Ya da yıkılmış, çatıları üzerine çökmüş bir kasabaya uğrayan kimseyi görmedin mi? Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek? dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl öldürdü, sonra diriltti. Ne kadar kaldın? dedi. Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım dedi. Allah: Hayır, yüz yıl kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış. Eşeğine bak. Seni insanlara bir ibret kılalım diye. Kemiklere bak, onları nasıl birleştiriyor, sonra onlara et giydiriyoruz dedi. Ona apaçık belli olunca: Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum dedi.
Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ev kellezi merra ala karyetin ve hiye haviye ala uruşiha (ya da yıkılmış bir beldeden geçeni görmedin mi) kale enna yuhyi hazihi llahu ba‘de mevtiha (dedi ki Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek) fe-ematehu llahu mie’te amin (Allah onu yüz yıl öldürdü) summe be‘asehu (sonra diriltti) kale kem lebiste (ne kadar kaldın dedi) kale lebistu yevmen ev ba‘da yevm (bir gün ya da günün bir kısmı dedi) kale bel lebiste mie’te amin (hayır yüz yıl kaldın dedi) fe-nzur ila ta‘amike ve şerabike lem yetesenne (yiyeceğine ve içeceğine bak bozulmamış) ve-nzur ila himarike (eşeğine bak) ve li-nec‘aleke ayeten li-n-nas (seni insanlara bir delil yapalım diye) ve-nzur ile l-izami keyfe nunşizuha summe neksuha lahma (kemiklere bak nasıl birleştirip et giydiriyoruz) fe-lemmâ tebeyyene lehu (ona açıkça belli olunca) kale a‘lemu ennallaha ala kulli şey’in kadir (Allah’ın her şeye gücü yettiğini bilirim dedi)
Mukatil Tefsiri
“Yahut altı üstüne çökmüş bir kasabaya uğrayan kimseyi görmedin mi?” Yani tavanları çökmüş, harap olmuş bir kasabaya uğrayan kimseyi.
Bu olay şöyleydi: Buhtunnasr Babil halkını esir aldı. İçlerinde Benî İsrail âlimlerinden Şerahyâ oğlu Üzeyir de vardı. Bir gün Üzeyir boz renkli bir eşeğe binerek yola çıktı. Dicle kıyısında, Vâsıt ile Medâin arasında bulunan ve Sâbûr denilen bir kasabaya uğradı. Bu olay, Meryem oğlu İsa’nın göğe kaldırılmasından sonraydı.
Üzeyir eşeğini bir ağacın gölgesine bağladı, sonra kasabanın içinde dolaştı. Orada yaşayan hiç kimseyi görmedi. Ağaçların çoğu meyve yüklüydü. Meyvelerden, üzümden ve incirden aldı.
Sonra eşeğinin yanına döndü, oturup meyvelerden yemeye başladı. Üzümleri sıkarak suyunu içti. Artan meyveleri sepete, kalan üzüm suyunu da kırbaya koydu.
Kasabanın harap olmuş halini ve halkının helakini görünce şöyle dedi: “Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?” Yani bu kasabanın halkını helak olduktan sonra nasıl diriltecek?
Üzeyir dirilişten şüphe etmiyordu. Ancak Allah’ın ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini istemişti. Tıpkı İbrahim’in Rabbine: “Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster.” (Bakara 260) demesi gibi.
Üzeyir bunu söyleyince Allah ona ölümden sonra diriltmeyi göstermek istedi. Bunun üzerine Allah hem onu hem de eşeğini yüz yıl boyunca öldürdü. Meyveler ve içecek ise yanında olduğu halde kaldı.
Sonra Allah onu yüz yılın sonunda, günün sonuna doğru diriltti. Yiyeceği ve içeceği hiç değişmemişti.
Gökyüzünden ona şöyle seslenildi: “Ey Üzeyir! Ne kadar kaldın?”
Üzeyir: “Bir gün kaldım” dedi. Sonra güneşe baktı ve: “Yahut günün bir kısmı kadar” dedi.
Bunun üzerine ona şöyle denildi: “Hayır, yüz yıl kaldın.”
Sonra ibret alması için Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
“Yiyeceğine bak.” Yani sepetteki meyvelere.
“İçeceğine bak.” Yani üzüm suyuna.
“Bozulmamış.” Yani yüz yıl geçmesine rağmen tadı değişmemişti. Bunun benzeri şu ayettir: “Bozulmayan sudan ırmaklar ve tadı değişmeyen sütten nehirler vardır.” (Muhammed 15)
Üzeyir: “Sübhanallah! Tadı nasıl değişmedi?” dedi.
Sonra eşeğine baktı. Kemikleri bembeyaz olmuş, çürümüş ve parçaları dağılmıştı.
Bunun üzerine gökten şöyle seslenildi:
“Ey çürümüş kemikler! Toplanın. Allah size ruh verecektir.”
Bunun üzerine kemikler birbirine doğru hareket etmeye başladı. Kol kemiği omuza, omuz kürek kemiklerine; bacak kemikleri dizlere, dizler uyluklara, uyluklar kalçalara birleşti. Kalçalar da sırta yapıştı. Sonra baş gövdenin üzerine yerleşti. Üzeyir bütün bunları seyrediyordu.
Daha sonra kemiklerin üzerine damarlar ve sinirler yerleştirildi. Ardından kıllar geri verildi. Sonra burnuna ruh üflendi ve eşek Üzeyir’in yanında anırarak ayağa kalktı.
Böylece Allah ona, bu kabirlerde bulunan insanların helak olduktan sonra nasıl diriltileceğini gösterdi. Eşeğini yüz yıl sonra dirilttiği gibi, yiyeceği ve içeceği de hiç bozulmamıştı. Kendisi de uzun zaman sonra yeniden diriltilmişti ki bundan ibret alsın.
İşte Allah Teâlâ’nın şu buyruğu bunu ifade eder: “Yiyeceğine ve içeceğine bak; bozulmamış.” Yani tadı değişmemiştir. Bu, şu ayetteki gibidir: “Bozulmayan sudan.” (Muhammed 15)
“Eşeğine de bak. Seni insanlar için bir ibret kılalım diye bunu yaptık.” Yani onu yüz yıl sonra genç bir halde dirilttiği için insanlar için bir ibret yaptı.
“Kemiklere de bak.” Yani eşeğin kemiklerine.
“Onları nasıl kaldırıyoruz.” Yani nasıl diriltiyoruz. Bunun benzeri şu ayettir: “Yoksa yerden birtakım ilahlar edindiler de onlar mı ölüleri diriltecek?” (Enbiyâ 21)
“Sonra onlara et giydiriyoruz.”
“Durum kendisine açıkça belli olunca” yani Allah’ın ölüleri nasıl dirilttiği Üzeyir’e açıkça görünce Allah’a secdeye kapandı.
Ve şöyle dedi: “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum.” Yani diriltmeye ve diğer her şeye gücünün yettiğini.
Sonra Üzeyir ailesine döndü. Bu süre içinde yakınları ölmüş, evi satılmış ve başkaları tarafından yeniden yapılmıştı. Üzeyir çocuklarının soyunu sayınca onlar kendisini tanıdılar, o da onları tanıdı. Allah, yüz yıl sonra dirilttikten sonra Üzeyir’e yeniden ilim verdi.
Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “Ya da bir köye uğrayan kimse gibisini” sözüyle kastettiği, “Rabbi hakkında İbrahim’le tartışan kimseyi görmedin mi?” (Bakara 258) sözüyle kastettiği şeye benzer şekilde, Muhammed’i onun durumuna hayret ettirmesidir. “Ya da bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü, “Rabbi hakkında İbrahim’le tartışan kimseyi görmedin mi?” (Bakara 258) sözüne bağlanmıştır. Her iki ifadenin lafzı farklı olsa da anlamları birbirine benzediği için böyle bağlanmıştır. Çünkü “Rabbi hakkında İbrahim’le tartışan kimseyi görmedin mi?” ifadesinin anlamı, “Ey Muhammed, Rabbi hakkında İbrahim’le tartışan kimse gibisini gördün mü?” demektir. Sonra buna “ya da bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü bağlanmıştır. Çünkü Arapların üslubunda, lafzı farklı olsa bile, daha önce geçen benzer anlamdaki bir söze başka bir sözün bağlanması vardır.
Basralı nahivcilerden bazıları, “ya da bir köye uğrayan kimse gibisini” sözündeki benzetme edatının fazla olduğunu ve anlamın “İbrahim’le tartışan kimseyi veya bir köye uğrayan kimseyi görmedin mi?” olduğunu ileri sürmüştür. Fakat daha önce de açıkladığımız gibi Allah’ın kitabında anlamsız hiçbir şey bulunması caiz değildir; burada bunu tekrar etmeye gerek yoktur.
Tefsir ehli, duvarları üzerine yıkılmış haldeki köye uğrayan kimsenin kim olduğu konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları onun Üzeyir olduğunu söylemiştir. Muhammed b. Beşşar’ın Abdurrahman’dan, onun Süfyan’dan, onun Ebu İshak’tan, onun da Naciye b. Ka‘b’dan rivayetine göre Naciye b. Ka‘b, “Ya da duvarları üzerine yıkılmış bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında, onun Üzeyir olduğunu söylemiştir. İbn Humeyd’in Yahya b. Vadıh’tan, onun Ebu Huzeyme’den rivayetine göre Ebu Huzeyme, Süleyman b. Büreyde’nin “Ya da bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında onun Üzeyir olduğunu söylediğini işitmiştir. Bişr’in Yezid’den, onun Said’den, onun da Katade’den rivayetine göre Katade, “Ya da duvarları üzerine yıkılmış bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında, bize onun Üzeyir olduğu bildirildi, demiştir. Hasan b. Yahya’nın Abdürrezzak’tan, onun Ma‘mer’den, onun da Katade’den rivayetinde de aynı anlam nakledilmiştir. Ammar’dan rivayet edildiğine göre İbn Ebi Cafer, babasından nakletmiş; Rebi, “Ya da bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında, bize bildirildiğine göre, Allah daha iyi bilir, köye gelen kimse Üzeyir’dir, demiştir. Kasım’ın Hüseyin’den, onun Haccac’dan, onun İbn Cüreyc’den, onun da İkrime’den rivayetine göre İkrime, “Ya da duvarları üzerine yıkılmış bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında, onun Üzeyir olduğunu söylemiştir. Musa’nın Amr’dan, onun Esbat’tan, onun da Süddi’den rivayetine göre Süddi, “Ya da bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında, onun Üzeyir olduğunu söylemiştir. Hüseyin’den rivayet edildiğine göre Ebu Muaz, Ubeyd b. Süleyman’dan nakletmiş; Dahhak’ın, “Ya da duvarları üzerine yıkılmış bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında onun Üzeyir olduğunu söylediğini işitmiştir. Yunus’un aktardığına göre Salim el-Havvas şöyle demiştir: İbn Abbas onun Üzeyir olduğunu söylerdi.
Başka kimseler ise onun Hilkiya oğlu Yeremya olduğunu söylemiştir. Muhammed b. İshak, Yeremya’nın Hızır olduğunu ileri sürmüştür. İbn Humeyd’in Seleme’den, onun İbn İshak’tan rivayetine göre İbn İshak şöyle demiştir: Vehb b. Münebbih’in İsrailoğullarından naklettiğine göre Hızır’ın adı Hilkiya oğlu Yeremya’dır ve o, İmran oğlu Harun’un soyundandır.
Bu görüşü söyleyenlerin rivayetleri şöyledir: Hasan b. Yahya’nın Abdürrezzak’tan, onun Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan rivayetine göre Abdüssamed, Vehb b. Münebbih’in “Ya da bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında şöyle dediğini işitmiştir: Yeremya, Beytülmakdis yıkılıp kitaplar yakıldığında dağın bir tarafında durmuş ve bu sözü söylemiştir. İbn Humeyd’in Seleme’den, onun İbn İshak’tan, onun güvenilir gördüğü bir kimseden, onun da Vehb b. Münebbih’ten rivayetine göre Vehb, onun Yeremya olduğunu söylemiştir. Muhammed b. Asker’in İsmail b. Abdülkerim’den rivayetine göre İsmail, Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan, o da Vehb b. Münebbih’ten bunun benzerini işitmiştir. Muhammed b. Amr’ın Ebu Âsım’dan, onun İsa b. Meymun’dan, onun Kays b. Sa‘d’dan, onun da Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr’den rivayetine göre Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr, Allah’ın “Ya da duvarları üzerine yıkılmış bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında, onun bir peygamber olduğunu ve adının Yeremya olduğunu söylemiştir. Müsenna’nın Ebu Huzeyfe’den, onun Şibl’den, onun Kays b. Sa‘d’dan, onun da Abdullah b. Ubeyd’den rivayetinde de bunun benzeri nakledilmiştir. Yunus’un İbn Vehb’den, onun Bekr b. Mudar’dan rivayetine göre Bekr şöyle demiştir: Derler ki, Allah daha iyi bilir, o Yeremya’dır.
Bu konuda doğruya en uygun söz şudur: Yüce Allah, peygamberini, duvarları üzerine yıkılmış bir köy gördüğünde “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” diyen kimsenin durumuna hayret ettirmiştir. O kimse, Allah’ın o köyü başlangıçta yoktan yarattığını bildiği halde, bu bilgisi onun Allah’ın onu yeniden imar etmeye ve diriltmeye kadir olduğunu kabul etmesine yetmemiş, sonunda “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” demiştir. Bu sözü söyleyen kişinin adı hakkında elimizde kesin açıklama sağlayacak sahih bir delil yoktur. Onun Üzeyir olması da mümkündür, Yeremya olması da mümkündür. Adını bilmeye ihtiyacımız yoktur. Çünkü ayetin maksadı, bu sözü söyleyenin adını insanlara bildirmek değildir. Ayetin maksadı, Allah’ın yaratılmışları öldükten sonra diriltmeye ve yok olduktan sonra geri getirmeye kadir olduğunu inkâr edenlere, hayat ve ölümün Allah’ın elinde olduğunu öğretmektir. Bu, Kureyş’ten ve diğer Araplardan bunu yalanlayan kimselere yöneliktir. Aynı zamanda Peygamber’in hicret yurdunda bulunan İsrailoğulları Yahudilerine karşı da hücceti sabit kılmak içindir. Çünkü Allah, peygamberi Muhammed’e onların onun nebiliği hakkındaki şüphelerini giderecek ve risaleti konusunda mazeretlerini kesecek şeyleri bildirmiştir. Zira Allah’ın kitabında Muhammed’e vahyettiği bu haberler, Muhammed’in ve kavminin bilmediği haberlerdendi. Bu bilgiler yalnızca kitap ehli yanında bulunuyordu. Muhammed ve kavmi ise onlardan değildi; bilakis o ümmi idi, kavmi de ümmi idi. Böylece hicret yurdunda bulunan Yahudi kitap ehli için, Muhammed’in bunu ancak Allah’tan gelen vahiy ile bildiği anlaşılmış oldu.
Eğer bu haberle amaç, o sözü söyleyen kişinin adını bildirmek olsaydı, bu konuda mazereti ortadan kaldıracak ve şüpheyi giderecek açık bir delil konulurdu. Fakat amaç, onun sözünü kınamaktır. Yüce Allah da bunu kullarına açıklamıştır.
Tefsir ehli, o kimsenin uğradığı köyün hangisi olduğu konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun Beytülmakdis olduğunu söylemiştir. Muhammed b. Sehl b. Asker ve Muhammed b. Abdülmelik’in İsmail b. Abdülkerim’den, onun Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan rivayetine göre Abdüssamed, Vehb b. Münebbih’in şöyle dediğini işitmiştir: Yeremya, Beytülmakdis’in büyük bir dağ gibi yıkıldığını görünce bu sözü söylemiştir. Hasan b. Yahya’nın Abdürrezzak’tan, onun Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan rivayetine göre Abdüssamed, Vehb b. Münebbih’in bunun Beytülmakdis olduğunu söylediğini işitmiştir. İbn Humeyd’in Seleme’den, onun İbn İshak’tan, onun güvenilir gördüğü bir kimseden rivayetine göre o kimse Vehb b. Münebbih’in bunu söylediğini işitmiştir. Bişr’in Yezid’den, onun Said’den, onun da Katade’den rivayetine göre Katade şöyle demiştir: Bize bildirildiğine göre bu yer Beytülmakdis’tir; Üzeyir, Babil hükümdarı Buhtunnasr’ın onu yıkmasından sonra oraya gelmiştir. Hüseyin’den rivayet edildiğine göre Ebu Muaz, Ubeyd b. Süleyman’dan nakletmiş; Dahhak’ın “Ya da duvarları üzerine yıkılmış bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında, onun kutsal topraklardan geçtiğini söylediğini işitmiştir. Kasım’ın Hüseyin’den, onun Haccac’dan, onun İbn Cüreyc’den, onun da İkrime’den rivayetine göre İkrime, “Ya da bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında şöyle demiştir: Köy Beytülmakdis’tir; Üzeyir, Buhtunnasr’ın onu yıkmasından sonra oradan geçmiştir. Ammar’dan rivayet edildiğine göre İbn Ebi Cafer, babasından, o da Rebi’den nakletmiş; Rebi, “Ya da bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında, köy Beytülmakdis’tir, Üzeyir Buhtunnasr’ın onu yıkmasından sonra oradan geçmiştir, demiştir.
Başka kimseler ise bunun, ölüm korkusuyla binlerce kişi oldukları halde yurtlarından çıkan ve Allah’ın kendilerine “ölün” dediği kimselerin helak edildiği köy olduğunu söylemiştir. Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şöyledir: Yunus’un İbn Vehb’den rivayetine göre İbn Zeyd, Yüce Allah’ın “Yurtlarından ölüm korkusuyla çıkan binlerce kişiyi görmedin mi?” (Bakara 243) sözü hakkında şöyle demiştir: Veba inmiş bir köydü. Sonra daha önce kendi yerinde zikrettiğimiz kıssayı anlattı ve Allah’ın onlara, hayat aramak için gittikleri yerde “ölün” dediğini, onların öldüğünü, sonra Allah’ın onları dirilttiğini söyledi. Ardından “Şüphesiz Allah insanlara karşı lütuf sahibidir; fakat insanların çoğu şükretmez” (Mümin 61) dedi. Sonra şöyle devam etti: Bir adam oradan geçti; orası parlayan kemiklerle doluydu. Durup baktı ve “Ya da duvarları üzerine yıkılmış bir köye uğrayan kimse gibisini” dedi. Ardından “yüz yıl” ve “sonra onu diriltti” sözünden “bozulmamış” sözüne kadar olan kısmı zikretti.
Bu konuda doğru söz, tıpkı “Ya da bir köye uğrayan kimse gibisini” sözünü söyleyen kişinin adı konusunda olduğu gibidir; ikisi arasında fark yoktur.
“Orası duvarları üzerine yıkılmıştı” sözünün tefsiri şudur: Yüce Allah’ın “orası boşalmıştı” sözü, o yerin halkından ve sakinlerinden boşaldığı anlamındadır. Arapçada evin boşalması için böyle denir. Köy için de bu fiil kullanılabilir; ilk kullanım daha açık ve daha fasih kabul edilir. Kadın lohusa olduğunda başka bir kullanım vardır. Karın boşluğu için de kullanılır. Ev için söylenen karın boşluğu için, karın boşluğu için söylenen ev için söylense doğru olur; fakat fasih olan zikrettiğimizdir.
“Arşlar” ise binalar ve evlerdir; tekili “arş”tır. Azlık çoğulu da ayrı bir şekilde gelir. Her bina bir arştır. Bir kimse ev yaptığında “ev yaptı” denir. Yüce Allah’ın “Onların kurdukları şeyleri” (A‘raf 137) sözü de buradandır; yani inşa ettikleri şeyler demektir. Mekke arişi denilmesi de buradandır; bununla Mekke’nin çadırları ve binaları kastedilir.
Bu konuda söylediğimizin benzerini tefsir ehli de söylemiştir. Kasım’ın Hüseyin’den, onun Haccac’dan rivayetine göre İbn Cüreyc şöyle demiştir: İbn Abbas, “boşalmış” sözünü harap olmuş diye açıklamıştır. İbn Cüreyc şöyle demiştir: Bize ulaştığına göre Üzeyir çıkıp Beytülmakdis’in üzerinde durdu; Buhtunnasr onu harap etmişti. Orada durdu ve şöyle dedi: Bunca kutsallığından, savaş gücünden ve malından sonra sana ne oldu? Bunun üzerine hüzünlendi. Hüseyin’den rivayet edildiğine göre Ebu Muaz, Ubeyd b. Süleyman’dan nakletmiş; Dahhak’ın “orası duvarları üzerine yıkılmıştı” sözü hakkında, orası haraptı, dediğini işitmiştir. Ammar’dan rivayet edildiğine göre İbn Ebi Cafer, babasından, o da Rebi’den nakletmiş; Rebi, Üzeyir’in oradan geçtiğini ve Buhtunnasr’ın orayı yıkmış olduğunu söylemiştir. Musa’nın Amr’dan, onun Esbat’tan, onun da Süddi’den rivayetine göre Süddi, “orası duvarları üzerine yıkılmıştı” sözü hakkında, yani tavanları üzerine çökmüş haldeydi, demiştir.
“Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek? Bunun üzerine Allah onu yüz yıl öldürdü” sözünün tefsiri şudur: Anlatıldığına göre bu sözü söyleyen kişi, Beytülmakdis’ten veya Allah’ın geçtiğini zikrettiği yerden geçerken, daha önce mamur olarak bildiği yerin harap olduğunu görünce bu sözü söylemiştir. Bazıları, onun bu sözü Allah’ın onu diriltmeye kadir oluşunda şüphe ederek söylediğini ifade etmiştir. Allah da ona kendi üzerinde bir örnek göstermek suretiyle buna kadir olduğunu göstermiş, sonra da onun imar edilmesine ve diriltilmesine Allah’ın gücünü yadırgadığı yeri ona göstermiş; daha önce harap olarak gördüğü şeyi diriltmiş, harap olmuş yeri imar etmiştir.
Çünkü bize anlatıldığına göre bu sözü söyleyen kişi, orayı daha önce halkı ve sakinleriyle mamur halde biliyordu. Sonra onu duvarları üzerine yıkılmış, halkı yok olmuş, öldürme ve esaretle darmadağın edilmiş, o yerde kimse kalmamış, evleri ve yurtları yıkılmış, yalnızca izleri kalmış halde gördü. Onu daha önce bildiği halden sonra böyle görünce, bazı tefsir ehlinin söylediğine göre, “Allah bunu harap olduktan sonra hangi şekilde diriltip imar edecek?” anlamında bunu yadırgayarak söyledi. Allah da ona, kendisinde, içeceğinde ve yiyeceğinde gösterdiği örnekle bunu nasıl dirilteceğini gösterdi. Sonra Allah’ın bunu ve başka şeyleri yapmaya kadir olduğunu, onun Allah’ın kudreti bakımından diriltilmesini şaşırtıcı bulduğu şeyi gözleri önünde dirilterek ona bildirdi. Bunu gözüyle görünce, “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi.
Onun bu sözü söylemesinin sebebi, İbn Humeyd’in Seleme’den, onun İbn İshak’tan, onun güvenilir gördüğü bir kimseden, onun da Yemenli Vehb b. Münebbih’ten rivayet ettiği şu haber gibidir: Vehb şöyle derdi: Allah, Yeremya’yı İsrailoğullarına peygamber olarak gönderdiğinde ona şöyle dedi: Ey Yeremya! Seni yaratmadan önce seçtim; seni annenin rahminde şekillendirmeden önce kutsadım; seni onun karnından çıkarmadan önce temizledim; koşup çalışacak yaşa ulaşmadan önce seni peygamber yaptım; güçlü çağına ulaşmadan önce seni seçtim; büyük bir iş için seni ayırdım. Yüce Allah, Yeremya’yı İsrailoğulları kralına gönderdi; onu doğrultuyor, doğru yola yöneltiyor ve Allah’tan kendisiyle kral arasında olan konularda haber getiriyordu.
Sonra İsrailoğulları arasında olaylar büyüdü; günahlara daldılar, haramları helal saydılar, Allah’ın kendilerine yaptıklarını ve düşmanları Sanharib’den onları nasıl kurtardığını unuttular. Bunun üzerine Allah Yeremya’ya şöyle vahyetti: İsrailoğullarından kavmine git; sana emrettiğim şeyi onlara anlat; üzerlerindeki nimetimi onlara hatırlat ve yaptıkları sonradan çıkan kötülükleri onlara bildir. Sonra Allah’ın Yeremya’yı İsrailoğullarından kavmine gönderdiği şeyleri zikretti.
Sonra Allah Yeremya’ya şöyle vahyetti: Ben İsrailoğullarını Yafes ile helak edeceğim. Yafes, Babil halkıdır; onlar Nuh oğlu Yafes’in soyundandır. Yeremya Rabbinin vahyini işitince bağırdı, ağladı, elbiselerini yırttı, başına kül serpti ve şöyle dedi: Doğduğum gün lanetli olsun; Tevrat’ı aldığım gün lanetli olsun; günlerimin en kötüsü doğduğum gündür. Beni, bana en kötü gelecek şey için mi peygamberlerin sonuncusu olarak bıraktın? Eğer benim hakkımda hayır isteseydin beni İsrailoğulları peygamberlerinin sonuncusu yapmazdın. Benim sebebimle onlara bedbahtlık ve helak isabet edecek.
Allah, Hızır’ın yakarışını, ağlamasını ve ne dediğini işitince ona şöyle seslendi: Yeremya! Sana vahyettiğim şey sana ağır mı geldi? O, “Evet, Rabbim. Beni İsrailoğulları içinde, sevinmeyeceğim bir şeyle helak ettin” dedi. Allah şöyle buyurdu: İzzetime yemin olsun ki Beytülmakdis’i ve İsrailoğullarını, bu konudaki emir senin tarafından olmadıkça helak etmeyeceğim. Bunun üzerine Yeremya, Rabbinin kendisine söylediği bu söz sebebiyle sevindi, gönlü rahatladı ve şöyle dedi: Musa’yı ve peygamberlerini hak ile gönderen Allah’a yemin olsun ki Rabbime İsrailoğullarının helak edilmesini asla emretmeyeceğim.
Sonra İsrailoğulları kralına geldi ve Allah’ın kendisine vahyettiği şeyi ona haber verdi. Kral sevindi, müjdelendi ve şöyle dedi: Rabbimiz bize azap ederse, kendi nefislerimiz için önden gönderdiğimiz çok günahlar sebebiyledir; bizi affederse de kudreti sebebiyledir.
Sonra onlar bu vahiyden sonra üç yıl kaldılar; fakat ancak isyanlarını artırdılar ve kötülükte devam ettiler. Bu, helaklerinin yaklaştığı zamandı. Vahiy azaldı; artık ahireti hatırlamaz oldular. Dünya ve onun işleri onları oyalayınca vahiy onlardan kesildi. Kral onlara şöyle dedi: Ey İsrailoğulları! Allah’tan size bir azap dokunmadan ve üzerinize size merhamet etmeyecek hükümdarlar gönderilmeden önce bulunduğunuz halden vazgeçin. Çünkü Rabbiniz tevbeyi yakındır; ellerini hayırla açmıştır; kendisine tevbe edenlere merhametlidir. Fakat onlar bulundukları halden hiçbir şeyi terk etmeyi kabul etmediler.
Allah, Neun oğlu Zadan oğlu Buhtunnasr’ın kalbine Beytülmakdis’e yürümeyi ve orada dedesi Sanharib’in yapmak istediği şeyi yapmayı koydu. O da altı yüz bin sancakla Beytülmakdis halkına doğru yola çıktı. Yola çıktığında İsrailoğulları kralına, Buhtunnasr’ın ordularıyla birlikte kendilerine doğru geldiği haberi ulaştı. Kral Yeremya’ya haber gönderdi; Yeremya geldi. Kral ona şöyle dedi: Ey Yeremya! Rabbimizin sana vahyettiğini ileri sürdüğün, Beytülmakdis halkını bu konuda emir senden olmadıkça helak etmeyeceği sözü nerede? Yeremya krala şöyle dedi: Rabbim vaadinden dönmez; ben ona güveniyorum.
Ecel yaklaşıp krallıklarının kesilmesi yaklaşınca ve Allah onların helakine karar verince, kendi katından bir melek gönderdi ve ona şöyle dedi: Yeremya’ya git, ondan fetva iste ve ona fetva isteyeceği şeyi emret. Melek, Yeremya’ya geldi ve ona İsrailoğullarından bir adam suretinde göründü. Yeremya ona, “Sen kimsin?” dedi. O, “Ben İsrailoğullarından bir adamım; bazı işlerim hakkında senden fetva istemeye geldim” dedi. Yeremya ona izin verdi. Melek şöyle dedi: Ey Allah’ın peygamberi! Akrabalarım hakkında senden fetva istemeye geldim. Allah’ın bana emrettiği şekilde akrabalık bağlarımı onlarla sürdürdüm. Onlara yalnızca iyilikle geldim; onlara ikramda kusur etmedim. Fakat onlara yaptığım ikram, onların bana karşı öfkelerini artırmaktan başka bir şey yapmadı. Ey Allah’ın peygamberi, bana onlar hakkında fetva ver. Yeremya ona şöyle dedi: Seninle Allah arasındaki durumda güzel davran; Allah’ın sana ulaştırmanı emrettiği şeyi ulaştır ve hayırla müjdelen.
Melek onun yanından ayrıldı. Birkaç gün kaldıktan sonra, yine daha önce geldiği adam suretinde ona döndü, önüne oturdu. Yeremya ona, “Sen kimsin?” dedi. O, “Ben, ailem konusunda sana gelen adamım” dedi. Allah’ın peygamberi ona, “Ahlakları hâlâ senin için temizlenmedi mi? Onlardan sevdiğin şeyi hâlâ görmedin mi?” dedi. O şöyle dedi: Ey Allah’ın peygamberi! Seni hak ile gönderen Allah’a yemin olsun ki bir kimsenin akrabalarına yapabileceği hiçbir ikram bilmiyorum ki ben onu ve ondan daha fazlasını onlara yapmamış olayım. Peygamber ona şöyle dedi: Ailene dön, onlara iyilik et; salih kullarını düzelten Allah’tan, aranızdaki hali düzeltmesini, sizi rızası üzerinde birleştirmesini ve gazabından uzak tutmasını iste.
Melek onun yanından ayrıldı. Birkaç gün kaldı. Buhtunnasr ise çekirgelerden daha kalabalık ordularıyla Beytülmakdis çevresine inmişti. İsrailoğulları çok şiddetli korkuya kapıldılar. Bu, İsrailoğulları kralına çok ağır geldi. Yeremya’yı çağırdı ve şöyle dedi: Ey Allah’ın peygamberi! Allah’ın sana vadettiği şey nerede? Ben Rabbime güveniyorum.
Sonra melek, Yeremya’nın yanına geldi. Yeremya Beytülmakdis surunda oturmuş, Rabbinin kendisine vadettiği yardımla seviniyor ve müjdeleniyordu. Melek onun önüne oturdu. Yeremya ona, “Sen kimsin?” dedi. O, “Ben, ailem hakkında iki kez senden fetva isteyen kimseyim” dedi. Peygamber ona, “Onların içinde bulundukları halden ayılma vakti hâlâ gelmedi mi?” dedi. Melek şöyle dedi: Ey Allah’ın peygamberi! Bugünden önce onlardan bana isabet eden her şeye sabrederdim ve onların bununla ancak benim öfkemi hedeflediklerini bilirdim. Fakat bugün onlara gittiğimde, onları Allah’ın razı olmadığı ve sevmediği bir iş üzerinde gördüm. Peygamber ona, “Onları hangi iş üzerinde gördün?” dedi. Melek şöyle dedi: Ey Allah’ın peygamberi! Onları Allah’ın gazabına sebep olan büyük bir iş üzerinde gördüm. Eğer bugünden önce bulundukları gibi olsalardı, onlara öfkem şiddetlenmezdi; onlara sabreder ve onlardan ümitli olurdum. Fakat bugün Allah için ve senin için öfkelendim. Bu yüzden sana onların haberini bildirmeye geldim. Seni hak ile gönderen Allah adına senden istiyorum; Rabbine onlara beddua et de onları helak etsin.
Yeremya şöyle dedi: Ey göklerin ve yerin sahibi! Eğer onlar hak ve doğruluk üzerelerse onları bırak; eğer senin gazabın üzerinde ve razı olmadığın bir amel üzerelerse onları helak et. Bu söz Yeremya’nın ağzından çıkar çıkmaz Allah gökten Beytülmakdis’e bir yıldırım gönderdi. Kurban yeri alevlendi ve onun kapılarından yedisi yere geçirildi. Yeremya bunu görünce bağırdı, elbiselerini yırttı, başına kül serpti ve şöyle dedi: Ey göğün meliki, ey merhametlilerin en merhametlisi! Bana vadettiğin vaadin nerede? Yeremya’ya şöyle seslenildi: Onlara isabet eden şey, ancak elçimize verdiğin fetva sebebiyle isabet etti. Peygamber, bunun üç kez verdiği fetva olduğunu ve gelen kişinin Rabbinin elçisi olduğunu kesin olarak anladı. Yeremya kaçıp vahşi hayvanların arasına karıştı.
Buhtunnasr ve orduları Beytülmakdis’e girdi. Şam’ı çiğnedi, İsrailoğullarını öldürdü, sonunda onları tüketti ve Beytülmakdis’i harap etti. Sonra askerlerine, her birinin kalkanını toprakla doldurmasını ve onu Beytülmakdis’e atmasını emretti. Onlar da oraya toprak attılar, sonunda orayı doldurdular. Sonra Babil topraklarına dönmek üzere geri gitti. İsrailoğullarının esirlerini de beraberinde götürdü. Beytülmakdis’te bulunan herkesin toplanmasını emretti. İsrailoğullarından küçük büyük herkes onun yanında toplandı. Onların içinden doksan bin çocuk seçti. Ordusunun ganimetleri ortaya çıkıp onları askerleri arasında paylaştırmak istediğinde, yanında bulunan hükümdarlar ona şöyle dediler: Ey hükümdar! Bütün ganimetlerimiz senin olsun; fakat İsrailoğullarından seçtiğin bu çocukları aramızda paylaştır. O da böyle yaptı. Her birine dört çocuk düştü. O çocuklar arasında Danyal, Azarya, Misail ve Hananya da vardı.
Buhtunnasr onları üç gruba ayırdı: Üçte birini Şam’da bıraktı, üçte birini esir aldı, üçte birini de öldürdü. Beytülmakdis esirlerini Babil’e götürdü; doksan bin çocuğu da Babil’e getirdi. Bu, Yüce Allah’ın kendi peygamberine onların yaptıkları işler ve zulümleri hakkında haber verdiği ilk olaydı.
Buhtunnasr, İsrailoğullarından yanında bulunan esirlerle birlikte Babil’e dönmek üzere oradan ayrılınca, Yeremya bir merkebin üzerinde, yanında bir kırba içinde üzüm suyu ve bir sepet incir olduğu halde İlya’ya doğru geldi. Oraya varıp durduğunda, oradaki haraplığı görünce içine bir şüphe girdi ve “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl öldürdü. Merkebi, üzüm suyu ve incir sepeti, Allah onu öldürdüğü yerde yanında kaldı. Merkebi de onunla birlikte öldü. Allah onu gözlerden gizledi, kimse onu görmedi. Sonra Yüce Allah onu diriltti ve ona “Ne kadar kaldın?” dedi. O, “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım” dedi. Allah, “Hayır, yüz yıl kaldın; yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış; merkebine de bak. Seni insanlara bir ayet kılmak için böyle yaptık. Kemiklere bak, onları nasıl birleştiriyor, sonra onlara et giydiriyoruz” dedi. O da merkebine baktı; parçalarının birbirine kavuştuğunu, onunla birlikte ölmüş olan damarların ve sinirlerin birleştiğini, sonra bunlara et giydirildiğini, nihayet düzgün hale geldiğini, sonra içine ruhun yürüdüğünü ve merkebin kalkıp anırdığını gördü. Üzüm suyuna ve incirine baktığında ise onların, koyduğu andaki halleri üzerinde bulunduğunu ve hiç değişmediğini gördü. Allah’ın kudretinden gördüğünü görünce “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi. Sonra Allah bundan sonra Yeremya’ya ömür verdi; o, yeryüzünün boş yerlerinde ve şehirlerinde görülen kimsedir.
Muhammed b. Asker ve İbn Zenceveyh’in İsmail b. Abdülkerim’den, onun Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan rivayetine göre Abdüssamed, Vehb b. Münebbih’in şöyle dediğini işitmiştir: Yeremya Mısır toprağındayken Allah ona, “İlya toprağına katıl; çünkü burası senin kalacağın yer değildir” diye vahyetti. Bunun üzerine merkebine bindi. Yolun bir yerindeyken yanında üzüm ve incirden oluşan bir sepet vardı; yanında yeni bir su kabı da vardı ve onu suyla doldurmuştu. Beytülmakdis’in ve çevresindeki köylerin ve mescitlerin görüntüsü ona belirince, anlatılamayacak derecede bir haraplık gördü ve Beytülmakdis’in büyük bir dağ gibi yıkılmış olduğunu görünce, “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Sonra yürüdü ve orada bir yere yerleşti. Merkebini yeni bir iple bağladı, su kabını astı ve Allah ona uyku verdi. Uyuyunca Allah yüz yıl boyunca ruhunu aldı.
Yüz yılın yetmiş yılı geçince Allah, Fars hükümdarlarından Yûsek denilen büyük bir hükümdara bir melek gönderdi ve ona şöyle dedi: Allah sana, kavminle birlikte yola çıkmanı, Beytülmakdis’i, İlya’yı ve onun toprağını, eskisinden daha mamur hale dönünceye kadar imar etmeni emrediyor. Hükümdar, “Bu işe ve işi yapmaya yarayacak şeylere hazırlanayım diye bana üç gün süre ver” dedi. Ona üç gün süre verildi. Üç yüz görevli seçti; her görevliye bin işçi ve iş için gerekli araçları verdi. Görevlileri oraya yürüdü; yanlarında üç yüz bin işçi vardı. İşe başladıklarında Allah Yeremya’nın gözüne hayat ruhunu geri verdi, fakat bedenini ölü bıraktı. Yeremya, İlya’ya, çevresindeki köylere, mescitlere, nehirlere ve ekinlere baktı; bunların işlenip imar edildiğini ve yenilendiğini gördü; nihayet orası eskiden olduğu gibi oldu.
Otuz yıl sonra, yüz yıl tamamlanınca Allah ruhunu ona geri verdi. Yiyeceğine ve içeceğine baktı; bozulmamıştı. Merkebine baktı; onu bağladığı günkü haliyle ayakta duruyordu; yememiş ve içmemişti. Merkebin boynundaki ip parçasına baktı; değişmemiş, yeni haldeydi. Oysa üzerinden yüz yılın rüzgârı, yüz yılın soğuğu ve yüz yılın sıcağı geçmişti; yine de değişmemiş ve hiçbir şey eksilmemişti. Yeremya’nın bedeni ise çürüme sebebiyle zayıflamıştı. Allah ona yeni et bitirdi, o bakarken kemiklerini kaldırıp birleştirdi. Allah ona, “Yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış; merkebine de bak. Seni insanlara bir ayet kılmak için böyle yaptık. Kemiklere bak, onları nasıl birleştiriyor, sonra onlara et giydiriyoruz” dedi.
Hasan b. Yahya’nın Abdürrezzak’tan, onun Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan rivayetine göre Abdüssamed, Vehb b. Münebbih’in “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” sözü hakkında şöyle dediğini işitmiştir: Yeremya, Beytülmakdis harap edilip kitaplar yakıldığında dağın bir tarafında durdu ve “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Sonra Allah, onu öldürmesinden yetmiş yıl sonra İsrailoğullarından geri döndürdüklerini geri döndürdü; onlar otuz yıl boyunca orayı imar ettiler ve böylece yüz yıl tamamlandı. Yüz yıl geçince Allah onun ruhunu geri verdi. Orası ilk hali üzere imar edilmişti. Yeremya, kemiklerin birbirine nasıl kaynaştığına baktı, sonra kemiklerin nasıl sinir ve etle kaplandığını gördü. Bu ona açıkça belli olunca, “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi. Yüce Allah ona, “Yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış” dedi. Vehb dedi ki: Onun yiyeceği bir sepette incir, içeceği ise içinde su bulunan bir testiydi.
Musa’nın Amr’dan, onun Esbat’tan, onun da Süddi’den rivayetine göre Süddi, “Ya da duvarları üzerine yıkılmış bir köye uğrayan kimse gibisini” sözü hakkında şöyle demiştir: Üzeyir, Şam’dan gelmekteyken merkebinin üzerinde, yanında üzüm suyu, üzüm ve incir olduğu halde oradan geçti. Köye uğrayıp onu görünce, üzerinde durdu, elini çevirip baktı ve “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Bunu yalanlama ve şüphe olarak söylemedi. Bunun üzerine Allah onu öldürdü, merkebini de öldürdü; ikisi de yok oldu ve üzerlerinden yüz yıl geçti. Sonra Allah Üzeyir’i diriltti ve ona, “Ne kadar kaldın?” dedi. O, “Bir gün veya bir kısmı kadar kaldım” dedi. Ona, “Hayır, yüz yıl kaldın; incir ve üzümden olan yiyeceğine, üzüm suyundan olan içeceğine bak, bozulmamış” denildi.
“Sonra onu diriltti. Ne kadar kaldın, dedi. O da, bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım, dedi. Allah, hayır, yüz yıl kaldın, dedi” sözünün tefsiri şudur: Yüce Allah’ın “sonra onu diriltti” sözü, onu ölümünden sonra diri olarak kaldırdı demektir. Daha önce diriltmenin anlamını açıklamıştık. “Ne kadar kaldın?” sözünde “ne kadar” Arapça konuşmada sayının miktarını sormak için kullanılır. Burada “kaldın” fiilinin nesnesi konumundadır. Anlamı şudur: Allah ona, ölümünden sonra seni diri olarak kaldırmadan önce ölü halinde ne kadar zaman kaldın, dedi. Ölümünden sonra diriltilen kişi ise, beni diri olarak kaldırıncaya kadar bir gün veya günün bir kısmı kadar ölü kaldım, dedi.
Diriltilen kişinin Yeremya, Üzeyir veya Allah’ın bu haberi hakkında bildirdiği kimse olduğu zikredilmiştir. Onun “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım” demesinin sebebi şudur: Yüce Allah onun ruhunu gündüzün başında almış, sonra yüz yıl sonra gündüzün sonunda ruhunu ona geri vermişti. Ona “Ne kadar kaldın?” denildiğinde, güneşin batmış olduğunu zannederek “Bir gün kaldım” dedi. Çünkü ruhunun gündüzün başında alındığı, ölüm halinde ne kadar kaldığı kendisine gündüzün sonunda sorulduğu ve güneşin battığını sandığı zikredilmiştir. Bu yüzden “Bir gün kaldım” dedi. Sonra güneşten henüz batmamış bir parça kaldığını görünce, “veya günün bir kısmı” dedi. Buradaki “veya” sözü “bilakis” anlamındadır; nitekim Yüce Allah’ın “Onu yüz bin veya daha fazla kişiye gönderdik” (Saffat 147) sözü de “bilakis daha fazla kişiye” anlamındadır. Böylece “veya günün bir kısmı” sözü, onun “Bir gün kaldım” sözünden dönüşü olmuştur.
Bu konuda söylediğimizin benzerini tefsir ehlinden bir topluluk da söylemiştir. Bişr’in Yezid’den, onun Said’den, onun da Katade’den rivayetine göre Katade, “Sonra onu diriltti. Ne kadar kaldın, dedi. O da, bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım, dedi” sözü hakkında şöyle demiştir: Bize bildirildiğine göre o kuşluk vaktinde öldü, sonra güneş batmadan önce diriltildi. “Bir gün kaldım” dedi. Sonra dönüp güneşten bir parça kaldığını görünce, “veya günün bir kısmı” dedi. Allah da “Hayır, yüz yıl kaldın” dedi.
Hasan b. Yahya’nın Abdürrezzak’tan, onun Ma‘mer’den, onun da Katade’den rivayetine göre Katade, “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” sözü hakkında şöyle demiştir: Bir köye uğradı, hayrete düştü ve “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Allah onu gündüzün başında öldürdü; yüz yıl kaldı. Sonra gündüzün sonunda onu diriltti ve “Ne kadar kaldın?” dedi. O, “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım” dedi. Allah, “Hayır, yüz yıl kaldın” dedi.
Ammar b. Hasan’dan rivayet edildiğine göre İbn Ebi Cafer, babasından nakletmiş; Rebi şöyle demiştir: Allah onu yüz yıl öldürdü, sonra diriltti ve “Ne kadar kaldın?” dedi. O, “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım” dedi. Allah, “Hayır, yüz yıl kaldın” dedi.
Kasım’ın Hüseyin’den, onun Haccac’dan rivayetine göre İbn Cüreyc şöyle demiştir: O, Buhtunnasr’ın harap ettiği Beytülmakdis üzerinde durunca, “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek? Onu eski haline nasıl döndürecek?” dedi. Bunun üzerine Allah onu öldürdü. Bize bildirildiğine göre o kuşluk vaktinde öldü ve yüz yıl sonra güneş batmadan önce diriltildi. Ona “Ne kadar kaldın?” denildi. O, “Bir gün” dedi. Güneşi görünce, “veya günün bir kısmı” dedi.
“Yiyeceğine ve içeceğine bak; bozulmamış” sözünün tefsiri şudur: Yüce Allah’ın “Yiyeceğine ve içeceğine bak; bozulmamış” sözü, üzerinden geçen yılların onu değiştirmediği anlamındadır. Bazılarının zikrettiğine göre yiyeceği bir sepet incir ve üzüm, içeceği de bir testi suydu. Bazıları ise yiyeceğinin bir sepet üzüm ve bir sepet incir, içeceğinin de bir kırba üzüm suyu olduğunu söylemiştir. Başkaları ise yiyeceğinin bir sepet incir, içeceğinin de bir küp şarap veya bir kırba şarap olduğunu söylemiştir. Bunlardan bir kısmının sözünü daha önce zikrettik; geri kalanını da ileride, Allah dilerse, zikredeceğiz.
“Bozulmamış” sözüne gelince, bunun kıraatinde iki yön vardır. Birincisi, vasıl halinde son harfi düşürerek, vakıf halinde ise onu sabit bırakarak okumaktır. Böyle okuyan kimse, kelimedeki son harfi fazla bir bağlantı harfi kabul eder; tıpkı “Onların hidayetine uy” (Enam 90) ifadesindeki gibi. Buna göre fiil “yıllanmak” anlamına getirilir. Bu görüşü savunanlar, yıl kelimesinin çoğulunun “yıllar” şeklinde geldiğini delil getirmiştir. Yıl kelimesini başka bir çoğul biçimiyle kullanan kimseye göre de bu mümkündür, her ne kadar az kullanılsa da. Bu durumda asıldaki bazı seslerin çokluğu sebebiyle değiştiği söylenir. Bazı kimseler ise bunun “değişmiş balçık” ifadesinden alındığını söylemiştir; burada anlam değişmektir. Böyle olursa da yine kelimenin aslındaki harflerden birinin değiştiği kabul edilir. Bu, Kûfe kıraat âlimlerinin genel okuyuşudur.
İkinci kıraat ise son harfi hem vasıl hem vakıf halinde sabit bırakmaktır. Böyle okuyan kimse, kelimedeki son harfi fiilin asli harfi kabul eder ve onu cezm edatı sebebiyle cezimli sayar. Bu durumda fiilin anlamı, bir yerde bir yıl kalmak anlamına gelir. “Bir kavmin yanında bir yıl kaldım” denildiğinde bu kökten kullanılır. Bu, Medine ve Hicaz kıraat âlimlerinin genel okuyuşudur.
Bana göre bu konuda doğru kıraat, son harfin hem vasıl hem vakıf halinde sabit bırakılmasıdır. Çünkü bu harf Müslümanların mushafında sabit olarak yazılmıştır ve her iki durumda da onu sabit bırakmanın doğru bir dil yönü vardır. “Bozulmamış” sözünün anlamı, yıllar onun üzerinden geçip de onu değiştirmemiştir demektir. Bu, “sizin yanınızda bir yıl kaldım” diyenlerin dili üzeredir. Şairin “O, yılların felaketlerinde ne senheli ne de recebiyye değildir; fakat araya bırakılmış şeylerdir” anlamındaki sözü de bu kullanımdandır. Şair burada yıl kelimesindeki son harfi asli kabul etmiştir; bu da fasih dildir. Allah’ın kitabından bir harfi, o harfin Arap dilinde bilinen bir yönle sabit olması mümkünken, vakıf veya vasıl halinde düşürmek caiz değildir.
Bir kimse, mushafta bazen vakıf niyetiyle eklenmiş fazla harfler bulunduğunu ve asıl doğru okuyuşta bunların düşürülmesi gerektiğini ileri sürebilir; “Onların hidayetine uy” (Enam 90) ve “Keşke kitabım bana verilmeseydi” (Hakka 25) gibi ifadeleri buna örnek gösterebilir. Fakat bunlar fazla olduğu konusunda şüphe bulunmayan ve vakıf niyetiyle eklenmiş harflerdir. Asli harf olma ihtimali bulunan bir harf ise, Müslümanların mushafında sabit halde bulunuyorsa, onu fazla ve bağlantı harfi saymak caiz değildir. Üstelik fazla olduğu şüphe götürmeyen durumlarda bile Araplar bazen sözü fazla bir harfle bağlar ve vakıf halinde söyledikleri gibi vasıl halinde de telaffuz ederler; böylece vasıl ile vakıf aynı olur. Bu da bütün bu kelimeleri hem vasıl hem vakıf halinde son harfle okuyan kıraatin doğruluğuna delildir. Bununla birlikte “bozulmamış” sözünün hükmü, son harfinin fazla olduğu şüphe götürmeyen kelimelerin hükmünden ayrıdır.
Söylediğimiz şeyin doğruluğuna, yani “bozulmamış” kelimesindeki son harfin “yıllanmak” anlamındaki kullanımdan geldiğine delalet eden rivayet şudur: Kasım b. Sellam’dan bana rivayet edildi; o dedi ki: İbn Mehdi bize Ebu’l-Cerrah’tan, o Süleyman b. Umeyr’den rivayet etti. Süleyman dedi ki: Osman’ın azatlısı Hani bana rivayet etti ve şöyle dedi: Ben Osman ile Zeyd b. Sabit arasında elçiydim. Zeyd, “Ona, ‘bozulmadı’ kelimesi son harfsiz mi yoksa son harfli mi yazılsın diye sor” dedi. Osman da, “Ona son harfi ekleyin” dedi.
Kasım’dan bana rivayet edildi; ayrıca Muhammed b. Muhammed el-Attar bize Kasım’dan rivayet etti; Ahmed ve Attar birlikte Kasım’dan rivayet ettiler. Kasım dedi ki: İbn Mehdi bize İbnü’l-Mübarek’ten rivayet etti. O dedi ki: Yemen halkından yaşlı bir kimse olan Ebu Vail bana Hani el-Berberi’den rivayet etti. Hani şöyle dedi: Osman’ın yanında bulunuyordum; mushafları karşılaştırıyorlardı. Osman beni, üzerinde “bozulmadı”, “kâfirlere mühlet ver” ve “yaratılışta değişme yoktur” ifadeleri bulunan bir koyun kürek kemiğiyle Übey b. Ka‘b’a gönderdi. Übey diviti istedi; “yaratılışta değişme yoktur” ifadesindeki iki aynı harften birini sildi ve “Allah’ın yaratmasında değişme yoktur” (Rum 30) diye yazdı. “Kâfirlere mühlet ver” ifadesini sildi ve “Kâfirlere süre ver” (Tarık 17) diye yazdı. “Bozulmadı” kelimesine de son harfi ekledi. Eğer bu kelime başka bir kökten olsaydı, Übey oraya yeri olmayan bir harfi eklemezdi; Osman da onun eklenmesini emretmezdi. Bu konuda Zeyd b. Sabit’ten de Übey b. Ka‘b’dan rivayet edilene benzer bir şey rivayet edilmiştir.
Tefsir ehli, “bozulmamış” sözünün yorumunda ihtilaf etmiştir. Bazıları bizim söylediğimiz gibi, anlamının “değişmemiş” olduğunu söylemiştir. İbn Humeyd’in Seleme b. Mufaddal’dan, onun Muhammed b. İshak’tan, onun güvenilir gördüğü bir kimseden, onun da Vehb b. Münebbih’ten rivayetine göre Vehb, “bozulmamış” sözünü “değişmemiş” diye açıklamıştır. Bişr’in Yezid’den, onun Said’den, onun da Katade’den rivayetine göre Katade, “bozulmamış” sözü hakkında “değişmemiş” demiştir. Hasan b. Yahya’nın Abdürrezzak’tan, onun Ma‘mer’den, onun da Katade’den rivayetinde de bunun benzeri nakledilmiştir. Musa b. Harun’un Amr’dan, onun Esbat’tan, onun da Süddi’den rivayetine göre Süddi, “Yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış” sözü hakkında şöyle demiştir: İncir ve üzümden olan yiyeceğine, üzüm suyundan olan içeceğine bak; bozulmamış, yani değişmemiştir; incir ve üzüm ekşiyip bozulmamış, üzüm suyu da mayalanmamıştır; ikisi de olduğu gibi tatlı kalmıştır. Çünkü o, Şam’dan gelirken merkebinin üzerinde, yanında üzüm suyu, üzüm ve incir olduğu halde geçmişti. Allah onu da merkebini de öldürmüş ve üzerlerinden yüz yıl geçmişti.
Hüseyin b. Ferec’den rivayet edildiğine göre Ebu Muaz şöyle demiştir: Ubeyd b. Süleyman bize haber verdi, dedi ki: Dahhak’ın “Yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış” sözü hakkında şöyle dediğini işittim: Yani değişmemiştir; üzerinden yüz yıl geçmişti. Müsenna’nın İshak’tan, onun Ebu Züheyr’den, onun Cüveybir’den, onun da Dahhak’tan rivayetinde de bunun benzeri nakledilmiştir. Müsenna’nın Abdullah’tan, onun Muaviye’den, onun Ali’den, onun da İbn Abbas’tan rivayetine göre İbn Abbas, “bozulmamış” sözü hakkında “değişmemiş” demiştir. Süfyan’ın babasından, onun Nadr’dan, onun da İkrime’den rivayetine göre İkrime, “bozulmamış” sözü hakkında “değişmemiş” demiştir. Yunus’un İbn Vehb’den rivayetine göre İbn Zeyd, “bozulmamış” sözü hakkında “yüz yılda değişmemiş” demiştir. Yunus’un İbn Vehb’den, onun Bekr b. Mudar’dan rivayetine göre Bekr şöyle demiştir: Bazı kitaplarda şöyle iddia ederler, Allah daha iyi bilir: Yeremya, Buhtunnasr İlya’yı yıktığı sırada oradaydı; sonra oradan Mısır’a çıktı ve orada kaldı. Allah ona oradan çıkıp Beytülmakdis’e gitmesini vahyetti. Oraya geldiğinde orayı harap halde buldu. Ona baktı ve “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Allah onu yüz yıl öldürdü, sonra diriltti. Bir de baktı ki merkebi diri olarak bağlı olduğu yerde duruyor, yiyeceği bir sepet üzüm ve bir sepet incir de halinden değişmemiş. Yunus dedi ki: Salim el-Havvas bize, onun yiyecek ve içeceğinin bir sepet üzüm, bir sepet incir ve bir kırba üzüm suyu olduğunu söyledi.
Başka kimseler ise bunun anlamının “kokuşmamış” olduğunu söylemiştir. Muhammed b. Amr’ın Ebu Âsım’dan, onun İsa’dan, onun İbn Ebi Necih’ten, onun da Mücahid’den rivayetine göre Mücahid, “bozulmamış” sözü hakkında “kokuşmamış” demiştir. Müsenna’nın Ebu Huzeyfe’den, onun Şibl’den, onun İbn Ebi Necih’ten, onun da Mücahid’den rivayetinde de bunun benzeri nakledilmiştir. Kasım’ın Hasan’dan, onun Haccac’dan, onun da İbn Cüreyc’den rivayetine göre İbn Cüreyc şöyle demiştir: Mücahid, “yiyeceğine” sözü hakkında bunun bir sepet incir olduğunu, “içeceğine” sözü hakkında bunun bir küp şarap olduğunu, “bozulmamış” sözü hakkında da “kokuşmamış” anlamına geldiğini söylemiştir.
Sanıyorum ki Mücahid, Rebi ve bu konuda onların görüşünü söyleyenler, “bozulmamış” sözünü Yüce Allah’ın “değişmiş balçıktan” (Hicr 26) sözündeki anlamdan, yani kokuşma sebebiyle kokusu değişmiş olmak anlamından saymışlardır. Oysa daha önce bunun böyle olmadığına dair delili açıklamıştım. Eğer bir kimse bunun, “bu su bozuldu, koktu” sözündeki kökten geldiğini ve Yüce Allah’ın “içinde bozulmayan sudan ırmaklar vardır” (Muhammed 15) sözündeki anlamda olduğunu zannederse, böyle olsaydı söz “yiyeceğine ve içeceğine bak, kokup bozulmamış” şeklinde olurdu; burada gelen kelime bu olmazdı. Eğer “O köktendir, fakat hemzesi terk edilmiştir” denirse, şöyle cevap verilir: Hemze terk edilse bile kelimedeki harfin şeddelenmesi caiz olmazdı; çünkü o kökte bu harf şeddeli değildir, halbuki burada şeddelidir. Eğer o kökten olup hemzesiz söylenseydi, şeddesiz ve sonuna bu harf eklenmeden söylenirdi. Bu da onun o kökten olmasının caiz olmadığını açıkça gösterir.
“Merkebine bak” sözünün tefsirinde tefsir ehli ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun anlamının, “Merkebini diriltmeme ve kemiklerini nasıl birleştirip sonra onlara et giydirdiğime bak” olduğunu söylemiştir. Bu yorumu yapanlar da kendi aralarında ihtilaf etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Yüce Allah bunu, onu düzgün bir yaratılışla dirilttikten sonra söyledi. Sonra Allah onun merkebini diriltmek istedi ki, ona, duvarları üzerine yıkılmış halde gördüğü ve Allah’ın onu diriltmesini yadırgadığı köyü nasıl dirilteceğini bildirsin.
Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şudur: İbn Humeyd’in Seleme’den, onun İbn İshak’tan, onun güvenilir gördüğü bir kimseden, onun da Vehb b. Münebbih’ten rivayetine göre Vehb şöyle demiştir: Allah onu diriltti ve “Ne kadar kaldın?” dedi; o da “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım” dedi; söz, “sonra onlara et giydiriyoruz” ifadesine kadar böyle devam etti. Vehb dedi ki: O, merkebine baktı; parçalarının birbirine kavuştuğunu gördü. Merkep onunla birlikte damarları ve sinirleriyle ölmüştü. Sonra Allah bunlara et giydirdi, nihayet düzgün hale geldi. Sonra içine ruh yürüdü, kalktı ve anırdı. Üzüm suyuna ve incirine baktığında ise onları koyduğu andaki haliyle gördü; değişmemişti. Allah’ın kudretinden gördüğünü görünce, “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi.
Musa’nın Amr’dan, onun Esbat’tan, onun da Süddi’den rivayetine göre Süddi şöyle demiştir: Sonra Allah Üzeyir’i diriltti ve “Ne kadar kaldın?” dedi. O, “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım” dedi. Allah, “Hayır, yüz yıl kaldın; yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış; merkebine bak, helak olmuş ve kemikleri çürümüş; kemiklerine bak, onları nasıl birleştiriyor, sonra onlara et giydiriyoruz” dedi. Allah bir rüzgâr gönderdi; kuşların ve yırtıcı hayvanların götürdüğü merkebin kemikleri her ovadan ve dağdan geldi, toplandı, bir kısmı bir kısmına bindi; o da bakıyordu. Böylece merkep et ve kanı olmayan kemikten bir merkep oldu. Sonra Allah kemiklere et ve kan giydirdi. Merkep et ve kandan oluşmuş bir merkep olarak kalktı; fakat içinde ruh yoktu. Sonra bir melek yürüyerek geldi, merkebin burnundan tuttu ve ona üfledi; merkep anırdı. Bunun üzerine o, “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi.
Bu görüşü söyleyenlere göre sözün tevili şudur: Merkebini diriltmemize ve onun kemiklerini nasıl birleştirip sonra onlara et giydirdiğimize bak; seni insanlara bir ayet kılmak için bunu yaptık. Buna göre “merkebine bak” sözünde, zahirinin delaletiyle zikredilmesine ihtiyaç kalmayan bir bölüm hazfedilmiştir. “Kemiklere bak” sözündeki belirli ifade de anlamda kastedilen zamirin yerine geçer; çünkü anlam “onun kemiklerine bak”tır, yani merkebin kemiklerine.
Bunlardan başka kimseler ise şöyle demiştir: Yüce Allah bunu ona, kendi gözüne ruh üfledikten sonra söyledi. Onlara göre gözü, Allah’ın ruh üflediği ilk organıydı. Bu, Allah onu düzgün bir yaratılışla düzelttikten sonra ve merkebini diriltmeden önce olmuştu. Muhammed b. Amr’ın Ebu Âsım’dan, onun İsa’dan, onun İbn Ebi Necih’ten, onun da Mücahid’den rivayetine göre Mücahid şöyle demiştir: Bu, İsrailoğullarından bir adamdı. Ruh gözlerine üflendi; böylece Allah onu diriltirken bütün yaratılışına ve Allah merkebini diriltirken merkebine baktı. Müsenna’nın Ebu Huzeyfe’den, onun Şibl’den, onun İbn Ebi Necih’ten, onun da Mücahid’den rivayetinde de bunun benzeri nakledilmiştir.
Kasım’ın Hüseyin’den, onun Haccac’dan, onun da İbn Cüreyc’den rivayetine göre İbn Cüreyc şöyle demiştir: Önce gözlerinden başlandı ve onlara ruh üflendi. Sonra kemiklerine başlandı; Allah onları kaldırıp birleştirdi, sonra bir kısmını bir kısmına bağladı, sonra onlara sinirleri, sonra damarları, sonra eti giydirdi. Sonra merkebine baktı; bir de merkebinin çürümüş, kemiklerinin onu bağladığı yerde beyazlamış olduğunu gördü. “Ey kemikler, toplanın; Allah size ruh indirecektir” diye seslenildi. Her kemik kendi eşine doğru gitti. Kemikler, sonra sinirler, sonra damarlar, sonra et, sonra deri, sonra kıl birleşti. Merkebi gençti; Allah onu yaşlı ve buruşmuş olarak diriltti. Uzun zamandan dolayı ondan deriden başka bir şey kalmamıştı. Onun yiyeceği bir sepet üzüm, içeceği bir küp şaraptı. İbn Cüreyc, Mücahid’den şöyle rivayet etmiştir: Ruh gözlerine üflendi; sonra Allah onu diriltirken bütün yaratılışına ve Allah merkebini diriltirken merkebine o gözlerle baktı.
Başka kimseler ise şöyle demiştir: Allah ruhu onun başına ve görmesine koydu; bedeni ise ölüydü. Böylece o, merkebini bağladığı günkü haliyle ayakta, yiyeceğini ve içeceğini de konduğu günkü haliyle gördü. Sonra Allah ona, “Kendi kemiklerine bak, onları nasıl birleştiriyoruz” dedi.
Bu görüşü söyleyenlerin rivayeti şudur: Muhammed b. Sehl b. Asker’in İsmail b. Abdülkerim’den, onun Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan rivayetine göre Abdüssamed, Vehb b. Münebbih’in şöyle dediğini işitmiştir: Allah, Yeremya’nın gözüne hayat ruhunu geri verdi; bedeninin geri kalanı ise ölüydü. O, yiyeceğine ve içeceğine baktı; bozulmamıştı. Merkebine baktı; onu bağladığı günkü haliyle ayakta duruyordu, yememiş ve içmemişti. Merkebin boynundaki ip parçasına baktı; yeni haliyle değişmeden duruyordu.
Hasan’dan rivayet edildiğine göre Ebu Muaz şöyle demiştir: Ubeyd b. Süleyman bize rivayet etti; Dahhak’ın “Allah onu yüz yıl öldürdü, sonra diriltti” sözü hakkında şöyle dediğini işittim: Merkebine baktı; yüz yıl boyunca ayakta kalmıştı. Yiyeceğine baktı; üzerinden yüz yıl geçtiği halde değişmemişti. “Kemiklere bak, onları nasıl birleştiriyor, sonra onlara et giydiriyoruz” sözüne gelince, Allah’ın ondan ilk dirilttiği şey başıydı; o da yaratılışının geri kalanının yaratılmasına bakıyordu.
Müsenna’nın İshak’tan, onun Ebu Züheyr’den, onun Cüveybir’den, onun da Dahhak’tan rivayetine göre Dahhak, “Allah onu yüz yıl öldürdü, sonra diriltti” sözü hakkında şöyle demiştir: Merkebine baktı; ayaktaydı. Yiyeceğine ve içeceğine baktı; değişmemişti. Ondan ilk yaratılan şey başıydı; böylece kendisinden her şeyin bir kısmının diğer kısmına bağlandığını görmeye başladı. Bu ona açıkça belli olunca, “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi.
Bişr b. Muaz’ın Yezid’den, onun Said’den, onun da Katade’den rivayetine göre Katade şöyle demiştir: Bize bildirildiğine göre Allah’ın ondan ilk yarattığı şey başıydı. Sonra iki gözü ona takıldı. Sonra ona, “Bak” denildi. O da bakmaya başladı; kemikleri bir kısmı bir kısmına kavuşuyordu. Bu, Allah’ın peygamberinin gözü önünde oluyordu. Bunun üzerine “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi.
