkarlar”, yani tembel tembel, onu üzerlerine bir hak görmezler; “insanlara gösteriş yaparlar”, yani gündüz namaz kılmalarıyla riya yaparlar; “ve Allah’ı ancak pek az anarlar”, yani namazda Allah’ı az anarlar, bu az olan da riyadır ve gizlide namaz kılmazlar.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 141

Sizi gözetleyip duranlar var; eğer size Allah’tan bir fetih olursa: ‘Biz sizinle beraber değil miydik?’ derler; eğer kâfirlere bir pay olursa: ‘Biz size galip gelmedik mi ve sizi müminlerden korumadık mı?’ derler; artık Allah kıyamet günü aranızda hükmedecektir ve Allah kâfirlere müminler aleyhine asla bir yol vermeyecektir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezine (onlar ki) yeterabbesune (gözetirler) bikum (sizi) fe in (eğer) kane (olursa) lekum (sizin için) fethun (bir zafer) minallahi (Allah’tan) kalu (derler) elem (biz değil miydik) nekun (olmadık mı) meakum (sizinle beraber) ve in (ve eğer) kane (olursa) lil kafirine (inkarcılar için) nasibun (bir pay) kalu (derler) elem (biz değil miydik) nestahviz (üstün gelmeye çalıştık) aleykum (size) ve nemna’kum (ve sizi koruduk) minel mu’minin (müminlerden) fallahu (artık Allah) yahkumu (hükmeder) beynekum (aranızda) yevmel kıyameti (kıyamet günü) ve len (asla) yecale (kılmayacaktır) allahu (Allah) lil kafirine (inkarcılar için) alel mu’minine (müminler üzerine) sebila (bir yol)

Mukatil Tefsiri
Allah münafıklar hakkında haber verdi: “Sizi gözetleyip duranlar”, yani sizin başınıza gelecek durumları bekleyenler; “eğer size bir fetih olursa”, ey müminler, yani Bedir günü düşmana karşı zafer; “derler: Biz sizinle beraber değil miydik?”, yani düşmanınıza karşı sizinleydik, o hâlde ganimetten bize de verin, siz ona daha layık değilsiniz; bu, Ankebût sûresinde de: (Ankebût 10) geçmektedir; “eğer kâfirlere bir pay olursa”, yani Uhud günü müminlere karşı üstünlük; “derler”, yani münafıklar kâfirlere: “Biz size galip gelmedik mi?”, yani sizi arkanızdan kuşatmadık mı; “ve sizi müminlerden korumadık mı?”, yani müminlerle sizin hakkınızda tartıştık, onları sizden alıkoyduk ve onlara sizinle beraber olduğumuzu söyledik; bunu korkaklık ve çekinme sebebiyle söylediler; Allah buyurdu: “Artık Allah kıyamet günü aranızda hükmedecektir ve Allah kâfirlere müminler aleyhine asla bir yol vermeyecektir”, yani asla bir delil vermeyecektir; bu, Abdullah b. Übey ve arkadaşları hakkında indirilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 140

Size kitapta indirilmiştir ki: Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar başka bir söze dalıncaya kadar onlarla birlikte oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz; şüphesiz Allah münafıkları ve kâfirleri cehennemde hepsini bir araya toplayacaktır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kad (ve gerçekten) نزّل (indirdi) عليكم (size) fi’l-kitâbi (kitapta) en (ki) izâ (ne zaman ki) semi’tum (işittiğinizde) âyâti (ayetlerini) llâhi (Allah’ın) yukferu (inkâr ediliyor) bihâ (onlara) ve yüstehzâu (ve alay ediliyor) bihâ (onlarla) fe lâ (o halde oturmayın) tak’udû (oturmayın) meahum (onlarla birlikte) hattâ (nihayet) يخوضوا (başka bir söze geçinceye kadar) fî hadîsin (bir sözde) gayrihî (başka) innekum (çünkü siz de) izen (o zaman) misluhum (onlar gibisiniz) innallâhe (şüphesiz Allah) câmiu (toplayacaktır) el-munâfikîne (münafıkları) vel-kâfirîne (ve inkârcıları) fî cehenneme (cehennemde) cemî’â (hep birlikte)

Mukatil Tefsiri
Münafıklar Kur’an ile alay ediyorlardı, bunun üzerine Allah Medine’de indirdi: “Size kitapta indirilmiştir”, yani Mekke’de En‘âm sûresinde; “şu ki: Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman onlarla birlikte oturmayın”, yani onlar başka bir söze dalıncaya kadar, yani münafıkların konuşmaları Allah’ın zikrinden başka bir şeye dönünceye kadar; Allah, Mekke kâfirleri ve Medine münafıkları ile Kur’an ile alay ettikleri sırada oturmayı yasakladı; sonra onları korkuttu: eğer onlarla oturur ve alaylarına razı olursanız, “o zaman siz de onlar gibi olursunuz”, yani küfürde; “şüphesiz Allah münafıkları”, yani Abdullah b. Übey, Malik b. Duhşum ve Cedd b. Kays’ı; “ve kâfirleri”, yani Mekke halkını; “cehennemde hepsini bir araya toplayacaktır.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 139

Onlar, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenlerdir; onların yanında izzet mi arıyorlar? Şüphesiz bütün izzet Allah’ındır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezîne (onlar ki) yettehizûne (edinirler) el-kâfirîne (inkârcıları) evliyâe (dostlar) min dûni (yerine) el-mu’minîn (müminlerin) e yebtegûne (arıyorlar mı) indehum (onların yanında) el-izzete (izzeti) fe inne (şüphesiz) el-izzete (izzet) lillâhi (Allah’a aittir) cemî’â (tamamıyla)

Mukatil Tefsiri
“Onlar ki kâfirleri dost edinirler”, yani Yahudileri; “müminleri bırakıp”, yani müminler yerine; bu, münafıkların: “Muhammed’in işi tamam olmayacak” demeleri ve Yahudilere uyarak onları dost edinmeleridir; “onların yanında izzet mi arıyorlar?”, yani güç ve üstünlük mü arıyorlar; çünkü Yahudiler, Arap müşriklerine Nebî ile savaşta yardım etmişlerdi ki bununla güç kazansınlar; “onların yanında izzet mi arıyorlar?”, yani münafıklar Yahudiler yanında üstünlük mü arıyorlar; “şüphesiz bütün izzet Allah’ındır”, yani kim izzet bulursa ancak Allah’ın izniyle bulur.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 138

Münafıklara müjde ver ki, onlar için elem verici bir azap vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Beşşiri (müjdele) el-munâfikîne (münafıkları) bi enne (şüphesiz ki) lehum (onlar için vardır) azâben (bir azap) elîmâ (acı)

Mukatil Tefsiri
Nebî için ve müminler için Fetih sûresinde mağfiret indirildiğinde, Abdullah b. Übey ve onunla birlikte olanlar: “Bize ne var?” dediler. Bunun üzerine Allah: “Münafıklara müjde ver”, yani Abdullah b. Übey, Malik b. Duhşum ve Cedd b. Kays’a; “onlar için”, yani ahirette; “elem verici bir azap vardır”, yani acı verici bir azap vardır, buyurdu.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 137

Şüphesiz iman edenler, sonra inkâr edenler, sonra iman edenler, sonra inkâr edenler, sonra inkârlarını artıranlar var ya; Allah onları bağışlayacak değildir ve onları bir yola iletecek de değildir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnellezîne (şüphesiz o kimseler ki) âmenû (iman ettiler) summe (sonra) keferû (inkâr ettiler) summe (sonra) âmenû (iman ettiler) summe (sonra) keferû (inkâr ettiler) summe (sonra) izdâdû (arttırdılar) kufran (inkârlarını) lem (asla) yekunillâhu (Allah) li yagfira (bağışlayacak değildir) lehum (onları) ve lâ (ve) li يهديهم (doğru yola iletecek değildir) sebîlâ (bir yol)

Mukatil Tefsiri
Şöyle ki: “Şüphesiz iman edenler”, yani Tevrat’a ve Musa’ya iman edenler; “sonra inkâr edenler”, Musa’dan sonra inkâr ettiler; “sonra iman edenler”, İsa’ya ve İncil’e iman ettiler; “sonra inkâr edenler”, ondan sonra inkâr ettiler; “sonra inkârlarını artıranlar”, Muhammed’i ve Kur’an’ı inkâr etmekle küfürlerini artırdılar; “Allah onları bağışlayacak değildir”, bu hâlleri üzere; “ve onları bir yola iletecek de değildir”, yani hidayet yoluna iletmez. Bunlardan bazıları: Amr b. Zeyd, Avs b. Kays ve Kays b. Zeyd’dir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 136

Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin; kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, gerçekten uzak bir sapıklığa düşmüştür.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yâ (ey) eyyuhallezîne (iman edenler) âmenû (iman ettiniz) âminû (iman edin) billâhi (Allah’a) ve rasûlihî (ve elçisine) ve’l-kitâbi (ve kitaba) ellezî (ki o) نزّل (indirdi) alâ rasûlihî (elçisine) ve’l-kitâbi (ve kitaba) ellezî (ki o) enzele (indirdi) min kablu (önceden) ve men (ve kim) yekfur (inkâr ederse) billâhi (Allah’ı) ve melâiketihî (ve meleklerini) ve kütübihî (ve kitaplarını) ve rusulihî (ve elçilerini) ve’l-yevmi’l-âhiri (ve ahiret gününü) fe kad (gerçekten) dalle (sapmıştır) dalâlen (bir sapıklıkla) ba’îdâ (uzak)

Mukatil Tefsiri
“Ey iman edenler!”, bu ayet ehl-i kitaptan iman edenler hakkında indirilmiştir; onlar Yahudilerle tartıştıklarında “Muhammed’in kitabına iman ederiz, diğerlerini inkâr ederiz” dediler; bunun üzerine “Allah’a iman edin”, yani Allah’ın birliğini tasdik edin; “ve peygamberine”, yani Muhammed’i tasdik edin; “ve peygamberine indirdiği kitaba”, yani ona indirilen kitaba; “ve daha önce indirdiği kitaba”, yani ondan önce indirilen kitaplara da iman edin; sonra ehl-i kitabın kâfirlerini zikrederek onları ahiretle, yani dirilişle uyardı; “kim Allah’ı inkâr ederse”, yani Allah’ın birliğini inkâr ederse; “meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü”, yani amellerin karşılığının verileceği günü inkâr ederse; “gerçekten uzak bir sapıklığa düşmüştür”, yani hidayetten uzaklaşmıştır ve Allah’ın vaat ettiği sevap ve cezadan sapmıştır.

Taberi Tefsiri
Yüce olan bununla şunu kastetmektedir: { Ey iman edenler } yani Muhammed’den önceki peygamberlere ve resullere iman eden, onların Allah katından getirdiklerini tasdik eden kimseler.

{ Allah’a ve Resulüne iman edin } yani Allah’ı ve O’nun Resulü Muhammed’i tasdik edin; onun, Allah tarafından size ve sizden önceki bütün ümmetlere gönderilmiş bir resul olduğunu kabul edin.

{ Resulüne indirdiği kitaba } yani Muhammed’in size getirdiği ve Allah’ın ona indirdiği kitabı tasdik edin. Bu kitap Kur’an’dır.

{ Daha önce indirdiği kitaba } yani Allah’ın, Muhammed’e indirdiği kitaptan önce indirdiği kitaba iman edin. Bu da Tevrat ve İncil’dir.

Eğer biri şöyle derse: “Allah onları müminler diye adlandırdığı hâlde, bu kimseler Allah’a, Resulüne ve kitaplarına iman etmeye nasıl çağrılmıştır?”

Ona şöyle denilir: Yüce Allah onları “müminler” diye adlandırmamış, yalnızca onların iman ettiklerini vasfetmiştir. Bu ise özel bir tasdik bakımından onlar için bir vasıftır. Çünkü onlar iki sınıftı: Tevrat ehli olanlar, Tevrat’ı ve onu getiren kişiyi tasdik ediyor; fakat İncil’i, Kur’an’ı, İsa’yı ve Muhammed’i yalanlıyorlardı. Bir sınıf da İncil ehliydi; onlar İncil’i, Tevrat’ı ve diğer kitapları tasdik ediyor, fakat Muhammed’i ve Furkan’ı yalanlıyorlardı.

Yüce Allah onlara şöyle buyurdu: { Ey iman edenler } yani iman ettikleri kitaplara ve resullere iman edenler; { Allah’a ve Resulüne } yani Muhammed’e, { Resulüne indirdiği kitaba } iman edin. Çünkü siz, Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğunu biliyorsunuz ve onun vasfını kitaplarınızda buluyorsunuz. { Daha önce indirilmiş kitaba } yani iman ettiğinizi iddia ettiğiniz kitaba da iman edin. Çünkü siz Muhammed’i yalanladığınız hâlde o kitaba gerçekten iman etmiş olmazsınız. Zira kitabınız size onu ve onun size getirdiğini tasdik etmeyi emretmektedir. O hâlde Muhammed’e uyarak kitabınıza iman edin; aksi takdirde siz o kitabı inkâr etmiş olursunuz.

İşte Allah’ın onları, { Ey iman edenler } sözüyle vasfettikten sonra iman etmelerini emrettiği şeylere iman etmeye çağırmasının anlamı budur.

{ Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, resullerini ve ahiret gününü inkâr ederse } sözüne gelince, bunun anlamı şudur: Kim Muhammed’i inkâr eder ve onun peygamberliğini reddederse, Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, resullerini ve ahiret gününü inkâr etmiş olur. Çünkü bunlardan birini inkâr etmek, hepsini inkâr etmek anlamındadır. Zira yaratılmışlardan hiçbir kimsenin imanı, Allah’ın kendisine iman etmeyi emrettiği her şeye iman etmedikçe sahih olmaz. Bunlardan bir şeye küfretmek, hepsine küfretmektir.

Bu sebeple Allah, kitap ehline hitabının ve onları Muhammed’e iman etmeye çağırmasının hemen ardından, onları tehdit etmek üzere şöyle buyurdu: { Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, resullerini ve ahiret gününü inkâr ederse }. Oysa onlar Allah’ın birliğini, melekleri, kitapları, resulleri ve ahiret gününü ikrar ediyorlardı; ancak Muhammed’i ve onun getirdiği Furkan’ı inkâr ediyorlardı.

{ Gerçekten uzak bir sapıklığa sapmıştır } sözüne gelince, bunun anlamı şudur: Doğru yolun hedefinden uzaklaşmış, yolun açık caddesinden helak yerlerine doğru sapmış, çok uzak bir gidiş ve sapışla yoldan ayrılmıştır. Çünkü kim bunları inkâr ederse, Allah’ın kulları için koyduğu dinden çıkmış olur. Allah’ın dininden çıkmak ise içinde yok oluş bulunan helaktir. Hidayetten sapmak da işte sapıklığın kendisidir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 135

Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, Allah için şahitlik eden kimseler olun; ister kendi aleyhinize, ister ana-babanız ve akrabalarınız aleyhine olsun; zengin de olsa fakir de olsa, Allah ikisine daha yakındır; öyleyse adaletten sapmamanız için hevâya uymayın; eğer eğip bükerseniz veya yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yâ (ey) eyyuhallezîne (iman edenler) âmenû (iman ettiniz) kûnû (olun) kavvâmîne (ayakta tutanlar) bi’l-kıst (adaletle) şühedâe (şahitler) lillâhi (Allah için) ve lev (isterse) alâ enfusikum (kendi aleyhinize) ev (ya da) el-vâlideyni (anne-baba) vel-akrabîn (ve yakınlar) in (eğer) yekun (olursa) ganiyyen (zengin) ev (ya da) fakîran (fakir) fe’llâhu (Allah) evlâ (daha yakındır) bihimâ (ikisine) fe lâ (o halde sakın) tettebiû (uymayın) el-hevâ (hevesinize) en (ki) ta’dilû (adaletli olmaktan sapasınız) ve in (ve eğer) تلْوُوا (eğip bükerseniz) ev (ya da) tu’ridû (yüz çevirirseniz) fe innallâhe (şüphesiz Allah) kâne (olmuştur) bimâ (yaptıklarınızdan) ta’melûne (yaparsınız) habîrâ (haberdar)

Mukatil Tefsiri
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan olun”, yani doğruyu söyleyen olun; “Allah için şahitlik eden kimseler olun”, yani şahitliği adaletle Allah için yerine getirin; “ister kendi aleyhinize, ister ana-babanız ve akrabalarınız aleyhine olsun”, yani şahitlik kendinize, ana-babanıza veya yakınlarınıza karşı da olsa; “zengin de olsa fakir de olsa, Allah ikisine daha yakındır”, yani zengin de fakir de olsa Allah onlara sizden daha yakındır; “öyleyse adaletten sapmamanız için hevâya uymayın”, yani şahitlikte ve akrabalıkta nefse uymayın, haktan sapmayın; “eğer eğip bükerseniz”, yani şahitliği tahrif ederseniz, dili dolaştırarak doğruyu ortaya koymazsanız; “veya yüz çevirirseniz”, yani şahitlikten kaçınırsanız; “şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır”, yani şahitliği gizlemenizden veya yerine getirmenizden haberdardır. Bu ayet, yanında babasına karşı şahitlik bulunan bir adam hakkında indirilmiştir; Allah ona şahitliği Allah için yerine getirmesini emretti ve “şahitlik edersem malına zarar veririm” dememesini bildirdi; denildiğine göre bu, babası Ebu Kuhafe aleyhine şahitlik eden Ebu Bekir idi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 134

Kim dünya sevabını isterse, dünya ve ahiret sevabı Allah katındadır; Allah işitendir, görendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Men (kim) kâne (isterse) yurîdu (dünya) sevâbe (karşılığını) ed-dünyâ (dünya hayatının) fe indallâhi (Allah katında) sevâbu (karşılığı vardır) ed-dünyâ (dünya) vel-âhireti (ve ahiret) ve kânallâhu (ve Allah olmuştur) semîan (işiten) basîrâ (gören)

Mukatil Tefsiri
“Kim dünya sevabını isterse”, yani amelini sadece dünya için yaparsa; “o hâlde ahireti için çalışsın”, çünkü; “Allah katında dünya sevabı vardır”, yani dünyada rızık ve karşılık vardır; “ve ahiret sevabı”, yani cennet vardır; “Allah işitendir, görendir”, yani amellerinizi işitir ve görür.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 133

Ey insanlar! Eğer dilerse sizi giderir ve başkalarını getirir; Allah buna kadirdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İn (eğer) yeşe (dilerse) yuzhibkum (sizi giderir) eyyuhen-nâsu (ey insanlar) ve ye’ti (ve getirir) bi âharîn (başkalarını) ve kânallâhu (ve Allah olmuştur) alâ zâlike (buna) kadîrâ (güç yetiren)

Mukatil Tefsiri
“Ey insanlar! Eğer dilerse sizi giderir”, yani sizi ölümle yok eder; “ve başkalarını getirir”, yani sizden daha itaatkâr başka bir kavim getirir; “Allah buna kadirdir”, yani sizi yok etmeye ve yerinize başkalarını getirmeye güç yetirendir, eğer O’na isyan ederseniz.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 132

Göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah’ındır; vekil olarak Allah yeter.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lillâhi (ve Allah’a aittir) mâ (ne varsa) fi’s-semâvâti (göklerde) ve mâ (ve ne varsa) fi’l-ardi (yerde) ve kefâ (ve yeter) billâhi (Allah) vekîlâ (vekil olarak)

Mukatil Tefsiri
“Göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah’ındır”, yani hepsi O’nun kullarıdır ve mülkündedir; “vekil olarak Allah yeter”, yani şahit olarak yeter, çünkü onlarda bulunan her şey O’nundur ve O’nun mülkündedir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 131

Göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah’ındır; sizden önce kendilerine kitap verilenlere de size de Allah’tan sakınmanızı tavsiye ettik; eğer inkâr ederseniz, şüphesiz göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah’ındır; Allah zengindir, övülmeye layıktır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lillâhi (ve Allah’a aittir) mâ (ne varsa) fi’s-semâvâti (göklerde) ve mâ (ve ne varsa) fi’l-ardi (yerde) ve le kad (ve gerçekten) vassaynâ (emrettik) ellezîne (o kimselere ki) ûtû (verildi) el-kitâbe (kitap) min kablikum (sizden önce) ve iyyâkum (ve size) en (ki) ittekû (sakının) llâhe (Allah’tan) ve in (ve eğer) tekfurû (inkâr ederseniz) fe inne (şüphesiz) lillâhi (Allah’a aittir) mâ (ne varsa) fi’s-semâvâti (göklerde) ve mâ (ve ne varsa) fi’l-ardi (yerde) ve kânallâhu (ve Allah olmuştur) ganiyyen (zengin) hamîdâ (övülmüş)

Mukatil Tefsiri
“Göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah’ındır”, yani bütün yaratılmışlar O’nun kullarıdır ve O’nun mülkündedir; “sizden önce kendilerine kitap verilenlere de size de Allah’tan sakınmanızı tavsiye ettik”, yani sizden önceki ehli kitaba da size de Allah’a karşı gelmekten sakınmanızı emrettik; “eğer inkâr ederseniz”, yani Allah’ı inkâr ederseniz; “şüphesiz göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah’ındır”, yani sizin küfrünüz O’na zarar vermez; “Allah zengindir”, yani kullarından ve yaratılmışlardan müstağnidir; “övülmeye layıktır”, yani mülkünde ve kudretinde hamde layıktır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 130

Eğer ayrılırlarsa, Allah her birini genişliğinden zengin eder; Allah geniştir, hikmet sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve in (ve eğer) yeteferrakâ (ayrılırlarsa) yugni (zengin eder) llâhu (Allah) kullen (her birini) min se’atihî (kendi genişliğinden) ve kânallâhu (ve Allah olmuştur) vâsi’an (geniş) hakîmâ (hikmet sahibi)

Mukatil Tefsiri
“Eğer ayrılırlarsa”, yani Râfi‘ ile yaşlı kadın Huveyle ayrılırsa; “Allah her birini genişliğinden zengin eder”, yani erkeği de kadını da kendi geniş lütfundan; “Allah geniştir”, rızıkta her ikisine de; “hikmet sahibidir”, ayrılmalarına hükmettiğinde.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 129

Kadınlar arasında adalet yapmaya güç yetiremezsiniz, ne kadar isteseniz de; o halde tamamen meyletmeyin ki onu askıda kalmış gibi bırakmayasınız; eğer düzeltir ve sakınırsanız, Allah bağışlayıcı ve merhametlidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve len (ve asla) تستطîû (güç yetiremezsiniz) en (ki) ta’dilû (adaletli davranmaya) beyne’n-nisâi (kadınlar arasında) ve lev (isterseniz bile) harastum (çok isteseniz) fe lâ (o halde sakın) temîlû (meyletmeyin) kulle’l-meyli (tamamen) fe tezerûhâ (bırakırsınız onu) kel-muallakati (askıda kalmış gibi) ve in (ve eğer) tuslihû (düzeltirseniz) ve tettekû (sakınırsanız) fe innallâhe (şüphesiz Allah) kâne (olmuştur) gafûran (bağışlayan) rahîmâ (merhametli)

Mukatil Tefsiri
“Kadınlar arasında adalet yapmaya güç yetiremezsiniz”, yani kalplerinizdeki sevgi bakımından; “ne kadar isteseniz de”; “o halde tamamen meyletmeyin”, sevdiğiniz genç olana; “ki onu askıda kalmış gibi bırakmayasınız”, yani diğerini ne evli ne de boşanmış gibi bırakmayın; “eğer düzeltir ve sakınırsanız”, yani aralarında adaleti gözetirseniz; “Allah bağışlayıcıdır”, genç olana meyletmeniz hususunda, eğer yaşlı kadın razı ise; “merhametlidir”, size sulh konusunda ruhsat verdiği için.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 128

Eğer bir kadın kocasından geçimsizlik veya yüz çevirme korkarsa, aralarında bir sulh yapmalarında ikisine de günah yoktur; sulh daha hayırlıdır; nefisler cimriliğe hazır kılınmıştır; eğer iyilik eder ve sakınırsanız, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve in (ve eğer) imraetun (bir kadın) hâfet (korkarsa) min ba’lihâ (kocasından) nuşûzen (geçimsizlik) ev (ya da) i’râdan (yüz çevirme) fe lâ (yoktur) cunâha (günah) aleyhimâ (ikisine) en (ki) yuslihâ (düzeltmeleri) beynehumâ (aralarını) sulhan (bir uzlaşma ile) ve’s-sulhu (ve uzlaşma) hayr (daha hayırlıdır) ve uhdirati (hazır bulundu) el-enfusu (nefisler) eş-şuhha (cimriliğe) ve in (ve eğer) tuh sinû (iyi davranırsanız) ve tettekû (sakınırsanız) fe innallâhe (şüphesiz Allah) kâne (olmuştur) bimâ (yaptıklarınızdan) ta’melûne (yaparsınız) habîrâ (haberdar)

Mukatil Tefsiri
“Eğer bir kadın”, adı Huveyle bint Muhammed bin Mesleme; “kocasından geçimsizlik korkarsa”, yani bunu bilirse; “veya yüz çevirme”, yani kendisindeki bir hastalık sebebiyle onu bırakıp diğerine yönelmesi; bu ayet Râfi‘ bin Hadîc ve eşi Huveyle hakkında nazil oldu; Râfi‘ onu boşadı, sonra geri aldı ve daha genç bir kadınla evlendi, gence gösterdiği ilgiyi yaşlıya göstermiyordu; “aralarında bir sulh yapmalarında ikisine de günah yoktur”, yani yaşlı kadın bazı haklarından vazgeçer ve kocasıyla anlaşır; genç kadına daha çok gitmesine razı olur; “sulh daha hayırlıdır”, yani ayrılıktan daha hayırlıdır; “nefisler cimriliğe hazır kılınmıştır”, yani mala düşkünlük vardır, kadın maldan pay almak ister ve kocadan hakkının bir kısmını bırakır; “eğer iyilik eder ve sakınırsanız”, yani ona zulmetmezseniz; “Allah yaptıklarınızdan haberdardır”, iyilikten ve zulümden.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 127

Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar; de ki: Allah size onlar hakkında fetva veriyor ve kitapta size okunan da; kendilerine yazılanı vermediğiniz ve nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlar hakkında ve zayıf bırakılan çocuklar hakkında ve yetimlere karşı adaletle davranmanız hakkında; yaptığınız her hayrı Allah bilir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve yestaftûneke (senden fetva isterler) fi’n-nisâi (kadınlar hakkında) kul (de ki) llâhu (Allah) yuftîkum (size hüküm verir) fîhinne (onlar hakkında) ve mâ (ve şey ki) yutlâ (okunuyor) aleykum (size) fi’l-kitâbi (kitapta) fî yetâme’n-nisâi (yetim kadınlar hakkında) elletî (ki onlar) lâ (vermezsiniz) tu’tûnehunne (onlara vermiyorsunuz) mâ (şeyi ki) kutibe (yazıldı) lehunne (onlar için) ve ترغبون (ve istiyorsunuz) en (ki) tenkihûhunne (onlarla evlenmek) vel-mustad’afîne (ve zayıf bırakılanlar) mine’l-vildân (çocuklardan) ve en (ve ki) tekûmû (ayakta tutmanız) li’l-yetâmâ (yetimler için) bi’l-kıst (adaletle) ve mâ (ve ne) tef’alû (yaparsanız) min hayrin (bir hayırdan) fe innallâhe (şüphesiz Allah) kâne (olmuştur) bihî (onu) alîmâ (bilen)

Mukatil Tefsiri
“Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar”, bu Suveyd ve Arfata bin el-Hâris ile Uyeyne bin Hısn el-Fezârî hakkında nazil oldu; çünkü Allah Ümmü Kuhha ve kızlarına mirası farz kılınca geldiler ve dediler ki: kadın ata binmez, savaşmaz, küçük çocukların da faydası yoktur; bunun üzerine Allah şöyle indirdi: “Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar”, yani senden kadınlar hakkında soruyorlar; “de ki: Allah size onlar hakkında fetva veriyor ve kitapta size okunan da”, yani bu surenin başında mirasın taksimi hakkında açıklanan; “yetim kadınlar hakkında”, yani Ümmü Kuhha’nın kızları; “kendilerine yazılanı vermediğiniz”, yani mirastan kendilerine farz kılınan payları vermediğiniz; “ve nikâhlamak istediğiniz”, yani onların çirkinliklerinden dolayı evlenmek istemediğiniz halde malları için onları alıkoyduğunuz; adamın yanında yetim olur, malı vardır, kendisi çirkin olur, onunla evlenmek istemez, ama malı için onu başkalarına da vermez ki ölür de mirasını alır; “ve zayıf bırakılan çocuklar hakkında”, yani onların haklarını vermeniz; çünkü onlara miras vermezlerdi; “ve yetimlere karşı adaletle davranmanız hakkında”, yani mirasta adaletle; “yaptığınız her hayrı Allah bilir”, yani sizi onunla karşılıklandırır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 126

Göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah’ındır; Allah her şeyi kuşatıcıdır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lillâhi (ve Allah’a aittir) mâ (ne varsa) fi’s-semâvâti (göklerde) ve mâ (ve ne varsa) fi’l-ardi (yerde) ve kânallâhu (ve Allah olmuştur) bi kulli şey’in (her şeyi) muhîtâ (kuşatan)

Mukatil Tefsiri
“Göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah’ındır”, yani bütün yaratılmışlar O’nun kullarıdır ve O’nun mülkündedir; “Allah her şeyi kuşatıcıdır”, yani ilmi her şeyi kuşatmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 125

Din bakımından Allah’a yüzünü teslim eden, iyilik yapan ve hanîf olarak İbrahim’in dinine uyan kimseden daha güzel kim vardır? Allah İbrahim’i dost edinmiştir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve men (ve kim) ahsenu (daha güzel) dînen (din bakımından) mimmen (kimden ki) esleme (teslim etti) vechehu (yüzünü/kendisini) lillâhi (Allah’a) ve huve (ve o) muhsinun (iyilik yapan) vettebe’a (ve uyan) millete (dinine) İbrâhîme (İbrahim’in) hanîfen (dosdoğru) vettehaze (ve edindi) llâhu (Allah) İbrâhîme (İbrahim’i) halîlâ (dost)

Mukatil Tefsiri
“Din bakımından kim daha güzeldir”, yani daha doğru ve daha üstün; “Allah’a yüzünü teslim eden”, yani dinini Allah’a ihlâs ile veren; “ve o iyilik yapandır”, yani amelinde güzel olan; “ve hanîf olarak İbrahim’in dinine uyan”, yani şirkten uzak, Allah’a yönelmiş; “ve Allah İbrahim’i dost edinmiştir”, yani onu sevmiştir.

“Allah İbrahim’i dost edinmiştir”, yani onu sevdi; çünkü putları kırdı ve kavmiyle tartıştı; Allah İbrahim’i, oğlunu kurban etmesinden önce dost edinmiştir; melekler, onun oğlunu kurban etmeye yöneldiğini gördüklerinde dediler ki: eğer Allah bir kulunu dost edinseydi, bunu dost edinirdi; onlar Allah’ın onu zaten dost edindiğini bilmiyorlardı; çünkü peygamber şöyle dedi: “Sizin arkadaşınız Rahman’ın dostudur”, yani kendisini kastetti; bunun üzerine münafıklar Yahudilere dediler ki: Muhammed’in Allah’ın dostu olduğunu söylemesine bakın; bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “Allah İbrahim’i dost edinmiştir”; yani İbrahim de Allah’ın kullarından bir kuldur; Allah onu ateşe atıldığında dost edinmiştir ve o gün ateşin harareti yeryüzünden kaldırılmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 124

Erkek olsun kadın olsun, kim mümin olarak salih amellerden işlerse işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve men (ve kim) ya’mel (yaparsa) mine’s-sâlihâti (salih amellerden) min zekerin (erkek olsun) ev (ya da) unsâ (kadın) ve huve (ve o) mu’minun (mümin ise) fe ulâike (işte onlar) yedhulûne (girerler) el-cennete (cennete) ve lâ (ve edilmezler) yuzlemûne (zulme uğratılmazlar) nekîrâ (zerre kadar bile)

Mukatil Tefsiri
“Kim salih amellerden işlerse erkek veya kadın olarak ve mümin ise”, yani Allah’ın birliğine iman etmişse; “işte onlar cennete girerler”; “ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar”, yani yaptıkları iyiliklerden hiçbir şey eksiltilmez; “nakîr”, hurma çekirdeğinin arkasındaki küçük noktadır, yani en küçük şey kadar bile eksiltilmez.

“Kim kötülük yaparsa onunla cezalandırılır”, bu ayet müminler hakkında nazil olmuştur; dünyada başlarına gelen musibetler: taş isabeti, darbe, damar seğirmesi, bir çizik, ayağın tökezlemesi ve kanaması veya benzeri şeyler, bunlar işledikleri günahlar sebebiyledir; Allah’ın affettikleri ise daha büyüktür; bu da şu sözdür: (Şûrâ 30); “ve kendisi için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamaz”, yani ona fayda verecek bir yakın ve onu Allah’tan koruyacak bir engelleyici yoktur.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 123

Bu ne sizin temennilerinizledir ne de kitap ehlinin temennileriyledir; kim kötülük yaparsa onunla cezalandırılır ve kendisi için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamaz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Leyse (değildir) bi emâniyyikum (sizin kuruntularınızla) ve lâ (ve değil) emâniyyi (kuruntularıyla) ehli’l-kitâbi (kitap ehlinin) men (kim) ya’mel (yaparsa) sûen (kötülük) yuczâ (cezalandırılır) bihî (onunla) ve lâ (ve bulamaz) yecid (bulamaz) lehu (kendisi için) min dûnillâh (Allah’tan başka) veliyyen (dost) ve lâ (ve) nasîrâ (yardımcı)

Mukatil Tefsiri
“Bu ne sizin temennilerinizledir ne de kitap ehlinin temennileriyledir”, bu ayet müminler, Yahudiler ve Hristiyanlar hakkında nazil olmuştur; Yahudiler dediler ki: bizim kitabımız sizin kitabınızdan önce, peygamberimiz sizin peygamberinizden önce, biz sizden daha doğru ve Allah’a daha yakınız; Hristiyanlar dediler ki: bizim peygamberimiz Allah’ın kelimesi ve ruhudur, ölüleri diriltir, körü ve alacayı iyileştirir, kitabımızda affetmek vardır, kısas yoktur, biz sizden daha yakınız; Müslümanlar dediler ki: yalan söylediniz, bizim kitabımız bütün kitapları neshetti, peygamberimiz peygamberlerin sonuncusudur, biz sizin peygamberinize ve kitabınıza iman ettik, siz bizim peygamberimizi ve kitabımızı yalanladınız, bize sizin kitabınıza iman etmek emredildi, biz de kitabımıza amel ederiz, biz sizden daha doğruyuz; bunun üzerine Allah şöyle indirdi: “Bu ne sizin temennilerinizledir ne de kitap ehlinin temennileriyledir”; “kim kötülük yaparsa onunla cezalandırılır”, yani yaptığı günahın karşılığını görür; “ve kendisi için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamaz”, yani onu faydalandıracak bir yakın ve onu Allah’tan koruyacak bir engelleyici bulamaz.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 122

İman edenler ve salih ameller işleyenler var ya, onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağız; orada ebedî olarak kalacaklardır; Allah’ın vaadi gerçektir; söz bakımından Allah’tan daha doğru kim vardır?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vellezîne (ve o kimseler ki) âmenû (iman ettiler) ve amilû (ve yaptılar) es-sâlihâti (salih ameller) senudhiluhum (onları sokacağız) cennâtin (cennetlere) tecrî (akar) min tahtihâ (altından) el-enhâr (ırmaklar) hâlidîne (kalıcı olarak) fîhâ (orada) ebedâ (sonsuzca) va’dallâhi (Allah’ın vaadi) haggâ (haktır) ve men (ve kim) asdaku (daha doğru sözlüdür) minallâhi (Allah’tan) kıylâ (söz bakımından)

Mukatil Tefsiri
“İman edenler ve salih ameller işleyenler”, yani şeytanı dost edinmeyenler; “onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağız”, yani ağaçlarının ve köşklerinin altından nehirler akan bahçelere; “orada ebedî olarak kalacaklardır”, yani asla ölmezler; “Allah’ın vaadi gerçektir”, yani onların lehine vaadini yerine getireceği kesin bir doğrudur; “ve söz bakımından Allah’tan daha doğru kim vardır”, yani cennet, cehennem, diriliş ve diğer hususlarda O’ndan daha doğru sözlü kimse yoktur.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 121

İşte onların barınağı cehennemdir ve oradan kaçacak bir yer bulamazlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ulâike (işte onlar) me’vâhum (barınakları) cehennem (cehennemdir) ve lâ (ve bulamazlar) yecidûne (bulamazlar) anhâ (ondan) mahîsâ (kaçacak yer)

Mukatil Tefsiri
“İşte onların barınağı cehennemdir”, yani onların varacağı yer cehennemdir; “ve oradan kaçacak bir yer bulamazlar”, yani ondan kaçıp sığınacak hiçbir yer bulamazlar, orası onların kalıcı yurdudur.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 120

Onlara vaad ediyor ve onları kuruntulara sürüklüyor; şeytan onlara ancak aldatmadan başka bir şey vaad etmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ye’iduhum (vaad eder onlara) ve yumenniyhim (ve onları oyalayıp umutlandırır) ve mâ (ve değildir) ye’iduhum (vaad ettiği şey) eş-şeytân (şeytanın) illâ (ancak) gurûrâ (aldatmadır)

Mukatil Tefsiri
“Onlara vaad ediyor”, yani İblis onlara batıl şeyler vaad eder, diriliş yok diye; “ve onları kuruntulara sürüklüyor”, yani onları boş hayallerle kandırır; “ve şeytan onlara ancak aldatmadan başka bir şey vaad etmez”, yani onun vaadi batıldır, gerçek değildir, sadece aldatmadır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 119

Ve mutlaka onları saptıracağım, onları boş kuruntulara sevk edeceğim, onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını kesecekler ve onlara emredeceğim de Allah’ın yaratışını değiştirecekler; kim Allah’ı bırakıp şeytanı dost edinirse, apaçık bir hüsranla zarar etmiştir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve le udillennehum (ve elbette saptıracağım onları) ve le umenniyennehum (ve boş hayallere sokacağım onları) ve le âmurennehum (ve emredeceğim onlara) fe le yubettikünne (o zaman kesecekler) âzâne (kulaklarını) el-en’âm (hayvanların) ve le âmurennehum (ve emredeceğim onlara) fe le yugayyirunne (değiştirecekler) halkallâh (Allah’ın yaratışını) ve men (ve kim) yettehiz (edinirse) eş-şeytâne (şeytanı) veliyyen (dost) min dûnillâh (Allah’tan başka) fe kad (gerçekten) hasira (kaybetmiştir) husrânen (bir kayıp) mubînâ (apaçık)

Mukatil Tefsiri
“Ve mutlaka onları saptıracağım”, yani hidayetten uzaklaştıracağım; “ve onları boş kuruntulara sevk edeceğim”, yani batıl şeylerle oyalayacağım, onlara diriliş yok, cennet yok, cehennem yok diyeceğim; “ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını kesecekler”, yani putlar adına bahîre yapacaklar; “ve onlara emredeceğim de Allah’ın yaratışını değiştirecekler”, yani Allah’ın dinini değiştirecekler; “ve kim Allah’ı bırakıp şeytanı dost edinirse”, yani İblis’i rab ve dost edinirse; “gerçekten apaçık bir hüsranla zarar etmiştir”, yani açık bir kayıp ve sapıklıkla zarar etmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 118

Allah onu lanetlemiştir; o da demişti ki: ‘Kullarından mutlaka belirli bir pay alacağım.’

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Leanehullâh (lanetledi onu Allah) ve kâle (ve dedi) le ettehizenne (elbette alacağım) min ibâdike (kullarından) nasîben (bir pay) mefrûzâ (belirlenmiş)

Mukatil Tefsiri
“Allah onu lanetlemiştir”, yani İblis’i, Âdem’e secde etmeyi reddettiğinde; “ve dedi ki: kullarından mutlaka belirli bir pay alacağım”, yani kullarından belli bir kısmı kendime alacağım; bu pay, her bin kişiden birinin cennette, geri kalanının cehennemde olmasıdır; işte bu, onun belirlenmiş payıdır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 117

Onlar O’ndan başka ancak dişilere yalvarırlar ve yalnızca azgın bir şeytana yalvarırlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İn (onlar) yed’ûne (çağırırlar) min dûnihî (O’nun dışında) illâ (ancak) inâsen (dişiler/putlar) ve in (ve) yed’ûne (çağırırlar) illâ (ancak) şeytânen (şeytanı) merîdâ (azgın)

Mukatil Tefsiri
“Onlar O’ndan başka ancak dişilere yalvarırlar”, yani putlara taparlar, Lât ve Uzzâ gibi; bu putlar cansızdır, hareket etmez, zarar vermez ve fayda sağlamaz; “ve yalnızca azgın bir şeytana yalvarırlar”, yani İblis’e uyarlar; “azgın”, yani Rabbine karşı gelmiş, isyanda ileri gitmiş.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 116

Şüphesiz Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bunun dışındakini dilediği kimse için bağışlar; kim Allah’a ortak koşarsa gerçekten uzak bir sapıklıkla sapmıştır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnallâhe (şüphesiz Allah) lâ (bağışlamaz) yağfiru (bağışlamaz) en (ki) yuşrake (ortak koşulmasını) bihî (ona) ve yağfiru (bağışlar) mâ (şeyi ki) dûne zâlike (bundan başkasını) li men (dilediğine) yeşâ (diler) ve men (ve kim) yuşrik (ortak koşarsa) billâhi (Allah’a) fe kad (gerçekten) dalle (sapmıştır) dalâlen (bir sapıklıkla) ba’îdâ (uzak)

Mukatil Tefsiri
“Şüphesiz Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz”, yani Allah’a ortak koşmayı affetmez, eğer kişi bunun üzere ölürse; “ve bunun dışındakini dilediği kimse için bağışlar”, yani şirkin dışındaki günahları, dilediği kimseler için affeder; “ve kim Allah’a ortak koşarsa”, yani O’na başka bir şeyi denk tutarsa; “gerçekten uzak bir sapıklıkla sapmıştır”, yani hidayetten uzaklaşmış büyük bir sapıklığa düşmüştür.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 115

Kim kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra peygambere karşı çıkar ve müminlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği şeye yöneltiriz ve onu cehenneme sokarız; orası ne kötü bir varış yeridir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve men (ve kim) yuşâkik (karşı gelirse) er-rasûle (elçiye) min ba’di (sonra) mâ (şeyin ki) tebeyyene (açıklandı) lehu (ona) el-hudâ (doğru yol) ve yettebi’ (ve uyarsa) gayra (başka) sebîli’l-mu’minîn (müminlerin yolundan) nuvellihî (onu yöneltiriz) mâ (şeye) tevellâ (yöneldi) ve nuslihî (ve onu sokarız) cehennem (cehenneme) ve sâet (ne kötü) masîrâ (varış yeri)

Mukatil Tefsiri
“Kim peygambere karşı çıkar”, yani ona muhalefet eder; “kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra”, yani hidayet açıkça ortaya çıktıktan sonra; “ve müminlerin yolundan başkasına uyarsa”, yani müminlerin dininden ve yolundan başka bir yola uyar; “onu yöneldiği şeye yöneltiriz”, yani döndüğü şeylere, putlara ve batıla bırakırız; “ve onu cehenneme sokarız”, yani ateşe girdiririz; “ve orası ne kötü bir varış yeridir”, yani ne kötü bir son ve dönüştür.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 114

Onların gizli konuşmalarının çoğunda hiçbir hayır yoktur; ancak sadaka emreden, yahut iyiliği emreden veya insanlar arasında ıslah eden kimse müstesna; kim bunu Allah’ın rızasını isteyerek yaparsa, ona yakında büyük bir ecir vereceğiz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Lâ (yoktur) hayra (bir hayır) fî kesîrin (çoğunda) min نجvâhum (gizli konuşmalarının) illâ (ancak) men (kim) emera (emrederse) bi sadakatin (bir sadaka) ev (ya da) ma’rûfin (iyilik) ev (ya da) islâhin (düzeltme) beyne’n-nâsi (insanlar arasında) ve men (ve kim) yef’al (yaparsa) zâlike (bunu) ibtigâe (arayarak) mardâti (rızasını) llâh (Allah’ın) fe sevfe (yakında) nu’tîhi (ona vereceğiz) ecran (bir mükâfat) azîmâ (büyük)

Mukatil Tefsiri
“Onların gizli konuşmalarının çoğunda hayır yoktur”, yani Tu‘me’nin kavmi: Kays bin Zeyd, Kinâne bin Ebî’l-Hakîk ve Ebû Râfi‘, hepsi Yahudiler, Tu‘me’nin işi hakkında gizlice konuştuklarında; sonra istisna etti ve şöyle buyurdu: “ancak sadaka emreden”, yani bir Müslüman kardeşine hayır için aracılık eden; “veya iyilik”, yani borç verme ve hayırlı işler; “veya insanlar arasında ıslah eden”, yani insanlar arasındaki anlaşmazlığı düzeltmek; “ve kim bunu Allah’ın rızasını isteyerek yaparsa”, yani yaptığı bu işi sadece Allah’ın hoşnutluğu için yaparsa; “ona yakında büyük bir ecir vereceğiz”, yani büyük bir karşılık ve sevap vereceğiz.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 113

Eğer Allah’ın sana lütfu ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir grup seni saptırmaya niyet etmişti; oysa onlar ancak kendilerini saptırırlar ve sana hiçbir zarar veremezler; Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediğini öğretti; Allah’ın sana lütfu çok büyüktür.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lev lâ (ve eğer olmasaydı) fadlullâhi (Allah’ın lütfu) aleyke (senin üzerine) ve rahmetuhû (ve rahmeti) le hemmet (niyetlenmişti) tâifetun (bir grup) minhum (onlardan) en (ki) yudillûke (seni saptırsınlar) ve mâ (ve onlar) yudillûne (saptıramazlar) illâ (ancak) enfusehum (kendilerini) ve mâ (ve zarar veremezler) yedurrûneke (sana zarar veremezler) min şey’in (hiçbir şeyden) ve enzelallâhu (ve indirdi Allah) aleyke (sana) el-kitâbe (kitabı) vel-hikmete (ve hikmeti) ve allemeke (ve öğretti sana) mâ (şeyi ki) lem (bilmediğin) tekun (değildin) ta’lem (bilmiyordun) ve kâne (ve olmuştur) fadlullâhi (Allah’ın lütfu) aleyke (senin üzerine) azîmâ (büyük)

Mukatil Tefsiri
“Eğer Allah’ın sana lütfu ve rahmeti olmasaydı”, yani Kur’an ile sana olan nimeti, Tu‘me’nin işini sana açıkladığında ve seni hainleri doğrulamaktan çevirdiğinde; “onlardan bir grup seni saptırmaya niyet etmişti”, yani hainlerin kavminden bir grup seni haktan kaydırmaya yaklaştı; “ve onlar ancak kendilerini saptırırlar ve sana hiçbir zarar veremezler”, yani senden bir şey eksiltemezler, bu onların elinde değildir, sadece kendilerini eksiltirler; “ve Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi”, yani helal ve haramı; “ve sana bilmediğini öğretti”, kitap ve din işinden; “ve Allah’ın sana lütfu çok büyüktür”, yani peygamberlik ve kitap.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 112

Kim bir hata veya günah kazanır sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, gerçekten bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve men (ve kim) yeksib (kazanırsa) hatîeten (bir hata) ev (ya da) ismen (bir günah) summe (sonra) yermi (atarsa) bihî (onu) berîen (suçsuz birine) fe kad (gerçekten) ihtemele (yüklenmiştir) buhtânen (bir iftira) ve ismen (ve bir günah) mubînâ (apaçık)

Mukatil Tefsiri
“Kim bir hata veya günah kazanır”, yani suçsuzu iftira ile; “sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa”, yani onu Ebû Melîk’in evine attı; “gerçekten bir iftira yüklenmiştir”, yani suçsuzu olmayan bir şeyle itham etti; “ve apaçık bir günah.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 111

Kim bir günah kazanırsa onu ancak kendi aleyhine kazanır; Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve men (ve kim) yeksib (kazanırsa) ismen (bir günah) fe innemâ (ancak) yeksibuhu (onu kazanır) alâ nefsihî (kendi aleyhine) ve kânallâhu (ve Allah olmuştur) alîmen (bilen) hakîmâ (hikmet sahibi)

Mukatil Tefsiri
“Kim bir günah kazanırsa”, yani Tu‘me; “onu ancak kendi aleyhine kazanır”; “ve Allah bilendir, hikmet sahibidir”, işinde.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 110

Kim bir kötülük işler veya kendine zulmeder sonra Allah’tan bağışlanma dilerse Allah’ı çok bağışlayıcı, çok merhamet edici bulur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve men (ve kim) ya’mel (yaparsa) sûen (bir kötülük) ev (ya da) yazlim (zulmederse) nefsahu (kendine) summe (sonra) yestagfir (bağışlanma ister) llâhe (Allah’tan) yecid (bulur) llâhe (Allah’ı) gafûran (bağışlayan) rahîmâ (merhametli)

Mukatil Tefsiri
“Kim bir kötülük işler”, yani bir günah; “veya kendine zulmeder”, yani suçsuz Ebû Melîk’e iftira eder; “sonra Allah’tan bağışlanma dilerse Allah’ı çok bağışlayıcı, çok merhamet edici bulur.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 109

İşte sizler bunlarsınız, dünya hayatında onlar adına tartıştınız; peki kıyamet günü onlar adına Allah ile kim tartışacak ya da kim onlara vekil olacak?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Hâ entum (işte siz) hâulâi (bunlarsınız) câdeltum (tartıştınız) anhum (onlar adına) fi’l-hayâti’d-dünyâ (dünya hayatında) fe men (peki kim) yucâdilu (tartışacak) llâhe (Allah ile) anhum (onlar hakkında) yevme’l-kıyâme (kıyamet günü) em (ya da) men (kim) yekûnu (olur) عليهم (onlar üzerinde) vekîlâ (vekil)

Mukatil Tefsiri
“İşte sizler bunlarsınız”, yani hainin kavmi; “onlar adına tartıştınız”, Peygamberinizle; “dünya hayatında”, Tu‘me hakkında; “peki kıyamet günü onlar adına Allah ile kim tartışacak ya da kim onlar üzerine vekil olacak”, yani onun kavmi, yani kim ona ahirette engel olacak.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 108

Onlar insanlardan gizlenirler de Allah’tan gizlenmezler; oysa O, geceleyin razı olmadığı sözleri düzenlerken onlarla beraberdir; Allah onların yaptıklarını kuşatıcıdır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yestahfûne (gizlerler) mine’n-nâsi (insanlardan) ve lâ (ve gizlemezler) yestahfûne (gizlemezler) minallâh (Allah’tan) ve huve (ve O) meahum (onlarla beraberdir) iz (ne zaman ki) yubeyyitûne (gece plan yaparlar) mâ (şeyi ki) lâ (razı değildir) يرضى (razı olmaz) mine’l-kavli (sözden) ve kânallâhu (ve Allah olmuştur) bimâ (şeyi ki) ya’melûne (yaparlar) muhîtâ (kuşatıcı)

Mukatil Tefsiri
“İnsanlardan gizlenirler”, yani hainlik ile gizlenirler, yani Tu‘me; “ve Allah’tan gizlenmezler”; “ve O onlarla beraberdir geceleyin düzenlediklerinde”, yani sözleri kurduklarında; “Allah’ın razı olmadığı sözden”, onların: Peygambere şöyle deriz böyle deriz demeleri; “ve Allah onların yaptıklarını kuşatıcıdır”, yani ilmi onların amellerini kuşatmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 107

Ve kendilerine hainlik edenler adına tartışma; şüphesiz Allah hain ve günahkâr olanı sevmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lâ (ve sakın) tucâdil (tartışma/savunma yapma) ani’l-lezîne (o kimseler hakkında ki) يختانون (kendilerine ihanet ederler) enfusehum (kendilerine) innallâhe (şüphesiz Allah) lâ (sevmez) yuhibbu (sevmez) men (kim) kâne (olur) havvânen (çok hain) esîmâ (günahkâr)

Mukatil Tefsiri
“Ve kendilerine hainlik edenler adına tartışma”, yani Tu‘me; “şüphesiz Allah hain ve günahkâr olanı sevmez”, dininde günahkâr olanı.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 106

Ve Allah’tan bağışlanma dile; şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vestagfir (ve bağışlanma dile) llâhe (Allah’tan) innallâhe (şüphesiz Allah) kâne (olmuştur) gafûran (bağışlayan) rahîmâ (merhametli)

Mukatil Tefsiri
“Ve Allah’tan bağışlanma dile”, ey Muhammed, Tu‘me hakkında tartışmandan dolayı, onun hakkında yalanı kabul edip onu hırsızlıktan beri kıldığında; “şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir”; bunun üzerine Peygamber bağışlanma diledi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 105

Şüphesiz biz sana kitabı hak ile indirdik ki insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği ile hükmedesin ve hainler için bir savunucu olma.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnâ (şüphesiz biz) enzelna (indirdik) ileyke (sana) el-kitâbe (kitabı) bi’l-hakk (hak ile) li tahkume (hükmetmen için) beyne’n-nâsi (insanlar arasında) bimâ (şeye göre ki) erâke (gösterdi sana) llâh (Allah) ve lâ (ve sakın) tekun (olma) lil-hâinîne (hainler için) hasîmâ (savunucu)

Mukatil Tefsiri
“Şüphesiz biz sana kitabı indirdik”, yani Kur’an’ı; “hak ile”, onu boş yere, abes olarak bir şey için indirmedik; “ki hükmedesin”, yani hükmetmen için; “insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği ile”, yani Allah’ın kitabında sana öğrettiği ile, şu sözünde olduğu gibi (Sebe 6); “ve hainler için bir savunucu olma”, yani Tu‘me.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 104

Kavmi aramakta gevşeklik göstermeyin; eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da sizin acı çektiğiniz gibi acı çekiyorlar; siz Allah’tan onların ummadığını umuyorsunuz; Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lâ (ve sakın) تهنوا (gevşemeyin) fî ibtigâi (aramada) el-kavmi (o topluluğu) in (eğer) tekûnû (olursanız) تألمون (acı çekiyorsanız) fe innehum (onlar da) يألمون (acı çekiyorlar) kemâ (nasıl ki) تألمون (siz çekiyorsunuz) ve tercûne (ve umuyorsunuz) minallâh (Allah’tan) mâ (şeyi ki) lâ (onlar) يرجون (ummazlar) ve kânallâhu (ve Allah olmuştur) alîmen (bilen) hakîmâ (hikmet sahibi)

Mukatil Tefsiri
“Kavmi aramakta gevşeklik göstermeyin”, der ki: aciz kalmayın, şu sözünde olduğu gibi (Âl-i İmrân 146), yani aciz kalmadılar Ebû Süfyân ve arkadaşlarını aramada Uhud günü öldürmeden sonra günler sonra; yaraları Peygambere şikâyet ettiler; bunun üzerine Allah indirdi: “eğer siz acı çekiyorsanız”, yani acı duyuyorsunuz; “şüphesiz onlar da acı çekiyorlar sizin acı çektiğiniz gibi”, yani acı duyuyorlar sizin acı duyduğunuz gibi; “ve siz Allah’tan umuyorsunuz”, sevap ve ecirden; “onların ummadığını”, yani Ebû Süfyân ve arkadaşları; “ve Allah bilendir”, yaratıkları hakkında; “hikmet sahibidir”, emrinde.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 103

Namazı bitirdiğiniz zaman, ayakta, otururken ve yanlarınız üzerinde Allah’ı zikredin; güvene kavuştuğunuz zaman namazı dosdoğru kılın; şüphesiz namaz müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farz olmuştur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe izâ (ve ne zaman ki) kadaytumu (bitirdiğinizde) es-salâte (namazı) fezkurû (anınız) llâhe (Allah’ı) kıyâmen (ayakta) ve kuûden (oturarak) ve alâ cunûbikum (ve yanlarınız üzerinde) fe izâ (ve ne zaman ki) itme’nentum (güvene kavuştuğunuzda) fe ekîmû (kılın) es-salâte (namazı) inne (şüphesiz) es-salâte (namaz) kânet (olmuştur) ale’l-mu’minîne (müminler üzerine) kitâben (bir farz olarak) mevkûtâ (belirli vakitlerde)

Mukatil Tefsiri
Namazın kısaltılması Usfan’da idi, Mekke ile Medine arasında, Peygamber kendisinden korkulanlarla karşı karşıya idi ve onlar Gatafan idi; “namazı bitirdiğiniz zaman”, yani korku namazını; “Allah’ı zikredin”, dil ile; “ayakta, otururken ve yanlarınız üzerinde”; “güvene kavuştuğunuz zaman namazı kılın”, yani beldelerinizde yerleştiğiniz zaman namazı kılın, yani namazı tam kılın ve kısaltmayın; “şüphesiz namaz müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir yazı olmuştur”, yani bilinen bir farz, şu sözünde olduğu gibi (Bakara 216), yani üzerinize farz kılındı savaş.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 102

Ve sen onların içinde bulunduğun zaman ve onlar için namazı kıldırdığın zaman, onlardan bir grup seninle birlikte dursun ve silahlarını alsınlar; secde ettikleri zaman arkanızda olsunlar ve henüz namaz kılmamış olan diğer grup gelsin ve seninle birlikte namaz kılsınlar ve tedbirlerini ve silahlarını alsınlar; kâfir olanlar isterler ki silahlarınızdan ve eşyalarınızdan gafil olasınız da size birden bire bir saldırı ile yüklensinler; eğer size yağmurdan bir eziyet varsa veya hasta iseniz silahlarınızı bırakmanızda size bir günah yoktur; fakat tedbirinizi alın; şüphesiz Allah kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve izâ (ve ne zaman ki) kunte (sen bulunduğunda) fîhim (onların arasında) fe ekamte (ve kıldırdığında) lehum (onlara) es-salâte (namazı) feltekum (o zaman dursun) tâifetun (bir grup) minhum (onlardan) meake (seninle birlikte) ve li ye’huzû (ve alsınlar) eslihatehum (silahlarını) fe izâ (ne zaman ki) secedû (secde ettiklerinde) fel yekûnû (olsunlar) min ورâikum (arkanızda) ve li te’ti (ve gelsin) tâifetun (başka bir grup) uhrâ (diğer) lem (henüz) yusallû (namaz kılmamış olanlar) fel yusallû (kılsınlar) meake (seninle birlikte) ve li ye’huzû (ve alsınlar) hıdrakum (tedbirlerini) ve eslihatehum (silahlarını) vedde (isterler) ellezîne (o kimseler ki) keferû (inkâr ettiler) lev (keşke) tegfulûne (gaflete düşseniz) an eslihatikum (silahlarınızdan) ve emtiatikum (ve eşyalarınızdan) fe yemîlûne (saldırsalar) عليكم (üzerinize) meyleten (bir baskınla) vâhideten (birden) ve lâ (ve yoktur) cunâha (günah) aleykum (size) in (eğer) kâne (olursa) bikum (sizden) ezen (bir zarar) min matar (yağmurdan) ev (ya da) kuntum (olursanız) merdâ (hasta) en (ki) tedaû (bırakmanız) eslihatikum (silahlarınızı) ve huzû (ve alın) hıdrakum (tedbirinizi) innallâhe (şüphesiz Allah) a’adda (hazırladı) lil-kâfirîne (inkârcılar için) azâben (bir azap) muhînâ (aşağılayıcı)

Mukatil Tefsiri
“Ve onların içinde bulunduğun zaman”, yani Peygamber; “onlar için namazı kıldırdığın zaman, onlardan bir grup seninle birlikte dursun”, ve düşmanlarından tedbirlerini alsınlar; “ve silahlarını alsınlar, secde ettikleri zaman arkanızda olsunlar ve diğer bir grup gelsin ki namaz kılmamışlardır, seninle birlikte namaz kılsınlar ve tedbirlerini ve silahlarını alsınlar”; “kâfir olanlar isterler ki gafil olasınız”, yani bırakasınız, “silahlarınızdan ve eşyalarınızdan, böylece üzerinize eğilsinler”, yani üzerinize yüklenirler, “tek bir eğiliş”, yani tek bir saldırı, yani bir adam gibi, sizin gafletinizde; sonra onlara ruhsat verdi silahı bırakmada yağmurda veya hastalıkta, dedi ki: “ve üzerinize günah yoktur”, yani bir sakınca yoktur, “eğer size bir eziyet varsa yağmurdan veya hasta iseniz silahlarınızı bırakmanızda ve tedbirinizi alın düşmanınızdan silahı bıraktığınızda”; “şüphesiz Allah kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır”, yani horluk.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 101

Yeryüzünde yolculuğa çıktığınız zaman, eğer kâfirlerin size zarar vermesinden korkarsanız, namazı kısaltmanızda sizin için bir günah yoktur; şüphesiz kâfirler sizin için apaçık bir düşmandır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve izâ (ve ne zaman ki) darabtum (yola çıktığınızda) fi’l-ardi (yeryüzünde) fe leyse (yoktur) aleykum (size) cunâhun (bir günah) en (ki) taksurû (kısaltmanız) mine’s-salâti (namazdan) in (eğer) hiftum (korkarsanız) en (ki) yeftinekum (size zarar verirler) ellezîne (o kimseler ki) keferû (inkâr ettiler) inne (şüphesiz) el-kâfirîne (inkârcılar) kânû (olmuşlardır) lekum (size) aduvven (bir düşman) mubînâ (apaçık)

Mukatil Tefsiri
“Ve yeryüzünde yürüdüğünüz zaman”, yani yürüdünüz, yani Benî Enmâr gazvesi, Mekke’nin batnında; “artık üzerinize günah yoktur namazdan kısaltmanızda”, “eğer korkarsanız kâfirlerin sizi fitneye düşürmesinden”, yani sizi öldürmelerinden, şu sözünde olduğu gibi: (Yûnus 83), yani sizi öldürmelerinden, Mekke ehlinin kâfirlerinden, böylece sizden bir gruba isabet ederler; “şüphesiz kâfirler sizin için apaçık bir düşmandır.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 100

Kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde birçok sığınacak yer ve genişlik bulur; kim evinden Allah’a ve Resulüne hicret ederek çıkar da sonra ona ölüm yetişirse onun ecri Allah üzerine düşmüştür ve Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve men (ve kim) yuhâcir (hicret ederse) fî sebîlillâh (Allah yolunda) yecid (bulur) fi’l-ardi (yeryüzünde) murâgamen (sığınacak yerler) kesîran (çok) ve se’aten (ve genişlik) ve men (ve kim) yahruc (çıkar) min beytihî (evinden) muhâciran (hicret ederek) ilallâhi (Allah’a doğru) ve rasûlihî (ve elçisine doğru) summe (sonra) yudrikhu (ona ulaşırsa) el-mevtu (ölüm) fe kad (gerçekten) vaka’a (düşmüştür) ecruhu (mükâfatı) alallâh (Allah’a) ve kânallâhu (ve Allah olmuştur) gafûran (bağışlayan) rahîmâ (merhametli)

Mukatil Tefsiri
“Kim Allah yolunda hicret ederse”, yani Allah’a itaat için Medine’ye; “yeryüzünde birçok sığınacak yer bulur”, yani küfürden uzaklaşacağı yerler; “ve genişlik”, rızıkta; bu Cündüb bin Hamza hakkında nazil oldu, yaşlı bir adamdı, oğullarına dedi: beni taşıyın, ben zayıf bırakılmışlardan değilim ve yolu bilirim, onu yatağında Medine’ye doğru taşıdılar, Teneîm’de öldü; Peygamberin ashabına onun ölümü ulaştı, dediler ki: eğer bize ulaşsaydı Allah onun ecrini tamamlardı; bunun üzerine Allah indirdi: “Kim evinden Allah’a ve Resulüne hicret ederek çıkar da sonra ona ölüm yetişirse onun ecri Allah üzerine düşmüştür”; yani sevabı tamamdır; “ve Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 99

İşte onların Allah tarafından affedilmesi umulur; Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe ulâike (işte onlar) asallâhu (umulur ki Allah) en (ki) ya’fuve (affeder) anhum (onlardan) ve kânallâhu (ve Allah olmuştur) afuvven (affedici) gafûrâ (bağışlayan)

Mukatil Tefsiri
“İşte onların affedilmesi umulur”, ve Allah’tan “umulur” kesinliktir; “ve Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır”, yani hicretten geri kalmaları sebebiyle onları cezalandırmaz.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 98

Ancak erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan zayıf bırakılmış olanlar müstesna ki, hiçbir çareye güç yetiremezler ve bir yol da bulamazlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İllâ (ancak) el-mustad’afîne (zayıf bırakılanlar) mine’r-ricâli (erkeklerden) ve’n-nisâi (kadınlardan) ve’l-vildân (ve çocuklardan) lâ (gücü yetmeyenler) yestetîûne (güç yetiremezler) hîleten (bir çareye) ve lâ (ve) يهتدون (bulamazlar) sebîlâ (bir yol)

Mukatil Tefsiri
“Ancak zayıf bırakılmış olanlar”, yani erkeklerden ve kadınlardan ve çocuklardan; “hiçbir çareye güç yetiremezler”, yani çıkış için bir imkânları yoktur Medine’ye; “ve bir yol da bulamazlar”, yani Medine’ye giden yolu bilmezler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 97

Şüphesiz meleklerin, kendilerine zulmeden kimseler olarak canlarını aldığı kimseler; dediler ki: ‘Ne halde idiniz?’ dediler ki: ‘Biz yeryüzünde zayıf bırakılmış kimselerdik’; dediler ki: ‘Allah’ın yeryüzü geniş değil miydi ki onda hicret edesiniz?’ işte onların varacakları yer cehennemdir ve kötü bir dönüş yeridir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnellezîne (şüphesiz o kimseler ki) teveffâhum (canlarını alır) el-melâiketu (melekler) zâlimî (zulmeden) enfusihim (kendilerine) kâlû (derler) fîme (ne haldeydiniz) kuntum (siz) kâlû (derler) kunnâ (bizdik) mustad’afîne (zayıf bırakılmış) fi’l-ardi (yeryüzünde) kâlû (derler) e lem (değil miydi) tekun (olmadı mı) ardu llâhi (Allah’ın yeri) vâsiaten (geniş) fe tuhâcirû (hicret etseydiniz) fîhâ (onda) fe ulâike (işte onlar) me’vâhum (barınakları) cehennem (cehennemdir) ve sâet (ne kötü) masîrâ (varış yeri)

Mukatil Tefsiri
“Meleklerin canlarını aldığı”, yani ölüm meleği tek başına; “kendilerine zulmedenler olarak”, bunun sebebi şudur: Mekke’de Peygamber ile birlikte Müslüman olmuş bir grup vardı, bunlardan Velîd bin Velîd bin Muğîre, Kays bin Velîd bin Muğîre, Ebû Kays bin el-Fâtıhe bin Muğîre, Velîd bin Ukbe bin Rebîa bin Abd Şems, Amr bin Ümeyye bin Sufyân bin Ümeyye bin Abd Şems ve Alâ bin Ümeyye bin Halef el-Cumahî idi; sonra bunlar hicretten geri kaldılar ve müşriklerle birlikte Bedir’e çıktılar, müminlerin azlığını görünce Peygamber hakkında şüphe ettiler ve dediler: “Bunları dinleri aldattı”, bunların bir kısmı Mekke’de nifaka düştü; Bedir’de öldürüldüklerinde dediler, yani melekler onlara —ki bu ölüm meleğidir— dediler ki: “Ne halde idiniz?”, yani hangi durumda idiniz; dediler ki: “Biz yeryüzünde zayıf bırakılmıştık”, dediler ki: “Allah’ın yeryüzü geniş değil miydi ki hicret edesiniz?”, sonra söz kesildi, sonra Allah dedi ki: “İşte onların varacakları yer cehennemdir ve kötü bir dönüş yeridir.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 96

O’ndan dereceler, bağışlanma ve rahmet; Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Derecâtin (dereceler) minhu (ondan) ve magfireten (ve bağışlama) ve rahmeten (ve rahmet) ve kânallâhu (ve Allah olmuştur) gafûran (bağışlayan) rahîmâ (merhametli)

Mukatil Tefsiri
“Dereceler”, yani faziletlerdir Allah tarafından cennette yetmiş derece, her iki derece arasında yetmiş yıl mesafe vardır; “ve bağışlanma”, yani günahları için; “ve rahmet”; “ve Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir”, yani Ebû Lübâbe, Evs bin Hizam, Vedâa bin Sa‘leb, Kâ‘b bin Mâlik, Hilâl bin Ümeyye ve Mürâre bin Rebîa, Benî Amr bin Avf’tan, hepsi ensardandır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 95

Müminlerden oturanlar, zarar sahibi olanlar hariç, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerle eşit değildir; Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara bir derece üstün kılmıştır; hepsine Allah güzelliği vaad etmiştir; Allah, cihad edenleri oturanlara büyük bir ecirle üstün kılmıştır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Lâ يستوِي (eşit değildir) el-kâidûne (oturanlar) mine’l-mu’minîne (müminlerden) gayru (hariç) ulî’d-darari (özür sahipleri) vel-mücâhidûne (ve cihad edenler) fî sebîlillâh (Allah yolunda) bi emvâlihim (mallarıyla) ve enfusihim (canlarıyla) faddalallâhu (üstün kıldı Allah) el-mücâhidîne (cihad edenleri) bi emvâlihim (mallarıyla) ve enfusihim (canlarıyla) ale’l-kâidîne (oturanlar üzerine) dereceten (derece olarak) ve kullen (her birine) va’adallâhu (vadetti Allah) el-husnâ (güzeli) ve faddalallâhu (üstün kıldı Allah) el-mücâhidîne (cihad edenleri) ale’l-kâidîne (oturanlar üzerine) ecran (mükâfat olarak) azîmâ (büyük)

Mukatil Tefsiri
Yüce Allah’ın şu sözü: “Müminlerden oturanlar”, yani savaşa çıkmaktan geri kalanlar; “zarar sahibi olanlar hariç”, yani mazeret sahipleri; “ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler”, burada Abdullah bin Cahş el-Esedî ve İbn Ümmü Mektûm kastedilmiştir ki bunlar mazeret ehli kimselerdendir.

Ebû Muhammed dedi ki: Onlar üç kişidir; bunlardan biri Abdullah bin Cahş’tır, Peygamber ona sancak vermiştir; Ubeydullah ise Hristiyan olarak ölmüştür; Abdullah bin Cahş ise bu ayette geçen “zarar sahipleri hariç” ifadesi hakkında ayet indirilen âmâ kişidir.

Yüce Allah şöyle buyurur: Fazilet bakımından mazereti olmayan oturan ile Allah yolunda malı ve canıyla cihad eden eşit değildir; bu Tebük gazvesi hakkındadır; Yüce Allah buyurdu ki: “Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara üstün kılmıştır”, yani mazeret sahiplerinden olan oturanlara; “bir derece”, yani oturanlara karşı bir fazilet; “hepsine”, yani cihad eden ve mazeretli oturanların her ikisine; “Allah güzelliği vaad etmiştir”, yani cenneti; sonra Yüce Allah şöyle buyurdu: “Allah, cihad edenleri oturanlara üstün kılmıştır”, yani mazereti olmayan oturanlara; “büyük bir ecirle”.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 94

Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman iyice araştırın; size selam verene ‘sen mümin değilsin’ demeyin; dünya hayatının geçici menfaatini arıyorsunuz; oysa Allah katında birçok ganimetler vardır; daha önce siz de böyle idiniz, sonra Allah size lütufta bulundu; öyleyse iyice araştırın; şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yâ (ey) eyyuhallezîne (iman edenler) âmenû (iman ettiniz) izâ (ne zaman ki) darabtum (yola çıktığınızda) fî sebîlillâh (Allah yolunda) fe tebeyyenû (araştırın) ve lâ (ve sakın) tekûlû (demeyin) limen (kimseye ki) elkâ (sundu) ileykum (size) es-selâme (selamı) leste (sen değilsin) mu’minen (mümin) tebteğûne (arayarak) arada (dünya menfaatini) el-hayâti’d-dünyâ (dünya hayatının) fe indallâhi (Allah katında) megânimu (ganimetler vardır) kesîratun (çok) kezâlike (işte böyleydiniz) kuntum (siz deydiniz) min kablu (önceden) fe menne (nimet verdi) llâhu (Allah) عليكم (size) fe tebeyyenû (o halde araştırın) innallâhe (şüphesiz Allah) kâne (olmuştur) bimâ (yaptıklarınızdan) ta’melûne (yaparsınız) habîrâ (haberdar)

Mukatil Tefsiri
“Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman”, bu, Peygamber’in bir seriyye göndermesi üzerine oldu; başına da Sümeîle bin Abdullah’ın kardeşi Gâlib bin Abdullah el-Leysî’yi tayin etti; sabah olunca Mirdâs bin Amr bin Nehîk el-Ansî adında, Benî Teym bin Mürre’den, Fedek halkından bir adam gördüler, yanında ganimeti vardı; atlıları görünce ganimetini sürüp dağa çıkararak emniyete aldı; o gece Müslüman olmuş ve bunu ailesine bildirmişti; ona yaklaştıklarında tekbir getirdiler, tekbiri duyunca onları tanıdı, yanlarına indi ve dedi ki: “Selâm aleyküm, ben müminim”; bunun üzerine Abdüddâr oğullarından Üsâme bin Zeyd bin Hârise el-Kelbî ona saldırdı; Mirdâs dedi ki: “Ben sizdenim, Allah’tan başka ilah olmadığına, O’nun tek olduğuna, ortağı bulunmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ederim”; Üsâme mızrağıyla onu vurdu, öldürdü, eşyasını aldı ve koyunlarını götürdü.

Medine’ye geldiklerinde Üsâme durumu Peygamber’e anlattı; Peygamber onu şiddetle azarladı ve dedi ki: “Onu ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ dediği hâlde mi öldürdün?” Üsâme dedi ki: “Bunu sadece canını ve malını korumak için söyledi”; Peygamber dedi ki: “Kalbini yarıp baksaydın ya, doğru mu söylüyor değil mi diye?” Üsâme dedi ki: “Ey Allah’ın Resûlü, bunu nasıl bilebilirim, onun kalbi bedeninin bir parçasıdır”; Peygamber dedi ki: “Sen ne diline güvenip tasdik ettin ne de kalbini yarıp öğrendin”; Üsâme dedi ki: “Benim için istiğfar et ey Allah’ın Resûlü”; Peygamber dedi ki: “Peki ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ sözüne ne yapacaksın?” bunu üç defa söyledi, dördüncüde onun için istiğfar etti.

Üsâme kendi kendine dedi ki: Keşke o güne kadar Müslüman olmasaydım; Peygamber ona bir köle azat etmesini emretti. Mukâtil dedi ki: Üsâme, Ebû Bekir, Ömer ve Osman zamanlarında yaşadı, sonra Ali bin Ebî Tâlib zamanına ulaştı; Ali onu savaşa çağırdı; Üsâme dedi ki: Bana senden daha sevgili kimse yoktur, fakat Peygamber’in “Allah’tan başka ilah yoktur sözüne ne yapacaksın?” sözünden sonra artık bir Müslümanla savaşmam; eğer bana bir kılıç versen ve onunla bir Müslümana vursam, kılıç bana “bu Müslümandır” dese; bir kâfire vursam “bu kâfirdir” dese, seninle savaşırım; bunun üzerine Ali ona dedi ki: Git, nereye istersen git.

Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman”, yani Allah yolunda savaşa çıktığınızda; “iyice araştırın”, yani kimi öldürdüğünüzü araştırın; “ve size selam verene ‘sen mümin değilsin’ demeyin”, yani Mirdâs’a; çünkü o onlara “Selâm عليكم, ben müminim” demişti; “dünya hayatının geçici menfaatini arıyorsunuz”, yani Mirdâs’ın koyunlarını; “oysa Allah katında birçok ganimetler vardır”, yani ahirette ve cennette; “daha önce siz de böyle idiniz”, yani hicretten önce siz de Mirdâs gibi idiniz, kavminiz içinde tevhid ile emniyet buluyordunuz, Peygamber’in ashabı sizi gördüklerinde size dokunmuyorlardı; “sonra Allah size lütufta bulundu”, yani hicret ile size nimet verdi ve hicret ettiniz; “öyleyse iyice araştırın”, yani çıktığınızda bir Müslümanı öldürmeyin; “şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır”. Üsâme dedi ki: Vallahi bundan sonra “Allah’tan başka ilah yoktur” diyen bir kimseyi asla öldürmem.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 93

Kim bir mümini kasten öldürürse, onun cezası içinde ebedî kalacağı cehennemdir; Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve men (ve kim) yaktul (öldürürse) mu’minen (bir mümini) muteammiden (kasten) fe cezâuhu (onun cezası) cehennem (cehennemdir) hâliden (kalıcı olarak) fîhâ (orada) ve gadıballâhu (ve gazap etti Allah) aleyhi (ona) ve leanehu (ve lanetledi onu) ve a’addelahu (ve hazırladı onun için) azâben (bir azap) azîmâ (büyük)

Mukatil Tefsiri
“Kim bir mümini kasten öldürürse” bu ayet Mikyâs bin Dubâbe el-Kinânî, sonra el-Leysî hakkında indi. Kardeşi Hişâm bin Dubâbe yerine Kureyş’ten Amr adlı bir adamı öldürdü. Şöyle ki Mikyâs, kardeşini Ensar’dan Benî Neccâr içinde öldürülmüş buldu; bunun üzerine Peygamber’e gidip durumu haber verdi. Peygamber, Mikyâs ile birlikte Benî Fihr’den bir adamı Ensar’a gönderdi ve şöyle dedi: “Eğer kardeşinin katilini biliyorsanız onu Mikyâs’a teslim edin; bilmiyorsanız diyetini ona verin.” Elçi onlara geldiğinde dediler ki: “Allah’a ve Resûlüne itaat ederiz; vallahi onun katilini bilmiyoruz, fakat diyetini öderiz.” Sonra Mikyâs’a kardeşinin diyeti olarak yüz deve verdiler. Mikyâs geri dönerken Peygamber’in gönderdiği elçiye yöneldi, onu öldürdü, kaçtı ve İslâm’dan döndü. Medine’den ayrıldı, diyeti de beraberinde götürdü, kâfir olarak Mekke’ye döndü ve şu şiiri söylüyordu: “Onunla Fihr’i öldürdüm ve diyetini yüklendim, Benî Neccâr’ın ileri gelenleri yüksek soylulardır. İntikamımı aldım ve yaslanarak uzandım, putlara dönen ilk kişi bendim.” Bunun üzerine, canı öldürdükten ve İslâm’dan döndükten sonra, diyeti de beraberinde Mekke’ye götürmesi üzerine bu ayet onun hakkında indi: “Kim bir mümini kasten öldürürse” yani o Fihrli kişiyi, “kasten” yani onu öldürmeyi isteyerek öldürürse, “onun cezası içinde ebedî kalacağı cehennemdir; Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır”. Bu, canı öldürmesi ve diyeti alması sebebiyle onun için kesintisiz büyük bir azaptır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 92

Bir müminin bir mümini öldürmesi olacak şey değildir, ancak hata ile olabilir; kim bir mümini hata ile öldürürse, mümin bir köle azat etmesi ve ailesine teslim edilecek bir diyet gerekir; ancak bağışlarlarsa müstesna; eğer o, size düşman bir kavimdense ve kendisi mümin ise, mümin bir köle azat etmek gerekir; eğer sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavimdense, ailesine teslim edilecek bir diyet ve mümin bir köle azat etmek gerekir; kim bulamazsa, Allah’tan bir tevbe olarak peş peşe iki ay oruç tutması gerekir; Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve mâ (ve olmaz) kâne (olması) li mu’minin (bir mümin için) en (ki) yaktule (öldürmesi) mu’minen (bir mümini) illâ (ancak) hataen (yanlışlıkla) ve men (ve kim) katale (öldürürse) mu’minen (bir mümini) hataen (yanlışlıkla) fe tahrîru (o zaman azat edilmesi gerekir) rakabetin (bir kölenin) mu’minetin (mümin) ve diyetun (ve bir diyet) musellemetun (teslim edilmiş) ilâ ehlihî (ailesine) illâ (ancak) en (ki) yessaddakû (bağışlarlarsa) fe in (eğer) kâne (olursa) min kavmin (bir topluluktan) aduvvin (düşman) lekum (size) ve huve (ve o) mu’minun (mümin) fe tahrîru (o zaman azat edilmesi gerekir) rakabetin (bir kölenin) mu’minetin (mümin) ve in (ve eğer) kâne (olursa) min kavmin (bir topluluktan) beynekum (aranızda) ve beynehum (onlarla) mîsâkun (anlaşma vardır) fe diyetun (o zaman diyet vardır) musellemetun (teslim edilmiş) ilâ ehlihî (ailesine) ve tahrîru (ve azat edilmesi gerekir) rakabetin (bir kölenin) mu’minetin (mümin) fe men (ve kim) lem (bulamazsa) yecid (bulamazsa) fe siyâmu (o zaman oruç tutması gerekir) şehreyni (iki ay) mütetâbi’ayn (ardışık) tevbeten (bir tevbe olarak) minallâh (Allah’tan) ve kânallâhu (ve Allah olmuştur) alîmen (bilen) hakîmâ (hikmet sahibi)

Mukatil Tefsiri
Sonra neshedilmiş oldu; “bir müminin” yani Ayyaş bin Ebî Rebîa bin Muğîre el-Mahzûmî’nin, “bir mümini öldürmesi olacak şey değildir” yani Hâris bin Yezîd bin Ebî Enîse, Benî Âmir bin Lüey’den birini öldürmesi olacak şey değildir, “ancak hata ile” çünkü Hâris, Mekke halkıyla yapılan barış sırasında Müslüman olmuştu, Ayyaş ise onu yanlışlıkla öldürdü. Ayyaş, Hâris bin Yezîd’i öldüreceğine yemin etmişti ve o sırada Hâris müşrikti; sonra Hâris Müslüman oldu, fakat Ayyaş bunu bilmeden Medine’de onu öldürdü. “Kim bir mümini hata ile öldürürse, mümin bir köle azat etmesi gerekir” yani Allah için namaz kılmış ve Allah’ı birlemiş olan bir köle azat etmesi gerekir. “Ve ailesine teslim edilecek bir diyet” yani öldürülenin ailesine verilecek bir diyet gerekir. “Ancak bağışlarlarsa müstesna” yani öldürülenin velileri diyeti katil için bağışlarsa, bu onlar için daha hayırlıdır. “Eğer o öldürülen kişi size düşman bir kavimdense” yani harp ehli bir kavimdense, “ve kendisi mümin ise” yani öldürülen mümin ise, “mümin bir köle azat etmek gerekir”; bu ayet Mirdâs bin Amr el-Kaysî hakkında indi ve onun için diyet yoktur. “Eğer o öldürülen ve mirasçıları sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavimdense” yani aranızda ahid bulunan bir kavimdense, “ailesine teslim edilecek bir diyet gerekir” yani öldürülenin ailesine, yani Mekke’deki mirasçılarına diyet gerekir. O gün Peygamber ile Mekke halkı arasında bir anlaşma vardı. “Ve mümin bir köle azat etmek gerekir.” “Kim bulamazsa” yani diyet bulamazsa, “onun üzerine peş peşe iki ay oruç tutmak vardır.” Bu, Allah’tan bir tevbedir; bu kefaret, bu ümmet için hata ile öldürmede Allah’ın bir bağışıdır. Çünkü Tevrat’ta Musa zamanında mümin hata ile öldürdüğünde de öldürülürdü. “Allah bilendir, hikmet sahibidir”; kefareti ve köle azadını hükme bağlamıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 91

Yakında başka bir grup bulacaksınız; onlar hem sizden emin olmak isterler hem de kendi kavimlerinden emin olmak isterler; her ne zaman fitneye döndürülürlerse ona geri çevrilirler; eğer sizden uzak durmazlar, size barış sunmazlar ve ellerini çekmezlerse, onları yakalayın ve nerede bulursanız öldürün; işte bunlar, sizin için aleyhlerinde açık bir yetki verdiğimiz kimselerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Setecidûne (bulacaksınız) âharîne (başkalarını) yurîdûne (isterler) en (ki) ye’menûkum (sizden güvende olsunlar) ve ye’menû (ve güvende olsunlar) kavmehum (kendi kavimlerinden) kullamâ (her ne zaman) ruddû (geri döndürülseler) ile’l-fitneti (fitneye) urkisû (içine atılırlar) fîhâ (onda) fe in (eğer) lem (onlar) ya’tezilûkum (sizden uzak durmazlar) ve yulkû (ve bırakmazlar) ileykum (size) es-seleme (barışı) ve yekuffû (ve çekmezler) eydiyehum (ellerini) fe huzûhum (yakalayın onları) vaktulûhum (ve öldürün onları) haysu (nerede) sakıftumûhum (ele geçirirseniz) ve ulâikum (işte onlar) cealnâ (kıldık) lekum (size) عليهم (onlara karşı) sultânen (açık bir yetki) mubînâ (apaçık)

Mukatil Tefsiri
“Yakında başka bir grup bulacaksınız”, onlardan Esed ve Gatafân kabilesidir; Peygamber’e geldiler, Peygamber onlara dedi ki: “Hicret etmek için mi geldiniz?” dediler ki: “Hayır, Müslüman olarak geldik”; sonra kavimlerine döndüklerinde dediler ki: “Akrep ve böceğe iman ettik” gibi sözler söylediler; bunun üzerine dedi ki: “Yakında başka bir grup bulacaksınız”; “sizden emin olmak isterler”, yani ey müminler sizin yanınızda tevhidi ikrar ettikleri için emin olmak isterler; “ve kendi kavimlerinden emin olmak isterler”, yani müşriklerden, çünkü onların dini üzeredirler; “her ne zaman fitneye döndürülürlerse”, yani her ne zaman şirke çağrılsalar; “ona geri çevrilirler”, yani tekrar şirke dönerler; “eğer sizden uzak durmazlar”, yani savaşta sizden çekilmezler; “ve size barış sunmazlar”, yani sulh teklif etmezler; “ve ellerini çekmezler”, yani sizinle savaşmaktan vazgeçmezler; “onları yakalayın ve öldürün”, yani onları esir alın ve öldürün; “nerede bulursanız”, yani yeryüzünde nerede ele geçirirseniz, ister haremde ister harem dışında; “işte bunlar, sizin için aleyhlerinde açık bir yetki verdiğimiz kimselerdir”, yani apaçık bir delil ve izin verilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 90

Ancak sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavme sığınanlar veya size, sizinle savaşmaktan yahut kendi kavimleriyle savaşmaktan göğüsleri daralarak gelenler müstesnadır; eğer Allah dileseydi onları size musallat ederdi de sizinle savaşırlardı; eğer sizden uzak dururlar, sizinle savaşmazlar ve size barış sunarlarsa, Allah size onların aleyhinde bir yol vermemiştir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İllâ (ancak) ellezîne (o kimseler ki) yesilûne (sığınırlar) ilâ kavmin (bir topluluğa) beynekum (aranızda) ve beynehum (onlarla) mîsâkun (bir anlaşma vardır) ev (ya da) câûkum (size gelirler) hasıret (daralmış olarak) sudûruhum (göğüsleri) en (ki) yukâtilûkum (sizinle savaşmaya) ev (ya da) yukâtilû (savaşmaya) kavmehum (kendi kavimleriyle) ve lev (ve eğer) şâe (dileseydi) llâhu (Allah) le sellettahum (onları size musallat ederdi) عليكم (üzerinize) fe lekâtilûkum (ve sizinle savaşırlardı) fe in (eğer) i’tezelûkum (sizden uzak dururlarsa) fe lem (ve) yukâtilûkum (sizinle savaşmazlar) ve elkav (ve bırakırlarsa) ileykum (size) es-seleme (barışı) fe mâ (o zaman yoktur) ceale (kılmıştır) llâhu (Allah) lekum (size) عليهم (onlara karşı) sebîlâ (bir yol)

Mukatil Tefsiri
Sonra istisna etti ve dedi ki: “Ancak sığınanlar”, yani o dönen dokuz kişi; “sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavme”, yani Huzâa ve Benî Huzeyme ile olan ahde; bunlar hakkında şu ayet de indi: “Ancak müşriklerden kendileriyle antlaşma yaptıklarınız…” (Tevbe 4); eğer bu dokuz kişi sizin ahid ehlinize, yani Huzâa’ya ulaşırsa, onlardan Hilâl bin Uveymir el-Eslemî, Sürâka bin Mâlik bin Cu’şum, Benî Mudlic ve Benî Cüzeyme, ki bunlar Kinâne’den iki kabiledir, o dokuz kişiyi öldürmeyin; çünkü Peygamber bu kavimlerle anlaşmıştı ki onlara gelen Müslüman emniyettedir; yani bu dokuz kişi ve başkaları sizin ahid ehlinize ulaşırsa, onların müttefikleri gibi hükme sahip olurlar.

Sonra dedi ki: “veya size gelirler”, yani Benî Cüzeyme; “göğüsleri daralmış olarak”, yani kalpleri sıkılmıştır; “sizinle savaşmaktan”, yani sizinle savaşmaya gönülleri razı değildir; “yahut kendi kavimleriyle savaşmaktan”; sonra dedi ki: “eğer Allah dileseydi onları size musallat ederdi de sizinle savaşırlardı”, müminleri korkutmaktadır; sonra dedi ki: “eğer sizden uzak dururlar, sizinle savaşmazlar ve size barış sunarlarsa”, yani sulh sunarlarsa, Hilâl ve kavmi Huzâa gibi; “Allah size onların aleyhinde bir yol vermemiştir”, yani onlarla savaşma yolu vermemiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 89

İstediler ki siz de kendileri gibi inkâr edesiniz de böylece eşit olasınız; o hâlde Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan dostlar edinmeyin; eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün; onlardan ne bir dost edinin ne de bir yardımcı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Veddû (isterler) lev (keşke) tekfurûne (inkâr etseniz) kemâ (nasıl ki) keferû (inkâr ettiler) fe tekûnûne (olursunuz) sevâen (eşit) fe lâ (o halde sakın) tettehizû (edinmeyin) minhum (onlardan) evliyâe (dostlar) hattâ (nihayet) yuhâcirû (hicret edene kadar) fî sebîlillâh (Allah yolunda) fe in (eğer) tevellav (yüz çevirirlerse) fe huzûhum (yakalayın onları) vaktulûhum (ve öldürün onları) haysu (nerede) vecedtumûhum (bulursanız) ve lâ (ve edinmeyin) tettehizû (edinmeyin) minhum (onlardan) veliyyen (dost) ve lâ (ve) nasîrâ (yardımcı)

Mukatil Tefsiri
Sonra o dokuz kişi hakkında haber verdi ve dedi ki: “İstediler ki siz de kendileri gibi inkâr edesiniz de böylece eşit olasınız”, yani siz de onlar gibi küfür üzerinde olasınız; “o hâlde Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan dostlar edinmeyin”, yani Medine’deki hicret yurduna hicret edinceye kadar; “eğer yüz çevirirlerse”, yani hicreti kabul etmezlerse; “onları yakalayın”, yani onları esir alın; “ve bulduğunuz yerde öldürün”, yani yeryüzünde nerede bulursanız, ister haremde ister harem dışında; “onlardan ne bir dost edinin ne de bir yardımcı”, yani ne dost ne de yardımcı edinmeyin.

Taberi Tefsiri
Yüce olanın şu sözüyle kastettiği şudur: { Sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi arzu ettiler } Yani, ey müminler, hakkında iki gruba ayrıldığınız bu münafıklar, sizin de inkâr etmenizi, Rabbinizin birliğini reddetmenizi ve Peygamberiniz Muhammed’i tasdik etmemenizi temenni ettiler. { Kendilerinin inkâr ettiği gibi } buyruğuyla da, onların da bu şekilde inkâr ettikleri ifade edilmektedir. { Böylece eşit olasınız } yani sizin de onlar gibi kâfir olmanız ve Allah’a ortak koşmada onlarla eşit olmanız istenmektedir. { Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan dostlar edinmeyin } yani şirk diyarından çıkıp, Allah’a ortak koşan halkını terk ederek İslam diyarına ve onun halkına yönelinceye kadar; { Allah yolunda } yani Allah’ın dini uğrunda hicret edinceye kadar. O zaman sizin gibi olurlar ve o vakit sizin hükmünüze tabi olurlar.

Nitekim şöyle rivayet edilmiştir: Muhammed b. Sa’d bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana rivayet etti, dedi ki: Amcam bana rivayet etti, dedi ki: Babam, babasından, o da İbn Abbas’tan şu söz hakkında rivayet etti: { Sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi arzu ettiler, böylece eşit olasınız. Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan dostlar edinmeyin } dedi ki: “Siz nasıl yaptıysanız, onlar da öyle yapıncaya kadar”, yani Allah yolunda hicret etmeleri kastedilmektedir.

Şu sözün te’vili hakkında: { Eğer yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün; onlardan ne bir dost ne de bir yardımcı edinin }. Yüce olan bununla şunu kastetmektedir: Eğer bu münafıklar Allah’a ve Resulüne iman etmeyi terk eder, şirk diyarından İslam diyarına hicret etmekten ve küfürden İslam’a yönelmekten yüz çevirirlerse, ey müminler, onları yakalayın ve kendi yurtlarında ya da başka yerlerde, Allah’ın yeryüzünde nerede bulursanız öldürün. { Onlardan bir dost edinmeyin } yani işlerinizi üstlenecek bir yakın dost ve düşmanlarınıza karşı size yardım edecek bir yardımcı edinmeyin. Çünkü onlar kâfirdirler; size zarar vermekten geri durmazlar ve sizin sıkıntıya düşmenizi isterler.

Bu haber, Yüce Allah tarafından, müminlerin durumları hakkında ihtilafa düştükleri bu kişilerin münafıklığının doğruluğunu ortaya koymak ve onları savunanları bundan sakındırmak için bir açıklamadır. Bu konuda tefsir ehli de bizim söylediğimize benzer görüşler ifade etmiştir. Bunu söyleyenlerin zikri:

Muhammed b. Sa’d bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana rivayet etti, dedi ki: Amcam bana rivayet etti, dedi ki: Babam, babasından, o da İbn Abbas’tan şu söz hakkında rivayet etti: { Eğer yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve öldürün } dedi ki: Eğer hicretten yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve öldürün.

Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Ahmed b. Mufaddal bize rivayet etti, dedi ki: Esbat, Süddî’den şu söz hakkında rivayet etti: { Eğer yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün } dedi ki: Küfürlerini açıkça ortaya koyarlarsa, onları nerede bulursanız öldürün.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 88

Size ne oluyor da münafıklar hakkında iki grup oldunuz? Oysa Allah onları kazandıkları sebebiyle tersine çevirmiştir; Allah’ın saptırdığını siz mi doğru yola iletmek istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa, artık ona bir yol bulamazsın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe mâ (size ne oluyor ki) lekum (size) fi’l-munâfikîne (münafıklar hakkında) fi’eteyn (iki grup oluyorsunuz) vallâhu (ve Allah) erkesehum (onları geriye döndürdü) bimâ (şey sebebiyle ki) kesebû (kazandılar) e turîdûne (istiyor musunuz) en (ki) تهدوا (doğru yola iletmek) men (kimi) edalle (saptırdı) llâh (Allah) ve men (ve kim) yudlil (saptırırsa) llâhu (Allah) fe len (asla) tecide (bulamazsın) lehu (ona) sebîlâ (bir yol)

Mukatil Tefsiri
“Size ne oluyor da münafıklar hakkında iki grup oldunuz?”, bu ayet dokuz kişi hakkında indi; onlardan biri Kureyşli Mihrame bin Zeyd idi; Mekke’den Medine’ye hicret ettiler, sonra geldiler ve geri dönmek istediler; bazıları dedi ki: bedevîler gibi çıkarız, bizden gaflet edildiğinde Mekke’ye gideriz; böylece konak konak ilerlediler, Medine’den uzaklaştılar, sonra gece yürüyüp sabah uzak bir yere vardılar ve Mekke’ye ulaştılar; sonra Peygamber’e yazdılar: “Biz seninle ayrıldığımız hâl üzereyiz, fakat Mekke’deki yurdumuzu ve kardeşlerimizi özledik”; sonra ticaret için Şam’a çıktılar ve Mekkeliler onlara mallarını emanet ettiler; Mekkeliler onlara dediler ki: siz Muhammed ve ashabının dini üzeresiniz, size bir zarar yoktur; onlar yola çıktılar ve Müslümanlara onların haberi ulaştı; bazıları dedi ki: bunlara çıkalım, onlarla savaşalım ve mallarını alalım; çünkü hicret yurdunu terk ettiler ve düşmanımıza yardım ettiler.

Diğerleri dedi ki: onların kanları ve malları helal değildir; fakat onlar fitneye düşmüşlerdir, belki tövbe edip dönerler; Peygamber susuyordu; bunun üzerine Allah bu dokuz kişi hakkında indirdi ve müminlere öğüt verdi ki onların işi hakkında tek bir görüşte olsunlar; Allah şöyle buyurdu: “Size ne oluyor da münafıklar hakkında iki grup oldunuz?”; “Allah onları kazandıkları sebebiyle tersine çevirmiştir”, yani onları saptırmış ve küfre geri döndürmüştür; “Allah’ın saptırdığını siz mi doğru yola iletmek istiyorsunuz?”; “Allah kimi saptırırsa, artık ona bir yol bulamazsın”.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 87

Allah, O’ndan başka ilah yoktur; sizi mutlaka kıyamet gününde toplayacaktır, bunda şüphe yoktur; söz bakımından Allah’tan daha doğru kim vardır?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Allâhu (Allah) lâ ilâhe (ilah yoktur) illâ huve (ancak O vardır) le yecme’annekum (sizi mutlaka toplayacaktır) ilâ yevmi’l-kıyâmeti (kıyamet gününe) lâ raybe (şüphe yoktur) fîh (onda) ve men (ve kim) asdaku (daha doğru sözlüdür) minallâhi (Allah’tan) hadîsâ (söz bakımından)

Mukatil Tefsiri
“Allah, O’ndan başka ilah yoktur; sizi mutlaka kıyamet gününde toplayacaktır”, bu ayet diriliş hakkında şüphe eden bir kavim hakkında indi; Allah kendi zatına yemin etti ki onları kıyamet gününde mutlaka diriltecektir; “bunda şüphe yoktur”, yani dirilişte şüphe yoktur; “söz bakımından Allah’tan daha doğru kim vardır?”, yani haber verdiğinde Allah’tan daha doğru kimse yoktur; bu, diriliş meselesi hakkındadır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 86

Size bir selam verildiğinde, ondan daha güzeliyle selam verin veya onu aynen karşılık verin; şüphesiz Allah her şeyin hesabını görendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve izâ (ve ne zaman ki) huyyîtum (selamlandığınızda) bi tehiyyetin (bir selamla) fe hayyû (karşılık verin) bi ahsene (daha güzeliyle) minhâ (ondan) ev (ya da) ruddûhâ (aynısıyla karşılık verin) innallâhe (şüphesiz Allah) kâne (olmuştur) alâ kulli şey’in (her şeyi) hasîbâ (hesap gören)

Mukatil Tefsiri
“Size bir selam verildiğinde, ondan daha güzeliyle selam verin”, bu ayet selamı cimrilikle veren bir grup hakkında indi; daha güzeliyle selam verin; “veya onu aynen karşılık verin”, yani ona söylediğinden daha güzeliyle karşılık verin; denilir ki: “ve aleyke ve rahmetullahi ve berekatuhu” yahut ona verdiği selamın aynısıyla karşılık verilir; “şüphesiz Allah her şeyin hesabını görendir”, yani selam işi hakkında, ister daha güzeliyle karşılık ver, ister aynısıyla, O şahittir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 85

Kim güzel bir şefaatte bulunursa, ondan kendisine bir pay vardır; kim de kötü bir şefaatte bulunursa, ondan kendisine bir pay vardır; Allah her şey üzerinde gözeticidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Men (kim) yeşfa’ (aracılık ederse) şefâaten (bir aracılıkla) haseneten (iyi) yekun (olur) lehu (ona) nasîbun (bir pay) minhâ (ondan) ve men (ve kim) yeşfa’ (aracılık ederse) şefâaten (bir aracılıkla) seyyieten (kötü) yekun (olur) lehu (ona) kiflun (bir pay) minhâ (ondan) ve kânallâhu (ve Allah olmuştur) alâ kulli şey’in (her şeye) mukîtâ (gözetici)

Mukatil Tefsiri
Yüce Allah’ın şu sözü: “Kim güzel bir şefaatte bulunursa”, yani Müslüman kardeşi için bir hayırda aracılık ederse; “ondan kendisine bir pay vardır”, yani yaptığı şefaat sebebiyle sevaptan bir pay vardır; “kim de kötü bir şefaatte bulunursa”, yani kişi kardeşini birine kötülükle anar ve bu yüzden ona bir sıkıntı isabet ederse, o sözü ileten günahkâr olur; işte bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “ondan kendisine bir pay vardır”, yani şefaatinden dolayı bir günah vardır; “Allah her şey üzerinde gözeticidir”, yani bütün canlıların rızkını gözetir, her canlının rızkı süresince onun üzerinedir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 84

Artık Allah yolunda savaş; sen ancak kendinden sorumlusun; müminleri teşvik et; umulur ki Allah inkâr edenlerin gücünü kırar; Allah daha şiddetli güç sahibidir ve cezası daha şiddetlidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe kâtil (o halde savaş) fî sebîlillâh (Allah yolunda) lâ (sorumlu değilsin) tukellefu (yükümlü tutulmazsın) illâ (ancak) nefsak (kendinden) ve harridi (teşvik et) el-mu’minîne (müminleri) asâ (umulur ki) en (ki) yekuffe (engeller) llâhu (Allah) be’se (gücünü) ellezîne (o kimselerin ki) keferû (inkâr ettiler) vallâhu (ve Allah) eşeddu (daha şiddetlidir) be’sen (güç olarak) ve eşeddu (ve daha şiddetlidir) tenkîlâ (ceza olarak)

Mukatil Tefsiri
Sonra şöyle dedi: “Allah yolunda savaş”, yani ona kendisiyle savaşmasını emretti; “sen ancak kendinden sorumlusun”, yani başkasının günahı sana ait değildir; “ve müminleri teşvik et”, yani onları savaşmaya, düşmanla savaşmaya teşvik et; “umulur ki Allah inkâr edenlerin gücünü kırar”, yani onların savaşını engeller; “Allah daha şiddetli güç sahibidir”, yani yakalaması daha şiddetlidir; “ve cezası daha şiddetlidir”, yani azabı daha ağırdır; eğer Peygamber’e kâfirlerden hiç kimse itaat etmese bile, Allah ona yeterdi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 83

Kendilerine güvenlik veya korku ile ilgili bir haber geldiğinde onu yayarlar; hâlbuki onu Resûle ve kendilerinden olan emir sahiplerine götürselerdi, onu içlerinden hüküm çıkarabilenler bilirdi; eğer Allah’ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç şeytana uyardınız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve izâ (ve ne zaman ki) câehum (onlara geldiğinde) emrun (bir haber) mine’l-emni (güvenle ilgili) ev (ya da) el-havfi (korkuyla ilgili) ezâû (yayarlar) bihî (onu) ve lev (eğer) reddûhu (onu götürselerdi) ile’r-rasûli (elçiye) ve ilâ ulî’l-emri (ve yöneticilere) minhum (onlardan) le alimehu (elbette bilirdi) ellezîne (o kimseler ki) yestenbitûnehu (sonuç çıkarırlar) minhum (onlardan) ve lev lâ (ve eğer olmasaydı) fadlullâhi (Allah’ın lütfu) aleykum (üzerinize) ve rahmetuhû (ve rahmeti) letteba’tumu (elbette uyardınız) eş-şeytâne (şeytana) illâ (ancak) kalîlâ (çok az)

Mukatil Tefsiri
“Kendilerine geldiğinde”, yani münafıklara; “güvenlik ile ilgili bir haber”, yani müminleri sevindiren fetih ve hayırdan bir şey geldiğinde, kendilerine gelen hayır konusunda ağır davrandılar. Sonra dedi ki: “veya korku”, yani müminlere gelen bir bela veya sıkıntı geldiğinde; “onu yayarlar”, yani onu açığa vururlar; bunu Müslümanlar duyunca neredeyse şüpheye düşerler. “Hâlbuki onu Resûle götürselerdi”, yani o işi Resûl’e bildirselerdi; “ve kendilerinden olan emir sahiplerine”, yani seriyye komutanlarına; onlar bu haberi bildirir ve yazarlardı; “onu içlerinden hüküm çıkarabilenler bilirdi”, yani onu anlayıp açıklayanlar, işin aslını bilenler onu bilirdi. Sonra dedi ki: “eğer Allah’ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı”, yani nimeti olmasaydı ve sizi münafıkların sözünden korumasaydı; “pek azınız hariç şeytana uyardınız”, bu ayet, içlerinden bazı kimselerin kalplerinden şirki geçirmeleri üzerine indi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 82

Onlar Kur’an’ı hiç düşünmezler mi? Eğer o Allah’tan başkası tarafından olsaydı, içinde birçok çelişki bulurlardı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E fe lâ (hiç) yetedebberûne (düşünmüyorlar mı) el-kur’âne (Kur’an’ı) ve lev (eğer) kâne (olsaydı) min indi (tarafından) gayrillâh (Allah’tan başkası) le vecedû (elbette bulurlardı) fîhi (onda) ihtilâfen (çelişki) kesîrâ (çok)

Mukatil Tefsiri
Sonra onları öğütledi ve dedi ki: “Onlar Kur’an’ı hiç düşünmezler mi?”, yani işitmezler mi Kur’an’ı ki onun ne olduğunu bilsinler; “eğer o Allah’tan başkası tarafından olsaydı, içinde birçok çelişki bulurlardı” (Nisâ 82), yani büyük bir yalan bulurlardı; çünkü çelişki insanların sözünde olur, Allah’ın sözünde çelişki yoktur.

Taberi Tefsiri
Yüce olanın şu sözüyle kastettiği şudur: { Kur’an’ı hiç düşünmüyorlar mı? } Yani, ey Muhammed, onların geceleyin gizlice kurdukları, sana söylediklerinden başka olan şeyleri, Allah’ın kitabını düşünmezler mi? Böylece senin itaatine ve emrine uymaları konusunda Allah’ın onlar aleyhine olan hüccetini bilsinler; senin onlara getirdiğin indirilen şeyin Rablerinden olduğunu anlasınlar. Çünkü onun anlamları birbiriyle uyumlu, hükümleri birbiriyle ahenkli, bir kısmı diğerini doğrulayıcı ve bir kısmı diğerine gerçeklik bakımından şahitlik edicidir. Eğer bu, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, hükümleri farklı olur, anlamları çelişir ve bir kısmı diğerinin bozukluğunu ortaya koyardı.

Nitekim şöyle rivayet edilmiştir: Bişr b. Muaz bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Said, Katade’den şu söz hakkında rivayet etti: { Kur’an’ı hiç düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok çelişki bulurlardı } Katade dedi ki: Allah’ın sözü çelişmez; o haktır, içinde batıl yoktur. İnsanların sözü ise çelişir.

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd şöyle dedi: Kur’an, bir kısmı diğerini yalanlamaz, bir kısmı diğerini bozmaz. İnsanların onunla ilgili bilmedikleri şeyler, ancak onların akıllarının yetersizliği ve bilgisizliklerindendir. Ve şu ayeti okudu: { Eğer o Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok çelişki bulurlardı }. Dedi ki: Mümin üzerine düşen, “Hepsi Allah katındandır” demesidir; müteşabih olanlara iman etmesi, bir kısmını diğerine karşı kullanmaması gerekir. Bir şeyi bilmediğinde ve tanımadığında, “Allah’ın söylediği haktır” demelidir. Ve Allah’ın bir söz söyleyip sonra onu bozmayacağını bilmelidir. Allah’tan gelenin doğruluğuna iman etmesi gerekir.

Yahya b. Ebi Talib bana rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Cuveybir, Dahhak’tan şu söz hakkında rivayet etti: { Kur’an’ı hiç düşünmüyorlar mı? } Dedi ki: Onu inceleyip düşünürler.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 81

Onlar ‘itaat’ derler; sonra senin yanından çıktıklarında içlerinden bir grup senin söylediğinden başka bir şeyi gece planlar; Allah onların gece planladıklarını yazar; onlardan yüz çevir ve Allah’a güven; vekil olarak Allah yeter.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve yekûlûne (ve derler) tâatun (itaat) fe izâ (fakat ne zaman ki) berezû (yanından ayrıldıklarında) min indike (senin yanından) beyyete (geceleyin kurarlar) tâifetun (bir grup) minhum (onlardan) gayre (başka) ellezî (şeyden ki) tekûlu (sen söylüyorsun) vallâhu (ve Allah) yektubu (yazar) mâ (şeyi ki) yubeyyitûne (gece kurduklarını) fe a’rid (yüz çevir) anhum (onlardan) ve tevekkel (ve güven) alallâh (Allah’a) ve kefâ (ve yeter) billâhi (Allah) vekîlâ (vekil olarak)

Mukatil Tefsiri
Sonra münafıklar hakkında haber verdi ve dedi ki: “Onlar ‘itaat’ derler”, Peygamber onlara cihadı emrettiğinde; onlar Peygamber’in yanına girdiler ve dediler ki: bize ne emredersen emret, emrin itaattir; fakat onun yanından çıktıklarında muhalefet ederler ve Peygamber’in kendilerine söylediğinden başka şeyler söylerler. Bunun üzerine Allah indirdi: “Onlar ‘itaat’ derler”; “senin yanından çıktıklarında”, yani ey Muhammed, senin yanından çıktıklarında; “içlerinden bir grup geceleyin plan kurar”, yani bir grup gizlice başka şeyler tasarlar; “senin söylediğinden başka”; “Allah onların gece planladıklarını yazar”, yani melekler onların söyledikleri yalanları yazar; “onlardan yüz çevir”, yani Celâs bin Süveyd ve Amr bin Zeyd’den; onları azarlama; “ve Allah’a güven”, yani Allah’a dayan; “vekil olarak Allah yeter”, yani koruyucu olarak Allah yeter; O’ndan daha güçlü koruyucu yoktur; denilir ki “vekil”, yani onların gizlediklerine şahit olandır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 80

Kim Resûle itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur; kim yüz çevirirse biz seni onların üzerine koruyucu göndermedik.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Men (kim) yutı’i (itaat ederse) er-rasûle (elçiye) fe kad (gerçekten) etâa (itaat etmiştir) llâhe (Allah’a) ve men (ve kim) tevellâ (yüz çevirirse) fe mâ (o zaman biz) erselnâke (seni göndermedik) عليهم (onların üzerine) hafîzâ (koruyucu)

Mukatil Tefsiri
“Kim Resûle itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur”; bu, Peygamber’in Medine’de söylediği şu söz üzerine oldu: “Kim beni severse Allah’ı sevmiştir, kim bana itaat ederse Allah’a itaat etmiştir.” Bunun üzerine münafıklar dediler ki: Bu adamın söylediklerine bakın, neredeyse şirk koştu; kendisine yalnızca Allah’a ibadet edilmesini emrediyor ama söylediği şey bizi onu bir rab edinmeye götürür, Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı rab edindikleri gibi. Bunun üzerine Allah, Peygamber’inin sözünü tasdik ederek indirdi: “Kim Resûle itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur”; “kim yüz çevirirse”, yani onların itaatinden yüz çevirirse; “biz seni onların üzerine koruyucu göndermedik”, yani gözetici olarak göndermedik.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 79

Sana gelen her iyilik Allah’tandır, sana gelen her kötülük ise kendi nefsindendir; seni insanlara bir elçi olarak gönderdik, şahit olarak Allah yeter.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Mâ (ne) esâbeke (sana isabet eden) min hasenetin (bir iyilikten) fe minallâh (Allah’tandır) ve mâ (ve ne) esâbeke (sana isabet eden) min seyyietin (bir kötülükten) fe min nefsik (kendindendir) ve erselnâke (ve seni gönderdik) li’n-nâsi (insanlara) rasûlen (bir elçi olarak) ve kefâ (ve yeter) billâhi (Allah) şehîdâ (şahit olarak)

Mukatil Tefsiri
Allah, Peygamberine dedi ki: “Sana gelen her iyilik”, yani Bedir günü fetih ve ganimet; “Allah’tandır”; “sana gelen her kötülük”, yani düşmandan gelen bela ve Uhud günü geçim sıkıntısı; “kendi nefsindendir”, yani kendi günahındandır, yani mevziyi terk etmekten. Abdullah bin Mes‘ûd ve Übey bin Ka‘b’ın mushafında: “günahın sebebiyledir ve ben onu sana yazdım” şeklindedir. “Seni insanlara bir elçi olarak gönderdik ve Allah şahit olarak yeter”, yani senin O’nun elçisi olduğuna Allah’tan daha iyi şahit yoktur.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 78

Nerede olursanız olun, sağlam yapılmış kalelerde bile olsanız ölüm size ulaşır. Onlara bir iyilik isabet ederse: Bu Allah katındandır derler; onlara bir kötülük isabet ederse: Bu senin katındandır derler. De ki: Hepsi Allah katındandır. Bu topluluğa ne oluyor ki neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Eyne mâ (nerede olursanız olun) tekûnû (bulunursanız) yudrikkumul-mevt (ölüm size ulaşır) ve lev (isterse) kuntum (olsanız bile) fî burûcin (sağlam kalelerde) müşeyyede (yükseltilmiş) ve in (ve eğer) tusibhum (onlara isabet ederse) hasenetun (bir iyilik) yekûlû (derler) hâzihî (bu) min indillâh (Allah’tandır) ve in (ve eğer) tusibhum (onlara isabet ederse) seyyietun (bir kötülük) yekûlû (derler) hâzihî (bu) min indik (sendendir) kul (de ki) kullun (hepsi) min indillâh (Allah’tandır) fe mâ (ne oluyor) li hâulâi’l-kavmi (bu topluluğa) lâ (anlamıyorlar) yekâdûne (neredeyse) yefkahûne (anlamazlar) hadîsâ (bir sözü)

Mukatil Tefsiri
Sonra onların savaşı hoş görmemelerini haber vererek, ölümün sizin boyunlarınızda olduğunu zikrederek dedi ki: “Nerede olursanız olun”, yani yeryüzünün neresinde olursanız olun; “ölüm size ulaşır”, yani size gelir; “sağlam yapılmış kalelerde olsanız bile”, yani göğe doğru yükseltilmiş, sağlam saraylarda olsanız bile, insanın ulaşamayacağı şekilde korunmuş yerlerde olsanız bile, ölüm onlara ulaşır. Abdullah bin Übey, Uhud günü ensardan öldürülenler hakkında dedi ki: bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi; bunun üzerine indi: “Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır, sağlam yapılmış kalelerde olsanız bile”, yani saraylarda.

Sonra Allah münafıklar olan Abdullah bin Übey ve arkadaşları hakkında haber verdi ve dedi ki: “Onlara bir iyilik isabet ederse: Bu Allah katındandır derler”, yani Bedir’deki nimet, fetih ve ganimet; derler ki bu iyilik Allah katındandır; “onlara bir kötülük isabet ederse”, yani bir bela, Uhud günündeki öldürülme ve yenilgi; “derler ki: Bu senin katındandır ey Muhammed”, yani bizi buna sen sevk ettin ve bu senin sebebinle oldu. Bunun üzerine Allah, Peygamberine dedi ki: “De ki: Hepsi Allah katındandır”, yani bolluk da darlık da; “bu topluluğa ne oluyor ki neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar”, yani münafıklar; şiddetin de bolluğun da, kötülüğün de iyiliğin de Allah’tan olduğunu anlamıyorlar; Rablerinin Kur’an’da kendilerini uyardığını işitmiyorlar; yani Abdullah bin Übey ve arkadaşları.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 77

Kendilerine ‘ellerinizi çekin, namazı kılın ve zekâtı verin’ denilenleri görmedin mi? Sonra onlara savaş yazılınca, içlerinden bir grup insanlardan Allah’tan korkar gibi, hatta daha şiddetli korktular ve dediler ki: Rabbimiz, bize savaşı niçin yazdın, bizi yakın bir zamana kadar erteleseydin ya! De ki: Dünya metaı azdır, ahiret ise takvâ sahipleri için daha hayırlıdır ve size kıl kadar bile zulmedilmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E lem tera (görmedin mi) ile’l-lezîne (o kimselere ki) kîle (denildi) lehum (onlara) kuffû (tutun) eydiyekum (ellerinizi) ve ekîmû (ve kılın) es-salâte (namazı) ve âtû (ve verin) ez-zekâte (zekâtı) fe lemmâ (fakat ne zaman ki) kutibe (yazıldı/farz kılındı) عليهم (onlara) el-kıtâlu (savaş) izâ (bir de bakarsın ki) ferîkun (bir grup) minhum (onlardan) yahşevne (korkarlar) en-nâse (insanlardan) ke haşyetillâh (Allah’tan korkar gibi) ev (ya da) eşedde (daha şiddetli) haşyeten (korkuyla) ve kâlû (ve dediler) rabbenâ (Rabbimiz) lime (niçin) ketebte (yazdın/farz kıldın) aleynâ (bize) el-kıtâl (savaşı) lev lâ (keşke) ahhertena (erteleyeydin bizi) ilâ ecelin (bir süreye) karîb (yakın) kul (de ki) metâu’d-dünyâ (dünya menfaati) kalîl (azdır) vel-âhiretu (ve ahiret) hayrun (daha hayırlıdır) limeni (kim için) ittekâ (sakınırsa) ve lâ (ve edilmez) tuzlemûne (zulme uğratılmazsınız) fetîlâ (kıl kadar bile)

Mukatil Tefsiri
“Kendilerine ‘ellerinizi çekin’ denilenleri görmedin mi”, yani savaştan geri durun; bu, Abdurrahman bin Avf, Sa‘d bin Ebî Vakkas, Kudâme bin Maz‘ûn ve Mikdâd bin Esved hakkında inmiştir; onlar Mekke müşrikleriyle gizlice savaşmak için izin istemişlerdi, kendilerine yapılan eziyetlerden dolayı; Peygamber dedi ki: “yavaş olun, ellerinizi onların savaşından çekin, namazı kılın ve zekâtı verin, ben onların savaşmasıyla emrolunmadım”; Peygamber Medine’ye hicret edince Allah savaşmayı emretti, bazıları bunu hoş görmedi; işte bu yüzden dedi ki: “onlara savaş yazılınca”, yani Medine’de savaş farz kılınınca; “içlerinden bir grup insanlardan korkarlar”, yani Mekke kâfirlerinden; “Allah’tan korkar gibi veya daha şiddetli bir korkuyla”; “ve dediler ki: Rabbimiz, bize savaşı niçin yazdın”, yani niçin bize savaşı farz kıldın; “bizi yakın bir zamana kadar erteleseydin ya”, yani bizi ölüme kadar bıraksaydın ve bizi öldürülmekten kurtarsaydın; “de ki: dünya metaı azdır”, yani onda az bir süre faydalanırsınız; “ahiret ise daha hayırlıdır”, yani cennet dünyadan daha hayırlıdır; “takvâ sahipleri için”; “ve size kıl kadar bile zulmedilmez”, yani amellerinizden hiçbir şey eksiltilmez.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 76

İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler ise tâğut yolunda savaşırlar; o hâlde şeytanın dostlarıyla savaşın; şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezîne (iman edenler) âmenû (iman ederler) yukâtilûne (savaşırlar) fî sebîlillâh (Allah yolunda) vellezîne (ve inkâr edenler) keferû (inkâr edenler) yukâtilûne (savaşırlar) fî sebîli’t-tâğût (tağut yolunda) fe kâtilû (o halde savaşın) evliyâe’ş-şeytân (şeytanın dostlarına) inne (şüphesiz) keyde’ş-şeytân (şeytanın hilesi) kâne (olmuştur) da’îfâ (zayıf)

Mukatil Tefsiri
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar”, yani Allah’a itaat yolunda; “inkâr edenler ise tâğut yolunda savaşırlar”, yani şeytana itaat yolunda; sonra Allah müminleri teşvik etti ve dedi ki: “şeytanın dostlarıyla savaşın”, yani Mekke’deki müşriklerle; “şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır”, yani onun tuzağı zayıf ve gevşektir, tıpkı “kâfirlerin tuzağını zayıf kılan” (Enfâl 18) ifadesinde olduğu gibi; yani kâfirlerin tuzağını zayıflatandır. Peygamber Mekke’ye yürüdü ve onu fethetti, Allah da zayıf bırakılmışlara bir çıkış yolu verdi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 75

Size ne oluyor da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize katından bir dost ver ve bize katından bir yardımcı ver’ diyen zayıf bırakılmış erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve mâ (ve ne oluyor size ki) lekum (size) lâ (savaşmıyorsunuz) tukâtilûne (savaşmıyorsunuz) fî sebîlillâh (Allah yolunda) vel-mustad’afîne (ve zayıf bırakılanlar uğruna) mine’r-ricâli (erkeklerden) ve’n-nisâi (kadınlardan) ve’l-vildân (ve çocuklardan) ellezîne (ki onlar) yekûlûne (derler) rabbenâ (Rabbimiz) ahricnâ (bizi çıkar) min hâzihil-karyeti (bu şehirden) ez-zâlimi (zalim) ehluhâ (halkı olan) vec’al (ve kıl) lenâ (bize) min ledunke (katından) veliyyen (bir dost) vec’al (ve kıl) lenâ (bize) min ledunke (katından) nasîrâ (bir yardımcı)

Mukatil Tefsiri
“Size ne oluyor da Allah yolunda savaşmıyorsunuz ve zayıf bırakılmışlar uğrunda”, yani ezilenler uğrunda; “erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan”, Mekke’de baskı altında tutulanlar; “onlar ki derler: Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar”, yani Mekke’den; “ve bize katından bir dost ver ve bize katından bir yardımcı ver”, yani bize yardım edecek bir veli ve yardımcı ver. İbn Abbas dedi ki: Ben ve annem kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlardandık.

Taberi Tefsiri
Ey iman edenler! Size ne oluyor da Allah yolunda ve zayıf bırakılmış kimseler uğrunda savaşmıyorsunuz? Burada “zayıf bırakılmışlar” ifadesiyle, içinizden erkekler, kadınlar ve çocuklardan güçsüz bırakılanlar kastedilmektedir.

Erkeklere gelince; onlar Mekke’de Müslüman olmuş kimselerdi. Fakat kabileleri onları zorla kontrol altına almış, baskı kurmuş, eziyet etmiş ve bedenlerine işkence ederek onları dinlerinden döndürmeye çalışmışlardı. Bunun üzerine Allah, müminleri bu kimseleri, kendilerini esir alan kâfirlerin elinden kurtarmaya teşvik etti ve şöyle buyurdu:

Sizlere ne oluyor da Allah yolunda ve dininizden olan zayıf bırakılmış kimseler uğrunda savaşmıyorsunuz? Onlar ki kâfirler tarafından zayıf düşürülmüş, zillete uğratılmış, dinlerinden döndürülmek istenmiş kimselerdir; erkekler, kadınlar ve çocuklar.

“Çocuklar” ifadesi, “çocuk” kelimesinin çoğuludur ve küçük yaştakileri ifade eder.

{ Onlar şöyle derler: Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar } ifadesiyle, bu zayıf bırakılmış erkeklerin, kadınların ve çocukların, kendilerini ezen müşriklerin fitnesinden kurtarması için Rablerine dua ettikleri anlatılmaktadır. Yani şöyle derler:

Ey Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar.

Araplar her şehre “köy” derler. Burada kastedilen şehir, tefsir ehlinin açıklamasına göre Mekke’dir. “Zalim” kelimesi “halk”ın sıfatıdır ve i‘rabı ona göre gelmiştir. Arapçada, kendisinden önce gelen bir isme dönen zamir bulunan sıfatlar, çoğu zaman o önceki ismin i‘rabına uydurulur. Bu yüzden “halkı zalim olan şehir” denilmiştir.

{ Ve bize katından bir veli ver } yani şöyle derler: Ey Rabbimiz! Bize katından bir yardımcı, işimizi üstlenecek, bizi içinde bulunduğumuz küfür ehlinin fitnesinden kurtaracak bir sahip gönder.

{ Ve bize katından bir yardımcı ver } yani: Bize katından, bu zalim şehir halkına karşı bize yardım edecek birini nasip et ki onların bize yaptıkları zulme karşı galip gelelim ve senin dinin üstün olsun.

Bu anlamda tefsir yapanlar şunları söylemiştir:

Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Asım, İsa’dan, o da İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den rivayet etti. Allah’ın şu sözü hakkında: { erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmış olanlar ki: “Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar” derler } dedi ki: Bunlar Mekke’de bulunan zayıf müminlerdi; Allah müminlere onların uğrunda savaşmayı emretti.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe, Şibl’den, o da İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den rivayet etti: { erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmış olanlar } yani çocuklar { ki: “Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar” derler } dedi ki: Bu şehir Mekke’dir. Allah müminlere Mekke’deki zayıf müminler uğrunda savaşmalarını emretti.

Muhammed b. Hüseyin bana rivayet etti, dedi ki: Ahmed b. Mufaddal, Esbat’tan, o da Suddî’den rivayet etti: { Allah yolunda ve zayıf bırakılmış erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda niçin savaşmıyorsunuz? } dedi ki: Yani Allah yolunda ve zayıf bırakılmışlar uğrunda savaşın. Şehir ise Mekke’dir.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Süveyd b. Nasr, Mübarek’ten, o da Osman b. Atâ’dan, o da babasından, o da İbn Abbas’tan rivayet etti: { ve zayıf bırakılmışlar } ifadesi hakkında dedi ki: “ve zayıf bırakılmışlar uğrunda”.

Kasım bana rivayet etti, dedi ki: Hüseyin, Haccâc’dan, o da İbn Cüreyc’den rivayet etti. Abdullah b. Kesîr’in, Muhammed b. Müslim b. Şihab’ın şöyle dediğini işittiğini söyledi: { Allah yolunda ve zayıf bırakılmışlar uğrunda niçin savaşmıyorsunuz? } yani Allah yolunda ve zayıf bırakılmışların yolu uğrunda.

Hasan b. Yahyâ bana rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak, Ma‘mer’den, o da Hasan ve Katade’den rivayet etti, şu söz hakkında: { Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar } dediler ki: Bir adam zalim şehirden salih şehre doğru çıktı, yolda ölüm ona yetişti. Göğsünü salih şehre doğru yöneltti. Rahmet melekleri ile azap melekleri onun hakkında tartıştılar. Sonra iki şehir arasındaki mesafe ölçüldü ve onun salih şehre bir karış daha yakın olduğu görüldü. Bazıları şöyle dedi: Allah salih şehri ona yaklaştırdı ve rahmet melekleri onun canını aldı.

Muhammed b. Sa‘d bana rivayet etti, dedi ki: Babam, amcamdan, o da babasından, o da İbn Abbas’tan rivayet etti: { erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmış olanlar } dedi ki: Bunlar Mekke’de bulunan, hicret edemeyen Müslüman kimselerdi. Allah onları mazur saydı ve onlar hakkında şu ayet indi: { Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar } yani bu şehir Mekke’dir.

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb, İbn Zeyd’den rivayet etti, şu söz hakkında: { Allah yolunda ve zayıf bırakılmış erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda niçin savaşmıyorsunuz? Onlar ki: “Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar” derler } dedi ki: Yani size ne oluyor da bunu yapmıyorsunuz? Bu zayıf ve çaresiz kimseler uğrunda savaşmıyorsunuz ki Allah onları kurtarsın ve dinlerini korusun? Onların gücü yoktur. Öyleyse neden savaşmıyorsunuz ki Allah’a teslim olsunlar? Zalim şehir ise Mekke’dir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 74

O hâlde dünya hayatını ahirete satanlar Allah yolunda savaşsın; kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, ona büyük bir mükâfat vereceğiz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fel yukâtil (o halde savaşsın) fî sebîlillâh (Allah yolunda) ellezîne (o kimseler ki) yeşterûne (satarlar) el-hayâte (dünya hayatını) ed-dünyâ (dünya) bi’l-âhireti (ahiret karşılığında) ve men (ve kim) yukâtil (savaşırsa) fî sebîlillâh (Allah yolunda) fe yuktel (ve öldürülür) ev (ya da) yaglib (galip gelirse) fe sevfe (yakında) nu’tîhi (ona vereceğiz) ecran (bir mükâfat) azîmâ (büyük)

Mukatil Tefsiri
“O hâlde Allah yolunda savaşsın”, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar; “kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse”, yani Allah yolunda öldürülür veya düşmanına galip gelirse; “ona büyük bir mükâfat vereceğiz”, yani cennette. Bu, onların Peygamber’e: savaşırız ama öldürülür müyüz öldürmeyiz mi demeleri üzerine inmiştir; böylece hepsini ecirde ortak kılmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 73

Eğer Allah’tan size bir lütuf erişirse mutlaka şöyle der: Sanki sizinle onun arasında bir sevgi yokmuş gibi: Keşke onlarla birlikte olsaydım da büyük bir kazanç elde etseydim.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve le in (ve eğer) esâbekum (size isabet ederse) fadlun (bir lütuf) minallâh (Allah’tan) le yekûlenne (elbette der) ke en (sanki) lem (yokmuş gibi) تكن (olmamıştı) beynekum (aranızda) ve beynehû (onunla) meveddetun (bir sevgi) yâ leytenî (keşke ben de) kuntu (olsaydım) meahum (onlarla) fe efûze (ve kazansaydım) fevzen (bir kazanç) azîmâ (büyük)

Mukatil Tefsiri
“Eğer size Allah’tan bir lütuf erişirse”, yani bir rızık, ganimet; “mutlaka der”, geri kalmasına pişman olarak; “sanki sizinle onun arasında bir sevgi yokmuş gibi”, yani din ve dostluk bağı yokmuş gibi; “keşke onlarla birlikte olsaydım da büyük bir kazanç elde etseydim”, yani ganimetten bol bir pay alsaydım.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 72

Şüphesiz içinizden ağırdan alan kimse vardır; size bir musibet gelirse der ki: Allah bana lütufta bulundu ki onlarla birlikte bulunmadım.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve inne (ve şüphesiz) minkum (sizden) lemen (öyle kimseler vardır ki) le yubetti’enne (geri kalırlar) fe in (eğer) esâbetkum (size isabet ederse) musîbetun (bir musibet) kâle (der ki) kad (gerçekten) en’ame (nimet verdi) llâhu (Allah) aleyye (bana) iz (çünkü) lem (ben) ekun (olmadım) meahum (onlarla beraber) şehîdâ (hazır)

Mukatil Tefsiri
“Şüphesiz içinizden ağırdan alan kimse vardır”, yani savaştan geri kalan kimse vardır; bu, münafıkların başı Abdullah bin Übey hakkında inmiştir; “size bir musibet gelirse”, yani düşmandan bir bela veya geçim sıkıntısı gelirse; “der ki: Allah bana lütufta bulundu ki onlarla birlikte bulunmadım”, yani onlara isabet eden beladan bana isabet etmedi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 71

Ey iman edenler, tedbirinizi alın; bölük bölük çıkın veya hep birlikte çıkın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yâ (ey) eyyuhallezîne (iman edenler) âmenû (iman ettiniz) huzû (alın) hıdrakum (tedbirinizi) fenfirû (çıkın) subâtin (gruplar halinde) ev (ya da) infirû (çıkın) cemî’â (topluca)

Mukatil Tefsiri
“Ey iman edenler, tedbirinizi alın”, yani silahlarınızdan hazırlığınızı alın; “bölük bölük çıkın”, yani gruplar halinde, seriyyeler olarak düşmanınıza çıkın; “veya hep birlikte çıkın”, yani Peygamber ile birlikte topluca çıkın.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 70

İşte bu Allah’tan bir fazilettir. Bilici olarak Allah yeter.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Zâlike (işte bu) el-fadlu (lütuf) minallâh (Allah’tandır) ve kefâ (ve yeter) billâhi (Allah) alîmâ (bilen olarak)

Mukatil Tefsiri
“İşte bu, Allah’tan bir fazilettir”, yani bu sevap Allah’tan bir lütuftur; “ve Allah bilici olarak yeter”, yani kullarının amellerini en iyi bilen O’dur. Peygamber vefat ettiğinde, Abdullah bin Zeyd’e oğlu gelip haber verdi; bunun üzerine dedi ki: Allah’ım beni kör et, artık sevgilimden sonra hiçbir şey görmeyeyim; hemen orada kör oldu ve Peygamber’i çok severdi, Allah da onu cennette Peygamber ile birlikte kıldı.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 69

Kim Allah’a ve Resûle itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Ne güzel arkadaştır onlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve men (ve kim) yutı’ (itaat ederse) llâhe (Allah’a) ve’r-rasûle (ve elçiye) fe ulâike (işte onlar) me’a (beraberdir) ellezîne (o kimselerle ki) en’ame (nimet verdi) llâhu (Allah) عليهم (onlara) mine’n-nebiyyîne (peygamberlerden) ve’s-sıddîkîne (doğru olanlardan) ve’ş-şuhedâi (şehitlerden) ve’s-sâlihîn (salihlerden) ve hasune (ne güzeldir) ulâike (onlar) refîkâ (dost olarak)

Mukatil Tefsiri
“Kim Allah’a ve Resûle itaat ederse”, bu ayet Abdullah bin Zeyd bin Abd Rabbih el-Ensârî hakkında nazil olmuştur; o, ezanı rüyada gören kişidir. Peygamber’e dedi ki: Senin yanından ailemize döndüğümüzde sana özlem duyarız, tekrar sana gelinceye kadar hiçbir şey bize fayda vermez; cennette senin dereceni düşündüm, cennete girersek seni nasıl göreceğiz? Bunun üzerine Allah indirdi: “Kim Allah’a ve Resûle itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine nimet verdiği kimselerle beraberdir”; “peygamberlerle”, yani peygamberlik ile nimet verilenlerle; “sıddıklarla”, yani doğrulayanlarla, onlar peygamberleri gördüklerinde ilk iman edenlerdir; “şehitlerle”, yani Allah yolunda öldürülenlerle; “salihlerle”, yani cennet ehli müminlerle; “ve onlar ne güzel arkadaştır”, yani onlarla beraberlik ne güzel bir arkadaşlıktır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 68

Ve onları dosdoğru bir yola iletirdik.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve le hedeynâhum (ve elbette yönlendirirdik onları) sırâtan (bir yola) müstekîmâ (dosdoğru)

Mukatil Tefsiri
Ve onları dosdoğru bir yola iletirdik; “içlerinden az bir kısmı” ayeti indiğinde Peygamber dedi ki: o az olanlardan Ammâr bin Yâsir, Abdullah bin Mes‘ûd ve Sabit bin Şemmas’tır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 67

O zaman onlara katımızdan büyük bir mükâfat verirdik.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve izen (o zaman) le âteynâhum (elbette verirdik onlara) min ledunnâ (katımızdan) ecran (bir mükâfat) azîmâ (büyük)

Mukatil Tefsiri
O zaman mutlaka onlara katımızdan büyük bir mükâfat verirdik; der ki: katımızdan, yani yanımızdan; büyük bir mükâfat, yani cennet.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 66

Eğer onlara: ‘Kendinizi öldürün’ veya ‘yurtlarınızdan çıkın’ diye yazsaydık, içlerinden pek azı dışında bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine öğüt verilen şeyi yapsalardı, bu onlar için daha hayırlı ve daha sağlam olurdu.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lev (ve eğer) ennâ (biz) ketebnâ (yazsaydık) عليهم (onlara) en (ki) uktulû (öldürün) enfusekum (kendinizi) ev (ya da) ihrucû (çıkın) min diyârikum (yurtlarınızdan) mâ (bunu) fealûhu (yapmazlardı) illâ (ancak) kalîlun (çok azı) minhum (onlardan) ve lev (ve eğer) ennehum (onlar) fealû (yapsalardı) mâ (şeyi ki) yûazûne (öğütleniyorlar) bihî (onunla) lekâne (elbette olurdu) hayran (daha hayırlı) lehum (onlar için) ve eşedde (ve daha güçlü) تثبيتاً (sağlamlaştırma bakımından)

Mukatil Tefsiri
Yahudiler dediler ki: Allah bunları kahretsin, ne kadar akılsızdırlar; Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik ediyorlar, ona canlarını ve mallarını veriyorlar ve onun izinden gidiyorlar, sonra da hükmünde onu itham ediyorlar. Vallahi Musa bize bir tek günah hakkında emretmişti, biz de onu yaptık ve birbirimizi öldürdük; öldürülenler yetmiş bine ulaştı, Allah bizden razı oldu ve bunu bizden başka kimse yapmazdı. Bunun üzerine Sabit bin Kays bin Şemmas el-Ensârî dedi ki: Vallahi Allah bilir ki eğer bize kendimizi öldürmemizi emretseydi mutlaka yapardık. Bunun üzerine Allah onun sözü hakkında indirdi: Eğer biz onlara yazsaydık; der ki: eğer biz onlara farz kılsaydık; kendilerinizi öldürün veya yurtlarınızdan çıkın, içlerinden az bir kısmı dışında bunu yapmazlardı. Bu azlardan Ammâr bin Yâsir, Abdullah bin Mes‘ûd ve Sabit bin Kays idi. Ömer bin Hattâb dedi ki: Vallahi Rabbimiz bunu emretseydi biz yapardık; bizi bununla yükümlü kılmadığı için Allah’a hamdolsun. Peygamber dedi ki: Canım elinde olana yemin ederim ki iman, müminlerin kalplerinde dağlardan daha sağlamdır. Sonra dedi ki: Eğer onlar kendilerine öğüt verilen şeyi yapsalardı; Kur’an’dan; bu onlar için daha hayırlı olurdu dinlerinde ve daha sağlam bir sebat olurdu.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 65

Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapmadıkça, sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymadıkça ve tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe lâ (hayır) ve rabbike (Rabbine andolsun ki) lâ (iman etmiş olmazlar) yu’minûne (iman etmezler) hattâ (nihayet) yuhakkimûke (seni hakem yapmadıkça) fîmâ (şeyde ki) şecera (ihtilaf ettiler) beynehum (aralarında) summe (sonra) lâ (bulmazlar) yecidû (bulmazlar) fî enfusihim (içlerinde) haracen (bir sıkıntı) mimmâ (şeyden ki) kadayte (hükmettiğinden) ve yusellimû (ve teslim olurlar) teslîmâ (tam bir teslimiyetle)

Mukatil Tefsiri
Hayır, Rabbine andolsun ki iman etmezler; bu, Zübeyr bin Avvâm ile Hâtıb bin Ebî Beltea hakkında olmuştur. Zübeyr, Abdüluzzâ’nın oğullarından idi; Hâtıb ise Mez’hic kabilesinden olup Abdüluzzâ oğullarının müttefiki idi. İkisi su meselesinde Peygamber’e başvurdular. Zübeyr’in arazisi Hâtıb’ın arazisinin üst tarafında idi ve sel geldi. Peygamber Zübeyr’e: “Sula, sonra suyu komşuna gönder” dedi. Hâtıb öfkelendi ve Peygamber’e dedi ki: Bu, halanın oğlu olduğu içindir. Bunun üzerine Peygamber’in yüzü değişti. Hâtıb, Mikdâd bin Esved el-Kindî’nin yanından geçti ve dedi ki: Ey Ebû Lüt‘a, hüküm kimin lehine verildi? O da dedi ki: Hüküm halasının oğlu lehine verildi ve ağzını eğdi. Bunun üzerine Allah indirdi ve yemin etti: Hayır, Rabbine andolsun ki iman etmezler; aralarında çıkan şeylerde seni hakem yapmadıkça; yani aralarında ihtilaf ettikleri şeylerde. Der ki: Aralarında ihtilaf ettikleri bir şeyde senin hükmüne razı olmadıkça iman etmiş olmazlar. Sonra da içlerinde verdiğin hükümden dolayı hiçbir sıkıntı bulmazlar; der ki: Kalplerinde verdiğin hükmün hak olduğuna dair hiçbir şüphe bulmazlar. Ve tam bir teslimiyetle teslim olurlar; senin hükmüne onlar için de aleyhlerine de tamamen boyun eğerler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 64

Biz her peygamberi ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilsin diye gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettiklerinde sana gelseler, Allah’tan bağışlanma dileseler ve Resul de onlar için bağışlanma dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri kabul eden ve merhametli bulurlardı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve mâ (ve biz) erselnâ (göndermedik) min rasûlin (hiçbir elçi) illâ (ancak) li yutâa (itaat edilmesi için) bi iznillâh (Allah’ın izniyle) ve lev (ve eğer) ennehum (onlar) iz (ne zaman ki) zalemû (zulmettiklerinde) enfusehum (kendilerine) câûke (sana gelselerdi) festagferû (bağışlanma isteselerdi) llâhe (Allah’tan) vestagfera (ve bağışlanma isteseydi) lehum (onlar için) er-rasûlu (elçi) le vecedû (elbette bulurlardı) llâhe (Allah’ı) tevvâben (tevbeleri kabul eden) rahîmâ (merhametli)

Mukatil Tefsiri
“Biz hiçbir peygamberi göndermedik ki ancak itaat edilsin diye”, yani kendisine itaat edilsin; “Allah’ın izniyle”, yani Allah izin vermedikçe kimse Resule itaat edemez; “eğer onlar kendilerine zulmettiklerinde sana gelselerdi”, yani günah işlediklerinde ve senin hükmüne razı olmadıklarında; “Allah’tan bağışlanma dileselerdi ve Resul de onlar için bağışlanma dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri kabul eden ve merhametli bulurlardı.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 63

İşte onlar, Allah’ın kalplerinde olanı bildiği kimselerdir; sen onlardan yüz çevir, onlara öğüt ver ve onlara kendileri hakkında etkili bir söz söyle.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ulâike (işte onlar) ellezîne (o kimseler ki) ya’lemu (bilir) llâhu (Allah) mâ (olanı) fî kulûbihim (kalplerinde) fe a’rid (yüz çevir) anhum (onlardan) ve izhum (öğüt ver onlara) ve kul (ve söyle) lehum (onlara) fî enfusihim (kendileri hakkında) kavlen (bir söz) belîğâ (etkili)

Mukatil Tefsiri
“İşte onlar Allah’ın kalplerinde olanı bildiği kimselerdir”, yani nifakı; “sen onlardan yüz çevir”, “onlara öğüt ver”, yani dilinle nasihat et; “ve onlara kendileri hakkında etkili bir söz söyle”; bu ayet kılıç ayetiyle neshedilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 62

Peki, ellerinin yaptıkları yüzünden başlarına bir musibet geldiğinde, sonra sana gelip ‘biz sadece iyilik ve uzlaştırma istedik’ diye Allah’a yemin ederlerse hâlleri nasıl olur?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe keyfe (peki nasıl) izâ (ne zaman ki) esâbethum (onlara isabet ettiğinde) musîbetun (bir musibet) bimâ (şey sebebiyle ki) kaddemet (gönderdi) eydîhim (elleri) summe (sonra) câûke (sana gelirler) yahlifûne (yemin ederler) billâhi (Allah’a) in (biz) eradnâ (istemedik) illâ (ancak) ihsânen (iyilik) ve tevfîkâ (uzlaştırma)

Mukatil Tefsiri
“Peki nasıl olur”, yani münafıkların hâli; “ellerinin yaptıkları yüzünden başlarına bir musibet geldiğinde”, yani günahları sebebiyle öldürülme gibi bir bela geldiğinde; sonra söz kesildi ve tekrar devam edildi: “sonra sana gelirler, Allah’a yemin ederler”, Tevbe suresindeki benzeri gibi; “biz sadece iyilik ve uzlaştırma istedik”, yani hayır ve doğruyu istedik derler; onlar hakkında şu ayet de indirilmiştir: “Biz sadece iyilik istedik diye mutlaka yemin edeceklerdir… Allah onların yalancı olduğuna şahitlik eder” (Tevbe 107).

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 61

Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine ve Resule gelin’ denildiği zaman, münafıkların senden iyice yüz çevirdiklerini görürsün.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve izâ (ve ne zaman ki) kîle (denildiğinde) lehum (onlara) teâlev (gelin) ilâ mâ (şeye ki) enzelallâhu (Allah indirdi) ve ile’r-rasûli (ve elçiye) raeyte (görürsün) el-munâfikîne (münafıkları) yasuddûne (yüz çevirirler) anke (senden) sudûdâ (şiddetle)

Mukatil Tefsiri
“Onlara denildiği zaman: gelin Allah’ın indirdiğine”, yani kitabına; “ve Resule”, “münafıkların”, yani Bişr’in; “senden yüz çevirdiklerini görürsün”, yani ey Muhammed senden başka birine yönelerek senden uzaklaşırlar, senin aleyhlerine hükmetmenden korkarak.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 60

Kendilerinin sana indirilene ve senden önce indirilene iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Tağuta başvurmak istiyorlar; oysa onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan ise onları uzak bir sapıklığa düşürmek istiyor.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E lem tera (görmedin mi) ile’l-lezîne (o kimselere ki) yez’umûne (iddia ediyorlar) ennehum (kendilerinin) âmenû (iman ettiklerine) bimâ (şeye ki) unzile (indirildi) ileyke (sana) ve mâ (ve şeye ki) unzile (indirildi) min kablike (senden önce) yurîdûne (istiyorlar) en (ki) yetehâkemû (hüküm almak) ile’t-tâğûti (tağuta) ve kad (oysa) umirû (emredildiler) en (ki) yekfurû (inkâr etmeleri) bihî (onu) ve yurîdu (ve ister) eş-şeytânu (şeytan) en (ki) yudillehum (onları saptırsın) dalâlen (bir sapıklıkla) ba’îdâ (uzak)

Mukatil Tefsiri
“Görmedin mi”, yani bakmadın mı; “iman ettiklerini iddia edenlere”, yani münafıklara; “sana indirilene”, yani Kur’an’a; “ve senden önce indirilene”, yani peygamberlere indirilen kitaplara iman ettiklerini söylerler. Bu, münafık Bişr hakkında inmiştir; bir Yahudi ile tartıştı. Yahudi onu Peygamber’e çağırdı, münafık ise Ka‘b’a çağırdı. Sonra birlikte Peygamber’e gittiler; Peygamber Yahudi lehine hüküm verdi. Münafık Yahudi’ye dedi ki: gel seni Ömer bin Hattab’a götüreyim. Yahudi Ömer’e dedi ki: ben onunla Muhammed’e gittim, benim lehime hükmetti ama o razı olmadı ve seni hakem yapmak istedi. Ömer münafığa dedi ki: bu doğru mu? Dedi ki: evet. Ömer dedi ki: yerinde dur, çıkıp geliyorum. İçeri girip kılıcını aldı, sonra çıkıp münafığı öldürdü ve dedi ki: Allah’ın ve Resulünün hükmüne razı olmayan hakkında böyle hükmederim. Bunun üzerine Cebrâil Peygamber’e geldi ve dedi ki: Ömer bu adamı öldürdü, Allah onunla hak ile batılı ayırdı; bu yüzden Ömer’e “Fârûk” denildi. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “Tağuta başvurmak istiyorlar”, yani Ka‘b bin el-Eşref’e; “oysa onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı”, yani kâhinlerden uzak durmakla; “şeytan onları uzak bir sapıklığa düşürmek ister”, yani hidayetten uzaklaştırmak ister.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 59

Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resule itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve Resule götürün; eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız. Bu daha hayırlıdır ve sonuç bakımından daha güzeldir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yâ (ey) eyyuhallezîne (iman edenler) âmenû (iman ettiniz) atîû (itaat edin) llâhe (Allah’a) ve atîû (ve itaat edin) er-rasûle (elçiye) ve ulî’l-emri (yöneticilere) minkum (sizden) fe in (eğer) تنازعتم (anlaşmazlığa düşerseniz) fî şey’in (bir şey hakkında) feruddûhu (onu götürün) ilallâhi (Allah’a) ve’r-rasûli (ve elçiye) in (eğer) kuntum (iseniz) tu’minûne (inanıyorsanız) billâhi (Allah’a) ve’l-yevmi’l-âhiri (ve ahiret gününe) zâlike (bu) hayrun (daha hayırlıdır) ve ahsenu (ve daha güzeldir) te’vîlâ (sonuç bakımından)

Mukatil Tefsiri
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resule itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de”; bu, Peygamber’in Halid bin Velid’i başlarında kumandan yaptığı bir seriye hakkında nazil olmuştur; o seriyede Ammar bin Yasir de vardı. Yola çıktılar, suya yaklaştılar ve orada konakladılar. Düşman onların durumunu öğrenince kaçtı, içlerinden bir adam kaldı. Eşyasını toplayıp geceleyin geldi ve Ammar ile karşılaştı. Dedi ki: Ey Ebû’l-Yakzân, kavim senin geldiğini duydu ve kaçtı, benden başka kimse kalmadı; ben Müslüman oldum ve Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ettim; İslam bana fayda verir mi? Ammar dedi ki: sana fayda verir, kal. Sabah olunca Halid süvarileriyle baskın yaptı, o adamdan ve malından başka kimseyi bulamadı. Ammar dedi ki: bu adamı ve malını bırak, o Müslüman oldu ve eman içindedir. Halid dedi ki: sen benim üzerime nasıl eman verirsin, ben senin emiriyim. Tartıştılar. Medine’ye döndüklerinde Peygamber Ammar’ın verdiği emanı geçerli saydı ve ona, emir varken bir daha eman vermemesini söyledi. Halid dedi ki: Ey Allah’ın Peygamberi, bu kesik kulaklı köle bana sövüyor; Halid Ammar’a kötü söz söyledi.

Peygamber Halid’e dedi ki: “Ammar’a sövme; kim Ammar’a söverse Allah’a sövmüş olur; kim Ammar’a buğz ederse Allah da ona buğz eder; kim Ammar’ı lanetlerse Allah da onu lanetler.” Ammar kızdı ve kalkıp gitti. Peygamber Halid’e dedi ki: “Kalk ve ondan özür dile.” Halid ona geldi, elbisesinden tuttu ve özür diledi, Ammar ise ondan yüz çevirdi. Bunun üzerine Allah, Ammar hakkında şu ayeti indirdi: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resule itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de”, yani Halid bin Velid’e; çünkü Peygamber onu onların başına tayin etmişti; böylece Allah, Peygamber’in seriyelerindeki kumandanlara itaat edilmesini emretti.

“Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz”, yani helal ve haram hususunda, Halid ile Ammar gibi; “onu Allah’a götürün”, yani Kur’an’a; “ve Resule”, yani Peygamber’in sünnetine; bunun benzeri Nur suresinde de geçer. Sonra buyurdu: “Eğer Allah’a inanıyorsanız”, yani O’nun bir olduğuna ve ortağı bulunmadığına inanıyorsanız; “ve ahiret gününe”, yani amellerin karşılığının verileceği güne; o hâlde Allah’ın emrettiğini yapın; “bu”, yani meseleyi onlara döndürmek, “daha hayırlıdır ve sonuç bakımından daha güzeldir”, yani akıbet bakımından daha iyidir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 58

Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size bununla ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnallâhe (şüphesiz Allah) ye’murukum (size emreder) en (ki) tueddû (vermeniz) el-emânâti (emanetleri) ilâ ehlihâ (sahiplerine) ve izâ (ve ne zaman ki) hakemtum (hükmettiğinizde) beyne’n-nâsi (insanlar arasında) en (ki) tahkumû (hükmetmeniz) bi’l-adli (adaletle) innallâhe (şüphesiz Allah) niimmâ (ne güzel) ye’ızukum (öğüt veriyor) bihî (onunla) innallâhe (şüphesiz Allah) kâne (olmuştur) semîan (işiten) basîrâ (gören)

Mukatil Tefsiri
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder”; bu, Kureyş’ten Abdullah bin Talha’nın oğlu Osman bin Talha hakkında, Kâbe’nin anahtarları meselesi üzerine inmiştir. Abbas bin Abdülmuttalib Peygamber’e dedi ki: sikâyeyi (hacılara su verme görevini) ve hicâbeyi (Kâbe hizmetini) bize ver ki bununla insanlar arasında üstün olalım. Peygamber Mekke’yi fethettiğinde anahtarı Osman’dan almıştı. Osman bin Talha Peygamber’e dedi ki: eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsan anahtarı bana ver. Bunun üzerine Peygamber anahtarı ona verdi, sonra üç defa geri aldı. Daha sonra Peygamber Kâbe’yi tavaf etti ve Allah şu ayeti indirdi: “Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder.” Bunun üzerine Peygamber Osman’a dedi ki: “Onu Allah’ın emaneti olarak al”, yani anahtarı ona geri verdi. Abbas Peygamber’e dedi ki: sikâyeyi bize verdin, hicâbeyi başkasına verdin. Peygamber dedi ki: “Sizin için bildiğiniz şeyi verdim, bilmediğiniz şeyi sizden uzaklaştırdım; bunda sizin için ecir vardır.” Abbas dedi ki: evet. Peygamber dedi ki: “Bununla şereflendiniz; yani insanlara üstün olursunuz, insanlar size üstün olmaz.”

“Ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” “Şüphesiz Allah size bununla ne güzel öğüt veriyor.” “Şüphesiz Allah işitendir, görendir”; O’ndan daha iyi işiten yoktur, O’ndan daha iyi gören yoktur. Bu sebeple adaletten olan şudur: sikâye Abbas bin Abdülmuttalib’e, hicâbe ise Osman bin Talha’ya verilmiştir; çünkü cahiliye döneminde bu görevlerin ehli onlardı.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 57

İman edip salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağız; orada ebedî kalacaklardır. Orada onlar için tertemiz eşler vardır ve onları koyu bir gölgeye sokacağız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vellezîne (ve o kimseler ki) âmenû (iman ettiler) ve amilû (ve yaptılar) es-sâlihâti (salih ameller) senudhiluhum (onları sokacağız) cennâtin (cennetlere) tecrî (akar) min tahtihâ (altından) el-enhâr (ırmaklar) hâlidîne (ebedi kalıcı) fîhâ (orada) ebedâ (sonsuzca) lehum (onlar için) fîhâ (orada) ezvâcun (eşler vardır) mutahheretun (tertemiz) ve nudhiluhum (ve onları sokarız) zıllan (bir gölgeye) zalîlâ (serin ve sürekli)

Mukatil Tefsiri
“Sonra müminlerin varacağı yeri haber verdi, şöyle buyurdu: ‘İman edenler ve salih ameller işleyenler’”, “onları cennetlere sokacağız”, yani bahçelere; “altlarından ırmaklar akar, orada ebedî kalacaklardır”, yani ölmezler; “orada onlar için eşler vardır”, yani kadınlar; “tertemiz”, yani hayızdan, dışkıdan, idrardan ve bütün pisliklerden arındırılmış; “ve onları bir gölgeye sokacağız”, yani köşklerin gölgeliklerine; “koyu bir gölgeye”, yani içinde hiçbir eksiklik bulunmayan bir gölgeye.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 56

Şüphesiz ayetlerimizi inkâr edenleri yakında bir ateşe sokacağız; derileri her piştiğinde, azabı tatsınlar diye onları başka derilerle değiştireceğiz. Şüphesiz Allah güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnellezîne (şüphesiz o kimseler ki) keferû (inkâr ettiler) bi âyâtinâ (ayetlerimizi) sevfe (yakında) nuslîhim (onları sokacağız) nâran (ateşe) kullamâ (her ne zaman) nadicet (yanıp piştikçe) culûduhum (derileri) beddelnâhum (değiştiririz onları) culûden (başka derilerle) gayrahâ (onun dışında) li yezûkû (tatsınlar diye) el-azâb (azabı) innallâhe (şüphesiz Allah) kâne (olmuştur) azîzen (güçlü) hakîmâ (hikmet sahibi)

Mukatil Tefsiri
“Sonra kâfirlerin varacağı yeri haber verdi, şöyle buyurdu: ‘Şüphesiz inkâr edenler’”, yani Yahudiler; “ayetlerimizi”, yani Kur’an’ı; “yakında onları bir ateşe sokacağız; her ne zaman derileri pişerse”, yani yanıp yok olursa; “onları başka derilerle değiştiririz”, yani onlar için başka deriler yenileriz; ateş derilerini yediğinde, dünya günlerinden her bir gün miktarınca günde yedi defa değiştirilir; “azabı tatsınlar diye”, yani cehennem azabını sürekli ve yeni olarak tatsınlar diye; “şüphesiz Allah güçlüdür”, yani azabında üstün ve kudret sahibidir; “hikmet sahibidir”, yani onlar hakkında ateşe hükmetmiştir.

Taberi Tefsiri
Bu, yüce Allah’ın, Muhammed’e indirdiği şeyi yalanlamada ısrar eden Benî İsrail Yahudileri ve diğer bütün inkârcılar için bir tehdididir.

Allah onlara şöyle demektedir: Benim resulüm Muhammed’e indirdiğim ayetleri inkâr edenler, yani onun getirdiği vahyin ve kitabın delillerini ve onun doğruluğuna işaret eden hüccetleri reddeden Yahudiler ve diğer inkârcılar var ya; { onları yakında ateşe sokacağız }. Yani onları, içinde yanacakları bir ateşte kızartacağız.

{ Derileri her piştiğinde } yani her ne zaman derileri ateşle kavrulup yanarsa, { onları başka derilerle değiştiririz }; yani yanan ve kavrulan derilerinden başka yeni derilerle değiştiririz.

Bu görüşü dile getirenler: İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Cerîr bize rivayet etti, A‘meş’ten, o da Nüveyr’den, o da İbn Ömer’den: { Derileri her piştiğinde onları başka derilerle değiştiririz } hakkında dedi ki: Derileri yandığında, onları kâğıt gibi beyaz derilerle değiştiririz.

Bişr b. Muaz bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Said, Katade’den rivayet etti, şu söz hakkında: { Şüphesiz ayetlerimizi inkâr edenleri yakında ateşe sokacağız; derileri her piştiğinde onları başka derilerle değiştiririz } dedi ki: Her yandığında onları başka derilerle değiştiririz.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: İbn Ebi Cafer, babasından, o da Rebi‘den rivayet etti: { Derileri her piştiğinde } hakkında dedi ki: İlk kitapta yazılı olduğunu işittik ki, onların birinin derisi kırk zira kalınlığındadır, dişi yetmiş zira uzunluğundadır ve karnı öyledir ki içine bir dağ konsa alır. Ateş derilerini yediğinde, başka derilerle değiştirilirler.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Süveyd b. Nasr bize rivayet etti, dedi ki: İbn Mübarek bize haber verdi, dedi ki: Hasan’dan bize ulaştığına göre: { Derileri her piştiğinde onları başka derilerle değiştiririz } dedi ki: Onları günde yetmiş bin defa pişiririz.

Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Ubeyde el-Haddad, Hişam b. Hassan’dan, o da Hasan’dan rivayet etti, şu söz hakkında: { Derileri her piştiğinde onları başka derilerle değiştiririz } dedi ki: Ateş her gün yetmiş bin deriyi pişirir; kâfirin derisinin kalınlığı kırk ziradır. Allah hangi zira olduğunu daha iyi bilir.

Eğer bir soran şöyle sorarsa: “Yüce Allah’ın şu sözünün anlamı nedir: { Derileri her piştiğinde onları başka derilerle değiştiririz }? Onlara dünyadaki derilerinden başka deriler verilmesi ve bu derilerde azap görmeleri caiz midir? Eğer bu caizse, bedenlerinin ve ruhlarının da değiştirilip başkalarının azap görmesi gerekir. Bu durumda ahirette azap görenler, dünyada inkâr edenler olmaz; kâfirler azaptan kurtulmuş olur!”

Ona şöyle denir: İnsanlar bunun anlamı hakkında ihtilaf etmiştir.

Bazıları şöyle demiştir: Azap, deri ve etten ayrı olan insana ulaşır. Deri, azabın acısının insana ulaşması için yakılır. Deri ve et acı duymaz. Acıyı hisseden ve azabı duyan nefistir. Buna göre ister eski derisi geri verilsin ister başka bir deri verilsin fark etmez. Çünkü deriler acı duymaz; acıyı hisseden nefistir. Bu yüzden her an sayısız deriler yaratılması ve onların yakılması imkânsız değildir ki azabın acısı nefse ulaşsın.

Başka bir grup şöyle demiştir: Deri de acı duyar; et ve insan bedeninin bütün parçaları da acı duyar. Deri yandığında, bunun acısı bütün bedene ulaşır. Bu ayetin anlamı şudur: Derileri her yandığında, onları yanmamış yeni derilerle değiştiririz. Bunlar yanmış derilerden farklı olduğu için “başka deriler” denmiştir. Çünkü yanmış olan eski deriler, yeniden yanmamış hâlde iade edilmiştir. Bu sebeple “başkası” denilmiştir. Bu, Arapların şu sözüne benzer: Bir kuyumcuya, yapılmış bir yüzüğü başka bir şekle sokmasını istediğinde: “Bu yüzükten bana başka bir yüzük yap!” dersin. O da onu kırar ve yeniden yapar. İkinci yapılan yüzük aslında ilkidir; fakat yeniden yapıldığı için “başkası” denmiştir.

Başka bir grup şöyle demiştir: Bunun anlamı şudur: { Derileri her piştiğinde } yani onların katrandan elbiseleri her yandığında, onları başka katran elbiseleriyle değiştiririz. Katran elbiseleri onlar için deri gibi kabul edilmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { Elbiseleri katrandandır ve yüzlerini ateş kaplar } (İbrahim 50). Bu elbiseler vücutlarından ayrılmadığı için, insanın kendisine çok yakın olan şeylere “deri” denildiği gibi, bunlara da “deri” denmiştir. Buna göre katran elbiseleri yandıkça yenileriyle değiştirilir.

Onlar ayrıca şöyle demiştir: Kâfirlerin gerçek derileri yanmaz. Çünkü tamamen yanıp yok olmaları hâlinde bu onlar için bir rahatlama olurdu. Oysa Allah onların ne öleceklerini ne de azaplarının hafifleyeceğini haber vermiştir. Deri, bedenin bir parçasıdır. Eğer onun yok olması ve yeniden yaratılması caiz olursa, bedenin bütün parçaları için de bu caiz olur. Bu da ölüm ve yeniden dirilmenin caiz olması anlamına gelir. Halbuki Allah onların ölmeyeceklerini haber vermiştir. Bu da bedenlerinin hiçbir parçasının yok olmayacağını gösterir.

{ Azabı tatsınlar diye } ifadesinin anlamı şudur: Bunu, dünyada Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri ve yalanlamaları sebebiyle azabın acısını, sıkıntısını ve şiddetini hissetsinler diye yaparız.

{ Şüphesiz Allah azizdir, hikmet sahibidir } ifadesinin anlamı şudur: Allah, yarattıklarından intikam aldığı kimselerden intikam almakta mutlak güç sahibidir; hiç kimse O’ndan kaçamaz, hiç kimse O’na karşı koyamaz. O, hükmünde ve takdirinde hikmet sahibidir; işlerinde hata ve eksiklik yoktur.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 55

Onlardan kimi ona iman etti, kimi de ondan yüz çevirdi. Cehennem alev olarak yeter.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe minhum (onlardan) men (kimisi) âmene (iman etti) bihî (ona) ve minhum (ve onlardan) men (kimisi) sadde (yüz çevirdi) عنه (ondan) ve kefâ (ve yeter) bi cehenneme (cehennem) sa’îrâ (alevli ateş olarak)

Mukatil Tefsiri
“Onlardan kimi ona iman etti”, yani İbrahim ailesinden kimileri gelen kitaba iman etti; “kimi de ondan yüz çevirdi”, yani imandan yüz çevirip tasdik etmedi; “cehennem alev olarak yeter”, yani küfredenler için onun ateşi ve azabı yeter; kâfirler için cehennemden daha şiddetli bir ateş yoktur.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 54

Yoksa insanlara, Allah’ın onlara verdiği lütuf sebebiyle haset mi ediyorlar? Oysa biz İbrahim ailesine kitabı ve hikmeti verdik ve onlara büyük bir mülk verdik.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Em (yoksa) yahsudûne (kıskanıyorlar mı) en-nâse (insanları) alâ mâ (şeye ki) âtâhum (verdi) llâhu (Allah) min fadlih (lütfundan) fe kad (gerçekten) âteynâ (verdik) âle İbrâhîme (İbrahim ailesine) el-kitâbe (kitabı) vel-hikmete (ve hikmeti) ve âteynâhum (ve verdik onlara) mulken (bir hükümranlık) azîmâ (büyük)

Mukatil Tefsiri
“Yoksa insanlara haset mi ediyorlar”, yani yalnızca Peygamber’e; “Allah’ın onlara verdiği lütuf sebebiyle”, yani ona verdiği nimet sebebiyle; Yahudiler şöyle dediler: şu doymaz adama bakın, derdi sadece kadınlar; Peygamber’i kastediyorlardı; böylece onu peygamberlik ve çok kadınla evlilik sebebiyle kıskandılar; eğer peygamber olsaydı kadınlara düşkün olmazdı; Allah buyurur: “Biz İbrahim ailesine kitabı ve hikmeti verdik”, yani peygamberliği; “ve onlara büyük bir mülk verdik”; Yusuf onlardandı ve Mısır üzerinde hüküm sürdü; Davud ve Süleyman da onlardandı; Davud’un doksan dokuz kadını vardı; Süleyman’ın üç yüz hür eşi ve yedi yüz cariyesi vardı; siz nasıl Muhammed’i dokuz kadınla anıyorsunuz da Davud ve Süleyman’ı anmıyorsunuz? Onlar daha çok kadına ve daha büyük mülke sahipti. Muhammed de İbrahim ailesindendir; İbrahim, Lût, İshak, İsmail ve Yakub, İbrahim’in sahifelerinde olanla amel ediyorlardı.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 53

Yoksa onların mülkten bir payı mı var? O takdirde insanlara bir çekirdek çukuru kadar bile vermezlerdi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Em (yoksa) lehum (onların mı var) nasîbun (bir pay) mine’l-mulki (hükümranlıktan) fe izen (öyle olsaydı) lâ (vermezlerdi) yu’tûne (vermezlerdi) en-nâse (insanlara) nakîrâ (bir zerre bile)

Mukatil Tefsiri
“Yoksa onların”, yani Yahudilerin, “mülkten bir payı mı var?” Buradaki “m” harfi fazladır; eğer onların bir payı olsaydı; “o takdirde insanlara bir çekirdek çukuru kadar bile vermezlerdi”, yani cimrilikleri, hasetleri ve hayırsızlıkları sebebiyle hiçbir şey vermezlerdi; “nekîr”, hurma çekirdeğinin arkasındaki küçük çukurdur.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 52

İşte onlar Allah’ın lanetlediği kimselerdir. Allah’ın lanetlediğine ise asla bir yardımcı bulamazsın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ulâike (işte onlar) ellezîne (o kimseler ki) leanehum (lanetledi onları) llâhu (Allah) ve men (ve kim) yel’an (lanetlerse) llâhu (Allah) fe len (artık asla) tecide (bulamazsın) lehu (ona) nasîrâ (bir yardımcı)

Mukatil Tefsiri
Allah şöyle buyurur: “İşte onlar Allah’ın lanetlediği kimselerdir”, yani Ka‘b ve arkadaşları; “Allah kime lanet ederse, artık onun için bir yardımcı bulamazsın.” Ka‘b Medine’ye dönünce Peygamber onun öldürülmesi için sahabelerinden bir grubu gönderdi; onu o gece Ensar’dan Muhammed bin Mesleme öldürdü. Sabah olunca Peygamber Müslümanlarla yürüdü, Benî Nadir’i kuşattı ve onları Medine’den çıkararak Şam diyarında Ezri‘at ve Eriha’ya sürdü.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 51

Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Cibt’e ve tağuta inanıyorlar ve inkâr edenlere: ‘Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E lem tera (görmedin mi) ile’l-lezîne (o kimselere ki) ûtû (verildi) nasîben (bir pay) mine’l-kitâbi (kitaptan) yu’minûne (inanırlar) bi’l-cibti (batıla) ve’t-tâğûti (tağuta) ve yekûlûne (ve derler) lillezîne (o kimseler için ki) keferû (inkâr ettiler) hâulâi (bunlar) ehdâ (daha doğru yolda) mine’l-lezîne (o kimselerden) âmenû (iman edenler) sebîlâ (yol bakımından)

Mukatil Tefsiri
“Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi”; bu, Yahudilerden Ka‘b bin el-Eşref hakkında inmiştir; o, Teyy kabilesinden Arap asıllı bir Yahudi idi ve Huyey bin Ahtab ile birlikte Uhud savaşından sonra otuz Yahudi ile Mekke’ye gittiler; Ebû Süfyan bin Harb dedi ki: bize en sevimli olan, bu adamla savaşta bize yardım edendir, ya biz onları yok edelim ya da onlar bizi; Ka‘b Ebû Süfyan’ın yanına indi, ona iyi davrandı ve Yahudiler Kureyş evlerine yerleşti; Ka‘b, Ebû Süfyan’a dedi ki: sizden otuz adam ve bizden otuz adam gelsin, Kâbe’ye karınlarımızı dayayalım ve bu evin Rabbine söz verelim ki Muhammed’le savaşta sonuna kadar gayret edeceğiz; bunu yaptılar.

Ebû Süfyan, Ka‘b bin el-Eşref’e dedi ki: sen kitap ehli bir adamsın, kitap okursun; biz mi daha doğru yoldayız yoksa Muhammed’in üzerinde olduğu şey mi? Ka‘b dedi ki: Muhammed sizi neye çağırıyor? Dedi ki: Allah’a ibadet etmeye ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaya; dedi ki: bana sizin işinizi haber verin; oysa onların ne yaptığını biliyordu; dediler ki: biz deve keseriz, misafire ikram ederiz, esiri kurtarırız, hacılara su veririz, Rabbimizin evini imar ederiz, akrabalarımızla ilişkiyi sürdürürüz ve biz harem ehliyiz olarak ilahımıza ibadet ederiz; Ka‘b dedi ki: vallahi siz Muhammed’in üzerinde olduğundan daha doğru yoldasınız; bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi”, yani Tevrat’tan bir pay verilenleri; “cibt’e inanıyorlar”, yani Huyey bin Ahtab; “ve tağuta”, yani Ka‘b bin el-Eşref; “ve inkâr edenlere diyorlar”, yani Mekke ehline; “bunlar iman edenlerden daha doğru yoldadır”, yani yol bakımından daha doğrudurlar.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 50

Bak, Allah’a karşı nasıl yalan uyduruyorlar; bu apaçık bir günah olarak yeter.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Unzur (bak) keyfe (nasıl) yefterûne (uyduruyorlar) alallâhi (Allah’a karşı) el-kezibe (yalanı) ve kefâ (ve yeter) bihî (onunla) ismen (bir günah olarak) mubînâ (apaçık)

Mukatil Tefsiri
Allah buyurur: ey Muhammed, “bak, Allah’a karşı nasıl yalan uyduruyorlar”; “biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz” demeleri sebebiyle; “ve bu”, yani söyledikleri, “apaçık bir günah olarak yeter”, yani açık bir günahtır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 49

Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Hayır, Allah dilediğini temize çıkarır ve onlar bir fitil kadar bile zulme uğratılmazlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E lem tera (görmedin mi) ile’l-lezîne (o kimselere ki) yuzekkûne (temize çıkarırlar) enfusehum (kendilerini) bel (aksine) llâhu (Allah) yuzekkî (temize çıkarır) men (kimi) yeşâ (diler) ve lâ (ve edilmez) yuzlemûne (zulme uğratılmazlar) fetîlâ (kıl kadar bile)

Mukatil Tefsiri
“Görmedin mi”, yani bakmadın mı; “kendilerini temize çıkaranlara”, yani Yahudilere; onlardan Bahri bin Amr ve Merhab bin Zeyd, çocuklarıyla birlikte Peygamber’in yanına girdiler ve dediler ki: bunların günahı var mı? Peygamber dedi ki: “hayır”; dediler ki: yemin ettiğin Zât’a andolsun ki biz de ancak onlar gibiyiz; biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz; gündüz işlediğimiz hiçbir günah yoktur ki gece bağışlanmasın ve gece işlediğimiz hiçbir günah yoktur ki gündüz bağışlanmasın; böylece kendilerini temize çıkardılar; Allah buyurur: “hayır, Allah dilediğini temize çıkarır”, yani kullarından dilediğini ıslah eder; “ve onlar bir fitil kadar bile zulme uğratılmazlar”, yani amellerinden hiçbir şey eksiltilmez; “fitil”, çekirdeğin yarığında bulunan beyaz ipliktir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 48

Şüphesiz Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bunun dışındakileri dilediğine bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa, gerçekten büyük bir günah uydurmuştur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnallâhe (şüphesiz Allah) lâ (bağışlamaz) yağfiru (bağışlamaz) en (ki) yuşrake (ortak koşulmasını) bihî (ona) ve yağfiru (bağışlar) mâ (şeyi ki) dûne zâlike (bundan başkasını) li men (dilediğine) yeşâ (diler) ve men (ve kim) yuşrik (ortak koşarsa) billâhi (Allah’a) fe kad (gerçekten) ifterâ (uydurmuş olur) ismen (bir günah) azîmâ (büyük)

Mukatil Tefsiri
“Şüphesiz Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz”, yani bu hâl üzere ölen kimseyi, yani Yahudileri; “bunun dışındakileri bağışlar”, yani şirk dışındaki günahları; “dilediğine”, yani tevhid üzere ölen kimseye; Allah’ın dilemesi tevhid ehli içindir. Dedi ki: Ubeydullah bin Sâbit bize rivayet etti, dedi ki: babam bana rivayet etti, Huzeyl’den, o da Mukâtil bin Süleyman’dan, o da bir adamdan, o da Mücahid’den: bu istisna tevhid ehli içindir. “Kim Allah’a ortak koşarsa”, yani O’na başkasını ortak ederse; “gerçekten büyük bir günah uydurmuştur”, yani çok büyük bir günah işlemiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 47

Ey kendilerine kitap verilenler! Yanınızdakini doğrulayıcı olarak indirdiğimize iman edin; yüzleri silip arkalarına çevirmeden veya cumartesi sahiplerini lanetlediğimiz gibi onları lanetlemeden önce. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yâ (ey) eyyuhallezîne (kendilerine verilenler) ûtû (verildi) el-kitâbe (kitap) âminû (iman edin) bimâ (şeye ki) nezzelna (indirdik) musaddikan (doğrulayıcı olarak) limâ (şeyi ki) meakum (sizinle olan) min kabli (önce) en (ki) natmise (silmeden önce) vucûhen (yüzleri) fe neruddehâ (ve çeviririz onları) alâ edbârihâ (arkalarına) ev (ya da) nel’anehum (lanetleriz onları) kemâ (nasıl ki) leannâ (lanetledik) ashâbe’s-sebti (cumartesi halkını) ve kâne (ve olmuştur) emrullâhi (Allah’ın emri) mef’ûlâ (yerine getirilmiş)

Mukatil Tefsiri
“Sonra onları korkuttu, şöyle dedi: ‘Ey kendilerine kitap verilenler!’”, yani Ka‘b bin el-Eşref’i, yani Tevrat verilenleri; “indirdiğimize iman edin”, yani Allah’ın Muhammed’e indirdiği Kur’an’a iman edin; “yanınızdakini doğrulayıcı olarak”, yani Muhammed’in sizin yanınızda Tevrat’ta yazılı olan peygamberliğini doğrulayıcı olarak; “yüzleri silip yok etmeden önce”, yani onları daha önce Muhammed’e iman üzere bulundukları hidayet ve basiretten çevirip değiştirmeden önce; “sonra onları arkalarına çevirmeden önce”, yani bulundukları hidayetten sonra onları kâfir ve sapık hâle döndürmeden önce; “veya onları lanetlemeden önce”, yani azaplandırmadan önce; “cumartesi sahiplerini lanetlediğimiz gibi”, yani onları azaplandırdığımız gibi; yani onları maymunlara çevirdiğimiz gibi; “ve Allah’ın emri mutlaka yerine getirilendir”, yani O’nun emri kesinlikle gerçekleşir, bundan kaçış yoktur; bu bir tehdittir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 46

Yahudilerden öyleleri vardır ki, kelimeleri yerlerinden değiştirirler ve ‘işittik ve karşı geldik’, ‘dinle, dinlenmez olası’, ‘râinâ’ derler; dillerini eğip bükerek ve dine dil uzatarak. Eğer onlar ‘işittik ve itaat ettik’, ‘dinle’ ve ‘bizi gözet’ deselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Fakat Allah onları inkârları sebebiyle lanetlemiştir; artık pek azı dışında iman etmezler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Mine’l-lezîne (o kimselerden ki) hâdû (yahudiler) yuharrifûne (değiştirirler) el-kelime (kelimeleri) an mevâdı’ihî (yerlerinden) ve yekûlûne (ve derler) semi’nâ (işittik) ve asaynâ (ve isyan ettik) vesma’ (ve işit) gayra (olmayan) musme’in (işittirilen) ve râinâ (bizi gözet) leyye (eğip bükerek) bi elsinetihim (dilleriyle) ve ta’nan (ve saldırı olarak) fi’d-dîn (dine karşı) ve lev (ve eğer) ennehum (onlar) kâlû (deselerdi) semi’nâ (işittik) ve eta’nâ (ve itaat ettik) vesma’ (ve işit) ve unzurnâ (bizi gözet) lekâne (elbette olurdu) hayran (daha hayırlı) lehum (onlar için) ve akveme (ve daha doğru) ve lâkin (fakat) leanehum (lanetledi onları) llâhu (Allah) bi küfrihim (inkârları sebebiyle) fe lâ (artık inanmazlar) yu’minûne (inanmazlar) illâ (ancak) kalîlâ (çok azı)

Mukatil Tefsiri
“Yahudilerden öyleleri vardır ki”, yani Yahudilerden; “kelimeleri yerlerinden değiştirirler”, yani tahrif ederler; bu tahrif ile Muhammed’in vasfını Tevrat’taki yerinden, yani açıklamasından kaydırırlar, dillerini eğip bükerek; “ve ‘işittik’ derler”, yani ey Muhammed senin sözünü işittik; “ve ‘karşı geldik’”, yani emrine karşı geldik, sana itaat etmeyiz; “ve ‘dinle’”, yani ey Muhammed bizden dinle, sana konuşalım; “dinlenmez olası”, yani senin sözün dinlenmez, kabul edilmez; “ve ‘râinâ’”, yani bizi gözet, bize kulak ver; “dillerini eğip bükerek ve dine dil uzatarak”, yani İslam dinine dil uzatarak, şöyle derler: Muhammed’in dini bir şey değildir, asıl din bizim üzerinde olduğumuz dindir.

Allah şöyle buyurur: “Eğer onlar ‘işittik’ deselerdi”, yani senin sözünü; “ve ‘itaat ettik’”, yani emrine; “ve ‘dinle’”, yani bizden dinle; “ve ‘bizi gözet’”, yani ey Muhammed bizi bekle, sana söz söyleyelim; “bu onlar için daha hayırlı olurdu”, yani tahriften, dine dil uzatmaktan ve ‘râinâ’ demekten daha hayırlı olurdu; “ve daha doğru olurdu”, yani söyledikleri sözden daha doğru ve daha isabetli olurdu; “fakat Allah onları inkârları sebebiyle lanetlemiştir”, “artık pek azı dışında iman etmezler”; bu az olan iman ettikleri şey şudur: Allah’ın Rableri olduğunu, kendilerini yaratan ve rızık veren olduğunu bilirler; fakat Muhammed’i ve onun getirdiğini inkâr ederler. Bu ayet Rifa‘a bin Zeyd bin es-Sâib, Mâlik bin ed-Dayf ve Ka‘b bin Esîd hakkında indirilmiştir; hepsi Yahudidir; bunun benzeri surenin sonunda da geçer.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 45

Allah düşmanlarınızı daha iyi bilendir. Veli olarak Allah yeter, yardımcı olarak da Allah yeter.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vallâhu (ve Allah) a’lemu (daha iyi bilir) bi a’dâikum (düşmanlarınızı) ve kefâ (yeter) billâhi (Allah) veliyyen (dost olarak) ve kefâ (ve yeter) billâhi (Allah) nasîrâ (yardımcı olarak)

Mukatil Tefsiri
“Allah düşmanlarınızı daha iyi bilendir”, yani size olan düşmanlıklarını en iyi bilen Allah’tır, yani Yahudileri; “veli olarak Allah yeter”, yani Allah’tan daha hayırlı bir dost yoktur; “yardımcı olarak da Allah yeter”, yani Allah’tan daha hayırlı bir yardımcı yoktur. Ayrıca şu ayet de bunlar hakkında indirilmiştir: “Ey iman edenler! Sizden başkasını sırdaş edinmeyin…” (Âl-i İmrân 118); bu ayet Abdullah bin Übeyy, Mâlik bin Duhşum ve Hureymile oğulları hakkında indirilmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 44

Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yolu sapıtmanızı istiyorlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E lem tera (görmedin mi) ile’l-lezîne (o kimselere ki) ûtû (verildi) nasîben (bir pay) mine’l-kitâbi (kitaptan) yeşterûne (satın alıyorlar) ed-dalâlete (sapıklığı) ve yurîdûne (ve istiyorlar) en (ki) tadillû (sapmanız) es-sebîl (yoldan)

Mukatil Tefsiri
“Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi”, yani kendilerine kitaptan bir pay, yani bir nasip verilenlerin yaptığını görmedin mi; “kitaptan”, yani Tevrat’tan; “sapıklığı satın alıyorlar”, yani onu seçiyorlar; onlar Yahudilerdir, onlardan İsbığ ve Râfi‘, Hureymile’nin iki oğludur ve Yahudi âlimlerindendir; “sapıklığı satın alıyorlar”, yani Muhammed’e peygamber olarak gönderilmeden önce iman etmelerini, gönderildikten sonra onu yalanlamaya değiştiler; “ve sizin de yolu sapıtmanızı istiyorlar”, yani onların hidayeti şaşırdığı gibi sizin de doğru yolu şaşırmanızı isterler; bu ayet Abdullah bin Übeyy ve Mâlik bin Duhşum hakkında indirilmiştir; onları Yahudilik dinine çağırmışlar, İslam ile onları ayıplamışlar ve ondan soğutmuşlardı.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 43

Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın; cünüp iken de, yolcu olanlar hariç, yıkanıncaya kadar yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya yolculukta bulunur ya da sizden biri tuvaletten gelirse veya kadınlara dokunur da su bulamazsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin; yüzlerinizi ve ellerinizi onunla mesh edin. Şüphesiz Allah affedicidir, bağışlayıcıdır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yâ (ey) eyyuhallezîne (iman edenler) âmenû (iman ettiniz) lâ (sakın) takrabû (yaklaşmayın) es-salâte (namaza) ve entum (siz) sukârâ (sarhoş iken) hattâ (nihayet) ta’lemû (bilinceye kadar) mâ (ne) tekûlûne (söylediğinizi) ve lâ (ve yaklaşmayın) cunuben (cünüp iken) illâ (ancak) âbirî (geçici) sebîlin (yolcu olarak) hattâ (nihayet) tağtesilû (yıkanıncaya kadar) ve in (ve eğer) kuntum (olursanız) merdâ (hasta) ev (ya da) alâ seferin (yolculukta) ev (ya da) câe (geldiyse) ehadun (biriniz) minkum (sizden) mine’l-gâiti (tuvaletten) ev (ya da) lâmestumu (dokunduysanız) en-nisâe (kadınlara) fe lem (ve bulamazsanız) tecidû (bulamazsanız) mâen (su) fe teyemmemû (o zaman teyemmüm edin) saîden (temiz bir toprakla) tayyiben (temiz) femsehû (meshedin) bi vucûhikum (yüzlerinizi) ve eydîkum (ve ellerinizi) innallâhe (şüphesiz Allah) kâne (olmuştur) afuvven (affedici) gafûrâ (bağışlayan)

Mukatil Tefsiri
“Ey iman edenler! Sarhoş iken namaza yaklaşmayın”, bu ayet indiğinde Peygamber şöyle dedi: “Allah bize içkiyi haram kılmayı yaklaştırdı”; bu, Abdurrahman bin Avf’ın yemek hazırlayıp Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve Sa’d bin Ebî Vakkas’ı davet etmesi, onların yemek yemesi ve içki içmeleri üzerine oldu; akşam namazı vakti geldiğinde Ali onlara imam oldu ve “De ki: Ey kâfirler” (Kâfirûn 1) sûresini okudu, fakat okuyuşunda “Biz sizin taptıklarınıza taparız” dedi; bunun üzerine Allah Ali ve arkadaşları hakkında: “Ey iman edenler! Sarhoş iken namaza yaklaşmayın, ne söylediğinizi bilinceye kadar” ayetini indirdi; bunun üzerine sabah namazından sonra kuşluk vaktine kadar içiyorlar, sonra ayık olarak namaz kılıyorlardı.

Sonra Ensar’dan Utbân bin Mâlik adlı bir adam Sa’d bin Ebî Vakkas’ı kızarmış deve başına davet etti; yediler, sonra içki içtiler ve sarhoş oldular; Ensarlı kızdı ve devenin çene kemiğini kaldırıp Sa’d’ın burnunu kırdı; bunun üzerine Allah, Ahzâb gazvesinden sonra Maide sûresinde içkiyi kesin olarak haram kıldı; sonra Allah şöyle buyurdu: “Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın ve cünüp iken de, yolcu olanlar hariç, yıkanıncaya kadar”; sonra su bulamayan yolcuyu istisna etti ve buyurdu: “Ancak yolcu olanlar hariç”;

“Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız”, bu ayet Abdurrahman bin Avf hakkında indi; kendisine yara halinde cünüplük isabet etmişti, yıkanmak ona zor geldi ve bundan zarar görmekten korktu; yahut onda yara veya çiçek hastalığı bulunursa, bu hüküm onun gibiler içindir; işte bu yüzden “Eğer hasta olursanız” buyuruldu, yani yaralı iseniz ve su bulursanız bile teyemmüm edersiniz;

“veya yolculukta bulunursanız ve sağlıklı olsanız”, bu da Müminlerin annesi Âişe hakkında indi; “ya sizden biri tuvaletten gelirse”, yani heladan; “veya kadınlara dokunursanız”, yani onlarla cinsel ilişkiye girerseniz; “ve su bulamazsanız teyemmüm edin”, yani su bulamayan sağlıklı kişi ve su bulsa bile kullanamayan hasta teyemmüm eder; “temiz bir toprakla”, yani helal ve temiz bir toprakla; “yüzlerinizi ve ellerinizi mesh edin”, bileklere kadar; “şüphesiz Allah affedicidir, bağışlayıcıdır”, yani sarhoşken namaza yaklaşma yasağından ve abdestsiz teyemmümden önce yaptıklarınızı affeder; teyemmüm ayeti Âişe hakkında iki namaz arasında inmiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 42

O gün kâfir olanlar ve peygambere karşı gelenler isterler ki yer kendileriyle bir olsun ve Allah’a hiçbir sözü gizleyemezler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yevmeizin (o gün) yevveddu (isterler) ellezîne (o kimseler ki) keferû (inkâr ettiler) ve asav (ve isyan ettiler) er-rasûle (elçiye) lev (keşke) tusevvâ (düz edilse) bihim (onlarla) el-ardu (yer) ve lâ (ve saklayamazlar) yektumûne (gizleyemezler) llâhe (Allah’tan) hadîsâ (bir sözü)

Mukatil Tefsiri
Sonra Muhammed’in ümmetinin kâfirleri hakkında haber verdi ve buyurdu: “O gün kâfir olanlar ve peygambere karşı gelenler isterler ki yer kendileriyle bir olsun”; çünkü ahirette şöyle derler: “Rabbimiz Allah’a yemin ederiz ki biz müşrik değildik”, bunun üzerine organları, dillerinin gizlediği şirke karşı onların aleyhine şahitlik eder; o zaman isterler ki yer yarılsın da içine girsinler ve üzerleri dümdüz olsun; “ve Allah’a hiçbir sözü gizleyemezler”, yani organları onların aleyhine şahitlik ettiğinde.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 41

Peki her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de bunların üzerine şahit getirdiğimiz zaman nasıl olacak?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe keyfe (peki nasıl) izâ (ne zaman ki) ci’nâ (getirdiğimizde) min kulli (her) ummetin (ümmetten) bi şehîdin (bir şahit) ve ci’nâ (ve getirdiğimizde) bike (seni) alâ hâulâi (bunların üzerine) şehîdâ (şahit)

Mukatil Tefsiri
Sonra onları korkuttu ve buyurdu: “Peki nasıl olacak”, yani onların hali ne olacak “her ümmetten bir şahit getirdiğimiz zaman”, yani onların peygamberini getiririz, o da Rablerinden kendilerine tebliğ ettiğine dair onların üzerine şahittir; “ve seni de bunların üzerine şahit getirdiğimiz zaman”, yani ey Muhammed, ümmetinin kâfirleri üzerine tebliğ ettiğine dair seni şahit getiririz.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 40

Şüphesiz Allah zerre ağırlığınca zulmetmez; eğer bir iyilik olursa onu kat kat artırır ve kendi katından büyük bir ecir verir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnallâhe (şüphesiz Allah) lâ (etmez) yazlimu (zulmetmez) miskâle (bir zerre kadar) zerretin (ağırlık) ve in (ve eğer) tekû (olursa) haseneten (bir iyilik) yudâifhâ (kat kat artırır) ve yu’ti (ve verir) min ledunhu (katından) ecran (bir mükâfat) azîmâ (büyük)

Mukatil Tefsiri
“Şüphesiz Allah zerre ağırlığınca zulmetmez”, yani onların amellerinden zerre kadar olanın ağırlığını eksiltmez; “ve eğer bir iyilik olursa” yani bir tek iyilik bile olsa “onu kat kat artırır”, yani onu birçok iyiliklere çevirir, Allah’tan daha çok karşılık veren kimse yoktur; “ve kendi katından büyük bir ecir verir”, yani ahirette kendi katından büyük bir karşılık verir ki bu cennettir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 39

Onlara ne olurdu ki Allah’a ve ahiret gününe iman etseler ve Allah’ın kendilerine verdiğinden harcasalardı; Allah onları bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve mâzâ (ve ne olurdu) aleyhim (onlara) lev (eğer) âmenû (iman etselerdi) billâhi (Allah’a) ve’l-yevmi’l-âhiri (ve ahiret gününe) ve enfekû (ve harcasalardı) mimmâ (şeyden ki) razakahum (rızık verdi) llâhu (Allah) ve kânallâhu (ve Allah olmuştur) bihim (onları) alîmâ (bilen)

Mukatil Tefsiri
“Onlara ne olurdu” yani onlara ne zarar olurdu “eğer Allah’a ve ahiret gününe iman etselerdi” yani dirilişe iman etselerdi “ve Allah’ın kendilerine verdiğinden harcasalardı” yani mallardan iman ve O’nu tanıma yolunda harcasalardı; “Allah onları bilendir” yani onların iman etmeyeceklerini bilir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 38

Ve onlar mallarını insanlara gösteriş olsun diye harcarlar ve Allah’a da ahiret gününe de iman etmezler; kim için şeytan bir dost olursa, o ne kötü bir dosttur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vellezîne (ve o kimseler ki) yunfikûne (harcarlar) emvâlehum (mallarını) riâe’n-nâsi (insanlara gösteriş için) ve lâ (ve inanmazlar) yu’minûne (inanmazlar) billâhi (Allah’a) ve lâ (ve) bi’l-yevmi’l-âhiri (ahiret gününe) ve men (ve kim) yekuni (olursa) eş-şeytânu (şeytan) lehu (ona) karînen (yoldaş) fe sâe (ne kötü) karînâ (yoldaş)

Mukatil Tefsiri
“Ve onlar mallarını insanlara gösteriş olsun diye harcarlar” yani Yahudiler ve “Allah’a da ahiret gününe de iman etmezler”, yani Allah’ın bir olduğuna ve O’nun ortağı olmadığına inanmazlar ve amellerin karşılığının verileceği dirilişe de inanmazlar; “ve kim için şeytan bir dost olursa” yani onun arkadaşı olursa “o ne kötü bir dosttur” yani ne kötü bir arkadaştır; sonra Allah şöyle buyurdu:

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 37

Onlar cimrilik ederler, insanlara da cimriliği emrederler ve Allah’ın kendilerine lütfundan verdiğini gizlerler; biz kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezîne (onlar ki) yebhalûne (cimrilik ederler) ve ye’murûne (ve emrederler) en-nâse (insanlara) bi’l-buhli (cimriliği) ve yektumûne (ve gizlerler) mâ (şeyi ki) âtâhum (verdi) llâhu (Allah) min fadlih (lütfundan) ve a’tednâ (hazırladık) lil-kâfirîne (inkârcılar için) azâben (bir azap) muhînâ (aşağılayıcı)

Mukatil Tefsiri
“Onlar cimrilik ederler” yani Yahudilerin ileri gelenleri ve “insanlara da cimriliği emrederler”; çünkü Yahudilerin ileri gelenleri, Ka‘b bin Eşref ve başkaları, alt tabakadan Yahudilere Muhammed’in işini gizlemelerini emrediyorlardı ki onu ortaya çıkarmasınlar ve açıklamasınlar ve onu Tevrat’tan silsinler; “ve Allah’ın kendilerine lütfundan verdiğini gizlerler” yani Allah’ın kendilerine verdiği şeyi, Tevrat’ta Muhammed’in işi ve sıfatı hakkında olanı gizlerler; sonra onların ahiretteki durumunu haber verdi ve buyurdu: “Biz kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık” yani Yahudiler için, yani aşağılayıcı bir azap.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 36

Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın; ana-babaya iyilik edin, yakınlara, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve ellerinizin sahip olduklarına; şüphesiz Allah, kendini beğenen ve övünen kimseyi sevmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Va’budû (ibadet edin) llâhe (Allah’a) ve lâ (ve sakın) tuşrikû (ortak koşmayın) bihî (ona) şey’en (hiçbir şeyi) ve bi’l-vâlideyni (anne-babaya) ihsânen (iyilikle) ve bi zi’l-kurbâ (yakınlara) vel-yetâmâ (ve yetimlere) vel-mesâkîn (ve yoksullara) vel-câri (komşuya) zi’l-kurbâ (yakın olan) vel-câri (ve komşuya) el-cunubi (uzak olan) ve’s-sâhibi (ve arkadaşa) bi’l-cenbi (yanınızda olan) vebni’s-sebîli (yolcuya) ve mâ (ve olanlara ki) meleket (sahip olduğu) eymânukum (sağ elleriniz) innallâhe (şüphesiz Allah) lâ (sevmez) yuhibbu (sevmez) men (kim) kâne (olur) muhtâlen (kibirli) fehûrâ (övünen)

Mukatil Tefsiri
“Allah’a kulluk edin” yani Allah’ı birleyin ve “O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın”; çünkü kitap ehli Allah’a ihlâssız ibadet ederler, bu yüzden Allah: “O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın” buyurdu, yani yarattıklarından hiçbir şeyi ortak kılmayın; “ana-babaya iyilik edin” yani onlara iyi davranın; “yakınlara” yani akrabaya iyilik edin, yani onları gözetip bağ kurun; “ve yetimlere ve yoksullara” yani onlara sadaka verin; “ve yakın komşuya” yani aranızda akrabalık bulunan komşuya; “ve uzak komşuya” yani başka kavimden olan komşuya; “ve yanınızdaki arkadaşa” yani yolculukta ve yerleşimde size eşlik eden arkadaşa; “ve yolcuya” yani sana misafir olarak gelen kimseye iyilik et; “ve ellerinizin sahip olduklarına” yani hizmetçiler ve benzerlerine; Ali ve Abdullah dediler ki: “Yanınızdaki arkadaş kadındır”; Allah bunlara iyilik etmeyi emretti; “şüphesiz Allah kendini beğenen kimseyi sevmez” yani kibirli, şımarık olanı “övüneni” yani Allah’ın kendisine verdiği nimetlerle övünen ve şükretmeyeni.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 35

Eğer ikisi arasında bir ayrılıktan korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Eğer bu iki hakem ıslah etmek isterlerse, Allah onların arasını bulur. Şüphesiz Allah bilendir, haberdardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve in (ve eğer) hiftum (korkarsanız) şikâka (ayrılık) beynehimâ (ikisi arasında) feb’asû (gönderin) hakemen (bir hakem) min ehlihî (erkeğin ailesinden) ve hakemen (ve bir hakem) min ehlihâ (kadının ailesinden) in (eğer) yurîdâ (isterlerse) ıslâhan (düzeltmeyi) yuvaffik (uyum verir) llâhu (Allah) beynehumâ (aralarını) innallâhe (şüphesiz Allah) kâne (olmuştur) alîmen (bilen) habîrâ (haberdar)

Mukatil Tefsiri
“Eğer korkarsanız” yani bilirseniz, “ikisi arasında bir ayrılık” yani aralarında bir anlaşmazlık ve geçimsizlik olursa, Sa’d ile eşi arasında olduğu gibi, birbirleriyle uyuşamazlarsa ve kusurun kimden kaynaklandığı bilinmezse; erkekten mi yoksa kadından mı olduğu anlaşılmazsa, “hakem gönderin” yani hâkim için bu bir emirdir; hâkime denir ki: “erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin.” Bu iki hakem onların durumuna bakar ve onlara nasihat ederler. Eğer sorun nafaka vermemek veya zarar vermek sebebiyle erkeğin tarafındansa, erkeğe öğüt verirler. Eğer kadından kaynaklanıyorsa, kadına öğüt verirler. Umulur ki Allah onların eliyle düzeltir. “Eğer bu iki hakem ıslah etmek isterlerse” yani iki hakem, “Allah onların arasını bulur” yani onları barıştırır. Eğer anlaşamazlar ve ayrılığın dinleri açısından daha hayırlı olacağını düşünürlerse, iki hakem onların rızasıyla aralarını ayırır. “Şüphesiz Allah bilendir” yani verdikleri hükmü bilir, “haberdardır” yani onların nasihatlerinden haberdardır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 34

Erkekler kadınlar üzerine yöneticidirler; Allah’ın bazısını bazısına üstün kılması ve mallarından harcamaları sebebiyle. Salih kadınlar itaatkârdır, Allah’ın korumasıyla gizliyi korurlar. Nüşûzundan korktuğunuz kadınlara öğüt verin, yataklarda onları yalnız bırakın ve dövün. Eğer size itaat ederlerse artık aleyhlerine yol aramayın. Şüphesiz Allah yücedir, büyüktür.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Er-ricâlu (erkekler) kavvâmûne (sorumludur/yöneticidir) ale’n-nisâi (kadınlar üzerinde) bimâ (şeyle ki) faddale (üstün kıldı) llâhu (Allah) ba’dahum (bir kısmını) alâ ba’din (diğerine) ve bimâ (ve şeyle ki) enfekû (harcarlar) min emvâlihim (mallarından) fe’s-sâlihâtu (iyi kadınlar) kânitâtun (itaatkârdır) hâfizâtun (koruyucudur) lil-gaybi (gizliyi) bimâ (şeyle ki) hafiza (korudu) llâh (Allah) vellezî (ve o ki) tehâfûne (korkarsınız) nuşûzehunne (başkaldırmalarından) fe’izûhunne (öğüt verin onlara) vehcurûhunne (ayırın onları) fi’l-medâci’ (yataklarda) vadribûhunne (ve vurun onları) fe in (eğer) eta’nekum (itaat ederlerse) fe lâ (o zaman sakın) tebğû (aramayın) aleyhinne (onlara karşı) sebîlâ (bir yol) innallâhe (şüphesiz Allah) kâne (olmuştur) aliyyen (yüce) kebîrâ (büyük)

Mukatil Tefsiri
Yüce Allah’ın şu sözü: “Erkekler kadınlar üzerine yöneticidirler.” Bu ayet Sa’d bin Rebî‘ bin Amr, nakiplerden biri, ile eşi Habîbe bint Zeyd bin Ebî Züheyr hakkında indirilmiştir. İkisi de Ensar’dan, Benî Hâris bin Hazrec’tendir. Sa’d eşine tokat atmıştı. Kadın ailesine gitti. Babası onunla birlikte Peygambere geldi ve dedi ki: “Onu kendisine nikâhladım ve değerli kızımı ona verdim, fakat o ona tokat attı.” Peygamber: “Kocasından kısas alsın” dedi. Kadın kocasıyla birlikte kısas almak için yola çıktı. Sonra Peygamber dedi ki: “Geri dönün, bu Cebrâil geldi ve Allah şu ayeti indirdi: Erkekler kadınlar üzerine yöneticidirler.” Yani kadınlar üzerinde yetkili kılınmışlardır. “Allah’ın bazısını bazısına üstün kılması sebebiyle” yani erkeğin, hak bakımından kadına üstünlüğü vardır. “Ve mallarından harcamaları sebebiyle” yani kadına verdiği mehir sebebiyle üstün kılınmıştır. Bu yüzden terbiyede ve onları kontrol altında tutmada yetkili kılınmışlardır. Erkek ile karısı arasında kısas yoktur; ancak can ve yaralama durumları hariç. Peygamber bunun üzerine şöyle dedi: “Biz bir şey istedik, Allah başka bir şey istedi; Allah’ın istediği daha hayırlıdır.” Sonra onları niteledi: “Salih kadınlar” yani dinde düzgün olanlar, “itaatkârdır” yani Allah’a ve kocalarına itaat ederler, “gizliyi korurlar” yani kocaları yokken onların namuslarını ve mallarını korurlar, “Allah’ın koruması ile” yani Allah’ın onları koruması sayesinde. Sonra şöyle buyurdu: “Nüşûzundan korktuğunuz kadınlar” yani kadınlarınızdan isyan edeceklerini bildikleriniz, yani Sa’d’ın durumu gibi, onların kocalarına karşı gelmelerini bildikleriniz, “onlara öğüt verin” yani Allah ile nasihat edin. Eğer öğüdü kabul etmezlerse, “yataklarda onları yalnız bırakın” yani onlarla cinsel ilişki kurmayın. Eğer öğüt ve yatakta terk ile itaat etmezlerse, “onları dövün” yani şiddetli olmayan, iz bırakmayan bir dövme. “Eğer size itaat ederlerse artık aleyhlerine yol aramayın” yani bahane aramayın, onları zorlamayın. Sana olan sevgide gücünün yetmeyeceği şeyi ondan isteme. “Şüphesiz Allah yücedir” yani yaratıklarının üstündedir, “büyüktür.”

Taberi Tefsiri
Yüce olanın şu sözüyle kastettiği şudur: { Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdır } yani erkekler, kadınlarını terbiye etme, Allah’a ve kendilerine karşı kadınların üzerine gerekli olan hususlarda onları engelleme ve yönlendirme bakımından onların üzerinde sorumluluk sahibidirler.

{ Allah’ın bir kısmını diğer kısmına üstün kılması sebebiyle } yani Allah’ın erkekleri eşlerine karşı mehirlerini vermeleri, mallarından onlara harcamaları ve onların geçim ihtiyaçlarını karşılamaları sebebiyle üstün kılmasıdır. İşte Allah’ın onları kadınlara üstün kılması budur. Bu sebeple erkekler kadınlar üzerinde kavvam olmuş, Allah’ın kadınların işleri hakkında kendilerine verdiği konularda sözleri geçerli olmuştur.

Bu konuda bizim söylediğimiz gibi tefsir ehli de görüş belirtmiştir.

Bunu söyleyenlerin zikri: Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye b. Salih bana rivayet etti, Ali b. Ebi Talha’dan, o da İbn Abbas’tan: { Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdır } yani erkekler kadınlar üzerinde yöneticidir; kadının, Allah’ın kendisine emrettiği hususlarda ona itaat etmesi gerekir. Ona itaat etmesi, onun ailesine iyi davranması, malını korumasıdır. Erkeğin kadın üzerindeki üstünlüğü de ona nafaka vermesi ve çalışıp kazanması sebebiyledir.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Züheyr bize rivayet etti, Cuveybir’den, o da Dahhak’tan şu söz hakkında: { Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdır; Allah’ın bir kısmını diğer kısmına üstün kılması sebebiyle } dedi ki: Erkek kadın üzerinde sorumludur; ona Allah’a itaat etmeyi emreder. Kadın kabul etmezse, ona yaralayıcı olmayan bir şekilde vurma hakkı vardır. Erkeğin kadın üzerindeki üstünlüğü de nafaka vermesi ve çalışıp kazanması sebebiyledir.

Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Ahmed b. Mufaddal bize rivayet etti, dedi ki: Esbat, Süddî’den rivayet etti: { Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdır } dedi ki: Onları engeller ve terbiye ederler.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Hibban b. Musa bize rivayet etti, dedi ki: İbn Mübarek bize haber verdi, dedi ki: Süfyan’ı şöyle derken işittim: { Allah’ın bir kısmını diğer kısmına üstün kılması sebebiyle } dedi ki: Allah’ın erkekleri kadınlara üstün kılması sebebiyle.

Bu ayetin, eşine tokat atan bir adam hakkında indiği zikredilmiştir. Bu kişi Peygamber’e şikâyet edilmiş, Peygamber de kadın lehine kısasa hükmetmiştir.

Bunu söyleyenlerin zikri: Muhammed b. Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Abdü’l-A‘la bize rivayet etti, dedi ki: Said bize rivayet etti, Katade’den, dedi ki: Hasan bize rivayet etti: Bir adam eşine tokat attı. Kadın Peygamber’e geldi. Peygamber, kadının ondan kısas almasını istemişti. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: { Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdır; Allah’ın bir kısmını diğer kısmına üstün kılması ve mallarından harcamaları sebebiyle }. Peygamber adamı çağırdı, ayeti ona okudu ve şöyle dedi: “Ben bir şey istedim, Allah ise başka bir şey istedi.”

Bişr b. Muaz bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Said, Katade’den şu söz hakkında rivayet etti: { Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdır; Allah’ın bir kısmını diğer kısmına üstün kılması ve mallarından harcamaları sebebiyle }. Bize zikredildiğine göre bir adam eşine tokat attı. Kadın Peygamber’e geldi. Sonra buna benzerini anlattı.

Hasen b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Ma‘mer bize haber verdi, Katade’den şu söz hakkında: { Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdır }. Dedi ki: Bir adam eşine vurdu. Kadın Peygamber’e geldi. Peygamber onun adına kısas uygulamak istedi. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: { Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdır }.

İbn Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize rivayet etti, Cerir b. Hazim’den, o da Hasan’dan: Ensar’dan bir adam eşine tokat attı. Kadın kısas istemek için geldi. Peygamber aralarında kısas hükmü koydu. Bunun üzerine şu ayet indi: { Sana vahyi tamamlanmadan önce Kur’an hakkında acele etme } (Taha 114). Ve şu ayet indi: { Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdır; Allah’ın bir kısmını diğer kısmına üstün kılması sebebiyle }.

Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bana rivayet etti, İbn Cüreyc’den: Bir adam eşine tokat attı. Peygamber kısas uygulamak istedi. Onlar bu haldeyken ayet indi.

Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Ahmed b. Mufaddal bize rivayet etti, dedi ki: Esbat, Süddî’den rivayet etti: { Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdır } hakkında: Ensar’dan bir adam ile eşi arasında bir konuşma geçti, adam ona tokat attı. Kadının ailesi gidip bunu Peygamber’e anlattı. Peygamber onlara şu ayeti haber verdi: { Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdır } … ayet.

Zührî şöyle derdi: Erkek ile eşi arasında, can dışında kalan şeylerde kısas yoktur.

Hasen b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Ma‘mer bize haber verdi, dedi ki: Zührî’yi şöyle derken işittim: Bir adam eşini yaralasa veya ona yara açsa, bu konuda ona kısas uygulanmaz; fakat diyet gerekir. Ancak kadına saldırıp onu öldürürse, ona karşılık öldürülür.

{ Mallarından harcamaları sebebiyle } sözüne gelince, bunun anlamı şudur: Kadınlara verdikleri mehir ve onlar için yaptıkları nafaka harcaması sebebiyle.

Nitekim: Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye b. Salih bana rivayet etti, Ali b. Ebi Talha’dan, o da İbn Abbas’tan: Dedi ki: Erkek, nafakası ve çalışması sebebiyle kadın üzerinde üstün kılınmıştır.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Züheyr bize rivayet etti, Cuveybir’den, o da Dahhak’tan bunun benzerini rivayet etti.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Hibban b. Musa bize rivayet etti, dedi ki: İbn Mübarek bize haber verdi, dedi ki: Süfyan’ı şöyle derken işittim: { Mallarından harcamaları sebebiyle } yani verdikleri mehir sebebiyle.

O halde sözün te’vili şudur: Erkekler, Allah’ın onları kadınlara üstün kılması ve mallarından onlar için harcamaları sebebiyle kadınları üzerinde kavvamdırlar. { Allah’ın üstün kılması sebebiyle } ve { harcamaları sebebiyle } ifadelerindeki “ma” mastar anlamındadır.

Yüce Allah’ın şu sözünün te’vili hakkında: { Salih kadınlar itaatkârdır, Allah’ın korumasına karşılık gaybı koruyandır }.

Yüce olanın { salih kadınlar } sözüyle kastettiği, dini düzgün olan ve hayırla amel eden kadınlardır.

Nitekim: Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Hibban b. Musa bize rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Mübarek bize rivayet etti, dedi ki: Süfyan’ı şöyle derken işittim: Salih kadınlar hayır işlerler.

{ İtaatkârdır } sözü ise Allah’a ve kocalarına itaat edenler demektir.

Nitekim: Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Asım bize rivayet etti, İsa’dan, o da İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den: { İtaatkâr kadınlar } hakkında dedi ki: İtaat edenlerdir.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti, dedi ki: Şibl, İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den: { İtaatkâr kadınlar } dedi ki: İtaat edenlerdir.

Ali bana Davud’dan rivayet etti, dedi ki: Ebu Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye b. Salih bana rivayet etti, Ali b. Ebi Talha’dan, o da İbn Abbas’tan: { İtaatkâr kadınlar } yani itaat edenlerdir.

Hasen b. Muaz bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Said, Katade’den rivayet etti: { İtaatkâr kadınlar } yani Allah’a ve kocalarına itaat edenlerdir.

Hasen b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Ma‘mer bize haber verdi, Katade’den: Dedi ki: İtaat edenlerdir.

Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Ahmed b. Mufaddal bize rivayet etti, dedi ki: Esbat, Süddî’den rivayet etti: İtaatkâr kadınlar, itaat eden kadınlardır.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Hibban b. Musa bize rivayet etti, dedi ki: İbn Mübarek bize haber verdi, dedi ki: Süfyan’ı şu söz hakkında şöyle derken işittim: { İtaatkâr kadınlar } dedi ki: Kocalarına itaat edenlerdir.

Biz daha önce “kunut”un anlamının itaat olduğunu açıklamış ve buna dair şahitleri göstermiştik; burada tekrara gerek yoktur.

{ Gaybı koruyandır } sözüne gelince, bunun anlamı şudur: Kocaları yanlarında olmadığında kendi iffetlerini ve kocalarının mallarını koruyanlar; bu konuda ve başka hususlarda üzerlerine düşen Allah hakkını koruyanlardır.

Nitekim: Bişr b. Muaz bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Said, Katade’den rivayet etti: { Gaybı koruyandır } dedi ki: Allah’ın hakkından kendilerine emanet ettiği şeyi koruyanlar ve kocalarının yokluğunu koruyanlardır.

Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Ahmed b. Mufaddal bize rivayet etti, dedi ki: Esbat, Süddî’den rivayet etti: { Allah’ın korumasına karşılık gaybı koruyandır } yani Allah’ın kendisine emrettiği gibi kocası dönünceye kadar onun malını ve kendi iffetini korur.

Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bana rivayet etti, İbn Cüreyc’den: Atâ’ya dedim ki: { Gaybı koruyandır } sözünün anlamı nedir? Dedi ki: Kocayı koruyanlardır.

Zekeriyya b. Yahya b. Ebi Zaide bana rivayet etti, dedi ki: Haccac bize rivayet etti, dedi ki: İbn Cüreyc dedi ki: Atâ’ya { Gaybı koruyandır } hakkında sordum. Dedi ki: Kocaları koruyanlardır.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Hibban b. Musa bize rivayet etti, dedi ki: İbn Mübarek bize haber verdi, dedi ki: Süfyan’ı şöyle derken işittim: { Gaybı koruyandır } yani kocalarının yokluğunda kendi durumlarıyla ilgili korunması gereken şeyi koruyanlardır.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Salih bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Ma‘şer bize rivayet etti, dedi ki: Said, Ebu Said el-Makburî’den, o da Ebu Hüreyre’den rivayet etti: Resulullah şöyle buyurdu: “Kadınların en hayırlısı, ona baktığında seni sevindiren, ona emrettiğinde sana itaat eden, yanında olmadığında ise kendisi ve malın konusunda seni koruyan kadındır.” Sonra Resulullah şu ayeti okudu: { Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdır } … ayet.

Ebu Cafer dedi ki: Resulullah’tan gelen bu haber, bizim bu ayetin te’vili konusunda söylediğimizin doğruluğuna delalet etmektedir. Yani anlamı şudur: Dinlerinde salih olan, kocalarına itaat eden, kendi iffetleri ve kocalarının malları konusunda onları koruyan kadınlardır.

{ Allah’ın korumasına karşılık } sözüne gelince, kıraat âlimleri bunun okunmasında ihtilaf etmişlerdir. İslam beldelerindeki kıraat âlimlerinin geneli bunu { Allah’ın korumasıyla } şeklinde, Allah ismini merfu okuyarak okumuştur. Anlamı şudur: Allah’ın onları böyle kılması sebebiyle onları korumasıyla.

Nitekim: Zekeriyya b. Yahya b. Ebi Zaide bana rivayet etti, dedi ki: Haccac bize rivayet etti, dedi ki: İbn Cüreyc dedi ki: Atâ’ya { Allah’ın korumasıyla } hakkında sordum. Dedi ki: Allah onları korumuştur demektir.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Hibban b. Musa bize rivayet etti, dedi ki: İbn Mübarek bize haber verdi, dedi ki: Süfyan’ı şu söz hakkında şöyle derken işittim: { Allah’ın korumasıyla } dedi ki: Allah’ın onu böyle kılması sebebiyle onu korumasıyla.

Medineli Ebu Cafer Yezid b. Ka‘ka‘ ise bunu “Allah’ı korumaları sebebiyle” anlamında okumuştur. Yani kadınların, kocalarının yokluğunu korumaları konusunda kendilerine emredilen şeyi yerine getirerek Allah’a itaatte ve O’nun hakkını eda etmekte Allah’ı gözetmeleri anlamındadır. Birinin başka birine “şu konuda Allah’ı korudun” demesi gibi; yani O’nu gözetip dikkate aldın demektir.

Ebu Cafer dedi ki: Bu konuda doğru kıraat, Müslümanların okuyuşuyla gelen kıraattir; bu kıraat kendisine ulaşan kimsenin mazeretini keser ve ona karşı hücceti sabit kılar. Ebu Cafer’in tek başına okuyup onlardan ayrıldığı kıraat değil. Doğru kıraat, Allah ismini merfu okuyan şu kıraattir: { Allah’ın korumasıyla }. Bu hem Arapça hem de Arapların sözü bakımından doğrudur. Allah ismini mansup okumak ise Arapçada çirkindir; çünkü Arapların bilinen konuşma biçiminin dışına çıkar. Zira Araplar mastarlarla birlikte faili silmezler; çünkü fail onunla birlikte silindiğinde fiilin bilinen bir sahibi kalmaz.

Sözde, görünen ifadenin delaleti sebebiyle zikredilmesine gerek kalmayan bir eksiltme vardır. Anlamı şudur: { Salih kadınlar itaatkârdır, Allah’ın korumasına karşılık gaybı koruyandır }; öyleyse onlara iyi davranın ve onları ıslah edin. İbn Mesud’un kıraatinde zikredildiğine göre de böyledir.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrahman b. Ebi Hammad bize rivayet etti, dedi ki: İsa el-A‘ma bize rivayet etti, Talha b. Musarrif’ten: Dedi ki: Abdullah’ın kıraatinde şöyleydi: “Salih kadınlar, Allah’ın korumasına karşılık gaybı koruyan itaatkâr kadınlardır; öyleyse onlara iyi davranın. Nüşûzundan korktuğunuz kadınlara gelince…”

Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Ahmed b. Mufaddal bize rivayet etti, dedi ki: Esbat, Süddî’den rivayet etti: { Salih kadınlar itaatkârdır, Allah’ın korumasına karşılık gaybı koruyandır } yani onlara iyi davranın.

Ali b. Davud bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye bana rivayet etti, Ali b. Ebi Talha’dan, o da İbn Abbas’tan şu söz hakkında: { Salih kadınlar itaatkârdır, Allah’ın korumasına karşılık gaybı koruyandır } yani onlara iyi davranın.

Ali b. Davud bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye bana rivayet etti, Ali b. Ebi Talha’dan, o da İbn Abbas’tan şu söz hakkında: { Salih kadınlar itaatkârdır, Allah’ın korumasına karşılık gaybı koruyandır } yani kadınlar böyle olduklarında onlara iyi davranın.

Şu sözün te’vili hakkında: { Nüşûzundan korktuğunuz kadınlara öğüt verin }.

Tefsir ehli, { nüşûzundan korktuğunuz kadınlar } sözünün anlamında ihtilaf etmiştir. Bir kısmı şöyle demiştir: Bunun anlamı, nüşûzunu bildiğiniz kadınlardır. Bunlara göre burada “korku”nun “bilgi” anlamına çevrilmesi, “zan”nın “bilgi” anlamına çevrilmesine benzer; çünkü anlamları birbirine yakındır. Zira zan şüphedir, korku ise umutla birlikte bulunur. İkisi de kişinin kalbinin fiillerindendir. Şairin şu sözünde olduğu gibi:

Beni çöle gömmeyin; çünkü ben öldüğümde
Onu tadamayacağımdan korkarım.

Bunun anlamı: “Ben bilirim” demektir. Diğer şairin şu sözü gibi:

Nusayb’ın söylediği bir söz bana geldi;
Ey Sellam, senin beni ayıplayacağını sanmamıştım.

Burada anlam, “sanmamıştım”dır.

Tefsir ehlinden bir topluluk ise şöyle demiştir: Burada korkunun anlamı, umudun zıddı olan korkudur. Onlar şöyle dediler: Bunun anlamı şudur: Kadınlarda, size karşı nüşûz göstereceklerinden korkacağınız şeyler gördüğünüzde; kendilerine bakmaları uygun olmayan şeylere bakmaları, girip çıkmaları ve durumlarından şüpheye düşmeniz hâlinde, onlara öğüt verin ve onları yataklarında yalnız bırakın. Bunu söyleyenlerden biri Muhammed b. Ka‘b’dır.

{ Nüşûzları } sözüne gelince, bunun anlamı şudur: Kadınların kocalarına karşı üstünlük taslamaları, itaatsizlik ederek yataklarından uzaklaşmaları ve itaat etmeleri gereken hususlarda onlara muhalefet etmeleridir; bunu kocalarına karşı nefret ve yüz çevirme sebebiyle yapmalarıdır. Nüşûzun aslı yükselmedir. Bu sebeple yerin yüksek kısmına “neşz” ve “neşaz” denilmiştir.

{ Onlara öğüt verin } yani onlara Allah’ı hatırlatın; kocalarına itaat etmeleri vacip kılınmış hususlarda Allah’ın kendilerine haram kıldığı itaatsizliğe girmeleri sebebiyle Allah’ın tehdidinden onları korkutun.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer şekilde tefsir ehli de görüş belirtmiştir.

Nüşûzun nefret ve kocaya isyan anlamında olduğunu söyleyenlerin zikri:

Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Ahmed b. Mufaddal bize rivayet etti, dedi ki: Esbat, Süddî’den rivayet etti: { Nüşûzundan korktuğunuz kadınlar } dedi ki: Onlardan bazısı.

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd şu söz hakkında dedi ki: { Nüşûzundan korktuğunuz kadınlar } yani itaatsizliğinden korktuğun kadın. Dedi ki: Nüşûz, ona isyan etmek ve ona muhalefet etmektir.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye bana rivayet etti, Ali b. Ebi Talha’dan, o da İbn Abbas’tan şu söz hakkında: { Nüşûzundan korktuğunuz kadınlar }. Dedi ki: Bu, nüşûz eden, kocasının hakkını hafife alan ve onun emrine itaat etmeyen kadındır.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: Ruh bize rivayet etti, dedi ki: İbn Cüreyc bize rivayet etti, dedi ki: Atâ şöyle dedi: Nüşûz, kadının ondan ayrılmayı sevmesidir; erkek için de böyledir.

{ Onlara öğüt verin } sözü hakkında bizim söylediğimiz şeyi söyleyenlerden rivayet:

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye bize rivayet etti, Ali b. Ebi Talha’dan, o da İbn Abbas’tan: { Onlara öğüt verin } yani onlara Allah’ın kitabıyla öğüt verin. Dedi ki: Kadın nüşûz ettiğinde Allah erkeğe ona öğüt vermesini, ona Allah’ı hatırlatmasını ve kendi hakkının kadın üzerindeki büyüklüğünü bildirmesini emretti.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti, dedi ki: Şibl bize rivayet etti, İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den: { Nüşûzundan korktuğunuz kadınlara öğüt verin }. Dedi ki: Kadın kocasının yatağından uzaklaştığında erkek ona şöyle der: “Allah’tan sakın ve yatağına dön.” Eğer kadın ona itaat ederse, erkeğin onun aleyhine bir yolu yoktur.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Amr b. Avn bize rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize rivayet etti, Yunus’tan, o da Hasan’dan: Dedi ki: Kadın kocasına karşı nüşûz ettiğinde erkek ona diliyle öğüt versin; yani ona Allah’tan sakınmayı ve kendisine itaat etmeyi emretsin.

İbn Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize rivayet etti, Musa b. Ubeyde’den, o da Muhammed b. Ka‘b el-Kurazî’den: Dedi ki: Bir erkek, kadının bakışında, girişinde ve çıkışında hafiflik görürse, ona diliyle şöyle der: “Senden şöyle şöyle bir şey gördüm; artık vazgeç!” Eğer kadın razı olup düzeltirse, erkeğin onun aleyhine bir yolu yoktur. Eğer kabul etmezse, yatağını terk eder.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Hibban b. Musa bize rivayet etti, dedi ki: İbn Mübarek bize rivayet etti, dedi ki: Şibl bize haber verdi, İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den şu söz hakkında: { Onlara öğüt verin }. Dedi ki: Kadın kocasının yatağından uzaklaştığında erkek ona şöyle der: “Allah’tan sakın ve geri dön.”

İbn Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize rivayet etti, İsrail’den, o da Cabir’den, o da Atâ’dan: { Onlara öğüt verin } dedi ki: Sözle.

Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bize rivayet etti, İbn Cüreyc’den şu söz hakkında: { Onlara öğüt verin } dedi ki: Dillerle.

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Hakkam bize rivayet etti, Amr b. Ebi Kays’tan, o da Atâ’dan, o da Said b. Cübeyr’den: { Onlara öğüt verin } dedi ki: Onlara dille öğüt verin.

Yüce Allah’ın şu sözünün te’vili hakkında: { Onları yataklarda terk edin }.

Tefsir ehli bunun te’vilinde ihtilaf etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Bunun anlamı şudur: Ey kocalar, size karşı nüşûz ettiklerinde onlara öğüt verin. Eğer bu konuda hakka ve sizin üzerinizdeki vacip olana dönmeyi kabul etmezlerse, onlarla aynı yatakta bulunurken cinsel ilişkiyi terk ederek onları terk edin.

Bunu söyleyenlerin zikri: Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye b. Salih bana rivayet etti, Ali b. Ebi Talha’dan, o da İbn Abbas’tan şu söz hakkında: { Onlara öğüt verin ve onları yataklarda terk edin } yani onlara öğüt verin; size itaat ederlerse ne âlâ, yoksa onları terk edin.

Muhammed b. Sa’d bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana rivayet etti, dedi ki: Amcam bana rivayet etti, dedi ki: Babam, babasından, o da İbn Abbas’tan: { Onları yataklarda terk edin } dedi ki: Terk etmekten maksat, erkek ile eşinin aynı yatakta olup onunla cinsel ilişkiye girmemesidir.

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Cerir bize rivayet etti, Atâ b. Saib’den, o da Said b. Cübeyr’den: Dedi ki: Terk, cinsel ilişkiyi terk etmektir.

Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Ahmed b. Mufaddal bize rivayet etti, dedi ki: Esbat, Süddî’den rivayet etti: { Nüşûzundan korktuğunuz kadınlar } hakkında: Kocasının ona öğüt vermesi gerekir. Kabul etmezse onu yatakta terk etsin. Yani yanında yatar, ona sırtını döner, onunla ilişkiye girer ve onunla konuşmaz. Kitabımda böyle yazılıdır: “Onunla ilişkiye girer ve onunla konuşmaz.”

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Amr b. Avn bize rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize rivayet etti, Cuveybir’den, o da Dahhak’tan şu söz hakkında: { Onları yataklarda terk edin } dedi ki: Onunla aynı yatakta bulunur, onunla konuşmayı terk eder ve ona sırtını döner.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Hibban b. Musa bize rivayet etti, dedi ki: İbn Mübarek bize rivayet etti, dedi ki: Şerik bize haber verdi, Atâ b. Saib’den, o da Said b. Cübeyr’den, o da İbn Abbas’tan: { Onları yataklarda terk edin } dedi ki: Onunla cinsel ilişkiye girmez.

Başka bir grup ise şöyle demiştir: Bunun anlamı şudur: Sizinle aynı yatakta bulunmayı terk etmeleri sebebiyle onları terk edin ve onlarla konuşmayı bırakın; ta ki sizin yataklarınıza dönünceye kadar.

Bunu söyleyenlerin zikri: Ebu Küreyb ve Ebu Saib bize rivayet ettiler, dediler ki: İbn İdris bize rivayet etti, Hasan b. Ubeydullah’tan, o da Ebu’d-Duha’dan, o da İbn Abbas’tan şu söz hakkında: { Onları yataklarda terk edin }. Dedi ki: Konuşma terk edilmez; fakat terk, yatak işi konusundadır.

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Yahya b. Vazıh bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Hamza bize rivayet etti, Atâ b. Saib’den, o da Said b. Cübeyr’den: { Onları yataklarda terk edin } yani sizin yataklarınıza gelinceye kadar.

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Hakkam bize rivayet etti, Amr’dan, o da Atâ’dan, o da Said b. Cübeyr’den: { Onları yataklarda terk edin } yani cinsel ilişki konusunda.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye b. Salih bana rivayet etti, Ali b. Ebi Talha’dan, o da İbn Abbas’tan: { Onları yataklarda terk edin } dedi ki: Ona öğüt verir; kadın kabul ederse ne âlâ, yoksa onu yatakta terk eder ve onunla konuşmaz; ancak onun nikâhını bırakmaz. Bu da kadın için ağırdır.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Hibban b. Musa bize rivayet etti, dedi ki: İbn Mübarek bize haber verdi, dedi ki: Şerik bize haber verdi, Hasif’ten, o da İkrime’den: { Onları yataklarda terk edin } dedi ki: Konuşma ve söz…

Bunu söyleyenlerin zikri: Hasan b. Zureyk et-Tahavî bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Bekir b. Ayyaş bize rivayet etti, Mansur’dan, o da Mücahid’den şu söz hakkında: { Onları yataklarda terk edin } dedi ki: Onlarla aynı yatakta bulunmayın.

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Cerir bize rivayet etti, Muğire’den, o da Şa‘bî’den: Dedi ki: Terk, onunla aynı yatakta bulunmamaktır.

Yine bununla ilgili olarak Cerir bize rivayet etti, Muğire’den, o da Amir ve İbrahim’den: İkisi şöyle dedi: Yatakta terk etmek, onunla aynı yatakta yatmamaktır.

Yakub b. İbrahim bana rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize rivayet etti, dedi ki: Muğire bize haber verdi, İbrahim ve Şa‘bî’den: İkisi şu söz hakkında dedi ki: { Onları yataklarda terk edin } yani sevdiği şeye dönünceye kadar onunla aynı yatakta bulunmayı terk eder.

Muhammed b. Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Muhammed b. Cafer bize rivayet etti, dedi ki: Şu‘be bize rivayet etti, Muğire’den, o da İbrahim ve Şa‘bî’den: İkisi şöyle derdi: { Onları yataklarda terk edin } yani onu yatakta terk eder.

Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Hibban bize rivayet etti, dedi ki: İbn Mübarek bize rivayet etti, dedi ki: Şerik bize rivayet etti, Hasif’ten, o da Mıksem’den: { Onları yataklarda terk edin } dedi ki: Onu yatağında terk etmesi, onun yatağına yaklaşmamasıdır.

İbn Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize rivayet etti, Musa b. Ubeyde’den, o da Muhammed b. Ka‘b el-Kurazî’den: Dedi ki: Onları yataklarda terk edin. Dedi ki: Ona diliyle öğüt verir; kadın razı olup düzeltirse, erkeğin onun aleyhine bir yolu yoktur. Kabul etmezse yatağını terk eder.

Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Ma‘mer bize haber verdi, Hasan ve Katade’den şu söz hakkında: { Onlara öğüt verin ve onları terk edin }. İkisi dedi ki: Erkek kadının nüşûzundan korkarsa ona öğüt verir. Kabul ederse ne âlâ, yoksa yatağını terk eder.

Bişr b. Muaz bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Said, Katade’den rivayet etti: { Onları yataklarda terk edin }. Dedi ki: Ey Âdemoğlu, önce ona öğüt verirsin. Sana karşı kabul etmezse onu terk edersin; bununla yatağını kastetmektedir.

Başka bir grup şöyle demiştir: { Onları yataklarda terk edin } sözünün anlamı, sizinle aynı yatakta bulunmayı terk etmeleri sebebiyle onlara ağır söz söyleyin demektir.

Bunu söyleyenlerin zikri: Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Sevrî bize haber verdi, bir adamdan, o da Ebu Salih’ten, o da İbn Abbas’tan şu söz hakkında: { Onları yataklarda terk edin }. Dedi ki: Onu diliyle terk eder, ona sözde sert davranır; fakat onunla ilişkiyi bırakmaz.

Yine bununla ilgili olarak Sevrî bize haber verdi, Hasif’ten, o da İkrime’den: Dedi ki: Terk ancak konuşmadadır; ona sert konuşur, cinsel ilişkide değildir.

Yakub b. İbrahim bana rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize rivayet etti, dedi ki: Muğire bize haber verdi, Ebu’d-Duha’dan şu söz hakkında: { Onları yataklarda terk edin }. Dedi ki: Sözle terk eder; istediği şeye dönünceye kadar onunla aynı yatakta bulunmayı terk etmez.

Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Hibban b. Musa bize rivayet etti, dedi ki: İbn Mübarek bize haber verdi, dedi ki: Abdülvaris b. Said bize rivayet etti, bir adamdan, o da Hasan’dan: Dedi ki: Onu ancak geceleme ve yatak konusunda terk eder. Konuşmada veya başka bir şeyde terk etme hakkı yoktur; yalnızca yatakta olur.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: Ya‘lâ bana rivayet etti, Süfyan’dan şu söz hakkında: { Onları yataklarda terk edin }. Dedi ki: Onunla cinsel ilişkiye girme konusunda değil; fakat ona, içinde sertlik bulunan bir sözle “Gel, şöyle yap!” der. Kadın bunu yaptığında, erkeğin ona kendisini sevdirmeyi yüklemesi gerekmez; çünkü kadının kalbi kendi elinde değildir.

Arapların sözünde “hecr”in anlamı ancak üç yönden biridir: Birincisi, bir kişinin başka bir kişinin konuşmasını ve sözünü terk etmesidir; bu da onu bırakması ve reddetmesidir. Bundan “filan kişi ailesini terk etti” denilir; “hecr” ve “hicran” şeklinde kullanılır.

İkincisi, alay eden kişinin sözü gibi sözü tekrar ederek çoğaltmaktır. “Filan kişi konuşmasında hecr etti” denilir; yani saçmaladı ve kelimeyi uzattı. “Bu onun sürekli sözüydü” anlamında kullanılır. Zü’r-Rumme’nin şu sözü de bundandır:

Attı ama isabet ettiremedi; kaderler galiptir.
Onlar dağıldılar; vay hâli, onun sürekli sözüydü, savaş da.

Üçüncüsü, deve sahibinin deveyi “hicar” ile bağlamasıdır. Hicar, devenin kalçasına ve bileğine bağlanan iptir. İmruülkays’ın şu sözü de bundandır:

Gabit’in yüksek yerlerinde bir helak gördü,
Bunun için neredeyse bağı koparacaktı.

Sertlik ve eziyet içeren söze gelince, o “ihcar”dır. Bundan “filan kişi konuşmasında ihcar etti” denilir; yani çirkin söz olan “hücr”ü söyledi. Bu, “ihcar” ve “hücr” şeklinde kullanılır.

Konuşmada “hecr” için bu üç anlamdan başka bir yön bulunmadığına göre ve nüşûzundan korkulan kadının kocasına, kadını, kendisini yatağına çağırdığında gelmesi gibi kendisi için vacip olan itaatine dönmesi amacıyla öğüt vermesi emredildiğine göre, erkeğin ona bunun için öğüt vermesi, sonra kadının Allah’ın emrine ve kocasına itaat etmeye dönmesi, ardından da kocanın, kadına öğüt verdiği aynı konuda onu terk etmekle emredilmiş olması caiz değildir.

Durum böyle olunca, { Onları yataklarda terk edin } sözünün anlamının “onlarla cinsel ilişkiyi terk edin” olduğunu söyleyen kişinin sözü geçersiz olur. Bu anlam geçersiz olduğuna göre, bunun “sizin yataklarınızı terk etmeleri sebebiyle onlarla konuşmayı terk edin” anlamında olması da anlaşılır bir yön taşımaz. Çünkü Yüce Allah, Peygamberinin diliyle bir Müslümanın kardeşini üç günden fazla terk etmesinin helal olmadığını haber vermiştir. Üstelik bu helal olsaydı bile, onunla konuşmayı terk etmenin anlaşılır bir anlamı olmazdı. Çünkü kadın ondan yüz çevirmiş ve ona karşı nüşûz etmişse, erkeğin onunla konuşmaması, onu görmemesi ve kadının da onu görmemesi kadının sevinç duyacağı şeydir. Kadın kocasından nefret edip ondan yüz çevirmişken, erkek nasıl olur da kadının hoşuna gidecek şeyi, yani onunla ilişkiyi, onunla çekişmeyi ve konuşmayı terk etmekle emredilir? Hâlbuki erkek, kadını yatağına çağırdığı zaman itaatini terk etmesi ve itaat etmesi gereken diğer hususlardan vazgeçmesi için onu alıkoymak üzere dövmekle emredilmektedir.

Bu iki yön de bozulduğunda, bunun anlamı “onlara sözlerinizde hecr edin” yani “onlarla konuştuğunuzda sözünüzü onlara sertlikle yöneltin” olursa; eğer anlam bu ise, “hecr” fiilinin nüşûz eden kadınların zamirine, yani { onları terk edin } sözündeki “onları” zamirine işletilmesinin bir yönü yoktur. Çünkü bu anlam kastedildiğinde fiil geçişli olmaz. “Filan kişi konuşmasında hecr etti” denir; “filan kişi filanı hecr etti” denmez.

Bütün bu anlamlarda zikrettiğimiz bozukluklar bulunduğuna göre, bu konuda doğruya en yakın görüş, { onları terk edin } sözünün anlamının, Arapların sahibinin deveyi tarif ettiğimiz şekilde iple bağlaması hakkında “onu hecr etti” demelerine göre, hicar ile bağlama anlamına yöneltilmesidir. Buna göre sözün te’vili şöyle olur: Nüşûzundan korktuğunuz kadınlara, size karşı nüşûzları konusunda öğüt verin. Eğer öğüt alırlarsa, onların aleyhine bir yolunuz yoktur. Eğer nüşûzlarından dönmeyi kabul etmezlerse, onları yataklarında sağlam bir bağla bağlayın. Yani uzandıkları ve kocalarıyla birlikte oldukları evlerinde ve odalarında.

Nitekim: Abbas b. Ebi Talib bana rivayet etti, dedi ki: Yahya b. Ebi Bükeyr bize rivayet etti, Şibl’den, dedi ki: Ebu Kaz‘a’nın Amr b. Dinar’dan, onun Hakim b. Muaviye’den, onun da babasından rivayet ettiğini işittim: O, Peygamber’e geldi ve dedi ki: Birimizin eşi üzerindeki hakkı nedir? Peygamber dedi ki: “Onu yedirir ve giydirirsin; yüze vurmazsın, çirkin söz söylemezsin ve ancak ev içinde terk edersin.”

Hasan b. Arafe bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, Şu‘be b. Haccac’dan, o da Ebu Kaz‘a’dan, o da Hakim b. Muaviye’den, o da babasından, Peygamber’den bunun benzerini rivayet etti.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Hibban b. Musa bize rivayet etti, dedi ki: İbn Mübarek bize rivayet etti, dedi ki: Behz b. Hakim bize haber verdi, dedesinden: Dedi ki: Ey Allah’ın Resulü, kadınlarımız konusunda ne yapalım, neyi bırakalım? Dedi ki: “O senin tarlanındır; tarlana dilediğin yerden gel. Ancak yüze vurma, çirkin söz söyleme, onu ancak ev içinde terk et. Yediğinde yedir, giydiğinde giydir. Birbirinize bu kadar yakın olmuşken, ona helal olan dışında nasıl olur?”

Bu konuda bizim söylediğimiz te’vile benzer şekilde tefsir ehlinden bir grup da görüş belirtmiştir.

Bunu söyleyenlerin zikri: Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Amr b. Avn bize rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize haber verdi, Hasan’dan: Dedi ki: Kadın kocasına karşı nüşûz ettiğinde, erkek ona diliyle öğüt versin. Kabul ederse ne âlâ; yoksa ona yaralayıcı olmayan bir şekilde vursun. Kadın dönerse ne âlâ; dönmezse, ondan bir bedel alıp onu serbest bırakması ona helal olur.

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Cerir bize rivayet etti, Hasan b. Ubeydullah’tan, o da Ebu’d-Duha’dan, o da İbn Abbas’tan şu söz hakkında: { Onları yataklarda terk edin ve onları dövün }. Dedi ki: Ona bunu yapar ve yataklar konusunda kendisine itaat edinceye kadar onu döver. Yatak konusunda itaat ettiğinde, onunla aynı yatakta bulunduğunda erkeğin onun aleyhine bir yolu yoktur.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Hibban bize rivayet etti, dedi ki: İbn Mübarek bize rivayet etti, dedi ki: Yahya b. Bişr bize haber verdi; o da İkrime’yi şu söz hakkında şöyle derken işitmiş: { Onları yataklarda terk edin ve onları dövün } yaralayıcı olmayan bir dövme. Dedi ki: Resulullah şöyle buyurdu: “Size iyilikte isyan ettiklerinde onları yaralayıcı olmayan bir dövme ile dövün.”

Ebu Cafer dedi ki: Sözlerini zikrettiğimiz bu kişilerin hepsi, terk için dövmenin dışında bir anlam zorunlu kılmamışlardır. Terk etmeyi de, dövülen kadının dövme esnasında içinde bulunduğu hallerden bir hal olarak değerlendirmişlerdir. Ayrıca İkrime’nin Peygamber’den rivayet ettiği haber de buna delalet eder. Çünkü Peygamber, kadınlar iyi ve meşru işlerde kocalarına isyan ettiklerinde onların dövülmesini emretmiş; anlattığımız sebepten dolayı kocalara onları ayrıca terk etmelerini emretmemiştir.

Eğer biri, İkrime’nin Peygamber’den rivayet ettiği haberin te’vili hakkında bizim söylediğimizin böyle olmadığını zanneder ve “Peygamber’in, kadın iyi ve meşru işlerde kocasına isyan ettiğinde erkeğe eşini terk etmeyi emretmeyip, terk etmeden önce onu dövmesini emretmesi, eğer bizim söylediğimiz gibi terk anlamının açıkladığımız şey olduğuna delil olsaydı, o zaman Allah’ın, kadın nüşûz ettiğinde kocasına ona öğüt vermesini emretmesinin de bir anlamı kalmaması gerekirdi; çünkü İkrime’nin Peygamber’den rivayet ettiği haberde öğütten söz edilmemiştir” derse; iş onun sandığının aksinedir. Çünkü Peygamber’in “size iyilikte isyan ettiklerinde” sözü, erkeğe eşini ancak nüşûzundan dolayı ona öğüt verdikten sonra dövmesinin mubah kılındığına açık bir delildir. Çünkü kadın, erkeğin kendisine daha önce bir emir veya Allah’ın emrettiği şekilde iyilikle bir öğüdü olmadıkça ona isyan etmiş olmaz.

Yüce Allah’ın şu sözünün te’vili hakkında: { Onları dövün }.

Yüce olan bununla şunu kastetmektedir: Ey erkekler, kadınlara nüşûzlarında öğüt verin. Eğer size karşı üzerlerine gerekli olana dönmeyi kabul etmezlerse, onları evlerinde sıkıca bağlayın ve üzerinizdeki haklarınız konusunda kendilerine gerekli olan Allah’a itaat görevine dönmeleri için onları dövün.

Tefsir ehli şöyle demiştir: Allah’ın, nüşûz eden kadının kocasına mubah kıldığı dövmenin niteliği, yaralayıcı olmayan dövmedir.

Bunu söyleyenlerin zikri: İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Hakkam bize rivayet etti, Amr’dan, o da Atâ’dan, o da Said b. Cübeyr’den: { Onları dövün } dedi ki: Yaralayıcı olmayan bir dövme.

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Yahya b. Vazıh bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Hamza bize haber verdi, Atâ b. Saib’den, o da Said b. Cübeyr’den bunun benzerini rivayet etti.

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Cerir bize rivayet etti, Muğire’den, o da Şa‘bî’den: Dedi ki: Dövme, yaralayıcı olmayan dövmedir.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Hibban b. Musa bize rivayet etti, dedi ki: İbn Mübarek bize rivayet etti, dedi ki: Şerik bize haber verdi, Atâ b. Saib’den, o da Said b. Cübeyr’den, o da İbn Abbas’tan: { Onları dövün } dedi ki: Yaralayıcı olmayan bir dövme.

Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye bana rivayet etti, Ali b. Ebi Talha’dan, o da İbn Abbas’tan: { Onları yataklarda terk edin } ve { onları dövün } hakkında dedi ki: Onu yatakta terk edersin. Eğer yönelirse ne âlâ; yoksa Allah sana onu yaralayıcı olmayan bir dövme ile dövme izni vermiştir. Ona bir kemik kırmazsın. Eğer yönelirse ne âlâ; yoksa ondan fidye alman sana helal olur.

Hasen b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Ma‘mer bize haber verdi, Hasan ve Katade’den şu söz hakkında: { Onları dövün } dediler ki: Yaralayıcı olmayan bir dövme.

Yine bununla ilgili olarak Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: İbn Cüreyc bize haber verdi, dedi ki: Atâ’ya { Onları dövün } hakkında sordum. Dedi ki: Yaralayıcı olmayan bir dövme.

Bişr b. Muaz bize rivayet etti, dedi ki: Yezid b. Zürey‘ bize rivayet etti, dedi ki: Said, Katade’den rivayet etti: { Onları yataklarda terk edin ve onları dövün }. Dedi ki: Onu yatakta terk edersin. Eğer sana karşı direnir ve kabul etmezse, onu yaralayıcı olmayan, yani iz bırakmayan bir dövme ile döv.

Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: İbn Uyeyne bize rivayet etti, İbn Cüreyc’den, o da Atâ’dan: Dedi ki: İbn Abbas’a “Yaralayıcı olmayan dövme nedir?” diye sordum. Dedi ki: Misvak ve benzeri bir şeyle vurmasıdır.

İbrahim b. Said el-Cevherî bize rivayet etti, dedi ki: İbn Uyeyne bize rivayet etti, İbn Cüreyc’den, o da Atâ’dan: Dedi ki: İbn Abbas’a “Yaralayıcı olmayan dövme nedir?” diye sordum. Dedi ki: Misvak ve benzeriyle.

Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Hibban b. Musa bize rivayet etti, dedi ki: İbn Mübarek bize haber verdi, dedi ki: İbn Uyeyne bize haber verdi, İbn Cüreyc’den, o da Atâ’dan: Dedi ki: Resulullah hutbesinde “yaralayıcı olmayan bir dövme” buyurdu. Dedi ki: Misvak ve benzeriyle.

Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bana rivayet etti, dedi ki: Resulullah şöyle buyurdu: “Kadınları ancak yataklarda terk edin ve onları yaralayıcı olmayan bir dövme ile dövün.” Yani etkisi kalmayan.

İbn Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize rivayet etti, İsrail’den, o da Cabir’den, o da Atâ’dan: { Onları dövün } dedi ki: Yaralayıcı olmayan bir dövme.

Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Hibban bize haber verdi, dedi ki: İbn Mübarek bize haber verdi, dedi ki: Yahya b. Bişr, İkrime’den bunun benzerini rivayet etti.

Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Ahmed b. Mufaddal bize rivayet etti, dedi ki: Esbat, Süddî’den rivayet etti: { Onları dövün } dedi ki: Eğer terk etme aşamasında dönüp kabul ederse ne âlâ; yoksa onu yaralayıcı olmayan bir dövme ile döver.

İbn Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize rivayet etti, Musa b. Ubeyde’den, o da Muhammed b. Ka‘b’dan: Dedi ki: Vazgeçtiğini görünceye kadar yatağını terk edersin. Eğer vazgeçmezse onu yaralayıcı olmayan bir dövme ile döver.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Amr b. Avn bize rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize rivayet etti, Yunus’tan, o da Hasan’dan: { Onları dövün } dedi ki: Yaralayıcı olmayan bir dövme.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Hibban bize rivayet etti, dedi ki: İbn Mübarek bize rivayet etti, dedi ki: Abdülvaris b. Said bize haber verdi, bir adamdan, o da Hasan’dan: Dedi ki: Yaralayıcı olmayan, etkisi kalmayan bir dövme.

Yüce Allah’ın şu sözünün te’vili hakkında: { Eğer size itaat ederlerse, artık onların aleyhine bir yol aramayın }.

Yüce olan bununla şunu kastetmektedir: Ey insanlar, nüşûzundan korktuğunuz kadınlarınız, onlara öğüt verdiğinizde size itaat ederlerse, onları yataklarda terk etmeyin. Eğer size itaat etmezlerse, onları yataklarda terk edin ve dövün. Eğer bundan sonra itaatinize döner ve üzerlerine vacip olana yönelirlerse, onlara eziyet etmek ve hoşlanmayacakları şeyi yapmak için bir yol aramayın. Bahanelerle onların bedenleri ve malları hakkında size helal olmayan şeye ulaşmak için bir yol aramayın.

Bu, birinizin kendisine itaat eden eşine “Sen beni sevmiyorsun, bana kin duyuyorsun” deyip bu sebeple onu dövmesi veya ona eziyet etmesi gibidir. Allah erkeklere şöyle buyurmuştur: { Eğer size itaat ederlerse } yani size karşı içlerinde hoşnutsuzluk bulunsa bile, onların aleyhine suç uydurmayın ve onlara sevginizi yüklemeyin. Çünkü bu onların elinde değildir. Bu sebeple onları dövmeyin ve onlara eziyet etmeyin.

{ Aramayın } sözünün anlamı, istemeyin ve talep etmeyin demektir. Nitekim “kaybolan şeyi aradım” denilir. Ölümü anlatan şairin şu sözü de bundandır:

O seni aradı, sen onu aramıyordun, nihayet onu buldun;
Sanki dün onunla buluşmak üzere sözleşmiş gibiydin.

Yani “o seni talep etti, sen ise onu talep etmiyordun” anlamındadır.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer şekilde tefsir ehli de görüş belirtmiştir.

Bunu söyleyenlerin zikri: Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye b. Salih bana rivayet etti, Ali b. Ebi Talha’dan, o da İbn Abbas’tan şu söz hakkında: { Eğer size itaat ederlerse, artık onların aleyhine bir yol aramayın }. Dedi ki: Sana itaat ederse, onun aleyhine bahaneler uydurma.

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Cerir bize rivayet etti, Hasan b. Ubeydullah’tan, o da Ebu’d-Duha’dan, o da İbn Abbas’tan: Dedi ki: Kadın ona itaat ettiğinde ve onunla aynı yatakta bulunduğunda, erkeğin onun aleyhine bir yolu yoktur.

Hasen b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: İbn Cüreyc bize haber verdi, şu söz hakkında: { Onların aleyhine bir yol aramayın }. Dedi ki: Bahaneler.

Ve Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Sevrî, { Eğer size itaat ederlerse } sözü hakkında şöyle dedi: Kadın ondan hoşlanmadığı hâlde yatağa gelirse.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: Ya‘lâ, Süfyan’dan rivayet etti: Kadın bunu yaptığında, erkek ona kendisini sevmesini yüklemez; çünkü kadının kalbi kendi elinde değildir.

Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti, dedi ki: Şibl bize rivayet etti, İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den: Dedi ki: Kadın ona itaat eder ve onunla aynı yatakta bulunursa, Allah şöyle buyurur: { Eğer size itaat ederlerse, artık onların aleyhine bir yol aramayın }.

Bişr b. Muaz bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Said, Katade’den rivayet etti: { Eğer size itaat ederlerse, artık onların aleyhine bir yol aramayın }. Dedi ki: Eğer sana itaat ederse, onun aleyhine bahaneler arama.

Yüce Allah’ın şu sözünün te’vili hakkında: { Şüphesiz Allah yücedir, büyüktür }.

Yani Allah her şeyin üzerinde yücelik sahibidir. Ey insanlar, eşleriniz Allah’ın sizin için onlar üzerine gerekli kıldığı haklarda size itaat ettiklerinde, ellerinizin onların ellerinden üstün olmasına dayanarak onların aleyhine bir yol aramayın. Çünkü Allah sizden ve her şeyden daha yücedir; sizin üzerinizde de onların üzerinde de en yüce O’dur. Sizden ve her şeyden daha büyüktür. Siz O’nun elinde ve kudretindesiniz.

O hâlde Allah’tan sakının; kadınlar size itaat ettikleri hâlde onlara zulmetmekten ve onların aleyhine bir yol aramaktan kaçının. Çünkü Rabbiniz, onlar adına sizden intikam alır; O sizden ve her şeyden daha yüce, sizden ve her şeyden daha büyüktür.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 33

Ana-babanın ve akrabaların bıraktıklarından her biri için mirasçılar kıldık. Sözleşme yaptıklarınıza da paylarını verin. Şüphesiz Allah her şeye şahittir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve li kullin (ve herkes için) cealnâ (kıldık) mevâliye (varisler) mimmâ (şeyden ki) terake (bıraktı) el-vâlidân (anne-baba) vel-akrabûn (ve yakınlar) vellezîne (ve o kimseler ki) akadet (bağladılar) eymânukum (sağ elleriniz) fe âtûhum (verin onlara) nasîbehum (paylarını) innallâhe (şüphesiz Allah) kâne (olmuştur) alâ kulli şey’in (her şeye) şehîdâ (şahit)

Mukatil Tefsiri
“Her biri için mirasçılar kıldık” yani baba tarafından akrabalar ve yakınlar mirasçı kılındı. “Sözleşme yaptıklarınıza da paylarını verin” yani önceden yapılan dostluk ve antlaşmalar gereği mirastan pay verilirdi. “Şüphesiz Allah her şeye şahittir” yani verip vermediğinize Allah şahittir. Daha sonra bu hüküm “Akrabalar birbirine daha yakındır” (Ahzâb 6) ayeti ile neshedildi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 32

Allah’ın bazınızı bazınıza üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin. Erkekler için kazandıklarından bir pay vardır, kadınlar için de kazandıklarından bir pay vardır. Allah’tan lütfunu isteyin. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lâ (ve sakın) tetemennev (temenni etmeyin) mâ (şeyi ki) faddale (üstün kıldı) llâhu (Allah) bihî (onunla) ba’dakum (bazınızı) alâ ba’din (bazınıza) li’r-ricâli (erkekler için) nasîbun (bir pay vardır) mimmâ (şeyden ki) iktesebû (kazandılar) ve li’n-nisâi (ve kadınlar için) nasîbun (bir pay vardır) mimmâ (şeyden ki) iktesebne (kazandılar) ves’elû (ve isteyin) llâhe (Allah’tan) min fadlih (lütfundan) innallâhe (şüphesiz Allah) kâne (olmuştur) bi kulli şey’in (her şeyi) alîmâ (bilen)

Mukatil Tefsiri
Bu ayet, “Erkeğe iki dişinin payı vardır” (Nisâ 11) ayeti inince kadınların: “Biz daha muhtacız, neden payımız daha az?” demeleri üzerine indirilmiştir. “Allah’ın bazınızı bazınıza üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin” yani mirasta erkeklerin kadınlara üstün kılınmasını arzu etmeyin. “Erkekler için kazandıklarından bir pay vardır” yani günah bakımından her biri kendi kazandığından sorumludur. “Kadınlar için de kazandıklarından bir pay vardır” yani onlar da kendi kazançlarından sorumludur. “Allah’tan lütfunu isteyin” yani hem erkekler hem kadınlar Allah’tan fazlını istesin. “Şüphesiz Allah her şeyi bilendir” yani miras taksimini de en iyi bilendir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 31

Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İn (eğer) tectenibû (kaçınırsanız) kebâire (büyük günahlardan) mâ (şeylerden) tunhevne (yasaklandığınız) عنه (ondan) nukaffir (örteriz) ankum (sizden) seyyiâtikum (kötülüklerinizi) ve nudhilkum (ve sizi sokarız) mudhalen (bir girişe) kerîmâ (şerefli)

Mukatil Tefsiri
“Büyük günahlardan kaçınırsanız” yani bu sûrenin başından buraya kadar yasaklanan büyük günahlardan uzak durursanız, “küçük günahlarınızı örteriz” yani bu büyük günahlar dışında kalan günahlarınızı bağışlarız, “ve sizi şerefli bir yere sokarız” yani güzel bir yere, cennete.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 30

Kim bunu düşmanlık ve zulüm ile yaparsa, onu ateşe sokacağız. Bu Allah için kolaydır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve men (ve kim) yef’al (yaparsa) zâlike (bunu) udvânen (haddi aşarak) ve zulmen (zulümle) fe sevfe (yakında) nuslîhi (onu sokacağız) nâran (ateşe) ve kâne (ve olmuştur) zâlike (bu) alellâhi (Allah’a göre) yesîrâ (kolay)

Mukatil Tefsiri
“Kim bunu yaparsa” yani hem kan dökme hem mal yeme hususunda, “düşmanlık ve zulüm ile” yani haksız yere ve kardeşine zulmederek, “onu ateşe sokacağız.” “Bu Allah için kolaydır” yani onu azaplandırmak Allah’a kolaydır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 29

Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin; ancak karşılıklı rızaya dayanan bir ticaret olması müstesna. Kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı merhametlidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yâ (ey) eyyuhallezîne (iman edenler) âmenû (iman ettiniz) lâ (sakın) te’kulû (yemeyin) emvâlekum (mallarınızı) beynekum (aranızda) bi’l-bâtıli (haksızlıkla) illâ (ancak) en (ki) tekûne (olursa) ticâreten (bir ticaret) an (karşılıklı) terâdin (rızaya dayalı) minkum (sizden) ve lâ (ve sakın) taktulû (öldürmeyin) enfusekum (kendinizi) innallâhe (şüphesiz Allah) kâne (olmuştur) bikum (size karşı) rahîmâ (merhametli)

Mukatil Tefsiri
“Malları aranızda batıl yollarla yemeyin” yani hak olmaksızın yemeyin; bir kimsenin kardeşinin hakkını inkâr etmesi veya yeminle onu alması gibi. “Ancak karşılıklı rızaya dayanan ticaret olması müstesna” yani ticaret yoluyla, karşılıklı rıza ile alınan fazlalık helâldir. “Kendinizi öldürmeyin” yani birbirinizi öldürmeyin; çünkü hepiniz aynı dinin mensuplarısınız. “Şüphesiz Allah size karşı merhametlidir” yani bu yasakları koyması size olan merhametindendir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 28

Allah sizden yükü hafifletmek ister. İnsan zayıf yaratılmıştır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yurîdu (ister) llâhu (Allah) en (ki) yuhafife (hafifletmek) ankum (sizden) ve hulika (yaratıldı) el-insânu (insan) da’îfâ (zayıf)

Mukatil Tefsiri
“Allah sizden yükü hafifletmek ister” yani hür kadınla evlenmeye gücü yetmeyene cariyeyle evlenme ruhsatı vermesi gibi. “İnsan zayıf yaratılmıştır” yani nikâhsız kalmaya sabredemez ve bundan uzak durmakta zorlanır. Bu sebeple zina etmesinler diye cariyelerle evlenmeleri helâl kılınmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 27

Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister; şehvetlere uyanlar ise sizin büyük bir sapmayla sapmanızı isterler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vallâhu (ve Allah) yurîdu (ister) en (ki) yetûbe (tevbenizi kabul etsin) aleykum (sizin üzerinize) ve yurîdu (ve ister) ellezîne (o kimseler ki) yettebiûne (uyarlar) eş-şehavât (şehvetlere) en (ki) temîlû (sapmanız) meylen (bir sapma ile) azîmâ (büyük)

Mukatil Tefsiri
“Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister.” “Şehvetlere uyanlar” yani zina peşinde olanlar; burada Yahudiler kastedilmiştir. Onlar baba tarafından yeğenle evlenmenin helâl olduğunu iddia ediyorlardı. “Sizin büyük bir sapmayla sapmanızı isterler” yani haktan büyük bir sapma ile ayrılmanızı isterler.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 26

Allah size açıklamak, sizden öncekilerin yollarını size göstermek ve tevbenizi kabul etmek ister. Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yurîdu (ister) llâhu (Allah) li yubeyyine (açıklamak) lekum (size) ve yehdiyekum (ve sizi yönlendirmek) sünen (yollarına) ellezîne (o kimselerin ki) min kablikum (sizden öncekiler) ve yetûbe (ve tevbenizi kabul etmek) aleykum (üzerinize) vallâhu (ve Allah) alîmun (bilen) hakîm (hikmet sahibi)

Mukatil Tefsiri
“Allah size açıklamak ister” yani hükümleri size açıkça bildirmek ister. “Ve sizden öncekilerin yollarını size göstermek ister” yani sizden önceki müminlerin doğru şeriatlarını; nesep ve sıhriyetle haram kılınanları. “Ve tevbenizi kabul etmek ister” yani haram kılınmadan önce yaptıklarınızı bağışlamak ister. “Allah bilendir, hikmet sahibidir.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 25

Sizden kim hür mümin kadınlarla evlenmeye güç yetiremezse, sahip olduğunuz mümin cariyelerden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Hepiniz birbirinizdensiniz. Onları sahiplerinin izniyle nikâhlayın ve mehirlerini örfe uygun olarak verin; iffetli olsunlar, zina eden veya gizli dost tutan olmasınlar. Evli olduklarında fuhuş yaparlarsa, hür kadınlara verilen cezanın yarısı onlara uygulanır. Bu, içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve men (ve kim) lem (değilse) yesteti’ (gücü yetmezse) minkum (sizden) tavlen (imkân) en (ki) yenkih (evlensin) el-muhsanâti (özgür iffetli kadınlarla) el-mu’minâti (mümin) fe min (o zaman) mâ (olanlardan) meleket (sahip olduğu) eymânukum (sağ elleriniz) min feteyâtikum (cariyelerinizden) el-mu’minât (mümin olanlar) vallâhu (ve Allah) a’lemu (daha iyi bilir) bi îmânikum (imanınızı) ba’dukum (birbiriniz) min ba’din (birindendir) fenkihûhunne (onlarla evlenin) bi izni (izniyle) ehlihinne (sahiplerinin) ve âtûhunne (verin onlara) ucûrahunne (ücretlerini) bi’l-ma’rûf (uygun şekilde) muhsanâtin (iffetli olarak) gayra (olmaksızın) müsâfihâtin (zina edenler) ve lâ (ve değil) müttehizâti (edinenler) ahdân (gizli dostlar) fe izâ (ne zaman ki) uhsinne (evlendirilirlerse) fe in (eğer) eteyne (yaparlarsa) bi fâhişetin (bir çirkinlik) fe aleyhinne (onlara vardır) nısfu (yarısı) mâ (şeyin) ale’l-muhsanât (özgür kadınlara) minel azâb (azaptan) zâlike (bu) li men (kim için) haşiye (korkarsa) el-anete (zorluktan) minkum (sizden) ve en (ve eğer) tasbirû (sabrederseniz) hayrun (daha hayırlıdır) lekum (sizin için) vallâhu (ve Allah) gafûrun (bağışlayan) rahîm (merhametli)

Mukatil Tefsiri
Resûlullah bu ayet indikten sonra mut‘ayı birkaç kez yasakladı. Allah şöyle buyurur: “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan kaçının” (Haşr 7). “Sizden kim hür mümin kadınlarla evlenmeye güç yetiremezse” yani mal bakımından genişlik bulamazsa, “mümin cariyelerden evlensin” yani sahip olunan cariyelerden. “Allah sizin imanınızı daha iyi bilir” yani hakikatte kimin imanlı olduğunu en iyi Allah bilir. “Kiminiz kiminizdensiniz” yani birbirinizdensiniz; biri diğerinin cariyesiyle evlenebilir. “Onları sahiplerinin izniyle nikâhlayın” yani cariyeleri efendilerinin izniyle evlendirin. “Ve mehirlerini örfe uygun olarak verin.” “İffetli olsunlar, zina eden olmasınlar” yani açık zina yapmasınlar, “ve gizli dost tutan olmasınlar” yani gizlice zina ettikleri erkekler olmasın. “Evli olduklarında” yani İslâm’a girdiklerinde, “fuhuş yaparlarsa” yani zina ederlerse, “onlara hür kadınlara verilen cezanın yarısı vardır” yani elli değnek; bu, hür kadının cezasının yarısıdır. “Bu, içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir” yani zina korkusu olanlar için cariyeyle evlenme ruhsatı vardır. “Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır” yani cariye ile evlenmeyip sabretmek daha faziletlidir. “Allah bağışlayandır, merhamet edendir.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 24

Evli kadınlar da size haram kılındı; ancak sahip olduğunuz cariyeler müstesna. Bu, Allah’ın üzerinize yazdığı bir hükümdür. Bunların dışında kalanlar size helal kılındı; mallarınızla iffetli olmak ve zina etmemek şartıyla onları istemeniz için. Onlardan yararlandığınızda, mehirlerini bir hak olarak verin. Belirlenen mehirden sonra karşılıklı rıza ile anlaştığınız şeyde size bir günah yoktur. Şüphesiz Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vel-muhsanâtü (ve evli kadınlar) mine’n-nisâi (kadınlardan) illâ (ancak) mâ (olanlar) meleket (sahip olduğu) eymânukum (sağ elleriniz) kitâballâhi (Allah’ın hükmü olarak) aleykum (üzerinize) ve uhille (helal kılındı) lekum (size) mâ (şeyler) verâe (dışında) zâlikum (bunların) en (ki) tebteğû (aramanız) bi emvâlikum (mallarınızla) muhsinîne (iffetli olarak) gayra (olmaksızın) müsâfihîn (zina edenler) fe mâ (artık ne) istemta’tum (yararlandığınız) bihî (onlardan) minhunne (onlardan) fe âtûhunne (verin onlara) ucûrahunne (ücretlerini) ferîdatan (farz olarak) ve lâ (ve yoktur) cunâha (günah) aleykum (size) fîmâ (şeyde ki) terâdeytum (karşılıklı razı olduğunuz) bihî (onunla) min ba’di (sonra) el-ferîdati (farzdan) innallâhe (şüphesiz Allah) kâne (olmuştur) alîmen (bilen) hakîmâ (hikmet sahibi)

Mukatil Tefsiri
Evli kadınlar da haramdır; yani nesep ve sıhriyetle haram kılınanların dışında kalan evli kadınların nikâhı da haramdır. Sonra bundan istisna yaptı ve dedi ki: ancak sağ ellerinizin sahip olduğu; yani cariyeler. Allah’ın size yazdığı hüküm budur; yani sizin için farz kıldığı hüküm. Ve bunun ötesi size helal kılındı; yani dörtten sonrası değil, bunların dışındaki kadınlar. Mallarınızla istemeniz için; yani mehir vererek, iffetli olarak, onların namuslarını koruyarak, açık zina yapmaksızın. Sonra mut‘ayı zikretti ve dedi ki: onlardan yararlandığınız kadınlara; yani belirli bir süreye kadar, onların mehirlerini verin; bu bir farzdır. Belirlenen mehirden sonra karşılıklı rıza ile anlaştığınız şeyde size günah yoktur; yani ilk belirlemeden sonra mehri artırmanızda veya süreyi uzatmanızda size bir sakınca yoktur. Şüphesiz Allah yarattıklarını bilendir, işinde hikmet sahibidir. Bu hüküm, talak ayeti ve miras ayeti ile neshedilmiştir.

