Hakkı bir hanif olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. Bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allahın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.
Kurtubi Tefsiri
Sen yüzünü hanîf olarak dine, İnsanların üzerine yaratıldığı Allah’ın fıtratına dosdoğru çevir. Allah’ın yaratışını değiştirmek söz konusu değildir. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
“Sen yüzünü hanîf olarak dine, İnsanların üzerine yaratıldığı Allah’ın fıtratına dosdoğru çevir” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız;
1- Fıtrat:
ez-Zeccâc dedi ki:
“Allah’ın fıtratına” âyetindeki “Fıtrat” lâfzı Allah’ın fıtratına tabi ol, anlamında nasb ile gelmiştir. Çünkü; “sen yüzünü hanîf olarak dine… dosdoğru çevir” âyeti, sen hanif dine tabi ol ve Allah’ın fıtratına da tabi ol!” anlamındadır.
et-Taberî dedi ki:
“Allah’ın fıtratına” âyeti “sen yüzünü… dosdoğru çevir” âyetinin taşıdığı anlara dolayısı ile masdar (mef’ûl-i mutlak)’dır. Çünkü bu; “Allah insanları bir fıtrat ile bu şekilde yaratmıştır” takdirindedir. Bunun; siz Allah’ın insanları kendisi için yaratmış olduğu Allah’ın dinine tabi olun, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu görüşe göre; “Hanif olarak” âyeti üzerinde vakıf tam bir vakıf olur. Buna göre meal: “Sen yüzllnü hanif olarak dine dosdoğru çevir” şeklinde olur.
İlk iki görüşe göre ise ifade muttasıl (sonraki âyetlerle da ilişkili) olup “hanif olarak” âyeti üzerinde vakıf yapılmaz. (Mealde olduğu gibi).
“Fıtrat’a din adının veriliş sebebi, insanların bunun için yaratılmış olmalarıdır. Nitekim yüce Allah:
“Ben cinleri de insanları da ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım”(ez-Zâriyât, 51/56) diye buyurmaktadır,
” ÜzerinCnin Onun için, kendisi için” anlamında olduğu söylenmiştir.
Yüce Allah’ın:
“Kötülük ederseniz kendinize” (İsra, 17/7) âyetinde olduğu (leha’nın aleyha anlamında kullanıldığı) gibi.
“Sen yüzünü… dosdoğru çevir” âyetinde hitab Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’adır. Ona. yüzünü dosdoğru dine, dosdoğru bir şekilde çevirmesini emretmektedir. Nitekim yüce Allah:
“…Yüzünü o dosdoğru dine çevir.” (er-Rum, 30/43) diye buyurmaktadır ki; buradaki din, İslâm dinidir.
Yüzün dosdoğru çevrilmesinden maksat, doğrultulması ve din amellerinde ciddiyetle çalışma güç ve gayreti demektir. Özellikle “yüz’ün anılmasının sebebi ise, insanın duyu organlarının orada bulunması ve İnsanın bedeninin en şerefli yerinin o olmasından dolayıdır. Bu hitabın kapsamına te’vil âlimlerinin ittifakıyla peygamberin Ümmeti de dahildir.
“Hanif olarak” tabiri ise; tahrif edilmiş, nesh olmuş bütün dinlerden uzaklaşmış olarak, tam bir itidal ve denge ile yönel, demektir.
2- İslâm Fıtratı:
Sahih’te, Ebû Hüreyre’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Doğan herbir kişi mutlaka fıtrat üzere doğar -bir rivâyette de: Bu din üzere doğar şeklindedir- Anne-babası onu yahudi, hristiyan yahut ta mecusi yapar. Tıpkı bir hayvanın eksiksiz ve azaları yerli yerinde bir yavru doğurması gibi. Siz böyle bir yavrunun kulaklarının kesik olduğunu ve onda bir kusur bulunduğunu görebilir misiniz?” Daha sonra Ebû Hüreyre dedi ki: Dilerseniz:
“İnsanları üzerine yarattığı Allah’ın fitratına dosdoğru çevir. Allah’ın yaratışını değiştirmek söz konusu değildir” âyetini okuyunuz Buhârî, I, 456, 465, IV, 1792; Müsned, II, 233. Müslim, IV, 2048 (yakın ifadelerle) Bir başka rivâyette şöyle denilmektedir: “Siz onun kulaklarını kesinceye kadar… (onda bir kusur görür müsünüz?)” denilmektedir. Onlar; Ey Allah’ın Rasûlü, dediler. Peki küçükken ölen kimse hakkındaki görüşünüz nedir? Şöyle buyurdu: “Yaşadıkları taktirde ne şekilde amel edeceklerini en iyi Allah bilir.” Hadis Müslim’in lâfzıyla bu şekildedir Müslim, IV, 2048, 2049; (Ebû Huseyri’den), Buhârî, I, 465 (sadece soru ve cevap hey lümü, buradaki manasıyla); VI, 2434 (her iki rivâyet de İbn Abbâs’tan).