Ammar’dan rivayet edildiğine göre İbn Ebi Cafer, babasından, o da Rebi’den rivayet etmiştir. Rebi, “Yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış; merkebine de bak” sözünü açıklarken şöyle demiştir: Merkebi yanında olduğu gibi duruyordu. “Seni insanlara bir ayet kılmak için böyle yaptık; kemiklere bak, onları nasıl birleştiriyoruz” sözü hakkında Rebi şöyle demiştir: Bize bildirildiğine göre, Allah daha iyi bilir, ondan ilk yaratılan şey iki gözüydü. Sonra ona, “Bak” denildi. O da kemiklerin birbirine kavuşmasına iki gözüyle bakmaya başladı. Sonra ona, “Allah’ın her şeye kadir olduğunu bil” denildi.
Yunus’un İbn Vehb’den, onun da İbn Zeyd’den rivayetine göre İbn Zeyd, “Yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış; merkebine de bak” sözünü, “yüz yıldan beri yanında ayakta durmaktadır” diye açıklamıştır. “Seni insanlara bir ayet kılmak için böyle yaptık; kemiklere bak” sözü hakkında ise şöyle demiştir: Kendi kemiklerine bak; bu toprağı ölümünden sonra nasıl dirilteceğimizi sorduğun zaman, onları nasıl dirilttiğimize bak. Allah onun görmesine ve diline ruh koydu. Sonra ona, “Şimdi Allah’ın ruh koyduğu dilinle çağır ve gözünle bak” dedi. O, kafatasına bakıyordu. Sonra, “Her kemik eşine kavuşsun” diye seslendi. Her kemik kendi sahibine geldi; hepsi birleşti ve o bunu görüyordu. Hatta kemikten kırılmış bir parça, kırıldığı yere gelip yapıştı; böylece kafatasına kadar birleşti ve o bunu görüyordu. Kemikler birleşince Allah onları sinirler ve damarlarla bağladı, üzerlerine et ve deri geçirdi, sonra onlara ruh üfledi. Sonra “Kemiklere bak, onları nasıl birleştiriyor, sonra onlara et giydiriyoruz” dedi. Bu ona açıkça belli olunca, “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi. Sonra Allah, onun “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dediği kemiklerin çağrılmasını emretti; kendi kemiklerini çağırdığı gibi onları da çağırdı. Sonra Allah onu dirilttiği gibi onları da diriltti.
Yunus’un İbn Vehb’den, onun Bekr b. Mudar’dan rivayetine göre Bekr şöyle demiştir: Bazı kitaplarda Allah’ın Yeremya’yı yüz yıl öldürdüğü, sonra dirilttiği iddia edilir. Bir de baktı ki merkebi diri olarak bağlı olduğu yerde duruyor. Allah, onu diriltmeden otuz yıl önce ona görmesini geri verdi ve onda ruh kıldı; sonra Beytülmakdis’e ve onun çevresinin nasıl imar edildiğine baktı. Derler ki, Allah daha iyi bilir, bu, Yüce Allah’ın “Ya da duvarları üzerine yıkılmış bir köye uğrayan kimse gibisini” diye anlattığı kişidir.
Bu görüş sahiplerine göre ayetin anlamı şudur: Merkebine bak; seni insanlara bir ayet kılmak için böyle yaptık. Kendi kemiklerine bak; çürümelerinden sonra onları nasıl birleştiriyor, sonra onlara et giydiriyoruz; böylece senin dirilmenle onları diriltiyoruz ki Allah’ın köyleri ve halkını ölümlerinden sonra nasıl dirilttiğini bilesin.
Bu ayet hakkında doğruya en uygun görüş şudur: Yüce Allah, “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” diyen kişiyi ölümünden sonra diriltmiş, sonra ona, ölümünden sonra diriltilmesini yadırgadığı köyün benzerini kendi nefsinde, yiyeceğinde ve merkebinde açıkça göstermiştir. Yüce Allah, ona kendi nefsini ve merkebini diriltmesini, duvarları üzerine yıkılmış halde gördüğü köy halkını diriltmesini yadırgamasına bir örnek kılmıştır. Yiyecek ve içeceğinde ona gösterdiği ibreti de, köyün evlerini ve bahçelerini nasıl dirilteceği konusunda ona bir ibret ve kendisine karşı bir hüccet kılmıştır. Bu, daha önce zikrettiğimiz Mücahid’in sözünün anlamıdır.
Bu ayette doğruya en uygun yorumun bu olduğunu söylememizin sebebi şudur: “Kemiklere bak” sözü, “gözünle gördüğün kemiklere bak; onları nasıl birleştiriyor, sonra onlara et giydiriyoruz” anlamındadır. Tefsir ehlinin tamamının görüşüne göre merkebin kemiklerine de, bu hitaba muhatap olan kişinin kemiklerine gelen çürümenin benzeri gelmişti. Bu yüzden “kemiklere bak” sözünün anlamını yalnızca merkebin kemiklerine bakmak olarak belirlemek de, yalnızca kişinin kendi kemiklerine bakmak olarak belirlemek de mümkün değildir. Durum böyle olunca ve hem onun kemikleri hem de merkebinin kemikleri çürümüş bulununca, en uygun yorum, emrin, gözünün ulaştığı ve çürümenin isabet ettiği her şeye bakmayı kapsamasıdır. Çünkü Yüce Allah bunların tamamını onun aleyhine bir delil, onun için de ibret ve öğüt kılmıştır.
“Seni insanlara bir ayet kılmak için” sözünün tefsiri şudur: Yüce Allah bununla, seni insanlara bir ayet kılmak için yüz yıl öldürdük, sonra dirilttik, demektedir. “Seni insanlara bir ayet kılmak için” ifadesinde amaç bildiren edatın başına bağlaç getirilmiştir; çünkü bu bağlacın böyle edatların başına gelmesi, kendisinden sonra gelen fiil için bir şart ve sebep anlamı taşır. Yani “seni şöyle şöyle kılmak için bunu yaptık” demektir. Eğer bu bağlaç bulunmasaydı anlam, önceki fiile bağlı olurdu ve “merkebine bak ki seni insanlara bir ayet kılalım” demek olurdu. Yüce Allah’ın “seni bir ayet kılmak için” sözüyle kastı, “Kudretimi bilmeyen, büyüklüğümden şüphe eden kimseye seni bir delil kılmak için” demektir. Ben dilediğim şeyi yapmaya kadirim; öldürmek ve diriltmek, yok etmek ve yaratmak, nimet vermek ve alçaltmak, daraltmak ve zenginleştirmek benim elimdedir. Bunların tamamı benim elimdedir; benden başka kimse ona sahip değildir, benden başka kimse buna güç yetiremez.
Bazı tefsir ehli ise onun insanlara bir ayet olmasının, yüz yıl sonra çocuklarına ve torunlarına genç olarak gelmesi, onların ise yaşlı kimseler olması sebebiyle olduğunu söylemiştir. Müsenna’nın İshak’tan, onun Kabisa b. Ukbe’den, onun Süfyan’dan rivayetine göre Süfyan şöyle demiştir: A‘meş’in “seni insanlara bir ayet kılmak için” sözü hakkında şöyle dediğini işittim: Genç olarak geldi, çocukları ise yaşlıydı.
Başka kimseler ise bunun anlamının, onu tanıyanların ölmüş olması ve onun kavminden yanına gelen kimseler için bir ayet olması olduğunu söylemiştir. Musa’nın Amr’dan, onun Esbat’tan, onun da Süddi’den rivayetine göre Süddi şöyle demiştir: Ailesine döndü; evinin satılmış ve yeniden yapılmış olduğunu, kendisini tanıyanların da ölmüş bulunduğunu gördü. “Evimden çıkın” dedi. Onlar, “Sen kimsin?” dediler. O, “Ben Üzeyir’im” dedi. Onlar, “Üzeyir şu kadar zaman önce ölmemiş miydi?” dediler. O da, “Üzeyir benim; benim başımdan şöyle şöyle şeyler geçti” dedi. Bunu anlayınca evden çıktılar ve evi ona teslim ettiler.
Ayetin tevilinde doğruya en uygun söz şudur: Yüce Allah, bu ayette niteliğini anlattığı kimseyi insanlar için bir delil kıldığını haber vermiştir. Bu kimse, onun öldüğünü bilen çocuklarından ve kavminden onu tanıyanlar için, Allah’ın onu ölümünden sonra dirilttiğini bilenler için ve içlerinden gönderildiği kimseler için bir delil olmuştur.
“Kemiklere bak, onları nasıl birleştiriyoruz” sözünün tefsiri şudur: Daha önce, bakması emredilen kemiklerin hem kendi kemikleri hem de merkebinin kemikleri olduğunu açıklamıştık. Bu konuda ihtilaf edenlerin görüşlerini ve her birinin bu sözle neyi kastettiğini de zikretmiştik; tekrar etmeye gerek yoktur.
“Onları nasıl birleştiriyoruz” sözüne gelince, kıraat âlimleri bunun okunuşunda ihtilaf etmiştir. Bazıları bunu “onları nasıl kaldırıp birleştiriyoruz” anlamında okumuştur. Bu, Kûfeli kıraat âlimlerinin genel okuyuşudur. Anlamı, bir kısmını bir kısmının üzerine nasıl yerleştirdiğimize ve bunları beden içindeki yerlerine nasıl taşıdığımıza bak demektir. Bu kelimenin aslı yükselmek anlamındadır. Bir çocuğun boyu uzayıp büyüdüğünde aynı kökten bir ifade kullanılır. Kadının kocasına karşı baş kaldırması da bu köktendir. Yerden yüksek yer için de aynı kökten kelime kullanılır. Bir şeyi yükselttiğini söylemek istediğinde bu kökten fiil kullanılır; kendisi yükseldiğinde de yine bu kökten fiil kullanılır. Buna göre bu kıraatle “kemiklere bak, onları nasıl birleştiriyoruz” sözünün anlamı, onları yerlerinden, topraktan nasıl kaldırıp beden içindeki yerlerine geri döndürüyoruz, demektir.
Bu yorumu yapanlardan bazıları şunlardır: Müsenna’nın Abdullah b. Salih’ten, onun Muaviye’den, onun Ali’den, onun da İbn Abbas’tan rivayetine göre İbn Abbas, “onları nasıl birleştiriyoruz” sözü hakkında “onları nasıl çıkarıyoruz” demiştir. Musa’nın Amr’dan, onun Esbat’tan, onun da Süddi’den rivayetine göre Süddi, “onları nasıl birleştiriyoruz” sözü hakkında “onları hareket ettiriyoruz” demiştir.
Başka kıraat âlimleri ise bunu “onları nasıl diriltiyoruz” anlamında okumuştur. Bu, Medine kıraat âlimlerinin genel okuyuşudur. Anlamı, kemiklere bak, onları nasıl diriltiyor, sonra onlara et giydiriyoruz, demektir. Muhammed b. Amr’ın Ebu Âsım’dan, onun İsa’dan, onun İbn Ebi Necih’ten, onun da Mücahid’den rivayetine göre Mücahid, bu okuyuş hakkında “Allah onları diriltirken onlara bak” demiştir. Müsenna’nın Ebu Huzeyfe’den, onun Şibl’den, onun İbn Ebi Necih’ten, onun da Mücahid’den rivayetinde de bunun benzeri nakledilmiştir. Bişr’in Yezid’den, onun Said’den, onun da Katade’den rivayetinde de aynı anlam gelmiştir. Yunus’un İbn Vehb’den rivayetine göre İbn Zeyd bu okuyuş hakkında “onları nasıl diriltiyoruz” demiştir.
Bu okuyuşu savunanlardan bazıları “Sonra dilediği zaman onu diriltir” (Abese 22) sözünü delil getirmiş ve bu okuyuşu ona bağlamanın doğru olduğunu düşünmüştür. Bazıları ise bunu başka bir okunuşla, yaymak ve katlamak anlamındaki fiile benzer şekilde okumuştur. Bu okuyuş övülen bir okuyuş değildir. Çünkü Araplar “ölüleri yaydı” demezler; “Allah ölüleri diriltti” derler. Bunun delili, “Sonra dilediği zaman onu diriltir” (Abese 22) ve “Yerden birtakım ilahlar mı edindiler ki onlar diriltecekler?” (Enbiya 21) sözleridir. Ölü kişinin hayata dönmesi ve ölümünden sonra yaşaması kastedildiğinde başka bir fiil kullanılır. A‘şa b. Sa‘lebe’nin şu anlamdaki sözü de bunu gösterir: “İnsanlar gördükleri şeyden dolayı, ‘Dirilen ölüye şaşılır’ deyinceye kadar.” Araplardan işitildiğine göre, bir kişide uyuz vardı da sonra iyileşti ve dirildi anlamında da bu kökten kullanım vardır.
Bana göre bu konuda doğru olan şudur: “Diriltmek” anlamındaki okuyuş ile “kaldırıp birleştirmek” anlamındaki okuyuş birbirine yakındır. Çünkü “kaldırıp birleştirmek” kelimesinin anlamı, kemikleri birleştirmek, sabitlemek ve birbirinden ayrıldıktan sonra beden içindeki yerlerine geri döndürmektir. Bu da şüphesiz onların beden içindeki yerlerine ve konumlarına geri döndürülmesi demektir. Lafızları farklı olsa da anlamları birbirine yakındır. Ümmet bu iki okuyuşu, mazereti ortadan kaldıran ve hücceti gerekli kılan şekilde nakletmiştir. Bu iki okuyuşun hangisiyle okunursa doğru okunmuş olur; çünkü anlamları birbirine uymaktadır. Birinin diğerinden daha doğru olduğuna hükmettirecek bağlayıcı bir delil yoktur.
Bir kimse, “diriltmek” anlamındaki okuyuş daha doğrudur; çünkü kemiklere bakması emredilen kişi, ‘Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?’ sözüyle yadırgadığı şeyi gözle görsün diye buna emredilmiştir, diye düşünebilir. Fakat bu yerde kemiklerin diriltilmesiyle kastedilen, ölüm sırasında onlardan ayrılmış olan ruhun tekrar verilmesi değil, kemiklerin, diriltilmekte olan bedenin yerlerine geri döndürülmesidir. Buna “sonra onlara et giydiriyoruz” sözü delildir. Şüphesiz ruh, ancak et giydirildikten sonra kemiklere üflenmiştir. Durum böyle olunca, “kaldırıp birleştirmek” anlamı kemiklerin beden içindeki yerlerine geri konulması demektir; “diriltmek” anlamı da burada buna döner. Böylece iki anlamın eşit olduğu ve birbirine aykırı olmadığı anlaşılır. Bu da söylediğimizin doğruluğunu açıklar. Üçüncü okuyuş ise bana göre caiz değildir; çünkü Müslümanların kıraatinden ayrılmış, Arapçanın doğru ve fasih kullanımının dışına çıkmıştır.
“Sonra onlara et giydiriyoruz” sözünün tefsiri şudur: Yüce Allah bununla, sonra kemiklere et giydiriyoruz demektedir. Buradaki zamir kemiklere döner. “Giydiriyoruz” sözünün anlamı, eti onlara giydiriyoruz ve onunla onları örtüyoruz demektir. İnsanın giydiği elbisenin bedenini örtmesi gibi, et de kemikleri örter. Araplar da bir şeyi örten ve gizleyen her şeyi onun elbisesi ve örtüsü sayarlar. Nâbiğa el-Ca‘di’nin şu anlamdaki sözü de bundandır: “Hamd Allah’adır ki ecelim gelmeden önce İslam’dan bir gömlek giydim.” İslam, kişinin üzerinde bulunduğu önceki hali örtüp yok ettiği için ona bir elbise ve gömlek kılınmıştır.
“Bu ona açıkça belli olunca, Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum, dedi” sözünün tefsiri şudur: Yüce Allah’ın “bu ona açıkça belli olunca” sözüyle kastettiği, daha önce gözle görmeden önce Allah’ın kudreti ve büyüklüğü konusunda kendisine yadırgatıcı gelen şey ona açıkça görünür hale gelince demektir. O zaman, artık gözle görme, açıklık ve beyan sonrası, Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum, dedi.
Sonra kıraat âlimleri “dedi: biliyorum” sözünün okunuşunda ihtilaf etmiştir. Bazıları bunu emir anlamında, “bil” şeklinde okumuştur. Bu, Kûfe kıraat âlimlerinin genel okuyuşudur. Abdullah’ın kıraatinde bunun “Ona, bil, denildi” şeklinde olduğu zikredilmiştir. Buna göre bu, Allah’tan, ölümünden sonra diriltilen ve Allah’ın öldükten sonra dirilttiği şeylere bakması emredilen kimseye yöneltilmiş bir emirdir. İbn Abbas’tan da böyle rivayet edilmiştir. Ahmed b. Yusuf es-Sa‘lebi’nin Kasım b. Sellam’dan, onun Haccac’dan, onun Harun’dan rivayetine göre Harun şöyle demiştir: Abdullah’ın kıraatinde bu, emir anlamında “Ona, Allah’ın her şeye kadir olduğunu bil, denildi” şeklindedir. Hasan b. Yahya’nın Abdürrezzak’tan, onun Ma‘mer’den, onun İbn Tavus’tan, onun da babasından rivayetinde, Ebu Cafer et-Taberi’nin tereddütle aktardığına göre, İbn Abbas’ın bunu “Bu ona açıkça belli olunca, bil, dedi” şeklinde okuduğu ve “Bunu ona ancak denildi” dediği nakledilmiştir. Ammar’dan rivayet edildiğine göre İbn Ebi Cafer, babasından, o da Rebi’den nakletmiş; Rebi şöyle demiştir: Bize bildirildiğine göre, Allah daha iyi bilir, ona “Bak” denildi. O da kemiklerin birbirine nasıl bağlandığına iki gözüyle bakmaya başladı. Sonra ona, “Allah’ın her şeye kadir olduğunu bil” denildi.
Bu görüşe göre bunun tevili şudur: Allah’ın işi ve kudreti ona açıkça belli olunca, Allah ona, “Şimdi Allah’ın her şeye kadir olduğunu bil” dedi. Emir anlamında okuyan bir kimse bunu, ayette kıssası anlatılan kişinin kendi sözünden sayarsa da bu doğru bir anlam olur. Bu, bir kimsenin başkasına emir verir gibi “Bil ki şöyle şöyle olmuştur” deyip bununla kendisini kastetmesine benzer.
Başka kıraat âlimleri ise bunu kişinin kendisi hakkında haber vermesi şeklinde, “biliyorum” diye okumuştur. Buna göre anlam şudur: Allah’ın kudreti ve büyük hükümranlığı, gördüğü şeyleri gözle görmesi sayesinde ona belli olunca, “Şimdi ben Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi. Medine halkının geneli ve Irak kıraat âlimlerinden bazıları bunu böyle okumuştur. Tefsir ehlinden bir topluluk da bunu böyle yorumlamıştır.
Bu görüşü söyleyenlerin rivayetleri şunlardır: İbn Humeyd’in Seleme’den, onun İbn İshak’tan, onun güvenilir gördüğü bir kimseden, onun da Vehb b. Münebbih’ten rivayetine göre Vehb şöyle demiştir: Allah’ın kudretinden gördüğünü görünce, “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi. Hasan b. Yahya’nın Abdürrezzak’tan, onun Abdüssamed b. Ma‘kıl’dan rivayetine göre Abdüssamed, Vehb b. Münebbih’in “Bu ona açıkça belli olunca, Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum, dedi” sözünü okuduğunu işitmiştir. Bişr’in Yezid’den, onun Said’den, onun da Katade’den rivayetine göre Katade, bunun Allah’ın peygamberi hakkında olduğunu, yani kemiklerin birleştirilmesini gördüğünü ve “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dediğini söylemiştir. Musa’nın Amr’dan, onun Esbat’tan, onun da Süddi’den rivayetine göre Süddi şöyle demiştir: Üzeyir, Allah’ın merkebini diriltmesini gözle görünce, “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi. Müsenna’nın İshak’tan, onun Ebu Züheyr’den, onun Cüveybir’den, onun da Dahhak’tan rivayetine göre Dahhak şöyle demiştir: Kendisinden her şeyin bir kısmının diğer kısmına bağlandığını görmeye başladı; bu ona açıkça belli olunca, “Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi. Yunus’un İbn Vehb’den rivayetine göre İbn Zeyd de buna benzer bir görüş söylemiştir.
Bu konuda iki kıraat içinde doğruya en uygun olan, emir anlamında “bil” şeklinde okuyan kıraattir. Yani Yüce Allah, ölümünden sonra dirilttiği kimseye, kendi gözleriyle gösterdiği büyük kudretini ve hükümranlığını; yüz yıl ölüm ve çürümeden sonra kendisini ve merkebini, ruhları alındığı günkü halleri gibi diriltmesini; yiyeceğini ve içeceğini yüz yıl boyunca koruyup koyduğu gündeki haliyle değişmeden geri vermesini gördükten sonra, bütün bunları yapan Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilmesini emretmiştir.
Bu şekilde okumayı tercih edip onu diğerinden daha doğru saymamızın sebebi şudur: Öncesindeki sözler Yüce Allah’ın, ölümünden sonra dirilttiği kişiye hitaben söylediği emirlerdir. Bunlar “yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış; merkebine bak; kemiklere bak, onları nasıl birleştiriyoruz” sözleridir. Kişinin “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” sorusuna cevap olarak bütün bunlar ona açıkça gösterilince Allah ona şöyle demiştir: Bu gördüklerini yapan Allah’ın, bundan başka şeylere de kadir olduğunu bil; onun kudreti, gördüklerine ve benzerlerine yettiği gibi başka şeylere de yeter. Nitekim Yüce Allah, dostu İbrahim’e de “Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” (Bakara 260) sözünden sonra istediğini gösterince, “Bil ki Allah azizdir, hikmet sahibidir” (Bakara 260) buyurmuştur. Allah, İbrahim’e ölüleri nasıl dirilttiğini gösterdikten sonra onun Allah’ın aziz ve hikmet sahibi olduğunu bilmesini emretmiştir. Aynı şekilde “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” diyen kimseye de, onu nasıl dirilttiğini gösterdikten sonra, Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilmesini emretmiştir.
Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…