Taberi Tefsiri
Yüce olan bununla şunu kastetmektedir: Evli kadınlar size haram kılındı; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna.

Tefsir ehli, Allah’ın bu ayette kastettiği “muhsan kadınlar” konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Bunlar, esir alınmış olanlar hariç, kocalı kadınlardır. “Sağ elin sahip olduğu” ise, esir alınma sebebiyle kendileriyle kocaları arasına ayrılık girmiş olan esir kadınlardır. Bunlar, savaş hâlindeki kocalarından bir boşama olmaksızın, sağ el mülkiyetiyle kimin mülküne geçmişlerse ona helal olurlar.

Bunu söyleyenlerin zikri: Muhammed b. Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrahman bize rivayet etti, dedi ki: İsrail bize rivayet etti, Ebu Husayn’dan, o da Said b. Cübeyr’den, o da İbn Abbas’tan: Dedi ki: Kocası olan her kadına yaklaşmak zinadır; ancak esir aldığın kadın hariç.

Ebu Küreyb bize rivayet etti, dedi ki: İbn Atiyye bize rivayet etti, dedi ki: İsrail bize rivayet etti, Ebu Husayn’dan, o da Said b. Cübeyr’den, o da İbn Abbas’tan bunun benzerini rivayet etti.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye bana rivayet etti, Ali b. Ebi Talha’dan, o da İbn Abbas’tan şu söz hakkında: { Evli kadınlar da size haram kılındı; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna }. Dedi ki: Kocası olan her kadın sana haramdır. Ancak mülküne aldığın ve savaş diyarında kocası bulunan cariye bunun dışındadır. Onun rahminin temiz olduğu anlaşıldığında sana helal olur.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Amr b. Avn bize rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize haber verdi, Halid’den, o da Ebu Kılabe’den şu söz hakkında: { Evli kadınlar da size haram kılındı; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna }. Dedi ki: Esir aldığınız kadınlardır. Bir kadını esir aldığında, kendi kavmi içinde kocası olsa bile, onunla ilişkiye girmende sakınca yoktur.

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd şu söz hakkında dedi ki: { Evli kadınlar da size haram kılındı; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna }. Dedi ki: Kocası bulunan her evli kadın haramdır. Ancak esirlerden sağ elinin sahip olduğu kadın, evli ve kocası bulunsa bile, bu sebeple sana haram olmaz. Dedi ki: Babam da böyle söylerdi.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Utbe b. Said el-Hımsî bize rivayet etti, dedi ki: Said bize rivayet etti, Mekhul’den şu söz hakkında: { Evli kadınlar da size haram kılındı; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna }. Dedi ki: Esir kadınlardır.

Bu görüşü söyleyenler, bu ayetin Evtas’ta esir alınan kadınlar hakkında indiğine dair rivayet edilen haberleri delil getirmiştir.

Bu konudaki rivayetin zikri: Bişr b. Muaz bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Said bize rivayet etti, Katade’den, o da Ebu’l-Halil’den, o da Ebu Alkame el-Haşimî’den, o da Ebu Said el-Hudrî’den: Allah’ın Peygamberi Huneyn günü Evtas’a bir ordu gönderdi. Onlar düşmanla karşılaştılar ve kocaları müşriklerden olan esir kadınlar elde ettiler. Müslümanlar, onların yanına gitmekten günah işlemiş olmaktan çekiniyorlardı. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: { Evli kadınlar da size haram kılındı; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna } yani iddetleri sona erdiğinde onlar size helaldir.

Muhammed b. Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Abdü’l-A‘lâ bize rivayet etti, dedi ki: Said bize rivayet etti, Katade’den, o da Salih Ebu’l-Halil’den: Ebu Alkame el-Haşimî’nin rivayet ettiğine göre, Ebu Said el-Hudrî şöyle demiştir: Allah’ın Peygamberi Huneyn günü bir birlik gönderdi. Evtas günü Arap kabilelerinden bir kabileye ulaştılar, onları bozguna uğrattılar ve onlardan esir kadınlar elde ettiler. Resulullah’ın ashabından bazı kimseler, kocaları sebebiyle onların yanına gitmekten günah işlemiş olmaktan çekiniyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah şu ayeti indirdi: { Kadınlardan evli olanlar da haramdır; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna }. Bunlar size helaldir.

Ali b. Said el-Kenanî bana rivayet etti, dedi ki: Abdürrahim b. Süleyman bize rivayet etti, Eş‘as b. Süvar’dan, o da Osman el-Bettî’den, o da Ebu’l-Halil’den, o da Ebu Said el-Hudrî’den: Dedi ki: Resulullah Evtas halkını esir aldığında biz dedik ki: Ey Allah’ın Resulü, soylarını ve kocalarını bildiğimiz kadınlara nasıl yaklaşırız? Dedi ki: Bunun üzerine şu ayet indi: { Kadınlardan evli olanlar da haramdır; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna }.

Hasen b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Sevrî bize haber verdi, Osman el-Bettî’den, o da Ebu’l-Halil’den, o da Ebu Said el-Hudrî’den: Dedi ki: Evtas esirlerinden kocaları bulunan kadınlar elde ettik. Kocaları olduğu hâlde onlara yaklaşmayı hoş görmedik. Peygamber’e sorduk. Bunun üzerine şu ayet indi: { Evli kadınlar da size haram kılındı; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna }. Bunun üzerine onların iffet yerlerini helal saydık.

Hasen b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Ma‘mer bize haber verdi, Katade’den, o da Ebu’l-Halil’den, o da Ebu Said’den: Dedi ki: Bu ayet Evtas günü indi. Müslümanlar, şirk üzere kocaları bulunan esir kadınlar elde etmişlerdi. Bunun üzerine şöyle buyurdu: { Evli kadınlar da size haram kılındı; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna }. Yani Allah’ın size ganimet olarak verdiği kadınlar hariç. Dedi ki: Bununla onların iffet yerlerini helal saydık.

Bu yerde “muhsan kadınlar” kocalı kadınlardır diyenlerden başkaları ise şöyle demiştir: Bunlar, kadınlardan kocası bulunan her kadındır; kocalarından başkasına haramdırlar. Ancak bir cariye olup efendisinden bir alıcı tarafından satın alınırsa, alıcısına helal olur. Efendisinin onu satması, kendisiyle kocası arasındaki nikâhı bozar.

Bunu söyleyenlerin zikri: Ebu’s-Saib Selm b. Cünade bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Muaviye bize rivayet etti, A‘meş’ten, o da İbrahim’den, o da Abdullah’tan şu söz hakkında: { Evli kadınlar da size haram kılındı; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna }. Dedi ki: Kocası olan her kadın sana haramdır; ancak onu satın alırsan veya sağ elinin sahip olduğu olursa müstesna.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Muhammed b. Cafer bize rivayet etti, Şu‘be’den, o da Muğire’den, o da İbrahim’den: Kendisine kocası olduğu hâlde satılan cariye hakkında soruldu. Dedi ki: Abdullah şöyle derdi: Onun satılması boşanmasıdır. Ve şu ayeti okurdu: { Evli kadınlar da size haram kılındı; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna }.

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Cerir bize rivayet etti, Muğire’den, o da İbrahim’den, o da Abdullah’tan şu söz hakkında: { Evli kadınlar da size haram kılındı; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna }. Dedi ki: Kocası olan her kadın sana haramdır; ancak malınla satın aldığın kadın müstesna. Ve şöyle derdi: Cariyenin satılması onun boşanmasıdır.

Hasen b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Ma‘mer bize haber verdi, Zührî’den, o da İbnü’l-Müseyyeb’den şu söz hakkında: { Kadınlardan evli olanlar }. Dedi ki: Bunlar kocası olan kadınlardır. Allah onlarla nikâhlanmayı haram kılmıştır; ancak sağ elinin sahip olduğu müstesna. Onun satılması boşanmasıdır.

Ma‘mer dedi ki: Hasan da bunun benzerini söyledi.

İbn Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Abdü’l-A‘lâ bize rivayet etti, dedi ki: Said bize rivayet etti, Katade’den, o da Hasan’dan şu söz hakkında: { Evli kadınlar da size haram kılındı; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna }. Dedi ki: Eğer onun kocası varsa, satılması boşanmasıdır.

İbn Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Abdü’l-A‘lâ bize rivayet etti, dedi ki: Said bize rivayet etti, Katade’den: Ubey b. Ka‘b, Cabir b. Abdullah ve Enes b. Malik şöyle dediler: Onun satılması boşanmasıdır.

İbn Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Abdü’l-A‘lâ bize rivayet etti, dedi ki: Said bize rivayet etti, Katade’den: Ubey b. Ka‘b, Cabir ve İbn Abbas şöyle dediler: Onun satılması boşanmasıdır.

Ebu Küreyb bize rivayet etti, dedi ki: Ömer b. Ubeyd bize rivayet etti, Muğire’den, o da İbrahim’den: Dedi ki: Abdullah şöyle dedi: Cariyenin satılması boşanmasıdır.

İbn Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrahman bize rivayet etti, dedi ki: Süfyan bize rivayet etti, Mansur, Muğire ve A‘meş’ten, onlar da İbrahim’den, o da Abdullah’tan: Dedi ki: Cariyenin satılması boşanmasıdır.

İbn Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Müemmil bize rivayet etti, dedi ki: Said bize rivayet etti, Hammad’dan, o da İbrahim’den, o da Abdullah’tan bunun benzerini rivayet etti.

İbnü’l-Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Muhammed b. Cafer bize rivayet etti, dedi ki: Şu‘be bize rivayet etti, Hammad’dan, o da İbrahim’den, o da Abdullah’tan bunun benzerini rivayet etti.

Yakub b. İbrahim bana rivayet etti, dedi ki: İbn Uleyye bize rivayet etti, Halid’den, o da İkrime’den, o da İbn Abbas’tan: Dedi ki: Cariyenin boşanması altıdır: Satılması boşanmasıdır, azat edilmesi boşanmasıdır, hibe edilmesi boşanmasıdır, ondan beri olunması boşanmasıdır, kocasının boşaması boşanmasıdır.

Ahmed b. Muğire el-Hımsî bana rivayet etti, dedi ki: Osman b. Said bize rivayet etti, İsa b. Ebi İshak’tan, o da Eş‘as’tan, o da Hasan’dan, o da Ubey b. Ka‘b’dan: O şöyle dedi: Cariyenin satılması boşanmasıdır.

İbn Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Abdü’l-A‘lâ bize rivayet etti, Avf’tan, o da Hasan’dan: Dedi ki: Cariyenin satılması boşanmasıdır; kocasının satılması da onun boşanmasıdır.

Humeyd b. Mes‘ade bize rivayet etti, dedi ki: Bişr b. Mufaddal bize rivayet etti, dedi ki: Halid bize rivayet etti, Ebu Kılabe’den: Dedi ki: Abdullah şöyle dedi: Onu satın alan, onun cinsel hakkına daha layıktır. Yani kocası bulunduğu hâlde satılan cariye hakkında.

Muhammed b. Abdü’l-A‘lâ bize rivayet etti, dedi ki: Mu‘temir bize rivayet etti, babasından, o da Hasan’dan: Dedi ki: Cariyenin boşanması satılmasıdır.

Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Süfyan b. Habib bize rivayet etti, dedi ki: Yunus bize rivayet etti, Hasan’dan: Ubey şöyle dedi: Onun satılması boşanmasıdır.

Ahmed bize rivayet etti, dedi ki: Süfyan bize rivayet etti, Halid’den, o da Ebu Kılabe’den, o da İbn Mesud’dan: Dedi ki: Kocası bulunan cariye satıldığında, efendisi onun cinsel hakkına daha layıktır.

Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Yezid b. Zürey‘ bize rivayet etti, dedi ki: Said bana rivayet etti, Katade’den, o da Ebu Ma‘şer’den, o da İbrahim’den: Dedi ki: Onun satılması boşanmasıdır. İbrahim’e denildi ki: Peki kocasının satılması? Dedi ki: Bu konuda bir şey söylemeyiz.

Başka bir grup şöyle demiştir: Buradaki “muhsan kadınlar”ın anlamı iffetli kadınlardır. Onlar şöyle dediler: Ayetin te’vili şudur: Kadınlardan iffetli olanlar da size haramdır; ancak nikâh, mehir, sünnet ve şahitlerle, birden dörde kadar sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna.

Bunu söyleyenlerin zikri: Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bana rivayet etti, Ebu Cafer’den, o da Ebu’l-Aliye’den: Dedi ki: Allah şöyle buyuruyor: Size helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder evlenin. Sonra nesep ve sıhriyet bakımından haram kıldıklarını haram kıldı. Sonra şöyle buyurdu: { Evli/iffetli kadınlar da size haram kılındı; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna }. Dedi ki: Böylece surenin başındaki dörde döndü ve şöyle buyurdu: Bunlar da haramdır; ancak mehir, sünnet ve şahitlerle müstesna.

Hasen b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Ma‘mer bize haber verdi, Eyyub’dan, o da İbn Sirin’den, o da Ubeyde’den: Dedi ki: Allah surenin başında sana dört kadını helal kıldı; dörtten sonra her muhsan kadınla nikâhı haram kıldı; ancak sağ elinin sahip olduğu müstesna.

Ma‘mer dedi ki: Bana İbn Tavus babasından haber verdi: { Ancak sağ elinin sahip olduğu } hakkında dedi ki: Sağ elinin sahip olduğu şeyden eşindir. Yani Allah zinayı haram kıldı; sağ elinin sahip olduğu dışında bir kadına yaklaşman sana helal değildir.

Ali b. Mesruk el-Kindî bana rivayet etti, dedi ki: Abdürrahim b. Süleyman bize rivayet etti, Hişam b. Hassan’dan, o da İbn Sirin’den: Dedi ki: Ubeyde’ye Yüce Allah’ın şu sözünü sordum: { Evli/iffetli kadınlar da size haram kılındı; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna }. Dedi ki: Dört.

Ali b. Said bana rivayet etti, dedi ki: Abdürrahim bize rivayet etti, Eş‘as b. Süvar’dan, o da İbn Sirin’den, o da Ubeyde’den, o da Ömer b. Hattab’dan bunun benzerini rivayet etti.

Ebu Küreyb bize rivayet etti, dedi ki: İbn Yeman bize rivayet etti, Eş‘as’tan, o da Cafer’den, o da Said b. Cübeyr’den şu söz hakkında: { Evli/iffetli kadınlar da size haram kılındı; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna }. Dedi ki: Dört kadındır; onlardan sonrası haramdır.

Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bize rivayet etti, İbn Cüreyc’den: Dedi ki: Atâ’ya bunu sordum. Dedi ki: Allah akrabalık sebebiyle haram olanları haram kıldı, sonra şöyle buyurdu: { Evli/iffetli kadınlar da size haram kılındı; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna }. Yani onlardan dördün üstünde olanları haram kıldı.

Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Ahmed b. Mufaddal bize rivayet etti, dedi ki: Esbat, Süddî’den rivayet etti: { Kadınlardan muhsan olanlar } dedi ki: Beşinci kadın, annelerin ve kız kardeşlerin haramlığı gibi haramdır.

Bu yerde “muhsan kadınlar” ile Müslümanlardan ve Kitap Ehlinden iffetli kadınların kastedildiğini söyleyenlerin zikri:

İshak b. İbrahim b. Habib b. Şehid bana rivayet etti, dedi ki: Attab b. Beşir bize rivayet etti, Hasif’ten, o da Mücahid’den, o da İbn Abbas’tan şu söz hakkında: “Muhsan kadınlar.” Dedi ki: Müslümanlardan veya Kitap Ehlinden iffetli ve akıllı kadın.

Ebu Küreyb bize rivayet etti, dedi ki: İbn İdris bize rivayet etti, bazı arkadaşlarından, onlar da Mücahid’den: { Evli/iffetli kadınlar da size haram kılındı; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna } dedi ki: İffetli kadınlar.

Başka bir grup şöyle demiştir: Buradaki muhsan kadınlar kocalı kadınlardır; ancak Allah’ın bu ayette onlardan haram kıldığı şey, onlarla zina etmektir. { Ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna } sözüyle de onları nikâh veya mülk yoluyla mubah kılmıştır.

Bunu söyleyenlerin zikri: Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Asım bize rivayet etti, İsa’dan, o da İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den, Yüce Allah’ın şu sözü hakkında: { Muhsan kadınlar }. Dedi ki: Zinayı yasakladı.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti, dedi ki: Şibl bize rivayet etti, İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den: { Kadınlardan muhsan olanlar } dedi ki: Zinayı, yani kadının iki kocayla nikâhlanmasını yasakladı.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye b. Salih bana rivayet etti, Ali b. Ebi Talha’dan, o da İbn Abbas’tan şu söz hakkında: { Evli kadınlar da size haram kılındı; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna }. Dedi ki: Kocası olan her kadın size haramdır; ancak delil ve mehirle nikâhlanan dört kadın müstesna.

Ahmed b. Osman bize rivayet etti, dedi ki: Vehb b. Cerir bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize rivayet etti, dedi ki: Nu‘man b. Raşid’i Zührî’den, onun da Said b. Müseyyeb’den rivayet ederken işittim: Kendisine kadınlardan muhsan olanlar soruldu. Dedi ki: Bunlar kocalı kadınlardır.

İbn Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrahman bize rivayet etti, dedi ki: Süfyan bize rivayet etti, Hammad’dan, o da İbrahim’den, o da Abdullah’tan: Dedi ki: { Evli kadınlar da size haram kılındı; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna } yani Müslümanlardan ve müşriklerden kocalı kadınlar. Ali ise: Müşriklerden kocalı kadınlar dedi.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Himmanî bize rivayet etti, dedi ki: Şerik bize rivayet etti, Salim’den, o da Said’den, o da İbn Abbas’tan şu söz hakkında: { Kadınlardan muhsan olanlar }. Dedi ki: Kocası olan her kadın size haramdır.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Himmanî bize rivayet etti, dedi ki: Şerik bize rivayet etti, Abdülkerim’den, o da Mekhul’den bunun benzerini rivayet etti.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Himmanî bize rivayet etti, dedi ki: Şerik bize rivayet etti, Salb b. Behram’dan, o da İbrahim’den bunun benzerini rivayet etti.

Muhammed b. Sa’d bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana rivayet etti, dedi ki: Amcam bana rivayet etti, dedi ki: Babam, babasından, o da İbn Abbas’tan şu söz hakkında rivayet etti: { Evli kadınlar da size haram kılındı; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna } … { Bunların dışında kalanlar size helal kılındı } ifadesine kadar. Dedi ki: Yani kadınlardan kocalı olanlar; onlarla nikâhlanmak helal değildir. Yani kadın ayartılmaz, ona vaatlerde bulunulmaz ki kocasına karşı nüşûz etsin. Her kadın ancak delil ve mehirle nikâhlanırsa, Allah’ın haram kıldığı muhsan kadınlardandır; { ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna } yani Allah’ın kadınlardan helal kıldığı şey. Bu da hür kadınlardan ikişer, üçer ve dörder olmak üzere helal kıldığıdır.

Başka bir grup şöyle demiştir: Bilakis bunlar Kitap Ehli kadınlarıdır.

Bunu söyleyenlerin zikri: İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Yahya b. Vazıh bize rivayet etti, dedi ki: İsa b. Ubeyd bize rivayet etti, Eyyub b. Ebi’l-Avca’dan, o da Ebu Miclez’den şu söz hakkında: { Evli/iffetli kadınlar da size haram kılındı; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna }. Dedi ki: Kitap Ehli kadınlarıdır.

Başka bir grup şöyle demiştir: Bilakis bunlar hür kadınlardır.

Bunu söyleyenlerin zikri: İbn Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Hammad b. Mes‘ade bana rivayet etti, dedi ki: Süleyman b. Ar‘ara bize rivayet etti, şu söz hakkında: { Kadınlardan muhsan olanlar }. Dedi ki: Hür kadınlardır.

Başka bir grup şöyle demiştir: Muhsan kadınlar, iffetli kadınlar ve kocalı kadınlardır. Bu iki sınıftan her biri ancak nikâh veya sağ el mülkiyeti ile helal olur.

Bunu söyleyenlerin zikri: Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Salih bize rivayet etti, dedi ki: Leys bana rivayet etti, dedi ki: Ukayl bana rivayet etti, İbn Şihab’dan. Kendisine Allah’ın şu sözü soruldu: { Evli/iffetli kadınlar da size haram kılındı; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna } ayet. Dedi ki: Bizce bu ayette, kocalı olan muhsan kadınların, kocaları varken nikâhlanması haram kılınmıştır. Muhsan kadınlar ise iffetli kadınlardır; onlar ancak nikâh veya sağ el mülkiyeti ile helal olurlar.

İhsan iki türlüdür: Evlenme yoluyla ihsan ve hür kadınlar ile cariyelerde iffet yoluyla ihsan. Allah bütün bunları, ancak nikâh veya sağ el mülkiyeti dışında haram kılmıştır.

Başka bir grup şöyle demiştir: Bu ayet, Resulullah’a hicret ederek gelen, fakat kocaları bulunan kadınlar hakkında inmiştir. Bazı Müslümanlar onlarla evleniyor, sonra kocaları da hicret ederek geliyordu. Bunun üzerine Müslümanlar bu kadınlarla evlenmekten men edildi.

Bunu söyleyenlerin zikri: Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bana rivayet etti, İbn Cüreyc’den, dedi ki: Habib b. Ebi Sabit bana Ebu Said el-Hudrî’den rivayet etti: Kadınlar bize gelirdi, sonra kocaları da hicret ederdi. Bunun üzerine onlarla evlenmemiz yasaklandı. Yani şu ayet kastedilmektedir: { Evli kadınlar da size haramdır; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna }.

İbn Abbas ve ondan başka bir grup, bu ayetin te’vilinin kendilerine kapalı geldiğini zikretmiştir.

Muhammed b. Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Muhammed b. Cafer bize rivayet etti, dedi ki: Şu‘be bize rivayet etti, Amr b. Mürre’den: Bir adam Said b. Cübeyr’e dedi ki: İbn Abbas’a şu ayet sorulduğunda onun hakkında hiçbir şey söylemediğini görmedin mi: { Evli kadınlar da size haramdır; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna }? Said dedi ki: O, bunu bilmiyordu.

Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrahman b. Yahya bize haber verdi, Mücahid’den: Dedi ki: Bana şu ayeti açıklayacak birini bilsem, ona ulaşmak için develerin ciğerlerini döverdim: { Evli kadınlar da size haramdır; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna } sözünden, { Onlardan faydalandığınız kadınlar } sözüne ve ayetin sonuna kadar.

Ebu Cafer dedi ki: “Muhsan kadınlar”, “muhsana” kelimesinin çoğuludur. Muhsana, iffet yeri kocası sebebiyle korunmuş olan kadındır. “Adam karısını ihsan etti” denilir; yani onu korudu. Kadın iffetli olduğunda da “hasunet” denilir. O, kadınlardan “hâsın”dır, yani iffetlidir. Accâc’ın şu sözü gibi:

Pürüzsüz, iffetli kadınlardan iffetli biri,
Eziyetten ve kirli işlere bulaşmaktan uzak.

Kadın iffetli olup iffet yerini kötülükten koruduğunda da “iffet yerini ihsan etti” denilir; o, muhsanadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { İmran kızı Meryem ki iffet yerini korumuştu } (Tahrim 12). Yani onu şüpheden korumuş ve kötülükten sakındırmıştı.

Şehirlerin ve köylerin kalelerine “husun” denilmesi de, onları isteyenlere ve halklarına karşı korudukları, arkalarında bulunanları düşmanlarından muhafaza ettikleri içindir. Bu sebeple zırha da “koruyucu zırh” denilir.

İhsanın aslı anlattığımız gibi engelleme ve koruma olduğuna göre, { kadınlardan muhsan olanlar } sözünün anlamının, “kadınlardan korunmuş olanlar size haramdır; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna” olduğu açıktır.

Bu anlam böyle olunca, ihsan bazen hürriyetle olur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli/hür kadınlar } (Maide 5). Bazen İslam ile olur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { İhsan edildiklerinde bir kötülük yaparlarsa, onlara hür muhsan kadınlara verilen azabın yarısı vardır } (Nisa 25). Bazen iffetle olur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { Muhsan kadınlara zina isnadında bulunup sonra dört şahit getiremeyenler } (Nur 4). Bazen de koca ile olur.

Yüce Allah, { kadınlardan muhsan olanlar } sözünde bir muhsanayı diğerinden ayırmadığına göre, hangi ihsan anlamıyla olursa olsun her muhsan kadının bize, zina yoluyla da nikâh yoluyla da haram olması gerekir; ancak Allah’ın kitabının bize mubah kıldığı şekilde satın alma yoluyla sağ ellerimizin sahip olduğu kadınlar yahut Allah’ın indirdiği hükmün bize serbest bıraktığı şekilde nikâh bunun dışındadır.

Yüce Allah’ın bize nikâh yoluyla mubah kıldığı şey, nesep ve sıhriyet sebebiyle haram kılınan kadınlar dışında hür kadınlardan dört tanedir. Cariyelerden ise, düşmandan esir aldığımız kadınlardır; ancak nesep ve sıhriyet bakımından hür kadınlardan bize haram kılınanlarla aynı anlamı taşıyanlar bunun dışındadır. Çünkü bu anlam bakımından cariyelerle hür kadınlar helal ve haram oluşta aynı hükme sahiptir. Ayrıca iki kitap ehlinin kadınlarından esir aldığımız ve kocaları bulunan kadınlar da bunun dışındadır. Çünkü esir alınmaları, rahimlerinin temiz olduğu anlaşıldıktan ve Allah’ın onlardan beşte bir hakkı sahiplerine ayrıldıktan sonra, onları esir alan kimseye helal kılar.

Zinaya gelince, Yüce Allah onu onların tamamı hakkında haram kılmıştır. Onu ne hür kadın, ne cariye, ne Müslüman, ne de müşrik kâfir kadın hakkında helal kılmıştır.

Kocası bulunan cariyeye gelince, kocası onu boşamadıkça veya kocası ölüp iddeti bitmedikçe malikine helal olmaz. Efendisinin onu satması ise, onunla kocası arasında ayrılık gerektirmez ve onu satın alana helal kılmaz. Çünkü Resulullah’tan sahih olarak gelen haberde şöyle bildirilmiştir: Aişe, Berîre’yi azat ettiğinde Resulullah ona, köleliği döneminde efendilerinin onu evlendirdiği kocasıyla kalmak ile ondan ayrılmak arasında seçim hakkı vermiştir. Resulullah, Aişe’nin onu azat etmesini boşama saymamıştır. Eğer onun azat edilmesi ve Aişe’nin mülkiyetinden çıkması boşama olsaydı, Peygamber’in ona kocasıyla kalmak ile ayrılmak arasında seçim hakkı vermesinin bir anlamı olmazdı. Azatlıkla ayrılık, Aişe’nin mülkiyetinin sona ermesiyle de boşama zorunlu olurdu. Fakat Peygamber ona bu iki seçenekten birini tercih hakkı verdiğine göre, bu seçim hakkının ancak nikâh bağı sabit olduğu için verildiği anlaşılır. Bu nikâh, Aişe’nin mülkiyeti sona ermeden önce olduğu gibi sabitti. Böylece kocası bulunan cariye üzerindeki mülkiyetin azatla sona ermesi, satışla sona ermesine benzer. Çünkü biri satışla, diğeri azatla mülkiyetin sona ermesidir. Bu iki durumda da kadın ile kocası arasında ayrılık zorunlu olmaz ve bunların hiçbiriyle boşama gerçekleşmez. Ancak başka yönlerden aralarında fark vardır: Azatlıkta kadının kocasıyla kalmak veya ayrılmak konusunda seçim hakkı vardır; çünkü azatlık anlamı satıştan farklıdır. Satışta ise böyle bir hakkı yoktur.

Eğer biri şöyle derse: { Kadınlardan muhsan olanlar } sözünden yapılan istisnada, nikâh bakımından dört kadının ötesindeki beşinci ve daha fazlası nasıl kastedilmiş olabilir? Oysa nikâhlanılan kadınlar mülk edinilmiş kadınlar değildir.

Ona şöyle denilir: Yüce Allah, { ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna } sözüyle yalnızca bedenleri mülk edinilen cariyeleri kastetmemiştir; nikâh akdiyle üzerlerinde tasarruf hakkı elde edilen kadınları da kapsamıştır. Aksine { ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna } sözü iki anlamı da içine alır: Beden mülkiyeti ve nikâhla yararlanma mülkiyeti. Çünkü bütün bunlar sağ ellerimizin sahip olduğu şeylerdir. Biri yararlanma mülkiyetidir; diğeri ise hizmet, yararlanma ve malikine mubah kılınan hususlarda tasarruf mülkiyetidir.

Kim, Yüce Allah’ın { kadınlardan muhsan olanlar } sözüyle, önce istisna kapsamında zikrettiğimiz kadınların dışında muhsan ve muhsan olmayan bazı sağ el mülklerini kastettiğini iddia ederse, bunun delili kendisinden istenir. Ya bir asıldan ya da benzer bir örnekten delil getirmesi gerekir. Bu konuda ne söylerse söylesin, diğerinde de benzeri kendisine gerekli olur.

Onlardan biri Ebu Said el-Hudrî hadisiyle, bu ayetin Evtas esirleri hakkında indiğini delil getirirse, ona şöyle denilir: Evtas esirleri yalnızca mülk ve esaret sebebiyle, İslam olmaksızın ilişkiye konu edilmemiştir. Çünkü onlar putperest müşrik kadınlardı. Delil sabit olmuştur ki putperest kadınlar, İslam olmadan sadece mülk yoluyla helal olmazlar. Onlar Müslüman olduklarında ise, İslam onların kocalarıyla aralarını ayırır; ister esir kadınlar olsunlar ister hicret eden kadınlar. Ancak esir olduklarında, Müslüman oldukları zaman rahimlerinin temiz olduğu anlaşıldıktan sonra helal olurlar. Bu yüzden Ebu Said el-Hudrî’nin, ayetin Evtas esirleri hakkında indiğine dair haberiyle, { kadınlardan muhsan olanlar } sözünde kastedilenlerin yalnızca esirlerden kocalı kadınlar olduğu iddiasına delil getirilemez. Çünkü ayet onlar hakkında inmiş olsa bile, yalnızca esir alınmaları sebebiyle onlarla ilişkiyi mubah kılmak için inmemiştir; aksine zikrettiğimiz diğer anlamları da kapsar. Ayrıca ayet bir anlam hakkında iner, fakat indiği anlamı ve başka anlamları genel olarak kapsar. Böylece hükmü, kapsadığı her şeye uygulanır. Biz genel ve özel konusundaki sözü, “Ahkâmın Usulleri Hakkında Beyan Kitabı”mızda açıklamıştık.

Yüce Allah’ın şu sözünün te’vili hakkında: { Allah’ın üzerinize yazdığı hüküm olarak }.

Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Allah’tan üzerinize yazılmış bir hüküm olarak. “Kitap” kelimesi, kendisiyle aynı lafızdan olmayan bir mastar olarak getirilmiştir. Bunun caiz olması, Yüce Allah’ın { Anneleriniz size haram kılındı } (Nisa 23) sözünden { Allah’ın üzerinize yazdığı hüküm olarak } sözüne kadar olan ifadenin şu anlamda olmasındandır: Allah, bunlardan haram kıldıklarının haramlığını ve helal kıldıklarının helalliğini üzerinize bir hüküm olarak yazdı.

Bu konuda bizim söylediğimiz gibi tefsir ehli de görüş belirtmiştir.

Bunu söyleyenlerin zikri: Muhammed b. Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Ahmed bize rivayet etti, dedi ki: Süfyan bize rivayet etti, Mansur’dan, o da İbrahim’den: { Allah’ın üzerinize yazdığı hüküm olarak } dedi ki: Size haram kıldığı şeydir.

Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bana rivayet etti, İbn Cüreyc’den: Dedi ki: Atâ’ya bunu sordum. { Allah’ın üzerinize yazdığı hüküm olarak } hakkında dedi ki: Bu, size dördü yazmış olması, daha fazlasını almamanızdır.

Yakub b. İbrahim bana rivayet etti, dedi ki: İbn Uleyye bize rivayet etti, İbn Avn’dan, o da Muhammed b. Sirin’den: Dedi ki: Ubeyde’ye { Evli kadınlar da size haramdır; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna. Allah’ın üzerinize yazdığı hüküm olarak } dedim. İbn Avn dört parmağıyla işaret etti.

Yakub b. İbrahim bana rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize rivayet etti, dedi ki: Hişam bize haber verdi, İbn Sirin’den: Dedi ki: Ubeyde’ye { Allah’ın üzerinize yazdığı hüküm olarak } sözünü sordum. Dedi ki: Dört.

Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Ahmed b. Mufaddal bize rivayet etti, dedi ki: Esbat, Süddî’den rivayet etti: { Allah’ın üzerinize yazdığı hüküm olarak } yani dört.

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd şu söz hakkında dedi ki: { Allah’ın üzerinize yazdığı hüküm olarak }. Dedi ki: Bu, Allah’ın üzerinize emridir. Yani onlardan size haram kıldığı ve size helal kıldığı şeyleri kastetmektedir. Sonra şu ayeti okudu: { Bunların dışında kalanlar, mallarınızla talep etmeniz için size helal kılındı } ayetin sonuna kadar. Dedi ki: Allah’ın üzerinize yazdığı kitap, O’nun yazdığı ve size emrettiği emridir. { Allah’ın üzerinize yazdığı hüküm olarak } yani Allah’ın emri.

Arap dili âlimlerinden bazıları, { Allah’ın üzerinize yazdığı hüküm olarak } sözünün teşvik ve gereklilik bildiren bir üslupla mansup olduğunu zannetmiştir. Yani anlamı: “Allah’ın kitabına sarılın, Allah’ın kitabını gerekli tutun” şeklindedir. Onun bu söylediği Arapların sözünde yaygın değildir. Çünkü teşvik edilen kelimeyi o harfle mansup yapmak pek kullanılmaz. “Kardeşini üzerine al” veya “babanı önüne al” şeklinde söylemek neredeyse kullanılmaz; her ne kadar caiz olsa da. Allah’ın kitabına daha uygun olan, bu ifadenin, indirildiği dilin bilinen kullanımına göre anlaşılmasıdır. Ayrıca tefsir ehlinin onu bizim söylediğimiz anlamda te’vil etmeleri de bunu destekler; onu teşvik üslubu olarak yönlendiren kişinin görüşüne aykırıdır.

Yüce Allah’ın şu sözünün te’vili hakkında: { Bunların dışında kalanlar, mallarınızla talep etmeniz için size helal kılındı }.

Tefsir ehli bunun te’vilinde ihtilaf etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Bunun anlamı, beşten aşağı olan kadınların, nikâh yoluyla mallarınızla talep edilmesinin size helal kılınmasıdır.

Bunu söyleyenlerin zikri: Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Ahmed b. Mufaddal bize rivayet etti, dedi ki: Esbat, Süddî’den rivayet etti: { Bunların dışında kalanlar size helal kılındı } yani mallarınızla talep etmeniz için dördün altındakiler.

İbn Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize rivayet etti, Süfyan’dan, o da Hişam’dan, o da İbn Sirin’den, o da Ubeyde es-Selmanî’den: { Bunların dışında kalanlar size helal kılındı } yani dördün altındakiler.

Başka bir grup şöyle demiştir: Bunun anlamı, haramlığı size adlarıyla bildirilen akrabalarınızın dışındakiler size helal kılındı demektir.

Bunu söyleyenlerin zikri: Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bize rivayet etti, İbn Cüreyc’den: Dedi ki: Atâ’ya bunu sordum. { Bunların dışında kalanlar size helal kılındı } dedi ki: Akrabalık sebebiyle haram olanların dışındakiler. { Mallarınızla talep etmeniz için } ayet.

Başka bir grup şöyle demiştir: { Bunların dışında kalanlar size helal kılındı } sözü, hür muhsan kadınlardan ve cariyelerden size helal kılınan sayı demektir.

Bunu söyleyenlerin zikri: Muhammed b. Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Abdü’l-A‘lâ bize rivayet etti, dedi ki: Said bize rivayet etti, Katade’den şu söz hakkında: { Bunların dışında kalanlar size helal kılındı }. Dedi ki: Sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar.

Ebu Cafer dedi ki: Bu konuda doğruya en yakın görüş, şimdi açıklayacağımız görüştür: Yüce Allah kullarına nesep ve sıhriyet yoluyla haram olanları, sonra da kadınlardan muhsan olan haramları açıklamıştır. Sonra Yüce olan, bu iki ayette açıklanan haramların dışındaki kadınları, zina yoluyla değil, nikâh ve sağ el mülkiyeti yoluyla mallarımızla talep etmemizin bize helal kılındığını haber vermiştir.

Eğer biri şöyle derse: Nesep ve sıhriyet sebebiyle haram kılınanların dışındaki helal kadınları bildik. Peki muhsan kadınlardan helal olanlar ve haram olanlar hangileridir?

Ona şöyle denilir: Hür kadınlardan, Ubeyde ve Süddî’den naklettiğimiz üzere birden dörde kadar, beşten az olanlardır. Kocalı kadınlar dışındakilere gelince, sağ el mülkiyetiyle belirli bir sayıyla sınırlandırılmış değildir.

Bunun böyle olduğunu söylememizin sebebi şudur: { Bunların dışında kalanlar size helal kılındı } sözü, kadınlardan mallarımızla talep etmemiz helal olan her şeyi kapsayan genel bir ifadedir. Bu anlamı onların bir kısmına yöneltmek, diğer bir kısmına yöneltmekten daha öncelikli değildir; ancak bunun böyle olduğunu gösteren ve teslim olunması gereken bir delil ortaya çıkarsa başka. Böyle bir delil yoktur.

Kıraat âlimleri { Bunların dışında kalanlar size helal kılındı } sözünün okunmasında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları bunu “Allah size helal kıldı” anlamında, “ehalle lekum” şeklinde “ehalle”nin elifini fetha ile okumuştur. Yani: Allah üzerinize yazdı ve bunların dışında kalanları size helal kıldı. Başkaları ise { Anneleriniz size haram kılındı } ifadesine uygun olarak { Bunların dışında kalanlar size helal kılındı } şeklinde, edilgen olarak okumuştur.

Ebu Cafer dedi ki: Bu konuda bizim söylediğimiz şudur: Bunların ikisi de İslam kıraatinde bilinen ve yaygın iki kıraattir. Anlam bakımından farklı değildirler. Okuyucu hangisiyle okursa doğruyu okumuş olur.

{ Bunların dışında kalanlar } sözünün anlamına gelince, bu, size haram kıldığım bu kadınların dışındakileri mallarınızla talep etmeniz demektir. Yani mallarınızla istemeniz ve aramanız; ya bu mallarla satın almanız ya da bilinen bir mehirle nikâhlamanız demektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { Onun dışındakini inkâr ederler } (Bakara 91). Yani onun dışındaki ve ondan başka olan şeyi.

{ Mallarınızla talep etmeniz } sözündeki “en” edatının yerine gelince; elifi zamme ile { helal kılındı } şeklinde okuyanların kıraatinde, { Bunların dışında kalanlar } sözündeki “ma”nın açıklaması olarak ref konumundadır. Elifi fetha ile “Allah helal kıldı” şeklinde okuyanların kıraatinde ise buna göre nasb konumundadır. Her iki kıraatte de nasb olması şu anlamla mümkündür: “Bunların dışında kalanlar, talep etmeniz için size helal kılındı.” Harf-i cer olan “lam” hazfedilince, kendisinden önceki fiile bağlanmış ve nasb olmuştur. Yine bu anlamla cer konumunda olması da mümkündür; çünkü bu yerde sözün ona ihtiyaç duyduğu bilinmektedir.

Yüce Allah’ın şu sözünün te’vili hakkında: { İffetli olarak, zina etmeyerek }.

Yüce olanın { iffetli olarak } sözüyle kastettiği şudur: Size haram kılınan kadınların dışındakileri mallarınızla talep ederken iffetli olmanız. { Zina etmeyerek } yani zina edenler olmayarak.

Nitekim: Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Asım bize rivayet etti, İsa’dan, o da İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den şu söz hakkında: { İffetli olarak } dedi ki: Nikâhlananlar olarak. { Zina etmeyerek } dedi ki: Her zina eden kadınla zina edenler olarak değil.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti, dedi ki: Şibl bize rivayet etti, İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den: Dedi ki: { İffetli olarak } nikâhlananlar olarak. { Zina etmeyerek } zina demektir.

Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Ahmed b. Mufaddal bize rivayet etti, dedi ki: Esbat, Süddî’den rivayet etti: { İffetli olarak, zina etmeyerek } yani iffetli olarak, zina edenler olmayarak.

Yüce Allah’ın şu sözünün te’vili hakkında: { Onlardan faydalandığınız kadınlara ücretlerini farz olarak verin }.

Tefsir ehli, { Onlardan faydalandığınız } sözünün te’vilinde ihtilaf etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Bunun anlamı şudur: Kadınlardan hangisiyle nikâhlanır ve onunla cinsel ilişkiye girerseniz, { onlara ücretlerini farz olarak verin }; yani mehirlerini bilinen bir farz olarak verin.

Bunu söyleyenlerin zikri: Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye b. Salih bana rivayet etti, Ali b. Ebi Talha’dan, o da İbn Abbas’tan şu söz hakkında: { Onlardan faydalandığınız kadınlara ücretlerini farz olarak verin }. Dedi ki: Sizden bir erkek bir kadınla evlenir, sonra onunla bir kere cinsel ilişkiye girerse, kadının mehrinin tamamı vacip olur. Buradaki faydalanma nikâhtır. Bu da şu sözdür: { Kadınlara mehirlerini gönül hoşluğuyla verin } (Nisa 4).

Hasen b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Ma‘mer bize haber verdi, Hasan’dan şu söz hakkında: { Onlardan faydalandığınız }. Dedi ki: Bu nikâhtır.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti, dedi ki: Şibl bize rivayet etti, İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den: { Onlardan faydalandığınız } yani nikâh.

Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bana rivayet etti, İbn Cüreyc’den, o da Mücahid’den şu söz hakkında: { Onlardan faydalandığınız }. Dedi ki: Nikâhı kastetmiştir.

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd şu söz hakkında dedi ki: { Onlardan faydalandığınız kadınlara ücretlerini farz olarak verin } ayet. Dedi ki: Bu nikâhtır. Kur’an’da nikâhlama konusunda, kadını alıp ondan faydalandığında ona ücretini, yani mehrini ver. Eğer kadın ondan sana bir şey bırakırsa, o sana helaldir. Allah kadına iddeti farz kılmış, ona miras hakkı da farz kılmıştır. Dedi ki: Buradaki faydalanma, kadınla zifafa girildiğinde nikâhtır.

Başka bir grup ise şöyle demiştir: Bunun anlamı şudur: Onlardan, veli, şahit ve mehirle yapılan mutlak nikâh şeklinde değil, belirli bir ücret karşılığında lezzet için muta yoluyla faydalandığınızda.

Bunu söyleyenlerin zikri: Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Ahmed b. Mufaddal bize rivayet etti, dedi ki: Esbat, Süddî’den rivayet etti: “Onlardan belirlenmiş bir süreye kadar faydalandığınızda, onlara ücretlerini farz olarak verin. Farz kılınandan sonra karşılıklı rıza ile anlaştığınız şeyde size bir günah yoktur.” İşte bu mutadır. Erkek, belirlenmiş bir süre şartıyla kadınla nikâhlanır; iki şahit tutar ve kadının velisinin izniyle nikâh yapar. Süre bitince erkeğin kadın üzerinde bir yolu kalmaz, kadın ondan ayrılmış olur. Kadının rahmini temizlemesi gerekir. Aralarında miras yoktur; biri diğerine mirasçı olmaz.

Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Asım bize rivayet etti, İsa’dan, o da İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den: { Onlardan faydalandığınız } dedi ki: Muta nikâhını kastetmektedir.

Ebu Küreyb bize rivayet etti, dedi ki: Yahya b. İsa bize rivayet etti, dedi ki: Nusayr b. Ebi’l-Eş‘as bize rivayet etti, dedi ki: Habib b. Ebi Sabit bana babasından rivayet etti. Dedi ki: İbn Abbas bana bir mushaf verdi ve “Bu, Ubey’in kıraatinedir” dedi. Ebu Küreyb dedi ki: Yahya dedi ki: Mushafı Nusayr’ın yanında gördüm; onda şöyle yazılıydı: “Onlardan belirlenmiş bir süreye kadar faydalandığınızda.”

Humeyd b. Mes‘ade bize rivayet etti, dedi ki: Bişr b. Mufaddal bize rivayet etti, dedi ki: Davud bize rivayet etti, Ebu Nadra’dan: Dedi ki: İbn Abbas’a kadın mutasını sordum. Dedi ki: Nisa suresini okumuyor musun? Dedim ki: Evet. Dedi ki: Orada “Onlardan belirlenmiş bir süreye kadar faydalandığınızda” şeklinde okumuyor musun? Dedim ki: Hayır; eğer böyle okusaydım sana sormazdım. Dedi ki: O böyledir.

İbn Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Abdü’l-A‘lâ bana rivayet etti, dedi ki: Davud bana rivayet etti, Ebu Nadra’dan: Dedi ki: İbn Abbas’a mutayı sordum. Buna benzerini zikretti.

İbn Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Muhammed b. Cafer bize rivayet etti, dedi ki: Şu‘be bize rivayet etti, Ebu Seleme’den, o da Ebu Nadra’dan: Dedi ki: Bu ayeti İbn Abbas’a okudum: { Onlardan faydalandığınız }. İbn Abbas dedi ki: “Belirlenmiş bir süreye kadar.” Dedim ki: Ben onu böyle okumuyorum. Dedi ki: Allah’a yemin olsun, Allah onu böyle indirdi. Bunu üç defa söyledi.

İbn Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Davud bize rivayet etti, dedi ki: Şu‘be bize rivayet etti, Ebu İshak’tan, o da Umeyr’den: İbn Abbas şöyle okudu: “Onlardan belirlenmiş bir süreye kadar faydalandığınızda.”

İbn Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: İbn Ebi Adiyy bize Şu‘be’den rivayet etti. Hallad b. Eslem de bize rivayet etti, dedi ki: Nadr bize haber verdi, dedi ki: Şu‘be bize haber verdi, Ebu İshak’tan, o da İbn Abbas’tan bunun benzerini rivayet etti.

İbn Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Abdü’l-A‘lâ bize rivayet etti, dedi ki: Said bize rivayet etti, Katade’den: Dedi ki: Ubey b. Ka‘b’ın kıraatinde şöyleydi: “Onlardan belirlenmiş bir süreye kadar faydalandığınızda.”

Muhammed b. Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Muhammed b. Cafer bize rivayet etti, dedi ki: Şu‘be bize rivayet etti, Hakem’den: Dedi ki: Ona şu ayeti sordum: { Evli kadınlar da size haramdır; ancak sağ ellerinizin sahip olduğu kadınlar müstesna } buradan { Onlardan faydalandığınız } yerine kadar. Bu ayet neshedilmiş midir? Dedi ki: Hayır. Hakem dedi ki: Ali şöyle dedi: Eğer Ömer mutayı yasaklamasaydı, ancak bedbaht kimse zina ederdi.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Nuaym bize rivayet etti, dedi ki: Esedî kıraat âlimi İsa b. Ömer bize rivayet etti, Amr b. Mürre’den: O, Said b. Cübeyr’i şöyle okurken işitmiş: “Onlardan belirlenmiş bir süreye kadar faydalandığınızda, onlara ücretlerini verin.”

Ebu Cafer dedi ki: Bu iki te’vilden doğruya en uygun olanı, bunu “Onlardan hangisiyle nikâhlanır ve cinsel ilişkiye girerseniz, onlara ücretlerini verin” diye te’vil edenlerin görüşüdür. Çünkü Resulullah’ın diliyle, sahih nikâh veya sahih mülk dışında kadın mutasının Allah tarafından haram kılındığına dair hüccet sabit olmuştur.

İbn Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize rivayet etti, Abdülaziz b. Ömer b. Abdülaziz’den, dedi ki: Rebi‘ b. Sebre el-Cühenî bana babasından rivayet etti: Peygamber şöyle buyurdu: “Bu kadınlardan faydalanın.” O gün bizde faydalanma, evlenme anlamındaydı.

Biz, sahih nikâh dışında mutanın haram olduğunu başka kitaplarımızda delilleriyle açıkladık; burada tekrar etmeye gerek yoktur. Ubey b. Ka‘b ve İbn Abbas’tan rivayet edilen “Onlardan belirlenmiş bir süreye kadar faydalandığınızda” kıraatine gelince, bu Müslümanların mushaflarının getirdiğine aykırı bir kıraattir. Allah’ın kitabına, karşı çıkılması caiz olmayan kesin haberle gelmemiş bir şeyi eklemek hiç kimse için caiz değildir.

Yüce Allah’ın şu sözünün te’vili hakkında: { Farz kılınandan sonra karşılıklı rıza ile anlaştığınız şeyde size bir günah yoktur. Şüphesiz Allah bilendir, hikmet sahibidir }.

Tefsir ehli bunun te’vilinde ihtilaf etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Bunun anlamı şudur: Ey kocalar, kadınlarınıza mehirlerini farz olarak belirledikten sonra size bir darlık erişirse, daha önce onlar için belirlediğiniz farzdan sonra karşılıklı razı olduğunuz indirme ve ibra konusunda size bir günah yoktur.

Bunu söyleyenlerin zikri: Muhammed b. Abdü’l-A‘lâ bize rivayet etti, dedi ki: Mu‘temir b. Süleyman bize babasından rivayet etti. Dedi ki: Hadramî şöyle iddia etti: Bazı erkekler mehir belirlerdi; sonra içlerinden birine darlık erişebilirdi. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: { Farz kılınandan sonra karşılıklı rıza ile anlaştığınız şeyde size bir günah yoktur }.

Başka bir grup şöyle demiştir: Bunun anlamı şudur: Ey insanlar, belirlenmiş bir süreye kadar kendileriyle faydalandığınız kadınlarla aranızda belirlediğiniz süre dolup ayrılık vakti geldiğinde, rahimlerinin temiz olduğu anlaşılmadan önce onların size süreyi artırması, sizin de ücret ve farzı artırmanız konusunda karşılıklı razı olursanız, size bir günah yoktur.

Bunu söyleyenlerin zikri: Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Ahmed b. Mufaddal bize rivayet etti, dedi ki: Esbat, Süddî’den rivayet etti: { Farz kılınandan sonra karşılıklı rıza ile anlaştığınız şeyde size bir günah yoktur }. Dedi ki: Dilerse ilk farzdan sonra onu razı eder; yani aralarındaki süre bitmeden önce ondan faydalanması karşılığında verdiği ücretten sonra ona şöyle der: “Senden şu kadar karşılığında yine faydalanayım.” Rahmi temizlenmeden önce süreyi artırır; sonra süre biter. İşte { farz kılınandan sonra karşılıklı rıza ile anlaştığınız şey } sözü budur.

Başka bir grup şöyle demiştir: Bunun anlamı şudur: Ey insanlar, onlardan faydalanmanıza karşılık ücretlerini verdikten sonra, sizinle kadınlarınız arasında birlikte kalma veya ayrılık konusunda karşılıklı razı olduğunuz şeyde size bir günah yoktur.

Bunu söyleyenlerin zikri: Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye b. Salih bize rivayet etti, Ali b. Ebi Talha’dan, o da İbn Abbas’tan şu söz hakkında: { Farz kılınandan sonra karşılıklı rıza ile anlaştığınız şeyde size bir günah yoktur }. Dedi ki: Karşılıklı rıza, erkeğin kadına mehrini tam vermesi, sonra onu serbest bırakıp tercih hakkı tanımasıdır.

Başka bir grup ise şöyle demiştir: Bunun anlamı şudur: Farz kılındıktan sonra kadınlarınızın mehirlerinden size bıraktıkları şeyde size bir günah yoktur.

Bunu söyleyenlerin zikri: Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd şu söz hakkında dedi ki: { Farz kılınandan sonra karşılıklı rıza ile anlaştığınız şeyde size bir günah yoktur }. Dedi ki: Kadın ondan sana bir şey bırakırsa, o sana helaldir.

Ebu Cafer dedi ki: Bu görüşlerin doğruya en uygun olanı şunu söyleyenlerin görüşüdür: Bunun anlamı şudur: Ey insanlar, aranızda gerçekleşen nikâh sebebiyle kadınlarınıza ücretlerini verdikten sonra, onların sizin üzerinizde hak ettikleri şeyden indirim yapmaları, ibra etmeleri, ertelemeleri veya bırakmaları hususunda sizinle kadınlarınız arasında karşılıklı rıza ile anlaştığınız şeyde size bir günah yoktur. Bu, Yüce Allah’ın şu sözünün benzeridir: { Kadınlara mehirlerini gönül hoşluğuyla verin; eğer onlar ondan bir şeyi gönül rızasıyla size bırakırlarsa, onu afiyetle yiyin } (Nisa 4).

Süddî’nin söylediğine gelince, bu anlamı olmayan bir sözdür; çünkü nikâh veya sağ el mülkiyeti olmaksızın bir kadınla cinsel ilişkiyi helal sayma görüşü bozuktur.

{ Şüphesiz Allah bilendir, hikmet sahibidir } sözüne gelince, bunun anlamı şudur: Ey insanlar, Allah nikâhlarınız ve diğer işlerinizde, sizin ve bütün yaratılmışların işlerinde sizin için neyin uygun olduğunu bilen; sizin ve onların yararına yaptığı düzenlemede, size emredip sizi yasakladığı şeylerde hikmetine hiçbir bozukluk ve sapma girmeyen zattır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 23

Size anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları; sizi emziren anneleriniz ve süt kardeşleriniz; eşlerinizin anneleri ve kendileriyle gerdeğe girdiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız haram kılındı. Eğer anneleriyle gerdeğe girmemişseniz, o kızlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kendi soyunuzdan olan oğullarınızın eşleri de size haramdır. İki kız kardeşi birlikte almak da haram kılındı; ancak geçmişte olanlar hariçtir. Şüphesiz Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Hurrimet (haram kılındı) aleykum (size) ummehâtukum (anneleriniz) ve benâtukum (kızlarınız) ve ehavâtukum (kız kardeşleriniz) ve ammâtukum (halalarınız) ve hâlâtukum (teyzeleriniz) ve benâtü’l-eh (erkek kardeş kızları) ve benâtü’l-uht (kız kardeş kızları) ve ummehâtukum (anneleriniz) elletî (ki onlar) erda’nekum (sizi emzirdi) ve ehavâtukum (kız kardeşleriniz) mine’r-radâati (süt yoluyla) ve ummehâtü nisâikum (eşlerinizin anneleri) ve rebâibukum (üvey kızlarınız) elletî (ki onlar) fî hucûrikum (himayenizde) min nisâikum (eşlerinizden) elletî (ki onlar) dehaltum (birleştiğiniz) bihinne (onlarla) fe in (eğer) lem (değilse) tekûnû (olmadıysanız) dehaltum (birleşmiş) bihinne (onlarla) fe lâ (o zaman yoktur) cunâha (günah) aleykum (size) ve halâilu (ve eşleri) ebnâikum (oğullarınızın) ellezîne (ki onlar) min aslâbikum (kendi soyunuzdan) ve en (ve ki) tecmau (birleştirmeniz) beyne (arasında) el-uhtayn (iki kız kardeşi) illâ (ancak) mâ (olan) kad selef (geçmişte olmuş) innallâhe (şüphesiz Allah) kâne (olmuştur) gafûran (bağışlayan) rahîmâ (merhametli)

Mukatil Tefsiri
“Size anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları ve kız kardeş kızları haram kılındı” bunlar nesep yoluyla haram olanlardır. Sonra şöyle buyurdu: “Sizi emziren anneleriniz ve süt kardeşleriniz” yani süt emme yoluyla haram olanlar. “Eşlerinizin anneleri” yani kayınvalideler, “ve kendileriyle gerdeğe girdiğiniz eşlerinizden olan, yanınızda bulunan üvey kızlarınız” yani anneleriyle birlikte olduğunuz kadınların kızları. “Eğer anneleriyle gerdeğe girmemişseniz, size bir günah yoktur” yani anneleriyle cinsel ilişki olmadıysa kızlarıyla evlenmekte sakınca yoktur. “Oğullarınızın eşleri” yani kendi soyunuzdan olan oğullarınızın hanımları; evlatlıklar bu hükme dahil değildir. Bu da sıhriyet yoluyla haram olanlardır. “İki kız kardeşi birlikte almanız” yani aynı anda iki kız kardeşle evlenmek haram kılındı. Ancak biri nikâh altında değilse ve diğerine aitse, mesela başkasıyla evliyse, bunda sakınca yoktur. “Geçmişte olanlar hariç” yani bu hükümden önce yapılanlar bağışlanmıştır. “Şüphesiz Allah bağışlayandır, merhamet edendir.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 22

Babalarınızın nikâhladığı kadınlarla evlenmeyin; geçmişte olanlar hariç. Çünkü bu bir hayâsızlıktır, bir nefret sebebidir ve ne kötü bir yoldur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lâ (ve sakın) tenkihû (evlenmeyin) mâ (ile) nekeha (evlenmiş olan) âbâukum (babalarınız) mine’n-nisâi (kadınlardan) illâ (ancak) mâ (olan) kad selef (geçmişte olmuş) innehû (şüphesiz bu) kâne (olmuştur) fâhişeten (çirkin bir iş) ve makten (nefret edilen) ve sâe (ne kötü) sebîlâ (bir yol)

Mukatil Tefsiri
“Babalarınızın nikâhladığı kadınlarla evlenmeyin” bu ayet, Muhsin bin Ebû Kays el-Ensârî ve onun babasının eşi Kebşe bint Ma’n hakkında indi. Araplar daha önce bunu yaparlardı; adamın babası ölünce, onun eşiyle evlenirdi. Muhsin de babasının eşiyle evlenmişti. “Geçmişte olanlar hariç” çünkü bu hükümden önce Araplar bunu yapıyordu. “Şüphesiz bu bir hayâsızlıktır” yani bir günahtır, “ve bir nefret sebebidir” yani bu iş Allah katında buğz edilen bir şeydir, “ve ne kötü bir yoldur” yani ne kötü bir davranıştır. Araplar daha önce babaların eşleriyle evlenirdi, sonra Allah nesep ve sıhriyet yoluyla haram olanları yasakladı. Kız kardeşlerin birlikte nikâhlanması hakkında da “geçmişte olanlar hariç” denmiştir; çünkü onlar iki kız kardeşi birlikte alıyorlardı.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 21

Onu nasıl alırsınız? Oysa birbirinizle içli dışlı oldunuz ve onlar sizden sağlam bir söz almışlardı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve keyfe (ve nasıl) te’huzûnehu (onu alırsınız) ve kad (oysa) efdâ (yaklaştınız) ba’dukum (birbirinize) ilâ ba’din (birbirine) ve ehazne (almışlardır) minkum (sizden) mîsâkan (bir sözleşme) galîzâ (sağlam)

Mukatil Tefsiri
“Onu nasıl alırsınız?” yani mehir almayı büyük görerek yasaklamaktadır. “Oysa birbirinizle içli dışlı oldunuz” yani aranızda cinsel ilişki gerçekleşmiştir. “Ve onlar sizden sağlam bir söz almışlardı” bu sağlam söz, şu ayette emredilen şeydir: “Onları ya iyilikle tutun ya da iyilikle bırakın” (Bakara 231). “Sağlam söz” yani kuvvetli ve ağır bir ahittir. Kur’an’daki “galîz” ifadesi “şiddetli, ağır” anlamındadır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 20

Eğer bir eşi bırakıp yerine başka bir eş almak isterseniz ve onlardan birine yığınla mal vermiş olsanız bile ondan hiçbir şeyi geri almayın. Onu iftira ve açık bir günah olarak mı alıyorsunuz?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve in (ve eğer) eradtum (isterseniz) istibdâle (değiştirmeyi) zevcin (bir eşi) mekâne (yerine) zevcin (başka bir eş) ve âteytum (vermişseniz) ihdâhunne (onlardan birine) kıntâran (yüklü bir mal) fe lâ (sakın) te’huzû (almayın) minhu (ondan) şey’en (bir şey) e te’huzûnehu (onu alır mısınız) buhtânen (iftira ile) ve ismen (ve bir günah olarak) mubînâ (açık)

Mukatil Tefsiri
“Eğer bir eşi bırakıp yerine başka bir eş almak isterseniz” yani bir erkek eşini boşayıp onun yerine başka bir kadınla evlenmek isterse, “ve onlardan birine bir kantar vermiş olsanız bile” yani mehir olarak çok mal vermiş olsa bile; kantar, bin iki yüz dinar altındır, “ondan hiçbir şeyi geri almayın” yani boşamak istediğinde ondan bir şey alması helâl değildir. Onu sıkıştırarak fidye almaya da hakkı yoktur. “Onu iftira ve açık bir günah olarak mı alıyorsunuz?” yani bu apaçık bir günahtır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 19

Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl değildir. Onlara verdiğinizin bir kısmını almak için onları sıkıştırmayın; ancak apaçık bir fuhuş yaparlarsa başka. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, olabilir ki hoşlanmadığınız bir şeyde Allah çok hayır yaratır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yâ (ey) eyyuhallezîne (iman edenler) âmenû (iman ettiniz) lâ (sakın) yahillu (helâl değildir) lekum (size) en (ki) terisû (miras almanız) en-nisâe (kadınları) kerhen (zorla) ve lâ (ve sakın) ta’dulûhunne (onları sıkıştırmayın) li tezhebû (götürmek için) bi ba’dı (bir kısmını) mâ (şeyin) âteytumûhunne (onlara verdiğiniz) illâ (ancak) en (ki) ye’tîne (yaparlarsa) bi fâhişetin (açık bir çirkinlik) mubeyyinetin (apaçık) ve âşirûhunne (ve onlarla geçinin) bi’l-ma’rûf (iyi şekilde) fe in (eğer) kerihtumûhunne (onlardan hoşlanmazsanız) fe asâ (olur ki) en (ki) tekrahû (hoşlanmazsınız) şey’en (bir şeyden) ve yec’ale (kılar) llâhu (Allah) fîhi (onda) hayran (bir hayır) kesîrâ (çok)

Mukatil Tefsiri
“Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl değildir” bu ayet, Ensar’dan Muhsin bin Ebû Kays bin el-Eslet, onun eşi Hind bint Sabra; Esved bin Halef ve eşi Habibe bint Ebû Talha; Manzur bin Yesar el-Fezârî ve eşi Melike bint Harice hakkında indi. Bunlar, babalarının eşleriyle babaları öldükten sonra evleniyorlardı. Ensar’dan bir adamın yakını öldüğünde, mirasçı olan kişi ölünün karısının üzerine bir elbise atar ve onun nikâhına varis olurdu; kadın razı olsun ya da olmasın, önceki mehriyle onu alırdı. Eğer kadın, üzerine elbise atılmadan önce ailesine giderse, kendisi üzerinde daha çok hak sahibiydi. Kadınlar Peygamber’e gelip: “Bize ne yaklaşılır, ne nafaka verilir, ne de evlenmemize izin verilir” dediler. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl değildir” yani istemedikleri halde. Onlarla ancak rızalarıyla evlenin. Birisi: “Ben seni miras aldım, çünkü kocanın velisiyim, sana daha layığım” derdi. Bu söz kaldırıldı. “Onları sıkıştırmayın” yani adam, eşini zor durumda bırakırdı ki kadın ondan kurtulmak için fidye versin; oysa ona ihtiyacı yoktur. “Onlara verdiğinizin bir kısmını almak için” yani mehirden bir kısmını geri almak için onları hapsetmeyin. “Ancak apaçık bir fuhuş yaparlarsa” yani açık bir isyan (nüşûz) olursa; bu durumda fidye almak helâl olur. “Onlarla iyi geçinin” yani onlarla güzel davranışla birlikte olun. “Eğer onlardan hoşlanmazsanız ve ayrılmak isterseniz” olabilir ki hoşlanmadığınız bir şeyde Allah çok hayır yaratır. Yani kişi kadını sevmez ama ona katlanır; Allah ondan bir çocuk verir ve onu kadına ısındırır. Ya da ondan hoşlanmaz ve boşar; başkası onunla evlenir ve Allah o evlilikte hayır, sevgi ve çocuk verir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 18

Kötülükleri yapıp da nihayet birine ölüm geldiğinde ‘Ben şimdi tevbe ettim’ diyenler için tevbe yoktur; kâfir olarak ölenler için de yoktur. İşte onlar için acı bir azap hazırladık.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve leyset (ve değildir) et-tevbetu (tevbe) lillezîne (o kimseler için ki) ya’melûne (yaparlar) es-seyyiât (kötülükleri) hattâ (nihayet) izâ (ne zaman ki) hadara (gelir) ehadehum (onlardan birine) el-mevtu (ölüm) kâle (der ki) innî (ben gerçekten) tübtü (tevbe ettim) el-âne (şimdi) ve lâ (ve değildir) lillezîne (o kimseler için ki) yemûtûne (ölürler) ve hum (onlar) kuffâr (inkârcılar) ulâike (işte onlar) a’tednâ (hazırladık) lehum (onlar için) azâben (bir azap) elîmâ (acı)

Mukatil Tefsiri
“Kötülükleri yapanlar için tevbe yoktur” yani burada kastedilen şirktir. “Onlardan birine ölüm geldiğinde ‘Şimdi tevbe ettim’ der” yani ölüm anında yapılan tevbe kabul edilmez. “Kâfir olarak ölenler için de yoktur” yani küfür üzere ölenlerin tevbesi yoktur. “İşte onlar için acı bir azap hazırladık.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 17

Şüphesiz tevbe, Allah katında ancak kötülüğü bilgisizlikle yapıp sonra kısa zamanda tevbe edenler içindir. İşte Allah onların tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnemâ (ancak) et-tevbetu (tevbe) alallâhi (Allah katındadır) lillezîne (o kimseler için ki) ya’melûne (yaparlar) es-sûe (kötülüğü) bi cehâletin (bilmeden) summe (sonra) yetûbûne (tevbe ederler) min karîbin (yakında) fe ulâike (işte onlar) yetûbu (tevbeyi kabul eder) llâhu (Allah) عليهم (onlardan) ve kânallâhu (ve Allah olmuştur) alîmen (bilen) hakîmâ (hikmet sahibi)

Mukatil Tefsiri
“Şüphesiz tevbe Allah’a aittir” yani bağışlama ve affetme Allah’tandır. “Kötülüğü bilgisizlikle yapanlar için” yani müminin işlediği her günah bir cehalettir. “Sonra kısa zamanda tevbe edenler” yani ölmeden önce tevbe edenler. “İşte Allah onların tevbesini kabul eder” yani onları bağışlar. “Allah bilendir, hikmet sahibidir.”

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 16

Sizden fuhuş yapan o iki kişiye eziyet edin. Eğer tevbe eder ve düzelirlerse, onlardan yüz çevirin. Şüphesiz Allah tevbeleri kabul edendir, merhamet edendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vellezâni (ve o ikisi ki) ye’tiyânihâ (onu yaparlar) minkum (sizden) fe âzûhumâ (onlara eziyet edin) fe in (eğer) tâbâ (tevbe ederlerse) ve aslahâ (ve düzeltirlerse) fe a’ridû (yüz çevirin) عنهما (onlardan) innallâhe (şüphesiz Allah) kâne (olmuştur) tevvâben (tevbeleri kabul eden) rahîmâ (merhametli)

Mukatil Tefsiri
“Sizden o fiili işleyen iki kişi” yani zina eden, evlenmemiş erkek ve kadındır. “Onlara eziyet edin” yani sözle, ayıplama ve kötü sözle yaptıklarından dolayı kınayın. Onlara hapis yoktur; çünkü onlar bekârdır. Ayıplanırlar ki pişman olup tevbe etsinler. “Eğer tevbe eder ve düzelirlerse” yani günahı bırakıp hâllerini düzeltirlerse, “onlardan yüz çevirin” yani tevbeden sonra onlara eziyet etmeyin. “Şüphesiz Allah tevbeleri kabul edendir, merhamet edendir.” Daha sonra Allah bekârlar hakkında şu ayeti indirdi: “Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun” (Nur 2). Bu ayet, önceki eziyet hükmünü kaldırmıştır. Peygamber şöyle dedi: “Allah yol açtı: bekâr bekârla zina ederse yüz sopa ve bir yıl sürgün; evli evliyle zina ederse yüz sopa ve taşlanma.” Böylece evlerden çıkarıldılar, had uygulanarak yüz değnek vuruldu; artık hapsedilmediler. “Allah onlar için bir yol açıncaya kadar” ifadesi, bu yeni hükme yani bekâra sopa, evliye recm cezasına işaret eder.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 15

Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, Allah onlar için bir yol açıncaya veya ölüm onları alıncaya kadar onları evlerde tutun.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vellâtî (ve o kadınlar ki) ye’tîne (yaparlar) el-fâhişete (çirkin fiili) min nisâikum (kadınlarınızdan) festeşhidû (şahit getirin) aleyhinne (onlara karşı) erba’aten (dört) minkum (sizden) fe in (eğer) şehidû (şahitlik ederlerse) fe emsikûhunne (onları tutun) fi’l-buyût (evlerde) hattâ (nihayet) yeteveffâhunne (ölüm onları alana kadar) el-mevtu (ölüm) ev (ya da) yec’ale (kılar) llâhu (Allah) lehunne (onlar için) sebîlâ (bir yol)

Mukatil Tefsiri
“Kadınlarınızdan fuhuş yapanlar” yani günah işleyenlerdir; bu da zinadır. Bu, evli olduğu halde zina eden kadındır. “Onlara karşı içinizden dört şahit getirin” yani adil dört kişi. “Eğer zina ettiklerine şahitlik ederlerse, onları evlerde tutun” yani hapsedin, “Allah onlar için bir yol açıncaya kadar veya ölüm onları alıncaya kadar.” Eğer kadının kocası varsa ve zina ederse, kocası mehrini ondan alır; boşama, had ve cinsel ilişki olmaksızın. Kadın hapsedilir ve ölünceye kadar tutulur. “Allah onlar için bir yol açıncaya kadar” yani hapisten bir çıkış yolu; bu da recm yani had cezasıdır. Daha sonra Nur suresinde gelen hüküm bu ev hapsini kaldırmıştır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 14

Kim Allah’a ve Resulüne isyan eder ve O’nun sınırlarını aşarsa, onu içinde ebedî kalacağı ateşe sokar ve onun için aşağılayıcı bir azap vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve men (ve kim) ya’si (isyan ederse) llâhe (Allah’a) ve rasûlehu (ve elçisine) ve yeteadde (ve aşarsa) hudûdehu (onun sınırlarını) yudhilhu (onu sokar) nâran (ateşe) hâliden (kalıcı olarak) fîhâ (orada) ve lehu (onun için) azâbun (bir azap) muhîn (aşağılayıcı)

Mukatil Tefsiri
Kim Allah’a ve Resulüne mirasın taksiminde isyan eder ve onu taksim etmezse ve O’nun sınırlarını aşarsa; yani O’nun emrine ve taksimine aykırı davranırsa, onu içinde ebedî kalacağı ateşe sokar ve onun için aşağılayıcı bir azap vardır; yani zillet verici bir azap vardır. Allah, Ümmü Kuhha ve kızları için payları farz kılınca, Süveyd, Arfata ve Uyeyne bin Hısn Peygamber’e geldiler ve dediler ki: kadın ata binmez, savaşmaz; küçük çocukların da hiçbir faydası yoktur. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: (Nisâ 127).

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 13

Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, onu altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar; orada ebedî kalırlar. İşte bu büyük kurtuluştur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Tilke (işte bunlar) hudûdullâh (Allah’ın sınırlarıdır) ve men (kim) yutı’ (itaat ederse) llâhe (Allah’a) ve rasûlehu (ve elçisine) yudhilhu (onu koyar) cennâtin (cennetlere) tecrî (akar) min tahtihâ (altından) el-enhâr (ırmaklar) hâlidîne (içinde kalıcı olarak) fîhâ (orada) ve zâlike (işte bu) el-fevzu (kurtuluşun) el-azîm (büyüğüdür)

Mukatil Tefsiri
Bunlar Allah’ın sınırlarıdır; yani bu taksim Allah tarafından farz kılınmış bir paylaştırmadır. Kim Allah’a ve Resulüne mirasın taksiminde itaat ederse, onu altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar; orada ebedî kalırlar, ölmezler. İşte bu, büyük kurtuluştur; yani büyük bir kurtuluştur.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 12

Eşlerinizin bıraktıklarının yarısı sizindir; eğer onların çocuğu yoksa. Eğer çocukları varsa, bıraktıklarının dörtte biri sizindir; bu, yaptıkları vasiyet veya borçtan sonradır. Sizin bıraktıklarınızdan da onların dörtte biri vardır; eğer sizin çocuğunuz yoksa. Eğer çocuğunuz varsa, bıraktıklarınızdan onların sekizde biri vardır; bu da yaptığınız vasiyet veya borçtan sonradır. Eğer miras bırakılan kişi, çocuğu ve babası olmayan bir erkek veya kadın ise ve onun bir erkek ya da kız kardeşi varsa, her birine altıda bir vardır. Eğer bundan fazla iseler, üçte birde ortaktırlar; bu da zarar verici olmayan bir vasiyet veya borçtan sonradır. Bu, Allah tarafından bir emirdir. Allah bilendir, halimdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lekum (ve size vardır) nısfu (yarısı) mâ (şeyin) terake (bıraktığı) ezvâcukum (eşleriniz) in (eğer) lem (yoksa) yekun (olmazsa) lehunne (onların) veledun (çocuğu) fe in (eğer) kâne (olursa) lehunne (onların) veledun (çocuğu) fe lekumu (o zaman size vardır) er-rub’u (dörtte bir) mimmâ (kendinden) terakne (bıraktıkları) min ba’di (sonra) vasiyyetin (vasiyet) yûsîne (yaptıkları) bihâ (onunla) ev (ya da) deynin (borç) ve lehunne (ve onlara vardır) er-rub’u (dörtte bir) mimmâ (kendinden) teraktum (sizin bıraktığınız) in (eğer) lem (yoksa) yekun (olmazsa) lekum (sizin) veledun (çocuğunuz) fe in (eğer) kâne (olursa) lekum (sizin) veledun (çocuğunuz) fe lehunne (o zaman onlara vardır) es-sumunu (sekizde bir) mimmâ (kendinden) teraktum (bıraktığınız) min ba’di (sonra) vasiyyetin (vasiyet) tûsûne (yaptığınız) bihâ (onunla) ev (ya da) deynin (borç) ve in (eğer) kâne (olursa) raculun (bir erkek) yûrasu (miras bırakılan) kelâleten (çocuksuz ve babasız) ev (ya da) imraetun (bir kadın) ve lehu (onun) ehun (bir erkek kardeşi) ev (ya da) uhtun (bir kız kardeşi) fe likulli (her biri için) vâhidin (birine) minhumâ (onlardan) es-sudusu (altıda bir) fe in (eğer) kânû (olurlarsa) eksera (daha fazla) min zâlike (bundan) fe hum (o zaman onlar) şurakâu (ortaktırlar) fi’s-sulusi (üçte birde) min ba’di (sonra) vasiyyetin (vasiyet) yûsâ (yapılmış olan) bihâ (onunla) ev (ya da) deynin (borç) gayra (olmaksızın) mudârrin (zarar verici) vasiyyeten (bir vasiyet olarak) minallâh (Allah’tan) vallâhu (ve Allah) alîmun (bilendir) halîm (yumuşak davranandır)

Mukatil Tefsiri
“Eşlerinizin bıraktıklarının yarısı sizindir” yani kadınlar öldüğünde, “eğer onların çocuğu yoksa.” “Eğer çocukları varsa, size dörtte biri vardır” yani onların bıraktıklarından, “yaptıkları vasiyet veya borçtan sonra.” “Kadınlara da sizin bıraktıklarınızdan dörtte bir vardır” yani siz öldüğünüzde, “eğer sizin çocuğunuz yoksa.” “Eğer çocuğunuz varsa, onlara sekizde bir vardır” yani bıraktığınız maldan, “yaptığınız vasiyet veya borçtan sonra.” Sonra şöyle buyurdu: “Eğer miras bırakılan kişi kelâle ise” yani ne çocuğu ne babası ne de dedesi varsa, “ve onun bir erkek ya da kız kardeşi varsa, her birine altıda bir vardır.” “Eğer bundan fazla iseler, üçte birde ortaktırlar” yani bunlar anne bir kardeşlerdir; erkek ve kadın bu üçte birde eşittir. Varise vasiyet edilmez ve mirasçılara zarar vermek için borç ikrar edilmez. “Zarar verici olmaksızın vasiyet veya borçtan sonra” yani mirasçılara zarar vermek maksadıyla olmamalıdır. “Bu, Allah tarafından bir emirdir” yani bu taksim Allah’ın farz kıldığı hükümdür. “Allah bilendir” yani mirasta yapılan zararları bilir, “halimdir” yani cezayı hemen vermez.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 11

Allah size çocuklarınız hakkında şunu emreder: erkeğe, iki kadının payı kadar vardır. Eğer hepsi kadın olup ikiden fazla iseler, bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer bir tane ise yarısı onundur. Eğer ölenin çocuğu varsa, ana ve babasının her birine bıraktığından altıda bir vardır. Eğer çocuğu yoksa ve anne-babası ona varis olmuşsa, annesine üçte bir vardır. Eğer kardeşleri varsa, annesine altıda bir vardır. Bütün bunlar, yapılmış bir vasiyet ve borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size fayda bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bu, Allah tarafından belirlenmiş bir farzdır. Şüphesiz Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yûsîkumu (Allah size emreder) llâhu (Allah) fî evlâdikum (çocuklarınız hakkında) li’z-zekerî (erkeğe) mislu (gibi) hazzı (payı) el-unseyeyn (iki kadının) fe in (eğer) kunne (olursa) nisâen (kadınlar) fevka (ikiden) isneteyn (fazla) fe lehunne (onlara vardır) sulusâ (üçte iki) mâ (şeyin) terake (bıraktığı) ve in (eğer) kânet (olursa) vâhideten (bir tane) fe lehâ (ona vardır) en-nısfu (yarısı) ve li ebeveyhi (ve anne-babasına) likulli (her birine) vâhidin (birine) minhumâ (onlardan) es-sudusu (altıda bir) mimmâ (kendinden) terake (bıraktığı) in (eğer) kâne (olursa) lehu (onun) veledun (çocuk) fe in (eğer) lem (olmazsa) yekun (bulunmazsa) lehu (onun) veledun (çocuk) ve verisehu (ona mirasçı olduysa) ebevâhu (anne-babası) fe li ummihî (annesi için) es-sulus (üçte bir) fe in (eğer) kâne (olursa) lehu (onun) ihvetun (kardeşleri) fe li ummihî (annesi için) es-sudus (altıda bir) min ba’di (sonra) vasiyyetin (vasiyet) yûsî (yapılmış olan) bihâ (onunla) ev (ya da) deynin (borç) âbâukum (babalarınız) ve ebnâukum (ve çocuklarınız) lâ (siz) tedrûne (bilmezsiniz) eyyuhum (hangisi) akrabu (daha yakındır) lekum (size) nef’an (fayda bakımından) ferîdatan (bir farz olarak) minallâh (Allah’tan) innallâhe (şüphesiz Allah) kâne (olmuştur) alîmen (bilen) hakîmâ (hikmet sahibi)

Mukatil Tefsiri
“Allah size çocuklarınız hakkında emreder” yani mirasın taksimini bildirir. “Erkeğe iki kadının payı kadar vardır” yani erkek çocuğun payı iki kızın payı kadardır. “Eğer hepsi kadın olup ikiden fazla iseler” yani Ümmü Kuhha’nın kızları gibi, “onlara üçte iki vardır.” “Eğer bir tane ise yarısı onundur.” “Anne ve babasının her birine altıda bir vardır” yani ölenin çocuğu varsa, “eğer çocuğu yoksa ve anne-babası mirasçı olmuşsa, annesine üçte bir vardır, kalanı babayadır.” “Eğer kardeşleri varsa, annesine altıda bir vardır, kalanı babayadır.” “Bütün bunlar vasiyet veya borçtan sonradır” yani önce kefenlenir, sonra borç ödenir, sonra vasiyet yerine getirilir, sonra miras taksim edilir. “Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size daha faydalı olduğunu bilemezsiniz” yani ahirette kimin derecesi daha yüksek olacak bilinmez; Allah onları birbirine yaklaştırır ki gözleri aydın olsun. “Bu, Allah tarafından belirlenmiş bir farzdır” yani kesin bir hükümdür. “Şüphesiz Allah bilendir, hikmet sahibidir” yani mirası en doğru şekilde taksim eden O’dur.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 10

Şüphesiz yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ancak ateş doldururlar ve alevli ateşe gireceklerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnnellezîne (şüphesiz o kimseler ki) ye’kulûne (yerler) emvâle (mallarını) el-yetâmâ (yetimlerin) zulmen (zulümle) innemâ (ancak) ye’kulûne (yemektedirler) fî butûnihim (karınlarında) nâran (ateş) ve se-yaslevne (ve yakında girecekler) sa’îrâ (alevli ateşe)

Mukatil Tefsiri
“Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler” yani hak olmadan yiyenler, “karınlarına ancak ateş doldururlar” yani yedikleri şey gerçekte ateştir, “ve alevli ateşe gireceklerdir” yani cehenneme gireceklerdir. Cehennem bekçisi onun dudaklarını tutar; dudakları devenin dudaklarından daha uzundur, uzunluğu kırk arşındır. Biri burnuna, diğeri karnına kadar uzanır. Sonra cehennem koru ona verilir ve şöyle denir: “Yetimlerin mallarını haksız yere yediğin gibi ye.” Bu ayetle birlikte şu ayetlerle ruhsat verilmiştir: “Yetim malına, en güzel olan şekilden başka yaklaşmayın.” (En‘âm 152) ve “Eğer onlarla karışırsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir.” (Bakara 220). Böylece karıştırmaya ruhsat verilmiş, fakat yetim malını haksız yere yemeye asla izin verilmemiştir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 9

Arkalarında zayıf bir nesil bırakacak olsalar onlar için endişe edecek olanlar, Allah’tan korksunlar ve doğru söz söylesinler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vel-yahşe (korksunlar) ellezîne (o kimseler ki) lev (eğer) terakû (bıraksalardı) min halfihim (arkalarında) zürriyyeten (bir nesil) dı’âfen (zayıf) hâfû (korkarlar) عليهم (onlar hakkında) fel-yettekû (o halde sakınsınlar) llâhe (Allah’tan) ve l-yekûlû (ve söylesinler) kavlen (bir söz) sedîdâ (doğru)

Mukatil Tefsiri
“Arkalarında zayıf bir nesil bırakacak olsalar” yani güçsüz, korunmaya muhtaç çocuklar bırakacak olsalar, “onlar için endişe edecek olanlar” yani kendi çocukları için korktukları gibi, “Allah’tan korksunlar” yani başkalarının yetimleri hakkında da Allah’tan korksunlar, “ve doğru söz söylesinler” yani adaletli söz söylesinler. Bu ayet, ölmek üzere olan bir kimsenin yanında bulunan kişi hakkında nazil olmuştur. O kişi, ölmek üzere olana: “Kendin için harca, falana falana vasiyet et” der ve onu malının çoğunu vasiyet etmeye yönlendirirdi, hatta üçte birden fazlasına çıkarırdı. Allah bunu yasakladı. Ölmek üzere olan kişiye üçte birden fazla vasiyet ettirmemeyi emretti. Bu yüzden, böyle kimseler kendi çocukları için fakirlikten korktukları gibi, başkasının mirasçıları için de korkmalı ve ölmek üzere olana adaletle vasiyet etmesini söylemelidirler. “Zayıf nesil” yani güçsüz, çaresiz çocuklar demektir; bunun benzeri “Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez” ifadesinde geçer (Bakara 185). “Doğru söz” yani adaletli söz demektir; vasiyette eğrilik yaptırmamak ve haksızlığa yönlendirmemektir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 8

Miras taksimi sırasında akrabalar, yetimler ve yoksullar hazır bulunursa, onlara da ondan verin ve onlara güzel söz söyleyin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve (ve) izâ (ne zaman ki) hadara (hazır bulunursa) el-kısmate (paylaşımda) ulû’l-kurbâ (yakın akrabalar) vel-yetâmâ (ve yetimler) vel-mesâkîn (ve yoksullar) ferzukûhum (onları rızıklandırın) minhu (ondan) ve kûlû (ve söyleyin) lehum (onlara) kavlen (bir söz) ma’rûfâ (güzel)

Mukatil Tefsiri
“Miras taksimi sırasında” yani mirasın paylaşılması esnasında, “akrabalar, yetimler ve yoksullar hazır bulunursa” yani mirastan payı olmayan yakınlar, yetimler ve fakirler hazır olursa, “onlara da ondan verin” yani mirastan, az da olsa onlara bir şey verin; bu, taksimden önce verilecek bir ikramdır, belirli bir pay değildir, “ve onlara güzel söz söyleyin” yani gönüllerini hoş edecek güzel sözler söyleyin. Eğer mirasçılar küçükse, onların velileri bu kimselere şöyle desin: “Büyüdüklerinde size hakkınızı verirler ve Rablerinin emrine uyarlar; eğer biz mirasçı olursak size hakkınızı veririz.” Bu, güzel söz demektir.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 7

Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır. Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır; azından olsun çoğundan olsun, belirlenmiş bir paydır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Li’r-ricâli (erkekler için) nasîbun (bir pay vardır) mimmâ (kendinden) terake (bıraktı) el-vâlidâni (anne-baba) vel-akrabûn (ve yakınlar) ve li’n-nisâi (ve kadınlar için) nasîbun (bir pay vardır) mimmâ (kendinden) terake (bıraktı) el-vâlidâni (anne-baba) vel-akrabûn (ve yakınlar) mimmâ (ister) kalle (az olsun) minhu (ondan) ev (ya da) kesur (çok olsun) nasîben (belirlenmiş bir pay) mefrûzâ (farz kılınmış)

Mukatil Tefsiri
“Erkeklere bir pay vardır” yani mirastan bir hak vardır. “Kadınlara da bir pay vardır” yani kadınlar da mirastan pay alırlar. “Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından” yani miras olarak bırakılan mallardan, “azından olsun çoğundan olsun” yani miras az da olsa çok da olsa, “belirlenmiş bir paydır” yani farz kılınmış, belirlenmiş bir haktır. Bu ayet Ensardan Evs b. Mâlik hakkında nazil olmuştur. Evs b. Mâlik vefat etti ve geride eşi Ümmü Kuhha el-Ensâriyye’yi ve iki kızını —bunlardan biri Safiyye idi— bıraktı. Ayrıca amcaoğulları Arfata ve Süveyd b. Hâris de vardı. Onlar, kadına ve kızlarına mirastan hiçbir şey vermediler. Çünkü cahiliye döneminde kadınlara ve küçük çocuklara miras verilmez, miras sadece yetişkin erkeklere bırakılırdı. Bunun üzerine Ümmü Kuhha kızlarıyla birlikte Peygamber’e geldi ve şöyle dedi: “Onların babası öldü; Süveyd ve Arfata onların mirastaki haklarını engelledi.” Bunun üzerine Allah, Ümmü Kuhha ve kızları hakkında bu ayeti indirdi. Böylece Ümmü Kuhha sekizde bir, kızları üçte iki aldı; geri kalan ise Süveyd ve Arfata’ya verildi.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 6

Yetimleri deneyin; nikâh çağına ulaştıklarında, eğer onlarda bir olgunluk görürseniz mallarını kendilerine verin. Mallarını israf ederek ve büyümeden önce aceleyle yemeyin. Kim zengin ise uzak dursun, kim fakir ise uygun şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman da üzerlerine şahit tutun. Hesap görücü olarak Allah yeter.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vebtelû (deneyin) el-yetâmâ (yetimleri) hattâ (nihayet) izâ (ne zaman ki) beleğu (ulaşırlar) en-nikâha (evlenme çağına) fe in (eğer) ânestum (görürseniz) منهم (onlarda) rüşden (olgunluk) fedfeû (o zaman verin) ileyhim (onlara) emvâlehum (mallarını) ve lâ (ve sakın) te’kulûhâ (yemeyin onları) isrâfen (israf ederek) ve bidâran (acele ederek) en (diye) yekberû (büyümelerinden önce) ve men (kim) kâne (olursa) ganiyyen (zengin) felyesta’fif (kaçınsın) ve men (kim) kâne (olursa) fakîren (fakir) felye’kul (yesin) bi’l-ma’rûf (uygun şekilde) fe izâ (ne zaman ki) defa’tum (verdiğinizde) ileyhim (onlara) emvâlehum (mallarını) fe eşhidû (şahit tutun) عليهم (onlara karşı) ve kefâ (yeter) billâhi (Allah) hasîbâ (hesap görücü olarak)

Mukatil Tefsiri
“Yetimleri deneyin” yani akıllarını sınayın. “Nikâh çağına ulaştıklarında” yani bulûğa erdiklerinde, “eğer onlarda bir olgunluk görürseniz” yani ey veliler ve vasiler, dinlerinde doğruluk ve mallarını koruma yeteneği görürseniz, “mallarını kendilerine verin” yani yanınızda bulunan mallarını teslim edin. “Malları israf ederek yemeyin” yani haksız yere yemeyin, “ve büyümeden önce aceleyle” yani yetim büyüyüp malını geri almasın diye acele ederek yemeyin. “Kim zengin ise uzak dursun” yani onların mallarından sakınsın, “kim fakir ise uygun şekilde yesin” yani borç olarak yesin; imkân bulursa geri öder, bulamazsa günah yoktur. “Malları kendilerine verdiğiniz zaman” yani veliler ve vasiler yetimlere mallarını teslim ettiklerinde, “üzerlerine şahit tutun” yani teslim ettiğinize dair şahit bulundurun. “Hesap görücü olarak Allah yeter” yani şahit olarak Allah yeter; sizinle onlar arasında en büyük şahit O’dur. Bu ayet Sabit b. Rifa‘a ve amcası hakkında nazil olmuştur. Rifa‘a vefat etti ve oğlu Sabit’i bıraktı. Amcası onun mirasını üstlendi. Bunun üzerine “Yetimleri deneyin” ayeti nazil oldu; burada yetim Sabit b. Rifa‘a, onu deneyen ise amcasıdır.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 5

Malları, Allah’ın sizin için geçim kaynağı yaptığı şeyleri aklı ermez kimselere vermeyin. Onları o mallardan rızıklandırın, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve (ve) lâ (sakın) tu’tû (vermeyin) es-sufehâe (akılsızlara) emvâlekum (mallarınızı) elletî (ki o mallar) ceale (kıldı) llâhu (Allah) lekum (sizin için) kıyâmen (geçim kaynağı) verzukûhum (onları rızıklandırın) fîhâ (ondan) veksûhum (giydirin) ve (ve) kûlû (söyleyin) lehum (onlara) kavlen (bir söz) ma’rûfâ (güzel)

Mukatil Tefsiri
“Malları aklı ermez kimselere vermeyin” yani malın yerini bilmeyen cahillere vermeyin; kadınlara ve çocuklara doğrudan vermeyin. “Allah’ın sizin için geçim kaynağı yaptığı mallar” yani sizin hayatınızı ayakta tutan mallar, “onlara vermeyin.” “Onları o mallardan rızıklandırın” yani onlara o maldan nafaka verin, “giydirin” yani elbise verin, “ve onlara güzel söz söyleyin” yani güzel vaatlerde bulunun: “Malın başında ben duruyorum, sana hakkını vereceğim” gibi sözler söyleyin. “Aklı ermez kimseler” ifadesi, malın hakkını bilmeyen kimselerdir; bunun benzeri “Sefih veya zayıf ise…” (Bakara 282) ifadesinde geçer.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 4

Kadınlara mehirlerini gönül hoşluğu ile verin. Eğer onun bir kısmını gönül rızasıyla size bağışlarlarsa, onu afiyetle ve gönül rahatlığıyla yiyin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve (ve) âtû (verin) en-nisâe (kadınlara) sadukâtihinne (mehirlerini) nihleten (gönül hoşluğu ile) fe in (eğer) tibne (razı olurlarsa) lekum (size) an (bir kısmından) şey’in (bir şey) minhu (ondan) nefsen (gönül rızasıyla) fe kulûhu (onu yiyin/kullanın) henîen (afiyetle) merîen (gönül rahatlığıyla)

Mukatil Tefsiri
“Kadınlara mehirlerini verin” yani erkekler, eşlerine mehirlerini versinler. “Mehirlerini” yani onların mehrini, “gönül hoşluğu ile” yani farz olarak verin. “Eğer size gönül rızasıyla onun bir kısmını bağışlarlarsa” yani kadınlar, mehirden bir kısmını size helal ederlerse, “onu afiyetle ve gönül rahatlığıyla yiyin” yani helal ve hoş olarak yiyin. Bu ayet, erkeğin mehirsiz evlenmesi üzerine nazil olmuştur. Erkek şöyle derdi: “Senden miras alırım, sen de benden alırsın.” Kadın da kabul ederdi. Bunun üzerine Allah, mehir verilmesini emretti.

Taberi Tefsiri

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 3

Eğer yetimler hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, size helal olan kadınlardan ikişer, üçer ve dörder nikâhlayın. Eğer adalet yapamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir tane ile veya sahip olduğunuz cariyelerle yetinin. Bu, zulmetmemeniz için daha uygundur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve (ve) in (eğer) hiftum (korkarsanız) ellâ (ki olmamaktan) tuksitû (adaletli davranamayacaksanız) fi’l-yetâmâ (yetimler konusunda) fenkihû (o zaman evlenin) mâ (size uygun olan) tâbe (hoş gelen) lekum (size) mine’n-nisâi (kadınlardan) mesnâ (ikişer) ve sulâse (üçer) ve rubâa (dörder) fe in (eğer) hiftum (korkarsanız) ellâ (ki olmamaktan) ta’dilû (adaletli davranamayacaksanız) fe (o zaman) vâhideten (bir tane ile) ev (ya da) mâ (sahip olduğunuz) meleket (sahip oldu) eymânukum (sağ elleriniz) zâlike (bu) ednâ (daha uygundur) ellâ (ki olmamaya) teûlû (haksızlığa sapmamanız için)

Mukatil Tefsiri
“Eğer yetimler hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız” bu ayet Hamiysa b. Şemerdel hakkında nazil oldu. Bunun sebebi şudur: Allah şöyle buyurdu: “Şüphesiz yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ancak ateş doldururlar ve alevli ateşe gireceklerdir.” (Nisâ 10). Bunun üzerine müminler korktular; yetimin malından olan yiyecek, süt, hizmetçi ve bineği ayırdılar, hiçbir şeyi onlarla karıştırmadılar. Bu durum hem onlara hem de yetimlere zor geldi. Bunun üzerine Allah, malların karıştırılmasına ruhsat verdi ve şöyle buyurdu: “Eğer onlarla karışırsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir.” (Bakara 220). Böylece karıştırma konusunda ruhsat verildi. Onlar da Peygamber’e zararsız olan şeyleri sordular, fakat daha büyük olanı sormayı bıraktılar. Çünkü bir adamın yanında yedi, sekiz veya on hür kadın bulunur ve aralarında adalet yapmazdı. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: “Eğer yetimler hakkında adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız” yani yetimlerin işinde adalet yapamamaktan korktuğunuz gibi, kadınlar konusunda da günahtan korkun ve aralarında adaletli olun. “Size helal olan kadınlardan nikâhlayın” yani size helal olanlardan, “ikişer, üçer ve dörder” yani dörtten fazlası helal kılınmamıştır. “Eğer korkarsanız” yani günahtan korkarsanız, “adalet yapamayacağınızdan” yani iki, üç ve dört kadın arasında taksim ve nafakada adalet yapamamaktan korkarsanız, “o zaman bir tane ile yetinin” yani bir kadınla evlenin, günaha girmezsiniz. “Veya sahip olduğunuz cariyelerle” yani cariyelerden edinin. “Bu, zulmetmemeniz için daha uygundur” yani bir kadınla yetinmeniz veya cariyelerle yetinmeniz, haktan sapmamanıza daha yakındır. Bu ayet indiğinde Kays b. Hâris’in nikâhı altında sekiz kadın vardı. Peygamber ona şöyle dedi: “Onlardan dördünü bırak, dördünü tut.” Bunun üzerine tutmak istediğine: “Kal”, bırakmak istediğine: “Git” dedi; dört kadını tuttu, dördünü boşadı.

Taberi Tefsiri
Ebu Cafer dedi ki: Bu ayetin te’vili hakkında tefsir ehli ihtilaf etmiştir. Onlardan bir kısmı şöyle demiştir: Bunun anlamı şudur: Ey yetimlerin velileri, eğer onların mehirleri konusunda adaletli davranamayacağınızdan, mehirlerini dengeli şekilde veremeyeceğinizden ve onların emsalleri kadar mehirlerini ulaştıramayacağınızdan korkarsanız, onlarla evlenmeyin. Fakat onların dışındaki, Allah’ın size helal ve temiz kıldığı yabancı kadınlardan birden dörde kadar evlenin. Eğer yabancı kadınlardan birden fazla evlendiğinizde zulmetmekten korkarsanız ve adaletli davranamayacaksanız, o zaman onlardan bir tane ile evlenin ya da sağ ellerinizin sahip olduğu ile yetinin.

Bunu söyleyenlerin zikri: İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: İbn Mübarek bize rivayet etti, Ma‘mer’den, o da Zührî’den, o da Urve’den, o da Aişe’den şu ayet hakkında rivayet etti: { Yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız, size helal olan kadınlardan evlenin }. Aişe dedi ki: Ey kız kardeşimin oğlu, bu ayet, velisinin yanında bulunan yetim kız hakkında inmiştir. Velisi onun malına ve güzelliğine rağbet eder ve onunla, emsal mehirden daha düşük bir mehirle evlenmek ister. Bu yüzden, mehirlerini tam olarak vermedikçe onlarla evlenmeleri yasaklandı ve onların dışındaki kadınlarla evlenmeleri emredildi.

Yunus b. Abdü’l-A‘la bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: Yunus b. Yezid bana haber verdi, İbn Şihab’dan, o da Urve b. Zübeyr’den, o da Peygamber’in eşi Aişe’ye şu ayet hakkında sorduğunu nakletti: { Yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız, size helal olan kadınlardan evlenin }. Aişe dedi ki: Ey kız kardeşimin oğlu, bu ayet, velisinin yanında bulunan yetim kız hakkındadır; malında onunla ortak olur. Velisi onun malını ve güzelliğini beğenir ve ona, başkalarına verdiği gibi tam mehir vermeden evlenmek ister. Bu yüzden, mehirlerini eksiksiz ve en yüksek seviyede vermedikçe onlarla evlenmeleri yasaklandı ve onların dışındaki kadınlardan hoşlarına gideni evlenmeleri emredildi.

Yunus b. Yezid dedi ki: Rabia, { Yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız } ayeti hakkında şöyle dedi: “Onları bırakın; çünkü size dört kadın helal kılındı.”

Hasen b. Cüneyd ve Ebu Said b. Mesleme bize rivayet etti, dediler ki: İsmail b. Ümeyye bize haber verdi, İbn Şihab’dan, o da Urve’den: Dedi ki: Müminlerin annesi Aişe’ye sordum ve dedim ki: Ey müminlerin annesi, Allah’ın şu sözü hakkında ne dersin: { Yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız, size helal olan kadınlardan evlenin }? Dedi ki: Ey kız kardeşimin oğlu, bu ayet, velisinin yanında bulunan yetim kız hakkındadır. Velisi onun güzelliğine ve malına rağbet eder ve onunla, kadınlarının mehir geleneğinden daha düşük bir mehirle evlenmek ister. Bu yüzden, mehirlerini tam olarak verip tamamlamadıkça onlarla evlenmeleri yasaklandı. Eğer mehirlerini tamamlamazlarsa, onların dışındaki kadınlarla evlenmeleri emredildi.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Salih bize rivayet etti, dedi ki: Leys bana rivayet etti, dedi ki: Yunus bana rivayet etti, İbn Şihab’dan, o da Urve b. Zübeyr’den, onun da Aişe’ye sorduğunu ve Yunus’un İbn Vehb’den rivayet ettiği hadisin benzerini söyledi.

Hasen b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Ma‘mer bize haber verdi, Zührî’den, o da Urve’den, o da Aişe’den; İbn Humeyd’in İbn Mübarek’ten rivayet ettiği hadisin benzerini nakletti.

Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bana rivayet etti, İbn Cüreyc’den, o da Hişam’dan, o da babasından, o da Aişe’den: Dedi ki: { Yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız } ayeti, bir adamın yanında bulunan ve mal sahibi olan yetim kız hakkında nazil oldu. Adam belki onunla malı için evlenir, hâlbuki onu beğenmez; sonra ona zarar verir ve kötü davranır. Bu yüzden bu konuda uyarı yapıldı.

Ebu Cafer dedi ki: Bu te’vile göre, { Eğer adaletli davranamamaktan korkarsanız } ifadesinin cevabı { O hâlde evlenin } sözüdür.

Başka bir grup ise şöyle demiştir: Bunun anlamı, dörtten fazla evlenmenin yasaklanmasıdır; yetimlerin mallarının velileri tarafından ziyan edilmesinden sakınılması içindir. Çünkü Kureyş’ten bir adam, on kadın veya daha fazla ya da daha az sayıda kadınla evlenirdi. Fakirleştiğinde ise yanında bulunan yetimin malına yönelir, onu harcar veya onunla evlenirdi. Bu yüzden bundan men edildiler ve onlara şöyle denildi: Eğer yetimlerinizin mallarını harcamaktan korkuyorsanız ve kadınlarınızın masrafları sebebiyle buna ihtiyaç duyuyorsanız, kadın sayısında dördü aşmayın. Eğer dörtte de adaletli davranamamaktan korkarsanız, bir tane ile yetinin veya sağ ellerinizin sahip olduğu ile.

Bunu söyleyenlerin zikri: Muhammed b. Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Muhammed b. Cafer bize rivayet etti, dedi ki: Şu‘be bize rivayet etti, Simak’tan: İkrime’nin şöyle dediğini işittim: { Yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız } ayeti hakkında dedi ki: Kureyş’ten bir adamın kadınları olurdu ve yanında yetimler bulunurdu. Malı tükenince yetimlerin malına yönelirdi. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu: { Yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız, size helal olan kadınlardan evlenin }.

Hennad b. Serî bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Ahvas bize rivayet etti, Simak’tan, o da İkrime’den şu söz hakkında: { Yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız, size helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder evlenin; eğer adaletli davranamamaktan korkarsanız bir tane ya da sağ ellerinizin sahip olduğu } dedi ki: Adam dört, beş, altı hatta on kadınla evlenirdi. Sonra biri derdi ki: “Filan kişi gibi evlenmeme ne engel var?” ve yetimin malını alır, onunla evlenirdi. Bunun üzerine dörtten fazla evlenmeleri yasaklandı.

Süfyan b. Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize rivayet etti, Süfyan’dan, Habib b. Ebi Sabit’ten, o da Tavus’tan, o da İbn Abbas’tan: Dedi ki: Erkekler, yetimlerin malları sebebiyle dörtle sınırlandırıldı.

Muhammed b. Sa’d bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana rivayet etti, dedi ki: Amcam bana rivayet etti, dedi ki: Babam, babasından, o da İbn Abbas’tan: { Yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız } dedi ki: Adam, yetimin malıyla dilediği kadar evlenirdi; Allah bunu yasakladı.

Başka bir grup da şöyle demiştir: İnsanlar yetimlerin mallarında adaletsizlikten çekinirlerdi ama kadınlar konusunda adaletsizlikten çekinmezlerdi. Bu yüzden onlara şöyle denildi: Yetimler konusunda adaletsizlikten korktuğunuz gibi kadınlar konusunda da korkun; onlardan birden dörde kadar evlenin, bundan fazlasını aşmayın. Eğer birden fazla evlilikte de adaletli olamamaktan korkarsanız, bir tane ile yetinin ya da sağ ellerinizin sahip olduğu ile.

Bunu söyleyenlerin zikri: Yakub b. İbrahim bana rivayet etti, dedi ki: İbn Uleyye bize rivayet etti, Eyyub’dan, o da Said b. Cübeyr’den: Dedi ki: İnsanlar cahiliye üzereydi; ancak bir şey emredilince onu yapar, yasaklanınca da kaçınırlardı. Yetimler hakkında soru sordular; bunun üzerine şu ayet nazil oldu: { Yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız, size helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder evlenin; eğer adaletli davranamamaktan korkarsanız bir tane ya da sağ ellerinizin sahip olduğu }. Dedi ki: Yetimlerde adaletli olamamaktan korktuğunuz gibi kadınlarda da korkun.

Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Ahmed b. Mufaddal bize rivayet etti, dedi ki: Esbat, Süddî’den: { Yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız } ayetinden { sağ ellerinizin sahip olduğu } ifadesine kadar: Onlar yetimler konusunda titiz davranır, kadınlar konusunda titiz davranmazlardı; bir kişi birçok kadınla evlenir ama aralarında adaletli davranmazdı. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: Yetimlerde adaletli olamamaktan korktuğunuz gibi kadınlarda da korkun; birden dörde kadar evlenin; eğer adaletli olamamaktan korkarsanız bir tane ya da sağ ellerinizin sahip olduğu.

Bişr b. Muaz bize rivayet etti, dedi ki: Yezid b. Zürey‘ bize rivayet etti, dedi ki: Said, Katade’den şu söz hakkında: { Yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız, size helal olan kadınlardan evlenin } ta ki { bu, zulme düşmemenize daha yakındır } ifadesine kadar: Dedi ki: Yetimlerde zulümden korktuğunuz gibi kadınların çokluğunda da korkun. Cahiliyede bir adam on veya daha az kadınla evlenirdi; Allah dört kadını helal kıldı. Sonra onları dörde indiren şu sözdür: { İkişer, üçer, dörder; eğer adaletli olamamaktan korkarsanız bir tane }. Yani dörtte adaletten korkarsan üçe, onda da korkarsan ikiye, onda da korkarsan bire indir; eğer birde de adaletten korkarsan, o zaman sağ elinin sahip olduğu ile yetin.

Hasen b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Ma‘mer bize haber verdi, Eyyub’dan, o da Said b. Cübeyr’den şu söz hakkında: { Yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız, size helal olan kadınlardan evlenin } dedi ki: Size helal kılınan kadınlar. { İkişer, üçer, dörder } yani kadınlarda da yetimlerde korktuğunuz gibi adaletsizlikten korkun.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Haccac b. Minhal bize rivayet etti, dedi ki: Hammad, Eyyub’dan, o da Said b. Cübeyr’den: İslam geldiğinde insanlar cahiliye üzereydi; ancak emredilince yapar, yasaklanınca kaçınırlardı. Yetimler hakkında sordular, bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: { Size helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder evlenin }.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Numan Arim bize rivayet etti, dedi ki: Hammad b. Zeyd, Eyyub’dan, o da Said b. Cübeyr’den: Dedi ki: Allah Muhammed’i gönderdiğinde insanlar cahiliye üzereydi; yetimler hakkında sorular soruyorlardı; bunun üzerine şu ayet indirildi: { Yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız, size helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder evlenin }. Dedi ki: Yetimlerde adaletli olamamaktan korktuğunuz gibi kadınlarda da korkun.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye b. Salih bana rivayet etti, Ali b. Ebi Talha’dan, o da İbn Abbas’tan: { Yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız } dedi ki: Cahiliyede insanlar dul kadınlardan on taneye kadar evlenirdi; yetimin durumunu önemserlerdi. Dinlerinden yetim konusunu korudular ama cahiliyede evlendikleri kadınları bıraktılar. Bunun üzerine şöyle buyurdu: { Yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız, size helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder evlenin } ve onları cahiliyede yaptıklarından men etti.

Hüseyin b. Ferec’den bana nakledildi, dedi ki: Ebu Muaz’ı dinledim, dedi ki: Ubeyd b. Süleyman bize rivayet etti, dedi ki: Dahhak şöyle dedi: Cahiliyede yetimin malından bir şey almazlardı ama on kadınla evlenirlerdi ve babalarının kadınlarıyla da evlenirlerdi. Dinlerinden kadınlar konusunu ihmal ettiler. Allah onları hem yetimler hem kadınlar konusunda uyardı. Yetimler hakkında şöyle buyurdu: { Kötüyü iyiyle değiştirmeyin } (Nisa 2) … { Bu büyük bir günahtır } (Nisa 2). Kadınlar hakkında da şöyle buyurdu: { Size helal olan kadınlardan evlenin } … ayet; ayrıca { Babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin } (Nisa 22).

Ammar’dan, o da İbn Ebi Cafer’den, o da babasından, o da Rebi‘den şu söz hakkında nakledildi: { Yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız } … { sağ ellerinizin sahip olduğu } dedi ki: Yetimlerde zulümden korktuğunuz gibi kadınların çokluğunda da korkun. Cahiliyede adam on kadınla evlenirdi; Allah dört kadını helal kıldı ve onları dörde indirdi. { Eğer adaletli olamamaktan korkarsanız bir tane } ve eğer birde de adaletten korkarsanız, o zaman sağ elinin sahip olduğu ile yetin.

Başka bir grup şöyle demiştir: Bunun anlamı şudur: Yetimler konusunda çekindiğiniz gibi kadınlar konusunda da zinadan çekinin; size helal olan kadınlarla evlenin.

Bunu söyleyenlerin zikri: Muhammed b. Amr bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Asım bize rivayet etti, dedi ki: İsa, İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den şu söz hakkında: { Yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız } dedi ki: Yetimlerin velayeti ve mallarını yemekten imanla çekindiğiniz gibi zinadan da çekinin; kadınlarla helal nikâhla evlenin: { İkişer, üçer, dörder; eğer adaletli olamamaktan korkarsanız bir tane ya da sağ ellerinizin sahip olduğu }.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti, dedi ki: Şibl, İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den bunun benzerini nakletti.

Başka bir grup ise şöyle demiştir: Bunun anlamı şudur: Eğer velisi olduğunuz yetim kızlar hakkında adaletli olamayacağınızdan korkarsanız, onlarla evlenmeyin; size helal olan diğer kadınlarla evlenin.

Bunu söyleyenlerin zikri: Süfyan b. Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize rivayet etti, Hişam b. Urve’den, o da babasından, o da Aişe’den: { Yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız } dedi ki: Bu ayet, velisi olan bir adamın yanında bulunan yetim kız hakkında nazil olmuştur; onun başka velisi yoktur, kimse onun hakkında onunla çekişmez; adam onunla malı için evlenir, ona zarar verir ve kötü davranır.

Humeyd b. Mes‘ade bize rivayet etti, dedi ki: Yezid b. Zürey‘ bize rivayet etti, dedi ki: Yunus, Hasan’dan bu ayet hakkında: { Yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız, size helal olan kadınlardan evlenin } yani size helal olan, akraba yetimlerinizden; { ikişer, üçer, dörder; eğer adaletli olamamaktan korkarsanız bir tane ya da sağ ellerinizin sahip olduğu }.

Ebu Cafer dedi ki: Bu görüşler arasında ayetin te’viline en uygun olan görüş şudur: Eğer yetimler konusunda adaletli olamamaktan korkuyorsanız, aynı şekilde kadınlar konusunda da korkun. Bu yüzden, zulmetmeyeceğinizden emin olduğunuz kadar, birden dörde kadar evlenin. Eğer birde de zulümden korkarsanız, onunla da evlenmeyin; fakat sağ ellerinizin sahip olduğu ile yetinin. Çünkü bu, onlara zulmetmemeniz açısından daha uygundur.

Bunu tercih etmemizin sebebi şudur: Yüce Allah bu ayetten önce, yetimlerin mallarını haksız yere yemeyi ve onları başka mallarla karıştırmayı yasaklayarak şöyle buyurmuştur: { Yetimlere mallarını verin, kötüyü iyiyle değiştirmeyin, onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin; bu büyük bir günahtır } (Nisa 2). Sonra bu konuda Allah’tan sakınanların, kadınlar konusunda da aynı şekilde sakınmaları gerektiğini bildirmiştir. Yetimlerin mallarında zulümden kurtuluş yolunu gösterdiği gibi, kadınlar konusunda da zulümden kurtuluş yolunu göstermiştir. Buyurmuştur ki: Eğer kadınlar konusunda zulümden emin olursanız, size helal kılınanlardan ikişer, üçer, dörder evlenin. Eğer birde bile adaletli olamamaktan korkarsanız, onunla da evlenmeyin; fakat cariyelerle yetinin. Çünkü onlar sizin mülkünüzdür ve hür kadınlara karşı olan haklar onların üzerinde yoktur. Bu, günah ve zulümden uzak kalmanız açısından daha uygundur.

Sözün anlamı şudur: Eğer yetimlerin mallarında adaletli olamamaktan korkuyorsanız, kadınların haklarında da adaletli olamamaktan korkun. Bu yüzden yalnızca zulmetmeyeceğinizden emin olduğunuz kadınlarla, ikişer, üçer, dörder evlenin. Eğer bundan da korkarsanız, bir tane ile yetinin; eğer onda da korkarsanız, sağ ellerinizin sahip olduğu ile yetinin. Bu anlam, { Eğer adaletli olamamaktan korkarsanız bir tane ya da sağ ellerinizin sahip olduğu } ifadesinin delaletiyle açıkça anlaşılmaktadır.

Eğer biri şöyle derse: “{ Yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız } sözünün cevabı nerededir?” Ona şöyle denilir: Cevabı, { Size helal olan kadınlardan evlenin } sözüdür. Ancak bununla kastedilen anlamın bizim söylediğimiz şey olduğunu gösteren ifade şudur: { Eğer adaletli davranamamaktan korkarsanız, bir tane ya da sağ ellerinizin sahip olduğu ile yetinin. Bu, zulme düşmemenize daha yakındır. }

Daha önce açıklamıştık ki Arap dilinde “iksat” adalet ve insaf anlamındadır; “kast” ise zulüm ve haksızlık anlamındadır. Bu açıklama, burada tekrar etmeye ihtiyaç bırakmayacak kadar yeterlidir. “Yetimler” kelimesi ise burada hem erkek hem de kız yetimleri kapsayan çoğuldur.

{ Size helal olan kadınlardan evlenin } sözüne gelince, bunun anlamı şudur: Size haram kılınanlardan değil, size helal olan kadınlardan evlenin.

Nitekim şöyle rivayet edilmiştir: İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: İbn Mübarek bize rivayet etti, İsmail b. Ebi Halid’den, o da Ebu Malik’ten şu söz hakkında rivayet etti: { Size helal olan kadınlardan evlenin } yani size helal olanlardan.

Hasen b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Ma‘mer bize haber verdi, Eyyub’dan, o da Said b. Cübeyr’den şu söz hakkında: { Size helal olan kadınlardan evlenin } dedi ki: Size helal olanlardan.

Eğer biri şöyle derse: “Nasıl oldu da { Size helal olan kadınlardan evlenin } denildi de ‘size uygun olan kimselerden evlenin’ denilmedi? Oysa ‘ma’ insan dışındaki şeyler için kullanılır.” Ona şöyle denilir: Bunun anlamı senin düşündüğün yönde değildir. Bunun anlamı şudur: Güzel ve helal bir nikâhla evlenin.

Nitekim şöyle rivayet edilmiştir: Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: İsa bize rivayet etti, İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den: { Size helal olan kadınlardan evlenin } yani kadınlarla temiz ve helal bir nikâhla evlenin.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti, dedi ki: Şibl, İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den bunun benzerini rivayet etti.

Buna göre { size helal olan } sözüyle kastedilen, kadınların zatları ve şahısları değil, fiildir. Bu yüzden “ma” denilmiş, “men” denilmemiştir. Nitekim bir kimse “Kölelerimden istediğini al” anlamında, eğer “onlardan istemeni al” demek isterse “ma” kullanır; ama “onlardan istediğin kişiyi al” demek isterse “men” kullanır. Aynı şekilde { yahut sağ ellerinizin sahip olduğu } ifadesinin anlamı da “yahut sağ ellerinizin sahip olması”dır.

{ Size helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder evlenin } sözünün anlamı şudur: Sizden her biri ikişer, üçer veya dörder evlensin. Nitekim şu ayette de böyle söylenmiştir: { Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun; onların şahitliğini ebediyen kabul etmeyin; işte onlar fasıkların ta kendileridir } (Nur 4).

{ İkişer, üçer, dörder } sözüne gelince, bunların çekim almamasının sebebi, “iki, üç ve dört” lafızlarından başka bir kalıba çevrilmiş olmalarıdır. Nitekim “Ömer” ismi “Amir”den, “Züfer” ismi de “Zafir”den çevrildiği için çekim almaz. Aynı şekilde “birer, ikişer, tek tek, ikişerli, üçerli, dörderli” gibi lafızların tamamı, asıl kalıplarından çevrilmiş olmaları sebebiyle çekim almaz.

Bunun böyle olduğuna ve bu konuda eril ile dişilin aynı olduğuna delil şudur: Bu surede ve Fatır suresinde “ikişer, üçer, dörder” denilmiştir; orada kastedilen kanattır, kanat ise eril bir kelimedir. Ayrıca bu lafızlar, “üç” ve “üçlük” gibi eklenerek kullanılmaz; başına belirli artikel de gelmez. Bu da onun sayı için özel bir isim olduğunu gösterir. Eğer belirsiz olsaydı başına belirli artikel girer ve “üç” ile “dört”ün tamlama yapılması gibi tamlama yapılırdı.

Bunu açıklayan örneklerden biri Temim b. Ebi Mukbil’in şu sözüdür:

Onun göğsünün altında mavi sinekleri görürsün;
Atlarının kişnemeleri onları birer ikişer ürkütmüştür.

Burada “birer” ve “ikişer” kelimelerini, belirli olan “sinekler” kelimesine döndürmüştür. Araplar bazen bunları belirsiz yapar ve çekimli kullanır. Şairin şu sözü gibi:

Sizin dört kişinize karşı,
İkişer ve teker olanlardan birini öldürdük; bir de beşinciyi.

“İkişer” ve “birer” lafızlarının çekim almadığını açıklayan örneklerden biri de şairin şu sözüdür:

Sizi ikişer ve teker teker öldürdüm,
Mürre’yi ise dün geçip gitmiş gibi bıraktım.

Bir başka şair de şöyle demiştir:

Ölümler, haram bir ayda,
Bana birer birer kavuşmanı senin için takdir etti.

Araplardan dörder ve dörtlüden yukarı olan sayıların bu şekilde çevrilmiş kullanımı işitilmemiştir. Onlardan “beşer”, “beşli”, “yedişer”, “yedili” ve dörtten yukarısı işitilmemiştir. Ancak Kümeyt’e ait bir beyitte “on” için “onar” rivayet edilmiştir. O da şu sözüdür:

Senden yardım istemeye fırsat bulamadılar;
Ta ki sen, insanların üzerine onar haslet fırlattın.

Burada “onar onar” demek istemiştir. Bunun dışında işitilmediği söylenir.

{ Eğer adaletli davranamamaktan korkarsanız, bir tane } sözüne gelince, “bir tane” kelimesi mansuptur. Bunun anlamı şudur: Eğer nikâhınız altında bulunan kadınlardan birden fazlası hakkında Allah’ın onlar için üzerinize vacip kıldığı adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, onlardan bir tane ile evlenin. Eğer bu kelime merfu okunmuş olsaydı da caiz olurdu; o zaman anlam “bir tane yeterlidir” veya “bir tane kâfidir” olurdu. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { Eğer iki erkek olmazsa, bir erkek ve iki kadın } (Bakara 282).

Eğer biri bize şöyle derse: “Bütün hür kadınlardan sizin için helal olanın dört kadınla evlilik olduğunu biliyoruz. O halde nasıl { Size helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder evlenin } denildi? Çünkü bu sayıldığında dokuz eder.” Ona şöyle denilir: Bunun te’vili şudur: Size helal olan kadınlardan, eğer ikisinin size karşı gerekli hakları konusunda kendinizden zulümden emin olursanız ikişer; eğer bundan korkmazsanız üçer; eğer onlar hakkında da adaletten emin olursanız dörder evlenin. Bunun doğruluğuna şu söz delalet eder: { Eğer adaletli davranamamaktan korkarsanız, bir tane }. Çünkü anlam şudur: Eğer iki kadın konusunda korkarsanız, bir tane ile evlenin. Sonra şöyle buyurmuştur: Eğer bir kadın konusunda da adaletli davranamamaktan korkarsanız, o zaman sağ ellerinizin sahip olduğu ile yetinin.

Eğer biri şöyle derse: “Allah’ın emri ve yasağı, bunun edep, irşat ve bildirme için olduğuna dair delil ortaya çıkıncaya kadar vücub ve bağlayıcılık ifade eder. Yüce Allah ise { Size helal olan kadınlardan evlenin } buyurmuştur; bu bir emirdir. Bunun bağlayıcı ve zorunlu olmayan bir emir olduğuna dair delil var mıdır?” Ona şöyle denilir: Evet. Bunun delili şu sözdür: { Eğer adaletli davranamamaktan korkarsanız, bir tane }. Bununla bilinmiştir ki { Size helal olan kadınlardan evlenin } sözü, lafız bakımından emir şeklinde olsa da nikâh emri anlamında değildir; evlenecek kişinin zulümden korktuğu kadın sayısıyla evlenmesini yasaklama anlamında bir yönlendirmedir.

Çünkü bununla kastedilen şudur: Eğer yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkar ve bu konuda çekinirseniz, aynı şekilde kadınlar konusunda da çekinin. Size helal kıldığım birden dörde kadar kadınlardan, ancak zulümden emin olduğunuz kadarını nikâhlayın. Biz başka yerde açıklamıştık ki Araplar bazen sözü emir lafzıyla getirir, fakat onunla yasaklama, tehdit ve uyarı anlamını kastederler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin } (Kehf 29). Yine şöyle buyurmuştur: { Kendilerine verdiğimiz şeyleri inkâr etsinler; faydalanın, yakında bileceksiniz } (Nahl 55). Bunlar emir şeklinde gelmiştir; fakat maksat tehdit, uyarı, sakındırma ve yasaklamadır. Aynı şekilde { Size helal olan kadınlardan evlenin } sözü de yasaklama anlamındadır: Kadınlardan size helal ve temiz olanlar dışında nikâhlamayın.

{ Yahut sağ ellerinizin sahip olduğu } sözünün anlamı konusunda bizim söylediğimiz şekilde tefsir ehli de görüş belirtmiştir.

Bunu söyleyenlerin zikri: Bişr b. Muaz bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Said, Katade’den rivayet etti: { Eğer adaletli davranamamaktan korkarsanız, bir tane ya da sağ ellerinizin sahip olduğu }. Dedi ki: Eğer bir kadın konusunda da adaletli davranamamaktan korkarsan, sağ elinin sahip olduğu ile yetin.

Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Ahmed b. Mufaddal bize rivayet etti, dedi ki: Esbat, Süddî’den rivayet etti: { Yahut sağ ellerinizin sahip olduğu } yani cariyeler.

Ammar’dan bana rivayet edildi, dedi ki: İbn Ebi Cafer bize rivayet etti, o da babasından, o da Rebi‘den: { Eğer adaletli davranamamaktan korkarsanız, bir tane ya da sağ ellerinizin sahip olduğu }. Dedi ki: Eğer bir kadın konusunda da adaletli davranamamaktan korkarsan, sağ elinin sahip olduğu ile yetin.

Yahya b. Ebi Talib bana rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Cuveybir, Dahhak’tan şu söz hakkında rivayet etti: { Eğer adaletli davranamamaktan korkarsanız }. Dedi ki: Cinsel ilişki ve sevgi konusunda.

Yüce Allah’ın şu sözünün te’vili hakkında: { Bu, zulme düşmemenize daha yakındır }.

Yüce Allah’ın bu sözüyle kastettiği şudur: Eğer ikişer, üçer veya dörder kadın hakkında adaletli davranamamaktan korkar da bir tane ile evlenirseniz yahut bir kadın hakkında da adaletli davranamamaktan korkar da sağ ellerinizin sahip olduğu cariyelerle yetinirseniz, bu daha yakındır; yani zulmetmemenize ve haksızlığa meyletmemenize daha yakındır.

Arapçada “adam eğildi, haksızlığa saptı” anlamında bu fiil kullanılır. Miras paylarındaki “avl” de buradan gelir; çünkü paylar arttığında eksilme onların içine girer. İhtiyaç anlamına gelince, “adam fakirleşti, muhtaç oldu” denilir. Şairin şu sözü gibi:

Fakir, zenginliğinin ne zaman geleceğini bilmez;
Zengin de ne zaman fakirleşeceğini bilmez.

Burada “fakirleşir” anlamındadır.

Bu konuda tefsir ehli de bizim söylediğimize benzer görüş belirtmiştir.

Bunu söyleyenlerin zikri: Humeyd b. Mes‘ade bize rivayet etti, dedi ki: Yezid b. Zürey‘ bize rivayet etti, dedi ki: Yunus, Hasan’dan rivayet etti: { Bu, zulme düşmemenize daha yakındır }. Dedi ki: “Avl”, kadınlar konusunda meyletmektir.

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Hakkam bana rivayet etti, Anbese’den, o da Muhammed b. Abdurrahman’dan, o da Kasım b. Ebi Bezze’den, o da Mücahid’den şu söz hakkında rivayet etti: { Bu, zulme düşmemenize daha yakındır }. Dedi ki: Meyletmemeniz demektir.

Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Asım bize rivayet etti, dedi ki: İsa bize rivayet etti, İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den şu söz hakkında: { Bu, zulme düşmemenize daha yakındır }. Dedi ki: Meyletmemeniz demektir.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti, dedi ki: Şibl, İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den bunun benzerini rivayet etti.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Numan Muhammed b. Fadl bize rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize rivayet etti, dedi ki: Davud b. Ebi Hind bize haber verdi, İkrime’den: { Zulme düşmemeniz } dedi ki: Meyletmemeniz demektir. Sonra şöyle dedi: Ebu Talib’in şu sözünü işitmedin mi:

Adalet terazisiyle; tartısı eğik olmayan bir tartıyla.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Haccac bize rivayet etti, dedi ki: Hammad b. Zeyd bize rivayet etti, Zübeyr’den, o da Haris’ten, o da İkrime’den bu ayet hakkında: { Zulme düşmemeniz }. Dedi ki: Meyletmemeniz demektir. Ve Ebu Talib’in söylediğini iddia ettiği bir şiir beytini okudu:

Bir arpa tanesini bile eksiltmeyen adalet terazisiyle,
Doğru tartan ve tartısı eğik olmayan bir tartıcıyla.

Ebu Cafer dedi ki: Bu beyit başka bir rivayetle şöyle de aktarılır:

Bir arpa tanesini bile aldatmayan doğruluk terazisiyle;
Kendisinden şahidi bulunan ve eğik olmayan bir tartıyla.

Yakub b. İbrahim bana rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize rivayet etti, Muğire’den, o da İbrahim’den şu söz hakkında: { Zulme düşmemeniz }. Dedi ki: Meyletmemeniz demektir.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Amr b. Avn bize rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize haber verdi, Muğire’den, o da İbrahim’den bunun benzerini rivayet etti.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Amr b. Avn bize rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize haber verdi, Ebu İshak el-Kufi’den: Osman b. Affan, kendisini kınadıkları bir mesele hakkında Kufe halkına şöyle yazdı: “Ben eğilen bir terazi değilim.”

Ebu Küreyb bize rivayet etti, dedi ki: Usam b. Ali bize rivayet etti, dedi ki: İsmail b. Ebi Halid bize rivayet etti, Ebu Malik’ten şu söz hakkında: { Zulme düşmemenize daha yakındır }. Dedi ki: Meyletmemeniz demektir.

Bişr b. Muaz bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Said, Katade’den rivayet etti: { Bu, zulme düşmemenize daha yakındır } yani meyletmemenize daha yakındır.

Hasen b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Ma‘mer, Katade’den şu söz hakkında haber verdi: { Zulme düşmemeniz }. Dedi ki: Meyletmenizdir.

Ammar’dan bana rivayet edildi, dedi ki: İbn Ebi Cafer bize rivayet etti, o da babasından, o da Rebi‘den: { Bu, zulme düşmemenize daha yakındır }. Dedi ki: Meyletmemeniz demektir.

Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Ahmed b. Mufaddal bize rivayet etti, dedi ki: Esbat, Süddî’den rivayet etti: { Bu, zulme düşmemenize daha yakındır }. Dedi ki: Meyletmeniz demektir.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye b. Salih bize rivayet etti, Ali b. Ebi Talha’dan, o da İbn Abbas’tan şu söz hakkında: { Zulme düşmemenize daha yakındır }. Dedi ki: Meyletmemeniz demektir.

Muhammed b. Sa’d bize rivayet etti, dedi ki: Babam bana rivayet etti, dedi ki: Amcam bana rivayet etti, dedi ki: Babam, babasından, o da İbn Abbas’tan rivayet etti: { Bu, zulme düşmemenize daha yakındır }. Dedi ki: Bu, meyletmemenize daha yakındır.

Yakub b. İbrahim bana rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize rivayet etti, dedi ki: Husayn bize haber verdi, Ebu Malik’ten şu söz hakkında: { Bu, zulme düşmemenize daha yakındır }. Dedi ki: Zulmetmemeniz demektir.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Amr b. Avn ve Arim Ebu Numan bize rivayet ettiler, dediler ki: Hüşeym bize rivayet etti, Husayn’dan, o da Ebu Malik’ten bunun benzerini rivayet etti.

İbn Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize rivayet etti, Yunus’tan, o da Ebu İshak’tan, o da Mücahid’den: { Bu, zulme düşmemenize daha yakındır }. Dedi ki: Meyletmemeniz demektir.

Yunus bize rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd şöyle dedi: { Bu, zulme düşmemenize daha yakındır }. Bu, senin nafakan açısından daha azdır. Bir kadın, iki, üç ve dört kadından daha azdır; cariyen de hür bir kadından daha hafif nafakalıdır. { Zulme düşmemeniz } yani bakmakla yükümlü olduklarınız bakımından sana daha hafiftir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 2

Yetimlere mallarını verin. Kötüyü iyi ile değiştirmeyin ve onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Şüphesiz bu büyük bir günahtır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve (ve) âtû (verin) el-yetâmâ (yetimlere) emvâlehum (mallarını) ve lâ (ve sakın) tetebeddelû (değiştirmeyin) el-habîse (kötüyü) bi’t-tayyibi (iyi ile) ve lâ (ve sakın) te’kulû (yemeyin) emvâlehum (mallarını) ilâ (kendi) emvâlikum (mallarınıza katarak) innehû (şüphesiz o) kâne (olmuştur) hûben (büyük bir günah) kebîrâ (çok büyük)

Mukatil Tefsiri
“Yetimlere mallarını verin” yani vasilere hitap edilmiştir; yetimlere mallarını teslim edin. “Ve kötüyü iyi ile değiştirmeyin” yani yetimlerin mallarından haram olanı alıp kendi helal mallarınızla değiştirmeyin; helali bırakıp haramı yemeyin. “Ve onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin” yani mallarını kendi mallarınızla birlikte yemeyin; “ile/beraber” anlamındadır (Şuarâ 13). “Şüphesiz bu büyük bir günahtır” yani Habeş dilinde “hub” büyük günah demektir; cahiliye halkı da günaha “hub” derdi. Bu ayet Gatafan’dan Münzir b. Rifa‘a hakkında nazil olmuştur. Onun yanında, kardeşinin yetim oğluna ait büyük bir mal vardı. Çocuk büyüyünce malını istedi, fakat o vermedi. Bunun üzerine Peygamber’e başvurdu. Peygamber ona malı geri vermesini emretti ve bu ayeti okudu. Bunu işitince şöyle dedi: “Allah’a ve Resûlü’ne itaat ettik; büyük günahtan Allah’a sığınırız.” Bunun üzerine malı yetime verdi. Peygamber şöyle buyurdu: “Kim Rabbine itaat eder ve nefsinin cimriliğinden korunursa, yurdunu elde eder.” Yetim malını alınca onu Allah yolunda harcadı. Bunun üzerine Peygamber şöyle buyurdu: “Sevap sabit oldu, günah ise kaldı.” Sahabeler: “Sevabın sabit olduğunu anladık, peki günah nasıl kaldı, o Allah yolunda harcıyor?” dediler. Peygamber şöyle buyurdu: “Sevap çocuğa aittir, günah ise babasının üzerinedir.”

Taberi Tefsiri
Ebû Ca‘fer der ki: Yüce Allah bu sözle yetimlerin vasilerine hitap etmektedir. Onlara şöyle buyurmaktadır: “Ey yetimlerin vasileri! Yetimler ergenlik çağına ulaşıp kendilerinde olgunluk gördüğünüz zaman mallarını kendilerine verin.”

“Temizi pisle değiştirmeyin” buyruğu ise şu anlama gelir: Yetimlerin size haram olan mallarını, size helal olan kendi mallarınızla değiştirmeyin.

Nitekim Muhammed b. Amr bize rivayet etti; dedi ki: Ebû Âsım bize anlattı; dedi ki: Îsâ, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den Allah’ın şu sözü hakkında rivayet etti: “Temizi pisle değiştirmeyin.” Mücâhid şöyle dedi: “Helali haramla değiştirmeyin.”

Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: Ebû Huzeyfe bize anlattı; dedi ki: Şibl, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den aynı şekilde rivayet etti.

Süfyân bana rivayet etti; dedi ki: Babam bize anlattı; o da Süfyân’dan, o da İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den rivayet etti ki, “Temizi pisle değiştirmeyin” sözü hakkında şöyle demiştir: “Haramı helalin yerine koymak.”

Ebû Ca‘fer der ki: Daha sonra tefsir âlimleri, yasaklanan bu “pisi temizle değiştirme”nin nasıl olduğu ve ne anlama geldiği konusunda ihtilaf etmişlerdir.

Bazıları şöyle demiştir: Yetimlerin vasileri onların mallarındaki kaliteli ve değerli şeyleri alır, yerine değersiz ve kötü olanı koyarlardı. Allah’ın yasakladığı değiştirme budur.

Bu görüşü söyleyenlerden biri de şudur: Ebû Küreyb bize rivayet etti; dedi ki: İbn Yemân bize anlattı; o da Süfyân’dan, o da Muğîre’den, o da İbrahim’den rivayet etti ki, “Temizi pisle değiştirmeyin” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Sahteyi verip iyiyi alma.”

Ebû Küreyb bize rivayet etti; dedi ki: İbn Yemân bize anlattı; o da Süfyân’dan, o da Süddî’den; ayrıca Yahyâ b. Saîd’den, o da Saîd b. Müseyyeb’den ve Ma‘mer’den, o da Zührî’den rivayet etti ki onlar şöyle dediler: “Zayıf olanı verir, semiz olanı alırdı.”

Yine Süfyân’dan, bir adam aracılığıyla Dahhâk’tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: “Bozuk olanı verip iyiyi alma.”

Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti; dedi ki: Ahmed b. Müfaddal bize anlattı; dedi ki: Esbât, Süddî’den şu rivayeti aktardı: “Temizi pisle değiştirmeyin.” Onlardan biri yetimin sürüsündeki semiz koyunu alır, yerine cılız bir koyun koyar ve ‘Koyun koyundur’ derdi. İyi dirhemi alır, yerine sahte para bırakır ve ‘Dirhem dirhemdir’ derdi.

Başka âlimler ise şöyle demişlerdir: Bunun anlamı, Allah’ın sana helal olarak takdir ettiği rızık gelmeden önce haram rızka yönelip onu aceleyle yememendir.

Bu görüşü savunanlardan biri olarak Ebû Küreyb bize rivayet etti; dedi ki: İbn Yemân bize anlattı; o da Süfyân’dan, o da İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den rivayet etti ki, “Temizi pisle değiştirmeyin” sözü hakkında şöyle demiştir: “Allah’ın sana takdir ettiği helal rızık gelmeden önce haram rızka yönelme.”

Yine Süfyân’dan, İsmail aracılığıyla Ebû Sâlih’ten de aynı görüş rivayet edilmiştir.

Bir başka grup ise şöyle demiştir: Yunus b. Abdüla‘lâ bana rivayet etti; dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi; dedi ki: İbn Zeyd, “Temizi pisle değiştirmeyin” ayeti hakkında şöyle dedi: “Cahiliye halkı kadınlara ve küçük çocuklara mirastan pay vermezdi; malı büyük olan alırdı.” Ardından şu ayeti okudu: “Onlarla evlenmeye rağbet ediyorsunuz…” [Nisâ: 127]. Sonra dedi ki: “Eğer onların malı yoksa…” ve “zayıf bırakılmış çocuklar…” [Nisâ: 127] yani onlara miras verilmezdi. O halde onların mirastaki payı temiz ve helaldir; büyüklerin aldığı ise pis ve haramdır.”

Ebû Ca‘fer der ki: Bu görüşler arasında ayetin teviline en uygun olanı, “Ey vasiler! Yetimlerin size haram olan mallarını, onların değerli, seçkin ve kaliteli olanlarını alıp yerine kendi mallarınızdan değersiz ve kötü olanı koyarak değiştirmeyin” diyen görüştür.

Çünkü Arap dilinde bir şeyi başka bir şeyle değiştirmek, bir şeyi alıp yerine başka bir şeyi vermek anlamına gelir. Bu değiştirme ve değiştirilmenin anlamı bu olduğuna göre, İbn Zeyd’in “Büyük oğlun mirası küçük kardeşlerden alıp kendisine katması” şeklindeki açıklamasının bir anlamı yoktur. Çünkü büyük oğul malları almış, fakat yerine başka bir şey koymamıştır. O halde Allah’ın “Temizi pisle değiştirmeyin” buyruğundaki değiştirme nerede kalmaktadır?

Mücâhid ve Ebû Sâlih’in, “Helal gelmeden önce harama yönelmeyin” şeklindeki açıklamasına gelince; eğer bununla İbn Mes‘ûd’dan rivayet edilen “Kul işlediği günah sebebiyle rızıktan mahrum bırakılır” sözünü kastetmişlerse, bu görüş de İbn Zeyd’in görüşü gibi zayıftır. Çünkü haramı aceleyle yiyen kimse daha sonra Allah’ın helal rızkına erişirse, bir şeyi başka bir şeyle değiştirmiş olmaz.

Fakat eğer maksatları, Allah’ın kullarını harama yönelmekten sakındırması ve bunun sonucunda helal rızıktan mahrum kalmaları ise, bu anlaşılır ve makul bir yorumdur. Ancak ayetin zahirine en uygun anlam bizim açıkladığımızdır. Çünkü Allah burada yetim malları ve onların hükümleri bağlamında konuşmaktadır. Dolayısıyla ayetin bağlamından farklı bir anlama taşınması uygun değildir.

“Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin” ayetinin tefsiri:

Ebû Ca‘fer der ki: Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: “Yetimlerin mallarını kendi mallarınıza karıştırıp birlikte yemeyin.”

Nitekim İbn Beşşâr bize rivayet etti; dedi ki: Süfyân bize anlattı; o da İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin.” Yani: “Kendi mallarınızla onların mallarını birbirine karıştırıp hepsini birlikte yemeyin.”

Müsennâ bize rivayet etti; dedi ki: İshak bize anlattı; dedi ki: Ebû Züheyr, Mübarek’ten, o da Hasan’dan şöyle rivayet etti: Yetim malları hakkında bu ayet inince insanlar yetimlerle mallarını karıştırmaktan çekindiler. Yetimin velisi, yetimin malını kendi malından ayırmaya başladı. Bunun üzerine durumu Peygamber’e şikâyet ettiler. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi:

“Sana yetimler hakkında soruyorlar. De ki: Onları düzeltip korumak hayırlıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız onlar sizin kardeşlerinizdir.” [Bakara: 220]

Bunun üzerine onlarla birlikte yaşamaya devam ettiler; ancak Allah’tan sakındılar.

“Çünkü bu büyük bir günahtır” ayetinin tefsiri:

Ebû Ca‘fer der ki: Yüce Allah’ın “Çünkü bu büyük bir günahtır” sözüyle kastettiği şudur: Yetimlerin mallarını kendi mallarınıza katarak yemeniz büyük bir günahtır.

Ayetteki “o” zamiri, “yemek” fiiline işaret etmektedir.

“Hûb” kelimesi ise günah anlamına gelir. Arapçada “hâbe yahûbu havben ve hûben” denilir; yani günah işledi. “Tehavvebe” ise “günah sayıp sakınmak” anlamındadır.

Ümeyye b. el-Esker el-Leysî’nin şu sözü de bu anlamdadır:

“O gün iki muhacir onu kuşattığında,
Gerçekten hata etmiş ve günaha girmişlerdi.”

Ayrıca “toprağın kötü bir yerine indik” anlamında “bi-havbetin” veya “bi-hîbetin” ifadeleri kullanılır.

“Kebîr” ise büyük ve azametli demektir.

Buna göre ayetin anlamı şudur: Yetimlerin mallarını kendi mallarınıza katarak yemeniz, Allah katında büyük bir günahtır.

Tefsir âlimleri de bu anlamı ifade etmişlerdir.

Muhammed b. Amr ve Amr b. Ali bana rivayet etti; dediler ki: Ebû Âsım bize anlattı; o da Îsâ’dan, o da İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den Allah’ın “büyük bir hûb” sözü hakkında şöyle dediğini rivayet etti: “Büyük bir günah.”

Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: Ebû Huzeyfe bize anlattı; dedi ki: Şibl, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den aynı görüşü rivayet etti.

Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: Ebû Sâlih bize anlattı; dedi ki: Muâviye, Ali b. Ebî Talha’dan, o da İbn Abbas’tan rivayet etti ki: “Çünkü bu büyük bir günahtır” sözü hakkında şöyle demiştir: “Büyük bir günah.”

Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti; dedi ki: Ahmed b. Müfaddal bize anlattı; dedi ki: Esbât, Süddî’den şu rivayeti aktardı: “‘Hûb’ demek günahtır.”

Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; dedi ki: Abdürrezzâk bize haber verdi; dedi ki: Ma‘mer, Katâde’den “hûb” kelimesi hakkında şöyle rivayet etti: “Günah.”Bişr b. Muâz bize rivayet etti; dedi ki: Yezîd b. Züray‘ bize anlattı; dedi ki: Saîd, Katâde’den şu rivayeti aktardı: “Çünkü bu büyük bir hûbdur.” Yani: “Büyük bir zulümdür.”

Yunus bana rivayet etti; dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi; dedi ki: İbn Zeyd, “Çünkü bu büyük bir hûbdur” sözü hakkında şöyle demiştir: “Büyük bir günahtır.” Ve bu hüküm Müslümanlar içindir.Amr b. Ali bize rivayet etti; dedi ki: Yahyâ b. Saîd bize anlattı; dedi ki: Kurre b. Hâlid’den işittim; Hasan şöyle diyordu: “‘Büyük bir hûb’ demek, Allah’a yemin olsun ki büyük bir günahtır.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nisa 1

Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkek ve kadın yayan Rabbinizden sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde gözetleyicidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yâ (ey) eyyuhen-nâsu (insanlar) ittekû (sakının) rabbekum (Rabbinizden) ellezî (o ki) halakakum (sizi yarattı) min (den) nefsin (bir nefisten) vâhidetin (tek) ve (ve) halaka (yarattı) minhâ (ondan) zevcehâ (eşini) ve (ve) besse (yaydı) minhumâ (ikisinden) ricâlen (erkekler) kesîran (çok) ve (ve) nisâen (kadınlar) vettekû (ve sakının) llâhe (Allah’tan) ellezî (o ki) tesâelûne (birbirinizden istemektesiniz) bihî (onunla) vel-erhâme (ve akrabalık bağlarından) innallâhe (şüphesiz Allah) kâne (olmuştur) aleykum (üzerinizde) rakîbâ (gözetleyici)

Mukatil Tefsiri
“Ey insanlar! Rabbinizden sakının” yani sizi korkutuyor, Rabbinizden çekinin. “Sizi tek bir nefisten yaratan” yani Âdem’den, “ve ondan da eşini yaratan” yani Havva’yı Âdem’in kaburga kemiğinden yarattı. Ona Havva denilmesinin sebebi, yaşayan (Âdem’den) yaratılmış olmasıdır. “Ve ikisinden birçok erkek ve kadın yayan” yani Âdem ve Havva’dan birçok erkek ve kadın yarattı; onlar çok sayıda ümmetlerdir. “Allah’tan sakının ki, onun adıyla birbirinizden istersiniz” yani insanlar birbirlerinden hak ve ihtiyaçlarını Allah adına isteyip talepte bulunurlar. “Ve akrabalık bağlarını (koparmaktan sakının)” yani akrabalık bağlarını kesmeyin, aksine onları gözetin ve bağları sürdürün. “Şüphesiz Allah üzerinizde gözetleyicidir” yani amellerinizi koruyup gözetmektedir.

Taberi Tefsiri
Ebu Cafer dedi ki: Yüce Allah’ın şu sözüyle kastettiği şudur: “Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan Rabbinizden sakının.” Yani ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının; size emrettiklerinde ve yasakladıklarında O’na muhalefet etmeyin. Yoksa gücünüzün yetmeyeceği bir azap üzerinize iner. Sonra Yüce Allah kendisini, bütün insanları tek bir kişiden yaratmakla niteler. Kullarına yaratılışın başlangıcının nasıl olduğunu bildirir. Bununla onları, hepsinin tek bir erkek ve tek bir kadının çocukları olduğuna, birbirlerinden geldiklerine ve bu yüzden birbirlerinin üzerindeki haklarının kardeşin kardeş üzerindeki hakkı gibi zorunlu olduğuna dikkat çekmektedir. Çünkü hepsi aynı baba ve anneye dayanmaktadır. Aralarındaki soy bağı uzaklaşsa bile, birbirlerinin haklarını gözetme yükümlülüğü devam eder. Bu, yakın akrabalıkta gerekli olan sorumluluk gibidir. Böylece insanların birbirlerine şefkat göstermelerini, birbirlerine zulmetmemelerini ve güçlü olanın zayıf olana Allah’ın kendisine yüklediği hakkı güzelce vermesini istemiştir. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: “Sizi tek bir nefisten yaratan.” Yani Adem’den yaratmıştır.

Nitekim Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti; dedi ki: Ahmed b. Müfaddal bize anlattı; dedi ki: Esbat, Suddi’den rivayet etti: “Sizi tek bir nefisten yaratan” yani Adem’den yaratmıştır, ona selam olsun.

Bişr b. Muaz bize rivayet etti; dedi ki: Yezid b. Zürey‘ bize anlattı; dedi ki: Said, Katade’den rivayet etti: “Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan Rabbinizden sakının.” Yani Adem’den, ona selam olsun.
Süfyan b. Veki‘ bize rivayet etti; dedi ki: Babam bize anlattı; Süfyan, bir adam aracılığıyla Mücahid’den rivayet etti: “Sizi tek bir nefisten yaratan.” Dedi ki: Adem.

“Tek bir nefisten” ifadesiyle kastedilenin bir erkek olması, şairin şu sözü gibidir:
“Senin baban bir halifedir, onu başka bir kadın doğurdu;
Ve sen de o kemalin halifesisin.”

Şair “onu başka bir kadın doğurdu” derken erkekten söz etmektedir; fakat “halife” kelimesinin lafzı dişil olduğu için dişil fiil kullanmıştır. Yüce Allah da “tek bir nefisten” buyurmuştur. Çünkü “nefis” kelimesi dişildir; anlamı ise “tek bir erkek”tir. Eğer “tek bir nefisten” yerine eril biçimde “tek bir nefisten” denilseydi, anlam bakımından yine doğru olurdu.

Yüce Allah’ın şu sözünün tefsiri: “Ondan eşini yarattı ve ikisinden birçok erkek ve kadın türetti.”

Yüce Allah’ın “Ondan eşini yarattı” sözünün anlamı şudur: O tek nefisten eşini yarattı. Buradaki “eş”ten maksat, tefsir ehlinin dediğine göre Havva’dır.

Bu görüşü söyleyenler şunlardır:

Muhammed b. Amr bana rivayet etti; dedi ki: Ebu Asım bize anlattı; dedi ki: İsa, İbn Ebi Necih aracılığıyla Mücahid’den rivayet etti: “Ondan eşini yarattı.” Dedi ki: Havva, Adem’in kısa kaburga kemiğinden yaratıldı; Adem uyuyordu. Uyanınca “Etha” dedi; Nebatice’de bu “kadın” demektir.

Müsennâ bize rivayet etti; dedi ki: Ebu Huzeyfe bize anlattı; dedi ki: Şibl, İbn Ebi Necih aracılığıyla Mücahid’den benzerini rivayet etti.

Bişr b. Muaz bize rivayet etti; dedi ki: Yezid bize anlattı; dedi ki: Said, Katade’den rivayet etti: “Ondan eşini yarattı.” Yani Havva, Adem’in kaburgalarından bir kaburgadan yaratılmıştır.

Musa b. Harun bana rivayet etti; dedi ki: Amr b. Hammad bize haber verdi; dedi ki: Esbat, Suddi’den rivayet etti: Adem cennete yerleştirildi. Orada yalnız dolaşıyordu; kendisiyle huzur bulacağı bir eşi yoktu. Sonra uyudu. Uyandığında başucunda Allah’ın kendi kaburgasından yarattığı bir kadın oturuyordu. Ona: “Sen nesin?” dedi. Kadın: “Bir kadınım” dedi. “Niçin yaratıldın?” diye sordu. O da: “Senin bana huzur bulman için” dedi.

İbn Humeyd bize rivayet etti; dedi ki: Seleme, İbn İshak’tan rivayet etti: Bize Tevrat ehli ve diğer ilim ehli tarafından ulaştığına göre, Abdullah b. Abbas ve başkalarının anlattığına göre, Adem’e uyku verildi. Sonra onun sol tarafındaki kaburgalarından biri alındı ve yeri kapatıldı. Adem uykusundan uyanmamıştı. Allah o kaburgadan Havva’yı yarattı ve onu kendisiyle huzur bulsun diye bir kadın olarak şekillendirdi. Adem uyanıp onu yanında görünce, onların iddiasına göre şöyle dedi —Allah daha iyi bilir—: “Bu benim etim, kanım ve eşimdir!” Sonra onunla huzur buldu.

Muhammed b. Hüseyin bana rivayet etti; dedi ki: Ahmed b. Müfaddal bize anlattı; dedi ki: Esbat, Suddi’den rivayet etti: “Ondan eşini yarattı.” Yani Adem’den Havva’yı yarattı.

“O ikisinden birçok erkek ve kadın türetti” sözünün anlamı ise şudur: Adem ve Havva’dan birçok erkek ve kadın yaydı, çoğalttı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Yayılmış pervaneler gibi.” (Karia: 4) Buradaki “bess” yaymak anlamındadır. “Allah mahlukatı yaydı” denilir.

Tefsir ehli de bu şekilde söylemiştir.

Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti; dedi ki: Ahmed b. Müfaddal bize anlattı; dedi ki: Esbat, Suddi’den rivayet etti: “O ikisinden birçok erkek ve kadın türetti.” Buradaki “bess” yaratmak demektir.

Yüce Allah’ın şu sözünün tefsiri: “Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık bağlarından sakının.”

Kıraat alimleri burada ihtilaf etmişlerdir. Medine ve Basra kıraatçilerinin çoğu bunu “tesseâelûne” şeklinde şeddeli okumuştur; aslı “tetesâelûne”dir, iki “te”den biri “sin” harfine idgam edilmiştir. Kufe kıraatçilerinden bazıları ise hafif okuyarak “tesâelûne” şeklinde okumuştur. Her iki kıraat de meşhur ve fasih Arapçadır. Hangi şekilde okunursa okunsun anlam değişmez.

Bunun tefsiri şudur: “Allah’tan sakının.” Yani ey insanlar! Birbirinizden bir şey isterken adına yemin ettiğiniz Allah’tan korkun. Bir kimse diğerine “Allah aşkına senden istiyorum”, “Allah adına sana sesleniyorum” veya “Allah adına seni yükümlü tutuyorum” dediği gibi.

Yüce Allah buyuruyor ki: Siz ey insanlar! Rabbinizi dillerinizle yücelttiğiniz gibi, size söz verip sonra sözünü bozan kimsenin büyük bir iş yaptığını düşündüğünüz gibi, O’nu emirlerine itaat ederek ve yasaklarından kaçınarak da yüceltin. Emirlerine karşı gelip yasaklarını çiğnemekten dolayı O’nun azabından sakının.

Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: İshak bize anlattı; dedi ki: Ebu Züheyr, Cuveybir aracılığıyla Dahhak’tan rivayet etti: “Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan sakının.” Dedi ki: Yani adına antlaşma yaptığınız Allah’tan korkun.

Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: İshak bize anlattı; dedi ki: İbn Ebi Cafer, babası aracılığıyla Rebi‘den rivayet etti: “Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan sakının.” Yani adına sözleşmeler yaptığınız Allah’tan korkun.

Kasım bize rivayet etti; dedi ki: Hüseyin bize anlattı; dedi ki: Haccac, İbn Ebi Cafer aracılığıyla babasından, o da Rebi‘ b. Enes’ten benzerini rivayet etti.

Kasım bize rivayet etti; dedi ki: Hüseyin bize anlattı; dedi ki: Haccac, İbn Cureyc’den rivayet etti; dedi ki: İbn Abbas şöyle dedi: “Tesâelûne bihî” yani birbirinize onun adına şefkat gösterirsiniz.

“Ve akrabalık bağları” ifadesinin tefsirinde de ihtilaf edilmiştir.

Bazıları şöyle demiştir: Bunun anlamı şudur: Birbirinizden isterken “Allah hakkı için ve akrabalık hakkı için senden istiyorum” dersiniz.

Bu görüşü söyleyenler:

İbn Humeyd bize rivayet etti; dedi ki: Hakkam, Amr aracılığıyla Mansur’dan, o da İbrahim’den rivayet etti: “Allah’tan ve akrabalık bağlarından sakının.” Yani insanlar birbirlerinden Allah ve akrabalık hakkı adına isterler.

Yakub b. İbrahim bana rivayet etti; dedi ki: Heşim, Muğire aracılığıyla İbrahim’den rivayet etti: Bu, kişinin “Allah aşkına, akrabalık hakkı için senden istiyorum” demesi gibidir.

Muhammed b. Beşşar bize rivayet etti; dedi ki: Abdurrahman bize anlattı; dedi ki: Süfyan, Mansur aracılığıyla İbrahim’den rivayet etti: “Allah’tan ve akrabalık bağlarından sakının.” Yani “Allah ve akrabalık hakkı için senden istiyorum” demektir.

Ebu Küreyb bize rivayet etti; dedi ki: Heşim, Muğire aracılığıyla İbrahim’den rivayet etti: Bu, kişinin “Senden akrabalık hakkı için istiyorum” demesi gibidir.

İbn Beşşar bize rivayet etti; dedi ki: Abdurrahman bize anlattı; dedi ki: Süfyan, İbn Ebi Necih aracılığıyla Mücahid’den rivayet etti: “Allah’tan ve akrabalık bağlarından sakının.” Dedi ki: “Allah ve akrabalık hakkı için senden istiyorum” demektir.

Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: Hummânî bize anlattı; dedi ki: Şerik, Mansur veya Muğire aracılığıyla İbrahim’den rivayet etti: Bu, kişinin “Allah ve akrabalık adına senden istiyorum” demesidir.

Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: Süveyd bize anlattı; dedi ki: İbn Mübarek, Ma‘mer aracılığıyla Hasan’dan rivayet etti: Bu, kişinin “Allah ve akrabalık adına sana sesleniyorum” demesidir.

Muhammed dedi ki: Bu yoruma göre bazıları “vel-erhâmi” kelimesini esreli okumuştur; yani “Allah adına ve akrabalık adına birbirinizden istersiniz” anlamında zamire atfetmiştir. Fakat Araplar, şiir zarureti dışında açık ismi gizli zamire cer halinde atfetmeyi fasih görmezler. Çünkü konuşmada buna zorlayan bir durum yoktur.

Şiirde bunun örneklerinden biri şu beyittir:

“Kılıçlarımızı direklere benzer yerlere asarız;
Onlarla Ka‘b arasında geniş vadiler vardır.”

Burada “Ka‘b”, gizli zamire atfedilmiştir.

Başka alimler ise şöyle demiştir: Bunun anlamı “Allah’tan sakının ve akrabalık bağlarını koparmaktan korkun”dur.

Bu görüşü söyleyenler:

Muhammed b. Hüseyin bize rivayet etti; dedi ki: Ahmed b. Müfaddal bize anlattı; dedi ki: Esbat, Suddi’den rivayet etti: “Allah’tan ve akrabalık bağlarından sakının.” Yani Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını koparmayın.

Bişr b. Muaz bize rivayet etti; dedi ki: Yezid bize anlattı; dedi ki: Said, Katade’den rivayet etti: “Allah’tan ve akrabalık bağlarından sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” Bize ulaştığına göre Allah’ın Nebisi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyururdu: “Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını sürdürün. Çünkü bu dünyada sizin için daha kalıcı, ahirette de daha hayırlıdır.”

Ali b. Davud bana rivayet etti; dedi ki: Abdullah b. Salih bize anlattı; dedi ki: Muaviye b. Salih, Ali b. Ebi Talha aracılığıyla İbn Abbas’tan rivayet etti: “Allah’tan ve akrabalık bağlarından sakının.” Yani Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını gözetip sürdürün.

Ebu Küreyb bize rivayet etti; dedi ki: Heşim, Mansur aracılığıyla Hasan’dan rivayet etti: “Allah’tan ve akrabalık bağlarından sakının.” Yani Allah’tan korkun ve akrabalık hususunda da O’ndan korkun.

Süfyan bize rivayet etti; dedi ki: Babam bize anlattı; dedi ki: Süfyan, Husayf aracılığıyla İkrime’den rivayet etti: “Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık bağlarından sakının.” Yani akrabalık bağlarını koparmaktan sakının.

Hasan b. Yahya bize rivayet etti; dedi ki: Abdurrezzak bize haber verdi; dedi ki: Ma‘mer, Hasan’dan rivayet etti: Bu, kişinin “Allah ve akrabalık adına sana sesleniyorum” demesidir.

Hasan b. Yahya bize rivayet etti; dedi ki: Abdurrezzak bize haber verdi; dedi ki: Ma‘mer, Katade’den rivayet etti ki Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını sürdürün.”

Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: Ebu Huzeyfe bize anlattı; dedi ki: Şibl, İbn Ebi Necih aracılığıyla Mücahid’den rivayet etti: “Allah’tan ve akrabalık bağlarından sakının.” Yani akrabalık bağlarını koparmaktan korkun.

Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: İshak bize anlattı; dedi ki: Ebu Züheyr, Cuveybir aracılığıyla Dahhak’tan rivayet etti: “Allah’tan ve akrabalık bağlarından sakının.” Yani akrabalık bağlarını gözetin.

Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: İshak bize anlattı; dedi ki: İbn Ebi Cafer, babası aracılığıyla Rebi‘den rivayet etti: “Allah’tan ve akrabalık bağlarından sakının.” Yani akrabalık bağlarını sürdürün.

Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: İshak, Abdurrahman b. Ebi Hammad’dan; ayrıca Ebu Cafer el-Hazzaz, Cuveybir aracılığıyla Dahhak’tan rivayet etti ki İbn Abbas “vel-erhâme” diye okurdu ve “Akrabalık bağlarını koparmaktan sakının” derdi.

Kasım bize rivayet etti; dedi ki: Hüseyin bize anlattı; dedi ki: Haccac, İbn Cureyc’den rivayet etti: İbn Abbas şöyle dedi: “Akrabalık bağlarından sakının.”

Kasım bize rivayet etti; dedi ki: Hüseyin bize anlattı; dedi ki: Haccac, İbn Ebi Cafer aracılığıyla babasından, o da Rebi‘den rivayet etti: “Allah’tan ve akrabalık bağlarından sakının.” Yani onları koparmaktan sakının.

Yunus bana rivayet etti; dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi; dedi ki: İbn Zeyd şöyle dedi: “Allah’tan sakının ve akrabalık bağlarını koparmaktan korkun.” Sonra şu ayeti okudu: “Onlar Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi birleştirirler.” (Ra‘d: 21)

Ebu Cafer dedi ki: Bu yoruma göre bunu nasb ile okuyanlar, “Allah’tan sakının ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının” anlamında okumuşlardır. Çünkü Araplar şiir zarureti dışında açık ismi gizli zamire cer halinde atfetmezler. Bu sebeple bizim doğru gördüğümüz kıraat nasb ile olandır: “Ve’l-erhâme.” Anlamı da “Akrabalık bağlarını koparmaktan sakının”dır.

Yüce Allah’ın şu sözünün tefsiri: “Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.”

Ebu Cafer dedi ki: Bunun anlamı şudur: Allah daima sizin üzerinizde gözetleyicidir. “Sizin üzerinizde” ifadesiyle, “Ey insanlar! Rabbinizden sakının” diye hitap edilen insanlar kastedilmektedir. Araplar hitap edilen ve gaip bir arada olduğunda sözü hitap şekliyle ifade ederler.

“Rakîb” kelimesinin anlamı ise koruyucu, gözetleyici, amellerinizi sayıp bilen ve akrabalık bağlarını koruyup korumadığınızı denetleyendir.

Nitekim: Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: Ebu Huzeyfe bize anlattı; dedi ki: Şibl, İbn Ebi Necih aracılığıyla Mücahid’den rivayet etti: “Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” Yani koruyucudur.

Yunus bana rivayet etti; dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi; dedi ki: İbn Zeyd “Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir” ayeti hakkında şöyle dedi: “Amellerinizi bilir ve tanır.”

Bu anlamda Ebu Duad el-İyadi’nin şu sözü de vardır:

“Gözcülerin oturduğu yerler gibi,
Ellerinde yükselmiş mızraklar vardır.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 200

Ey iman edenler! Sabredin, sabırda yarışın, sınırda nöbet tutun ve Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) isbiru (sabredin) ve sabiru (sabırda yarışın) ve rabitu (hazırlıklı olun) vetteku llah (Allah’tan sakının) leallekum tuflihun (umulur ki kurtuluşa erersiniz)

Mukatil Tefsiri
“Ey iman edenler! Sabredin” yani Allah’ın emrine ve farzlarına sabredin, “sabırda yarışın” yani Peygamber ile birlikte savaş yerlerinde sabırlı olun, “sınırda nöbet tutun” yani Allah yolunda düşmana karşı bekleyin, onlar dinlerini bırakıp sizin dininize girinceye kadar, “Allah’tan sakının” yani O’na isyan etmeyin. Kim bunu yaparsa kurtuluşa ermiştir. İşte bu yüzden: “Umulur ki kurtuluşa erersiniz”.

Abdullah b. Sâbit dedi ki: Babam bana anlattı, o da Huzeyl’den, o da Ebu Yusuf’tan, o da Kelbî’den, o da Ebu Sâlih’ten, o da İbn Abbas’tan şöyle dedi: Resûlullah Necran halkına şöyle yazdı: “Bu, Muhammed’in Necran halkı için yazdığıdır: Her türlü meyve, sarı, beyaz, siyah mallar ve köleler üzerindeki hakları kaldırılmıştır. Onlara bu yükümlülükler yerine iki bin takım elbise verilmesi şartıyla muafiyet tanınmıştır. Her Recep ayında bin takım, her takım bir ukıyye ağırlığında. Fazlası veya eksikliği hesaplanacaktır. Zırh, at, binek veya başka mallar eksik olursa yine hesaplanacaktır. Necran halkı, Resûlullah’ın elçilerine yirmi gün misafirlik yapacaktır. Elçi bir aydan fazla tutulmayacaktır. Onlar üzerine Yemen tarafında ihtiyaç olduğunda otuz zırh, otuz at ve otuz deve ödünç vermek vardır. Necran ve çevresi Allah’ın himayesi ve Muhammed’in zimmeti altındadır; canları, malları, toprakları, hazır olanları ve olmayanları korunacaktır. Dinleri değiştirilmez, hakları bozulmaz. Hiçbir piskopos görevinden alınmaz, hiçbir rahip görevinden uzaklaştırılmaz. Onlar üzerinde faiz yoktur, cahiliye kanı yoktur. Onlardan vergi alınmaz, topraklarına zorla girilmez. İçlerinden kim bir hak talep ederse adaletle karşılanır; ne zulmedilir ne de zulme uğratılır. Kim faiz yerse, zimmetim ondan uzaktır. Bu yazıda olanlar, onlar doğrulukta kaldıkları ve bozgunculuk yapmadıkları sürece Allah’ın koruması ve Muhammed’in zimmeti altındadır.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 199

Kitap ehlinden öyleleri vardır ki, Allah’a, size indirilene ve kendilerine indirilene iman ederler; Allah’a karşı saygılıdırlar; Allah’ın ayetlerini az bir bedel karşılığında satmazlar. İşte onların mükâfatı Rableri katındadır. Şüphesiz Allah hesabı çabuk görendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve inne min ehli l-kitabi le-men yu’minu bi-llah (kitap ehlinden Allah’a iman edenler de vardır) ve ma unzile ileykum ve ma unzile ileyhim (size indirilene ve kendilerine indirilene inanırlar) haşi‘ine li-llah (Allah’a boyun eğerek) la yeşterune bi-ayati llah semenen kalila (Allah’ın ayetlerini az bir değere satmazlar) ulaike lehum ecruhum inde rabbihim (onların mükafatı Rableri katındadır) innallaha seri‘u l-hisab (Allah hesabı çabuk görendir)

Mukatil Tefsiri
“Kitap ehlinden öyleleri vardır ki” yani Abdullah b. Selam, “Allah’a iman ederler” yani Allah’ı tasdik ederler, “size indirilene” yani Muhammed ümmetine indirilen Kur’an’a, “ve kendilerine indirilene” yani Tevrat’a iman ederler. “Allah’a karşı saygılıdırlar” yani O’na karşı tevazu sahibidirler. “Allah’ın ayetlerini az bir bedel karşılığında satmazlar” yani Kur’an’ı dünya menfaati karşılığında değiştirmezler; Yahudilerin yaptığı gibi hasat zamanında elde ettikleri az bir menfaat için dini satmazlar. “İşte onların mükâfatı Rableri katındadır” yani ahiretteki karşılıkları cennettir. “Şüphesiz Allah hesabı çabuk görendir” yani sanki hesap hemen gerçekleşmiş gibidir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 198

Fakat Rablerinden sakınanlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebedî kalacaklardır. Bu, Allah katından bir ikramdır. Allah katında olanlar iyiler için daha hayırlıdır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Lakini llezine ittekav rabbahum (Rablerinden sakınanlar için) lehum cennatun tecri min tahtiha l-enhar (altından ırmaklar akan cennetler vardır) halidine fiha (orada ebedî kalırlar) nuzulen min indi llah (Allah katından bir ağırlama olarak) ve ma inde llahi hayrun li-l-ebrar (Allah katındaki iyiler için daha hayırlıdır)

Mukatil Tefsiri
“Rablerinden sakınanlar” yani Rablerini birleyenler, “onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır, orada ebedî kalırlar” yani ölmezler. “Bu, Allah katından bir ikramdır.” “Allah katında olanlar iyiler için daha hayırlıdır” yani itaat edenler için.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 197

Bu, az bir geçimliktir; sonra varacakları yer cehennemdir. Ne kötü bir yataktır!

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Meta‘un kalil (az bir geçimdir) summe me’vahum cehennem (sonra varacakları yer cehennemdir) ve bi’se l-mihad (ne kötü yataktır)

Mukatil Tefsiri
“Bu, az bir geçimliktir” yani dünya nimetleri geçicidir, sadece ecellerine kadar faydalanırlar. “Sonra varacakları yer cehennemdir. Ne kötü bir yataktır!”.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 196

Kâfirlerin ülkelerde dolaşıp durmaları seni aldatmasın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
La yegurrenneke takallubu llezine keferu fi l-bilad (inkâr edenlerin diyar diyar dolaşması seni aldatmasın)

Mukatil Tefsiri
“Kâfirlerin ülkelerde dolaşıp durmaları seni aldatmasın.” Bu ayet Arap müşrikleri hakkında nazil olmuştur. Mekke kâfirleri bolluk ve rahatlık içindeydiler. Müminlerden bazıları: “Allah’ın düşmanları bu kadar nimet içindeyken biz sıkıntı içindeyiz” dediler. Allah, onların ahiretteki durumunu ve müminlerin durumunu haber verdi.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 195

Rableri onların dualarını kabul etti: ‘Şüphesiz ben, sizden erkek olsun kadın olsun hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Hepiniz birbirinizdensiniz. Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet görenler, savaşanlar ve öldürülenler var ya; onların kötülüklerini mutlaka örteceğim ve onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu, Allah katından bir mükâfattır. En güzel mükâfat Allah katındadır.’

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-stecabe lehum rabbuhum (Rableri dualarını kabul etti) enni la udiu amele amilin minkum (sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmem) min zekerin ev untha (erkek olsun kadın olsun) ba‘dukum min ba‘d (hepiniz birbirinizdensiniz) fe-llezine haceru ve uhricu min diyarihim (hicret edenler ve yurtlarından çıkarılanlar) ve uzû fi sebili (yolumda eziyet görenler) ve katelu ve kutilu (savaşanlar ve öldürülenler) le-ukeffirenne anhum seyyiatihim (kötülüklerini örteceğim) ve le-udhilennahum cennatin tecri min tahtiha l-enhar (altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım) sevaben min indi llah (Allah katından ödül olarak) vallahu indehu husnu s-sevab (en güzel ödül Allah katındadır)

Mukatil Tefsiri
“Rableri onların dualarını kabul etti” ve dedi ki: “Ben sizden erkek olsun kadın olsun hiçbir çalışanın amelini zayi etmem” yani hayırda bulunan hiçbir kimsenin amelini boşa çıkarmam. “Hepiniz birbirinizdensiniz.” “Hicret edenler” yani Medine’ye göç edenler, “yurtlarından çıkarılanlar” yani Mekke kâfirlerinin müminleri yurtlarından çıkarması, “yolumda eziyet görenler” yani İslam dini uğrunda eziyet edilenler, “savaşanlar ve öldürülenler” için “onların kötülüklerini mutlaka örteceğim” yani günahlarını sileceğim ve “onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım.” “Bu, Allah katından bir mükâfattır. Allah katında mükâfatın en güzeli vardır” yani cennettir. Bu ayet, müminlerin annesi Ümmü Seleme hakkında nazil olmuştur. O şöyle demişti: “Biz kadınların Allah katında bir payı yok mu, bizden hiç bahsedilmiyor.” Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: “Şüphesiz Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar…” (Ahzâb 35). Böylece Allah, erkeklerle kadınları sevapta eşit kılmıştır; dünyada salih amellerde ortak oldukları gibi.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 194

Rabbimiz! Bize, peygamberlerin aracılığıyla vaat ettiğini ver ve kıyamet günü bizi rezil etme. Şüphesiz sen vaadinden dönmezsin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Rabbena ve atina ma va‘adtena ala rusulik (Rabbimiz elçilerinle vaat ettiklerini bize ver) ve la tuhzina yevme l-kiyame (kıyamet günü bizi rezil etme) inneke la tuhlifu l-mi‘ad (sen sözünden dönmezsin)

Mukatil Tefsiri
“Rabbimiz! Bize peygamberlerin aracılığıyla vaat ettiğini ver” yani peygamberlerin diliyle vaat ettiğin cenneti bize ver. “Bizi kıyamet günü rezil etme” yani bize azap etme. “Şüphesiz sen vaadinden dönmezsin”.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 193

Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi iyilerle birlikte öldür.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Rabbena innena semi‘na munadiyen yunadi li-l-imani (Rabbimiz imana çağıran bir davetçi işittik) en aminu bi-rabbikum fe-amanna (Rabbinize iman edin diyordu biz de iman ettik) rabbena fe-ğfir lena zunubena (Rabbimiz günahlarımızı bağışla) ve keffir anna seyyiatina (kötülüklerimizi ört) ve teveffena me‘a l-ebrar (bizi iyilerle birlikte vefat ettir)

Mukatil Tefsiri
“Rabbimiz! Biz imana çağıran bir davetçi işittik” bu davetçi Muhammed’dir; imana çağırmaktadır ve “Rabbinize iman edin” dedi, yani Rabbinizin birliğini tasdik edin. “Biz de iman ettik” yani müminler ona cevap verip iman ettiler. “Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört” yani hatalarımızı sil ve “bizi iyilerle birlikte öldür” yani itaat edenlerle birlikte.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 192

Rabbimiz! Şüphesiz sen kimi ateşe sokarsan onu rezil etmiş olursun. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Rabbena inneke men tudhili n-nara fe-kad ahzeyteh (Rabbimiz kimi ateşe sokarsan onu rezil etmişsindir) ve ma li-z-zalimine min ensar (zalimlerin yardımcıları yoktur)

Mukatil Tefsiri
“Rabbimiz! Sen kimi ateşe sokarsan onu rezil etmiş olursun” yani kimi cehennemde ebedî kılarsan onu aşağılamış olursun. “Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur” yani müşrikler için onları ateşten koruyacak hiçbir kimse yoktur.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 191

Onlar ayakta, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: ‘Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın. Seni tenzih ederiz. Bizi ateş azabından koru.’

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezine yezkurune llaha kıyamen ve kuuden ve ala cunubihim (Allah’ı ayakta otururken ve yanları üzerine yatarken anarlar) ve yetefekkerune fi halki s-semavati vel-ard (göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler) rabbena ma halakta haza batilan (Rabbimiz bunu boşuna yaratmadın) subhaneke fe-kina azabe n-nar (seni tenzih ederiz bizi ateş azabından koru)

Mukatil Tefsiri
“Onlar ayakta, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler” ve “göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler” ve derler ki: “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın” yani bunu anlamsız ve amaçsız yaratmadın; mutlaka bir hikmet için yarattın. “Seni tenzih ederiz, bizi ateş azabından koru”.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 190

Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde akıl sahipleri için deliller vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne fi halki s-semavati vel-ard (göklerin ve yerin yaratılışında) vahtilafi l-leyli ve n-nehar (gece ve gündüzün değişmesinde) le-ayatin li-uli l-elbab (akıl sahipleri için deliller vardır)

Mukatil Tefsiri
“Göklerin ve yerin yaratılışında” yani bu iki büyük yaratılışta ve “gece ile gündüzün değişmesinde” akıl sahipleri için deliller vardır yani akıl ve anlayış sahibi kimseler için ibretler vardır.

Taberi Tefsiri
Bu, Yüce Allah’ın o sözü söyleyenlere ve bütün yaratılmışlara karşı ileri sürdüğü bir delildir. O, işlerin düzenleyicisi, her şeyi dilediği gibi yöneten ve istediğini emrine boyun eğdirendir. Zenginleştirme de fakirleştirme de O’na aittir ve O’nun elindedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ey insanlar, düşünün ve ibret alın! Sizin hayatınızı sürdürmeniz, yiyecekleriniz ve rızıklarınız için yarattığım gökler ve yer hakkında; ayrıca arka arkaya getirdiğim gece ve gündüz hakkında düşünün. Bunları size ardışık kıldım: birinde geçiminizi sağlarsınız, diğerinde bedenleriniz için dinlenirsiniz. Bunlarda ibret alan için hatırlatmalar, deliller ve öğütler vardır.

İçinizden akıl ve idrak sahibi olan kimse bilir ki, beni fakirlikle niteleyip kendisini zengin sayan kimse yalancı ve iftiracıdır. Çünkü bütün bunlar benim elimdedir; onları ben çevirir ve yönetirim. Eğer bunları ortadan kaldırsaydım, helâk olurdunuz. O halde geçimi sağlayan her şey göklerde ve yerde O’nun elinde olan birine nasıl fakirlik nispet edilir? Yine rızkı başkasının elinde olan, dilerse verilen dilerse mahrum bırakılan kimse nasıl zengin olabilir? O hâlde ey akıl sahipleri, ibret alın.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 189

Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Allah her şeye kadirdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve li-llahi mulku s-semavati vel-ard (göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır) vallahu ala kulli şey’in kadir (Allah her şeye gücü yetendir)

Mukatil Tefsiri
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır” yani göklerde ve yerde bulunan her şey O’nundur; bütün yaratılmışlar O’nun kullarıdır ve O’nun mülkündedir. “Allah her şeye kadirdir”.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 188

Yaptıklarıyla sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi sevenlerin, azaptan kurtulacaklarını sanma. Onlar için acı bir azap vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
La tahsebennellezine yefrahune bima etev (yaptıklarıyla sevinenleri sanma) ve yuhibbune en yuhmedu bima lem yefalu (yapmadıkları şeyle övülmek isterler) fe-la tahsebennuhum bi-mefazetin mine l-azab (onları azaptan kurtulmuş sanma) ve lehum azabun elim (onlar için acı azap vardır)

Mukatil Tefsiri
“Yaptıklarıyla sevinenler” şöyle ki: Yahudiler Peygamberin yanına geldiklerinde, ağızlarıyla “Seni tanıyoruz ve tasdik ediyoruz” dediler; fakat kalplerinde bu yoktu. Peygamberin yanından çıkınca Müslümanlar onlara: “Ne yaptınız?” dediler. Onlar da: “Onu tanıdık ve tasdik ettik” dediler. Müslümanlar da: “İyi yaptınız, Allah sizi mübarek kılsın” diyerek onları övdüler. İşte bu yüzden Allah buyurdu: “Yapmadıkları şeylerle övülmeyi severler.” “Onları azaptan kurtulmuş sanma. Onlar için acı bir azap vardır”.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 187

Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden kesin söz almıştı: ‘Onu insanlara mutlaka açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz.’ Fakat onlar bunu sırtlarının arkasına attılar ve onun karşılığında az bir bedel aldılar. Ne kötü şey satın alıyorlar!

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iz ehaze llahu misaka llezine utu l-kitabe (Allah kitap verilenlerden söz almıştı) le-tubeyyinunnehu li-n-nasi ve la tektumunehu (onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz) fe-nebezuhu vera ezuhuruhim (onu arkalarına attılar) ve işterev bihi semenen kalila (onu az bir değere sattılar) fe-bi’se ma yeşterun (ne kötü alışveriş yaptılar)

Mukatil Tefsiri
“Allah, kendilerine kitap verilenlerden söz almıştı” yani Tevrat verilen Yahudilerden, “onu insanlara mutlaka açıklayacaksınız” yani Tevrat’ta Muhammed’in emrini ve haberini, “ve onu gizlemeyeceksiniz” yani onun emrini gizlemeyecek ve ona tabi olacaklardı. “Fakat onu sırtlarının arkasına attılar” yani terk ettiler, “ve onun karşılığında az bir bedel aldılar” yani Muhammed’in emrini gizlemeleri karşılığında az bir menfaat elde ettiler. Şöyle ki: Yahudilerin alt tabakası, hasat zamanında önderlerine yiyecek ve ürün verirdi. Eğer Muhammed’e tabi olsalardı bu menfaatleri kesilecekti. “Ne kötü şey satın alıyorlar!”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 186

Mallarınız ve canlarınız konusunda mutlaka imtihan edileceksiniz. Sizden önce kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok eziyet işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız, işte bu azmedilmeye değer işlerdendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Le-tublevunne fi emvalikum ve enfusikum (mallarınız ve canlarınızla deneneceksiniz) ve le-tesmeunne mine llezine utu l-kitabe min kablikum ve mine llezine eşraku ezen kesira (sizden önce kitap verilenlerden ve müşriklerden çok eziyet işiteceksiniz) ve in tasbiru ve tetteku fe-inne zalike min azmi l-umur (sabredip sakınırsanız bu azimli işlerdendir)

Mukatil Tefsiri
“Mallarınız ve canlarınız konusunda mutlaka imtihan edileceksiniz” yani bela ve musibetlerle sınanacaksınız. Bu ayet Peygamber ve Ebu Bekir hakkında nazil olmuştur. “Ve sizden önce kitap verilenlerden birçok eziyet işiteceksiniz” yani “Allah fakirdir” dedikleri söz gibi, “ve müşriklerden de” yani Arap müşriklerinden, “çok eziyet” yani sözle ve fiille. “Eğer sabreder ve sakınırsanız” yani bu eziyetlere sabredip Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, “işte bu, azmedilmeye değer işlerdendir” yani Allah’ın emrettiği en hayırlı işlerdendir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 185

Her nefis ölümü tadacaktır. Size ancak kıyamet günü amellerinizin karşılığı tam olarak verilecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, işte o kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı ise aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kullu nefsin zaikatul mevt (her can ölümü tadacaktır) ve innema tuveffevne ucurekum yevme l-kiyame (karşılıklarınız kıyamet günü tam verilecektir) fe-men zuhziha ani n-nar ve udkhile l-cennete fe-kad faz (kim ateşten uzaklaştırılıp cennete girerse kurtulmuştur) ve ma l-hayatu d-dunya illa meta‘u l-gurur (dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten ibarettir)

Mukatil Tefsiri
“Her nefis ölümü tadacaktır” ve “size ancak kıyamet günü amellerinizin karşılığı verilecektir” yani yaptıklarınızın karşılığı verilecektir. “Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, işte o kurtuluşa ermiştir” yani kurtulmuştur. “Dünya hayatı ise aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir” yani geçici ve değersiz bir şeydir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 184

Eğer seni yalanladılarsa, senden önce de açık deliller, sahifeler ve aydınlatıcı kitap ile gelen peygamberler yalanlanmıştı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-in kezzebuke fe-kad kuzzibe rusulun min kablik (seni yalanladılarsa senden önce de elçiler yalanlandı) cau bi-l-beyyinati ve z-zubur ve l-kitabi l-munir (açık delillerle, sahifelerle ve aydınlatıcı kitapla gelmişlerdi)

Mukatil Tefsiri
“Eğer seni yalanlarlarsa” ey Muhammed, bu bir tesellidir; senden önce de peygamberler yalanlanmıştır. “Senden önce de peygamberler yalanlandı; onlar açık delillerle geldiler” yani mucizelerle, “ve zübür ile” yani önceki kavimlerin haberleri ve öğütlerle, “ve aydınlatıcı kitap ile” yani içinde emir ve yasakların açıkça bulunduğu kitapla geldiler.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 183

Onlar ki: ‘Allah bize, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir resule iman etmememizi emretti’ dediler. De ki: ‘Benden önce size peygamberler açık delillerle ve sizin söylediğiniz şeyle geldiler. Eğer doğruysanız, onları niçin öldürdünüz?’

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezine kalu innallaha ahide ileyna (Allah bize söz aldı dediler) ella nu’mina li-rasulin hatta ye’tiyena bi-kurbanin te’kuluhu n-nar (ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir elçiye inanmayacağız) kul kad caekum rusulun min kabli bi-l-beyyinati ve bi-llezi kultum (de ki sizden önce elçiler açık delillerle ve dediğinizle geldi) fe-lime kateltumuhum in kuntum sadikin (doğruysanız neden onları öldürdünüz)

Mukatil Tefsiri
Allah, Yahudiler hakkında haber vererek buyuruyor: “Onlar ki: Allah bize, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir resule iman etmememizi emretti dediler.” Allah, Peygamberine şöyle demesini emretti: “De ki: Benden önce size peygamberler açık delillerle geldi” yani mucizelerle geldiler, “ve sizin söylediğiniz şeyle” yani ateşin yediği kurbanla da geldiler, “öyleyse niçin onları öldürdünüz, eğer doğruysanız?”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 182

Bu, ellerinizin önceden yaptıkları yüzündendir. Şüphesiz Allah kullara zulmedici değildir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Zalike bima kaddemet eydikum (bu kendi ellerinizin yaptıkları sebebiyledir) ve ennallaha leyse bi-zallamin li-l-abid (Allah kullarına zulmedici değildir)

Mukatil Tefsiri
“Bu” yani bu azap, “ellerinizin önceden yaptıkları yüzündendir” yani küfür ve yalanlamalarınız sebebiyledir. “Allah kullara zulmedici değildir” yani günahsız yere azap etmez.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 181

Allah, ‘Şüphesiz Allah fakirdir, biz zenginiz’ diyenlerin sözünü işitmiştir. Söylediklerini ve peygamberleri haksız yere öldürmelerini yazacağız ve diyeceğiz ki: ‘Yakıcı azabı tadın.’

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Lekad semi‘a llahu kavle llezine kalu (Allah “Allah fakirdir biz zenginiz” diyenlerin sözünü işitti) innallaha fakirun ve nahnu agniya (Allah fakir biz zenginiz dediler) senektubu ma kalu (dediklerini yazacağız) ve katlehum l-enbiyae bi-gayri hakk (peygamberleri haksız yere öldürmelerini de) ve nekulu zuku azabe l-harik (ve diyeceğiz yakıcı azabı tadın)

Mukatil Tefsiri
“Allah, ‘Allah fakirdir, biz zenginiz’ diyenlerin sözünü işitmiştir.” Bu, Peygamber’in Ebu Bekir ile birlikte Benî Kaynukâ Yahudilerine yazdığı mektup üzerine oldu. Onları namaza, zekâta ve Allah’a güzel borç vermeye çağırmıştı. Yahudi Finhâs şöyle dedi: “Allah bizden borç istediğine göre fakirdir, biz ise zenginiz.” Allah buyurdu: “Söylediklerini yazacağız” yani meleklerine onların sözlerini yazmalarını emretti. “Ve peygamberleri haksız yere öldürmelerini de (yazacağız)” “Ve (onlara) diyeceğiz ki: Yakıcı azabı tadın”.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 180

Allah’ın kendilerine lütfundan verdiği şeylerde cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Aksine bu onlar için bir şerdir. Cimrilik ettikleri şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve la yahsebennellezine yebhalune bima atahumu llahu min fadlih huve hayran lehum (Allah’ın verdiği nimetlerde cimrilik edenler bunu kendileri için hayır sanmasın) bel huve şerrun lehum (aksine bu onlar için kötüdür) seyutavvekune ma behilu bihi yevme l-kiyame (kıyamet günü cimrilik ettikleri şey boyunlarına dolanacaktır) ve li-llahi mirasu s-semavati vel-ard (göklerin ve yerin mirası Allah’ındır) vallahu bima ta‘melun habir (Allah yaptıklarınızdan haberdardır)

Mukatil Tefsiri
“Allah’ın kendilerine verdiği şeylerde cimrilik edenler” yani Allah’ın kendilerine verdiği rızıkta, zekât vermeyip cimrilik edenler, “bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar” yani cimriliğin kendileri için faydalı olduğunu zannetmesinler. “Aksine bu onlar için bir şerdir” yani cimrilik onlar için zarardır. “Kıyamet günü cimrilik ettikleri şey boyunlarına dolanacaktır”. Şöyle ki: Kişinin biriktirdiği mal, kel ve zehirli bir yılan haline getirilir; iki siyah benekli olur, sanki iki dağ gibidir. Boynuna dolanır, onu ısırır. Kişi ondan korunmak için kollarını uzatır, o da kollarını yutar. İnsanlar arasında hüküm verilinceye kadar onunla kalır. Sonra onunla birlikte cehenneme sürülür ve onunla bağlanır. “Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır” yani eğer zekât vermezlerse, Allah onların da mirasçısıdır; göklerde ve yerde olanların mirası O’na kalır. Onlar yok olur, Allah kalır. “Allah yaptıklarınızdan haberdardır” yani sadakayı terk etmelerinden haberdardır. (Burada Yahudiler kastedilmiştir.)

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 179

Allah, müminleri sizin bulunduğunuz durumda bırakacak değildir; sonunda kötüyü iyiden ayıracaktır. Allah size gaybı bildirecek değildir; fakat Allah peygamberlerinden dilediğini seçer. Öyleyse Allah’a ve peygamberlerine iman edin. Eğer iman eder ve sakınırsanız, sizin için büyük bir ecir vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ma kane llahu li-yezere l-mu’minine ala ma entum aleyhi (Allah müminleri bulunduğunuz halde bırakacak değildir) hatta yemize l-habise mine t-tayyib (pis ile temizi ayırıncaya kadar) ve ma kane llahu li-yutliakum ala l-gayb (Allah size gaybı bildirecek değildir) velakin llaha yectebi min rusulihi men yeşa (ama Allah elçilerinden dilediğini seçer) fe-aminu bi-llahi ve rusulih (Allah’a ve elçilerine iman edin) ve in tu’minu ve tetteku fe-lekum ecrun azim (iman edip sakınırsanız büyük ödül vardır)

Mukatil Tefsiri
“Allah müminleri bulunduğunuz hâl üzere bırakacak değildir” yani sizi karışık halde bırakmaz, “nihayet kötüyü iyiden ayıracaktır” yani küfür ehli ile iman ehlini ayırt eder. Bunun benzeri Enfâl suresinde de vardır. “Kâfirler şöyle dediler: Eğer Muhammed doğruysa, hangimizin iman edeceğini hangimizin inkâr edeceğini bize bildirsin.” Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: “Allah sizi gayba muttali kılacak değildir” yani bu bilgiyi size vermez. “Fakat Allah peygamberlerinden dilediğini seçer” yani dilediği peygamberi seçer ve ona vahyeder; gayb bilgisi sadece peygamberlere verilir. “Öyleyse Allah’a ve peygamberlerine iman edin” yani Allah’ın birliğine ve Muhammed’in peygamberliğine inanın. “Eğer iman eder ve sakınırsanız” yani şirkten kaçınırsanız, “sizin için büyük bir ecir vardır”.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 178

Kâfir olanlar, kendilerine mühlet vermemizin kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara ancak günahlarını artırmaları için mühlet veriyoruz. Onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve la yahsebennellezine keferu enne ma numli lehum hayrun li-enfusihim (inkâr edenler kendilerine mühlet vermemizi hayır sanmasınlar) innema numli lehum li-yezdu isu men (onların günahlarını artırmaları için mühlet veriyoruz) ve lehum azabun muhin (onlar için alçaltıcı azap vardır)

Mukatil Tefsiri
“Kâfir olanlar sanmasınlar” yani Uhud günü Ebu Süfyan ve arkadaşları, “kendilerine mühlet vermemizin hayırlı olduğunu” yani zafer kazanmaları ve yaşatılmalarının kendileri için iyi olduğunu zannetmesinler. “Biz onlara ancak günahlarını artırmaları için mühlet veriyoruz” yani küfür içinde kalmaları için süre veriyoruz ki günahları artsın. “Onlar için aşağılayıcı bir azap vardır”, yani horlayıcı bir azap.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 177

İmanı verip küfrü satın alanlar Allah’a hiçbir zarar veremezler. Onlar için acı bir azap vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne llezine işterevu l-kufra bi-l-iman (iman yerine küfrü satın alanlar) len yedurru llaha şey’a (Allah’a zarar veremezler) ve lehum azabun elim (onlar için acı azap vardır)

Mukatil Tefsiri
“İmanı verip küfrü satın alanlar” yani imanı bırakıp küfrü tercih edenler, “Allah’a hiçbir zarar veremezler” yani bu tercihleriyle Allah’ın mülküne hiçbir eksiklik veremezler; yalnızca kendilerine zarar verirler. “Onlar için acı bir azap vardır”, yani elem verici bir azap onları beklemektedir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 176

Küfre koşuşanlar seni üzmesin. Onlar Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara ahirette bir pay vermemek istiyor. Onlar için büyük bir azap vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve la yahzunke llezine yusariune fi l-kufr (küfre koşanlar seni üzmesin) innehum len yedurru llaha şey’a (Allah’a hiçbir zarar veremezler) yuridu llahu ella yec‘ale lehum hazzan fi l-ahire (Allah onların ahirette payı olmamasını ister) ve lehum azabun azim (onlar için büyük azap vardır)

Mukatil Tefsiri
“Küfre koşuşanlar seni üzmesin” yani Uhud günü müşriklerin küfre hızla yönelmesi seni üzmesin. “Onlar Allah’a hiçbir zarar veremezler” yani küfre koşmalarıyla Allah’ın mülkünden ve kudretinden hiçbir şey eksiltemezler; aslında sadece kendilerine zarar verirler. “Allah onlara ahirette bir pay vermemek istiyor” yani cennetten bir nasipleri olmayacak. “Onlar için büyük bir azap vardır”.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 175

Şüphesiz bu, şeytandır; dostlarını korkutur. Onlardan korkmayın, eğer mümin iseniz benden korkun.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Innema zalikumu ş-şeytanu (bu ancak şeytandır) yuhavvifu evliyaehu (dostlarını korkutur) fe-la tehafuhum (onlardan korkmayın) ve hafuni (benden korkun) in kuntum mu’minin (eğer iman ediyorsanız)

Mukatil Tefsiri
Bu ayet, Uhud’dan sonra müşriklerin peşine çıkılması için yapılan çağrı sırasında indi. Münafıklar müminlere şöyle dediler: “Başınıza gelenleri gördünüz, zor kurtuldunuz. Siz az bir topluluksunuz; kimse sağ dönmez.” Şeytan, münafıkların bu sözlerini müminlerin kalbine düşürdü. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: “Şüphesiz bu şeytandır; dostlarını korkutur” yani müşriklerin çokluğunu göstererek korku salar. “Onlardan korkmayın, benden korkun” yani emrimi terk etmekten korkun. “Eğer mümin iseniz”, yani gerçekten iman ediyorsanız, onlardan değil Allah’tan korkarsınız.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 174

Bunun üzerine kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan Allah’tan bir nimet ve lütufla geri döndüler, Allah’ın rızasına uydular. Allah büyük lütuf sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fenqalebu bi-ni‘metin mine llah ve fadlin (Allah’tan nimet ve lütufla döndüler) lem yemseshum su (onlara kötülük dokunmadı) vettebeu ridvana llah (Allah’ın rızasına uydular) vallahu zu fadlin azim (Allah büyük lütuf sahibidir)

Mukatil Tefsiri
“Bunun üzerine döndüler” yani Medine’ye geri döndüler, “Allah’tan bir nimet ve lütufla” yani rızık ve ganimetle; çünkü Seferâ bölgesinde bir seriyeye rastladılar ve ondan ganimet elde ettiler. Bu olay Zilkade ayında oldu. “Kendilerine hiçbir kötülük dokunmadı” yani düşmanlarından bir zarar görmediler. “Ve Allah’ın rızasına uydular” yani müşriklerin peşine düşme hususunda Allah’ın ve Resûl’ün emrine uydular. “Allah büyük lütuf sahibidir”, yani kendisine itaat edenlere büyük ihsanda bulunur.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 173

Kendilerine ‘İnsanlar size karşı toplandı, onlardan korkun’ denilen kimseler, bu söz onların imanını artırdı ve ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir’ dediler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezine kale lehum n-nasu (insanlar onlara dedi ki) inne n-nasa kad cemeu lekum (insanlar size karşı toplandı) fe-hşevhum (onlardan korkun) fe-zadehum imanen (bu onların imanını artırdı) ve kalu hasbuna llahu ve ni‘me l-vekil (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir)

Mukatil Tefsiri
“Kendilerine ‘insanlar’ diyen” yani burada “insanlar”dan maksat Nuaym bin Mesud’dur. “İnsanlar size karşı toplandı” yani size karşı savaşmak için büyük bir ordu topladılar, “onlardan korkun” dedi. Fakat bu söz onların imanını artırdı, yani Allah’a olan tasdiklerini kuvvetlendirdi. “Ve dediler ki: Allah bize yeter, O ne güzel vekildir”, yani Peygamber ve ashabı böyle söylediler.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 172

Yara aldıktan sonra Allah’a ve Peygamber’e icabet edenler—içlerinden iyilik yapanlar ve sakınanlar için büyük bir ecir vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezine استجابu li-llahi ve r-rasul (Allah’a ve elçiye karşılık verenler) min ba‘di ma esabehum l-karh (yaralandıktan sonra bile) li-llezine ahsenu minhum ve ttekav ecrun azim (onlardan iyilik yapan ve sakınanlara büyük ödül vardır)

Mukatil Tefsiri
“Allah’a ve Peygamber’e icabet edenler” yani Uhud’dan sonra çağrıya uyanlar hakkında indi. Müşrikler Uhud günü galip olarak geri dönünce Peygamber şöyle dedi: “Ben onların peşinden gideceğim.” O gün Peygamber alaca bir katır üzerindeydi. Münafıklar müminlere gelip şöyle dediler: “Sizin yurdunuza gelip sizi öldürdüler. Bedir’de siz galip gelmiştiniz; şimdi ise onlar size karşı daha cesur, siz de daha korkaksınız. Nasıl onların peşine düşersiniz?” Bu sözler müminlerin içine bir tereddüt düşürdü. Yaralarından dolayı da şikâyet ettiler. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “Eğer size bir yara dokunduysa, o topluluğa da benzeri bir yara dokunmuştur…” Ve şu ayeti de indirdi: “Eğer siz acı çekiyorsanız, onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çekiyorlar…” (Nisâ 104) Bunun üzerine Peygamber şöyle dedi: “Onları mutlaka takip edeceğim, tek başıma da olsa.” Bunun üzerine muhacir ve ensardan yetmiş kişi onunla birlikte çıktı ve Bedr-i Suğra denilen yere kadar gittiler. Ebu Süfyan, Peygamber’in kendisini takip ettiğini duyunca korkuya kapılarak Mekke’ye doğru hızla döndü. Yolda Nuaym bin Mesud ile karşılaştı ve ona şöyle dedi: “Eğer Muhammed’i geri döndürürsen sana on deve veririm.” Nuaym Peygamber’le karşılaştı ve dedi ki: “Mekke halkı büyük bir ordu topladı.” Bunun üzerine Peygamber şöyle dedi: “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.” İşte bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “Yara aldıktan sonra Allah’a ve Peygamber’e icabet edenler…” yani yaralanmalarına rağmen çağrıya uyanlar, “İçlerinden iyilik yapanlar ve sakınanlar için büyük bir ecir vardır” yani onların mükâfatı cennettir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 171

Allah’tan bir nimet ve lütufla sevinirler ve Allah’ın müminlerin ecrini zayi etmeyeceğini bilirler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yestebşirune (müjdelenirler) bi-ni‘metin mine llah (Allah’tan bir nimetle) ve fadl (ve lütufla) ve enne llaha la yudiu ecre l-mu’minin (Allah müminlerin ecrini zayi etmez)

Mukatil Tefsiri
“Allah’tan bir nimetle sevinirler” yani Allah’ın rahmetiyle, “ve bir lütufla” yani rızık ve ihsanla, “ve Allah müminlerin ecrini zayi etmez”, yani Allah’a iman edenlerin mükâfatını boşa çıkarmaz.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 170

Allah’ın kendilerine verdiği lütufla sevinç içindedirler ve arkalarından kendilerine henüz katılmamış olanlar için de sevinirler: Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Farihin bima atahumu llahu min fadlih (Allah’ın kendilerine verdiği lütufla sevinirler) ve يستبشرون bi-llezine lem yelhaku bihim min halfihim (arkalarından henüz katılmayanlara da müjdelenirler) ella havfun aleyhim ve la hum yahzenun (onlara korku yoktur ve üzülmezler)

Mukatil Tefsiri
“Allah’ın kendilerine verdiği ile sevinirler” yani Allah’ın verdiği rızık ve nimetlerden hoşnutturlar. “Arkalarından kendilerine katılmamış olanlar için de sevinirler” yani dünyada kalan kardeşlerinin de şehit olup kendilerine katılmalarını isterler. “Onlara korku yoktur ve onlar üzülmezler”, yani ne azaptan korkarlar ne de ölüm anında üzülürler.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 169

Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanma! Bilakis onlar diridirler, Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
e la tahsebenne llezine kutilu fi sebilillah emvata (Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma) bel ahyaun inde rabbihim yurzakun (aksine onlar diridirler Rableri katında rızıklanırlar)

Mukatil Tefsiri
“Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma” yani Bedir günü öldürülen Müslüman şehitleri ölü zannetme. Onlar on dört kişiydi: Altısı muhacirlerden: Mehcâ’ bin Abdullah (Ömer’in azatlısı; Bedir’de ilk şehit oldu ve Peygamber: “Ümmetimin şehitlerinin efendisi Mehcâ’dır” buyurdu), Ubeyde bin Haris, Umeyr bin Ebi Vakkas, Züşşimaleyn (Abd Amr bin Nadle), Akil bin Bekir, Safvan bin Beydâ. Sekizi ensardandı: Hârise bin Surâka, Yezid bin Hâris, Muavviz bin Hâris, Avf bin Hâris (Afra’nın oğulları), Râfi bin Muallâ, Sa’d bin Hanteme, Amr bin Humâm, Mübeşşir bin Abdülmünzir. Bir adam: “Keşke Bedir’de öldürülen kardeşlerimizin ne durumda olduklarını bilsek” dedi. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma! Bilakis onlar diridirler, Rableri katında rızıklandırılırlar”. Yani cennette meyvelerle rızıklandırılırlar. Allah onların ruhlarını yeşil kuşlar kılmıştır; cennette dolaşırlar. Arşa asılı kandillerde barınırlar. Allah onlara şöyle buyurdu: “Size artırmamı istediğiniz bir şey var mı?” Onlar: “Cennette istediğimiz yerde dolaşmıyor muyuz?” dediler. Allah tekrar sordu, üçüncü kez de sordu. Bunun üzerine dediler ki: “Rabbimiz! Ruhlarımızı bedenlerimize geri döndür ki senin yolunda tekrar savaşalım; bize verdiğin bu ikramı gördük.” Sonra kendi aralarında şöyle dediler: “Keşke dünyadaki kardeşlerimiz bizim içinde bulunduğumuz nimet ve rızkı bilselerdi; o zaman şehitlik için daha çok koşarlardı.” Allah onların sözünü işitti ve şöyle buyurdu: “Ben bunu peygamberinize bildireceğim.” Bunun üzerine şu ayet indirildi.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 168

Kendileri oturup kardeşleri hakkında: ‘Bize uysalardı öldürülmezlerdi’ diyenlere de ki: Eğer doğruysanız, ölümü kendinizden uzaklaştırın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezine kalu li-ihvanihim ve ka‘adu (oturup kalan ve kardeşleri için) lev eta‘una ma kutilu (bize uysalardı öldürülmezlerdi diyenler) kul fe-drau an enfusikum l-mevte in kuntum sadikin (de ki doğruysanız ölümü kendinizden uzaklaştırın)

Mukatil Tefsiri
Uhud günü Abdullah bin Übey üç yüz kişiyle geri döndü ve savaşa katılmadı. Bunun üzerine Abdullah bin Ribâb ve arkadaşları: “Allah sizi uzaklaştırsın! Allah, Peygamberini ve müminleri sizin yardımınıza muhtaç bırakmaz” dediler. Müminler yenilip o gün öldürülünce, Abdullah bin Übey şöyle dedi: “Bize uysalardı öldürülmezlerdi.” Yani Abdullah bin Ribâb ve arkadaşlarını kastediyordu. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “Kardeşleri hakkında böyle diyenler…” Buradaki “kardeşleri”, din kardeşliği değil; soy ve akrabalık bakımındandır. Nitekim şu ayette de böyledir: “Semûd’a da kardeşleri Salih’i gönderdik” (Hûd 61) yani din bakımından değil, nesep bakımından kardeşleri. “Ve kendileri oturdular” yani savaşa katılmadılar. “Bize uysalardı öldürülmezlerdi” dediler. Bunun üzerine Allah, ölümün kaçınılmaz olduğunu bildirerek onların sözünü reddetti ve şöyle buyurdu: “De ki: Eğer doğruysanız ölümü kendinizden uzaklaştırın”. Yani eğer sözünüz doğruysa, ölümü kendinizden engelleyin; çünkü ölüm, Allah’ın takdiridir ve ondan kaçış yoktur.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 167

Bir de münafıkları ortaya çıkarması içindir. Onlara: ‘Gelin Allah yolunda savaşın veya savunun’ denildi. Onlar: ‘Eğer savaş olacağını bilseydik elbette sizinle gelirdik’ dediler. O gün onlar küfre imandan daha yakındılar. Ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlar. Allah onların gizlediklerini daha iyi bilir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve li-ya‘leme llezine nafeku (münafıkları da ortaya çıkarmak içindir) ve kile lehum te‘alev katilu fi sebilillah ev idfa‘u (onlara gelin Allah yolunda savaşın ya da savunun denildi) kalu lev na‘lemu kitalen le-tteba‘nakum (savaş olduğunu bilsek size uyardık dediler) hum li-l-kufri yevme izin aqrabu minhum li-l-iman (o gün inkâra imandan daha yakındılar) yekulune bi-efvahihim ma leyse fi kulubihim (ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlardı) vallahu a‘lemu bima yektumun (Allah onların gizlediklerini daha iyi bilir)

Mukatil Tefsiri
“Ve münafıkları ortaya çıkarması için” yani şüphe içinde olanların durumunu açığa çıkarmak için; bunlar Abdullah bin Übey ve arkadaşlarıdır. “Onlara denildi ki: Gelin Allah yolunda savaşın veya (hiç olmazsa) savunun” yani düşmanları yurtlarınızdan ve çocuklarınızdan uzaklaştırın. Uhud günü Abdullah bin Ribâb, Abdullah bin Übey’i savaşa çağırdı. O ise şöyle dedi: “Eğer savaş olacağını bilseydik size uyardık.” Allah şöyle buyurdu: “Eğer gerçekten savaş olacağını bilselerdi yine de size uymazlardı.” “Onlar o gün küfre imandan daha yakındılar.” “Ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlar” yani dilleriyle iman iddia ediyorlar ama kalplerinde yoktur. “Allah onların gizlediklerini daha iyi bilir”, yani kalplerinde sakladıkları yalanı bilir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 166

İki ordunun karşılaştığı gün size isabet eden şey, Allah’ın izniyledir; müminleri ortaya çıkarması içindir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma esabekum yevme l-teka l-cem‘an (iki topluluğun karşılaştığı gün size gelen şey) fe-bi-izni llah (Allah’ın izniyledir) ve li-ya‘leme l-mu’minin (müminleri ortaya çıkarmak içindir)

Mukatil Tefsiri
“Size isabet eden şey” yani Uhud günü başınıza gelen öldürülme ve yenilgi, “iki ordunun karşılaştığı gün” yani müminler ile müşriklerin karşılaştığı gün, “Allah’ın izniyledir” yani O’nun takdiri ve izniyle oldu. “Ve müminleri ortaya çıkarması içindir”, yani sabredenlerin imanını açığa çıkarmak için.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 165

Başınıza bir musibet geldiğinde—ki siz onun iki katını onlara tattırmıştınız—‘Bu nereden geldi?’ dediniz. De ki: O, kendi tarafınızdandır. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
“Andolsun ki Allah müminlere lütufta bulundu” yani onlara büyük bir nimet verdi, “içlerinden bir peygamber gönderdi” yani kendilerinden, soylarını ve dilini bildikleri bir elçi gönderdi, “onlara ayetlerini okuyan” yani Kur’an’ı okuyan, “onları arındıran” yani onları ıslah eden ve temizleyen, “ve onlara kitabı öğreten” yani Kur’an’ı öğreten, “ve hikmeti öğreten” yani Kur’an’daki helal-haram hükümlerini ve sünneti öğreten. “Halbuki daha önce açık bir sapıklık içindeydiler”, yani Peygamber gönderilmeden önce apaçık bir dalalet içindeydiler; bunun benzeri Cuma suresinde de vardır.

Mukatil Tefsiri
“Başınıza bir musibet geldiğinde” yani Uhud günü yetmiş Müslüman öldürüldü; bu, Şevval ayında Cumartesi günü, ayın on birinci gecesinden sonra oldu. Bundan bir yıl önce Bedir günü, Ramazan’ın on yedinci gecesinden sonra, müşriklerden yetmiş kişi öldürülmüş ve yetmiş kişi de esir alınmıştı. “Ki siz onun iki katını tattırmıştınız”, yani Bedir günü müşriklere bundan daha fazlasını vermiştiniz. Bu musibet, Peygamber’e karşı gelmeniz ve mevzilerinizi terk etmeniz sebebiyledir. “Bu nereden geldi dediniz.” “De ki: O, kendi tarafınızdandır” yani kendi hatanız ve isyanınız sebebiyledir. “Şüphesiz Allah her şeye kadirdir” yani zafere de yenilgiye de gücü yetendir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 164

Andolsun ki Allah, müminlere kendi içlerinden, onlara ayetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa daha önce açık bir sapıklık içindeydiler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Lekad mennallahu ala l-mu’minin (Allah müminlere lütufta bulundu) iz be‘ase fihim rasulen min enfusihim (içlerinden bir elçi gönderdi) yetlu aleyhim ayatihi (onlara ayetlerini okur) ve yuzekkihim (onları arındırır) ve yuallimuhumu l-kitabe vel-hikme (onlara kitabı ve hikmeti öğretir) ve in kanu min kablu le-fi dalalin mubin (oysa önceden açık sapıklık içindeydiler)

Mukatil Tefsiri
“Andolsun ki Allah müminlere lütufta bulundu” yani onlara büyük bir nimet verdi, “içlerinden bir peygamber gönderdi” yani kendilerinden, soylarını ve dilini bildikleri bir elçi gönderdi, “onlara ayetlerini okuyan” yani Kur’an’ı okuyan, “onları arındıran” yani onları ıslah eden ve temizleyen, “ve onlara kitabı öğreten” yani Kur’an’ı öğreten, “ve hikmeti öğreten” yani Kur’an’daki helal-haram hükümlerini ve sünneti öğreten. “Halbuki daha önce açık bir sapıklık içindeydiler”, yani Peygamber gönderilmeden önce apaçık bir dalalet içindeydiler; bunun benzeri Cuma suresinde de vardır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 163

Onlar Allah katında dereceler halindedir. Allah yaptıklarını görendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Hum derecatun inde llah (onlar Allah katında derecelerdir) vallahu basirun bima ya‘melun (Allah yaptıklarını görendir)

Mukatil Tefsiri
“Onlar Allah katında dereceler halindedir” yani onların Allah katında faziletleri ve dereceleri vardır. Bu, hıyanet etmeyenler içindir. “Allah yaptıklarını görendir”, yani içinizden kim hıyanet etti, kim etmedi, hepsini görür.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 162

Allah’ın rızasına uyan kimse, Allah’tan bir gazaba uğrayıp varacağı yer cehennem olan kimse gibi midir? Ne kötü varılacak yerdir!

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E-fe-men ittebea ridvana llah (Allah’ın rızasına uyan kimse) ke-men bae bi-sahat min llah (Allah’ın gazabına uğrayan gibi midir) ve me’vahu cehennem (onun yeri cehennemdir) ve bi’se l-masir (ne kötü varış yeridir)

Mukatil Tefsiri
“Allah’ın rızasına uyan kimse” yani Rabb’inin rızasını gözeten ve ganimette hıyanet etmeyen kimse, “Allah’tan bir gazaba uğrayan kimse gibi midir?” yani hıyanet ederek Allah’ın gazabını hak eden kimse gibi değildir; bunlar eşit değildir. Sonra onların varacak yerlerini açıkladı: “Onun varacağı yer cehennemdir ve ne kötü varılacak yerdir!”, yani hıyanet edenlerin yurdu cehennemdir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 161

Hiçbir peygamberin ganimette hıyanet etmesi düşünülemez. Kim hıyanet ederse, kıyamet günü hıyanet ettiği şeyle gelir. Sonra herkese kazandığı tam olarak verilir ve onlara zulmedilmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma kane li-nebiyyin en yagulle (hiçbir peygamber için hıyanet etmek olmaz) ve men yaglul ye’ti bima galle yevme l-kiyame (kim hıyanet ederse kıyamet günü onu getirir) summe tuveffa kullu nefsin ma kesebet (sonra herkese kazandığı verilir) ve hum la yuzlemun (ve onlar zulme uğratılmaz)

Mukatil Tefsiri
“Hiçbir peygamberin hıyanet etmesi düşünülemez” yani ganimette hıyanet etmez ve taksimde haksızlık yapmaz. Bu ayet, Uhud günü ganimet isteyen ve yerlerini terk edenler hakkında indi. Onlar: “Peygamber ganimetten bir şey alır da bize vermez diye korktuk” dediler. Peygamber onlara: “Size yerinizden ayrılmamanızı emretmemiş miydim?” dedi. Onlar: “Kardeşlerimizin yanında kalmadık” dediler. Bunun üzerine Peygamber: “Benim hıyanet edeceğimi mi sandınız?” dedi. Bunun üzerine şu ayet indi: “Hiçbir peygamberin hıyanet etmesi düşünülemez.” Sonra Allah, hıyanet edenleri korkuttu: “Kim hıyanet ederse, kıyamet günü hıyanet ettiği şeyle gelir.” “Sonra her nefse kazandığı tastamam verilir” yani iyi veya kötü ne yaptıysa karşılığı eksiksiz verilir, “ve onlara zulmedilmez”, yani amellerinde haksızlığa uğratılmazlar.

Taberi Tefsiri
Bu ayetin okunması konusunda kıraat âlimleri ihtilaf etmiştir. Hicaz ve Irak kârilerinden bir topluluk bunu “bir peygamberin hıyanet etmesi düşünülemez” şeklinde okumuştur; yani Allah’ın düşmanlarının mallarından elde edilen ganimet hususunda peygamberin ashabına hıyanet etmesi söz konusu değildir.

Bu kıraati okuyanlardan bazıları, ayetin iniş sebebinin şu olduğunu söylemiştir: Bedir günü ganimetler arasında kırmızı bir kadife kaybolmuştu. Peygamberle birlikte bulunanlardan bazıları: “Belki onu Peygamber aldı” dediler. Bu konuda çeşitli rivayetler nakledilmiştir.

Muhammed b. Abdülmelik b. Ebî’ş-Şevârib → Abdülvâhid b. Ziyâd → Husayf → Mıksım → İbn Abbas rivayet etti:
Bu ayet Bedir günü kaybolan kırmızı bir kadife hakkında nazil oldu. İnsanlardan bazıları: “Onu aldı!” dediler ve bu sözleri çoğalttılar. Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi: hiçbir peygamber için hıyanet etmesi düşünülemez; kim hıyanet ederse kıyamet günü onu getirir.

İbn Ebî’ş-Şevârib → Abdülvâhid → Husayf dedi ki:
Said b. Cübeyr’e bu ayeti nasıl okuduğunu sordum: “bir peygamberin hıyanet etmesi” mi yoksa “ona hıyanet edilmesi” mi?
O dedi ki: “Hayır, ‘hıyanet etmesi’ şeklinde okunur. Çünkü peygambere hıyanet edilir ve öldürülür.”

İshak b. İbrahim → Attâb b. Beşîr → Husayf → Mıksım → İbn Abbas rivayet etti:
Bu ayet Bedir’de kaybolan kırmızı kadife hakkında nazil oldu. Peygamberin ashabından bazıları: “Belki Peygamber aldı” dediler. Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi. Said dedi ki: “Aksine peygambere hıyanet edilir ve öldürülür.”

Ebû Kureyb → Hallâd → Züheyr → Husayf → İkrime → İbn Abbas rivayet etti:
Bedir günü bir kadife kayboldu. “Onu Peygamber aldı” dediler. Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi.

Ebû Kureyb → Mâlik b. İsmail → Züheyr → Husayf → Said b. Cübeyr ve İkrime şöyle dediler:
“Bir peygamberin hıyanet etmesi düşünülemez.”
İkrime veya başkası İbn Abbas’tan rivayet etti: Bedir günü bir kadife kayboldu. “Onu Peygamber aldı” dediler. Bunun üzerine bu ayet indirildi.

Mücahid b. Musa → Yezid → Kazaa b. Süveyd → Humeyd el-A‘rec → Said b. Cübeyr rivayet etti:
Bu ayet Bedir günü ganimetten kaybolan kırmızı kadife hakkında nazil oldu.

Nasr b. Ali → Mu‘temir → babası → Süleyman el-A‘meş dedi ki:
İbn Mesud ayeti “bir peygamberin hıyanet etmesi” şeklinde okurdu. İbn Abbas ise: “Evet, fakat peygambere hıyanet edilir ve öldürülür” dedi ve bunun Bedir’de kaybolan kadife hakkında olduğunu söyledi.

Bu şekilde okuyan bazıları şöyle demiştir: Bu ayet, Peygamberin gönderdiği öncü birlikler hakkında nazil olmuştur. Peygamber ganimet elde etmiş fakat öncülere pay ayırmamıştır. Bunun üzerine Allah bu ayeti indirerek bunun hata olduğunu, hükümde adaletle davranılması gerektiğini ve ganimetin herkese eşit dağıtılması gerektiğini bildirmiştir.

Muhammed b. Sa‘d → babası → amcası → babası → İbn Abbas rivayet etti:
Bu ayetin anlamı şudur: Peygamberin Müslümanlardan bir gruba verip diğerini bırakması ve taksimde zulmetmesi uygun değildir. Aksine adaletle taksim eder, Allah’ın emrine göre hükmeder. Allah hiçbir peygamberi ashabına hıyanet eder kılmaz; çünkü böyle olursa insanlar onu örnek alır.

Yakub b. İbrahim → Hüşeym → Cüveybir → Dahhâk rivayet etti:
Anlamı: Ganimet elde edildiğinde bir kısmına verip bir kısmını bırakmak değildir.

İbn Vekî‘ → babası → Seleme b. Nebît → Dahhâk rivayet etti:
Peygamber öncü birlikler gönderdi, sonra ganimet elde etti fakat onlara pay vermedi. Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi.

Hüseyin → Ebû Muaz → Ubeyd b. Süleyman → Dahhâk rivayet etti:
Peygamberin ashabından bir kısmına verip bir kısmını bırakması uygun değildir; aksine adaletle taksim eder ve Allah’ın indirdiğiyle hükmeder.

Yahya b. Ebî Tâlib → Yezid → Cüveybir → Dahhâk rivayet etti:
Peygamber ganimet elde ettiğinde bazılarına verip bazılarını bırakmaz; hepsine eşit şekilde paylaştırır.

Bazı âlimler ise bu ayetin, peygamberin vahiyden hiçbir şeyi gizlemeyeceğini bildirmek için indirildiğini söylemiştir.

İbn Humeyd → Seleme → İbn İshak rivayet etti:
Hiçbir peygamber için, Allah’ın kendisine gönderdiği vahyi insanlardan korkarak veya bir beklentiyle gizlemesi uygun değildir. Kim böyle yaparsa kıyamet günü onu getirir.

Bu okuyuşa göre anlam: Peygamberin hıyanet eden biri olması uygun değildir; çünkü hıyanet peygamberlerin sıfatlarından değildir.

Muhammed b. Hüseyin → Ahmed b. Mufaddal → Esbât → Süddî rivayet etti:
Hiçbir peygamber için hıyanet etmesi uygun değildir; öyleyse siz de hıyanet etmeyin.

Muhammed b. Amr → Ebû Âsım → İsa → İbn Ebî Necih → Mücahid rivayet etti:
Anlamı: hıyanet etmesi.

Diğer bazı kâriler ayeti “bir peygambere hıyanet edilmesi düşünülemez” şeklinde okumuştur. Bu, Medine ve Kûfe kârilerinin çoğunun kıraatidir. Bu okuyuşta bazıları şöyle demiştir: Peygamberin ashabı tarafından ona hıyanet edilmesi söz konusu değildir; yani ona hıyanet edilmez.

Yakub b. İbrahim → Hüşeym → Avf → Hasan rivayet etti:
Anlamı: ona hıyanet edilmez.

Bişr → Yezid → Said → Katâde rivayet etti:
Bu ayet Bedir günü nazil olmuştur ve Peygamberin bazı ashabı ganimetten hıyanet etmişti. Anlamı: Peygamberin yanında bulunan müminlerin ona hıyanet etmesi uygun değildir.

Hasan b. Yahya → Abdürrezzak → Ma‘mer → Katâde rivayet etti:
Anlamı: ashabının ona hıyanet etmemesidir.

Ammar → İbn Ebî Cafer → babası → Rebî‘ rivayet etti:
Peygamberin yanında bulunan ashabının ona hıyanet etmesi uygun değildir. Bu ayetin Bedir günü nazil olduğu ve bazı ashabın hıyanet ettiği zikredilmiştir.

Bazıları ise şöyle demiştir: Anlamı, peygamberin hıyanetle suçlanmamasıdır; yani ona hıyanet isnadı yapılamaz.

Bu görüşü benimseyenler, ayeti “hıyanet edilmesi” şeklinde yorumlamışlardır.

Tercih edilen görüş şudur: Doğru olan, ayetin “peygamberin hıyanet etmesi” anlamıdır. Çünkü ayetin hemen ardından hıyanet edenler tehdit edilmiştir. Eğer maksat peygamberi suçlamayı yasaklamak olsaydı, tehdit suçlama hakkında olurdu. Fakat tehdit doğrudan hıyanet üzerinedir. Bu da ayetin, hıyanetin peygamberlerin sıfatlarından olmadığını bildirdiğini gösterir.

Eğer biri: “Anlamı, peygambere hıyanet edilmemesidir” derse, ona şöyle denir:
Eğer bu doğruysa, insanların başkalarına hıyanet etmesi serbest mi ki sadece peygambere hıyanet yasaklanmıştır? Eğer “evet” derlerse bu İslam’ın dışına çıkar. Eğer “hayır” derlerse, o zaman neden sadece peygambere özel bir yasak zikredilmiştir? Bu da bu yorumun doğru olmadığını gösterir.

Dolayısıyla doğru anlam şudur: Allah, hıyanetin peygamberlerin sıfatlarından olmadığını bildirmiş ve kullarını hıyanetten sakındırmıştır.

“Kim hıyanet ederse, kıyamet günü hıyanet ettiği şeyi getirir” ifadesinin tefsiri:
Kim Müslümanların ganimetinden veya mallarından bir şeyi haksız yere alırsa, kıyamet günü onu yanında getirir.

Ebû Kureyb → İbn Fudayl → Yahya b. Said → Ebû Hayyan → Ebû Zür‘a → Ebû Hureyre rivayet etti:
Peygamber ayağa kalktı, hutbe verdi ve şöyle dedi:
“Sizden birinin kıyamet günü boynunda meleyen bir koyunla gelip ‘Ey Allah’ın elçisi, bana yardım et’ demesinden sakınırım. Ben de ‘Sana hiçbir fayda sağlayamam, sana bildirdim’ derim.
Sizden birinin boynunda kişneyen bir atla gelip ‘Ey Allah’ın elçisi, bana yardım et’ demesinden sakınırım. Ben de ‘Sana hiçbir fayda sağlayamam, sana bildirdim’ derim.
Sizden birinin boynunda bağıran bir deveyle gelip ‘Ey Allah’ın elçisi, bana yardım et’ demesinden sakınırım. Ben de ‘Sana hiçbir fayda sağlayamam, sana bildirdim’ derim.”

Ebû Kureyb → Abdurrahman → Ebû Hayyan → Ebû Zür‘a → Ebû Hureyre rivayet etti ve ekledi:
“Boynunda böğüren bir deve…” ve “boynunda bağıran bir canlı…” ifadeleri de zikredilmiştir.

Yakub → İbn Uleyye → Ebû Hayyan → Ebû Zür‘a → Amr b. Cerîr → Ebû Hureyre rivayet etti:
Peygamber bir gün ayağa kalktı, hıyanetten bahsetti ve onu çok büyük bir günah olarak anlattı, sonra şöyle dedi:
“Sizden hiçbirini kıyamet günü boynunda bağıran bir deveyle gelmiş bulmayayım!”

Ebû Kureyb → Hafs b. Bişr → Yakub el-Kummî → Hafs b. Humeyd → İkrime → İbn Abbas rivayet etti:
Peygamber şöyle dedi:
“Sizden hiçbirini kıyamet günü boynunda meleyen bir koyun taşıyarak gelip ‘Ey Muhammed!’ diye çağırırken bulmayayım! Ben de ‘Sana Allah’tan hiçbir şey sağlayamam, sana bildirdim’ derim.
Yine sizden hiçbirini boynunda bağıran bir deveyle, ya da kişneyen bir atla veya deri parçası taşıyarak gelip çağırırken bulmayayım!”

Ebû Kureyb → Esbât b. Muhammed → Ebû İshak eş-Şeybânî → Abdullah b. Zekvân → Urve b. Zübeyr → Ebû Hamîd rivayet etti:
Peygamber bir görevli gönderdi. O kişi çok mal ile döndü ve: “Bu benim, bu sizin” dedi. Ona “Bunu nereden aldın?” dediler. “Bana hediye edildi” dedi. Peygambere haber verildi. Peygamber hutbe vererek şöyle dedi:
“Ey insanlar! Birini görevli gönderiyorum, sonra geliyor ve ‘bu benim, bu sizin’ diyor! Eğer doğruysa, babasının veya annesinin evinde otursaydı da hediyesi orada gelseydi!
Ey insanlar! Kimi bir iş için görevlendirirsek ve o bir şey gizlerse, kıyamet günü onu boynunda taşıyarak getirir. Sakının! Sakın biriniz kıyamet günü boynunda bağıran bir deve, böğüren bir inek veya meleyen bir koyunla gelmesin!”

Ebû Kureyb → Ebû Muaviye, İbn Numeyr ve Abde b. Süleyman → Hişam b. Urve → babası → Ebû Hamîd rivayet etti:
Peygamber, İbnü’l-Etbiyye adlı birini zekât toplamakla görevlendirdi. Döndüğünde: “Bu sizin, bu bana hediye edildi” dedi. Peygamber şöyle dedi:
“Biriniz babasının veya annesinin evinde otursa da hediyesi orada gelseydi!”
Sonra şöyle dedi:
“Sizi görevlendiriyorum, sonra biriniz ‘bu sizin, bu bana hediye’ diyor! Vallahi sizden hiç kimse bundan bir şey almaz ki kıyamet günü onu boynunda taşımasın! Sakın boynunda bağıran bir deve, böğüren bir inek veya meleyen bir koyunla gelen biri olmayayım!”
Sonra elini kaldırdı ve: “Tebliğ ettim mi?” dedi.

Devam eden rivayette Ebû Hamîd şöyle dedi:
Gözümle gördüm, kulağımla işittim.

Ahmed b. Abdurrahman → Abdullah b. Vehb → Amr b. Haris → Musa b. Cübeyr → Abdullah b. Abdurrahman b. Hubab → Abdullah b. Üneys rivayet etti:
O ve Ömer sadaka hakkında konuşuyorlardı. Ömer dedi ki: Peygamberin şu sözünü duymadın mı?
“Kim sadakadan bir deve veya koyun gizlerse, kıyamet günü onu taşır.”

Said b. Yahya → babası → Yahya b. Said el-Ensari → Nafi → İbn Ömer rivayet etti:
Peygamber Sa‘d b. Ubade’yi görevlendirdi ve şöyle dedi:
“Ey Sa‘d! Sakın kıyamet günü boynunda bağıran bir deve taşıyarak gelme!”
Sa‘d dedi: “O halde almam.” Bunun üzerine onu görevden muaf tuttu.

Ahmed b. Mugîre → Rebî‘ b. Ruh → İbn Ayyaş → Ubeydullah b. Ömer → Nafi → İbn Ömer rivayet etti:
Peygamber Sa‘d’a şöyle dedi:
“Ey Sa‘d! Sakın kıyamet günü boynunda bağıran bir deveyle gelme!”
Sa‘d dedi: “Eğer böyleyse, ben bunu almam.” Bunun üzerine onu muaf tuttu.

Ebû Kureyb → Zeyd b. Habbân → Abdurrahman b. Haris → dedesi Ubeyd b. Ebî Ubeyd rivayet etti:
Ben Daws kabilesinin sadakasıyla görevlendirildim. Yola çıktığım gün Ebû Hureyre bana geldi ve şöyle dedi:
“Deve hakkında ne yapacaksın? İnek hakkında ne yapacaksın? Koyun hakkında ne yapacaksın?”
Sonra dedi ki: Peygamberin şöyle dediğini işittim:
“Kim bir deveyi haksız yere alırsa, kıyamet günü onu bağırarak getirir. Kim bir ineği haksız yere alırsa, onu böğürerek getirir. Kim bir koyunu haksız yere alırsa, onu meleyerek getirir. İnekten sakın! Çünkü boynuzları daha serttir.”

Ebû Kureyb → Halid b. Mahlad → Muhammed → Abdurrahman b. Haris → dedesi Ubeyd b. Ebî Ubeyd rivayet etti:
Daws sadakasıyla görevlendirildim. İşim bitince döndüm. Ebû Hureyre bana geldi ve:
“Develer hakkında ne yapacaksın?” dedi ve önceki hadisin benzerini zikretti.

Hasan b. Yahya → Abdürrezzak → Ma‘mer → Katâde rivayet etti:
Peygamber ganimet elde ettiğinde şöyle ilan ettirirdi:
“Hiç kimse iğne ve daha küçük bir şeyi bile gizlemesin! Hiç kimse deve gizlemesin; yoksa kıyamet günü onu sırtında taşıyarak gelir! Hiç kimse at gizlemesin; yoksa kıyamet günü onu sırtında taşıyarak gelir!”

“Sonra her nefse kazandığı eksiksiz verilir ve onlara zulmedilmez” ifadesinin tefsiri:
Her nefse yaptığı işin karşılığı tam olarak verilir; ne eksik ne fazla. Hak ettiği şeyden hiçbir şey eksiltilmez ve ona haksızlık yapılmaz.

İbn Humeyd → Seleme → İbn İshak rivayet etti:
Her nefse kazandığının karşılığı verilir; ona zulmedilmez ve hakkı eksiltilmez.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 160

Eğer Allah size yardım ederse, sizi yenecek kimse yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, O’ndan sonra size yardım edecek kim vardır? Müminler yalnızca Allah’a tevekkül etsin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İn yensurkum llahu fe-la galibe lekum (Allah size yardım ederse sizi yenecek yoktur) ve in yehzulkum fe-men zellezi yensurukum min ba‘dih (sizi yardımsız bırakırsa ondan sonra size kim yardım eder) ve ala llahi fel-yetevekkel il-mu’minun (müminler yalnız Allah’a tevekkül etsin)

Mukatil Tefsiri
“Eğer Allah size yardım ederse” yani sizi korur ve desteklerse, “sizi yenecek kimse yoktur” yani kimse sizi mağlup edemez. “Eğer sizi yardımsız bırakırsa” yani sizi terk ederse, “O’ndan sonra size yardım edecek kim vardır?” yani Allah’tan başka sizi kim koruyabilir? “Ve müminler yalnızca Allah’a tevekkül etsin”, yani yalnız O’na güvensinler.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 159

Allah’ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları affet, onlar için bağışlanma dile ve iş hakkında onlarla istişare et. Karar verdiğin zaman da Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah tevekkül edenleri sever.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-bi-ma rahmetin mine llahi linta lehum (Allah’ın rahmetiyle onlara yumuşak davrandın) ve lev kunte fazzan galiza l-kalb lenfaddû min havlik (sert olsaydın etrafından dağılır giderlerdi) fa‘fu anhum (onları affet) ve-stagfir lehum (onlar için bağışlanma dile) ve şavirhum fi l-emr (işlerde onlarla istişare et) fe-iza azemte fe-tevekkel ala llah (karar verince Allah’a dayan) innallaha yuhibbu l-mutevekkilin (Allah tevekkül edenleri sever)

Mukatil Tefsiri
“Allah’ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın” yani Allah’ın rahmetiyle onlara sözde yumuşak oldun, Uhud günü yaptıklarından dolayı onlara sert davranmadın. “Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın” yani dili sert, kalbi katı olsaydın, “etrafından dağılıp giderlerdi” yani münafıklar senden ayrılırlardı. “Onları affet” yani onları bırak. “Onlar için bağışlanma dile” Uhud günü yaptıklarından dolayı. “İş hakkında onlarla istişare et.” Cahiliye Araplarında reis, onlara danışmadan iş yaparsa bu onlara ağır gelirdi. Bu yüzden Allah, Peygamber’e onlarla istişare etmesini emretti. Bu, kalplerini yumuşatır ve kinlerini giderir. “Karar verdiğin zaman” yani istişareden sonra Allah sana işi kesinleştirirse, “Allah’a tevekkül et” yani O’na güven. “Allah tevekkül edenleri sever”, yani O’na güvenenleri sever.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 158

Eğer ölürseniz veya öldürülürseniz, mutlaka Allah’a toplanacaksınız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve le-in muttum ev kutiltum le-ila llahi tuhşerun (ölür ya da öldürülürseniz Allah’a toplanacaksınız)

Mukatil Tefsiri
“Eğer ölürseniz” yani öldürülmeden veya “öldürülürseniz” yani Allah yolunda, “mutlaka Allah’a toplanacaksınız”, yani amellerinize göre karşılık göreceksiniz.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 157

Eğer Allah yolunda öldürülürseniz veya ölürseniz, Allah’tan bir bağışlanma ve rahmet, onların topladıklarından daha hayırlıdır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve le-in kutiltum fi sebilillah ev muttum (Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz) le-magfiratun mine llahi ve rahmetun (Allah’tan bağışlama ve rahmet) hayrun mimma yecme‘un (topladıklarından daha hayırlıdır)

Mukatil Tefsiri
“Eğer Allah yolunda öldürülürseniz” veya öldürülmeden ölürseniz, “Allah’tan bir bağışlanma” yani günahlarınıza mağfiret ve bir rahmet, “onların topladıklarından daha hayırlıdır” yani mallardan daha hayırlıdır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 156

Ey iman edenler! Kâfirler gibi olmayın. Onlar, yeryüzünde dolaşan veya savaşa çıkan kardeşleri hakkında: ‘Eğer yanımızda olsalardı ölmezlerdi, öldürülmezlerdi’ dediler. Allah bunu onların kalplerine bir hasret kılmak için böyle yaptı. Allah diriltir ve öldürür. Allah yaptıklarınızı görendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu la tekunu kellezine keferu (ey iman edenler inkâr edenler gibi olmayın) ve kalu li-ihvanihim iza darabu fi l-ard ev kanu guzzen (yeryüzünde gezen ya da savaşan kardeşleri için) lev kanu indena ma matu ve ma kutilu (yanımızda olsalardı ölmezlerdi demişlerdi) li-yec‘ale llahu zalike hasraten fi kulubihim (Allah bunu kalplerinde bir pişmanlık yapsın diye) vallahu yuhyi ve yumit (Allah diriltir ve öldürür) vallahu bima ta‘melun basir (Allah yaptıklarınızı görür)

Mukatil Tefsiri
Sonra Allah, müminleri öğütledi ki münafıklar gibi şüpheye düşmesinler: “Ey iman edenler! Kâfirler gibi olmayın” yani sözde münafıklar gibi. “Kardeşleri hakkında dediler ki” bu söz, Abdullah bin Übey’in sözüdür. Uhud günü Abdullah bin Rabab el-Ensari ve arkadaşlarına şöyle dedi: “Yeryüzünde dolaştıklarında” yani ticaret için yolculuk yaptıklarında, “veya savaşa çıktıklarında” “eğer yanımızda olsalardı ölmezlerdi” yani tüccarlar için, “öldürülmezlerdi” yani savaşanlar için. Bu sözü, müminler yenilip öldürüldüğünde söyledi. Allah şöyle buyurdu: “Allah bunu onların kalplerine bir hasret kılmak için yaptı” yani bu söz, kalplerinde bir pişmanlık ve üzüntü oldu. “Allah diriltir ve öldürür” yani bunu yalnızca Allah yapar, onların elinde değildir. “Allah yaptıklarınızı görendir”.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 155

İçinizden o iki topluluğun karşılaştığı gün geri dönenleri, şeytan ancak kazandıkları bazı günahlar yüzünden kaydırdı. Andolsun ki Allah onları affetti. Şüphesiz Allah bağışlayıcıdır, halîmdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne llezine tevellav minkum yevme l-teka l-cem‘an (iki topluluğun karşılaştığı gün sizden geri dönenleri) innema استزلlehumu ş-şeytanu bi-ba‘di ma kesebu (şeytan kazandıkları sebebiyle kaydırdı) ve lekad afa llahu anhum (Allah onları affetti) innallaha gafurun halim (Allah bağışlayıcıdır yumuşaktır)

Mukatil Tefsiri
“İçinizden geri dönenler” yani düşmandan kaçıp bozguna uğrayanlar, “iki topluluğun karşılaştığı gün” yani Uhud günü, müminlerle müşriklerin karşılaştığı gün. “Şeytan onları kaydırdı” yani onları kışkırttı, “kazandıkları bazı günahlar yüzünden” yani Peygamber’e isyan etmeleri ve yerlerini terk etmeleri sebebiyle. Bunlardan bazıları: Osman bin Affan, Rafi bin Muallâ, Harice bin Zeyd, Huzeyfe bin Ubeyd bin Rabia ve Osman bin Ukbe’dir. “Andolsun ki Allah onları affetti” yani hepsini öldürmeyerek affetti. “Şüphesiz Allah bağışlayıcıdır, halîmdir”, yani günahlarını bağışladı ve yenilgilerinden dolayı onları cezalandırmadı.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 154

Sonra o kederin ardından üzerinize bir güven indirdi: içinizden bir kısmını bürüyen bir uyuklama. Bir kısmı da kendileri derdine düşmüşlerdi; Allah hakkında cahiliye zannı gibi haksız zanlarda bulunuyorlardı. ‘Bu işte bizim bir payımız var mı?’ diyorlardı. De ki: Bütün iş Allah’ındır. İçlerinde sana açıklamadıkları şeyi gizliyorlar. ‘Eğer bu işte bizim bir payımız olsaydı burada öldürülmezdik’ diyorlar. De ki: Evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar yine öldürülecekleri yerlere çıkıp gideceklerdi. Allah, içinizdekini denemek ve kalplerinizdekini temizlemek için. Allah, kalplerdekini bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Summe enzele aleykum min ba‘di l-gam emeneten nu‘asan (sonra o kederin ardından size güven veren bir uyku indirdi) yagşa taifeten minkum (sizden bir grubu sarıyordu) ve taifetun kad ehemmethum enfusuhum (bir grup ise kendi derdine düşmüştü) yezunnune bi-llahi gayra l-hakk (Allah hakkında haksız zanda bulunuyorlardı) zanne l-cahiliyye (cahiliye zannı) yekulune hel lena mine l-emri min şey (bu işten bize bir şey var mı diyorlardı) kul inne l-emre كله li-llah (de ki işin tamamı Allah’ındır) yuhfune fi enfusihim ma la yubdune lek (içlerinde sana açmadıkları şeyleri gizliyorlardı) yekulune lev kane lena mine l-emri şey’un ma kutilna hahuna (bizim elimizde bir şey olsaydı burada öldürülmezdik diyorlardı) kul lev kuntum fi buyutikum le-beraze llezine kutibe aleyhimu l-katlu ila medaci‘ihim (de ki evlerinizde olsaydınız da ölümü yazılanlar yine çıkıp ölecekleri yere giderdi) ve li-yebteliya llahu ma fi sudurikum (Allah içinizdekini denemek için) ve li-yumahhisa ma fi kulubikum (kalplerinizdekini arındırmak için) vallahu alimun bi-zati s-sudur (Allah kalplerde olanı bilir)

Mukatil Tefsiri
“Sonra o kederden sonra üzerinize bir güven indirdi: bir uyuklama” yani yenilgi kederinden sonra Allah bir kısmına uyku verdi ve kederleri gitti. “İçinizden bir kısmını bürüyordu” bu, yedi kişi hakkında indi: Ebu Bekir, Ömer, Ali, Haris bin Sımme, Sehl bin Dayf ve Ensar’dan iki kişi. “Bir kısmı da kendileri derdine düşmüştü” yani üzerine uyku verilmeyenler. “Allah hakkında haksız zanlarda bulunuyorlardı” yani yalan zanlar: “Muhammed öldürüldü” diyorlardı. “Cahiliye zannı gibi” yani müşriklerin zannı gibi. “Diyorlardı ki: Bu işte bizim bir payımız var mı?” bu söz Muattib bin Kuşeyr’e aittir; yani zaferden payımız var mı? Allah, Peygamberine şöyle dedi: “De ki: Bütün iş Allah’ındır.” “İçlerinde sana açıklamadıkları şeyi gizliyorlar” yani kalplerinde sakladıklarını dilleriyle söylemiyorlar. “Diyorlar ki: Eğer bu işte bizim bir payımız olsaydı burada öldürülmezdik” yani evde kalsaydık ölmezdik. Allah şöyle buyurdu: “De ki: Evlerinizde olsaydınız bile, öldürülmesi yazılmış olanlar yine öldürülecekleri yerlere çıkardı.” “Kimin üzerine öldürülmek yazılmışsa o mutlaka oraya gider; kimin üzerine ölüm yazılmışsa öldürülmez.” “Allah, içinizdekini denemek ve kalplerinizdekini temizlemek için (bunu yaptı).” “Allah kalplerde olanı bilendir”. Onların gizlediği şey şuydu: “Muhammed öldürüldü” demeleri ve “Eğer bizim sözümüz geçseydi burada öldürülmezdik” demeleriydi. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: “De ki: Evlerinizde olsaydınız bile, öldürülmesi yazılmış olanlar mutlaka öldürülecekleri yerlere çıkardı.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 153

O sırada siz çıkıyor, kimseye dönüp bakmıyordunuz. Resul ise arkanızdan sizi çağırıyordu. Allah, kaçırdığınız şeye ve başınıza gelene üzülmemeniz için sizi keder üstüne kederle cezalandırdı. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İz tus‘idune ve la telvune ala ehadin (hani yukarı kaçıyordunuz ve kimseye bakmıyordunuz) ve r-rasulu yed‘ukum fi uhra kum (elçi arkanızdan sizi çağırıyordu) fe-esabekum gammen bi-gamm (Allah size keder üstüne keder verdi) li-keyla tahzenu ala ma fatakum (elinizden gidene üzülmeyesiniz diye) ve la ma asabekum (ve başınıza gelene) vallahu habirun bima ta‘melun (Allah yaptıklarınızdan haberdardır)

Mukatil Tefsiri
“O sırada siz yukarı çıkıyordunuz” yani vadiden Uhud’a doğru kaçıyordunuz. “Hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz” yani Peygamber’e bile bakmıyordunuz. “Resul ise arkanızdan sizi çağırıyordu” yani arkanızdan: “Ey müminler! Ben Allah’ın Resulüyüm” diye sesleniyordu. “Sizi keder üstüne kederle cezalandırdı” bu şu şekilde oldu: Yenilgiden sonra kendi aralarında kaçırdıkları ganimet ve zaferi konuşuyorlardı, sonra müşriklerin saldırısı ve kardeşlerinin öldürülmesi geldi; bu ilk kederdir. İkinci keder ise Halid bin Velid’in süvariyle dağ geçidinden üzerlerine gelmesidir. Onu görünce korktular ve ilk kederi unuttular. “Kaçırdığınıza üzülmeyesiniz diye” yani ganimet ve zafere, “ve başınıza gelene üzülmeyesiniz diye” yani öldürülme ve yenilgiye. “Allah yaptıklarınızdan haberdardır”.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 152

Andolsun ki Allah size verdiği sözü gerçekleştirdi; O’nun izniyle onları öldürüyordunuz. Nihayet gevşediniz, emir hakkında çekiştiniz ve size sevdiğiniz şeyi gösterdikten sonra isyan ettiniz. İçinizden dünyayı isteyenler vardı, içinizden ahireti isteyenler de vardı. Sonra sizi imtihan etmek için onları yenmekten alıkoydu. Andolsun ki sizi affetti. Allah müminlere karşı lütuf sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lekad sadakakumu llahu va‘dehu (Allah size vaadini gerçekleştirdi) iz tahussunehum bi-iznih (onları izniyle kırıyordunuz) hatta iza feşiltum (sonra gevşediniz) ve تنازعتم fi l-emr (işte çekiştiniz) ve asaytum min ba‘di ma erakum ma tuhibbun (sevdiğiniz şeyi size gösterdikten sonra karşı geldiniz) minkum men yurid d-dunya (sizden kimi dünyayı istiyordu) ve minkum men yurid l-ahire (kimi de ahireti istiyordu) summe sarefekum anhum li-yebteliyakum (sonra sizi onlardan çevirdi ki sizi denesin) ve lekad afa ankum (sizi affetti) vallahu zu fadlin ala l-mu’minin (Allah müminlere karşı lütuf sahibidir)

Mukatil Tefsiri
“Allah size verdiği sözü gerçekleştirdi” yani Uhud günü onları öldürüyordunuz. “O’nun izniyle onları öldürüyordunuz” ve size zafer verilmişti. “Sonra gevşediniz” yani yerinizi terk etmede zayıflık gösterdiniz. “Emir hakkında çekiştiniz ve isyan ettiniz.” Onların çekişmesi şuydu: Bir kısmı: “Ganimet alalım” dedi. Diğerleri: “Resulullah’ın emriyle yerimizi terk etmeyelim” dedi. “Size sevdiğiniz şeyi gösterdikten sonra” yani düşmana karşı zaferi gösterdikten sonra. Müşriklerin sancaktarları öldürülmüştü. “İçinizden dünyayı isteyenler vardı” yani ganimet isteyenler, “içinizden ahireti isteyenler de vardı” yani yerinde sabit kalanlar ve öldürülenler. “Sonra sizi onlardan çevirdi” yani size galip geldikten sonra sizi geri çevirdi. “Sizi imtihan etmek için” yani öldürülme ve yenilgi ile. “Ve sizi affetti” yani hepinizi helak etmedi. “Allah müminlere karşı lütuf sahibidir”, yani hepsini öldürmeyerek onlara lütfetti.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 151

Biz, Allah’a ortak koşmalarından dolayı kâfirlerin kalplerine korku salacağız; oysa bunun için hiçbir delil indirilmemiştir. Onların varacağı yer ateştir. Zalimlerin barınağı ne kötüdür!

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Senulkî fi kulubi llezine keferu r-ru‘be (inkâr edenlerin kalplerine korku salacağız) bima eşraku bi-llah (Allah’a ortak koştukları için) ma lem yunezzil bihi sultanen (hakkında bir delil indirmediği şeyleri) ve me’vahumu n-nar (varacakları yer ateştir) ve bi’se mesva z-zalimin (zalimlerin yeri ne kötüdür)

Mukatil Tefsiri
“Kâfirlerin kalplerine korku salacağız” bu yüzden onlar hiçbir şey olmadan Mekke’ye kaçtılar. “Allah’a ortak koşmalarından dolayı” yani hakkında hiçbir delil indirilmeyen bir şeyi Allah’a ortak koştular. “Onların varacağı yer ateştir” “zalimlerin barınağı ne kötüdür”, yani müşriklerin barınağı ateştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 150

Hayır! Allah sizin velinizdir ve O, yardımcıların en hayırlısıdır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Belillahu mevlakum (aksine Allah sizin dostunuzdur) ve huve hayru n-nasirin (O yardımcıların en hayırlısıdır)

Mukatil Tefsiri
“Hayır! Allah sizin velinizdir” yani yardımcınız ve dostunuzdur. “O, yardımcıların en hayırlısıdır”, Ebu Süfyan ve onunla birlikte olan Arap kâfirlerinden daha hayırlıdır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 149

Ey iman edenler! Eğer inkâr edenlere itaat ederseniz, sizi gerisin geriye döndürürler ve hüsrana uğrayanlardan olursunuz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) in tutiu llezine keferu (inkâr edenlere uyarsanız) yeruddukum ala a‘kabikum (sizi gerisin geri döndürürler) fe-tenkalibu hasirin (zarara uğrayanlardan olursunuz)

Mukatil Tefsiri
Bu, münafıkların yenilgi günü müminlere söyledikleri söz üzerine indirildi: “Kardeşlerinize dönün, onların dinine girin.” “Ey iman edenler! Eğer inkâr edenlere itaat ederseniz” yani münafıklara, Ebu Süfyan’a dönme hususunda, “sizi gerisin geriye döndürürler” yani imandan sonra tekrar küfre çevirirler, “ve hüsrana uğrarsınız”, yani eski dininize dönmüş olursunuz.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 148

Bunun üzerine Allah onlara dünya sevabını ve ahiret sevabının güzelliğini verdi. Allah iyilik yapanları sever.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-atâhumu llahu sevabe d-dunya (Allah onlara dünya sevabını verdi) ve husne sevabi l-ahire (ve ahiretin güzel sevabını) vallahu yuhibbu l-muhsinin (Allah iyilik yapanları sever)

Mukatil Tefsiri
“Allah onlara dünya sevabını verdi” yani dünyada zafer ve ganimet verdi. “Ve ahiret sevabının güzelliğini” yani cennet ve Allah’ın rızasını verdi. Kim bunu yaparsa ihsan etmiş olur. “Allah iyilik yapanları sever”.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 147

Onların sözü sadece: ‘Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı sabit kıl ve kâfir topluluğa karşı bize yardım et’ demeleriydi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma kane kavlehum illa en kalu (sözleri sadece şuydu) rabbena ğfir lena zunubena (Rabbimiz günahlarımızı bağışla) ve israfena fi emrina (işimizdeki aşırılıklarımızı) ve sebbit akdâmena (ayaklarımızı sabit kıl) vensurna alel kavmi l-kafirin (inkârcı topluluğa karşı bize yardım et)

Mukatil Tefsiri
“Onların sözü” yani peygamberleri öldürüldüğünde söyledikleri söz, “ancak şuydu: Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla” “ve işimizdeki aşırılıklarımızı” yani büyük günahlarımızı, “ayaklarımızı sabit kıl” yani savaşta kaymasın, “ve kâfir topluluğa karşı bize yardım et”. Yani: Siz de onlar gibi söylemez misiniz, onlar gibi savaşmaz mısınız ki onların ulaştığı sevaba ulaşasınız?