3- Kitab ve Sünnette Geçen “Fıtrafın Ardamı İle İlgili İlim Adamlarının Görüşleri:
İlim adamları Kitab ve sünnette geçen fıtratın anlamı ile ilgili çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunlardan birisi İslâm’dır. Bunu Ebû Hüreyre, İbn Şihab ve başkaları ileri sürmüştür. Bu görüşün sahipleri derler ki: Selef arasında te’vil ehli olan kimselerin genel olarak kabul ettikleri görüş budur. Bu görüşün sahipleri âyeti ve Ebû Hüreyre’nin hadisini delil gösterirler. Bunu ayrıca Mücaşili, İyad b. Himar’ın rivâyet ettiği şu hadisle de desteklemişlerdir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün insanlara dedi ki: “Yüce Allah’ın Kitabı’nda bana anlattığını ben de size anlatayım mı? Allah, Âdem’i ve oğullarını hanif ve müslümanlar olarak yarattı. Onlara arasında hiçbir haram bulunmaksızın malı helâl olarak verdi. Onlar ise Allah’ın kendilerine verdiklerinden bir bölümünü helâl, bir bölümünü haram kıldılar.. Müslim, IV, 2197 İbn Hibnan, es-Sahth, II, 422-425, tfltfj Beyhakî, es-Sünenül-kübrâ, V, 26; Taberânî, el-Evsat, III, 206; Müsned, IV, 162 (Hepside uzunca bir hadisin kapsamında benzer manalarla).
Bu görüşü savunanlar Peygamber efendimizin şu hadisini de delil göstermişlerdir: “Beş şey fıtrattandır…” Buhârî, V, 2209, 2320; Müslim, I, 222; Tirmizî, V, 91; Müsned, II, 239, 283, AH9 Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunlar arasında İslâm’ın sünnetlerinden olduğu halde, bıyıkları kesmeyi de söz konusu etmiştir. Bu yoruma göre (az önceki) hadisin anlamı şöyle olur: Yüce Allah Âdemoğullarını sulbünden çıkarttıkları sırada çocuklar da onlardan almış olduğu ahde uygun olarak küfürden uzak bir şekilde yaratılmıştır. Çocuklar eğer buluğa ermeden önce ölecek olurlarsa, ister müslüman çocukları olsunlar, ister kâfir çocukları olsunlar cennetliktirler.
Diğerleri ise şöyle demektedir: Fıtrat yüce Allah’ın insanlığı ilk olarak üzerinde yarattığı haldir. Yani yüce Allah’ın yarattıklarını üzerinde yaratmış olduğu haldir. Şöyle ki: O onları ilk olarak hayat, ölüm, mutluluk, bedbahtlık için ve buluğ halinde ulaşacakları, varacakları hal için yaratmıştır. Bunlar derler ki: Fıtrat Arapçada başlangıç ve başlayış anlamındadır. Fâtır ise başlatan ve başlatıcı demektir. Bu görüşü savunanlar İbn Abbâs’tan gelen şöyle dediğine dair rivâyeti delil gösterirler; Ben bir kuyu hakkında davalaşan iki bedevi Arap ile karşılaşıncaya kadar göklerin ve yerin Fâtır’nın ne anlama geldiğini bilmiyordum. Bu iki Bedeviden birisi: Bu kuyuyu fıtrat eden benim, yani ilk olarak açan ben oldum, demişti. el-Mervezî dedi ki: Ahmed b. Hambel önceleri bu kanaati benimsiyordu. Sonra bu görüşü terketti,
Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) de et-Temhid adlı eserinde şunları söylemektedir: Malik’in, Muvatta’’ında kaydedib de “Kader” bahsinde söz konusu ettiği bölümde birtakım rivâyetler vardır ki, onun bu husustaki görüşünün buna yakın olduğunu ortaya koymaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır İbn Abdi’l-Berr, et-Temhtd, XVIII, 79, ayrıca bk. XVIII, 112.