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 146

Nice peygamber vardır ki, onunla birlikte birçok Rabbânîler savaştı. Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, zayıflık göstermediler ve boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve keeyyin min nebiyyin katale meahu ribbiyyune kesir (nice peygamberle birlikte birçok Rabbine bağlı kimseler savaştı) fe-ma vehenu lima asabehum fi sebilillah (Allah yolunda başlarına gelene gevşemediler) ve ma da‘ufu (zayıflamadılar) ve ma استكانu (boyun eğmediler) vallahu yuhibbu s-sabirin (Allah sabredenleri sever)

Mukatil Tefsiri
“Nice peygamber vardır ki” yani Muhammed’den önce, “onunla birlikte birçok Rabbânîler savaştı” yani çok sayıda topluluk. “Başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler” yani ne kendileri ne de peygamberleri için başlarına gelen musibetlerden dolayı aciz kalmadılar. “Zayıflık göstermediler” yani düşmana karşı boyun eğmediler. “Boyun eğmediler” yani teslim olmadılar. Peygamberleri öldürülse bile düşmana teslim olmadılar, sabrettiler. “Allah sabredenleri sever”.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 145

Hiçbir can, Allah’ın izni olmadan ölmez. Belirlenmiş bir yazıdır. Kim dünya sevabını isterse ona ondan veririz; kim ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Şükredenleri mükâfatlandıracağız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma kane li-nefsin en temute illa bi-izni llah (hiç kimse Allah’ın izni olmadan ölmez) kitaben mu’eccele (belirlenmiş bir yazı ile) ve men yurid sevabe d-dunya nu’tihi minha (kim dünya sevabı isterse ona veririz) ve men yurid sevabe l-ahire nu’tihi منها (kim ahiret sevabı isterse ona veririz) ve seneczi ş-şakirin (şükredenleri ödüllendireceğiz)

Mukatil Tefsiri
“Hiçbir can ölmez” yani öldürülmez, “ancak Allah’ın izniyle” yani Allah izin vermedikçe kimse ölmez. “Belirlenmiş bir yazı olarak” yani Levh-i Mahfuz’da yazılıdır. “Kim dünya sevabını isterse ona ondan veririz” bu, Uhud günü yerlerini terk edip ganimet isteyenler içindir. “Kim ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz” bu da kumandanları Abdullah bin Cübeyr ile birlikte sabredip öldürülenler içindir. “Şükredenleri mükâfatlandıracağız”, yani Allah’ı birleyenleri ahirette ödüllendirecektir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 144

Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. O ölür veya öldürülürse, siz gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim geri dönerse Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenleri ödüllendirecektir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma muhammedun illa rasul (Muhammed ancak bir elçidir) kad halet min kablihi r-rusul (ondan önce de elçiler gelip geçmiştir) e-fe-in mate ev kutile inkalebtum ala a‘kabikum (o ölür veya öldürülürse gerisin geri mi döneceksiniz) ve men yankalib ala akibeyhi fe-len yedurra llaha şey’a (kim geri dönerse Allah’a zarar veremez) ve seyeczi llahu ş-şakirin (Allah şükredenleri ödüllendirir)

Mukatil Tefsiri
“Muhammed ancak bir peygamberdir, ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir” yani Muhammed öldürülse, bu ondan önce öldürülen peygamberler gibi olur. “Muhammed ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz” yani tekrar eski dininize, şirke mi döneceksiniz? “Münafıklar o gün dediler ki: ‘Kardeşlerinize dönün, onlardan eman isteyin, eski dininize dönün.’” Bunun üzerine ayet indi. “Kim geri dönerse” yani imandan şirke dönerse, “Allah’a hiçbir zarar veremez” zarar kendisinedir. “Allah şükredenleri ödüllendirecektir” yani Allah’ı birleyenleri ahirette mükâfatlandıracaktır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 143

Andolsun ki, siz ölümle karşılaşmadan önce onu temenni ediyordunuz; işte onu gördünüz, siz bakıp duruyordunuz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lekad kuntum temennevne l-mevte min kabli en telkavhu (siz ölümle karşılaşmadan önce onu arzuluyordunuz) fe-kad raeytumuhu ve entum tenzurûn (onu gördünüz, bakıp duruyordunuz)

Mukatil Tefsiri
“Siz ölümü temenni ediyordunuz” Bu, Bedir şehitlerinin fazileti anlatılınca oldu. Müminler: “Ey Allah’ın peygamberi, bize Bedir günü gibi bir gün göster” dediler. Allah da onlara Uhud gününü gösterdi. Fakat bozulup kaçtılar. Bunun üzerine Allah onları azarladı: “Ölümü temenni ediyordunuz, karşılaşmadan önce” yani savaşı istemiştiniz. “İşte onu gördünüz ve bakıyordunuz”. O gün şöyle dediler: “Muhammed öldürüldü.” Bunun üzerine Ensar’dan Bişr bin Nadr (Enes bin Malik’in amcası) dedi ki: “Eğer Muhammed öldürüldüyse, onun Rabbi diridir. O halde Resulullah’ın uğrunda savaştığı şey için savaşmaz mısınız?” Sonra dedi ki: “Allah’ım, bunların söylediklerinden sana sığınırım, onların yaptıklarından da beriyim.” Sonra kılıcıyla saldırdı ve öldürülünceye kadar savaştı.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 142

Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri ve sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Em hasibtum en tedhulu l-cennete (yoksa cennete gireceğinizi mi sandınız) ve lemma ya‘lemillahu llezine cahadu minkum (Allah sizden cihad edenleri ortaya çıkarmadan) ve ya‘leme s-sabirin (ve sabredenleri bilmeden)

Mukatil Tefsiri
“Yoksa sandınız mı” yani zannettiniz mi, “cennete gireceğinizi” Bu, Uhud günü münafıkların sözleri üzerine indi. Münafıklar müminlere: “Niçin kendinizi öldürüyorsunuz, mallarınızı helak ediyorsunuz? Eğer Muhammed peygamber olsaydı öldürülmezdi” dediler. Müminler: “Bizden kim öldürülürse cennete girer” dediler. Münafıklar: “Kendinizi boş şeylerle kandırıyorsunuz” dediler. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: “Allah henüz içinizden cihad edenleri bilmeden” yani görmeden, “ve sabredenleri bilmeden”, yani belâ anında kim sabreder ortaya çıkmadan.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 141

Allah, iman edenleri arındırmak ve kâfirleri yok etmek için.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve li-yumahhisa llahu llezine amenu (Allah iman edenleri arındırsın diye) ve yemhaka l-kafirin (ve inkârcıları yok etsin diye)

Mukatil Tefsiri
“Allah iman edenleri arındırsın diye” yani onları belâ ile temizler, sabırlarını ortaya çıkarır. “Ve kâfirleri yok etsin diye”, yani kâfirlerin şirkinin izini siler; münafıkların nifak ve küfrünü ortaya çıkarır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 140

Eğer size bir yara dokunduysa, o topluluğa da onun benzeri bir yara dokunmuştur. Biz o günleri insanlar arasında döndürürüz. Allah iman edenleri ortaya çıkarmak ve sizden şehitler edinmek için bunu yapar. Allah zalimleri sevmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İn yemseskum karhun (size bir yara dokunduysa) fe-kad messe l-kavme karhun misluhu (o topluma da benzeri dokundu) ve tilke l-eyyamu nudaviluha beyne n-nas (o günleri insanlar arasında döndürürüz) ve li-ya‘leme llahu llezine amenu (Allah iman edenleri ortaya çıkarsın diye) ve yettehize minkum şuheda (ve sizden şahitler edinsin diye) vallahu la yuhibbu z-zalimin (Allah zalimleri sevmez)

Mukatil Tefsiri
“Eğer size bir yara dokunduysa” yani Uhud günü yaralandıysanız, “o topluluğa da onun benzeri bir yara dokunmuştur” yani Kureyş kâfirleri de Bedir günü aynı şekilde yaralanmışlardı. “İşte o günleri insanlar arasında döndürürüz” yani bir gün sizin lehinize (Bedir’de), bir gün sizin aleyhinize (Uhud’da). Bazen müminler, bazen kâfirler için olur. Müminleri kâfirlerle imtihan eder. “Allah iman edenleri ortaya çıkarsın diye” yani imanı olanları belada ortaya koymak için; imanları belli olsun, dinlerinde şüphe ederler mi etmezler mi diye. “Ve sizden şehitler edinsin diye” “Allah zalimleri sevmez”, yani münafıkları sevmez.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 139

Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer mümin iseniz siz üstünsünüz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve la تهinu (gevşemeyin) ve la tahzenu (üzülmeyin) ve entumu l-a‘levne (siz üstünsünüz) in kuntum mu’minin (eğer iman etmişseniz)

Mukatil Tefsiri
“Gevşemeyin” yani düşmanınıza karşı zayıflık göstermeyin. “Üzülmeyin” Uhud günü başınıza gelen öldürülme ve yenilgiye üzülmeyin. “Siz üstünsünüz” yani galip olan sizsiniz. “Eğer mümin iseniz”, yani eğer tasdik ediyorsanız.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 138

Bu, insanlar için bir açıklama, muttakiler için bir hidayet ve öğüttür.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Haza beyanun li-n-nas (bu insanlar için bir açıklamadır) ve huden ve mev‘izatun li-l-muttakin (ve sakınanlar için hidayet ve öğüttür)

Mukatil Tefsiri
“Bu” yani Kur’an, insanlar için bir açıklamadır; körlükten kurtarır. “Ve bir hidayettir” yani sapıklıktan kurtarır. “Ve bir öğüttür” yani cehaletten kurtarır. “Muttakiler için”.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 137

Sizden önce nice sünnetler gelip geçti. Yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bakın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
ad halet min kablikum sunen (sizden önce nice sünnetler geçti) fe-siru fi l-ard (yeryüzünde dolaşın) fenzuru keyfe kane akibetu l-mukezzibin (yalanlayanların sonu nasıl olmuş bakın)

Mukatil Tefsiri
“Sizden önce nice sünnetler gelip geçti” yani geçmiş ümmetlerin azapları. Bu ümmeti de önceki ümmetlerin azaplarıyla korkutuyor ki ibret alsınlar ve O’nu birlesinler. “Yeryüzünde dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş”, yani peygamberleri yalanlayanların sonu azap olmuş, akıbetleri helak olmuştur.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 136

İşte onların mükâfatı Rablerinden bir bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir; orada ebedî kalacaklardır. Amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ulaike cezauhum magfiratun min rabbihim (işte onların karşılığı Rablerinden bağışlanmadır) ve cennatun tecri min tahtiha l-enhar (altından ırmaklar akan cennetlerdir) halidine fiha (orada ebedî kalırlar) ve ni‘me ecru l-amilin (çalışanların ne güzel ödülüdür)

Mukatil Tefsiri
Kim bu şekilde bağışlanma dilerse, işte onların karşılığı Rablerinden bir bağışlanmadır ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir; orada kalıcıdırlar, ölmezler. “Amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir” yani günahlardan tövbe edenlerin mükâfatı ne güzeldir. Peygamber o adama şöyle dedi: “Kendine zulmettin, Allah’tan bağışlanma dile ve O’na tövbe et.” Adam bağışlanma diledi. Peygamber de onun için bağışlanma diledi. Bu ayet, Ebû Mukbil künyesiyle bilinen Ömer b. Kays hakkında da rivayet edilmiştir. Bir gün Peygamber’e geldiğinde yüzünden kan akıyordu; bu, yaptığı günahın bir cezasıydı. Peygamber’e gelip tövbesinin ne olduğunu sordu. O sırada Bilâl ezan okudu, öğle namazı için. Peygamber cevap vermedi, mescide girip namaz kıldı, o da onunla birlikte kıldı. Cebrâil onun tövbesiyle geldi ve şu ayet indirildi: “Gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın vakitlerinde namaz kıl; çünkü iyilikler kötülükleri giderir” (Hûd 114). Yani beş vakit namaz, büyük günah sınırına ulaşmayan günahları siler. Bu kişinin günahı da bu türdendi. Peygamber namazdan sonra ona dedi ki: “Bize gelmeden önce abdest aldın mı?” Adam: “Evet” dedi. “Bizimle namaz kıldın mı?” “Evet” dedi. Peygamber: “Şüphesiz namaz günahını giderdi” dedi ve bu ayeti okudu (Hûd 114).

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 135

Onlar bir hayasızlık yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahları için bağışlanma dilerler. Günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar yaptıkları üzerinde bile bile ısrar etmezler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vellezine iza fealu fahişeten (çirkin bir iş yaptıklarında) ev zalemu enfusehum (ya da kendilerine zulmettiklerinde) zekeru llaha (Allah’ı anarlar) fe-stagferu li-zunubihim (günahları için bağışlanma isterler) ve men yagfiru z-zunube illa llah (günahları Allah’tan başka kim bağışlar) ve lem yusirru ala ma fealu (yaptıklarında ısrar etmezler) ve hum ya‘lemun (bile bile)

Mukatil Tefsiri
“Onlar bir hayasızlık yaptıklarında” yani zina işlediklerinde; bu, bir adamın gazaya çıkıp ailesini ve çocuklarını birine emanet etmesi, sonra şeytanın o kimseye onun ailesi hakkında vesvese verip kadına meyletmesi ve onunla zina dışındaki şeyleri yapmasıdır. Bunun üzerine pişman oldu. Ebû Bekir’e gidip: “Helak oldum” dedi. Ebû Bekir: “Seni helak eden nedir?” dedi. Adam: “Bir erkeğin kadından elde ettiği her şeyi elde ettim, fakat cima yapmadım” dedi. Ebû Bekir dedi ki: “Yazık sana! Allah gazaya çıkan için, oturandan daha çok gayret eder.” Sonra Ömer ile karşılaştı. Ona da anlattı. O da Ebû Bekir’in dediği gibi dedi. Sonra Peygamber’e geldi ve ona da aynı şeyi söyledi. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “Onlar bir hayasızlık yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde…” yani zina veya zina dışındaki günahlar. “Allah’ı hatırlarlar” yani yaptıklarının günah olduğunu anlarlar. “Günahları için bağışlanma dilerler” yani Allah’tan af isterler. “Günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir?” yani affeden yalnız O’dur. “Ve yaptıkları üzerinde ısrar etmezler” yani işledikleri günah üzerinde durmazlar, onu sürdürmezler. “Bile bile” yani bunun günah olduğunu bildikleri halde devam etmezler.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 134

Onlar bollukta da darlıkta da harcayanlar, öfkelerini yutanlar ve insanları affedenlerdir. Allah iyilik yapanları sever.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezine yunfikune fi s-sarrai ved-darra (bollukta ve darlıkta harcayanlar) vel-kazimine l-gayz (öfkelerini yenenler) vel-afine ani n-nas (insanları affedenler) vallahu yuhibbu l-muhsinin (Allah iyilik yapanları sever)

Mukatil Tefsiri
“Bollukta da darlıkta da harcayanlar” yani hem rahatlıkta hem sıkıntıda infak ederler. “Öfkelerini yutanlar” yani kızdıklarında öfkelerini bastırırlar. “İnsanları affedenler” yani kendilerine yapılan kötülükleri bağışlarlar. “Allah iyilik yapanları sever” yani bu şekilde davrananlar ihsan sahibidir ve Allah onları sever.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 133

Rabbinizden bir bağışlanmaya ve genişliği gökler ve yer kadar olan, takva sahipleri için hazırlanmış cennete koşun.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve sariu ila magfiratin min rabbikum (Rabbinizden bağışlanmaya koşun) ve cennetin arduha s-semavati vel-ard (genişliği gökler ve yer kadar olan cennete) uiddet li-l-muttakin (sakınanlar için hazırlanmıştır)

Mukatil Tefsiri
“Koşun” yani salih amellerle acele edin. “Rabbinizden bir bağışlanmaya” yani günahlarınızın affına. “Genişliği gökler ve yer kadar olan cennete” yani genişliği çok büyük olan cennete. “Takva sahipleri için hazırlanmıştır” yani Allah’tan sakınanlar için hazırlanmıştır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 132

Allah’a ve Resule itaat edin ki merhamet olunasınız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve etiullaha ve r-rasul (Allah’a ve elçiye itaat edin) leallekum turhamun (umulur ki merhamet edilirsiniz)

Mukatil Tefsiri
“Allah’a ve Resule itaat edin” yani emirlerine uyun. “Umulur ki merhamet olunasınız” yani böylece size rahmet edilir ve azaptan kurtulursunuz.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 131

Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vetteku n-nara (ateşten sakının) elleti uiddet li-l-kafirin (inkârcılar için hazırlanmıştır)

Mukatil Tefsiri
“Ateşten sakının” yani cehennemden korkun ve ondan kaçının. “O ateş kâfirler için hazırlanmıştır” yani inkâr edenler için hazırlanmış azaptır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 130

Ey iman edenler! Kat kat artırılmış olarak faiz yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) la te’kulu r-riba ed‘afan muda‘afe (faizi kat kat yemeyin) vetteku llaha leallekum tuflihun (Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz)

Mukatil Tefsiri
“Kat kat artırılmış olarak faiz yemeyin” yani borcu vadesinde ödeyemeyen kişiye süre verip karşılığında borcu artırmalarıdır. “Allah’tan sakının” yani faiz konusunda O’na karşı gelmeyin. “Umulur ki kurtuluşa eresiniz” yani azaptan kurtulup başarıya ulaşasınız.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 129

Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandırır. Allah çok bağışlayıcıdır, merhamet edicidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve li-llahi ma fi s-semavati ve ma fi l-ard (göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır) yagfiru li-men yeşa (dilediğini bağışlar) ve yuazzibu men yeşa (dilediğini azaplandırır) vallahu gafurun rahim (Allah bağışlayıcıdır merhametlidir)

Mukatil Tefsiri
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır” yani bütün yaratılmışlar O’nun mülkündedir ve kullarıdır. “Dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandırır” yani kulları hakkında hüküm yalnız O’na aittir. “Allah bağışlayıcıdır, merhamet edicidir” yani azabı geciktirmesi ve affetmesi O’nun rahmetindendir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 128

Bu işten sana bir şey yoktur. Ya Allah onların tövbesini kabul eder ya da onları azaplandırır; çünkü onlar zalimdirler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Leyse leke mine l-emri şey’un (bu işten sana bir şey düşmez) ev yetube aleyhim (ya da onların tövbesini kabul eder) ev yuazzibehum (ya da onları azaplandırır) fe-innehum zalimun (çünkü onlar zalimdir)

Mukatil Tefsiri
“Bu işten sana bir şey yoktur” yani ey Muhammed, hüküm sana ait değildir. “Ya onların tövbesini kabul eder” yani onları hidayete erdirir. “Ya da onları azaplandırır” yani küfürleri sebebiyle cezalandırır. “Çünkü onlar zalimdirler” yani inkâr eden kimselerdir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 127

İnkâr edenlerden bir kısmını yok etsin ya da onları perişan etsin de umutsuz olarak dönsünler diyedir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Li-yakta‘a tarafan mine llezine keferu (inkâr edenlerin bir kısmını yok etmek için) ev yekbithahum (ya da onları perişan etmek için) fe-yenkalibu haibin (böylece umutsuz dönerler)

Mukatil Tefsiri
“İnkâr edenlerden bir kısmını yok etsin diye” yani Mekke kâfirlerinden bir kısmını helak etmek için. “Ya da onları perişan etsin” yani zillete düşürsün. “Böylece umutsuz olarak dönsünler” yani hiçbir başarı elde edemeden geri dönsünler.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 126

Allah bunu size ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Yardım ancak aziz ve hikmet sahibi olan Allah katındandır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma cealehu llahu illa buşra lekum (Allah bunu size sadece müjde yaptı) ve li-tatma’inne kulubukum bih (kalpleriniz onunla yatışsın diye) ve ma n-nasru illa min indi llah (yardım ancak Allah katındandır) el-aziz el-hakim (güçlü ve hikmet sahibidir)

Mukatil Tefsiri
“Allah bunu ancak size müjde olsun diye yaptı” yani meleklerle yardımı sadece size bir sevinç ve müjde kıldı. “Kalpleriniz bununla yatışsın diye” yani gönülleriniz sükûnet bulsun diye. “Yardım ancak Allah katındandır” yani zafer ne azlıkla ne çoklukla olur, sadece Allah’tandır. “Aziz” yani mülkünde güçlü ve yenilmezdir. “Hikmet sahibi” yani işlerinde hikmetle hükmedendir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 125

Evet, eğer sabreder ve sakınırsanız ve onlar da size hemen saldırırlarsa, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım eder.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Bela (evet) in tasbiru ve tetteku (sabredip sakınırsanız) ve ye’tukum min fevrihim haza (onlar size hemen saldırırlarsa) yumididkum rabbukum bi-hamsati alafin mine l-melaiketi musevvimîn (Rabbiniz size beş bin işaretli melekle yardım eder)

Mukatil Tefsiri
“Evet” yani Allah sizi destekler. “Eğer sabreder ve sakınırsanız” yani düşmana karşı sabredip günahlardan kaçınırsanız. “Onlar size hemen saldırırlarsa” yani vakit kaybetmeden üzerinize gelirlerse. “Rabbiniz size beş bin melekle yardım eder” yani önce üç bin, sonra iki bin daha artırılır. “Nişanlı melekler” yani alametli, işaretli meleklerdir.

Taberi Tefsiri
Daha önce “yardım etme”, “destek”, “sabır” ve “takva” kelimelerinin anlamlarını açıklamıştık. “Onlar size şu anda hemen gelirlerse” ifadesine gelince, tefsir ehli bu konuda ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun “bu yönlerinden, bu geliş istikametlerinden” anlamına geldiğini söylemiştir.

Bunu söyleyenlerden rivayet: Humeyd b. Mes‘ade → Yezîd b. Zürey‘ → Osman b. Gıyâs → İkrime rivayet etti: “Onlar size şu anda hemen gelirlerse” demek, “bu yönlerinden gelirlerse” demektir.

Beşr → Yezîd → Saîd → Katâde rivayet etti: “Şu anda hemen” sözü, “bu yönlerinden” demektir.

Hasan b. Yahyâ → Abdürrezzâk → Ma‘mer → Katâde de bunun benzerini rivayet etti.

Muhammed b. Sinân → Ebû Bekir el-Hanefî → Abbâd → Hasan rivayet etti: “Onlar size şu anda hemen gelirlerse” demek, “bu yönlerinden gelirlerse” demektir.

Ammâr b. Hasan’dan, o da Ebû Ca‘fer’den, o da babasından, o da Rebî‘den rivayet edildi: “Onlar size şu anda hemen gelirlerse” demek, “bu yönlerinden gelirlerse” demektir.

Muhammed b. Hüseyin → Ahmed b. Mufaddal → Esbât → Süddî rivayet etti: “Onlar size şu anda hemen gelirlerse” demek, “bu yönlerinden gelirlerse” demektir.

Muhammed b. Sa‘d → babası → amcası → babası → babası → İbn Abbas rivayet etti: “Onlar size şu anda hemen gelirlerse” demek, “bu yolculuklarından gelirlerse” demektir. İbn Abbas’tan başkaları hakkında da “bu öfkelerinden dolayı” anlamı söylendiği nakledilmiştir.

Yunus → İbn Vehb → İbn Zeyd rivayet etti: “Şu anda hemen” demek, “bu yönlerinden” demektir.

Başka bazıları ise bunun “bu öfkeleriyle” anlamına geldiğini söylemiştir.

Bunu söyleyenlerden rivayet: Muhammed b. Müsennâ → Abdü’l-A‘lâ → Dâvûd → İkrime rivayet etti: “Onlar size şu anda hemen gelirlerse, Rabbiniz size beş bin melekle yardım eder” sözü hakkında İkrime dedi ki: Bu onların Uhud günü öfkeleriydi; Bedir günü uğradıkları şeyden dolayı öfkelenmişlerdi.

Muhammed b. Umâre → Sehl b. Âmir → Mâlik b. Miğvel rivayet etti: Ümmü Hânî’nin azatlısı Ebû Sâlih’in “şu anda hemen” ifadesi hakkında şöyle dediğini işittim: “Bu öfkelerinden dolayı.”

Muhammed b. Amr → Ebû Âsım → İsa → İbn Ebî Necîh → Mücahid rivayet etti: “Onlar size şu anda hemen gelirlerse” ifadesi hakkında Mücahid dedi ki: Bu, kâfirlerin onlar için öfkelenmesidir. Fakat o anda onlarla savaşmadılar. Bu, Uhud günü hakkındadır.

Kâsım → Hüseyin → Haccâc → İbn Cüreyc rivayet etti: Mücahid, “şu anda hemen” ifadesi hakkında “bu öfkelerinden dolayı” dedi.

Hüseyin b. Ferec’den rivayet edildi: Ebû Muâz’ı işittim; dedi ki: Ubeyd b. Süleyman bize haber verdi; dedi ki: Dahhâk’ı şu söz hakkında işittim: “Onlar size şu anda hemen gelirlerse” demek, “bu yönlerinden ve öfkeleriyle gelirlerse” demektir.

“Fevr” kelimesinin aslı, bir işin başlangıcıdır; sonra devam eder ve sonuna ulaşır. Bundan dolayı “tencere kaynadı” denir; yani içindeki şey kaynamaya başladı ve kaynaması devam etti. “Ben falancaya o anda, hemen yöneldiğim yönden gittim” denir; bununla başlanan yönden gitmek kastedilir. Bu ayette “şu anda hemen” ifadesinin anlamı “bu yönlerinden” diyenler, ayetin yorumunu şöyle yapmıştır: Bedir günü Kurz b. Câbir ve arkadaşları, müşrik arkadaşlarına yardım etmek için çıktıkları ilk yönden size gelirlerse. “Bu öfkeleriyle” diyenler ise bunun anlamını şöyle yapmıştır: Kureyş kâfirleri ve onlara uyanlar, Bedir’de öldürülen adamları sebebiyle ilk öfkeleriyle Uhud günü size gelirlerse, Rabbiniz size beş bin melekle yardım eder.

“Onlar size şu anda hemen gelirlerse” ifadesinin anlamındaki bu ihtilafa bağlı olarak tefsir ehli, Allah’ın Uhud’da müminlere melekleriyle yardım edip etmediği konusunda da ihtilaf etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Onlara meleklerle yardım edilmedi; çünkü müminler düşmanlarına karşı sabretmediler ve Allah’tan sakınmadılar. Okçulardan bazıları, Peygamberin kendilerine yerlerinde durmalarını emrettiği yerde kalma emrine uymayı terk ettiler. Ganimet istemek için mevzilerini boşalttılar. Bunun üzerine Müslümanlardan öldürülenler oldu ve müşrikler onlara zarar verdi. Oysa Allah, Peygamberine ancak sabreder ve sakınırlarsa onlara meleklerle yardım edeceğini vaat etmişti.

Bunun Bedir günü Kurz b. Câbir sebebiyle olduğunu söyleyenlere gelince, onların bir kısmı şöyle demiştir: Kurz ve arkadaşları Bedir’de müşrik kardeşlerine yardım etmek için gelmediler; bu yüzden Allah da müminlere melekleriyle yardım etmedi. Çünkü Allah, ancak Kurz ve müşriklerin yardım kuvveti hemen o anda üzerlerine gelirse müminlere melekleriyle yardım edeceğini vaat etmişti; yardım kuvveti gelmedi.

Allah’ın Müslümanlara Bedir günü meleklerle yardım ettiğini söyleyenler ise şu ayeti delil göstermiştir: “Hani Rabbinizden yardım istiyordunuz, O da size cevap vermişti: Ben size art arda gelen bin melekle yardım edeceğim.” Enfâl 9. Onlara göre bin melek yardım olarak gelmiştir. Şartlara bağlı olan vaat ise binin üzerindeki sayı hakkındadır. Bin meleğe gelince, Allah onlara bunu vaat etmişti ve Allah vaadinden dönmez.

Kıraat âlimleri “işaretli” kelimesinin okunmasında ihtilaf etmiştir. Medine ve Kûfe kârilerinin geneli bunu, “Allah onları işaretlemişti” anlamında edilgen olarak okumuştur. Kûfe ve Basra kârilerinden bazıları ise bunu “melekler kendilerini işaretlemişti” anlamında etken olarak okumuştur. Bu iki kıraatten doğruya daha yakın olanı, etken anlamındaki okuyuştur. Çünkü Peygamberin ashabından, sonra onlardan gelen tefsir ehlinden ve tabiînden aktarılan haberler, meleklerin kendilerini işaretlediklerini göstermektedir; bu işaretleme Allah’a veya yaratılmışlardan başkasına nispet edilmemiştir.

“Eğer bu insanlar hakkında olsaydı etken okuma tercih edilirdi, fakat melekler hakkında böyle olmaz” diyenlerin sözü anlamlı değildir. Çünkü onlar, meleklerin kendilerini işaretlemesinin mümkün olmadığını zannetmişlerdir. Oysa Allah’ın, insanlara kendilerini işaretleme imkânı verdiği gibi meleklere de kendilerini işaretleme imkânı vermesi imkânsız değildir. Melekler de Rablerine itaat arayışıyla kendilerini işaretlemiş olabilirler. Böyle olunca işaretleme onlara nispet edilir. Eğer meleklerin kendilerini işaretlemeleri, Rablerine yakınlaşma ve itaati seçme amacıyla olursa, bu onları övmek bakımından, işaretlemenin onlara sadece yapılmış olmasından daha güçlüdür.

Bu konuda işaretlemeyi meleklere nispet eden haberler şunlardır: Yakub → İbn Uleyye → İbn Avn → Umeyr b. İshak rivayet etti: O gün, yani Bedir günü, yün ilk defa işaret olarak kullanıldı. Peygamber şöyle dedi: “Kendinizi işaretleyin; çünkü melekler kendilerini işaretlemiştir.”

Ebû Kureyb → Muhtâr b. Gassân → Abdurrahman b. Gassîl → Zübeyr b. Münzir → dedesi Ebû Üseyd rivayet etti. Ebû Üseyd Bedir’e katılmıştı ve şöyle derdi: “Eğer gözlerim benimle olsaydı, sonra siz benimle Uhud’a gitseydiniz, meleklerin çıktığı vadiyi size gösterirdim. Üzerlerinde sarı sarıklar vardı ve onları omuzlarının arasına salmışlardı.”

Muhammed b. Amr → Ebû Âsım → İsa → İbn Ebî Necîh → Mücahid rivayet etti: “İşaretli beş bin melekle” sözü hakkında Mücahid dedi ki: Yani işaretliydiler; atlarının kuyrukları ve alın perçemleri kırpılmıştı, üzerlerinde yün veya renkli yün vardı. İşte işaretleme budur.

İbn Humeyd → Hakkâm → Anbese → Muhammed b. Abdurrahman → Kâsım b. Ebî Bezze → Mücahid rivayet etti: “İşaretli beş bin melekle” sözü hakkında Mücahid dedi ki: Atlarının kuyrukları ve yeleleri kırpılmıştı, üzerlerinde yün veya renkli yün vardı. İşte işaretleme budur.

Beşr → Yezîd → Saîd → Katâde rivayet etti: “İşaretli” sözü hakkında Katâde dedi ki: Bize zikredildiğine göre o gün onların alameti, atlarının alınlarında ve kuyruklarında yündü. Onlar alaca atlar üzerindeydi.

Hasan b. Yahyâ → Abdürrezzâk → Ma‘mer → Katâde rivayet etti: “İşaretli” sözü hakkında Katâde dedi ki: Onların alameti, atlarının alınlarında yündü.

Ammâr’dan, o da İbn Ebî Ca‘fer’den, o da babasından, o da Leys’ten, o da Mücahid’den rivayet edildi: Mücahid “işaretli” hakkında şöyle derdi: Atlarının yeleleri kırpılmıştı; alınları ve kuyrukları yün ve renkli yünle işaretlenmişti.

Ammâr’dan, o da İbn Ebî Ca‘fer’den, o da babasından, o da Rebî‘den rivayet edildi: O gün onlar alaca atlar üzerindeydiler.

Kâsım → Hüseyin → Hüşeym → Cüveybir → Dahhâk ve bazı şeyhlerimiz → Hasan yoluyla, Ma‘mer’in Katâde’den rivayet ettiği hadise benzer bir rivayet nakledildi.

Muhammed → Ahmed → Esbât → Süddî rivayet etti: “İşaretli” demek, alametli demektir.

Muhammed b. Sa‘d → babası → amcası → babası → babası → İbn Abbas rivayet etti: “İşaretli beş bin melekle” sözü hakkında İbn Abbas dedi ki: Onlar Muhammed’e yünle işaretlenmiş olarak geldiler. Bunun üzerine Muhammed ve ashabı da kendilerini ve atlarını onların alametine uygun olarak yünle işaretledi.

Ebû Kureyb → İbn Yemân → Hişâm b. Urve → Abbâd b. Hamza rivayet etti: Melekler Zübeyr’in alametiyle indiler; üzerlerinde sarı sarıklar vardı. Zübeyr’in sarığı da sarıydı.

Yakub b. İbrahim → Hüşeym → Cüveybir → Dahhâk rivayet etti: “İşaretli” sözü hakkında Dahhâk dedi ki: Atlarının alınlarında ve kuyruklarında yün vardı.

Hasan b. Yahyâ → Abdürrezzâk → Ma‘mer → Hişâm b. Urve rivayet etti: Bedir günü melekler alaca atlar üzerinde indiler; üzerlerinde sarı sarıklar vardı. O gün Zübeyr’in üzerinde de sarı bir sarık vardı.

Ahmed b. Yahyâ es-Sûfî → Abdurrahman b. Şerîk → babası → Hişâm b. Urve → Urve → Abdullah b. Zübeyr rivayet etti: Zübeyr’in üzerinde Bedir günü sarı bir örtü vardı; onu sarık yapmıştı. Bedir günü melekler Peygamberin üzerine sarı sarıklarla sarınmış olarak indiler.

Zikrettiğimiz bu haberlerin bir kısmında Peygamberin ashabına “Kendinizi işaretleyin; çünkü melekler kendilerini işaretlemiştir” dediği, Ebû Üseyd’in “Melekler sarı sarıklarla çıktılar ve sarıklarını omuzlarının arasına salmışlardı” dediği, ayrıca bazı âlimlerin “işaretli” sözünü “alametli” diye açıkladığı görülmektedir. Bunların tamamı, bu kelimede tercih ettiğimiz okuyuşun doğruluğunu ve işaretlemenin meleklerin kendileri tarafından yapıldığını göstermektedir.

Bu kelimeyi edilgen okuyarak “işaretlenmiş” diyenlere gelince, onların şu rivayetleri yorumladıkları anlaşılmaktadır: Humeyd b. Mes‘ade → Yezîd b. Zürey‘ → Osman b. Gıyâs → İkrime rivayet etti: “İşaretlenmiş beş bin melekle” demek, “üzerlerinde savaş alameti vardı” demektir.

Beşr → Yezîd → Saîd → Katâde rivayet etti: “İşaretlenmiş beş bin melekle” demek, “üzerlerinde savaş alameti vardı” demektir. Bu, Bedir günüydü. Allah onlara işaretlenmiş beş bin melekle yardım etti; yani üzerlerinde savaş alameti vardı.

Böyle diyenler, savaş alametinin onların üzerinde bulunduğunu, kendilerinin bir alametle işaretlenmiş olmadıklarını düşündüler. Bu yüzden işaretlemeyi, onları o alametle işaretleyen Allah’a nispet ederek edilgen okudular.

“Simâ” alamet demektir. “Güzel bir simâ” ve “güzel bir görünüş alameti” denir. Şairin şu sözü de bundandır: “Allah’ın genç yaşta güzellikle attığı bir delikanlıdır; onda göze ağır gelmeyen bir güzellik alameti vardır.” Burada güzellikten bir alamet kastedilmiştir. Bir kişi savaşta veya başka bir yerde kendisiyle tanınacağı bir alametle işaretlendiğinde “kendini işaretledi” denir; o da kendini işaretliyor demektir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 124

Hani sen müminlere diyordun ki: Rabbinizin size indirilmiş üç bin melekle yardım etmesi size yetmez mi?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İz tekulu li-l-mu’minine (müminlere diyordun ki) e-len yekfiyekum en yumiddekum rabbukum bi-selaseti alafin mine l-melaiketi munzelin (Rabbinizin size üç bin melekle yardım etmesi yetmez mi)

Mukatil Tefsiri
“Hani müminlere diyordun” yani Uhud günü. “Rabbinizin size üç bin melekle yardım etmesi yetmez mi?” yani Allah’ın meleklerle destek vermesi yeterli değil mi diye onları teşvik ediyordun.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın kastettiği şudur: “Andolsun, siz güçsüz iken Allah size Bedir’de yardım etmişti” sözündeki yardım, senin sana iman eden ashabına şöyle dediğin zamandı: “Rabbinizin, indirilmiş üç bin melekle size yardım etmesi size yetmez mi?” Bu, Bedir günü olmuştur.

Sonra tefsir ehli, Bedir günü meleklerin savaşa katılması ve bu vaadin hangi gün verildiği konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Allah, Bedir günü müminlere, düşmanlar hemen o anda üzerlerine gelirse melekleriyle yardım edeceğini vaat etmişti; fakat düşmanlar gelmediği için beş bin melekle yardım edilmedi.

Bunu söyleyenlerden rivayet: Humeyd b. Mes‘ade → Bişr b. Mufaddal → Dâvûd → Âmir rivayet etti: Müslümanlara, Kurz b. Câbir el-Muhâribî’nin müşriklere yardım getireceği haberi ulaştı. Bu, Müslümanlara ağır geldi. Bunun üzerine onlara şöyle denildi: “Rabbinizin, indirilmiş üç bin melekle size yardım etmesi size yetmez mi? Evet, sabreder ve sakınırsanız, onlar size şu anda hemen gelirlerse Rabbiniz size işaretli beş bin melekle yardım eder.” Âmir dedi ki: Yenilgi haberi Kurz’a ulaştı, o da geri döndü; bu yüzden beş bin melekle yardım edilmedi.

İbnü’l-Müsennâ → Abdü’l-A‘lâ → Dâvûd → Âmir rivayet etti: Bedir günü olunca bu haber Peygambere ulaştı. Sonra önceki rivayetin benzerini zikretti; ancak şu ifadeyi kullandı: “Size şu anda hemen gelirlerse” sözüyle Kurz ve arkadaşları kastedilmiştir. “Rabbiniz size işaretli beş bin melekle yardım eder.” Âmir dedi ki: Yenilgi haberi Kurz’a ve arkadaşlarına ulaşınca onlar müşriklere yardım etmedi; beş bin melek de indirilmedi. Daha sonra müminlere bin melekle yardım edildi; böylece Müslümanlarla birlikte meleklerin sayısı dört bin oldu.

Muhammed b. Sinân → Ebû Bekir el-Hanefî → Abbâd → Hasan rivayet etti: “Rabbinizin size üç bin melekle yardım etmesi size yetmez mi?” ayetinin tamamı hakkında Hasan dedi ki: Bu, Bedir günü hakkındadır.

Yakub → İbn Uleyye → Dâvûd → Şa‘bî rivayet etti: Müslümanlara, Kurz b. Câbir el-Muhâribî’nin Bedir’de müşriklere yardım etmek istediği haberi ulaştı. Bu, Müslümanlara ağır geldi. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “Rabbinizin size yardım etmesi yetmez mi?” sözünden “işaretli meleklerden” sözüne kadar. Şa‘bî dedi ki: Müşriklerin yenilgisi haberi Kurz’a ulaşınca arkadaşlarına yardım etmedi; Müslümanlara da beş bin melekle yardım edilmedi.

Başka bazıları ise şöyle demiştir: Bu vaat Allah tarafından Bedir günü verilmişti; müminler sabrettiler ve Allah’tan sakındılar, bunun üzerine Allah onlara vaat ettiği şekilde melekleriyle yardım etti.

Bunu söyleyenlerden rivayet: Ebû Kureyb → Yunus b. Bükeyr → Muhammed b. İshak → Abdullah b. Ebî Bekir → Benî Sâide’den bazıları rivayet etti: Ebû Üseyd Mâlik b. Rebîa’nın, gözlerini kaybettikten sonra şöyle dediğini işittim: “Eğer şimdi sizinle birlikte Bedir’de olsaydım ve gözlerim görseydi, meleklerin çıktığı vadiyi size gösterirdim; bunda ne şüphe ederim ne de tereddüt ederim.”

İbn Humeyd → Seleme → İbn İshak → Abdullah b. Ebî Bekir → Benî Sâide’den bazıları → Ebû Üseyd Mâlik b. Rebîa rivayet etti. Ebû Üseyd Bedir’e katılmıştı. Gözleri gittikten sonra şöyle dedi: “Bugün sizinle birlikte Bedir’de olsaydım ve gözlerim görseydi, meleklerin çıktığı vadiyi size gösterirdim; bunda ne şüphe ederim ne de tereddüt ederim.”

İbn Humeyd → Seleme → Muhammed b. İshak → Abdullah b. Ebî Bekir rivayet etti. O, İbn Abbas’tan şöyle rivayet edildiğini anlattı: İbn Abbas dedi ki: Benî Gıfâr’dan bir adam bana şöyle anlattı: Ben ve amcamın oğlu, müşrik olduğumuz hâlde Bedir’e bakan bir dağa çıktık. Savaşın hangi tarafın aleyhine döneceğini bekliyorduk; sonra ganimet toplayanlarla birlikte ganimet toplayacaktık. Biz dağdayken bize bir bulut yaklaştı. İçinden at kişnemesi işittik. Birinin “İleri, Hayzûm!” dediğini duydum. Amcamın oğlunun kalbi yerinden çıkar gibi oldu ve oracıkta öldü. Ben ise neredeyse helak olacaktım, sonra kendimi toparladım.

İbn Humeyd → Seleme → Muhammed b. İshak → Hasan b. Umâre → Hakem b. Uteybe → Mıksım, Abdullah b. Hâris’in azatlısı → Abdullah b. Abbas rivayet etti: Melekler hiçbir günde Bedir günü dışında savaşmadılar. Diğer günlerde sayı ve destek olarak bulunurlardı, fakat vurmazlardı.

İbn Humeyd → Seleme → Muhammed b. İshak → babası İshak b. Yesâr → Benî Mâzin b. Neccâr’dan bazı adamlar → Ebû Dâvûd el-Mâzinî rivayet etti. Ebû Dâvûd Bedir’e katılmıştı. Şöyle dedi: Bedir günü müşriklerden bir adamın peşinden gidiyor, ona vurmak istiyordum. Kılıcım ona ulaşmadan başı düştü. Böylece onu benden başkasının öldürdüğünü anladım.

İbn Humeyd → Seleme → Muhammed b. İshak → Hüseyin b. Abdullah b. Ubeydullah b. Abbas → İkrime, İbn Abbas’ın azatlısı rivayet etti: Peygamberin azatlısı Ebû Râfi‘ şöyle dedi: Ben Abbas b. Abdülmuttalib’in kölesiydim. İslam bize, yani ev halkımıza girmişti. Abbas Müslüman olmuştu, Ümmü’l-Fadl Müslüman olmuştu, ben de Müslüman olmuştum. Abbas kavminden çekinir, onlara karşı çıkmayı istemez ve İslam’ını gizlerdi. Kavmi arasında dağınık hâlde çok malı vardı. Allah’ın düşmanı Ebû Leheb Bedir’den geri kalmış, yerine Âsî b. Hişâm b. Muğîre’yi göndermişti. Diğerleri de böyle yaptı; geri kalan her adam yerine bir adam gönderdi. Bedir’de Kureyş’in başına gelen felaket haberi gelince Allah onu bastırdı ve rezil etti. Biz de içimizde kuvvet ve destek hissettik. Ebû Râfi‘ dedi ki: Ben zayıf bir adamdım; Zemzem odasında ok yapıyor, onları yontuyordum. Allah’a yemin olsun ki bir gün orada oturmuş ok yontuyordum. Yanımda Ümmü’l-Fadl oturuyordu ve gelen haber bizi sevindirmişti. Derken fasık Ebû Leheb ayaklarını sürüyerek kötü bir hâlde geldi ve odanın kenarına oturdu; sırtı sırtıma dönüktü. O otururken insanlar: “İşte Ebû Süfyân b. Hâris b. Abdülmuttalib geldi” dediler. Ebû Leheb dedi ki: “Yeğenim, yanıma gel; haber sendendir.” Ebû Süfyân yanına oturdu, insanlar da başında ayakta duruyordu. Ebû Leheb dedi ki: “Yeğenim, insanların işi nasıl oldu, bana anlat.” Ebû Süfyân dedi ki: “Vallahi hiçbir şey olmadı; sadece onlarla karşılaştık ve boyunlarımızı onlara teslim ettik. Bizi diledikleri gibi öldürüyor ve esir alıyorlardı. Vallahi buna rağmen insanları kınamıyorum; çünkü gökle yer arasında alaca atlar üzerinde beyaz adamlarla karşılaştık. Onların karşısında hiçbir şey duramıyor, hiçbir şey onlara dayanamıyordu.” Ebû Râfi‘ dedi ki: Elimle odanın perdesini kaldırdım ve “Onlar meleklerdi” dedim.

İbn Humeyd → Seleme → Muhammed b. İshak → Hasan b. Umâre → Hakem b. Uteybe → Mıksım → İbn Abbas rivayet etti: Abbas’ı esir alan kişi, Benî Seleme’nin kardeşi Ebû’l-Yeser Ka‘b b. Amr idi. Ebû’l-Yeser küçük yapılı bir adamdı, Abbas ise iri yapılıydı. Peygamber Ebû’l-Yeser’e dedi ki: “Ey Ebû’l-Yeser, Abbas’ı nasıl esir aldın?” O dedi ki: “Ey Allah’ın elçisi, ona karşı bana öyle bir adam yardım etti ki onu ne daha önce gördüm ne de sonra; görünüşü şöyle şöyleydi.” Peygamber dedi ki: “Ona karşı sana değerli bir melek yardım etmiş.”

Beşr → Yezîd → Saîd → Katâde rivayet etti: “Rabbinizin indirilmiş üç bin melekle size yardım etmesi size yetmez mi?” ayeti hakkında Katâde dedi ki: Onlara önce bin melekle yardım edildi, sonra üç bin oldular, sonra beş bin oldular. “Evet, sabreder ve sakınırsanız, onlar size şu anda hemen gelirlerse Rabbiniz size işaretli beş bin melekle yardım eder.” Bu Bedir günüydü. Allah onlara beş bin melekle yardım etti.

Ammâr’dan, o da İbn Ebî Necîh’ten, o da babasından, o da Rebî‘den buna benzer bir rivayet nakledilmiştir.

Muhammed b. Sa‘d → babası → amcası → babası → babası → İbn Abbas rivayet etti: “Rabbiniz size işaretli beş bin melekle yardım eder” sözü hakkında İbn Abbas dedi ki: Onlar Muhammed’e işaretli olarak geldiler.

Muhammed b. Beşşâr → Süfyân → İbn Husaym → Mücahid rivayet etti: Melekler sadece Bedir günü savaştılar.

Başka bazıları ise şöyle demiştir: Allah, Bedir günü onlara şunu vaat etmişti: Eğer O’na itaatte, düşmanlarıyla cihatta sabreder ve haramlarından kaçınarak O’ndan sakınırlarsa, bütün savaşlarında onlara yardım edecekti. Ancak onlar yalnızca Ahzâb günü sabredip sakındılar; bu yüzden Kurayza’yı kuşattıklarında meleklerle yardım gördüler.

Bunu söyleyenlerden rivayet: Muhammed b. Umâre el-Esedî → Abdullah b. Musa → Süleyman b. Zeyd Ebû Âdem el-Muhâribî → Abdullah b. Ebî Evfâ rivayet etti: Kurayza ve Nadîr’i Allah’ın dilediği kadar kuşattık, fakat fetih bize nasip olmadı ve geri döndük. Peygamber evinde başını yıkarken Cibril geldi ve dedi ki: “Ey Muhammed, siz silahlarınızı bıraktınız, fakat melekler yüklerini bırakmadı!” Bunun üzerine Peygamber bir bez istedi, başına sardı ve yıkamadan bizi çağırdı. Biz de hızlıca kalktık, yolda yürümeye aldırmadan Kurayza ve Nadîr’e geldik. İşte o gün Allah bize üç bin melekle yardım etti ve bize kolay bir fetih verdi. Böylece Allah’ın nimeti ve lütfuyla döndük.

Başka bazıları buna yakın bir anlam söylemiş; fakat şöyle demiştir: Topluluk sabretmedi ve sakınmadı, bu yüzden Uhud günü hiçbir şeyle yardım edilmedi.

Bunu söyleyenlerden rivayet: Kâsım → Hüseyin → Haccâc → İbn Cüreyc → Amr b. Dînâr → İkrime rivayet etti. İkrime’nin şöyle dediğini işitti: “Evet, sabreder ve sakınırsanız, onlar size şu anda hemen gelirlerse…” Bu, Bedir günü hakkındadır. Fakat onlar sabretmediler ve sakınmadılar; bu yüzden Uhud günü meleklerle yardım edilmedi. Eğer yardım edilseydi o gün yenilmezlerdi.

İbn Beşşâr → Abdurrahman → Süfyân b. Uyeyne → Amr b. Dînâr rivayet etti: İkrime’nin şöyle dediğini işittim: Uhud günü onlara hiçbir melekle yardım edilmedi; ya da “bir melek dışında” dedi. Ebû Ca‘fer burada tereddüt etti.

Hüseyin b. Ferec’den rivayet edildi: Ebû Muâz’ı işittim; o da Ubeyd b. Süleyman’dan, o da Dahhâk’tan rivayet etti. Dahhâk, “Rabbinizin size üç bin melekle yardım etmesi…” sözünden “işaretli beş bin melekle” sözüne kadar şöyle dedi: Bu, Uhud günü Allah’tan bir vaatti. Allah bunu Peygamberi Muhammed’e sundu: Eğer müminler sakınır ve sabrederlerse, onlara işaretli beş bin melekle yardım edecekti. Fakat Müslümanlar Uhud günü kaçtılar ve arkalarını dönüp gittiler; bu yüzden Allah onlara yardım etmedi.

Yunus → İbn Vehb → İbn Zeyd rivayet etti: “Evet, sabreder ve sakınırsanız, onlar size şu anda hemen gelirlerse…” ayetinin tamamı hakkında İbn Zeyd şöyle dedi: Müslümanlar müşriklere bakarken Peygambere dediler ki: “Ey Allah’ın elçisi, Allah bize Bedir günü yardım ettiği gibi yardım etmeyecek mi?” Peygamber dedi ki: “Rabbinizin size indirilmiş üç bin melekle yardım etmesi size yetmez mi? Oysa Bedir günü size sadece bin melekle yardım etmişti.” İbn Zeyd dedi ki: Sabretmeleri ve sakınmaları şartıyla Allah’tan artış geldi. “Eğer size şu anda hemen gelirlerse Rabbiniz size…” ayetin tamamı.

Ebû Ca‘fer dedi ki: Bu konuda doğruya en yakın söz şudur: Allah, Peygamberi Muhammed’in müminlere şöyle dediğini haber vermiştir: “Rabbinizin size üç bin melekle yardım etmesi size yetmez mi?” Allah onlara destek olarak üç bin melek vaat etti; sonra üç binden sonra, düşmanlarına karşı sabreder ve Allah’tan sakınırlarsa beş bin melek vaat etti. Ayette onların üç bin melekle veya beş bin melekle yardım gördüğüne dair de, yardım görmediğine dair de kesin bir delil yoktur. Allah’ın, yardım edildiğini söyleyenlerin rivayet ettiği şekilde onlara yardım etmiş olması mümkündür; bunu inkâr edenlerin zikrettiği şekilde yardım etmemiş olması da mümkündür. Bizim yanımızda, onların üç bin veya beş bin melekle yardım gördüğünü sabit kılacak yönden sahih bir haber yoktur.

Bu konuda delil olacak bir haber bulunmadıkça kesin söz söylemek caiz değildir. Böyle bir haber de yoktur ki iki gruptan birinin görüşünü teslim edelim. Ancak Kur’an’da Bedir günü onlara bin melekle yardım edildiğine dair delil vardır. Bu da Allah’ın şu sözüdür: “Hani Rabbinizden yardım istiyordunuz, O da size cevap vermişti: Ben size art arda gelen bin melekle yardım edeceğim.” Enfâl 9. Uhud günü ise yardım edilmediklerine dair delil, yardım edildiklerine dair delilden daha açıktır. Çünkü eğer yardım edilmiş olsaydı yenilmezler ve başlarına gelen şey gelmezdi. Bu konuda doğru olan, Yüce Allah’ın söylediği gibi söylemektir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 123

Andolsun, siz güçsüz iken Allah size Bedir’de yardım etti. Öyleyse Allah’tan sakının ki şükredesiniz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lekad nasarakumu llahu bi-bedrin (Allah size Bedir’de yardım etmişti) ve entum ezilletun (oysa siz zayıftınız) fetteku llaha leallekum teşkurun (Allah’tan sakının ki şükredesiniz)

Mukatil Tefsiri
“Allah size Bedir’de yardım etti” yani düşmanınıza karşı zafer verdi. “Siz güçsüz iken” yani sayıca az ve zayıf idiniz. “Allah’tan sakının ki şükredesiniz” yani bu nimete karşı O’na itaat edin.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 122

Hani içinizden iki grup bozulmaya yüz tutmuştu; hâlbuki Allah onların velisiydi. Müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İz hemmat taifetani minkum en tefşela (sizden iki grup gevşemeye yüz tutmuştu) vallahu veliyyuhuma (Allah onların dostuydu) ve alellahi fel-yetevekkel il-mu’minun (müminler yalnız Allah’a tevekkül etsin)

Mukatil Tefsiri
“İçinizden iki grup bozulmaya yüz tutmuştu” yani yerlerini terk etmeye niyetlenmişlerdi. Bunlar ensardan iki topluluktur. “Allah onların velisiydi” yani onları korudu ve bu işi yapmaktan alıkoydu. “Müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler” yani güvenlerini yalnız O’na bağlasınlar.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 121

Hani sabah erkenden ailenden ayrılıp müminleri savaş için mevzilere yerleştiriyordun. Allah işitendir, bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iz gadavte min ehlike (hani sabah erkenden ailenden ayrılmıştın) tubevviu l-mu’minine mekâide li-l-kital (müminleri savaş için mevzilere yerleştiriyordun) vallahu semiun alim (Allah işitendir bilendir)

Mukatil Tefsiri
“Hani sabah erkenden ailenden ayrıldın” yani ey Muhammed, sabah vakti çıktın. “Müminleri savaş için mevzilere yerleştiriyordun” yani onları savaş yerlerinde uygun yerlere yerleştiriyordun. “Allah işitendir, bilendir” yani sözlerinizi işitir, niyetlerinizi bilir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 120

Size bir iyilik dokunursa bu onları üzer; başınıza bir kötülük gelirse buna sevinirler. Eğer sabreder ve sakınırsanız onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah onların yaptıklarını kuşatmıştır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İn temseskum hasenetun tesu’hum (size bir iyilik dokunsa onları üzer) ve in tusibkum seyyietun yefrahu biha (başınıza bir kötülük gelse ona sevinirler) ve in tasbiru ve tetteku la yedurrukum keyduhum şey’a (sabredip sakınırsanız onların tuzağı size zarar vermez) innallaha bima ya‘melune muhit (Allah onların yaptıklarını kuşatmıştır)

Mukatil Tefsiri
“Size bir iyilik dokunursa” yani zafer ve ganimet gibi bir durum olursa “bu onları üzer.” “Başınıza bir kötülük gelirse” yani yenilgi veya sıkıntı olursa “buna sevinirler.” “Eğer sabreder ve sakınırsanız” yani Allah’a itaatte sabredip günahlardan kaçınırsanız “onların hilesi size zarar vermez.” “Allah onların yaptıklarını kuşatmıştır” yani onların bütün işlerini ilmiyle kuşatmıştır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 119

İşte siz onlarsınız; onları seversiniz, fakat onlar sizi sevmezler. Siz bütün kitaba inanırsınız. Onlar sizinle karşılaştıklarında ‘inandık’ derler; baş başa kaldıklarında ise size olan öfkelerinden dolayı parmaklarını ısırırlar. De ki: Öfkenizle ölün! Şüphesiz Allah, kalplerde olanı bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ha entum ula (işte siz öylesiniz ki) tuhibbunehum ve la yuhibbunekum (siz onları seviyorsunuz ama onlar sizi sevmez) ve tu’minune bi-l-kitabi kullihi (siz kitabın hepsine iman ediyorsunuz) ve iza lekukum kalu amanna (sizinle karşılaşınca iman ettik derler) ve iza halev addu aleykumu l-enamile mine l-gayz (yalnız kaldıklarında size kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar) kul mutu bi-gayzikum (de ki kininizle ölün) innallaha alimun bi-zati s-sudur (Allah kalplerde olanı bilir)

Mukatil Tefsiri
“Siz onları seversiniz” yani onların iman ettiklerini zannederek onlara yakınlık gösterirsiniz. “Fakat onlar sizi sevmezler” çünkü sizin dininiz üzere değillerdir. “Siz bütün kitaba inanırsınız” yani hem Kur’an’a hem önceki kitaplara iman edersiniz. “Onlar sizinle karşılaştıklarında ‘inandık’ derler” yani zahiren iman ettiklerini söylerler. Bunun benzeri (Mâide 61) ayetinde de geçer: “Size geldiklerinde ‘inandık’ derler; oysa küfürle girip yine onunla çıkmışlardır.” “Baş başa kaldıklarında parmaklarını ısırırlar” yani size olan öfkelerinden dolayı kinlerini böyle gösterirler. “De ki: Öfkenizle ölün” yani bu kinleriyle helak olsunlar. “Allah kalplerde olanı bilendir” yani içlerindeki düşmanlığı bilir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 118

Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar size zarar vermekte kusur etmezler, sıkıntıya düşmenizi isterler. Kinleri ağızlarından açığa çıkmıştır; kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer aklınızı kullanıyorsanız, size ayetleri açıkladık.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) la tettehizu bitaneten min dunikum (sizden olmayanları sırdaş edinmeyin) la ye’lunekum habalen (size zarar vermekte geri durmazlar) veddu ma anittum (sizin sıkıntıya düşmenizi isterler) kad bedeti l-bagda min efvahihim (ağızlarından kin ortaya çıktı) ve ma tuhfî suduruhum ekber (göğüslerinde gizledikleri daha büyüktür) kad beyyenna lekumu l-ayat (size ayetleri açıkladık) in kuntum ta‘kılun (eğer aklederseniz)

Mukatil Tefsiri
“Ey iman edenler” yani müminler. “Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin” yani Yahudileri müminlere karşı yakın dost ve sırdaş yapmayın. “Onlar size zarar vermekte kusur etmezler” yani size kötülük etmekte geri durmazlar. “Sıkıntıya düşmenizi isterler” yani dininizde zarar görmenizi isterler. “Kinleri ağızlarından açığa çıkmıştır” yani düşmanlıkları sözlerinden belli olur. “Kalplerinde gizledikleri daha büyüktür” yani içlerindeki düşmanlık daha şiddetlidir. “Size ayetleri açıkladık” yani onların durumunu açıkça bildirdik.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 117

Dünya hayatında harcadıklarının durumu, içinde dondurucu soğuk bulunan bir rüzgârın, kendilerine zulmetmiş bir kavmin ekinine isabet edip onu helâk etmesi gibidir. Allah onlara zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Meselu ma yunfikune fi hazihi l-hayati d-dunya (dünya hayatında harcadıklarının örneği) ke-meseli rihin fiha sarrun (soğuk rüzgâr gibidir) esabet harse kavmin zalemu enfusehum (kendilerine zulmeden bir topluluğun ekinine isabet eder) fe-ehlakethu (onu mahveder) ve ma zalemehumu llah (Allah onlara zulmetmedi) velakin enfusehum yazlimun (onlar kendilerine zulmettiler)

Mukatil Tefsiri
“Dünya hayatında harcadıkları” yani kâfirlerin yaptıkları harcamalar. “İçinde dondurucu soğuk bulunan bir rüzgâr gibidir” yani şiddetli soğuk bir rüzgâr. “Bir kavmin ekinine isabet edip onu helâk etmesi gibi” yani o rüzgâr nasıl ekini yok ederse, onların harcamaları da boşa gider. “Allah onlara zulmetmedi” yani amellerini yok etmekte haksızlık yapmadı. “Fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı” yani küfürleri sebebiyle kendilerini helake sürüklediler.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 116

Şüphesiz inkâr edenlerin malları da evlatları da Allah’a karşı onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır. İşte onlar ateş ehlidir; orada ebedî kalacaklardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne llezine keferu (inkâr edenler) len tugniye anhum emvaluhum ve la evladuhum mine llahi şey’a (malları ve çocukları Allah’a karşı onlara hiçbir fayda vermez) ve ulaike ashabu n-nar (işte onlar ateş ehlidir) hum fiha halidun (orada ebedî kalırlar)

Mukatil Tefsiri
“İnkâr edenlerin malları ve evlatları onlara fayda vermez” yani onları Allah’ın azabından kurtarmaz. “Onlar ateş ehlidir” yani cehennemdedirler. “Orada ebedî kalacaklardır”.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 115

Yaptıkları hiçbir iyilik inkâr edilmeyecektir. Allah, takva sahiplerini çok iyi bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma yef‘alu min hayrin fe-len yukferuh (yaptıkları hiçbir iyilik inkâr edilmez) vallahu alimun bi-l-muttakin (Allah sakınanları bilir)

Mukatil Tefsiri
“Yaptıkları hiçbir iyilik inkâr edilmeyecektir” yani yaptıkları hayırlar zayi edilmez, karşılığı verilir. “Allah takva sahiplerini bilendir” yani Allah, Abdullah b. Selâm ve onun gibi olanları bilir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 114

Allah’a ve ahiret gününe iman ederler, iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte onlar salihlerdendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yu’minune bi-llah vel-yevmi l-ahiri (Allah’a ve ahiret gününe iman ederler) ve ye’murune bil-ma‘ruf (iyiliği emrederler) ve yenhevne ani l-munker (kötülükten men ederler) ve yusariune fi l-hayrat (hayır işlerinde yarışırlar) ve ulaike mine s-salihin (işte onlar salihlerdendir)

Mukatil Tefsiri
“Allah’a ve ahiret gününe iman ederler” yani Allah’ın birliğine ve ahiretteki dirilişe inanırlar. “İyiliği emrederler” yani Muhammed’e iman etmeyi emrederler. “Kötülükten sakındırırlar” yani onu inkâr etmekten sakındırırlar. “Hayırlarda yarışırlar” yani İslam’ın hükümlerinde öne geçerler. “İşte onlar salihlerdendir” yani doğru ve iyi kimselerdendir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 113

Hepsi bir değildir. Kitap ehli içinde dosdoğru bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde Allah’ın ayetlerini okurlar ve secde ederler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Leysu seva (hepsi bir değildir) min ehli l-kitabi ummetun kaimetun (kitap ehlinden dosdoğru bir topluluk vardır) yetlune ayati llah anae l-leyl (gecenin saatlerinde Allah’ın ayetlerini okurlar) ve hum yescudun (ve secde ederler)

Mukatil Tefsiri
“Hepsi bir değildir” yani kitap ehlinin hepsi aynı değildir. Kâfir olanlar ile doğru yolda olanlar bir değildir. “Kitap ehli içinde dosdoğru bir topluluk vardır” yani hak üzere duran bir grup vardır. “Gece saatlerinde Allah’ın ayetlerini okurlar” yani gecenin vakitlerinde Allah’ın kelamını okurlar. “Ve secde ederler” yani gece namazı kılarlar.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 112

Nerede bulunurlarsa bulunsunlar üzerlerine zillet vurulmuştur; ancak Allah’tan bir ahit veya insanlardan bir ahit ile. Allah’tan bir gazaba uğradılar ve üzerlerine miskinlik vuruldu. Bu, onların Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri sebebiyledir. Bu, onların isyan etmeleri ve haddi aşmaları yüzündendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Duribet aleyhimu z-zilletu (onlara zillet vurulmuştur) eyne ma suqifu (nerede bulunurlarsa) illa bi-hablin mine llah ve hablun mine n-nas (ancak Allah’tan ve insanlardan bir bağ ile korunurlarsa başka) ve bau bi-gadabin mine llah (Allah’ın gazabına uğradılar) ve duribet aleyhimu l-meskenet (onlara yoksulluk damgası vuruldu) zalike bi-enne hum kanu yekfurune bi-ayati llah (bu Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri sebebiyledir) ve yaktulune l-enbiyae bi-gayri hakk (peygamberleri haksız yere öldürüyorlardı) zalike bima asav ve kanu ya‘tadun (bu isyan etmeleri ve haddi aşmaları sebebiyledir)

Mukatil Tefsiri
“Onların üzerine zillet vurulmuştur” yani aşağılık ve horluk. “Nerede bulunurlarsa bulunsunlar” yani her yerde bu durumdadırlar. “Ancak Allah’tan bir ahit veya insanlardan bir ahit ile” yani güvence altında olduklarında korunurlar. “Allah’ın gazabına uğradılar” yani bu yaptıkları sebebiyle ilahi öfkeyi hak ettiler. “Üzerlerine miskinlik vuruldu” yani fakirlik ve zillet verildi. “Bu, onların Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri sebebiyledir.” “Bu da onların isyan etmeleri ve haddi aşmaları yüzündendir”.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 111

Onlar size eziyetten başka zarar veremezler. Sizinle savaşsalar bile size arkalarını dönerler; sonra yardım da görmezler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Len yedurrukum (size zarar veremezler) illa ezen (ancak eziyet verebilirler) ve in yukatilukum (eğer sizinle savaşırlar) yuvellukum l-edbar (arkalarını döner kaçarlar) summe la yunsarun (sonra yardım da görmezler)

Mukatil Tefsiri
“Size zarar veremezler” yani Yahudiler müminlere gerçek anlamda zarar veremez, ancak “eziyet” yani sözle incitme yapabilirler. “Sizinle savaşsalar arkalarını dönerler” yani yenilirler. “Sonra yardım görmezler” yani desteklenmezler.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 110

Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a iman edersiniz. Eğer kitap ehli de iman etseydi elbette kendileri için daha hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler vardır; fakat çoğu fasık kimselerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kuntum hayra ummetin uhricet li-n-nas (siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz) te’murune bil-ma‘ruf (iyiliği emredersiniz) ve تنهavne ani l-munker (kötülükten men edersiniz) ve tu’minune bi-llah (Allah’a iman edersiniz) ve lev amene ehlu l-kitabi le-kane hayran lehum (kitap ehli iman etseydi onlar için hayırlı olurdu) minhum l-mu’minun (onlardan iman edenler de vardır) ve ekseruhumu l-fasikun (ama çoğu yoldan çıkmıştır)

Mukatil Tefsiri
“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” yani insanlar için en hayırlı topluluksunuz. Bu, onların iyiliği emretmeleri, kötülükten sakındırmaları ve Allah’a iman etmeleri sebebiyledir. “Eğer kitap ehli iman etseydi” yani Muhammed’e ve getirdiğine iman etselerdi “bu onlar için daha hayırlı olurdu.” “Onlardan iman edenler vardır” yani Abdullah b. Selâm ve onun gibiler. “Fakat çoğu fasıktır” yani itaatten çıkan kimselerdir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 109

Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Bütün işler Allah’a döndürülür.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve li-llahi ma fi s-semavati ve ma fi l-ard (göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır) ve ilellahi turce‘u l-umur (bütün işler Allah’a döndürülür)

Mukatil Tefsiri
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır” yani bütün mülk O’nundur. “Bütün işler Allah’a döndürülür” yani kulların bütün işleri ahirette O’na döner.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 108

İşte bunlar Allah’ın ayetleridir; onları sana hak olarak okuyoruz. Allah âlemler için zulüm istemez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Tilke ayatu llah netluha aleyke bil-hakk (bunlar Allah’ın ayetleridir sana hak ile okuyoruz) ve ma llahu yuridu zulmen li-l-alemin (Allah âlemlere zulüm istemez)

Mukatil Tefsiri
“Bunlar Allah’ın ayetleridir” yani bu anlatılanlar hak ve gerçektir. “Sana hak olarak okuyoruz” yani doğru ve değişmez şekilde. “Allah âlemler için zulüm istemez” yani kimseye günahsız yere azap etmez.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 107

Yüzleri ak olanlar ise Allah’ın rahmeti içindedirler; onlar orada ebedî kalacaklardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve emma llezine ibyaddet vucuhuhum (yüzleri aydınlananlara gelince) fe-fi rahmeti llah (Allah’ın rahmetindedirler) hum fiha halidun (orada ebedî kalırlar)

Mukatil Tefsiri
“Yüzleri ak olanlar” yani iman edenlerdir. “Allah’ın rahmeti içindedirler” yani cennettedirler. “Orada ebedî kalırlar” yani ölmezler ve oradan çıkmazlar.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 106

O gün bazı yüzler ak olur, bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara: ‘İmanınızdan sonra inkâr mı ettiniz? Öyleyse inkâr etmenize karşılık azabı tadın’ denir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yevme tebyaddu vucuhun ve tesveddu vucuh (yüzlerin aydınlandığı ve karardığı gün) fe-emma llezine sveddet vucuhuhum (yüzleri kararanlara denir ki) e-keferتم ba‘de imanikum (iman ettikten sonra inkâr mı ettiniz) fe-zuku l-azabe bima kuntum tekfurun (inkâr ettiğiniz için azabı tadın)

Mukatil Tefsiri
“Yüzlerin ak olması ve kararması günü” yani kıyamet günü. “Yüzleri kararanlar” yani iman ettikten sonra inkâr edenlerdir; özellikle Muhammed’in peygamberliğini bilip sonra inkâr edenler. Onlara: “İmanınızdan sonra inkâr mı ettiniz?” denir. “Öyleyse inkâr ettiğiniz için azabı tadın”.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 105

Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve la tekunu kellezine teferraku (ayrılığa düşenler gibi olmayın) vahtelefu (ihtilaf ettiler) min ba‘di ma caehumu l-beyyinat (kendilerine açık deliller geldikten sonra) ve ulaike lehum azabun azim (onlar için büyük azap vardır)

Mukatil Tefsiri
Allah, müminleri öğütleyerek onların ayrılığa düşmemesini ister. “Parçalanıp ayrılığa düşenler” yani din konusunda ihtilafa düşen, bölünüp farklı dinlere ayrılan kimseler; bunlar kitap ehli gibi davrananlardır. “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra” yani hak açıkça ortaya konduktan sonra bunu yaptılar. “İşte onlar için büyük bir azap vardır”.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 104

Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vel-tekun minkum ummetun (içinizden bir topluluk olsun) yed‘une ile l-hayr (iyiliğe çağıran) ve ye’murune bil-ma‘ruf (iyiliği emreden) ve yenhevne ani l-munker (kötülükten men eden) ve ulaike humu l-muflihun (işte onlar kurtuluşa erenlerdir)

Mukatil Tefsiri
“Sizden bir topluluk bulunsun” yani bir grup, “hayra çağıran” yani İslam’a davet eden, “iyiliği emreden ve kötülükten men eden.” “İşte onlar kurtuluşa erenlerdir”.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 103

Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin. Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz düşman idiniz de O kalplerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş olmuştunuz. Siz ateşten bir çukurun tam kenarındaydınız da O sizi oradan kurtardı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve‘tesimu bi-habli llahi cemian (hep birlikte Allah’ın ipine sarılın) ve la teferraku (ayrılığa düşmeyin) vezkuru ni‘mete llahi aleykum (Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın) iz kuntum a‘daen (düşman iken) fe-ellefe beyne kulubikum (kalplerinizi birleştirdi) fe-asbahtum bi-ni‘metihi ihvana (onun nimetiyle kardeş oldunuz) ve kuntum ala şefa hufretin mine n-nar (ateş çukurunun kenarındaydınız) fe-enzekum minha (sizi ondan kurtardı) kezalike yubeyyinu llahu lekum ayatihi (Allah ayetlerini size böyle açıklar) le‘allekum تهtedun (umulur ki doğru yolu bulursunuz)

Mukatil Tefsiri
“Allah’ın ipine sarılın” yani Allah’ın dinine sarılın. “Ayrılığa düşmeyin” yani din konusunda ihtilaf etmeyin. “Allah’ın nimetini hatırlayın” yani İslam nimetini. Siz cahiliyede düşmandınız, birbirinizi öldürüyordunuz. Allah kalplerinizi birleştirdi ve kardeş oldunuz. “Ateşten bir çukurun kenarındaydınız” yani küfür üzereydiniz; ölseniz cehenneme girecektiniz. “Sizi ondan kurtardı” yani şirki bırakıp imana getirdi. “Allah ayetlerini böyle açıklar ki hidayete eresiniz”.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 102

Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde sakının ve ancak Müslümanlar olarak can verin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) itteku llah hakka tukatihi (Allah’tan gereği gibi sakının) ve la temutunne illa ve entum muslimun (ancak Müslüman olarak can verin)

Mukatil Tefsiri
“Allah’tan hakkıyla sakının” yani O’na itaat edin, isyan etmeyin; O’nu anın, unutmayın; O’na şükredin, nankörlük etmeyin. Bu hüküm şu ayetle hafifletilmiştir:
“Allah’tan gücünüz yettiği kadar sakının” (Teğabün 16). Bu ayet Ensar hakkında inmiştir. Evs ve Hazrec arasında cahiliyede düşmanlık vardı. Şemir ve Hatib sebebiyle birbirlerini öldürürlerdi. Peygamber Medine’ye gelince aralarını düzeltti. Sonra Evs’ten Sa’lebe bin Ganime ile Hazrec’ten Sa’d bin Zürâre arasında tartışma çıktı. Eski düşmanlıkları hatırlayıp övündüler. Kavimleri silahlanıp karşı karşıya geldi. Peygamber bunu duyunca yanlarına geldi ve bu ayeti okudu: “Allah’tan hakkıyla sakının ve ancak Müslümanlar olarak ölün”.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 101

Size Allah’ın ayetleri okunurken ve aranızda O’nun Resulü varken nasıl inkâr edersiniz? Kim Allah’a sımsıkı sarılırsa, şüphesiz doğru yola iletilmiştir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve keyfe tekfurune (nasıl inkâr ediyorsunuz) ve entum tutla aleykum ayatu llah (oysa size Allah’ın ayetleri okunuyor) ve fikum rasuluh (ve aranızda onun elçisi var) ve men ya‘tesim bi-llah (kim Allah’a sarılırsa) fe-kad hudiye ila siratin mustakim (dosdoğru yola iletilmiştir)

Mukatil Tefsiri
“Size Allah’ın ayetleri okunurken” yani Kur’an tilavet edilirken, “ve aranızda O’nun Resulü varken” yani Muhammed aranızda bulunduğu hâlde, “nasıl inkâr edersiniz?” “Kim Allah’a sarılırsa” yani O’na güvenip dayanırsa, “dosdoğru yola iletilmiştir”, yani İslam dinine.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 100

Ey iman edenler! Eğer kendilerine kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra sizi tekrar inkâra döndürürler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) in tutiu ferikan mine llezine utu l-kitabe (kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız) yeruddukum ba‘de imanikum kafirin (sizi imanınızdan sonra inkâra döndürürler)

Mukatil Tefsiri
Tefsir ehli bu ayette kimin kastedildiği konusunda ihtilaf etmiştir.

Bazıları şöyle demiştir:
“Ey iman edenler” sözüyle Evs ve Hazrec kabileleri kastedilmiştir. “Kendilerine kitap verilenler” ile de Yahudi Şas b. Kays kastedilmiştir. Bu, daha önce Zeyd b. Eslem’den nakledilen haber doğrultusundadır.

Başka bazıları ise, “iman edenler” hakkında Zeyd b. Eslem’in görüşüne benzer bir görüş söylemişlerdir; ancak onlar şunu eklemişlerdir: Ensardan bazı kimseler arasında konuşma olmuş, bu konuşma neredeyse savaşa dönüşecek hâle gelmiş ve Yahudi bu durumu onlar hakkında bir açık olarak kullanmıştır. Bu olayın merkezinde olan kişi ise Ensardan Sa‘lebe b. Aneme’dir.

Bunu söyleyenlerden rivayet:

Muhammed b. Hüseyin → Ahmed b. Mufaddal → Esbât → Süddî rivayet etti:
“Ey iman edenler! Eğer kendilerine kitap verilenlerden bir gruba itaat ederseniz, sizi imanınızdan sonra tekrar kâfirliğe döndürürler” sözü hakkında şöyle dedi:
Bu ayet Ensardan Sa‘lebe b. Aneme hakkında nazil olmuştur. Onunla Ensardan bazı kimseler arasında konuşma geçti. Benî Kaynukâ’dan bir Yahudi onların arasına girdi ve bir kısmını diğerine karşı kışkırttı. Nihayet Evs ve Hazrec kabilelerinden iki grup silahlanıp savaşmaya yöneldi. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi:
“Eğer kendilerine kitap verilenlerden bir gruba itaat ederseniz, sizi imanınızdan sonra tekrar kâfirliğe döndürürler.”
Yani: Eğer silahlanır ve savaşırsanız kâfir olursunuz.

Hasan b. Yahya → Abdürrezzak → Cafer b. Süleyman → Humeyd el-A‘rec → Mücahid rivayet etti:
“Ey iman edenler! Eğer kendilerine kitap verilenlerden bir gruba itaat ederseniz…” ayeti hakkında şöyle dedi:
Ensar kabilelerinin tamamı Evs ve Hazrec olmak üzere iki büyük koldan oluşuyordu. Cahiliye döneminde aralarında savaşlar, kan davaları ve düşmanlık vardı. Nihayet Allah onlara İslam’ı ve Peygamberi lütfetti; aralarındaki savaşı söndürdü ve İslam ile aralarını birleştirdi.

Bir gün Evs’ten bir adam ile Hazrec’ten bir adam oturup konuşuyorlardı. Yanlarında bir Yahudi de oturuyordu. O Yahudi sürekli olarak onlara geçmişteki günlerini ve aralarındaki düşmanlığı hatırlatmaya başladı. Nihayet birbirlerine sövdüler, ardından kavga ettiler.

Bunun üzerine bu, kendi kavmini çağırdı; diğeri de kendi kavmini çağırdı. Her iki taraf silahlanarak karşı karşıya dizildi. O sırada Peygamber Medine’deydi. Peygamber geldi ve onların arasına girip bir bu tarafa bir o tarafa giderek onları sakinleştirmeye çalıştı. Nihayet geri döndüler ve silahları bıraktılar.

Bunun üzerine Allah bu olay hakkında şu ayetleri indirdi:
“Ey iman edenler! Eğer kendilerine kitap verilenlerden bir gruba itaat ederseniz…”
“…büyük bir azap vardır” ayetine kadar. Âli İmrân 105

Ayetin tefsiri şöyledir:
Ey Allah’ı ve Resulünü tasdik edenler ve Peygamberlerinin kendilerine Allah katından getirdiğini kabul edenler! Eğer Tevrat ve İncil ehli olup kitap sahibi olduklarını iddia eden bir topluluğa itaat eder, onların size emrettiklerini kabul ederseniz, sizi saptırırlar ve Rabbinizin elçisini tasdik ettikten ve onun getirdiğini kabul ettikten sonra sizi tekrar kâfirliğe döndürürler.

Yani: Sizi, Rabbinizden size gelen hakka iman edip onu tasdik ettikten sonra inkâr eden kimseler hâline getirirler.

Yüce Allah onları, bu kimselerin nasihatlerini kabul etmekten, onların görüş ve danışmalarını almaktan men etti. Ayrıca onların içlerinde kin, hile, haset ve düşmanlık barındırdıklarını bildirdi.

Nitekim:

Bişr b. Muaz → Yezid → Said → Katâde rivayet etti:
“Ey iman edenler! Eğer kendilerine kitap verilenlerden bir gruba itaat ederseniz, sizi imanınızdan sonra tekrar kâfirliğe döndürürler” ayeti hakkında şöyle dedi:
Allah size onlar hakkında önceden uyarıda bulunmuştur, işittiğiniz gibi sizi sakındırmış ve onların sapıklığını haber vermiştir. Bu yüzden dininiz konusunda onlara güvenmeyin, kendiniz hakkında onlardan nasihat istemeyin. Çünkü onlar hasetçi, sapmış düşmanlardır.

Kendi kitaplarını inkâr eden, peygamberlerini öldüren, dinlerinde şaşkınlığa düşen ve kendi durumlarını bile düzeltemeyen bir topluluğa nasıl güvenirsiniz?

İşte onlar, Allah’a yemin olsun ki, suçlanmaya ve düşmanlığa en layık olan kimselerdir.

Müsennâ → İshak → İbn Ebî Cafer → babası → Rebî‘ rivayet etti:
Bu da aynı anlamdadır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 99

De ki: Ey kitap ehli! İnananları Allah’ın yolundan niçin çeviriyorsunuz? Siz gerçeğe şahit olduğunuz hâlde onu eğri göstermek istiyorsunuz. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul ya ehle l-kitabi lime tesuddune an sebilillah (de ki ey kitap ehli neden Allah yolundan alıkoyuyorsunuz) men amene tebgunaha iveca (iman edeni eğriltmek istiyorsunuz) ve entum şuhada (oysa siz şahitsiniz) ve ma llahu bi-gafilin amma ta‘melun (Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir)

Mukatil Tefsiri
“Ey kitap ehli! Neden Allah yolundan alıkoyuyorsunuz?” yani müminleri İslam’dan çevirmeye çalışıyorsunuz. “Onu eğri göstermek istiyorsunuz” yani İslam’da sapıklık varmış gibi göstermeye çalışıyorsunuz. “Siz şahit olduğunuz hâlde” yani İslam’ın hak olduğunu ve Muhammed’in peygamber olduğunu bildiğiniz hâlde bunu yapıyorsunuz. “Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir”.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 98

De ki: Ey kitap ehli! Neden Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorsunuz? Oysa Allah yaptıklarınıza şahittir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul ya ehle l-kitabi lime tekfurune bi-ayati llah (de ki ey kitap ehli neden Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorsunuz) vallahu şehidun ala ma ta‘melun (Allah yaptıklarınıza şahittir)

Mukatil Tefsiri
“Ey kitap ehli! Neden Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorsunuz?” yani Kur’an’ı inkâr ediyorsunuz. “Allah yaptıklarınıza şahittir”.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 97

Orada apaçık deliller vardır; İbrahim’in makamı vardır. Kim oraya girerse güven içinde olur. Ona yol bulabilenlerin, o evi haccetmesi Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah âlemlerden müstağnidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fihi ayatun beyyinat (onda açık deliller vardır) makam ibrahim (İbrahim’in makamı vardır) ve men dehalehu kane amina (oraya giren güven içinde olur) ve li-llahi ala n-nasi hiccu l-beyti (insanlar üzerinde Allah için o evi hac etmek vardır) meni استطاع ileyhi sebilen (yol bulabilen için) ve men kefer fe-innallaha ganiyyun ani l-alemin (kim inkâr ederse Allah âlemlerden müstağnidir)

Mukatil Tefsiri
“Orada açık deliller vardır” yani “İbrahim’in makamı” gibi apaçık işaretler bulunur. “Kim oraya girerse güven içinde olur” yani cahiliye döneminde bile oraya giren kimseye dokunulmazdı. “Allah için insanların o evi haccetmesi gerekir” yani gücü yeten müminlere farzdır; bu güç de azık ve binektir. “Kim inkâr ederse” yani haccın farziyetini inkâr ederse, “Allah âlemlerden müstağnidir”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 96

Şüphesiz insanlar için kurulan ilk ev, Bekke’de bulunan, bereketli ve âlemler için hidayet kaynağı olan evdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne evvele beytin vudi‘a li-n-nasi (insanlar için kurulan ilk ev) le-llezi bi-bekkete mubareken (Bekke’de olandır, mübarektir) ve huden li-l-alemin (âlemler için hidayettir)

Mukatil Tefsiri
“İnsanlar için kurulan ilk ev” yani ilk mescid, “Bekke’de olandır.” Bekke denilmesinin sebebi, insanların tavafta birbirini sıkıştırmasıdır. “Bereketlidir” yani içinde günahların bağışlanması vardır. “Âlemler için hidayettir” yani orada namaz kılan müminler için hidayet, ondan yüz çevirenler için ise sapmadır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 95

De ki: Allah doğru söylemiştir. Öyleyse hanif olarak İbrahim’in dinine uyun. O, müşriklerden değildi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul sadaka llah (de ki Allah doğru söyledi) fettebiu millete ibrahime hanifen (İbrahim’in dosdoğru yoluna uyun) ve ma kane mine l-muşrikin (o müşriklerden değildi)

Mukatil Tefsiri
“Allah doğru söylemiştir” yani İbrahim’in Yahudi veya Hristiyan olmadığı gerçeği. Bu yüzden “İbrahim’in dinine uyun,” yani tevhid dinine. “O müşriklerden değildi” yani ne Yahudi ne de Hristiyandı, yalnızca Allah’a yönelmiş bir Müslümandı.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 94

Artık bundan sonra kim Allah’a karşı yalan uydurursa, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-men iftera ala llahi l-kezibe min ba‘di zalik (bundan sonra kim Allah’a yalan uydurursa) fe-ulaike humu z-zalimun (işte onlar zalimlerdir)

Mukatil Tefsiri
“Bundan sonra” yani bu açıklamadan sonra, “kim Allah’a yalan isnat ederse” yani bu haramın Tevrat’tan olduğunu iddia ederse, “işte onlar zalimdir.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 93

Bütün yiyecekler, Tevrat indirilmeden önce İsrail’in kendisine haram kıldığı dışında, İsrailoğullarına helaldi. De ki: Eğer doğruysanız Tevrat’ı getirin de okuyun.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kullu t-ta‘ami kane hillen li-beni israile (bütün yiyecekler İsrailoğullarına helaldi) illa ma harreme israilu ala nefsihi (İsrail’in kendine haram kıldığı hariç) min kabli en tunezzele t-tevrat (Tevrat indirilmeden önce) kul fe’tu bi-t-tevrati fetluha in kuntum sadikin (de ki Tevrat’ı getirin okuyun eğer doğruysanız)

Mukatil Tefsiri
“Bütün yiyecekler İsrailoğullarına helaldi” ancak “İsrail’in (Yakub’un) kendisine haram kıldığı şeyler hariç.” Bu, Tevrat’tan önceydi. Yakub, bir hastalık sebebiyle en sevdiği şey olan deve eti ve sütünü kendisine haram kılmıştı. Yahudiler ise bunun Tevrat’ta Allah tarafından haram kılındığını iddia ettiler. Bunun üzerine Allah, “Tevrat’ı getirin ve okuyun” buyurdu; fakat bunu yapamadılar.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 92

Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe asla ulaşamazsınız. Her ne harcarsanız, Allah onu hakkıyla bilir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Len tenalu l-birra hatta tunfiku mimma tuhibbun (sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz) ve ma tunfiku min şey’in fe-innallaha bihi alim (ne harcarsanız Allah onu bilir)

Mukatil Tefsiri
“İyiliğe (birre) ulaşamazsınız” yani takvayı tamamlayamazsınız “sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe.” “Her ne infak ederseniz Allah onu bilir” yani niyetlerinizi ve yaptıklarınızı eksiksiz bilir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 91

Şüphesiz inkâr edenler ve kâfir olarak ölenler var ya; yeryüzü dolusu altını fidye olarak verseler bile hiçbirinden kabul edilmeyecektir. İşte onlar için elem verici bir azap vardır ve onların hiçbir yardımcıları yoktur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne llezine keferu ve matu ve hum kuffar (inkâr edip kâfir olarak ölenler) fe-len yukbele min ehadihim mil’u l-ardi zeheben (hiçbirinden yeryüzü dolusu altın fidye olarak kabul edilmez) ve lev ifteda bih (onu fidye verse bile) ulaike lehum azabun elim (onlar için acı azap vardır) ve ma lehum min nasirin (onların yardımcıları yoktur)

Mukatil Tefsiri
“İnkâr edenler ve kâfir olarak ölenler” için, “yer dolusu altın verip onunla kendilerini kurtarmak isteseler bile kabul edilmez.” “Onlar için acı bir azap vardır ve onları azaptan koruyacak hiçbir yardımcı yoktur.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 90

İman ettikten sonra inkâr eden, sonra da inkârlarını artıranların tövbeleri asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar sapıkların ta kendileridir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne llezine keferu ba‘de imanihim summe zdadu kufran (iman ettikten sonra inkâr edip sonra inkârını artıranlar) len tukbele tevbetuhum (onların tövbeleri kabul edilmez) ve ulaike humu d-dallun (işte onlar sapıklardır)

Mukatil Tefsiri
“İman ettikten sonra inkâr eden, sonra da inkârlarını artıranlar” yani Mekke’de kalıp küfürlerini sürdürenler, “onların tövbeleri kabul edilmeyecektir.” “İşte onlar sapıklardır” yani hidayetten çıkmış kimselerdir.

Taberi Tefsiri
Tefsir ehli bu ayetin yorumu hakkında ihtilaf etmiştir. Onlardan bir kısmı şöyle demiştir: Yüce Allah’ın “İnkâr edenler” sözüyle kastettiği kimseler, Muhammed’den önce gönderilmiş bazı peygamberlere iman ettikten sonra inkâr edenlerdir. “Sonra küfürlerini artırdılar” ifadesi, Muhammed’i inkâr etmeleriyle küfürlerini artırmalarıdır. “Onların tövbeleri kabul edilmeyecektir” ise, ölüm anı geldiğinde ve kişi bizzat hesaba çekildiğinde tövbelerinin kabul edilmeyeceği anlamındadır.

Bu görüşü dile getirenler şunlardır: Muhammed b. Sinan → Ebû Bekir el-Hanefî → Abbâd b. Mansur → Hasan: “İman ettikten sonra inkâr edenler, sonra küfürlerini artıranlar, onların tövbeleri kabul edilmeyecektir; işte onlar sapıklardır” ayeti hakkında Hasan şöyle demiştir: Bunlar Yahudi ve Hristiyanlardır; onların tövbeleri ölüm anında kabul edilmez. Beşr → Yezîd → Saîd → Katâde: “İman ettikten sonra inkâr edenler, sonra küfürlerini artıranlar” ifadesi Allah’ın düşmanları olan Yahudilerdir; İncil’i ve İsa’yı inkâr ettiler, sonra Muhammed’i ve Furkan’ı inkâr ederek küfürlerini artırdılar. Hasan b. Yahyâ → Abdurrezzak → Ma‘mer → Katâde: “Sonra küfürlerini artırdılar” demek, ölüm kendilerine gelinceye kadar küfürlerini artırdılar; ölüm geldiğinde tövbeleri kabul edilmez. Ma‘mer dedi ki: Atâ el-Horasânî de aynı şekilde söylemiştir. Müsenna → İshak → Abdullah b. Ebî Ca‘fer → babası → Katâde: “İman ettikten sonra inkâr edenler, sonra küfürlerini artıranlar, onların tövbeleri kabul edilmeyecektir; işte onlar sapıklardır” hakkında şöyle dedi: Bunlar Yahudilerdir; İncil’i inkâr ettiler, sonra Allah Muhammed’i gönderince onu tanımayıp yalanladılar ve böylece küfürlerini artırdılar.

Başka bir grup şöyle demiştir: Bu ayetin anlamı, kitap ehlinden olanların peygamberlerine iman ettikten sonra Muhammed’i inkâr etmeleridir. “Sonra küfürlerini artırdılar” ifadesi, günahlarını artırmaları anlamındadır. “Tövbeleri kabul edilmeyecektir” demek ise, küfür üzere kaldıkları sürece işledikleri günahlardan yaptıkları tövbelerin kabul edilmeyeceği anlamındadır.

Bu görüşü söyleyenler: Müsenna → Abdülvehhâb → Dâvûd → Refî‘: “İman ettikten sonra inkâr edenler, sonra küfürlerini artıranlar” demek, kâfir oldukları hâlde günahlarını artırdılar demektir; “tövbeleri kabul edilmeyecektir” ise, küfür ve sapıklıkları üzere kaldıkları sürece bu günahlardan yaptıkları tövbelerin kabul edilmeyeceği anlamındadır. İbnü’l-Müsenna → İbn Ebî Adî → Dâvûd dedi ki: Ebû’l-Âliye’ye “İman ettikten sonra inkâr edenler, sonra küfürlerini artıranlar, onların tövbeleri kabul edilmeyecektir” ayetini sordum; şöyle dedi: Bunlar Yahudi ve Hristiyanlardır; küfürleri içinde günah işlerler, sonra o günahlardan tövbe ederler ama küfürden dönmezler. Abdülhamîd b. Beyân el-Yeşkürî → İbn Ebî Adî → Dâvûd da Ebû’l-Âliye’den buna benzerini nakletmiştir. İbnü’l-Müsenna → Abdü’l-A‘lâ → Dâvûd → Ebû’l-Âliye: Bu ayet Yahudiler, Hristiyanlar ve Mecusiler hakkındadır; bunlar küfürleri içinde günah işlerler, o günahlardan tövbe etmek isterler ama küfürden dönmezler. Allah da “İşte onlar sapıklardır” buyurmuştur. Muhammed b. Beşşâr → Ebû Âsım → Süfyân → Dâvûd → Ebû’l-Âliye: “Tövbeleri kabul edilmeyecektir” demek, bazı şeylerden tövbe edip asıl olandan tövbe etmemeleri demektir. Ammâr → İbn Ebî Ca‘fer → babası → Dâvûd b. Ebî Hind → Ebû’l-Âliye: Yahudi ve Hristiyanlar küfürleri içinde günah işlerler, sonra “tövbe ederiz” derler ama müşriktirler; Allah buyurmuştur ki sapıklık içinde yapılan tövbe kabul edilmez.

Başka bir grup şöyle demiştir: Bu ayetin anlamı, peygamberlerine iman ettikten sonra küfre giren, sonra da küfür üzere ölene kadar bu hâlde kalan kimselerdir. “Tövbeleri kabul edilmeyecektir” demek, onların önceki imanlarının ve tövbelerinin, sonradan küfür üzere ölmeleri sebebiyle kendilerine fayda vermeyeceği anlamındadır.

Bu görüşü söyleyenler: Kâsım → Hüseyin → Haccâc → İbn Cüreyc → İkrime: “Sonra küfürlerini artırdılar” demek, küfürleri üzere tamamladılar demektir. İbn Cüreyc dedi ki: “Tövbeleri kabul edilmeyecektir” ifadesi, ilk imanlarının kendilerine fayda vermeyeceği anlamındadır.

Başka bir grup şöyle demiştir: “Küfürlerini artırdılar” demek, kâfir olarak öldüler demektir; bu onların küfürde artışıdır. “Tövbeleri kabul edilmeyecektir” ise, ölüm anındaki tövbenin kabul edilmeyeceği anlamındadır.

Bu görüşü söyleyenler: Muhammed → Ahmed → Esbât → Süddî: “Küfürlerini artırdılar” demek, kâfir olarak öldüler demektir; “tövbeleri kabul edilmeyecektir” ise, ölüm anında tövbe ederlerse tövbeleri kabul edilmez demektir.

Ebû Ca‘fer şöyle demiştir: Bu ayetin en doğru yorumu, bunun Yahudiler hakkında olduğudur. Buna göre anlamı şudur: Yahudiler, Muhammed gönderilmeden önce ona iman etmişlerdi; o gönderilince onu inkâr ettiler, sonra da küfür içinde işledikleri günahlarla küfürlerini artırdılar. Bu yüzden, Muhammed’i inkâr etmelerinden dönmedikçe küfürleri içinde işledikleri günahlardan yaptıkları tövbeleri kabul edilmez.

Bu görüşü tercih etmemizin sebebi şudur: Bu ayetin öncesi ve sonrası Yahudiler hakkında inmiştir; bu yüzden bu ayetin de aynı bağlamda olması daha uygundur. Ayrıca “tövbeleri kabul edilmeyecektir” ifadesi, onların küfürlerine ekledikleri şeyler hakkındadır; çünkü Allah kullarının tövbesini kabul edeceğini bildirmiştir: “O, kullarının tövbesini kabul edendir” (Şûrâ 25). Bir konuda hem kabul eder hem etmez demesi mümkün değildir. Bu yüzden kabul edilmeyen şey, küfürde ısrar ettikleri sürece küfre ekledikleri şeylerdir. Çünkü Allah, müşrikten şirk üzere kaldığı sürece hiçbir amel kabul etmez. Ama eğer şirkten dönüp tövbe eder ve kendini düzeltirse, Allah kendisini bağışlayıcı ve merhametli olarak nitelemiştir: “Ancak tövbe edip düzeltenler müstesna; Allah bağışlayıcı ve merhametlidir” (ifade Kur’an’da bu şekilde geçer).

Eğer biri “Bu, ölüm anındaki tövbenin kabul edilmemesi demektir” derse, buna şöyle cevap verilir: Tövbe ancak insan hayattayken olur; ölümden sonra tövbe yoktur. Allah, ruh bedendeyken yapılan tövbeyi kabul edeceğini vaat etmiştir. Bütün âlimler arasında da şu hususta görüş birliği vardır: Bir kâfir, ruhu çıkmadan hemen önce iman ederse Müslüman hükmüne girer; namazı kılınır, miras hükümleri uygulanır ve diğer hükümler geçerli olur. Eğer o anda tövbesi kabul edilmese idi, hükmü değişmezdi. Bu da gösterir ki tövbe hayat devam ettiği sürece kabul edilir. Bu nedenle “ölüm anında kabul edilmez” yorumu geçersizdir.

“İlk tövbe kastedilmiştir” diyenlerin görüşü de geçersizdir. Çünkü ayette iman ettikten sonra küfre girenlerden söz edilmektedir; iman öncesi bir küfürden tövbe söz konusu değildir. Kur’an’ın yorumu, zahirde açık olan anlam üzerinden yapılır; aksine bir delil olmadıkça başka anlamlara zorlanmaz.

“İşte onlar sapıklardır” ifadesinin anlamı ise şudur: Bunlar, iman ettikten sonra küfre girip sonra küfürlerini artıran kimselerdir; onlar hak yoldan sapmış, doğru yolu terk etmiş, Allah’ın dininden uzaklaşmış, şaşkınlık ve körlük içinde kalmış kimselerdir. Daha önce sapıklığın anlamı açıklanmıştır ve bu açıklama burada da yeterlidir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 89

Ancak bundan sonra tevbe eden ve durumlarını düzeltenler müstesna; şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İlla llezine tabu min ba‘di zalik (ancak bundan sonra tövbe edenler) ve aslahu (ve düzelenler) fe-innallaha gafurun rahim (Allah bağışlayıcıdır merhametlidir)

Mukatil Tefsiri
“Ancak bundan sonra tevbe edenler” yani küfürden sonra geri dönenler, “ve kendilerini düzeltenler” yani kalan hayatlarında salih amel işleyenler, “Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Bu, tövbe edenler için bir istisnadır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 88

Onlar bu lanet içinde ebedî kalırlar; azapları hafifletilmez ve kendilerine mühlet verilmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Halidine fiha (orada ebedî kalırlar) la yuhaffefu anhum l-azab (azap hafifletilmez) ve la hum yunzurun (onlara mühlet verilmez)

Mukatil Tefsiri
“Orada ebedî kalırlar” yani lanetin içinde sürekli kalırlar. “Azapları hafifletilmez ve kendilerine mühlet verilmez.” Bu ayet, İslam’dan dönüp Mekke’ye giden on iki kişi hakkında nazil olmuştur.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 87

İşte onların cezası; Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetinin onların üzerine olmasıdır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ulaike cezauhum enne aleyhim la‘nete llah vel-melaiketi ven-nasi ecmain (işte onların cezası Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların lanetidir)

Mukatil Tefsiri
“İşte onların cezası” yani bu kimselerin karşılığı, “Allah’ın laneti, meleklerin laneti ve bütün insanların laneti üzerlerine olmasıdır.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 86

İman ettikten, peygamberin hak olduğuna şahitlik ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra inkâr eden bir topluluğu Allah nasıl hidayete erdirir? Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Keyfe yehdi llahu kavmen keferu ba‘de imanihim (Allah iman ettikten sonra inkâr eden bir toplumu nasıl hidayete erdirir) ve şehidu enne r-rasula hakk (ve elçinin hak olduğuna şahit oldular) ve caehumu l-beyyinat (açık deliller geldi) vallahu la yehdi l-kavme z-zalimin (Allah zalim toplumu hidayete erdirmez)

Mukatil Tefsiri
“İman ettikten sonra inkâr eden” yani İslam’ı kabul ettikten sonra küfre dönen kimseler, “ve peygamberin hak olduğuna şahitlik etmişlerdi” ve “kendilerine açık deliller gelmişti.” “Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez” yani onları dinine yöneltmez.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 85

Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul edilmeyecektir ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve men yebtegi gayra l-islami dinen (kim İslam’dan başka bir din ararsa) fe-len yukbele minhu (ondan kabul edilmez) ve huve fi l-ahire mine l-hasirin (ahirette zarara uğrayanlardandır)

Mukatil Tefsiri
“Kim İslam’dan başka bir din ararsa” yani İslam dışında bir din isterse, “ondan asla kabul edilmeyecektir.” “Ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır.” Bu ayet, Ensar’dan Tu‘me bin Ubeyrik hakkında nazil olmuştur; İslam’dan dönüp Mekke’deki kâfirlere katılmıştır.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Kim İslam’dan başka bir dini din edinmek isterse, bu ondan kabul edilmeyecektir ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır; yani Allah’ın rahmetinden kendi payını eksilten kimselerden sayılacaktır.

Bu ayet indirildiğinde her din mensubu “Biz Müslümanız” diye iddia etti. Bunun üzerine Yüce Allah onları, eğer doğru söylüyorlarsa hac ile imtihan etti; çünkü hac, İslam’ın gereklerinden biridir. Ancak onlar hac yapmaktan kaçındılar ve böylece Allah onların bu iddialarını geçersiz kıldı.

Bu konuda rivayet edilmiştir ki: Müsennâ, Ebû Huzeyfe’den, o Şibl’den, o da İbn Ebî Necîh’ten rivayet ettiğine göre İkrime şöyle demiştir: “Kim İslam’dan başka bir din ararsa…” ayeti inince çeşitli din mensupları “Biz Müslümanız” dediler. Bunun üzerine Yüce Allah şu ayeti indirdi: “Yoluna gücü yeten insanların Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah âlemlerden müstağnidir.” (Âli İmrân 97). Bunun üzerine Müslümanlar hac yaptılar, kâfirler ise geri durdular.

Yine Müsennâ, Ka‘nebî’den, o Süfyân’dan, o da İbn Ebî Necîh’ten, o da İkrime’den rivayet ettiğine göre, “Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan kabul edilmeyecektir” ayeti hakkında Yahudiler “Biz Müslümanız” dediler. Bunun üzerine Yüce Allah Peygamberine onları hac ile imtihan etmesini emretti ve şu ayeti indirdi: “Yoluna gücü yeten insanların Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah âlemlerden müstağnidir.” (Âli İmrân 97).

Yunus’un, Süfyân’dan, onun da İbn Ebî Necîh’ten, onun da İkrime’den rivayet ettiğine göre, bu ayet indiğinde Yahudiler “Biz Müslümanız” dediler. Bunun üzerine Yüce Allah Peygamberine şöyle demesini emretti: “Yoluna gücü yeten insanların Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah âlemlerden müstağnidir.” (Âli İmrân 97).

Başka bir rivayette ise Müsennâ, Abdullah b. Sâlih’ten, o Muaviye’den, o Ali’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etmiştir ki İbn Abbas, “İman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sâbiîler; Allah’a ve ahiret gününe iman edenler…” ayeti hakkında (Bakara 62) bunun ardından Yüce Allah’ın “Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan kabul edilmeyecektir” ayetini indirdiğini söylemiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 84

De ki: Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlara indirilene; Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rablerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini ayırt etmeyiz ve biz O’na teslim olanlarız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul amanna billah (de ki Allah’a iman ettik) ve ma unzile aleyna (bize indirilenlere) ve ma unzile ala ibrahime ve ismaile ve ishaka ve ya‘kuba vel-esbat (İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilenlere) ve ma utiye musa ve isa (Musa’ya ve İsa’ya verilenlere) ven-nebiyyune min rabbihim (ve peygamberlere Rablerinden verilene) la nuferriku beyne ehadin minhum (hiçbirini ayırmayız) ve nahnu lehu muslimun (biz ona teslim olmuşuz)

Mukatil Tefsiri
“De ki: Allah’a iman ettik” yani O’nun birliğini tasdik ettik. “Bize indirilene” yani Muhammed’e indirilenlere iman ettik. “Ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlara indirilene” ve “Musa’ya ve İsa’ya verilenlere ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik.” “Onlardan hiçbirini ayırt etmeyiz” yani bazılarını inkâr edip bazılarına iman etmeyiz. “Biz O’na teslim olanlarız” yani ihlasla bağlıyız.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 83

Yoksa Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, isteyerek de istemeyerek de O’na teslim olmuştur ve O’na döndürüleceklerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E-fe-gayra dini llahi yebgun (Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar) ve lehu esleme men fi s-semavati vel-ard (göklerde ve yerde olan herkes ona teslim olmuştur) tav‘an ve kerhen (isteyerek ya da istemeyerek) ve ileyhi yurceun (ona döndürülecekler)

Mukatil Tefsiri
“Yoksa Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar?” yani İslam’dan başka bir dini mi istiyorlar? “Oysa göklerde olanlar” yani melekler “ve yerde olanlar” yani müminler “isteyerek O’na teslim olmuştur.” “Ve istemeyerek” yani diğer din mensupları da Allah’ın rab olduğunu kabul ederler; bu onların teslim oluşudur, fakat yine de şirk içindedirler. “Ve O’na döndürüleceklerdir.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 82

Bundan sonra kim yüz çevirirse, işte onlar fasıklardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-men tevella ba‘de zalik (bundan sonra kim yüz çevirirse) fe-ulaike humu l-fasikun (işte onlar yoldan çıkanlardır)

Mukatil Tefsiri
“Bundan sonra kim yüz çevirirse” yani Tevrat’ta Muhammed’i tasdik ettiğini kabul ettikten sonra ona iman etmekten vazgeçerse, “işte onlar fasıklardır” yani itaatten çıkan kimselerdir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 81

Hani Allah peygamberlerden şöyle bir söz almıştı: ‘Andolsun size kitap ve hikmet verdim, sonra yanınızdakini doğrulayan bir peygamber size geldiğinde ona mutlaka iman edecek ve ona mutlaka yardım edeceksiniz.’ ‘Bunu kabul ettiniz ve bunun üzerine ahdimi aldınız mı?’ dedi. ‘Kabul ettik’ dediler. ‘Öyleyse şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım’ dedi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iz ehaze llahu misaka n-nebiyyin (Allah peygamberlerden söz almıştı) lema ateytukum min kitabin ve hikmetin (size kitap ve hikmet verdikten sonra) summe caekum rasulun musaddikun lima meakum (yanınızdakini doğrulayan bir elçi geldiğinde) le-tu’minunne bihi ve le-tensurunnehu (ona mutlaka iman edecek ve yardım edeceksiniz) kale e-aqrartum ve ehaztum ala zalikum isri (bunu kabul ettiniz mi ve söz verdiniz mi dedi) kalu aqrarnâ (kabul ettik dediler) kale feşhedu ve ene meakum mine ş-şahidin (şahit olun ben de sizinle birlikteyim dedi)

Mukatil Tefsiri
“Hani Allah peygamberlerden söz almıştı” yani kendisine ibadet etmeleri, risaleti tebliğ etmeleri ve insanları Allah’ın dinine çağırmaları üzerine. Allah Musa’yı Tevrat ile birlikte İsrailoğullarına gönderdi ve Tevrat’ta Muhammed’in durumu açıklanmıştı. “Size verdiğim kitap ve hikmet sebebiyle” yani Tevrat ve içindeki helal-haram hükümleri sebebiyle, “sonra size bir peygamber geldiğinde” yani Muhammed, “yanınızdakini doğrulayan” yani Tevrat’ı tasdik eden, “ona mutlaka iman edecek ve ona mutlaka yardım edeceksiniz.” Allah onlara dedi ki: “Bunu kabul ettiniz mi ve bunun üzerine ahdimi aldınız mı?” yani Tevrat’ta Muhammed’i tasdik edip ona yardım etmeyi kabul ettiniz mi? “Onlar: kabul ettik dediler.” Allah buyurdu: “Öyleyse şahit olun” yani kendi aleyhinize bu ikrarınıza şahit olun. “Ben de sizinle beraber şahit olanlardanım.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 80

Ve size melekleri ve peygamberleri rabler edinmenizi emretmez. Siz Müslüman olduktan sonra size küfrü mü emreder?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve la ye’murakum en tettehizu l-melaikete ve n-nebiyyine erbaben (size melekleri ve peygamberleri rab edinmenizi emretmez) e-ya’murukum bi-l-kufri ba‘de iz entum muslimun (siz Müslüman olduktan sonra size inkârı mı emreder)

Mukatil Tefsiri
“Ve size melekleri ve peygamberleri rabler edinmenizi emretmez” yani İsa ve Üzeyr gibi. Eğer bunu emretseydi bu küfür olurdu. “Size küfrü mü emreder?” yani melek ve peygamberlere ibadeti, “siz Müslüman olduktan sonra” yani Allah’a ihlasla teslim olduktan sonra.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 79

Allah’ın kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik verdiği bir insanın, sonra insanlara ‘Allah’ı bırakıp bana kul olun’ demesi mümkün değildir. Fakat ‘öğrettiğiniz kitap ve okuduğunuz şeyler sebebiyle Rabbânî olun’ der.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ma kane li-beşerin en yu’tiyehu llahu l-kitabe vel-hukme ve n-nubuvve (hiçbir insan için uygun değildir ki Allah ona kitap, hüküm ve peygamberlik versin) summe yekule li-n-nasi kunu ibaden li min duni llah (sonra insanlara Allah’tan başka bana kul olun desin) velakin kunu rabbaniyyin (aksine Rabbe bağlı olun) bima kuntum tuallimune l-kitabe ve bima kuntum tedrusun (kitabı öğretmeniz ve okumanız sebebiyle)

Mukatil Tefsiri
“Bir insan için mümkün değildir ki” yani Meryem oğlu İsa için, “Allah ona kitap, hüküm ve peygamberlik versin” yani Tevrat ve İncil’i, anlayışı ve peygamberliği versin de, “sonra insanlara: Allah’ı bırakıp bana kul olun desin.” “Fakat” onlara şöyle der: “Rabbânî olun” yani Allah’a ibadet eden kimseler olun, “öğrettiğiniz kitap sebebiyle” yani Tevrat ve İncil’i öğretmenizle, “ve okuduğunuz şeyler sebebiyle” yani onları okuyup öğrenmenizle.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 78

Onlardan bir grup da vardır ki, kitaptan olduğunu sanasınız diye dillerini kitaba doğru eğip bükerler. Oysa o kitaptan değildir. ‘Bu Allah katındandır’ derler; hâlbuki o Allah katından değildir. Bile bile Allah hakkında yalan söylerler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve inne minhum le-ferikan yelvune elsinetehum bi-l-kitabi (onlardan bir grup diliyle kitabı eğip büker) li-tahsebuhu mine l-kitabi ve ma huve mine l-kitabi (siz onu kitaptan sanasınız diye oysa değildir) ve yekulune huve min indi llah (Allah’tandır derler) ve ma huve min indi llah (oysa Allah’tan değildir) ve yekulune ala llahi l-kezib ve hum ya‘lemun (bile bile Allah’a yalan söylerler)

Mukatil Tefsiri
“Onlardan bir grup vardır” yani Yahudilerden bir topluluk: Kâ‘b bin Eşref, Mâlik bin ed-Dayf, Ebû Yâsir, Huyey bin Ahtab’ın kardeşi ve Şu‘be bin Amr gibi kimseler. “Kitapla dillerini eğip bükerler” yani Muhammed hakkında sözleri tahrif ederler. “Siz onu kitaptan sanasınız diye” yani Tevrat’tan zannedesiniz diye. “Oysa o kitaptan değildir” yani Tevrat’ta değildir; onlar Muhammed’in sıfatını silmiş ve yerine başka şeyler yazmışlardır. “Ve ‘bu Allah katındandır’ derler” oysa “Allah katından değildir.” “Ve bile bile Allah hakkında yalan söylerler” yani bunun yalan olduğunu bildikleri halde.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 77

Şüphesiz Allah’ın ahdini ve yeminlerini az bir karşılığa satanlar var ya, işte onların ahirette hiçbir payı yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, onlara bakmaz ve onları temize çıkarmaz. Onlar için acı bir azap vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne llezine yeşterune bi-ahdi llah ve eymanihim semenen kalilen (Allah’ın ahdini ve yeminlerini az bir karşılığa satanlar) ulaike la halaka lehum fi l-ahire (onların ahirette payı yoktur) ve la yukellimuhumu llahu (Allah onlarla konuşmaz) ve la yenzuru ileyhim (onlara bakmaz) yevme l-kiyame (kıyamet günü) ve la yuzekkihim (onları temizlemez) ve lehum azabun elim (onlar için acı azap vardır)

Mukatil Tefsiri
“Şüphesiz Allah’ın ahdini ve yeminlerini az bir karşılığa satanlar” yani dünya menfaati için bunu yapan Yahudi ileri gelenleri, “işte onların ahirette hiçbir payı yoktur” yani nasipleri yoktur. “Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, onlara bakmaz ve onları temize çıkarmaz” yani hesap ve sorgudan sonra onları arındırmaz. “Onlar için acı bir azap vardır” yani şiddetli bir azap.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 76

Hayır! Kim ahdine vefa gösterir ve sakınırsa, şüphesiz Allah sakınanları sever.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Bela men evfa bi-ahdihi vetteka (aksine kim sözünü tutar ve sakınırsa) fe-innallaha yuhibbu l-muttakin (Allah sakınanları sever)

Mukatil Tefsiri
“Hayır! Kim ahdine vefa gösterirse”; yani Allah’ın Tevrat’ta kendisinden aldığı ahde bağlı kalır ve emaneti yerine getirirse. “Ve sakınırsa”; yani haramlarından kaçınırsa. “Şüphesiz Allah muttakileri sever”; yani haramları helâl saymaktan sakınanları sever.

Taberi Tefsiri
Bu ayet, Allah’ın emaneti yerine getiren, kendisine verilen hakkı sahibine eksiksiz teslim eden ve bunu Allah korkusuyla yapan kimseleri övdüğünü bildirmektedir. Allah böylece Yahudilerden bir kısmının ortaya attığı “Ümmilerin malları konusunda bize günah yoktur.” sözünün yalan olduğunu açıklamaktadır. Ardından şöyle buyurmaktadır: “Hayır, kim ahdine vefa gösterir ve sakınırsa…” Yani durum onların iddia ettiği gibi değildir; asıl makbul olan kişi, Allah’ın kendisinden aldığı ahde bağlı kalan ve O’ndan korkandır.

Buradaki “ahit”, Allah’ın Tevrat’ta onlardan aldığı söz anlamındadır. Bu söz ise Muhammed’i tasdik etmeleri, onun peygamberliğine iman etmeleri ve Allah’tan getirdiği hükümlere uymalarıdır. Ayette geçen zamir Allah’a dönmektedir. Buna göre anlam şöyledir: Kim Allah’a verdiği sözü yerine getirir, Muhammed’e iman eder, onun Allah’tan getirdiği gerçekleri tasdik eder, emaneti sahibine teslim eder ve Allah’ın emirlerine uyarsa, işte Allah’ın sevdiği kimse odur.

“Ve sakınırsa…” ifadesi de Allah’ın yasakladığı şeylerden kaçınmayı ifade etmektedir. Yani Allah’a karşı gelmekten, küfürden ve bütün günahlardan uzak duran, Allah’ın tehdidinden korkup azabından sakınan kimse demektir.

“Şüphesiz Allah sakınanları sever.”

Yani Allah, kendisinden korkup azabından çekinen, haramlarından uzak duran ve emirlerine itaat eden kullarını sever.

İbn Abbas bu ayetteki “sakınma”yı özellikle şirkten korunmak şeklinde açıklamıştır.

İbn Abbas’tan gelen rivayette şöyle denilmiştir: “Ve sakınırsa” yani şirkten sakınırsa. “Allah sakınanları sever” yani şirkten uzak duranları sever.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 75

Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona bir kantar emanet etsen onu sana geri verir; onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, başında durup ısrarla istemedikçe onu sana geri vermez. Bu, onların ‘Ümmilere karşı bize bir sorumluluk yoktur’ demelerindendir. Onlar bile bile Allah hakkında yalan söylerler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve min ehli l-kitabi men in te’menhu bi-kıntarin yueddihi ileyk (kitap ehlinden öylesi vardır ki çok mal emanet etsen sana geri verir) ve minhum men in te’menhu bi-dinarin la yueddihi ileyk illa ma dumte aleyhi kaimen (kimi de bir dinar emanet etsen başında durmadıkça vermez) zalike bi-ennehum kalu leyse aleyna fi l-ummiyyine sebil (çünkü onlar derler ki ümmilere karşı sorumluluğumuz yoktur) ve yekulune ala llahi l-kezib ve hum ya‘lemun (Allah’a karşı bile bile yalan söylerler)

Mukatil Tefsiri
“Kitap ehlinden öylesi vardır ki…”; yani Tevrat ehli arasında öyle kimseler vardır ki, “ona bir kantar emanet etsen onu sana geri verir”; bunlar Abdullah b. Selâm ve arkadaşlarıdır. “Yine onlardan öylesi vardır ki, ona bir dinar emanet etsen onu sana geri vermez”; yani Yahudilerin kâfirleri, Ka‘b b. Eşref ve arkadaşlarıdır. Yani onların bir kısmı emanet çok da olsa onu yerine getirir; bir kısmı ise bir dinar emanet edilse bile onu sana geri vermez. “Ancak başında durup istemen hâriç”; yani başında durup sürekli hakkını talep ettiğin sürece verir.

“Bu”; yani emaneti helâl saymaları, “onların: Ümmîler hakkında bize bir sorumluluk yoktur demelerindendir”; yani Araplar hakkında bize günah yoktur demelerindendir. Bunun sebebi şuydu: Müslümanlar cahiliye döneminde Yahudilerle alışveriş yapmışlardı. İslâm geldikten sonra Müslümanlar alacaklarını isteyince Yahudiler şöyle dediler: “Onların mallarını tutmamızda bize bir günah yoktur; çünkü onlar bizim dinimiz üzere değildir.” Bunu Tevrat’ta kendilerine helâl kılındığını iddia ediyorlardı. İşte Allah Teâlâ’nın: “Onlar bile bile Allah hakkında yalan söylerler” buyruğu budur; yani onların yalancı olduklarını ve Tevrat’ta kanların ve malların ancak hak ile helâl kılındığını bildikleri halde böyle söylediklerini ifade eder. Oysa Allah onlara İslâm’ı, emaneti yerine getirmeyi emretmiş ve bunun üzerine onlardan söz almıştı.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayetlerde, Ehl-i Kitap arasında emanete riayet eden kimseler bulunduğunu, fakat aynı zamanda emanete ihanet eden, insanların mallarını haksız yere yiyen ve bunu kendileri için meşru gören kimselerin de bulunduğunu haber vermektedir. Allah’ın bunu bildirmesindeki maksat, müminleri onların hilelerinden sakındırmak, malları konusunda aldanıp güvenmemeleri gerektiğini öğretmektir. Çünkü onların bir kısmı, müminlerin mallarını kendileri için helal sayıyordu.

Buna göre ayetin anlamı şöyledir: Ehl-i Kitap içinde öyle kimseler vardır ki, onlara büyük miktarda mal emanet edilse onu eksiksiz geri verirler; yine içlerinden öyleleri vardır ki, bir dinar emanet edilse bile sürekli peşine düşülüp istenmedikçe onu geri vermezler. Buradaki ifade, onların emaneti ancak yoğun takip ve sürekli talep karşısında geri verdiklerini anlatmaktadır.

Katâde “Başında durmadıkça” ifadesini: “Sürekli istemedikçe ve peşine düşmedikçe.” şeklinde açıklamıştır.

Mücahid ise bunu: “Devamlı takip etmek ve ısrarla istemek.” diye açıklamıştır.

Süddî şöyle demiştir: “Sen başında bulunduğun sürece emaneti kabul eder görünür; ayrıldıktan sonra ise inkâr eder.”

Taberî’ye göre doğru olan görüş, burada kastedilenin sürekli istemek ve hakkı takip etmek olduğudur. Çünkü Allah onların, başkalarının mallarını kendileri için helal saydıklarını haber vermektedir. Bir kimsenin başında dikilmek onun bu düşüncesini değiştirmez; fakat yoğun takip, dava ve hak talebi sonunda mal geri alınabilir.

“Bu, onların: ‘Ümmilere karşı bize bir sorumluluk yoktur.’ demelerindendir.”

Yani Yahudilerden bazıları, Arapların mallarını almanın kendileri için günah olmadığını söylüyorlardı. Çünkü Arapları hak din üzere görmüyor, müşrik kabul ediyorlardı.

Katâde şöyle demiştir: “Yahudiler: ‘Arapların mallarını almamızda bize bir günah yoktur.’ diyorlardı.”

Başka bir rivayette Katâde: “Kitap ehli olmayan müşrikler hakkında bize sorumluluk yoktur.” dediklerini söylemiştir.

Süddî şöyle demiştir: “Birine: ‘Niçin emaneti geri vermiyorsun?’ denildiğinde: ‘Arapların malları konusunda bize günah yoktur; Allah onları bize helal kılmıştır.’ diye cevap verirdi.”

Saîd b. Cübeyr’den rivayet edildiğine göre bu ayet inince Peygamber şöyle buyurmuştur: “Allah’ın düşmanları yalan söylemiştir. Cahiliyeden kalıp da ayağımın altında olmayan hiçbir şey yoktur. Ancak emanet bunun dışındadır; o, ister iyi ister kötü kimse olsun sahibine verilmelidir.”

İbn Abbas şöyle demiştir: “Ehl-i Kitap: ‘Bunların mallarını almamızda bize günah yoktur; çünkü bunlar ümmidir.’ diyorlardı.”

İbn Cüreyc ise şöyle demiştir: Yahudiler cahiliye döneminde bazı Müslümanlarla ticaret yapmışlardı. Müslümanlar İslam’a girince alacaklarını istediler. Bunun üzerine Yahudiler: “Sizin bizim üzerimizde hakkınız yoktur; çünkü eski dininizi terk ettiniz.” dediler ve bunu kitaplarında bulduklarını ileri sürdüler. Bunun üzerine Allah: “Onlar bile bile Allah’a karşı yalan söylüyorlar.” buyurdu.

Sa‘saa‘ şöyle anlatmıştır: İbn Abbas’a: “Biz savaşta zimmîlerin mallarından tavuk veya koyun alıyoruz.” denildi. Bunun üzerine İbn Abbas: “Siz de Ehl-i Kitabın dediği gibi mi diyorsunuz: ‘Ümmilere karşı bize sorumluluk yoktur.’?” diye cevap verdi.

Başka bir rivayette İbn Abbas şöyle demiştir: “Onlar cizyeyi verdikleri zaman malları size helal olmaz; ancak kendi rızalarıyla verirlerse başka.”

“Onlar bile bile Allah’a karşı yalan söylüyorlar.”

Yani “Ümmilerin malları bize helaldir.” diyenler, Allah’ın böyle bir hüküm verdiğini iddia ederek Allah adına bilerek yalan uyduruyorlardı.

Süddî şöyle demiştir: “Kendisine: ‘Niçin emaneti vermiyorsun?’ denildiğinde: ‘Arapların malları bize helaldir.’ diyen kişi, Allah’a karşı bile bile yalan söylemektedir.”

İbn Cüreyc ise şöyle demiştir: “Onların Allah’a karşı yalan söylemeleri, kitaplarında ‘Ümmiler hakkında bize sorumluluk yoktur.’ hükmünün bulunduğunu iddia etmeleridir.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 74

Rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yahtassu bi-rahmetihi men yeşa (rahmetini dilediğine tahsis eder) vallahu zu l-fadli l-azim (Allah büyük lütuf sahibidir)

Mukatil Tefsiri
“Rahmetini dilediğine tahsis eder”; yani tevbesini dilediğine verir. Allah Teâlâ bunu müminlere tahsis etti. “Allah büyük fazilet sahibidir”; yani müminlere karşı İslâm nimetinin sahibidir.

Taberi Tefsiri
“Rahmetini dilediğine tahsis eder.” sözü, “Bir kimseyi bir şeyle özel olarak ayırdım.” anlamındaki ifadeden gelmektedir. Burada kastedilen rahmet ise İslam, Kur’an ve nübüvvettir.

Mücahid şöyle demiştir: “Rahmetini dilediğine tahsis eder.” yani nübüvveti dilediğine verir. Rebi‘ de aynı şekilde: “Nübüvveti dilediğine tahsis eder.” demiştir.

İbn Cüreyc ise: “Buradaki rahmet, Kur’an ve İslam’dır.” diye açıklamıştır.

“Allah büyük fazilet sahibidir.”

Yani Allah, kullarından dilediğine lütufta bulunan büyük fazilet sahibidir. Daha sonra Allah bu faziletini “büyük” olarak nitelemiştir. Çünkü O’nun fazileti, kulların birbirlerine yaptığı iyilik ve bağışlara benzemez. Değeri, yüceliği ve etkisi bakımından hiçbir yaratılmışın ihsanı onun seviyesine yaklaşamaz.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 73

Ve kendi dininize uyanlardan başkasına inanmayın. De ki: Şüphesiz doğru yol Allah’ın yoludur. Size verilenin bir benzerinin başkasına verilmesinden veya Rabbinizin katında size karşı delil getirmelerinden mi korkuyorsunuz? De ki: Şüphesiz fazl Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah geniştir, bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve la tu’minu illa li-men tebi‘a dinakum (sizin dininize uyanlardan başkasına inanmayın) kul inne l-huda huda llah (de ki hidayet Allah’ın hidayetidir) en yu’ta ehadun misle ma utitum (size verilenin benzeri başkasına verilmesin diye) ev yuhaccukum inde rabbikum (ya da Rabbiniz katında size karşı delil getirmesinler diye) kul inne l-fadla bi-yedi llah (de ki lütuf Allah’ın elindedir) yu’tihi men yeşa (dilediğine verir) vallahu vasiun alim (Allah geniştir bilendir)

Mukatil Tefsiri
Ka‘b ile Mâlik, Yahudilerin alt tabakasına şöyle dediler: “Sizin dininize uyandan başkasına inanmayın.” Çünkü insanlardan hiç kimseye size verilen fazilet, Tevrat, kudret helvası, bıldırcın ve bulut ile taş mucizesi gibi şeyler verilmez. Dininiz üzerinde sabit kalın, dediler. Ayrıca onlara şöyle söylediler: Muhammed’in işini onlara haber vermeyin ki Rabbiniz katında size karşı delil getirmesinler; yani sizinle tartışmasınlar. Bunu, peygamberliğin kendi dışlarında olmasına karşı Muhammed’e duydukları hasetten dolayı söylediler.

Bunun üzerine Allah Teâlâ şu ayeti indirdi: “De ki: Şüphesiz hidayet Allah’ın hidayetidir. Size verilenin benzerinin bir başkasına verilmesini yahut Rabbiniz katında size karşı delil getirmelerini mi istemiyorsunuz?” Sonra şöyle buyurdu: “De ki ey Muhammed: Şüphesiz fazilet”; yani İslâm ve peygamberlik, “Allah’ın elindedir; onu dilediğine verir.” “Allah geniştir”; yani bu hususta lütfu geniştir. “Bilendir”; yani fazileti kime vereceğini bilendir.

Taberi Tefsiri
“De ki: Şüphesiz hidayet Allah’ın hidayetidir; size verilenin benzerinin bir başkasına verilmesi yahut Rabbiniz katında size karşı delil getirmeleri…” (Nisâ 176), (Şuarâ 200)

Müfessirler bu ayetin anlamı hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.

Bazıları şöyle demiştir: “De ki: Şüphesiz hidayet Allah’ın hidayetidir.” sözü, konuşmanın ortasında yer alan bağımsız bir ilahi bildiridir. Bunun dışındaki sözler ise Yahudilerin birbirlerine söyledikleri sözlerin devamıdır. Buna göre anlam şöyledir: “Kendi dininize uyanlardan başkasına inanmayın ve size verilenin benzerinin başkasına verilmesine yahut onların Rabbiniz katında size karşı delil getirmelerine de inanmayın.” Ardından Allah Peygamberine şöyle buyurmuştur: “Ey Muhammed! De ki: Fazilet Allah’ın elindedir; onu dilediğine verir. Gerçek hidayet Allah’ın hidayetidir.”

Mücahid şöyle demiştir: Yahudiler, peygamberliğin kendi dışlarında bir topluluğa verilmesini kıskandılar ve insanların kendi dinlerine bağlı kalmasını istediler.

Başka bir grup ise şöyle demiştir: Ayetin anlamı şudur: “Ey Muhammed! De ki: Gerçek hidayet Allah’ın hidayetidir. Allah’ın açıklaması şudur ki hiçbir ümmete size verilenin benzeri verilmemiştir.” Bu görüş sahipleri, ayetteki ifadeyi (Nisâ 176) ayetindeki “Allah size açıklar ki sapmayasınız.” sözüne benzetmişlerdir. Yine (Şuarâ 200) ayetindeki “Bunu suçluların kalplerine böylece soktuk.” ifadesini de örnek göstermişlerdir. Onlara göre mana şöyledir: “Ey Muhammed ümmeti! Size verilen İslam ve hidayet gibi bir nimet başka hiçbir ümmete verilmemiştir.” Ardından gelen “yahut Rabbiniz katında size karşı delil getirmeleri” sözü hakkında da şöyle demişlerdir: Buradaki anlam “Ancak Rabbiniz katında sizinle tartışmaları hariç.” demektir.

Süddî şöyle demiştir: Allah Muhammed’e şöyle buyurmuştur: “De ki: Hidayet Allah’ın hidayetidir; size verilenin benzeri bir başkasına verilmiştir.” Yani: “Ey Muhammed ümmeti! Size verilen nimetler, Yahudilere verilenlerden daha üstündür.” Yahudiler ise: “Allah bize şu şu ikramlarda bulundu; bize kudret helvası ve bıldırcın indirdi.” diyorlardı. Bunun üzerine Allah: “De ki: Fazilet Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir.” buyurdu.

Bu yoruma göre ayetin tamamı Allah’ın Peygamberine Yahudilere söylemesini emrettiği sözlerden oluşmaktadır; ayetin bölümleri birbirine bağlıdır ve ikinci “hidayet” ifadesi birincisinin açıklaması durumundadır.

Başka bir grup ise şöyle demiştir: “Ey Muhammed! De ki: Gerçek hidayet Allah’ın hidayetidir; ey Yahudiler, size verilen kitap ve peygamber gibi bir nimetin benzeri başkalarına da verilebilir. Bu sebeple müminleri kıskanmayın.” Katâde şöyle demiştir: “Allah sizin kitabınıza benzer bir kitap indirdiği ve peygamberinize benzer bir peygamber gönderdiği için onları kıskandınız.” Rebi‘ de aynı açıklamayı yapmıştır.

Başka bir grup ise şöyle demiştir: “Ey Muhammed! De ki: Gerçek hidayet Allah’ın hidayetidir; ey Yahudiler, size verilen kitabın benzeri başkalarına da verilmiştir.” Bu söz burada sona ermektedir. Ardından gelen “yahut Rabbiniz katında size karşı delil getirmeleri” ifadesi ise tekrar Yahudilerin kendi aralarındaki sözlerine dönmektedir. Buna göre anlam şöyledir: “Kendi dininize uyanlardan başkasına inanmayın; sonra onlar Rabbiniz katında size karşı delil getirirler.” Yani Yahudiler birbirlerine: “Allah’ın kitabında size açıkladığı şeyleri Müslümanlara anlatmayın; sonra Rabbiniz katında bunlarla size karşı delil getirirler.” diyorlardı. Bu açıklama İbn Cüreyc’den nakledilmiştir.

Taberî bütün bu görüşler arasında en doğru olanın şu açıklama olduğunu söylemiştir: Ayetin akışına ve Arap dilinin üslubuna en uygun olan görüş, “De ki: Şüphesiz hidayet Allah’ın hidayetidir.” cümlesinin araya giren bağımsız bir ilahi bildirim olması; geri kalan sözlerin ise Yahudilerin birbirlerine söyledikleri sözlerin devamı kabul edilmesidir. Çünkü diğer görüşlerde, sözün akışı zorlanmakta ve anlam doğal bağlamından uzaklaştırılmaktadır.

Buna göre anlam şöyledir: Yahudiler kendi taraftarlarına, “Kendi dininize uyanlardan başkasını doğrulamayın; size verilenin benzerinin başkasına verilmesine de inanmayın.” diyorlardı. Bunun üzerine Allah onların sözlerini yalanlayarak Peygamberine şöyle buyurmuştur: “Ey Muhammed! Onlara de ki: Gerçek hidayet Allah’ın hidayetidir; fazilet de Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir.”

“De ki: Şüphesiz fazilet Allah’ın elindedir; onu dilediğine verir. Allah geniş lütuf sahibidir, hakkıyla bilendir.”

Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Ey Muhammed! Bu sözleri söyleyen Yahudilere de ki: “İmana muvaffak kılmak ve İslam’a hidayet etmek Allah’ın elindedir; sizin ve diğer bütün yaratılmışların değil. Allah bu fazileti kullarından dilediğine verir.” Bu ifade, onların: “Hiç kimseye size verilenin benzeri verilmez.” şeklindeki sözlerini yalanlamaktadır. Allah Peygamberine şöyle buyurmuştur: “Bu iş sizin elinizde değildir. Her şey Allah’ın elindedir. Fazilet de O’nundur ve onu dilediğine verir.”

“Allah geniş lütuf sahibidir, hakkıyla bilendir.” ifadesi ise şu anlama gelir: Allah, lütfunu dilediğine verecek kadar geniş ihsan sahibidir ve bu fazilete kimlerin layık olduğunu en iyi bilendir.

İbn Cüreyc ise: “Buradaki fazilet, İslam’dır.” demiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 72

Kitap ehlinden bir grup dedi ki: İnananlara indirilene günün başında iman edin, sonunda inkâr edin; belki dönerler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kalet taifetun min ehli l-kitabi (kitap ehlinden bir grup dedi ki) aminu bi-llezi unzile ala llezine amenu veche n-nehari (gündüzün başında iman edin) vekfuru ahirehu (sonunda inkâr edin) le‘allehum yerciun (belki dönerler)

Mukatil Tefsiri
“Kitap ehlinden bir topluluk dedi ki”; bunlar Yahudilerden Ka‘b b. Eşref ile Mâlik b. ed-Dayf idi. Yahudilerin alt tabakasına şöyle dediler: “İman edenlere indirilene iman edin”; yani Kur’an’ı tasdik edin. “Günün başında”; yani sabah namazında. “Sonunda inkâr edin”; yani akşam olunca onlara şöyle deyin: Tevrat’a baktık, oradaki sıfat Muhammed’in sıfatı değildir. İşte Allah Teâlâ’nın: “Sonunda inkâr edin” buyruğu budur; yani ikindi namazı vaktinde inkâr edin. Böylece onların dinini karıştırdılar; belki dinlerinden şüphe ederler diye. İşte Allah’ın: “Belki dönerler” buyruğu budur; yani kendi dinlerinden sizin dininize dönsünler diye.

Taberi Tefsiri
Müfessirler, kitap ehlinden olan bu topluluğun müminlere indirilen vahye günün başında iman edip sonunda inkâr etmeyi emretmelerinin anlamı hakkında farklı açıklamalar yapmışlardır. Bazıları şöyle demiştir: Onların maksadı, Peygamber’in peygamberliğini ve Allah katından getirdiklerini yalnızca görünüşte tasdik etmek, fakat bunu kalben benimsememek; günün sonunda ise bütün bunları inkâr edip reddetmekti. Katâde bu konuda şöyle demiştir: Onlardan bazıları birbirlerine, “Müslümanlara günün başında dinleri hakkında hoşnutluk gösterin, sonunda ise inkâr edin. Çünkü bu, onların size inanmasına daha uygundur. Böylece sizde hoşunuza gitmeyen bir şey gördüğünüzü sanırlar ve belki dinlerinden dönerler.” dediler. Ebu Malik de Yahudilerin kendi aralarında, “Günün başında onlarla birlikte iman edin, sonunda ise inkâr edin; belki sizinle beraber geri dönerler.” dediklerini rivayet etmiştir. Süddî ise Arabiye köylerinden on iki hahamın birbirlerine şöyle dediklerini aktarmıştır: “Sabahleyin Muhammed’in dinine girin ve ‘Muhammed hak ve doğrudur’ deyin. Günün sonunda ise inkâr edip şöyle söyleyin: ‘Biz âlimlerimize ve hahamlarımıza sorduk; onlar bize Muhammed’in yalancı olduğunu ve sizin bir şey üzerinde olmadığınızı söylediler. Bu yüzden kendi dinimize döndük; o bize sizin dininizden daha sevimlidir.’ Böylece Müslümanlar şüpheye düşer ve: ‘Bunlar sabah bizimleydiler, sonra neden vazgeçtiler?’ derler.” Bunun üzerine Allah onların gizledikleri hileyi Peygamberine haber verdi.

Başka müfessirler ise burada kastedilen “iman”ın, Müslümanlarla birlikte namaza katılmak olduğunu söylemişlerdir. Yani sabah namazında Müslümanlarla birlikte bulunup günün sonunda bunu terk etmeleriydi. Mücahid şöyle demiştir: Yahudiler Muhammed ile birlikte sabah namazını kıldılar, sonra günün sonunda inkâr ettiler. Bunu bir hile olarak yaptılar ki insanlar: “Demek ki bunlar Muhammed’de bir sapıklık gördüler de onu terk ettiler.” desinler. İbn Abbas da şöyle rivayet etmiştir: Yahudilerden bir grup birbirlerine, “Muhammed’in arkadaşlarıyla sabah karşılaştığınızda iman edin; günün sonunda ise kendi namazınızı kılın. Böylece Müslümanlar: ‘Bunlar kitap ehli, bizden daha bilgili kimseler.’ derler ve belki dinlerinden dönerler.” dediler. Ardından da: “Kendi dininize uyanlardan başkasına inanmayın.” diye eklediler.

Buna göre ayetin anlamı şöyledir: Kitap ehlinden bir grup —yani Tevrat okuyan Yahudiler— birbirlerine, “Müminlere indirilen şeye iman edin.” dediler. Burada kastedilen, Muhammed’in getirdiği hak din, onun şeriatı ve sünnetleridir. “Günün başında” ifadesiyle sabah vakti kastedilmiştir. Günün başlangıcına “yüz” denilmiştir; çünkü görülen ilk kısmı odur. Tıpkı elbisenin ön kısmına “yüzü” denmesi gibi. Katâde “Günün yüzü” ifadesini “günün başlangıcı” diye açıklamış, Rebi‘ de aynı görüşü aktarmıştır. Mücahid ise bunu, “Onlarla sabah namazını kılın, fakat günün sonunda onlarla namaz kılmayın; belki bu yolla onları kaydırırsınız.” şeklinde açıklamıştır.

“Sonunda inkâr edin” buyruğu ise, günün başında tasdik ettikleri dini günün sonunda inkâr etmeleri anlamına gelir. “Belki dönerler” ifadesiyle de Müslümanların kendi dinlerinden dönüp onların bulunduğu dine geri dönmeleri kastedilmiştir. Katâde bunu, “Belki dinlerini bırakıp sizin bulunduğunuz yola dönerler.” diye açıklamıştır. Rebi‘ de aynı görüşü aktarmıştır. İbn Abbas ise: “Belki dinlerinden geri dönerler.” demiştir. Süddî: “Belki şüpheye düşerler.” derken, Mücahid de: “Belki dinlerinden dönerler.” şeklinde açıklama yapmıştır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 71

Ey kitap ehli! Neden hakkı batılla karıştırıyor ve bildiğiniz halde gerçeği gizliyorsunuz?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya ehle l-kitabi lime تلbisune l-hakka bi-l-batıl (ey kitap ehli neden hakkı batılla karıştırıyorsunuz) ve tektumune l-hakka (ve gerçeği gizliyorsunuz) ve entum ta‘lemun (oysa biliyorsunuz)

Mukatil Tefsiri
“Ey kitap ehli! Neden hakkı bâtılla karıştırıyorsunuz?”; yani neden hakkı bâtıl ile karıştırıyorsunuz? “Ve bile bile hakkı gizliyorsunuz.” Bunun sebebi şuydu: Yahudiler, Muhammed’in işinin bir kısmını kabul ediyor, bir kısmını ise gizliyorlardı. “Siz bilirken”; yani Muhammed’in peygamber ve resul olduğunu bildiğiniz halde.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette Tevrat ve İncil ehline hitap ederek şöyle buyurmaktadır: Ey kitap ehli! Neden hakkı bâtılla karıştırıyorsunuz? Buradaki “hakkı bâtılla karıştırmak”, onların dilleriyle Muhammed’i ve onun Allah katından getirdiklerini doğruluyormuş gibi görünmeleri; fakat kalplerinde Yahudilik ve Hristiyanlık inancını taşımalarıdır.

İbn Abbas’tan şöyle rivayet edilmiştir: Abdullah b. Sayf, Adiyy b. Zeyd ve Haris b. Avf birbirlerine şöyle dediler: “Gelin, sabah Muhammed’e ve arkadaşlarına indirilene iman etmiş gibi görünüp akşam inkâr edelim. Böylece onların dinini karıştıralım; belki bizim yaptığımızı yaparlar da dinlerinden dönerler.” Bunun üzerine Allah şu ayetleri indirdi:

“Ey kitap ehli! Neden hakkı bâtılla karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?” devamında “Allah geniş ihsan sahibidir, hakkıyla bilendir.” buyruğuna kadar olan ayetler. (Âl-i İmrân 71-73)

Katâde şöyle demiştir: “Neden Yahudilik ve Hristiyanlığı İslam’la karıştırıyorsunuz? Halbuki Allah’ın kabul ettiği tek dinin İslam olduğunu biliyorsunuz.” (Âl-i İmrân 71)

Rebi‘ de aynı şekilde şöyle açıklamıştır: “Allah, kullardan İslam dışında hiçbir dini kabul etmez.” (Âl-i İmrân 71)

İbn Cüreyc ise ayeti şöyle açıklamıştır: “Burada kastedilen, İslam’ı Yahudilik ve Hristiyanlıkla karıştırmalarıdır.” (Âl-i İmrân 71)

İbn Zeyd ise şöyle demiştir: “Hak, Allah’ın Musa’ya indirdiği Tevrat’tır. Bâtıl ise onların kendi elleriyle yazdıkları şeylerdir.” (Âl-i İmrân 71)

Ardından Allah şöyle buyurmuştur:

“Ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz.”

Yüce Allah’ın burada kastettiği gerçek, onların kitaplarında bulunan Muhammed’in sıfatı, peygamberliği ve gönderilişi hakkındaki bilgilerdir.

Katâde şöyle demiştir: “Onlar Muhammed’in durumunu gizlediler. Halbuki onu Tevrat ve İncil’de yazılı buluyorlardı; o insanlara iyiliği emrediyor, kötülükten sakındırıyordu.” (Âl-i İmrân 71)

Rebi‘ de şöyle demiştir: “Onlar Muhammed’in vasfını gizliyorlardı. Halbuki onu Tevrat ve İncil’de yazılı buluyorlardı.” (Âl-i İmrân 71)

İbn Cüreyc ise şöyle açıklamıştır: “Gizledikleri hak, İslam dini ve Muhammed’in peygamberliğidir. Çünkü onlar Muhammed’in Allah’ın resulü olduğunu ve gerçek dinin İslam olduğunu biliyorlardı.” (Âl-i İmrân 71)

Allah’ın: “Siz bunu bildiğiniz halde” buyruğunun anlamı şudur: Siz gizlediğiniz şeyin hak olduğunu ve Allah katından geldiğini biliyorsunuz.

Bu ayet, kitap ehlinin Muhammed’in peygamberliğini bile bile inkâr ettiklerini, kitaplarında buldukları gerçeği kasıtlı olarak gizlediklerini haber vermektedir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 70

Ey kitap ehli! Siz şahitlik edip dururken Allah’ın ayetlerini neden inkâr ediyorsunuz?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya ehle l-kitabi lime tekfurune bi-ayati llah (ey kitap ehli neden Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorsunuz) ve entum teşhedun (oysa siz biliyorsunuz)

Mukatil Tefsiri
Şu ayet nazil oldu: “Ey kitap ehli! Siz şahitlik edip dururken neden Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorsunuz?”; yani Kur’an’ı neden inkâr ediyorsunuz? “Siz şahitlik edip dururken”; yani Muhammed’in Allah’ın resulü olduğuna ve onun sıfatının Tevrat’ta bulunduğuna şahitlik ettiğiniz halde.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette Yahudi ve Hristiyanlara hitap ederek şöyle buyurmaktadır: Ey kitap ehli! Neden Allah’ın ayetlerini inkâr ediyor, neden onları bile bile reddediyorsunuz? Burada Allah’ın ayetleriyle kastedilen, Allah’ın kitaplarında ve peygamberlerinin diliyle bildirdiği deliller, işaretler ve hükümlerdir.

Onlar, kendi kitaplarında Muhammed’in peygamberliğine dair açık nitelikleri buldukları halde onu inkâr ediyorlardı. Allah’ın: “Siz şahitlik edip dururken” buyruğunun anlamı da budur. Yani siz, onun Allah tarafından gönderilmiş hak bir peygamber olduğunu kitaplarınızda görmekte, bunun doğruluğunu bilmekte ve kitaplarınızın Allah katından geldiğine şahitlik etmekteyken neden onu inkâr ediyorsunuz?

Bu ayet, Allah tarafından kitap ehline yöneltilmiş bir kınama ve azarlamadır. Çünkü onlar, Muhammed’in peygamberliğini kendi kitaplarında buluyor, Tevrat ve İncil’in hak olduğuna inanıyor, fakat buna rağmen onu reddediyorlardı.

Katâde şöyle demiştir: “Siz, Muhammed’in sıfatının kitabınızda bulunduğuna şahitlik ediyorsunuz. Sonra da onu inkâr ediyor, ona iman etmiyorsunuz. Halbuki onu Tevrat ve İncil’de yazılı olarak buluyorsunuz; o ümmi peygamberdir, Allah’a ve O’nun kelimelerine iman eder.”

Rebi‘ de aynı şekilde şöyle demiştir: “Siz Muhammed’in vasfını kitabınızda buluyor, sonra onu inkâr ediyor ve ona iman etmiyorsunuz. Halbuki onu Tevrat ve İncil’de yazılı olarak görmektesiniz.”

Süddî ise şöyle açıklamıştır: “Allah’ın ayetleri Muhammed’dir. ‘Şahitlik ediyorsunuz’ buyruğunun anlamı ise onların, Muhammed’in hak peygamber olduğunu ve kendi kitaplarında yazılı bulunduğunu bilmeleridir.”

İbn Cüreyc de ayeti şöyle açıklamıştır: “Siz biliyorsunuz ki Allah katında tek din İslam’dır ve Allah’ın bundan başka bir dini yoktur.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 69

Kitap ehlinden bir grup sizi saptırmayı istedi. Oysa onlar ancak kendilerini saptırırlar ve farkında değillerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Veddet taifetun min ehli l-kitabi lev yudillunekum (kitap ehlinden bir grup sizi saptırmak ister) ve ma yudillune illa enfusehum (ama sadece kendilerini saptırırlar) ve ma yeş‘urun (farkında değiller)

Mukatil Tefsiri
“Kitap ehlinden bir topluluk sizi saptırmayı arzu etti”; yani sizi İslâm dininden döndürmek istediler. “Oysa onlar yalnızca kendilerini saptırırlar”; yani yalnızca kendilerini dinden döndürürler. “Fakat farkında olmazlar”; yani aslında kendi nefislerini helâke sürüklediklerini anlamazlar.

Bu ayet Ammâr b. Yâsir ile Huzeyfe b. Yemân hakkında nazil oldu. Yahudiler onlarla tartışmış ve onları kendi dinlerine çağırmışlardı. Şöyle demişlerdi: “Bizim dinimiz sizin dininizden daha hayırlıdır; biz sizden daha doğru yol üzerindeyiz.” Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: “Kitap ehlinden bir topluluk sizi saptırmayı arzu etti…” ayetin sonuna kadar.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın: “İster ki” buyruğunun anlamı “temenni etti, arzuladı” demektir. “Kitap ehlinden bir topluluk” ifadesiyle ise Tevrat ehli Yahudiler ve İncil ehli Hristiyanlar kastedilmektedir. Onlar, müminleri İslam’dan çevirmeyi, onları içinde bulundukları hidayetten çıkarıp kendi küfürlerine döndürmeyi arzuluyorlardı. Böylece onları helake sürüklemek istiyorlardı.

Buradaki “saptırmak” anlamındaki ifade, “helake sürüklemek” manasındadır. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur:

“Toprakta kaybolup gittikten sonra mı yeniden yaratılacağız?” (Secde 10)

Yani: “Helak olduktan sonra mı?” demektir.

Ahtal da Cerîr’i hicvederken şöyle demiştir:

“Sen, bulanık ve köpüklü bir dalganın içindeki çer çöp gibiydin; sel seni sürükledi de helak olup gittin.”

Buradaki “dalâl” kelimesi “helak olmak” anlamındadır.

Nâbiğa ez-Zübyânî de şöyle demiştir:

“Onu açık bir göz önünde helak ettiler.”

Yani “öldürdüler, yok ettiler” demektir.

Allah’ın: “Oysa onlar kendilerinden başkasını saptırmazlar” buyruğunun anlamı şudur: Müminleri dinlerinden çevirmeye çalışmalarıyla gerçekte kendilerinden başkasını helake sürüklemezler. Burada “kendileri” ifadesiyle onların taraftarları ve kendi dinlerinden olan kimseler kastedilmektedir. Çünkü onlar bu davranışlarıyla Allah’ın gazabını ve lanetini hak etmiş, böylece hem kendilerini hem de peşlerinden gidenleri helake sürüklemişlerdir.

Bunun sebebi, Allah’a küfretmeleri, kitaplarında Muhammed’e iman edip onu tasdik etmeleri yönünde alınmış olan ahdi bozmaları ve onun peygamberliğini inkâr etmeleridir.

Ardından Yüce Allah, onların müminleri saptırma çabalarının aslında kendi aleyhlerine olduğunu bilmediklerini haber vererek şöyle buyurmuştur:

“Fakat farkında olmazlar.”

Yani onlar, müminleri saptırmaya çalışırken gerçekte yalnızca kendilerini helake sürüklediklerini bilmezler. “Şuurunda olmazlar” ifadesi de “bilmezler, fark etmezler” anlamındadır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 68

Şüphesiz İbrahim’e en yakın olanlar, ona uyanlar, bu peygamber ve iman edenlerdir. Allah müminlerin dostudur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne evle n-nasi bi-ibrahime (İbrahim’e en yakın olanlar) le-llezine ttebe‘uhu (ona uyanlardır) ve haza n-nebiyyu (ve bu peygamber) vellezine amenu (ve iman edenlerdir) vallahu veliyyu l-mu’minin (Allah müminlerin dostudur)

Mukatil Tefsiri
Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Şüphesiz insanların İbrahim’e en yakın olanları”; onların, İbrahim’in kendi dinleri üzere olduğunu söylemeleri sebebiyle buyurdu ki: “Ona uyanlardır”; yani onun dini üzere gidenler ve ona uyup örnek alanlardır. “Bu peygamber ve iman edenlerdir”; yani Muhammed’e onun dini üzere uyan kimselerdir. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Allah müminlerin velisidir”; yani her iki peygamberin dini üzere onlara uyan müminlerin velisidir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette şöyle buyurmaktadır: İnsanlar arasında İbrahim’e en layık, ona en yakın, onun dostluğuna ve yardımına en hak sahibi olanlar; onun yolunu izleyen, yöntemine uyan kimselerdir. Bunlar Allah’ı birleyen, dini yalnızca O’na has kılan, onun sünnetini sürdüren, şeriatini uygulayan, hanif ve Müslüman olan, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayan kimselerdir.

Allah’ın: “Bu peygamber” buyruğuyla kastettiği kişi Muhammed’dir. “İman edenler” buyruğuyla da Muhammed’i ve onun Allah katından getirdiği vahyi tasdik eden müminler kastedilmektedir.

“Allah müminlerin velisidir.” buyruğunun anlamı ise şudur: Allah, Muhammed’e iman eden, onun peygamberliğini ve Allah katından getirdiği hükümleri doğrulayan müminlerin yardımcısı ve destekçisidir. Onları, kendilerine karşı çıkan din mensuplarına karşı üstün kılar.

Katâde şöyle demiştir: “İbrahim’e en yakın olanlar, onun dini, sünneti, yolu ve fıtratı üzere olan kimselerdir. ‘Bu peygamber’ Muhammed’dir. ‘Onunla beraber iman edenler’ ise Allah’ın peygamberini doğrulayıp ona uyan müminlerdir. İşte Muhammed ve onunla birlikte olan müminler, insanların İbrahim’e en yakın olanlarıdır.”

Rebi‘ de aynı şekilde şöyle demiştir: “İbrahim’e en yakın olanlar, onun yolunu izleyen müminlerdir.”

Abdullah b. Mesud’dan rivayet edildiğine göre Resulullah şöyle buyurmuştur:

“Her peygamberin peygamberler arasında dostları vardır. Benim onların içindeki dostum ise babam ve Rabbimin dostu olan İbrahim’dir.”

Ardından şu ayeti okudu:

“İbrahim’e insanların en yakın olanları, ona uyanlar, bu peygamber ve iman edenlerdir. Allah müminlerin velisidir.”

İbn Abbas ise şöyle demiştir: “Allah’ın: ‘İbrahim’e insanların en yakın olanları, ona uyanlardır’ buyruğundaki kimseler müminlerdir.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 67

İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyan; fakat o hanif bir Müslümandı ve müşriklerden değildi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ma kane ibrahimu yahudiyyen ve la nasraniyyen (İbrahim ne Yahudi ne Hristiyandı) velakin kane hanifen muslimen (o dosdoğru bir teslim olmuştu) ve ma kane mine l-muşrikin (müşriklerden değildi)

Mukatil Tefsiri
“İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyan”; “fakat hanîf idi”; yani hac yapan kimseydi. “Müslümandı”; yani ihlâslıydı. “Müşriklerden değildi”; yani Yahudilerden de Hristiyanlardan da değildi.

Taberi Tefsiri
Bu, Yüce Allah’ın, İbrahim ve onun dini hakkında tartışan Yahudi ve Hristiyanların iddialarını yalanlamasıdır. Onlar, İbrahim’in kendi dinleri üzere olduğunu iddia etmişlerdi. Allah onları bu iddialarında temize çıkarmış, aksine onların İbrahim’in dinine muhalif olduklarını bildirmiştir. Ayrıca Yüce Allah, İslam ehli için ve Muhammed’in ümmeti için hükmetmiştir ki, İbrahim’in dini üzere olanlar yalnızca onlardır; onun yolu ve şeriati üzerinde bulunanlar diğer din mensupları değil, sadece onlardır.

Yüce Allah şöyle buyurur:
“İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyan; fakat o hanif bir Müslümandı ve müşriklerden değildi.”

Yani o, putlara ve heykellere tapanlardan, yahut yaratıcıyı bırakıp yaratılmışlara ibadet edenlerden değildi. Aksine “hanif” idi; yani Allah’ın emrine uyan, O’na itaat eden, hidayet yolunda dosdoğru olan kimseydi. “Müslüman” idi; yani kalbiyle Allah’a boyun eğen, organlarıyla O’na teslim olan, üzerine farz kılınan hükümlere razı olan ve onları kabul eden kimseydi.

Hanif kelimesinin anlamı hakkında tefsir ehlinin ihtilafını daha önce açıklamış ve doğruya en yakın görüşü ortaya koymuştuk; burada tekrar etmeye gerek yoktur.

Bu konuda tefsir ehli de bizim söylediğimize benzer açıklamalar yapmıştır. Bunlardan bazı rivayetler şunlardır:

İshak b. Şâhin el-Vâsıtî → Hâlid b. Abdullah → Dâvûd → Âmir rivayet etti:
Yahudiler “İbrahim bizim dinimiz üzeredir” dediler; Hristiyanlar da “O bizim dinimiz üzeredir” dediler. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi:
“İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyan…”
Böylece Allah onları yalanladı ve delillerini geçersiz kıldı; özellikle de İbrahim’in Yahudi olarak öldüğünü iddia eden Yahudileri.

Müsennâ → İshak → İbn Ebî Cafer → babası → Rebî‘ de aynı şekilde rivayet etmiştir.

Yunus b. Abdülâ‘lâ → İbn Vehb → Yakub b. Abdurrahman ez-Zührî → Musa b. Ukbe → Sâlim b. Abdullah (onun babasından rivayet ettiğini zannediyorum) rivayet etti:
Zeyd b. Amr b. Nüfeyl Şam’a giderek hak dini aradı ve onun peşine düştü. Bir Yahudi âlimle karşılaştı ve ona dini hakkında sordu: “Belki sizin dininize girerim, bana dininizi anlat.” Yahudi ona dedi ki: “Bizim dinimize girmen için Allah’ın gazabından pay alman gerekir.” Zeyd dedi ki: “Ben zaten Allah’ın gazabından kaçıyorum; ondan hiçbir şey yüklenemem ve buna gücüm yetmez. Beni bundan uzak bir dine yönlendirebilir misin?” Yahudi dedi ki: “Bildiğim tek şey hanif olmaktır.” Zeyd sordu: “Hanif nedir?” O da dedi ki: “İbrahim’in dini; o ne Yahudi idi ne de Hristiyan idi, yalnızca Allah’a ibadet ederdi.”

Zeyd oradan ayrıldı ve bir Hristiyan âlimle karşılaştı. Ona da aynı soruyu sordu: “Belki sizin dininize girerim, bana dininizi anlat.” Hristiyan ona dedi ki: “Bizim dinimize girmen için Allah’ın lanetinden pay alman gerekir.” Zeyd dedi ki: “Ben Allah’ın lanetinden hiçbir şey yüklenemem, buna gücüm yetmez. Beni bundan uzak bir dine yönlendirebilir misin?” Hristiyan da Yahudi’nin dediğine benzer şekilde şöyle dedi: “Bildiğim tek şey hanif olmaktır.”

Bunun üzerine Zeyd onların söylediklerinden ve İbrahim hakkında ittifak ettikleri husustan razı oldu. Sonra ellerini kaldırarak şöyle dedi:
“Allah’ım! Seni şahit tutuyorum ki ben İbrahim’in dini üzerindeyim.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 66

İşte sizler, hakkında bilginiz olan şeyde tartıştınız; ya bilginiz olmayan şeyde niçin tartışıyorsunuz? Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ha entum haulai hacactum fima lekum bihi ilm (işte siz bildiğiniz konuda tartıştınız) fe-lime tuhaccune fima leyse lekum bihi ilm (bilmediğiniz konuda neden tartışıyorsunuz) vallahu ya‘lemu ve entum la ta‘lemun (Allah bilir siz bilmezsiniz)

Mukatil Tefsiri
“İşte siz böylesiniz; hakkında bilginiz olan şeyde tartıştınız”; yani Tevrat ve İncil’de bulunan şeyler hakkında çekiştiniz. “Peki hakkında bilginiz olmayan şeyde neden tartışıyorsunuz?”; yani Tevrat ve İncil’de bulunmayan şey hakkında neden tartışıyorsunuz? “Allah bilir”; İbrahim’in Yahudi veya Hristiyan olmadığını bilir. “Siz bilmezsiniz”; yani onun Yahudi veya Hristiyan olmadığını bilmezsiniz.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette şöyle buyurmaktadır: Sizler, kitaplarınızda bulunan, peygamberlerinizin size Allah katından getirdiği ve doğruluğunu bildiğiniz din meseleleri hakkında tartışıp çekişen kimselersiniz. Elinizde bilgi bulunan konularda bile ihtilafa düşüyorsunuz. Öyleyse neden hakkında hiçbir bilginiz olmayan konularda da tartışıyorsunuz?

Burada kastedilen, onların İbrahim’in dini ve durumu hakkında bilgisizce tartışmalarıdır. Çünkü onlar İbrahim’in durumunu ne kitaplarında bulmuşlardı, ne peygamberlerinden duymuşlardı ne de bizzat görüp öğrenmişlerdi. Buna rağmen onun Yahudi veya Hristiyan olduğunu iddia ediyorlardı. (Âl-i İmrân 66)

Süddî şöyle demiştir: “Allah’ın: ‘Hakkında bilginiz olan şeylerde tartıştınız’ buyruğuyla kastettiği, onların haramlar ve kendilerine emredilen hükümler hakkındaki bilgileri; ‘Hakkında bilginiz olmayan şeylerde neden tartışıyorsunuz?’ buyruğuyla kastettiği ise İbrahim’in durumudur.” (Âl-i İmrân 66)

Katâde ise şöyle açıklamıştır: “Ayetin anlamı şudur: Siz gördüğünüz, şahit olduğunuz ve bildiğiniz konularda tartıştınız; peki görmediğiniz, şahit olmadığınız ve bilmediğiniz konularda neden tartışıyorsunuz?” (Âl-i İmrân 66)

Ardından Allah şöyle buyurmuştur:

“Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.” (Âl-i İmrân 66)

Bunun anlamı şudur: Allah, sizin bilmediğiniz gaybı bilir. İbrahim’in durumu ve sizin hakkında tartıştığınız diğer meselelerin hakikatini de bilir. Çünkü göklerde ve yerde hiçbir şey O’ndan gizli kalmaz. Oysa siz ancak gördüğünüz, şahit olduğunuz veya haber yoluyla öğrendiğiniz şeyleri bilebilirsiniz. Bunun dışında kalan gaybı bilemezsiniz. (Âl-i İmrân 66)

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 65

Ey kitap ehli! İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz? Oysa Tevrat da İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. Aklınızı kullanmıyor musunuz?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya ehle l-kitabi lime tuhaccune fi ibrahim (ey kitap ehli İbrahim hakkında neden tartışıyorsunuz) ve ma unzileti t-tevratu vel-incilu illa min ba‘dih (Tevrat ve İncil ondan sonra indirildi) e-fe-la ta‘kılun (akletmez misiniz)

Mukatil Tefsiri
“Ey kitap ehli! İbrahim hakkında neden tartışıyorsunuz?”; yani neden İbrahim hakkında çekişiyorsunuz? Bunun sebebi şuydu: Yahudi önderlerinden Ka‘b b. Eşref, Ebû Yâsir, Ebû’l-Hakîk ve Zeyd b. et-Tâbûh ile Necran Hristiyanları şöyle diyorlardı: “İbrahim bize daha yakındır. Peygamberler bizdendir ve bizim dinimiz üzerindeydiler. Senin istediğin sadece bizim seni rab edinmemizdir; Hristiyanların Îsâ’yı rab edindikleri gibi.”

Hristiyanlar da şöyle dediler: “Senin bu çağrınla istediğin şey, Yahudilerin Üzeyr’i rab edindikleri gibi bizim de seni rab edinmemizdir.” Bunun üzerine Nebî şöyle dedi: “Bundan Allah’a sığınırım. Ben sizi yalnızca Allah’a ibadet etmeye ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaya çağırıyorum.”

Bunun üzerine Allah Teâlâ şu ayeti indirdi: “Ey kitap ehli! İbrahim hakkında neden tartışıyorsunuz?”; yani onun sizin dininiz üzere olduğunu iddia ederek neden çekişiyorsunuz? “Tevrat ve İncil ancak ondan sonra indirildi”; yani İbrahim’in ölümünden sonra indirildi. “Hâlâ akletmeyecek misiniz?”

Taberi Tefsiri
Ebû Cafer et-Taberî şöyle demektedir: Yüce Allah’ın: “Ey kitap ehli!” buyruğuyla kastettiği kimseler, Tevrat ve İncil ehlidir. Allah’ın: “İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz?” buyruğunun anlamı ise şudur: Ey Tevrat ve İncil ehli! Allah’ın dostu olan İbrahim hakkında neden birbirinizle çekişiyor, neden onun dini konusunda tartışıyorsunuz?

Onların İbrahim hakkındaki tartışmaları, her grubun İbrahim’in kendi dinlerinden olduğunu iddia etmesiydi. Yahudiler onun Yahudi olduğunu, Hristiyanlar ise Hristiyan olduğunu söylüyorlardı. Yüce Allah onların bu iddialarını yanlışlayıp çelişkilerini ortaya koyarak şöyle buyurdu: Siz nasıl olur da İbrahim’in sizin dininiz üzere olduğunu iddia edersiniz? Halbuki sizin dininiz ya Yahudilik ya da Hristiyanlıktır. Yahudiler dinlerinin Tevrat’a bağlılık ve onun hükümleriyle amel etmek olduğunu söylerler. Hristiyanlar da dinlerinin İncil’e bağlılık olduğunu söylerler. Oysa Tevrat ve İncil, İbrahim’in ölümünden çok sonra indirilmiştir. Böyleyken İbrahim nasıl sizin dininizden olabilir? Bu durumda onun hakkında tartışmanızın ve onu kendi dininize nispet etmenizin ne anlamı vardır?

İbn Abbas’tan şu rivayet edilmiştir: “Necran Hristiyanları ile Yahudi hahamları Resulullah’ın yanında toplandılar ve İbrahim hakkında tartıştılar. Yahudiler: ‘İbrahim ancak Yahudiydi’ dediler. Hristiyanlar ise: ‘İbrahim ancak Hristiyandı’ dediler. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: ‘Ey kitap ehli! İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz? Tevrat da İncil de ancak ondan sonra indirildi. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?’ Allah onlara Tevrat ve İncil’in İbrahim’den sonra indirildiğini, dolayısıyla Yahudilik ve Hristiyanlığın da ondan sonra ortaya çıktığını bildirdi.” (Âl-i İmrân 65)

Katâde de şöyle demiştir: “Allah onların İbrahim hakkında tartışmalarını reddetti. Çünkü onlar İbrahim’in Yahudi veya Hristiyan olduğunu iddia ediyorlardı. Oysa Yahudilik Tevrat’tan sonra, Hristiyanlık da İncil’den sonra ortaya çıkmıştır.” (Âl-i İmrân 65)

Başka bazı âlimler ise ayetin özellikle Yahudilerin İbrahim’i kendilerine nispet etmeleri hakkında indiğini söylemişlerdir. Katâde şöyle rivayet etmiştir: “Resulullah Medine Yahudilerini ortak söze çağırmıştı. Onlar İbrahim hakkında tartışıyor ve onun Yahudi olarak öldüğünü iddia ediyorlardı. Bunun üzerine Allah onların bu iddiasını yalanladı ve İbrahim’in onlardan olmadığını bildirdi.” (Âl-i İmrân 64-65)

Mücahid ise şöyle demiştir: “Yahudiler ve Hristiyanlar İbrahim’in kendilerinden olduğunu iddia edince Allah onu onların iddialarından uzak tuttu ve onu hanif olan müminlere kattı.” (Âl-i İmrân 65)

Allah’ın: “Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?” buyruğunun anlamı ise şudur: Siz, Yahudilik ve Hristiyanlığın İbrahim’den sonra ortaya çıktığını bildiğiniz halde, nasıl olur da onun Yahudi veya Hristiyan olduğunu iddia edersiniz? Hiç düşünmüyor, hiç gerçeği kavramıyor musunuz?

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 64

De ki: Ey kitap ehli! Gelin, bizimle sizin aranızda ortak olan bir söze: Allah’tan başkasına ibadet etmemeye, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaya ve Allah’ı bırakıp birbirimizi rabler edinmemeye. Eğer yüz çevirirlerse deyin ki: Şahit olun, biz Müslümanlarız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul ya ehle l-kitabi (de ki ey kitap ehli) te‘alev ila kelimetin sewa’in beynena ve beynekum (aramızda ortak bir söze gelin) ella na‘bude illa llah (Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim) ve la nuşrike bihi şey’en (ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım) ve la yettehize ba‘duna ba‘dan erbaben min duni llah (birbirimizi Allah’tan başka rabler edinmeyelim) fe-in tevellev (yüz çevirirlerse) fe-kulu şhedu bi-enne-na muslimun (deyin ki şahit olun biz teslim olanlarız)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “De ki”; ey Muhammed, onlara de ki: “Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak olan bir söze gelin”; yani adalet sözüne. Bu söz ihlâstır. “Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım”; yaratıklarından hiçbir şeyi O’na ortak kılmayalım. “Ve Allah’ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim”; çünkü onlar Îsâ’yı rab edindiler. “Eğer yüz çevirirlerse”; yani tevhidi kabul etmezlerse, “deyin ki: Şahit olun, biz Müslümanlarız”; yani tevhidde ihlâslıyız.

Bunun üzerine Âkıb dedi ki: “Onunla lânetleşmekten bize bir fayda gelmez. Vallahi eğer o yalancıysa, lânetleşmek ona bir zarar vermez; eğer doğru söylüyorsa, üzerinden bir yıl geçmeden Allah yalancıları helâk eder.”

Sonra dediler ki: “Ey Muhammed! Seninle şu şart üzere anlaşalım: Bize savaş açmayasın, bizi korkutmayasın ve bizi dinimizden döndürmeyesin. Buna karşılık sana Safer ayında bin elbise, Receb ayında bin elbise ve otuz adet zırh verelim.” Nebî onlarla bu şart üzere anlaşma yaptı ve şöyle buyurdu: “Muhammed’in nefsi elinde olan Allah’a yemin olsun ki, eğer benimle lânetleşselerdi, yıl dolmadan içlerinden bir kişi bile sağ kalmazdı; Allah yalancıları helâk ederdi.”

Ömer dedi ki: “Eğer onlarla lânetleşseydin, kimin elinden tutardın?” Nebî şöyle buyurdu: “Ali’nin, Fâtıma’nın, Hasan’ın, Hüseyin’in, Hafsa’nın ve Âişe’nin elinden tutardım.”

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette peygamberi Muhammed’e, Tevrat ve İncil ehli olan kitap ehline seslenmesini emretmektedir. Allah’ın: “Ey kitap ehli! Gelin” buyruğunun anlamı: Ey Muhammed! Yahudi ve Hristiyanlara de ki: Yaklaşın, yönelin ve bizimle sizin aranızda ortak ve adil olan bir söze gelin.

Burada geçen “kelime-i sevâ”, adalet ve doğruluk üzere ortak olan söz anlamındadır. Bu ortak söz ise Allah’ı birlemek, yalnızca O’na kulluk etmek ve O’ndan başkasına ibadet etmemektir. Allah’ın: “Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim” buyruğu bunun açıklamasıdır. Yani yalnızca Allah’a ibadet edelim, O’ndan başka bütün mabudlardan uzak duralım ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım.

Allah’ın: “Kimimiz kimimizi Allah’tan başka rabler edinmesin” buyruğu ise insanların birbirlerine Allah’a isyan konusunda itaat etmelerini yasaklamaktadır. Bunun anlamı, insanların birbirlerini Allah’ın yerine koyup haramı helal, helali haram yapma konusunda körü körüne izlememeleridir. Ayrıca bazılarına göre bu ifade, insanların birbirlerine secde etmelerini ve onları rab edinmelerini de kapsamaktadır.

Katâde şöyle demiştir: “Resulullah Medine Yahudilerini ortak söze çağırdı. Bunlar İbrahim hakkında tartışan kimselerdi.” Rebî‘ de: “Resulullah Yahudileri ortak kelimeye çağırdı” demiştir. İbn Cüreyc ise şöyle rivayet etmiştir: “Resulullah Medine Yahudilerini Allah’ın: ‘Ey kitap ehli! Gelin bizimle sizin aranızda ortak olan bir söze’ buyruğuna çağırdı; onlar kabul etmeyince kendileriyle savaştı.” (Âl-i İmrân 64)

Başka âlimler ise ayetin Necran Hristiyan heyeti hakkında indiğini söylemişlerdir. Muhammed b. Cafer b. Zübeyr şöyle demiştir: “Bu ayetle Resulullah Necran heyetini adalete ve ortak hakka çağırdı, böylece onların bahanesini ortadan kaldırdı.” Süddî de: “Resulullah Necran Hristiyan heyetini bu ayete çağırdı” demiştir. İbn Zeyd ise şöyle açıklamıştır: “Allah önce onlara Îsâ hakkındaki gerçek kıssayı bildirdi; onlar kabul etmeyince daha kolay olan bir şeye çağrıldılar: ‘Ey kitap ehli! Gelin bizimle sizin aranızda ortak olan bir söze.’ Fakat bunu da kabul etmediler.” (Âl-i İmrân 62-64)

Taberî, ayetin yalnızca Yahudilere veya yalnızca Hristiyanlara değil, bütün kitap ehline yönelik olduğunu söylemiştir. Çünkü Allah “Ey kitap ehli” buyurmuş, bunu belirli bir toplulukla sınırlandırmamıştır. Dolayısıyla Tevrat ehli de İncil ehli de bu hitabın kapsamına girmektedir. Çünkü Allah’ı birlemek ve ibadeti yalnızca O’na tahsis etmek, Allah’ın bütün kulları üzerine farzdır.

“Teâlev” kelimesinin anlamı da açıklanmıştır. Bunun anlamı: “Yaklaşın, yönelin, gelin” demektir. Kelime yükseklik anlamındaki “ulüvv” kökünden gelir. Araplar “bana yaklaş” anlamında “teâle” derler.

“Kelime-i sevâ” ifadesi hakkında dil âlimleri farklı açıklamalar yapmışlardır. Basralı bazı dilciler, “sevâ” kelimesinin “adil ve eşit” anlamında olduğunu söylemişlerdir. Kûfeli dilciler ise bunun “eşitlik ve doğruluk” anlamındaki mastar olduğunu belirtmişlerdir. İbn Mesud’un bu ifadeyi: “Bizimle sizin aranızda adaletli bir söze gelin” şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir.

Katâde, “kelime-i sevâ”yı “bizimle sizin aranızda adaletli olan söz” diye açıklamış, ardından bunun: “Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim” anlamına geldiğini söylemiştir. Rebî‘ de aynı açıklamayı yapmıştır. Ebü’l-Âliye ise “kelime-i sevâ”nın “Lâ ilâhe illallah” olduğunu söylemiştir. (Âl-i İmrân 64)

Allah’ın: “Kimimiz kimimizi rabler edinmesin” buyruğu hakkında İbn Cüreyc şöyle demiştir: “Birbirimize Allah’a isyan konusunda itaat etmeyelim.” İnsanların liderlerine ve din adamlarına Allah’a aykırı işlerde uyması da bu rab edinmenin kapsamındadır. Bu durum, Allah’ın: “Onlar hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka rabler edindiler” buyruğunda da açıklanmıştır. (Tevbe 31)

İkrime ise bu ifadeyi: “Birbirlerine secde etmeleri” şeklinde açıklamıştır.

Allah’ın: “Eğer yüz çevirirlerse deyin ki: Şahit olun, biz Müslümanlarız” buyruğunun anlamı ise şudur: Eğer kitap ehli sizin onları çağırdığınız tevhidden ve yalnızca Allah’a kulluktan yüz çevirirse, siz de onlara: Biz Allah’a teslim olmuş, yalnızca O’na boyun eğmiş kimseleriz, diye açıkça bildirin. Buradaki “Müslümanlar” ifadesi, Allah’a teslim olan ve O’na boyun eğen kimseler anlamındadır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 63

Eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah bozguncuları bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-in tevellev (eğer yüz çevirirlerse) fe-innallaha alimun bi-l-mufsidin (Allah bozguncuları bilir)

Mukatil Tefsiri
“Eğer yüz çevirirlerse”; yani lânetleşmeden başka bir şeyi kabul etmezlerse. “Şüphesiz Allah bozguncuları bilendir”; yani yeryüzünde günahlarla fesat çıkaranları bilendir.

Taberi Tefsiri
Bu ayetin anlamı şöyledir: Eğer seninle Îsâ hakkında tartışan Necran Hristiyanları ve diğer inkârcılar, sana Rabbinden gelen gerçeği kabul etmekten yüz çevirirlerse; Allah’ın birliğini ve Îsâ’nın Allah’ın kulu ile resulü olduğunu kabul etmeyip inkârda diretirlerse, Allah onların yaptıklarını çok iyi bilmektedir.

Buradaki “bozguncular”, Allah’a isyan eden, O’nun dinine karşı çıkan ve yeryüzünde Allah’ın yasakladığı işleri yapan kimselerdir. Allah onların amellerini eksiksiz biçimde bilmekte, yaptıklarını kaydetmekte ve sonunda hak ettikleri karşılığı vermek üzere saklamaktadır. Onlar hakikati öğrendikleri halde onu gizlemiş, insanları Allah’ın yolundan çevirmeye çalışmış ve yeryüzünde bozgunculuk yapmışlardır.

Muhammed b. Cafer b. Zübeyr şöyle demiştir: “Îsâ hakkında sana getirilen haber gerçeğin kendisidir.” İbn Cüreyc de: “Îsâ hakkında söylenen bu söz gerçek kıssadır” demiştir. İbn Zeyd ise şöyle açıklamıştır: “Îsâ hakkında doğru olan budur. O, Allah’ın kelimesi, Allah’tan bir ruh, Allah’ın kulu ve resulüdür.” İbn Abbas da: “Îsâ hakkında söylediğimiz bu söz gerçeğin kendisidir” demiştir.

Allah Teâlâ, peygamberi Muhammed ile Necran heyeti arasındaki hükmü kesin biçimde ortaya koyduktan sonra, onlar yine de yüz çevirir ve tartışmayı sürdürürlerse, Allah’ın onların bozgunculuklarını bildiğini haber vermiştir. Çünkü onlar hakikati öğrendikleri halde inkâr etmiş, Allah’ın kullarını doğru yoldan çevirmeye çalışmışlardır. Böylece ayet, inkârcılar için ağır bir tehdit ve müminler için bir güvence olmuştur.

Daha sonra Allah, peygamberine onları mübâheleye çağırmasını emretmiştir. Resulullah da Necran heyetini buna davet etmiştir. Rivayet edildiğine göre heyet kendi aralarında toplanıp durumu değerlendirmiş ve şöyle demişlerdir: “Eğer Muhammed gerçekten peygamberse ve bize beddua ederse tamamen helâk oluruz.” Bunun üzerine mübâheleden vazgeçmişlerdir. (Âl-i İmrân 61)

Şa‘bî’nin rivayetinde, Resulullah ertesi gün Hasan’ı kucağına almış, Hüseyin’in elinden tutmuş, Fâtıma da arkasında yürür halde çıkmıştır. Bazı rivayetlerde Ali’nin de yanında olduğu belirtilmiştir. Resulullah onları mübâheleye çağırınca korkup geri çekilmişlerdir. Resulullah da: “Eğer mübâheleye çıksalardı helâk olurlardı” buyurmuştur. (Âl-i İmrân 61)

Sonunda Necran halkı savaşmayı göze alamamış, cizye vermeyi kabul etmiş ve Resulullah ile anlaşma yapmıştır. Böylece Allah’ın peygamberine verdiği destek ortaya çıkmış, Îsâ hakkında hak olan inanç açıklanmış ve inkârcıların iddiaları geçersiz kılınmıştır. (Âl-i İmrân 61-63)

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 62

Şüphesiz bu, gerçek kıssanın ta kendisidir. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne haza lehuve l-kasasu l-hakk (bu gerçek anlatımdır) ve ma min ilahe illa llah (Allah’tan başka ilah yoktur) ve innallaha lehuve l-aziz l-hakim (Allah güçlü ve hikmet sahibidir)

Mukatil Tefsiri
“Şüphesiz bu”; yani Îsâ hakkında anlattığım şey, “gerçek kıssanın ta kendisidir.” Sizin söylediğiniz ise bâtıldır. “Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.” “Şüphesiz Allah Azîz’dir”; mülkünde güçlüdür. “Hakîm’dir”; işinde hikmet sahibidir. Îsâ hakkında annesinin karnındaki hükmü de O vermiştir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette peygamberi Muhammed’e, Îsâ hakkında bildirdiği haberlerin gerçek olduğunu açıklamaktadır. Allah’ın: “Şüphesiz bu anlatılan gerçek kıssanın ta kendisidir” buyruğunun anlamı şudur: Ey Muhammed! Sana Îsâ hakkında anlattığımız; onun Allah’ın kulu, resulü, Meryem’e ulaştırdığı kelimesi ve Allah’tan bir ruh olduğu yönündeki haberler gerçeğin kendisidir. Bu anlatılanlar insanların uydurduğu sözler değil, Allah’ın vahiy yoluyla bildirdiği hakikattir.

Allah’ın: “Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur” buyruğu, ibadeti hak eden tek mabudun yalnızca Allah olduğunu ifade etmektedir. Îsâ da dahil olmak üzere hiçbir yaratılmış varlık ilâhlık sıfatına sahip değildir. Ardından Allah kendisini “Azîz” ve “Hakîm” olarak nitelemiştir. “Azîz”, kendisine karşı gelenlerden intikam almakta üstün olan demektir. “Hakîm” ise işlerini hikmetle yapan, hükmünde eksiklik bulunmayan anlamındadır.

Muhammed b. Cafer b. Zübeyr şöyle demiştir: “Îsâ hakkında sana getirilen bu haber, onun durumu hakkındaki gerçek kıssadır.” İbn Cüreyc de: “Îsâ hakkında söylediğimiz söz, gerçek kıssadır” demiştir. İbn Zeyd ise şöyle açıklamıştır: “Îsâ hakkında gerçek olan budur. O, Allah’ın Meryem’e ulaştırdığı kelimesi, Allah’tan bir ruh, Allah’ın kulu ve resulüdür.” İbn Abbas da: “Îsâ hakkında söylediğimiz bu söz gerçeğin kendisidir” demiştir.

Allah Teâlâ, peygamberi Muhammed ile Necran Hristiyanları arasındaki tartışmayı kesin bir hükümle sonuçlandırmış ve Îsâ hakkında doğru olan inancı açıklamıştır. Böylece onların iddialarını reddetmiş; Îsâ’nın ilâh değil, Allah’ın kulu ve resulü olduğunu bildirmiştir. Daha sonra Allah, peygamberine, eğer onlar yüz çevirir ve gerçeği kabul etmezlerse bunun sonuçlarını haber vermiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 61

Artık sana gelen ilimden sonra kim seninle bu konuda tartışırsa de ki: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra içtenlikle dua edelim ve Allah’ın lanetini yalancıların üzerine kılalım.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-men haccake (kim seninle tartışırsa) fihi (bu konuda) min ba‘di ma caeke mine l-ilm (sana ilim geldikten sonra) fe-kul (de ki) te‘alev (gelin) ned‘u ebnaena ve ebnaekum (biz çocuklarımızı siz çocuklarınızı) ve nisaena ve nisaekum (kadınlarımızı siz kadınlarınızı) ve enfusena ve enfusekum (kendimizi ve kendinizi) summe nebtehil (sonra dua edelim) fe-nec‘al la‘nete llahi ala l-kazibin (Allah’ın lanetini yalancıların üzerine kılalım)

Mukatil Tefsiri
Bunun üzerine Allah Teâlâ şu ayeti indirdi: “Kim seninle onun hakkında tartışırsa”; yani Îsâ hakkında seninle çekişirse. “Sana gelen ilimden sonra”; yani Îsâ’nın işi hakkında gelen açıklamadan sonra; bu ayetlerde zikredilen şeyler kastedilmektedir. “De ki: Gelin; oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım. Sonra dua edelim”; yani duayı Allah Teâlâ’ya halis kılalım. “Ve Allah’ın lânetini yalancıların üzerine kılalım.”

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın şu buyruğunun anlamı şöyledir: “Kim seninle onun hakkında tartışırsa…” yani ey Muhammed, kim Meryem oğlu Îsâ hakkında seninle mücadeleye girişirse. Ayetteki “onun hakkında” ifadesindeki zamirin, Îsâ’ya döndüğü söylenmiştir. Bunun, daha önce geçen “hak” kelimesine dönmesi de mümkündür. Çünkü Allah daha önce: “Gerçek Rabbindendir” buyurmuştur (Âl-i İmrân 60). Buna göre anlam: “Sana gelen bu gerçek hakkında kim seninle tartışırsa…” olur. Ancak her iki durumda da maksat aynıdır. Yani Allah’ın peygamberine bildirdiği hakikatten sonra hâlâ Îsâ konusunda mücadele edenler kastedilmektedir. “Sana gelen ilimden sonra” ifadesiyle de Allah’ın vahiy yoluyla bildirdiği kesin bilgi kastedilmektedir. Bu bilgi, Îsâ’nın Allah’ın kulu olduğu, ilâh olmadığı, yaratılışının da Âdem’in yaratılışı gibi Allah’ın kudretiyle meydana geldiğidir (Âl-i İmrân 59-60). Allah, peygamberine bu hakikati açıkladıktan sonra hâlâ tartışmayı sürdürenlere karşı onları mübâheleye çağırmasını emretmiştir.

“De ki: Gelin…” buyruğundaki “teâlev” kelimesi, “yaklaşın, toplanın, gelin” anlamındadır. Ardından Allah şöyle buyurmuştur: “Oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım.” Yani her iki taraf da kendi çocuklarını, kadınlarını ve yakınlarını yanına alsın. Çünkü insan, doğru olmadığına inandığı bir meselede en değerli gördüğü kimseleri tehlikeye atmaz. Sonra Allah: “Sonra içtenlikle dua edelim” buyurmuştur. Buradaki “nebtahil” kelimesi, karşılıklı olarak Allah’ın lanetini yalancı olan tarafın üzerine istemek anlamındadır. Arap dilinde “behalehullah” denildiğinde “Allah ona lanet etsin” anlamı kastedilir. “Üzerinde Allah’ın buhlesi olsun” sözü de yine lanet manasındadır. Şair Lebîd’in şu sözü de aynı anlamdadır:

“Zaman onlara baktı ve onları helâk için lanetledi.”

Yani onlar için helâk duasında bulundu. Buna göre ayetin anlamı: “Bizden veya sizden kim Îsâ konusunda yalan söylüyorsa Allah’ın laneti onun üzerine olsun diye dua edelim” demektir.

Katâde bu ayeti şöyle açıklamıştır: “Kim seninle Îsâ hakkında tartışırsa…” yani onun Allah’ın kulu, resulü, Allah’ın kelimesi ve ruhu olduğu gerçeğinden sonra hâlâ mücadele ederse, onları mübâheleye çağır. Böylece Allah’ın laneti yalancıların üzerine olsun. Muhammed b. Cafer b. Zübeyr de şöyle demiştir: “Sana Îsâ’nın haberi ve onun durumunun nasıl olduğu anlatıldıktan sonra kim seninle tartışırsa de ki: Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı çağıralım…” yani hak ortaya çıktıktan sonra hâlâ tartışmayı sürdürenler Allah’ın hükmüne çağrılmaktadır.

Rebî‘ de ayetin anlamını: “Kim sana Îsâ hakkında gelen bilgiden sonra seninle tartışırsa…” şeklinde açıklamıştır. İbn Zeyd ise “Allah’ın lanetini yalancıların üzerine kılalım” ifadesinin “bizden veya sizden kim yalancıysa onun üzerine olsun” anlamına geldiğini söylemiştir.

Abdullah b. Hâris b. Cez’ ez-Zübeydî’nin rivayet ettiğine göre Resulullah şöyle buyurmuştur: “Keşke benimle Necran halkı arasında bir perde olsaydı da ne ben onları görseydim ne onlar beni.” Bu sözü onların Resulullah ile aşırı şekilde tartışmaları ve sürekli çekişmeleri sebebiyle söylemiştir.

Bu ayet, Necran Hristiyanlarına karşı Allah’ın peygamberine verdiği en büyük delillerden biridir. Çünkü Allah, Îsâ hakkındaki hakikati açıkladıktan sonra, buna rağmen tartışmayı sürdürenleri doğrudan Allah’ın hükmüne havale etmeyi emretmiştir. Mübâhele, tarafların Allah’a yönelerek yalancı olanın üzerine lanet istemesidir. Bu, hakikate güvenmeyen kimsenin cesaret edebileceği bir şey değildir. Bundan dolayı Necran heyeti, Resulullah’ın kendilerini mübâheleye çağırdığını görünce korkmuş ve bu çağrıyı kabul etmemiştir. Çünkü onun gerçekten Allah’ın peygamberi olduğunu anlamışlar ve eğer mübâheleye girerlerse Allah’ın lanetinin kendi üzerlerine ineceğinden korkmuşlardır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 60

Hak, Rabbindendir; öyleyse şüphe edenlerden olma.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
El-hakku min rabbik (hak Rabbindendir) fe-la تكن mine l-mumterin (sakın şüphe edenlerden olma)

Mukatil Tefsiri
“Bu, Rabbindendir olan haktır; artık şüphe edenlerden olma”; ey Muhammed, Îsâ’nın durumunun Âdem’in durumu gibi olduğu hususunda şüphe edenlerden olma. Bunun üzerine onlar Nebî’ye şöyle dediler: “Bu söylediğin gibi değildir; bunun ona benzerliği yoktur.”

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette peygamberi Muhammed’e hitap ederek, kendisine bildirilen Îsâ hakkındaki haberlerin tamamının hakikat olduğunu açıklamaktadır. Allah’ın, Îsâ’nın durumunun Âdem’in durumu gibi olduğunu; onu babasız yaratmasının kendi kudretiyle gerçekleştiğini bildirmesi, Rabbinden gelen kesin gerçektir. Allah’ın “Ol!” emriyle meydana gelen her şey nasıl hak ise, Îsâ’nın yaratılışı hakkında verilen bu haber de aynı şekilde gerçektir. Bu nedenle Allah, peygamberine: “Şüphe edenlerden olma” buyurarak, bu konuda hiçbir tereddüde yer olmadığını bildirmektedir.

Katâde ayetin anlamını şöyle açıklamıştır: “Rabbinden gelen gerçek budur; öyleyse Îsâ hakkında şüphe edenlerden olma.” Yani Îsâ da Âdem gibi Allah’ın kulu ve elçisidir; Allah’ın kelimesi ve ruhudur. Onun babasız yaratılması ilâhlığına değil, Allah’ın kudretine delildir. Allah’ın onu yaratması, Âdem’i yaratması gibidir (Âl-i İmrân 59).

Rebî‘ de ayetin anlamını şöyle açıklamıştır: “Sana anlattığımız şeylerde şüphe etme. Îsâ Allah’ın kuludur, resulüdür, Allah’tan gelen bir kelimedir ve ruhtur. Allah onu Âdem gibi yaratmıştır; Âdem’i topraktan yaratıp ‘Ol!’ dediği gibi, Îsâ’yı da yaratmıştır.” Böylece Allah, Hristiyanların Îsâ’yı ilâhlaştıran sözlerini reddetmekte ve onun yaratılmış bir kul olduğunu kesin biçimde ortaya koymaktadır.

Muhammed b. Cafer b. Zübeyr ise ayeti şöyle açıklamıştır: “Îsâ hakkında sana gelen haber Rabbinden gelen gerçektir. Bu nedenle onda şüphe etme.” Yani Allah’ın vahiy yoluyla bildirdiği bu haber, insanların zanları ve tartışmaları gibi değildir; kesin bilgi ve mutlak hakikattir.

İbn Zeyd de “mümterîn” kelimesinin anlamının “şüphe edenler” olduğunu söylemiştir. Ona göre “miriye”, “şek” ve “reyb” kelimeleri aynı anlamdadır; hepsi tereddüt ve kuşku ifade eder. Bu nedenle ayetin anlamı: “Îsâ hakkında sana bildirilen gerçek konusunda sakın kuşkuya düşme” demektir.

Bu ayette, Necran Hristiyanlarının Îsâ hakkındaki tartışmalarına kesin cevap verilmektedir. Allah, peygamberine bildirdiği haberin hak olduğunu vurgulayarak, vahyin dışında ileri sürülen bütün iddiaların bâtıl olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü hakikat yalnızca Allah’ın bildirdiğidir; insanların zanları, aşırı yüceltmeleri ve uydurmaları değildir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 59

Şüphesiz İsa’nın Allah katındaki durumu, Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona ‘Ol’ dedi, o da oluverdi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne mesela isa inde llah ke-meseli adem (İsa’nın durumu Allah katında Âdem’in durumu gibidir) halakahu min turab (onu topraktan yarattı) summe kale lehu kun fe-yekun (sonra ona “ol” dedi ve oldu)

Mukatil Tefsiri
“Şüphesiz Allah katında Îsâ’nın durumu…” Bunun sebebi şuydu: Necran Hristiyanlarından bir heyet Medine’de Nebî’nin yanına geldi. İçlerinde Seyyid, Âkıb, Üsküf, Re’s, Hâris, Kays, onun iki oğlu, Hâlid, Huleyd ve Amr vardı. Necran ehlinin iki büyüğü olan Seyyid ile Âkıb şöyle dediler: “Ey Muhammed! Neden arkadaşımıza sövüyor ve onu ayıplıyorsun?” Nebî dedi ki: “Arkadaşınız kimdir?” Dediler ki: “Îsâ b. Meryem; iffetli ve bakire olan.” Ebû Muhammed b. Sâbit dedi ki: “İffetli bakire”; Allah’a yönelip ayrılmış kadın demektir. Bu, Allah Teâlâ’nın: “Ve O’na tam bir yönelişle yönel.” (Müzzemmil 8) buyruğu gibidir.

Dediler ki: “Allah’ın yarattığı kullar içinde onun benzeri olan birini bize göster; ölüleri diriltiyor, anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiriyor, çamurdan kuş yaratıyor.” Fakat “Allah’ın izniyle” demediler. “Her insanın bir babası vardır, Îsâ’nın ise babası yoktur. O halde bize uy ki Îsâ Allah’ın oğludur; biz de sana uyalım. Ya Îsâ’yı oğul yap ya da ilâh yap.” Bunun üzerine Nebî şöyle dedi: “Allah’ın oğlu olması veya O’nun yanında başka bir ilâh bulunması Allah’a sığınırım.” Bunun üzerine ikisi Nebî’ye: “Sen Ahmed misin?” dediler. Nebî: “Ben Ahmed’im ve Muhammed’im” dedi. Dediler ki: “Neden Ahmed?” Dedi ki: “İnsanları şirkten uzak tuttuğum için.”

Sonra dediler ki: “Sana bazı şeyler soracağız.” Nebî dedi ki: “Siz İslâm’a girip bana uyuncaya kadar size cevap vermeyeceğim.” Dediler ki: “Biz senden önce Müslüman olduk.” Nebî şöyle dedi: “Siz Müslüman olmadınız; sizi İslâm’dan alıkoyan üç şey vardır: Domuz yemeniz, içki içmeniz ve Allah’ın bir oğlu olduğunu söylemeniz.”

Bunun üzerine öfkelendiler ve dediler ki: “Îsâ’nın babası kimdir? Bize onun benzerini getir.” Bunun üzerine Allah Teâlâ şu ayeti indirdi: “Şüphesiz Allah katında Îsâ’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona ‘Ol’ dedi, o da oldu.” İşte Allah’ın Îsâ hakkında söylediği budur.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette, İsa’yı babasız yaratmasının kendi katında Âdem’i yaratmasından daha şaşırtıcı olmadığını açıklamaktadır. Allah, Muhammed’e Necranlı Hristiyan heyetine şöyle söylemesini emretmektedir: İsa’nın babasız yaratılması, Âdem’in ne erkek ne kadın olmaksızın topraktan yaratılmasından daha hayret verici değildir. Allah Âdem’e “Ol” dedi ve o da oluverdi. Aynı şekilde İsa’yı yaratmayı murat ettiğinde ona da “Ol” dedi ve o meydana geldi. Bu sebeple İsa’nın babasız yaratılması onun ilah olduğunu göstermez. Çünkü bundan daha hayret verici olan Âdem’in yaratılışıdır.

Müfessirler, bu ayetin Necran Hristiyanlarının İsa hakkındaki tartışmalarına cevap olarak indirildiğini söylemişlerdir.

Âmir şöyle demiştir: “Necran halkı Hristiyanlar içinde İsa hakkında en aşırı söz söyleyen topluluktu. Peygamberle tartışıyorlardı. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: ‘Allah katında İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona “Ol” dedi, o da oldu.’ Daha sonra da ‘yalancıların üzerine Allah’ın lanetini dileyelim’ ayetine kadar devam etti.”

İbn Abbas şöyle rivayet etmiştir: Necran’dan bir heyet Peygamber’e geldi. İçlerinde Seyyid ve Akıb da vardı. Peygamber’e: “Sen neden bizim arkadaşımızı anıyorsun?” dediler. Peygamber: “Kim o?” diye sordu. Onlar: “İsa. Sen onun Allah’ın kulu olduğunu söylüyorsun.” dediler. Peygamber: “Evet, o Allah’ın kuludur.” buyurdu. Bunun üzerine: “Sen hiç onun benzerini gördün mü yahut böyle bir şey haber aldın mı?” dediler. Sonra ayrıldılar. Ardından Cebrâil gelip Allah’ın emriyle şu ayeti getirdi: “Allah katında İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir…”

Katâde şöyle demiştir: Necranlıların liderleri ve piskoposları olan Seyyid ile Akıb Peygamber’e gelip İsa hakkında soru sordular ve şöyle dediler: “Her insanın bir babası vardır; öyleyse İsa’nın babası neden yok?” Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “Allah katında İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona ‘Ol’ dedi, o da oldu.”

Süddî şöyle anlatmıştır: Peygamber gönderilince Necran halkı bunu duydu ve ileri gelenlerinden dört kişi ona geldi. Bunların arasında Akıb, Seyyid, Mâsercis ve Mârihız vardı. Peygamber’e İsa hakkında ne söylediğini sordular. Peygamber: “O Allah’ın kulu, ruhu ve kelimesidir.” buyurdu. Bunun üzerine onlar: “Hayır, o Allah’tır. Mülkünden indi, Meryem’in içine girdi, sonra çıktı; böylece bize kudretini gösterdi. Babasız yaratılan bir insan gördün mü?” dediler. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “Allah katında İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir…”

İkrime’den rivayet edildiğine göre bu ayet Necranlı Akıb ve Seyyid hakkında indirilmiştir. İbn Cüreyc şöyle demiştir: Necran Hristiyanlarının heyeti Peygamber’e geldiğinde içlerinde Seyyid ve Akıb da vardı. Onlar: “Ey Muhammed, neden bizim arkadaşımıza hakaret ediyorsun?” dediler. Peygamber: “Arkadaşınız kim?” buyurdu. Onlar: “Meryem oğlu İsa. Sen onun kul olduğunu söylüyorsun.” dediler. Peygamber: “Evet, o Allah’ın kuludur, Allah’ın Meryem’e bıraktığı kelimesidir ve O’ndan bir ruhtur.” buyurdu. Bunun üzerine öfkelendiler ve şöyle dediler: “Eğer doğru söylüyorsan bize ölüleri dirilten, anadan doğma körü iyileştiren ve çamurdan kuş yapıp ona üfleyen bir kul göster!” Sonra onun Allah olduğunu söylediler. Peygamber sustu; ardından Cebrâil gelip: “Allah, Meryem oğlu Mesih Allah’tır diyenler gerçekten kâfir olmuşlardır.” ayetini getirdi. Peygamber: “Ey Cebrâil, onlar bana İsa’nın benzerini sordular.” dedi. Bunun üzerine Cebrâil: “İsa’nın benzeri Âdem’in benzeridir; onu topraktan yarattı, sonra ona ‘Ol’ dedi ve o da oldu.” dedi. Sabah olunca Peygamber ayetleri onlara okudu.

Muhammed b. Ca‘fer b. Zübeyr şöyle demiştir: Allah’ın şu sözüne kulak ver: “Allah katında İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir…” Eğer onlar: “İsa erkek olmadan yaratıldı.” derlerse, onlara de ki: Âdem de ne erkekten ne kadından olmadan topraktan yaratıldı. Allah aynı kudretiyle onu da yarattı. Böylece o da etten, kandan ve saçtan oluşan bir insan oldu. Bu nedenle İsa’nın babasız yaratılması bundan daha şaşırtıcı değildir.

İbn Zeyd şöyle demiştir: Necranlı iki kişi Peygamber’e gelip: “Babası olmadan doğan birini biliyor musun?” diye sordular. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “Allah katında İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir…” Yani Âdem’in annesi veya babası var mıydı? Allah onu böyle yarattığı gibi İsa’yı da Meryem’in karnında yaratmıştır.

Daha sonra Taberî ayetin dil yönünü açıklamaktadır. “Onu topraktan yarattı” ifadesi Âdem’in sıfatı değil, onun yaratılış biçimini açıklayan bağımsız bir ifadedir.

“Sonra ona ‘Ol’ dedi, o da oldu.” ifadesinde ise geçmiş zaman anlatılırken “olur” şeklinde geniş zaman kullanılmasının sebebi, Allah’ın bir şeyi yaratmayı murat ettiğinde sadece “Ol” demesinin yeterli olduğunu bildirmektir. Yani ayetin anlamı şöyledir: Allah bir şeye “Ol” dediğinde o mutlaka meydana gelir.

Bazı dil âlimleri de “olur” ifadesinin, “Ol dedi ve hemen oldu.” anlamında kullanıldığını söylemişlerdir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 58

Bu, sana okuduğumuz ayetlerden ve hikmetli zikirdendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Zalike netluhu aleyke mine l-ayat (bunları sana ayetlerden okuyoruz) ve z-zikri l-hakim (ve hikmetli zikri)

Mukatil Tefsiri
“İşte bunlar”; yani Allah Teâlâ’nın bu ayetlerde zikrettiği şeyler, “sana okuduğumuz ayetlerdendir”; yani açıklamalardandır. “Ve hikmetli zikirdendir”; yani bâtıldan korunmuş muhkem zikirdendir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette, daha önce anlatılan bütün haberlerin kendisi tarafından vahyedildiğini bildirmektedir. Burada geçen “işte bunlar” ifadesiyle; Îsâ’nın, annesi Meryem’in, Meryem’in annesi Hanne’nin, Zekeriyyâ’nın, Yahyâ’nın, havârîlerin ve İsrailoğulları’ndan Yahudilerin durumlarına dair anlatılan bütün kıssalar kastedilmektedir. Allah, bunların tamamını peygamberi Muhammed’e vahiy yoluyla bildirdiğini haber vermektedir. “Sana okuyoruz” buyruğunun anlamı: “Bunları Cebrâil aracılığıyla vahyederek sana okuyoruz ve bildiriyoruz” demektir.

“Âyetlerden” ifadesi ise bu anlatılanların, Resulullah ile tartışan Necran Hristiyanlarına ve Yahudilere karşı Allah’ın delilleri, ibretleri ve kesin hüccetleri olduğunu göstermektedir. Çünkü onlar, Allah’ın peygamberini yalanlamış ve onun getirdiği hakikati inkâr etmişlerdi. Allah da onların gizledikleri ve hakkında ihtilafa düştükleri Îsâ meselesini apaçık şekilde açıklayarak, Peygamberine güçlü bir delil vermiştir.

“Ve hikmet dolu zikirden” buyruğundaki “zikir”, Kur’an anlamındadır. Dahhâk bu ayeti açıklarken, buradaki zikrin Kur’an olduğunu söylemiştir. İbn Abbas da “hikmet dolu zikir” ifadesini, “hikmeti eksiksiz olan Kur’an” şeklinde açıklamıştır. “Hakîm” kelimesi ise hak ile batılı birbirinden ayıran, hükmü kesin olan ve içinde yanlış bulunmayan anlamındadır. Muhammed b. Cafer b. Zübeyr bu ayeti açıklarken, Kur’an’ın Îsâ hakkında insanların ihtilaf ettikleri meseleleri kesin biçimde açıklayan, batılın karışmadığı hak söz olduğunu söylemiş ve “Öyleyse onun dışındaki haberlere itibar etme” demiştir.

Bu ayetle Allah, Resulullah’a bildirilen Îsâ kıssasının insanların uydurduğu bir hikâye olmadığını, doğrudan vahiy ürünü olduğunu açıklamaktadır. Aynı zamanda Necran heyetine ve Yahudilere karşı, onların gizlediği gerçekleri ortaya koyan kesin bir delil sunulmaktadır. Çünkü ümmi olan ve kitap okumayan bir peygamberin, geçmiş ümmetlere ait bu ayrıntılı haberleri doğru biçimde bilmesi ancak Allah’ın vahyiyle mümkün olabilir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 57

İman eden ve salih ameller işleyenlere gelince, onların mükâfatlarını eksiksiz verir. Allah zalimleri sevmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve emma llezine amenu ve amilu s-salihat (iman edip salih amel işleyenlere gelince) fe-yuveffihim ucurehum (mükafatlarını tam verir) vallahu la yuhibbu z-zalimin (Allah zalimleri sevmez)

Mukatil Tefsiri
“İman edip salih ameller işleyenlere gelince”; yani Muhammed’in ümmeti. “Onların mükâfatlarını eksiksiz verecektir”; yani ahirette ecirlerini tam verecektir. “Allah zalimleri sevmez.”

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette, daha önce anlatılan bütün haberlerin kendisi tarafından vahyedildiğini bildirmektedir. Burada geçen “işte bunlar” ifadesiyle; Îsâ’nın, annesi Meryem’in, Meryem’in annesi Hanne’nin, Zekeriyyâ’nın, Yahyâ’nın, havârîlerin ve İsrailoğulları’ndan Yahudilerin durumlarına dair anlatılan bütün kıssalar kastedilmektedir. Allah, bunların tamamını peygamberi Muhammed’e vahiy yoluyla bildirdiğini haber vermektedir. “Sana okuyoruz” buyruğunun anlamı: “Bunları Cebrâil aracılığıyla vahyederek sana okuyoruz ve bildiriyoruz” demektir.

“Âyetlerden” ifadesi ise bu anlatılanların, Resulullah ile tartışan Necran Hristiyanlarına ve Yahudilere karşı Allah’ın delilleri, ibretleri ve kesin hüccetleri olduğunu göstermektedir. Çünkü onlar, Allah’ın peygamberini yalanlamış ve onun getirdiği hakikati inkâr etmişlerdi. Allah da onların gizledikleri ve hakkında ihtilafa düştükleri Îsâ meselesini apaçık şekilde açıklayarak, Peygamberine güçlü bir delil vermiştir.

“Ve hikmet dolu zikirden” buyruğundaki “zikir”, Kur’an anlamındadır. Dahhâk bu ayeti açıklarken, buradaki zikrin Kur’an olduğunu söylemiştir. İbn Abbas da “hikmet dolu zikir” ifadesini, “hikmeti eksiksiz olan Kur’an” şeklinde açıklamıştır. “Hakîm” kelimesi ise hak ile batılı birbirinden ayıran, hükmü kesin olan ve içinde yanlış bulunmayan anlamındadır. Muhammed b. Cafer b. Zübeyr bu ayeti açıklarken, Kur’an’ın Îsâ hakkında insanların ihtilaf ettikleri meseleleri kesin biçimde açıklayan, batılın karışmadığı hak söz olduğunu söylemiş ve “Öyleyse onun dışındaki haberlere itibar etme” demiştir.

Bu ayetle Allah, Resulullah’a bildirilen Îsâ kıssasının insanların uydurduğu bir hikâye olmadığını, doğrudan vahiy ürünü olduğunu açıklamaktadır. Aynı zamanda Necran heyetine ve Yahudilere karşı, onların gizlediği gerçekleri ortaya koyan kesin bir delil sunulmaktadır. Çünkü ümmi olan ve kitap okumayan bir peygamberin, geçmiş ümmetlere ait bu ayrıntılı haberleri doğru biçimde bilmesi ancak Allah’ın vahyiyle mümkün olabilir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 56

İnkâr edenlere gelince, onları dünyada ve ahirette şiddetli bir azapla cezalandırırım; onların hiçbir yardımcıları yoktur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-emma llezine keferu (inkâr edenlere gelince) fe-uazzibuhum azaben şediden (onları şiddetli azapla azaplandırırım) fi d-dunya vel-ahire (dünya ve ahirette) ve ma lehum min nasirin (onlar için yardımcı yoktur)

Mukatil Tefsiri
Sonra Allah Teâlâ iki grubun ahiretteki derecelerini haber vererek şöyle buyurdu: “İnkâr edenlere gelince”; yani kitap ehlinin kâfirlerine. “Onlara dünyada şiddetli bir azap edeceğim”; yani öldürme veya cizye ile. “Ve ahirette”; yani cehennem azabı ile. “Onların hiçbir yardımcıları olmayacaktır”; yani onları ateşten koruyacak hiçbir engelleyici olmayacaktır.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette, Îsâ’yı inkâr edenlerin ve onun hakkında batıl sözler söyleyenlerin uğrayacakları cezayı açıklamaktadır. “İnkâr edenler” ifadesiyle, Îsâ’nın peygamberliğini reddeden, onun getirdiği hakikati yalanlayan ve dini konusunda ona karşı çıkan Yahudiler, Hristiyanlar ve diğer bütün inkârcı topluluklar kastedilmektedir. Allah onların, Îsâ’yı olması gereken makamdan çıkarıp ona yakışmayan sıfatlar isnat ettiklerini haber vermektedir. Yahudiler onu yalancı saymış, Hristiyanlardan bir kısmı ise onu Allah’ın oğlu veya ilâh derecesinde görmüştür. Böylece her iki taraf da hakikatten sapmıştır. Allah da bu inkârcıların dünyada ve ahirette ağır bir azaba uğratılacağını bildirmiştir.

Dünyadaki azap; öldürülme, esir edilme, aşağılanma, horluk ve zillet şeklinde olacaktır. Ahiretteki azap ise cehennem ateşidir. Onlar orada ebedî kalacaklardır. “Onların hiçbir yardımcıları olmayacaktır” buyruğu da, Allah’ın azabını onlardan engelleyecek hiçbir güç bulunmadığını ifade etmektedir. Ne kuvvet sahibi bir kimse ne de herhangi bir şefaatçi onları Allah’ın cezasından kurtaramayacaktır. Çünkü Allah mutlak üstünlük sahibidir ve intikamı çok şiddetlidir. Bu ifade aynı zamanda, Allah’ın hükmüne karşı koyabilecek hiçbir kudret bulunmadığını göstermektedir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 55

Hani Allah demişti ki: Ey İsa! Seni vefat ettireceğim ve seni kendime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamet gününe kadar inkâr edenlerin üstünde kılacağım. Sonra dönüşünüz banadır; ihtilaf ettiğiniz şeyler hakkında aranızda hükmedeceğim.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İz kale llahu ya isa inni muteveffike (Allah dedi ki ey İsa seni vefat ettireceğim) ve rafi‘uke ileyye (seni kendime yükselteceğim) ve mutahhiruke mine llezine keferu (seni inkâr edenlerden temizleyeceğim) ve ca‘ilu llezine ttebe‘uke fevka llezine keferu ila yevmi l-kiyame (sana uyanları kıyamete kadar inkâr edenlerin üstünde tutacağım) summe ileyye merciukum (sonra dönüşünüz banadır) fe-ahkumu beynekum (aranızda hükmedeceğim) fima kuntum fihi تختلفون (ihtilaf ettiğiniz şeylerde)

Mukatil Tefsiri
“Ey Îsâ! Şüphesiz seni vefat ettireceğim ve seni kendime yükselteceğim”; burada takdim vardır. Yani: Seni dünyadan kendime yükselteceğim, gökten Deccâl zamanında indiğinde ise seni vefat ettireceğim. Yani: Seni şimdi kendime yükseltiyorum, Deccâl’i öldürdükten sonra da seni vefat ettireceğim. “Seni kendime yükselteceğim”; yani seni göğe yükselteceğim. “Seni inkâr edenlerden temizleyeceğim”; yani Yahudilerden ve diğerlerinden. “Sana uyanları”; ey Îsâ, senin dinin üzere olanları — ki o İslâm’dır — “kıyamet gününe kadar inkâr edenlerin üstünde kılacağım”; yani Yahudiler ve diğerlerinin üstünde. Îsâ’nın dini üzere olanlar Müslümanlardır ve onlar bütün dinlerin üstündedir. “Sonra dönüşünüz banadır”; yani ahirette dönüşünüz banadır. “Aranızda hükmedeceğim”; yani Müslümanlarla diğer din ehli arasında hüküm vereceğim. “Hakkında ayrılığa düştüğünüz şeylerde”; yani din hususunda. Bu din İslâm’dır. Bir topluluk İslâm’a girdi, bir topluluk ise inkâr etti.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette, kendisini öldürmek için tuzak kuran ve Allah’ın peygamberi olan Îsâ’yı yalanlayan İsrailoğulları’nın düzenlerini boşa çıkardığını haber vermektedir. Allah’ın “Onlar tuzak kurdular, Allah da tuzaklarını bozdu” buyruğunun açıklaması burada devam etmektedir (Âl-i İmrân 54). Allah’ın onların planını bozması, Îsâ’ya şöyle demesiyle gerçekleşmiştir: “Ey Îsâ! Şüphesiz seni vefat ettireceğim ve seni kendime yükselteceğim.” Yani Allah, onu düşmanlarının elinden kurtarmış, onların öldürme ve yok etme planlarını geçersiz kılmıştır. Daha sonra tefsir âlimleri burada geçen “teveffî” kelimesinin anlamı hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları bunun gerçek ölüm değil, uyku hâli olduğunu söylemiştir. Buna göre ayetin anlamı: “Seni uyutacağım ve uykunda seni kendime yükselteceğim” demektir. Rebî‘ bu ayetin “uyku vefatı” anlamında olduğunu söylemiş, Hasan da Resulullah’ın Yahudilere: “Îsâ ölmemiştir; kıyametten önce size geri dönecektir” dediğini nakletmiştir. Başka âlimler ise burada kastedilenin “kabzetmek” yani yeryüzünden almak olduğunu söylemişlerdir. Arapların “Falancadan alacağımı tamamen aldım” anlamında “teveffeytu” demeleri gibi, burada da “Seni yeryüzünden alıp diri olarak katıma yükselteceğim” anlamı bulunduğunu belirtmişlerdir. Bu görüşe göre Îsâ öldürülmemiş, aksine Allah onu inkârcıların arasından çekip almış ve katına yükseltmiştir. Matar el-Verrâk, Hasan, İbn Cüreyc, Ka‘b el-Ahbâr ve başkaları da bu görüşü desteklemiştir. Ka‘b el-Ahbâr’ın rivayetine göre Allah, Îsâ’yı öldürmemiş; onu kendi katına yükseltmiş ve kıyamete yakın bir zamanda Deccal’i öldürmek üzere tekrar göndereceğini bildirmiştir. Daha sonra bir müddet yaşayacak, ardından normal insanlar gibi vefat edecektir. İbn Zeyd de aynı şekilde, Îsâ’nın henüz ölmediğini, yaşlılık çağına erişmeden önce yükseltildiğini, daha sonra yeryüzüne yaşlı bir adam olarak indirileceğini söylemiştir. Bu görüşlerini desteklemek için de “İnsanlarla beşikte de yetişkin çağında da konuşacaktır” ayetini delil getirmiştir (Âl-i İmrân 46).

Buna karşılık bazı âlimler ayetteki “teveffî”nin gerçek ölüm anlamında olduğunu ileri sürmüşlerdir. İbn Abbas’tan gelen bir rivayette “Şüphesiz seni vefat ettireceğim” ifadesi “Seni öldüreceğim” şeklinde açıklanmıştır. Vehb b. Münebbih ise Allah’ın Îsâ’yı gündüzün kısa bir bölümünde öldürdüğünü, ardından kendisine yükselttiğini söylemiştir. Hristiyanların da onun kısa süreliğine öldürülüp tekrar diriltildiğini iddia ettikleri aktarılmıştır. Başka bir grup ise ayette takdim-tehir bulunduğunu söylemiş, anlamın: “Seni kendime yükselteceğim, sonra tekrar dünyaya indireceğim ve daha sonra öldüreceğim” şeklinde olduğunu belirtmiştir. Ancak Ebû Cafer et-Taberî’ye göre doğruya en yakın görüş, Allah’ın Îsâ’yı diri olarak yeryüzünden alıp kendisine yükselttiği görüşüdür. Çünkü Resulullah’tan gelen çok sayıdaki rivayette Îsâ’nın kıyamete yakın zamanda yeryüzüne ineceği, Deccal’i öldüreceği, haçı kıracağı, domuzu öldüreceği, cizyeyi kaldıracağı, yeryüzünde adaletin yayılacağı, ardından kırk yıl kadar yaşayıp öleceği ve Müslümanların onun cenaze namazını kılıp defnedecekleri bildirilmiştir. Eğer Allah onu daha önce öldürmüş olsaydı, ikinci kez öldürmesi mümkün olmazdı. Çünkü Allah insanları yaratacağını, sonra öldüreceğini, ardından tekrar dirilteceğini bildirmiştir (Rûm 40). Böylece ayetin anlamı: “Ey Îsâ! Seni yeryüzünden alacağım, kendime yükselteceğim ve seni inkârcılardan kurtaracağım” olmaktadır. Bu ayet aynı zamanda Necran’dan gelen Hristiyan heyetine karşı bir delildir. Çünkü Allah burada Îsâ’nın öldürülmediğini ve çarmıha gerilmediğini açıklamakta, Yahudiler ile Hristiyanların bu konudaki iddialarını yalanlamaktadır.

“Ve seni inkâr edenlerden temizleyeceğim” buyruğunun anlamı da şudur: Allah, Îsâ’yı kendisine tuzak kuran, onu öldürmek isteyen ve peygamberliğini inkâr eden Yahudilerden kurtarmış, onu onların kötülüklerinden uzaklaştırmıştır. Muhammed b. Cafer b. Zübeyr bu ayeti açıklarken, Allah’ın Îsâ’yı onların yapmak istedikleri kötülüklerden arındırdığını söylemiştir. Hasan ise Allah’ın onu Yahudilerden, Hristiyanlardan, Mecusilerden ve kavminin inkârcılarından temizlediğini ifade etmiştir.

“Ve sana uyanları kıyamet gününe kadar inkâr edenlerin üstünde tutacağım” (Âl-i İmrân 55) ayetinde ise Allah, Îsâ’nın gerçek yolunu izleyenleri inkârcıların üzerinde üstün kılacağını bildirmektedir. Katâde’ye göre bunlar, Îsâ’yı İslam dini, onun yolu ve sünneti üzere takip eden Müslümanlardır ve kıyamete kadar düşmanlarına karşı üstün olacaklardır. İbn Cüreyc de Allah’ın İslam üzere Îsâ’ya uyanları inkârcılara karşı destekleyeceğini söylemiştir. Süddî ise bunların Rumlar değil, müminler olduğunu belirtmiştir. Hasan da Müslümanların İslam’ı terk edenlerden üstün kılındığını ifade etmiştir. Buna karşılık İbn Zeyd, burada kastedilenlerin Hristiyanlar olduğunu ve onların kıyamete kadar Yahudilerden üstün olacaklarını söylemiştir. Ona göre dünyanın hiçbir yerinde Yahudiler Hristiyanlara üstün değildir; aksine her yerde aşağılanmış durumdadırlar.

“Sonra dönüşünüz yalnızca banadır. Hakkında ayrılığa düştüğünüz şeylerde aranızda hüküm vereceğim” buyruğu ise, Îsâ hakkında ihtilafa düşen bütün toplulukların sonunda Allah’ın huzurunda toplanacağını ifade etmektedir. Allah kıyamet gününde, ona iman edenlerle onu inkâr edenler arasında hak ile hüküm verecek; Îsâ hakkında ileri sürdükleri bütün iddiaları ortaya çıkaracaktır. Bu ifade her ne kadar haber şeklinde görünse de, içinde güçlü bir tehdit ve delil bulunmaktadır. Çünkü Allah burada Necran heyetine ve diğer inkârcılara, Îsâ’nın Allah’ın kulu ve peygamberi olduğunu, onların onun hakkında söyledikleri aşırı sözlerin batıl olduğunu bildirmektedir. Ayetin üslubunda gâipten hitaba geçiş vardır. Başta Îsâ’ya uyanlar ve onu inkâr edenlerden üçüncü şahıs olarak söz edilirken, daha sonra doğrudan hitaba dönülmüş ve onların kıyamet günü Allah’ın huzurunda hesaba çekilecekleri bildirilmiştir. Bu üslup değişimine örnek olarak şu ayet gösterilmiştir: “Sizi gemilerde yürüttüklerinde…” (Yûnus 22).

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 54

Onlar tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve mekeru (tuzak kurdular) ve mekerallahu (Allah da tuzak kurdu) vallahu hayru l-makirin (Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır)

Mukatil Tefsiri
“Tuzak kurdular; Allah da tuzak kurdu.” İsrailoğulları kâfirleri, Îsâ’yı öldürmek için bir adamı gözcü yaptılar. Bunun üzerine Allah, Îsâ’nın benzerini gözcünün üzerine verdi. Gözcüyü yakaladılar, öldürdüler ve astılar. Onun Îsâ olduğunu sandılar. Allah Teâlâ Îsâ’yı Kadir gecesinde, Ramazan ayında Beytülmakdis’ten dünya semasına yükseltti. İşte Allah Teâlâ’nın: “Tuzak kurdular” buyruğu budur; yani Yahudiler Îsâ’yı öldürmek için tuzak kurdular. “Allah da tuzak kurdu”; yani gözcülerini ve arkadaşlarını öldürmeleriyle onlara karşılık verdi. “Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır”; yani onların tuzağından daha üstün tuzak kurandır.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın bu sözüyle kastettiği şudur: İsrailoğullarından inkâr edenlerin hilesi. Bunlar, Allah’ın İsa’nın kendilerinden küfrü hissettiğini bildirdiği kimselerdir. Allah’ın onları nitelediği bu hile ise, birbirleriyle anlaşarak İsa’yı öldürmeye ve ona suikast düzenlemeye karar vermeleriydi. Çünkü İsa, kavminin kendisini ve annesini aralarından çıkarmasından sonra tekrar onların yanına dönmüştü.

Nitekim Muhammed b. Hüseyin → Ahmed b. Müfaddal → Esbât → Süddî rivayet etti: İsa, kendisine iman eden ve balık tutan havarilerle birlikte yürüdü. Onlar ona iman etmiş ve çağrısına uyarak peşinden gitmişlerdi. Nihayet geceleyin İsrailoğullarına geldi ve onlara seslendi. İşte bu, Allah’ın şu sözüdür: “İsrailoğullarından bir grup iman etti, bir grup inkâr etti” (Saff 14).

Allah’ın onlara karşı hilesine gelince; Süddî’nin naklettiğine göre bu, İsa’nın benzerinin onun takipçilerinden birine verilmesidir. Böylece İsa’yı öldürmek isteyenler, onu İsa zannederek o kişiyi öldürdüler. Oysa Allah, bundan önce İsa’yı kendi katına yükseltmişti.

Nitekim Muhammed b. Hüseyin → Ahmed b. Müfaddal → Esbât → Süddî rivayet etti: İsrailoğulları İsa’yı ve havarilerden on dokuz kişiyi bir evde kuşattılar. Bunun üzerine İsa arkadaşlarına şöyle dedi: “Hanginiz benim suretimi alır ve öldürülürse ona cennet vardır?” İçlerinden biri bunu kabul etti. İsa göğe yükseltildi. İşte bu, Allah’ın şu sözüdür: “Onlar tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu; Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.”

Havariler dışarı çıktığında sayıları on dokuzdu. Onlara, İsa’nın göğe yükseltildiğini haber verdiler. İnsanlar onları saydıklarında bir kişinin eksik olduğunu gördüler ve aralarında İsa’nın suretine benzeyen birini görünce şüpheye düştüler. Bunun üzerine o kişiyi İsa zannederek öldürdüler ve çarmıha gerdiler. Bu da Allah’ın şu sözüdür: “Onu ne öldürdüler ne de astılar; fakat onlara öyle gösterildi.” (Nisâ 157)

Ayrıca Allah’ın onlara karşı hilesinin, onları yavaş yavaş azaba yaklaştırması ve hükmün gerçekleşmesine kadar süre tanıması anlamına gelmesi de mümkündür. Nitekim bu anlam daha önce “Allah onlarla alay eder” (Bakara 15) ayetinde açıklanmıştır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 53

Rabbimiz! İndirdiğine iman ettik ve elçiye uyduk; bizi şahitlerle birlikte yaz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Rabbena amanna bima enzelte (Rabbimiz indirdiğine iman ettik) vetteba‘na r-rasul (elçiye uyduk) faktubna me‘a ş-şahidin (bizi şahitlerle beraber yaz)

Mukatil Tefsiri
Sonra şöyle dediler: “Rabbimiz! İndirdiğine iman ettik”; yani Îsâ’ya indirdiğin İncil’i tasdik ettik. “Ve resule uyduk”; yani Îsâ’ya ve onun dinine uyduk. “Artık bizi şahitlerle beraber yaz”; yani bizi doğru söyleyenlerle beraber kıl. Bunun benzeri Mâide sûresindedir. Bu, havarilerin sözüdür.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette, havarilerin söylediklerini haber vermektedir. Onlar şöyle demişlerdir: “Rabbimiz! İman ettik.” Yani Allah’ın Îsâ’ya indirdiği kitabı tasdik ettik, onun Allah katından hak olduğunu kabul ettik. “Resule uyduk” sözleriyle de şunu kastetmişlerdir: “Senin dinin üzere Îsâ’ya tâbi olduk, onu destekledik, kullarına gönderdiğin hak üzere onun yardımcıları olduk.” Böylece onlar, Îsâ’nın getirdiği hak dini kabul ettiklerini, onun çağrısına teslim olduklarını ve Allah’ın emrine boyun eğdiklerini ilan etmiş oldular.

“Bizi şahitlerle beraber yaz” sözünün anlamı ise şudur: “Bizi, hakkı açıkça ortaya koyan, senin birliğine şahitlik eden, peygamberlerini doğrulayan, emir ve yasaklarına uyan kulların arasına kat. İsimlerimizi onların isimleriyle birlikte yaz. Bizi onların zümresine dahil et. Onlara verdiğin ikramlardan bize de ver. Bizi sana karşı inkâr eden, senin yolundan alıkoyan, emirlerine karşı gelen kimselerden eyleme.” Bu sözlerinde onlar, Allah’ın razı olduğu salih kullarla beraber olmayı, onların makamına erişmeyi ve aynı akıbete ulaşmayı istemektedirler.

Yüce Allah bu ifadelerle kullarına, razı olduğu insanların yolunu göstermektedir ki insanlar onların yolunu izlesin, onların yöntemine uysun ve Allah’ın onlara verdiği şeref ve nimetlere ulaşsınlar. Aynı zamanda Allah, başka din mensuplarının peygamberler hakkında ileri sürdükleri yanlış iddiaları da çürütmektedir. Çünkü Allah’ın kendilerinden razı olduğu Îsâ’nın yardımcılarının inancı ve yolu, sonradan ortaya çıkan sapkın anlayışlardan tamamen farklıydı. Bu ayet ayrıca, Necran heyetinden gelip Resulullah ile tartışan Hristiyanlara karşı da bir delildir. Çünkü Allah, Îsâ’nın gerçek yardımcılarının söylediklerini haber vererek onların yolunun, Hristiyanların sonradan ortaya koyduğu inançtan farklı olduğunu açıklamaktadır.

Bu konuda İbn Humeyd’in, Seleme’den, onun da İbn İshak’tan rivayet ettiğine göre Muhammed b. Cafer b. Zübeyr şöyle demiştir: “Rabbimiz! İndirdiğine iman ettik ve resule uyduk. Bizi şahitlerle beraber yaz.” İşte onların sözü, teslimiyeti ve imanları böyleydi.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 52

İsa onlardan küfrü hissedince dedi ki: Allah yolunda bana yardımcı olacak kim var? Havariler dediler ki: Biz Allah’ın yardımcılarıyız. Allah’a iman ettik; şahit ol ki biz Müslümanlarız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-lemma ahassa isa minhum l-kufra (İsa onlardan inkârı hissedince) kale men ensari ilellah (Allah yolunda yardımcılarım kimdir dedi) kale l-havariyyun (havariler dediler) nahnu ensaru llah (biz Allah’ın yardımcılarıyız) amanna billah (Allah’a iman ettik) veşhed bi-enne-na muslimun (şahit ol biz teslim olanlarız)

Mukatil Tefsiri
“Îsâ onlardan küfrü hissedince”; yani İsrailoğullarından küfrü görünce. Bu, Allah Teâlâ’nın: “Onlardan hiçbir kimse hissediyor musun?” (Meryem 98) buyruğu gibidir; yani onlardan birini görüyor musun demektir. Bunun üzerine Îsâ havarilere uğradı; yani elbise yıkayan çamaşırcılara uğradı. Dedi ki: “Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?”; yani Allah ile birlikte bana kim uyacak? Bu, Allah Teâlâ’nın: “Hârûn’a da gönder” (Şuarâ 13) buyruğu gibidir; yani Hârûn benimle birlikte olsun demektir. Yine Allah Teâlâ’nın: “Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin” (Nisâ 2) buyruğu gibidir; yani mallarınızla birlikte demektir. “Havariler dediler ki: Biz Allah’ın yardımcılarıyız. Allah’a iman ettik”; yani Allah’ın birliğine iman ettik. “Şahit ol ey Îsâ ki biz Müslümanlarız”; yani Allah Teâlâ’nın tevhidinde ihlâslıyız.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın şu sözünün anlamı şudur: “İsa onlardan küfrü hissedince” yani İsa, onlardan küfrü bulup gördüğü zaman. “Hissetmek” bulmak ve fark etmek demektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “Onlardan hiçbirini hissediyor musun?” (Meryem 98). Elifsiz “hiss” ise yok etmek ve öldürmek anlamına gelir; “Onları O’nun izniyle kırıp geçiriyordunuz” (Âli İmrân 152) ayetinde olduğu gibi. “Hiss” ayrıca şefkat ve yumuşaklık anlamına da gelir. Kümeit’in şu sözü de bu anlamdadır: “Yurt için ağlayan var mı ki ona acısın, yahut gözyaşı o yurdu ağlatsın?” Buradaki “acısın” ifadesi “ona yumuşasın” demektir. Buna göre sözün anlamı şudur: İsa, Allah’ın kendisine gönderdiği İsrailoğullarından peygamberliğini inkâr ettiklerini, sözünü yalanladıklarını ve Allah’ın emrine çağrısından yüz çevirdiklerini görünce şöyle dedi: “Allah yolunda bana kim yardımcı olacak?” Yani “Allah’ın deliline karşı çıkanlara, dininden yüz çevirenlere ve peygamberliğini inkâr edenlere karşı bana kim yardım edecek?” demektir. “Allah’a” ifadesi burada “Allah ile beraber” anlamındadır; Araplar bazen iki şeyi birbirine katıp birlikte ifade etmek istediklerinde “ile” yerine “-e” anlamı taşıyan edatı kullanırlar. Bu yüzden “Allah’a” denmiş, “Allah ile beraber” anlamı kastedilmiştir. Bu anlamı tefsir ehli de şöyle açıklamıştır: Muhammed b. Hüseyin → Ahmed b. Müfaddal → Esbât → Süddî: “Allah’a” yani “Allah ile beraber” demektir. Kâsım → Hüseyin → Haccâc → İbn Cüreyc de aynı şekilde “Allah ile beraber” demektir demiştir.

İsa’nın havarilerden yardım istemesinin sebebi hakkında âlimler ihtilaf etmiştir. Bunlardan bir kısmı şöyle demiştir: Musa b. Hârûn → Amr → Esbât → Süddî rivayet etti: Allah İsa’yı gönderip davetle görevlendirdiğinde İsrailoğulları onu yalanladı ve onu sürgün etti. Bunun üzerine İsa ve annesi yeryüzünde dolaşmaya başladılar. Bir köye indiler ve bir adam onları misafir etti, onlara iyilikte bulundu. O şehirde zorba bir kral vardı. Adam bir gün üzgün ve kederli geldi. Meryem onun hanımına bunun sebebini sordu. Kadın dedi ki: “Bizim bir kralımız var; her birimize sırayla bir gün yükler, o gün onu ve askerlerini doyurup içirmemizi ister. Bunu yapmazsak bizi cezalandırır. Bugün sıra bize geldi ama buna gücümüz yetmiyor.” Meryem dedi ki: “Eşine söyle üzülmesin; oğluma söyleyeyim, dua eder ve bu iş halledilir.” Meryem İsa’ya bunu söyledi. İsa dedi ki: “Anne, eğer bunu yaparsam bunun kötü sonucu olur.” Meryem dedi ki: “Aldırma, çünkü bize iyilik yaptı ve bizi ağırladı.” Bunun üzerine İsa dedi ki: “Ona söyle kaplarını ve küplerini suyla doldursun, sonra bana haber versin.” Adam onları doldurdu. İsa dua etti, kaplardaki su et, yemek ve ekmeğe, küplerdeki su da insanların daha önce hiç görmediği bir şaraba dönüştü. Kral geldi, yedi ve içti. Şarabın nereden olduğunu sordu. Adam farklı yerler söyledi ama kral inanmadı. Sonunda adam dedi ki: “Bizde bir genç var, Allah’tan ne isterse verir; o dua etti ve suyu şaraba çevirdi.” Kralın çok sevdiği ve kısa süre önce ölmüş bir oğlu vardı. Kral dedi ki: “Eğer biri Allah’a dua edip suyu şaraba çevirdiyse, mutlaka oğlumu da diriltir.” İsa’dan bunu istedi. İsa dedi ki: “Bunu yapma, çünkü dirilirse kötü olur.” Kral dedi ki: “Ben onu görsem yeter, ne olursa olsun.” İsa dedi ki: “Eğer diriltirsem beni ve annemi serbest bırakacaksın.” Kral kabul etti. İsa dua etti ve çocuk dirildi. Halk bunu görünce silahlandı ve “Bu adam oğlunu tekrar başımıza geçirecek” diyerek birbirleriyle savaştılar. İsa ve annesi oradan ayrıldı.

Onlarla birlikte bir Yahudi vardı. Yahudinin iki ekmeği, İsa’nın bir ekmeği vardı. İsa ona dedi ki: “Benimle paylaş.” Yahudi kabul etti, fakat sonra İsa’nın yanında sadece bir ekmek olduğunu görünce pişman oldu. İsa uyuduğunda Yahudi ekmeği gizlice yemeye başladı. Her lokmada İsa ona “Ne yapıyorsun?” diye soruyor, o da “Hiçbir şey” diyordu, ta ki ekmeği bitirinceye kadar. Sabah olunca İsa dedi ki: “Yemeğini getir.” Yahudi bir ekmek getirdi. İsa sordu: “Diğer ekmek nerede?” Yahudi dedi ki: “Yanımda başka yoktu.” İsa sustu. Yola devam ettiler. Bir çobana rastladılar. İsa dedi ki: “Ey çoban, bize bir koyun kes.” Çoban kabul etti. Yahudi gidip koyunu getirdi. Onu kestiler ve pişirdiler. İsa Yahudiye dedi ki: “Ye ama hiçbir kemiği kırma.” Yediler. Doyunca İsa kemikleri derinin içine koydu, sonra asasıyla vurdu ve “Allah’ın izniyle diril!” dedi. Koyun dirildi ve meledi. İsa dedi ki: “Ey çoban, koyununu al.” Çoban korktu ve “Sen sihirbazsın” diyerek kaçtı. İsa Yahudiye tekrar sordu: “Kaç ekmek vardı?” O yine yemin ederek bir tane olduğunu söyledi. Sonra bir sığır sahibine rastladılar. İsa dedi ki: “Bir buzağı kes.” Yahudi gidip getirdi. Onu kestiler ve yediler. İsa yine kemikleri topladı ve “Allah’ın izniyle diril!” dedi, buzağı dirildi ve böğürdü. Sahibi korktu ve “Sen büyücüsün” diyerek kaçtı. Yahudi şaşırdı ama yine yalanını sürdürdü.

Sonra bir köye vardılar. Yahudi köyün üst tarafında, İsa alt tarafında konakladı. Yahudi bir asa aldı ve “Ben de ölüleri diriltebilirim” demeye başladı. O şehirde ağır hasta bir kral vardı. Yahudi “Ben onu iyileştiririm, hatta ölse bile diriltirim” dedi. Onu içeri aldılar. Yahudi kralın ayağını tutup asasıyla vurdu ve onu öldürdü. Sonra “Diril!” diye bağırdı ama diriltemedi. Bunun üzerine onu asmak üzere götürdüler. Bu durum İsa’ya ulaştı. İsa geldi ve dedi ki: “Eğer kralınızı diriltirsem arkadaşımı bırakır mısınız?” Onlar kabul ettiler. İsa dua etti, kral dirildi ve Yahudi kurtarıldı. Yahudi dedi ki: “Ey İsa, bana en büyük iyiliği sen yaptın, senden ayrılmayacağım.” İsa ona tekrar sordu: “Kaç ekmek vardı?” O yine yemin ederek inkâr etti. Sonra bir hazine buldular. İsa dedi ki: “Bunu bırak, bunun yüzünden insanlar helak olur.” Yahudi mala göz dikti ama İsa’ya karşı gelmekten çekindi. Onlar oradan ayrıldıktan sonra dört kişi o hazineyi buldu. İkisi diğer ikisini zehirlemeyi planladı, diğer ikisi de onları öldürmeyi planladı. Sonunda hepsi öldü. İsa bunu Yahudiye gösterdi. Sonra malı üçe böldü ve dedi ki: “Bu benim, bu senin, bu da ekmek sahibinin.” Yahudi dedi ki: “Ekmek sahibi benim.” İsa dedi ki: “Öyleyse hepsi senin.” Yahudi malı aldı, biraz yürüdü ve yerin dibine geçirildi. İsa oradan ayrıldı.

Sonra balık tutan havarilere rastladı. Onlara dedi ki: “Ne yapıyorsunuz?” Onlar “Balık tutuyoruz” dediler. İsa dedi ki: “İnsanları avlamak için benimle gelmez misiniz?” Onlar “Sen kimsin?” dediler. İsa “Ben Meryem oğlu İsa’yım” dedi. Bunun üzerine ona iman ettiler ve onunla birlikte gittiler. İşte Yüce Allah’ın şu sözü budur: “Allah yolunda bana kim yardımcı olacak? Havariler dediler ki: Biz Allah’ın yardımcılarıyız; Allah’a iman ettik, şahit ol ki biz Müslümanlarız.”

Muhammed b. Sinan → Ebû Bekr el-Hanefî → Abbâd b. Mansur → Hasan rivayet etti: İsa yardım istedi, havariler ona yardım etti ve üstün geldi. Başka bir görüşe göre ise, İsa’nın yardım istemesinin sebebi onların onu öldürmek istemeleriydi. Kâsım → Hüseyin → Haccâc → İbn Cüreyc → Mücahid rivayet etti: Onlar küfre düştüler ve İsa’yı öldürmek istediler, bunun üzerine İsa yardım istedi ve havariler “Biz Allah’ın yardımcılarıyız” dediler.

“Ensar” kelimesi “yardımcı”nın çoğuludur. “Havariler” hakkında da ihtilaf edilmiştir. Bazıları onların beyaz elbiseleri sebebiyle bu isimle anıldığını söylemiştir: Muhammed b. Ubeyd → babası → Kays b. Rebî‘ → Meysere → Minhâl → Said b. Cübeyr. Bazıları onların çamaşır yıkayıp beyazlatan kişiler olduğunu söylemiştir: Muhammed b. Amr → Ebû Âsım → İsa → İbn Ebî Necih → Ebû Artâe. Bazıları ise onların peygamberlerin seçkinleri olduğunu söylemiştir: Yakub b. İbrahim → İbn Uleyye → Ruh b. Kâsım → Katâde ve Dahhâk. En doğru görüş, onların beyazlıkla ilgili olarak bu isimle anıldıklarıdır; çünkü Arapçada “havr” şiddetli beyazlık demektir. Bu yüzden çok beyaz olan şeylere bu isim verilir. Bu isim daha sonra İsa’nın özel yardımcıları için kullanılmıştır. Nitekim Peygamber şöyle buyurmuştur: “Her peygamberin bir havarisi vardır; benim havarim Zübeyr’dir.” Ayrıca Araplar şehirli beyaz tenli kadınlara da “havariler” derler. Şairin şu sözü de bundandır: “Havariler başkası için ağlasın, bizim için ancak havlayan köpekler ağlasın.” “Havariler dediler ki: Allah’a iman ettik ve şahit ol ki biz Müslümanlarız” ifadesi, onların Allah’ı tasdik ettiklerini ve İsa’dan bunu şahit tutmasını istediklerini bildirir. Bu, İslam’ın İsa’nın ve ondan önceki peygamberlerin dini olduğunu, Yahudilik ve Hristiyanlığın ise bu asli din olmadığını gösterir ve Yüce Allah’ın Peygamberine Necran Hristiyanlarına karşı bir delilidir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 51

Şüphesiz Allah benim Rabbim ve sizin Rabbinizdir; O’na kulluk edin. İşte bu dosdoğru yoldur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnna llaha rabbi ve rabbukum (şüphesiz Allah benim Rabbim ve sizin Rabbinizdir) fa‘buduh (ona kulluk edin) haza siratun mustakim (bu dosdoğru yoldur)

Mukatil Tefsiri
Îsâ onlara şöyle dedi: “Şüphesiz Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; artık O’na ibadet edin”; yani O’nu birleyin. “İşte bu dosdoğru yoldur”; yani bu tevhid dosdoğru bir dindir ve o İslâm’dır. Fakat onlar inkâr ettiler.

Taberi Tefsiri
“Şüphesiz Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O halde O’na kulluk edin. İşte bu dosdoğru yoldur.” (Âl-i İmrân 51)

Bunun anlamı şudur:

“Size Rabbinizden bir ayet getirdim ki bununla söylediklerimin doğruluğunu kesin olarak bilesiniz. O halde ey İsrailoğulları! Allah’tan korkun. Musa’ya indirdiği kitapta size emrettiği ve yasakladığı hususlarda Allah’a karşı gelmekten sakının. O’na verdiğiniz ahdi yerine getirin. Benim size getirdiğim şeylerde beni doğrulayın ve bana itaat edin. Çünkü benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah, beni size bunun için gönderdi. Kitabınızda size haram kılınmış bazı şeyleri helal kılmak için gönderdi. İşte bu dosdoğru yol ve eğriliği olmayan sağlam hidayettir.”

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Seleme bize rivayet etti, dedi ki: İbn İshak, Muhammed b. Cafer b. Zübeyr’den şöyle nakletti:

“Şüphesiz Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir” sözüyle Îsâ, Hristiyanların onun hakkında söylediklerinden uzak olduğunu açıklamıştır. Bu söz, Rabbine karşı onların iddialarına karşı bir delildir.

“O halde O’na kulluk edin. İşte bu dosdoğru yoldur” yani “Size yüklediğim ve getirdiğim yol budur.”

Kıraat âlimleri “Şüphesiz Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir” ayetindeki “inne”nin okunmasında ihtilaf etmişlerdir.

Şehirlerin kıraat imamlarının çoğu bunu “İnne’llâhe rabbî ve rabbukum” şeklinde hemzeyi kesre ile okumuşlardır; bunu yeni bir haber başlangıcı kabul etmişlerdir.

Bazıları ise “Enne’llâhe rabbî ve rabbukum” şeklinde fetha ile okumuş ve bunu “Size Rabbinizden bir ayet getirdim ki Allah benim de Rabbim sizin de Rabbinizdir” anlamında önceki “ayet” kelimesine bedel yapmışlardır.

Bizce doğru olan kıraat, şehir kıraat imamlarının okuyuşudur; yani “inne”yi kesre ile okumaktır. Çünkü kıraat ehlinin ittifakı buna delildir. Üzerinde ittifak edilen şey hüccettir; tek başına kalan görüş ise sadece bir görüştür. Görüş, hüccete karşı çıkamaz.

Bu ayet her ne kadar zahirde bir haber cümlesi olsa da, Necran’dan gelen ve Îsâ hakkında Peygamber ile tartışan heyete karşı Allah’ın Resulü Muhammed için güçlü bir delildir. Çünkü Allah, Îsâ’nın kendisine isnat edilen şeylerden uzak olduğunu haber vermektedir. O, kendisini nasıl tanımladıysa öyledir: Yeryüzündeki diğer kullar gibi Allah’ın bir kuludur. Ancak Allah onu peygamberlik ve doğruluğunu gösteren mucizelerle diğer insanlardan üstün kılmıştır. Nitekim diğer peygamberlere de doğruluklarını ve peygamberliklerini gösteren alametler ve deliller verilmiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 50

Ve benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınmış olanların bir kısmını helal kılmak için geldim. Size Rabbinizden bir ayet getirdim. O halde Allah’tan sakının ve bana itaat edin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve musaddikan lima beyne yedeyye mine t-tevrat (benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak geldim) ve li-uhille lekum ba‘da llezi hurrime aleykum (size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak için) ve ci’tukum bi-ayetin min rabbikum (Rabbinizden bir ayet getirdim) fe-ttekullaha ve eti‘un (Allah’tan sakının ve bana itaat edin)

Mukatil Tefsiri
“Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak”; “ve size haram kılınan şeylerin bir kısmını helâl kılmak için.” Bunlar etlerden, iç yağlardan, tırnaklı hayvanların tamamından ve balıktan olan şeylerdi. İşte bu, onlar için helâl kılınan kısımdır; cumartesi yasağı hariç. Çünkü onlar cumartesiye bağlı kalıyorlardı. İncil’de bu onların üzerinden kaldırıldı. “Size Rabbinizden bir ayet getirdim”; yani Rabbinizden bir alâmet getirdim; Allah’ın meydana getirdiği harikalar kastedilmektedir. “Artık Allah’tan korkun”; yani Allah’ı birleyin. “Ve bana itaat edin”; size öğüt olarak emrettiğim hususlarda bana itaat edin; çünkü O’nun hiçbir ortağı yoktur.

Taberi Tefsiri
“Önümde bulunan Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak için geldim. Size Rabbinizden bir ayet getirdim. O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” (Âl-i İmrân 50)

Yüce Allah’ın bu sözüyle kastettiği anlam şudur:

“Size Rabbinizden bir ayet getirdim; önümde bulunan Tevrat’ı doğrulayıcı olarak geldim.”

Bu sebeple “musaddıkan” kelimesi “size geldim” fiilinin hâli olarak mansup okunmuştur. Bunun, “vecîhen” kelimesine atıf olmadığını gösteren şey, ardından gelen “önümde bulunan Tevrat’ı doğrulayıcı olarak” ifadesidir. Eğer “vecîhen”e atıf olsaydı söz şöyle olurdu:

“Önünde bulunan Tevrat’ı doğrulayıcı ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak için…”

“Önümde bulunan Tevrat’ı doğrulayıcı olarak” denmesinin sebebi şudur:

Îsâ, Tevrat’a iman ediyor, onun Allah katından geldiğini kabul ediyordu. Bütün peygamberler de kendilerinden önce gelen Allah’ın kitaplarını ve peygamberlerini tasdik ederler. Hükümlerin bazı şeriatlarında farklılık bulunsa bile bu böyledir. Çünkü Allah, bazı hükümleri peygamberler arasında farklı kılmıştır. Ayrıca bize ulaştığına göre Îsâ, Tevrat ile amel ediyordu; sadece Allah’ın İncil’de hafiflettiği bazı ağır hükümler dışında Tevrat’ın hükümlerine muhalefet etmiyordu.

Bu konuda şöyle rivayet edilmiştir:

Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: Abdülkerîm bize rivayet etti, dedi ki: Abdüssamed b. Ma‘kil’in Vehb b. Münebbih’ten işittiğine göre Vehb şöyle dedi:

“Îsâ, Musa’nın şeriatı üzereydi. Cumartesi yasağına riayet eder, Beytülmakdis’e yönelirdi. İsrailoğullarına şöyle dedi: ‘Ben sizi Tevrat’taki hiçbir hükme aykırı bir şeye çağırmıyorum. Sadece size haram kılınmış bazı şeyleri helal kılmak ve üzerinizdeki ağır yükleri kaldırmak için geldim.’”

Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezîd bize rivayet etti, dedi ki: Saîd, Katâde’den şöyle nakletti:

“Önümde bulunan Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak için…” (Âl-i İmrân 50)

Katâde şöyle dedi:

“Îsâ’nın getirdiği hükümler Musa’nın getirdiğinden daha yumuşaktı. Musa’nın getirdiği hükümlerde onlara deve eti, iç yağlar, bazı kuşlar ve balıklar haram kılınmıştı.”

Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: İbn Ebî Cafer, babasından, o da Rebî‘den şöyle nakletti:

“Îsâ’nın getirdiği hükümler Musa’nın getirdiğinden daha hafifti. Musa’nın getirdiği Tevrat’ta onlara deve eti ve iç yağlar haram kılınmıştı. Îsâ bunları helal kıldı. Yağlar da onlara haram edilmişti; Îsâ’nın getirdiği hükümlerle helal oldu. Yine bazı balıklar, pençesi olmayan bazı kuşlar ve başka bazı şeyler onlara haram edilmiş, ağırlaştırılmıştı. Îsâ İncil’de bunların hafifletilmesiyle geldi. Bu yüzden Îsâ’nın getirdiği hükümler Musa’nın getirdiğinden daha kolaydı.”

Kâsım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccâc, İbn Cüreyc’den şöyle nakletti:

“Size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak için…” (Âl-i İmrân 50)

İbn Cüreyc şöyle dedi:

“Îsâ gönderildiğinde deve etini ve yağları onlara helal kıldı. Yahudilere gönderildiğinde onlar ihtilafa düştüler ve ayrılığa düştüler.”

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Seleme bize rivayet etti, dedi ki: İbn İshak, Muhammed b. Cafer b. Zübeyr’den şöyle nakletti:

“Önümde bulunan Tevrat’ı doğrulayıcı olarak” yani “Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak.”

“Size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak için” yani “Size haram olduğu bildirilen bazı şeyleri artık terk etmemeniz için helal kılıyorum; böylece sizin için kolaylık olsun ve ağır yüklerinden kurtulasınız.”

Muhammed b. Sinân bize rivayet etti, dedi ki: Ebû Bekir el-Hanefî bize rivayet etti, dedi ki: Abbâd, Hasan’dan şöyle nakletti:

“Onlara bazı şeyler haram kılınmıştı. Îsâ onları helal kılmak için geldi. Bununla onların Allah’a şükretmelerini amaçlıyordu.”

“Ve size Rabbinizden bir ayet getirdim” (Âl-i İmrân 50) sözünün anlamı şudur:

“Size Rabbinizden bir delil ve ibret getirdim ki bununla söylediklerimin doğruluğunu bilesiniz.”

Muhammed b. Amr bize rivayet etti, dedi ki: Ebû Âsım bize rivayet etti, dedi ki: Îsâ, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den şöyle nakletti:

“Ve size Rabbinizden bir ayet getirdim” ayeti hakkında şöyle dedi:

“Îsâ’nın onlara açıkladığı bütün şeyler ve Rabbinin ona verdiği mucizeler.”

Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Ebû Huzeyfe bize rivayet etti, dedi ki: Şibl, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den aynı şeyi rivayet etti.

“Rabbinizden” sözü ise “Rabbiniz katından” anlamındadır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 49

Ben, İsrailoğullarına bir elçi olarak gönderildim: Şüphesiz ben size Rabbinizden bir ayet getirdim. Size çamurdan kuş şekline benzer bir şey yaparım, sonra ona üflerim, Allah’ın izniyle kuş olur. Anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiririm, Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim ve size ne yediğinizi ve evlerinizde ne biriktirdiğinizi haber veririm. Şüphesiz bunda sizin için bir ayet vardır, eğer iman eden kimselerseniz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve rasulen ila beni israile (ve onu İsrailoğullarına elçi yapar) enni kad ci’tukum bi-ayetin min rabbikum (ben size Rabbinizden bir ayet getirdim) enni ahluku lekum mine t-tini ke-heyeti t-tayr (size çamurdan kuş şeklinde yaparım) fe-enfuhu fihi fe-yekunu tayran bi-iznillah (ona üflerim Allah’ın izniyle kuş olur) ve ubrîu l-ekmehe vel-ebrasa (doğuştan körü ve alacayı iyileştiririm) ve uhyi l-mevta bi-iznillah (Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim) ve unebbiukum bima te’kulune ve ma teddahirune fi buyutikum (yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı size haber veririm) inne fi zalike le-ayeten lekum in kuntum mu’minin (bunda sizin için delil vardır eğer inanıyorsanız)

Mukatil Tefsiri
Ve onu “İsrailoğullarına bir resul” yapar: “Ben size Rabbinizden bir ayet getirdim”; yani bir alâmet getirdim. Sonra ayeti açıkladı: “Ben sizin için”; yani sizin için yaparım, “çamurdan kuş şeklinde bir şey”; “sonra ona üflerim, Allah’ın izniyle kuş olur.” Yarasa yarattı; çünkü yaratılmışların en şiddetlisiydi. O sadece etten ibaretti ve tüysüz olarak uçuyordu; Allah’ın izniyle uçtu. “Anadan doğma körü iyileştiririm”; yani annesinin kör doğurduğu, hiç ışık görmemiş olanı; Allah onun görmesini geri verirdi. “Ve alacalıyı iyileştiririm”; Allah’ın izniyle iyileşirdi. “Ve Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim”; onlar da yaşardı. Bunu onlar bakarken yaptı. Bu yaptığı, Allah’tan bir ayetti; onun İsrailoğullarına peygamber ve resul olduğuna delildi. Allah’ın izniyle Nûh b. Lemek’in oğlu Sâm’ı ölümden diriltti. Bunun üzerine ona: “Bu bir sihirdir; doğru söylediğini bileceğimiz bir ayet göster” dediler.

Îsâ dedi ki: “Size evlerinizde ne yediğinizi” — burada takdim vardır — “ve evlerinizde ne biriktirdiğinizi haber versem, doğru söylediğimi bilir misiniz?” Dediler ki: “Evet.” Bunun üzerine Îsâ dedi ki: “Ey filan, sen şunu şunu yedin ve şunu şunu içtin. Ey filan, sen şunu şunu yedin. Ey filan…” Onlardan kimi iman etti, kimi inkâr etti. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Şüphesiz bunda sizin için bir ayet vardır”; yani size haber verdiğim şeylerde bir alâmet vardır, “eğer müminlerseniz”; yani Îsâ’nın resul olduğunu tasdik eden kimselerseniz.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın şu sözüyle kastettiği anlam şudur: “Ve onu bir resul olarak göndereceğiz.” Burada “onu göndereceğiz” ifadesi hazfedilmiştir; çünkü sözün devamı buna delalet etmektedir. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Ve savaşta kocanı gördün;
Kılıç ve mızrak kuşanmış halde.”

Burada da ikinci unsur için fiil tekrar edilmemiştir.

Allah’ın şu sözüne gelince: “Şüphesiz ben size Rabbinizden bir ayet getirdim” (Âl-i İmrân 49). Bunun anlamı şudur: “Onu İsrailoğullarına peygamber, müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndereceğiz. Benim bunun doğruluğuna dair delilim ve doğruluğumun kanıtı da size Rabbinizden bir ayet getirmiş olmamdır.” Yani: “Rabbinizden, sözümü doğrulayan ve gerçekten Rabbiniz tarafından gönderilmiş bir elçi olduğumu gösteren bir alamet getirdim.”

İbn İshak’tan bu konuda şöyle rivayet edilmiştir: “Size Rabbinizden bir ayet getirdim” sözü, “Bununla peygamberliğimin doğruluğunu ortaya koyuyorum” anlamındadır.

Yüce Allah’ın şu sözüne gelince: “Ben size çamurdan kuş şeklinde bir şey yaparım; ona üflerim, Allah’ın izniyle kuş olur” (Âl-i İmrân 49). Bunun anlamı şudur: “Ben size Rabbinizden bir ayet getirdim.” Sonra bu ayetin ne olduğunu açıklamış ve şöyle buyurmuştur: “Ben size çamurdan kuş şeklinde bir şey yaparım.” Buradaki “tayr”, uçan kuşların genel adıdır.

Kıraat âlimleri burada ihtilaf etmişlerdir. Hicaz ehlinin bazı okuyucuları bunu tekil olarak “kuş biçiminde” ve “kuş olur” şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise her ikisini de çoğul anlamıyla okuyarak: “Kuşlar biçiminde yaparım, kuş olur” demişlerdir. Bana göre tercih edilen kıraat, her iki yerde de çoğul olarak okunan kıraattir. Çünkü bu, Îsâ’nın Allah’ın izniyle yaptığı şeyin niteliğine daha uygundur. Ayrıca mushaf hattına da uygundur. Mana sahih olduğu sürece mushaf hattına ve yaygın kıraate uymak, mushafa aykırı bir okuyuştan daha güzeldir.

Îsâ’nın kuş yaratması şöyle olmuştur:

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Seleme bize rivayet etti, dedi ki: İbn İshak şöyle dedi: Îsâ bir gün mektepte çocuklarla birlikte oturuyordu. Çamur aldı ve: “Bundan size bir kuş yapayım mı?” dedi. Çocuklar: “Bunu yapabilir misin?” diye sordular. O da: “Evet, Rabbimin izniyle” dedi. Sonra çamuru kuş şekline soktu. Kuş şekline getirince ona üfledi ve: “Allah’ın izniyle kuş ol!” dedi. Bunun üzerine o şekil, ellerinin arasından uçarak çıktı. Çocuklar bu olayı öğretmenlerine anlattılar. Haber insanlar arasında yayıldı. Îsâ büyüyüp gelişince İsrailoğulları ona karşı harekete geçmek istedi. Annesi onun için korkunca onu bir merkebe bindirip kaçırdı.

Yine rivayet edildiğine göre Îsâ çamurdan kuş yaratmak istediğinde insanlara: “Kuşların yaratılış bakımından en zor olanı hangisidir?” diye sordu. Onlar da: “Yarasa” dediler. Bunun üzerine yarasa şeklinde yaptı.

Kâsım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccâc, İbn Cüreyc’den şöyle nakletti: “Size çamurdan kuş şeklinde bir şey yaparım” ayeti hakkında şöyle dedi: “Îsâ sordu: ‘Kuşların yaratılışı en zor olanı hangisidir?’ Onlar: ‘Yarasa’ dediler. Bunun üzerine onu yaptı.”

Eğer biri şöyle derse: “Ayette ‘çamurdan kuş şekli yaparım’ denildiği halde neden ‘ona üflerim’ denmiştir?” Buna şöyle cevap verilir: Buradaki anlam “kuşa üflerim” demektir. Eğer “ona üflerim” yerine dişil zamir kullanılarak “ona üflerim” denilseydi bu da doğru olurdu. Çünkü Mâide suresinde “ona üflerim” ifadesi geçmektedir ve burada “şekle üflerim” anlamı kastedilmiştir. Bazı kıraatlerde “ona üflerim” ifadesi “üflerim onu” şeklinde “fi” harfi olmadan da rivayet edilmiştir. Araplar böyle kullanımlar yaparlar. Mesela şöyle derler: “Nice gece vardır ki onda gecelemişim.” Şair de şöyle demiştir:

“Ne yaka yırtıldı, ne ağıtçı ayağa kalktı,
Ne de atlar ganimetlerin yanında sana ağladı.”