Bu görüşün sahiplerinin gösterdikleri delillerden birisi de Ka’b el-Kurazî’den gelen, yüce Allah’ın:
“O bir kısmına hidayet verdi, bir kısmına da sapıklık hak oldu” (el-A’raf, 7/30) âyeti hakkında söylediği şu sözler de vardır: Yüce Allah’ın ta başından beri sapmak üzere yarattığı kimseyi sapıklığa götürür. İsterse hidayet gereği amelleri işlemiş olsun, Yüce Allah ta baştan beri hidayet üzere yarattığını da sonunda hidayete iletir, isterse sapıklığın amellerini işlemiş olsun. Allah iblisi ta baştan beri dalâlet üzere yarattı, o ise meleklerle birlikte bahtiyar kimselerin amelleri ile amel etti. Daha sonra yüce Allah onu ilkin yarattığı noktaya geri döndürdü ve onun hakkında:
“Ve o kâfirlerdendi” diye buyurdu.
Derim ki: Ka’b’ın bu sözü daha önce el-A’raf Sûresi’nde (7/30. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bu manayı ihtiva eden bir hadis de merfu olarak Âişe (radıyallahü anha)’nın rivâyetiyle gelmiş bulunmaktadır. Âişe (radıyallahü anha) dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ensar çocuklarından bir küçük çocuğun cenazesine çağırıldı, Ben: Ne mutlu ona, ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Cennetin kuşlarından bir kuş olacak. O hiçbir kötülük yapmadığı gibi, kötülük işleme çağına da erişmedi. Şöyle buyurdu: “Bundan başkası da olamaz mı ey Âişe? Çünkü Allah cennete girecek kimseleri yarattı. Onları, Onlar daha babalarının sülblerinde İken cennet için yarattı. Cehenneme girecek kimseleri de yarattı. Onları cehennem için onlar daha babalarının sülblerinde iken yarattı.” Bu hadisi İbn Mâce, Sünen’inde rivâyet etmiştir Müslim, IV, 2050, Nesâî, IV, 57; /ön Mâce, I, 32; Müsned, VI, 46, 208
Ebû Îsa et-Tirmizî de, Abdullah b. Amr’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) elinde yazılı iki belge olduğu halde yanımıza çıktı: “Bu yazılı iki belgede ne olduğunu biliyor musunuz?” dedi. Biz: Hayır, bize sen bildirmedikçe biz bilemeyiz; ey Allah’ın Rasûlü, dedik. Sağ elinde bulunan belge için dedi ki: “Bu âlemlerin Rabbinden gelen bir belgedir. Üzerinde cennetliklerin, onların atalarının ve kabilelerinin ismi yazılıdır. Sonra da onların sonuncularının üzerine bir çizgi çekildi. Artık ebediyyen onlara ne bir kimse ilave edilebilir, ne de onlardan bir kimse çıkartılabilir.” -Sonra da sol elinde bulunan için dedi ki-: “Bu da âlemlerin Rabbinden gelmiş bir belgedir. İçinde cehennemliklerin babalarının ve kabilelerinin ismi yazılıdır. En son kişileri üzerinde de bir çizgi çekilmiş, artık ebediyyen onlara ne bir kişi ilave edilecek, ne de bir kişi eksiltilecektir..,” deyip, hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Bu hadis hakkında (Tirmizî): Hasen bir hadistir, demiştir. Tirmizî, rv, 449, yalnız: “Bu hasen garib, sahih bir hadistir” hükmüyle; Müsned, II, 167
Bir başka kesim şöyle der: Ne yüce Allah’ın:
“İnsanları üzerine yarattığı Allah’ın fıtratına” âyeti ile ne de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ım “Her doğan fıtrat üzere doğar” âyeti ile kastedilen umum (yani herkes) değildir. Bundan maksat, mü’min insanlardır. Zira bütün insanlar İslâm fıtratı üzere yaratılmış olsaydı, hiç kimse kâfir olmazdı. Halbuki onun birtakım kimseleri cehennem ateşi için yaratmış olduğu sabittir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Yemin olsun ki Biz cehennem için… çok kimseleryaratmışızdır.” (el-A’raf, 7/179) Ayrıca yüce Allah, Âdem’in sulbünden zürriyetini siyah ve beyaz olarak çıkartmıştır. Hızır’ın öldürdüğü kişi hakkında da (Peygamber): “O yaratıldığı günden beri kâfir tabiatı ile yaratılmıştır” Müslim, IV, 1851, 2050; İbn Hibbân, es-Sahih, XIV, 108; Tirmizî, V, 312; Müsned, V, 121. diye buyurmuştur.