Burada “sana karşı ayağa kalktı” anlamı kastedilmiştir.

Başka bir şair de şöyle demiştir:

“Allah’ın koruduğu oğullarından biri onunla devam etti,
Tatlı özlü içecekler, sûr’a üfleninceye kadar.”

Allah’ın şu sözüne gelince: “Körü ve alacalıyı iyileştiririm” (Âl-i İmrân 49). “Ebrîu” kelimesi “şifa veririm” anlamındadır. “Allah hastayı iyileştirdi” denir. Fiilin mastarı “ibrâ”dır. “Hasta iyileşti” anlamında “berie” veya “beraa” da denir; ikisi de bilinen kullanımlardır.

“Tedavi ettiği kör” anlamındaki “ekmeh” kelimesi hakkında müfessirler ihtilaf etmişlerdir.

Bir grup şöyle demiştir: Bu, gece göremeyip gündüz gören kişidir.

Bu görüşü söyleyenler:

Muhammed b. Amr bize rivayet etti, dedi ki: Ebû Âsım bize rivayet etti, dedi ki: Îsâ, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den şöyle nakletti: “Ekmeh, gündüz görüp gece göremeyen kişidir.”

Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Ebû Huzeyfe bize rivayet etti, dedi ki: Şibl, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den aynı şeyi rivayet etti.

Başka bir grup şöyle demiştir: Bu, anasından doğuştan kör doğan kişidir.

Bu görüşü söyleyenler:

Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezîd bize rivayet etti, dedi ki: Saîd, Katâde’den şöyle nakletti: “Bizlere anlatılırdı ki ekmeh, gözleri kapalı halde doğan âmâdır.”

Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: İbn Ebî Cafer, babasından, o da Katâde’den aynı şeyi rivayet etti.

Mincâb’dan rivayet edildi, dedi ki: Bişr, Umâre’den, o da Ebû Rûk’tan, o da Dahhâk’tan, o da İbn Abbas’tan şöyle nakletti: “Ekmeh, doğuştan kör olandır.”

Başka bir grup ise bunun genel olarak kör anlamına geldiğini söylemiştir.

Bu görüşü söyleyenler:

Mûsâ b. Hârûn bize rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti, dedi ki: Esbât, Süddî’den şöyle nakletti: “Ekmeh, kördür.”

Kâsım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccâc, İbn Cüreyc’den, o da İbn Abbas’tan şöyle nakletti: “Ekmeh, kördür.”

Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzâk bize rivayet etti, dedi ki: Ma‘mer, Katâde’den aynı şeyi nakletti.

Muhammed b. Sinân bize rivayet etti, dedi ki: Ebû Bekir el-Hanefî bize rivayet etti, dedi ki: Abbâd b. Mansûr, Hasan’dan şöyle nakletti: “Ekmeh, kördür.”

Başka bir grup ise bunun “şaşı veya gözleri zayıf gören kişi” anlamına geldiğini söylemiştir.

Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: Hafs b. Ömer, Hakem b. Ebân’dan, o da İkrime’den şöyle nakletti: “Ekmeh, şaşı kişidir.”

Arapların dilinde yaygın ve bilinen anlam körlüktür. “Gözü kör oldu” anlamında “kemihet aynuhu” denir. Şair şöyle demiştir:

“Gözleri kör oldu, beyazlaşıncaya kadar,
Sonra yaptığı şey yüzünden kendini kınadı.”

Rü’be de şöyle demiştir:

“Ben karıştırdım, o da körün geri dönüşü gibi geri döndü,
Şaşkın kişinin büyük felaketleri içinde.”

Allah’ın Îsâ hakkında bunları söylemesi, onun peygamberliğine delil olması içindir. Çünkü körlük ve alaca hastalığı insanların tedavi edemediği hastalıklardandır. Bunları iyileştirmek, Allah’ın desteklediği bir peygamber için mucizedir. Mücâhid’in “gece görmeyen kişi” sözü ve İkrime’nin “şaşı kişi” sözü uygun değildir. Çünkü Allah kullarına, insanların benzerini yapabileceği şeylerle hüccet getirmezdi. Eğer Îsâ’nın delili yalnızca şaşıyı veya gece görmeyeni iyileştirmek olsaydı insanlar: “Bizim içimizde de bunu yapan hekimler vardır; onlar peygamber değildir” diyebilirlerdi. Bu da gösteriyor ki burada kastedilen, hiçbir şey görmeyen tam kördür. Katâde’nin “doğuştan kör” açıklaması da buna daha yakındır. Çünkü böyle bir şeyi tedavi etmek ancak Allah’ın özel olarak desteklediği biri için mümkündür. Aynı durum alaca hastalığı için de geçerlidir.

Allah’ın şu sözüne gelince: “Ölüleri Allah’ın izniyle diriltirim ve size ne yediğinizi ve evlerinizde ne sakladığınızı haber veririm” (Âl-i İmrân 49). Îsâ ölüleri Allah’a dua ederek diriltirdi; Allah da onun duasını kabul ederdi.

Muhammed b. Sehl b. Asker bize rivayet etti, dedi ki: İsmail b. Abdülkerîm bize rivayet etti, dedi ki: Abdüssamed b. Ma‘kil’in Vehb b. Münebbih’ten işittiğine göre Vehb şöyle dedi:

Îsâ on iki yaşına geldiğinde Allah, Mısır’da bulunan annesine vahyetti. Oğlu doğduğunda kavminden kaçıp Mısır’a gitmişti. Allah ona: “Onu Şam’a götür” buyurdu. O da götürdü. Îsâ otuz yaşına kadar Şam’da kaldı. Peygamberliği üç yıl sürdü. Sonra Allah onu kendi katına yükseltti. Vehb şöyle dedi: Bazen Îsâ’nın etrafında aynı anda elli bin hasta toplanırdı. Gücü yetenler ona gelir, gelemeyenlere ise Îsâ giderdi. Onları yalnızca Allah’a dua ederek tedavi ederdi.

“Size ne yediğinizi haber veririm” sözü şu anlama gelir: “Ben sizin ne yediğinizi, görmeden ve yemekte yanınızda bulunmadan size haber veririm.”

“Ve evlerinizde ne sakladığınızı” ifadesi de, “saklayıp biriktirdiğiniz şeyleri size haber veririm” demektir.

Allah bunun da Îsâ’nın peygamberliğine delil olan mucizelerden biri olduğunu bildirmiştir. Çünkü bunlar insanların güç yetiremeyeceği şeylerdir. Çamurdan kuş yaratmak, körü ve alacalıyı iyileştirmek, ölüleri diriltmek ve gaybı haber vermek ancak Allah’ın desteklediği bir peygamberin gösterebileceği mucizelerdir.

Eğer biri şöyle derse: “Müneccimler ve kâhinler de insanların ne yediğini ve ne sakladığını bazen haber veriyorlar; öyleyse bunda nasıl delil vardır?” Buna şöyle cevap verilir:

Müneccim ve kâhinlerin verdikleri haberler birtakım hesap, tahmin ve yöntemlere dayanır. İnsanlar onların bunu bazı sebeplerle elde ettiğini bilirler. Oysa Îsâ ve diğer peygamberler böyle değildi. Onlar bu bilgileri herhangi bir hesap, yıldız ilmi, kâhinlik veya hile yoluyla değil; doğrudan Allah’ın bildirmesiyle haber verirlerdi. İşte peygamberlerin gaybı bilmesiyle yalancıların ve sahtekârların bilgisi arasındaki fark budur.

İbn İshak şöyle rivayet etmiştir:

Îsâ dokuz veya on yaşlarındayken annesi onu mektebe verdi. Öğretmeni çocuklara ne öğretmek istese Îsâ onu daha öğretmeden önce bilirdi. Öğretmen hayret ederek şöyle derdi: “Şu dul kadının oğluna şaşmıyor musunuz? Ben ona bir şey öğretmek istiyorum ama o benden önce biliyor.”

Mûsâ bize rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti, dedi ki: Esbât, Süddî’den şöyle nakletti:

Îsâ büyüyünce annesi onu Tevrat öğrenmesi için gönderdi. Çocuklarla oynarken onlara babalarının ne yaptığını söylerdi.

Yakub b. İbrahim bize rivayet etti, dedi ki: Huşeym bize rivayet etti, dedi ki: İsmail b. Sâlim, Saîd b. Cübeyr’den şöyle nakletti:

Îsâ mektepteyken çocuklara onların evlerinde ne yediklerini ve ne sakladıklarını haber verirdi.

Kâsım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Huşeym bize rivayet etti, dedi ki: İsmail b. Sâlim’den işittim, Saîd b. Cübeyr şöyle diyordu:

Îsâ mektepteki çocuğa şöyle derdi: “Ey filan, ailene bugün şu yiyecek saklandı. Ondan bana da verir misin?” Çocuk eve gidip ağlayarak onu isterdi. Ailesi: “Bunu sana kim söyledi?” diye sorardı. O da: “Îsâ söyledi” derdi.

Süddî şöyle rivayet etmiştir:

Aileler çocuklarını ondan uzaklaştırıp: “Bu sihirbazla oynamayın” dediler. Çocukları bir eve topladılar. Îsâ gelip onları sordu. “Burada değiller” dediler. Îsâ: “Bu evde ne var?” dedi. “Domuzlar var” dediler. Bunun üzerine Îsâ: “Öyleyse onlar da domuz olsunlar!” dedi. Kapıyı açtıklarında gerçekten domuz olmuşlardı.

Hasan şöyle dedi:

“Evlerinizde ne sakladığınızı” sözü, “eksilir korkusuyla sakladığınız şeyler” anlamındadır.

Başka bir grup ise ayetin, gökten inen sofra mucizesiyle ilgili olduğunu söylemiştir.

Bişr b. Muâz bize rivayet etti, dedi ki: Yezîd bize rivayet etti, dedi ki: Saîd, Katâde’den şöyle nakletti:

Kavim sofrayı istediğinde, bulundukları yere cennetten meyveler taşıyan bir sofra inerdi. Onlara bundan hile yapmamaları, saklamamaları ve ertesi güne bırakmamaları emredilmişti. Fakat onlar ihanet edip sakladılar. Îsâ da bunu haber verdi. İşte “Size ne yediğinizi ve ne sakladığınızı haber veririm” ayeti bunu anlatmaktadır.

Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzâk bize rivayet etti, dedi ki: Ma‘mer, Katâde’den şöyle nakletti:

Onlara sofradan yiyip saklamamaları emredilmişti. Fakat saklayıp ihanet ettiler. Bunun üzerine domuza çevrildiler. İşte Allah’ın şu sözü bunu anlatmaktadır: “Sizden kim bundan sonra inkâr ederse, ona âlemlerden hiçbir kimseye etmediğim bir azap ederim.” (Mâide 115)

“Yeddahirûn” kelimesinin aslı “yeztehirûn”dur. “Zahartu’ş-şey’e” fiilinden gelir. Sonra Araplar, “ذ” ile “ت” harflerinin mahreç yakınlığı sebebiyle bunları birbirine idgam etmiş ve “iddaharû” şeklinde söylemişlerdir. Bazıları ise “te”yi “zel”e idgam ederek “yezzekirûn” benzeri telaffuz ederler. Ancak kıraat, yaygın nakil sebebiyle idgamlı “yeddahirûn” şekliyledir ve bu en fasih kullanımdır.

Son olarak Allah şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz bunda sizin için bir ayet vardır, eğer iman eden kimselerseniz.” Bunun anlamı şudur:

Çamurdan kuş yaratmamda, körü ve alacalıyı iyileştirmemde, ölüleri diriltmemde ve sizin yediklerinizi ve sakladıklarınızı haber vermemde sizin için bir ibret ve delil vardır. Bunlar benim Rabbiniz tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğumu gösteren açık mucizelerdir. Eğer Allah’ın ayetlerini tasdik eden, O’nun birliğini ve Musa’yı ve onun getirdiği Tevrat’ı kabul eden kimselerseniz, bunlardan benim doğruluğumu anlarsınız.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 48

Ve ona kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve yuallimuhu l-kitabe vel-hikmete (ona kitabı ve hikmeti öğretir) ve t-tevrate vel-incil (Tevrat’ı ve İncil’i)

Mukatil Tefsiri
“Ona kitabı öğretecek”; yani gücü kuvveti yerine geldikten sonra yazıyı eliyle yazmayı öğretecek. Bu, on sekiz yaşındayken idi. Kadın da hayız gördükten sonra böyledir. “Hikmeti”; yani helâl, haram ve sünneti. “Tevrat’ı ve İncil’i” de öğretecek.

Taberi Tefsiri
Kur’an okuyucuları bu ayetin kıraati hakkında ihtilaf etmişlerdir. Hicaz ve Medine kıraat âlimlerinin çoğunluğu ile Kûfeli bazı okuyucular bunu “ve yuallimuhû” şeklinde, “yâ” harfiyle okumuşlardır. Bu okuyuşu, “İşte Allah dilediğini yaratır” (Âl-i İmrân 47) sözündeki habere bağlamışlar ve “Allah dilediğini yaratır ve ona kitabı öğretir” anlamını vermişlerdir. Böylece “ona öğretir” sözündeki haber, “dilediğini yaratır” ve “ona ‘ol’ der, o da olur” ifadelerindeki habere benzetilmiştir.

Kûfeli okuyucuların çoğunluğu ile Basralı bazı okuyucular ise bunu “ve nuallimuhû” şeklinde, “nûn” harfiyle okumuşlardır. Bunu da “onu sana vahyediyoruz” (Âl-i İmrân 44) sözüne atfetmişlerdir. Buna göre anlam şöyle olur: “Bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir; ona kitabı da biz öğreteceğiz.” Onlar, “onu sana vahyediyoruz” sözünden “ol der, o da olur” ifadesine kadar olan kısmın bu cümleye bağlı olduğunu, sonra “ona kitabı öğretiriz” sözünün ayrıca buna atfedildiğini söylemişlerdir.

Bu konuda bize göre doğru olan görüş şudur: Bunlar, anlam bakımından farklı olmayan iki ayrı kıraattir. Hangisiyle okunursa okunsun doğrudur. Çünkü her iki kıraatin anlamı da aynıdır: Allah’ın, Îsâ’ya kitabı ve kendisine öğreteceğini haber verdiği diğer şeyleri öğreteceğini bildirmesidir. Bu, Allah’ın Meryem’e, kendisine müjdelediği çocuk hakkında yapacağı ikramı, yüksek makamı ve fazileti haber vermeye başlamasıdır. Yani Allah şöyle buyurmuştur: “Allah, sana erkek ve koca olmaksızın bir çocuk yaratacaktır; sonra ona kitabı öğretecektir.” Buradaki “kitap”, onun eliyle yazdığı yazıdır. “Hikmet” ise, kitap dışında kendisine vahyedilecek sünnettir. “Tevrat”, Musa’ya indirilen ve Musa zamanından beri onların arasında bulunan Tevrat’tır. “İncil” ise Îsâ’nın İncil’idir; ondan önce mevcut değildi. Ancak Allah, Îsâ yaratılmadan önce Meryem’e, İncil’i ona vahyedeceğini haber vermiştir. Allah’ın bunu Meryem’e bildirip İncil’in adını özellikle zikretmesinin sebebi şudur: Meryem, daha önce indirilen kitaplardan, Allah’ın kendisine “İncil” adı verilen bir kitap vahyedeceği bir peygamber göndereceğini biliyordu. Bunun üzerine Allah ona, sıfatını duyduğu ve önceki peygamberlere kendisine kitap indirileceğini vaat ettiği bu peygamberin, kendisine bağışlanan ve müjdelenen çocuk olduğunu haber vermiştir.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer şekilde tevil ehli de açıklama yapmıştır. Bunu söyleyenler arasında şu rivayetler vardır: Bize Kâsım anlattı; dedi ki: Bize Hüseyin anlattı; dedi ki: Bana Haccâc anlattı; dedi ki: İbn Cüreyc şöyle dedi: “Ona kitabı öğretiriz” sözü hakkında şöyle dedi: Yani kendi eliyle yazmayı öğretiriz. Bize Bişr anlattı; dedi ki: Bize Yezîd anlattı; dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den nakletti: “Ona kitabı ve hikmeti öğretiriz” sözü hakkında şöyle dedi: Hikmet, sünnettir. Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize İshak anlattı; dedi ki: Bize Abdullah b. Ebî Ca‘fer, babasından, o da Katâde’den nakletti: “Ona kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretiriz” sözü hakkında şöyle dedi: Hikmet, sünnettir. “Tevrat ve İncil” hakkında da şöyle dedi: Îsâ Tevrat’ı ve İncil’i okurdu. Bize Kâsım anlattı; dedi ki: Bize Hüseyin anlattı; dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc’den nakletti: “Ona kitabı ve hikmeti öğretiriz” sözü hakkında şöyle dedi: Hikmet, sünnettir. Bize İbn Humeyd anlattı; dedi ki: Bize Seleme, İbn İshak’tan, o da Muhammed b. Ca‘fer b. Zübeyr’den nakletti: Allah Meryem’e, Îsâ hakkında ne murad ettiğini haber verdi ve şöyle buyurdu: “Ona kitabı, hikmeti ve Musa zamanından beri onların arasında bulunan Tevrat’ı öğretiriz; ayrıca İncil’i de.” İncil, Allah’ın ona yeni olarak vahyettiği başka bir kitaptır. O zamana kadar onların elinde onun bilgisi yoktu; sadece önceki peygamberlerden onun geleceğine dair haber bulunuyordu.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 47

Rabbim! Bana nasıl çocuk olabilir? Bana hiçbir insan dokunmamıştır. dedi. Böyledir; Allah dilediğini yaratır. Bir işin olmasına hükmettiğinde ona sadece ‘Ol’ der, o da oluverir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kalet rabbi enna yekunu li veled (Rabbim bana nasıl çocuk olur dedi) ve lem yemsesni beşer (bana hiçbir insan dokunmamışken) kale kezaliki llahu yahluk ma yeşa (Allah dilediğini böyle yaratır dedi) iza kada emran fe-innema yekulu lehu kun fe-yekun (bir işi dilediğinde ona sadece “ol” der ve olur)

Mukatil Tefsiri
Dedi ki: “Rabbim! Nasıl”; yani nereden, “benim çocuğum olur? Bana hiçbir insan dokunmamışken”; yani koca dokunmamışken. Dedi ki: “İşte böyledir; Allah dilediğini yaratır”; yani dilediğini yaratır. Bir insan olmaksızın çocuk yaratmayı diledi. Bu, onun: “Bana hiçbir insan dokunmamışken” sözü sebebiyledir. “Bir işe hükmettiği zaman”; yani ilminde, Îsâ’nın bir insan olmaksızın Meryem’in karnında olacağını takdir ettiği zaman, “ona sadece ‘Ol’ der, o da olur”; ikinci kez söylemez.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Melekler Meryem’e “Şüphesiz Allah seni kendisinden bir kelimeyle müjdeliyor” (Âl-i İmrân 45) dediklerinde, Meryem şöyle dedi: “Rabbim! Benim nasıl çocuğum olabilir?” (Âl-i İmrân 47). Yani: Benim hangi yoldan bir çocuğum olacak? Evleneceğim bir kocadan ve nikâhlanacağım bir eşten mi? Yoksa bana hiçbir insan dokunmadan, bir erkek olmaksızın ve bir eş bulunmaksızın mı yaratılacak? Bunun üzerine Allah ona şöyle dedi: “İşte Allah dilediğini böyle yaratır” (Âl-i İmrân 47). Yani: Allah sana, hiçbir insan sana dokunmadan böyle bir çocuk yaratacaktır. Onu insanlar için bir ayet ve ibret kılacaktır. Çünkü O, dilediğini yaratır ve istediğini yapar. Dilediği kimseye erkek olmadan da, erkek vasıtasıyla da çocuk verir; dilediği kadından ise, kocası olsa bile bunu engeller. Çünkü O’nun murad ettiği herhangi bir şeyi yaratması O’na zor gelmez. Bir şeyi istediğinde, O’nun işi sadece ona “Ol!” demesidir; o da olur. Böylece O, dilediği şeyi, dilediği şekilde meydana getirir.

Nitekim bize İbn Humeyd anlattı; dedi ki: Bize Seleme, İbn İshak’tan, o da Muhammed b. Ca‘fer b. Zübeyr’den nakletti: “Rabbim! Bana hiçbir insan dokunmamışken benim nasıl çocuğum olabilir?” (Âl-i İmrân 47) sözü hakkında şöyle dedi: Allah, dilediğini yapar ve ister insan vasıtasıyla ister insan olmaksızın dilediğini yaratır. Yani O bir işi hükmettiğinde, sadece ona “Ol!” der; o da O’nun dilediği şekilde ve O’nun istediği biçimde oluverir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 46

Beşikte de, yetişkin iken de insanlarla konuşacak ve salihlerden olacaktır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve yukellimu n-nasa fi l-mehdi ve kehla (beşikte ve yetişkin çağında insanlarla konuşur) ve mine s-salihin (ve salihlerdendir)

Mukatil Tefsiri
“İnsanlarla beşikte konuşacaktır”; yani annesinin kucağında, bezler içinde çocuk iken konuşacaktır. “Ve yetişkin çağında da”; yani göğe kaldırılmadan önce olgun yaşa ulaştığında da insanlarla konuşacaktır. “Ve salihlerdendir.”

Taberi Tefsiri
“İnsanlarla beşikte konuşacaktır” (Âl-i İmrân 46) sözüne gelince; bunun anlamı şudur: Allah seni, adı Mesih Îsâ b. Meryem olan, Allah katında itibarlı bulunan ve beşikte insanlarla konuşacak olan bir kelimeyle müjdeliyor. “Konuşacak” fiili her ne kadar âmillerden salim oluşu sebebiyle “yef‘alu” kalıbında merfu görünse de, aslında mansub konumundadır. Bunun benzeri şairin şu sözüdür: “Onu keskin bir kılıçla akşam beslerim; bazen bacaklarına isabet eder, bazen sapar.” Burada da fiil görünüşte merfu olsa da mahallen mansubdur.

“Beşik” ise süt emen çocuğun yatağı anlamına gelir. Nitekim bize Kâsım anlattı; dedi ki: Bize Hüseyin anlattı; dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc’den nakletti; o da İbn Abbas’ın “İnsanlarla beşikte konuşacaktır” (Âl-i İmrân 46) sözü hakkında şöyle dediğini aktardı: Beşik, süt emen çocuğun yatağıdır. “Ve yetişkin olarak” sözüne gelince; bunun anlamı, gençlik çağını aşmış fakat henüz yaşlılık dönemine ulaşmamış, olgun ve kuvvetli bir çağda olmasıdır. “Kühl” denilir; kadın için de “kehle” denilir. Recez şairinin şu sözü de bundandır: “Bundan sonra artık geri dönmem; ne yetişkin kadınla ne de çocukla uğraşırım.”

Yüce Allah’ın “İnsanlarla beşikte ve yetişkin olarak konuşacaktır” (Âl-i İmrân 46) sözüyle kastettiği şudur: Îsâ, çocukken beşikte insanlarla konuşacaktır. Bu, annesini iftiracıların attığı suçlamalardan temize çıkarmak için bir delildir ve onun peygamberliğine bir hüccettir. Aynı şekilde büyüyüp olgunluk çağına eriştiğinde de Allah’ın kendisine vahyettiği vahiy, emir ve yasaklar ile Allah adına söylediği kitap sayesinde insanlarla konuşacaktır. Allah’ın kullarına Mesih hakkında bunun böyle olduğunu haber vermesinin sebebi şudur: İnsanların çoğu yetişkin ve yaşlı olduklarında konuşurlar. Allah ise bunu, Hristiyanlardan Allah hakkında sapıklığa düşen ve Mesih hakkında bâtıl sözler söyleyenlere karşı bir delil yapmak için bildirmiştir. Çünkü Îsâ da diğer insanlar gibi doğmuş bir çocuktu; sonra yetişkin olmuş, olaylar içinde dönüp durmuş, zamanların ve günlerin geçmesiyle bir hâlden başka bir hâle geçmiştir; küçüklükten büyüklüğe ulaşmıştır. Eğer sapkınların onun hakkında söyledikleri doğru olsaydı, bu tür değişimlerin onda meydana gelmesi mümkün olmazdı. Böylece Allah, Necran heyetinden Resulullah ile onun hakkında tartışanların söylediklerini yalanlamış, Peygamberi Muhammed için onlara karşı delil getirmiş ve onlara onun, Allah’ın kendisine verdiği özel ikram dışında, Âdemoğullarının geri kalanı gibi olduğunu bildirmiştir.

Nitekim bize İbn Humeyd anlattı; dedi ki: Bize Seleme, İbn İshak’tan, o da Muhammed b. Ca‘fer b. Zübeyr’den nakletti: “İnsanlarla beşikte ve yetişkin olarak konuşacak ve salihlerden olacaktır” (Âl-i İmrân 46) sözü hakkında şöyle dedi: Allah burada onun ömrü boyunca geçireceği halleri haber vermektedir; diğer Âdemoğulları gibi küçüklükten büyüklüğe geçecektir. Ancak Allah onu, beşikte konuşmasıyla ayrıcalıklı kılmıştır. Bu, onun peygamberliğine bir ayet ve kullara Allah’ın kudretinin tecellilerini bildirmektir. Bize Bişr anlattı; dedi ki: Bize Yezîd anlattı; dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den nakletti: “İnsanlarla beşikte ve yetişkin olarak konuşacaktır ve salihlerdendir” sözü hakkında şöyle dedi: İnsanlarla hem küçükken hem de büyükken konuşacaktır. Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize İshak anlattı; dedi ki: Bize İbn Ebî Ca‘fer, babasından, o da Rebî‘den nakletti: “İnsanlarla beşikte ve yetişkin olarak konuşacaktır” sözü hakkında şöyle dedi: İnsanlarla küçükken de büyükken de konuşacaktır. Bana Muhammed b. Amr anlattı; dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı; dedi ki: Bize Îsâ, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den nakletti: “Ve yetişkin olarak ve salihlerden” sözü hakkında şöyle dedi: “Kühl”, yumuşak huylu demektir.

Bize Kâsım anlattı; dedi ki: Bize Hüseyin anlattı; dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc’den nakletti: İnsanlarla küçükken, büyükken ve yetişkin çağında konuşacaktır. İbn Cüreyc dedi ki: Mücâhid şöyle dedi: “Kühl”, yumuşak huylu demektir. Bana Muhammed b. Sinân anlattı; dedi ki: Bize Ebû Bekr el-Hanefî, Abbâd’dan, o da Hasan’dan nakletti: “İnsanlarla beşikte ve yetişkin olarak konuşacaktır” sözü hakkında şöyle dedi: Beşikte çocukken konuştu, büyük olduğunda da konuştu. Başkaları ise “ve yetişkin olarak” sözünün anlamının, onun ileride tekrar insanlarla konuşacağı olduğunu söylemiştir. Bunu söyleyenler arasında şu rivayet zikredilmiştir: Bana Yunus anlattı; dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi; dedi ki: İbn Zeyd’i şöyle derken işittim: “İnsanlarla beşikte ve yetişkin olarak konuşacaktır” sözü hakkında şöyle dedi: Îsâ beşikte insanlarla konuşmuştur; Deccal’i öldürdüğünde de tekrar konuşacaktır. O sırada yetişkin çağında olacaktır. “Yetişkin olarak” kelimesinin nasb oluşu ise “insanlarla konuşacak” ifadesinin bulunduğu yere atıf yapılması sebebiyledir.

“Ve salihlerden olacaktır” sözüne gelince; bunun anlamı, salihlerin zümresinden ve dostlarından olacaktır. Çünkü salihler din ve fazilet bakımından birbirlerinden sayılırlar.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 45

Melekler demişti ki: Ey Meryem! Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor. Onun adı Mesih İsa, Meryem oğludur. Dünyada ve ahirette itibarlı ve Allah’a yakın olanlardandır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Iz kaleti l-melaiketu (melekler demişti ki) ya meryem inne llaha yubeşşiruki bi-kelimetin minhu (ey Meryem Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor) ismuhu l-mesihu isa bnu meryem (adı Mesih İsa Meryem oğlu) vecihen fi d-dunya vel-ahire (dünyada ve ahirette saygındır) ve mine l-mukarrebin (Allah’a yakın olanlardandır)

Mukatil Tefsiri
“Melekler demişti ki: Ey Meryem!”; burada yalnızca Cebrâil kastedilmektedir. “Şüphesiz Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor.” “Onun adı Meryem oğlu Mesih Îsâ’dır.” “İtibarlı”; yani Allah Teâlâ katında makam sahibi. “Dünyada ve ahirette”; burada takdim vardır. “Ve Allah’a yakın olanlardandır”; yani ahirette Allah katında yakın kılınanlardandır.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah, “Hani melekler demişti” sözüyle şunu kastetmektedir: Sen onların yanında değildin; hani onlar tartışıyorlardı. Yine sen onların yanında değildin; hani melekler şöyle demişti: “Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni kendisinden bir kelimeyle müjdeliyor” (Âl-i İmrân 45). “Müjdeleme”, kişiye onu sevindirecek bir haberi bildirmektir. “Kendisinden bir kelimeyle” sözüne gelince; bunun anlamı, Allah’tan gelen bir risalet ve O’nun katından bir haberdir. Bu, bir kimsenin “Falanca bana beni sevindiren bir kelime attı” demesi gibidir; yani bana sevindiğim bir haber verdi demektir. Nitekim Yüce Allah “O’nun kelimesi, onu Meryem’e attı” (Nisâ 171) buyurmuştur; yani Allah’ın Meryem’e Îsâ hakkındaki müjdesini ona ulaştırdı. Buna göre sözün tevili şöyledir: Ey Muhammed! Sen o topluluğun yanında değildin; hani melekler Meryem’e şöyle demişti: Ey Meryem! Allah seni, kendi katından bir müjdeyle müjdeliyor. Bu müjde, senin için bir çocuktur; onun adı Mesih Îsâ b. Meryem’dir.

Bazı kimseler, ki bu Katâde’nin sözüdür, Allah’ın “kendisinden bir kelimeyle” buyurduğu kelimenin “ol” sözü olduğunu söylemiştir. Bunu bize Hasan b. Yahyâ anlattı; dedi ki: Abdürrezzâk bize haber verdi; dedi ki: Ma‘mer, Katâde’den nakletti: “Kendisinden bir kelimeyle” sözü hakkında şöyle dedi: Bu, Allah’ın “ol” sözüdür. Allah onu kendi kelimesi diye adlandırmıştır; çünkü o, Allah’ın kelimesiyle meydana gelmiştir. Nitekim Allah’ın takdir ettiği bir şey için “Bu Allah’ın kaderi ve hükmüdür” denilir; bununla, bu şey Allah’ın kaderi ve hükmüyle meydana geldi, denmek istenir. Yüce Allah’ın “Allah’ın emri yapılmış bir iştir” sözü de böyledir; bununla, Allah’ın emrettiği şey kastedilir. O da Allah’ın emriyle meydana gelen emredilmiş şeydir. Başkaları ise şöyle demiştir: Bilakis bu, Îsâ’ya verilen bir isimdir; Allah onu bununla adlandırmıştır, tıpkı diğer yaratıklarını dilediği isimlerle adlandırdığı gibi. İbn Abbas’tan da “kelime Îsâ’dır” dediği rivayet edilmiştir. Bize İbn Vekî‘ anlattı; dedi ki: Bize babam, İsrail’den, o da Simâk’tan, o da İkrime’den, o da İbn Abbas’tan nakletti: “Hani melekler, ‘Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni kendisinden bir kelimeyle müjdeliyor’ demişti” (Âl-i İmrân 45) sözü hakkında şöyle dedi: Îsâ, Allah’tan olan kelimedir.

Bana göre doğruya en yakın görüş birincisidir. Yani melekler, Allah’tan gelen risalet ve Allah’ın kendilerine Meryem’e ulaştırmalarını emrettiği kelimeyle Meryem’i Îsâ hakkında müjdelemişlerdir: Allah, ondan kocasız ve erkek olmadan bir çocuk yaratacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah “adı Mesih’tir” (Âl-i İmrân 45) buyurmuş ve zamiri eril getirmiştir; “adı şudur” derken kelimeye göre dişil zamir kullanmamıştır. Hâlbuki “kelime” dişildir. Çünkü “kelime” ile falanca anlamındaki özel isim kastedilmemiştir; o, müjde anlamındadır. Bu sebeple ona ait zamir, daha önce açıkladığımız gibi zürriyet, canlı ve lakap kelimelerinde olduğu üzere eril getirilmiştir. Buna göre bunun tevili az önce söylediğimiz gibidir: “Allah seni bir müjdeyle müjdeliyor”; sonra da bu müjdenin bir çocuk olduğunu açıklamıştır: “Onun adı Mesih’tir.” Basralı nahivcilerden bazıları, “adı Mesih’tir” sözünde zamirin eril getirilmesinin sebebinin, daha önce “kendisinden bir kelimeyle” denilmiş olmasına rağmen “kelime”nin gerçekte Îsâ olması olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre anlam böyledir. Nitekim Yüce Allah “Bir nefsin ‘Vah bana!’ demesinden…” (Zümer 56) buyurmuş, sonra “Hayır, ayetlerim sana gelmişti de sen onları yalanlamıştın” (Zümer 59) demiştir. Yine “Zü’s-südeyye” denilmesi de böyledir; çünkü onun eli kısa olup göğüslerine yakındı, bundan dolayı sanki onun adı “südeyye” yapılmıştır. Eğer böyle olmasaydı küçültme kalıbında “hâ” harfi girmezdi. Kûfeli nahivcilerden bazıları da, “hâ” harfinin “kelime”nin zikrinden geldiği hususunda Basralı nahivcinin sözüne benzer bir söz söylemiş; ancak “adı” sözünün eril getirilmesinin gerekçesinde ona muhalefet etmiştir. Ona göre “kelime” önce zikredildiği hâlde “adı” denilip “adı”nın dişil yapılmamasının sebebi şudur: Arapların âdeti, adlandırılan kişiyi doğrudan tanıtmak için konulmamış nitelikler, lakaplar ve isimler konusunda bunu yapmalarıdır. “Zürriyet”, “halife” ve “canlı” kelimeleri böyledir. Bu yüzden ona göre “temiz zürriyet” dişil de denilebilir, eril de denilebilir. Fakat “Talha geldi” ifadesinde Talha erkek ise dişil fiil kullanmak caiz olmadığı gibi “Muğîre kalktı” ifadesinde de bu caiz olmaz. Bazıları ise bunu “Zü’s-südeyye” ile gerekçelendirenlerin sözünü reddetmiş ve şöyle demiştir: “Zü’s-südeyye”de hâ harfinin getirilmesinin sebebi, bununla göğüsten bir parça kastedilmesidir. Nitekim “Bir et parçası ve bir nebiz parçası içindeydik” denildiğinde de ondan bir parça kastedilir. Bu görüş, bizim bu konuda söylediğimiz görüşe yakındır.

“Adı Mesih Îsâ b. Meryem’dir” (Âl-i İmrân 45) sözüne gelince; Yüce Allah kullarına Îsâ’nın nesebini bildirmiş ve onun annesi Meryem’in oğlu olduğunu haber vermiştir. Bununla, Hristiyanlardan Allah hakkında sapkınlığa düşenlerin onu Allah’ın oğlu saymalarını ve Yahudilerden annesine iftira atanların attıkları iftirayı reddetmiştir. Bunu bana İbn Humeyd anlattı; dedi ki: Bize Seleme, İbn İshak’tan, o da Muhammed b. Ca‘fer b. Zübeyr’den nakletti: “Hani melekler, ‘Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni kendisinden bir kelimeyle müjdeliyor. Adı Mesih Îsâ b. Meryem’dir; dünyada ve ahirette itibarlı ve Allah’a yakın kılınanlardandır’ demişti” (Âl-i İmrân 45) sözü hakkında şöyle dedi: Yani onun durumu işte böyledir; onların onun hakkında söyledikleri gibi değildir. “Mesih” kelimesine gelince; bu “mef‘ûl” anlamından “faîl” kalıbına çevrilmiştir. Aslı “memsûh”tur. Yani Allah onu meshetmiş, günahlardan temizlemiştir. Bu sebeple İbrahim şöyle demiştir: Mesih, doğru sözlüdür. Bize İbn Vekî‘ anlattı; dedi ki: Bize babam, Süfyân’dan, o da Mansûr’dan, o da İbrahim’den bunun benzerini nakletti. Bize İbn Humeyd anlattı; dedi ki: Bize İbnü’l-Mübârek, Süfyân’dan, o da Mansûr’dan, o da İbrahim’den bunun benzerini nakletti. Başkaları ise “bereketle meshedildi” demiştir. Bize İbn Berkî anlattı; dedi ki: Bize Amr b. Ebî Seleme anlattı; dedi ki: Saîd şöyle dedi: Ona Mesih denilmesinin sebebi, bereketle meshedilmiş olmasıdır.

Yüce Allah’ın “dünyada ve ahirette itibarlı ve yakın kılınanlardan olarak” (Âl-i İmrân 45) sözüne gelince; “itibarlı” sözünün anlamı, Allah katında yüksek makam sahibi, şeref ve ikram sahibi demektir. Kralların ve insanların şeref verip yücelttiği kimse için de “vecih” denilir. Bu kelimeden “Falanca itibarlı değildi; sonra itibarlı oldu” denilir. “Onun sultan nezdinde itibarı vardır” denilir. “Câh” kelimesi de buradandır; aslında “vech”tir, vâv harfi baştan alınarak kelimenin orta yerine çevrilmiş ve “câh” denilmiştir. “Câh” fiili Araplardan işitilmiştir; “Bundan daha büyüğüyle yüzüme karşı çıkmalarından korkuyorum” anlamında kullanılır. “Vecîh” kelimesinin mansub oluşu ise Îsâ’dan kesilerek gelmesi sebebiyledir; çünkü Îsâ marifedir, vecîh ise nekiredir ve onun sıfatıdır. Eğer “kelime”ye döndürülerek mecrur okunsaydı bu da caiz olurdu. Bizim söylediğimiz gibi, bunun tevili “Allah katında dünyada ve ahirette itibarlı”dır. Bize ulaştığına göre Muhammed b. Ca‘fer de böyle söylemiştir. Bize İbn Humeyd anlattı; dedi ki: Bize Seleme, İbn İshak’tan, o da Muhammed b. Ca‘fer b. Zübeyr’den nakletti: “İtibarlı” sözü hakkında şöyle dedi: Dünyada ve ahirette Allah katında itibarlı. “Yakın kılınanlardan” (Âl-i İmrân 45) sözüne gelince; bunun anlamı, Allah’ın kıyamet günü kendisine yaklaştıracağı, komşuluğunda barındıracağı ve kendisine yakın kılacağı kimselerden olmasıdır. Nitekim bize Bişr b. Muâz anlattı; dedi ki: Bize Yezîd b. Zürey‘ anlattı; dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den nakletti: “Yakın kılınanlardan” sözü hakkında şöyle dedi: Kıyamet günü Allah katında yakın kılınanlardan. Ammâr b. Hasan’dan bana aktarıldı; dedi ki: Bize İbn Ebî Ca‘fer, babasından, o da Rebî‘den nakletti: “Yakın kılınanlardan” sözü hakkında şöyle dedi: Kıyamet günü Allah katında yakın kılınanlardan. Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize İshak anlattı; dedi ki: Bize İbn Ebî Ca‘fer, babasından, o da Rebî‘den bunun benzerini nakletti.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 44

Bu sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onlar kalemlerini atarken sen yanlarında değildin; hangisi Meryem’i himaye edecek diye. Tartışırlarken de sen yanlarında değildin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Zalike min enbai l-gayb nuhihi ileyk (bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir) ve ma kunte لديهم iz yulkune aklamahum (kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin) eyyuhum yekfulu meryem (hangisi Meryem’i alacak diye) ve ma kunte لديهم iz yahtasimun (tartışırlarken de yanlarında değildin)

Mukatil Tefsiri
“Bu”; yani bu ayetlerde zikredilen şeyler, “gayb haberlerindendir”; yani ey Muhammed, senin hazır bulunmadığın gayb haberlerinden bir haberdir. İşte bunun için Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Bunu sana vahyediyoruz.” “Kalemlerini attıkları sırada”; yani kura için kalemlerini attıkları zaman. “Meryem’i hangisinin himayesine alacağı”; yani Meryem’i hangisinin yanına alacağı hususunda. “Sen onların yanında değildin”; ey Muhammed. “Çekiştikleri sırada da”; yani okuyucuların hangisinin Meryem’i himayesine alacağı hususunda tartıştıkları sırada da yanlarında değildin.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah “Bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir” (Âl-i İmrân 44) sözüyle şunu kastetmektedir: İmrân’ın hanımı, onun kızı Meryem, Zekeriya, onun oğlu Yahyâ ve “Şüphesiz Allah Âdem’i ve Nûh’u seçti” (Âl-i İmrân 33) sözünden itibaren ayetlerde anlatılan diğer bütün haberler, Allah’ın kullarına bildirdiği haberlerdir. Yüce Allah bütün bunları “bu” sözüyle bir araya getirerek şöyle buyurmuştur: Bunlar gayb haberlerindendir; yani bilinmeyen haberlerdendir. “Gayb” ile kastedilen, ey Muhammed, ne senin ne de kavminin muttali olduğu, ancak iki kitap ehlinin bilginlerinden ve rahiplerinden az bir kısmının bildiği, o topluluğa ait gizli haberlerdir. Sonra Yüce Allah, peygamberi Muhammed’e bunları kendisine vahyettiğini haber verdi. Bu, onun peygamberliğine delil, doğruluğunun gerçekleşmesi ve iki kitap ehlinin kâfirlerinden onun risaletini inkâr edenlerin mazeretini kesmek içindi. Çünkü onlar, Muhammed’in bu haberlerin gizli olmasına rağmen bilgisine ulaşmasının ve onların kendi ehli arasında da sönük kalmış bu bilgileri bilmesinin, ancak Allah’ın ona bildirmesiyle mümkün olduğunu biliyorlardı. Zira onlarca biliniyordu ki Muhammed ümmîdir; yazı yazmaz ki kitapları okuyup bu bilgileri kitaplardan elde etsin. Kitap ehliyle arkadaşlık da etmemiştir ki bu bilgiyi onlardan alsın.

“Gayb” kelimesine gelince; bu, “falanca şundan kayboldu, ondan uzak kaldı” sözünden gelen bir mastardır. “O ondan kaybolur” denir; bundan “gayb” ve “gıybet” mastarları gelir. “Onu sana vahyediyoruz” (Âl-i İmrân 44) sözüne gelince; bunun tevili “onu sana indiriyoruz” demektir. “Vahyetme”nin aslı, vahyedenin vahyedilene bir şeyi ulaştırması ve atmasıdır. Bu, yazıyla, işaretle, ima ile, ilhamla veya elçilik yoluyla olabilir. Nitekim Yüce Allah “Rabbin bal arısına vahyetti” (Nahl 68) buyurmuştur; yani bunu ona attı ve ilham etti. Yine “Havarilere vahyettiğim zaman” (Mâide 111) buyurmuştur; yani bunu onlara ilham yoluyla bildirdim. Recez şairinin “Ona karar kılmayı vahyetti de o da karar kıldı” sözü de bu anlamdadır; yani ona bunu bir emir olarak verdi. Yüce Allah’ın “Onlara sabah akşam tesbih edin diye vahyetti” (Meryem 11) sözü de aynı şekilde, bunu onlara bildirdi anlamındadır. Bunun aslı, söylediğim gibi, bir şeyi onlara ulaştırmak ve atmaktır. Bu ulaştırma bazen ima ile, bazen yazıyla olur. “Şeytanlar dostlarına vahyederler” (En‘âm 121) ayeti de bundandır; yani onlara bunu vesvese olarak atarlar. “Bu Kur’an bana vahyolundu ki onunla sizi ve ulaştığı kimseleri uyarayım” (En‘âm 19) sözü ise, Cebrâil’in Allah katından onu bana getirmesiyle bana ulaştırıldı demektir. “Vahy” ise vahyedenden vahyedilene ulaşan şeydir. Bu sebeple Araplar yazıya ve kitaba da “vahy” adını vermiştir; çünkü o yazılan şeyde meydana gelmiş ve onda sabit kalmıştır. Nitekim Kâ‘b b. Züheyr şu anlamda söylemiştir: “Ondan Acemlere ve ufuklara kasideler ulaştı; onlar sağır taştaki yazı gibi kalıcı kaldılar.” Bununla taşa sabitlenmiş yazıyı kastetmiştir. Yazar yazdığında özellikle yazı için “vahâ” da denilebilir; elifsiz kullanılır. Rü’be’nin şu anlamdaki sözü de bundandır: “Üzerine ansızın gelen rüzgârlardan ve yağmur bulutlarının karanlıklarından sonra, sanki onu süsleyen yazıcının yazdığı hahamlar İncil’i gibidir.”

Yüce Allah’ın “Sen onların yanında değildin; hani hangisi Meryem’i himayesine alacak diye kalemlerini atıyorlardı” (Âl-i İmrân 44) sözüne gelince; Yüce Allah “Sen onların yanında değildin” sözüyle şunu kastetmektedir: Ey Muhammed! Sen onların yanında değildin ki şahit olmadığın haberlerini, Bizim sana bildirdiğimiz şekilde bilesin. Sen bunu ancak Bizim bildirmemizle bilir ve onun bilgisine böyle ulaşırsın. “Yanlarında” ifadesinin anlamı, onların yanında demektir. “Hani atıyorlardı” ifadesinin anlamı da, kalemlerini attıkları zaman demektir. “Kalemleri” ise, Meryem’in bakımını üstlenmek için İsrailoğullarından kura çekenlerin kullandığı oklarıdır. Bunu daha önce “Zekeriya onu himayesine aldı” (Âl-i İmrân 37) sözü hakkında açıklamıştık. Bu konuda söylediğimize benzer şekilde tevil ehli de açıklama yapmıştır. Bunu söyleyenler arasında şu rivayetler zikredilmiştir: Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize İshak anlattı; dedi ki: Bize Hişâm b. Amr, Saîd’den, o da Katâde’den nakletti: “Sen onların yanında değildin” sözüyle Muhammed kastedilmiştir. Bana Muhammed b. Amr anlattı; dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı; dedi ki: Bize Îsâ, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den nakletti: “Kalemlerini atıyorlardı” sözü hakkında şöyle dedi: Zekeriya ve arkadaşları, Meryem yanlarına getirildiğinde, Meryem için kalemleriyle kura çektiler. Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize Ebû Huzeyfe anlattı; dedi ki: Bize Şibl, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den bunun benzerini nakletti.

Bize Bişr anlattı; dedi ki: Bize Yezîd anlattı; dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den nakletti: “Sen onların yanında değildin; hani hangisi Meryem’i himayesine alacak diye kalemlerini atıyorlardı. Sen onların yanında değildin; hani tartışıyorlardı” (Âl-i İmrân 44) sözü hakkında şöyle dedi: Meryem, onların imamlarının ve efendilerinin kızıydı. Bu yüzden İsrailoğulları onu kimin alacağı konusunda birbirleriyle çekiştiler. Hangisinin onu himayesine alacağını belirlemek için oklarıyla kura çektiler. Kurada Zekeriya onları geçti. Zekeriya, Meryem’in kız kardeşinin kocasıydı; böylece onu Zekeriya himayesine aldı. Yani onu yanına kattı. Bize Hasan b. Yahyâ anlattı; dedi ki: Abdürrezzâk bize haber verdi; dedi ki: Ma‘mer, Katâde’den nakletti: “Kalemlerini atıyorlardı” sözü hakkında şöyle dedi: Hangisinin Meryem’i himaye edeceğini belirlemek için kura çektiler; Zekeriya onları kurada geçti. Bana Muhammed b. Sa‘d anlattı; dedi ki: Bana babam anlattı; dedi ki: Bana amcam anlattı; dedi ki: Bana babam, kendi babasından, o da İbn Abbas’tan nakletti: “Sen onların yanında değildin; hani hangisi Meryem’i himayesine alacak diye kalemlerini atıyorlardı” (Âl-i İmrân 44) sözü hakkında şöyle dedi: Meryem mescide konulduğunda, namaz yeri ehli onun hakkında kura çektiler. Onlar vahyi yazan kimselerdi. Hangisinin onu himayesine alacağını belirlemek için kalemleriyle kura çektiler. Bunun üzerine Allah Muhammed’e şöyle buyurdu: “Sen onların yanında değildin; hani hangisi Meryem’i himayesine alacak diye kalemlerini atıyorlardı. Sen onların yanında değildin; hani tartışıyorlardı” (Âl-i İmrân 44). Hüseyin’den bana aktarıldı; dedi ki: Ebû Muâz’ı işittim; dedi ki: Bize Ubeyd haber verdi; dedi ki: Dahhâk’ı “Hani hangisi Meryem’i himayesine alacak diye kalemlerini atıyorlardı” sözü hakkında şöyle derken işittim: Hangisinin Meryem’i himaye edeceğini belirlemek için kalemleriyle kura çektiler; Zekeriya onları kurada geçti. Bize Muhammed b. Sinân anlattı; dedi ki: Bize Ebû Bekr el-Hanefî, Abbâd’dan, o da Hasan’dan nakletti: “Sen onların yanında değildin; hani kalemlerini atıyorlardı” sözü hakkında şöyle dedi: Bu, Meryem hakkında kura çektikleri zamandı. Allah bunu ona haber verdiği sırada, bu olay Muhammed için gayb idi.

“Hangisi Meryem’i himaye edecek?” denilmesinin sebebi şudur: Kura çekenlerin Meryem hakkında kalemlerini atması, hangisinin onun bakımını üstlenmeye daha layık ve daha hak sahibi olduğunu görmek içindi. Bu yüzden Yüce Allah’ın “Hani kalemlerini atıyorlardı” sözünde, cümleden düşürülmüş bir ifadeye delalet vardır. O da şudur: “Hangisinin himaye edeceğini görmek, bunu açıklığa kavuşturmak ve bilmek için.” Şayet biri “Anlam böyleyse, ‘hangisi’ kelimesinin nasb olması gerekir” zannederse, yanlış zannetmiş olur. Çünkü “görmek, açıklığa kavuşturmak ve bilmek” fiilleri “hangi” kelimesiyle birlikte kullanıldığında soru ve haber alma anlamını gerektirir. Soru ve haber alma konumunda “hangi” kelimesinin payı ibtidadır; soru ve haber alma amelinin onun üzerinde etkisi düşer. Çünkü “Hangisinin kalktığını elbette göreceğim” diyen kimsenin sözünün anlamı, “İnsanlara hangisinin kalktığını sorup öğreneceğim” demektir. “Elbette bileceğim” sözü de böyledir. “Yekful” kelimesinin anlamının “yanına almak, himaye etmek” olduğunu daha önce yeterince açıkladığımız için burada tekrar etmiyoruz.

Yüce Allah’ın “Sen onların yanında değildin; hani tartışıyorlardı” (Âl-i İmrân 44) sözüne gelince; bununla Yüce Allah şunu kastetmektedir: Ey Muhammed! Sen Meryem’in kavminin yanında değildin; hani onun hakkında, hangisinin ona daha hak sahibi ve daha layık olduğu konusunda tartışıyorlardı. Bu, Allah tarafından Peygamber’e hitap olmakla birlikte, iki kitap ehlinden onu yalanlayanlara yönelik bir azarlamadır. Yüce Allah şöyle demektedir: Onlardan küfür ehli olanlar senden nasıl şüphe eder? Sen onlara bu haberleri bildiriyorsun; hâlbuki bunlara şahit olmadın, bu işleri yaptıkları gün onlarla birlikte değildin. Kitapları okuyup onların haberini öğrenmiş biri değilsin; kitap ehliyle oturup onların haberini işitmiş biri de değilsin. Nitekim bize İbn Humeyd anlattı; dedi ki: Bize Seleme, İbn İshak’tan, o da Muhammed b. Ca‘fer b. Zübeyr’den nakletti: “Sen onların yanında değildin; hani tartışıyorlardı” sözü, yani sen onlar Meryem hakkında tartışırken yanlarında değildin demektir. Allah, Peygamber’e onların yanında gizledikleri bilginin saklı kısmını haber veriyordu ki onun peygamberliği kesinleşsin ve onlardan gizledikleri şeyler hakkında getirdiği bilgi sebebiyle aleyhlerine delil olsun.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 43

Ey Meryem! Rabbine ibadet et, secde et ve rükû edenlerle birlikte rükû et.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya meryem uknuti li-rabbiki (ey Meryem Rabbine itaat et) vescudi (secde et) verka‘i me‘a r-raki‘in (rükû edenlerle birlikte rükû et)

Mukatil Tefsiri
“Ey Meryem! Rabbine gönülden itaat et”; yani Rabbine ibadet et. “Secde et ve rükû edenlerle birlikte rükû et”; yani Beytülmakdis’te namaz kılanlarla birlikte namaz kıl.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah, meleklerinin Meryem’e söylediği sözü haber vererek “Ey Meryem! Rabbine gönülden itaat et” (Âl-i İmrân 43) buyurmakla şunu kastetmektedir: Yalnızca Rabbine itaatte samimi ol. “Kunut” kelimesinin anlamını, delilleriyle birlikte daha önce açıklamıştık. Tevil ehlinin bu kelime hakkındaki ihtilafı, burada da önceki yerdeki ihtilaflarına benzemektedir. Bu yerde de onların bazılarının sözünü zikredeceğiz. Bazıları “Rabbine kunut et” sözünün anlamı, “uzun süre ayakta dur” demektir, demiştir. Bunu söyleyenler arasında şu rivayetler zikredilmiştir: Bana Muhammed b. Amr anlattı; dedi ki: Bize Ebû Âsım, Îsâ’dan, o da İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den nakletti: “Ey Meryem! Rabbine kunut et” (Âl-i İmrân 43) sözü hakkında şöyle dedi: Uzun süre ayakta dur; yani kunut budur. Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize Ebû Huzeyfe anlattı; dedi ki: Bize Şibl, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den bunun benzerini nakletti. Bize Kâsım anlattı; dedi ki: Bize Hüseyin anlattı; dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc’den nakletti: “Rabbine kunut et” sözü hakkında Mücâhid şöyle dedi: Namazda uzun süre ayakta dur; yani kunut budur. Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize İshak anlattı; dedi ki: Bize Abdullah b. İdrîs, Leys’ten, o da Mücâhid’den nakletti: Ona “Ey Meryem! Rabbine kunut et” denildiğinde, ayak bilekleri şişinceye kadar ayakta durdu. Bize Kâsım anlattı; dedi ki: Bize Hüseyin anlattı; dedi ki: Bize Abdullah b. İdrîs, Leys’ten, o da Mücâhid’den nakletti: Ona “Ey Meryem! Rabbine kunut et” denildiğinde, ayakları şişinceye kadar ayakta durdu. Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize İshak anlattı; dedi ki: Bize Abdürrezzâk anlattı; dedi ki: Bize Sevrî, İbn Ebî Leylâ’dan, o da Mücâhid’den haber verdi: “Rabbine kunut et” sözü hakkında şöyle dedi: Uzun süre ayakta dur. Ammâr’dan bana aktarıldı; dedi ki: Bize İbn Ebî Ca‘fer, babasından, o da Rebî‘den nakletti: “Ey Meryem! Rabbine kunut et” (Âl-i İmrân 43) sözü hakkında şöyle dedi: Kunut, ayakta durmaktır; yani Rabbin için namazda kalk, Rabbin için dimdik dur, namazda O’nun için doğrul, secde et ve rükû edenlerle birlikte rükû et. Bana Muhammed b. Sinân anlattı; dedi ki: Bize Ebû Âsım, Süfyân’dan, o da Leys’ten, o da Mücâhid’den nakletti: “Ey Meryem! Rabbine kunut et” sözü hakkında şöyle dedi: Ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Bana İbn Berkî anlattı; dedi ki: Bize Amr anlattı; dedi ki: Bize Evzâî anlattı: “Ey Meryem! Rabbine kunut et” sözü hakkında şöyle dedi: Ayaklarından irin akıncaya kadar ayakta dururdu.

Başkaları ise bunun anlamının “Rabbine samimi ol” olduğunu söylemiştir. Bunu söyleyenler arasında şu rivayet zikredilmiştir: Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize Hammânî anlattı; dedi ki: Bize İbnü’l-Mübârek, Şerîk’ten, o da Sâlim’den, o da Saîd’den nakletti: “Ey Meryem! Rabbine kunut et” sözü hakkında şöyle dedi: Rabbine samimi ol. Başkaları da bunun anlamının “Rabbine itaat et” olduğunu söylemiştir. Bunu söyleyenler arasında şu rivayetler zikredilmiştir: Bana Hasan b. Yahyâ anlattı; dedi ki: Abdürrezzâk bize haber verdi; dedi ki: Ma‘mer, Katâde’den nakletti: “Rabbine kunut et” sözü hakkında şöyle dedi: Rabbine itaat et. Bana Musa anlattı; dedi ki: Bize Amr anlattı; dedi ki: Bize Esbât, Süddî’den nakletti: “Rabbine kunut et” sözü, Rabbine itaat et demektir. Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize İshak anlattı; dedi ki: Bize Muhammed b. Harb anlattı; dedi ki: Bize İbn Lehîa, Derrâc’dan, o da Ebü’l-Heysem’den, o da Ebû Saîd el-Hudrî’den, o da Peygamber’den nakletti: “Kur’an’da içinde kunut zikredilen her harf, Allah’a itaattir.” Bana Muhammed b. Sinân anlattı; dedi ki: Bize Ebû Bekr el-Hanefî, Abbâd b. Mansûr’dan, o da Hasan’dan nakletti: “Ey Meryem! Rabbine kunut et” sözü hakkında şöyle dedi: Yani Rabbine ibadet et.

Ebû Ca‘fer dedi ki: Rükû ve secdenin anlamını da, doğruluğunu gösteren delillerle daha önce açıklamıştık. Bunların Allah’a huşu duymak ve itaat ile kullukta O’na boyun eğmek anlamına geldiğini belirtmiştik. Buna göre ayetin tevili şöyledir: Ey Meryem! Rabbinin ibadetini yalnız O’nun rızası için samimi olarak yap; O’nun, seni seçmesi, kirlerden temizlemesi ve kendi zamanındaki âlemin kadınlarına üstün kılması sebebiyle O’na şükür olarak, yaratılmışlarından O’na boyun eğenlerle birlikte O’nun itaatine ve ibadetine huşu ile yönel.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 42

Melekler demişti ki: Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni temizledi ve seni âlemlerin kadınlarına üstün kıldı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iz kaleti l-melaiketu (melekler demişti ki) ya meryem inne llaha istefaki (ey Meryem Allah seni seçti) ve tahheraki (seni temizledi) ve istefaki ala nisai l-alemin (seni âlemlerin kadınları üzerine seçti)

Mukatil Tefsiri
“Melekler dedi ki”; burada yalnızca Cebrâil kastedilmektedir. “Ey Meryem!”; o sırada mihraptaydı. “Şüphesiz Allah seni seçti”; yani seni seçti. “Seni tertemiz kıldı”; yani fuhuştan ve sıkıntıdan temizledi. “Ve seni seçti”; yani seni tercih etti. “Âlemlerin kadınları üzerine”; yani bir erkek olmaksızın çocuk sahibi olmakla.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Allah işiten ve bilendir; hani İmrân’ın hanımı, “Rabbim! Karnımdakini özgür kılınmış olarak Sana adadım” (Âl-i İmrân 35) demişti; yine hani melekler şöyle demişti: “Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti.” “Seni seçti” sözünün anlamı, seni kendi itaatine ve sana tahsis ettiği ikramına seçti ve ayırdı demektir. “Seni tertemiz kıldı” sözüne gelince; bunun anlamı, dinini Âdemoğullarının kadınlarının dinlerinde bulunan şüphe ve kirlerden temizledi demektir. “Seni âlemlerin kadınları üzerine seçti” sözü ise şu anlama gelir: Allah, seni kendi zamanındaki âlemlerin kadınları üzerine, O’na itaatin sebebiyle seçti ve seni onlardan üstün kıldı. Nitekim Allah Resulü’nden rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur: “Onun kadınlarının en hayırlısı İmrân kızı Meryem’dir; onun kadınlarının en hayırlısı Huveylid kızı Hatice’dir.” Burada “onun kadınlarının en hayırlısı” sözüyle cennet ehlinin kadınlarının en hayırlısı kastedilmiştir. Bunu bana Hüseyin b. Ali es-Sudâî anlattı; dedi ki: Bize Muhâdır b. Müravvi‘ anlattı; dedi ki: Bize Hişâm b. Urve, babasından, o da Abdullah b. Ca‘fer’den nakletti: Ali’yi Irak’ta şöyle derken işittim: Allah Resulü’nü şöyle buyururken işittim: “Onun kadınlarının en hayırlısı İmrân kızı Meryem’dir; onun kadınlarının en hayırlısı Hatice’dir.” Bana Yunus anlattı; dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi; dedi ki: Bana Münzir b. Abdullah el-Huzâmî, Hişâm b. Urve’den, o babasından, o da Abdullah b. Ca‘fer b. Ebî Tâlib’den nakletti: Allah Resulü şöyle buyurdu: “Cennet kadınlarının en hayırlısı İmrân kızı Meryem’dir; cennet kadınlarının en hayırlısı Huveylid kızı Hatice’dir.”

Bize Bişr anlattı; dedi ki: Bize Yezîd anlattı; dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den nakletti: “Hani melekler, ‘Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınları üzerine seçti’ demişti” (Âl-i İmrân 42) sözü hakkında şöyle dedi: Bize zikredildiğine göre Allah’ın Peygamberi şöyle derdi: “Âlemlerin kadınları içinde sana İmrân kızı Meryem, Firavun’un hanımı, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed’in kızı Fâtıma yeter.” Katâde dedi ki: Bize zikredildiğine göre Allah’ın Peygamberi şöyle derdi: “Deveye binen kadınların en hayırlısı Kureyş kadınlarının salih olanlarıdır; küçükken çocuğuna en şefkatli, malı hususunda da kocasının hakkını en çok gözetenleridir.” Katâde dedi ki: Yine bize zikredildiğine göre o şöyle derdi: “Eğer Meryem’in deveye bindiğini bilseydim, hiç kimseyi ona üstün tutmazdım.” Bize Hasan b. Yahyâ anlattı; dedi ki: Abdürrezzâk bize haber verdi; dedi ki: Ma‘mer, Katâde’den nakletti: “Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınları üzerine seçti” (Âl-i İmrân 42) sözü hakkında şöyle dedi: Ebû Hüreyre, Peygamber’in şöyle buyurduğunu anlatırdı: “Deveye binen kadınların en hayırlısı Kureyş kadınlarının salih olanlarıdır; çocuğuna en şefkatli olanları ve malı hususunda kocasının hakkını en iyi gözetenleridir.” Ebû Hüreyre dedi ki: Meryem ise hiçbir zaman deveye binmemiştir. Ammâr’dan bana aktarıldı; dedi ki: Bize İbn Ebî Ca‘fer, babasından nakletti: “Hani melekler, ‘Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınları üzerine seçti’ demişti” (Âl-i İmrân 42) sözü hakkında şöyle dedi: Sâbit el-Bünânî, Enes b. Mâlik’ten Allah Resulü’nün şöyle buyurduğunu anlatırdı: “Âlemlerin kadınlarının en hayırlıları dörttür: İmrân kızı Meryem, Firavun’un hanımı Müzâhim kızı Âsiye, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed’in kızı Fâtıma.” Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize Âdem el-Askalânî anlattı; dedi ki: Bize Şu‘be anlattı; dedi ki: Bize Amr b. Mürre anlattı; dedi ki: Mürre el-Hemedânî’yi Ebû Musa el-Eş‘arî’den naklederken işittim: Allah Resulü şöyle buyurdu: “Erkeklerden kemale eren çoktur; kadınlardan ise ancak Meryem, Firavun’un hanımı Âsiye, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed’in kızı Fâtıma kemale ermiştir.”

Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize Ebü’l-Esved el-Mısrî anlattı; dedi ki: Bize İbn Lehîa, Umâre b. Gaziyye’den, o da Muhammed b. Abdurrahman b. Amr b. Osman’dan nakletti: Hüseyin b. Ali’nin kızı Fâtıma ona, Allah Resulü’nün kızı Fâtıma’nın şöyle dediğini anlatmış: Bir gün Allah Resulü içeri girdi; ben de Âişe’nin yanındaydım. Benimle gizlice konuştu, ben ağladım. Sonra yine benimle gizlice konuştu, bu kez güldüm. Âişe bana bunu sordu. Ben de, “Ne kadar acele ettin! Allah Resulü’nün sırrını sana mı haber vereyim?” dedim. Bunun üzerine beni bıraktı. Allah Resulü vefat edince Âişe ona tekrar sordu. Fâtıma şöyle dedi: Evet, benimle gizlice konuştu ve şöyle dedi: “Cebrâil her yıl Kur’an’ı bir kere bana arz ederdi; bu yıl ise Kur’an’ı bana iki kere arz etti. Hiçbir peygamber yoktur ki kendisinden öncekinin ömrünün yarısı kadar yaşatılmış olmasın. Kardeşim Îsâ’nın ömrü yüz yirmi yıl idi; benim için bu altmıştır. Bu yıl içinde öleceğimi sanıyorum. Âlemlerin kadınlarından hiçbir kadın senin uğradığın musibetin benzerine uğramamıştır; sabır bakımından hiçbir kadından aşağı olma.” Fâtıma dedi ki: Bunun üzerine ağladım. Sonra şöyle dedi: “Sen, iffetli Meryem hariç, cennet ehli kadınlarının hanımefendisisin.” O da o yıl vefat etti. Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize Ebü’l-Esved anlattı; dedi ki: Bize İbn Lehîa, Amr b. Hâris’ten nakletti: Ebû Ziyâd el-Himyerî ona, Ammâr b. Sa‘d’ı şöyle derken işittiğini anlatmış: Allah Resulü şöyle buyurdu: “Hatice, ümmetimin kadınlarına karşı, Meryem’in âlemlerin kadınlarına üstün kılındığı gibi üstün kılındı.”

“Allah seni tertemiz kıldı” sözünün anlamı hakkında bizim söylediğimiz gibi, yani “dinini kir ve şüpheden temizledi” şeklinde Mücâhid de söylemiştir. Bana Muhammed b. Amr anlattı; dedi ki: Bize Ebû Âsım, Îsâ’dan, o da İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den nakletti: Allah’ın “Şüphesiz Allah seni seçti ve seni tertemiz kıldı” (Âl-i İmrân 42) sözü hakkında şöyle dedi: Seni iman bakımından temiz kıldı. Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize Ebû Huzeyfe anlattı; dedi ki: Bize Şibl, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den bunun benzerini nakletti. Bize Kâsım anlattı; dedi ki: Bize Hüseyin anlattı; dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc’den nakletti: “Seni âlemlerin kadınları üzerine seçti” (Âl-i İmrân 42) sözü hakkında şöyle dedi: Bu, o günkü âlemler içindir. İbn İshak’ın zikrettiğine göre melekler bunu Meryem’e doğrudan söylerlerdi. Bize İbn Humeyd anlattı; dedi ki: Bize Seleme anlattı; dedi ki: Bana İbn İshak anlattı: Meryem kilisede adanmış olarak kalıyordu. Kilisede onunla birlikte Yusuf adında bir genç de vardı. Annesi ve babası onu da adak olarak kiliseye kapatmışlardı. İkisi birlikte kilisede bulunuyorlardı. Meryem’in ve Yusuf’un suyu bittiğinde, ikisi kaplarını alır, içmek için tatlı su aldıkları çöle gider, kaplarını doldurur, sonra kiliseye dönerlerdi. Bu sırada melekler Meryem’e yönelerek şöyle derlerdi: “Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınları üzerine seçti” (Âl-i İmrân 42). Zekeriya bunu işittiğinde, “İmrân’ın kızının elbette büyük bir hâli var” derdi.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 41

Dedi ki: Rabbim! Bana bir alamet ver. Dedi ki: Alametin, üç gün insanlarla ancak işaretle konuşmandır. Rabbini çokça an ve akşam sabah tesbih et.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale rabbi ic‘al li ayeten (Rabbim bana bir işaret ver dedi) kale ayetuke ella tukellime n-nasa selasete eyyamin illa remza (işaretin üç gün insanlarla sadece işaretle konuşmandır dedi) vezkur rabbeke kesiren (Rabbini çok an) ve sebbih bil-aşiyyi vel-ibkar (akşam ve sabah tesbih et)

Mukatil Tefsiri
“Rabbim! Bana bir alamet ver”; yani hamilelik için bir işaret ver. Dedi ki: “Senin alametin”; eşinle temiz olduğu halde birleştiğinde hamile kalırsa, kendinde ne dilsizlik ne de hastalık görmeden sabahlayacaksın; fakat konuşmaya güç yetiremeyeceksin. “İşaret dışında insanlarla üç gün konuşamamandır”; yani eliyle veya başıyla işaret etmesi dışında. Bu, hastalık olmaksızın olacaktı. Onun dili Allah’ı zikretmekten ve namazdan alıkonulmadı. Bunun benzeri Allah Teâlâ’nın şu buyruğudur: “Rabbini çok zikret ve akşam sabah tesbih et”; yani sabah ve akşam namaz kıl. Sonra eşine, temiz olduğu halde vardı ve kadın hamile kaldı. Hamileliğin alameti, elini onun göğsüne koymasıydı; kadın hamile kaldı ve cenin rahmine yerleşti. Böylece Yahyâ’ya hamile kaldı. Zekeriyyâ sabahladığında konuşamıyordu; bunun üzerine karısının hamile kaldığını anladı. Sonra Yahyâ’yı doğurdu. Yahyâ Allah’a hiçbir zaman isyan etmedi.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bununla Zekeriya’dan haber vermektedir: Zekeriya şöyle dedi: “Ey Rabbim! Eğer bana yapılan bu sesleniş ve işittiğim bu ses, Senin meleklerinin sesi ve Senin tarafından bana verilmiş bir müjde ise, bana bir ayet ver!” Yani bunun böyle olduğuna dair bana bir alamet ver ki şeytanın bana vesvese ederek kalbime attığı, bunun meleklerin sesi değil de başkasının sesi olduğu ve müjdenin Senin katından değil de başka bir yerden geldiği düşüncesi benden gitsin. Nitekim Musa bana anlattı; dedi ki: Bize Amr anlattı; dedi ki: Bize Esbât, Süddî’den nakletti: “Rabbim! Bana bir ayet ver” sözü hakkında şöyle dedi: Zekeriya, “Ey Rabbim! Eğer bu ses Senin tarafından ise, bana bir ayet ver” dedi. Ayetin anlamının alamet olduğunu daha önce açıklamıştık; bu nedenle onu yeniden açıklamaya gerek yoktur. Arap dili âlimleri, Arapların bu kelimedeki hemzeyi neden terk ettikleri konusunda ihtilaf etmişlerdir. Oysa onların âdeti, sakin bir eliften sonra gelen her “yâ”yı hemzeli okumaktır. Bazıları şöyle demiştir: Onun hemzesinin terk edilmesinin sebebi, aslının “eyye” olmasıdır. Şedde onlara ağır gelince, şeddenin öncesi üstün olduğu için onu elife çevirdiler. Nitekim “Falanca kim olursa olsun, Allah onu rezil etsin” anlamında “eymâ fulân” derler. Bazıları ise şöyle demiştir: Bilakis bu kelime, eksik bir “fâile” kalıbıdır. Onlara sorulup “Peki Araplar bunu küçültme kalıbında neden ‘üyeyye’ derler de ‘üveyye’ demezler?” denildiğinde şöyle cevap verdiler: Bu, Fâtıma ismi için “Futayme” denilmesi gibidir. Onlara, “Fakat Araplar ‘fâile’ kalıbını, isim olup falan ve falanca anlamında kullanıldığında ‘fuayle’ biçiminde küçültürler; bunun dışındaki kullanımlarda ‘fâile’yi ‘fuayle’ şeklinde küçültmezler” denildi. Başkaları da şöyle demiştir: Bu kelime “fa‘le” kalıbındadır; ilk “yâ”sı, “hâce” ve “kâme” kelimelerinde yapıldığı gibi elife çevrilmiştir. Onlara da, “Araplar bunu ancak üç harfli köklerin türevlerinde yapar” denildi. Bu görüşü reddedenlerden biri de şöyle dedi: Eğer onların dediği gibi olsaydı, “nevât” için “nâye”, “hayât” için de “hâye” denilirdi.

Yüce Allah’ın “Dedi ki: Senin ayetin, insanlarla üç gün ancak işaretle konuşmandır” (Âl-i İmrân 41) sözüne gelince; bize zikredildiğine göre Allah, meleklerin kendisiyle doğrudan konuşup ona müjde vermesinden sonra Zekeriya’yı ayet istemesi sebebiyle cezalandırdı. Onun, meleklerden Yahyâ hakkında işittiği müjdenin Allah katından geldiğini doğrulayan alametini, kendi nefsinde meydana gelen bir ayet kıldı. Yüce Allah böylece hem Zekeriya’nın Rabbinden, müjdenin hakikatinin Allah katından olduğunu açıklamasını istediği alameti ona verdi, hem de onu sürçmesinden, sözündeki hatadan ve isteğinden arındırdı. Bu konuda bizim söylediğimize benzer şekilde tevil ehlinin bir topluluğu da açıklama yapmıştır. Bunu söyleyenler arasında şu rivayet zikredilmiştir: Bize Bişr anlattı; dedi ki: Bize Yezîd anlattı; dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den nakletti: “Rabbim! Bana bir ayet ver. Dedi ki: Senin ayetin, insanlarla üç gün ancak işaretle konuşmandır” (Âl-i İmrân 41) sözü hakkında şöyle dedi: O bununla cezalandırıldı. Çünkü melekler onunla doğrudan konuşup ona Yahyâ’yı müjdelemişlerdi; o ise meleklerin kendisiyle konuşmasından sonra ayet istedi. Bunun üzerine dili tutuldu; artık ancak ima ve işaretle konuşabiliyordu. Yüce Allah da işittiğiniz gibi şöyle buyurdu: “Senin ayetin, insanlarla üç gün ancak işaretle konuşmandır.” Bize Hasan b. Yahyâ anlattı; dedi ki: Abdürrezzâk bize haber verdi; dedi ki: Ma‘mer, Katâde’den nakletti: “Allah sana Yahyâ’yı tasdik edici olarak müjdeliyor” (Âl-i İmrân 39) sözü hakkında şöyle dedi: Melekler onunla doğrudan konuştular. O da “Rabbim! Bana bir ayet ver” dedi. Allah, “Senin ayetin, insanlarla üç gün ancak işaretle konuşmandır” (Âl-i İmrân 41) buyurdu. Yani ancak ima ile konuşacaksın. Bu, meleklerin ona verdiği müjdeyle doğrudan kendisiyle konuşmalarına rağmen ayet istemesi sebebiyle uğratıldığı bir cezaydı.

Müsennâ bana anlattı; dedi ki: Bize İshak anlattı; dedi ki: Bize Abdullah b. Ebî Ca‘fer, babasından, o da Rebî‘den nakletti: “Rabbim! Bana bir ayet ver. Dedi ki: Senin ayetin, insanlarla üç gün ancak işaretle konuşmandır” (Âl-i İmrân 41) sözü hakkında şöyle dedi: Bize zikredildiğine göre, en doğrusunu Allah bilir, Zekeriya cezalandırılmıştır; çünkü melekler onunla doğrudan konuşmuş ve ona Yahyâ’yı müjdelemişlerdi. Sonra o ayet istedi; bunun üzerine dili tutuldu. Ammâr b. Hasan’dan bana aktarıldı; dedi ki: Bize Abdullah b. Ebî Ca‘fer, babasından, o da Rebî‘den nakletti: Bize zikredildiğine göre, en doğrusunu Allah bilir, o cezalandırıldı. Çünkü melekler onunla doğrudan konuşup ona Yahyâ’yı müjdelediler ve “Allah sana Yahyâ’yı müjdeliyor” (Âl-i İmrân 39) dediler. O ise meleklerin kendisiyle konuşmasından sonra ayet istedi. Bunun üzerine dili tutuldu; artık ancak işaretle konuşabiliyordu. Yani ima ediyordu. Bana Ebû Ubeyd er-Rassâfî anlattı; dedi ki: Bize Muhammed b. Humeyr anlattı; dedi ki: Bize Safvân b. Amr, Cübeyr b. Nüfeyr’den nakletti: “Rabbim! Bana bir ayet ver. Dedi ki: Senin ayetin, insanlarla üç gün ancak işaretle konuşmandır” (Âl-i İmrân 41) sözü hakkında şöyle dedi: Dili ağzında şişip ağzını doldurdu; sonra Allah üç günün ardından onu çözdü. Kıraat âlimleri “insanlarla konuşmaman” ifadesindeki fiili nasb okumayı tercih etmişlerdir. Çünkü sözün anlamı şudur: “Senin ayetin, gelecek üç gün içinde insanlarla konuşmamandır.” Buradaki “en”, gelecek zamanla birlikte gelen “en”dir; isimlerle birlikte gelip onları nasb eden “enne” değildir. Eğer anlam “Senin ayetin, üç gün boyunca insanlarla konuşmayacak oluşundur; yani üç gün boyunca bu hâl üzere bulunmandır” olsaydı, sözün merfu okunması uygun olurdu. Çünkü “en” o zaman ağır “enne”nin hafifletilmiş şekli anlamında olurdu. Fakat anlattığım üzere anlam diğer yönüyle olduğundan bu caiz değildir.

“Remz” kelimesine gelince; Araplar katında bunun en yaygın anlamı dudaklarla ima etmektir. Bazen kaşlarla ve gözlerle işaret etmek anlamında da kullanılır; ancak bu kullanım onlarda çok yaygın değildir. Sesin alçaltılmasıyla fısıltıya benzeyen gizli söz için de “remz” denilebilir. Cevbe b. Âiz’in şu anlamdaki sözü de bundandır: “O, kahramanlarla işaretle ve onlara homurtu gibi bir mırıltıyla konuşurdu.” Bu fiilden “falanca işaret etti” denir; “yermizu” ve “yermuzu” biçimlerinde kullanılır. “Teremmeze” de denir. Yine “ona öyle bir darbe vurdu ki ondan dolayı titreyip çırpındı” denilir; yani ölüm çırpınışına düştü. Şairin şu sözü de böyledir: “O darbeden dolayı ensemin üzerine düştüm, çırpınıyordum.” Tevil ehli, Allah’ın Zekeriya hakkında haber verdiği “insanlarla üç gün ancak remz ile konuşmaman” (Âl-i İmrân 41) sözünde hangi “remz” anlamını kastettiği konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Bunun anlamı, senin ayetin üç gün insanlarla ancak dudaklarını hareket ettirerek konuşmandır; dilinle söz söylemeyeceksin.

Bunu söyleyenler arasında şu rivayetler zikredilmiştir: Bize Ebû Küreyb anlattı; dedi ki: Bize Câbir b. Nûh, Nadr b. Arabî’den, o da Mücâhid’den nakletti: “Ancak remz ile” sözü hakkında şöyle dedi: Dudakları hareket ettirmek. Bana Muhammed b. Amr anlattı; dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı; dedi ki: Bize Îsâ, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den nakletti: “Üç gün ancak remz ile” sözü hakkında şöyle dedi: Dudaklarıyla ima etmesi. Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize Ebû Huzeyfe anlattı; dedi ki: Bize Şibl, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den bunun benzerini nakletti. Başkaları ise şöyle demiştir: Bilakis Allah bununla ima ve işareti kastetmiştir. Bunu söyleyenler arasında şu rivayetler zikredilmiştir: Bize İbn Vekî‘ anlattı; dedi ki: Bize babam, Seleme b. Nübeyt’ten, o da Dahhâk’tan nakletti: “Ancak remz ile” sözü hakkında şöyle dedi: İşaret. Hüseyin b. Ferec’den bana aktarıldı; dedi ki: Ebû Muâz’ı işittim; dedi ki: Bize Ubeyd b. Süleyman haber verdi; dedi ki: Dahhâk’ı “ancak remz ile” sözü hakkında şöyle derken işittim: Remz, kişinin eliyle veya başıyla işaret etmesi ve konuşmamasıdır. Bana Muhammed b. Sa‘d anlattı; dedi ki: Bana babam anlattı; dedi ki: Bana amcam anlattı; dedi ki: Bana babam, kendi babasından, o da İbn Abbas’tan nakletti: “Ancak remz ile” sözü hakkında şöyle dedi: Remz, onun dilinin tutulması ve insanlarla eliyle konuşmasıdır. Bize İbn Humeyd anlattı; dedi ki: Bize Seleme, İbn İshak’tan nakletti: “Ancak remz ile” sözü hakkında şöyle dedi: Remz, işarettir. Bana Yunus anlattı; dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi; dedi ki: İbn Zeyd, “Rabbim! Bana bir ayet ver. Dedi ki: Senin ayetin, insanlarla üç gün ancak remz ile konuşmandır…” (Âl-i İmrân 41) ayeti hakkında şöyle dedi: Allah onun ayetini, üç gün insanlarla ancak remz ile konuşması kıldı; ancak Allah’ı zikretmesi bundan müstesnaydı. Remz işarettir; onlara işaret ediyordu. Bize Hasan b. Yahyâ anlattı; dedi ki: Abdürrezzâk bize haber verdi; dedi ki: Ma‘mer, Katâde’den nakletti: “Ancak remz ile” sözü, ancak ima ile demektir. Ammâr’dan bana aktarıldı; dedi ki: Bize İbn Ebî Ca‘fer, babasından, o da Rebî‘den bunun benzerini nakletti. Bana Musa anlattı; dedi ki: Bize Amr anlattı; dedi ki: Bize Esbât, Süddî’den nakletti: “Ancak remz ile” sözü, işaret demektir. Bize Kâsım anlattı; dedi ki: Bize Hüseyin anlattı; dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc’den nakletti; dedi ki: Abdullah b. Kesîr, “Ancak remz ile” sözü hakkında şöyle dedi: Ancak işaretle. Bana Muhammed b. Sinân anlattı; dedi ki: Bize Ebû Bekr el-Hanefî, Abbâd’dan, o da Hasan’dan nakletti: “Dedi ki: Senin ayetin, insanlarla üç gün ancak remz ile konuşmandır” (Âl-i İmrân 41) sözü hakkında şöyle dedi: Dili tutuldu; kavmine eliyle, “Sabah akşam tesbih edin” diye işaret etmeye başladı.

Yüce Allah’ın “Rabbini çokça zikret; akşam ve sabah tesbih et” (Âl-i İmrân 41) sözüne gelince; bunun anlamı şudur: Allah Zekeriya’ya şöyle dedi: Ey Zekeriya! Senin ayetin, dilsizlik, sakatlık veya hastalık olmaksızın insanlarla üç gün ancak işaretle konuşmandır. “Rabbini çokça zikret”; çünkü sen O’nu zikretmekten engellenmeyeceksin. O’nu tesbih etmen ve diğer zikirlerinle arana engel konulmayacak. Nitekim bize Kâsım anlattı; dedi ki: Bize Hüseyin anlattı; dedi ki: Bana Haccâc, Ebû Ma‘şer’den, o da Muhammed b. Ka‘b’dan nakletti: Eğer Allah herhangi bir kimseye zikri terk etme ruhsatı verecek olsaydı, Zekeriya’ya ruhsat verirdi. Çünkü ona “Senin ayetin, insanlarla üç gün ancak işaretle konuşmandır; Rabbini çokça zikret” (Âl-i İmrân 41) buyurdu.

“Akşam vakti tesbih et” sözüne gelince; bunun anlamı, akşam vakti Rabbini ibadetle yücelt demektir. “Aşiyy”, güneşin zevalinden batmasına kadar olan vakittir. Nitekim şair şu anlamda söylemiştir: “Ne kuşluk serinliğinin gölgesine dayanabilirsin, ne de akşam serinliğinin dönen gölgesini tadabilirsin.” Çünkü gölgenin dönüşü güneşin zevaliyle başlar ve batışıyla sona erer. “İbkâr” ise bir kimsenin “Falanca ihtiyacı için erken çıktı” sözünün mastarıdır. Bu, kişinin fecrin doğuşundan kuşluk vaktine kadar bir iş için çıkmasıdır. Buna “ibkâr” denilir. Bu konuda “falanca erken çıktı” ve “sabah erkenden çıktı” denilir. “İbkâr” kullanımına Ömer b. Ebî Rebîa’nın şu anlamdaki sözü örnektir: “Nu‘m ailesinden misin ki sabah erkenden gidiyorsun?” “Bükûr” kullanımına ise Cerîr’in şu anlamdaki sözü örnektir: “Dikkat edin! Selmâ erkenden çıktı; onun erken gidişi kesinleşti ve topluluğu bir aradayken ayrılık değneği kırıldı.” Hurma için de “erken olgunlaştı” denilir. Meyvelerden “bâkûr” ise ilk olgunlaşan demektir. Bu konuda söylediğimize benzer şekilde tevil ehli de açıklama yapmıştır. Bunu söyleyenler arasında şu rivayet zikredilmiştir: Bana Muhammed b. Amr anlattı; dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı; dedi ki: Bize Îsâ, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den nakletti: “Akşam ve sabah tesbih et” (Âl-i İmrân 41) sözü hakkında şöyle dedi: İbkâr, fecrin ilk vaktidir; aşiyy ise güneşin batıncaya kadar meyletmesidir. Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize Ebû Huzeyfe anlattı; dedi ki: Bize Şibl, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den bunun benzerini nakletti.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 40

Dedi ki: Rabbim! Bana nasıl bir oğul olabilir? Bana yaşlılık ulaştı ve karım kısırdır. Dedi ki: İşte böyle, Allah dilediğini yapar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kale rabbi enna yekunu li gulam (Rabbim benim nasıl oğlum olur) ve kad belegani l-kiber (yaşlılık bana ulaştı) vemraeti akir (karım da kısırdır) kale kezalike llahu yef‘alu ma yeşa (Allah dilediğini böyle yapar dedi)

Mukatil Tefsiri
Zekeriyyâ çocukla müjdelendiğinde, hitap sırasında Cebrâil’e şöyle dedi: “Rabbim! Bana nasıl bir oğul olur?”; yani nereden benim bir oğlum olabilir? “Bana yaşlılık erişti, karım da kısırdır.” Bunu hayret ederek söyledi; çünkü yaşlılıktan derisi kemiği üzerine kurumuştu. Cebrâil dedi ki: “İşte böyledir”; yani Rabbin böyle söyledi: Senin bir oğlun olacaktır. “Allah dilediğini yapar”; yani yaşlı ve kısırdan çocuk yaratır. Bu, “Bana yaşlılık erişti, karım da kısırdır” sözü sebebiyledir.

Taberi Tefsiri
Yani Zekeriya, melekler kendisine “Allah sana Yahyâ’yı; Allah’tan bir kelimeyi tasdik edici, efendi, nefsini tutan ve salihlerden bir peygamber olarak müjdeliyor” (Âl-i İmrân 39) diye seslendiklerinde şöyle dedi: “Benim nasıl bir oğlum olabilir? Bana yaşlılık gelip çatmış, karım da kısırdır” (Âl-i İmrân 40). Bunun anlamı şudur: Benim ulaştığım yaşa ulaşmış bir kimsenin çocuğu olmaz. “Karım da kısırdır” ifadesine gelince; kadınlardan “âkır”, doğurmayan kadın demektir. Bu kelime için “kısır kadın” ve “kısır erkek” denilir. Nitekim Âmir b. Tufeyl şu anlamda söylemiştir: “Eğer ben şaşı, kısır ve korkak bir delikanlı isem, her topluluk huzurunda mazeretim ne kötü olur!” “Yaşlılık” kelimesi ise “falanca yaşlandı” fiilinin mastarıdır. Ayette “bana yaşlılık ulaştı” denilmiştir; başka bir yerde ise “Ben yaşlılıkta son hadde ulaştım” (Meryem 8) denilmiştir. Çünkü sana ulaşan şeye sen de ulaşmış olursun. Bunun anlamı yalnızca “Ben yaşlandım” demektir. Bu, bir kimsenin “Bana yorgunluk ulaştı” deyip “Ben yorgunluk içindeyim” demesi gibidir.

Şayet biri şöyle derse: Allah’ın peygamberi olan Zekeriya nasıl “Rabbim! Benim nasıl oğlum olabilir? Bana yaşlılık gelip çatmış, karım da kısırdır” (Âl-i İmrân 40) diyebilir? Hâlbuki melekler, Allah’ın emriyle kendisine müjdeledikleri şeyi müjdelemişlerdi. Yoksa onların doğruluğundan şüphe mi etti? Bu, Allah’a iman eden kimseler hakkında bile söylenmesi caiz olmayan bir şeydir; peygamberler ve elçiler hakkında nasıl söylenebilir? Yoksa bu söz, Rabbinin kudretini yadırgaması mıydı? Bu ise daha büyük bir musibettir! Buna şöyle cevap verilir: Onun bu sözü, sandığın gibi değildi. Bilakis söylediği şey şu rivayette açıklandığı gibidir: Bana Musa anlattı; dedi ki: Bize Amr anlattı; dedi ki: Bize Esbât, Süddî’den nakletti: Zekeriya, Yahyâ ile müjdeleyen meleklerin sesini işitince şeytan ona geldi ve şöyle dedi: “Ey Zekeriya! İşittiğin ses Allah’tan değildir; bu ancak seninle alay eden şeytandandır. Eğer Allah’tan olsaydı, başka konularda sana vahyettiği gibi bunu da sana vahyederdi.” Bunun üzerine o anda içine şüphe düştü ve “Benim nasıl bir oğlum olabilir?” dedi. Yani “Nereden olacak? Bana yaşlılık gelip çatmış, karım da kısırdır” demek istedi. Bize Kâsım anlattı; dedi ki: Bize Hüseyin anlattı; dedi ki: Bana Haccâc, Ebû Bekr’den, o da İkrime’den nakletti: Şeytan ona geldi ve Rabbinin nimetini ona bulandırmak istedi. “Sana kimin seslendiğini biliyor musun?” dedi. Zekeriya, “Evet, bana Rabbimin melekleri seslendi” dedi. Şeytan, “Hayır, bu şeytandı. Eğer bu Rabbinden olsaydı, sen duanı gizlediğin gibi O da bunu sana gizlice bildirirdi” dedi. Bunun üzerine Zekeriya, “Rabbim! Bana bir alamet ver” (Âl-i İmrân 41) dedi. Buna göre Zekeriya’nın bu sözü söylemesi ve “Benim nasıl bir oğlum olabilir?” diyerek Rabbine başvurması, şeytanın kalbine karıştırdığı vesvese sebebiyledir. Bu vesvese, işittiği sesin meleklerden değil, başkasından gelen bir ses olduğu hayalini ona verdi. Bunun üzerine o, durumunu kesinleştirmek ve Allah’ın ona göstereceği bir alametle bunun Allah’tan, meleklerinin diliyle gelen bir müjde olduğunu kalbinde sağlamlaştırmak için “Rabbim! Benim nasıl oğlum olabilir?” dedi. Bundan dolayı da “Rabbim! Bana bir alamet ver” (Âl-i İmrân 41) demiştir.

Şu da caizdir: Zekeriya’nın bu sözü, Rabbinden, müjdelendiği çocuğun hangi yoldan olacağını sorması anlamında olabilir. Yani bu çocuk kısır olan eşinden mi olacak, yoksa başka kadınlardan mı? Bu durumda söz, İkrime, Süddî ve onlar gibi söyleyenlerin belirttiği anlamdan farklı bir yönde anlaşılır.

Yüce Allah’ın “Dedi ki: Böyledir; Allah dilediğini yapar” (Âl-i İmrân 40) sözüne gelince; Allah’ın “Böyledir Allah” sözüyle kastedilen şudur: O, kendisini vasfettiği gibidir. Çocuk sahibi olmaktan ümidini kesmiş yaşlı bir erkekten ve benzerinden doğum beklenmeyen kısır bir kadından çocuk yaratması O’na kolaydır. Ey Zekeriya! Nitekim seni de daha önce, senden çocuk yaratmadan önce yaratmıştı; o zaman sen hiçbir şey değildin. Çünkü O Allah’tır; dilediği bir şeyi yaratmak O’na zor gelmez, istediği bir şeyi yapmak O’na imkânsız olmaz. Zira O’nun kudreti, hiçbir kudrete benzemeyen kudrettir. Nitekim bana Musa anlattı; dedi ki: Bize Amr anlattı; dedi ki: Bize Esbât, Süddî’den nakletti: “Böyledir; Allah dilediğini yapar” (Âl-i İmrân 40) sözü hakkında şöyle dedi: Seni daha önce yaratmıştım; sen hiçbir şey değildin.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 39

Melekler ona, o mihrapta namaz kılarken seslendi: Allah sana Yahya’yı müjdeliyor; Allah’tan bir kelimeyi doğrulayıcı, efendi, nefsine hâkim ve salihlerden bir peygamber.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-nadethu l-melaiketu (melekler ona seslendi) ve huve kaimun yusalli fi l-mihrab (o mihrapta namaz kılarken) ennallaha yubeşşiruke bi-yahya (Allah sana Yahya’yı müjdeliyor) musaddikan bi-kelimetin mine llah (Allah’tan bir kelimeyi doğrulayıcı) ve seyyiden ve hasuran ve nebiyyen mine s-salihin (önder, iffetli ve salihlerden bir peygamber)

Mukatil Tefsiri
“Melekler ona seslendiler; o mihrapta namaz kılıyordu.” Kurbanın kesildiği mihrapta namaz kılarken, karşısında üzerinde beyazlık bulunan bir adam gördü; bu Cebrâil idi. Ona şöyle dedi: “Allah sana Yahyâ’yı müjdeliyor.” Yahyâ ismi, Allah Teâlâ’nın isimlerinden türetilmiştir. “Allah’tan gelen bir kelimeyi doğrulayıcı”; yani Allah Teâlâ’dan gelen kelimeyi doğrulayıcı olarak. Yahyâ, Îsâ’yı ilk doğrulayan kimseydi; her ikisine de selâm olsun. Yahyâ o sırada üç yaşındaydı. İlk sözü ise altı aylıkken olmuştu. Yahyâ, Îsâ’nın Allah’tan olduğunu söyleyince, İsrailoğulları onun küçüklüğüne şaştılar. Zekeriyyâ onun şahitliğini duyunca kalktı, bez içinde bulunan Îsâ’yı bağrına bastı. Yahyâ, Îsâ’dan üç yaş büyüktü. Yahyâ ile Îsâ teyze çocuklarıydı. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Ve efendi”; yani halîm. “Hasûr”; yani suyu olmayan. “Salihlerden bir nebî.” Hasûr, kadınlara ihtiyaç duymayan kimsedir.

Taberi Tefsiri
Kıraat âlimleri bu ifadenin okunmasında ihtilaf etmişlerdir. Medine halkının kıraat imamlarının geneli ile Kûfe ve Basra halkından bazıları onu “melekler ona seslendi” anlamında, fiili dişil “tâ” ile okumuşlardır. Bununla melekler topluluğu kastedilmiştir. Araplar, erkeklerden oluşan bir topluluğun fiili önce geldiğinde de bazen fiili dişil yaparlar; özellikle lafzında dişillik bulunan isimlerde bunu yaparlar. Nitekim “Talhalar geldi” derler. Kûfe halkından bir topluluk ise bunu “yâ” ile okumuştur. Buna göre anlam, “Cebrâil ona seslendi” şeklindedir; yani tevil bakımından fiili eril yapmışlardır. Az önce de belirttiğimiz gibi Araplar bazen lafız sebebiyle erkeğin fiilini dişil yaptıkları gibi, yine lafız sebebiyle dişil olanın fiilini de eril yaparlar. Kanaatimce onlar bunu, Abdullah b. Mesud’un kıraati olduğu nakledilen okuyuşa göre değerlendirmişlerdir. Bunu bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize İshak b. Haccâc anlattı; dedi ki: Bize Abdurrahman b. Ebî Hammâd anlattı ki, İbn Mesud’un kıraati şöyledir: “Cebrâil, o mihrapta ayakta namaz kılarken ona seslendi.” Nitekim “melekler ona seslendi” ifadesini tevil ehlinin bir topluluğu da böyle açıklamıştır. Bunu söyleyenler arasında şu rivayet zikredilmiştir: Bana Musa anlattı; dedi ki: Bize Amr anlattı; dedi ki: Bize Esbât, Süddî’den nakletti: “Melekler ona seslendi”; o Cebrâil’dir; yahut “melekler dedi” ifadesindeki meleklerden maksat Cebrâil’dir: “Allah sana Yahyâ’yı müjdeliyor.” Şayet biri, “Bu tevile göre ‘melekler ona seslendi’ denilmesi nasıl caiz olur? Çünkü melekler çoğuldur, tek kişi değildir” derse, ona şöyle cevap verilir: Arapların sözünde tek kişiden çoğul anlam yoluyla haber vermek caizdir. Nitekim konuşmada “Falanca posta katırlarına bindi” denilir; hâlbuki o yalnızca bir katıra binmiştir. “Gemilere bindi” denilir; hâlbuki yalnızca bir gemiye binmiştir. Yine “Bu haberi kimden duydun?” denildiğinde “İnsanlardan” diye cevap verilir; hâlbuki onu yalnızca bir kişiden duymuştur. Şu ayetin de bu türden olduğu söylenmiştir: “İnsanlar onlara, ‘İnsanlar size karşı toplandılar’ dediler” (Âl-i İmrân 173). Burada sözü söyleyenin, zikredildiğine göre, bir kişi olduğu belirtilmiştir. Yine “İnsanlara bir sıkıntı dokunduğu zaman…” (Rûm 33) ayetinde de “insanlar” kelimesi tek kişi anlamında kullanılmıştır. Bu, Araplar nezdinde özellikle belirli tek bir kişiyi kastetme amacı bulunmadığında caizdir.

Bana göre bu kıraat hakkında doğru söz şudur: “Tâ” ve “yâ” ile iki okuyuş da bilinen iki kıraattir. Okuyucu bunlardan hangisiyle okursa isabet etmiş olur. Çünkü iki kıraat arasında anlam bakımından bir ihtilaf yoktur; ikisi de Araplar nezdinde fasih kullanımlardır. Eğer “melekler” kelimesiyle, Abdullah’tan rivayet edildiği üzere Cebrâil kastedilmişse, fiilin dişil yapılması, fiilin kelimeden önce gelmesi durumunda “melekler” lafzı sebebiyle Arapça bakımından fasihtir; anlam bakımından eril yapılması da caizdir. Eğer bundan melekler topluluğu kastedilmişse, fiilin dişil yapılması yine lafzı sebebiyle caizdir. Çünkü Araplar, kalabalık bir topluluğun fiilini öne aldıklarında onu dişil yaparlar ve “kadınlar dedi” derler. Fiil önce geldiğinde tekil esas alınarak eril yapılması da caizdir; bu durumda “erkekler dedi” denilir. Ancak ayetin tevilinde doğru olan şudur: Allah, meleklerin Zekeriya’ya seslendiğini haber vermiştir. Bu ifadenin zahiri, bunun tek bir melek değil, meleklerden bir topluluk olduğudur. Cebrâil ise tek bir melektir. O hâlde Kur’an’ın tevili, Arapların dillerinde kullanılan sözün en açık ve en yaygın olan anlamına taşınmalıdır; buna imkân bulunduğu sürece daha az kullanılan anlama taşınmamalıdır. Burada anlamı tek kişiye çevirmemizi zorunlu kılan bir ihtiyaç yoktur ki, bunun için söz ve anlam bakımından daha kapalı bir çıkış yolu aransın. Bu konuda söylediğimiz tevili, Katâde, Rebî b. Enes, İkrime, Mücâhid ve başkaları gibi ilim ehlinin bir topluluğu da söylemiştir. Onların bu husustaki sözlerini daha önce zikretmiştik.

Yüce Allah’ın “O mihrapta ayakta namaz kılarken Allah’ın sana Yahyâ’yı müjdelediğini…” (Âl-i İmrân 39) sözüne gelince; “o ayakta iken” ifadesinin tevili şudur: Melekler ona, namaz kıldığı sırada ayakta bulunduğu hâlde seslendiler. Buradaki “o ayakta iken” ifadesi, meleklerin Zekeriya’ya seslendiği vakti haber vermektedir. “Namaz kılıyordu” ifadesi ise “ayakta durma” hâlinden hâl olarak nasb konumundadır; lafzen ise “yâ” ile merfudur. “Mihrap” kelimesinin anlamını daha önce açıklamıştık; onun mescidin ön tarafı olduğunu belirtmiştik. Kıraat âlimleri “Allah sana müjdeliyor” ifadesinin okunmasında da ihtilaf etmişlerdir. Kıraat imamlarının geneli “enne” kelimesinin elifini üstün okuyarak okumuşlardır; çünkü seslenme bu cümle üzerine gerçekleşmiştir. Buna göre anlam, “Melekler ona bununla seslendi” şeklindedir. Kûfe kıraat âlimlerinden bazıları ise elifini esre ile okumuş ve anlamı “Melekler şöyle dedi: Allah sana müjdeliyor” şeklinde kabul etmiştir. Çünkü nida bir sözdür. Onlar, Abdullah’ın kıraatinde ifadenin şöyle olduğunu zikretmişlerdir: “Melekler ona, o mihrapta ayakta namaz kılarken seslendi: Ey Zekeriya! Allah sana müjdeliyor.” Onlar demişlerdir ki: Nidanın “Ey Zekeriya” üzerinde amel etmesi geçersiz olunca, “inne” üzerinde amel etmesi de geçersiz olur. Bize göre bu konuda doğru kıraat, “enne”nin üstün okunmasıdır. Çünkü nida onun üzerine düşmüştür; anlam “Melekler ona bununla seslendi” şeklindedir. “İnne”yi esreli okuyanların, Abdullah’ın böyle okuduğunu gerekçe göstermesi güçlü bir gerekçe değildir. Çünkü Abdullah bunu onların iddiasına göre böyle okumuştur. Oysa bu okumada “Ey Zekeriya” ifadesi, “enne” ile “ona seslendi” arasına girmiştir. Böyle bir ara söz geldiğinde Araplar bazen nidayı “enne” üzerinde amel ettirir, bazen de amelini iptal ederler. Amelin iptal edilmesine gelince, nida kendisinden önceki münada üzerinde amel etmekten düşmüş olduğundan, ondan sonra geleni de amelinin düşmesi bakımından onun yoluna sokarlar. Amel ettirilmesine gelince, nida da diğer fiiller gibi gerçekleşen bir fiildir. Bizim kıraatimizde ise Zekeriya’ya “Ey Zekeriya” diye seslenilmesi, “enne” ile “ona seslendi” arasına giren bir ara ifade değildir. Böyle olmayınca, Arapların fasih sözünde “nida ettim” fiiliyle münada ismi nasb edildiğinde ve fiil ona yöneltildiğinde, ondan sonra gelen “enne” üzerine de aynı şekilde yöneltilmesi uygundur. Amelinin iptal edilmesi caiz olsa bile fasih olan budur. Buna göre “ona seslendi” fiili Zekeriya’nın zamiri üzerine yöneldiği gibi, doğru olan onun “enne” üzerinde de amel etmesidir. Üstelik bu, İslam beldelerindeki kıraatlerde yaygın olan okuyuştur. Delil konumuna gelen çoğunluk kıraatine karşı şaz okuyuşla itiraz edilmez.

“Allah sana müjdeliyor” ifadesindeki fiile gelince, kıraat âlimleri bunun okunmasında da ihtilaf etmişlerdir. Medine ve Basra kıraat imamlarının geneli bunu “yâ” harfini ötreli, “şîn” harfini şeddeli okuyarak okumuşlardır. Bu, Allah’ın Zekeriya’yı çocukla müjdelemesi anlamındadır. İnsanların “Falancaya şu müjdeyi verdim” sözünden gelir; yani ona bu hususta sevinçli haberler ulaşmıştır. Kûfe kıraatçilerinden ve başkalarından bir topluluk ise bunu “yâ” harfini üstün, “şîn” harfini ötreli ve şeddesiz okuyarak okumuştur. Buna göre anlam, “Allah sana bağışlayacağı bir çocukla seni sevindiriyor” şeklindedir. Bu, şairin şu anlamdaki sözündendir: “Haccâc’tan sana gelen ve yazısı okunan bir sahifeyi görünce aileme sevinç haberi verdim.” “Beşartu” kullanımının Kinâne’den ve Kureyş’ten bazı Tihâme halkının dili olduğu söylenmiştir. Onlar “Falancayı şununla sevindirdim, onu sevindiririm” derler. Onlar adına şu anlamdaki beyit de okunmuştur: “Yüceliğe koşan, elleri kurak yerde toza bulanmış kimseleri gördüğünde onlara yardım et; onların sevindiği şeyle sen de sevin; onlar darlık bir yere konduklarında sen de kon.” Emir kipine gelince, onların doğru konuşmasında bu fiil elifsiz kullanılır; “Falancayı bununla sevindir” denir. Onlar neredeyse “onu müjdele” yahut “onu sevindir” biçimlerini kullanmazlar. Humeyd b. Kays’tan da bunu “yâ” harfini ötreli, “şîn” harfini esreli ve şeddesiz okuduğu rivayet edilmiştir. Müsennâ bana anlattı; dedi ki: Bize İshak anlattı; dedi ki: Bize Abdurrahman b. Ebî Hammâd, Muâz el-Kûfî’den nakletti: Kim “onları müjdeliyor” ifadesini ağır, yani şeddeli okursa bu “müjde” anlamındandır; kim de onu hafif, “yâ”yı üstün okuyarak okursa bu “sevinç” anlamındadır; yani onları sevindirir. Bize göre bu konudaki doğru kıraat, “yâ”nın ötreli, “şîn”in şeddeli okunmasıdır; anlamı da müjdelemedir. Çünkü yaygın dil, insanlar arasında bilinen ve kullanılan söz budur. Ayrıca bütün beldelerin kıraat imamları “Bizi ne ile müjdeliyorsunuz?” (Hicr 54) ifadesinin okunmasında şedde üzerinde ittifak etmiştir. Kur’an’da bunun benzeri olan diğer ifadelerde de doğru olan, bunun gibi şeddeli ve “yâ”sı ötreli okunmasıdır. Muâz el-Kûfî’den rivayet edilen, hafif ve şeddeli okuyuş arasında anlam farkı bulunduğu yolundaki söze gelince; Arap dilini bilen ilim ehlinin bunu sahih bir yönden bildiğini görmedik. Bu nedenle ondan nakledilen bu sözün bir anlamı yoktur. Cerîr b. Atiyye de şu anlamda söylemiştir: “Ey Bişr! Güzelliğin ve sevincin sebebiyle sana müjde verilmesi hak olmuştur; sen emir olduğun hâlde bizim için öfkelenmedin mi?” Burada onun “müjdeleme” sözüyle güzellik, canlılık ve sevinci kastettiği bilinmektedir. “Müjdeleme” demiş, “sevinç” dememiştir. Bu da bu konuda hafif ve ağır okunuşun anlamının bir olduğunu açıkça göstermektedir. Hasan b. Yahyâ bize anlattı; dedi ki: Abdürrezzâk bize haber verdi; dedi ki: Ma‘mer, Katâde’den nakletti: “Allah sana Yahyâ’yı müjdeliyor” (Âl-i İmrân 39) sözü hakkında Katâde şöyle dedi: Melekler ona bunu müjdelediler.

“Yahyâ” ismine gelince; bu ismin aslı, “Falanca hayatta kaldı, yaşıyor” sözünden gelen “yef‘al” veznindedir. Bu, yaşamak anlamındadır. “Hayyâ” fiilinden “yahya” gelir. Allah’ın ona bu ismi vermesinin sebebinin, isminin tevilinin “Allah onu imanla diriltti” anlamına gelmesi olduğu söylenmiştir. Bunu söyleyenler arasında şu rivayet zikredilmiştir: Bize Bişr anlattı; dedi ki: Bize Yezîd anlattı; dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den nakletti: “Allah sana Yahyâ’yı müjdeliyor” (Âl-i İmrân 39) sözü hakkında şöyle dedi: Yani Allah’ın imanla dirilttiği bir kul. Müsennâ bana anlattı; dedi ki: Bize İshak anlattı; dedi ki: Bize Abdullah b. Ebî Ca‘fer, babasından, o da Katâde’den nakletti: “Allah sana Yahyâ’yı müjdeliyor” (Âl-i İmrân 39) sözü hakkında Katâde şöyle dedi: Ona Yahyâ adının verilmesinin sebebi, Allah’ın onu imanla diriltmesidir.

Yüce Allah’ın “Allah’tan bir kelimeyi tasdik edici olarak…” (Âl-i İmrân 39) sözüne gelince; Allah burada, “Ey Zekeriya! Allah sana, Allah’tan bir kelimeyi tasdik edici olarak sana oğul olacak Yahyâ’yı müjdeliyor” demektedir. “Allah’tan bir kelime” ifadesiyle Meryem oğlu Îsâ kastedilmiştir. “Tasdik edici olarak” ifadesi Yahyâ’dan kesilerek mansub yapılmıştır; çünkü “tasdik edici” onun sıfatıdır, sıfat nekiredir, Yahyâ ise nekire değildir. Bu konuda söylediğimiz açıklamaya benzer şekilde tevil ehli de açıklama yapmıştır. Bunu söyleyenler arasında şu rivayetler zikredilmiştir: Bana Abdurrahman b. Esved et-Tufâvî anlattı; dedi ki: Bize Muhammed b. Rebîa anlattı; dedi ki: Bize Nadr b. Arabî, Mücâhid’den nakletti: Zekeriya’nın hanımı Meryem’e, “Ben karnımdakinin, senin karnındakine doğru hareket ettiğini hissediyorum” dedi. Sonra Zekeriya’nın hanımı Yahyâ’yı, Meryem de Îsâ’yı doğurdu. İşte bundan dolayı “Allah’tan bir kelimeyi tasdik edici olarak” denildi. Mücâhid dedi ki: Yahyâ, Îsâ’yı tasdik ediciydi. Bana Muhammed b. Amr anlattı; dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı; dedi ki: Bize Îsâ, İbn Ebî Necîh’ten, o da Rakkâşî’den nakletti: “Sana Yahyâ’yı, Allah’tan bir kelimeyi tasdik edici olarak müjdeliyor” (Âl-i İmrân 39) sözü hakkında şöyle dedi: Meryem oğlu Îsâ’yı tasdik edici olarak. Müsennâ bana anlattı; dedi ki: Bize Ebû Huzeyfe anlattı; dedi ki: Bize Şibl, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den bunun benzerini nakletti. Bize İbn Beşşâr anlattı; dedi ki: Bize Süleyman anlattı; dedi ki: Bize Ebû Hilâl anlattı; dedi ki: Bize Katâde, “Allah’tan bir kelimeyi tasdik edici olarak” sözü hakkında şöyle dedi: Îsâ’yı tasdik edici olarak. Bize Bişr anlattı; dedi ki: Bize Yezîd anlattı; dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den nakletti: “Allah’tan bir kelimeyi tasdik edici olarak” ifadesi, Meryem oğlu Îsâ’yı, onun yolu ve yöntemi üzere tasdik edici olarak demektir. Bize Hasan b. Yahyâ anlattı; dedi ki: Abdürrezzâk bize haber verdi; dedi ki: Ma‘mer, Katâde’den “Allah’tan bir kelimeyi tasdik edici olarak” ifadesi hakkında nakletti: Bununla Meryem oğlu Îsâ kastedilmiştir. Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize İshak anlattı; dedi ki: Bize Abdullah b. Ebî Ca‘fer, babasından, o da Katâde’den nakletti: “Allah’tan bir kelimeyi tasdik edici olarak” ifadesi hakkında şöyle dedi: Meryem oğlu Îsâ’yı tasdik edici olarak; yani onun yolu ve yöntemi üzere. Müsennâ bana anlattı; dedi ki: Bize İshak anlattı; dedi ki: Bize İbn Ebî Ca‘fer, babasından, o da Rebî‘den nakletti: “Allah’tan bir kelimeyi tasdik edici olarak” sözü hakkında şöyle dedi: Îsâ’yı ilk tasdik eden kişi Yahyâ idi; Îsâ Allah’tan bir kelime ve ruhtu. Bana Musa anlattı; dedi ki: Bize Amr anlattı; dedi ki: Bize Esbât, Süddî’den nakletti: “Allah’tan bir kelimeyi tasdik edici olarak” ifadesi, Îsâ’yı tasdik eder demektir. Hüseyin’den bana aktarıldı; dedi ki: Ebû Muâz’ı işittim; dedi ki: Bize Ubeyd b. Süleyman haber verdi; dedi ki: Dahhâk’ı “Allah sana Yahyâ’yı, Allah’tan bir kelimeyi tasdik edici olarak müjdeliyor” sözü hakkında şöyle derken işittim: Yahyâ, Îsâ’yı ilk tasdik eden ve onun Allah’tan bir kelime olduğuna şahitlik eden kişidir. Yahyâ, Îsâ’nın teyzesinin oğluydu ve Îsâ’dan büyüktü. Bize İbn Vekî‘ anlattı; dedi ki: Bize babam, İsrail’den, o da Simâk’tan, o da İkrime’den, o da İbn Abbas’tan nakletti: “Allah’tan bir kelimeyi tasdik edici olarak” sözü hakkında İbn Abbas şöyle dedi: Bu, Meryem oğlu Îsâ’dır; Allah’tan olan kelime odur, adı Mesih’tir. Bize Kâsım anlattı; dedi ki: Bize Hüseyin anlattı; dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc’den haber verdi; dedi ki: İbn Abbas şöyle dedi: “Allah’tan bir kelimeyi tasdik edici olarak” sözü hakkında: Îsâ ile Yahyâ teyze çocuklarıydı. Yahyâ’nın annesi Meryem’e, “Ben karnımdakinin senin karnındakine secde ettiğini hissediyorum” derdi. Onun Îsâ’yı tasdik etmesi işte buydu: Annesinin karnında ona secde etmesi. Îsâ’yı ilk tasdik eden Yahyâ idi. Îsâ kelime idi; Yahyâ da Îsâ’dan büyüktü.

Bana Muhammed b. Sa‘d anlattı; dedi ki: Bana babam anlattı; dedi ki: Bana amcam anlattı; dedi ki: Bana babam, kendi babasından, o da İbn Abbas’tan nakletti: “Allah sana Yahyâ’yı, Allah’tan bir kelimeyi tasdik edici olarak müjdeliyor” (Âl-i İmrân 39) sözü hakkında şöyle dedi: Onun tasdik ettiği kelime Îsâ’dır. Bana Musa anlattı; dedi ki: Bize Amr anlattı; dedi ki: Bize Esbât, Süddî’den nakletti: Yahyâ’nın annesi ile Îsâ’nın annesi karşılaştı. Biri Yahyâ’ya, diğeri Îsâ’ya hamileydi. Zekeriya’nın hanımı, “Ey Meryem! Ben hamile olduğumu hissettim” dedi. Meryem de, “Ben de hamile olduğumu hissettim” dedi. Zekeriya’nın hanımı, “Ben karnımdakinin, senin karnındakine secde ettiğini gördüm” dedi. İşte “Allah’tan bir kelimeyi tasdik edici olarak” sözü budur. Bana Muhammed b. Sinân anlattı; dedi ki: Bize Ebû Bekr el-Hanefî, Abbâd’dan, o da Hasan’dan nakletti: “Allah sana Yahyâ’yı, Allah’tan bir kelimeyi tasdik edici olarak müjdeliyor” sözü hakkında şöyle dedi: Meryem oğlu Îsâ’yı tasdik edici olarak. Basra halkından Arap dillerini bildiğini iddia eden bazı kimseler, “Allah’tan bir kelimeyi tasdik edici olarak” ifadesinin anlamının “Allah’tan bir kitabı tasdik edici olarak” olduğunu ileri sürmüştür. Bunu da Arapların “Falanca bana şu kelimeyi okudu” deyip bununla “şu kasideyi” kastetmesine dayandırmıştır. Bu kişi “kelime”nin tevilini bilmediğinden ve Kur’an’ı kendi görüşüyle tercüme etmeye cüret ettiğinden böyle demiştir.

Yüce Allah’ın “efendi olarak” (Âl-i İmrân 39) sözüne gelince; Allah bununla ilim ve ibadette şerefli bir kimseyi kastetmiştir. “Efendi” kelimesi, “tasdik edici” ifadesine atfedilerek mansub yapılmıştır. Sözün tevili şöyledir: Allah sana Yahyâ’yı, bunu tasdik edici ve efendi olarak müjdeliyor. “Seyyid” kelimesi, “üstün oldu, efendi oldu” anlamındaki fiilden gelen bir kalıptadır. Bize Bişr anlattı; dedi ki: Bize Yezîd anlattı; dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den nakletti: “Efendi olarak” sözü hakkında şöyle dedi: Evet, Allah’a yemin olsun ki o ibadette, hilimde, ilimde ve takvada efendidir. Bize İbn Beşşâr anlattı; dedi ki: Bize Müslim anlattı; dedi ki: Bize Ebû Hilâl anlattı; dedi ki: Bize Katâde, “efendi olarak” sözü hakkında şöyle dedi: Efendi; zannederim ilim ve ibadette efendi demiştir. Ammâr’dan bana aktarıldı; dedi ki: Bize İbn Ebî Ca‘fer, babasından, o da Katâde’den nakletti: Efendi, halim kimsedir. Bize İbn Vekî‘ anlattı; dedi ki: Bize babam, Şerîk’ten, o da Sâlim el-Eftas’tan, o da Saîd b. Cübeyr’den nakletti: “Efendi olarak” sözü hakkında şöyle dedi: Halim kimse. Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize Hammânî anlattı; dedi ki: Bize Şerîk, Sâlim’den, o da Saîd b. Cübeyr’den nakletti: “Efendi olarak” sözü hakkında şöyle dedi: Efendi, takvalı kimsedir. Bana Muhammed b. Amr anlattı; dedi ki: Bize Ebû Âsım, Îsâ’dan, o da İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den nakletti: Allah’ın “efendi olarak” sözü hakkında şöyle dedi: Efendi, Allah katında değerli olan kimsedir. Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize Ebû Huzeyfe anlattı; dedi ki: Bize Şibl anlattı; Rakkâşî’nin şöyle dediğini ileri sürdü: Efendi, Allah katında değerli olan kimsedir. Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize Amr b. Avn anlattı; dedi ki: Bize Hüşeym, Cüveybir’den, o da Dahhâk’tan nakletti: Allah’ın “efendi olarak” sözü hakkında şöyle dedi: Efendi, halim ve takvalı kimsedir.

Hüseyin’den bana aktarıldı; dedi ki: Ebû Muâz’ı işittim; dedi ki: Bize Ubeyd b. Süleyman haber verdi; dedi ki: Dahhâk’ı “efendi olarak” sözü hakkında şöyle derken işittim: Yani takvalı ve halim olarak. Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize İshak anlattı; dedi ki: Bize Abdurrahman b. Mehdî, Süfyân’dan nakletti: “Efendi olarak” sözü hakkında şöyle dedi: Halim ve takvalı olarak. Bana Yunus anlattı; dedi ki: Bize İbn Vehb, İbn Zeyd’den haber verdi: “Efendi olarak” sözü hakkında şöyle dedi: Efendi, şerefli kimsedir. Bana Saîd b. Amr es-Sekûnî anlattı; dedi ki: Bize Bakıyye b. Velîd, Abdülmelik’ten, o da Yahyâ b. Saîd’den, o da Saîd b. Müseyyeb’den nakletti: Allah’ın “efendi olarak” sözü hakkında şöyle dedi: Efendi, fakih ve âlim kimsedir. Bana Muhammed b. Sa‘d anlattı; dedi ki: Bana babam anlattı; dedi ki: Bana amcam anlattı; dedi ki: Bana babam, kendi babasından, o da İbn Abbas’tan nakletti: “Efendi olarak” sözü hakkında şöyle dedi: Yani halim ve takvalı olarak. Bize Kâsım anlattı; dedi ki: Bize Hüseyin anlattı; dedi ki: Bana Haccâc, Ebû Bekr’den, o da İkrime’den nakletti: “Efendi olarak” sözü hakkında şöyle dedi: Efendi, öfkesine yenilmeyen kimsedir.

Yüce Allah’ın “nefsini tutan ve salihlerden bir peygamber olarak” (Âl-i İmrân 39) sözüne gelince; bununla kadınlarla ilişkiden uzak duran kimse kastedilmiştir. Bu, “şundan kendimi tuttum” sözünden gelir; yani ondan uzak durdu, ona engel oldu. “Falanca okuyuşunda tutuldu” denilmesi de buradandır; yani okumaktan alıkondu, okuyamadı. Düşmanın kuşatılması da böyledir; insanlar onları hapsetmiş ve hareket etmelerini engellemiştir. Bu sebeple, arkadaşlarıyla birlikte içki meclisinde bulunduğu hâlde ortaya bir şey koymayan kişiye de “hasûr” denilmiştir. Nitekim Ahtal şu anlamda söylemiştir: “Kadehle arkadaşlık eden ve bana eşlik eden cömert bir içici; ne cimri bir tutuk ne de onda taşkın bir kimse.” Bu kelime bazen “sırrını dışarı çıkarmayan ve onu gizleyen kimse” için de kullanılır; çünkü o sırrının ortaya çıkmasını engeller. Nitekim Cerîr şu anlamda söylemiştir: “Muhbirler beni yokladılar da senin sırrın konusunda, ey Ümeyme, cimri ve sırrı tutan birini buldular.” Bütün bunların aslı birdir; o da engelleme ve hapsetmedir. Bu konuda söylediğimiz anlama benzer şekilde tevil ehli de açıklama yapmıştır. Bunu söyleyenler arasında şu rivayetler zikredilmiştir: Bize Ebû Küreyb anlattı; dedi ki: Bize İbn Halef anlattı; dedi ki: Bize Hammâd b. Şuayb, Âsım’dan, o da Zirr’den, o da Abdullah’tan nakletti: “Efendi ve hasûr olarak” sözü hakkında şöyle dedi: Hasûr, kadınlara yaklaşmayan kimsedir. Bize İbn Humeyd anlattı; dedi ki: Bize Seleme, İbn İshak’tan, o da Yahyâ b. Saîd’den, o da Saîd b. Müseyyeb’den nakletti: O şöyle dedi: Bana İbnü’l-Âs anlattı ki Allah Resulü’nün şöyle dediğini işitmiş: “Âdemoğullarının hepsi kıyamet günü bir günahla gelir; Zekeriya oğlu Yahyâ hariç.” Sonra Allah Resulü elini yere doğru uzattı, küçük bir çubuk aldı ve şöyle dedi: “Çünkü onun erkeklerde bulunan şeyi ancak şu çubuk kadar idi; Allah da bundan dolayı onu efendi ve hasûr diye adlandırdı.” Bana Yunus anlattı; dedi ki: Bize Enes b. Iyâz, Yahyâ b. Saîd’den haber verdi; dedi ki: Saîd b. Müseyyeb’i şöyle derken işittim: Kıyamet günü Allah’a günahlı olarak kavuşmayacak kimse yoktur; Zekeriya oğlu Yahyâ hariç. O hasûr idi; yanında elbise püskülü kadar bir şey vardı.

Bize Ahmed b. Velîd el-Kureşî anlattı; dedi ki: Bize Ömer b. Ca‘fer anlattı; dedi ki: Bize Şu‘be, Yahyâ b. Saîd’den, o da Saîd b. Müseyyeb’den nakletti: İbnü’l-Âs, ya Abdullah ya da babası, şöyle dedi: Allah’a kavuşacak hiç kimse yoktur ki günahlı olmasın; Zekeriya oğlu Yahyâ hariç. Saîd b. Müseyyeb de şöyle dedi: “Efendi ve hasûr olarak” ifadesinde hasûr, kadınlarla ilişkiye girmeyen kimsedir. Onun yanında bulunan şey elbise püskülü kadar bile değildi. Bana Saîd b. Amr es-Sekûnî anlattı; dedi ki: Bize Bakıyye b. Velîd, Abdülmelik’ten, o da Yahyâ b. Saîd’den, o da Saîd b. Müseyyeb’den nakletti: “Hasûr olarak” sözü hakkında şöyle dedi: Hasûr, kadınları arzulamayan kimsedir. Sonra elini yere vurup bir çekirdek aldı ve “Onun yanında ancak bunun kadar bir şey vardı” dedi. Bize İbn Beşşâr anlattı; dedi ki: Bize Abdurrahman anlattı; dedi ki: Bize Süfyân, Atâ b. Sâib’den, o da Saîd b. Cübeyr’den nakletti: Hasûr, kadınlara yaklaşmayan kimsedir. Bize İbn Humeyd anlattı; dedi ki: Bize Cerîr, Atâ’dan, o da Saîd’den bunun benzerini nakletti. Bize İbn Humeyd anlattı; dedi ki: Bize Hakkâm, Amr’dan, o da Atâ’dan, o da Saîd’den bunun benzerini nakletti. Bana Abdurrahman b. Esved anlattı; dedi ki: Bize Muhammed b. Rebîa anlattı; dedi ki: Bize Nadr b. Arabî, Mücâhid’den nakletti: “Hasûr olarak” sözü hakkında şöyle dedi: Kadınlara yaklaşmayan kimsedir. Bana Muhammed b. Amr anlattı; dedi ki: Bize Ebû Âsım, Îsâ’dan, o da İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den nakletti: Hasûr, kadınlara yaklaşmayan kimsedir. Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize Ebû Huzeyfe anlattı; dedi ki: Bize Şibl anlattı; Rakkâşî’nin şöyle dediğini ileri sürdü: Hasûr, kadınlara yaklaşmayan kimsedir. Bana Müsennâ anlattı; dedi ki: Bize Amr b. Avn anlattı; dedi ki: Bize Hüşeym, Cüveybir’den, o da Dahhâk’tan nakletti: Hasûr, çocuğu olmayan, menisi bulunmayan kimsedir. Hüseyin b. Ferec’den bana aktarıldı; dedi ki: Ebû Muâz’ı işittim; dedi ki: Bize Ubeyd b. Süleyman haber verdi; dedi ki: Dahhâk’ı “hasûr olarak” sözü hakkında şöyle derken işittim: O, menisi olmayan kimsedir. Bize Bişr anlattı; dedi ki: Bize Süveyd anlattı; dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den nakletti: “Hasûr olarak” sözü hakkında bize şöyle anlatılırdı: Hasûr, kadınlara yaklaşmayan kimsedir. Bize İbn Beşşâr anlattı; dedi ki: Bize Süleyman anlattı; dedi ki: Bize Ebû Hilâl anlattı; dedi ki: Bize Katâde, “efendi ve hasûr olarak” sözü hakkında şöyle dedi: Hasûr, kadınlara yaklaşmayan kimsedir. Ammâr b. Hasan’dan bana aktarıldı; dedi ki: Bize İbn Ebî Ca‘fer, babasından, o da Katâde’den bunun benzerini nakletti. Bize Hasan b. Yahyâ anlattı; dedi ki: Abdürrezzâk bize haber verdi; dedi ki: Ma‘mer, Katâde’den bunun benzerini nakletti. Bize İbn Humeyd anlattı; dedi ki: Bize Cerîr, Kâbûs’tan, o da babasından, o da İbn Abbas’tan nakletti: Hasûr, suyu inmeyen kimsedir. Bana Yunus anlattı; dedi ki: Bize İbn Vehb, İbn Zeyd’den haber verdi: “Hasûr olarak” sözü hakkında şöyle dedi: Hasûr, kadınlara yaklaşmayan kimsedir. Bana Musa anlattı; dedi ki: Bize Amr anlattı; dedi ki: Bize Esbât, Süddî’den nakletti: “Hasûr olarak” sözü hakkında şöyle dedi: Hasûr, kadınları istemeyen kimsedir. Bana Muhammed b. Sinân anlattı; dedi ki: Bize Ebû Bekr el-Hanefî, Abbâd’dan, o da Hasan’dan nakletti: “Hasûr olarak” sözü hakkında şöyle dedi: Kadınlara yaklaşmayan kimsedir.

“Salihlerden bir peygamber olarak” (Âl-i İmrân 39) sözüne gelince; bunun anlamı şudur: O, Rabbinden kavmine gönderilmiş bir elçidir; onlara Allah’tan emirlerini ve yasaklarını, helalini ve haramını haber verir; kendisine onlara ulaştırmak üzere gönderilen şeyi onlara bildirir. “Salihlerden” sözüyle de Allah’ın salih peygamberlerinden biri olduğu kastedilmiştir. Peygamberliğin anlamını, kökünü, buna dair şahitleri ve doğru görüşe delalet eden delilleri daha önce açıkladığımız için burada yeniden zikretmeye gerek yoktur.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 38

İşte orada Zekeriya Rabbine dua etti. Dedi ki: Rabbim! Bana katından temiz bir nesil ver. Şüphesiz sen duayı işitensin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Hunelike de‘a zekeriya rabbeh (orada Zekeriya Rabbine dua etti) kale rabbi heb li min ledunke zürriyyeten tayyibeh (Rabbim bana katından temiz bir soy ver) inneke semi‘u d-dua (şüphesiz sen duayı işitensin)

Mukatil Tefsiri
Bunun üzerine Zekeriyyâ çocuk istemeye ümit etti ve dedi ki: Meryem’e mevsimi dışında bu meyveyi getiren, eşimi benim için düzeltmeye ve bana ondan bir çocuk vermeye elbette kadirdir. İşte bu, “orada”; yani bunun üzerine, demektir. “Zekeriyyâ Rabbine dua etti”; dedi ki: “Rabbim! Bana katından”; yani kendi katından, “temiz bir soy bağışla”; yani takvâ sahibi, temiz bir çocuk. Nitekim başka bir ayette şöyle buyurulmuştur: “Onu, Rabbim, hoşnut olunan biri kıl.” (Meryem 6) “Şüphesiz sen duayı işitensin.” Bunun üzerine Allah Teâlâ onun duasına icabet etti. O ikisi artık yaşlanmışlardı.

Taberi Tefsiri
“İşte orada Zekeriyya Rabbine dua etti” sözünün anlamına gelince; bunun anlamı “o sırada”, yani Zekeriyya’nın Meryem’in yanında Allah’ın ona verdiği rızıktan ve hiçbir insani sebep olmaksızın ona ihsan ettiği lütuftan gördüğü şeyi gördüğü, onun yanında yeryüzünde o anda bulunması âdet olmayan taze meyveyi müşahede ettiği sırada demektir. Bunun üzerine yaşı ilerlemiş olmasına ve hanımı kısır bulunmasına rağmen çocuk sahibi olmayı umdu. Allah’ın Meryem’i insanlardan ayrı olduğu halde kışın yaz meyvesi, yazın kış meyvesiyle rızıklandırdığı gibi, kendilerini içinde bulundukları hale rağmen o hanımından bir çocukla rızıklandırmasını umdu. Çünkü Meryem’e verilen bu rızık, yeryüzünde o vakitte bulunması âdet olan şeylerden değildi; bilinen alışılmış durum bunun aksiydi. Aynı şekilde kısır bir kadının doğurması da insanlar arasında âdetin cereyan ettiği şeylerden değildi. Böylece Zekeriyya Yüce Allah’tan çocuk istedi ve O’ndan temiz bir nesil diledi. Çünkü bize zikredildiğine göre Zekeriyya’nın ailesi o sırada tükenmiş, soyu kesilmişti. Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti, dedi ki: Esbat bize Süddî’den rivayet etti; Süddî şöyle dedi: Zekeriyya onun bu halini, yani kışın yaz meyvesini, yazın kış meyvesini görünce şöyle dedi: “Ona bunu mevsimi dışında veren Rab, bana da temiz bir nesil vermeye kadirdir.” Böylece çocuk sahibi olmayı arzuladı, kalkıp namaz kıldı, sonra Rabbine gizlice dua etti ve şöyle dedi: “Rabbim, kemiklerim zayıfladı, başım ihtiyarlıkla tutuştu; Rabbim, sana dua etmekle hiç mahrum kalmadım. Benden sonra gelecek yakınlarımdan endişe ediyorum; hanımım da kısırdır. Bana kendi katından bir veli bağışla; bana mirasçı olsun, Yakup ailesinden de miras alsın ve Rabbim, onu razı olunan biri kıl.” (Meryem 4-6) Bir de şöyle dedi: “Rabbim, bana kendi katından temiz bir nesil bağışla; şüphesiz sen duayı işitensin.” Yine şöyle dedi: “Rabbim, beni tek başıma bırakma; sen varislerin en hayırlısısın.” (Enbiyâ 89)

Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bana İbn Cüreyc’den rivayet etti; İbn Cüreyc dedi ki: Ya‘lâ b. Müslim bana Said b. Cübeyr’den, o da İbn Abbas’tan haber verdi; İbn Abbas şöyle dedi: Zekeriyya bunu, yani Meryem’in yanında kışın yaz meyvesini ve yazın kış meyvesini görünce şöyle dedi: “Bunu Meryem’e mevsimi dışında getiren, bana da çocuk vermeye kadirdir.” Yüce Allah “İşte orada Zekeriyya Rabbine dua etti” buyurdu; yani işte o zaman dua etti. Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bana Ebu Bekir’den, o da İkrime’den rivayet etti; İkrime şöyle dedi: Zekeriyya mabede girdi, kapıları kapattı ve Rabbine gizlice yalvararak şöyle dedi: “Rabbim, kemiklerim zayıfladı, başım ihtiyarlıkla tutuştu…” (Meryem 4) sözünden “Rabbim, onu razı olunan biri kıl” (Meryem 6) sözüne kadar dua etti. Bunun üzerine melekler, o mabedde ayakta namaz kılarken ona şöyle seslendiler: “Allah sana, Allah’tan bir kelimeyi tasdik edici olan Yahya’yı müjdeliyor…” (Âl-i İmrân 39) İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Seleme bize İbn İshak’tan rivayet etti; İbn İshak dedi ki: Bazı ilim ehli bana şöyle rivayet etti: Zekeriyya o sırada, yaşı ilerlemiş, çocuğu bulunmayan ve ailesi tükenmiş bir halde dua etti ve şöyle dedi: “Rabbim, bana kendi katından temiz bir nesil bağışla; şüphesiz sen duayı işitensin.” Sonra Rabbine halini arz ederek şöyle dedi: “Rabbim, kemiklerim zayıfladı, başım ihtiyarlıkla tutuştu…” (Meryem 4) sözünden “Rabbim, onu razı olunan biri kıl” (Meryem 6) sözüne kadar dua etti. Bunun üzerine “Melekler, o mabedde ayakta namaz kılarken ona seslendiler…” (Âl-i İmrân 39)

“Rabbim, bana kendi katından temiz bir nesil bağışla” sözüne gelince; burada “nesil” ile kastedilen soydur, “temiz” ile kastedilen de bereketli olandır. Nitekim Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti, dedi ki: Esbat bize Süddî’den rivayet etti; Süddî “Rabbim, bana kendi katından temiz bir nesil bağışla” sözü hakkında şöyle dedi: “Bereketli demektir.” “Kendi katından” sözü ise “senin yanından, senin tarafından” anlamındadır. “Nesil” kelimesi çoğuldur; fakat tekil anlamında da kullanılabilir. Bu yerde de tekil anlamındadır. Çünkü Yüce Allah başka bir yerde Zekeriyya’nın duasını haber verirken “Bana kendi katından bir veli bağışla” buyurmuş, “veliler” dememiştir. Bu da onun tek bir çocuk istediğine delildir. “Temiz” kelimesinin dişil getirilmesi ise “nesil” kelimesinin lafzen dişil oluşundandır. Nitekim şair şöyle demiştir: “Baban bir halifedir, onu başka bir kadın doğurdu; sen de bir halifesin, işte kemal budur.” Burada “onu doğurdu” fiili dişil getirilmiştir, oysa kastedilen erkektir; çünkü “halife” kelimesinin lafzı dişildir. Bir başka şairin sözünde de böyledir: “Dağlık yerdeki bir yılandan çekinildiği gibi…” Burada “dağlık” kelimesi dişil getirilmiştir; çünkü “yılan” kelimesinin lafzı dişildir. Sonra anlam yönüne dönerek “ısırdığı zaman” demiştir; çünkü erkek yılanı kastetmiştir. Bu tür kullanım ancak “filan kişi” anlamında belirli bir şahıs adı olarak kullanılmayan “hayvan”, “nesil” ve “halife” gibi isimlerde caizdir. Fakat bir erkeğe bunlardan biri isim olarak verilirse ve artık “filan” anlamına gelirse, fiilini ve sıfatını dişil getirmek caiz olmaz.

“Şüphesiz sen duayı işitensin” sözüne gelince; bunun anlamı “duayı işitensin” demektir. Ancak “işiten” ifadesi daha övgülü bir ifadedir ve “duaya karşı işitme sahibi olan” anlamındadır. Basralı bazı nahivciler bunun anlamının “sen kendisiyle dua edilen şeyi işitirsin” olduğunu ileri sürmüştür. Buna göre ayetin tevili şöyledir: İşte o sırada Zekeriyya Rabbine dua etti ve şöyle dedi: “Rabbim, bana kendi katından bereketli bir çocuk bağışla; şüphesiz sen sana dua edenin duasını işitensin.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 37

Rabbi onu güzel bir kabul ile kabul etti, onu güzel bir şekilde yetiştirdi ve onu Zekeriya’nın himayesine verdi. Zekeriya ne zaman onun bulunduğu mihraba girse, onun yanında bir rızık bulurdu. Dedi ki: Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor? O dedi ki: Bu Allah katındandır. Şüphesiz Allah dilediğine hesapsız rızık verir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-tekabbeleha rabbuha bi-kabulin hasenin (Rabbi onu güzelce kabul etti) ve enbeteha nebaten hasenen (onu güzelce yetiştirdi) ve keffeleha zekeriya (Zekeriya’yı ona bakıcı yaptı) kullema dehale aleyha zekeriya l-mihrab (Zekeriya her yanına girdiğinde) vecede indeha rızka (yanında rızık buldu) kale ya meryem enna leki haza (dedi ki ey Meryem bu sana nereden geliyor) kalet huve min indi llah (o Allah katındandır dedi) innallaha yerzuku men yeşa bi-gayri hisab (Allah dilediğine hesapsız rızık verir)

Mukatil Tefsiri
“Rabbi onu güzel bir kabul ile kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi”; yani Rabbine ibadet ve itaat içinde onu güzel bir terbiye ile büyüttü. Zekeriyyâ onun için Beytülmakdis’te bir mihrap yaptı ve kapısını ortasına koydu; oraya merdiven olmadan hiç kimse çıkamazdı. Onu emzirmesi için bir sütanne tuttu; hareket etmeye başlayıncaya kadar onu emzirdi. Zekeriyyâ kapıyı onun üzerine kilitlerdi ve anahtar yanında olurdu; onun hakkında hiç kimseye güvenmezdi. Ona yiyeceğini ve ihtiyaçlarını getirirdi. Hayız gördüğünde onu evine çıkarırdı; kız kardeşi Îlîşeba‘ bint İmrân’ın yanında kalırdı. Bu kadın, Yahyâ’nın annesi olan Meryem bint İmrân’dı. Temizlenince onu tekrar Beytülmakdis mihrabına geri götürürdü. Zekeriyyâ şiddetli kışta onun yanında üzüm görürdü; bunu ona Cebrâil gökten getirirdi.

“Zekeriyyâ ne zaman mihraba girip onun yanına varsa, yanında bir rızık bulurdu.” Zekeriyyâ ona: “Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?” dedi; yani bu mevsimi değilken sana bu nereden geliyor? O dedi ki: “Bu rızık Allah katındandır. Şüphesiz Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır.”

Taberi Tefsiri
Bu konuda bizim söylediğimiz manaya yakın açıklamalar tefsir ehli tarafından da yapılmıştır. Abdurrahman b. Esved et-Tufavî bana rivayet etti, dedi ki: Muhammed b. Rebîa bize Nadr b. Arabî’den, o da İkrime’den rivayet etti; İkrime “Hangisi Meryem’i himayesine alacak diye kalemlerini atıyorlardı” (Âl-i İmrân 44) sözü hakkında şöyle dedi: Kalemlerini attılar; su akışı onların kalemlerini götürdü, fakat Zekeriyya’nın kalemi suya karşı yükseldi, böylece Meryem’i Zekeriyya himayesine aldı. Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Ebi Cafer bize babasından, o da Rebî‘den rivayet etti; Rebî‘ “Onu Zekeriyya’nın himayesine verdi” sözü hakkında “Onu yanına kattı” dedi. Yine şöyle dedi: “Kalemlerini attılar; yani asalarını. Onları suyun akış yönüne bıraktılar. Zekeriyya’nın asası suyun akışına karşı durdu ve kura ona çıktı.” Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti, dedi ki: Esbat bize Süddî’den rivayet etti; Süddî şöyle dedi: Allah “Rabbi onu güzel bir kabul ile kabul etti ve onu güzel bir yetişişle yetiştirdi” buyurdu. Annesi, yani Meryem’in annesi, onu doğurduğu zaman bezleri içinde mabede götürdü. Bazıları ise onun büyüdüğü zaman mabede götürüldüğünü söylemiştir. Tevrat yazıcıları, kendilerine biri getirildiğinde, hangisinin onu alıp eğiteceğini belirlemek için kura çekerlerdi. O gün onların içinde en faziletlisi Zekeriyya idi ve Meryem’in teyzesi onun nikâhı altındaydı. Meryem’i getirdiklerinde onun hakkında kura çektiler. Zekeriyya onlara: “Ben ona hepinizden daha layığım; çünkü teyzesi benim yanımdadır” dedi. Fakat onlar kabul etmediler. Bunun üzerine Ürdün nehrine gittiler ve yazı yazdıkları kalemlerini attılar; kimin kalemi sabit kalırsa Meryem’i o himayesine alacaktı. Kalemler suyla akıp gitti, Zekeriyya’nın kalemi ise sanki çamura saplanmış gibi ucunun üzerinde durdu. Böylece kızı o aldı. İşte Allah’ın “Onu Zekeriyya’nın himayesine verdi” sözü budur. Zekeriyya onu kendi yanında, yani mabette bulundurdu. Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Said bize Katade’den rivayet etti; Katade “Onu Zekeriyya’nın himayesine verdi” sözü hakkında “Onu yanına kattı” dedi. Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Asım bize rivayet etti, dedi ki: İsa bize İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den rivayet etti; Mücahid “Onu Zekeriyya’nın himayesine verdi” sözü hakkında “Kalemiyle kura ona çıktı” dedi. Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti, dedi ki: Şibl bize İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den bunun benzerini rivayet etti. Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Ebi Cafer bize babasından, o da Katade’den rivayet etti; Katade şöyle dedi: “Meryem onların efendisinin ve imamlarının kızıydı. Âlimleri onun hakkında çekiştiler ve hangisinin onu himayesine alacağını belirlemek için oklarıyla kura çektiler. Zekeriyya onun kız kardeşinin kocasıydı; böylece onu himayesine aldı, yanında bulundurdu ve bakımını üstlendi.” Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bana İbn Cüreyc’den, o da Kasım b. Ebi Bezzâ’dan rivayet etti; o da İkrime’den ve Ebu Bekir’den, onlar da İkrime’den haber verdi. İkrime şöyle dedi: Meryem’in annesi onu bezleri içinde taşıyarak Musa b. İmran’ın kardeşi Harun’un soyundan olan kâhinlerin evine götürdü. O gün onlar, Kâbe perdedarlarının Kâbe’de üstlendiği göreve benzer şekilde Beytülmakdis’in işlerini üstleniyorlardı. Kadın onlara şöyle dedi: “Bu adanmış çocuğu alın. Ben onu Allah’a adadım. O benim kızımdır. Fakat hayız gören bir kadın mabede giremez; ben de onu evime geri götürmem.” Onlar: “Bu bizim imamımızın kızıdır” dediler. İmran onların namazda imamıydı ve kurban işlerinin sahibiydi. Zekeriyya: “Onu bana verin, çünkü teyzesi benim yanımdadır” dedi. Onlar: “Gönlümüz buna razı olmaz; o imamımızın kızıdır” dediler. İşte o zaman onun hakkında kura çektiler; Tevrat yazdıkları kalemlerle kura çektiler ve Zekeriyya kurada onları geçti, böylece onu himayesine aldı. Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bana İbn Cüreyc’den rivayet etti; İbn Cüreyc dedi ki: Ya‘lâ b. Müslim bana Said b. Cübeyr’den, o da İbn Abbas’tan haber verdi; İbn Abbas şöyle dedi: Zekeriyya onu kendi mabedinde yanına aldı. Yüce Allah “Onu Zekeriyya’nın himayesine verdi” buyurdu. Haccac dedi ki: İbn Cüreyc şöyle dedi: Onların dilinde kâhin, âlim demektir. İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Seleme bize İbn İshak’tan, o da Muhammed b. Cafer b. Zübeyr’den rivayet etti; “Onu Zekeriyya’nın himayesine verdi” sözü hakkında şöyle dedi: Babasının ve annesinin ardından onu Zekeriyya himayesine aldı. Bu, onun yetimliğine işarettir. Sonra Allah onun ve Zekeriyya’nın haberini anlattı. Müsenna bize rivayet etti, dedi ki: Hümânî bize rivayet etti, dedi ki: Şerik bize Ata’dan, o da Said b. Cübeyr’den rivayet etti; Said “Onu Zekeriyya’nın himayesine verdi” sözü hakkında “O, Zekeriyya’nın yanındaydı” dedi. Ali b. Sehl bana rivayet etti, dedi ki: Haccac bize İbn Cüreyc’den, o da Ya‘lâ b. Müslim’den, o da Said b. Cübeyr’den rivayet etti; Said “Onu Zekeriyya’nın himayesine verdi” sözü hakkında “Zekeriyya onu kendi mabedinde yanında bulundurdu” dedi. Muhammed b. Sinan bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Bekir el-Hanefî bize Abbad’dan, o da Hasan’dan rivayet etti; Hasan “Rabbi onu güzel bir kabul ile kabul etti ve onu güzel bir yetişişle yetiştirdi” sözü hakkında şöyle dedi: Topluluk onun hakkında kura çekti, kura Zekeriyya’ya çıktı ve Zekeriyya onu himayesine aldı.

Bazıları ise şöyle demiştir: Hanne kızı Meryem’i doğurduktan sonra Zekeriyya onu herhangi bir kura, ok atma veya onun hakkında biriyle çekişme olmaksızın himayesine aldı. Onu himayesine almasının sebebi şuydu: Babasının ölümünden sonra annesi de Meryem küçükken öldü. Zekeriyya’nın yanında ise Meryem’in teyzesi, Fakuz kızı Îşâ bulunuyordu. Bazıları Yahya’nın annesi ve İsa’nın teyzesinin adının Eşyâ olduğunu söylemiştir. Bunu bize Kasım rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bana İbn Cüreyc’den rivayet etti; İbn Cüreyc dedi ki: Vehb b. Süleyman bana Şuayb el-Cübaî’den haber verdi; o, Yahya’nın annesinin adının Eşyâ olduğunu söyledi. Böylece Zekeriyya onu teyzesi olan Yahya’nın annesinin yanına aldı. Meryem onların yanında kaldı. Büyüyünce annesinin onun hakkında yaptığı adak sebebiyle onu mabede soktular. Bu görüşü söyleyenler şöyle dediler: Kalemlerle yapılan kura ise bundan uzun bir süre sonra gerçekleşmiştir. Çünkü Zekeriyya, geçim sıkıntısı sebebiyle onun masrafını taşımakta zorlanmıştı. Onlar Meryem’in masrafını üstlenmeyi birbirlerine bırakıyorlardı; bu, onu almak için istekli olduklarından veya masrafını üstlenmekte yarıştıklarından değildi. Onun hikâyesi o bölüme geldiğimizde, Allah dilerse, bu görüşü söyleyenlerin anlattığı şekilde zikredilecektir. Bunu bize İbn Humeyd rivayet etti, dedi ki: Seleme bize rivayet etti, dedi ki: Muhammed b. İshak bana rivayet etti. Bu tevile göre, eğer tevil sahih olsaydı, “Onu Zekeriyya himayesine aldı” şeklindeki şeddesiz kıraat doğru olurdu. Fakat tefsir ehlinin sözü birinci görüş üzerinde yoğunlaşmıştır: Topluluğun Meryem hakkında kura çekmesi, Zekeriyya’nın onu himayesine almasından önce olmuştur. Zekeriyya da ancak kendi okunun rakiplerinin oklarına üstün çıkmasıyla onu himayesine almıştır. Bu yüzden bize göre şeddeli kıraat, şeddesiz kıraatten daha uygundur.

“Zekeriyya onun yanına mabede her girdiğinde, yanında bir rızık bulurdu” sözünün teviline gelince; Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Zekeriyya, onu mabede yerleştirdikten sonra her ne zaman onun yanına mabede girse, yanında Allah tarafından gönderilmiş bir rızık, onun yiyeceği için hazırlanmış bir nimet bulurdu. Denildiğine göre Zekeriyya’nın onun yanında bulduğu bu rızık, yazın kış meyvesi, kışın da yaz meyvesiydi. Bu görüşü söyleyenlerin zikri şöyledir: Ebu Küreyb bize rivayet etti, dedi ki: Hasan b. Atiyye bize Şerik’ten, o da Ata’dan, o da Said b. Cübeyr’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti; İbn Abbas “Yanında bir rızık bulurdu” sözü hakkında şöyle dedi: Onun yanında mevsimi olmadığı halde bir sepet içinde üzüm buldu. İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Hakkam bize Amr’dan, o da Ata’dan, o da Said’den rivayet etti; Said “Zekeriyya onun yanına mabede her girdiğinde yanında bir rızık bulurdu” sözü hakkında “Mevsimi dışında üzüm” dedi. Yakub bana rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize rivayet etti, dedi ki: Muğire bize İbrahim’den rivayet etti; İbrahim “Yanında bir rızık bulurdu” sözü hakkında “Mevsimi dışında meyve” dedi. Yakub bana rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize haber verdi, dedi ki: Ebu İshak el-Kufî bize Dahhak’tan haber verdi; Dahhak, “Yanında bir rızık bulurdu” sözü hakkında onun yanında kışın yaz meyvesi, yazın da kış meyvesi bulduğunu söyledi. İbn Veki‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize Seleme b. Nebit’ten, o da Dahhak’tan bunun benzerini rivayet etti. Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize bazı şeyhlerinden, onlar da Dahhak’tan bunun benzerini haber verdi. Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize Cüveybir’den, o da Dahhak’tan bunun benzerini haber verdi. Yakub bize rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize, Hakem b. Uteybe’nin Mücahid’den rivayet ettiğini işiten birinden haber verdi; Mücahid şöyle dedi: Zekeriyya onun yanında mevsimi olmadığı halde üzüm bulurdu. Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Asım bize İsa’dan, o da İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den rivayet etti; Mücahid “Yanında bir rızık bulurdu” sözü hakkında şöyle dedi: Zekeriyya, Meryem’in yanında mevsimi olmayan zamanda üzüm buldu. Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti, dedi ki: Şibl bize İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den buna yakın bir rivayet aktardı. İbn Veki‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize rivayet etti, dedi ki: Nadr b. Arabî bize Mücahid’den rivayet etti; Mücahid “Yanında bir rızık bulurdu” sözü hakkında “Kışın yaz meyvesi, yazın kış meyvesi” dedi. Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Said bize Katade’den rivayet etti; Katade “Zekeriyya onun yanına mabede her girdiğinde yanında bir rızık bulurdu” sözü hakkında şöyle dedi: Bize anlatıldığına göre ona yazın kış meyvesi, kışın da yaz meyvesi getirilirdi. Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Ma‘mer bize Katade’den rivayet etti; Katade “Yanında bir rızık bulurdu” sözü hakkında “Yanında mevsimi dışında bir meyve buldu” dedi. Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: İbn Ebi Cafer bize babasından, o da Rebî‘den rivayet etti; Rebî‘ şöyle dedi: Zekeriyya onun bulunduğu yerin önüne yedi kapı koymuştu; onun yanına girer, yazın yanında kış meyvesi, kışın yanında yaz meyvesi bulurdu. Musa b. Abdurrahman bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti, dedi ki: Esbat bize Süddî’den rivayet etti; Süddî şöyle dedi: Zekeriyya onu kendi yanında bir eve koydu; o yer mabeddi. Kışın onun yanına girdiğinde yaz meyvesi, yazın girdiğinde kış meyvesi bulurdu. Hüseyin’den bana rivayet edildi, dedi ki: Ebu Muaz’ı işittim, dedi ki: Ubeyd bize haber verdi, dedi ki: Dahhak’ın “Yanında bir rızık bulurdu” sözü hakkında şöyle dediğini işittim: Onun yanında kışın yaz meyvesi bulurdu. Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bana İbn Cüreyc’den rivayet etti; İbn Cüreyc dedi ki: Ya‘lâ b. Müslim bana Said b. Cübeyr’den, o da İbn Abbas’tan haber verdi; İbn Abbas “Zekeriyya onun yanına mabede her girdiğinde yanında bir rızık bulurdu” sözü hakkında şöyle dedi: Onun yanında cennet meyveleri bulurdu; kışın yaz meyvesi, yazın kış meyvesi. İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Seleme bize İbn İshak’tan rivayet etti; İbn İshak dedi ki: Bazı ilim ehli bana, Zekeriyya’nın onun yanında yazın kış meyvesi, kışın yaz meyvesi bulduğunu rivayet etti. Muhammed b. Sinan bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Bekir el-Hanefî bize Abbad’dan, o da Hasan’dan rivayet etti; Hasan şöyle dedi: Zekeriyya, yani Meryem’in yanına mabede girdiğinde, onun yanında Allah katından, gökten gelen ve insanlardan gelmeyen bir rızık bulurdu. Dediler ki: Eğer Zekeriyya o rızkın kendi tarafından geldiğini bilseydi ona bunu sormazdı.

Bazıları ise şöyle demiştir: Bunun anlamı, Zekeriyya onun yanına mabede girdiğinde, o günlerde onun geçimini sağlayan kimsenin getirdiğinden fazla bir rızkı yanında bulmasıdır. Bu görüşü söyleyenlerin zikri şöyledir: İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Seleme bize rivayet etti, dedi ki: Muhammed b. İshak bana rivayet etti: Annesinin ölümünden sonra Zekeriyya onu himayesine aldı ve teyzesi olan Yahya’nın annesinin yanına kattı. Nihayet büyüyünce, annesinin onun hakkında yaptığı adak sebebiyle onu mabede soktular. Meryem büyüyor ve gelişiyordu. Sonra İsrailoğulları kıtlık ve sıkıntıya uğradı. Meryem bu hal üzereyken Zekeriyya onun bakım yükünü taşımakta zorlandı. Bunun üzerine İsrailoğulları’nın yanına çıkıp şöyle dedi: “Ey İsrailoğulları! Bilirsiniz ki vallahi ben İmran’ın kızının bakımını taşımakta zorlanıyorum.” Onlar da: “Biz de gerçekten sıkıntıya düştük; bu yıl sana isabet eden bize de isabet etti” dediler. Böylece onu birbirlerine bırakmaya çalıştılar; fakat onun bakımından kaçamayacaklarını da biliyorlardı. Nihayet kalemlerle kura çektiler. Kurada onun bakım yükü İsrailoğullarından Cüreyc adında bir marangozun üzerine çıktı. Meryem onun yüzünde bu yükün ağırlığını fark etti ve ona şöyle derdi: “Ey Cüreyc! Allah hakkında güzel zan besle; Allah bizi rızıklandıracaktır.” Cüreyc onun sayesinde rızıklanmaya başladı. Her gün kazancından ona yetecek şeyleri getirirdi. Onu mabeddeki yerine koyduğunda Allah onu artırır ve çoğaltırdı. Zekeriyya onun yanına girdiğinde yanında rızıktan bir fazlalık görürdü; o da Cüreyc’in getirdiği miktar kadar değildi. Bunun üzerine ona: “Ey Meryem! Bu sana nereden geldi?” derdi. O da: “Bu Allah katındandır; şüphesiz Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır” derdi.

Mabed kelimesine gelince; o, her meclisin ve namaz yerinin ön kısmıdır. Meclislerin efendisi, en şereflisi ve en değerli yeridir. Mescitlerde de böyledir. Adiy b. Zeyd’in şu sözü de bu anlamdadır: “Mabedlerdeki fildişi heykeller gibi yahut bahçede parlak çiçekleriyle görünen beyazlar gibi.” “Meharib” kelimesi “mihrab” kelimesinin çoğuludur. Bu kelime başka bir çoğul kalıbıyla da kullanılabilir.

“Ey Meryem! Bu sana nereden geldi? dedi. O da: Bu Allah katındandır; şüphesiz Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır, dedi” sözünün teviline gelince; Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Zekeriyya, “Ey Meryem! Bu sana nereden geldi? Yanında gördüğüm bu rızık hangi yönden geldi?” dedi. Meryem de ona cevap vererek: “Bu Allah katındandır” dedi. Yani bunu bana rızık olarak veren, onu bana sevk eden ve bana ihsan eden Allah’tır demek istedi. Zekeriyya bunu ona, bize ulaştığına göre, onun üzerine yedi kapı kapatıp çıktıktan sonra tekrar yanına girdiğinde, onun yanında yazın kış meyvesi, kışın da yaz meyvesi bulduğu için sorardı. Gördüğü şeye şaşar ve hayret ederek: “Bu sana nereden geldi?” derdi. O da: “Allah katından” diye cevap verirdi. Bunu bana Müsenna rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: İbn Ebi Cafer bize babasından, o da Rebî‘den rivayet etti. İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Seleme bize İbn İshak’tan rivayet etti; İbn İshak dedi ki: Bazı ilim ehli bana buna benzer bir rivayet aktardı. Muhammed b. Sa’d bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana rivayet etti, dedi ki: Amcam bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana babasından, o da İbn Abbas’tan rivayet etti; İbn Abbas “Ey Meryem! Bu sana nereden geldi? dedi. O da: Bu Allah katındandır, dedi” sözü hakkında şöyle dedi: Zekeriyya onun yanında hiç kimsede bulunmadığı bir zamanda taze meyve buldu. Bunun üzerine Zekeriyya: “Ey Meryem! Bu sana nereden geldi?” derdi. “Şüphesiz Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır” sözüne gelince; bu, Allah’ın kullarından dilediğine rızkını herhangi bir sayım ve hesap olmaksızın ulaştırdığını haber vermesidir. Çünkü Yüce Allah’ın ona bunu sevk etmesi hazinelerinden hiçbir şeyi eksiltmez. Ona bunu vermesi ve bunun hesabını bilmesi, mülkünde ve katında bulunan şeylerde hiçbir artma ya da eksilme meydana getirmez. Ona verdiği rızkın bilgisi de Allah’tan uzak kalmaz. Hesap yaparak veren, ancak mülkünden verdiği şeyin eksilmesinden korkan veya ne verdiğini sayısız şekilde bilmeyen kimsedir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 36

Onu doğurduğunda dedi ki: Rabbim! Ben onu kız olarak doğurdum. Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilmektedir. Erkek kız gibi değildir. Ben ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan sana sığındırırım.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-lemma vada‘atha (onu doğurduğunda) kalet rabbi inni vada‘tuha untha (Rabbim ben onu kız doğurdum) vallahu a‘lemu bima vada‘at (Allah ne doğurduğunu daha iyi bilir) ve leyse z-zekeru ke-l-untha (erkek kız gibi değildir) ve inni semmeytuha meryem (ona Meryem adını verdim) ve inni u‘izuha bike ve zürriyyeteha mine ş-şeytani r-racim (onu ve soyunu kovulmuş şeytandan sana sığındırırım)

Mukatil Tefsiri
“Onu doğurunca dedi ki: Rabbim! Ben onu kız doğurdum.” “Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilmektedir. Erkek kız gibi değildir”; çünkü kız avrettir. Burada takdim vardır. Allah Teâlâ Nebî’sine şöyle buyurdu: “Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilmektedir.” Sonra Hanne dedi ki: “Ben ona Meryem adını verdim.” Allah katındaki adı da böyleydi. “Onu ve soyunu sana sığındırırım”; yani Îsâ’yı. “Kovulmuş şeytandan”; yani lânetlenmiş şeytandan. Bunun üzerine Allah onun duasını kabul etti; şeytan ne ona ne de soyuna yaklaşabildi.

Hanne, kız çocuğunun muharrer olarak kabul edilmeyeceğinden korktu. Bunun üzerine onu bir bez parçasına sardı ve Beytülmakdis’te, okuyucuların ders gördüğü mihrabın yanına bıraktı. Kavim onun hakkında kura çektiler; çünkü o, imamlarının ve efendilerinin kızıydı. Onlar, Hârûn soyundan gelen hahamlardı; hangisinin onu alacağı hususunda çekiştiler.

Zekeriyyâ — ki hahamların başkanıydı — dedi ki: “Onu ben alacağım; çünkü kız kardeşi, yani Yahyâ’nın annesi benim yanımdadır; ona en layık olan benim.” Bunun üzerine okuyucular dediler ki: “Topluluk içinde ona senden daha yakın olan biri yok mudur? Eğer en layık olana bırakılacak olsaydı annesine bırakılırdı. Fakat o muharrer adanmıştır. Gelin onun hakkında kura çekelim; kimin hissesi çıkarsa ona daha layık olur.”

Bunun üzerine kura çektiler. Allah Teâlâ Muhammed’e şöyle buyurdu: “Sen onların yanında değildin”; yani bunu görüp şahit olmuyordun. “Kalemlerini attıkları zaman”; yani vahiy yazdıkları kalemlerle üç defa kura çektikleri zaman; hangisinin onun bakımını üstleneceği, hangisinin onu himayesine alacağı hususunda kura çektiler. Kura Zekeriyyâ’ya çıktı ve onu himayesine aldı. Sonra Allah Teâlâ Muhammed’e şöyle buyurdu: “Sen onların çekiştikleri sırada da yanlarında değildin.” (Âl-i İmrân 44) İşte “Zekeriyyâ onu himayesine aldı” buyruğunun anlamı budur.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “Onu doğurunca” sözüyle kastettiği şudur: Hanne adadığı çocuğu doğurduğu zaman… Bu sebeple zamirde dişilik kullanılmıştır. Eğer zamir “Karnımdakini sana adadım” sözündeki “ma” lafzına dönmüş olsaydı ifade “Onu doğurunca dedi ki: Rabbim, onu kız doğurdum” şeklinde olurdu. “Onu doğurdum” sözünün anlamı “onu dünyaya getirdim” demektir. Arapçada “Kadın doğurdu” anlamında bu ifade kullanılır. “Rabbim, ben onu kız doğurdum” yani Allah’a adadığım çocuğu kız olarak dünyaya getirdim demektir. “Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilendir” sözü hakkında kıraat âlimleri farklı okuyuşlar nakletmişlerdir. Kıraat ehlinin çoğunluğu bunu Allah’ın haberi olarak okuyup “Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilendir” şeklinde okumuştur. Buna göre ifade, Meryem’in annesinin “Rabbim, onu kız doğurdum” sözünden sonra Allah’ın kendi haberi olarak gelmektedir. Bazı eski kıraat âlimleri ise bunu “Allah benim ne doğurduğumu daha iyi bilir” şeklinde okuyarak sözü Meryem’in annesine nispet etmişlerdir. Yani kadın: “Allah benim ne doğurduğumu daha iyi bilir” demiş olur. Ancak doğruya en yakın kıraat, ümmetin yaygın olarak okuyup sahih şekilde naklettiği “Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilendir” kıraatidir. Çünkü bu okuyuş sağlam rivayetlerle nakledilmiş, ümmet tarafından kabul edilmiştir ve buna muhalif olan şaz okuyuşlara itibar edilmez. Buna göre ayetin anlamı: Allah, onun ne doğurduğunu bütün yaratıklardan daha iyi bilir demektir.

Sonra Yüce Allah tekrar kadının sözünü haber vermektedir. Kadın, Rabbine mazeret bildirerek şöyle dedi: “Erkek kız gibi değildir.” Bunun sebebi şuydu: Erkek mabed hizmeti için daha güçlü, daha dayanıklı ve daha uygundu. Kadın ise bazı durumlarda mabede girip oranın hizmetini sürekli yerine getirmeye elverişli değildi. Çünkü kadın hayız ve lohusalık gibi haller yaşar. Bu yüzden İmran’ın hanımı doğurduğu çocuğun kız olduğunu görünce, daha önce Allah’a adadığı hizmet için bunun uygun olmadığını düşünerek mazeret bildirmiş oldu. Ardından: “Ben ona Meryem adını verdim” dedi. İbn İshak’tan gelen rivayette bunun anlamının, onu Allah’a adanmış bir hizmetçi ve mabede vakfedilmiş biri kılması olduğu açıklanmıştır. Yani kadın onu dünya işlerinden uzak, yalnızca ibadet ve mabed hizmetine ayrılmış biri yapmak istemişti.

İbn İshak’tan gelen başka bir rivayette şöyle denilmektedir: “Erkek kız gibi değildir.” Çünkü erkek bu hizmet için kadından daha güçlüdür. Katade de şöyle demiştir: Kadın mabedde sürekli kalıp oranın hizmetini yerine getiremezdi. Çünkü hayız ve eziyet gibi durumlar sebebiyle sürekli orada bulunamazdı. Bu yüzden kadın: “Erkek kız gibi değildir” dedi. Abdürrezzak’ın Ma‘mer’den, onun da Katade’den rivayetinde şöyle denmiştir: Onlar yalnızca erkek çocukları mabede adarlardı. Kadın ise “Ben onu kız doğurdum. Erkek kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim” dedi. Rebî‘in rivayetinde ise İmran’ın hanımının erkek çocuk umduğu, çünkü mabedde hizmet işinin erkeklere ait olduğu anlatılmıştır. Süddî de şöyle demiştir: İmran’ın hanımı karnındaki çocuğun erkek olduğunu sanıyordu. Bu yüzden onu Allah’a adamıştı. Fakat doğurduğunda onun kız olduğunu görünce Allah’a mazeret bildirerek: “Rabbim, ben onu kız doğurdum. Erkek kız gibi değildir” dedi. Yani: Mabede yalnızca erkekler adanır demek istiyordu. Bunun üzerine Allah: “Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilendir” buyurdu. Sonra kadın: “Ben ona Meryem adını verdim” dedi. İbn Cüreyc’in, Kasım b. Ebi Bezze yoluyla İkrime’den naklettiği rivayette de “Erkek kız gibi değildir” sözünün sebebi olarak kadınların hayız hali zikredilmiş ve kadının erkeklerle birlikte mabedde bulunmasının uygun görülmediği ifade edilmiştir.

“Ben onu ve soyunu kovulmuş şeytandan sana sığındırırım” sözüne gelince; bunun anlamı şudur: Onu ve soyunu şeytandan korunacak bir sığınak olarak sana bırakıyorum. “Sığınmak” kelimesinin aslı; melce, korunak ve kale anlamına gelir. Allah da onun duasını kabul etmiş, Meryem’i ve soyunu kovulmuş şeytandan korumuş, şeytana onlar üzerinde bir yol vermemiştir.

Ebu Küreyb’in, Abde b. Süleyman’dan, onun Muhammed b. İshak’tan, onun Yezid b. Abdullah b. Kuseyt’ten, onun da Ebu Hureyre’den rivayet ettiğine göre Rasul şöyle buyurmuştur: “Doğan hiçbir çocuk yoktur ki şeytan ona dokunmuş olmasın. Çocuğun doğarken ağlaması da bu dokunuş sebebiyledir. Ancak İmran’ın kızı Meryem bundan korunmuştur. Çünkü annesi onu doğurduğunda: ‘Rabbim, onu ve soyunu kovulmuş şeytandan sana sığındırırım’ dedi. Bunun üzerine onun önüne perde çekildi ve şeytan perdeye vurdu.”

Yunus b. Bükeyr’in Muhammed b. İshak’tan yaptığı başka bir rivayette Rasul şöyle buyurmuştur: “Âdemoğullarından doğan her çocuğa şeytan bir darbe vurur. Çocuğun ağlayarak doğması da bundandır. Ancak İmran’ın kızı Meryem ve oğlu bundan korunmuştur. Çünkü annesi onu doğurduğu zaman: ‘Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan sana sığındırırım’ dedi. Bunun üzerine ikisinin önüne perde çekildi ve şeytan perdeye vurdu.”

Başka bir rivayette Ebu Hureyre şöyle demiştir: Rasulullah’ın şöyle buyurduğunu işittim: “Âdemoğullarından doğan hiçbir çocuk yoktur ki şeytan doğduğu anda ona dokunmuş olmasın. Çocuk bu dokunuş sebebiyle ağlar. Ancak Meryem ve oğlu bundan müstesnadır.” Sonra Ebu Hureyre: “Dilerseniz ‘Ben onu ve soyunu kovulmuş şeytandan sana sığındırırım’ ayetini okuyun” demiştir.

İbn Ebi Zi’b’in Aclan’dan, onun da Ebu Hureyre’den rivayet ettiği hadiste Rasul şöyle buyurmuştur: “Âdemoğullarından doğan her çocuğa şeytan parmağıyla dokunur. Ancak Meryem ve oğlu bundan korunmuştur.” Başka bir rivayette de Rasul: “Âdemoğullarının hepsine şeytan annesi onu doğurduğu gün dokunur. Ancak Meryem ve oğlu bundan korunmuştur” buyurmuştur.

Zührî’nin İbn Müseyyeb’den, onun da Ebu Hureyre’den rivayet ettiği hadiste Rasul şöyle buyurmuştur: “Doğan hiçbir çocuk yoktur ki şeytan ona dokunmasın. Bu yüzden çocuk şeytanın dokunuşundan dolayı ağlar. Ancak Meryem ve oğlu bundan müstesnadır.” Sonra Ebu Hureyre yine: “Dilerseniz ‘Ben onu ve soyunu kovulmuş şeytandan sana sığındırırım’ ayetini okuyun” demiştir.

A‘meş’in Ebu Salih’ten, onun da Ebu Hureyre’den rivayet ettiğine göre Rasul şöyle buyurmuştur: “Doğan hiçbir çocuk yoktur ki şeytan onu bir veya iki kez sıkıştırmış olmasın. Ancak Meryem ve oğlu bundan korunmuştur.” Ardından Rasul: “Ben onu ve soyunu kovulmuş şeytandan sana sığındırırım” ayetini okumuştur.

İbn Abbas’tan gelen rivayette şöyle denmiştir: “Doğan her çocuk mutlaka ağlayarak doğar. Ancak Meryem oğlu Mesih bundan korunmuştur. Şeytan ona musallat edilmemiştir.”

Vehb b. Münebbih’in rivayetinde şöyle anlatılmıştır: İsa doğduğu zaman şeytanlar İblis’e gelip: “Bu gece putların başları aşağı düştü” dediler. İblis: “Bu mutlaka büyük bir olay sebebiyledir” dedi ve: “Yerinizde durun” diyerek yeryüzünün doğusunu ve batısını dolaştı fakat bir şey bulamadı. Sonra denizlere gitti, yine bir şey bulamadı. Daha sonra tekrar dolaşırken İsa’nın bir eşeğin yemliğinde doğduğunu ve meleklerin onu kuşattığını gördü. Bunun üzerine şeytanlara dönüp şöyle dedi: “Bu gece bir peygamber doğdu. Şimdiye kadar hiçbir kadın hamile kalıp doğum yaparken ben yanında bulunmamıştım, yalnızca bu kadın hariç. Artık bu geceden sonra insanların putlara ibadet etmesinden ümidinizi kesin. Fakat Âdemoğullarına hafiflik ve acelecilik yönünden yaklaşın.”

Katade’nin rivayetinde de şöyle denmektedir: Rasulullah şöyle buyurmuştur: “Âdemoğullarının hepsine şeytan böğründen dokunmuştur. Ancak Meryem oğlu İsa ve annesi bundan korunmuştur. Onlarla şeytan arasına perde konulmuş, şeytanın darbesi perdeye isabet etmiş fakat onlara ulaşamamıştır.” Katade ayrıca onların diğer insanların işlediği günahları işlemediklerinin de anlatıldığını söylemiştir. Yine rivayet edildiğine göre İsa, Allah’ın kendisine verdiği yakin ve ihlas sayesinde denizin üzerinde karada yürür gibi yürürdü.

Rebî‘in rivayetinde Rasulullah’ın şöyle buyurduğu aktarılmıştır: “Âdemoğullarının hepsine şeytan dokunmuştur. Ancak İsa ve annesi bundan korunmuştur. Onlar diğer insanların işlediği günahları işlemezlerdi.” Ayrıca İsa’nın Rabbini överken: “Allah beni ve annemi kovulmuş şeytandan korudu. Bu yüzden onun bizim üzerimizde bir yolu olmadı” dediği nakledilmiştir.

Leys’in Cafer b. Rebîa’dan, onun Abdurrahman b. Hürmüz’den rivayet ettiğine göre Ebu Hureyre şöyle demiştir: Rasulullah şöyle buyurdu: “Âdemoğullarının hepsine şeytan annesi onu doğurduğu anda böğründen vurur. Ancak Meryem oğlu İsa’ya vurmak istediğinde perdeye vurmuştur.” Aynı rivayette Ebu Hureyre: “Çocuğun doğduğu anda attığı çığlığı görüyor musunuz? İşte bu şeytanın dokunuşundandır” demiştir.

Zührî’nin Ebu Seleme’den, onun da Ebu Hureyre’den rivayet ettiğine göre Rasulullah şöyle buyurmuştur: “Âdemoğullarından doğan hiçbir çocuk yoktur ki şeytan ona doğduğu anda dokunmuş olmasın. Bu yüzden çocuk ağlayarak doğar.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 35

İmrân’ın karısı demişti ki: Rabbim! Karnımdakini sana adadım, özgür kıldım. Benden kabul et. Şüphesiz sen işitensin, bilensin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İz kaleti imraetu imran (İmran’ın karısı demişti ki) rabbi inni nezertu leke ma fi batni muharraran (karnımdakini sana adadım) fe-tekabbel minni (benden kabul et) inneke ente s-semiu l-alim (şüphesiz sen işiten ve bilensin)

Mukatil Tefsiri
“İmrân’ın karısı dedi ki…”; İmrân b. Mâsânâ’nın karısıydı. Adı Hanne bint Fâkūz idi. O, Meryem’in annesiydi ve hamileydi. Şöyle dedi: Allah beni kurtarır ve karnımdakini doğurtursa onu muharrer kılacağım. Mâsânâ oğulları, Davud soyundan gelen İsrailoğulları hükümdarlarındandı. “Muharrer”, dünya için çalışmayan, evlenmeyen, ahiret için çalışan, mihraba bağlanıp orada Allah’a ibadet eden kimseydi. O zamanda yalnız erkek çocuklar muharrer yapılırdı. Bunun üzerine kocası dedi ki: “Karnındaki çocuk kız olursa ne yapacaksın? Kız avrettir.” Bunun üzerine Hanne buna üzüldü ve şöyle dedi: “Rabbim! Karnımdakini sana adanmış olarak adadım; benden kabul et. Şüphesiz sen işitensin, bilensin.” Yani onların dualarını işitendir, adaklarını bilendir; yani kabulü ve dualarına icabeti bilendir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın şu sözüyle kastedilen şudur: “İmran’ın hanımı şöyle demişti: Rabbim! Karnımdakini sana adanmış olarak adadım, benden kabul buyur.” Buradaki “iz” kelimesi “işitendir” sözüne bağlıdır.

İmran’ın hanımı, Meryem’in annesi ve İsa’nın annesi Meryem bint İmran’ın annesidir. Bize aktarıldığına göre onun adı Hanne bint Fakuz b. Katil idi. Muhammed b. Humeyd, Seleme ve İbn İshak onun nesebini böyle rivayet etmişlerdir. İbn Humeyd dışındaki bazıları ise adını Fakud b. Katil şeklinde söylemişlerdir.

Kocası ise İmran b. Yaşhem b. Âmenun b. Menbin b. Hizkiya b. Ahrik b. Yuyim b. Azarya b. Emsiya b. Yaûş b. Ahrihu b. Yazim b. Yehfeşat b. Eşaberaban b. Rehavam b. Süleyman b. Davud b. İşa idi. Bu nesep de İbn Humeyd, Seleme ve İbn İshak yoluyla rivayet edilmiştir.

“Rabbim! Karnımdakini sana adanmış olarak adadım” sözünün anlamı şudur: Ey Rabbim! Karnımdaki çocuğu sana adadım; onu senin ibadetin için özgür ve ayrılmış kıldım. Bununla onun Allah’ın hizmetine ve mabedin hizmetine tahsis edilmesi, başka bütün işlerden uzak tutulması ve yalnızca Allah’a kulluk için ayrılması kastedilmiştir. “Adanmış olarak” sözü, “karnımdaki şey” anlamındaki ifadeden hâl olarak mansuptur.

“Benden kabul buyur” yani: Ey Rabbim! Sana adadığım bu adağı kabul et.

“Şüphesiz sen işitensin, bilensin” sözünün anlamı da şudur: Ey Rabbim! Sen benim söylediklerimi ve dualarımı işitensin; içimde taşıdığım niyetleri ve muradı da bilensin. İşimin gizlisi de açığı da sana gizli kalmaz.

Bize ulaştığına göre Hanne bint Fakuz’un bu adağı yapmasının sebebi şuydu: Muhammed b. Humeyd, Seleme ve İbn İshak şöyle rivayet etmişlerdir: Zekeriyya ile İmran iki kız kardeşle evlenmişlerdi. Yahya’nın annesi Zekeriyya’nın yanında, Meryem’in annesi ise İmran’ın yanında idi. Sonra İmran öldü; Meryem’in annesi ise Meryem’e hamileydi ve Meryem hâlâ onun karnında cenin durumundaydı. Rivayet edildiğine göre uzun süre çocuğu olmamış ve yaşlanmıştı. Kendileri Allah katında değerli bir aileydiler. Bir gün bir ağacın gölgesinde otururken yavrusunu besleyen bir kuş gördü; bunun üzerine içinde çocuk sahibi olma arzusu uyandı ve Allah’a kendisine bir çocuk vermesi için dua etti. Sonra Meryem’e hamile kaldı, fakat bu sırada İmran öldü. Karnında bir cenin bulunduğunu anlayınca onu Allah’a adadı. Bu adak, çocuğun Allah’ın ibadetine ayrılması, mabede kapatılması ve dünya işlerinden hiçbirine yöneltilmemesi anlamına geliyordu.

Muhammed b. Humeyd, Seleme, İbn İshak ve Muhammed b. Cafer b. Zübeyr yoluyla rivayet edildiğine göre “Karnımdakini sana adanmış olarak adadım” sözü şu anlama gelir: Onu Allah’ın ibadeti için özgür bıraktım; dünya işlerinden hiçbirinde kullanılmamak üzere yalnızca Allah’a tahsis ettim.

Abdurrahman b. Esved et-Tufavî, Muhammed b. Rebîa, Nadr b. Arabî ve Mücahid yoluyla rivayet edildiğine göre Mücahid, “adanmış olarak” sözü hakkında “kiliseye hizmet eden” demiştir.

Ebu Küreyb, Cabir b. Nuh, Nadr b. Arabî ve Mücahid yoluyla rivayet edildiğine göre Mücahid bunun “mabede hizmet eden” anlamına geldiğini söylemiştir.

Ebu Küreyb, Cabir b. Nuh, İsmail ve Şa‘bî yoluyla rivayet edildiğine göre Şa‘bî, “Karnımdakini sana adadım” sözü hakkında “onu ibadete tamamen ayırdım” demiştir.

Yakub b. İbrahim, Hüşeym, İsmail b. Ebi Halid ve Şa‘bî yoluyla rivayet edildiğine göre Şa‘bî şöyle demiştir: Onu mabede koydu ve ibadete tahsis etti.

Müsenna, Amr b. Avn, Hüşeym, İsmail ve Şa‘bî’den de benzeri rivayet edilmiştir.

Muhammed b. Amr, Ebu Asım, İsa, İbn Ebi Necih ve Mücahid yoluyla rivayet edildiğine göre Mücahid, “Karnımdakini sana adadım” sözü hakkında “mabede hizmet etsin diye” demiştir.

Müsenna, Ebu Huzeyfe, Şibl, İbn Ebi Necih ve Mücahid’den de aynı rivayet aktarılmıştır.

İbn Veki‘, babası, Süfyan, Husayf ve Mücahid yoluyla rivayet edildiğine göre Mücahid şöyle demiştir: “Adanmış olarak” yani dünya işlerinden hiçbir şey karışmaksızın yalnızca Allah’a ayrılmış olarak demektir.

İbn Humeyd, Hakkam, Amr, Ata ve Said b. Cübeyr yoluyla rivayet edildiğine göre Said b. Cübeyr şöyle demiştir: “Karnımdakini sana adadım” yani mabede ve kiliseye hizmet için adadım.

Müsenna, Hümânî, Şerik, Salim ve Said yoluyla rivayet edildiğine göre bunun “ibadete ayrılmış olarak” anlamına geldiği söylenmiştir.

Bişr, Yezid, Said ve Katade yoluyla rivayet edildiğine göre Katade şöyle demiştir: İmran’ın hanımı karnındaki çocuğu Allah’a adamıştı. Onlar yalnız erkek çocukları bu şekilde adarlardı. Adanan çocuk mabede yerleştirilir, oradan ayrılmaz, mabedin hizmetini ve temizliğini yapardı.

Hasan b. Yahya, Abdurrezzak, Ma‘mer ve Katade yoluyla rivayet edildiğine göre Katade şöyle demiştir: O, çocuğunu mabede adadı.

Musa, Amr, Esbat ve Süddî yoluyla rivayet edildiğine göre Süddî şöyle demiştir: İmran’ın hanımı hamile kalınca karnındaki çocuğun erkek olduğunu sandı ve onu dünya işlerinde çalışmaması için Allah’a adadı.

Müsenna, İshak, İbn Ebi Cafer, babası ve Rebî‘ yoluyla rivayet edildiğine göre Rebî‘ şöyle demiştir: İmran’ın hanımı karnındaki çocuğu Allah’a adamıştı. Onlar yalnız erkek çocukları adarlardı. Adanan çocuk mabede bırakılır, oradan ayrılmaz, hizmet ve temizlik işlerini yapardı.

Hüseyin b. Ferec, Ebu Muaz, Ubeyd ve Dahhak yoluyla rivayet edildiğine göre Dahhak şöyle demiştir: “Karnımdakini sana adadım” yani çocuğunu Allah’a ve kitabı okuyup öğrenen kimselere hizmet etmesi için tahsis etti.

Kasım, Hüseyin, Haccac, İbn Cüreyc ve Kasım b. Ebi Bezz’e dayanan rivayette İkrime şöyle demiştir: İmran’ın hanımı yaşlı ve kısır bir kadındı; adı Hanne idi ve çocuk doğuramıyordu. Kadınların çocuk sahibi oluşlarına imrenirdi. Bunun üzerine şöyle dedi: “Allah’ım! Eğer bana bir çocuk verirsen şükür olarak onu Beytülmakdis’e adayacağım; oranın hizmetkârlarından ve bekçilerinden olacak.” “Karnımdakini sana adadım” sözüyle de hür bir kadının kızı olarak doğacak çocuğunu mabede hizmet için ayırmayı kastetmiştir.

Muhammed b. Sinan, Ebu Bekir el-Hanefî, Abbad b. Mansur ve Hasan yoluyla rivayet edildiğine göre Hasan, “İmran’ın hanımı şöyle demişti…” ayetlerinin tamamı hakkında şöyle demiştir: Karnındaki çocuğu adadı, sonra onu tamamen Allah yoluna tahsis etti.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 34

Birbirinden gelen bir nesildir. Allah işitendir, bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Zürriyyeten (bir soy olarak) ba‘duha min ba‘d (birbirinden gelen) vallahu semiun alim (Allah işitendir bilendir)

Mukatil Tefsiri
“Birbirinden gelen bir soy olarak”; bütün bunlar Âdem’in soyundandır, sonra Nûh’un soyundan, sonra da İbrahim’in soyundandır. “Allah işitendir, bilendir”; onların: “Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz; biz Allah’a sevgice daha şiddetliyiz” sözlerini işitendir, söylediklerini bilendir; burada Yahudiler kastedilmektedir.

Taberi Tefsiri
Bununla kastedilen şudur: Allah, İbrahim ailesini ve İmran ailesini “birbirinden gelen bir nesil” olarak seçmiştir. Buradaki “nesil” kelimesi, İbrahim ailesi ve İmran ailesinden koparılarak mansup yapılmıştır. Çünkü “nesil” nekre, “İmran ailesi” ise marifedir. Bunun, “seçti” fiilinin tekrarına bağlı olarak mansup olduğu söylenirse bu da doğru olur. Çünkü anlam şöyledir: “Birbirinden gelen bir nesli seçti.”

“Birbirinden olma” ifadesiyle kastedilen, onların din konusunda birbirlerine bağlı olmaları, İslam ve hak üzerinde birbirlerine destek vermeleridir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır.” (Tevbe 71) Başka bir yerde de şöyle buyurmuştur: “Münafık erkekler ve münafık kadınlar da birbirlerindendir.” (Tevbe 67) Yani onların dini bir, yolları birdir. Aynı şekilde “birbirinden gelen bir nesil” sözünün anlamı da şudur: Bir neslin dini diğer neslin diniyle aynıdır; sözleri birdir; Allah’ı birleme ve O’na itaat etme konusunda milletleri birdir.

Bişr, Yezid, Said ve Katade yoluyla rivayet edildiğine göre Katade, “Birbirinden gelen bir nesil” sözü hakkında şöyle demiştir: Niyet, amel, ihlas ve Allah’ı birleme konusunda birbirlerinden olan kimselerdir.

“Allah işitendir, bilendir” sözüyle de şu kastedilmiştir: Allah, İmran’ın hanımının sözünü işitendir ve karnındaki çocuğu Allah’a adanmış olarak vakfettiği sırada içinden geçirdiği şeyi bilendir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 33

Şüphesiz Allah, Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmrân ailesini âlemler üzerine seçti.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnna llaha istefa (şüphesiz Allah seçti) ademe (Âdem’i) ve nuhan (Nuh’u) ve ala ibrahime (İbrahim ailesini) ve ala imran (İmran ailesini) ala l-alemin (âlemler üzerine)

Mukatil Tefsiri
“Şüphesiz Allah, Âdem’i ve Nûh’u seçti”; yani insanlardan risaleti için Âdem’i ve Nûh’u seçti. “İbrahim ailesini”; yani İbrahim’i, İsmail’i, İshak’ı, Yakub’u ve torunları olan esbâtı seçti. Sonra şöyle buyurdu: “İmrân ailesini”; yani Mûsâ’yı ve Hârûn’u. İmrân ailesinin soyunu nübüvvet ve risalet için seçti. “Âlemler üzerine”; yani o zamanın âlemleri üzerine.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın bu sözüyle kastettiği şudur: Allah, Âdem’i ve Nuh’u seçip dinleri sebebiyle üstün kıldı; İbrahim ailesini ve İmran ailesini de üzerinde bulundukları din sebebiyle seçti. Çünkü onların hepsi İslam ehliydiler. Böylece Yüce Allah, onların dini olan İslam’ı diğer bütün dinlere üstün ve seçkin kıldığını haber vermiştir. Burada İbrahim ailesi ve İmran ailesi ile kastedilenler mümin olan kimselerdir. Daha önce de açıklamıştık ki bir kişinin “âli”, onun tabi olanları, kavmi ve dini üzerinde bulunan kimselerdir.

Bu konuda söylediğimiz görüş doğrultusunda İbn Abbas’tan da rivayet gelmiştir. Müsenna, Abdullah b. Salih, Muaviye ve Ali yoluyla İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre o, “Şüphesiz Allah Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini âlemlere üstün kıldı” sözü hakkında şöyle demiştir: Bunlar İbrahim ailesinden, İmran ailesinden, Yasin ailesinden ve Muhammed ailesinden olan müminlerdir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İbrahim’e insanların en yakın olanları ona uyanlardır.” (Âl-i İmrân 68) İşte bunlar müminlerdir.

Bişr, Yezid, Said ve Katade yoluyla rivayet edildiğine göre Katade şöyle demiştir: “Şüphesiz Allah Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini âlemlere üstün kıldı” (Âl-i İmrân 33) ayetinde geçen Âdem ve Nuh, Allah’ın âlemlere üstün kıldığı iki peygamberdir.

Hasan b. Yahya, Abdurrezzak, Ma‘mer ve Katade yoluyla rivayet edildiğine göre Katade şöyle demiştir: Allah burada iki salih aileyi ve iki salih kişiyi zikretmiş, onları âlemlere üstün kılmıştır. Muhammed de İbrahim ailesindendir.

Muhammed b. Sinan, Ebu Bekir el-Hanefî, Abbad ve Hasan yoluyla rivayet edildiğine göre Hasan, “Şüphesiz Allah Âdem’i, Nuh’u ve İbrahim ailesini…” ayetinden “Allah işitendir, bilendir” (Âl-i İmrân 34) ayetine kadar olan bölüm hakkında şöyle demiştir: Allah onları peygamberlik ile bütün insanlara üstün kılmıştır. Onların hepsi peygamber, takva sahibi ve Rablerine itaat eden kimselerdi.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 32

De ki: Allah’a ve Resûl’e itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz Allah kâfirleri sevmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) etiullaha ve r-rasul (Allah’a ve elçiye itaat edin) fe-in tevellev (eğer yüz çevirirlerse) fe-innallaha la yuhibbu l-kafirin (Allah inkârcıları sevmez)

Mukatil Tefsiri
“De ki”; Yahudilere de ki: “Allah’a ve Resule itaat edin.” “Eğer yüz çevirirlerse”; yani Allah’a ve Resule itaattan yüz çevirirlerse, “şüphesiz Allah kâfirleri sevmez”; yani Yahudileri sevmez.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın bu sözüyle kastettiği şudur: Ey Muhammed! Necranlı Hristiyan heyetine de ki: Allah’a ve Resul Muhammed’e itaat edin. Çünkü siz onun gerçekten benim tarafımdan yaratılmışlara hak ile gönderilmiş elçim olduğunu kesin olarak biliyorsunuz ve onu İncil’de yazılı olarak buluyorsunuz. Eğer bundan yüz çevirir, seni çağırdığın şeye sırt döner ve ondan uzaklaşırlarsa, onlara bildir ki Allah, bildiği hakkı bile bile inkâr edenleri sevmez. Onlar da senin peygamberliğini inkâr etmeleri ve senin üzerinde bulunduğun hakkı, doğruluğunu ve peygamberliğinin gerçek olduğunu bildikleri halde reddetmeleri sebebiyle bu inkârcıların arasındadırlar.

İbn Humeyd, Seleme, İbn İshak ve Muhammed b. Cafer b. Zübeyr yoluyla rivayet edildiğine göre ayetin anlamı şöyledir: “De ki: Allah’a ve Resule itaat edin.” Yani ey Necranlı Hristiyan heyeti! Siz onu tanıyor ve kendi kitabınızda buluyorsunuz. “Eğer yüz çevirirlerse…” yani küfürlerinde direnmeye devam ederlerse, “şüphesiz Allah kâfirleri sevmez.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 31

De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcıdır, merhametlidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) in kuntum tuhibbune llah (eğer Allah’ı seviyorsanız) fettebiuni (bana uyun) yuhbibkumu llah (Allah sizi sevsin) ve yagfir lekum zunubekum (günahlarınızı bağışlasın) vallahu gafurun rahim (Allah bağışlayıcıdır merhametlidir)

Mukatil Tefsiri
Nebî, Ka‘b ve arkadaşlarını İslâm’a çağırdığında onlar: “Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz; Allah’a olan sevgimiz, bizi çağırdığın şeyden daha kuvvetlidir” dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ Nebî’sine şöyle buyurdu: “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun”; yani benim dinim üzere olun. “Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın”; yani şirk halinde işledikleriniz bağışlansın. “Allah bağışlayandır, merhamet edendir”; yani şirk halinde işlenenleri bağışlayandır ve İslâm’da onlara merhamet edendir.

Taberi Tefsiri
Bu ayetin tefsiri hakkında tevil ehli farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları bu ayetin, Nebi döneminde “Biz Rabbimizi seviyoruz” diyen bir topluluk hakkında indirildiğini söylemiştir. Bunun üzerine Yüce Allah, Nebisi Muhammed’e onlara şöyle demesini emretmiştir: “Eğer söylediğiniz sözde samimiyseniz bana uyun; çünkü bana uymanız, Allah’ı sevdiğiniz iddianızın doğruluğunun alametidir.”

Müsenna, İshak, Abdurrahman b. Abdullah ve Bekr b. Esved yoluyla Hasan’dan rivayet edildiğine göre Hasan şöyle demiştir: Nebi döneminde bazı insanlar, “Ey Muhammed! Biz Rabbimizi seviyoruz” dediler. Bunun üzerine Yüce Allah şu ayeti indirdi: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” Böylece Allah, Nebisi Muhammed’e uymayı kendi sevgisinin alameti, ona karşı gelmeyi de azap sebebi kılmıştır.

Müsenna, Ali b. Heysem, Abdülvehhab ve Ebu Ubeyde yoluyla Hasan’dan rivayet edildiğine göre Hasan şöyle demiştir: Nebi döneminde bazı topluluklar, “Ey Muhammed! Biz Rabbimizi seviyoruz” dediler. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” Böylece Allah, Nebisi Muhammed’e uymayı kendi sevgisinin işareti, ona muhalefet etmeyi de azap sebebi yaptı.

Kasım, Hüseyin, Haccac ve İbn Cüreyc yoluyla rivayet edildiğine göre İbn Cüreyc şöyle demiştir: Bazı insanlar “Biz Rabbimizi seviyoruz” diyorlardı. Bunun üzerine Allah onlara Muhammed’e uymalarını emretti ve Muhammed’e uymayı Allah sevgisinin alameti kıldı.

Muhammed b. Sinan, Ebu Bekir el-Hanefî, Abbad b. Mansur ve Hasan yoluyla rivayet edildiğine göre Hasan şöyle demiştir: Nebi döneminde bazı insanlar Allah’ı sevdiklerini iddia ediyorlardı. Allah onların bu sözlerinin amelle doğrulanmasını istedi ve “Eğer Allah’ı seviyorsanız…” ayetini indirdi. Böylece Muhammed’e uymak onların sözlerinin doğruluğunun kanıtı oldu.

Başka alimler ise bunun, Allah’ın Nebisi Muhammed’e Necran’dan gelen Hristiyan heyetine söylemesini emrettiği bir söz olduğunu belirtmişlerdir. Buna göre onların İsa hakkında söyledikleri aşırı sözler gerçekten Allah sevgisi ve O’nu yüceltme amacıyla ise Muhammed’e uymaları emredilmiştir.

İbn Humeyd, Seleme, Muhammed b. İshak ve Muhammed b. Cafer b. Zübeyr yoluyla rivayet edildiğine göre ayetin anlamı şöyledir: “Ey Muhammed! De ki: Eğer İsa hakkında söylediğiniz bu sözler gerçekten Allah sevgisi ve O’nu yüceltme amacıyla söylenmişse bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve geçmiş küfrünüzü bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.”

Ebu Cafer şöyle demiştir: Bu ayetin tevilinde doğruya en yakın görüş Muhammed b. Cafer b. Zübeyr’in görüşüdür. Çünkü bu surede ve bu ayetten önce Necran heyeti dışında Allah’ı sevdiklerini veya O’nu yücelttiklerini iddia eden başka bir topluluktan söz edilmemiştir. Dolayısıyla “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun” sözü Hasan’ın söylediği gibi genel bir topluluğa cevap olamaz. Hasan’dan nakledilen rivayet ise bizim katımızda sahih bir haberle desteklenmemiştir. Ancak Hasan burada Nebi döneminde bu sözü söyleyen toplulukla Necran Hristiyanlarını kastetmiş olabilir. Eğer durum böyleyse onun sözü bizim açıkladığımız anlamla aynı olur. Çünkü elde kesin bir haber ve ayetin içinde açık bir delil bulunmadığı sürece ayetin anlamını surenin genel akışına uygun şekilde anlamak gerekir. Bu surenin başından itibaren öncesi ve sonrası Necran Hristiyanları hakkında konuşmakta, onların Mesih hakkındaki batıl sözlerini çürütmekte ve Nebi’nin haklılığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle bu ayetin de aynı bağlam içinde değerlendirilmesi gerekir.

Buna göre ayetin anlamı şöyledir: Ey Muhammed! Necranlı Hristiyan heyetine de ki: Eğer Allah’ı sevdiğinizi, Mesih’i yüceltmenizin ve onun hakkında söylediklerinizin Allah sevgisinden kaynaklandığını iddia ediyorsanız, sözünüzde samimiyseniz bana uyun. Çünkü siz benim Allah tarafından size gönderilmiş bir elçi olduğumu biliyorsunuz; tıpkı İsa’nın kendi kavmine gönderilmiş bir elçi olduğu gibi. Eğer bana uyup Allah’tan getirdiğim vahyi tasdik ederseniz Allah günahlarınızı bağışlar, sizi cezalandırmaktan vazgeçer ve geçmiş günahlarınızı affeder. Çünkü O, mümin kullarının günahlarını bağışlayan ve bütün yaratılmışlara merhamet edendir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 30

O gün her nefis yaptığı hayrı karşısında hazır bulur. Yaptığı kötülükle arasında uzak bir mesafe olmasını ister. Allah sizi kendisinden sakındırır. Allah kullarına çok şefkatlidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yevme tecidu kullu nefsin ma amilet min hayrin muhdara (herkes yaptığı iyiliği hazır bulacağı gün) ve ma amilet min su’in (ve yaptığı kötülüğü) teveddu lev enne beynehâ ve beynehû emeden be‘ida (onunla arasında uzak bir mesafe olmasını ister) ve yuhazzirukumu llahu nefseh (Allah sizi kendisinden sakındırır) vallahu raufun bil-ibad (Allah kullarına çok şefkatlidir)

Mukatil Tefsiri
Sonra Allah onları korkuttu ve rağbetlendirdi; şöyle buyurdu: “O gün her nefis yaptığı her hayrı hazır bulacak”; yani yaptığı her hayır ona getirilir, ondan hiçbir şey eksik bırakılmaz. “Yaptığı her kötülük için de kendisiyle onun arasında uzak bir mesafe olmasını isteyecektir”; yani doğu ile batı arası kadar uzak bir müddet olmasını ister. “Allah sizi kendisinden sakındırır”; yani kötü amel işleme hususunda kendi cezasından sakındırır. “Allah kullara karşı çok şefkatlidir”; yani Rableri onlara karşı şefkatlidir; onlara cezayı hemen vermemesi bundan dolayıdır.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bununla şöyle buyurmaktadır: “Allah sizi kendisinden sakındırıyor.” O gün her nefis yaptığı hayrı eksiksiz ve karşısında hazır bulacak, yaptığı kötülüğü de görecek ve onunla kendi arasında uzak bir mesafe bulunmasını isteyecektir. Yani uzak bir son, uzun bir mesafe olmasını temenni edecektir. Çünkü ey insanlar, sonunda dönüşünüz o gün Allah’adır; öyleyse günahlarınız sebebiyle O’ndan sakının. Katade, “hazır bulmuş olarak” sözünün anlamı hakkında şöyle demiştir: “Eksiksiz olarak bulacaktır.”

Arap dili alimleri bunun anlamının “hatırla o günü” şeklinde olduğunu ileri sürmüşlerdir. Çünkü Kur’an emir ve hatırlatma için inmiştir; sanki insanlara “şunu ve bunu hatırlayın” denilmiş gibidir. Kur’an’da birçok yerde “şu günden sakının”, “şu vakitten sakının” denmesi de bu şekildedir. “Amilet” ile birlikte gelen “ma” ise “ellezî” anlamındadır; “tecid” fiili ona geçtiği için şart anlamında olması caiz değildir. “Yaptığı kötülük” sözü de ilk “ma”ya atfedilmiştir ve “amilet” fiili “teveddü” denildiği için merfu anlamındadır. Buna göre sözün tevili şöyledir: “O gün her nefis yaptığı hayrı hazır bulacak, yaptığı kötülüğü de görecek ve onunla kendi arasında uzak bir mesafe bulunmasını isteyecektir.”

“Emed” son bulunan nihai sınır ve uzak gaye demektir. Tarmah’ın şu sözü de bu anlamdadır: “Her canlı ömrünün sayısını tamamlayacaktır ve süresi sona erdiğinde yok olup gidecektir.” Yani ecelinin son sınırı demektir. Musa b. Harun, Amr, Esbat ve Süddî yoluyla rivayet edildiğine göre Süddî, “Onunla arasında uzak bir mesafe bulunmasını ister” sözü hakkında “uzak bir yer” demiştir. Kasım, Hüseyin, Haccac ve İbn Cüreyc yoluyla rivayet edildiğine göre İbn Cüreyc “uzun bir süre” demiştir. Muhammed b. Sinan, Ebu Bekir el-Hanefî, Abbad b. Mansur ve Hasan yoluyla rivayet edildiğine göre Hasan şöyle demiştir: “Onlardan biri o yaptığı amelle asla karşılaşmamayı ister; onun en büyük arzusu bu olur. Halbuki dünyada iken o günahından lezzet alıyordu.”

“Allah sizi kendisinden sakındırıyor; Allah kullarına karşı çok şefkatlidir” sözünün teviline gelince; Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah sizi, kendisini size karşı gazaplandıracak şeyleri işlemekten sakındırıyor. Çünkü siz O’nun huzuruna, her nefsin yaptığı hayrı hazır bulduğu ve yaptığı kötülükle kendi arasında uzak bir mesafe olmasını istediği günde varacaksınız. Eğer Allah size gazaplı olursa, gücünüzün yetmeyeceği acı azabı size erişir.” Sonra Yüce Allah kullarına karşı şefkatli ve merhametli olduğunu haber vermiştir. Onlara karşı şefkatinin bir göstergesi de kendisinden sakındırması, azabıyla korkutması ve günahlardan onları men etmesidir. Müsenna, İshak, Abdurrezzak, İbn Uyeyne ve Amr b. Hasan yoluyla rivayet edildiğine göre Amr b. Hasan şöyle demiştir: “Allah’ın kullarına olan şefkatinden biri de onları kendisinden sakındırmış olmasıdır.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 29

De ki: İçinizdekini gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanı da bilir. Allah her şeye gücü yetendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) in tuhfu ma fi sudurikum (içinizdekini gizleseniz de) ev tubduhu (açığa vursanız da) ya‘lemhu llah (Allah onu bilir) ve ya‘lemu ma fi s-semavati ve ma fi l-ard (göklerde ve yerde olanı da bilir) vallahu ala kulli şey’in kadir (Allah her şeye gücü yetendir)

Mukatil Tefsiri
“De ki”; ey Muhammed, onlara de ki: “Göğüslerinizde olanı gizleseniz de”; yani kalplerinizdeki kâfirlere dostluğu gizleseniz de, “veya açığa vursanız da”; yani onların dostluğunu ortaya koysanız da — burada Hâtıb ve arkadaşları kastedilmektedir — “Allah onu bilir.” “Göklerde olanı da yerde olanı da bilir.” “Allah her şeye gücü yetendir”; yani mağfiret ve azap hususunda kadirdir. Bunun benzeri Bakara sûresinin sonundadır.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bununla şöyle buyurmaktadır: “Ey Muhammed! Müminleri bırakıp kafirleri dost edinmemeleri emredilen kimselere de ki: Eğer göğüslerinizde bulunan kafirlere yönelik dostluğu gizler, onu içinizde saklarsanız yahut onu diliniz ve fiillerinizle açığa vurup ortaya koyarsanız Allah onu bilir; hiçbir şey O’na gizli kalmaz.” Yani onlara sevgi beslemeyin ve onlara dostluk göstermeyin; yoksa Rabbinizin gücünüzün yetmeyeceği azabına uğrarsınız. Çünkü Allah sizin gizlinizi de açığınızı da bilir; bunlardan hiçbir şey O’na gizli kalmaz. Allah onların hepsini sayıp kaydetmektedir; sonunda iyiliğe iyilikle, kötülüğe de dengiyle karşılık verecektir. Musa, Amr, Esbat ve Süddî yoluyla rivayet edildiğine göre Süddî şöyle demiştir: “Allah onlara, bunun gizlediklerini de açığa vurduklarını da bildiğini haber verdi ve şöyle buyurdu: ‘Göğüslerinizdekini gizleseniz de açığa vursanız da…’”

“Göklerde olanları da yerde olanları da bilir” sözüne gelince; bunun anlamı şudur: Gökte, yerde ve her nerede olursa olsun hiçbir şey Allah’a gizli kalmadığına göre, ey müminleri bırakıp kafirleri dost edinen topluluk, gönüllerinizde onlara karşı taşıdığınız sevgi ve meyil yahut onlara fiil ve sözle gösterdiğiniz yardım nasıl O’na gizli kalabilir?

“Allah her şeye kadirdir” sözü ise şu anlama gelir: Allah, onları dost edinmeniz, müminlere karşı onlara yardım etmeniz sebebiyle sizi hemen cezalandırmaya kadirdir. O, bütün işler üzerinde dilediğini yapmaya güç yetirendir; murat ettiği hiçbir şey O’na zor gelmez ve istediği hiçbir şey O’ndan kaçamaz.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 28

Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa Allah ile hiçbir bağı kalmaz. Ancak onlardan sakınmanız gerekirse bu başka. Allah sizi kendisinden sakındırır. Dönüş Allah’adır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
La yettehizi l-mu’minune l-kafirine evliyae min duni l-mu’minin (müminler müminleri bırakıp inkârcıları dost edinmesin) ve men yef‘al zalike fe-leyse mine llah fi şey (bunu yapanın Allah ile bağı yoktur) illa en tetteku minhum tukat (ancak onlardan korunma hali hariç) ve yuhazzirukumu llahu nefseh (Allah sizi kendisinden sakındırır) ve ilellahi l-masir (dönüş Allah’adır)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ’nın: “Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler” buyruğu, Hâtıb b. Ebî Beltea ve diğerleri hakkında indirildi. Bunlar Mekke kâfirlerine sevgi gösteriyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ onları bundan men etti. “Kim bunu yaparsa”; yani zorlama olmaksızın onları dost edinirse, “Allah ile arasında hiçbir bağ kalmaz.” Sonra Allah Teâlâ istisna ederek şöyle buyurdu: “Ancak onlardan korunmanız gereken bir durum olursa”; yani onların arasında bulunur da korkudan diliyle onları hoşnut eder, fakat kalbinde bunun aksini taşırsa. Sonra Allah onları korkutarak şöyle buyurdu: “Allah sizi kendisinden sakındırır”; yani kâfirleri dost edinme hususunda kendi cezasından sakındırır. “Dönüş Allah’adır”; yani ahirette dönüş Allah’adır ve O size amellerinizin karşılığını verecektir.

Taberi Tefsiri
Bu, Yüce Allah’ın müminleri kâfirleri yardımcılar, dostlar ve dayanaklar edinmekten yasaklamasıdır. Bu sebeple “edinmesin” fiili yasak anlamında olduğundan cezm yerindedir; fakat karşılaştığı sâkin harften dolayı sonu kesre ile okunmuştur. Bunun anlamı şudur: Ey iman edenler! Kâfirleri arka, yardımcı ve dost edinmeyin; onları dinleri üzerinde desteklemeyin, Müslümanlara karşı onlara arka çıkmayın ve Müslümanların açıklarını onlara göstermeyin. Kim bunu yaparsa Allah ile hiçbir bağı kalmaz; yani Allah’tan beri olur, Allah da ondan beri olur; bu da onun dininden dönüp küfre girmesi sebebiyledir. Ancak onlardan sakınmanız durumu müstesnadır; yani onların hâkimiyeti altında bulunur, kendiniz için korkarsanız, onlara karşı dilinizle dostluk gösterir, içinizde onlara düşmanlık beslersiniz; fakat onların küfrüne katılmaz ve bir Müslümana karşı onlara fiilen yardım etmezsiniz.

Nitekim şu rivayetler gelmiştir:
Müsennâ → Abdullah b. Sâlih → Muaviye b. Sâlih → Ali → İbn Abbas rivayet etti: “Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesin” ayeti hakkında dedi ki: Allah müminleri kâfirlere yumuşak davranmaktan ve onları müminleri bırakıp içli dışlı dost edinmekten yasakladı; ancak kâfirler onların üzerinde üstünlük kurmuşsa, bu durumda onlara yumuşaklık gösterir, fakat din konusunda onlara muhalefet ederler. Bu da “ancak onlardan sakınmanız hâli müstesna” sözünün anlamıdır.

İbn Humeyd → Seleme → Muhammed b. İshak → Muhammed b. Ebî Muhammed → İkrime veya Said b. Cübeyr → İbn Abbas rivayet etti: Haccâc b. Amr, Ka‘b b. Eşref ve İbn Ebî’l-Hukayk’ın müttefiki idi; Kays b. Zeyd ile birlikte ensardan bazı kimselerle içli dışlı oldular ve onları dinlerinden döndürmek istediler. Bunun üzerine Rifa‘a b. Münzir b. Zübeyr, Abdullah b. Cübeyr ve Sa‘d b. Hayseme o kimselere şöyle dediler: “Bu Yahudilerden uzak durun, onlarla içli dışlı olmaktan sakının; sizi dininizden saptırmasınlar.” Fakat onlar buna rağmen Yahudilerle ilişkilerini sürdürdüler. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesin…” ayetinden “Allah her şeye kadirdir” ifadesine kadar.

Muhammed b. Sinan → Ebû Bekr el-Hanefî → Abbâd b. Mansur → Hasan rivayet etti: “Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesin” yani bir mümin, müminleri bırakıp bir kâfiri dost edinmez.

Musa → Amr → Esbât → Süddî rivayet etti: “Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesin” ayetinden “ancak onlardan sakınmanız müstesna” kısmına kadar dedi ki: “Dost edinmek”, onları dinlerinde desteklemek ve Müslümanların açıklarını onlara göstermektir. Kim bunu yaparsa müşrik olur, Allah ondan beri olur. Ancak onlardan sakınma durumu olursa, bu kimse dilde dostluk gösterir, fakat içten müminlerden ayrılmaz.

Müsennâ → Kabîsa b. Ukbe → Süfyân → İbn Cüreyc → bir ravi → İbn Abbas rivayet etti: “Ancak onlardan sakınmanız müstesna” ifadesi hakkında dedi ki: Sakınma, dil ile konuşmaktır; kalbi imanla huzurlu olduğu hâlde.

Müsennâ → İshak → Hafs b. Ömer → Hakem b. Ebân → İkrime rivayet etti: Bu, Müslüman kanı dökülmediği ve malı helal sayılmadığı sürece geçerlidir.

Muhammed b. Amr → Ebû Âsım → İsa → İbn Ebî Necih → Mücahid rivayet etti: “Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesin” ifadesi hakkında dedi ki: Ancak dünya işlerinde yumuşaklık ve iyi geçinme olabilir.

Müsennâ → Ebû Huzeyfe → Şibl → İbn Ebî Necih → Mücahid rivayet etti: Aynı şekilde.

Müsennâ → İshak → İbn Ebî Cafer → babası → Rebî‘ rivayet etti: Ebû’l-Âliye şöyle dedi: Sakınma dil iledir, fiille değil.

Hüseyin → Ebû Muaz → Ubeyd → Dahhâk rivayet etti: “Ancak onlardan sakınmanız müstesna” hakkında dedi ki: Sakınma dil iledir; kişi bir günah söz söylemeye zorlanır ve can korkusuyla onu söyler, kalbi imanla huzurlu olduğu hâlde; bunda ona günah yoktur. Sakınma yalnızca dil iledir.

Muhammed b. Sa‘d → babası → amcası → babası → babası → İbn Abbas rivayet etti: Sakınma dil iledir; kişi Allah’a isyan olan bir sözü söylemeye zorlanır ve insanlardan korkarak onu söylerse, kalbi imanla huzurlu olduğu sürece bu ona zarar vermez.

Başka bazıları “ancak onlardan sakınmanız” ifadesini akrabalık bağı olarak yorumlamıştır:
Bişr → Yezid → Said → Katâde rivayet etti: Allah müminleri kâfirleri dost edinmekten yasakladı; “ancak onlardan sakınmanız” demek, müşriklerle aranızda akrabalık varsa, dinlerinde onları dost edinmeden akrabalık bağını sürdürmenizdir.

Hasan b. Yahya → Abdürrezzak → Ma‘mer → Katâde rivayet etti: Bir müminin kâfiri dininde dost edinmesi helal değildir; “ancak onlardan sakınmanız” demek, aranızda akrabalık varsa onunla ilişkiyi sürdürmektir.

Muhammed b. Sinan → Ebû Bekr el-Hanefî → Abbâd b. Mansur → Hasan rivayet etti: Dünya işlerinde onlarla iyi geçinmek ve akrabalık bağını gözetmek mümkündür; fakat din konusunda değil.

Bu görüşün bir yönü olmakla birlikte, ayetin zahirine en uygun olan anlam, sakınmanın korku sebebiyle olmasıdır. Yani burada kastedilen sakınma, kâfirlerden korku sebebiyle yapılan sakınmadır. Katâde bunu akrabalık bağını gözetmek şeklinde yorumlamışsa da, bu anlam Arap dilinde yaygın olan kullanım ve ayetin zahirine göre daha zayıftır.

Kıraat âlimleri “ancak onlardan sakınmanız” ifadesinin okunmasında da ihtilaf etmiştir. Çoğunluk “tukât” şeklinde okumuştur; bazıları ise “takıyye” şeklinde okumuştur. Doğru kabul edilen okuma “tukât” şeklindedir; çünkü bu, yaygın ve sağlam nakille sabit olmuştur.

“Allah sizi kendisinden sakındırır ve dönüş Allah’adır” ifadesinin tefsiri: Yüce Allah bununla sizi kendisinden korkutur; yani O’na karşı gelmekten ve düşmanlarını dost edinmekten sakındırır. Çünkü ölümden sonra dönüşünüz ve varışınız Allah’adır; hesap için toplanacağınız gün O’na döneceksiniz. Eğer O’nun emrine aykırı davranır, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinirseniz, gücünüzün yetmeyeceği bir azapla karşılaşırsınız. Bu nedenle O’ndan sakının ve sizi cezalandırmasından korkun; çünkü O’nun azabı şiddetlidir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 27

Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü de gecenin içine sokarsın. Diriyi ölüden çıkarırsın, ölüyü de diriden çıkarırsın. Dilediğine hesapsız rızık verirsin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Tulicu l-leyle fi n-nehar (geceyi gündüze sokarsın) ve tulicu n-nehara fi l-leyl (gündüzü geceye sokarsın) ve tuhricu l-hayya mine l-meyyit (diriyi ölüden çıkarırsın) ve tuhricu l-meyyite mine l-hayy (ölüyü diriden çıkarırsın) ve terzuku men teşa bi-gayri hisab (dilediğine hesapsız rızık verirsin)

Mukatil Tefsiri
“Geceyi gündüze sokarsın, gündüzü geceye sokarsın”; yani geceden eksilttiğin gündüze girer; sonunda gece dokuz saat, gündüz on beş saat olur. Allah Teâlâ’nın şu buyruğu da bunun gibidir: “Geceyi gündüzün üzerine sarar ve gündüzü gecenin üzerine sarar” (Zümer 5); yani birini diğerine musallat eder. Bu durum kıyamet kopuncaya kadar böyle devam eder.

Allah Teâlâ’nın: “Diriyi ölüden çıkarırsın” buyruğu hakkında şöyle denildi: İnsanları, hayvanları ve kuşları ölü olan nutfeden yarattı; kuşu da ölü olan yumurtadan yarattı. “Ölüyü diriden çıkarırsın”; yani Allah Teâlâ bu nutfeyi diri olandan çıkarır; onlar insanlar, hayvanlar ve kuşlardır. “Ve dilediğine hesapsız rızık verirsin”; Allah Teâlâ şöyle buyurur: Üstümde beni hesaba çekecek bir melik yoktur. Ben melikim; dilediğime hesapsız veririm, beni hesaba çekecek kimseden korkmam.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “sokarsın” sözüyle kastettiği “dahil edersin” demektir. Arapçada “filan evine girdi” denilir; yani evine girdiği zaman böyle söylenir. “Ben onu soktum” denildiğinde ise “onu içeri dahil ettim” anlamı kastedilir. “Geceyi gündüze sokarsın” sözüyle kastettiği, gecenin saatlerinden eksilttiğini gündüzün saatlerine dahil etmesi ve bunun eksilişini ötekinin artışına katmasıdır. “Gündüzü geceye sokarsın” sözüyle de gündüzün saatlerinden eksilttiğini gecenin saatlerine dahil etmesi ve gündüzün eksilen kısmını gecenin artışına katmasıdır. Musa, Amr, Esbat ve Süddî yoluyla rivayet edildiğine göre Süddî şöyle demiştir: “Gece on beş saat, gündüz dokuz saat oluncaya kadar böyle olur; sonra gündüzü geceye sokar, nihayet gündüz on beş saat, gece dokuz saat olur.” Müsenna, İshak, Hafs b. Ömer, Hakem b. Eban, İkrime ve İbn Abbas yoluyla rivayet edildiğine göre İbn Abbas şöyle demiştir: “Gündüzden eksileni geceye koyar, geceden eksileni de gündüze koyar.” Muhammed b. Amr, Ebu Asım, İsa, İbn Ebi Necih ve Mücahid yoluyla rivayet edildiğine göre Mücahid şöyle demiştir: “Bunlardan birinden eksilen diğerine girer; ikisi birbirinin ardınca gelir ve bu saatler bakımındandır.” Yine Müsenna, Ebu Huzeyfe, Şibl, İbn Ebi Necih ve Mücahid yoluyla rivayet edildiğine göre Mücahid şöyle demiştir: “Bunlardan birinin eksileni diğerine girer; saatler bakımından birbirini takip ederler.” Bişr, Yezid, Said, Katade ve Hasan yoluyla rivayet edildiğine göre Hasan şöyle demiştir: “Gecenin eksilmesi gündüzün artışına, gündüzün eksilmesi de gecenin artışına katılır.” Hasan b. Yahya, Abdurrezzak, Ma‘mer ve Katade yoluyla rivayet edildiğine göre Katade şöyle demiştir: “Bu, bunlardan birinin diğerinde eksilmesidir.” Ammar, İbn Ebi Cafer, babası ve Katade yoluyla rivayet edildiğine göre Katade şöyle demiştir: “Gece gündüzden alır, gündüz de geceden alır; gecenin eksilmesi gündüzün artışı, gündüzün eksilmesi de gecenin artışıdır.” Hüseyin, Ebu Muaz, Ubeyd b. Süleyman ve Dahhak yoluyla rivayet edildiğine göre Dahhak şöyle demiştir: “Allah bunlardan birini diğerinden alır; böylece bazen gece gündüzden uzun, bazen gündüz geceden uzun olur.” Yunus, İbn Vehb ve İbn Zeyd yoluyla rivayet edildiğine göre İbn Zeyd şöyle demiştir: “Bu uzun, bu kısadır; bundan alır buna dahil eder, nihayet bu uzun, öteki kısa olur.”

“Diriyi ölüden çıkarırsın ve ölüyü diriden çıkarırsın” sözünün teviline gelince; tefsir ehli bunun açıklamasında ihtilaf etti. Onlardan bazıları bunun, Allah’ın diri şeyi ölü nutfeden çıkarması ve ölü nutfeyi diri şeyden çıkarması anlamına geldiğini söylediler. Ebu’s-Saib, Ebu Muaviye, A‘meş, İbrahim ve Abdullah yoluyla rivayet edildiğine göre Abdullah şöyle demiştir: “Bu erkekten çıkan nutfedir; o ölüdür, erkek ise diridir; sonra erkek o nutfeden diri olarak çıkar.” Muhammed b. Amr, Ebu Asım, İsa, İbn Ebi Necih ve Mücahid yoluyla rivayet edildiğine göre Mücahid şöyle demiştir: “Diri insanlar nutfelerden çıkar, nutfeler ise ölüdür; onları diri insanlardan ve hayvanlardan çıkarır.” Müsenna, Ebu Huzeyfe, Şibl, İbn Ebi Necih ve Mücahid yoluyla da bunun benzeri rivayet edilmiştir. İbn Veki‘, babası, Seleme b. Nebit ve Dahhak yoluyla rivayet edildiğine göre Dahhak da buna benzer söz söylemiştir. Musa, Amr, Esbat ve Süddî yoluyla rivayet edildiğine göre Süddî şöyle demiştir: “Nutfe ölü olarak diri insandan çıkar ve diri insan da ölü nutfeden çıkar.” Muhammed b. Amr, İbn Ali, Ata el-Mukaddemî, Eş‘as es-Sicistanî, Şu‘be ve İsmail b. Ebi Halid yoluyla rivayet edildiğine göre şöyle denmiştir: “Nutfe erkekten çıkar, erkek de nutfeden çıkar.” Hasan b. Yahya, Abdurrezzak, Ma‘mer ve Katade yoluyla rivayet edildiğine göre Katade şöyle demiştir: “Allah bu ölü nutfeden diriyi çıkarır, bu ölü nutfeyi de diriden çıkarır.” Kasım, Hüseyin, Haccac, İbn Cüreyc ve Mücahid yoluyla rivayet edildiğine göre Mücahid şöyle demiştir: “Diri insanlar nutfelerden çıkar; nutfeler ise diri insanlardan çıkan ölü şeylerdir; hayvanlar ve bitkiler de böyledir.” İbn Cüreyc şöyle demiştir: “Yezid b. Uveymer’in Said b. Cübeyr’den şöyle dediğini işittim: Allah nutfeyi insandan, insanı da nutfeden çıkarır.” Yunus, İbn Vehb ve İbn Zeyd yoluyla rivayet edildiğine göre İbn Zeyd şöyle demiştir: “Nutfe ölüdür, Allah ondan dirileri çıkarır; diri insanlardan da nutfeyi çıkarır; tohum da ölüdür fakat ondan diri çıkar.” “Ölüyü diriden çıkarırsın” sözüyle de diri olandan ölü tohumu çıkarması kastedilmiştir.

Başka bazıları bunun, hurma ağacını çekirdekten, çekirdeği hurma ağacından, başağı taneden, taneyi başaktan, yumurtayı tavuktan ve tavuğu yumurtadan çıkarmak anlamına geldiğini söylediler. İbn Humeyd, Ebu Temile, Abdullah ve İkrime yoluyla rivayet edildiğine göre İkrime şöyle demiştir: “Bu, canlıdan çıkan ölü yumurtadır; sonra o yumurtadan diri çıkar.” Müsenna, İshak, Hafs b. Ömer, Hakem b. Eban ve İkrime yoluyla rivayet edildiğine göre İkrime şöyle demiştir: “Hurma ağacı çekirdekten, çekirdek hurma ağacından, tane başaktan, başak taneden çıkar.”

Diğer bazıları ise bunun anlamının mümini kafirden, kafiri müminden çıkarmak olduğunu söylediler. Bişr, Yezid, Said, Katade ve Hasan yoluyla rivayet edildiğine göre Hasan şöyle demiştir: “Mümini kafirden, kafiri de müminden çıkarırsın; mümin kalbi diri bir kuldur, kafir ise kalbi ölü bir kuldur.” Hasan b. Yahya, Abdurrezzak, Ma‘mer ve Hasan yoluyla rivayet edildiğine göre Hasan şöyle demiştir: “Mümini kafirden, kafiri müminden çıkarır.” İmran b. Musa, Abdülvaris, Said b. Amr ve Hasan yoluyla rivayet edildiğine göre Hasan ayeti okuyup şöyle demiştir: “Mümini kafirden, kafiri müminden çıkarırsın.” Humeyd b. Mes‘ade, Bişr b. Müfaddal, Süleyman et-Teymî, Ebu Osman ve Selman yahut İbn Mesud yoluyla rivayet edildiğine göre şöyle denmiştir: “Allah Adem’in toprağını kırk gece yahut kırk gün yoğurdu; sonra sağ elinden her iyi şey, diğer elinden de her kötü şey çıktı; sonra bunları birbirine karıştırdı. İşte bundan dolayı mümini kafirden, kafiri müminden çıkarır.” Hasan b. Yahya, Abdurrezzak, Ma‘mer ve Zührî yoluyla rivayet edildiğine göre Peygamber eşlerinden birinin yanına girdiğinde nimet sahibi güzel bir kadın gördü ve “Bu kimdir?” diye sordu. “Senin teyzelerinden biridir” denildi. Bunun üzerine “Bu beldedeki teyzelerim gerçekten şaşırtıcıdır; bu hangi teyzemdir?” buyurdu. “Bu, el-Esved b. Abdüyağus’un kızı Halde’dir” denildi. Bunun üzerine “Diriyi ölüden çıkaran Allah’ı tesbih ederim” buyurdu. Çünkü kadın saliha idi, babası ise kafirdi. Muhammed b. Sinan, Ebu Bekir el-Hanefî, Abbad b. Mansur ve Hasan yoluyla rivayet edildiğine göre Hasan şöyle demiştir: “Kafirin mümin doğurduğunu, müminin de kafir doğurduğunu bilmiyor musunuz? İşte böyledir.”

Bu ayette zikredilen görüşlerin en doğrusu, diri insanları ve hayvanları ölü nutfelerden çıkardığını, yine ölü nutfeyi diri insanlardan ve hayvanlardan çıkardığını söyleyen görüştür. Çünkü her diri varlıktan ayrılan şey ölüdür; nutfe de çıktığı bedenden ayrıldığı için ölüdür; sonra Allah ondan diri insanları ve canlıları yaratır. Bu durum “Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Oysa siz ölüler idiniz de sizi diriltti; sonra sizi öldürecek, sonra yine diriltecek, sonra da O’na döndürüleceksiniz.” (Bakara 28) ayetinin benzeridir. Taneyi başaktan, başağı taneden, yumurtayı tavuktan, tavuğu yumurtadan, mümini kafirden ve kafiri müminden çıkarma şeklindeki açıklamalar anlaşılır olsa da insanların yaygın kullanımındaki açık mana bu değildir; Allah’ın kitabını insanların yaygın kullandığı anlamlara göre açıklamak daha uygundur.

Kıraat alimleri bu ayetin okuyuşunda da ihtilaf etmişlerdir. Bir grup “meyyit” kelimesini şeddeli okuyarak bunun hem ölmüş hem de ileride ölecek olan için kullanıldığını söylemiştir. Başka bir grup ise hafif okuyarak bunun yalnızca ölmüş kimse için kullanıldığını söylemiştir. Bu ayette doğruya daha yakın olan okuyuş, “meyyit” kelimesini şeddeli okumaktır. Çünkü Allah, erkekten ayrılan ve böylece ölü hale gelen nutfeden diriyi çıkarır; yine erkek hayatta iken onun sulbündeki nutfeden de ileride diriyi çıkaracaktır. Yine Allah, erkekten çıkınca ölü hale gelen nutfeyi diriden çıkarır; oysa çıkmadan önce canlıdır. Bu yüzden şeddeli okuyuş övgü ve sena bakımından daha güçlüdür.

“Dilediğine hesapsız rızık verirsin” sözünün teviline gelince; bununla Yüce Allah’ın kullarından dilediğine verdiği, verdiği kimseye karşı herhangi bir hesap korkusu olmadan cömertçe ihsanda bulunduğu kastedilmektedir; çünkü hazinelerinde eksilme olmasından ve elindekilerin tükenmesinden korkmaz. Müsenna, İshak, İbn Ebi Cafer, babası ve Rebî‘ yoluyla rivayet edildiğine göre Rebî‘ şöyle demiştir: “Allah katından hesapsız rızık çıkarır; katındakinin eksilmesinden korkmaz.”

Ayetin tevili şöyledir: “Ey mülkün sahibi Allah! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın, dilediğini aziz eder, dilediğini zelil edersin; hayır senin elindedir; sen her şeye kadirsin.” Bu, Allah’tan başka ilah ve rab edinilen, O’na ortak koşulan, yahut O’nun çocuğu olduğu iddia edilen şeylerin aksinedir. Geceyi gündüze sokar, gündüzü geceye sokar, bundan eksiltip ona artırır, ondan eksiltip buna artırır, ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü çıkarır ve kullarından dilediğine hesapsız rızık verir; bunu Allah’tan başka yapabilecek kimse yoktur. İbn Humeyd, Seleme, İbn İshak ve Muhammed b. Cafer b. Zübeyr yoluyla rivayet edildiğine göre bunun anlamı şudur: “Allah’ın mülkü dilediğine vermesi, dilediğinden çekip alması ve hesapsız rızık vermesi nasıl O’nun kudretiyle oluyorsa, geceyi gündüze sokması, gündüzü geceye sokması, diriyi ölüden çıkarması ve ölüyü diriden çıkarması da aynı kudretledir; bunu O’ndan başka kimse yapamaz.” Ardından şöyle denmiştir: “Eğer Allah İsa’ya ölüleri diriltmek, hastaları iyileştirmek, çamurdan kuş yaratmak ve gaybı haber vermek gibi şeyleri vermişse, bunlar onu insanlar için bir ayet ve peygamberliğine delil kılmak içindir. Halbuki Allah’ın kudreti bundan çok daha büyüktür; kralları hükümdar yapmak, peygamberliği dilediğine vermek, geceyi gündüze sokmak, gündüzü geceye sokmak, diriyi ölüden çıkarmak, ölüyü diriden çıkarmak ve iyi ya da kötü dilediği kimseye hesapsız rızık vermek Allah’ın kudretindendir. Bunların hiçbiri İsa’ya verilmemiştir; eğer ilah olsaydı bunların tamamı onun elinde olurdu. Oysa onların bilgisine göre İsa hükümdarlardan kaçıyor, ülkeden ülkeye dolaşıyordu.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 26

De ki: Ey mülkün sahibi Allah! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltirsin, dilediğini alçaltırsın. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye gücü yetensin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) allahumme malike l-mulk (ey mülkün sahibi Allah) tu’til mulke men teşa (mülkü dilediğine verirsin) ve tenziu l-mulke mimmen teşa (dilediğinden alırsın) ve tu‘izzu men teşa (dilediğini yüceltirsin) ve tuzillu men teşa (dilediğini alçaltırsın) bi-yedike l-hayr (hayır senin elindedir) inneke ala kulli şey’in kadir (şüphesiz sen her şeye gücü yetensin)

Mukatil Tefsiri
“De ki: Ey mülkün sahibi Allah’ım! Mülkü dilediğine verirsin…” Bu ayet, Nebî’nin Rabbinden Fars ve Rum mülkünü ümmeti içinde kılmasını istemesi üzerine indirildi. Bunun üzerine şu ayet indi: “De ki: Ey mülkün sahibi Allah’ım! Mülkü dilediğine verirsin”; yani Muhammed’e ve ümmetine verirsin. “Mülkü dilediğinden çekip alırsın”; yani Rum ve Fars’tan. “Dilediğini aziz kılar”; yani Muhammed’i ve ümmetini. “Dilediğini zelil edersin”; yani Rum ve Fars’ı. “Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye gücü yetensin”; yani mülk, izzet ve zillet hususunda her şeye kadirsin.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın: “Kulillahümme” sözünün teviline gelince; bunun anlamı: “Ey Muhammed! De ki: Ey Allah!” demektir. Arap dili âlimleri, “Allahümme” kelimesindeki mim harfinin mansup oluşu hakkında ihtilaf etmişlerdir. Çünkü bu kelime münadadır ve muzaf olmayan tekil münadanın hükmü merfu olmaktır. Ayrıca bu kelimenin aslı “Allah” lafzıdır ve onda mim harfi yoktur. Bazıları şöyle demiştir: Bu kelimeye mim harfi ancak şu sebeple eklenmiştir; çünkü bu isim, başında elif-lam bulunmayan isimlerin çağrıldığı gibi “ya” ile çağrılmaz. Zira elif-lamsız isimler “ya” ile nida edilir. Mesela bir kimsenin: “Ya Zeyd!” ve “Ya Amr!” demesi gibi. Onlar dediler ki: Buradaki mim harfi “ya”nın yerine geçirilmiştir. Nitekim Araplar “fem”, “dem”, “hum”, “zurküm”, “sütehüm” ve buna benzer, bir harfi düşürülüp yerine mim getirilen kelime ve sıfatlarda da böyle yapmışlardır. Buna göre “Allahümme” kelimesinde de isimlerin çağrılmasında kullanılan “ya” hazfedilmiş, onun yerine kelimenin sonuna mim getirilmiştir.

Başka bazıları ise bu görüşü reddetmiş ve şöyle demişlerdir: Biz Arapların “Ya Allahümme” diye nida ettiklerini işittik. Eğer bu görüşü ileri süren kimse iddiasında doğru olsaydı, Araplar yerine geçen harf mevcut olduğu halde tekrar “ya”yı kullanmazlardı. Bunun üzerine Araplardan işitilen şu şiiri delil getirdiler:

“Namaz kıldığında veya tekbir getirdiğinde:
‘Ey Allah’ım! Şeyhimizi bize sağ salim geri döndür’ demende sana ne zarar var?”

Bu şiirin başka bir rivayetinde:
“Tesbih ettiğinde veya tekbir getirdiğinde”
şeklinde geçmektedir.

Onlar şöyle dediler: Biz Arapların bu tür mim harfini ancak hafifletilmiş şekilde, eksik harfli isimlerde kullandıklarını gördük. “Fem”, “dem”, “hum” gibi. Bizce bu kelime, kendisine “emme” kelimesinin bitiştirildiği bir lafızdır. Bunun anlamı:
“Ey Allah! Bize hayırla yönel.”
demektir. Bu kullanım dilde çok tekrar edilince kelime onunla birleşmiştir. Dediler ki: “Emme” kelimesindeki hemzenin dammesi terk edilince kendinden önceki harfe aktarılmıştır. Yine dediler ki: Arapların “Helümme ileyna” sözü de bunun gibidir. Çünkü aslında “hel” kelimesine “emme” eklenmiştir, sonra kelime nasb üzere bırakılmıştır.

Dediler ki: Araplardan bazıları mim harfini kaldırdığında:
“Ya Ellah, beni bağışla!”
ve:
“Ya Allah, beni bağışla!”
derler. Birinde Allah lafzının elifini hemzeli okurlar, diğerinde vaslederler. Hemzeyi düşüren kimse onu asli hali üzere bırakmıştır. Çünkü bu elif ve lam, marife isimlere sonradan giren elif-lam gibidir. Hemzeleyen kimse ise bunun kelimenin aslından olduğunu zannetmiştir. Çünkü bu hemze ondan düşmez. Bunun için şu şiiri okudular:

“Mübarektir o ve ona isim veren;
Senin ismin üzere: Ey Allah’ım, ey Ellah!”

Dediler ki: “Allahümme” kelimesi dilde çok kullanılmıştır. Hatta bazı lehçelerde mim harfi hafifletilmiştir. Bunun için şu şiiri okudular:

“Ebu Ribah’ın yemini gibi,
onu büyükler işitir.”

Raviler bunu:
“Onu Lahuhu büyükler işitir.”
şeklinde de rivayet etmişlerdir. Bazıları ise:
“Onu Allah ve büyükler işitir.”
şeklinde rivayet etmiştir.

Yüce Allah’ın: “Malikel mülk, tu’til mülke men teşa ve tenziul mülke mimmen teşa” sözünün teviline gelince; bunun anlamı: Ey mülkün sahibi! Ey dünya ve ahiret mülkü yalnız kendisine ait olan! demektir. Nitekim İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Seleme bize rivayet etti, Muhammed bin İshak’tan, o da Muhammed bin Cafer bin Zübeyr’den, o da:
“Kulillahümme malikel mülk”
ayetinin tefsirinde şöyle dedi:
“Ey kulların Rabbi! Hükümranlık yalnız sanadır. Kullar arasında senden başka hüküm veren yoktur.”

Yüce Allah’ın:
“Tu’til mülke men teşa”
sözüne gelince; bunun anlamı: Dilediğine mülk verir, onu hükümdar yapar ve dilediği kimseler üzerinde ona hâkimiyet verirsin demektir. “Ve tenziul mülke mimmen teşa” sözünün anlamı ise: Dilediğinin mülkünü ondan çekip alırsın demektir. Burada:
“Ondan çekip alırsın”
ifadesi ayrıca zikredilmemiştir. Çünkü:
“Mülkü dilediğinden çekip alırsın.”
sözü buna delalet etmektedir. Bu, Arapların:
“Dilediğini al.”
ve:
“Dilediğin yerde bulun.”
demeleri gibidir. Bununla:
“Almak istediğin şeyi al.”
ve:
“Bulunmak istediğin yerde bulun.”
kast edilir. Yüce Allah’ın:
“Dilediği surette seni terkib etti.”
sözünde de böyledir. Yani:
“Seni, yerleştirmek istediği surette yerleştirdi.”
demektir.

Denildi ki: Bu ayet, Peygamber’in Rabbinden Fars ve Rum mülkünü ümmetine vermesini istemesine cevap olarak nazil olmuştur. Bize Bişr rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Said bize Katade’den rivayet etti: Bize anlatıldığına göre Peygamber Rabbinden Fars ve Rum mülkünü ümmetine vermesini istemişti. Bunun üzerine Allah:
“De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah! Mülkü dilediğine verirsin…”
ayetini:
“Şüphesiz sen her şeye kadirsin.”
sözüne kadar indirdi. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: İbn Ebi Cafer bize babasından, o da Katade’den rivayet etti: Bize anlatıldığına göre —Allah daha iyi bilir— Allah’ın Nebisi Rabbinden Fars ve Rum mülkünü ümmetine vermesini istemişti. Sonra önceki rivayetin benzerini zikretti.

Mücahid’den de rivayet edildiğine göre o şöyle derdi:
“Dilediğine mülk verir, dilediğinden mülkü çekip alırsın.”
ayetindeki “mülk”ten maksat nübüvvettir. Bu rivayet şöyle nakledildi: Muhammed bin Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Asım bize rivayet etti, İsa’dan, o da İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den rivayet etti ki o:
“Buradaki mülk nübüvvettir.”
dedi. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti, dedi ki: Şibl bize İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den bunun benzerini rivayet etti.

Yüce Allah’ın:
“Ve tuizzu men teşa ve tuzillu men teşa biyedikel hayr inneke ala külli şey’in kadir”
sözünün teviline gelince; yüce Allah bununla şöyle buyurmaktadır: Dilediğini mülk, saltanat ve kudret vererek aziz kılarsın; dilediğini de mülkünü çekip alarak ve düşmanını ona musallat ederek zelil edersin. “Biyedikel hayr” yani bütün bunlar senin elindedir ve sanadır. Çünkü sen her şeye kadirsin. Senin dışındaki hiçbir kimse buna güç yetiremez. Ne diğer mahlukatın ne de Ehl-i Kitap müşriklerinin ve Arap müşriklerinin senden başka ilah ve rab edindikleri Mesih ve diğer ortaklar buna güç yetirebilir. Nitekim İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Seleme bize rivayet etti, Muhammed bin İshak’tan, o da Muhammed bin Cafer bin Zübeyr’den:
“Dilediğine mülk verirsin…”
ayeti hakkında şöyle dedi:
“Yani bütün bunlar senin elindedir, başkasının değil.”

“Şüphesiz sen her şeye kadirsin.”
yani:
“Senin saltanatın ve kudretin sayesinde buna senden başka hiç kimse güç yetiremez.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 25

Peki, onları kendisinde şüphe olmayan bir gün için topladığımız ve her nefse kazandığının tam olarak verildiği ve onların haksızlığa uğratılmadığı zaman hâlleri nasıl olacaktır?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-keyfe (nasıl olacak) iza cema‘nahum li-yevmin la raybe fih (şüphe olmayan bir günde onları topladığımızda) ve vuffiyet kullu nefsin ma kesebet (herkese kazandığı tam verildiğinde) ve hum la yuzlemun (onlara zulmedilmez)

Mukatil Tefsiri
Allah onları korkutarak şöyle buyurdu: “Peki onlar nasıl olacaklar, onları kendisinde hiçbir şüphe olmayan bir gün için topladığımız zaman?”; yani olması kesin olan kıyamet günü için. “Her nefse kazandığının eksiksiz verildiği”; yani iyi veya kötü, her nefse yaptığı şeyin tam karşılığı verilecektir. “Onlara zulmedilmeyecektir”; yani amelleri hususunda kendilerine zulmedilmeyecektir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “Peki onları topladığımız zaman…” sözüyle kastettiği şudur: Allah’ın kitabından yüz çeviren, Rablerine karşı aldanan ve Allah adına yalan uyduran bu kimselerin hali ne olacaktır?

Bu ifade Allah tarafından onlara yöneltilmiş ağır bir tehdit ve şiddetli bir korkutmadır.

Ayetin anlamı şudur: Allah onları, her amel sahibine yaptığı işin karşılığının tam olarak verileceği günde topladığı zaman, Allah’ın azabı ve cezalandırmasıyla nasıl karşılaşacaklardır? Çünkü o gün hiç kimse işlediğinden başkasıyla cezalandırılmayacaktır. Herkes yalnızca kendi yaptığının karşılığını görecektir. Allah iyilik yapanı iyiliğiyle, kötülük yapanı da kötülüğüyle karşılıklandıracaktır. O gün yaratılmışlardan hiç kimse zulme uğramaktan ya da hakkının eksiltilmesinden korkmayacaktır.

Eğer biri şöyle sorarsa: “Neden ayette ‘şüphe olmayan bir gün için topladığımız zaman’ denildi de ‘şüphe olmayan bir günde topladığımız zaman’ denilmedi?”

Buna şöyle cevap verilir: Çünkü burada kullanılan “lam” harfinin anlamı ile “fi” harfinin anlamı farklıdır. Eğer “fi” kullanılmış olsaydı ayetin anlamı şöyle olurdu: “Kıyamet gününün içinde onları topladığımız zaman…” Bu durumda vurgu sadece o günün içinde toplanmaları olurdu.

Fakat ayette “lam” kullanılmıştır. Bunun anlamı şudur: “O şüphesiz gün için meydana gelecek şeyler sebebiyle onları topladığımız zaman…” Yani Allah’ın kulları arasında hüküm vereceği, hesap göreceği ve hükmünü uygulayacağı olaylar için onların toplanması kastedilmiştir.

Dolayısıyla ayette gizli bırakılmış bir anlam vardır. Bu anlam şudur: “O gün meydana gelecek şeyler için…” İşte “lam” harfi bu gizli manaya işaret etmektedir. “Fi” harfi ise bu anlamı vermezdi. Bu sebeple “li-yevmin” denilmiş, “fi yevmin” denilmemiştir.

“Kendisinde hiçbir şüphe olmayan gün” ifadesinin anlamı ise şudur: O günün geleceğinde hiçbir şüphe yoktur. Bunun delilleri ve açıklamaları daha önce geçtiği için yeniden zikredilmemiştir.

“Her nefse kazandığı eksiksiz verilecektir.” sözünün anlamı şudur: Allah her kula yaptığı hayır ve şerrin karşılığını tastamam verecektir.

“Onlara zulmedilmeyecektir.” ifadesi de şu anlama gelir: Allah iyilik yapanın sevabını eksiltmeyecek, kötülük yapanı da işlemediği bir suç yüzünden cezalandırmayacaktır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 24

Bu, onların: Ateş bize sadece sayılı günler dokunacaktır demelerindendir. Uydurdukları şeyler dinlerinde kendilerini aldatmıştır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Zalike bi-enne hum kalu (bu onların demelerindendir ki) len temessena n-naru illa eyyamen ma‘dudat (ateş bize sayılı günler dışında dokunmaz) ve garrahum fi dinhim (dinlerinde onları aldattı) ma kanu yefterun (uydurdukları şeyler)

Mukatil Tefsiri
“Bu, onların: Sayılı birkaç gün dışında ateş bize dokunmayacaktır demelerindendir”; yani azabın kendilerine gerekli olduğunu söylemeleri sebebiyledir. Burada sözlerinin takdimi vardır. “Sayılı birkaç gün”; atalarının buzağıya taptıkları kırk gündür. Çünkü onlar: “Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz” diyorlardı. “Uydurdukları şeyler onları dinlerinde aldattı”; yani Allah’ın affı onları aldattı. Burada yalan söyleyenler kastedilmektedir; çünkü onlar: “Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz” diyorlardı.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “Bu, onların…” sözüyle kastettiği şudur: Resulullah ile aralarında çıkan anlaşmazlıklarda Allah’ın kitabının hükmüne çağrıldıkları halde, Tevrat’ın hükmünü kabul etmekten kaçınmalarının sebebi şu sözleriydi:

“Ateş bize sayılı birkaç günden başka dokunmayacaktır.”

Onların kastettiği günler kırk gündü. Bunlar, buzağıya taptıkları günlerdi. Onlar şöyle diyorlardı: “Rabbimiz bizi sadece bu kadar süre azaplandıracak, sonra bizi ateşten çıkaracaktır.”

Bu sözleriyle kendi uydurdukları yalanlara aldanmışlardı. Yani Allah hakkında ortaya attıkları iftira ve batıl iddialar onları kandırmıştı. Onlar kendilerinin Allah’ın oğulları ve sevgilileri olduklarını söylüyor, ayrıca Allah’ın ataları Yakub’a, soyundan gelenlerin yalnızca yeminin çözülmesi kadar kısa bir süre ateşe gireceğine dair söz verdiğini iddia ediyorlardı.

Allah onların bütün bu sözlerini yalanladı ve Peygamberi Muhammed’e onların aslında cehennem ehli olduklarını bildirdi. Allah’a, peygamberlerine ve onların getirdiklerine iman edenler değil; onlar cehennemde ebedî kalacak olanlardır.

Bu konuda tefsir ehli de bizim söylediğimize benzer açıklamalar yapmıştır.

Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti; Said’den, o da Katade’den rivayet ettiğine göre Katade şöyle dedi:

“‘Ateş bize sayılı birkaç günden başka dokunmayacaktır.’ dediler. Yani: ‘Buzağıyı diktiğimiz günler kadar kısa bir süre ateşte kalacağız; sonra yemin sona erecek ve azap bizden kaldırılacaktır.’”

Allah ardından şöyle buyurdu: “Uydurdukları şeyler onları dinlerinde aldattı.” Yani onlar: “Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz.” diyorlardı.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti; Abdullah b. Ebi Cafer’den, o da babasından, o da Rebî‘den rivayet ettiğine göre Rebî‘ şöyle dedi:

“Onlar: ‘Biz cehennemde sadece kırk gün azap göreceğiz.’ diyorlardı.” Rebî‘ dedi ki: “Burada Yahudiler kastedilmektedir.”

Katade de aynı şeyi söylemiş ve şöyle demiştir: “Bu günler, onların buzağıyı diktikleri günlerdir.”

Allah sonra şöyle buyurmuştur: “Uydurdukları şeyler onları dinlerinde aldattı.” Çünkü onlar: “Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz.” diyorlardı.

Kasım bana rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti; Haccac’dan, o da İbn Cüreyc’den, o da Mücahid’den rivayet ettiğine göre Mücahid şöyle dedi:

“‘Uydurdukları şeyler onları dinlerinde aldattı.’ ayetindeki aldatma, onların: ‘Ateş bize sayılı birkaç günden başka dokunmayacaktır.’ sözüdür.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 23

Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Aralarında hükmetmesi için Allah’ın kitabına çağrılıyorlar, sonra içlerinden bir grup yüz çeviriyor ve onlar yüz çevirenlerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Elem tera (görmedin mi) ilellezine utu nasiban mine l-kitabi (kitaptan bir pay verilenleri) yud‘avne ila kitabi llah (Allah’ın kitabına çağrılıyorlar) li-yahkume beynehum (aralarında hükmetsin diye) summe yetevella ferikun minhum (sonra onlardan bir grup yüz çevirir) ve hum mu‘ridun (onlar yüz çevirenlerdir)

Mukatil Tefsiri
“Kendilerine kitaptan bir pay verilenler”; yani Tevrat’tan bir nasip verilmiş olan Yahudiler kastedilmektedir: Ka‘b b. el-Eşref, Ka‘b b. Useyd, Mâlik b. ed-Dayf, Yahyâ b. Amr, Nu‘mân b. Evfâ, Ebû Yâsir b. Ahtab ve Ebû Nâfi‘ b. Kays. Nebî onlara şöyle dedi: “İslâm’a girin, hidayet bulun ve inkâr etmeyin.” Onlar ise Nebî’ye şöyle dediler: “Biz sizden daha doğru yoldayız ve hidayete sizden daha layığız; Allah, Mûsâ’dan sonra hiçbir peygamber göndermedi.” Bunun üzerine Nebî şöyle dedi: “Siz, söylediklerimin hak olduğunu bildiğiniz halde niçin yalanlıyorsunuz? Tevrat’ı çıkarın; biz de siz de onda olana uyalım. O sizin yanınızdadır. Benim onda peygamber ve resul olarak yazılı olduğum vardır.” Fakat bunu kabul etmediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ onlar hakkında şu ayeti indirdi: “Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Allah’ın kitabına çağrılıyorlar”; yani Tevrat’a çağrılıyorlar. “Aralarında hüküm vermesi için”; yani aralarında hükmetsin diye. “Sonra onlardan bir topluluk yüz çeviriyor”; yani kabul etmiyor. “Bir topluluk”; yani onlardan bir taife. “Onlar zaten yüz çeviren kimselerdir.”

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın bu ayetteki muradı şudur: Ey Muhammed! Kendilerine kitaptan bir pay verilmiş olanları görmedin mi? Yani kitaptan bir nasip ve bilgi verilmiş olan Yahudileri.

Allah’ın “Allah’ın kitabına çağrılıyorlar” sözünde kastedilen kitabın ne olduğu konusunda tefsir âlimleri ihtilaf etmişlerdir.

Bazıları şöyle demiştir: Burada kastedilen Tevrat’tır. Çünkü kitap ehli olan bütün gruplar, Tevrat’ın Allah katından geldiğini ve içindeki hükümlerin Allah’ın hükümleri olduğunu kabul ediyorlardı. Henüz neshedilmemiş hükümler konusunda onun hakemliğine razı olmaları gerekiyordu.

Bu görüşü söyleyenlerin rivayetleri şöyledir:

Ebu Kureyb bize rivayet etti, dedi ki: Yunus bize rivayet etti; Muhammed b. İshak’tan, o da Muhammed b. Ebi Muhammed’den, o da Said b. Cübeyr ve İkrime’den, onlar da İbn Abbas’tan rivayet ettiğine göre İbn Abbas şöyle dedi:

“Resulullah Yahudilerin ders okudukları medreseye girdi ve onları Allah’a çağırdı. Bunun üzerine Nuaym b. Amr ile Haris b. Zeyd ona: ‘Ey Muhammed! Sen hangi din üzerindesin?’ dediler. Resulullah şöyle buyurdu: ‘Ben İbrahim’in dini ve milleti üzereyim.’ Onlar da: ‘İbrahim Yahudi idi.’ dediler. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu: ‘Öyleyse Tevrat’a gelin; o bizimle sizin aranızda hakemdir.’ Fakat onlar bunu kabul etmediler. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: ‘Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Aralarında hüküm vermesi için Allah’ın kitabına çağrılıyorlar, sonra içlerinden bir grup yüz çeviriyor…’ devam ederek: ‘…uydurdukları şeyler onları aldatmıştır.’”

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Seleme bize rivayet etti; Muhammed b. İshak’tan, o da Muhammed b. Ebi Muhammed’den, o da Said b. Cübeyr veya İkrime’den, onlar da İbn Abbas’tan benzer şekilde rivayet ettiler. Ancak bu rivayette Resulullah’ın: “Öyleyse Tevrat’a gelin.” dediği belirtilmiştir.

Bazı âlimler ise burada kastedilen kitabın, Allah’ın Muhammed’e indirdiği Kur’an olduğunu söylemişlerdir. Buna göre Yahudilerden bir grup, aralarında hak ile hükmetmesi için Resulullah’a çağrılmış, fakat onlar bunu reddetmişlerdir.

Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti; Said’den, o da Katade’den rivayet ettiğine göre Katade şöyle dedi:

“Bunlar Allah’ın düşmanı olan Yahudilerdir. Aralarında hüküm vermesi için Allah’ın kitabına ve peygamberine çağrıldılar. Halbuki onun Tevrat ve İncil’de yazılı olduğunu buluyorlardı. Sonra yine de yüz çevirdiler.”

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti; Abdullah b. Ebi Cafer’den, o da babasından, o da Katade’den rivayet ettiğine göre Katade şöyle dedi:

“Bunlar Yahudilerdir. Allah’ın kitabına ve peygamberine çağrıldılar; onu kendi kitaplarında yazılı buluyorlardı. Sonra yine de yüz çevirdiler.”

Kasım bana rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti; Haccac’dan, o da İbn Cüreyc’den rivayet ettiğine göre o şöyle dedi:

“Kitap ehli, aralarında hak ile hükmetmesi için Allah’ın kitabına çağrılıyorlardı. Bu bazen cezalar ve hadler konusunda oluyordu. Peygamber de onları İslam’a çağırıyordu; onlar ise bundan yüz çeviriyorlardı.”

Bana göre bu ayetin en doğru tefsiri şudur: Allah burada, Resulullah’ın Medine’de bulunduğu dönemde yaşayan Yahudilerden bir grubu haber vermektedir. Bunlar Tevrat bilgisine sahip kimselerdi. Aralarında Resulullah ile ihtilaf ettikleri meselelerde, Allah’ın kitabı olan Tevrat’ın hükmüne çağrılmışlardı.

Bu ihtilafın konusu Muhammed’in peygamberliği olabilir; İbrahim’in dini olabilir; İslam’a çağrı olabilir ya da had cezalarıyla ilgili bir mesele olabilir. Çünkü Yahudiler bütün bu konularda Resulullah ile tartışmışlardı. Resulullah da onları Tevrat’ın hükmüne çağırmış, fakat onlar bunu kabul etmemiş ve içlerinden bazıları Tevrat’taki gerçeği gizlemişlerdi.

Ayette bunun hangi mesele olduğunu kesin belirleyen bir delil yoktur. Böyle bir bilgiye ihtiyaç da yoktur. Çünkü onları çağrıldıkları şeylerin tamamı, dinlerinde kabul etmeleri gereken hak hükümlerdendi. Fakat onlar bunu reddettiler.

Allah böylece onların kendi kitaplarında bulunan hükümleri inkâr ettiklerini, yerine getirmeleri için üzerlerine alınmış ahit ve sözleri çiğnediklerini haber vermiştir. Onlar Musa’yı ve onun getirdiklerini kabul ettiklerini iddia ettikleri halde, onun kitabındaki hükümleri reddediyorlardı. O halde Muhammed’i ve onun getirdiği hakkı inkâr etmeleri de aynı şekildeydi.

“Sonra içlerinden bir grup yüz çeviriyor.” sözünün anlamı şudur: Allah’ın kitabının hükmüne çağrıldıkları halde, gerçeği bildikleri halde ondan yüz çevirip uzaklaşıyorlardı.

Biz burada “Allah’ın kitabı” ile Tevrat’ın kastedildiğini söyledik. Çünkü onlar Kur’an’ı inkâr ediyor, fakat Tevrat’ı kabul ettiklerini iddia ediyorlardı. Bu sebeple, kabul ettiklerini söyledikleri kitabın hükmünü reddetmeleri, onlar aleyhine daha güçlü bir delildir ve mazeretlerini tamamen ortadan kaldırmaktadır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 22

İşte onların amelleri dünyada ve ahirette boşa çıkmıştır. Onların yardımcıları yoktur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ulaike (işte onlar) ellezine habitat a‘maluhum (amelleri boşa gidenlerdir) fi d-dunya vel-ahire (dünya ve ahirette) ve ma lehum min nasirin (onlar için yardımcı yoktur)

Mukatil Tefsiri
Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “İşte onlar”; yani bunu yapan kimseler, “amelleri boşa gitmiş olanlardır”; yani amelleri bâtıl olmuştur ve onlar için hiçbir sevap yoktur. “Dünyada da ahirette de”; yani ne dünyada ne de ahirette sevapları vardır. Çünkü onların amelleri Allah Teâlâ’ya itaat üzere değildi. “Onların hiçbir yardımcıları da yoktur”; yani onları ateşten koruyacak hiçbir engelleyici yoktur.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “İşte onlar…” sözüyle kastettiği kimseler, Allah’ın ayetlerini inkâr edenlerdir.

“Amelleri dünyada da ahirette de boşa çıktı.” ifadesinin anlamı şudur: Onların bütün amelleri geçersiz olmuş ve yok olmuştur.

Dünyada amellerinin boşa çıkması şu şekildedir: İnsanlar arasında güzel bir övgüye ve iyi bir şöhrete ulaşamadılar. Çünkü onlar sapıklık ve batıl üzerindeydiler. Allah onların adlarını yüceltmedi; aksine onları lanetledi, rezil etti ve gizledikleri çirkin işleri peygamberlerinin ve elçilerinin diliyle indirdiği kitaplarda açığa çıkardı. Böylece dünya durdukça kötü bir şekilde anılır oldular. İşte amellerinin dünyada boşa çıkması budur.

Ahirette ise Allah onlar için kitabında anlattığı cezayı hazırlamıştır. Amellerinin hiçbir sevabı olmayacağını kullarına bildirmiştir. Çünkü onların işleri Allah’a karşı küfürdü. Böyle kimselerin cezası cehennemde ebedî kalmaktır.

“Onların hiçbir yardımcıları yoktur.” sözünün anlamı da şudur: Allah onları işledikleri suçlar ve taşkınlıkları sebebiyle cezalandırdığı zaman, onları Allah’ın azabından kurtaracak hiçbir yardımcı bulunmayacaktır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 21

Allah’ın ayetlerini inkâr eden, peygamberleri haksız yere öldüren ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenleri elem verici bir azapla müjdele.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne (şüphesiz) ellezine keferu (inkâr edenler) bi-ayati llah (Allah’ın ayetlerini) ve yaktulune n-nebiyyine (peygamberleri öldürenler) bi-gayri hakk (haksız yere) ve yaktulune ellezine ye’murune bil-kıst (adaleti emredenleri öldürenler) mine n-nas (insanlardan) fe-beşşirhum bi-azabin elim (onları acı bir azapla müjdele)

Mukatil Tefsiri
“Şüphesiz Allah’ın ayetlerini inkâr edenler”; yani Kur’ân’ı inkâr edenlerdir. Bunlar, kitabı okumayan Yahudi İsrailoğulları hükümdarlarıdır. “Peygamberleri haksız yere öldürenler ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenler”; yani Mûsâ’dan sonra İsrailoğulları müminlerinden insanlar arasında adaleti emreden kimseleri öldürenlerdir. “Onları elem verici bir azap ile müjdele”; yani acı verici bir azap ile. Burada Yahudiler kastedilmektedir; çünkü bunlar, peygamberleri ve adaleti emredenleri öldüren önceki atalarının dini üzeredirler.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın bu ayetteki muradı şudur: Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, yani Allah’ın delillerini, hüccetlerini ve apaçık belgelerini yalanlayan Tevrat ve İncil ehli kimseler.

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Seleme bize rivayet etti; İbn İshak’tan, o da Muhammed b. Cafer b. Zübeyr’den rivayet ettiğine göre o şöyle dedi: “Allah burada Yahudi ve Hristiyanları birlikte zikretmiş, onların ortaya çıkardıkları sapıklıkları ve bidatleri anlatmıştır.” Ardından şu ayeti okudu: “Şüphesiz Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, peygamberleri haksız yere öldürenler…” devam ederek: “De ki: Ey mülkün sahibi Allah…” (Ali İmran 26)

“Peygamberleri haksız yere öldürenler” ifadesinin anlamı şudur: Onlar, Allah’ın kendilerine gönderdiği peygamberleri öldürüyorlardı. Bu peygamberler onları Allah’a isyandan sakındırıyor, kitaplarında yasaklanan günahları işlemelerini engelliyorlardı. Zekeriya, oğlu Yahya ve diğer peygamberler buna dahildir.

“İnsanlardan adaleti emreden kimseleri öldürenler” ayeti hakkında kıraat âlimleri ihtilaf etmişlerdir. Medine, Hicaz, Basra, Kufe ve diğer şehirlerin kıraat imamlarının çoğunluğu bunu “öldürenler” şeklinde okumuştur. Kufe’den bazı son dönem okuyucular ise Abdullah b. Mesud’un mushafındaki bir rivayete dayanarak “savaşanlar” anlamında okumuşlardır. Fakat doğru kıraat, cumhurun okuduğu “öldürenler” kıraatidir. Çünkü bütün kıraat imamlarının ittifakı bu şekildedir ve tefsir ehlinin açıklamaları da bunu desteklemektedir.

Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Asım bize rivayet etti; İsa’dan, o da İbn Ebi Necih’den, o da Ma‘kıl b. Ebi Miskin’den rivayet ettiğine göre o şöyle dedi: “İsrailoğullarına vahiy gelir, kendilerine öğüt verilirdi; fakat yeni bir kitap verilmezdi. Bu öğüt verenler öldürülürdü. Sonra onları tasdik eden birtakım insanlar kalkar, kavimlerine öğüt verirlerdi; onlar da öldürülürdü. İşte bunlar insanlardan adaleti emreden kimselerdir.”

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti; Abdullah b. Ebi Cafer’den, o da babasından, o da Katade’den rivayet ettiğine göre Katade şöyle dedi: “‘Peygamberleri haksız yere öldürenler ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenler…’ Bunlar kitap ehlidir. Peygamberlerin takipçileri onları uyarır ve öğüt verirlerdi; onlar da bunları öldürürlerdi.”

Kasım bana rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti; Haccac’dan, o da İbn Cüreyc’den rivayet ettiğine göre o şöyle dedi: “İsrailoğullarından bazı kimseler kitap okumuyorlardı; fakat kendilerine vahiy geliyor ve kavimlerini uyarıyorlardı. Bu sebeple öldürüldüler. İşte bunlar insanlardan adaleti emreden kimselerdir.”

Ebu Ubeyde b. Cerrah’tan şöyle rivayet edilmiştir: “Ey Allah’ın Resulü! Kıyamet günü insanların en şiddetli azaba uğrayacak olanı kimdir?” diye sordum. Resulullah şöyle buyurdu:

“Bir peygamberi öldüren kimse veya iyiliği yasaklayıp kötülüğü emreden kimse.”

Sonra Resulullah şu ayeti okudu: “Peygamberleri haksız yere öldürenler ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenler…” devam ederek: “Onların hiçbir yardımcıları yoktur.” ayetine kadar ulaştı. Ardından şöyle buyurdu:

“Ey Ebu Ubeyde! İsrailoğulları günün ilk saatinde kırk üç peygamber öldürdüler. Bunun üzerine İsrailoğullarından yüz on iki âbid kişi ayağa kalktı; peygamberleri öldürenlere iyiliği emredip kötülükten sakındırdılar. Onlar da aynı günün sonunda hepsini öldürdüler. Allah’ın ayette sözünü ettiği kimseler işte bunlardır.”

Buna göre ayetin anlamı şudur: Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, peygamberleri haksız yere öldürenler ve kendilerini Allah’ın emirlerine çağırıp adaleti emredenleri öldürenler var ya…

“Onları elem verici bir azap ile müjdele.” sözünün anlamı ise şudur: Ey Muhammed! Onlara Allah katında kendilerini acı içinde bırakacak elem verici bir azap bulunduğunu haber ver.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 20

Eğer seninle tartışırlarsa de ki: Ben yüzümü Allah’a teslim ettim, bana uyanlar da. Kitap verilenlere ve ümmilere de de ki: Siz de teslim oldunuz mu? Eğer teslim olurlarsa doğru yolu bulmuşlardır. Eğer yüz çevirirlerse sana düşen yalnızca tebliğdir. Allah kulları görendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-in haccuke (seninle tartışırlarsa) kul eslemtu vechiye li-llah (ben yüzümü Allah’a teslim ettim de) ve men ittebe‘ani (ve bana uyanlar da) ve kul lillezine utu l-kitabe vel-ummiyyin (kitap verilenlere ve ümmilere de ki) e-eslemtum (siz de teslim oldunuz mu) fe-in eslemu fe-kad ihtedev (teslim olurlarsa hidayet bulmuş olurlar) ve in tevellev fe-innema aleyke l-belagu (yüz çevirirlerse sana düşen sadece tebliğdir) vallahu basirun bil-ibad (Allah kullarını görendir)

Mukatil Tefsiri
“Eğer seninle tartışırlarsa”; yani Yahudiler seninle din hususunda çekişirlerse ey Muhammed, “de ki: Ben yüzümü Allah’a teslim ettim”; yani dinimi Allah’a halis kıldım. “Bana uyanlar da”; yani benim dinime uyan kimse de ihlâslı olmuştur. “Kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere de de ki”; yani Tevrat ve İncil ehline, Yahudilere ve Hristiyanlara de ki: “Siz de teslim oldunuz mu?” İslâm, Allah’ın isminden türemiş bir isimdir. Allah Teâlâ Nebî’ye onları İslâm’a davet etmesini emretti; bunun üzerine: “Teslim oldum”; yani ihlâslı oldum dedi. “Eğer teslim olurlarsa”; yani Allah Teâlâ için tevhid ile ihlâslı olurlarsa, “hidayete ermiş olurlar”; yani sapıklıktan kurtulmuş olurlar. “Eğer yüz çevirirlerse”; yani İslâm’a girmeyi reddederlerse, “sana düşen yalnızca tebliğdir”; yani risaleti ulaştırmaktır. “Allah kulları hakkıyla görendir”; yani kulların amellerini görendir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın bu ayetteki muradı şudur: Ey Muhammed! Necran Hristiyanlarından olan topluluk, İsa hakkında seninle tartışır ve batıl iddialarla sana karşı gelirse onlara de ki: “Ben dilimle, kalbimle ve bütün organlarımla yalnızca Allah’a teslim oldum.”

Allah özellikle “yüzümü teslim ettim” buyurmuştur. Çünkü insanın organları içinde en değerli olan yüzüdür; güzelliği ve şerefi ondadır. Bir kimsenin yüzü bir şeye boyun eğdiğinde, ondan daha aşağı derecede olan diğer organları da ona boyun eğmiş olur.

“Bana uyanlar da” sözünün anlamı ise şudur: Bana tabi olanlar da benimle birlikte yüzlerini Allah’a teslim etmişlerdir. Buradaki “ve” bağlacı “teslim oldum” fiilindeki zamire atfedilmiştir.

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Seleme bize rivayet etti; İbn İshak’tan, o da Muhammed b. Cafer b. Zübeyr’den rivayet ettiğine göre o şöyle dedi: “Eğer onlar, ‘Biz yarattık, yaptık, hükmettik.’ gibi batıl sözlerle seninle tartışırlarsa —ki onların söyledikleri, gerçeği bildikleri halde ortaya attıkları batıl şüphelerdir— o zaman de ki: ‘Ben yüzümü Allah’a teslim ettim; bana uyanlar da.’”

“Kendilerine kitap verilenlere ve ümmilere de de ki: Siz de teslim oldunuz mu?” sözünün anlamı şudur: Ey Muhammed! Yahudi ve Hristiyanlardan kendilerine kitap verilenlere ve kitap sahibi olmayan Arap müşriklerine de şöyle söyle: “Siz de yalnızca Allah’a kulluk edip ibadeti O’na mı has kıldınız? İbadetinizde O’na ortak koştuğunuz bütün sahte ilahları terk edip yalnızca âlemlerin Rabbine mi yöneldiniz? Halbuki siz O’ndan başka rab ve ilah olmadığını biliyorsunuz.”

“Eğer teslim olurlarsa doğru yolu bulmuş olurlar.” Yani eğer yalnızca Allah’a kulluk edip ibadeti ve ulûhiyeti yalnız O’na tahsis ederlerse, hak yolunu bulmuş ve doğru yola girmiş olurlar.

Eğer biri şöyle sorarsa: “Nasıl olur da soru cümlesinden hemen sonra ‘Eğer teslim olurlarsa doğru yolu bulmuş olurlar.’ denilir? Mesela birine: ‘Ayağa kalkar mısın? Kalkarsan sana ikram ederim.’ denilebilir mi?” Buna şöyle cevap verilir: Bu, soru şeklinde görünse de aslında emir anlamı taşıdığı zaman Arapçada caizdir.

Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoyar. Artık vazgeçiyor musunuz?” (Maide 91) Bunun anlamı: “Vazgeçin!” demektir.

Yine Allah, havarilerin İsa’ya şöyle dediğini haber vermiştir: “Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” (Maide 112) Bu aslında bir isteme ve talep ifadesidir.

Araplar da bazen: “Bizi rahat bırakır mısın?” diyerek aslında “Bizi rahat bırak.” demek isterler. Yine bir kimse diğerine “Nereye, nereye?” diyerek aslında “Yerinde dur, ayrılma.” demek ister.

Bu sebeple soru cümlesi emir anlamı taşıdığında, tıpkı emir gibi cevaplandırılabilir. Abdullah b. Mesud’un kıraatinde şu şekilde geçmesi de buna örnektir: “Size sizi acı bir azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi? İman edin…” Burada açıkça emirle açıklanmıştır. Bizim mushafımızdaki okuyuşta ise haber şeklindedir; fakat cevap yine “Size göstereyim mi?” ifadesine bağlanmaktadır. Abdullah b. Mesud’un kıraatinde ise cevap doğrudan “İman edin.” emrine bağlanmıştır. Çünkü o, ayetin tefsiri mahiyetindedir.

Bu anlam doğrultusunda bazı tefsir âlimleri de görüş bildirmişlerdir.

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Seleme bize rivayet etti; Muhammed b. İshak’tan, o da Muhammed b. Cafer b. Zübeyr’den rivayet ettiğine göre o şöyle dedi: “‘Kendilerine kitap verilenlere ve ümmilere de de ki…’ Buradaki ümmiler, kitap sahibi olmayan kimselerdir.”

Kasım bana rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti; Haccac’dan, o da İbn Cüreyc’den rivayet ettiğine göre İbn Abbas şöyle dedi: “‘Ümmiler’, yazı yazmayan kimselerdir.”

“Eğer yüz çevirirlerse sana düşen yalnızca tebliğdir.” sözünün anlamı şudur: Eğer onlar, senin kendilerini çağırdığın İslam’dan ve yalnızca Allah’a kulluk etmeye yönelmekten yüz çevirirlerse, sen sadece tebliğ eden bir elçisin. Sana düşen görev, seni kendilerine gönderdiğim kullarıma mesajımı ulaştırmak ve sana yüklediğim görevi yerine getirmektir.

“Allah kulları hakkıyla görendir.” Yani Allah, kullarından hangisinin senin getirdiğin hakka uyup İslam ile sana itaat ettiğini, hangisinin ise yüz çevirip sana karşı geldiğini bilmektedir. O, İslam’ı reddederek sana isyan edenleri de hakkıyla görmektedir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 19

Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır. Kendilerine kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan dolayı ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse, şüphesiz Allah hesabı çabuk görendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne d-dine inde llahi l-islam (Allah katında din İslam’dır) ve ma ihtelefe (ihtilaf etmedi) ellezine utu l-kitabe (kitap verilenler) illa min ba‘di ma caehumu l-ilm (kendilerine ilim geldikten sonra) bagyen beynehum (aralarındaki kıskançlık sebebiyle) ve men yekfur bi-ayati llah (kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse) fe-innallaha seri‘u l-hisab (Allah hesabı çabuk görendir)

Mukatil Tefsiri
Onlar şahitlik ettiler ki: “Şüphesiz din”; yani tevhid, “Allah katında İslâm’dır.” Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Kendilerine kitap verilenler ayrılığa düşmediler”; yani Yahudiler ve Hristiyanlar bu din hususunda ayrılığa düştüler. “Ancak kendilerine ilim geldikten sonra”; yani Muhammed’in işinin açıklığı kendilerine geldikten sonra. Çünkü onlar, Muhammed resul olarak gönderilmeden önce ona iman etmiş kimselerdi. Fakat Muhammed, İsmail oğullarından gönderilince aralarında ayrılığa düştüler; bu ise “aralarındaki kıskançlık sebebiyle” oldu. “Kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse”; yani Kur’ân’ı inkâr ederse — burada Yahudiler kastedilmektedir — sonra Allah onları korkutarak şöyle buyurdu: “Şüphesiz Allah hesabı çabuk görendir”; sanki hesap vakti gelmiş gibidir.

Taberi Tefsiri
Bu ayette “din” kelimesinin anlamı itaat ve boyun eğmedir. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Hüzn günü Ma‘ad kabilesi toplandığında, insanlar içinde yalnız biz boyun eğmiş kimselerdik.”

Burada “boyun eğmiş” sözüyle zillet içinde itaat edenler kastedilmektedir. Kutamî de şöyle demiştir:

“Nevvar seni türlü itaatlerle kendine boyun eğdirirdi.”

Yani seni kendisine alçaltır ve boyun eğdirirdi. A‘şâ Meymun b. Kays da şöyle demiştir:

“Rabâb kabilesini boyun eğdirdi; çünkü onlar itaati hoş karşılamamış, savaş ve hücumla karşı koymuşlardı.”

Burada “boyun eğdirdi” sözüyle zelil kıldı; “itaati hoş görmediler” sözüyle de itaatten kaçındılar anlamı kastedilmiştir.

İslam da aynı şekilde teslimiyet, boyun eğme, alçalma ve itaat anlamındadır. Bunun fiili “esleme”dir; yani kişi barış ve teslimiyet içine girmiş olur. Nasıl ki “kavim kıtlığa girdi” anlamında “akhata”, “bahara girdiler” anlamında “erbe‘û” denirse, aynı şekilde “eslemû” da teslimiyet ve boyun eğiş içine girdiler demektir. Bunun anlamı, karşı koymayı bırakıp itaatle teslim olmaktır.

Buna göre “Şüphesiz Allah katında din İslam’dır.” sözünün anlamı şudur: Allah katında geçerli olan tek itaat, yalnızca O’na yapılan itaattir; dillerin ve kalplerin O’nun kulluğunu ve hâkimiyetini kabul etmesi, emir ve yasaklarında O’na boyun eğmesi, büyüklük taslamadan ve yüz çevirmeden O’na teslim olmasıdır. Bu kullukta Allah’ın yaratıklarından hiçbir şeyi O’na ortak koşmamak gerekir.

Bu konuda tefsir âlimlerinden bir topluluk da bizim söylediğimize benzer görüş bildirmiştir. Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti; Said’den, o da Katade’den rivayet ettiğine göre Katade şöyle dedi: “‘Şüphesiz Allah katında din İslam’dır.’ İslam, Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik etmek, Allah katından gelenleri kabul etmektir. Bu Allah’ın kendisi için seçtiği dindir; peygamberlerini bununla göndermiş, dostlarını buna yönlendirmiştir. Allah bunun dışındaki hiçbir dini kabul etmez ve bunun dışında hiçbir şeyle karşılık vermez.”

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti; İbn Ebi Cafer’den, o da babasından, o da Rebî‘den rivayet ettiğine göre Ebu’l-Âliye şöyle dedi: “İslam, yalnızca Allah’a ihlasla kulluk etmek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek ve diğer farzları yerine getirmektir. Bunların hepsi buna bağlıdır.”

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi; İbn Zeyd “Teslim olduk.” sözü hakkında şöyle dedi: “Biz barışa girdik ve savaşı terk ettik.”

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Seleme bize rivayet etti; İbn İshak’tan, o da Muhammed b. Cafer b. Zübeyr’den rivayet ettiğine göre o şöyle dedi: “‘Şüphesiz Allah katında din İslam’dır.’ Yani ey Muhammed! Senin üzerinde bulunduğun tevhid ve peygamberleri doğrulama yoludur.”

“Kendilerine kitap verilenler ancak kendilerine ilim geldikten sonra ayrılığa düştüler.” sözünün anlamı ise şudur: Allah’ın bu ayette sözünü ettiği kitap, İncil’dir. Allah burada, İsa hakkında ihtilafa düşen Hristiyanları kastetmektedir. Onlar İsa hakkında söyledikleri sözlerle kendi aralarında büyük ayrılığa düştüler; grupları parçalandı, birbirlerinden uzaklaştılar ve hatta birbirlerinin kanını helal sayacak hale geldiler.

“Ancak kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki taşkınlık sebebiyle…” sözü ise onların, İsa hakkındaki gerçeği bildikten ve söyledikleri büyük iftiraların batıl olduğuna kesin olarak inandıktan sonra ihtilafa düştükleri anlamına gelir.

Allah kullarına haber vermektedir ki, onların sapıklıkları ve küfür sözleri bilgisizlikten kaynaklanmıyordu. Onlar söylediklerinin yanlış olduğunu biliyorlardı; fakat birbirlerine üstünlük taslamak, reislik, hükümdarlık ve dünya saltanatı elde etmek için bu ayrılığa düştüler.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti; İbn Ebi Cafer’den, o da babasından, o da Rebî‘den rivayet ettiğine göre Ebu’l-Âliye şöyle dedi: “‘Kendilerine kitap verilenler ancak kendilerine ilim geldikten sonra ayrılığa düştüler.’ Yani kendilerine kitap ve ilim geldikten sonra dünya sevgisi, hükümdarlık ve saltanat arzusu sebebiyle birbirlerine zulmettiler; birbirlerini öldürdüler. Halbuki önceden insanların âlimleri idiler.”

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti; Abdullah b. Ebi Cafer’den, o da babasından, o da Rebî‘den, o da İbn Ömer’den rivayet ettiğine göre İbn Ömer bu ayeti çokça okur ve şöyle derdi: “‘Aralarındaki taşkınlık sebebiyle…’ Yani dünya sevgisi, hükümdarlık ve saltanat arzusu yüzünden. Vallahi bize gelen musibet de buradan geldi. Allah’ın kitabını ve Peygamberinin sünnetini aldıktan sonra kimin yönetici olduğunun bize zararı yoktu; fakat biz dünya yüzünden helak olduk.”

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti; İbn Ebi Cafer’den, o da babasından, o da Rebî‘den rivayet ettiğine göre Rebî‘ şöyle dedi: “Musa’ya ölüm yaklaşınca İsrailoğullarından yetmiş haham çağırdı, Tevrat’ı onlara emanet etti ve her birine bir bölüm verdi. Yerine de Yuşa b. Nun’u bıraktı. Birinci nesil geçip ikinci ve üçüncü nesiller geldikten sonra ihtilaf ortaya çıktı. Bunlar ilim verilen o yetmiş kişinin çocuklarıydı. Aralarında kan döküldü, kötülük ve ayrılık yayıldı. Bunun sebebi dünya sevgisi, saltanat arzusu ve dünya süslerini elde etme isteğiydi. Bunun üzerine Allah onların başına zorba yöneticiler musallat etti.”

Allah sonra şöyle buyurdu: “Şüphesiz Allah katında din İslam’dır…” (Ali İmran 19) devamında: “Allah kulları hakkıyla görendir.” (Ali İmran 15)

Rebî‘ b. Enes’in bu sözü, onun bu ayette Yahudileri kastettiğini göstermektedir. Başka âlimler ise burada özellikle İncil verilen Hristiyanların kastedildiğini söylemişlerdir.

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Seleme bize rivayet etti; İbn İshak’tan, o da Muhammed b. Cafer b. Zübeyr’den rivayet ettiğine göre o şöyle dedi: “‘Kendilerine kitap verilenler ancak kendilerine ilim geldikten sonra ayrılığa düştüler.’ Buradaki ilim, sana gelen vahiydir; yani ortağı olmayan tek Allah bilgisi. ‘Aralarındaki taşkınlık sebebiyle’ sözüyle de Hristiyanlar kastedilmektedir.”

“Kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir.” sözünün anlamı şudur: Kim Allah’ın, akıl sahipleri için delil ve öğüt olarak koyduğu ayetleri ve işaretleri inkâr ederse, Allah onun dünyada yaptığı bütün amelleri sayıp korumuştur ve ahirette bunların karşılığını verecektir. Çünkü Allah hesabı çok çabuk görendir.

Buradaki “hesabı çabuk görmek” ifadesinin anlamı, Allah’ın bütün amelleri eksiksiz sayıp korumasıdır. Allah’ın kulları gibi düğüm atmaya, ellerle yazmaya veya kalpte uzun uzun düşünmeye ihtiyacı yoktur. O bütün amelleri hiçbir zorluk, külfet ve uğraş olmaksızın muhafaza eder.

Mücahid de bu ayetin anlamını böyle açıklamıştır. Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Asım bize rivayet etti; İsa’dan, o da İbn Ebi Necih’den, o da Mücahid’den rivayet ettiğine göre Mücahid “Allah hesabı çok çabuk görendir.” sözü hakkında şöyle dedi: “Yani onların amellerini eksiksiz sayıp muhafaza etmesidir.”

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti; Şibl’den, o da İbn Ebi Necih’den, o da Mücahid’den aynı şekilde rivayet etti.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 18

Allah, kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti. Melekler ve ilim sahipleri de adaleti ayakta tutarak buna şahitlik ettiler. O’ndan başka ilah yoktur. O, azizdir, hikmet sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Şehide llahu (Allah şahitlik etti) ennehu la ilahe illa huve (O’ndan başka ilah yoktur) vel-melaiketu (ve melekler de) ve ulu l-ilm (ilim sahipleri de) kaimen bil-kıst (adaleti ayakta tutarak) la ilahe illa huve (O’ndan başka ilah yoktur) el-aziz el-hakim (güçlü ve hikmet sahibidir)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ’nın: “Allah şahitlik etti…” buyruğu hakkında şöyle denildi: Abdullah b. Selâm ve Tevrat ehli müminlerden olan arkadaşları, Yahudilerin ileri gelenlerine: “Muhammed Allah’ın resulüdür ve onun dini haktır; ona uyun” dediler. Yahudiler ise: “Bizim dinimiz sizin dininizden daha üstündür” dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmadığına şahitlik etti.” “Melekler” de buna şahitlik ederler. “İlim sahipleri” ise Tevrat bilgisine sahip olan İbn Selâm ve arkadaşlarıdır; onlar da Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına şahitlik ederler ve Allah Teâlâ’nın “adaleti ayakta tutan” olduğuna şahitlik ederler; yani O, her şey üzerinde adaletle kaimdir. “O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur; O Azîz’dir, Hakîm’dir” buyruğu ise O’nun işinde hikmet sahibi olduğunu ifade etmektedir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın bu sözünün anlamı şudur: Allah, kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de şahitlik ettiler. Burada “melekler” lafzı Allah ismine atfedilmiştir ve ilk “şüphesiz ki” ifadesi “şahitlik etti” fiiline bağlı olduğu için üstün okunmuştur.

Basralı dil âlimlerinden bazıları “Allah şahitlik etti” sözünü “Allah hükmetti” anlamında yorumlamış ve “melekler” lafzını merfu kabul ederek anlamı: “Melekler ve ilim sahipleri de şahittir.” şeklinde açıklamışlardır.

İslam kıraat imamlarının tamamı bu ayeti şu şekilde okumuşlardır: İlk “şüphesiz ki” ifadesini üstünle okuyarak onu “şahitlik etti” fiiline bağlamışlar; ikinci “şüphesiz ki”yi ise, yani “Şüphesiz din Allah katında İslam’dır.” (Ali İmran 19) ayetindeki ifadeyi yeni başlayan cümle kabul edip esre ile okumuşlardır.

Ancak son dönem bazı dilciler iki ifadeyi de üstünle okuyorlardı. Buna göre anlam şöyle oluyordu: “Allah, kendisinden başka ilah olmadığına ve dinin Allah katında İslam olduğuna şahitlik etti.” Böylece “dinin Allah katında İslam olduğu” ifadesini ilk cümleye bağlamış, atıf harfini ise hazfedilmiş kabul etmiş oluyorlardı.

Bu görüşü savunan kişi, İbn Abbas’ın şu şekilde okuduğunu ileri sürmüştür: “Allah şahitlik etti ki kendisinden başka ilah yoktur…” sonra “Şüphesiz din…” (Ali İmran 19) ifadesini esre ile okumuştur. Buna göre ilk ifade cümle arasında giren bağımsız bir söz olur, “şahitlik etti” fiili ise ikinci ifadeye bağlanmış olurdu. Yine İbn Mesud’un da ilk ifadeyi üstünle, “Şüphesiz din Allah katında İslam’dır.” (Ali İmran 19) ayetini ise esre ile okuduğu rivayet edilmiştir. Böylece ilk ifade “şahitlik etti” fiiline bağlanmış, ikinci ifade ise bağımsız yeni bir cümle olmuştur.

Bu dilci ise iki ifadeyi de üstünle okuyarak İbn Abbas ile İbn Mesud’un kıraatlerini birleştirmek istediğini ileri sürmüştür. Fakat bu okuyuşuyla, önceki ve sonraki bütün İslam kıraat imamlarının okuyuşuna muhalefet etmiş oldu. Ayrıca İbn Abbas ve İbn Mesud’a nispet ettiği bu kıraatler sağlam veya zayıf hiçbir rivayetle doğrulanmamıştır. İslam ehlinin kıraatinden ayrılması bile onun okuyuşunun yanlışlığına yeterli delildir.

Bu sebeple doğru okuyuş şudur: İlk “şüphesiz ki” üstünle okunur; ikinci “şüphesiz ki”, yani “Şüphesiz din Allah katında İslam’dır.” (Ali İmran 19) ifadesi ise yeni başlayan cümle kabul edilerek esre ile okunur.

Süddî’den gelen bir rivayet, bazı dilcilerin ikinci ifadeyi de “şahitlik etti” fiiline bağlama görüşünü destekler görünmektedir. Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti; Esbat’tan, o da Süddî’den rivayet ettiğine göre Süddî şöyle dedi: “Allah, melekler ve insanlar içinden ilim sahipleri hep birlikte dinin Allah katında İslam olduğuna şahitlik etmektedir.”

Bu yoruma göre ilk “şüphesiz ki” ifadesi hakkında iki ihtimal vardır. Birincisi, bunun şart ve sebep anlamında mansub olmasıdır. Buna göre anlam: “Allah, bir olduğundan dolayı dinin Allah katında İslam olduğuna şahitlik etti.” olur. İkinci ihtimal ise ilk ifadenin esre ile okunup bağımsız ara cümle kabul edilmesidir. Böylece anlam: “Allah —ki O’ndan başka ilah yoktur— ve melekler, dinin Allah katında İslam olduğuna şahitlik etti.” şeklinde olur. Bunun benzeri bir kimsenin: “Şahitlik ederim —ki ben doğru söylüyorum— sen şu ayıptan uzaksın.” demesi gibidir.

“Adaleti ayakta tutarak” sözünün anlamı ise Allah’ın kulları arasında adaleti uygulayan olmasıdır. “Kıst” adalet demektir. Araplar “aksata” fiilini bir kimse adaletli davrandığında kullanırlar.

“Adaleti ayakta tutarak” ifadesi mansub olup “kesme” yoluyla gelmiştir. Basralı bazı nahiv âlimleri bunun “O” zamirinin hali olduğunu söylemişlerdir. Kûfeli bazı nahiv âlimleri ise bunun “Allah” lafzının hali olduğunu söylemişlerdir. Buna göre anlam: “Adaleti ayakta tutan Allah, kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti.” olur.

İbn Mesud’un kıraatinde bunun şöyle geçtiği rivayet edilmiştir: “İlim sahipleri de adaleti ayakta tutan olarak…” Sonra “el-” takısı kaldırılmış ve kelime nekre hale geldiği için mansub okunmuştur.

Taberî dedi ki: Bana göre doğru olan görüş, bunun Allah’ın sıfatı olarak “kesme” yoluyla gelmiş olduğudur. Çünkü melekler ve ilim sahipleri Allah’a atfedilmiştir; dolayısıyla “adaleti ayakta tutan” ifadesinin de Allah’ın hali olması daha doğrudur.

“O’ndan başka ilah yoktur. O mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” sözünün anlamı ise Allah’ın, kendisinden başka ibadete layık hiçbir varlığın bulunmadığını bildirmesidir. “Aziz”, dilediği hiçbir şey engellenemeyen, kendisine karşı çıkan hiç kimsenin sonunda üstün gelemeyeceği varlık demektir. “Hakîm” ise yönetim ve tedbirinde kusur bulunmayan demektir.

Yüce Allah bu ayetle, Rasulullah ile İsa hakkında tartışan Hristiyanların ona isnat ettikleri “Allah’ın oğlu” iddiasını ve diğer müşriklerin Allah’a ortak koşmalarını reddetmeyi murad etmiştir. Allah onlara, kendisinden başka her şeyin yaratıcısının kendisi olduğunu ve müşriklerin rab edindikleri bütün varlıkların da Rabbi olduğunu haber vermiştir. Ayrıca bunun, Allah’ın kendisi, melekleri ve ilim sahibi kulları tarafından tasdik edildiğini bildirmiştir.

Allah önce kendi ismini zikrederek kendisini yüceltmiş ve müşriklerin ona nispet ettikleri şeylerden onu tenzih etmiştir. Nasıl ki kullarına işlerine başlarken önce Allah’ı anmalarını öğrettiyse, burada da önce kendi adını zikrederek kullarını eğitmiştir.

Ayetin asıl maksadı, Allah’ın hoşnut olduğu kullarının, yani meleklerin ve ilim sahiplerinin şahitliğini haber vermektir. Böylece Allah, müşriklerin taptıkları ve büyük saydıkları meleklerin bile onların küfrünü reddettiklerini bildirmiştir. Aynı şekilde ilim sahiplerinin de İsa hakkındaki batıl sözleri ve Allah’tan başka rabler edinmelerini inkâr ettiklerini açıklamıştır. Bu sebeple: “Melekler ve ilim sahipleri şahitlik etti ki O’ndan başka ilah yoktur.” buyurmuştur. Böylece Allah’tan başka rab edinen herkesin yalancı olduğunu açıklamış ve bunu Rasulullah’ın, Necran Hristiyanlarıyla yaptığı tartışmada delil olarak ortaya koymuştur.

Bu anlatım, Allah’ın şu sözünde olduğu gibidir: “Bilin ki ganimet olarak aldığınız şeylerin beşte biri Allah’ındır…” (Enfal 41) Burada da Allah söze önce kendi adını zikrederek başlamıştır. Aynı şekilde burada da önce kendi adını ve kendisini öven sıfatlarını zikrederek, kendisinden başka ilah bulunmadığını ve müşriklerin yalan söylediğini bildirmiştir.

“Şahitlik etti” sözünü “hükmetti” şeklinde yorumlayan kişinin görüşüne gelince; bu ne Arap dilinde ne de başka dillerde bilinen bir kullanımdır. Çünkü “şahitlik” başka bir anlamdır, “hüküm vermek” başka bir anlamdır.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer görüşler ilk dönem âlimlerinden de rivayet edilmiştir. İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Seleme bize rivayet etti; İbn İshak’tan, o da Muhammed b. Cafer b. Zübeyr’den rivayet ettiğine göre o şöyle dedi: “Allah, kendisinden başka ilah olmadığına meleklerle ve ilim sahipleriyle birlikte şahitlik etti.” Bu, Necran Hristiyanlarının söylediklerinin aksinedir. “Adaleti ayakta tutarak” sözü ise “adaletle” anlamındadır.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti; Şibl’den, o da İbn Ebi Necih’den, o da Mücahid’den rivayet ettiğine göre Mücahid “adaleti ayakta tutarak” sözü hakkında: “Adaletle.” demiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 17

Sabredenler, doğru olanlar, itaat edenler, infak edenler ve seher vakitlerinde bağışlanma dileyenlerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Es-sabirine (sabredenler) ves-sadıkine (doğru olanlar) vel-kanitine (itaat edenler) vel-munfikine (harcayanlar) vel-mustagfirine bil-eshar (seher vakitlerinde bağışlanma isteyenler)

Mukatil Tefsiri
Sonra onların amellerini vasfederek şöyle buyurdu: Cennet, “sabredenler” içindir; yani Allah’ın emri ve farzları üzerinde sabredenler için. “Doğru olanlar”; Allah’ın kitabı ve peygamberleri hususunda doğru olanlardır. “İtaat edenler”; yani Allah’a itaat edenlerdir. “İnfak edenler”; mallarını Allah’ın hakkı yolunda harcayanlardır. “Seher vakitlerinde bağışlanma dileyenler” buyruğu hakkında ise şöyle dedi: Seher vakitlerinde Allah için namaz kılanlar; yani gecenin son kısmında namaz kılanlar demektir.

Taberi Tefsiri
Allah’ın “sabredenler” sözüyle kastettiği kimseler, sıkıntı ve darlık zamanlarında, savaş anında ve musibetler karşısında sabredenlerdir.

“Doğru olanlar” sözüyle ise Allah’a verdikleri sözü doğrulayan, O’nu ve peygamberini tasdik eden, peygamberin Allah katından getirdiklerini kabul edip Allah’ın emirlerini yerine getirerek ve yasaklarından kaçınarak bunu davranışlarıyla doğrulayan kimseler kastedilmektedir.

“İtaat edenler” sözüyle Allah’a boyun eğip itaat edenler kastedilmektedir.

Bu kelimelerin ve anlamlarının açıklamasını, daha önce bunların delilleri ve bu konuda görüş bildirenlerin rivayetleriyle birlikte yeterince açıkladığımız için burada tekrar etmeye gerek yoktur.

Katade bu ayet hakkında şöyle demiştir: Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti; Said’den, o da Katade’den rivayet ettiğine göre Katade şöyle dedi: “‘Sabredenler, doğru olanlar, itaat edenler ve infak edenler…’ Doğru olanlar, sözleri doğru olan, kalpleri ve dilleri dosdoğru bulunan, gizlide ve açıkta doğruluk üzere yaşayan kimselerdir. Sabredenler ise Allah’a itaat üzerinde sabreden ve O’nun haramlarından uzak durmak için nefislerine karşı sabreden kimselerdir. İtaat edenler Allah’a boyun eğen kimselerdir.”

“İnfak edenler” ise mallarının zekâtını veren, Allah’ın emrettiği yerlere koyan ve Allah’ın izin verdiği yollar uğrunda mallarını harcayan kimselerdir.

“Sabredenler, doğru olanlar…” şeklindeki bütün bu kelimeler mecrurdur; çünkü bir önceki ayette geçen “Rabbimiz! Şüphesiz biz iman ettik…” diyenlere bağlanmaktadır. Bu kelimelerin mecrur oluşu, “Rabbimiz! Şüphesiz biz iman ettik…” ifadesinin de “Rableri katında Allah’tan sakınanlar için…” sözüne bağlı olduğunu göstermektedir.

“Seher vakitlerinde bağışlanma dileyenler” sözü hakkında tefsir âlimleri ihtilaf etmişlerdir. Bazıları bunların seher vakitlerinde namaz kılan kimseler olduğunu söylemişlerdir. Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti; Said’den, o da Katade’den rivayet ettiğine göre Katade şöyle dedi: “‘Seher vakitlerinde bağışlanma dileyenler’; onlar namaz ehli kimselerdir.” Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti; İbn Ebi Cafer’den, o da babasından, o da Katade’den rivayet ettiğine göre Katade şöyle dedi: “Onlar seher vakitlerinde namaz kılarlardı.”

Başka âlimler ise bunların doğrudan bağışlanma isteyen kimseler olduğunu söylemişlerdir. İbn Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize rivayet etti; Haris b. Ebi Matar’dan, o da İbrahim b. Hatıb’dan, o da babasından rivayet ettiğine göre şöyle dedi: “Seher vaktinde mescidin bir köşesinde şöyle diyen bir adam işittim: ‘Rabbim! Bana emrettin, ben de sana itaat ettim; işte bu da seher vaktidir, beni bağışla!’ Dönüp baktım, bir de ne göreyim; Abdullah b. Mesud imiş.”

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti; Velid b. Müslim bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrahman b. Yezid b. Cabir’e Allah’ın “Seher vakitlerinde bağışlanma dileyenler” sözü hakkında sordum. Bana Süleyman b. Musa’nın şöyle rivayet ettiğini anlattı: Nafi‘ şöyle dedi: “İbn Ömer geceyi namazla ihya ederdi; sonra bana: ‘Ey Nafi‘! Seher vakti oldu mu?’ diye sorardı. Ben: ‘Hayır.’ derdim; o da yeniden namaza devam ederdi. ‘Evet.’ dediğimde ise oturur, sabah oluncaya kadar istiğfar ve dua ederdi.”

İbn Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize rivayet etti; bazı Basralılardan, o da Enes b. Malik’ten rivayet ettiğine göre Enes şöyle dedi: “Bize seher vakitlerinde yetmiş kere istiğfar etmemiz emredildi.”

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti; Zeyd b. Hubab bize rivayet etti; Ebu Yakub ed-Dabbî’den rivayet ettiğine göre Cafer b. Muhammed’i şöyle derken işitti: “Kim gece namazı kılar, sonra gecenin sonunda yetmiş kere istiğfar ederse seher vakitlerinde istiğfar edenlerden yazılır.”

Başka âlimler ise bunların sabah namazını cemaatle kılan kimseler olduğunu söylemişlerdir. Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İsmail b. Mesleme —Ka‘nebî’nin kardeşi— bize rivayet etti; Yakub b. Abdurrahman’dan rivayet ettiğine göre şöyle dedi: Zeyd b. Eslem’e “Seher vakitlerinde bağışlanma dileyenler kimlerdir?” diye sordum; o da: “Sabah namazına cemaatle katılanlardır.” dedi.

Ebu Cafer dedi ki: Bana göre bu görüşlerin içinde doğruya en yakın olanı, bunların seher vakitlerinde Rablerinden günahlarını örtmesini isteyen kimseler olduğu görüşüdür. “Seherler” kelimesi “seher”in çoğuludur. Bunun en açık anlamı, onların Allah’tan bağışlanma istemelerini dua yoluyla yapmalarıdır. Bununla birlikte bunun namaz ve salih amellerle Allah’ın mağfiretine yönelmek anlamına gelmesi de mümkündür. Ancak en açık anlamı, bizim söylediğimiz gibi dua ve istiğfardır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 16

Onlar: Rabbimiz! Biz iman ettik, bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru derler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezine yekulune (onlar ki derler) rabbena innena amanna (Rabbimiz biz iman ettik) fe-ğfir lena zunubena (günahlarımızı bağışla) ve kina azabe n-nar (ve bizi ateş azabından koru)

Mukatil Tefsiri
Sonra Allah onların fiillerini haber vererek şöyle buyurdu: “Onlar: Rabbimiz! Şüphesiz biz iman ettik; artık bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru derler.”

Taberi Tefsiri
Bunun anlamı şöyledir: “De ki: Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Allah’tan sakınanlar için…” Bunlar şöyle derler: “Rabbimiz! Biz iman ettik; artık bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru.”

“Onlar şöyle derler” ifadesinin irab bakımından iki yönü mümkündür. Birincisi, daha önce geçen “Allah’tan sakınanlar” ifadesine bağlanarak mecrur olmasıdır. İkincisi ise yeni bir cümle başlangıcı kabul edilerek merfu olmasıdır. Çünkü bu ifade, önceki “Allah’tan sakınanlar” ifadesinin geçtiği ayetten ayrı yeni bir ayetin başlangıcında yer almaktadır. Bunun benzeri Allah’ın şu sözüdür: “Allah müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır…” (Tevbe 111) Sonra bundan sonraki ayetin başında: “Tövbe edenler, ibadet edenler…” buyurmuştur. Eğer bu ifade mecrur gelseydi, Arapça bakımından yine caiz olurdu.

“Rabbimiz! Şüphesiz biz iman ettik; artık bizim günahlarımızı bağışla” sözünün anlamı şudur: Onlar şöyle derler: “Biz sana, peygamberine ve onun senin katından getirdiği şeylere iman edip doğruladık; artık bizim günahlarımızı bağışla.” Yani: “Bizi affederek günahlarımızı ört ve bunlardan dolayı bizi cezalandırmayı terk et.”

“Bizi ateş azabından koru” sözünün anlamı ise: “Bize ateşle azap etmeni engelle, bizi ateşle cezalandırmandan koru.” demektir. Bunun özü: “Ey Rabbimiz! Bize ateşle azap etme.” anlamındadır.

Onların özellikle “Bizi ateş azabından koru” diye dua etmelerinin sebebi şudur: Çünkü o gün kim ateşten uzaklaştırılırsa gerçekten kurtuluşa ermiş ve dönüş yeri güzel olmuş olacaktır.

“Bizi koru” sözünün aslı, bir kimsenin “Allah falanı şu şeyden korudu” sözünden gelir. Bunun anlamı “onu ondan uzaklaştırdı ve engelledi” demektir. Bir kimse dua ederek bunu istediğinde ise “Beni şundan koru” der.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 15

De ki: Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takva sahipleri için Rableri katında altından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır. Allah kullarını görendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) e-unebbiukum bi-hayrin min zalikum (size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi) lillezine ittekav (sakınanlar için) inde rabbihim cennat (Rableri katında bahçeler vardır) tecri min tahtiha l-enhar (altından ırmaklar akan) halidine fiha (orada ebedî kalırlar) ve ezvacun mutahhara (temiz eşler) ve ridvanun mine llah (ve Allah’ın rızası) vallahu basirun bil-ibad (Allah kullarını görendir)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ kâfirlere hitaben şöyle buyurdu: “De ki: Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi?”; yani bu ayette zikredilen kadınlar, oğullar, mallar, altınlar, gümüşler, hayvanlar ve ekinlerden daha hayırlı olan şeyi size haber vereyim mi? Ardından Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Takvâ sahipleri için Rableri katında altından nehirler akan cennetler vardır.” Bunun anlamı; pınarların ve kaynakların bahçelerin altından akmasıdır. “Onlar orada ebedî kalacaklardır” buyruğu; onların orada ölmeyecekleri anlamındadır. “Tertemiz eşler” buyruğu ise onların hayızdan, dışkıdan, idrardan, tükürükten, sümükten ve bütün pisliklerden arındırılmış eşler olduklarını ifade etmektedir. “Allah’tan bir hoşnutluk vardır” buyruğu; Allah’ın onlardan razı olması anlamındadır ve bu, nimetlerin en büyüğüdür. Ardından Allah Teâlâ: “Allah kulları hakkıyla görendir” buyurdu; yani kulların bütün amellerini eksiksiz biçimde görmektedir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey Muhammed! Kadınlardan, oğullardan ve zikredilen diğer dünya nimetlerinden gelen şehvet sevgisi kendilerine süslü gösterilmiş olan insanlara de ki: Size bunlardan daha hayırlı ve daha üstün olanı haber vereyim mi?” Burada “bunlardan” sözüyle Allah’ın dünya hayatında insanlara çekici gösterdiği kadınlar, oğullar, yığın yığın altın ve gümüşler ve dünya menfaati olan çeşitli mallar kastedilmektedir.

Sonra Arap dili âlimleri bu cümlede soru ifadesinin nerede sona erdiği konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları demiştir ki soru “Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi?” sözünde sona ermektedir. Bundan sonra ise “Rableri katında Allah’tan sakınanlar için…” diye yeni bir haber başlamaktadır. Buna göre anlam şöyle olur: “Allah’tan sakınanlar için Rableri katında altlarından ırmaklar akan cennetler vardır.” Bu sebeple “cennetler” kelimesi merfu okunmuştur. Bu görüşü benimseyenler “altlarından ırmaklar akan cennetler” ifadesinde yalnızca ref‘ okuyuşunu caiz görmüşlerdir. Çünkü onlara göre bu kelime “daha hayırlı” sözüne bağlı değildir; yeni başlayan müstakil bir haberdir. Bununla birlikte bu ifade, Allah’ın Peygamberine insanlara haber vermesini emrettiği “daha hayırlı şey”in açıklamasıdır. Bu görüşe göre “cennetler” kelimesi, “Allah’tan sakınanlar için” ifadesindeki lam harfi sebebiyle merfu olmuştur.

Başka dil âlimleri de buna yakın bir görüş söylemişler; ancak “Allah’tan sakınanlar için” ifadesindeki lam harfinin “haber vereyim mi?” fiiline bağlı kabul edilmesi halinde “cennetler” kelimesinde hem cer hem ref‘ okuyuşunun mümkün olduğunu söylemişlerdir. Cer okuyuşu “daha hayırlı” sözüne bağlı olur; ref‘ okuyuşu ise daha önce açıkladığımız gibi yeni başlayan bir haber olur.

Başka âlimler ise soru ifadesinin “Rableri katında” sözüne kadar devam ettiğini söylemişlerdir. Sonra “altlarından ırmaklar akan cennetler” sözüyle yeni bir cümle başladığını belirtmişlerdir. Buna göre anlam şöyledir: “De ki: Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Allah’tan sakınanlar için Rableri katında…” Sonra sanki “Onlar için ne vardır?” denilmiş gibi “Altlarından ırmaklar akan cennetler vardır…” diye cevap verilmiştir.

Ebu Cafer et-Taberî dedi ki: Bana göre bu görüşler içinde doğruya en yakın olanı, soru ifadesinin “Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi?” sözünde sona erdiğini kabul eden görüştür. Bundan sonrası ise “Allah’tan sakınanlar için cennetler vardır” şeklinde yeni başlayan haberdir. Böylece ayetin çıkışı haber üslubunda olur ve Allah’ın “Size haber vereyim mi?” buyurduğu hayrın ne olduğunu açıklamış olur. Bu durumda cümlede gizli bir zamire ihtiyaç kalmaz.

Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberî dedi ki: “Orada ebedî kalacaklardır” sözü mansub olup “kesme” yoluyla gelmiştir. “Allah’tan sakınanlar” sözünün anlamı ise Allah’tan korkup O’na itaat eden, farzlarını yerine getirip günahlarından kaçınan kimselerdir.

“Rableri katında” sözünün anlamı şudur: Onlar için Rableri katında altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. “Cennetler” bostanlar demektir. Bunun delillerini daha önce açıklamıştık. “Altlarından ırmaklar akar” sözünün anlamının ağaçların altından akan nehirler olduğunu; orada ebedî kalmanın ise sonsuza kadar kalmak anlamına geldiğini daha önce açıklamıştık. “Tertemiz eşler” ise cennet kadınlarıdır; onlar dünya kadınlarında bulunan hayız, meni, idrar, lohusalık ve benzeri bütün eziyetlerden temizlenmişlerdir. Bu konuda daha önce yeterli açıklama geçtiği için burada tekrar etmeye gerek yoktur.

“Allah’tan bir rıza vardır” sözünün anlamı Allah’ın hoşnutluğudur. Bu kelime “Allah falandan razı oldu” sözünden türeyen mastardır. Bunun “rıza”, “rıdvan”, “rıdvan” ve “merdat” şeklinde kullanımları vardır. “Rıdvan” şeklindeki okuyuş Kays lehçesidir ve Asım da böyle okurdu.

Allah’ın, muttakiler için zikrettiği nimetler arasında özellikle kendi rızasını anmasının sebebi, Allah’ın rızasının cennet ehline verilen ikramların en üstünü olmasıdır. İbn Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Ahmed ez-Zübeyrî bana rivayet etti; Süfyan’dan, o da Muhammed b. Münkedir’den, o da Cabir b. Abdullah’tan rivayet ettiğine göre Cabir şöyle dedi: Rasulullah şöyle buyurdu: “Cennet ehli cennete girdikleri zaman Allah Teâlâ şöyle buyurur: Size bundan daha üstününü vereceğim. Onlar: Ey Rabbimiz! Bundan daha üstün ne olabilir? derler. Allah da: Size rızamı vereceğim, der.”

“Allah kulları hakkıyla görendir” sözünün anlamı ise şudur: Allah, kullarından kendisinden korkup itaat edenleri, dünya hayatında kadınlara, oğullara ve diğer şehvetlere duydukları sevgiyi bırakıp Allah’ın muttakiler için hazırladığı nimetleri tercih edenleri görmektedir. Yine Allah, kendisinden korkmayan, O’na isyan eden, şeytana uyan ve kadınlar, oğullar ve mallar gibi dünya şehvetlerini Allah’ın kalıcı nimetlerine tercih edenleri de görmektedir. Allah onların her birini tam olarak bilmektedir ve dönüşleri kendisine olduğunda herkese amelinin karşılığını verecektir; iyilik yapanı iyiliğiyle, kötülük yapanı da kötülüğüyle karşılayacaktır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 14

İnsanlara kadınlar, oğullar, yığın yığın altın ve gümüş, salma atlar, hayvanlar ve ekinler gibi şehvetler süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçici menfaatidir. Asıl güzel dönüş yeri Allah katındadır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Zuyyine li-n-nasi (insanlara süslü gösterildi) hubbu ş-şehavat (arzular sevgisi) mine n-nisai (kadınlardan) vel-benin (oğullardan) vel-kanatiri l-mukantarati (yığılmış altın ve gümüşten) mine z-zehebi vel-fidda (altın ve gümüşten) vel-hayli l-musevveme (salma atlardan) vel-en‘ami (hayvanlardan) vel-hars (ekinlerden) zalike meta‘u l-hayati d-dunya (bunlar dünya hayatının geçimliğidir) vallahu indehu husnu l-meab (asıl güzel dönüş Allah katındadır)

Mukatil Tefsiri
“İnsanlara süslü gösterildi…” buyruğuyla kastedilen kâfirlerdir. “Kadınlara, oğullara ve yığın yığın biriktirilmiş mallara karşı duyulan şehvetli sevgi” buyruğundaki “yığın yığın biriktirilmiş mallar”, çok fazla mal demektir. “Altın ve gümüşten” buyruğuna gelince; altın bin dinar ve iki yüz dinardır, gümüş ise bin iki yüz miskaldir. “Nişanlı atlar” buyruğuyla kastedilen ise otlakta yayılan, salıverilmiş ve otlayan atlardır. “Davarlar” buyruğu; deve, sığır ve koyunları kapsamaktadır. “Ekinler” de buna dahildir. Allah Teâlâ’nın bu ayette zikrettiği bütün bunlar dünya hayatının geçici faydası ve yararlanılan süsüdür. Ardından Allah Teâlâ: “Asıl varılacak güzel yer ise Allah katındadır” buyurdu; yani güzel dönüş yeri Allah’ın katındadır ki o da cennettir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İnsanlara kadınlardan, oğullardan ve sayılan diğer şeylerden arzuladıkları şeylerin sevgisi süslü gösterildi. Allah bununla, Muhammed’in doğruluğunu bildikleri halde dünya hayatını ve dünyadaki reislik sevgisini ona tabi olmaya tercih eden Yahudileri kınamayı murad etmiştir. Hasan şöyle derdi: “Dünyayı yaratanın onu kötülemesinden daha şiddetli kötüleyen yoktur.” Ahmed b. Hazım bana bunu rivayet etti, dedi ki: Ebu Nuaym bize rivayet etti; Ebu’l-Eş‘as’tan, o da Hasan’dan rivayet etti.

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Cerir bize rivayet etti; Ata’dan, o da Ebu Bekir b. Hafs b. Ömer b. Sa‘d’dan rivayet ettiğine göre Ömer şöyle dedi: “İnsanlara şehvet sevgisi süslü gösterildi…” ayeti inince: “Şimdi oldu ey Rabbim! Bunu bize süsleyip çekici kıldın!” dedim. Bunun üzerine şu ayet indi: “De ki: Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için Rableri katında altlarından ırmaklar akan cennetler vardır…” (Ali İmran 15)

“Kanâtîr” kelimesi ise “kıntar”ın çoğuludur. Tefsir âlimleri kıntarın miktarı hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları onun bin iki yüz ukiyye olduğunu söylemişlerdir. İbn Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrahman bize rivayet etti; Süfyan’dan, o da Ebu Husayn’dan, o da Salim b. Ebi’l-Ca‘d’dan, o da Muaz b. Cebel’den rivayet ettiğine göre Muaz şöyle dedi: “Kıntar bin iki yüz ukiyyedir.” Ebu Küreyb bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Bekir b. Ayyaş bize rivayet etti; Ebu Husayn’dan, o da Salim b. Ebi’l-Ca‘d’dan, o da Muaz’dan aynı şekilde rivayet etti. Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi; Hafs b. Meysere’den, o da Ebu Mervan’dan, o da Ebu Taybe’den, o da İbn Ömer’den rivayet ettiğine göre İbn Ömer şöyle dedi: “Kıntar bin iki yüz ukiyyedir.” Yakub b. İbrahim bana rivayet etti, dedi ki: Kasım b. Malik el-Müzenî bize rivayet etti; Ala b. Müseyyeb’den, o da Asım b. Ebi’n-Necud’dan rivayet ettiğine göre Asım şöyle dedi: “Kıntar bin iki yüz ukiyyedir.” İbn Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrahman b. Mehdi bize rivayet etti; Hammad b. Zeyd’den, o da Asım b. Behdele’den, o da Ebu Salih’ten, o da Ebu Hureyre’den aynı şekilde rivayet etti. Zekeriyya b. Yahya es-Sıddîk bana rivayet etti, dedi ki: Şebabe bize rivayet etti; Mahlad b. Abdülvahid’den, o da Ali b. Zeyd’den, o da Ata b. Ebi Meymune’den, o da Zirr b. Hubeyş’ten, o da Übey b. Ka‘b’dan rivayet ettiğine göre Rasulullah şöyle buyurdu: “Kıntar bin ukiyye ile iki yüz ukiyyedir.”

Başka âlimler ise kıntarın bin iki yüz dinar olduğunu söylemişlerdir. İmran b. Musa bize rivayet etti, dedi ki: Abdülvaris b. Said bize rivayet etti; Yunus’tan, o da Hasan’dan rivayet ettiğine göre Rasulullah şöyle buyurdu: “Kıntar bin iki yüz dinardır.” Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti; Yunus’tan, o da Hasan’dan rivayet ettiğine göre Hasan şöyle dedi: “Kıntar bin iki yüz dinardır.” Muhammed b. Sa‘d bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana rivayet etti; amcam bana rivayet etti; babası, dedesinden, o da İbn Abbas’tan rivayet ettiğine göre İbn Abbas şöyle dedi: “Kıntar bin iki yüz dinardır; gümüşten olanı ise bin iki yüz miskaldir.”

Hüseyin’den bana rivayet edildi, dedi ki: Ebu Muaz’ı işittim; Ubeyd b. Süleyman bize haber verdi; Dahhak b. Müzahim’i şöyle derken işittim: “Yığın yığın biriktirilmiş kıntarlar” çok miktardaki altın ve gümüştür. Kıntar bin iki yüz dinar, gümüşten olanı ise bin iki yüz miskaldir.

Başka âlimler ise kıntarın on iki bin dirhem veya bin dinar olduğunu söylemişlerdir. Ali b. Davud bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Salih bize rivayet etti; Muaviye’den, o da Ali’den, o da İbn Abbas’tan rivayet ettiğine göre İbn Abbas şöyle dedi: “Kıntar on iki bin dirhem veya bin dinardır.” Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Amr b. Avn bize rivayet etti; Huşeym’den, o da Cüveybir’den, o da Dahhak’tan rivayet ettiğine göre Dahhak şöyle dedi: “Kıntar bin dinar, gümüşten olanı ise on iki bin dirhemdir.” Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti; Said’den, o da Katade’den, o da Hasan’dan rivayet ettiğine göre Hasan şöyle dedi: “Kıntar on iki bindir.” Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti; Avf’tan, o da Hasan’dan rivayet ettiğine göre Hasan şöyle dedi: “Kıntar on iki bindir.” İbn Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Avf’tan, o da Hasan’dan aynı şekilde rivayet etti. İbn Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Abdüla‘la bize rivayet etti; Said’den, o da Katade’den, o da Hasan’dan aynı şekilde rivayet etti. Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Amr b. Avn bize rivayet etti; Huşeym’den, o da Avf’tan, o da Hasan’dan rivayet ettiğine göre Hasan şöyle dedi: “Kıntar bin dinardır; bu da sizden birinin diyetidir.”

Başka âlimler ise kıntarın seksen bin dirhem veya yüz rıtl altın olduğunu söylemişlerdir. Muhammed b. Beşşar ve Muhammed b. Müsenna bize rivayet ettiler, dediler ki: Yahya b. Said bize rivayet etti; Süleyman et-Teymî’den, o da Katade’den, o da Said b. Müseyyeb’den rivayet ettiğine göre Said şöyle dedi: “Kıntar seksen bindir.” Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Amr b. Avn bize rivayet etti; Huşeym’den, o da Ali b. Zeyd’den, o da Said b. Müseyyeb’den rivayet ettiğine göre Said şöyle dedi: “Kıntar seksen bindir.” Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti; Said’den, o da Katade’den rivayet ettiğine göre Katade şöyle dedi: “Bizlere kıntarın yüz rıtl altın veya seksen bin dirhem gümüş olduğu anlatılırdı.” Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrezzak bize haber verdi; Ma‘mer’den, o da Katade’den rivayet ettiğine göre Katade şöyle dedi: “Kıntar yüz rıtl altın veya seksen bin dirhem gümüştür.” Ahmed b. Hazım bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Nuaym bize rivayet etti; Süfyan’dan, o da İsmail’den, o da Ebu Salih’ten rivayet ettiğine göre Ebu Salih şöyle dedi: “Kıntar yüz rıtldır.” Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti; Esbat’tan, o da Süddî’den rivayet ettiğine göre Süddî şöyle dedi: “Kıntar yüz rıtl olup sekiz bin miskaldir.”

Başka âlimler ise kıntarın yetmiş bin olduğunu söylemişlerdir. Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Asım bize rivayet etti; İsa’dan, o da İbn Ebi Necih’den, o da Mücahid’den rivayet ettiğine göre Mücahid Allah’ın “yığın yığın biriktirilmiş kıntarlar” sözü hakkında şöyle dedi: “Kıntar yetmiş bin dinardır.” Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti; Şibl’den, o da İbn Ebi Necih’den, o da Mücahid’den aynı şekilde rivayet etti. Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrezzak bize haber verdi; Ömer b. Havşeb’den rivayet ettiğine göre Ata el-Horasânî şöyle dedi: “İbn Ömer’e kıntar soruldu; o da: ‘Yetmiş bindir.’ dedi.”

Başka âlimler ise onun bir öküz derisini dolduracak kadar altın olduğunu söylemişlerdir. İbn Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Salim b. Nuh bize rivayet etti; Said el-Cerîrî’den, o da Ebu Nadra’dan rivayet ettiğine göre Ebu Nadra şöyle dedi: “Bir öküz derisini dolduracak kadar altındır.” Ahmed b. Hazım bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Nuaym bize rivayet etti; Ebu’l-Eş‘as’tan, o da Ebu Nadra’dan aynı şekilde rivayet etti.

Başka âlimler ise kıntarın “çok mal” anlamına geldiğini söylemişlerdir. Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti; Abdullah b. Ebi Cafer’den, o da babasından, o da Rebî‘ b. Enes’ten rivayet ettiğine göre Rebî‘ şöyle dedi: “Yığın yığın biriktirilmiş kıntarlar, üst üste yığılmış çok mal demektir.”

Arap dili hakkında bilgisi olan bazı âlimler de Arapların kıntarı belli bir ağırlık miktarıyla sınırlandırmadıklarını, onunla yalnızca büyük miktar ve ağırlığı kastettiklerini söylemişlerdir. Aslında durumun böyle olması gerekir. Çünkü eğer kıntarın miktarı Araplar nezdinde kesin olarak belirlenmiş olsaydı, ilk dönem tefsir âlimleri arasında bu kadar büyük ihtilaf meydana gelmezdi. Bu konuda doğru olan görüş, Rebî‘ b. Enes’in dediği gibi onun “çok mal” anlamına gelmesidir; belirli bir ağırlıkla sınırlandırılması doğru değildir. Rivayet edilen görüşler ise zikrettiğimiz gibidir.

“Yığın yığın biriktirilmiş” anlamındaki “mukantarah” ise kat kat artırılmış demektir. Sanki üç kıntar varsa “mukantarah” dokuz kıntar gibidir. Bu da Rebî‘ b. Enes’in dediği gibi üst üste yığılmış çok mal anlamındadır. Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti; Said’den, o da Katade’den rivayet ettiğine göre Katade şöyle dedi: “Altın ve gümüşten yığın yığın biriktirilmiş kıntarlar; yani üst üste yığılmış çok mal.” Hüseyin’den bana rivayet edildi, dedi ki: Ebu Muaz’ı işittim; Ubeyd b. Süleyman bize haber verdi; Dahhak’ın “yığın yığın biriktirilmiş kıntarlar” sözü hakkında şöyle dediğini işittim: “Bu, çok miktardaki altın ve gümüştür.”

Başka âlimler ise “mukantarah”ın darb edilmiş dinar ve dirhem anlamına geldiğini söylemişlerdir. Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti; Esbat’tan, o da Süddî’den rivayet ettiğine göre Süddî şöyle dedi: “‘Mukantarah’ darb edilip dinar ve dirhem haline getirilmiş demektir.”

Nisa suresindeki “Onlardan birine kıntarlar vermiş olsanız bile…” (Nisa 20) ayeti hakkında Rasulullah’tan bir haber rivayet edilmiştir; eğer senedi sahih olsaydı başka görüşe ihtiyaç bırakmazdı. İbn Abdurrahman el-Berkî bize rivayet etti, dedi ki: Amr b. Ebi Seleme bize rivayet etti; Züheyr b. Muhammed’den, o da Eban b. Ebi Ayyaş ile Humeyd et-Tavîl’den, onlar da Enes b. Malik’ten rivayet ettiklerine göre Rasulullah “Onlardan birine kıntarlar vermiş olsanız bile…” (Nisa 20) ayeti hakkında şöyle buyurdu: “İki bin.” Yani iki bin dinar.

“Salma güzel atlar” sözü hakkında da tefsir âlimleri ihtilaf etmişlerdir. Bazıları bunun “otlakta salınan, yayılan atlar” anlamına geldiğini söylemişlerdir. İbn Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize rivayet etti; Süfyan’dan, o da Habib b. Ebi Sabit’ten, o da Said b. Cübeyr’den rivayet ettiğine göre Said şöyle dedi: “Salma atlar, otlayan atlardır.” İbn Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrahman bize rivayet etti; Süfyan’dan, o da Habib’den, o da Said b. Cübeyr’den aynı şekilde rivayet etti. Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Nuaym bize rivayet etti; Süfyan’dan, o da Habib’den, o da Said b. Cübeyr’den aynı şekilde rivayet etti.

Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrezzak bize haber verdi; Süfyan’dan, o da Habib b. Ebi Sabit’ten, o da Said b. Cübeyr’den rivayet ettiğine göre şöyle dedi: “Bunlar otlayan atlardır.” İbn Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize rivayet etti; Talha el-Kannâd’dan rivayet ettiğine göre Abdullah b. Abdurrahman b. Ebzâ’yı şöyle derken işitti: “Otlayan atlardır.” Muhammed b. Sa‘d bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana rivayet etti; amcam bana rivayet etti; babası, dedesinden, o da İbn Abbas’tan rivayet ettiğine göre İbn Abbas şöyle dedi: “‘Salma atlar’ otlayan atlardır.” Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti; Said’den, o da Katade’den, o da Hasan’dan rivayet ettiğine göre Hasan şöyle dedi: “‘Salma atlar’, otlakta serbest bırakılan atlardır.” Ammar’dan bana rivayet edildi, dedi ki: İbn Ebi Cafer bize rivayet etti; babasından, o da Rebî‘den rivayet ettiğine göre Rebî‘ şöyle dedi: “‘Salma atlar’, otlayan atlardır.” Ammar’dan bana rivayet edildi, dedi ki: İbn Ebi Cafer bize rivayet etti; babasından, o da Leys’ten, o da Mücahid’den rivayet ettiğine göre Mücahid şöyle derdi: “Bunlar otlayan atlardır.”

Başka âlimler ise “salma atlar”ın güzel ve besili atlar olduğunu söylemişlerdir. Muhammed b. Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrahman bize rivayet etti; Süfyan’dan, o da Habib’den rivayet ettiğine göre Mücahid şöyle dedi: “‘Salma atlar’, besili ve güzel atlardır.” Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrezzak bize haber verdi; Sevrî’den, o da Habib b. Ebi Sabit’ten, o da Mücahid’den rivayet ettiğine göre Mücahid şöyle dedi: “Besili ve güzel atlar.” Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Asım bize rivayet etti; İsa’dan, o da İbn Ebi Necih’den, o da Mücahid’den rivayet ettiğine göre Mücahid “‘Salma atlar’ güzelce beslenmiş atlardır.” dedi. Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti; Şibl’den, o da İbn Ebi Necih’den, o da Mücahid’den aynı şekilde rivayet etti. Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Nuaym bize rivayet etti; Süfyan’dan, o da Habib’den, o da Mücahid’den rivayet ettiğine göre Mücahid şöyle dedi: “Besili atlardır.” İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Abdurrahman el-Mukrî bize rivayet etti; Said b. Ebi Eyyub’dan, o da Beşir b. Ebi Amr el-Havlânî’den rivayet ettiğine göre şöyle dedi: İkrime’ye “salma atlar”ı sordum; o da: “Onların salınmışlığı güzelliğidir.” dedi. Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi; Said b. Ebi Eyyub’dan, o da Beşir b. Ebi Amr el-Havlânî’den rivayet ettiğine göre İkrime’nin şöyle dediğini işitti: “‘Salma atlar’; onların salınmışlığı güzellikleridir.” Musa b. Harun bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti; Esbat’tan, o da Süddî’den rivayet ettiğine göre Süddî şöyle dedi: “‘Salma atlar ve davarlar’; yani güzel görünenlerdir.” Bu hadisi Musa dışında Amr b. Hammâd’dan rivayet eden başka biri ise “otlayanlardır” demiştir.

Başka âlimler ise “salma atlar”ın nişanlı, alametli atlar olduğunu söylemişlerdir. Ali b. Davud bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Salih bize rivayet etti; Muaviye’den, o da Ali’den, o da İbn Abbas’tan rivayet ettiğine göre İbn Abbas şöyle dedi: “‘Salma atlar’ yani nişanlı atlar.” Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti; Said’den, o da Katade’den rivayet ettiğine göre Katade şöyle dedi: “‘Salma atlar’; onların alameti benek ve işaretleridir.” Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrezzak bize haber verdi; Ma‘mer’den, o da Katade’den rivayet ettiğine göre Katade şöyle dedi: “Atların yüzlerindeki nişanlarıdır.”

Başkaları ise “salma atlar”ın cihat için hazırlanmış atlar olduğunu söylemişlerdir. Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi; İbn Zeyd “‘Salma atlar’ cihat için hazırlanmış atlardır.” dedi.

Ebu Cafer dedi ki: Bu görüşler arasında doğruya en yakın olanı, “salma atlar”ın güzel nişanlarla işaretlenmiş, görenin hoşuna giden güzel atlar olduğu görüşüdür. Çünkü Arap dilinde “tesvim” işaretlemek anlamına gelir. Güzel atlar da Allah’ın onlara verdiği renk, benek ve görünüş güzelliğiyle işaretlenmiş atlardır. Bunlar aynı zamanda besili atlardır. Nitekim Nâbiğa ez-Zübyânî atları överken şöyle demiştir:

“Mızraklar gibi doru, nişanlı atlar üzerinde cinlere benzeyen bir topluluk vardı.”

Burada “nişanlı atlar” sözüyle işaretli atları kastetmiştir. Lebîd de şöyle demiştir:

“Karneteyn düzlüğünün sabahında onlara vardılar; içlerinden atların nişanları parlıyordu.”

Buna göre “besili”, “işaretli” ve “güzel görünen” anlamları birbirine yakındır. “Otlayan atlar” diyenlerin görüşü ise Arapların “hayvanı otlağa saldım” anlamındaki kullanımına dayanır. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Orada hayvanlarınızı otlatırsınız.” (Nahl 10) Ah­tal da şöyle demiştir:

“Develeri otlatan kadının oğlu sana daha uygundur.”

Burada “develeri otlatan” anlamını kastetmiştir. Hayvanların kendilerinin otlaması kastedildiğinde ise “Hayvanlar otladı” denir. Bu yüzden “salma atlar”ı güzel işaretlerle süslenmiş atlar olarak açıklamak daha doğrudur. İbn Zeyd’in bunların cihat için hazırlanmış atlar olduğu görüşü ise kelimenin asıl anlamından uzaktır.

“Davarlar ve ekinler” sözüne gelince; “davarlar”, Allah’ın kitabında zikrettiği sekiz çift hayvandır: koyun, keçi, sığır ve deve. “Ekin” ise ziraattır. Ayetin anlamı şöyledir: İnsanlara kadınlardan, oğullardan, şu ve şu şeylerden, ayrıca davarlar ve ekinlerden gelen şehvet sevgisi süslü gösterildi.

“Bunlar dünya hayatının geçici menfaatidir. Asıl varılacak güzel yer Allah katındadır.” sözünün anlamı şudur: Ayette zikredilen kadınlar, oğullar, yığın yığın altın ve gümüşler, güzel atlar, davarlar ve ekinlerin tamamı dünya hayatının geçici faydalarıdır. Allah “bunlar” sözüyle bütün bunları kastetmiştir. Bu da “bunlar” ifadesinin çok sayıdaki farklı şeyi kapsayabildiğini göstermektedir.

“Dünya hayatının geçici menfaati” demek, insanların dünya hayatında yaşadıkları müddetçe bunlardan yararlanmaları, geçimlerini bunlarla sağlamaları ve kendilerine süslü gösterilen arzularını bunlarla gidermeleri demektir. Bunlar ahiret için hazırlanmış azık değildir; insanı Rabbine yaklaştıran şeyler de değildir. Ancak Allah yolunda kullanılan ve Allah’ın emrettiği yerlere harcanan mallar bunun dışındadır.

“Allah katında varılacak güzel yer vardır” sözünün anlamı ise Allah katındaki güzel dönüş yeridir.

Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti; Esbat’tan, o da Süddî’den rivayet ettiğine göre Süddî şöyle dedi: “‘Allah katında varılacak güzel yer vardır’ sözü, güzel dönüş yeri demektir; o da cennettir.”

“Mâb” kelimesi “dönmek” anlamındaki “âbe” fiilinden gelir. Bir kimse geri döndüğünde Araplar “âbe” derler. Bunun mastarları “iyâb”, “evbe”, “eybe” ve “meâb”dır. Bu kelime “mekâl”, “meâd” ve “mehâl” gibi aynı yapıdadır.

Eğer biri: “Allah katında güzel dönüş yeri vardır” denilmişken Allah katında acı azap ve şiddetli ceza da bulunduğu bilinmektedir; bu nasıl olur?” diye sorarsa ona şöyle cevap verilir: Bu söz belirli bir topluluk hakkında söylenmiştir. Bunun anlamı şudur: Allah katındaki güzel dönüş yeri, Rablerinden sakınan kimseler içindir. Allah bunu sonraki ayette açıklamıştır.

Eğer biri: “Bu güzel dönüş yeri nedir?” diye sorarsa cevap olarak şöyle denir: Allah’ın onu nitelediği şeydir; yani altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalınacak cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızasıdır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 13

Size, karşı karşıya gelen iki toplulukta bir ibret vardı: Biri Allah yolunda savaşıyordu, diğeri ise inkârcıydı. Onlar, gözle görür gibi kendilerini onların iki katı görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için bir ibret vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kad kane lekum ayetun (sizin için bir delil vardı) fi fieteyni ltekata (karşılaşan iki toplulukta) fietun tukatilu fi sebilillah (bir topluluk Allah yolunda savaşıyordu) ve uhra kafiratun (diğeri inkârcıydı) yeravnehum misleyhim ra’ye l-ayn (onları gözleriyle kendilerinin iki katı görüyorlardı) vallahu yu’eyyidu bi-nasrihi men yeşa (Allah dilediğini yardımıyla destekler) inne fi zalike le-ibreten li-uli l-ebsar (bunda görenler için ibret vardır)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ’nın: “Karşı karşıya gelen iki toplulukta sizin için bir ibret vardı” buyruğu şu olay üzerine indirilmiştir: Yahudilerden Benî Kaynukâ‘ kabilesi, Bedir savaşından sonra Nebî’nin yanına gelerek ona savaş tehdidinde bulundu; tıpkı Bedir günü Mekke müşriklerinin öldürüldüğü gibi kendilerinin de savaşacağını söylediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ: “Sizin için bir ibret vardı” buyruğunu indirdi. Burada hitap Yahudileredir; yani ey Yahudi topluluğu, sizin için bir öğüt ve ibret bulunmaktadır. “Karşı karşıya gelen iki toplulukta” buyruğuyla Bedir günü karşılaşan müşrik topluluğu ile mümin topluluğu kastedilmektedir. “Bir topluluk Allah yolunda savaşıyordu”; bu topluluk Bedir günü Nebî ve ashabıydı. “Diğeri ise kâfirdi”; bunlar da Ebû Cehil ve müşriklerdi.

“Onları gözle gördükleri şekilde kendilerinin iki katı görüyorlardı” buyruğunun anlamı; Yahudilerin, kâfirleri sayı bakımından müminlerin iki katı olarak görmeleridir. O gün kâfirler yedi yüz kişiydi ve başlarında Ebû Cehil bulunuyordu. Nebî ve ashabı ise üç yüz on üç kişiydi. Her dört kişinin bir devesi vardı. Yanlarında iki at bulunuyordu; bunlardan biri Ebû Mersed el-Ğanevî’de, diğeri ise Mikdâd b. el-Esved el-Kindî’deydi. Müminlerin yanında altı zırh vardı. Müşrikler ise aslında bin kişiydi; bunların yedi yüzü zırhlıydı ve başlarında Ebû Cehil bulunuyordu, üç yüzü ise zırhsızdı. Daha sonra el-Ahnes b. Şerîk, Benî Zühre’den üç yüz kişiyi Nebî ile savaşmaktan alıkoydu; böylece müşriklerin sayısı yedi yüze düştü.

Ardından Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Allah dilediğini yardımıyla destekler”; yani Allah dilediğine yardım eder ve böylece az olan topluluğu çok olana karşı galip getirir. “Şüphesiz bunda bir ibret vardır” buyruğunun anlamı; müminlerin az olmalarına rağmen yardım edilip zafer kazanmalarında ve kâfirlerin çok olmalarına rağmen yenilgiye uğratılmalarında büyük bir ders bulunduğudur. “Basiret sahipleri için bir ibret vardır” buyruğu ise Allah’ın emri ve itaati üzerinde düşünen kimseler için bunda büyük bir öğüt ve düşünme vesilesi olduğunu ifade etmektedir; çünkü Allah Teâlâ az olan topluluğu çok olan topluluğa üstün kılmıştır.

Taberi Tefsiri
Kıraat âlimleri bu ayetin okunmasında ihtilaf etmiştir. Bir kısmı bunu muhatap sigasıyla, yani “De ki: İnkâr edenlere, siz yenileceksiniz ve toplanıp cehenneme sürüleceksiniz” anlamında okumuştur. Bu okuyuşu tercih edenler, “Sizin için karşılaşan iki toplulukta bir ayet vardı” sözünü delil göstermişlerdir. Onlara göre bu ifade, “siz yenileceksiniz” sözünün de doğrudan onlara hitap olduğunu gösterir. Bu okuyuş, Hicaz ve Basra kârilerinin geneli ile Kûfelilerden bazılarının okuyuşudur. Bu ayette yenilecekleri vaat edilen kimselerin, Peygambere bu sözü kendilerine söylemesi emredilen kimseler olduğunu düşünen biri için, ayeti hem “yenileceksiniz” şeklinde muhatap sigasıyla hem de “yenilecekler” şeklinde gaip sigasıyla okumak mümkündür; çünkü vahiy indiği sırada hitap onlardan başkasına yöneliktir. Bu, bir kimsenin “Kavme dedim ki: Siz mağlup olacaksınız” yahut “Onlara dedim ki: Onlar mağlup olacaklar” demesine benzer. Abdullah’ın kıraatinde “İnkâr edenlere de ki: Eğer vazgeçerseniz sizin için bağışlanır” şeklinde okunduğu da zikredilmiştir; bizim kıraatimizde ise bu, “Eğer vazgeçerlerse onlar için bağışlanır” şeklindedir.

Kûfe kârilerinden bir topluluk ise bunu “yenilecekler ve toplanıp cehenneme sürülecekler” anlamında gaip sigasıyla okumuştur. Buna göre anlam şudur: Yahudilere de ki: Arap müşrikleri yenilecek ve cehenneme sürülecekler. Bu yoruma göre okuyan kimse için bu kelimeyi gaip sigası dışında okumak caiz olmaz. Bizim bu konuda tercih ettiğimiz okuyuş ise muhatap sigasıyla olan okuyuşudur. Buna göre anlam şöyledir: Ey Muhammed, sana indirdiğim kitabın müteşabih ayetlerine fitne çıkarmak ve onların yorumunu aramak için uyan İsrailoğulları Yahudilerinden inkâr edenlere de ki: Siz yenileceksiniz ve cehenneme sürüleceksiniz; orası ne kötü bir döşektir. Bunu gaip sigasıyla değil de muhatap sigasıyla okumayı tercih etmemizin sebebi, “Sizin için iki toplulukta bir ayet vardı” ifadesinin, “siz yenileceksiniz” sözünde hitap edilenlerin yine aynı kimseler olduğunu göstermesidir. Bu yüzden hitabı, yine hitap olan ifadeye bağlamak, gaipten haber veren ifadeye çevirmekten daha uygundur.

Bir başka sebep de şudur: Ebû Kureyb bize rivayet etti; dedi ki: Yunus b. Bükeyr bize Muhammed b. İshak’tan, o da Zeyd’in azatlısı Muhammed b. Ebî Muhammed’den, o da Said b. Cübeyr veya İkrime’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas dedi ki: Peygamber Bedir günü Kureyş’e darbe vurup Medine’ye döndüğünde, Benî Kaynukâ çarşısında Yahudileri topladı ve şöyle dedi: “Ey Yahudiler topluluğu! Kureyş’in başına gelenin benzeri sizin başınıza gelmeden önce Müslüman olun.” Onlar dediler ki: “Ey Muhammed, Kureyş’ten savaşmayı bilmeyen tecrübesiz birkaç kişiyi öldürmen seni aldatmasın. Allah’a yemin olsun, bizimle savaşırsan gerçek insanların biz olduğumuzu ve bizim gibisiyle karşılaşmadığını anlarsın.” Bunun üzerine Allah, onların bu sözleri hakkında şu ayeti indirdi: “De ki: İnkâr edenlere, siz yenileceksiniz ve cehenneme sürüleceksiniz; orası ne kötü bir döşektir” ifadesinden “basiret sahipleri için” ifadesine kadar.

İbn Humeyd bize rivayet etti; dedi ki: Seleme bize rivayet etti; dedi ki: Muhammed b. İshak, Âsım b. Ömer b. Katâde’den rivayet etti. O şöyle dedi: Allah Bedir günü Kureyş’e darbe vurunca, Peygamber Medine’ye döndüğünde Benî Kaynukâ çarşısında Yahudileri topladı. Sonra Ebû Kureyb’in Yunus’tan rivayet ettiği hadisin benzerini zikretti.

İbn Humeyd bize rivayet etti; dedi ki: Seleme bize İbn İshak’tan rivayet etti. O şöyle dedi: Benî Kaynukâ meselesinde olan şuydu: Peygamber onları Benî Kaynukâ çarşısında topladı ve şöyle dedi: “Ey Yahudiler topluluğu! Kureyş’in başına gelen azabın benzerinden dolayı Allah’tan sakının ve Müslüman olun. Çünkü siz, benim gönderilmiş bir peygamber olduğumu biliyorsunuz; bunu kitabınızda ve Allah’ın size verdiği ahitte buluyorsunuz.” Onlar da şöyle dediler: “Ey Muhammed, bizi kendi kavmin gibi görüyorsun. Savaş bilgisi olmayan bir toplulukla karşılaşıp onlara karşı bir fırsat yakalaman seni aldatmasın. Allah’a yemin olsun, bizimle savaşırsan gerçek insanların biz olduğumuzu mutlaka anlarsın.”

İbn Humeyd bize rivayet etti; dedi ki: Seleme bize Muhammed b. İshak’tan, o da Âl-i Zeyd b. Sâbit’in azatlısı Muhammed b. Ebî Muhammed’den, o da Said b. Cübeyr veya İkrime’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas şöyle dedi: Bu ayetler ancak onlar hakkında inmiştir: “De ki: İnkâr edenlere, siz yenileceksiniz ve cehenneme sürüleceksiniz; orası ne kötü bir döşektir” sözünden “basiret sahipleri için” sözüne kadar.

Kâsım bize rivayet etti; dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti; dedi ki: Haccâc bana İbn Cüreyc’den, o da İkrime’den rivayet etti. İkrime, “De ki: İnkâr edenlere, siz yenileceksiniz ve cehenneme sürüleceksiniz; orası ne kötü bir döşektir” ayeti hakkında şöyle dedi: Yahudi Finhâs, Bedir günü şöyle dedi: “Kureyş’i yenip onları öldürmesi Muhammed’i aldatmasın; Kureyş savaşmayı iyi bilmez.” Bunun üzerine şu ayet indi: “De ki: İnkâr edenlere, siz yenileceksiniz ve cehenneme sürüleceksiniz; orası ne kötü bir döşektir.”

Ebû Ca‘fer dedi ki: Bütün bu haberler, “siz yenileceksiniz ve cehenneme sürüleceksiniz; orası ne kötü bir döşektir” sözüyle hitap edilen kimselerin, “Sizin için iki toplulukta bir ayet vardı” sözüyle muhatap edilen Yahudiler olduğunu haber vermektedir. Bunlar ayrıca ayetin muhatap sigasıyla okunmasının gaip sigasıyla okunmasından daha uygun olduğunu da göstermektedir. “Toplanıp sürüleceksiniz” sözünün anlamı ise, toplanıp cehenneme götürüleceksiniz demektir. “Orası ne kötü bir döşektir” ifadesinin anlamı da, sürüleceğiniz cehennem ne kötü bir yatak ve döşektir, demektir. Mücahid de buna benzer şekilde şöyle derdi: Muhammed b. Amr bana rivayet etti; dedi ki: Ebû Âsım bize İsa’dan, o da İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den rivayet etti. Mücahid, “orası ne kötü bir döşektir” sözü hakkında dedi ki: Kendileri için hazırladıkları şey ne kötüdür. Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: Ebû Huzeyfe bize Şibl’den, o da İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den bunun benzerini rivayet etti.

Yüce Allah’ın “Sizin için karşılaşan iki toplulukta bir ayet vardı: Bir topluluk Allah yolunda savaşıyordu, diğeri ise kâfirdi” sözünün tefsiri şöyledir: Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Ey Muhammed, yaşadığın beldenin içinde bulunan Yahudilerden inkâr edenlere de ki: Size söylediğim “siz yenileceksiniz” sözünün doğruluğuna dair sizin için bir ayet, yani bir alamet, delil ve ibret vardır. Nitekim Beşr bize rivayet etti; dedi ki: Yezîd bize rivayet etti; dedi ki: Said bize Katâde’den rivayet etti. Katâde, “Sizin için bir ayet vardı” sözü hakkında, “ibret ve düşünme vesilesi” dedi. Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: İshak bize rivayet etti; dedi ki: İbn Ebî Ca‘fer bize babasından, o da Rebî‘den bunun benzerini rivayet etti; ancak o “düşünme vesilesi” ifadesini de ekledi. “İki toplulukta” demek, iki grup ve iki hizipte demektir.

“Fie” insanlardan oluşan topluluk demektir. Savaş için karşılaşan bu iki topluluktan biri, Peygamber ve Bedir savaşına katılan arkadaşlarıdır; diğeri ise Kureyş müşrikleridir. “Bir topluluk Allah yolunda savaşıyordu” demek, Allah’a itaat üzere ve O’nun dini uğrunda savaşan topluluk demektir; onlar Peygamber ve ashabıdır. “Diğeri ise kâfirdi” ifadesi ise Kureyş müşrikleri demektir. Nitekim Ebû Kureyb bize rivayet etti; dedi ki: Yunus b. Bükeyr bize Muhammed b. İshak’tan, o da Zeyd b. Sâbit’in azatlısı Muhammed b. Ebî Muhammed’den, o da Said b. Cübeyr veya İkrime’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas, “Sizin için karşılaşan iki toplulukta bir ayet vardı: Bir topluluk Allah yolunda savaşıyordu” sözü hakkında, “Bedir’de Peygamberin ashabı” dedi; “diğeri ise kâfirdi” sözü hakkında da, “Kureyş kâfirlerinin topluluğu” dedi. İbn Humeyd bize rivayet etti; dedi ki: Seleme bize İbn İshak’tan, o da Zeyd b. Sâbit’in azatlısı Muhammed b. Ebî Muhammed’den, o da Said b. Cübeyr veya İkrime’den, o da İbn Abbas’tan bunun benzerini rivayet etti. Kâsım bize rivayet etti; dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti; dedi ki: Haccâc bana İbn Cüreyc’den, o da İkrime’den rivayet etti. İkrime, “Sizin için karşılaşan iki toplulukta bir ayet vardı: Bir topluluk Allah yolunda savaşıyordu” sözü hakkında “Muhammed ve ashabı” dedi; “diğeri ise kâfirdi” sözü hakkında da “Bedir günü Kureyş” dedi. Muhammed b. Amr bana rivayet etti; dedi ki: Ebû Âsım bize rivayet etti; dedi ki: İsa bize İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den rivayet etti. Mücahid, “Sizin için iki toplulukta bir ayet vardı” sözü hakkında “Bedir günü Muhammed ve ashabı ile Kureyş müşrikleri hakkında” dedi. Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: Ebû Huzeyfe bize rivayet etti; dedi ki: Şibl bize İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den bunun benzerini rivayet etti. Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; dedi ki: Abdürrezzâk bize haber verdi; dedi ki: Sevrî bize İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den rivayet etti. Mücahid, “Sizin için karşılaşan iki toplulukta bir ayet vardı: Bir topluluk Allah yolunda savaşıyordu” sözü hakkında dedi ki: Bu Bedir günüydü; Müslümanlarla kâfirler karşılaştı.

“Bir topluluk Allah yolunda savaşıyordu” ifadesi, daha önce “iki toplulukta” denildiği hâlde merfu olarak gelmiştir. Bunun anlamı “onlardan biri Allah yolunda savaşıyordu” şeklindedir. Bu, bedel yoluyla gelir. Şairin şu sözünde olduğu gibi: “Ben iki ayaklı biri gibiydim; bir ayağı sağlam, diğer ayağına zaman vurmuş da felç olmuş.” İbn Müferrağ’ın şu sözü de böyledir: “Ben iki ayaklı biri gibiydim; bir ayağı sağlam, bir ayağında zamanın bir kusuru vardı. Sağlam olan Ezd-i Şenûe’ye, felç olan ise Ezd-i Umân’a aitti.” Araplar, kendisinden önce benzeri zikredilmiş tekrar edilen her şeyde böyle yaparlar; tekrar edilen şeyle birlikte bir haber bulunursa bazen onu ilk kelimenin irabına döndürürler, bazen de yeni cümle yapıp merfu getirirler. Fiil tam veya eksik olduğunda onu mansub da getirebilirler. Bunların hepsi mecrur da gelebilir; o zaman cümlenin başına döndürülmüş olur. Sanki “iki ayaklı biri gibi, sağlam ayak sahibi ve hasta ayak sahibi gibi oldum” demek ister. Aynı şekilde “bir topluluk” kelimesinin mecrur gelmesi de, “karşılaşan iki toplulukta” ifadesine döndürülmesi bakımından caizdir; yani “Allah yolunda savaşan bir toplulukta” anlamında olur. Bu Arapçada caiz olsa da, kârilerin ittifakı buna aykırı olduğu için böyle okumayı uygun görmem. Eğer “bir topluluk” kelimesi mansub gelseydi, bu da “Sizin için karşılaşan, birbirinden farklı iki toplulukta bir ayet vardı” anlamına göre caiz olurdu.

Yüce Allah’ın “Onları gözle görür gibi kendilerinin iki katı görüyorlardı” sözünün tefsirine gelince, kıraat âlimleri bunun okunmasında ihtilaf etmiştir. Medine kârileri bunu muhatap sigasıyla “siz onları görüyorsunuz” şeklinde okumuştur. Buna göre anlam şudur: Ey Yahudiler, sizin için karşılaşan iki toplulukta bir ayet vardı; bir topluluk Allah yolunda savaşıyordu, diğeri kâfirdi; siz müşrikleri Müslümanların iki katı olarak gözle görüyordunuz. Bununla onlara öğüt vermek kastedilmiştir. Yani ey Yahudiler, Müslümanların sayıca az, müşriklerin sayıca çok olduğunu gördüğünüz hâlde, sayıları az olan Müslümanların sayıları çok olan müşriklere galip gelmesinde sizin için ibret vardır.

Kûfe ve Basra kârilerinin geneli ile Mekkelilerden bazıları ise bunu gaip sigasıyla “onlar, onları kendilerinin iki katı görüyorlardı” şeklinde okumuştur. Buna göre anlam şudur: Allah yolunda savaşan Müslümanlar, kâfir topluluğu kendi sayılarının iki katı kadar görüyorlardı. Bu okuyuşa göre ayetin yorumu şöyledir: Ey Yahudiler topluluğu, karşılaşan iki toplulukta sizin için ibret ve düşünme vesilesi vardı; bir topluluk Allah yolunda savaşıyordu, diğeri kâfirdi; bu Müslümanlar, sayılarının azlığına rağmen, bu müşrikleri sayıca çok olarak görüyorlardı.

Eğer biri “Gaip sigasıyla okuyanların yorumunun yönü nedir? Bu iki topluluktan hangisi diğerini kendisinin iki katı gördü? Müslüman topluluk mu müşrik topluluğu kendisinin iki katı gördü, yoksa müşrik topluluk mu Müslüman topluluğu böyle gördü, yoksa bunlardan başka bir grup mu birini böyle gördü?” derse, ona şöyle denir: Tefsir ehli bu konuda ihtilaf etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Diğerini kendi sayısının iki katı gören topluluk Müslüman topluluktur. Müslümanlar müşrik topluluğun sayısını Müslüman topluluğun sayısının iki katı olarak gördüler. Allah müşrikleri onların gözünde azalttı, böylece onları kendi sayılarının iki katı olarak gördüler; sonra başka bir hâlde daha da azalttı, bu kez onları kendi sayıları kadar gördüler.

Bunu söyleyenlerden rivayet: Musa bize rivayet etti; dedi ki: Amr bize rivayet etti; dedi ki: Esbât bize Süddî’den, onun Mürre el-Hemedânî’den, onun da İbn Mesud’dan naklettiği bir haber içinde rivayet etti. İbn Mesud, “Sizin için karşılaşan iki toplulukta bir ayet vardı: Bir topluluk Allah yolunda savaşıyordu, diğeri kâfirdi; onları gözle görür gibi kendilerinin iki katı görüyorlardı” sözü hakkında şöyle dedi: Bu Bedir günüdür. Abdullah b. Mesud dedi ki: Müşriklere baktık ve onları bizim iki katımız olarak gördük. Sonra onlara tekrar baktık, bizden bir kişi bile fazla olduklarını görmedik. Bu, Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Karşılaştığınız zaman onları sizin gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu” (Enfâl 44).

Bu yoruma göre ayetin anlamı şudur: Ey Yahudiler topluluğu, karşılaşan iki toplulukta sizin için bir ayet vardı; bunlardan biri Müslüman, diğeri kâfirdi. Kâfir topluluk çok sayıda, Müslüman topluluk az sayıda idi. Sayısı az olan topluluk, sayısı çok olan topluluğu kendilerinin bir kat fazlası olarak görüyordu; yani onları kendi sayılarının iki misli olarak görüyorlardı. Bu durumda iki misilden biri, onları gören topluluğun sayısına denk olan sayıdır; diğer misli ise onların sayısından fazla olan ikinci kattır. Bu, Allah’ın müminlere müşrikleri gözlerinde azalttığını haber verdiği azaltmanın iki anlamından biridir. Diğer anlamı ise İbn Mesud’un söylediği ikinci azaltmadır; Allah onlara müşriklerin sayısını kendi sayıları kadar gösterdi, fazla göstermedi. Bu, Yüce Allah’ın “Karşılaştığınız zaman onları sizin gözlerinizde az gösteriyordu” (Enfâl 44) sözünde zikrettiği ikinci azaltmadır.

Bu görüşte olanlardan bazıları ise şöyle demiştir: Müşrikleri kendi sayılarının iki katı görenler Müslümanlardı; ancak Müslümanlar onları gerçek sayıları üzere gördüler, onların sayısı gözlerinde azaltılmadı. Fakat Allah onları yardımıyla destekledi. Onlara göre Allah bu yüzden Yahudilere “Sizin için onlarda ibret vardır” demiştir; böylece Bedir ehlinin Müslümanların eliyle başına gelenin kendi başlarına da gelmesinden onları korkutmuştur.

Bunu söyleyenlerden rivayet: Muhammed b. Sa‘d bana rivayet etti; dedi ki: Babam bana rivayet etti; dedi ki: Amcam bana rivayet etti; dedi ki: Babam bana babasından, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas, “Sizin için karşılaşan iki toplulukta bir ayet vardı: Bir topluluk Allah yolunda savaşıyordu, diğeri kâfirdi” ayeti hakkında dedi ki: Bu, Bedir günü hafifletme hakkında inmiştir. Müminler o gün üç yüz on üç kişiydi. Müşrikler ise onların iki katıydı. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “Sizin için karşılaşan iki toplulukta bir ayet vardı: Bir topluluk Allah yolunda savaşıyordu, diğeri kâfirdi; onları gözle görür gibi kendilerinin iki katı görüyorlardı.” Müşrikler altı yüz yirmi altı kişiydi. Allah müminleri destekledi. Bu, müminler hakkında bir hafifletmeydi.

Bu rivayet, Bedir günü müşriklerin sayısı hakkında gelen haberlerin geneline aykırıdır. Çünkü insanlar onların sayısı hakkında iki görüşte ihtilaf etmiştir: Bazıları onların sayısının bin olduğunu söylemiş, bazıları ise dokuz yüz ile bin arasında olduğunu söylemiştir. Sayılarının bin olduğunu söyleyenlerin rivayeti şöyledir: Hârûn b. İshak el-Hemedânî bana rivayet etti; dedi ki: Mus‘ab b. Mikdâm bize rivayet etti; dedi ki: İsrâil bize rivayet etti; dedi ki: Ebû İshak bize Hârise’den, o da Ali’den rivayet etti. Ali dedi ki: Peygamber Bedir’e doğru yürüdü. Biz müşriklerden önce oraya vardık. Orada iki adam bulduk; biri Kureyş’ten bir adam, diğeri Ukbe b. Ebî Muayt’ın azatlısıydı. Kureyşli kaçtı; Ukbe’nin azatlısını ise yakaladık. Ona “Topluluk kaç kişidir?” diye sormaya başladık. O da “Allah’a yemin olsun, onlar çoktur ve güçleri şiddetlidir” diyordu. Müslümanlar bunu söylediğinde ona vuruyorlardı. Nihayet onu Peygambere götürdüler. Peygamber ona “Topluluk kaç kişidir?” dedi. O da “Allah’a yemin olsun, onlar çoktur ve güçleri şiddetlidir” dedi. Peygamber onların sayısını bildirmesi için onu zorladı, fakat o kabul etmedi. Sonra Peygamber ona “Günde kaç deve kesiyorsunuz?” diye sordu. O, “Her gün on deve” dedi. Peygamber de “Topluluk bindir” dedi.

Ebû Said b. Yûşa el-Bağdâdî bana rivayet etti; dedi ki: İshak b. Mansûr bize İsrâil’den, o da Ebû İshak’tan, o da Ebû Ubeyde’den, o da Abdullah’tan rivayet etti. Abdullah dedi ki: Bedir günü müşriklerden bir adam esir aldık. Ona “Kaç kişiydiniz?” dedik. O “Bindik” dedi.

Onların sayısının dokuz yüz ile bin arasında olduğunu söyleyenlerin rivayeti şöyledir: İbn Humeyd bize rivayet etti; dedi ki: Seleme bize rivayet etti. İbn İshak dedi ki: Yezîd b. Rûmân bana Urve b. Zübeyr’den rivayet etti. Urve dedi ki: Peygamber, haber getirmeleri için ashabından birkaç kişiyi Bedir suyuna gönderdi. Onlar Kureyş’e ait bir su taşıma kafilesine rastladılar. İçlerinde Benî Haccâc’ın kölesi Eslem ve Benî Âs’ın kölesi Ebû Yesâr Arîd vardı. Onları Peygambere getirdiler. Peygamber ikisine “Topluluk kaç kişidir?” dedi. Onlar “Çoktur” dediler. “Sayıları nedir?” dedi. “Bilmiyoruz” dediler. “Her gün kaç deve kesiyorsunuz?” dedi. “Bir gün dokuz, bir gün on” dediler. Peygamber, “Topluluk dokuz yüz ile bin arasındadır” dedi.

Beşr bize rivayet etti; dedi ki: Yezîd bize rivayet etti; dedi ki: Said bize Katâde’den rivayet etti. Katâde, “Sizin için karşılaşan iki toplulukta bir ayet vardı: Bir topluluk Allah yolunda savaşıyordu, diğeri kâfirdi; onları gözle görür gibi kendilerinin iki katı görüyorlardı” sözü hakkında dedi ki: Bu Bedir günüdür. Müşrikler bin kişiydi veya bine yakındı. Peygamberin ashabı ise üç yüz küsur kişiydi. Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; dedi ki: Abdürrezzâk bize haber verdi; dedi ki: Ma‘mer bize Katâde’den rivayet etti. Katâde, “Sizin için karşılaşan iki toplulukta bir ayet vardı” sözünden “gözle görür gibi” sözüne kadar dedi ki: Onlar, Müslümanların iki katıydı. Bedir günü onlardan yetmiş kişi öldürüldü, yetmiş kişi de esir alındı. Müsennâ bize rivayet etti; dedi ki: İshak bize rivayet etti; dedi ki: İbn Ebî Ca‘fer bize babasından, o da Rebî‘den rivayet etti. Rebî‘, “Sizin için karşılaşan iki toplulukta bir ayet vardı: Bir topluluk Allah yolunda savaşıyordu, diğeri kâfirdi; onları gözle görür gibi kendilerinin iki katı görüyorlardı” sözü hakkında dedi ki: Bu Bedir günüydü. Müşrikler dokuz yüz elli kişiydi. Muhammed’in ashabı ise üç yüz on üç kişiydi. Kâsım bana rivayet etti; dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti; dedi ki: Haccâc bana dedi ki: İbn Cüreyc şöyle dedi: Peygamberin ashabı üç yüz küsur kişiydi; müşrikler ise dokuz yüz ile bin arasındaydı.

Zikrettiğimiz bu kimselerin hepsi, Bedir günü müşriklerin sayısı hakkında İbn Abbas’tan rivayet ettiğimiz görüşe muhaliftir. Eğer onların sayısının dokuz yüzden fazla olduğunu zikredenlerin sözü doğruysa, İbn Mesud’dan rivayet ettiğimiz habere göre yaptığımız ilk yorum, ayetin tefsirinde daha uygundur. Başka bazıları ise şöyle demiştir: Müşriklerin sayısı dokuz yüzden fazlaydı; fakat Müslümanlar onların sayısını gerçek sayılarına uygun görmediler. Onlar dediler ki: Allah Müslümanlara müşriklerin sayısını az gösterdi; bu, Müslümanlar için bir ayetti. Onlara göre Yüce Allah’ın “onları kendilerinin iki katı görüyorlardı” sözüyle kastedilenler, “Sizin için iki toplulukta bir ayet vardı” sözüyle muhatap edilen kimselerdir; bunlar Yahudilerdir. Fakat ifade, hitaptan gaip hakkında haber vermeye dönmüştür. Çünkü bu, Allah’ın Peygamberine onlara söylemesini emrettiği bir sözdür. Bu yüzden bazen muhatap alınmaları, bazen de haklarında gaip olarak haber verilmesi güzel olmuştur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Nihayet gemide olduğunuzda ve gemiler onları güzel bir rüzgârla götürdüğünde…” (Yûnus 22).

Onlar şöyle derler: Eğer biri bize “Müşriklerin o gün Müslümanların üç katı olduğunu bildiğiniz hâlde nasıl ‘onları gözle görür gibi kendilerinin iki katı görüyorlardı’ denildi?” derse, ona şöyle deriz: Bu, yanında bir köle bulunan bir kimsenin “Onun benzerine ihtiyacım var; ona ve onun benzerine muhtacım” demesi, sonra da “Onun iki benzerine muhtacım” demesi gibidir. Böylece bu söz, onun hem bir benzerine hem de o benzerin iki katına ihtiyacı olduğunu haber vermiş olur. Yine bir kimsenin “Yanımda bin var, onun iki katına ihtiyacım var” demesi gibidir; bu durumda toplamda üç bine ihtiyaç duymaktadır. Çünkü “bin”i de “misil” anlamına dahil etmeyi niyet ettiğinde, “misil” birden fazla anlam taşır ve iki, üç anlamına gelebilir. Konuşmada bunun benzeri şudur: “Sizi kendiniz kadar görüyorum” denildiği gibi, “sizin bir katınız kadar” denir; “sizi iki katınız kadar görüyorum” denildiğinde de “sizi iki katınız fazlasıyla görüyorum” anlamı kastedilir. Onlara göre bu, onların üç katı anlamındadır.

Başka bazıları ise şöyle demiştir: Bunun anlamı şudur: Allah, kâfir topluluğa Müslüman topluluğun sayısını kendi sayılarının iki katı olarak gösterdi. Bu da indirilen ayetin zahirinin gösterdiğine aykırıdır. Çünkü Yüce Allah kitabında şöyle buyurmuştur: “Karşılaştığınız zaman onları sizin gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu” (Enfâl 44). Böylece iki topluluğun her birinin diğerinin gözünde sayıca azaltıldığını haber vermiştir.

Başka bir grup bunu “Allah size onları iki katı gösteriyordu” anlamında, muhatap çoğul sigasıyla ve fiilin edilgen yapılmasıyla okumuştur. Bu kıraatler içinde doğruya en yakın olanı, gaip sigasıyla “onlar onları görüyorlardı” şeklindeki okuyuştur. Buna göre anlam şudur: Diğeri kâfir bir topluluktu; Müslümanlar onları kendi sayılarının iki katı olarak görüyorlardı. Yani Allah bir durumda onları Müslümanların gözlerinde azaltmıştı, onlar da onları böyle tahmin etmişlerdi. Sonra onları ilk azaltmadan daha da azalttı, böylece Müslümanlar onları kendi sayıları kadar tahmin ettiler. Sonra üçüncü kez daha da azalttı, böylece onları Müslümanların sayısından daha az tahmin ettiler.

Nitekim Ebû Said el-Bağdâdî bana rivayet etti; dedi ki: İshak b. Mansûr bize İsrâil’den, o da Ebû İshak’tan, o da Ebû Ubeyde’den, o da Abdullah’tan rivayet etti. Abdullah dedi ki: Bedir günü onlar bizim gözlerimizde öyle azaltıldı ki yanımdaki adama “Onları yetmiş kişi görüyor musun?” dedim. O, “Ben onları yüz kişi görüyorum” dedi. Sonra onlardan bir adamı esir aldık ve “Kaç kişiydiniz?” dedik. O da “Bindik” dedi. Katâde’den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Eğer okunuş “siz onları görüyorsunuz” şeklinde olsaydı, “sizin iki katınız” denirdi. Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: Abdurrahman b. Ebî Hammâd bana İbnü’l-Muarrik’ten, o da Ma‘mer’den, o da Katâde’den bunu rivayet etti.

Abdullah b. Mesud’dan rivayet ettiğimiz iki haberde, Müslümanların o gün farklı vakitlerde müşriklerin sayısını farklı tahmin ettikleri açıkça ortaya çıkmaktadır. Allah, onların sayısının Müslümanların gözünde farklı hâllerde nasıl göründüğünü Yahudilere, kendilerince bilinen şekilde haber verdi. Yahudiler iki topluluğun sayısını biliyorlardı. Allah bunu onlara, müminleri yardımıyla desteklediğini bildirmek için haber verdi; ta ki onlar kendi sayıları ve güçleriyle aldanmasınlar ve Kureyş müşriklerinin Bedir’de müminlerin eliyle uğradığı cezaya benzer bir cezanın kendi başlarına da gelmesinden sakınsınlar.

“Gözle görür gibi” ifadesine gelince, bu “gördüm” fiilinin mastarıdır. “Onu gördüm” denildiğinde “görüş” ve “görme” anlamındaki mastarlar kullanılır. Rüyada görülen için de “güzel bir rüya gördüm” denir. “O benden göz görüşü kadardır” ifadesi hem nasb hem ref ile söylenir; gözümün ulaştığı yer anlamındadır. “Râî” kelimesinden de benzeri gelir. Bir topluluk birbirini görecek şekilde oturduğunda “birbirlerini gördüler” denir. Buna göre anlam şudur: Gözlerinin ulaştığı yerde, bakışlarının gördüğü şekilde onları kendilerinin iki katı olarak görüyorlardı.

Yüce Allah’ın “Allah dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için ibret vardır” sözünün tefsiri şöyledir: Yüce Allah’ın “destekler” sözü, dilediğini yardımıyla güçlendirir demektir. Bu, “falancayı şu şeyle destekledim” yani onu güçlendirdim ve ona yardım ettim sözündendir. Bunun mastarı “destekleme”dir. Fiil olarak “onu güçlendirdim” anlamında kullanılır. Yüce Allah’ın “Güç sahibi kulumuz Davud’u an” (Sâd 17) sözü de bundandır; burada “güç sahibi” demektir.

Sözün anlamı şudur: Ey Yahudiler topluluğu, karşılaşan iki toplulukta sizin için bir ayet vardı. Bunlardan biri Allah yolunda savaşıyordu, diğeri ise kâfirdi. Müslümanlar onları gözleriyle kendi sayılarının iki katı olarak görüyorlardı. Biz, sayıları az olan Müslüman topluluğu, sayıları çok olan kâfir topluluğa karşı destekledik ve sonunda onlara galip geldiler. Bunda ibret ve düşünme vesilesi vardır. Allah dilediğini yardımıyla güçlendirir. Yüce Allah’ın “Şüphesiz bunda” sözü, “Sayıları az olan Müslüman topluluğu, sayıları çok olan kâfir topluluğa karşı desteklememizde” demektir. “İbret vardır” sözü ise, akleden, hatırlayan ve hakkı gören kimse için düşünme ve öğüt alma vesilesi vardır demektir.

Nitekim Beşr bize rivayet etti; dedi ki: Yezîd bize rivayet etti; dedi ki: Said bize Katâde’den rivayet etti. Katâde, “Şüphesiz bunda basiret sahipleri için ibret vardır” sözü hakkında şöyle dedi: Bunlarda onlar için gerçekten ibret ve düşünme vesilesi vardı; Allah onları destekledi ve düşmanlarına karşı onlara yardım etti. Müsennâ bana rivayet etti; dedi ki: İshak bize rivayet etti; dedi ki: İbn Ebî Ca‘fer bize babasından, o da Rebî‘den bunun benzerini rivayet etti.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 12

De ki: İnkâr edenlere: Yakında yenileceksiniz ve toplanıp cehenneme sürüleceksiniz. Orası ne kötü bir yataktır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) lillezine keferu (inkâr edenlere) setuglebun (yakında yenileceksiniz) ve tuhşerune ila cehennem (ve cehenneme toplanacaksınız) ve bi’se l-mihad (ne kötü varış yeridir)

Mukatil Tefsiri
“İnkâr edenlere de ki…” buyruğuyla Bedir günü Mekke müşrikleri kastedilmektedir. “Yakında yenileceksiniz ve cehenneme toplanacaksınız” buyruğunun anlamı; onların ahirette cehenneme sürülecek olmalarıdır. “O ne kötü bir döşektir” buyruğu ise kendileri için hazırladıkları şeyin ne kötü olduğunu ifade etmektedir. Rivayet edildiğine göre Nebî, Bedir günü kâfirlere şöyle dedi: “Şüphesiz Allah sizi mağlup edecektir ve yakında sizi cehenneme toplayacaktır.” Bunun üzerine Ebû Cehil şöyle dedi: “Ey İbn Ebî Kebşe! Bu, bize anlattığın şeylerden başka bir şey midir?”

Taberi Tefsiri
Kıraat âlimleri bu ayetin okunışı hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları ayeti “Yakında yenileceksiniz ve toplanacaksınız” şeklinde “te” harfiyle, inkâr edenlere hitap olarak okumuşlardır. Bu okuyuşu tercih edenler, ardından gelen “Size iki toplulukta bir ibret vardı…” sözünü delil göstermiş ve burada açık bir hitap bulunduğu için “yakında yenileceksiniz” ifadesinin de aynı şekilde hitap olduğunu söylemişlerdir. Bu okuyuş Hicaz ve Basra kıraat âlimlerinin çoğunluğunun ve bazı Kûfeli kıraat âlimlerinin okuyuşudur. Bununla birlikte, bu ayette yenilgiye uğrayacağı bildirilenlerin Peygamber’e bu sözün söylenmesi emredilen kişiler olduğunu düşünen kimse için ayetin hem “ye” hem de “te” ile okunması mümkündür. Çünkü vahyin indiği sıradaki hitap başkalarınadır. Bu durum bir kimsenin: “Topluluğa dedim ki: Siz yenileceksiniz” veya “Onlara dedim ki: Onlar yenilecekler” demesine benzer. Abdullah’ın mushafında “İnkâr edenlere de ki: Eğer vazgeçerseniz bağışlanırsınız” şeklinde geçtiği de zikredilmiştir. Bizim kıraatimizde ise “Eğer vazgeçerlerse bağışlanırlar” şeklindedir. Kûfeli kıraat âlimlerinden bir topluluk ise ayeti “Yakında yenilecekler ve toplanacaklar” şeklinde okumuş ve buna şu anlamı vermiştir: “Yahudilere de ki: Arap müşrikleri yenilecek ve cehenneme sürülecekler.” Bu okuyuşa göre ayetin yalnızca “ye” harfiyle okunması mümkündür.

Bizim tercih ettiğimiz kıraat ise “te” harfiyle yapılan okuyuştur. Bunun anlamı şöyledir: “Ey Muhammed! İsrailoğullarından inkâr eden, sana indirdiğim kitabın müteşabih ayetlerine fitne çıkarmak ve kendi arzularına göre yorum getirmek için uyan Yahudilere de ki: Yakında yenileceksiniz, cehenneme sürüleceksiniz; orası ne kötü yataktır!” Bu okuyuşu tercih etmemizin sebebi, “Size iki toplulukta bir ibret vardı…” sözünün, “yakında yenileceksiniz” ifadesinin de aynı kimselere yönelik olduğunu göstermesidir. Çünkü bir hitabın ardından yine aynı hitap üslubuyla devam edilmesi, gaib sigasına geçilmesinden daha uygundur.

Ebu Küreyb bize rivayet etti, dedi ki: Yunus b. Bükeyr bize rivayet etti, dedi ki: Muhammed b. İshak bana rivayet etti; ona Muhammed b. Ebu Muhammed, ona Said b. Cübeyr veya İkrime, onlara da İbn Abbas rivayet etti ki Rasulullah Bedir günü Kureyş’i mağlup edip Medine’ye dönünce Benî Kaynukâ Yahudilerini çarşıda topladı ve şöyle dedi: “Ey Yahudi topluluğu! Kureyş’in başına gelenin benzeri sizin başınıza gelmeden önce Müslüman olun!” Bunun üzerine onlar şöyle dediler: “Ey Muhammed! Savaşmayı bilmeyen birkaç Kureyşliyi öldürdün diye kendini aldatma! Allah’a yemin ederiz ki bizimle savaşırsan gerçek savaşçıların kim olduğunu anlarsın; sen henüz bizim gibileri görmedin!” Bunun üzerine Allah onların bu sözleri hakkında şu ayetleri indirdi: “İnkâr edenlere de ki: Yakında yenileceksiniz ve cehenneme toplanacaksınız…” sözünden “…basiret sahipleri için ibret vardır” kısmına kadar.

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Seleme bize rivayet etti; Muhammed b. İshak’tan, o da Asım b. Ömer b. Katade’den rivayet etti ki Allah Bedir günü Kureyş’i yenilgiye uğratınca Rasulullah Medine’ye döndüğünde Benî Kaynukâ Yahudilerini çarşıda topladı; sonra Ebu Küreyb’in Yunus’tan rivayet ettiği hadisin benzerini zikretti.

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Seleme bize rivayet etti; İbn İshak şöyle dedi: Benî Kaynukâ hakkında olan olay şuydu: Rasulullah onları Benî Kaynukâ çarşısında topladı ve şöyle dedi: “Ey Yahudi topluluğu! Allah’tan korkun ve Kureyş’in başına gelen intikamın benzerinden sakının; Müslüman olun! Çünkü siz benim gönderilmiş bir peygamber olduğumu kendi kitabınızda ve Allah’ın size verdiği ahitte buluyorsunuz!” Bunun üzerine onlar şöyle dediler: “Ey Muhammed! Bizi kendi kavmin gibi sanma! Savaş bilmeyen bir topluluğa rastladın ve fırsatını bulup onları yendin; Allah’a yemin ederiz ki bizimle savaşırsan gerçek savaşçıların kim olduğunu öğrenirsin!”

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Seleme bize rivayet etti; Muhammed b. İshak’tan, o da Muhammed b. Ebu Muhammed’den, o da Said b. Cübeyr veya İkrime’den, onlar da İbn Abbas’tan rivayet ettiler ki: “Bu ayetler yalnızca onlar hakkında indi: ‘İnkâr edenlere de ki: Yakında yenileceksiniz ve cehenneme toplanacaksınız…’ sözünden ‘…basiret sahipleri için ibret vardır’ kısmına kadar.”

Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bana rivayet etti; İbn Cüreyc’den, o da İkrime’den rivayet ettiğine göre İkrime şu ayet hakkında şöyle dedi: “İnkâr edenlere de ki: Yakında yenileceksiniz ve cehenneme toplanacaksınız…” Finhâs isimli Yahudi Bedir günü şöyle dedi: “Muhammed’in Kureyş’i yenmesi onu aldatmasın; çünkü Kureyş savaşmayı bilmez!” Bunun üzerine şu ayet indirildi: “İnkâr edenlere de ki: Yakında yenileceksiniz ve cehenneme toplanacaksınız.”

Ebu Cafer dedi ki: Bütün bu rivayetler, “Yakında yenileceksiniz ve cehenneme toplanacaksınız” sözünde hitap edilenlerin, kendilerine “Size iki toplulukta bir ibret vardı…” denilen Yahudiler olduğunu göstermektedir ve bu da ayetin “te” harfiyle okunmasının “ye” harfiyle okunmasından daha uygun olduğuna delildir. “Toplanacaksınız” sözünün anlamı, “bir araya getirilecek ve cehenneme sürükleneceksiniz” demektir. “O ne kötü yataktır!” ifadesinin anlamı ise “Kendisine sürükleneceğiniz cehennem ne kötü bir döşek ve barınaktır!” demektir.

Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Asım bize rivayet etti; İsa’dan, o da İbn Ebu Necih’den, o da Mücahid’den rivayet ettiğine göre Mücahid “O ne kötü yataktır!” sözü hakkında şöyle dedi: “Kendileri için ne kötü bir hazırlık yaptılar!” Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti; Şibl’den, o da İbn Ebu Necih’den, o da Mücahid’den aynı şekilde rivayet etti.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 11

Tıpkı Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin durumu gibi. Onlar ayetlerimizi yalanladılar, Allah da onları günahları sebebiyle yakaladı. Allah’ın azabı çok şiddetlidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ke-de’bi (tıpkı gidişat gibi) ali fir‘avne (Firavun ailesinin) vellezine min kablihim (ve onlardan öncekilerin) kezzebu (yalanladılar) bi-ayatina (ayetlerimizi) fe-ehazehumu llahu (Allah onları yakaladı) bi-zunubihim (günahları sebebiyle) vallahu şedidu l-ikab (Allah azabı şiddetli olandır)

Mukatil Tefsiri
“Firavun hanedanının durumu gibi” buyruğunun anlamı; yalanlamada Firavun ailesine benzeyenler gibi demektir. “Onlardan öncekiler” buyruğuyla ise Firavun ailesinden önce gelip geçmiş eski ümmetler kastedilmektedir. Firavun’dan önceki bu geçmiş topluluklar; Nûh kavmi, Âd kavmi, Semûd kavmi, İbrahim kavmi, Lût kavmi ve Şuayb kavmidir. “Ayetlerimizi yalanladılar” buyruğunun anlamı da onların, dünyada üzerlerine inecek azabı da yalanlamalarıdır; yani azabın kendilerine inmeyeceğini söylemişlerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: “Allah onları günahları sebebiyle yakaladı” buyurdu; yani Allah onları dünyada günahları sebebiyle cezalandırdı ve azaba uğrattı. “Allah’ın azabı çok şiddetlidir” buyruğu ise Allah’ın cezalandırdığı zaman cezasının son derece ağır ve şiddetli olduğunu ifade etmektedir.

Taberi Tefsiri
Allah bununla şunu kastetmektedir: Şüphesiz inkâr edenlerin malları ve çocukları, Allah’ın azabı üzerlerine geldiğinde kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Tıpkı Firavun ailesinin ve onlardan önce yaşamış ümmetlerin durumu gibi. Onlar Allah’ın ayetlerini yalanlamışlar, bunun üzerine Allah da günahları sebebiyle onları yakalayıp helâk etmiştir. Ayetleri yalanladıkları zaman, malları ve çocukları Allah’ın azabı geldiğinde kendilerine hiçbir fayda vermemiştir. Nuh kavmi, Hûd kavmi, Lût kavmi ve benzerleri gibi Firavun’dan önce yaşamış topluluklar da Rablerini yalanlamaları sebebiyle hemen cezalandırılmışlardır.

Tefsir âlimleri, “Firavun ailesinin gidişi gibi” ifadesinin anlamı konusunda farklı görüşler söylemişlerdir.

Bazıları bunun “onların sünneti ve yolu gibi” anlamına geldiğini söylemiştir. Rebî‘ b. Enes’ten gelen rivayette “Firavun ailesinin gidişi gibi” ifadesi “onların yolu ve âdeti gibi” şeklinde açıklanmıştır.

Bazıları ise bunun “onların ameli gibi” anlamına geldiğini söylemiştir. Dahhâk, “Firavun ailesinin ameli gibi” demiştir. İbn Zeyd de bunun “onların fiili ve peygamberleri yalanlamaları gibi” anlamına geldiğini söylemiş ve “Nuh kavminin gidişi gibi” (Mümin 31) ayetini okuyarak, “Yani onlara gelen azabın benzeri size de gelir” demiştir. Ona göre “de’b” kelimesinin anlamı “amel”dir.

İkrime ve Mücâhid ise bu ifadeyi “Firavun ailesinin hali, durumu ve davranışı gibi” diye açıklamışlardır.

İbn Abbas’tan gelen rivayette de “Firavun ailesinin yaptığı gibi” anlamı verilmiştir.

Başka bazıları ise ayetin anlamının “Firavun ailesinin yalanlaması gibi” olduğunu söylemiştir. Süddî, bu ayetin inkârcıların yalanlama ve inkâr bakımından kendilerinden önce gelenlerin durumuna benzetildiğini ifade etmiştir.

“De’b” kelimesinin asıl anlamı, bir işte sürekli çalışmak ve devam etmektir. Araplar daha sonra bu kelimeyi “hal, iş, âdet ve durum” anlamlarında kullanmışlardır. İmruülkays’ın şu şiirinde olduğu gibi:

“Benim şifam dökülen bir gözyaşıdır.
Silinmiş bir yurtta ağlayacak kimse var mı?
Senin daha önce Ümmü’l-Huveyris’e yaptığın gibi,
Me’sel’deki Ümmü’r-Rebâb komşusuna yaptığın gibi.”

Burada “senin gidişin gibi” sözüyle “senin halin, işin ve davranışın gibi” anlamı kastedilmiştir. Araplar “Bu benim de’bim ve senin de’bindir” diyerek “bu benim işim, halim ve âdetimdir” demek isterler.

“Allah’ın azabı çok şiddetlidir” ifadesi ise, Allah’ı inkâr eden ve kendilerine delil açıkça ortaya çıktıktan sonra peygamberlerini yalanlayan kimselere Allah’ın azabının çok ağır olduğunu ifade etmektedir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 10

Şüphesiz inkâr edenlere ne malları ne de evlatları Allah’a karşı hiçbir fayda sağlamaz. Onlar ateşin yakıtıdır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne (şüphesiz) ellezine keferu (inkâr edenler) len tugniye (fayda vermez) anhum emvaluhum (malları) ve la evladuhum (ve çocukları) mine llahi şey’a (Allah’a karşı hiçbir şey) ve ulaike hum vekudu n-nar (işte onlar ateşin yakıtıdır)

Mukatil Tefsiri
“Şüphesiz inkâr edenler…” buyruğuyla özellikle Yahudiler kastedilmiştir. Bu ayet Ka‘b b. el-Eşref hakkında indirilmiştir. “Malları da çocukları da onlara Allah’a karşı hiçbir fayda sağlamayacaktır” buyruğunun anlamı; onların mallarının da evlatlarının da Allah’ın azabına karşı kendilerine hiçbir yarar vermeyeceği, onları kurtaramayacağıdır. “İşte onlar ateşin yakıtıdır” buyruğuyla da kastedilen yine Yahudilerdir; yani onlar cehennem ateşinin tutuşturucu yakıtı olacaklardır.

Taberi Tefsiri
Allah bu sözüyle şunu kastetmektedir: “Şüphesiz inkâr edenler” yani Muhammed’in peygamberliğinin hak olduğunu bildikleri halde bunu inkâr eden İsrailoğulları Yahudileri, onların münafıkları, Arap münafıkları ve kalplerinde eğrilik bulunan kâfirler… Bunlar Allah’ın Kitabındaki müteşabih ayetlerin peşine düşer, fitne çıkarmak ve onların tevillerini aramak isterler.

“Onların malları ve çocukları Allah’a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır” ifadesiyle Allah şunu kastetmektedir: Hak kendilerine açıkça belli olduktan sonra onu yalanlamaları ve insanları şaşırtmak amacıyla müteşabih ayetlerin peşine düşmeleri sebebiyle Allah dünyada onlara bir azap indirdiğinde, malları ve çocukları onları bu cezadan kurtaramayacak, o azabı kendilerinden uzaklaştıramayacaktır. Malları ve evlatları Allah’ın azabına karşı onlara hiçbir fayda vermeyecektir.

“Onlar ahirette ateşin yakıtıdırlar” sözü ise, onların cehennem ateşinin yakacağı odun ve tutuşturucu maddesi olacakları anlamındadır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 9

Rabbimiz! Şüphesiz sen, kendisinde şüphe olmayan bir günde insanları toplayacaksın. Şüphesiz Allah vaadinden dönmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Rabbena (Rabbimiz) inneke camiu n-nasi (sen insanları toplayacaksın) li-yevmin la raybe fih (şüphe olmayan bir günde) innallaha la yuhlifu l-mi‘ad (Allah sözünden dönmez)

Mukatil Tefsiri
İbn Selâm ve arkadaşları şöyle dediler: “Rabbimiz! Şüphesiz sen insanları kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan bir gün için toplayacaksın”; yani kıyamet günü için bütün insanları bir araya getireceksin. “Şüphesiz Allah vaadinden dönmez” buyruğu ise diriliş hakkındaki vaadi ifade etmektedir; yani Allah’ın ahirette insanları toplayacağına dair verdiği söz kesin olup bundan dönmesi söz konusu değildir.

Taberi Tefsiri
Allah bununla şunu kastetmektedir: Onlar, Rablerinin Kitabındaki müteşabih ayetlere iman ettiklerini söyledikleri gibi, Kitaptaki muhkem ve müteşabih bütün ayetlerin Rablerinden geldiğini de kabul ederler ve ayrıca şöyle derler: “Rabbimiz! Şüphesiz sen insanları, hakkında hiçbir şüphe bulunmayan bir gün için toplayacaksın. Şüphesiz Allah vaadinden dönmez.”

Bu sözde, açıkça zikredilmeyen fakat anlamdan anlaşılan bir bölüm vardır. Buna göre sözün anlamı şöyledir: “Rabbimiz! Sen insanları kıyamet günü için toplayacaksın; o gün bizi bağışla ve affet. Çünkü sen, sana iman eden, peygamberine uyan ve Kitabında emrettiklerinle amel eden kimseleri bağışlayacağını vaat ettin ve sen vaadinden dönmezsin.”

Bu topluluğun duası ve isteği, Allah’tan kendilerini sahip oldukları doğru anlayış, Allah’a ve peygamberine iman ile O’nun indirdiği vahyi tasdik üzere sabit kılmasını istemeleridir. Böylece Allah onları en güzel amel ve iman hali üzere vefat ettirsin istemektedirler. Çünkü Allah bunu onlara nasip ettiğinde cenneti hak etmiş olurlar; zira Allah, kullarından böyle yapanlara cenneti vaat etmiştir. Ayet her ne kadar haber üslubuyla gelmiş olsa da, gerçekte onların Rabbine yönelttikleri bir dua, istek ve yakarıştır.

“İçinde hiçbir şüphe bulunmayan bir gün için” ifadesinin anlamı da şudur: O günde hiçbir şüphe yoktur. Bunun delilleri daha önce açıklanmıştır. “Bir gün için” ifadesi “o günde” anlamındadır. Bu gün, Allah’ın kullarını hesap ve arz meydanında hüküm vermek üzere toplayacağı kıyamet günüdür.

“Mî‘âd” kelimesi ise “vaad” kökünden gelen bir isimdir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 8

Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet ver. Şüphesiz sen çok bağışlayansın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Rabbena (Rabbimiz) la tuziğ kulubena (kalplerimizi kaydırma) ba‘de iz hedeytena (bize hidayet verdikten sonra) ve heb lena min ledunke rahmeh (katından bize rahmet ver) inneke ente l-vehhab (şüphesiz sen çok verensin)

Mukatil Tefsiri
İbn Selâm ve arkadaşları şöyle dediler: “Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme”; yani kalplerimizi kaydırma, bizi hidayetten çevirme demektir. Başka bir ifadeyle: Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi hidayetten döndürme; Yahudileri hidayetten saptırdığın gibi bizi saptırma. “Katından bize bir rahmet bağışla” buyruğunun anlamı ise: Kendi katından bize bir rahmet ver demektir. “Şüphesiz sen çok bağışta bulunansın” buyruğuyla da Allah’ın rahmeti bol bol veren olduğu ifade edilmiştir.

Taberi Tefsiri
Allah bununla şunu kastetmektedir: İlimde derinleşmiş olanlar, Allah’ın Kitabındaki müteşabih ayetlere iman ettiklerini, onların da muhkem ayetler gibi Rablerinin indirmesi ve vahyi olduğunu söylerler; bununla birlikte, “Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme” diye de dua ederler. Yani onlar, Kur’an ayetlerinin müteşabih olanlarına fitne aramak ve Allah’tan başkasının bilmediği tevilini aramak için uyan, böylece kalpleri sapan kimselerin uğratıldığı imtihandan kendilerini koruması için Rablerine yönelir ve şöyle demiş olurlar: Ey Rabbimiz, bizi kalpleri haktan sapan, senin yolundan alıkoyan bu kimseler gibi kılma; “kalplerimizi eğriltme”, yani onları hidayetinden çevirip başka yöne meylettirme; “bizi doğru yola ilettikten sonra”, yani Kitabının muhkemine ve müteşabihine iman etmeye bizi muvaffak kıldıktan sonra bizi bundan ayırma; “bize katından bir rahmet bağışla”, yani bize bulunduğumuz hal üzere, Kitabının muhkemini ve müteşabihini kabul etme konusunda sebat ve başarı ver; “şüphesiz sen çok bağışlayansın”, yani kullarına dinin üzerinde sebat etmeleri, Kitabını ve peygamberlerini tasdik etmeleri için başarı ve doğruluk veren sensin.

Muhammed b. Cafer b. Zübeyr’den rivayet edildiğine göre, “Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme” sözü, “Biz kendi davranışlarımızla meyletsekte kalplerimizi saptırma” anlamındadır; “bize katından bir rahmet bağışla” sözü de Allah’tan sebat ve yardım istemektir.

Allah’ın bu topluluğu, kalplerini saptırmaması ve bulundukları hak üzere sebat etmelerine yardımcı olacak bir rahmet vermesi için kendisine yönelmeleri sebebiyle övmesi, kaderiyeden olan cahillerin, “Allah’ın bir kulunun kalbini itaatinden saptırması zulümdür” şeklindeki sözlerinin yanlışlığını açıkça göstermektedir. Çünkü durum onların dediği gibi olsaydı, “Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme” diyen bu kimseler övülmeye değil, yerilmeye daha layık olurlardı; zira onların görüşüne göre bu dua, Allah’tan kendilerine zulmetmemesini ve haksızlık etmemesini istemek anlamına gelirdi. Oysa böyle bir istek, isteyen kişi bakımından bilgisizlik olurdu; çünkü Allah kullarına zulmetmez ve haksızlık etmez, bunu kullarına bildirmiş ve “Rabbin kullara zulmedici değildir” buyurarak zulmü kendisinden nefyetmiştir. Bu sebeple Allah’tan, zaten kendisinin haber verdiği bir sıfat üzere olmasını istemenin bir anlamı yoktur. Onların bu sözünün bozukluğu açıkça ortaya çıkınca, Allah’ın kullarından dilediğinin kalbini itaatinden saptırmasının adalet olduğu anlaşılır. Bu yüzden Allah’a yönelip kendisini saptırmamasını isteyen kimse övgüye layık olmuştur; çünkü isteğini ehline yöneltmiş ve duasını yerli yerine koymuştur. Üstelik Peygamberin de Allah katındaki yüce konumuna ve değerine rağmen Rabbine bu konuda çokça dua ettiğine dair haberler birbirini desteklemektedir.

Ümmü Seleme’den rivayet edildiğine göre Peygamber şöyle dua ederdi: “Ey kalpleri çeviren Allah’ım, kalbimi dinin üzere sabit kıl.” Sonra da “Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme…” ayetini sonuna kadar okurdu.

Esmâ’dan da Peygamberden buna benzer bir rivayet nakledilmiştir.

Ümmü Seleme’den gelen başka bir rivayette, Peygamber duasında sık sık şöyle derdi: “Allah’ım, ey kalpleri çeviren, kalbimi dinin üzere sabit kıl.” Ümmü Seleme, “Ey Allah’ın Resulü, kalp gerçekten çevrilir mi?” diye sorduğunda Peygamber şöyle buyurdu: “Evet; Allah’ın Âdemoğullarından yarattığı hiçbir insan yoktur ki kalbi Allah’ın parmaklarından iki parmak arasında olmasın; dilerse onu sabit kılar, dilerse onu saptırır. Biz Rabbimiz Allah’tan, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırmamasını isteriz; yine O’ndan katından bize rahmet bağışlamasını isteriz; şüphesiz O çok bağışlayandır.” Ümmü Seleme, “Ey Allah’ın Resulü, bana kendim için dua edeceğim bir dua öğretmez misin?” deyince Peygamber şöyle buyurdu: “Evet, şöyle de: Allah’ım, Muhammed’in Rabbi, günahımı bağışla, kalbimin öfkesini gider ve beni saptırıcı fitnelerden koru.”

Câbir’den rivayet edildiğine göre Peygamber sık sık şöyle derdi: “Ey kalpleri çeviren, kalbimi dinin üzere sabit kıl.” Ailesinden bazıları, “Biz sana ve getirdiğine iman etmişken bizim için korkuyor musun?” diye sorunca Peygamber şöyle buyurdu: “Kalp, Rahmân’ın parmaklarından iki parmak arasındadır.” Ravi, bunu anlatırken iki parmağını hareket ettirdiğini belirtmiştir.

Enes’ten rivayet edildiğine göre Peygamber çokça şöyle derdi: “Ey kalpleri çeviren, kalbimi dinin üzere sabit kıl.” Bunun üzerine, “Ey Allah’ın Resulü, sana iman ettik ve getirdiğini tasdik ettik, yine de bizim için korkuyor musun?” denilince Peygamber şöyle buyurdu: “Evet; kalpler Allah’ın parmaklarından iki parmak arasındadır, onları dilediği gibi çevirir.”

Nevvâs b. Sem‘ân’dan rivayet edildiğine göre Peygamber şöyle buyurmuştur: “Hiçbir kalp yoktur ki Rahmân’ın parmaklarından iki parmak arasında olmasın; dilerse onu sabit kılar, dilerse onu saptırır.” Peygamber şöyle dua ederdi: “Ey kalpleri çeviren, kalplerimizi dinin üzere sabit kıl.” Yine buyurdu ki: “Mizan Rahmân’ın elindedir; kıyamet gününe kadar bazı toplulukları yükseltir, bazılarını alçaltır.”

Semüre b. Fâtik el-Esedî’den rivayet edildiğine göre Peygamber şöyle buyurmuştur: “Teraziler Allah’ın elindedir; bazı toplulukları yükseltir, bazı toplulukları indirir. Âdemoğlunun kalbi Rahmân’ın parmaklarından iki parmak arasındadır; dilerse onu saptırır, dilerse onu sabit kılar.”

Abdullah b. Amr b. Âs’tan rivayet edildiğine göre Peygamber şöyle buyurmuştur: “Âdemoğullarının kalplerinin hepsi Rahmân’ın parmaklarından iki parmak arasında, tek bir kalp gibidir; onları dilediği gibi çevirir.” Sonra Peygamber şöyle dua ederdi: “Allah’ım, ey kalpleri yönlendiren, kalplerimizi itaatine yönelt.”

Ümmü Seleme’den gelen bir başka rivayette, Peygamber duasında sık sık şöyle derdi: “Allah’ım, kalbimi dinin üzere sabit kıl.” Ümmü Seleme, “Ey Allah’ın Resulü, kalpler gerçekten değişir mi?” diye sorduğunda Peygamber şöyle buyurdu: “Evet; Allah’ın yarattığı Âdemoğullarından hiçbir insan yoktur ki kalbi Allah’ın parmaklarından iki parmak arasında olmasın; dilerse onu sabit kılar, dilerse onu saptırır. Biz Rabbimiz Allah’tan, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırmamasını isteriz; O’ndan katından bize rahmet bağışlamasını isteriz; şüphesiz O çok bağışlayandır.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 7

O, sana Kitab’ı indirendir. Onun bir kısmı muhkem ayetlerdir; onlar Kitab’ın anasıdır. Diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne aramak ve onun yorumunu aramak için müteşabih olanın peşine düşerler. Oysa onun yorumunu ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar ise: Ona iman ettik, hepsi Rabbimiz katındandır derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Huve (O) ellezi (o ki) enzele (indirdi) aleyke (sana) l-kitabe (kitabı) minhu (onun bir kısmı) ayatun muhkematun (açık ayetlerdir) hunne (onlar) ummu l-kitabi (kitabın temelidir) ve uharu muteşabihat (diğerleri benzer anlamlıdır) fe-emma (kalplerinde eğrilik olanlar) ellezine fi kulubihim zeygun (kalplerinde sapma olanlar) fe-yettebiune (uyarlar) ma teşabehe minhu (benzer olan kısmını) ibtigae l-fitneti (fitne arayarak) ve ibtigae te’vilih (yorumunu arayarak) ve ma ya‘lemu te’vilehu illa llah (onun yorumunu Allah’tan başkası bilmez) ve r-rasihune fi l-ilm (ilimde derin olanlar) yekulune amanna bih (ona iman ettik derler) kullun min indi rabbina (hepsi Rabbimizdendir) ve ma yezekkkeru illa ulu l-elbab (bunu ancak akıl sahipleri anlar)

Mukatil Tefsiri
Ardından Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “O, sana kitabı indirendir. Onun bir kısmı muhkem ayetlerdir”; yani kendileriyle amel edilen ayetlerdir. Bunlar En‘âm sûresindeki şu ayetlerdir: “De ki: Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anne babaya iyilik edin…” (En‘âm 151) ayetinden başlayıp sonu: “Umulur ki sakınırsınız” (En‘âm 151-153) buyruğuyla biten üç ayettir. Allah Teâlâ: “Bunlar kitabın anasıdır” buyurmuştur; yani kitabın aslıdır. Çünkü bunlar Levh-i Mahfûz’da yazılmıştır ve bütün ümmetlere kendi kitaplarında haram kılınmış hükümlerdir. Bunlara “Ümmü’l-Kitâb” denilmesinin sebebi, Allah Teâlâ’nın bütün peygamberlere indirdiği kitapların tamamında yazılmış olmalarıdır; hiçbir din ehli yoktur ki bunlarla emrolunmamış ve bunları tavsiye etmemiş olsun.

Sonra Allah Teâlâ: “Diğer kısmı ise müteşabihtir” buyurdu. Bunlar: “Elif Lâm Mîm”, “Elif Lâm Mîm Sâd”, “Elif Lâm Mîm Râ”, “Elif Lâm Râ” gibi harflerdir. Bu harfler Yahudilere, bu ümmetin kaç yıl hüküm süreceği hususunda karışık gelmişti. Müteşabih olanlar işte bu dört kelimedir. Ardından Allah Teâlâ: “Kalplerinde eğrilik bulunanlar…” buyurdu; yani hidayetten sapma bulunanlar demektir ki bu da şüphedir. Burada kastedilenler Yahudilerdir. “Onlar müteşabih olanın peşine düşerler”; yani “fitne aramak için”, başka bir ifadeyle küfrü istemek için onun peşinden giderler. “Ve onun tevilini istemek için”; yani işin sonucunun ne olacağını ve ne kadar süreceğini öğrenmek isterlerdi. Bununla hükümdarlığı kastetmekteydiler. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Onun tevilini Allah’tan başka kimse bilmez”; yani Muhammed ümmetinin kaç yıl hüküm süreceğini Allah’tan başkası bilmez. Bu ümmet kıyamet gününe kadar hüküm sürecektir; ancak Allah Teâlâ’nın onları Deccâl ile imtihan edeceği bazı günler müstesnadır.

Daha sonra yeniden söze başlayarak şöyle buyurdu: “İlimde derinleşenler ise…”; yani Tevrat ilmini okuyup inceleyen kimselerdir. Bunlar Abdullah b. Selâm ve Tevrat ehli içerisinden iman eden arkadaşlarıdır. Onlar: “Biz ona iman ettik; hepsi Rabbimizin katındandır” derler; yani onun azı da çoğu da Rabbimizin katındandır. Ardından Allah Teâlâ: “Bunu ancak akıl sahipleri düşünüp anlar” buyurdu; yani bunu ancak akıl ve anlayış sahibi kimseler işitir ve kavrar. Burada kastedilen Abdullah b. Selâm ve arkadaşlarıdır. Onlar, bütün bunların ve bunlardan başka her şeyin Allah katından olduğunu bilirler.

Taberi Tefsiri
Allah şöyle buyurmaktadır: Yerde ve gökte hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığı Allah, ey Muhammed, sana Kitabı yani Kur’an’ı indirendir. Daha önce Kur’an’ın neden “Kitap” diye isimlendirildiği açıklanmıştı.

“Onun bir kısmı muhkem ayetlerdir” buyruğundaki muhkem ayetler, açıklaması sağlamlaştırılmış, delilleri açıkça ortaya konmuş, hükümleri belirgin hale getirilmiş ayetlerdir. Bunlar helal ve haramı, vaad ve tehdidi, sevap ve azabı, emir ve yasağı, haberleri, misalleri, öğütleri ve ibretleri açıklayan ayetlerdir. Bu ayetlerin delilleri sabittir ve hangi mana için indirildikleri açıktır.

Allah daha sonra bu muhkem ayetleri “Kitabın anasıdır” diye nitelemiştir. Bunun anlamı şudur: Bunlar kitabın aslı, temeli ve dayanağıdır. Dinin direği, farzlar, hükümler ve insanların din konusunda ihtiyaç duydukları esaslar bunlarda bulunmaktadır. İnsanların dünya ve ahiret işlerinde yükümlü tutuldukları hükümler bunlara dayanmaktadır. Allah bu yüzden onları “Ümmü’l-Kitap” yani “Kitabın anası” diye isimlendirmiştir; çünkü kitabın en büyük ve temel kısmı bunlardır ve insanlar ihtiyaç anında bunlara başvururlar.

Araplar da bir şeyin en büyük ve temel kısmına “anne” anlamında “ümm” derler. Mesela savaşta askerleri etrafında toplayan büyük sancak için “ordunun anası” derler. Bir beldenin işlerini yöneten merkez için de aynı ifade kullanılır.

Allah burada “Bunlar kitabın analarıdır” dememiş, “Bunlar Kitabın anasıdır” buyurmuştur. Çünkü burada her ayetin ayrı ayrı “ana” oluşu değil, muhkem ayetlerin tamamının birlikte kitabın temeli oluşu kastedilmektedir. Eğer her bir ayetin tek başına “ana” olduğu kastedilseydi “anneleridir” anlamında çoğul ifade kullanılırdı.

Bunun benzeri Allah’ın şu buyruğudur: “Meryem oğlu ile annesini bir ayet yaptık.” (Mü’minûn 50) Allah burada “iki ayet yaptık” dememiştir; çünkü ikisini birlikte insanlar için tek bir ibret ve delil yapmıştır. Eğer her birinin ayrı ayrı mucize oluşu kastedilseydi “iki ayet” denirdi. Çünkü Meryem’in babasız doğum yapması da, İsa’nın beşikte konuşması da ayrı ayrı insanlar için birer ayettir.

Bazı Basralı dil âlimleri “Bunlar Kitabın anasıdır” ifadesindeki tekil kullanımın Arapların konuşma üslubundan kaynaklandığını söylemişlerdir. Buna örnek olarak bir kişinin “Benim yardımcılarım yok” demesi üzerine bir topluluğun “Biz senin yardımcılarınım” demesini göstermişlerdir. Ayrıca şu şiiri delil olarak zikretmişlerdir:

“Bana bulunduğu yerde yaklaşmaya başladı,
Uzun ipte duran tayın yaklaşması gibi yaklaştı,
Beni öldürmekten geri durmayan bir yaklaşmayla geldi.”

Ancak Taberî bu görüşü zayıf görmüştür. Çünkü verilen örneklerin tamamı bir başkasının sözünü nakletme şeklindedir. Oysa burada Allah’ın doğrudan kendi sözü bulunmaktadır. Bu yüzden bunun “hikâye üslubu” ile açıklanması doğru değildir.

Allah’ın “Diğerleri ise müteşabihtir” buyruğundaki müteşabih ayetler ise, okunuş bakımından birbirine benzeyen fakat mana bakımından farklı yönlere çekilebilen ayetlerdir. Taberî bunu açıklarken Allah’ın şu buyruğunu örnek göstermektedir: “Kendilerine birbirine benzer olarak verildi.” (Bakara 25) Burada benzerlik görünüştedir; tatları ise farklıdır. Yine İsrailoğullarının: “İnekler bize birbirine benzer göründü.” (Bakara 70) sözünü örnek vererek, benzerliğin sıfat bakımından olduğunu, hakikatlerinin ise farklı olabileceğini açıklamaktadır.

Buna göre ayetin anlamı şöyledir: Yerde ve gökte hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığı Allah, ey Muhammed, sana Kur’an’ı indirmiştir. Kur’an’ın bir kısmı açıklaması açık, hükümleri belirgin olan muhkem ayetlerdir. Bunlar dinin temeli ve ümmetin dayanağıdır. Diğer kısmı ise okunuş bakımından birbirine benzeyen fakat anlam bakımından farklı yönlere yorumlanabilen müteşabih ayetlerdir.

Müfessirler muhkem ve müteşabih ayetlerin ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları muhkem ayetlerin hükmüyle amel edilen, yürürlükte bulunan ve neshedilmemiş ayetler olduğunu söylemişlerdir. Müteşabih ayetler ise hükmü kaldırılmış yani neshedilmiş ayetlerdir.

Yakub b. İbrahim’in Hüşeym’den, onun Avvam’dan, onun da İbn Abbas’tan rivayet ettiğine göre İbn Abbas şöyle demiştir: “Muhkem ayetler En‘âm suresindeki şu üç ayettir: ‘De ki: Gelin, Rabbinizin size haram kıldıklarını okuyayım…’ (En‘âm 151) diye başlayan üç ayet ile İsrailoğulları hakkında gelen ayetlerdir.”

İbn Abbas’ın rivayet ettiğine göre muhkem ayetler En‘âm suresindeki şu ayetlerdir: “De ki: Gelin, Rabbinizin size haram kıldıklarını okuyayım…” (En‘âm 151) diye başlayan üç ayet ile İsra suresindeki: “Rabbin yalnızca kendisine kulluk etmenizi hükmetti…” (İsrâ 23) buyruğundan sonraki ayetlerdir.

İbn Abbas şöyle demiştir: “Muhkem ayetler; nesheden ayetler, helal ve haram hükümleri, hadler, farzlar, iman edilmesi ve amel edilmesi gereken hükümlerdir. Müteşabih ayetler ise neshedilmiş olanlar, önce ve sonra gelen ifadeler, örnekler, yeminler ve kendilerine iman edilip hükmüyle amel edilmeyen ayetlerdir.”

İbn Abbas’tan gelen başka bir rivayette ise şöyle denilmiştir: “Kitabın anası olan muhkem ayetler, dini hükümlerin dayandığı ve kendisiyle amel edilen nesheden ayetlerdir. Müteşabih ayetler ise hükmü kaldırılmış olup kendileriyle amel edilmeyen ayetlerdir.”

İbn Mesud, İbn Abbas ve bazı sahabelerden rivayet edildiğine göre muhkem ayetler amel edilen nesheden ayetlerdir; müteşabih ayetler ise hükmü kaldırılmış neshedilmiş ayetlerdir.

Katade şöyle demiştir: “Muhkem ayetler Allah’ın helalini helal, haramını haram kıldığı ve kendisiyle amel edilen nesheden ayetlerdir. Müteşabih ayetler ise neshedilmiş olup kendisiyle amel edilmeyen, fakat iman edilen ayetlerdir.”

Rebî de şöyle demiştir: “Muhkem ayetler amel edilen nesheden ayetlerdir; müteşabih ayetler ise neshedilmiş, amel edilmeyen fakat iman edilen ayetlerdir.”

Dahhâk ise şöyle demiştir: “Muhkem ayetler nesheden ayetlerdir; müteşabih ayetler ise neshedilmiş fakat tilaveti bırakılmamış ayetlerdir.” Başka bir rivayette de şöyle demiştir: “Muhkem, neshedilmemiş olandır; müteşabih ise neshedilmiş olandır.”

Başka âlimler ise muhkem ayetlerin Allah’ın helal ve haramını açıkça ortaya koyduğu ayetler olduğunu, müteşabih ayetlerin ise lafızları farklı olsa da anlam bakımından birbirine benzeyen ayetler olduğunu söylemişlerdir.

Mücahid şöyle demiştir: “Muhkem ayetler helal ve haram hükümlerini içeren ayetlerdir. Bunların dışındakiler ise birbirini doğrulayan müteşabih ayetlerdir.” Daha sonra şu ayetleri örnek vermiştir: “Allah onunla ancak fasıkları saptırır.” (Bakara 26), “İşte Allah inanmayanların üzerine pisliği böyle verir.” (En‘âm 125), “Hidayete erenlerin ise hidayetlerini artırır ve onlara takvalarını verir.” (Muhammed 17)

Başka âlimler ise muhkem ayetlerin yalnızca tek bir manaya ihtimali olan ayetler, müteşabih ayetlerin ise birden fazla manaya ihtimali bulunan ayetler olduğunu söylemişlerdir.

Muhammed b. Cafer b. Zübeyr şöyle demiştir: “Muhkem ayetlerde Rabbin hücceti, kulların korunması ve batılın reddi vardır. Bunlar yerlerinden çevrilemez ve tahrif edilemezler. Müteşabih ayetler ise doğruluk bakımından birbirine benzeyen, farklı tevillere açık olan ayetlerdir. Allah kullarını bunlarla imtihan etmiştir; tıpkı onları helal ve haramla imtihan ettiği gibi. Bunlar batıla çevrilmemeli ve haktan saptırılmamalıdır.”

Başka âlimler ise muhkem ayetlerin Allah’ın peygamberlerin ve ümmetlerin kıssalarını açık biçimde anlattığı ayetler olduğunu, müteşabih ayetlerin ise aynı kıssaların farklı surelerde farklı lafızlarla tekrar edilmesi olduğunu söylemişlerdir.

İbn Zeyd, “Elif Lâm Râ. Bu, ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da Hakîm ve Habîr olan Allah tarafından açıklanmış bir kitaptır.” (Hûd 1) ayetini okuyarak şöyle demiştir: “Allah Nuh kıssasını birçok ayette, Hud kıssasını başka ayetlerde, Salih’i, İbrahim’i, Lut’u ve Şuayb’ı farklı yerlerde anlatmıştır. Bunların hepsi hak ve kesin bilgidir. Ayetler muhkem kılınmış, sonra ayrıntılı biçimde açıklanmıştır.”

Daha sonra şöyle demiştir: “Müteşabih ise Musa kıssasının birçok yerde farklı ifadelerle anlatılmasıdır.” Örnek olarak şu ifadeleri zikretmiştir: “Onu gemiye koy.”, “Onu içine yükle.”, “Elini koynuna sok.”, “Elini içeri sok.”, “Koşan bir yılan oldu.”, “Apaçık bir ejderha oldu.” Bunların lafızları farklı olsa da anlamları birbirine yakındır.

Bazı âlimler ise muhkem ayetlerin âlimlerin anlamını bildiği ayetler, müteşabih ayetlerin ise bilgisini yalnızca Allah’ın bildiği şeyler olduğunu söylemişlerdir. Bunlar arasında İsa’nın yeryüzüne iniş vakti, güneşin batıdan doğacağı zaman, kıyametin kopuşu ve dünyanın sonu gibi meseleler vardır.

Onlar ayrıca Kur’an surelerinin başındaki “Elif Lâm Mîm”, “Elif Lâm Mîm Sâd”, “Elif Lâm Râ”, “Elif Lâm Mîm Râ” gibi huruf-u mukattaanın da müteşabih olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bunların anlamı insanlar için kapalıdır ve Yahudiler bu harflerden İslam ümmetinin süresini çıkarmaya çalışmışlardı. Allah ise onların bu girişimlerini boşa çıkarmış ve bu harflerin gerçek tevilini yalnızca kendisinin bildiğini haber vermiştir.

Taberî daha sonra şöyle demektedir: Bu görüş diğer görüşlere daha yakındır. Çünkü Allah Kur’an’ı kullarına açıklama, hidayet ve delil olsun diye indirmiştir. İnsanların ihtiyaç duyduğu bir konuda hiçbir açıklama yolu bırakılmamış değildir. Ancak bazı bilgilerin ayrıntısını Allah kendi ilminde tutmuştur.

Örnek olarak Allah’ın şu buyruğunu zikretmektedir: “Rabbinin bazı ayetleri geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye imanı fayda vermez.” (En‘âm 158)

Peygamber bu ayette geçen işaretin güneşin batıdan doğması olduğunu açıklamıştır. İnsanların ihtiyaç duyduğu bilgi bunun ne zaman faydalı olacağını bilmektir; bunun hangi yıl, hangi ay veya hangi gün olacağını bilmeleri gerekli değildir. İşte Allah’ın yalnızca kendi ilminde tuttuğu şey budur.

Taberî’ye göre Yahudilerin “Elif Lâm Mîm”, “Elif Lâm Mîm Sâd”, “Elif Lâm Râ” gibi harflerden Muhammed ümmetinin süresini çıkarmaya çalışmaları da bu kapsamdadır. Allah onların bu bilgiyi elde edemeyeceklerini bildirmiştir.

Sonuç olarak Taberî’ye göre müteşabih, Allah’ın bilgisini kendisine ayırdığı hususlardır. Bunun dışındaki ayetlerin tamamı muhkemdir. Çünkü ya tek bir manaya açık biçimde delalet ederler ya da birden fazla mana ihtimali olsa bile Allah veya Resulünün açıklamasıyla doğru anlam ortaya konmuştur.

“Bunlar Kitabın anasıdır” buyruğu hakkında müfessirler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları bunun farzları, hükümleri ve dinin direğini oluşturan ayetler anlamına geldiğini söylemişlerdir.

Yahya b. Ya‘mer şöyle demiştir: “Bunlar farzların, hükümlerin ve dinin direğinin bulunduğu ayetlerdir.” Daha sonra şöyle örnek vermiştir: “Şehirlerin anası Mekke’dir, Horasan’ın anası Merv’dir.” Yani insanlar nasıl işlerinde merkez kabul ettikleri yere dönüyorlarsa, dinin hükümlerinde de bu muhkem ayetlere dönerler.

İbn Zeyd ise “Bunlar Kitabın anasıdır” ifadesi hakkında şöyle demiştir: “Yani bunlar kitabın tamamını toplayan ve özünü oluşturan ayetlerdir.”

Başka bazıları ise “Kitabın anası” ifadesiyle surelerin başındaki harflerin kastedildiğini söylemişlerdir.

Bunu söyleyenlerin zikri şöyledir: İmrân b. Musa bize rivayet etti ve dedi ki: Abdülvâris b. Saîd bize rivayet etti; o da İshak b. Süveyd’den, o da Ebu Fâhite’den naklettiğine göre Ebu Fâhite bu ayet hakkında, “Onun bir kısmı muhkem ayetlerdir ki bunlar Kitabın anasıdır” sözünde geçen “Kitabın anası” ifadesinin surelerin başlangıçları olduğunu, Kur’an’ın onlardan çıkarıldığını söylemiş ve buna örnek olarak “Elif Lâm Mîm. Bu Kitap…” (Bakara 1-2) ifadesinden Bakara suresinin çıkarıldığını, “Elif Lâm Mîm. Allah, kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır” ifadesinden de Âl-i İmrân suresinin çıkarıldığını belirtmiştir.

Allah’ın “Kalplerinde eğrilik bulunanlara gelince” sözüne gelince, Allah bununla kalplerinde haktan sapma, hakka karşı meyil bozukluğu ve ondan uzaklaşma bulunan kimseleri kastetmektedir. Arapçada bir kimse haktan ayrıldığında onun hakkında “zâğa” denilir; bu kelime sapmak, eğilmek ve doğruluktan uzaklaşmak anlamındadır. Allah’ın bir kimseyi saptırması ise onun kalbini hak yoldan çevirmesi anlamına gelir. Bu anlamdan dolayı Allah, “Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme” (Âl-i İmrân 8) buyurmuştur; yani kalplerimizi haktan saptırma demektir.

Bu konuda tefsir ehli de benzer açıklamalar yapmıştır. Muhammed b. Cafer b. Zübeyr, “Kalplerinde eğrilik bulunanlar” sözünü “hidayetten sapma ve ona karşı meyil bozukluğu bulunanlar” diye açıklamıştır. Mücahid ise “Kalplerinde eğrilik vardır” ifadesini “şüphe vardır” şeklinde açıklamıştır. İbn Abbas da bunu “şüphe ehli olanlar” diye yorumlamıştır. İbn Mesud, İbn Abbas ve bazı sahabelerden gelen rivayette de “zeyğ” kelimesinin şüphe anlamına geldiği belirtilmiştir. İbn Cüreyc ise “Kalplerinde eğrilik bulunanlar” ifadesiyle münafıkların kastedildiğini söylemiştir.

Allah’ın “Onun müteşabih olanına uyarlar” sözüne gelince, bunun anlamı şudur: Kalplerinde eğrilik bulunan kimseler, lafızları birbirine benzeyen fakat manaları çeşitli tevillere açık olan ayetlerin peşine düşerler; bunu da içinde bulundukları sapıklığı ve haktan ayrılışı, uydurdukları batıl yorumlarla doğrulamak ve özellikle bu ayetlerin tevil yönlerini, manalarının değişik ihtimallerini bilmeyen zayıf kimselerin zihinlerini karıştırmak için yaparlar.

İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre bu kimseler muhkem ayetleri müteşabih üzerine, müteşabih ayetleri de muhkem üzerine yüklerler; böylece hakikati karıştırırlar, Allah da onların işini karıştırır. Muhammed b. Cafer b. Zübeyr ise “Onun müteşabih olanına uyarlar” sözünü, “Değişik yönlere çekilebilen, farklı anlamlara çevrilebilen şeylerin peşine düşerler; böylece kendi uydurdukları inançları doğrulamak, söylediklerine delil ve şüphe meydana getirmek isterler” diye açıklamıştır. Mücahid de bu konuda, onların saptıkları ve helak oldukları kapının, müteşabih ayetlerin tevili peşine düşmeleri olduğunu söylemiştir.

Süddî ise bu ifadeyi şöyle açıklamıştır: Onlar neshedilmiş ve nesheden ayetlerin peşine düşer, “Bu ayete göre şöyle şöyle amel edildi, sonra bu ayetin hükmü başka bir ayetle kaldırıldı ve önceki bırakılıp sonrakiyle amel edildi; peki niçin sonraki ayet ilk başta gelmedi?” derler; yine bir yerde belirli bir ameli işleyen kimse için cehennem tehdidi bulunduğunu, başka bir yerde ise aynı amelin cehennemi kesin gerektirmediğini ileri sürerek şüphe çıkarmaya çalışırlar.

Tefsir ehli, bu ayette kimlerin kastedildiği konusunda farklı görüşlere ayrılmıştır. Bazıları, bunun Necran’dan Resûlullah’a gelen ve İsa hakkında onunla tartışan Hristiyan heyeti hakkında indiğini söylemiştir. Çünkü onlar, “Sen İsa’nın Allah’ın kelimesi ve O’ndan bir ruh olduğunu iddia etmiyor musun?” diyerek bu ifadeyi kendi küfür inançlarına delil yapmaya çalışmışlardı.

Rebî’den rivayet edildiğine göre Necran Hristiyanlarından gelen heyet Resûlullah ile tartışmış ve ona, “Sen onun Allah’ın kelimesi ve O’ndan bir ruh olduğunu söylemiyor musun?” demişlerdi. Peygamber de “Evet” deyince onlar, “Bu bize yeter” dediler. Bunun üzerine Allah, “Kalplerinde eğrilik bulunanlara gelince, fitne aramak için onun müteşabih olanına uyarlar” buyurdu. Sonra Allah, “Şüphesiz İsa’nın Allah katındaki durumu Âdem’in durumu gibidir” (Âl-i İmrân 59) ayetini indirdi.

Bazıları ise bu ayetin Ebu Yâsir b. Ahtab, kardeşi Huyey b. Ahtab ve Resûlullah ile onun ve ümmetinin süresini hesaplama konusunda tartışan Yahudiler hakkında indiğini söylemiştir. Onlar “Elif Lâm Mîm”, “Elif Lâm Mîm Sâd”, “Elif Lâm Mîm Râ” ve “Elif Lâm Râ” gibi harflerden İslam’ın ve ümmetin süresini çıkarmaya çalışmışlardı. Buna göre Allah’ın “Kalplerinde eğrilik bulunanlar” sözüyle haktan ve hidayetten sapmış bu Yahudiler, “Onun müteşabih olanına uyarlar” sözüyle de çeşitli tevillere açık olan bu huruf-u mukattaanın anlamları kastedilmiştir. Onların bunu yapma amacı ise fitne aramaktı.

Başka bir grup ise Allah’ın bu ayetle, dininde Resûlullah’ın getirdiğine aykırı bir bidat çıkaran herkesi kastettiğini söylemiştir. Böyle kimseler, Kur’an’ın çeşitli tevillere açık bazı ayetlerini kendi bidatlerini desteklemek için yorumlarlar; oysa Allah o ayetlerin doğru açıklamasını ya kitabında ya da Resûlünün diliyle zaten açıklamıştır.

Katade bu ayeti okuduğunda şöyle derdi: “Eğer bunlar Harûrîler ve Sebeîler değilse, kim olduklarını bilmiyorum.” Sonra şöyle derdi: “Allah’a yemin ederim ki Bedir ve Hudeybiye ehli, Resûlullah ile Rıdvan biatına katılan muhacir ve ensar, ibret almak isteyen için yeterli bir haber ve ders olmuştur. Haricîler ortaya çıktığında Resûlullah’ın sahabeleri Medine’de, Şam’da ve Irak’ta çok sayıdaydı, Resûlullah’ın eşleri de hayattaydı; fakat onlardan hiçbir erkek ya da kadın Harûrî olmadı, onların görüşüne razı olmadı ve onlara yardımcı da olmadı. Aksine sahabeler Resûlullah’ın onları nasıl kötülediğini ve nasıl vasıflandırdığını anlatır, onlara kalpleriyle buğzeder, dilleriyle düşmanlık eder ve onlarla karşılaştıklarında elleriyle onlara karşı sert davranırlardı. Eğer Haricîlerin işi hidayet olsaydı birleşirlerdi; fakat bu sapıklıktı, bu yüzden dağıldılar. Allah’tan olmayan işlerde mutlaka çok ihtilaf bulunur. Onlar uzun zamandır bu işe sarıldılar; peki bir gün başarılı oldular mı, sonuç aldılar mı? Allah’ı tesbih ederim! Bu kavmin sonrakileri, öncekilerinden nasıl ibret almaz? Eğer onlar hidayet üzere olsalardı Allah bunu ortaya çıkarır, başarılı kılar ve yardım ederdi; fakat onlar batıl üzereydiler, Allah da onları yalanladı ve delillerini boşa çıkardı. Her ortaya çıkan boynuzlarında Allah delillerini çürütmüş, sözlerini yalanlamış ve kanlarını akıtmıştır. Gizlendiklerinde bu, kalplerinde yara ve gam olur; açığa çıktıklarında ise Allah kanlarını akıtır. İşte bu kötü bir dindir; ondan sakının. Allah’a yemin ederim ki Yahudilik bir bidattir, Hristiyanlık bir bidattir, Harûrîlik bir bidattir, Sebeîlik bir bidattir; bunlar hakkında ne bir kitap inmiş ne de bir peygamber bunları sünnet kılmıştır.”

Katade başka bir rivayette de şöyle demiştir: “Topluluk tevili aradı, fakat tevili yanlış anladı; fitneye ise isabet etti. Müteşabih olanın peşine düştüler ve bu sebeple helak oldular.”

Aişe’den gelen birçok rivayette Resûlullah’ın bu ayeti okuduğu ve şöyle buyurduğu aktarılmıştır: “Onun hakkında tartışanları gördüğünüz zaman bilin ki Allah’ın kastettiği kimseler onlardır; onlardan sakının.” Başka rivayetlerde bu söz, “Onun müteşabih olanına uyanları gördüğünüz zaman işte Allah’ın adını verdiği kimseler onlardır, onlardan sakının” şeklinde aktarılmıştır. Bir başka rivayette de Resûlullah’ın, “Allah sizi onlara karşı uyarmıştır; onları gördüğünüz zaman tanıyın” buyurduğu nakledilmiştir. Yine Aişe’den gelen bir rivayette, Resûlullah’ın bu ayeti okuduğu ve “Onları gördüğünüzde onlardan sakının” buyurduğu, sonra da “Kalplerinde eğrilik bulunanlar onun müteşabih olanına uyarlar ve muhkem olanıyla amel etmezler” anlamında uyardığı aktarılmıştır.

Ebu Cafer şöyle dedi: Bu ayetin zahiri, Allah’ın kitabından Resûlullah’a indirilmiş müteşabih ayetlerle onunla tartışan kimseler hakkında indiğini göstermektedir. Bu tartışma ya İsa meselesi hakkında ya da Resûlullah’ın ve ümmetinin süresi hakkında olmuştur. Ancak ayetin, onun ve ümmetinin süresi konusunda müteşabih ifadelerle tartışanlar hakkında olması daha uygun görünmektedir. Çünkü Allah’ın “Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez” sözü, onların bilmek istedikleri sürenin, ancak Allah’ın bildiği müteşabih şeylerden olduğunu göstermektedir. İsa’nın durumu ve onunla ilgili sebepler ise Allah tarafından Peygamberine ve ümmetine açıklanmış ve onlara bildirilmiştir; bu nedenle burada kastedilenin, fertlere gizli kalan ve yalnız Allah’ın bildiği şey olması daha uygundur.

Allah’ın “Fitne aramak için” sözü hakkında tefsir ehli farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları bunun “şirk aramak” anlamına geldiğini söylemiştir. Süddî, “Fitne aramak” ifadesini “şirki istemek” diye açıklamış; Rebî de bunun şirk anlamına geldiğini söylemiştir.

Bazıları ise bunun “şüpheler aramak” anlamına geldiğini söylemiştir. Mücahid, “Fitne aramak” ifadesini “şüpheler” diye açıklamış ve onların bu şüphelerle helak olduklarını belirtmiştir. İbn Cüreyc de Mücahid’den naklen, şüphelerin onları helak eden şey olduğunu aktarmıştır. Muhammed b. Cafer b. Zübeyr ise “Fitne aramak” ifadesini “karışıklık ve kapalılık meydana getirmek” diye açıklamıştır.

Taberî’ye göre bu iki görüş içinde doğruya en yakın olanı, bunun şüpheler ve karışıklık çıkarmak istemek anlamına geldiğini söyleyen görüştür.

Buna göre sözün anlamı şöyledir: Kalplerinde haktan sapma, doğruluktan ayrılma ve ona karşı meyil bozukluğu bulunan kimseler, Kitabın ayetlerinden lafızları birbirine benzeyen, farklı anlamlara ihtimal verdiği için çeşitli tevillere çekilebilen kısımların peşine düşerler; bunu da hem kendilerini hem de başkalarını karışıklığa düşürmek, kalplerinin hak yerine yöneldiği batılı bu müteşabih ifadelerle savunmak ve Allah’ın Kitabındaki muhkem ayetlerle açıkça ortaya koyduğu hakikati bırakıp kendi sapkın görüşlerine delil aramak için yaparlar. Bu ayet her ne kadar daha önce zikredilen müşrik kimseler hakkında inmiş olsa da, Allah’ın dininde bidat çıkaran, kalbi o bidate meyleden, Kur’an’ın müteşabih ayetlerinden bazılarını kendi görüşüne göre tevil eden, sonra da bu tevili delil edinerek hak ehliyle tartışan ve Allah’ın muhkem ayetlerinde açıkça bildirdiği delillerden yüz çeviren herkes bu hükmün kapsamına girer; bunu yapan kimse Hristiyan, Yahudi, Mecusi, Sebeî, Harûrî, Kaderî, Cehmî veya hangi bidat fırkasından olursa olsun, müminlerden olan hak ehlinin zihnini karıştırmak ve kendisine kapalı gelen müteşabih ayetin tevilini öğrenmek iddiasıyla bunu yaptığı sürece bu ayetin kapsamındadır. Nitekim Peygamber, “Onunla tartışanları gördüğünüz zaman bilin ki Allah’ın kastettiği kimseler onlardır; onlardan sakının” buyurmuştur.

Yunus’un Süfyân’dan, onun Ma‘mer’den, onun İbn Tâvus’tan, onun da babasından rivayet ettiğine göre İbn Abbas’ın yanında Haricîler ve onların kaçarken karşılaştıkları durumlar zikredilince İbn Abbas şöyle demiştir: “Onlar Kur’an’ın muhkemine iman ederler, fakat müteşabihi karşısında helak olurlar.” Sonra İbn Abbas, “Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez…” ayetini okumuştur.

Taberî şöyle der: “Fitne aramak” ifadesinde doğruya daha yakın olan anlamın şüphe ve karışıklık çıkarmak olduğunu söylememizin sebebi şudur: Bu ayetin hakkında indiği kimseler zaten şirk ehliydiler. Onların müteşabih ayetlerin tevilini aramaktaki amaçları, Müslümanların zihinlerini karıştırmak, onlara karşı bu ayetlerle delil getirmek ve onları üzerinde bulundukları haktan çevirmekti. Bu yüzden onların bunu “şirk istemek” için yaptıklarını söylemenin anlamı yoktur; çünkü onlar zaten müşriktiler.

Allah’ın “Onun tevilini aramak için” sözü hakkında tefsir ehli farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları bunun, Yahudilerin huruf-u mukattaa denilen “Elif Lâm Mîm”, “Elif Lâm Mîm Sâd”, “Elif Lâm Râ”, “Elif Lâm Mîm Râ” ve benzeri harflerden ebced hesabıyla Muhammed’in ve ümmetinin süresinin ne zaman sona ereceğini öğrenmek istemeleri anlamına geldiğini söylemiştir. İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre “Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez” ifadesi, kıyamet gününün tevilini Allah’tan başkasının bilmeyeceği anlamındadır.

Başka bir grup ise bunun Kur’an’ın akıbetlerini öğrenmek anlamına geldiğini söylemiştir. Onlara göre bu kimseler, Allah’ın daha önce Müslümanlar için koyduğu hükümleri nesheden ayetin ne zaman geleceğini, yani önceki hükmü kaldıracak yeni hükmün zamanını öğrenmek istemişlerdir. Süddî bu konuda şöyle demiştir: “Onlar Kur’an’ın tevilini, yani onun akıbetlerini öğrenmek istediler. Allah ise, ‘Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez’ buyurdu. Buradaki tevil, işlerin akıbetleri demektir; yani nesheden ayetin ne zaman gelip neshedilmiş hükmü kaldıracağını bilmek istemişlerdi.”

Başka bir grup ise “Onun tevilini aramak” ifadesini, Kur’an’ın müteşabih ayetlerini, çeşitli anlamlara ve farklı yorumlara açık oldukları için, kalplerindeki eğriliğe ve içine düştükleri sapıklığa uygun şekilde yorumlamaya çalışmaları anlamında açıklamıştır. Muhammed b. Cafer b. Zübeyr bu konuda şöyle demiştir: “Onlar bunu kendi sapıklıkları üzere yaptılar; özellikle ‘yarattık’, ‘hükmettik’ gibi ifadeler hakkında söyledikleri sözlerde bu tür bir tevile yöneldiler.”

Taberî’ye göre İbn Abbas’ın söylediği, yani onların müteşabih ayetlerden hareketle sürenin sona erme zamanını ve kıyametin vaktini öğrenmek istedikleri görüşü ile Süddî’den aktarılan, onların henüz gelmeden önce gelecek bir şeyin zamanını bilmek istedikleri görüşü doğruya daha yakındır. Ancak Süddî bunu sadece daha önce muhkem kılınmış bir hükmü neshedecek ayetin ne zaman geleceğini bilmek istemeleriyle sınırlandırmakla anlamı daraltmıştır. Çünkü Allah bu tevilin ancak kendisi tarafından bilindiğini haber vermiştir. Oysa “hükmettik”, “yaptık” gibi ifadelerin anlamını, iman ehli ve ilimde derinleşmiş kimseler bir yana, müşriklerin cahillerinden pek çok kimse bile anlayabilir. Bu nedenle burada kastedilen tevil, insanlar gelmeden önce vaktini bilemedikleri ve bilgisi Allah tarafından gizli tutulan şeylerdir.

Allah’ın “Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez; ilimde derinleşmiş olanlar ise, ‘Ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler” sözüne gelince, bunun anlamı şudur: Kıyametin kopacağı vakti, Muhammed’in ve ümmetinin süresinin ne zaman sona ereceğini ve ileride meydana gelecek gizli olayları Allah’tan başka kimse bilmez. Bunları hesap, yıldız bilgisi veya kâhinlik yoluyla öğrenmeyi uman insanların hiçbiri bu bilgiye ulaşamaz. İlimde derinleşmiş olanlara gelince, onlar bu gizli tevilin bilgisini bilmezler; fakat “Biz ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” derler. Onların bu konudaki üstünlüğü, bu bilgiyi bilmeleri değil, bu bilgiyi yalnız Allah’ın bildiğini bilmeleridir.

Tefsir ehli, “ilimde derinleşmiş olanlar” ifadesinin Allah lafzına atfedilip atfedilmediği konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları ayetin anlamının, “Onun tevilini yalnızca Allah bilir” olduğunu, “ilimde derinleşmiş olanlar” ifadesinin ise yeni bir cümlenin başlangıcı olduğunu söylemiştir. Buna göre ilimde derinleşmiş olanlar, müteşabih ve muhkem ayetlerin hepsinin Allah katından olduğuna iman ettiklerini söyleyen kimselerdir. Aişe’den rivayet edildiğine göre o, “İlimde derinleşmiş olanların ilimdeki derinliği, muhkemine ve müteşabihine iman etmeleri, fakat müteşabihin tevilini bilmemeleridir” demiştir. İbn Abbas’ın da “Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez; ilimde derinleşmiş olanlar ise ‘Ona iman ettik’ derler” şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Hişam b. Urve’nin babasından naklettiğine göre o da ilimde derinleşmiş olanların müteşabihin tevilini bilmediklerini, fakat “Ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” dediklerini söylemiştir. Ebu Nüheyk el-Esedî de bu ayetin yanlış şekilde birleştirildiğini, asıl durak yerinin “Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez” ifadesi olduğunu, sonra “İlimde derinleşmiş olanlar, ‘Ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler” cümlesinin başladığını söylemiştir. Ömer b. Abdülaziz de ilimde derinleşmiş olanların Kur’an’ın teviline dair bilgilerinin, “Ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” demekle son bulduğunu söylemiştir. Malik de bu ayette durak yerinin “Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez” olduğunu, ardından “İlimde derinleşmiş olanlar…” diye yeni bir cümle başladığını ve onların müteşabihin tevilini bilmediklerini belirtmiştir.

Başka bir grup ise ayetin anlamının, “Onun tevilini ancak Allah ve ilimde derinleşmiş olanlar bilir” olduğunu söylemiştir. Buna göre ilimde derinleşmiş olanlar, müteşabihin tevilini bildikleri halde yine de “Ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” derler. Mücahid’in İbn Abbas’tan rivayet ettiğine göre İbn Abbas, “Ben onun tevilini bilenlerdenim” demiştir. Mücahid de “İlimde derinleşmiş olanlar onun tevilini bilirler ve ‘Ona iman ettik’ derler” demiştir. Rebî de aynı şekilde “İlimde derinleşmiş olanlar onun tevilini bilirler ve ‘Ona iman ettik’ derler” demiştir. Muhammed b. Cafer b. Zübeyr de şöyle demiştir: “Allah’ın murad ettiği tevili ancak Allah ve ilimde derinleşmiş olanlar bilirler; onlar ‘Ona iman ettik’ derler. Çünkü hepsi tek bir Rabbin sözüdür, nasıl çelişkili olabilir? Sonra onlar müteşabih ayetlerin tevilini, tek anlamdan başka tevili olmayan muhkem ayetlerin bilinen teviline döndürürler; böylece Kitap onların bu sözleriyle uyumlu olur, bir kısmı diğer kısmını doğrular, delil geçerli olur, mazeret ortadan kalkar, batıl giderilir ve küfür susturulur.”

Taberî der ki: Birinci görüşü kabul eden, yani ilimde derinleşmiş olanların müteşabihin tevilini bilmediklerini ve Allah’ın yalnızca onların buna iman ettiklerini haber verdiğini söyleyen kimse, Basralı dilcilere göre “ilimde derinleşmiş olanlar” ifadesini yeni cümlenin müptedası yapar ve onun haberini “Ona iman ettik derler” şeklinde kabul eder. Bazı Kufeli dilcilere göre ise bu ifade “derler” fiilindeki zamire dayanarak veya bütün haber cümlesiyle yükseltilmiş olur. İkinci görüşü kabul eden ve ilimde derinleşmiş olanların da tevili bildiklerini söyleyen kimse ise “ilimde derinleşmiş olanlar” ifadesini Allah lafzına atfeder. Taberî’ye göre doğru olan, bu ifadenin kendisinden sonra gelen haber cümlesiyle merfu olmasıdır; çünkü daha önce açıklandığı üzere bu ayette zikredilen müteşabihin tevilini onlar bilmezler. Ayrıca bana ulaştığına göre Übey’in kıraatinde bu ifade “İlimde derinleşmiş olanlar ise derler ki…” şeklindedir. İbn Abbas’tan da buna benzer bir okuyuş nakledilmiştir. Abdullah’ın kıraatinde ise “Onun tevili ancak Allah katındadır; ilimde derinleşmiş olanlar ise derler ki…” şeklindedir.

Arap dilinde “tevil” kelimesinin anlamı ise açıklama, dönülecek yer ve varılacak sonuçtur. Bazı raviler A‘şâ’nın şu beytini nakletmiştir: “Onun sevgisinin tevili, annesine bağlanan genç devenin tevili gibi oldu.” Bu kelimenin aslı, bir şeyin bir şeye dönmesi ve oraya varması anlamındaki “âle” fiilinden gelir. “Ben onu tevil ettim” denildiğinde, “Onu o sonuca döndürdüm” anlamı kastedilir. “Daha güzel tevil” ifadesinin “daha güzel karşılık” anlamına geldiği de söylenmiştir; çünkü karşılık, bir işin sonunda vardığı şeydir. A‘şâ’nın beytindeki “sevgisinin tevili” ifadesi de sevginin açıklaması ve vardığı sonuç demektir; yani onun sevgisi kalbinde küçükken zamanla büyümüş, tıpkı küçük devenin büyüyüp annesine benzemesi gibi eskimiş ve yerleşmiştir. Bu beyit başka bir rivayette farklı lafızla da aktarılmıştır.

“İlimde derinleşmiş olanlar, ‘Ona iman ettik’ derler” sözünün açıklamasına gelince: Buradaki “ilimde derinleşmiş olanlar”, ilimlerini sağlamlaştırmış, onu kavramış ve korumuş âlimlerdir; bildikleri hususta kendilerine şüphe ve karışıklık girmeyecek şekilde ilimde sabit olmuşlardır. Bunun aslı, bir şeyin başka bir şeyde yerleşip sabit olmasıdır. “İman falanın kalbinde kökleşti” denildiğinde, imanın orada sabit ve yerleşik hale geldiği kastedilir.

Peygamberden ilimde derinleşmiş olanların sıfatı hakkında bir rivayet nakledilmiştir. Ebu’d-Derdâ ve Ebu Ümâme’den rivayet edildiğine göre Resûlullah’a “İlimde derinleşmiş olan kimdir?” diye sorulmuş, o da şöyle buyurmuştur: “Yemini doğru çıkan, dili doğru söyleyen, kalbi istikamet üzere olan ve karnı haramdan uzak duran kimse; işte ilimde derinleşmiş olan odur.” Başka bir rivayette Enes b. Malik, Ebu Ümâme ve Ebu’d-Derdâ’dan nakledildiğine göre Peygamber şöyle buyurmuştur: “Yemini doğru çıkan, dili doğru söyleyen, kalbi istikamet üzere olan, karnı ve iffeti haramdan uzak duran kimse; işte ilimde derinleşmiş olan odur.”

Tefsir ehlinin bir kısmı, Allah’ın bu kimseleri “ilimde derinleşmiş olanlar” diye adlandırmasının sebebinin, onların “Ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” demeleri olduğunu söylemiştir. İbn Abbas şöyle demiştir: “İlimde derinleşmiş olanlar, ‘Ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır’ diyen kimselerdir.” Süddî de şöyle demiştir: “İlimde derinleşmiş olanlar müminlerdir; onlar Kur’an’ın neshedenine de neshedilenine de iman eder ve ‘Hepsi Rabbimizin katındandır’ derler.” İbn Cüreyc’in rivayetine göre Abdullah b. Selam da “İlimde derinleşmiş olanlar” ifadesi hakkında, onların ilminin sözlerinden ibaret olduğunu söylemiştir. İbn Cüreyc ayrıca şöyle demiştir: “İlimde derinleşmiş olanlar, ‘Ona iman ettik’ diyen, ‘Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme’ diyen ve ‘Rabbimiz, sen insanları kendisinde şüphe olmayan bir gün için toplayacaksın’ diyen kimselerdir.”

“‘Ona iman ettik’ derler” sözünün anlamı şudur: İlimde derinleşmiş olanlar, Kitabın müteşabih ayetlerine iman ettiklerini, bunların hak olduğunu ve tevilini bilmeseler bile Allah katından geldiğini tasdik ettiklerini söylerler. Dahhâk bu konuda, onların hem muhkem hem de müteşabih ayetlere iman ettiklerini söylemiştir.

“Hepsi Rabbimizin katındandır” sözünün anlamı ise şudur: Kitabın muhkem olanı da müteşabih olanı da Rabbimizin katındandır; hepsi Allah’ın Muhammed’e indirdiği vahiydir. İbn Abbas, “Hepsi Rabbimizin katındandır” sözü hakkında, bunun neshedilen ve neshedilmeyen bütün ayetleri kapsadığını söylemiştir. Katade şöyle demiştir: “Onlar müteşabihine iman etmiş, muhkem olanıyla amel etmişlerdir.” Rebî de, “Muhkem de müteşabih de Rabbimizin katındandır, derler” demiştir. İbn Abbas’tan gelen başka bir rivayette ise şöyle denilmiştir: “Kişi muhkem ayete iman eder ve onunla amel eder; müteşabih ayete de iman eder fakat onunla amel etmez; hepsi Allah katındandır.” Dahhâk da şöyle demiştir: “Onlar muhkemle amel eder ve ona iman ederiz, müteşabihe de iman eder fakat onunla amel etmeyiz, hepsi Rabbimizin katındandır, derler.”

Arap dili âlimleri “küll” kelimesinin kendisine izafe edilen kelime düşürüldüğünde nasıl değerlendirileceği konusunda ihtilaf etmiştir. Bazı Basralı nahivciler, “küll” kelimesinin burada isim olduğu için kendisine izafe edilen kelime olmadan kullanılabileceğini söylemişlerdir. Allah’ın “Biz hepimiz onun içindeyiz” anlamındaki “İnnâ küllün fîhâ” (Mü’min 48) sözünü buna örnek göstermişlerdir. Onlara göre “küll” sıfat olduğunda içinde böyle bir zamir takdiri yapılamaz; mesela “Kavmin hepsine uğradım” anlamında “Merartu bi’l-kavmi küll” denilmez. Bazı Kufeli nahivciler ise “küll” kelimesinin ister sıfat ister isim olsun aynı hükümde olduğunu, çünkü ondan sonra gelen izafet unsurunun düşmesinin ancak “küll”ün tek başına o düşen şeye yeterli şekilde delalet etmesiyle mümkün olduğunu söylemişlerdir. Taberî’ye göre kıyasa daha uygun olan ikinci görüştür; çünkü bir durumda düşürülen şeye delalet ettiği için yeterli olan bir kelime, aynı delalet bulunduğu her yerde ona yeterli sayılır.

“Ancak akıl sahipleri öğüt alır” sözünün açıklamasına gelince: Allah bununla, Allah’ın Kitabındaki müteşabih ayetler hakkında bilgisi olmadan söz söylemekten ancak akıl ve anlayış sahiplerinin öğüt alıp sakınacağını bildirmektedir. Muhammed b. Cafer b. Zübeyr bu konuda şöyle demiştir: “Bunun gibi bir meselede, yani müteşabihin tevilini, bilinen muhkemin teviline döndürerek her ikisini tek bir anlam üzere uyumlu hale getirme konusunda, ancak akıl sahipleri öğüt alır.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 6

O’dur ki sizi rahimlerde dilediği gibi şekillendirir. O’ndan başka ilah yoktur; O azizdir, hakîmdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Huve (O) ellezi (o ki) yusavvirukum (sizi şekillendirir) fi l-erhami (rahimlerde) keyfe yeşa (dilediği gibi) la ilahe illa huve (O’ndan başka ilah yoktur) el-aziz (güçlü) el-hakim (hikmet sahibi)

Mukatil Tefsiri
Bu ayet, Meryem oğlu Îsâ hakkında indirilmiştir. Allah Teâlâ onu babasız olarak yaratmıştır; erkek ve dişi olarak, düzgün ve düzgün olmayan suretlerde yaratmayı dilediği gibi gerçekleştiren O’dur. Rahimlerde insanlara şekil veren yalnızca Allah’tır ve O, yaratmasında dilediğini yapar. Ardından Allah Teâlâ: “O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur” buyurarak gerçek ilâhın yalnızca kendisi olduğunu bildirmiş, “Azîz’dir” buyruğuyla mülkünde güçlü ve üstün olduğunu, “Hakîm’dir” buyruğuyla da işinde hikmet sahibi olduğunu açıklamıştır. Bu ayet, onların Îsâ hakkında söyledikleri sözler ve ona isnat ettikleri iftira ve yalan sebebiyle indirilmiştir.

Taberi Tefsiri
Allah şöyle buyurmaktadır: Rahimlerde sizleri şekillendiren, size suret veren, sizi dilediği biçimde yaratan Allah’tır. O, annelerinizin rahimlerinde dilediği gibi tasarrufta bulunur; kimi erkek, kimi kadın yapar; kimi siyah, kimi kırmızı tenli yaratır; kimi eksiksiz, kimi eksik yaratılışlı olur. Böylece Allah kullarına, kadınların rahimlerinde bulunan bütün insanların kendi yaratması ve şekillendirmesiyle meydana geldiğini bildirmektedir. İsa da annesinin rahminde şekillendirilmiş ve Allah’ın dilediği biçimde yaratılmış bir kuldur. Eğer o ilah olsaydı, annesinin rahminde taşınan ve yaratılan bir varlık olmazdı. Çünkü rahimlerde bulunanlar yaratılmış olanlardır; yaratıcı olan ise rahimlerin içine girmez ve onların kapsadığı bir varlık haline gelmez.

Muhammed b. İshak’ın, Muhammed b. Cafer b. Zübeyr’den rivayet ettiğine göre bu ayetin anlamı şöyledir: “İsa da rahimlerde şekillendirilenlerdendi. Hristiyanlar bunu inkâr etmiyorlar ve reddetmiyorlardı. O da diğer Âdemoğulları gibi rahimde şekillendirilmişti. O halde böyle bir durumda bulunan biri nasıl ilah olabilir?”

Rebî de bu ayeti açıklarken şöyle demiştir: “Allah İsa’yı rahimde dilediği şekilde şekillendirmiştir.” Böylece Allah, İsa’nın da diğer insanlar gibi yaratılmış bir kul olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

İbn Abbas, İbn Mesud ve bazı sahabelerden rivayet edilen açıklamada ise insanın yaratılış safhaları ayrıntılı biçimde anlatılmıştır. Buna göre nutfe rahme yerleştiğinde kırk gün boyunca beden içinde dolaşır, sonra kırk gün alaka halinde kalır, ardından kırk gün mudğa olur. Yaratılış vakti geldiğinde Allah bir meleği gönderir; melek parmaklarının arasında bir miktar toprak getirip onu mudğaya karıştırır ve Allah’ın emrettiği şekilde ona suret verir. Sonra erkek mi kadın mı olacağını, mutlu mu bedbaht mı olacağını, rızkını, ömrünü, yaşayacağı olayları ve başına gelecek musibetleri Allah bildirir, melek de bunları yazar. O beden öldüğünde ise, kendisinden alınan toprağın bulunduğu yere gömülür.

Katade bu ayet hakkında şöyle demiştir: “Rabbimiz kullarını rahimlerde dilediği şekilde yaratmaya kadirdir; onları erkek veya kadın, siyah veya kırmızı tenli, yaratılışı tam yahut eksik olarak dilediği biçimde şekillendirir.”

Allah daha sonra şöyle buyurmaktadır: “O’ndan başka hiçbir ilah yoktur; O Azîz’dir, Hakîm’dir.” Bu sözle Allah kendisini, rububiyetinde ortağı ve benzeri bulunmaktan tenzih etmektedir. Aynı zamanda Necran Hristiyanlarının İsa hakkında söyledikleri sözleri yalanlamakta ve yalnızca kendisinin ilahlığı hak ettiğini bildirmektedir. Bu hüküm yalnızca Necran Hristiyanlarına değil, Allah ile birlikte başka mabutlar kabul eden veya O’ndan başkasına rablik nispet eden bütün insanlara yöneliktir.

Allah ardından kendisini “Azîz” olarak nitelemiştir. Yani O, intikam almak istediği kimseye karşı kimsenin yardım edemeyeceği mutlak güç sahibidir. Azabından kaçacak hiçbir sığınak yoktur. Çünkü O’nun kudreti karşısında bütün yaratılmışlar boyun eğer ve her varlık O’nun karşısında zelil olur.

Daha sonra Allah kendisini “Hakîm” olarak nitelemiştir. Yani O, kullarını yönetmesinde, onlar için deliller ortaya koymasında ve onlara mazeret bırakmayacak şekilde hüccetlerini açıklamasında hikmet sahibidir. Böylece helak olan kimse apaçık delilden sonra helak olur, yaşayan da açık delil üzere yaşar.

Muhammed b. Cafer b. Zübeyr şöyle demiştir: “Allah bu sözle kendisini onların ortak koştukları şeylerden tenzih etmiş ve birlemiştir. ‘Azîz’, dilediği zaman kendisini inkâr edenlerden intikam almaya gücü yeten demektir; ‘Hakîm’ ise kullarına karşı hüccetini ve mazeretini hikmetle ortaya koyandır.”

Rebî ise bu ayeti şöyle açıklamıştır: “Azîz; intikamında güçlü olan, Hakîm ise işlerinde hikmet sahibi olandır.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 5

Şüphesiz Allah’a ne yerde ne gökte hiçbir şey gizli kalmaz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnna (şüphesiz) llaha (Allah) la (gizli kalmaz) yahfa (gizli kalmaz) aleyhi (O’na) şey’un (hiçbir şey) fi l-ardi (yerde) ve la (ve ne de) fi s-semai (gökte)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ’nın: “Şüphesiz Allah’a yerde ve gökte hiçbir şey gizli kalmaz” buyruğunun anlamı; gök ehlinin hiçbir işi de, yer ehlinin hiçbir işi de O’ndan gizli değildir demektir. Yerde ve gökte bulunan her şey O’nun katında bilinmektedir; hiçbir şey O’ndan saklı kalmaz, her şeyi kuşatan bilgi yalnızca O’na aittir.

Taberi Tefsiri
Allah şöyle buyurmaktadır: Yerde bulunan hiçbir şey de gökte bulunan hiçbir şey de Allah’a gizli kalmaz. O, bütün varlıkları, onların içlerinde gizlediklerini, açığa vurduklarını, düşündüklerini ve tasarladıklarını eksiksiz şekilde bilir. Ey Muhammed! Allah bütün şeyleri bilen olduğu halde, Necran Hristiyanlarının İsa hakkında ileri sürdükleri sözler, onların seninle Allah’ın ayetleri hakkında tartışmaları ve kalplerinde gizledikleri inkâr nasıl O’na gizli kalabilir? Allah onların söylediklerini de, gizledikleri niyetleri de, kurdukları hileleri de tamamen bilmektedir.

Muhammed b. İshak’ın, Muhammed b. Cafer b. Zübeyr’den rivayet ettiğine göre bu ayetin anlamı şöyledir: “Allah onların ne istediklerini, ne planladıklarını ve İsa hakkında söyledikleri sözlerle neyi amaçladıklarını bilmektedir. Çünkü onlar İsa’yı rab ve ilah edinmişlerdi; oysa kendi bilgilerinde gerçekte durumun böyle olmadığını da biliyorlardı. Buna rağmen Allah’a karşı aldanmışlık içinde davranıyor ve bile bile küfre sapıyorlardı.”

Bu ayetle Allah, Hristiyanların İsa hakkındaki gizli niyetlerini, kalplerindeki inkârı ve gerçeği bildikleri halde onu örtmeye çalışmalarını açığa çıkarmaktadır. Çünkü Allah için yerde ve gökte hiçbir şey gizli değildir; insanların kalplerindeki düşünceler, gizledikleri planlar ve dilleriyle söyledikleri her söz O’nun ilmi içindedir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 4

Bundan önce insanlara bir hidayet olarak. Furkan’ı da indirdi. Şüphesiz Allah’ın ayetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah azizdir, intikam sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Min kablu (önceden) huden (hidayet olarak) li-n-nas (insanlar için) ve enzele (ve indirdi) l-furkan (hak ile batılı ayıranı) inne (şüphesiz) ellezine (o kimseler ki) keferu (inkâr ettiler) bi-ayati llah (Allah’ın ayetlerini) lehum (onlar için vardır) azabun (bir azap) şedid (şiddetli) vallahu (Allah) aziz (güçlü) zu intikam (intikam sahibidir)

Mukatil Tefsiri
“Bundan önce” buyruğu, bu Kur’ân’dan önce anlamındadır. Ardından Allah Teâlâ: “Tevrat’ı ve İncil’i” buyurarak bu iki kitabın “insanlar için bir hidayet” olduğunu, yani İsrailoğulları’nı sapıklıktan kurtarmak için gönderildiğini bildirdi. Sonra Allah Teâlâ: “Furkân’ı da indirdi” buyurdu; bununla Tevrat ve İncil’den sonra Kur’ân’ın indirildiğini kastetmektedir. “Furkân”, din hususunda şüpheden ve sapıklıktan çıkışı sağlayan şey anlamındadır; onda kıyamet gününe kadar olacak her şeyin açıklaması bulunmaktadır. Bunun benzeri Enbiyâ sûresindeki: “Andolsun ki Mûsâ ile Hârûn’a da Furkân’ı verdik” (Enbiyâ 48) ayetidir ki burada da Furkân ile şüphelerden çıkışı sağlayan hak ölçü kastedilmektedir. Yine Bakara sûresindeki: “Hidayetten ve Furkân’dan açık deliller olarak” (Bakara 185) ayeti de aynı anlamdadır.

Ardından Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Şüphesiz Allah’ın ayetlerini inkâr edenler…”; burada kastedilen Kur’ân’dır. Bunlar Yahudilerdi ve Kur’ân’ı inkâr etmişlerdi. Onların arasında Huyey, Cüdî, Ebû Yâsir b. Ahtab, Ka‘b b. el-Eşref, Ka‘b b. Useyd, Zeyd b. et-Tâbûh ve diğerleri bulunuyordu. “Onlar için şiddetli bir azap vardır” buyruğu ise ahiretteki azabı ifade etmektedir. “Allah Azîz’dir, intikam sahibidir” buyruğunun anlamı ise Allah’ın mülkünde güçlü ve karşı konulamaz oluşu, emrine karşı gelenlerden şiddetle intikam almasıdır. Burada özellikle Mekke halkına yönelik bir tehdit bulunmaktadır ve bu ifade Allah’ın emrine muhalefet eden herkes için bir uyarıdır.

Taberi Tefsiri
Allah’ın “Furkan’ı da indirdi” buyruğunun anlamı şudur: Allah hak ile batılı birbirinden ayıran hükmü, delili ve kesin ayrımı indirmiştir. Bu ayrım özellikle İsa hakkında ihtilafa düşen toplulukların ve farklı din mensuplarının tartışmalarında ortaya konmuştur. Daha önce açıklandığı gibi “Furkan”, hak ile batılı birbirinden ayırmak anlamındadır. Allah bazen kesin delil ve güçlü hüccet ile, bazen de güç ve üstünlük vererek hakkı batıldan ayırır.

Muhammed b. Cafer b. Zübeyr, “Furkan” kelimesini şöyle açıklamıştır: “Allah’ın İsa ve diğer meselelerde ihtilaf eden topluluklar arasında hak ile batılı ayırmasıdır.” Katade ise “Furkan”ın Kur’an olduğunu söylemiş ve şöyle açıklamıştır: “Allah Kur’an’ı Muhammed’e indirmiş, onunla hak ile batılı birbirinden ayırmıştır. Kur’an’da helalleri helal, haramları haram kılmış; şeriat hükümlerini koymuş, sınırları belirlemiş, farzları açıklamış, kullarına itaati emretmiş ve isyanı yasaklamıştır.” Rebî de: “Furkan, hak ile batılı ayıran Kur’an’dır” demiştir.

Taberî’ye göre Muhammed b. Cafer b. Zübeyr’in açıklaması daha doğrudur. Çünkü Allah bu ayette daha önce Kur’an’ın indirildiğini zaten açıkça zikretmiştir: “Sana Kitabı hak ile indirdi.” Burada tekrar “Furkan” denmesi, aynı kitabın tekrarından ziyade, Allah’ın Peygamberi ile onunla tartışanlar arasındaki hükmünü, yani hakkı ortaya çıkaran kesin delili ifade etmektedir. Böylece Allah, Peygamberini haklı çıkaran apaçık hücceti indirmiştir.

Allah daha sonra şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın ayetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır.” Bunun anlamı şudur: Allah’ın birliğine, ilahlığına ve İsa’nın Allah’ın kulu olduğuna dair delillerini inkâr edenler; Mesih’i ilah veya rab edinenler yahut Allah’ın oğlu olduğunu iddia edenler için kıyamet günü şiddetli bir azap vardır. Buradaki “ayetler”, Allah’ın delilleri, alametleri ve kesin hüccetleridir.

Bu ifade aynı zamanda “Furkan”ın ne anlama geldiğini de açıklamaktadır. Çünkü Allah hemen ardından, “Allah’ın ayetlerini inkâr edenler” buyurmuştur. Yani Allah’ın hak ile batılı ayıran bu apaçık delilini reddedenler ağır bir azapla tehdit edilmektedir. Bu, hak kendilerine açıkça belli olduktan sonra onu inatla reddedenler için Allah’ın tehdididir.

Daha sonra Allah onların, kendi hükmünden kaçamayacaklarını bildirmiştir. Çünkü O “Azîz”dir; yani hükümranlığında mutlak güç sahibidir. Azap etmek istediği kimseyi engelleyecek hiçbir güç yoktur. Hiç kimse O’na karşı koyamaz. O aynı zamanda “İntikam sahibi”dir; yani delilleri kendisine ulaştıktan, gerçeği öğrendikten sonra Allah’ın ayetlerini inkâr edenlerden intikam alandır.

Muhammed b. Cafer b. Zübeyr şöyle demiştir: “Allah’ın ayetlerini bildiği halde inkâr edenlerden Allah intikam alacaktır.” Rebî de bu ayeti aynı şekilde açıklamıştır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 3

Sana kitabı hak ile indirdi; kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak. Tevrat’ı ve İncil’i de indirdi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Nezzele (indirdi) aleyke (sana) l-kitabe (kitabı) bil-hakk (hak ile) musaddikan (doğrulayıcı olarak) lima (şeyi ki) beyne yedeyhi (önündekini) ve enzele (ve indirdi) t-tevrate (Tevrat’ı) vel-incil (ve İncil’i)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Sana kitabı hak ile indirdi”; yani ey Muhammed, Kur’ân’ı sana bâtıl olarak değil, hak üzere indirdi. “Kendisinden öncekileri doğrulayıcı olarak” buyruğuyla da Muhammed’in, kendisinden önce gelen kitapları tasdik ettiğini bildirdi. Ardından: “Tevrat’ı indirdi” buyurarak onun Mûsâ’ya indirildiğini, “İncil’i de” buyurarak onun da Îsâ’ya indirildiğini açıkladı.

Taberi Tefsiri
Allah şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! Senin Rabbin, İsa’nın Rabbi ve her şeyin Rabbi olan Allah, sana Kitabı yani Kur’an’ı hak ile indirmiştir. Buradaki “hak ile” ifadesi, Kur’an’ın doğruluk üzere indirildiği anlamındadır. Bu doğruluk, Tevrat ve İncil ehlinin ihtilaf ettikleri meselelerde, özellikle Necran Hristiyanlarının İsa hakkında sana karşı ileri sürdükleri iddialarda ve diğer müşrik toplulukların söyledikleri hususlarda ortaya çıkmaktadır. Kur’an, Allah katından gelen gerçek bir vahiy olarak indirilmiştir.

“Önündekileri doğrulayıcı olarak” ifadesiyle de Kur’an’ın, kendisinden önce Allah’ın peygamberlerine indirdiği kitapları tasdik ettiği kastedilmektedir. Çünkü bütün bu kitapların indiricisi birdir. Aynı kaynaktan gelen vahiylerde çelişki bulunmaz. Eğer bunlar Allah’tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı, aralarında büyük farklılıklar ve çelişkiler olurdu. Kur’an, önceki peygamberlerin Allah katından getirdikleri hakikatleri doğrulamakta ve onların doğruluğunu ortaya koymaktadır.

Mücahid bu ayet hakkında: “Kur’an kendinden önce gelen her kitabı ve her peygamberi doğrulayıcıdır” demiştir. Katade ise: “Kur’an, kendinden önce geçmiş kitapları doğrulamaktadır” demiştir. Muhammed b. Cafer b. Zübeyr de: “Hak ile indirdi” sözünü, “İnsanların ihtilaf ettikleri meselelerde doğruluk üzere indirdi” şeklinde açıklamıştır.

Allah daha sonra şöyle buyurmaktadır: “Tevrat’ı ve İncil’i de indirdi.” Yani Allah Tevrat’ı Musa’ya, İncil’i ise İsa’ya indirmiştir. “Daha önce” ifadesiyle, bunların Kur’an’dan önce indirildiği anlatılmaktadır. “İnsanlar için bir hidayet olarak” sözü ise, bu kitapların Allah tarafından insanlar için açıklama, rehberlik ve delil olarak indirildiğini göstermektedir. Bu kitaplar Allah’ın birliğini, peygamberlerinin doğruluğunu ve Muhammed’in de Allah’ın peygamberi olduğunu haber veren ilahî kitaplardı. Aynı zamanda Allah’ın dinine ait hükümleri ve şeriatları da içermekteydiler.

Katade şöyle demiştir: “Tevrat ve İncil Allah’ın indirdiği iki kitaptır. Onlarda Allah’tan gelen açıklama vardır. Onlara sarılan, onları doğrulayan ve içindekilerle amel eden kimse için korunma vardır.” Muhammed b. Cafer b. Zübeyr de şöyle demiştir: “Allah Tevrat’ı Musa’ya, İncil’i İsa’ya indirdiği gibi, onlardan önceki peygamberlere de kitaplar indirmiştir.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 2

Allah, O’ndan başka ilah yoktur; O diridir, kayyumdur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Allahu (Allah) la (yoktur) ilahe (ilah) illa (ancak) huve (O) el-hayy (diri) el-kayyum (her şeyi ayakta tutan)

Mukatil Tefsiri
Buradaki “Hayy”, ölmeyen diri demektir; “Kayyûm” ise her nefsi kazandığı şeyle ayakta tutan, her canlının işlediklerini gözetip yöneten anlamındadır. Allah Teâlâ bu ifadeyle, Necran Hristiyanlarının Îsâ hakkında söyledikleri sözleri reddetmiş, gerçek ilâhın yalnızca kendisi olduğunu açıklamıştır.

Taberi Tefsiri
Ebu Cafer şöyle dedi: “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur” sözü, Allah’ın kullarına uluhiyetin yalnızca kendisine ait olduğunu bildirmesidir. O’ndan başka ilah edinilen bütün varlıklar, ortak koşulan bütün şeyler ve benzer kabul edilen bütün putlar gerçekte ilahlık hakkına sahip değildir. Çünkü rububiyet yalnızca Allah’a mahsustur, uluhiyette tektir ve ibadet ancak O’na yapılabilir. O’nun dışındaki her şey O’nun mülkü ve yaratığıdır. Hükümranlığında hiçbir ortağı yoktur. Bu sebeple Allah kullarına, başkasına ibadet etmelerinin asla doğru olmayacağını bildirmektedir. Çünkü Allah’tan başka tapılan her şey yaratılmıştır ve yaratılmış olanın kendisini yaratana kulluk etmesi gerekir.

Allah bu ayetlerle, putlara, heykellere, güneşe, aya, insanlara, meleklere ve benzeri varlıklara kulluk eden bütün insanlara, onların açık bir sapıklık içinde olduklarını bildirmiştir. Çünkü onlar yaratıcılarını bırakıp yaratılmışlara yönelmişlerdir. Böylece doğru yoldan ayrılmış ve ibadeti hak etmeyen şeylere tapmışlardır.

Rebî’den rivayet edildiğine göre Hristiyanlar Resûlullah’a gelip İsa hakkında tartışarak: “Onun babası kimdir?” diye sordular ve Allah hakkında büyük bir iftira ortaya attılar. Bunun üzerine Peygamber onlara, çocuğun mutlaka babasına benzeyeceğini bilip bilmediklerini sordu; onlar bunu kabul ettiler. Ardından Rablerinin diri olduğunu, asla ölmeyeceğini, buna karşılık İsa’nın ise yok oluş ve ölümle karşılaşacağını söyledi; onlar bunu da kabul ettiler. Sonra Allah’ın bütün varlıkları koruyup gözettiğini, rızıklandırdığını ve her şeyin idaresini elinde tuttuğunu hatırlattı ve İsa’nın bunlardan herhangi birine sahip olup olmadığını sorduğunda, onlar İsa’nın böyle bir güce sahip olmadığını itiraf ettiler. Ardından Allah’a yerde ve gökte hiçbir şeyin gizli kalmadığını, her şeyi eksiksiz bildiğini söyledi; onlar bunu da kabul ettiler. Daha sonra İsa’nın ise ancak kendisine öğretilen kadar bilgi sahibi olduğunu kabul ettiler. Sonra Allah’ın İsa’yı annesinin rahminde dilediği şekilde yarattığını ve şekillendirdiğini onlara hatırlattı. Bunun ardından Rablerinin yemek yemediğini, içmediğini ve hiçbir beşerî ihtiyaç taşımadığını söyledi. Buna karşılık İsa’nın bir kadın tarafından taşındığını, doğurulduğunu, çocuk gibi beslendiğini, yemek yiyip su içtiğini ve insanların yaşadığı ihtiyaçları yaşadığını anlatarak, bütün bunlara rağmen onun nasıl ilah sayılabileceğini sordu. Onlar bütün bunların doğruluğunu bildikleri halde yine de inkâr ve inatlarında direndiler. Bunun üzerine Allah: “Elif Lâm Mîm. Allah, kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır; Hayy’dır, Kayyûm’dur” ayetini indirdi.

“Hayy” ve “Kayyûm” kelimeleri hakkında kıraat imamları arasında farklı okuyuşlar rivayet edilmiştir. Şehirlerin kıraat imamları bunu “el-Hayyü’l-Kayyûm” şeklinde okumuşlardır. Ömer b. Hattab ile İbn Mesud’dan “el-Hayyü’l-Kayyâm”, Alkame’den ise “el-Hayyü’l-Kayyim” şeklinde okuyuş nakledilmiştir. Ancak Taberî’ye göre doğru ve terk edilmesi caiz olmayan kıraat, Müslümanların yaygın biçimde naklettikleri ve mushaflarda yazılı bulunan “el-Hayyü’l-Kayyûm” kıraatidir.

Müfessirler “Hayy” kelimesinin anlamı hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları bunun “ölmeyen” anlamına geldiğini söylemiştir. Muhammed b. Cafer b. Zübeyr şöyle demiştir: “Hayy, ölmeyen demektir. Oysa Hristiyanların iddiasına göre İsa ölmüş ve çarmıha gerilmiştir.” Rebî de: “Hayy, ölmeyendir” demiştir. Başkaları ise bunun Allah’ın dilediği her şeyi yönetmeye gücü yeten, hiçbir isteği engellenemeyen varlık olduğunu söylemişlerdir. Diğer bazıları ise bunun başlangıcı ve sonu olmayan ebedî hayat anlamına geldiğini belirtmişlerdir.

Taberî’ye göre doğru olan görüş şudur: Allah kendisini son bulmayan ve kesilmeyen ebedî hayat sahibi olmakla nitelemiş, yaratıklara ait olan ölüm ve yok oluşu kendisinden uzak tutmuştur. Böylece kullarına, ibadeti hak edenin yalnızca ölmeyen ve yok olmayan diri ilah olduğunu bildirmiştir. Çünkü Allah’tan başka rab edinilen her şey yok olacak ve ölecektir. Yok olan bir varlık ilah olamaz. Gerçek ilah yalnızca ölmeyen, yok olmayan ve ebedî olan Allah’tır.

“Kayyûm” kelimesinin anlamı ise her şeyi koruyan, gözeten, rızıklandıran, yöneten ve dilediği şekilde değiştiren demektir. Mücahid bu kelimeyi “Her şeyin üzerinde kaim olan” diye açıklamış, Rebî ise “Her şeyi koruyan, gözeten ve rızıklandıran” demiştir. Başkaları ise bunu Allah’ın makamında daim oluşu ve hiçbir değişime uğramaması şeklinde açıklamışlardır. Muhammed b. Cafer b. Zübeyr, “Kayyûm; hükümranlığında sabit olan ve değişmeyendir. Oysa Hristiyanların iddiasına göre İsa bulunduğu makamdan ayrılmış ve başka hale dönüşmüştür” demiştir.

Taberî’ye göre doğru olan görüş, “Kayyûm”un Allah’ın yaratılmışların işlerini yöneten, onları koruyan ve idare eden olmasıdır. Arapların “Falanca bu şehrin işlerini yürütmektedir” sözünde olduğu gibi burada da yönetmek ve gözetmek anlamı vardır. Daha sonra Taberî, “Kayyûm”, “Kayyâm” ve “Kayyim” kelimelerinin dil yapısını ayrıntılı biçimde açıklamış, bunların hepsinin övgüde mübalağa ifade ettiğini ve “kāim” kelimesinden daha güçlü anlam taşıdığını söylemiştir. Ayrıca Ömer’in “Kayyâm” kıraatini tercih etmesinin, bunun Hicaz lehçesinde yaygın bir söyleyiş olmasından kaynaklandığını belirtmiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Ali İmran 1

Elif Lâm Mîm.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Elif (harf) lam (harf) mim (harf)

Mukatil Tefsiri
Ubeydullah dedi ki: Bana babam, ona el-Hüzeyl, ona da Mukātil rivayet etti ki; Necran Hristiyanları toplandılar, onların arasında es-Seyyid ve el-Âkıb da vardı ve onlar: “Şahitlik ederiz ki Îsâ Allah’tır” dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ onların bu sözlerini yalanlamak için: “Elif Lâm Mîm” ayetini indirdi ve ardından Allah’ın kendisinden başka hiçbir ilâh olmadığını haber vererek: “Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır, Hayy’dır, Kayyûm’dur” buyurdu. (Âl-i İmrân 2)

Taberi Tefsiri
Ebu Cafer şöyle dedi: “Elif Lâm Mîm” harflerinin anlamı hakkında daha önce yeterli açıklama geçtiği için burada yeniden açıklama yapmaya gerek yoktur. Aynı şekilde “Allah” lafzının açıklaması da daha önce yapılmıştır. Ancak Allah’ın bu sureyi uluhiyeti yalnız kendisine tahsis eden sözlerle başlatmasının önemli bir sebebi vardır. Rivayet edildiğine göre bu surenin başlangıcı, Necran’dan Resûlullah’a gelen Hristiyan topluluğun İsa hakkındaki sapkın sözlerine cevap olarak indirilmiştir. Allah, surenin başında kendisini onların söylediklerinden tenzih etmiş ve yaratma ile hükümranlığın yalnız kendisine ait olduğunu bildirmiştir.

Muhammed b. Humeyd’in Seleme b. Fadl’dan, onun da Muhammed b. İshak’tan rivayet ettiğine göre Necran heyeti altmış kişi olarak Resûlullah’a gelmişti. Bunların içinde on dört ileri gelen bulunuyordu ve işlerin yönetimi üç kişiye dayanıyordu. Bunlardan biri kavmin yöneticisi, fikir sahibi ve danışmanı olan Abdülmesih lakaplı Akıb idi. Diğeri topluluğun ileri geleni ve kafilenin sorumlusu olan Eyhem lakaplı Seyyid idi. Üçüncüsü ise onların piskoposu, din âlimi, imamı ve medreselerinin başı olan Ebu Harise b. Alkame idi. Ebu Harise Hristiyanlık kitaplarını çok iyi bilen ve dinlerinde büyük mevki sahibi olan biriydi. Rum kralları onun ilmine hayran kalmış, ona hizmetçiler vermiş, adına kiliseler yaptırmış ve çeşitli ikramlarda bulunmuşlardı.

Heyet Medine’ye geldiğinde ikindi namazından sonra Resûlullah’ın mescidine girdiler. Üzerlerinde gösterişli elbiseler, cübbeler ve değerli kumaşlar vardı. Sahabeden bazıları onların ihtişamını görünce: “Bunlardan daha heybetli bir heyet görmedik” dediler. Namaz vakitleri geldiğinde doğuya yönelerek mescidde ibadet etmeye başladılar. Bunun üzerine Resûlullah: “Onları bırakın” buyurdu ve onlar doğuya doğru ibadet ettiler.

Heyetin ileri gelenleri arasında Abdülmesih lakaplı Akıb, Eyhem lakaplı Seyyid, Ebu Harise b. Alkame, Evs, Haris, Zeyd, Kays, Yezid, Nebih, Huveylid b. Amr, Halid, Abdullah ve Yuhannis bulunuyordu. Bunlar altmış kişilik heyetin önde gelenleriydi. Resûlullah ile özellikle Ebu Harise, Abdülmesih ve Eyhem konuşuyordu. Bunlar kralın dini üzere Hristiyan idiler; ancak İsa hakkında farklı görüşlere sahiptiler. Kimileri “İsa Allah’tır” diyordu, kimileri “Allah’ın oğludur” diyordu, kimileri de “üçün üçüncüsüdür” diyordu. Bu, Hristiyanların inancıydı.

“İsa Allah’tır” derken onun ölüleri diriltmesini, hastaları iyileştirmesini, gaybî haberler vermesini ve çamurdan kuş yapıp ona üflediğinde Allah’ın izniyle kuş olmasını delil gösteriyorlardı. “Allah’ın oğludur” derken onun babasız oluşunu ve beşikte konuşmasını delil getiriyorlardı. “Üçün üçüncüsüdür” derken de Allah’ın Kur’an’daki “yarattık”, “emrettik”, “hükmettik” gibi çoğul ifadelerini delil gösteriyorlar ve “Eğer Allah tek olsaydı bunları tekil söylerdi” diyorlardı. Böylece Allah’ın İsa ve Meryem ile birlikte üçlü bir yapı oluşturduğunu iddia ediyorlardı. Allah onların bütün bu sözlerini Kur’an’da zikretmiş ve Peygamberine onların sapkınlıklarını bildirmiştir.

İki din adamı Resûlullah ile konuşunca Peygamber onlara: “Müslüman olun” buyurdu. Onlar: “Biz zaten senden önce Müslüman olduk” dediler. Bunun üzerine Resûlullah: “Yalan söylüyorsunuz! Allah’a çocuk isnat etmeniz, haça tapmanız ve domuz eti yemeniz sizi İslam’dan alıkoymaktadır” buyurdu. Bunun üzerine onlar: “Öyleyse İsa’nın babası kimdir ey Muhammed?” dediler. Resûlullah sustu ve cevap vermedi. Ardından Allah onların sözleri ve ihtilafları hakkında Âl-i İmrân suresinin başından seksenden fazla ayet indirdi.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 286

Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Onun lehine kazandığı vardır ve aleyhine kazandığı vardır. Rabbimiz! Unutursak veya hata edersek bizi sorumlu tutma. Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi üzerimize ağır yük yükleme. Rabbimiz! Gücümüzün yetmediği şeyi bize yükleme. Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bizim Mevlâmızsın, kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et..

Okunuşu ve Kelime Anlamı
La yukellifu llahu nefsen illa vus‘aha (Allah kimseye gücünün üstünde yük yüklemez) leha ma kesebet ve aleyha ma iktesebet (kazandığı lehine, yaptığı aleyhinedir) rabbena la tuahizna in nesina ev ahta’na (Rabbimiz unutursak ya da hata edersek bizi sorumlu tutma) rabbena ve la tahmil aleyna isran kema hameltehu alellezine min kablina (bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme) rabbena ve la tuhammilna ma la takate lena bih (gücümüzün yetmeyeceği şeyi bize yükleme) va‘fu anna (bizi affet) ve’ğfir lena (bizi bağışla) verhamna (bize merhamet et) ente mevlana (sen bizim sahibimizsin) fensurna alel kavmi l-kafirin (inkârcı topluluğa karşı bize yardım et)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ buyuruyor ki: “Allah hiçbir nefse gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez.” Yani kuluna ancak yapmaya güç yetirebildiği amelleri emreder. “Kazandığı iyilik kendi lehinedir.” Yani yaptığı hayır ve söylediği güzel söz kendisi içindir. “İşlediği kötülük de kendi aleyhinedir.” Yani günahın cezası da kendisine döner.

Sonra Cebrâil, Nebi’ye şöyle dua etmesini öğretti: “Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi sorumlu tutma.” Yani bilmeyerek hata eder veya emrini terk edersek bizi cezalandırma. Bunun üzerine Allah Teâlâ: “Bu senin için kabul edilmiştir” buyurdu.

Ardından: “Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi üzerimize ağır yük yükleme” buyuruldu. Buradaki “ısr”, ağır ahid ve yük anlamındadır. Bu, önceki ümmetlere yüklenen ağır hükümler gibidir; deve etlerinin, koyun iç yağlarının ve tırnaklı hayvan etlerinin haram kılınması gibi. Nebi’nin duasının anlamı şudur: “Ey Rabbimiz! İsrailoğullarına yaptığın gibi ümmetime günahları sebebiyle ağır yükler yükleme; onları maymun ve domuzlara çevirdiğin gibi yapma.” Allah Teâlâ buna da: “Bu senin için kabul edilmiştir” buyurdu.

Sonra Nebi’ye şöyle dua etmesi öğretildi: “Rabbimiz! Gücümüzün yetmeyeceği şeyi bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et.” Yani bizi bu ağır yüklerden muaf tut, günahlarımızı bağışla ve bize merhamet et. “Sen bizim Mevlâmızsın” yani yardımcımız ve velimiz sensin. “Kâfir topluluğa karşı bize yardım et” buyruğu ise Mekke kâfirleri ve kıyamete kadar gelecek bütün kâfirler üzerine yardım istemektir.

Allah Teâlâ Nebi’nin bu dualarını kabul etti, ümmeti hakkında yaptığı şefaati geçerli kıldı ve ümmetini hata, unutma ve zorla yaptırılan şeylerden dolayı bağışladı. Bu ayetler nazil olunca Nebi onları ümmetine okudu. Allah Teâlâ bu özelliklerin tamamını bu ümmete verdi; önceki ümmetlerden hiçbirine bunları vermedi.

Rivayet edildiğine göre Allah Teâlâ, gökleri ve yeri yaratmadan iki bin yıl önce bir kitap yazdı ve o kitap arşın yanında bulunmaktadır. Bakara sûresinin sonundaki iki ayeti oradan indirdi: “Rasul iman etti…” ayetinden sûrenin sonuna kadar. Kim bu ayetleri evinde okursa, şeytan üç gün ve üç gece o eve girmez.

Yine rivayet edildiğine göre, “Allah’a güzel bir borç verecek kimdir ki Allah onu kat kat artırsın?” (Bakara 245) ayeti nazil olunca Ebû’d-Dahdâh şöyle dedi: “Ey Allah’ın Rasulü! Eğer sadaka verirsem, onun benzeri bana cennette verilecek mi?” Nebi: “Evet” buyurdu. “Çocuklarım da benimle olacak mı?” dedi. Nebi: “Evet” buyurdu. “Ümmü’d-Dahdâh da benimle olacak mı?” dedi. Nebi yine: “Evet” buyurdu.

Ebû’d-Dahdâh’ın iki bahçesi vardı. Birinin adı “Cenne”, diğerinin adı “Cüneyne” idi ve Cüneyne daha değerliydi. Bunun üzerine: “Ey Allah’ın Rasulü! Şahit ol ki ben onu fakirlere sadaka verdim ve Allah ile Rasulüne sattım” dedi. Sonra bahçenin kapısına geldi; artık onu Allah ve Rasulüne verdiği için içeri girmeye çekiniyordu. Sonra şöyle seslendi:

“Ey Ümmü’d-Dahdâh! Allah seni doğru yola iletsin.
Vadideki şu bahçeden çık.
Ben onu Allah’a bir borç olarak verdim.
Bunu gönüllü olarak yaptım; ne başa kakma vardır ne geri dönme.
Karşılığını vaat gününde kat kat almak ümidiyle verdim.
Bahçeye veda et ve çocukları da al çık.
Takvâ ve iyilik, ahirete götürülen en hayırlı azıktır.”

Bunun üzerine hanımı şöyle dedi: “Alışverişin kârlı olsun! Vallahi şart koşmamış olsaydın, bu bahçeden sana yalnız malın kadarını bırakırdım.” Sonra şu sözleri söyledi:

“Sen elindekini güzelce değerlendirdin ve öğüt verdin.
Hak ortaya çıkınca onu açıkladın.
Allah çocuklarıma siyah acve hurmaları ve sarı taze hurmalar verdi.
Allah verilen şeye daha layıktır.
Kul çalışır ve kazandığı kendisine olur; işlediği günah da kendi aleyhinedir.”

Sonra çocukların elbiselerindeki ve ağızlarındaki hurmaları çıkardı, çocuklarını alıp bahçeden çıktı ve bahçeyi Nebi’ye teslim etti. Bunun üzerine Nebi şöyle buyurdu: “Cennette Ebû’d-Dahdâh için sarkmış nice hurma salkımları vardır ki, Mina halkı onların bir tek salkımını kaldırmak için toplansa kaldıramazdı.”

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez” sözü şu anlama gelir: Allah kullarını ancak güçlerinin yettiği şeylerle yükümlü kılar; onları zorlamaz ve ağır yük altına sokmaz.

Daha önce açıkladığımız üzere “vus‘” kelimesi, “bu iş bana yetti” ifadesindeki gibi bir isimdir; tıpkı “cehd” ve “vücûd” kelimeleri gibi.

Buna dair rivayet:

Bana Müsennâ rivayet etti. Dedi ki: Abdullah bize rivayet etti. Dedi ki: Muaviye, Ali’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas “Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez” ayeti hakkında şöyle dedi: Bunlar müminlerdir. Allah onların din işlerini kolaylaştırmıştır. Nitekim şöyle buyurmuştur: “Dinde sizin üzerinize bir zorluk yüklemedi” (Hac 78), “Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez” (Bakara 185), “Gücünüz yettiği kadar Allah’tan sakının” (Teğabün 16).

Kasım rivayet etti. Dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti. Dedi ki: Haccac, İbn Cüreyc’den, o da Zührî’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas şöyle dedi: Bu ayet indiğinde müminler bundan dolayı büyük bir endişe duydular ve şöyle dediler: “Ey Allah’ın Elçisi! El, ayak ve dil ile yaptıklarımızdan tövbe ederiz; fakat vesveseden nasıl tövbe edeceğiz, bundan nasıl sakınacağız?” Bunun üzerine Cebrâil bu ayeti getirdi: “Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez.” Yani siz vesveseden tamamen sakınamazsınız.

Musa rivayet etti. Dedi ki: Amr bize rivayet etti. Dedi ki: Esbat, Süddî’den rivayet etti. Süddî şöyle dedi: “Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez” yani gücünün yettiği kadar. Nefsin içinden geçen düşünceler ise onların güç yetiremeyeceği şeylerdendir.

Yüce Allah’ın “Onun lehine kazandığı, aleyhine de kazandığı vardır” sözü şu anlama gelir: Her nefis yaptığı iyiliğin karşılığını alır ve yaptığı kötülüğün de sorumluluğunu taşır.

Buna dair rivayetler:

Bize Bişr rivayet etti. Dedi ki: Yezid bize rivayet etti. Dedi ki: Said, Katâde’den rivayet etti. Katâde şöyle dedi: “Onun lehine kazandığı vardır” yani iyilikten kazandığı, “aleyhine de kazandığı vardır” yani kötülükten kazandığıdır.

Musa rivayet etti. Dedi ki: Amr bize rivayet etti. Dedi ki: Esbat, Süddî’den rivayet etti. Süddî şöyle dedi: “Onun lehine kazandığı vardır” yani yaptığı iyilikler, “aleyhine de kazandığı vardır” yani yaptığı kötülüklerdir.

Ammar yoluyla, İbn Ebî Cafer’den, o da babasından, o da Katâde’den benzeri rivayet edilmiştir.

Kasım rivayet etti. Dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti. Dedi ki: Haccac, İbn Cüreyc’den, o da Zührî’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. “Onun lehine kazandığı, aleyhine de kazandığı vardır” ifadesi; elin, ayağın ve dilin amelleridir.

Buna göre ayetin anlamı şudur: Allah hiçbir nefse gücünün yetmediği şeyi yüklemez; onları zorlamaz ve din işlerinde sıkıntıya sokmaz. Kişi bir şeyi sadece aklından geçirdiği için, vesvese sebebiyle veya kalbine gelen bir düşünce nedeniyle sorumlu tutulmaz.

Yüce Allah’ın “Rabbimiz! Unutursak veya yanılırsak bizi sorumlu tutma” sözü hakkında:

Bu, Allah’ın mümin kullarına nasıl dua edeceklerini öğrettiği bir duadır. Anlamı şudur: “Ey Rabbimiz! Yapmamızı emrettiğin bir şeyi unutarak yapmazsak veya yasakladığın bir şeyi bilmeden ve kasıtsız olarak işlersek bizi sorumlu tutma.”

Buna dair rivayet:

Yunus rivayet etti. Dedi ki: İbn Vehb haber verdi. İbn Zeyd şöyle dedi: “Unutursak” yani farz kıldığın bir şeyi unutursak, “yanılırsak” yani haram kıldığın bir şeyi yanlışlıkla işlersek.

Hasan b. Yahya rivayet etti. Dedi ki: Abdürrezzak haber verdi. Ma‘mer, Katâde’den rivayet etti. Katâde şöyle dedi: Bana ulaştığına göre Peygamber şöyle buyurmuştur: “Allah bu ümmet için unutmayı ve nefislerinden geçen şeyleri bağışlamıştır.”

Musa rivayet etti. Dedi ki: Amr bize rivayet etti. Dedi ki: Esbat, Süddî’den rivayet etti. Süddî şöyle dedi: Bu ayet indiğinde Cebrâil Peygamber’e “Bunu söyle” dedi.

Eğer biri şöyle derse: Allah kullarını unuttukları veya yanıldıkları şeylerden dolayı sorumlu tutar mı ki, onlar bundan bağışlanma istiyorlar?

Cevap: Unutma iki çeşittir:

Birincisi: İhmal ve kusurdan kaynaklanan unutmadır. Bu, kulun sorumlu olduğu unutmadır. Nitekim Âdem’in unutması bu türdendir: “Andolsun biz daha önce Âdem’e ahit verdik, fakat unuttu” (Tâhâ 115).

İkincisi: Kişinin güç yetirememesi sebebiyle olan unutmadır. Bu durumda kişi günahkâr değildir.

Aynı şekilde hata da iki çeşittir:

Birincisi: Kasten yapılan hatadır; bu durumda kişi sorumludur.

Şairin şu sözü buna örnektir:
“İnsanlar doğruyu kaçırdıklarında emiri kınarlar, doğruyu bulan ise kınanmaz.”

İkincisi: Bilmeden ve yanlış zannederek yapılan hatadır. Mesela kişi fecr doğmadan önce olduğunu zannederek oruçta yer veya vakit girmedi zannederek namazı geciktirir. Bu tür hata bağışlanmıştır.

Yüce Allah’ın “Rabbimiz! Bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır bir yük yükleme” sözü:

Buradaki “ısr” ahit ve ağır yük anlamındadır. Yani: “Bize ağır sorumluluklar yükleme.” Bu, Yahudi ve Hristiyanlara yüklenen ağır yükler gibidir.

Buna dair rivayetler:

Katâde: “Bize ağır bir ahit yükleme” demiştir.
Mücahid: “ısr = ahit” demiştir.
İbn Abbas: “ısr = ahit” demiştir.
Süddî: “ısr = önceki ümmetlerin yükümlülükleri” demiştir.

Bazıları ise “ısr”ın günah ve ceza anlamına geldiğini söylemiştir. Bazıları da “ağır yük” anlamını vermiştir.

Yüce Allah’ın “Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği şeyleri yükleme” sözü:

Yani ağır ve altından kalkamayacağımız sorumluluklar yükleme.

Buna dair rivayetler:

Katâde: “Öncekilere yüklenen ağır yükler gibi yükleme” demiştir.
Dahhâk: “Gücümüzün yetmeyeceği amelleri yükleme” demiştir.
İbn Zeyd: “Altından kalkamayacağımız farzlar yükleme” demiştir.

Yüce Allah’ın “Bizi affet, bizi bağışla” sözü:

Yani kusurlarımızı affet, günahlarımızı ört.

İbn Zeyd şöyle demiştir: “Emirlerinde eksik kaldıysak bizi affet; yasaklarında hata ettiysek bizi bağışla.”

Yüce Allah’ın “Bize merhamet et” sözü:

Yani rahmetinle bizi azabından kurtar. Çünkü hiç kimse yalnız ameliyle kurtulamaz.

Yüce Allah’ın “Sen bizim Mevlamızsın, kâfir topluluğa karşı bize yardım et” sözü:

Yani Sen bizim yardımcımızsın; bize düşman olan kâfirlere karşı bizi destekle.

Son olarak şu rivayet aktarılmıştır:

İbn Abbas şöyle demiştir: Bu ayetler indirildiğinde Peygamber onları okudu. “Bizi bağışla” dediğinde Allah: “Bağışladım” buyurdu. “Bizi sorumlu tutma” dediğinde: “Tutmadım” buyurdu. “Bizi bağışla” dediğinde: “Bağışladım” buyurdu. “Bize merhamet et” dediğinde: “Merhamet ettim” buyurdu. “Bize yardım et” dediğinde: “Yardım ettim” buyurdu.

Bu sureyle Bakara suresinin son ayetleri bu ümmete verilmiş, önceki ümmetlere verilmemiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 285

Resûl, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etti. Onun peygamberlerinden hiçbirini ayırt etmeyiz. dediler. İşittik ve itaat ettik. Bağışlamanı isteriz Rabbimiz, dönüş yalnız sanadır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Amene r-rasulu bima unzile ileyhi min rabbihi vel-mu’minun (elçi Rabbinden indirilenlere iman etti, müminler de) kullun amene billahi ve melaiketihi ve kutubihi ve rusulih (hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine iman etti) la nuferriku beyne ehadin min rusulih (elçiler arasında ayırım yapmayız) ve kalu semi‘na ve ata‘na (işittik ve itaat ettik dediler) gufraneke rabbena (bağışlamanı dileriz Rabbimiz) ve ileyke l-masir (dönüş sanadır)

Mukatil Tefsiri
“Rasul, Rabbinden kendisine indirilene iman etti” buyruğu, Muhammed’in Rabbinden kendisine indirilen Kur’an’ı tasdik ettiği anlamındadır. “Müminler de” yani müminlerin hepsi Allah’a iman etti; Allah’ın bir olduğuna ve hiçbir ortağı bulunmadığına inandılar. Meleklerini, kitaplarını ve rasullerini de tasdik ettiler. Allah’ın hiçbir rasulünü inkâr etmediler. Müminler bütün rasulleri doğruladılar ve: “Onun rasullerinden hiçbiri arasında ayrım yapmayız” dediler. Bu, Ehl-i Kitab’ın yaptığı gibi davranmamak anlamındadır. Çünkü onlar bazı kitaplara ve bazı rasullere iman edip diğerlerini inkâr etmişlerdi. Yahudiler Musa’ya ve Tevrat’a iman etmiş, İncil’i ve Kur’an’ı inkâr etmişlerdi. Hristiyanlar ise Tevrat’a, İncil’e ve İsa’ya iman etmiş, Muhammed’i ve Kur’an’ı inkâr etmişlerdi.

Müminler ise: “İşittik ve itaat ettik” dediler; yani Kur’an’da Rablerinin buyruğunu işitip ona itaat ettiler. Sonra Allah Teâlâ, Nebi’ye ve kitaplara iman ettiklerini kabul etmelerinin ardından onlara şöyle demelerini emretti: “Bağışlamanı dileriz Rabbimiz.” Yani: “Ey Rabbimiz! Bize kendi katından mağfiret ver.” “Dönüş yalnız sanadır” buyruğu ise, ahirette dönüşün yalnız Allah’a olacağını ifade etmektedir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bununla şöyle demektedir: Resûl, yani Allah’ın Resûlü, Rabbinden kendisine indirilen şeye iman etti ve onu tasdik etti. Yani Rabbinden kendisine vahyedilen Kitab’ı; onun içindeki helali, haramı, vaadi, tehdidi, emri, yasağı ve kapsadığı diğer bütün anlamları kabul etti.

Resûlullah’a bu ayet indiğinde onun şöyle dediği zikredilmiştir: “Bu ona yaraşır.”

Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Saîd bize Katade’den rivayet etti. Katade, “Resûl, Rabbinden kendisine indirilene iman etti; müminler de…” ayeti hakkında şöyle dedi: Bize anlatıldığına göre Allah’ın Nebisi’ne bu ayet indiğinde şöyle buyurdu: “Onun iman etmesi elbette ona yaraşır.”

Şöyle de denilmiştir: Bu ayet, “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker; sonra dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah her şeye kadirdir.” (Bakara 284) ayetinden sonra inmiştir. Çünkü Resûlullah’a iman eden ashabına, Allah’ın nefislerinde gizledikleri şeylerden dolayı onları hesaba çekmekle tehdit etmesi ağır gelmişti. Bunu Nebi’ye şikâyet ettiler. Resûlullah da onlara şöyle buyurdu: “Yoksa siz de İsrailoğulları’nın dediği gibi ‘İşittik ve isyan ettik’ mi diyeceksiniz?” Onlar: “Hayır, biz ‘İşittik ve itaat ettik’ deriz” dediler. Bunun üzerine Allah, Nebi’nin bu sözü ve ashabının cevabı üzerine şu ayeti indirdi: “Resûl, Rabbinden kendisine indirilene iman etti; müminler de. Müminlerin hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti.”

Yani müminler de Nebileriyle birlikte Allah’ı, meleklerini, kitaplarını ve resûllerini tasdik ettiler. Bu iki ayet hakkındaki görüş sahiplerini daha önce zikretmiştik.

Kurra, “kitaplarına” ifadesinin kıraatinde ihtilaf etmiştir. Medine kıraat âlimlerinin çoğu ve Irak kıraat âlimlerinden bazıları bunu çoğul olarak “kitaplarına” şeklinde okumuştur. Bunun anlamı şudur: Müminlerin hepsi Allah’a, meleklerine ve peygamberleriyle resûllerine indirdiği bütün kitaplarına iman etti.

Kûfe kıraat âlimlerinden bir topluluk ise bunu tekil olarak “kitabına” şeklinde okumuştur. Bunun anlamı da şudur: Müminlerin hepsi Allah’a, meleklerine ve Nebisi Muhammed’e indirdiği Kur’an’a iman etti.

İbn Abbas’tan, bunu “kitabına” şeklinde okuduğu ve “kitap, kitaplardan daha kapsamlıdır” dediği rivayet edilmiştir. İbn Abbas bunun tevilini şu sözdeki anlama yöneltirdi: “Asra andolsun ki insan gerçekten ziyandadır.” (Asr 1-2) Yani burada “insan” ile insan cinsi kastedilmiştir. Burada da kitap cinsi kastedilmiştir. Nitekim “Falancanın dirhemi ve dinarı ne çoktur” denildiğinde, dirhemler ve dinarlar cinsi kastedilir.

Bu bilinen bir görüş olsa da, bu konuda bana daha hoş gelen kıraat, kelimenin çoğul lafzıyla okunmasıdır. Çünkü ondan önceki kelime de çoğuldur, ondan sonraki de böyledir. Yani “meleklerine, kitaplarına ve resûllerine” denilmiştir. Bu sebeple “kitaplar” kelimesinin lafız bakımından da çoğul olarak önceki ve sonraki kelimelere bağlanması, onu tekil yapıp lafızda tekil olarak getirmekten bana daha uygun gelmektedir. Böylece hem lafız hem mana bakımından öncesine ve sonrasına uygun olur.

Yüce Allah’ın “Resûllerinden hiçbiri arasında ayrım yapmayız” sözünün teviline gelince:

Yüce Allah bununla müminlerin böyle söylediklerini haber vermiştir. “Resûllerinden hiçbiri arasında ayrım yapmayız” ifadesini “nûn” ile okuyanların kıraatine göre burada söz içinde zikredilmeyen bir kelime vardır; daha önceki sözün delaleti sebebiyle bu kelime terk edilmiştir. Terk edilen kelime “derler” sözüdür. Sözün tevili şöyledir: Müminlerin hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti; derler ki: “Resûllerinden hiçbiri arasında ayrım yapmayız.” “Derler” kelimesi, sözün ona delalet etmesi sebebiyle zikredilmemiştir. Nitekim şu ayette de böyledir: “Melekler her kapıdan yanlarına girerler: Sabretmenize karşılık size selam olsun.” (Ra‘d 23-24) Yani “selam olsun derler” anlamındadır.

Seleften bir topluluk ise bunu “Resûllerinden hiçbiri arasında ayrım yapmaz” şeklinde “yâ” ile okumuştur. Bunun anlamı şudur: Müminlerin hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti; onların tamamı resûllerinden hiçbiri arasında ayrım yapmaz. Bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr etmezler. Aksine hepsini tasdik eder, getirdikleri her şeyin Allah katından olduğunu, Allah’a ve O’na itaate çağırdıklarını kabul ederler. Böylece bu davranışlarıyla, Musa’yı kabul edip İsa’yı yalanlayan Yahudilere; Musa ve İsa’yı kabul edip Muhammed’i yalanlayan, onun peygamberliğini inkâr eden Hristiyanlara ve Allah’ın resûllerinden bir kısmını yalanlayıp bir kısmını kabul eden diğer ümmetlere muhalefet ederler.

Nitekim Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd şöyle dedi: “Resûllerinden hiçbiri arasında ayrım yapmayız” sözü, İsrailoğulları’nın yaptığı gibi değildir. Onlar: “Falanca peygamberdir, falanca peygamber değildir; falancaya iman ederiz, falancaya iman etmeyiz” dediler.

Bu konuda bize göre başka bir kıraatle okumayı uygun görmediğimiz kıraat, “nûn” ile okunan “Resûllerinden hiçbiri arasında ayrım yapmayız” kıraatidir. Çünkü bu, yaygın nakille gelen, insanların üzerinde birleşmesi, hata ve yanılma ihtimalini ortadan kaldıran kıraattir. Bunun anlamı da zikrettiğimiz gibi “derler ki: Resûllerinden hiçbiri arasında ayrım yapmayız” şeklindedir. Nakil ve rivayet bakımından hüccet olan kıraate karşı şaz bir kıraatle itiraz edilmez.

Yüce Allah’ın “Dediler ki: İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz, bağışlamanı dileriz. Dönüş yalnız Sanadır” sözünün teviline gelince:

Yüce Allah bununla şöyle demektedir: Müminlerin hepsi dediler ki: “Rabbimizin sözünü, bize emrettiği şeyi ve yasakladığı şeyi işittik. İtaat ettik.” Yani Rabbimizin bize farz kıldığı ve kulluk olarak yüklediği şeylerde O’na itaat ettik ve teslim olduk.

“Rabbimiz, bağışlamanı dileriz” sözünün anlamı ise şudur: Onlar, “Rabbimiz, bizi bağışla; bağışlamanı dileriz” dediler. Nitekim “Sübhâneke” denildiğinde, “Seni tesbih ederiz” anlamı kastedilir. Daha önce açıklamıştık ki “gufrân” ve “mağfiret”, Allah’ın bağışladığı kimsenin günahlarını örtmesi, dünyada ve ahirette onun perdesini yırtmaktan vazgeçmesi ve onu cezalandırmaktan affetmesidir.

“Dönüş yalnız Sanadır” sözüne gelince, Yüce Allah bununla onların şöyle dediklerini kastetmektedir: Ey Rabbimiz! Dönüşümüz ve varacağımız yer Sanadır. O halde günahlarımızı bağışla.

Eğer biri bize: “Bağışlamanı dileriz” sözünü ne mansup kılmıştır?” diye sorarsa, ona şöyle denilir: Bu kelime mastar olup emir yerine kullanıldığı için mansuptur. Araplar mastarları ve isimleri emir yerine koyduklarında ve emir anlamı verdiklerinde onları mansup yaparlar. Mesela: “Allah’a şükür ey falanca” ve “O’na hamd olsun” derler; bununla “Allah’a şükret ve O’na hamdet” anlamını kastederler. “Namazı, namazı!” derler; bununla “namaz kılın” anlamını kastederler.

İsimlerde de şöyle derler: “Allah’ı, Allah’ı ey topluluk!” Eğer bu kelime “O Allah’tır” veya “Bu Allah’tır” anlamında haber olarak merfu okunsaydı ve içinde emir manası bulunsaydı, bu da caiz olurdu. Nitekim şair şöyle demiştir:

“İçlerinde Umeyr ve Umeyr’e benzeyenler,
Ve içlerinde Seffâh bulunan bir topluluk,
Yardım isteyen kardeş ‘Silah, silah!’ dediğinde
Vefaya elbette layıktırlar.”

Eğer “Rabbimiz, bağışlamanı dileriz” ifadesi kıraatte merfu gelseydi, bu hata olmazdı; aksine açıkladığımız şekle göre doğru olurdu.

Bu ayet Resûlullah’a, Allah’tan ona ve ümmetine bir övgü olarak indiğinde Cebrail’in ona şöyle dediği zikredilmiştir: “Yüce Allah seni ve ümmetini güzel şekilde övdü. Öyleyse Rabbinden iste.”

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Cerîr bize Beyân’dan, o da Hakîm b. Câbir’den rivayet etti. Hakîm b. Câbir şöyle dedi: Resûlullah’a “Resûl, Rabbinden kendisine indirilene iman etti; müminler de. Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. Resûllerinden hiçbiri arasında ayrım yapmayız. Dediler ki: İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz, bağışlamanı dileriz…” ayeti indirilince Cebrail şöyle dedi: “Yüce Allah seni ve ümmetini güzel şekilde övdü. İste, sana verilecektir!” Bunun üzerine Resûlullah, “Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez…” (Bakara 286) diye surenin sonuna kadar olan kısmı istedi.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 284

Göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah’ındır. İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker. Dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandırır. Allah her şeye gücü yetendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Li-llahi ma fi s-semavati ve ma fi l-ard (göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır) ve in tubdu ma fi enfusikum ev tuhfu (içinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de) yuhasibkum bihi llah (Allah sizi onunla hesaba çeker) fe-yagfiru li-men yeşa (dilediğini bağışlar) ve yuazzibu men yeşa (dilediğini azaplandırır) vallahu ala kulli şey’in kadir (Allah her şeye gücü yetendir)

Mukatil Tefsiri
Göklerde ve yerde bulunan bütün yaratıklar Allah’ın kullarıdır ve hepsi O’nun mülkü altındadır. Allah onlar hakkında dilediği hükmü verir. “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de” buyruğu, kalplerinizde bulunan kâfirlere dostluk ve onlara öğüt verme düşüncesini dilinizle açıklasanız da gizleseniz de anlamındadır. “Allah sizi onunla hesaba çeker” yani Allah bunun hesabını sorar. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah’ın hem bağışlamaya hem de azap etmeye gücü yeter.

Bu ayet nazil olunca Müslümanlar: “Ey Allah’ın Rasulü! Biz içimizden şirk ve günah düşünceleri geçiriyoruz. Bunları yapmadığımız hâlde Allah bizi bunlarla hesaba mı çekecek?” dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ onların bu sözü hakkında şu ayeti indirdi: “Allah hiçbir nefse gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez.” Yani Allah kişiye ancak güç yetirebildiği ameli yükler. “Kişinin kazandığı iyilik kendi lehinedir, işlediği kötülük de kendi aleyhinedir.” Yani yaptığı ve söylediği hayır kendisine ait olduğu gibi, günah da kendi aleyhinedir.

Bu ayet, “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker” buyruğunu neshetmiştir. Bunun üzerine Nebi şöyle buyurdu: “Allah ümmetimden, işlemedikleri ve dilleriyle söylemedikleri sürece içlerinden geçirdikleri şeyleri bağışlamıştır.”

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır” sözüyle kastettiği şudur: Göklerde ve yerde küçük-büyük ne varsa hepsinin mülkü Allah’ındır; hepsinin idaresi O’na aittir, onların yönlendirilmesi ve çevrilip değiştirilmesi O’nun elindedir. Bunlardan hiçbir şey O’na gizli kalmaz. Çünkü onların idare edeni, sahibi ve tasarruf edeni O’dur.

Yüce Allah bununla özellikle şahitlerin şahitliği gizlemesini kastetmiştir. Yani: Ey şahitler! Şahitliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse, kalbi günahkâr olur. Onun şahitliği gizlemesi Bana gizli kalmaz. Çünkü Ben her şeyi bilirim; göklerde ve yerde olan her şeyin tasarrufu ve mülkü Benim elimdedir. Onların gizlisini de açığını da bilirim. Öyleyse şahitliği gizlemeniz sebebiyle size vereceğim cezadan sakının. Bu, Allah’tan şahitliği gizleyen kimseye bir tehdit ve korkutmadır.

Sonra Allah, ahirette onlara ve onların benzeri olup içinden bir günah geçirip onu gizleyen yahut helak edici bir günahı açığa vurup ortaya koyan kimselere ne yapacağını haber vererek şöyle buyurdu: “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker.” Yani: Mal sahibinin hakkı konusunda yanınızda bulunan şahitliği inkâr ve reddetmeyi açığa vursanız da yahut bunu gizleyip içinizde saklasanız da, ayrıca diğer kötü amellerinizden ne varsa, “Allah sizi onunla hesaba çeker.” Bunun anlamı şudur: Allah onu kişinin amellerinden sayar; sonra sizden dilediği günahkârı kötü ameli sebebiyle cezalandırır, sizden dilediği günahkârı da bağışlar.

Sonra tevil ehli, “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker” sözüyle neyin kastedildiği konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları bizim söylediğimiz gibi, bunun şahitlerin şahitliği gizlemesi hakkında olduğunu; bununla birlikte, bir günahı içinde gizleyen veya açığa vuran onların benzeri herkesin de bu hükme dâhil olduğunu söylemiştir.

Bunu söyleyenlerin zikri:

Ebu Zâide Zekeriyyâ b. Yahyâ b. Ebi Zâide bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Nüfeyl bize, Yezid b. Ebi Ziyad’dan, o da Mücahid’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas, “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker” ayeti hakkında şöyle dedi: Yani şahitlik hakkında.

İbn Beşşâr bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Ahmed bize rivayet etti, dedi ki: Süfyan bize Yezid b. Ebi Ziyad’dan, o da Miksam’dan, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas, “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de” sözü hakkında: “Şahitlik hakkındadır” dedi.

Muhammed b. Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Abdüla‘lâ bize rivayet etti. Davud’a, “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker” ayeti soruldu. O da bize İkrime’den rivayet ederek şöyle dedi: Bu, şahitliği gizlediğin zaman şahitlik hakkındadır.

İbn Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Muhammed b. Ca‘fer bize rivayet etti, dedi ki: Şu‘be bize Amr ve Ebu Saîd’den rivayet etti. O, İkrime’nin bu ayet hakkında şöyle dediğini işitmiştir: “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de” yani şahitlik hakkındadır.

İbn Beşşâr bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Ahmed bize rivayet etti, dedi ki: Süfyan bize Süddî’den, o da Şa‘bî’den rivayet etti. Şa‘bî, “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de” ayeti hakkında: “Şahitlik hakkındadır” dedi.

Yakub bize rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize rivayet etti, dedi ki: Yezid b. Ebi Ziyad bize Miksam’dan, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas bu ayet hakkında şöyle dedi: “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker.” Bu ayet, şahitliği gizlemek ve onu yerine getirmek hakkında nazil olmuştur.

Yahya b. Ebi Talib bana rivayet etti, dedi ki: Yezid bize haber verdi, dedi ki: Cüveybir bize İkrime’den rivayet etti. İkrime, “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker” ayeti hakkında şöyle dedi: Yani şahitliği gizlemek ve onu doğru şekilde yerine getirmek hakkındadır.

Başka kimseler ise şöyle demiştir: Aksine bu ayet, Allah’ın kullarına; elleriyle kazandıkları şeylerden ve yapmadıkları halde nefislerinin kendilerine fısıldadığı şeylerden dolayı onları sorumlu tutacağını bildirmek için nazil olmuştur.

Bunu böyle tevil edenler de kendi aralarında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları şöyle demiştir: Sonra Allah bunu şu sözüyle neshetmiştir: “Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Kişinin kazandığı lehine, kazandığı kötülük de aleyhinedir.” (Bakara 286)

Bunu söyleyenlerin zikri:

Ebu Küreyb bize rivayet etti, dedi ki: İshak b. Süleyman bize Mus‘ab b. Sabit’ten, o da Alâ b. Abdurrahman’dan, o da babasından, o da Ebu Hureyre’den rivayet etti. Ebu Hureyre şöyle dedi: “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker” ayeti inince bu, topluluğa ağır geldi. Dediler ki: “Ey Resûlullah! İçimizden geçirdiğimiz şeylerden dolayı da mı sorumlu tutulacağız? O halde helak olduk!” Bunun üzerine Yüce Allah şu ayeti indirdi: “Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez…” (Bakara 286) ayetinden “Rabbimiz! Unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma.” kısmına kadar. Babam dedi ki: Ebu Hureyre şöyle dedi: Resûlullah buyurdu ki: “Allah: Evet, dedi.” “Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize ağır yük yükleme…” (Bakara 286) ayetin sonuna kadar. Babam dedi ki: Ebu Hureyre şöyle dedi: Resûlullah buyurdu ki: “Yüce Allah: Evet, dedi.”

Ebu Küreyb bize rivayet etti, dedi ki: Vekî‘ bize rivayet etti. Süfyan b. Vekî‘ de bize rivayet etti, dedi ki: Süfyan bize Âdem b. Süleyman’dan, Halid b. Halid’in azatlısından rivayet etti. O, Saîd b. Cübeyr’in İbn Abbas’tan şöyle rivayet ettiğini işitmiştir: “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker; dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder” ayeti inince, kalplerine daha önce hiçbir şeyden girmeyen bir ağırlık girdi. Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu: “İşittik, itaat ettik ve teslim olduk deyin.” İbn Abbas dedi ki: Allah onların kalplerine imanı yerleştirdi. Sonra Yüce Allah şu ayeti indirdi: “Resûl, Rabbinden kendisine indirilene iman etti; müminler de…” (Bakara 285) Ebu Küreyb dedi ki: Sonra şu kısmı okudu: “Rabbimiz! Unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma.” (Bakara 286) Allah buyurdu ki: “Bunu yaptım.” “Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize ağır yük yükleme.” (Bakara 286) Allah buyurdu ki: “Bunu yaptım.” “Rabbimiz! Gücümüzün yetmeyeceği şeyi bize yükleme.” (Bakara 286) Allah buyurdu ki: “Bunu yaptım.” “Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bizim Mevlâmızsın; kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.” (Bakara 286) Allah buyurdu ki: “Bunu yaptım.”

Ebu’r-Reddâd el-Mısrî Abdullah b. Abdüsselam bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Zür‘a Vehbullah b. Râşid bize Hıyve b. Şüreyh’ten rivayet etti. Hıyve dedi ki: Yezid b. Ebi Habîb’i şöyle derken işittim: İbn Şihab dedi ki: Saîd b. Mercâne bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Ömer’e geldim. O şu ayeti okudu: “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker; sonra dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder.” Sonra İbn Ömer dedi ki: “Eğer bu ayetle sorumlu tutulursak kesinlikle helak oluruz.” Ardından İbn Ömer gözyaşları akıncaya kadar ağladı. Sonra Abdullah b. Abbas’a geldim ve dedim ki: “Ey Ebu Abbas! Ben İbn Ömer’e geldim; o şu ayeti okudu: ‘İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de…’ Sonra, ‘Eğer bu ayetle sorumlu tutulursak kesinlikle helak oluruz’ dedi ve gözyaşları akıncaya kadar ağladı.” Bunun üzerine İbn Abbas şöyle dedi: “Allah Abdullah b. Ömer’i bağışlasın. Resûlullah’ın ashabı da bu ayetten, İbn Ömer’in korktuğu gibi korkmuştu. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: ‘Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Kişinin kazandığı lehine, kazandığı kötülük de aleyhinedir.’ (Bakara 286) Böylece Allah vesveseyi neshetti; sözü ve fiili ise sabit bıraktı.”

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: Yunus b. Yezid bana İbn Şihab’dan, o da Saîd b. Mercâne’den rivayet etti. Saîd b. Mercâne şöyle anlattı: Kendisi otururken Abdullah b. Ömer’in şu ayeti okuduğunu işitti: “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de…” Sonra İbn Ömer dedi ki: “Allah’a yemin ederim, Allah bizi bununla sorumlu tutarsa kesinlikle helak oluruz.” Ardından hıçkırığı işitilinceye kadar ağladı. İbn Mercâne dedi ki: Kalkıp İbn Abbas’a geldim ve İbn Ömer’in okuduğu ayeti ve onu okurken yaptığını ona anlattım. Abdullah b. Abbas şöyle dedi: “Allah Ebu Abdurrahman’ı bağışlasın. Ömrüme yemin ederim ki, bu ayet indiğinde Müslümanlar da Abdullah b. Ömer’in hissettiği gibi hissetmişlerdi. Sonra Allah onun ardından şu ayeti indirdi: ‘Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez…’ surenin sonuna kadar.” İbn Abbas dedi ki: Bu vesvese, Müslümanların güç yetiremeyeceği şeylerdendi. Sonra iş, Yüce Allah’ın şu hükmüne döndü: Nefsin lehine kazandığı vardır, aleyhine de söz ve fiille kazandığı vardır.

Hasen b. Yahyâ bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Ma‘mer bize haber verdi. Ma‘mer dedi ki: Zührî’yi, “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de” ayeti hakkında şöyle derken işittim: İbn Ömer bu ayeti okudu, ağladı ve şöyle dedi: “Biz içimizden geçirdiğimiz şeylerle mi sorumlu tutulacağız?” Hıçkırığı işitilinceye kadar ağladı. Yanından bir adam kalkıp İbn Abbas’a geldi ve bunu ona anlattı. İbn Abbas şöyle dedi: “Allah İbn Ömer’e rahmet etsin. Müslümanlar da buna benzer bir hal yaşamışlardı; ta ki şu ayet ininceye kadar: ‘Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Kişinin kazandığı lehine, kazandığı kötülük de aleyhinedir.’” (Bakara 286)

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize Ca‘fer b. Süleyman’dan, o da Humeyd el-A‘rec’den, o da Mücahid’den rivayet etti. Mücahid şöyle dedi: İbn Ömer’in yanındaydım; “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de…” ayetini okudu ve ağladı. Ben de İbn Abbas’ın yanına girdim ve bunu ona anlattım. İbn Abbas güldü ve şöyle dedi: “Allah İbn Ömer’e rahmet etsin. Bu ayetin ne hakkında indiğini bilmiyor mu? Bu ayet indiğinde Resûlullah’ın ashabını çok büyük bir keder kapladı. ‘Ey Resûlullah! Helak olduk!’ dediler. Resûlullah onlara: ‘İşittik ve itaat ettik deyin’ buyurdu. Bunun üzerine şu ayet onu neshetti: ‘Rabbinden geleni ve müminler iman etti. Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti; resûllerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız dediler ve işittik, itaat ettik, bağışlamanı dileriz…’ (Bakara 285) ‘…Kişinin kazandığı lehine, kazandığı kötülük de aleyhinedir.’ (Bakara 286) Böylece iç konuşması onlara bağışlandı, amellerden ise sorumlu tutuldular.”