Ebû Said el-Hudrî’nin de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) güneşin yükseklerde olduğu bir sırada bize ikindi namazını kıldırdı. Bu hadiste şu ifadeler yer almaktadır: O gün ondan bellediklerimiz arasında söylediği şu sözler de vardır: “Şunu bilin ki, Âdemoğulları çeşitli tabakalar halinde yaratılmışlardır. Onlardan kimisi mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar, mü’min olarak ölür. Kimisi kâfir alarak doğar, kâfir olarak yaşar, kâfir olarak ölür. Kimisi mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar, ama kâfir olarak ölür. Kimisi de kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar ama mü’min olarak ölür. Onlardan kimisi ödemesini de güzel yapar, hakkını da güzel ister…” Bu hadisi Hammâd b. Zeyd b. Seleme yoluyla et-Tayalisî’nin Müsned’inde zikretmekte ve şöyle demektedir: Bize Ali b. Zeyd anlattı, o Ebû Nadra’dan, o Ebû Salih’ten… et-Tayâlisi, Müsned, I, 286; el-Hakim, el-Müstedrek, IV, 551; Tirmizî, IV, 483; Müsned, III, 19.
Bu görüşün sahipleri derler ki: (Bu tabirde olduğu gibi) umumî ifadenin hususî anlamda kullanılması Arab dilinde çokça görülen bir husustur. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:
“Rabbinin emri ile herşeyi helâk eder” (el-Ahkaf, 46/55) diye buyurduğu halde, gökleri ve yeri helâk edip, tahrib etmemiştir. Yme yüce Allah’ın:
“Biz de üzerlerine herşeyin kapılarını açtık” (el-En’am, 6/44) diye buyurduğu halde, üzerlerine cennet kapıları açılmamıştır.
İshak b. Rahaveyh el-Hanzalî dedi ki: Yüce Allah’ın:
“Sen yüzünü hanif olarak dine… çevir” âyetinde ifade tamam olmaktadır. Daha sonra da: “Allah’ın fıtratına…” diye buyurmaktadır ki; bu, yüce Allah, insanları bir fıtrat üzere yaratmıştır ki bu ya cennet fıtratıdır, ya cehennem fıtratıdır, demektir, İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Her doğan İslâm fıtratı üzere doğar.” âyeti ile buna işaret etmiştir. Bundan dolayı yüce Allah;
“Allah’ın yaratışını değiştirmek söz konusu değildir” diye buyurmaktadır.
Hocamız Ebû’l-Abbas dedi ki: Bundan kasıt ezelde takdir edilmiş saadet ve bedbahtlıktır, diyen kimselerin bu açıklaması Kur’ân-ı kerîmde sözü geçen fıtrata uygun düşmektedir. Çünkü yüce Allah:
“Allah’ın yaratışını değiştirmek söz konusu değildir” diye buyurmuştur. Hadiste söz konusu edilen ise bu değildir. Çünkü hadisin geri kalan bölümünde, bunun değiştirilip değişikliğe uğradığını haber vermektedir.
Fıkıh ve nazar ehli bir kesim de şöyle demektedir: Fıtrat doğan evladın Rabbini bilmek noktasında yaratılışında bulunan hususiyettir. Şöyle buyurmuş gibidir: Doğan herbir yavru bümek noktasına ulaştığı takdirde, Rabbini kendisi ile bilip tanıyacağı bir hilkatte yaratılmıştır. O bununla yaratılışı ile Rabbini tanımak noktasına ulaşamayan hayvanların hilkatinden farklı bir yaratışla yaratıldıklarını anlatmak istemektedir. Bu kanaatin sahipleri fıtratın hilkat demek olduğuna, fâtırın da hâlik (yaratıcı) demek olduğuna, yüce Allah’ın şu âyetlerini delil göstermişlerdir;
“Hamd, göklerle yerin fâtırı olan Allah’a mahsustur.” (Fatır, 35/1) Kasıt onları yaratandır. Yüce Allah’ın:
“Ben, benim fâtırıma ne diye ibadet etmeyecek mişim?” (Yasin, 36/22) âyetinde de beni yaratana… demektir.