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: Yezid b. Hârûn bize Süfyan b. Hüseyin’den, o da Zührî’den, o da Sâlim’den rivayet etti. Sâlim’in babası şu ayeti okudu: “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker.” Bunun üzerine gözleri yaşardı. Bu yaptığı İbn Abbas’a ulaşınca şöyle dedi: “Allah Ebu Abdurrahman’a rahmet etsin. O, bu ayet indiğinde Resûlullah’ın ashabının yaptığı gibi yaptı. Sonra bunu kendisinden sonraki ayet neshetti: ‘Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez.’” (Bakara 286)

Muhammed b. Beşşâr bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Ahmed bize rivayet etti, dedi ki: Süfyan bize Atâ b. Sâib’den, o da Saîd b. Cübeyr’den rivayet etti. Saîd b. Cübeyr şöyle dedi: “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de” ayetini şu ayet neshetmiştir: “Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez.” (Bakara 286)

İbn Beşşâr bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Ahmed bize rivayet etti, dedi ki: Süfyan bize Âdem b. Süleyman’dan, o da Saîd b. Cübeyr’den rivayet etti. Saîd şöyle dedi: “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de” ayeti inince şöyle dediler: “Organlarımızla işlemediğimiz halde içimizden geçirdiğimiz şeylerle mi sorumlu tutulacağız?” Bunun üzerine şu ayet indi: “Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Kişinin kazandığı lehine, kazandığı kötülük de aleyhinedir. Rabbimiz! Unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma.” (Bakara 286) Allah da: “Bunu yaptım” buyurdu. Saîd dedi ki: Bu ümmete Bakara Suresi’nin son ayetleri verilmiştir; bunlar onlardan önceki ümmetlere verilmemiştir.

Ebu Küreyb bize rivayet etti, dedi ki: Cerîr b. Nûh bize rivayet etti, dedi ki: İsmail bize Âmir’den rivayet etti. Âmir, “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker; sonra dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder” ayeti hakkında şöyle dedi: Bunu, kendisinden sonraki şu ayet neshetmiştir: “Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Kişinin kazandığı lehine, kazandığı kötülük de aleyhinedir.”

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Cerîr bize Muğîre’den, o da Şa‘bî’den rivayet etti. Şa‘bî, “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker” ayeti hakkında şöyle dedi: Bunu kendisinden sonraki ayet, “Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez” (Bakara 286) ayeti neshetmiştir. “Açığa vursanız da…” sözü hakkında da şöyle dedi: Açığa vurduğu sırdan da gizlediği sırdan da hesaba çekilirdi; sonra onu kendisinden sonraki ayet neshetti.

Yakub bana rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize haber verdi, dedi ki: Seyyâr bize Şa‘bî’den rivayet etti. Şa‘bî şöyle dedi: “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker; dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder” ayeti inince, bunda ağır bir hüküm vardı. Nihayet bundan sonraki şu ayet indi: “Kişinin kazandığı lehine, kazandığı kötülük de aleyhinedir.” (Bakara 286) Şa‘bî dedi ki: Böylece bu ayet öncekini neshetti.

Yakub bana rivayet etti, dedi ki: İbn Uleyye bize İbn Avn’dan rivayet etti. İbn Avn dedi ki: Şa‘bî’nin yanında, “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de…” ayeti, “Kişinin kazandığı lehine, kazandığı kötülük de aleyhinedir.” (Bakara 286) kısmına kadar zikredildi. Şa‘bî şöyle dedi: İşte sonuç buna döndü; hüküm son ayete döndü.

Yahya b. Ebi Talib bana rivayet etti, dedi ki: Yezid bize haber verdi, dedi ki: Cüveybir bize Dahhâk’tan rivayet etti. Dahhâk, “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de” ayeti hakkında şöyle dedi: İbn Mesud şöyle dedi: Hesaba çekilme, “Kişinin kazandığı lehine, kazandığı kötülük de aleyhinedir.” (Bakara 286) ayeti inmeden önceydi. Bu ayet inince ondan önceki ayeti neshetti.

Hüseyin’den bana rivayet edildi, dedi ki: Ebu Muaz’ı işittim, dedi ki: Ubeyd bize rivayet etti. Ubeyd, Dahhâk’ın İbn Mesud’dan buna benzer bir rivayet zikrettiğini işittiğini söyledi.

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Cerîr bize Beyân’dan, o da Şa‘bî’den rivayet etti. Şa‘bî şöyle dedi: “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de” ayetini şu ayet neshetmiştir: “Kişinin kazandığı lehine, kazandığı kötülük de aleyhinedir.” (Bakara 286)

İbn Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize Musa b. Ubeyde’den, o da Muhammed b. Ka‘b’dan; ayrıca Süfyan’dan, o da Câbir’den, o da Mücahid’den; ayrıca İbrahim b. Muhacir’den, o da Mücahid’den rivayet etti. Onlar şöyle dediler: “Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez” (Bakara 286) ayeti, “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de…” ayetini neshetmiştir.

İbn Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize İsrail’den, o da Câbir’den, o da İkrime ve Âmir’den bunun benzerini rivayet etti.

Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bize rivayet etti, dedi ki: Hammâd b. Humeyd bize Hasan’dan rivayet etti. Hasan, “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de…” ayetinin sonuna kadar olan kısım hakkında şöyle dedi: Bunu şu ayet silmiştir: “Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Kişinin kazandığı lehine, kazandığı kötülük de aleyhinedir.” (Bakara 286)

Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Saîd bize Katade’den rivayet etti. Katade şöyle dedi: “Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez…” (Bakara 286) ayeti, ondan önceki “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker” ayetini neshetmiştir.

Hasen b. Yahyâ bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Ma‘mer bize Katade’den rivayet etti. Katade, “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker” ayeti hakkında şöyle dedi: Bunu, “Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez” (Bakara 286) sözü neshetmiştir.

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd bana rivayet etti. İbn Zeyd şöyle dedi: “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker…” ayetin sonuna kadar inince, bu Müslümanlara ağır geldi ve onlara çok büyük bir zorluk verdi. Dediler ki: “Ey Resûlullah! İçimize bir şey düşer de onu yapmazsak Allah bizi onunla sorumlu mu tutacak?” dedi.

değildir. Yüce Allah, kullarını yaptıkları amellerden ve yapmadıkları halde içlerinde kararlaştırdıkları, niyet ettikleri ve istedikleri şeylerden dolayı hesaba çekecektir; sonra bunu müminler için bağışlayacak, küfür ve nifak ehli için ise onlardan dolayı cezalandıracaktır.

Bunu söyleyenlerin zikri:

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye bana Ali’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas, “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker” ayeti hakkında şöyle dedi: Bu ayet neshedilmemiştir. Fakat Yüce Allah kıyamet günü mahlûkatı topladığında şöyle buyurur: “Ben size, meleklerimin muttali olmadığı halde içinizde gizlediğiniz şeyleri haber vereceğim.” Müminlere gelince, Allah onlara haber verir ve içlerinden geçirdiklerini bağışlar. İşte “Allah sizi onunla hesaba çeker” sözü budur; yani size haber verir. Şüphe ve tereddüt ehline gelince, Allah onlara gizledikleri yalanlamayı haber verir. “Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder” sözü de budur. Bu aynı zamanda Allah’ın şu sözüdür: “Fakat Allah sizi kalplerinizin kazandığı şeyden dolayı sorumlu tutar.” (Bakara 225) Yani şüphe ve nifaktan dolayı.

Muhammed b. Sa‘d bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana rivayet etti, dedi ki: Amcam bana rivayet etti, dedi ki: Babam, kendi babasından, o da İbn Abbas’tan rivayet etti: “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker.” Bu, amelinizin gizlisi ve açığıdır; Allah sizi onunla hesaba çeker. Mümin bir kul içinden yapmayı istediği bir hayrı gizlerse, onu yaptığı takdirde kendisine on hasene yazılır. Eğer onu yapması kendisine nasip edilmezse, mümin olduğu için ona bir hasene yazılır. Allah müminlerin gizlisinden de açığından da razı olur. Eğer içinden geçirdiği şey kötü ise, Allah ona muttali olur ve sırların ortaya çıkarılacağı gün bunu ona haber verir. Fakat onu işlemezse, Allah onu işlemedikçe bundan dolayı sorumlu tutmaz. Eğer işlerse, Allah yine onu bağışlar. Nitekim şöyle buyurmuştur: “İşte onların yaptıklarının en güzelini kabul eder ve kötülüklerini bağışlarız.” (Ahkaf 16)

Yahya b. Ebi Talib bana rivayet etti, dedi ki: Yezid bize haber verdi, dedi ki: Cüveybir bize Dahhâk’tan rivayet etti. Dahhâk, “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker…” ayeti hakkında şöyle dedi: İbn Abbas şöyle dedi: Allah kıyamet günü şöyle buyurur: “Benim yazıcılarım sizin amellerinizden ancak açık olanları yazdılar. İçinizde gizlediğiniz şeylere gelince, bugün sizi onlarla Ben hesaba çekeceğim. Dilediğimi bağışlar, dilediğime azap ederim.”

Yahya b. Ebi Talib bana rivayet etti, dedi ki: Ali b. Âsım bize haber verdi, dedi ki: Beyân bize Bişr’den, o da Kays b. Ebi Hâzim’den rivayet etti. Kays şöyle dedi: Kıyamet günü olduğunda Yüce Allah, mahlûkata işittirerek şöyle buyurur: “Benim yazıcılarım ancak sizden açıkça görünenleri yazıyorlardı. Gizlediklerinizi ise yazmıyorlar ve bilmiyorlardı. Ben Allah’ım; bunların hepsini sizden daha iyi bilirim. Dilediğimi bağışlar, dilediğime azap ederim.”

Hüseyin’den bana rivayet edildi, dedi ki: Ebu Muaz’ı işittim, dedi ki: Ubeyd bize haber verdi, dedi ki: Dahhâk’ı, “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker” ayeti hakkında şöyle derken işittim: İbn Abbas şöyle derdi: İnsanlar hesaba çağrıldığında Allah, işlemedikleri halde içlerinde gizledikleri şeyleri onlara haber verir ve şöyle buyurur: “Benden hiçbir şey gizli değildi. Ben size gizlediğiniz kötülükleri haber vereceğim; hâlbuki koruyucu melekleriniz buna muttali değildi.” İşte hesap budur.

Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Nümeyle bize Ubeyd b. Süleyman’dan, o da Dahhâk’tan, o da İbn Abbas’tan bunun benzerini rivayet etti.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: İbn Ebi Ca‘fer bize, babasından, o da Rebî‘den rivayet etti. Rebî‘, “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker” ayeti hakkında şöyle dedi: Bu muhkemdir; hiçbir şey onu neshetmemiştir. “Allah sizi onunla hesaba çeker” yani Allah kıyamet günü ona: “Sen göğsünde şunu şunu gizlemiştin” diye bildirir; fakat onu sorumlu tutmaz.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: İbn Ebi Ca‘fer bize, babasından, o da Amr b. Ubeyd’den, o da Hasan’dan rivayet etti. Hasan şöyle dedi: Bu ayet muhkemdir, neshedilmemiştir.

Yakub bana rivayet etti, dedi ki: İbn Uleyye bize rivayet etti, dedi ki: İbn Ebi Necih bize Mücahid’den rivayet etti. Mücahid, “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker” ayeti hakkında şöyle dedi: Bu, şüphe ve kesin iman hakkındadır.

Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Âsım bize İsa’dan, o da İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den rivayet etti. Mücahid, Yüce Allah’ın “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker” sözü hakkında şöyle dedi: Yani kesin iman ve şüphe konusunda.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti, dedi ki: Şibl bize İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den bunun benzerini rivayet etti.

Ali b. Ebi Talha’nın İbn Abbas’tan rivayet ettiği görüşe göre bu ayetin tevili şöyledir: “İçinizdekini açığa vursanız da” yani amellerinizden herhangi bir şeyi bedenleriniz ve organlarınızla ortaya koysanız da, “yahut gizleseniz de” yani onu içinizde saklasanız ve yarattıklarımdan hiç kimse ona muttali olmasa da, Ben sizi onunla hesaba çekerim; bütün bunları iman ehli için bağışlar, şirk ve nifak ehlini ise dinim konusunda cezalandırırım.

Ubeyd b. Süleyman’ın Dahhâk yoluyla İbn Abbas’tan rivayet ettiği görüşe ve Rebî‘ b. Enes’in söylediğine göre ise ayetin tevili şöyledir: İçinizdekini açığa çıkarıp günah olarak işleseniz de yahut onu işleme isteğini içinizde gizleseniz de, Allah kıyamet günü size onu bildirir; sonra dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder.

Mücahid’in sözü ise anlam bakımından Ali b. Ebi Talha’nın İbn Abbas’tan rivayet ettiği görüşe benzemektedir.

“Bu ayet muhkemdir, neshedilmiş değildir” diyen ve “bunun anlamı Allah’ın kullarına, açığa vurdukları ve gizledikleri ameller hakkında kendilerine ne yapacağını bildirmesidir” diyenlerle aynı görüşte olan başka kimseler ise şöyle demiştir: Bunun anlamı şudur: Allah bütün mahlûkatını, açıkladıkları kötü amellerin tamamından ve gizlediklerinin tamamından dolayı hesaba çekecek ve bunlar sebebiyle onları cezalandıracaktır. Ancak onların işlemedikleri halde gizledikleri şeylerden dolayı cezalandırılması, dünyada başlarına gelen musibetler, kendilerini üzen ve acı veren işler şeklindedir.

Bunu söyleyenlerin zikri:

Yahya b. Ebi Talib bana rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Cüveybir bize Dahhâk’tan rivayet etti. Dahhâk, “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker…” ayeti hakkında şöyle dedi: Âişe şöyle derdi: Kim bir kötülüğe niyet eder de onu işlemezse, Allah o niyet ettiği kötülük kadar ona bir tasa ve hüzün gönderir; böylece bu onun kefareti olur.

Hüseyin’den bana rivayet edildi, dedi ki: Ebu Muaz’ı işittim, dedi ki: Ubeyd bize haber verdi, dedi ki: Dahhâk’ı şu ayet hakkında şöyle derken işittim: “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker.” Âişe şöyle derdi: Her kul bir günaha niyet eder veya onu içinden geçirirse, Allah onu dünyada bununla hesaba çeker; korkar, üzülür ve kederlenir.

Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Nümeyle bana Ubeyd’den, o da Dahhâk’tan rivayet etti. Dahhâk dedi ki: Âişe bunun hakkında şöyle dedi: Bir kul kötülük ve günaha niyet eder, içinden bunu geçirirse, Allah onu dünyada bununla hesaba çeker; korkar, üzülür, kaygısı artar; fakat bundan kendisine hiçbir şey isabet etmez. Çünkü kötülüğü niyet etmiş, fakat ondan hiçbir şey işlememiştir.

Rebî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Esed b. Musa bize rivayet etti, dedi ki: Hammâd b. Seleme bize Ali b. Zeyd’den, o da annesinden rivayet etti. Annesi Âişe’ye şu ayeti sordu: “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker” ve “Kim bir kötülük işlerse onunla cezalandırılır.” (Nisâ 123) Âişe şöyle dedi: Resûlullah’a sorduğumdan beri kimse bana bunu sormamıştı. O şöyle buyurdu: “Ey Âişe! Bu, Allah’ın kulunu başına gelen ateş, felaket ve dikenle takip etmesidir; hatta elbisesinin içine koyduğu bir eşyayı kaybedip onun için telaşlanır, sonra onu koynunda bulur. Nihayet mümin, günahlarından kırmızı altının körükten çıktığı gibi çıkar.”

Zikrettiğimiz görüşlerden ayetin tevilinde doğruya en yakın olanı, “Bu ayet muhkemdir, neshedilmiş değildir” diyenlerin sözüdür. Çünkü nesih, ancak bir hükmün başka bir hükümle bütün yönlerden kaldırılması halinde olur. Yüce Allah’ın “Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Kişinin kazandığı lehine, kazandığı kötülük de aleyhinedir.” (Bakara 286) sözünde, Allah’ın kullarına “yahut onu gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker” sözüyle bildirdiği hükmü ortadan kaldıran bir şey yoktur. Çünkü hesap, mutlaka ceza gerektirmez; kulun günahlarından hesaba çekilmesi, onlardan dolayı mutlaka cezalandırılacağı anlamına gelmez.

Yüce Allah suçlular hakkında, kıyamet günü amel defterleri kendilerine arz edildiğinde şöyle diyeceklerini haber vermiştir: “Vay hâlimize! Bu nasıl kitapmış; küçük büyük hiçbir şey bırakmamış, hepsini sayıp dökmüş.” (Kehf 49) Allah, onların kitaplarının küçük-büyük amellerini saydığını bildirmiştir. Fakat kitapların küçük ve büyük günahları sayması, Allah’a, Resûlüne iman eden ve O’na itaat eden kimselerin, kitapların saydığı her günah sebebiyle mutlaka cezalandırılmasını gerektirmez. Çünkü Yüce Allah, büyük günahlardan kaçındıkları takdirde küçük günahları affedeceğini vadetmiş ve indirdiği kitapta şöyle buyurmuştur: “Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, kötülüklerinizi örter ve sizi değerli bir giriş yerine sokarız.” (Nisâ 31)

Bu da göstermektedir ki Allah’ın mümin kullarını, nefislerinin gizlediği şeylerden dolayı hesaba çekmesi, onlar için mutlaka bir ceza gerektirmez. Bilakis Allah dilerse onları bunlardan dolayı hesaba çeker; sonra onları affettiğini kendilerine bildirerek üzerlerindeki lütfunu gösterir. Nitekim Resûlullah’tan bize ulaşan şu haberde bu bildirilmiştir:

Ahmed b. Mikdâm bana rivayet etti, dedi ki: Mu‘temir b. Süleyman bize rivayet etti, dedi ki: Babamdan, o da Katade’den, o da Safvân b. Muhriz’den, o da İbn Ömer’den, o da Allah’ın Nebisi’nden rivayet etti. Nebi şöyle buyurdu: “Allah kıyamet günü mümin kulunu yaklaştırır; nihayet üzerine örtüsünü koyar ve ona kötülüklerini tek tek kabul ettirir. ‘Bunu biliyor musun?’ der. Kul: ‘Evet’ der. Allah da şöyle buyurur: ‘Ben bunları dünyada örttüm; bugün de onları bağışlıyorum.’ Sonra ona iyiliklerini gösterir ve o da: ‘Alın, kitabımı okuyun’ der.” Yahut buna benzer bir ifade buyurdu. “Kâfire gelince, onun hakkında ise şahitlerin başında seslenilir.”

İbn Beşşâr bize rivayet etti, dedi ki: İbn Ebi Adiyy, Saîd ve Hişam bize rivayet etti. Yakub da bana rivayet etti, dedi ki: İbn Uleyye bize haber verdi, dedi ki: Hişam bize haber verdi. İkisi de hadislerinde Katade’den, o da Safvân b. Muhriz’den rivayet etti. Safvân şöyle dedi: Biz Abdullah b. Ömer ile birlikte Kâbe’yi tavaf ediyorduk. Tavaf ederken bir adam ona yaklaştı ve şöyle dedi: “Ey İbn Ömer! Resûlullah’ın gizli konuşma hakkında söylediğini işitmedin mi?” İbn Ömer şöyle dedi: Resûlullah’ın şöyle buyurduğunu işittim: “Mümin Rabbine yaklaşır; nihayet Rabbi onun üzerine örtüsünü koyar ve günahlarını ona tek tek kabul ettirir. ‘Şunu biliyor musun?’ der. Kul iki defa: ‘Rabbim, bağışla’ der. Nihayet Allah onu dilediği yere kadar ulaştırınca şöyle buyurur: ‘Ben bunları dünyada senin üzerine örtmüştüm; bugün de onları sana bağışlıyorum.’ Sonra ona hasenat sahifesi yahut kitabı sağ tarafından verilir. Kâfirler ve münafıklar ise şahitlerin başında çağrılır: ‘İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir. Dikkat edin! Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir.’”

Allah, mümin kuluna kötü amellerini bildirerek ona kendi lütfunu ve onları bağışladığını tanıtır. Yüce Allah’ın, kulunu açıkladığı ve gizlediği şeylerden dolayı hesaba çekmesi de böyledir. Sonra ona lütfunu ve ikramını bildirdikten sonra bütün bunları bağışlar ve üzerini örter. İşte bu, Allah’ın mümin kullarına vadettiği bağışlamadır. “Dilediğini bağışlar” sözü de budur.

Eğer biri şöyle derse: “Kişinin kazandığı lehine, kazandığı kötülük de aleyhinedir.” (Bakara 286) sözü, bütün yaratılmışların ancak nefislerinin kazandığı günah sebebiyle sorumlu tutulacağını ve ancak nefislerinin kazandığı hayır sebebiyle mükâfatlandırılacağını bildirmiyor mu?

Ona şöyle denilir: Evet, bu böyledir. Kul ancak yasaklanan bir şeyi yapmak veya emredilen bir şeyi terk etmek suretiyle sorumlu tutulur.

Eğer şöyle derse: “Durum böyleyse, Allah’ın ‘dilediğine azap eder’ sözüyle içimizde gizlediğimiz şeyler hakkında bizi tehdit etmesinin anlamı nedir? Hâlbuki ‘kişinin kazandığı lehine, kazandığı kötülük de aleyhinedir’ (Bakara 286) buyurulmuştur. Günaha niyet etmek veya bir masiyeti istemek şeklinde kalplerimizin gizlediği ve nefislerimizin sakladığı şeyi organlarımız işlememiştir.”

Ona şöyle denilir: Yüce Allah, müminlere bundan daha büyük olan şeyleri, yani işlemedikleri halde içlerinden geçirdikleri günahları bile affedeceğini vadetmiştir. Bu da daha önce zikrettiğimiz gibi, büyük günahlardan kaçındıkları takdirde küçük günahlarını affedeceğine dair vaadidir. Yüce Allah’ın “dilediğine azap eder” sözüyle yaptığı tehdit ise, Allah hakkında şüpheyi, O’nun birliği konusunda tereddüdü, Nebisinin peygamberliği ve Allah katından getirdikleri hakkında kuşkuyu yahut dönüş ve diriliş konusunda inkârı içlerinde gizleyen münafıkların nefislerinde sakladıkları şeyler hakkındadır. Bu, İbn Abbas, Mücahid ve onların görüşünü söyleyenlerin “yahut onu gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker” sözünü şüphe ve kesin iman olarak tevil etmelerine uygundur.

Ancak biz şöyle deriz: “Dilediğine azap eder” sözüyle tehdit edilen kimse, nefsinin gizlediği şey Allah hakkında şüphe ve tereddüt olan, Allah hakkında şüphenin küfür olduğu konularda içinde kuşku taşıyan kimsedir. “Dilediğini bağışlar” sözüyle bağışlanması vaat edilen kimse ise, Allah’ın önce helal kılmayı ve mübah bırakmayı caiz kıldığı, sonra kullarına haram kıldığı bazı yasaklara yönelmeye niyet eden veya Allah’ın yapılmasını emrettiği, önceden terk edilmesi mübah iken sonradan kullarına yapılmasını vacip kıldığı bazı emirleri terk etmeye niyet eden kişidir.

Müminlerden biri böyle bir şeye niyet eder, fakat niyetini gerçekleştirmez ve içinde gizlediği şeyi fiile dökmezse, bundan dolayı sorumlu tutulmaz. Nitekim Resûlullah’tan rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur: “Kim bir iyiliğe niyet eder de onu yapmazsa, ona bir iyilik yazılır. Kim bir kötülüğe niyet eder de onu yapmazsa, onun aleyhine yazılmaz.”

İşte bizim anlattığımız bu husus, Allah’ın mümin kullarını hesaba çekeceği, sonra onlara bunun sebebiyle azap etmeyeceği şeydir. Nefsinde gizlediği şey Allah hakkında şüphe ve peygamberlerinin peygamberliği hakkında tereddüt olan kimseye gelince, işte o helak olan ve ateşte ebedî kalan kişidir. Yüce Allah’ın “dilediğine azap eder” sözüyle acı azap vadettiği kimse budur.

Buna göre ayetin tevili şöyledir: Ey insanlar! “İçinizdekini açığa vursanız” yani onu ortaya koysanız “yahut gizleseniz” yani nefisleriniz onu içinizde saklasa, Allah sizi onunla hesaba çeker. Mümininize, affıyla ve bağışlamasıyla üzerindeki lütfunu tanıtır ve onu bağışlar. Münafığınızı ise, nefsinde yaratıcısının birliği ve peygamberlerinin peygamberliği konusunda sakladığı şüphe sebebiyle azaplandırır.

Yüce Allah’ın “Allah her şeye kadirdir” sözünün teviline gelince:

Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Yüce Allah, bu müminin nefsinde gizlediği günaha yönelme niyetini affetmeye, bu kâfirin nefsinde gizlediği Allah’ın birliği ve peygamberlerinin peygamberliği hakkındaki şüphe sebebiyle onu cezalandırmaya, her birine kendisinden meydana gelen her şeyin karşılığını vermeye ve bunun dışındaki bütün işlere kadirdir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 283

Eğer yolculukta iseniz ve bir yazıcı bulamazsanız, alınmış rehinler yeterlidir. Eğer birbirinize güveniyorsanız, kendisine güvenilen kimse emanetini ödesin ve Rabbi olan Allah’tan korksun. Şahitliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse, onun kalbi günahkârdır. Allah yaptıklarınızı bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve in kuntum ala seferin (yolculukta iseniz) ve lem tecidu katiben (yazıcı bulamazsanız) fe-rihanun makbuda (alınmış rehinler olsun) fe-in emine ba‘dukum ba‘dan (birbirinize güveniyorsanız) fel-yueddillezi’tumine emanetahu (emanet verilen kişi emanetini versin) vel-yettekıllaha rabbah (Rabbinden sakınsın) ve la tektumu ş-şehade (şahitliği gizlemeyin) ve men yektumha fe-innehu asimun kalbuh (kim gizlerse kalbi günahkârdır) vallahu bima ta‘melun alim (Allah yaptıklarınızı bilir)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ buyuruyor ki: Eğer yolculuk hâlindeyseniz ve yazacak bir kâtip ile yazı malzemesi bulamazsanız, borçlu olan kimse alacaklıya rehin versin. Böylece rehin alınmış olur. Eğer yolculuk sırasında taraflardan biri diğerine güvenir ve alacak sahibi, borçluya olan güveni ve hüsnüzannı sebebiyle ondan rehin almazsa, kendisine güvenilen kişi emaneti yerine getirsin ve alacak sahibinin hakkını eksiksiz ödesin. Sonra Allah Teâlâ borçlu kimseyi korkutarak: “Rabbi olan Allah’tan korksun” buyurmuştur.

Daha sonra Allah Teâlâ yeniden şahitlere dönerek: “Şahitliği gizlemeyin” buyurmuştur. Yani bir hak konusunda şahit tutulan kimse, hâkimin huzurunda şahitliği olduğu gibi yerine getirsin ve onu gizlemesin. “Kim onu gizlerse, şüphesiz onun kalbi günahkârdır.” Yani hâkimin huzurunda bildiği şahitliği yapmayan kimsenin kalbi günah işlemiş olur. “Allah yaptıklarınızı bilendir.” Yani şahitliği gizlemenizi de onu yerine getirmenizi de eksiksiz bilmektedir.

Taberi Tefsiri
Kurra, bu ayetin kıraati hakkında ihtilaf etmişlerdir. Şehirlerdeki bütün kıraat âlimleri bunu: “Bir kâtip bulamazsanız…” şeklinde okumuşlardır. Bunun anlamı şudur: Belirlenmiş vadeye kadar yaptığınız borç akdini yazacak birini bulamazsanız, o zaman “alınmış rehinler” olsun.

Seleften bir topluluk ise bunu: “Kitap bulamazsanız…” şeklinde okumuştur. Yani borç belgesini yazma imkânı bulamazsanız; bu ya kalem ve sahifenin bulunmaması sebebiyle olur ya da sahife ve kalem bulunsa bile yazacak birinin bulunmaması sebebiyle olur.

Bize göre terk edilmesi caiz olmayan kıraat, şehirlerde yaygın olan: “Bir kâtip bulamazsanız” kıraatidir. Çünkü Müslümanların mushaflarında bu şekildedir.

Yani ey borçlananlar! Eğer yolculukta olur ve sizin için yazacak bir kâtip bulamazsanız, belirlenmiş vadeye kadar yaptığınız borç akdini —Allah’ın size yazmanızı ve şahit tutmanızı emrettiği şekilde— yazdırma imkânı bulamazsanız, o halde borçlandığınız şeyler karşılığında teslim alınmış rehinler alın ki mallarınız konusunda sizin için güvence olsun.

Bu konuda bizim söylediğimiz gibi söyleyenlerin zikri:

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Züheyr bize Cüveybir’den, o da Dahhâk’tan rivayet etti. Dahhâk, “Yolculukta olur da bir kâtip bulamazsanız, alınmış rehinler olsun.” ayeti hakkında şöyle dedi: Kim yolculukta olur ve vadeli bir alışveriş yapar da yazacak bir kâtip bulamazsa, teslim alınmış rehne ruhsat verilmiştir. Eğer kâtip bulursa rehin alması uygun değildir.

Ammâr’dan bana rivayet edildi, dedi ki: İbn Ebi Ca‘fer bize, babasından, o da Rebî‘den rivayet etti. Rebî‘ şöyle dedi: “Bir kâtip bulamazsanız” yani sizin için yazacak bir kâtip; “alınmış rehinler olsun.”

Yahya b. Ebi Talib bana rivayet etti, dedi ki: Yezid bize haber verdi, dedi ki: Cüveybir bize Dahhâk’tan rivayet etti. Dahhâk şöyle dedi: Vadeli her alışverişte Allah yazmayı ve şahit tutmayı emretmiştir. Bu yerleşik durumda böyledir. Eğer bir topluluk yolculukta olur ve vadeli alışveriş yapar da kâtip bulamazsa, o zaman alınmış rehinler olur.

Bu ayeti diğer kıraat üzere tevil edenlerin görüşü şöyledir:

Ebu Küreyb bize rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize haber verdi, dedi ki: Yezid b. Ebi Ziyad bize Miksam’dan, o da İbn Abbas’tan rivayet etti: “Kitap bulamazsanız” yani burada kitap ile kastedilen; kâtip, sahife, mürekkep ve kalemdir.

Yakub bana rivayet etti, dedi ki: İbn Uleyye bize haber verdi, dedi ki: İbn Cüreyc bana haber verdi, dedi ki: Babam bana İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas bunu: “Kitap bulamazsanız” şeklinde okurdu ve şöyle derdi: Bazen kişi sahifeyi bulur ama yazacak birini bulamaz.

Yakub bana rivayet etti, dedi ki: İbn Uleyye bize rivayet etti, dedi ki: İbn Ebi Necih bize Mücahid’den rivayet etti. Mücahid bunu: “Kitap bulamazsanız” şeklinde okur ve şöyle derdi: Bazen kâtip bulunur fakat sahife veya mürekkep bulunmaz; buna benzer sözler söylerdi.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti, dedi ki: Şibl bize İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den rivayet etti: “Yolculukta olur da kitap bulamazsanız…” yani mürekkep bulamazsanız. Bunu böyle okur ve şöyle derdi: Mürekkep bulamazsanız, o zaman teslim alınmış rehinler olur. Ayrıca şöyle derdi: Rehin ancak yolculukta olur.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Haccac bize rivayet etti, dedi ki: Hammâd b. Zeyd bize Şuayb b. Hubhâb’dan rivayet etti. Ebu’l-Âliye bunu: “Kitap bulamazsanız” şeklinde okurdu ve şöyle derdi: Bazen mürekkep bulunur ama sahife bulunmaz.

Kurra, “alınmış rehinler” ifadesinin kıraatinde de ihtilaf etmişlerdir.

Hicaz ve Irak kıraat âlimlerinin çoğu bunu: “فَرِهَانٌ مَّقْبُوضَةٌ” şeklinde okumuşlardır. Bu, “rehn” kelimesinin çoğuludur; tıpkı “kibâş”ın “koç”, “biğâl”in “katır”, “ni‘âl”in “nalın” çoğulu olması gibi.

Başka bir grup ise: “فَرُهُنٌ” şeklinde okumuştur. Bu, “rihân”ın çoğulu yahut çoğulun çoğulu olarak değerlendirilmiştir. Bazıları da bunu “sakf/sukuf” örneğinde olduğu gibi “rehn”in çoğulu saymıştır.

Diğer bazıları ise “rehân” şeklinde, “hâ”yı hafifleterek okumuşlardır. Bunun “rehn”in çoğulu olduğu söylenmiştir. Onlar şöyle dediler: “Fu‘ul” ve “fu‘l” vezninde gelen çoğullar arasında “ruhûn/rehn” ve “sukuf/sakf” dışında örnek bilmiyoruz.

Bize göre doğruya en yakın kıraat: “فَرِهَانٌ مَّقْبُوضَةٌ” kıraatidir. Çünkü “fa‘l” veznindeki kelimelerin bilinen çoğul yapısı budur. Nitekim “habl/hibâl”, “ka‘b/ki‘âb” gibi örneklerde de böyledir. “Fa‘l” vezninin “fu‘ul” veya “fu‘l” şeklinde çoğullaştırılması ise şaz ve azdır.

“فَرُهُنٌ” kıraatini tercih edenleri —zannettiğime göre— buna yönelten sebep şudur: “Rihân” kelimesi at yarışındaki bahis anlamında da kullanıldığı için, bunu rehin anlamından ayırmak istemişlerdir. Çünkü “ruhûn” kelimesi rehnin çoğulu olarak da kullanılmıştır. Nitekim Ka‘neb şöyle demiştir:

“Suâd ayrıldı; onunla benim aramda Aden kaldı,
Kalbinin rehinleri onun yanında kilitli kaldı.”

Yüce Allah’ın şu sözünün teviline gelince: “Eğer birbirinize güveniyorsanız, kendisine güvenilen kişi emanetini ödesin ve Rabbi olan Allah’tan korksun.”

Yüce Allah bununla şöyle demektedir: Eğer borçlu, mal sahibinin yanında güvenilir biri ise ve yolculuğunda alacağı için ondan rehin almamışsa —malına güvenmesi ve ona itimat etmesi sebebiyle— o halde borçlu Rabbi olan Allah’tan korksun. Yani sahibinin üzerindeki hakkını inkâr etmekten, eksiltmekten veya onu götürmeye çalışmaktan sakınsın; yoksa Allah’ın dayanamayacağı cezasına uğrar. Kendisine güvenilerek bırakılan borcu da sahibine ödesin.

Allah’ın, bundan önceki ayette geçen şahitlik ve yazma emrini bu hükümle neshettiğini söyleyenlerin görüşünü daha önce zikretmiş ve doğruya daha yakın olanı açıklamıştık; burada tekrar etmeye gerek yoktur.

Yahya b. Ebi Talib bana rivayet etti, dedi ki: Yezid bize haber verdi, dedi ki: Cüveybir bize Dahhâk’tan rivayet etti. Dahhâk, “Eğer birbirinize güveniyorsanız, kendisine güvenilen kişi emanetini ödesin” ayeti hakkında şöyle dedi: Bu sadece yolculuk hakkındadır. Yerleşik durumda ise, kâtip bulabiliyorken ne rehin alma ne de birbirine güvenme olur.

Dahhâk’ın söylediği —kâtip, yazı ve şahit bulma imkânı olduğu halde alacaklının borçluya güvenemeyeceği— sözü, daha önce doğruluğunu açıkladığımız şekildedir. Fakat rehin konusunda da aynı hükmü verip; yolculukta veya yerleşik durumda kâtip ve şahit bulma imkânı varken rehin alınamayacağını söylemesi ise anlamı olmayan bir sözdür. Çünkü Resûlullah’ın veresiye yiyecek satın aldığı ve bunun karşılığında zırhını rehin bıraktığı sahih olarak rivayet edilmiştir.

Bu sebeple kişinin borcuna karşılık rehin vermesi ve hakkına karşılık rehin alması hem yolculukta hem yerleşik durumda caizdir. Çünkü Resûlullah’tan bunun sahih haberi gelmiştir. Ayrıca açıktır ki Resûlullah zırhını rehin bıraktığında Medine’de kâtip ve şahit bulamıyor değildi; hiçbir zamanda bunlar ona zor bulunur değildi. Ancak taraflar rehinli bir alışveriş yaptıklarında, eğer kâtip ve şahit bulma imkânına sahiplerse ve alışveriş belirli bir vadeye bağlıysa, bunu yazmaları ve mal ile rehin üzerine şahit tutmaları gerekir. Yazı ve şahitliği terk etmek ancak buna imkân bulunmadığında caiz olur.

Yüce Allah’ın şu sözünün teviline gelince: “Şahitliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse, onun kalbi günahkârdır. Allah yaptıklarınızı bilendir.”

Bu, Allah’ın; borçlanan ile mal sahibine şahit tutmalarını emrettiği şahitlere hitabıdır. Onlara şöyle buyurmaktadır: Ey şahitler! Çağrıldığınız zaman şahitlik yapmaktan kaçınmayın; şahitlik ettikten sonra da onu hâkimler huzurunda gizlemeyin. Şahit olduğunuz şeyi olduğu gibi açıklayın. Kendisi lehine şahitlik ettiğiniz kimse sizi hâkimin huzurunda hakkını ispatlamak için çağırdığında ona cevap verin.

Sonra Yüce Allah, şahitliği gizleyen ve onu yerine getirmeyen kimsenin durumunu açıklayarak şöyle buyurdu: “Kim onu gizlerse…” yani kim şahitliğini gizlerse; “onun kalbi günahkârdır.” Yani onun kalbi fâcirdir; şahitliği gizlemekle Allah’a isyan işlemiştir.

Nitekim:

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize haber verdi, dedi ki: İbn Ebi Ca‘fer bize, babasından, o da Rebî‘den rivayet etti. Rebî‘ şöyle dedi: “Şahitliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse onun kalbi günahkârdır.” Hiç kimsenin yanında bulunan bir şahitliği gizlemesi helal değildir; ister kendi aleyhine olsun ister anne-babası aleyhine olsun. Kim onu gizlerse büyük bir günah işlemiş olur.

Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti, dedi ki: Esbat bize Süddî’den rivayet etti. “Kim onu gizlerse, onun kalbi günahkârdır.” yani onun kalbi fâcirdir.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye bana Ali’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas şöyle dedi: En büyük günah Allah’a ortak koşmaktır. Çünkü Allah şöyle buyurmuştur: “Kim Allah’a ortak koşarsa, Allah ona cenneti haram kılmıştır ve onun varacağı yer ateştir.” (Mâide 72) Yalan şahitlik ve şahitliği gizlemek de böyledir. Çünkü Allah şöyle buyurmuştur: “Kim onu gizlerse, onun kalbi günahkârdır.”

İbn Abbas’tan ayrıca şöyle dediği rivayet edilmiştir: Şahit olan kimsenin, nerede şahitliğe çağrılırsa orada şahitlik etmesi ve kendisine sorulduğunda bildiğini açıklaması gerekir.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Süveyd bize rivayet etti, dedi ki: İbn Mübarek bize Muhammed b. Müslim’den rivayet etti, dedi ki: Amr b. Dinar bize İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas şöyle dedi: Eğer yanında bir şahitlik varsa ve senden bunu isterlerse, onu bildir. “Git bunu emirin yanında söyle” deme. Belki vazgeçer yahut kendine gelir.

“Allah yaptıklarınızı bilendir.” sözüne gelince; bunun anlamı şudur: Allah, şahitliği yerine getirmenizden, onu ayakta tutmanızdan yahut ihtiyaç anında gizlemenizden ve diğer gizli-açık bütün amellerinizden haberdardır. Hepsini sayıp döker ve buna göre size karşılığınızı verir; hak ettiğiniz ölçüde ya hayırla ya da şerle karşılıklandırır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 282

Ey iman edenler! Belirli bir vadeye kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda bir yazıcı adaletle yazsın. Hiçbir yazıcı, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın. O hâlde yazsın. Üzerinde hak olan kimse yazdırsın ve Rabbi olan Allah’tan korksun, ondan hiçbir şeyi eksiltmesin. Eğer üzerinde hak olan kimse akılsız ise, ya da zayıf ise, ya da kendisi yazdıramıyorsa, velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki şahit tutun. Eğer iki erkek olmazsa, razı olacağınız şahitlerden bir erkek ve iki kadın olsun ki kadınlardan biri şaşırırsa diğeri ona hatırlatsın. Şahitler çağrıldıklarında kaçınmasınlar. Onu küçük ya da büyük, vadesine kadar yazmaktan usanmayın. Bu, Allah katında daha adil, şahitlik için daha sağlam ve şüpheye düşmemeniz için daha uygundur. Ancak aranızda hemen yürüttüğünüz peşin bir ticaret olursa, onu yazmamanızda size bir günah yoktur. Alım satım yaptığınızda şahit tutun. Yazıcıya da şahide de zarar verilmesin. Eğer bunu yaparsanız bu sizin için bir fasıklıktır. Allah’tan korkun. Allah size öğretir. Allah her şeyi bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) iza tedayantum bi-deynin ila ecelin musemmen (belirli bir süreye kadar borçlandığınızda) faktubuh (onu yazın) vel-yektub beynekum katibun bil-adl (aranızda adaletle bir yazıcı yazsın) ve la ye’be katibun en yektube kema allemuhu llah (yazıcı Allah’ın öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın) fel-yektub vel-yumli llezi aleyhi l-hakk (borçlu olan yazdırsın) vel-yettekıllaha rabbahu (Rabbinden sakınsın) ve la yebhas minhu şey’en (ondan bir şey eksiltmesin) fe-in kane llezi aleyhi l-hakku sefihen ev da‘ifen ev la yestetiu en yumille huve (borçlu akılsız, zayıf ya da yazdıramıyorsa) fel-yumli veliyyuhu bil-adl (velisi adaletle yazdırsın) vesteshidu şehideyni min ricalikum (erkeklerinizden iki şahit getirin) fe-in lem yekuna raculeyni (iki erkek yoksa) fe-raculun vemraetan (bir erkek ve iki kadın) mimmen terdavne mine ş-şuheda (şahitlerden razı olduklarınızdan) en tedille ihdahuma fe-tuzekkira ihdahuma l-uhra (biri unutursa diğeri hatırlatsın) ve la ye’be ş-şuheda iza ma duu (şahitler çağrıldığında kaçınmasın) ve la tesemu en tektubuhu sagiren ev kebiren ila ecelih (küçük ya da büyük borcu yazmaktan usanmayın) zalikum aqsatu indallah (bu Allah katında daha adildir) ve aqvemu li-ş-şehade (şahitlik için daha sağlamdır) ve edna ella ترتابوا (şüpheye düşmemenize daha yakındır) illa en tekune ticareten hadireten (ancak peşin ticaret olursa) tudiruneha beynekum (aranızda döndürdüğünüz) fe-leyse aleykum cunahun ella tektubuha (onu yazmamanızda günah yoktur) ve eşhidu iza tebaya‘tum (alışveriş yaptığınızda şahit tutun) ve la yudarra katibun ve la şehid (yazıcı ve şahit zarar görmesin) ve in tef‘alu fe-innehu fusukun bikum (bunu yaparsanız günah olur) vettekullah (Allah’tan sakının) ve yuallimukumullah (Allah size öğretir) vallahu bi-kulli şey’in alim (Allah her şeyi bilendir)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ müminlere, belli bir vadeye kadar yaptıkları borçlanmaları yazmalarını emretmektedir. Borcun miktarı ve vadesi yazılmalıdır. Satıcı ile alıcı arasında yazıyı yazacak kişi adaletle davranmalı, borçlunun aleyhine fazlalık yazmamalı ve alacaklının hakkından da eksiltmemelidir. O dönemde yazı bilen kimseler az olduğu için Allah Teâlâ, kendisine yazı öğretilen kâtibin yazmaktan kaçınmamasını emretmiştir. Borcu üzerinde bulunan kimse borcu kendisi söyleyip yazdırmalı ve Allah’tan korkarak borçtan hiçbir şeyi eksiltmemelidir. Bu, şu ayetteki anlam gibidir: “İnsanların haklarını eksiltmeyin.” (A‘râf 85)

Eğer borçlu kişi aklı kıt, zayıf, dilsiz, ahmak veya söyleyip yazdıramayacak durumda ise, onun velisi adaletle yazdırmalıdır. Allah Teâlâ daha sonra haklar için iki erkek şahidin tutulmasını emretmiştir. Eğer iki erkek bulunamazsa, razı olunan şahitlerden bir erkek ve iki kadın olması gerekir. Bunun sebebi, kadınlardan biri unutursa diğerinin ona hatırlatmasıdır. Şahitler çağrıldıkları zaman şahitlikten kaçınmamalıdırlar. İnsanların borç küçük veya büyük olsun yazmaktan usanmamaları emredilmiştir. Çünkü yazmak, vadenin korunması ve malın muhafazası bakımından daha sağlamdır. Bu, Allah katında daha adaletli, şahitlik bakımından daha doğru ve şüpheye düşmemenize daha yakındır. Bu anlam, “Bu onların şahitliği gereği gibi yapmalarına daha yakındır.” (Mâide 108) ve “Bu onların gözlerinin aydın olmasına daha yakındır.” (Ahzâb 51) ayetlerinde geçen “daha yakın” ifadesi gibidir; yani daha uygun ve daha sağlam demektir.

Sonra Allah Teâlâ peşin yapılan ticareti bundan istisna ederek şöyle buyurmuştur: Eğer aranızda elden ele yapılan peşin bir ticaret varsa, onu yazmamanızda bir sakınca yoktur. Bununla birlikte alışverişlerde şahit tutulması emredilmiştir. Ardından Allah Teâlâ, kâtibe ve şahide zarar verilmesini yasaklamıştır. Yani bir kimse, başka kâtip ve şahit bulabileceği hâlde onları ihtiyaç anlarında zorlayıp: “Allah sana yazmayı emretti, benim için yaz” veya “Allah sana şahitliği emretti, benim için şahitlik yap” diyerek onları sıkıntıya sokmamalıdır. Böyle yapmak günahtır. Bu yüzden Allah Teâlâ, insanların kâtip ve şahidi meşgul etmemelerini ve gerekirse başkalarını aramalarını emretmiştir. “Eğer bunu yaparsanız, bu sizin için bir günahtır” buyruğu, onları zarara uğratmanın bir günah olduğunu ifade etmektedir. Sonra Allah Teâlâ onları tekrar korkutarak: “Allah’tan korkun” buyurmuştur; yani bu konuda Allah’a karşı gelmeyin. “Allah size öğretiyor. Allah her şeyi bilendir.” Yani yaptığınız bütün işleri ve amelleri eksiksiz bilmektedir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın bu sözüyle kastettiği şudur: Ey Allah’ı ve Resûlünü tasdik edenler, eğer birbirinize borçlanırsanız yani veresiye alışveriş yaparsanız, onunla satın alırsanız, onunla alıp verirseniz veya bu şekilde muamelede bulunursanız, belirlenmiş bir vadeye kadar yani aranızda belirlediğiniz, bilinen bir zamana kadar borçlanmanız durumunda. Bu kapsamın içine karz ve selem de girer; caiz olan her şeyde geçerlidir. Selem, satışı helal olan bir alışveriştir; teslim edilecek şey satıcı üzerinde borç haline gelir. Aynı şekilde hazır malların, bedelleri ertelenmiş olarak satılması da buna dahildir. Bunların hepsi, vadeleri belirli olduğu sürece belirlenmiş vadeye kadar olan borçlardandır. İbn Abbas şöyle demekteydi: Bu ayet özellikle selem hakkında indirilmiştir.

Bu görüşü nakleden rivayetler şunlardır: Ebu Kureyb’in Yahya b. İsa er-Ramli’den, onun Sufyan’dan, onun İbn Ebi Necih’ten rivayetine göre İbn Abbas bunun belirli ölçüde buğdayın belirli bir vadeye kadar selem yoluyla satılması olduğunu söylemiştir. Muhammed b. Abdullah el-Mahrimi’nin Yahya b. es-Samit’ten, onun İbnü’l-Mübarek’ten, onun Sufyan’dan, onun Ebu Hayyan’dan, onun İbn Ebi Necih yoluyla İbn Abbas’tan rivayetine göre bu ayetin belirli ölçü ve belirli vadeye kadar yapılan selem hakkında indiği ifade edilmiştir. Ali b. Sehl’in Yezid b. Ebi’z-Zerka’dan, onun Sufyan’dan, onun Ebu Hayyan’dan, onun bir adamdan, onun da İbn Abbas’tan rivayetine göre borcun yazılması emrinin buğdayın belirli ölçüyle ve belirli vadeye kadar selem yapılması hakkında indiği belirtilmiştir. İbn Beşşar’ın Muhammed b. Muhibb’den, onun Sufyan’dan, onun Ebu Hayyan et-Teymi’den, onun bir adamdan, onun da İbn Abbas’tan rivayetinde de aynı şekilde bu ayetin buğdayın belirli ölçüyle ve belirli vadeye kadar selem yapılması hakkında olduğu ifade edilmiştir. Yine İbn Beşşar’ın Muaz b. Hişam’dan, onun babasından, onun Katade’den, onun Ebu Hayyan’dan, onun İbn Abbas’tan rivayetinde İbn Abbas şöyle demiştir: Belirli vadeye kadar güvence altına alınmış selem alışverişinin Allah tarafından helal kılındığına şahitlik ederim ve ardından ayeti okumuştur.

Eğer birisi şöyle derse: “borçlandığınızda” ifadesi zaten borcu ifade ettiği halde neden ayrıca “bir borç ile” denilmiştir? Borç olmadan borçlanma olur mu? Ona şöyle cevap verilir: Araplar “borçlaşmak” kelimesini hem karşılık verme hem de borçla alıp verme anlamında kullandıkları için Allah “bir borç ile” diyerek bu kelimeyle kastettiği anlamı açıklamış ve bunun karşılık verme değil borç hükmü olduğunu bildirmiştir. Bazıları bunun “meleklerin hepsi topluca secde etti” (Hicr 30) ifadesindeki gibi bir pekiştirme olduğunu söylemiştir; ancak bu görüşün burada bir anlamı yoktur.

“Onu yazın” emrinin tefsiri şudur: Yüce Allah, belirlenmiş vadeye kadar olan borcun yazılmasını emretmektedir. Bu borç ister alışverişten ister karzdan doğmuş olsun fark etmez. Âlimler bu yazmanın hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları bunun kesin bir farz olduğunu söylemiştir. Dahhak, belirli vadeye kadar satış yapan kimsenin küçük büyük fark etmeksizin bunu yazmakla emrolunduğunu söylemiştir. İbn Cüreyc, borçlanan kimsenin yazmasını ve satanın da şahit tutmasını ifade etmiştir. Rebi’ bunun farz olduğunu söylemiş, ardından “eğer birbirinize güvenirseniz, kendisine emanet edilen kimse emanetini yerine getirsin ve Rabbi olan Allah’tan sakınsın” (Bakara 283) ayetiyle bu hükmün hafifletildiğini belirtmiştir. Katade’den rivayet edildiğine göre bir adam satış yapmış, ne yazmış ne şahit tutmuş, vakti gelince alacağı inkâr edilince dua etmiş fakat duası kabul edilmemiştir; çünkü Rabbine isyan etmiştir.

Başka âlimler yazmanın farz olduğunu fakat “eğer birbirinize güvenirseniz” (Bakara 283) ayetiyle bunun neshedildiğini söylemişlerdir. Şa‘bi, güven duyulursa yazmanın ve şahit tutmanın gerekli olmadığını ifade etmiştir. Bazıları bu ayetin ruhsat verdiğini, dileyenin karşı tarafa güvenebileceğini söylemiştir. İbn Zeyd, bu ayet olmasaydı yazı ve şahit olmadan borçlanmanın caiz olmayacağını, bu ayetle bunun emanet esasına bırakıldığını belirtmiştir.

Tercih edilen görüş şudur: Yüce Allah vadeli borçlarda yazmayı emretmiş, kâtibin de adaletle yazmasını ve yazmaktan kaçınmamasını emretmiştir. Allah’ın emri, aksine bir delil bulunmadıkça farz ifade eder. Bu emrin sadece tavsiye olduğuna dair bir delil yoktur. Bu sebeple bu emir bağlayıcıdır. “Eğer birbirinize güvenirseniz” (Bakara 283) ifadesi ise yazının mümkün olmadığı durumlar içindir; yoksa yazı ve kâtip mevcutken hüküm devam eder. Nesih ancak iki hükmün bir arada uygulanamaması durumunda olur; burada ise böyle bir durum yoktur.

“Aranızda adaletle bir kâtip yazsın ve kâtip yazmaktan kaçınmasın” ifadesinin tefsiri şudur: Kâtip, borçlu ile alacaklı arasında adaletle yazmalı, kimsenin hakkını eksiltmemeli, haksız bir şey eklememelidir. Katade, kâtibin Allah’tan sakınarak hiçbir hakkı eksiltmemesi ve batıl bir şey yazmaması gerektiğini söylemiştir. “Kâtip yazmaktan kaçınmasın” ifadesi, kendisinden yazması istendiğinde Allah’ın kendisine öğrettiği şekilde yazmayı terk etmemesi anlamına gelir.

Âlimler bu hükmün kâtip için farz olup olmadığı konusunda da ihtilaf etmişlerdir. Mücahid bunun farz olduğunu söylemiştir. Ata da aynı görüştedir. Bazıları bunun daha sonra “kâtip ve şahit zarar görmesin” ifadesiyle hafifletildiğini söylemiştir. Başkaları ise bunun farz olduğunu ancak kâtibin boş olduğu durumlarda geçerli olduğunu ifade etmiştir.

“Yazsın ve borçlu olan kimse yazdırsın, Rabbinden sakınsın ve hiçbir şeyi eksiltmesin” ifadesinin tefsiri şudur: Yazıyı kâtip yazacak, borçlu olan kişi ise borcunu kendisi dikte edecektir. Borçlu, Allah’tan korkmalı ve alacaklının hakkından hiçbir şeyi eksiltmemelidir. Aksi halde bu, ahirette karşılığını bulur. Rebi’ bunun farz olduğunu ve eksiltmemenin zulmetmemek anlamına geldiğini söylemiştir. İbn Zeyd ise bunun, dikte ederken hiçbir şeyi eksiltmemek anlamına geldiğini ifade etmiştir.

“Eğer borçlu olan kimse sefih, zayıf veya dikte edemeyecek durumda ise velisi adaletle yazdırsın” ifadesinin tefsiri şudur: Eğer borçlu kişi yazdırmayı bilmeyen veya bunu yapamayacak durumda ise onun yerine velisi adaletle yazdırır. Mücahid, sefihin yazdırmayı bilmeyen kimse olduğunu söylemiştir. Başkaları bunun küçük çocuk olduğunu ifade etmiştir. Ancak doğru olan görüş, sefihin yazdırma konusunda bilgisiz olan kimse olduğudur; çünkü Arap dilinde sefihlik cehalet anlamına gelir ve bu ifade bu konuda bilgisiz olan herkesi kapsar.

Eğer “yolculukta olur ve kâtip bulamazsanız rehin alınmış mallar olsun, eğer birbirinize güvenirseniz kendisine emanet edilen kimse emanetini yerine getirsin” (Bakara 283) ayetinin bu hükmü neshettiği söylenirse, buna şöyle cevap verilir: Bu, yazının mümkün olmadığı durumlar içindir. Aksi halde yazı ve kâtip mevcutken hüküm devam eder. Nitekim zaruret durumlarında verilen ruhsatların genel hükmü ortadan kaldırmadığı, “eğer hasta olur veya yolculukta bulunur ya da sizden biri tuvaletten gelirse veya kadınlara dokunur da su bulamazsanız temiz toprakla teyemmüm edin” (Maide 6) ayeti ile su bulunduğunda abdest hükmünün ortadan kalkmaması gibi, ya da “kim bulamazsa peş peşe iki ay oruç tutsun” (Mücadele 4) ayetinin “onlar temas etmeden önce bir köle azat etmek” (Mücadele 3) hükmünü ortadan kaldırmaması gibidir. Bu sebeple yazma emri neshedilmiş değildir, aksine şartlara bağlı olarak uygulanmaktadır.

Ancak ayetin zahirine göre daha uygun olan, bunun yazdırma sırasında hata ile doğrusunu ayırt edemeyen her cahili kapsaması yönündedir; velâyet altına alınmayan yetişkin erkekler ve kadınlar da buna dahildir. Çünkü Yüce Allah ayete “Ey iman edenler! Eğer belirlenmiş bir vadeye kadar borçlanırsanız” diye başlamıştır. Çocuk ve velâyet altında bulunan kimsenin borçlanması caiz değildir. Yüce Allah, borç yazısını dikte etmekle emrettiği kimselerden sefih, zayıf ve dikte edemeyen kimseyi ayrıca istisna etmiştir. Onun, zayıfı sefih ve dikte edemeyen kimseden ayrı bir sıfatla ayırması, bu üç grubun birbirinden farklı olduğunu göstermektedir.

Buna göre sefih olan, yazdırma gücüne sahip olduğu halde doğruyu yanlıştan ayırt edemediği için bu görev kendisinden kaldırılmış olan kimsedir. Zayıf olan ise akıllı ve doğru biri olsa bile dilindeki bir kusur veya dilsizlik gibi sebeplerle dikte edemeyen kimsedir. “Dikte edemeyen” ise yazdırmaktan alıkonulmuş olan kimsedir; ya hapiste olduğu için yazacak kâtibin yanına gidememekte ya da bulunduğu yerden uzakta olduğu için yazdırmaya güç yetirememektedir. Allah bu kimselerden, kendilerinde bulunan bu sebeplerden dolayı yazdırma yükümlülüğünü kaldırmış, onları bundan dolayı mazur saymış ve bu yükümlülük düştüğünde velinin yazdırmasını emretmiştir: “Eğer borçlu olan kimse sefih, zayıf veya kendisi dikte edemeyecek durumda ise velisi adaletle yazdırsın.” Burada kastedilen velinin, hak sahibinin velisi olduğudur.

Sefihin küçük çocuk, zayıfın da akılsız büyük olduğu şeklindeki görüşün bir değeri yoktur. Çünkü bu görüş kabul edilirse “veya kendisi dikte edemeyecek durumda ise” ifadesi, malında tasarruf hakkı bulunan akıllı erkeklerden, diliyle ilgili bir kusur sebebiyle konuşamayan veya başka bir sebeple yazdıramayan ya da bulunduğu yerden uzak olduğu için yazdırmaya güç yetiremeyen kimseye işaret etmiş olur. Bu durumda “velisi yazdırsın” ifadesinin anlamı geçersiz olur; çünkü akıllı ve reşit kimse, dilsiz veya uzakta olsa bile malı üzerinde velâyet altına alınmaz ve onun izni olmadan malı hakkında hüküm verilemez. Bu durum, sefihin küçük çocuk veya akılsız büyük olduğu görüşünün yanlışlığını açıkça ortaya koyar.

Bu görüşü nakledenler şunlardır: Müsenna’nın İshak’tan, onun İbn Ebi Cafer’den, onun babasından, onun da Rebi’den rivayetine göre “velisi yazdırsın” ifadesi, hak sahibinin velisi anlamındadır. Muhammed b. Sa’d’ın babasından, onun amcasından, onun babasından, onun da İbn Abbas’tan rivayetine göre, borçlu bunu yapamazsa alacaklı adaletle yazdırır.

Başka rivayetlerde ise “zayıf”ın akılsız olduğu ve “velisi yazdırsın” ifadesinin sefih ve zayıfın velisi anlamına geldiği söylenmiştir. Dahhak’a göre sefih veya zayıfın velisi adaletle yazdırır. Süddi, zayıfın akılsız olduğunu söylemiştir. Mücahid de aynı şekilde zayıfı akılsız olarak açıklamıştır. İbn Zeyd ise bunun, hakkını sabit kılmayı bilmeyen ve bu konuda bilgisiz olan kimse olduğunu ifade etmiştir. Ancak doğru olan yorumun önceki açıklama olduğu belirtilmiştir. “Velisi adaletle yazdırsın” ifadesindeki adalet, hak ve doğruluk anlamındadır.

“Erkeklerinizden iki şahit tutun” ifadesinin tefsiri şudur: Haklarınız üzerine iki şahit bulundurun. “Erkeklerinizden” ifadesi, kölelerden değil, hür Müslüman erkeklerden demektir. Mücahid bu ifadenin hür kimseleri kastettiğini söylemiştir ve bu görüş başkaları tarafından da aynı şekilde rivayet edilmiştir.

“Eğer iki erkek olmazsa, razı olacağınız şahitlerden bir erkek ve iki kadın olsun” ifadesinin anlamı şudur: Eğer iki erkek bulunamazsa, bir erkek ve iki kadın şahitlik etsin. Bu ifade farklı şekillerde okunabilir; ister “şahitlik etsinler” şeklinde fiil takdir edilerek, ister doğrudan isim cümlesi olarak, ister “bir erkek ve iki kadın şahit tutun” anlamında okunabilir; bunların hepsi dil bakımından caizdir. “Razı olacağınız şahitlerden” ifadesi ise dinleri ve doğrulukları bakımından güvenilir, adil kimseler demektir. Rebi’ bu ifadenin “adil kimseler” anlamına geldiğini söylemiştir. Dahhak da Allah’ın adil kimselerin şahit tutulmasını emrettiğini belirtmiştir.

“Kadınlardan biri şaşırırsa diğerinin ona hatırlatması için” ifadesinin tefsirinde kıraat farklılıkları vardır. Hicaz, Medine ve bazı Irak kıraat âlimleri bunu “kadınlardan biri yanılırsa diğeri ona hatırlatsın diye” anlamında okumuşlardır. Bu okumaya göre anlam, iki kadının şahit tutulmasının sebebinin, birinin unutması durumunda diğerinin ona hatırlatmasıdır. Bu yorumda “hatırlatma”, “yanılma”dan sonra gelmesi gereken bir sonuç olduğu halde lafızda önce gelmiş gibi kabul edilmiş ve bu durum takdim-tehir olarak açıklanmıştır. Bu yüzden “hatırlatsın” fiili, kendinden önce gelen “yanılırsa”ya bağlanarak mansup okunmuştur.

Bazı okuyucular ise “hatırlatma” fiilini hafif okumuş ve farklı anlamlar vermiştir. Onlardan bir kısmı bunun, iki kadının birlikte bir erkeğin yerine geçmesi anlamına geldiğini söylemiştir; yani tek başına bir kadının şahitliği geçerli olmadığı için, iki kadının birleşmesiyle şahitlikleri bir erkeğin şahitliği gibi olur. Bu görüş Sufyan b. Uyeyne’den nakledilmiştir. O, bunun unutma sonrası hatırlatma değil, “erkek yerine geçirme” anlamında olduğunu söylemiştir.

Başka âlimler ise bu ifadenin açıkça unutma ve hatırlatma anlamında olduğunu söylemişlerdir. Buna göre kadınlardan biri şahitliğini unutursa, diğeri ona bunu hatırlatır ve böylece şahitlik sabit olur.

Başka bir kıraatte ise “eğer biri yanılırsa diğeri hatırlatır” şeklinde, başlı başına bir haber cümlesi olarak okunmuştur. Bu okuma, iki kadının durumunu açıklayan bağımsız bir cümle olarak anlaşılmıştır. Bu kıraat A‘meş tarafından okunmuş ve ondan alanlar tarafından rivayet edilmiştir. Bu okuyuşta “yanılırsa” fiili şart edatıyla cezmedilmiş, ardından gelen fiil ise şartın cevabı olarak gelmiştir.

Doğru olan kıraat, “biri yanılırsa diğeri ona hatırlatsın” anlamını veren ve “hatırlatsın” fiilinin şeddeli olarak okunduğu kıraattir. Çünkü bu okuma, birinin diğerine hatırlatma yapmasını açıkça ifade eder ve anlam bakımından daha kuvvetlidir. Ayrıca eski ve yeni kıraat âlimlerinin çoğunluğu bu okuma üzerinde ittifak etmiştir. A‘meş’in kıraati ise bu yaygınlığa sahip değildir, bu yüzden tercih edilmez.

Sufyan b. Uyeyne’den nakledilen yorumun hatalı olduğu da belirtilmiştir. Çünkü ayette geçen “yanılma”, unutma ve şaşırma anlamındadır. Böyle bir durumda bir kadının diğerini “erkek haline getirmesi” anlamı uygun değildir. Çünkü yanılan kimse hatırlatılmaya muhtaçtır. Ancak bu söz, hatırlatan kadının diğerini güçlendirmesi ve ona hatırlatma yaparak şahitliğini sağlamlaştırması anlamında yorumlanırsa, bu durumda verilen anlam bizim açıkladığımız hatırlatma anlamına yaklaşır. Buna rağmen kıraat bu anlama göre değiştirilemez; çünkü sahih olan, Müslümanlar arasında yaygın olarak nakledilen kıraattir ve onun dışına çıkılmaz.

Doğru olan, emir anlattığımız şekilde genel olduğu için, bu söz hakkında bizim tercih ettiğimiz yorumdur.

“Kadınlardan biri şaşırırsa diğerinin ona hatırlatması için” sözünü bizim söylediğimiz yoruma yakın biçimde tevil edenlerin rivayeti şudur: Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Said bize Katade’den rivayet etti. Katade, “Erkeklerinizden iki şahit tutun; eğer iki erkek olmazsa, razı olacağınız şahitlerden bir erkek ve iki kadın olsun ki kadınlardan biri şaşırırsa biri diğerine hatırlatsın” sözü hakkında şöyle dedi: Allah, hakların meydana geleceğini bildi; bu yüzden insanların birbirlerine karşı güvence almalarını emretti. Siz Allah’ın güvencesini alın; çünkü bu Rabbinize daha itaatli olmanız, mallarınızı da daha iyi korumanızdır. Ömrüme yemin olsun ki, eğer kişi takva sahibi ise yazı ona ancak hayır artırır; eğer facir ise, üzerinde şahitler olduğunu bildiğinde borcunu ödemesi daha muhtemeldir.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: İbn Ebi Cafer bize babasından, o da Rebi’den rivayet etti. Rebi, “Kadınlardan biri şaşırırsa diğerinin ona hatırlatması için” sözü hakkında şöyle dedi: Yani biri unutursa diğeri ona hatırlatır.

Musa b. Harun bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti, dedi ki: Esbat bize Süddi’den rivayet etti. Süddi, “Kadınlardan biri şaşırırsa” sözü hakkında şöyle dedi: Yani biri şahitliği unutursa diğeri ona hatırlatır.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Züheyr bize Cüveybir’den, o da Dahhak’tan rivayet etti. Dahhak, “Kadınlardan biri şaşırırsa” sözü hakkında şöyle dedi: Yani biri unutursa diğeri ona hatırlatır.

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, “Kadınlardan biri şaşırırsa diğerinin ona hatırlatması için” sözü hakkında şöyle dedi: İkisi de lugattir ve ikisi de aynıdır; biz “hatırlatsın” şeklinde okuruz.

“Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözünün tefsiri şudur: Tefsir ehli, Allah’ın bu ayetle şahitleri çağrıldıklarında cevap vermekten kaçınmaktan hangi durumda nehyettiği konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun anlamının, şahitlerin yazı ve haklar üzerine şahitlik etmeye çağrıldıklarında cevap vermekten kaçınmamaları olduğunu söylemiştir.

Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şudur: Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Said bize Katade’den rivayet etti. Katade, “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözü hakkında şöyle dedi: Bir adam, içinde birçok kişinin bulunduğu büyük bir topluluğu dolaşır, onları şahitliğe çağırırdı; fakat içlerinden hiçbiri ona uymazdı. Katade bu ayeti, bir adam lehine başka bir adam aleyhine şahitlik etmeye çağrılmak şeklinde yorumlardı.

Ammar’dan bana rivayet edildi, dedi ki: İbn Ebi Cafer bize babasından, o da Rebi’den rivayet etti. Rebi, “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözü hakkında şöyle dedi: Bir adam, çok sayıda insanın bulunduğu topluluğu dolaşır, onları şahitlik etmeye çağırırdı; fakat içlerinden hiçbiri ona uymazdı. Bunun üzerine Allah “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” ayetini indirdi.

Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Ma‘mer bize Katade’den rivayet etti. Katade, “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözü hakkında şöyle dedi: Şahitliğe çağrıldığında şahitlik etmekten kaçınma.

Başka kimseler de bunların anlamına yakın bir görüş söylemiş, ancak şöyle demişlerdir: Haklar üzerine şahit tutulmak için çağrılan kimseye bu görevin farz olması, ondan başka kimse bulunmadığı zamandır. Eğer başkası bulunursa, çağrılan kimse bu çağrıya cevap verme hususunda serbesttir; dilerse cevap verir, dilerse cevap vermez.

Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şudur: Muhammed b. Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Âsım bize rivayet etti, dedi ki: Sufyan bize Cabir’den, o da Şa‘bi’den rivayet etti. Şa‘bi, “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözü hakkında şöyle dedi: Dilerse şahitlik eder, dilerse şahitlik etmez; fakat ondan başkası bulunmazsa şahitlik eder.

Başka kimseler şöyle demiştir: Bunun anlamı, şahitlerin, çağıranın şahit tutmak istediği kişi üzerine şahitlik etmeye ve yanlarında bulunan şahitliği yerine getirmeye çağrıldıklarında cevap vermekten kaçınmamalarıdır.

Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şudur: İbn Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrahman bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Âmir bize Hasan’dan rivayet etti. Hasan, “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözü hakkında şöyle dedi: Bu, şahitliği yerine getirme ve şahit olma hakkındadır.

Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Ma‘mer bize haber verdi. Ma‘mer, “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözü hakkında şöyle dedi: Hasan şöyle derdi: Bu iki şeyi toplamıştır: Yanında şahitlik varsa şahitliği yerine getirmekten kaçınma; şahitliğe çağrıldığında da şahit olmaktan kaçınma.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye bana Ali’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas, “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözü hakkında şöyle dedi: Müslümanlardan kendisine ihtiyaç duyulan kimse, yanında şahitlik varsa o şahitliği yerine getirir; çağrıldığı zaman kaçınması ona helal değildir.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Amr b. Avn bize rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize Yunus’tan, o da Hasan’dan haber verdi. Hasan, “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözü hakkında şöyle dedi: Bu, şahitliği yerine getirmek içindir. Kendisi şahit tutulmak üzere çağrıldığında önce başlamaz; fakat şahitliği yerine getirmeye çağrıldığında bunu yapar.

Başka kimseler ise şöyle demiştir: Bunun anlamı, şahitlerin, yanlarında bulunan şahitliği çağıran kimse için yerine getirmeye çağrıldıklarında, bunu yerine getirmekten kaçınmamalarıdır.

Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şudur: İbn Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrahman bize rivayet etti, dedi ki: Sufyan bize İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den rivayet etti. Mücahid, “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözü hakkında şöyle dedi: Bu, şahitlik etmiş oldukları zamandır.

Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Âsım bize İsa’dan, o da İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den rivayet etti. Mücahid, “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözü hakkında şöyle dedi: Daha önce şahitlik etmiş oldukları zaman.

İbn Veki‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize Sufyan’dan, o da İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den rivayet etti. Mücahid, “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözü hakkında şöyle dedi: Yani daha önce şahit tutulmuşlarsa.

Yakub b. İbrahim bana rivayet etti, dedi ki: İbn Uleyye bize İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den rivayet etti. Mücahid, “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözü hakkında şöyle dedi: Yanında bir şahitlik varsa ve çağrılırsan.

Yakub bana rivayet etti, dedi ki: İbn Uleyye bize rivayet etti, dedi ki: Leys bize Mücahid’den rivayet etti. Mücahid, “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözü hakkında şöyle dedi: Yanında bir şahitlik varsa onu yerine getir; şahit olmak üzere çağrılırsan, dilersen git, dilersen gitme.

Süvar b. Abdullah bize rivayet etti, dedi ki: Abdülmelik b. es-Sabbah bize İmran b. Hudeyr’den rivayet etti. İmran dedi ki: Ebu Miclez’e, “Bazı insanlar beni aralarında şahitlik etmeye çağırıyorlar; ben ise onların arasında şahitlik etmek istemiyorum” dedim. O da şöyle dedi: İstemediğin şeyi bırak; fakat şahitlik etmişsen, çağrıldığında cevap ver.

İbn Veki‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize Sufyan’dan, o da Cabir’den, o da Âmir’den rivayet etti. Âmir şöyle dedi: Şahit, şahitlik etmediği sürece serbesttir.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize Yunus’tan, o da İkrime’den rivayet etti. İkrime, “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözü hakkında şöyle dedi: Bu, şahitliği yerine getirmek içindir.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Amr b. Avn bize rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize Ebu Âmir’den, o da Ata’dan haber verdi. Ata şöyle dedi: Bu, şahitliği yerine getirmek hakkındadır.

Yakub bana rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Âmir el-Müzeni bize rivayet etti. Ebu Âmir dedi ki: Ata’nın, “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözü hakkında, “Bu, şahitliği yerine getirmek hakkındadır” dediğini işittim.

Yakub bana rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Mürre bize haber verdi. Hasan’a bir soru sorulduğu bize haber verildi; soran kişi şöyle dedi: “Şahitliğe çağrılıyorum, fakat ona şahitlik etmek istemiyorum.” Hasan şöyle dedi: Dilersen cevap verme.

Yakub bize rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize Muğire’den rivayet etti. Muğire dedi ki: İbrahim’e sordum ve “Şahitliğe çağrılıyorum, fakat unutmaktan korkuyorum” dedim. O da şöyle dedi: Dilersen şahitlik etme.

İbn Beşşar bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrahman bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Âmir bize Ata’dan rivayet etti. Ata şöyle dedi: Bu, şahitliği yerine getirmek hakkındadır.

İbn Veki‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize Şerik’ten, o Salim el-Aftas’tan, o da Said b. Cübeyr’den rivayet etti. Said, “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözü hakkında şöyle dedi: Daha önce şahitlik etmişlerse.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Süveyd b. Nasr bize rivayet etti, dedi ki: İbnü’l-Mübarek bize Şerik’ten, o Salim’den, o da Said’den haber verdi. Said, “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözü hakkında şöyle dedi: Bu, yanında şahitlik bulunan kimsedir.

Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti, dedi ki: Esbat bize Süddi’den rivayet etti. Süddi, “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözü hakkında şöyle dedi: Şahit, boş olduğu zaman öne çıkıp şahitlik etmekten kaçınmasın.

Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bana İbn Cüreyc’den rivayet etti. İbn Cüreyc dedi ki: Ata’ya “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözünü sordum. O şöyle dedi: Bunlar daha önce şahitlik etmiş olanlardır. Bir insanın, dilerse şahit olmaktan kaçınmasında sakınca yoktur. Ata’ya, “Bu nasıl olur? Yazmaya çağrıldığı zaman kâtibin kaçınmaması gerekir; fakat şahitliğe çağrıldığı zaman dilerse şahitlik etmesi gerekmez mi?” dedim. O şöyle dedi: Evet, kâtibin yazması gerekir; fakat şahitlerin çok olduğu yerde şahidin dilerse şahit olması gerekmez.

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözü hakkında şöyle dedi: Şahitlik etmişse, gelip şahitliği eda etmeye ve yerine getirmeye çağrıldığında kaçınmasın.

Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Said bize Katade’den rivayet etti. Katade, “Şahitler kaçınmasınlar” sözü hakkında şöyle dedi: Hasan bunu, yanında bir şahitlik bulunduğu ve onu yerine getirmeye çağrıldığı zaman şeklinde yorumlardı.

Yahya b. Ebi Talib bana rivayet etti, dedi ki: Yezid bize haber verdi, dedi ki: Cüveybir bize Dahhak’tan rivayet etti. Dahhak, “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözü hakkında şöyle dedi: Bir adam şahitliğini yazmışsa veya bir kimse için şahit tutulup şahitlik etmişse, yazıyı yazan kâtip de hakkın kesinleştiği yere çağrılmışsa, onların cevap vermesi ve üzerine şahit tutuldukları şeyi söylemeleri gerekir.

Başka kimseler ise şöyle demiştir: Bu, Allah’ın erkeğe ve kadına, daha önce şahitlik etmedikleri haklar üzerine ilk defa şahitlik etmeye çağrıldıklarında cevap vermeleri yönündeki emridir; şahitliği yerine getirmek hakkında değildir. Fakat bu emir farz değil, mendup bir emirdir.

Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şudur: Ebu’l-Âliye el-Abdi İsmail b. Heysem bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Kuteybe bize Fudayl b. Merzuk’tan, o da Atıyye el-Avfi’den rivayet etti. Atıyye, “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözü hakkında şöyle dedi: Sana şahitlik etmen emredildi; dilersen şahitlik et, dilersen etme.

Ebu’l-Âliye bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Kuteybe bize Muhammed b. Sabit el-Asri’den, o da Ata’dan bunun benzerini rivayet etti.

Bu görüşler içinde doğruya en uygun olan görüş şudur: Bunun anlamı, şahitlerin, şahitliği yerine getirmek ve onu, üzerine borç olan kimseden alıp hak sahibine verecek yetkili veya hâkim huzurunda eda etmek için çağrıldıklarında cevap vermekten kaçınmamalarıdır. Bu görüşün diğer görüşlerden daha doğru olduğunu söylememizin sebebi şudur: Allah “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” buyurmuştur. Böylece onları şahitlik için yapılan çağrıya cevap vermekle emretmiş ve onlara “şahitler” adını vermiştir. Onlara “şahitler” adının verilmesi, ancak daha önce şahit tutulmuş olmaları ve kendilerine şahitlik görevi yükleyen şey üzerine şahitlik etmiş olmalarıyla caiz olur. Bir şey üzerine şahit tutulmadan önce onlara “şahitler” denilmesi caiz değildir. Çünkü böyle bir isim, bir şeye henüz şahit tutulmadan da insanlara verilecek olsaydı, yeryüzünde aklı yerinde olan herkesin “şahit” diye adlandırılması gerekirdi; ya ileride şahitlik edeceği için ya da şahitlik etmeye elverişli olduğu için. Oysa bu isim, ancak başkası lehine yanında bir şahitlik bulunan veya şahitliğini yerine getirmiş olan kimseye verilir. Bu sebeple “Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” sözüyle kastedilenlerin, daha önce şahitliği gözetmeleri istenmiş veya şahitlik etmiş, sonra da onu yerine getirmeye çağrılmış kimseler olduğu anlaşılır. Çünkü şahit tutulmamış ve daha önce bir şahitliği gözetmesi istenmemiş kimse, yukarıda açıkladığımız üzere “şahit” veya “şahid” adını hak etmiş olmaz.

Ayrıca “şahitler” kelimesine elif ve lamın girmesi, şahitliğe cevap vermeyi terk etmekten nehyedilenlerin, şahitlikleriyle bilinen belli kişiler olduğuna açıkça delalet eder. Bunlar, Allah’ın hak sahiplerine şu sözüyle şahit tutmalarını emrettiği kimselerdir: “Erkeklerinizden iki şahit tutun; eğer iki erkek olmazsa, razı olacağınız şahitlerden bir erkek ve iki kadın olsun.”

Durum böyle olunca, onların ancak şahit tutulup şahitlik ettikten sonra şahitliklerini yerine getirmek üzere çağıran kimseye cevap vermekle emredildikleri anlaşılmış olur. Eğer bu emir, insanlardan herhangi birinin ilk defa şahit tutulmak üzere çağrılması hakkında olsaydı, “Şahit çağrıldığı zaman kaçınmasın” denilirdi. Bununla birlikte biz, şahitlik etmeye çağrılan kimse hakkında şöyle deriz: Eğer o yerde kendisinden başka şahitliğe elverişli kimse yoksa, çağıranın çağrısına cevap vermesi ona farzdır. Bu, bir yerde kendisinden başka kâtip bulunmayan kâtibin yazmaya çağrıldığında yazmasının farz olması gibidir. Yine bu, iman ve İslam’ın hükümlerini bilen tek kişi olan bir kimsenin bulunduğu yerde, iman ve Allah’ın farzları konusunda cahil bir kimse gelip kendisine bunları öğretmesini ve açıklamasını istediğinde, ona öğretmesinin ve açıklamasının farz olması gibidir.

İlk defa şahit tutulmak üzere çağrılan kimsenin şahitliğe cevap vermesini bu ayetle farz kılmış değiliz; bunu başka delillerle farz kıldık. Bunlar da zikrettiğimiz delillerdir. Çünkü biz, kişinin Müslüman kardeşinin hakkından ihya etmeye gücü yettiği şeyi ihya etmesini ona farz saydık. “Şahitler” kelimesi “şehid” kelimesinin çoğuludur.

“Yazıcı, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın; yazsın” sözünün tefsiri şudur: Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Ey insanlara vadeli borç verenler, hakkı küçük de olsa yani az da olsa, büyük de olsa yani çok da olsa, vadesine kadar yazmaktan usanmayın. Çünkü yazı, vade ve mal bakımından daha kuşatıcıdır.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Süveyd bize rivayet etti, dedi ki: İbnü’l-Mübarek bize Şerik’ten, o Leys’ten, o da Mücahid’den haber verdi. Mücahid, “Yazıcı, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın; yazsın” sözü hakkında şöyle dedi: Bu, borçtur.

“Kaçınmasın” sözünün anlamı burada “usanmayın”dır. Bu kelimeden “sıkıldım, usanıyorum” denir. Lebid’in şu sözü de bundandır: “Hayattan, onun uzunluğundan ve insanların ‘Lebid nasıl?’ diye sormasından usandım.” Züheyr’in şu sözü de bundandır: “Hayatın yüklerinden usandım; seksen yıl yaşayan kimse, baban olmasın, elbette usanır.” Bununla “bıktım, usandım” demek istemiştir.

Basralı nahivcilerden bazıları, “vadesine kadar” ifadesinin tevilinin “şahidin vadesine kadar” olduğunu ve anlamının da “şahitliğinin geçerli olduğu vakte kadar” demek olduğunu söylemiştir. Biz bu konuda sözü açıklamıştık.

“Bu, Allah katında daha adaletlidir” sözünün tefsiri şudur: Yüce Allah’ın “bu” sözüyle kastettiği, borç yazısının vadesine kadar yazılmasıdır. “Daha adaletli” sözüyle de Allah katında daha adil olduğunu kastetmektedir. Bu kökten, hâkim hükmünde adalet ettiğinde ve hakka isabet ettiğinde “hâkim adalet etti” denir; o kimse adaletli olur. Eğer haksızlık ederse başka bir kullanımla “zulmetti, saptı” denir. Allah’ın “Zalimlere gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır” (Cin 15) sözü de bundandır; yani haksızlık edenler demektir. Bu konuda söylediğimizin benzerini tefsir ehlinin topluluğu da söylemiştir.

Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şudur: Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti, dedi ki: Esbat bize Süddi’den rivayet etti. Süddi, “Bu, Allah katında daha adaletlidir” sözü hakkında şöyle dedi: Allah katında daha adildir.

“Şahitlik için daha sağlamdır” sözünün tefsiri şudur: Yüce Allah bununla, şahitlik için daha doğru ve daha uygun olduğunu kastetmektedir. Bunun aslı, “onu eğriliğinden doğrulttum” diyen kimsenin sözünden gelir; yani onu düzelttim ve o da doğru hale geldi. Yazının Allah katında daha adil, şahitlerin de içindekine şahitlik etmeleri bakımından daha doğru olmasının sebebi şudur: Yazı, satıcının, alıcının, alacaklının ve borçlunun kendi aleyhlerine ikrar ettikleri lafızları içine alır. Böylece şahitler şahitlik ederken lafızlarında ihtilafa düşmezler; çünkü şahitlikleri yazının içerdiği şey üzerinde birleşir. Şahitlikleri bunun üzerinde birleştiğinde, aralarında hüküm verecek hâkim için hükmü ayırmak daha açık hale gelir. Bunun dışında başka sebepler de vardır. Bu, Allah katında daha adildir; çünkü Allah bunu emretmiştir. Allah’ın emrine uymak, şüphesiz Allah katında onu terk etmekten ve ondan sapmaktan daha adaletli ve daha doğrudur.

“Şüpheye düşmemenize daha yakındır” sözünün tefsiri şudur: Yüce Allah’ın “daha yakın” sözü, yakınlık anlamındaki “dünuv” kökünden gelir. “Şüpheye düşmemenize” sözüyle ise şahitlik konusunda şüphe etmemeyi kasteder.

Nitekim Musa bize rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti, dedi ki: Esbat bize Süddi’den rivayet etti. Süddi, “Bu, şüpheye düşmemenize daha yakındır” sözü hakkında şöyle dedi: Yani şahitlik konusunda şüphe etmemeniz içindir. Bu kelime “reybe”, yani kuşku kökünden türetilmiştir.

Sözün anlamı şudur: Ey topluluk, insanlardan vadeli olarak borç verdiğiniz kimseler nezdinde sizin için bulunan hakkı, küçük de olsa, az da olsa, çok da olsa yazmaktan usanmayın. Çünkü bunu yazmanız Allah katında daha adildir; şahitlerinizin ona dair şahitliği için daha doğrudur; yazılı olduğu zaman şahitlerinizin size karşı şahitlik ettiği hak ve vade konusunda şüpheye düşmemenize daha yakındır.

“Ancak aranızda döndürüp durduğunuz peşin bir ticaret olursa, onu yazmamanızda size bir günah yoktur” sözünün tefsiri şudur: Sonra Yüce Allah, alacaklıların borçluları üzerindeki haklarını yazmaktan usanmayı yasakladığı şeylerden, peşin para ile elden ele yapılan alışverişten doğan hakları istisna etti. Bu konuda yazı yazmayı terk etmelerine ruhsat verdi. Çünkü satıcı ve alıcıdan her biri, aralarında alınıp satılan şeyde akit tamamlandıktan sonra ayrılmadan önce karşı taraftan kendisi için gerekli olan şeyi alır. Böyle olunca, almaları gereken şeyi karşılıklı olarak teslim almış oldukları için, iki taraftan birinin diğer tarafa karşı yazı yazmasına ihtiyaç kalmaz. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ancak aranızda döndürüp durduğunuz peşin bir ticaret olursa”; yani içinde vade, erteleme ve veresiye bulunmayan bir ticaret olursa, “onu yazmamanızda size bir günah yoktur”; yani peşin ticareti yazmamanızda size bir sakınca yoktur.

Bu konuda söylediğimizin benzerini tefsir ehlinden bir topluluk da söylemiştir.

Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şudur: Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti, dedi ki: Esbat bize Süddi’den rivayet etti. Süddi, “Ancak aranızda döndürüp durduğunuz peşin bir ticaret olursa” sözü hakkında şöyle dedi: Yani yanınızda, şehirde bulunan, gördüğünüz, alınan ve verilen bir ticaret olursa, bunların onu yazmamalarında bir günah yoktur.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Züheyr bize Cüveybir’den, o da Dahhak’tan rivayet etti. Dahhak, “Yazıcı, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın; yazsın” sözünden “onu yazmamanızda size bir günah yoktur” sözüne kadar olan kısım hakkında şöyle dedi: Allah, onu küçük de olsa büyük de olsa vadesine kadar yazmaktan usanmamanızı emretti. Elden ele olan şey hakkında ise küçük de olsa büyük de olsa ona şahit tutulmasını emretti ve onu yazmamaları konusunda onlara ruhsat verdi.

Kıraat âlimleri bunun okunmasında ihtilaf etmiştir. Hicaz ve Irak kıraat âlimlerinin geneli ile kıraat âlimlerinin çoğu “ancak peşin bir ticaret olursa” ifadesini ref ile okumuştur. Kûfeli kıraat âlimlerinden bazıları ise bunu nasb ile okumuştur. Bu, Arapça bakımından caiz olsa da, çünkü Araplar “kâne” ile nekre ve sıfatlı kelimeleri nasb eder, onunla birlikte “kâne” içinde bilinmeyen bir zamir takdir eder ve “Eğer güzel bir yemek olursa onu bize getir” derler; bazen de ref ile okuyup “Eğer güzel yemek olursa onu bize getir” derler ve nekrenin haberini onun irabına uydururlar. Bununla birlikte benim tercih ettiğim ve başkasıyla okumayı caiz görmediğim kıraat, “peşin ticaret” ifadesinin ref ile okunmasıdır. Çünkü kıraat âlimleri bu okuyuş üzerinde birleşmiş, onu nasb ile okuyan ise onlardan ayrılarak şaz kalmıştır. Şaz olanla hüccete itiraz edilmez.

Nasb olarak gelen kullanımlardan biri şairin şu sözüdür: “Ey iki gözüm, aralarında vuruşma ve boğazlaşma olduğu zaman İfak için ağlar mısınız?” Bir başka şair de şöyle demiştir: “Allah için, benim kavmim hür bir kadın için ne güzel kavimdir; yıldızlı, uğursuz bir gün olduğunda.”

Araplar bunu nekrelerde, anlattığımız sebepten dolayı yaparlar; yani nekrelerin haberlerini isimlerine uydururlar. Hüküm gereği “kâne” ile birlikte bir merfu ve bir mansub bulunması gerekir. İkisini birlikte ref ettiklerinde nekrenin haberini ona uydurduklarını hatırlarlar; ikisini birlikte nasb ettiklerinde ise “kâne” ile birlikte mansub ve merfu bulunmasını dikkate alırlar, nekrenin haberinin onu takip ettiğini görürler ve “kâne” içinde zamir kabul ettiği için bilinmeyen bir zamir takdir ederler.

Bazı kimseler, “ancak peşin bir ticaret olursa” ifadesini nasb ile okuyan kişinin bunu “ancak peşin bir ticaret olursa” anlamında okuduğunu sanmış ve bu okuyuş sahibinin “olursa” fiilini erkek sigasıyla okuması gerektiğini ileri sürmüştür. Oysa irab bakımından doğru okuyuşun yerini gözden kaçırmış ve okuyana gerekli olmayan bir şeyi gerekli saymıştır. Çünkü Araplar “kâne” ile birlikte, sıfatı veya haberiyle müennes olan bir nekre kullandıklarında bazen “kâne”yi müennes, bazen müzekker getirirler. “Eğer küçük bir cariye olursa onu satın alın” derler; bazen de “kâne”yi müzekker getirirler. Nekre sıfatlı kelimeyi nasb etseler de ref etseler de bazen fiili müzekker, bazen müennes kullanırlar.

Basralı nahivcilerden bazıları, “ancak peşin bir ticaret olursa” ifadesinde “peşin ticaret”in merfu olmasının sebebinin “olmak” fiilinin tamamlanmış fiil anlamında kullanılması olduğunu söylemiştir. Ona göre bunun habere ihtiyacı yoktur ve anlamı “ancak mevcut olur, meydana gelir veya gerçekleşirse” demektir. Böylece kendisine gerekli olmayan bir şeyi gerekli saymıştır. Çünkü o, bunu ancak “kâne” için mansub bulamadığında ve “peşin ticaret”i merfu gördüğünde kendisine gerekli saymıştır. Halbuki “onu aranızda döndürürsünüz” ifadesinin “kâne”nin haberi olmasının caiz olduğunu gözden kaçırmıştır; böylece kendisine gerekli saydığı şeye ihtiyaç kalmaz.

Sözünü naklettiğimiz Basralıların söylediği şey Arapça bakımından yanlış değildir; fakat bizim söylediğimiz Arapların sözüne daha benzer ve anlam bakımından daha doğrudur. Buna göre “onu aranızda döndürürsünüz” ifadesinde iki yön vardır: Birincisi, “kâne”nin haberi yerine geçtiği için nasb konumunda olmasıdır; “peşin ticaret” ise onun ismidir. İkincisi, “peşin ticaret”e tabi olarak ref konumunda olmasıdır; çünkü nekrenin haberi ona tabi olur. Bu durumda tevil şöyle olur: Ancak aranızda dolaşan peşin bir ticaret olursa.

“Alışveriş yaptığınızda şahit tutun” sözünün tefsiri şudur: Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Haklarınızdan küçük olsun büyük olsun, peşin olsun vadeli olsun, nakit olsun veresiye olsun, alışveriş yaptığınız şeyler üzerine şahit tutun. Aranızda elden ele ve peşin olarak dönen mevcut bir ticaretten doğan haklarınız konusunda yazı yazmayı terk etmenize verdiğim ruhsat, sattığınız veya satın aldığınız şey üzerine şahit tutmayı terk etmenize verdiğim bir ruhsat değildir. Çünkü şahitliği terk etmenizde iki taraftan her biri için zarar korkusu vardır. Alıcı bakımından zarar şudur: Satıcı satışı inkâr edebilir; sattığı şey üzerindeki mülkiyetine dair delili bulunur, alıcının ise ondan satın aldığına dair delili bulunmaz. Bu durumda söz, yeminle birlikte satıcının sözü olur ve mal ona hükmedilir; böylece alıcının malı boşa gider. Satıcı bakımından zarar ise şudur: Alıcı satın almayı inkâr edebilir; satıcının mülkiyeti sattığı şeyden çıkmış, sattığı şeyin bedeli alıcı üzerinde kendisi için sabit olmuş olur. Alıcı buna yemin eder ve satıcının alıcı üzerindeki satış bedeli hakkı boşa gider. Bu yüzden Allah iki tarafa da şahit tutmayı emretmiştir ki taraflardan birinin diğer taraf üzerindeki hakkı zayi olmasın.

Sonra âlimler “Alışveriş yaptığınızda şahit tutun” sözünün anlamında ihtilaf ettiler: Bu, alışveriş sırasında şahit tutmanın Allah tarafından verilmiş bağlayıcı bir emri midir, yoksa tavsiye midir? Bazıları bunun tavsiye olduğunu, dilerse şahit tutacağını, dilerse tutmayacağını söylemiştir.

Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şudur: İbn Veki‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize Rebi’den, o Hasan ve Şakik’ten, o bir adamdan, o da Şa‘bi’den rivayet etti. Şa‘bi, “Alışveriş yaptığınızda şahit tutun” sözü hakkında şöyle dedi: Dilerse şahit tutar, dilerse tutmaz. “Eğer birbirinize güvenirseniz, kendisine emanet edilen kimse emanetini yerine getirsin” (Bakara 283) sözünü işitmedin mi?

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Haccac b. Minhal bize rivayet etti, dedi ki: Rebi b. Sabih bize rivayet etti. Rebi dedi ki: Hasan’a, “Allah’ın ‘Alışveriş yaptığınızda şahit tutun’ sözü hakkında ne dersin?” dedim. O şöyle dedi: Eğer ona şahit tutarsan bu, senin hakkın için bir güvencedir; eğer şahit tutmazsan bunda bir sakınca yoktur.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Süveyd bize rivayet etti, dedi ki: İbnü’l-Mübarek bize Rebi b. Sabih’ten haber verdi. Rebi dedi ki: Hasan’a, “Ey Ebu Said, Allah’ın ‘Alışveriş yaptığınızda şahit tutun’ sözü hakkında; ben bir adama satış yapıyorum ve onun iki ya da üç ay içinde ödeme yapmayacağını biliyorum, ona şahit tutmamamda bir sakınca görür müsün?” dedim. O şöyle dedi: Eğer şahit tutarsan bu, senin hakkın için güvencedir; eğer şahit tutmazsan bir sakınca yoktur.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Haccac bize rivayet etti, dedi ki: Yezid b. Zürey‘ bize Davud’dan, o da Şa‘bi’den rivayet etti. Şa‘bi, “Alışveriş yaptığınızda şahit tutun” sözü hakkında şöyle dedi: Dilerlerse şahit tutarlar, dilerlerse şahit tutmazlar.

Başka kimseler ise buna şahit tutmanın vacip olduğunu söylemiştir.

Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şudur: Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Züheyr bize Cüveybir’den, o da Dahhak’tan rivayet etti. Dahhak, “Ancak aranızda döndürüp durduğunuz peşin bir ticaret olursa, onu yazmamanızda size bir günah yoktur” sözü hakkında şöyle dedi: Fakat alışveriş yaptığınızda ona şahit tutun. Allah, elden ele olan şey üzerine küçük de olsa büyük de olsa şahit tutulmasını emretmiştir.

Yahya b. Ebi Talib bana rivayet etti, dedi ki: Yezid bize haber verdi, dedi ki: Cüveybir bize Dahhak’tan haber verdi. Dahhak şöyle dedi: Peşin satış olursa dilerse şahit tutar, dilerse tutmaz. Vadeli satış olursa Allah onun yazılmasını ve ona şahit tutulmasını emretmiştir; bu, mukimlik halinde böyledir.

Bu konuda doğruya en uygun görüş şudur: Satılan ve satın alınan her şey üzerine şahit tutmak vacip bir hak ve bağlayıcı bir farzdır. Çünkü daha önce açıkladığımız gibi Allah’ın her emri farzdır; ancak teslim edilmesi gereken bir delille onun tavsiye ve irşad olduğu sabit olursa başka. Bunun “kendisine emanet edilen kimse emanetini yerine getirsin” (Bakara 283) sözüyle neshedildiğini söyleyenlerin görüşünün zayıflığını daha önce açıklamıştık; bu yüzden tekrar etmeye gerek yoktur.

“Kâtip de şahit de zarara uğratılmasın” sözünün tefsiri şudur: Tefsir ehli bunun yorumunda ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun, hak sahipleri arasında yazı yazan kâtibe ve şahide yönelik Allah’tan bir yasak olduğunu söylemiştir; yani kâtip hak sahiplerine zarar vermesin, kendisine dikte edilmeyen şeyi yazmasın; şahit de kendisine şahitlik ettirilmeyen şey üzerine şahitlik etmesin.

Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şudur: Hasan b. Yahya bana rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Ma‘mer bize İbn Tavus’tan, o da babasından rivayet etti. Babası, “Kâtip de şahit de zarara uğratılmasın” sözü hakkında şöyle dedi: Kâtip kendisine dikte edilmeyen şeyi yazarak zarar vermesin; şahit de kendisine şahitlik ettirilmeyen şeye şahitlik ederek zarar vermesin.

Yakub b. İbrahim bana rivayet etti, dedi ki: İbn Uleyye bize Yunus’tan rivayet etti. Yunus dedi ki: Hasan şöyle derdi: Kâtip bir şey artırarak veya değiştirerek zarar vermesin; şahit de zarar vermesin. Hasan dedi ki: Şahitliği gizlemesin ve haktan başkasına şahitlik etmesin.

Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize Katade’den rivayet etti. Katade şöyle dedi: Şahit, şahitliğinde Allah’tan sakınsın; ondan bir hakkı eksiltmesin ve ona batıl bir şey eklemesin. Kâtip de yazısında Allah’tan sakınsın; ondan bir hakkı bırakmasın ve ona batıl bir şey eklemesin.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize Ma‘mer’den, o da Katade’den rivayet etti. Katade, “Kâtip de şahit de zarara uğratılmasın” sözü hakkında şöyle dedi: Kâtip kendisine dikte edilmeyen şeyi yazarak zarar vermesin; şahit de kendisine şahitlik ettirilmeyen şeye şahitlik ederek zarar vermesin.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Süveyd bize rivayet etti, dedi ki: İbnü’l-Mübarek bize Ma‘mer’den, o da Katade’den bunun benzerini haber verdi.

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, “Kâtip de şahit de zarara uğratılmasın” sözü hakkında şöyle dedi: Kâtip kendisine dikte edilenden başkasını yazarak zarar vermesin. O gün kâtipler azdı; insanlar ne yazıldığını bilmezlerdi. Kâtip zarar verir, kendisine dikte edilenden başkasını yazar, böylece onların hakkını geçersiz kılardı. Şahit de zarar verir, şahitliğini değiştirir, böylece onların hakkını geçersiz kılardı.

Bu kimselerin yorumuna göre kelimenin aslı “kâtip ve şahit zarar vermesin” şeklindedir. Sonra iki “r” aynı cinsten olduğu için biri diğerine idgam edilmiş, harekesi fethaya çevrilmiştir. Yeri cezm olduğu halde fetha verilmiştir; çünkü fetha harekelerin en hafifidir.

Bu kelimeyi bu şekilde yorumlayanlardan bazıları ise şöyle demiştir: Bunun anlamı, kâtip ve şahidin, yanlarındaki bilgi veya şahitliği eda etmeye çağıran kimseye karşı kaçınmak suretiyle zarar vermemeleridir.

Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şudur: Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: İbn Cüreyc bize Ata’dan rivayet etti. Ata, “Kâtip de şahit de zarara uğratılmasın” sözü hakkında şöyle dedi: Yani yanlarında bulunan şeyi eda etsinler.

Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bana İbn Cüreyc’den rivayet etti. İbn Cüreyc dedi ki: Ata’ya “Kâtip de şahit de zarara uğratılmasın” sözünü sordum. O şöyle dedi: Zarar vermesinler; yani yanlarında bulunan bilgiyi eda etsinler.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: İbnü’l-Mübarek bize Sufyan’dan, o Yezid b. Ebi Ziyad’dan, o Miksem’den, o da İbn Abbas’tan haber verdi. İbn Abbas, “Kâtip de şahit de zarara uğratılmasın” sözü hakkında şöyle dedi: Onları çağırır da onlar, “Bizim bir işimiz var” derler.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize İbn Cüreyc’den, o da Ata ve Mücahid’den rivayet etti. Ata ve Mücahid, “Kâtip de şahit de zarara uğratılmasın” sözü hakkında şöyle dediler: Kâtibin yazması vaciptir. “Şahit de” sözü hakkında ise şöyle dediler: Daha önce yanlarında şahitlik etmişlerse.

Başka kimseler ise şöyle demiştir: Bunun anlamı, yazdıran ve şahit tutan kimsenin kâtibe ve şahide zarar vermemesidir. Onların görüşüne göre kelimenin tevili, faili zikredilmeyen bir kip üzere “zarara uğratılmasın” şeklindedir.

Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şudur: Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize İbn Uyeyne’den, o Amr’dan, o da İkrime’den haber verdi. İkrime şöyle dedi: Ömer bunu “kâtip ve şahit zarara uğratılmasın” şeklinde okurdu.

Hüseyin’den bana rivayet edildi, dedi ki: Ebu Muaz’ı işittim, dedi ki: Ubeyd bize haber verdi, dedi ki: Dahhak’ı işittim, şöyle dedi: İbn Mesud bunu “zarara uğratılmasın” şeklinde okurdu.

Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bana İbn Cüreyc’den rivayet etti. İbn Cüreyc dedi ki: Abdullah b. Kesir bana Mücahid’den haber verdi; Mücahid bunu “kâtip ve şahit zarara uğratılmasın” şeklinde okurdu. Tefsirinde de şöyle derdi: Hak sahibi gider, kâtibini ve şahidini şahitlik etmeye çağırır; o kimse belki bir meşguliyet veya ihtiyaç içindedir. Böylece o anda meşguliyeti ve ihtiyacı sebebiyle bunu terk ederse onu günaha sokmak ister. Mücahid dedi ki: Meşguliyetinden ve ihtiyacından kalkmasın; bundan dolayı içinde sıkıntı bulmasın ve günaha girmiş olmasın.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye bana Ali’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas şöyle dedi: “Kâtip de şahit de zarara uğratılmasın.” Zarar verme şudur: Bir adam, kendisine ihtiyaç olmadığı halde başka bir adama “Allah sana çağrıldığında kaçınmamanı emretti” der ve bununla ona zarar verir; halbuki başka biriyle yetinebilecek durumdadır. Allah onu bundan nehyetti ve “Eğer bunu yaparsanız, bu sizin için fasıklıktır” buyurdu.

Muhammed b. Sa‘d bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana rivayet etti, dedi ki: Amcam bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana babasından, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas, “Kâtip de şahit de zarara uğratılmasın” sözü hakkında şöyle dedi: Kâtip ve şahidin mutlaka gidermesi gereken bir ihtiyacı olabilir; bu durumda “onun yolunu serbest bırakın” denilir.

Yakub bana rivayet etti, dedi ki: İbn Uleyye bize Yunus’tan, o da İkrime’den rivayet etti. İkrime, “Kâtip de şahit de zarara uğratılmasın” sözü hakkında şöyle dedi: Onun bir rahatsızlığı olabilir veya meşgul olabilir; yani ona zarar verilmesin.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti, dedi ki: Şibl bize İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den rivayet etti. Mücahid, “Kâtip de şahit de zarara uğratılmasın” sözü hakkında şöyle derdi: Bir adam gelip, “Git, benim için yaz ve benim için şahitlik et” der; o da, “Benim bir ihtiyacım var, benden başkasını ara” der. Bunun üzerine adam, “Allah’tan sakın, çünkü sen benim için yazmakla emrolundun” der. İşte zarar verme budur. O kimseyi bırakıp başkasını aramalıdır. Şahit de aynı konumdadır.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Züheyr bize Cüveybir’den, o da Dahhak’tan rivayet etti. Dahhak, “Kâtip de şahit de zarara uğratılmasın” sözü hakkında şöyle dedi: Bir adam kâtibi veya şahidi çağırır. Kâtip veya şahit, “Bizim bir ihtiyacımız var” der. Onları çağıran kişi ise, “Allah sizi yazı ve şahitlik konusunda cevap vermekle emretti” der. Yüce Allah, onlara zarar verilmemesini söylemektedir.

Hasan’dan bana rivayet edildi, dedi ki: Ebu Muaz’ı işittim, dedi ki: Ubeyd b. Süleyman bize rivayet etti, dedi ki: Dahhak’ı işittim. Dahhak, “Kâtip de şahit de zarara uğratılmasın” sözü hakkında şöyle dedi: Bu, kişinin kâtibi veya şahidi çağırmasıdır; onlar ise önemli bir ihtiyaç içindedirler ve “Biz önemli bir ihtiyaç içindeyiz, bizden başkasını ara” derler. O da, “Allah size cevap vermenizi emretti” der. Bunun üzerine Allah ona, başkalarını aramasını ve bu ikisine zarar vermemesini emretmiştir; yani başkasını bulduğu halde onları önemli ihtiyaçlarından alıkoymasın.

Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti, dedi ki: Esbat bize Süddi’den rivayet etti. Süddi, “Kâtip de şahit de zarara uğratılmasın” sözü hakkında şöyle dedi: Bir ihtiyacı olan kimsenin önüne çıkıp ona zarar vererek “Benim için yaz” demen uygun değildir; onu senin için yazıncaya kadar bırakmazsın ve ihtiyacını kaçırırsın. Şahitlerinden biri de meşgulken “Git, benim için şahitlik et” dersin ve onu ihtiyacından alıkoyarsın; hâlbuki başkasını bulmaktasındır.

Ammar’dan bana rivayet edildi, dedi ki: İbn Ebi Cafer bize babasından, o da Rebi’den rivayet etti. Rebi, “Kâtip de şahit de zarara uğratılmasın” sözü hakkında şöyle dedi: “Kâtip, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın” ayeti indiğinde, onlardan biri kâtibe gelir ve “Benim için yaz” derdi. Kâtip, “Ben meşgulüm veya bir ihtiyacım var; başkasına git” derdi. Adam ise onu zorlar ve “Sen benim için yazmakla emrolundun” derdi. Onu bırakmaz, bu şekilde ona zarar verirdi; hâlbuki başkasını bulabilirdi. Yine bir adama gelir ve “Benimle gel” derdi. O kişi, “Başkasına git, çünkü ben meşgulüm veya bir ihtiyacım var” derdi. Fakat adam onu zorlar ve “Bana uymakla emrolundun” derdi. Bu şekilde ona zarar verirdi; hâlbuki başkasını bulabilirdi. Bunun üzerine Yüce Allah “Kâtip de şahit de zarara uğratılmasın” ayetini indirdi.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Süveyd bize rivayet etti, dedi ki: İbnü’l-Mübarek bize Ma‘mer’den, o İbn Tavus’tan, o da babasından haber verdi. Babası, “Kâtip de şahit de zarara uğratılmasın” sözü hakkında şöyle dedi: Kâtip, “Benim bir ihtiyacım var, beni bırak” der; o ise, “Benim için yaz” der. “Şahit de” böyledir.

Bu konuda doğruya en uygun görüş, “Kâtip de şahit de zarara uğratılmasın” sözünün, kâtibi yazdırmak isteyenin ve şahidi şahit tutmak isteyenin onlara zarar vermemesi anlamında olduğudur. Yani kâtip kendi işiyle meşgulken mutlaka kendisi için yazmasını istemekle ona zarar vermemeli; şahit de müsait değilken mutlaka şahitlik için cevap vermeye zorlanmamalıdır. Bu görüşü söyleyenlerin daha önce zikrettiğimiz sözü de bu anlamdadır.

Bu görüşün diğerlerinden daha doğru olduğunu söylememizin sebebi şudur: Bu ayetin başından sonuna kadar Yüce Allah’ın hitabı “yapın” veya “yapmayın” biçiminde hak sahiplerine, aralarında yazı yazılan kimselere, lehlerine veya aleyhlerine borçlanılan şey üzerine şahitlik yapılan kimselere yöneliktir. Ayette bunların dışındakilere yönelik emir ve yasaklar ise muhatap olmayan üçüncü şahıs kipiyle gelmiştir; “aranızda bir kâtip yazsın”, “şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar” ve benzeri ifadelerde olduğu gibi. Bu nedenle “Eğer bunu yaparsanız, bu sizin için fasıklıktır” sözünün, kâtip ve şahide değil, ayetin muhataplarına dönmesi daha uygundur. Ayrıca eğer kâtip ve şahit zarar vermekten nehyedilen iki kişi olsaydı, “Eğer ikisi bunu yaparsa, bu ikisi için fasıklıktır” denilirdi; çünkü onlar iki kişidir. Halbuki “zarara uğratılmasın” sözüyle onlar doğrudan muhatap alınmamış, üçüncü şahıs olarak zikredilmiştir. Bu yüzden sözü ayetin akışına uygun olana yöneltmek, ondan uzak olana yöneltmekten daha evladır.

“Eğer bunu yaparsanız, bu sizin için fasıklıktır” sözünün tefsiri şudur: Yüce Allah bununla şunu kasteder: Eğer kâtibe veya şahide zarar verir, sizi bundan nehyettiğim halde bunu yaparsanız, bu sizin için fasıklıktır; yani üzerinizde günah ve isyandır.

Tefsir ehli bunun yorumunda ihtilaf etmiştir. Bazıları bizim söylediğimiz anlama yakın bir görüş söylemiştir. Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Züheyr bize Cüveybir’den, o da Dahhak’tan rivayet etti. Dahhak, “Eğer bunu yaparsanız, bu sizin için fasıklıktır” sözü hakkında şöyle dedi: Size emrettiğimden başkasını yaparsanız, bu sizin için fasıklıktır.

Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye bize Ali’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas, “Eğer bunu yaparsanız, bu sizin için fasıklıktır” sözü hakkında şöyle dedi: Fasıklık, isyandır.

Ammar’dan bana rivayet edildi, dedi ki: İbn Ebi Cafer bize babasından, o da Rebi’den rivayet etti. Rebi, “Eğer bunu yaparsanız, bu sizin için fasıklıktır” sözü hakkında şöyle dedi: Fasıklık, isyandır.

Başka kimseler ise bunun anlamının şöyle olduğunu söylemiştir: Eğer kâtip zarar verip kendisine dikte edilenden başka bir şey yazarsa ve şahit zarar verip şahitliğini değiştirirse, bu sizin için fasıklıktır; yani yalandır.

Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şudur: Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, “Eğer bunu yaparsanız, bu sizin için fasıklıktır” sözü hakkında şöyle dedi: Fasıklık, yalandır. Dedi ki: Bu fasıklıktır; çünkü kâtip yalan söylemiş, yazısını değiştirmiş ve yalan söylemiş olur; şahit de yalan söylemiş, şahitliğini değiştirmiş olur. Allah onlara bunun yalan olduğunu bildirmiştir.

Daha önce “Kâtip de şahit de zarara uğratılmasın” sözünün anlamının, yazdıran ve şahit isteyen kimsenin onlara zarar vermemesi olduğunu yeterince açıklamıştık. Bu nedenle “Eğer bunu yaparsanız” sözü, onlara zarar veren kimseye, bu konudaki hükmünü haber vermektedir. Kim onlara zarar verirse Rabbine isyan etmiş, günaha girmiş, kendisine helal olmayan bir şeyi işlemiş ve bu konuda Rabbinin itaatinden çıkmış olur.

“Allah’tan sakının; Allah size öğretiyor. Allah her şeyi bilendir” sözünün tefsiri şudur: Yüce Allah’ın “Allah’tan sakının” sözüyle kastettiği şudur: Ey borçlananlar, yazı ve şahitlik konusunda kâtiplere ve şahitlere zarar vermekten ve Allah’ın diğer sınırlarını zayi etmekten Allah’tan korkun. “Allah size öğretiyor” sözüyle de size lehinize ve aleyhinize olan vacipleri açıklıyor, siz de onunla amel edin demektedir. “Allah her şeyi bilendir” sözü ise, sizin amelleriniz ve başka her şey hakkında Allah’ın bilgi sahibi olduğu, onları sizin aleyhinize sayıp dökeceği ve karşılığını vereceği anlamındadır.

Bu konuda söylediğimizin benzerini tefsir ehli de söylemiştir. Müsenna bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Züheyr bize Cüveybir’den, o da Dahhak’tan rivayet etti. Dahhak, “Allah size öğretiyor” sözü hakkında şöyle dedi: Bu, Allah’ın size öğrettiği bir öğretimdir; onu alın ve onunla amel edin.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 281

Öyle bir günden sakının ki o gün Allah’a döndürüleceksiniz. Sonra her nefse kazandığı eksiksiz verilecek ve onlar zulme uğratılmayacaklardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vetteku yevmen turceune fihi ilellah (Allah’a döndürüleceğiniz günden sakının) summe تُوفى (sonra eksiksiz verilir) kullu nefsin ma kesebet (herkese kazandığı) ve hum la yuzlemun (ve onlar haksızlığa uğratılmaz)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ insanları kıyamet günü ile korkutmaktadır. O gün herkes Allah’a döndürülecek, iyi veya kötü bütün amellerinin karşılığını eksiksiz alacaktır. Hiç kimsenin sevabından eksiltilmeyecek ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır. Bu ayet, Kur’an’dan nazil olan son ayettir. Nebi bu ayetten dokuz gün sonra vefat etmiştir.

Taberi Tefsiri
Şöyle de denilmiştir: Bu ayet de Kur’an’dan inen son ayettir.

Bunu söyleyenlerin zikri:

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Temîle bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin b. Vâkıd bize Yezid en-Nahvî’den, o da İkrime’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas şöyle dedi: Nebi’ye inen son ayet şu ayettir: “Öyle bir günden sakının ki, o gün Allah’a döndürüleceksiniz.”

Muhammed b. Sa‘d bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana rivayet etti, dedi ki: Amcam bana rivayet etti, dedi ki: Babam, kendi babasından, o da İbn Abbas’tan rivayet etti: “Öyle bir günden sakının ki, o gün Allah’a döndürüleceksiniz…” ayeti, Kitap’tan inen son ayettir.

Muhammed b. Umâre bize rivayet etti, dedi ki: İsmail b. Sehl b. Âmir bize rivayet etti, dedi ki: Malik b. Miğvel bize Atiyye’den rivayet etti. Atiyye şöyle dedi: İnen son ayet şudur: “Öyle bir günden sakının ki, o gün Allah’a döndürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığının karşılığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.”

İbn Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize İsmail b. Ebi Halid’den, o da Süddî’den rivayet etti. Süddî şöyle dedi: İnen son ayet: “Öyle bir günden sakının ki, o gün Allah’a döndürüleceksiniz.” ayetidir.

Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Temîle bize Ubeyd b. Süleyman’dan, o da Dahhâk’tan, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. Haccac da İbn Cüreyc’den rivayet etti. İbn Abbas şöyle dedi: Kur’an’dan inen son ayet şudur: “Öyle bir günden sakının ki, o gün Allah’a döndürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığının karşılığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.”

İbn Cüreyc şöyle dedi: İnsanlar derlerdi ki; Nebi bu ayetten sonra dokuz gece yaşadı. Cumartesi günü hastalandı ve pazartesi günü vefat etti.

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: Yunus bana İbn Şihab’dan rivayet etti. İbn Şihab dedi ki: Saîd b. Müseyyeb bana, Arş ile ilgili Kur’an’dan en son inen ayetin borç ayeti olduğu haberinin ulaştığını söyledi.

Yüce Allah bununla şöyle demektedir: Ey insanlar! Öyle bir günden sakının ki, o gün Allah’a döndürülecek ve O’nunla karşılaşacaksınız. O gün sizi helake sürükleyecek kötülüklerle, sizi rezil edecek utançlarla, perdelerinizi yırtıp sizi açığa çıkaracak skandallarla yahut sizi mahvedecek günahlarla Allah’ın huzuruna dönmeyin. Çünkü bu, amellerin karşılığının verileceği gündür; mazeret kabul etme günü değildir. O gün, özür dileme, tevbe etme ve Allah’a yönelme günü değil; karşılık, sevap ve hesap günüdür. O gün her nefse yaptığı iyi ve kötü amellerin karşılığı tastamam verilecektir. Hiçbir küçük ve büyük iyilik yahut kötülük bırakılmayacak; hepsi ortaya getirilecek ve herkese Rabbi tarafından adaletle karşılığı verilecektir. Onlara zulmedilmeyecektir.

Nasıl zulmedilebilir ki? Çünkü kötülük yapan sadece misliyle cezalandırılır; iyilik yapan ise on katıyla mükâfatlandırılır. Hayır! Ey kötülük işleyen, sana karşı adalet uygulanmıştır. Ey iyilik yapan, Allah sana ikram etmiş, bolca lütufta bulunmuştur.

Öyleyse kişi Rabbinden sakınsın, kendisi için tedbir alsın ve sırtı günahlarla ağırlaşmış, salih ameller bakımından ise hafif kalmış halde ölüm gününün ansızın üzerine gelmesinden korksun. Çünkü Allah uyarmış ve böylece mazeret bırakmamış; öğüt vermiş ve öğüdünü eksiksiz ulaştırmıştır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 280

Eğer borçlu darlık içindeyse, ona genişliğe çıkıncaya kadar süre tanıyın. Eğer bilirseniz, bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve in kane zu usretin (eğer borçlu darlık içindeyse) fe-naziratun ila meysere (kolaylığa kadar süre verin) ve en tesadduku hayrun lekum (bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır) in kuntum ta‘lemun (eğer bilirseniz)

Mukatil Tefsiri
Muğîre oğulları borçlarını ödeyemeyecek durumda olduklarını söyleyince Allah Teâlâ, fakir durumda bulunan borçluya mühlet verilmesini emretti. Yani zenginleşinceye kadar ona süre tanınacaktır. Eğer borcu tamamen bağışlar ve sadaka olarak bırakırsanız, bu sizin için onu almaktan daha hayırlıdır.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bununla şöyle demektedir: Eğer alacaklı olduğunuz borçlularınızdan ana mallarınızı tahsil edeceğiniz kimse darlık içindeyse, yani ribâ uygulamadan önce üzerlerinde bulunan ana mallarınızı ödeyemeyecek durumda ise, onları genişliğe kavuşuncaya kadar bekletin.

“Darlık sahibi” ifadesi “kâne”nin ismidir; haberi ise terk edilmiştir. Onun haberi bizim zikrettiğimiz anlamdır. Arapların belirsiz isimlerde haberleri gizlemeleri sebebiyle burada haberin terk edilmesi uygun olmuştur. Eğer buradaki “kâne” tam fiil anlamına yöneltilirse, bu da sahih bir vecih olur ve bu durumda habere ihtiyaç kalmaz. O zaman sözün anlamı şöyle olur: Borçlularınızdan ana mallarınız konusunda darlık sahibi biri bulunursa, genişliğe çıkıncaya kadar ona mühlet verin.

Ubey b. Ka‘b’ın kıraatinde bunun “Eğer borçlu darlık sahibi ise” anlamında okunduğu zikredilmiştir. Bu Arapça bakımından mümkün olsa da, Müslümanların mushaflarının yazısına aykırı olduğu için bize göre onunla okumak caiz değildir.

“Genişliğe kadar bekletmek gerekir” sözüne gelince, bunun anlamı şudur: Ona genişliğe kavuşuncaya kadar mühlet vermeniz gerekir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Sizden kim hasta olur yahut başında bir rahatsızlık bulunursa, fidye olarak oruç…” (Bakara 196) Benzerlerinin merfu oluş yönünü daha önce zikrettiğimiz için burada tekrar etmeye gerek yoktur.

“Meysere” kelimesi “yüsr” kökünden gelen bir kalıptır; “merhame” ve “meş’eme” kelimeleri gibidir. Sözün anlamı şudur: Borçlularınızdan biri darlık içinde ise, ona genişliğe kavuşuncaya kadar mühlet vermeniz gerekir; böylece sizin olmayan bir şey sebebiyle değil, ödeme gücü bulunca kolaylık sahibi olur.

Bu konuda bizim söylediğimiz gibi tevil ehli de söylemiştir.

Bunu söyleyenlerin zikri:

Vâsıl b. Abdüla‘lâ bana rivayet etti, dedi ki: Muhammed b. Fudayl bize, Yezid b. Ebi Ziyad’dan, o da Mücahid’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas, “Eğer borçlu darlık içindeyse, genişliğe çıkıncaya kadar bekletmek gerekir” sözü hakkında şöyle dedi: Bu ayet ribâ hakkında nazil olmuştur.

Yakub bana rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize rivayet etti, dedi ki: Hişam bize İbn Sîrîn’den rivayet etti. Bir adam başka bir adamla Şüreyh’in huzurunda davalaştı. Şüreyh onun aleyhine hüküm verdi ve hapsedilmesini emretti. Bunun üzerine Şüreyh’in yanında bulunan bir adam: “O darlık içindedir; Allah kitabında, ‘Eğer borçlu darlık içindeyse, genişliğe çıkıncaya kadar bekletmek gerekir’ buyuruyor” dedi. Şüreyh ise şöyle dedi: “Bu ancak ribâ hakkındadır. Allah kitabında şöyle buyurmuştur: ‘Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.’ (Nisâ 58) Allah bize bir şeyi emredip sonra bundan dolayı bize azap etmez.”

Yakub bana rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize rivayet etti, dedi ki: Muğîre bize İbrahim’den rivayet etti. İbrahim, “Eğer borçlu darlık içindeyse, genişliğe çıkıncaya kadar bekletmek gerekir” sözü hakkında: “Bu ribâ hakkındadır” dedi.

Yakub bana rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize rivayet etti, dedi ki: Muğîre bize Hasan’dan rivayet etti. Rebî‘ b. Huseym’in bir adamdan alacağı vardı. Onun yanına gelir, kapısında durur ve şöyle derdi: “Ey falanca! Eğer ödeme gücün varsa öde; eğer darlık içindeysen genişliğe çıkıncaya kadar beklenirsin.”

Yakub bize rivayet etti, dedi ki: İbn Uleyye bize Eyyûb’dan, o da Muhammed’den rivayet etti. Bir adam Şüreyh’e geldi ve onunla konuştu. Sürekli: “O darlık içindedir, o darlık içindedir” diyordu. Muhammed dedi ki: Ben onun hapsedilmiş biri hakkında konuştuğunu zannettim. Bunun üzerine Şüreyh şöyle dedi: “Ribâ, Ensar’dan bu topluluk içinde vardı. Bunun üzerine Yüce Allah, ‘Eğer borçlu darlık içindeyse, genişliğe çıkıncaya kadar bekletmek gerekir’ buyurdu. Yine Yüce Allah, ‘Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder’ (Nisâ 58) buyurdu. Allah bize bir şeyi emredip sonra ondan dolayı bize azap edecek değildir. Emanetleri ehline verin.”

Yakub bana rivayet etti, dedi ki: İbn Uleyye bize Saîd’den, o da Katade’den rivayet etti. Katade, “Eğer borçlu darlık içindeyse, genişliğe çıkıncaya kadar bekletmek gerekir” sözü hakkında şöyle dedi: Ana mal konusunda genişliğe çıkıncaya kadar bekletilir.

Muhammed b. Sa‘d bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana rivayet etti, dedi ki: Amcam bana rivayet etti, dedi ki: Babam, kendi babasından, o da İbn Abbas’tan rivayet etti: “Eğer borçlu darlık içindeyse, genişliğe çıkıncaya kadar bekletmek gerekir.” Bu emir yalnızca ribâ konusunda, darlık içindeki borçlunun bekletilmesi hakkındadır. Emanette bekletme yoktur; emanet ehline verilir.

Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr b. Hammâd bize rivayet etti, dedi ki: Esbat bize Süddî’den rivayet etti: “Eğer borçlu darlık içindeyse, bekletmek gerekir” yani ana mal konusunda; “genişliğe çıkıncaya kadar” yani zenginliğe kavuşuncaya kadar.

Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bana İbn Cüreyc’den rivayet etti. İbn Abbas şöyle dedi: “Eğer borçlu darlık içindeyse, genişliğe çıkıncaya kadar bekletmek gerekir.” Bu, ribâ meselesi hakkındadır.

Hüseyin’den bana rivayet edildi, dedi ki: Ebu Muaz’ı işittim, dedi ki: Ubeyd b. Süleyman bize haber verdi, dedi ki: Dahhâk’ı şu söz hakkında şöyle derken işittim: “Eğer borçlu darlık içindeyse, genişliğe çıkıncaya kadar bekletmek gerekir.” Bu, ribâ meselesi hakkındadır. Cahiliye halkı bununla alışveriş yapardı. Onlardan Müslüman olanlar Müslüman olduklarında yalnızca ana mallarını almaları emredildi.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye bana Ali’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti: “Eğer borçlu darlık içindeyse, genişliğe çıkıncaya kadar bekletmek gerekir.” Burada kastedilen, kendisinden borç istenen kişidir.

İbn Vekî‘ bana rivayet etti, dedi ki: Babam bize İsrail’den, o da Câbir’den, o da Ebu Ca‘fer’den rivayet etti. Ebu Ca‘fer, “Eğer borçlu darlık içindeyse, genişliğe çıkıncaya kadar bekletmek gerekir” sözü hakkında: “Ölüme kadar” dedi.

Ahmed b. İshak bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Ahmed bize rivayet etti, dedi ki: İsrail bize Câbir’den, o da Muhammed b. Ali’den bunun benzerini rivayet etti.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Kabîsa b. Ukbe bize rivayet etti, dedi ki: Süfyan bize Muğîre’den, o da İbrahim’den rivayet etti. İbrahim, “Eğer borçlu darlık içindeyse, genişliğe çıkıncaya kadar bekletmek gerekir” sözü hakkında şöyle dedi: Bu ribâ hakkındadır.

Ahmed b. İshak bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Ahmed bize rivayet etti, dedi ki: Şerîk bize Mansûr’dan, o da İbrahim’den rivayet etti. İbrahim, bir adamın “genişliğe kadar” şartıyla evlenmesi hakkında şöyle dedi: Bu, ölüme yahut ayrılığa kadardır.

Ahmed bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Ahmed bize rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize Muğîre’den, o da İbrahim’den rivayet etti: “Genişliğe çıkıncaya kadar bekletmek gerekir.” İbrahim şöyle dedi: Bu ribâ hakkındadır.

Ahmed bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Ahmed bize rivayet etti, dedi ki: Mendel bize Leys’ten, o da Mücahid’den rivayet etti: “Genişliğe çıkıncaya kadar bekletmek gerekir.” Mücahid şöyle dedi: Ona mühlet verir, üzerine fazlalık eklemez. Onlardan birinin borcunun vadesi gelince ve ödeyecek bir şey bulamayınca, borcunu artırır ve onu ertelerdi.

Ahmed b. Hâzim bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Nuaym bize rivayet etti, dedi ki: Mendel bize Leys’ten, o da Mücahid’den rivayet etti: “Eğer borçlu darlık içindeyse, genişliğe çıkıncaya kadar bekletmek gerekir.” Mücahid şöyle dedi: Ona mühlet verir, üzerine fazlalık eklemez.

Başka kimseler ise şöyle demiştir: Bu ayet, hangi yönden olursa olsun, ister helal bir borçtan ister ribâdan olsun, darlık içindeki bir adam üzerinde hakkı bulunan herkesi kapsayan genel bir ayettir.

Bunu söyleyenlerin zikri:

Yahya b. Ebi Talib bana rivayet etti, dedi ki: Yezid bize haber verdi, dedi ki: Cüveybir bize Dahhâk’tan rivayet etti. Dahhâk şöyle dedi: Kim darlık içindeyse, genişliğe çıkıncaya kadar bekletilir. “Sadaka olarak bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır.” Müslüman üzerindeki her borç da böyledir. Bir Müslümanın, kardeşi üzerinde alacağı olup onun darlık içinde olduğunu bildiği halde onu hapsettirmesi veya Allah ona genişlik verinceye kadar ondan talepte bulunması helal değildir. Bekletme hükmü helal borçlarda da geçerli kılındığı için borçlar bu hüküm üzeredir.

Ali b. Harb bana rivayet etti, dedi ki: İbn Fudayl bize Yezid b. Ebi Ziyad’dan, o da Mücahid’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas, “Eğer borçlu darlık içindeyse, genişliğe çıkıncaya kadar bekletmek gerekir” sözü hakkında şöyle dedi: Bu ayet borç hakkında nazil olmuştur.

Bu konuda doğru olan görüş şudur: “Eğer borçlu darlık içindeyse, genişliğe çıkıncaya kadar bekletmek gerekir” sözüyle, Resûlullah döneminde Müslüman olan ve cahiliye döneminde ribâ işletmiş oldukları borçlular üzerinde alacakları bulunan kimselerin borçluları kastedilmiştir. İslam, onlar bu alacakları tahsil etmeden önce kendilerine ulaşmıştı. Allah, Müslüman olduktan sonra geriye kalan ribânın düşürülmesini, borçlularından ödeme gücüne sahip olanlardan ana mallarını almalarını, ana malları konusunda darlık içinde olanları ise genişliğe çıkıncaya kadar bekletmelerini emretti.

Bu, Müslüman olup da bir borçlusu üzerinde ribâ işletmiş olan herkesin hükmüdür. İslam, borçlunun üzerindeki ribâdan kaynaklanan kısmı iptal eder; borçlu ödeme gücüne sahipse, daha önce ondan aldığı yahut ribâdan önce zimmetine geçmiş olan ana malı ödemesi gerekir. Eğer darlık içindeyse, alacaklının ana malı konusunda genişliğe çıkıncaya kadar bekletilir; ana malın üzerindeki fazlalık ise ondan düşürülür.

Bununla beraber ayet, her ne kadar zikrettiğimiz kimseler hakkında nazil olmuş ve onları kastetmiş olsa da, Allah’ın ribâ iptal edildikten sonra alacaklının ana malı konusunda darlık içindeki borçluyu bekletmeye dair verdiği hüküm, vadesi gelmiş bir borcu bulunan ve ödemede darlık içinde olan herkes için vacip bir hükümdür. Çünkü her alacaklının borcu, borçlunun malında ve zimmetindedir; borçlu onu malından öder, boynunda değil. Malı bulunmadığında, alacaklının onun boynu üzerinde ne hapsetme ne de satma bakımından bir yolu vardır.

Çünkü alacaklının hakkı şu üç şeyden birinde bulunur: Ya borçlunun şahsında, ya zimmetinde olup malından ödenecek şekilde, ya da bizzat belirli bir malındadır. Eğer belirli bir malda ise, o mal yok olduğunda alacaklının borcu da düşmüş olur ki bunu kimse söylemez. Eğer borç, borçlunun şahsında ise, borçlunun kendisi yok olduğunda alacaklının hakkı düşmüş olurdu; hatta borçlu hakkını ödeyecek malın kat kat fazlasını geride bırakmış olsa bile. Bunu da kimse söylemez. Bu durumda açıkça anlaşılmıştır ki alacaklının borcu, borçlunun zimmetindedir ve malından ödenir. Malı bulunmadığında alacaklının onun şahsı üzerinde bir yolu yoktur. Çünkü eğer mevcut olsaydı alacaklının hakkını ödemesi gereken mal ortadan kalkmıştır. Şahsı üzerinde bir yol bulunmadığında, hakkı sebebiyle onu hapsetmeye de yol yoktur. Çünkü o, ödemeye imkân bulduğu bir hakkı engellemiş değildir ki bu zulmü sebebiyle hapisle cezalandırılsın.

Yüce Allah’ın “Sadaka olarak bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır, eğer bilirseniz” sözünün teviline gelince:

Yüce Allah bununla şöyle demektedir: Bu darlık içindeki borçluya ana mallarınızı sadaka olarak bağışlamanız, ey topluluk, onu genişliğe çıkıncaya kadar bekletip sonra ana mallarınızı ondan tahsil etmenizden sizin için daha hayırlıdır; eğer sadakadaki faziletin yerini ve Allah’ın, darlık içindeki borçlusunun borcunu kaldıran kimseye vadettiği sevabı bilirseniz.

Tevil ehli bunun açıklamasında ihtilaf etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Bunun anlamı, onların zenginine de fakirine de ana mallarınızı bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.

Bunu söyleyenlerin zikri:

Bişr bana rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Saîd bize Katade’den rivayet etti: “Eğer tevbe ederseniz ana mallarınız sizindir.” (Bakara 279) İnsanların zimmetlerinde bulunan alacaklarda, bu ayet inince onlara ana malları verildi. Kâr ve fazlalık ise onların değildir; ondan hiçbir şey almamaları gerekir. “Sadaka olarak bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır.” Yani ana malı bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.

Yakub bana rivayet etti, dedi ki: İbn Uleyye bize Saîd’den, o da Katade’den rivayet etti: “Sadaka olarak bağışlamanız” yani ana malı bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.

İbn Beşşâr bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrahman bize rivayet etti, dedi ki: Süfyan bize Muğîre’den, o da İbrahim’den rivayet etti: “Sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.” İbrahim şöyle dedi: Yani ana mallarınızdan.

İbn Beşşâr bize rivayet etti, dedi ki: Yahya bize Süfyan’dan, o da Muğîre’den, o da İbrahim’den bunun benzerini rivayet etti.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Kabîsa b. Ukbe bize rivayet etti, dedi ki: Süfyan bize Muğîre’den, o da İbrahim’den rivayet etti: “Sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.” İbrahim şöyle dedi: Yani ana mallarınızı bağışlamanız.

Başka kimseler ise şöyle demiştir: Bunun anlamı, bizim de söylediğimiz gibi, onu darlık içindeki borçluya bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.

Bunu söyleyenlerin zikri:

Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti, dedi ki: Esbat bize Süddî’den rivayet etti: “Sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.” Yani ana mallarınızı fakire bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır. Abbas da onu sadaka olarak bağışladı.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: İbn Ebi Ca‘fer bize, babasından, o da Rebî‘den rivayet etti: “Eğer borçlu darlık içindeyse, genişliğe çıkıncaya kadar bekletmek gerekir; sadaka olarak bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır.” Yani ona ana malını bağışlaman senin için daha hayırlıdır.

Hüseyin’den bana rivayet edildi, dedi ki: Ebu Muaz’ı işittim, dedi ki: Ubeyd bize haber verdi, dedi ki: Dahhâk’ı şu söz hakkında şöyle derken işittim: “Sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.” Yani darlık içindeki borçluya bağışlamaktır. Zengine gelince, ondan ana mal alınır. Darlık içindeki kişiden ana malı almak helaldir; fakat ona bağışlamak daha faziletlidir.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Amr b. Avn bize rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize Cüveybir’den, o da Dahhâk’tan rivayet etti: Ana mallarınızı bağışlamanız, genişliğe çıkıncaya kadar bekletmenizden daha hayırlıdır. Yüce Allah, bekletmeye karşılık sadakayı tercih etmiştir.

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi. İbn Zeyd, “Eğer borçlu darlık içindeyse, genişliğe çıkıncaya kadar bekletmek gerekir; sadaka olarak bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır” sözü hakkında şöyle dedi: Bekletmekten daha hayırlıdır; “eğer bilirseniz.”

Yahya b. Ebi Talib bana rivayet etti, dedi ki: Yezid bize haber verdi, dedi ki: Cüveybir bize Dahhâk’tan rivayet etti: “Genişliğe çıkıncaya kadar bekletmek gerekir; sadaka olarak bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır.” Bekletmek vaciptir; Yüce Allah bekletmeye karşılık sadakayı daha hayırlı kılmıştır. Sadaka darlık içindeki herkes içindir; zengine gelince böyle değildir.

Bu iki tevilden doğruya daha yakın olanı, “Darlık içindeki borçluya ana mallarınızı bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır” diyenlerin tevilidir. Çünkü bu ifade, anlam bakımından hemen öncesinde zikredilen hükme bağlıdır. Onu yakınındaki hükme bağlamak, uzağındaki hükme bağlamaktan bana daha sevimlidir.

Bu ribâ hükümlerine dair ayetlerin, Kur’an’dan inen son ayetler olduğu da söylenmiştir.

Bunu söyleyenlerin zikri:

Muhammed b. Beşşâr bize rivayet etti, dedi ki: İbn Ebi Adiyy bize Saîd’den rivayet etti. Yakub da bana rivayet etti, dedi ki: İbn Uleyye bize Saîd’den, o da Katade’den, o da Saîd b. Müseyyeb’den rivayet etti: Ömer b. Hattab şöyle dedi: Kur’an’dan son inen ayet ribâ ayetidir. Allah’ın Nebisi onu açıklamadan önce vefat etti. Bu yüzden ribâyı da şüpheli olanı da bırakın.

Humeyd b. Mes‘ade bize rivayet etti, dedi ki: Bişr b. Mufaddal bize rivayet etti, dedi ki: Davud bize Âmir’den rivayet etti. Âmir şöyle dedi: Ömer kalktı, Allah’a hamd ve sena etti, sonra şöyle dedi: “Bundan sonra; Allah’a yemin ederim ki, belki size uygun olmayan bir şeyi emrediyoruz, belki de size uygun olan bir şeyi yasaklıyoruz, bunu bilmiyorum. Kur’an’dan en son inen ayetlerden biri ribâ ayetleridir. Resûlullah onu bize açıklamadan önce vefat etti. O halde sizi şüpheye düşüren şeyi bırakıp şüpheye düşürmeyen şeye yönelin.”

Ebu Zeyd Ömer b. Şebbe bana rivayet etti, dedi ki: Kabîsa bize rivayet etti, dedi ki: Süfyan es-Sevrî bize Âsım’dan, o da Ahvel’den, o da Şa‘bî’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas şöyle dedi: Resûlullah’a indirilen son ayet ribâ ayetidir. Biz bir şeyi emrediyoruz fakat belki onda sakınca vardır; bir şeyi yasaklıyoruz fakat belki onda sakınca yoktur.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 279

Eğer bunu yapmazsanız, Allah ve Resûlü tarafından açılmış bir savaşı bilin. Eğer tövbe ederseniz, ana paranız sizindir. Ne zulmedersiniz ne de zulme uğrarsınız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-in lem tef‘alu (eğer bunu yapmazsanız) fe’zenû bi-harbin mine llah ve rasulih (Allah ve elçisiyle savaşı kabul edin) ve in tubtum (eğer tövbe ederseniz) fe-lekum ruusu emvalikum (ana mallarınız sizindir) la tazlimun ve la tuzlemun (ne zulmedersiniz ne de zulme uğrarsınız)

Mukatil Tefsiri
“Eğer bunu yapmazsanız” yani faizin haramlığını kabul etmezseniz, Allah ve Rasulü tarafından size savaş açıldığını bilin. Burada küfür ile tehdit vardır. Eğer faizi helal saymaktan tevbe eder ve onun haram olduğunu kabul ederseniz, verdiğiniz borcun sadece ana parasını alabilirsiniz; fazlasını alamazsınız. Böylece başkalarına zulmetmiş olmazsınız, sizin de ana paranız eksiltilerek size zulmedilmez.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın şu sözüyle kastettiği şudur: “Eğer bunu yapmazsanız…” yani ribâdan geriye kalanı terk etmezseniz.

“Kendinize Allah ve Resûlü tarafından savaş açıldığını bilin.” ayetindeki kıraat konusunda okuyucular ihtilaf etmişlerdir.

Medine kıraat âlimlerinin çoğu bunu: “فَأْذَنُوا” şeklinde, elifsiz ve “zâl” harfini fetha ile okuyarak; “bilin, haberdar olun ve bundan emin olun” anlamında okumuşlardır.

Kûfe kıraat âlimlerinin çoğu ise bunu: “فَآذِنُوا” şeklinde medli elif ile ve “zâl” harfini kesre ile okuyarak; “başkalarına bildiriniz, onları haberdar ediniz ki siz onlarla savaş halindesiniz” anlamında okumuşlardır.

Bu iki kıraatten doğruya daha yakın olanı, elifsiz ve “zâl” harfi fethalı olarak okunan “فَأْذَنُوا” kıraatidir. Bunun anlamı: “Bunu bilin, kesin olarak anlayın ve Allah tarafından size açılmış bir savaştan haberdar olun.” demektir.

Biz bu kıraati tercih ettik. Çünkü Yüce Allah, Nebisine; şirk üzere ısrar eden müşriklere karşı tavır almasını ve İslam’dan dönen mürtedleri —İslam’a dönmedikleri sürece— öldürmesini emretmiştir. Bu kimseler ister Müslümanlara savaş ilan etmiş olsunlar ister olmasınlar, hüküm değişmez. Bu durumda ribâda ısrar eden kişi ya şirk üzere kalan bir müşriktir yahut Müslüman olduktan sonra dönmüş bir mürteddir. Her iki halde de ona savaş açılır; yoksa savaş ilan etmesi beklenmez. Çünkü eğer hüküm onun savaş ilan etmesine bağlı olsaydı, ribâyı helal sayarak yemeye devam eden fakat Müslümanlara savaş açmayan kimseyle savaşmak gerekmezdi. Halbuki hüküm böyle değildir. Böylece anlaşılmış olur ki burada kastedilen, kendisine savaş açıldığı bildirilen kişidir; başkalarına savaş ilan etmesi emredilen değil.

Tevil ehli de bunu bu şekilde açıklamıştır.

Bunu söyleyenlerin zikri:

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye bana Ali’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas, “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve ribâdan geriye kalanı bırakın…” (Bakara 278) ayetinden “…Allah ve Resûlü tarafından savaş açıldığını bilin.” kısmına kadar olan ayet hakkında şöyle dedi: Kim ribâ üzerinde ısrar eder ve onu terk etmezse, Müslümanların imamı için onu tevbe etmeye çağırmak gerekir. Vazgeçerse ne âlâ; aksi halde boynu vurulur.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Müslim b. İbrahim bize rivayet etti, dedi ki: Rabîa b. Külsûm bana, babasından, o da Saîd b. Cübeyr’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. İbn Abbas şöyle dedi: Kıyamet gününde ribâ yiyene: “Silahını al, savaşa hazırlan!” denilecektir.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Haccac bize rivayet etti, dedi ki: Rabîa b. Külsûm bana, babasından, o da Saîd b. Cübeyr’den, o da İbn Abbas’tan bunun benzerini rivayet etti.

Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Saîd bize Katade’den rivayet etti: “Ribâdan geriye kalanı bırakın. Eğer bunu yapmazsanız Allah ve Resûlü tarafından savaş açıldığını bilin.” Allah onları —işittiğiniz üzere— öldürülmekle tehdit etti ve onları bulundukları yerde hedef haline getirdi.

Yakub b. İbrahim bana rivayet etti, dedi ki: İbn Uleyye bize, Saîd b. Ebi Arûbe’den, o da Katade’den bunun benzerini rivayet etti.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: İbn Ebi Ca‘fer bize, babasından, o da Rebî‘den rivayet etti: “Eğer bunu yapmazsanız Allah ve Resûlü tarafından savaş açıldığını bilin.” ayeti, ribâ yiyeni öldürmekle tehdit etmektedir.

Kasım bana rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bana İbn Cüreyc’den rivayet etti. İbn Abbas, “Allah ve Resûlü tarafından savaş açıldığını bilin.” ayeti hakkında şöyle dedi: Yani Allah ve Resûlü tarafından size savaş açıldığını kesin olarak bilin.

Bütün bu rivayetler göstermektedir ki: “Allah ve Resûlü tarafından savaş açıldığını bilin.” ifadesi, Allah’ın onlara savaş ve öldürülme tehdidini bildirmesidir; başkalarına savaş ilan etmelerini emretmesi değildir.

“Eğer tevbe eder ve ribâ yemeyi terk edip Allah’a yönelirseniz, insanların üzerindeki alacaklarınızdan yalnızca ana mallarınız sizindir; ribâ olarak eklediğiniz fazlalıklar değil.” anlamındadır.

Nitekim Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Saîd bize Katade’den rivayet etti: “Eğer bunu yapmazsanız Allah ve Resûlü tarafından savaş açıldığını bilin.” ayeti indiğinde, insanların zimmetlerinde bulunan alacaklar için yalnızca ana mallarının alınmasına izin verildi. Kâr ve fazlalık ise onlara ait değildir; ondan hiçbir şey almamaları gerekir.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Amr b. Avn bize rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize Cüveybir’den, o da Dahhâk’tan rivayet etti. Dahhâk şöyle dedi: Allah ribâyı kaldırdı ve onlara yalnızca ana mallarını verdi.

Yakub bana rivayet etti, dedi ki: İbn Uleyye bize, Saîd b. Ebi Arûbe’den, o da Katade’den rivayet etti: “Eğer bunu yapmazsanız Allah ve Resûlü tarafından savaş açıldığını bilin.” Yani onların alacaklarından yalnızca ana mallarını almalarına izin verildi; bunun üzerine hiçbir fazlalık ekleyemezler.

Musa b. Harun bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti, dedi ki: Esbat bize Süddî’den rivayet etti: “Eğer bunu yapmazsanız Allah ve Resûlü tarafından savaş açıldığını bilin.” Yani verdiğiniz ana para sizindir; ribâ ise düşürülmüştür.

Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Saîd bize Katade’den rivayet etti: Bize anlatıldığına göre Allah’ın Nebisi fetih günü yaptığı hutbede şöyle buyurdu: “Dikkat edin! Cahiliye ribâsının tamamı kaldırılmıştır. Kaldırmaya başladığım ilk ribâ da Abbas b. Abdülmuttalib’in ribâsıdır.”

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: İbn Ebi Ca‘fer bize, babasından, o da Rebî‘den rivayet etti: Resûlullah hutbesinde şöyle buyurdu: “Her türlü ribâ kaldırılmıştır. Kaldırılan ilk ribâ da Abbas’ın ribâsıdır.”

“Zulmetmezsiniz ve zulme uğratılmazsınız.” ayetinin teviline gelince:

“Zulmetmezsiniz” sözüyle kastedilen şudur: Daha önce borçlularınıza verdiğiniz ana mallarınızı alırken, sonradan ribâ olarak eklediğiniz fazlalıkları istemeyin. Çünkü böyle yaparsanız size ait olmayan bir şeyi almış olursunuz.

“Zulme uğratılmazsınız” sözü ise şudur: Borçlu da sizin hakkınız olan ana malı eksiltip vermemezlik yaparak size zulmetmez. Çünkü ana malınızın üzerindeki fazlalık zaten sizin hakkınız değildir. Bu nedenle o fazlalığı vermemesiyle size zulmetmiş olmaz.

Bu konuda bizim söylediğimiz gibi İbn Abbas ve diğer tevil ehli de söylemiştir.

Bunu söyleyenlerin zikri:

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye bana Ali’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti: “Eğer bunu yapmazsanız Allah tarafından savaş açıldığını bilin.” yani ribâ alırsanız; “zulme uğratılmazsınız” yani eksiltilmezsiniz.

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi. İbn Zeyd, “Ana mallarınız sizindir; zulmetmezsiniz ve zulme uğratılmazsınız.” ayeti hakkında şöyle dedi: Mallarınızdan eksiltilmezsiniz ve size helal olmayan bâtıl bir şeyi de alamazsınız.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 278

Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve eğer gerçekten müminler iseniz, faizin geri kalanını bırakın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) itteku llah (Allah’tan sakının) ve zeru ma bakiye mine r-riba (faizden kalanı bırakın) in kuntum mu’minin (eğer iman etmişseniz)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ müminlere kendisine karşı gelmemelerini ve faizden kalan alacakları terk etmelerini emretmektedir. Bu ayet, Sakîf kabilesinden Mes‘ûd, Habîb, Rebîa ve Abdüyâlîl isimli dört kardeş hakkında nazil olmuştur. Bunlar insanlara faizle borç verirlerdi. Tâif fethedildikten sonra, insanlardan olan faiz alacaklarının kendilerine bırakılmasını istemişlerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: “Allah’tan korkun ve faizden geriye kalanları bırakın” buyurdu. “Eğer gerçekten müminlerseniz” buyruğu ise faizin haramlığını kabul etmeniz hâlinde anlamındadır.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bununla şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler!” yani Allah’ı ve Resûlünü tasdik edenler; “Allah’tan korkun.” Yani kendiniz hakkında Allah’tan korkun; O’nun size emrettiklerine itaat ederek ve yasakladığı şeylerden uzak durarak O’ndan sakının. “Ribâdan geriye kalanı bırakın.” Yani ana mallarınız üzerine daha önce eklediğiniz fazlalıklardan geriye kalan kısmı istemeyi terk edin. “Eğer müminlerseniz.” Yani sözle söylediğiniz imanı ve dilinizle yaptığınız tasdiki amellerinizle doğruluyorsanız.

Bu ayetin, Müslüman olmuş fakat insanlar üzerinde cahiliye döneminden kalma ribâ alacakları bulunan kimseler hakkında indiği zikredilmiştir. Bunlar ribâ alacaklarının bir kısmını tahsil etmiş, bir kısmı ise kalmıştı. Yüce Allah bu ayet inmeden önce aldıkları kısmı bağışladı; geriye kalanını istemelerini ise haram kıldı.

Bunu söyleyenlerin zikri:

Musa b. Harun bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti, dedi ki: Esbat bize Süddî’den rivayet etti: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve ribâdan geriye kalanı bırakın…” ayetinden “…ve zulme uğratılmazsınız.” kısmına kadar olan ayet, Abbas b. Abdülmuttalib ile Benî Muğîre’den bir adam hakkında nazil oldu. Bunlar cahiliye döneminde ortaktılar ve Sakîf kabilesinden Benî Amr b. Umeyr’e faizle borç vermişlerdi. İslam geldiğinde onların çok büyük ribâ alacakları vardı. Bunun üzerine Allah: “Ribâdan geriye kalanı bırakın” buyurarak cahiliye döneminden kalan faiz fazlalıklarını terk etmelerini emretti.

Kasım bana rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bana İbn Cüreyc’den rivayet etti. İbn Cüreyc şöyle dedi: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve ribâdan geriye kalanı bırakın, eğer müminlerseniz.” ayeti hakkında: Sakîf kabilesi, Nebi ile yaptığı anlaşmada; insanların onlar üzerindeki ribâ alacaklarının ve onların insanlar üzerindeki ribâ alacaklarının kaldırılması şartıyla sulh yapmıştı.

Mekke’nin fethinden sonra Resûlullah, Attab b. Esîd’i Mekke’ye vali tayin etti. Benî Amr b. Umeyr b. Avf, Benî Muğîre’den ribâ alıyordu. Benî Muğîre de cahiliye döneminde onlara faiz işletiyordu. İslam geldiğinde onların üzerinde büyük miktarda borç bulunuyordu. Benî Amr gelip faiz alacaklarını istediler. Benî Muğîre ise İslam’dan sonra bunu vermeyi reddetti. Meseleyi Attab b. Esîd’e götürdüler. Attab da Resûlullah’a mektup yazdı. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve ribâdan geriye kalanı bırakın, eğer müminlerseniz. Eğer bunu yapmazsanız Allah ve Resûlü tarafından açılmış bir savaşı bilin…” “…ve zulme uğratılmazsınız.” kısmına kadar.

Resûlullah da bu ayeti Attab’a yazdı ve şöyle buyurdu: “Eğer razı olurlarsa ne âlâ; olmazlarsa onlara savaş açıldığını bildir.”

İbn Cüreyc, İkrime’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Allah’tan korkun ve ribâdan geriye kalanı bırakın.” İkrime şöyle dedi: Benî Muğîre’den faiz alanlar; Mes‘ud, Abdüyâleyl, Habîb ve Rabîa idi; bunlar Amr b. Umeyr oğullarıydı. Ribâ alacağı onların Benî Muğîre üzerindeydi. Sonra Abdüyâleyl, Habîb, Rabîa, Hilâl ve Mes‘ud Müslüman oldular.

Yahya b. Ebi Talib bana rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Cüveybir bize Dahhâk’tan, onun da şu ayet hakkında şöyle dediğini rivayet etti: “Allah’tan korkun ve ribâdan geriye kalanı bırakın, eğer müminlerseniz.” Cahiliye döneminde insanlar ribâ ile alışveriş yapıyorlardı. Müslüman olduklarında ise yalnızca ana mallarını almaları emredildi.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 277

Şüphesiz iman edenler, salih ameller işleyenler, namazı dosdoğru kılanlar ve zekâtı verenler var ya; onların mükâfatı Rableri katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne ellezine amenu (şüphesiz iman edenler) ve amilu s-salihat (salih amel işleyenler) ve ekamu s-salata (namazı kılanlar) ve atevu z-zekata (zekâtı verenler) lehum ecruhum inde rabbihim (onların mükafatı Rableri katındadır) ve la havfun aleyhim (onlara korku yoktur) ve la hum yahzenun (üzülmezler)

Mukatil Tefsiri
Şüphesiz iman edenler, salih ameller işleyenler, farz namazları vakitlerinde dosdoğru kılanlar ve mallarının zekâtını verenler var ya; onların mükâfatı Rableri katındadır. Onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

Taberi Tefsiri
Bu, Yüce Allah’tan bir haberdir ki; iman edenler, yani Allah’ı, Resûlünü ve onun Rabbi katından getirdiği ribânın haram oluşu, ribâ yemekten sakındırılması ve dinin diğer bütün hükümlerini tasdik edenler; Allah’ın kendilerine emrettiği ve teşvik ettiği salih amelleri işleyenler; farz namazı sınırlarına riayet ederek ve sünnetlerine uygun biçimde kılanlar; mallarında üzerlerine farz kılınmış zekâtı verenler —bunların, Rablerinden ribâ hakkında öğüt gelmeden önce geçmişte ribâ yemiş olmaları ise— onlar için Rableri katında ecir vardır. Yani dönüş günlerinde ihtiyaç duyacakları vakitte, imanlarının, amellerinin ve sadakalarının sevabı Rableri katındadır.

O gün, Rablerinden kendilerine öğüt gelmeden önce cahiliye ve küfür dönemlerinde işledikleri, yedikleri ribâ sebebiyle Allah’ın azabından korkmayacaklardır. Çünkü onlar bu öğüt kendilerine geldiğinde Allah’a yönelmiş, tevbe etmiş, Allah’ın vaadini ve tehdidini tasdik etmişlerdir.

Ayrıca dünyada ribâyı terk etmeleri ve onunla amel etmeyi bırakmaları sebebiyle de üzülmeyeceklerdir. Çünkü Allah’ın büyük sevabını gördüklerinde, dünya hayatında O’nun rızasını isteyerek terk ettikleri şeylerin karşılığında kendilerine vaat edilene ulaşmış olacaklardır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 276

Allah faizi yok eder, sadakaları artırır. Allah hiçbir inkârcı günahkârı sevmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yemhaku llahu r-riba (Allah faizi yok eder) ve yurbi s-sadakat (sadakaları artırır) vallahu la yuhibbu kulle keffarin esîm (Allah nankör günahkârı sevmez)

Mukatil Tefsiri
Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Allah faizi yok eder.” Yani faizi eksiltir, bereketini giderir ve sonunda onu mahveder.

“Sadakaları ise artırır.” Yani sadakaların sevabını kat kat çoğaltır.

“Allah hiçbir nankör günahkârı sevmez.” Yani Rabbine karşı nankörlük eden günahkâr kimseyi sevmez.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “Allah ribâyı mahveder” sözüyle kastettiği şudur: Allah ribâyı eksiltir ve onu yok eder.

Nitekim Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccac bana İbn Cüreyc’den rivayet etti. İbn Abbas şöyle dedi: “Allah ribâyı mahveder” yani eksiltir.

Bu, Abdullah b. Mesud’dan, onun da Nebi’den rivayet ettiği şu haberin benzeridir: “Ribâ, çoğalsa bile sonunda azalmaya gider.”

“Sadakaları artırır” sözüne gelince, Yüce Allah bununla sadakanın sahibine verilecek ecri kat kat artırdığını ve onu onun için büyüttüğünü kastetmektedir. Ribânın, artırmanın ve aslının anlamını daha önce yeterli şekilde açıkladığımız için tekrar etmeye gerek yoktur.

Biri bize: “Allah sadakaları nasıl artırır?” diye sorarsa, ona şöyle denilir: Sadaka sahibinin ecrini kat kat artırmasıyla. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği, yedi başak bitiren bir tane gibidir; her başakta yüz tane vardır.” (Bakara 261) Yine şöyle buyurmuştur: “Kim Allah’a güzel bir borç verirse, Allah da onu kendisi için kat kat artırır.” (Bakara 245)

Ebu Küreyb bize rivayet etti, dedi ki: Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Abbâd b. Mansûr bize Kasım’dan rivayet etti. O, Ebu Hureyre’nin şöyle dediğini işitmiştir: Resûlullah şöyle buyurdu: “Allah sadakayı kabul eder ve onu sağ eliyle alır; sonra onu sizin için, birinizin tayını büyüttüğü gibi büyütür. Öyle ki bir lokma, Uhud dağı gibi olur.” Bunun doğrulaması Allah’ın Kitabı’ndadır: “Onlar bilmediler mi ki Allah, kullarından tövbeyi kabul eder ve sadakaları alır?” (Tevbe 104) ve “Allah ribâyı mahveder, sadakaları ise artırır.”

Süleyman b. Ömer b. Halid el-Akta‘ bana rivayet etti, dedi ki: İbnü’l-Mübarek bize, Süfyan’dan, o da Abbâd b. Mansûr’dan, o da Kasım b. Muhammed’den, o da Ebu Hureyre’den rivayet etti. Bunu ancak merfû olarak görüyorum. Dedi ki: “Allah sadakayı kabul eder; ancak temiz olanı kabul eder.”

Muhammed b. Ömer b. Ali el-Mukaddemî bana rivayet etti, dedi ki: Reyhân b. Saîd bize rivayet etti, dedi ki: Abbâd bize Kasım’dan, o da Âişe’den rivayet etti. Âişe dedi ki: Resûlullah şöyle buyurdu: “Allah sadakayı kabul eder; fakat ondan ancak temiz olanı kabul eder. Onu sahibi için, birinizin tayını veya deve yavrusunu büyüttüğü gibi büyütür. Öyle ki bir lokma, Uhud dağı gibi olur.” Bunun doğrulaması Allah’ın Kitabı’ndadır: “Allah ribâyı mahveder, sadakaları ise artırır.”

Muhammed b. Abdülmelik bana rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize rivayet etti, dedi ki: Ma‘mer bize Eyyûb’dan, o da Kasım b. Muhammed’den, o da Ebu Hureyre’den rivayet etti. Ebu Hureyre dedi ki: Resûlullah şöyle buyurdu: “Kul temiz bir şeyden sadaka verdiğinde Allah onu kabul eder, sağ eliyle alır ve onu, birinizin tayını veya deve yavrusunu büyüttüğü gibi büyütür. Kişi bir lokma sadaka verir de o, Allah’ın elinde” veya “Allah’ın avucunda büyür; nihayet Uhud dağı gibi olur. Öyleyse sadaka verin.”

Muhammed b. Abdüla‘lâ bize rivayet etti, dedi ki: Mu‘temir b. Süleyman bize rivayet etti, dedi ki: Yunus’u, bir arkadaşından, o da Kasım b. Muhammed’den rivayet ederken işittim. Kasım dedi ki: Ebu Hureyre şöyle dedi: Resûlullah şöyle buyurdu: “Allah sadakayı sağ eliyle kabul eder ve ondan ancak temiz olanı kabul eder. Allah, sizin birinizin tayını ve deve yavrusunu büyüttüğü gibi, birinizin verdiği lokmayı büyütür. Nihayet kıyamet günü o sadakayla karşılaşır; o ise Uhud’dan daha büyük hale gelmiştir.”

“Allah hiçbir inkârcı günahkârı sevmez” sözüne gelince, bununla şunu kastetmektedir: Allah, Rabbini inkâr etmekte ısrar eden, bu inkâr üzere kalan, ribâyı yemeyi ve yedirmeyi helal sayan; günahkâr, Allah’ın kendisine yasakladığı ribâ, haram ve diğer isyanlarda günah işlemeyi sürdüren; bundan vazgeçmeyen, geri durmayan ve Rabbinin indirdiği vahiyde ve kitabının ayetlerinde kendisine verdiği öğütten ibret almayan hiçbir kimseyi sevmez.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 275

Faiz yiyenler, ancak şeytanın dokunup çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların Alışveriş de faiz gibidir demelerindendir. Oysa Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de vazgeçerse, geçmişi kendisinindir, işi Allah’a kalmıştır. Kim tekrar dönerse, işte onlar ateş ehlidir; orada ebedî kalacaklardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezine ye’kulune r-riba (faiz yiyenler) la yekumune illa kema yekumu llezi yetehabbatuhu ş-şeytanu mine l-mess (şeytan çarpmış gibi kalkarlar) zalike bi-ennehum kalu innema l-bey‘u mislu r-riba (alışveriş de faiz gibidir dedikleri için) ve ehalla llahu l-bey‘a ve harrema r-riba (Allah alışverişi helal, faizi haram kıldı) fe-men caehu mev‘izatun min rabbihi fe-inteha fe-lehu ma selef (kim öğüt alır ve vazgeçerse geçmişi kendinindir) ve emruhu ilellah (işi Allah’a kalmıştır) ve men ade fe-ulaike ashabu n-nar hum fiha halidun (kim dönerse onlar ateş ehlidir, orada kalırlar)

Mukatil Tefsiri
Faiz yiyenler, onu helal sayarak yiyen kimselerdir. Onlar kıyamet gününde ancak şeytan çarpmasının etkisiyle sendeleyip kalkan kimse gibi kalkacaklardır. Bu hâl, dünyada faiz yiyenlerin alameti olarak başlarına gelecektir. Bunun sebebi, onların: “Alışveriş de faiz gibidir” demeleridir. Allah Teâlâ ise onları yalanlayarak: “Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır” buyurmuştur. Çünkü bir kimsenin alacağının vadesi geldiğinde alacağını ister, borçlu da ona: “Vadeyi uzat, ben de malına fazlalık ekleyeyim” derdi; böylece borç artırılırdı. Kendilerine bunun faiz olduğu söylendiğinde ise: “Satışın başında yapılan artışla vade sonunda yapılan artış aynıdır” derlerdi. İşte onların: “Alışveriş de faiz gibidir” sözü bunun için söylenmiştir.

Bunun üzerine Allah Teâlâ: “Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır” buyurdu. “Kime Rabbinden bir öğüt gelirse” buyruğuyla Kur’an’daki açıklama ve beyan kastedilmektedir. “Ve vazgeçerse” yani faizden vazgeçerse, “geçmişte aldığı kendisine aittir”; yani faiz haram kılınmadan önce aldığı faiz affedilmiştir. “Onun işi Allah’a kalmıştır”; yani faiz haram kılındıktan sonra onu terk eden kimseyi Allah dilerse faizden korur, dilerse korumaz.

“Kim tekrar dönerse” yani: “Alışveriş de faiz gibidir” diyerek faizi helal sayıp yeniden faiz yerse, işte onlar ateş ehlidir; orada ebedî kalacaklardır ve ölmeyeceklerdir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bununla şöyle demektedir: “Ribâ yiyenler…” Buradaki “irbâ”, bir şey üzerine artış yapmak demektir. “Falanca, falancanın üzerine arttı” denilir; yani onun üzerine fazlalık koydu. Bu artış ribâdır. “Bir şey ribâ etti” denildiğinde, bulunduğu halden daha fazla arttı ve büyüdü anlamı kastedilir. Böylece o şey büyür ve yükselir. Yerden yüksek olan tepeye “râbiye” denilmesi de, çevresindeki düz araziden daha yüksek ve iri olmasındandır. Bu kullanım “rabâ yerbû” kökündendir. Yine bundan dolayı “Falanca kavminin ribâsındadır” denilir; yani onların içinde yükseklik ve şeref sahibidir. Ribânın aslı yükselme ve artıştır. Sonra “Erbâ fulân” denilir; yani yükseldi, fazlalaştı.

Borç veren kimseye “murbi” denilmesinin sebebi, alacaklı olduğu malı borçlusuna vade tanıdığı için artırması yahut erteleme karşılığında fazlalık koymasıdır. Borcun vadesi geldiğinde, borçlunun borcu ödeyememesi üzerine ona yeni bir vade verir ve borca fazlalık eklerdi. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Kat kat artırılmış ribâyı yemeyin.” (Âl-i İmrân 130)

Bu konuda bizim söylediğimiz gibi tevil ehli de söylemiştir.

Bunu söyleyenlerin zikri:

Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Asım bize rivayet etti, İsa’dan, o da İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den rivayet etti. Mücahid, Allah’ın yasakladığı ribâ hakkında şöyle dedi: Cahiliye döneminde bir adamın başka biri üzerinde alacağı olurdu. Sonra ona: “Bana şu kadar fazlalık ver, ben de sana mühlet vereyim” derdi; o da ona mühlet verirdi.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti, dedi ki: Şibl bize, İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den bunun benzerini rivayet etti.

Bişr bana rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Saîd bize Katade’den rivayet etti: Cahiliye ribâsı şöyleydi; kişi belirli bir vadeye kadar satış yapardı. Vade geldiğinde borçlunun ödeme gücü olmazsa borcu artırır ve ona mühlet tanırdı.

Yüce Allah, dünyada bizim açıkladığımız şekilde ribâ alanlar hakkında şöyle buyurdu: Onlar ahirette kabirlerinden ancak şeytanın çarpıp sersemlettiği kimsenin kalkışı gibi kalkarlar. Bunun anlamı şudur: Şeytanın dünyada kendisini çarpıp aklını karıştırdığı kimse gibi; yani şeytanın dokunmasıyla yere serilip düşen, cinnet geçiren kişi gibi kalkarlar.

Bu konuda bizim söylediğimiz gibi tevil ehli de söylemiştir.

Bunu söyleyenlerin zikri:

Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Asım bize rivayet etti, İsa’dan, o da İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den, Allah’ın şu sözü hakkında rivayet etti: “Ribâ yiyenler, şeytanın çarpıp sersemlettiği kimsenin kalktığı gibi kalkarlar.” Bunun kıyamet gününde, dünyada ribâ yemeleri sebebiyle olacağını söyledi.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebu Huzeyfe bize rivayet etti, dedi ki: Şibl bize, İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den bunun benzerini rivayet etti.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Haccac b. Minhâl bize rivayet etti, dedi ki: Rabîa b. Külsûm bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana, Saîd b. Cübeyr’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti: “Ribâ yiyenler, şeytanın çarpıp sersemlettiği kimsenin kalktığı gibi kalkarlar.” dedi ve şöyle açıkladı: Bu, kişinin kabirden diriltildiği andır.

Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Müslim b. İbrahim bize rivayet etti, dedi ki: Rabîa b. Külsûm bana, babasından, o da Saîd b. Cübeyr’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti. Dedi ki: Kıyamet gününde ribâ yiyene: “Silahını al, savaşa hazırlan!” denilecektir.

Sonra şu ayeti okudu: “Ribâ yiyenler, şeytanın çarpıp sersemlettiği kimsenin kalktığı gibi kalkarlar.” ve dedi ki: Bu, onun kabirden diriltildiği andır.

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Cerîr bize, Eş‘as’tan, o da Ca‘fer’den, o da Saîd b. Cübeyr’den rivayet etti: “Ribâ yiyenler, şeytanın çarpıp sersemlettiği kimsenin kalktığı gibi kalkarlar…” ayeti hakkında şöyle dedi: Ribâ yiyen kimse kıyamet gününde boğulur halde deli olarak diriltilir.

Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Saîd bize Katade’den rivayet etti. Katade, “Ribâ yiyenler kalkamazlar…” ayeti hakkında şöyle dedi: Bu, kıyamet gününde ribâ ehlinin alametidir; şeytanın verdiği bir delilik haliyle diriltilirler.

Hasen b. Yahyâ bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Ma‘mer bize Katade’den, “Şeytanın çarpıp sersemlettiği kimsenin kalkışı gibi” sözü hakkında şöyle dediğini rivayet etti: Bu, şeytanın insana verdiği deliliktir.

Ammâr’dan bana rivayet edildi, dedi ki: İbn Ebi Ca‘fer bize, babasından, o da Rebî‘den rivayet etti: “Ribâ yiyenler, şeytanın çarpıp sersemlettiği kimsenin kalkışı gibi kalkarlar.” Yani kıyamet gününde üzerlerinde şeytandan gelen bir delilik haliyle diriltilirler. Bazı kıraatlerde ise: “Kıyamet gününde kalkamazlar” şeklindedir.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize rivayet etti, dedi ki: Ebu Züheyr bize, Cüveybir’den, o da Dahhâk’tan rivayet etti: “Ribâ yiyenler, şeytanın çarpıp sersemlettiği kimsenin kalkışı gibi kalkarlar.” Yani kim ribâ yiyerek ölürse, kıyamet gününde şeytan çarpmış kimse gibi sendeleyerek diriltilir.

Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti, dedi ki: Esbat bize Süddî’den rivayet etti: “Ribâ yiyenler…” ayetindeki “şeytanın çarpması” delilik anlamındadır.

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, “Ribâ yiyenler, şeytanın çarpıp sersemlettiği kimsenin kalkışı gibi kalkarlar.” ayeti hakkında şöyle dedi: Bu onların kıyamet günündeki hâlidir. İnsanlarla beraber düzgün şekilde kalkamazlar; boğulur gibi, deli gibi kalkarlar.

“Şeytanın çarpması” ifadesinin anlamı, şeytanın dokunmasıyla onu aklından etmesidir. Araplar: “Adama dokunuldu” derler; yani cinnet geçirdi. Bunun benzeri Allah’ın şu sözüdür: “Takva sahipleri var ya, şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman hemen düşünür ve gerçeği görürler.”

A‘şâ’nın şu sözü de bu anlamdadır:

“Gece yolculuğunun ardından sabahlar,
Sanki ona cinlerden gelen bir dokunuş yahut delilik ilişmiştir.”

Eğer biri bize: “Allah’ın yasakladığı ribâyı ticaretinde yapan fakat onu yemeyen kimse de bu tehdide girer mi?” diye sorarsa, ona şöyle denilir: Evet. Bu ayette “yemek” ifadesi özellikle ribâyı tüketmek anlamında zikredilmiş olsa da, ayetlerin indiği dönemde bunların geçim ve yiyecekleri ribâdan olduğu için, Allah onları bu sıfatla anmış; böylece ribânın çirkinliğini büyütmüş ve içinde bulundukları hali kötü göstermiştir.

Yüce Allah’ın şu sözü de bunu doğrulamaktadır: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve eğer gerçekten müminlerseniz ribâdan arta kalanı bırakın. Eğer bunu yapmazsanız Allah ve Resûlü tarafından açılmış bir savaşı bilin.” Bu ayet, Allah’ın ribânın bütün çeşitlerini haram kıldığını göstermektedir. Ribâyı yapmak, yemek, almak ve vermek hüküm bakımından aynıdır. Nitekim Resûlullah’tan gelen rivayetlerde şöyle buyurulmuştur: “Allah ribâ yiyene, yedirene, yazana ve şahitlik edenlere —onu bildikleri halde— lanet etmiştir.”

Yüce Allah’ın şu sözünün teviline gelince: “Bu, onların: ‘Alışveriş de ancak ribâ gibidir’ demelerindendir.”

Yüce Allah bununla şöyle demektedir: Onların kıyamet günü kabirlerinden şeytan çarpmış deli gibi kalkmaları, dünyada yalan söylemeleri ve iftira etmeleri sebebiyledir. Onlar, Allah’ın helal kıldığı alışverişin ribâ gibi olduğunu söylüyorlardı.

Cahiliye döneminde ribâ yiyenlerden biri, borçlusunun vadesi geldiğinde ona şöyle derdi: “Vadeyi uzat, ben de borca fazlalık koyayım.” Bu yapıldığında insanlara: “Bu ribâdır, helal değildir” denilirdi. Onlar ise: “İster satışın başında artıralım ister vade sonunda, fark etmez” derlerdi. Bunun üzerine Allah onları yalanladı ve şöyle buyurdu: “Allah alışverişi helal, ribâyı ise haram kılmıştır.”

Yüce Allah’ın şu sözünün teviline gelince: “Allah alışverişi helal, ribâyı haram kılmıştır. Kim Rabbinden kendisine bir öğüt gelir de vazgeçerse geçmişte aldığı kendisinindir; onun işi Allah’a kalmıştır. Kim tekrar dönerse işte onlar ateş ehlidir, orada ebedî kalacaklardır.”

Yüce Allah bununla şöyle demektedir: Allah ticaretteki kazancı, alışverişi ve satın almayı helal kılmış; ribâyı ise haram etmiştir. Buradaki ribâ, alacaklının borçluya mühlet vermesi sebebiyle aldığı fazlalıktır.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Satıştan doğan artış ile vadeyi uzatma karşılığındaki artış aynı değildir. Çünkü Ben, vadeyi uzatma karşılığındaki fazlalığı haram kıldım; ticaretteki kârı ise helal kıldım. Ticarette satıcının malını aldığı sermayeden fazla satıp kazanç elde etmesi helaldir. Dolayısıyla alışverişten gelen artış, ribâdan gelen artış gibi değildir. Çünkü Ben alışverişi helal, ribâyı haram kıldım. Emir Benim emrimdir, yaratılmışlar Benim kullarımdır. Onlar hakkında dilediğim hükmü veririm, dilediğim şekilde kullukla yükümlü kılarım. Hiç kimsenin hükmüme itiraz etmeye veya emrime karşı çıkmaya hakkı yoktur. Onlara düşen sadece Bana itaat etmek ve hükmüme teslim olmaktır.

Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu: “Kim Rabbinden kendisine bir öğüt gelir de vazgeçerse…” Buradaki öğüt; Kur’an ayetlerinde yapılan hatırlatma, korkutma ve ribâ yiyenlere yönelik tehdittir. Yani kim bu öğüdü alır da ribâ yemekten vazgeçer, onu terk eder ve ondan uzaklaşırsa, “geçmişte aldığı kendisinindir.” Yani Rabbinden öğüt ve haram kılma gelmeden önce alıp yediği kendisine aittir. “Onun işi Allah’a kalmıştır.” Yani öğüt geldikten sonra ribâyı terk eden kişinin korunması ve muvaffakiyeti Allah’a aittir. Allah dilerse onu ribâdan korur ve vazgeçişinde sabit kılar; dilerse onu yardımsız bırakır.

“Kim tekrar dönerse…” yani kim haram kılındıktan sonra yeniden ribâ yemeye döner ve öğüt gelmeden önce söylediği: “Alışveriş de ribâ gibidir” sözünü tekrar ederse; “işte onlar ateş ehlidir, orada ebedî kalacaklardır.” Yani bunu yapan ve söyleyenler cehennem ehlidir ve orada sürekli kalacaklardır.

Bu konuda bizim söylediğimiz gibi tevil ehli de söylemiştir.

Bunu söyleyenlerin zikri:

Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize rivayet etti, dedi ki: Esbat bize Süddî’den rivayet etti: “Kim Rabbinden kendisine bir öğüt gelir de vazgeçerse, geçmişte aldığı kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır.” Ayetindeki öğüt Kur’an’dır. “Geçmişte aldığı kendisinindir” ifadesi ise, daha önce yediği ribâdır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 274

Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık infak edenler var ya; onların mükâfatı Rableri katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezine yunfikune emvalehum bi-l-leyli ve n-nehari (mallarını gece ve gündüz harcayanlar) sirran ve alaniyeten (gizli ve açık) fe-lehum ecruhum inde rabbihim (onların mükafatı Rableri katındadır) ve la havfun aleyhim (onlara korku yoktur) ve la hum yahzenun (üzülmezler)

Mukatil Tefsiri
“Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık olarak infak edenler.” Yani sadaka olarak mallarını harcayanlar.

Bu ayet Ali b. Ebî Tâlib hakkında nazil olmuştur. Onun yalnızca dört dirhemi vardı. Bir dirhemi gece, bir dirhemi gündüz, bir dirhemi gizlice, bir dirhemi de açıktan sadaka olarak verdi.

Bunun üzerine Nebi ona şöyle dedi:

“Seni buna sevk eden nedir?”

Ali şöyle dedi:

“Allah’ın bana vaat ettiği şeyi hak etmek istedim.”

Nebi şöyle buyurdu:

“İşte artık bu senin içindir.”

Bunun üzerine Allah Teâlâ onun hakkında şu ayeti indirdi:

“Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık olarak infak edenler var ya; onların mükâfatı Rableri katındadır. Onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”

Yani ölüm anında korkmayacaklardır.

Taberi Tefsiri
Yakub b. İbrahim bize rivayet etti, dedi ki: Mu‘temir bize rivayet etti, Eymen b. Nabil’den, o da şöyle dedi: Gafik kabilesinden bir ihtiyar bana anlattı ki; Ebu’d-Derda, katır cinsi atlarla Arap cinsi hızlı develer arasında bağlı duran atlara bakar ve şöyle derdi: “Bunların sahipleri —yani bu atların sahipleri— mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık infak eden kimselerdendir. Onlar için Rableri katında ecir vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”

Başka kimseler ise şöyle demiştir: Bu ayetle, Allah yolunda israf etmeksizin ve cimrilik de yapmaksızın infakta bulunan bir topluluk kastedilmiştir.

Bunu söyleyenlerin zikri:

Bişr bana rivayet etti, dedi ki: Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Saîd bize Katade’den, onun da şu sözü hakkında rivayet etti: “Mallarını infak edenler…” ayetinden “Onlar üzülmeyeceklerdir.” ayetine kadar; bunlar cennet ehlidir. Bize anlatıldığına göre Allah’ın Nebisi şöyle buyururdu: “Çok mal sahipleri, aşağıda olanlardır.” Dediler ki: “Ey Allah’ın Nebisi, kimler hariç?” Buyurdu ki: “Çok mal sahipleri, aşağıda olanlardır.” Yine dediler ki: “Ey Allah’ın Nebisi, kimler hariç?” Nihayet bunun geri dönüşü olmayan bir hüküm olduğunu zannetmeye başladılar. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Ancak malı hakkında şöyle ve şöyle yapanlar müstesna.” Sağ tarafına, sol tarafına, önüne ve arkasına işaret ederek; “Bunlar pek azdır. Bunlar Allah’ın farz kıldığı ve razı olduğu yolda, israf etmeksizin, yoksullaştırmaksızın, saçıp savurmaksızın ve bozgunculuk yapmaksızın infakta bulunan kimselerdir.” dedi.

Şöyle de denilmiştir: “Sadakaları açık verirseniz ne güzel olur…” (Bakara 271) ayetinden “Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” ayetine kadar olan hükümler, Tevbe Suresi’nde zekâtların ayrıntılı şekilde açıklanmasından önce uygulanmakta idi. Tevbe Suresi inince insanlar onunla sınırlandılar.

Bunu söyleyenlerin zikri:

Muhammed b. Sa‘d bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana rivayet etti, dedi ki: Amcam bana rivayet etti, dedi ki: Babam, kendi babasından, o da İbn Abbas’tan şu söz hakkında rivayet etti: “Sadakaları açık verirseniz ne güzel olur…” (Bakara 271) ayetinden “Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” ayetine kadar olan hükümler, Tevbe Suresi inmeden önce uygulanıyordu. Tevbe Suresi, sadakaların farzlarını ve ayrıntılarını indirince, sadakalar onun hükümlerine bağlandı.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 273

Sadakalar, Allah yolunda kendilerini alıkoymuş, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı bilmeyen kimse onları zengin sanır. Sen onları simalarından tanırsın. İnsanlardan yüzsüzce istemezler. Verdiğiniz her hayrı Allah bilir

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Lil-fukaraillezine uhşiru fi sebilillah (Allah yolunda kuşatılmış yoksullar için) la yestetiune darben fi l-ard (yeryüzünde dolaşamazlar) yahsebuhumu l-cahilu agniyae mine t-taaffuf (bilmeyen onları zengin sanır) ta‘rifuhum bi-simahum (onları yüzlerinden tanırsın) la yes’elune n-nasa ilhaafa (insanlardan ısrarla istemezler) ve ma tunfiku min hayrin fe-innallaha bihi alim (Allah onu bilir)

Mukatil Tefsiri
Sonra Allah Teâlâ, infakın kimlere yapılacağını açıklayarak şöyle buyurdu:

“Sadakalar, kendilerini Allah yoluna adamış fakirler içindir.” Yani Allah yolunda alıkonulmuş kimseler için.

Buradaki “uhsirû” kelimesi “alıkonuldular, hapsedildiler” anlamındadır. Bunun benzeri şu ayettir: “Eğer alıkonulursanız…” (Bakara 196) yani engellenirseniz. Yine şu ayet de böyledir: “Cehennemi kâfirler için bir hapishane yaptık.” (İsrâ 8)

Bunlar, Allah’a itaat uğrunda kendilerini Medine’de tutan kimselerdir; yani Ashâb-ı Suffe’dir.

Ubeydullah, babasından; o da Hüzeyl b. Habîb’den, o da Mukâtil b. Süleyman’dan rivayet ettiğine göre bunların arasında İbn Mes‘ûd, Ebû Hüreyre ve azatlı kölelerden oluşan dört yüz kişi vardı. Medine’de malları yoktu. Gece olunca mescidin suffesinde kalırlardı.

Allah Teâlâ onların üzerine infak edilmesini emretti.

“Yeryüzünde dolaşıp kazanç sağlayamazlar.” Yani yolculuk yapamazlar. Bu, şu ayetteki gibidir: “Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman…” (Nisâ 101) yani yeryüzünde yolculuk ettiğiniz zaman. Burada ticaret için yolculuk kastedilmektedir.

“Onları bilmeyen kimse, iffetlerinden dolayı zengin sanır.” Yani onların durumunu bilmeyen kişi, istemekten kaçındıkları için onları zengin zanneder.

“Sen onları simalarından tanırsın.” Yani istemeyi terk etmelerinden dolayı üzerlerindeki fakirlik alametlerinden tanırsın.

“İnsanlardan yüzsüzlük ederek istemezler.” Yani ısrar edip dilenmezler.

“Hayır olarak ne harcarsanız.” Yani maldan ne verirseniz. Bu, şu ayetteki gibidir: “Eğer bir mal bırakırsa…” (Bakara 180) yani mal bırakırsa.

Burada Ashâb-ı Suffe fakirlerine verilen mallar kastedilmektedir.

“Şüphesiz Allah onu bilir.” Yani ne harcadığınızı bilendir.

Taberi Tefsiri
“Allah yolunda kuşatılmış bulunan fakirler için” sözüne gelince; bu, yüce Allah tarafından infakın yolu ve yönü hakkında bir açıklamadır. Sözün anlamı şöyledir: “Hayır olarak ne infak ederseniz, kendiniz içindir”; yani Allah yolunda kuşatılmış bulunan fakirlere infak edersiniz. “Fakirler için” ifadesindeki lâm harfi, “kendiniz için” sözündeki lâmın yerine dönmektedir. Sanki şöyle denmiştir: “Hayırdan her ne infak ederseniz”; yani maldan her ne sadaka verirseniz, Allah yolunda kuşatılmış bulunan fakirler içindir. Söz arasında “kendiniz için” ifadesi girip şart cevabı olan “fa” harfi orada kullanıldığı için, “fakirler için” sözünde tekrar edilmemiştir; çünkü anlam zaten anlaşılmaktadır. Nitekim Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize anlattı, dedi ki: Esbat, Süddî’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Onların hidayeti senin üzerine değildir; fakat Allah dilediğini hidayete erdirir. Hayırdan her ne infak ederseniz kendiniz içindir.” (Bakara 272) “Onların hidayeti senin üzerine değildir” sözü müşrikler hakkındadır. İnfak ise ehline açıklanmıştır ve şöyle buyurulmuştur: “Allah yolunda kuşatılmış bulunan fakirler için.”

Denildi ki: Allah’ın bu ayette zikrettiği fakirler, diğer fakirler değil, özellikle muhacir fakirlerdir. Bu görüşü söyleyenlerin rivayetleri şöyledir: Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebû Âsım bize anlattı, dedi ki: İsa, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Allah yolunda kuşatılmış bulunan fakirler için”; bunlar Medine’de Peygamber ile birlikte bulunan Kureyş muhacirleridir, onlara sadaka verilmesi emredildi. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize anlattı, dedi ki: İbn Ebî Cafer, babasından şu ayet hakkında rivayet etti: “Allah yolunda kuşatılmış bulunan fakirler için…” Bunlar Medine’deki muhacir fakirleridir. Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize anlattı, dedi ki: Esbat, Süddî’den rivayet etti: “Allah yolunda kuşatılmış bulunan fakirler için”; bunlar muhacir fakirleridir.

Yüce Allah’ın “Allah yolunda kuşatılmış bulunanlar” sözüne dair açıklama şöyledir: Yüce Allah bununla, düşmanla cihad etmeleri sebebiyle kendilerini kuşatılmış hale getiren, bu yüzden hareket etmekten alıkonulmuş bulunan, serbestçe tasarruf etmeye güç yetiremeyen kimseleri kastetmektedir. Daha önce açıkladığımız üzere “ihsar”, kişinin hastalık, fakirlik, düşmanla cihad ve benzeri sebeplerle kendisini geçimini sağlayacak sebeplerde serbestçe hareket etmekten alıkoyan bir duruma düşmesidir.

Tefsir ehli bu ayetin açıklamasında ihtilaf etmiştir. Bir kısmı bizim söylediğimize yakın görüş bildirmiştir. Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Mamer, Katade’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Allah yolunda kuşatılmış bulunanlar”; onlar gazâ için kendilerini Allah yolunda hapsetmişlerdir. Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd şu ayet hakkında şöyle dedi: “Allah yolunda kuşatılmış bulunan fakirler için”; o dönemde bütün yeryüzü küfür diyarıydı, kişi Allah’ın lütfundan rızık aramak için çıkamıyordu; çıktığında küfür diyarına çıkmış oluyordu.

Yine denildi ki: Yeryüzünün tamamı bu belde halkına karşı savaş halindeydi; hangi yöne yönelseler orada bir düşman vardı. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: “Allah yolunda kuşatılmış bulunan fakirler için…” Onlar burada Allah yolundaydılar.

Başka bir grup ise şöyle dedi: Bunun anlamı, müşriklerin onları kuşatıp hareket etmelerine engel olmalarıdır. Musa b. Harun bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize anlattı, dedi ki: Esbat, Süddî’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Allah yolunda kuşatılmış bulunan fakirler için”; müşrikler onları Medine’de kuşatmıştı.

Eğer ayetin anlamı Süddî’nin yorumladığı gibi olsaydı, ifade “Allah yolunda kuşatılan fakirler” şeklinde olurdu. Fakat ayette “uhsırû” denmiştir. Bu da gösteriyor ki onları bu hale sokan şey düşman korkusudur; yani Allah yolunda bulunurken kendilerini alıkoymuşlardır. Yoksa onları doğrudan düşman hapsetmiş değildir. Çünkü düşmanın alıkoyduğu kişi için “düşman onu kuşattı” denir. Eğer kişi düşman korkusundan dolayı engellenmişse “düşman korkusu onu kuşattı” denir.

“Yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler” sözüne dair açıklama şöyledir: Yüce Allah bununla, onların yeryüzünde dolaşmaya, ülkelerde seyahat edip geçim aramaya ve kazanç peşinde koşmaya güç yetiremediklerini kastetmektedir. Çünkü düşmandan korkmakta ve kendileri hakkında endişe etmektedirler. Hasan b. Yahya bana rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Mamer, Katade’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler”; düşman sebebiyle kendilerini Allah yolunda hapsetmişlerdi, bu yüzden ticaret yapamazlardı. Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize anlattı, dedi ki: Esbat, Süddî’den rivayet etti: “Yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler”; yani ticaret yapamazlar. Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd şöyle dedi: “Yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler”; onlardan biri Allah’ın lütfundan rızık aramak için dışarı çıkamazdı.

“Bilmeyen kimse onları iffetlerinden dolayı zengin sanır” sözüne dair açıklama şöyledir: Onların durumunu bilmeyen kişi, istemekten kaçınmaları ve insanların elindekilere göz dikmemeleri sebebiyle onları zengin sanır. Onlar sıkıntı ve yokluğa sabretmektedirler. Yezid bize rivayet etti, dedi ki: Said, Katade’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Bilmeyen kimse onları zengin sanır”; yani onların durumunu bilmeyen kişi, iffetlerinden dolayı onları zengin sanır.

“İffetlerinden dolayı” sözü ise insanların elindekini istemeyi terk etmeleri anlamındadır. Bu, “iffet” kökünden gelen bir tefe’ul kalıbıdır. Bir şeyden iffet etmek onu terk etmektir. Ru’be şöyle demiştir:

“Gecenin ardından onun sırlarından uzak durdu.”

Yani ondan uzaklaştı ve kaçındı.

“Onları simalarından tanırsın” sözüne dair açıklama şöyledir: Ey Muhammed, sen onları alametleri ve izleriyle tanırsın. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Onların alametleri yüzlerinde secde izinden bellidir.” (Fetih 29) Bu Kureyş lehçesidir. Araplardan bazıları “sîmâehim” diyerek uzatır. Sakif ve Esed kabilesinin bir kısmı ise “sîmiyâehim” der. Şairin şu sözü de bundandır:

“Allah’ın genç yaşta güzellikle vurduğu bir delikanlıdır; onun gözleri yormayan bir siması vardır.”

Tefsir ehli Allah’ın bu fakirler için zikrettiği “sima” hakkında ihtilaf etmiştir. Bir kısmı bunun huşu ve tevazu olduğunu söylemiştir. Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebû Âsım bize anlattı, İsa, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Onları simalarından tanırsın”; yani huşu. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebû Huzeyfe bize anlattı, dedi ki: Şibl, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den aynı görüşü rivayet etti. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İbn Ebî Cafer, babasından, o da Leys’ten rivayet etti: Mücahid bunun huşu olduğunu söylerdi.

Başka bir grup şöyle dedi: Bunun anlamı, yüzlerindeki fakirlik ve ihtiyaç izidir. Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize anlattı, dedi ki: Esbat, Süddî’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Onları simalarından tanırsın”; üzerlerindeki fakirlik simasından. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize anlattı, dedi ki: İbn Ebî Cafer, babasından, o da Rebî’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Onları simalarından tanırsın”; yüzlerinde ihtiyaç yorgunluğunu görürsün.

Başka bir grup ise bunun eski ve yıpranmış elbiseleri olduğunu söyledi ve “açlık gizlidir” dediler. Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd şöyle dedi: “Onları simalarından tanırsın”; sima onların yıpranmış elbiseleridir. Açlık insanlardan gizli kalabilir, fakat giydikleri elbiseler gizlenemez.

Bu görüşler arasında doğruya en yakın olan şudur: Yüce Allah, Peygamberine onların ihtiyaç alametleri ve sıkıntı izleriyle tanınacağını haber vermiştir. Peygamber bu alametleri bizzat görerek tanıyor, kendisi ve ashabı onları bununla ayırt ediyordu. Nasıl ki hasta bir kimse gözle görülerek hasta olduğu anlaşılırsa, bunlar da böyle tanınırdı. Bu simanın huşu olması da mümkündür, ihtiyaç ve sıkıntı izi olması da mümkündür, yıpranmış elbise olması da mümkündür; hatta hepsinin bir arada olması da mümkündür. Çünkü insan üzerindeki ihtiyaç ve sıkıntı izleri gözlemle anlaşılır, yalnızca sözle tarif edilerek anlaşılmaz. Zira bazen hasta kişinin üzerinde fakirlik ve ihtiyaç sahibine benzeyen izler bulunabilir. Bazen de zengin bir kişi yıpranmış elbiseler giyerek ihtiyaç sahiplerinin görünümüne bürünebilir. Bu sebeple tek başına sıfatlar, kişinin gerçekten fakir olduğunu kesin göstermez. Bu ancak gözlemle, yani Allah’ın onları tanımladığı şekilde simalarıyla anlaşılır.

“İnsanlara yüzsüzlük ederek istemezler” sözüne dair açıklama şöyledir: Bir dilenci isteğinde ısrar ederse “elhafe” denir; yani ısrarla ister. Eğer biri “Bu kişiler insanlardan, fakat yüzsüzce olmayacak şekilde mi istiyorlardı?” diye sorarsa ona şöyle cevap verilir: Onların sadaka istemeleri, ister ısrarla ister ısrarsız olsun, caiz değildir. Çünkü Allah onları iffet sahibi olarak nitelemiş ve ancak simalarıyla tanındıklarını bildirmiştir. Eğer istemek onların huyu olsaydı, “iffet” onların sıfatı olmazdı; Peygamberin onları alamet ve işaretlerle tanımasına da gerek kalmazdı. Çünkü açıkça istemeleri durumlarını zaten ortaya koyardı.

Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize anlattı, dedi ki: Said, Katade’den, o da Hilal b. Hısn’dan, o da Ebû Said el-Hudrî’den şöyle rivayet etti: Bir gün çok zor durumda kalmıştık. Bana “Resûlullah’a gidip istesen” denildi. Ben de hızlıca onun yanına gittim. Bana ilk söylediği şu oldu: “Kim iffetli davranırsa Allah onu iffetli kılar. Kim tok gözlü davranırsa Allah onu zengin eder. Kim bizden isterse, elimizde bulduğumuz hiçbir şeyi ondan esirgemeyiz.” Ebû Said dedi ki: Kendi kendime “Ben de iffetli davranayım da Allah beni iffetli kılsın” dedim ve geri döndüm. Ondan sonra ihtiyaç konusunda Resûlullah’tan bir daha hiçbir şey istemedim. Nihayet dünya bize yöneldi ve bizi bolluğa boğdu; ancak Allah’ın korudukları hariç.

Bu rivayette, iffetli olmanın isteme anlamını ortadan kaldırdığına dair açık bir delil vardır. İffet sahibi olarak nitelenen bir kimse, ister ısrarla ister ısrarsız olsun, istemekle nitelenmez.

Eğer biri “Durum anlattığın gibiyse, ‘insanlara yüzsüzlük ederek istemezler’ sözünün anlamı nedir? Onlar zaten istemiyorlar ki” derse, ona şöyle cevap verilir: Allah onları iffet sahibi olmakla niteleyip “Bilmeyen kimse onları iffetlerinden dolayı zengin sanır” buyurarak onların aslında isteme ehli olmadıklarını açıkladıktan sonra, kullarına onların durumunu daha açık anlatmak ve onları övmek için, dilencilerde görülen hırs ve yalvarma halini de onlardan nefyetmiştir.

Bazı kimseler bunu şu söze benzetmiştir: “Ben falan gibisini görmedim.” Belki de hiç kimse onun benzerini görmemiştir. Buradaki anlam, üstünlüğü vurgulamaktır.

İlhafın anlamı hakkında bizim söylediğimize benzer şekilde tefsir ehli de görüş bildirmiştir. Musa b. Harun bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize anlattı, dedi ki: Esbat, Süddî’den şu ayet hakkında rivayet etti: “İnsanlara yüzsüzlük ederek istemezler”; yani istemekte ısrar etmezler. Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd şu ayet hakkında şöyle dedi: “İnsanlara yüzsüzlük ederek istemezler”; yani istemekte ısrar eden kimse budur.

Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize anlattı, dedi ki: Said, Katade’den şu ayet hakkında rivayet etti: “İnsanlara yüzsüzlük ederek istemezler.” Bize ulaştığına göre Allah’ın Peygamberi şöyle buyururdu: “Allah yumuşak huylu, zengin gönüllü ve iffetli kişiyi sever; kaba, kötü sözlü, isteyen ve isteğinde ısrar eden zengini ise sevmez.” Yine bize ulaştığına göre Peygamber şöyle buyururdu: “Allah sizin için üç şeyi hoş görmemiştir: Dedikodu ve boş söz, malı boşa harcamak ve çok soru istemek.” İstersen bir kimseyi bütün günü ve gecesinin başı boyunca boş sözlerle meşgul halde görürsün; sonunda yatağına kaba bir şekilde yığılır, Allah onun gündüzünden ve gecesinden ona bir pay bırakmaz. İstersen mal sahibi birini şehvet, eğlence ve oyunlarla meşgul görürsün; bu onu Allah’ın hakkından alıkoyar, işte bu malı zayi etmektir. İstersen de ellerini açıp insanlardan isteyen birini görürsün; kendisine verilirse aşırı övgüde bulunur, verilmezse aşırı yergiye sapar.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 272

Onların hidayeti senin üzerine değildir. Fakat Allah dilediğini hidayete erdirir. Yaptığınız her hayır kendiniz içindir. Siz ancak Allah’ın rızasını isteyerek infak edersiniz. Yaptığınız her hayır size eksiksiz verilir ve size zulmedilmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Leyse aleyke hudahum (onların hidayeti sana ait değildir) velakinnallaha yehdi men yeşa (Allah dilediğini hidayete erdirir) ve ma tunfiku min hayrin fe-li-enfusikum (ne harcarsanız kendiniz içindir) ve ma tunfikune illa ibtigae vechillah (sadece Allah rızası için harcayın) ve ma tunfiku min hayrin yuveffe ileykum (ne harcarsanız size tam verilir) ve entum la tuzlemun (haksızlığa uğratılmazsınız)

Mukatil Tefsiri
“Onların hidayete ermesi senin üzerine değildir.” Bu ayet müşrikler hakkında inmiştir. Çünkü zekât dışında onlara da sadaka verilmesi emredilmişti.

Bu ayet, Ebû Bekir’in kızı Esmâ hakkında nazil olmuştur. Esmâ, Nebi’ye müşrik olan dedesi Ebû Kuhâfe ile karısına iyilik edip edemeyeceğini sordu. Nebi’ye onların durumunu sormak sanki ağır gelmişti. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu:

“Onların hidayete ermesi senin üzerine değildir.” Yani Ebû Kuhâfe’nin hidayeti senin üzerine değildir.

“Fakat Allah dilediğini hidayete erdirir.” Yani dilediğini İslam dinine iletir.

“Hayır olarak ne infak ederseniz.” Yani maldan verdiğiniz her şey.

“Kendiniz içindir.”

“Ve siz ancak Allah’ın rızasını isteyerek infak edersiniz.”

“Hayır olarak ne harcarsanız.” Yani maldan ne verirseniz.

“Size eksiksiz ödenir.” Yani amellerinizin karşılığı size tam olarak verilir.

“Ve siz zulme uğratılmazsınız.” Yani sevabınızdan hiçbir eksiltme yapılmaz.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Ey Muhammed, müşrikleri İslam’a hidayet etmek senin üzerine değildir ki, onları İslam’a girmeleri için ihtiyaç duydukları nafile sadakadan mahrum bırakasın ve onlara bundan vermeyesin. Fakat kullarından dilediğini İslam’a hidayet eden, onu buna muvaffak kılan Allah’tır. Bu sebeple onlardan sadakayı esirgeme.

Ebû Küreyb bize rivayet etti, dedi ki: İbn Yemân, Eş‘as’tan, o da Cafer’den, o da Şu‘be’den rivayet etti: Peygamber müşriklere sadaka vermezdi. Bunun üzerine “Siz ancak Allah’ın yüzünü istemek için infak edersiniz” ayeti indi ve onlara sadaka verdi.

Ebû Küreyb bize rivayet etti, dedi ki: Ebû Dâvûd, Süfyân’dan, o da A‘meş’ten, o da Cafer b. İyâs’tan, o da Saîd b. Cübeyr’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti: Onlar müşrik akrabalarına yardım etmezlerdi. Bunun üzerine “Onların hidayeti senin üzerine değildir; fakat Allah dilediğini hidayete erdirir” ayeti indi.

İbn Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam, Süfyân’dan, o da bir adamdan, o da Saîd b. Cübeyr’den rivayet etti: Onlar, “Onların hidayeti senin üzerine değildir; fakat Allah dilediğini hidayete erdirir” ayeti ininceye kadar müşrik akrabalarına yardım etmekten sakınırlardı.

Muhammed b. Beşşâr ve Ahmed b. İshak bize rivayet ettiler, dediler ki: Ebû Ahmed bize anlattı, dedi ki: Süfyân, A‘meş’ten, o da Cafer b. İyâs’tan, o da Saîd b. Cübeyr’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etti: Onlar müşrik olan akrabalarına yardım etmezlerdi. Bunun üzerine “Onların hidayeti senin üzerine değildir; fakat Allah dilediğini hidayete erdirir” ayeti indi ve onlara bu konuda ruhsat verildi.

Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Süveyd bize anlattı, dedi ki: İbnü’l-Mübârek, Süfyân’dan, o da A‘meş’ten, o da Cafer b. İyâs’tan, o da Saîd b. Cübeyr’den, o da İbn Abbas’tan haber verdi: Ensardan bazı kimselerin Kurayza ve Nadîr kabilelerinden akrabaları vardı. Onlara sadaka vermekten sakınıyorlar ve onların Müslüman olmalarını istiyorlardı. Bunun üzerine “Onların hidayeti senin üzerine değildir…” ayeti indi.

Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezîd bize anlattı, dedi ki: Saîd, Katâde’den rivayet etti: Bize ulaştığına göre Allah’ın Peygamberinin ashabından bazı kimseler, “Dinimizden olmayan kimselere sadaka verelim mi?” dediler. Bunun üzerine Allah bu konuda şu ayeti indirdi: “Onların hidayeti senin üzerine değildir.”

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize anlattı, dedi ki: İbn Ebî Cafer, babasından, o da Rebî‘den şu ayet hakkında rivayet etti: “Onların hidayeti senin üzerine değildir; fakat Allah dilediğini hidayete erdirir.” Rebî‘ şöyle dedi: Müslüman bir kimse ile müşrik bir kimse arasında akrabalık bulunduğunda ve o müşrik ihtiyaç sahibi olduğunda, Müslüman ona sadaka vermez ve “O benim dinimden değildir” derdi. Bunun üzerine yüce Allah “Onların hidayeti senin üzerine değildir…” ayetini indirdi.

Muhammed bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize anlattı, dedi ki: Esbât, Süddî’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Onların hidayeti senin üzerine değildir; fakat Allah dilediğini hidayete erdirir. Hayırdan her ne infak ederseniz kendiniz içindir.” “Onların hidayeti senin üzerine değildir” sözü müşrikler hakkındadır. İnfaka gelince, onun ehli açıklanmıştır.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Hammânî bize anlattı, dedi ki: Yakub el-Kummî, Cafer b. Ebî Muğîre’den, o da Saîd b. Cübeyr’den rivayet etti: Onlar sadaka verirlerdi…

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd şu ayet hakkında şöyle dedi: “Size eksiksiz ödenir ve siz zulme uğratılmazsınız.” Bu sana geri döndürülür. Öyleyse senin bununla ne işin var ki ona eziyet ediyor ve başa kakıyorsun? Senin infakın ancak kendin içindir ve Allah’ın yüzünü istemek içindir. Allah da sana bunun karşılığını verir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 271

Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel; fakat onları gizler ve fakirlere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Bu, günahlarınızdan bir kısmını örter. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İn tubdu s-sadakati (sadakaları açık verirseniz) fe-ni‘imme hiye (ne güzel olur) ve in tuhfuha (eğer gizlerseniz) ve tu’tuha l-fukara (yoksullara verirseniz) fe-huve hayrun lekum (bu sizin için daha hayırlıdır) ve yukaffiru ankum min seyyiatikum (kötülüklerinizden bir kısmını örter) vallahu bima ta‘melun habir (Allah yaptıklarınızdan haberdardır)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ’nın: “Sadakaları açıkça verirseniz” buyruğu, onları açıktan vermeniz anlamındadır.

“Ne güzel olur.” Yani bu güzel bir davranıştır.

“Fakat onları gizler ve fakirlere verirseniz.” Yani sadakayı gizlice vermeniz.

“Bu sizin için daha hayırlıdır.” Yani açıktan vermekten daha hayırlıdır ve sevabı daha büyüktür. Gizli verilen sadakanın sevabı yetmiş kat artırılır.

“Allah da bununla günahlarınızın bir kısmını örter.” Yani gizli ve açık verilen sadakalar sebebiyle günahlarınızı bağışlar. Burada bütün günahlarınız kastedilmektedir. Buradaki “min” harfi bağlaçtır. Gizli de açık da olsa kabul edilen her sadaka günahlara kefaret olur.

“Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “Sadakaları açıktan verirseniz” sözüyle kastettiği şudur: Sadakaları açıkça verir, onları verdiğiniz kimselere ilan ederek ulaştırırsanız, “bu ne güzel bir şeydir.” Yani o ne güzel bir iştir. “Eğer onları gizler ve fakirlere verirseniz”; yani onları saklar, açığa vurmaz ve fakirlere gizlice verirseniz, “bu sizin için daha hayırlıdır.” Yani sadakayı gizlemeniz, onu açıkça vermenizden sizin için daha hayırlıdır. Bu hüküm nafile sadaka hakkındadır.

Nitekim Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezîd bize anlattı, dedi ki: Saîd, Katâde’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel olur; eğer onları gizler ve fakirlere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” Hepsi kabul olunur, yeter ki niyet samimi olsun. Gizli verilen sadaka ise daha faziletlidir. Bize ulaştığına göre sadaka, suyun ateşi söndürdüğü gibi günahı söndürür.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize anlattı, dedi ki: İbn Ebî Cafer, babasından, o da Rebî’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel olur; eğer onları gizler ve fakirlere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” Rebî şöyle dedi: Niyet samimi olduğu sürece hepsi kabul edilir. Gizli sadaka daha faziletlidir. O şöyle derdi: Sadaka, suyun ateşi söndürdüğü gibi günahı söndürür.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah bize anlattı, dedi ki: Muaviye, Ali’den, o da İbn Abbas’tan şu ayet hakkında rivayet etti: “Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel olur; eğer onları gizler ve fakirlere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” Allah, nafile sadakanın gizlisini açıktan verilenden yetmiş kat daha faziletli kılmıştır. Farz olan zekâtın ise açıktan verilmesini gizli verilmesinden yirmi beş kat daha faziletli kılmıştır. Bütün farzlar ve nafileler de diğer işlerde böyledir.

Abdullah b. Muhammed el-Hanefî bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Osman bize anlattı, dedi ki: Abdullah b. Mübarek bize anlattı, dedi ki: Süfyân’ın şu ayet hakkında şöyle dediğini işittim: “Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel olur; eğer onları gizler ve fakirlere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” O şöyle dedi: Bu zekât dışındaki sadaka hakkındadır.

Bazıları ise şöyle dedi: Yüce Allah’ın “Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel olur” sözüyle kastettiği şey, Yahudi ve Hristiyanlardan olan kitap ehline verilen sadakalardır. Eğer onların fakirlerine açıktan verirseniz ne güzel olur; gizli verirseniz ise bu sizin için daha hayırlıdır. Müslüman fakirlere verilen zekât ve nafile sadakanın ise gizli verilmesi, açıktan verilmesinden daha faziletlidir.

Bu görüşü söyleyenlerin rivayetleri şöyledir: Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: Abdurrahman b. Şüreyh’in, Yezîd b. Ebî Habîb’in şöyle dediğini işittiğini söyledi: “Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel olur” ayeti, Yahudi ve Hristiyanlara verilen sadaka hakkında inmiştir.

Abdullah b. Muhammed el-Hanefî bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Osman bize haber verdi, dedi ki: İbn Mübarek bize haber verdi, dedi ki: İbn Lehîa rivayet etti: Yezîd b. Ebî Habîb zekâtın gizlice dağıtılmasını emrederdi. Abdullah ise şöyle dedi: Ben zekâtın açıktan verilmesini daha çok severim; yani zekâtı.

Allah “Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel olur” sözünde herhangi bir tahsis yapmamıştır. Bu ifade geneldir. Ancak farz olan zekât bunun dışındadır. Çünkü farz ibadetlerin açıktan yerine getirilmesinin daha faziletli olduğu konusunda herkes icma etmiştir. Zekât konusunda ihtilaf bulunsa da herkes onun farz olduğu konusunda birleşmiştir. Bu sebeple zekâtın açıktan verilmesindeki fazilet hükmü, diğer farzların hükmü gibidir.

Yüce Allah’ın “Sizin kötülüklerinizden bir kısmını örteriz” sözüne dair açıklama şöyledir: Kıraat âlimleri bu ayetin okunmasında ihtilaf etmişlerdir. İbn Abbas’tan “ve tukeffiru ankum” şeklinde tâ harfiyle okuduğu rivayet edilmiştir. Bu kıraate göre anlam şöyledir: Sadakalar sizin günahlarınızın bir kısmını örter.

Başka bazıları ise “ve yukeffiru ankum” şeklinde yâ harfiyle okumuştur. Buna göre anlam şöyledir: Allah, ayette zikredildiği şekilde sadakalarınız sebebiyle sizin günahlarınızın bir kısmını örter.

Medine, Kûfe ve Basra kıraat ehlinin çoğunluğu ise “ve nukeffir ankum” şeklinde nûn harfiyle ve cezimli olarak okumuştur. Buna göre anlam şöyledir: “Eğer onları gizler ve fakirlere verirseniz, biz de sizin günahlarınızın bir kısmını örteriz.” Yani Allah’ın, sadakasını gizleyen kimseyi, gizlediği sadakası sebebiyle bazı günahlarını bağışlayarak mükâfatlandırmasıdır.

Bizce doğruya en yakın kıraat, nûn ile ve cezimli okuyanların kıraatidir. Çünkü bu, Allah’ın kendi zatı adına haber vererek, yüzünü arayarak nafile sadakasını gizleyen kimseyi günahlarını bağışlayarak ödüllendireceğini bildirmektedir.

Bu şekilde okunduğunda fiil, “bu sizin için daha hayırlıdır” sözündeki “fa”nın mahalline atfedilerek cezimli olur. Çünkü oradaki “fa”, şart cevabının yerini tutmaktadır.

Eğer biri bize şöyle derse: “Şart cevabına atfedilen ifadede merfû okumak daha fasih olduğu halde neden cezimli okuyuşu tercih ettin?” Ona şöyle cevap verilir: Biz cezimli okuyuşu tercih ettik; çünkü bu okuyuş, Allah’ın sadaka veren kişiye vaat ettiği mükâfatın içinde günahların bağışlanmasının kesinlikle bulunduğunu göstermektedir. Eğer merfû okunsaydı, bu hem sadakanın mükâfatı kapsamında olabilir, hem de müstakil bir haber olarak Allah’ın mümin kullarının günahlarını bağışladığını ifade ediyor olabilirdi. Çünkü şart cevabındaki “fa”dan sonra gelen ifade yeni bir cümle hükmündedir. Ona atfedilen ifade de aynı hükmü taşır ve şartın cevabı içine kesin olarak girmez. İşte bu sebeple “nukeffir” kelimesinin cezimli ve nûn ile okunmasını tercih ettik.

Eğer biri “Peki ‘min’ harfi neden ‘Sizin günahlarınızdan bir kısmını örteriz’ ifadesinde kullanılmıştır?” diye sorarsa, şöyle cevap verilir: Bunun anlamı şudur: “Günahlarınızın tamamını değil, dilediğimiz kısmını örteriz.” Böylece kullar Allah’a karşı korku ve saygı içinde olsunlar; gizli verdikleri sadakalar sebebiyle Allah’ın vaadine güvenip sınırlarını çiğnemeye ve günahlara cesaret etmeye kalkışmasınlar.

Basralı bazı nahiv âlimleri ise “min” harfinin burada zâid olduğunu söylemiş ve ayetin anlamını “Sizin günahlarınızı örteriz” şeklinde açıklamıştır.

“Allah yaptıklarınızdan haberdardır” sözüne dair açıklama şöyledir: Yüce Allah bununla, sadakalarınızı gizlemenizden veya açıktan vermenizden, onları sır olarak vermenizden yahut ilan etmenizden ve diğer bütün amellerinizden haberdar olduğunu kastetmektedir.

“Habîr” demek; bilgi ve tecrübe sahibi olan, bunlardan hiçbir şey kendisine gizli kalmayan demektir. O bütün bunları kuşatmıştır ve hepsini sahipleri adına sayıp muhafaza etmektedir; sonunda onların azına da çoğuna da karşılıklarını ve sevaplarını eksiksiz verecektir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 270

Yaptığınız her harcamayı ve adadığınız her adağı Allah bilir. Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma enfaktum min nafakatin (ne harcadıysanız) ev nezertum min nezrin (veya ne adadıysanız) fe-innallaha ya‘lemuh (Allah onu bilir) ve ma li-z-zalimin min ensar (zalimler için yardımcı yoktur)

Mukatil Tefsiri
“Hayır olarak ne infak ederseniz.” Yani mallarınızdan sadaka olarak verdiğiniz her hayrı.

“Veya ne adak adarsanız.” Yani hak olan bir adak adarsanız.

“Şüphesiz Allah onu bilir.” Yani Allah onu sayıp kaydeder.

“Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.” Yani müşrikler için onları ateşten koruyacak hiçbir yardımcı yoktur.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bununla şöyle buyurmaktadır: Hangi infakı yaparsanız; yani hangi sadakayı verirseniz veya hangi adağı adarsanız — burada adaktan maksat, kişinin Allah’a itaat kastıyla ve O’na yakınlaşmak amacıyla kendi üzerine vacip kıldığı sadaka yahut hayırlı bir ameldir — şüphesiz Allah onu bilir. Yani bütün bunların tamamı Allah’ın bilgisi dâhilindedir. Bunlardan hiçbir şey O’ndan uzak kalmaz; azı da çoğu da O’na gizli değildir. Fakat ey insanlar, Allah bunların hepsini sizin adınıza sayıp kaydetmektedir ki, sonunda her birinize bunların tamamının karşılığını versin.

Sizden her kim infakını, sadakasını ve adağını Allah’ın rızasını istemek ve gönlündeki imanı sağlamlaştırmak için yaparsa, Allah ona vaat ettiği kat kat sevabı verir. Her kim de infakını ve sadakasını insanlara gösteriş için yapar, adağını da şeytan adına adarsa, Allah ona da tehdit ettiği ceza ve elem verici azabı verir.

Nitekim Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebû Âsım bize anlattı, dedi ki: İsa, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den Allah’ın şu sözü hakkında rivayet etti: “Yaptığınız her infakı ve adadığınız her adağı Allah bilir.” Mücahid şöyle dedi: Allah onları sayıp kaydeder. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebû Huzeyfe bize anlattı, dedi ki: Şibl, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den bunun benzerini rivayet etti.

Daha sonra yüce Allah, infakını gösteriş için yapan ve adaklarını şeytana itaat amacıyla adayan kimseleri tehdit ederek şöyle buyurdu: “Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.” Yani malını insanlara gösteriş için harcayan, Allah’a isyan yolunda infak eden ve adaklarını şeytan adına ve ona itaat ederek adayan kimseler için hiçbir yardımcı yoktur.

“Ensâr” kelimesi “nasîr”in çoğuludur; tıpkı “eşrâf”ın “şerîf”in çoğulu olması gibi. Yüce Allah’ın “yardımcılar” sözüyle kastettiği ise şudur: Kıyamet gününde onları Allah’a karşı savunacak, Allah’ın azabını güçle, kuvvetle veya fidye ile onlardan uzaklaştıracak hiçbir kimse bulunmayacaktır.

Daha önce açıkladığımız üzere “zalim”, bir şeyi ait olmadığı yere koyan kişidir. Allah’ın, gösteriş için infak eden ve kendi itaati dışında adakta bulunan kimseyi “zalim” diye isimlendirmesi, malını olması gereken yere değil başka yere harcaması ve adağını ait olmadığı yere yöneltmesi sebebiyledir. İşte onun zulmü budur.

Eğer biri bize şöyle derse: “Ayette hem adak hem infak zikredildiği halde neden ‘Allah onları bilir’ denmeyip ‘Allah onu bilir’ denmiştir?” Ona şöyle cevap verilir: Çünkü burada kastedilen mana “Allah sizin infak ettiğiniz veya adadığınız şeyi bilir” anlamıdır. Bu sebeple zamir tekil getirilmiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 269

Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse ona çok büyük bir hayır verilmiştir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yu’ti l-hikmete men yeşa (hikmeti dilediğine verir) ve men yu’te l-hikmete fe-kad utiye hayran kesira (kime hikmet verilirse ona çok hayır verilmiştir) ve ma yezzekkeru illa ulu l-elbab (bunu ancak akıl sahipleri anlar)

Mukatil Tefsiri
“Allah hikmeti dilediğine verir.”

“Ve kime hikmet verilmişse.” Yani kime hikmet bağışlanmışsa.

Buradaki hikmet, Kur’an ilmi ve Kur’an’ı anlayıp onda derinleşen fıkıhtır.

“Ona gerçekten büyük bir hayır verilmiştir.” Yani ona pek çok hayır verilmiştir.

“Bunu ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.” Yani işittikleri şeylerden ibret alanlar ancak akıl ve anlayış sahipleridir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bununla şöyle buyurmaktadır: Allah kullarından dilediğine sözde ve davranışta isabet vermektedir. Onlardan her kime bu isabet verilmişse, ona çok büyük bir hayır verilmiştir.

Tefsir ehli bu konuda ihtilaf etmiştir. Bir kısmı şöyle dedi: Allah’ın burada zikrettiği hikmet, Kur’an ve onu doğru şekilde anlamaktır.

Bu görüşü söyleyenlerin rivayetleri şöyledir:

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Salih bize anlattı, dedi ki: Muaviye, Ali’den, o da İbn Abbas’tan şu ayet hakkında rivayet etti: “Kime hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiştir.” Bu; Kur’an’ı bilmek, onun neshedenini ve neshedilenini, muhkemini ve müteşabihini, önce gelenini ve sonra gelenini, helalini ve haramını ve misallerini bilmektir.

Hasan b. Yahya bana rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Mamer, Katade’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Allah hikmeti dilediğine verir.” Hikmet; Kur’an ve Kur’an’daki fıkıhtır.

Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezîd bize anlattı, dedi ki: Saîd, Katade’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Allah hikmeti dilediğine verir; kime hikmet verilirse ona çok hayır verilmiştir.” Hikmet; Kur’an’da fakih olmaktır.

Muhammed b. Abdullah el-Hilâlî bana rivayet etti, dedi ki: Müslim b. İbrahim bize anlattı, dedi ki: Mehdi b. Meymun bize anlattı, dedi ki: Şuayb b. Hubhâb, Ebü’l-Âliye’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Kime hikmet verilirse ona çok hayır verilmiştir.” Bu; kitap ve onu anlamaktır.

İbn Humeyd bana rivayet etti, dedi ki: Cerîr, Leys’ten, o da Mücahid’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Allah hikmeti dilediğine verir…” Mücahid şöyle dedi: Bu peygamberlik değildir; Kur’an, ilim ve fıkıhtır.

Kasım bana rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize anlattı, dedi ki: Haccac, İbn Cüreyc’den rivayet etti: İbn Abbas şöyle dedi: Hikmet, Kur’an’da fakih olmaktır.

Başka bazıları ise hikmetin “söz ve davranışta isabet” olduğunu söylemiştir.

İbn Beşşâr bana rivayet etti, dedi ki: Abdurrahman bize anlattı, dedi ki: Süfyân, İbn Ebî Necîh’ten rivayet etti, dedi ki: Mücahid’i şöyle derken işittim: “Kime hikmet verilirse…” Hikmet; isabettir.

Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebû Âsım bize anlattı, dedi ki: İsa, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den Allah’ın şu sözü hakkında rivayet etti: “Allah hikmeti dilediğine verir.” Mücahid şöyle dedi: Allah dilediğine isabet verir.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebû Huzeyfe bize anlattı, dedi ki: Şibl, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Allah hikmeti dilediğine verir.” Bu kitaptır; Allah onun doğru anlaşılmasını dilediğine verir.

Başka bazıları ise bunun din bilgisi olduğunu söylemiştir.

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd şöyle dedi: “Allah hikmeti dilediğine verir.” Bu, dinde akıl sahibi olmaktır. Ardından şu ayeti okudu: “Kime hikmet verilirse ona çok hayır verilmiştir.”

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd şöyle dedi: Hikmet akıldır.

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: Malik’e “Hikmet nedir?” diye sordum. Şöyle dedi: Dini bilmek, onda fakih olmak ve ona uymaktır.

Başka bazıları ise hikmetin anlayış olduğunu söylemiştir.

İbn Vekî‘ bana rivayet etti, dedi ki: Babam bize anlattı, dedi ki: Süfyân, Ebû Hamza’dan, o da İbrahim’den rivayet etti: Hikmet anlayıştır.

Başka bazıları ise bunun haşyet olduğunu söylemiştir.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize anlattı, dedi ki: İbn Ebî Cafer, babasından, o da Rebî’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Allah hikmeti dilediğine verir; kime hikmet verilirse…” Rebî şöyle dedi: Hikmet haşyettir. Çünkü her şeyin başı Allah korkusudur. Ardından şu ayeti okudu: “Allah’tan kulları içinde ancak âlimler korkar.” (Fatır 28)

Başka bazıları ise hikmetin peygamberlik olduğunu söylemiştir.

Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize anlattı, dedi ki: Esbat, Süddî’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Allah hikmeti dilediğine verir; kime hikmet verilirse…” Süddî şöyle dedi: Hikmet peygamberliktir.

Biz daha önce hikmetin anlamını açıklamış ve onun hüküm vermek ve hükmü ayırmak kökünden geldiğini, doğruluğu bilinen şeye isabet etmek anlamına geldiğini belirtmiştik. Bu sebeple burada yeniden açıklamaya gerek yoktur.

Durum böyle olunca, zikrettiğimiz bütün görüşler bizim açıkladığımız mananın içine girmektedir. Çünkü işlerde isabet ancak anlayış, ilim ve bilgi ile olur. Böyle olunca doğruyu bulan kişi; anlayış sahibi, Allah’tan korkan, fakih ve âlim biridir. Peygamberlik de bunun kapsamına girer. Çünkü peygamberler desteklenmiş, doğruyu anlamaları sağlanmış ve bazı işlerde doğruyu bulmaya muvaffak kılınmış kimselerdir. Peygamberlik de hikmetin anlamlarından biridir.

Sözün tefsiri şöyledir: Allah, sözde ve davranışta doğruyu bulmayı dilediği kimseye verir. Her kime Allah bunu vermişse, ona çok büyük bir hayır vermiştir.

“Bunu ancak akıl sahipleri düşünüp anlar” sözüne dair açıklama şöyledir:

Yüce Allah bununla şöyle buyurmaktadır: Allah’ın bu ayetlerde infak edenlere verdiği öğütlerden ve kitabının diğer ayetlerindeki öğütlerden, ancak akıl sahipleri ibret alır. Onlar Allah’ın vaadini ve tehdidini hatırlar, Rablerinin kendilerini sakındırdığı şeylerden uzak durur ve emrettiklerine itaat ederler.

“Ulü’l-elbâb” yani akıl sahipleri demektir. Bunlar Allah’ın emir ve yasaklarını anlayan kimselerdir.

Yüce Allah böylece haber vermiştir ki öğütler ancak anlayış ve akıl sahiplerine fayda verir; hatırlatma ve ibret de ancak sağlam akıl ve düşünce sahiplerini kötülükten alıkoyar.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 268

Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size çirkinliği emreder. Allah ise size kendisinden bir bağışlanma ve bir lütuf vaat eder. Allah geniştir, bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Eş-şeytanu ye‘idukumu l-fakr (şeytan sizi fakirlikle korkutur) ve ye’murukum bil-fahşa (ve size çirkinliği emreder) vallahu ye‘idukum magfireten minhu ve fadla (Allah ise size bağışlama ve lütuf vaad eder) vallahu vasiun alim (Allah geniştir bilendir)

Mukatil Tefsiri
Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

“Şeytan size fakirliği vaat eder.” Yani sadaka vereceğiniz zaman size fakir düşeceğinizi söyler. Sadakanızı tutmanızı ve harcamamanızı emreder; “Belki fakir olursunuz” der.

“Ve size hayâsızlığı emreder.” Yani günahları emreder. Burada kastedilen, sadaka vermeyi terk etmektir.

“Allah ise size kendisinden bir mağfiret vaat eder.” Yani sadaka verdiğinizde günahlarınızı bağışlamayı vaat eder.

“Ve bir lütuf.” Yani verdiğiniz sadakanın yerine karşılık vermeyi vaat eder. Sadaka sebebiyle dünyada size karşılık verir, ahirette de günahlarınızı bağışlar.

“Allah’ın lütfu geniştir.” Yani bu lütuf ve ihsan konusunda geniş olandır.

“Ve O her şeyi bilendir.” Yani ne harcadığınızı bilendir.

Bu, şu ayette ifade edilen anlama benzer: “Eğer Allah’a güzel bir borç verirseniz…” (Teğâbun 17) Yani gönül hoşluğuyla ve sevabını umarak verilen sadaka demektir. Allah bunu size dünyada kat kat verir ve ahirette sadaka sebebiyle günahlarınızı bağışlar.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bununla şöyle buyurmaktadır: Ey insanlar! Şeytan, sadaka vermeniz ve mallarınızdaki farz olan zekâtı ödemeniz sebebiyle sizi fakirlikle korkutur. “Ve size fahşayı emreder”; yani size yüce Allah’a isyan etmeyi ve O’na itaati terk etmeyi emreder.

“Allah ise size kendisinden bir mağfiret vaat eder”; yani ey müminler, Allah size çirkin işlerinizi örtmeyi, onlardan dolayı sizi cezalandırmaktan vazgeçmeyi vaat etmektedir. Böylece verdiğiniz sadakalar sebebiyle günahlarınızı bağışlar.

“Ve bir fazl”; yani Allah size verdiğiniz sadakanın yerine yenisini vermeyi vaat eder; lütuf ve ihsanıyla size karşılık verir, rızıklarınızı genişletir.

Nitekim Muhammed b. Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Yahya b. Vâdıh bize anlattı, dedi ki: Hüseyin b. Vâkıd, Yezîd en-Nahvî’den, o da İkrime’den, o da İbn Abbas’tan şöyle rivayet etti: İkisi Allah’tan, ikisi şeytandandır. Şeytan size fakirlik vaat eder; yani “Malını harcama, onu kendine sakla; çünkü ona muhtaç olacaksın” der. Ayrıca size fahşayı emreder. Allah ise bu günahlarınız sebebiyle size mağfiret ve rızıkta genişlik vaat eder.

Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezîd bize anlattı, dedi ki: Saîd, Katâde’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Şeytan size fakirliği vaat eder ve size fahşayı emreder. Allah ise size kendisinden mağfiret ve fazl vaat eder.” Katâde şöyle dedi: Günahlarınız için mağfiret, fakirliğiniz için de bolluk vaat eder.

Hennâd bize rivayet etti, dedi ki: Ebü’l-Ahvas, Atâ b. Sâib’den, o da Mürre’den, o da Abdullah’tan rivayet etti ki Resûlullah şöyle buyurdu:

“Şüphesiz şeytanın Âdemoğlundan bir dürtüsü vardır, meleğin de bir dürtüsü vardır. Şeytanın dürtüsü; kötülüğü vaat etmek ve hakkı yalanlamaktır. Meleğin dürtüsü ise hayrı vaat etmek ve hakkı doğrulamaktır. Kim bunu içinde hissederse bunun Allah’tan olduğunu bilsin ve Allah’a hamd etsin. Kim diğerini hissederse Allah’a sığınıp şeytandan korunma istesin.”

Sonra şu ayeti okudu: “Şeytan size fakirliği vaat eder ve size fahşayı emreder.”

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Hakîm b. Beşîr b. Süleyman bize anlattı, dedi ki: Amr, Atâ b. Sâib’den, o da Mürre’den, o da Abdullah’tan rivayet etti: İnsan için melekten bir dürtü, şeytandan da bir dürtü vardır. Meleğin dürtüsü hayrı vaat etmek ve hakkı doğrulamaktır. Şeytanın dürtüsü ise kötülüğü vaat etmek ve hakkı yalanlamaktır.

Abdullah şu ayeti okudu: “Şeytan size fakirliği vaat eder ve size fahşayı emreder. Allah ise size kendisinden mağfiret ve fazl vaat eder.”

Amr dedi ki: Bu hadiste bize şöyle denildiğini işittik: Sizden biri meleğin dürtüsünden bir şey hissederse Allah’a hamd etsin ve O’ndan lütfunu istesin. Şeytanın dürtüsünden bir şey hissederse Allah’tan bağışlanma dilesin ve şeytandan Allah’a sığınsın.

Yakub bana rivayet etti, dedi ki: İbn Uleyye bize anlattı, dedi ki: Atâ b. Sâib, Ebü’l-Ahvas’tan veya Mürre’den rivayet etti: Abdullah şöyle dedi: Dikkat edin! Meleğin de bir dürtüsü vardır, şeytanın da bir dürtüsü vardır. Meleğin dürtüsü hayrı vaat etmek ve hakkı doğrulamaktır. Şeytanın dürtüsü ise kötülüğü vaat etmek ve hakkı yalanlamaktır. İşte bu, Allah’ın şu sözüyle açıklanmıştır: “Şeytan size fakirliği vaat eder ve size fahşayı emreder. Allah ise size kendisinden mağfiret ve fazl vaat eder. Allah geniş lütuf sahibidir, bilendir.” Eğer bunlardan birini hissederseniz Allah’a hamd edin; diğerini hissederseniz şeytandan Allah’a sığının.

Hasan b. Yahya bana rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Mamer, Zührî’den, o da Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe’den, o da Abdullah b. Mesud’dan şu ayet hakkında rivayet etti: “Şeytan size fakirliği vaat eder ve size fahşayı emreder.” Abdullah şöyle dedi: Meleğin bir dürtüsü, şeytanın da bir dürtüsü vardır. Meleğin dürtüsü hayrı vaat etmek ve hakkı doğrulamaktır. Kim bunu hissederse Allah’a hamd etsin. Şeytanın dürtüsü ise kötülüğü vaat etmek ve hakkı yalanlamaktır. Kim bunu hissederse Allah’a sığınsın.

Müsennâ b. İbrahim bana rivayet etti, dedi ki: Haccac b. Minhâl bize anlattı, dedi ki: Hammâd b. Seleme bize haber verdi, dedi ki: Atâ b. Sâib, Mürre el-Hemdânî’den rivayet etti ki İbn Mesud şöyle dedi: Meleğin bir dürtüsü, şeytanın da bir dürtüsü vardır. Meleğin dürtüsü hayrı vaat etmek ve hakkı doğrulamaktır. Şeytanın dürtüsü ise kötülüğü vaat etmek ve hakkı yalanlamaktır. Kim melekten gelen bir dürtü hissederse Allah’a hamd etsin. Kim şeytandan gelen bir dürtü hissederse Allah’a sığınsın. Sonra şu ayeti okudu: “Şeytan size fakirliği vaat eder ve size fahşayı emreder. Allah ise size kendisinden mağfiret ve fazl vaat eder. Allah geniş lütuf sahibidir, bilendir.”

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Süveyd b. Nasr bize anlattı, dedi ki: İbn Mübarek, Fıtr’dan, o da Müseyyeb b. Râfi’den, o da Âmir b. Abde’den, o da Abdullah’tan bunun benzerini rivayet etti.

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Cerîr, Atâ’dan, o da Mürre b. Şurahîl’den, o da Abdullah b. Mesud’dan rivayet etti: Şeytanın bir dürtüsü, meleğin de bir dürtüsü vardır. Şeytanın dürtüsü hakkı yalanlamak ve kötülüğü vaat etmektir. Meleğin dürtüsü ise hayrı vaat etmek ve hakkı doğrulamaktır. Kim bunu hissederse onun Allah’tan olduğunu bilsin ve Allah’a hamd etsin. Kim diğerini hissederse şeytandan Allah’a sığınsın. Sonra şu ayeti okudu: “Şeytan size fakirliği vaat eder ve size fahşayı emreder. Allah ise size kendisinden mağfiret ve fazl vaat eder.”

“Allah geniş lütuf sahibidir, bilendir” sözüne dair açıklama şöyledir:

Yüce Allah bununla şöyle buyurmaktadır: Allah, size lütfundan vereceğini vaat ettiği şeylerde geniş ihsan sahibidir; hazineleri sonsuz genişliktedir. O, verdiğiniz infakları ve sadakaları bilmektedir; onları sizin için sayıp kaydetmektedir ki sonunda ahirette O’nun huzuruna vardığınızda karşılığını size eksiksiz versin.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 267

Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temiz olanlarından ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan infak edin. Kendinizin ancak göz yumarak alabileceğiniz değersiz şeyleri vermeye kalkışmayın. Bilin ki Allah zengindir, övülmeye layıktır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) enfiku min tayyibati ma kesebtum (kazandıklarınızın iyilerinden harcayın) ve mimma ahracna lekum mine l-ard (ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan) ve la teyemmumu l-habise minhu tunfikun (kötü olanı vererek harcamaya kalkmayın) ve lestum bi-ahizihi illa en tugmidu fihi (siz onu göz yummadan almazsınız) ve‘lemu ennallaha ganiyyun hamid (Allah zengindir övülendir)

Mukatil Tefsiri
“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temiz olanlarından infak edin.” Yani size verdiğimiz mallardan; gümüş, altın ve diğer helal rızıklardan harcayın.

“Ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan.” Yani temiz meyvelerden ve bitkilerden de infak edin.

Nebi, sadaka ayeti inmeden önce insanlara sadaka vermelerini emretmişti. Bunun üzerine bir adam, çoğu değersiz ve kötü hurmalardan oluşan bir hurma salkımı getirip mescitte diğer hurmaların yanına koydu.

Nebi şöyle buyurdu: “Bunu kim getirdi?”

Oradakiler: “Bilmiyoruz” dediler.

Bunun üzerine Nebi, o hurma salkımının asılmasını emretti. Ona bakan herkes: “Bunu getiren ne kötü yapmış” diyordu.

Bunun üzerine Allah Teâlâ şu ayeti indirdi: “Kötü olanı vermeye yönelmeyin.”

Yani sadaka olarak yiyeceklerinizin kötü ve değersiz hurmalarını özellikle seçmeyin.

“Kendinizin göz yummadan almayacağınız şeyleri.” Yani siz o kötü malı, iyi mal fiyatına kendiniz almak istemezsiniz. Birinizin diğerinde hakkı bulunsa, hakkından düşük ve değersiz olanı kabul etmez.

Sonra Allah istisna ederek şöyle buyurdu: “Ancak göz yumarsanız başka.” Yani birbirinizin hakkını eksilterek, onun kötü olduğunu bildiğiniz halde kabullenmeniz dışında.

“Bilin ki Allah ganîdir.” Yani sizin mallarınıza muhtaç değildir.

“Hamîddir.” Yani yaratılmışları arasında, mülkünde ve hükümranlığında övülendir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “Ey iman edenler” sözüyle kastettiği şudur: Ey Allah’ı, Resûlünü ve kitabının ayetlerini tasdik edenler! “İnfak edin” sözüyle de zekât verin ve sadaka verin demektedir. Nitekim Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah bize anlattı, dedi ki: Muaviye, Ali’den, o da İbn Abbas’tan “Kazandıklarınızın temizlerinden infak edin” ayeti hakkında rivayet etti: Yani sadaka verin.

Yüce Allah’ın “Kazandıklarınızın temizlerinden” sözüne dair açıklama şöyledir: Yüce Allah bununla, ticaret veya sanat yoluyla altın ve gümüşten kazandığınız şeylerin temizinden zekât verin demektedir. “Temizler” ile kastedilen iyi ve kaliteli olanlardır. Yani helal olarak kazandığınız mallarınızı zekâtlandırın; zekâtınızda altın ve gümüşün kötü olanından değil, iyi olanından verin.

Muhammed b. Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Muhammed b. Cafer, Şu‘be’den, o da Hakem’den, o da Mücahid’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temizlerinden infak edin.” Mücahid şöyle dedi: Bu ticarettendir. Musa b. Abdurrahman bana rivayet etti, dedi ki: Zeyd b. Hubâb bize anlattı ve Şu‘be’nin Hakem’den, onun da Mücahid’den bunun benzerini rivayet ettiğini haber verdi. Hâtim b. Bekr ed-Dabbî bana rivayet etti, dedi ki: Vehb, Şu‘be’den, o da Hakem’den, o da Mücahid’den bunun benzerini rivayet etti. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Âdem bize anlattı, dedi ki: Şu‘be, Hakem’den, o da Mücahid’den “Kazandıklarınızın temizlerinden infak edin” ayeti hakkında rivayet etti: Bu helal ticarettir.

Muhammed b. Beşşâr bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrahman bize anlattı, dedi ki: Süfyân, Atâ b. Sâib’den, o da Abdullah b. Ma‘kıl’dan “Kazandıklarınızın temizlerinden infak edin” ayeti hakkında rivayet etti: Müminin malında kötü bir şey yoktur; fakat siz onun kötü olanını seçip infak etmeye yönelmeyin.

İsâm b. Revvâd b. Cerrâh bana rivayet etti, dedi ki: Babam bize anlattı, dedi ki: Ebû Bekr el-Hüzelî, Muhammed b. Sîrîn’den, o da Ubeyde’den rivayet etti: Ali b. Ebî Tâlib’e “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temizlerinden infak edin” ayetini sordum. O şöyle dedi: Altın ve gümüşten.

Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebû Âsım bize anlattı, dedi ki: İsa, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den “Kazandıklarınızın temizlerinden” sözü hakkında rivayet etti: Bu ticarettir. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebû Huzeyfe bize anlattı, dedi ki: Şibl, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den bunun benzerini rivayet etti. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Salih bize anlattı, dedi ki: Muaviye, Ali’den, o da İbn Abbas’tan “Kazandıklarınızın temizlerinden infak edin” ayeti hakkında rivayet etti: Yani mallarınızın en temizinden ve en değerlisinden verin. Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize anlattı, dedi ki: Esbât, Süddî’den “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temizlerinden infak edin” ayeti hakkında rivayet etti: Bu altın ve gümüştendir.

Yüce Allah’ın “Sizin için yerden çıkardıklarımızdan da” sözüne dair açıklama şöyledir: Yüce Allah bununla, sizin için yerden çıkardığımız şeylerden de infak edin; hurmadan, üzümden, buğdaydan, arpadan ve yeryüzü bitkilerinden sadaka verilmesi gereken her şeyden sadaka ve zekât verin demektedir.

İsâm b. Revvâd bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana anlattı, dedi ki: Ebû Bekr el-Hüzelî, Muhammed b. Sîrîn’den, o da Ubeyde’den rivayet etti: Ali’ye Allah’ın “Sizin için yerden çıkardıklarımızdan da” sözünü sordum. O şöyle dedi: Bundan maksat hububat, meyve ve zekât gereken her şeydir. Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebû Âsım bize anlattı, dedi ki: İsa, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den “Sizin için yerden çıkardıklarımızdan da” sözü hakkında rivayet etti: Bu hurmadır. Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize anlattı, dedi ki: Haccâc, İbn Cüreyc’den, o da Mücahid’den “Sizin için yerden çıkardıklarımızdan da” sözü hakkında rivayet etti: Hurma meyvesindendir. Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize anlattı, dedi ki: Hüşeym bize anlattı, dedi ki: Şu‘be, Hakem’den, o da Mücahid’den “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temizlerinden infak edin” ayeti hakkında rivayet etti: Bu ticarettendir; “Sizin için yerden çıkardıklarımızdan da” sözü ise meyvelerdendir. Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize anlattı, dedi ki: Esbât, Süddî’den “Sizin için yerden çıkardıklarımızdan da” sözü hakkında rivayet etti: Bu hurma ve tahıl hakkındadır.

Yüce Allah’ın “Kötü olana yönelmeyin” sözüne dair açıklama şöyledir: Yüce Allah’ın “kötü olana yönelmeyin” sözü, onu bilerek seçmeyin ve kastetmeyin demektir. Abdullah’ın kıraatinde bunun “onu hedeflemeyin” anlamındaki başka bir lafızla okunduğu zikredilmiştir. Biri başka bir kökten, diğeri başka bir kökten olsa da anlam aynıdır. “Falanı kastettim, ona yöneldim, onu hedefledim” denir ve hepsi aynı manaya gelir. Nitekim A‘şâ şöyle demiştir: “Kays’a yöneldim; oysa onun önünde engebeli nice geniş çöller vardı.” Musa bize rivayet etti, dedi ki: Amr bize anlattı, dedi ki: Esbât, Süddî’den “Kötü olana yönelmeyin” sözü hakkında rivayet etti: Yani onu bilerek seçmeyin. Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Mamer, Katâde’den “Yönelmeyin” sözü hakkında rivayet etti: Yani bilerek seçmeyin. Ammâr’dan bana rivayet edildi, dedi ki: İbn Ebî Cafer, babasından, o da Katâde’den bunun benzerini rivayet etti.

Yüce Allah’ın “Kötü olanı infak etmek üzere ona yönelmeyin” sözüne dair açıklama şöyledir: Yüce Allah burada “kötü” ile düşük kaliteli, iyi olmayan şeyi kastetmektedir. Yani sadakalarınızda mallarınızın kötüsünü bilerek seçip ondan vermeyin; aksine temiz ve iyi olandan sadaka verin. Bu ayet, Ensardan bir kişinin kendi hurmasından sadaka olarak, Müslümanların meyve sadakalarını astıkları yere kuru ve kalitesiz bir hurma salkımı asması sebebiyle inmiştir.

Hüseyin b. Amr b. Muhammed el-Ankazî bana rivayet etti, dedi ki: Babam, Esbât’tan, o da Süddî’den, o da Adî b. Sâbit’ten, o da Berâ b. Âzib’den Allah’ın “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temizlerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan infak edin” sözünden “Allah zengindir, övülmeye layıktır” sözüne kadar olan kısmı hakkında rivayet etti: Bu ayet Ensar hakkında inmiştir. Ensar, hurma kesim günleri geldiğinde bahçelerinden yaş hurma salkımlarını çıkarır, onları Resûlullah’ın mescidinde iki direk arasındaki bir ipe asarlardı. Muhacirlerin fakirleri de onlardan yerdi. Onlardan biri kuru ve kötü hurmayı alır, yaş hurma salkımlarının arasına koyardı ve bunun caiz olduğunu zannederdi. Bunun üzerine Allah, bunu yapan kimseler hakkında “Kötü olanı infak etmek üzere ona yönelmeyin” ayetini indirdi. Yani infak etmek için kuru ve kötü hurmayı seçmeyin.

Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize anlattı, dedi ki: Esbât, Süddî’nin Adî b. Sâbit’ten, onun da Berâ b. Âzib’den bunun benzerini rivayet ettiğini ileri sürdü; ancak şu ifadeyi ekledi: Bazıları kuru ve kalitesiz hurma salkımını getirip diğer salkımların arasına koyardı ve asılan salkımların çokluğu içinde bunun kendisi adına geçerli olacağını zannederdi. Bunun üzerine böyle yapan kimseler hakkında “Kötü olanı infak etmek üzere ona yönelmeyin” ayeti indi. Yani kuruyup kalitesizleşmiş salkımı vermeyin; öyle bir şey size hediye edilse kabul etmezdiniz.

İbn Beşşâr bize rivayet etti, dedi ki: Müemmel bize anlattı, dedi ki: Süfyân, Süddî’den, o da Ebû Mâlik’ten, o da Berâ b. Âzib’den rivayet etti: Onlar sadaka için hurmalarının en kötüsünü ve yiyeceklerinin en kötüsünü getirirlerdi. Bunun üzerine “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temizlerinden infak edin…” ayeti indi.

İsâm b. Revvâd bana rivayet etti, dedi ki: Babam bize anlattı, dedi ki: Ebû Bekr el-Hüzelî, İbn Sîrîn’den, o da Ubeyde es-Selmânî’den rivayet etti: Ali’ye Allah’ın şu sözünü sordum: “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temizlerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan infak edin; kötü olanı infak etmek üzere ona yönelmeyin.” Ali şöyle dedi: Bu ayet farz zekât hakkında inmiştir. Kişi hurmasını keser, iyisini bir tarafa ayırırdı. Sadaka memuru geldiğinde ona kötü hurmadan verirdi. Bunun üzerine yüce Allah “Kötü olanı infak etmek üzere ona yönelmeyin” buyurdu.

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: Abdülcelîl b. Humeyd el-Yahsubî bana anlattı ki İbn Şihâb ona şöyle rivayet etmiş: Ebû Ümâme b. Sehl b. Huneyf, yüce Allah’ın “Kötü olanı infak etmek üzere ona yönelmeyin” dediği ayet hakkında bana şöyle anlattı: Bu, düşük kaliteli bazı hurma türleridir. Resûlullah bunların sadaka olarak alınmasını yasakladı.

Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebû Âsım bize anlattı, dedi ki: İsa, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den “Kötü olanı infak etmek üzere ona yönelmeyin” sözü hakkında rivayet etti: Onlar hurmadan kuru, kötü ve düşük kaliteli olanları sadaka olarak verirlerdi. Bundan yasaklandılar ve iyi olanından sadaka vermekle emrolundular.

Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezîd bize anlattı, dedi ki: Saîd, Katâde’den “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temizlerinden infak edin” sözünden “Bilin ki Allah zengindir, övülmeye layıktır” sözüne kadar olan kısım hakkında rivayet etti: Bize bildirildiğine göre Peygamber döneminde bir adamın iki bahçesi olurdu. Bunlardan hurması daha kötü olanına yönelir, onu sadaka verir ve içine kuru, düşük kaliteli hurma karıştırırdı. Allah bunu onlarda kusur saydı ve onları bundan yasakladı.

Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Mamer, Katâde’den “Kötü olanı infak etmek üzere ona yönelmeyin” sözü hakkında rivayet etti: Yani malının düşük ve değersiz olanına yönelip onu sadaka olarak veriyorsun; oysa sen onu ancak göz yumarsan alırsın.

İbn Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam, Yezîd b. İbrahim’den, o da Hasan’dan rivayet etti: Bir adam malının değersiz olanını sadaka verirdi. Bunun üzerine “Kötü olanı infak etmek üzere ona yönelmeyin” ayeti indi.

Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize anlattı, dedi ki: Haccâc, İbn Cüreyc’den rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Kesîr bize haber verdi; o, Mücahid’in “Kötü olanı infak etmek üzere ona yönelmeyin” ayeti hakkında şöyle dediğini işitmiş: Bu, asılan hurma salkımları hakkındadır. Onların içinde kuru ve kötü hurma gördü ve “Bu nedir?” dedi. İbn Cüreyc dedi ki: Atâ’nın şöyle dediğini işittim: Bir kimse Medine’de asılan salkımların arasına kuru ve kötü hurma astı. Bunun üzerine Resûlullah “Bu nedir? Bunu asan ne kötü bir şey asmış!” dedi. Bunun üzerine “Kötü olanı infak etmek üzere ona yönelmeyin” ayeti indi.

Başka bazıları ise şöyle dedi: Bunun anlamı, “Haram olan kötüye yönelip ondan infak etmeyin; helal ve temiz olandan infak etmeyi bırakmayın” demektir. Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şöyledir: Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd’e Allah’ın “Kötü olanı infak etmek üzere ona yönelmeyin” sözünü sordum. O şöyle dedi: Kötü olan haramdır. Ona yönelip ondan infak etmeyin; çünkü yüce Allah onu kabul etmez.

Ayetin doğru yorumu ise, Resûlullah’ın ashabından ve tefsir ehlinin ittifak ettiği kimselerden aktardığımız yorumdur; İbn Zeyd’in söylediği görüş değildir.

Yüce Allah’ın “Siz de onu ancak göz yumarak alırsınız” sözüne dair açıklama şöyledir: Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Siz kendi haklarınızda kötü olanı alacak kimseler değilsiniz. “Onu alırsınız” sözündeki zamir, kötü olana dönmektedir. “Ancak göz yumarak” demek, onu alırken size ait hakkın bir kısmından vazgeçmeniz, kendinize bu konuda müsamaha göstermeniz demektir. “Falan, falanın hakkının bir kısmına göz yumdu” denir. Tarimmâh b. Hakîm’in şu sözü de bundandır: “İntikam konusunda hiçbir topluluk bizden kaçıp kurtulmadı; zulme razı olan birtakım kimseler ise göz yummayı kabul eder.”

Tefsir ehli bunun yorumunda ihtilaf etmiştir. Bir kısmı şöyle dedi: Bunun anlamı, “Borçlularınızdan kendi hakkınız olarak bu kötü şeyi, ancak onlara hakkınızdan göz yumarsanız alırsınız” demektir. Bu görüşü söyleyenlerin rivayetleri şöyledir: İsâm b. Revvâd bize rivayet etti, dedi ki: Babam bize anlattı, dedi ki: Ebû Bekr el-Hüzelî, Muhammed b. Sîrîn’den, o da Ubeyde’den rivayet etti: Ali’ye bunu sordum. O şöyle dedi: “Siz de onu ancak göz yumarak alırsınız” demek, sizden biri bu kötüyü ancak kendisi için eksik sayıldığı zaman alır demektir.

İbn Beşşâr bize rivayet etti, dedi ki: Müemmel bize anlattı, dedi ki: Süfyân, Süddî’den, o da Ebû Mâlik’ten, o da Berâ b. Âzib’den “Siz de onu ancak göz yumarak alırsınız” sözü hakkında rivayet etti: Bir adamın başka bir adam üzerinde hakkı olsa ve o da bunu ona verse, kişi bunu ancak hakkından eksiltildiğini görürse alır.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Abdullah bize anlattı, dedi ki: Muaviye, Ali’den, o da İbn Abbas’tan “Kötü olanı infak etmek üzere ona yönelmeyin; siz de onu ancak göz yumarak alırsınız” sözü hakkında rivayet etti: Eğer bir kimse üzerinde hakkınız olsa ve o size hakkınızdan daha aşağı bir şey getirse, siz onu iyi olanın yerine kabul etmezsiniz; ancak onu eksik sayarak alırsınız. İşte “ancak göz yumarak” sözü budur. Öyleyse kendiniz için razı olmadığınız şeyi benim için nasıl razı oluyorsunuz? Oysa benim sizin üzerinizdeki hakkım, mallarınızın en temizinden ve en değerlisindendir. Bu da Allah’ın “Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar iyiliğe erişemezsiniz” sözüdür.

Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebû Âsım, İsa’dan, o da İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den “Siz de onu ancak göz yumarak alırsınız” sözü hakkında rivayet etti: Siz onu ne borçlularınızdan ne de alışverişlerinizde alırsınız; ancak iyi olana göre ölçüde fazlasıyla alırsınız.

Muhammed b. Sa‘d bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana anlattı, dedi ki: Amcam bana anlattı, dedi ki: Babam, babasından, o da İbn Abbas’tan şu ayet hakkında rivayet etti: “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temizlerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan infak edin; kötü olanı infak etmek üzere ona yönelmeyin; siz de onu alacak değilsiniz.” Bu şöyleydi: Bazı kimseler mallarının zekâtını hurmadan verirlerdi; zekâtta kuru ve kötü hurma verirlerdi. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: Eğer bazılarınız bazılarından alacaklı olsa, sonra borçlu onu kötü bir şeyle ödese, alacaklı onu ancak hakkından kendisine göz yumulduğunu düşünerek alırdı.

Ammâr’dan bana rivayet edildi, dedi ki: İbn Ebî Cafer, babasından, o da Rebî’den “Siz de onu ancak göz yumarak alırsınız” sözü hakkında rivayet etti: Eğer bir adam üzerinde alacağın olsa, o da sana borcunu, alacağından daha kötü bir şeyle ödese, onu ancak istemeyerek almaz mıydın?

Yahya b. Ebî Tâlib bana rivayet etti, dedi ki: Yezîd bize anlattı, dedi ki: Cüveybir, Dahhâk’tan “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temizlerinden infak edin” sözünden “ancak göz yumarak alırsınız” sözüne kadar olan kısım hakkında rivayet etti: Allah zekâtı ödemelerini emrettiğinde, münafıklardan biri hurma veya başka yiyeceklerinden en kötüsünü getirirdi. Allah bunu hoş görmedi ve “Kazandıklarınızın temizlerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan infak edin” buyurdu. “Siz de onu ancak göz yumarak alırsınız” sözü de şunu ifade eder: Sizden birinin bir adam üzerinde hakkı olsa, o da ona hakkından daha düşük bir şey verse, alacaklı bunu ancak kendisine eksik verildiğini bilerek alır. O halde kendiniz için razı olmadığınız şeyi benim için razı olmayın. Böyle biri bir şeyi, hakkından eksik olduğunu bilerek ve göz yumarak alır.

Başka bazıları şöyle dedi: Bunun anlamı, “Bu kötü ve düşük kaliteli şeyi, eğer onu sahibinden iyi malın fiyatına satın alacak olsanız, ancak satıcı sizin için fiyatında göz yumarsa alırsınız” demektir. Bu görüşü söyleyenlerin rivayetleri şöyledir: İbn Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam, İmrân b. Hudeyr’den, o da Hasan’dan “Siz de onu ancak göz yumarak alırsınız” sözü hakkında rivayet etti: Onu pazarda satılır halde bulsanız, fiyatından sizin için indirim yapılmadıkça almazdınız. Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezîd bize anlattı, dedi ki: Saîd, Katâde’den “Siz de onu ancak göz yumarak alırsınız” sözü hakkında rivayet etti: Bu kötü şeyi, iyi olanın fiyatıyla almazsınız; ancak sizin için onda indirim yapılırsa alırsınız.

Başka bazıları şöyle dedi: Bunun anlamı, “Bu kötü ve düşük kaliteli şey size hediye edilse bile, ancak göz yumarak, yani onu gönderen kimseden utanarak ve istemeye istemeye alırsınız” demektir. Bu görüşü söyleyenlerin rivayetleri şöyledir: Hüseyin b. Amr b. Muhammed el-Ankazî bana rivayet etti, dedi ki: Babam, Esbât’tan, o da Süddî’den, o da Adî b. Sâbit’ten, o da Berâ b. Âzib’den “Siz de onu ancak göz yumarak alırsınız” sözü hakkında rivayet etti: Eğer o size hediye edilse, onu ancak sahibinden utanarak kabul ederdiniz; çünkü o size kendisinin ihtiyaç duymadığı bir şeyi göndermiş olurdu. Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize anlattı, dedi ki: Esbât, Süddî’nin Adî b. Sâbit’ten, onun da Berâ’dan bunun benzerini rivayet ettiğini ileri sürdü; ancak şu ifadeyi kullandı: Onu ancak sahibinden utanarak ve size ihtiyacı olmayan bir şeyi gönderdiği için öfke duyarak alırdınız.

Başka bazıları şöyle dedi: Bunun anlamı, “Bu kötü şeyi hakkınızdan ancak kendi hakkınızdan göz yumarsanız alırsınız” demektir. Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şöyledir: İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Cerîr, Atâ’dan, o da İbn Ma‘kıl’dan “Siz de onu alacak değilsiniz” sözü hakkında rivayet etti: Yani o sizin hakkınız olduğu halde onu almazsınız; ancak onda göz yumarsanız alırsınız. Yani “Ben hakkımdan sana göz yumuyorum” dersiniz.

Başka bazıları ise şöyle dedi: Bunun anlamı, “Haram olan şeyi, onu almanızdaki günaha göz yummadıkça alacak değilsiniz” demektir. Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şöyledir: Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize anlattı, dedi ki: İbn Zeyd’e “Siz de onu ancak göz yumarak alırsınız” sözü soruldu. O şöyle dedi: Yani o haramı, içindeki günaha göz yummadıkça almazsın. Arapların sözünde de şöyle denir: “Vallahi onu aldı ve içindeki şeye göz yumdu.” Oysa onun haram ve batıl olduğunu bilir.

Bize göre bunun en doğru yorumu şudur: Yüce Allah kullarını sadakaya ve mallarından zekât ödemeye teşvik etmiş ve zekâtı onların mallarında farz kılmıştır. Böylece mallarında farz kılınan bu pay, sadaka payı sahiplerinin hakkı olmuştur. Sonra yüce Allah onlara, mallarının temiz ve iyi olanından çıkarmalarını emretmiştir. Çünkü sadaka payı sahipleri, sadaka farz olduktan sonra mallarda kendilerine vacip olan pay sebebiyle mal sahiplerinin ortakları haline gelmişlerdir. Şüphesiz bir malda ortak olan iki kişiden her biri, sahip olduğu pay oranında hak sahibidir. Ortaklardan birinin, ortağını, ortak olduğu maldaki hakkından men ederek ona bu malın daha kötüsünden veya daha iyisinden denk bir şey vermesi doğru değildir. Aynı şekilde malının zekâtını veren kimseye de Allah, sadaka payı sahiplerinin kendi malındaki iyi ve temiz haktan almaları gerekeni engelleyip onlara başka kötü ve düşük kaliteli bir şeyi vermeyi haram kılmıştır. Çünkü onlar bu iyi malda ortak olmuşlardır. Nasıl ki mal sahibinin bütün malı kötü ve düşük kaliteli olsa, onda zekât farz olur ve sadaka payı sahipleri Allah’ın onlara vacip kıldığı pay sebebiyle bu malda ortak olurlarsa, mal sahibinin onlara kendi malından olmayan iyi ve kaliteli bir şeyi vermesi gerekmez; aynı şekilde malı iyi olduğunda da onların hakkını kötüden vermesi doğru olmaz.

Yüce Allah mal sahiplerine şöyle buyurmuş gibidir: Mallarınızın iyisinden iyi olanı zekât olarak verin; kötü ve düşük kaliteli olanı seçip sadaka payı sahiplerine vermeyin ve mallarınızdaki iyi ve temiz olandan onlara vacip olan hakkı engellemeyin. Siz de size hak olarak vacip olan iyi şeyin yerine kötü olanı, ortaklarınızdan, borçlularınızdan veya başkalarından kendiniz için almazsınız; ancak göz yumar, onlar adına hakkınızdan eksiltir ve onu istemeyerek alırsanız kabul edersiniz.

Yani mallarınızda hakkı bulunan kimselere karşı, başkalarının sizin üzerinizdeki haklarınızda size yapmasını razı görmediğiniz şeyi yapmayın. Farz olmayan gönüllü sadakaya gelince, ben kişinin bu sadakada da malının en iyisi ve en temizinden başkasını vermesini hoş görmem; çünkü yüce Allah, kendisine en değerli ve en temiz mallarla yaklaşılmaya en layık olandır ve sadaka müminin Allah’a yaklaşma vesilesidir. Fakat gönüllü sadakada iyi olmayan bir şeyi vermesini haram saymam. Çünkü iyi olandan daha düşük bir şey, bazen çokluğu veya değerinin büyüklüğü sebebiyle daha faydalı olabilir; yahut Allah’a yakınlaşmak için kendisine verilen fakir ve ihtiyaç sahibi açısından, azlığı veya değerinin küçüklüğü sebebiyle faydası sınırlı olan iyi maldan daha güzel bir yere düşebilir.

Bu konuda bizim söylediğimizin benzerini ilim ehlinin bir topluluğu da söylemiştir. Muhammed b. Abdülmelik b. Ebî Şevârib bize rivayet etti, dedi ki: Yezîd b. Zürey‘ bize anlattı, dedi ki: Seleme b. Alkame, Muhammed b. Sîrîn’den rivayet etti: Ubeyde’ye şu ayeti sordum: “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temizlerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan infak edin; kötü olanı infak etmek üzere ona yönelmeyin; siz de onu alacak değilsiniz.” O şöyle dedi: Bu zekât hakkındadır. Sahte bir dirhem, bana bir hurmadan daha sevimlidir.

Yakub bana rivayet etti, dedi ki: İbn Uleyye bize anlattı, dedi ki: Seleme b. Alkame, Muhammed b. Sîrîn’den rivayet etti: Bunu Ubeyde’ye sordum. O şöyle dedi: Bu ancak zekât hakkındadır. Sahte bir dirhem, bana bir hurmadan daha sevimlidir.

Ebû Küreyb bize rivayet etti, dedi ki: İbn İdrîs, Hişâm’dan, o da İbn Sîrîn’den rivayet etti: Ubeyde’ye şu ayeti sordum: “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temizlerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan infak edin; kötü olanı infak etmek üzere ona yönelmeyin; siz de onu alacak değilsiniz.” Ubeyde şöyle dedi: Bu ancak vacip olan şey hakkındadır. Kişinin bir hurmayla gönüllü sadaka vermesinde sakınca yoktur. Sahte bir dirhem, bir hurmadan daha hayırlıdır.

Ebû Sâib bana rivayet etti, dedi ki: İbn İdrîs, Hişâm’dan, o da İbn Sîrîn’den “Kötü olanı infak etmek üzere ona yönelmeyin” ayeti hakkında rivayet etti: Bu ancak farz zekât hakkındadır. Gönüllü sadakaya gelince, kişinin sahte bir dirhemle sadaka vermesinde sakınca yoktur. Sahte bir dirhem, bir hurmadan daha hayırlıdır.

Yüce Allah’ın “Bilin ki Allah zengindir, övülmeye layıktır” sözüne dair açıklama şöyledir: Ey insanlar, bilin ki yüce Allah sizin sadakalarınıza ve diğer hiçbir şeye muhtaç değildir. O size sadakayı emretmiş ve mallarınızda onu farz kılmıştır; bunu kendisi ona ihtiyaç duyduğu için değil, size merhamet ederek yapmıştır. Böylece sizin yoksulunuzu onunla ihtiyaçtan kurtarır, zayıfınızı onunla güçlendirir ve ahirette size onun karşılığında büyük sevap verir.

“Övülmeye layıktır” sözü ise şunu ifade eder: Allah, kullarına verdiği nimetler ve onlara yaydığı lütuf sebebiyle yaratıkları katında övülendir. Nitekim Hüseyin b. Amr b. Muhammed el-Ankazî bana rivayet etti, dedi ki: Babam, Esbât’tan, o da Süddî’den, o da Adî b. Sâbit’ten, o da Berâ b. Âzib’den “Allah zengindir, övülmeye layıktır” sözü hakkında rivayet etti: Yani sizin sadakalarınızdan müstağnidir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 266

Sizden biri ister mi ki; hurmalardan ve üzümlerden oluşan, altından ırmaklar akan, içinde her türlü meyvenin bulunduğu bir bahçesi olsun; kendisine ihtiyarlık gelmiş ve zayıf çocukları da bulunmuşken, o bahçeye içinde ateş bulunan bir kasırga isabet etsin de yanıp kül olsun? İşte Allah ayetleri size böyle açıklar ki düşünesiniz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E-yuhibbu ehadukum (sizden biri ister mi) en tekune lehu cennetun (kendisi için bir bahçe olsun) min nahilin ve a‘nab (hurmalardan ve üzümlerden) tecri min tahtihal enhar (altından ırmaklar akan) lehu fiha min kulli s-semerat (orada her türlü meyve var) ve esabehu l-kiber (kendisine ihtiyarlık gelmiş) ve lehu zürriyyetun du‘afa (zayıf çocukları var) fe-esabeha i‘sarun fihi nar (derken ateşli bir kasırga vurmuş) fe-hterakat (yanmış) kezalike yubeyyinu llahu lekumu l-ayat (Allah size ayetleri böyle açıklar) le‘allekum tetefekkerun (umulur ki düşünürsünüz)

Mukatil Tefsiri
“İçinizden biri ister mi ki kendisinin bir bahçesi olsun?” Bu, Allah Teâlâ’nın kâfirin ameli için verdiği bir örnektir.

“Hurma ve üzüm bağlarından oluşan, altından nehirler akan ve içinde her türlü meyvenin bulunduğu bir bahçe.”

“Kendisine ihtiyarlık çökmüş ve güçsüz çocukları da bulunmuş.” Yani çaresiz, hiçbir güçleri olmayan küçük çocukları vardır.

“Derken ona ateşli bir kasırga isabet etmiş.” Yani içinde ateş bulunan bir rüzgâr; sıcak ve yakıcı sam yeli.

“Ve bahçe yanıp kül olmuş.”

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Kâfirin durumu, her türlü meyvenin bulunduğu bir bahçeye sahip yaşlı bir adamın durumuna benzer. Bu adamın küçük çocukları vardır; yani güçsüz ve çaresizdirler. Hem kendi geçimi hem de çocuklarının geçimi bu bahçedendir.

Allah o bahçeye yakıcı sıcak rüzgâr gönderir ve bahçe yanar. Yaşlı adam, ihtiyarlığı sebebiyle bahçesini koruyamaz. Küçük çocukları da geçim kaynakları olan bahçelerini kurtaramazlar.

Yaşlı adamın yeniden böyle bir bahçe dikecek gücü yoktur. Çocuklarının yanında da babalarına yardım edecek bir hayır bulunmaz. Adamın kendisine en çok fayda sağlayacak şeye ihtiyaç duyduğu anda hiçbir şey bulamaz ve kendisinden azabı uzaklaştıramaz. Tıpkı yaşlı adamın ve çocuklarının, bahçeleri yandığında onu kurtaramamaları gibi.

Kâfir de dünyaya geri döndürülüp mazeret sunamaz. Tıpkı yaşlı adamın yeniden genç olup eski bahçesi gibi bir bahçe dikememesi gibi.

Kâfir kendisi için bir hayır hazırlamamıştır ki ahirette ona dönsün. Hâlbuki o anda buna en çok muhtaçtır. Tıpkı çocuklarının yanlarında babalarına verecek bir şey bulamaması gibi.

Ahirette, en şiddetli ihtiyaç anında hayırdan mahrum bırakılır. Nasıl ki yaşlı adam, yaşlılık zamanında ve çocuklarının zayıflığı sırasında bahçesine en çok ihtiyaç duyduğu anda ondan mahrum kalmışsa, o da aynı şekilde mahrum kalacaktır.

“İşte Allah ayetleri size böyle açıklıyor.” Yani Allah size emrini böyle açıklıyor.

“Umulur ki düşünürsünüz.” Yani Allah’ın verdiği örnekler üzerinde düşünüp ibret alasınız diye.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bununla şu ayeti kastetmektedir: “Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın; malını insanlara gösteriş için harcayan, Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen kimse gibi olmayın. Onun durumu şunun gibidir…” (Bakara 264) Ardından şu ayet gelmektedir: “Sizden biri ister mi ki, kendisinin hurmalıklardan ve üzümlerden oluşan, altından ırmaklar akan, içinde her türlü meyve bulunan bir bahçesi olsun da kendisine ihtiyarlık gelsin…” ayeti.

“İçinizden biri ister mi?” sözünün anlamı şudur: Sizden biri ister mi ki, kendisine ait hurmalık ve üzümlerden oluşan bir bahçe bulunsun, altından yani bahçenin altından ırmaklar aksın ve onun içinde her türlü meyvesi olsun? “Onun için” ifadesindeki zamir “biri”ne, “onda” ifadesindeki zamir ise bahçeye dönmektedir. “Ona ihtiyarlık isabet etmiş olsun” demek, sizden birine ihtiyarlık gelmiş olsun demektir. “Onun zayıf çocukları da bulunsun” ifadesi de buna bağlıdır.

Yüce Allah, mümin kullarına “Sizden biri böyle bir bahçeye sahip olmak ister mi?” diyerek hurmalık ve üzümlerden oluşan bu bahçeyi, Allah’ın rızasını istemek için değil de insanlara gösteriş için infak eden münafığın infakına misal kılmıştır. İnsanlar onun sadakasından, verdiği şeylerden ve dıştan görünen amelinden dolayı onu hayatta olduğu sürece över ve bu işi sebebiyle onu güzel sözlerle anarlar. Bu yönüyle onun ameli, yüce Allah’ın misal olarak anlattığı hurmalık ve üzümlerden oluşan, içinde her türlü meyve bulunan bahçe gibi dış görünüşte güzeldir. Çünkü onun dünyada dıştan yaptığı bu amelde, kendisi için dünya hayatına ait pek çok fayda vardır: Canını, kanını, malını ve çocuklarını onunla korur; insanlar katında övgü ve güzel anılma kazanır; ganimetten payını alır ve sayılması uzun sürecek daha birçok dünya menfaati elde eder. Dolayısıyla bu işte onun için dünya açısından her türlü fayda vardır. Nitekim yüce Allah, onun ameline örnek verdiği bahçeyi “içinde her türlü meyve bulunan” bir bahçe olarak nitelemiştir.

Sonra yüce Allah “Ona ihtiyarlık isabet etmiş olsun ve onun zayıf çocukları bulunsun” buyurmuştur. Yani bahçenin sahibi yaşlanmış, zayıf ve küçük çocukları da bulunmaktadır. “Derken ona ateş bulunan bir kasırga isabet eder ve bahçe yanar.” Yani içinde ateş bulunan rüzgâr, o bahçeyi yakar. Bu, onun bahçeye en çok muhtaç olduğu bir anda gerçekleşir; çünkü kendisi yaşlılığı ve zayıflığı sebebiyle bahçeyi yeniden imar etmeye güç yetiremez, çocukları da küçük oldukları için onu diriltip bakımını üstlenemezler. Böylece bahçeye ve meyvelerine en çok ihtiyaç duyduğu bir sırada, içinde ateş bulunan kasırganın felaketi sebebiyle hiçbir şeyi kalmaz.

İşte malını insanlara gösteriş için harcayan kimsenin hali de böyledir. Allah onun nurunu söndürür, amelinin parlaklığını giderir ve ecrini boşa çıkarır. Nihayet Allah’a kavuştuğu zaman, ameline en çok muhtaç olduğu anda ona döner; artık ne özür dileme imkânı, ne günahlarından vazgeçilmesi, ne de tövbe vardır. Onun ameli, sahibi yaşlanmış ve çocukları küçükken yanan bahçe gibi yok olup gider ve faydaları ondan kesilir. Allah’ın bu ayette mallarını insanlara gösteriş için infak edenlere verdiği bu misal, onlara daha önce verdiği şu misalin benzeridir: “Onun durumu, üzerinde toprak bulunan düz bir kaya gibidir; ona sağanak yağmur isabet eder de onu çıplak ve sert halde bırakır. Kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremezler.”

Tefsir ehli bu ayetin yorumunda ihtilaf etmiştir. Ancak sözleri farklı şekillerde ifade edilmiş olsa da anlam bakımından bizim söylediğimiz manaya dönmektedir. Bu ayetin anlamını en güzel açıklayan ve doğruya en yakın söyleyen kişi Süddî’dir.

Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize anlattı, dedi ki: Esbât, Süddî’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Sizden biri ister mi ki, kendisinin hurmalıklardan ve üzümlerden oluşan, altından ırmaklar akan, içinde her türlü meyve bulunan bir bahçesi olsun da kendisine ihtiyarlık gelsin…” Bu, gösteriş için yapılan infaka dair başka bir misaldir. Kişi malını insanlara gösteriş yapmak için harcar; malı gider, o ise gösteriş yapmış olur. Allah ona bu konuda ecir vermez. Kıyamet günü geldiğinde ve harcadığı mala ihtiyaç duyduğunda, onun gösteriş tarafından yakılıp yok edildiğini görür. Bu, bahçesi için emek harcayan, bahçesi olgunlaşıp ailesi çoğaldığında ve ona ihtiyaç duyduğunda içinde sıcak zehirli rüzgâr bulunan bir fırtına gelip bahçesini yakan adam gibidir. O bahçeden hiçbir şey bulamaz. Gösteriş için infak eden kimse de böyledir.

Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebû Âsım, İsa’dan, o da İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den Allah’ın “Sizden biri ister mi ki, kendisinin hurmalıklardan ve üzümlerden oluşan bir bahçesi olsun…” sözü hakkında rivayet etti: Bu, Allah’a itaatte kusurlu davranıp ölünceye kadar böyle giden kimsenin misalidir. Şöyle denmektedir: Sizden biri ister mi ki, Allah’a itaat etmeden yaşadığı bir dünyası olsun? Bu, altından ırmaklar akan, içinde her türlü meyve bulunan bahçesi olan, sonra kendisine ihtiyarlık gelen ve zayıf çocukları bulunan, derken içinde ateş bulunan bir kasırganın bahçesine isabet edip onu yaktığı kimse gibidir. Ölümden sonraki hali, bahçesi yanmış, kendisi yaşlı olduğu için ona bir fayda sağlayamayan ve çocukları küçük olduğu için ona hiçbir fayda veremeyen adamın hali gibidir. Allah’a itaatte kusurlu davranan kimse için ölümden sonra her şey hasrettir. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebû Huzeyfe bize anlattı, dedi ki: Şibl, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den bunun benzerini rivayet etti.

İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Cerîr, Abdülmelik’ten, o da Atâ’dan rivayet etti: Ömer insanlara bu ayeti sordu, fakat kendisini tatmin edecek bir cevap bulamadı. Sonunda İbn Abbas arkasında bulunduğu halde şöyle dedi: Ey müminlerin emiri, bu konuda içimde bir şey var. Ömer ona döndü ve “Buraya geç; kendini neden küçük görüyorsun?” dedi. İbn Abbas şöyle dedi: Bu, yüce Allah’ın verdiği bir misaldir. Şöyle buyurmaktadır: Sizden biri ömrü boyunca hayır ve mutluluk ehlinin ameliyle amel etmeyi, sonra ömrü tükenip eceli yaklaştığında, onu hayırla tamamlamaya en çok muhtaç olduğu sırada, bunu bedbahtlık ehlinin amellerinden bir amelle bitirmeyi ve böylece bütün amelini bozup onu en çok muhtaç olduğu anda yakmayı ister mi?

İbn Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam, Muhammed b. Süleym’den, o da İbn Ebî Müleyke’den rivayet etti: Ömer şu ayeti okudu: “Sizden biri ister mi ki, kendisinin hurmalıklardan ve üzümlerden oluşan bir bahçesi olsun…” Sonra şöyle dedi: Bu, salih amel işleyen, fakat ömrünün sonunda ona en çok muhtaç olduğu sırada kötü amel işleyen insan için verilmiş bir misaldir.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Süveyd bize anlattı, dedi ki: İbn Mübarek, İbn Cüreyc’den haber verdi, dedi ki: Ebû Bekr b. Ebî Müleyke’nin, Ubeyd b. Umeyr’den şöyle haber verdiğini işittim: Ömer, Resûlullah’ın ashabına “Sizce ‘Sizden biri ister mi ki, kendisinin hurmalıklardan ve üzümlerden oluşan bir bahçesi olsun’ ayeti ne hakkında inmiştir?” diye sordu. Onlar “Allah daha iyi bilir” dediler. Ömer öfkelendi ve “Biliyoruz veya bilmiyoruz deyin!” dedi. İbn Abbas “Ey müminlerin emiri, bu konuda içimde bir şey var” dedi. Ömer “Söyle ey kardeşimin oğlu, kendini küçük görme” dedi. İbn Abbas “Bu, bir amel için verilmiş misaldir” dedi. Ömer “Hangi amel?” diye sordu. İbn Abbas “Bir amel için” dedi. Bunun üzerine Ömer şöyle dedi: Kişi iyilikler işlemeye yönelir, sonra Allah ona şeytanı musallat eder; o da günahlar işler ve sonunda bütün amellerini batırır. İbn Cüreyc dedi ki: Abdullah b. Ebî Müleyke’nin de İbn Abbas’tan buna benzer bir rivayet aktardığını ve bunu ondan işittiğini duydum.

Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize anlattı, dedi ki: Haccâc, İbn Cüreyc’den rivayet etti, dedi ki: Ebû Bekr b. Ebî Müleyke’nin, Ubeyd b. Umeyr’den bunu işittiğini haber verdiğini duydum. İbn Cüreyc dedi ki: Abdullah b. Ebî Müleyke’yi de işittim, dedi ki: İbn Abbas’ı işittim. Her ikisi de şöyle dedi: Ömer b. Hattab, Resûlullah’ın ashabına sordu ve benzerini zikretti; ancak Ömer şöyle dedi: Bu, iyiliklerle amel eden, sonra şeytanın kendisine musallat edilmesiyle günahlar işleyen kimse hakkındadır.

Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize anlattı, dedi ki: Haccâc, İbn Cüreyc’den rivayet etti, dedi ki: Atâ’ya bu ayeti sordum. Sonra İbn Cüreyc dedi ki: Abdullah b. Kesîr, Mücahid’den bana haber verdi. İkisi de şöyle dedi: Bu, ameller için verilmiş bir misaldir. İbn Cüreyc dedi ki: İbn Abbas şöyle dedi: Bu, kişinin önce salih amel işlemeye başlaması için verilmiş bir misaldir. O salih amel, hurmalık ve üzümlerden oluşan, altından ırmaklar akan ve içinde her türlü meyve bulunan bahçeye benzetilmiştir. Sonra kişi ömrünün sonunda kötülük eder, bu kötülük üzere devam eder ve böyle ölür. İçinde ateş bulunan kasırganın bahçeyi yakması da onun ölürken üzerinde bulunduğu kötülüğe misaldir. İbn Abbas şöyle dedi: Bahçe, onun ve çocuklarının geçimidir; yanınca onu savunmaya gücü yetmez, çünkü yaşlıdır. Çocukları da küçük oldukları için kendi bahçelerini savunamazlar ve bahçe yanar. Yani bu kişi Allah’ın huzuruna, bana en muhtaç olduğu halde gelir; yanımda onun için hiçbir şey bulamaz. Allah’ın azabından kendini savunamaz. Yaşlılığı ve çocuklarının küçüklüğü sebebiyle yeniden bir bahçe yapamadığı gibi, ölüm geldiğinde amel kesildiği için artık tövbe de yoktur. İbn Cüreyc, Mücahid’den rivayet etti: İbn Abbas’ı şöyle derken işittim: Bu, Allah’a itaatte kusurlu davranıp ölünceye kadar böyle kalan kimsenin misalidir. İbn Cüreyc dedi ki: Mücahid şöyle dedi: Sizden biri ister mi ki, Allah’a itaat etmeden yaşadığı bir dünyası olsun? Bu, bahçesi olan adam gibidir. Ölümden sonraki hali, bahçesi yanan, kendisi yaşlı olduğu için ona fayda sağlayamayan ve çocukları küçük olduğu için ona hiçbir fayda veremeyen kimsenin hali gibidir. Allah’a itaatte kusurlu davranan kimse için ölümden sonra her şey hasrettir.

Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezîd bize anlattı, dedi ki: Saîd, Katâde’den şu ayet hakkında rivayet etti: “Sizden biri ister mi ki, kendisinin hurmalıklardan ve üzümlerden oluşan, altından ırmaklar akan bir bahçesi olsun…” Katâde şöyle dedi: Bahçeye içinde şiddetli sıcak zehirli rüzgâr bulunan bir rüzgâr isabet etti. Allah size ayetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz. Bu bir misaldir; yüce Allah’ın misallerini anlayın. Çünkü O şöyle buyurmuştur: “İşte bu misalleri insanlar için veririz; onları ancak âlimler akleder.” (Ankebut 43) Bu, yaşı ilerlemiş, kemiği incelmiş ve ailesi çoğalmış bir adamdır. Sonra bahçesi, ona en çok muhtaç olduğu bir sırada yanmıştır. Yani sizden biri, kıyamet gününde ameline en çok muhtaç olduğu anda amelinin kendisinden kaybolmasını ister mi?

Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Mamer, Katâde’den “Sizden biri ister mi ki, kendisinin bir bahçesi olsun…” sözünden “yanıp kül olur” sözüne kadar olan kısım hakkında rivayet etti: Bahçesi, yaşının ilerleyip kazançtan aciz kaldığı ve kendisine fayda veremeyen zayıf çocukları bulunduğu sırada yok olup gitmiştir. Katâde dedi ki: Hasan şöyle derdi: Bahçe, ona en çok muhtaç olduğu sırada yanıp gitmiştir. İşte ayetin anlamı şudur: Sizden biri, ameline en çok muhtaç olduğu anda amelinin yok olup gitmesini ister mi?

Muhammed b. Sa‘d bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana anlattı, dedi ki: Amcam bana anlattı, dedi ki: Babam, babasından, o da İbn Abbas’tan rivayet etti: Allah güzel bir misal vermiştir; O’nun bütün misalleri güzeldir. “Sizden biri ister mi ki, kendisinin hurmalıklardan oluşan bir bahçesi olsun…” sözünden “içinde her türlü meyve bulunan” sözüne kadar olan kısım hakkında şöyle dedi: Bu, kişinin gençliğinde yaptığı iştir. Sonra ona yaşlılık gelir ve ömrünün sonunda zayıf çocukları bulunur. Ardından içinde ateş bulunan bir kasırga gelir ve bahçesini yakar. Artık onun benzerini dikmeye gücü yetmez; soyundan gelenlerde de ona geri dönecek bir hayır bulunmaz. Kâfir de kıyamet günü Allah’a döndürüldüğünde böyledir; artık onun için hoşnutluk talep edilecek bir hayır yoktur. Bahçesinin benzerini dikmeye gücü olmayan kişi gibi, onun da bir gücü yoktur. Kendisi için önceden gönderdiği ve ona dönecek bir hayır bulamaz. Bu kişinin çocuğu ona fayda vermediği gibi, kâfire de bir fayda olmaz. Bahçe sahibi ona en çok muhtaç olduğu sırada bahçesinden mahrum kaldığı gibi, kâfir de en muhtaç olduğu sırada ecrinden mahrum kalır. Bu, Allah’ın mümin ve kâfire dünyada verilen şeyler hakkında verdiği bir misaldir: Müminin ahirette nasıl kurtulduğunu, ona ikram ve nimet saklandığını; dünyada malın ondan tutulduğunu; kâfire ise dünyada kesilecek bir mal genişliği verilip onun için kendisinden hiç ayrılmayacak bir kötülük saklandığını, orada aşağılanmış halde ebedî kalacağını gösterir. Çünkü o arkadaşına karşı övünmüş, yanında bulunana güvenmiş ve Rabbine kavuşacağından kesin olarak emin olmamıştır.

Ammâr’dan bana rivayet edildi, dedi ki: İbn Ebî Cafer, babasından, o da Rebî’den “Sizden biri ister mi ki, kendisinin bir bahçesi olsun…” ayeti hakkında rivayet etti: Bu, Allah’ın verdiği bir misaldir. “Sizden biri ister mi ki, kendisinin hurmalıklardan ve üzümlerden oluşan, içinde her türlü meyve bulunan bir bahçesi olsun?” Adamın yaşı ilerlemiş, zayıflamış ve küçük çocukları vardır. Allah onları bahçelerinde imtihan eder ve bahçenin üzerine içinde ateş bulunan bir kasırga gönderir; bahçe yanar. Adam yaşlılığı sebebiyle bahçesini savunamaz, çocukları da küçük oldukları için savunamazlar. Böylece bahçesi ona en çok muhtaç olduğu anda gider. Yani sizden biri sapıklık ve günahlar içinde yaşayıp ölüm kendisine geldiğinde, kıyamet günü ameline en çok muhtaç olduğu sırada amelinin kendisinden kaybolmuş halde gelmesini ister mi? Âdemoğluna şöyle denir: Bana, hayra en çok muhtaç olduğun halde geldin; peki kendin için önceden ne gönderdin?

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, yüce Allah’ın “Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın” ayetini okudu, sonra Allah’ın bunu bir misalle açıkladığını söyledi ve “Sizden biri ister mi ki, kendisinin hurmalıklardan ve üzümlerden oluşan bir bahçesi olsun…” ayetini “derken ona içinde ateş bulunan bir kasırga isabet eder de yanıp gider” sözüne kadar okudu. İbn Zeyd dedi ki: Bahçenin ırmakları ve meyveleri vardır; sahibinin zayıf çocukları bulunur. Ona içinde ateş bulunan bir kasırga isabet eder ve bahçe yanar. Sizden biri bunu ister mi? O halde sizden birini, sadakasından ve infakından çıkardığı şeyi, benim katımda kendisi için ırmakları ve meyveleri akan, çocuklarına ve torunlarına kalacak bir bahçe haline geldikten sonra bir kasırga rüzgârının yakması durumuna düşüren şey nedir?

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize anlattı, dedi ki: Züheyr, Cüveybir’den, o da Dahhâk’tan “Sizden biri ister mi ki, kendisinin hurmalıklardan ve üzümlerden oluşan, altından ırmaklar akan bir bahçesi olsun” sözü hakkında rivayet etti: Bir adam içinde her türlü meyve bulunan bir bahçe dikmiştir. Sonra ona yaşlılık gelir ve zayıf çocukları bulunur. Bahçeye içinde ateş bulunan bir kasırga isabet eder ve yanar. Adam yaşlılığı sebebiyle bahçesini savunamaz; çocukları da bahçeyi savunamazlar. Böylece onun ve çocuklarının geçimi gider. Bu, Allah’ın kâfire verdiği bir misaldir. Allah şöyle demektedir: O kıyamet günü bana, elde edeceği bir hayra en muhtaç olduğu halde kavuşur; fakat benim katımda kendisi için bir hayır bulamaz ve Allah’ın azabından kendini hiçbir şekilde savunamaz.

Bunu bu şekilde yorumlamamızın sebebi şudur: Yüce Allah daha önce mümin kullarına sadakalarında başa kakmayı ve eziyet etmeyi yasaklamıştır. Sonra sadaka verdiği kimseye başa kakıp eziyet eden kişi için bir misal vermiş ve onu mallarını insanlara gösteriş için infak eden münafıklara benzetmiştir. Bu ayetin kıssası ve kendisinden önceki misal, daha önce verilen misalin benzeridir. Bu yüzden ayeti, öncesinde ve beraberinde zikri geçmeyen başka bir şeye hamletmektense, benzerine bağlamak daha doğrudur.

Eğer biri bize “Nasıl oldu da ‘ona ihtiyarlık isabet etti’ denildi? Bu geçmiş zaman fiilidir, hâlbuki ‘Sizden biri ister mi?’ sözüne atfedilmiştir” derse, şöyle cevap verilir: Çünkü “Sizden biri ister mi?” ifadesinde “en” yerine “lev” getirilmesi uygundur. “Lev” ve “en” ikisi de gelecek anlamı taşıyabildiği için Araplar, “en” ile gelen gelecek anlamlı ifadeye, “lev” anlamı gözetilerek geçmiş zaman fiiliyle cevap vermeyi caiz görmüşlerdir. Bu yüzden “ona isabet etti” denmiştir. Bu ifade, anlam bakımından “lev” konumundadır. “Lev”, şart anlamında “en”e benzediği için onun yerinde kullanılır; “en”e “lev”in cevabı, “lev”e de “en”in cevabı verilebilir. Sanki şöyle denmiştir: Sizden biri ister mi ki, hurmalık ve üzümlerden oluşan, altından ırmaklar akan, içinde her türlü meyve bulunan bir bahçesi olsun ve ona ihtiyarlık isabet etsin?

Eğer biri “Burada neden ‘zayıf çocuklar’ denildi de Nisa suresindeki ‘arkalarında zayıf bir nesil bırakacak olsalar’ ifadesinde başka çoğul kalıbı kullanıldı?” derse, şöyle cevap verilir: Çünkü “faîl” veznindeki kelime hem “fu‘alâ” hem de “fi‘âl” şeklinde çoğul yapılır. Nitekim “zarif bir adam” denir, çoğulu da hem “zurfâ” hem “zirâf” şeklinde gelir.

“Kasırga” ise şiddetli rüzgârdır; yerden göğe doğru sütun gibi eser ve çoğulu “kasırgalar” şeklindedir. Yezîd b. Müferriğ el-Himyerî’nin şu sözü de bundandır: “Bizi himaye eden insanlar vardı; fakat himayeleri, kötü Irak’ın uyarılmış kasırgaları gibi oldu.”

Tefsir ehli “içinde ateş bulunan bir kasırga ona isabet etti ve yanıp gitti” sözünün yorumunda ihtilaf etmiştir. Bir kısmı şöyle dedi: Bunun anlamı, içinde şiddetli sıcak zehirli rüzgâr bulunan bir rüzgârdır. Bu görüşü söyleyenlerin rivayetleri şöyledir: Muhammed b. Abdullah b. Bezîğ bana rivayet etti, dedi ki: Yusuf b. Hâlid es-Semtî bize anlattı, dedi ki: Nâfi‘ b. Mâlik, İkrime’den, o da İbn Abbas’tan “İçinde ateş bulunan bir kasırga” hakkında rivayet etti: İçinde şiddetli sıcak zehirli rüzgâr bulunan bir rüzgârdır. Ebû Küreyb bize rivayet etti, dedi ki: İbn Atiyye bize anlattı, dedi ki: İsrail, Ebû İshak’tan, o da Temîmî’den, o da İbn Abbas’tan “İçinde ateş bulunan bir kasırga” hakkında rivayet etti: Bu, cinlerin yaratıldığı yakıcı sıcak zehirli rüzgârdır. Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Ebû Ahmed bize anlattı, dedi ki: Şerîk, Ebû İshak’tan, o da Temîmî’den, o da İbn Abbas’tan “Ona içinde ateş bulunan bir kasırga isabet eder de yanar” sözü hakkında rivayet etti: Bu sıcak zehirli rüzgârdır. Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Hammânî bize anlattı, dedi ki: Şerîk, Ebû İshak’tan, o da Temîmî’den, o da İbn Abbas’tan “İçinde ateş bulunan bir kasırga ona isabet eder de yanar” sözü hakkında rivayet etti: Bu öldüren rüzgârdır. Ahmed b. İshak bize rivayet etti, dedi ki: Ebû Ahmed bize anlattı, dedi ki: İsrail, Ebû İshak’tan, o da zikrettiği bir kimseden, o da İbn Abbas’tan rivayet etti: Cinlerin yaratıldığı sıcak zehirli rüzgâr, ateşin yetmiş parçasından bir parçadır. Muhammed b. Sa‘d bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana anlattı, dedi ki: Amcam bana anlattı, dedi ki: Babam, babasından, o da İbn Abbas’tan “İçinde ateş bulunan bir kasırga ona isabet eder de yanar” sözü hakkında rivayet etti: Bu, içinde şiddetli sıcak zehirli rüzgâr bulunan bir rüzgârdır. Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize anlattı, dedi ki: Haccâc, İbn Cüreyc’den rivayet etti: İbn Abbas “İçinde ateş bulunan bir kasırga” hakkında şöyle dedi: Şiddetli sıcak zehirli rüzgârdır. Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezîd bize anlattı, dedi ki: Saîd, Katâde’den “İçinde ateş bulunan bir kasırga” sözü hakkında rivayet etti: Bahçeye içinde şiddetli sıcak zehirli rüzgâr bulunan bir rüzgâr isabet eder. Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Mamer, Katâde’den bunun benzerini rivayet etti. Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize anlattı, dedi ki: Esbât, Süddî’den “İçinde ateş bulunan bir kasırga ona isabet eder de yanar” sözü hakkında rivayet etti: Kasırga rüzgârdır; ateş ise sıcak zehirli rüzgârdır. Ammâr’dan bana rivayet edildi, dedi ki: İbn Ebî Cafer, babasından, o da Rebî’den “İçinde ateş bulunan bir kasırga” sözü hakkında rivayet etti: İçinde şiddetli sıcak zehirli rüzgâr bulunan bir rüzgârdır.

Başka bazıları ise bunun içinde şiddetli soğuk bulunan bir rüzgâr olduğunu söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerin rivayetleri şöyledir: Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Mamer şöyle dedi: Hasan “İçinde ateş bulunan bir kasırga ona isabet eder de yanar” sözü hakkında şöyle derdi: İçinde dondurucu soğuk ve ayaz vardır. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize anlattı, dedi ki: Ebû Züheyr, Cüveybir’den, o da Dahhâk’tan “İçinde ateş bulunan bir kasırga ona isabet eder de yanar” sözü hakkında rivayet etti: Kasırga ile kastedilen, içinde soğuk bulunan bir rüzgârdır.

Yüce Allah’ın “Allah size ayetleri böyle açıklar ki düşünesiniz” sözüne dair açıklama şöyledir: Yüce Allah bununla şöyle buyurmaktadır: Rabbiniz, kendi yolunda infak meselesini, onun nasıl yapılacağını, bu konuda sizin için neyin uygun olup neyin uygun olmadığını nasıl açıkladıysa, bunun dışındaki ayetleri de size böyle açıklar; onların hükümlerini, helalini ve haramını size bildirir, delillerini size açıklar. Bu, O’nun size olan nimetidir.

“Düşünesiniz” sözü ise şudur: Akıllarınızla düşünmeniz, Allah’ın bu ayetlerdeki delillerini tedebbür edip ibret almanız ve bu ayetlerde bulunan hükümlerle amel ederek Allah’a itaat etmeniz için.

Tefsir ehli de bu konuda bizim söylediğimize benzer şekilde görüş bildirmiştir. Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Sevrî, Mücahid’in “Düşünesiniz” sözü hakkında şöyle dediğini aktardı: Yani itaat edesiniz. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebû Salih bize anlattı, dedi ki: Muaviye, Ali’den, o da İbn Abbas’tan “Allah size ayetleri böyle açıklar ki düşünesiniz” sözü hakkında rivayet etti: Yani dünyanın yok oluşu ve faniliği, ahiretin gelişi ve kalıcılığı üzerinde düşünesiniz.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 265

Mallarını Allah’ın rızasını aramak ve nefislerinden bir sağlamlaştırma ile harcayanların durumu, yüksek bir yerde bulunan bir bahçe gibidir; ona bol yağmur isabet eder de ürününü iki kat verir. Eğer ona bol yağmur isabet etmezse, çiseleme yeter. Allah yaptıklarınızı görendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve meselu (örneği) ellezine yunfikune (harcayanların) emvalehum (mallarını) ibtigae merdati llah (Allah’ın rızasını isteyerek) ve tesbiten min enfusihim (içten bir sağlamlıkla) ke-meseli cennetin (bir bahçe gibidir) bi-rabvetin (yüksek bir yerde) esabeha vabil (şiddetli yağmur alır) fe-atet ukuleha di‘feyn (ürününü iki kat verir) fe-in lem yusibha vabil (şiddetli yağmur almazsa) fe-tallun (hafif yağmur yeter) vallahu bima ta‘melun basir (Allah yaptıklarınızı görendir)

Mukatil Tefsiri
Sonra Allah Teâlâ, harcamasıyla Allah’ın rızasını isteyen ve verdiğini başa kakmayan müminin infakını anlatarak şöyle buyurdu:

“Mallarını Allah’ın rızasını kazanmak ve kalplerindeki imanı pekiştirmek için harcayanların durumu.” Yani kalplerinden gelen bir tasdik ile harcayanlar demektir.

İşte bu, harcamasıyla Allah’ın rızasını isteyen ve verdiğini başa kakmayan müminin infakının örneğidir.

“Yüksek bir yerde bulunan bir bahçenin durumu gibidir.” Yani yüksek ve düz bir yerde bulunan, altından nehirler akan bir bahçe gibidir.

“Ona bol bir yağmur isabet etmiş.” Yani bahçeye kuvvetli ve çok yağmur yağmıştır.

“Ve ürününü iki kat vermiştir.” Yani meyvesini kat kat artırmıştır.

Allah için malını harcayan kimsenin durumu da böyledir. İnfakı az olsun çok olsun, Allah onun harcamasını kat kat artırır. Tıpkı yağmurun şiddetli veya hafif oluşunun bahçenin meyvesini artırması gibi.

“Eğer ona bol yağmur isabet etmese bile bir çisinti yeter.” Yani ona hafif bir yağmur, çiseleme ve çiy benzeri bir ıslaklık ulaşsa bile yeterlidir.

“Allah yaptıklarınızı görendir.” Yani harcadığınız şeyleri görendir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir:

Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Mallarını infak eden, onları sadaka olarak veren, Allah yolunda kullandıran, Allah yolunda savaşan ve cihad eden ihtiyaç sahibi kimseleri ve Allah’a itaat yollarındaki diğer muhtaçları bu mallarla güçlendiren kimselerin misali böyledir. Onlar bunu Allah’ın rızasını arayarak yaparlar.

“Ve kendi nefislerinden bir sağlamlaştırma ile” sözüne gelince; bununla, onların Allah’a itaat yolunda yaptıkları infakı kendi nefislerinden gelen bir sağlamlaştırma, doğrulama ve pekiştirme ile yaptıkları kastedilmektedir. Nitekim “Falanı bu işte sağlamlaştırdım” denildiğinde, onun azmini doğruladım, onu pekiştirdim ve bu konuda görüşünü güçlendirdim anlamı kastedilir. İbn Revâha’nın şu sözü de böyledir: “Allah sana verdiği güzelliği sabit kılsın; Musa’yı sabit kıldığı gibi ve onlara yardım edildiği gibi sana da yardım etsin.”

Yüce Allah bununla şunu kastetmiştir: Onların nefisleri, Allah’a itaat yolunda başa kakmadan ve eziyet etmeden infak ettikleri şeyler hakkında Allah’ın kendilerine vaat ettiğine kesin olarak inanmış ve onu tasdik etmiştir. Bu yüzden nefisleri, Allah’ın rızasını arayarak mallarını infak etme konusunda onları sağlamlaştırmış; Allah’ın kendilerine vaat ettiği şeyi kesin bilip tasdik ettikleri için azimlerini ve görüşlerini doğrulamıştır. Bu sebeple tefsir ehlinden bazıları “sağlamlaştırma” sözünü “tasdik” diye, bazıları da “yakîn” diye açıklamıştır. Çünkü Allah’ın rızasını arayarak mallarını infak eden kimselerin nefislerinin onları sağlamlaştırması, ancak Allah’ın vaadine kesin inanmaları ve onu tasdik etmeleri sebebiyledir.

Bu görüşü söyleyen tefsir ehlinin rivayetleri şöyledir: İbn Beşşâr bize rivayet etti, dedi ki: Yahya bize anlattı, dedi ki: Süfyân, Ebû Musa’dan, o da Şa‘bî’den “Kendi nefislerinden bir sağlamlaştırma ile” sözü hakkında rivayet etti: Yani tasdik ve kesin inanç ile. Ahmed b. İshak el-Ahvâzî bize rivayet etti, dedi ki: Ebû Ahmed bize anlattı, dedi ki: Süfyân, Ebû Musa’dan, o da Şa‘bî’den “Kendi nefislerinden bir sağlamlaştırma ile” sözü hakkında rivayet etti: Yani nefislerinden bir tasdik, sebat ve destek ile. Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Mamer, Katâde’den “Kendi nefislerinden bir sağlamlaştırma ile” sözü hakkında rivayet etti: Yani nefislerinden gelen kesin inanç ile. Katâde dedi ki: Sağlamlaştırma, kesin inançtır. Yunus bana rivayet etti, dedi ki: Ali b. Ma‘bed, Ebû Muaviye’den, o da İsmail’den, o da Ebû Salih’ten “Kendi nefislerinden bir sağlamlaştırma ile” sözü hakkında rivayet etti: Yani kendi nefislerinden gelen kesin inanç ile.

Başka bazıları ise “Kendi nefislerinden bir sağlamlaştırma ile” sözünün anlamını, sadakalarını koyacakları yeri iyice araştırıp tespit etmeleri şeklinde açıklamıştır. Bu görüşü söyleyenlerin rivayetleri şöyledir: Muhammed b. Beşşâr bize rivayet etti, dedi ki: Müemmel bize anlattı, dedi ki: Süfyân, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den “Kendi nefislerinden bir sağlamlaştırma ile” sözü hakkında rivayet etti: Mallarını nereye koyacaklarını iyice araştırırlar. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Süveyd b. Nasr bize anlattı, dedi ki: İbn Mübarek, Osman b. Esved’den, o da Mücahid’den “Kendi nefislerinden bir sağlamlaştırma ile” sözü hakkında rivayet etti. Ben ona “Bu sağlamlaştırma nedir?” dedim. O şöyle dedi: Mallarını nereye koyacaklarını iyice araştırırlar. İbn Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam, Osman b. Esved’den, o da Mücahid’den “Kendi nefislerinden bir sağlamlaştırma ile” sözü hakkında rivayet etti: Onlar mallarını nereye koyacaklarını iyice araştırırlardı. İbn Vekî‘ bize rivayet etti, dedi ki: Babam, Ali b. Ali b. Rifâa’dan, o da Hasan’dan “Kendi nefislerinden bir sağlamlaştırma ile” sözü hakkında rivayet etti: Onlar mallarını, yani zekâtlarını, nereye koyacaklarını iyice araştırırlardı.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Süveyd bize anlattı, dedi ki: İbn Mübarek, Ali b. Ali’den rivayet etti, dedi ki: Hasan’ın “Allah’ın rızasını arayarak ve kendi nefislerinden bir sağlamlaştırma ile” ayetini okuduğunu işittim. O şöyle dedi: Kişi sadaka vermeye niyet ettiğinde iyice düşünür; eğer Allah içinse devam eder, içine şüphe karışırsa vazgeçerdi.

Mücahid ve Hasan’dan aktardığımız bu yorum, ayetin zahirinin gösterdiği anlamdan uzaktır. Çünkü onlar “kendi nefislerinden bir sağlamlaştırma ile” ifadesini “iyice araştırma” anlamında yorumlamış ve bunun, insanların mallarını nereye koyacaklarını araştırmaları sebebiyle böyle söylendiğini ileri sürmüşlerdir. Eğer yorum böyle olsaydı, ifade “kendi nefislerinden bir araştırma ile” şeklinde olurdu. Çünkü fiil “tefa‘‘altu” kalıbında olursa masdarı “tefa‘‘ul” olur. “İkram ettim” için “ikram etme”, “konuştum” için “konuşma” denmesi gibi; yüce Allah’ın “yahut onları korku içinde yakalar” sözünde olduğu gibi, bu da “falan bu işten korktu” sözünden gelen “korkma” anlamındadır. Aynı şekilde “kendi nefislerinden bir sağlamlaştırma ile” ifadesi, eğer insanların sadakalarını yerlerine koyma konusunda araştırmaları anlamında olsaydı, söz “kendi nefislerinden bir araştırma ile” olurdu; “sağlamlaştırma” olmazdı. Fakat bunun anlamı bizim söylediğimiz gibidir: İnsanların nefislerinin, Allah’ın vaadine dair kesin inanç ve doğru azimle kendilerini sağlamlaştırmasıdır.

Eğer biri “Bunun, Allah’ın ‘O’na tam bir yönelişle yönel’ sözündeki gibi olmasını neden kabul etmiyorsun? Orada da ‘yöneliş’ yerine farklı bir masdar kullanılmıştır” derse, şöyle cevap verilir: Bu, ondan farklıdır. Çünkü orada bu kullanımın caiz olması, “O’na yönel” fiilinin açıkça bulunmasından dolayıdır. Bu açık fiil, terk edilmiş bir sözün varlığına delalet eder ve masdar onun üzerinden getirilmiştir. Terk edilen sözün takdiri şudur: “Sen O’na yönel ki Allah da seni kendisine yöneltsin.” Araplar bazen, önceki fiiller kendisinden türetilen gizli fiile delalet ettiğinde masdarları, önlerindeki fiillerin lafzından farklı getirirler. Nitekim yüce Allah “Allah sizi yerden bir bitirişle bitirdi” ve “Onu güzel bir bitirişle yetiştirdi” buyurmuştur. “Bitiriş” masdarı aslında “bitmek” kökündendir; fakat öncesinde “bitirdi” fiili geldiği için, terk edilmiş olan “siz de yerden bittiniz” anlamına delalet etmiştir. “Kendi nefislerinden bir sağlamlaştırma ile” sözü ise böyle değildir; burada sözün “sadakalarını yerlerine koyma konusunda araştırırlar” anlamına çevrilebilmesi için önceki açık fiilde böyle bir delalet yoktur. Bu yüzden onu, “O’na tam bir yönelişle yönel” ve benzeri masdar değişimlerine benzetmek doğru değildir.

Başka bazıları ise “kendi nefislerinden bir sağlamlaştırma ile” sözünü “kendi nefislerinden bir karşılık umma ile” diye açıklamıştır. Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şöyledir: Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezîd bize anlattı, dedi ki: Saîd, Katâde’den “Kendi nefislerinden bir sağlamlaştırma ile” sözü hakkında rivayet etti: Yani nefislerinden bir karşılık umma ile.

Bu söz de “sağlamlaştırma” anlamından uzaktır. Çünkü Arapçada sağlamlaştırmanın “karşılık umma” anlamında kullanıldığı bilinmez. Ancak bunu açıklayan kişi, infak edenlerin nefislerinin sahiplerini sağlamlaştırırken Allah katında karşılık uman nefisler olduğunu kastetmişse başka. Eğer onun kastı buysa, o zaman “karşılık umma” sağlamlaştırmanın doğrudan anlamı olmaz ki bu kelime onunla tercüme edilsin.

Yüce Allah’ın “Yüksek bir yerde bulunan, üzerine sağanak yağmur isabet eden, bu yüzden ürününü iki kat veren bir bahçe gibidir; ona sağanak yağmur isabet etmezse çiseleme yeter” sözüne dair açıklama şöyledir: Yüce Allah bununla şöyle buyurmaktadır: Mallarını infak eden, onları sadaka olarak veren ve Allah’a itaat yolunda kullanan; bunu sadaka verdikleri kimselere başa kakmadan ve eziyet etmeden, Allah’ın rızasını arayarak ve nefislerinde Allah’ın vaadini tasdik ederek yapan kimselerin misali, bir bahçe gibidir.

“Bahçe” bostan demektir. Daha önce bahçenin bostan anlamına geldiğini yeterince açıklamıştık. “Yüksek bir yerde” ifadesine gelince, “rabve” yerin selden yüksekte kalan, kabarık ve yüksek kısmıdır. Yüce Allah onu böyle nitelemiştir. Çünkü akarsu yollarından ve vadilerden yüksek olan yerler daha sağlam ve verimlidir. Toprağı sert ve yüksek yerlerin bahçeleri, meyve, fidan ve ekin bakımından yumuşak ve alçak yerlere göre daha güzel ve daha bereketlidir. Bu sebeple Benî Sa‘lebe’den A‘şâ bir çayırlığı anlatırken şöyle demiştir: “Yüksek yerlerin çayırlarından yemyeşil bir çayır; üzerine bol ve sürekli yağan bir yağmur yağmıştır.” Onu yüksek yerlerin çayırlarından diye nitelemiştir. Çünkü yüksek yerlerin dikimi ve bitkisi, vadilerin ve dere yataklarının dikim ve ekininden daha güzel ve daha güçlüdür.

“Rabve” kelimesinde üç lehçe vardır ve kıraat âlimlerinden topluluklar bu üç lehçenin her biriyle okumuştur. Birincisi “rubve” şeklinde râ harfinin ötreli okunmasıdır; Medine, Hicaz ve Irak kıraat ehlinin çoğu bununla okumuştur. İkincisi “rabve” şeklinde râ harfinin üstünlü okunmasıdır; Şam ehlinin bir kısmı ve Kûfe ehlinin bir kısmı bununla okumuştur ve bunun Temîm lehçesi olduğu söylenir. Üçüncüsü “ribve” şeklinde râ harfinin esreli okunmasıdır; zikredildiğine göre İbn Abbas böyle okumuştur. Bana göre bunu ancak iki lehçeden biriyle okumak caizdir: ya râ harfini üstünlü ya da ötreli okumakla. Çünkü şehirlerdeki insanların kıraati bu iki okuyuştan biridir. Ben ötreli okumayı üstünlü okumadan daha çok tercih ederim; çünkü Araplar arasında iki lehçeden daha meşhur olan budur. Esreli okumaya gelince, insanların bu kıraati terk etmesi, onunla okumanın caiz olmadığına açık delildir. “Rabve” kelimesi, kabarıp yükseldiği için bu adı almıştır. “Bu şey kabardı ve büyüdü” sözündeki kökten gelir.

Tefsir ehli de bu konuda bizim söylediğimize benzer açıklama yapmıştır. Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebû Âsım bize anlattı, dedi ki: İsa, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den “Yüksek bir yerde bulunan bir bahçe gibi” sözü hakkında rivayet etti: Rabve, açık ve düz yerdir. Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Mamer şöyle dedi: Mücahid, onun yüksek ve düz yer olduğunu söyledi. Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezîd bize anlattı, dedi ki: Saîd, Katâde’den “Yüksek bir yerde bulunan bir bahçe gibi” sözü hakkında rivayet etti: Yani yerin yüksekçe kısmında. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize anlattı, dedi ki: Ebû Züheyr, Cüveybir’den, o da Dahhâk’tan “Yüksek bir yerde bulunan bir bahçe gibi” sözü hakkında rivayet etti: Rabve, içinden ırmakların akmadığı yüksek yerdir; bahçeler orada bulunur. Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize anlattı, dedi ki: Esbât, Süddî’den “yüksek bir yerde” sözü hakkında rivayet etti: Yerin yüksek kısmında demektir. Ammâr’dan bana rivayet edildi, dedi ki: İbn Ebî Cafer, babasından, o da Rebî’den “Yüksek bir yerde bulunan bir bahçe gibi” sözü hakkında rivayet etti: Rabve, yerin yüksek kısmıdır. Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize anlattı, dedi ki: Haccâc rivayet etti, dedi ki: İbn Cüreyc şöyle dedi: İbn Abbas “Yüksek bir yerde bulunan bir bahçe gibi” sözü hakkında şöyle dedi: İçinden ırmakların akmadığı yüksek yerdir.

Başka bazıları ise bunun düz yer olduğunu söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şöyledir: Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Mamer, Hasan’dan “Yüksek bir yerde bulunan bir bahçe gibi” sözü hakkında rivayet etti: Bu, suların üstünde kalan düz arazidir.

“Üzerine sağanak yağmur isabet etti” sözüne gelince; yüce Allah bununla, yeryüzünün yüksek kısmındaki bu bahçeye sağanak yağmurun isabet ettiğini kastetmektedir. “Vâbil”, taneleri büyük ve şiddetli yağan yağmurdur.

“Ürününü iki kat verdi” sözüne gelince; bununla, sağanak yağmur isabet ettiğinde bahçenin meyvesini iki kat artırdığı kastedilmektedir. “Ürün” kelimesi yenilen şey anlamındadır. Bu kelime, aynı kalıpta gelen isimlerdendir. Açık elifle ve sakin kâfla gelen “yemek” ise yiyenin fiilidir. “Yedim, bir yiyiş yedim” denir. Şairin şu sözü de böyledir: “Yediğim hiçbir yemek ganimet sayılmaz; aç kaldığım hiçbir açlık da borç değildir.” Burada elif açık okunmuştur; çünkü fiil anlamındadır. Buna delil, aynı beyitte “açlık” kelimesinin de gelmesidir. Eğer “yemek” kelimesinin elifi ötreli okunursa, anlamı yenilen yiyecek olur ve sözün anlamı “Yediğim hiçbir yiyecek ganimet değildir” şeklinde olur.

“Eğer ona sağanak yağmur isabet etmezse çiseleme yeter” sözüne gelince; “tal” çiy ve hafif yağmur demektir. Abbas b. Muhammed bize rivayet etti, dedi ki: Haccâc bize anlattı, dedi ki: İbn Cüreyc “çiseleme” hakkında, Atâ el-Horasânî’den, o da İbn Abbas’tan rivayetle “çiy” dedi. Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize anlattı, dedi ki: Esbât, Süddî’den rivayet etti: Tal, çiydir. Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezîd bize anlattı, dedi ki: Saîd, Katâde’den “Eğer ona sağanak yağmur isabet etmezse çiseleme yeter” sözü hakkında rivayet etti: Yani hafif serpinti. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize anlattı, dedi ki: Ebû Züheyr, Cüveybir’den, o da Dahhâk’tan “çiseleme” hakkında rivayet etti: Tal, yağmurun çisentisi, yani hafif olanıdır. Ammâr’dan bana rivayet edildi, dedi ki: İbn Ebî Cafer, babasından, o da Rebî’den “çiseleme” hakkında rivayet etti: Yani hafif serpinti.

Yüce Allah bu misalle şunu kastetmektedir: Bu nitelikteki bahçenin meyvesi bol yağmur yağdığında nasıl iki kat artarsa, bol yağmur isabet etmese bile hafif çiseleme ile yine ürün verirse; aynı şekilde Allah’ın rızasını arayarak, nefislerinde kesin inançla, başa kakmadan ve eziyet etmeden malını infak eden sadaka sahibinin sadakasını da Allah kat kat artırır. İnfakı az olsun veya çok olsun, boşa gitmez ve karşılıksız kalmaz. Yüce Allah’ın nitelediği bu bahçe gibi; ona isabet eden yağmur az da olsa çok da olsa, hiçbir durumda hayrı eksik kalmaz.

Tefsir ehlinin bir topluluğu da bu konuda bizim söylediğimize benzer açıklama yapmıştır. Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize anlattı, dedi ki: Esbât, Süddî’den “Ürününü iki kat verdi; eğer ona sağanak yağmur isabet etmezse çiseleme yeter” sözü hakkında rivayet etti: O bahçenin meyvesi nasıl katlandıysa, bu infak edenin meyvesi de iki kat katlanır. Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezîd bize anlattı, dedi ki: Saîd, Katâde’den “Ürününü iki kat verdi; eğer ona sağanak yağmur isabet etmezse çiseleme yeter” sözü hakkında rivayet etti: Bu, Allah’ın müminin ameli için verdiği bir misaldir. O şöyle buyurmaktadır: Bu bahçenin hayrı hiçbir durumda eksik kalmadığı gibi, müminin hayrı da boşa gitmez; ister sağanak yağmur isabet etsin, ister çiseleme. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize anlattı, dedi ki: Ebû Züheyr, Cüveybir’den, o da Dahhâk’tan rivayet etti: Bu, Allah’ın rızasını arayarak malını infak eden kimsenin misalidir. Ammâr’dan bana rivayet edildi, dedi ki: İbn Ebî Cafer, babasından, o da Rebî’den “Mallarını Allah’ın rızasını arayarak infak edenler…” ayeti hakkında rivayet etti: Bu, Allah’ın müminin ameli için verdiği bir misaldir.

Eğer biri “Bu, geçmiş bir olayın haberi olduğu halde nasıl ‘Eğer ona sağanak yağmur isabet etmezse çiseleme yeter’ denildi?” derse, şöyle cevap verilir: Burada “olursa” anlamı kastedilmiştir. Sözün anlamı şudur: O bahçe ürününü iki kat verdi; eğer sağanak yağmur ona isabet etmemişse, çiseleme isabet etmiştir. Bu, kişinin “İki at alıkoydum; eğer iki tane alıkoymadıysam, onun değerinde bir tane alıkoydum” demesine benzer. Burada “eğer olmadıysa” anlamı gizlidir; çünkü bu bir haberdir ve “olmak” fiilinin takdir edilmesi gerekir. Şairin şu sözü de bundandır: “Soyumuzu saydığımızda beni aşağılık bir kadın doğurmadı; bunu kabul etmekten başka çare de bulamazsın.”

Yüce Allah’ın “Allah yaptıklarınızı görendir” sözüne dair açıklama şöyledir: Ey insanlar, Allah infak ettiğiniz şeylerde yaptıklarınızı görmektedir. Bu infaklarınızdan, onlardaki davranışlarınızdan ve diğer amellerinizden hiçbir şey O’na gizli kalmaz. O, içinizden kimin başa kakarak ve eziyet ederek infak ettiğini, kimin de Allah’ın rızasını arayarak ve nefislerinde sağlam bir inançla infak ettiğini bilir. Bunları sizin üzerinize kaydeder ki her birinize yaptığı işin karşılığını versin: Hayırsa hayır, şerse şer.

Yüce Allah bu sözüyle, kullarını infak ettikleri şeylerde ve diğer amellerinde cezalandırmasından sakındırmaktadır. Böylece yaratıklarından hiç kimse, Allah’ın daha önce yasakladığı bir şeyi yapmaya veya emrettiği şeyde kusur göstermeye kalkışmasın. Çünkü bütün bunlar Allah’ın görmesi ve işitmesi altındadır. O bunları bilir, kullarının aleyhine kaydeder ve yaratıklarını gözetlemektedir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 264

Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakma ve eziyetle boşa çıkarmayın. Malını insanlara gösteriş için harcayan ve Allah’a ve ahiret gününe inanmayan kimse gibi. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kaygan bir kaya gibidir; üzerine şiddetli bir yağmur isabet eder de onu çıplak bırakır. Onlar kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremezler. Allah kâfirler topluluğunu doğru yola iletmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu (ey iman edenler) la tubtilu (boşa çıkarmayın) sadakatikum (sadakalarınızı) bil-menni vel-eza (başa kakma ve incitme ile) kellezi yunfiku malehu riyae n-nas (malını insanlara gösteriş için harcayan gibi) ve la yu’minu billahi vel-yevmi l-ahiri (Allah’a ve ahiret gününe inanmaz) fe-meseluhu (onun örneği) ke-meseli safvan (düz kaya gibidir) aleyhi turab (üzerinde toprak vardır) fe-esabehu vabil (şiddetli yağmur vurur) fe-terekehu salda (onu çıplak bırakır) la yakdirune ala şey’in mimma kesebu (kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremezler) vallahu la yehdi l-kavme l-kafirin (Allah inkârcı topluluğu hidayete erdirmez)

Mukatil Tefsiri
“Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakma ve eziyetle boşa çıkarmayın.” Yani verdiği sadakayı başa kakar; çünkü bu, sadaka verilen kimseye eziyettir. Sahibi tarafından başa kakılan her sadaka geçersiz olur. Başa kakmak sadakayı bozar.

Allah Teâlâ bunun için bir örnek vererek şöyle buyurdu: “Tıpkı malını insanlara gösteriş için harcayan ve Allah’a iman etmeyen kimse gibi.” Yani Allah’ın bir olduğuna ve hiçbir ortağı bulunmadığına inanmayan kimse gibi.

“Ve ahiret gününe de iman etmeyen.” Yani amellerin karşılığının verileceği dirilişi tasdik etmeyen kimse gibi.

İşte sadakasını başa kakan kimsenin durumu böyledir. Allah’a iman etmeksizin malını harcayan müşrik gibi olur. Nasıl ki şirk onun sadakasını boşa çıkarmışsa, başa kakma ve eziyet de müminin sadakasını boşa çıkarır.

Sonra Allah Teâlâ, verdiğini başa kakan kimsenin hiçbir ecir ve sevap elde etmeyeceğini haber verdi ve ikisine bir örnek vererek şöyle buyurdu:

“Onun durumu, üzerinde biraz toprak bulunan kaygan bir kayanın durumu gibidir.” Yani safa taşı gibi düz bir kaya.

“Ona şiddetli bir yağmur isabet etmiş.” Yani kuvvetli bir yağmur yağmıştır.

“Ve onu çıplak bırakmıştır.” Yani yağmur, kayayı üzerinde hiçbir toprak kalmayacak şekilde dümdüz ve tertemiz bırakmıştır.

Allah’a iman etmeksizin gösteriş için mal harcayan müşriğin durumu da böyledir. Sadakasını başa kakan müminin sadakası da aynı şekilde boşa gider.

İşte Allah Teâlâ’nın şu buyruğu bunu ifade eder: “Kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremezler.” Yani kıyamet gününde harcadıkları şeylerin sevabından hiçbirine ulaşamazlar. Bu, şu ayette belirtilen anlama benzer: “Rablerini inkâr edenlerin amelleri, fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler.” (İbrahim 18)

Nasıl ki şiddetli yağmur kayadaki toprağı tamamen yok etmişse, onların amellerinden de hiçbir sevap kalmaz.

“Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.”

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bununla şöyle buyurmaktadır: Ey iman edenler! Allah’ı ve Resûlünü tasdik edenler! “Sadakalarınızı boşa çıkarmayın” yani sadakalarınızın ecirlerini başa kakmak ve eziyet etmekle geçersiz kılmayın. Tıpkı malını “insanlara gösteriş için” harcayan kimsenin küfrünün onun infakını boşa çıkardığı gibi. Onun insanlara gösteriş yapması, yaptığı ameli onlara göstererek övülmeyi istemesidir. Bu da kişinin malını dış görünüşte yüce Allah’ı istediği zannedilecek bir şekilde harcamasıdır; insanlar onu bu sebeple överler, hâlbuki o bununla Allah’ı istememekte ve O’ndan sevap talep etmemektedir. Aksine bunu zahiren insanların kendisini övmesi için yapar; insanlar da “O cömerttir, kerimdir, salih bir adamdır” desinler ve onu güzel şekilde ansınlar diye infak eder. Oysa onlar, onun infak ettiği şeyde içten taşıdığı niyetin ne olduğunu bilmezler; Allah’ı ve ahiret gününü yalanlama bakımından ne durumda olduğunu fark etmezler.

“Allah’a ve ahiret gününe iman etmez” sözünün anlamı ise şudur: Allah’ın birliğini ve rabliğini tasdik etmez; ölümünden sonra diriltileceğine ve yaptığı amelin karşılığını göreceğine inanmaz ki amelini Allah’ın yüzü için, O’nun sevabını ve ahirette katındaki karşılığı talep etmek için yapsın. Bu, münafığın sıfatıdır. Biz onun münafık olduğunu söyledik; çünkü küfrünü açığa vuran ve şirkini ilan eden kimsenin amellerinde gösteriş yapması söz konusu değildir. Zira gösterişçi, dış görünüşte Allah için yapılan bir ameli insanlara gösteren, fakat içten o amelle insanların övgüsünü isteyen kimsedir. Küfrünü açıkça ilan eden bir kâfirin bütün fiillerinin Allah için değil, şeytan için olduğu kimseye gizli kalmaz. Böyle olan kimse de amelleriyle gösteriş yapan biri olmaz.

Tefsir ehli de bu konuda bizim söylediğimize benzer açıklama yapmıştır. Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: Ebû Hâni el-Havlânî, Amr b. Hureys’ten rivayet etti: Bir adam gazaya çıkar; hırsızlık yapmaz, zina etmez, ganimetten hıyanet etmez, fakat yeterli karşılıkla dönmez. Ona “Bu neden böyledir?” denildi. O şöyle dedi: Çünkü adam yola çıkar; Allah’ın kendisi hakkında hükmettiği bir imtihan ona isabet edince imamına söver ve ona lanet eder, gazaya çıktığı saate lanet eder ve “Onunla bir daha asla gazaya çıkmam” der. İşte bu onun aleyhinedir, lehine değildir. Bu, Allah yolunda yapılan, sonra arkasından başa kakma ve eziyet getirilen infak gibidir. Allah bunun misalini Kur’an’da vermiştir: “Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın…” diye ayetin sonuna kadar okudu.

Yüce Allah’ın “Onun durumu, üzerinde toprak bulunan düz bir kaya gibidir; ona sağanak yağmur isabet eder de onu çıplak ve sert halde bırakır. Kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremezler. Allah kâfir topluluğu hidayete erdirmez” sözüne dair açıklama şöyledir: Yüce Allah bununla, malını insanlara gösteriş için harcayan, Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen kimsenin misalini kastetmektedir. “Onun durumu” ifadesindeki zamir “o kimse”ye dönmektedir.

“Düz kaya” kelimesi hem tekil hem çoğul olarak kullanılır. Onu çoğul kabul edenlere göre tekili, hurma ve hurma ağacı kelimelerinin çoğul yapılması gibi, “bir düz kaya” anlamındaki kelimedir. Onu tekil kabul edenlere göre ise çoğulu başka şekillerde gelir. Şairin şu sözünde olduğu gibi: “Kuşların düz kayalar üzerindeki konak yerleri…” Düz kaya, pürüzsüz ve kaygan taş demektir.

“Üzerinde toprak bulunan” sözü, düz kayanın üzerinde toprak bulunması demektir. “Ona sağanak yağmur isabet etti” sözünde, yağmurun isabet ettiği şey düz kayadır. “Sağanak yağmur” ise şiddetli ve iri taneli yağmurdur. Nitekim İmruülkays şöyle demiştir: “Bir süre sonra ona etekleri sarkık, zayıf fakat boşalırcasına yağan bir sağanak yöneldi.” Bu kökten “gök sağanak yağdırdı” denir; “yer sağanakla ıslandı” denir.

“Onu çıplak ve sert halde bıraktı” sözüne gelince; sağanak yağmur o düz kayayı çıplak ve sert halde bırakmıştır. “Sert ve çıplak” taş, üzerinde bitki veya başka bir şey bulunmayan katı taştır. Toprak için de üzerinde hiçbir şey bitmeyen yer anlamında kullanılır. Başlar için de aynı anlamda kullanılır. Nitekim Rü’be şöyle demiştir: “Beni süslü görünen eski bir halde, alnı parlak ve açık, çıplak alınlı görünce…” Bundan dolayı kaynaması ağır ve koyu tencereye de “ağır kaynayan tencere” denir. Teebbata Şerran’ın şu sözü de bundandır: “Ben gece ve soğukta getirilmiş bir yük değilim; hayırdan uzak, sert ve çıplak bir kaya da değilim.”

Sonra yüce Allah, misali verilen münafıklardan söz etmeye dönerek şöyle buyurmuştur: Onların amelleri, üzerinde toprak bulunan düz kayanın durumu gibidir. Sağanak yağmur ona isabet eder, üzerindeki toprağı alıp götürür ve onu üzerinde hiçbir şey kalmamış temiz bir kaya haline getirir. Müslümanlar zahirde onların bazı amelleri olduğunu görürler; tıpkı üzerinde toprak bulunan bu kayayı gördükleri gibi. Onlar da yaptıkları gösteriş ile bunu insanlara gösterirler. Fakat kıyamet günü gelip Allah’a vardıklarında bütün bunlar yok olup gider; çünkü o amel Allah için yapılmamıştır. Sağanak yağmurun düz kayanın üzerindeki toprağı alıp götürmesi ve onu üzerinde hiçbir şey kalmamış pürüzsüz bir taş halinde bırakması gibi, onların amelleri de yok olur.

“Güç yetiremezler” sözüyle, mallarını insanlara gösteriş için harcayan ve Allah’a da ahiret gününe de iman etmeyen kimseler kastedilmektedir. Yani onlar kıyamet günü dünyada kazandıkları şeylerden hiçbirinin sevabına güç yetiremezler. Çünkü onlar ahiretleri için ve Allah katındaki karşılığı istemek için amel etmemişlerdir. Aksine bunu insanlara gösteriş için ve onların övgüsünü istemek için yapmışlardır. Amellerinden payları da ancak onunla istedikleri ve talep ettikleri şeydir.

Sonra yüce Allah, kâfir topluluğu hidayete erdirmeyeceğini haber vermiştir. Yani Allah onları infaklarında ve diğer işlerinde doğruya isabet etmeye muvaffak kılmaz; çünkü onlar batılı hakka tercih etmektedirler. Bunun için Allah onları sapkınlıkları içinde şaşkın halde bırakmıştır. Yüce Allah müminlere şöyle demektedir: Amellerinin sıfatı bu misalde anlatılan münafıklar gibi olmayın. Sadaka verdiğiniz kimselere başa kakarak ve eziyet ederek sadakalarınızın ecirlerini boşa çıkarmayın. Nitekim Allah katında, malını insanlara gösteriş için harcayan ve Allah’a da ahiret gününe de iman etmeyen münafığın infakının ecri boşa çıkmıştır.

Tefsir ehli de bu konuda bizim söylediğimize benzer açıklama yapmıştır. Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezîd bize anlattı, dedi ki: Saîd, Katâde’den “Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın” sözünü okuyup “Kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremezler” sözüne kadar rivayet etti. Katâde şöyle dedi: Bu, Allah’ın kıyamet gününde kâfirlerin amelleri için verdiği bir misaldir. O gün kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremezler. Tıpkı bu yağmurun taşı, üzerinde hiçbir şey kalmayacak kadar temiz bırakması gibi.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize anlattı, dedi ki: İbn Ebî Cafer, babasından, o da Rebî’den “Sadakalarınızı başa kakmakla boşa çıkarmayın” sözünden “Allah kâfir topluluğu hidayete erdirmez” sözüne kadar rivayet etti: Bu, Allah’ın kıyamet gününde kâfirlerin amelleri için verdiği bir misaldir. O gün kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremezler. Tıpkı bu yağmurun düz kayayı üzerinde hiçbir şey kalmamış temiz bir halde bırakması gibi.

Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize anlattı, dedi ki: Esbât, Süddî’den “Sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın” sözünden “Kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremezler” sözüne kadar rivayet etti: Üzerinde toprak bulunan düz kayaya yağmur isabet eder, toprağını giderir ve onu çıplak halde bırakır. Malını insanlara gösteriş için harcayan kimse de böyledir. Gösteriş onun infakını götürür; tıpkı bu yağmurun o düz kayanın toprağını götürüp onu temiz bırakması gibi. Gösteriş de onu böyle bırakır; önceden gönderdiği şeyden hiçbirine güç yetiremez. Bu yüzden müminlere “Sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın” denmiştir; yoksa sadakanız da gösteriş sadakasının boşa çıktığı gibi boşa çıkar.

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize anlattı, dedi ki: Ebû Züheyr, Cüveybir’den, o da Dahhâk’tan rivayet etti: Kişinin malını hiç infak etmemesi, onu infak edip sonra arkasından başa kakma ve eziyet getirmesinden daha hayırlıdır. Allah onun misalini, Allah’a ve ahiret gününe iman etmediği halde malını infak eden kâfirin misali gibi vermiştir. Allah bu ikisine birlikte şu misali vermiştir: “Üzerinde toprak bulunan düz kaya gibidir; ona sağanak yağmur isabet eder de onu çıplak ve sert halde bırakır.” Malını infak edip sonra arkasından başa kakma ve eziyet getiren kimse de böyledir.

Muhammed b. Sa‘d bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana anlattı, dedi ki: Amcam bana anlattı, dedi ki: Babam, babasından, o da İbn Abbas’tan “Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın” sözünden “üzerinde toprak bulunan düz kaya gibidir; ona sağanak yağmur isabet eder de onu çıplak ve sert halde bırakır” sözüne kadar rivayet etti: Üzerinde hiçbir şey kalmaz. Münafık da kıyamet günü kazandığı şeylerden hiçbirine güç yetiremez.

Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize anlattı, dedi ki: Haccâc, İbn Cüreyc’den “Sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın” sözü hakkında rivayet etti: Kişi sadakasını başa kakar ve onunla eziyet eder; sonunda onu boşa çıkarır.

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd “Sonra infak ettiklerinin ardından başa kakma ve eziyet getirmezler” sözü hakkında konuşurken “Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın” ayetini “Kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremezler” sözüne kadar okudu. Sonra şöyle dedi: Sağanak yağmurun düz kaya üzerinde topraktan bir şey bıraktığını sanıyor musun? İşte senin başa kakman ve eziyetin de infak ettiğin şeyden hiçbir şey bırakmaz. Ardından “Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın” ayetini ve “Hayırdan her ne infak ederseniz kendiniz içindir” ayetini “Siz zulme uğratılmazsınız” sözüne kadar okudu.

“Düz kaya” sözünün açıklaması: Düz kayanın anlamını yeterince açıklamıştık; ancak bu konuda bizim söylediğimiz gibi söyleyen tefsir ehlinin sözlerini de zikretmek istedik. Muhammed b. Sa‘d bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana anlattı, dedi ki: Amcam bana anlattı, dedi ki: Babam, babasından, o da İbn Abbas’tan “düz kaya gibi” sözü hakkında rivayet etti: Yani kaya gibi. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize anlattı, dedi ki: Ebû Züheyr, Cüveybir’den, o da Dahhâk’tan rivayet etti: Düz kaya, kayadır. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize anlattı, dedi ki: İbn Ebî Cafer, babasından, o da Rebî’den bunun benzerini rivayet etti. Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize anlattı, dedi ki: Esbât, Süddî’den rivayet etti: Düz kaya, kaya diye adlandırılan taştır. Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezîd bize anlattı, dedi ki: Saîd, Katâde’den bunun benzerini rivayet etti. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebû Salih bize anlattı, dedi ki: Muaviye, Ali’den, o da İbn Abbas’tan “düz kaya” sözü hakkında rivayet etti: Yani taş.

“Ona sağanak yağmur isabet etti” sözünün açıklaması daha önce geçti. Bu konuda bizim söylediğimiz gibi söyleyenlerin rivayetleri şöyledir: Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize anlattı, dedi ki: Esbât, Süddî’den rivayet etti: Sağanak yağmur, şiddetli yağmurdur. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize anlattı, dedi ki: Ebû Züheyr, Cüveybir’den, o da Dahhâk’tan “Ona sağanak yağmur isabet etti” sözü hakkında rivayet etti: Sağanak yağmur, şiddetli yağmurdur. Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezîd bize anlattı, dedi ki: Saîd, Katâde’den bunun benzerini rivayet etti. Ammâr’dan bana rivayet edildi, dedi ki: İbn Ebî Cafer, babasından, o da Rebî’den bunun benzerini rivayet etti.

“Onu çıplak ve sert halde bıraktı” sözünün açıklaması hakkında bizim söylediğimize benzer şekilde nakledilenler şöyledir: Musa bana rivayet etti, dedi ki: Amr bize anlattı, dedi ki: Esbât, Süddî’den “Onu çıplak ve sert halde bıraktı” sözü hakkında rivayet etti: Yani temiz halde bıraktı. Muhammed b. Sa‘d bana rivayet etti, dedi ki: Babam bana anlattı, dedi ki: Amcam bana anlattı, dedi ki: Babam, babasından, o da İbn Abbas’tan “Onu çıplak ve sert halde bıraktı” sözü hakkında rivayet etti: Onu üzerinde hiçbir şey kalmamış temiz halde bıraktı. Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize anlattı, dedi ki: Haccâc rivayet etti, dedi ki: İbn Cüreyc şöyle dedi: İbn Abbas “Onu çıplak ve sert halde bıraktı” sözü hakkında “Üzerinde hiçbir şey kalmadı” dedi. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize anlattı, dedi ki: Ebû Züheyr, Cüveybir’den, o da Dahhâk’tan “çıplak ve sert” sözü hakkında rivayet etti: Onu bomboş ve çıplak halde bıraktı. Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzak bize haber verdi, dedi ki: Mamer, Katâde’den “Onu çıplak ve sert halde bıraktı” sözü hakkında rivayet etti: Üzerinde hiçbir şey kalmadı. Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: Ebû Salih bize anlattı, dedi ki: Muaviye, Ali’den, o da İbn Abbas’tan “Onu çıplak ve sert halde bıraktı” sözü hakkında rivayet etti: Üzerinde hiçbir şey kalmadı.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 263

Güzel bir söz ve bağışlama, ardından eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah zengindir, halîmdir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kavlun ma‘rufun ve magfiretun (güzel söz ve bağışlama) hayrun min sadakatin yetbeuha ezen (arkasından incitme gelen sadakadan daha hayırlıdır) vallahu ganiyyun halim (Allah zengindir yumuşak davranandır)

Mukatil Tefsiri
“Güzel bir söz” yani güzel ve hoş bir söz demektir. Bu, fakir olarak gelip kendisinden bir şey isteyen Müslüman kardeşine bir şey veremediğinde onun için hayır duası etmesidir.

“Ve bağışlama” yani onu hoş görmek ve kusurunu bağışlamaktır.

“Ardından eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır.” Yani peşinden başa kakma gelen sadakadan daha hayırlıdır.

“Allah ganîdir.” Yani sizin sadakalarınıza muhtaç değildir.

“Halîmdir.” Yani sadakasını başa kakan ve verdiği kimseye eziyet eden kişiye cezayı hemen vermeyendir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “Güzel bir söz” ifadesiyle kastettiği şey, güzel söz ve kişinin Müslüman kardeşi için dua etmesidir.

“Bağışlama” sözüyle de, onun ihtiyacını ve kötü durumunu bildiği halde bunu örtmesi kastedilmektedir. Bu, Allah katında, ardından eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Yani kişiye sadaka verdikten sonra onu şikâyet etmesi ve verdiği sadaka sebebiyle ona eziyet etmesinden daha hayırlıdır.

Nitekim Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize anlattı, dedi ki: Ebû Züheyr, Cüveybir’den, o da Dahhâk’tan “Güzel bir söz ve bağışlama, ardından eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır” ayeti hakkında rivayet etti: Kişinin malını elinde tutması, malını infak edip sonra arkasından başa kakma ve eziyet getirmesinden daha hayırlıdır.

“Allah zengindir, halîmdir” sözüne gelince; bunun anlamı şudur: Allah onların verdikleri sadakalara muhtaç değildir. O, içinizden sadakasını başa kakan ve sadaka verdiği kimseye bu sebeple eziyet eden kişiyi cezalandırmakta acele etmeyen, hilim sahibidir.

Bu konuda İbn Abbas’tan şu rivayet aktarılmıştır: Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Salih bize anlattı, dedi ki: Muaviye, Ali b. Ebî Talha’dan, o da İbn Abbas’tan rivayet etti: “Zengin” demek, zenginliği eksiksiz olan demektir. “Halîm” ise hilmi eksiksiz olan demektir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 262

Mallarını Allah yolunda harcayanlar, sonra harcadıklarının ardından başa kakma ve eziyet getirmezlerse, onların mükâfatı Rableri katındadır. Onlar için korku yoktur ve onlar üzülmezler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezine yunfikune (harcayanlar) emvalehum (mallarını) fi sebilillah (Allah yolunda) summe la yutbiune (sonra peşinden getirmezler) ma enfeku (verdiklerini) mennen ve la ezen (başa kakma ve incitme ile) lehum ecruhum inde rabbihim (onların mükafatı Rableri katındadır) ve la havfun aleyhim (onlara korku yoktur) ve la hum yahzenun (üzülmezler)

Mukatil Tefsiri
“Mallarını Allah yolunda harcayıp sonra harcadıklarının ardından başa kakma ve eziyet etmeyenler” yani verdiklerini başa kakmayan ve eziyet etmeyenler.

“Onların mükâfatı Rableri katındadır. Onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” Yani ölüm anında korkmayacaklardır.

Bu ayet, Tebük Gazvesi’nde yaptığı infak sebebiyle Osman b. Affân hakkında inmiştir. Ayrıca Medine’deki Rûme kuyusunu satın alıp Müslümanlara sadaka olarak vermesi hakkında da nazil olmuştur.

Yine Zührîlerden Abdurrahman b. Avf hakkında da nazil olmuştur. O, her biri bir miskal ağırlığında olan dört bin dirhemi sadaka olarak vermişti ki bu malının yarısıydı.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın bu sözle kastettiği şudur: Allah yolunda savaşan mücahitlere yardım olsun diye malını veren kimse. Yüce Allah şöyle buyurur: Allah yolunda savaşanlara harcamada bulunan, onların binekliklerini ve diğer ihtiyaçlarını karşılayanlar; sonra da yaptıkları bu harcamanın ardından başa kakma ve eziyet getirmeyenler. Yani yaptığı yardımı onların başına kakıp, kendilerine iyilik yaptığını göstermek suretiyle onları incitmeyenler. Bu, sözle olabileceği gibi davranışla da olabilir.

Eziyet ise, Allah yolunda verdiği yardım sebebiyle onları şikâyet etmesi, savaşta üzerlerine düşeni yapmadıklarını söylemesi ve buna benzer, yardım ettiği kişiyi inciten sözler söylemesidir.

Allah Teâlâ’nın, Allah yolunda harcayan kimse için bu şartı koşmasının ve yaptığı harcamayı başa kakmayan ve eziyet etmeyen kişiye sevap vaat etmesinin sebebi şudur: Allah yolunda yapılan harcama, Allah’ın rızasını istemek ve O’nun katındaki sevabı talep etmek için yapılır. Allah yolunda harcamanın anlamı bu olunca, harcayan kişinin yardım ettiği kimseye karşı başa kakmasının hiçbir yönü kalmaz. Çünkü onun karşı tarafta bir hakkı ve bir iyiliği yoktur ki, karşılık görmeyince başa kakma ve eziyet etmeye hak kazansın. Zira yaptığı harcamayı yalnızca sevap umarak, Allah’ın rızasını isteyerek yapmıştır. Bunun karşılığı da yardım ettiği kişiden değil, Allah’tandır.

Bu anlamda tefsir ehlinin bir kısmı şöyle demiştir:

Bişr bize rivayet etti, dedi ki: Yezid bize anlattı, dedi ki: Saîd, Katâde’den şu ayet hakkında rivayet etti:

“Allah yolunda mallarını harcayanlar, sonra da harcadıklarının ardından başa kakma ve eziyet getirmeyenler…”

Katâde dedi ki: Allah, bazı insanların verdikleri şeyi başa kakacaklarını bildiği için bunu hoş görmemiş ve bu konuda önceden şöyle buyurmuştur:

“Güzel bir söz ve bağışlama, ardından eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah zengindir, halîmdir.” (Bakara 263)

Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd şöyle dedi:

Allah, savaşa çıkmayan diğer insanlara şöyle buyurdu:

“Allah yolunda mallarını harcayanlar, sonra da harcadıklarının ardından başa kakma ve eziyet getirmeyenler…”

İbn Zeyd dedi ki: Allah onlara bu şartı koştu. Fakat savaşa çıkan kişi için az veya çok bir şart koşmadı. Buradaki “çıkan kişi”, şu ayette sözü edilen cihat için çıkan kişidir:

“Allah yolunda mallarını harcayanların durumu bir tohum gibidir…” (Bakara 261)

İbn Zeyd dedi ki: Babam şöyle derdi:

“Eğer Allah sana bu maldan vermeyi nasip ettiyse yahut Allah yolunda birine güç ve destek verdiysen, selam vermenin ona ağır geleceğini düşünüyorsan selamı bile bırak.”

İbn Zeyd dedi ki: Bu, selam vermekten daha hayırlıdır.

Bir kadın, Ebû Üsâme’ye şöyle dedi:

“Ey Ebû Üsâme! Bana gerçekten Allah yolunda savaşan bir adam göster. Çünkü bunlar sadece meyve yemek için savaşa çıkıyorlar. Benim yanımda bir ok torbası ve oklar var.”

Ebû Üsâme ona şöyle dedi:

“Allah ok torbana da oklarına da bereket vermesin! Daha onlara vermeden önce kendilerine eziyet ettin.”

Bir adam da onlara şöyle diyordu:

“Çıkın savaşın, meyveleri yiyin.”

Müsennâ bana rivayet etti, dedi ki: İshak bize anlattı, dedi ki: Ebû Züheyr, Cüveybir’den, o da Dahhâk’tan şu ayet hakkında rivayet etti:

“Harcadıklarının ardından başa kakma ve eziyet getirmeyenler…”

Dahhâk dedi ki: Kişinin malını hiç vermemesi, verip de ardından başa kakma ve eziyet getirmesinden daha hayırlıdır.

“Onların ecirleri Rableri katındadır” sözüne gelince; bunun anlamı şudur: Allah yolunda mallarını yukarıda açıklanan şekilde harcayanların sevabı Rableri katındadır. Buradaki “onlar” zamiri “Allah yolunda harcayanlar”a dönmektedir.

“Rableri katında ecirleri vardır” ifadesi, onların Allah yolunda yaptıkları harcamaların; ardından başa kakma ve eziyet getirmemeleri sebebiyle sevap ve mükâfatlarının bulunduğu anlamına gelir.

“Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir” sözü ise şu anlama gelir:

Onlar, yaptıkları harcamaların sevap ve mükâfatına ek olarak; Allah’a kavuşacakları zaman, dünyadan ayrılırken, kıyametin dehşetleri sırasında ve Allah’ın azabına uğrama korkusunda korkuya kapılmazlar. Ayrıca dünyada geride bıraktıkları şeyler için de üzülmezler.
Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 261

Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren bir dane gibidir; her başakta yüz tane vardır. Allah dilediğine kat kat verir. Allah geniştir, bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Meselu (örneği) ellezine yunfikune (harcayanların) emvalehum (mallarını) fi sebilillah (Allah yolunda) ke-meseli habbetin (bir tohum gibidir) enbetet seb‘a senabile (yedi başak bitirir) fi kulli sunbulatin mietu habbe (her başakta yüz tane vardır) vallahu yuda‘ifu (Allah kat kat artırır) li-men yeşa (dilediğine) vallahu vasiun alim (Allah geniştir bilendir)

Mukatil Tefsiri
“Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu” yani Allah’a itaat yolunda harcayanların durumu.

“Bir tanenin durumu gibidir ki yedi başak bitirmiştir.” Yani yedi başak çıkarmıştır.

“Her başakta yüz tane vardır.”

“Allah dilediğine kat kat verir.”

“Allah’ın lütfu geniştir.” Yani bu kat kat mükâfatları vermekte geniş ihsan sahibidir.

“Ve O her şeyi bilendir.” Yani ne harcadığınızı bilendir.

Taberi Tefsiri
Bu ayet, “Kim Allah’a güzel bir borç verirse, Allah da onu kendisi için kat kat çoğaltır. Allah daraltır ve genişletir; dönüşünüz O’nadır” ayetine bağlıdır. Ondan sonra gelen ayetlerde, “Mallarını Allah yolunda harcayanların örneği…” sözüne kadar İsrailoğulları’nın kıssaları, Tâlût ve Câlût ile olan haberleri, bundan sonra İbrahim ile tartışan kişinin İbrahim’le olan olayı, duvarları üzerine çökmüş bir kasabaya uğrayan kişinin durumu, İbrahim’in kıssası ve Rabbinden istediği şeyler yer alır. Bunlar, daha önce zikrettiğimiz üzere, Yüce Allah’ın araya aldığı kıssalardır. Allah bu kıssaların bir kısmıyla öldükten sonra dirilişi ve kıyametin kopmasını yalanlayan müşriklere delil getirmiş; bir kısmıyla da müminleri, “Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah işitendir, bilendir” buyruğuyla emrettiği Allah yolunda cihada teşvik etmiştir.

Allah, bu kıssalarda müminlere şunu bildirir: Sayıları az, düşmanlarının sayısı çok olsa da O onların yardımcısıdır; onlara düşmanlarına karşı zafer vaat eder. Allah’ın rızasını arayan ve onların yolunda bulunan kimseler hakkındaki sünnetini, yani onları destekleyeceğini; düşmanlarının yolu üzere olan kâfirler hakkındaki sünnetini, yani onları yardımsız bırakacağını, birliklerini dağıtacağını ve tuzaklarını zayıflatacağını öğretir. Ayrıca Resûlullah’ın hicret yurdunda bulunan Yahudilerin mazeretlerini de kısmen kesmek için, onların gizli işlerinden ve önceki atalarının saklı sırlarından yalnız kendilerinin bildiği şeyleri peygamberine bildirmiştir. Böylece Muhammed’in onlara getirdiği şeyin Allah katından olduğunu, bunun ne bir uydurma ne de yakıştırma olduğunu bilsinler. Yine bu, onların münafıklarına da bir uyarıdır ki Muhammed’in durumu hakkında şüphe etmeleri sebebiyle, Allah’ın yıkıp duvarları üzerine çökmüş hâlde bıraktığı kasaba halkının başına getirdiği azap ve şiddetin benzeri kendilerine gelmesinden sakınsınlar.

Sonra Yüce Allah, kendisine güzel bir borç veren kimsenin haberine ve bu borç karşılığında onun için katında bulunan sevaba dönerek şöyle buyurmuştur: “Mallarını Allah yolunda harcayanların örneği…” Bununla, mallarını Allah’ın düşmanlarına karşı canları ve mallarıyla cihad etmek üzere kendileri için harcayanların örneğini kastetmektedir. Onların örneği, buğday, arpa veya yeryüzü bitkilerinden bir tanenin örneği gibidir; onu eken kişi eker, o da bir başak çıkarır. “Yedi başak bitirdi” yani yedi başak çıkardı. “Her başakta yüz tane vardır.” Yani malını Allah yolunda kendisi için harcayan kimseye, yaptığı bir harcama karşılığında yedi yüz kat sevap vardır.

Mûsâ b. Hârûn bana rivayet etti; Amr b. Hammâd’ın, Esbât’tan, onun Süddî’den naklettiğine göre Süddî, “Bir tanenin örneği gibidir; yedi başak bitirmiş, her başakta yüz tane vardır” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Bu, Allah yolunda harcayan kimse içindir; ona yedi yüz kat vardır.”

Yûnus bize rivayet etti; İbn Vehb’in naklettiğine göre İbn Zeyd, “Mallarını Allah yolunda harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir tane gibidir; her başakta yüz tane vardır. Allah kat kat artırır” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Bu, Allah yolunda kendi üzerine harcayan ve yola çıkan kimse hakkındadır.”

Ammâr’dan rivayet edildi; İbn Ebû Ca‘fer’in, babasından, onun Rebî‘den naklettiğine göre Rebî‘, “Mallarını Allah yolunda harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir tane gibidir; her başakta yüz tane vardır” ayeti hakkında şöyle demiştir: Peygambere hicret üzere biat eden, Medine’de Peygamberle birlikte ribat hâlinde kalan ve onun izni olmadan hiçbir yöne gitmeyen kimse için bir iyilik yedi yüz kat olurdu. İslam üzere biat eden kimse için ise bir iyilik on kat olurdu.

Eğer biri, “İçinde yüz tane bulunan bir başak gördün mü veya böyle bir şey sana ulaştı mı ki Allah yolunda mal harcayan kimsenin örneği bununla verilmiştir?” derse, şöyle cevap verilir: Eğer böyle bir şey mevcutsa zaten budur. Eğer mevcut değilse, anlamın şöyle olması da caizdir: Allah dilerse, bir başak yedi başak çıkarır ve her başakta yüz tane olur. Yine anlamın şöyle olması da mümkündür: Her başakta yüz tane vardır; yani o başak ekildiğinde yüz tane bitirir. Böylece ondan meydana gelen yüz tane, ondan çıktığı için ona nispet edilmiş olur. Bazı tevil ehli de bunu bu şekilde yorumlamıştır.

Müsennâ bana rivayet etti; İshak’ın, Ebû Züheyr’den, onun Cüveybir’den, onun Dahhâk’tan naklettiğine göre Dahhâk, “Mallarını Allah yolunda harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir tane gibidir; her başakta yüz tane vardır” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Her başak yüz tane bitirdi. Bu, Allah yolunda harcayan kimse içindir. Allah dilediğine kat kat artırır. Allah geniştir, bilendir.”

Yüce Allah’ın “Allah dilediğine kat kat artırır” buyruğunun tevilinde müfessirler ihtilaf etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Allah, kullarından dilediği kimsenin iyiliklerinin sevabını, Allah yolunda harcayan kimseye bir harcamasına karşılık yedi yüz kat verdikten sonra daha da artırır. Fakat Allah yolundan başka bir yerde harcayan kimse için bir harcamaya karşı yedi yüz kat vaat edilen bir harcama yoktur.

Müsennâ bana rivayet etti; İshak’ın, Ebû Züheyr’den, onun Cüveybir’den, onun Dahhâk’tan naklettiğine göre Dahhâk şöyle demiştir: “Bu yedi yüz kat, Allah yolunda harcayan kimse içindir. ‘Allah dilediğine kat kat artırır. Allah geniştir, bilendir’ sözü ise Allah yolunda harcayanın dışında kalan kimseler hakkındadır.”

Başka bazıları ise şöyle demiştir: Bunun anlamı şudur: Allah, yolunda harcayan kimselerden dilediği kimseye yedi yüz katın da üzerinde, iki milyon kata kadar artırır. Bu söz İbn Abbas’tan bir yolla zikredilmiştir; fakat isnadını bulamadığım için onu zikretmedim.

“Allah dilediğine kat kat artırır” ayetinin tevilinde doğruya en yakın olan görüş şudur: Allah, yolunda harcayan kimselerden dilediğine yedi yüz katın üzerine, dilediği kadar artırır. Çünkü burada Allah yolunda harcayan kimse dışında birinin sevabı ve katlanması zikredilmemiştir ki, Yüce Allah’ın bu ayette vaat ettiği katlamayı Allah yolunda harcamanın dışında bir amele yöneltmemiz caiz olsun.

Yüce Allah’ın “Allah geniştir, bilendir” buyruğunun teviline gelince; bunun anlamı şudur: Allah, yolunda harcayan kullarından dilediğine, kendisine artıracağını vaat ettiği yedi yüz katın da üzerine artırmaya gücü ve lütfu geniş olandır. Kimin bu artışı hak ettiğini de bilendir.

Yûnus bana rivayet etti; İbn Vehb’in naklettiğine göre İbn Zeyd, “Allah dilediğine kat kat artırır. Allah geniştir, bilendir” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Geniştir; genişliğinden artırır. Bilendir; kime artıracağını bilir.”

Başka bazıları ise şöyle demiştir: Bunun anlamı, Allah o katları vermede geniştir ve mallarını Allah’a itaat yolunda harcayanların ne harcadığını bilendir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 260

Hani İbrahim: Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster demişti. Allah: İnanmıyor musun? dedi. İbrahim: Evet inanıyorum, fakat kalbim tatmin olsun diye dedi. Allah: Öyleyse dört kuş al, onları kendine alıştır, sonra her dağın üzerine onlardan bir parça koy, sonra onları çağır; sana koşarak gelirler. Bil ki Allah güçlüdür, hikmet sahibidir dedi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve iz kale ibrahimu rabbi erini keyfe tuhyi l-mevta (İbrahim dedi ki Rabbim ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster) kale e-ve lem tu’min (inanmadın mı dedi) kale bela velakin li-yatmainne kalbi (inandım ama kalbim tatmin olsun diye) kale fe-huz erbaaten mine t-tayr (dört kuş al) fe-surhunne ileyke (onları kendine alıştır) summe ic‘al ala kulli cebelin minhunne cüz’en (sonra her dağa bir parça koy) summe d‘uhunne ye’tineke sa‘yan (sonra onları çağır sana koşarak gelirler) ve‘lem ennallaha azizun hakim (bil ki Allah güçlüdür hikmet sahibidir)

Mukatil Tefsiri
İbrahim, deniz kıyısında bir eşek leşi gördü. Kara hayvanları, deniz canlıları ve kuşlar onu parçalayıp yiyorlardı. Bir süre ona baktıktan sonra şöyle dedi: “Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster.”

Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Yoksa inanmadın mı ey İbrahim?” Yani: “Benim ölüleri dirilttiğime inanmadın mı?”

İbrahim şöyle dedi: “Elbette inandım. Fakat kalbimin tatmin olması için.” Yani bana göstermenle kalbim huzur bulsun diye.

Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Öyleyse kuşlardan dört tane al.”

Denildi ki: Bir horoz, bir ördek, bir karga ve bir güvercin al. Sonra onları boğazla; yani parçala. Eklem yerlerini ve kanatlarını birbirine karıştır.

“Kuşları kendine alıştır” buyruğundaki “surhunne” Nebatî dilinde “parçala” anlamındadır.

Tüylerini ve kanlarını birbirine karıştır. Sonra organlarını ve kanatlarını birbirine karıştırarak bir kuşun ön kısmını diğer kuşun arka kısmıyla değiştir.

Ardından onları dört dağın üzerine dağıt.

“Sonra onları çağır; koşarak sana gelirler.” Ayette takdim-tehir vardır. Yani onları çağırdı; bunun üzerine organlar ve kanatlar birbirine kavuştu. Başları olmaksızın hepsi İbrahim’e doğru geldiler. Sonra başlar bedenlerinin üzerine yerleştirildi. Bunun üzerine ördek vakladı, horoz öttü, karga öttü ve güvercin ses çıkardı.

Yani Allah şöyle buyurdu: “Onları al, parçala ve çağır; güneş batarken ayakları üzerinde koşarak sana gelsinler.”

“Bil ki Allah azîzdir, hakîmdir.” Bunun üzerine İbrahim şöyle dedi: “Artık biliyorum ki Allah mülkünde azîzdir ve hikmet sahibidir.” Yani diriltme konusunda hüküm sahibidir.

Şöyle demek istemektedir: Allah bu dört kuşu dört ayrı dağdan nasıl dirilttiyse, insanları da yeryüzünün dört bir yanından ve bütün bölgelerinden öylece diriltecektir.

Bu olay Şam’da gerçekleşmiştir. Kuşlarla ilgili bu olay, İbrahim’in çocuğu olmadan ve kendisine sahifeler indirilmeden önce meydana gelmişti. O sırada İbrahim yetmiş beş yaşındaydı.

Taberi Tabiri
Yüce Allah’ın bu sözüyle kastettiği şudur: “Görmedin mi, İbrahim ‘Rabbim, bana göster’ dediği zamanı?”

“İbrahim dedi ki” ifadesinin, “Yoksa bir kasabaya uğrayan kimse gibi olanı görmedin mi?” (Bakara 259) ve “Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi?” (Bakara 258) ayetlerine bağlanması uygundur. Çünkü “görmedin mi” ifadesi gözle görmek anlamında değildir; kalple görmek, yani bilmek ve hatırlamak anlamındadır. Bu sebeple her ne kadar lafzı görme lafzı olsa da bazen lafzına uygun, bazen de anlamına uygun şekilde bağlanır.

Tefsir ehli, İbrahim’in Rabbinden ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini istemesinin sebebi hakkında ihtilaf etmiştir.

Bazıları şöyle demiştir: İbrahim bu isteği, parçalanmış bir hayvan gördüğü için dile getirmiştir. Yırtıcı hayvanlar ve kuşlar onu parçalamıştı. Bunun üzerine Rabbinden, etleri kuşların ve yeryüzü hayvanlarının karınlarında dağılmış olan bu hayvanı nasıl dirilteceğini kendisine göstermesini istedi. Böylece bunu gözleriyle görerek, haber yoluyla bildiği bilgiyi görerek daha fazla kesinliğe ulaşmak istedi. Bunun üzerine Allah da ona, emrettiği şekilde bunu bir örnek olarak gösterdi.

Bir rivayete göre: İbrahim parçalanmış bir hayvanın üzerine uğradı; hayvanı çeşitli hayvanlar ve yırtıcılar dağıtmıştı. Bunun üzerine “Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” dedi. Allah “İnanmadın mı?” dedi. O da “Evet, inandım; fakat kalbimin tatmin olması için” dedi.

Başka bir rivayette: İbrahim çürümüş, dağılmış bir ölü gördü; rüzgârlar ve hayvanlar onu dağıtmıştı. Durup baktı ve “Allah bunu nasıl diriltecek?” dedi. Oysa Allah’ın buna kadir olduğunu biliyordu. İşte bu yüzden “Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” dedi.

Başka bir rivayette: İbrahim yolda yürürken bir eşek leşi gördü; yırtıcılar ve kuşlar etlerini parçalamış, kemikleri kalmıştı. Yırtıcılar gidip kuşlar uçunca durup hayret etti ve şöyle dedi: “Rabbim, bunları mutlaka bu hayvanların karınlarından toplayacaksın. Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster.” Allah “İnanmadın mı?” dedi. O da “Evet, fakat haber görmek gibi değildir” dedi.

Başka bir rivayette: İbrahim yarısı karada, yarısı denizde olan bir balık gördü. Denizde olan kısmını deniz hayvanları, karadaki kısmını kara hayvanları yiyordu. Bunun üzerine şeytan ona “Allah bunu bunların karınlarından ne zaman toplayacak?” diye vesvese verdi. Bunun üzerine İbrahim “Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” dedi. Allah “İnanmadın mı?” dedi. O da “Evet, fakat kalbimin tatmin olması için” dedi.

Başkaları ise şöyle demiştir: Bu isteğin sebebi, İbrahim ile Nemrud arasında geçen tartışmadır. Nemrud ona “Senin ibadet ettiğin Rab nedir?” diye sordu. İbrahim “Benim Rabbim diriltir ve öldürür” dedi. Nemrud “Ben de diriltir ve öldürürüm” dedi. Bunun üzerine tartışma devam etti. İbrahim bu tartışmadan sonra “Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” dedi. Bu, Allah’ın kudreti hakkında bir şüpheden dolayı değil; kalbinin arzuladığı şeyi bilmek istemesinden dolayıdır. “Kalbimin tatmin olması için” demesi de kalbin arzuladığı şeyi elde etmesi anlamındadır.

Bu iki görüş birbirine yakındır; her ikisi de İbrahim’in bildiği şeyi gözle görmek istemesine dayanır.

Başkaları ise şöyle demiştir: İbrahim bu isteği, Allah’ın onu dost edindiğini müjdelediği zaman dile getirmiştir. Ölüm meleği ona gelmiş ve bu müjdeyi vermiştir. İbrahim ondan kâfirlerin ruhlarının nasıl alındığını göstermesini istemiştir. Melek korkunç bir surette görünmüş, İbrahim bayılmıştır. Sonra müminlerin ruhlarının alınışını güzel bir surette göstermiştir. Bunun üzerine İbrahim Rabbine yönelmiş ve “Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” demiştir ki dostluğundan emin olsun. “İnanmadın mı?” yani “Beni dost edindiğime inanmadın mı?” demektir. O da “Evet, fakat kalbimin tatmin olması için” demiştir. Burada tatmin, dostluk konusunda kalbin huzura ermesidir.

Başkaları ise şöyle demiştir: İbrahim bunu, Allah’ın ölüleri diriltme kudreti hakkında şüphe ettiği için söylemiştir.

Buna karşılık, bu ayetin ümmet için en umut verici ayetlerden biri olduğu söylenmiştir. İbn Abbas, bu ayetin çok ümit verici olduğunu söylemiştir ve “Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” ayetini, diğer ayetlerden daha umut verici görmüştür.

Başka bir rivayette, İbrahim’in kalbine insanların kalplerine gelen türden bir düşünce girdiği ve bu yüzden bunu istediği belirtilmiştir.

Peygamber’den gelen rivayette şöyle denmiştir: “Şüpheye İbrahim’den daha layık olan biziz.” Yani bu söz, şüphe değil; kalbin tatmini anlamındadır.

Bu ayetin en doğru yorumu, Peygamber’den gelen bu rivayettir. Buna göre İbrahim’in bu isteği, kalbine gelen bir vesvese sebebiyle olmuştur. Bir balığın parçalanmış halini gördüğünde şeytan ona vesvese vermiş, o da bunun üzerine Allah’tan bunu gözle göstermesini istemiştir. Böylece şeytanın tekrar kalbine vesvese veremeyeceği bir kesinliğe ulaşmak istemiştir.

“Kalbimin tatmin olması için” ifadesi, kalbin sakinleşmesi ve kesin bilgiyle huzur bulması demektir. Bu, imanın artması, yakînin güçlenmesi ve kalbin sağlamlaşması anlamlarında da yorumlanmıştır. Ayrıca “Dua ettiğimde bana cevap vereceğini bileyim” anlamı da verilmiştir.

“İnanmadın mı?” ifadesi “tasdik etmedin mi?” demektir. Bazılarına göre “Beni dost edindiğime kesin inanmadın mı?” anlamındadır.

Allah şöyle buyurmuştur: “Dört kuş al.” Bu kuşların horoz, tavus kuşu, karga ve güvercin olduğu söylenmiştir. Bunların farklı tür ve renklerde olmaları özellikle belirtilmiştir.

“Onları kendine doğru yönelt” ifadesi hakkında ihtilaf vardır. Bazıları bunun “onları kendine yaklaştır, yönelt” anlamında olduğunu söylemiştir. Arap dilinde “yönelmek” ve “meyletmek” anlamında kullanılır.

Diğer bir görüşe göre ise bu ifade “onları parçala” anlamındadır. Bu durumda anlam şöyle olur: Dört kuşu al, onları kendine yaklaştır, sonra parçala ve her dağın üzerine bir parça koy.

Bu kelimenin okunuşunda da farklılık vardır. Bazıları kesme (parçalama) anlamını, bazıları yöneltme anlamını esas almıştır. Kûfe dil âlimlerinden bazıları bunun “parçalama” anlamını kabul etmemiştir. Ancak Basra dil âlimleri bunun Arapçada hem “yöneltmek” hem de “parçalamak” anlamına geldiğini söylemiş ve şiirlerle bunu desteklemiştir.

Onlara göre bu kelimenin iki anlamı vardır: yöneltmek ve kesmek. Bu ayette ise kesmek anlamı daha uygundur. Bu görüş, tefsir ehlinin tamamının bu kelimeyi ya “parçala” ya da “yaklaştır” şeklinde anlamasıyla da desteklenir.

Bu kelimenin “parçala” anlamına geldiğini söyleyenler, bunun Nabat dilinden olduğunu ve “parçalamak” anlamına geldiğini de ifade etmiştir.

Son olarak, bu anlatımın bir temsil olduğu, yani öğretici bir örnek olarak verildiği de belirtilmiştir.

Az sayıdaki bazı tefsir ehline göre ise bu ifade “bağlamak, sağlamlaştırmak” anlamındadır.

Bir rivayete göre: “Onları kendine doğru yönelt” ifadesi “onları bağla” anlamındadır.
Başka bir görüşte: “Onları kendine yaklaştır” denmiştir.
Yine başka bir görüşte: “Onları bir araya getir” denmiştir.

“Sonra her dağın üzerine onlardan bir parça koy, sonra onları çağır; sana koşarak gelsinler” ayetinin yorumu hakkında da ihtilaf edilmiştir.

Bazıları şöyle demiştir: Buradaki “her dağ” ifadesiyle dünyanın dört bir tarafı kastedilmiştir. Yani onları dünyanın dört bir köşesine dağıtması emredilmiştir: bir parça buraya, bir parça buraya, bir parça buraya ve bir parça buraya; sonra onları çağıracak ve koşarak geleceklerdir.

Başka bir görüşe göre: İbrahim onları bağladıktan sonra boğazladı, ardından her dağın üzerine onlardan bir parça koydu.

Bir başka açıklamaya göre: İbrahim’e dört kuş alması emredildi; onları boğazladı, etlerini, tüylerini ve kanlarını birbirine karıştırdı, sonra onları dört dağa böldü. Kan kemikle, tüy tüyle, et etle birleşmeye başladı. Bu olay İbrahim’in gözü önünde gerçekleşti. Sonra onları çağırdı, onlar da ayakları üzerinde koşarak geldiler ve her kuş kendi başına kavuştu. Bu, Allah’ın İbrahim’e verdiği bir örnektir. Yani Allah, bu kuşları dört dağdan nasıl dirilttiyse, kıyamet günü insanları da yeryüzünün dört bir tarafından öyle diriltecektir.

Başka bir rivayette de aynı şekilde anlatılmıştır: Kuşlar kesildi, parçalandı, karıştırıldı ve dağlara dağıtıldı; sonra tekrar birleşip koşarak geldiler. Bu, ölülerin diriltilmesine bir örnektir.

Bir başka anlatımda: Kuşların her biri dört parçaya bölünmüş, dört dağa dağıtılmıştır. Her dağda her kuştan bir parça bulunuyordu. Sonra İbrahim onları çağırdı ve her parça birleşerek eski hâline döndü ve ona koşarak geldiler. Bunun üzerine İbrahim’e şöyle denildi: “İşte Allah kulları böyle toplar ve ölüleri diriltir.”

Başka bir görüşte: İbrahim kuşların başlarını, kanatlarını ve diğer parçalarını karıştırarak dağıttı, sonra onları çağırdı; hepsi birleşerek ona geldiler. Bu da ölülerin diriltilmesine bir örnektir.

Bazıları ise şöyle demiştir: Bu dağıtma işlemi, İbrahim’in daha önce gördüğü ve yırtıcı hayvanların parçaladığı hayvanın bulunduğu dağlara yapılmıştır. Bu dağların yedi tane olduğu söylenmiştir.

Bir rivayete göre: İbrahim kuşları kesip parçalamış, kanlarını, etlerini ve tüylerini karıştırmış, sonra bunları yedi dağa dağıtmıştır. Başlarını ise yanında tutmuştur. Sonra onları çağırmış, her damla kan diğerine, her tüy diğerine, her parça diğerine doğru uçmuş, gökte birleşmiş ve sonra koşarak başlarına kavuşmuşlardır.

Başka bir rivayette de yedi dağa dağıtıldığı ve parçaların birleşerek tekrar İbrahim’e geldiği anlatılmıştır.

Bazıları ise “her dağ” ifadesinin gerçekten bütün dağları kapsadığını söylemiştir. Yani parçalar bütün dağlara dağıtılmıştır.

En doğru yorum, İbrahim’in kuşların parçalarını ulaşabildiği bütün dağlara dağıtmasıdır. Çünkü “her” ifadesi kapsayıcılık bildirir. Bu nedenle bunun belirli sayıda dağla sınırlandırılması doğru değildir. Dört ya da yedi dağ olduğu yönündeki görüşlerin doğruluğunu destekleyen kesin bir delil yoktur.

Allah’ın İbrahim’e bu emri vermesinin amacı, dağınık hâlde bulunan parçaları tekrar bir araya getirme kudretini ona göstermektir. Böylece İbrahim, Allah’ın ölülerin parçalarını da aynı şekilde bir araya getirip dirilteceğini kesin olarak anlamış olur.

“Parça” kelimesi bir şeyin bir kısmı demektir. Bu, “pay” anlamındaki kelimeden farklıdır. Çünkü pay, bölünmüş bütünün belirli bir kısmını ifade eder. Bu yüzden insanlar miras paylarını ifade ederken “pay” kelimesini daha çok kullanırlar.

“Sonra onları çağır” ifadesi ise, İbrahim’in dağlara dağıtılmış parçaları “Allah’ın izniyle gelin” diye çağırması anlamındadır.

Eğer denilirse: İbrahim bu çağrıyı kuşlar parçalanmış ve cansız hâlde iken mi yaptı, yoksa dirildikten sonra mı?
Cevap: Bu, yaratma emridir. Yani Allah’ın “Ol” demesi gibi bir emirdir. Bu, ibadet emri değildir. Dolayısıyla canlılık şartı aranmaz.

“Bil ki Allah güçlüdür, hikmet sahibidir” ayetinin anlamı ise şudur:
Ey İbrahim, bu kuşları parçaladıktan sonra tekrar dirilten Allah, kudret sahibidir; azabı şiddetlidir, isyan edenlerden intikam alır ve yaptığı her işte hikmet sahibidir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 259

Ya da yıkılmış, çatıları üzerine çökmüş bir kasabaya uğrayan kimseyi görmedin mi? Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek? dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl öldürdü, sonra diriltti. Ne kadar kaldın? dedi. Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım dedi. Allah: Hayır, yüz yıl kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış. Eşeğine bak. Seni insanlara bir ibret kılalım diye. Kemiklere bak, onları nasıl birleştiriyor, sonra onlara et giydiriyoruz dedi. Ona apaçık belli olunca: Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum dedi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ev kellezi merra ala karyetin ve hiye haviye ala uruşiha (ya da yıkılmış bir beldeden geçeni görmedin mi) kale enna yuhyi hazihi llahu ba‘de mevtiha (dedi ki Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek) fe-ematehu llahu mie’te amin (Allah onu yüz yıl öldürdü) summe be‘asehu (sonra diriltti) kale kem lebiste (ne kadar kaldın dedi) kale lebistu yevmen ev ba‘da yevm (bir gün ya da günün bir kısmı dedi) kale bel lebiste mie’te amin (hayır yüz yıl kaldın dedi) fe-nzur ila ta‘amike ve şerabike lem yetesenne (yiyeceğine ve içeceğine bak bozulmamış) ve-nzur ila himarike (eşeğine bak) ve li-nec‘aleke ayeten li-n-nas (seni insanlara bir delil yapalım diye) ve-nzur ile l-izami keyfe nunşizuha summe neksuha lahma (kemiklere bak nasıl birleştirip et giydiriyoruz) fe-lemmâ tebeyyene lehu (ona açıkça belli olunca) kale a‘lemu ennallaha ala kulli şey’in kadir (Allah’ın her şeye gücü yettiğini bilirim dedi)

Mukatil Tefsiri
“Yahut altı üstüne çökmüş bir kasabaya uğrayan kimseyi görmedin mi?” Yani tavanları çökmüş, harap olmuş bir kasabaya uğrayan kimseyi.

Bu olay şöyleydi: Buhtunnasr Babil halkını esir aldı. İçlerinde Benî İsrail âlimlerinden Şerahyâ oğlu Üzeyir de vardı. Bir gün Üzeyir boz renkli bir eşeğe binerek yola çıktı. Dicle kıyısında, Vâsıt ile Medâin arasında bulunan ve Sâbûr denilen bir kasabaya uğradı. Bu olay, Meryem oğlu İsa’nın göğe kaldırılmasından sonraydı.

Üzeyir eşeğini bir ağacın gölgesine bağladı, sonra kasabanın içinde dolaştı. Orada yaşayan hiç kimseyi görmedi. Ağaçların çoğu meyve yüklüydü. Meyvelerden, üzümden ve incirden aldı.

Sonra eşeğinin yanına döndü, oturup meyvelerden yemeye başladı. Üzümleri sıkarak suyunu içti. Artan meyveleri sepete, kalan üzüm suyunu da kırbaya koydu.

Kasabanın harap olmuş halini ve halkının helakini görünce şöyle dedi: “Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?” Yani bu kasabanın halkını helak olduktan sonra nasıl diriltecek?

Üzeyir dirilişten şüphe etmiyordu. Ancak Allah’ın ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini istemişti. Tıpkı İbrahim’in Rabbine: “Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster.” (Bakara 260) demesi gibi.

Üzeyir bunu söyleyince Allah ona ölümden sonra diriltmeyi göstermek istedi. Bunun üzerine Allah hem onu hem de eşeğini yüz yıl boyunca öldürdü. Meyveler ve içecek ise yanında olduğu halde kaldı.

Sonra Allah onu yüz yılın sonunda, günün sonuna doğru diriltti. Yiyeceği ve içeceği hiç değişmemişti.

Gökyüzünden ona şöyle seslenildi: “Ey Üzeyir! Ne kadar kaldın?”

Üzeyir: “Bir gün kaldım” dedi. Sonra güneşe baktı ve: “Yahut günün bir kısmı kadar” dedi.

Bunun üzerine ona şöyle denildi: “Hayır, yüz yıl kaldın.”

Sonra ibret alması için Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

“Yiyeceğine bak.” Yani sepetteki meyvelere.

“İçeceğine bak.” Yani üzüm suyuna.

“Bozulmamış.” Yani yüz yıl geçmesine rağmen tadı değişmemişti. Bunun benzeri şu ayettir: “Bozulmayan sudan ırmaklar ve tadı değişmeyen sütten nehirler vardır.” (Muhammed 15)

Üzeyir: “Sübhanallah! Tadı nasıl değişmedi?” dedi.

Sonra eşeğine baktı. Kemikleri bembeyaz olmuş, çürümüş ve parçaları dağılmıştı.

Bunun üzerine gökten şöyle seslenildi:

“Ey çürümüş kemikler! Toplanın. Allah size ruh verecektir.”

Bunun üzerine kemikler birbirine doğru hareket etmeye başladı. Kol kemiği omuza, omuz kürek kemiklerine; bacak kemikleri dizlere, dizler uyluklara, uyluklar kalçalara birleşti. Kalçalar da sırta yapıştı. Sonra baş gövdenin üzerine yerleşti. Üzeyir bütün bunları seyrediyordu.

Daha sonra kemiklerin üzerine damarlar ve sinirler yerleştirildi. Ardından kıllar geri verildi. Sonra burnuna ruh üflendi ve eşek Üzeyir’in yanında anırarak ayağa kalktı.

Böylece Allah ona, bu kabirlerde bulunan insanların helak olduktan sonra nasıl diriltileceğini gösterdi. Eşeğini yüz yıl sonra dirilttiği gibi, yiyeceği ve içeceği de hiç bozulmamıştı. Kendisi de uzun zaman sonra yeniden diriltilmişti ki bundan ibret alsın.

İşte Allah Teâlâ’nın şu buyruğu bunu ifade eder: “Yiyeceğine ve içeceğine bak; bozulmamış.” Yani tadı değişmemiştir. Bu, şu ayetteki gibidir: “Bozulmayan sudan.” (Muhammed 15)

“Eşeğine de bak. Seni insanlar için bir ibret kılalım diye bunu yaptık.” Yani onu yüz yıl sonra genç bir halde dirilttiği için insanlar için bir ibret yaptı.

“Kemiklere de bak.” Yani eşeğin kemiklerine.

“Onları nasıl kaldırıyoruz.” Yani nasıl diriltiyoruz. Bunun benzeri şu ayettir: “Yoksa yerden birtakım ilahlar edindiler de onlar mı ölüleri diriltecek?” (Enbiyâ 21)

“Sonra onlara et giydiriyoruz.”

“Durum kendisine açıkça belli olunca” yani Allah’ın ölüleri nasıl dirilttiği Üzeyir’e açıkça görünce Allah’a secdeye kapandı.

Ve şöyle dedi: “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum.” Yani diriltmeye ve diğer her şeye gücünün yettiğini.

Sonra Üzeyir ailesine döndü. Bu süre içinde yakınları ölmüş, evi satılmış ve başkaları tarafından yeniden yapılmıştı. Üzeyir çocuklarının soyunu sayınca onlar kendisini tanıdılar, o da onları tanıdı. Allah, yüz yıl sonra dirilttikten sonra Üzeyir’e yeniden ilim verdi.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “Ya da bir köye uğrayan kimse gibisini” sözüyle kastettiği, “Rabbi hakkında İbrahim’le tartışan kimseyi görmedin mi?” (Bakara 258) sözüyle kastettiği şeye benzer şekilde, Muhammed’i onun durumuna hayret ettirmesidir. “Ya da bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü, “Rabbi hakkında İbrahim’le tartışan kimseyi görmedin mi?” (Bakara 258) sözüne bağlanmıştır. Her iki ifadenin lafzı farklı olsa da anlamları birbirine benzediği için böyle bağlanmıştır. Çünkü “Rabbi hakkında İbrahim’le tartışan kimseyi görmedin mi?” ifadesinin anlamı, “Ey Muhammed, Rabbi hakkında İbrahim’le tartışan kimse gibisini gördün mü?” demektir. Sonra buna “ya da bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü bağlanmıştır. Çünkü Arapların üslubunda, lafzı farklı olsa bile, daha önce geçen benzer anlamdaki bir söze başka bir sözün bağlanması vardır.

Basralı nahivcilerden bazıları, “ya da bir köye uğrayan kimse gibisini” sözündeki benzetme edatının fazla olduğunu ve anlamın “İbrahim’le tartışan kimseyi veya bir köye uğrayan kimseyi görmedin mi?” olduğunu ileri sürmüştür. Fakat daha önce de açıkladığımız gibi Allah’ın kitabında anlamsız hiçbir şey bulunması caiz değildir; burada bunu tekrar etmeye gerek yoktur.

Tefsir ehli, duvarları üzerine yıkılmış haldeki köye uğrayan kimsenin kim olduğu konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları onun Üzeyir olduğunu söylemiştir. Muhammed b. Beşşar’ın Abdurrahman’dan, onun Süfyan’dan, onun Ebu İshak’tan, onun da Naciye b. Ka‘b’dan rivayetine göre Naciye b. Ka‘b, “Ya da duvarları üzerine yıkılmış bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında, onun Üzeyir olduğunu söylemiştir. İbn Humeyd’in Yahya b. Vadıh’tan, onun Ebu Huzeyme’den rivayetine göre Ebu Huzeyme, Süleyman b. Büreyde’nin “Ya da bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında onun Üzeyir olduğunu söylediğini işitmiştir. Bişr’in Yezid’den, onun Said’den, onun da Katade’den rivayetine göre Katade, “Ya da duvarları üzerine yıkılmış bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında, bize onun Üzeyir olduğu bildirildi, demiştir. Hasan b. Yahya’nın Abdürrezzak’tan, onun Ma‘mer’den, onun da Katade’den rivayetinde de aynı anlam nakledilmiştir. Ammar’dan rivayet edildiğine göre İbn Ebi Cafer, babasından nakletmiş; Rebi, “Ya da bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında, bize bildirildiğine göre, Allah daha iyi bilir, köye gelen kimse Üzeyir’dir, demiştir. Kasım’ın Hüseyin’den, onun Haccac’dan, onun İbn Cüreyc’den, onun da İkrime’den rivayetine göre İkrime, “Ya da duvarları üzerine yıkılmış bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında, onun Üzeyir olduğunu söylemiştir. Musa’nın Amr’dan, onun Esbat’tan, onun da Süddi’den rivayetine göre Süddi, “Ya da bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında, onun Üzeyir olduğunu söylemiştir. Hüseyin’den rivayet edildiğine göre Ebu Muaz, Ubeyd b. Süleyman’dan nakletmiş; Dahhak’ın, “Ya da duvarları üzerine yıkılmış bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında onun Üzeyir olduğunu söylediğini işitmiştir. Yunus’un aktardığına göre Salim el-Havvas şöyle demiştir: İbn Abbas onun Üzeyir olduğunu söylerdi.

Başka kimseler ise onun Hilkiya oğlu Yeremya olduğunu söylemiştir. Muhammed b. İshak, Yeremya’nın Hızır olduğunu ileri sürmüştür. İbn Humeyd’in Seleme’den, onun İbn İshak’tan rivayetine göre İbn İshak şöyle demiştir: Vehb b. Münebbih’in İsrailoğullarından naklettiğine göre Hızır’ın adı Hilkiya oğlu Yeremya’dır ve o, İmran oğlu Harun’un soyundandır.

Bu görüşü söyleyenlerin rivayetleri şöyledir: Hasan b. Yahya’nın Abdürrezzak’tan, onun Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan rivayetine göre Abdüssamed, Vehb b. Münebbih’in “Ya da bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında şöyle dediğini işitmiştir: Yeremya, Beytülmakdis yıkılıp kitaplar yakıldığında dağın bir tarafında durmuş ve bu sözü söylemiştir. İbn Humeyd’in Seleme’den, onun İbn İshak’tan, onun güvenilir gördüğü bir kimseden, onun da Vehb b. Münebbih’ten rivayetine göre Vehb, onun Yeremya olduğunu söylemiştir. Muhammed b. Asker’in İsmail b. Abdülkerim’den rivayetine göre İsmail, Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan, o da Vehb b. Münebbih’ten bunun benzerini işitmiştir. Muhammed b. Amr’ın Ebu Âsım’dan, onun İsa b. Meymun’dan, onun Kays b. Sa‘d’dan, onun da Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr’den rivayetine göre Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr, Allah’ın “Ya da duvarları üzerine yıkılmış bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında, onun bir peygamber olduğunu ve adının Yeremya olduğunu söylemiştir. Müsenna’nın Ebu Huzeyfe’den, onun Şibl’den, onun Kays b. Sa‘d’dan, onun da Abdullah b. Ubeyd’den rivayetinde de bunun benzeri nakledilmiştir. Yunus’un İbn Vehb’den, onun Bekr b. Mudar’dan rivayetine göre Bekr şöyle demiştir: Derler ki, Allah daha iyi bilir, o Yeremya’dır.

Bu konuda doğruya en uygun söz şudur: Yüce Allah, peygamberini, duvarları üzerine yıkılmış bir köy gördüğünde “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” diyen kimsenin durumuna hayret ettirmiştir. O kimse, Allah’ın o köyü başlangıçta yoktan yarattığını bildiği halde, bu bilgisi onun Allah’ın onu yeniden imar etmeye ve diriltmeye kadir olduğunu kabul etmesine yetmemiş, sonunda “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” demiştir. Bu sözü söyleyen kişinin adı hakkında elimizde kesin açıklama sağlayacak sahih bir delil yoktur. Onun Üzeyir olması da mümkündür, Yeremya olması da mümkündür. Adını bilmeye ihtiyacımız yoktur. Çünkü ayetin maksadı, bu sözü söyleyenin adını insanlara bildirmek değildir. Ayetin maksadı, Allah’ın yaratılmışları öldükten sonra diriltmeye ve yok olduktan sonra geri getirmeye kadir olduğunu inkâr edenlere, hayat ve ölümün Allah’ın elinde olduğunu öğretmektir. Bu, Kureyş’ten ve diğer Araplardan bunu yalanlayan kimselere yöneliktir. Aynı zamanda Peygamber’in hicret yurdunda bulunan İsrailoğulları Yahudilerine karşı da hücceti sabit kılmak içindir. Çünkü Allah, peygamberi Muhammed’e onların onun nebiliği hakkındaki şüphelerini giderecek ve risaleti konusunda mazeretlerini kesecek şeyleri bildirmiştir. Zira Allah’ın kitabında Muhammed’e vahyettiği bu haberler, Muhammed’in ve kavminin bilmediği haberlerdendi. Bu bilgiler yalnızca kitap ehli yanında bulunuyordu. Muhammed ve kavmi ise onlardan değildi; bilakis o ümmi idi, kavmi de ümmi idi. Böylece hicret yurdunda bulunan Yahudi kitap ehli için, Muhammed’in bunu ancak Allah’tan gelen vahiy ile bildiği anlaşılmış oldu.

Eğer bu haberle amaç, o sözü söyleyen kişinin adını bildirmek olsaydı, bu konuda mazereti ortadan kaldıracak ve şüpheyi giderecek açık bir delil konulurdu. Fakat amaç, onun sözünü kınamaktır. Yüce Allah da bunu kullarına açıklamıştır.

Tefsir ehli, o kimsenin uğradığı köyün hangisi olduğu konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun Beytülmakdis olduğunu söylemiştir. Muhammed b. Sehl b. Asker ve Muhammed b. Abdülmelik’in İsmail b. Abdülkerim’den, onun Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan rivayetine göre Abdüssamed, Vehb b. Münebbih’in şöyle dediğini işitmiştir: Yeremya, Beytülmakdis’in büyük bir dağ gibi yıkıldığını görünce bu sözü söylemiştir. Hasan b. Yahya’nın Abdürrezzak’tan, onun Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan rivayetine göre Abdüssamed, Vehb b. Münebbih’in bunun Beytülmakdis olduğunu söylediğini işitmiştir. İbn Humeyd’in Seleme’den, onun İbn İshak’tan, onun güvenilir gördüğü bir kimseden rivayetine göre o kimse Vehb b. Münebbih’in bunu söylediğini işitmiştir. Bişr’in Yezid’den, onun Said’den, onun da Katade’den rivayetine göre Katade şöyle demiştir: Bize bildirildiğine göre bu yer Beytülmakdis’tir; Üzeyir, Babil hükümdarı Buhtunnasr’ın onu yıkmasından sonra oraya gelmiştir. Hüseyin’den rivayet edildiğine göre Ebu Muaz, Ubeyd b. Süleyman’dan nakletmiş; Dahhak’ın “Ya da duvarları üzerine yıkılmış bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında, onun kutsal topraklardan geçtiğini söylediğini işitmiştir. Kasım’ın Hüseyin’den, onun Haccac’dan, onun İbn Cüreyc’den, onun da İkrime’den rivayetine göre İkrime, “Ya da bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında şöyle demiştir: Köy Beytülmakdis’tir; Üzeyir, Buhtunnasr’ın onu yıkmasından sonra oradan geçmiştir. Ammar’dan rivayet edildiğine göre İbn Ebi Cafer, babasından, o da Rebi’den nakletmiş; Rebi, “Ya da bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında, köy Beytülmakdis’tir, Üzeyir Buhtunnasr’ın onu yıkmasından sonra oradan geçmiştir, demiştir.

Başka kimseler ise bunun, ölüm korkusuyla binlerce kişi oldukları halde yurtlarından çıkan ve Allah’ın kendilerine “ölün” dediği kimselerin helak edildiği köy olduğunu söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şöyledir: Yunus’un İbn Vehb’den rivayetine göre İbn Zeyd, Yüce Allah’ın “Yurtlarından ölüm korkusuyla çıkan binlerce kişiyi görmedin mi?” (Bakara 243) sözü hakkında şöyle demiştir: Veba inmiş bir köydü. Sonra daha önce kendi yerinde zikrettiğimiz kıssayı anlattı ve Allah’ın onlara, hayat aramak için gittikleri yerde “ölün” dediğini, onların öldüğünü, sonra Allah’ın onları dirilttiğini söyledi. Ardından “Şüphesiz Allah insanlara karşı lütuf sahibidir; fakat insanların çoğu şükretmez” (Mümin 61) dedi. Sonra şöyle devam etti: Bir adam oradan geçti; orası parlayan kemiklerle doluydu. Durup baktı ve “Ya da duvarları üzerine yıkılmış bir köye uğrayan kimse gibisini” dedi. Ardından “yüz yıl” ve “sonra onu diriltti” sözünden “bozulmamış” sözüne kadar olan kısmı zikretti.

Bu konuda doğru söz, tıpkı “Ya da bir köye uğrayan kimse gibisini” sözünü söyleyen kişinin adı konusunda olduğu gibidir; ikisi arasında fark yoktur.

“Orası duvarları üzerine yıkılmıştı” sözünün tefsiri şudur: Yüce Allah’ın “orası boşalmıştı” sözü, o yerin halkından ve sakinlerinden boşaldığı anlamındadır. Arapçada evin boşalması için böyle denir. Köy için de bu fiil kullanılabilir; ilk kullanım daha açık ve daha fasih kabul edilir. Kadın lohusa olduğunda başka bir kullanım vardır. Karın boşluğu için de kullanılır. Ev için söylenen karın boşluğu için, karın boşluğu için söylenen ev için söylense doğru olur; fakat fasih olan zikrettiğimizdir.

“Arşlar” ise binalar ve evlerdir; tekili “arş”tır. Azlık çoğulu da ayrı bir şekilde gelir. Her bina bir arştır. Bir kimse ev yaptığında “ev yaptı” denir. Yüce Allah’ın “Onların kurdukları şeyleri” (A‘raf 137) sözü de buradandır; yani inşa ettikleri şeyler demektir. Mekke arişi denilmesi de buradandır; bununla Mekke’nin çadırları ve binaları kastedilir.

Bu konuda söylediğimizin benzerini tefsir ehli de söylemiştir. Kasım’ın Hüseyin’den, onun Haccac’dan rivayetine göre İbn Cüreyc şöyle demiştir: İbn Abbas, “boşalmış” sözünü harap olmuş diye açıklamıştır. İbn Cüreyc şöyle demiştir: Bize ulaştığına göre Üzeyir çıkıp Beytülmakdis’in üzerinde durdu; Buhtunnasr onu harap etmişti. Orada durdu ve şöyle dedi: Bunca kutsallığından, savaş gücünden ve malından sonra sana ne oldu? Bunun üzerine hüzünlendi. Hüseyin’den rivayet edildiğine göre Ebu Muaz, Ubeyd b. Süleyman’dan nakletmiş; Dahhak’ın “orası duvarları üzerine yıkılmıştı” sözü hakkında, orası haraptı, dediğini işitmiştir. Ammar’dan rivayet edildiğine göre İbn Ebi Cafer, babasından, o da Rebi’den nakletmiş; Rebi, Üzeyir’in oradan geçtiğini ve Buhtunnasr’ın orayı yıkmış olduğunu söylemiştir. Musa’nın Amr’dan, onun Esbat’tan, onun da Süddi’den rivayetine göre Süddi, “orası duvarları üzerine yıkılmıştı” sözü hakkında, yani tavanları üzerine çökmüş haldeydi, demiştir.

“Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek? Bunun üzerine Allah onu yüz yıl öldürdü” sözünün tefsiri şudur: Anlatıldığına göre bu sözü söyleyen kişi, Beytülmakdis’ten veya Allah’ın geçtiğini zikrettiği yerden geçerken, daha önce mamur olarak bildiği yerin harap olduğunu görünce bu sözü söylemiştir. Bazıları, onun bu sözü Allah’ın onu diriltmeye kadir oluşunda şüphe ederek söylediğini ifade etmiştir. Allah da ona kendi üzerinde bir örnek göstermek suretiyle buna kadir olduğunu göstermiş, sonra da onun imar edilmesine ve diriltilmesine Allah’ın gücünü yadırgadığı yeri ona göstermiş; daha önce harap olarak gördüğü şeyi diriltmiş, harap olmuş yeri imar etmiştir.

Çünkü bize anlatıldığına göre bu sözü söyleyen kişi, orayı daha önce halkı ve sakinleriyle mamur halde biliyordu. Sonra onu duvarları üzerine yıkılmış, halkı yok olmuş, öldürme ve esaretle darmadağın edilmiş, o yerde kimse kalmamış, evleri ve yurtları yıkılmış, yalnızca izleri kalmış halde gördü. Onu daha önce bildiği halden sonra böyle görünce, bazı tefsir ehlinin söylediğine göre, “Allah bunu harap olduktan sonra hangi şekilde diriltip imar edecek?” anlamında bunu yadırgayarak söyledi. Allah da ona, kendisinde, içeceğinde ve yiyeceğinde gösterdiği örnekle bunu nasıl dirilteceğini gösterdi. Sonra Allah’ın bunu ve başka şeyleri yapmaya kadir olduğunu, onun Allah’ın kudreti bakımından diriltilmesini şaşırtıcı bulduğu şeyi gözleri önünde dirilterek ona bildirdi. Bunu gözüyle görünce, “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi.

Onun bu sözü söylemesinin sebebi, İbn Humeyd’in Seleme’den, onun İbn İshak’tan, onun güvenilir gördüğü bir kimseden, onun da Yemenli Vehb b. Münebbih’ten rivayet ettiği şu haber gibidir: Vehb şöyle derdi: Allah, Yeremya’yı İsrailoğullarına peygamber olarak gönderdiğinde ona şöyle dedi: Ey Yeremya! Seni yaratmadan önce seçtim; seni annenin rahminde şekillendirmeden önce kutsadım; seni onun karnından çıkarmadan önce temizledim; koşup çalışacak yaşa ulaşmadan önce seni peygamber yaptım; güçlü çağına ulaşmadan önce seni seçtim; büyük bir iş için seni ayırdım. Yüce Allah, Yeremya’yı İsrailoğulları kralına gönderdi; onu doğrultuyor, doğru yola yöneltiyor ve Allah’tan kendisiyle kral arasında olan konularda haber getiriyordu.

Sonra İsrailoğulları arasında olaylar büyüdü; günahlara daldılar, haramları helal saydılar, Allah’ın kendilerine yaptıklarını ve düşmanları Sanharib’den onları nasıl kurtardığını unuttular. Bunun üzerine Allah Yeremya’ya şöyle vahyetti: İsrailoğullarından kavmine git; sana emrettiğim şeyi onlara anlat; üzerlerindeki nimetimi onlara hatırlat ve yaptıkları sonradan çıkan kötülükleri onlara bildir. Sonra Allah’ın Yeremya’yı İsrailoğullarından kavmine gönderdiği şeyleri zikretti.

Sonra Allah Yeremya’ya şöyle vahyetti: Ben İsrailoğullarını Yafes ile helak edeceğim. Yafes, Babil halkıdır; onlar Nuh oğlu Yafes’in soyundandır. Yeremya Rabbinin vahyini işitince bağırdı, ağladı, elbiselerini yırttı, başına kül serpti ve şöyle dedi: Doğduğum gün lanetli olsun; Tevrat’ı aldığım gün lanetli olsun; günlerimin en kötüsü doğduğum gündür. Beni, bana en kötü gelecek şey için mi peygamberlerin sonuncusu olarak bıraktın? Eğer benim hakkımda hayır isteseydin beni İsrailoğulları peygamberlerinin sonuncusu yapmazdın. Benim sebebimle onlara bedbahtlık ve helak isabet edecek.

Allah, Hızır’ın yakarışını, ağlamasını ve ne dediğini işitince ona şöyle seslendi: Yeremya! Sana vahyettiğim şey sana ağır mı geldi? O, “Evet, Rabbim. Beni İsrailoğulları içinde, sevinmeyeceğim bir şeyle helak ettin” dedi. Allah şöyle buyurdu: İzzetime yemin olsun ki Beytülmakdis’i ve İsrailoğullarını, bu konudaki emir senin tarafından olmadıkça helak etmeyeceğim. Bunun üzerine Yeremya, Rabbinin kendisine söylediği bu söz sebebiyle sevindi, gönlü rahatladı ve şöyle dedi: Musa’yı ve peygamberlerini hak ile gönderen Allah’a yemin olsun ki Rabbime İsrailoğullarının helak edilmesini asla emretmeyeceğim.

Sonra İsrailoğulları kralına geldi ve Allah’ın kendisine vahyettiği şeyi ona haber verdi. Kral sevindi, müjdelendi ve şöyle dedi: Rabbimiz bize azap ederse, kendi nefislerimiz için önden gönderdiğimiz çok günahlar sebebiyledir; bizi affederse de kudreti sebebiyledir.

Sonra onlar bu vahiyden sonra üç yıl kaldılar; fakat ancak isyanlarını artırdılar ve kötülükte devam ettiler. Bu, helaklerinin yaklaştığı zamandı. Vahiy azaldı; artık ahireti hatırlamaz oldular. Dünya ve onun işleri onları oyalayınca vahiy onlardan kesildi. Kral onlara şöyle dedi: Ey İsrailoğulları! Allah’tan size bir azap dokunmadan ve üzerinize size merhamet etmeyecek hükümdarlar gönderilmeden önce bulunduğunuz halden vazgeçin. Çünkü Rabbiniz tevbeyi yakındır; ellerini hayırla açmıştır; kendisine tevbe edenlere merhametlidir. Fakat onlar bulundukları halden hiçbir şeyi terk etmeyi kabul etmediler.

Allah, Neun oğlu Zadan oğlu Buhtunnasr’ın kalbine Beytülmakdis’e yürümeyi ve orada dedesi Sanharib’in yapmak istediği şeyi yapmayı koydu. O da altı yüz bin sancakla Beytülmakdis halkına doğru yola çıktı. Yola çıktığında İsrailoğulları kralına, Buhtunnasr’ın ordularıyla birlikte kendilerine doğru geldiği haberi ulaştı. Kral Yeremya’ya haber gönderdi; Yeremya geldi. Kral ona şöyle dedi: Ey Yeremya! Rabbimizin sana vahyettiğini ileri sürdüğün, Beytülmakdis halkını bu konuda emir senden olmadıkça helak etmeyeceği sözü nerede? Yeremya krala şöyle dedi: Rabbim vaadinden dönmez; ben ona güveniyorum.

Ecel yaklaşıp krallıklarının kesilmesi yaklaşınca ve Allah onların helakine karar verince, kendi katından bir melek gönderdi ve ona şöyle dedi: Yeremya’ya git, ondan fetva iste ve ona fetva isteyeceği şeyi emret. Melek, Yeremya’ya geldi ve ona İsrailoğullarından bir adam suretinde göründü. Yeremya ona, “Sen kimsin?” dedi. O, “Ben İsrailoğullarından bir adamım; bazı işlerim hakkında senden fetva istemeye geldim” dedi. Yeremya ona izin verdi. Melek şöyle dedi: Ey Allah’ın peygamberi! Akrabalarım hakkında senden fetva istemeye geldim. Allah’ın bana emrettiği şekilde akrabalık bağlarımı onlarla sürdürdüm. Onlara yalnızca iyilikle geldim; onlara ikramda kusur etmedim. Fakat onlara yaptığım ikram, onların bana karşı öfkelerini artırmaktan başka bir şey yapmadı. Ey Allah’ın peygamberi, bana onlar hakkında fetva ver. Yeremya ona şöyle dedi: Seninle Allah arasındaki durumda güzel davran; Allah’ın sana ulaştırmanı emrettiği şeyi ulaştır ve hayırla müjdelen.

Melek onun yanından ayrıldı. Birkaç gün kaldıktan sonra, yine daha önce geldiği adam suretinde ona döndü, önüne oturdu. Yeremya ona, “Sen kimsin?” dedi. O, “Ben, ailem konusunda sana gelen adamım” dedi. Allah’ın peygamberi ona, “Ahlakları hâlâ senin için temizlenmedi mi? Onlardan sevdiğin şeyi hâlâ görmedin mi?” dedi. O şöyle dedi: Ey Allah’ın peygamberi! Seni hak ile gönderen Allah’a yemin olsun ki bir kimsenin akrabalarına yapabileceği hiçbir ikram bilmiyorum ki ben onu ve ondan daha fazlasını onlara yapmamış olayım. Peygamber ona şöyle dedi: Ailene dön, onlara iyilik et; salih kullarını düzelten Allah’tan, aranızdaki hali düzeltmesini, sizi rızası üzerinde birleştirmesini ve gazabından uzak tutmasını iste.

Melek onun yanından ayrıldı. Birkaç gün kaldı. Buhtunnasr ise çekirgelerden daha kalabalık ordularıyla Beytülmakdis çevresine inmişti. İsrailoğulları çok şiddetli korkuya kapıldılar. Bu, İsrailoğulları kralına çok ağır geldi. Yeremya’yı çağırdı ve şöyle dedi: Ey Allah’ın peygamberi! Allah’ın sana vadettiği şey nerede? Ben Rabbime güveniyorum.

Sonra melek, Yeremya’nın yanına geldi. Yeremya Beytülmakdis surunda oturmuş, Rabbinin kendisine vadettiği yardımla seviniyor ve müjdeleniyordu. Melek onun önüne oturdu. Yeremya ona, “Sen kimsin?” dedi. O, “Ben, ailem hakkında iki kez senden fetva isteyen kimseyim” dedi. Peygamber ona, “Onların içinde bulundukları halden ayılma vakti hâlâ gelmedi mi?” dedi. Melek şöyle dedi: Ey Allah’ın peygamberi! Bugünden önce onlardan bana isabet eden her şeye sabrederdim ve onların bununla ancak benim öfkemi hedeflediklerini bilirdim. Fakat bugün onlara gittiğimde, onları Allah’ın razı olmadığı ve sevmediği bir iş üzerinde gördüm. Peygamber ona, “Onları hangi iş üzerinde gördün?” dedi. Melek şöyle dedi: Ey Allah’ın peygamberi! Onları Allah’ın gazabına sebep olan büyük bir iş üzerinde gördüm. Eğer bugünden önce bulundukları gibi olsalardı, onlara öfkem şiddetlenmezdi; onlara sabreder ve onlardan ümitli olurdum. Fakat bugün Allah için ve senin için öfkelendim. Bu yüzden sana onların haberini bildirmeye geldim. Seni hak ile gönderen Allah adına senden istiyorum; Rabbine onlara beddua et de onları helak etsin.

Yeremya şöyle dedi: Ey göklerin ve yerin sahibi! Eğer onlar hak ve doğruluk üzerelerse onları bırak; eğer senin gazabın üzerinde ve razı olmadığın bir amel üzerelerse onları helak et. Bu söz Yeremya’nın ağzından çıkar çıkmaz Allah gökten Beytülmakdis’e bir yıldırım gönderdi. Kurban yeri alevlendi ve onun kapılarından yedisi yere geçirildi. Yeremya bunu görünce bağırdı, elbiselerini yırttı, başına kül serpti ve şöyle dedi: Ey göğün meliki, ey merhametlilerin en merhametlisi! Bana vadettiğin vaadin nerede? Yeremya’ya şöyle seslenildi: Onlara isabet eden şey, ancak elçimize verdiğin fetva sebebiyle isabet etti. Peygamber, bunun üç kez verdiği fetva olduğunu ve gelen kişinin Rabbinin elçisi olduğunu kesin olarak anladı. Yeremya kaçıp vahşi hayvanların arasına karıştı.

Buhtunnasr ve orduları Beytülmakdis’e girdi. Şam’ı çiğnedi, İsrailoğullarını öldürdü, sonunda onları tüketti ve Beytülmakdis’i harap etti. Sonra askerlerine, her birinin kalkanını toprakla doldurmasını ve onu Beytülmakdis’e atmasını emretti. Onlar da oraya toprak attılar, sonunda orayı doldurdular. Sonra Babil topraklarına dönmek üzere geri gitti. İsrailoğullarının esirlerini de beraberinde götürdü. Beytülmakdis’te bulunan herkesin toplanmasını emretti. İsrailoğullarından küçük büyük herkes onun yanında toplandı. Onların içinden doksan bin çocuk seçti. Ordusunun ganimetleri ortaya çıkıp onları askerleri arasında paylaştırmak istediğinde, yanında bulunan hükümdarlar ona şöyle dediler: Ey hükümdar! Bütün ganimetlerimiz senin olsun; fakat İsrailoğullarından seçtiğin bu çocukları aramızda paylaştır. O da böyle yaptı. Her birine dört çocuk düştü. O çocuklar arasında Danyal, Azarya, Misail ve Hananya da vardı.

Buhtunnasr onları üç gruba ayırdı: Üçte birini Şam’da bıraktı, üçte birini esir aldı, üçte birini de öldürdü. Beytülmakdis esirlerini Babil’e götürdü; doksan bin çocuğu da Babil’e getirdi. Bu, Yüce Allah’ın kendi peygamberine onların yaptıkları işler ve zulümleri hakkında haber verdiği ilk olaydı.

Buhtunnasr, İsrailoğullarından yanında bulunan esirlerle birlikte Babil’e dönmek üzere oradan ayrılınca, Yeremya bir merkebin üzerinde, yanında bir kırba içinde üzüm suyu ve bir sepet incir olduğu halde İlya’ya doğru geldi. Oraya varıp durduğunda, oradaki haraplığı görünce içine bir şüphe girdi ve “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl öldürdü. Merkebi, üzüm suyu ve incir sepeti, Allah onu öldürdüğü yerde yanında kaldı. Merkebi de onunla birlikte öldü. Allah onu gözlerden gizledi, kimse onu görmedi. Sonra Yüce Allah onu diriltti ve ona “Ne kadar kaldın?” dedi. O, “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım” dedi. Allah, “Hayır, yüz yıl kaldın; yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış; merkebine de bak. Seni insanlara bir ayet kılmak için böyle yaptık. Kemiklere bak, onları nasıl birleştiriyor, sonra onlara et giydiriyoruz” dedi. O da merkebine baktı; parçalarının birbirine kavuştuğunu, onunla birlikte ölmüş olan damarların ve sinirlerin birleştiğini, sonra bunlara et giydirildiğini, nihayet düzgün hale geldiğini, sonra içine ruhun yürüdüğünü ve merkebin kalkıp anırdığını gördü. Üzüm suyuna ve incirine baktığında ise onların, koyduğu andaki halleri üzerinde bulunduğunu ve hiç değişmediğini gördü. Allah’ın kudretinden gördüğünü görünce “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi. Sonra Allah bundan sonra Yeremya’ya ömür verdi; o, yeryüzünün boş yerlerinde ve şehirlerinde görülen kimsedir.

Muhammed b. Asker ve İbn Zenceveyh’in İsmail b. Abdülkerim’den, onun Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan rivayetine göre Abdüssamed, Vehb b. Münebbih’in şöyle dediğini işitmiştir: Yeremya Mısır toprağındayken Allah ona, “İlya toprağına katıl; çünkü burası senin kalacağın yer değildir” diye vahyetti. Bunun üzerine merkebine bindi. Yolun bir yerindeyken yanında üzüm ve incirden oluşan bir sepet vardı; yanında yeni bir su kabı da vardı ve onu suyla doldurmuştu. Beytülmakdis’in ve çevresindeki köylerin ve mescitlerin görüntüsü ona belirince, anlatılamayacak derecede bir haraplık gördü ve Beytülmakdis’in büyük bir dağ gibi yıkılmış olduğunu görünce, “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Sonra yürüdü ve orada bir yere yerleşti. Merkebini yeni bir iple bağladı, su kabını astı ve Allah ona uyku verdi. Uyuyunca Allah yüz yıl boyunca ruhunu aldı.

Yüz yılın yetmiş yılı geçince Allah, Fars hükümdarlarından Yûsek denilen büyük bir hükümdara bir melek gönderdi ve ona şöyle dedi: Allah sana, kavminle birlikte yola çıkmanı, Beytülmakdis’i, İlya’yı ve onun toprağını, eskisinden daha mamur hale dönünceye kadar imar etmeni emrediyor. Hükümdar, “Bu işe ve işi yapmaya yarayacak şeylere hazırlanayım diye bana üç gün süre ver” dedi. Ona üç gün süre verildi. Üç yüz görevli seçti; her görevliye bin işçi ve iş için gerekli araçları verdi. Görevlileri oraya yürüdü; yanlarında üç yüz bin işçi vardı. İşe başladıklarında Allah Yeremya’nın gözüne hayat ruhunu geri verdi, fakat bedenini ölü bıraktı. Yeremya, İlya’ya, çevresindeki köylere, mescitlere, nehirlere ve ekinlere baktı; bunların işlenip imar edildiğini ve yenilendiğini gördü; nihayet orası eskiden olduğu gibi oldu.

Otuz yıl sonra, yüz yıl tamamlanınca Allah ruhunu ona geri verdi. Yiyeceğine ve içeceğine baktı; bozulmamıştı. Merkebine baktı; onu bağladığı günkü haliyle ayakta duruyordu; yememiş ve içmemişti. Merkebin boynundaki ip parçasına baktı; değişmemiş, yeni haldeydi. Oysa üzerinden yüz yılın rüzgârı, yüz yılın soğuğu ve yüz yılın sıcağı geçmişti; yine de değişmemiş ve hiçbir şey eksilmemişti. Yeremya’nın bedeni ise çürüme sebebiyle zayıflamıştı. Allah ona yeni et bitirdi, o bakarken kemiklerini kaldırıp birleştirdi. Allah ona, “Yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış; merkebine de bak. Seni insanlara bir ayet kılmak için böyle yaptık. Kemiklere bak, onları nasıl birleştiriyor, sonra onlara et giydiriyoruz” dedi.

Hasan b. Yahya’nın Abdürrezzak’tan, onun Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan rivayetine göre Abdüssamed, Vehb b. Münebbih’in “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” sözü hakkında şöyle dediğini işitmiştir: Yeremya, Beytülmakdis harap edilip kitaplar yakıldığında dağın bir tarafında durdu ve “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Sonra Allah, onu öldürmesinden yetmiş yıl sonra İsrailoğullarından geri döndürdüklerini geri döndürdü; onlar otuz yıl boyunca orayı imar ettiler ve böylece yüz yıl tamamlandı. Yüz yıl geçince Allah onun ruhunu geri verdi. Orası ilk hali üzere imar edilmişti. Yeremya, kemiklerin birbirine nasıl kaynaştığına baktı, sonra kemiklerin nasıl sinir ve etle kaplandığını gördü. Bu ona açıkça belli olunca, “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi. Yüce Allah ona, “Yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış” dedi. Vehb dedi ki: Onun yiyeceği bir sepette incir, içeceği ise içinde su bulunan bir testiydi.

Musa’nın Amr’dan, onun Esbat’tan, onun da Süddi’den rivayetine göre Süddi, “Ya da duvarları üzerine yıkılmış bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında şöyle demiştir: Üzeyir, Şam’dan gelmekteyken merkebinin üzerinde, yanında üzüm suyu, üzüm ve incir olduğu halde oradan geçti. Köye uğrayıp onu görünce, üzerinde durdu, elini çevirip baktı ve “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Bunu yalanlama ve şüphe olarak söylemedi. Bunun üzerine Allah onu öldürdü, merkebini de öldürdü; ikisi de yok oldu ve üzerlerinden yüz yıl geçti. Sonra Allah Üzeyir’i diriltti ve ona, “Ne kadar kaldın?” dedi. O, “Bir gün veya bir kısmı kadar kaldım” dedi. Ona, “Hayır, yüz yıl kaldın; incir ve üzümden olan yiyeceğine, üzüm suyundan olan içeceğine bak, bozulmamış” denildi.

“Sonra onu diriltti. Ne kadar kaldın, dedi. O da, bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım, dedi. Allah, hayır, yüz yıl kaldın, dedi” sözünün tefsiri şudur: Yüce Allah’ın “sonra onu diriltti” sözü, onu ölümünden sonra diri olarak kaldırdı demektir. Daha önce diriltmenin anlamını açıklamıştık. “Ne kadar kaldın?” sözünde “ne kadar” Arapça konuşmada sayının miktarını sormak için kullanılır. Burada “kaldın” fiilinin nesnesi konumundadır. Anlamı şudur: Allah ona, ölümünden sonra seni diri olarak kaldırmadan önce ölü halinde ne kadar zaman kaldın, dedi. Ölümünden sonra diriltilen kişi ise, beni diri olarak kaldırıncaya kadar bir gün veya günün bir kısmı kadar ölü kaldım, dedi.

Diriltilen kişinin Yeremya, Üzeyir veya Allah’ın bu haberi hakkında bildirdiği kimse olduğu zikredilmiştir. Onun “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım” demesinin sebebi şudur: Yüce Allah onun ruhunu gündüzün başında almış, sonra yüz yıl sonra gündüzün sonunda ruhunu ona geri vermişti. Ona “Ne kadar kaldın?” denildiğinde, güneşin batmış olduğunu zannederek “Bir gün kaldım” dedi. Çünkü ruhunun gündüzün başında alındığı, ölüm halinde ne kadar kaldığı kendisine gündüzün sonunda sorulduğu ve güneşin battığını sandığı zikredilmiştir. Bu yüzden “Bir gün kaldım” dedi. Sonra güneşten henüz batmamış bir parça kaldığını görünce, “veya günün bir kısmı” dedi. Buradaki “veya” sözü “bilakis” anlamındadır; nitekim Yüce Allah’ın “Onu yüz bin veya daha fazla kişiye gönderdik” (Saffat 147) sözü de “bilakis daha fazla kişiye” anlamındadır. Böylece “veya günün bir kısmı” sözü, onun “Bir gün kaldım” sözünden dönüşü olmuştur.

Bu konuda söylediğimizin benzerini tefsir ehlinden bir topluluk da söylemiştir. Bişr’in Yezid’den, onun Said’den, onun da Katade’den rivayetine göre Katade, “Sonra onu diriltti. Ne kadar kaldın, dedi. O da, bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım, dedi” sözü hakkında şöyle demiştir: Bize bildirildiğine göre o kuşluk vaktinde öldü, sonra güneş batmadan önce diriltildi. “Bir gün kaldım” dedi. Sonra dönüp güneşten bir parça kaldığını görünce, “veya günün bir kısmı” dedi. Allah da “Hayır, yüz yıl kaldın” dedi.

Hasan b. Yahya’nın Abdürrezzak’tan, onun Ma‘mer’den, onun da Katade’den rivayetine göre Katade, “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” sözü hakkında şöyle demiştir: Bir köye uğradı, hayrete düştü ve “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Allah onu gündüzün başında öldürdü; yüz yıl kaldı. Sonra gündüzün sonunda onu diriltti ve “Ne kadar kaldın?” dedi. O, “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım” dedi. Allah, “Hayır, yüz yıl kaldın” dedi.

Ammar b. Hasan’dan rivayet edildiğine göre İbn Ebi Cafer, babasından nakletmiş; Rebi şöyle demiştir: Allah onu yüz yıl öldürdü, sonra diriltti ve “Ne kadar kaldın?” dedi. O, “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım” dedi. Allah, “Hayır, yüz yıl kaldın” dedi.

Kasım’ın Hüseyin’den, onun Haccac’dan rivayetine göre İbn Cüreyc şöyle demiştir: O, Buhtunnasr’ın harap ettiği Beytülmakdis üzerinde durunca, “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek? Onu eski haline nasıl döndürecek?” dedi. Bunun üzerine Allah onu öldürdü. Bize bildirildiğine göre o kuşluk vaktinde öldü ve yüz yıl sonra güneş batmadan önce diriltildi. Ona “Ne kadar kaldın?” denildi. O, “Bir gün” dedi. Güneşi görünce, “veya günün bir kısmı” dedi.

“Yiyeceğine ve içeceğine bak; bozulmamış” sözünün tefsiri şudur: Yüce Allah’ın “Yiyeceğine ve içeceğine bak; bozulmamış” sözü, üzerinden geçen yılların onu değiştirmediği anlamındadır. Bazılarının zikrettiğine göre yiyeceği bir sepet incir ve üzüm, içeceği de bir testi suydu. Bazıları ise yiyeceğinin bir sepet üzüm ve bir sepet incir, içeceğinin de bir kırba üzüm suyu olduğunu söylemiştir. Başkaları ise yiyeceğinin bir sepet incir, içeceğinin de bir küp şarap veya bir kırba şarap olduğunu söylemiştir. Bunlardan bir kısmının sözünü daha önce zikrettik; geri kalanını da ileride, Allah dilerse, zikredeceğiz.

“Bozulmamış” sözüne gelince, bunun kıraatinde iki yön vardır. Birincisi, vasıl halinde son harfi düşürerek, vakıf halinde ise onu sabit bırakarak okumaktır. Böyle okuyan kimse, kelimedeki son harfi fazla bir bağlantı harfi kabul eder; tıpkı “Onların hidayetine uy” (Enam 90) ifadesindeki gibi. Buna göre fiil “yıllanmak” anlamına getirilir. Bu görüşü savunanlar, yıl kelimesinin çoğulunun “yıllar” şeklinde geldiğini delil getirmiştir. Yıl kelimesini başka bir çoğul biçimiyle kullanan kimseye göre de bu mümkündür, her ne kadar az kullanılsa da. Bu durumda asıldaki bazı seslerin çokluğu sebebiyle değiştiği söylenir. Bazı kimseler ise bunun “değişmiş balçık” ifadesinden alındığını söylemiştir; burada anlam değişmektir. Böyle olursa da yine kelimenin aslındaki harflerden birinin değiştiği kabul edilir. Bu, Kûfe kıraat âlimlerinin genel okuyuşudur.

İkinci kıraat ise son harfi hem vasıl hem vakıf halinde sabit bırakmaktır. Böyle okuyan kimse, kelimedeki son harfi fiilin asli harfi kabul eder ve onu cezm edatı sebebiyle cezimli sayar. Bu durumda fiilin anlamı, bir yerde bir yıl kalmak anlamına gelir. “Bir kavmin yanında bir yıl kaldım” denildiğinde bu kökten kullanılır. Bu, Medine ve Hicaz kıraat âlimlerinin genel okuyuşudur.

Bana göre bu konuda doğru kıraat, son harfin hem vasıl hem vakıf halinde sabit bırakılmasıdır. Çünkü bu harf Müslümanların mushafında sabit olarak yazılmıştır ve her iki durumda da onu sabit bırakmanın doğru bir dil yönü vardır. “Bozulmamış” sözünün anlamı, yıllar onun üzerinden geçip de onu değiştirmemiştir demektir. Bu, “sizin yanınızda bir yıl kaldım” diyenlerin dili üzeredir. Şairin “O, yılların felaketlerinde ne senheli ne de recebiyye değildir; fakat araya bırakılmış şeylerdir” anlamındaki sözü de bu kullanımdandır. Şair burada yıl kelimesindeki son harfi asli kabul etmiştir; bu da fasih dildir. Allah’ın kitabından bir harfi, o harfin Arap dilinde bilinen bir yönle sabit olması mümkünken, vakıf veya vasıl halinde düşürmek caiz değildir.

Bir kimse, mushafta bazen vakıf niyetiyle eklenmiş fazla harfler bulunduğunu ve asıl doğru okuyuşta bunların düşürülmesi gerektiğini ileri sürebilir; “Onların hidayetine uy” (Enam 90) ve “Keşke kitabım bana verilmeseydi” (Hakka 25) gibi ifadeleri buna örnek gösterebilir. Fakat bunlar fazla olduğu konusunda şüphe bulunmayan ve vakıf niyetiyle eklenmiş harflerdir. Asli harf olma ihtimali bulunan bir harf ise, Müslümanların mushafında sabit halde bulunuyorsa, onu fazla ve bağlantı harfi saymak caiz değildir. Üstelik fazla olduğu şüphe götürmeyen durumlarda bile Araplar bazen sözü fazla bir harfle bağlar ve vakıf halinde söyledikleri gibi vasıl halinde de telaffuz ederler; böylece vasıl ile vakıf aynı olur. Bu da bütün bu kelimeleri hem vasıl hem vakıf halinde son harfle okuyan kıraatin doğruluğuna delildir. Bununla birlikte “bozulmamış” sözünün hükmü, son harfinin fazla olduğu şüphe götürmeyen kelimelerin hükmünden ayrıdır.

Söylediğimiz şeyin doğruluğuna, yani “bozulmamış” kelimesindeki son harfin “yıllanmak” anlamındaki kullanımdan geldiğine delalet eden rivayet şudur: Kasım b. Sellam’dan bana rivayet edildi; o dedi ki: İbn Mehdi bize Ebu’l-Cerrah’tan, o Süleyman b. Umeyr’den rivayet etti. Süleyman dedi ki: Osman’ın azatlısı Hani bana rivayet etti ve şöyle dedi: Ben Osman ile Zeyd b. Sabit arasında elçiydim. Zeyd, “Ona, ‘bozulmadı’ kelimesi son harfsiz mi yoksa son harfli mi yazılsın diye sor” dedi. Osman da, “Ona son harfi ekleyin” dedi.

Kasım’dan bana rivayet edildi; ayrıca Muhammed b. Muhammed el-Attar bize Kasım’dan rivayet etti; Ahmed ve Attar birlikte Kasım’dan rivayet ettiler. Kasım dedi ki: İbn Mehdi bize İbnü’l-Mübarek’ten rivayet etti. O dedi ki: Yemen halkından yaşlı bir kimse olan Ebu Vail bana Hani el-Berberi’den rivayet etti. Hani şöyle dedi: Osman’ın yanında bulunuyordum; mushafları karşılaştırıyorlardı. Osman beni, üzerinde “bozulmadı”, “kâfirlere mühlet ver” ve “yaratılışta değişme yoktur” ifadeleri bulunan bir koyun kürek kemiğiyle Übey b. Ka‘b’a gönderdi. Übey diviti istedi; “yaratılışta değişme yoktur” ifadesindeki iki aynı harften birini sildi ve “Allah’ın yaratmasında değişme yoktur” (Rum 30) diye yazdı. “Kâfirlere mühlet ver” ifadesini sildi ve “Kâfirlere süre ver” (Tarık 17) diye yazdı. “Bozulmadı” kelimesine de son harfi ekledi. Eğer bu kelime başka bir kökten olsaydı, Übey oraya yeri olmayan bir harfi eklemezdi; Osman da onun eklenmesini emretmezdi. Bu konuda Zeyd b. Sabit’ten de Übey b. Ka‘b’dan rivayet edilene benzer bir şey rivayet edilmiştir.

Tefsir ehli, “bozulmamış” sözünün yorumunda ihtilaf etmiştir. Bazıları bizim söylediğimiz gibi, anlamının “değişmemiş” olduğunu söylemiştir. İbn Humeyd’in Seleme b. Mufaddal’dan, onun Muhammed b. İshak’tan, onun güvenilir gördüğü bir kimseden, onun da Vehb b. Münebbih’ten rivayetine göre Vehb, “bozulmamış” sözünü “değişmemiş” diye açıklamıştır. Bişr’in Yezid’den, onun Said’den, onun da Katade’den rivayetine göre Katade, “bozulmamış” sözü hakkında “değişmemiş” demiştir. Hasan b. Yahya’nın Abdürrezzak’tan, onun Ma‘mer’den, onun da Katade’den rivayetinde de bunun benzeri nakledilmiştir. Musa b. Harun’un Amr’dan, onun Esbat’tan, onun da Süddi’den rivayetine göre Süddi, “Yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış” sözü hakkında şöyle demiştir: İncir ve üzümden olan yiyeceğine, üzüm suyundan olan içeceğine bak; bozulmamış, yani değişmemiştir; incir ve üzüm ekşiyip bozulmamış, üzüm suyu da mayalanmamıştır; ikisi de olduğu gibi tatlı kalmıştır. Çünkü o, Şam’dan gelirken merkebinin üzerinde, yanında üzüm suyu, üzüm ve incir olduğu halde geçmişti. Allah onu da merkebini de öldürmüş ve üzerlerinden yüz yıl geçmişti.

Hüseyin b. Ferec’den rivayet edildiğine göre Ebu Muaz şöyle demiştir: Ubeyd b. Süleyman bize haber verdi, dedi ki: Dahhak’ın “Yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış” sözü hakkında şöyle dediğini işittim: Yani değişmemiştir; üzerinden yüz yıl geçmişti. Müsenna’nın İshak’tan, onun Ebu Züheyr’den, onun Cüveybir’den, onun da Dahhak’tan rivayetinde de bunun benzeri nakledilmiştir. Müsenna’nın Abdullah’tan, onun Muaviye’den, onun Ali’den, onun da İbn Abbas’tan rivayetine göre İbn Abbas, “bozulmamış” sözü hakkında “değişmemiş” demiştir. Süfyan’ın babasından, onun Nadr’dan, onun da İkrime’den rivayetine göre İkrime, “bozulmamış” sözü hakkında “değişmemiş” demiştir. Yunus’un İbn Vehb’den rivayetine göre İbn Zeyd, “bozulmamış” sözü hakkında “yüz yılda değişmemiş” demiştir. Yunus’un İbn Vehb’den, onun Bekr b. Mudar’dan rivayetine göre Bekr şöyle demiştir: Bazı kitaplarda şöyle iddia ederler, Allah daha iyi bilir: Yeremya, Buhtunnasr İlya’yı yıktığı sırada oradaydı; sonra oradan Mısır’a çıktı ve orada kaldı. Allah ona oradan çıkıp Beytülmakdis’e gitmesini vahyetti. Oraya geldiğinde orayı harap halde buldu. Ona baktı ve “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Allah onu yüz yıl öldürdü, sonra diriltti. Bir de baktı ki merkebi diri olarak bağlı olduğu yerde duruyor, yiyeceği bir sepet üzüm ve bir sepet incir de halinden değişmemiş. Yunus dedi ki: Salim el-Havvas bize, onun yiyecek ve içeceğinin bir sepet üzüm, bir sepet incir ve bir kırba üzüm suyu olduğunu söyledi.

Başka kimseler ise bunun anlamının “kokuşmamış” olduğunu söylemiştir. Muhammed b. Amr’ın Ebu Âsım’dan, onun İsa’dan, onun İbn Ebi Necih’ten, onun da Mücahid’den rivayetine göre Mücahid, “bozulmamış” sözü hakkında “kokuşmamış” demiştir. Müsenna’nın Ebu Huzeyfe’den, onun Şibl’den, onun İbn Ebi Necih’ten, onun da Mücahid’den rivayetinde de bunun benzeri nakledilmiştir. Kasım’ın Hasan’dan, onun Haccac’dan, onun da İbn Cüreyc’den rivayetine göre İbn Cüreyc şöyle demiştir: Mücahid, “yiyeceğine” sözü hakkında bunun bir sepet incir olduğunu, “içeceğine” sözü hakkında bunun bir küp şarap olduğunu, “bozulmamış” sözü hakkında da “kokuşmamış” anlamına geldiğini söylemiştir.

Sanıyorum ki Mücahid, Rebi ve bu konuda onların görüşünü söyleyenler, “bozulmamış” sözünü Yüce Allah’ın “değişmiş balçıktan” (Hicr 26) sözündeki anlamdan, yani kokuşma sebebiyle kokusu değişmiş olmak anlamından saymışlardır. Oysa daha önce bunun böyle olmadığına dair delili açıklamıştım. Eğer bir kimse bunun, “bu su bozuldu, koktu” sözündeki kökten geldiğini ve Yüce Allah’ın “içinde bozulmayan sudan ırmaklar vardır” (Muhammed 15) sözündeki anlamda olduğunu zannederse, böyle olsaydı söz “yiyeceğine ve içeceğine bak, kokup bozulmamış” şeklinde olurdu; burada gelen kelime bu olmazdı. Eğer “O köktendir, fakat hemzesi terk edilmiştir” denirse, şöyle cevap verilir: Hemze terk edilse bile kelimedeki harfin şeddelenmesi caiz olmazdı; çünkü o kökte bu harf şeddeli değildir, halbuki burada şeddelidir. Eğer o kökten olup hemzesiz söylenseydi, şeddesiz ve sonuna bu harf eklenmeden söylenirdi. Bu da onun o kökten olmasının caiz olmadığını açıkça gösterir.

“Merkebine bak” sözünün tefsirinde tefsir ehli ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun anlamının, “Merkebini diriltmeme ve kemiklerini nasıl birleştirip sonra onlara et giydirdiğime bak” olduğunu söylemiştir. Bu yorumu yapanlar da kendi aralarında ihtilaf etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Yüce Allah bunu, onu düzgün bir yaratılışla dirilttikten sonra söyledi. Sonra Allah onun merkebini diriltmek istedi ki, ona, duvarları üzerine yıkılmış halde gördüğü ve Allah’ın onu diriltmesini yadırgadığı köyü nasıl dirilteceğini bildirsin.

Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şudur: İbn Humeyd’in Seleme’den, onun İbn İshak’tan, onun güvenilir gördüğü bir kimseden, onun da Vehb b. Münebbih’ten rivayetine göre Vehb şöyle demiştir: Allah onu diriltti ve “Ne kadar kaldın?” dedi; o da “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım” dedi; söz, “sonra onlara et giydiriyoruz” ifadesine kadar böyle devam etti. Vehb dedi ki: O, merkebine baktı; parçalarının birbirine kavuştuğunu gördü. Merkep onunla birlikte damarları ve sinirleriyle ölmüştü. Sonra Allah bunlara et giydirdi, nihayet düzgün hale geldi. Sonra içine ruh yürüdü, kalktı ve anırdı. Üzüm suyuna ve incirine baktığında ise onları koyduğu andaki haliyle gördü; değişmemişti. Allah’ın kudretinden gördüğünü görünce, “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi.

Musa’nın Amr’dan, onun Esbat’tan, onun da Süddi’den rivayetine göre Süddi şöyle demiştir: Sonra Allah Üzeyir’i diriltti ve “Ne kadar kaldın?” dedi. O, “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım” dedi. Allah, “Hayır, yüz yıl kaldın; yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış; merkebine bak, helak olmuş ve kemikleri çürümüş; kemiklerine bak, onları nasıl birleştiriyor, sonra onlara et giydiriyoruz” dedi. Allah bir rüzgâr gönderdi; kuşların ve yırtıcı hayvanların götürdüğü merkebin kemikleri her ovadan ve dağdan geldi, toplandı, bir kısmı bir kısmına bindi; o da bakıyordu. Böylece merkep et ve kanı olmayan kemikten bir merkep oldu. Sonra Allah kemiklere et ve kan giydirdi. Merkep et ve kandan oluşmuş bir merkep olarak kalktı; fakat içinde ruh yoktu. Sonra bir melek yürüyerek geldi, merkebin burnundan tuttu ve ona üfledi; merkep anırdı. Bunun üzerine o, “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi.

Bu görüşü söyleyenlere göre sözün tevili şudur: Merkebini diriltmemize ve onun kemiklerini nasıl birleştirip sonra onlara et giydirdiğimize bak; seni insanlara bir ayet kılmak için bunu yaptık. Buna göre “merkebine bak” sözünde, zahirinin delaletiyle zikredilmesine ihtiyaç kalmayan bir bölüm hazfedilmiştir. “Kemiklere bak” sözündeki belirli ifade de anlamda kastedilen zamirin yerine geçer; çünkü anlam “onun kemiklerine bak”tır, yani merkebin kemiklerine.

Bunlardan başka kimseler ise şöyle demiştir: Yüce Allah bunu ona, kendi gözüne ruh üfledikten sonra söyledi. Onlara göre gözü, Allah’ın ruh üflediği ilk organıydı. Bu, Allah onu düzgün bir yaratılışla düzelttikten sonra ve merkebini diriltmeden önce olmuştu. Muhammed b. Amr’ın Ebu Âsım’dan, onun İsa’dan, onun İbn Ebi Necih’ten, onun da Mücahid’den rivayetine göre Mücahid şöyle demiştir: Bu, İsrailoğullarından bir adamdı. Ruh gözlerine üflendi; böylece Allah onu diriltirken bütün yaratılışına ve Allah merkebini diriltirken merkebine baktı. Müsenna’nın Ebu Huzeyfe’den, onun Şibl’den, onun İbn Ebi Necih’ten, onun da Mücahid’den rivayetinde de bunun benzeri nakledilmiştir.

Kasım’ın Hüseyin’den, onun Haccac’dan, onun da İbn Cüreyc’den rivayetine göre İbn Cüreyc şöyle demiştir: Önce gözlerinden başlandı ve onlara ruh üflendi. Sonra kemiklerine başlandı; Allah onları kaldırıp birleştirdi, sonra bir kısmını bir kısmına bağladı, sonra onlara sinirleri, sonra damarları, sonra eti giydirdi. Sonra merkebine baktı; bir de merkebinin çürümüş, kemiklerinin onu bağladığı yerde beyazlamış olduğunu gördü. “Ey kemikler, toplanın; Allah size ruh indirecektir” diye seslenildi. Her kemik kendi eşine doğru gitti. Kemikler, sonra sinirler, sonra damarlar, sonra et, sonra deri, sonra kıl birleşti. Merkebi gençti; Allah onu yaşlı ve buruşmuş olarak diriltti. Uzun zamandan dolayı ondan deriden başka bir şey kalmamıştı. Onun yiyeceği bir sepet üzüm, içeceği bir küp şaraptı. İbn Cüreyc, Mücahid’den şöyle rivayet etmiştir: Ruh gözlerine üflendi; sonra Allah onu diriltirken bütün yaratılışına ve Allah merkebini diriltirken merkebine o gözlerle baktı.

Başka kimseler ise şöyle demiştir: Allah ruhu onun başına ve görmesine koydu; bedeni ise ölüydü. Böylece o, merkebini bağladığı günkü haliyle ayakta, yiyeceğini ve içeceğini de konduğu günkü haliyle gördü. Sonra Allah ona, “Kendi kemiklerine bak, onları nasıl birleştiriyoruz” dedi.

Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şudur: Muhammed b. Sehl b. Asker’in İsmail b. Abdülkerim’den, onun Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan rivayetine göre Abdüssamed, Vehb b. Münebbih’in şöyle dediğini işitmiştir: Allah, Yeremya’nın gözüne hayat ruhunu geri verdi; bedeninin geri kalanı ise ölüydü. O, yiyeceğine ve içeceğine baktı; bozulmamıştı. Merkebine baktı; onu bağladığı günkü haliyle ayakta duruyordu, yememiş ve içmemişti. Merkebin boynundaki ip parçasına baktı; yeni haliyle değişmeden duruyordu.

Hasan’dan rivayet edildiğine göre Ebu Muaz şöyle demiştir: Ubeyd b. Süleyman bize rivayet etti; Dahhak’ın “Allah onu yüz yıl öldürdü, sonra diriltti” sözü hakkında şöyle dediğini işittim: Merkebine baktı; yüz yıl boyunca ayakta kalmıştı. Yiyeceğine baktı; üzerinden yüz yıl geçtiği halde değişmemişti. “Kemiklere bak, onları nasıl birleştiriyor, sonra onlara et giydiriyoruz” sözüne gelince, Allah’ın ondan ilk dirilttiği şey başıydı; o da yaratılışının geri kalanının yaratılmasına bakıyordu.

Müsenna’nın İshak’tan, onun Ebu Züheyr’den, onun Cüveybir’den, onun da Dahhak’tan rivayetine göre Dahhak, “Allah onu yüz yıl öldürdü, sonra diriltti” sözü hakkında şöyle demiştir: Merkebine baktı; ayaktaydı. Yiyeceğine ve içeceğine baktı; değişmemişti. Ondan ilk yaratılan şey başıydı; böylece kendisinden her şeyin bir kısmının diğer kısmına bağlandığını görmeye başladı. Bu ona açıkça belli olunca, “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi.

Bişr b. Muaz’ın Yezid’den, onun Said’den, onun da Katade’den rivayetine göre Katade şöyle demiştir: Bize bildirildiğine göre Allah’ın ondan ilk yarattığı şey başıydı. Sonra iki gözü ona takıldı. Sonra ona, “Bak” denildi. O da bakmaya başladı; kemikleri bir kısmı bir kısmına kavuşuyordu. Bu, Allah’ın peygamberinin gözü önünde oluyordu. Bunun üzerine “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi.

Ammar’dan rivayet edildiğine göre İbn Ebi Cafer, babasından, o da Rebi’den rivayet etmiştir. Rebi, “Yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış; merkebine de bak” sözünü açıklarken şöyle demiştir: Merkebi yanında olduğu gibi duruyordu. “Seni insanlara bir ayet kılmak için böyle yaptık; kemiklere bak, onları nasıl birleştiriyoruz” sözü hakkında Rebi şöyle demiştir: Bize bildirildiğine göre, Allah daha iyi bilir, ondan ilk yaratılan şey iki gözüydü. Sonra ona, “Bak” denildi. O da kemiklerin birbirine kavuşmasına iki gözüyle bakmaya başladı. Sonra ona, “Allah’ın her şeye kadir olduğunu bil” denildi.

Yunus’un İbn Vehb’den, onun da İbn Zeyd’den rivayetine göre İbn Zeyd, “Yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış; merkebine de bak” sözünü, “yüz yıldan beri yanında ayakta durmaktadır” diye açıklamıştır. “Seni insanlara bir ayet kılmak için böyle yaptık; kemiklere bak” sözü hakkında ise şöyle demiştir: Kendi kemiklerine bak; bu toprağı ölümünden sonra nasıl dirilteceğimizi sorduğun zaman, onları nasıl dirilttiğimize bak. Allah onun görmesine ve diline ruh koydu. Sonra ona, “Şimdi Allah’ın ruh koyduğu dilinle çağır ve gözünle bak” dedi. O, kafatasına bakıyordu. Sonra, “Her kemik eşine kavuşsun” diye seslendi. Her kemik kendi sahibine geldi; hepsi birleşti ve o bunu görüyordu. Hatta kemikten kırılmış bir parça, kırıldığı yere gelip yapıştı; böylece kafatasına kadar birleşti ve o bunu görüyordu. Kemikler birleşince Allah onları sinirler ve damarlarla bağladı, üzerlerine et ve deri geçirdi, sonra onlara ruh üfledi. Sonra “Kemiklere bak, onları nasıl birleştiriyor, sonra onlara et giydiriyoruz” dedi. Bu ona açıkça belli olunca, “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi. Sonra Allah, onun “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dediği kemiklerin çağrılmasını emretti; kendi kemiklerini çağırdığı gibi onları da çağırdı. Sonra Allah onu dirilttiği gibi onları da diriltti.

Yunus’un İbn Vehb’den, onun Bekr b. Mudar’dan rivayetine göre Bekr şöyle demiştir: Bazı kitaplarda Allah’ın Yeremya’yı yüz yıl öldürdüğü, sonra dirilttiği iddia edilir. Bir de baktı ki merkebi diri olarak bağlı olduğu yerde duruyor. Allah, onu diriltmeden otuz yıl önce ona görmesini geri verdi ve onda ruh kıldı; sonra Beytülmakdis’e ve onun çevresinin nasıl imar edildiğine baktı. Derler ki, Allah daha iyi bilir, bu, Yüce Allah’ın “Ya da duvarları üzerine yıkılmış bir köye uğrayan kimse gibisini” diye anlattığı kişidir.

Bu görüş sahiplerine göre ayetin anlamı şudur: Merkebine bak; seni insanlara bir ayet kılmak için böyle yaptık. Kendi kemiklerine bak; çürümelerinden sonra onları nasıl birleştiriyor, sonra onlara et giydiriyoruz; böylece senin dirilmenle onları diriltiyoruz ki Allah’ın köyleri ve halkını ölümlerinden sonra nasıl dirilttiğini bilesin.

Bu ayet hakkında doğruya en uygun görüş şudur: Yüce Allah, “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” diyen kişiyi ölümünden sonra diriltmiş, sonra ona, ölümünden sonra diriltilmesini yadırgadığı köyün benzerini kendi nefsinde, yiyeceğinde ve merkebinde açıkça göstermiştir. Yüce Allah, ona kendi nefsini ve merkebini diriltmesini, duvarları üzerine yıkılmış halde gördüğü köy halkını diriltmesini yadırgamasına bir örnek kılmıştır. Yiyecek ve içeceğinde ona gösterdiği ibreti de, köyün evlerini ve bahçelerini nasıl dirilteceği konusunda ona bir ibret ve kendisine karşı bir hüccet kılmıştır. Bu, daha önce zikrettiğimiz Mücahid’in sözünün anlamıdır.

Bu ayette doğruya en uygun yorumun bu olduğunu söylememizin sebebi şudur: “Kemiklere bak” sözü, “gözünle gördüğün kemiklere bak; onları nasıl birleştiriyor, sonra onlara et giydiriyoruz” anlamındadır. Tefsir ehlinin tamamının görüşüne göre merkebin kemiklerine de, bu hitaba muhatap olan kişinin kemiklerine gelen çürümenin benzeri gelmişti. Bu yüzden “kemiklere bak” sözünün anlamını yalnızca merkebin kemiklerine bakmak olarak belirlemek de, yalnızca kişinin kendi kemiklerine bakmak olarak belirlemek de mümkün değildir. Durum böyle olunca ve hem onun kemikleri hem de merkebinin kemikleri çürümüş bulununca, en uygun yorum, emrin, gözünün ulaştığı ve çürümenin isabet ettiği her şeye bakmayı kapsamasıdır. Çünkü Yüce Allah bunların tamamını onun aleyhine bir delil, onun için de ibret ve öğüt kılmıştır.

“Seni insanlara bir ayet kılmak için” sözünün tefsiri şudur: Yüce Allah bununla, seni insanlara bir ayet kılmak için yüz yıl öldürdük, sonra dirilttik, demektedir. “Seni insanlara bir ayet kılmak için” ifadesinde amaç bildiren edatın başına bağlaç getirilmiştir; çünkü bu bağlacın böyle edatların başına gelmesi, kendisinden sonra gelen fiil için bir şart ve sebep anlamı taşır. Yani “seni şöyle şöyle kılmak için bunu yaptık” demektir. Eğer bu bağlaç bulunmasaydı anlam, önceki fiile bağlı olurdu ve “merkebine bak ki seni insanlara bir ayet kılalım” demek olurdu. Yüce Allah’ın “seni bir ayet kılmak için” sözüyle kastı, “Kudretimi bilmeyen, büyüklüğümden şüphe eden kimseye seni bir delil kılmak için” demektir. Ben dilediğim şeyi yapmaya kadirim; öldürmek ve diriltmek, yok etmek ve yaratmak, nimet vermek ve alçaltmak, daraltmak ve zenginleştirmek benim elimdedir. Bunların tamamı benim elimdedir; benden başka kimse ona sahip değildir, benden başka kimse buna güç yetiremez.

Bazı tefsir ehli ise onun insanlara bir ayet olmasının, yüz yıl sonra çocuklarına ve torunlarına genç olarak gelmesi, onların ise yaşlı kimseler olması sebebiyle olduğunu söylemiştir. Müsenna’nın İshak’tan, onun Kabisa b. Ukbe’den, onun Süfyan’dan rivayetine göre Süfyan şöyle demiştir: A‘meş’in “seni insanlara bir ayet kılmak için” sözü hakkında şöyle dediğini işittim: Genç olarak geldi, çocukları ise yaşlıydı.

Başka kimseler ise bunun anlamının, onu tanıyanların ölmüş olması ve onun kavminden yanına gelen kimseler için bir ayet olması olduğunu söylemiştir. Musa’nın Amr’dan, onun Esbat’tan, onun da Süddi’den rivayetine göre Süddi şöyle demiştir: Ailesine döndü; evinin satılmış ve yeniden yapılmış olduğunu, kendisini tanıyanların da ölmüş bulunduğunu gördü. “Evimden çıkın” dedi. Onlar, “Sen kimsin?” dediler. O, “Ben Üzeyir’im” dedi. Onlar, “Üzeyir şu kadar zaman önce ölmemiş miydi?” dediler. O da, “Üzeyir benim; benim başımdan şöyle şöyle şeyler geçti” dedi. Bunu anlayınca evden çıktılar ve evi ona teslim ettiler.

Ayetin tevilinde doğruya en uygun söz şudur: Yüce Allah, bu ayette niteliğini anlattığı kimseyi insanlar için bir delil kıldığını haber vermiştir. Bu kimse, onun öldüğünü bilen çocuklarından ve kavminden onu tanıyanlar için, Allah’ın onu ölümünden sonra dirilttiğini bilenler için ve içlerinden gönderildiği kimseler için bir delil olmuştur.

“Kemiklere bak, onları nasıl birleştiriyoruz” sözünün tefsiri şudur: Daha önce, bakması emredilen kemiklerin hem kendi kemikleri hem de merkebinin kemikleri olduğunu açıklamıştık. Bu konuda ihtilaf edenlerin görüşlerini ve her birinin bu sözle neyi kastettiğini de zikretmiştik; tekrar etmeye gerek yoktur.

“Onları nasıl birleştiriyoruz” sözüne gelince, kıraat âlimleri bunun okunuşunda ihtilaf etmiştir. Bazıları bunu “onları nasıl kaldırıp birleştiriyoruz” anlamında okumuştur. Bu, Kûfeli kıraat âlimlerinin genel okuyuşudur. Anlamı, bir kısmını bir kısmının üzerine nasıl yerleştirdiğimize ve bunları beden içindeki yerlerine nasıl taşıdığımıza bak demektir. Bu kelimenin aslı yükselmek anlamındadır. Bir çocuğun boyu uzayıp büyüdüğünde aynı kökten bir ifade kullanılır. Kadının kocasına karşı baş kaldırması da bu köktendir. Yerden yüksek yer için de aynı kökten kelime kullanılır. Bir şeyi yükselttiğini söylemek istediğinde bu kökten fiil kullanılır; kendisi yükseldiğinde de yine bu kökten fiil kullanılır. Buna göre bu kıraatle “kemiklere bak, onları nasıl birleştiriyoruz” sözünün anlamı, onları yerlerinden, topraktan nasıl kaldırıp beden içindeki yerlerine geri döndürüyoruz, demektir.

Bu yorumu yapanlardan bazıları şunlardır: Müsenna’nın Abdullah b. Salih’ten, onun Muaviye’den, onun Ali’den, onun da İbn Abbas’tan rivayetine göre İbn Abbas, “onları nasıl birleştiriyoruz” sözü hakkında “onları nasıl çıkarıyoruz” demiştir. Musa’nın Amr’dan, onun Esbat’tan, onun da Süddi’den rivayetine göre Süddi, “onları nasıl birleştiriyoruz” sözü hakkında “onları hareket ettiriyoruz” demiştir.

Başka kıraat âlimleri ise bunu “onları nasıl diriltiyoruz” anlamında okumuştur. Bu, Medine kıraat âlimlerinin genel okuyuşudur. Anlamı, kemiklere bak, onları nasıl diriltiyor, sonra onlara et giydiriyoruz, demektir. Muhammed b. Amr’ın Ebu Âsım’dan, onun İsa’dan, onun İbn Ebi Necih’ten, onun da Mücahid’den rivayetine göre Mücahid, bu okuyuş hakkında “Allah onları diriltirken onlara bak” demiştir. Müsenna’nın Ebu Huzeyfe’den, onun Şibl’den, onun İbn Ebi Necih’ten, onun da Mücahid’den rivayetinde de bunun benzeri nakledilmiştir. Bişr’in Yezid’den, onun Said’den, onun da Katade’den rivayetinde de aynı anlam gelmiştir. Yunus’un İbn Vehb’den rivayetine göre İbn Zeyd bu okuyuş hakkında “onları nasıl diriltiyoruz” demiştir.

Bu okuyuşu savunanlardan bazıları “Sonra dilediği zaman onu diriltir” (Abese 22) sözünü delil getirmiş ve bu okuyuşu ona bağlamanın doğru olduğunu düşünmüştür. Bazıları ise bunu başka bir okunuşla, yaymak ve katlamak anlamındaki fiile benzer şekilde okumuştur. Bu okuyuş övülen bir okuyuş değildir. Çünkü Araplar “ölüleri yaydı” demezler; “Allah ölüleri diriltti” derler. Bunun delili, “Sonra dilediği zaman onu diriltir” (Abese 22) ve “Yerden birtakım ilahlar mı edindiler ki onlar diriltecekler?” (Enbiya 21) sözleridir. Ölü kişinin hayata dönmesi ve ölümünden sonra yaşaması kastedildiğinde başka bir fiil kullanılır. A‘şa b. Sa‘lebe’nin şu anlamdaki sözü de bunu gösterir: “İnsanlar gördükleri şeyden dolayı, ‘Dirilen ölüye şaşılır’ deyinceye kadar.” Araplardan işitildiğine göre, bir kişide uyuz vardı da sonra iyileşti ve dirildi anlamında da bu kökten kullanım vardır.

Bana göre bu konuda doğru olan şudur: “Diriltmek” anlamındaki okuyuş ile “kaldırıp birleştirmek” anlamındaki okuyuş birbirine yakındır. Çünkü “kaldırıp birleştirmek” kelimesinin anlamı, kemikleri birleştirmek, sabitlemek ve birbirinden ayrıldıktan sonra beden içindeki yerlerine geri döndürmektir. Bu da şüphesiz onların beden içindeki yerlerine ve konumlarına geri döndürülmesi demektir. Lafızları farklı olsa da anlamları birbirine yakındır. Ümmet bu iki okuyuşu, mazereti ortadan kaldıran ve hücceti gerekli kılan şekilde nakletmiştir. Bu iki okuyuşun hangisiyle okunursa doğru okunmuş olur; çünkü anlamları birbirine uymaktadır. Birinin diğerinden daha doğru olduğuna hükmettirecek bağlayıcı bir delil yoktur.

Bir kimse, “diriltmek” anlamındaki okuyuş daha doğrudur; çünkü kemiklere bakması emredilen kişi, ‘Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?’ sözüyle yadırgadığı şeyi gözle görsün diye buna emredilmiştir, diye düşünebilir. Fakat bu yerde kemiklerin diriltilmesiyle kastedilen, ölüm sırasında onlardan ayrılmış olan ruhun tekrar verilmesi değil, kemiklerin, diriltilmekte olan bedenin yerlerine geri döndürülmesidir. Buna “sonra onlara et giydiriyoruz” sözü delildir. Şüphesiz ruh, ancak et giydirildikten sonra kemiklere üflenmiştir. Durum böyle olunca, “kaldırıp birleştirmek” anlamı kemiklerin beden içindeki yerlerine geri konulması demektir; “diriltmek” anlamı da burada buna döner. Böylece iki anlamın eşit olduğu ve birbirine aykırı olmadığı anlaşılır. Bu da söylediğimizin doğruluğunu açıklar. Üçüncü okuyuş ise bana göre caiz değildir; çünkü Müslümanların kıraatinden ayrılmış, Arapçanın doğru ve fasih kullanımının dışına çıkmıştır.

“Sonra onlara et giydiriyoruz” sözünün tefsiri şudur: Yüce Allah bununla, sonra kemiklere et giydiriyoruz demektedir. Buradaki zamir kemiklere döner. “Giydiriyoruz” sözünün anlamı, eti onlara giydiriyoruz ve onunla onları örtüyoruz demektir. İnsanın giydiği elbisenin bedenini örtmesi gibi, et de kemikleri örter. Araplar da bir şeyi örten ve gizleyen her şeyi onun elbisesi ve örtüsü sayarlar. Nâbiğa el-Ca‘di’nin şu anlamdaki sözü de bundandır: “Hamd Allah’adır ki ecelim gelmeden önce İslam’dan bir gömlek giydim.” İslam, kişinin üzerinde bulunduğu önceki hali örtüp yok ettiği için ona bir elbise ve gömlek kılınmıştır.

“Bu ona açıkça belli olunca, Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum, dedi” sözünün tefsiri şudur: Yüce Allah’ın “bu ona açıkça belli olunca” sözüyle kastettiği, daha önce gözle görmeden önce Allah’ın kudreti ve büyüklüğü konusunda kendisine yadırgatıcı gelen şey ona açıkça görünür hale gelince demektir. O zaman, artık gözle görme, açıklık ve beyan sonrası, Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum, dedi.

Sonra kıraat âlimleri “dedi: biliyorum” sözünün okunuşunda ihtilaf etmiştir. Bazıları bunu emir anlamında, “bil” şeklinde okumuştur. Bu, Kûfe kıraat âlimlerinin genel okuyuşudur. Abdullah’ın kıraatinde bunun “Ona, bil, denildi” şeklinde olduğu zikredilmiştir. Buna göre bu, Allah’tan, ölümünden sonra diriltilen ve Allah’ın öldükten sonra dirilttiği şeylere bakması emredilen kimseye yöneltilmiş bir emirdir. İbn Abbas’tan da böyle rivayet edilmiştir. Ahmed b. Yusuf es-Sa‘lebi’nin Kasım b. Sellam’dan, onun Haccac’dan, onun Harun’dan rivayetine göre Harun şöyle demiştir: Abdullah’ın kıraatinde bu, emir anlamında “Ona, Allah’ın her şeye kadir olduğunu bil, denildi” şeklindedir. Hasan b. Yahya’nın Abdürrezzak’tan, onun Ma‘mer’den, onun İbn Tavus’tan, onun da babasından rivayetinde, Ebu Cafer et-Taberi’nin tereddütle aktardığına göre, İbn Abbas’ın bunu “Bu ona açıkça belli olunca, bil, dedi” şeklinde okuduğu ve “Bunu ona ancak denildi” dediği nakledilmiştir. Ammar’dan rivayet edildiğine göre İbn Ebi Cafer, babasından, o da Rebi’den nakletmiş; Rebi şöyle demiştir: Bize bildirildiğine göre, Allah daha iyi bilir, ona “Bak” denildi. O da kemiklerin birbirine nasıl bağlandığına iki gözüyle bakmaya başladı. Sonra ona, “Allah’ın her şeye kadir olduğunu bil” denildi.

Bu görüşe göre bunun tevili şudur: Allah’ın işi ve kudreti ona açıkça belli olunca, Allah ona, “Şimdi Allah’ın her şeye kadir olduğunu bil” dedi. Emir anlamında okuyan bir kimse bunu, ayette kıssası anlatılan kişinin kendi sözünden sayarsa da bu doğru bir anlam olur. Bu, bir kimsenin başkasına emir verir gibi “Bil ki şöyle şöyle olmuştur” deyip bununla kendisini kastetmesine benzer.

Başka kıraat âlimleri ise bunu kişinin kendisi hakkında haber vermesi şeklinde, “biliyorum” diye okumuştur. Buna göre anlam şudur: Allah’ın kudreti ve büyük hükümranlığı, gördüğü şeyleri gözle görmesi sayesinde ona belli olunca, “Şimdi ben Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi. Medine halkının geneli ve Irak kıraat âlimlerinden bazıları bunu böyle okumuştur. Tefsir ehlinden bir topluluk da bunu böyle yorumlamıştır.

Bu görüşü söyleyenlerin rivayetleri şunlardır: İbn Humeyd’in Seleme’den, onun İbn İshak’tan, onun güvenilir gördüğü bir kimseden, onun da Vehb b. Münebbih’ten rivayetine göre Vehb şöyle demiştir: Allah’ın kudretinden gördüğünü görünce, “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi. Hasan b. Yahya’nın Abdürrezzak’tan, onun Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan rivayetine göre Abdüssamed, Vehb b. Münebbih’in “Bu ona açıkça belli olunca, Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum, dedi” sözünü okuduğunu işitmiştir. Bişr’in Yezid’den, onun Said’den, onun da Katade’den rivayetine göre Katade, bunun Allah’ın peygamberi hakkında olduğunu, yani kemiklerin birleştirilmesini gördüğünü ve “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dediğini söylemiştir. Musa’nın Amr’dan, onun Esbat’tan, onun da Süddi’den rivayetine göre Süddi şöyle demiştir: Üzeyir, Allah’ın merkebini diriltmesini gözle görünce, “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi. Müsenna’nın İshak’tan, onun Ebu Züheyr’den, onun Cüveybir’den, onun da Dahhak’tan rivayetine göre Dahhak şöyle demiştir: Kendisinden her şeyin bir kısmının diğer kısmına bağlandığını görmeye başladı; bu ona açıkça belli olunca, “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi. Yunus’un İbn Vehb’den rivayetine göre İbn Zeyd de buna benzer bir görüş söylemiştir.

Bu konuda iki kıraat içinde doğruya en uygun olan, emir anlamında “bil” şeklinde okuyan kıraattir. Yani Yüce Allah, ölümünden sonra dirilttiği kimseye, kendi gözleriyle gösterdiği büyük kudretini ve hükümranlığını; yüz yıl ölüm ve çürümeden sonra kendisini ve merkebini, ruhları alındığı günkü halleri gibi diriltmesini; yiyeceğini ve içeceğini yüz yıl boyunca koruyup koyduğu gündeki haliyle değişmeden geri vermesini gördükten sonra, bütün bunları yapan Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilmesini emretmiştir.

Bu şekilde okumayı tercih edip onu diğerinden daha doğru saymamızın sebebi şudur: Öncesindeki sözler Yüce Allah’ın, ölümünden sonra dirilttiği kişiye hitaben söylediği emirlerdir. Bunlar “yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış; merkebine bak; kemiklere bak, onları nasıl birleştiriyoruz” sözleridir. Kişinin “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” sorusuna cevap olarak bütün bunlar ona açıkça gösterilince Allah ona şöyle demiştir: Bu gördüklerini yapan Allah’ın, bundan başka şeylere de kadir olduğunu bil; onun kudreti, gördüklerine ve benzerlerine yettiği gibi başka şeylere de yeter. Nitekim Yüce Allah, dostu İbrahim’e de “Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” (Bakara 260) sözünden sonra istediğini gösterince, “Bil ki Allah azizdir, hikmet sahibidir” (Bakara 260) buyurmuştur. Allah, İbrahim’e ölüleri nasıl dirilttiğini gösterdikten sonra onun Allah’ın aziz ve hikmet sahibi olduğunu bilmesini emretmiştir. Aynı şekilde “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” diyen kimseye de, onu nasıl dirilttiğini gösterdikten sonra, Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilmesini emretmiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 258

İbrahim ile Rabbi hakkında tartışanı görmedin mi? Allah ona mülk vermişti. İbrahim: Benim Rabbim diriltir ve öldürür dedi. O da: Ben de diriltir ve öldürürüm dedi. İbrahim: Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen de onu batıdan getir dedi. Bunun üzerine inkâr eden şaşkına döndü. Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Elem tera ilellezî hacca ibrahime fi rabbihi (İbrahim ile Rabbi hakkında tartışanı görmedin mi) en atahu llahu l-mulk (Allah ona mülk verdi diye) iz kale ibrahimu rabbiye llezi yuhyi ve yumit (İbrahim dedi ki Rabbim diriltir ve öldürür) kale ene uhyî ve umit (o dedi ki ben de diriltir ve öldürürüm) kale ibrahimu fe-innallaha ye’ti bi-ş-şemsi mine l-meşrik (İbrahim dedi ki Allah güneşi doğudan getirir) fe’ti biha mine l-maghrib (sen de onu batıdan getir) fe-buhite llezi kefer (inkâr eden şaşkına döndü) vallahu la yehdi l-kavme z-zalimin (Allah zalimleri hidayete erdirmez)

Mukatil Tefsiri
“Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi?” Bu kişi Nemrud b. Ken‘ân b. Rîb b. Nemrud b. Kûşî b. Nuh’tur. Yeryüzünün tamamına hükmeden ilk kişidir. Babil’de yüksek kuleyi yapan da odur.

“Allah’ın kendisine mülk vermesi sebebiyle.” Yani Allah’ın ona mülk vermesi nedeniyle.

İbrahim putları kırdığı zaman Nemrud onu hapsetti. Sonra ateşte yakmak için dışarı çıkardı ve İbrahim’e: “Senin Rabbin kimdir?” dedi.

İbrahim şöyle dedi: “Benim Rabbim diriltir ve öldürür.” Yani ben O’na ibadet ederim ve hayrı O’ndan isterim.

Nemrud şöyle dedi: “Ben de diriltir ve öldürürüm.”

İbrahim ona: “Söylediğinin delilini bana göster” dedi.

Bunun üzerine Nemrud iki adam getirdi; birini öldürdü, diğerini sağ bıraktı ve şöyle dedi: “Bu adam diriydi, ben onu öldürdüm; bunu da dirilttim. İsteseydim bunu da öldürürdüm.”

Bunun üzerine İbrahim şöyle dedi: “Şüphesiz Allah güneşi doğudan getiriyor; haydi sen de onu batıdan getir.”

Bunun üzerine zorba olan inkârcı şaşkına döndü. Yani Allah’ın birliğini inkâr eden Nemrud hayrete düştü ve İbrahim’e ne cevap vereceğini bilemedi.

Allah Teâlâ, İbrahim’i ateşten kurtardıktan sonra Nemrud’un üzerine bir sivrisinek musallat etti. Sivrisinek onun dudağını ısırdı. Nemrud ona vurmak isteyince sinek burnuna kaçtı. Onu yakalamaya çalışırken sinek burun deliklerinden içeri girdi. Çıkarmaya uğraşırken beynine kadar ulaştı. Allah onu bununla kırk gün azaplandırdı; sonunda da onun yüzünden öldü.

Nemrud başına tokmakla vuruyordu. Başına vurulduğunda sivrisinek sakinleşiyor, vurma durunca tekrar hareket ediyordu.

Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “İzzetime ve celalime yemin olsun ki, kıyamet kopmadan önce güneşi batı tarafından doğduracağım.” Yani güneşi batıdan getireceğim. Bunu görenler benim Allah olduğumu ve dilediğimi yapmaya kadir bulunduğumu anlayacaklardır.

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” Yani Nemrud’u hüccete ulaştırmaz. Bunun benzeri şu ayettir: “Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe 19) Yani onları hüccete ulaştırmaz.

Taberi Tefsiri
“İbrahim ile Rabbi hakkında tartışan kimseyi görmedin mi? Çünkü Allah ona mülk vermişti” ayetinin teviline gelince; Yüce Allah “Görmedin mi?” sözüyle, ey Muhammed, kalbinle görüp bilmedin mi, demektedir. “İbrahim ile Rabbi hakkında tartışan kimse” sözüyle, Allah’ın peygamberi İbrahim ile Rabbi konusunda çekişen ve onunla münakaşa eden kimse kastedilmektedir. “Allah ona mülk verdiği için” sözü ise, Allah ona hükümdarlık verdiği için İbrahim ile tartıştı ve Rabbi hakkında onunla çekişti, anlamındadır. Bu, Yüce Allah’ın Peygamberi Muhammed’i, İbrahim ile Rabbi hakkında tartışan kimsenin hâline hayret ettirmesidir. Bu sebeple “Görmedin mi?” ifadesinde “ilâ” edatı kullanılmıştır. Araplar, bir kimsenin hoş görmedikleri bir davranışına şaşırtmak istediklerinde “Şuna bakmaz mısın?” derler; bunun anlamı “Bunun gibisini gördün mü?” demektir.

Denildiğine göre İbrahim ile Rabbi hakkında tartışan kişi Bâbil’de bulunan bir zorbaydı; ona Nemrûd b. Ken‘ân b. Kûş b. Sâm b. Nûh denilirdi. Bir başka görüşe göre ise o, Nemrûd b. Fâlih b. Âbir b. Şâlih b. Erfehşed b. Sâm b. Nûh idi. Bu görüşü söyleyenlerden bazıları şunlardır: Müsennâ bana rivayet etti; Ebû Nuaym’ın, Süfyân’dan, onun Leys’ten, onun Mücâhid’den buna benzerini naklettiği aktarılmıştır. İbn Vekî‘ bize rivayet etti; babasının, Nadr b. Adî’den, onun Mücâhid’den buna benzerini naklettiği aktarılmıştır. Bişr bize rivayet etti; Yezîd’in, Saîd’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde, “İbrahim ile Rabbi hakkında tartışan kimseyi görmedin mi?” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Biz onun Nemrûd adında bir hükümdar olduğunu konuşurduk. O, yeryüzünde zorbalık eden ilk hükümdardı ve Bâbil’deki kule sahibiydi.” Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; Abdürrezzâk’ın, Ma‘mer’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde şöyle demiştir: “Onun adı Nemrûd’dur. O, yeryüzünde ilk zorbalık eden kimsedir; Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmıştır.” Müsennâ bana rivayet etti; İshak’ın, İbn Ebû Ca‘fer’den, onun babasından, onun Rebî‘den naklettiğine göre Rebî‘, “İbrahim ile Rabbi hakkında tartışan kimseyi görmedin mi? Çünkü Allah ona mülk vermişti” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Bize zikredildiğine göre İbrahim ile Rabbi hakkında tartışan kişi Nemrûd adında bir hükümdardı. O, yeryüzünde zorbalık eden ilk zorbaydı ve Bâbil’deki kule sahibiydi.” Mûsâ bize rivayet etti; Amr’ın, Esbât’tan, onun Süddî’den naklettiğine göre bu kişi Nemrûd b. Ken‘ân’dır. Yûnus bana rivayet etti; İbn Vehb’in naklettiğine göre İbn Zeyd, “O Nemrûd’dur” demiştir. İbn Humeyd bize rivayet etti; Seleme’nin, İbn İshak’tan aynı görüşü naklettiği aktarılmıştır. Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; Abdürrezzâk’ın, Ma‘mer’den, onun Zeyd b. Eslem’den buna benzerini naklettiği aktarılmıştır. Kâsım bize rivayet etti; Hüseyin’in, Haccâc’dan, onun İbn Cüreyc’den naklettiğine göre İbn Cüreyc şöyle demiştir: Abdullah b. Kesîr bana, Mücâhid’i “O Nemrûd’dur” derken işittiğini haber verdi. İbn Cüreyc de şöyle demiştir: “O Nemrûd’dur ve denildiğine göre yeryüzündeki ilk hükümdardır.”

Yüce Allah’ın “İbrahim, ‘Benim Rabbim diriltir ve öldürür’ demişti. O da ‘Ben de diriltir ve öldürürüm’ dedi. İbrahim, ‘Allah güneşi doğudan getirir; sen de onu batıdan getir’ dedi. Bunun üzerine inkâr eden şaşırıp kaldı. Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez” buyruğunun teviline gelince; Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Ey Muhammed! İbrahim kendisine “Benim Rabbim diriltir ve öldürür” dediği zaman, İbrahim ile Rabbi hakkında tartışan kimseye bak. Yani İbrahim, “Benim Rabbim hayat ve ölüm elinde olan, dilediğini dirilten ve dirilttikten sonra dilediğini öldüren kimsedir” demişti. O ise “Ben de bunu yaparım; ben de diriltir ve öldürürüm. Öldürmek istediğim kimseyi bağışlarım, onu öldürmem; bu da benim tarafımdan onu diriltmek olur” dedi. Araplar yanında böyle bir şey “diriltme” diye adlandırılır. Nitekim Yüce Allah, “Kim bir canı yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur” (Mâide 32) buyurmuştur. “Bir başkasını da öldürürüm; bu da benim tarafımdan onu öldürmek olur” demek istedi. Bunun üzerine İbrahim şöyle dedi: “Benim Rabbim olan Allah güneşi doğudan getirir. Eğer gerçekten ilah olduğunu söylemekte doğruysan, sen de onu batıdan getir.” Yüce Allah, “Bunun üzerine inkâr eden şaşırıp kaldı” buyurmuştur; yani sözü kesildi, delili boşa çıktı. Bu fiil için “buhite, yübhetü, behten” denir. Bazı Araplardan bu anlamda “behite” şeklinde kullanım da aktarılmıştır. Bir kimseye yalan iftira edildiğinde ise “behettü’r-racule behten, bühtânen ve behâteten” denir. Bazı kıraat âlimlerinden “fe behete’llezî kefer” şeklinde okudukları rivayet edilmiştir; buna göre anlam “İbrahim, inkâr eden kimseyi şaşkına çevirdi” olur.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer şekilde tevil ehli de söylemiştir. Bişr bize rivayet etti; Yezîd’in, Saîd’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde, “İbrahim ile Rabbi hakkında tartışan kimseyi görmedin mi? Çünkü Allah ona mülk vermişti” ayeti hakkında şöyle demiştir: Bize zikredildiğine göre o iki adam çağırdı; birini öldürdü, diğerini sağ bıraktı ve şöyle dedi: “Ben bunu diriltiyorum; dilediğimi sağ bırakır, dilediğimi öldürürüm.” Bunun üzerine İbrahim şöyle dedi: “Allah güneşi doğudan getirir; sen de onu batıdan getir.” Böylece inkâr eden şaşırıp kaldı. Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.

Müsennâ bana rivayet etti; Ebû Huzeyfe’nin, Şibl’den, onun İbn Ebû Necîh’ten, onun Mücâhid’den naklettiğine göre Mücâhid, “Ben de diriltir ve öldürürüm” sözü hakkında şöyle demiştir: “Dilediğimi öldürür, dilediğimi sağ bırakırım; onu canlı bırakır ve öldürmem.” Mücâhid ayrıca şöyle demiştir: “Yeryüzünün doğusuna ve batısına dört kişi hükmetmiştir: İki mümin ve iki kâfir. Müminler Süleyman b. Davud ve Zülkarneyn’dir; kâfirler ise Buhtunnasr ve Nemrûd b. Ken‘ân’dır. Bunlardan başkası bütün yeryüzüne hükmetmemiştir.”

Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; Abdürrezzâk’ın, Ma‘mer’den, onun Zeyd b. Eslem’den naklettiğine göre Zeyd şöyle demiştir: Yeryüzündeki ilk zorba Nemrûd’du. İnsanlar onun yanına yiyecek almaya çıkarlardı. Yanından geçen insanlara, “Rabbiniz kim?” derdi. Onlar da “Sensin” derlerdi. Nihayet İbrahim de yiyecek almaya çıkanlarla birlikte çıktı. Nemrûd ona, “Rabbin kim?” dedi. İbrahim, “Dirilten ve öldüren Rabbimdir” dedi. Nemrûd, “Ben de diriltir ve öldürürüm” dedi. İbrahim, “Allah güneşi doğudan getirir; sen de onu batıdan getir” dedi. Bunun üzerine inkâr eden şaşırıp kaldı. Zeyd dedi ki: Nemrûd onu yiyeceksiz geri çevirdi. İbrahim ailesine dönerken sarımsı kumdan bir tepenin yanından geçti ve şöyle dedi: “Bundan alıp aileme götürsem; yanlarına girdiğimde gönülleri hoş olur.” Ondan aldı ve ailesine geldi. Eşyasını bıraktı, sonra uyudu. Karısı eşyasına gidip açtı; gördüğü en güzel yiyecekle karşılaştı. Ondan yemek yaptı ve İbrahim’e sundu. İbrahim’in ailesinde yiyecek bulunmadığını bildiği için, “Bu nereden?” dedi. Kadın, “Senin getirdiğin yiyecekten” dedi. İbrahim, Allah’ın kendisine rızık verdiğini anladı ve Allah’a hamdetti.

Sonra Allah o zorbaya bir melek gönderdi ve şöyle dedi: “Bana iman et, seni mülkün üzerinde bırakayım.” Nemrûd, “Benden başka Rab var mı?” dedi. Melek ikinci defa geldi ve aynı şeyi söyledi; Nemrûd yine kabul etmedi. Üçüncü defa geldi, yine kabul etmedi. Bunun üzerine melek ona, “Ordularını üç gün içinde topla” dedi. Zorba ordularını topladı. Allah meleğe emretti; sivrisineklerden bir kapı açtı. Güneş doğduğunda sivrisineklerin çokluğundan onu göremediler. Allah sivrisinekleri onların üzerine gönderdi; etlerini yedi, kanlarını içti ve geriye yalnız kemikleri kaldı. Hükümdara ise bundan hiçbir şey isabet etmedi. Sonra Allah onun üzerine bir sivrisinek gönderdi; sivrisinek burun deliğinden içeri girdi. Dört yüz yıl boyunca başına tokmaklarla vurularak yaşadı. Ona en çok merhamet eden kişi, iki elini birleştirip başına vuran kimseydi. O dört yüz yıl zorbalık etmişti; Allah da onu mülkü kadar, dört yüz yıl azaplandırdı, sonra canını aldı. Göğe ulaşmak için bir kule yapan da oydu. Allah onun binasını temellerinden söktü. Bu, Allah’ın “Allah onların binalarını temellerinden söktü” buyruğunda haber verdiği kişidir.

Yûnus bana rivayet etti; İbn Vehb’in, Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem’den naklettiğine göre o, Allah’ın “İbrahim ile Rabbi hakkında tartışan kimseyi görmedin mi?” sözü hakkında şöyle demiştir: O Nemrûd’dur; Musul’da bulunuyordu. İnsanlar yanına gelirlerdi. İçeri girdiklerinde, “Rabbiniz kim?” derdi. Onlar, “Sensin” derlerdi. O da, “Onlara yiyecek verin” derdi. İbrahim de çocuklarına yiyecek almak için bir deveyle çıktı. Nemrûd onları tek tek yokladı. Her birine, “Rabbin kim?” der; onlar, “Sensin” deyince, “Onlara yiyecek verin” derdi. İbrahim’i iki kez yokladı ve “Rabbin kim?” dedi. İbrahim, “Rabbim diriltir ve öldürür” dedi. Nemrûd, “Ben de diriltir ve öldürürüm. İstersem seni öldürür, seni ölü yaparım; istersem seni bağışlarım” dedi. İbrahim, “Allah güneşi doğudan getirir; sen de onu batıdan getir” dedi. Bunun üzerine inkâr eden şaşırıp kaldı. Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez. Nemrûd, “Bunu yanımdan çıkarın, ona hiçbir şey vermeyin” dedi. Herkes yiyeceğini almış olarak çıktı. İbrahim’in iki çuvalı boş biçimde çarpışıp duruyordu. Ailesinin dağlarının karaltısını görünce şöyle dedi: “Çocuklarım İsmail ve İshak beni üzebilir. Keşke şu iki çuvalı bu taşlık yerden doldurup götürsem de çocuklarımın gözü aydın olsa. Gece olunca onu dökerim.” İki çuvalı doldurdu, dikti ve getirdi. Çocuklar sevinçle çuvalların üzerine atıldılar. İbrahim başını bir süre Sâre’nin kucağına koydu. Sonra Sâre şöyle dedi: “Ben niçin oturuyorum? İbrahim yorgun argın gelmiş; kalkıp o uyanıncaya kadar ona yemek hazırlayayım.” Bir yastık aldı, kendi yerine koydu ve onu uyandırmamak için yavaş yavaş sıyrıldı. Çuvallardan birine gidip açtı; baktı ki daha önce hiç kimsede görmedikleri en temiz beyaz undan var. Ondan aldı, öğüttü ve yoğurdu. İbrahim’i uyandırmaya geldiğinde yemeği önüne koydu. İbrahim, “Bu nedir ey Sâre?” dedi. Sâre, “Çuvalından. Sen geldin ama yanımızda az veya çok hiçbir şey yoktu” dedi. İbrahim diğer çuvala bakmaya gitti; onun da aynı olduğunu gördü ve bunun nereden geldiğini anladı.

Müsennâ bana rivayet etti; İshak’ın, İbn Ebû Ca‘fer’den, onun babasından, onun Rebî‘den naklettiğine göre Rebî‘ şöyle demiştir: İbrahim ona, “Rabbim diriltir ve öldürür” deyince Nemrûd, “Ben de diriltir ve öldürürüm” dedi. İki adam çağırdı; birini sağ bıraktı, diğerini öldürdü ve “Ben diriltir ve öldürürüm; yani dilediğimi sağ bırakırım” dedi. Bunun üzerine İbrahim şöyle dedi: “Allah güneşi doğudan getirir; sen de onu batıdan getir.” Böylece inkâr eden şaşırıp kaldı. Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.

Mûsâ bana rivayet etti; Amr’ın, Esbât’tan, onun Süddî’den naklettiğine göre Süddî şöyle demiştir: İbrahim ateşten çıkınca hükümdarın yanına sokuldu. Daha önce onun yanına girmemiş ve onunla konuşmamıştı. Hükümdar ona, “Rabbin kim?” dedi. İbrahim, “Rabbim diriltir ve öldürür” dedi. Nemrûd, “Ben de diriltir ve öldürürüm. Ben dört kişiyi bir eve sokarım; onlara yiyecek ve içecek verilmez. Açlıktan helak olacakları sırada ikisine yiyecek ve içecek veririm, onlar yaşar; ikisini ise bırakırım, ölürler” dedi. İbrahim, onun saltanatı ve mülkü sebebiyle bunu yapmaya gücü olduğunu anladı. İbrahim ona şöyle dedi: “Benim Rabbim güneşi doğudan getirir; sen de onu batıdan getir.” Bunun üzerine inkâr eden şaşırıp kaldı ve “Bu insan delidir, çıkarın onu! Görmüyor musunuz, deliliği sebebiyle tanrılarınıza cüret edip onları kırdı, ateş de onu yakmadı?” dedi. Nemrûd kavmi içinde rezil olmaktan korktu. Bu, Yüce Allah’ın “İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz delilimizdir” (En‘âm 83) buyruğudur. Nemrûd kendisinin rab olduğunu iddia ediyordu. İbrahim’in çıkarılmasını emretti.

Kâsım bize rivayet etti; Hüseyin’in, Haccâc’dan, onun İbn Cüreyc’den naklettiğine göre İbn Cüreyc şöyle demiştir: Abdullah b. Kesîr bana, Mücâhid’i şöyle derken işittiğini haber verdi: “Ben diriltir ve öldürürüm” dedi; yani öldürmem, böylece diriltmiş olurum; öldürdüğümü de öldürmüş olurum. İbn Cüreyc dedi ki: Ona iki adam getirilmişti. Birini öldürdü, diğerini bıraktı ve “Ben diriltir ve öldürürüm” dedi. Yani “Öldürürüm, öldürdüğümü öldürmüş olurum; diriltirim, yani sağ bırakırım ve öldürmem” demek istedi.

İbn Humeyd bize rivayet etti; Seleme’nin, Muhammed b. İshak’tan naklettiğine göre şöyle denilmiştir, doğrusunu Allah bilir: Nemrûd İbrahim’e şöyle dedi: “Tapmakta olduğun, ibadetine çağırdığın ve başkalarından üstün tutup büyüttüğün kudretinden söz ettiğin bu ilahını gördün mü, o nedir?” İbrahim ona, “Rabbim diriltir ve öldürür” dedi. Nemrûd, “Ben de diriltir ve öldürürüm” dedi. İbrahim, “Nasıl diriltir ve öldürürsün?” dedi. Nemrûd, “Hükmümde öldürülmeyi hak etmiş iki adam alırım; birini öldürürüm, böylece onu öldürmüş olurum. Diğerini affeder, bırakırım; böylece onu diriltmiş olurum” dedi. Bunun üzerine İbrahim ona şöyle dedi: “Allah güneşi doğudan getirir; sen de onu batıdan getir ki senin dediğin gibi olduğunu bileyim.” O anda Nemrûd şaşırıp kaldı, hiçbir cevap veremedi ve buna güç yetiremeyeceğini anladı.

Yüce Allah “Bunun üzerine inkâr eden şaşırıp kaldı” buyurmuştur; yani delil onun üzerine indi ve onu susturdu. Bu kişi Nemrûd’dur. “Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez” sözü ise şu anlama gelir: Allah, küfür ehlini tartışma ve çekişme sırasında hak ehlinin delilini boşa çıkaracak bir delile ulaştırmaz. Çünkü batıl ehlinin delilleri düşüktür ve geçersizdir. Zulmün anlamının bir şeyi yerinden başka yere koymak olduğunu daha önce açıklamıştık. Kâfir de inkârını yerli yerine koymamış, yanlış yere koymuştur. Bu fiiliyle kendi nefsine zulmeden biridir.

Bu konuda İbn İshak da bizim söylediğimize benzer şekilde söylemiştir. İbn Humeyd bize rivayet etti; Seleme’nin, Muhammed b. İshak’tan naklettiğine göre İbn İshak, “Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Yani Allah onları, içinde bulundukları sapıklık sebebiyle tartışma sırasında delile ulaştırmaz.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 257

Allah, iman edenlerin dostudur; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Küfredenlerin dostları ise tağuttur; onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar ateş ehlidir; orada ebedî kalırlar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Allahu veliyyu llezine amenu (Allah iman edenlerin dostudur) yuhricuhum mine z-zulumati ile n-nur (onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır) vellezine keferu evliyauhumu t-tağut (inkâr edenlerin dostları ise tağuttur) yuhricunehum mine n-nuri ile z-zulumat (onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar) ulaike ashabu n-nar (işte onlar ateş ehlidir) hum fiha halidun (orada ebedî kalırlar)

Mukatil Tefsiri
“Allah, iman edenlerin velisidir.” Yani Allah’a iman eden müminlerin yardımcısı ve dostudur.

“Onları karanlıklardan nura çıkarır.” Yani onları şirkten imana çıkarır. Bunun benzeri şu ayettir: “Kavmini karanlıklardan nura çıkar.” (İbrahim 5)

Çünkü Allah’ın ilminde onlar için önceden saadet takdir edilmişti. Nebi gönderilince Allah onları şirkten imana çıkardı.

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “İnkâr edenlerin velileri ise tâğûttur.” Yani Yahudiler kastedilmektedir. Buradaki tâğût ise Ka‘b b. Eşref’tir.

“Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar.” Yani onları çağırırlar. Bunun benzeri yine şu ayettir: “Kavmini karanlıklardan nura çıkar.” (İbrahim 5)

Burada anlam şudur: Onları, Nebi gönderilmeden önce Muhammed’e iman etmekte bulundukları nurdan, Nebi gönderildikten sonra onu inkâr etmeye çağırırlar. İşte bu inkâr karanlıktır.

“İşte onlar ateş ehlidir; onlar orada ebedî kalacaklardır.” Yani onlar orada ölmeyeceklerdir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “Allah iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan nura çıkarır. İnkâr edenlerin velileri ise tâğûttur; onları nurdan karanlıklara çıkarırlar” buyruğunun teviline gelince, Yüce Allah “Allah iman edenlerin velisidir” sözüyle, Allah’ın onların yardımcısı ve destekçisi olduğunu, yardımı ve muvaffak kılmasıyla onları üstlendiğini kastetmektedir. “Onları karanlıklardan çıkarır” sözüyle de onları küfür karanlıklarından iman nuruna çıkarır demektedir. Burada “karanlıklar” ile kastedilen küfürdür. Küfür için karanlıklar benzetmesi yapılmıştır; çünkü karanlıklar gözleri eşyayı kavramaktan ve onları görüp belirlemekten alıkoyar. Küfür de kalp gözlerini imanın hakikatlerini kavramaktan, onun doğruluğunu ve sebeplerinin doğruluğunu bilmekten alıkoyar. Böylece Yüce Allah kullarına, müminlerin velisi olduğunu, onlara imanın hakikatini, yollarını, hükümlerini ve delillerini gösterdiğini, onları doğru yola iletip imanın delillerine muvaffak kıldığını ve üzerlerinden küfür sebeplerini ve kalp gözlerini örten karanlık perdeleri kaldırarak şüpheleri giderdiğini haber vermiştir.

Sonra Yüce Allah kendisini inkâr edenler hakkında şöyle buyurmuştur: “İnkâr edenler”, yani Allah’ın birliğini inkâr edenler; “onların velileri”, yani yardım edenleri ve destekçileri; “tâğûttur”, yani Allah’tan başka ibadet ettikleri denkler ve putlardır. “Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar” sözünde “nur” ile, açıkladığımız üzere iman kastedilmektedir; “karanlıklar” ile de kalp gözlerini perdeleyen, imanın ışığını, delillerinin ve yollarının hakikatlerini görmelerine engel olan küfür karanlıkları ve şüpheleri kastedilmektedir.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer şekilde tevil ehli de söylemiştir. Bişr b. Muâz bize rivayet etti; Yezîd’in, onun da Saîd’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde, “Allah iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan nura çıkarır” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Sapıklıktan hidayete çıkarır.” “İnkâr edenlerin velileri tâğûttur” ifadesi hakkında ise “Şeytandır” demiştir. “Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar” sözü için de “Hidayetten sapıklığa çıkarırlar” demiştir.

Müsennâ bana rivayet etti; İshak’ın, onun Ebû Züheyr’den, onun Cüveybir’den, onun Dahhâk’tan naklettiğine göre Dahhâk, “Allah iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan nura çıkarır” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Karanlıklar küfürdür, nur imandır.” “İnkâr edenlerin velileri tâğûttur; onları nurdan karanlıklara çıkarırlar” ayeti hakkında ise “Onları imandan küfre çıkarırlar” demiştir.

Ammâr’dan rivayet edildi; İbn Ebû Ca‘fer’in, babasından, onun Rebî‘den naklettiğine göre Rebî‘, Yüce Allah’ın “Allah iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan nura çıkarır” sözü hakkında şöyle demiştir: “Küfürden imana çıkarır.” “İnkâr edenlerin velileri tâğûttur; onları nurdan karanlıklara çıkarırlar” sözü hakkında da “İmandan küfre çıkarır” demiştir.

İbn Humeyd bize rivayet etti; Cerîr’in, onun Mansûr’dan, onun Abdullah b. Ebî Lebâbe’den, onun Mücâhid veya Miksam’dan naklettiğine göre, Allah’ın “Allah iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan nura çıkarır. İnkâr edenlerin velileri tâğûttur; onları nurdan karanlıklara çıkarırlar” sözü hakkında şöyle denilmiştir: Bir topluluk İsa’ya iman etmiş, bir topluluk ise onu inkâr etmişti. Allah Muhammed’i gönderince, İsa’yı inkâr etmiş olanlar Muhammed’e iman etti; İsa’ya iman etmiş olanlar ise Muhammed’i inkâr etti. Yani Allah, iman edenleri Muhammed’e imana çıkarır. “İnkâr edenlerin velileri tâğûttur” ifadesi ise, İsa’ya iman edip Muhammed’i inkâr edenler hakkındadır; onları nurdan karanlıklara çıkarırlar.

Müsennâ bize rivayet etti; Haccâc b. Minhâl’in, Mu‘temir b. Süleyman’dan naklettiğine göre Mu‘temir şöyle demiştir: Mansûr’u, bir adamdan, onun Abde b. Ebî Lebâbe’den naklettiği şu sözü söylerken işittim: “Allah iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan nura çıkarır” ayetinden “İşte onlar ateşin halkıdır, orada ebedî kalacaklardır” kısmına kadar olan ayet, Meryem oğlu İsa’ya iman etmiş kimseler hakkındadır. Muhammed onlara gelince ona da iman ettiler. Bu ayet onlar hakkında indirildi.

Mücâhid ve Abde b. Ebî Lebâbe’den zikrettiğimiz bu görüş, ayetin anlamının özel olduğuna delalet eder. Eğer durum anlattığımız gibiyse, bu ayet Muhammed’i inkâr eden Hristiyanlar ile Muhammed’e iman eden putperestler ve İsa’nın peygamberliğini kabul etmeyen diğer milletler hakkında nazil olmuştur.

Eğer biri şöyle derse: “Muhammed gönderilmeden önce Hristiyanlar hak üzere miydi de sonra onu yalanladılar?” Buna şöyle cevap verilir: Onlardan Meryem oğlu İsa’nın dini üzere olan kimse hak üzereydi. Yüce Allah’ın “Ey iman edenler! Allah’a ve Resûlüne iman edin” (Nisâ 136) sözüyle kastettiği de onlardır.

Eğer biri şöyle derse: “İnkâr edenlerin velileri tâğûttur; onları nurdan karanlıklara çıkarırlar” ifadesi, Mücâhid ve başkalarının kastettiğini söylediği İsa’ya iman eden kimseler dışında veya dinden dönüp İslam’dan çıkanlar dışında başka kimseler hakkında da anlaşılabilir mi?” Buna şöyle denilir: Evet, bu da mümkündür. Bunun anlamı şöyle olabilir: İnkâr edenlerin velileri tâğûttur; onlar ile iman arasına girer, onları saptırır ve küfre düşürürler. Onları küfre düşürecek şekilde saptırmaları, onları imandan çıkarmak sayılır; yani onları imandan alıkoymaları ve imanın hayrından mahrum bırakmalarıdır. Her ne kadar daha önce iman içinde bulunmamış olsalar da bu ifade kullanılabilir. Nitekim bir kimse, babası mirasını hayattayken başkasına verip onu bundan mahrum bıraktığında, “Babam beni mirasından çıkardı” der. Oysa bu sözü söyleyen kişi o mirasa daha önce sahip olmamıştır ki ondan çıkarılmış olsun. Fakat mirastan mahrum bırakılıp, kendisi ile normalde kendisine kalacak şey arasına girildiği için “beni ondan çıkardı” denir. Yine bir kimse, “Falanca beni birliğinden çıkardı” der; yani beni o birlikten saymadı, oysa daha önce o birlikte hiç bulunmamış olabilir. İşte “onları nurdan karanlıklara çıkarırlar” sözü de bu anlamda, onları imandan küfre çıkarmak şeklinde anlaşılabilir. Ancak Mücâhid ve başkalarının söylediği görüş ayetin teviline daha uygundur.

Eğer biri bize şöyle derse: “Allah nasıl olur da ‘İnkâr edenlerin velileri tâğûttur; onları nurdan karanlıklara çıkarırlar’ buyurdu ve tâğût tekil olduğu hâlde haberini çoğul olarak ‘çıkarırlar’ şeklinde getirdi?” Buna şöyle cevap verilir: Tâğût kelimesi hem topluluk hem de tekil için kullanılan bir isimdir. Çoğulu “tavâğît” şeklinde de gelir. Tekili ve çoğulu aynı lafızla kullanıldığında bu, “adil adam” ve “adil topluluk”, “fıtr adam” ve “fıtr topluluk” sözlerine benzer; bunlar tekil ve çoğulda lafzı aynı gelen isimlerdendir. Abbâs b. Mirdâs’ın şu sözü de buna benzer: “Biz ‘Müslüman olun, biz sizin kardeşiniziz’ dedik; böylece göğüsler kinlerden arınmıştır.”

“İşte onlar ateşin halkıdır; onlar orada ebedî kalacaklardır” buyruğunun teviline gelince, Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Bu inkâr eden kimseler ateşin halkıdır, cehennem ateşinin ehlidir. Orada ebedî kalacaklardır; yani iman ehli dışında, cehennem ateşinde sonsuz ve bitimsiz şekilde kalacak olanlar onlardır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 256

Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan açıkça ayrılmıştır. Artık kim tağutu inkâr eder ve Allah’a iman ederse, kopması olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
La ikrahe fi d-din (dinde zorlama yoktur) kad tebeyyene r-ruşdu mine l-gayy (doğru yol sapıklıktan ayrılmıştır) fe-men yekfur bi-t-tağuti ve yu’min billah (kim tağutu inkâr eder ve Allah’a iman ederse) fe-kad istemseke bi-l-urveti l-vuska (sağlam bir kulpa tutunmuştur) la infisame leha (onun kopması yoktur) vallahu semiun alim (Allah işitendir bilendir)

Mukatil Tefsiri
“Dinde zorlama yoktur.” Yani Arapların İslam’a girmesinden sonra, cizye vermeyi kabul ettikleri takdirde kimse dine zorlanmaz. Çünkü Nebi yalnızca Ehl-i Kitap’tan cizye kabul ediyordu. Araplar isteyerek veya zorla İslam’a girdikten sonra ise, Ehl-i Kitap olmayanlardan da haraç kabul etti.

Nebi, Münzir b. Sâvâ’ya ve Hecr halkına mektup yazarak onları İslam’a davet etti. Mektubunda şöyle dedi:

“Allah’ın Rasulü Muhammed’den Hecr halkına. Hidayete uyanlara selam olsun. Bundan sonra; kim bizim şehadetimizi getirir, kestiğimizi yer, kıblemize yönelir ve dinimize bağlanırsa, işte o Müslümandır; Allah’ın ve Rasulü’nün zimmeti onun içindir. Eğer İslam’a girerseniz, Müslüman olduğunuz şeyler sizin için geçerli olur. Hurmadan onda bir, hububattan ise yirmide bir size aittir. Kim İslam’ı kabul etmezse, onun üzerine cizye vardır.”

Bunun üzerine Münzir, Nebi’ye şöyle yazdı:

“Senin Hecr halkına gönderdiğin mektubu okudum. Onlardan kimi İslam’a girdi, kimi ise kabul etmedi. Yahudiler ve Mecusiler cizyeyi kabul ettiler, fakat İslam’ı istemediler.”

Nebi de onlardan cizye kabul etti.

Bunun üzerine Medine münafıkları şöyle dediler:

“Muhammed, yalnızca Ehl-i Kitap’tan cizye almakla emrolunduğunu iddia ediyor. O halde Hecr Mecusilerinden neden cizye kabul etti? Hâlbuki atalarımıza ve kardeşlerimize bunu kabul etmeyip onlarla savaşmıştı.”

Onların bu sözü Müslümanlara ağır geldi. Durumu Nebi’ye anlattılar. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu ayeti indirdi: “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın…” ayetin sonuna kadar. (Mâide 105) Ardından Arapların İslam’a girişinden sonra şu ayeti indirdi: “Dinde zorlama yoktur.”

“Doğruluk sapıklıktan apaçık ayrılmıştır.” Yani hidayet sapıklıktan açıkça ayrılmıştır.

“Kim tâğûtu inkâr ederse” yani şeytanı inkâr ederse.

“Ve Allah’a iman ederse” yani O’nun bir olduğuna ve hiçbir ortağı bulunmadığına inanırsa.

“O, kopması olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur.” Yani güvenilir tutamağı elde etmiştir; bu da İslam’dır.

“Kopması olmayan” yani cennete ulaşmadan kesilmeyecek olandır.

“Allah işitendir, bilendir.” Yani onların sözlerini işitendir ve onları bilendir.

Taberi Tefsiri
Müfessirler bu ayetin anlamı hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları şöyle demiştir: Bu ayet ensardan bazı kimseler veya onlardan bir adam hakkında nazil olmuştur. Bunların çocukları vardı; onları Yahudi veya Hristiyan yapmışlardı. Allah İslam’ı getirince onları İslam’a zorlamak istediler. Bunun üzerine Allah onları bundan men etti; çocuklar İslam’a kendileri isteyerek girsinler diye.

Bu görüşü söyleyenlerin rivayetleri şunlardır:

Muhammed b. Beşşâr bize rivayet etti; İbn Ebî Adî’nin, onun Şu‘be’den, onun Ebû Bişr’den, onun Saîd b. Cübeyr’den, onun da İbn Abbas’tan naklettiğine göre İbn Abbas şöyle demiştir:

Kadın çocuğu yaşamayan biri olurdu. Eğer çocuğu yaşarsa onu Yahudi yapmayı adardı. Benî Nadîr sürgün edildiğinde ensarın çocuklarından bazıları onların arasında bulunuyordu. Ensar: “Çocuklarımızı bırakmayacağız” dediler. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi:

“Dinde zorlama yoktur. Doğru yol sapıklıktan ayrılmıştır.” (Bakara 256)

İbn Beşşâr bize rivayet etti; Muhammed b. Ca‘fer’in, onun Saîd’den, onun Ebû Bişr’den, onun Saîd b. Cübeyr’den naklettiğine göre Saîd şöyle demiştir:

Kadın çocukları yaşamayan biri olurdu. Şu‘be dedi ki: Doğrusu “mıklât”tır. Eğer çocuğu yaşarsa onu Yahudi yapmayı adardı. Benî Nadîr sürgün edilince onların arasında bu çocuklardan da vardı. Ensar: “Çocuklarımız hakkında ne yapacağız?” dediler. Bunun üzerine şu ayet indi:

“Dinde zorlama yoktur. Doğru yol sapıklıktan ayrılmıştır.”

Yani isteyen kalır, isteyen gider.

Humeyd b. Mes‘ade bize rivayet etti; Bişr b. Müfaddal’ın, onun Dâvûd’dan naklettiğine göre Âmir şöyle demiştir:

Ensardan bir kadın olurdu; çocuğu yaşamazdı. Eğer çocuğu yaşarsa onu Ehl-i Kitap arasına verip onların dini üzerine yetiştireceğini adardı. İslam gelince ensarın çocuklarından bazıları onların dini üzereydi. Bunun üzerine şöyle dediler:

“Biz onları onların dini üzerine bırakmıştık; çünkü o zaman onların dinini bizim dinimizden üstün görüyorduk. Allah İslam’ı getirince şimdi onları zorlayalım mı?”

Bunun üzerine şu ayet nazil oldu:

“Dinde zorlama yoktur.”

Yahudiliği seçenle İslam’ı seçen böylece ayrılmış oldu. Onlarla giden Yahudiliği seçmiş oldu; kalan ise İslam’ı seçti.

Muhammed b. Abdüla‘lâ bize rivayet etti; Mu‘temir b. Süleyman’ın, onun Dâvûd’dan, onun Âmir’den naklettiğine göre o da benzerini söylemiştir. Ancak şu fazlalık vardır:

Aralarındaki ayrılık, Resûlullah’ın Benî Nadîr’i sürgün etmesiyle oldu. Yahudi olup İslam’a girmeyenler onlarla birlikte gittiler; Müslüman olanlar kaldılar.

İbnü’l-Müsennâ bize rivayet etti; Abdüla‘lâ’nın, onun Dâvûd’dan, onun Âmir’den naklettiğine göre Benî Nadîr Hayber’e sürgün edildi. İslam’ı seçen kaldı, istemeyen Hayber’e gitti.

İbn Humeyd bize rivayet etti; Seleme’nin, onun Ebû İshak’tan, onun Muhammed b. Ebî Muhammed el-Haraşî’den, onun İkrime veya Saîd b. Cübeyr’den, onun da İbn Abbas’tan naklettiğine göre İbn Abbas şöyle demiştir:

“Dinde zorlama yoktur. Doğru yol sapıklıktan ayrılmıştır.” ayeti ensardan Benî Sâlim b. Avf kabilesinden Husayn adındaki bir adam hakkında nazil oldu. Onun iki Hristiyan oğlu vardı. Kendisi Müslümandı. Peygambere:

“Onları zorlayayım mı? Çünkü Hristiyanlıktan başka bir şeyi kabul etmiyorlar” dedi.

Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi.

Müsennâ bize rivayet etti; Haccâc b. Minhâl’in, onun Ebû Avâne’den, onun Ebû Bişr’den naklettiğine göre Ebû Bişr şöyle demiştir:

Saîd b. Cübeyr’e “Dinde zorlama yoktur” ayetini sordum. Dedi ki:

“Bu ayet ensar hakkında nazil oldu.”

Ben:

“Özel olarak mı?” dedim.

“Evet, özel olarak” dedi.

Cahiliye döneminde kadın çocuğu olursa onu Yahudiler arasına vermeyi adardı; böylece uzun yaşayacağını umardı. İslam gelince onların çocuklarından bazıları Yahudilerin arasındaydı. Benî Nadîr sürgün edilince ensar:

“Ey Allah’ın Resûlü! Çocuklarımız ve kardeşlerimiz onların arasında” dediler.

Resûlullah sustu. Bunun üzerine Allah:

“Dinde zorlama yoktur. Doğru yol sapıklıktan ayrılmıştır.” ayetini indirdi.

Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu:

“Arkadaşlarınız seçimde serbest bırakılmıştır. Sizi seçerlerse sizdendirler; onları seçerlerse onlardandırlar.”

Böylece onlar da Yahudilerle birlikte sürgüne gittiler.

Mûsâ b. Hârûn bize rivayet etti; Amr’ın, onun Esbât’tan, onun Süddî’den naklettiğine göre Süddî şöyle demiştir:

Bu ayet Ebû’l-Husayn adındaki ensarlı bir adam hakkında nazil oldu. Onun iki oğlu vardı. Şam’dan gelen yağ tüccarları onları Hristiyanlığa çağırdılar; onlar da Hristiyan oldular ve tüccarlarla birlikte Şam’a gittiler. Babaları Peygambere gelip:

“İki oğlum Hristiyan oldu ve gittiler; peşlerine düşeyim mi?” dedi.

Peygamber:

“Dinde zorlama yoktur. Doğru yol sapıklıktan ayrılmıştır.” buyurdu.

O sırada Ehl-i Kitap’la savaş emri henüz verilmemişti. Ayrıca:

“Allah onları uzaklaştırsın; küfreden ilk kişiler onlar oldu” buyurdu.

Ebû’l-Husayn, Peygamberin onları geri getirmek için kimse göndermemesinden dolayı içinde sıkıntı duydu. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu:

“Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp sonra verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ 65)

Sonra Süddî şöyle dedi:

“Dinde zorlama yoktur” ayeti daha sonra neshedildi; Tevbe suresinde Ehl-i Kitap’la savaş emredildi.

Muhammed b. Amr bize rivayet etti; Ebû Âsım’ın, onun İsâ’dan, onun İbn Ebî Necîh’ten, onun Mücâhid’den naklettiğine göre Mücâhid şöyle demiştir:

Yahudiler, Evs kabilesinden bazı çocukları emzirmişlerdi. Peygamber onların sürgün edilmelerini emredince Evs’in çocukları:

“Onlarla birlikte gidelim ve onların dinine girelim” dediler.

Aileleri onları engelledi ve İslam’a zorladı. İşte bu ayet onların hakkında nazil oldu.

İbn Vekî‘ bize rivayet etti; babasının, onun Süfyân’dan; Ahmed b. İshak’ın da Ebû Ahmed’den, onların Süfyân’dan, onun Husayf’tan, onun Mücâhid’den naklettiğine göre:

Ensardan bazı çocuklar Benî Kurayza arasında süt emmişlerdi. Aileleri onları İslam’a zorlamak isteyince şu ayet indi:

“Dinde zorlama yoktur. Doğru yol sapıklıktan ayrılmıştır.”

Kasım bize rivayet etti; Hüseyin’in, onun Haccâc’tan, onun İbn Cüreyc’den naklettiğine göre Mücâhid şöyle demiştir:

Benî Nadîr Yahudiydi ve bazı çocukları emzirmişlerdi.

Sonra önceki rivayetin benzerini anlattı.

İbn Cüreyc dedi ki:

Abdülkerîm bana Mücâhid’den haber verdi ki, Evs çocuklarından bazıları Benî Nadîr’in dini üzerineydi.

Müsennâ bize rivayet etti; İshak’ın, onun İbn Ebî Ca‘fer’den, onun babasından, onun Dâvûd b. Ebî Hind’den, onun Şa‘bî’den naklettiğine göre:

Ensarlı bir kadın, çocuğu yaşarsa onu Ehl-i Kitap arasına vereceğini adardı. İslam gelince ensar:

“Ey Allah’ın Resûlü! Yahudiler arasında bulunan çocuklarımızı İslam’a zorlamayalım mı? Biz onları onların dinine verirken Yahudiliği en üstün din sanıyorduk. Allah İslam’ı getirince onları İslam’a zorlamayalım mı?” dediler.

Bunun üzerine Allah:

“Dinde zorlama yoktur. Doğru yol sapıklıktan ayrılmıştır.” ayetini indirdi.

Ammâr’dan rivayet edildiğine göre İbn Ebî Ca‘fer, babasından, o da Şa‘bî’den aynı şeyi rivayet etmiş ve şu fazlalığı eklemiştir:

Benî Nadîr sürgün edilince Yahudiliği seçen onlarla gitti, kalan ise İslam’ı seçti.

Yûnus bana rivayet etti; İbn Vehb’in, onun İbn Zeyd’den naklettiğine göre İbn Zeyd:

“Dinde zorlama yoktur” ayetinin neshedildiğini söyledi.

Saîd b. Rebî‘ er-Râzî bize rivayet etti; Süfyân’ın, onun İbn Ebî Necîh’ten, onun Mücâhid ve Vâil’den, onların Hasan’dan naklettiğine göre:

Ensardan bazı çocuklar Benî Nadîr arasında süt emmişlerdi. Yahudiler sürgün edilince aileleri onları kendi dinlerine döndürmek istedi. Bunun üzerine:

“Dinde zorlama yoktur” ayeti nazil oldu.

Başka âlimler ise şöyle demiştir:

Ayetin anlamı şudur: Ehl-i Kitap cizye verdikleri sürece dine zorlanmazlar; kendi dinleri üzere bırakılırlar. Bu ayet kâfirlerin belirli bir kısmı hakkındadır ve ondan hiçbir şey neshedilmemiştir.

Bişr b. Muâz bize rivayet etti; Yezîd’in, onun Saîd’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde şöyle demiştir:

“Dinde zorlama yoktur” ayeti Arap müşrikleri hakkında değildir. Çünkü onlar ümmi bir topluluktu; kendilerine kitap gelmemişti. Onlardan İslam dışında bir şey kabul edilmedi. Ancak Ehl-i Kitap cizye veya haraç verdiklerinde dinlerinden döndürülmez ve kendi hâllerine bırakılırlardı.

Muhammed b. Beşşâr bize rivayet etti; Süleyman’ın, onun Ebû Hilâl’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde şöyle demiştir:

Bu ayet Arap müşrikleri dışındakiler hakkındadır. Araplar dine zorlandılar; onlardan yalnızca İslam veya ölüm kabul edildi. Ehl-i Kitap’tan ise cizye kabul edildi ve öldürülmediler.

İbn Humeyd bize rivayet etti; Hakem b. Beşîr’in, onun Amr b. Kays’tan, onun Cüveybir’den, onun Dahhâk’tan naklettiğine göre Dahhâk şöyle demiştir:

Resûlullah’a Arap yarımadasındaki putperestlerle savaşması emredildi; onlardan yalnızca “Lâ ilâhe illallah” sözü veya kılıç kabul edildi. Sonra diğer topluluklardan cizye alınması emredildi ve:

“Dinde zorlama yoktur. Doğru yol sapıklıktan ayrılmıştır.” ayeti indi.

Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; Abdürrezzâk’ın, onun Ma‘mer’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde şöyle demiştir:

Arapların dini yoktu; bu yüzden kılıçla dine zorlandılar. Yahudiler, Hristiyanlar ve Mecusiler ise cizye verdikleri sürece zorlanmazlardı.

Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; Abdürrezzâk’ın, onun İbn Uyeyne’den, onun İbn Ebî Necîh’ten naklettiğine göre Mücâhid, Hristiyan kölesi Cerîr’e:

“Ey Cerîr, Müslüman ol!” dedi ve ardından:

“İnsanlara böyle denirdi” dedi.

Muhammed b. Sa‘d bize rivayet etti; babasının, onun amcasından, onun babasından, onun da İbn Abbas’tan naklettiğine göre İbn Abbas şöyle demiştir:

“Dinde zorlama yoktur. Doğru yol sapıklıktan ayrılmıştır.”

Bu, insanların İslam’a girmesi ve Ehl-i Kitap’tan cizye alınması sonrasında gerçekleşti.

Başka bir grup ise şöyle dedi:

Bu ayet neshedilmiştir ve savaş emri verilmeden önce nazil olmuştur.

Yûnus b. Abdüla‘lâ bana rivayet etti; İbn Vehb’in, onun Yakub b. Abdurrahman ez-Zührî’den naklettiğine göre Yakub şöyle demiştir:

Zeyd b. Eslem’e “Dinde zorlama yoktur” ayetini sordum. Şöyle dedi:

Resûlullah Mekke’de on yıl boyunca hiç kimseyi dine zorlamadı. Müşrikler ise savaşmaktan başka bir şeyi kabul etmediler. Bunun üzerine Allah’tan onlarla savaşmak için izin istedi; Allah da ona izin verdi.

Bu görüşler arasında doğruya en yakın olan görüş şudur:

Bu ayet belirli bir topluluk hakkında nazil olmuştur. “Dinde zorlama yoktur” ifadesi, Ehl-i Kitap ve Mecusiler ile kendi dinleri üzere bırakılması caiz olan ve kendilerinden cizye alınan kimseler hakkındadır. Ayetin hiçbir kısmı neshedilmiş değildir.

Biz bu görüşü tercih ettik; çünkü daha önce “el-Latîf mine’l-Beyân an Usûli’l-Ahkâm” adlı eserimizde açıkladığımız üzere nesih ancak önceki hükmü tamamen ortadan kaldıran durumda söz konusu olur. Bir hükmün zahiri genel, anlamı ise özel olduğunda bu nesih kapsamına girmez.

Durum böyle olunca, “Kendisinden cizye alınan kimseler dine zorlanmaz” denilmesi mümkündür ve ayette buna aykırı bir delil de yoktur. Ayrıca bütün Müslümanlar, Peygamberin bazı toplulukları İslam’a zorladığını, onlardan yalnızca İslam’ı kabul ettiğini ve kabul etmezlerse öldürülmelerine hükmettiğini nakletmişlerdir. Bunlar Arap müşrikleri, İslam’dan dönüp küfre giren mürtedler ve benzerleridir.

Buna karşılık Peygamber, başka toplulukları İslam’a zorlamamış; onlardan cizye kabul etmiş ve bâtıl dinleri üzere bırakmıştır. Bunlar Ehl-i Kitap ve benzerleridir.

Böylece “Dinde zorlama yoktur” ayetinin anlamının, cizye vermeyi kabul eden ve İslam hükmüne boyun eğen kimselerin dine zorlanmaması olduğu açıkça ortaya çıkmıştır.

Savaş izniyle ayetin hükmünün neshedildiğini iddia eden kimsenin sözünün bir anlamı yoktur.

Eğer biri şöyle derse: “İbn Abbas’tan ve ondan rivayet edenlerden aktarılan, bu ayetin çocuklarını İslam’a zorlamak isteyen ensardan bir topluluk hakkında nazil olduğu rivayeti hakkında ne dersin?” Biz deriz ki: Bu rivayetin doğruluğu reddedilmiş değildir. Fakat ayet bazen özel bir olay hakkında iner, sonra hükmü, indirildiği anlamla aynı türden olan her şeyi kapsayacak şekilde genel olur. İbn Abbas ve başkalarının zikrettiğine göre bu ayetin haklarında indiği kimseler, kendileri için İslam bağı kesinleşmeden önce Tevrat ehlinin dinine girmiş bir topluluktu. Yüce Allah onları İslam’a zorlamayı yasakladı ve bu konudaki yasağı bildiren bir ayet indirdi. Bu ayetin hükmü, bizim bu konuda söylediğimiz şekilde, kendilerinden cizye alınması ve dinleri üzere bırakılmaları caiz olan dinlerden birine mensup olup onların anlamında bulunan herkesi kapsar.

“Dinde zorlama yoktur” sözünün anlamı şudur: Hiç kimse İslam dinine zorlanmaz. “Din” kelimesine elif-lâm getirilmesi, Allah’ın “onda zorlama yoktur” sözüyle kastettiği dinin belirlenmesi içindir; bu din de İslam’dır. Bu elif-lâmın, “din” kelimesinde niyet edilen zamirin yerine gelmiş olması da mümkündür. O zaman sözün anlamı şöyle olur: O, yüce ve büyüktür; O’nun dininde zorlama yoktur. Doğru yol sapıklıktan ayrılmıştır. Bana göre ayetin teviline en uygun olan görüş de budur.

“Doğru yol apaçık belli olmuştur” sözüne gelince, “rüşd” kelimesi “Raşedtü, erşedu, raşeden, rüşden ve reşâden” sözünden mastardır. Bu, kişinin hakka ve doğruya ulaşması anlamındadır. “Ğayy” ise “Falanca ğavâ, yağvî, ğayyen ve ğavâyeten” sözünden mastardır. Bazı Araplar “ğavâ yağvâ” derler. Kıraat âlimlerinin okuduğu şekil, “Arkadaşınız sapmadı ve azmadı” (Necm 2) ayetinde olduğu gibi fethalı şekildir; bu iki dilden daha fasih olanıdır. Bu, kişinin hakkı aşıp ondan uzaklaşması ve sapması anlamındadır.

Buna göre sözün tevili şöyledir: Hak batıldan açıkça ayrılmış, hak ve doğru yolu arayan kimse için aradığı yol belirgin hâle gelmiş, sapıklık ve azgınlıktan ayırt edilmiştir. O hâlde Ehl-i Kitap’tan ve kendilerinden cizye almanıza izin verdiğimiz kimselerden hiçbirini sizin dininiz olan hak dine zorlamayın. Çünkü doğru yol kendisine belli olduktan sonra ondan sapan kimsenin işi Rabbine kalmıştır; ahirette onun cezasını verecek olan O’dur.

Müfessirler “tâğût” kelimesinin anlamı hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları onun şeytan olduğunu söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Muhammed b. Beşşâr bize rivayet etti; Abdurrahman’ın, Süfyân’dan, onun Ebû İshak’tan, onun Hassân b. Fâid el-Ansî’den naklettiğine göre Ömer b. Hattâb şöyle demiştir: “Tâğût şeytandır.” Muhammed b. Müsennâ bana rivayet etti; İbn Ebî Adî’nin, Şu‘be’den, onun Ebû İshak’tan, onun Hassân b. Fâid’den, onun da Ömer’den aynı rivayeti naklettiği aktarılmıştır. Yakub b. İbrahim bana rivayet etti; Heşîm’in, Abdülmelik’ten, onun kendisine haber veren birinden, onun Mücâhid’den naklettiğine göre Mücâhid şöyle demiştir: “Tâğût şeytandır.” Yakub bana rivayet etti; Heşîm’in, Zekeriyyâ’dan, onun Şa‘bî’den naklettiğine göre Şa‘bî şöyle demiştir: “Tâğût şeytandır.” Müsennâ bize rivayet etti; İshak’ın, Ebû Züheyr’den, onun Cüveybir’den, onun Dahhâk’tan naklettiğine göre Dahhâk, “Kim tâğûtu inkâr ederse” ayeti hakkında “Şeytanı” demiştir. Bişr b. Muâz bize rivayet etti; Yezîd’in, Saîd’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde şöyle demiştir: “Tâğût şeytandır.” Mûsâ bana rivayet etti; Amr’ın, Esbât’tan, onun Süddî’den naklettiğine göre Süddî, “Kim tâğûtu inkâr ederse” sözünü “Şeytanı inkâr ederse” diye açıklamıştır.

Başka bazıları ise tâğûtun sihirbaz olduğunu söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Muhammed b. Müsennâ bize rivayet etti; Abdüla‘lâ’nın, Dâvûd’dan, onun Ebû’l-Âliye’den naklettiğine göre Ebû’l-Âliye şöyle demiştir: “Tâğût sihirbazdır.” Ancak Abdüla‘lâ bu rivayette muhalefete uğramıştır; bu ihtilafı sonra zikredeceğim. Muhammed b. Beşşâr bize rivayet etti; Humeyd b. Mes‘ade’nin, Avf’tan, onun Muhammed’den naklettiğine göre Muhammed şöyle demiştir: “Tâğût sihirbazdır.”

Başka bazıları ise tâğûtun kâhin olduğunu söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak İbn Beşşâr bize rivayet etti; Muhammed b. Ca‘fer’in, Saîd’den, onun Ebû Bişr’den, onun Saîd b. Cübeyr’den naklettiğine göre Saîd şöyle demiştir: “Tâğût kâhindir.” İbn Müsennâ bize rivayet etti; Abdülvehhâb’ın, Dâvûd’dan, onun Refî‘den naklettiğine göre Refî‘ şöyle demiştir: “Tâğût kâhindir.” Kasım bize rivayet etti; Hüseyin’in, Haccâc’dan, onun İbn Cüreyc’den naklettiğine göre İbn Cüreyc, “Kim tâğûtu inkâr ederse” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Bunlar, üzerlerine şeytanların indiği, şeytanların onların dillerine ve kalplerine sözler attığı kâhinlerdir.” Ebû Zübeyr bana Câbir b. Abdullah’tan haber verdi; Câbir, kendisine insanların hüküm için başvurdukları tâğûtlar sorulduğunda şöyle demiştir: “Cüheyne’de bir tane, Eslem’de bir tane, her kabilede bir tane vardı. Bunlar, üzerlerine şeytan inen kâhinlerdi.”

Bana göre tâğût hakkında doğru söz şudur: Tâğût, Allah’a karşı azgınlık eden ve Allah’ın dışında kendisine tapılan her şeydir. Bu tapınma ister kendisine tapanı zorlamasıyla olsun, ister ona tapanın kendi itaatiyle olsun fark etmez. Bu tapılan şey insan, şeytan, put, heykel veya her ne olursa olsun aynıdır.

Ben tâğût kelimesinin aslının “tağavût” olduğunu düşünüyorum. Bu, “Falanca tağâ-yatğû” sözünden gelir; yani kişi haddini aşıp sınırını geçtiğinde böyle denir. “Ceberût” kelimesinin “tecebbür”den, “halebût” kelimesinin de “halb”den gelmesi gibidir. Bu tür isimler, vav ve tâ ilavesiyle “fa‘lût” ölçüsünde gelir. Sonra “tağavût” kelimesinin lâmu, yani son harfi taşınarak ayn harfi yerine getirilmiş; ayn harfi de lâmun yerine çevrilmiştir. “Cezebe” ve “cebeze”, “câbiz” ve “câzib”, “sâika” ve “sâkıa” gibi bu örnekteki kelimelerde de böyle olmuştur.

Buna göre sözün tevili şöyledir: Kim Allah dışında tapılan her şeyin rabliğini inkâr eder ve onu reddederse, “Allah’a iman ederse”, yani Allah’ın kendi ilahı, Rabbi ve mabudu olduğunu tasdik ederse, “sapasağlam kulpa tutunmuştur.” Yani kendisini Allah’ın azabından ve cezasından kurtarmak isteyen kimsenin tutunacağı en sağlam şeye tutunmuştur.