“Ve onları yoktan var eden (fatarahunne)” (el-Enbiyâ, 21/56) Onları yaratan demektir. Bu görüşün sahibleri derler ki: O halde fıtrat; hilkat, yaratmak demektir. Fâtır da yaratıcı anlamındadır. Bununla birlikte doğan herbir evladın küfür yahut îman ya da tanıma ve inkâr üzere yaratılmış olmasını kabul etmezler ve şöyle derler: Doğan evlat çoğunlukla yaratılışı, tabiatı ve bünyesi itibariyle kusurlardan uzaktır. O beraberinde îman , küfür, inkâr ve marifet diye birşey getirmez. Daha sonra temyiz edebildikleri takdirde buluğdan sonra küfür ya da imanı itikad olarak benimserler. Bunlar hadiste geçen: “Nitekim bir hayvan da kusursuz bir yavru doğurur. Siz bunda herhangi bir kusur farkedebiliyor musunuz?” Burada “kusur”dan kasıt da kulağı kesik olmaktır. İşte burada Peygamber Âdemoğullarının kalplerini hayvanlara benzetmiştir. Çünkü bu hayvanlar herhangi bir eksiklik olmaksızın yaratılışları tam olarak doğarlar. Daha sonra bu hayvanların kulakları ve burunları kesilir ve bunlar bahire ya da şaibedir denilir. İşte doğumları esnasında çocukların kalbleri de bu şekildedir. Onlar için ne küfür, ne îman söz konusudur. Marifet ya da inkârları da yoktur. Tıpkı salma hayvanlar gibi. İnsanlar buluğa erdiklerinde şeytanlar onların hevalarına tabi olmaları için çalışırlar, onların büyük çoğunluğu da küfre sapar. Yüce Allah da onların az bir bölümünü himaye edip, korumuştur. Yine bu görüşün sahibleri derler ki: Şayet çocuklar ta İşlerinin başında îman ya da küfür fıtratı ile yaratılmış olsalardı, ebediyyen onu bırakıp başka bir yolu seçemezlerdi. Halbuki bizler onların bazan îman ettikten sonra küfre saptıklarını dahi görebiliyoruz. Diğer taraftan küçük çocuğun doğumu esnasında küfre ya da îmana akıl erdirmeşini kabul etmek aklen imkansızdır. Çünkü yüce Allah o insanları hiçbir şey anlayamayacakları bir halde yaratmıştır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Allah sizi analarınızın karınlarından kendiniz hiçbir şey bilmediğiniz bir halde çıkardı.” (en-Nahl, 16/78) Hiçbir şey bilmeyen kimsenin küfür ya da îman , marifet ya da inkâra sahip olması imkansız bir hadisedir.
Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr dedi ki: İnsanların üzerinde yaratılmış oldukları fıtratın anlamı ile ilgili yapılmış açıklamaların en doğru olanı budur. Bu hususta ileri sürülebilecek delillerden bazısı da yüce Allah’ın şu âyetleridir;
“Siz ancak işlediğinizin karşılığını alacaksınız.” (et-Tur, 52/16);
“Herbir nefis kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır.” (el-Müddessir, 74/38) Amel edecek çağa ulaşmayan bir kimse ise, hiçbir şey karşılığında rehin alınmaz. Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Biz bir rasûl göndermedikçe de azâb ediciler değiliz.” (el-İsra, 17/15) İlim adamları yara ve öldürmelerde kısasın, hadlerin ve günahların dünya hayatında buluğ çağına varmamış olanlardan defedileceğim, onlara uygulanmayacağını icma ile kabul ettiklerine göre; âhirette böyle bir şeyin olması öncelikle söz konusudur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Sözü edilen fıtratın -İbn Şihab’ın dediği gibi- İslâm olması imkânsızdır. Çünkü İslâm ile îman , dil ile söylemek, kalb ile inanmak, azalarla amel etmektir. Küçük çocuk hakkında ise bu söz konusu değildir. Akıl sahibi olan herkes bunu bilir.
el-Evzaî’nin şu sözüne gelince: Ben ez-Zührî’ye bir köle azad etmekle mükellef olan bir kimse eğer süt emmekte olan bir yavruyu azad edecek olursa, bu yeterli olur mu? diye sordum. O da: Evet dedi, çünkü o da fıtrat üzere -yani İslâm üzere- doğmuştur dedi. Böyle bir köleyi azad etmenin yeterli olacağını kabul edenlerin bunu kabul edişlerinin tek sebebi, küçük çocuğun hükmünün anne ve babasının hükmüne tabi oluşundan dolayıdır. Bu hususta başka ilim adamları onlara muhalefet etmiş ve şöyle demişlerdir: Köle azad etmek icab ettiği takdirde ancak namaz kılmak ve oruç tutmak durumunda olanların azad edilmesi geçerlidir. Yüce Allah’ın:
“Sizi ilkin yarattığı gibi yine döneceksiniz” (el-A’raf, 7/29) âyetinde de “Allah kul hakkında hüküm verip onun aleyhine takdir ettiği ile sona erdirilir” İfadesinde de küçük çocuğun mü’min ya da kâfir olarak dünyaya geldiğine delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü akıllar şuna tanıklık etmektedir: O vakitte çocuk îman ya da küfrü akledebilecek yaşta değildir. Halbuki: ” İnsanlar tabakalar halinde yaratılmışlardır.” ifadesinin yer aldığı hadise gelince, bu hakkında herhangi bir tenkidin bulunmadığı hadislerden değildir. Zira bu hadisi tek başına Ali b. Zeyd b. Cüd’an rivâyet etmiş olup, Şu’be onun hakkında tenkitlerde bulunurdu. Üstelik “mü’min doğar…” âyeti yüce Allah’ın onun hakkındaki ezeli ilmine binaen o mü’min olmak üzere doğar, yahut kâfir olmak üzere doğar anlamına gelme ihtimali vardır. Hadîs-i şerîfte geçen: “Ben bunları cennet için yarattım, bunları da cehennem için yarattım.” ifadesinde ise bunların nihai olarak ne şekilde vefat edeceklerine bakılacağına ve bunun gözönünde bulundurulacağına dikkat çekilmesinden fazla bir şey yoktur. Çocuklukları esnasında bile bunlar cennet ya da cehennemi hakeden yahut ta küfür ve imanı akleden kimseler oldukları kastedilmek istenmemektedir.
Derim ki: Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr’in seçip beğendiği ve lehine delil getirdiği görüşe; aralarında Tefsir’inde fıtratın anlamına dair açıklamalarda bulunan muhakkiklerden İbn Atiyye ve hocamız Ebul-Abbas da vardır. İbn Atiyye dedi ki: Bu lâfzın tefsiri hususunda dayanılacak nokta, bunun önceden hazır hale getirilmiş, çocuğun nefsinde (ruhunda) bulunan hilkat ve hey’et olduğudur. Çünkü çocuk bununla yüce Allah’ın yarattıklarını temyiz eder, birbirinden ayırt eder ve bunları Rabbinin varlığına delil görür, bu fıtrat ile de Allah’ın şer’î hükümlerini bilip O’na îman eder. Buna göre yüce Allah şöyle buyurmuş gibidir: Sen yüzünü hanif olan dine dosdoğru çevir. Bu din ise yüce Allah’ın insanların fıtratını ona karşı istidadlı olarak yaratmış olduğu Allah’ın fıtratıdır. Ancak onlar birtakım etkenlere maruz kalırlar. İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in: “Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra onun anne-babası onu yahudi ya da hristiyan yapar.” âyetinde de bu kabilden anlam kastedilmiştir. Burada anne-babanın söz konusu edilmesi, pekçok olan çeşitli arızi durumlara bir örnektir.
Hocamız da bu hususa dair açıklamalarda şöyle demektedir: Yüce Allah, Âdemoğullarının kalblerini hakkı kabule elverişli bir şekilde yaratmıştır. Tıpkı gözlerini ve kulaklarını görülecek şeyleri görmeye, işitilecek şeyleri işitmeye elverişli yarattığı gibi. Bu kalbler böyle bir şeyi kabul edebilecek halde ve bu yetkinlik üzere devam ettiği sürece, hakkı ve İslâm dinini idrak eder. Hak olan dinin o olduğunu anlar. Bu anlayışın sıhhatli olduğuna delil de Peygamber Efendimizin: “Tıpkı bir hayvanın hilkati tam ve eksiksiz bir yavru doğurması gibi, siz onun kulağının hiç kesik olduğunu görüyor musunuz” âyetidir. Yani hayvan yavrusunu yaratılışı mükemmel ve çeşitli afetlerden uzak halde dünyaya getirir. Eğer o hilkati asli hali üzere bırakılacak olursa, kusurlardan uzak ve kamil şekliyle kalmaya devam eder. Ancak bu hayvan üzerinde tasarruflarda bulunularak kulağı kesilir, yüzü damgalanır. Böylelikle çeşitli afetler ve eksikliklerle karşı karşıya kalır ve asıl yaratılışının dışına çıkmış olur. İnsan da böyledir. O halde bu, vakıada görülene bir benzetmedir, bunun benzetme yönü de gayet açıktır.
Derim ki: Bu görüş ile birinci görüş mana itibariyle birbirine uygundur. Bu durum da, insanların dünya hallerini akıllarıyla kavrayıp, idrak etmelerinden ve gözle görülen apaçık belgelerin ortaya koydukları deliller ile onlara karşı yüce Allah’ın kudreti kesinlik kazandıktan sonra ortaya çıkar. Yerin ve göklerin yaratılması, güneş, ay, kara, deniz, gece ile gündüzün değişip durması, bu belgelerdendir. Onların hevaları bu insanlar üzerinde etkilerini gösterince, bu sefer şeytanlar onlara gelir, yahudiliğe ve hristiyanlığa onları davet eder. Hevâları ile birlikte onları sağa, sola götürür. Bununla birlikte bunlar küçük yaşta ölürlerse cennettedirler. Yani bütün küçük çocuklar cennetliktir. Çünkü yüce Allah Âdem (aleyhisselâm)’ın zürriyetini soyundan zerrecikler halinde ortaya çıkardığında hepsi rububiyetini ikrar edip, itiraf etmişlerdir. Bu da yüce Allah’ın şu âyetinde dile getirilmektedir:
“Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahid tutup: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (diye buyurmuştu). Onlar da: Evet, şahid olduk demişlerdi.” (el-A’raf, 7/172) O’nun rububiyetini kabul ettiklerinden, O’nun kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah olduğunu itiraf ettikten sonra tekrar onları Âdem (aleyhisselâm)’in sulbüne geri iade etmiştir. Daha sonra kul, annesinin karnında iken bedbaht mı, yoksa bahtiyar mı olacak diye ilk yazılmış kitaba uygun olarak yazılır, İlk yazılı kitabta bedbaht olduğu kaydedilmiş kimseye sorumluluk çağına gelinceye kadar ömür verilir. Âdem’in sulbünde iken kendisinden alınmış olan sözü şirk koşmakla naks eder. İlk yazılı kitabta bahtiyar kimselerden olduğu yazılmış olanlara da sorumluluk çağına gelinceye kadar ömür verilir ve bu da bahtiyarlardan olur. Sorumluluk çağına gelmeden önce ölen müslümanların küçük çocuklarına gelince; bunlar da cennette babaları ile birlikte olacaklardır. Sorumluluk çağına gelmeden önce ölen müşriklerin çocukları ise, babalarıyla birlikte olmayacaklardır. Çünkü bunlar Âdem’in sulbünde iken kendilerinden alınmış bulunan ilk sözleri üzere ve bu sözlerini bozmadan ölmüş oluyorlar. Te’vil ehlinden bir grub bu kanaati benimsemiştir. Bu görüş hadislerin arasını te’lif etmekte ve böylelikle müşriklerin çocukları hakkında kendisine soru sorulduğunda cevab olarak verdiği: “Onların (büyümüş olsalardı) ne şekilde amel edeceklerini en iyi Allah bilir” âyetinde “baliğ oldukları takdirde…” demek istemiş olduğu anlaşılmış olmaktadır.
Bu yoruma Buhârî’nin rivâyet ettiği şu hadis de delil teşkil etmektedir: Semura b. Cundub’dan rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) -uzunca rivâyet edilmiş rüya hadisinde- şöyle buyurulmuştur: “Bahçede gördüğüm uzun boylu adam ise İbrahim (aleyhisselâm)’dır. Etrafında bulunan küçük çocuklara gelince, bunlar da fıtrat üzere doğmuş herbir çocuktur.” Ey Allah’ın Rasûlü, peki ya müşriklerin çocukları? diye sorulunca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem); “Müşriklerin çocukları da dahil” diye buyurdu. Buhârî, VI, 2585; İbn Hihbân, es-Salük, II, 451
İşte bu da görüş ayrılıklarını ortadan kaldıran bir nasstır. Bu hususta gelmiş rivâyetlerin en sahihi de budur. Bunun dışındaki diğer hadislerde ise fukahânın İmâmlarının kabul ettikleri hadisler arasında yer almayan ve bazı illetleri bulunan hadislerdir. Bu açıklamayı da Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr yapmıştır.
Enes yoluyla rivâyet edilen hadiste de şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a müşriklerin çocukları ile ilgili soru soruldu, o da şöyle buyurdu: “Onların haseneleri yoktur ki, onlara karşılıkları verilerek cennetin maliklerinden olsunlar. Günahları yoktur ki, onlara karşılık cezalandırılarak cehennemliklerden olsunlar. İşte bu sebepten onlar cennetliklerin hizmetçileri olacaklardır. ” Tayalisi, Müsned, I, 282; Taberani, el-Evsât, III, 220, V, 294 Ali b. Zeyd, Enesten: “Zannederim Peygamber’den…” tereddütlü ifadesiyle; ayrıca: Mamer b. Raşid, el-Câmi\ XI, 117’de: Müşriklerin çocukları cennet ehlinin hizmetçileri olacaktır, anlamında ve Selman-ı Farisi’nin sözü olarak; Taberâni, el-Evsat, II, 302 de; bu kadarıyla, Semura b. Cundub’un rivâyet ettiği hadis olarak Bu hadisi Yahya b. Sellam Tefsir’inde zikretmiştir.
Biz de bu hususa dair “et-Tezkire” adh eserimizde daha geniş açıklamalarda bulunduğumuz gibi “el-Muktebes fi Şerhi Muvatta’i Malik İbn-i Enes” adlı eserimizde de Ebû Ömer’in bu husustaki açıklamalarını kaydetmiş bulunuyoruz. Cenab-ı Allah’a hamdolsun.
İshak b. Rahaveyh dedi ki: Bize Yahya b. Âdem anlattı, dedi ki: Bize Cerir b. Hâzim haber verdi. Cerir, Ebû Recâ el-Utaridî’den şöyle dediğini nakletti: Ben İbn Abbâs’ı şöyle derken dinledim: Çocuklar ve kader hakkında söz söyleyinceye ya da bunlar üzerinde düşününceye kadar bu ümmetin işi, birbirine uygun ya da birbirine yakın -yahut ta bu ikisine benzer bir söz kullandı- kalmaya devam edecektir. Yahya b. Âdem dedi ki: Ben bunu İbnu’l-Mubarek’e zikrettim, şöyle dedi: Peki, insan cahilliğe karşı suskun kalabilir mi? Ben: Konuşmayı mı emrediyorsun? dedim, fakat sustu.
Ebubekir el Verrâk dedi ki: “İnsanları üzerine yarattığı Allah’ın fıtratına” âyetinden kasıt, fakirlik ve ihtiyaçtır. Bu güzel bir açıklamadır! Çünkü insan doğduğu andan, ölünceye kadar fakir ve muhtaçtır, doğru. Hatta âhirette de böyle olacaktır.
“Allah’ın yaratışını değiştirmek sözkonusu değildir.” Bu fıtratın yara tıcı tarafından değiştirilmesi sözkonusu değildir. Hiçbir şekilde emir buna muhalif olarak gelmez. Yani yüce Allah’ın mutlu ve bahtiyar olarak yarattiğı kimse, bedbaht olmaz. Bedbaht olarak yarattığı hiçbir kimse de bahtiyar olmaz.
Mücahid de dedi ki: Yani Allah’ın dininin değiştirilmesi sözkonusu değildir. Katade, İbn Cübeyr, ed-Dahhak, İbn Zeyd ve en-Nehaî de bu görüştedir. Onlar derler ki: Bu âyetin anlamı, itikadi konular hakkında böyledir.
İkrime de dedi ki: İbn Abbâs ve Ömer b. el-Hattâb’dan rivâyet edildiğine göre antam şudur; Yüce Allah’ın yaratmış olduğu davarların erkeklerinin burulması suretiyle Allah’ın hilkati değiştirilmemelidir. Buna göre âyet, hayvanların erkeklerinin burulmasının yasaklanışı anlamındadır. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nisa Sûresi’nde (4/119. âyet, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.
“Dosdoğru din işte budur.” Yani dosdoğru hüküm, kaza (takdir) budur. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Mukâtil de; Apaçık hesap budur, diye açıklamıştır.
“Dosdoğru din İşte budur.” İslâm dini dosdoğru dindir, diye de açıklanmıştır.
“Fakat insanların çoğu bilmezler.” Yani düşünmezler ki; kendilerinin ibadete lâyık bir yaratıcılarının ve ezelden beri hüküm vermiş ve hükmü yerine gelip gerçekleşen bir ilahlarının bulunduğunu bilsinler.