Ahmed b. Saîd b. Yakub el-Kindî bana rivayet etti; Bakıyye b. Velîd’in, İbn Ebî Meryem’den, onun Humeyd b. Ukbe’den, onun Ebû’d-Derdâ’dan naklettiğine göre Ebû’d-Derdâ, komşularından hasta birini ziyaret etti. Onu ölüm hâlinde, boğazından ses gelirken buldu; insanlar ne demek istediğini anlamıyorlardı. Onlara, “Bir şey söylemek mi istiyor?” diye sordu. “Evet, ‘Allah’a iman ettim ve tâğûtu inkâr ettim’ demek istiyor” dediler. Ebû’d-Derdâ, “Bunu nereden biliyorsunuz?” dedi. Onlar, “Dili tutuluncaya kadar bunu tekrarlayıp durdu. Bu yüzden onun bunu söylemek istediğini biliyoruz” dediler. Ebû’d-Derdâ şöyle dedi: “Arkadaşınız kurtuluşa ermiştir. Çünkü Allah şöyle buyurur: ‘Kim tâğûtu inkâr eder ve Allah’a iman ederse, kopması olmayan sapasağlam kulpa tutunmuştur. Allah işitendir, bilendir.’”

“Şüphesiz o sapasağlam kulpa tutunmuştur” sözünün teviline gelince, buradaki “kulpa” iman için verilmiş bir örnektir. Mümin ona sarılır ve onunla korunur. Bu, kulpu olan bir şeye tutunan kimsenin durumuna benzetilmiştir. Çünkü kulpu olan bir şeye yönelen kimse, ona kulpundan tutunur. Yüce Allah, tâğûtu inkâr edip Allah’a iman eden kimsenin tutunduğu imanı, “en sağlam” sözüyle şeylerin en sağlam kulplarından biri olarak nitelemiştir. “Vüskâ”, sağlamlık anlamındaki “vesâka” kökünden gelen dişil bir sıfattır. Erkek için “evsak”, kadın için “vüskâ” denilir; “falanca en üstün erkektir, falanca kadın en üstündür” denilmesi gibi.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer şekilde tevil ehli de söylemiştir. Muhammed b. Amr bana rivayet etti; Ebû Âsım’ın, Îsâ’dan, onun İbn Ebî Necîh’ten, onun Mücâhid’den naklettiğine göre Mücâhid “sapasağlam kulp” hakkında şöyle demiştir: “İmandır.” Müsennâ bana rivayet etti; Ebû Huzeyfe’nin, Şibl’den, onun İbn Ebî Necîh’ten, onun Mücâhid’den aynı rivayeti naklettiği aktarılmıştır. Mûsâ bana rivayet etti; Amr’ın, Esbât’tan, onun Süddî’den naklettiğine göre Süddî şöyle demiştir: “Sapasağlam kulp İslam’dır.” Ahmed b. İshak bize rivayet etti; Ebû Ahmed’in, Süfyân’dan, onun Ebû’s-Sevdâ’dan, onun Ca‘fer b. Ebî Muğîre’den, onun Saîd b. Cübeyr’den naklettiğine göre Saîd, “sapasağlam kulpa tutunmuştur” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Lâ ilâhe illallah’tır.” İbn Beşşâr bize rivayet etti; Abdurrahman’ın, Süfyân’dan, onun Ebû’s-Sevdâ en-Nehdî’den, onun Saîd b. Cübeyr’den aynı rivayeti naklettiği aktarılmıştır. Müsennâ bana rivayet etti; İshak’ın, Ebû Züheyr’den, onun Cüveybir’den, onun Dahhâk’tan naklettiğine göre Dahhâk da “sapasağlam kulpa tutunmuştur” ifadesini aynı şekilde açıklamıştır.

“Onun kopması yoktur” sözünün teviline gelince, Yüce Allah bununla, onun kırılması yoktur demektedir. “Onun” ifadesindeki zamir sapasağlam kulpa döner. Sözün anlamı şudur: Kim tâğûtu inkâr eder ve Allah’a iman ederse, Allah’a itaat konusunda, sarıldığı zaman kendisini yüzüstü bırakmasından ve ahiretin korkunç hâllerinde ihtiyacı olduğunda onu terk etmesinden korkmayacağı bir şeye tutunmuştur. Bu, halkaları kırılmasından korkulmayan en sağlam kulplara tutunmak gibidir.

“Fasm” kelimesinin aslı kırılmadır. A‘şâ b. Sa‘lebe’nin şu sözü de bundandır: “Onun tebessümü, dağınık dişleri ortaya çıkarır; ne kırık ne de parçalanmıştır.”

Bu konuda bizim söylediğimize benzer şekilde tevil ehli de söylemiştir. Muhammed b. Amr bana rivayet etti; Ebû Âsım’ın, Îsâ’dan, onun İbn Ebî Necîh’ten, onun Mücâhid’den naklettiğine göre Mücâhid, “Onun kopması yoktur” hakkında şöyle demiştir: “Allah, bir kavim kendi içlerindekini değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.” Müsennâ bana rivayet etti; Ebû Huzeyfe’nin, Şibl’den, onun İbn Ebî Necîh’ten, onun Mücâhid’den aynı rivayeti naklettiği aktarılmıştır. Mûsâ b. Hârûn bana rivayet etti; Amr’ın, Esbât’tan, onun Süddî’den naklettiğine göre Süddî, “Onun kopması yoktur” hakkında şöyle demiştir: “Onun kesilmesi yoktur.”

“Allah işitendir, bilendir” sözünün teviline gelince; Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Allah, tâğûtu inkâr edip yalnız Allah’a iman eden müminin, Allah’ın birliğini ikrar ederken ve Allah dışında tapılan denklerden ve putlardan uzak olduğunu söylerken ortaya koyduğu imanı işitendir. O kimsenin kalbinde Allah’ı birleme, Rabliğini yalnız O’na has kılma konusunda neye azmettiğini, vicdanında ilahlardan, putlardan ve tâğûtlardan uzak olma bakımından neyi taşıdığını bilendir. Bunun dışında yarattıklarından her bir nefsin gizlediği şeyi de bilir. O’ndan hiçbir sır gizlenmez, hiçbir iş saklı kalmaz. Böylece kıyamet gününde herkese dilinin söylediği ve nefsinin gizlediği şeye göre karşılık verir; hayırsa hayır, şerse şer.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 255 (Ayetel Kürsi)

Allah; O’ndan başka ilah yoktur. Diridir, kayyumdur. O’nu ne bir uyuklama tutar ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. O’nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir? Onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Onlar ise O’nun ilminden, O’nun dilediği kadarından başka hiçbir şeyi kavrayamazlar. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Onların korunması O’na ağır gelmez. O, yücedir, büyüktür.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Allahu la ilahe illa huve (Allah, O’ndan başka ilah yoktur) el-hayyul kayyum (diri ve her şeyi ayakta tutandır) la te’huzuhu sinetun ve la nevm (onu ne uyuklama ne uyku tutar) lehu ma fi s-semavati ve ma fi l-ard (göklerde ve yerde ne varsa O’nundur) men zellezi yeşfeu indehu illa bi-iznih (O’nun izni olmadan kim şefaat edebilir) ya‘lemu ma beyne eydihim ve ma halfehum (önlerindekini ve arkalarındakini bilir) ve la yuhitune bi-şey’in min ilmihi illa bima şae (O’nun ilminden dilediği kadarından başka hiçbir şeyi kavrayamazlar) vesi‘a kursiyyuhu s-semavati vel-ard (O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır) ve la yeuduhu hifzuhuma (onları korumak O’na ağır gelmez) ve huve l-aliyyu l-azim (O yücedir, büyüktür)

Mukatil Tefsiri
“Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır; diridir.” Yani ölmeyendir.

“Kayyumdur.” Yani her nefis üzerinde kaim olandır.

“O’nu ne uyuklama tutar” buyruğundaki “sine”, baş tarafından gelen hafif bir gevşekliktir; gözleri kaplayan ve kişiyi uyku ile uyanıklık arasında bırakan durumdur.

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “O’nu ne uyuklama tutar ne de uyku.”

“Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur.” Yani yaratılmışların hepsi O’nun kullarıdır. Melekler, Üzeyr, Meryem oğlu İsa ve kendisine ibadet edilen diğer varlıklar da O’nun mülkündedir.

“O’nun katında, izni olmadan kim şefaat edebilir?” Yani meleklerden kim O’nun emri olmadan şefaat edebilir? Bu, şu ayette ifade edilen anlamdır: “Onlar ancak Allah’ın razı olduğu kimselere şefaat ederler.” (Enbiyâ 28)

“Onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir.” Yani meleklerin yaratılmasından önce olanı da yaratıldıktan sonra olanı da bilir.

“Onlar O’nun ilminden hiçbir şeyi kuşatamazlar.” Yani melekler, Allah’ın dilediği kadarını kendilerine öğretmesi dışında O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar.

Sonra Allah Teâlâ kendi azametini haber vererek şöyle buyurdu: “Kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır.” Yani onların tamamını kapsayıp kuşatmıştır.

“Bunları koruyup gözetmek O’na ağır gelmez.” Yani onları taşımak O’na ağır gelmez ve O’nu yormaz.

“O yücedir, büyüktür.” Yani bütün yaratılmışların üstünde yüce olandır; O’ndan daha büyük hiçbir şey yoktur.

Kürsüyü dört melek taşır. Her meleğin dört yüzü vardır. Ayakları, en alt yerin altındaki kayanın üzerindedir. Bir mesafeleri beş yüz yıllık yoldur. Her yerin arasında da yüz yıllık mesafe vardır.

Meleklerden birinin yüzü insan suretindedir; suretlerin efendisi odur ve Âdemoğulları için rızık ister.

Bir meleğin yüzü hayvanların efendisi olan öküz suretindedir; hayvanların rızkını ister. Rahmân’dan başka buzağıya tapıldığı günden beri, öküz suretindeki melek mahzun bir halde yüzünü eğmiş durumdadır.

Bir meleğin yüzü kuşların efendisi olan kartal suretindedir; kuşların rızkını Allah’tan ister.

Bir diğer melek ise yırtıcıların efendisi olan aslan suretindedir; yırtıcıların rızkını ister.

Taberi Tefsiri
“Allah” sözünün tefsirini daha önce açıklamıştık. “O’ndan başka ilah yoktur” sözünün anlamı ise, Allah’tan başka hiçbir şeye ibadet edilmemesi gerektiğini bildirmektir. O, bu ayette kendisini vasfettiği gibi diri ve kayyum olandır. Yani ibadet edilmeye layık olan Allah, diri ve kayyum olandır; O’ndan başka ilah yoktur, O’ndan başka ibadet edilecek yoktur. O, kendisini ne uyuklama ne de uyku tutan diridir, kayyumdur ve bu ayette bildirilen sıfatlara sahiptir.

Bu ayet, Allah’ın, kendisine ve Resulüne iman edenlere, peygamberlerden sonra apaçık deliller hakkında ayrılığa düşenlerin sözlerinden uzak durmaları için yaptığı bir açıklamadır. Allah daha önce peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldığını haber vermiş, insanların da bu konuda ihtilaf ettiklerini, kimisinin inkâr ederek, kimisinin iman ederek savaştığını bildirmişti. Bizi O’nu tasdik etmeye hidayet eden ve O’nu kabul etmeye muvaffak kılan Allah’a hamdolsun.

“Diri” sözüne gelince, bunun anlamı şudur: O, sürekli hayat sahibi olan, başlangıcı belirlenemeyen ve sonu bulunmayan ebedî varlıktır. O’nun dışındaki her canlı ise, canlı olsa bile hayatının sınırlı bir başlangıcı ve sona erecek bir vakti vardır; hayat süresi bitince hayatı kesilir ve son bulur. Tefsir ehli de buna benzer açıklama yapmıştır. Ammâr b. Hasan → İbn Ebî Cafer → babası → Rebî‘ rivayet etti: “Diri” demek, ölmeyen diri demektir. Müsennâ → İshak → İbn Ebî Cafer → babası → Rebî‘ de aynı şekilde rivayet etmiştir.

Araştırma ehli bu konuda ihtilaf etmiştir. Bazıları Allah’ın kendisini “diri” diye adlandırmasının, işleri yerli yerine koyması ve her şeyi ölçüsüyle takdir etmesi sebebiyle olduğunu söylemiş ve “O, hayatla değil, tedbirle diridir” demiştir. Başkaları ise O’nun kendisine ait bir hayat sıfatıyla diri olduğunu söylemiştir. Başkaları da bunun O’nun isimlerinden biri olduğunu, O kendisini böyle adlandırdığı için bunu teslimiyetle söylediklerini belirtmiştir.

“Kayyum” kelimesine gelince, bu “kıyam” kökünden gelen bir kalıptır. Aslı “kayyûm”dur; fiilin orta harfi olan vavdan önce sakin ya harfi gelmiş, ikisi birleşip şeddeli ya olmuştur. Araplar, fiilin orta harfi vav olup ondan önce sakin ya geldiğinde böyle yaparlar. “Kayyum”un anlamı, yarattıklarının rızkını, korunmasını ve işlerini üstlenen demektir. Ümeyye’nin şu sözü de bu anlamdadır: “Gökyüzü, yıldızlar, onunla birlikte duran güneş ve ay boş yere yaratılmadı; onları gözeten kayyum takdir etti; haşir, cennet ve cehennem de büyük bir iş için vardır.”

Tefsir ehli de buna benzer açıklama yapmıştır. Muhammed b. Amr → Ebû Âsım → İsa → İbn Ebî Necîh → Mücahid rivayet etti: Mücahid “Kayyum” hakkında “Her şeyin üzerinde duran, onları idare eden” dedi. Müsennâ → İshak → İbn Ebî Cafer → babası → Rebî‘ rivayet etti: “Kayyum” her şeyin yöneticisidir; onu korur, rızıklandırır ve muhafaza eder. Musa → Amr → Esbât → Süddî rivayet etti: “Kayyum” ayakta tutan, işleri yürüten demektir. Müsennâ → İshak → Ebû Züheyr → Cüveybir → Dahhâk rivayet etti: “Diri, kayyum” demek, “daima var olan ve her şeyi ayakta tutan” demektir.

“Kendisini ne uyuklama ne de uyku tutar” sözünün tefsirine gelince, Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Onu ne uyuklama tutar ki dalgınlaşsın, ne de uyku tutar ki ağır uykuya dalsın. “Sine” uyuklama hâlidir. Adî b. Rika‘ın şu sözü de bu anlamdadır: “Uyuklayan bir kimse; uyku onu hedef almış, gözünde uyuklama belirmiştir, fakat o uyumuş değildir.” A‘şâ Meymûn b. Kays’ın şu sözü de bunun insan gözündeki uyku ağırlığı olduğunu gösterir: “Uykudan hemen sonra ve uyuklamadan önce yanındakine yönelir.” Başka bir şair de şöyle demiştir: “Araplar onu uyku uyuklaması içinde erken yakaladı; o da dikenli ağaçlar arasında yürüdü.” Bununla uykudan kalktığı ve gözünde uyku ağırlığı bulunduğu hâl kastedilir. Bu kökten “filan uyukladı” denir; kişi böyle olduğunda “uyuklayan” diye nitelenir.

Tefsir ehli de buna benzer açıklama yapmıştır. Müsennâ → Abdullah b. Sâlih → Muaviye b. Sâlih → Ali b. Ebî Talha → İbn Abbas rivayet etti: “Onu uyuklama tutmaz” ifadesinde “sine” uyuklama, “nevm” ise uykudur. Muhammed b. Sa‘d → babası → amcası → babası → babası → İbn Abbas rivayet etti: “Sine” uyuklamadır. Hasan b. Yahyâ → Abdürrezzak → Ma‘mer → Katâde ve Hasan rivayet etti: İkisi “sine” hakkında “uyuklama” dedi. Müsennâ → Amr b. Avn → Hüşeym → Cüveybir → Dahhâk rivayet etti: “Sine” uyuklamadır ve uykudan daha hafiftir; “nevm” ise ağır uykuya dalmaktır. Müsennâ → İshak → Ebû Züheyr → Cüveybir → Dahhâk da aynı şekilde rivayet etti. Yahyâ b. Ebî Tâlib → Yezîd → Cüveybir → Dahhâk de aynısını rivayet etti. Musa → Amr → Esbât → Süddî rivayet etti: “Sine”, uykunun yüzde beliren esintisidir; insanı uyuklatır. Ammâr → İbn Ebî Cafer → babası → Rebî‘ rivayet etti: “Sine”, uyuyan ile uyanık arasında bulunan uyuklama hâlidir. Abbas b. Ebî Tâlib → Mincâb b. Hâris → Ali b. Müshir → İsmail → Yahyâ b. Râfi‘ rivayet etti: “Sine” uyuklamadır. Yunus → İbn Vehb → İbn Zeyd rivayet etti: Uyuklayan kişi uykudan kalkar ama aklı tam yerinde olmaz; hatta bazen ailesine karşı kılıç bile alabilir.

Yüce Allah “Kendisini ne uyuklama ne de uyku tutar” sözüyle, O’na afetlerin arız olmayacağını ve noksanlıkların ulaşmayacağını bildirmiştir. Çünkü uyuklama ve uyku, anlayış sahibinin idrakini örten, ona isabet ettiğinde onu önceki hâlinden çıkaran iki durumdur. Buna göre sözün anlamı şudur: Allah’tan başka ilah yoktur; O, ölmeyen diridir, kendisinin dışındaki her şeyi rızık, koruma, yönetme ve hâlden hâle çevirme bakımından ayakta tutandır; O’nu ne uyuklama ne de uyku tutar. Başkalarını değiştiren şey O’nu değiştirmez; hâllerin değişmesi, gece ve gündüzün dönüşmesi O’nu bulunduğu hâlden çıkarmaz. O, daima aynı hâl üzere kalıcıdır ve bütün varlıkların işlerini ayakta tutandır. Eğer uyusaydı mağlup ve kahredilmiş olurdu; çünkü uyku uyuyanı yener ve ona hâkim olur. Eğer uyuklasaydı gökler, yer ve içindekiler yıkılıp giderdi; çünkü bütün bunların ayakta durması O’nun tedbiri ve kudretiyledir. Uyku, yöneticiyi yönetimden alıkoyar; uyuklama da takdir edeni takdirden engeller.

Bu konuda rivayet edilmiştir: Hasan b. Yahyâ → Abdürrezzak → Ma‘mer → Hakem b. Ebân → İkrime, İbn Abbas’ın azatlısı, “Kendisini ne uyuklama ne de uyku tutar” ayeti hakkında şöyle dedi: Musa meleklere “Allah uyur mu?” diye sordu. Allah meleklere vahyetti ve onlara Musa’yı üç gün uykusuz bırakmalarını emretti. Onlar da onu uyutmadılar. Sonra ona iki şişe verildi ve onları tutması istendi; şişeleri kırmaması konusunda uyarıldı. Musa uyuklamaya başladı; her iki elinde birer şişe vardı. Uyukluyor, sonra uyanıyor; tekrar uyukluyor, tekrar uyanıyordu. Nihayet bir uyuklama sırasında bir şişeyi ötekine vurdu ve ikisini kırdı. Ma‘mer dedi ki: Bu, Allah’ın verdiği bir misaldir; yani gökler ve yer de O’nun elindedir.

İshak b. Ebî İsrâil → Hişâm b. Yusuf → Ümeyye b. Şibl → Hakem b. Ebân → İkrime → Ebû Hureyre rivayet etti: Peygamberin minber üzerinde Musa’dan naklen şöyle anlattığını işittim: “Musa’nın içine, ‘Yüce Allah uyur mu?’ diye bir düşünce düştü. Bunun üzerine Allah ona bir melek gönderdi ve onu üç gün uykusuz bıraktı. Sonra ona iki şişe verdi; her eline bir şişe koydu ve onları korumasını emretti. Musa uyumaya başlıyor, elleri birbirine yaklaşacak gibi oluyor, sonra uyanıyor ve birini diğerinden uzak tutuyordu. Sonra bir uykuya daldı, elleri birbirine çarptı ve iki şişe kırıldı.” Peygamber şöyle dedi: “Allah ona bir misal verdi; eğer Allah uyusaydı gökler ve yer ayakta durmazdı.”

“Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. O’nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir?” sözünün tefsirine gelince, Yüce Allah “Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur” sözüyle, bütün bunların ortağı ve benzeri olmadan O’nun mülkü olduğunu, hepsinin O’nun yaratmasıyla var olduğunu bildirmiştir. Bununla şunu kasteder: O’ndan başka hiçbir şeye ibadet edilmemelidir. Çünkü mülk olan şey sahibinin elindedir; sahibinin emri olmadan başkasına hizmet edemez. Yani göklerde ve yerde bulunan her şey benim mülküm ve yaratığımdır; benim yarattıklarımdan hiçbiri benden başkasına ibadet etmemelidir. Çünkü kulun sahibinden başkasına kulluk etmesi ve efendisinden başkasına itaat etmesi uygun değildir.

“O’nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir?” sözü ise şunu ifade eder: Eğer Allah kullarını cezalandırmak isterse, O izin vermedikçe ve şefaat etmesine müsaade etmedikçe, kim O’nun katında onlara şefaat edebilir? Yüce Allah bunu müşriklerin “Biz bu putlara yalnızca bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” sözlerine karşı söylemiştir. Allah onlara şöyle demektedir: Göklerde ve yerde bulunan her şey, gökler ve yerle birlikte, mülk olarak bana aittir. Bu yüzden benden başkasına ibadet edilmemelidir. Sizi bana yaklaştıracağını zannettiğiniz putlara ibadet etmeyin; onlar benim katımda size ne fayda verir ne de sizden bir şeyi savabilir. Katımda kimse kimseye, ancak benim izin vermem ve şefaat edeceği kimseye şefaat etmesine müsaade etmemle şefaat edebilir; bu da resullerim, velilerim ve bana itaat eden kullarım içindir.

“Onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir; onlar ise O’nun ilminden, O’nun dilediği dışında hiçbir şeyi kuşatamazlar” sözünün tefsiri şudur: Yüce Allah bununla, olmuş olanı ve olacak olanı ilmiyle kuşattığını, bunlardan hiçbir şeyin O’na gizli kalmadığını bildirmektedir. Tefsir ehli de buna benzer açıklama yapmıştır. İbn Humeyd → Cerîr → Mansûr → Hakem rivayet etti: “Önlerindekini bilir” dünya, “arkalarındakini bilir” ahiret demektir. Müsennâ → Ebû Huzeyfe → Şibl → İbn Ebî Necîh → Mücahid rivayet etti: “Önlerindekini bilir” dünyadan geçmiş olanı, “arkalarındakini bilir” ahiretten olanı demektir. Kâsım → Hüseyin → Haccâc → İbn Cüreyc rivayet etti: “Önlerindekini bilir” onların önlerinden geçen dünya işlerini, “arkalarındakini bilir” ise onlardan sonra olacak dünya ve ahiret işlerini demektir. Musa → Amr → Esbât → Süddî rivayet etti: “Önlerindekini bilir” dünya, “arkalarındakini bilir” ahiret demektir.

“Onlar ise O’nun ilminden, O’nun dilediği dışında hiçbir şeyi kuşatamazlar” sözü ise şunu ifade eder: O, hiçbir şey kendisine gizli kalmayan, bütün bunları kuşatan ve sayıp bilen âlimdir; O’nun dışındaki hiç kimse, O’nun dilediği ve bildirmeyi istediği şey dışında O’nun ilminden hiçbir şeyi bilemez. Bununla da ibadetin, eşyayı bilmeyen birine layık olmadığını anlatmaktadır. Hele hiçbir şeyi akletmeyen put ve heykellere nasıl ibadet edilebilir? Yani ibadeti, küçük büyük hiçbir şey kendisine gizli kalmayan, her şeyi kuşatıp bilen zata has kılın. Tefsir ehli de buna benzer açıklama yapmıştır. Musa b. Harun → Amr → Esbât → Süddî rivayet etti: “O’nun ilminden hiçbir şeyi kuşatamazlar” demek, “O’nun kendilerine bildirmeyi dilediği şey dışında ilminden hiçbir şey bilmezler” demektir.

“Kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır” sözünün tefsirine gelince, tefsir ehli bu ayette Allah’ın gökleri ve yeri kuşattığını haber verdiği kürsünün anlamında ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun Allah’ın ilmi olduğunu söylemiştir. Ebû Kureyb ve Selm b. Cünâde → İbn İdrîs → Mutarrif → Cafer b. Ebî’l-Muğîre → Said b. Cübeyr → İbn Abbas rivayet etti: “Kürsüsü” demek, “ilmi” demektir. Yakub b. İbrahim → Hüşeym → Mutarrif → Cafer b. Ebî’l-Muğîre → Said b. Cübeyr → İbn Abbas da aynı şekilde rivayet etti ve şu ilaveyi yaptı: “Görmez misin, ‘Onların ikisini korumak O’na ağır gelmez’ buyuruyor?”

Başka bazıları kürsünün ayakların konduğu yer olduğunu söylemiştir. Ali b. Müslim et-Tûsî → Abdüssamed b. Abdülvâris → babası → Muhammed b. Cuhâde → Seleme b. Küheyl → Umâre b. Umeyr → Ebû Musa rivayet etti: Kürsü, ayakların konduğu yerdir ve onun, semerin gıcırtısı gibi bir sesi vardır. Musa b. Harun → Amr → Esbât → Süddî rivayet etti: Gökler ve yer kürsünün içindedir; kürsü arşın önündedir ve ayakların konduğu yerdir. Müsennâ → İshak → Ebû Züheyr → Cüveybir → Dahhâk rivayet etti: Kürsü, arşın altına konulan ve kralların ayaklarını üzerine koydukları şey gibidir. Ahmed b. İshak → Ebû Ahmed ez-Zübeyrî → Süfyân → Ammâr ed-Dühnî → Müslim el-Batîn rivayet etti: Kürsü, ayakların konduğu yerdir. Ammâr → İbn Ebî Cafer → babası → Rebî‘ rivayet etti: “Kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır” ayeti inince Peygamberin ashabı “Ey Allah’ın elçisi, bu kürsü gökleri ve yeri kuşatıyorsa arş nasıldır?” dediler. Bunun üzerine Allah “Allah’ı hakkıyla takdir edemediler…” sözünden “O, onların ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir” ifadesine kadar olan ayetleri indirdi. Metinde burada atıf olarak Enâm 91 ve Yûnus 18 zikredilmiştir.

Yunus → İbn Vehb → İbn Zeyd rivayet etti: İbn Zeyd “Kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır” hakkında dedi ki: Babam bana şöyle anlattı: Peygamber şöyle buyurdu: “Yedi gök, kürsü içinde ancak bir kalkan içine atılmış yedi dirhem gibidir.” Ebû Zer de şöyle dedi: Peygamberin şöyle buyurduğunu işittim: “Kürsü arşın yanında, yeryüzünde geniş bir çöle atılmış demir bir halka gibidir.”

Başka bazıları ise kürsünün bizzat arş olduğunu söylemiştir. Müsennâ → İshak → Ebû Züheyr → Cüveybir → Dahhâk rivayet etti: Hasan şöyle derdi: Kürsü, arşın kendisidir.

Ebû Ca‘fer dedi ki: Bu görüşlerin her birinin bir yönü ve dayanağı vardır. Ancak ayetin tefsirinde en uygun olan, Peygamberden gelen rivayettir. Abdullah b. Ebî Ziyâd el-Katvânî → Ubeydullah b. Musa → İsrail → Ebû İshak → Abdullah b. Halîfe rivayet etti: Bir kadın Peygambere geldi ve “Allah’a dua et de beni cennete koysun” dedi. Peygamber Rabbi yüceltti, sonra şöyle buyurdu: “O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır. O, onun üzerine oturur; ondan dört parmak kadar bile boşluk kalmaz.” Sonra parmaklarını birleştirdi ve şöyle buyurdu: “Onun, ağırlığından dolayı üzerine binildiğinde yeni semerin gıcırtısı gibi bir gıcırtısı vardır.” Abdullah b. Ebî Ziyâd → Yahyâ b. Ebî Bekr → İsrail → Ebû İshak → Abdullah b. Halîfe → Ömer → Peygamber yoluyla bunun benzeri rivayet edilmiştir. Ahmed b. İshak → Ebû Ahmed → İsrail → Ebû İshak → Abdullah b. Halîfe yoluyla da kadının geldiği zikredilerek bunun benzeri rivayet edilmiştir.

Kur’an’ın zahirinin doğruluğuna delalet ettiği görüş ise İbn Abbas’ın, Cafer b. Ebî’l-Muğîre’nin Said b. Cübeyr’den, onun da İbn Abbas’tan rivayet ettiği “kürsü ilimdir” sözüdür. Çünkü Yüce Allah’ın “Onların ikisini korumak O’na ağır gelmez” sözü buna delalet eder. Yani Allah, bildiği ve göklerde ve yerde bulunan şeyleri kuşattığı şeyi korumanın kendisine ağır gelmediğini haber vermektedir. Nitekim meleklerin duasında şöyle buyurmuştur: “Rabbimiz, rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşattın.” (Mümin 7). Yüce Allah ilminin her şeyi kuşattığını haber vermiştir. “Kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır” sözü de böyledir.

Kürsünün aslı ilimdir. İçinde yazılı bilgi bulunan sayfaya “kürrâse” denmesi de bundandır. Bir avcıyı anlatan recezde “Onu ele geçirince bildi” anlamında kullanılan ifade de buradandır. Âlimlere “kürsüler” denmesi de bundandır; çünkü onlara dayanılır. Yine “yeryüzünün kazıkları” denir; bununla yeryüzünün kendileriyle düzeldiği âlimler kastedilir. Şairin şu sözü de bundandır: “Onların etrafını ak yüzlü kimseler ve işler gelip çattığında olayların kürsüleri olan bir topluluk sarar.” Bununla olayları ve meydana gelen meseleleri bilen âlimler kastedilir. Araplar her şeyin aslını “kirs” diye adlandırır. “Filan kimse kirs bakımından asildir” denir; yani kökü ve aslı asildir. Accâc’ın şu sözü de bundandır: “Mukaddes olan, kutsiyetin sahibi bilir ki Ebü’l-Abbas, mülkün asil kökünün madeninde en öncelikli kişidir.” Burada asil kök kastedilir. Bu mısra “izzetin asil kökünün madeninde” şeklinde de rivayet edilmiştir.

“Onların ikisini korumak O’na ağır gelmez; O yücedir, büyüktür” sözünün tefsiri şöyledir: Yüce Allah “Onların ikisini korumak O’na ağır gelmez” sözüyle, gökleri ve yeri korumanın kendisine zor gelmediğini ve ağır olmadığını bildirir. Bu kökten “bu iş bana ağır geldi” denir. “Sana ağır gelen şey bana da ağırdır” denir. Tefsir ehli de buna benzer açıklama yapmıştır. Müsennâ b. İbrahim → Abdullah b. Sâlih → Muaviye b. Sâlih → Ali b. Ebî Talha → İbn Abbas rivayet etti: “Onların ikisini korumak O’na ağır gelmez” demek, O’na ağır gelmez demektir. Muhammed b. Sa‘d → babası → amcası → babası → babası → İbn Abbas rivayet etti: Gökleri ve yeri korumak O’na ağır gelmez. Bişr b. Muaz → Yezîd → Said → Katâde rivayet etti: “Onların ikisini korumak O’na ağır gelmez” demek, O’na ağır gelmez, onları korumak O’nu yormaz demektir. Hasan b. Yahyâ → Abdürrezzak → Ma‘mer → Hasan ve Katâde rivayet etti: O’na hiçbir şey ağır gelmez. Muhammed b. Abdullah b. Bezî‘ → Yusuf b. Hâlid es-Semtî → Nâfi‘ b. Mâlik → İkrime → İbn Abbas rivayet etti: Onların ikisini korumak O’na ağır gelmez. Ebû Kureyb → İbn Ebî Zâide ve Yahyâ b. Ebî Tâlib → Yezîd, ikisi de Cüveybir → Dahhâk yoluyla rivayet etti: O’na ağır gelmez. İbn Humeyd → Yahyâ b. Vâdıh → Ubeyd → Dahhâk da aynısını rivayet etti. Yunus → İbn Vehb rivayet etti: Hallâd’ın şöyle dediğini işittim: Ebû Abdurrahman el-Medenî “Onların ikisini korumak O’na ağır gelmez” hakkında “O’na çok gelmez” dedi. Muhammed b. Amr → Ebû Âsım → İsa b. Meymûn → İbn Ebî Necîh → Mücahid rivayet etti: “O’nu sıkıntıya sokmaz” dedi. Musa → Amr → Esbât → Süddî rivayet etti: O’na ağır gelmez. Ammâr → İbn Ebî Cafer → babası → Rebî‘ rivayet etti: Gökleri ve yeri korumak O’na ağır gelmez. Yunus → İbn Vehb → İbn Zeyd rivayet etti: “Onların ikisini korumak O’na zor gelmez” dedi.

Ebû Ca‘fer dedi ki: “Onların ikisini korumak” ifadesindeki zamirler gökler ve yer içindir. Buna göre sözün anlamı şudur: Kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır; gökleri ve yeri korumak O’na ağır gelmez.

“O yücedir” sözünün tefsiri ise, Allah yücedir demektir. “Yüce”, yükselmek fiilinden gelir; bir şey yükselince “yükseldi” denir. “Aliyy”, yükseklik ve yaratıkları üzerinde kudretiyle yücelik sahibi olandır. “Azim” ise büyüklük sahibidir; her şey O’nun aşağısındadır ve O’ndan daha büyük hiçbir şey yoktur. Müsennâ → Abdullah b. Sâlih → Muaviye b. Sâlih → Ali b. Ebî Talha → İbn Abbas rivayet etti: “Azim”, büyüklüğünde kemale ermiş olan demektir.

Araştırma ehli “O yücedir” sözünün anlamında ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun “O, benzerlerden ve eşlerden yücedir” anlamına geldiğini söylemiş, bunun mekân bakımından yükseklik anlamına gelmesini reddetmiştir. Onlara göre O’nun bulunmadığı bir yer olması caiz değildir; O’nu mekân bakımından yüksek diye nitelemek, O’nu bir yerde olup başka yerde olmamakla nitelemek olur. Başkaları ise bunun anlamının, O’nun mekânının yaratıklarının mekânlarından yüksek olması sebebiyle yaratıkları üzerinde yüce olması olduğunu söylemiştir. Çünkü Yüce Allah bütün yaratıklarının üstündedir, yaratıkları ise O’nun altındadır; kendisini arş üzerinde olmakla nitelediği gibi, bu bakımdan onların üzerinde yücedir.

“Azim” sözünün anlamında da ihtilaf edilmiştir. Bazıları burada “azim”in “tazim edilen, yüceltilen” anlamında olduğunu söylemiştir; yani “mufa‘al” anlamı “faîl” kalıbına çevrilmiştir. Nitekim yıllanmış şaraba “eski şarap” denir; aslında “yıllandırılmış” anlamındadır. Şairin şu sözü gibi: “Sanki saf suyla karıştırılmış yıllanmış şarap.” Onlara göre “azim”in anlamı, yaratıkları tarafından yüceltilen, heybet duyulan ve sakınılan demektir. Bu görüş sahipleri der ki: Bir kimse için “o büyüktür” denildiğinde iki anlam ihtimali vardır: Biri söylediğimiz gibi onun yüceltilen olmasıdır; diğeri ise ölçü ve ağırlık bakımından büyük olmasıdır. Allah hakkında ölçü ve ağırlık anlamının batıl olması, söylediğimiz anlamın doğruluğunu gösterir.

Başka bir grup ise “azim” sözünün anlamının, Allah’a ait bir büyüklük sıfatı bulunduğu olduğunu söylemiştir. Onlar şöyle demiştir: Biz O’nun büyüklüğünün nasıl olduğunu nitelemeyiz; fakat bunu ispat yönünden O’na nispet ederiz. Bunun kullardaki bilinen büyüklüğe benzemesini de reddederiz; çünkü bu, O’nu yaratıklarına benzetmek olur ve durum böyle değildir. Bu görüş sahipleri önceki görüşü reddetmiş ve şöyle demiştir: Eğer “azim”in anlamı yalnızca “yüceltilen” olsaydı, yaratıkları yaratmadan önce O’nun azim olmaması gerekirdi; yaratıklar yok olduğunda da bu anlam ortadan kalkardı. Çünkü bu hâllerde O’nu yücelten kimse bulunmazdı.

Başka bazıları ise “O azimdir” sözünün, O’nun kendisini büyüklükle nitelemesi olduğunu söylemiştir. Onlara göre O’nun dışındaki bütün yaratıklar, O’nun büyüklüğüne nispetle küçüktür.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 254

Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiklerimizden infak edin; öyle bir gün gelmeden önce ki o günde ne alışveriş vardır, ne dostluk, ne de şefaat. Kâfirler ise zalimlerin ta kendileridir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ya eyyuhellezine amenu enfiku (ey iman edenler, harcayın) mimma razaknakum (size verdiğimiz rızıktan) min kabli en ye’tiye yevmun (öyle bir gün gelmeden önce) la bey‘un fihi (onda alışveriş yoktur) ve la hullatun (dostluk yoktur) ve la şefa‘a (şefaat yoktur) vel-kafirune humu z-zalimun (inkârcılar zalimlerin ta kendileridir)

Mukatil Tefsiri
“Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıktan infak edin” yani mallardan Allah’a itaat yolunda harcayın.

“Öyle bir gün gelmeden önce ki, o günde ne alışveriş vardır” buyruğu, o günde fidyenin bulunmadığı anlamındadır.

“Ne dostluk vardır” yani aralarındaki dostluk sebebiyle birinin diğerine bir şey vermesi de yoktur.

“Ne de şefaat” yani kâfirler için dünyadaki insanların birbirlerine yaptıkları gibi bir şefaat yoktur. Ahirette bunların hiçbirisi bulunmaz.

“Kâfirler ise zalimlerin ta kendileridir.”

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın bu sözüyle kastettiği şudur: Ey iman edenler! Size verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcayın, sadaka verin ve mallarınızda üzerinize farz kıldığımız hakları yerine getirin. İbn Cüreyc’den bize ulaştığına göre o da bu ayeti böyle açıklıyordu.

Kasım bize rivayet etti; Hüseyin’in, onun da Haccâc’tan, onun İbn Cüreyc’den naklettiğine göre İbn Cüreyc, “Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiklerimizden infak edin” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Bu, zekâtı ve gönüllü sadakayı kapsar.”

“Öyle bir gün gelmeden önce ki o günde ne alışveriş vardır, ne dostluk, ne de şefaat” buyruğunun anlamı ise şudur: Dünya hayatınızda mallarınızdan Allah yolunda harcayarak, yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine sadaka vererek, Allah’ın mallarınızda üzerinize farz kıldığı hakları yerine getirerek, Allah katında kendiniz için azık hazırlayın. Allah’ın dostları için hazırladığı ikram ve nimetleri, size emrettiği ve teşvik ettiği infaklarla satın alın. Bunu yapmaya gücünüz yettiği sürece önden gönderin.

“Öyle bir gün gelmeden önce ki o günde alışveriş yoktur” ifadesi, o gün geldiğinde artık dünyada mal harcayarak elde etmeye güç yetirdiğiniz şeyleri satın alma imkânınızın kalmayacağı anlamına gelir. Çünkü o gün ceza, mükâfat ve hesap günüdür; amel işleme, kazanç elde etme, itaat veya günah işleme günü değildir. O gün artık Allah’a itaat ederek veya mal infak ederek keramet ehlinin makamlarını satın alma imkânı bulunmaz.

Sonra Yüce Allah, o gün dünya hayatındaki gibi faydalı bir dostluğun da olmayacağını haber vermektedir. Çünkü dünyada kişinin dostu ona yardım eder, onu kötülük isteyenlere karşı destekler ve onun yanında yer alırdı. Fakat kıyamet gününde hiç kimse Allah’a karşı bir başkasına yardım edemez. Takva sahipleri dışında dostlar birbirine düşman olacaktır. Nitekim Yüce Allah başka bir ayette bunu haber vermiştir.

Yine Allah onlara haber vermektedir ki, o gün artık dünyada sahip oldukları mallarla satın alma imkânları kalmadığı gibi, dostlardan gelecek yardım ve destekten de mahrum olacaklardır. Dünyada insanlar akrabalık, komşuluk, dostluk ve benzeri sebeplerle birbirlerine şefaat ederlerdi. Fakat kıyamet gününde bütün bunlar ortadan kalkacaktır. Nitekim Allah, cehennem ehlinin sözünü şöyle haber vermiştir: “Artık bizim için ne şefaatçiler vardır ne de candan bir dost.” (Şuarâ 101)

Bu ayetteki şefaat ifadesi genel lafızla gelmiş olsa da kastedilen özeldir. Bunun anlamı şudur: Allah’a küfredenler için o gün ne alışveriş, ne dostluk ne de şefaat vardır. Çünkü Allah’ın velileri ve O’na iman edenler birbirlerine şefaat edeceklerdir. Bu hususun doğruluğunu daha önce açıklamıştık.

Katâde de bu ayet hakkında şöyle demiştir: Bişr bize rivayet etti; Yezîd’in, onun da Saîd’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde şöyle demiştir: “Allah biliyordu ki insanlar dünyada birbirlerini sever ve birbirlerine şefaat ederler. Fakat kıyamet gününde dostluk yalnızca takva sahiplerinin dostluğudur.”

“Ve kâfirler, işte onlar zalimlerin ta kendileridir” buyruğunun anlamı ise şöyledir: Allah’ı inkâr eden, O’nu ve peygamberlerini yalanlayanlar zalimlerin kendileridir. Yani onlar inkârlarını yerli yerinde kullanmayan, yapmamaları gerekeni yapan ve söylememeleri gerekeni söyleyen kimselerdir. Zulmün anlamını daha önce delilleriyle açıkladığımız için burada tekrar etmeye gerek yoktur.

Bu ayetteki “Kâfirler işte onlar zalimlerdir” ifadesi, “ne dostluk ne de şefaat vardır” sözünün özellikle kâfirler hakkında olduğunu açıkça göstermektedir. Çünkü Allah bu sözün hemen ardından “Kâfirler işte onlar zalimlerdir” buyurmuştur. Böylece anlam şu olmaktadır: Biz kâfirleri dostların yardımından ve yakınların şefaatinden mahrum bıraktık; bunu yapmakla onlara zulmetmiş olmadık. Çünkü bu, onların dünyada Allah’a küfretmelerinin karşılığıdır. Asıl kendilerine zulmedenler kâfirlerin kendileridir; çünkü onlar Rablerinin azabını gerektiren fiilleri işlemişlerdir.

Eğer biri şöyle derse: “Ayet iman edenlere hitapla başladığı hâlde tehdit nasıl kâfirlere yöneldi?” ona şöyle cevap verilir: Bu ayetten önce Allah iki gruptan söz etmişti; biri iman edenler, diğeri inkâr edenlerdi. Bu da şu ayettir: “Fakat onlar ihtilaf ettiler; içlerinden kimi iman etti, kimi inkâr etti.” (Bakara 253)

Ardından Allah, iman edenleri kendisine yaklaştıracak amellere teşvik etti; yani Allah yolunda ve O’nun düşmanları olan kâfirlere karşı cihad uğrunda infakta bulunmaya çağırdı. Çünkü kâfirler mallarını Allah’a isyan yolunda ve O’nun yolundan alıkoymak için harcıyorlardı. Bu nedenle Yüce Allah şöyle buyurdu: “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıktan siz infak edin.” Yani siz, Allah’a itaat yolunda harcayın; çünkü kâfirler Allah’a isyan yolunda harcamaktadırlar.

Sonra Allah, kâfirlerin o gün artık dünyada kaçırdıkları fırsatları satın alma imkânı bulamayacaklarını, onları koruyacak dostlarının ve kendilerine şefaat edecek şefaatçilerinin bulunmayacağını haber verdi. Bu ise onların küfürlerinin karşılığıdır. Onlar kendilerine zulmetmişlerdir; Allah kullarına zulmeden değildir.

Muhammed b. Abdürrahîm bana rivayet etti; Amr b. Ebû Seleme’nin, onun da Ömer b. Süleyman’dan, onun Atâ b. Dînâr’dan naklettiğine göre Atâ şöyle demiştir:

“Hamdolsun Allah’a ki ‘Kâfirler işte onlar zalimlerdir’ buyurdu da, ‘Zalimler işte onlar kâfirlerdir’ buyurmadı.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 253

İşte o peygamberler; onların bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan kimiyle konuştu, kimini de derecelerle yükseltti. Meryem oğlu İsa’ya açık deliller verdik ve onu Rûhu’l-Kudüs ile destekledik. Eğer Allah dileseydi, onların ardından gelenler kendilerine açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşmazlardı. Fakat ayrılığa düştüler; içlerinden kimi iman etti, kimi inkâr etti. Eğer Allah dileseydi onlar savaşmazlardı. Fakat Allah dilediğini yapar.”

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Tilke r-rusulu faddalna ba‘dahum ala ba‘d (o peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık) minhum men kelleme llah (içlerinden Allah’ın konuştuğu vardır) ve rafa‘a ba‘dahum derecat (bazılarını derecelerle yükseltti) ve ateyna isa bne meryeme l-beyyinati (Meryem oğlu İsa’ya açık deliller verdik) ve eyyednahu bi-ruhi l-kudus (onu kutsal ruh ile destekledik) ve lev şaellahu ma ktetele llezine min ba‘dihim (Allah dileseydi onlardan sonrakiler savaşmazdı) min ba‘di ma caethumu l-beyyinat (kendilerine deliller geldikten sonra) velakin ihtelefu (fakat ihtilaf ettiler) fe-minhum men amene (kimisi iman etti) ve minhum men kefer (kimisi inkâr etti) ve lev şaellahu ma ktetelu (Allah dileseydi savaşmazlardı) velakinnallaha yef‘alu ma yurid (fakat Allah dilediğini yapar)

Mukatil Tefsiri
“İşte o peygamberler; onların bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık.” Allah onlardan kimiyle konuştu; bu Musa’dır. Kimini dost edindi; bu da İbrahim’dir. Kimine Zebur’u ve dağlarla kuşların tesbihini verdi; bu Davud’dur. Kimine rüzgârı ve şeytanları boyun eğdirdi, kuşların dilini öğretti; bu da Süleyman’dır. Kimisi ölüleri diriltir, anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştirir, çamurdan kuş yaratırdı; bu da İsa’dır. İşte bunlar derecelerdir, yani faziletlerdir. Allah Teâlâ’nın: “Kimini derecelerle yükseltti” buyruğu bunu ifade etmektedir.

“Ve Meryem oğlu İsa’ya açık deliller verdik” buyruğu ise onun gösterdiği harikaları ifade eder. Ölüleri diriltmesi, anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştirmesi ve çamurdan kuş yaratması bunlardandır.

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Onu Rûhu’l-Kudüs ile destekledik.” Yani onu Cebrail ile güçlendirdik.

Ardından şöyle buyurdu: “Eğer Allah dileseydi, onların ardından gelenler birbirleriyle savaşmazlardı.” Yani İsa ile Musa’dan sonra gelenler. Bu ikisinin arasında bin peygamber vardı; onların ilki Musa, sonuncusu ise İsa idi.

“Kendilerine açık deliller geldikten sonra” buyruğu, peygamberlerin gösterdiği mucizeleri ifade eder.

“Fakat ayrılığa düştüler.” Yani dinde iki gruba ayrıldılar. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “İçlerinden kimi iman etti.” Yani Allah’ın birliğini tasdik etti. “İçlerinden kimi de inkâr etti.” Yani Allah’ın birliğini inkâr etti.

“Eğer Allah dileseydi onlar savaşmazlardı. Fakat Allah dilediğini yapar.” Yani Allah bunu dilemiştir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “İşte o elçiler” sözüyle kastettiği, Allah’ın bu surede kıssalarını anlattığı elçilerdir; Musa b. İmran, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub, Şemûîl, Davud ve bu surede haberleri zikredilen diğer elçiler gibi. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Bunlar benim elçilerimdir; onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldım. Onlardan bazılarıyla konuştum; Allah’ın konuştuğu kişi Musa’dır. Bazılarını da ikram ve makam yüksekliği bakımından diğerlerine derecelerle üstün kıldım.

Muhammed b. Amr bana rivayet etti; Ebû Âsım’ın, Îsâ’dan, onun İbn Ebû Necîh’ten, onun Mücâhid’den naklettiğine göre Mücâhid, Yüce Allah’ın “İşte o elçiler; onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık” sözü hakkında şöyle demiştir: “Onlardan Allah’ın konuştuğu kimseler vardır ve Allah bazılarını bazılarına derecelerle üstün kılmıştır.” Yani Allah Musa ile konuşmuş, Muhammed’i de bütün insanlara göndermiştir. Müsennâ bana rivayet etti; Ebû Huzeyfe’nin, Şibl’den, onun İbn Ebû Necîh’ten, onun Mücâhid’den buna benzerini naklettiği aktarılmıştır.

Bu konuda söylediğimizin doğruluğuna Peygamber’in şu sözü de delalet eder: “Bana benden önce hiç kimseye verilmeyen beş şey verildi: Kırmızıya ve siyaha gönderildim; korku ile yardım olundum, düşman bir aylık mesafeden benden korkuya düşer; yeryüzü bana mescid ve temizleyici kılındı; ganimetler bana helal kılındı, benden önce hiç kimseye helal kılınmamıştı; bana ‘İste, sana verilecektir’ denildi, ben de bunu ümmetim için şefaat olarak sakladım. Bu şefaat, Allah dilerse, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayanlarınıza ulaşacaktır.”

Yüce Allah’ın “Meryem oğlu İsa’ya apaçık deliller verdik ve onu Rûhu’l-Kudüs ile destekledik” buyruğunun teviline gelince, Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Meryem oğlu İsa’ya peygamberliğine delil olan açık hüccetler verdik; doğuştan körü ve alacalıyı iyileştirmesi, ölüleri diriltmesi ve bunlara benzer mucizeler gibi. Bununla birlikte ona İncil’i de indirdik ve içinde ona farz kıldığımız şeyleri açıkladık. “Onu destekledik” sözü, onu güçlendirdik ve ona yardım ettik demektir. “Rûhu’l-Kudüs ile” ifadesi ise Allah’ın ruhu olan Cebrâil ile demektir. Rûhu’l-Kudüs’ün anlamı konusunda ilim ehlinin ihtilafını ve bu konuda doğruya en yakın görüşü daha önce zikretmiştik; bu yüzden burada tekrar etmeye gerek yoktur.

Yüce Allah’ın “Eğer Allah dileseydi, onlardan sonrakiler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşmazlardı” buyruğunun teviline gelince, bunun anlamı şudur: Eğer Allah isteseydi, onlardan sonra gelenler birbirleriyle savaşmazlardı. Buradaki “onlardan sonra gelenler” ifadesi, Allah’ın bir kısmını bir kısmına üstün kıldığını ve bazılarını derecelerle yükselttiğini anlattığı elçilerden ve Meryem oğlu İsa’dan sonra gelenleri ifade eder. Oysa onlara, Allah’ın hidayet verip muvaffak kıldığı kimseler için ibret ve sakındırma bulunan ayetler gelmişti. “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra” sözü ise, Allah’ın ayetlerinden hakkı kendilerine açıklayan ve yolu belirgin kılan deliller geldikten sonra demektir.

Denildiğine göre “onlardan sonra” ifadesindeki zamir, Musa ve İsa’ya döner. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Bişr b. Muâz bize rivayet etti; Yezîd’in, Saîd’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde, “Eğer Allah dileseydi, onlardan sonrakiler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşmazlardı” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Yani Musa ve İsa’dan sonra.” Ammâr’dan rivayet edildi; İbn Ebû Ca‘fer’in, babasından, onun Rebî‘den naklettiğine göre Rebî‘ de bu ayet hakkında şöyle demiştir: “Yani Musa ve İsa’dan sonra.”

Yüce Allah’ın “Fakat ihtilaf ettiler; onlardan kimi iman etti, kimi inkâr etti. Eğer Allah dileseydi savaşmazlardı; fakat Allah dilediğini yapar” buyruğunun teviline gelince, Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Fakat bu elçilerden sonra gelenler, Allah onların savaşmamalarını dilemediği için ihtilaf ettiler ve birbirleriyle savaştılar. Rablerinden savaşmayı ve ihtilafı yasaklayan apaçık deliller geldikten, Allah’ın birliği, elçilerinin risaleti ve kitabının vahiy oluşu konusunda hüccet kendilerine sabit olduktan sonra bunu yaptılar. Onlardan bir kısmı Allah’ı ve ayetlerini inkâr etti, bir kısmı ise bunlara iman etti. Böylece Yüce Allah, onların küfre ve isyanlara, hatalı olduklarını bildikleri ve hüccet üzerlerine sabit olduğu hâlde, bilerek ve isteyerek düştüklerini haber vermiştir.

Sonra Yüce Allah kullarına şöyle buyurmuştur: “Eğer Allah dileseydi savaşmazlardı.” Yani Allah, koruması ve muvaffak kılmasıyla onları isyandan alıkoymayı dileseydi, birbirleriyle savaşmaz ve ihtilaf etmezlerdi. “Fakat Allah dilediğini yapar.” Yani birini kendi itaatine ve kendisine imana muvaffak kılar; o da iman eder ve itaat eder. Birini de yardımsız bırakır; o da inkâr eder ve isyan eder.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 252

Bunlar Allah’ın ayetleridir. Biz onları sana hak ile okuyoruz. Şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Tilke ayatullahi netluha aleyke bil-hakk (bunlar Allah’ın ayetleridir, sana hak ile okuyoruz) ve inneke le-minel murselin (ve şüphesiz sen gönderilenlerdensin)

Mukatil Tefsiri
“Bunlar Allah’ın ayetleridir.” Yani Kur’an ayetleridir.

“Onları sana hak ile okuyoruz.” Yani gerçek olarak anlatıyoruz.

“Şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.”

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “İşte bunlar Allah’ın ayetleridir” sözüyle kastettiği şudur: Bunlar, Allah’ın ölüm korkusuyla yurtlarından çıkan binlerce kişinin durumunu, Musa’dan sonra İsrailoğulları’nın ileri gelenlerinin peygamberlerinden kendilerine Tâlût’u hükümdar göndermesini istemelerini ve bundan sonra gelen ayetleri “Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir” sözüne kadar anlattığı ayetlerdir.

“Ayetler” sözüyle Allah’ın hüccetleri, işaretleri ve delilleri kastedilmektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! Sana haber verdiğim bu deliller; ölümden kaçan binlerce kişiyi bir anda öldürmeye ve sonra tekrar diriltmeye kadir olduğumu, Tâlût’u su taşıyıcısı veya debbağ olduğu ve hükümdarlık ailesinden gelmediği hâlde İsrailoğulları’nın başına hükümdar yaptığımı, emrime isyan edince hükümdarlığı ondan alıp bana itaati sebebiyle Davud’a çevirdiğimi, Tâlût’un arkadaşları sayı bakımından az ve güç bakımından zayıf oldukları hâlde onları Câlût ve ordusuna karşı, düşmanları sayı bakımından çok ve savaş gücü bakımından şiddetli olduğu hâlde zafere ulaştırdığımı bildiren delillerdir.

Bunlar, nimetimi inkâr eden, emrime karşı gelen ve Resûlümü inkâr eden Tevrat ve İncil ehline karşı hüccetlerdir. Çünkü onlar, sana anlattığım bu gizli haberleri bilirler ve bunların benim katımdan olduğunu anlarlar. Sen bunları uydurmadın, kendiliğinden söylemedin ey Muhammed. Çünkü sen ümmîsin, kitap okuyan kimselerden değilsin ki senin durumun onlara karışık gelsin ve “Bunu onların bazı kitaplarından okuyup öğrendi” desinler. Aksine bunlar, onlara karşı hüccetlerimdir; ey Muhammed, bunları sana kesin hakikat olarak, olduğu gibi okuyorum. İçinde ne fazlalık vardır ne tahrif ne de olmuş hâlinden bir değişiklik.

“Ve şüphesiz sen elçilerdensin” sözüne gelince; ey Muhammed, sen benim itaatime uyan, rızamı kendi arzuna tercih eden gönderilmiş bir elçisin. Bu konuda senden önceki elçilerimin yolunu izliyorsun; onlar da emrim üzere durmuş, rızamı arzularına tercih etmişlerdi. Heva ve dünya hırsları onları değiştirmemişti. Nitekim Tâlût’u arzusu ve mülkünü tercih etmesi, benim dostlarıma katımda hazırladığım şeye tercih etmesi değiştirmişti. Sen ise emrimi, senden önceki elçilerin tercih ettiği gibi tercih ediyorsun.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 251

Onları Allah’ın izniyle bozguna uğrattılar. Davut da Calut’u öldürdü. Allah ona mülk ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla engellemeseydi yeryüzü bozulurdu. Fakat Allah âlemlere karşı fazl sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-hezemuhum bi-iznillah (Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar) ve katela davudu calute (Davud Calut’u öldürdü) ve atahu llahu l-mulke vel-hikmete (Allah ona hükümdarlık ve hikmet verdi) ve allemuhu mimma yeşa (dilediğinden ona öğretti) ve levla def‘u llahi n-nasa ba‘dahum bi-ba‘d (Allah insanların bir kısmını diğerleriyle engellemeseydi) le-fesedeti l-ard (yeryüzü bozulurdu) velakinnallaha zu fadlin alel alemin (fakat Allah alemler üzerine lütuf sahibidir)

Mukatil Tefsiri
İki ordu karşılaştığında Tâlût’un askerleri az, Câlût’un askerleri ise çoktu. Davud gidip Câlût’un karşısına dikildi. O yerde ancak Câlût’la savaşmak isteyen biri durabilirdi. İnsanlar Davud’un Câlût’un karşısına çıkmasına şaştılar ve onunla alay ettiler.

Câlût, Âd kavminden iri yapılı biriydi. Başındaki miğfer üç yüz ratl ağırlığındaydı.

Câlût şöyle dedi: “Bu genç kim? Geri dön! Seni zayıf görüyorum. Gücün de yok, yanında silah da görmüyorum. Geri dön, sana acıyorum.”

Davud ise şöyle dedi: “Allah’ın izniyle seni öldüreceğim.”

Câlût: “Neyle öldüreceksin beni? Yanında şu asadan başka silah görmüyorum. Gel de onunla bana vur bakalım.” dedi. Bu asa Davud’un koyunlarını güttüğü asaydı.

Davud şöyle dedi: “Allah’ın dilediği şeyle seni öldüreceğim.”

Câlût onu eliyle yakalamak için ilerledi. Bu sırada üç taş tek bir taş hâline gelmişti.

Câlût Davud’a yaklaşınca Davud torbasından taşı çıkardı. Rüzgâr Câlût’un miğferini başından düşürdü. Davud taşı attı; taş onun beynine girip alt tarafından çıktı.

Bunun üzerine kâfirler bozguna uğradı. Tâlût ve yanındakiler bunu seyrediyordu.

İşte “Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Câlût’u öldürdü.” ayeti bunu anlatmaktadır. Davud bir sapan taşıyla Câlût’u öldürdü. Onunla birlikte otuz bin kişi daha öldürüldü.

Bundan sonra Davud, Tâlût’tan malının ve hükümdarlığının yarısını istedi. Tâlût onu kıskandı ve yanından uzaklaştırdı. Davud gidip Benî İsrail köylerinden birine yerleşti.

Daha sonra Tâlût yaptığına pişman oldu ve kendi kendine şöyle dedi: “Allah’ın Câlût’u öldürmek için gönderdiği yeryüzünün en hayırlı insanını kovdum ve ona verdiğim sözü yerine getirmedim.”

Davud, Benî İsrail arasında Tâlût’tan daha çok seviliyordu.

Tâlût onu aramaya çıktı. Geceleyin Benî İsrail’in yaşlı kadınlarından birinin kapısını çaldı. Bu kadın ism-i a‘zamı biliyordu ve Davud için ağlıyordu.

Kadın: “Kim o?” dedi.

Tâlût: “Ben Tâlût’um.” dedi.

Kadın şöyle dedi: “Sen insanların en bedbahtı ve en kötüsüsün! Ne yaptığını biliyor musun? Allah’ın emriyle gelen Davud peygamberi kovdun. Zırh olayı, İşmâvîl’in sözü ve Câlût’a karşı zaferi onun Allah tarafından desteklendiğinin deliliydi. Allah onun eliyle putperestleri yenilgiye uğrattı. Sonra sen ona ihanet edip onu kovdun. Helâk oldun ey bedbaht!”

Tâlût: “Ben sana tevbenin ne olduğunu sormaya geldim.” dedi.

Kadın şöyle dedi: “Belkā şehrine git ve halkıyla tek başına savaş. Eğer orayı fethedersen bu senin tevben olur.”

Bunun üzerine Tâlût gidip Belkā halkıyla tek başına savaştı ve öldürüldü.

Benî İsrail daha sonra Davud’u geri getirip hükümdar yaptılar. Benî İsrail hiçbir zaman Davud dışında tek bir hükümdar üzerinde birleşmemişti. Onlar on iki kabileydi ve her kabilenin ayrı hükümdarı vardı.

İşte “Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Câlût’u öldürdü.” ayeti bunu anlatmaktadır.

“Allah ona hükümdarlık verdi.” Yani on iki kabile üzerinde onu hükümdar yaptı.

“Ve hikmet verdi.” Yani Zebur’u verdi.

“Ona dilediği şeyleri öğretti.” Yani zırh yapımını, hayvanların ve kuşların dilini ve dağların tesbihini öğretti.

“Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla savmasaydı yeryüzü bozulurdu.” Yani Allah müşrikleri Müslümanlarla engellemeseydi müşrikler yeryüzüne hâkim olur, Müslümanları öldürür, mescitleri, havraları, kiliseleri ve manastırları yıkarlardı.

“Yeryüzü bozulurdu.” Yani helâk olurdu. Bu, “Hükümdarlar bir memlekete girdiklerinde orayı bozarlar.” (Neml 34) ayeti gibidir; yani harap ederler demektir.

“Fakat Allah âlemlere karşı büyük lütuf sahibidir.” Yani insanları birbirine karşı koruması Allah’ın büyük bir nimetidir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “Böylece onları Allah’ın izniyle bozguna uğrattılar ve Davud Câlût’u öldürdü” sözüyle kastettiği şudur: Tâlût ve ordusu, Câlût’un askerlerini bozguna uğrattı ve Davud Câlût’u öldürdü. Bu sözde zikredilmeyip, görünen ifadenin delaletiyle anlaşılması yeterli görülen bir kısım vardır. Sözün anlamı şöyledir: Onlar Câlût ve ordusuna karşı meydana çıktıklarında, “Rabbimiz! Üzerimize sabır dök, ayaklarımızı sabit kıl ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” dediler. Rableri de onların duasını kabul etti, üzerlerine sabrını indirdi, ayaklarını sabit kıldı ve kâfirler topluluğuna karşı onlara yardım etti; böylece onları Allah’ın izniyle bozguna uğrattılar. Fakat “Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar” sözü, Allah’ın onların duasına icabet ettiğine delalet ettiği için bu kısım ayrıca zikredilmemiştir. “Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar” sözünün anlamı, Allah’ın hükmü ve takdiriyle onları öldürdüler demektir. Bir topluluk bir orduyu bozguna uğrattığında “hezeme’l-kavmu’l-ceyşe hezîmeten ve hizzîmâ” denilir. “Davud Câlût’u öldürdü” ifadesindeki Davud ise Allah’ın peygamberi Davud b. Îşâ’dır.

Davud’un Câlût’u öldürmesinin sebebi hakkında Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; Abdürrezzâk’ın, Bekkâr b. Abdullah’tan naklettiğine göre Bekkâr şöyle demiştir: Vehb b. Münebbih’i şöyle anlatırken işittim: Tâlût Câlût’a karşı çıktığında Câlût şöyle dedi: “Bana karşı savaşacak birini çıkarın. Eğer beni öldürürse mülküm sizin olur; ben onu öldürürsem sizin mülkünüz benim olur.” Davud Tâlût’a getirildi. Tâlût, onu öldürürse kızını kendisiyle evlendireceğine ve malında onu yetkili kılacağına dair Davud’la sözleşti. Tâlût ona silah giydirdi. Fakat Davud silahla savaşmak istemedi ve şöyle dedi: “Allah beni ona karşı zafere ulaştırmazsa, silahın bana hiçbir faydası olmaz.” Sonra sapanı ve içinde taşlar bulunan torbasıyla Câlût’un karşısına çıktı. Câlût ona, “Benimle sen mi savaşacaksın?” dedi. Davud, “Evet” dedi. Câlût, “Yazık sana! Bana ancak köpeğe çıkılır gibi sapan ve taşlarla mı çıkıyorsun? Etini parçalayacak ve bugün onu kuşlara ve yırtıcı hayvanlara yedireceğim” dedi. Davud ise, “Hayır, sen Allah’ın düşmanısın ve köpekten daha kötüsün” dedi. Davud bir taş aldı, sapanla attı; taş Câlût’un iki gözünün arasına isabet etti ve beynine kadar ulaştı. Câlût yere yıkıldı, beraberindekiler bozguna uğradı ve Davud onun başını kesti.

Tâlût’un yanına döndüklerinde insanlar Câlût’u kendilerinin öldürdüğünü iddia etmeye başladılar. Kimi kılıçla, kimi onun silahından veya bedeninden bir parçayla geliyordu. Davud ise başını saklamıştı. Tâlût, “Kim onun başını getirirse, onu öldüren odur” dedi. Davud başı getirdi. Sonra Tâlût’a, “Bana vaat ettiğini ver” dedi. Tâlût, ona şart koştuğu şeyden pişman oldu ve şöyle dedi: “Kralların kızları için mutlaka bir mehir gerekir. Sen cesur ve yiğit bir adamsın; onun mehri olarak düşmanlarımızdan üç yüz sünnet derisi getir.” Tâlût bununla Davud’un öldürülmesini umuyordu. Davud savaşa çıktı, onlardan üç yüz kişiyi esir aldı, sünnet derilerini kesip getirdi. Tâlût, kızını onunla evlendirmekten başka bir yol bulamadı. Sonra yine pişmanlık duydu ve Davud’u öldürmek istedi. Davud ondan kaçıp dağa sığındı. Tâlût onun üzerine yürüdü ve onu kuşattı. Bir gece Tâlût ve muhafızlarına uyku bastırıldı. Davud onların yanına indi; Tâlût’un su içtiği ve abdest aldığı ibriği aldı, sakalından birkaç kıl ve elbisesinin eteğinden bir parça kesti. Sonra yerine döndü ve ona şöyle seslendi: “Muhafızlarına bak! Eğer dün gece seni öldürmek isteseydim bunu yapardım. İşte ibriğin, sakalından bazı kıllar ve elbisenden bir parça.” Bunları ona gönderdi. Tâlût, Davud isteseydi kendisini öldürebileceğini anladı. Bu onun kalbini Davud’a karşı yumuşattı; ona güvence verdi ve kendisinden ona hiçbir kötülük gelmeyeceğine dair Allah adına söz verdi. Sonra geri döndü. Fakat Tâlût’un son durumu, Davud’u öldürtmek için gizlice adamlar göndermesi oldu. Tâlût hiçbir düşmanla savaşmazdı ki onu yenmesin; bu hâl üzere öldü. Bekkâr şöyle demiştir: Ben dinlerken Vehb’e, “Tâlût vahiy alan bir peygamber miydi?” diye soruldu. O, “Ona vahiy gelmedi; fakat yanında kendisine vahiy gelen Eşmûîl adında bir peygamber vardı. Tâlût’u hükümdar yapan da oydu” dedi.

İbn Humeyd bize rivayet etti; Seleme’nin, İbn İshak’tan naklettiğine göre Davud peygamberin dört kardeşi vardı. Yaşlı babaları da onların yanındaydı. Babası geri kalmış, Davud da kardeşleri arasında babasıyla birlikte kalıp onun koyunlarını güdüyordu; kardeşlerin en küçüğüydü. Dört kardeşi ise Tâlût’la birlikte çıkmıştı. İnsanlar birbirine yaklaşınca ve savaş zamanı yakınlaşınca babası Davud’u çağırdı. İbn İshak şöyle dedi: Bana bazı ilim ehlinin Vehb b. Münebbih’ten aktardığına göre Davud kısa boylu, mavi gözlü, başında az saç bulunan, kalbi temiz ve arınmış bir adamdı. Babası ona şöyle dedi: “Yavrucuğum! Kardeşlerin için düşmanlarına karşı güç bulacakları bir yiyecek hazırladık. Bunu onlara götür; verdikten sonra hemen bana dön.” Davud, “Yaparım” dedi. Yanına kardeşlerine götüreceği şeyi aldı. Koyunlarını korurken taş koyduğu torbası ve taş attığı sapanı da yanındaydı. Babasının yanından ayrılınca bir taşın yanından geçti. Taş ona, “Ey Davud! Beni al, torbana koy; Câlût’u benimle öldüreceksin. Ben Yakub’un taşıyım” dedi. Davud onu alıp torbasına koydu ve yürüdü. Sonra başka bir taşın yanından geçti. O da, “Ey Davud! Beni al, torbana koy; Câlût’u benimle öldüreceksin. Ben İshak’ın taşıyım” dedi. Davud onu da aldı. Sonra başka bir taşın yanından geçti. O da, “Ey Davud! Beni al, torbana koy; Câlût’u benimle öldüreceksin. Ben İbrahim’in taşıyım” dedi. Davud onu da alıp torbasına koydu. Sonra kavme ulaştı ve kardeşlerine gönderilen şeyi verdi. Orduda insanların Câlût’tan söz ettiğini, onun durumunu büyüttüklerini, ondan korktuklarını ve işini çok büyük gördüklerini işitti. Onlara şöyle dedi: “Vallahi siz bu düşmanın işini çok büyütüyorsunuz; bunun ne olduğunu bilmiyorum. Vallahi onu görsem öldürürüm. Beni hükümdarın yanına götürün.” Onu hükümdar Tâlût’un yanına götürdüler. Davud şöyle dedi: “Ey hükümdar! Sizin bu düşmanın işini büyüttüğünüzü görüyorum. Vallahi onu görsem öldürürüm.” Tâlût, “Yavrucuğum, sende buna yetecek hangi güç var? Kendinde neyi denedin?” dedi. Davud, “Aslan koyunlarımdan birine saldırırdı; ona yetişir, başından tutar, çenesini açar ve koyunu ağzından alırdım. Bana bir zırh getir, onu giyeyim” dedi. Ona bir zırh getirildi. Davud onu boynuna geçirip içinde durdu. Tâlût’un ve İsrailoğulları’ndan orada bulunanların gözünü ve gönlünü doldurdu. Tâlût, “Vallahi belki Allah onu bunun eliyle helak eder” dedi.

Sabah olunca Câlût’a döndüler. İnsanlar karşılaşınca Davud, “Bana Câlût’u gösterin” dedi. Onu zırhı üzerinde, atının üstünde gösterdiler. Davud onu görünce torbasındaki üç taş sıçramaya başladı. Her biri “Beni al” diyordu. Davud onlardan birini aldı, sapanına koydu, onunla Câlût’u öldürdü. Taşı attı; taş Câlût’un iki gözünün arasına isabet etti, beynini parçaladı. Câlût bineğinden baş aşağı düştü ve öldü. Sonra ordusu bozguna uğradı. İnsanlar, “Davud Câlût’u öldürdü” dediler. Tâlût’un otoritesi zayıfladı. İnsanlar onun yerine Davud’a yöneldi. Tâlût’un artık adı pek anılmaz oldu. Ancak Ehl-i Kitap, Tâlût’un İsrailoğulları’nın kendisinden Davud’a yöneldiğini görünce Davud’u gizlice öldürmeyi düşündüğünü ve onu öldürmek istediğini, fakat Allah’ın bunu Davud’dan uzaklaştırdığını; Tâlût’un da hatasını anlayıp Allah’tan tevbe istediğini ileri sürerler.

Vehb b. Münebbih’ten Tâlût ve Davud hakkında daha önce zikrettiğimiz iki rivayete aykırı başka bir rivayet de nakledilmiştir. Müsennâ bana rivayet etti; İshak’ın, İsmail b. Abdülkerîm’den, onun Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan naklettiğine göre Abdüssamed, Vehb b. Münebbih’i şöyle derken işitmiştir: İsrailoğulları hükümdarlığı Tâlût’a teslim edince, Allah İsrailoğulları’nın peygamberine şöyle vahyetti: “Tâlût’a söyle, Medyen halkına savaş açsın; orada canlı kimse bırakmadan hepsini öldürsün. Ben onu onlara galip getireceğim.” Tâlût halkla birlikte çıktı, Medyen’e ulaştı; orada bulunanları öldürdü, yalnız krallarını esir aldı ve hayvanlarını sürdü. Bunun üzerine Allah Eşmûîl’e şöyle vahyetti: “Tâlût’a şaşırmıyor musun? Ona emrettim, o ise hıyanet etti; krallarını esir getirdi ve hayvanlarını sürdü. Ona git ve de ki: Mülkü onun evinden söküp alacağım; kıyamete kadar bir daha oraya dönmeyecek. Çünkü ben ancak bana itaat edeni yüceltirim, emrimi hafife alanı da alçaltırım.” Eşmûîl onunla karşılaşınca, “Ne yaptın? Niçin krallarını esir getirdin, niçin hayvanlarını sürdün?” dedi. Tâlût, “Hayvanları ancak kurban etmek için sürdüm” dedi. Eşmûîl ona, “Allah mülkü senin evinden söktü; kıyamete kadar bir daha oraya dönmeyecek” dedi.

Sonra Allah Eşmûîl’e şöyle vahyetti: “Îşâ’nın yanına git; oğullarını sana göstersin. Sana emredeceğim kişiyi kutsal yağla yağla; o, İsrailoğulları üzerine hükümdar olacaktır.” Eşmûîl Îşâ’nın yanına gitti ve “Bana oğullarını göster” dedi. Îşâ en büyük oğlunu çağırdı. İri yapılı, güzel görünümlü bir adam geldi. Eşmûîl onu görünce beğendi ve “Hamd Allah’a mahsustur; Allah kullarını gerçekten görür” dedi. Bunun üzerine Allah ona şöyle vahyetti: “Senin gözlerin görüneni görür; ben ise kalplerde olanı bilirim. Bu değildir; bana başkasını göster.” Îşâ ona altı oğlunu gösterdi. Her birinde “Bu değildir” denildi. Eşmûîl, “Bunlardan başka çocuğun var mı?” dedi. Îşâ, “Küçük bir oğlum var; koyun çobanıdır” dedi. Eşmûîl, “Ona haber gönder” dedi. Davud gelince kızılca renkli bir çocuk geldi. Eşmûîl onu kutsal yağla yağladı ve babasına şöyle dedi: “Bunu gizle; çünkü Tâlût bunu öğrenirse onu öldürür.” Sonra Câlût kavmiyle birlikte İsrailoğulları’na karşı yürüdü ve ordugâh kurdu. Tâlût da İsrailoğulları ile yürüdü, ordugâh kurdu ve savaşa hazırlandılar. Câlût Tâlût’a haber gönderip şöyle dedi: “Niçin benim kavmimi öldürüyorsun, ben de senin kavmini öldürüyorum? Ya kendin karşıma çık ya da dilediğin birini çıkar. Seni öldürürsem mülk benim olur; beni öldürürsen mülk senin olur.” Tâlût orduda bir münadi gönderdi: “Kim Câlût’un karşısına çıkar ve onu öldürürse, hükümdar onu kızıyla evlendirecek ve mülkünde ona ortak edecektir.”

Îşâ, Davud’u kardeşlerinin yanına gönderdi ve “Git, kardeşlerini geri getir; insanların ne yaptığını bana haber ver” dedi. Davud kardeşlerinin yanına geldi ve bir ses işitti: “Hükümdar diyor ki: Kim Câlût’un karşısına çıkar ve onu öldürürse, hükümdar onu kızıyla evlendirecek.” Davud kardeşlerine, “İçinizden Câlût’un karşısına çıkıp onu öldürecek ve hükümdarın kızıyla evlenecek bir adam yok mu?” dedi. Onlar, “Sen ahmak bir çocuksun. Câlût’a kim güç yetirebilir? O, zorbaların kalıntılarındandır” dediler. Onların buna istekli olmadıklarını görünce, “Ben gidip onu öldürürüm” dedi. Onlar onu azarladılar ve ona kızdılar. Onların dalgınlığından yararlanıp münadinin yanına gitti ve “Ben Câlût’un karşısına çıkarım” dedi. Onu hükümdarın yanına götürdüler. Münadi, “Bana İsrailoğulları’ndan yalnızca bu çocuk cevap verdi” dedi. Hükümdar, “Yavrucuğum, sen Câlût’un karşısına çıkıp onunla savaşacak mısın?” dedi. Davud, “Evet” dedi. Tâlût, “Kendinde buna dair bir şey gördün mü?” dedi. Davud, “Evet. Koyun güderken aslan saldırdı; onun çenesinden tuttum ve iki çenesini ayırdım” dedi. Tâlût ona yay ve tam savaş teçhizatı getirilmesini istedi. Davud bunları giydi, ata bindi ve biraz ilerledi. Sonra atını geri çevirdi. Hükümdar ve çevresindekiler, “Çocuk korktu” dediler. Davud gelip hükümdarın önünde durdu. Tâlût, “Ne oldu?” dedi. Davud, “Allah onu benim için öldürmezse, bu at ve bu silah onu öldürmez. Beni bırak, istediğim şekilde savaşayım” dedi. Tâlût, “Evet yavrucuğum” dedi. Davud torbasını aldı, boynuna astı, içine taşlar koydu ve koyun güderken kullandığı sapanını aldı. Sonra Câlût’a doğru ilerledi.

Câlût’un ordusuna yaklaşınca, “Benimle savaşmak için Câlût nerede?” dedi. Câlût, bütün silahları üzerinde olduğu hâlde atının üstünde onun karşısına çıktı. Câlût onu görünce, “Benim karşıma sen mi çıktın?” dedi. Davud, “Evet” dedi. Câlût, “Bana köpeğe gelinir gibi sapan ve taşla mı geldin?” dedi. Davud, “Evet, öyledir” dedi. Câlût, “O hâlde etini gökteki kuşlar ve yerdeki yırtıcı hayvanlar arasında paylaştıracağım” dedi. Davud, “Ya da Allah senin etini paylaştırır” dedi. Davud sapanına bir taş koydu, çevirdi ve Câlût’a doğru fırlattı. Taş Câlût’un miğferinin burun kısmına isabet etti ve beynine kadar ulaştı. Câlût atından düştü. Davud yanına gidip kılıcıyla başını kesti; başını torbasına koydu, ganimetini de sürükleyerek getirip Tâlût’un önüne attı. Çok sevindiler ve Tâlût geri döndü. Şehre girerken insanların Davud’u andıklarını işitti. Bu içine dokundu. Davud yanına gelip, “Bana eşimi ver” dedi. Tâlût, “Hükümdarın kızını mehirsiz mi istiyorsun?” dedi. Davud, “Bana mehir şart koşmadın; benim de malım yok” dedi. Tâlût, “Sana ancak güç yetireceğin bir şey yüklerim. Sen cesur bir adamsın. Dağlarımızda insanlarla savaşan sünnetsiz Cercemeliler var. Onlardan iki yüz adam öldür ve sünnet derilerini bana getir” dedi. Davud onlardan her bir adamı öldürdükçe sünnet derisini bir ipe dizdi. İki yüz sünnet derisi dizince onları Tâlût’a getirdi ve önüne attı. “Eşimi bana ver; şart koştuğun şeyi getirdim” dedi. Bunun üzerine Tâlût kızını onunla evlendirdi.

İnsanlar Davud’u daha çok andılar ve bu, insanların gözünde onu daha da hayranlık uyandıran biri yaptı. Bunun üzerine Tâlût oğluna, “Davud’u mutlaka öldüreceksin” dedi. Oğlu, “Allah’ı tenzih ederim! O senden bunu hak etmiş biri değildir” dedi. Tâlût, “Sen ahmak bir çocuksun. Onun seni ve aileni mülkten çıkaracağından başka bir şey görmüyorum” dedi. Oğlu babasından bunu işitince kız kardeşinin yanına gitti ve şöyle dedi: “Babanın kocan Davud’u öldürmesinden korktum. Ona dikkatli olmasını ve ondan gizlenmesini söyle.” Karısı bunu Davud’a söyledi; o da gizlendi. Sabah olunca Tâlût, Davud’u çağıracak adamlar gönderdi. Karısı, yatağına uyuyan biri görünümü vermiş ve üzerini örtmüştü. Tâlût’un elçisi gelince, “Davud nerede? Hükümdarın çağrısına cevap versin” dedi. Kadın, “Gece hastaydı, şimdi uyudu. Onu yatağında görüyorsunuz” dedi. Elçiler Tâlût’a dönüp bunu haber verdiler. Bir süre sonra tekrar adam gönderdi. Kadın, “Hâlâ uyuyor, uyanmadı” dedi. Elçiler hükümdara döndüler. Tâlût, “Uyuyor olsa bile onu bana getirin” dedi. Yatağa geldiklerinde üzerinde kimse bulamadılar. Hükümdara gelip haber verdiler. Tâlût kızını çağırttı ve “Bana yalan söylemeye seni ne sevk etti?” dedi. Kadın, “Bunu bana o emretti. Eğer emrini yapmazsam beni öldürmesinden korktum” dedi. Davud, Tâlût öldürülüp kendisinden sonra Davud hükümdar oluncaya kadar dağda kaçak olarak kaldı.

Muhammed b. Amr bana rivayet etti; Ebû Âsım’ın, Îsâ’dan, onun İbn Ebû Necîh’ten, onun Mücâhid’den naklettiğine göre Mücâhid şöyle demiştir: Tâlût ordunun komutanıydı. Davud’un babası, kardeşlerine bir şey götürmesi için Davud’u gönderdi. Davud Tâlût’a, “Câlût’u öldürürsem bana ne var?” dedi. Tâlût, “Malımın üçte biri senin olur, kızımı da seninle evlendiririm” dedi. Davud torbasını aldı, içine üç beyaz taş koydu. Sonra bu taşlara İbrahim, İshak ve Yakub adlarını verdi. Sonra elini içine sokup, “İlahımın ve atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un ilahının adıyla” dedi. Elinde İbrahim adını verdiği taş çıktı. Onu sapanına koydu; taş Câlût’un başındaki otuz üç miğferi deldi ve arkasındaki otuz bin kişiyi öldürdü.

Mûsâ bana rivayet etti; Amr’ın, Esbât’tan, onun Süddî’den naklettiğine göre Süddî şöyle demiştir: O gün Tâlût ile birlikte nehri geçenler arasında Davud’un babası ve onun on üç oğlu vardı. Davud oğullarının en küçüğüydü. Bir gün babasına gelip şöyle dedi: “Babacığım, sapanımla neye taş atsam onu yere seriyorum.” Babası, “Müjdeler olsun yavrucuğum, Allah rızkını sapanında kılmıştır” dedi. Bir başka defa gelip şöyle dedi: “Babacığım, dağların arasına girdim; orada çömelmiş bir aslan buldum. Üzerine bindim, kulaklarından tuttum, bana saldırmadı.” Babası, “Müjdeler olsun yavrucuğum, bu Allah’ın sana vereceği bir hayırdır” dedi. Bir gün daha gelip şöyle dedi: “Babacığım, dağlar arasında yürürken tesbih ediyorum; benimle birlikte tesbih etmeyen dağ kalmıyor.” Babası, “Müjdeler olsun yavrucuğum, bu Allah’ın sana verdiği bir hayırdır” dedi. Davud çobandı. Babası onu geride bırakmış, ona ve kardeşlerine yiyecek getiriyordu.

Peygambere içinde yağ bulunan bir boynuz ve demirden bir elbise getirildi. Bunları Tâlût’a gönderdi ve şöyle dedi: “Câlût’u öldürecek arkadaşınızın başına bu boynuz konulduğunda içindekiler kaynayacak, ondan yağlanacak fakat yüzüne akmayacak; başında taç gibi duracak. Bu elbiseye girdiğinde de onu dolduracaktır.” Tâlût İsrailoğulları’nı çağırdı ve onları denedi; içlerinden hiçbiri buna uymadı. Bitince Tâlût Davud’un babasına, “Burada bulunmayan çocuğun kaldı mı?” dedi. O, “Evet, oğlum Davud kaldı; bize yiyeceğimizi o getirir” dedi. Davud geldiğinde yolda üç taşa uğradı. Taşlar onunla konuşup, “Bizi al ey Davud; Câlût’u bizimle öldüreceksin” dediler. Davud onları alıp torbasına koydu. Tâlût, “Kim Câlût’u öldürürse, onu kızımla evlendireceğim ve mührünü mülkümde geçerli kılacağım” demişti. Davud gelince boynuz onun başına konuldu; yağ kaynadı ve ondan yağlandı. Demir elbiseyi giydi ve onu doldurdu. Davud hastalıklı, sarı benizli bir adamdı. Bu elbiseyi daha önce kim giydiyse içinde bol kalmıştı. Davud giyince elbise ona dar geldi, neredeyse parçalanacaktı.

Sonra Câlût’a doğru yürüdü. Câlût insanların en iri ve en güçlülerindendi. Davud’u görünce kalbine ondan korku atıldı. Ona, “Ey genç, geri dön; seni öldürmeye kıyamıyorum” dedi. Davud, “Hayır, ben seni öldüreceğim” dedi. Taşları çıkardı, sapanına koydu. Her taş kaldırdığında ona bir ad veriyordu. “Bu atam İbrahim’in adıyla; ikincisi atam İshak’ın adıyla; üçüncüsü atam İsrail’in adıyla” dedi. Sonra sapanı çevirdi; taşlar tek bir taş hâline geldi. Onu fırlattı; Câlût’un iki gözünün arasına isabet etti, başını deldi ve onu öldürdü. Sonra isabet ettiği herkesi öldürmeye devam etti; taşın karşısında kimse kalmadı. Böylece onları bozguna uğrattılar ve Davud Câlût’u öldürdü. Tâlût geri dönünce Davud’u kızıyla evlendirdi ve mührünü mülkünde geçerli kıldı. İnsanlar Davud’a yöneldi ve onu sevdiler. Tâlût bunu görünce içinde ona karşı kıskançlık duydu ve onu öldürmek istedi. Davud onun bunu istediğini öğrendi. Yatağına şarap tulumu koyup üzerini örttü. Davud kaçtı. Tâlût Davud’un uyuduğu yere girdi, tuluma bir darbe vurup onu deldi; şarap aktı ve bir damlası ağzına düştü. “Allah Davud’a rahmet etsin; şarabı ne çok içermiş” dedi. Sonra Davud ertesi gece Tâlût’un evine, o uyurken geldi; başının yanına iki ok, ayaklarının yanına iki ok, sağ ve sol tarafına da oklar koydu. Tâlût uyanınca okları gördü ve tanıdı. “Allah Davud’a rahmet etsin; o benden hayırlıdır. Ben ona güç yetirdim ve onu öldürdüm; o bana güç yetirdi ama beni bağışladı” dedi. Bir gün Tâlût ata binmişken Davud’u çölde yürür hâlde gördü ve “Bugün Davud’u öldüreceğim” dedi. Davud korktuğunda yakalanmazdı. Tâlût atını onun peşinden koşturdu. Davud korkup hızlandı ve bir mağaraya girdi. Allah örümceğe vahyetti; örümcek mağaranın girişine ağ ördü. Tâlût mağaraya ulaşınca örümceğin ağını gördü ve “Eğer buraya girmiş olsaydı örümceğin ağını yırtardı” dedi. Böyle zannettirildi ve onu bıraktı.

Ammâr b. Hasan’dan rivayet edildi; İbn Ebû Ca‘fer’in, babasından, onun Rebî‘den naklettiğine göre Rebî‘ şöyle demiştir: Bize zikredildiğine göre Davud onların yanına geldiğinde yanında içinde üç taş bulunan bir torba vardı. Câlût onların karşısına çıktı ve “Bir er karşısına bir er yok mu?” diye seslendi. Tâlût, “Kim onun karşısına çıkacak? Yoksa ben çıkarım” dedi. Davud kalktı ve “Ben” dedi. Tâlût onun yanına gidip zırhını ona bağladı. Onun zırh içinde yükseldiğini ve büyüdüğünü görmeye başladı. Tâlût buna şaştı. Sonra bütün teçhizatını üzerine bağladı. Davud o taşlardan biriyle onlara attı ve kavme isabet etti. Sonra ikinci taşla attı, onlara isabet etti. Sonra üçüncü taşı attı ve Câlût’u öldürdü. Allah ona mülk ve hikmet verdi, ona dilediği şeylerden öğretti. O da onların başkanı oldu; onlar da ona itaat ettiler.

Yûnus bana rivayet etti; İbn Vehb’in, İbn Zeyd’den naklettiğine göre İbn Zeyd, Yüce Allah’ın “Musa’dan sonra İsrailoğulları’nın ileri gelenlerini görmedin mi?” ayetini “Savaş üzerlerine yazılınca, az bir kısmı dışında yüz çevirdiler. Allah zalimleri bilendir” ifadesine kadar okudu ve şöyle dedi: Allah peygamberlerine şöyle vahyetti: “Falancanın çocukları içinde Allah’ın Câlût’u eliyle öldüreceği bir adam vardır. Onun alameti şu boynuzdur; başına koyduğunda su taşacaktır.” Peygamber o adama gidip şöyle dedi: “Allah bana falancanın çocukları içinde, eliyle Câlût’u öldüreceği bir adam olduğunu vahyetti.” Adam, “Evet, ey Allah’ın peygamberi” dedi. Sonra ona sütunlar gibi on iki adam çıkardı; içlerinde hepsinden seçkin bir adam da vardı. Peygamber onları boynuza arz etmeye başladı; hiçbir şey görmüyordu. O iri adam için de, “Geri getir” diyordu. Allah ona şöyle vahyetti: “Biz erkekleri suretlerine göre almayız; kalplerinin salihliğine göre alırız.” Peygamber, “Rabbim! O, bundan başka çocuğu olmadığını söyledi” dedi. Allah, “Yalan söyledi” buyurdu. Peygamber adama, “Rabbim seni yalanladı ve senin bunlardan başka bir oğlun olduğunu söyledi” dedi. Adam, “Doğru, ey Allah’ın peygamberi. Kısa boylu bir oğlum var; insanların onu görmesinden utandım ve onu koyunların başına koydum” dedi. Peygamber, “Nerede?” dedi. Adam, “Falanca dağın falanca vadisinde” dedi. Peygamber onun yanına çıktı. Vadi, Davud ile koyunlarını dinlendirdiği yer arasında taşmıştı. Onu iki koyunu kucağında geçirirken, onları sele sokmadan taşırken buldu. Onu görünce, “Hiç şüphe yok, işte budur. Bu hayvanlara merhamet ediyor; insanlara daha çok merhamet eder” dedi. Boynuzu başına koydu; taşarak doldu. Ona, “Ey kardeşimin oğlu! Burada seni şaşırtan bir şey gördün mü?” dedi. Davud, “Evet. Ben tesbih ettiğimde dağlar benimle tesbih eder. Kaplan, kurt veya yırtıcı hayvan gelip bir koyun aldığında ona gider, çenesini açarım; bana zarar vermez” dedi. Yanında torbası da vardı. Üç taşa uğradı; taşlar birbirine üstünlük iddia ediyordu. Her biri, “Alınacak olan benim” diyordu; diğeri, “Hayır, beni alacak” diyordu. Davud üçünü de aldı ve torbasına attı. Peygamberle birlikte geldiğinde ve yola çıktıklarında, peygamberleri onlara, “Allah size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi” dedi. Peygamberlerinin ve onların kıssası Allah’ın kitabında anlattığı gibi oldu. “Allah sabredenlerle beraberdir” ifadesine kadar okudu. Sonra işleri birleşti ve hepsi bir araya geldi. “Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” ayetini okudu. Câlût alaca bir at üzerinde, elinde yay ve ok olduğu hâlde karşılarına çıktı ve “Kim karşıma çıkacak? Başkanınızı bana çıkarın” dedi. Tâlût ondan korktu. Ashabına dönüp, “Bugün bana Câlût’a karşı kim yeter?” dedi. Davud, “Ben” dedi. Tâlût, “Gel” dedi. Ona zırhını çıkardı ve giydirdi. Allah ona ruhundan üfledi, zırhı doldurdu. Câlût ona bir ok attı; Davud onu zırhının üzerine koydu ve kırdı, ona zarar vermedi. Bunu üç kez yaptı. Sonra Câlût, “Şimdi sen al” dedi. Davud, “Allah’ım, onu tek bir taş yap” dedi. Birine İbrahim, diğerine İshak, diğerine Yakub adını vermişti. Allah onları tek taş hâline getirdi. Davud onları aldı, sapanı aldı ve atmak için çevirdi. Câlût, “Beni yırtıcı hayvana ve kurda atar gibi mi atıyorsun? Bana yayla at” dedi. Davud, “Bugün sana ancak bununla atacağım” dedi. Câlût tekrar aynı sözü söyledi. Davud, “Evet, sen bana kurttan daha değersizsin” dedi. Taşı çevirdi; taşta Allah’ın emri ve egemenliği vardı. Onu emirli olarak saldı. Taş gölgelik gibi geldi, Câlût’un iki gözünün arasına vurdu ve ensesinden çıktı. Sonra arkasındaki arkadaşlarından şu kadarını öldürdü. Allah onları bozguna uğrattı.

Kâsım bize rivayet etti; Hüseyin’in, Haccâc’dan, onun İbn Cüreyc’den naklettiğine göre İbn Cüreyc şöyle demiştir: Tâlût’un ordusuna, “Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir” dediği nehri geçtiklerinde Câlût geldi. Onunla savaşmak Tâlût’a ağır geldi. Tâlût insanlara, “Câlût öldürülürse, onu öldürene mülkümün yarısını veririm ve sahip olduğum her şeyin yarısına onu ortak ederim” dedi. Allah Davud’u gönderdi. Davud o gün dağda koyun güden bir çobandı. Davud’un dokuz kardeşi Tâlût ile savaşa çıkmıştı. Onlar Davud’dan daha güçlü, daha sert, insanlar arasında daha tanınmış ve Tâlût’un yanında daha itibarlıydılar. Savaşa gitmişler, Davud’u koyunlarının yanında bırakmışlardı. Allah Davud’un içine dilediği şeyi koyup onu yücelttiğinde Davud şöyle dedi: “Bugün koyunlarımı Rabbime emanet edeceğim ve insanların yanına gidip hükümdarın Câlût’u öldürene dair sözünün ne olduğunu göreceğim.” Davud kardeşlerinin yanına geldi. Onlar geldiği için onu kınadılar ve “Niçin geldin?” dediler. Davud, “Câlût’u öldürmek için geldim. Allah dilerse onu öldürmeye kadirdir” dedi. Onunla alay ettiler.

İbn Cüreyc dedi ki: Mücâhid şöyle demiştir: Davud’un babası, Davud’u kardeşlerine bir şey götürmek üzere göndermişti. Davud torbasını aldı, içine üç beyaz taş koydu; onlara İbrahim, İshak ve Yakub adlarını verdi. İbn Cüreyc dedi ki: Onun zayıf ve pejmürde hâlde olduğunu söylediler. Davud üç taşa uğradı. Taşlar ona, “Bizi al ey Davud; Câlût’la bizimle savaş” dediler. Davud onları aldı ve torbasına attı. Attığında taşlardan birinin arkadaşına şöyle dediğini işitti: “Ben Harun’un taşıyım; falanca hükümdar benimle öldürülmüştü.” İkincisi, “Ben Musa’nın taşıyım; falanca hükümdar benimle öldürülmüştü” dedi. Üçüncüsü de, “Ben Davud’un taşıyım; Câlût’u ben öldüreceğim” dedi. İki taş, “Ey Davud’un taşı, biz senin yardımcılarınız” dediler. Sonra üçü tek taş hâline geldi. Taş, “Ey Davud, beni at; ben rüzgârdan yardım isteyeceğim. Rivayete göre, doğrusunu Allah bilir, Câlût’un miğferi altı yüz rıtıl ağırlığındaydı. Ben Câlût’un başına düşüp onu öldüreceğim” dedi.

İbn Cüreyc dedi ki: Mücâhid şöyle demiştir: Davud birine İbrahim, diğerine İshak, diğerine Yakub adını verdi ve “İlahımın ve atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un ilahının adıyla” dedi; onları sapanına koydu. Sonra Tâlût’a kadar ilerledi ve şöyle dedi: “Sen Câlût’u öldürene mülkünün yarısını ve sahip olduğun her şeyin yarısını vereceğini söyledin. Onu öldürürsem bu benim olacak mı?” Tâlût, “Evet” dedi. İnsanlar Davud’la alay ediyorlardı; Davud’un kardeşleri ise ona karşı bundan daha sert davranıyorlardı. Tâlût, Câlût’u öldüreceğini iddia eden hiç kimseye, elindeki zırhı giydirmeden izin vermezdi. Zırh ona uygun olmazsa üzerinden çıkarırdı. Bu zırh, Tâlût’un geniş zırhlarından biriydi. Davud’a giydirdi. Zırhın ona uygun olduğunu görünce ilerlemesini emretti. Davud ilerledi ve hiç kimsenin duramadığı bir yerde, zırh üzerinde olduğu hâlde durdu. Câlût ona, “Yazık sana! Sen kimsin? Sana acıyorum. Keşke bu hükümdarlardan biri karşıma çıksaydı. Sen zayıf ve zavallı bir insansın, geri dön” dedi. Davud, “Ben seni Allah’ın izniyle öldürecek olanım. Seni öldürmeden dönmeyeceğim” dedi. Davud savaşmaktan vazgeçmeyince Câlût onu eliyle yakalamak için üzerine geldi. Davud torbadan taşı çıkardı, Rabbine dua etti ve taşı attı. Rüzgâr Câlût’un miğferini başından düşürdü; taş Câlût’un başına isabet etti, içine kadar girdi ve onu öldürdü. İbn Cüreyc dedi ki: Mücâhid şöyle demiştir: Davud Câlût’a taşı attığında, taş onun başındaki otuz üç miğferi deldi ve arkasındaki otuz bin kişiyi öldürdü. Yüce Allah, “Davud Câlût’u öldürdü” buyurdu. Davud Tâlût’a, “Verdiğin sözü yerine getir” dedi. Tâlût bunu vermekten kaçındı. Bunun üzerine Davud ayrıldı ve İsrailoğulları şehirlerinden birinde yerleşti. Tâlût ölünce İsrailoğulları Davud’un yanına gittiler, onu getirip hükümdar yaptılar, Tâlût’un hazinelerini ona verdiler ve “Câlût’u ancak bir peygamber öldürebilirdi” dediler. Allah da şöyle buyurdu: “Davud Câlût’u öldürdü; Allah ona mülk ve hikmet verdi, ona dilediğinden öğretti.”

Yüce Allah’ın “Allah ona mülk ve hikmet verdi, ona dilediğinden öğretti” buyruğunun teviline gelince, Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Allah Davud’a mülk ve hikmet verdi, ona dilediği şeylerden öğretti. “Ona verdi” ifadesindeki zamir Davud’a döner. “Mülk” saltanattır; “hikmet” ise peygamberliktir. “Ona dilediğinden öğretti” ifadesi ise zırh yapımını ve örgü düzenini öğretti demektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ona, sizi savaşınızın zararından korusun diye zırh yapma sanatını öğrettik.” Bazılarına göre “Allah ona mülk ve hikmet verdi” sözünün anlamı, Allah’ın Davud’a Tâlût’un mülkünü ve Eşmûîl’in peygamberliğini vermesidir. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Mûsâ bana rivayet etti; Amr’ın, Esbât’tan, onun Süddî’den naklettiğine göre Süddî şöyle demiştir: “Davud, Tâlût öldükten sonra hükümdar oldu. Allah onu peygamber yaptı. ‘Allah ona mülk ve hikmet verdi’ sözü budur. Hikmet peygamberliktir. Allah ona Şem‘ûn’un peygamberliğini ve Tâlût’un mülkünü verdi.”

Yüce Allah’ın “Eğer Allah insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmeseydi, yeryüzü bozulurdu; fakat Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir” buyruğunun teviline gelince, Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Eğer Allah insanların bir kısmıyla, yani kendisine itaat eden ve iman edenlerle, diğer bir kısmını, yani Allah’a isyan eden ve O’na ortak koşanları defetmeseydi, yeryüzü bozulurdu. Nitekim Allah, Câlût günü Tâlût’tan geri kalan, Allah’a ve emrine karşı gelen, oysa baştan Rablerinden kendileri için bir hükümdar gönderilmesini istemiş olan kimseleri; Allah’a iman, kesin bilgi ve sabır sahibi olup Tâlût ile birlikte Câlût ve ordusuna karşı cihad eden kimseler sayesinde korumuştur. Eğer böyle olmasaydı yeryüzü bozulurdu; yani Allah’ın azabıyla yeryüzü halkı helak olur ve böylece yeryüzü bozulurdu. Fakat Allah kullarına ihsan sahibidir; yarattıkları içinde iyiler sayesinde kötüleri, itaat edenler sayesinde isyan edenleri, müminler sayesinde kâfirleri defederek onlara lütufta bulunur.

Bu ayet, Resûlullah döneminde onun savaşlarından ve onunla birlikte cihaddan, içlerindeki şüphe ve kalplerindeki hastalık sebebiyle geri kalan münafıklara, müşriklere ve inkâr ehline yönelik bir bildirimdir. Allah onlara şunu bildirmektedir: Onların küfürleri ve nifakları sebebiyle acele azaba uğratılmalarını, Allah’a ve Resûlüne iman eden, basiret sahibi, Allah’ın emrinde ciddi davranan, Allah’ın düşmanlarına ve Resûlünün düşmanlarına karşı cihad edenlere Allah’ın dünyada zafer, ahirette cennetini kazandıracağı vaadine kesin inanan müminlerin imanı sebebiyle erteler ve defeder.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer şekilde tevil ehli de söylemiştir. Muhammed b. Amr bana rivayet etti; Ebû Âsım’ın, Îsâ’dan, onun İbn Ebû Necîh’ten, onun Mücâhid’den naklettiğine göre Mücâhid, “Eğer Allah insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmeseydi, yeryüzü bozulurdu” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Eğer Allah iyiler sayesinde kötüleri, insanların geride kalan nesilleriyle de bir kısmını diğer bir kısmına karşı defetmeseydi, yeryüzü halkı helak olurdu.” Müsennâ bana rivayet etti; Ebû Huzeyfe’nin, Şibl’den, onun İbn Ebû Necîh’ten, onun Mücâhid’den naklettiğine göre Mücâhid şöyle demiştir: “Eğer Allah iyiler sayesinde kötüleri ve insanların geride kalan nesilleriyle bir kısmını diğer bir kısmına karşı savmasaydı, yeryüzü halkı helak olurdu.” İbn Vekî‘ bize rivayet etti; babasının, Hanzala’dan, onun Ebû Müslim’den naklettiğine göre Ebû Müslim şöyle demiştir: Ali’yi şöyle derken işittim: “İçinizde Müslümanlardan geriye kalan bir topluluk olmasaydı, helak olurdunuz.” Müsennâ bana rivayet etti; İshak’ın, İbn Ebû Ca‘fer’den, onun babasından, onun Rebî‘den naklettiğine göre Rebî‘, “Eğer Allah insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmeseydi, yeryüzü bozulurdu” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Yeryüzündekiler helak olurdu.”

Ebû Humeyd el-Hımsî Ahmed b. Muğîre bize rivayet etti; Yahyâ b. Saîd’in, Hafs b. Süleyman’dan, onun Muhammed b. Sûka’dan, onun Vebre b. Abdurrahman’dan, onun İbn Ömer’den naklettiğine göre İbn Ömer şöyle demiştir: Resûlullah şöyle buyurdu: “Allah, salih mümin sayesinde onun komşularından yüz ev halkından belayı defeder.” Sonra İbn Ömer şu ayeti okudu: “Eğer Allah insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmeseydi, yeryüzü bozulurdu.”

Ebû Humeyd el-Hımsî Ahmed bana rivayet etti; Yahyâ b. Saîd’in, Osman b. Abdurrahman’dan, onun Muhammed b. Münkedir’den, onun Câbir b. Abdullah’tan naklettiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu: “Allah, Müslüman bir adamın salihliği sebebiyle onun çocuğunu, torununu, yakın çevresini ve etrafındaki nice çevreleri ıslah eder; o kişi aralarında bulunduğu sürece onlar Allah’ın korumasında olmaya devam ederler.” “Âlemler” sözünün anlamını daha önce açıklamış ve bu konudaki rivayeti zikretmiştik.

Kıraat âlimleri “Eğer Allah’ın insanları bir kısmıyla bir kısmını defetmesi olmasaydı…” ifadesinin okunuşunda ihtilaf etmiştir. Bir grup kıraat âlimi “def‘u’llâh” şeklinde okumuştur. Bu, “Allah yarattıklarından defetti” sözünün mastarıdır; yani Allah defeder, defetme fiiliyle. Bu okuyuşu tercih edenler, Yüce Allah’ın yarattıklarından defetme işinde tek olduğunu, hiç kimsenin O’na karşı gelip O’nu yenemeyeceğini delil getirmişlerdir. Başka bir grup kıraat âlimi ise bunu “difâ‘u’llâh” şeklinde okumuştur. Bu da “Allah yarattıklarını savundu” sözünün mastarıdır; “müdâfaa” ve “difâ‘” anlamındadır. Bu okuyuşu tercih edenler de şu delili getirmişlerdir: Allah’ın yarattıklarından birçoğu, Allah’ın dininin, velayetinin ve iman edenlerin ehline düşmanlık eder. Onlar, müminlerle savaşmaları ve onlara düşmanlık etmeleri sebebiyle bâtıllarıyla Allah’a karşı savunmaya kalkışmakta, cehaletleriyle üstün gelmeye çalışmaktadırlar. Allah ise velilerini, kendisine itaat ve iman edenleri onlara karşı savunmaktadır.

Bu konuda bana göre doğru olan şudur: Bunlar iki kıraattir; kıraat âlimleri ikisini de okumuş, ümmetin bir topluluğu ikisini de nakletmiştir. Bu iki okuyuşun birini okumakta diğerinin anlamını geçersiz kılma yoktur. Çünkü bir kimse başkasını bir şeyden savarsa, onu savan aynı zamanda defedendir. Defedilen kişi de defedilmeye direnirse, kendisini defedene karşı savunmaya çalışan biridir. Şüphesiz Câlût ve ordusu, Tâlût ve ordusuyla savaşarak Allah’ın hizbine ve ordusuna üstün gelmeye çalışıyorlardı. Onların bunu yapmaya çalışmaları, Allah’ın kendilerine zafer vaad ettiği kullarına karşı Allah’a üstün gelmeye ve O’nun defetmesine karşı koymaya çalışmak anlamına geliyordu. İşte Allah’ın, Câlût ve ordusuyla savaşan velileri aracılığıyla savunduğu kimseler hakkında “Allah’ın savunması”nın anlamı budur. Böylece “Eğer Allah insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmeseydi” şeklinde okuyanların kıraatiyle, “Eğer Allah insanların bir kısmını bir kısmıyla savunmasaydı” şeklinde okuyanların kıraati tevil ve anlam bakımından aynıdır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 250

Onlar Calut ve ordusuna karşı meydana çıktıklarında dediler ki: Rabbimiz, üzerimize sabır dök, ayaklarımızı sabit kıl ve bizi kâfir kavme karşı muzaffer kıl.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lemmâ berezu li-calute ve cunudihi (Calut ve ordusuna karşı çıktıklarında) kâlu (dediler) rabbena efrig aleyna sabran (Rabbimiz üzerimize sabır yağdır) ve sebbit akdâmena (ayaklarımızı sabit kıl) vensurna alel kavmi l-kafirin (ve inkârcı topluluğa karşı bize yardım et)

Mukatil Tefsiri
Câlût ve ordusuyla savaşmak üzere karşı karşıya geldiklerinde, avuçla yetinen müminler şöyle dua ettiler: “Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır.” Yani üzerimize bolca sabır ver. Bu, “Onun üzerine erimiş bakır dök.” (Kehf 96) ayetindeki “dök” ifadesi gibidir.

“Ayaklarımızı sabit kıl.” Yani savaş sırasında ayaklarımız kaymasın ve geri çekilmeyelim.

“Kâfir topluluğa karşı bize yardım et.” Yani putlara tapan Câlût ve ordusuna karşı bize yardım et.

Allah onların duasını kabul etti. Çünkü onlar, nehre dalan asilerin aksine gerçek müminlerdi.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “Câlût ve ordularına karşı meydana çıktıklarında” sözüyle kastettiği şudur: Tâlût ve ordusu, Câlût ve ordusuna karşı açık alana çıktıklarında. “Meydana çıktılar” sözünün anlamı, yeryüzünün açık, görünen ve düz yerine çıkmalarıdır. Bu sebeple ihtiyacını gidermek için çıkan kimseye de “teberreze” denilmiştir. Çünkü eski dönemde, cahiliye zamanında insanlar ihtiyaçlarını yeryüzünün açık yerlerinde giderirlerdi. Bu yüzden bir kimse açık alana çıktığında “teberreze” denildi. Aynı şekilde “tegavvata” da denilmiştir; çünkü insanlar ihtiyaçlarını yeryüzünün çukur ve alçak yerleri olan “gâit”lerde giderirlerdi. Bu sebeple bir kimse için “tegavvata” denildiğinde, “yeryüzünün alçak yerine gitti” anlamı kastedilirdi.

“Rabbimiz! Üzerimize sabır dök” sözüne gelince, bunun anlamı şudur: Tâlût ve arkadaşları, “Rabbimiz! Üzerimize sabır dök” dediler; yani “Bize sabır indir” demek istediler.

“Ayaklarımızı sabit kıl” sözü ise şu anlama gelir: Onlarla cihad etme konusunda kalplerimizi güçlendir ki ayaklarımız sabit kalsın ve onların karşısında bozguna uğrayıp kaçmayalım.

“Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” sözüyle de şunu kastettiler: “Seni inkâr eden, seni ilah olarak kabul etmeyen, senden başkasına kulluk eden ve putları rabler edinen kâfir topluluğa karşı bize yardım et.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 249

Talut askerlerle ayrılınca dedi ki: Allah sizi bir nehirle deneyecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Kim de onu tatmazsa o bendendir; ancak eliyle bir avuç alan hariç. Ondan içtiler, pek azı dışında. Talut ve onunla birlikte iman edenler nehri geçince: Bugün Calut ve ordusuna karşı gücümüz yok dediler. Allah’a kavuşacaklarını bilenler ise: Nice az topluluk, Allah’ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir dediler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-lemmâ fasala talutu bi-l-cunud (Talut orduyla ayrılınca) kâle (dedi) innallaha mubtelikum bi-nehrin (Allah sizi bir nehirle imtihan edecek) fe-men şeribe minhu (kim ondan içerse) fe-leyse minni (benden değildir) ve men lem yat‘amhu (kim içmezse) fe-innehu minni (o bendendir) illa men igterafe gurfeten bi-yedihi (ancak eliyle bir avuç alan hariç) fe-şeribu minhu (çoğu içti) illa kalilan minhum (ancak azı hariç) fe-lemmâ câvezehu huve vellezine amenu meahu (onu geçenler) kâlu (dediler) la takate lena l-yevme bi-calute ve cunudihi (bugün Calut’a ve ordusuna gücümüz yok) kâle llezine yezunnune ennehum mulaku llah (Allah ile karşılaşacaklarına inananlar dedi) kem min fietin kaliletin galebet fieten kesireten bi-iznillah (nice az topluluk Allah’ın izniyle çok topluluğu yendi) vallahu ma‘a s-sabirin (Allah sabredenlerle beraberdir)

Mukatil Tefsiri
“Tâlût askerlerle birlikte ayrılınca” yani yüz bin kişilik orduyla yola çıktı. Hava çok sıcaktı.

“Tâlût askerlerle birlikte ayrılınca dedi ki: Şüphesiz Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir.” Bu nehir Ürdün ile Filistin arasındaydı.

“Kim ondan içerse benden değildir.” Yani düşmanıma karşı benimle beraber değildir. Bu, İbrahim’in “Kim bana uyarsa o bendendir.” (İbrahim 36) sözü gibidir; yani benimledir demektir.

“Kim de onu tatmazsa o bendendir.” Yani düşmanıma karşı benimle birliktedir.

Sonra istisna ederek şöyle dedi: “Ancak eliyle bir avuç alan müstesna.” Bu avuç suyla kişi kendisi, hizmetçisi ve hayvanı içer; ayrıca kırbasını da doldurabilirdi.

Onlar çölü geçtikten sonra nehre ulaştılar ve çok susamışlardı. İnsanlar suyu görünce koşup içine daldılar.

“İçlerinden pek azı hariç ondan içtiler.” Bu az topluluk üç yüz on üç kişiydi; tıpkı Bedir günü Peygamber’in ashabının sayısı gibi.

“Tâlût ve beraberindeki iman edenler nehri geçince…” Hepsi mümindiler. Nehre dalan asi kimseler şöyle dediler: “Bugün Câlût’a ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok.” (Bakara 249)

Bunun üzerine avuçla yetinenler onlara cevap verdiler.

“Allah’a kavuşacaklarını bilenler…” Buradaki “zannedenler” ifadesi “bilenler” anlamındadır. Bu, “Artık ayrılığı anladı” (Kıyâme 28), “Onun içine düşeceklerini anladılar” (Kehf 53) ve “Onlar diriltileceklerini bilmiyorlar mı?” (Mutaffifîn 4) ayetlerindeki kullanım gibidir.

“Allah’a kavuşacaklarını bilenler” yani ölüme razı olmuş kimseler şöyle dediler: “Nice az topluluklar Allah’ın izniyle çok topluluklara galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.”

Yani Allah, Benî İsrail’e düşmanlarına karşı yardım edecektir.

Bunun üzerine Tâlût, asi olanları geri çevirdi ve avuçla yetinenlerle birlikte yürüyüp düşman ordusunu gördü.

Taberi Tefsiri
Bu haberde, Yüce Allah’ın zikretmeyip, zikredilen sözün delaletiyle anlaşılmasını yeterli gördüğü bir kısım vardır. Sözün anlamı şöyledir: “Eğer iman eden kimselerseniz, bunda sizin için bir ayet vardır.” Bunun üzerine içinde Rablerinden bir sekîne ve Musa ailesiyle Harun ailesinin bıraktıklarından bir kalıntı bulunan, meleklerin taşıdığı tabut onlara geldi. O zaman peygamberlerini tasdik ettiler, Allah’ın Tâlût’u kendilerine hükümdar gönderdiğini kabul ettiler ve bu konuda ona boyun eğdiler. Buna, “Tâlût ordularla ayrılıp yola çıkınca” sözü delalet eder. Çünkü onlar Tâlût’tan razı olup hükümdarlığı ona teslim etmeden, Tâlût’un onlarla birlikte yola çıkması mümkün değildi. Zira onları buna zorlayabilecek biri değildi ki onları zorla götürdüğü düşünülsün.

“Fasale” sözüne gelince, bunun anlamı, askerlerle birlikte yola çıkıp onlarla hareket etmesidir. “Fasl” kelimesinin aslı kesmek ve ayırmaktır. “Adam falanca yerden ayrıldı” denildiğinde, orayı kesip geçti ve başka bir yere yöneldi anlamı kastedilir. “Fasl” kelimesi ayrıca kemiği ve sözü başkasından ayırmak için de kullanılır. Çocuk sütten kesildiğinde de “fasal” denir. “Kesin söz” ise hak ile batılı ayıran, geri çevrilmeyen sözdür.

Denildiğine göre Tâlût o gün Beytülmakdis’ten seksen bin savaşçıyla yola çıktı. İsrailoğulları’ndan onunla birlikte yola çıkmayanlar sadece hastalığı sebebiyle hasta olan, yaşlılığı sebebiyle ihtiyar olan yahut onunla kalkıp yola çıkmaya gücü yetmeyen mazur kimselerdi. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak İbn Humeyd bize rivayet etti; Seleme’nin, İbn İshak’tan, onun bazı ilim ehli aracılığıyla Vehb b. Münebbih’ten naklettiğine göre Vehb şöyle demiştir: İsrailoğulları Tâlût’a bağlılık konusunda sağlamlaşınca, Tâlût onları yola çıkardı. Ondan ancak hastalığı olan bir yaşlı, mazereti bulunan bir kör veya geride kalması zorunlu olan bir işle meşgul kimse geri kaldı. Mûsâ bana rivayet etti; Amr’ın, Esbât’tan, onun Süddî’den naklettiğine göre Süddî şöyle demiştir: Tabut onlara gelince Şem‘ûn’un peygamberliğine iman ettiler, Tâlût’un hükümdarlığını kabul ettiler ve onunla birlikte yola çıktılar. Sayıları seksen bindi.

Ebû Ca‘fer şöyle der: Tâlût onları anlattığımız şekilde yola çıkardığında şöyle dedi: “Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir.” Yani Allah sizi bir nehirle sınayacak ve O’na itaatinizin nasıl olduğunu ortaya çıkaracaktır. Daha önce, “imtihan”ın anlamının sınamak olduğunu yeterli şekilde açıklamıştık. Bu konuda bizim söylediğimiz gibi Katâde de şöyle demiştir: Bişr b. Muâz bize rivayet etti; Yezîd’in, Saîd’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde, “Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Allah, kullarından kimin kendisine itaat edeceğini, kimin de isyan edeceğini bilmek için kullarını dilediği şeyle imtihan eder.”

Denildiğine göre Tâlût’un “Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir” demesinin sebebi, onların Tâlût’a kendileriyle düşmanları arasında suyun azlığından şikâyet etmeleri ve Allah’a dua edip kendileriyle düşmanları arasında bir nehir akıtmasını istemeleriydi. Bunun üzerine Tâlût onlara Allah’ın haber verdiği şu sözü söyledi: “Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir.” Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak İbn Humeyd bize rivayet etti; Seleme’nin, İbn İshak’tan, onun bazı ilim ehli aracılığıyla Vehb b. Münebbih’ten naklettiğine göre Vehb şöyle demiştir: Tâlût ordularla yola çıkınca onlar şöyle dediler: “Sular bize yetmez; Allah’a dua et de bizim için bir nehir akıtsın.” Bunun üzerine Tâlût onlara, “Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir” dedi.

Tâlût’un, Allah’ın kendilerini onunla imtihan edeceğini haber verdiği nehir hakkında denildiğine göre, bu Ürdün ile Filistin arasında bir nehirdi. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Müsennâ bana rivayet etti; İshak’ın, İbn Ebû Ca‘fer’den, onun babasından, onun Rebî‘den naklettiğine göre Rebî‘ şöyle demiştir: “Bize zikredildiğine göre, doğrusunu Allah bilir, bu Ürdün ile Filistin arasında bir nehirdi.” Bişr bize rivayet etti; Yezîd’in, Saîd’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde de “Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir” ayeti hakkında, “Bize zikredildiğine göre bu Ürdün ile Filistin arasında bir nehirdi” demiştir. Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; Abdürrezzâk’ın, Ma‘mer’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde de bu nehrin Ürdün ile Filistin arasında olduğunu söylemiştir. Kâsım bize rivayet etti; Hüseyin’in, Haccâc’dan, onun İbn Cüreyc’den, onun İbn Abbas’tan naklettiğine göre İbn Abbas şöyle demiştir: Tâlût, Câlût’a karşı savaşmak üzere ordularla yola çıktığında İsrailoğulları’na, “Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir” dedi. Bu nehir, Filistin ile Ürdün arasında, suyu tatlı ve güzel bir nehirdi.

Başka bazıları ise bunun Filistin nehri olduğunu söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Muhammed b. Sa‘d bana rivayet etti; babasının, amcasından, onun babasından, onun da İbn Abbas’tan naklettiğine göre İbn Abbas şöyle demiştir: “Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir” buyruğundaki nehir, İsrailoğulları’nın kendisiyle sınandığı Filistin nehridir. Mûsâ bana rivayet etti; Amr’ın, Esbât’tan, onun Süddî’den naklettiğine göre Süddî de “Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir” ifadesi hakkında “O Filistin nehridir” demiştir.

“Kim ondan içerse benden değildir; kim onu tatmazsa, o bendendir; ancak eliyle bir avuç alan müstesna. Derken pek azı dışında ondan içtiler” sözüne gelince, bu Yüce Allah’ın Tâlût’tan haber verdiği bir sözdür. Tâlût, ordusu kendisine susuzluktan şikâyet edince, Allah’ın onları bir nehirle imtihan edeceğini bildirmiş, sonra da bu nehirle ilgili imtihanın ne olduğunu açıklamıştır: Kim o nehrin suyundan içerse, o kendisinden değildir. Bunun anlamı, onun Tâlût’un velayetine ve itaatine bağlı olanlardan, Allah’a ve O’na kavuşmaya iman edenlerden olmadığıdır. Bunun böyle olduğuna Yüce Allah’ın “Tâlût ve onunla birlikte iman edenler nehri geçince…” sözü delalet eder. Çünkü Allah, nehri geçmeyenleri iman edenlerin dışında bırakmıştır. Sonra Câlût ve ordusuna yaklaştıkları sırada Allah’a ve O’na kavuşmaya iman edenleri ayrıca zikrederek şöyle buyurmuştur: “Allah’a kavuşacaklarını bilenler dediler ki: Nice az topluluk vardır ki Allah’ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir.”

Tâlût onlara, “Kim onu tatmazsa, o bendendir” dedi. Yani kim o nehrin suyunu tatmazsa, o bendendir. “Kim ondan içerse” ve “kim onu tatmazsa” ifadelerindeki zamirler nehre döner; anlam ise nehrin suyudur. Suyun ayrıca zikredilmemesi, dinleyenin “nehir” sözünden oradaki suyun kastedildiğini anlaması sebebiyledir. “Onu tatmazsa” sözünün anlamı, suyunu tatmazsa demektir. Yani kim o nehrin suyunu tatmazsa, o benim velayet ve itaat ehlimdendir, Allah’a ve O’na kavuşmaya iman edenlerdendir.

Sonra “kim onu tatmazsa” sözünden, eliyle bir avuç alanları istisna ederek şöyle dedi: Kim o nehrin suyunu, eliyle aldığı bir avuç dışında tatmazsa, o bendendir. Kıraat âlimleri “ancak eliyle bir avuç alan” ifadesindeki “gurfeten” kelimesinin okunuşunda ihtilaf etmişlerdir. Medine ve Basra kıraat âlimlerinin çoğu, “gurfeten” kelimesini gayn harfini üstün okuyarak okumuştur. Buna göre anlam, “bir defalık avuçlama”dır; “bir avuç aldım” sözündeki gibi. Bu okunuşta “garfe”, bizzat avuçlama fiilinin kendisidir. Başka kıraat âlimleri ise kelimeyi ötreyle “gurfe” şeklinde okumuşlardır. Buna göre anlam, avuçlayanın avucunda oluşan sudur. Bu durumda “gurfe” isim, “garfe” ise mastardır. Bu iki kıraat içinde bana daha hoş gelen, gayn harfinin ötreyle okunmasıdır. Buna göre anlam “ancak bir avuç su alan” olur. Çünkü gayn üstün okunduğunda “garfe” kelimesi, kendisine mastar yapılmak istenen fiille tam örtüşmez. Zira “iğterafe” fiilinin mastarı “iğtirâfe”dir. “Garfe” ise “ğaraftu” fiilinin mastarıdır. “Garfe” kelimesi “iğterafe” fiilinin mastarından farklı olunca, isim anlamındaki “gurfe”, fiil anlamındaki “garfe”ye göre burada daha uygundur.

Bize zikredildiğine göre onların çoğu o sudan içti. Ondan içen susadı, bir avuç alan ise kandı. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Bişr bana rivayet etti; Yezîd’in, Saîd’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde şöyle demiştir: “Kim ondan içerse benden değildir; kim onu tatmazsa o bendendir; ancak eliyle bir avuç alan müstesna. Derken pek azı dışında ondan içtiler.” Kavim, imanlarının derecesine göre içti. Kâfirler içiyor fakat doymuyorlardı; müminler ise elleriyle bir avuç alıyor, bu onlara yetiyor ve onları kandırıyordu. Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; Abdürrezzâk’ın, Ma‘mer’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde şöyle demiştir: “Kâfirler içiyor fakat kanmıyorlardı; Müslümanlar ise bir avuç alıyor, bu onlara yetiyordu.” Müsennâ bana rivayet etti; İshak’ın, İbn Ebû Ca‘fer’den, onun babasından, onun Rebî‘den naklettiğine göre Rebî‘ şöyle demiştir: “Derken pek azı dışında ondan içtiler” ifadesinde kastedilen, onların içindeki müminlerdir. Kavim çoktu; pek azı dışında ondan içtiler, yani onların içindeki müminler hariç. Müminlerden biri bir avuç alıyor, bu ona yetiyor ve onu kandırıyordu.

Mûsâ bana rivayet etti; Amr’ın, Esbât’tan, onun Süddî’den naklettiğine göre Süddî şöyle demiştir: Tabut ve içindekiler Tâlût’un evinde sabahlayınca İsrailoğulları Şem‘ûn’un peygamberliğine iman ettiler, Tâlût’un hükümdarlığını kabul ettiler ve onunla birlikte yola çıktılar. Sayıları seksen bindi. Câlût insanların en iri ve en güçlülerinden biriydi. Ordunun önünde ilerlerdi; arkadaşları daha ona ulaşmadan, o karşılaştığı kimseyi bozguna uğratırdı. Tâlût yola çıktığında onlara şöyle dedi: “Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir; kim onu tatmazsa o bendendir.” Fakat onlar Câlût’tan duydukları korku sebebiyle sudan içtiler. Onlardan dört bin kişi nehri geçti, yetmiş altı bin kişi geri döndü. Ondan içen susadı; yalnız bir avuç içen ise kandı.

Yûnus bana rivayet etti; İbn Vehb’in şöyle dediğini aktardı: İbn Zeyd şöyle demiştir: Tâlût ordularla yola çıktığında Allah onun diline şu sözü bıraktı: “Benimle, ancak cihad niyeti olan kimse gelsin.” Böylece hiçbir mümin ondan geri kalmadı, hiçbir münafık da ona tabi olmadı. Azlıklarını görünce şöyle dediler: “Biz bu sudan ne bir avuç ne de başka bir şey alacağız.” Çünkü Tâlût onlara, “Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir” ayetindeki sözü söylemişti. Onlar, “Bu sudan ne bir avuç ne de başka şekilde dokunmayacağız” dediler. Geri kalanlar ise bir avuç aldı; ondan içtiler, o da kendilerine yetti ve arttı. İbn Zeyd şöyle dedi: “Bir avuç almayanlar, bir avuç alanlardan daha güçlüydü.”

Kâsım bize rivayet etti; Hüseyin’in, Haccâc’dan, onun İbn Cüreyc’den naklettiğine göre İbn Abbas, “Kim ondan içerse benden değildir; kim onu tatmazsa o bendendir; ancak eliyle bir avuç alan müstesna” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Her insan kalbindeki iman kadar içti. Bir avuç alıp ona itaat eden, itaatinden dolayı kandı. Çok içerek isyan eden ise isyanı sebebiyle kanmadı.” İbn Humeyd bize rivayet etti; Seleme’nin, İbn İshak’tan, onun bazı ilim ehli aracılığıyla Vehb b. Münebbih’ten naklettiğine göre Vehb, “Kim ondan içerse benden değildir; kim onu tatmazsa o bendendir; ancak eliyle bir avuç alan müstesna” ayeti hakkında şöyle demiştir: Yüce Allah, “Pek azı dışında ondan içtiler” buyurur. İddia ettiklerine göre, yasaklandıkları içmede peş peşe çokça içenler kanmadılar; emredildiği gibi eliyle bir avuç dışında tatmayanlara ise bu yetti ve kâfi geldi.

Yüce Allah’ın “Tâlût ve onunla birlikte iman edenler nehri geçince, ‘Bugün Câlût’a ve ordularına karşı gücümüz yok’ dediler” buyruğunun teviline gelince, Yüce Allah “Tâlût onu geçince” sözüyle, Tâlût’un nehri geçmesini kastetmektedir. “Onu geçti” ifadesindeki zamir nehre döner; fiilin öznesi de Tâlût’tur. “Onunla birlikte iman edenler” ifadesi, onunla birlikte nehri geçen iman edenleri ifade eder. “Bugün Câlût’a ve ordularına karşı gücümüz yok” dediler.

Sonra o gün nehri geçenlerin ve onlardan “Bugün Câlût’a ve ordularına karşı gücümüz yok” diyenlerin sayısı hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları, onların sayısının Bedir ehlinin sayısı kadar, yani üç yüz küsur kişi olduğunu söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Hârûn b. İshak el-Hemedânî bize rivayet etti; Mus‘ab b. Mikdâm’ın rivayet ettiğini söyledi. Ahmed b. İshak da bize rivayet etti; Ebû Ahmed ez-Zübeyrî’nin rivayet ettiğini söyledi. Her ikisi de İsrail’den, onun Ebû İshak’tan, onun Berâ b. Âzib’den naklettiğine göre Berâ şöyle demiştir: “Biz, Bedir ashabının sayısının, Tâlût ile birlikte nehri geçenlerin sayısı kadar olduğunu konuşurduk. Onunla sadece müminler geçti; sayıları üç yüz küsur kişiydi.” Ebû Küreyb bize rivayet etti; Ebû Bekir’in, Ebû İshak’tan, onun Berâ’dan naklettiğine göre Berâ şöyle demiştir: “Biz, Bedir günü Bedir ashabının, Tâlût’un nehri geçen ashabının sayısı kadar, yani üç yüz on üç kişi olduğunu konuşurduk.” Muhammed b. Beşşâr bize rivayet etti; Ebû Âmir’in, Süfyân’dan, onun Ebû İshak’tan, onun Berâ’dan naklettiğine göre Berâ şöyle demiştir: “Biz, Peygamber’in ashabının Bedir günü üç yüz küsur kişi olduğunu, bunun Tâlût’un yanında nehri geçenlerin sayısı olduğunu konuşurduk. Onunla yalnız mümin geçti.” İbn Vekî‘ bize rivayet etti; babasının, Süfyân’dan, onun Ebû İshak’tan, onun Berâ b. Âzib’den buna benzerini naklettiği aktarılmıştır. İbn Beşşâr bize rivayet etti; Müemmel’in, Süfyân’dan, onun Ebû İshak’tan, onun Berâ’dan naklettiğine göre Berâ şöyle demiştir: “Biz, Peygamber’in ashabının Bedir günü, Tâlût’un nehri geçtiği gün yanındakilerin sayısı kadar olduğunu konuşurduk; onunla sadece Müslüman geçti.” Ahmed b. İshak bize rivayet etti; Ebû Ahmed’in, Mis‘ar’dan, onun Ebû İshak’tan, onun Berâ’dan aynı rivayeti naklettiği aktarılmıştır. Bişr bize rivayet etti; Yezîd’in, Saîd’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde şöyle demiştir: “Bize zikredildiğine göre Allah’ın Peygamberi Bedir günü ashabına şöyle dedi: ‘Siz, karşılaşma günü Tâlût’un ashabı sayısıncasınız.’ Resûlullah’ın ashabı Bedir günü üç yüz küsur kişiydi.” Müsennâ bana rivayet etti; İshak’ın, İbn Ebû Ca‘fer’den, onun babasından, onun Rebî‘den naklettiğine göre Rebî‘ şöyle demiştir: “Allah nehri geçerken iman edenleri ayıkladı; onlar üç yüzün üzerinde, onu aşkın ve yirminin altında bir sayıdaydılar. Davud geldi ve sayıyı onunla tamamladı.”

Başka bazıları ise onunla birlikte nehri dört bin kişinin geçtiğini; iman ehlinin küfür ve nifak ehlinden ancak Câlût ile karşılaştıklarında ayrıldığını söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Mûsâ b. Hârûn bana rivayet etti; Amr’ın, Esbât’tan, onun Süddî’den naklettiğine göre Süddî şöyle demiştir: “Tâlût ile birlikte İsrailoğulları’ndan dört bin kişi nehri geçti. Tâlût ve onunla birlikte iman edenler nehri geçip Câlût’u görünce, onlardan bir kısmı yine geri döndü ve ‘Bugün Câlût’a ve ordularına karşı gücümüz yok’ dediler. Böylece ondan üç bin altı yüz küsur kişi geri döndü. Geriye Bedir ehlinin sayısı kadar, üç yüz küsur kişi kaldı.” Kâsım bize rivayet etti; Hüseyin’in, Haccâc’dan, onun İbn Cüreyc’den naklettiğine göre İbn Abbas şöyle demiştir: “Tâlût ve onunla birlikte iman edenler nehri geçince, sudan içenler ‘Bugün Câlût’a ve ordularına karşı gücümüz yok’ dediler.”

Bu iki görüşten doğruya daha yakın olanı, İbn Abbas’tan rivayet edilen ve Süddî’nin söylediği görüştür. Buna göre Tâlût ile birlikte nehri, nehirden yalnız bir avuç içen mümin de, ondan çokça içen kâfir de geçti. Daha sonra Câlût’u görüp onunla karşılaştıklarında aralarında ayırım gerçekleşti. Şirk ve nifak ehli ondan ayrılıp geri durdu; bunlar “Bugün Câlût’a ve ordularına karşı gücümüz yok” diyen kimselerdi. Allah’ın emri konusunda basiret sahipleri ise basiretleri üzere ilerledi; onlar iman üzere sebat eden kimselerdi ve “Nice az topluluk vardır ki Allah’ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir” dediler.

Eğer gaflet içindeki biri, “Tâlût ile birlikte nehri ancak iman üzere sabit kalan ve nehirden yalnız bir avuç içen iman ehli geçmiş olabilir; çünkü Yüce Allah ‘Tâlût ve onunla birlikte iman edenler nehri geçince’ buyurmuştur. Böylece onunla yalnız iman ehlinin geçtiği anlaşılır. Nitekim Berâ b. Âzib’den gelen haber de böyledir. Ayrıca kâfirler de iman edenlerle birlikte nehri geçmiş olsaydı, Allah geçiş konusunda iman edenleri özel olarak zikretmezdi” diye zannederse, durum onun zannettiği gibi değildir. Çünkü iki grubun, yani iman grubu ile küfür grubunun nehri geçmiş olması ve Allah’ın Peygamberi Muhammed’e yalnız müminlerin geçişini haber vermesi yadırganacak bir şey değildir. Çünkü onlar hükümdarlarıyla birlikte nehri geçenlerdendi. Allah, kâfirlerin de müminlerle birlikte nehri geçmiş olmasına rağmen onları zikretmemiştir.

Bu konuda söylediğimizin doğruluğuna delalet eden şey Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Tâlût ve onunla birlikte iman edenler nehri geçince, ‘Bugün Câlût’a ve ordularına karşı gücümüz yok’ dediler. Allah’a kavuşacaklarını bilenler ise ‘Nice az topluluk vardır ki Allah’ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir’ dediler.” Böylece Yüce Allah, “Nice az topluluk vardır…” sözünü söyleyenlerin yalnız Allah’a kavuşacaklarını bilenler olduğunu, bunu onların dışındaki, Allah’a kavuşacaklarını bilmeyenlerin söylemediğini bildirmiştir. Allah’a kavuşacaklarını bilmeyenlerin ise “Bugün Câlût’a ve ordularına karşı gücümüz yok” diyenler olduğu anlaşılmıştır. Allah’a kavuşacağını inkâr eden yahut bu konuda şüphe eden kimseye iman nispet edilmesi ise caiz değildir.

Yüce Allah’ın “Bugün Câlût’a ve ordularına karşı gücümüz yok, dediler. Allah’a kavuşacaklarını bilenler ise dediler ki: Nice az topluluk vardır ki Allah’ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir” buyruğunun teviline gelince; tevil ehli bu iki grubun, yani “Bugün Câlût’a ve ordularına karşı gücümüz yok” diyenlerle “Nice az topluluk vardır ki Allah’ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir” diyenlerin kim olduğu konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları, “Bugün Câlût’a ve ordularına karşı gücümüz yok” diyenlerin Allah’a karşı kâfir ve münafık kimseler olduğunu, Câlût ve ordusuyla savaşa şahit olanlardan olmadıklarını söylemiştir. Çünkü onlar, Tâlût’tan ve Allah’ın düşmanı Câlût ile yanındakilerle savaşmak üzere onunla kalanlardan ayrılmışlardır. Bunlar, nehirden içerek Allah’ın emrine isyan eden kimselerdir. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Mûsâ bana rivayet etti; Amr’ın, Esbât’tan, onun Süddî’den naklettiği rivayet budur; bu, İbn Abbas’ın da görüşüdür. Bunu az önce ondan rivayet etmiştik. Kâsım bize rivayet etti; Hüseyin’in, Haccâc’dan, onun İbn Cüreyc’den naklettiğine göre İbn Cüreyc şöyle demiştir: “Allah’a kavuşacaklarını bilenler” ifadesi, sudan bir avuç alıp itaat eden, Tâlût ile birlikte ilerleyen müminlerdir; şüphe edenler ise oturup kaldılar.

Başka bazıları ise iki grubun da iman ehli olduğunu, içlerinden hiçbirinin sudan bir avuçtan fazla içmediğini, hepsinin itaat ehli olduğunu; ancak bazılarının yakin bakımından diğerlerinden daha güçlü olduğunu söylemiştir. Allah’ın “Nice az topluluk vardır ki Allah’ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir” dediklerini haber verdiği kimseler bunlardır. Diğerleri ise yakin bakımından daha zayıf olanlardır; onlar da “Bugün Câlût’a ve ordularına karşı gücümüz yok” diyenlerdir. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Bişr b. Muâz bize rivayet etti; Yezîd’in, Saîd’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde, “Tâlût ve onunla birlikte iman edenler nehri geçince, ‘Bugün Câlût’a ve ordularına karşı gücümüz yok’ dediler. Allah’a kavuşacaklarını bilenler ise ‘Nice az topluluk vardır ki Allah’ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir’ dediler” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Müminlerin bazıları azim ve kararlılık bakımından diğerlerinden çok daha üstün olabilir; bununla birlikte hepsi mümindir.” Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; Abdürrezzâk’ın, Ma‘mer’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde, “Nice az topluluk vardır ki Allah’ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir” ayeti hakkında şöyle demiştir: Peygamber, Bedir günü ashabına “Siz Tâlût’un ashabı sayısıncasınız, üç yüz kişisiniz” buyurdu. Katâde şöyle demiştir: “Peygamber’in yanında Bedir günü üç yüz küsur kişi vardı.” Yûnus bana rivayet etti; İbn Vehb’in şöyle dediğini aktardı: İbn Zeyd şöyle demiştir: “Bir avuç almayanlar, bir avuç alanlardan daha güçlüydü. Onlar ‘Nice az topluluk vardır ki Allah’ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir’ diyen kimselerdir.”

Berâ b. Âzib’den, Tâlût ile birlikte nehri sadece Bedir ehlinin sayısı kadar kişinin geçtiği rivayet edilen görüşe göre ise Allah’ın bu iki grubun durumunu anlatırken nitelendirdiği iki grubun da Katâde ve İbn Zeyd’in söylediği şekilde anlaşılması gerekir. Fakat ayetin tevilinde doğruya daha yakın olan görüş, İbn Abbas, Süddî ve İbn Cüreyc’in söylediği görüştür. Bunun delilini az önce zikrettik.

“Allah’a kavuşacaklarını bilenler dediler ki” ifadesinin teviline gelince, bunun anlamı şudur: Allah’a kavuşacaklarını bilen ve kesin olarak inanan kimseler dediler. Mûsâ bana rivayet etti; Amr’ın, Esbât’tan, onun Süddî’den naklettiğine göre Süddî, “Allah’a kavuşacaklarını bilenler” ifadesini “kesin olarak bilenler” diye açıklamıştır. Buna göre sözün tevili şöyledir: Ahirete kesin olarak inanan, dönüşün Allah’a olacağını tasdik eden kimseler, “Bugün Câlût’a ve ordularına karşı gücümüz yok” diyenlere şöyle dediler: “Nice az topluluk vardır ki…” Buradaki “nice” kelimesi çokluğu ifade eder. Yani nice az topluluk, Allah’ın izniyle, yani Allah’ın hükmü ve takdiriyle çok topluluğa galip gelmiştir. “Allah sabredenlerle beraberdir” demek ise, Allah kendi rızası ve itaati uğrunda nefislerini tutanlarla beraberdir. “Zann” kelimesinin anlamlarını ve bunlardan birinin kesin bilgi olduğunu gösteren açıklamayı daha önce yapmıştık; bu sebeple burada tekrar etmeyi uygun görmedik.

“Fie” kelimesine gelince, bu insanlar topluluğu demektir; kendi lafzından tekili yoktur. “Raht” ve “nefer” kelimeleri gibidir. Çoğulu “fiât” ve merfu hâlde “fiûn”, nasb ve cer hâlinde ise “fiîn” şeklinde gelir; bu durumda nun harfi her hâlde fethalı olur. Merfu hâlde “fiûn”, nasb hâlinde “fiînen”, cer hâlinde “fiînin” şeklinde de kullanılabilir; bu durumda i‘rab nun harfinde olur ve yâ harfi her hâlde sabit kalır. İzafet yapılırsa “bunlar senin topluluklarındır” anlamında “hâulâi fiînuke” denir; nun korunur, tenvin düşer. Bu, yılı “sinîn” şeklinde çoğullayanların “senin yılların” anlamında “hâzihi sinînuke” demeleri gibidir; nun sabit kalır, i‘rab alır ve izafet sebebiyle tenvin düşer. Aynı kural, sonundan eksilen “mie”, “sebe”, “kulle” ve “izze” gibi bütün eksik kelimelerde geçerlidir. Eksikliği başından olan kelimelere gelince, onların çoğulu tâ ile yapılır; “idde” kelimesinin “idât”, “sıla” kelimesinin “sılât” olması gibi.

“Allah sabredenlerle beraberdir” sözüne gelince, bunun anlamı şudur: Allah, kendi yolunda cihad etmekte ve diğer itaatlerde sabredenlere yardım eder; onları düşmanlarına, yani O’nun yolundan alıkoyan ve dininin yoluna aykırı davranan kimselere karşı üstün ve muzaffer kılar. Nitekim birine başkasına karşı yardım eden herkes için “O onunla beraberdir” denilir; yani yardım ve destek bakımından onun yanındadır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 248

Talut askerlerle ayrılınca dedi ki: Allah sizi bir nehirle deneyecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Kim de onu tatmazsa o bendendir; ancak eliyle bir avuç alan hariç. Ondan içtiler, pek azı dışında. Talut ve onunla birlikte iman edenler nehri geçince: Bugün Calut ve ordusuna karşı gücümüz yok dediler. Allah’a kavuşacaklarını bilenler ise: Nice az topluluk, Allah’ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir dediler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kâle lehum nebiyyuhum (peygamberleri dedi) inne ayete mulkihi (onun hükümdarlığının işareti) en ye’tiyekumu t-tabutu (size sandığın gelmesidir) fihi sekinetun min rabbikum (onda Rabbinizden bir huzur vardır) ve bakiyyetun mimma tereke alu musa ve alu harun (Musa ve Harun ailesinden kalanlar vardır) tahmiluhu l-melaike (onu melekler taşır) inne fi zalike le-ayeten lekum (bunda sizin için bir delil vardır) in kuntum mu’minin (eğer iman ediyorsanız)

Mukatil Tefsiri
Onlar Tâlût’un hükümdarlığını inkâr edince peygamberleri şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının alameti” yani hükümdarlığının Allah tarafından olduğunun işareti, “sandığın size gelmesidir.”

“İçinde Rabbinizden bir sekînet vardır.” Bu sekînetin, kedi başına benzeyen ve iki kanadı bulunan bir şey olduğu söylenmiştir. Ses çıkardığında zaferin kendilerinin olacağını anlarlardı. Savaşta onu ordunun önüne koyarlardı.

“Musa ailesi ile Harun ailesinin bıraktıklarından bir kalıntı vardır.” Buradaki kalıntı; levhalardan parçalar, altından bir kap içinde bulunan bir ölçek, Musa’nın asası ve sarığı idi.

Sandık peygamberlerin yanında bulunurdu. Savaşa çıktıklarında onu önlerine koyar, onunla düşmana karşı yardım isterlerdi.

Benî İsrail dağılıp peygamberlerine isyan edince Allah düşmanlarını üzerlerine musallat etti. Düşmanlar onları öldürdü ve sandığı ele geçirdi. Sonra onu bir helâya gömdüler. Bunun üzerine Allah onları basur hastalığıyla cezalandırdı. İçlerinden biri sandığın bulunduğu yerde ihtiyacını giderdiğinde basur hastalığına yakalanıyordu. Hastalık aralarında yayılınca sandığı terk ettiler ve şöyle dediler: “Bu belâ bize sandığa yaptığımız şey yüzünden geldi.”

Bunun üzerine sandığı çıkarıp süt veren bir ineğin çektiği arabayla Benî İsrail’e gönderdiler. Allah da melekleri gönderdi; melekler arabayı sürüyordu. Sandık onların önüne böyle geldi.

İşte “Onu melekler taşıyacaktır” sözü bunu anlatmaktadır. Yani melekler onu sevk ediyordu.

“Eğer iman eden kimselerseniz bunda sizin için bir delil vardır.” Yani sandığın geri gelmesinde, Tâlût’un hükümdarlığının Allah tarafından olduğuna dair bir işaret vardır.

Sandık, sarı taraklar yapılan şimşâr ağacından yapılmıştı ve altınla kaplanmıştı. Sandığı görünce Tâlût’un hükümdarlığının Allah’tan olduğuna kesin olarak inandılar; onu dinleyip itaat ettiler.

Musa, ölümünden önce çölde sandığı Yûşa‘ b. Nûn’a bırakmıştı.

Daha sonra Tâlût, Câlût ile savaşmak için hazırlık yaptı. Peygamber İsmail, Tâlût’a şöyle dedi: “Allah senin askerlerinden birini gönderecek ve o kişi Câlût’u öldürecek.”

Peygamber ona bir zırh verdi ve şöyle dedi: “Bu zırh kime tam uyarsa, ne kısa ne uzun gelirse, Câlût’u öldürecek kişi odur. Onu öldürene mülkünün ve malının yarısını ver.”

Bu haber Davud’a ulaştı. Davud o sırada dağda koyun güdüyordu. Koyunlarını Allah’a emanet etti ve şöyle dedi: “İnsanların yanına gidip kardeşlerime bakayım.” Kardeşlerinden yedisi Tâlût’un ordusundaydı.

Davud yolda bir taşa rastladı. Taş ona: “Ey Davud! Beni al. Ben Harun’un taşıyım. Benimle birçok kişi öldürüldü. Beni Câlût’a at; onun karnına girer, öbür tarafından çıkarım.” dedi. Davud taşı aldı ve torbasına koydu.

Sonra başka bir taşa rastladı. O da: “Ey Davud! Beni al. Ben Musa’nın taşıyım. Benimle birçok kişi öldürüldü. Beni Câlût’a at; kalbine girer, öbür tarafından çıkarım.” dedi. Davud onu da torbasına koydu.

Sonra üçüncü bir taşa rastladı. O da şöyle dedi: “Ey Davud! Beni al. Câlût’u öldürecek olan benim. Rüzgâr bana yardım eder, miğferini aşar, beynine girer ve onu öldürürüm.”

Davud onu da torbasına koydu.

Sonra Tâlût’un yanına giderek şöyle dedi: “Allah’ın izniyle Câlût’u öldürecek kişi benim.”

Davud’un görünüşü zayıf, kısa ve küçüktü. Bu yüzden Tâlût onun Câlût’u öldürebileceğine inanmadı.

Davud şöyle dedi: “Eğer Câlût’u öldürürsem bana mülkünün ve malının yarısını verir misin?”

Tâlût: “Evet, ayrıca seni kızımla evlendiririm.” dedi. Sonra şöyle devam etti: “Eğer aradığım kişi sensen bu bana gizli kalmaz. Kavmimin hepsi gelip Câlût’u öldüreceğini söyledi. Fakat İsmail bana, Allah’ın askerlerimden birini göndereceğini ve onun Câlût’u öldüreceğini haber verdi.”

Sonra zırhı Davud’a giydirdi. Zırh önce ona büyük geldi. Davud içinde silkelenince zırh küçüldü. Davud Allah’a dua etti. Tekrar silkelenince biraz daha küçüldü. Üçüncü kez silkelenince zırh tam üzerine oturdu.

Bunun üzerine Tâlût, Câlût’u öldürecek kişinin Davud olduğunu anladı.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın, haber verdiği peygamberinden aktardığı bu bilgi, kendilerine bu söz söylenen İsrailoğulları ileri gelenlerinin, peygamberleri Tâlût’un Allah tarafından kendilerine hükümdar gönderildiğini haber verdiğinde ve Allah’ın onu üstün kıldığı meziyeti kendilerine bildirdiğinde, onun hükümdarlığını hemen kabul etmediklerine delildir. Aksine onlar, peygamberlerinden bu konuda kendilerine söylediği ve haber verdiği şeyin doğruluğunu gösteren bir delil istediler. Buna göre sözün tevili, durum bizim anlattığımız gibi olunca şöyledir: “Allah mülkünü dilediğine verir. Allah geniş lütuf sahibidir, bilendir.” Bunun üzerine onlar peygamberlerine: “Eğer doğru söyleyenlerden isen, buna dair bize bir delil getir” dediler. Peygamberleri de onlara şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının alameti, size tabutun gelmesidir.”

Bu kıssa, her ne kadar Yüce Allah’ın İsrailoğulları ileri gelenleri, peygamberleri, onların peygamberlerinden Allah yolunda beraber savaşacakları bir hükümdar göndermesini istemeleri, peygamberliklerini bildikleri hâlde peygamberlerini yalanlamaları, sonra Allah’a ve Resûlüne Allah yolunda cihad edeceklerine dair verdikleri sözü bozup savaş çağrısı yapıldıktan sonra savaştan geri durmaları, onlardan çoğunun hükümdarlarını yalnız bırakmasına rağmen Allah’ın az bir topluluğa zafer vermesi hakkında bir haber olsa da, aynı zamanda Resûlullah’ın hicret yurdunda bulunan onların soyundan gelen Kurayza ve Nadîr Yahudilerine de bir uyarıdır. Çünkü onlar, Muhammed’in doğruluğunu bildikleri ve peygamberliğinin hakikatini tanıdıkları hâlde, onun kendilerine emrettiği ve yasakladığı şeylerde onu yalanlamak bakımından, daha önce onun gönderilişinden önce düşmanlarına karşı Allah’tan onunla yardım istedikleri hâlde, ataları ve ilkleri olan, doğruluğunu bildikleri ve peygamberliğinin hakikatini tanıdıkları hâlde peygamberleri Şemûîl b. Bâlî’yi yalanlayan kimselerden farklı değildiler. Onların ataları, düşmanlarıyla savaşacakları bir hükümdar gönderilmesini peygamberlerinden bizzat istedikten ve peygamberleri Şemûîl bu konuda onlarla tekrar tekrar konuşup onları uyarmış olduktan sonra, Allah Tâlût’u kendilerine hükümdar gönderince onunla birlikte cihaddan geri durmuşlardı.

Bu kıssa aynı zamanda Muhammed’in ashabından Allah’a ve Resûlüne iman edenler için Allah yolunda cihada teşviktir. Onlara, Peygamberleri Muhammed düşmanla karşılaştığında ve Allah’a ve kendisine inkâr edenlere karşı savaşmaya kalktığında, İsrailoğulları ileri gelenlerinin Allah’ın düşmanı Câlût’a karşı savaşmak üzere ilerleyen hükümdarları Tâlût’tan geri durdukları gibi geri durmamaları konusunda bir uyarıdır. Onların rahatlığı ve huzuru, cihadın sıcağına ve Allah yolunda savaşa tercih etmeleri hatırlatılarak müminler uyarılmıştır. Yüce Allah bu kıssayla, müminlerin sayısı az, düşmanlarının sayısı çok ve güçleri kuvvetli olsa bile, inkâr ehliyle savaşa atılmaları için onları keskinleştirmekte ve şöyle buyuranların sözünü hatırlatmaktadır: “Allah’a kavuşacaklarını bilenler dediler ki: Nice az topluluk vardır ki Allah’ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 249). Böylece Yüce Allah kullarına zaferin, üstünlüğün, hayrın ve şerrin kendi elinde olduğunu bildirmektedir.

“Peygamberleri onlara dedi ki” sözünün teviline gelince, bu ifade, peygamberlerine “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” diyen İsrailoğulları ileri gelenlerine yöneliktir. “Onun hükümdarlığının alameti” ifadesinin anlamı da şudur: Tâlût’un hükümdarlığının, yani benim “Allah onu sizin üzerinize hükümdar gönderdi” sözümde doğru olduğuma dair sizden istediğiniz delilin alameti, her ne kadar o hükümdarlık soyundan olmasa da, size tabutun gelmesidir. “İçinde Rabbinizden bir sekîne bulunan tabut” ise İsrailoğulları’nın düşmanla karşılaştıklarında önlerine koydukları ve onunla birlikte ilerlediklerinde hiçbir düşmanın kendilerine karşı duramadığı, kendilerine karşı çıkan hiç kimsenin onlara galip gelemediği tabuttu. Nihayet Allah’ın emrine karşı geldiler ve peygamberlerine muhalefetleri çoğaldı; bunun üzerine Allah onu defalarca ellerinden aldı, sonra her defasında geri verdi. En son defa ise onu onlardan aldı ve bir daha asla onlara geri vermeyecektir.

Sonra tevil ehli, Allah’ın İsrailoğulları’na gelişini peygamberleri Şemûîl’in “Allah size Tâlût’u hükümdar gönderdi” sözünün doğruluğuna alamet yaptığı tabutun geliş sebebi hakkında ihtilaf etmiştir. Acaba İsrailoğulları onu daha önce kaybetmişler de Allah Tâlût’un hükümdarlığına alamet olarak onu kendilerine geri mi vermişti, yoksa daha önce ellerinden alınmamıştı da Allah onu ilk defa mı vermişti? Bazıları şöyle demiştir: Bu tabut Musa ve Harun zamanından beri onların yanındaydı, nesilden nesile miras kalıyordu; sonra Allah’a inkâr eden bazı krallar onu onlardan aldılar. Ardından Allah onu Tâlût’un hükümdarlığına alamet olarak kendilerine geri verdi.

Bu görüşe göre tabutun onlara geri verilmesinin sebebi hakkında Müsennâ bana rivayet etti; İshak’ın, İsmail b. Abdülkerîm’den, onun Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan naklettiğine göre Abdüssamed, Vehb b. Münebbih’i şöyle derken işitmiştir: Şemûîl’i yetiştiren Îlî’nin iki genç oğlu vardı. Bunlar kurban konusunda daha önce bulunmayan bir bidat ortaya çıkardılar. Kurban konusunda şartları şuydu: Kurbanın içinden çıkan her şey, onunla ilgilenen kâhine ait olurdu. Îlî’nin iki oğlu çengeller yapmışlardı. Kadınlar kutsal yerde dua etmeye geldiklerinde onlara sarkıntılık ederlerdi. Şemûîl, Îlî’nin uyuduğu odanın yanında uyurken bir ses işitti: “Ey Şemûîl!” Hemen Îlî’nin yanına koşup, “Buyur, beni niçin çağırdın?” dedi. Îlî: “Hayır, dön uyu” dedi. O da dönüp uyudu. Sonra yine bir ses işitti: “Ey Şemûîl!” Yine Îlî’nin yanına koştu ve “Buyur, beni niçin çağırdın?” dedi. Îlî: “Ben yapmadım, dön uyu. Eğer bir ses daha duyarsan, ‘Buyur, yerindeyim, bana emret, yapayım’ de” dedi. Şemûîl dönüp uyudu. Yine “Ey Şemûîl!” diye bir ses işitti. Bu kez “Buyur, işte buradayım, bana emret, yapayım” dedi. Ona şöyle denildi: “Îlî’ye git ve de ki: Çocuk sevgisi onu, oğullarını benim kutsalımda ve kurbanımda bidat çıkarmaktan ve bana isyan etmekten alıkoymadı. Bu yüzden kâhinliği ondan ve soyundan mutlaka söküp alacağım; onu ve iki oğlunu helak edeceğim.” Sabah olunca Îlî ona sordu; Şemûîl de olanı haber verdi. Îlî bundan çok korktu.

Sonra çevre düşmanlarından biri onlara karşı yürüdü. Îlî iki oğluna halkla birlikte çıkıp o düşmanla savaşmalarını emretti. Onlar da çıktılar ve yanlarında, içinde levhalar ve Musa’nın asası bulunan tabutu da götürdüler ki onunla yardım görsünler. Onlar ve düşmanları savaşa hazırlanırken Îlî, ne yaptıklarının haberini bekliyordu. O sırada bir adam geldi. Îlî sandalyesinde oturuyordu. Adam ona, “İki oğlun öldürüldü, halk da bozguna uğradı” dedi. Îlî, “Tabut ne oldu?” diye sordu. Adam, “Düşman onu aldı” dedi. Bunun üzerine Îlî çığlık attı, sandalyesinden arka üstü düştü ve öldü.

Tabutu ele geçirenler onu götürüp ilahlarının evine koydular. Tapındıkları bir putları vardı. Tabutu putun altına, putu da onun üzerine koydular. Ertesi sabah put tabutun altında, tabut ise putun üstünde bulundu. Sonra putu alıp tekrar tabutun üstüne koydular ve ayaklarını tabuta çivilediler. Ertesi sabah putun elleri ve ayakları kopmuş, tabutun altında yere atılmış hâlde bulundu. Bunun üzerine birbirlerine şöyle dediler: “Artık biliyorsunuz ki İsrailoğulları’nın ilahına hiçbir şey karşı koyamaz. Onu ilahlarınızın evinden çıkarın.” Tabutu çıkarıp köylerinin bir tarafına koydular. Tabutun konulduğu taraftaki insanların boyunlarında ağrılar ortaya çıktı. “Bu nedir?” dediler. Yanlarında İsrailoğulları’ndan esir alınmış bir cariye vardı. O şöyle dedi: “Bu tabut sizin aranızda kaldığı sürece hoşlanmadığınız şeyleri görmeye devam edeceksiniz. Onu köyünüzden çıkarın.” Onlar, “Yalan söyledin” dediler. Cariye şöyle dedi: “Bunun alameti şudur: Yavruları olan, daha önce hiç boyunduruk takılmamış iki inek getirin. Sonra yavrularını arkalarına koyun, tabutu arabaya yükleyin, inekleri salın ve yavrularını tutun. İnekler boyun eğerek tabutu götürecektir. Sizin toprağınızdan çıkıp İsrailoğulları toprağına girdiklerinde boyunduruklarını kıracak ve yavrularına döneceklerdir.” Onlar bunu yaptılar. İnekler onların toprağından çıkıp İsrailoğulları toprağının en yakın yerine ulaşınca boyunduruklarını kırdılar, yavrularına döndüler ve tabutu, İsrailoğulları’ndan bazı insanların bulunduğu harap bir yere bıraktılar.

İsrailoğulları tabutun yanına koştu. Fakat ona yaklaşan herkes ölüyordu. Peygamberleri Şemûîl onlara şöyle dedi: “Kendinizi sınayın; kim kendisinde güç görürse ona yaklaşsın.” İnsanları tabutun karşısına çıkardılar. Kimse ona yaklaşmaya güç yetiremedi. Sadece İsrailoğulları’ndan iki adama izin verildi; onlar tabutu annelerinin evine taşıdılar. Anneleri dul bir kadındı. Tabut, Tâlût hükümdar oluncaya kadar annelerinin evinde kaldı. Sonra İsrailoğulları’nın işi Şemûîl ile düzeldi.

İbn Humeyd bize rivayet etti; Seleme’nin, İbn İshak’tan, onun bazı ilim ehli aracılığıyla Vehb b. Münebbih’ten naklettiğine göre Vehb şöyle demiştir: İsrailoğulları, Şemûîl’e “Onun bizim üzerimizde hükümdarlığı nasıl olur? Biz hükümdarlığa ondan daha layığız; ona malca genişlik de verilmemiştir” dediklerinde Şemûîl onlara şöyle dedi: “Allah onu sizin üzerinize seçti ve ona ilimde ve bedende genişlik verdi. Onun hükümdarlığının, yani onun Allah tarafından hükümdar kılındığının alameti, size tabutun gelmesidir. Böylece içindeki sekîne ve Musa ailesiyle Harun ailesinden kalan şeyler size geri dönecektir. O, düşmanla karşılaştığınızda kendisiyle düşmanı bozguna uğrattığınız ve ona karşı üstün geldiğiniz tabuttur.” Onlar, “Eğer tabut bize gelirse razı olur ve teslim oluruz” dediler.

Tabutu ele geçiren düşman, Îliyâ dağı denilen dağın aşağı tarafında, kendileriyle Mısır arasında bulunuyordu. Bunlar putperest kimselerdi. Aralarında Câlût da vardı. Câlût, bedenen genişlik, yakalama gücü ve savaşta şiddet verilmiş, insanlar arasında bu özelliklerle tanınan bir adamdı. Tabut ele geçirildiğinde Filistin köylerinden Ürdün denilen bir köye konulmuştu. Onu, içinde putlarının bulunduğu bir kiliseye yerleştirmişlerdi. Peygamberin İsrailoğulları’na tabutun geleceğini vaat etmesinden sonra putları her sabah kilisede baş aşağı devrilmiş hâlde bulunmaya başladı. Allah o köy halkının üzerine fareler gönderdi. Fare adamın üzerine atlıyor, adam sabahleyin ölüyordu; fare de onun içini arkasından yemiş oluyordu. Bunun üzerine onlar şöyle dediler: “Vallahi biliyorsunuz ki size, sizden önce hiçbir ümmete isabet etmeyen bir bela isabet etti. Biz bu belanın, bu tabut aramızda bulunduğundan beri başımıza geldiğini biliyoruz. Ayrıca putlarınızın da her sabah baş aşağı devrildiğini gördünüz; bu tabut onların yanında oluncaya kadar böyle bir şey olmuyordu. Onu aranızdan çıkarın.” Sonra bir araba getirip tabutu ona yüklediler; arabayı iki boğaya bağladılar, yanlarına vurdular. Melekler boğaları sürerek yola çıkardı. Tabut hangi yerden geçtiyse orası kutsal oldu. İsrailoğulları birden tabutu, iki boğanın çektiği araba üzerinde karşılarında görünce tekbir getirdiler, Allah’a hamdettiler, savaşlarında ciddileştiler ve Tâlût’un hükümdarlığını kesin olarak kabul ettiler.

Kâsım bize rivayet etti; Hüseyin’in, Haccâc’dan, onun İbn Cüreyc’den naklettiğine göre İbn Abbas şöyle demiştir: Peygamberleri onlara, “Allah Tâlût’u sizin üzerinize seçti ve ona ilimde ve bedende genişlik verdi” dediğinde, onlar Tâlût’un başkanlığını kabul etmekten kaçındılar. Bunun üzerine peygamberleri onlara, “Onun hükümdarlığının alameti, içinde Rabbinizden sekîne bulunan tabutun size gelmesidir” dedi. Onlara şöyle söyledi: “Söyleyin bakayım, size içinde Rabbinizden sekîne ve Musa ailesiyle Harun ailesinden kalan şeyler bulunan, meleklerin taşıdığı tabut gelirse ne dersiniz?” Musa levhaları bıraktığında levhalar kırılmış ve onlardan bir kısmı kaldırılmıştı. Sonra Musa inmiş, geriye kalanları toplamış ve o tabutun içine koymuştu. İbn Cüreyc şöyle demiştir: Ya‘lâ b. Müslim bana, Saîd b. Cübeyr’den, onun da İbn Abbas’tan naklettiğine göre levhalardan sadece altıda biri kalmıştı. Amâlika o tabutu ele geçirmişti. Amâlika, Âd’dan bir topluluk olup Eriha’da bulunuyordu. Melekler tabutu gökle yer arasında taşıyarak getirdiler. İsrailoğulları tabuta bakıyorlardı; nihayet melekler onu Tâlût’un yanına koydu. Bunu görünce “Evet” dediler, ona teslim oldular ve onu hükümdar kabul ettiler. Peygamberler savaşa katıldıklarında tabutu önlerine koyarlardı. “Âdem o tabut ve rükünle inmiştir” derlerdi. Bana ulaştığına göre tabut ve Musa’nın asası Taberiye gölündedir; ikisi kıyamet gününden önce çıkarılacaktır.

Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; Abdürrezzâk’ın, Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan naklettiğine göre Abdüssamed, Vehb b. Münebbih’i şöyle derken işitmiştir: Yeremya Beytülmakdis’i yıkıp kitapları yaktığında dağın bir tarafında durdu ve “Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?” (Bakara 259) dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl öldürdü. Allah, onu öldürdüğü andan itibaren yetmiş yılın sonunda İsrailoğulları’ndan dilediklerini geri döndürdü; onlar otuz yıl boyunca orayı imar ettiler ve böylece yüz yıl tamamlandı. Yüz yıl geçince Allah onun ruhunu geri verdi. Şehir imar edilmiş ve eski hâline dönmüştü. Allah tabutu onlara geri vermek istediğinde peygamberlerinden birine, ya Danyal’a ya da başka bir peygambere şöyle vahyetti: “Eğer hastalığın sizden kaldırılmasını istiyorsanız, bu tabutu aranızdan çıkarın.” Onlar, “Hangi alametle?” dediler. Peygamber şöyle dedi: “Hiç çalıştırılmamış, zorlu iki inek getireceksiniz. İnekler tabutu görünce boyunlarını boyunduruğa uzatacak, boyunduruk üzerlerine bağlanacak, sonra tabut bir arabaya bağlanacak ve ineklere takılacak. Sonra inekler serbest bırakılacak; Allah onları nereye ulaştırmak isterse oraya gidecekler.” Onlar bunu yaptılar. Allah onların başına dört melek görevlendirdi; melekler inekleri sürdüler. İnekler hızlıca yürüdüler. Kudüs sınırına ulaşınca boyunduruklarını kırdılar, bağlarını kopardılar ve gittiler. Davud ve beraberindekiler tabutun yanına indi. Davud tabutu görünce sevinçle ona doğru sıçrayarak yürüdü. Vehb’e, “Sıçrayarak yürümek nedir?” diye sorduk. O, “Rakse benzer bir hareket” dedi. Karısı ona, “Kendini o kadar hafife aldın ki insanlar yaptığın şeyden dolayı neredeyse senden hoşlanmayacak” dedi. Davud ise, “Rabbime itaati bana ağır mı gösteriyorsun? Bundan sonra sen benim eşim değilsin” dedi ve ondan ayrıldı.

Başka bazıları ise Allah’ın Tâlût’un hükümdarlığına alamet yaptığı tabutun çölde bulunduğunu, Musa’nın onu yardımcısı Yûşa’nın yanında bıraktığını ve meleklerin onu taşıyıp Tâlût’un evine koyduğunu söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Bişr bize rivayet etti; Yezîd’in, Saîd’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde, “Onun hükümdarlığının alameti, içinde Rabbinizden sekîne bulunan tabutun size gelmesidir…” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Musa onu çölde yardımcısı Yûşa b. Nûn’un yanında bırakmıştı. Melekler onu taşıyarak getirdiler ve Tâlût’un evine koydular. Sabah olunca tabut onun evindeydi.” Müsennâ bana rivayet etti; İshak’ın, İbn Ebû Ca‘fer’den, onun babasından, onun Rebî‘den naklettiğine göre Rebî‘ bu ayet hakkında şöyle demiştir: “Bize anlatıldığına göre Musa tabutu çölde yardımcısı Yûşa b. Nûn’un yanında bırakmıştı. Meleklerin onu çölden taşıyıp Tâlût’un evine koydukları bize zikredildi. Sabah olunca tabut onun evindeydi.”

Bu iki görüşten doğruya daha yakın olanı, İbn Abbas ve Vehb b. Münebbih’in söylediği görüştür: Tabut, İsrailoğulları’nın bir düşmanının yanında bulunuyordu; düşman onu onlardan ele geçirmişti. Çünkü Yüce Allah, o zamandaki peygamberinin İsrailoğulları’na söylediği sözü aktarırken “Onun hükümdarlığının alameti, size tabutun gelmesidir” buyurmuştur. “Elif-lâm” takısı bu tür isimlerde ancak konuşan ve dinleyen tarafından bilinen bir şey için kullanılır. Burada hem haber veren hem de kendisine haber verilen tabutu tanımaktadır. Böylece sözün anlamının şu olduğu anlaşılır: “Onun hükümdarlığının alameti, sizin tanıdığınız, kendisiyle yardım istediğiniz o tabutun size gelmesidir; onun içinde Rabbinizden sekîne vardır.” Eğer bu, daha önce onların değerini ve faydasını bilmedikleri herhangi bir tabut olsaydı, “Onun hükümdarlığının alameti, içinde Rabbinizden sekîne bulunan bir tabutun size gelmesidir” denilirdi.

Eğer gaflet içindeki biri, onların bu tabutu, onun faydasının derecesini ve içinde bulunan şeyi, Musa ve Yûşa’nın yanında bulunduğu sırada zaten tanımış olduklarını zannederse, bunun yanlışlığı gizli değildir. Çünkü bize, Musa’nın tabutla birlikte herhangi bir düşmanla karşılaştığına dair bir haber ulaşmamıştır; yardımcısı Yûşa hakkında da böyle bir şey ulaşmamıştır. Musa ile Firavun’un durumu hakkında bilinen şey, Allah’ın onların kıssasından anlattıklarıdır; Musa ile zorba kavim arasındaki durum da böyledir. Yûşa’ya gelince, bu görüşü söyleyenler onun tabutu çölde bıraktığını ve Tâlût hükümdar oluncaya kadar tabutun onlara geri verilmediğini ileri sürmüşlerdir. Eğer durum onların anlattığı gibi olsaydı, tabutun hangi hâliyle onlar tarafından tanındığı söylenebilirdi ki “Onun hükümdarlığının alameti, bildiğiniz ve işini tanıdığınız tabutun size gelmesidir” denilebilsin? Bu görüşün, zikrettiğimiz sebeple bozuk olması, diğer görüşün doğruluğuna en açık delildir. Çünkü tevil ehli arasında bu konuda bu iki görüşten başka bir görüş yoktur.

Bize ulaştığına göre tabutun niteliği şöyledir: Muhammed b. Asker ve Hasan b. Yahyâ bize rivayet ettiler; Abdürrezzâk’ın, Bekkâr b. Abdullah’tan naklettiğine göre şöyle demiştir: Vehb b. Münebbih’e Musa’nın tabutunun nasıl olduğunu sorduk. O şöyle dedi: “Yaklaşık üç arşın uzunluğunda, iki arşın genişliğindeydi.”

Yüce Allah’ın “İçinde Rabbinizden bir sekîne vardır” buyruğunun teviline gelince, Yüce Allah “içinde” sözüyle “tabutun içinde” demektedir. “Rabbinizden bir sekîne” ifadesinin anlamı hakkında tevil ehli ihtilaf etmiştir. Bazıları, bunun insan yüzüne benzer bir yüzü olan hafif ve esintili bir rüzgâr olduğunu söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak İmrân b. Mûsâ bize rivayet etti; Abdülvâris b. Saîd’in, Muhammed b. Cuhâde’den, onun Seleme b. Küheyl’den, onun Ebû Vâil’den, onun da Ali b. Ebû Tâlib’den naklettiğine göre Ali şöyle demiştir: “Sekîne, insan yüzüne benzer bir yüzü olan hafif bir rüzgârdır.” Muhammed b. Beşşâr bize rivayet etti; Abdurrahman b. Mehdî’nin, Süfyân’dan naklettiğini söyledi. Hasan b. Yahyâ da bize rivayet etti; Abdürrezzâk’ın, Süfyân’dan, onun Seleme b. Küheyl’den, onun Ebû’l-Ahvas’tan, onun da Ali’den naklettiğine göre Ali şöyle demiştir: “Sekînenin insan yüzü gibi bir yüzü vardır; o hafif esintili bir rüzgârdır.” Yakub b. İbrahim bana rivayet etti; Heşîm’in, Avvâm b. Havşeb’den, onun Seleme b. Küheyl’den, onun Ali b. Ebû Tâlib’den naklettiğine göre Ali, “İçinde Rabbinizden bir sekîne vardır” ayeti hakkında şöyle demiştir: “O, sûreti olan hafif bir rüzgârdır.” Yakub kendi rivayetinde “onun bir yüzü vardır” demiş, İbn Müsennâ ise “insan yüzü gibi” ifadesini kullanmıştır. İbn Humeyd bize rivayet etti; Cerîr’in, Mansûr’dan, onun Seleme b. Küheyl’den naklettiğine göre Ali şöyle demiştir: “Sekînenin insan yüzü gibi bir yüzü vardır ve o hafif esintili bir rüzgârdır.” Hennâd b. Serî bize rivayet etti; Ebû’l-Ahvas’ın, Simâk b. Harb’den, onun Hâlid b. Ar‘ara’dan naklettiğine göre Ali şöyle demiştir: “Sekîne, esintili bir rüzgârdır ve iki başı vardır.” Muhammed b. Müsennâ bize rivayet etti; Muhammed b. Ca‘fer’in, Şu‘be’den, onun Simâk’tan naklettiğine göre Simâk, Hâlid b. Ar‘ara’nın Ali’den buna benzer bir rivayet aktardığını işitmiştir. İbn Müsennâ bize rivayet etti; Ebû Dâvûd’un, Şu‘be, Hammâd b. Seleme ve Ebû’l-Ahvas’tan, onların tamamının Simâk’tan, onun Hâlid b. Ar‘ara’dan, onun da Ali’den buna benzer bir rivayet naklettiğini söyledi.

Başka bazıları, sekînenin kedi başı gibi bir başı ve iki kanadı bulunduğunu söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Muhammed b. Amr bana rivayet etti; Ebû Âsım’ın, Îsâ’dan, onun İbn Ebû Necîh’ten, onun Mücâhid’den naklettiğine göre Mücâhid, Yüce Allah’ın “İçinde Rabbinizden bir sekîne vardır” sözü hakkında şöyle demiştir: “Sekîne ve Cebrâil, İbrahim ile birlikte Şam’dan geldi.” İbn Ebû Necîh şöyle demiştir: Mücâhid’in “Sekînenin kedi başı gibi bir başı ve iki kanadı vardır” dediğini işittim. Müsennâ bana rivayet etti; Ebû Huzeyfe’nin, Şibl’den, onun İbn Ebû Necîh’ten, onun da Mücâhid’den buna benzer bir rivayet naklettiğini söyledi. İbn Vekî‘ bize rivayet etti; babasının, Süfyân’dan, onun Leys’ten, onun Mücâhid’den naklettiğine göre Mücâhid şöyle demiştir: “Sekînenin iki kanadı ve kuyruğu vardır.” Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; Abdürrezzâk’ın, Sevrî’den, onun İbn Ebû Necîh’ten, onun Mücâhid’den naklettiğine göre Mücâhid şöyle demiştir: “Onun iki kanadı ve kedi kuyruğu gibi bir kuyruğu vardır.”

Başka bazıları ise bunun ölü bir kedi başı olduğunu söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak İbn Humeyd bize rivayet etti; Seleme’nin, İbn İshak’tan, onun Vehb b. Münebbih’ten, onun da İsrailoğulları’ndan bazı ilim ehli kimselerden naklettiğine göre şöyle denilmiştir: “Sekîne, ölü bir kedi başıydı. Tabutun içinde kedi sesiyle bağırdığında, zaferden emin olurlar ve kendilerine fetih gelirdi.”

Başka bazıları ise sekînenin cennetten altın bir leğen olduğunu ve peygamberlerin kalplerinin onda yıkandığını söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Ebû Küreyb bize rivayet etti; Osman b. Saîd’in, Hakem b. Zuhayr’den, onun Süddî’den, onun Ebû Mâlik’ten, onun da İbn Abbas’tan naklettiğine göre İbn Abbas, “İçinde Rabbinizden bir sekîne vardır” ayeti hakkında şöyle demiştir: “O, cennetten altın bir leğendir; peygamberlerin kalpleri onda yıkanırdı.” Mûsâ b. Hârûn bana rivayet etti; Amr’ın, Esbât’tan, onun Süddî’den naklettiğine göre Süddî şöyle demiştir: “Sekîne, peygamberlerin kalplerinin içinde yıkandığı altın bir leğendir. Allah onu Musa’ya vermişti. Levhalar onun içine konulmuştu. Bize ulaştığına göre levhalar inci, yakut ve zümrüttendi.”

Başka bazıları ise sekînenin Allah’tan konuşan bir ruh olduğunu söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; Abdürrezzâk’ın, Bekkâr b. Abdullah’tan naklettiğine göre şöyle demiştir: Vehb b. Münebbih’e sekîneyi sorduk. O şöyle dedi: “O, Allah’tan bir ruhtur; bir konuda ihtilafa düştüklerinde konuşur ve onlara istedikleri şeyin açıklamasını bildirirdi.” Muhammed b. Asker bize rivayet etti; Abdürrezzâk’ın, Bekkâr b. Abdullah’tan naklettiğine göre o, Vehb b. Münebbih’ten buna benzer bir rivayet işitmiştir.

Başka bazıları ise sekînenin, onların tanıdığı ve gönüllerinin kendisiyle yatıştığı ayetler olduğunu söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Kâsım bize rivayet etti; Hüseyin’in, Haccâc’dan, onun İbn Cüreyc’den naklettiğine göre İbn Cüreyc şöyle demiştir: Atâ b. Ebû Rebâh’a “İçinde Rabbinizden bir sekîne vardır” ayetini sordum. O şöyle dedi: “Sekîne, tanıdığınız ve gönüllerinizin kendisiyle yatıştığı ayetlerdir.”

Başka bazıları sekînenin rahmet olduğunu söylemiştir. Ammâr b. Hasan’dan rivayet edildi; İbn Ebû Ca‘fer’in, babasından, onun Rebî‘den naklettiğine göre Rebî‘, “İçinde Rabbinizden bir sekîne vardır” ifadesi hakkında “Rabbinizden bir rahmet vardır” demiştir.

Başka bazıları ise sekînenin vakar olduğunu söylemiştir. Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; Abdürrezzâk’ın, Ma‘mer’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde, “İçinde Rabbinizden bir sekîne vardır” ayeti hakkında “Vakar” demiştir.

Sekînenin anlamı hakkında bu görüşler içinde doğruya en yakın olanı, Atâ b. Ebû Rebâh’ın söylediği görüştür: Sekîne, onların tanıdığı ve nefislerin kendisiyle huzur bulduğu ayetlerdir. Çünkü Arap dilinde “sekîne”, bir kimsenin “Falanca şuna sükûn buldu” sözünden gelen bir kelimedir; yani ona güvenip yatıştığında ve gönlü onun yanında sakinleştiğinde böyle denir. “Sükûn” ve “sekîne” bu köktendir. Bu, “Falanca bu işe azmetti” sözündeki “azim” ve “azîme” yahut “hâkim topluluk arasında hüküm verdi” sözündeki “hüküm” ve “hüküm kararı” kelimeleri gibidir. Şairin şu sözü de bundandır: “Allah’a aittir o kabir; onu ne saklıyor? Gerçekten de içinde sekîne ve vakar saklamıştır.”

Sekînenin anlamı anlattığım gibi olunca, bunun Ali b. Ebû Tâlib’den rivayet ettiğimiz şekilde olması da mümkündür; Mücâhid’den aktardığımız şekilde olması da mümkündür; Vehb b. Münebbih’in ve Süddî’nin söylediği gibi olması da mümkündür. Çünkü bunların hepsi, nefislerin kendisiyle huzur bulduğu ve göğüslerin ferahladığı yeterli ayetlerdir. Sekînenin anlamı bizim açıkladığımız gibi olunca, tabutta bulunan ve insanların doğruluğunu bildikleri için gönüllerinin kendisiyle yatıştığı ayetin, aslında fiil ile adlandırıldığı ve onun dışında bir şey olduğu anlaşılmış olur; sözün delaleti buna yeterlidir.

Yüce Allah’ın “Musa ailesi ve Harun ailesinin bıraktıklarından bir kalıntı” buyruğunun teviline gelince, Yüce Allah “kalıntı” sözüyle geriye kalan şeyi kastetmektedir. Bir kimsenin “Bu işten bir kalıntı kaldı” demesi gibi. Bu kelime de “sükûn” kökünden gelen “sekîne” gibi aynı vezindedir. “Musa ailesi ve Harun ailesinin bıraktıklarından” sözüyle de Musa ailesinin ve Harun ailesinin miras bıraktıklarından kalan şey kastedilmektedir.

Tevil ehli, onların bıraktıklarından geriye kalan bu kalıntının ne olduğu konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun Musa’nın asası ve levhaların kırıntıları olduğunu söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Humeyd b. Mes‘ade bize rivayet etti; Bişr b. Mufaddal’ın, Dâvûd’dan, onun İkrime’den naklettiğine göre İkrime, bunun İbn Abbas’tan olduğunu zannettiğini söyleyerek şu ayet hakkında şöyle demiştir: “Musa ailesi ve Harun ailesinin bıraktıklarından bir kalıntı”, yani “levhaların kırıntıları.” Muhammed b. Abdullah b. Bezî‘ bize rivayet etti; Bişr’in, Dâvûd’dan, onun İkrime’den naklettiğine göre Dâvûd, bunun İbn Abbas’tan olduğunu zannettiğini söyleyerek aynı rivayeti aktarmıştır. İbn Müsennâ bize rivayet etti; Ebû’l-Velîd’in, Hammâd’dan, onun Dâvûd b. Ebû Hind’den, onun İkrime’den, onun İbn Abbas’tan naklettiğine göre İbn Abbas bu ayet hakkında şöyle demiştir: “Musa’nın asası ve levhaların kırıntıları.” Bişr bize rivayet etti; Yezîd’in, Saîd’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde, “Musa ailesi ve Harun ailesinin bıraktıklarından bir kalıntı” hakkında şöyle demiştir: “Bize zikredildiğine göre tabutta Musa’nın asası ve levhaların kırıntıları vardı.” Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; Abdürrezzâk’ın, Ma‘mer’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde bu ayet hakkında “Kalıntı, Musa’nın asası ve levhaların kırıntılarıdır” demiştir. Mûsâ bana rivayet etti; Amr’ın, Esbât’tan, onun Süddî’den naklettiğine göre Süddî şöyle demiştir: “Kalıntı, Musa’nın asası ve levhaların kırıntılarıdır.” Müsennâ bana rivayet etti; İshak’ın, İbn Ebû Ca‘fer’den, onun babasından, onun Rebî‘den naklettiğine göre Rebî‘ şöyle demiştir: “Musa’nın asası ve Tevrat’tan bazı şeyler.” Müsennâ bana rivayet etti; İshak’ın, Abdülvehhâb es-Sekafî’den, onun Hâlid el-Hazzâ’dan, onun İkrime’den naklettiğine göre İkrime bu ayet hakkında şöyle demiştir: “Tevrat, levhaların kırıntıları ve asa.” İshak şöyle demiştir: Vekî‘, “kırıntıları”nın “parçaları” anlamına geldiğini söylemiştir. Yakub bana rivayet etti; İbn Uleyye’nin, Hâlid’den, onun İkrime’den naklettiğine göre İkrime “Musa ailesi ve Harun ailesinin bıraktıklarından bir kalıntı” ifadesi hakkında “levhaların kırıntıları” demiştir.

Başka bazıları ise bu kalıntının Musa’nın asası, Harun’un asası ve levhalardan bir şey olduğunu söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Ebû Küreyb bize rivayet etti; Câbir b. Nûh’un, İsmail’den, onun İbn Ebû Hâlid’den, onun Ebû Sâlih’ten naklettiğine göre Ebû Sâlih, “Size tabutun gelmesidir; içinde Rabbinizden bir sekîne ve Musa ailesiyle Harun ailesinin bıraktıklarından bir kalıntı vardır” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Onun içinde Musa’nın asası, Harun’un asası, Tevrat’tan iki levha ve kudret helvası vardı.” Ebû Küreyb bize rivayet etti; İbn İdrîs’in şöyle dediğini aktardı: Babamdan, onun Atıyye b. Sa‘d’dan naklettiğini işittim; Atıyye bu ayet hakkında şöyle demiştir: “Musa’nın asası, Harun’un asası, Musa’nın elbiseleri, Harun’un elbiseleri ve levhaların kırıntıları.”

Başka bazıları ise bunun asa ve iki nalın olduğunu söylemiştir. Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; Abdürrezzâk’ın şöyle dediğini aktardı: Sevrî’ye “Musa ailesi ve Harun ailesinin bıraktıklarından bir kalıntı” ayetini sordum. O şöyle dedi: “Bazıları, kalıntının bir ölçek kudret helvası ve levhaların kırıntıları olduğunu söyler; bazıları ise asa ve iki nalın olduğunu söyler.”

Başka bazıları ise bunun yalnızca asa olduğunu söylemiştir. Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; Abdürrezzâk’ın, Bekkâr b. Abdullah’tan naklettiğine göre şöyle demiştir: Vehb b. Münebbih’e “Onun içinde ne vardı?” diye sorduk; yani tabutun içinde. O şöyle dedi: “İçinde Musa’nın asası ve sekîne vardı.”

Başka bazıları ise bunun levhaların kırıntıları ve onlardan kırılan parçalar olduğunu söylemiştir. Kâsım bize rivayet etti; Haccâc’ın, İbn Cüreyc’den naklettiğine göre İbn Abbas, “Musa ailesi ve Harun ailesinin bıraktıklarından bir kalıntı” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Musa levhaları bıraktığında levhalar kırılmış ve bir kısmı kaldırılmıştı; kalan kısmı o tabutun içine koydu.” Kâsım bize rivayet etti; Hüseyin’in, Haccâc’dan, onun İbn Cüreyc’den naklettiğine göre İbn Cüreyc şöyle demiştir: Atâ b. Ebû Rebâh’a “Musa ailesi ve Harun ailesinin bıraktıklarından bir kalıntı” ifadesini sordum. O, “İlim ve Tevrat” dedi.

Başka bazıları ise bunun Allah yolunda cihad olduğunu söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Hüseyin b. Ferec’den rivayet edildi; Ebû Muâz’ın şöyle dediğini işittim: Ubeydullah b. Süleyman bize haber verdi; Dahhâk’ın “Musa ailesi ve Harun ailesinin bıraktıklarından bir kalıntı” ayeti hakkında şöyle dediğini işittim: “Kalıntıdan maksat Allah yolunda savaştır; onlar Tâlût ile birlikte bununla savaştılar ve bununla emrolundular.”

Bu konuda doğruya en yakın söz şudur: Yüce Allah, peygamberinin ümmetine “Allah size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi” sözünün doğruluğuna alamet kıldığı tabutun içinde kendisinden bir sekîne ve Musa ailesiyle Harun ailesinin bıraktıklarından bir kalıntı bulunduğunu haber vermiştir. Bu kalıntının asa, levhaların kırıkları, Tevrat yahut onun bir kısmı, iki nalın, elbiseler ve Allah yolunda cihad olması mümkündür; bunlardan bazısının olması da mümkündür. Bu, akıl yürütmeyle veya dil yoluyla bilgisine ulaşılamayacak bir konudur. Bunun bilgisi ancak kesin bilgi gerektiren bir haberle bilinebilir. İslam ehli yanında ise bu konuda anlattığımız nitelikte kesin bilgi gerektiren bir haber yoktur. Durum böyle olunca, bu konuda bir sözü doğru kabul edip başka bir sözü zayıf saymak caiz değildir; çünkü söylediğimiz ihtimallerin hepsi mümkündür.

Yüce Allah’ın “Onu melekler taşır” buyruğunun teviline gelince, tevil ehli meleklerin bu tabutu taşıma biçimi konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun anlamının, meleklerin onu gök ile yer arasında taşıyıp İsrailoğulları’nın arasına koymaları olduğunu söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Kâsım bize rivayet etti; Hüseyin’in, Haccâc’dan, onun İbn Cüreyc’den naklettiğine göre İbn Abbas şöyle demiştir: “Melekler tabutu gökle yer arasında taşıyarak getirdiler. Onlar tabuta bakıyorlardı; sonunda onu Tâlût’un yanına koydular.” Yûnus bana rivayet etti; İbn Vehb’in şöyle dediğini aktardı: İbn Zeyd şöyle demiştir: Peygamberleri İsrailoğulları’na “Allah mülkünü dilediğine verir” dediğinde onlar, “Bunu ona Allah’ın verdiğini bize kim gösterecek? Bu, senin ona duyduğun isteğin bir sonucu değil de nedir?” dediler. Peygamberleri de şöyle dedi: “Beni yalanlıyor ve suçluyorsanız, onun hükümdarlığının alameti, içinde Rabbinizden bir sekîne bulunan tabutun size gelmesidir.” İbn Zeyd şöyle devam etti: “Melekler gündüz vakti tabutla indiler; onlar tabutu gözleriyle açıkça görüyorlardı. Nihayet melekler onu aralarına koydular. Bunun üzerine razı olmadan kabul ettiler ve hoşnutsuz hâlde çıktılar.” Sonra İbn Zeyd, “Allah sabredenlerle beraberdir” ifadesine kadar okudu. Mûsâ bana rivayet etti; Amr’ın, Esbât’tan, onun Süddî’den naklettiğine göre Süddî şöyle demiştir: Peygamberleri onlara, “Allah onu sizin üzerinize seçti ve ona ilimde ve bedende genişlik verdi” deyince onlar, “Eğer doğru söylüyorsan, onun hükümdar olduğuna dair bize bir alamet getir” dediler. Peygamberleri de şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının alameti, içinde Rabbinizden bir sekîne ve Musa ailesiyle Harun ailesinin bıraktıklarından bir kalıntı bulunan tabutun size gelmesidir; onu melekler taşıyacaktır.” Sabah olunca tabut ve içindekiler Tâlût’un evindeydi. Bunun üzerine Şem‘ûn’un peygamberliğine iman ettiler ve Tâlût’un hükümdarlığını kabul ettiler. Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; Abdürrezzâk’ın, Ma‘mer’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde “Onu melekler taşır” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Onu taşıyıp Tâlût’un evine koyarlar.”

Başka bazıları ise bunun anlamının meleklerin, tabutu taşıyan hayvanları sürmesi olduğunu söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; Abdürrezzâk’ın, Sevrî’den, onun bazı şeyhlerinden naklettiğine göre şöyle denilmiştir: “Melekler onu bir araba üzerinde, bir inek üzerinde taşır.” Hasan bize rivayet etti; Abdürrezzâk’ın, Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan naklettiğine göre Abdüssamed, Vehb b. Münebbih’i şöyle derken işitmiştir: “Tabutu götüren iki ineğin başına dört melek görevlendirildi; melekler onları sürüyordu. İki inek tabutla hızlıca yürüdü; Kudüs sınırına ulaşınca çekip gittiler.”

Bu iki görüşten doğruya daha yakın olanı, meleklerin tabutu taşıyıp İsrailoğulları’nın arasında Tâlût’un evine koyduğunu söyleyen görüştür. Çünkü Yüce Allah “Onu melekler taşır” buyurmuştur; “Onu melekler getirir” veya “ineklerin arabayla çektiği şeyi getirirler” dememiştir. Melekler o hayvanları sürmüş olsalar bile bu durumda tabutu bizzat taşıyanlar onlar olmaz. Çünkü bilinen anlamda taşıma, taşıyanın taşıdığı şeyi bizzat kendisinin yüklenmesidir. Bir şeyi başkasına yükleten kimse için, ona yardım etmesi yahut onun taşımasının sebebi olması bakımından dilde “taşıdı” denilmesi mümkün olsa da, bu, bir şeyi bizzat kendisi taşıyan kimsenin taşımasıyla insanlar arasında bilinen anlamda aynı değildir. Kur’an’ın tevilini, imkân bulunduğu sürece dillerin en meşhur kullanımına yöneltmek, meşhur olmayan kullanıma yöneltmekten daha uygundur.

Yüce Allah’ın “Eğer iman eden kimselerseniz, bunda sizin için bir ayet vardır” buyruğunun teviline gelince, Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Peygamberleri Şemûîl, İsrailoğulları’na şöyle demiştir: “Size, içinde Rabbinizden bir sekîne ve Musa ailesiyle Harun ailesinin bıraktıklarından bir kalıntı bulunan tabutun melekler tarafından taşınarak gelmesinde, benim size Allah’ın Tâlût’u hükümdar olarak gönderdiğine dair verdiğim haberin doğruluğuna bir alamet ve delil vardır. Eğer ben size Allah’ın onu sizin üzerinize hükümdar kıldığına dair haber verdiğimde beni yalanladıysanız ve bu haberim konusunda beni suçladıysanız, işte bu sizin için bir ayettir.” “Eğer iman eden kimselerseniz” sözüyle de şu kastedilmiştir: “Eğer benden doğruluğuma dair istediğiniz alamet geldiğinde, Tâlût’un işi ve hükümdarlığı hakkında size haber verdiğim şeye beni tasdik edecekseniz.”

Biz bunun anlamının böyle olduğunu söyledik; çünkü bu topluluk, peygamberlerini yalanlamaları, “Allah size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi” sözünü “Onun bizim üzerimizde hükümdarlığı nasıl olur? Biz hükümdarlığa ondan daha layığız” diyerek reddetmeleri ve ondan doğruluğuna dair bir ayet istemeleri sebebiyle Allah’a karşı inkâra düşmüşlerdi. Bu onların inkârı olduğuna göre, kendileri kâfir oldukları hâlde onlara “Eğer Allah’a ve Resûlüne iman eden kimselerseniz, tabutun gelişinde sizin için bir alamet vardır” denilmesi doğru olmaz. Çünkü onlar o anda Allah’a ve Resûlüne iman ehli değildiler. Fakat iş bizim açıkladığımız gibidir: Onlar, peygamberlerinden haberinin doğruluğuna dair bir alamet istediler ki onun doğru söylediğini kabul etsinler. Peygamberleri de onlara, anlattığı şekilde tabutun gelmesinde sizin için bir alamet vardır; eğer o geldiğinde, size söylediğim ve haber verdiğim şeyde beni tasdik edecekseniz, dedi.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 247

Peygamberleri onlara dedi ki: Allah size Talut’u hükümdar olarak gönderdi. Dediler ki: Ona bizim üzerimizde hükümdarlık nereden olacak? Oysa biz hükümdarlığa ondan daha layığız ve ona maldan bir genişlik verilmemiştir. Peygamberleri dedi ki: Allah onu sizin üzerinize seçti ve ona ilimde ve bedende üstünlük verdi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah geniştir, bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kâle lehum nebiyyuhum (peygamberleri onlara dedi) innallaha kad be‘ase lekum taluta meliken (Allah size Talut’u hükümdar gönderdi) kâlu (dediler) ennâ yekunu lehu l-mulku aleyna (o bize nasıl hükümdar olur) ve nahnu ehakku bi-l-mulki minhu (biz hükümdarlığa daha layığız) ve lem yu’te sa‘aten mine l-mal (ona maldan genişlik verilmemiştir) kâle (dedi) innallaha istafahu aleykum (Allah onu sizin üzerinize seçti) ve zâdehu bestaten fi l-ilmi ve l-cism (ona ilim ve beden gücü verdi) vallahu yu’ti mulkehu men yeşa (Allah mülkünü dilediğine verir) vallahu vasiun alim (Allah geniştir bilendir)

Mukatil Tefsiri
Peygamber Bedir günü şöyle buyurdu: “Sizler Tâlût’un askerleri sayısındasınız.”

“Peygamberleri onlara dedi ki” yani peygamberleri İsmail şöyle dedi: “Şüphesiz Allah size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi.”

Onlar: “Onun bize hükümdar olması nasıl olur?” dediler. Yani hükümdarlık ona nasıl verilir? Çünkü Tâlût, peygamberlik soyundan da hükümdarlık soyundan da değildi. Kavmi içinde değersiz ve sıradan biri sayılıyordu.

“Biz hükümdarlığa ondan daha layık iken.” Çünkü içlerinde peygamberler ve hükümdarlar vardı. Peygamberlik Yakub’un oğlu Lavi soyunda, hükümdarlık ise Yakub’un oğlu Yehuda soyundaydı.

“Ve ona geniş bir mal verilmemişken.” Yani bizi idare edecek ve üzerimize harcayacak zenginliği yokken.

Peygamberleri İsmail onlara şöyle dedi: “Şüphesiz Allah onu sizin üzerinize seçti.” Yani onu tercih etti. Bu, “Şüphesiz Allah sizin için dini seçti” ayetindeki (Bakara 132) “seçti” ifadesi gibidir.

“Ve ona ilim ve beden bakımından üstünlük verdi.” Çünkü o, Benî İsrail’in en bilgili kişisiydi. Tâlût, Benyamin soyundandı. Güçlü yapılı ve bilgili biriydi. Asıl adı Şârl b. Kays idi. Arapçada Tâlût b. Kays denilirdi. Uzun boylu olduğu için ona Tâlût adı verilmişti.

“Allah mülkünü dilediğine verir.” Yani hükümdarlığı dilediği kişiye verir.

“Allah geniş lütuf sahibidir, bilendir.” Yani hükümdarlık nimetini bolca veren ve onu kime vereceğini bilendir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: İsrailoğulları’nın ileri gelenlerine peygamberleri Şemûîl şöyle dedi: “Allah size istediğiniz şeyi verdi ve size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi.” Peygamberleri Şemûîl onlara bunu söyleyince onlar şöyle dediler: “Tâlût’un bizim üzerimizde hükümdarlığı nasıl olur? O, Yakub oğlu Bünyamin’in soyundandır. Bünyamin soyu ise içinde ne hükümdarlık ne de peygamberlik bulunan bir soydur. Biz hükümdarlığa ondan daha layığız; çünkü biz Yakub oğlu Yahuda’nın soyundanız.” Ayrıca “Ona malca genişlik de verilmemiştir” dediler; yani Tâlût’a çok mal verilmemişti. Çünkü o bir su taşıyıcısıydı; bir rivayete göre de debbağdı.

Allah’ın Tâlût’u İsrailoğulları üzerine hükümdar kılmasının ve onların peygamberleri Şemûîl’e “Onun bizim üzerimizde hükümdarlığı nasıl olur? Biz hükümdarlığa ondan daha layığız; ona malca genişlik de verilmemiştir” demelerinin sebebi hakkında İbn Humeyd bize rivayet etti; Seleme b. Fadl’ın, Muhammed b. İshak’tan, onun bazı ilim ehli aracılığıyla Vehb b. Münebbih’ten naklettiğine göre Vehb şöyle demiştir: İsrailoğulları’nın ileri gelenleri Şemûîl b. Bâlî’ye söylediklerini söyleyince, peygamberleri Şemûîl Allah’tan kendilerine bir hükümdar göndermesini istedi. Allah ona şöyle buyurdu: “Evindeki, içinde yağ bulunan boynuza bak. Yanına bir adam girdiğinde boynuzdaki yağ kaynayıp hareketlenirse, o kişi İsrailoğulları’nın hükümdarıdır. Onun başını o yağla yağla, onu onların üzerine hükümdar yap ve kendisine sana gelen emri bildir.” Şemûîl, bu adamın ne zaman yanına gireceğini beklemeye başladı.

Tâlût, deri işleyen, debbağlık yapan bir adamdı. Yakub oğlu Bünyamin’in soyundandı. Bünyamin soyu, içinde peygamberlik ve hükümdarlık bulunmayan bir soydur. Tâlût, kaybolan bir hayvanını aramak için yanında bir hizmetçisiyle yola çıktı. Peygamberin evinin yanından geçtiler. Tâlût’un hizmetçisi ona şöyle dedi: “Şu peygamberin yanına girsek de hayvanımızın durumunu ona sorsak; bize yol gösterse ve onun hakkında bizim için hayır dua etse olmaz mı?” Tâlût: “Söylediğinde bir sakınca yok” dedi. İkisi peygamberin yanına girdiler. Hayvanlarının durumunu anlatıp kendileri için dua etmesini istedikleri sırada, boynuzdaki yağ kaynayıp hareketlendi. Bunun üzerine peygamber ayağa kalktı, boynuzu aldı ve Tâlût’a: “Başını yaklaştır” dedi. Tâlût başını yaklaştırdı. Peygamber onu o yağla yağladı ve şöyle dedi: “Sen, Allah’ın bana İsrailoğulları üzerine hükümdar yapmamı emrettiği İsrailoğulları hükümdarısın.”

Tâlût’un Süryanicedeki adı Şâdel b. Kays b. Ebyâl b. Darâr b. Yahrab b. Efiyyah b. Âyes b. Bünyamin b. Yakub b. İshak b. İbrahim idi. Sonra Tâlût peygamberin yanında oturdu ve insanlar “Tâlût hükümdar oldu” demeye başladılar. İsrailoğulları’nın büyükleri peygamberlerine gelip şöyle dediler: “Tâlût’un bize hükümdar olmasının anlamı nedir? O ne peygamberlik hanedanındandır ne de hükümdarlık hanedanından. Sen biliyorsun ki peygamberlik ve hükümdarlık Lâvî ve Yahuda soylarındadır.” Bunun üzerine peygamberleri onlara şöyle dedi: “Allah onu sizin üzerinize seçti ve ona ilimde ve bedende genişlik verdi.”

Müsennâ bize rivayet etti; İshak’ın, İsmail’den, onun Abdülkerîm’den, onun Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan, onun da Vehb b. Münebbih’ten naklettiğine göre Vehb şöyle demiştir: İsrailoğulları Şemûîl’e, “Bize Allah yolunda savaşacağımız bir hükümdar gönder” dediler. Şemûîl onlara, “Allah sizi savaştan korumuştu” dedi. Onlar ise, “Biz çevremizdekilerden korkuyoruz; başvuracağımız bir hükümdarımız olsun istiyoruz” dediler. Bunun üzerine Allah, Şemûîl’e Tâlût’u onlara hükümdar olarak göndermesini ve onu kutsal yağla yağlamasını vahyetti.

Tâlût’un babasının eşekleri kaybolmuştu. Babası onu ve hizmetçisini onları aramaya gönderdi. Tâlût ve hizmetçisi Şemûîl’in yanına gelip eşekleri sordular. Şemûîl ona şöyle dedi: “Allah seni İsrailoğulları üzerine hükümdar olarak gönderdi.” Tâlût: “Ben mi?” dedi. Şemûîl: “Evet” dedi. Tâlût: “Benim soyumun İsrailoğulları soylarının en aşağısı olduğunu bilmiyor musun?” dedi. Şemûîl: “Evet, biliyorum” dedi. Tâlût: “Kabilemin de soyumun kabileleri içinde en aşağısı olduğunu bilmiyor musun?” dedi. Şemûîl: “Evet, biliyorum” dedi. Tâlût: “Evimin de kabilemin evleri içinde en aşağısı olduğunu bilmiyor musun?” dedi. Şemûîl: “Evet, biliyorum” dedi. Tâlût: “Peki bunun alameti nedir?” dedi. Şemûîl şöyle dedi: “Alameti şudur: Geri döndüğünde baban eşeklerini bulmuş olacak. Filan yere geldiğinde de sana vahiy inecek.” Sonra onu kutsal yağla yağladı ve İsrailoğulları’na şöyle dedi: “Allah size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi.” Onlar, “Onun bizim üzerimizde hükümdarlığı nasıl olur? Biz hükümdarlığa ondan daha layığız; ona malca genişlik de verilmemiştir” dediler. Peygamberleri de “Allah onu sizin üzerinize seçti ve ona ilimde ve bedende genişlik verdi” dedi.

Mûsâ b. Hârûn bana rivayet etti; Amr b. Hammâd’ın, Esbât’tan, onun Süddî’den naklettiğine göre Süddî şöyle demiştir: İsrailoğulları Şem‘ûn’u yalanlayıp ona, “Eğer doğru söylüyorsan, peygamberliğinin alameti olarak bize Allah yolunda savaşacağımız bir hükümdar gönder” dediklerinde Şem‘ûn onlara, “Ya savaş üzerinize yazılır da savaşmazsanız?” dedi. Onlar da “Allah yolunda savaşmamamız için bize ne sebep var?” dediler. Şem‘ûn Allah’a dua etti. Bunun üzerine ona, aralarına hükümdar olarak gönderilecek kişinin boyuna ölçü olacak bir asa getirildi. O da onlara şöyle dedi: “Sahibinizin boyu bu asanın boyu kadar olacaktır.” Kendilerini bu asayla ölçtüler; fakat hiçbiri ona denk gelmedi. Tâlût ise eşeğiyle su taşıyan bir su taşıyıcısıydı. Eşeği kaybolmuş, onu yolda aramaya çıkmıştı. Onu görünce çağırdılar ve asayla ölçtüler; boyu asaya denk geldi. Bunun üzerine peygamberleri onlara, “Allah size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi” dedi. Kavim şöyle dedi: “Senin şu andakinden daha yalancı olduğunu hiç görmedik. Biz hükümdarlık soyundanız; o ise hükümdarlık soyundan değildir. Ona tabi olmamızı gerektirecek mal genişliği de verilmemiştir.” Peygamberleri ise şöyle dedi: “Allah onu sizin üzerinize seçti ve ona ilimde ve bedende genişlik verdi.”

Ahmed b. İshak el-Ehvâzî bize rivayet etti; Ebû Ahmed ez-Zübeyrî’nin, Şerîk’ten, onun Amr b. Dînâr’dan, onun İkrime’den naklettiğine göre İkrime şöyle demiştir: “Tâlût su satardı.”

Bişr b. Muâz bize rivayet etti; Yezîd’in, Saîd’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde şöyle demiştir: Allah Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi. O, Bünyamin soyundandı; bu soy içinde ne hükümdarlık ne de peygamberlik bulunmuştu. İsrailoğulları içinde iki soy vardı: Biri peygamberlik soyu, diğeri hükümdarlık soyu idi. Peygamberlik soyu Lâvî idi; Musa bu soydandı. Hükümdarlık soyu ise Yahuda idi; Davud ve Süleyman bu soydandı. Tâlût peygamberlik ve hükümdarlık soyundan olmayan bir soydan gönderilince bunu yadırgadılar, şaşırdılar ve şöyle dediler: “Onun bizim üzerimizde hükümdarlığı nasıl olur? Biz hükümdarlığa ondan daha layığız.” Yani, “O ne peygamberlik soyundandır ne de hükümdarlık soyundan; nasıl bizim üzerimize hükümdar olur?” dediler. Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurdu: “Allah onu sizin üzerinize seçti.”

Hasan b. Yahyâ bize rivayet etti; Abdürrezzâk’ın, Ma‘mer’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde, “Bize bir hükümdar gönder” ayeti hakkında şöyle demiştir: Peygamberleri onlara, “Allah size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi” dedi. Onlar, “Onun bizim üzerimizde hükümdarlığı nasıl olur?” dediler. Tâlût, içinde hükümdarlık ve peygamberlik bulunmayan bir soydandı. Peygamberleri de şöyle dedi: “Allah onu sizin üzerinize seçti ve ona ilimde ve bedende genişlik verdi.”

Müsennâ bana rivayet etti; İshak’ın, Ebû Züheyr’den, onun Cuveybir’den, onun Dahhâk’tan naklettiğine göre Dahhâk, “Peygamberleri onlara, ‘Allah size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi’ dedi” ayeti hakkında şöyle demiştir: İsrailoğulları içinde iki soy vardı: Peygamberlik soyu ve hilafet soyu. Bu yüzden onlar, “Onun bizim üzerimizde hükümdarlığı nasıl olur?” dediler. Yani, “O ne peygamberlik soyundandır ne de hilafet soyundan; bizim üzerimizde hükümdarlık ona nereden gelir?” demek istediler. Peygamberleri de şöyle dedi: “Allah onu sizin üzerinize seçti ve ona ilimde ve bedende genişlik verdi.” Hüseyin b. Ferec’den rivayet edildi; Ebû Muâz’ın, Ubeyd b. Süleyman’dan, onun da Dahhâk b. Müzâhim’den buna benzer bir rivayet işittiği aktarılmıştır.

Ammâr b. Hasan’dan rivayet edildi; İbn Ebû Ca‘fer’in, babasından, onun Rebî‘den naklettiğine göre Rebî‘ şöyle demiştir: İsrailoğulları peygamberlerine, “Rabbinden bize savaş yazmasını iste” dediklerinde peygamberleri onlara, “Ya savaş üzerinize yazılırsa…” ayetindeki sözleri söyledi. Sonra Allah Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi. İsrailoğulları içinde iki soy vardı: Peygamberlik soyu ve hükümdarlık soyu. Tâlût ise ne peygamberlik soyundan ne de hükümdarlık soyundandı. Allah onlara bir hükümdar gönderince bunu yadırgadılar, şaşırdılar ve “Onun bizim üzerimizde hükümdarlığı nasıl olur? Biz hükümdarlığa ondan daha layığız; ona malca genişlik de verilmemiştir” dediler. Yani, “O ne peygamberlik soyundandır ne de hükümdarlık soyundan; nasıl bizim üzerimize hükümdar olur?” dediler. Peygamberleri de “Allah onu sizin üzerinize seçti” ayetindeki sözü söyledi.

Muhammed b. Sa‘d bana rivayet etti; babasının, amcasından, onun babasından, onun da İbn Abbas’tan naklettiğine göre İbn Abbas şöyle demiştir: Tâlût hakkında “Onun bizim üzerimizde hükümdarlığı nasıl olur? Biz hükümdarlığa ondan daha layığız; ona malca genişlik de verilmemiştir” demelerine gelince, onlar bunu ancak şu yüzden söylediler: İsrailoğulları içinde iki soy vardı. Bunlardan birinde peygamberlik, diğerinde hükümdarlık bulunurdu. Peygamberlik ancak peygamberlik soyundan olan kimsede ortaya çıkar; yeryüzünde hükümdarlık da ancak hükümdarlık soyundan olan kimseye verilirdi. Tâlût ise gönderildiğinde bu iki soydan hiçbirinden değildi. Allah onu onların üzerine seçti ve ona ilimde ve bedende genişlik verdi. İşte bu yüzden onlar, “Onun bizim üzerimizde hükümdarlığı nasıl olur? Biz hükümdarlığa ondan daha layığız” dediler; çünkü o bu iki soydan hiçbirinden değildi. Peygamberleri ise “Allah onu sizin üzerinize seçti” diyerek “Allah geniş lütuf sahibidir, bilendir” ifadesine kadar cevap verdi.

Kâsım bize rivayet etti; Hüseyin’in, Haccâc’dan, onun İbn Cüreyc’den naklettiğine göre İbn Abbas, “Musa’dan sonra İsrailoğulları’nın ileri gelenlerini görmedin mi?” ayeti hakkında şöyle demiştir: Bu, Tevrat’ın kaldırıldığı ve iman ehlinin çıkarıldığı zaman olmuştu. Zorbalar onları yurtlarından ve çocuklarından çıkarmışlardı. Savaş üzerlerine yazıldığı zaman da bu olay, tabutun kendilerine geldiği sırada gerçekleşti. İsrailoğulları içinde iki soy vardı: Peygamberlik soyu ve hilafet soyu. Hilafet ancak hilafet soyunda, peygamberlik de ancak peygamberlik soyunda olurdu. Peygamberleri onlara, “Allah size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi” dedi. Onlar, “Onun bizim üzerimizde hükümdarlığı nasıl olur? Biz hükümdarlığa ondan daha layığız” dediler. Çünkü Tâlût iki soydan hiçbirinden, ne peygamberlik soyundan ne de hilafet soyundandı. Peygamberleri ise “Allah onu sizin üzerinize seçti” ayetiyle cevap verdi.

Bazılarına göre burada “hükümdarlık”tan maksat, ordunun komutanlığıdır. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Kâsım bize rivayet etti; Hüseyin’in, Haccâc’dan, onun İbn Cüreyc’den naklettiğine göre Mücâhid, “Allah size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi” ayeti hakkında şöyle demiştir: “O, ordunun komutanıydı.” Muhammed b. Amr bana rivayet etti; Ebû Âsım’ın, Îsâ’dan, onun İbn Ebû Necîh’ten, onun Mücâhid’den buna benzer bir rivayet naklettiği aktarılmıştır; ancak bu rivayette “O, ordu üzerine emir idi” denilmiştir. “Nasıl” anlamındaki “ennâ” kelimesinin ve “hükümdarlık” kelimesinin anlamını daha önce açıklamıştık; bu sebeple burada tekrar etmeye gerek yoktur.

Yüce Allah’ın “Dedi ki: Allah onu sizin üzerinize seçti ve ona ilimde ve bedende genişlik verdi” buyruğunun teviline gelince, Yüce Allah “Allah onu sizin üzerinize seçti” sözüyle şunu kastetmektedir: Peygamberleri Şemûîl onlara şöyle dedi: “Allah onu sizin üzerinize seçti”, yani onu sizin üzerinize tercih edip seçti. Muhammed b. Sa‘d bana rivayet etti; babasının, amcasından, onun babasından, onun da İbn Abbas’tan naklettiğine göre İbn Abbas “Onu sizin üzerinize seçti” ifadesini “onu seçti” diye açıklamıştır. Müsennâ bana rivayet etti; İshak’ın, Ebû Züheyr’den, onun Cuveybir’den, onun Dahhâk’tan naklettiğine göre Dahhâk da “Allah onu sizin üzerinize seçti” ifadesi hakkında “Onu sizin üzerinize tercih edip seçti” demiştir. Yûnus bana rivayet etti; İbn Vehb’in, İbn Zeyd’den naklettiğine göre İbn Zeyd de “Allah onu sizin üzerinize seçti” ifadesini “Onu seçti” diye açıklamıştır.

“Ve ona ilimde ve bedende genişlik verdi” sözüne gelince, bunun anlamı şudur: Allah ona ilimde ve bedende genişlik vermiştir. Ona, bu sözle hitap edilen diğer kimselere verilenden daha üstün bir ilim vermiştir. Çünkü ona Allah’tan vahiy verildiği zikredilmiştir. Bedene gelince, ona boy bakımından diğerlerine verilmeyen bir fazlalık verilmiştir.

Müsennâ bana rivayet etti; İshak’ın, İsmail b. Abdülkerîm’den, onun Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan, onun Vehb b. Münebbih’ten naklettiğine göre Vehb şöyle demiştir: İsrailoğulları, “Onun bizim üzerimizde hükümdarlığı nasıl olur? Biz hükümdarlığa ondan daha layığız; ona malca genişlik de verilmemiştir” dediklerinde peygamberleri “Allah onu sizin üzerinize seçti ve ona ilimde ve bedende genişlik verdi” dedi. Sonra İsrailoğulları toplandı. Tâlût omuzlarından yukarısı bakımından onların hepsinden daha uzundu. Süddî ise şöyle demiştir: Peygambere, aralarına hükümdar olarak gönderilecek adamın boyuna ölçü olacak bir asa getirildi ve “Sahibinizin boyu bu asanın boyu kadar olacaktır” denildi. Onlar kendilerini o asayla ölçtüler; hiçbiri ona denk gelmedi. Tâlût’u ölçtüler; o asaya denk geldi. Bunu bana Mûsâ rivayet etti; Amr’ın, Esbât’tan, onun Süddî’den naklettiğini söyledi.

Başka bazıları ise bu ifadenin anlamının şöyle olduğunu söylemiştir: Allah onu sizin üzerinize seçti ve onu seçmesinin yanında ilimde ve bedende de ona genişlik verdi. Yani bununla birlikte ona ilimde ve bedende genişlik verdi. Bu görüşü söyleyenlerden biri olarak Yûnus bana rivayet etti; İbn Vehb’in, İbn Zeyd’den naklettiğine göre İbn Zeyd, “Allah onu sizin üzerinize seçti ve ona ilimde ve bedende genişlik verdi” ayeti hakkında, “Bundan sonra” demiştir.

Yüce Allah’ın “Allah mülkünü dilediğine verir. Allah geniş lütuf sahibidir, bilendir” buyruğunun teviline gelince; Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Mülk Allah’ındır ve başkasının değil, yalnız O’nun elindedir. Onu dilediğine verir, dilediği yerde konumlandırır, kullarından sevdiğini ona özel kılar ve ona bağışlar. Yani, ey İsrailoğulları’nın ileri gelenleri! Allah’ın Tâlût’u, hükümdarlık hanedanından olmadığı hâlde üzerinize hükümdar göndermesini yadırgamayın. Çünkü hükümdarlık babalardan ve atalardan miras kalan bir şey değildir; Allah’ın elindedir. Onu kullarından dilediğine verir. Bu yüzden Allah’a karşı seçimde bulunmayın.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer şekilde tevil ehlinin bir topluluğu da söylemiştir. İbn Humeyd bize rivayet etti; Seleme’nin, İbn İshak’tan, onun bazı ilim ehli aracılığıyla Vehb b. Münebbih’ten naklettiğine göre Vehb, “Allah mülkünü dilediğine verir” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Mülk Allah’ın elindedir; onu dilediği yere koyar. Bu konuda seçim yapmak size düşmez.” Kâsım bize rivayet etti; Hüseyin’in, Haccâc’dan, onun İbn Cüreyc’den naklettiğine göre Mücâhid, “Mülkü” ifadesini “saltanatı” diye açıklamıştır. Muhammed b. Amr bana rivayet etti; Ebû Âsım’ın, Îsâ’dan, onun İbn Ebû Necîh’ten, onun Mücâhid’den naklettiğine göre Mücâhid “Allah mülkünü dilediğine verir” ifadesini “saltanatını” diye açıklamıştır.

“Allah geniş lütuf sahibidir, bilendir” sözüne gelince; bunun anlamı şudur: Allah lütfu bakımından geniştir. Onunla sevdiğine nimet verir ve dilediğine yöneltir. “Bilendir” ise, verdiği mülke ve bağışladığı lütfa kimin ehil olduğunu bilen demektir. O, bunu bilgisiyle verir; verdiği kimsenin buna ehil olduğunu, ya onunla ıslah sağlayacağını ya da kendisinin ondan faydalanacağını bilir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 246

Musa’dan sonra İsrailoğullarından ileri gelenleri görmedin mi? Hani peygamberlerinden birine: Bize bir hükümdar gönder ki Allah yolunda savaşalım demişlerdi. O da: Ya size savaş farz kılınır da savaşmazsanız? dedi. Onlar: Bize ne oluyor da Allah yolunda savaşmayalım? Oysa biz yurtlarımızdan ve çocuklarımızdan çıkarıldık dediler. Fakat savaş üzerlerine yazılınca, içlerinden pek azı dışında geri döndüler. Allah zalimleri bilendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Elem tera (görmedin mi) ilel-melei (ileri gelenlere) min beni israile (İsrailoğullarından) min ba‘di musa (Musa’dan sonra) iz kâlu (hani demişlerdi) li-nebiyyin lehum (kendilerine bir peygambere) ib‘as lena meliken (bize bir hükümdar gönder) nukatil fi sebilillah (Allah yolunda savaşalım) kâle (dedi) hel ‘aseytum (acaba size farz kılınırsa) in kutibe aleykumu l-kital (savaş) ella tukatilu (savaşmaz mısınız) kâlu (dediler) ve mâ lena (bize ne oluyor ki) ella nukatil fi sebilillah (Allah yolunda savaşmayalım) ve kad uhricna (oysa çıkarıldık) min diyârina (yurtlarımızdan) ve ebnâina (çocuklarımızdan) fe-lemmâ kutibe aleyhimu l-kital (savaş farz kılınınca) tevellev (yüz çevirdiler) illa kalilan minhum (ancak azı hariç) vallahu alimun bi-z-zalimin (Allah zalimleri bilir)

Mukatil Tefsiri
“Musa’dan sonra Benî İsrail’den ileri gelen topluluk” yani Benî İsrail’in kâfirleri, müminlerine üstün gelmiş; onları öldürmüş, esir almış ve yurtlarından, çocuklarından çıkarmışlardı. Uzun süre düşmanlarıyla savaşacak bir hükümdarları olmadı. Düşmanları Filistin ile Mısır arasında bulunuyordu.

“Peygamberlerinden birine” yani İşmâvîl adındaki peygambere söylediler. Arapçadaki adı İsmail b. Hılkabâ’dır. Annesinin adı Hanne idi. Musa’nın kardeşi Harun b. İmrân’ın soyundandı.

“Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım.” Yani düşmanlarımızla savaşalım, dediler.

Peygamberleri onlara şöyle dedi: “Ya size savaş farz kılınır da savaşmazsanız?” Yani Allah size bir hükümdar gönderir ve savaşmayı üzerinize farz kılarsa yine de savaşmaktan geri durur musunuz?

Onlar: “Yurtlarımızdan ve çocuklarımızdan çıkarılmışken Allah yolunda neden savaşmayalım?” dediler.

“Fakat savaş kendilerine farz kılınınca” yani üzerlerine vacip kılınınca —tıpkı “Size oruç farz kılındı” (Bakara 183) ayetindeki gibi— “pek azı hariç yüz çevirdiler.” Yani savaşmaktan hoşlanmadılar. Ancak nehirde sebat eden küçük topluluk hariç.

“Allah zalimleri bilendir.” Yani “Bugün Câlût ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok.” (Bakara 249) diyenleri bilmektedir.

O az topluluk ise Bedir ehlinin sayısı kadar, yani üç yüz on üç kişiydi.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah “Görmedin mi?” sözüyle şunu kastetmektedir: “Ey Muhammed, kalbinle görmedin mi, yani sana verdiğim haberle bilmedin mi?” Burada kastedilen, Musa’dan sonra İsrailoğulları’nın ileri gelenleri, seçkinleri ve başkanlarıdır. Yani Musa vefat ettikten sonra onlar kendi peygamberlerine: “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. Bana zikredildiğine göre onların bunu söylediği peygamber, Şemûîl b. Bâlî b. Alkame b. Yerhâm b. Elihû b. Tehû b. Sûf b. Alkame b. Mâhıs b. Amûsâ b. Azaryâ b. Safiyye b. Alkame b. Ebî Yâsık b. Kârûn b. Yeshar b. Kâhıs b. Lâvî b. Yakub b. İshak b. İbrahim’dir. Bunu bize İbn Humeyd rivayet etti; Seleme’nin, Ebû İshak’tan, onun Vehb b. Münebbih’ten naklettiğini söyledi. Yine Müsennâ b. İbrahim bana rivayet etti; İshak’ın, İsmail b. Abdülkerîm’den, onun Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan naklettiğine göre Abdüssamed, Vehb b. Münebbih’in “O Şemûîl’dir” dediğini işitmiştir. Ancak bu rivayette İshak’ın verdiği gibi soyunu zikretmemiştir. Süddî ise onun adının Şem‘ûn olduğunu söylemiştir. Ona göre bu isim, annesinin Allah’a kendisine bir erkek çocuk vermesi için dua etmesi, Allah’ın da onun duasını kabul edip ona bir erkek çocuk vermesi sebebiyle verilmiştir. Kadın çocuğu doğurunca ona “Şem‘ûn” adını vermiş ve bununla “Allah duamı işitti” demek istemiştir. Bunu bana Mûsâ rivayet etti; Amr’ın, Esbât’tan, onun Süddî’den naklettiğini söyledi. Buna göre Süddî’nin anlayışında “Şem‘ûn”, kadının “Allah duamı işitti” sözünden türeyen bir isim gibidir. Kâsım bize rivayet etti; Hüseyin’in, Haccâc’dan, onun İbn Cüreyc’den, onun Mücâhid’den naklettiğine göre Mücâhid, “Musa’dan sonra İsrailoğulları’nın ileri gelenlerini görmedin mi? Hani peygamberlerine…” ayeti hakkında “O Şem‘ûn’dur” demiştir.

Başka bazıları ise kavminin kendisinden Allah yolunda savaşmaları için bir hükümdar göndermesini istediği İsrailoğulları peygamberinin, Yûşa b. Nûn b. Efrâsîm b. Yusuf b. Yakub b. İshak b. İbrahim olduğunu söylemiştir. Bunu bana Hasan b. Yahyâ rivayet etti; Abdürrezzâk’ın, Ma‘mer’den, onun Katâde’den naklettiğine göre Katâde, “Peygamberleri onlara dedi ki…” ifadesi hakkında şöyle demiştir: “Musa’dan sonraki peygamberleri Yûşa b. Nûn idi.” Katâde ayrıca onun, Allah’ın kendilerine nimet verdiği iki kişiden biri olduğunu söylemiştir.

“Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” sözlerine gelince, tefsir ehli, İsrailoğulları’nın ileri gelenlerinin peygamberlerinden bunu istemelerinin sebebi konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları bu isteklerinin sebebini şu rivayetle açıklamıştır: Muhammed b. Humeyd bize rivayet etti; Seleme b. Fadl’ın, Muhammed b. İshak’tan, onun Vehb b. Münebbih’ten naklettiğine göre Musa’dan sonra İsrailoğulları arasında Yûşa b. Nûn kaldı; o, Tevrat’ı ve Allah’ın emrini onlar arasında yürüttü, sonra Allah onun canını aldı. Ardından onların arasında Kâlib b. Yûkan kaldı; o da Tevrat’ı ve Allah’ın emrini aralarında uyguladı, sonra Yüce Allah onun da canını aldı. Sonra onların arasında “yaşlı kadının oğlu” diye bilinen Hezekiel b. Bûzî kaldı.

Sonra Allah Hezekiel’in canını aldı. Bundan sonra İsrailoğulları arasında kötülükler büyüdü, Allah’ın kendilerinden aldığı ahdi unuttular; putlar diktiler ve Allah’ı bırakıp onlara tapmaya başladılar. Bunun üzerine Allah onlara İlyas b. Yâsîn b. Finhâs b. el-Îzâr b. Hârûn b. İmrân’ı peygamber olarak gönderdi. Musa’dan sonra İsrailoğulları’na gönderilen peygamberler, onların Tevrat’tan unuttukları şeyleri yenilemek için gönderilirdi. İlyas, İsrailoğulları krallarından Ahâb denilen bir kralın yanında bulunuyordu. Bu kral onu dinler, doğrular ve İlyas da onun işlerini düzene koyardı. İsrailoğulları’nın geri kalanı ise Allah’ı bırakıp tapındıkları bir put edinmişti. İlyas onları Allah’a davet ediyor, fakat o kral dışında hiçbiri ondan bir şey dinlemiyordu. Şam bölgesinde krallar ayrı ayrı yerlerde bulunuyor, her kral kendi bölgesini yönetiyordu.

Bir gün İlyas’ın yanında bulunduğu ve onun doğru yolda olduğunu düşündüğü kral şöyle dedi: “Ey İlyas! Vallahi senin insanları çağırdığın şeyin batıldan başka bir şey olduğunu sanmıyorum. Vallahi falan ve falan kişiler” diyerek İsrailoğulları krallarından bazılarını saydı, “Allah’ı bırakıp putlara tapıyorlar; yine de bizim gibi yiyor, içiyor, nimet içinde yaşıyor, mülk sahibi oluyorlar. Dünya işlerinde onlardan bir eksiklik görmüyoruz. Bizim de onlara karşı bir üstünlüğümüz olduğunu görmüyoruz.” Anlattıklarına göre İlyas bunu duyunca “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz” dedi, başının ve bedeninin tüyleri diken diken oldu; sonra kralı terk edip yanından çıktı. Bunun ardından o kral da arkadaşlarının yaptığı gibi yaptı, putlara taptı ve onların yaptıklarını yaptı.

Ondan sonra aralarında Elyesa kaldı. Allah’ın dilediği süre boyunca onların arasında bulundu, sonra Allah onun da canını aldı. Ardından kötü nesiller geldi, günahlar aralarında büyüdü. Yanlarında, nesilden nesile miras aldıkları tabut vardı. İçinde sekîne ve Musa ailesiyle Harun ailesinden kalan bazı emanetler bulunuyordu. Bir düşmanla karşılaştıklarında tabutu öne çıkarıp onunla birlikte ilerlediklerinde Allah o düşmanı bozguna uğratırdı. Sonra başlarına Îlâ denilen bir kral geçti. Allah, Îliyâ bölgesindeki dağlarında onlara bereket vermişti; oraya düşman giremez ve onlar başka bir şeye ihtiyaç duymazlardı. Anlatıldığına göre onlardan biri bir kaya üzerine toprak yığar, sonra içine tohum atar, Allah da ona kendisinin ve ailesinin bir yıllık yiyeceğini çıkarırdı. Birinin bir zeytin ağacı olur, ondan sıktığı yağ kendisine ve ailesine bir yıl yeterdi.

Fakat günahları büyüyüp Allah’ın ahdini terk edince düşmanları üzerlerine indi. İsrailoğulları ona karşı çıktılar ve her zaman yaptıkları gibi tabutu da yanlarına aldılar. Tabutla birlikte ilerlediler, fakat savaştılar ve sonunda tabut ellerinden alındı. Kral Îlâ’ya tabutun alındığı ve düşman tarafından ele geçirildiği haberi getirildi. Bunun üzerine boynu eğildi ve tabutun acısından kederlenerek öldü. İşleri karmakarışık oldu; düşmanları onları ezdi, oğullarına ve kadınlarına musibetler isabet etti. Aralarında, Allah’ın onlara gönderdiği fakat onların hiçbir sözünü kabul etmedikleri Şemûîl adında bir peygamber vardı. Allah’ın Peygamberi Muhammed’e anlattığı kişi işte budur: “Musa’dan sonra İsrailoğulları’nın ileri gelenlerini görmedin mi? Hani peygamberlerine, ‘Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım’ demişlerdi…” ayetinden “Yurtlarımızdan ve çocuklarımızdan çıkarılmışken…” ifadesine kadar bu kıssa anlatılmıştır. Yüce Allah daha sonra “Savaş üzerlerine yazılınca, az bir kısmı dışında yüz çevirdiler…” buyurmuş ve “Eğer iman ediyorsanız, bunda sizin için bir ayet vardır” (Bakara 248) ifadesine kadar devam etmiştir.

İbn İshak şöyle demiştir: Bana bazı ilim sahiplerinin Vehb b. Münebbih’ten aktardığına göre onların kıssası şöyledir: Başlarına bela inip toprakları çiğnenince peygamberleri Şemûîl b. Bâlî ile konuştular ve “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” dediler. İsrailoğulları’nın düzeni krallar etrafında toplanmalarıyla, kralların düzeni ise peygamberlerine itaat etmeleriyle ayakta dururdu. Kral, ordularla birlikte yürür; peygamber ise onun işini düzenler ve Rabbinden haber getirirdi. Böyle yaptıklarında işleri düzelirdi. Kralları azgınlaşıp peygamberlerinin emrini terk ettiklerinde ise işleri bozulurdu. Krallar toplulukları sapkınlıkta kendilerine uydurduğunda, elçilerin emrini terk ederlerdi; bir kısmını yalanlar ve onlardan hiçbir şeyi kabul etmezler, bir kısmını da öldürürlerdi. Bu bela onlar üzerinde sürüp gitti; sonunda peygamberlerine “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” dediler.

Peygamberleri onlara şöyle dedi: “Sizde vefa, doğruluk ve cihada istek yoktur.” Onlar ise şöyle dediler: “Biz daha önce cihaddan korkuyor ve ondan uzak duruyorduk; çünkü kendi yurdumuzda korunmuş durumdaydık, kimse oraya giremiyor ve hiçbir düşman bize galip gelemiyordu. Fakat iş bu hâle gelince artık cihaddan başka yol kalmadı. Düşmanımıza karşı cihadda Rabbimize itaat edecek, oğullarımızı, kadınlarımızı ve çocuklarımızı koruyacağız.”

Ammâr b. Hasan’dan rivayet edildi; İbn Ebû Ca‘fer’in, babasından, onun Rebî‘den naklettiğine göre Rebî‘, “Musa’dan sonra İsrailoğulları’nın ileri gelenlerini görmedin mi?” ayetinden “Allah zalimleri bilendir” ifadesine kadar şöyle demiştir: “Bize zikredildiğine göre, doğrusunu Allah bilir, Musa’ya ölüm geldiğinde İsrailoğulları üzerine genç yardımcısı Yûşa b. Nûn’u halef bıraktı. Yûşa b. Nûn onların arasında Allah’ın kitabı Tevrat ve peygamberleri Musa’nın sünnetiyle yürüdü. Sonra Yûşa b. Nûn vefat etti ve onların başına başka biri geçti; o da Allah’ın kitabı ve Musa’nın sünnetiyle yürüdü. Sonra başka biri geçti, o da önceki iki kişinin yolunu takip etti. Sonra başka biri geçti; onlar bazı işlerini tanıdılar, bazılarını inkâr ettiler. Sonra başka biri geçti; onun işlerinin çoğunu inkâr ettiler. Sonra başka biri geçti; onun işlerinin tamamını inkâr ettiler. Ardından İsrailoğulları, canları ve malları konusunda eziyete uğrayınca peygamberlerinden birine geldiler ve şöyle dediler: ‘Rabbinden bize savaş yazmasını iste.’ Bunun üzerine o peygamber onlara, ‘Savaş üzerinize yazılırsa, ya savaşmazsanız?’ dedi.” Rebî‘ bu kıssayı “Allah mülkünü dilediğine verir. Allah geniş lütuf sahibidir, bilendir” (Bakara 247) ifadesine kadar anlatmıştır.

Kâsım bize rivayet etti; Hüseyin’in, Haccâc’dan, onun İbn Cüreyc’den naklettiğine göre İbn Abbas, “Musa’dan sonra İsrailoğulları’nın ileri gelenlerini görmedin mi? Hani peygamberlerine, ‘Bize bir hükümdar gönder’ demişlerdi” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Bu olay, Tevrat’ın kaldırıldığı ve iman ehlinin çıkarıldığı zamandı. Zorbalar onları yurtlarından ve çocuklarından çıkarmıştı.”

Hüseyin b. Ferec’den rivayet edildi; dedi ki: Ebû Muâz’ı işittim; Ubeyd b. Süleyman’ın şöyle dediğini haber verdi: Dahhâk’ın “Hani peygamberlerine, ‘Bize bir hükümdar gönder’ demişlerdi” ayeti hakkında şöyle dediğini işittim: “Bu, Tevrat’ın kaldırıldığı ve iman ehlinin çıkarıldığı zamandı.”

Başka bazıları ise onların peygamberlerinden böyle bir istekte bulunmalarının sebebinin şu olduğunu söylemiştir: Mûsâ b. Hârûn bana rivayet etti; Amr’ın, Esbât’tan, onun Süddî’den naklettiğine göre Süddî, “Musa’dan sonra İsrailoğulları’nın ileri gelenlerini görmedin mi? Hani peygamberlerine, ‘Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım’ demişlerdi” ayeti hakkında şöyle demiştir: İsrailoğulları Amâlika ile savaşıyorlardı. Amâlika’nın kralı Câlût idi. Onlar İsrailoğulları’na galip geldiler, onlara cizye yüklediler ve Tevratlarını aldılar. İsrailoğulları, Allah’tan kendilerine, beraberinde savaşacakları bir peygamber göndermesini istiyorlardı. Peygamberlik kolu tükenmişti; onlardan sadece hamile bir kadın kalmıştı. İsrailoğulları, onun kız çocuk doğurup bunu erkek çocukla değiştirmesinden korktukları için, çocuğuna duydukları rağbet sebebiyle onu alıp bir evde hapsettiler. Kadın, Allah’a kendisine bir erkek çocuk vermesi için dua etmeye başladı. Sonunda bir erkek çocuk doğurdu ve ona Şem‘ûn adını verdi. Çocuk büyüyünce annesi onu Tevrat öğrenmesi için Beytülmakdis’e gönderdi. Âlimlerinden yaşlı bir adam onu himayesine aldı ve evlat edindi. Çocuğun Allah tarafından peygamber gönderileceği yaşa ulaştığı sırada, Cebrâil ona geldi. Çocuk, kendisinden başka kimseye emanet edilmediği o yaşlı adamın yanında uyuyordu. Cebrâil ona, yaşlı adamın sesiyle “Ey Şemûl!” diye seslendi. Çocuk korkuyla kalkıp yaşlı adama gitti ve “Babacığım, beni sen mi çağırdın?” dedi. Yaşlı adam, “Hayır” derse çocuğun korkacağından çekindi ve “Yavrucuğum, dön ve uyu” dedi. Çocuk geri dönüp uyudu. Sonra ikinci kez çağrıldı; çocuk yine yaşlı adama geldi ve “Beni çağırdın mı?” dedi. Yaşlı adam, “Dön ve uyu; üçüncü kez çağrılırsan bana cevap verme” dedi. Üçüncü kez çağrıldığında Cebrâil ona göründü ve şöyle dedi: “Kavmine git ve Rabbinin mesajını onlara ulaştır; çünkü Allah seni onların içinde peygamber olarak gönderdi.” Şem‘ûn kavmine gelince onu yalanladılar ve “Peygamberlikte acele ettin; henüz zamanı gelmedi” dediler. Sonra da, “Eğer doğru söylüyorsan, peygamberliğinin bir alameti olarak bize Allah yolunda savaşacağımız bir hükümdar gönder” dediler. Bunun üzerine Şem‘ûn onlara şöyle dedi: “Ya savaş üzerinize yazılır da savaşmazsanız?” Doğrusunu Allah bilir.

Ebû Ca‘fer şöyle der: Yüce Allah’ın “Allah yolunda savaşalım” sözünde, eğer “savaşalım” fiili nun harfiyle okunursa, bunun emir şartının cevabı ve karşılığı anlamında cezm dışında bir şekilde okunması caiz değildir. Birisi bunun nun ile okunup “Allah yolunda savaşacak olan” anlamında merfu olabileceğini zannederse, bu caiz değildir. Çünkü Araplar iki harfi birden gizlemezler. Fakat bu ifade ya harfiyle okunsaydı, merfu okunması caiz olurdu. Çünkü o zaman “hükümdar” kelimesinin sıfatı olur ve sözün tevili şöyle olurdu: “Bize Allah yolunda savaşacak olan kimseyi gönder.” Nitekim Yüce Allah “Onların içinde, kendilerine senin ayetlerini okuyacak bir elçi gönder” (Bakara 129) buyurmuştur; burada “okuyacak” sözü “elçi” kelimesinin sıfatıdır.

Yüce Allah’ın “Peygamberleri dedi ki: Ya savaş üzerinize yazılır da savaşmazsanız? Onlar dediler ki: Yurtlarımızdan ve çocuklarımızdan çıkarılmışken, Allah yolunda savaşmamamız için ne sebep var? Fakat savaş üzerlerine yazılınca, az bir kısmı dışında yüz çevirdiler. Allah zalimleri bilendir” sözünün teviline gelince; Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Kendilerinden Allah yolunda savaşmaları için bir hükümdar göndermesini istedikleri peygamber onlara şöyle dedi: “Eğer savaş üzerinize yazılır, yani farz kılınırsa, savaşmamaya mı yakınsınız? Allah’a kendi adınıza vaat ettiğiniz Allah yolunda cihad sözünü yerine getirmeyecek misiniz? Çünkü siz sözünü bozan, hıyanet eden ve verdiği sözü az yerine getiren bir topluluksunuz.” Bunun üzerine İsrailoğulları’nın ileri gelenleri peygamberlerine şöyle dediler: “Allah yolunda, bizim düşmanımız ve Allah’ın düşmanı olan kimselerle savaşmamıza ne engel olabilir? Üstelik zorla ve galip gelinerek yurtlarımızdan ve çocuklarımızdan çıkarılmışken!”

Birisi bize, “Allah’ın ‘Allah yolunda savaşmamamız için ne sebep var?’ sözünde ‘en’ edatının girmesinin, buna karşılık ‘Size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz? Resûl sizi çağırıyor’ (Hadîd 8) ayetinde onun hazfedilmesinin sebebi nedir?” diye sorarsa, ona şöyle denir: Bunların ikisi de Arapların fasih iki dilidir. Bazen “mâ leke” ifadesiyle birlikte “en” hazfedilir ve “Sana ne oluyor da şunu yapmıyorsun?” denir; bunun anlamı “Seni onu yapmaktan alıkoyan nedir?” yahut “Sen niçin onu yapmıyorsun?” demektir. Şairin şu sözünde olduğu gibi: “Sana ne oluyor da böğürüyorsun, fakat yavru böğürmüyor?” Bu kullanım Arapların dillerinde yaygın olduğu için doğruluğu için ayrıca delile ihtiyaç duyulmaz. Bazen de “en” zikredilir; çünkü “mâ leke” ifadesi anlam bakımından “seni ne engelledi?” demektir. Nitekim Yüce Allah bir yerde “Sana emrettiğimde secde etmene ne engel oldu?” (A‘râf 12) buyurmuş, başka bir yerde de bunun benzeri olarak “Sana ne oluyor da secde edenlerle birlikte olmuyorsun?” (Hicr 32) buyurmuştur. Böylece anlamları aynı olduğu hâlde lafızları farklı olan “seni ne engelledi?” ifadesini “sana ne oluyor?” yerine, “sana ne oluyor?” ifadesini de “seni ne engelledi?” yerine kullanmıştır. Araplar, anlamları birleşip lafızları farklı olan benzer ifadelerde bunu yaparlar. Şairin şu sözünde olduğu gibi: “Üzerine çöktüğünde ve sakinleştiğinde der ki: Acaba lezzetli bir hayat sahibi için bu hayat sürekli midir?” Burada “dâim” kelimesine, “hel” soru edatıyla birlikte “bâ” harfi sokulmuştur. Oysa “bâ” harfi normalde olumsuzluk anlamındaki “mâ”nın haberine girer. Bu, soru ile olumsuzluk anlamlarının birbirine yakın olması sebebiyledir.

Bazı Arap dili âlimleri şöyle demiştir: “Savaşmamamız” ifadesindeki “en”, “Sana savaşmamak konusunda ne oluyor?” anlamında olduğu için getirilmiştir. Eğer bu caiz olsaydı, “Sana kalktığın konusunda ne oluyor?” yahut “Sana ayakta olman konusunda ne oluyor?” denilmesi de caiz olurdu. Oysa bu caiz değildir. Çünkü engelleme ancak gelecek fiiller hakkında olur. “Seni kalkmaktan engelledim” denir; “Seni kalkmış olmaktan engelledim” denmez. Bu yüzden “mâ leke” ile “Sana ne oluyor da kalkmıyorsun?” denir; “Sana ne oluyor da kalktın?” denmez.

Onlardan bazıları ise “en” edatının burada “mâ”, “felemmâ”, “lemmâ” ve “lev”den sonra fazlalık olarak geldiğini söylemiştir. Onlara göre anlam şudur: “Bize ne oluyor da Allah yolunda savaşmıyoruz!” Böylece “en” fazlalık olduğu hâlde amel ettirilmiştir. Ferazdak’ın şu sözü de buna örnek verilmiştir: “Eğer Gatafân’ın günahları olmasaydı, o zaman şeref sahipleri Amr’ı kınardı.” Burada anlam, “Eğer Gatafân’ın günahları olmasaydı” şeklindedir; “lâ” fazladır ve buna rağmen amel ettirilmiştir. Fakat başka dilciler bu görüşü reddetmiş ve şöyle demişlerdir: Anlam bakımından doğru ve söze ihtiyaç duyulan bir yerde “en” edatını fazlalık saymak caiz değildir. Çünkü anlam “Bizi savaşmamaktan alıkoyan nedir?” şeklindedir. Böyle açık ve doğru bir anlam varken, “en” fazladır iddiasında bulunmanın bir yönü yoktur. Ferazdak’ın “Eğer Gatafân’ın günahları olmasaydı” sözüne gelince, buradaki “lâ” da fazlalık değildir. Çünkü bu bir olumsuzluktur; olumsuzluk olumsuzlandığında olumlama olur. Buna göre “Eğer Gatafân’ın günahları olmasaydı” sözü, aslında onlara günah nispet etmektir. Bu, “Kardeşin kalkmıyor değildir” sözünün “O kalkıyor” anlamına gelmesine benzer.

Başka bazıları ise “Allah yolunda savaşmamamız için bize ne var?” sözünün anlamının aslında “Bizim ne işimiz var savaşmamakla?” şeklinde olduğunu; sonra vav harfinin hazfedildiğini söylemiştir. Nitekim konuşmada “Senin ne işin var falancaya gitmemekle?” denilir; buradan vav düşürülür. Çünkü “en” isimlerde tam yerleşik bir harf değildir. Onlara göre “Sana kalkmamak konusunda ne oluyor?” denilmesi caizdir; fakat “Sana kalkış konusunda ne oluyor?” denilmesi caiz değildir. Çünkü “kalkış” gerçek bir isimdir, “en” ise tam bir isim değildir. Onlar şöyle demişlerdir: Araplar “Konuşmaktan sakın!” anlamında “İyyâke en tetekelleme” derler; bunun aslı “İyyâke ve en tetekelleme”dir. Başkaları bu görüşü de reddetmiş ve şöyle demişlerdir: Eğer bu yorum caiz olsaydı, “Sen cariye konusunda kefilsin” anlamında “Sana cariyeyi vurdum ve sen kefilsin” denilmesi yahut “Seni, babamız ve Yezîd’i gördüm” anlamında “Seni babamız ve Yezîd gördüm” denilmesi de caiz olurdu. Çünkü Araplar “Batılı söylemekten sakın” derler. Eğer “en” ile birlikte gizli bir vav bulunsaydı, bütün bu zikredilenlerin caiz olması gerekirdi. Fakat bu caiz değildir. Çünkü vavdan sonraki fiillerin, vavdan önceki şey üzerine düşmesi caiz olmaz. Bu görüşün yanlışlığına delil olarak şu şair sözü de gösterilmiştir: “Kötülükleri ehline açıkla; onlardan başkasına açıklamaktan sakın.” Eğer “açıklamaktan” ifadesinde gizli bir vav bulunsaydı, “onlardan başkasına” ifadesinin ondan önce getirilmesi caiz olmazdı.

Yüce Allah’ın “Yurtlarımızdan ve çocuklarımızdan çıkarılmışken” sözünün teviline gelince; bunun anlamı şudur: Erkeklerimizden ve kadınlarımızdan mağlup edilenler, yurtlarından, çocuklarından çıkarılmış ve esir alınmıştır. Bu sözün zahiri genel, iç anlamı ise özeldir. Çünkü peygamberlerine “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” diyenler kendi yurtlarında ve vatanlarında bulunuyorlardı. Yurtlarından ve çocuklarından çıkarılanlar ise onların içinden esir edilen ve yenilgiye uğratılan kimselerdi.

“Fakat savaş üzerlerine yazılınca, az bir kısmı dışında yüz çevirdiler” sözüne gelince, bunun anlamı şudur: Düşmanlarıyla savaşmak ve Allah yolunda cihad etmek kendilerine farz kılınınca, az bir kısmı dışında savaşmaktan geri döndüler; yani savaştan yüz çevirip kaçındılar ve peygamberlerinden cihadın farz kılınmasını istemiş oldukları hâlde, bu istedikleri şeyi zayi ettiler. Allah’ın onlardan istisna ettiği az kimseler, Tâlût ile birlikte nehri geçenlerdir. İnşallah ileride oraya geldiğimizde, onlardan yüz çevirenlerin neden yüz çevirdiğini ve nehri geçenlerin neden geçtiğini zikredeceğiz.

Yüce Allah’ın “Allah zalimleri bilendir” sözü ise şunu ifade eder: Allah, onlardan kimin kendine zulmettiğini, Allah’a kendi adına verdiği sözü bozduğunu ve bizzat kendisinin isteyip üzerine vacip kılınmasını talep ettiği konuda Rabbinin emrine aykırı davrandığını bilendir. Bu ifade, Resûlullah’ın hicret yurdunda bulunan Yahudileri, peygamberimiz Muhammed’i yalanlamaları ve Rablerinin emrine muhalefet etmeleri sebebiyle kınamadır. Yüce Allah onlara şöyle demektedir: Ey Yahudi topluluğu! Siz, Rabbiniz size daha baştan farz kılmadığı hâlde, bizzat kendinizin farz kılınmasını istediğiniz konuda Allah’a isyan ettiniz ve emrine aykırı davrandınız. Öyleyse Rabbinizin size doğrudan başlattığı ve üzerinize yüklediği farzlarda O’na isyan etmeye daha da yatkınsınız.

Bu sözde zikredilmeyip anlamdan anlaşılan bir kısım vardır; zikredilenler, terk edilen kısmı anlamaya yeterlidir. Sözün tam anlamı şöyledir: Onlar, “Yurtlarımızdan ve çocuklarımızdan çıkarılmışken Allah yolunda savaşmamamız için bize ne sebep var?” dediler. Bunun üzerine peygamberleri, beraberinde Allah yolunda savaşacakları bir hükümdar göndermesi için Rabbine dua etti. Allah onlara bir hükümdar gönderdi ve savaşı üzerlerine yazdı. Fakat savaş üzerlerine yazılınca, az bir kısmı dışında yüz çevirdiler. Allah zalimleri bilendir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Bakara 245

Allah’a güzel bir borç verecek kimdir ki, Allah onu kat kat arttırsın? Allah daraltır ve genişletir ve O’na döndürüleceksiniz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Men zellezi yukridu llaha (kim Allah’a borç verecek) kardan hasenan (güzel bir borç) fe-yuda‘ifahu lehu (Allah onu kat kat arttırır) ad‘afan kesireh (pek çok katlar) vallahu yakbidu ve yebsut (Allah daraltır ve genişletir) ve ileyhi turceun (ona döndürüleceksiniz)

Mukatil Tefsiri
“Allah’a güzel bir borç verecek olan kimdir?” Yani gönül hoşluğuyla ve sevabını Allah’tan umarak infak edecek olan kimdir?

“Allah da onu kat kat arttırsın.” Bu ayet Ebü’d-Dehdâh hakkında indi. Adı Ömer b. Dehdâh el-Ensârî idi. Peygamber şöyle buyurdu: “Kim bir sadaka verirse, cennette onun benzeri kendisine verilir.”

Bunun üzerine Ebü’d-Dehdâh şöyle dedi: “Bahçemi sadaka olarak verirsem cennette onun benzeri bana verilecek mi?” Peygamber: “Evet.” buyurdu.

Ebü’d-Dehdâh: “Ümmü’d-Dehdâh da benimle beraber olacak mı?” dedi. Peygamber: “Evet.” buyurdu.

“Çocuklarım da mı?” dedi. Peygamber yine: “Evet.” buyurdu.

Onun iki bahçesi vardı. En değerli olanını, “Cüneyne” adlı bahçesini sadaka verdi. Allah da onun sadakasını iki milyon kat arttırdı. İşte “kat kat arttırsın” sözü bunu anlatmaktadır.

“Allah daraltır ve genişletir.” Yani rızkı dilediğine daraltır, dilediğine genişletir.

“Ve O’na döndürüleceksiniz.” Yani amellerinizin karşılığını vermek üzere Allah’a döndürüleceksiniz.

Ebü’d-Dehdâh bahçesine döndüğünde Ümmü’d-Dehdâh ile çocuklarını sadaka verdiği bahçede buldu. Bahçenin kapısında durdu ve içeri girmeye çekindi. Sonra şöyle dedi: “Ey Ümmü’d-Dehdâh!”

Kadın: “Buyur ey Ebü’d-Dehdâh.” dedi.

O da: “Ben bu bahçeyi sadaka verdim. Karşılığında cennette benzerini şart koştum. Ümmü’d-Dehdâh da benimle, çocuklarım da benimle olacak.” dedi.

Kadın şöyle dedi: “Allah yaptığın alışverişi bereketli kılsın.”

Bunun üzerine bahçeden çıktılar ve bahçeyi Peygamber’e teslim ettiler. Peygamber şöyle buyurdu: “Cennette Ebü’d-Dehdâh için salkımları sarkan nice hurma ağaçları vardır ki, insanların tümü bir tek salkımı kaldırmak istese onu kaldıramazdı.”
Taberi Tefsiri
Allah Teâlâ’nın bu sözüyle kastettiği şudur: Allah yolunda kim infak eder de zayıfı destekler, ihtiyaç sahibi olanı güçlendirir, Allah yolunda savaşmak isteyen fakat imkân bulamayan fakiri kuvvetlendirir ve darlık içinde olana verir? İşte bu, kulun Rabbine verdiği “güzel borç”tur.

Allah’ın bunu “borç” diye adlandırmasının sebebi şudur: Borcun anlamı, bir kimsenin malını başkasına verip karşılığını ondan istemesidir. Allah yolunda verilen mal da böyledir; kişi onu verirken Allah’ın kendisine kıyamet gününde büyük bir karşılık vereceğini umar. Bu sebeple ona “borç” denmiştir. Allah Teâlâ bunun “güzel” olduğunu da belirtmiştir; çünkü veren kimse bunu Allah’ın teşviki ve yönlendirmesiyle, sevap umarak verir. Bu davranış Allah’a itaat, şeytana ise karşı gelmedir. Bu, Allah’ın kullarından bir şeye muhtaç olduğu anlamına gelmez. Bu ifade, Arapların “bende sana iyi borç var, kötü borç var” demesine benzer; yani kişinin yaptığı işin kendisine sevinç ya da üzüntü getirmesi anlamındadır. Nitekim şair şöyle demiştir:
“Her insan verdiği borcun karşılığını görecektir; ister iyi ister kötü olsun ve yaptığıyla karşılık bulacaktır.”
Buradaki “borç”, kişinin önceden yaptığı iyi veya kötü ameldir.

Bu ayet, Allah’ın şu ayetiyle aynı anlamdadır: “Malları Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren bir tohum gibidir; her başakta yüz tane vardır. Allah dilediğine kat kat verir. Allah geniştir, bilendir.” (Bakara 261)

Bu anlamı İbn Zeyd de şöyle açıklamıştır: “Bu, Allah yolunda yapılan harcamadır ve Allah onu kat kat artırır; birine karşılık yedi yüz kat verir.”

Şu rivayet de aktarılmıştır: Bu ayet indiğinde Ebu’d-Dahdah Peygamber’e gelerek: “Ey Allah’ın Peygamberi! Rabbimiz bize verdiği şeylerden bizden borç mu istiyor?” dedi. Onun iki bahçesi vardı; birini Allah yolunda sadaka olarak verdi. Bunun üzerine Peygamber: “Ebu’d-Dahdah için cennette nice salkımlar vardır” buyurdu. Yine bir adam bu ayeti duyunca “Ben Allah’a borç veriyorum” dedi ve en değerli bahçesini sadaka olarak verdi. Katâde şöyle demiştir: “Rabbiniz sizden borç istiyor; oysa O övgüye layık olan velidir. Kullarından borç ister.” Abdullah b. Mesud’dan da şöyle rivayet edilmiştir: Bu ayet indiğinde Ebu’d-Dahdah: “Ey Allah’ın Elçisi! Allah bizden borç mu istiyor?” dedi. Peygamber: “Evet” dedi. Bunun üzerine elini uzattı ve “Ben Rabbime altı yüz hurma ağacı bulunan bahçemi borç verdim” dedi. Sonra eşine gidip onu bahçeden çıkardı.

“Onu kat kat artırır” ifadesi, Allah’ın infak eden kimseye vereceği karşılığın sınırının olmadığını bildirir. Bu kat kat artırmanın ne kadar olduğu bilinmez. Suddî şöyle demiştir: “Bu artırmanın ne kadar olduğunu kimse bilmez.” Bazı âlimler de şöyle demiştir: Allah size dünyayı borç olarak vermiştir ve sizden onu borç olarak istemiştir; eğer gönül hoşluğuyla verirseniz birden ona, ondan yedi yüze ve daha fazlasına kadar artırır. Eğer zorla alınır da sabrederseniz, size rahmet ve hidayet verilir.

“Feyudâifuhu” ifadesinin kıraati konusunda farklı okuyuşlar vardır: Bazıları “yudâifuhu” şeklinde elifli ve merfu okumuş, bazıları şeddeli olarak okumuş, bazıları ise mansub olarak okumuştur. En doğru okuma, elifli ve merfu olan okuyuştur; çünkü burada anlam bir karşılık (ceza) ifade eder ve böyle yerlerde cevap cümlesi ref ile gelir.

“Allah daraltır ve genişletir” ifadesiyle Allah Teâlâ şunu bildirir: Rızkı daraltan ve genişleten yalnızca O’dur. Müşriklerin ilah edindikleri varlıklar bunu yapamaz. Bu, Peygamber’den rivayet edilen şu hadise benzer: Fiyatlar yükseldiğinde insanlar “Fiyatları belirle” dediler. Peygamber: “Fiyatları daraltan ve genişleten, rızık veren Allah’tır. Ben kimseye zulmetmiş olarak Allah’a kavuşmak istemem” buyurdu. Yani bolluk da darlık da Allah’ın elindedir.

Allah bu sözle, rızkı geniş olan müminleri teşvik eder: Ellerindeki mal ile fakirleri desteklesinler, Allah yolunda savaşmak isteyen fakat gücü yetmeyenlere yardım etsinler. Çünkü Allah rızkı daraltarak birini sabırla, genişleterek diğerini infakla imtihan eder. Böylece her iki taraf da imtihan edilir ve herkes yaptığına göre karşılık görür.

Bu konuda İbn Zeyd şöyle demiştir: Allah bilir ki Allah yolunda savaşanlardan bazıları güç bulamaz, bazıları ise savaşmaz ama zengindir. Bu yüzden zengin olanları teşvik etti ve dedi ki: “Kim Allah’a güzel bir borç verir?” Allah sana rızkı genişletmiştir, sen ise savaşmak istemiyorsun; diğerinin rızkını daraltmıştır, o ise savaşmak istiyor. Sen onu malınla destekle ki bundan nasibin olsun.

“Ve O’na döndürüleceksiniz” ifadesiyle Allah Teâlâ şunu bildirir: Ey insanlar! Dönüşünüz Allah’adır. O hâlde Allah’tan sakının; farzlarını ihmal etmeyin, sınırlarını aşmayın. Rızkı geniş olan, malını Allah’ın izin verdiği şekilde kullansın. Rızkı dar olan ise fakirliğini isyana sebep yapmasın. Çünkü herkes sonunda Allah’a dönecek ve yaptıklarının karşılığını görecektir. Katâde bu ifadeyi “Topraktan yaratıldınız ve toprağa döneceksiniz” şeklinde açıklamıştır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

https://kutsalayet.de/bakara-244/,https://kutsalayet.de/bakara-246/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız