"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Yazar: Hz.Ateist

Kehf 109

De ki: Rabbimin kelimeleri için deniz mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri bitmeden önce deniz tükenir. Bir o kadarını daha getirsek bile.

Diyanet Vakfı
De ki: Rabbimin sözleri için derya mürekkep olsa ve bir o kadar da ilave getirsek dahi, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenecektir.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Rabbimin sözleri için deniz(ler) mürekkep olsa, buna yardımcı olarak bir o kadar daha katsak, Rabbinin sözleri tükenmeden o deniz(ler) tükenir.”

“De ki: Rabbimin sözleri İçin deniz(ler) mürekkep olsa buna yardımcı olarak bir o kadar daha katsak” yani o denizlere sayıca yahut ağırlık itibariyle o kadarını da eklesek

“Rabbimin sözleri tükenmeden o deniz(ler) tükenir.” ifadesi bir şeyin bitip, boşalmasını anlatmak için kullanılır. Buna dair açıklamalar önceden (bk. en-Nahl, 16/96) geçmiş bulunmaktadır.

Ubeyy’in, Mushaf ında; “Yardımcı olarak” kelimesi; “şeklindedir. Mücahid, İbn Muhaysin ve Umeyd de böyle okumuşlardır. (Buna göre âyet meali: Bir o kadar daha mürekkep getirsek, demek olur).

Bu kelimenin mansub olarak gelmesi, temyiz ya da hal olduğundan dolayıdır.

İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yahudilere:

“Size ilimden ancak pek az bir şey verilmiştir.” (el-İsrâ, 17/85) deyince ona şöyle dediler: Bize Tevrat verilmişken bu nasıl olabilir? Kendisine Tevrat verilmiş olanlara pek büyük bir hayır verilmiş demektir. Bunun üzerine: “De ki: Rabbimin sözleri için deniz(ler) mürekkep olsa…o deniz(ler) tükenir” âyeti nazil oldu. el-Vâhidî, Esbâbu Nüzûli’l-Kur’ân, s 307; Süyutî, ed-Durru’l Mensûr, V, 333 de ayru anlamdaki bir rivâyeti kaydetmektedir. Ancak orada bu sebeple indiği belirtilen bu değil; yakın manadaki Lukmân, 31/27-28, âyetleri olduğu zikredilmektedir,

Şöyle de denilmiştir: Yahudiler: Sana hikmet verilmiş bulunuyor. Her kime hikmet verilmiş ise ona pek büyük bir hayır da verilmiş demektir. Sonra da kalkmış sen ruh hakkında bir şey bilmediğini iddia ediyorsun, dediler. Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: “De ki: Bana Kur’ân, size Tevrat verilmiş olsa bile bunların Allah’ın kelimelerine nisbeti pek azdır.”

İbn Abbâs dedi ki: “Rabbimin sözleri” Rabbimin öğütleri anlamındadır. Şöyle de açıklanmıştır: “Kelimeler” ile sonu gelmez kadîm kelâmını kastetmiştir. Bu tek bir kelâm olsa dahi -tek tek kelimeler ihtiva ettiğinden ötürü-çoğul olarak ifade edilmesi mümkündür ve çünkü bu tek tek kelimeler onun yerini tutar. Dolayısıyla onun bir olan kelâmını anlamak için şanını yüceltmek kastıyla çoğul kipiyle ifade edilmesi mümkündür. el-A’şâ der ki:

“Bir yüz ki rengi tertemiz, arı durudur,

Süsler onu boynuyla birlikte; gerdanlar ve bilekler.”

Görüldüğü gibi burada gerdan tek olmakla birlikte çoğul kullanılmıştır.

Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Biz sizin velileriniziz.” (Fussilet, 41/31);

“Şüphesiz Zikr’i Biz indirdik” (el-Hicr, 15/9);

“Şüphesiz hayat verenler ve öldürenler, Bizleriz” (el-Hicr, 15/23) diye buyurulmaktadır.

“Şüphesiz İbrahim tek başına bir ümmetti” (en-Nahl, 16/120) âyeti da böyledir; çünkü o tek başına bir ümmetin yerini tutuyordu.

Şöyle de denilmiştir: Kelâmından anlaşılan mefhumlara delâlet eden ibareler ve delil oluş şekilleri, yönleri bitip tükenmez. es-Süddî der ki: Eğer deniz Rabbimin kelimelerine mürekkep olsa, mükâfat yurdu olan cennetin sıfatları bitip tükenmeden önce deniz biter, tükenir.

İkrime de şöyle demiştir: Lâ ilahe illallah, diyenin sevabı tükenmeden deniz tükenir.

Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Eğer yerde olan bütün ağaçlar kalem olsa ve deniz de ardından yedi deniz daha ona katılsa yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi.” (Lukman, 31/27)

Hamza ve el-Kisâî de “tükenmeden” anlamındaki fiili “te” ile değilde “ye” ile okumuşlardır. Bu okuyuşa Sebeb (ayni kökten) fiilin önceden geçmiş olmasıdır; (Anlam aynıdır)

Kehf 108

Orada ebedî kalacaklardır. Ondan ayrılmak istemezler.

Diyanet Vakfı
Orada ebedi kalacaklardır. Oradan hiç ayrılmak istemezler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar. Oradan ayrılmak da istemezler.

“Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar.” Devamlı orada kalacaklardır.

“Oradan ayrılmak da istemezler.” Başka bir yere götürülsünler istemezler. Bu âyette geçen “el-hivel” tahvjl anlamındadır ki, Ebû Ali bunu böylece açıklamıştır. ez-Zeccâc der ki: “Yerini değiştirdi” de nilir. Vezin itibariyle; “Büyüdü, irileşti” gibidir. Bununla birlikte bu kelimenin “hile” kökünden gelmesi de mümkündür. Yani onlar oradan başka bir yere gitmek için çare aramazlar.

el-Cevherî der ki: Tehavvül, bir yerden bir başka yere taşınmak demektir. İsim “hivel” gelir. Yüce Allah’ın:

“Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar. Oradan ayrılmak (hivel) da İstemezler” âyeti da buradan gelmektedir.

Kehf 107

Şüphesiz iman eden ve salih amel işleyenler için Firdevs cennetleri konaklama yeridir.

Diyanet Vakfı
İman edip iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için makam olarak Firdevs cennetleri vardır.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten îman edip, salih ameller işleyenlerin ise konakları Firdevs cennetleridir.

“Gerçekten Îman edip, salih ameller işleyenlerin ise konakları Firdevs cennetleridir.” Katade der ki: Firdevs, cennetin tepesi, en ortası, en yüksek yeri, en üstün ve en yüce yeridir. Ebû Umame el-Bâhilî der ki: Firdevs cennetin göbeğidir. Ka’b da der ki: Cennetler arasında Firdevs cennetinden daha yücesi yoktur. Orada iyiliği emredip münkerden alıkoyanlar vardır.

Buhârî’nin, Sahih’inde Ebû Hüreyre yoluyla gelen rivâyette şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kim Allah’a ve Rasûlüne îman eder, namazı dosdoğru kılar, Ramazan orucunu tutarsa yüce Allah üzerinde onu cennete sokma hakkı olur. Allah yolunda ister cihad etsin, isterse de doğduğu toprakta otursun,” Ey Allah’ın Rasûlü, dediler, insanlara müjdelemiyelim mi? Şöyle buyurdu: “Cennette yüz derece vardır. Yüce Allah bu dereceleri Allah yolunda cihad edenler için hazırlamıştır. Her iki derece arası gök ile yer arası kadardır. Bu sebebten yüce Allah’tan dileyeceğiniz vakit O’ndan Firdevs’i isteyiniz. Firdevs cennetin en ortası ve cennetin en yücesidir. -Zannederim şöyle de buyurdu-: Onun üstünde de Rahmân’ın Arşı vardır. Cennet ırmakları oradan kaynar.” Buhârî, Cihâd 5, Tevhîd 22; Müsned, I, 335.

Mücahid dedi ki: Firdevs, Rumca’da bahçe demektir. el-Ferrâ’: O Arapça bir kelimedir, der, Firdevs cennette bir bahçedir. Firdevs aynı şekilde Yemâme’den beride bir bahçe adıdır. Çoğulu, ferâdîs gelir Umeyye b. Ebi’s-Salt es-Sakafî der ki:

“O sıralarda onların evleri yüksekçe idi.

Orda ferâdîs (Firdevsler) vardı, sarımsaklar ve soğan (vardı).”

el-Ferâdîs aynı zamanda Şam’da bir yerin adıdır. ise çardaklı üzüm asması demektir.

Kehf 106

İşte onların cezası cehennemdir. Çünkü inkâr ettiler ve ayetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldılar.

Diyanet Vakfı
İşte, inkar ettikleri, ayetlerimi ve resullerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir.

Kurtubi Tefsiri
“İşte böyle. Onların cezası kâfir oldukları, âyetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için cehennemdir.”

“İşte böyle” âyetiyle tartılmamaya, ölçü tutmamaya işaret edilmektedir. Mübtedâ olarak ref mahallindedir.

“Onların cezası” anlamındaki âyet da onun haberidir. “Cehennemdir” âyeti, “işte böyle” anlamındaki mübteda’dan yahut ta “kâfir oldukları…için” âyetindeki dan bedeldir. Bu “mâ” (mastar manasını veren) mastariyyedir.

Alaya almak (istihza) hafife almak ve alay etmek demektir. Buna dair açıklamalar da önceden geçmiş bulunmaktadır.

Kehf 105

İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Bu yüzden yaptıkları boşa gitmiştir. Kıyamet gününde onlar için bir tartı kurmayız.

Diyanet Vakfı
İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve Ona kavuşmayı inkar eden, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir ki, biz onlar için kıyamet gününde hiçbir ölçü tutmayacağız.

Kurtubi Tefsiri
“Onlar, Rabblerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edip amelleri boşa gitmiş olanlardır. Biz kıyâmet günü onlar için Ölçü tutmayacağız.

İbn Atiyye der ki: Ancak bundan sonra gelen yüce Allah’ın şu âyeti bütün bu görüşlerin zayıf olduğunu ortaya koymaktadır:

“Onlar, Rabblerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edip, amelleri boşa gitmiş olanlardır.”

Bu taifeler arasında ise Allah’ı inkâr eden, O’na kavuşmayı, öldükten sonra dirilişi, amellerin karşılıklarının verilmesini inkar eden yoktur. Bunlar ancak putlara tapan Mekke müşriklerinin vasıflarıdır. Ali ile Sa’d (radıyallahü anh)ın sözünü eltikleri kimseler ise bu âyet-i kerîmeden paylarına düşeni almış bulunan kimselerdir.

“Amelleri açısından ” âyeti temyiz olarak nasbedilmiştir.

“Boşa gitmiştir” âyetini, Cumhûr “be” harfini esreli olarak okumuştur. İbn Abbâs ise “be” harfini üstün olarak okumuştur.

2- Allah Nezdinde Değer Taşıyan Kişiler ve Ameller:

“Biz, kıyâmet günü onlar İçin ölçü tutmayacağız” âyetindeki “Tutmayacağız” âyetini Cumhûr azamet “nûn”u ile (yani yüce Allah’a raci’ olan birinci çoğul zamiriyle) okumuşlardır. Mücahid ise gaib “ya”sı ile okumuştur ki; Allah onlar için ölçü tutmayacaktır, anlamında olur. Ebû Ubeyd b. Umeyr ise; diye okumuştur. O takdirde ölçü anlamındaki kelimenin sonunu “elif siz olarak şeklinde okumalıdır. Nitekim mücahid de aynı şekilde; “Kıyâmet gününde hiçbir ağırlıkları olmayacaktır” diye okumuştur.

Ubeyd b. Umeyr der ki: Kıyâmet gününde iriyarı, uzun boylu, çok yiyen -çok içen birisi getirilir de yüce Allah nezdinde sivrisinek kanadı kadar bir ağırlığı olmayacaktır.

Derim ki: Bu ve benzeri bir kanaat, kişisel görüşe dayanılarak söylenemez, Bu manada merfu bir hadis olarak Buhârî ve Müslim’in, Sahih’lerinde Ebû Hüreyre’den gelen bir hadis sabit olmuştur. Buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet gününde iriyarı, oldukça şişman adam gelecek de sivrisinek kanadı kadar bir ağırlığı olmayacaktır. Arzu ederseniz: “Biz kıyâmet günü onlar için ölçü tutmayacağız” âyetini okuyunuz.” Buhârî, Tefsir 18. sûre 6; Müslim. Sıfatul-Münâfikîn 18.

Onların hiçbir mükâfatları olmayacaktır, demektir. Onların bütün amellerine azâb ile karşılık verilecektir. Çünkü onların kıyâmet günü kurulacak terazilerde tartılabilecek türden hiçbir iyilikleri bulunmayacaktır. İyiliği bulunmayan kimse ise cehennemdedir.

Ebû Said el-Hudri der ki: Tihâme dağlan gibi ameller getirilecek fakat bunların hiçbir ağırlığı olmayacaktır.

Şöyle de açıklanmıştır; Âyetin mecaz ve istiare kastı ile zikredilmiş olma ihtimali de vardır, O gün onların bizim yanımızda hiçbir kıymetleri olmayacaktır, denilmiş gibidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

(Zikrettiğimiz) Hadîs-i şerîfteki fıkhı incelikler arasında şunlar da vardır: Şişmanlamak için gayret gösterenlerin şişmanlığı yerilmektedir. Çünkü bu maksat ile yiyecekler için bir takım külfetlere girilir ve üstün ahlâkî değerler bırakılarak bunlarla meşgul olunur. Hatta lüks ve şişmanlamak maksİsmi ile yeteri miktardan fazla yemek yemenin haram olduğuna dahi delil de görülebilir. Nitekim peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz şanı yüce Allah tarafından en çok buğzedilen adamlar, şişman habr (ilim adam)dır.” Bk. el-Aclânî, Keşfu’l-Hafâ, I. 248, h. no: 761.

İmrân b. Husayn tarafından rivâyet edilen hadiste Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: “Sizin en hayırlınız benim çağdaşlanmdır. Sonra onların arkasından gelenlerdir, -İmrân dedi ki: Kendi neslinden sonra iki mi yoksa üç nesil mi zikrettiğini bilemiyorum. Ondan sonra, sizden sonra öyle bir kavim gelecek ki şahidlik etmeleri istenmeksizin şahidlik edecekler. Hainlik edecekler, kendilerine güvenilmeyecek, adakta bulunacaklar, adaklarını yerine getirmeyecekler ve aralarında şişmanlık başgösterecektir.” Bukûrl, Şehâdât 9, Fedâilu Ashâbin-Nebiyy 1, Rikaak 7, Eymân 27; Müslim, Fedâilul Sahâbe 214; Ebû Dâvûd, Sünne 9; Tirmizî, Fiten 45; Nesâi, Eymân 29; Müsned, IV, 426, 427, 440.

İşte bu, yerici bir ifadedir. Buna sebeb de şudur: Kişinin isteği ile (kesbiyle) meydana gelen şişmanlık çokça yemekten ve oburluktan; rahatlıktan, güvenlik duymaktan ve nefsin arzu ve isteklerini sınır tanımadan yerine getirmekten dolayıdır. Böyle bir kimse Rabbinin değil, nefsinin kuludur. Bu durumda olan bir kimse hiç şüphesiz harama düşer. Haramdan oluşan her bir ete ateş her şeyden çok yaraşır. Nitekim yüce Allah kâfirleri pek çok yediklerinden ötürü yererek şöyle buyurmaktadır:

“Kâfirler ise; onlar faydalanırlar ve davarların yediği gibi yerler. Kalacak yerleri ise ateştir onların,” (Muhammed, 47/12)

Mü’min onlara benzemeye çalışacak ve bütün hal ve zamanlarında onların nimetlerden istifade ettiği gibi istifade etmeye kalkışacak olursa, imanın hakikati nerede kalır? İslâm’ın görevlerini yerine getirmek nerde kalır? Yemesi, içmesi çoğalan bir kimsenin oburluğu da artar. Yemeye, içmeye daha düşkün olur. Geceleyin tembelliği ve uykusu artar, gündüzü ise boş işlerle geçer, Geceleri uyur kalır, el-A’râf Sûresi’nde (7/31. âyet 4. başlıkta) bu anlamdaki açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Yine aynı sûrede (8 ve 9. âyetlerin tefsirinde) Mizan’dan söz edilmiş, o Mizan’ın, amel sahifelerinin kendilerinde tartılacağı iki kefesinin bulunduğu belirtilmiştir, tekrarlamanın anlamı yoktur.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da İbn Mes’ûd’un hurma ağacına tırmanırken ince bacakları dolayısıyla ashabın gülmesinden ötürü şöyle demişti; “Sizler yeryüzü ahalisinin amelleri ağırlığınca gelecek bir bacaktan dolayı mı gülüyorsunuz?” Müsned, î, 114, 420-42 İde: Ashabın bazılarının Abdullah b. Mesudun bacaklarının inceliğine gülmeleri üzerine; Hazret-i Peygamber: “Kıyâmet gününde bu bacakların Uhuddan daha ağır basacaklarını” bildiren bir rivâyet yer almaktadır. Bu şahısların da tartılacağına delildir. Bunu da el-Gaznevî zikretmiş bulunmaktadır.

Kehf 104

Onlar ki dünya hayatında çabaları boşa gitmiştir, ama onlar iyi iş yaptıklarını sanıyorlardı.

Diyanet Vakfı
(Bunlar;) iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.

Kurtubi Tefsiri
“Onlar o kimselerdir ki, dünya hayatında yaptıkları boşa gitmiştir. Üstelik kendilerinin muhakkak İyi yaptıklarını zannederler.

Âyet-i kerîme azar manasını ihtiva etmektedir. Yani, Benden başkalarına ibadet eden şu kâfirlere de ki: Yarın onların bütün yaptıkları boşa çıkacak, bütün ümitlerinin boş olduğunu anlayacaklardır. O bakımdan onlar amelleri itibariyle en çok zarara uğrayacaklar olacaktır. Bunlar aynı zamanda

“o kimselerdir ki dünya hayatında yaptıkları boşa gitmiştir. Üstelik kendilerinin” Benden başkasına ibadet etmek suretiyle” muhakkak iyi yaptıklarını zannederler.”

İbn Abbâs der ki: Bununla Mekke kâfirlerini kastetmektedir. Ali (radıyallahü anh) ise bunlar Hâricilerdir yani Hârûrâlılardır, Bir seferinde de: Bunlar manastırlarına çekilmiş rahiplerdir, demiştir.

Rivâyete göre İbn el-Kevvâ ona (Ali -ra.-e) amelleri açısından en çok ziyana uğramış olanlar hakkında soru sormuş, ona sen ve arkadaşların, diye cevap vermiştir.

Kehf 103

De ki: Size amelleri en çok ziyana uğrayanları haber vereyim mi?

Diyanet Vakfı
De ki: Size, (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Amelleri açısından en çok ziyana uğrayanları sîze haber verelim mi?

“De ki: Amelleri açısından en çok ziyana uğrayanları size haber verelim mi…” âyetinden itibaren: “… Biz, kıyâmet günü onlar için Ölçü tutmayacağız” âyetine kadarki âyetlere dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Amelleri İtibariyle Zararda Olanlar:

“De ki: Amelleri açısından en çok ziyana uğrayanları size haber verelim mi?” âyetinde şuna delâlet vardır: Kimi insanlar iyilik yaptığı zannı ile bir amelde bulunur. Ancak onun ameli boşa gitmiştir. Amelin boşa gitmesini gerektiren ya itıkad bozukluğudur ya da riyakârlıktır. Burada maksat ise küfürdür.

Buhârî kaydettiği bir rivâyette Mus’ab’ın şöyle dediğini rivâyet eder: Babama:

“De ki: Amelleri açısından en çok ziyana uğrayanları size haber verelim mi?” âyetinde kastedilenler Hârûrâlılar (Haricîler) mıdır? diye sordum. O: Hayır, dedi. Onlar yahudiler ve hristiyanlardır. Yahudiler, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ı yalanladılar. Hristiyanlar ise cenneti inkâr ettiler ve orada ne yiyecek var, ne de içecek, dediler. Hârûrâlılar ise iyice sağlamlaştirdıktan sonra Allah’ın ahdini bozan kimselerdir. Sa’d onları fasıklar diye adlandırıyordu Buhâri, Tefsir 18. sûre 5. Sözü geçen Mus’ah, Sa’d b. Ebi Vakkas’ın oğlu Mus’abdır, Buna göre Sa’d’dan kasıt da babası Sa’d b. Ebî Vakkas’tır. (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VIII, 278)

Kehf 102

Kâfirler, kullarımı benden başka dostlar edineceklerini mi sandılar? Şüphesiz biz cehennemi kâfirler için bir konaklama yeri olarak hazırladık.

Diyanet Vakfı
Kafirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi kafirlere bir konak olarak hazırladık.

Kurtubi Tefsiri
O kâfirler, Beni bırakıp kullarımı veliler edineceklerini mi sandılar? Biz, cehennemi o kâfirlere bir konak olarak hazırladık.

“O kâfirler, Beni bırakıp da kullarımı” Îsa’yı, melekleri ve Uzeyr’i

“veliler edineceklerini” ve Benim kendilerini cezalandırmayacağımı -buna göre ifadede bir hazf vardır-

“mi sandılar?”

ez-Zeccâc Bunun kendilerine fayda sağlayacağını mı sandılar? anlamındadır, demiştir.

Ali, İkrime, Mücahid ve İbn Muhaysın “…mı sandı(lar)” kelimesini “sin” harfini sakin ve “be” harfini ötreli olarak okumuşlardır. Bu da; bunun onlara yeterli geleceğini mi sandılar? anlamındadır. “Biz, cehennemi o kâfirlere bir konak olarak hazırladık.”

Kehf 101

Gözleri beni anmaktan bir perde içinde olan ve dinlemeye güç yetiremeyenlerdir.

Diyanet Vakfı
100, 101. Ve, gözleri beni görmeye kapalı bulunan, kulak vermeye de tahammül edemez olan kafirleri o gün cehennemle yüz yüze getirmişizdir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki, Benim öğüdüme karşı gözleri perdeli idi. Dinleyecek güçleri de yoktu,

“Onlar ki, Benim öğüdüme karşı gözleri perdeli idi,” Onlar yüce Allah’ın kesin belgelerine bakmayan, gözü örtütü kimseler durumunda idiler. “Onlar ki anlamındaki; “kâfirler’e sıfat okrak cer mahallindedir.

“Dinleyecek güçleri de yoktu,” Yani yüce Allah’ın kelâmını kulak verip dinleyecek takatleri yoktu, onlar sağır durumunda idiler.

Kehf 100

O gün cehennemi kâfirlere apaçık gösteririz.

Diyanet Vakfı
100, 101. Ve, gözleri beni görmeye kapalı bulunan, kulak vermeye de tahammül edemez olan kafirleri o gün cehennemle yüz yüze getirmişizdir.

Kurtubi Tefsiri
O gün kâfirleri cehennemle yüzyüze getiririz.

“O gün kâfirleri cehennemle yüzyüze getiririz” yani onlara açıktan açığa gösteririz.

Kehf 99

O gün onları bırakırız, birbirleriyle dalga dalga çarpışırlar. Sur’a üflenir ve hepsini bir araya toplarız.

Diyanet Vakfı
O gün (kıyamet gününde bakarsın ki) biz onları, birbirine çarparak çalkalanır bir halde bırakmışızdır; Sura da üfürülmüş, böylece onları bütünüyle bir araya getirmişizdir.

Kurtubi Tefsiri
O gün onları birbiri içine dalgalanır bir halde bırakmışızdır. Sûr’a da üfürülmüş olacaktır. Bu suretle hepsini toplayacağız.

“O gün onları birbiri içine dalgalanır bir halde bırakmışızdır” âyetinde

“bırakmışızdır” daki zamir yüce Allah’a aittir. Yani Biz kıyâmet gününde cinleri ve insanları birbiri içine dalga dalga karışacak halde bırakırız.

Şöyle de açıklanmıştır: Biz o gün yani Şeddin (süresinin) tamamlanacağı vakitte Ye’cûc ile Me’cûc’u birbiri içine dalgalanır halde bırakacağız.

Burada “dalgalanma” tabiri, herhangi bir keder ya da korkudan dolayı aklı başından gitmiş, hayret içerisinde ve biri diğerinin içine karışmış olduğu halde gidip gelmelerini anlatmak maksadıyla kullanılan bir istiaredir. Bununla kendilerini birbirine karışan deniz dalgalarına benzetmektedir.

Bir başka açıklamaya göre; Bizler Şeddin açılacağı gün Ye’cûc ile Me’cûc’u dünyada çoklukları dolayısıyla birbirine karışmış halde bırakacağız.

Derim ki: Bunlar üç ayrı görüştür. En kuvvetlileri ortadaki görüştür. En uzak ihtimalde olanı sonuncusudur. Birinci görüş de güzel bir görüştür. Çünkü yüce Allah’ın:

“Rabbinin va’di gelince” âyetinin te’vilinde kıyâmetin söz konusu olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Sûr’a da üfürülmüş olacaktır” âyeti ile ilgili açıklamalar daha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/73. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Bu suretle hepsini” yani cinleri ve insanları kıyâmetin Arasat’ında

“toplayacağız.”.

Kehf 98

Dedi: “Bu, Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadi geldiğinde, onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi haktır.”

Diyanet Vakfı
Zülkarneyn: Bu, Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin vadi gelince, O, bunu yerle bir eder. Rabbimin vadi haktır, dedi.

Kurtubi Tefsiri
“İşte bu, Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin va’di gelince onu dümdüz eder. Rabbimin va’di haktır” dedi.

“İşte bu, Rabbinden bir rahmettir” sözlerini söyleyen Zülkarneyn’dir.

“Bu” ile de yaptığı şedde, buna güç yetirmeye, Ye’cûc ile Me’cûc’ten gelecek zararı önlemek suretiyle ondan yararlanmaya işaret etmiştir. İbn Ebi Abte; “Bu” zamirini müennes (ve rahmete işaret) olarak; diye okumuştur.

“Rabbimin vaadi” yani kıyâmet günü, bir diğer görüşe göre onların çıkacakları vakit

“gelince onu dümdüz eder” yerle bir olur, demektir.

“Dümdüz” kelimesi ile yüce Allah’ın:

“Yer parça parça ve dümdüz edildiğinde” (el-Fecr, 89/21) âyetinde de aynı kökten gelen kelime kullanılmıştır. İbn Arafe der ki: Yer, herhangi bir yüksekliği olmaksızın dümdüz edildiğinde, demektir. Yüce Allah’ın:

“Onu dümdüz eder” âyeti da bu kökten gelmektedir, el-Yezidî der ki: Bu da dümdüz etmesi demektir. Hörgücü gitmiş deveye de; denilir. el-Kutebî der ki; Onu yere yapışmış ve alçaltılmış kılar, demektir. el-Kelbî ise kırık, dökük parçalar haline getirir anlamındadır, demiştir. Şair der ki:

“Sabah yola çıkandan başkası bir mağarayı parça parça edip de yıkan var mıdır?”

el-Ezherî der ki: Bu fiil dövüp, ufalamak anlamındadır.

(………) diye okuyan dağın küçük bir tepe haline getirilmiş olması anlamını kasteder. Çünkü bu kelime dağ seviyesine ulaşmayan küçük tepe hakkında kullanılır. Çoğulu da; ……diye gelir.

Hamza, Âsım ve el-Kisaî ise hörgücü olmayan deve demek olan “ed-Dekkâ'”ya benzeterek med ile; diye okumuşlardır.

Âyet şu takdirde olup, ondan hazfedilmiş bir ifade vardır: Onu bir tepecik gibi kılar. Böyle bir takdir kaçınılmazdır. Çünkü sed müzekkerdir ve sonu hemze ile biten bu kelime ile sıfatlandırılamaz.

Şeklinde okuyanlara gelince; bu da yıkılıp, ufalanmayı ifade eden; fiilinin mastarıdır.

Etti, kıldı fiilinin yarattı anlamında olma ihtimali de vardır, O takdirde; hâl olarak nasb edilir. Bunu med ile (yani sonu hemze ile) okuyanların kıraatinde de nasb ile okunması da aynı şekilde iki şekilde açıklanabilir.

Kehf 97

Artık ne onu aşabildiler ne de delebildiler.

Diyanet Vakfı
Bu sebeple onu ne aşmaya muktedir oldular ne de onu delebildiler.

Kurtubi Tefsiri
Artık onu ne aşabildiler, ne de onu delmeye güç bulabildiler.

“Artık onu ne aşabildiler” Ye’cûc ile Me’cûc üzerine çıkamadılar, ona tırmanamadılar. Çünkü bu sed dağın seviyesine gelmiş dümdüz kaygan bir zemindi. Dağ da aşılamayacak kadar yüksekti. Seddin yüksekliği ikiyüzelli zira’ idi. Rivâyete göre iki dağ arası uzunluğu ikiyuz fersah, eni de elli fersah idi. Bunu da Vehb b. Münebbih söylemiştir.

“Ne de onu delmeye güç bulabildiler.” Buna sebeb ise hem eninin fazla oluşu, hem de çok sağlam bir yapı oluşudur. Sahih hadiste Ebû Hüreyre yoluyla gelen rivâyette Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Bugün Ye’cûc ile Me’cûc seddinden bu kadar bir gedik açıldı” dedi ve Vehb b. Münebbih parmaklarını doksan gibi birbirine getirdi. Bir rivâyette de: Baş parmak ile şehadet parmağını halka yaptı, diyerek hadisin geri kalan kısmını zikretmektedir. Buhârî, Enbiyâ 7; Müslim, Fiten 3; Müsned, II, 341, 530 (Ebû Hüreyre’den); Buhârî, Fiten 4, 28, Talâk 24; Müslim, Fiten 1, 2; Tirmisl, Fiten 23; İbn Mâce, Fiten 9; Müsned, VI, 428, 429 (Zeyneb hint Cahş’tan).

Yahya b. Sellâm, Sa’d b. Ebi Arûbe’den, o Katâde’den, o Ebû Rafî’den, o Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ye’cuc ile Me’cuc her gün seddi del(meye çalışırlar. Nihayet tam güneş ışığını gördüklerinde başlarındaki: Geri dönün, onu yarın deleceksiniz, der. Ama yüce Allah önceki gibi en sağlam şekline iade eder. Nihayet onların süreleri dolunca yüce Allah da insanların üzerine onları göndermeyi murad edeceği vakit kazımaya koyulurlar ve güneşin ışığını görecek noktaya yaklaştıklarında başlarında bulunan kişi: Haydi geri dönün, inşaallah onu kazıyacaksınız (deleceksiniz) der. Tekrar oraya geleceklerinde onu bıraktıkları şekilde bulacaklar, şeddi delecekler ve insanların üzerine çıkacaklar.” İbn Mâce. Fiten 33. Hadîs az Önce geçmiş bulunmaktadır.

“Ne de… güç bulabildiler” âyetini Cumhûr “tı” harfini şeddesiz olarak okumuştur. Bunun; anlamında bir söyleyiş olduğu da söylenmiştir. Şöyle de denilmiştir: Hatta aynen budur. Çünkü Araplarca bu fiil çokça kullanıldığından dolayı kimileri “te” harfini tamamen hazfederek; …diye kullanmışlardır. Bazıları da “te harfini hazfederek; …diye kullanmışlardır. Bu da ….anlamındadır ve bu meşhur bir söyleyiştir.

Yalnız Hamza “tı” harfini şeddeli okumuştur ki o da bu okuyuşuyla fiilin; şeklinde olduğuna işaret etmek istemiş gibidir. Sonra da “te” harfini “tı harfine idğam edip, “tı” harfini şeddeli okumuştur. Bu da izah bakımından zayıf bir kıraattir. Ebû Ali ise câiz değildir, demiştir.

el-A’meş de “Artık onu ne aşabildiler, ne de onu delmeye güç bulabildiler” âyetinde her iki yerde de “te” harfi ile okumuştur.

Kehf 96

“Bana demir parçaları getirin.” İki dağ arası eşit olunca: “Üfleyin!” dedi. Onu ateş gibi yapınca: “Bana erimiş bakır getirin, üzerine dökeyim.” dedi.

Diyanet Vakfı
«Bana, demir kütleleri getirin.» Nihayet dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getirince (vadiyi doldurunca): «Üfleyin (körükleyin)!» dedi. Artık onu kor haline sokunca: «Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim» dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Bana büyük demir parçaları getirin.” Nihayet dağların İki yanını tam denkleştirdiği vakit: “Üfleyin” dedi Nihayet onu bir ateş haline getirince: “Getirin bana üzerine erimiş bakır dökeyim” dedi.

“Bana büyük demir parçaları getirin” yani bana büyük demir parçalarını verin, elime teslim edin. Onlara araç taşımalarını emretmiş oldu. Bütün bunlar hibe anlamı taşımaksızın vermeye davettir. Bu ona gerekli araçları elleriyle vermeye bir çağrıdır. Çünkü o kendilerinden vergi almayacağını söylemişti. Geriye sadece gerekli araçları verme ve bedenen çalışmaya çağırmaktan başka bir şey kalmıyordu.

“Büyük demir parçaları” demir kesitleri demektir. kelimesinin aslı toplanıp, bir araya gelmek demektir. Aslanın boynunun çevresinde toplanan tüylere; ” Arslan yelesi” denilmesi de buradan gelmektedir. “Kitabı yazdım ve harflerini bir araya getirip topladım” demektir.

Ebû Bekr ve el-Mufaddal; şeklinde gelmek fiilindenmiş gibi okumuşlardır. Bu da; “Bana demir kütleleri getirerek geliniz” anlamındadır. Cer harfi düşünce (kütle anlamındaki “zübar” kelimesi) fiil ile nasbedilmiştir. Şairin şu mısra ında olduğu gibi:

“Sana hayrı emrettim…”

Burada da cer edatı hazfedildiğinden fiil nasbetmiştir.

Cumhûr “züber” kelimesinin “be” harfini üstün olarak okumuştur. el-Hasen ise bunu ötreli okumuştur. Her iki şekilde de büyük parça demek olan “zübre’nin çoğuludur.

“Nihayet dağların iki yanını” yaptığı inşaat ile

“tam denkleştirdiği vakit” demektir. Asıl söz konusu olan inşaat olduğundan dolayı ayrıca zikredilmeyerek hazfedilmiştir.

” Dağların İki yanını” âyeti ile ilgili olarak Ebû Ubeyde der ki: Kasıt dağın iki yanıdır. Ona “sadefeyn” isminin veriliş sebebi iki yanın biribirlerine tesadüf etmesi yani birbirlerinin karşılarında bulunması, biri diğerine mülakî olmasıdır. Bu açıklamayı ez-Zühri el-Mâverdî, en-Nuket ve’l-Uyûn, III, 343’cle “ez-Zührî” yerine: “el-Ezherî” ve İbn Abbâs yapmıştır. Biri diğerinden sanki yüz çeviriyormuşçasına “sudûPdan gelen bu isim verilmiştir. Şair der ki:

“Onun aydınlığı dağın her iki yanını da aşıp geçiyor,

Karanlıktaki kandil gibi alev saçıyor.”

Yüksekçe binaya da dağın kenarına (yar’ına) benzetilerek “sadef’ denilir. Hadîs-i şerîfte de şöyle denilmektedir: “Meyletmek üzere olan bir sadefin yanından geçti mi hızlıca yürürdü,” İbn Kesîr, en-Nihâye, III, 17de bu lafızla; Müsned, II, 356’cla: “Peygamber yan yatmış bir duvarın (cidar) ya da bir bahçe duvarının (hâit) yanından geçti de yürüyüşünü hızlandırdı…” şeklînde Ebû Ubeyd dedi ki: Sadef ve hedef yüksekçe ve büyük her yapıya verilen isimdir.

İbn Atiyye der ki: “İki sadeP karşılıklı iki dağa verilen isimdir. Yalnız birisine “sadef” denilmez. Ama ikisine “sadefân” denilir. Çünkü biri diğerine tesadüf etmektedir.

Nâfi’, Hamza ve el-Kisaî; kelimesini “sad” harfi üstün ve şeddeli “dai” harfi de üstün olarak okumuştur. Aynı zamanda bu Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)ın ve Ömer b. Abdulaziz’in de kıraatidir. Bu, Ebû Ubeyde’nin de tercih ettiği kıraattir. Çünkü en meşhur olan lügat (söyleyiş) budur.

İbn Kesîr, İbn Âmir ve Ebû Amr ise “sad” ve “dal” harflerini ötreli okumuşlardır.

Ebû Bekr yoluyla gelen rivâyetinde Âsım ise “sad” harfini ötreli, “dal” harfini sakin okumuştur. “Curf” ve “cüruf gibi. Bu da bir tahfiftir.

İbnu’l-Macişûn “sad” harfini üstün, “dal” harfini ötreli okumuştur. Katade ise “sad” harfini üstün “dal” harfini sakin okumuştur. Bütün bu okuyuşların anlamı birdir ve karşılıklı iki dağ demektir.

“Üfleyin, dedi” âyetinden itibaren âyetin sonuna kadar âyetin anlamı şudur; Körüklerle, demir kütleleri üzerine üfleyin. Çünkü o bir kat demir kütlesi ve taş konulduktan sonra odun ve kömürü tutuşturup ateş bunları kızdırıncaya kadar körüklemelerini emrederdi. Demirin üzerine ateş yakıldı mı o da tıpkı ateş gibi olur. İşte yüce Allah’ın;

“Nihayet onu bir ateş haline getirince” âyetinin anlamı budur. Sonra da (âyet-i kerîmede geçen): “el-Kıtr” ile ilgili görüş ayrılıklarına göre: Eritilmiş bakır yahut kurşun veya demir getirilir, bunu da hazırlanmış olan bu tabakanın üzerine boşaltırdı. Bu şekilde birbirlerine kaynaşıp iyice birbirine geçip yapıştıktan sonra tekrar yeniden aynı şekilde bir tabaka daha koyardı. Bu da iş tamamlanıncaya kadar ve bu boşluk da son derece sağlam bir dağ haline gelinceye kadar devam etti.

Katade der ki: Bu dağ çizgili bir elbise gibidir. Bir yol siyah ve bir yol kırmızıdır.

Rivâyet edildiğine göre bir adam Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) gelmiş ve: Ey Allah’ın Rasûlu, ben Ye’cûc ile Me’cûc şeddini gördüm, demiş. Peygamber ona: “Onu nasıl gördün” deyince, şu cevabı vermiş: Ben onu çizgili bir elbise gibi gördüm, bir yol sarı, bir yol kırmızı, bir yol siyahtı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Sen onu gerçekten görmüşsün” diye buyurdu. İbn Kesîr, Tefsir, V, 192’de bu hadisi İbn Cerîrden naklettikten sonra; “Bu, mürsel bir hadistir” kaydını düşmektedir. “Nihayet onu bir ateş haline getirince” âyeti ateş gibi olunca demektir.

“Getirin bana üzerine erimiş bakır dökeyim” âyeti da şu demektir: Bana bakır getirin, onun üzerine dökeyim, anlamında takdim ve te’hir yapılmış bir ifadedir.

“Getirin bana” âyetini; şeklinde okuyanlara göre anlamı şu olur: Gelin onun üzerine bakır boşaltayım ki, müfessirlerin çoğuna göre “kıtr” eritilmiş bakır, demektir. Bunun da aslı; “Damlamak’tan gelmektedir. Çünkü eritilmesi halinde suyun damlaması gibi o da damlar. Bir başka kesim de “kıtr” eritilmiş demirdir derken, aralarında İbnu’l-Enbarî’nin de yer aldığı bir başka kesim, eritilmiş kurşun demektir, der. Bu kelime; “Damladı, damlar,.

“Biz ona erimiş bakır pınarını sel gibi akıttık” (Sebe’, 34/12) âyetinde ki “el-kıtr” kelimesi de buradan gelmektedir.

Kehf 95

Dedi: “Rabbimin bana verdiği, daha hayırlıdır. Güçle bana yardım edin, sizinle onlar arasına bir engel yapayım.”

Diyanet Vakfı
Dedi ki: «Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım.»

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Rabbimin bana verdiği imkânlar daha hayırlıdır. Siz bana (bedeni) güçle yardım edin ki, sizinle onların arasına sağlam bir set yapayım.

“Rabbimin bana verdiği İmkânlar daha hayırlıdır…” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:

1- Yüce Allah’ın Verdiği İmkânları Kullanmayı Tercih Etmek:

“Rabbimin bana verdiği imkânlar daha hayırlıdır” âyetinin anlamı şudur: Zülkarneyn onlara dedi ki: Yüce Allah’ın bana vermiş olduğu güç. ve hükümdarlık imkânları sizin vereceğiniz vergiden ve mallarınızdan daha hayırlıdır, ama beden gücüyle bana yardım ediniz. Yani aranızdan beden ile çalışacak kimseler ve adamlar ile şeddi yapmakta kullanacağım araçlar veriniz.

Bu da yüce Allah’ın aralarında cereyan eden bu konuşmada Zülkarneyn’i bir te’yididir. Çünkü orada bulunanlar eğer ona belli bir vergi vermek üzere aralarından mal toplayıp vermiş olsalardı, kimse ona yardım etmezdi. O şeddi bina etme işini ona bırakırlardı. Bizzat ona yardımcı olmaları ise onun için daha güzeldi ve bu işin daha çabuk bitmesini sağladı. Belki de bu şekilde çalışmaları onun kendisine vereceklerinden söz ettikleri vergiden daha da fazla miktara tekabül ediyordu.

Yalnız İbn Kesîr “bana verdiği imkânlar” (anlamındaki) lâfzı; şeklinde iki “nun” ile, diğerleri ise tek “nûn” ile; diye okumuşlardır.

2- Yöneticinin Yönettiklerine Karşı Görevleri ve İslâm Devleti’nde Mali Siyaset:

Bu âyet-i kerîmede hükümdar kimsenin yönettiklerinin ülkelerini korumakla yükümlü olduğuna, onların gediklerini kapatmak, serhadlerini düzeltip sağlamlaştırmak için çalışmasının farz olduğuna, bunları da faydalarını görecek olan yönetilenlerin mallarından ve kendi himayesi ve gözetimi altında hazinelerinde toplanan hak ettiklerinden karşılayacağına delil vardır. İsterse bu hakları yerine getirmek isterken bütün malları tükenmiş olsun ve bu yükümlülükler servetlerini tamamen bitirmiş olsun. Yönetilenler bütün bu açıklan, gedikleri kendi mallarından kapatmakla yükümlü oldukları gibi yöneticinin de onlara güzel bir şekilde bakması, koruması görevidir. Bu da üç şartla olur;

1- Hiçbir hususta kendisini onlara tercih etmeyecek.

2- Önce muhtaç olanların ihtiyaçlarını görmekle işe bağlayacak, onlara yardımcı olacak.

3- Vereceği atiyyelerde (devlet hazinesinden yapacağı bağışlarda) konumlarına uygun olarak aralarında eşitlik sağlayacak.

Bundan sonra bu hazine tamamıyla bitip boşalacak olursa, karşılaşılan olaylar görülmesi gereken bir işi ortaya çıkmasına sebeb olurlarsa, mallarından önce canlarını ortaya koyarlar. Bunun faydası olmazsa o takdirde belli bir değerlendirmeye göre mallarından alınır ve güzel bir tedbir ile bu mallar harcanır.

İşte, Zülkarneyn’e çekindikleri Ye’cûc ile Me’cûc saldırısını kendilerinden önlemesi maksİsmi ile ona mal vermelerini teklif ettiklerinde, O: Benim malınıza ihtiyacım yok, benim size ihtiyacım var. O bakımdan “siz bana (bedeni) güçle yardım edin” yani benimle birlikte bizzat hizmette bulunun, dedi. Çünkü benim yanımda mal var, sizin yanınızda da adam var. Onların verecekleri malın kendilerine ihtiyacı ortadan kaldırmayacağını, eğer bu malı bir ücret olarak alırsa bunun ihtiyaç duyduğu asıl gücü azaltmış olacağını, o bakımdan tekrar onlara ücretle çalıştırmak için müracaat edeceğini gördü. Dolayısıyla bedenen hizmetçe bulunmalarının daha uygun olduğunu tesbit etti.

Bu konuda ilke şudur: Hiçbir kimsenin malı karşı karşıya kalınacak bir zaruret olmadıkça helâl olmaz. Bu durumda da bu mal gizli değil açıkça alınır. Bir takım kimseleri tercih ederek, kayırarak değil, adaletle harcanır. Kişisel baskı ve dayatma usulüyle değil, cemaatin görüşüne göre harcanır. Doğruya muvaffak kılan yüce Allah’tır.

Kehf 94

Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Ye’cuc ve Me’cuc yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla aramızda bir set yapman için sana vergi verelim mi?”

Diyanet Vakfı
Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Yecuc ve Mecuc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Gerçekten Ye’cûc ve Me’cûc bu yerde bozgunculuk yapanlardır. Sana bir vergi versek de buna karşılık bizimle onların arasında bir set yapıversen.”

İnsanlardan salih bir ümmet ona:

“Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Gerçekten Ye’cuc ve Me’cuc bu yerde bozgunculuk çıkaranlardır.”

el-Ahfeş dedi ki: “Ye’cûc” kelimesini hemzeli okuyanlar “Me’cûc” kelimesindeki hemzeleri asıldan kabul eder ve “Ye’cûc”un vezni “yefûT, “Me’cûc”un vezni de “mef ûl” olur. Bu şekliyle-, “Ateşin alev alması, alevlenmesi”nden türemiş gibidir. Hernzesiz telaffuz edenler ve bunları fazladan “elif” olarak kabul edenler ise “Yâ’cûc” diye söylerler ki; bu; den “Mâ’cûc” de; den gelmiş olur. Bu iki özel isim de munsarıf değildir. Ru’be (bu söyleyişe uygun olarak) der ki:

“Şayet Yâcuc ve Macuc hep birlikte,

Âd kavmi de avdet edip, Tubba’ı galeyana getirecek olurlarsa…”

Bunu el-Cevherî zikretmektedir:

Şöyle de açıklanmıştır: Bunlar Arapça olmayan iki isim olduklarından dolayı munsarıf değildirler. Tıpkı Tâlût ve Câlût gibi. Ayrıca bunlar Arapça kökten de türemiş değildirler. Munsarıf olmalarını önleyen ise Arapça olmayışları, marife ve müennes oluşlarıdır.

Bir kesim de şöyle demiştir: Bu iki kelime; den gelmekte olup, Arapçalaştırılmışlardır. Munsarıf olmayışlarının illeti ise marife ve te’nis’dir.

Ebû Ali der ki: Bu iki kelimenin Arapça olmaları da mümkündür. Çünkü “Ye’cûc” kelimesini hemzeli okuyanlara göre bu kelime “Cerbua” kelimesinin fiili yef ûl veznindedir. Bu da; ateş aleviyle etrafı aydınlattı, demek olan; dan gelir. Alev almak anlamındaki; da; “Acı, tuzlu” ifadesi de buradan gelmektedir.

Hemzesiz telaffuz edenlerin ise bu kelimedeki hemzeyi hafifleterek “elif’e kalb etmiş olması mümkündür. (Baş anlamındaki); in hemzesiz okunuşu gibi. “Me’cûc” kelimesi de; den mef’ûl veznindedir. Her iki kelime iştikak bakımından aynı kökten gelirler. Bunu hemze’siz okuyanların da hemzeyi hafifletmiş olmaları mümkün olduğu gibi; bu kelimenin den “fâûl” vezninde olması da mümkündür. Her iki kelimenin munsartf olmayış sebebi ise müenneslik ve marife oluşlarıdır. Çünkü kabile ismini andırmaktadırlar.

Yeryüzünde fesad çıkarmalarına gelince, bu hususta farklı görüşler vardır. Said b. Abdulaziz der ki: Onların fesad çıkarmaları Âdemoğullarını yemeleridir. Bir kesim de şöyle demektedir: Onların fesad çıkarmaları beklenen bir şeydi. Yani fesad çıkaracaklar. O bakımdan onlardan korunmak maksadıyla böyle bir istekte bulundular.

Bir diğer kesim de şöyle demektedir: Fesad çıkarmaları zulüm, baskı, öldürmek ve insanların yaptığı bilinen diğer fesad şekilleridir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Onların nitelikleri, setlerinden çıkışları ve Yâfes’in çocukları olduklarına dair bir takım haberler de varid olmuştur. Ebû Hüreyre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Nûh (aleyhisselâm)ın, Sâm, Hâm ve Yâfes adında oğulları oldu. Araplar, Farslar ve Rumlar, Sâm’ın çocuklarıdırlar, hayır da bunlardadır.

Ye’cuc, Me’cuc, Türkler ve İskitler de Yâfes’in çocuklarıdır, bunlarda hayır yoktur. Kıptiler, Berberîler ve Sudan (yani siyahiler) Hâm’ın çocuklarıdırlar.” Tirmizî, Tefsir 37. sûre 4, Menâkıb 69 “hasen bir hadistir” kaydıyla; Müsned, V, 9-10, U’de şöyle bir rivâyet yer almaktadır: Semûre’den, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den buyurdu ki: “Sâm, Arapların babası, Hâro, Haberlilerin babası, Yâfes, Rumların babasıdır,”

Ka’b el-Ahbar dedi ki: Âdem (aleyhisselâm) ihtilam oldu ve suyu (menisi) toprağa karıştı. Bundan dolayı üzüldü, o bakımdan (Ye’cuc ile Me’cuc) bu sudan yaratıldılar. Bundan dolayı onlar anne tarafından değil de, baba tarafından bize ulaşırlar.

Ancak bu haber su götürür bir haberdir. Çünkü peygamberler (Allah’ın salât ve selamı üzerlerine olsun) ihtilâm olmazlar. Onlar (Ye’cuc ile Me’cuc) Yâfes’in çocuklarıdırlar. Nitekim Mukâtil ve başkaları da böyle demişlerdir.

Ebû Said el-Hudrî, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Onlardan (yani Ye’cuc ile Me’cuc’den) herhangi bir kimsenin sulbünden bin adam doğmadıkça birisi ölmez.”

Ebû Said (el-Hudrî) dedi ki: Bunlar Ye’cuc ile Me’cuc’un soyundan gelen yirmibeş kabiledirler. Gerek bunlardan, gerekse de Ye’cuc ile Me’cuc’den birisinin sulbünden bin kişi doğmadıkça bir kişi Ölmez. Bunu el-Kuşeyrî nakletmektedir.

Abdullah b. Mes’ûd dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a Ye’cuc ile Me’cuc hakkında soru sordum. O şöyle buyurdu: “Ye’cuc ile Me’cuc iki ümmettirler. Bu ümmetin herbirisi dörtyüzbin ümmettir. Bu ümmetin herbirisinin sayısını da Allah’tan başka hiç kimse bilmez. Onlardan birisinin sulbünden hepsi de silah taşıyacak yaşa gelen bin erkek çocuk doğmadıkça, kimse ölmez.” Ey Allah’ın Rasûlü, bize onların niteliklerinden söz et denilince, şöyle buyurdu: “Bunlar üç sınıftırlar. Bir sınıf dağ selvisini -ki bu Şam topraklarında yetişen ve herbirisinin yüksekliği yirmi zira’ı bulan bir ağaçtır- gibidir. Bir diğer kesimin eni boyu yaklaşık bir zira’ kadar aynıdır. Bir diğer kesim ise bir kulağını kendisine yatak yapar, öbür kulağını da yorgan yapar, Bunların karşısına fil, yanani hayvan, domuz ne çıkarsa mutlaka onu yerler. Aralarından öleni de yerler. Onların öncü kuvvetleri Şam topraklarında, ardçıları da Horasan’da olacaktır. Bunlar doğudaki nehirleri içecekler, Taberiye gölünü içecekler. Allah, Mekke, Medine ve Beytulmakdîs’e girmelerini de engelleyecektir.”

Ali (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: Onlardan bir kesimin boyu bir karıştır. Bunların yırtıcı hayvanlar gibi pençeleri ve parçalayıcı azı dişleri vardır. Güvercinler gibi birbirlerine seslenirler, Hayvanlar gibi çiftledirler, kurtlar gibi ulurlar. Sıcağa ve soğuğa karşı kendilerini koruyacak tüyleri vardır. Kulakları çok büyüktür. Bunlardan birisi kışı içinde geçirdikleri bir tüydür. Diğeri ise yazı içinde geçirdikleri bir deridir. Bunlar şeddi kazırlar, tam onu delip çıkacakları vakit yüce Allah onu eski haline geri çevirir. Yüce Allah’ın izniyle onu yarın deleriz, diyecekler. İşte o vakit onu delecek ve çıkacaklardır. İnsanlar kalelere sığınarak korunmaya çalışacaklar. Bunlar semaya doğru ok atacaklar, attıkları ok kana bulanmış olarak kendilerine geri dönecektir. Sonra yüce Allah onları boyunlarında çıkacak (ve develerin, koyunların burunlarında meydana gelen kurtçuklara benzer) kurtçuklarla helâk edecektir. Bunu el-Gaznevî zikretmektedir.

Ali (radıyallahü anh) da, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Ye’cuc dörtyüz tane kumandanları bulunan bir ümmettir. Me’cuc da böyle. Onlardan herhangi birisi ata binmiş bin tane çocuğunu görmedikçe ölmez.” Elimizin altındaki hadis kaynaklarında cesbit edemedik.

Derim ki: Ebû Hüreyre yoluyla gelen merfu bir hadisi İbn Mâce, Sünen’inde rivâyet etmiş bulunmaktadır. Buna göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ye’cuc ile Me’cuc her gün (seddi delmek maksadıyla) kazıyıp dururlar. Tam güneşin ışığını görmeye yaklaştıklarında başlarındaki (âmir) şöyle der: Haydi geri dönün, artık bunu yarın kazırsınız. Ancak yüce Allah öncekinden daha sağlam bir şekilde iade eder. Nihayet onların (sedde kalacakları) süre dolacağında ve yüce Allah onları insanların üzerine göndermeyi murad edeceğinde, yine seddi kazıyacaklar ve güneşin ışığını görmeye yakınlaştıkları bir noktada amirleri geri dönün, yüce Allah’ın izniyle yarın onu kazıyacaksınız (ve deleceksiniz) der. Böylelikle (inşaallah diyerek) istisna yapmış olacaklar. (Ertesi gün) tekrar oraya geleceklerinde onu bıraktıkları şekilde bulacaklar ve orayı da kazıyacaklar. İnsanların üzerine yürüyecekler, suyu içip kurutacaklar. İnsanlar kalelerine sığınarak onlara karşı korunmak isteyecekler. Oklarını yukarı doğru atacaklar, okları üzerlerinde kan izleri olduğu halde geri dönecek. -Ravi der ki: Hıfzettiğime göre böyle.- Bunun üzerine: Bizler yeryüzündeki insanları kahrettik. Semadakilerin de üzerine çıktık. Bunun üzerine yüce Allah, boyun bölgelerinde bir takım kurtçukları üzerlerine salacak ve bunlarla onları öldürecektir.” Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Nefsim elinde olana yemin ederim ki yeryüzü hayvanları onların etlerinden dolayı semirecek ve memeleri süt ile dolacaktır.” İbn Mâce, Fiten 33.

Vehb b. Münebbih dedi ki: Zülkarneyn bunları gördü. Onlardan birisinin boyu bizden orta boylu bir adamın boyunun yarısı kadardır. Tırnakların olduğu yerde onların hayvan pençelerini andıran tırnakları vardır. Yırtıcı hayvanlar gibi azı dişleri ve parçalayıcı dişleri vardır, Çeneleri deve çenelerini andırır. Kılları serttir. Bütün vücutlarını örtecek kadar kıllıdırlar. Herbirlerinin büyükçe iki kulağı vardır. Bunlardan birisini yorgan olarak kullanır, öbürünü de yatak olarak. Onların herbiri ecelinin ne zaman geleceğini de bilir. Eğer erkek ise sulbünden bin tane erkek çıkmadıkça ölmez. Dişi ise bin dişi doğurmadıkça ölmez.

es-Süddî ile ed-Dahhâk derler ki: Türkler Ye’cûc ile Me’cûc’den küçük bir bölümdür. Bunlar ortaya çıkıp değişiklikler yapmaya koyuldular. Zülkarneyn gelip şeddi yaptı ve şeddin bu tarafında kaldılar.

es-Süddî der ki: Sed yirmi bir kabile üzerine yapıldı. Onlardan tek bir kabile şeddin beri tarafında kaldı, bunlar da Türklerdir. Bunu da Katade demiştir.

Derim ki: Eğer bu böyle ise şunu bilelim ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ye’cûc ile Me’cûc’u nitelendirdiği gibi; Türkleri de nitelendirmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Müslümanlar yüzleri kat kat kalkanı andıran, giydikleri, kıldan elbiseler olan kıl İçerisinde yürüyen” -bir başka rivâyette de; kıldan yapılmış ayakkabılar giyen- “bir kavim olan Türklerle Savaşmadıkça kıyâmet kopmayacaktır.” Bu hadisi Müslim, Ebû Dâvûd ve başkaları rivâyet etmiştir. Buhârî, Cihâd 96; Müslim, Fiten 62-65; Ebû Dâvûd, Melâhim y; İbn Mâce, Fiten 36; Müsned, II, 239, 271, 475, 493.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sayılarını, çokluklarını ve ne kadar güçlü olduklarını bildiğinden dolayı: “Türkler size İlişmedikçe siz de onlara ilişmeyiniz” diye buyurmuştur. Ebû Dâvûd, Melâhim 11; el-Heysemî Mecmau’z-Zevâid, V, J04, “Ravilerinden Mervân b. Sâlim’in Metruk (yaptığı rivâyetler alınmayan bir ravi) olduğu” kaydıyla

Onlardan şu dönemde yüce Allah’tan başka hiçbir kimsenin sayılarını bilmediği ve yüce Allah’tan başka kimsenin müslümanlardan geriye püskürtemeyeceği pek çok ümmetler çıkmış bulunmaktadır. Bunlar sanki Ye’cûc ve Me’cûc yahutta bunların mukaddimeleri (öncü kuvvetleri)dirler.

Ebû Davûd’da, Ebû Bekre’den gelen bir rivâyete göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden bir takım kimseler Dicle ismi verilen bir nehrin yakınında Basra diye adlandırılan düz bir yerde konaklayacaklar. Bu nehrin üzerinde bir köprü olacaktır. Oranın ahalisi çoğalacak ve orası muhacirlerin -İbn Yahya dedi ki: Ebû Ya’mer dedi ki: Müslümanların -şehirlerinden bir şehir olacaktır.- Âhir zamanda ise yüzleri geniş, gözleri küçük, Kantûrâoğulları gelecek ve bu nehrin kıyısına konaklayacaklardır. O şehrin ahalisi üç gruba ayrılacak. Bir grup İneklerin kuyruklarının arkasına takılıp çöle gidecekler, bunlar helâk olacaklar. Bir grup kendileri için (bunlardan teminat) alacak ve böylece kâfir olacaklar. Bir grup da çoluk-çocuklarım arkalarına alacak ve Savaşa koyulacaklar. İşte şehidler bunlardır.” Ebû Dâvûd, Melâhim 10.

“Basra” gevşek, yumuşak taş demektir. Basra şehrine bu isim bundan dolayı verilmiştir. “Kantûrâoğulları” Türklerdir. Denildiğine göre; Kantura İbrahim (sa)ın cariyelerinden birisinin adıdır. Bu cariyenin Hazret-i İbrahim’den çocukları oldu. Türkler de bunların soyundan geldi. (Allah en iyisini bilir).

“Sana bir vergi versek de buna karşılık bizimle onların arasında bir set yaptırıversen” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Zülkarneyn’e Sed Yapma Teklifi:

“Sana bir vergi versek…” ifadesi güzel bir edeble sorulmuş bir sorudur.

” Vergi” belli bir miktarda mal, anlamındadır. Bu kelime “ra” harfinden sonra “elif” ile (harâc şeklinde) diye de okunmuştur. “Elif”siz söyleyiş, “elif”li söyleyişe göre daha özel bir anlam ifade eder. O bakımdan; ” Kendi baş vergini ve şehrinin haracını öde” denilir.

el-Ezherî der ki: Harâc kelimesi vergi, fey malı, cizye ve gelir anlamlarında kullanılır. Aynı şekilde harâc mallarda verilmesi gereken farz hisselerin de adıdır. “Elif”siz “hare” ise mastardır.

“Buna karşılık bizimle onların arasında bir sed yapıversen” âyetindeki sed; “redm; yığılarak yapılan engel” demektir. Redm birbiri ile bitişik ve kaynaşmış şekilde üstüste yapılan yığma demektir, “Yamanmış elbise” demektir. Bu açıklamayı el-Herevî yapmıştır.

Mesela: “Yarığı (çatlağı, çukuru) kapattım” demektir. Redm aynı zamanda isim olup, sed demektir. Redm’in şedden daha beliğ bir anlam ifade ettiği de söylenmiştir. Çünkü sed kendisi ile bir boşluğun, açığın kapatıldığı herşey anlamındadır. Redm ise taş, toprak ve buna benzer şeyleri tam bir engel teşkil edecek şekilde üstüste koyup yerleştirmek demektir. Nitekim elbisesini kalın ve üstüste yamalarla yamayan bir kimsenin halini anlatmak üzere -bu kökten- denilir. Antere’nin şu mısra’ı da burdan gelmektedir.

“Acaba şairler yama yapılması gereken bir yeri, (yamamaksızın) terk ettiler mi?”

Üstüste terkib edilecek, söylenmesi gereken bir sözü söylemeksizin bırakmışlar mıdır, demektir.

“Sed” kelimesi “sin” harfi üstün olarak; diye okunmuştur, el-Halil, ile Sîbeveyh şöyle derler: “Sin” ötreli olursa isim olur, üstün olursa mastardır. el-Kisaî der ki: Üstün ve ötreli okuyuş aynı anlamdaki iki ayrı söyleyiştir. İkrime, Ebû Amr b. el-A’lâ ve Ebû Ubeyde de şöyle derler: Allah tarafından yaratılmış olup da insanların herhangi bir katkıda bulunmadıkları engeller için ötreli söyleyiş, insan tarafından yapılmış olanlar için de üstünlü söyleyiş kullanılır. Ancak bu görüşü kabul eden kimselerin “sin” harfini burada üstün ile okumaları, bundan önceki; “İki dağ arasına” lâfzını da ötreli okumaları gerekir.

Ebû Hatim ise İbn Abbâs ve İkrime’den, Ebû Ubeyde’nin söylediklerinin aksini nakletmektedir, İbn İshak da şöyle demektedir: Gözlerinle gördüklerini “sin” harfi ötreli olarak “süd” şeklinde, görmediklerini de üstün ile “sed” şeklinde zikredersin.

2- Fesad Ehli Olanları Hapsetmek İçin Hapishane Yapımı:

Bu âyet-i kerîmede hapishaneler yapıp, fesad ehli kimseleri burada hapsetmeye, onları diledikleri şekilde tasarrufta bulunmalarını engellemeye, fesİsimleri üzere bırakılmayacaklarına, aksine canlarını incitecek şekilde dövüleceklerine, hapsedileceklerine yahutta kefalet altında bırakılacaklarına -Ömer (radıyallahü anh)ın yaptığı gibi- delil vardır.

Kehf 93

İki set arasına ulaşınca, onların önünde neredeyse söz anlamayan bir kavim buldu.

Diyanet Vakfı
Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu.

Kurtubi Tefsiri
Nihayet İki dağ arasına ulaştığı zaman önlerinde hemen hemen hiçbir söz anlamayan bir kavim buldu,

“Nihayet İki dağ arasına ulaştığı zaman…” bunlar Ermenistan ve Azerbaycan taraflarında iki dağdır. Atâ el-Horasanî, İbn Abbâs’tan:

“iki dağ arasına” âyetinden kasıt, Ermenistan ve Azerbaycan’daki iki dağdır, dediğini rivâyet etmektedir.

“Önlerinde” yani o dağların arka taraflarından

“hemen hemen hiçbir söz anlamayan bir kavim buldu.” (Mealindeki âyette):

“Anla(ma)yan” kelimesini Hamza ve el-Kisaî “ya” harfini ötreli “kaf” harfini esreli olarak; şeklinde; fiilinden muzari diye okumuşlardır. Bu da kendileri konuşmakla birlikte konuştuklarına başkalarını anlatamayanlar anlamındadır. Diğerleri İse “ya” harfini de “kaf” harfini de üstün okumuşlardır ki; bu da anlamayanların kendileri olduğu manasınadır. Her iki kıraat te sahihtir. Bu; hem kendileri başkalarının sözlerini anlamıyorlar, hem de kendileri başkalarına söylediklerini anlatamıyorlar, demektir.

Kehf 92

Sonra yine bir sebebi takip etti.

Diyanet Vakfı
Sonra yine bir yol tuttu.

Kurtubi Tefsiri
Sonra bir yol tuttu.

Kehf 91

İşte böyle. Gerçekten biz, onun yanında olan her şeyi kuşatmıştık.

Diyanet Vakfı
İşte böylece onunla ilgili her şeyden haberdardık.

Kurtubi Tefsiri
İşte böyle. Zaten Biz ellerinde ne bulunuyor idiyse, hepsini ilmimizle kuşatmıştık.

“Nihayet güneşin doğduğu yere vardığı zaman” âyetinde geçen;” “Doğduğu yer” kelimesini Mücahid ve İbn Muhaysin “mim” ile “lâm” harfini üstün ile okumuşlardır, “Güneş ve yıldızlar doğdu, doğmak, doğuş” denilir. “Lâm” harfinin üstün ve esreli okunuşu aynı zamanda güneşin doğuş yeri anlamına da gelir. Bu açıklamaları el-Cevherî yapmıştır.

Yani o, sonunda kendileri ile güneşin doğuş yeri arasında insan diye kimselerin bulunmadığı bir kavmin bulunduğu yere vardı. Güneş ise bunun ötesinde oldukça uzak bir yerde doğuyordu. İşte yüce Allah’ın:

“…Bir kavmin üzerine doğduğunu gördü” âyetinin anlamı budur.

Bunlar hakkında görüş ayrılıkları vardır. Bunların kim olduklarına dair Vehb b. Münebbih’in kanaati önceden geçmiş bulunmaktadır. Ona göre bunlar Mensik adında ve Nâsîk denilen ümmetin karşısında yer alan bir ümmet idi. Mukâtil de böyle demiştir. Katade ise her ikisine de Zinc denildiğini söylemiştir. el-Kelbî ise bunlar Tarîs, Hâvîl ve Mensik ismini taşıyan ümmetlerdi, demiştir. Bunlar çıplak ayaklı, elbisesiz ve hakka karşı kör kimselerdi. Köpekler gibi birbirlerine yaklaşır ve eşekler gibi birbirlerine karışırlardı.

Bunların Câbelk ahalisi olduğu da söylenmiştir. Bunlar da Hûd’a îman etmiş olan Âd kavminin mü’minlerinin soyundan geliyorlardı. Süryanice’de bunlara Markîsâ denilir.

Güneşin battığı yerde bulunanlar ise Cabers ahalisidir. Bu iki şehirden her birisinin onbin kapısı ve her bir kapısı arasında bir fersahlık mesafe vardır. Cabelk’in ötesinde başka ümmetler de vardır. Bunlar ise Tâfîl ve Târis’dirler. Ye’cuc ile Me’cuc’e komşudurlar. Cabers ve Cabelk ahalisi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a îman etmişlerdir. İsrâ gecesi onların yanından geçmiş, onları davet etmiş, onlar da davetini kabul etmişlerdir. Diğer ümmetleri de davet ettiği halde onun çağrısını kabul etmediler. Bunu da es-Süheylî zikreder ve şöyle der:

Ben bütün bunları Mukâtil b. Hayyân’ın, İkrime’den, onun İbn Abbâs’tan, onun da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyet ettiği uzunca bir hadisten özetledim. Bunu Taberî de, Mukâtil ’e kadar senedi ile kayd ettikten sonra, Mukâtil tarafından Peygambere nisbet ederek naklettiği bir hadis olarak rivâyet etmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“…Güneşe karşı kendilerine hiçbir siper yapmadığımız” yani güneşin doğuşu esnasında ona karşı kendilerini koruyabilecek bir engelleri bulunmayan “bir kavmin üzerine doğduğunu gördü.”

Katade der ki: Bu kavim ile güneş arasında herhangi bir örtü yoktu. Çünkü onlar üzerinde bina yapılamayan bir yerde bulunuyorlardı. O bakımdan onlar bir takım tüneller içerisinde yaşıyorlardı. Güneş çekilip gitti mi mÂişetlerini kazandıkları yerlere ve tarlalarına geri dönerler. Yani içine girip, barınacakları ne dağdaki bir mağaraları, ne de güneşe karşı kendilerini koruyacak bir evleri vardı,

Umeyye dedi ki; Ben, Semerkant’ta insanlarla konuşan bir takım kişiler gördüm. Onlardan birisi dedi ki: Çin’i aşıp geçinceye kadar yola koyulup gittim. Ona: Seninle onlar arasında bir gün, bir gecelik kadar bir mesafe vardır. Bunun üzerine ben de onları bana gösterecek bir adamı ücretle tuttum. Nihayet sabahleyin onların yurduna vardım. Onlardan herhangi bir kimsenin kulağını altına yatak gibi yaydığını, diğerini de yorgan gibi üzerine örttüğünü gördüm. Benîm yol arkadaşım onların dilini biliyordu. Onlarla birlikte geceyi geçirdik. Ne dîye geldiniz, diye sordular. Biz güneşin nasıl doğduğunu görmek için geldik, dedik. Bu sırada bir çıngırak sesi gibi bir ses işit tik. Ben baygın düştüm, uyandığımda bana sürdükleri yağla vücudumu ovalıyorlardı. Güneş su üzerinde doğunca suyun üzerinde âdeta zeytinyağını andırıyordu. Semanın bir tarafı da bir çadır şeklinde idi. Güneş yükselince beni tünellerine soktular. Gün yükselip güneş tepelerinden yana doğru kayınca balık avlamak üzere çıktılar. Avladıkları bu batıkları güneşe bırakıyor ve pişiyordu.

İbn Cüreyc der ki: Bir gün onlara bir ordu geldi. Oranın ahalisi onlara: Siz burada iken güneş doğmasın. Onlarsa güneş doğmadıkça buradan gitmeyeceğiz, dediler. Daha sonra: Bu kemikler nedir? diye sordular. Onlara: Allah’a yemin olsun ki bu kemikler üzerlerine güneşin doğduğu bir ordunun kemikleridir, hemen buracıkta ölüverdiler, dediler. (İbn Cüreyc) dedi ki: Bunun üzerine hemen gerisin geri kaçmaya koyuldular.

el-Hasen der ki: Onların yaşadıkları yerde ne dağ ne de ağaç vardı. Orada bina yapılamıyordu. Üzerlerine güneş doğdu mu suya girerlerdi. Güneş yükseldi mi sudan çıkarlar ve hayvanların otladığı gibi otlarlardı.

Derim ki: Bu sözler orada hiçbir şehir bulunmadığını göstermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Onların bir bölümünün suya girdiği, bir bölümünün de tünellere girdiği de söylenebilir. O takdirde el-Hasen ile Katade’nin sözleri arasında çelişki söz konusu olmaz. Zülkarneyn’e dair daha önce kayd ettiğimiz değerlendirmeye ek olarak şunu da belirtelim: Zülkarneyn kıssası ile ilgili olarak anlatılanlar da; diğer hususlara dair söylenen ya da ileri sürülen görüşlerin tabi tutuldukları aynı kıstaslara tabidir. Dolayısıyla Kur’ân’dan ya da sahih sünnetten bir delile dayanılarak yapılan açıklamalar dışındaki diğer açıklamaları her zaman için ihtiyatla karşılarız. Bu gibi rivâyet ve nakilleri aklın ve ilmin süzgecinden geçirmek zorundayız.

Kehf 90

Güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu, üzerlerine güneşin doğduğu bir kavim üzerine doğar buldu. Onlara karşı kendilerine bir örtü yapmamıştık.

Diyanet Vakfı
Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir örtü yapmamıştık.

Kurtubi Tefsiri
Nihayet güneşin doğduğu yere vardığı zaman onun güneşe karşı kendilerine hiçbir siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğduğunu gördü.

Kehf 89

Sonra yine bir sebebi takip etti.

Diyanet Vakfı
Sonra yine bir yol tuttu.

Kurtubi Tefsiri
Sonra bir başka yol tuttu.

“Sonra bir başka yol tuttu.” Bundan önce bu fiilin çeşitli kullanım şekillerinin aynı manada olduğuna dair açıklamalar geçmiştir. Başka bir yol izledi ve çeşitli konaklardan geçti, anlamındadır.

Kehf 88

“Ama iman eden ve salih amel işleyene gelince, ona güzel bir karşılık vardır. Biz de ona kolay olanı söyleyeceğiz.”

Diyanet Vakfı
«İman edip de iyi davranan kimseye gelince, onun için de en güzel bir karşılık vardır. Ve buyruğumuzdan, ona kolay olanını söyleyeceğiz.»

Kurtubi Tefsiri
“Fakat kim îman edip de salih amel işlerse onun için en güzel bir mükâfat vardır. Ona emrimizden en kolay olanı söyleyeceğiz.”

“Fakat kim” küfürden tevbe edip

“îman edip de salih amel işlerse…”

Ahmed b. Yahya dedi ki: “Onları istersen azaplandırabilirsin, yahut onlara güzel muamelede bulunabilirsin” âyetinde yer alan; nasb mahallindedir. Bununla birlikte merfu kabul edİ-lîrse; o da doğru olur ve; “Yahutta o (yapacağın iş)..,” anlamında olur. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Haydi yürümeye koyul, ya ihtiyacınız olan bir işi göreceksiniz

Yahutta güzel bir öğle uykusu ile bir arkadaş bulacaksınız.”

” Onun için en güzel bir mükâfat vardır” âyetini Medineliler, Ebû Amr ve Âsımr şeklinde (tenvinli ve fethalı değil de) mübtedâ yahutta İstikrar İstikrar (yani hal) üzere ref ile değil, nasb ile okunması halinde sözkonusu olabilir. (Bk. Husayn b. Ebi’l-İzz el-Hemedinî, el-Ferîd fi İ’rûbi’l- Kur’âni’l-Mecîd, III, 367) üzere ref ile okumuşlardır. ise izafet ile cerr mahallindedir. İzafet dolayısıyla da tenvin hazfedilir. Onun için âhirette Allah nezdinde en güzel bir mükâfat -ki o da cennettir- vardır. Burada görüldüğü gibi mükâfat cennete izafe edilmiştir. Allah’ın:

“Hakku’l-Yakîn”; (el-Vakıa, 56/95);

“Ve şüphesiz âhiret yurdu…” (el-En’âm 5/32) âyetinde olduğu gibi. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır.

“En güzel bir mükâfat” -diye meali verilen- “el-Hüsnâ” ile salih amellerin kastedilme İhta mali de vardır.

Mükâfatın Zülkarneyn tarafından verilmesinin de kastedilmiş olması mümkündür. Yani ben ona bağışta bulunurum ve fazladan da ona lütfederim.

İki sakinin arka arkaya gelmesi dolayısı ile tenvinin hazfi câiz olduğu gibi “el-hüsnâ” kelimesinin Basralılara göre bedel olarak, Kûfelilere göre ise tercüme olarak ref mahallinde olabilir. İbn Ebi İshak’ın; şeklindeki kıraati buna göre açıklanır. Ancak burada tenvin hazfedilmez, hazfedilmemesi daha güzeldir. Sair Kûfeliler ise tenvinli ve nasb ile; diye okumuşlardır ki bu da; “ceza olarak ona el-Hüsnâ vardır” takdirinde demektir.

el-Ferrâ’ der ki: “mükâfat olarak” kelimesi temyiz olarak nasb edilmiştir. Masdar (mef’ûl-ü mutlak) olarak nasb edildiği de söylenmiştir, ez-Zeccâc ise der ki: Bu hal konumunda bir mastardır; yani”Ona karşılık olarak bu verilecektir” demek olur.

İbn Abbâs ve Mesrûk ise mansub fakat tenvinsiz olarak; diye okumuşlardır. Bu okuyuş İbn Ebi Hatim’e göre iki sakinin yanyana gelmesi dolayısıyla tenvin hazfedilmiştir. Ötreli ve tenvinsiz okuyuşun iki izahından birisinde olduğu gibi.

en-Nehhâs der ki: Ancak bu ondan başkalarına göre bir yanlışlıktır. Çünkü burası, iki sakin dolayısıyla tenvinin hazfedileceği bir yer değildir ve buna göre ifade; “İyiliğinin mükâfatı olarak ona sevab vardır” takdirindedir.

Kehf 87

Dedi: “Zulmeden olursa, onu azaplandırırız. Sonra Rabbine döndürülür, O da ona çetin bir azapla azap eder.”

Diyanet Vakfı
O, şöyle dedi: «Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabbine gönderilecek; sonra Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak.»

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Kim zulmederse onu azaplandıracağız. Sonra o Rabbine döndürülecek, Rabbi de onu şiddetli bir azâb ile azablandiracak.

“Sonra o, Rabbine döndürülecek” nasıl desin ve nasıl:

“Onu azaplandıracağız” diyerek çoğul olarak hitab etsin? Buna göre ifadenin takdiri şöyledir: Biz Ey Muhammed dedik. Onlar da: Ey Zülkarneyn… dediler.

Ebû Ca’fer en-Nehhâs der ki: Ebû’l-Hasen’in söylediği bu sözün hiçbir manası yoktur. Çünkü yüce Allah’ın:

“Dedik ki: Ey Zülkarneyn…” âyetinde yüce Allah’ın ona çağında bulunan bir peygamber vasıtası ile böylece hitab etmiş olması mümkün olduğu gibi, Peygamberine:

“Bundan sonra ister karşılıksız bırakın, ister fidye alın.” (Muhammed, 47/4) dediği gibi; ona da böyle bir şey söylemiş olması mümkündür.

Yüce Allah’ın:

“…Onu azaplandiracağız. Sonra o, Rabbine döndürülecek” âyetinde açıklanması zor görülen hususa gelince; bunun da takdiri şöyledir; yüce Allah:

“Onları İstersen azaplandırabilirsin…” âyetinde belirtildiği gibi onları öldürmek ile diğer taraftan: “Yahut onlara güzel muamelede bulunabilirsin” âyetinde de onları hayatta bırakmak arasında muhayyer bırakınca o da o kavme şunları söyledi:

“Kim zulmederse” yani aranızdan küfür üzere kalmaya devam ederse

“onu” öldürmek suretiyle

“azaplandıracağız. Sonra o” kıyâmet gününde

“Rabbine döndürülecek, Rabbi de onu” cehennemde oldukça çetin

“şiddetli bir azap ile azaplandıracak.”

Kehf 86

Güneşin battığı yere ulaşınca, onu kara bir balçıkta batar buldu. Orada bir kavim buldu. Dedik: “Ey Zülkarneyn! Ya azap edersin ya da onlar hakkında bir iyilik yaparsın.”

Diyanet Vakfı
Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar buldu. Onun yanında (orada) bir kavme rastladı. Bunun üzerine biz: Ey Zülkarneyn! Onlara ya azap edecek veya haklarında iyilik etme yolunu seçeceksin, dedik.

Kurtubi Tefsiri
Nihayet güneşin battığı yere ulaşınca onu kara çamurlu bir pınarda batıyor gördü. Onun yanında bir kavim buldu. Dedik ki: “Ey Zülkarneyn onları istersen azaplandırabilirsin yahut onlara güzel muamelede de bulunabilirsin.”

“Nihayet güneşin battığı yere ulaşınca onu kara çamurlu bir pınarda batıyor gördü” âyetinde geçen

“Kara çamurlu” kelimesini İbn Âsım, Âmir, Hamza ve el-Kisaî sıcak anlamında, diye okumuşlardır. Diğerleri ise “elif’siz ve hemzeli okumuşlardır. Yani dibe çöken kara çamuru bol demektir. “Kuyunun çamurunu çekip çıkardım” demektir. Buna karşılık; “ise kuyunun dibindeki kara çamur çoğaldı” demektir. Bununla birlikte Âsım ve diğerlerinin kıraatinin de hemzeli kıraatten gelmesi ve hemzenin tahfif edilerek “ya”ya kalb edilmiş olması da mümkündür. Bazen her iki kıraat bir arada açıklanarak: O pınar hem sıcak, hem de kara çamurlu idi, denilir.

Abdullah b. Amr dedi ki: “Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) battığı vakit güneşe baktı ve şöyle dedi: “İşte, Allah’ın kızgın ateşi. Eğer Allah’ın emri onu alıkoymasaydı, yeryüzünde ne varsa hepsini yakardı.” Müsned, II, 207 (az farkla).

İbn Abbâs dedi ki: Bunu bana Ubeyy, Resûlüllah kendisine okuttuğu şekilde: (…………..) diye okuttu.

Muâviye de: O “elif” iledir, deyince Abdullah b. Amr b. el-As: Ben mü’minlerin emiri ile aynı kanaatteyim, deyince aralarında Ka’b’ı hakem tayin ederek: Ey Ka’b, Tevrat’ta sen bunu nasıl olduğunu görüyorsun, diye sordular. O: Benim gördüğüm kara bir pınarda battığı şeklindedir, diyerek İbn Abbâs’a uygun kanaat belirtti.

Şair -ki o Yemenli hükümdar Tubba’dır- dedi ki:

“Zülkarneyn benden önce müslümandı,

Bir hükümdardı. Hükümdarlar ona itaat eder, secde ederdi,

Doğulara ve batılara kadar ulaştı. Hikmeti sonsuz ve yol

Göstericinin emrinin yollarını arayarak.

Gördü, güneşin battığı vakitte batış yerinin,

Siyah birikmiş bir çamurlu pınarda battığını.”

el-Kaffâl der ki: Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Maksat güneşin kendisine ulaşıp temas edinceye kadar doğuş ve batış yerine ulaştığı değildir. Çünkü güneş yere yapışmaksızın arzın etrafında sema ile birlikte deveran eder ve yeryüzünde bilinmeyen bir yerdeki bir pınara sığmayacak kadar-, hatta güneş yeryüzünden kat kat daha büyüktür. Bundan maksat onun batı ve doğu taraflarından yeryüzünün ma’mur olduğu en uç noktalara kadar vardığıdır. İşte o vakit onun gözüne güneşin kara çamurlu bir suda battığı göründü. Nitekim bizler düzlük bir arazide güneşin yerin içine girdiğini görüyoruz. Bundan dolayı yüce Allah:

“Onu, güneşe karşı kendilerine hiçbir siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğduğunu gördü” diye buyurmaktadır. Bundan maksat ise güneşin doğuşu esnasında onlara çarptığını ve değdiğini anlatmak değildir. Aksine güneşin üzerine ilk doğduğu kimselerin durumunu anlatmak istemiştir.

el-Kutebî der ki: Bu pınarın denizin bir parçası olması da mümkündür. Güneşin bu pınarın arka tarafında yahut onunla beraber, ya da onun yakınında batması mümkündür. Böylelikle sıfat, o sıfata sahip olanın yerine ikame edilmiş olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır,

“Onun yanında da bir kavim buldu.” Yani o pınarın yanında yahut o pınarın bittiği yerin yakınında bir kavim buldu, Bunlar Cabers halkı idi. Süryanice’de buna Cercîsâ denilir. Burada, geriye kalanları Salih (aleyhisselâm)a îman etmiş, Semûd neslinden bir kavim yaşamaktaydı. Bunu es-Süheylî nakletmiştir.

Vehb b. Münebbih dedi ki: Zülkarneyn, Rumlardan birisi olup, Rum yaşlı kadınlarından birisinin oğlu idi. Bu kadının ondan başka da çocuğu yoktu. İsmi, İskender’di. Ergenlik yaşına geldiğinde -salih bir kul idi- Yüce Allah ona: Ey Zülkarneyn dedi. Ben seni yeryüzü ümmetlerine göndereceğim. Bunların dilleri birbirinden farklıdır. Bu ümmetler yeryüzündeki bütün ümmetlerdir. Bunlar sınıf sınıftır. İki ümmetin arasında yeryüzünün bütün boylamı yer alır. İkisi arasında da yeryüzünün bütün enlemi bulunmaktadır. Kimileri de yeryüzünün ortasındadırlar. Cinler, insanlar, Ye’cuc ile Me’cuc bunlardandır. Yeryüzü boylamının aralarında bulunduğu iki ümmete gelince, bunların birisi güneşin batı tarafında olup Nâsîk diye anılır. Diğeri ise güneşin doğu tarafındadır. Buna da Mensik denilir. Yeryüzü enleminin aralarında bulunduğu iki ümmete gelince; bunların birisi yeryüzünün sağ yarısındadır ve bunlara Hâvîl denilir. Diğeri ise sol bölümünde olup, bunlara da Tâvîl denilir.

Zülkarneyn dedi ki: Ey ilahım. Sen, beni boyutlarını senden başka hiçbir kimsenin bilemediği büyük bir iş için seçtin. Bana bu ümmetlerle hangi güçle baş edeceğimi, hangi sabırla bunlara katlanacağımı, hangi dille bunlarla konuşacağımı haber verir misin? Ben yanımda hiçbir güç yokken onların dillerini nasıl anlayacağım? Yüce Allah şöyle buyurdu: Sana yüklemiş olduğum bu görevi başarı ile yerine getirmeni sağlayacağım. Kalbine bir genişlik vereceğim ve herbir şeyi anlayabileceksin. Kavrayışını sağlamlaştıracağım, herşeyi kavrayabileceksin. Sana bir heybet vereceğim, hiçbir şeyden de korkmayacaksın. Aydınlığı ve karanlığı emrine vereceğim, ikisi senin askerlerinden bir asker olacak. Aydınlık senin önünde yol gösterecek, karanlık arkandan seni koruyacak.

Kendisine bu sözler söylenince, kendisine uyanlarla birlikte yola koyuldu. Güneşin battığı yerin yakınında bulunan ümmete doğru yürüdü. Çünkü ümmetler arasında ona en yakın o idi. Bu ümmetin de ismi Nâsik’di. Orada sayısını Allah’tan başka kimsenin bilmediği pek büyük kalabalıklar, Allah’tan başkasının güç yetiremeyeceği pek büyük çapta güç ve kuvvet buldu. Oldukça değişik diller ve değişik inanışlarla karşılaştı. O da onların çokluklarına karşı karanlıkla çıktı. Onların etraflarına her taraftan onları kuşatacak kadar karanlık askerlerinden üç askeri çevrelerine yerleştirdi, Nihayet bu karanlık onları tek bir yerde topladı. Daha sonra aydınlıkla onların üzerine girdi. Kendilerini yüce Allah’a ve O’na ibadete davet etti. Kimisi ona îman etti, kimisi kâfir oldu ve onun önünde engel teşkil etti. Yüz çevirenler üzerine karanlığı saldı, dört bir yandan onları kapladı. Bu karanlık ağızlarından, burunlarından, gözlerinden girdi. Evlerine girdi, herbir taraftan onları kuşattı. Şaşırıp kaldılar, dalgalar halinde birbirlerine girdiler. Helâk olmaktan korkmaya başladılar. Hep bir ağızdan: Biz îman ettik, diye bağrıştılar. Bu sefer üzerlerindeki karanlığı açtı ve kılıç zoruyla onları eline geçirdi, davetini kabul ettiler. Batıdaki bu insanlardan pek büyük toplulukları asker etti ve hepsini tek bir ordu haline getirdi. Sonra da onları kumandası altına alarak yola koyuldu. Arkalarından karanlık onları ileri doğru götürüyor ve arkasından (gelecek tehlikelere karşı) onu koruyordu. Aydınlık ise önlerinden gidip ona yol gösteriyordu.

Yeryüzünün sağ tarafında bulunan Havil denilen ümmete ulaşmak üzere yeryüzünün sağ tarafından yol alıyordu. Yüce Allah onun elini, kalbini, aklını ve görme duyusunu musahhar kıldı. Bir iş yaptı mı yanlışlık yapmıyordu. Büyükçe bir nehire yahut bir denize varacak olurlarsa ayakkabı parçaları gibi küçük tahta parçalarından gemiler yapar ve kısa bir süre içerisinde bunları bir araya getirirdi. Bu gemilerin bitiminden sonra beraberinde bulunan bütün ümmetleri bunlara doldururdu. Denizleri, nehirleri aştıktan sonra bu parçaları birbirinden çözer ve herbir kişiye bir tahta parçası verirdi. Böylelikle bunu taşımaktan yorulmazdı.

Nihayet, Havil denilen ümmetin butunduğu yere geldi. Bunlara da Nâsik denilen ümmete yaptığını yaptı. Onlar da îman ettiler. Onların işini bitirdikten ve askerlerini beraberine aldıktan sonra yeryüzünün diğer tarafına gitmek üzere yola koyuldu. Nihayet güneşin doğuş yeri yakınındaki Mensik’e ulaştı. Bunlara da aynı şeyleri yaptı ve ilkine yaptığı şekilde bunlardan da ordular aldı. Daha sonra Tâvil üzerine gitmek üzere yeryüzünün sol tarafına doğru yola koyuldu. Bu ümmet Hâvil’in karşı tarafında bulunan ümmetti ve bu iki ümmet arasında yeryüzünün enlemi bulunuyordu. Bunlara da öncekilere yaptığını yaptı. Daha sonra yeryüzünün ortalarında bulunan cinlerden, insanlardan, Ye’cuc ve Me’cuc’tan oluşan ümmetlerin üzerine yöneldi.

Doğu tarafında Türklerin diyarının sol noktasına bitişik yere kadar geldiğinde, insanlardan salih olan bir ümmet ona şöyle dedi: Ey Zülkarneyn şu iki dağın arasında sayılamayacak kadar pek çok Allah’ın yarattığı bir takım varlıklar vardır. Bunlar insanlara benzemezler, bunlar hayvanları andırıyorlar. Otları yerler, yırtıcı hayvanların yaptığı gibi çeşitli canlıları ve evcil olmayan hayvanları avlarlar, Yılan, akrep, kertenkele ve yüce Allah’ın yeryüzünde canlı olarak yaratmış olduğu her türlü haşeratı yerler. Bir yıl içerisinde yüce Allah’ın yarattığı hiçbir varlık onlar kadar artıp çoğalmaz. Eğer durum böylece devam edecek olursa, yeryüzünü dolduracaklar ve orada bulunanları sürecekler. Biz sana belli bir gelir vermenin karşılığında bizimle onlar arasında bir set yapar mısın? diye bu sözün geri kalan kısımlarını da nakletti. İleride Ye’cuc, Me’cuc ve onlardan bir tür olan Türklerin niteliklerine dair yeterli açıklamalar gelecektir.

“Dedik ki: Ey Zülkarneyn” el-Kuşeyrî Ebû Nâsr der ki: Eğer Zülkarneyn bir peygamber idiyse bu bir vahiydir, eğer peygamber değil ise o takdirde bu, yüce Allah tarafından ona gelmiş bir ilhamdır.

“Onları İstersen azaplandırabilirsin yahut onlara güzel muamelede bulunabilirsin.” İbrahim b. es-Serrî der ki: Yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ı

“Eğer sana gelirlerse aralarında ister hükmet, ister anlardan yüz çevir” (el-Mâide, 5/42) vb. buyruklarda muhayyer bıraktığı gibi onu da bu iki husustan birisini işlemekte muhayyer bırakmıştır.

Ebû İshâk ez-Zeccâc der ki: Bu âyetin anlamı şu ki: Yüce Allah bu iki hükümden birisini seçmekte onu serbest bırakmıştır.

en-Nahhas der ki: Ancak Ali b. Süleyman onun bu görüşünü reddetmiştir. Çünkü, Zülkarneyn’in peygamber olduğu sahih olarak sabit değildir ki bu şekilde hitab etmesi söz konusu olsun. O yüce Rabbi hakkında:

Kehf 85

O da bir sebebi takip etti.

Diyanet Vakfı
O da bir yol tutup gitti.

Kurtubi Tefsiri
O da bir yol tuttu.

“O da bir yol tuttu” âyetini İbn Âmir, Âsım, Hamza ve el-Kisaî “elif”i kat’ ile (yani hemze şeklinde) okumuşlardır. Medineliler ve Ebû Amr ise; şeklinde vasl ile okumuşlardır. Kendisine verilmiş olan sebeblerden (yollardan) bir yolu izledi, demektir.

el-Ahfeş der ki: Bu iki ayrı okuyuşta fiilin kullanılmış iki şekli olan: aynı manadadır. Tıpkı; Onun terkisine bindim, fiili gibi. Yüce Allah’ın;

“Meğer ki hızlıca hırsızlayıp bir şey kapan olsun; hemen arkasından parlak, delici bir alev ona yetişir” (es-Sâffât, 37/10) âyetindeki fiil de bu türdendir, “Hasen-besen; kabîh-şakîh: güzel-müzel; çirkin-mirkin” gibi kelâmda itbâ’ da bu köktendir,

en-Nahhâs der ki: Ebû Ubeyd, Kûfelilerin kıraatini tercih etmiş ve: Çünkü bu yol almaktan gelmektedir, diyerek açıklamıştır. O da, el-Asrnai de; yol alıp ona yetişmemesi halinde; şeklinin kullanılacağını yetişmesi halinde ise; şeklinin kullanıldığını nakletmişlerdir. Ebû Ubeyd der ki:

“Güneş doğarken onların ardından gittiler” (eş-Şuarâ, 26/60) âyetinde de bunun gibidir.

en-Nahhâs der ki: Böyle bir ayırımı el-Asmai nakletmiş olsa dahi bir gerekçe yahutta bir delil olmadıkça kabul edilmez. Yüce Allah’ın:

“Güneş doğarken onların ardından gittiler” âyetinde onlara yetiştiklerinden söz edilmemektedir. Söz edilen: Mûsa (aleyhisselâm) ve arkadaşları denizden çıktıktan sonra, Fir’avun ve arkadaşlarının onların geçtikleri yerden geçince deniz üzerlerine kapanmış olduğudur. Bu hususta doğru olan bu fiilin her üç şeklinin de aynı anlamda ayrı söyleyişler olduğudur ve üçü de yol almak manasınadır. Bu yol almakla birlikte yetişmenin olması da mümkündür. Sözkonusu olmaması da mümkündür.

Kehf 84

Gerçekten biz ona yeryüzünde güç verdik ve ona her şeyden bir sebep verdik.

Diyanet Vakfı
Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar ve kudret sahibi kıldık, ona (muhtaç olduğu) her şey için bir sebep (bir vasıta ve yol) verdik.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten, Biz ona yeryüzünde büyük bir iktidar vermiş ve ona her şeyin yolunu göstermiştik.

“Gerçekten, Biz ona yeryüzünde büyük bir iktidar vermiş…” Ali (radıyallahü anh) dedi ki: Yüce Allah ona bulutları musahhar kılmış ve yollar önünde alabildiğine açılmış, önü hep aydınlatılmış idi. O bakımdan onun için gece de gündüz de birdi. Ukbe b. Âmir yoluyla gelen hadisçe, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine Zülkarneyn hakkında soru soran kitab ehlinden bir takım kimselere şöyle demiştir: “O önceleri Rumlardan bir delikanlı idi. Sonra kendisine hükümdarlık verildi. Mısır’a gelinceye kadar yeryüzünde yol aldı. Orada İskenderiye diye anılan bir şehir inşa etti. Bu işi bitirince ona bir melek geldi ve onu yükseltti. Kendisine altında bulunanlara bir bak, dedi, O da sadece yaptığım şehri görüyorum, ondan başka bir şey görmüyorum, dedi. Melek ona: İşte o yerin tamamıdır. Senin etrafını çevirdiğini gördüğün o siyahlık ise denizdir. Yüce Allah sana yeri göstermek murad etti. Sana orada bir saltanat verdi. Haydi yeryüzünde yürü, cahile öğret, ilim adamına da güç ve sebat ver.” Suyûti, ed-Dürru’l-Mensur, V, 437. Zülkarneyn’e dair görüşlerin hepsi de, itibar edilebilecek sağlam bir delil niteliğinde değildir. Çünkü bunların hiçbirisi sahih sünnete dayalı görüş değildir.

“Ve ona herşeyin yolunu göstermiştik.” İbn Abbâs der ki: Dilediğine ulaşmasına sebeb teşkil edecek her bir şeye dair bilgi vermiştik. el-Hasen der ki: Dilediği yere ulaşması imkanını vermiştik. Bir açıklamaya göre; mahlukatın gerek duyacağı herşeyden vermiştik. Bir diğer görüşe; göre hükümdarların şehirleri” fethetmek, düşmanları kahretmek için kendilerine yardımcı olacak herşeyden vermiştik, demektir.

“Sebeb (mealde; yol)” ise halat ve ip demektir. Kendisi vasıtası ile bir şeye ulaşılan her şey hakkında istiare yoluyla kullanılır olmuştur.

Kehf 83

Sana Zülkarneyn’den soruyorlar. De ki: Size ondan bir anı okuyacağım.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Sana Zülkarneyn hakkında soru sorarlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım.

Kurtubi Tefsiri
Sana, Zülkarneyn’i de soruyorlar. De ki: Size ona dair haber okuyayım:

“Sana, Zülkarneyn’i de soruyorlar. De ki: Size ona dair bir haber okuyayım” âyeti ile ilgili olarak İbn İshak dedi ki: Zülkarneyn’e dair haberlerde belirtildiğine göre, ona başkalarına verilmemiş olan şeyler verilmişti. Sebebler onun için alabildiğine çoğaltılmış ve kolaylaştırılmıştı. Nihayet yeryüzünün doğularına da, batılarına da gitmişti. Ayağı nereye bastıysa ora halkına üstün kılındı. Nihayet doğuya, batıya, ötesinde hiçbir mahlûkun bulunmadığı yerlere kadar yolculuklarını bitirdi, İbn İshak der ki: Arap olmayanlardan bir takım haberler nakleden kimselerin bana anlatüklarına göre Zülkarneyn ile ilgili bilgilerden miras olarak ders aldıklarına göre o, Mısır ahalisinden olup ismi Yunanlı Merzubân b. Merdube imiş. Yunan b. Yâfes b. Nûh’un soyundanmış. İbn Hisam der ki: İsmi İskender olup, İskenderiye’yi kuran odur. Bundan dolayı şehir ona nisbet edilmiştir.

İbn İshak der ki: Bana, Sevr b. Yezîd, Halid b. Ma’dân el-Kelâîden -ki Hâlid pek çok kimseye yetişmiş bir kişi idi- anlattığına göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a Zülkarneyn’e dair soru sorulmuş. O da şu cevabı vermiş: “O yeryüzünü alt tarafından İzlediği yollarla tamamen dolaşmış bir hükümdardır.” Hâlid dedi ki: Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) bir adamın birisine: Ey Zülkarneyn! diye seslendiğini işitince şöyle demiş: Allah’ım mağfiretini dilerim. Sizler peygamberlerin isimlerini kullanmakla yetinmeyerek şimdi de meleklerin isimlerini mi kullanmaya başladınız? İbn İshak der ki: Zülkarneyn’in bunların hangisi olduğunu en iyi bilen Allah’tır. Resûlüllah gerçekten bunu söyledi mi, söylemedi mi Allah bilir. Doğru onun söylediğidir.

Derim ki: Ali b. Ebi Tâlib (radıyallahü anh)dan da Ömer (radıyallahü anh)ın sözünün bir benzeri rivâyet edilmiştir. O birisinin diğerine: Ey Zülkarneyn! diye seslendiğini işitince şöyle demiş: Peygamberlerin isimlerini kullanmanız size yetmedi de meleklerin isimlerini mi kullanmaya başladınız?

Yine ondan gelen bir rivâyete göre Zülkarneyn salih, hükümdar bir kul idi. O, Allah’a samimiyetle bağlanmış, Allah da ona yardımcı olmuştu.

Allah tarafından gönderilmiş ve yüce Allah’ın ona yeryüzünü fethetmeyi nasib etmiş olduğu da söylenmiştir.

Dârakutnî, “Kitabu’l Ahbâr”da, Rabâkîl adındaki bir meleğin Zülkarneyn’e İndiğinden söz etmektedir. Kıyâmet gününde yeryüzünü katlayıp, dürecek olan melek de budur. O -kimi ilim adamının naklettiğine göre- yeryüzünü birbirinden çözüp ayıracak ve bütün mahtukatın ayakları (yüce Allah’ın yeniden yaratacağı yer olan) es-Sâhire’nin üzerine düşecektir.

es-Süheylî der ki: Bu, bu meleğin yeryüzünün doğu ve batısını kateden Zülkarneyn’in üzerine inmekle görevlendirilmiş olmasına benzemektedir. Nitekim Hâlid b. Sinan’a ateşin musahhar kılınması ile ilgili kıssa da ateş üzerinde görevli olan meleğin durumuna uygun düşmektedir. Bu görevli melek ise Malik’tir. Ona ve bütün meleklere selam olsun.

İbn Ebi Hayseme, “Kitabu’l SedA” adlı eserinde Hâlid b. Sinan el-Absî’yi söz konusu eder ve onun peygamber olduğunu bildirir. Bu peygambere meleklerden ateşin bekçisi Malik’in görevlendirilmiş olduğunu bildirir. Hâlid b. Sinan’ın peygamberliğinin alâmetlerinden (mucizelerinden) birisi de şu idi: Nâru’l-Hadesân diye adlandırılan bir ateş mağaradan insanlar üzerine çıkıyor ve onları yakıyordu. Onlarsa bu ateşi geri çeviremiyorlardı. Hâlid b. Sinan bu ateşi geri çevirdi ve bir daha da bu ateş oradan çıkmadı.

Zülkarneyn’in adının ne olduğu ve hangi sebepten ötürü kendisine bu ismin verildiği hususunda pek çok görüş ayrılıkları vardıf. Adının Yunan -Makedonyalı Kral İskender olduğu söylenmiştir. Adının Hermes olduğu söylendiği gibi Herdis olduğu da söylenmiştir. İbn Hişâm der ki: O, Vail b. Himyer’in oğullarından, Himyerlı es-Sa’b b. Zi Yezen ismini taşır. İbn İshak’ın görüşü de az önceden geçmiş bulunmaktadır.

Vehb b. Münebbih der ki: Zülkarneyn, Romalıdır.

Taberî de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan bir hadis zikrederek Zülkarneyn’in bir Romalı genç olduğunu bildirmektedir. Ancak bu, senedi oldukça gevşek (vâhî) bir hadistir. Bunu da İbn Atiyye ifade etmiştir.

es-Süheylî der ki: Haberler ilminden anlaşıldığına göre; bunlar iki kişi idiler. Bunlardan birisi İbrahim (aleyhisselâm) döneminde olup denildiğine göre; Şam’da bulunan Bi’ru’s-Seb’ hususunda onun hükmüne başvurduklarında, İbrahim (aleyhisselâm)ın lehine hüküm veren kişidir.

Diğeri ise Îsa (aleyhisselâm) dönemine yakın bir zamanda yaşamıştır.

Onun İbrahim (aleyhisselâm) döneminde yahut ondan az bir süre önce yaşamış azgın hükümdar olan ve Erendâseb oğlu Beyurâseb’i öldürmüş bulunan Efridun (Feridun) olduğu da söylenmiştir.

Ona bu ismin (Zülkarneyn) veriliş sebebi ile ilgili görüş ayrılıklarına gelince; Onun iki tane saç örüğünün bulunduğu ve bundan dolayı ona bu ismin verildiği söylenmiştir ki, bunu es-Sa’lebî ve başkaları nakletmektedir, Çünkü örükler de başın kamları (boynuzları -ki Zülkarneyn boynuzları olan, boynuz sahibi demektir-)dır. Şairin şu beyitinde de böyledir:

“Örüklerinden yakalayarak öptüm ağzını,

Su içmesi yasaklanmış sıtmalının, kaya çukurunda birikmiş soğuk suyu içmesi gibi.”

Denildiğine göre; o krallığının ilk dönemlerinde rüyasında güneşin iki tarafını yakalıyormuş gibi görmüş, bunu anlatınca güneşin aydınlattığı her tarafa galip gelip hükmünün altına geçireceği şeklinde yorumlanmış, bundan dolayı da ona Zülkarneyn ismi verilmiş.

Bir diğer görüşe göre; bu ismin ona veriliş sebebi hem doğuya hem batıya ulaşmış olmasıdır. O böylelikle âdeta dünyanın iki boynuzunu eline geçirmiş gibi oldu.

Bir kesim de şöyle demektedir: Güneşin doğuş yerine varınca oradaki boynuzlan görmüş, yahutta onun etrafındaki şeytanın iki boynuzunu görmüş, o bakımdan ona Zülkarneyn ismi verilmiş.

Vehb b. Münebbih der ki: Sarığının altında iki tane boynuzu (örüğü) vardı.

İbnu’l-Kevvâ, Ali (radıyallahü anh)a, Zülkarneyn’e dair: O bir peygamber miydi, yoksa bir hükümdar mıydı? diye sormuş. Şu cevabı vermiş: Ne bu, ne o, O salih bir kul idi. Kavmini yüce Allah’a davet etti. Onun bir karn’ım (alnının bir tarafını) yaraladılar. Sonra yine onları davet etti, bu sefer diğerini yaraladılar. O bakımdan ona Zülkarneyn denildi.

Zülkarneyn’in çağı hakkında da görüş ayrılığı vardır. Kimisi Mûsa’dan sonra idi derken, kimisi Îsa’dan sonraki fetret döneminde yaşamıştır, der. İbrahim ve İsmail döneminde olduğu da söylenmiştir. Hızır (aleyhisselâm) onun en büyük bayrağını taşıyan idi. Biz bunu el-Bakara Sûresi’nin (el-Bakara, 2/259. âyetin) tefsirinde zikretmiş bulunuyoruz.

Hülasa; yüce Allah ona yeryüzünde iktidar vermiş, bütün hükümdarların itaatine girdiği bir hükümdardır.

Rivâyete göre bütün dünyaya hükmetmiş olan krallar dörttür, ikisi mü’min, ikisi kâfirdir. Mü’min olanlar Davud oğlu Süleyman (ikisine de selam olsun) ile İskender, kâfir olanlar ise Nemrut ve Buht Nassar’dır. Bu ümmet arasında da beşinci birisi daha bütün dünyaya hakim olacaktır. Çünkü yüce Allah:

“Onu bütün dinlerin üstüne hakim kılmak için…” (et-Tevbe, 9/33) diye buyurmuştur, bu da Mehdî’dir.

Şöyle de denilmiştir: Ona Zülkarneyn denilmesinin sebebi, her iki cihetten de oldukça asil bir soydan gelmiş olmasıdır. Hem baba tarafı, hem anne tarafı şerefli aile mensubu idiler.

Bir diğer görüşe göre; onun çağında kendisi hayatta olduğu halde insanlardan iki kam (nesil) helâk olmuştur. Yine denildiğine göre; bu ismin ona veriliş sebebi, Savaştığı vakit aynı anda hem İki eliyle hem de bineğinin iki yanından Savaşması idi. Ona zahir ve bâtın ilmi verildiği için bu ismin verildiği de söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre o, karanlığa ve nura girdiğinden dolayı, bir başkasına göre de o hem Fars’lara hem de Rumlara hakim olduğundan dolayı bu ismi almıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kehf 82

Duvara gelince: O, şehirde iki yetim çocuğa aitti. Altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları da salih bir kimseydi. Rabbin onların olgunluk çağına ulaşmalarını ve hazinelerini çıkarmalarını istedi. Bu, Rabbinin bir rahmetiydi. Ben bunu kendi emrimle yapmadım. İşte, sabredemediğin şeylerin yorumu budur.

Diyanet Vakfı
«Duvara gelince, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir hazine vardı; babaları ise iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur.»

Kurtubi Tefsiri
“O duvara gelince; şehirdeki iki yetim erkek çocuğundu. Altında da onlara ait bir define vardı. Babaları salih bir kimseydi. Bu sebeble, Rabbin ikisinin de rüştlerine ermelerini ve -Rabbinden bir rahmet olmak üzere- definelerini çıkarmalarını diledi. Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte senin tahammül gösteremediğin şeylerin İç yüzü budur.”

“O duvara gelince şehirdeki İki yetim erkek çocuğundu.” Bu iki çocuk yaşça küçük idiler. Bunu onları

“yetim” olmakla nitelendirmiş olması karinesinden anlamaktayız. Bu çocukların İsimleri Asram ve Surâym idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Baliğ olduktan sonra yetimlik söz konusu değildir” diye buyurmuştur. Kuvvetli (zahir) olan görüş budur. Eğer yetim idilerse, onlara şefkat duymak anlamıyla baliğ olduktan sonra da yetimlik vasfını taşımaya devam etmeleri ihtimali de vardır.

İnsanlar hakkında yetimliğin babayı kaybetmek ile, onların dışındaki canlılarda ise annenin kaybedilmesiyle söz konusu olacağına dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/83- âyet 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır,

“Şehirde (Medine)” âyeti da kasabaya (el-karyeye) medine denilebileceğine delil vardır. “Ben diğer kasabaları (el-kura) yiyen bir kasaba(ya hicret etmek) ile emrolundum.” Buhâri Fedailu’l-Medine 2; Müslim, Hacc 488; Muvatta’, Medine 5; Müsned, II, 537. hadisinde de karye (kasaba) medîne (şehir) anlamında kullanılmıştır. Hicret hadisinde de: “Sen kimlere aitsin (kimlerdensin)” diye soruya muhatap olan adam, Mekke’yi kastederek: “Ben, medine ahalisindenim” demiştir.

“Altında da onlara ait bir define vardı.” İnsanlar bu define hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İkrime ve Katade derler ki: Bu pek çok miktarda bir mal idi. Define (kenz) adından anlaşılan budur. Çünkü kenz sözlükte bir araya toplanıp getirilmiş mal demektir. Buna dair açıklamalar da daha önceden (et-Tevbe, 9/34. âyet 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs der ki: Bu yerin altına gömülmüş bir sahifedeki bir bilgi idi. Yine ondan şöyle dediği nakledilmiştir: Bu üzerinde: Bismillahirrahmanirrahîm. Kadere îman eden kimsenin nasıl üzüldüğüne hayret ederim. Rızka îman eden kimsenin nasıl çalışıp didindiğine şaşarım. Ölüme inanan bir kimsenin nasıl sevindiğine şaşarım. Hesaba inanan bir kimsenin nasıl gaflete düştüğüne şaşarım. Dünyaya ve dünyanın, dünyada yaşayanların hallerinin değişip durmasına inanan kimsenin, yine dünyaya rahat ve huzur içerisinde meyledişine şaşarım. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur, Muhammed Allah’ın Rasûludür, yazılı, altından bir levha idi.

Buna yakın bir rivâyet İkrime’den ve Ğufra’nın azatlı kölesi Ömer’den de rivâyet edilmiştir. Ayrıca Osman b. Affan bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyet etmiştir.

“Babaları salih bir kimse idi” lâfzının zahirinden ve ilk olarak hatıra gelen manadan anlaşıldığına göre bu onların Öz, en yakın babalarıdır. Yedinci babaları olduğu da söylenmiştir. Bu Ca’fer b. Muhammed’in görüşüdür. Onuncu göbekten babaları olduğu da söylenmiştir. Bu atalarının salihliğinden söz edilmiyor olmakla birlikte, onun salihliği sebebiyle bu çocukları korunmuş idi. Bunun ismi Kâşih’di. Bu açıklama Mukâtil ‘e aittir. Annelerinin ismi da Dinyâ idi. Bunu da en-Nekkaş zikretmiştir.

Bu âyette yüce Allah’ın salih olan bir kimseyi bizzat koruduğu gibi, ondan neseb itibariyle uzaklarda bulunan çocuklarını, torunlarını dahi koruyacağına delil vardır. Yüce Allah’ın, salih bir kimse dolayısıyla soyundan yedi kişiyi muhafaza edeceğine dair rivâyet nakledilmiştir: Yüce Allah’ın:

“Benim velim o kitabı indiren Allah’tır ve o salihleri veli edinir.” (el-A’raf, 7/196) âyeti da buna delildir.

Yüce Allah’ın:

“Ben bunları kendiliğimden yapmadım” âyeti Hızır’ın bir nebi olmasını gerektirmektedir. Bu konudaki görüş ayrılığı önceden geçmiştir.

“İşte senin tahammül gösteremediğin şeylerin iç yüzü” yani açıklaması

“budur.”

“Tahammül gösteremediğin” âyetini bir kesini; şeklinde “sin”den sonra “te” ile okumuşlardır. Cumhûr ise “te”siz olarak; iye okumuştur. Ebû Hatim der ki: Mushaf ların hattında olduğu gibi biz de böyle okuruz.

Burada açıklığa kavuşturulması gereken beş husus vardır:

1- Mûsa’nın Beraberindeki Delikanlıdan Söz Edilmeme Sebebi:

Bu âyetlerin başında da sonunda da Mûsa’nın beraberindeki genç adamdan hiç söz edildiğini duymadık diye soran birisine şöyle cevap verilir: Bu hususta görüş ayrılığı vardır. İkrime, İbn Abbâs’a: Genç kişi Mûsa ile birlikte olduğu halde niçin ondan söz edildiğini görmüyoruz? diye sorunca, İbn Abbâs şöyle demiş: O genç kişi o sudan içti ve ebedileştirildi. O ilim adamı da onu aldı ve onu bir gemiye kapattıktan sonra onu denize saldı. Bu gemi kıyâmet gününe kadar deniz dalgaları üzerinde onu yüzdürecektir. Çünkü onun o sudan içmemesi gerekirdi, ama içti.

el-Kuşeyri der ki: Eğer bu sabit ise burada sözü edilen genç şahıs Yûşa b. Nûn değildir. Çünkü Yûşa b. Nûn, Mûsa (aleyhisselâm)dan sonra uzun bir süre yaşadı ve onun halifesi oldu. Daha kuvvetli görülen odur ki Mûsa, Hızır ile karşılaşınca beraberindeki genç delikanlıyı geri gönderdi.

Hocamız İmâm Ebû’l-Abbas der ki: Kendisine tabi olunanı (Mûsa’yı) söz konusu etmekle yetinilip tabi olanı zikretmeye gerek görmemiş olma ihtimali de vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

2- İncelikli İfadeler Kullanmak:

Hızır’ın, çocukların hazinelerini çıkartmayı yüce Allah’a izafe ederken gemiyi delme işini “onu kusurlu yapmak İstedim” diyerek kusurlu yapmayı kendisine izafe etmiş olması nasıl izah edilir? diye sorana şöyle cevap verilir:

Duvarın düzeltilmesinde iradenin yüce Allah’a isnad edilmesi, uzun bir zaman sonra ve gayblardan olan bir hususa dair oluşundan dolayıdır. Her ne kadar Hızır da bunu irade etmiş idiyse de böyle bir iradede bulunmayı ona öğreten Allah’tır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu tamamıyla hayır bir iş olduğundan dolayı yüce Allah’a izafe etmiştir. Geminin kusurlu kılınmasını da edebe riâyet ederek kendi nefsine izafe etti. Çünkü bu bir kusur lâfzı ile ifade edilmektedir. Bu hususta iradeyi yalnızca kendisine isnad etmek suretiyle edebini göstermiştir. Nitekim İbrahim (aleyhisselâm) da:

“Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur” (eş-Şuarâ, 26/80) sözlerinde daha önce geçen fiilde ve sonrasında fiili yüce Allah’a isnad edip, hastalanma fiilîni kendisine isnad ederken, aynı şekilde edebe riâyet etmiştir. Çünkü hastalanmak bir eksiklik ve bir musibet anlamını taşır. O halde yüce Allah’a ancak güzel görülen lâfızlar izafe olunur, çirkin görülen lâfızlar izafe edilmez. Bu da yüce Allah’ın:

“Hayır ancak senin elindedir” (Âl-i İmrân, 3/26) âyetine benzemektedir. Sadece hayır zikredilmiş olup, şerr O’na nisbet edilmemiştir. Her ne kadar hayır da, şerr de, zarar da, fayda da O’nun elinde olsa dahi. Çünkü, O herşeye kadir olandır ve O herşeyden haberdar olandır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın aziz ve celil olan Rabbinin kıyâmet gününde şöyle buyuracağına dair bize yaptığı nakli ileri sürerek itiraza kalkışmak, yerinde değildir: Kıyâmet gününde yüce Allah şöyle buyuracaktır; “Ey Âdemoğlu, Ben hastalandığım halde sen Beni ziyaret etmedin. Ben senden, Bana yemek yedirmeni istediğim halde sen Bana yemek yedirmedin. Senden, Bana su içirmeni istediğim halde sen Bana su içirmedin..,” Müslim, Birr 43 Çünkü bu, hitapta bir tenezzüldür ve sitemde oldukça lutufkârane bir ifadedir. Bunun da manası, celal ve ikram sahibi olan Allah’ın lutuflarını, O’nun bu amellere vereceği mükâfatın ne kadar çok olduğunu anlatmaktır. Bu kabilden açıklamalar daha önceden de geçmiş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kendi zatı hakkında dilediği İfadeyi kullanmak Allah’ın hakkıdır. Bizler ise ancak O’nun bize izin vermiş olduğu güzel vasıfları ve şerefli fiilleri O’nun hakkında kullanabiliriz. Her türlü eksiklikten, afetten çok yüce ve münezzehtir, alabildiğine yüksektir.

Çocuk hakkında da; “Diledik” ifadesini kullandığını görüyoruz. Burada öldürmeyi kendi nefsine, onun yerine daha hayırlı birisim vermeyi de yüce Allah’a izafe etmiş gibidir.

” Rüşt, reşittik” ise hem hilkatin hem de aklın kemâl derecesini anlatır. Buna dair açıklamalar daha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/151-153. âyetler 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamd olsun.

3- Hızır (aleyhisselâm)ın Tasarruflarını Şerf Hükümlerden Sıyrılmaya Delil Gösterenler:

Hocamız İmâm Ebû’l-Abbas der ki: Bâtıniye’nin zındıklarından bir kesim bir rakım şer’î hükümlerin (haklarında) uygulanmasını gerekli kılan bir yol izlemeye kalkışmışlar ve şöyle demişlerdir: Bu genel şer’î hükümler ile, peygamberler ve avam hakkında hüküm verilir. Veliler ile havasa gelince, onların bu gibi nasslara ihtiyaçları yoktur. Onlardan istenen, kalplerinde doğan şeylerden ibarettir. Kalplerinde etkin olarak geçen düşünceler ile onlar hakkında hüküm verilir. Yine bunlar derler ki: Buna sebep ise kalplerinin bulandırıcı konulardan arınmış, ağyardan uzak düşmüş olmasıdır. Bu sebepten ötürü onlara ilahi ilimler ve Rabbani hakikatler tecelli eder. Kâinatın sırlarına vakıf olurlar, cüz’iyyâtın ahkâmını bilirler. Böylelikle şeriatın külliyâtına dair hükümlere ihtiyaçları kalmaz. Nitekim Hızır da böyle davranmıştır. O kendisine tecelli eden ilimler vasıtası ile Mûsa’nın nezdinde bulunup Kitaptan anlaşılan hükümlere ihtiyaç duymamıştır.

Onların yaptıkları nakiller arasında şu da vardır: Müftüler sana fetva verecek olsa dahi sen fetvayı kalbine sor.

Hocamız -Allah ondan razı olsun- dedi ki: Böyle bir söz söylemek zındıklıktır ve küfürdür. Bu sözleri söyleyen öldürülür ve tevbe etmesi dahi istenmez. Çünkü bu sözler kat’î olarak bilinen şer’i hükümleri inkâr etmektir. Yüce Allah’ın sünneti, hükümlerinin ancak kendisiyle kulları arasında elçilik vazifesini yapan rasûlleri aracılığıyla bilinmesi şeklindedir ve hikmeti bunu gerektirmiştir. Rablerinin mesajlarını ve kelâmını alıp tebliğ edenler onlardır. Onun şeriat ve hükümlerini onlar açıklarlar. Yüce Allah bu görev için onları seçmiş ve bu önemli vazifeyi onlara vermekle, onları ayrıcalıklı kılmıştır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah, meleklerden ve insanlardan rasûller seçer. Muhakkak Allah herşeyi işitendir, herşeyi görendir” (el-Hacc, 22/75)

“Allah peygamberliğini kime vereceğini çok iyi bilendir.” (el-En’âm, 6/24);

“İnsanlar tek bir ümmetti. Allah da peygamberleri müjdeleyici ve korkutucular olmak üzere gönderdi…” (el-Bakara, 2/213) ve buna benzer daha başka âyet-i kerimeler. Özetle söyleyecek olursak, Yüce Allah’ın emir ve nehiylerini ihtiva eden, hükümlerini bilmenin tek yolunun ancak peygamberler olduğu ve ancak onlar vasıtasıyla bunların öğrenileceği konusunda kat’î bir bilgi ve kesin bir yakîn vardır. Bu konuda ümmetin selefi de, halefi de icmâ’ halindedir. Her kim: Peygamberlerin dışında ve peygamberlere ihtiyaç bırakmayacak şekilde Allah’ın kendisi vasıtasıyla emir ve yasaklarının bilinebileceği başka bir yol bulunduğunu söyleyecek olursa bu kimse kâfirdir, öldürülür, tevbe etmesi de istenmez. Bu konuda onunla tartışıp, ona soru sorup cevap vermeye de gerek yoktur. Diğer taraftan böyle bir iddia Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)dan sonra bir takım peygamberlerin varlığını da kabul etmek demektir. Oysa yüce Allah onu peygamberlerinin ve rasûllerinin sonuncusu kılmıştır. Ondan başka ne bir nebî ne de bir rasûl gelecektir.

Bunu şöyle açıklayabiliriz: Ben hükümleri kalbimden alırım, kalbimde geçen ne ise yüce Allah’ın hükmü odur ve gereğince amel ederim. Bu varken ayrıca Kitab ve sünnete ihtiyacım yoktur, diyen bir kimse özel olarak kendisinin nebî olduğunu iddia etmiş demektir. Böyle bir iddia, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Ruhu’l-Kudüs (Cebrâîl) Benim kalbime şunu üfledi (telkin etti)” hadisinde Devamı: “… kimse rızkını tamamlamadan asla ölmeyecektir. Binâenaleyh Allah’tan korkun ve (rızkınızı) güzel bir şekilde arayın.” (el-Aclanî, Keşfu’l-Hafa, I, 231, hn, 707de belirtildiğine göre hadisi İbn Ebi’d-Dünya, Ebû Nuaym, Taberâni, el-Bezzâr ve Hâkim rivâyet etmiş, Hakim sahih olduğuna söylemiştir). söylediklerini andırmaktadır.

4- Hızır Ölü Müdür? Diri Midir?:

İnsanların Cumhûru, Hızır (aleyhisselâm)ın ölmüş olduğu kanaatindedir. Bir kesim de şöyle demektedir: O hayat pınarından içtiğinden dolayı hayattadır, yeryüzündedir ve Beytullah’ı haccetmektedir.

İbn Atiyye der ki: en-Nekkaş bu hususta uzun uzadıya açıklamalarda bulunmuş, kitabında Ali b. Ebi Tâlib’ten ve başkalarından hiçbirisi de ayakları üstünde duramayacak şekilde pek çok şeyler zikredip nakletmiştir. Eğer, Hızır (aleyhisselâm) hayatta olup da haccetse idi, İslâm milleti arasında görülmesi gerekirdi. Eşyanın tafsilatını bütün incelikleriyle bilen yüce Allah’tır. O’ndan başka Rab yoktur. Elan, Hızır (aleyhisselâm)ın ölmüş, olmasını gerektiren hususlardan birisi de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şu Hadîs-i şerîfidir: “Şu gecenizi görüyor musunuz? (yüzyıl sonra) Bugün yeryüzünde bulunanlardan hiçbir kimse kalmayacaktır.” Hadis biraz sonra tam olarak ve nisbeten farklı rivâyetleriyle zikredilecek ve kaynakları orada gösterileceklerdir.

Derim ki: Buhâri de bu görüştedir. Kadı Ebû Bekr İbnu’l-Arabî de bunu tercih etmiştir. Ancak sahih olan ikinci görüştür; yani ileride belirteceğimiz üzere o hayattadır.

Hadisi Müslim, Sahih’inde, Abdullah b. Ömer’den gelen rivâyet yoluyla kaydetmektedir. Abdullah b. Ömer dedi ki: “Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatının sonlarına doğru bir gece bize yatsı namazını kıldırdı. Sonra ayağa kalkıp dedi ki: Şu gecenizi görüyor musunuz? Bundan itibaren yüz seneye kadar yeryüzünde bulunanlardan hiçbir kimse kalmayacaktır.” İbn Ömer dedi ki: İnsanlar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın söylediği o sözler hakkında kendi aralarında yüz sene ile ilgili söyledikleri sözlerde yanıldılar. (Onların yüz sene sonra kıyâmetin kopacağına dair söyledikleri sözlerine işaret ediyor.) Oysa, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şunları söylemişti: “Bugün yeryüzünde bulunanlardan kimse kalmayacaktır. ” O bu sözleriyle bu neslin (bu süre zarfında) ölmüş olacağını kastetmiştir. Müslim, FedâilıTs-Sahâbe 217; Buhârî, Mevâkitu’s-Salât 40; Ebû Dâvûd, Melâhim 18; Tirmizî. Fiten 64

Bunu aynı şekilde Câbir b. Abdullah yoluyla da rivâyet etmektedir. (Cabir) dedi ki: Ben, Resûlüllah’ı vefat etmeden bir ay önce şöyle buyururken dinledim: “Siz kıyâmetin ne zaman kopacağı hakkında bana soru soruyorsunuz. Onun bilgisi ancak Allah’ın nezdindedir. Ben, Allah adına yemin ederim ki yeryüzünde doğmuş bulunan hiçbir nefis üzerinden (bu andan itibaren) yüzyıl geçmeyecektir.” Müslim, Fedâilus-Sahâbe 218; Tirmizî, Fiten 64 Bir diğer rivâyette Sâlim’in şöyle dediği kaydedilmektedir: Biz kendi aramızda: “O gün yaratılmış bulunan” (nefislerden) diye konuştuk.” Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 220

Bir başka rivâyette de şöyle denilmektedir: “Bugün doğmuş bulunan hiçbir nefsin üzerinden yüzyıl geçtikten sonra hayatta kalacak yoktur.” Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 218

Sikâye (Hac mevsiminde hacılara su dağıtmak) ile görevli Abdu’r-Rahmân bunu tefsir ederek ömürlerin eksilmesidir, demiştir. Aynı yer Ebû Said el-Hûdrî’den de buna yakın bir hadis rivâyet edilmiştir Müslim, Fedâilu’s-Sahâhe 219- Ayrıca bk. Buhârî, İlm 41, Mevâkîtu’s-Salât 20; Müsned, 1,93, 140,11, 88, 121, 131

İlim adamlarımız derler ki; Bu hadisin muhtevası özetle şudur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatından bir ay önce Âdemoğullarından o esnada hayatta bulunan herhangi bir kimsenin ömrünün (o andan itibaren) yüzyılı aşmayacağını bildirmiştir. Çünkü, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); “Doğmuş bulunan her bir nefis” diye buyurmuştur. Bu lâfız ise melekleri ve cinleri kapsamaz. Zira onlar hakkında bu ifadenin kullanılması doğru değildir. Akıl sahibi olmayan canlılar da bunun kapsamına girmez. Çünkü Hazret-i Peygamber: “Yeryüzünde bulunan canlılardan bir kimse” diye buyurmuştur. Burada da ifade aslı itibariyle akıl sahibi varlıklar hakkında kullanılan bir ifadedir. O kasıt Âdemoğullarından başkası olamaz. İbn Ömer de bu manayı açıklamış ve şöyle demiştir: O bu sözleriyle (bu zaman zarfında) bu neslin ölmüş olacağını kastetmiştir.

Hazret-i Peygamber’in: “Doğmuş bulunan hiçbir nefis” ifadesinin umûmî oluşu dolayısıyla Hızır hayattadır, diyenlerin görüşlerinin batıl olduğuna, bu hadisi delil gösterenlerin lehine delil olacak bir tarafı yoktur. Çünkü onun her ne kadar istiğrakı (bütünü kapsayıcılığı) pekiştirici ise de onun hakkında özel bir nass değildir. Aksine bu umûm İfadenin tahsis edilmesi mümkündür. Nitekim bu hadis Îsa (aleyhisselâm)ı da kapsamına almamaktadır. Îsa (aleyhisselâm) ötmediği gibi öldürülmedi de; o Kur’ân’ın nassı ve manası gereğince hayattadır. Aynı şekilde bu hadis -hayatta olmakla birlikte- Deccal’i de kapsamına almaz. Deccal’in hayatta oluşuna delil ise el-Cessâse hadisi diye bilinen hadistir Müsned, VI, 373, 413, 417, 418. Aynı şekilde bu hadis Hızır (aleyhisselâm)ı da kapsamaz ve Hızır İnsanlar tarafından da görülmez. Onlarla beraber oturup kalkanlardan da değildir ki; birbirleriyle konuştukları vakit Hızır mıdır? diye kimsenin hatırından geçmesin. İşte bu gibi umûmî ifadeler özel halleri kapsamaz.

Ashab-ı Kehf’in de hayatta oldukları, Îsa (aleyhisselâm) ile birlikte haccedecekleri -önceden geçtiği gibi- de söylenmiştir, Aynı şekilde daha önce belirttiğimiz gibi İbn Abbâs’ın görüşüne göre Mûsa’nın genç adamı da bu haldedir.

Ebû İshâk es-Sa’lebî “el-Arâis” adlı kitabında şunları söylemektedir. Sahih olan Hızır’ın uzun ömür verilmiş ve gözlerin görmesine karşı perdelenmiş bir peygamber olduğudur. Muhammed b. el-Mütevekkil, Damra b. Rabia’dan, o Abdullah b. Şevzeb’den şöyle dediğini nakletmektedir: Hızır (aleyhisselâm) Farisoğullarındandır. İlyas da İsrailoğullarındandır. Bunlar her sene hac mevsiminde bir araya gelirler. Amr b. Dinar’dan da şöyle dediği nakledilmektedir: Hızır da, İlyas da, Kur’ân yeryüzünde kaldığı sürece hayatta kalacaklardır. Kur’ân kaldırıldı mı onlar da ölecekler.

Hocamız İmâm Ebû Muhammed Abdu’l-Mû’ti b. Mahmud b. Abdi’l-Mû’ti el-Lahrnî, Kuşeyrî’ye ait “er-Risale” şerhinde salih pek çok erkek ve pek çok kadından bir takım hikâyeler nakletmektedir ki, bunlara göre bu kimseler Hızır (aleyhisselâm)ı görmüş ve onunla karşılaşmışlardır. Bunların toplamı, en-Nekkâş, es-Sa’lebî ve diğerlerinin de zikrettikleri ile birlikte onun hayatta olduğuna dair zannı oldukça kuvvetlendirmektedir.

Müslim’in, Sahih’inde yer alan hadiste şöyle buyurulmuştur: “Deccal, Medine yakınlarındaki verimsiz yerlerden birisine gelecektir. O gün insanların en hayırlıları olan bir adam -yahut- insanların en hayırlılarından bir adam onun karşısına çıkacaktır…” Hadisin sonlarında şu kaydedilmektedir; Ebû İshâk dedi ki; Denildiğine göre bu adam Hızır (aleyhisselâm)dır Müslim, Filen 112

İbn Ebi’d-Dünya “en-Nevâdir” adlı eserinde Ali b. Ebi Tâlib (radıyallahü anh)’a ulaşan mevkuf bir senet ile naklettiğine göre Ali (radıyallahü anh) Hızır ile karşılaşmış ve (Hızır) ona şu duayı öğretmiş ve bu duayı her namazın akabinde tekrarlayan kimseye pek büyük bir sevap, mağfiret ve rahmet olacağını da zikretmektedir. Dua şöyledir:

Cl) tik. Müslim, Fiten 119 vd; Ebû Dâvûd, Melâhim 15; Tirmizî, Fiten 66; İbn Mâce, Fiten

“Ey bir şeyi işitmek, başka bir şeyi işitmekten alıkoymayan! Ey isteklerin kendisini şaşırtmadığı! Ey ısrar edenlerin ısrarlarından ötürü kendisine usanç gelmeyen! Bana affının serinliğini, mağfiretinin tatlılığını tattır.”

Yine Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)dan, Ali b. Ebi Tâlib (radıyallahü anh)ın Hızır’dan duyduğu belirtilen bu duaya yakın bir duayı işittiğini de zikretmektedir. İlyâs’ın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile bir araya gelişini de zikretmiştir.

İlyâs (aleyhisselâm)ın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın dönemine kadar kalışı mümkün olduğuna göre Hızır’ın hayatta kalışı da mümkündür. Senede bir defa Beyt’in yanında bir araya geldiklerini ve ayrıldıktan vakit şu sözleri söylediklerini de nakletmektedir: “Maşaallah, maşaallah! Kötülüğü Allah’tan başkası kimse önleyemez. Maşaallah, maşaallah! Ne kadar nimet varsa hepsi Allah’tandır. Maşaallah, maşaallah! Allah’a tevekkül ettim, güvenip, dayandım, Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!”

İlyâs’a dair bilgiler de yüce Allah’ın izniyle es-Sâffat Sûresi’nde (37/123. âyet-i kerîme’nin tefsirinde) gelecektir.

Ebû Ömer b. Abdî’l-Berr, “et-Temhid” adlı eserinde Ali (radıyallahü anh)dan şöyle dediğini zikretmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edip de üzeri bir örtü ile örtülünce evin bir tarafından söyleyeni görülmeyen bir ses işitildi. Onlar bu sesi işitiyorlar fakat bu sesin sahibini görmüyorlardı. Şöyle diyordu: Allah’ın selamı, rahmet ve bereketleri üzerinize olsun. Ey bu hâne halkı, selam size. Her bir nefs ölümü tadacaktır. Şüphesiz Allah ölen herkesin halefidir. Yokolup giden herkesin yerine geçecek olan başkasını verir. Her bir musibete karşı teselli kaynağıdır. O bakımdan Allah’a güvenin, O’ndan ümit edin. Çünkü şüphesiz ki asıl musibetzede ilahi mükâfattan mahrum olandır. Onların kanaatlerine göre bu sözleri Hızır (aleyhisselâm) söylemişti. Kastettiği ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ashabıdır.

Hazret-i Peygamber’in hadisindeki “yeryüzünde” ifadesindeki “elif-lâm” cins için değil ahd İçindir. Bu da Arap topraklarıdır. Buna delil ise onların bu topraklarda tasarruf etmeleri ve çoğunlukla orada bulunmalarıdır.

Bu ifadeyle Ye’cuc ve Me’cuc’un yaşadığı topraklar, Hint ve Sind taraflarında bulunan kulakların duymadığı, hakkında hiçbir şey bilinmeyen uzak adalar girmez.

Deccal’e dair (itiraz İle İlgili olarak) bir cevap vermek gerekmez.

Süheylî der ki: Hızır’ın ismi hususunda insanlar birbirinden oldukça farklı kanaatlere sahiptir. İbn Münebbih’ten şöyle dediği nakledilmektedir: O, Ebleyâ b. Melkân b. Fâliğ b. Şâlih b. Erfahşed b. Sâm b. Nûh’dur. Bir diğer görüşe göre o, İbn Âmîl b. Sümahikîn b. Erya b. Alkâmâ b. îysû b. İshâk’dır, Babası bir hükümdar imiş, annesi de Farslı olup ismi da Elma İmiş. O, mağarada kasabadaki adamlardan birisinin koyunları arasından kendisini her gün emziren bir koyun ile birlikte bulunmuş. Onu bulan bu adam alıp beslemiş. Gençlik yaşına gelip de -babası olan- hükümdar bir kâtip edinmek istemiş. İbrahim ile Şit üzerine indirilen sahifeleri yazmak üzere bu konuda bilgi ve maharet sahiplerini toplamış. Onun huzuruna gelen kâtiplerden birisi de oğlu Hızır imiş. Kendisi de oğlunu tanımıyormuş. Yazısının ve bilgisinin güzel olduğunu görmüş ve onun bu üstün özelliklerini ve durumunu araştırınca oğlu olduğunu öğrenmiş. Onu yanına alıp insanların işlerini görmek ve yönetmek üzere görevlendirmiş. Ancak daha sonra Hızır anlatılması uzun sürecek bir takım sebebler dolayısıyla hükümdarın yanından kaçmış. Nihayet Hayat Pınarı’nı bulmuş ve ondan içmiş. O, Deccal çıkıncaya kadar hayatta kalacaktır. Deccal’in öldüreceği, bölüp parçalayacağı sonra da yüce Allah’ın hayat vereceği adam işte odur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın dönemine yetişmediği de söylenmiştir. (Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır).

Ancak bu görüş sahih değildir.

Buhârî ve aralarında hocamız Ebû Bekr İbnu’l-Arabî -Allah’ın rahmeti üzerineolsunninde bulunduğu hadis ehlinden bir kesim şöyle demişlerdir: O, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın belirttiği: “Yüzyılın nihâyetinde bugün yeryüzünde bulunanlardan hiçbir kimse kalmayacaktır.” Yüzyılın bitmesinden önce vefat etmiştir. Çünkü o bu sözleriyle, bu sözü söylediği zaman hayatta olanlardan kimse hayatta kalmayacaktır, demek istemiştir.

Derim ki: Biz bu hadisi ve bu hadis ile ilgili açıklamaları zikrettik ve Hızır’ın şu ana kadar hayatta olduğunu açıkladık. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

5- Hızır’ın, Mûsa (aleyhisselâm)a Vasiyeti:

Denildiğine göre Hızır, Mûsa (aleyhisselâm)dan ayrılmak isteyince Mûsa ona: Bana tavsiyede bulun, demiş. O da şunları söylemiş: Çokça tebessüm et, ama çok gülme. Israrı bırak. Gereksiz hiçbir işi yapma. Hata edenleri yaptıkları hatalar dolayısıyla ayıplama.

Ey İmrân’ın oğlu hatan dolayısıyla da ağla!

Kehf 81

Rablerinin, onun yerine daha temiz ve merhamette daha yakın birini vermesini istedik.

Diyanet Vakfı
(Devam etti:) «Böylece istedik ki, Rableri onun yerine kendilerine, ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin.»

Kurtubi Tefsiri
“Bu bakımdan, Rabbinin onlara bunun yerine daha temiz ve hayırlısını ve daha merhametlisini vermesini diledik.

“Bu bakımdan Rabbinin onlara bunun yerine daha temiz… vermesini diledik” âyetinde

“bunun yerine” anlamındaki lâfzını Cumhûr “be’: harfini üstün, “dal” harfini de şeddeli okumuştur. Âsım ise “be” harfini sakin, “dal” harfini de şeddesiz okumuştur. Allah’ın onları bir evlat ihsan edip bağışlamasını diledik, demektir.

“Daha temiz ve hayırlısını” âyeti da daha temiz bir dine sahip ve salah sahibi birisini vermesini diledik, demektir. Burada: “Yerine vermek, değiştirmek” fiili; şeklindeki kullanımı ile aynı manayadır. (Cumhûrun okuyuşu birinci şekilden, Âsım’in okuyuşu da ikinci şekildendir.) Nitekim; ” Mühlet verdi, indirdi”; fiillerinde ve benzerlerinde de durum böyledir.

“Ve daha merhametlisini” âyetini İbn Abbâs “ha” harfini (sakin değil) ötreli olarak okumuştur. Şair der ki:

“Kendisinden yumuşaklık ve merhamet görülen

Bir kıza nasıl zulmedilebilir!”

Diğerleri ise bu harfi sakin olarak okumuştur. Ru’be b. el-Accac’ın şu beyitinde de böyle kullanılmıştır;

“Ey rahmeti İdris’e indiren,

Ve ey laneti iblis’e indiren.”

Ebû Amr’dan ise farklı rivâyetler gelmiştir.

“Merhamet” kelimesi,

“Temiz ve hayırlı” kelimesine atfedilmiştir. Sonundaki “elif” te’nis içindir. Müzekkeri “elif’siz olarak; şeklinde gelir.

Burada “ruhm”ın “rahim (akrabalık bağı)” anlamına geldiği de söylenmiştir. İbn Abbâs da bu âyeti; “Akrabalık bağını daha bir gözeten Ebû Dâvûd, Vesâyâ 9 diye okumuştur.

Aynı şekilde: “Daha temiz” yerine: şeklinde okumuştur.

İbn Cübeyr ve İbn Cüreyc’den nakledildiğine göre; o çocukları yerine o anne ve babaya bir kız çocuk verildi. el-Kelbî der ki: Bu kız çocukla peygamberlerden birisi evlendi ve o kızın da bir peygamber oğlu oldu. Yüce Allah onun vasıtası ile ümmetlerden birisine hidâyet verdi. Katade, oniki peygamber doğurdu, demiştir. Yine İbn Cüreyc’ten nakledildiğine göre çocuğun annesi çocuk öldürüldüğügünü müslüman olacak bir çocuğa hamile idi. Öldürülen ise kâfirdi.

İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre annesi bir kız çocuğu doğurdu. O da bir peygamber doğurdu.

Bir rivâyette de yüce Allah o anne ve babaya o çocuklarının yerine yetmiş peygamber doğuran bir kız çocuğu verdi. Ca’fer b. Muhammed de bunu babasından nakletmiştir.

İlim adamlarımız derler ki: Bu uzak bir ihtimaldir. İsrailoğulları dışındaki ümmetler arasında pek çok peygamber gönderildiği bilinmemektedir. Bu kadın da İsrailoğullarından değildi,

Bu âyet-i kerimeden şu anlaşılmaktadır: Çocuklar her ne kadar insan ciğerinin bir parçası ise de onları yitirmek musibeti böylelikle hafifletilmiş olur. Esasen kaza ve kadere teslim olan kimsenin akıbeti aydınlıktır.

Katade der ki: O çocukları doğduğunda anne-babası sevinmişti. Öldürüldüğünde de onun için üzülmüşlerdi. Ama hayatta kalmış olsaydı, onların helâk olmalarına sebeb olacaktı. O bakımdan herkese düşen yüce Allah’ın kazasına rıza göstermektir. Şüphesiz ki yüce Allah’ın, mü’minler hakkındaki hoşlarına gitmeyen takdiri, sevdikleri şekildeki takdirlerinden onlar için daha hayırlıdır.

Kehf 80

Gence gelince: Onun anne babası mü’min kimselerdi. Onları azgınlık ve inkâr ile zorlamasından korktuk.

Diyanet Vakfı
«Erkek çocuğa gelince, onun ana-babası, mümin kimselerdi. Bunun için (çocuğun) onları azgınlık ve nankörlüğe boğmasından korktuk.»

Kurtubi Tefsiri
“Erkek çocuğa gelince, annesi de, babası da mü’min kimselerdi. Bunun anne-babasına azgınlık ve nankörlük ederek onları sıkıntıya sokmasından endişe ettik.

“Erkek çocuğa gelince annesi, babası da mü’min kimselerdi” âyeti ile ilgili olarak sahih hadiste şöyle denilmektedir: “Bu çocuk hakkında mühür basıldığı zaman o kâfir olarak mühürlenmişti” denilmektedir Bu şekliyle: Müslim, Fedâil 172; Müsned. V, 119; Buhârî, Enbiyâ 27, Tefsir 18 sûre 2, 3, 4 ile Müsned, V, 120de: “Çocuğa gelince o kâfir idi” anlamında

Bu İfadenin zahiri onun baliğ olmadığı görüşünü desteklemektedir. Bununla birlikte baliğ olmakla beraber ona dair verilmiş bir haber olma ihtimali de vardır, daha önce geçmiş bulunmaktadır.

“Bunun anne-babasına azgınlık ve nankörlük ederek, onları sıkıntıya sokmasından endişe ettik” âyeti ile ilgili olarak; bu sözlerin Hızır (aleyhisselâm)ın sözleri olduğu söylenmiştir. İfadelerin akışı da buna tanıklık etmektedir. Pek çok müfessir de bu görüştedir. Yani bizler bu çocuğun azgınlık ve nankörlük ederek, -anne-babasını zorluğa ve sıkıntılara düşürmesinden korktuk. Yüce Allah bu gibi hal ve maksatlarla insanları öldürmek hususunda içtihatta bulunmayı ona mubah kılmıştı.

Bu âyetlerin yüce Allah’ın buyrukları olduğu ve Hızır’ın da onun âyetini ifadelendirmiş olduğu da söylenmiştir. Taberî der ki: Bu (“endişe ettik” ifadesi) “Bildik” demektir. İbn Abbâs da böyle demiş ve: Bildik demektir, diye açıklamıştır, Bu ise yüce Allah’ın:

“Allah’ın sınırlarını koruyamayacaklarından korkarlarsa” (el-Bakara, 2/229) âyetinde bilmeyi “havf (korkmak)” diye ifadelendirmesine benzemektedir,

Ubeyy’in: “Rabbin…bildi” diye okumuş olduğu rivâyet edilmiştir

Buradaki “endişe (haşyet)” in mekruh görmek, hoşlanmamak anlamına geldiği de söylenmiştir. Mesela birbirleriyle kavga ederler korkusuyla, onları birbirinden ayırdım derken, bu işten hoşlanmadığım, istemediğim için bunu yaptım, demek istenir.

İbn Atiyye der ki: Bu yorumun en güçlü açıklaması -lâfız buna uygun görülmemekle birlikte- ifadenin istiare olduğudur. Yani bu, yaratıkların ve muhatabların zannına göre böyledir: Eğer onlar o çocuğun halini bilmiş olsalardı anne ve babasını sıkıntıya sokacağından korkarlardı. İbn Mes’ûd da; ” Rabbin korktu” diye okumuştur ki burada istiare olduğu apaçıktır. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’de yüce Allah hakkında kullanılan “belki, olur ki, umulur ki” anlamındaki tabirlere benzemektedir. Yüce Allah’ın bu gibi umutlandıran âyetlerinin kesin vaad anlamında olduğuna işaret etmektedir. Bütün bunlardaki umutlandırıcı ifadeler, beklentiler, korku ve endişe ihtimalleri, ey muhataplar- sizin kendi durumunuza göredir.

“Onları sıkıntıya sokmasından” âyeti onlara zora koşmasından, ağır yükümlülüklerle karşı karşıya bırakmasından… endişe ettik, demektir. Yani onların çocuklarına karşı duydukları sevgi, arkasından gitmelerine sebeb teşkil edecek, ikisi de sapacak ve onun dininin yolunu tutacaklardı, demektir.

Kehf 79

Gemiye gelince: O, denizde çalışan yoksullara aitti. Onu kusurlu yapmak istedim. Çünkü arkalarında her gemiyi zorla alan bir kral vardı.

Diyanet Vakfı
«Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu kılmak istedim. (Çünkü) onların arkasında, her (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı.»

Kurtubi Tefsiri
“O gemi denizde çalışan yoksullarındı. Ben onu kusurlu yapmak istedim. Çünkü arkalarında her (sağlam) gemiyi zorla gasbeden bir hükümdar vardı.

“O gemi denizde çalışan yoksullarındı” âyetini: “Miskin (yoksul) fakirden daha iyi durumdadır” diyenler bu görüşlerine delil göstermişlerdir. Bu anlamdaki açıklamalar yeteri kadar et-Tevbe Sûresi’nde (9/60. âyet, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Şöyle de denilmiştir: Bunlar aslında ticaretle uğraşan kimselerdi. Fakat az bir malla denizin ortasında yolculuk yaptıkları ve belli bir duruma karşı kendilerini korumaktan yana zayıf düşmüş oldukları için, onlar hakkında “miskinler (yoksullar) tabiri kullanılmıştır. Zira içinde bulundukları bu hat sebebiyle onlar şefkate muhtaç kimselerdi, Bu açıklama senin dehşete yahut zor bir duruma düşmüş, zengin bir kimseye: Miskin (zavallı) demene benzer.

Ka’b ve başkaları derler ki: Bu gemi on tane yoksul kardeşe babalarından miras kalmıştı. Bunların beşi kötürüm, beşi de denizde çalışıyorlardı,

Şöyle de denilmiştir: Bunlar yedi kişi idiler. Bunların her birisinin ötekinden farklı bir kötürümlüğü vardı. en-Nekkâş bunların sakatlıklarının ismini da zikretmektedir. Bunlardan çalışanlardan birisi cüzzamlı, diğerinin bir gözü kör, üçüncüleri topal, dördüncülerinin hayaları şişkin, beşincileri ve aynı zamanda en küçükleri olanları hiçbir şekilde ateşi düşmeyen devamlı hummalı birisi idi. Çalışamayan beş kişiye gelince, bunların birisi kör, birisi sağır, birisi dilsiz, birisi yatalak, diğeri de deli idi. Çalıştıkları deniz de Fars ve Rum ülkeleri arasında bir denizdi. Bunları es-Sa’lebî nakletmiştir.

Bazıları ‘Yoksullar” anlamına gelen “mesakin” kelimesini “sin” harfini şeddeli olarak; diye okumuşlardır. Bu hususta görüş ayrılığı vardır. Bunun gemi tayfaları anlamına geldiği söylenmiştir. Çünkü “messâk” geminin dümenini tutan kimseye denilir. Bütün gemi hizmetleri için elverişli ve uygundur. O bakımdan hepsine birden “messâkîn” ismi verilmiştir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: “Messâkîn” (deri demek olan) meşk tabaklayıcılığı işiyle uğraşanlar, demektir.

Ancak daha güçlü delile dayanan okuyuş şekli “miskin” kelimesinin çoğulu olarak “mesâkîn: yoksullar” okuyuşudur. Bunun da anlamı şudur: Gemi kendilerine şefkat duyulması gereken zayıf, güçsüz bir topluluğa ait idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Ben onu kusurlu yapmak istedim.” Onu ayıplı kılmak istedim, “O şeyi ayıplı, kusurlu kıldım” demektir. Kusurlu olan şeye de; ile denilir.

“Çünkü arkalarında her (sağlam) gemiyi zorla gasbeden bir hükümdar vardı” (diye meali verilen) bu âyeti İbn Abbâs ve İbn Cübeyr “Sağlam” kelimesi ziyadesiyle okumuşlardır. Aynı şekilde İbn Abbâs ve Osman b. Affan’ın da; “Sağlam, kusursuz” ilavesiyle okudukları nakledilmiştir.

(…….) kelimesi asıl anlamı itibariyle: “Arkasında” demektir. Bazı müfessirler derler ki: Bu hükümdar onların arkalarında idi ve ona döneceklerdi. Çoğunluk ise bu kelimenin orada gidecekleri yerde, Önlerinde anlamında olduğunu kabul etmektedirler. İbn Abbâs ve İbn Cübeyr’in bunu:

“Onların önlerinde sağlam her bir gemiyi gasbederek alan bir hükümdar vardı” şeklindeki kıraatleri bunu desteklemektedir,

İbn Atiyye der ki:

“Arkalarında” kelimesi kanaatimce asıl manası üzeredir. Çünkü bu gibi lâfızlar zaman göz önünde bulundurularak kullanslır. Şöyle ki: Daha önceden meydana gelmiş, var olmuş olan bir olay, emam (ön, önce)dir. Ondan sonra gelen olay ise arkadır, o da geriye kalan demektir. Bu ise ilk anda anlaşılan manadan farklı bir manadır. Bundan dolayı bu gibi lâfızları geçtikleri yerde iyice düşünecek olursak bu kaidenin sürekli uygulama alanı bulduğunu görebiliriz. Buna göre bu âyet-i kerimenin manası şudur: Bunların yaptıkları bu işlerinden sonra zaman itibariyle bu hükümdarın gasb etmesi olayı gelir. “Önlerinde” diye okuyanlar ise bununla mekânı kastetmişlerdir. Yani sanki onlar belli bir yere gidiyorlarmış (ve orada bu gasb olayı cereyan edecekmiş) gibi bir manaya gelir, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Namaz önündedir (ileride kılınacaktır)” Hadis, Hazret-i Peygamber in hacda akşam ile yatsı namazlarını bir arada (cem ile) kılması ile ilgilidir. Buhârî, Hacc 95; Müslim, Hacc 276; Ebû Dâvûd, Hacc 63; İbn Mâce, Menâsik 59 v,s… hadisinde de mekân itibariyle önü kastetmektedir. Yoksa onların içinde bulundukları (ve bu sözün söylendiği) o vakit zaman itibariyle namazın önünde (öncesinde) idi, Bu açıklamayı iyice düşününüz. Böyle bir açıklama bu konudaki lâfız karışıklıklarından yana rahata kavuşturur, Taberî’nin Kitab’ında Katade’den

“arkalarında… bir hükümdar vardı” âyeti ile ilgili olarak şöyle dediği nakledilmektedir: Bu, önlerinde demektir. Nitekim yüce Allah’ın:

“Arkalarında cehennem vardır. “(el-Câsiye, 45/10) Halbuki cehennem onların önlerinde bulunmaktadır. Bu açıklama sağlıklı bir açıklama değildir. Esasen bu el-Hasen b. el-Hasen’in kızmasına sebeb teşkil eden Arapçanın fesahatine uygun olmayan açıklama şekilleridir. Bunu ez-Zeccâc söylemiştir.

Derim ki: Bu İmâmın tercih ettiği bu görüşü daha önceden İbn Arafe de ifade etmiştir, el-Herevî der ki: İbn Arafe dedi ki: Kişi soruyor: İleride önünde olduğu halde nasıl olur da “arkasından” demektedir? Ebû Ubeyd ile Ebû Ali Kutrub’un iddialarına göre bu kelime ezdad (zıd anlamlılardandır. Ve burada “verâ (arka)” “kuddâm (ön)” anlamındadır. Ancak bu bir sonuç vermez. Çünkü “emâm” kelimesinin “vera” kelimesinin zıddı olması zaman ile ilgili anlatımlarda uygun düşmektedir. Mesela bir adam Receb ayında, Ramazan ayında gerçekleştirmek üzere sana bir vaatte bulunacak olur da sonra da: “Daha senin arkanda -önünde olsa dahi- Şa’ban da vardır” diyecek olsa bu uygun bir ifadedir. Çünkü Şa’ban, Ramazan ayına yakınlaştırıcı ve Recebin yerine geçen bir zamandır. Bu görüşe aynı şekilde el-Kûşeyrî de işaret etmiş ve şöyle demiştir: Bu ifade vakitler, zamanlar ile ilgili bu şekilde kullanılabilir. Yoksa mekân itibariyle senin arkanda bulunan bir kişi hakkında; önündedir denilmez. el-Ferrâ’ der ki: Ondan başkaları bunu câiz kabul etmişlerdir. Gerek el-Feırâ’nın Meânî’l-Kur’ân adlı eserine, gerekse Kurtubî’nin el-Ferrâ”nın kanaatlerini genellikle naklettiği kaynak olan en-Nehhâs’ın İ’râbu’l-Kur’ân’ına baktığımız halde, el-Ferrâ”nın: “o’- demekte kimi kastettiğini teshil edemedik. Gemide bulunanlar bu hükümdarın durumunu bitmiyorlardı. Yüce Allah bu durumu Hızır’a bildirince o da gemide böyle bir kusur meydana getirdi. Bunu ez-Zeccâc da nakletmektedir,

el-Maverdî der ki: “Verâ” kelimesinin “emam” kelimesi yerine kullanılması hususunda Arap dilbilginlerinin üç ayrı görüşü vardır:

1- Her durum ve her mekânda kullanılması mümkündür, zıt anlamlı kelimelerdendir. Nitekim Allah:

“Arkalarında (verâ) cehennem vardır.” (el-Câsiye, 45/10) âyetinde: “Önlerinde” anlamındadır. Şair şöyle demektedir:

“Mervânoğulları benim dinleyip itaat edeceğimi mi umar?

Hem benim kavmim Temim’dir ve uçsuz bucaksız çöller de arkam (verâ)dadır.”

Bununla: Önümde demek istemiştir.

2- Verâ kelimesi zaman ile ilgili anlatımlarda emam (ön) yerine kullanılır. Çünkü insan bu zamanları aşıp geçer ve onun arkasında kalmış olurlar. Başka yerde bu şekilde kullanımı mümkün değildir.

3- Karşılıklı ve biri diğerinin arkasında bulunan, yüzü arkası bulunmayan iki taşta olduğu gibi cisimlerde kullanılabilir, başkaları hakkında kullanılamaz. Bu Ali b. Îsa’nın görüşüdür.

Sözü edilen hükümdarın ismi hakkında farklı görüşler vardır. Adının Huded b. Buded olduğu söylendiği gibi el-Cdendî olduğu da söylenmiştir ki bunu da es-Süheyll ifade etmiştir. Buhârî gasb yoluyla herbir gemiyi alan bu hükümdarın ismini zikrederek bu kişi Huded b. Buded idi, demektedir. Buhârî, Tefsir 18. sûre 3 Öldürülen çocuğun ismi ise Ceysur’du. Biz ismini Yezid el-Mervezî’nin rivâyetinden el-Camî’de böylece kaydettik. Bundan başka bir rivâyette ise -ha harfi ile- Haysûr’dur. Bendeki kitabın haşiyesinde üçüncü bir rivâyet daha vardır ki o da Haysûn’dur. Uk. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VİN, 274 Bu hükümdar güzel ve iyi olan herbir gemiyi gasbedip müsadere ediyordu. İşte Hızır’ın bu gemiyi kusurlu kılıp, delmesinin sebebi budur.

Bu uygulamadan, maslahatın yönü muhakkak olarak bilindiği takdirde mesâlih ile amel edilebileceğine dair bir fıkhî hüküm anlaşılmaktadır. Aynı şekilde bir bölümünü ifsad etmek suretiyle malın tamamını ıslah etmenin câiz olduğu da anlaşılmaktadır ki; az önce geçmiş bulunmaktadır.

Müslim’in, Sahih’inde geminin delinmesindeki hikmet şu sözlerle açıklanmaktadır: Nihayet karşılıksız olarak gemileri gasb eden kişi gelince onun delinmiş olduğunu gördü ve ona ilişmeden geçip, gitti. Sonra da bir tahta parçasıyla onu düzelttiler… Müslim, Fetlâil 172

Bu kıssadan zorluk ve sıkıntılara sabretmenin teşvik edildiği anlaşılmaktadır. Böyle hoşlanılmayan bu gibi hallerin kapsamında nice faydalar vardır. Nitekim yüce Allah’ın:

“Bazen hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur” (el-Bakara, 2/216) âyetinin anlamı da budur.

Kehf 78

Dedi: “İşte bu, benimle senin aranda ayrılıktır. Sana sabredemediğin şeylerin yorumunu haber vereceğim.”

Diyanet Vakfı
(Hızır) şöyle dedi: «İşte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim.»

Kurtubi Tefsiri
O da dedi ki: “İşte bu benimle, senin ayrılışımızdır. Dayanamadığın şeylerin İç yüzünü sana haber vereyim…

13- Yapılan İşlerin Akıbeti:

“Dayanamadığın şeylerin iç yüzünü sana haber vereyim” âyetinde geçen “te’vil: işin iç yüzünü bildirmek” bir şeyin sonu, akıbeti demektir. Yani ona: Ben sana yaptıklarımı, ne diye yaptığımı haber vereyim, dedi.

Mûsa ile Hızır (İkisine de selâm olsun)ın başından geçen olaylar ile ilgili bu âyetlerin tefsiri hakkında denildi ki: Bunlar bir taraftan Mûsa (aleyhisselâm)a karşı bir delildi, bir taraftan da onun bu tutumunun hayret edilecek olduğunu ifade eder. Şöyle ki; Geminin delinmesine tepki gösterince ona şöyle seslenildi: Ey Mûsa, sen o sandukada denize atılmış iken ne haldeydin, şimdi bu tedbirin ne oluyor? Çocuğun öldürülmesini tepkiyle karşılayınca ona şöyle denildi: Sen Kıpti’ye bir yumruk vurup onu öldürürken nerdeydin? Senin bu tepkin ne oluyor? Duvarın doğrultuluvermesine karşı çıkınca da ona şöyle seslenildi: Senin Şuayb’ın kızları yerine kuyunun üzerindeki taşı ücretsiz olarak kaldırman neydi? Buna niye itiraz ediyorsun?

Kehf 77

Yola koyuldular. Bir şehre vardıklarında, halkından yemek istediler. Onlar ise ikisini misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular, onu doğrulttu. Dedi ki: “Dileseydin, buna karşılık bir ücret alabilirdin.”

Diyanet Vakfı
Yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere bulunan bir duvarla karşılaştılar. (Hızır) hemen onu doğrulttu. Musa: Dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alırdın, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Yine gittiler. Nihayet bir kasaba ahalisinin yanına vardılar. Ora halkından yiyecek İstediler. Fakat kendilerini misafir etmeyi kabul etmediler. Orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar buldular. O bu duvarı doğrultuverdİ. Dedi ki: “Dileseydin, elbet buna karşılık bir ücret alırdım.”

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı onüç başlık halinde sunacağız;

1- Misafir Kabul Etmeyen Kasaba Halkı:

“Nihayet bir kasaba ahalisinin yanına vardılar.” Müslim’in, Sahih’inde Uheyy b. Ka’b’dan, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan (şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Adi ve bayağı kimselere uğradılar. Bunlar meclisleri dolaştılar da “ora halkından yiyecek istediler. Fakat kendilerini misafir etmeyi kabul etmediler. Orada yıkılmaya yüz tutmuş” -meyletmiş, yan yatmış demek istiyor- “bir duvar buldular da” Hızır eliyle “bu duvarı doğrultuverdi.” Mûsa ona dedi ki: Biz bunların yanına bizi misafir etmeleri için geldik, onlar bize yiyecek dahi vermediler. “Dileseydin elbet buna karşılık bir ücret alırdın. O da dedi ki: İşte bu benimle senin ayrılışımızdır. Dayanamadığın şeylerin İç yüzünü sana haber vereyim.” Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allah, Mûsa’ya rahmet buyursun. İsterdim ki sabretmiş olsun- tâ ki Allah bize onların haberlerini anlatsın.” Müslim, Fedâil 170; Buhârî, İlm 44

2- Misafir Etmeyen Kasabanın Kimliği:

İlim adamları bu kasabanın hangisi olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Katâde’nin dediğine göre bu Ubulle’dir. Muhammed b. Şîrîn de böyle demiştir. Bu en cimri ve semadan (ilahi rahmetten) en uzak bir kasabadır. Buranın Antakya olduğu söylendiği gibi, Endülüs’te bir adadaki bir kasaba olduğu da söylenmiştir. Bu da Ebû Hüreyre ve başkalarından rivâyet edilmiştir. Bunun el-Cezîreıu’l-Hadra (yeşil ada) olduğu söylenir.

Bir kesim de burasının Azerbaycan taraflarında Bacervan diye bilinen bir yerdir. Süheylî de buranın Berkâ olduğunu nakletmektedir, es-Sa’lebî der ki: Bu, Nasıra diye bilinen ve hristiyanların da kendilerine nisbet edildiği, Bizans şehirlerinden bir şehirdir.

Bütün bu görüş ayrılıkları Mûsa (aleyhisselâm)ın kıssasının yeryüzünün hangi tarafında cereyan ettiği ile ilgili görüş ayrılıklarına binaendir. Bunun hangisinin gerçek olduğunu en iyi bilen Allah’tır.

3- Benzer Hallerde Farklı Tutumlar:

Mûsa (aleyhisselâm), Şuayb’ın kızlarının koyunlarını suladığı vakitteki yemeğe olan ihtiyacı Hızır ile birlikte kasabaya geldikleri vakittekinden daha fazlaydı. O, Şuayb’ın kızlarından yiyecek istemeksizin ilk iş olarak koyunlarını suladı. Kasabada ise Hızır’la birlikte yiyecek istediler. Bu hususta ilim adamlarının değişik, etraflı açıklamaları vardır. Bunlardan birisi şudur: Mûsa, Medyen’deki olayda tek başına idi. Hızır kıssasında ise başkasına tabi idi.

Derim ki: Bu kıssanın baş. taraflarında beraberindeki delikanlıya söylediği:

“Kuşluk yemeğimizi getir. Bu yolculuğumuzdan gerçekten yorgun düştük.”(Kehf, 18/62) sözleri de bu manayı ihtiva etmektedir. Arkadaşı Yûşa ile birlikte oluşuna uygun bir şekilde açlığını hissetmiş oldu. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Şöyle de açıklanmıştır: Mûsa’nın bu yolculuğu bir te’dib yolculuğu olduğundan dolayı, zorlukları karşılamak işi ona bırakıldı. Ancak öbür yolculuğu bir hicret yolculuğu idi. O bakımdan ilahi yardım ve gıdasını kolaylıkla sağlamak gibi lütuflara mazhar oldu.

4- Aç Kimsenin Yiyecek İstemesi:

Bu âyet-i kerîme’de yiyecek istenebileceğine ve acıkan kimsenin -cahil mutasallallahü aleyhi ve sellemvıfların aksine- açlığını giderecek miktardaki şeyleri istemesinin vacip olduğuna delil vardır. Çünkü “istifam” yemek yedirmeyi istemek demektir. Burada kasıt kendilerinin misafir edilmesini istemektir. Buna delil yüce Allah’ın:

“Fakat kendilerini misafir etmeyi kabul etmediler” âyetidir. İşte bundan dolayı o kasaba halkı yerilmeyi hak ettiler. Peygamberimiz’in (salât ve selam ona) kendilerini nitelendirdiği şekilde bayağılık ve cimrilik ile nitelendirilmeye lâyık görüldüler.

Bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak Katade der ki: En kötü kasaba misafir kabul etmeyen, yolcunun hakkını vermeyen kasabadır.

Bundan da anlaşıldığına göre onları misafir edip ağırlamak, kasaba halkı için vacip idi. Hızır ve Mûsa (ikisine de selam olsun) kendileri için bir hak olan misafirliği istediler. Peygamberlere, faziletli kimselere ve evliyaya daha yakışan da budur. Ziyafete dair gerekli açıklamalar -yüce Allah’a hamd olsun ki- daha önce Hud Sûresi’nde (11/69-71. âyetlerin tefsiri 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Allah, Harirî’ye merhamet buyursun. Çünkü o bu âyet-i kerîme’yi hafife almış, edep sınırlarının dışına çıkmış, doğru olmayan ifadeler kullanmış ve ayağı kaymıştır. O bu âyet-i kerîme’yi dilenciliğe ve dilenirken de ısrar etmeye delil göstermiş, bunu yapanın da ayıplanmayacağını ve bunun bir eksiklik olmadığını belirtmiş ve şöyle demiştir:

“Eğer redd olunursan, reddolunmakta bir eksiklik yoktur,

Senin için; çünkü senden önce Mûsa da redd olundu, Hızır da.”

Derim ki: Bu din ile oynamaktır. Peygamberlere gereken saygıyı göstermekten sıyrılmaktır. Bu edebî bir tekerleme ve bayağı bir yanılmadır. Allah, Selef-i Salih’e rahmet eylesin. Onlar üstün akıl sahibi herkese vasiyette bulunmakta oldukça üstün gayret göstermiş ve şöyle demişlerdir: Her ne ile oynarsan oyna, ama sakın dininle oynama.

5- “Cidar: Duvar” Kelimesi;

Yüce Allah’ın: ” Bir duvar” âyeti ile söyleyişi aynı anlamdadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: ” Tâ ki su bahçenin etrafında yükselttiğin yerlere (duvar diplerine) ulaşıncaya kadar sulamaya devam et” Yakın lâfızlarla: Buhârî, Tefsir 4. sûre 12, Sulh 12, Müsâkaat 6-8; Müslim, Fedâil 129; Ebû. Dâvûd, Akdiye 31; Tirmizî, Ahkâm 26, Tefsir 4 sûre 13, İbn Mâce, Mukaddime 2; Wâî, Kudât 19, 27; Müsned, I, 166. diye buyurmuştur.

“Etrafında bir duvar yapılmış yer” demektir. Asıl anlamı yüksekliktir, “Ağaç yerden yükseldi” demektir. “el-Cuderî: Çiçek hastalığı” da buradan gelmektedir.

6- Kur’ân-ı Kerîm’de Mecaz:

Yüce Allah’ın:

“Yıkılmak isteyen (mealde yıkılmaya yüz tutmuş)” yıkılmaya yakın demektir. Bu bir mecaz ve kelimenin anlamını genişletmedir. Hadiste, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “meyletmiş, yan yatmış” diye açıklamıştır. İşte bu Kur’ân-ı Kerîm’de mecazın varlığına bir delil teşkil etmektedir. Cumhûr’un görüşü de budur. Konuşan ve canlı tarafından yerine getirilmesi uygun olan bütün fiiller eğer bir cansıza yahut bir hayvana nisbet edilecek olursa bu bir istiaredir. Yani bunların yerine bir insan olsaydı, bu fiili yerine getirecekti, Böyle bir anlatım üslûbu, Arapların konuşmalarında, şiirlerinde pek çoktur. Bunlardan birisi el-A’şâ’nın şu beyitidir

“Vazgeçer misiniz? Zalimlik edeni vazgeçiremez hiçbir şey,

Yağı da, fitilleri de karnın içine geçiren bir mızrak yarası gibi.”

Burada görüldüğü gibi vazgeçirmeyi mızrak yarasına izafe etmiş bulunmaktadır.

Bir diğer şairin şu beyiti de bu kabildendir:

“Mızrak, Ebû Berâ’nın göğsüne saplanmak ister,

Ama Akîloğullarının kanından yüz çevirir,”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Şüphesiz develer(in)le beni bir araya getiren bir zaman,

Elbetteki iyiliği dokunacak bir zamandır.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Kurak ve uzak bir yerde onların kafaları koparıldı,

Tıpkı çapaların yeri yarması gibi -kılıçların keskin taraflarına doğru gelmek istediklerinde-”

Burada şair kılıçların tepelerine inişini, çapaların yere saplanmasına benzetmektedir. Çapalar yere saplanır ve âdeta çıkmamacasına derine iner.

Hassan b. Sabit de der ki:

“Eğer adiliğin nesebi olsaydı o hiç şüphesiz çirkin yüzlü,

Sakiflilere mensub, bir gözü kör köle olurdu.”

Antere de der ki:

“Göğsüne saplanan mızrak yaralarından (atım) yana meyletti,

Ve bana gözyaşları ile göğsündeki hırıltılarla şikâyet etti.”

Sonra da bu manayı şu sözleriyle açıkladığını görüyoruz:

“Eğer karşılıklı konuşmanın ne olduğunu bilmiş olsaydı, şüphesiz şikâyet ederdi.”

Bu kabilden sözler gerçeklen çoktur. İnsanların konuşma esnasında benim evim filanın evine bakar demeleri, Hadîs-i şerîfte geçen “ateş Rabbine şikâyette bulundu” Buhâri, Bed’ul-Halk 10, Mcvâkitu’s-Salât 9; Tirmizî, Cehennem 9, İbn Mâce, Zühtl 38; Muvatta’’, Vukıil 27, 2H; Müsned, II, 23«, 277. 462, 503 ifadesi de bu kabildendir.

Bazıları da Kur’ân’da mecaz olduğunu kabul etmezler. Ebû İshak el-İsferâyînî, Ebû Bekr Muhammed b. Davûd el-Asbaham ve başkaları bunlardandır. Çünkü yüce Allah’ın ve Rasûlünün sözlerini, fazilet ve din sahibi kimseler için hakikate hamledip, yorumlamak daha uygundur. Çünkü yüce Allah Kitabında haber verdiği üzere bize hakkı anlatır. Bu konuda getirdikleri delillerden birisi de şudur: Eğer yüce Allah bize mecazi ifadelerle hitap etse idi; -aynı şekside, Kur’ân-ı Kerîm’in mecazi ifadeler taşıyan bir kitap olmakla da nitelendirmesi gerekirdi. Hakikati bırakıp mecaza yönelmek, ifade etmekten acizliği gerektirir. Bu ise yüce Allah hakkında imkânsız bir şeydir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“O gün onların ‘dilleri, elleri ve ayakları yaptıkları herşeyi söyleyerek aleyhlerine şehadet edeceklerdir.” (en-Nûr, 24/24);

“O gün de Biz cehenneme doldun mu? diye soracağız . O da: Daha var mı? diyecek.” (Kâf, 50/30);

“O ateş onları uzaktan görünce onun büyük bir öfke ile çıkaracağı şiddetli uğultusunu işiteceklerdir.” (el-Furkan, 25/12);

“O (ateş) yüz çeviren ve arkasına donen kimseyi çağırır.” (el-Meâric, 70/17); “Ateş (cehennem) Rabbine şikâyette bulundu” Bir önceki nota bakiniz. “Ateş ile cennet birbirleriyle tartıştılar.” Buhârî, Tefsir 50. sike 1; Müslim, Cennet 34-36; Tirmizî, Sıfatu’L-Cenne 22; Müsned, II, 276, 314, 450, III, 79. Bu ve benzeri ifadeler hakikattir. Bunları yarattp herşeyi konuşturan bunları da konuşturacaktır.

Müslim’in, Sahih’inde Enes (radıyallahü anh) yoluyla gelen hadise göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ağzına mühür vurulur, baldırına: Konuş denilir. Baldırı, eti, kemikleri konuşmaya başlar ve yaptıklarını söylerler. Bu şekilde kendi nefsinden şahitler getirilerek ileri sürebilecek bir mazeretinin bırakılmaması içindir. Bu (şekilde muamele görecek kişi) münafıktır. İşte, Allah’ın kendisine gazaplanacağı kimse de budur. ” Müslim, Zühd 16

Bunlar âhirette olacaktır. Dünyaya gelince, Tirmizî de Ebû Said el-Hudrî’nin şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; “Nefsim elinde olana yemin olsun ki; yırtıcı hayvanlar insanlarla konuşmadıkça, kamçısının ucu ve ayakkabısının bağı kişi ile konuşarak, baldırı kendisinden sonra aile halkının neler yaptıklarını ona haber vermedikçe kıyâmet kopma -yacaktır.” Ebû Îsa dedi ki: Bu hususta, Ebû Hüreyre’den de gelmiş bir rivâyet vardır ve bu hasen, garib bir hadistir. Tirmizî, Fiten 19, Müsned, 111, 84.

7- Hızır’ın Yıkılmaya Yüz Tutmuş Duvarı Düzeltmesi:

Yüce Allah’ın:

“O bu duvarı doğrultuverdi” âyeti ile ilgili olarak denildiğine göre duvarı yıktıktan sonra onu tekrar bina etmeye koyuldu. Bunun üzerine Mûsa (aleyhisselâm): “Dlleseydin elbet buna karşılık bir ücret alırdın” dedi. Çünkü bu, ücrete hak kazandıran bir iştir.

Ebû Bekr el-Enbârî’nin İbn Abbâs’tan naklettiğine göre; Ebû Bekr, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı bu âyeti: “Orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler. (Hızır) onu yıktı, sonra onu yeniden bina etmeye koyuldu” diye okumuştur. Ebû Bekr (el-Enbârî) dedi ki: Eğer hadisin senedi sahih ise; bu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Kur’ân-ı Kerîm’i tefsiri kabilindendır. Bazı nakikiler de Kur’ân-ı Kerîm’in tefsiri olan ifadeleri bir yere yerleştirmişler ve bu böylelikle -bir takım kastî dil uzatanların söyledikleri gibi- Osman’ın Mushaf’ından, Kur’ân’dan eksilmiş bölümleri olarak nakledilmiştir.

Saîd b. Cübeyr der ki: Eliyle duvarı sıvazladı ve onu doğrultunca o da doğruluverdi, Sahth olan görüş ve peygamberlerin, hatta velilerin fiillerine daha çok benzeyen tavır bu olmalıdır.

Kimi haberlerde şöyle denilmektedir; Bu duvarın kalınlığı o dönemin arşını ile otuz arşın idi. Yeryüzündeki uzunluğu beşyüz arşın, eni elli arşın idi. Hızır (aleyhisselâm) eliyle onu düzeltti, o da düzeliverdi. Bunu da es-Sa’lebi “el-Arâis” adlı eserinde zikretmiştir.

Bunun üzerine Mûsa, Hızır’a: “Dileseydin elbet buna karşılık bir ücret alırdın” yani yiyeceğin bir yemek alırdın, dedi.

İşte bu, evliyanın kerametine bir delildir. Aynı şekilde bu hususta Hızır (aleyhisselâm)ın halleriyle ilgili olarak anlatılan bütün hususlar olağanüstü işlerdendir. El betteki bunları keramet kabul edişimiz, onun bir peygamber değil bir veli olduğunu kabul etmemiz halinde söz konusu olur.

Yüce Allah’ın:

“Ben bunları kendiliğimden yapmadım” (82. âyet) âyeti onun nebi olduğuna ve ona diğer peygamberlere vahyolunduğu gibi teklif ve ahkâm vahyedildiğine delil teşkil etmektedir. Şu kadar var ki o bir rasûl değildi. Doğruyu en iyi bilen Allah’tır.

8- Yıkılmaya Yüz Tutmuş Yerlerden Geçmek:

İnsana düşen yıkılmasından korkulan, yana doğru kaymış herhangi bir duvarın akında oturmamaktır. Aksine böyle bir yerden geçecek olursa çabucak geçmelidir, Çünkü, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın hadisinde şöyle buyurulmuştur: “Sizden herhangi bir kimse yıkılmaya yüz tutmuş bir tırbâlîn yanından geçecek olursa oradan hızlı yürüyüp geçsin.” İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, 111, 117.

Ebû Ubeyd el-Kâsım b. Sellâm der ki; Ebû Ubeyde şöyle derdi: Tırbâi manastıra ve yüksekçe binaya benzeyen, Acemlerin gözetleme yerlerini andıran benzer bir yerdir (kule) Cerir der ki:

“Zayıflıktan damarları görünen, onu kapıp istediği yere götürdü,

Sanki o bir tırbal üzerinde oturdu.”

“es-Sıkah”da şöyle denilmektedir; Tırbâi, duvarın yüksekçe bölümü, dağın uçurum kenarlarındaki büyükçe kaya demektir. Şam bölgesinin tarabîlî (tırb’alîn çoğulu) oranın manastırları demektir. Küçük abdest bozarken belini yukarı doğru yükseltmesini anlatmak üzere de; denilir.

9- Evliyanın Kerametleri:

Sabit haberlerin ve mütevâtir âyetlerin delâleti üzere evliyanın kerametleri sabittir. Kerametleri ya inkarcı bir bidatçı yahut haktan sapmış bir fasıktan başkası inkâr etmez. Yüce Allah’ın -bundan önce geçtiği üzere- Meryem ile ilgili olarak haber vermiş olduğu yaz ayındaki kış meyveleri, kış ayında yaz meyvelerinin yanında bulunması, kendisinin emir vermesi üzere kurumuş olan hurma ağacının meyve verivermesi gibi -ki Meryem konu ile ilgili görüş ayrılıkları bulunmakla birlikte peygamber değildir.- Yine Hızır (aleyhisselâm) vasıtası ile meydana gelen geminin delinmesi, çocuğun öldürülmesi, duvarın onanlıp düzeltilmesi de kerametlere delildir.

Kimi ilim adamı der ki: Hızır hakkında peygamberdir demek câiz değildir. Çünkü ahad haberlere dayanarak birisinin peygamber olduğunu söylemek câiz değildir. Bilhassa te’vil edilme ihtimali olmayacak şekilde tevatür ile, ümmetin icma’ı ile, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Benden sonra peygamber yoktur” Meselâ: Buhârî, Meğâzî 78; Tirmizî, Menâkıb 20; Müsned, I, 177, 179, 182, 184, III, 32, ÜS, VI, 369, 43». hadisi rivâyet edilmiş bulunmaktadır. Yüce Allah da:

“Ve peygamberlerin sonuncusudur” (el-Ahzab, 33/40) diye buyurmaktadır. Hızır ve İlyas ise bu keramet ile birlikte hayattadırlar. O bakımdan ikisinin de peygamber olmamaları gerekir. Çünkü peygamber olsalardı, bizim peygamberimizden sonra bir peygamber olması gerekirdi. Ancak Îsa aslın ondan sonra ineceğine dair hadislerde delilin ortada olması dolayısıyla o, bundan müstesnadır.

Derim ki: Hızır da -önceden geçtiği üzere- bir nebi idi. Bizim peygamberimizden sonra elbette bir nebi gelmeyecektir. Bu da ondan sonra hiçbir kimse nübüvvet İddiasında (doğru olarak) bulunmayacaktır, demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

10- Veli, Veli Olduğunu Bilebilir mi?

Veli olan bir kimsenin kendisinin veli olup olmadığını bilmesinin mümkün olup olmadığı hususunda görüş ayrılığı vardır. Bir görüşe göre kendisinin veli olduğunu bilemez. Onun vasıtasıyla meydana gelecek olağanüstü olayları, korku ve dininde fitneye düşüp ayağının kayma ihtimali bulunan bir husus olarak değerlendirmesi gerekir. Çünkü bunun ayağını kaydıracak bir husus yahut onun için bir istidrâc olup olmadığından emin olamaz.

es-Serrî (es-Sakatî)den şöyle dediği nakledilmektedir: Bir kimse bir bahçeye girse, her bir ağacın tepesinden bir kuş gayet anlaşılır bir lisanla onunla konuşarak: Ey Allah’ın velisi selam olsun sana, dese bu işin ayağının kaydırılacağı bir husus olduğundan korkmayacak olursa, hiç şüphesiz bu husus sebebiyle onun ayağı kaymış olur. Çünkü kendisinin bir veli olduğunu bilecek olsaydı, korkmasına gerek kalmaz ve kendisini emniyette hissederdi. Halbuki velinin şartlarından birisi ise (ölüm halinde) meleklerin onun üzerine ineceği vakte kadar havf (korku) halini sürdürmesidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“… Melekler üzerlerine: Korkmayın, üzülmeyin ve size vaad olunan cennetle sevinin, diye inerler.” (Fussilet, 41/30)

Diğer taraftan veli dünyadan saadet ile ayrılacağı takdir edilmiş olan kimsedir. Akıbetler ise örtülüdür. Hiçbir kimse ecelinin bu şekilde bitip bitmeyeceğini bilemez. İşte bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Ameller ancak hatimelerle (dünyadan son ayrılış haliyle)dir” Buhârî, Kader 5, Rikaak 33; Müsned, V, 335- diye buyurmuştur.

İkinci görüşe göre velinin kendisinin veli olduğunu bilmesi mümkündür. Nitekim, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in veli olduğunu bilmesi mümkündür. O halde başkasının kendisinin Allah’ın velisi olduğunu bilmesinin mümkün olacağında görüş ayrılığı da yoktur. Bundan dolayı velinin kendisinin veli olduğunu bilmesi mümkün kabul edilmelidir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı arasından Aşere-i Mübeşşere’nin durumlarını haber vererek cennetliklerden olduklarını bildirmiştir. Ancak bu onların havf (korku)larını ortadan kaldırmamıştır. Aksine yüce Allah’ı daha bir ta’zim ediyorlar, daha çok korkuyorlar ve heybet duyuyorlardı. Aşere-i Mübeşşere için bu mümkün olduğuna, bunu bilmeleri de kendilerini havfın sınırlarının dışına çıkarmadığına göre başkaları da böyledir.

Şîblî şöyle derdi: Ben bu cihetin emanıyım. O vefat edip de defnedildikten sonra aynı gün Deylemliler, Dicle’yi aştılar, karşı tarafa geçtiler, Bağdat’ı istila ettiler. İnsanlar: Birisi Şiblî’nin ölümü, diğeri ise; Deylemlilerin Dicle’nin karşı kıyısına geçmeleri karşı karşıya kaldığımız iki musibettir, derlerdi.

Bunun bir istidrâc olma ihtimali vardır, denilemez. Çünkü böyle bir şey câiz olsa peygamberin kendisinin nebt olduğunu ve Allah’ın velisi olduğunu da bilmemesi mümkün kabul edilmelidir. Çünkü bu bir istidrâc olabilir. Böyle bir şey -mucizeleri iptal anlamına geleceğinden- câiz olmadığına göre bu da câiz (mümkün) değildir. Çünkü bunu kabul etmek kerametleri de iptai etmek olur. Bel’âm vasıtası ile kerametlerin ortaya çıkıp bundan sonra da -yüce Allah’ın:

“O da onlardan sıyrılıp, çıktı” (el-A’raf, 7/175) âyeti dolayısıyla dinden sıyrılmasına dair- gelen rivâyetlere gelince; bir defa bu âyet-i kerimede onun veli olduğu sonra da veliliğin ondan, sıyrılıp alındığına dair bir ifade yoktur. Onun keramete benzer şeyler gösterdiğine dair yapılan nakillere gelince, bunlar ahad haberlerdir. Kesin bilgi sahibi olmayı gerektiren ifadeler değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Keramet ile mucize arasındaki farka gelince, kerametin şartlarından birisi gizii tutulmasıdır. Mucizenin şartlarından birisi ise açığa çıkarılmasıdır.

Bir görüşe göre keramet ortada bir iddia olmaksızın görülen haldir. Mucize ise peygamberlerin peygamberlik davası ile birlikte çıkan bir haldir. Onlardan peygamberliklerine dair delil istenir ve bunun akabinde mucize ortaya çıkar. Bu kitabımızın mukaddimesinde mucizenin şartlarına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Hiçbir ortağı bulunmayan bir ve tek olan yüce Allah’a hamdu senalar olsun.

Kerametlerin sabit olduğuna delil teşkil edecek mahiyette varid olmuş hadislere gelince: Bunlardan birisi Buhârî’nin kaydettiği, Ebû Hüreyre’den gelen bir rivâyettir. Ebû Hüreyre dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) on kişilik bir seriyye’yi (düşmanı) gözetlemek üzere gönderdi. Onların başlarınada Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)ın oğlu, Âsım’ın dedesi olan Âsım b. Sabit el-Ensarî’yi Âsım b. Sabit, Âsım b. Ömer in dayımıdır; dedesi değildir, (Hkz. İbn Hâcer. Fethu’l-Bârî, VII, 361) emir tayin etti. Usfân ile Mekke arasında bir yer olan el-Hed’e’ye kadar yol aldılar.

Orada bulundukları bir sırada Lihyânoğulları diye anılan Huzeyllilerden bir takım kimselere kendilerinden söz edildi. Lihyânoğulları hepsi de iyi ok atıcısı olan ikiyüz kişi dolaylarında bir süvari birliği ile üzerlerine gittiler, izlerini takip ettiler. Sonunda (seriyyedekilerin) Medine’den azık olarak beraberlerinde aldıkları, yedikleri hurma artıklarını buldukları bir yere kadar gittiler. Bunun üzerine: Bu Yesrib hurmasıdır, diyerek izlerini takip etmeye devam ettiler. Âsım ve beraberindekiler onları görünce Fedfed diye bilinen yüksekçe bir tepeye sığındılar. Gelen süvariler etraflarını kuşattı ve onlara; İnin, bize teslim olun. Sizden hiçbir kimseyi öldürmeyeceğimize dair söz ve teminat veriyoruz, yemin ediyoruz, dediler. Seriyyenin kumandanı Âsım b. Sabit dedi ki: Allah’a yemin ederim ki ben bugün bir kâfirin himayesine sığınarak buradan inmeyeceğim. Allah’ım sen bizim durumumuzu peygamberine haber ver. Lihyanoğullarından olan okçular, ok atmaya başladılar ve yedi ok ile Âsım’ı öldürdüler. Onlardan üç kişi söz ve ahidlerine güvenerek indiler. Bu üç, kişi ensardan olan Hubeyb, İbnu’d-Desinne ve bir başka kişi idi. Onları ellerine geçirdikten sonra yaylarının kirişlerini çözüp, onları bağladılar. Üçüncü kişi: İşte bu, verilen sözü bozan ilk harekettir. Allah’a yemin ederim, ben sizinle birlikte olmam. -Şehid edilenleri kastederek- Bunlar bana örnektir, dedi. Beraberlerinde götürmek üzere, onu çekip sürüklemek istedilerse de kabul etmedi ve sonunda onu da öldürdüler.

Hubeyb ve İbnu’d-Desinne’yi beraberlerinde götürdüler ve Bedir vakasından sonra bunları Mekke’de sattılar. Hubeyb’i, Haris b. Âmir b. Nevfel b. Abdimenafoğulları satın aldı. Bedir günü Haris b. Amir’i öldüren, Hubeyb idi. Hubeyb yanlarında esir kaldı.

Ubeydullah b. İyad’ın dediğine göre, Haris’in kızı kendisine şunu anlatmış: “Onu (öldürmek üzere) karar verdikleri için Haris’in kızından (etek) traşı olmak üzere bir ustura istedi, O da bu usturayı ona verdi. Farkında olmadığım bir sırada, onun yanına gitmiş bulunan oğlumu aldı. Kadın dedi ki: Ustura elinde bulunduğu halde oğlumu baldırının üstünde oturtmuş olduğunu gördüm. Öyle bir dehşete kapıldım ki korktuğumu Hubeyb de yüzümden anlamıştı. Onu öldüreceğimden mi korkuyorsun? Asla böyle bir şey yapacak değilim, dedi. Haris’in kızı der ki: Allah’a yemin ederim, Hubeyb’ten daha hayırlı hiçbir esir görmüş değilim. Allah’a yemin ederim, bir gün elinde bir üzüm salkımı bulunduğunu ve ondan yemekte olduğunu gördüm. Bu sırada kendisi zincirlere bağlı idi ve Mekke’de de meyva namına bir şey yoktu. Haris’in kızı derdi ki: Hiç şüphesiz o yüce Allah’ın Hubeyb’e gönderdiği bir rızıktı. Hubeyb’i öldürmek üzere onu Harem’in dışına çıkarttıkları vakit, Hubeyb onlara: Bırakın iki rek’at namaz kılayım, dedi. İki rek’at namaz kılmasına müsaade ettiler, Sonra dedi ki: Eğer benim ölümden korktuğumu zannetmeyecek olsaydınız daha da kılardım.

Sonra şöyle dua etti: “Allah’ım onların hepsini tek tek tesbit etmişsindir. Onların herbirisini lâyık olduğu şekliyle arka arkaya öldür. Onlardan geriye kimseyi bırakma.” Daha sonra da dedi ki:

“Müslüman olarak öldürüldükten sonra aldırış etmem,

Allah yolunda hangi yanıma düşüp öldüğüme.

Bu ölüm Allah için olmuşsa eğer, dilerse O;

Azaları parça parça edilmiş bir vücudun eklemlerini mübarek kılar.”

Harisoğulları -sonra- onu öldürdüler.

Bu şekilde idam edilen herbir müslüman için iki rek’at namaz kılma sünnetini ilk başlatan Hubeyb oldu.

Yüce Allah öldürüldüğü günü Âsım’ın duasını kabul buyurdu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabına onların durumları ve karşı karşıya kaldıkları haller haber verildi.

Âsım’ın Öldürüldüğü kendilerine haber verilen Kureyş kâfirlerinden bazıları ona ait olduğunu bilecekleri vücudundan bir parça getirsinler diye bir takım şâhıslar gönderdiler. Çünkü Âsım, Bedir günü onların ileri gelenlerinden birisini öldürmüştü. Yüce Allah Âsım’ın üzerine âdeta bir gölge, bir bulut gibi eşek arısı sürüsü gönderdi ve arılar Kureyş’in gönderdikleri adamlara karşı Âsım’ı korudular, onun etinden bir parça kesme imkânını bulamadılar. Buhârî, Cihâd 170, Meğâzî, 10, 28; Müsned, II, 294, 3U.

İbn İshâk bu kıssa ile ilgili olarak der ki: Âsım b. Sabit öldürüldüğünde Kuzeyli iler, Sa’d b. Şubeydin kızı Sülâfe’ye salmak maksadıyla onun başını almak istediler. Çünkü Sülâfe’nin, Uhud’da iki oğlu öldürülünce; eğer onun başını eline geçirecek olursa kafatası ile şarap içeceğine dair adak adamıştı. Aneak gönderilen arılar onun kafasını almalarına imkan vermemişti.

Bu arılar onlara engel olunca kendi aralarında: Akşam oluncaya kadar ona ilişmeyin, dediler. Akşam olunca arılar yanından uzaklaşacak, biz de kafasını alırız. Daha sonra yüce Allah vadide bir sel baskını gönderdi, bu sel Âsım’ı alıp gitti. Âsım yüce Allah’a hiçbir müşrike el cleğdirmemek ve hayatta kaldığı sürece hiçbir müşrikin kendisine elinin dokunmasına imkân vermemek üzere söz vermişti. Yüce Allah da hayatında kabul etmediği bu işi vefatından suma da engelledi.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın tek başına gözcü olarak gönderdiği Amr b. Ümeyye ed-DaınıTden şöyle dediği nakledilmektedir: Hubeyb’in idam edildiği dar ağacının yanına vardım, üzerine çıktım. Bununla birlikte çevredeki gözcülerden korkuyordum, hemen onu çözdüm, yere düştü. Sonra aşağı indim, bir süre bekledim. Ona doğru baktım, âdeta yer onu yutmuştu.

Bir başka rivâyette şöyle denilmektedir: Şu ana kadar biz Hubeyb’in cesedinin ne olduğunu bilmiyoruz. Bunu Beyhakî zikretmiştir.

11-Velilik Mal-Mülk Sahibi Olmaya Engel midir?

Veli olan bir kimsenin kendisi ile malını ve bakmakla yükümlü olduğu çoluk-çocuğunu koruyacağı şekilde mal-mülk sahibi olması kabul edilmeyecek bir şey değildir. Hem veli, hem de fazilet sahibi olmakla birlikte Ashab-ı Kiram’ın mallarının bulunmuş olması bize yeterlidir. Onlar başkalarına karşı delildir. Müslim’in, Sahih’indeki rivâyete göre Ebû Hüreyre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Bir adam geniş düzlük bir arazide bulunuyorken, bir bulut içerisinde: Filanın bahçesini sula! diye bir ses işitti. Bunun üzerine bu bulut o tarafa doğru çekildi ve sularını kara taşlık bir yere boşalttı. Oradaki su yataklarından birisi bu suyun tamamını içine aldı. Adam bu suyu takip etti. Elindeki çapası ile suyu bir tarafa doğru yönlendiren, bahçesinde dikilmiş bir adam gördü. Ey Allah’ın kulu, dedi, senin adın ne? Adam, bu soruyu soranın bulutta işitmiş olduğu sesin zikrettiği ismi vererek filandır, dedi. Sonra da soruyu sorana: “Ey Allah’ın kulu, benim adımı ne diye sordun” deyince, şu cevabı verdi: Ben şu suyu akıtan bulut içerisinde senin ismini zikrederek filanın bahçesini sula, diyen bir ses işittim. Sen bu bahçeyi (mahsulünü) ne yapıyorsun! Adam dedi ki: Madem böyle diyorsun, sana söyleyeyim. Ben bu bahçeden aldığım mahsule bakarım, üçte birini sadaka olarak veririm. Üçte birini ben ve geçindirmekle yükümlü olduğum çoluk-çocuğumla yeriz. Geri kalan üçte birini tekrar bu bahçeye (tohum olarak) geri iade ederim.” Bir rivâyette de şöyle denilmektedir: “Üçte birini yoksullara, dilencilere ve yolculara ayırırım.” Müslim, Zuhd 45, Müsned, II. 296

Derim ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şu hadisi buna aykırı değildir: “Sizler gelir getirecek mal-mülk, ticaret edinmeyiniz. O takdirde dünyaya meyledersiniz.” Bu hadisi Tirmizî, İbn Mes’ûd’dan gelen rivâyet yoluyla kaydetmiş olup hakkında: Hasen bir hadistir, demiştiradıyallahü anh) Bu hadis, daha çok mal ile başkalarına karşı öğünmek, daha çok nimetlere gömülmek ve dünyanın süs ve güzellikleriyle daha çok yararlanmak isteyen kimseler hakkında yorumlanır. Çeşitli gelir kaynaklarını, dinini ve geçindirmekle yükümlü olduğu kimseleri korumak, geçim sağlamak maksadıyla edinen kimselere gelince; bu niyetle geçim kaynaklarına sahip olmak, en faziletli amellerdendir. Bu gibi mallar da en faziletli mallardandır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)da şöyle buyurmuştur: “Salih olan mal, salih olan kişiye ne güzel de yakışır.” el-Azm, es-Sirâci’t-Munir Şerhu’l-Camii’s-Sağir, III, 418 (.3) Müsned, IV, 197. 202.

İnsanlar, evliyanın kerametleri ile ilgili çokça söz söylemişlerdir. Bizim burada açıkladıklarımız yeterlidir. Doğru yolu izleme başarısını veren Allah’tır.

12- İcare Akdinin Hükmü:

Yüce Allah’ın:

“Dileseydin elbet buna karşılık bir ücret alırdın” âyetinde icare akdinin câiz olduğuna ve sahih oluşuna delil vardır. îcare ileride yüce Allah’ın izniyle el-Kasas Sûresi’nde (28/23-28. âyetler, 12. başlık ve devamında) da geleceği üzere peygamberlerin ve velilerin sünnetidir.

Cumhûr; Elbette… ücret alırdın” diye okurken Ebû Amr diye okumuştur. Bu da İbn Mes’ûd, el-Hasen ve Katâde’nin okuyuşudur. Her iki okuyuş aynı kökten gelen, aynı anlamda iki ayrı söyleyiştir. Bu da; “Tabi oldu, takva sahibi oldu” demeye benzer.

Bazı kıraat âlimleri “zel” harfini “te”ye idğam ederken, bazıları da idğam etmemişlerdir.

Ubey b. Ka’b’ın naklettiği hadiste; “Dileseydin, sana ücret vermelerini isteyebilirdin” denilmektedir,

Bu ifade Mûsa (aleyhisselâm) tarafından itiraz olsun diye değil, teklif suretinde bir soru şeklinde söylenmiştir. Bunun üzerine Hızır, ona: “Dedi ki: İşte bu” senin kendin için koşmuş olduğun şart gereğince “ayrılışimizdir.” Onun “benimle senin” ifadelerini tekrarlayarak “ikimizin” demeyişi te’kid manasını ihtiva etsin diyedir. Sîbeveyh der ki: Nitekim, Allah benden ve senden kim yalanaysa onu rezil etsin, sözünün bizden kim yalancıysa… anlamında kullanılması da böyledir.

İbn Abbâs der ki: Gemide ve çocuk hakkında Mûsa’nın söyledikleri Allah içindi. Duvar ile ilgili olarak söylediği sözler ise bir kısım dünyalığa talip olmak maksadıyla kendisi içindi. İşte ayrılışın sebebi bu olmuştur.

Vehb b. Münebbih der ki: Bu duvarın yüksekliği altıyüz arşın idi.

Kehf 76

Dedi: “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, artık benimle arkadaşlık etme. Gerçekten benden yana bir özre ulaştın.”

Diyanet Vakfı
Musa: Eğer, dedi, bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme. Hakikaten benim tarafımdan (ileri sürebilecek) mazeretin sonuna ulaştın.

Kurtubi Tefsiri
“Eğer bundan sonra sana birşey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme. O takdirde tarafımdan mazur sayılırsın” dedi.

“Eğer bundan sonra sana bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme” âyetinde koşulmuş bir şart vardır ve bu şart bağlayıcıdır. Müslümanlar şartlarına bağlı kalırlar. Yerine getirilmesi en çok gerekli şart ise peygamberlerin bağlı kalmayı taahhüt ettikleri şartlardır. Peygamberlerin şartlarına bağlı kalmaları bir yükümlülüktür.

“O takdirde tarafımdan mazur sayılırsın” âyeti kayıtsız ve şartsız olarak tek bir defa ile kişinin mazur sayılabileceğine ve ikinci defadan itibaren delilin ortaya konulmuş olacağına delil teşkil etmektedir, Bu açıklamayı İbnu’l-Arabî yapmıştır. İbn Atiyye der ki: Aynı şekilde bu kıssa bekleme süreleri üç gün olarak öngörülmüş bir takım hükümlerdeki vadelere de dayanak olabilir. Bunu dikkatle- düşünmek gerekir.

“Artık benimle arkadaşlık etme” âyetini, Cumhûr bu şekilde okumuş olup bana tabi olma, benimle birlikte gelme, demektir. el-A’rec ise “Kesinlikle benimle arkadaşlık etme” şeklinde “teT’ ve “be” harflerini fethâlı, “nun” harfini de şeddeli olarak okumuştur. Bu kelime ” Bana tabi olma, bana arkadaşlık etme” şeklinde de okunmuştur. Ya’kub ise; şeklinde “te” harfini ötreli “ha” harfini de esreli okumuştur. Bu okuyuşu da Sehl, Ebû Amr’dan rivâyet etmiştir. el-Kisâî der ki: Benim seninle arkadaşlık etmeme, seninle beraberliğime müsaade etme, demektir.

“O takdirde tarafımdan mazur sayılırsın” yani benimle arkadaşlık etmeyi urketmekte mazur görüleceğin bir noktaya varmış olacaksın.

Cumhûr “Tarafımdan” kelimesini “dal” harfini ütreli okumuş olmakla birlikte Nâfi’ ve Âsım “nun” harfini şeddesiz okumuşlardır. Çünkü sonuna mütekeltim “ya”sı gelmiş, bir; “Taraf” kelimesidir. Ve bundan dolayı da “ya”dan önceki harf benzeri diğer kelimelerde olduğu gibi esreli gelmiştir. Ancak Ebû Bekr’in rivâyetine göre Âsım, “lâm” harfini üstün, “dal” harfini sakin, “nun” harfini de şeddesiz olarak okumuştur. Yine Âsım’dan “lâm” harfini ötreli, “dal” harfini de sakin okuduğu da rivâyet edilmiştir. İbn Mücahid der ki: Bu yanlıştır. Ebû Ali der ki; Böyle bir yanlışlık iddiasının rivâyet cihetinden olma ihtimali vardır. Arapçadaki kıyasa göre doğrudur.

Cumhûr “Mazur” şeklinde okumuşlardır. Ancak Îsa buradaki “zel’: harfini ötreli okumuştur. ed-Dânînin naklettiğine göre Ubeyy, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan “re” harfini esreli ve ondan sonra da bir harf-i med olan “ya” ile: diye okuduğunu rivâyet etmektedir.

Duaya Dair Bir Mesele:

Taberî senedini kaydederek der ki; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) birisine dua etti mi kendisine dua etmekle başlardı. Bir gün buyurdu ki: “Allah’ın rahmeti bizim ve Mûsa’nın üzerine olsun. Eğer arkadaşının yaptıklarına sabretmiş olsaydı, hayret edilecek şeyler görecekti. Ancak o: “Artık benimle arkadaşlık etme. O takdirde tarafımdan mazur sayılırsın” dedi. Müsned, V, 121 (az farkla)

Müslim’in, Sahih’indeki İfade ise şu şekildedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allah’ın rahmeti bizim ve Mûsa’nın üzerine olsun. Eğer acele etmemiş olsaydı, hayret edilecek şeyler görürdü. Fakat o arkadaşından utandı, sabretmiş olsaydı hayret edilecek şeyler görecekti.” (radıyallahü anhvi devamla) Dedi ki; Peygamberlerden birisini andı mı önce kendisine (dua etmekle) başlardi: Allah’ın rahmeti üzerimize ve şu kardeşimin üzerine olsun (derdi) Müslim, Fedai! 172

Buhârî’de de şöyle denilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allah, Mûsa’ya rahmet eylesin. Arzu ederdik ki daha da sabretsin; tâ ki (yüce Allah) bize onların başlarından geçeni anlatmış olsun.” Buhârî, İlm 44, Enbiyâ 27, Tefsir 18. sûre 2, 4; Tirmizî, Tefsir 18. sûre 1; Müsned, V, 118.

Sanki Mûsa (aleyhisselâm) ona tekrar muhalefet edip ters düşmekten ve ağır bir şekilde yaptıklarına tepki göstermekten utanmış gibiydi.

Kehf 75

Dedi: “Sana, benimle birlikte sabredemezsin demedim mi?”

Diyanet Vakfı
(Hızır:) Ben sana, benimle beraber (olacaklara) sabredemezsin, demedim mi? dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Ben sana benimle beraberliğe asla dayanamazsın demedim mi?”

“Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocuğa rastgeldiler. O hemen çocuğu öldürdü.” Buhârî’de şöyle denilmektedir: Ya’la dedi ki: Said dedi ki: Oyun oynamakta olan çocuklar gördü. Kâfir bir çocuğu alıp yere yatırdıktan sonra onu bıçakla kesti. “(Mûsa) Dedi ki: Tertemiz” hiç günah işlememiş

“bir cana, başka bir can karşılığında olmaksızın kıydın öyle mi?” Buhârî, Tefsir 18. sflre 3; Müsned, V, 120

Buhârî, Müslim ve Tirmizî’nin Sahihinde de şöyle denilmektedir: Sonra gemiden çıktılar. Kıyıda yürüyorlarken Hızır başka çocuklarla oynayan bir çocuk gürdü. Hızır eliyle kafasını tuttu ve kafasını koparıp onu öldürdü. Mûsa ona dedi ki:

“Tertemiz bir cana, başka bir can karşılığında olmaksızın kıydın öyle mi? Gerçekten sen kötü bir şey yaptın. Dedi ki: Ben sana benimle beraberliğe asla dayanamazsın demedim mi?” (Süfyan b. Uyeyne) Dedi ki: Bu ise birincisinden daha ağır idi. “Eğer bundan sonra sana bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme. O takdirde tarafımdan mazur sayılırsın, dedi.” Bu, Buhârî’nin lâfzıdır Buhârî, tim 4-4, Enbiyâ 27, Tefsir İH. sûre 2, 4; Müslim, Fedâil 170; Tirmizî, Tefsir, 18. sûre 1; Müsned, V, 118

Tefsir’de de şöyle denilmektedir: Hızır, oynamakta olan çocukların yanından geçti. Bir çocuğu yakaladı, aralarında ondan daha güzeli yoktu. Bir taş aldı, kafasını kırıp, beynini parçalayıncaya kadar o taşla kafasını dövdü ve onu öldürdü, Ebû’l-Âl-iyye der ki: Onu Mûsa’dan başkası görmüyordu, Görmüş olsalardı bu işi yapmasına engel olurlardı.

Derim ki: Bu üç durum arasında herhangi bir tutarsızlık yoktur. Çünkü önce taşla kafasını kırmış olması, sonra onu yatırıp kesmiş, sonra da kafasını koparmış olması muhtemeldir. Bunların hangisinin olduğunu en iyi bilen Allah’tır. Sahih rivâyetlerde yer alan bize yeter.

Cumhûr “tertemiz (günahsız)” anlamındaki kelimeyi; şeklinde “elif” ile okumuşlardır, Kûfelilerle, İbn Âmir ise “elif”siz ve “ya” harfini şeddeli olarak; diye okumuşlardır. Anlamın bir olduğu söylenmiştir. Bunu tla el-Kisâî demiştir. Sa’leb der ki; “Elif”siz ve “ya”nın şeddeli okunuşu daha beliğdir. Ebû Amr da der ki: “. Elifle okuyuş, hiç bir şekilde günah işlememiş demektir. “Elif”siz ve “ya”nın şeddelisi şeklindeki okuyuş ise günah işlemiş, sonra tevbe etmiş kişi demektir.

Yüce Allah’ın:

“Bir erkek çocuk” âyetinde geçen “çocuğun” baliğ olup olmadığı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. el-Kelbî der ki: Bu çocuk baliğ idi ve iki kasaba arasında yol kesicilik yapardı. Babası da bu iki kasabadan birisinin büyükleri arasında idî. Annesi ise öbür kasabanın büyükleri arasında yer alıyordu. Hızır bu çocuğu alıp yere yıktı ve kafasını bedeninden kopardı.

el-Kelbî der ki: Bu çocuğun ismi Şemûn idi. ed-Dahhak adının Haysûn olduğunu söyler. Vehb ise der ki: Babasının ismi Sülâs, annesinin ismi da Ruhmâ idi.

Süheylî’nin naklettiğine göre babasının ismi Kâzîr, annesinin ismi da Sehvâ imiş.

Cumhûr ise der ki: Çotuk henüz baliğ değildi. Bundan dolayı Mûsa; hiç günah işlememiş, tertemiz bir cana kıydın, diye itiraz elti. Diğer taraftan “ğulâm” lâfzının gerektirdiği budur. Çünkü baliğ olmamış erkek çocuğa ğulâm denilir. Aynı durumdaki kız çocuğa ise câriye denilir. Hızır’ın onu öldürmesi, onun iç yüzünü ve sahih hadiste belirtildiği üzere kâfir tabiatlı oluşunu bilmesinden idi. Diğer taraftan eğer yetişmiş olsaydı, anne- babasını küfre zorlayacaktı. Eğer bu hususta Allah’ın izni varsa, küçük bir çocuğun öldürülmesi de imkânsız bir şey değildir. Çünkü dilediğini yapan ve dilediğine kadir olan yüce Allah’tır.

“el-Arâis” adlı eserde belirtildiğine göre Mûsa, Hızır’a: “Tertemiz bir cana başka bir can karşılığında olmaksızın kıydın öyle mi?” deyince, Hızır kızdı ve çocuğun sol kolunu kopartıp, üzerinden eti sıyırdı. Kolunun kemiği üzerinde şunların yazılı olduğunu gördü: Bu bir kâfirdir, ebediyyen Allah’a îman etmeyecektir.

Birinci görüşün sahipleri, Araplar, ğulâm ismini genç delikanlı hakkında da kullanmaya devam ettiklerini söyleyerek, görüşlerine delil getirirler. Leylâ el-Ahyeliyye’nin şu beyiti de bu kabildendir:

“Kendisinde bulunan o onulmaz hastalıktan şifaya kavuşturdu onu,

Bir delikanlı ki (ğulâm) mızrağını salladığında orayı (kanla) sular.”

Sâfvan da Hassân’a şöyle demiştir:

“Benden karşılık olarak kılıcın sivri ucunu al, çünkü ben,

Kendisi ile hicivleşildiği zaman şair olmayan bir delikanlıyım (ğulâm).”

Haberde nakledildiğine göre; bu genç yeryüzünde fesad çıkartıyor. Anne-babasına ise böyle bir şey yapmadığına dair yemin ediyordu. Onlar da çocuklarının yeminine güvenerek, yemin ediyor ve kendisini cezalandırmak isteyenlere karşı himaye ediyorlardı. Karşıt görüştekiler derler ki: Yüce Allah’ın: Eğer bunun yaptığı kötülükler birilerini öldürmek olsaydı,

“Başkabir can karşılığında olmaksızın” âyeti gereği öldürülmesinde bir sakınca olmaması gerekirdi, İşte bu da bu gencin yaşça büyük olduğunun delilidir. Yoksa baliğ olmamış olsaydı bir başkasını öldürmesi karşılığında öldürülmesi gerekmezdi. Onun öldürülmesinin câiz oluşu isyankâr ve baliğ olduğundandı.

İbn Abbâs der ki: Bu yol kesen bir genç idi. İbn Cübeyr’in kanaatine göre de bu kişi teklif yaşına ulaşmıştı. Çünkü Ubeyy ve İbn Abbâs’ın kıraati şu şekildedir: “Çocuğa gelince o bir kâfirdi. Anne-babası ise mü’min idiler.” Buhârî, Tefsir 18. sûre 2. Küfür ve îman ise mükelleflerin nıteliklerindendir. Mükellef olmayan kimse hakkında ancak anne-babasına tabi olarak bu hükümlerden birisi verilir. Bu çocuğun anne ve babası ise nass ile mü’min idiler. Onun hakkında kâfir adının kullanılması ancak baliğ olması halinde söz konusu olur. O halde bu görüşün kabul edilmesinden başka yol yoktur.

“Gulam: Çocuk” kelimesi karsı cinse aşırı şehvet ve düşkünlük duymak-anlamına gelen “iğtilâm”den türemiştir.

“Çok kötü” kelimesi ile

“Büyük bir iş” (71. âyetin sonu) kelimelerinden hangisinin daha beliğ olduğu hususunda insanlar arasında görüş ayrılığı vardır. Bir kesim şöyle demiştir: Burada açıkça bir öldürme vardır. Öbüründe ise ileride gerçekleşmesi beklenen muhtemel bir öldürme vardır. O bakımdan buradaki ifade daha beliğdir.

Bir başka kesim şöyle demektedir: Burada bir kişinin öldürülmesi; öbür tarafta bir topluluğun öldürülmesi söz konusudur, O bakımdan oradaki ifade daha beliğdir.

İbn Atiyye der ki: Kanaatimce bunlar iki ayrı mana içindir. Yüce Allah’ın:

“Büyük bir iş” âyeti beklenen ve gerçekleşmesi umulan olayın büyüklüğü bakımından daha korkunç ve daha dehşetlidir. Diğer taraftan “çok kötü bir şey” anlamındaki kelimede ise apaçık bir fesat görülmektedir. Çünkü onun hoşlanmadığı iş, fiilen meydana gelmiş bulunuyor. Bu da açıkça anlaşılan bir husustur.

Kehf 74

Yine yola koyuldular. Bir erkek çocuğa rastladıklarında onu öldürdü. Musa dedi: “Bir cana karşılık olmadan masum birini mi öldürdün? Gerçekten çok kötü bir şey yaptın!”

Diyanet Vakfı
Yine yürüdüler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında (Hızır) hemen onu öldürdü. Musa dedi ki: Tertemiz bir canı, bir can karşılığı olmaksızın (kimseyi öldürmediği halde) katlettin ha! Gerçekten sen fena bir şey yaptın!

Kurtubi Tefsiri
Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocuğa rastgeldiler. O hemen çocuğu öldürdü. (Mûsa) dedi ki: “Tertemiz bir cana, başka bir can karşılığında olmaksızın kıydın öyle mi? Gerçekten sen çok kötü bir şey yaptın.”

Kehf 73

Musa dedi: “Unuttuğum şeyden dolayı beni sorumlu tutma, işimi bana zorlaştırma!”

Diyanet Vakfı
Musa: Unuttuğum şeyden dolayı beni muaheze etme; işimde bana güçlük çıkarma, dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Unuttuğum şeyden dolayı bana çıkışma, şu işimde de bana güçlük çıkarma” dedi.

Yüce Allah’ın “Bunun üzerine ikisi yola koyuldular. Niftâyet bir gemiye bindiklerinde o bu gemiyi deliverdi” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Allah’ın İlmine Nisbetle İnsanın Bilgisi:

Müslim’in, Sahih’inde ve Buhârî’de şöyle denilmektedir: “…Denizin kıyısında yürümeye koyuldular. Bir gemi geçti, kendilerini gemiye almak üzere sahipleriyle konuştular. Hızır’ı tanıdıklarından ondan ücret almaksızın gemiye bindirdiler. Gemiye bindikten sonra, Mûsa bir de baktı ki Hızır, gemi tahtalarından birisini keserle yerinden söküp çıkarmış. Mûsa ona dedi ki: Bunlar bizi ücretsiz olarak taşıdılar, sen kalktın içinde bulunanlar suda boğulsun diye onların gemilerini deliverdin: “Yemin olsun ki sen büyük bir iş yaptın. O: Ben sana benimle beraber olmaya asla dayanamazsın, demedim mi? dedi. (Mûsa) Unuttuğum şeyden dolayı bana çıkışma, şu işimde de bana güçlük çıkarma, dedi”

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: Bu birincisi Mûsa’nın unutmasının bir neticesi idi. Derken bir kuş gelip, geminin kenarına (harfine) kondu. Gagasını bir defa denize sokup, çıkardı. Hızır ona dedi ki: Benim de bilgimin, senin de bilginin Allah’ın ilmine göre durumu ancak bu kuşun bu denizden eksilttiğine benzer. Buhârî, tim 44, Enbiyâ 27, Tefsir 18. sûre 2, 4; Müslim, FeclM 170; Tirmizî, Tefsir 18. sûre lj Müsned, V, 118

İlim adamlarımız derler ki: “Geminin kenarı” onun kıyısı ve en dıştaki yanı demektir. Dağın kenarı (harfi), sivri olan zirve kısmıdır. Burada ilim ma’lum (bilinen şey) anlamındadır. Yüce Allah’ın:

“Onun ilminden hiçbir şey kuşatamazlar” (el-Bakara, 2/255) âyetinde olduğu gibi; onun malumatından yani bildiği şeylerden hiçbir şey kuşatamazlar, demektir. Hızır’ın bu ifadesi bir temsildir. Yani benim bildiklerimle, senin bildiklerinin Allah’ın ilmi karşısında sözü edilmez. Tıpkı kuşun bu denizden aldıklarından denizin suyuna nisbetle hiçbir etkisinden söz edilemeyişi gibi. bu hususu denizi örnek göstererek anlatmasının sebebi ise, bizim gördüklerimiz arasında en çok miktarı en çok olanın deniz oluşundan dolayıdır. Burada “eksiltme” lâfzı da temsil ve kavratma kastı ile kullanılmış bir mecazdır. Zira Allah’ın ilminde eksilme söz konusu olmadığı gibi, onun bildiklerinin (ilminin) de sonu olmaz. Bu hususu Buhârî açıklamış ve şöyle demiştir: Allah’a yemin ederim, benim de bilgimin, senin de bilginin Allah’ın ilmi karşısında durumu, ancak bu kuşun gagasıyla denizden aldığı gibi olabilir.

Tefsir’de Ebû’l-Âl-iyye’den şöyle dediği nakledilmektedir: Hızır’ın gemiyi delmesini Mûsa’dan başka kimse görmedi. Çünkü Hızır ancak yüce Allah’ın göstermeyi dilediği kimsenin gözüyle görülebilen birisiydi. Eğer gemi sahipleri onu görmüş olsalardı, gemiyi delmesini engellerlerdi.

Şöyle de denilmiştir: Gemi sahipleri bir adaya çıkmışlar, geride Hızır kalmış ve gemiyi o vakit delmişti.

İbn Abbâs der ki: Hızır gemiyi deldiğinde Mûsa bir kenara çekildi ve kendi kendisine şöyle dedi: Ben bu adamın arkadaşlığını ne yapayım? İsrailoğulları arasında sabah-akşam onlara Allah’ın Kitabını okuyor, onlar da bana itaat ediyorlardı. Hızır ona, ey Mûsa dedi. İçinden neyi geçirdiğini sana haber vermemi ister misin? O, evet deyince, Hızır şunları şunları içinden geçirdin, dedi. Mûsa da, doğru söyledin, diye cevap verdi. Bunu da es-Sa’lebî “el-Arâis” adlı eserinde zikretmektedir.

2- Hızır’ın Bu Uygulamasından Çıkartılan Fıkhı Hükümler:

Gemiyi delmesinde, yetimin velisinin uygun görmesi halinde, yetimin malını eksiltebileceğine delil vardır, Mesela yetimin malına bir zalimin göz dikmesinden korkacak olursa, onun bir kısmını tahrip edebilir. Ebû Yûsuf der ki: Yetimin malının geri kalanını korumak maksadıyla, yetimin velisinin, malın bir bölümünü yöneticinin gönlünü hoş etmek için vermesi caizdir.

Hamza ve el-Kisâî “suda boğasın diye” anlamındaki kelimeyi “nûn” harfi yerine “yâ” harfi ile şeklinde ve “lâm” harfi mansub olan “İçindekileri” anlamındaki kelimeyi fiilin faili olarak; şeklinde merfu okumuşlardır. (“İçindekiler boğulsun diye” anlamına gelir).

Çoğunluğun kıraatine göre; “Suda boğmak İçin” âyetindeki “lâm” meal (âkibet ve sonuç) “lâm”ıdır. Yüce Allah’ın:

“Çünkü sonunda onlara bir düşman, bir tasa olacaktı” (el-Kasas, 28/8) âyetindeki “lamva benzemektedir. Hamza’nın kıraatine göre ise burdaki “lâm”, “key lâm’ı dır (.,. için anlamını verir).

Mûsa (aleyhisselâm); beni suda boğman için, demedi. Çünkü o halde diğer insanlara karşı duyduğu şefkat ve onların haklarına riâyet daha baskındı.

“Büyük” kelimesi hayret edilecek, şaşılacak anlamındadır. Bu açıklamayı el-Kutebî yapmıştır. Münker (görülmedik) bir iş diye de açıklanmıştır ki bu da Mücahid’in açıklamasıdır. Ebû Ubeyde ise bu kelime pek büyük bir musibet demektir der ve şu beyiti delil gösterir:

“Benim akranlarım benden görülmedik, alışılmadık

Pek büyük ve pek müthiş bir musibetle karşılaştılar.”

el-Ahfeş der ki: Bir iş şiddetli ve celin bir hal aldığı vakit; denilir. Bunun ismi de; şeklinde gelir.

“Unuttuğum şeyden dolayı bana çıkışma… dedi” âyetinin anlamına dair iki görüş vardır. Birincisine göre İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir; Bu ta’riz (üstü kapalı) ifadelerdendir. Diğer görüşe göre; o unuttu ve bundan dolayı da özür diledi. Bu ifadede unutmanın sorumlu tutulmamayı gerektirmediğine, unutanın tekliften sorumlu olmadığına, talâk ve daha başka hükümlerin unutmaya taalluk etmediğine delil vardır. Buna dair açıklamalar önceden geçmiştir. Eğer ikincisinde de unutsaydı, yine özür dileyecekti.

Kehf 72

Dedi: “Ben sana, benimle sabredemezsin demedim mi?”

Diyanet Vakfı
(Hızır:) Ben sana, benimle beraberliğe sabredemezsin, demedim mi? dedi.

Kurtubi Tefsiri
O: “Ben sana benimle beraber olmaya asla dayanamazsın demedim mi?” dedi.

Kehf 71

Derken yola koyuldular. Bir gemiye bindiklerinde, o gemiyi deldi. Musa dedi: “Onu, içindekileri boğmak için mi deldin? Gerçekten kötü bir iş yaptın!”

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zaman o (Hızır) gemiyi deldi. Musa: Halkını boğmak için mi onu deldin? Gerçekten sen (ziyanı) büyük bir iş yaptın! dedi.

Kurtubi Tefsiri
Bunun üzerine ikisi yola koyuldular. Nihayet bir gemiye bindiklerinde o bu gemiyi deliverdi. “İçindekileri suda boğmak için mi onu deldin? Yemin olsun ki sen büyük bir iş yaptın” dedi.

Kehf 70

Dedi: “O halde bana tabi olacaksan, sana ondan söz edinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma!”

Diyanet Vakfı
(O kul:) Eğer bana tabi olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma! dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Bana uyarsan sana o hususta açıklama yapıncaya kadar bana hiçbir şey sorma” dedi.

“Bana uyarsan sana o hususta söyleyinceye kadar bana hiçbir şey sorma, dedi.” Yani ben onu sana açıklamadıkça sen bana sorma. Bu Hızır’ın bir te’dibi ve arkadaşlıklarının devamını gerektirecek sebebi göstermesidir. Eğer sabretmiş ve arkadaşlığı devam etmiş olsaydı, hayret edilecek şeyler görecekti. Ancak çokça itirazlarda bulundu, ondan dolayı ayrılmaları ve birbirlerinden uzak düşmeleri kaçınılmaz oldu,

Kehf 69

Musa dedi: “Allah dilerse beni sabırlı bulacaksın ve hiçbir işine karşı gelmeyeceğim.”

Diyanet Vakfı
Musa: İnşaallah, dedi, sen beni sabreder bulacaksın. Senin emrine de karşı gelmem.

Kurtubi Tefsiri
O da: “İnşaallah sen beni sabredici bulacaksın. Sana hiç bir işte karşı gelmeyeceğim” dedi.

Yüce Allah’ın:

“O da; İnşaallah sen beni sabredici bulacaksın” âyeti, Allah’ın izni ve iradesiyle sabredeceğim demektir. “Sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim” yani ben kendimi sana itaate mecbur edeceğim.

Âyet-i kerimedeki istisna (inşaallah) hakkında acaba bu “sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim” âyetini da kapsar mı kapsamaz mı? hususunda farklı görüşler vardır. Bunun yüce Allah’ın:

“Allah’ı çokça zikreden erkeklerle, zikreden kadınlar” (el-Ahzab, 33/35) âyetinde olduğu gibi kapsar, denildiği gibi o sabır hususunda istisnada bulunmuş ve sabretmiştir de denilmiştir. “Sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim” âyetinde (inşallah diyerek) istisna yapmamıştır. O bakımdan hem itiraz etti, hem de soru sordu.

İlim adamlarımız der ki: Onun bu şekilde davranmasının sebebi şudur: Sabır gelecekteki bir hadisedir. Bu konuda durumunun ne olacağını bilmiyordu. İsyan etmeyeceğini belirtmesi ise hali hazırda gerçekleşen ve verilen bir karardır. O bakımdan bu hususta istisnada bulunmak, kararlı olmaya aykırıdır.

Aralarında şöylece bir ayırım görmek de mümkündür: Masiyet işlemenin ve onu terketmenin hilâfına sabır her şeyiyle (ve Allah’ın tevfiki olmadan) bizim kazandığımız bir şey değildir. Oysa masiyet işlemek ve sabrı terk etmek tamamen bizim kesbimizdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kehf 68

“İç yüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin?”

Diyanet Vakfı
(İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?

Kurtubi Tefsiri
“Sen İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl dayanacaksın?”

Hızır,

“dedi ki; Doğrusu sen benimle beraber olmaya asla dayanamazsın.” Yani Ey Mûsa, benim sahip olduğum ilmin tecellilerini görmeye tahammülün olmaz. Çünkü senin bilmiş olduğun zahir bilgisi benim yaptıklarıma uygun değildir. Sen hatalı olduğunu göreceğin ve ondaki hikmet yönü sana haber verilmemiş, doğru yulu gösterilmemiş, bir şeye nasıl tahammül edersin!? Yüce Allah’ın:

“Sen İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl dayanacaksın” âyetinin anlamı İşte budur. Peygamberler hiçbir zamanmünkerekarşı sessiz duramazlar. Münkere karşı tepki göstermemeleri câiz değildir. Yani adetin üzere ve (peygamber olarak) hükmün gereği sen benim yapacaklarıma karşı sessiz duramazsın.

“İç yüzünü” kelimesi failden aktarılmış temyiz olarak nasb edilmiştir. Manası ifadenin zannında bulunan bir fiilin mutlak mef’ûlü olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah’ın:

“kavrayamadığın” fiili; “sana haber verilmemiş…” demektir. “Sana haberi bildirilmemiş kimseye…” denilmiş gibidir. Mücahid de buna işaret etmiştir. İşlerden haberdar (Habîr) ise işlerin gizliliklerini ve işlerin haber alınan iç yüzlerini bilen kimse demektir.

Kehf 67

Dedi: “Sen benimle beraberliğe sabredemezsin.”

Diyanet Vakfı
Dedi ki: Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin.

Kurtubi Tefsiri
O dedi ki: “Doğrusu sen benimle beraber olmaya asla dayanamazsın.”

Kehf 66

Musa ona dedi: “Sana öğretilen doğru bilgilerden bana da öğretmen için sana tabi olayım mı?”

Diyanet Vakfı
Musa ona: Sana öğretilenden, bana, doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tabi olayım mı? dedi.

Kurtubi Tefsiri
Mûsa ona: “Sana öğretilen doğru ilimden bana da öğretmen İçin sana tabi olayım mı?” dedi.

Yüce Allah’ın:

“Mûsa ona:

«Sana öğretilen doğru ilimden bana da öğretmen için sana tabi olayım mı?» dedi” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- İlim Öğrenme Edebi:

Yüce Allah’ın:

“Mûsa ona: Sana… tabi olayım mı? dedi” âyetindeki bu soru oldukça yumuşak ifadelerle sorulmuş, son derece edebli bir tavır takınmanın hitabını dile getirmektedir. Böyle bir şey senin için uygun düşer mi? sana ağır gelmez mi? demektir. Bu da Hadîs-i şerîfte geçen: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın nasıl abdest aldığını bana gösterebilir misin? sorusundakı üslûbu andırmaktadır.

Bir yorum şekline göre el-Mâide Sûresi’nde (5/112. âyetin tefsirinde) açıklandığı üzere;

“Rabbin gökten bize bir sofra indirebilir mi?” (el-Mâide, 5/112) âyetindeki soru da bu kabildendir,

2- Öğrenci ve İlim Adamı:

Bu âyet-i kerimede öğrencinin -mertebeler farklı olsa dahi- ilim adamına tabi olacağına dair delil vardır. Mûsa’nın, Hızır’dan ilim öğrenmesinde onun Mûsa’dan daha faziletli olduğuna delil teşkil edecek bir taraf olduğu zannedilmemelidir. Çünkü İstisnai olarak daha faziletli olan kimse faziletçe kendisinden aşağıda olanın bildiklerini bilmeyebilir. Fazilet de Allah’ın üstün kıldığı kimseye aittir. Hızır bir veli olsa dahi Mûsa ondan daha faziletlidir. Çünkü o bir peygamberdir, peygamber de veliden faziletlidir. Eğer bir peygamber idiyse, Mûsa’nın rısalet sahibi olması dolayısıyla ondan üstün olduğu açıktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Doğru ilimden” ifadesi

“bana da öğretmen için” (anlamındaki) fiilin ikinci mef ûlü’dür.

Kehf 65

Derken, kullarımızdan bir kul buldular. Ona katımızdan bir rahmet vermiştik ve ona katımızdan bir bilgi öğretmiştik.

Diyanet Vakfı
Derken, kullarımızdan bir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet (vahiy ve peygamberlik) vermiş, yine ona tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.

Kurtubi Tefsiri
Orada kendisine tarafımızdan bir rahmet vermiş ve nezdimizden bir ilim öğretmiş olduğumuz kullarımızdan bir kul buldular.

“Orada … kullarımızdan bir kul buldular” âyetindeki

“kul”dan kasıt Cumhûrun görüşüne ve sabit hadisler gereğince Hızır (aleyhisselâm)dır. Görüşüne itibar edilmeyen bir takım kimseler muhalefet ederek: Mûsa’nın gördüğü bu şahıs Hızır değildir, bir başka alimdir, demişlerdir. el-Kuşeyrî de bu görüşü nakleder ve şöyle der: Bir takım kimseler bu kişi salih bir kuldur, demişlerdir. Ancak doğru olan görüş bunun Hızır olduğudur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan varid olan haberler bunu böylece bildirmişlerdir.

Mücahid der ki: Hızır’a bu ismin veriliş sebebi namaz kıldığı vakit etrafının yeşermesidir.

Tirmizîde yer alan rivâyete göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Hızır’a bu ismin veriliş sebebi, beyaz bir posta oturup o postun altının aniden sarsılarak yeşermesidir” (Tirmizî der ki): Bu sahih, garib bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 18. sûre 3.

Buradaki post (el-ferve)den kasıt yeryüzüdür. Bunu el-Hattabî ve başkaları böylece açıklamışlardır,

Hızır, Cumhûrun kanaatine göre bir peygamberdir. Onun peygamber olmayıp salih bir kul olduğu da söylenmiştir. Ancak âyet-i kerîme peygamberliğine tanıklık etmektedir. Çünkü onun fiillerinin iç yüzü ancak vahiy ile olabilir. Aynı şekilde bir kimse ancak kendisinden daha üstün bir kişiden öğrenir ve ona uyar. Peygamber olmayan bir kimsenin ise peygamberden üstün olması mümkün değildir.

Bir görüşe göre o bir melek idi. Yüce Allah Iviusa’ya o melekten ona öğretmiş olduğu bâtın ilminin bir bölümünü öğrenmesini sağlamıştı. Ancak birinci görüş doğru olandır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Kendisine tarafımızdan bir rahmet gelmiş…” Bu âyet-i kerimedeki

“rahmet” peygamberlik demektir, nimet olduğu da söylenmiştir.

“Ve nezdimizden bir ilim öğretmiş olduğumuz…” Âyetindeki ilim de gayb ilmidir. İbn Atiyye der ki: Hızır’ın bilgisi kendisine vahiy ile verilmiş, işlerin içyüzlerini bilmek ilmi idi. Onun yaptığı fiillerin hükümleri zahiren görülen şekillere göre verilmezdi, Diğer taraftan Mûsa’nın bilgisi, insanların söz ve fiillerinin zahirine göre hüküm ve fetva vermek ilmi idi. Bütün bu rivâyetlerin doğruluğunu ancak Allah bilir.

Kehf 64

Musa dedi: “İşte bu aradığımızdı.” Derhal izlerini takip ederek geri döndüler.

Diyanet Vakfı
Musa: İşte aradığımız o idi, dedi. Hemen izlerinin üzerine geri döndüler.

Kurtubi Tefsiri
Mûsa: “İşte, dedi. Aradığımız o ya.” Hemen İzlerini takip ederek gerisin geriye döndüler.

“İşte aradığımız o ya” âyeti, Mûsa yanındaki delikanlıya dedi ki: Balığın bu durumu ve onu yitirmiş olmamız bizim aradığımız şeydi. Kendisini bulmak üzere geldiğimiz adam işte oradadır, demektir.

Bunun üzerine yollarını kaybetmemek için gerisin geri izlerini takip ederek geri döndüler. Buhârî’de şöyle denilmektedir:

“… Hızır’ı denizin ortasında elbisesiyle örtünmüş olarak küçük bir yeşil yaygı üzerinde buldular. Örtüsünün bir tarafını ayaklarının altına, diğer tarafını başının altına almıştı. Mûsa ona selam verdi. Yüzünü açarak: Senin bulunduğun yerde selam diye bir şey var mı? Sen kimsin? dedi. Ben Mûsa’yım dedi. İsrailoğullarının Mûsa’sı mı? diye sordu. Mûsa: Evet deyince, ne işin var? diye sordu. Mûsa dedi ki: Sana Öğretilen doğru ilimden bana da öğretmen üzere geldim, dedi…” Buhârî, Tefsir İH. sûre 3; Müsned, V, 121 ve hadisin geri kalan bölümlerini zikretti.

es-Sa’lebî de “el-Arâis” adlı eserinde der ki: Mûsa ve beraberindeki genç delikanlı Hızır’ı suyun üzerinde yeşil bir yaygıya uzanmış uyur halde buldular. Üzerinde de yeşil bir örtü vardı. Mûsa ona selam verdi, yüzünü açıp dedi ki: Bizim bu topraklarımızda selam da nerden geldi? Sonra başını kaldırıp olurdu ve: Sana da selam olsun, ey İsrailoğullarının peygamberi, dedi. Mûsa ona: Sen beni nereden tanıyorsun? Benim İsrailoğullarının peygamberi olduğumu, sana kim haber verdi!? dedi. Hızır: Sana beni haber veren ve benim bulunduğum yeri bildiren bana söyledi, dedikten sunra şöyle devam etti: Ey Mûsa, senin İsrailoğulları arasında bir meşguliyetin vardı. Mûsa (aleyhisselâm) dedi ki; Rabbim beni sana uyayım ve senin bilginden bir şeyler öğreneyim diye gönderdi. Sonra oturup, konuşmaya koyuldular. Bu sırada dişi bir kırlangıç geldi ve gagasıyla sudan aldı… ileride geleceği üzere hadisin geri kalan bölümünü zikretti.

Kehf 63

Dedi: “Gördün mü? Kayaya sığındığımızda balığı unuttum. Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı. O, denizde hayret verici bir şekilde yolunu tutmuş.”

Diyanet Vakfı
(Genç adam:) Gördün mü! dedi, kayaya sığındığımız sırada balığı unuttum. Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı. O, şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Gördün mü; o kayaya sığındığımız zaman doğrusu ben balığı unutmuşum. Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı. O şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitti.”

“Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı” âyetindeki:

” Onu hatırlamamı” ifadesi fiil ile birlikte mastar anlamında olup

“Onu… unutturmadı” âyetindeki zamirden bedel-i istimal olmak üzere nasb mahallindedir. Bu da zahirin (açık ismin) zamirden bedel olmasıdır, yani bana onu hatırlamayı unutturan şeytandan başkası değildir. Abdullah (b. Mes’ûd)un, Mushafında bu âyet: “Onu hatırlamamı bana unutturan şeytandan başkası değildir” şeklindedir.

Bu ifadeleri Mûsa (aleyhisselâm)ın: Benim senden tek istediğim balığın senden ayrılacağı vakti (ve yeri) bana haber vermenden ibarettir demesi, üzerine Yûşa’nın: Sen benden fazla bir şey istemiyorsun, şeklindeki sözleri dolayısıyla son söylediği bu sözleriyle özürünü beyan etmiş oluyordu.

“O şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup, gitti” âyetindeki ifadelerin, Yuşa’nın, Mûsa (aleyhisselâm)a söylediği sözlerin bir bölümü olma ihtimali vardır. Balık insanlara hayret verecek şekilde denizde yol aldı demektir. Bununla birlikte; “o denizde yolunu tutup, gitti” ifadesinin verdiği haberin tamamını teşkil etmesi daha sonra da hayret ve şaşkınlık ifade eden bir sözü kullanarak kendisinin bu işe şaştığını belirtmek üzere; “Bu, şaşılacak bir şeydir” demiş olması da mümkündür. Hayret konusu ise balığın ölmüş olmasına, sol yarısının yenilmiş olmasına rağmen daha sonra dirilmesidir.

Ebû Şüca’, et-Taberî kitabında der ki: Ben bu balığı gördüm. Bu tek gözlü ve bir balığın yarısıdır. Öbür yarısında hiçbir şey yoktur. İbn Atiyye der ki; Ben de bu balığı gördüm. Hiçbir şey bulunmayan öbür yarısında akında kılçık dahi bulunmayan ince bir kabuğu vardır Hâla balıkçılarda satılan bir balık çeşidi olupMağrib (Ffis)lilar buna “Hûtu Mûsâ; Mûsa Balığı” ismini verirler. Fransızca buna “sûl” denilmektedir. (İbn Atiyye. el-Mukarrar, X, 424, dn: 19İ)

“O… yolunu tutup, gitti” âyetinin yüce Allah tarafından verilmiş bir haber olma ihtimali de vardır, Bu da iki şekilde açıklanabilir: Ya Mûsa (aleyhisselâm)ın balığın denizde yol almasından dolayı hayret ettiğini, buna şaşıp kaldığını haber vermesi manasınadır. Ya da balığın şaşılacak bir şekilde yol alışını insanlara haber vermesi anlamındadır.

Buhârî de bu âyetin kıssası ile ilgili olarak İbn Abbâs’tan rivâyet edilen garib (hayret edilecek) hususlardan birisi de şudur; Bu balığın dirilmesinin sebebi, orada değdiği şeyi mutlaka canlandıran hayat pınarı (ab-ı hayat) diye adlandırılan bir pınar suyunun ona değmiş olmasıydı Buhârî, Tefsir 18. sûı-e 4.

Tefsir’de belirtildiğine göre alâmet balığın canlanması idi. O bakımdan şöyle denilmiştir: Mûsa yol yorgunluğundan sonra yanında alı hayatın bulunduğu kayaya konaklayınca suyun bir kısmı balığa değdi, o da canlandı.

Tirmizî naklettiği hadisinde der ki: Süfyan dedi ki; Bir takım kimseler bu kayanın yanında ab-ı hayatın bulunduğunu ve bu pınarın suyu neye değerse onun yaşayıp, gittiğini iddia ederler. (Devamla) dedi ki: Bu balığın bir kısmı yenilmişti. Ona bu sudan bir damla değince hayat buldu Tirmizî, Tefsir 18. sûre 1.

“el-Arûs” adlı eserin sahibinin naklettiğine göre: Mûsa (aleyhisselâm) hayat pınarından abdest aldı. Sakalından bir damla balığın üzerine düşünce, balık canlanıverdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kehf 62

Orayı geçince Musa yardımcısına dedi: “Getir bize yiyeceğimizi! Bu yolculukta gerçekten yorulduk.”

Diyanet Vakfı
(Buluşma yerlerini) geçip gittiklerinde Musa genç adamına: Kuşluk yemeğimizi getir bize. Hakikaten şu yolculuğumuz yüzünden başımıza (epeyce) sıkıntı geldi, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Uzaklaşıp, geçtikleri vakit genç adamına: “Kuşluk yemeğimizi getir. Bu yolculuğumuzdan gerçekten yorgun düştük” dedi.

“Uzaklaşıp geçtikleri vakit” onlar balığı orada unutarak terk ettikleri vakit… demektir.

Mûsa (aleyhisselâm) kuşluk yemeğini isteyince genç delikanlı onunla konuşurken unutmayı kendisine nisbet etti. İki denizin birleştiği yer olan kayanın yanına ulaştıklarında ise yüce Allah her ikisinin de unuttuğunu zikretmektedir. Çünkü Mûsa (aleyhisselâm) da unutmakta ortaktı; unutmak (nisyân) geride bırakmak anlamındadır. Nitekim birisine dua ederlerken: “Allah ecelini geciktirsin, tehir etsin” diye dua etmeleri de bu anlamdadır.

Kayanın yanından ayrılıp gittiklerinde balıklarını taşımayı da geriyebırakular(unuttular) ve hiçbiri balığı taşımadı. O bakımdan her ikisinin balığı bırakıp oradan ayrılıp gitmeleri dolayısıyla unutmanın her ikisine de nisbet edilmesi uygun düşmüştür,

“Kuşluk yemeğimizi getir” âyeti ile ilgili bir hususu açıklamamız gerekmektedir, Bu da yolculuklarda azık edinmek meselesidir. Bu bir, tek ve kahhâr olan Allah’a tevekkül ettikleri iddiası ile kuraklık bölgeleri ve çölleri azık edinmeksizin aşmaya kalkışan bilgisiz ve cahil sufilerin kanaatlerini reddetmektedir. Çünkü işte Allah’ın peygamberi ve onun Kelimi Mûsa yeryüzünde yaşayan bir insan olarak ve kulların Rabbine tevekkül etmesine; iyiden iyiye bilmesine rağmen azık edinerek yola çıkmıştır.

Buhârî’nin, Sahih’inde belirtildiğine göre, Yemenlilerden bir takım kimseler azık edinmeksizin hacca gelirler ve: Biz tevekkül eden kimseleriz, derlerdi. Hacca geldiklerinde de insanlardan dilenirlerdi. Bunun üzerine yüce Allah:

“Birde azık edinin” âyetini indirdi Buhârî, Hacc 6; Ebû Dâvûd, Menâsik 4 Bu hadis daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/197. âyet 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Mûsa (aleyhisselâm)ın beraberinde aldığı azığın ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır, İbn Abbâs’ın dediğine göre bir zembil içinde tuzlanmış bir balık idi. Onlar sabah-akşam bu balıktan yerlerdi. Deniz kıyısındaki kayalığa vardıklarında beraberindeki genç zembili koydu, Deniz akıntısı balığa değince zembil içindeki balık hareket etmeye başladı. Zembili devirdi ve balık denizde yolunu aldı. Genç delikanlı da Mûsa’ya balığın bu durumunu hatırlatmayı unuttu.

Bir diğer görüşe göre balık Hızır’ın bulunacağı yeri göstermek üzere bir delildi; çünkü hadiste: “Beraberinde zembil içinde bir balık taşı. Balığı kaybedeceğin yerde o kişiyi bulacaksın” denilmektedir. Buna göre o, bu balığın dışında başka bir şeyi beraberinde azık olarak götürmüş olmalıdır. Bunu da hocamız İmâm Ebû’l-Abbas nakletmiş ve tercih etmiştir.

İbn Atiyye der ki: Babam (Allah ondan razı olsun) dedi ki: Ben Ebû’l-Fadl el-Cevherî’yi vaazı esnasında şöyle derken dinledim: Mûsa münacatta bulunmak üzere yola koyuldu. Kırk gün yemek ihtiyacı duymaksızın orada kaldı. Ama bir insanın yanına gitmek için yola koyulunca günün bir bölümünde dahi acıktı.

“Yorgun düştük” yorulduk demektir. “Nesab” yorgunluk ve meşakkat anlamındadır. Burada açlığı kastettiği de söylenmiştir. İşte bu ifade insanın hissettiği acı ve hastalıkları bildirmesinin câiz olduğuna, bunun kadere rızaya da, ilahi kaza ve takdire teslimiyete de aykırı olmadığına delildir. Ancak bu bildirmenin herhangi bir usanç ve kızgınlığın etkisi ile sadır olmaması şarttır.

Kehf 61

Onlar iki denizin birleştiği yere vardıklarında balıklarını unuttular. Balık denizde kendi yolunu tutarak kayboldu.

Diyanet Vakfı
Her ikisi, iki denizin birleştiği yere varınca balıklarını unuttular. Balık, denizde bir yol tutup gitmişti.

Kurtubi Tefsiri
Nihayet onlar, bu İki deniz arasının birleştiği yere ulaşınca balıklarını unuttular. Balık denizde bir deliğe doğru yolunu tutmuştu.

“Nihayet onlar, bu iki deniz arasının birleştiği yere ulaşınca balıklarını unuttular. Balık denizde bir deliğe doğru yolunu tutmuştu” âyetinde yer alan: “”İkisinin arasındaki zamir iki denize aittir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır (meal de buna göre yapılmıştır).

“Delik” gidecek yer, demektir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Katade ise, su donmuş ve o bakımdan içinden gidilecek bir gedik gibi bir hal almıştı, demiştir.

Müfessirlerin çoğunluğuna göre balığın yol aldığı yer boş kaldı. Mûsa da balığı takip ederek bu boş yerin üzerinden yürüdü. Nihâyet yol onu denizdeki bir adaya kadar götürdü. İşte orada Hızır’ı buldu.

Ancak rivâyetlerin ve Kitabın zahiri onun Hızır’ı deniz kıyısında bulup gördüğünü göstermektedir.

“Balıklarını unuttular” diye buyurulmakla birlikte, unutan sadece Mûsa’nın yanındaki genç delikanlıdır. O bakımdan anlam şöyledir denilmiştir: O gördüğü balığın bu halini Mûsa’ya bildirmeyi unuttu, birlikte olduklarından dolayı unutmak ikisine de nisbet edildi. Bu yönüyle yüce Allah’ın:

“O iki denizden inci ve mercan çıkar” (er-Rahmân, 55/22) âyetini andırmaktadır. Halbuki bunlar ancak tuzlu denizden çıkartılmaktadır. Şu âyet ta bu kabildendir:

“Ey cin ve insanlar topluluğu! İçinizden size âyetlerimi okuyan… peygamberler gelmedi mi?”(el-En’âm, 6/130) Halbuki peygamberler sadece insanlardan gönderilmiştir, cinlerden peygamber gönderilmemiştir.

Buhârî’de de şöyle denilmektedir: “(Mûsa) genç delikanlısına dedi ki: Benim senden istediğim, balığın senden ayrılacağa vakti ve zamanı bana bildirmendir. Delikanlı ona: Sen bana fazla bir yükümlülük yüklemedin, dedi. İşte aziz ve celil olan Allah’ın: “Hani Mûsa genç delikanlısına” yani Yûşa’ b. Nûn’a -ki adının böyle olduğu (hadisin ravilerinden) Saîd b. Cübeyr tarafından verilmemiştir, “-“dedi ki…” âyeti bunu anlatmaktadır. O toprağı nemli bir yerde bir kayanın gölgesinde bulunuyor iken -Mûsa da uykuda iken-balık (zembil içinde) hareket etmeye başladı. Beraberindeki genç delikanlı onu uyandırmayayım dedi, uyanınca da ona durumu bildirmeyi unuttu. Balık hareketini sürdürdü, nihayet denize daldı. Yüce Allah denizin balık üzerinden geçmesi gereken akıntısını tultu. Âdeta o taşta iz bırakırcasına, iz bıraktı. (İbn Cüreyc) dedi ki: Amr bana dedi ki: İşte bu şekilde âdeta onun izi taşın içinde imiş gibi çıkıyordu, dedi ve iki elinin baş parmakları ile onlara bitişik olan (şehadet) parmaklarını halka yaptı. Bir diğer rivâyette şöyle denilmektedir: Yüce Allah balığın üzerinden akıntının geçmesini engelledi ve böylelikle üzerinde bir tak gibi oldu. (Mûsa) uyanınca, arkadaşı kendisine balığın durumunu haber vermeyi unuttu. Günün geri kalan bölümünü ve gece boyunca yol aldılar. Ertesi günü Mûsa yanındaki delikanlıya: “Kuşluk yemeğimizi getir. Bu yolculuğumuzdan gerçekten yorgun düştük” dedi. Mûsa (aleyhisselâm) Allah’ın emretmiş olduğu yeri geçip geride bırakıncaya kadar yorgunluk duymamıştı. Beraberindeki genç delikanlı ona: “Gördün mü; o kayaya sığındığımız zaman doğrusu ben babğı unutmuşum. Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı dedi, . Buhâri, Tefsir 18. sûre 3

Her ikisinin de unuttuğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah:

“Balıklarını unuttular” âyetinde unutmayı ikisine nisbet etmiştir. Çünkü balığı ilkin taşıyan -taşıma emri kendisine verilmiş olduğundan- Mûsa (aleyhisselâm) idi. Yollarına devam ettikten ve bir süre yol aldıktan sonra balığı yanındaki delikanlısı taşımıştı.

Kehf 60

Musa, genç yardımcısına dedi ki: “İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya ya da uzun zamanlar geçinceye kadar durmam.”

Diyanet Vakfı
Bir vakit Musa genç adamına demişti ki: «Durup dinlenmeyeceğim; ta iki denizin birleştiği yere kadar varacağım, yahut senelerce yürüyeceğim.»

Kurtubi Tefsiri
Hani Mûsa genç delikanlısına şöyle demişti: “Ben iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmadan gideceğim yahut çok yıllar geçireceğim.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Hazret-i Mûsa’nın İki Denizin. Birleştiği Yere Yolculuğu:

“Hani Mûsa genç delikanlısına şöyle demişti” âyetinde geçen

“Mûsa” ilim adamlarının ve tarih bilginlerinin büyük çoğunluğunun görüşüne göre; Kur’ân-ı Kerîm’de sözü edilen Mûsa b. İmrân’dır. Kur’ân-ı Kerîm’de başka bir Mûsa’dan söz edilmemektedir. Aralarında Nevf el-Bikâli’nin de bulunduğu bir kesim de şöyle der: Burada sözü edilen kişi İmrân oğlu Mûsa değildir. Bu Yakub’un oğlu, Yusuf’un oğlu, Menşa’nın oğlu Mûsa’dır. Bu İmrân oğlu Mûsa’dan önce peygamber olmuştur.

Ancak bu görüşü Sahih-i Buhârî’de belirtildiğine göre İbn Abbâs ve daha başkaları reddetmişlerdir. Buhârî, İlm AA, Tefsir İH. sûre 2, 3; Müslim, Fedail 170; Tirmizî, Tefsir 18. sûre I, Müsned, V, 117. 11H.

Onun genç delikanlısı ise Yûşa’ b. Nündür. el-Mâide Sûresi (5/26. âyetin tefsirinde) ile Yusuf Sûresi’nde (12/101. âyetin tefsirinde) ondan söz edilmişti. Burada sözü edilen Mûsa’nın Menşâ oğlu olduğunu söyleyenlerin görüşüne göre ise onun genç delikanlısı Yuşâ b. Nûn değildir,

“Durmadan gideceğim” kesintisiz olarak yürümemi sürdüreceğim, demektir. Şair de şöyle demektedir:

“Allah kavmimi var ettiği sürece

Hamd ederim O’na, sözlerimle, güzel övgülerde”.

“Durmadan gideceğim” (manasını verdiğimiz) tabirinin senden hiç ayrılmayacağını anlamında olduğu da söylenmiştir.

“İki denizin birleştiği” biribirlerine kavuştukları

“yere varıncaya kadar…” Katade der ki: Bu, Bizans ve İran denizidir. Mücahid de böyle demiştir. İbn Atiyye der ki: Bu, Azerbaycan’ın arka taraflarından Fars topraklarındaki büyük denizden ayrılan kuzeyden güneye doğru akan bir koldur. Bu görüşe göre; Şam bölgesinin karasına yakın olan yerdeki iki denizin bir araya geldiği yer iki denizin kavuştuğu yer olmalıdır.

Bu iki denizin Ürdün denizi ile Kulzul (Kızıl) denizi olduğu söylendiği gibi, Tanca yakınlarındaki iki denizin birleştiği yer olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da Muhammed b. Ka’b yapmıştır. Ubey b. Ka’b’dan bunun Afrika’da olduğunu söylediği rivâyet edilmiştir. es-Süddî der ki: el-Kurr ve er-Ress denilen nehirler olup bunlar Ermenistan’dadır.

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Bu, Endülüs’ün kıyılarının bulunduğu okyanustur. Bunu da en-Nekkaş nakletmiştir, bu da çokça zikredilendir. Bir başka kesim de şöyle demektedir. İki denizden kasıt Mûsa ile Hızır (ikisine de selam olsun)dır. Ancak bu zayıf bir görüştür. İbn Abbâs’tan da nakledilmiş olmakla birlikte bu sahih değildir. Çünkü hadislerden anlaşıldığına göre buradaki deniz suların bulunduğu bir denizdir.

Bu kıssanın sebebi de Buhârî ile Müslim’in Ubey b. Ka’b’dan yaptıkları şu rivâyette yer almaktadır. Ubey b. Ka’b Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinlemiştir: “Mûsa (aleyhisselâm) İsrailoğullarına bir hutbe irad etmek üzere ayağa kalktı, Kendisine: İnsanların en bilgilisi kimdir? diye soruldu. O da: Benim, dedi. İlmi, Allah’a havale etmediği için yüce Allah ona sitem etti. Ona şunu vahyetti: Benim iki denizin birleştiği yerde bir kulum var. O senden daha bilgilidir. Mûsa: Rabbim, onunla nasıl görüşebilirim? diye sorunca, yüce Allah şöyle buyurdu: Beraberine bir balık alır, onu bir zenbile koyarsın. Balığı kaybedeceğin yerde o kulu da orada bulacaksın” diye hadisin geri kalan bölümlerini nakletti. -Lâfız Buhârî’ye aittir. Buhârî, İlm AA, Enbiyâ Z7, Tefsir 18. sûre 2, }, 4; Müslim, Kedâil 170; Tirmizî, Tefsir 18 sûre 1; Müsned, V, 117, 118

İbn Abbâs der ki: Mûsa (aleyhisselâm) ve kavmi Mısır topraklarında üstünlük sağlayınca kavmini Mısır’da yerleştirdi. Orada yerleşme işleri tamamlandıktan sonra yüce Allah kendisine: Onlara Allah’ın günlerini hatırlat, diye emir verdi. O da kavmine hitab etti, onlara Allah’ın kendilerine ihsan etmiş olduğu hayırları, nimetleri, Fir’avun hanedanından onları kurtarışını, düşmanlarını helâk edişini ve kendilerini yeryüzünde onların yerine halifelik makamına getirişini hatırlattıktan sonra şunları söyledi: Ve Allah sizin peygamberinizle özel bir şekilde konuştu. Onu kendisi için beğenip seçti. Kendi nezdinden onun üzerine bir sevgi bıraktı. Sizlere ne istedinizse hepsinden verdi, sizi yeryüzündeki insanların en faziletlisi kıldı. Önceleri zelilken sizi aziz kıldı, fakır iken zengin kıldı. Cahil iken size Tevrat’ı verdi.

İsrailoğullarından birisi ona şöyle dedi: Biz senin bu söylediklerini biliyoruz. Yeryüzünde senden daha bilgili bir kimse var mıdır? Ey Allah’ın peygamberi! Hayır, deyince yüce Allah ilmi kendisine havale etmediği için ona sitem etti. Allah, Cibril (aleyhisselâm)ı gönderdi: Ey Mûsa! Benim ilmimi nereye tevdi ettiğimi (kime verdiğimi) sen ne bilirsin, dedi. İki denizin birleştiği yerde senden daha bilgili bir kulum vardır… diyerek hadisin geri kalan bölümlerini nakletti. Suyûti, ed-Durru’l-Mensar, V, 418

İlim adamlarımız der ki: Hadiste zikredilen: “O senden daha bilgilidir” ifadesi şu demektir: O teferruat kabilinden bir takım vakaların; muayyen, belirli bir takım olayların hükümlerini senden daha iyi bilir, yoksa mutlak olarak senden daha bilgilidir, demek değildir. Buna delil de Hızır’ın, Mûsa (aleyhisselâm)a söylediği şu sözlerdir: Hiç şüphesiz sen, benim bilmediğim Allah’ın sana öğretmiş olduğu bir bilgiye sahipsin. Ben de Allah’ın bana öğretmiş olduğu fakat senin bilmediğin bir bilgiye sahibim. Buna göre onların her birisi diğerine nisbecle bir bakıma daha bilgilidir. Onların birisinin bildiği diğerinin bilmediği konuda, bilen bilmeyenden daha bilgilidir.

Mûsa (aleyhisselâm) bunu işitince onun faziletli nefsi ve bilmediklerini öğrenmek için üstün gayreti dolayısıyla, kendisi hakkında: O senden daha bilgilidir, denilen kişi ile kavuşma arzusu harekete geçti. O bakımdan buna karar verdi ve zilletle boyun eğerek onunla görüşmenin yolunu sordu. Her halükârda yola koyulmakla emrolundu. Kendisine: Bir zembilde tuzlanmış bir balık taşı, diye emredildi. Bu balığın canlanıp onu kaybedeceğin yerde o kişi ile kavuşacaksın, diye haber verildi. O da gayretle, arzu ve istekle: “Ben iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmadan gideceğim” diyerek teklifini kabul eden delikanlısıyla birlikte yola koyuldu.

“Yahut çok yıllar geçireceğim âyetindeki: “”çok yıllar” kelimesi “ha” ve “kaf” harfleri ötreli olarak okunmuştur ki zaman demektir, çoğulu; şeklinde gelir. Bu kelimenin (tekilinin) “kaf” harfi sakin olarak da okunur. Bu da seksen yıl demektir, bundan daha fazla bir süre olduğu da söylenmiştir. Çoğulu; şeklinde gelir. kelimesi, tekili olup bu da; yıllar, demektir.

2- İlim Talep Etme Adabı:

Bu âyetteki fıkhı inceliklerin bazıları şunlardır: İlim adamı daha çok bilgi elde etmek maksadıyla yolculuğa çıkabilir, bu hususta hizmetçi ve arkadaşının yardımını alabilir. Fazilet sahibi ve ilim adamı kimselerle karşılaşma fırsatını -bulundukları bölgeler uzak olsa dahi- bir ganimet bilmelidir.

Selef-i Salih’in adeti de hep bu idi. Bundan dolayı ilim için yolculuk yapanlar bu hususta üstün pay sahibi oldular, gayretleriyle üstün başarılar elde ettiler, ilimlerde ayaklarıyla yere sağlam bastılar. O bakımdan gerek şanları-şöhretleri, gerek ecirleri, gerekse de faziletleri bakımından en üstün payı elde ettiler.

Buhârî der ki: Cabir b. Abdullah bir hadis için Abdullah b. Üneys’in yanına bir aylık mesafeyi katedip gitti. Buhârî, İlm 19

3- Mûsa (aleyhisselâm)ın Yanındaki Genç Delikanlı:

Yüce Allah’ın:

“Hani Mûsa genç delikanlısına şöyle demişti” âyeti ile ilgili olarak ilim adamlarının üç görüşü vardır:

1-Bu onunla birlikle olup ona hizmet eden hizmetçisiydi. Arapçada “el-fetâ” genç, delikanlı demektir. Hizmetçiler çoğunlukla genç olduklarından dolayı güzel edebin bir neticesi olarak hizmetçiye “fetâ” denilmiştir. Şeriat’da, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şu âyetinde görüldüğü gibi bu edebi teşvik etmiştir: “Sizden herhangi bir kimse benim kölem, benim cariyem, demesin bunun yerine genç oğlum, genç kızım (fetâye-fetâli) desin” Buhârî, İtk 17; Müslim, Elfâz 13-15, Ebû Dâvûd, Edeb, 75; Müsned, II, 316, 423, 444, 463. 4H4, 4yi. 496, 508.

İşte bu alçak gönüllülüğe bir teşviktir. Yusuf Sûresi’nde (12/36. âyetin tefsirinde) bu açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Âyet-i kerimede “fetâ”dan kasıt hizmetçidir. Bu da Yusuf (aleyhisselâm)ın oğlu İfrâim’in oğlu Nun oğlu Yuşa’dır. Bunun Mûsa (aleyhisselâm)ın kızkardeşinin oğlu olduğu da söylenmiştir.

2-Burada “Mûsa’nın fetâsı” denilmesi bu kişinin -hür olsa dahi- ilim öğrenmek için onunla birlikte bulunmasından dolayıdır. Bu da birinci mana ile aynıdır.

3- Ona fetâ denilmesi, kölenin yerini tutmasından dolayıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır;

“Yusuf, fetâlarına (görevlilerine): Bedellerini yüklerinin içine koyuverin… demişti”. (Yusuf, 12/62);

“Aziz’in karısı, hizmetçi delikanlısından (fetâ) murad almak istiyormuş.” (Yusuf, 12/30)

İbnu’l-Arabî der ki: Kur’ân-i Kerîm’in ifadesinin zahirinden anlaşılan onun köle olduğudur. Hadiste de bu kimsenin Yûsa b. Nûn olduğu belirtilmektedir. TefsiKe dair gelmiş rivâyetler) de belirtildiğine göre o, onun kızkardeşinin oğludur. Bütün bunlar ise kafi olarak söylenebilecek hususlardan değildir. Bu konuda tevakkuf etmek (görüş açıklamamak) daha iyidir.

4- “Çok Yıllar (Hukub)”ın Anlamı:

Allah’ın: “Yahud çok yıllar geçireceğim” âyeti ile ilgili olarak Abdullah b. Ömer der ki: Hukub, seksen yıl demektir. Mücahid, yetmiş yıldır. Katade, uzun bir süredir derken, en-Nehhâs şunları söyler: Dilbilginlerinin bildiklerine göre hukub ve hıkbe sınırları belirli olmayan, belirsiz bir zaman demektir. “Raht” ve “kavim” kelimeleri de müphem ve sınırları belli olmayan (insan topluluğu) demektir. Bunun çoğulu da “ehkaab” …diye gelir.

Kehf 59

İşte o kentler! Zalim olduklarında onları helak ettik. Helakları için bir zaman belirledik.

Diyanet Vakfı
İşte şu ülkeler; zulmettikleri zaman onları helak ettik. Onları helak etmek için de belli bir zaman tayin etmiştik.

Kurtubi Tefsiri
İşte zulmettikleri vakit helâk ettiğimiz ülkeler! Biz, onları helâk İçin de belli bir süre tayin etmiştik.

“İşte zulmettikleri vakit helâk ettiğimiz ülkeler” âyetindeki:

“İşte” mübtedâ olarak ref mahallindedir.

“Ülkeler” anlamındaki (el-Kurâ) kelimesi de sıfat yahut bedeldir. ” (Kendilerini) helâk ettik” âyeti da haber mahallinde olup manaya hamledilmiştir, çünkü burada “ülkelerin halkı, ahalisi” anlamındadır.

“İşte” anlamındaki kelime; “Zeyd’i vurdum” kullanılışını kabul edenlerin görüşüne göre nasb mahallindedir. Yani işte Bizim sana Âd, Semûd, Medyen ve Lût kavmi ülkeleri gibi, haberlerini anlatmış olduğumuz ülkeleri zulmedip küfre sapmaları üzerine helâk ettik.

“Biz onları helâk için de belli bir süre” yani geride kalmayan ileri de gitmeyen, bilinen bir vakit

“tayin etmiştik”.

“Onları helâk etmek için” anlamındaki kelimenin; seki indeki okunuşu helâk edilmeleri için belirlenen vakic demektir. ise “Helâk edildilerden” (ism-i zaman)dır. Âsım bu kelimeyi “mim” ve “lâm” harflerini üstün ile: şeklinde okumuştur ki bu da; Helâk oldu, fiilinin mastarıdır. el-Kisaî ve el-Ferrâ’ bu kelimenin; şeklinde “mim” harfini üstün, “lâm”ı da esreli okumuşlardır,

en-Nehhâs der ki: el-Kisaî dedi ki: Bu okuyuşu ben daha çok severim, çünkü bu kelime; Helâk oldu fiilinden gelmektedir.

ez-Zeccâc der ki: Bu bir zaman ismidir ve ifadenin takdiri: Onların helâk edilecekleri vakit anlamındadır. Nitekim: “Dişi deve, erkek deve tarafından aşılandığı zamana uygun geldi (doğurdu)” sözlerine benzemektedir.

Kehf 58

Rabbin, bağışlayandır, rahmet sahibidir. Onları kazandıklarıyla hemen cezalandırsaydı, azabı acele getirirdi. Fakat onlar için bir vaat vardır. Onun dışında sığınacak bir yer bulamayacaklardır.

Diyanet Vakfı
Senin, bağışı bol olan Rabbin merhamet sahibidir; şayet yaptıkları yüzünden onları (hemen) muaheze edecek olsaydı, onlara azabı çarçabuk verirdi. Fakat kendilerine tanınmış belli bir süre vardır ki, artık bundan kaçıp kurtulacakları bir sığınak bulamayacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Bununla beraber Rabbin Gafûrdur, rahmet sahibidir. O zaman şayet onları kazandıkları yüzünden sorgulasaydı, elbette onlara azâbı çabuklaştırırdı. Fakat onlar için belirlenmiş bir zaman vardır ki, onun karşısında hiçbir sığınak bulamayacaklardır.

“Bununla beraber, Rabbin Gafûrdur” yani günahları bağışlayıcıdır,

“rahmet sahibidir.” Bu da yalnız îman ehline mahsustur, kâfirlerin bundan payları yoktur. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Muhakkak Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez” (en-Nisâ, 4/48,116) âyetidir.

“Rahmet sahibidir” âyeti ile ilgili dört açıklama söz konusudur:

1- Af edicidir.

2- Mükâfat ve sevap verendir. Bu iki açıklamaya göre bu âyet, yalnızca Îman ehline hastır. Kâfirlerin bunda bir payları yoktur.

3- Nimet sahibidir,

4- Hidâyet verendir. Bu iki açıklamaya göre de bu âyet hem îman ehlini, hem kâfirleri kapsar. Çünkü yüce Allah dünya hayatında mü’mine nimetini ihsan ettiği gibi kâfire de nimet verir. Her ne kadar onun hidâyetiyle kâfirler doğru yolu bulmayıp mü’minler doğru yolu bulsalar da, hidâyetini mü’mine açıkladığı gibi, kâfire de açıklamıştır.

“Şayet onları kazandıkları” küfür ve masiyetler “yüzünden sorgulasaydı elbette onlara azâbı çabuklaştırırdı.” Fakat o mühlet verir. “Fakat onlar için belirlenmiş bir zaman” kendisinden sonraya bırakılmayacakları, geciktirilmeyecekleri tesbit edilmiş bir süreleri, bir ecelleri “vardır.”

Yüce Allah’ın şu âyetleri de buna benzemektedir:

“Her bir haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır” (el-En’âm,. 6/67);

“Her bir va’denin yazılmış bir hükmü vardır (süresi belirlenmiştir)”. (er-Ra’d, 13/38) Yani bu ecel geldi mi ister dünyada, ister âhirette olsun geriye kalmaz.

“Onun karşısında hiçbir sığınak” İbn Abbâs ve İh Zeyd’in açıklamalarına göre barınak

“bulamayacaklardır”. el-Cevherî bu açıklamayı “es Sıhah”ta nakletmiştir. ” Sığındı, iltica etti” demektir. “Ondan kendisini kurtarmasını istedi” demektir.

Mücahid korunak diye açıklarken, Katade dost, yardımcı, veli; Ebû Ubeyde kurtuluş yeri diye açıklamıştır. Bu (yine kurtuluş yeri demek olan): Mahîs diye de açıklanmıştır. Bu açıklamaların anlamı birdir. Araplar: “Kurtulmayasıca!” derler. Şairin şu beyti de bu kabildendir:

“Kurtulmayasıca sen kendini

Terkettin Âminlere, hiçbir yara almaksızın”.

el-A’şâ da şöyle demektedir:

“Bazen ev sahibinin gafil olduğu anı yakalamak isterim,

O da bana karşı kendisini korumak isteyebilir ama sonra da (kendisini benden) koruyamaz. (Kurtulamaz).”

Kehf 57

Rabbi’nin ayetleriyle uyarılan, sonra da onlardan yüz çeviren ve elleriyle önceden yaptıklarını unutan kimseden daha zalim kimdir? Biz onların kalplerine, onu anlamalarına engel perdeler koyduk. Kulaklarına da bir ağırlık. Sen onları hidayete çağırsan da, asla hidayet bulmazlar.

Diyanet Vakfı
Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatılıp da ona sırt çevirenden, kendi elleriyle yaptığını unutandan daha zalim kim vardır! Biz onların kalplerine, bunu anlamalarına engel olan bir ağırlık, kulaklarına da sağırlık verdik. Sen onları hidayete çağırsan da artık ebediyen hidayete eremeyeceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılıp, onlardan yüz çeviren, iki elinin önden gönderdiğini unutandan daha zalim kim olabilir? Gerçekten Biz onların kalpleri üstüne onu iyice anlamalarına engel perdeler, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen onları doğru yola davet etsen -bile o bakımdan- ebediyyen hidâyete eremezler.

“Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılıp, onlardan yüz çeviren…den daha zalim kim olabilir”. Yani Rabbinin âyetleri ile kendisine öğüt verildiği halde bunları önemsemeyen ve bunları kabul etmeyerek yüz çeviren kimseden daha zalim kimse olmaz, demektir.

“İki elinin önden gönderdiğini unutan” küfür ve masiyetlerini terkedip bunlardan tevbe etmeyen demektir. Burada “nisyân (unutmak)” terketmek anlamındadır. Anlamın kendisi için önden neler gönderip ne tür bir azâbı hakettiğini unutan… şeklinde olduğu da söylenmiştir, her iki mana da birbirine yakındır.

“Gerçekten, Biz onların kalpleri üstüne onu iyice anlamalarına engel perdeler, kulaklarına da bir ağırlık koyduk” küfürleri sebebiyle Biz onlara böyle yaptık, yani imanın kalplerine ve kulaklarına girmesine Biz engel olduk.

“Sen onları doğru yola” hidâyete yani îmana

“davet etsen bile o bakımdan ebediyyen hidâyete eremezler.” Bu âyet, muayyen kimseler hakkında inmiştir. Aynı zamanda bu Kaderiyyenin görüşlerini de reddetmektedir. Bu âyet-i kerîme ile aynı anlamı dile getiren bir takım âyet-i kerimeler el-İsra Sûresi’nde (17/46. âyette ve tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

Kehf 56

Biz peygamberleri ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndeririz. Kâfir olanlar ise batılla mücadele ederler ki, onunla hakkı çürütmek için. Ayetlerimi ve kendilerine yapılan uyarıları alay konusu edindiler.

Diyanet Vakfı
Biz resulleri, sadece müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kafir olanlar ise, hakkı batıla dayanarak ortadan kaldırmak için batıl yolla mücadele verirler. Onlar ayetlerimizi ve uyarıldıkları şeyleri alaya almışlardır.

Kurtubi Tefsiri
Biz peygamberleri ancak müjdeleyici ve korkutucu kimseler olmak üzere göndeririz. Kâfir olanlar ise hakkı yerinden kaydırmak İçin batıl ile mücadele verirler. Âyetlerimi ve kendisi ile tehdit edildikleri şeyi ise alaya alırlar.

“Biz Peygamberleri ancak” îman edenleri cennet ile

“müjdeleyici ve” kâfir olanları da azap ile

“korkutucu kimseler olmak üzere göndeririz.” Bu âyetin benzerleri daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Kâfir olanlar ise hakkı yerinden kaydırmak İçin batıl ile mücadele verirler.” Denildiğine göre bu âyet, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında tartışarak sihirbaz, deli, şair ve kahin gibi değişik kanaatler ileri süren

“bölüşenler” hakkında nazil olmuştur. Önceden (el-Hicr, 15/8990. âyetler ve tefsirinde) geçtiği gibi.

“Yerinden kaydırmak” âyeti yerinden izale etmek, iptal edip çürütmek anlamındadır. Bunun asıl anlamı ayağın kayması manasınadır. “Ayağı kaydı” demektir. Muzari’ ve mastarı: d’Ye gelir. “Güneş semanın ortasından (batı’ya doğru) kaydı” demektir. “delili çürük oldu” anlamındadır. “Allah onu (delilini) çürüttü” demektir. ise kaydırmak demektir. Sırat köprüsünün niteliği hakkında da Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Ve cehennemin üzerine köprü kurulur, artık şefaat(e) izin verilir ve tahakkuk eder. Onlar (köprüden geçerlerken) Allah’ım esenlik ver, Allah’ım esenlik ver, diye dua ederler”. Ey Allah’ın Rasûlü! Köprü nedir? diye sorulunca, O: “(…….): Üzerinde ayakların kaydığı kaygan bir yerdir” diye buyurdu… Buhârî, Tevhîd 24; Müslim, Îman 302; Müsned, III, 17.

Şair Tarafe der ki;

“Ey EM Münzir, sen vefakârlığı isteyip durdun ve onu pek büyük bildin,

Tıpkı bir deve gibi, ayağı kaydırıcı zeminlerden de uzak geçtin.”

“Âyetlerimi” Kur’ân-ı Kerîm’i

“ve kendisi ile tehdit edildikleri” korkutuldukları

“şeyi ise alaya alırlar.”

“Kendisi ile tehdit edildikleri şeyi” âyetindeki; mastar manasını verir. Buna göre, kendilerine yapılan tehditleri alaya ahrlar, anlamındadır. Bunun; ism-i mevsûlu anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani onlar Kur’ân-ı Kerîm’i ve kendisi ile tehdit edildikleri, korkutup uyarmaları, alaya aldılar yani bir oyun ve batıl bir şey olarak bellediler. el-Bakara Sûresi’nde (2/231. âyet 4. başlıkta) buna dair açıklamalar geçmiştir.

Bunun Ebû Cehil’in tereyağı ve hurmayı alıp, işte zakkum budur, demesi ile ilgili olduğu da söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre bu, onların Kur’ân-ı Kerîm hakkında: O bir sihirdir, anlamsız rüyai ardır, öncekilerin efsaneleridir, şeklindeki sözlerine işarettir. Allah Rasûlü hakkında da:

“Bu sizin gibi bir adamdan başka mıdır?” (el-Enbiya, 21/3);

“Ve dediler ki: Bu Kur’ân iki kasabanın birindeki büyük bir adama indirilmeli değil miydi?” (ez-Zuhruf, 43/31);

“Ama kâfirler: Allah bu misal ile ne kastetmiştir, derler” (el-Bakara, 2/26) demişlerdi.

Kehf 55

Kendilerine hidayet geldiğinde, insanların iman etmelerini ve Rablerinden bağışlanma dilemeyi engelleyen, sadece evvelkilerin sünnetinin kendilerine gelmesi ya da azabın karşılarına dikilmesidir.

Diyanet Vakfı
Kendilerine hidayet geldiğinde insanları iman etmekten ve Rablerinden mağfiret talep etmekten alıkoyan şey, sadece, öncekilerinin başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesini, yahut azabın göz göre göre kendilerine gelmesini beklemeleridir!

Kurtubi Tefsiri
İnsanlara hidâyet geldiği zaman, onları îman etmekten ve Rabblerinden mağfiret dilemekten alıkoyan tek şey; ancak öncekilerin başına gelen sünnetin kendilerine de gelip çatmasını, yahut onlara gözleri önünde azâbın gelmesini beklemeleridir.

“İnsanlara hidâyet” Kur’ân, İslâm ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)

“geldiği zaman onları îman etmekten ve Rabblerinden mağfiret dilemekten alıkoyan tek şey, ancak öncekilerin başına gelen sünnetin” yani onları helâk etmek hususundaki sünnetimizin

“kendilerine de gelip çatmasını… beklemeleridir.” Yani onları îman etmekten alıkoyan şey, Benim onlar hakkında bu husustaki hükrnümdür. Eğer Ben onlar hakkında îman edeceklerine dair hüküm vermiş olsaydım, îman ederlerdi.

“Öncekilerin başına gelen sünnet”den kasıt, kökten imha edici azap hususunda öncekilere uygulanması adet haline gelmiş azaptır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: İnsanları îman etmekten alıkoyan tek şey, onların kendilerinden öncekilerin başına gelen sünnetin kendilerinin de başına gelmesini istemeleridir. Buna göre burada hazfedilmiş ifadeler vardır.

Öncekilerin sünneti ise (imha edici) ilâhî azâbı gözleriyle görmek istemektir. Müşrikler bunu İstediler ve:

“Ey Allah! Eğer bu, senin katından hakkın kendisi ise… yahut bize acıklı bir azap gönder” (el-Enfal, 8/32) demişlerdi.

“Yahut onlara gözleri önünde azâbın gelmesini beklemeleridir” âyetinde yer alan;

“Gözleri önünde” kelimesi hal olarak nasb edilmiştir. Göz, görerek anlamındadır. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. el-Kelbî: Bu Bedir günü kılıçtan geçirilmeleridir derken; Mukâtil kasıt, ansızın gelmesini istemektir, demiştir.

Ebû Ca’fer, Âsım, A’meş, Hamza, Yahya ve Kisaî iki ötre ile; diye okumuşlar ve bununla azâbın bütün tür ve çeşitlerini kastetmişlerdir. Buna göre bu kelime; in çoğuludur. “Yol” kelimesinin çoğulunun; gelmesi gibi.

en-Nehhâs der ki: el-Ferrâ’nın görüşüne göre iki ötreli okuyuş; in çoğulu olup ardı arkasına ayrı ayrı, kısım kısım demektir. Yine ona göre; güz göre göre anlamında olması da mümkündür.

el-A’rec der ki: Onun kıraati iki ötreli olup topluca, hep birlikte anlamındadır, Ebû Amr ise; onun kıraati; şeklinde olup, gözleri önünde göz göre göre anlamındadır, demiştir.

Kehf 54

Andolsun, bu Kur’an’da insanlar için her örnekten açıkladık. İnsan ise her şeyden çok tartışmacıdır.

Diyanet Vakfı
Hakikaten biz bu Kuranda insanlar için her türlü misali sayıp dökmüşüzdür. Fakat tartışmaya en çok düşkün varlık insandır.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz, bu Kur’ân’da insanlara her misali geniş geniş açıkladık. İnsan ise tartışması herşeyden çok olandır.

“Yemin olsun ki Biz, bu Kur’ân’da insanlara her misali geniş geniş açıkladık” âyetinin iki anlama gelme ihtimali vardır:

1- Yüce Allah’ın Kur’ân’ı Kerîm’de insanlara anlattığı çeşitli ibretler ve geçmis, kavimler.

2- Onlara rubûbiyetinin delillerine dair yaptığı açıklamalar. Buna dair açıklamalar daha önce el-İsra Sûresi’nde (17/41, âyet ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Birinci anlama göre bu bir azardır, ikincisine göre ise bir açıklamadır.

“İnsan ise tartışması herşeyden çok olandır.” Yani insanın tartışması, mücadelesi pek çoktur. Burada kastedilen en-Nadr b. el-Hâris ve onun Kur’ân hakkındaki tartışmalarıdır. Âyetin Ubeyy b. Halef hakkında olduğu da söylenmiştir.

ez-Zeccâc der ki: Âyet; kâfir tartışması herşeyden çok olandır, anlamındadır. Bu âyetle kâfirin kastedildiğinin delili ise (biraz sonra gelecek olan):

“Kâfir olanlar ise hakkı yerinden kaydırmak için bâtıl ile mücadele verirler” âyetidir.

Enes, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Kıyâmet gününde kâfirlerden bir adam getirilir. Allah ona: Benim sana rasûlümle gönderdiklerime karşı tutumun ne oldu, ne yaptın? diye sorar. Adam der ki: Rabbim Sana îman ettim, rasûllerini tasdik ettim, kitabın gereğince amel ettim. Allah ona der ki: İşte bu senin (amellerinin yazılı olduğu) sahifen! Onda bu söylediklerinin hiçbirisi yok. Adam der ki: Rabbim ben bu sahifede yazılı olanları kabul etmiyorum. Bu sefer ana şöyle denir: İşte hafaza melekleri! Onlar da senin aleyhine şahidlik ediyorlar. Adam der ki: Rabbim ben onları da kabul etmiyorum. Hem onları nasıl kabul edeyim ki, onlar ne benim nezdimdendirler ne de benim tarafımdan. Yüce Allah şöyle buyurur: İşte kitabın anası olan Levhi Mahfuz! O da bu şekilde senin hakkında şahidlik ediyor. Adam der ki: Rabbim Sen beni zulümden korumadın mı? (Bana zulmetmeyeceğini bildirmedin mi?) Yüce Allah şöyle buyurur: Evet, korudum. Adam der ki: Rabbim ben kendi aleyhime kendimden olmadıkça hiçbir şahidi kabul etmem. Yüce Allah şöyle buyurur: Derhal Biz de senin aleyhine, senin nefsinden bir şahid göndereceğiz. Adam kendi nefsinden, kendi aleyhine kimin şahidlik edeceği hakkında düşünürken ağzına mühür vurulur. Sonra da azaları dile gelerek şirk koştuğunu söylerler. Daha sonra konuşmasına da müsaade edilir. Azalarının biri diğerine lanet okuyarak cehennem ateşine girer. Azalarına der ki: Allah’ın laneti üzerinize olsun, ben sizin için mücadele edip duruyordum. Bu sefer azaları ona şöyle der: Allah’ın laneti senin üzerine olsun, sen yüce Allah’tan tek bir sözün dahi gizlenemeyeceğini bilmiyor muydun? İşte yüce Allah’ın: “İnsan ise tartışması herşeyden çok olandır” âyeti bunu anlatmaktadır. Bu hadisi bu manada Müslim yine Enes (radıyallahü anh)dan rivâyet etmiştir. Müslim, Zühd 16, 17.

Müslim’in, Sahih’inde Ali (radıyallahü anh)dan gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir seferinde gelip -kendisi ve Fatıma (radıyallahü anha) içerde bulunuyorlarken- kapılarını çalar. Ve: “Namaz kılmaz mısınız?” diye buyurur. Ali (radıyallahü anh) der ki: Ey Allah’ın Rasûlü dedim, canlarımız Allah’ın elindedir. O bizi canlandırmak istedi mi canlandırır. Ben bu sözleri Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a söyleyince o da ayrılıp gitti. Sonra da onun elini baldırına vurarak: “İnsan ise tartışması herşeyden çok olandır” âyetini okuyup, gittiğini duydum. Buhâri, Tellettik! 5, Tefsir 18. sûre 1, frisam İH; Müslüm, Salâtu’l-Müsâfirîn 206; Müsned, i, 112

Kehf 53

Suçlular ateşi görürler de, onun içine düşeceklerini anlarlar. Ondan bir kaçış yolu bulamazlar.

Diyanet Vakfı
Suçlular ateşi görür görmez, orayı boylayacaklarını iyice anladılar; ondan kurtuluş yolu da bulamadılar.

Kurtubi Tefsiri
Günahkârlar ateşi görünce İçine düşeceklerin kendileri olacaklarını anlayacaklar; fakat ondan kaçacak bir yer de bulamayacaklardır.

“Günahkârlar ateşi görünce” âyetindeki: “Gördü” fiilinin asli; şeklindedir. “Ya” harfi, hem kendisi hem de ondan önceki harf fethalı olduğundan dolayı “elif”e kalbedilmiştir. Bundan dolayı Kûfeliler bu fiilin “ya” ile yazılacağını iddia etmişlerdir. Bazı Basralılar da bu hususta aynı kanaatdedirler. Ancak aralarında Muhammed b. Yezid’in de yer aldığı işin erbabı Basralı ilim adamları bu fiili “elif” ile yazarlar. en-Nehhâs der ki: Ben Ali b. Süleyman’ı şöyle derken dinledim: Ben Muhammed b. Yezid’i şöyle derken dinledim: “Gitti, attı” ve buna benzer aslı itibariyle “ya”lı olan bütün fiiller ancak “elif” ile yazılır. Yazıda, kelimenin aslının “ya”lı yahutta “vav”lı olması arasında fark gözetilmez. Tıpkı lafızla aralarında bir fark olmadığı gibi. Şâyet “ya” harfli olanların “ya” ile yazılması gerekmiş olsaydı, “vav”lıların da “vav” ile yazılması gerekirdi. Bununla birlikte onlar bu konuda çelişkiye düşerek; “Attı” fiilini “ya” ile yazarken; “Onu attı” fiilini “elif ile yazarlar. Şayet bu yazmanın illeti onun “ya”lı oluşu olsaydı, bu fiili de (elif ile değil) ya ile yazmaları gerekirdi. Diğer taraftan onlar; “Kuşluk vakitleri” kelimesini; in çoğulu olarak; “Kisveler” kelimesini de; “in çoğulu olarak kutlanmaktadırlar. Ve “vav”lı olan bu kelimeleri “ya” ile yazmaktadırlar. Bu ise asıl kaideye binaen kabul edilemez ve isbatlanamaz bir görüştür.

“İçine düşeceklerin kendileri olacaklarını anlayacaklar” âyetindeki; “Anlayacaklar” (anlamı verilen) fiil, burada yakın ve bilgi anlamında kullanılmıştır. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Onlara: Silahlarını kuşanmış ikibin kişi hakkında

Zarurinizi (kesin kanaat ve bilginizi) söyleyiniz, dedim.”

Buradaki

“zannediniz” kesin hiliniz anlamında olup daha önceden (Bk. el-Bakara, 2/46) de geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs der ki: Ateşe düşenlerin kendileri olacağına kesin kanaat gelirdiler, demektir. Şöyle de açıklanmıştır: Onlar cehennemi uzakça bir yerden görecekler, kendilerinin oraya düşeceklerini sanacaklar ve derhal bu cehennem ateşinin kendilerini alıveroceğini zannedecekler.

Haberde belirtildiğine göre: “Kâfir cehennemi kırk yıllık bir mesafeden görür ve kendisinin oraya hızlıca düşeceğini zanneder (kesinlikle anlar).” Müsned, III, 75

Alkame’den rivâyete göre o, bu âyetin bölümünü; “Orada coplanacaklarını anlayacaklar” diye okumuştur.

“Fakat ondan kaçacak bir yer de bulamayacaklardır.” Çünkü onları herbir yandan kuşatmış olacaktır, el-Kutebî: Kendisine yönelip gidecekleri bir başka yer bulamayacaklardır, demektir. Sığınacakları, barınacakları bir yer bulamayacaklardır, diye de açıklanmıştır. Mana birdir. Bir başka açıklamaya göre putlar, ateşi müşriklerden uzaklaştırabilecekleri bir yer, bir imkân bulamayacaklardır, demektir

Kehf 52

O gün: “Ortaklarımı çağırın,” der. Onları çağırırlar, fakat onlara cevap vermezler. Aralarına bir engel koyarız.

Diyanet Vakfı
Yine o günü (düşünün ki, Allah, kafirlere): Benim ortaklarım olduklarını ileri sürdüğünüz şeyleri çağırın! buyurur. Çağırmışlardır onları; fakat kendilerine cevap vermemişlerdir. Biz onların arasına tehlikeli bir uçurum koyduk.

Kurtubi Tefsiri
O gün buyurur ki: “Bana ortak olduklarını zannettiklerinizi çağırın.” Onlar da çağıracaklar, fakat bunlar kendilerinin çağrılarına olumlu karşılık vermeyeceklerdir. Aralarına derin bir vadi de koyarız.

“O gün buyurur ki: Bana ortak olduklarını zannettiklerinizi çağırın”; yüce Allah’ın Benim ortaklarım nerede, diyeceği günü hatırlayın. Bu da: Bana ortak koşmuş olduklarınızı çağırın da Benim sizi azaplandırmama engel olsunlar, demektir. Yüce Allah bu sözleri puta tapıcılara söyleyecektir.

“Buyurur” anlamındaki fiili Hamza, Yahya ve Îsa b. Ömer “nûn” ile; ” Deriz” şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise “ya” ile (buyurur) anlamında okumuşlardır. Çünkü yüce Allah burada:

“Bana ortak zannettiklerinizi” diye buyurmuş, fakat bize ortak zannettiklerinizi… diye buyurmamıştır.

“Onlar da çağıracaklar” yani denileni yapacaklar.

“Fakat bunlar kendilerinin çağrılarına olumlu karşılık vermeyeceklerdir”, Onların yardım isteklerini kabul etmeyecekler, az da olsa onlardan azâbı uzaklaştıramayacak, ona engel olamayacaklardır.

“Aralarına derin bir vadi de koyarız”. Enes b. Malik der ki: Buradaki “derin vadi” (tnevbık) cehennemde kan ve irinle dolu bir vadidir. İbn Abbâs da şöyle demiştir: Biz mü’minlerle, kâfirler arasında bir engel koyduk, demektir.

Putlar ile onlara ibadet edenler arasında böyle bir engel koyacağız diye de açıklanmıştır. Bu da yüce Allah’ın:

“Sonra onları birbirinden tamamen ayıracağız” (Yûnus, 10/28) âyetine benzemektedir.

İbnu’l-A’râbî der ki: İki şey arasında engel teşkil eden herbir şeye; (âyet-i kerîme’de kullanıldığı gibi) “mevbık” denilir.

İbn Vehb, Mücahid’den yüce Allah’ın:

“derin bir vadi” âyeti hakkında şunları söylediğini nakletmektedir: Cehennemde “mevbık” diye adlandırılan bir vadi vardır. Nevf el-Bikâlî de böyle demiştir. Ancak o; Bu derin vadi cehennemliklerle mü’minlerin arasında engel teşkil edecektir, ilavesini de yapmıştır.

İkrime der ki: Bu, cehennemde ateş halinde akan bir nehirdir. Onun iki kıyısında katırları andıran siyah yılanlar vardır. Bu yılanlar onları yakalamak için üzerlerine gittiğinde kendilerini ateşe atarak kurtulmaya çalışacaklardır.

Zeyd b. Dirhem de Enes b. Malik’ten şöyle dediğini rivâyet eder: “Mevbık” cehennemde kan ve irinden bir vadidir.

Atâ ve ed-Dahhak: Bu, cehennemde helâk edici bir yerdir, demişlerdir. İşte bu anlam ilişkisi dolayısıyla; “(………..): Günahları onu alabildiğine helâk etti” denilir.

Ebû Ubeyde bunu hetâk oluş için tesbit edilmiş bir vade diye açıklamıştır.

el-Cevherî der ki: ” helâk oldu” demektir. ise bu fiil kökünden mefıl veznindendir. Yüce Allah’ın:

“Aralarına derin bir vadi de koyarız” âyeti da buradan gelmektedir.

Bu fiilin bir diğer kullanış sekli; olup, üçüncü bir kullanım da her iki kipinde esreli olmak üzere; şeklindedir. “Onu helâk etti” anlamındadır. Züheyr der ki:

“Kim malı ile güzel övgüleri satın alırsa,

Şeref ve haysiyetini helâk edici her türlü çirkinliğe karşı korumuş olur.”

el-Ferrâ’ der ki: Yüce Allah onların dünya hayatındaki ilişkilerim âhirette helâk oluşlarına sebeb kılmıştır.

Kehf 51

Onları göklerin ve yerin yaratılışına şahit tutmadım, kendi yaratılışlarına da. Sapıklık edenleri yardımcı edinecek değildim.

Diyanet Vakfı
Ben onları (İblis ve soyunu) ne göklerin ve yerin yaratılışına, ne de bizzat kendilerinin yaratılışına şahit tuttum. Ben yoldan çıkaranları yardımcı edinecek değilim.

Kurtubi Tefsiri
Ben göklerin ve yerin yaradılışında da kendilerinin yaratılışında da onları şahid tutmadım. Ben zaten saptıranları asla yardımcı edinmiş değilim.

“Ben, göklerin ve yerin yaratılışında da kendilerinin yaratılışında da onları şahid tutmadım” âyetinde geçen (“onları” anlamındaki) zamirin İblis’e ve onun soyundan gelenlere ait olduğu söylenmiştir. Yani ne göklerin ve yerin yaratılışında ne de kendilerinin yaratılışında onlara danıştım. Aksine Ben onları dilediğim şekilde yarattım.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Ben, İblis’i ve onun soyundan gelenleri göklerin ve yerin yaratılışında da “kendilerinin” yani müşriklerin “yaratılışında da onları şahid tutmadım.” Peki nasıl olur da müşrikler Beni bırakıp onları veli edindiler?

Başka görüşe göre yüce Allah’ın:

“Ben…onları şahid tutmadım” buyruğundakî zamir müşriklere ve genel olarak bütün insanlara raci’dir. Buna göre âyeti kerîme, müneccimlerden, tabâ’iyyûn (karakter tahlilcilerin)dan, hadlerine düşmeyen iddialarda bulunan tabiplerden ve bu gibi hususlarda ileri-geri konuşan ve onlardan sayılan kimselerden oluşan çeşitli görüş sahiplerinin kanaatlerinin reddedilmesini de ihtiva etmektedir.

İbn Atiyye der ki: Ben babamı (Allah ondan razı olsun) söyle derken dinledim: el-Mehdiyye’de, Fakih Ebû Abdullah Muhammed b. Muâz el-Mehdî’yi şöyle derken dinledim: Ben Abdulhakk es-Sakalî’yi bu kanaati belirtirken ve bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak böylece açıklamada bulunurken dinledim. O âyet-i kerimenin bu gibi taifelerin kanaatlerini reddetmekte olduğunu söylüyordu, Bu kanaati bir lakını usülcüler de zikretmişlerdir.

İbn Atiyye der ki: Ben de derim ki: Öncelikle bu âyet-i kerimede kastedilen İblis ve onun soyundan gelenlerdir. Bu açıklama ile hem sözü edilen taifelerin kanaatlerinin reddedildiği görüşü; hem de cahillere, Araplara ve: Bu vadinin güçlü ve büyük sahibine sığınırım, diyerek cinleri ta’ziuı edenlerin kanaatlerine dair bir reddi ihtiva ettiği seklindeki görüşler açıklık kazanmaktadır. Çünkü bütün bu fırkalar İblis ve onun soyundan gelenlere lâyık olmadığı bir şekilde şirin gözükmeye çalışırlar, Halbuki asıl bunların hepsini saptıranlar İblis ve onun soyundan gelenlerdir. O halde “saptıranlar” ile öncelikle kastedilenler onlardır ve sözü edilen bu taifeler de onların kapsamına girmektedir.

es-Sa’lebî der ki: Kimi ilim ehli: “Ben göklerin… yaratılışında… onları şahid tutmadım” âyeti; Felekler yeryüzünde ve birbirleri üzerinde bir takım etkilere sahiptirler, diyen müneccimlerin kanaatlerini; “yerin yaratılışında da” âyeti ise: Yer küreseldir, diğer felekler onun altından cereyan etmektedir. İnsanlar ise yerin üzerinde ve feleklerin altında yapışıktırlar; diyen hendese ile vığraşanların kanaatlerini; “kendilerinin yaratılışında da…” âyeti ise; nefislerde asıl etki sahibi olan tabiatlardır iddiasında bulunan karakter tahlilcilerin kanaatlerini reddetmeyi ihtiva etmektedir,

Ebû Ca’fer “Ben… onları şahid tutmadım” anlamındaki âyetini ta’zim anlamı ifade etmek üzere “nûn” ve elif ile: ” Biz onları şahid tutmadık” şeklinde okumuştur. Diğerleri ise (“ben…” anlamında) “te” ile okumuşlardır. Bu okuyuşlarına delil: “Ben zaten… edinmiş değilim” âyetidir. Yani göklerin ve yerin yaratılışında onların yardımlarım almadığım gibi, onlara danışmadım da.

“Ben zaten saptıranları” yani şeytanları, bir görüşe göre de kâfirleri

“asla yardımcı edinmiş değilim”.

” Yardımcı” anlamında kullanılmıştır. Bir kimsenin yardımı alınıp, onunla güç kazanıldığı takdirde: “Filanın yardımını, desteğini aldım” denilir. Bu ifade aslında; ” Elin pazusu” tabirinden alındıktan sonra, yardım ve destek manasına kullanılmıştır. Çünkü elin gücü pazudan gelir. Birisine herhangi bir hususça yardım edilip, ona bu konuda güç verilecek olursa; denilir. Allah’ın: ” Pazunu (gücünü) kardeşinle pekiştireceğiz” (el-Kasas, 28/35) âyeti, kardeşini sana yardımcı yapacağız, demektir. Burada “el-adud” kelimesi temsili bir ifade olarak (pazu demek olmakla birlikte,güç anlamında) kullanılmıştır. Çünkü yüce Allah’ın herhangi bir kimsenin yardımına ihtiyacı yoktur. Özellikle saptırıcıları söz konusu etmesi ise yergi ve azarın daha ileri çapta olması içindir.

Ebû Cafer el-Cahderî de “değilim” anlamındaki âyette yer alan “ıe” harfini üstün ile; “Değilsin” şeklinde okumuştur, yani; Ey Muhammed! sen saptırıcıları asla yardımcı edinmiş değilsin, demek olur.

“Adud” kelimesi sekiz türlü okunabilir:

1- “Ayn” harfi üstün, “dat” harfi ötreli okuyuş. Cumhûr’un kıraati olup, en fasih söyleyiş budur.

2- -Ayn” harfi üstün, “daf” harfi sakin okuyuş. Bu da Temim oğullarının şivesidir.

3- “Ayn” harfi de, “dat” harfi de ötreli okuyuş. Ebû Amr ile el-Hasen’in kıraatidir.

4- “Ayn” harfi ötreli, “dat” harfi sakin okuyuş. İkrime’nin kıraatidir.

5- “Ayn” harfi esreli, “dat” harfi üstün okuyuş. ed-Dahhak’ın kıraatidir.

6- “Ayn” harfi de, “dat” harfi de üstün okuyuş. Bu da Îsa b. Ömer’in kıraatidir.

7- Marun el-Kari’ de “ayn” harfi üstün, “dat” harfi esreli bir okuyuşu nakletmektedir.

8- Sekizinci okuyuş da (kul anlamında) kitf, (baldır anlamında) fihz diyenlerin söyleyişine uygun olarak “ayn” harfi esreli, “dat” harfi de cezimli okuyuştur.

Kehf 50

Hani meleklere “Âdem’e secde edin” demiştik, hepsi secde etmişti, yalnız İblis etmeyip cinlerden idi. Rabbinin emrinden çıktı. Şimdi siz beni bırakıp onu ve soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Onlar size düşmandır. Zalimler için ne kötü bir karşılıktır bu!

Diyanet Vakfı
Hani biz meleklere: ademe secde edin, demiştik; İblis hariç olmak üzere, onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi; Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne fena bir değişmedir!

Kurtubi Tefsiri
Hani Biz meleklere: “Âdem’e secde edin demiştik de, İblis’den başkası hemen secde etmişlerdi O İse cinden olduğu İçin Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı. O halde onlar sizin düşmanınızken siz Beni bırakıp da onu ve onun soyunu veliler mi ediniyorsunuz? Zâlimlerin ne kötü değiş tokuşudur bu!”

“Hani Biz meleklere: Âdem’e secde edin demiştik de, İblis’den başkası hemen secde etmişlerdi. O ise cinden olduğu için Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı” âyetine dair yeterli açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/34, âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Ebû Cafer en-Nehhâs dedi ki: Bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak şöyle bir soru sorulmaktadır: “Cinden olduğu İçin Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı” âyetinin anlamı nedir? Bu hususla iki görüş vardır. Birincisi el-Halil ve Sîbeveyh’in görüşüdür, Buna göre anlam: Ona emir verilince, emrinin dışına çıkmak isteği (fısk) ona geldi ve o da asi oldu. Bu durumda onun Rabbinin emrinin dışına çıkması (fıskı)nın sebebi, Rabbinin emridir. Nitekim; açlıktan dolayı ona yemek yedirdim, demekte de bu incelik vardır. Diğer görüş ise, Muhammed b. Kutrub’un görüşü olup, buna göre: Rabbinin emrini reddetmekten dolayı o fasık oldu, anlamındadır.

“O halde onlar, sizin düşmanınızken siz Beni bırakıp da onu ve onun soyunu veliler mi ediniyorsunuz?” yüce Allah, kâfirleri azarlamak sureliyle şöyle demektedir: Ey Âdemoğulları! Siz, onu ve onun soyundan gelenleri, onlar sizin düşmanlarınız iken nasıl olur da veli, dost edinirsiniz? Bu âyette -tekil olarak geçen-: “Düşman” kelimesi, düşmanlar demek olup, cins isimdir.

“Zâlimlerin ne kötü değiş tokuşudur bu!” Yani, Allah’a ibadet etmek yerine şeytana ibadet etmek ne kötü bir şeydir! Yahut da Allah yerine İblis (i veli edinmek) ne kötüdür!

İblis’in, kendi sulbünden zürriyeti olup olmadığı hususunda görüş ayrılığı vardır. en-Nehaî dedi ki: Bir adam bana, İblis’in karısı var mıdır diye sordu ben: Bu, benim hazır bulunmadığım bir düğündür, dedim. Daha sonra yüce Allah’ın:

“Onu ve onun soyunu veliler mi ediniyorsunuz” âyetini hatırladım, burada karısı olmaksızın onun zürriyetinin olmayacağını anladım, bunun üzerine ona: Evet dedim.

Mücahid dedi ki: İblis, kendi fercini yine kendisinin fercine soktu ve beş tane yumurta çıkardı. İşte zürriyetinin aslı budur. Bir diğer görüşe göre yüce Allah onun sağ baldırında bir erkeklik organı, solunda da ona bir ferc yaratmıştır. O da bunu ötekine birleştirmekte ve her gün onun on tane yumurtası çıkmaktadır. Her bir yumurtadan, erkek ve dişi olmak üzere yetmiş şeytan çıkmaktadır. Bu şeytan, çıkmakla birlikte uçuverir. Babaları nezdinde mevkileri en yüksek olanları, Âdemoğulları arasında en büyük fitne çıkaranlarıdır.

Kimileri de şöyle demiştir: İblis’in ne çocukları, ne de zirriyeti vardır. Onun zürriyeti, şeytan arasındaki yardımcılarıdır,

el-Kuşeyrî Ebû Nasr da der ki: Özetle, yüce Allah, İblis’in bir zürriyetinin ve ona tabi olan kimselerin bulunduğunu haber vermiştir. Bunlar, Âdemoğullarına vesveselerde bulunurlar ve onların düşmanıdırlar. Bizim için onların doğum keyfiyetleri ile İblis’ten zirriyetin meydana gelmesine dair sabit herhangi bir rivâyet yoktur. O bakımdan bu konuda söz söylemek sahih nakle bağlıdır.

Derim ki: Bu konuda sahih olarak sabit olan el-Humeydî’nin “el-Cem’ beyne’s-Sahiheyn” adlı eserinde İmâm Ebû Bekir el-Berkanî’den naklettiği rivâyettir. O, kendi kitabında müsned olarak Ebû Muhnmmed Abdulğani b. Said el-Hafız’dan, o Âsım’dan, o Ebû Osman’dan, o, Selman’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Pazara ilk giren kişi de sen olma, son çıkan kişi de sen olma. Çünkü şeytan orada yumurtlamış ve orada yavrulanmıştır.” Aynı manada, yakın lâfızlarla bir hadis: Müslim, FedSilu’s-Sahâbe 100.

İşte bu, şeytanın kendi sulbünden zürriyeti bulunduğunun delilidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İbn Atiyye der ki: Yüce Allah’ın:

“Onun soyunu” âyeti, münker işleyip kişiyi batıla sürükleyen kimselerin vesvese veren şeytanlardan olmalarını gerektirmektedir.

Taberî ve başkalarının da naklettiğine göre Mücahid şöyle demektedir: İblis’in soyu şeytanlardır. O bunları şöyle sayardı: Zelenbûr, pazarlarla görevlidir, O, sema ile arz arasındaki bütün pazarlara sancağını diker. Bu sancağı ilk atılan dükkân ile son kapanan dükkân üzerine koyar. Seber ise, musibetlerle görevlidir. Bu kimse (musibetler vukuunda) yüzlere vurmayı, yakaları yırtmayı, vaveyla ile dua etmeyi ve Savaşa çağırmayı emreder. el-A’ver ise, zina yapılan kapılar üzerinde görevlidir. Mesûd, haberler ile görevlidir. O, haberleri alır insanların ağzına bırakır. İnsanlar ise (tetkik edecek olurlarsa) bu haberlerin aslı olmadığını görürler. Tasim bir kimse evine girip de selam vermeyip, Allah’ın ismini da anmayacak olursa, ev eşyasından kaldırılmayan şeyleri ve güzelce yerine yerleştirilmeyen şeyleri ona gösterir. Yemek yeyip de Allah’ın ismini anmayacak olursa, onunla beraber yer.

el-A’meş der ki: Bazen eve girdiğimde Allah’ın ismini anmıyor ve selam vermeyebiliyorum. Bir abdest leğenini görür: Bunu kaldırın derim ve evdekilerle tartışmaya koyulurum. Sonra durumu hatırlar: Dâsim, Dâsim (bunlar onun işidir, ondan Allah’a sığınırım) derim.

es-Sa’lebî ve başkaları Mücahid’den ayrıca şunu da naklederler: el-Ebyad ise, Peygamberlere vesvese verendir. Sahr, Süleyman (aleyhisselâm)’ın yüzüğünü çalandır. Velhân, taharet ile görevlidir ve bu hususta o, vesvese telkin eder. el-Akyes, namazla görevlidir, namazda vesvese verir. Murre, çalgılar ile görevlidir. Künyesi de budur. (Ebû’l-Mezâmîr) el-Hufâf, çöllerde bulunur, insanların yönlerini kaybetmelerini ve nereye gideceklerini bilmemelerini sağlar, el-Gaylân da onlardan birisidir.

Ebû Mutî’ Meçhul b. el-Fadl el-Nesefî, “Kitabu’l-Lulüiyyat”da, Mücahid’den şöyle dediğini nakletmektedir: el-Hufâf, içki ile görevlidir. Lekus ise, insanları birbirine karşı kışkırtmakla görevlidir, el-A’ver, sultanın kapılarında görevlidir. (Devamla) dedi ki: ed-Darânî de şöyle demektedir: îblis’in “el-Mütekadî” diye bilinen bir şeytanı da vardır. Bu kimse Âdemoğlunun yirmi sene öncesinden gizlice işlemiş olduğu (hayırlı) bir ameli çıkartır ve Âdemoğlu da bundan açık olarak söz eder (ihlâsla yaptığı ameline riya bulaştırır).

İbn Atiyye der ki: Bu ve buna benzer rivâyetler sahih bir senet ile gelmemiş rivâyetlerdendir. en-Nekkâş, bu anlamda uzun uzun rivâyetler nakletmiş ve şahinlikten alabildiğine uzak hikâyeler toplamıştır. Ben, bu hususta Müslim’in kitabında yer alan şu hadisten başka sahih bir hadisle karşılaşmadım: Namaz ile görevli Hinzib adında bir şeytan vardır. Müslim, Selâm 68. Tirmizî de, el Velehân diye adlandırılan abdest ile görevli bir şeytan bulunduğunu zikretmektedir. Tirmizî, Tahâre 43; İbn Mâce, Tatıâre 48; Müsned, V, 136

Derim ki; İsmin tayiniyle ilgili olarak söylenen bu sözler doğrudur’ Ancak, İblis’in birtakım tabilerinin, yardımcılarının ve askerlerinin bulunduğu kat’î olarak bilinen bir husustur. Biz, sahih hadiste de zikrettiğimize göre -Mücahid ve başklarının da söylediği gibi- kendi sulbünden olan çocukları vardır.

Müslim’in Sahihi’nde de Abdullah b. Mes’ûd’dan şöyle dediği nakledilmektedir: Şüphesiz şeytan, bir adam suretine girer. Bir topluluğun yanına varır ve onlara yalan sözler nakleder. Bunlar, etrafa dağılırlar, onlardan birisi de şöyle der: Ben, yüzünü bildiğim, fakat adının ne olduğunu bilemediğim bir adamı şöyle derken dinledim, der…

el-Bezzâr’ın Müsned’inde Selman el-Farisî’den söyle dediği rivâyet edilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Eğer gücün yetiyorsa, pazara ilk giren ve oradan son çıkan kimse olma. Çünkü orası şeytanın bir Savaş alanıdır ve sancağını da oraya diker.” Müslim, Fedâilus-Sahâhe 100

Ahmed b. Hanbd’în Müsned’inde de şöyle denmektedir: Bize Abdullah b. el-Mubarek haber verdi. Bize Süfyan, Atâ b. es-Satb’den anlattı, o Ebû Abdurrahman es-Sülemî’den, o Ebû Mûsa el-Eşarîden dedi ki: İblis, sabah olup da askerlerini etrafa yayınca şöyle der: Müslüman birisini sapıtan kimseye ben tacı giydireceğim. Birisi ona şöyle der: Ben, filana telkinde bulunmaya öyle devam ettim ki, sununda hanımını boşadı. Aradan fazla geçmeden evlenir diye cevap verir. Bir başkası da şöyle der: Ben, filanın yakasını anne-babasına isyan etmedikçe bırakmadım. (İblis) der ki: Aradan fazla zaman geçmez, onlara iyi davranır. Bir diğeri şöyle der: Ben, içki içinceye kadar filanın yakasını bırakmadım. İblis, sen ha! der. O da şöyle söyler: Sonunda zina edinceye kadar da filanın yakasını bırakmadım. O, yine: Sen ha! der, şeytan devamla der ki: Ben, adam öldürünceye kadar yine filanın yakasını bırakmadım. İblis, sen, sen ha! der.

Müslim’in Sahih’inde Hazret-i Cabir’den şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İblis, tahtını suyun üzerine koyar. Sonra da birliklerini etrafa gönderir. Mevki itibariyle ona en yakın olanları en büyük fitne çıkartabilenleridir. Onlardan biri gelir, ben şu şu işleri yaptım der, o, bir şey yapmadın, der. Sonra yine onlardan birisi gelir ve: Ben, onunla ailesi arasına tefrika sokmadan onu terketmedim, der, Bunun üzerine İblis onu kendisine yakınlaştırır. Veya (radıyallahü anhvi) dedi ki; Onu yanından ayırmaz ve sen ne iyisin, der.” Müslim, Sıfâru’l-Münâfikîn 67 Bu hadis de daha Önceden geçmiş bulunmaktadır.

Ben, Hocam, İmâm Ebû Muhammed Abdu’l-Mu’ti’yi İskenderiye serhaddinde şöyle derken dinledim: el-Beydâvî diye adlandırılan bir şeytan vardır. Bu şeytan, aralıksız iftar etmeksizin oruçlarını sürdüren fakirlere görünür. Açlık onlarda sağlam bir yer edinip beyinlerine zarar verecek hale gelince, onlara öyle bir ışık ve öyle bir nûr gösterir ki, etraflarındaki bütün evler bu aydınlıkla dolar taşar. Onlar, artık maksatlarına ulaştıklarını ve bunun Allah’dan olduğunu zannederler, oysa durum hiç de zannettikleri gibi değildir.

Kehf 49

Kitap ortaya konur. Suçlular, içinde olanlardan dolayı korku içindedir. Derler ki: “Vay halimize! Bu kitaba ne oluyor ki küçük büyük hiçbir şey bırakmamış, hepsini saymış!” Yaptıklarını hazır bulurlar. Rabbin kimseye zulmetmez.

Diyanet Vakfı
Kitap ortaya konmuştur: Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. «Vay halimize! derler, bu nasıl kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!» Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.

Kurtubi Tefsiri
Kitap ortaya konmuş olacak, günahkârları onun içindekilerden korkuya kapılmış göreceksin. “Vay bizim halimize! Bu kitaba ne olmuş, küçük büyük birşey bırakmamış, sayıp dökmüş” diyecekler. Onlar, İşlediklerini de hazır bulacaklardır. Rabbin kimseye zulmetmez.

“Kitap, ortaya konmuş olacak” âyetindeki “el-Kitap” cins isim olup iki anlama gelir. Birincisine göre bunlar, kulların ellerinde bulunacak olan amel kitapları (defterleri) dir. Bu açıklama Mukâtil ‘e aittir. İkincisine göre ise, hesabın konulacağı (görüleceği) demektir. Bu açıklamayı da el-Kelbî yapmıştır. Burada hesap’dan “kitap” diye söz edilmiştir. Çünkü o zaman insanlar yazılmış olan amellerine göre hesaba çekileceklerdir.

Ancak, birinci görüş daha güçlüdür. Bunu İbnü’l-Mübarek zikretmiş olup şöyle demektedir: Bize el-Hakem veya Ebû’l-Hakem, -Nuaym tereddüt etmiştir- İsmail b. Abdurrahman’dan, o, Esedoğullarından bir adamdan naklen dedi ki: Hazret-i Ömer, Ka’b’a şöyle dedi: Ne oluyor ey Ka’b! Haydi bize âhireöe olacaklardan sözet! O da olur ey mü’minlerin emiri dedi. Kıyâmet günü oldu mu, Levh-i Mahfuz kaldırılır ve mahlukattan ameline bakmayacak hiç bir kimse kalmayacaktır. -(Devamla) dedi ki:- Sonra, kulların amellerinin yazılı olduğu sahifeler getirilir. Bunlar Arşın etrafında yayılırlar. İşte yüce Allah’ın:

“Kitap, ortaya konmuş olacak. Günahkârları, onun içindekilerden korkuya kapılmış göreceksin. Vay bizim halimize! Bu kitaba ne olmuş, küçük büyük hiç bir şey bırakmayıp sayıp dökmüş” âyetinde kastedilen budur. -el-Esedî dedi ki: “Küçük” şirkten aşağı olan günahlardır, “büyük” ise şirktir ve bunların hepsini sayıp dökmüş olacaktır-. Ka’b dedi ki: Daha sonra mü’min çağırılır ve kitabı ona sağ tarafından verilir. O da o kitaba bakarken, iyilikleri insanlar tarafından görülmektedir. Kötülüklerini ise, kendisi okur. Buna sebep ise, onun: Benim iyiliklerim vardı ve bunlardan söz edilmemektedir, demesin diyedir. Yüce Allah ona bütün amelini göstermeyi murad ettiğinden böyle olacaktır. Nihayet o, kitapta yazılı olanların eksik olduğunu görecek ve bütün bunların sonunda ise, kendisine mağfiret olunduğunu, -şüphesiz ki sen cennet ehlindensin (denildiğini)- görecek. İşte o vakit arkadaşlarına yönelecek ve sonra da:

“İşte alın okuyun kitabımı! Ben, zaten hesabıma gerçekten kavuşacağımı biliyordum” (el-Hakka, 69/19-20) diyecektir. Daha sonra kâfir çağırılacak, ona da kitabı solundan verilecek. Sonra da bu kitabı dürülüp arkasına konulacak ve boynu geriye doğru bükülecektir. İşte yüce Allah’ın;

“Kitabı arkasından verilecek kimseye gelince” (el-İnşikak, 84/10) âyetinde anlatılan budur. O da kitabına bakacak, bütün kötülüklerinin insanlara da göründüğünü görecek. Kendisi de iyiliklerine bakacak. Tâ ki o: Ben, işlediğim kötülüklerden dolayı mı mükâfatlandırılıyorum, demesin.

Fudayl b. İyad da bu âyet-i kerimeyi okudu mu şöyle derdi: Vay başımıza geleceklere! Büyük musibetler gelmeden önce küçüklerden dolayı yüce Allah’a koşunuz.

İbn Abbâs da şöyle demektedir: Küçükten kasıt gülümsemek, büyükten kasıt da gülmektir. Bununla yüce Allah’a isyan olarak yapılanlarını kastetmektedir. Bunu da es-Sa’lebî nakletmektedir. el-Maverdî’nin İbn Abbâs’dan naklettiğine göre, küçükten kasıt gülmektir.

Derim ki: Şayet masiyetten dolayı değilse, gülmenin küçük bir günah olma ihtimali vardır. Çünkü masiyete rıza göstererek gülmek ve masiyete razı olmak bir masiyettir. Buna göre ise gülmek büyük günah olur. Böylelikle bu iki görüş bu şekilde telif edilmiş olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır. Yahut da el-Maverdînin naklettiği rivâyette gülmek, tebessüm olarak yorumlanabilir. Nitekim yüce Allah:

“Sözünden dolayı gülercesine tebessüm edip dedi ki…” (en-Neml, 27/19) diye buyurmaktadır.

Saîd b. Cübeyr de şöyle demektedir: Küçük günahlar dokunmak, öpmek gibi. Büyük günahlar ise, fuhşiyat ve zina işlemektir. Buna dair açıklamalar daha Önceden en-Nisâ Sûresi’nde (4/31- âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Katade der ki: Bunlar, işledikleri her bir şeyin yazılmış olacağından şikâyet edeceklerdir. Ancak, hiç bir kimse zulme uğramaktan şikâyet edemeyecektir. O bakımdan sizler de küçük ve önemsiz bulduğunuz günahlardan alabildiğine sakınınız. Çünkü bu küçük günahlar sahipleri aleyhine toplanıp bir araya gelir ve sonunda o kimseyi helâk ederler. Yine bu açıklama önceden de geçmiş bulunmaktadır.

“Sayıp dökmüş” ifadesi ise, onları çepeçevre kuşatmış ve hepsini birer birer saymış demektir. Burada sayıp dökmenin kitaba İzafe edilmesi, anlam genişletilerek (mecazi olarak) kullanılmıştır.

“Onlar, işlediklerini de hazır bulacaklardır.” Yani, bütün yaptıklarının sayılıp dökülme işleminin hazır olduğunu göreceklerdir. Amellerinin karşılığını hazır bulacaklardır, diye de açıklanmıştır.

“Rabbin kimseye zulmetmez.” Yani, kimseyi başkasının suçundan dolayı sorumlu tutmaz ve hiç bir kimseyi yapmadığından dolayı muaheze etmez. Bu açıklamayı ed-Dehhak yapmıştır.

Şöyle de denilmiştir: Hiç bir itaatkârın sevap ve mükâfatı eksik verilmez. Hiç bir isyankârın da cezası artırılmaz.

Kehf 48

Rabbinin huzuruna saf halinde çıkarılırlar: “Andolsun, sizi ilk yarattığımız gibi bize geldiniz. Hayır, siz, size bir zaman tayin etmeyeceğimizi sanmıştınız.”

Diyanet Vakfı
Ve hepsi sıra sıra Rabbinin huzuruna çıkarılmışlardır: Andolsun ki sizi ilk defasında yarattığımız şekilde bize geldiniz. Oysa size vadedilenlerin tahakkuk edeceği bir zaman tayin etmediğimizi sanmıştınız, değil mi?

Kurtubi Tefsiri
Saf halinde Rabbine arz edilecekler. “Yemin olsun ki, ilk kez sizi nasıl yaratmış İsek öylece Bize geldiniz. Hatta size va’dettiğimizi yerine getireceğimiz bir zaman tayin etmediğimizi ileri sürmüştünüz.”

“Saf halinde Rabbine arz edilecekler” âyetindeki;

“Saf halinde” kelimesi, hal olarak nasb edilmiştir. Mukâtil der ki: Bunlar, namazdaki saflar gibi biri diğerinin arkasında saflar halinde arz edileceklerdir. Her bir ümmet ve her bir zümre bir saf olacaktır. Yoksa hepsi tek bir saf olacaklardır, demek değildir.

“Saf halinde” hep birlikte, anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah:

“Sonra da saf halinde gelin” (Tâ-Hâ, 20/64) âyeti da, hep birlikte gelin, demektir. Bunun, ayakta arzedileceklerdir, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Hafız Ebû’l-Kasım Abdurıahman b. Mende’nin, “Kitabu’t-Tevhid”inde Muaz b. Cebel’den rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; “Muhakkak, şanı yüce ve mübarek olan Allah, kıyâmet gününde dehşetli olmayan fakat yüksek bir sesle şöyle nida edecektir: Ey kullarım! Gerçek şu ki Ben Allah’ım. Benden başka hiç bir ilâh yoktur. Merhametlilerin en merhametlisi, hakimlerin en hakimi, hesap görenlerin en çabuk hesap göreniyim, Kullanın! Bu gün sizin için hiç, bir korku da yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de. Haydi, delilinizi hazırlayınız, vereceğiniz cevabı kolaylaştırın iz. Hiç şüphesiz siz sorguya çekileceksiniz ve hesabınız görülecektir, Ey Meleklerim! Kullarımı hesaplarının görülmesi için parmak uçlarına göre (veya parmak uçları üzerinde) saflar halinde ayakta dikiniz,”

Derim ki: Bu hadis, bu âyetin tefsiri hususunda gayet açık ve açıklayıcıdır. Müfessirlerin birçoğu bunu zikretmemektirler. Biz ise bunu “et-Tezkire” adlı kitabımızda kaydettik ve bu hadisi oradan naklettik. Yüce Allah’a hamd olsun.

“Yemin olsun ki, ilk kez sizi nasıl yaratmış idiysek öylece Bize geldiniz.” Yani onlara şöyle denilecektir: Yemin olsun ki siz, huzurumuza çıplak ayaklı, elbisesiz, beraberinizde mal ve evlat olmaksızın geldiniz. Tek tek geldiniz; diye de açıklanmıştır. Bunun delili Yüce Allah’ın:

“Yemin olsun sizi ilk defa yarattığımız gibi yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz” (el-En’âm, 6/94) âyetidir ki, buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır, ez-Zeccâc da şöyle demektedir: Sizi yarattığımız gibi, öldükten sonra da işte dirilttik, demektir.

“Hatta size… ileri sürmüştünüz” âyeti, öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere bir hitaptır. Yani siz, dünyada iken hiç bir zaman öldükten sonra diriltilmiyeceğinizi ve diriliş için bir araya getirilmeniz için size bir vakit tayin etmediğimizi dahi iddia etmiştiniz,

Müslim’in Sahihi’nde Âişe (radıyallahü anha) dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “İnsanlar, kıyâmet gününde çıplak ayaklı, elbisesiz ve sünnelsiz olarak halledileceklerdir.” Ey Allah’ın Rasûlü! Erkekler ve kadınlar birbirlerine bakacaklar, öyle mi? diye sordum. Şöyle buyurdu: “Ey Âişe! Durum, biribirlerine bakmalarına imkân vermeyecek kadar dehşetli ve ağır olacaktır.” Müslim, Cennet 56: İbn Mâce, Zülul 33; Müsned, VI, =>3.

Buna dair açıklamalar daha önce el-En’âm Sûresi’nde (6/94. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Kehf 47

Dağları yürüttüğümüz, yeryüzünün ortaya çıktığı günü hatırla. Onları toplayacağız, onlardan hiçbirini bırakmayacağız.

Diyanet Vakfı
(Düşün) o günü ki, dağları yerinden götürürüz ve yeryüzünün çırılçıplak olduğunu görürsün. Hiçbirini bırakmaksızın onları (tüm ölüleri) mahşerde toplamış olacağız.

Kurtubi Tefsiri
O günde dağları yürüteceğiz. Ve sen, yeryüzünü çırılçıplak göreceksin. Onları da hiç birini bırakmaksızın mahşerde toplamış olacağız.

“O günde dağları yürüteceğiz ve sen yeryüzünü çırılçıplak göreceksin”

âyeti ile ilgili olarak kimi nahivciler şöyle demiştir: İfadenin takdiri şöyledir: Dağları yürüteceğimiz o günde, haki kalacak olan salih ameller Rabbinîn nezdinde daha hayırlıdır.

en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Bu, âyetin başına gelen “vav” harfi dolayısıyla yanlıştır. Dağları yürüteceğimiz o günü hatırlat anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani dağlan, yeryüzündeki yerlerinden kaldırıp bulutları yürüttüğümüz gibi yürüteceğimiz günü hatırla. Nitekim yüce Allah bir başka âyet-i kerimede:

“Halbuki onlar (dağlar) bulutların gitmesi gibi giderler” (en-Neml, 27/88) diye buyurmaktadır.

Daha sonra dağlar kırılıp dökülecek ve tekrar yere iade olacaklardır. Nitekim yüce Allah bir başka yerde:

“Dağlar, parça parça ufalandığı, dağılmış toz haline geldiği zaman” (el-Vâkıa, 36/5-6) diye buyurmaktadır.

İbn Kesîr, el-Hasen, Ebû Amr ve İbn Âmir; “O günde… yürütülecek” şeklinde “te” harfi ötreli “ye” harfi üstün; ” Dağlar” kelimesini de meçhul fiil dolayısıyla ötreli okumuşlardır.

İbn Muhaysın ile Mücahid, O günde dağlar yürüyecek” şeklinde “te” harfi üstün olarak ve; “yürüdü” fiilinden muzari olmak üzere okumuşlar, “dağlar” anlamındaki kelimeyi merfu olarak okumuşlardır.

Ebû Amr’ın kıraatinin delili, yüce Allah’ın:

“Dağlar yürütüldüğü zaman” (et-Tekvir, 81/3) âyetidir. İbn Muhayaın’ın kıraatinin delili ise:

“Dağlar da yürür” (et-Tur, 52/10) âyetidir. Ebû Ubeyd ise “nün” ile ve “yürüteceğiz” anlamındaki kıraati tercih etmiştir. Buna sebep ise yüce Allah’ın:

“Onları da… mahşerde toplamış olacağız” âyetidir.

“Çırılçıplak” ifadesinin anlamı ise, açıkta, görünür, üzerinde orayı örtecek dağ, ağaç, yapı gibi şeylerin bulunmadığı bir hak- sokacağız, demektir. Yani, “o sırada yeryüzünün mahsulleri kökten koparılmış, dağları sökülmüş, binaları yıkılmış, açıkta görünür ve meydanda olacaktır. Tefsir bilginleri bu görüştedirler.

“Ve sen yeryüzünü çırılçıplak göreceksin” ifadesinin, içinde bulunan hazineler ve mallaı açığa çıkmış olacaktır, anlamında olduğu söylenmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“İçinde ne varsa dışarıya bırakıp bütünüyle boşaldığı.” (el-İnşikak, 84/4);

“Yer, içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığında.” (el-Zilzal, 99/2) Bu da Ala’nın görüşüdür.

“Onları da hiç birini bırakmaksızın” hiç birini terketmeksizin

“mahşerde” yani Rabbin huzurunda durmak için tayin edilmiş olan yerde

“toplamış olacağız.”

Şunu terkettim, bıraktım” denilir. Nitekim Antere de şöyle demiştin

“Azaları yere yıkılmış olarak terkettim onu.

Diğerlerinin ise kimi yaralı, kimi yere yıkılmıştı.”

“gadr etmek” de buradan gelmektedir, çünkü bu da sözüne bağlı kalmayı terketmek demektir. Su birikintisine “el-Ğadîr” denilmesinin sebebi, akan suyun onu bırakıp gitmesinden dolayıdır. Kadının saç örüklerine (çoğulu olan:) “el-Gadâir” denilmesinin sebebi ise bu örüklerini arkasına atmasından dolayıdır.

Yüce Allah burada, Biz onları iyileriyle, günahkârlarıyla, cînleriyle, insanlarıyla mahşerde toplamış olacağız, diye buyurmaktadır.

Kehf 46

Mal ve evlatlar, dünya hayatının süsüdür. Kalıcı olan salih ameller ise Rabbinin katında sevapça daha hayırlı ve umut bakımından daha hayırlıdır.

Diyanet Vakfı
Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; ölümsüz olan iyi işler ise Rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit bağlamaya daha layıktır.

Kurtubi Tefsiri
Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Ama bakî kalacak olan salih amellerdir. Rabbinin nezdinde sevapça da hayırlıdırlar, emelce de hayırlıdırlar.

“Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür” âyetinde, -tekil gelen-: “Zînet: süs” kelimesinin -ikil olarak-şeklinde gelmesi de mümkündür. Bu kelime, ister ikil ister tekil olsun, mübtedânın (mal kelimesinin) haberidir.

Mal ve oğulların dünya hayatının süsü olmasının sebebi, malın güzel ve faydalı olmasından, oğulların da güç ve savunma kaynağı olmalarındandır. O bakımdan her ikisi de dünya hayatının süsüdürler. Ancak beraberlerinde mal ve oğulların sıfatlarının bir karinesi de vardır. Çünkü âyetin anlamı şudur: Mal ve oğullar, şu hakir ve aşağılık dünyanın süsüdür. O bakımdan, kendinizi onların arkasından koşturmayın, tabi kılmayın.

Bu âyet böylece Uyeyne b. Hısn ile onun benzerlerine zenginlik ve şerefleri dolayısıyla iftihar etmelerine karşılık bir red mahiyetindedir. Yüce Allah bununla, dünya hayatının süsü olan bir şeyin rüzgârın sallallahü aleyhi ve sellemurduğu kurumuş çerçöp gibi gelip geçici olduğunu, kalıcı olmayan bir aldanış olduğunu haber vermektedir. Geriye ise ancak kabir azığı ve âhiret hazırlığı olan şeyler kalır. Eskiden beri şöyle denirdi: Sen, gönlünü mala bağlama. Çünkü o geçip giden bir gölgedir. Kadınlara da bağlama. Çünkü bugün seninle beraberdirler, yarın senden başkalarıyla. Yöneticiye de kalbinden bağlanma. Çünkü o bugün senin lehinedir, yarm başkasının lehine olur. Esasen bu hususta yüce Allah’ın:

“Mallarınız da, evlatlarınız da sizin için ancak bir fitnedir” (et-Teğâbun, 64/15) âyeti yeterlidir. Yine bir başka yerde yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak ki, eşleriniz ve evlatlarınızdan size düşman olanlar vardır. O halde onlardan sakının.” (et-Teğabun, 64/14)

“Ama baki kalacak olan” yani, Selman’ın, Suhayb’ın, müslüman fakirlerin yaptıkları itaatler, Hsalih amellerdir. Rabbinin nezdinde” bunlar, “sevapça da hayırlıdırlar” üstündürler, “emelce de hayırlıdırlar.” Yani, salih ameli bulunmayıp mal sahibi, oğul sahibi olan kimseden emelleri daha üstün ve değerlidir. Dünya hayatının zînetinde hayır yoktur. Ancak bu yönüyle yüce Allah’ın:

“O günde cennetliklerin kalacakları yer çok hayırlı ve dinlenecekleri yer çok güzeldir.” (el-Furkan, 25/24) âyetini andırmaktadır Bundan dolaylı olarak cehennemliklerin kalıç yerlerinin hayırlı olacağı manası anlaşılsa hile, cehennemliklerin kalacağı yerde hayır olmadığı gibi, salih amellerin daha hayırlı olduğu belirtilmekle birlikte, salih olmayan amellerde hayır bulunduğu manası anlaşılmamalıdır. Merhum müfessir âyetlerin muhtevalarını bu yönleriyle birbirine benzetmektedir.

Şöyle de denilmiştir: Burada “hayırlı oluş”tan kasıt, cahillerin kendi kanaatlerince daha hayırlı olduğunu zannettikleri şeylerden daha hayırlı olduğudur. İlim adamları, “baki kalacak olan salih ameller” âyeti hakkında farklı açıklamalarda bulunmuşlardır. İbn Abbâs, İbn Cübeyr, Ebû Meysere ve Amr b. Şurahbil bunların beş vakit namaz olduklarını söylerler. Yine İbn Abbâs bunların söz ve fiil türünden olsun âhirete kalacak olan her türlü salih amel olduğunu söylemiştir. İbn Zeyd de böyle demiş olup, et-Taberî de bu görüşü tercih etmiştir. İnşaallah sahih olan açıklama da budur. Çünkü sevabı âhirete kalan her bir şey hakkında bu hükmün verilmesi caizdir.

Ali (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: Ekin iki türlüdür. Mal ve oğullar dünya ekinidir. Âhiret ekini ise kalıcı salih amellerdir. Allah, kimi zaman bunları bir arada bazı kimselere verebilir.

Cumhûr şöyle demiştir: Burada kalıcı olan salih amellerden kasıt, faziletleri nakledilmiş bulunan sözlerdir: Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih ederim. Hamd, Allah’a mahsustur. Allah’dan başka hiç bir ilâh yoktur, Allah en büyüktür. Her türlü güç ve takat, ancak yüce ve büyük olan Allah iledir. Muvatta’, Kur’ân 23 Bu hadisi Muvatta’’da Umare b. Sayyad’dan, o, Said b. el-Müseyyeb’den rivâyet etmiştir. Umare b. Sayyad, Said b. el-Müseyyeb’i, “baki kalacak olan salih ameller” hakkında şöyle derken dinlemiş: Bu, kulun: “Allah en büyüktür. Allah’ı her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Hamd, Allah’a mahsustur. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur. Her türlü güç ve takata ancak Allah iledir,” demesidir.

Bu hadisi, Nesâî de müsned olarak Ebû Said el-Hudrî’den şöylece rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Baki kalacak olan salih amelleri çokça işleyiniz.” Onlar hangileridir ey Allah’ın Rasûlü? diye sorulunca şöyle buyurdu: “Tekbir (Allahu ekber), Tehlil (Lâ ilâhe illâlah), Teşbih (Subhanallah), Elhamdülillah ve La havle velâ kuvvete illa billah (bütün güç ve kudret ancak Allah iledir)” (demektir.) Ebû Muhammed Abdulhak -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- sahih olduğunu belirtmiştir.

Katade’nin rivâyetine göre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) eline bir dal alıp onun yapraklarını silkeledi ve şöyle buyurdu: “Müslüman bir kimse, “subhanallahi velhamdu lillahi ve lâilâhe illallahu vallahu ekber: Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih ederim, hamd Allah’a mahsustur, Allah’tan başka hiç bir ilâh yoktur, Allah en büyüktür” diyecek olursa, bunun yapraklarının düştüğü gibi onun da günahları dökülür. Ey Ebû’d-Derda! Bunlar (söylemek) ile senin arana engel olunmadan önce bunları al (öğren). Çünkü bunlar cennet hazinelerinden ve sözün en seçkinlerindendir. Hem bunlar, baki kalacak olan salih amellerdir.” Bunu, es-Sa’lebî zikretmiş olup, İbn Mâce bu manada Ebû’d-Derdâ yoluyla gelen bir hadis olarak şöylece zikretmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Subhanallahi, velhamdu lillahi, ve lâilâhe illallahu vallahu ekber sözlerine devam etmeye çalış. Çünkü bunlar, tıpkı bu ağaç yapraklarını döktüğü gibi günahları silkelerler.” İbn Mâce, Edeb 56. Hadis ile ilgili olarak ez-Zevâid’den nakledildiğine gfire râvilerinden: Ömer b. fiâşid, çeşitli bakımlardan tenkid edilmiştir.

Bu hadisi, Tirmizî de el-A’meş’den, o, Enes b. Malik yoluyla rivâyet etmiştir. Buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), yaprakları kurumuş bir ağacın yanından geçti. Bir asa ile ona vurdu, yaprakları etrafa sallallahü aleyhi ve sellemrulunca şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki, Elhamdu lillahi ve Subhanallahi ve La ilâheillallahu Vallahu ekber demekten dolayı, tıpkı bu ağacın yaprakları döküldüğü gibi kulun da günahları dökülür.” (Tirmizî) dedi ki: Bu, garip bir hadistir. Biz, el-A’meş’in, Enes’den hadis duyduğuna dair bir şey bilmiyoruz. Ancak, onu görmüş ve ona nazar etmiştir. Tirmizî, Deavât 97. Bundan sonraki ifadeler elimizdeki matbu nüshada bulunmamaktadır.

Yine Tirmizî, İbn Mes’ûd’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İsra’ya götürüldüğüm gece İbrahim (aleyhisselâm) ile karşılaştım. Ey Muhammed! Benden ümmetine selam söyle ve şunları da bildir, dedi: Şüphesiz ki, cennetin toprağı hoş ve güzeldir, suyu tatlıdır. Ancak orada bitki yoktur. Oraya dikilecek ve ekilecek bitkiler Subhanallahi Velhamdu lillahi ve La ilahe îllallahu Vallahu Ekber’dir,” (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, garip bir hadistir. Tirmizî, Deavât 57.

el-Maverdî de bu manada olmak üzere bu hadisi rivâyet etmiştir. Orada şöyle denilmektedir: …ben: Cennete ekilecek ve dikilecek şeyler nelerdir diye sordum, şöyle buyurdu: “La havle velâ kuvvete illâ billah’tır, dedi.” el-Mâverdî, en-Nuket, III, 310-3V1, Müsned, IV. 418.

İbn Mâce’nin de Ebû Hüreyre’den naklettiğine göre ağaç dikmekle meşgul iken, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından geçti ve: “Ey Ebû Hüreyre! Şu diktiğin şey nedir: Diye sordu. Ben de ona: Dikilecek bazı şeyler (fidanlar), dedim. Şöyle buyurdu: “Ben sana bundan daha hayırlı dikilecek fidanları göstereyim mi: Subhanallahi velhamdulillahi ve lâilahe illallahu vallahu ekber. Bunların her birisi karşılığında cennetle de bir ağaç dikilir.” İbn Mâce, Edeb 56.

Şöyle de denilmiştir; Baki kalacak olan salih ameller, niyetler ve içten verilen kararlardır. Çünkü bunlar sayesinde ameller kabul olunur ve semavata yükseltilir, bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır.

Ubeyd b. Umeyr ise bunlar, kız çocuklarıdır demiştir. Buna da âyet-i kerimenin baştaraflan delalet etmektedir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür.” Bundan sonra ise:

“Ama baki kalacak olan salih amellerdir” diye buyurmaktadır ki, bununla da saliha kız çocukları kastedilmektedir. Çünkü bunlar, kendilerine iyilikle davranan babaları için âhirette hem sevapça hayırlıdırlar, hem de emelce hayırlıdırlar. Buna da Âişe (radıyallahü anha)’nın rivâyet ettiği şu hadis delil teşkil etmektedir: Yanıma yoksul bir kadın girdi… Buhârî, Zekat 10, Eden 18; Müslim, Birr 147; Tinnızl, Hin 13; Müsned, VI, 33, HH, 166. 243. Biz, bu hadisin Nahl Sûresinde yüce Allah’ın:

“Kendisine verilen kötü müjdeden ötürü kavminden gizlenir” (en-Nahl, 16/59) âyetini açıklarken zikretmiş bulunuyoruz.

Rivâyet olunduğuna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden birisini gördüm. Ateşe atılması emredildi. Kız çocukları ona sımsıkı sarıldı ve feryad etmeye koyularak: Rabbimiz, o dünya hayalında iken bize iyilikte bulunuyordu, demeye koyuldular, yüce Allah da onlar sebebiyle o kimseye merhamet buyurdu.” Hadis olarak yerini teshit ödemedik. Meçhul bir kip (uıviye; rivâyet olundu…) kullanması, esasen rivâyetin pek güvenilir olmadığını ortaya koymaktadır

Katade de, yüce Allah’ın:

“Bu bakımdan Rabbinin onlara, bunun yerine daha temiz ve hayırlısını ve daha merhametlisini vermesini diledik” (el-Kehf, 18/81) âyeti hakkında şöyle demektedir: Yüce Allah onlara, o oğulun yerine bir kız çocuğu ihsan etti. Onunla bir peygamber evlendi, o kız çocuktan o peygamberin, hepsi de peygamber olan onikı oğlu oldu.

Kehf 45

Onlara dünya hayatının örneğini ver: Gökten indirdiğimiz bir su gibi; onunla yerin bitkisi birbirine karışır, sonra kurur da rüzgârların savurduğu çerçöp haline gelir. Allah, her şeye güç yetirendir.

Diyanet Vakfı
Onlara şunu da misal göster: Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sayesinde yeryüzünün bitkisi (önce gelişip) birbirine karışmış; arkasından rüzgarın savurduğu çerçöp haline gelmiştir. Allah, her şey üzerinde iktidar sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Onlara dünya hayatının misalini de ver. O, gökten indirdiğimiz, sonra yeryüzünün bitkileriyle karışan bir suya benzer. Sonra o bitki, rüzgârların kökünden koparıp sallallahü aleyhi ve sellemurduğu çerçöpe döner. Allah her şeye kadir olandır.

“Onlara dünya hayatının misalini de ver.” Bu mü’min ve fakir kimseleri yanından kovmanı isteyen şu mütekebbirlere dünya hayatının misalini ver. Yani, onlara bu dünya hayatının neye benzediğini anlat.

“O, gökten indirdiğimiz, sonra yeryüzünün bitkileri İle” olgunlaşıncaya kadar

“karışan bir suya benzer.” Denildi ki: Bitkiler, üzerlerine su indikten sonra birbirlerine karışırlar. Çünkü bitkiler yağmur ile karışırlar ve çoğalırlar. Bu anlamdaki ifadeler geniş açıklamalarıyla daha önceden Yûnus Sûresi’nde (10/24. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Hukemâ, şöyle demişlerdir: Yüce Allah’ın dünyayı suya benzetmesinin sebebi, suyun belli bir yerde karar kılmayışıdır. Dünya da aynı şekilde kimseye kalmaz. Diğer bir sebep, suyun belli bir halde karar kılmadığı gibi, dünyanın da öyle kararsız oluşudur. Ayrıca su, nasıl kalmayıp geçip gidiyorsa, dünya da böylece fanidir. Yine hiç bir kimse suya girip de ıslanmadan çıkamaz. Dünya da böyledir. Kim dünyaya dalarsa, dünyanın fitne ve afetinden kurtulamaz. Su, belli bir ölçüde olursa faydalı olur ve bitkinin yeşermesini sağlar. Ancak, belli ölçüyü aşacak olursa zarar verir ve telef edicidir. Dünyada da aynı şekilde ihtiyaç kadarı fayda verir. Fazlası ise zararlıdır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in hadisinde nakledildiğine göre; bir adam ona: Ey Allah’ın Rasülü! demiş. Ben, umduklarını elde eden, korktuklarından emin olan (fevz bulan) kimselerden olmak istiyorum. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Dünyayı bırak ve ondan durgun su gibi bir miktar al. Ondan az bir şey yeterli gelir. Ondan çok miktarı ise azgınlaştırır.” Elimizin altındaki kaynaklarda tesbit edemedik,

Müslim’in Sahihi’nde de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın söyle dediği kaydedilmektedir: “İslâm’a giren, ihtiyacı kadar kendisine rızık verilen ve Allah kendisine verilenlere kani olma lütfunu ihsan ettiği kimse, felâh bulmuştur.” Müslim, Zekat 125; Tirmizî, Zühd 35; Müsned, II, 168, 173.

“Sonra o bitki, rüzgârların kökünden koparıp sallallahü aleyhi ve sellemurduğu” yani darmadağın ettiği “çerçöpe döner.” Kuruluğundan dolayı param parça, darmadağın, kırılıp dökülmüş çerçöp olur. Yani, ona gelen suyun kesilmesiyle bu hale gelir. İfadenin buna delâlet etmesi dolayısıyla îcâz olsun diye bu ifade hazf edilmiştir.

“Kuru bir şeyi kırmak” demektir. (……..); bitki hakkında kullanılırsa, kurumuş ve kırılmış olanları kastedilir. Aynı şekilde oduncunun istediği gibi alabildiği çürümüş ağaç hakkında da kullanılır, Arapların, cömert bir kimse hakkında;”Filan ancak çürümüş bir asmadır” ifadeleri de buradan gelmektedir. “Bedenen zayıf adam” demektir. “Filan kişi ona şefkat gösterdi” demektir. ”

Dişi devenin memesindeki sütü sağdı” anlamındadır. “Tirit hazırladı” denilir. İşte Abdumenaf in oğluna, ismi Amr olmakla birlikte Haşim denilmesi bundan dolayıdır. Nitekim Abdullah b. ez-Zib’ara da onun hakkında şöyle demektedir:

“O, yücelerin Amr’ı, kavmine tirit hazırladı

Mekkeli adamlar ise kıtlık ve kuraklık içinde olup zayıf düşmüşlerdi.”

Buna sebep de şuydu: Kureyşliler, yıllarca kıtlıkla karşı karşıya kaldılar ve bu kıtlık bütün servetlerini alıp götürdü. Hâşim, Şam’a çıktı ve çok miktarda ekmek pişirilmesini emr etti. Bu ekmekleri çuvallara doldurarak develer üzerinde taşıdı ve Mekke’ye kadar getirdi. İşte bu ekmekleri kırıp tirit yaptı. O develeri de kesti. Sonradan da aşçılara bu develeri pişirmelerini emretti. Arkasından kazanlardan tencereleri doldurup bütün Mekke ahalisini doyurdu. İşte bu, Mekkelilerin kendilerine isabet eden o kıttık yıllarından sonra karşı karşıya kaldıkları ilk bolluk olmuştu. Bundan dolayı Amr’a, Hâşim denilmişti.

“Rüzgârların kökünden koparıp sallallahü aleyhi ve sellemurduğu” darmadağın ettiği… Bu açıklamayı Ebû Ubeyde yapmıştır. İbn Kuteybe sallallahü aleyhi ve sellemurduğu, İbn Keysan onu götürüp getirdiği, İbn Abbâs evirip çevirdiği diye açıklamıştır ki, anlamlar birbirine yakındır.

Talha b. Mûsarrif bu âyeti; diye okumuştur. el-Kisaî der ki: Abdullah’ın kıraatinde ise bu, şeklindedir.

Rüzgâr bir şeyi saçıp sallallahü aleyhi ve sellemurduğunda, havaya uçurduğunda: “Rüzgâr onu havaya uçurdu, uçurur” denilir. el-Ferrâ” ise, “Adamı atından devirdim” şeklindeki bir kullanımı da nakletmektedir. Sîbeveyh ve el-Ferrâ’, şu beyiti de Zikrederler:

“Ben ona dedim ki: Çok hızlı gitme. Atı yorma.

Çünkü böyle yapmazsan o seni terkinin geri tarafından sallallahü aleyhi ve sellemurup devirir

ve sen de kayarsın.”

“Allah her şeye kadir olandır.” Yoktan var etmek, var olanı yok etmek ve diriltmek gibi. O, her türlü eksiklikten münezzehtir.

Kehf 44

İşte burada velayet, hak olan Allah’a aittir. O, ödül olarak da, sonuç olarak da en hayırlı olandır.

Diyanet Vakfı
İşte burada yardım ve dostluk, Hak olan Allaha mahsustur. Mükafatı en iyi olan O, en güzel akıbeti veren yine Odur.

Kurtubi Tefsiri
İşte bu durumda velayet, hak olan Allah’ındır. O, mükâfatı da hayırlı olandır, sonuçlandırması da hayırlı olandır.

“İşte bu durumda velayet, hak olan Allah’ındır” âyetinde yer alan; “(……..): İşte bu durumda (asıl anlamı; orada)” âyetinde zarf olduğu halde, âmilin ne olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Bunda, “ona… bir topluluk yoktu” anlamındaki âyetin amil olduğu söylenmiştir ki, ona yardım edecek bir topluluk yoktu, ve orada da öyle bir şey yoktu anlamındadır. Yani, orada ona yardım olunmadığı gibi, kendisi de kendisini kurtaramadı. Maksat ise, ona isabet eden azabdan kendisini kurtaramadığıdır.

Bir başka görüşe göre; “kendisi de kendisini kurtaramadı” âyetinde ifadenin tamamlandığını ve “işte bu durumda” âyetinde âmil olan kelimenin “velayet” olduğu da söylenmiştir. Bu durumda ifadenin takdiri, takdim ve tehir olduğu esasına göre; “Orada velayet, hak olan Allah’ındır” şeklinde olup, Kıyâmette velayetin Allah’ın olacağı anlamındadır. Ebû Amr ve el-Kisaî ise, Hak olan” kelimesini “veiâyef’e sıfat olmak üzere ref ile okumuşlardır. Medineliler ile Hamza ise “Allah” lâfza-i celâlinin sıfatı olarak esre ile okumuşlardır. İfade “Hak sahibi olan Allah…” takdirindedir. ez-Zeccâc der ki: Bu kelimenin mastar ve te’-kid olmak üzere nasb ile okunması da caizdir. Nitekim; Bu gerçekten senindir demek de böyledir.

el-A’meş, Hamza ve el-Kisaî, “velayet” kelimesini “vav” harfini esreli olarak okumuşlar, diğerleri ise üstün okumuşlardır. Bu iki okuyuş da aynı anlamdadır, Üstün okuyuşun “muvâlât (veli ve dost edinmek)” dan geldiği söylenmiştir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Allah, îman edenlerin velisidir” (el-Bakara, 2/257);

“Bunun sebebi şudur: Çünkü Allah îman edenlerin velisidir.” (Muhammed, 47/11) Esreli okuyuşu ise sultan (egemenlik, otorite), kudret ve emirlik anlamındadır. Yüce Allah’ın:

“Ve o günde emir yalnız Allah’ındır” (el-İnfîtâr, 82/19) Yani, o günde mülk ve hüküm yalnız O’nundur. O’nun emri hiç bir kimseye havale edilmez. Esasen her zaman için mülk yalnız Allah’ındır. Fakat, kıyâmet günündeki batıl olsa bu husustaki bütün iddialar ve her türlü vehim ortadan kalkmış olacaktır.

Ebû Ubeyd de şöyle demiştir: Bu kelimenin “vav” harfi üstün okunması halinde yaratıcının sıfatı olur, esreli okunursa, yaratılmışın sıfatı olur.

“O, mükâfatı da hayırlı olandır…” Yani, Allah, kendisine îman edenlere dünyada da âhirette de daha hayırlı mükâfat verecek olandır. Aslında kendisinden mükâfat beklenen O’ndan başka kimse yoktur. Ancak O, cahillerin zanlarındaki bir beklenti dolayısıyla böyle buyurmuştur. Ki O, kendilerinden mükâfat umulanların en hayırlısıdır, demek olur.

“Sonuçlandırması da hayırlı olandır” anlamındaki âyette yer alan; “(Cii): Sonuçlandırma” kelimesini Âsım, el-A’meş, Hamza ve Yahya, “kaf” harfini sakin, diğerleri ise ötreli okumuşlardır ki, her ikisi de aynı anlamdadır. Yanı O, kendisinden uman ve kendisine îman eden kimselere en hayırlı âkibeti verendir, “Bu, filanın işinin sonu, âkibetidir” diye kullanılır.

Kehf 43

Allah’tan başka, ona yardım edecek bir topluluk yoktu. Kendi kendine yardım edecek durumda da değildi.

Diyanet Vakfı
Kendisine Allahtan başka yardım edecek destekçileri olmadığı gibi kendi kendini de kurtaracak güçte değildi.

Kurtubi Tefsiri
Ona Allah’dan başka yardım edecek bir topluluk yoktu. Kendisi de kendisini kurtaramadı.

Yüce Allah’ın:

“Ona, Allah’dan başka yardım edecek bir topluluk yoktu” âyetindeki; “Bir topluluk” kelimesi, “…du (idi)”in ismidir. Ona” lâfzı da onun haberidir. “Ona …yardım edecek” buyrukları sıfat mahallinde olup yardım edici bir topluluk demektir. Bununla birlikte (kâne: İdi firlinin) haberi olması da mümkündür. Sîbeveyh’e göre birinci şekil daha uygundur. Çünkü “ona” anlamındaki kelime bundan önce gelmiştir. Ebû’l-Abbas ise ona muhalefet etmekte ve bu konuda yüce Allah’ın-

“Kimse de O’nun dengi değildir” (el-İhlas, 112/4) âyetini delil göstermektedir. Sîbeveyh’e, bununla birlikte ikinci şekli de câiz kabul etmektedir.

“Ona… yardım edecek” fiili “bir topluluk” kelimesinin çoğul anlamında olması dolayısıyla böyle (çoğul olarak) gelmiştir. Çünkü bu kelime, kimseler anlamındadır. Eğer bu fiil lâfza uygun olarak gelmiş olsaydı, âyetin; şeklinde olması gerekirdi. Yani, onun kendilerine sığınacağı taraftarları ve bir topluluğu yoktu, demek olurdu.

“Kendisi de kendini kurtaramadı.” Katade’nin açıklamasına göre, kendisini (başına gelen bu felaketlere karşı) koruyamadı, demektir. Bu. Elinden gidenlerin yerine başkalarım geri alabilecek gücü bulamadı, diye de açıklanmıştır.

“Bir topluluk” kelimesinin iştikakına (kökten türeyişine) dair açıklamalar daha önceden Al-i İmrân Sûresi’nde (3/13. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Sondaki “he” (yuvarlak te) ise, ortasından eksilen “ya” harfinin yerine gelmiştir. Çünkü bu kelimenin aslı, dır.

Böyle olması ise; fiilinden gelmesi dolayısıyladır. Çoğulu: ile şeklinde gelir,

Yani onun, Allah’ın azabına karşı kendisini koruyacak, Allah’ın azabını engelleyecek aşireti, yakınları yoktu. Varlıklarıyla övünüp durduğu hizmetçileri, çoluk çocuklarını ise elinden çıkarmış, kaybetmiş bulunuyordu.

Kehf 42

Sonunda serveti kuşatıldı, harcadıklarına karşı ellerini ovuşturmaya başladı. O, temelleri üzerine yıkılmış haldeydi. Dedi ki: “Keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım!”

Diyanet Vakfı
Derken onun serveti kuşatılıp yok edildi. Böylece, bağı uğruna yaptığı masraflardan ötürü ellerini oğuşturup kaldı. Bağın çardakları yere çökmüştü. «Ah, diyordu, keşke ben Rabbime hiçbir ortak koşmamış olsaydım!»

Kurtubi Tefsiri
Nihayet bütün serveti yok edildi. Bu sebepten onun İçin harcadıklarına pişmanlık duyarak ellerini oğuşturmaya başladı. Çardakları üzerine çökmüş ve: “Ne olurdu, Rabbime hiç bir kimseyi ortak koşmasaydım!” diyordu.

“Nihayet, bütün serveti yok edildi” âyetindeki:

“Yok edildi” meçhul fiilinin ismi (nâib-i faili, sözde öznesi) hazf edilmiştir ki, o da mastardır. Bununla birlikte daha sonra gelen mecrur ismin

“bütün serveti” anlamındaki kelimenin) ref mahallinde olması da mümkündür.

“Bütün serveti yok edildi” ifadesi, malı tamamıyla telef edildi, demektir. Bu yüce Allah’ın, kardeşinin kendisine yaptığı uyarılardan gerçekleştirdiği ilk husustur.

“Bu sebepten, onun için harcadıklarına pişmanlık duyarak ellerini oğuşturmaya başladı.” Yani kâfir, pişmanlık duyarak bir elini diğerine vurmaya koyuldu. Çünkü pişman olan kimsenin yaptığı iş budur,

Şöyle de denilmiştir: O, sahip olduğu servetini evirip çeviriyor, ancak serveti arasında harcadıklarının yerini tutacak bir şey bulamıyordu. Bu anlama gelmesi ise bazen “mülk sahibi olma”nın “elde tutma” ile ifade olunmasından dolayıdır ki, bu da Arapların: Mülkiyetinde mal vardır, anlamında: ” Elinde mal vardır” şeklindeki tabirlerinden alınmıştır,

“Bu sebepten. . başladı” ifadesi, bu telef etmenin geceleyin gerçekleştiğine delildir. Yüce Allah’ın;

“Onlar uyurlarken hemen onu Rabbin tarafından dört bir yanından saran bir bela sardı da kapkara kesiliverdi” (el-Kalem, 68/19-20) âyetine benzemektedir.

“Ben bu ev için bu kadar harcadım, bu eve bu kadar harcadım” anlamında denilir.

“Çardakları üzerine çökmüş” yani, artık bir bölümü diğeri üzerine düşmüş ve tamamıyla boşalmış oldu. Bu ifade, “Yıldızların doğuş zamanlarında (mutad olan şekilde) yağmur yağmadı” tabirinden alınmıştır. de bunun gibidir. “Ev boşaldı” demektir.

Çöktüğü zaman da bu tabir kullanılır. Allah’ın:

“İpte zulümleri sebebiyle onların, bomboş (harap olmuş) evleri.” (en-Neml, 27/52)

Bunun, yıkılmış anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim (bu âyette da olduğu gibi)

“o, çardakları üzerine çökmüştür,” yani, çanları üzerine düşüp yıkılmıştır, denilmektedir.

Yüce Allah, böylelikle o kimsenin hem bütün mahsullerini yok etti, hem de ana sermayesini. Bu ise, karşı karşıya kalınan musibetlerin en büyüğüdür. Bu, onun azgınlığının bir karşılığı (cezası) idi.

“Ve ne olurdu, Rabbime hiç. bir kimseyi ortak koşmasaydım, diyordu.” Yani, keşke Rabbimin üzerimdeki nimetlerini bilip tanımış olsaydım, bunların yüce Allah’ın kudretiyle gerçekleştiğini bilseydim ve O’nu inkâr ederek kafi: olmasaydım. Bu, fayda vermeyecek bir zamanda duyduğu bir pişmanlıktı.

Kehf 41

“Veya suyu çekilir de onu aramaya güç yetiremezsin.”

Diyanet Vakfı
«Yahut, bağının suyu dibe çekilir de bir daha onu arayıp bulamazsın.»

Kurtubi Tefsiri
“Yahut suyu yerin dibine çekiliverir de bir daha onu aramaya gücün yetmez.”

“Yahut suyu yerin dibine çekîliverir.” O takdirde daha önce suyu en bol bir arazi iken, sudan büsbütün mahrum bir arazi haline gelir.

“Çekilmek” aslında mastar olup isim yerinde kullanılmıştır. Nitekim: “Oruçlu, oruçsuz, adaletli, razı olunan, faziletli, çokça ziyarette bulunan adam..,” tabirlerinde de aynı şekilde kullanılmıştır. “Ağıt yakan kadınlar” tabiri de böyledir. Bu kullanımda miizekker, müennes, tesniye ve temi’ aynıdır değişmez. Amr b. Kütsûm der ki:

“Onun asil atları onun için ağıt yakar

Yularları takılmış ve üç ayakları üzerinde durup dördüncüsünün toynağını yere değdirmiş olarak.”

Bir başkası da şöyle demektedir:

“Ey Dubaa! Onların gözyaşlarını peş peşe akıt ve

Ayakta ağıt yakanlara cevap ver. (sen de katıl)!”

Görüldüğü gibi bu iki beyitte de tekil ve mastar olarak gelen kelime: ” Ağıt yakan kadınlar” anlamındadır.

Bu âyet burada: “Yahut onun suyu yerin dibine çekilmiş bir su oluverir” diye açıklanmıştır. Buna göre burada muzaf hazf edilmiştir. Tıpkı

“o kasabaya sor” (Yusuf, 12/82) âyetinde (kasaba ahalisine sor, anlamında) olduğu gibi. Bunu da en-Nehhâs nakletmektedir, el-Kisaî ise, bunu; “Yerin dibine çekilmiş su” diye açıklamıştır. Nitekim; “Su yerin dibine çekildi, çekilir…” demektir. (Son mastarda) “vav” harfinin ötreli olması dolayısıyla hemze ile gelmesi de mümkündür. gözü, başının iç tarafına doğru çekildi,” anlamındadır. Bunun, şekli ise bu fiilin bir başka kullanım şekli (şivesi) dir. Şair şöyle demiştir:

“Gözü başına doğru çekildi mi, yoksa çekilmedi mi?”

“Güneş battı, batar” demektir. Ebû Züeyb de şöyle demektedir:

“Zaman denilen şey” bir gece ve onun. gündüzünden

Bir de güneşin doğup sonra da batışından başka bir şey midir?”

“… bir daha onu aramaya gücün yetmez.” Yani, yerin dibine çekilmiş olan suyu bir daha geri çeviremezsin ve hiç bir yolla buna gücün yetmez. Şöyle de açıklanmıştır: O suyun yerine ondan başka bir su da bulamazsın, arayamazsın. İşte mü’min kişinin kardeşiyle tartışması ve onu uyarması burada sona ermektedir.

Kehf 40

“Belki Rabbim bana senin bahçenden daha hayırlısını verir ve senin bahçene gökten bir afet gönderir de kaygan bir toprak olur.”

Diyanet Vakfı
«Belki Rabbim bana, senin bağından daha iyisini verir; senin bağına ise gökten yıldırımlar gönderir de bağ kupkuru bir toprak haline gelir.»

Kurtubi Tefsiri
“Belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir, seninkinin üzerine ise gökten bir felâket indiriverir de kaypak bir toprak haline geliverir;

“Belki” olur ki Rabbim

“bana, senin bağından daha hayırlısını” âhirette; dünyada da denilmiştir,

“verir, seninkinin” senin bağının

“üzerine ise gökten bir felâket” gökten atılacak şeyler

“indiriverir.”

“Felâket” kelimesinin tekili şeklinde gelir. Bunu el-Ahfeş, el-Kutebî ve Ebû Ubeyde söylemiştir. İbnü’l-A’râbî ise şöyle demektedir: Bu kelime hem bulut, hem yastık, hem de yıldırım anlamına gelir. et-Cevheri de şöyle demektedir: “Azâb” demektir. Ebû Ziyad el-Küllâbî der ki: “Bir araziye husban isabet etti” demek, çekirge istilasına uğradı, demektir. Yine bu kelime hesap manasına da gelir. Nitekim yüce Allah:

“Ay ve güneş bir hesap iledir” (er-Rahmân, 55/5) diye buyurmaktadır. Burada da “husbân” kelimesi bu şekilde açıklanmıştır. ez-Zeccâc der ki: Husbân, hesab’tan gelmektedir. Yani o, senin bahçenin üzerine hesab azabını gönderir. Bu ise elferînin kazandıklarının hesabı demektir. O halde burada ifade, muzafın hazfedilmesi türündendir. Yine bu kelime, bir defada atılan kısa boylu oklar demektir, Kisralar bu şekilde ok atarlardı. Semadan atılan şeyler ise azaptır.

“…de kaypak bir toprak haline geliverir.” Yani, üzerinde hiç bir bitkinin bitmediği ve hiç bir ayağın sağlamca duramadığı bir arazi oluverir. Bu, en zararlı arazi türüdür. Oysa bu felaketten önce o en faydalı bir bağ ve bahçe idi.

“Kaypak” kelimesi,

“toprak” kelimesinin sıfatını tekid içindir. Yani, o dümdüz olacağından dolayı ayaklar üzerinden kayacaktır. Nitekim; “kaygan yer” demektir. Aslında bu, ” Ayağı kaydı, kayar” fiilinden bir mastardır. ” Ayağını -başkası- kaydırdı” demektir. -Aynı zamanda- atın kuyruk tarafı anlamındadır. Şair Ru’be şöyle demektedir:

Sanki o, (karın bölgesinde) beyaz renk bulunan ve arka tarafı da siyah beyaz renkli olandır.”

“Ayağın üzerinde sebat edemediği yer,” demektir. de aynı anlamdadır, ” Tıraş” anlamında; “Başını tıraş etti, eder” manasınadır. Bu açıklamaları el-Cevherî yapmıştır. Tıraş edilmiş” anlamındadır.

Burada maksat o yerin kaygan ve kaydırın olması değildir. Aksine, anlatılmak istenen tıraş edilen bir baş üzerinde nasılki saç kalmıyorsa, o bahçede, bitki kalmayacağıdır. Bu açıklamayı da el-Kuşeyrî yapmıştır.

Kehf 39

“Bağına girdiğinde ‘Maşallah, Allah’tan başka kuvvet yoktur’ deseydin ya! Eğer beni malca ve evlatça senden aşağı görüyorsan da,”

Diyanet Vakfı
«Bağına girdiğinde: Maşaallah! Kuvvet yalnız Allahındır, deseydin ya! Eğer malca ve evlatça beni kendinden güçsüz görüyorsan (şunu bil ki):»

Kurtubi Tefsiri
“Bağına girdiğin zaman maşaallah, Allah’ın yardımı olmadan (hiç bir şeye) güç yetirilemez, demeli değil miydin? Her ne kadar malca ve evlâtça beni kendinden az görüyorsan da;

Yüce Allah’ın:

“Bağına girdiğin zaman maşaallah, Allah’ın yardımı olmadan (hiç bir şeye) güç yetirilemez, demeli değil miydin?” âyetine dair açıklamalarımızı iki bağlık halinde sunacağız;

1. Herşey Allah’ın Kudretiyledir:

Yüce Allah’ın:

“Bağına girdiğin zaman maşallah, Allah’ın yardımı olmadan (hiçbir şeye) güç yetirilemez demeli değil miydin” âyeti, bu sözleri kalbin ile söylemeli değil miydin demektir. Bu sözler, mü’minin kâfire bir azan, ona bir tavsiyesi ve onun sözünü de reddetmesi mahiyeti adedin Çünkü o:

“Bunun ebediyen yok olacağını sanmıyorum” (Kehf 18/35) demişti.

Bu âyetteki; Ma…” ref, mahallindedir ki, bunun da takdiri: Bu bahce, Allah’ın meşîeti iledir, anlamındadır. ez-Zeccâc ile el-Ferrâ’ şöyle demişlerdir: Bu iş, Allah’ın dilemesi ve iradesiyledir. Yani o, Allah’ın meşîetiyle, iradesiyle olmuştur, demektir. Bunun, cevabının hazfedildiği de söylenmiştir ki, bu da; Allah’ın dilediği olur, dilemediği de olmaz” demektir.

“Allah’ın yardımı olmadan (hiç bir şeye) güç yetirilemez.” Yani, senin elinde toplanan bunca mal, yüce Allah’ın kudret ve kuvveti iledir. Senin öz kudret ve gücünle değildir. Eğer Allah dilerse malındaki bu bereketi kaldırır ve bunca mal senin elinde toplanıp bir araya gelmezdi.

2. “Maşâallah”, “Lâ Havle Velâ Kuvvete İlla Billah” Dualarının Fazileti:

Eşheb dedi ki: Malik dedi ki: Evine giren her bir kimsenin bunu âyet-i kerimede geçen “maşâallah…” sözlerini, söylemesi gerekir, İbn Vehb de dedi ki: Hafs b. Meysere bana şöyle dedi: Ben, Vehb b. Münebbih’in kapısı üzerinde “Maşâallah, Allah’ın yardımı olmadan hiç bir şeye güç yetirilemez” yazılı olduğunu gördüm.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın da Ebû Hüreyre’ye şöyle dediği rivâyet edilmektedir: “Ben sana cennet hazinelerinden olan bir sözü öğreteyim mi? -yahut cennet hazinelerinden bir hazine olan bir sözü demiştir” Öğret ey Allah’ın Rasûlü dedim, şöyle buyurdu: “Bu, La havle velâ kuvvete illa billah’dır. Kul bunu söyledi mi, Aziz ve Celil olan Allah da: Kulum esenlik buldu ve (Bana) teslimiyetini arzetti, diye buyurur. ” Müsned, II, 298, 335, 520. “… la havle velâ kuvvece illâ billâh’tır” bölümüne kadar: II, 355, 363, 403. 469, 525, 535- Ayrıca bk..- V, 145, 150, 152, 157, 179, 265

Bu hadisi Müslim Sahihi’nde, Ebû Mûsa’dan rivâyetle zikretmektedir. Bu rivâyette şöyle denilmektedir (Resûlüllah) buyurdu ki: “Ey Ebû Mûsa, yahut ey Abdullah b. Kays, ben sana cennet hazinelerinden olan bir sözü öğreteyim mi? -Bir rivâyette ise: Cennet hazinelerinden bir hazine olan bir sözü… denilmektedir-” Ben: O nedir ey Allah’ın Rasûlü deyince, şöyle buyurdu: “(O), La havle velâ kuvvete illa billah’dır” dedi. Buhâri, Meğâzi 38, Deavât 50, 67, Kader 7, Tevhîd 9; Müslim, Zikir 45-47; Ebû Dâvûd, Vitr 26; Tirmitl, Deavât 57; yakın lâfızlarla: Müsned, IV, 402, 403.

Yine Ebû Mûsa’dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana dedi ki: “Ben sana cennet hazinelerinden olan bir sözü öğreteyim mi? -Yahut da cennet hazinelerinden bir hazine olan bir sözü-” diye buyurdu. Ben de; Buyur, öğret dedim. Şöyle buyurdu: “(Bu), La havle velâ kuvvete illa billahil aliyyi’l-azim (sözü)dür” dedi. Müslim, Zikr 44; İbn Mâce, Edeb 59; Müsned, IV, 407, 418.

Yine rivâyet olunduğuna göre bir kimse evine girince yahut çıkınca; “Bismillah, maşaallah, la kuvvete illa billah” diyecek olursa, şeytanlar onun önünden kaçışır giderler, yüce Allah da üzerine bereketler indirir.

Hazret-i Âişe de şöyle demiştir: Kişi, evinden çıkıp da “Bismillah” diyecek olursa, melek kendisine: Doğruya iletildin (hidâyet buldun) der. Eğer “maşaallah” derse, melek ona: Bu (kötülüklere karşı) sana yeterli gelir, der. Eğer “la kuvvete illa billah” derse, melek ona: Koruma akına alındın, der.

Bu hadisi, Tirmizî ayrıca Enes b. Malik’den gelen rivâyetle de kaydetmektedir. Enes b. Malik dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Her kim, -evinden çıktığı vakit- Bismillah, tevekkeltü alallah la havle vela kuvvete illa billah diyecek olursa, ona: (Bu sözler musibetlere karşı) sana yeterli gelir ve sen koruma altına alındın, denilir, şeytan da ondan uzaklaşır.” (Tirmizî) dedi ki: Bu, garip bir hadistir, biz bunu yalnızca bu yoldan bilmekteyiz. Tirmizî, Deavât 34

Bu hadisi Ebû Dâvûd da rivâyet etmekte olup şu fazlalığı da kaydetmiştir: Ona şöyle der: “Hidâyete İletildin, (musibetlere karşı bu sözler) sana yeterli gelir ve koruma altına alındın.” Ebû Dâvûd, Edeb 102

İbn Mâce de bu hadisi Ebû Hüreyre’den rivâyet etmektedir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kişi, meskeninin yahut evinin kapısından çıktığında, onunla birlikte onun üzerinde görevli iki melek bulunur. Eğer Bismillah derse, o iki melek ona: Hidâyet buldun, derler. La havle vela kuvvete illa billah derse, korundun, derler, Tevekkeltü alallah derse, bunlar sana yeter, derler. Bu sefer onunla birlikte olan iki kişi (ins ve cin şeytanları) onunla karşılaşırlar, şöyle derler: Doğru yola İletilmiş, korunmuş ve söyledikleri sözler kendisine yeterli gelmiş bir kimseden ne istersiniz.” İbn Mâce, Dua 18

el-Hakim Ebû Abdullah da “Ulumu’l-Hadis” adlı eserinde şöyle demektedir: Muhammed b. İshak b. Huzeyme’ye, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Cennet ile cehennem birbiri ile tartıştılar. Bu -yani cennet- bana zayıf kimseler girecektir der.,.” Hadisin tamamı için bk,: Buhârî, Tefsir 50. sûre 1; Müslim, Cennet 34-36; Tirmizî, Sıfatu’l-Cenne 22; Müsned, II, 276, 314, 450, III, 79. hadisinde geçen “zayıflar” ile kimler kastedilmektedir? Muhammed b. İshak dedi ki: (Zayıf kimse), güç ve kuvvetten uzak olduğunu, hiç bir güç ve kuvvete sahip olmadığını ifade eden kimsedir. Yani, (bunu anlatan sözleri) günde yirmi veya elli defa tekrarlayandır.

Enes b. Malik de dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Kim, bir şey görüp de onu beğenecek olursa, “maşaallah la kuvvete illa billah” derse ona hiç bir nazar değmez.” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, V, 109, râvilerinden Ebû Bekr el-Hüzeli’nin “oldukça za.- Bir kesim de şöyle demiştir: Maşaallahu kâne: Allah’ın dilediği olur, deyip de kendisine her hangi bir şey isabet eden herkes, mutlaka ona razı olur,

Yine rivâyet olunduğuna göre dört şeyi söyleyen kimse dört şeyden emin olur. Bu sözü söyleyen nazar değmesinden yana emin olur, hasbunallah ve ni’melvekil diyen şeytanın desiselerinden emin olur, ufevidu emri ilallah diyen şeytanın hile ve tuzaklarından emin olur, lâ ilahe illa ente subhaneke innî kuntu minezzalimîn diyen kimse de üzüntü ve kederden emin olur.

“Her ne kadar malca ve evlatça beni kendinden az görüyorsan da…” âyetindeki; “…sa” şart edatı olup; Beni görüyorsan…” ise, ondan dolayı cezm edilmiş bir fiildir. Cevabı ise: “Belki Rabbim…” âyetidir, ” Ben” ise, fasıla olup İ’rabta mahalli yoktur. Bununla birlikte, “nun” ile (hazfedilmiş) “ya”yı tekid için nasb mahallinde olması da mümkündür.

Îsa b. Ömer “Her ne kadar… beni kendinden az görüyorsan da” âyetindeki ” Az” kelimesini ref ile okumuş ve o, böylelikle; Ben” kelimesini mübteda ve: ” Az” kelimesini de onun haberi olarak kabul ederken cümleyi de ikinci mef’ûl konumunda değerlendirmektedir. Birinci mef’ûl ise, “beni… görüyorsan” anlamındaki fiilin sonundaki “nun” ile “ye”dir. Ancak “ye” harfi kesrenin kendisine delâlet etmesi dolayısıyla hazf edilmiştir. “Ye”yi isbat ile okumak da oldukça güzeldir ve aslolan da budur; çünkü hakikatte isim odur.

Kehf 38

“Fakat ben, ‘O Allah, Rabbimdir, ben Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmam’ derim.”

Diyanet Vakfı
«Fakat O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmam.»

Kurtubi Tefsiri
“Fakat ben (derim ki): O, Allah’dır, benim Rabbimdir. Ben, Rabbime kimseyi ortak koşmam.”

“Fakat ben (derim ki); O, Allah’dır, benim Rabbimdir” anlamındaki âyeti, Ebû Abdurrahman es-Sülemi ile Ebû’l-Âl-iyye; şeklinde okumuştur. el-Kisaî’den de: “Fakat O Allah’dır…” diye ve “Ancak durum şu ki: O, Allah’dır, benim Rabbimdir” anlamında okuduğu, böylelikle de; in ismini içinde gizli kabul ettiği de rivâyet edilmiştir. Diğerleri ise; şeklinde “elifi isbat ile okumuşlardır. el-Kisaî dedi ki: Âyette takdim ve tehir vardır, ifadenin takdiri de şöyledir: “Fakat Allah; O’dur, benim Rabbimdir” şeklindedir. Burada; “Ben”deki hemze, çokça kullanım dolayısıyla söyleyiş hafif olsun diye hazfedilmiş ve iki “nûn”dan biri diğerine idğam edildikten sonra da “ben” anlamındaki zamirin “elifi vasıl halinde hazfedilmiş, vakıf halinde ise isbat edilmiş (okunmuş) olmaktadır.

en-Nehhâs dedi ki: el-Kisaî, el-Ferrâ’ ve el-Mazinî’nin kanaatine göre bunun asli; şeklindedir. Hemzenin harekesi önceki edatın “nûn”una verildikten sonra hemze hazfedildi ve iki nûn da birbirine idğam edilmiştir. O bakımdan bunun üzerinde vakıf yapılırsa, şeklinde okunur. Bu ise,”Ben” zamirinin “elifidir ve bunun harekesinin beyanı için böyle okunur. Ebû Ubeyd de şöyle demiştir: Bunun aslı; Fakat ben, şeklindedir. Elif hazfedildikten sonra iki nun yanyana geldiğinden dolayı şeddeli okunmuştur, el-Kisaî de bize şu beyiti okumuştur:

“Allah için sen Abalı ve yalan söyleyenin İftiralarından uzak birisisin.”

Görüldüğü gibi şair burada; kelimesi ile; Allah için sen” demek istemiş ve “Allah” lâfzının iki “lâm”ından birisini düşürdükten başka; Muhakkak ki sen” ifadesinin “elifini de hazfetmiştir. Bir başka şair ise aslına uygun olarak şöyle demiştir:

“Göz ucuyla bana iftira ediyor ve sen suçlusun diyorsun.

Üstelik benden de uzaklaşıp ayrılıyorsun.

Ama ben senden uzaklaşmayacağım.”

Burada şair; ile, Ama ben” demek istemiştir.

Ebû Hatim dedi ki: Âsım’dan; ” Ama bana gelince (derim ki):

O Allah’tır benim Rabbimdîr.” diye okuduğunu rivâyet etmişler ve durak yapmaksızın okunması halinde “elifin okunmasının lahn olduğunu iddia ettiğini nakletmişlerdir. ez-Zeccâc ise şöyle demektedir: Durak yapmaksızın (idrâc ile) okumak halinde burada “elifin de okunması güzel bir şeydir. Çünkü, “ben” anlamındaki: zamirinden “elif hazfedilmiş ve burada bu “eli-f”i onun yerine getirmişlerdir. Ubey’in kıraatinde ise bu âyet; Ama ben O, Allah’tır, Rabbim’dir (derim)” şeklindedir. İbn Âmir ile el-Mesilî, Nâfi’den ve Rüveys’den, onlar da Yakub’dan vakıf ve vasıl halinde de “elifin isbatı ile; şeklinde okuduğu nakledilmiştir. Şair de şöyle demektedir:

“Aşiretin sıyrılmış kılıcıyım beni tanıyın beni

Ben, zirvelere tırmanmış Humeyd’im.”

el-A’şâ da şöyle demiştir:

“Ben, saçlarım ağardıktan sonra nadsıl olur da

Kafiye çalmaya yönelirim? Utanç olarak bu yeter.”

Vakıf yapılması halinde “elifin okunacağında ise görüş ayrılığı yoktur.

“O, Allah’dır, benim Rabbimdir” âyetindeki

“O” zamiri, kıssa, şan ve durum zamiri olarak bilinir. (Yani, durum şu ki, Allah benim Rabbimdir demek olur.) Bu da yüce Allah’ın:

“Bakarsın ki, o kâfirlerin gözleri dehşetle yerinden fırlayarak…” (el-Enbiya, 21/97) âyeti ile;

“De ki: O, Allah’dır, bir tekdir” (el-İhlas, 112/1) âyetine benzemektedir.

“Ben, Rabbime kimseyi ortak koşmam” âyetin mefhumu, diğer kardeşinin yüce Allah’a ortak koşan, O’ndan başkasına ibadet eden bir kimse olduğuna delalet etmektedir.

O bu sözleri ile şunu kastetmiş olma ihtimali de vardır: Ben, zenginliği de fakirliği de ancak O’ndan bilirim. Ve bilirim ki eğer O, dünyalığa sahip olan kimseden dünyalığı almak isterse buna kadirdir, bana fakirliği veren de O’dur.

Bu sözleriyle şunu kastetmiş de olabilir. Senin, öldükten sonra dirilişi inkâr etmen, yüce Allah’ın buna güç yetirememesi manasınadır, Bu ise, şanı yüce ve münezzeh olan Rabbin âciz olduğunu ileri sürmek demektir. O’nun âciz olduğunu ileri süren kimse, O’nu yaratıklarına benzetmiş demektir. Bu ise, Allah’a ortak koşmak ile aynı şeydir.

Kehf 37

Arkadaşı, ona konuşurken dedi ki: “Seni topraktan, sonra nutfeden yaratan, sonra seni bir adam yapan Allah’ı inkâr mı ettin?”

Diyanet Vakfı
Karşılıklı konuşan arkadaşı ona hitaben: «Sen, dedi, seni topraktan, sonra nutfeden (spermadan) yaratan, daha sonra seni bir adam biçimine sokan Allahı inkar mı ettin?»

Kurtubi Tefsiri
Arkadaşı ona cevap vererek dedi ki: “Seni önce topraktan, sonra da bir damla sudan yaratan, sonra seni tam bir adam yapana kâfir mi oldun?”

“Arkadaşı” ismi ile ilgili farklı görüşlere göre Yahuda veya Temliha

“ona cevap vererek dedi ki: Seni önce topraktan, sonra da bir damla sudan yaratan, sonra seni tam bir adam yapana kâfir mi oldun?” sözleriyle ona öğüt verdi ve hiç bir kimsenin inkâr etme imkânı bulamadığı ve kendisinin de itiraf ettiği bu şeylerin yaratılmasını, tekrar yaratıp diriîtmekten daha büyük şeyler olduğunu ona açıkladı.

“Seni tam bir adam yapan” ifadesi, seni boyu poşu, hilkati mutedil, azaları sağlıklı ve erkek yapan demektir.

Kehf 36

“Kıyametin kopacağını da zannetmiyorum. Şayet Rabbime döndürülürsem, elbette bundan daha iyisini bulurum.”

Diyanet Vakfı
«Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbimin huzuruna götürülürsem, hiç şüphem yok ki, (orada) bundan daha hayırlı bir akıbet bulurum.»

Kurtubi Tefsiri
“Kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbime döndürülecek olsam dahi, elbette döneceğim yer itibariyle bundan daha hayırlısını bulurum.”

“O, nefsine” küfrü sebebiyle

“zulmede ede bağına girdi.” Denildiğine göre, mü’min kardeşinin elinden tutarak onu bağında, bahçesinde gezdiriyor ve ona bağ ve bahçesini gösteriyordu.

“O, nefsine zulmedende” anlamındaki âyet, hal mevkiinde bir cümledir. Küfrü sebebiyle kendisini cehenneme sokan bir kimse, elbetteki nefsine zulmeden bir kimsedir.

“Dedi ki: Bunun ebediyen yok olacağını sanmıyorum.” Sözleriyle, bu dünya yurdunun yok olacağını kabul etmedi.

“Kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum.” Yani ben, öldükten sonra diriliş diye bir şey olacağını zannetmiyorum.

“Şayet Rabbime döndürülecek olsam dahi” yani, eğer öldükten sonra diriliş söz konusu olsa bile; O, dünyada bana bunca nimetleri verdiği gibi benim, O’nun nezdindeki üstün konumum ve değerim dolayısıyla bana bunlardan daha iyi ve değerlisini verecektir. İşte yüce Allah’ın:

“Elbette döneceğim yer İtibariyle bundan daha hayırlısını bulurum” ifadesinin anlamı da budur. O, bu sözlerini, kardeşinin kendisini öldükten sonra dirilmeye, amellerin karşılıklarının görülmesine îman etmeye çağırması üzerine söylemiştir.

Mekke ve Medine mushaflarında “Bundan” kelimesi yerine; “Bu ikisinden” şeklindedir. Basralılarla Kûfelilerin Mushaf’ında ise tekildir. Tesniye daha uygundur. Çünkü buradaki zamirin, “iki bağ “a etmesi daha yakın bir ihtimaldir.

Kehf 35

Kendi nefsine zulmederek bağına girdi ve dedi ki: “Bunun hiçbir zaman yok olacağını sanmıyorum.”

Diyanet Vakfı
(Böyle gurur ve kibirle) kendisine zulmederek bağına girdi. Şöyle dedi: «Bunun, hiçbir zaman yok olacağını sanmam.»

Kurtubi Tefsiri
O, nefsine zulmede ede bağına girdi. Dedi ki: “Bunun ebediyen yok olacağını sanmıyorum.”

Kehf 34

Onun başka serveti de vardı. Arkadaşıyla konuşurken dedi ki: “Ben malca senden daha üstünüm, adamca da daha güçlüyüm.”

Diyanet Vakfı
Bu adamın başka geliri de vardı. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona şöyle dedi: «Ben, servetçe senden daha zenginim; insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm.»

Kurtubi Tefsiri
Onun ayrıca bir geliri de vardı. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken arkadaşına dedi ki: “Ben, malca senden zenginim, sayıca da senden güçlüyüm.”

“Onun, ayrıca bir geliri de vardı” âyetindeki;

“Gelir” kelimesini Ebû Cafer, Şeybe, Âsım, Yakub ve İbn Ebi İshak, peltek “se” ile “mim” harflerini üstün olarak okumuşlardır. Aynı şekilde;

“Nihayet bütün serveti yok edildi” (42. âyet) âyetinde de bu şekilde ve; (……..) in çoğulu olarak okumuşlardır. el-Cevherî dedi ki: “Gelir, mahsul” kelimesi, ile (……..) in tekilidir. (……..) in çoğulu ise, şeklinde gelir. el-Ferrâ” da; (……..) in çoğulu; şeklinde gelir demiştir. (……..) in çoğulu, şeklinde de gelir. (……..) aynı şekilde nemâlandırılan mal, anlamına gelir. Ebû Amr ise bu kelimeyi peltek “se” ötreli, “mim” harfini de sakin olarak okumuş ve bunu

“çeşitli mallar” diye açıklamıştır. Diğerleri ise her iki harfi de ötreli olarak okumuşlardır.

İbn Abbâs, altın, gümüş ve çeşitli mallar, diye açıklamıştır. Bundan önce el-En’âm Sûresi’nde (6/99. âyet, 4. başlıkta) buna dair geniş açıklamalar geçmiş bulunmaktadır,

en-Nehhâs şunu nakletmektedir: Bize Ahmed b. Şuayb anlattı, dedi ki: Bana, İmrân b. Bekkâr haber verdi, dedi ki, bize İbrahim b. el-Alâ ez-Zübîdî anlattı, dedi ki, bize Şuayb b. İshak anlattı, dedi ki, Harun dedi ki: Bana Eban, Sa’leb’den anlattı. O, el-A’meş’den naklettiğine göre Haccac şöyle dedi: Eğer ben, “ayrıca onun bir geliri de vardı” anlamındaki âyeti her hangi bir kimsenin; diye okuduğunu İşitecek olursam, şüphesiz dilini keserim. Bunun üzerine ben el-A’meş’e: Sen bunu kabul ediyor musun dedim o, hayır bunu kabul etmeyi gerektirecek hiç bir taraf yok ki, dedi O bakımdan o, diye okur ve bunu; in çoğulu olarak kabul ederdi.

en-Nehhâs dedi ki: Bu görüşe göre; in çoğulu; şeklinde gelir. Bundan sonra; in çoğulu ise …diye gelir. Bu da Arap dilinde güzel bir şekildir. Ancak, birincisinin doğru olma ihtimali daha kuvvetlidir, doğrusunu en iyi bilen Allah’dır. Çünkü yüce Allah’ın;

“Bu îkl bağ mahsullerini vermiş” âyeti, onun mahsul ve meyvesinin bulunduğuna bir delildir.

“Bu yüzden, arkadaşı ile konuşurken arkadaşına dedi ki…” sözlü olarak onun kanaatini red ederek cevap verdi, demektir.

Muhavere; karşılıklı cevap vermek demektir Tehâvür de birinin diğerine cevap vermesi demektir. Mesela, “Onunla konuştum da o bana karşılık olarak cevap vermedi” denilir. Aynı anlamda olmak üzere tabirleri de kullanılır.

“Ben, malca senden zenginim, sayıca da senden güçlüyüm” âyetindeki “nefer: sayı” kelimesi, on kişiden daha aşağı sayıyı anlatmak üzere kullanılan “raht’: demektir. O, burada -önceden açıklandığı üzere- kendisine tabi olanları, hizmetçileri ve çoluk çocuğunu kastetmiştir.

Kehf 33

Her iki bağ da ürününü vermiş, hiçbir şey eksik etmemişti. Aralarında bir de ırmak fışkırtmıştık.

Diyanet Vakfı
İki bağın ikisi de yemişlerini vermiş, hiçbirini eksik bırakmamıştı. İkisinin arasından bir de ırmak fışkırtmıştık.

Kurtubi Tefsiri
Bu iki bağ, mahsullerini vermiş, hiç bir şeyi eksik bırakmamıştı. Bunların arasında bir ırmak da akıtmıştık.

“Bu iki bağ” yani, bunların her birisi,

“mahsullerini” eksiksiz olarak

“vermiş”dir. Bundan dolayı yüce Allah burada tekil olarak;

“Vermiş” diye buyurmuş, ” İkisi de vermişlerdi” diye buyurmamıştır.

(Her ikisi anlamına gelen):ile, lâfzı tekil midir, yoksa tesniye midir, hususunda görüş ayrılığı vardır. Basralılar bunun tekil olduğunu söylemişlerdir. Çünkü, onlara göre bu iki kelime tesniye olan bir lâfzı te’kid etmek için tıpkı çoğulu te’kid etmek için kullanılan; lâfzına benzemektedir. O bakımdan bu, tesniye olmayan müfred bir isimdir. Eğer bundan sonra zahir bir isim gelecek olursa bu lâfız ref, nasb ve cer hallerinde de aynı şekilde olur. O bakımdan; ” Her iki adamı gördüm, bana her iki adam geldi ve yolum her iki adama da uğradı” denilir (ve hiç birisinde bu lâfzın şekli değişmez). Eğer bir zamire bitişecek olursa, sondaki elif, cer ve nasb hallerinde “ya”ya kalbedilerek: “Her ikisini gördüm ve her ikisine de yolum uğradı” denilir. Tıpkı “Onlara, üzerlerine” demek gibi.

el-Ferrâ” ise şöyle demektedir: Bu, tesniye bir lafızdır. “Hepsi, bütünü” lâfzından alınmış olup, sonundaki lâm, tahfif edilmiş ve tesniye dolayısıyla elif ilave edilmiştir. Müennes için kullanılan; de böyledir. Bunlar, ancak muzaf olarak kullanılırlar ve tekil olarak kullanılmazlar. Şayet tekil olarak kullanılacak olsa o takdirde; denilir. el-Ferrâ” bu görüşüne şairin şu beyitini de delil göstermektedir:

“Onun (deve kuşunun) her iki ayağının her birinde bir tek fazlalık çıkıntı vardır.

İki ayağının her birisinde böyle bir fazlası vardır.”

O, bununla iki ayağından birisini kastettiğinden tekil kullanmıştır.

Ancak bu görüş Basralılara göre zayıftır. Çünkü, eğer bu kelime tesniye olsaydı, nasb ve cer halinde zahir isim ile birlikte kullanıldığı takdirde “elifin “ya”ya dönüşmesi icabederdi. Çünkü; kelimesinin anlamı, kelimesinin anlamından farklıdır. Zira, ikincisi kuşatıcılık için kullanılırken, diğeri belli bir şeye delalet etmektedir. Burada beyiti nakledilen şairin “elifi hazfetmesi ise zaruretten dolayıdır ve o bu “elif’i zâid olarak takdir ettiğinden dolayı hazfetmiştir. Zarureten söylenen bir sözün ise delil olarak kullanılması câiz değildir. Böylelikle bunun; “Benimle beraber” anlamındaki kelime gibi müfred bir isim olduğu sabit olmada ancak tesniyeye delalet etmek için kullanılmıştır. Nitekim Arapların: “Biz” şeklindeki kelimeleri, tek müfred bir isim olmakla birlikte iki ve daha fazla kişiye delalet etmektedir. Buna şair Cerir’in şu sözleri de delildir:

“Umame’nin her iki günü de engel olma günüdür.

Biz, ona ancak seyrek seyrek gitsek bile.”

Böylelikle şair burada bu lâfzı tek bir gün hakkında haber vermek için kullanmıştır. Nitekim, yüce Allah’ın Vermiş” âyetinde de haber tekil olarak gelmiştir. Eğer tesniye olsaydı, bunun için “İkisi de vermişti” diye buyurması gerektiği gibi, şairin de burada; “İki gün” demesi gerekirdi.

Aynı şekilde; “ikisi” lâfzının “elifi hususunda da ihtilaf edilmiştir. Sîbeveyh, bu “elifin te’nis için olduğunu ve buradaki “te” harfinin de lamu’l-fi’l üç harfli kelimenin son harfi) den bedel olduğunu ve aslında bunun “vav” olduğunu, kelimenin aslının ise; şeklinde geldiğini söylemiştir. Bu “vav”in “te”ye ibdatine sebep ise, ‘te” harfinde müenneslik alameti bulunduğundan dolayıdır. deki “elif ise, zamir ile birlikte “ya”ya dönüşebilir ve bu durumda müenneslik alameti olmaktan çıkar. O halde “vav” harfinin te’ye ibdali, te’nis’in tekidi demek olur. Ebû Ömer el-Cermî ise şöyle demektedir: Buradaki “te” mülhaktır, (Sonradan getirilmiştir). “Elif” ise, lamu’l-fi’l’dir, el-Cermî’ye göre bu kelimenin takdiri vezni; şeklindedir. Ancak durum onun dediği gibi olsaydı, Arapların bu kelimeyi ism-i mensub yapmaları halinde; demeleri gerekirdi. Ancak, bunun yerine; diyerek “te”yi düşürmüş olmaları, onların bunu; “Kız kardeş” kelimesini nisbet yaparak; demeleri şeklindeki “te” gibi değerlendirdiklerini göstermektedir. Bu açıklamayı el-Cevherî yapmıştır.

Ebû Cafer en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Nahiv bilginleri, Kur’ân-ı Kerîm dışında, manayı gözönünde bulundurarak; “Bu iki bağ, mahsullerini vermişler,..” denilmesini câiz kabul etmişlerdir. Çünkü, bunun tercih olunan anlamı, “Her ikisi de vermişlerdir” şeklindedir.

el-Ferrâ’ -aynı anlamı ifade etmek üzere- denilmesini de uygun kabul etmiş ve şöyle demiştir: Çünkü bu; “Her iki bahçe de” demektir. (el-Ferrâ”) dedi ki: Abdullah (b. Mes’ûd)’un kıraatinde de; şeklindedir. Buna göre el-Ferrâ’’nın kanaatine göre anlam: O, iki bağın hepsi de yemişlerini vermiştir” şeklindedir.

“Mahsul” hurma ve sair ağaçların meyveleri hakkında kullanılır. Bununla birlikte yenilen her bir şey hakkında da bu lâfız kullanılabilir. Yüce Allah’ın:

“Yiyecekleri… devamlıdır” (er-Ra’d, 13/35) âyeti da bu kabildendir.

“Hiç bir şeyi eksik bırakmamıştı.” Herşeyi tam ve mükemmel vermişti.

“Bunların arasında da bir ırmak akıtmıştık.” Yani, iki bahçenin ortasından bir ırmak akıtmış ve ona akacak yer (yatak) yapmıştık.

Kehf 32

Onlara iki adamı örnek ver: Birine iki üzüm bağı vermiştik. Her iki bağı hurmalarla çevirmiştik ve aralarına da ekin yerleştirmiştik.

Diyanet Vakfı
Onlara, şu iki adamı misal olarak anlat: Bunlardan birine iki üzüm bağı vermiş, her ikisinin de etrafını hurmalarla donatmış, aralarında da ekinler bitirmiştik.

Kurtubi Tefsiri
Onlara o iki adamı misal ver! Onlardan birine iki üzüm bağı vermiş, iki bağın etrafını hurma ağaçlarıyla donatmış, aralarında ekinler bitirmiştik.

Yüce Allah’ın:

“Onlara o iki adamı misal ver” şeklindeki bu âyeti, dünyalık dolayısıyla kendisini üstün ve güçlü bilen, buna karşılık mü’minlerle birlikte oturup kalkmaktan (büyüklendiği için) çekinen kimseye verilmiş bir misaldir. O bakımdan bu âyet, yüce Allah’ın:

“Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O’na dua edenlerle beraberliğini sebatla sürdür” (Kehf 18/28) âyeti ile alakalıdır.

Burada örnek verilen iki kişinin ismi ve bunların muayyen olarak kim oldukları hususunda farklı görüşler vardır. el-Kelbî der ki: Âyet-i kerîme Mekke ahalisinden Mahzumoğullarına mensup birisi, mü’min olup ismi Ebû Seleme Abdullah b. Abdilesed b. Hilâl b. Abdullah b. Ömer b. Mahzura olan ve Peygmaber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan önce Umm Seleme’nin kocası oları; diğeri ise kâfir olup el-Esved b. Abdilesed olan iki kardeş hakkında inmiştir. Aynı zamanda es-Sâffat Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Aralarından birisi diyecek ki: Gerçekten benim bir dostum vardı…” (es-Sâffât, 37/51) âyetinde sözü edilen iki kardeş de bunlardır. Bunların her birisine dön bin dinar miras kalmıştı. Onlardan birisi malını Allah yolunda harcayıp daha sonra kardeşinden kendisine bir şeyler vermesini İstedi, kardeşi de bilinen sözlerini söyledi… Bunu, es-Sa’lebî ve el-Kuşeyrî zikretmişlerdir.

Âyet-i kerimenin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Mekke ahalisi hakkında indiği de söylenmiştir.

Bir görüşe göre de bu âyet, Allah’a îman eden herkes ile inkâr eden herkese dair bir misaldir.

Bir başka görüşe göre bu, Uyeyne b. Hısn ile arkadaşlarının ve Selman, Suheyb ve arkadaşlarımın bir misalidir, İbn Abbâs’ın görüşüne göre Allah onları, birileri mü’min olup ismi Yahuda olan İsrailoğullarından iki kardeşe benzetmektedir. Mukâtil ise bu kişinin adının Temliha olduğunu söylemiştir. Diğeri ise kâfir olup ismi Kartuş idi. İşte yüce Allah’ın es-Sâffat Sûresi’nde sözünü ettiği iki kişi de bunlardandır, Muhammed b. el-Hasen el-Mukri de bunu böylece sözkonusu ederek şöyle demektedir: Bu iki kişiden hayırlı olan zatın ismi Temliha, diğerinin ismi da Kartuş idi. Bunlar, ortaktılar. Daha sonra mallarını paylaştırdılar. Bunların her birine üç bin dinar düştü. Mü’min olanı bin dinara köle satın alıp onları azad etti, bin dinara elbise satın alıp çıplakları giydirdi, bin dinara da yiyecek satın alarak açları yedirdi. Aynı şekilde mescidler inşa etti, hayır işleri yaptı.

Diğeri ise, sahip olduğu mal ile varlıklı kadınlarla evlendi, adar, İnekler satın aldı ve bunlar çoğaldı. Aşırı derecede bunların yavruları artıp durdu. Parasının geri kalanıyla da ticaret yaptı. Büyük bir kâr sağladı ve bütün çağdaşlarından daha zengin oldu. Birincisi ise muhtaç düştü. Bir bahçede ücretle çalışmak istedi ve kendi kendisine: Eski ortağım ve arkadaşımın yanına gidip ondan, bahçelerinden birisinde beni çalıştırmasını istesem umarım bu benim İçin daha uygundur, diyerek arkadaşının yanına gitti ise de, önündeki teşrifatçıların kabalıkları ve çokluğu dolayısıyla nerdeyse ona ulaşamayacaktı. Arkadaşının yanına varınca arkadaşı onu tanıdı ve ihtiyacını sordu. Ona: Peki, seninle malımızı yan yarıya bölüştürmedik mi? Malına ne yaptın? Arkadaşı şu cevabı verdi: Ben, o malımla daha hayırlı ve daha kalıcı olan şeyleri satın aldım. Arkadaşı kendisine: Sen gerçekten bunu tasdik edenlerden misin? Ben kıyâmetin kopacağını zannetmiyorum. Görüşüme göre de sen anni mahrum bırakmaktan başka bir şey değildir. Benim, malımı ne şekilde kullandığımı görmüyor musun? Nihayet malım işte gördüğün bunca servet ve bu güzel duruma geldi. Bu durumumuzun sebebi, benim kazanıp kâr sağlamam, senin ise beyinsizce harcamandır. Haydi, yanımdan çek git, dedi. Daha sonra Kur’ân-ı Kerîm’de sözünü ettiği şekilde mahsullerinin üzerine yüce Allah’ın, semadan göndermiş olduğu afet ile bu zenginin varlığı ve mahsulleri toptan imha edildi.

es-Sa’leb’î bu olayı bir başka lafızla nakletmekle birlikte; onun da ihtiva ettiği anlam buna yakındır.

Atâ dedi ki: Bunlar, sekizbin dinarı olan iki ortak idiler. Denildiğine göre, bu serveti babalarından miras almışlardı. Ve bunlar iki kardeş idi. Bu serveti aralarında paylaştılar. Onlardan birisi, bin dinara bir arazi satın aldı. Diğeri ise: Allah’ım, filan kişi bin dinara bir arazi satın aldı. Ben de bin dinara karşılık Senden cennette bir arazi satın alıyorum, deyip o bin dinarıtasadduketti. Daha sonra birincileri diğer bin dinara bir ev yaptı. Öteki: Allah’ım, filan kişi bin dinara bir ev inşa etti. Ben de, bin dinara karşılık Senden cennette bir ev satın alıyorum diyerek, bin dinarı tasadduk etti. Daha sonra birincileri evlenip bu evliliği dolayısıyla bin dinar harcadı. Öteki: Allah’ım! Filan kişi bin dinar harcayarak bir kadın ile evlendi, ben de Senden bin dinara karşılık cennet kadınlarından istiyorum, diyerek bin dinar tasadduk etti. Daha sonra diğeri, bin dinara hizmetçiler ve çeşitli eşyalar satın aldı. Öteki: İşte ben de Senden, cennette bin dinara karşılık hizmetçi ve eşyalar satın alıyorum deyip bin dinar tasadduk etti.

Daha sonra ileri derecede muhtaç oldu ve: Olur ki, arkadaşımın bana bir iyiliği dokunur, diyerek arkadaşının yanına gitti, arkadaşı ona: Malına ne oldu deyince, o da yaptıklarını anlattı. Bu sefer, arkadaşı: Sen gerçekten bu söylediklerini tasdik eden birisi misin? Allah’a yemin ederim, ben de sana hiç bir şey vermeyeceğim, dedikten sonra ona şöyle dedi: Sen, semanın ilahına ibadet ediyorsun. Bense ancak bir puta ibadet ediyorum. Bunun üzerine öbürü, Allah’a yemin ederim buna öğüt vereceğim, dedi ve öğüt verip hatırlatmalarda bulundu, korkuttu. Bu sefer diğeri: Haydi beraber gidelim, balık avlayalım.- Kim daha çok balık avlayacak olursa o kişi hak üzeredir, dedi. Öteki: Kardeşim, gerçek şu ki, dünya Allah nezdinde iyilik yapana bir mükâfaat, kâfire de bir ceza kılınmayacak kadar değersizdir.

Böyle demekle onu kendisi ile birlikte ava çıkmaya zorladı. Allah, her ikisini de sınadı. Kâfir olan ağını atıyor, putunun ismini, anıyor ve ağı balıkla dolup taşarak çekiyordu. Mü’min ise Allah’ın ismini anarak ağına attığı halde, ağına bir şey takılmıyordu. Diğeri ona: Durumu nasıl görüyorsun? İşte dünyada benim payım da, konumum da, etrafımdakilerin sayısı da senden daha fazladır. Eğer senin iddia ettiğin bu gerçek ise, âhirette de böylece ben senden daha üstün olacağım, dedi.

(…… dedi ki: Onlar üzerinde görevli olan melek, bu işe üzüldü. Bunun üzerine yüce Allah, Hazret-i Cebrâîl’e bu meleği alıp cennetlere götürmesini ve mü’min kişinin o cennetlerdeki yerlerini göstermesini emretti. Melek, Allah’ın mü’min kişi için hazırladıklarını görünce, şöyle dedi: İzzetin hakkı için o sonunda buraya varacak olduktan sonra, dünyada karşı karşıya kalacağı durumların hiç bir zararı olmaz. Diğer taraftan kâfirin cehennemdeki yerini de gösterince aynı melek şöyle dedi: Bunun da varacağı yer burası olduktan sonra, izzetin hakkı için onun dünyadan elde ettiklerinin hiç bir faydası olmaz.

Daha sonra yüce Allah mü’minin canını aldı, kâfiri de nezdinden gönderdiği bir azâb ile helâk etti. Mü’min, cennete yerleşip Allah’ın kendisi için hazırladıklarını görecek ve arkadaşları ile birlikte birbirlerine soru soracaklarında o;

“Gerçekten benim bir dostum vardı, o diyordu ki: Gerçekten sen inananlardan mısm?” (es-Sâffat. 37/51-52) âyetinde sözü edilenleri söyleyecektir. Bunun üzerine bir münadi de şöyle seslenecektir: Ey cennet ehli!

“Siz de tekrar bakar mısınız? Baktı ve onu cehennemin ortasında gördü,” (es-Sâffat 37/51) İşte bunun üzerine “onlara o iki adamı misal ver…” âyeti nazil oldu.

Yüce Allah bu sûrede bu iki kardeşin dünyadaki hallerini beyan ettiği gibi, âhiretleki hallerini de es-Sâffal Sûresi’nde:

“Gerçekten benim bir dostum vardı. O diyordu ki, gerçekten sen inananlardan mısın… İşte çalışanlar böylesi için çalışsınlar” (es-Sâffat, 37/51-61) âyetleri beyan etmektedir.

İbn Atiyye dedi ki: İbrahim b. el-Kasım el-Kâtip, “Acaibü’l-Bilâd” adlı eserinde Tinîs Gölü’nün burada sözü edilen iki bahçe olduğunu zikretmektedir. Bu iki bahçe, iki kardeşe ait idi. Onlardan biri hissesini diğerine sattı ve bu aldığı bedeli Allah’a itaat yolunda harcadı. Diğeri de, bu yaptığı dolayısıyla onu ayıpladı ve aralarında -sözü edilen- konuşma cereyan etti. Allah da bir gece içerisinde o bahçeyi su altında bıraktı. Bu âyet-i kerîme ile Allah onu kast etmiştir.

Diğer görüşe göre, yüce Allah’ın bu ümmete vermiş olduğu bir misaldir, daha önceden meydana gelmiş bir duruma ait bir haber değildir. Bundan maksat ise, dünyaya rağbeti azaltmak ve rağbeti âhirete yöneltmektir. Bu örneği, bir uyarı ve bir korkutma olarak zikretmiştir. Bu görüşü de el-Maverdi nakletmektedir. Ancak âyetin siyakı bunun aksine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır.

“İki bağın etrafını hurma ağaçları ile donatmış” yani, bu bahçelerin çevresini hurma ağaçları ile çevirmiştik.

“yan ve taraf’ demektir. Çoğulu, “ELraf” şeklinde gelir, ” Topluluk, filan kimsenin etrafını kuşamlar, çevirdiler” denilir. Yüce Allah’ın:

“Melekleri de Arşın etrafını kuşatmış olarak…” (ez-Zümer, 39/75) âyeti ek buradan gelmektedir.

“Aralarında ekinler bitirmiştik.” Yani Biz, üzüm bağının etrafını hurma ağaçları ile çevirmiş, üzüm bağlarının ortasında da ekin bitirmiştik.

Kehf 31

Onlar için, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bileziklerle süslenirler, ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyerler, orada koltuklara yaslanırlar. Ne güzel ödül! Ne güzel bir yer!

Diyanet Vakfı
İşte onlara, alt taraflarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Onlar Adn cennetlerinde tahtlar üzerine kurularak orada altın bileziklerle bezenecekler; ince ve kalın dibadan yeşil elbiseler giyecekler. Ne güzel karşılık ve ne güzel kalma yeri!

Kurtubi Tefsiri
İşte onlara, evet onlara, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada tahtları üzerinde kurularak altın bileziklerle süslenecekler, ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyeceklerdir. O, ne güzel mükâfattır, orası ne güzel konaktır!

Yüce Allah, kâfirlere hazırlamış olduğu hakir kılıcı azâbı söz konusu ettikten sonra mü’minlerin görecekleri mükâfatları söz konusu etmektedir. İfadede hazfedilmiş sözler de vardır. Yani Biz, onlar arasından güzel amellerde bulunanların mükâfaatını boşa çıkarmayız. Mü’min olmayanlardan güzel amelde bulunanlara gelince, onların amelleri ise boşa gidecektir.

“Amel” kelimesi, temyiz olmak üzere nasb edilmiştir. Bununla birlikte;

“İyi… eden” kelimesinin mef’ûlü de kabul edilebilir.

“Şüphesi ki Biz, iyi amel edenin ecrini boşa çıkarmayız” âyetinin, bir ara cümlesi olduğu, haberin ise yüce Allah’ın:

“İşte onlara, evet onlara… Adn cennetleri vardır” âyeti olduğu da söylenmiştir.

“Adn cennetleri” cennetin göbeğidir. Yani, cennetin ortasıdır, diğer cennetler onun etrafındadır. Çoğul lâfzı ile söz konusu edilmesi ise genişliğinden ötürüdür. Çünkü oranın her bir bölgesi başhbaşına bir cennet olmaya elverişlidir. “Adn”ın, ikamet etmek anlamında olduğu söylenmiştir. Bir yerde İkamet etti anlamında: denilir. ” O beldeyi vatan edindim” anlamındadır. “Develer filan yerde kaldılar ve oradan ayrılmadılar” demektir. İşte Adn cennetleri” ifadesi de buradan gelmekte olup, ikamet olunacak cennetler anlamındadır. Madene “el-Ma’din” denilmesi de buradan gelmektedir. Çünkü insanlar orada yaz kış kalırlar. Her şeyin merkezine de o şeyin “ma’dini” denir, “Âdin” ise, merada kalan dişi deve demektir. “Aden” de bir şehirdir. Bu açıklamaları el-Cevherî yapmıştır.

“Altlarından ırmaklar akan” ifadelerine dair açıklamalar, daha önceden bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır. (Mesela, bk. et-Tevbe, 9/72; er-Rad, 13/23)

“Orada… altın bileziklerle süslenecekler” âyetindeki: ” Bilezikler” kelimesi ‘ın çoğuludur. Saîd b. Cübeyr dedi ki: Onların her birisinin üç bileziği olacaktır. Birisi altından, birisi gümüşten, birisi de inciden.

Derim ki: Bu, Kur’ân-ı Kerîm’de nas ile belirtilmiş bir husustur. Burada

“altın bilezik” diye buyurulmuştur. el-Hac (22/23) ile Fâtır (35/33) de ise,

“altın ve inciden” diye buyurulmakta, ed-Dehr (76/21) SÛRESİ’nde ise “gümüşten bilezikler” denilmektedir. Ebû Hüreyre de der ki: Can dostum (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Mü’minin (cennette) takınacağı süsler (dünyada iken) abdestin ulaştığı yere kadar ulaşacaktır.” Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir Müslim, Tahâre 40; Nesâî, Tahâre 109; Müsned, II, 232, 371

el-Ferrâ’ “süslenecekler” anlamındaki kelimeyi “ye” harfi üstün, “ha” harfi sakin, “lâm” harfi ise şeddesiz ve üstün olmak üzere; diye okumuştur, Kadın, göze hoş gelen şeyleri (süsleri) giyinip takındığı zaman; denilir. ” O şey gözüme hoş geldi” anlamındadır. Bu açıklamayı en-Nehhâs nakletmektedir. Bilezik (sivâr); kadının giyindiği bir süs eşyası olup, çoğulu; şeklinde gelir. Bu çoğulun çoğulu ise …diye gelir. Nitekim;

“Hem üzerine altın bilezikler bırakılmalı… değil miydi” (ez-Zuhruf, 43/53) âyetindeki “bilezikler” anlamındaki kelime, bir kıraatte bu şekilde çoğulun çoğulu olarak okunmuştur. Bununla birlikte; ‘ın normal bir çoğul olması da mümkündür. Yüce Allah da: “Orada… altın bileziklerle süslenecekler” diye buyurmakta ve çoğul olarak bu şekil kullanılmaktadır, Bu açıklamayı el-Cevherî yapmıştır.

İbn Aziz şöyle demektedir: “Bilezikler” kelimesi, Bilezikler” kelimesinin (çokluk.) çoğuludur. Bu ise, ile, ‘ın çoğuludur.

Bilezik, kola altından takınılan süs eşyasıdır. Bu, gümüşten olursa buna “kulb” denilir. Çoğulu ise, “kılebe” şeklinde gelir. Eğer bu boynuz yahut fil dişinden yapılmış ise, “meseke” ismini alır. Çoğulu da “mesek” …diye gelir, en-Nehhâs der ki: Kutrub, “Esallallahü aleyhi ve sellemir: bilezikler” kelimesinin tekilinin “isvar” şeklinde geldiğini nakletmektedir. Ancak Kutrub, oldukça istisna nakillerde bulunan bir kimsedir. Yakub ve başkaları ise bu görüşü almamış ve bunu söz konusu etmemişlerdir. Derim ki: “es-Sıhah”da şu ifadeler yer almaktadır: Ebû Amr b. el-Alâ dedi ki: “Esâvir”in tekili isvâr’dır. Müfessirler de şöyle demektedir: Kırallar, dünyada bilezikler ve taşlar giyindikleri için yüce Allah bu süsleri cennetliklere verecektir.

“İnce ve kalın İpekten yeşil elbiseler giyeceklerdir” âyetindeki

“sündüs” oldukça ince ve nahif olan demektir. Bunun tekili “sündüse” şeklinde gelir. Bu açıklamayı da el-Kisaî yapmıştır.

“İstebrak” ise, İkrime’den nakledildiğine göre kalın olan ipeğe denir. “Harir” ile aynı şeydir. Şair der ki:

“Kimi zaman onların bedenlerine yapışan ince elbise giydiklerini görürsün.

Kimi zaman da kalın ipektir, on(lar)ın giydiği.”

O halde istebrak, dibac (yani kalın ipek) demektir. İbn Balır ise, altın ile dokunmuş olandır, diye açıklar. el-Kutebî bu kelimenin Arapçalaştırılmış Farsça bir kelime olduğunu söyler. el-Cevherî de bunun küçültme isminin, “ubeyrık” şeklinde olduğunu söyler. Bu kelimenin “el-berîk”den “İstef afe” veznine sokulmuş bir kelime olduğu da söylenmiştir. Doğrusu bu kelimenin her iki dilde de uygun düşen (sesdeş) kelimelerden olduğudur. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de, daha önceden de geçtiği üzere Arapça olmayan bir kelime yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır.

Özellikle yeşil olanın söz konusu edilmesi ise, yeşilin göze uygun düşmesinden dolayıdır. Zira beyaz renk, görmeyi dağıtır ve rahatsız edicidir. Siyah renk yerilir. Yeşillik ise, beyazlıkla siyahlık arasındadır. Bu da ışınları bir araya toplar. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır.

Nesâî’nin rivâyetine göre, Abdullah b. Amr b. el-Âs şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda bulunduğumuz bir sırada yanına bir adam gelip şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasulü! Bize cennet elbiseleri hakkında haber ver. Bunlar, Allah tarafından özel olarak mı yaratılacaktır, yoksa belli bir şekilde mi dokunulacaktır? Hazır bulunanların bazıları buna güldüler. Ona; “Ne diye gülüyorsunuz? Bilen birisine soru soran bir cahile mi?” Adam, az veya kısa bir süre oturdu, bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Cennet elbiselerine dair soru soran kişi nerede?” Adam: O kişi İşte buradadır ey Allah’ın Rasulü, deyince, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Hayır, cennetteki meyveler yarılarak bu elbiseler aradan çıkacaktır.” Hazret-i Peygamber bu sözü üç defa tekrarladı. Müsned, II. 203. 225

Ebû Hüreyre dedi ki: Mü’minîn evi, ortasında elbiseler dikilen bir ağacın bulunduğu içi oyulmuş bir incidir. Mü’min, parmağı İle -veya iki parmağı da demiş olabilir- inci ve mercan ile süslenmiş yetmiş elbise alır. Bunu, Yahya b. Selam Tefsirin’de, İbnü’l-Mübârek de er-Rekaik adlı eserinde zikretmişlerdir. Biz de bunun senedini et-Tezkire adlı kitabımızda kaydettik. Hadiste de nakledildiğine göre, cennet ehlinden her birisinin üzerinde her biri ayrı bir renk otmak üzere iki yüzlü elbise olacaktır. Bunlar, işitenin hoşuna gidecek bir sesle konuşurlar. İki yüzden birisi diğerine: Ben, Allah’ın dostu için senden daha değerliyim. Çünkü ben, onun bedenine bakan taraftayım, sen öyle değilsin, der. Diğeri ise: Hayır, ben Allah’ın dostuna senden daha yakın ve değerliyim. Çünkü ben onun yüzünü gördüğüm halde sen görmüyorsun, der.

Yüce Allah’ın:

“Orada tahtları üzerinde kurularak” âyetindeki; “Tahtlar” kelimesi, in çoğuludur. Bu örtülerle süslenip bezenmiş tahtlar demektir. Bu şekilde süslenmiş örtüler altındaki döşekler olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır. İbn Abbâs der ki: Bunlar, altından tahtlar olup, inci ve yakut ile süslenmişler, üzerlerinde de Örtüler bulunur. Bu tahtların bir tanesi San’a’dan, Eyle’ye kadar ve Aden ile Câbiye’ye kadar olan bir alanı kapsar.

“Kurularak, yaslanarak” kelimesinin asli; şeklindedir. Nitekim ” Yaslandı” kelimesinin asli; dır. Yaslanış’ın aslı da; kelimesidir. Bir şey üzerine dayanarak yaslanma anlamındaki; kelimesi de buradan gelmektedir. Bu kelimede “vav” te’ye kalb edildikten sonra idğam yapılmıştır. “Çokça dayanıp yaslanan adam” demektir.

“O ne güzel mükâfattır, orası ne güzel konaktır” âyetinde kastedilen ise cennetlerdir. Burada ifade “orası ne kötü bir konaktır” âyetinin’ aksinedir ki, buna dair açıklamalar az önce geçmiş bulunmaktadır. Şayet, Ne güzel!” kelimesi; şeklinde gelseydi yine câiz olurdu, çünkü bu, cennet için kullanılmış olurdu. Nitekim “orası ne güzel konaktır” ifadesinde de böyle gelmiştir. (Yani, cennet kastedilmektedir.)

el-Berâ b. Âzib’in rivâyetine göre bedevi bir Arap, Veda Haccı esnasında Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda ayağa kalktı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ da o sırada Arafat’da el-Adbâ diye anılan dişi devesi üzerinde vakfede bulunuyordu. Bedevi dedi ki: Ben, müslüman bir adamım. Bana şu: “Îman edip güzel amellerde bulunanlara gelince…” âyeti hakkında haber ver. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Sen de onlardan uzakta değilsin, onlar da senden uzakta değillerdir. Burada sözü edilenler şu dört kişidir: Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali. Sen, kavmine bu âyet-i kerimenin bunlar hakkında inmiş olduğunu bildir.” Bu hadisi el-Maverdî zikretmiştir. el-Maverdî, en-Nüket, III, 304

en-Nehhâs da “Meâni’l-Kur’ân” adlı eserinde bunu senediyle kaydetmekte ve şöyle demektedir: Bize Ebû Abdullah Ahmed b. Ali b. Sehî anlattı, dedi ki: Bize, Muhammed b. Humeyd anlattı, dedi ki: Bize, Yahya b. ed-Durays anlattı. Yahya, Züheyr b. Muaviye’den, o, Ebû İshak’dan, o, el-Berâ b. Âzib’den naklen dedi ki: Bedevi bir Arap kalktı… diyerek hadisi zikretti. Yine es-Süheylî de bunu “Kitabu’l-Â’lâm” es-Süheylî’ye ait bu eserin tam ismi, Suyutî, el-İtkan. I, 10’da belirttiğine göre: “et-Ta’rifu ve’l-İ’lâm fîmâ Vekaa fı’l-Kur’âni mine’l-Esmâi ve’l-A’lâm” şeklinde olup İbn Asâkir’in de buna bir zeyli vardır. adlı eserinde senediyle birlikte zikretmiştir. Biz de bütün bunları icazet yoluyla rivâyet etmekteyiz. Yüce Allah’a hamd olsun.

Kehf 30

Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenler için, biz güzel amel işleyenlerin ecrini zayi etmeyiz.

Diyanet Vakfı
İman edip de güzel davranışlarda bulunanlar (bilmelidirler ki) biz, güzel işler yapanların ecrini zayi etmeyiz.

Kurtubi Tefsiri
Îman edip güzel amellerde bulunanlara gelince, şüphesiz ki Biz, iyi amel edenin ecrini boşa çıkarmayız.

Kehf 29

De ki: “Hak, Rabbinizdendir. Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Biz zalimler için öyle bir ateş hazırladık ki, duvarları kendilerini çepeçevre kuşatır. Yardım isteseler, yüzleri kavuran erimiş maden gibi bir su ile yardım olunur. O, ne kötü bir içecektir. Ne kötü bir barınaktır!

Diyanet Vakfı
Ve de ki: Hak, Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin. Biz, zalimlere öyle bir cehennem hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepe çevre kuşatmıştır. (Susuzluktan) imdat dileyecek olsalar imdatlarına, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. Ne fena bir içecek ve ne kötü bir kalma yeri!

Kurtubi Tefsiri
De ki: (O) Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen îman etsin, dileyen kâfir olsun. Gerçekten Biz, zâlimler için etrafını saran duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmış bir ateş hazırlamışızdır. Eğer feryad edip yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır. O ne fena içecektir ve orası ne kötü bir konaktır!”

Yüce Allah’ın:

“De ki: (O) Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen îman etsin, dileyen kâfir olsun” âyetindeki

“haktır” anlamındaki kelime, hazf edilmiş bir mübtedânın haberi olmak üzere merfu’dur. Yani, “de ki o… haktır” anlamındadır. Bunun mübtedâ olarak merfu’ olduğu, haberinin yüce Allah’ın:

“Rabbinizden(dir)” âyetinde olduğu da söylenmiştir. Âyetin anlamı da şudur Ey Muhammed! Sen, şu kalplerine Bizi anmaktan yana gaflet verdiğimiz kimselere de ki: Ey insanlar! Hak, Rabbinizden gelendir. Buna muvafakiyet vermek de, yardımsız bırakmak da O’na aittir. Hidâyete iletmek de. sapıklıkta bırakmak da Onun elindedir. O, dilediğine hidâyet verir ve o kimse îman eder. Dilediğini de sapıklıkta bırakır, o kimse de kâfir olur. Bunlardan herhangi birisindeki tasarruf benim yetkim dahilinde değildir. Hakkı -zayıf olsa dahi- dilediğine veren ve -güçlü ve zengin olsa dahi- dilediğini haktan mahrum bırakan Allah’dır. Ben de sizin heva ve hevesinize uyarak mü’minlerİ kovacak değilim. Dilerseniz îman ediniz, dilerseniz küfre sapınız.

Ancak bu, Îman ile küfür arasında muhayyer bırakmak ve bu konuda ruhsat vermek anlamında değildir. Bu bir tehdit ve bir korkutmadır. Yani, eğer küfre sapacak olursanız, O, sizin İçin cehennem ateşini hazırlamış bulunuyor. Ve eğer îman edecek olursanız, size cennet vardır.

“Gerçekten Biz, zâlimler için” yani, hakkı bile bile inkâr eden kâfirlere,

“etrafını saran duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmış bir ateş hazırlamışızdır.”

el-Cevherî der ki: “Duvar” kelimesi, kelimesinin tekilidir. Bu da evin avlusu üzerinde uzatılan şeye denilir. Pamuktan yapılmış her bir hücreye de bu isim verilir. Nitekim şair Ru’be de şöyle demektedir:

“Ey, el-Carud’un oğlu el-Münzir’in oğlu Hakem,

Şan ve şerefin yüksek duvarı senin üzerinde uzatılmış bulunuyor.”

” Etrafı surla çevrilmiş ev” denilir. Selâme b. Cendel de (İran hükümdarlarından) Perviz’i ve onun, en-Nu’man b. el-Münzir’i fillerin ayakları altında öldürmesini söz konusu ederek şöyle demektedir:

“en-Nu’man” etrafı surla çevrili evden sonra

Tavanını fillerin göğüsleri teşkil eden bir eve sokan odur.”

İbnü’l-A’râbî der ki: ” Duvarları” kelimesi, surları anlamındadır. İbn Abbâs’dan nakledildiğine göre bu, ateşten bir duvardır. el-Kelbî de şöyle demektedir: Cehennem ateşinden bir parça çıkacak ve bu, kâfirlerin çevresini bir ağıl gibi kuşatacaktır. el-Kutebî der ki: Buradaki “duvar (es-Surâdik)”den kasıt, büyükçe bir çadırın etrafında bulunan engel demektir. İbn Aziz de böyle açıklamıştır.

Bunun, kıyâmet gününde kâfirleri çepeçevre kuşatacak bir duman olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın, el-Murselât SÛRESİ’nde:

“Haydi, üç kola ayrılmış bir gölgeye gidin” (el-Murselât, 77/30) âyeti ile:

“Kapkara bir gölgede” (el-Vâkıa, 56/43) âyetinde sözünü ettiği budur. Bu açıklamayı Katade yapmıştır.

Bunun, dünyanın etrafını çevrelemiş deniz olduğu da söylenmiştir. Ya’lâ b. Umeyye şöyle demektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Deniz, cehennemdir.” Daha sonra da Hazret-i Peygamber:

“Etrafını saran duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmış bir ateş” âyetini okuduktan sonra şöyle buyurdu: “Allah’a yemin ederim ki, ben de hayatta olduğum sürece ona girmeyeceğim ve ondan bir damla dahi bana isabet etmeyecektir” diye buyurdu. Bunu el-Maverdî zikretmektedir. el-Mâverdî, en-Nuket, III, 30J. Bu sekliyle rivâyetten bu sözlerin tümünün Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a ait olduğu izlenimi doğmaktadır. Ancak bu rivâyet, Müsned, IV, 223’de şu şekildedir: “Peygamber, deniz Cehennem’in kendisidir, diye buyurdu. Ya’la’ya -etrafındakiler (bir şeyler)- söyleyince, Yâ’la dedi ki: Yüce Allah’ın: “Etrafını saran duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmış” diye buyurduğunu görmüyor musunuz? Ya’lâ’nın canı elinde olana yemin ederim ki, Rabbinin huzuruna çıkarılıncaya kadar oraya girmeyeceğim, Yüce Allah’a kavuşuncaya kadar ondan bana bir damla dahi isabet etmeyecektir.”

İbnü’l-Mübarek, Ebû Said el-Hudri’den, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet eder: “Cehennem ateşinin etrafını saran duvarları, oldukça enli, dört tane duvardır. Bu duvarların her birisi kırk yıllık yol mesafesi kadardır.” Bu hadisi Ebû Îsa et-Tirmizî de rivâyet etmiş olup, onun hakkında: Bu hasen, sahih, garip bir hadistir, demiştir, Tırmızi, Sıfatu Cehennem 4: Müsned, III, 29

Derim ki: İşte bu, “sürâdik: Duvarlar”ın, kâfirlerin üstünde yükselecek olan duman veya ateş olduğuna ve duvarlarının da vasfedilen şekilde olduğuna delildir.

Yüce Allah’ın:

“Eğer feryad edip yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demektedir; “el-Muhl (erimiş maden gibi su)”, zeytinyağı tortusu gibi oldukça katı bir sudur. Mücahid ise bunu kan ve irin diye açıklamıştır. ed-Dahhâk, bu siyah bir sudur ve şüphesiz ki, cehennem de karadır, suyu da karadır, ağacı da karadır, cehennemlikler de karadır. Ebû Ubeyde dedi ki: “el-Muhl”, yeryüzünde bulunan madenlerden demir, kurşun, bakır, kalay ve buna benzer eritilen ve kaynayarak kabaran her şeydir. İşte buna el-Muhl denilir. Buna benzer bir açıklama İbn Mes’ûd’dan da nakledilmiştir. Saîd b. Cübeyr de: Harareti en ileri derecesine ulaşmış olandır, diye açıklamıştır. Yine Saîd b. Cübeyr der ki: el-Muhl, bir çeşit katrandır. Mesela, Deveyi katranladım” denilir. Böylesine de ” Katranlanmış” denilir. Bunun, zehir olduğu da söylenmiştir.

Bütün bu görüşlerin ihtiva ettiği anlam birbirine yakındır.

Tirmizî’de de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan yüce Allah’ın:

“Erimiş maden gibi (el-Mühl)” âyeti hakkında şöyle dediği nakledilmektedir: “Bu, zeytinyağı tortusuna benzer. Onu, yüzüne yakınlaştırdı mı, yüzünün derisi soyulup düşer.”

Ebû Îsa dedi ki: Bu hadisi ancak Rişdîn b. Sa’d yoluyla biliyoruz. Rişdîn hakkında ise, hıfzı bakımından tenkitlerde bulunulmuştur. Tirmizî, Sıfatlı Cehennem 4; Müsned, V, 265.

Ebû Umame’den de, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın, yüce Allah’ın:

“Ona irinli sudan içirilecektir. Onu yudum yudum içmeye çalışacak…” (İbrahim, 14/16-17) âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “Su, ağzına yaklaştırılır, ancak ondan tiksinir. Ona, daha da yaklaştırıldı mı, yüzünü kavurur ve başının perçemi düşer. O suyu içti mi de bağırsaklarını parçalar ve nihayet bağırsakları arkasından çıkar. İşte yüce Allah da:

“Bağırsakları paramparça eden kaynar sudan içirilen kimseler” (Muhammed, 47/15) diye buyurmaktadır. (Yine bir başka yerde): “Eğer feryad edip yardım isterlerse, erimiş, maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır. O, ne fena içecektir ve orası ne kötü bir konaktır!” diye buyurmaktadır” (Tirmizî) dedi ki: Bu, garip bir hadîstir. Tirmizî, Sıfatu Cehennem 4.

Derim ki: İşte bu, bu hususta nakledilen görüşlerin doğruluğuna ve bunların kastedildiğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır, Dil bilginleri de bunu aynf şekilde ifade etmişlerdir. es-Sıhah’da: “el-Mühla”, erimiş bakır demektir” denilmektedir.

İbnu’l-A’râbî der ki: el-Mühl, eritilmiş kurşun demektir. Ebû Amr da; el-Mühl, zeytinyağı tortusu demektir, der. Yine el-Mühl, kan ve irin demektir. Hazret-i Ebû Bekir de şöyle demiştir: Beni, şu iki elbisemle defnediniz. Çünkü nihayet bunlar kan ve irine (el-mühî) ve toprağa ait olacaktır.

“Orası ne kötü bir konaktır” âyeti ile ilgili olarak Mücahid: O ne kötü bir toplanma yeridir diye açıklamıştır. O, bununla bu kelimenin (arkadaşlık demek olan) murat’aka anlamı ile ilgili olduğu kanaatinde gibidir. İbn Abbâs, konaklanacak yer, Atâ da karar kılınacak yer diye açıklamışlardır. Döşek ve yatak diye de açıklanmıştır. el-Kutebî meclis demektir, demiştir. Bunların anlamlan birbirlerine yakındır. Aslı ise, dayanıp yaslanılacak yer demektir. İşte aynı kökten olmak üzere; “Koluma yaslandım” demektir. Şair şöyle demiştir:

“Koluna yaslanarak ona dedi ki: Ey delikanlı!

Günün kuşluk vakti saatleri kavmi önüne katmış sürüp götürüyor.”

Koluna yaslanıp da uykusu gelmeyen kimse kendi halini anlatmak üzere; der. Ebû Zueyb el-Hüzelî de der ki:

“Başbaşa kaldığım kişi uyudu da, ben geceyi koluma yaslanarak uykusuz geçirdim.

Sanki gözümde (çok acı bir ağaç olan) sütleğen ağacının usaresi sıkılmış gibi

Kehf 28

Sabah akşam Rablerine O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle beraber nefsini sabretmeye alıştır. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, hevasına uymuş ve işi hep aşırılık olmuş kimseye itaat etme.

Diyanet Vakfı
Sabah akşam Rablerine, Onun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.

Kurtubi Tefsiri
Sabah akşam Rabblerinin rızasını dileyerek O’na dua edenlerle beraberliğini sebatla sürdür. Dünya hayatının güzelliğini isteyerek gözlerin onlardan başkasına kaymasın. Kalplerine, Bizi anmaktan yana gaflet verdiğimiz, hevâ ve heveslerine uymuş, İşinde haddini aşmış kimselere de İtaat etme!

Yüce Allah’ın:

“Sabah akşam Rabblerinin rızasını dileyerek O’na dua edenlerle beraberliğini sebatla sürdür” şeklindeki bu âyeti, el-En’âm Sûresi’nde yer alan:

“Sırf O’nun rızasını dileyerek sabah akşam Rabblerine dua edenleri kovma” (el-En’am, 6/52) âyetine benzemektedir. Buna dair açıklamalar da orada geçmiş bulunmaktadır.

Selman-ı Farisi (radıyallahü anh) dedi ki: Kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenen Uyeyne b. Hısn ile el-Akra b. Habis , Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına gelerek şöyle dediler: Ey Allah’ın Rasulü! Sen, meclisin baş tarafına otursan da yanımızdan şu kişileri ve onların cübbelerinin kötü kokularını bizlerden uzaklaştırsan… -Onlar, bu sözleriyle Selman, Ebû Zer ve müslümanların fakir olanlarını kastediyorlardı. Üzerlerinde yünden cübbeler bulunuyordu ve bunlardan başka da giyecek birşeyleri yoktu.- İşte o vakit biz de senin yanına oturur, seninle konuşur ve senden birşeyler öğrenirdik. Bunun üzerine yüce Allah:

“Rabbinin Kitabından, sana vahyolunanı oku. O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. Sen, O’ndan başka bir sığınak asla bulamazsın. Sabah akşam Rabblerinin rızasını dileyerek O’na dua edenlerle beraberliğini sebatla sürdür… Gerçekten Biz, zâlimler için etrafını saran duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmış bir ateş hazırlamışızdır” âyetine kadar olan bölümler, (27-29. âyetler) nazil oldu. Bununla yüce Allah onları cehennem ile tehdit ediyordu. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kalkıp ashab-ı kiramın bu fakirlerini aramaya koyuldu. Nihayet onları mescidin arka taraflarında yüce Allah’ı zikreder halde bulunca, şöyle dedi: “Ümmetimden bir takım kimselerle birlikte beraberliğimi sürdürme emrini verinceye kadar canımı almayan Allah’a hamd olsun. Hayatta da sizinle birlikte kalacağım, ölümüm de sizinle birlikte olacaktır.” el-Vahidî, Esbâbu Nüzûli’l-Kur’ân, s. 305-306; Suyûtî, ed-Durru’l Mensur, V, 380.

“Rabblerinin rızasını” O’na itaati

“dileyerek…” Nasr b. Âsım, Mâlik b. Dinar ve Ebû Abdurrahman,

“sabah akşam” âyetini; Şeklinde okumuşlardır. Buna dair delilleri ise, Mushaf’taki yazılışının da “vav” ile olmasıdır. Ancak, Ebû Cafer en-Nehhâs şöyle demektedir: Böyle yazılması bu şekilde okunmasını gerektirmez. Çünkü, “hayat” ile “salat” kelimeleri de “vav” ile yazılmıştır. Araplar ise hemen hemen bu (sabah anlamındaki “el-ğadaât”) kelimeyi bu şekilde “ğudves” diye kullanmazlar. Çünkü ne şekilde kullanılacağı bilinmektedir.

el-Hasen’in; Gözlerini onlardan başkasına kaydırma!” şeklinde okuduğu rivâyet edilmiştir ki, gözlerin, dünya süsünü talep ederek onlardan dışarda kalan ve dünyaya yönelmiş kimselere yönelmesin, demektir. Bu kıraati el-Yezidi nakletmektedir. “Gözlerin onları hakir ve küçük görmesin” anlamına geldiği de söylenmiştir. Nitekim: ” Filan kişiyi göz görmez”. Yani, o hakirdir, küçümsenen bir kimsedir, denilmesi de bu kabildendir.

“Dünya hayatının güzelliğini isteyerek.” Fakirleri meclisinde kovma teklifinde bulunan ve bu ileri gelen kimseler ile oturmak suretiyle zinete kendini kaptırarak… demektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle bir işi yapmak istemedi. Ancak, yüce Allah ona böyle bir işi yapmasını da yasaklamıştır. Buradaki âyet, yüce Allah’ın:

“Eğer şirk koşarsan yemin olsun ki amelin boşa çıkar” (ez-Zümer, 39/65) âyetinden daha ileri değildir. Her ne kadar Allah onu şirk koşmaktan himaye etmiş olsa da, ona böyle hitab buyurmuştur.

” istersin” fiili, hal mevkiinde olup, (isteyerek anlamını verir) muzari bir fiildir. Dünya hayatının güzelliğini zinetini isteyerek gözlerin onlardan başkasına kaymasın, demektir. Nitekim, İmruu’l-Kays da şöyle demektedir:

“Ona, ağlamasın gözün dedim. Çünkü biz, bir hükümdarlık

ele geçirmeye çalışıyoruz. Yahut da (bu uğurda) ölür de mazur görülürüz.”

Bazıları da

“gözlerin onlardan başkasına kaymasın” anlamındaki ifadenin: “Gözlerini onlardan başkasına kaydırma!” şeklinde olması gerektiğini iddia etmişlerdir. Çünkü buradaki:

“Kaymasın” anlamı verilen fiil, bizatihi müteaddi (geçişli )dir.

Bu iddiada bulunana şöyle cevap verilir: Tilavette varid olan

“gözler” anlamındaki kelimenin merfu’ olarak gelmesi, mana itibariyle onların mansub olmalan ile ilgilidir. Çünkü,

“gözlerin onlardan başkasına kaymasın” anlamındaki ifade, “Gözlerin onlardan başkasına yönelmesin, bakmasın” konumundadır. Gözlerinin onlardan başkasına bakmaması ise, sen gözlerini onlardan başkasına kaydırma demektir. Burada fiil gözlere isnad edilmiş olmakla birlikle, gerçekte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a tevcih edilmiştir. Nitekim yüce Allah:

“Artık onların malları… seni imrendirmesin” (et-Tevbe, 9/55) âyetinde de İmrendirmeyi mallara isnad etmiştir. Oysa mana; ey Muhammed! Sen onların mallarına imrenme demektir. Bu konuda ez-Zeccâc’ın şu sözü daha da açıklık getirmektedir: Âyetin anlamı şudur: Sen, gözlerini onları bırakıp güzel görünüş sahibi, zinet ve debdebe içerisinde bulunan başkalarına çevirme.

“Kalplerine bizi anmaktan yana gaflet verdiğimiz, heva ve heveslerine” yani şirke

“uymuş, işinde haddini aşmış kimselere de itaat etme.” âyetine gelince ed-Dahhâk’dan, o, İbn Abbâs’dan, yüce Allah’ın:

“Kalplerine Bizi anmaktan yana gaflet verdiğimiz… kimselere itaat etme”(âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bu âyet, Umeyye b. Halef el-Cumahi hakkında inmiştir. Çünkü o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hoşuna gitmeyen fakirlerden uzaklaşıp Mekkelilerin ileri gelenlerini yaklaştırmaya çağırmıştı. Bunun üzerine yüce Allah da:

“Kalplerine Bizi anmaktan yana gaflet verdiğimiz… kimselere de itaat etme” âyetini indifa: “Kalplerine Bizi anmaktan” tevhidi kabul etmekten “yana gaflet verdiğimiz… kimselere de itaat etme!” demektir.

“İşinde haddini aşmış” kimse ile ilgili olarak da şöyle denilmiştir: da haddi aşmak, kusurlu hareket etmek ve imanı terkelmek sureliyle acizliğini öne çıkarmak şeklindeki tefritten gelmektedir. Bunun, haddi aşmak anlamındaki ifrattan geldiği de söylenmiştir. Bunlar şöyle demişlerdi: Bizler, Mudarlıların eşrafıyız. Biz İslâm’a girersek, bütün İnsanlar da İslâm’a girer. Bu ise, tekebbürden ve sözlerde ifrata kaçmaktan ileri geliyordu.

” Haddini aşmış” ifadesinin, eskiden beri kötülükte devam edegelen anlamında olduğu ve bunun; “Bu işi o daha önceden yapmıştı” ifadesinden geldiği de söylenmiştir.

“Kalplerine… gaflet verdiğimiz” âyetinin, kendilerini gaflet içerisinde bulduğumuz… anlamında olduğu da söylenmiştir.

Nitekim; “Filan ile karşılaştım ve onu Övdüm” ifadesinin, ben onu övülmeye değer buldum, anlamında olması da böyledir. Amr b. Ma’dikerib de Haris b. Ka’boğullarına:

Allah’a yemin ederim, biz sizden istedik ve sizi cimri görmedik. Sizlerle çarpıştık, Sizi korkak bulmadık. Sizlerle hicivleştik, yine sizi yenik düşüremedik” demiştir,

Yüce Allah’ın:

“Kalplerine Bizi anmaktan yana gaflet verdiğimiz… kimselere de itaat etme” âyetinin Uyeyne b. Hısn el-Fezarî hakkında indiği söylenmiştir. Bunu Abdurrezzak nakletmektedir. en-Nehhâs da bunu Süfyan es-Sevrî’den nakletmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır.

Kehf 27

Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku. O’nun sözlerini değiştirecek yoktur. O’ndan başka bir sığınak da bulamazsın.

Diyanet Vakfı
Rabbinin Kitabından sana vahyedileni oku. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. Ondan başka bir sığınak da bulamazsın.

Kurtubi Tefsiri
Rabbinin Kitabından sana vahyolunanı oku. O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. Sen Ondan başka bir sığınak asla bulamazsın.

“Rabbinin Kitabından sana vahyolunanı oku. O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur” âyetinin, Ashab-ı Kehf kıssasının bir parçası olduğu söylenmiştir. Yani, sen Kur’ân-ı Kerîm’e uy. Allah’ın sözlerini değiştirecek olmadığı gibi, O’nun, Ashab-ı Kehf kıssasına dair verdiği haberde bir yanlışlık da yoktur.

et-Taberî: Allah’ın kendisine karşı asi olanlara, Kitabına muhalefet edenlere tehditte bulunmak üzere söylediklerini değiştirebilecek kimse yoktur, diye açıklamıştır.

Eğer Kur’ân-ı Kerîm’e uymayacak ve ona muhalefet edecek olursan,

“sen, Ondan başka bir sığınak” bir barınak

“asla bulamazsın.” Bunun, yönelecek cihet bulamazsın anlamında olduğu da söylenmiştir ki, bu anlamı, (…………) kelimesi karşılar. Bunun da asıl anlam: meyletmekten gelir. Zaten bir kimseye sığınılacak olursa, ona da meyledilmiş olur. el-Kuşeyrî Ebû Nasr Abdurrahim dedi ki; Ashab-ı Kehf kıssasının sonu işte budur.

Muaviye, Bizans topraklarına doğru el-Madik gazasında, beraberinde İbn Abbâs’ın da bulunduğu bir sırada, Ashab-ı Kehf’in içinde bulunduğu mağaraya kadar geldi. Muaviye: Bu mağaradakilerin üzerleri açılsa da biz de onları görsek! dedi. İbn Abbâs ona: Allah senden daha hayırlı olan kimsenin dahi onları görmesini engellemiş ve;

“Yanlarına çıkıp onları görseydin, mutlaka onlardan geri dönüp kaçardın” (Kehf, 18/18) diye buyurmuştur. Ancak, Muaviye: Ben onların durumunu bilmedikçe bu işten vazgeçmem diyerek, bu maksatla bir takım kimseleri gönderdi. Bunlar mağaraya girince, Allah da üzerlerine bir rüzgâr gönderdi ve onların mağaranın dışına çıkmalarını sağladı. Bunu da es-Sa’lebî zikretmektedir.

Nakledildiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah’dan onları kendisine göstermesini dilemiş. Yüce Allah da: Sen onları dünya yurdunda asla görmeyeceksin. Ama sen onlara, senin rîsaletini tebliğ etmen ve onları îmana davet etmek üzere ashabının hayırlılarından dört tanesini gönder. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Cibril (aleyhisselâm.)’a: Ben bunları nasıl göndereceğim, diye sorunca, Cibril şöyle dedi: Elbiseni yay ve onun kenarlarından birisine Ebû Bekir’i, diğerine Ömer’i, üçüncüsüne Osman’ı, dördüncüsüne de Ali b. Ebî Tâlib’i oturt. Sonra da Süleyman’ın emrine verilmiş ve kolaylıkla yumuşak bir şekilde esip giden rüzgârı çağır. Yüce Allah, o rüzgâra sana itaat etmesini emredecektir. Hazret-i Peygamber, Cibril’in dediğini yaptı ve rüzgâr onları mağaranın kapısına kadar götürdü. Mağaranın kapısından bir taş söküp çıkardılar. Köpek onların üzerine hamle yaptı. Onları görünce başını hareket ettirdi, kuyruğunu sallamaya koyuldu, başıyla da onlara; girin diye işarette bulundu. Onlar da mağaradan içeri girdiler ve Allah’ın selam;, rahmet ve bereketi üzerinize olsun, dediler. Allah, genç delikanlılara ruhlarını geri iade etti: Hep birlikte ayağa kalkıp: Ve aleykumusselam ve rahmetullahi ve berakâtuhu diyerek selamı aldılar. Ashab onlara: Ey genç delikanlılar! Gerçek şu ki, Abdullah oğlu Peygamber Muhammed -Allah’ın selat ve selamı üzerine olsun- size selamlarım iletiyor. Ashab-ı Kehf: Gökler ve yer var oldukça, Allah’ın Rasulü Muhammed’e de selam olsun. Tebliğ ettiğiniz için size de selam olsun diyerek, Hazret-i Peygamber’in dinini kabul ettiler ve İslama girdiler. Sonra da: Bizden de Allah’ın Rasulü Muhammed’e selam söyleyiniz. Daha sonra da aynı yerlerine uzandılar ve Mehdi’nin çıkacağı ahir zamana kadar uykularına çekildiler.

Denildiğine göre Mehdi, onlara selam verecek, Allah da onları diriltecek, sonra bir daha uykularına çekilecekler ve artık kıyâmet kopacağı vakte kadar kalkmayacaklardır. Hazret-i Cibril, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a onların bu yaptıklarını haber verdi. Arkasından aynı rüzgâr, bu dört sahabiyi geri götürdü. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara: “Kehf ashabını nasıl buldunuz?” diye sorunca, onlar da durumu haber verdiler. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Allahım! Beni, ashabımı ve akrabalarımı ayırma. Beni, benim ehli beytimi, benîm has yakınlarımı ve ashabımı sevenlere de mağfiret buyur” diye dua etti.

Denildiğine göre, Ashab-ı Kehf, Hazret-i Mesih’den-once mağaraya girmişlerdir. Yüce Allah da Hazret-i Mesih’e onların durumlarını haber verdikten sonra, Hazret-i Îsa ile Hazret-i Muhammed (İkisine de selam olsun) arasındaki dönemde diri İtilmişlerdir.

Bir diğer görüşe göre Kehf ashabı, Mûsa (aleyhisselâm)’dan önce idiler. Hazret-i Mûsa’ya inen Tevrat’ta onlardan söz edilmektedir. İşte yahudilerin Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a onlara dair soru sormalarının sebebi de budur.

Ashab-ı Kehf in mağaraya Hazret-i Mesih’den sonra girdikleri de söylenmiştir. Bunların, hangisinin doğru olduğunu en iyi bilen Allah’dır.

Kehf 26

De ki: “Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O’na aittir. O ne güzel görür, ne güzel işitir! O’ndan başka onların hiçbir yardımcısı yoktur. Ve O, hükmüne hiç kimseyi ortak etmez.”

Diyanet Vakfı
De ki: Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gizli bilgisi Ona aittir. Onun görmesi de, işitmesi de şayanı hayrettir. Onların (göklerde ve yerde olanların), Ondan başka bir yöneticisi yoktur. O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Allah ne kadar kaldıklarını en iyi bilendir. Göklerin ve yerin gaybı yalnız O’nundur. O ne güzel görendir, ne güzel işitendir! Bunların O’ndan başka hiç bir velîleri yoktur. O, kimseyi hükmüne ortak yapmaz.”

Yüce Allah’ın:

“De ki: Allah ne kadar kaldıklarını en iyi bilendir” âyeti Mücahid’in görüşüne göre; ölümlerinden itibaren haklarında Kur’ân-ı Kerîm’in buyrukları indiği vakte kadar; yahut ed-Dahhak’ın görüşüne göre öldükleri vakte kadar, demektir. Ya da -önceden geçtiği üzere- çürüyerek değişmeleri vaktine kadar kaldıkları süreyi en iyi bilen Allah’dır, diye açıklanmıştır. Bir diğer açıklamaya göre mağarada kaldıkları süredir. Bu ise, yüce Allah’ın -fazlasını ve eksiğini sözkonusu etseler dahi- yahudilerden nakledip zikrettiği süredir. Yani, buna dair bilgiyi Allah’dan ya da O’nun, bu bilgiyi öğrettiği kimselerden başka, hiç bir kimse bilmez. Çünkü “göklerin ve yerin gaybı yalnız O’nundur.”

“O, ne güzel görendir, ne güzel işitendir!” O, ne iyi gören, ne iyi İşitendir demektir. Katade dedi ki: Allah’dan daha İyi gören ve daha iyi işiten hiç bir kimse yoktur. Bunlar, idrâki ifade eden bir takım tabirlerdir. Bununla birlikte; âyetinin, O’nun vahiy ve irşİsmi ile sen, hidâyet yolunu getireceğin delilleri ve işlerden hak olanı gör ve bunu âleme duyur, anlamında olduğu da söylenmiştir. O takdirde bunlar, birer taaccüp fiili değil de iki emir olurlar. Manası: Allah’ın onlar hakkında söylediklerini bunlara göster ve İşittir şeklinde olduğu da söylenmiştir.

“Bunların, O’ndan başka hiç bir velileri yoktur.” Yani, Ashabı Kehf in korunmalarını Allah’dan başka üstlenecek herhangi bir velileri, dost ve yardımcıları yoktur. “Bunların” lâfzındaki zamirin Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın çağdaşı olan kâfirlere ait olma ihtimali de vardır. Yani, Ashab-ı Kehfin kaldıkları süre hususunda görüş ayrılığına düşen bu kimselerin, işlerini çekip çevirmeyi üstlenecek Allah’dan başka bir velileri, dost ve yardımcıları bulunamaz. Nasıl O’ndan daha iyi bilen kimse olabilir? Yahut O’nun kendilerine öğretmesi olmaksızın bir şey öğrenmeleri nasıl mümkün olabilir?

“O, kimseyi hükmüne ortak yapmaz” âyetindeki Ortak yapmaz” kelimesinin “ya” harfi ile “kef” harfi, yüce Allah hakkında, haber anlamında ötreli olarak okunmuştur. İbn Âmir, el-Hasen, Ebû Recâ, Katade ve el-Cahderî ise, Ortak koşma” şeklinde “te” harfi ile ve “kef” harfi de sakin olarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hitab olmak üzere okumuşlardır. O takdirde “ortak koşma” anlamındaki bu okuyuş, daha önce geçen, “O ne güzel görendir, ne güzel işitendir” (âyetinin: O’nun âyetlerini göster ve işittir, anlamına) atıf olur. Mücahid ise, “ya” harfini ötreli ve “kef’ harfini de sakin olarak okumuş olmakla birlikte, Yakub: Bu okuyuşun uygun izahını bilemiyorum, demiştir.

Ashab-ı Kehfin Halihazırdaki Durumu:

Ashab-ı Kehf, ölüp çürüdüler mi, yoksa hâlâ uykuda olup cesetleri mahfuz mudur hususunda görüş ayrılığı vardır. İbn Abbâs’dan rivâyet edildiğine göre o, Şam taraflarında katıldığı gazalardan birisinde, mağaranın yanından ve mağaranın bulunduğu dağın yakınından bir takım kimselerle birlikte geçmiş, onunla birlikte bulunanlar da onunla beraber (mağaraya doğru) yürümüşler, bir takım kemikler bulunca da: işte bunlar Ashab-ı Kehf in kemikleridir demişler. İbn Abbâs da onlara: Bunlar, uzun bir süreden beri ölüp yok olmuş bir topluluktur, demiş, Onun bu sözlerini işiten bir rahibin: Ben, Araplardan bunu bilen bir kimsenin bulunduğunu zannetmiyordum demesi üzerine ona: Bu, bizim Peygamberimizin amcasının oğludur, demişler.

Bir kesim de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in: “Yemin olsun ki, Meryem oğlu Îsa beraberinde Ashab-ı Kehf olduğu halde haccedecektir. Çünkü onlar henüz daha haccetmemişlerdir” dediğini rivâyet ederler. Bunu, İbn Atiyye nakletmektedir. İbn Atiyye el-Mukarrar, X, 391

Derim ki: Tevrat ve İncil’de, Meryem oğlu Îsa’nın Allah’ın kulu ve Rasulü olduğu, onun haccetmek veya umre yapmak üzere er-Revha denilen yerden geçeceği, yahut da yüce Allah’ın ona bu ikisini yapma imkânını vermekle birlikte, Havarilerini Kehf ve Rakim ashabı kılacağı ve bunların haccetmek üzere yola koyulacakları belirtilmektedir. Çünkü onlar hac da etmemişler ve henüz ölmemislerdir. Biz, bu haberi tamamıyle “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Buna göre Ashab-ı Kehf, uykudadırlar ve kıyâmet gününe kadar ölmeyeceklerdir. Onlar, kıyâmetin kopmasından az bir süre önce öleceklerdir.

Kehf 25

Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar, dokuz da arttılar.

Diyanet Vakfı
Onlar mağaralarında üç yüzyıl ve buna ilaveten dokuz yıl kalmışlardır.

Kurtubi Tefsiri
Onlar, mağaralarında üçyüz yıl kaldılar, (buna) dokuz yıl daha kattılar.

Bu, yüce Allah’ın, onların mağarada kaldıkları süreye dair verdiği bir haberidir. İbn Mes’ûd’un kıraatinde: “Dediler ki: Onlar… kaldılar” şeklindedir.

Taberî der ki; israiloğulları onların bulunmalarından sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kadar geçen süre hakkında görüş ayrılığına düştüler. Onlardan kimisi, üçyüzdokuz yıl kaldılar, demişlerdir. Şanı yüce Allah da Peygamberine, bu sürenin uykuda geçirdikleri süre olduğunu, bundan sonraki sürenin ise insanlar tarafından bilinemeyeceğini haber vermektedir. Böylelikle yüce Allah, buna dair bilginin kendisine havale edilmesini emretmektedir.

İbn Aliyye der ki: Buna göre yüce Allah’ın (bu âyetteki) birinci: “kaldılar” âyeti ile mağaradaki uykuyu kastetmektedir. İkinci “kaldıkları” İfadesi ile de onların yerlerinin bilinmesinden Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kadar geçen süreyi, yahut da cesetleri çürüyerek ortadan kalktıkları süreye kadar geçen süreyi kastetmektedir, Mücahid: Kur’ân’ın indiği süreye kadar, diye açıklarken, ed-Dahhâk: Öldükleri vakte kadar, diye açıklamıştır. Kimi tefsir alimi de şöyle demektedir: Yüce Allah: “(Buna) dokuz daha kattılar” diye buyurunca, insanlar bu dokuzun saat mi, gün mü, hafta mı, ay mı, yıl mı olduğunu bilemediler. İsrailoğulları da buna göre görüş ayrılığına düştüler. Yüce Allah da bu dokuz hususunda bilginin kendisine havale edilmesini emretmektedir. Buna göre buradaki “dokuz”un ne olduğu müphem bırakılmıştır. Arap dilinin zahirinden anlaşılan ise, bu dokuzun yıl olduğudur. Ashab-ı Kehf in durumlarından anlaşılan da şudur: Onlar, Hazret-i Îsa’dan kısa bir süre sonra hükümdara karşı çıkmışlardı, sonra mağaraya girmişlerdi. Bu sırada Havarilerden bazıları da hayatta bulunuyordu. İleride geleceği üzere bundan başka görüşler de ifade edilmiştir. el-Kuşeyrî der ki: Buradaki “dokuz”dan, dokuz gün, dokuz saat diye birşey anlaşılmaz. Çünkü bundan önce yıllardan söz edilmiştir. Nitekim sen: Yanında yüz dirhem ve beş vardır, dersen, bundan anlaşılan beş dirhemdir.

Ebû Ali der ki:

“Dokuz daha kattılar” kalışlarına dokuz daha kattılar demek olup, “kalış” anlamındaki kelime hazf edilmiştir, ed-Dahhak da şöyle demektedir: Yüce Allah’ın:

“Onlar, mağaralarında üçyüz kaldılar” âyeti nazil olunca, bunu duyanların: Yıl mı, ay mı, hafta mı, gün mü diye sormaları üzerine, yüce Allah da: “Yıl” anlamındaki âyeti indirdi.

en-Nekkaş’ın da naklettiği bir rivâyet şu anlamdadır: Ashab-ı Kehf, güneş senesi hesabıyla üçyüz yıl kaldılar. Burada, arabî Peygamber’e haber vermek sözkonusu olduğundan ayrıca dokuz da zikredilmiştir. Zira onun anlayacağı yıllar kamerî yıllardır. Bu süre fazlalığı ise, her iki hesap arasındaki fazlalıktan gelmektedir. el-Gaznevî de buna yakın bir açıklama zikretmiştir. Yani, güneş senesi ile ay senesi arasındaki farka göre bu dokuz yıl söz konusu edilmiştir. Çünkü, otuzüç yıl ve dört aylık bir sürede bir yıl fark olur. Buna göre üçyüz (güneş) senesinde dokuz yıllık bir fark olur.

Cumhûr,

“Üçyüz yıl” lâfzındaki “yüz” anlamındaki kelimeyi tenvin ve “yıl” anlamındaki kelimeyi de nasb ile -takdim ve tehir üzere- okumuşlardır. Yani, şeklindeki ifadenin sıfatı mevsufa takdim edilerek okumuştur. Buna göre “yıl” anlamındaki kelime, bedel veya atf-ı beyandır. Tefsir ve temyiz olarak nasb edildiği ve; ” Yıllar” kelimesinin; ” Yıl” kelimesinin mahallinde olduğu da söylenmiştir.

Hamza ve el-Kisaî ise, “yüz” anlamındaki kelimeyi “yıllar” anlamındaki kelimeye izafe ederek okumuş ve tenvinî terk etmiştir. Onlar, bu kfraatleriyle “yıllar” anlamındaki çoğul kelimeyi “yıl” anlamında tekil gibi değerlendirmiş gibi görünüyorlar. Çünkü her ikisinin de anlamı birdir. Ebû Ali der ki: Meşhur olan kullanılışa göre, tekil isimlere izafe olunan üçyüz adam, üçyüz elbise gibi sayılar, bazen çoğullara da izafe edilebilir. Abdullah b. Mes’ûd’un Mushaf’ında da -(yıl anlamındaki kelime) tekil olarak-: “Üçyüz yıl” şeklindedir.

ed-Dahhâk, “yıl” anlamındaki kelimeyi, “vav” ile çoğul yaparak; diye okumuştur. Ebû Amr, “dokuz” anlamındaki kelimeyi Cumhûra muhalif olarak “te” harfini üstün olmak üzere; (ûli ) şeklinde okumuştur. Cumhûr ise “te” harfini esreli olarak okumuştur.

el-Ferrâ’, el-Kisaî ve Ebû Ubeyde derler ki: İfade; “Onlar, mağaralarında üç yüz yıl süre ile kaldılar” takdirindedir.

Kehf 24

Ancak Allah dilerse. Unuttuğunda Rabbini an ve de ki: Belki Rabbim beni bundan daha doğru olana iletir.

Diyanet Vakfı
23, 24. Allahın dilemesine bağlamadıkça (inşaallah demedikçe) hiçbir şey için «Bunu yarın yapacağım» deme. Bunu unuttuğun takdirde Allahı an ve: «Umarım Rabbim beni, doğruya bundan daha yakın olan bir yola iletir» de.

Kurtubi Tefsiri
Meğer ki Allah dilemiş ola. Unuttuğun zaman Rabbini an ve: “Umulur ki Rabbim beni bundan doğruya daha yakın olana erdirir” de.

2. Yeminde (İnşaallah diyerek) İstisna Yapmak:

İbn Atiyye der ki: İnsanlar, bu âyet-i kerîme (tefsirin) de, yeminde istisnaya dair açıklamalarda bulunmuşlardır. Âyet-i kerîme ise yeminler hakkında değildir. Âyet, ancak yemin dışındaki sözlerde istisna yapmanın sünnetine dairdir. Yüce Allah’ın;

“Meğer ki Allah dilemiş ola” âyetinde, zahiri ifadenin gerektirdiği ve i’caz (veciz söz söyleme) nin güzel kıldığı bir hazf de vardır ki, ifadenin takdiri; “Meğer ki Allah dilemiş ola demedikçe” yahut da; “Allah dilerse demen müstesna” takdirindedir. O halde âyet; Allah’ın dilemesini söz konusu etmedikçe… anlamındadır. Buna göre “Allah’ın dilemesi müstesna (inşaallah)” şeklinde söylenen sözler, yasak kılınmış sözlerden değildir.

Derim ki: İbn Atiyye’nin tercih edip beğendiği görüş el-Kisai, el-Ferrâ” ve el-Ahfeş’in de görüşüdür, Basralilar: Bu; “Allah’ın meşîeti ile olması müstesna” anlamındadır, derler. Buna göre bir kimse: Ben bu işi inşaallah yapacağım diyecek olursa anlamı, Allah’ın meşîetiyle yapacağım demek olur,

İbn Atiyye der ki: Bir kesim buradaki;

“Meğer ki Allah dilemiş ola” âyetinin daha önce geçen; ” Sakın … deme” âyetinden istisnadır. (İbn Atiyye devamla) der ki: Bu, Taberî’nin naklettiği ve reddolunan bir görüştür. Bu, o kadar yanlış ve tutarsızdır ki, bunun nakledilmemesi gerekirdi.

Yeminde istisna ve bunun hükmüne dair açıklamalar ise daha önceden el-Mâide Sûresi’nde (5/89- âyet, 16. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Unuttuğun zaman Rabbini an” âyetine dair açıklanması gereken bir tek mesele vardır. O da; unutmaktan sonra hatırlama emrinin verilmesidir. Burada emrolunan hatırlama hakkında farklı görüşler vardır. Bunun, yüce Allah’ın:

“Umulur ki Rabbim beni bundan doğruya daha yakın olana erdirîrde” âyeti olduğu söylenmiştir. Mür’essîr Muhammed el-Kûfi şöyle demektedir: İşte bunlar, verdiği sözünde istisna yapmayan herkesin lâfızlarıyla söylemekle emrolunduğu âyetlerdir ve bunlar, istisnayı unutmanın keffâretidir.

Cumhûr ise şöyle demektedir: Bu, böyle bir tahsis sözkonusu olmaksızın yapılması emrolunan bir duadır. Bunun, kişinin yemini esnasında söylemeyi unuttuğu “inşaallah” sözü olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs’dan nakledildiğine göre bir kimse istisnada bulunmayı unutup da bir sene sonra dahi bunu hatırlayacak olursa, -eğer yemin etmiş İse- (istisna yaptıktan sonra) yemininde hânis (yeminini bozmuş) olmayacağını söylemiştir. Aynı zamanda bu Mücahid’in de görüşüdür. İsmail b. İshak da bu görüşü Ebû’l-Âl-iyye’den, yüce Allah’ın:

“Unuttuğun zaman Rabbini an” âyeti ile ilgili olarak nakletmektedir. O: Onu hatırladı mı istisna yapar, demiştir. el-Hasen de: Bunu hatırladığı mecliste olduğu sürece yapabilir, demiştir. İbn Abbâs ise, iki yıllık bir süre içerisinde bu istisnayı yapar, demiştir. Bu görüşünü de el-Gaznevî nakletmektedir. O, şöyle der: O takdirde bu, günahtan kurtulmak kastıyla istisnada bulunmakla (ihmai edilen) teberrükün böylelikle telafi edileceği şekilde yorumlanır. Bir hüküm ifade edecek istisna ise, ancak yemin ile muttasıl olarak yapıldığı takdirde sahih olur.

es-Süddî der ki: Bununla, unutup da hatırladığı her bir namaz kastedilmektedir. Bunun, unutmaman için Allah’ın ismini anarak istisna yap, anlamında olduğu da söylenmiştir: Onu ne zaman unutursan hemen hatırla, diye de açıklanmıştır. Bir diğer açıklamaya göre: Bir şeyi unuttun mu, Allah’ı hatırla, O da sana o şeyi hatırlatır, şeklindedir. Ondan başkasını unuttuğunda veya kendini unuttuğundu, sen onu hatırla, diye de açıklanmıştır ki, zikrin (anmanın, hatırlamanın) gerçek anlamı da budur.

Bu âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir hitaptır. Daha sahih kabul edilen bir görüşe göre yeni bir söz başlangıcıdır. Bunun, yeminde istisna ile bir ilgisi yoktur. Diğer taraftan bu âyet, Hazret-i Peygamber’in bütün ümmetini de kapsamaktadır. Çünkü bu çokça meydana gelen bir iş olduğundan dolayı bütün insanların karşı karşıya bulundukları bir husustur. Başarıya ileten Allah’dir.

Kehf 23

Hiçbir şey için “Ben bunu yarın mutlaka yapacağım” deme.

Diyanet Vakfı
23, 24. Allahın dilemesine bağlamadıkça (inşaallah demedikçe) hiçbir şey için «Bunu yarın yapacağım» deme. Bunu unuttuğun takdirde Allahı an ve: «Umarım Rabbim beni, doğruya bundan daha yakın olan bir yola iletir» de.

Kurtubi Tefsiri
Hiç bir şey hakkında sakın: “Ben bunu mutlaka yarın yapacağım” deme.

“Hiç bir şey hakkında sakın: Ben bunu mutlaka yarın yapacağım deme. Meğer ki Allah dilemiş ola” âyetine dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız;

1. Geleceğe Dair Verilen Sözlerde “İnşaallah” Kaydını Koymak:

İlim adamları derler ki: Yüce Allah, Peygamberi, kâfirlerin, kendisine ruh, mağaraya çekilen gene W ve Zülkarneyn hakkında soru sormaları üzerine: Yarın sorularınızın cevabını size bildireceğim deyip bu hususta (inşaallah diyerek) istisna yapmaması dolayısıyla sitemde bulunmaktadır. Onbeş gün süre ile Hazret-i Peygamber’e vahiy gelmedi. Sonunda bu ona ağır gelmeye başladı, kâfirler de bundan dolayı asılsız dedikodular yaymaya koyuldular. Hazret-i Peygamber’e bu sûre sıkıntısını gidermek üzere nazil oldu. Bu âyet-i kerimede de, yarın ben şu şu işi yapacağım, şeklinde herhangi bir hususa dair işi Allah’ın meşîetine bağlamadan söz söylememesi emredilmektedir. Böylelikle verdiği haberi gerçekleştireceğini kesin olarak İfade etmemiş olur. Çünkü: Ben, bu işi yapacağım, dediği halde yapmayacak olursa, yalan söylemiş olur.

Ama ben bu işi Allah dilerse (İnşaallah) yapacağım diyecek olursa, bu durumda haber verdiği şeyi muhakkak olarak gerçekleştireceğine dair söz vermemiş olur.

Yüce Allah’ın:

“Bir şey hakkında” âyetindeki “lâm”…de, da” konumundadır. Yahut da bu, Bir şey için” denilmiş gibi de olabilir.

Kehf 22

Diyecekler ki: “Üçtür, dördüncüsü köpekleridir.” “Beştir, altıncısı köpekleridir” derler, bilinmeyenle taş atarak. “Yedidir, sekizincisi köpekleridir” derler. De ki: “Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onları pek az kişi bilir.” Bu yüzden onlar hakkında açık bir tartışmadan başkasına girişme. Onlar hakkında hiçbir kimseden soru sorma.

Diyanet Vakfı
(İnsanların kimi:) «Onlar üç kişidir; dördüncüleri de köpekleridir» diyecekler; yine: «Beş kişidir; altıncıları köpekleridir» diyecekler. (Bunlar) bilinmeyen hakkında tahmin yürütmektir. (Kimileri de:) «Onlar yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir» derler. De ki: Onların sayılarını Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır. Öyle ise Ashab-ı Kehf hakkında, delillerin açık olması haricinde bir münakaşaya girişme ve onlar hakkında (ileri geri konuşan) kimselerin hiçbirinden malumat isteme.

Kurtubi Tefsiri
“Sayıları üçtür, dördüncüleri köpekleridir” diyecekler. “Beştir, altıncıları köpekleridir” de diyecekler. Bu, gaybı taşlamaktır. “Yedidir, sekizincileri köpekleridir” diyecekler. De ki: “Rabbim, onların sayısını en iyi bilendir. Onları pek az kimseden başkası bilemez.” O halde bunlar hakkında zahir olan şeyden başkası ile mücadele etme! Bunlara dair onlardan kimseye birşey sorma!

“Sayıları üçtür, dördüncüleri köpekleridir, diyecekler” âyetindeki; “diyecekler” kelimesindeki zamir ile Tevrat sahipleriyle Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın çağdaşları kastedilmektedir. Çünkü onlar, âyet-i kerimede belirtilen bu şekilde Ashab-ı Kehf in sayısı hususunda görüş ayrılığına düşmüşlerdi.

Bununla, hristiyanların kastedildiği de söylenmiştir. Bir grup hıristiyan, Necran’dan, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna gelmişlerdi. O sırada Ashab-ı Kehf söz konusu edildi. Hıristiyanların Yakubiye kolu, bunlar üç kişiydiler, dördüncüleri de köpeklen idi, dedi. Nasturiler, beş idiler, altıncıları da köpekleri idi, dediler. Müslümanlar da: Yedi kişi idiler, sekizincileri de köpekleri idi, dediler.

Bu âyetin müşriklere, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Kehf ashabına dair soru sormalarını emreden yahudilerin durumunu haber verdiği de söylenmiştir.

Yüce Allah’ın:

“Sekizincileri de köpekleridir” anlamındaki âyetin başına gelen “vav” harfi, nahivcilere göre sayılarına dair verilen haberin sonuna gelmiş bir atıf “vav”ıdır ki, bu da onların durumunu açıklamak ve bu sayının haklarında söylenen nihai sayı olduğuna delâlet etmek içindir. Eğer bu “vav” kullanılmayacak olsaydı bile yine ifade doğru olurdu. Aralarında İbn Haleveyh’in de bulunduğu bir kesim ise bu vav’ın “vav-ı semaniye (sekiz vavı)” olduğunu da söylemişlerdir.

es-Sa’lebî’nin, Ebû Bekir b. Ayyaş’dan naklettiğine göre Kureyşliler, sayı sayarken altı, yedi ve sekiz der ve böylelikle sekizin başına “vav” harfini getirirlerdi. el-Kaffâl de buna yakın bir görüş naklederek şöyle demektedir: Bazıları Araplara göre sayının son noktası yedidir. Eğer yediden fazla saysya gerek duyulacak olursa, başına bir vav getirilmek suretiyle yeni bir haber cümlesine geçilir. Yüce Allah’ın:

“Tevbe edenler, ibadet edenler …ve kötülüklerden vazgeçirmeye çalışanlar ve Allah’ın sınırlarını koruyanlardır” (et-Tevbe, 9/112) âyeti da bu türdendir. Yine buna cehennemin kapılarını söz konusu ettiği âyet-i kerimede:

“Nihayet onlar oraya geleceklerinde kapıları açılacak” (ez-Zümer, 39/71) âyetinde “vav”sız iken, cennetten söz edince İse:

“Ve kapılan açılacağında” (ez-Zümer, 39/73.) diye “vav” getirilmiştir. Bir başka yerde de: “Sizden hayırlı olmak üzere Allah’a teslim olan… hanımlar” diye buyurduktan sonra, “vav” ile

“ve bakireler” (et-Tahrim, 66/5) diye buyurmaktadır.

O halde; şimdi bize göre on nasıl tam ve nihai bir sayı ise, onlarda da o zaman yedi öylece saymanın bir nihayeti kabul ediliyordu.

el-Kuşeyri Ebû Nasr da şöyle demektedir: Böyle bir İddia, bir delile dayanılarak ileri sürülmüş değildir. Onlara göre yedinin nihai bir sayı olduğu nereden çıkmaktadır? Diğer taraftan yüce Allah’ın:

“O Allah’dır ki, O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur. Melik’tir, Kuddûs’dür, Selam’dır, Mü’min’dir, Müheymin’dir, Aziz’dir, Cebbar’dır, Mütekebbir’dir.” (el-Haşr, 59/23) âyeti ile bu iddia nakzedilmekte (çürütülmekte) dir Çünkü görüldüğü gibi burada sekizinci ismin başına vav getirilmiş değildir.

Kehf ashabının yedi kişi olduğunu ileri sürenlerden bir topluluk da şöyle demişlerdir: Yüce Allah’ın:

“Yedidir, sekizincileri köpekleridir” âyetinde “vav” harfinin getirilmesi, bu sayının onların durumunu bildiren gerçek sayı olduğuna dikkat çekmek ve kitap ehlinin bu hususta ileri sürdüğü sayılardan farklı olduğunu belirtmek içindir. Bundan dolayı yüce Allah bundan önceki iki sayı ile ilgili olarak, “bu gaybı taşlamaktır” diye buyurduğu halde, üçüncü sayıdan sonra bunu söz konusu etmemekte ve bu sayı hakkında her hangi bir tenkitte bulunmamaktadır. Bununla yüce Allah, Peygamber’ine, onlar yedi kişi idiler, sekizincileri de köpekleridir, demiş gibidir.

Recm (taşlamak) ise, zanna dayalı olaraksöz söylemektir. Zan ve tahmin yoluyla söylenen her bir şey hakkında; “Bu hususta tahmini kanaat belirtti, o tahmine dayalı olarak ileri sürülmüştür…” denilir. Nitekim şair de şöyle demektedir:

“Savaş, ancak sizin bildiğiniz ve tattığınız gibidir.

Yoksa onun hakkında zanna dayalı olarak söylenen sözler gibi değildir.”

Derim ki: el-Maverdî ile el-Ğaznevî şunu naklederler: İbn Cüreyc ile Muhammed b. İshak dediler ki: Kehf ashabı sekiz kişi idiler. Onlar, yüce Allah’ın:

“Sekizincileri köpekleridir” âyetini, köpeklerinin sahibi olan kişidir, diye yorumlamışlardır. Bu da nahivcilerin “vav” ile ilgili kanaatlerini ve bu “vav”ın onların dedikleri türden bir “vav” olduğu görüşünü güçlendirmektedir. el-Kuşeyrî ise şöyle demektedir: Yüce Allah:

“Dördüncüleri ile altıncıları” âyetinde “vav”ı kullanmamıştır. Eğer durum bunun aksine olsaydı kullanılması câiz olurdu, Böyle bir “vav”ın hikmet ve illetini araştırmaya koyulmak, uzak bir ihtimal ve bir tekellüftür. Bu da yüce Allah’ın bir başka yerdeki:

“Biz, hiç bir kasabayı belli bir yazısı olmaksızın helâk etmedik” (el-Hicr, 15/14) âyeti ile, bir başka yerdeki:

“Biz, uyarıcılar olmaksızın hiç bir ülkeyi helâk etmiş değiliz… hatırlatmadır” (eş-Şuarâ, 26/209) buyruklarına benzemektedir.

“De ki: Rabbim onların sayısını en iyi bilendir” âyet-i kerimesinde yüce Allah, Peygamberine, onların sayısı hakkındaki bilgiyi Allah’a havale etmesini emretmekte, sonra da insanlar arasından bunu bilenin pek az sayıda kimse olduğunu bildirmektedir. Bundan maksat ise, Atâ’nın görüşüne göre kitap ehlinden pek az bir topluluktur. İbn Abbâs da şöyle derdi: İşte ben de bu az sayıdaki kimselerdenim. Onlar yedi kişi idiler, sekizincileri ise onların köpekleridir. Daha sonra İbn Abbâs bu yedi kişinin isimlerini zikretti, köpeklerinin de ismi Kıtmir olup, benekli bir köpek idi; kısa boylu köpeklerden daha yüksek, tarla köpeklerden de daha alçak boylu olduğunu da zikretmektedir.

Muhammed b. Said b. el-Müseyyeb ise o, bir Çin köpeği idi demiştir. Sahih ise onun, Zübeyrî olduğudur. Yine Muhammed b. Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Neysabûr’da -bu husus kendisi için mukadder olmayanlar müstesna- benden bu hadisi yazmadık hiç bir muhaddis kalmamıştır. Ebû Amr ellim de bunu benden yazmıştır.

“O halde bunlar hakkında zahir olan şeyden başkası ile mücadele etme!” Yani, Ashab-ı Kent’hakkında ancak Bizim sana vahyettiğimiz ile mücadelede bulun ve tartış. Bu, onların sayılarına dair bilginin yüce Allah’a havale edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. “Zahir olan şeyle mücadele”nin, durum sizin söylediğiniz gibi değildir sözünü ve benzeri sözleri söylemek demek olduğu ve bu hususta Farazi herhangi bir şeye ihtiyacın olmadığı anlamına geldiği de söylenmiştir.

Bu âyette yüce Allah’ın, onların sayısını hiç bir kimseye açıklamadığına dair delil vardır. Bundan dolayı yüce Allah:

“Zahir olan şeyden başkasıyla” diye buyurmuştur. Bunun anlamı, geçip giden bir mücadele ve tartışmadır. Nitekim şair de bu kelimeyi bu anlamda kullanmıştır:

“Bu ise, utancı senden uzaklaşıp gidecek bir şikâyet konusudur.”

Yüce Allah, bu âyet-i kerimede, Hazret-i Peygamber’e tartışmayı mubah kılmış değildir. “Zahir olandan başkasıyla” âyeti kitap ehlinin onunla ne şekilde tartışmaları gerektiği konusunda bir istiaredir. Onun onlara cevap verip kanaatlerini reddetmesine tartışma ismi verilmiş, sonra da bu tartışma “zahir olmak” ile kayıtlandırılmışım Böylelikle yerilmiş tartışma ile gerçek tartışma arasındaki farkı ortaya koymaktadır.

Yüce Allah’ın:

“Bunlar hakkında” âyetindeki zamir, Ashab-ı Kehf’e aittir. “Onlardan” âyetindeki zamir ise, Hazret-i Peygamber’e karşı çıkan kitap ehline aittir. Yüce Allah’ın:

“Bunlar hakkında… mücadele etme” âyeti ise, onların sayıları hakkında mücadele etme, demektir. “Sayılan” anlamındaki kelimenin hazf edilmesi, ifadenin zahiri itibariyle buna zaten delâlet etmesinden dolayıdır.

“Bunlara dair onlardan kimseye bir şey sorma” âyeti ile ilgili olarak rivâyet edildiğine göre; Hazret-i Peygamber, (önce) onlar hakkında Necran hristiyanlarına soru sormuş ve bu sebepten dolayı da soru sorması ona yasaklanmıştır. Bu ilmi herhangi bir hususta, müslümanların kitap ehline başvurmalarının yasaklandığına delil olmaktadır.

Kehf 21

Böylece onları buldurduk ki, Allah’ın vaadinin hak olduğunu ve kıyametin kesinlikle geleceğini bilsinler diye. İnsanlar kendi aralarında durumlarını tartışırken, “Onların üzerine bir bina yapın” dediler. Rableri onları daha iyi bilir. Duruma galip gelenler ise dediler ki: “Mutlaka onların yanına bir mescit yapacağız.”

Diyanet Vakfı
Böylece (insanları) onlardan haberdar ettik ki, Allahın vadinin hak olduğunu, kıyametin şüphe götürmez olduğunu bilsinler. Hani onlar aralarında Ashab-ı Kehfin durumunu tartışıyorlardı. Dediler ki: «Üzerlerine bir bina yapın. Rableri onları daha iyi bilir.» Onların durumuna vakıf olanlar ise: «Bizler, kesinlikle onların yanıbaşlarına bir mescit yapacağız» dediler.

Kurtubi Tefsiri
Böylece bulunmalarını sağladık ki, Allah’ın vadinin gerçek olduğunu ve kıyâmetin kopacağında asla şüphe bulunmadığını bilsinler. Hani onlar kendi meselelerini aralarında tartışıyorlardı. Bunun üzerine: “Üzerlerine bir bina yapın” demişlerdi. Rabbleri onları daha iyi bilendir. Onların işine galip gelen kimseler İse: “Mutlaka biz, yanlarında bir mescid edineceğiz” dediler.

“Böylece bulunmalarını sağladık.” Yani, başkalarını onlara muttali kıldık ve onları açığa çıkardık.

“Bulunmalarını sağladık” fiili, “Buldu” fiilînin hemze ile müteaddi olmuş (geçişli yapılımş) şeklidir. Aslında bu, ayağın tökezlenmesi hakkında kullanılır.

“Ki, Allah’ın va’dinin gerçek olduğunu… bilsinler” âyetinde Kehf ashabının dönemlerinde uyandırıldığı müslüman ümmet kastedilmektedir. Çünkü Dakyanus ölmüş, aradan birkaç nesil geçmiş, o sırada da o ülkeye salih bir kimse hükümdar olmuştu. O bakımdan, bu ülke ahalisi öldükten sonra haşredilmek ve kabirlerden cesetlerin diriltilmesi hususunda ihtilâfa düşmüşlerdi. Bu konuda bazıları şüphe ve tereddüde düşmüş, böyle bir dirilişi uzak bir ihtimal görmüş ve: Ancak ruhlar haşredilir. Cesedi de toprak yer, demeye koyulmuşlardı. Başka bir kesim ise, ruh da ceset de hep birlikte diriltilir, demişlerdi. Bu hükümdara, kabul edilmesi zor bir mesele haline geldi, şaşırıp kaldı, bu hususu diğer insanlara nasıl açıklayabileceğini bilemez oldu. Sonunda kıldan elbiseler giyip küller üzerinde oturmaya başlamış, bu hususa dair delil ve açıklama için yüce Allah’a niyaza koyulmuştu. Yüce Allah da sonunda Kehf ashabının bulunmasını sağlamıştı.

Denildiğine göre Kehf ashabı, aralarından birisini kendilerine yiyecek getirmek üzere şehire gönderdiklerinde hem kişi olarak, hem de aradan geçen uzun zaman dolayısı ile elindeki paralar, şehir halkı tarafından tanınmamış ve garip karşılanmıştı. O bakımdan bu kişi hükümdarın huzuruna çıkartıldı. Hükümdar, salih bir zat idi. O da, beraberindekiler de îman etmişlerdi. Bu kimseyi görünce: Bu, hükümdar Dakyanus döneminde şehirlerinden çıkan delikanlılardan birisi olabilir. Ben de yüce Allah’a onları bana göstermesi için dua edip duruyordum, dedi. Bu gence durumunu sordu, o da ona durumunu anlattı. Hükümdar bu işe çok sevindi ve şöyle (çevresindekilere) dedi; Allah size (böylece) bir belge göndermiş olabilir. Haydi bununla mağaraya doğru gidelim. Şehir halkı ile birlikte onların yanlarına gitmek üzere bineklerine bindiler. Mağaraya yaklaştıklarında Yemliha: Sizden korkmamaları için onların yanına ben gireceğim, dedi. O da yanlarına girip durumu arkadaşlarına haber verdi ve bu gelen topluluğun İslâm ümmeti olduğunu onlara söyledi. Rivâyet edildiğine göre onlar bu İşe çok sevindiler, hükümdarın yanına çıktılar, onu tazim ettiler, o da onları tazim elti. Sonra da mağaralarına geri döndüler.

Rivâyetlerin çoğunluğu, Yemliha’nın durumu onlara haber vermesi ile birlikte -ileride geleceği üzere- gerçek anlamıyla öldüklerini bildirmektedir. Cesetlerin diriltilmesi hususunda şüphe içerisinde bulunanlar da bu konuda kesin bir kanaate sahip olmuş oldular. Yüce Allah’ın:

“Bulunmalarım sağladık ki, Allah’ın va’dinin gerçek olduğunu… bilsinler” âyetinin anlamı da işte budur. Yani, hükümdar ve onun yönetimi altındakiler, kıyâmetin de hak olduğunu, öldükten sonra dirilmenin de hak olduğunu bilsinler diye…

“Hani onlar kendi meselelerini aralarında tartışıyorlardı.” Onlar bu tek kişiyi, Ashab-ı Kehf’in haberlerinin doğruluğuna delil kabul ettiler ve yanlarına girmekten çekindiler. Bunun üzerine hükümdar: Bunların üzerine bir bina yapın, dedi. Genç delikanlıların dini üzere olan kimseler de: Onların yanında bir mescid edinin, dediler.

Rivâyet edildiğine göre kâfir bir kesim: Biz buraya ya bir kilise yahut misafirhane bina edelim, demişler. Ancak müslümanlar onlara engel olarak: Hayır, biz onların yanında bir mescid edineceğiz, demişlerdi.

Yine rivâyet edildiğine göre; bazıları mağarayı üzerlerine kapatmak ve mağarada onları görünmeyecek bir halde bırakmak istemişlerdi. Abdullah b. Ömer’den rivâyet edildiğine göre yüce Allah ise o sırada onların izlerinin görülmesini engellemiş ve görülmelerini engelleyecek şekilde onları perdelemişti. İşte onlara bir alamet olmak üzere üzerlerine bir bina yapmaya iten sebep de budur.

Yine denildiğine göre hükümdar; altından bir sanduka içerisinde onları defnetmek İstedi. Rüyada onlardan birisini gördü, kendisine şöyle dedi: Sen bizi altın bir sanduka içerisine koymak istiyorsun. Böyle bir işi yapma. Biz, topraktan yaratıldık ve ona döneceğiz. Bizi halimize bırak.

Kabirler Üzerinde Mescid Edinmek, Kabirlerde Namaz Kılmak, Kabirlerde Bina Yapmak ve Benzeri Fiiller:

Burada kimileri yasak, kimileri câiz bir takım meseleler sözkonusudur. Kabirler üzerinde mescid yapmak, kabristanda namaz kılmak, kabirlerin üzerinde bina yapmak ve buna benzer sünnetin sözkonusu ettiği bir takım hususlar yasaktır, câiz değildir. Çünkü Ebû Dâvûd ve Tirmizî’nin rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kabri ziyaret eden kadınları, kabirler üzerinde mescid yapan ve kandil yakanları lanetlemiştir. Tirmizî dedi ki: Bu konuda Ebû Hüreyre ve Âişe’den de rivâyetler gelmiştir. İbn Abbâs’ın rivâyet ettiği hadis de hasendir. Ebû Dâvud, Cenâİ7. 78; Tirmizî, Salât 121: Nesâî, Cenâiz 104: Musned, 1, 229, 287, 324, 337

Buhârî ile Müslim de, Hazret-i Âişe’den rivâyet ettiklerine göre, Um Habibe ile Ummu Seleme, Habeşistan’da gördükleri ve içinde bir takım tasvirler bulunan bir kiliseden Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a söz ettiler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: “O kimseler arasında salih bir kişi bulunup da bu salih kişi Öldü mü, hemen onun kabri üzerine bir mescid inşa eder ve orada bu suretleri yapıverirlerdi. Bunlar, kıyâmet gününde yüce Allah huzurunda mahlukatın en kötüleridirler.” Lâfız Müslim’e aittir. VI) Buhârî, Salâl İS, 54, Cenâiz 71. Menâkıbu’l-Ensâr 37; Müslim, Mesâcid 16: Nesâî, Me- siîeid 13; Musned, VI. 51

İlim adamlarımız derler ki: işte bu müslümanlara, Peygamberlerin ve ilim adamlarının kabirlerini mescide çevirmelerini haram kılmaktadır. Hadis İmâmları, Ebû Mersed el-Ganevî’den şöyle dediğini rivâyet ederler: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Kabir’lere doğru namaz kılmayınız ve kabirler üzerinde oturmayınız.” Bu hadisin lâfzı da Müslim’e aittir. Müslim, Cenaiz 97, 98, Ebû Dâvûd, Cenâiz 73: Tirmizî, Cenniz 57: Nesâî, Kıble 11; Müsned, IV, 135.

Yani, kabirleri yöneldiğiniz bir kıble edinerek, onlar üzerinde veya onlara doğru -yahudiler ve hristiyanların yaptıkları gibi- namaz kılmayınız. Çünkü bu, o kabirlerde bulunan kimselere ibadet etmeye götürür. Nitekim putlara ibadete sebep de bu olmuştu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) benzeri bir durumdan sakındırmakta ve buna götüren yolları kapatarak şöyle buyurmaktadır: “Peygamberlerinin ve aralarındaki salih kimselerin kabirlerini mescid edinen bir kavme Allah’ın gazabı çok şiddetlidir.” Muvatta’, Kcısru’s-Snln 85; Müsned, II, 246 (kısmen).

Buhârî ile Müslim, Hazret-i Âişe ile Abdullah b. Abbas’dan şöyle dediğini rivâyet ederler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hastalanınca kendisine ait bir örtüyü yüzünün üzerine koymaya başladı. Örtü yüzünün üzerinde iken nefes almada güçlük çekince, onu yüzünden açtı ve bu haliyle şöyle buyurdu: “Allah’ın laneti yahudilerle hristiyanlar üzerine olsun. Çünkü onlar peygamberlerinin kabirlerini mescid edindiler.” Hazret-i Peygamber bununla, onların yaptıklarını yapmaktan sakındırıyordu. Buhârî, Cenniz 62. 96, Enbiyâ 50, Meğnzi 83; Müslim, Mesâcict 19-22, Ebû Dâvûd, Ceniuz 72, Nesâî, Mesâcid 13. Cenniz 106; Dârimî, Salât 120: Muvatta’, Medine 17: Müsned, I, 218. II. 284, 285… VI. 34. 80, 121, 146…

Müslim de, Hazret-i Cabir’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kabrin alcı ile sıvanmasını, üzerine oturulmasını ve üzerine bina yapılmasını yasakladı. Müslim, Cenâiz 94; Ebû Dâvûd, Cenâiz 72; Tirmizî, Cenâiz 5»; Nesâî, Cenaiz 96-98; İbn Mâce, Cenâiz 43; Müsned, III, 295; VJ, 299 (Ummu Seleme’den), III, 332 ile 399 (kısmen) Bu hadisi ayrıca Ebû Dâvûd ve Tirmizî de Hazret-i Cabir’den rivâyet etmişlerdir. O dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), kabirlerin alçı ile sıvanmasını, kabirlerinin üzerine yazı yazılmasını, üzerlerine bina yapılmasını ve üzerlerinden geçerek çiğnenmelerinİ yasakladı. Tirmizî dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Ebû Dâvûd, Cenâiz 72; Tirmizî, Cenaiz 58: Nesâi, Cenniz 96.

Sahih (i Müslim) de, Ebû’l-Heyyâc el-Esedî’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ali b. Ebî Tâlib bana şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın beni gerçekleştirmek üzere gönderdiği bir işe ben de seni göndereyim mi: Ne kadar heykel görürsen, mutlaka onu dümdüz edecek, tanınmaz bir hale getireceksin, ne kadar yükseltilmiş kabir görürsen, mutlaka onu dümdüz edeceksin -Bir rivâyette de: Ne kadar suret görürsen mutlaka onu da dümdüz edecek, tanınmaz hale getireceksin- denilmektedir. Bu hadisi Ebû Dâvûd ve Tirmizî de rivâyet etmiştir. Müslim, Cenâiz 93; Ebû Dâvûd, Cenâiz 68; Tirmizî, Cenniz 56; Nesâi, Cenaiz 99; Müsned, I. 96, 129, 145

İlim adamlarımız derler ki: Bu hadisin zahiri kabirlerin nisbeten tümseklestirilmesini, yükseltilmesini men etmekte ve alçak olmasını gerektirmektedir. Bazı âlimler de bu görüşü benimsemiştir.

Ancak Cumhûr, ortadan kaldınlması emrolunan bu yükseltmenin, deve hörgücünü andıran bir tepe görünümünden daha fazla olanı hakkındadır. Kabrin, kendisi vasıtası ile tanınmasını ve saygı duyulmasını sağlayacak bir tümseklikte olması gerekir. -Malik’in, Muvatta’’da zikrettiğine göre-, Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ve İki arkadaşının (Hazret-i Ebû Bekir ile Hazret-i Ömer’in) -Allah onlardan razı olsun- kabirleri de bu şekildedir.’ Muvatta’’da böyle bir rivâyet tesbit edemedik. Ancak Buhârî, Cenâiz 96’da: Süfyan et-Teraıtıör’ın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in kabrini -deve hörgücü gibi- tümsekleştirîlmiş gördüğüne dair ifadeleri yer almaktadır. Dârakutnî’nin, İbn Abbâs yoluyla rivâyetine göre, babamız Âdem (aleyhisselâm)’ın kabri de bu şekildedir. Dârakutnî, 11, 70.

Cahiliye döneminde Ölüyü tazim ve yüceltmek kastıyla kabrin üzerinde gereğinden fazla binanın yükseltilmesine gelince, bu şekildeki bir bina yıkılır ve ortadan kaldırılır. Çünkü böyle bir iş, âhiretin ilk konağında dünyevi zinetin kullanılması ve kabirleri tazim edip onlara İbadet eden kimselere benzemek söz konusudur.

İşte bu hususlar ve bu konudaki nehyin zahiri dolayısı ile, bu gibi işlerin haram olduğunun söylenmesi gerekir.

Kabrin, deve hörgücü gibi tümsekleştirihnesine (tesnime) gelince bu, bir karış kadar yükseltilmesi demek olup devenin hörgücü (senam)’den alınmış bir kelimedir, Kabrin üzerindeki toprakları rüzgârın sallallahü aleyhi ve sellemurmamast için Üzerine su serpilir. Şâfiî, kabrin çamur ile sıvanmasında bir sakınca yoktur der. Ebû Hanîfe de şöyle demektedir: Kabir, alçı ile de çamur ile de sıvanmaz ve üzerinde düşecek şekilde bina da yükseltilmez. Bununla bir miktar -bir alamet olmak üzere- taşların konulmasında bir mahzur yoktur. Çünkü Ebû Bekir el-Eslem rivâyetle şöyle demiştir: Bize Müsedded anlattı, bize Nûh b. Durâc anlattı o, Cafer b. Muhammed’den naklen dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kızı Fatıma, Hamza b. Abdulmuttalib’in kabrini her cuma günü ziyaret eder. Onun kabrine alamet olmak üzere bir taş parçası koymuştu. Bunu da Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) zikretmiştir İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd, III, 234.

Tabutta Defin ve Kabir;

Bu âyetin işaret ettiği câiz meselelerden birisi de tabutla defin meselesidir. Bu, özellikle gevşek arazîde caizdir. Rivâyete göre Danyal (aleyhisselâm) taştan bir tabut içerisinde imiş. Yusuf (aleyhisselâm) da kendisi için camdan bir tabut yapılmasını ve kendisine ibadet olunur korkusu ile de bir kuyuya atılmasını vasiyet etmiş ve böylece Mûsa -Allah’ın salat ve selamı hepsine olsun- dönemine kadar kalmıştır. Hazret-i Mûsa’ya, onun tabutunu oldukça yaşlı bir kadın göstermiş, o da o tabutu kaldırıp İshak (aleyhisselâm)’ın bulunduğu hazireye koymuştu. Sahih’de, Sa’d b. Ebi Vakkas’dan nakledildiğine göre o, ölümüyle sonuçlanan hastalığında şöyle demiş: Bana da tıpkı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yapıldığı gibi lahid açınız ve üzerime kerpiçleri dikine yerleştiriniz Müslim, Cenâiz 90; Nesâî, Cenâiz 85: İbn Mâce, Cenâiz 39; Müsned, 1, 169, 173, 184.

Lahid önce yerin yarılması, sonra da- eğer yer sert ise yarığın kıble tarafından bir başka kabrin kazılarak ölünün oraya yerleştirilmesine, üzerinin de kerpiç ile kapatılmasına denir. Bize göre bu, kabri (dikey) yarık şeklinde açmaktan daha faziletlidir. Çünkü yüce Allah’ın Rasulüne seçtiği şekil budur. Ebû Hanîfe de bu görüşü kabul etmiş ve sünnet olan lahid şeklinde kabri açmaktır, demiştir. Şâfiî ise sünnet olan, kabri yeri yararak açmaktır, demiştir.

Lahid şeklindeki kabirde kireç kullanılması mekruhtur. Şâfiî ise kireç kullanmakta bir mahzur yoktur, çünkü o da bir çeşit taştır, demiştir. Ebû Hanîfe ve arkadaşları ise bunu mekruh görürler. Çünkü kireç, yapılan binayı sağlamlaştırmak için kullanılır. Kabir ve içindekiler ise çürümeye mahkûmdur, ona sağlamlık uygun düşmez. Buna göre, taş ile kireç arasında bir fark kalmamaktadır. Bir diğer görüşe göre kireç, ateşin bir izini taşır. O bakımdan -tefe’ül yoluyla- mekruh kabul edilir. Bu görüşe göre taş ile kireç arasında fark görülmektedir.

Fakihler şöyle demektedir: Kerpiç ve kamış kullanmak müstehaptır. Çünkü rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kabri üzerine bir demet kamış konulmuştur. Büyük ilim adamı İmâm Ebû Bekr Muhammed b. el-Fadl el-Hanefi -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- den nakledildiğine göre o, kendi bölgelerinde yerin gevşekliği dolayısıyla tabut kullanmanın câiz olduğunu söylemiş ve şöyle demiştir: Demirden dahi tabut kullanılacak olursa bunda bile bir mahzur yoktur. Ancak, onun iç tarafına toprak serilmeli ve ölü tarafından üst kesimi çamurla sıvanmalı, ince kerpiçler de ölünün sağ ve soluna yerleştirilmîşdir ki, böylelikle bu lahid konumuna gelsin.

Derim ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kabrine kadife parçasının yerleştirilmesi de bu kabildendir. Çünkü Medine toprağı hem su sızdırır, hem de tuzlu (kıraç) bir arazidir. (Hazret-i Peygamber’in azadlısı) Şükran dedi ki: Allah adına yemin ederim ki, kabirde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in altına kadife parçasını yerleştiren benim. Ebû Îsa et-Tirmizî dedi ki: Şükran’in bu hadisi hasen, garip bir hadistir Tirmizî, Cenâiz 55. Ancak bu manada gelen bnşkn livnyerler de vnrdır. Bk. Müslim, Cemiz 91: Tirmizî, Cenâiz 55: Nesâî, Cenâiz 88: Müsned, L 228. 355

Kehf 20

“Çünkü sizi ele geçirirlerse ya taşlayarak öldürürler ya da sizi dinlerine döndürürler; o zaman da asla kurtulamazsınız.”

Diyanet Vakfı
«Çünkü onlar eğer size muttali olurlarsa, ya sizi taşlayarak öldürürler veya kendi dinlerine çevirirler ki, o zaman ebediyyen iflah olmazsınız.»

Kurtubi Tefsiri
“Çünkü onlar, sizi ele geçirirlerse sizi ya taşlarlar yahut kendi dinlerine döndürürler. O takdirde ebediyen iflah olmazsınız.”

“Çünkü onlar sizi ele geçirirlerse, sizi ya taşlarlar…” ez-Zeccâc dedi ki: Yani size taş atarlar, sizi taşa tutarlar. Ki, bu öldürme şekillerinin en kötüsüdür. Bu ifade, size söver sayarlar, tahkir ederler diye de açıklanmış ise de, birinci açıklama şekli daha sahihtir. Çünkü onların kıssaları ile ilgili daha önceden geçen açıklamalardan da anlaşıldığına göre onların öldürülmeleri isteniyordu . Taşa tutmak ise geçmiş dönemlerde, -yine bundan önce açıklandığı üzere- insanların dinlerine muhalefet etmenin bir cezası idi. Çünkü böyle bir cezalandırma, hepsinin ortaklaşa bu cezalandırmaya katılmalan açısından, bütün o din mensuplarını daha bir rahatlatıcı idi.

3. Vekâlet ve Sıhhati:

Aralarından birisinin, gümüş para ile gönderilmesi, vekâlete ve vekâletin sıhhatine bir delildir. Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) da kardeşi Akil’i, Osman (radıyallahü anh) nezdinde vekil tayin etmişti. Genel olarak vekâletin sıhhati hususunda herhangi bir görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Vekâlet, cahiliye döneminde de, İslâm geldikten sonra da bilinen bir uygulamadır. Nitekim, Abdurrahman b. Avf da, Umeyye b. Halef’i Mekke’de bulunan aile halkı ve diğer yakınları üzerine vekil bırakmıştı. Yani, onları korumalarını istemişti. Umeyye de o sırada müşrik idi. Buna karşılık Abdurrahman b. Avf da Umevye’ye bu yaptıklarına misliyle bir mükâfat olmak üzere Medine’de bulunan yakınlarını korumayı tekeffül etmişti. Buhârî, Abdurrahman b. Avf’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Umeyye b. Halef İle Mekke’de bulunan aile halkım ve yakınlarımı (sâğiye) koruması, benim de onun Medine’de bulunan yakınlarını korumam üzere bir belge düzenledik. Ben, adımı (Abdur)Rahmân diye sözkonusu edince, o: Ben Rahmân diye bir kimse tanımıyorum. Benimle cahiliye dönemindeki İsmini zikrederek yazış, dedi. Ben de onunla Abdu Amr diye yazıştım… diyerek hadisin geri kalan bölümünü zikretti Buhâri, Vekfılet 2

el-Esmaî dedi ki: ” Kişinin aile halkı ve yakınları, kişiye meyleden, onun yanına gelen kimseler” demektir. Bu kelime, meyletmek anlamındaki; fiilinden alınmadır. Bir şeye meyleden veya onunla birlikte bulunan her şey hakkında bu fiil kullanılır. Bu açıklamalar onun “Kitabu’l-Efâl” adh eserinden nakiedilmiştir.

4. Vekâlet Akdinin Mahiyeti ve Delilleri:

Vekâlet, bir nâiblik akdidir. Şanı yüce Allah, bu akde duyulan ihtiyaç ve bu akid sayesinde bir takım maslahatlar gerçekleşeceğinden dolayı izin vermiştir. Çünkü herkesin bütün işlerini başkasının yardımı olmadan veya rahatlıkla kendiliğinden yerine getirme imkânı bulunmaz. O bakımdan kişi bu işleri için kendisini rahatlatacak kimseleri vekil tayin eder.

İlim adamlarımız, vekâletin sıhhatine Kitab-ı Kerîm’den bir takım âyetleri delil göstermişlerdir. Bu âyetlerden birisi, açıklamakta olduğumuz âyet-i kerîme ile, yüce Allah’ın:

“…Onu (zekâtı) toplamakla görevlendirilenlere..” (et-Tevbe, 9/60);

“Şu gömleğimi götürün de…” (Yusuf, 12/93) âyetlerini delil göstermişlerdir. Sünnet-i seniyeden buna delil teşkil edecek hadisler pek çoktur. Bunlardan birisi Urve el-Bârikî yoluyla rivâyet edilen hadistir ki, bu hadis daha önceden el-En’âm Sûresi tefsirinin sonlarında (6/164. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Câbir b. Abdullah rivâyetle dedi ki: Hayber’e çıkmak istedim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına varıp ona şöyle dedim: Ben, Hayber’e çıkmak istiyorum. Bana şöyle dedi: “Benim oradaki vekilimin yanına varırsan, sen ondan onbeş vesk (hurma) al. Senden buna dair (bu tahsilatı yapabilme yetkisine sahip olduğuna dair) bir alâmet isteyecek olursa, sen de elini onun gırtlağının üzerine koy!” Bu hadisi de Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Akdiyc 30.

Bu anlamdaki hadisler pek çoktur. Diğer taraftan ümmetin bu akdin câiz oluşu üzerinde icmâ’ etmesi de yeterli bir delildir.

5. Vekâletin Câiz Olduğu Alanlar:

Vekâlet, niyâbeten (vekâlet yoluyla) yerine getirilmesi câiz olan bütün haklarda caizdir. O bakımdan gasıp (gasbettiği mal hususunda) birisine vekâlet verecek olsa bu câiz olmaz. Kendisi vekil durumunda olur. Çünkü yapılması haram olan bütün işlerde de vekâlet câiz olmaz.

6. Mazereti Olanlarla Olmayanların Vekil Tayin Etmesi:

Bu âyet-i kerimede oldukça güzel bir müjde vardır. O da şudur: Onların aralarından birisini vekil tayin etmeleri, kendilerine bir zarar gelir korkusuyla herhangi bir kimsenin varlıklarını farketmesi korkusu dolayısıyla takiye ile birlikte sözkonusu olmuştu.

Mazeret sahibi olan kimselerin, başkalarını vekil tayin etmelerinin câiz olduğu ittifakla kabul edilmiştir. Mazereti bulunmayan kimsenin başkasını vekil tayin etmesine gelince, Cumhûr böyle bir vekâletin câiz olacağını kabul etmiştir. Ebû Hanîfe ve Suhnun ise câiz değildir, demişlerdir. İbnu’l-Arabî der ki: Suhnun, bu görüşünü Esed b. el-Furat’tan almış ve hakimliği döneminde buna göre hüküm vermiş gibi görünüyor. O, belki de bunu zulüm ve zorba kimselere karşı, onlardaki hakları almak ve onları zelil etmek için yapıyordu ki, bu da hakkın kendisidir. Çünkü vekâlet bir yardım ve destektir. Batıl ehli kimselere ise yardım ve destek olunmaz.

Derim ki: Bu, güzel bir açıklamadır. Din ve fazilet sahibi olan kimseler, fiilen hazır bulunsalar ve o işlerini görebilecek sağlığa sahip olsalar dahi başkalarını vekil tayin edebilirler. Hazır bulunan ve sağlıklı olan kimsenin başkasını vekil tayin etmesinin câiz ve sahih oluşunun delili, Buhârî, Müslim ve başkalarının, Ebû Hüreyre’den naklettikleri şu rivâyettir: Ebû Hüreyre dedi ki: Bir kimsenin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’da belli yaşta bir deve alacağı vardı. Hazret-i Peygamberin yanına gelerek bu devesini ödemesini isledi. Hazret-i Peygamber de: “Bunun istediği hakkını veriniz” diye buyurdu. Onun hakkı olan yaştaki deveyi aramakla birlikte bulamadılar. Ancak, yaşça ondan daha büyük deve bulabildiler. Hazret-i Peygamber yine: “Onu veriniz” diye buyurdu. Adam şöyle dedi: Sen, bana hakkımı tas tamam verdin. Allah da sana tastamam ihsan etsin, dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki, sizin en hayırlınız borcunu en güzel şekilde ödeyeninizdir.” Buhârî, Vekâler 5, İstikraz 6. 7; Müsned, II, 377, 393, 431. Ayrıca bk. Müslim, Miis.îkm Lâfız Buhârî’ye aittir.

İşte bu hadis, sahih olmakla birlikte ayrıca hazır bulunan ve bedenen sağlıklı bir kimsenin başkasını vekil tayin etmesinin câiz olduğuna delildir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabına, kendisine vekâleten borcu olan yaştaki deveyi vermelerini emretmişti, işte bu, onun bu konuda onlara verdiği bir vekalettir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hasta da değildi, yolculukta da bulunmuyordu. Bu ise, Ebû Hanîfe ile Suhnun’un: Hazır bulunan ve bedenen sağlıklı olan bir kimsenin, ondan davacı olan kişinin rızası müstesna başkasını vekil tayin etmesi câiz değildir, şeklindeki görüşlerini reddetmektedir. Çünkü bu hadis, onların bu konudaki görüşlerine muhaliftir.

7. Âyet, Ortaklığın da Câiz Oluşuna Delildir:

İbn Huveyzimendad der ki: Bu âyet-i kerîme, ortaklığın câiz olduğu hükmünü de ihtiva etmektedir. Çünkü (sözü edilen) gümüş para, hepsine ait idi. Aynı şekilde âyet, vekâletin câiz olduğu hükmünü de İhtiva eder. Çünkü onlar aralarından birisini göndermiş ve yiyecek satın almak üzere onu vekil tayin etmişlerdi. Arkadaşların birlikte yemek yemeleri ve yiyeceklerini birlikte karıştırmalarının câiz olduğu hükmünü de ihtiva eder. Biri diğerinden daha çok yese bile. Daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/220. âyet, 6. başlıkta) geçtiği üzere yüce Allah’ın:

“Şayet onlarla bir arada yaşarsanız onlar sizin kardeşlerinizdir”(el-Bakara, 2/220) âyeti da buna benzemektedir. Bundan dolayı bizim mezhebimize mensup ilim adamları, kendisine sadaka verilen ve bunu zengine ait bir yiyeceğe karıştırıp onunla birlikte yiyen bir yoksulun bu davranışının câiz olduğunu söylemişlerdir. Yine mezhebimiz âlimleri, mudaraba yapan ortağın, kendisine ait yemeği başkasının yemeğine karıştırıp o kimseyle birlikte yemesinin câiz olduğunu da söylemişlerdir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da kendisine kurbanlık almak üzere ashabdan birisini vekil tayin etmiş bulunmaktadır.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Âyet-i kerimede buna dair bir delil yoktur. Çünkü onlardan her bir kişinin, gönderdikleri şahsa başlı başına para vermiş olması ihtimali de vardır. O takdirde o kişinin alışverişinde ortaklık sözkonusu olmaz. Yine bu konuda ancak şu iki hadis dayanak teşkil etmektedir: Bunlardan birisine göre İbn Ömer, kuru hurma yiyen bir topluluğun yanından geçmiş ve şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), bir kimsenin hurmaları ikişer ikişer yemesini, kardeşinin kendisine izin vermesi hali müstesna nehyetmiştir Buhârî, Mezâlim 14, Et’ime 44; Müslim, Eşribc 150; Ebû Dâvûd, Et’ime 43; Tirmizî, Et’ime 16; Dârimîi, Et’ime 25; Müsned, II, 7, 46, 81, 103- Diğeri ise, Ebû Ubeyde’nin komutanlığındaki el-Habat sedyesine dair Hadîs-i şerîftir el-Habat Gazvesi ile ilgili rivâyetler için bk.: Buhârî, Zebâih 12, Meğâzi 65: Müslim, Sayd 17-21: Ebû Dâvûd, Et’ime 46; Müsned, IH, 311.

Ancak bu, konuya delaleti bakımından birincisinden daha geridedir. Zira, Ebû Ubeyde’nin o gazvede kendilerine gıda teşkil edecek şeyleri asgari ölçüde yetecek kadar verme ve onları bunun için bir araya toplamama İhtimali de vardır.

Derim ki: Bu görüşün aksine, Kitab-ı Kerîm’den delil teşkil eden âyetler arasında yüce Allah’ın:

“Şayet onlarla bir arada yaşarsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir”(el-Bakara, 2/220) âyeti ile;

“Sizin için topluca veya ayrı ayrı yemenizde de bir vebal yoktur” (en-Nûr, 24/61) âyetleri de vardır. Yüce Allah’ın izniyle ileride açıklaması gelecektir.

Kehf 19

Böylece onları uyandırdık ki, aralarında sorsunlar. İçlerinden biri dedi: “Ne kadar kaldınız?” Dediler: “Bir gün veya günün bir parçası kadar kaldık.” Dediler: “Rabbiniz kaldığınız zamanı daha iyi bilir. Şu gümüş parayla birinizi şehre gönderin, hangisinin yiyeceği daha temizse baksın, size oradan bir rızık getirsin. Nazik davransın, sizi kimseye sezdirmesin.”

Diyanet Vakfı
Böylece biz, aralarında birbirlerine sormaları için onları uyandırdık: İçlerinden biri: «Ne kadar kaldınız?» dedi. (Kimi) «Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık» dediler; (kimi de) şöyle dediler: «Rabbiniz, kaldığınız müddeti daha iyi bilir. Şimdi siz, içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de, baksın, (şehrin) hangi yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin; ayrıca, nazik davransın (gizli hareket etsin) ve sakın sizi kimseye sezdirmesin.»

Kurtubi Tefsiri
İşte böylece kendi aralarında soruştursunlar diye onları uyandırdık. Ardından içlerinden biri: “Ne kadar kaldınız?” dedi. “Bir gün veya bir günün birazı kaldık” dediler. Dediler ki: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilendir. Şimdi siz, birinizi bu gümüş paranız ile şehre gönderin de baksın; hangi yemeği daha temiz bulursa ondan size bir rızık getirsin. Dikkatlice hareket etsin ve sakın sizi kimseye farkettirmesin.

“İşte böylece kendi aralarında soruştursunlar diye onları uyandırdık” âyetindeki;

“Uyandırmak”; hareketsiz iken harekete getirmek anlamındadır. Âyetin anlamı da şöyledir: Biz, onları uyuttuğumuz, hidâyetlerini artırdığımız ve uykudayken evirip çevirdiğimiz gibi onları uyandırdık da. Yani, onları daha önceki elbiselerinde ve eski hallerinde herhangi bir değişiklik olmaksızın uykularından uyandırdık. Şair, şöyle demektedir:

“Ve seher vaktinde uyandırdığım; hepsi birlikte ama, kimisi henüz yeni sarhoş olmuş,

Kimisi el yordamıyla önünü görmeye çalışır halde kalkan samimi genç arkadaşlar…”

Yüce Allah’ın:

“Kendi aralarında soruştursunlar diye” âyetindeki “lâm” lâm-ı sayrûra (oluş) lâm’ı diye bilinir. “Akıbet lâm”ı ile aynı şeydir. Yani, bu noktaya varsınlar diye bir anlam ifade eder. Yüce Allah’ın:

“Çünkü sonunda onlara bir düşman, bir tasa olacaktır” (el-Kasas, 28/8) âyetindeki “lâm” da böyledir.

O halde onların uykularından uyandınlmaları birbirlerine soruştursunlar diye olmamıştı.

Yüce Allah’ın:

“Bir gün veya bir günün birazı kaldık, dediler” âyetine gelince, onların böyle demelerine sebep, sabah öğleden önce mağaraya girmeleri, yüce Allah’ın da onları gündüzün son saatlerinde uyandırmış olmasıdır. O bakımdan onların başkanları Yemlîha veya Mekselmînâ: Uyuduğumuz süreyi en iyi bilen Allah’dır, diye cevap verdi.

Yüce Allah’ın:

“Şimdi siz, birinizi bu gümüş paranız ile şehre gönderin…” âyetine dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1. Paralarıyla Birilerini Göndermeleri:

İbn Abbâs dedi ki: Onların ellerindeki paralan bahar mevsiminde doğan deve yavrusunun ayak tabanını andırıyordu. İbn Abbâs’ın bu sözünü en-Nehhâs nakletmektedir.

İbn Kesîr, Nâfi, İbn Âmir, el-Kisaî ve Âsım’dan rivâyetle Hafs, “Gümüş paranız ile” kelimesini “re” harfini esreli olarak okumuşlardır. Ebû Amr, Hamza ve Âsım’dan rivâyetle Ebû Bekir ise bu kelimeyi “ra” harfini sakin olarak okumuşlar ve ağırlığı dolayısıyla esreyi hazf etmişlerdir. Bu iki okuyuş, iki ayrı söyleyiştir. ez-Zeccâc ise bu kelimeyi “vav” harfini esreli, “ra” harfini de sakin olarak okumuştur.

Onların aç olarak uyandıkları ve yiyecek almak Üzere gönderdikleri kişinin Yemlîhâ olduğu da söylenmiştir ki, el-Gaznevî’nin naklettiğine göre bu, yaşça en küçükleri idi. Şehir ise, Üfsus (Efes) şehridir. Tarsus olduğu da söylenmiştir Bunun, cahiliye döneminde ismi da Üfsus idi. islam gelince oraya Tarsus ismini vermişlerdir.

İbn Abbâs dedi ki: Bunlarla birlikte kendi çağlarında bulunan kıralın resmini taşıyan dirhemler vardı.

2. Alınmasını İstedikleri Yiyecek ve Dikkatli Davranma İstekleri:

Yüce Allah’ın:

“Baksın, hangi yemeği daha temiz bulursa…” âyeti nu İbn Abbâs, hangi hayvanın kesim itibariyle daha helal olduğuna baksın, diye açıklamıştır. Çünkü onların yaşadıkları şehrin ahalisi, bir pul adına hayvanlarını kesiyorlardı. Aralarında imanlarını gizleyen bir topluluk vardı. İbn Abbâs: Genel olarak şehir halkı mecusi idi, demektedir.

“Hangi yemeği daha temiz bulursa” ifadesinin, daha bir bereketli olduğunu görürse anlamında olduğu da söylenmiştir. Yine denildiğine göre arkadaşları, gönderdikleri kimseye, kimse onları farketmesin dîye iki ya da üç kişilik bir yiyecek diye zannedilecek, ancak pişirilmesi halinde de bir topluluğa yetecek kadar bir miktar almasını istediler. Bundan dolayı alınan bu yiyeceğin pirinç olduğu söylenmiştir. Kuru üzüm olduğu, hurma olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Daha temiz” İfadesinin, daha hoş anlamında olduğu söylendiği gibi, daha ucuz anlamında kullanıldığı da söylenmiştir.

“Ondan size bir rızık” sizin için bir gıda

“getirsin, dikkatlice hareket etsin.” Yani, şehre girişinde ve yiyeceği satın alışında gereken dikkati göstersin

“ve sakın sizi kimseye farkettirmesin” kimseye durumunuzu haber vermesin. Şöyle de denilmiştir: Eğer o, farkedilecek olursa, hiç bir zaman diğer kardeşlerini içine düştüğü bu zor duruma düşürmesin.

Kehf 18

Onları uyanık sanırsın, hâlbuki onlar uykudadır. Biz onları sağa ve sola çevirirdik. Köpekleri de girişte iki kolunu uzatmıştı. Onlara baksaydın, mutlaka onlardan kaçar, onlarla ilgili içini korku kaplardı.

Diyanet Vakfı
Kendileri uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın. Onları sağa sola çevirirdik. Köpekleri de mağaranın girişinde ön ayaklarını uzatmış yatmakta idi. Eğer onların durumlarına muttali olsa idin dönüp onlardan kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı.

Kurtubi Tefsiri
Onlar, uyuyor oldukları halde sen onları uyanık sanırdın. Biz onları sağ yanlarına da, sol yanlarına da çeviriyorduk. Onların köpeği ise, giriş yerinde iki kolunu (ön ayaklarını) uzatmıştı. Yanlarına çıkıp onları görseydin, mutlaka onlardan geri dönüp kaçardın ve hiç şüphesiz onların korkusu ile dolardın.

“Uyanık (kimseler)” kelimesi, (…….) kelimesinin çoğuludur ve bu da uyanık bulunan kimse demektir.

“Onlar uyuyor oldukları halde” ifadesi ise, Arapların; “Onlar, rükû, sücud ediyor ve oturuyor oldukları halde” ifadesine benzemekle olup çoğul olanlar mastar ile nitelendirilmişlerdir.

“Biz onları sağ yanlarına da sol yanlarına da çeviriyorduk” âyeti hakkında İbn Abbâs der ki: Yer onların etlerini yiyip bitirmesin diye böyle yapıyordu. Ebû Hüreyre dedi ki: Her yıl onlar iki defa döndürülüyorlardı. Yılda bir defa döndürüldükleri de söylenmiştir. Mücahid de şöyle demektedir: Her yedi yılda bir defa döndürülüyorlardı. Bir başka kesim de şöyle demektedir: Ancak son dokuz yılda döndürülmüşlerdir. Üç yüz yıl içerisinde ise döndürülmediler. Müfessirlerin konu ile ilgili açıklamalarının zahirinden anlaşıldığına göre; onların bu dondürülmeleri Allah’ın bir fiili idi. Bununla birlikte, Allah’ın emriyle bir melek tarafından yapılması ve böylelikle bu fiilin yüce Allah’a izafe edilmesi de mümkündür.

Yüce Allah’ın:

“Onların köpeği ise giriş yerinde İki kolunu (ön ayaklarını) uzatmıştı” âyetine dair açıklamalarımız ise dört başlık halinde sunacağız:

1. Köpekleri:

Yüce Allah’ın:

“Onların köpeği” âyeti ile ilgili olarak Amr b. Dinar şöyle demektedir: Akrepten alınan sözlerden birisi de, “gece veya gündüz Allah Nûh’a salât ve selâm eylesin” diyen herhangi bir kimseyi sokmaması; köpekten alınan ahidlerden birisi de: “Onların köpeği ise giriş yerinde iki kolunu uzatmıştı” diyerek, üzerine gelen her hangi bir kimseye zarar vermemesidir.

Müfessirlerin çoğunun kanaatine göre burada sözü edilen köpek, gerçek bir köpektir. -Mukâtil ‘in dediğine göre- onlardan birisinin av köpeği yahut ekinini veya koyunlarını bekleyen bir köpeği idi. Köpeğin rengi ile ilgili -es-Sa’lebî’nin de sözünü ettiği şekilde- çok fazla görüş ayrılıkları vardır. Bunun hülasası şudur: Hangi renkte olduğunu söylersen isabet edersin. O kadar ki, onun rengi taş rengi veya sema renginde idi dahi denilmiştir. Aynı şekilde köpeğin ismi konusunda da görüş ayrılığı vardır. Hazret-i Ali’den Reyyan, İbn Abbâs’dan Kıtmir, el-Evzaîden Müşir, Abdullah b. Selam’dan Basît, Ka’bdan Silıya, Vehb’den Nîkyâ olduğu söyledikleri nakledilmiştir. Kıtmîr olduğu da söylenmiştir ki, bunları es-Sa’lebî nakletmektedir.

Onların dönemlerinde tıpkı günümüzde bizim şeriatimîzde câiz olduğu şekilde köpek beslemek, alıkoymak da câiz idi.

İbn Abbâs der ki: Kehf ashabı, geceleyin kaçtılar. Ve bunlar yedi kişi idiler. Beraberinde köpeği bulunan bir çobanın yanından geçtiler. O da dinlerini kabul ederek arkalarından gitti.

Ka’b dedi ki: Onlar, bir köpeğin yanından geçtiklerinde köpek onlara havladı. Onu kovdular. Ancak, geri döndü, defalarca onu kovdular. Bu sefer köpek, arka ayakları üzerine dikilip ön ayaklarını dua eden bir kimsenin yaptığı şekilde semaya doğru kaldırıp dile geldi ve: Benden korkmayın, çünkü ben Allah’ın sevdiklerini seviyorum. Siz uyuyun, ben de sizi koruyayım, size bekçilik edeyim, dedi.

2. Köpek Barındırma İle İlgili Rivâyetler:

Sahih (-i Müslim) de, İbn Ömer’den gelen rivâyete göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim, -av yahut davar köpeği müstesna- bir köpek barındıracak olursa, her gün onun ecrinden iki kırat eksilir.” Buhârî, Zebâih 6; Müslim, Musâkaat 51, 52, 54, 55: Tirmizî, Sayd 17; Nesâî, Sayd 12, 13. 14: Dârimî, Sayd 2, Muvatta’’, İsti’zan 13; Müsned, II, 4, 8. 37. 47, 55, 60, 101. 113, 147, 156 Yine Sahih (-i Müslim), Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kim, -davar (çoban) yahut av veya ekin köpeği müstesna- bir köpek edinirse, her gün onun ecrinden bir kırat eksilir. ” Buhârî, Hars 3, Bed’u’l-Halk 17; Müslim, Mûsakaat 53, 56-60; Ebû Dâvûd, Edâhi, 22; Tirmizî, Sayd 17: Nesâî, Sayd 10, 12. 14; İbn Mâce, Sayd 2; Müsned, II, 267, 345.

ez-Zührî dedi ki: İbn Ömer’e, Ebû Hüreyre’nin bu hadisi rivâyet ettiği nakledilince şöyle dedi: Allah Ebû Hüreyre’ye rahmet ihsan eylesin. O, ekin sahibi bir kimse idi; (o bakımdan bu hadisi iyi bellemiş’). Müslim, Musâkaat 46. }8; Tirmizî, Sayd 17, Müsned, El, 4,

Görüldüğü gibi sabit olan sünnet av İçin, ekinleri beklemek ve davarları korumak için köpek beslemenin câiz olduğuna delildir. Bunların dışında herhangi bir menfaat söz konusu olmaksızın köpek besleyenlerin ecirlerinin eksileceğinin belirtilmesi ise, ya köpeğin müslümanları korkutmasından, havlamasıyla onları şaşırtmasından dolayıdır yahut eve meleklerin girmesine mani olduğundan dolayıdır, ya da -Şâfiî’nin görüşüne göre- köpeğin necaseti dolayısıyladır. Yahut da herhangi bir faydası olmayan bir şeyi edinmeye dair yasağın çiğnenme cesaretinin gösterilmesinden dolayıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır.

Konu ile ilgili iki rivâyetten birisinde “iki kırat” denilirken, diğerinde de: “Bir kırat” denilmektedir. Bu, biri diğerinden daha çok e7iyet veren iki köpek türü hakkında olması ihtimaline binaendir. Mesela, Hazret-i Peygamberin öldürülmesini emrettiği siyah küpek buna bir örnektir. Hazret-i Peygamber, Hazret-i Cabir yoluyla gelen hadiste açıkça belirtildiği gibi, köpeklerin öldürülmesini nehyettiği hadisinde, bu gibi siyah köpekleri (öldürülmeyecekler arasında sayarak) bu istisnaya sokmamıştır. Bu hadisi de Sahih (i Müslim) rivâyet etmiş olup, buna göre Hazret-i Peygamber devamla şöyle buyurmuştur: “İki gözü üzerinde iki nokta bulunan simsiyah köpeği bilhassa dikkatli olunuz (öldürünüz).” Müslim, Miisîîkam 47; Müsned, TIL 333.

Sevap eksilme sebebinin, yerlerin farklılığı dolayısıyla olma ihtimali de vardır. Mesela, Medine veya Mekke’de köpek barındıran kimsenin ecrinden İki kırat, başka yerde barındıranın ecrinden de bir kırat eksilmesi söz konusu olabilir. Edinilmesi mubah olan köpek barındırma ise, tıpkı at ve kedi gibi ecrin eksilmesine sebep olmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır.

3. Beslenmeleri Mubah Olan Köpeklerin Nitelikleri:

Malik’e göre beslenmesi mubah olan çoban köpeği, davarlarla birlikte giden köpektir. Yoksa evde hırsızlara karşı onları koruyan köpekler değildir. Ekin köpeği İse, ekinleri geceleyin veya gündüzün vahşi hayvanlara karşı koruyan köpeklerdir; hırsızlara karşı koruyan değil.

Malik’in dışındaki ilim adamları ise, davar ve ekin hırsızlarına karşı köpek edinmeyi de câiz kabul etmişlerdir. Köpeğin hükümleri ile ilgili yeterli açıklamalar, daha önceden el-Mâide Sûresi’nde (5/4. âyet, 4. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamd olsun.

4. Hayır ve Salâh Sahibi Kimseleri Sevmenin Bereketi:

İbn Atiyye dedi ki: Babam -Allah ondan razı olsun- bana şunu anlatmıştı: Ben, Mısır camiinde, Ebû’l-Fadl el-Cevherî’yi, 469 yılında vaaz kürsüsünde şunfan söylerken dinledim: Hayır ehli kimseleri seven kimse, onların bereketinden bir şeylere nail olur. Bir köpek, fazilet ehli kimseleri sevdi ve onlarla birlikte arkadaşlık etti, Allah da indirdiği muhkem Kitabında ondan söz etti.

Derim ki: Bir köpek, salih ve veli kimselerle arkadaşlık edip bunlarla birlikte bulunduğundan dolayı bu üstün dereceye nail olup yüce Allah Kitabında sozkonusu ettiğine göre, mü’min ve muvahhid olup evliyayı ve salih kimseleri seven kimselerle birlikte oturup kalkanlar hakkındaki kanaatimiz ne olabilir! Hatta bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a sevgi besleyen, bununla birlikte kemal derecelerine kusurları sebebiyle ulaşamayan mü’miR kimselere bir tesellidir. Sahih (i Buhârî ve Müslim), Enes b. Malik’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir(ler): Ben, Allah Rasûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte mescidden çıkıyorken, Mescid’in kapısında bir adam bizimle karşı karşıya geldi ve: Ey Allah’ın Rasûlü dedi, kıyâmet ne zaman kopacak? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Kıyâmet için ne hazırladın?” diye sordu. Adam, boyun eğer gibi oldu, sonra da ey Allah’ın Rasûlü ben, kıyâmete çokça namaz, oruç ve sadaka hazırlamış değilim. Ancak Allah’ı ve Rasûlünü seviyorum. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Sen, sevdiklerinle berabersin.” Buhârî, Fedailu Ashâbi’n-Nebiyy 6. Edeb 95, 96, Ahkâm 10; Müslim, Bire 161-164: Tirmizî, Zühd 50; Müsned, III. 104, 110. 165, 167, 168, 172. 173, 178…

Bir rivâyette de Enes b. Malik şöyle demiştir: İslâm’a girdikten sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Sen, sevdiklerinle berabersin” âyetinden daha çok hiç bir şeye sevinmiş değiliz. Enes dedi ki: Ben, Allah’ı, Rasûlü’nü, Ebû Bekir ve Ömer’i seviyorum. Her ne kadar onların amelleriyle amel etmediysem de onlarla birlikte olacağımı ümid ediyorum. Buhârî, Fedâilu Aslınbi’n-Nebiyy 6: Müslim, Birr 163; Müsned, III, 227T 288.

Derim ki: Enes’in sözünü ettiği bu husus, nefis sahibi her bir müslümanı da kapsar. Her ne kadar biz de kusurlu kimseler isek de bunu ümid ediyoruz. Ehil kimseler olmasak dahi rahmet-i rahmanı umarız. İşte bir köpek, bazı kimseleri sevdiği için Adalı da onu o kimselerle birlikte zikretti. Peki ya biz, îmana tam bir inanç ile bağlanmış ve İslâm sözünü söylemiş, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı da seven kimseler olduğumuza göre…

“Yemin olsun ki Biz, Âdemoğullarını şerefli ve üstün kıldık. Onlara karada ve denizde taşıyacak vasıtalar verdik. Kendilerine hoş ve temiz rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan oldukça üstün kıldık.” (el-İsrâ, 17/70)

Bir kesim de şöyle demiştir: Onlarla beraber bulunduğu söz konusu edilen köpek, gerçek bir köpek değildir. Onlardan birisidir. Bu, mağaranın kapısı yanında, onların Önünde durmuş ve oturmuş birisi idi… Nitekim ikizler burcuna tabi olan yıldıza da köpek denilmesi bundan dolayıdır. Çünkü bu yıldızın ikizler burcuna bağlı oluşu köpeğin insana tabi oluşu gibidir. Ayrıca ona el-Cebbar (ikizlerin bir ismi) köpeği de denilir. İbn Atiyye dedi ki: Bu kimseye, aynı yere bağlı kalan ve oradan ayrılmayan hayvan ismi, bundan dolayı verilmiştir. Ancak köpeğin ön ayaklarını uzatmış olduğundan söz edilmesi, bu görüşü zayıflatmaktadır. Çünkü Örfen bu, gerçek anlamıyla köpeğin bir sıfatıdır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Sizden, her hangi bir kimse kollarını köpek gibi yaymasın” Buhâri, Ezan 141; Müslim, Salât 23î; Tirmizî, Salat 69; Nesâi, İftitâh 89, Tatbik 53; İbn Mâce, İkametu’s-Salat 21; Dârimi, Salât 75; Müsned, 111, 115, 177, 179, 191… diye buyurması da bu kabildendir.

Ebû Ömer el-Mutarriz da “Kitabu’l’Yevakît” adlı eserinde; Onların köpeklerinin sahibi ^giriş yerinde iki kolunu uzatmıştı” diye okunduğunu nakletmektedir. Burada “kâlib (köpek sahibi)” İfadesi ile -nakledilen rivâyete göre- bu adamın kastedilmiş olma ihtimali vardır. Çünkü yukarı doğru bakmak kastıyla yüzün kaldırılmasıyla beraber kolların uzatılması ve yere yapışmak, kendisini saklamaya çalışan ve şüphelenilmesini istemeyen kişinin durumudar. “Kâlib” kelimesi ile köpeğin kendisinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Cafer b. Muhammed es-Sadık da, -köpek sahibi anlamında- bu kelimeyi böylece okumuştur.

“İki kolunu uzatmıştı” âyetinde, ism-i fail (uzatıcı idi, anlamında) amel etmiştir. Ve burada (mealde görüldüğü gibi) mazi fiil anlamındadır. Çünkü bu bir halin hikâyesidir. Bununla köpeğin yaptığı haber verilmek kastı güdütmemiştir. Zira (kol), dirsek ucundan orta parmak ucuna kadar olan bölgenin adıdır. Diğer taraftan: Kolların (ön ayakların) uzatılması, sürenin uzunluğundan dolayıdır diye açıklandığı gibi, köpek de uyudu ve bu da bu konudaki ilahi belgelerden birisidir, diye de açıklanmıştır. Köpeğin, gözleri açık olarak uyuduğu da söylenmiştir.

“Giriş yeri” kelimesi, (avlu gibi) boşluk, düzlük demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Mücahid ve İbn Cübeyr yapmıştır; ki, mağaranın önündeki boşluk anlamındadır. Çoğulu da: ile şeklinde gelir. Mağaranın kapısı anlamına geldiği de söylenmiştir. İbn Abbâs da bu açıklamayı yapmıştır.

“Hiç bir yakının bulunmadığı ve bana karşı önündeki düzlüğü kapanmayan bir yere (konakladım).

Ve benim orada yaptığım iyilikler bilinmektedir; kimse bunları reddetmez.”

Bu beyit, daha önceden de geçmiş bulunmaktadır.

Atâ da şöyle açıklamıştır: Bundan kasıt, mağara kapısının eşiğidir. Nitekim; ” Kapalı kapı” demektir. “Kapıyı kapattım” anlamındadır. “el-Vasid” aynı zamanda kökleri birbirine yakın bitki anlamına da gelir. O bakımdan bu kelime müşterek bir lafızdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Yanlarına çıkıp onları görseydin” âyetini Cumhûr, “vav” harfini esreli olarak, el-A’meş ve Yahya b. Vessâb ise ötreli olarak okumuştur.

“Mutlaka onlardan geri dönüp kaçardın.” Yani, sen eğer onları görecek olsaydın onlardan kaçardın

“ve hiç şüphesiz onların korkusu ile dolardın.”

Buna sebep ise yüce Allah’ın etraflarını kapatıp sardırdığı korkunç hal ile onları bürüyen heybettir. Bunun, bulundukları yerin korkunçluğu dolayısyla olduğu da söylenmiştir. Sanki yüce Allah onları, zahiren korkunç ve ıssız bir yere barınmalarını sağlamak suretiyle, insanların onlardan uzaklaşmasını sağlamak istemiş gibidir.

Şöyle de denilmiştir: İnsanlar, bu korku dolayısı ile onlara yaklaşamıyor ve böylelikle İnsanlar tarafından görülmeleri alıkonulmuş oluyordu. Hiç bir kimse onlara yaklaşma cesaretini gösteremiyordu. Bir diğer açıklamada da şöyle denilmektedir: Onlardan kaçmak, saçlarının ve tırnaklarının uzunluğundan dolayıdır. Bunu da el-Mehdevî, en-Nehhâs, ez-Zeccâc ve el-Kuşeyrî zikretmislerdir. Böyle olması, uzak bir ihtimaldir. Çünkü uyandıklarında biri diğerine: Bir gün veya bir günün bir bölümü uykuda kaldık, demişti. İşte bu, onların saçlarının ve tırnaklarının olduğu halde kaldığına delildir. Ancak; onlar bu sözleri, tırnaklarına ve saçlarına bakmadan önce söylemişlerdir, denilmesi müstesna,

İbn Atiyye dedi ki: Onların durumları hakkında doğru olan şu ki: Yüce Allah, uykuya daldıkları sıradaki hallerini olduğu gibi muhafaza etmiştir. Böylelikle bu, hem onlar için hem de başkaları için bir belge teşkil etsin. Onların elbiseleri de eskimedi ve herhangi bir nitelikleri de değişikliğe uğramadı. Şehire giden kişi sadece o şehirin alametlerini ve binalarını tanıyamamış-“.. eğer kendi nefsinde de benimseyemeyeceği bir durum sözkonusu olsaydı.. elbetteki bu, onun için daha da önemli olurdu.

Nâfî, İbn Kesîr, İbn Abbâs, Mekkeliler ile Medineliler;” Onlar dolar taşardın” şeklinde mübalağa olmak üzere lâm” harfini şeddeli olarak okumuşlardır. Yani, defalarca dolar taşardın, demek olur. Diğerleri ise, “lâm” harfini şeddesiz olarak okumuştur. Şeddesiz okuyuş da dilde daha meşhurdur. el-Muhabbal es-Sa’dînin şu beyitinde ise bu kelimenin “lâm” harfi şeddeli olarak geçmektedir:

“en-Nu’man ihramlı iken insanlara saldırıp öldürdüğü vakit

Sen de Ka’b b. Avfdan (alacağın) zincirleri doldurdukça doldur.”

Cumhûr,

“Korku” kelimesini “ayn” harfini sakin olarak; Ebû Cafer ise ötreli olarak okumuştur. Ebû Hatim: Bu iki okuyuş iki ayrı söyleyiştir, demektedir.

“Kaçardın” kelimesi hal olarak nasb edilmiştir.

“Korku” anlamındaki kelime ise ya ikinci mef’ûldür veya temyizdir.

Kehf 17

Güneşi doğduğu zaman görürsün ki, mağaralarının sağ yanından uzaklaşır; battığında da sol yanından onları geçer. Onlar onun ortasında bir boşluktadır. Bu, Allah’ın ayetlerindendir. Allah kimi hidayete erdirirse, işte o doğru yoldadır. Kimi de saptırırsa, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.

Diyanet Vakfı
(Resulüm! Orada bulunsaydın) güneşi görürdün: Doğduğu zaman mağaralarının sağına meyleder; batarken de sol taraftan onlara isabet etmeden geçerdi. (Böylece) onlar (güneş ışığından rahatsız olmaksızın) mağaranın bir köşesinde (uyurlardı). İşte bu, Allahın ayetlerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır, kimi de hidayetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek bir dost bulamazsın.

Kurtubi Tefsiri
Güneş doğduğu zaman, mağaralarının sağ tarafına yöneldiğini, battığında da onların sol yanlarından kayıp gittiğini görürdün. Kendileri ise oranın geniş bir yerinde idiler. Bu, Allah’ın âyetlerindendir. Allah kime hidâyet verirse o doğru yola erdirilmiştir. Kimi de saptırırca, artık onun için doğru yola erdirecek bir veli bulamazsın.

“Güneş doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafına yöneldiğini… görürdün.” Yani, ey bu âyetlere muhatap olan kimse! Sen, güneşin doğduğu sırada onların mağaralarından meyledip gittiğini görürdün. Yani, sen onları görmüş olsaydın, bu halde olduklarını görecektin. Yoksa burada muhatabın, onları muhakkak gördüğü anlamında bir hitap değildir.

“Meyledip bir tarafa çekilmek” anlamındadır. ” Meyletmek” demektir. Gözü bir tarafa kaymış olan bir kimseye “el-Ezver” denilmesi de buradan gelmektedir. Gözün dışındaki kaymalar hakkında da kullanılır. Nitekim İbn Ebi Rebia şöyle demiştir:

“Ve onların korkusuyla yanım meyl etmektedir (ezver).”

Antere’nin şu mısraında da bu kelimenin kökünden gelen fiil kullanılmaktadır:

“Mızrakların boynuna indirdiği şiddetli darbelerden dolayı yana meyletti.”

Mute Gazvesi ile ilgili hadiste de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın, Abdullah b. Revâha’nın tahtında Cafer ile Zeyd b. Hârise’nin tahtına nisbetle bir meyil (izvirâr) gördüğü zikredilmektedir.” İbn Hişnm, Siret, IV, 18.

Haremeyn ahalisi ile Ebû Amr, “Yöneldi” kelimesini “te” harfini “ze” harfine idğam ile okumuşlardır. Bunun da aslı: şeklindedir. Âsım, Hamza ve el-Kisaî “ze” harfini şeddesiz olarak diye okumuşlardır. İbn Âmir: diye okumuştur. el-Ferrâ”, şeklinde okunduğunu nakletmiştir ki, hepsinin de anlamı birdir.

“Battığında da onların sol yanlarından kayıp gittiğini görürdün” anlamındaki âyette geçen; “Onların …dan kayıp gittiğini” âyetini Cumhûr, “onları öylece bırakıp gittiği” anlamında “te” ile okumuşlardır. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Katade ise, “onları bu hallerinde terkettiğini” diye açıklamıştır. en-Nehhâs bu, dilde bilinen bir manadır derken, Basralılar, bir kimseyi terk etmeyi anlatmak üzere; “Onu terk etti, eder” denildiğini nakletmektedirler.

Âyetin anlamı şudur Onlara bir keramet olmak üzere güneş hiç bir şekilde isabet etmiyordu. Bu da İbn Abbâs’ın görüşüdür. Yani, güneş doğduğunda, mağaralarının sağ tarafına doğru meylederdi. Güneş battığı takdirde ise mağaralarının sol tarafından meylederdi. Böylelikle günün başlangıcında da, sonunda da güneş onlara isabet etmezdi. Onların mağaraları, Rum diyarında (küçük ve büyük) ayı yıldızlarına doğru bakıyordu. Güneş doğarken de, batarken de, doğudan batıya doğru hareket ederken de onlardan başka tarafa kayıyor ve sıcağı ile onları rahatsız etmemek, tenlerinin rengini değiştirmemek, elbiselerini de eskitmemek için güneş ışığı onlara ulaşmıyordu.

Şöyle de denilmiştir: Mağaralarının güney tarafından da batı tarafından da güneşe karşı birer engeli vardı. Onlar da bu iki engelin köşesinde bulunuyorlardı. ez-Zeccâc’ın kanaatine göre ise, mağaranın herhangi bir tarafa açılan ve bunu gerektiren bir kapısı bulunmaksızın güneşin bu durumu, Allah’ın âyetlerinden bir âyet idi.

Bir kesim, bu kelimeyi; şeklinde “ye” ile kesmek anlamına gelen; mastarından gelen bir fiil olarak okumuşlardır. Yani, mağara gölgesi ile onlara gelen güneş ışığını kesiyordu.

“Battığında da onların sol yanlarından kayıp gittiğini” âyetinin şu anlama geldiği söylenmiştir: Yani, güneş ışığından az miktar onlara cleğiyordu. Bu ise altın ve gümüşün kırıntısı anlamına gelen; kelimesinden alınmadır. Güneş ışınlarının az bir bölümü onlara ulaşıyordu, anlamındadır. Bunlar, bu görüşlerini şöyle açıklamaktadırlar: Akşam vakti güneş ışıntarının onlara değmesi, bedenlerini ıslah edici bir özelliğe sahipti.

Özetle söyleyecek olursak, bu konudaki âyet (ilâhî belge) şudur: Yüce Allah, bu niteliklere sahip bir mağarada onları barındırdı. Günün büyük bir bölümünde üzerlerine güneş ışığının gelmesi dolayısıyla rahatsız olacakları bir başka mağarada onları barındırmadı. Bu açıklamaya göre, bir bulutun gölge yapması, yahut bir başka sebep dolayısıyla güneş ışığının onlara ulaşmasının engellenmesi mümkündür. Maksat onların, gerek bedeni değişiklik, gerekse de tenlerinin renginin değişmesi, diğer taraftan sıcak ya da soğuktan rahatsız olmak gibi rahatsız edici her bir şeyin, ulaşmasına karşı korunduklarının açıklanmasıdır.

“Kendileri ise oranın” yani mağaranın

“geniş bir yerinde idiler” âyetindeki: Geniş yer” demektir. Çoğulu; İle şeklinde gelir. Şair de şöyle demektedir:

“Kimse başka bir tarafa sapmaksızın ve yalnız başına ayrı da kalmaksızın

Her bir vadiyi ve her bir genişliği adamlarla ve atlarla dolduranlar bizleriz.”

Âyet, onların kendilerine hava, esinti ve meltemlerinin isabet edeceği bir halde olduklarını anlatmaktadır.

“Bu, Allah’ın âyetlerindendir.” Allah’ın onlara bir lütrudur. Bu da ez-Zeccâc’ın konu ile ilgili açıklamasını pekiştirmektedir. Tefsir bilginleri şöyle demektedir: Onlar, uyuyor oldukları halde, gözleri açıktı. O bakımdan onları gören herhangi bir kimse onları uyanık zannederdi. Şöyle de açıklanmıştır; Uyanık bir kimsenin yattığı yerde çokça dönüp durması gibi, onların da çokça dönüp durmalarından ötürü, sen onların uyanık olduklarını zannederdin.

Kehf 16

“Onlardan ve Allah’tan başkasına taptıklarından uzaklaştığınızda, mağaraya sığının ki Rabbiniz size rahmetinden yaysın ve işinizde size kolaylık hazırlasın.”

Diyanet Vakfı
(İçlerinden biri şöyle demişti:) «Madem ki siz onlardan ve onların Allahın dışında tapmakta oldukları varlıklardan uzaklaştınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde sizin için fayda ve kolaylık sağlasın.»

Kurtubi Tefsiri
“Madem ki onlardan ve Allah’dan başka tapmakta olduklarından ayrıldınız, o halde mağaraya sığının. Rabbiniz size rahmetinden genişlik versin, İşinizde size faydalı olanı hazırlasın.”

“Madem ki onlardan …ayrıldınız” âyeti, denildiğine göre yüce Allah’ın onlara hitabı cümlesindendir. Yani: Siz, onlardan ayrıldığınıza göre, o halde mağaraya sığınınız. Bunun, -İbn Atiyye’nin naklettiğine göre- başkanları Yemlîha’nın söylediği sözler cümlesinden olduğu da söylenmiştir. el-Ğaznevi de bu sözler onlara, başkanları Mekselmînâ tarafından söylenmiştir, demiştir. Yani, sizler onlardan ve onların taptıklarından uzaklaşıp ayrıldığınıza göre… dedikten sonra, burada “Allah’dan başka” istisnası getirilmiştir. Yani sizler Allah’a İbadetten uzaklaşmadınız, O’nu terk etmediniz. O bakımdan bu, munkatı bir İstisnadır.

İbn Atiyye der ki: Bunun munkatı istisna olması, Ashab-ı Kehf’in kendilerinden kaçtıkları kimselerin, Allah’ı tanımamaları ve Allah’ı hiç bir şekilde bilmedikleri ve ancak putların ilâh olduklarına inandıkları varsayımına göredir. Eğer bizler, Araplar gibi Allah’ı tanımakla birlikte putlarını ibadette Allah’a ortak koşan kimseler olduklarını varsayacak olursak, o takdirde istisna muttasıl olur. Çünkü ayrılıp uzaklaşmak, -Allah hakkında müsnesnâ olmak üzere- kâfirlerin bütün ibadet ettikleri şeyler hakkında sözkonusu olmuş olur. Abdullah b. Mes’ûd’un Mushaf’ında ise bu âyet; “Allah’ın dışında tapmakta olduklarından” şeklindedir. Katade dedi ki: Bu âyetin tefsiri işte budur.

Derim ki: Buna, Hafız Ebû Nuaym’in, Atâ el-Horasani’den, yüce Allah’ın:

“Madem ki onlardan ve Allah dan başka tapmakta olduklarından ayrıldınız” âyeti hakkında naklettiği şu sözü de delil teşkil etmektedir: Hem Allah’a, hem de O’nunla birlikte başka bir ilâha tapınan bir kavme mensup bir grup genç delikanlı vardı. Bu genç delikanlılar, bu ilahlara ibadetten uzaklaşmakla birlikte, Allah’a ibadetten uzaklaşmadılar.

İbn Atiyye der ki: Katade’nin açıklamasına göre buradaki: dan başka”…dan başka” takdirinde olur.

“Allah’dan başka tapmakta oldukları” âyetindeki; …lan” ise nasb mahallinde ve yüce Allah’ın:

“Onlardan… ayrıldınız” âyetindeki zamire atf olur.

Bu âyetin muhtevası şudur: Onların bir kısmı diğerine şöyle dediler: Bizler, kâfirlerden uzaklaşıp yalnızca Allah’a ibadete yöneldiğimize göre, mağara bizim sığınağımız, barınağımız olsun ve Allah’a güvenip dayanalım. Şüphesiz ki O, rahmetini önümüzde açacak, bize yayacaktır ve bizim işimize faydalı ve kolay olanı da hazırlayacaktır.

Bütün bunlar, dünya nazar-ı itibara alınarak yapılan bir dua olmakla birlikte, âhiretleri hususunda da Allah’dan, tam bir ümit ve güven sahibi olduklarını göstermektedir. Ebû Cafer Muhammed b. Ali b. el-Hüseyn (radıyallahü anh) dedi ki: Ashab-ı Kehfin mesleği, kılıç, ayna ve benzeri şeyleri düzeltmek ve onlardaki pürüzleri gidermek idi. Mağaranın ismi da Hayûm idi.

” Faydalı olan” kelimesi, “mim” harfi hem esreli hem üstün olarak okunmuş olup; kendisinden yararlanılan şey (irtifalı.) demektir. İnsanın dirseğine de aynı şekilde; denilir. Bu kelime, aynı zamanda “mim” harfi üstün ve “fe” harfi esreli olarak (merîak şeklinde) da kullanılır. Dilcilerden “mim” harfi üstün ve “fe” harfi esreli (merfik şeklinde) okunmasını, “mescid” gibi ismi mekân olarak kabul edenler de vardır. Bununla birlikte bu iki şekil, iki ayrı söyleyiştir.

Kehf 15

“Şu bizim kavmimiz, O’ndan başka ilahlar edindi. Onlara açık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Artık Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?”

Diyanet Vakfı
Şu bizim kavmimiz Allahtan başka tanrılar edindiler. Bari bu tanrılar konusunda açık bir delil getirseler. (Ne mümkün!) Öyle ise Allah hakkında yalan uydurandan daha zalimi var mı?

Kurtubi Tefsiri
“Şunlar, şu bizim kavmimiz, O’ndan başka ilâhlar edindiler. Bari onlara dair açık bir delil getirselerdi. Artık Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir!”

Yüce Allah’ın:

“Şunlar, şu bizim kavmimiz, O’ndan başka ilahlar edindiler” âyeti şu demektir: Onların kimisi diğerine: Şunlar, şu bizim kavmimiz, yani gu bizim çağdaşlarımız ve bizim şehrimizde bizimle birlikte yaşayanlar, herhangi bir delile bağlı olmaksızın atalarını taklit ederek putlara tapındılar.

“Bari onlara dair açık bir delil” yani, putlara tapmalarına dair açık bir belge

“getirselerdi” getirmeli değiller miydi? Buradaki: “(……..) Onlara” zamirinin, ilahlara raci olduğu söylenmiştir. Yani bunlar, putların ilahlar olduğuna dair apaçık bir delil getirmeli değiller miydi?

Onların; “Bari …se…” sözleri, âciz bırakmak anlamında bir teşviktir, Onlar, böyle bir delil getirme imkânına sahip olmadıklarına göre, bu putların ilâhlıklarına dair iddialarına da iltifat etmemek gerekir.

Kehf 14

Kalplerini sağlamlaştırdık. Ayağa kalktıklarında dediler ki: “Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. O’ndan başka bir ilaha çağırmayız. Andolsun, böyle dersek aşırı gitmiş oluruz.”

Diyanet Vakfı
Onların kalplerini metin kıldık. O yiğitler (o yerin hükümdarı karşısında) ayağa kalkarak dediler ki: «Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, Ondan başkasına tanrı demeyiz. Yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz.

Kurtubi Tefsiri
(Hükümdarlarının önünde) dikilip de: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O’ndan başkasını ilâh diye çağırmayız. O takdirde gerçekten son derece batıl bir söz söylemiş oluruz” dediklerinde Biz, kalplerine sabır ve metanet vermiştik.

“Biz, kalplerine sabır ve metanet vermiştik” âyeti, ileri derecedeki kararlılık ve sabrın bir ifadesidir. Allah, onlara öyle,bir azim, sabır ve metanet ihsan etmişti ki, kâfirlerin önünde: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O’ndan başkasını ilâh diye çağırmayız. O takdirde gerçekten son derece batıl bir söz söylemiş oluruz” demişlerdi. Dehşete kapılmak, ruhî zayıflık ve güçsüzlük, münasebet yönü ile çözülüşe benzediğinden dolayı; nefsin güçlülüğü, kararlılığı ve ileri derecede metanet göstermesi de sağlamlığa ve metanete benzemektedir. İşte bundan dolayı (âyet-i kerimenin bu bölümünde geçen ve “sabır ve metanet” anlamı verilen kelimeyle aynı kökte olmak üzere): Filan kişi dehşete kapılmaz, sabır ve metanet sahibidir” tabiri dehşet, Savaş ve benzeri hallerde korkuya kapılmamasını anlatmak için kullanılır. Hazret-i Mûsa’nın annesinin kalbine metanet verilmesi de bu kabildendir.

Yine yüce Allah’ın:

“Kalplerinizi pekiştirmek ve onunla ayaklar (iniz)a sebat vermek için de…” (el-Enfâl, 8/11) âyeti da bu kabildendir ki, buna dair açıklamalar önceden (anılan âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah’ın:

“Dikilip de… dediklerinde” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki ballık halinde sunacağız:

1. Dikilmelerinin Anlamı:

Yüce Allah’ın:

“Dikilip de… dediklerinde” âyetinin üç anlama gelme ihtimali vardır:

1- Bunun, onların -önceden de geçtiği gibi- kâfir hükümdarın huzurunda ayağa kalkıp dikilmelerinin anlatılması amacıyla zikredilmiş olmasıdır. Bu, hükümdarın dinine muhalefet ettikleri ve Allah uğrunda onun heybetine aldırış etmedikleri için kalplerine sebat verilmesini gerektiren bir konumdur.

2- İkinci anlamının şöyle olduğu söylenmiştir: Bu genç delikanlılar, sözü edilen şehrin ileri gelen büyüklerinin çocukları idiler. Bunlar, aralarında anlaşma ve sözleşme sözkonusu olmaksızın bu şehrin dışına çıktılar ve arka taraflarında bir araya geldiler. Onların en yaşlıları şöyle dedi: Ben içimde, gerçek Rabbimin göklerin ve yerin Rabbi olduğu kanaatini besliyorum. Onlar da: Bizler de aynı kanaati içimizde buluyoruz, dediler. Bunun üzerine hep birlikte kalkıp: “Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz Ondan başkasını ilâh diye çağırmayız. O takdirde gerçekten son derece batıl bir söz söylemiş oluruz” dediler. Yani, eğer biz O’ndan başka bir ilaha ibadet edecek olursak, hiç şüphesiz zalimce ve imkânı bulunmayan bir iddiada bulunmuş oluruz.

3- Üçüncü olarak; onların dikilmeleri Allah’a doğru kaçmak ve insanları terk etmek hususunda kararlılıkla yerlerinden kalkıp gitmeleri demektir. Nitekim bir kimse tam bir gayret ve kararlılık ile bir işi yapmak istediği takdirde: “Filan kişi bu iş için dikildi” tabiri kullanılır.

2. Mutasallallahü aleyhi ve sellemvıfların Bu Âyeti Raks ve Vecdlerine Delil Göstermeleri:

İbn Atiyye der ki: Ayağa dikilmek ve söz söylemek hususunda sufiler, yüce Allah’ın;

“Dikilip de.- Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir… dediklerinde” âyetini delil diye kabul etmişlerdir.

Derim ki: Bu, doğru olmayan bir delillendirmedir. Çünkü bu âyet-i kerimede kendilerinden söz edilenler, ayağa dikilip Allah’ın hidâyet ettiği şekilde Allah’ı andılar, kendilerine ihsan etmiş olduğu nimet ve bağışlan dolayısıyla O’na şükrettiler. Sonra da kavimlerinden korkarak, onlardan ilişkilerini kesip Rabblerine yöneldiler. İşte Allah’ın rasûllerinde, peygamberlerinde, azimet sahibi (hakta sebatlı, kararlı) veli ve dostları hakkındaki sünneti (kanunu) budur. Bu nerede! ayakları vurarak, elleri açıp raksetmek nerede. Özellikle de bu zamanımızda tüysüzlerden ve kadınlardan güzel seslilerin nağmelerini İşitmek nerede! Heyhat! bu ikisi arasında gökler ile yer arasındaki gibi bir uzaklık vardır. Diğer taraftan böyle bir tutum, ileride yüce Allah’ın izniyle Lukman SÛRESİ’nde açıklaması da geleceği üzere ilim adamlarının tümüne göre haramdır. Yine Subhân (İsra) SÛRESİ’nde de yüce Allah’ın:

“Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme” âyeti tefsir edilirken de (el-İsra, 17/37; 5- başlıkta) yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

İmâm Ebû Bekr et-Tarsusî de su filerin bu konudaki kanaatleri hakkında kendisine soru sorulması üzerine şöyle demektedir: Raks ve vecde gelmeye gelince bunu, ilk olarak ortaya atanlar, Samirînin adamlarıdır, Sâmirî, onlara böğüren bir ceset halinde buzağıyı yapınca, onlar vecde gelerek etrafında kalkıp raksetmeye koyuldular. İşte bu, -ileride de geleceği Üzere- kâfirlerin dinidir; buzağıya İbadet edenlerin yoludur.

Kehf 13

Biz sana onların haberini gerçek olarak anlatıyoruz. Gerçekten onlar Rablerine inanmış gençlerdi ve biz de onların hidayetini artırmıştık.

Diyanet Vakfı
Biz sana onların başından geçenleri gerçek olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar, Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidayetini arttırdık.

Kurtubi Tefsiri
Biz, sana onların kıssalarını gerçek şekliyle anlatalım: Gerçekten bunlar, Rabblerine îman eden genç yiğitlerdi. Biz de hidâyetlerini arttırmıştık.

Yüce Allah’ın:

“Sonra da iki zümreden hangisinin bekledikleri süreyi daha iyi hesabettiğini ayırt edelim diye” âyeti, genç delikanlıların uykuda kaldıkları süre hakkında bir görüş ayrılığının ortaya çıktığını ifade ettiğinden, yüce Allah” “Biz, sana onların kıssalarını gerçek şekliyle anlatalım” âyeti ile onların gerçek durumlarını bildiğini haber vermektedir.

“Gerçekten bunlar… genç yiğitlerdi” âyeti da şu demektir: Onlar, genç ve henüz yaşları küçük kimseler olup aracısız olarak îman etmeleri dolayısı ile de onlar hakkında “fütüvvet; yiğitlik, delikanlılık” hükmünü vermiştir.

Dil bilginleri de böyle demişlerdir: Fütüvvet’in başı imandır. Cüneyd de şöyle demiştir: Fütüvvet; mevcudun karşılıksız verilmesi, eziyetin Önlenmesi, şekvanın terk edilmesidir. Yine fütüvvet’in, haramlardan kaçınmak ve üstün ahlâkî değerleri işlemekte eli çabuk tutmak olduğu da söylenmiştir. Bundan başka açıklamalarda da bulunulmuştur. Bu da gerçekten güzel bir açıklamadır. Çünkü manası itibariyle “fütüvvet: genç ve yiğit olmak” ile ilgili İleri sürülmüş bütün görüşleri kapsamına alır.

“Biz de hidâyetlerini artırmıştık.” Yani, herşeyden ilişkiyi kesip Allah’a yönelmek, insanlardan uzaklaşmak, dünyaya rağbet etmemek (zühd) gibi salih amel işlemelerini kolaylaştırmıştık. Bu, imandan ayrı olarak yapılan güzel işlerdir.

es-Süddî şöyle demektedir: Yüce Allah, onların hidâyetlerini çobanın köpeğini -havlayıp kendilerine dikkat çekmesi korkusu ile- taşlayıp uzaklaştırdıkları sırada, onların hidâyetlerini artırmıştı. Çünkü köpek, dua eden bir kimse gibi, ön ayaklarını semaya doğru kaldırınca, Allah onun konuşmasını sağlayarak şöyle demişti: Ey gençler, ne diye beni kovuyor, niçin beni taşlıyorsunuz, niçin beni vuruyorsunuz? Allah’a yemin ederim, siz O’nu bilip tanımadan kırk yıl öncesinden ben O’nu biüp tanımıştım.

Allah, böylelikle onların hidâyetlerini artırmıştı.

Kehf 12

Sonra onları uyandırdık ki, iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap edeceğini bilelim.

Diyanet Vakfı
Sonra da iki guruptan hangisinin kaldıkları müddeti daha iyi hesap edeceğini görelim diye onları uyandırdık.

Kurtubi Tefsiri
Sonra da o iki zümreden hangisinin, bekledikleri süreyi daha İyi hesap ettiğini ayırt edelim diye onları uyandırdık.

Yüce Allah’ın:

“Sonra da… onları uyandırdık” âyeti, uykularından sonra onları uyandırdık, demektir. Diriltilen veya uykusundan kaldırılan kimseye “neb’ûs (uyandırılan)” denilir. Çünkü bu kimse daha önceden yerinden kalkmaktan ve bir takım İşleri yapmaktan alıkonulmuş bulunmaktadır.

“İki zümreden hangisinin, bekledikleri süreyi daha iyi hesap ettiğini ayırd edelim diye” âyetindeki; ” Ayırt edelim (lâfzı anlamıyla; bilelim) diye” ifadesi, sözü edilen o şeyin varlık alemine çıkması ve müşahade olunacak bir hale gelmesini anlatan bir tabirdir. Bu da Arapların kullandıktan ifadelere uygundur. Yani, Biz bunu varlık âleminde ortaya çıkmış haliyle bilelim, ortaya çıkartalım demektir. Yoksa, yüce Allah zaten her iki zümreden hangisinin bu süreyi daha iyi bildiğini bilmekte idi.

ez-Zührî, Ayırt etsin diye” anlamında “ye” ile okumuştur. “İki hizb (zümre)” ise, İki kesim, iki fırka demektir.

Âyetin zahirinden anlaşıldığına göre, iki zümreden birisi, genç delikanlıların kendileridir. Çünkü onlar kendilerinin az bir süre uykuda kaldıklarını zannetmişlerdi. İkinci zümre ise, genç delikanlıların durumu ile İlgili tarih kaydının bulunduğu ve genç delikanlıların, dönemlerinde uykudan uyandırıldıkları dönemdeki şehir halkıdır. Müessirlerin çoğunluğunun görüşü budur.

Bir diğer kesim ise şöyle demektedir: Bunlar, kâfirlerden iki ayrı zümredir. Kehf ashabının uykuda kaldıkları süre hakkında anlaşmazlık içerisinde idiler.

Bunların, mü’min İki ayrı zümre oldukları söylendiği gibi, âyetin lâfızları ile ilişkisi bulunmayacak şekilde başka görüşler de ileri sürülmüştür.

” Daha iyi hesap etti” ifadesi, mazi bir fiildir. “Süreyi” ifadesi de mef’ûlün bih olarak nasb edilmiştir. Bu açıklamayı da Ebû Ali yapmıştır. el-Ferrâ’ ise temyiz olarak nasb edildiğini söylerken, ez-Zeccâc zari olmak üzere nasbedildiğini söylemiştir. Bu iki zümreden hangisinin bekledikleri süreyi daha iyi hesap ettiğini ayırd edelim diye… demek olur. “Nihai vakit” demektir. Mücahid bunun sayı anlamında olduğunu söylemiştir. Bu ise, manayı daha iyi kavratmak kastıyla mana ile bir tefsirdir.

Taberi ise bu kelimenin; ” Bekledikleri” fiili ile nasbedildiğini söylemiştir. İbn Atiyye ise: Bu, uygun bir açıklama değildir demektedir. Bunun, temyiz olarak nasb edildiğini söyleyenlerin görüşüne gelince; daha iyi hesap etti” anlamı verilen kelimenin vezni olan): vezni, istisnalar dışında rubaî fiilden yapılmaz. Daha iyi hesap etti” ise, rubaî bir fiildir. Ancak bu görüşün lehine şöylece delil getirilebilir: Rubaî (dört harfli fiil) de bu vezin çokça kullanılmıştır. Bir kimsenin: O, ne kadar çok mal verir ve ne kadar çok hayır işler” demesi gibi.

Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), havuzunun niteliğine dair şöyle buyurmuştur: “Suyu sütten daha beyazdır.” Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); “Benîm Havz’ım(ın suyu), kardan daha beyazdır (beyâdan)” (Müslim, Tahüre 36: Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 15..) diye buyurmuştur.

Ömer b. el-Hattâb da: Öyle bir kimse bunların dışında kalan şeyleri daha bir zayi eder” demiştir.

Kehf 11

Bunun üzerine mağarada kulaklarına perde vurduk, yıllarca kaldılar.

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine biz de o mağarada onların kulaklarına nice yıllar perde koyduk (uykuya daldırdık.)

Kurtubi Tefsiri
Bunun üzerine Biz de nice yıllar mağarada kulaklarına vurduk.

Bu âyet, yüce Allah’ın onları uyuttuğunu anlatan bir tabirdir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in Arapların benzerini meydana getiremeyeceklerini İkrar ve itiraf ettikleri oldukça fasih ifadelerindendir. ez-Zeccâc dedi ki: Biz onların sesleri işitmelerini engelledik. Çünkü uyuyan bir kimse bir ses işitti mi uyanır.

İbn Abbâs da şöyle demektedir: Biz, kulaklarına uykuyu vurduk. Yani, seslerin kulaklarına nüfuz etmelerini önleyecek şekilde tıkadık. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Biz, kulaklarına vurduk. Yani, onların dualarını kabul ettik, kavimlerinin onlara kötülük yapmalarını önledik ve onları uyuttuk.

Bütün bu anlamlar birbirine yakındır. Kulrub da şöyle demiştir: Bu, Arapların: Emirin, yönetimi altındaki kimseleri fesal işlemekten alıkoymasını anlatmak için “emir yönetimi altındakilerin ellerine vurdu (alıkoydu)” tabiri ile efendinin, ticaret yapma iznini verdiği kölesini tasarruftan alıkoymasını anlatmak üzere kullandıkları, “efendi, kölesinin eline vurdu” tabirlerine benzemektedir. el-Esved b. Ya’kub -ki, gözleri görmeyen birisiydi- şöyle demektedir:

“Ve başıma gelen zor olaylardan birisi de -ey Babasız kalmayasıca- şudur ki:

Yeryüzüne bana fearşj setler vuruldu.

(Gözlerim görmediği için her taraf bana tıkanık gibi geliyor).”

Özellikle “kulakların söz konusu edilmesine gelince; uykunun ve uyku rahatının bozulmasına en büyük etken organın o oluşundan dolayıdır. Uyuyan bir kimsenin uykusu ancak kulağının işittiği seslerden dolayı bozulur. Uykunun başka türlü bozulması nadirdir. Ve sağlam bir uyku da ancak kulağın bir şey duymaması halinde mümkün olur. Uykuda kulağın söz konusu edilmesiyle ilgili ifadelerden birisi de Hazret-i Peygamber’in: “İşte bu, şeytanın kulağına işediği bir kimsedir” ifadesidir. Bunu da Sahih(-i Buhârî ve Müslim) rivâyet etmiştir. Buhârî, Teheccüd 13. Bedu’l-Halk 11; Müslim, Salatu’l-Müsâfirin 205; Nesâi, Kıyâmu’l-Leyl 5; İbn Mâce, İkâmetu’s-Salât 174; Müsned, I, 375, ^H, II, 26O: 427. Hazret-i Peygamber bu sözleriyle, uzun süre uyuyan ve geceleyin kalkmayan (namaza uyanmayan) kimseyi kastetmektedir.

“Nice” kelimesi,

“yıllar” kelimesinin sıfatıdır. Yani, sayılı yıllar onları uyuttuk demektir. Bu ifade ile kasıt, çokluğu anlatmaktır. Çünkü az bir sürenin “nice” ile belirtilmesine gerek yoktur. Zira, “az süre uyku”nun ne kadar olduğu örfen bilinmektedir.

(…….) mastar olup “saymak” demektir. ise, sayı anlamındadır. Ebû Ubeyde der ki: “Nice” kelimesi, mastar (mefûl-i mutlak) olarak nasb edilmiştir.

Bir topluluk da şöyle demektedir: Yüce Allah, bu yılların sayısını daha sonra beyan ederek şöyle buyurmaktadır:

“Onlar, mağaralarında üçyüz yıl kaldılar, dokuz daha kattılar.” (el-Kehf, 18/25)

Kehf 10

Hani gençler mağaraya sığındılar da dediler ki: “Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve işimizde bize doğru bir yol hazırla.”

Diyanet Vakfı
O (yiğit) gençler mağaraya sığınmışlar ve: Rabbimiz! Bize tarafından rahmet ver ve bize, (şu) durumumuzdan bir kurtuluş yolu hazırla! demişlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Hani o yiğit delikanlılar mağaraya sığınmışlar ve şöyle demişlerdi: “Rabbimiz, bize tarafından bir rahmet, İşimizde bize doğruyu bulma başarısını ver!”

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Mağaraya Sığman Delikanlılar:

Yüce Allah’ın:

“Hani, o yiğit delikanlılar mağaraya sığınmışlar… di” âyeti ile ilgili olarak rivâyet edildiğine göre bunlar, kâfir hükümdar Dakyus -Dakinûs ve Dakyanûs da denilmektedir- şehrinin ileri gelenlerinin oğullarından bir topluluk idiler. Yine rivâyet edildiğine göre bunlar, alun bilezikler takınan, boyunlarına gerdanlıklar takan ve örüklü kimselerdi. Bunlar, Rumlardan olup Hazret-i Îsa dinine tabi olmuşlardı. Hazret-i Îsa’dan önce oldukları da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır.

İbn Abbâs dedi ki: Dakyânûs diye bilinen hükümdarlardan birisi, Üfsûs (Efesus, Efes) denilen Bizans şehirlerinden bir şehri eline geçirir. Bu şehrin Tarasus (Tarsus) olduğu da söylenmiştir. Bu hükümdar, Îsa (aleyhisselâm) döneminden sonra idi. Putlara tapınmayı emrederek, şehir halkını da putlara tapmaya davet etti. Gizlice Allah’a İbadet eden yedi genç vardı. Onların bu durumları hükümdara iletilince, hükümdardan korkup geceleyin kaçtılar. Beraberinde köpek bulunan bir çobana rastladılar. Çoban da onlara katıldı ve mağaraya sığındılar. Hükümdar onları mağaranın ağzına kadar takip etti. Onların mağaraya girdiklerinin izini görmekle birlikte, çıktıklarının izini lesbit edemedi. Bunun üzerine mağaradan içeriye girdiler. Allah, onların basiretlerini kör ettiğinden hiç bir şey göremediler. Bunun üzerine hükümdar: Üzerlerine mağaranın kapısını kapatınız. Böylelikle mağaranın içinde açlıktan ve susuzluktan ölsünler! talimatını verdi.

Mücahid’in, yine İbn Abbâs’dan rivâyetine göre, bu genç delikanlılar, putlara ibadet eden, onlara kurban kesen ve Allah’ı inkâr eden bir hükümdarın dini üzere idiler. Şehir halkı da bu konuda hükümdara tabi olmuştu.

en-Nakkaş’ın naklettiğine göre, bu genç delikanlılar Havarilerden birisinden yahut kendilerinden önce îman eden mü’minlerden birisinden bazı bilgiler edindiler ve Allah’a îman edip basiretleri ile de insanların yaptıkları işin çirkinliğini gördüler. O bakımdan, bu hak dine ve Allah’a ibadete bağlandılar. Bu durumları hüküdara götürüldü ve ona şöyle denildi: Bunlar senin dininden ayrıldılar, senin ilâhlarını hafife alıp onları inkâr ettiler.

Hükümdar onları huzuruna çağırdı ve kendi dinine tabi olmalarını, ilâhlarına da kurban kesmelerini emretti. Bu yoldan ayrılacak olurlarsa onları öldürülmekle tehdit etti. Rivâyet olunduğuna göre onlarda bu hükümdara:

“Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir… Madem ki onlardan ve Allah’dan başka tapmakta olduklarından ayrıldınız…” (15-16. âyetler) dediler

Yine rivâyet edildiğine göre, buna yakın sözlerle ona cevap vermeleri üzerine hükümdar onlara şöyle dedi: Siz, aklı ermeyen, akılsız gençlersiniz. Ben de size karşı aceleci davranmayacak, bunun yerine size karşı temkinli hareket edeceğim. Haydi evlerinize gidiniz, durumunuzu iyice düşünüp görüşünüzü tesbit ediniz ve benim dinîme geri dönünüz. Bu sözlerinden sonra da onlara bir süre belirledi. Daha sonra belirlediği bu süre zarfında yolculuğa çıktı. Gençler, dinlerini kurtarmak için kaçmak konusunda birbirleriyle danıştılar. Birisi onlara şöyle dedi: Ben, fi Lan dağda bir mağara biliyorum. Babam, oraya koyunlarını götürürdü. Haydi biz de oraya gidelim ve Allah bize önümüzü açıncaya kadar orada saklanalım. Kivâye: olunduğuna göre, sopa ve top oynayarak çıktılar, topu kimse onların kaçtığını farketmesin diye, gidecekleri yol istikametinde yuvarlıyorlardı.

Yine rivâyet edildiğine göre bunlar, bilgili ve kültürlü kimseler idi. Bir bayram törenine katılmak üzere çıktılar ve herkes ile birlikte bunlar da atlarına bindiler. Daha sonra sopalarıyla oynamaya koyuldular ve bu şekilde kaçıp kurtuldular.

Vehb b. Münebbih’in rivâyetine göre; önceleri Hazret-i Meryem’in oğlu Hazret-i Îsa’nın Havarilerinden birisi, bu Ashab-ı Kehf in bulunduğu şehire girmek istiyordu. O bakımdan hamamı bulunan birisinin yanında ücretle işçi girdi ve orada çalışmaya başladı. Hamamın sahibi, onun işinde çok büyük bir bereket olduğunu gördü ve bütün işlerini ona teslim elti. Şehirden bazı gençler bu adam ile tanıştılar. O da onlara yüce Allah’ı tanıttı ve onlar da ona îman ettiler, dini üzere o kişiye tabi oldular. Onunla içli dışlı oldukları her tarafa yayıldı. Birgün, sözü geçen hamama hükümdarın oğlu bir kadın ile başbaşa kalmak istedi. Ancak, havari bu işi yapmamasını ona söyledi, o da yapmadı. Bir defa daha geldi, yine bu işi yapmamasını istedi. Ancak, hükümdarın oğlu ona sövüp saydı ve yanındaki fahişe ile birlikte hamama girmekte kararlı olduğunu gösterdi. Hamama girmekle birlikte ikisi de orada öldüler. Bunun üzerine o havari ve arkadaşları bunları öldürmek ile suçlandı. Hep birlikte kaçıp mağaraya girdiler. Kehf ashabının şehirlerinden çıkışları konusunda bundan başka açıklamalar da vardır.

Köpeğe gelince; rivâyet edildiğine göre, onlara ait bir av köpeği idi. Bir başka rivâyete göre onlar, yolda giderken köpeği bulunan bir çobana rast geldiler. Çoban da kanaatlerini kabul ederek onlara uydu, köpek de onlarla birlikte gitti. Bunu da İbn Abbâs söylemiştir. Köpeğin ismi Mumrân idi. Kitmir olduğu da söylenmiştir.

Kehf ashabının isimlen ise Arapça değildir. Onların isimleriyle ilgili bilgiyi veren senet oldukça gevşektir. Taberî’nin naklettiği isimler şöyledir: En büyükleri ve onlar adına konuşan kişi olan Mekselmînâ, Mahseymilînînâ ve Yemliha; -uyandıktan sonra aralarından şehire gümüş para vererek gönderdikleri kişi budur.- Martûs, Keşentûş, Deynamûs, Yetûnus ve Birûnus. Mukâtil dedi ki: Köpek, Mekselmînâ’ya ait idi. En yaşlıları oydu ve koyunları bulunan birisi idi.

2. Dinini Yaşamak İçin Zâlimlerin Baskısından Kaçmak ve Uzletin Mahiyeti

Bu âyet-i kerîme, insanın dinini kurtarmak için ailesini, çocuklarını, yakın akrabalarını, arkadaşlarını, vatanını ve mallarını dininde fitneye düşürülmek korkusu ile karşı karşıya kalacağı mihnetler dolayısıyla dini uğrunda kaçıp hicret etmek hususunda açık bir hüküm ihtiva etmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da dinini kurtarmak için yurdundan kaçmıştır. Ashabı da böyle yapmıştır. en-Nahl SÛRESİ’nde (16/81. âyet, 2. başlıkta) geçtiği üzere mağarada bir süre kalmış olduğu gibi, yüce Allah da bunu et-Tevbe Sûresi’nde (9/40. âyette) açık bir nas ile ifade etmiştir; bu âyete dair açıklamalar daha Önceden geçmiş bulunmakladır. Hepsi de dinlerinin esenliğe kavuşması ve kâfirlerin fitnesinden kurtuluş ümidiyle vatanlarından göç etmiş, kendi topraklarını, yurtlarını, ailelerini, çocuklarını, yakınlarını, kardeşlerini, terk etmişlerdir. Buna göre, dağlarda yaşayıp mağaralara girmek insanlardan ayrılarak yaratıcı ile başbaşa kalmak ile zâlimlerden kaçmanın cevazı, peygamberlerin ve Allah’ın gerçek dostlarının bir sünnetidir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), uzletin faziletine dikkat çektiği gibi, ilim adamlarından bir topluluk da, özellikle fitnelerin başgöstermesi ve insanların bozulması döneminde bunun faziletine dikkat çekmişlerdir. Yüce Allah da Kitabında bunu açık nas ile belirterek:

“O halde mağaraya sığının” diye buyurmaktadır.

İlim adamları derler ki: İnsanlardan ayrılıp uzlete çekilmek, kimi zaman dağlarda ve dağ yollarında, kimi zaman deniz kıyılarında ribatlarda (serhadlerde), kimi zaman da evlerde olur. Haberde şöyle denilmektedir: “Fitne oldu mu, bulunduğun yeri gizle ve dilini de tut!” Burada da özellikle herhangi bir yer sözkonusu edilmemektedir. İlim adamlarından bir kesim de uzleti, -eğer onlar arasında bulunuyorsan- kötülükten ve kötülük işleyen kimselerden kalbinle ve amelinle uzak durmak, diye kabul etmişlerdir. İbnü’l-Mübarek uzleti açıklarken şöyle demektedir: Uzlet, beraberinde bulunduğun topluluğun Allah’ı anmaya dalmaları halinde senin de aynı şekilde onlarla Akre dalmandır. Başka bir şeye dalacak olurlarsa, senin susmandır.

el-Bağavi, İbn Ömer’den, o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “İnsanlarla oturup kalkan ve onların eziyetlerine sabreden bir mü’min, onlarla birlikte oturup kalkmayan ve eziyetlerine sabretmeyenden daha hayırlıdır.” Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 55: İbn Mâce, Fiten 23: Müsned, II, 43, V, 365 Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir. “Mü’minler İçin manastır olarak evleri ne iyidir!” Yakın manada bir rivâyeti es-Sehâvî, el-Mekasidu’l Hasene, 1258’de zikretmektedir. Kurtubi. Dnrul-Hadıs baskısı, X, 369. dn: 2). Bu hadis, el-Hasen ve başkalarından hasen olarak gelen rivâyetlerdendir.

Ukbe b. Amir de, Resûlüllah, (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: Kurtuluş nedir ey Allah’ın Rasûlü? diye sorunca, Hazret-i Peygamber şöyle cevap vermişti: “Ey Ukbe, dilini tut, evin sana yetsin ve günahların dolayısıyla da ağla.” Tirmizî, Züht) 61; Müsned, IVT 148, 158, V, 259 Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “İnsanlar, öyle bir zamana erişeceklerdir ki, müslüman kişinin en hayırlıları fitnelerden kaçarak dinini kurtarmak kastiyle kendileriyle dağların başlarında dolaşacağı ve yağmur düşen yerleri bulup arkalarından gideceği koyunları olacaktır.” Buhârî, Îman 12, Menakıb 2% BedVl-Halk 15, Rikank 34, Firen 14; Nesâî, Îman 30; İbn Mâce, Fiten 13; Muvatta’’, İstizan 16: Müsned, III, 6. 30, 57. Bu hadisi Buhârî rivâyet etmiştir.

Ali b. Sa’d da el-Hasen b. Vâkid’den şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Yüzseksen yılı oldu mu, artık ümmetim için bekârlık, uzlet ve dağ başlarında ruhbanlık etmek helâl olacaktır. ”

Yine Ali b. Sa’d, Abdullah b. el-Mübarek’den, o, Mübarek b. Fedale’den, o, el-Hasen’den, o, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ref ederek şöyle dediğini nakletmektedir: “İnsanlar, öyle bir zamana geleceklerdir ki, dinine bağlı bir kimsenin dininin esenliğe kavuşması, ancak dini ile bir dağın tepesinden, bir başka dağın tepesine, yahut bir yerden bir başka yere kaçıp giden kimse için mümkün olacaktır. Artık böyle bir şey oldu mu, mÂişet ancak Allah’a isyan ile elde edilir. Ve bu da oldu mu, artık bekârlık helal olur.” Ey Allah’ın Rasûlü diye sordular, sen bize evlenmeyi emrettiğin halde bekârlık nasıl helal olur? Şöyle buyurdu: “Böyle bir şey oldu mu, kişinin fesada uğraması, anne-babası eliyle gerçekleşecektir. Anne-babası olmazsa, bu sefer onun helâk oluşu zevcesi vasıtasıyla olacaktır. Eğer onun zevcesi yoksa, onun helaki çocuğu vasıtasıyla olacaktır. Eğer çocuğu yoksa, onun helaki, yakın akrabaları ve komşuları vasıtasıyla gerçekleşecektir.” Bu nasıl olur ey Allah’ın Rasûlü, diye sordular, o da şu cevabı verdi: “Geçim darlığı dolayısıyla onu ayıplarlar ve gücünün yetmediği şeylerle onu mükellef tutarlar. İşte o vakit o da kendisinin helâk olmasıyla sonuçlanacak yollara sapar. ” Elimizin altındaki kaynaklarda tesbit edemedik

Derim ki: Bu hususta insanların durumları birbirinden farklıdır. Nice kişi mağaralarda ve dağlardaki oyuklarda kalabilecek güce sahip olabilir. Bu, uzletin en üstün halidir. Çünkü Allah’ın, peygamberliğinden önceki dönemlerde Peygamberi için seçip tercih ettiği hali budur. Ayrıca Kitab-ı keriminde de bu genç delikanlılardan haber verirken, nass ile tesbit ettiği hal de budur. Çünkü yüce Allah:

“Madem ki onlardan ve Allah’dan başka tapmakta olduklarından ayrıldınız, o halde mağaraya sığının” diye buyurmaktadır.

Nice kimseler için de evinde uzlete çekilmek kendisi için daha kolay ve daha sıkıntısızdır. Bedir’e katılmış bazı kimseler de Hazret-i Osman’ın öldürülmesinden sonra bu şekilde uzlete çekilerek evlerinde oturmuş ve kabirleri dışında hiçbir yere çıkıp gitmemişlerdi.

Bazı kimseler de bu ikisi arasında ortalarda bir yerdedir. Bu kişi, insanlarla oturup kalkmaya ve onların eziyetlerine sabredebilir. O, zahiren onlarla birlikte olmakla birlikte bâtınen onlara muhaliftir.

İbnü’l-Mübarek şöyle demektedir: Bize, Vuheyb b. el-Verd anlattı, dedi ki: Bir adam, Vehb b. Münebbih’in yanına gelip şöyle dedi: Ahali, içine düştükleri bu hale düştü. Ben de kendi kendime onlarla birlikte olmama kararını verdim. Vehb: Hayır böyle yapma, dedi. Çünkü insanlarla birlikte olmak senin için kaçınılmaz bir şeydir. Onların da seninle birlikte olmaları onlar için kaçınılmazdır. Senin onlara bir çok ihtiyacın olduğu gibi, onların da sana bir çok ihtiyaçları vardır. Ama sen, onlar arasında işiten bir sağır ve gören bir kör, konuşan bir dilsiz ol. Şöyle de denilmiştir: İnsanlardan uzaklaşmayı sağlayan her bir yer, dağlar ve dağbaşlarının kapsamına girmektedir. Mescidlerde itikaf etmek, rîbat yapmak ve zikir için sahillerde bulunmak, insanların şerlerinden kaçarak evlerden ayrılmamak gibi.

Hadîs-i şerîflerde dağ başları, dağlar ve koyunların arkasından gitmek gibi hususların söz konusu edilmesi -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- çoğunlukla uzlete çekilmek için seçilen yerlerin bunlar oluşundan dolayıdır. O halde -belirttiğimiz gibi- insanlardan uzaklaşmayı sağlayan her bir yer bunun kapsamına girmektedir. Muvafakiyet Allah’tandır, günahlardan korunmak da O’nun lütruyla olur.

Ukbe b. Âmir şöyle demektedir: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Rabbim, bir dağın tepesinde koyun otlayan, namazı için ezan okuyup namaz kılan kimsenin halini beğenir. Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurur: Kuluma bakınız, ezan okuyor, namaz İçin kamet getiriyor ve Benden korkuyor. Ben, kuluma mağfiret ettim ve onu cennetime koyacağım.” Bu hadisi Nesâî rivâyet etmiştir. Ebû Dâvud, Salâtu’s-Sefer 3: Nesâî, Ezan 26; Müsned, IV, 145 (kısmen), 157.

3. Allah’tan Doğruya İletmesini İstemek:

Yüce Allah’ın:

“…İşimizde bize doğruyu bulma başarısını ver” âyeti şunu göstermektedir: Onlar, kendilerini takip edenlerden kaçtıktan sonra duaya yöneldiler ve yüce Allah’a sığınarak: “Rabbimiz, bize tarafından bir rahmet” yani bir mağfiret ve bir rızık “işimizde de bize doğruyu bulma başarısını ver” bizİ doğruya muvaffak kıl, dediler.

İbn Abbâs: Mağaradan esenlikle çıkmayı nasib et, diye açıklamıştır. Bize doğruyu göster, diye de açıklanmıştır, İşte bu anlam dolayısıyla Hazret-i Peygamber, herhangi bir sıkıntıya düştü mü hemen namaza sığınırdı. Müsned, V, 388’de belirtildiğine göre, “Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) önemli ya da; zorlu ve sıkıntılı bir durumla karsı karsıya kaldı mı namaz kılardı.”

Kehf 9

Yoksa sen, Kehf ve Rakim sahiplerinin ayetlerimizden şaşılacak olanlar olduklarını mı sandın?

Diyanet Vakfı
(Resulüm)! Yoksa sen, bizim ayetlerimizden Ashab-ı Kehf ve Ashab-ı Rakimin durumlarını şaşırtıcı mı buldun?

Kurtubi Tefsiri
Sen, Kehf ve Rakîm ashabını hayret edilecek âyetlerimizden mi sandın?

Sîbeveyh’in görüşüne göre, “Yoksa… mi, ma, mu” edatı, başına istifham (soru) hemzesi gelmeksizin kullanılacak olursa, hem; “Yoksa, hayır” hem de istifham hemzesi anlamındadır. Ve munkatı’ diye bilinen de budur. Buradaki bu edatın “kendini helâk edeceksin nerdeyse” deki İstifham anlamına atıf olduğu, yahut inkârı istifham hemzesi anlamında olduğu söylenmiştir.

Taberi der ki: Bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın, Kehf ashabının hayret edilecek bir durumda olduğunu zannetmesi üzerine takriri bir istifham olup onun bu durumunun inkârı (yani durumun aslında böyle olmadığı) anlamındadır. Yani, sana bu hususta soru soranların bu konuyu sana karşı büyük gösterdikleri gibi, senin gözünde de bu iş büyümesin. Çünkü Allah’ın sair âyetleri onların bu kıssalarından daha büyük ve daha yaygındır. İbn Abbâs, Mücahid, Katade ve İbn İshak’ın görüşü budur.

Burada hitap Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’adır. Şöyle ki: Müşrikler ona, bir türlü bulunamayan genç delikanlılar, Zülkarneyn ve Ruh’a dair soru sormuşlardı. -Önceden geçtiği üzere- vahyin gelmesi de gecikmişti. Vahiy gelince yüce Allah Peygamberine şöyle dedi: Ey Muhammed! Sen, Kehf ve Rakım ashabının hayret edilecek âyetlerimizden olduğunu mu sandın? Yani, onlar âyetlerimizden hayret edilecek şeyler değildir. Bilakis, âyetlerimiz arasında onların haberlerinden daha çok hayrete düşürecek olanlar da vardır.

el-Kelbî dedi ki: Göklerin ve yerin yaratılışı onların haberlerinden daha çok hayret edilecek bir şeydir. ed-Dahhak dedi ki: Benim, seni haberdar ettiğim gaybe dair hususlar, bunlardan daha çok hayret edilecek şeylerdir, el-Cüneyd de şöyle demektedir: Senin, İsra olayın daha çok hayret edilecek bir husustur. el-Maverdîde şöyle demektedir: İfadenin anlamı nefiydir. Yani, Bizim bu konuda sana haber verişimiz sözkonusu olmasaydı, sen öyle bir şey zannetmeyecektin. Ebû Sehl de şöyle demektedir: Bu istifham, takrir anlamındadır. Yani, sen böyle bir şey mi zannettin? Gerçek şu ki; onlar hayret edilecek bir durumdaydılar.

Kehf (mağara), dağın içindeki geniş bir oyuk demektir. Geniş olmayana ise, ğâr (mağara) denilir. en-Nakkaş, Enes b. Malik’den şöyle dediğini nakletmektedir: Kehf demek, dağ demektir. Ancak bu, dilde meşhur olan bir anlam değildir.

“Rakım” hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. İbn Abbâs der ki: Kur’ân’da ne varsa hepsini biliyorum, dört şey müstesna: Bunlar; Gislîn (el-Hâkka, 69/36), Hannân, (Meryem, 19/13), Evvâh (et-Tevbe, 9/114) ve Rakîm kelimeleridir. Bir seferinde de ona Rakîm’e dair soru sorulmuş, o da şu cevabı vermişti: KaTb, Rakim’in çıkıp ayrıldıkları bir kasaba olduğunu iddia etmişti. Mücahid de, Rakım bir vadidir, demiştir. es-Süddî ise: Rakîm, mağaranın üzerindeki kaya parçasıdır, demiştir.

İbn Zeyd de şöyle demiştir: Rakîm, Allah’ın, durumunu bize karşı örttüğü ve ona dair olayı bize açıklamadığı bir kitaptır (yazıdır). Bir başka kesim de şöyle demektedir: Rakîm, bakırdan bir tablet üzerindeki bir yazıdır. İbn Abbâs da şöyle demiştir: Kâfirler, ellerinden kaçan genç delikanlıların olayını yazdıkları ve bunu kendileri İçin bir tarih başlangıcı olarak kabul ettikleri, üzerinde, aralarından ayrıldıkları zamanı ve kaç kişi olduklarını, kimlerle birlikte bulunduklarını kaydettikleri kurşundan bir tabeladır. el-Ferrâ” da böyle demiştir: Rakîm, kurşundan bir tablet olup orada isimlerini, neseblerini, dinlerini ve kimden kaçtıklarını yazmışlardı.

İbn Atiyye der ki: Bu rivâyetlerden anlaşıldığına göre bu toplum, olayları tarihleriyle tesbit eden bir toplumdu. Bu ise, o ülkenin önemli bir meziyetidir ve faydalı bir iştir. Bütün bu görüşler ise, “er-Rakîm” kelimesinin anlamından çıkartılmıştır.

“Yazılmış bir kitaptır” (el-Mutaffifin, 83/9) âyeti da buradan gelmektedir, (oldukça zehirli bir yılan türü olan) “el-Erkam” ad) da çizgileri dolayısıyla buradan geldiği gibi suyun akıp saptığı yer anlamındaki “Rakmetü’l-Vadi” de buradan gelmektedir.

İbn Abbâs’dan gelen rivâyetler arasında çelişki sözkonusu değildir. Çünkü birinci görüşü o, Ka’b’dan işitmişti. İkinci görüşü İse, sonradan Rakim’in anlamım öğrenmesi üzerine ifade etmiş olma ihtimali vardır.

Saîd b. Cübeyrde ondan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: İbn Abbâs, Kehf ashabını söz konusu ederek şöyle dedi: Bu genç delikanlıların önada olmadıkları anlaşılınca, yakınları onları araştırıp bulmak istediler. Onları bulamadılar. Durum, hükümdara arz edilince şöyle dedi; İleride bunların oldukça önemli bir durumları olduğu ortaya çıkacaktır. Sonra, kurşun bir tablet hazırlattı ve üzerine İsimlerini yazıp onu hazinesine koydurdu, işte “Rakîm” denilen şey bu tabi enir.

Şöyle de denilmiştir: Hükümdarın sarayında iki mü’min şahıs vardı. Bunlar, bu gençlerin durumunu, isimlerini ve neseblerini kurşun bir tablete yazdırdıktan sonra bakırdan bir sandukanın içine yerleştirdiler ve bu sandukayı da inşaatın içerisine yerleştirdiler. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yine İbn Abbâs’dan nakledildiğine göre Rakîm, yanlarında bulunan ve içinde Îsa (aleyhisselâm)’ın dininden şeriat olarak benimseyip kabul ettikten hükümlerin yazılı olduğu bir kitaptır.

en-Nakkaş ise, Katade’den şöyle dediğini nakletmektedir: Rakîm’den kasıt, onların kullandıkları gümüş paradır.

Enes b. Malik ve en-Nehaî de şöyle demektedir: Rakîm, onların köpekleridir, ikrime ise, Rakim divit demektir, demiştir.

Rakîm’in, Hazret-i Hızır’ın doğrulttuğu duvarın altında bulunan gümüş levhalar olduğu da söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre Rakîm ashabı, üzerlerine mağaranın kapandıktan sonra, onlardan her birisinin kendi salih amellerini sözkonusu ederek kurtulan kimselerdir Buhârî, kare 12; Müslim, Zikv 100; Ebû Dâvûd, Buyû’ 28; Müsned, II. İlâ. IV. 274-275

Derim ki: Bu hususta Buhârî ve Müslim’in rivâyet ettiği bir haber vardır Bir önceki nota bakınız. Ayrıca; Müsned, IV, 274te “Rakîmden kastedilenlerin bu üç kişi olduğu nçıkhmnsı, bizzat Hazret-i Peygambere nrfedilmektedir. Buhârî de bu kanaati benimsemiştir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Yüce Allah, Kehf ashabına dair haber vermekle birlikte, Rakîm ashabı hakkında hiç bir haber vermemiştir.

ed-Dahhak da şöyle demektedir: Rakîm, Rum diyarında bulunan ve içinde Kehf ashabını andıran bir şekilde uyuyor gibi bulunan yirmi bir kişinin bulunduğu bir mağaradır. Buna göre Rakîm ashabı, Kehf ashabının başından geçenler gibi başlarından bir olay geçen başka bir takım delikanlılardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır.

Rakîm’in, içinde Kehf in bulunduğu ve Filistin yakınlarında bir vadi olduğu da söylenmiştir. Bu kelime, su yatağı demek olan “Rakmetü’l-Vadi”den alınmadır. Mesela, sen rakme’den ayrılma, dıife (kıyıyı) yi bırak, denilir. Bu açıklamayı da el-Gaznevî nakletmektedir.

İbn Atiyye dedi ki: Pek çok kimseden işittiğime göre Şam’da (Suriye topraklarında) İçinde birtakım ölüler bulunan bir mağara varmış. O mağaraya yakın yerlerde bulunanlar, bunların Kehf ashabı olduğunu iddia ederler. Bunların da üzerlerinde Rakım diye adlandırılan bir mescid ve bina ve bir de (yakınlarında) kemikleri çürümüş bir köpek de bulunmaktadır.

Endülüs’te Gırnata taraflarında Levşe adlı bir kasabanın yakınlarında içinde bir takım ölülerin bulunduğu, beraberlerinde de çürümüş bir köpek bulunan bir mağara vardır. Onların çoğunluğunun etleri kemiklerinden soyulmuş olmakla birlikte; bazılarının da etleri durmaktadır. Pek çok asırlar ve nesiller geçmiş bulunmakla birlikte onların hakkında herhangi bir bilgi izine rastlayamadık Bazı kimseler bunların Kehf ashabı olduğunu iddia etmektedir. Ben de, 504 yılında onların bulundukları yere girdim ve bu halde olduklarını gördüm. Üzerlerinde bir mescid bulunuyordu. Onlara yakın bir yerde de Rakîm diye adlandırılan Rum yapısı bir bina da vardı. Bu, âdeta bazı duvarları geriye kalmış harabe bir saraya benziyordu. Bu harap olmuş ve mezkur yerden uzak düzlük bir yerde idi. Gımata’nın yüksek taraflarında kıble cihetinde ise, Dakyus şehri diye anılan eski bir Roma kenti bulunmaktadır. Biz bu kentin kalıntıları arasında mezar ve benzeri oldukça garip eserlere rastgeldik.

Derim ki: İbn Atiyye’nin Endülüs’te gördüğünü söylediği Ashab-ı Kehf’den başkalarıdır. Çünkü yüce Allah, Ashab-ı Kehf hakkında: “Yanlarına çıkıp onları görseydin, mutlaka onlardan geri dönüp kaçardın ve hiç şüphesiz onların korkusuyla dolardın” (18. âyet) diye buyurmaktadır, İbn Abbâs da Muaviye’ye, onları görmek istemesi üzerine şöyle demişti: Yüce Allah, senden daha hayırlı olan bir kimseye bu hususta müsaade etmemiştir. Bu âyete dair açıklamalar kıssanın sonunda gelecektir.

Mücahid de yüce Allah’ın:

“Hayret edilecek âyetlerimizden mi sandın?” âyeti hakkında şöyle demektedir: Onlar gerçekten hayret edilecek bir durumda idiler, ibn Cüreyc de ondan, böyle dediğini rivâyet etmektedir. O, kanaatine bu ifadenin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ıh onların hayret edilecek bir durumda olduklarını kabul etmesinin İnkâr edilmediği görüşündedir. Yine İbn Ebi Necîh, şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bunlar bizim âyetlerimiz arasında en-hayret edilecek olanları değildir, demektir.

Kehf 8

Ve şüphesiz biz, üzerindeki her şeyi kupkuru bir toprak kılacağız.

Diyanet Vakfı
(Bununla beraber) biz mutlaka oradaki her şeyi kupkuru bir toprak yapacağız.

Kurtubi Tefsiri
Bununla beraber Biz, onun üstünde olan şeyleri elbet kupkuru bir toprak yaparız.

Bu âyete dair açıklamalar daha önceden (İbn İshak’dan yapılan nakiller sırasında) geçmiş bulunmaktadır. Ebû Sehl dedi ki: Bundan kasıt, âdeta bitkisi koparılmış bitkisiz topraktır. kesmek demektir, Yağışsız yıl” ifadesi de buradan gelmektedir. Recez vezninde şair şöyle demektedir:

“Yağmur yağmayan o yıllar, onları önüne katıp sürüklemiştir.”

“Âdeta koparılıp izale edilmişçesine üzerinden herhangi bir bitki, imar ve benzeri hiçbir şey bulunmayan yer” demektir.

Bu âyette kıyâmet günü kastedilmektedir. O günde yer, dümdüz olacak, arkasında gizlenilip saklanılacak bir yer bulunmayacaktır.

en-Nehhâs der ki: Sözlükte “Bitki bulunmayan yer” demektir, el-Kisaî de şöyle demektedir: tabiri, “yerde bitki ve ekin namına bir şey kalmadı” demektir. Bir topluluğun bir yerde bulunan bitki ve ekini tamamiyle yiyip bitirdiklerini anlatmak için kullanılır. Bu şekilde ekini yiyilip bitirilmiş araziye de; denilir.

Kehf 7

Şüphesiz biz, yeryüzündeki şeyleri onun için bir ziynet yaptık ki, hangisinin daha güzel iş yaptığını deneyelim diye.

Diyanet Vakfı
Biz, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi dünyanın kendine mahsus bir zinet yaptık.

Kurtubi Tefsiri
Hangisi daha güzel amelde bulunacak diye onları İmtihan etmek için, yeryüzünde bulunanları Biz ona bir süs yaptık.

Yüce Allah’ın:

“Yeryüzünde bulunanları Biz ona bir süs yaptık” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halindi sunacağız:

1. Yeryüzünün Zinetleri;

Yüce Allah’ın:

“…Yeryüzünde bulunanları Biz ona bir süs yaptık” anlamındaki âyette yer alan; “…bulunanlar” ile “Bir süs” kelimeleri iki ayrı mef ûldür Buradaki “süs (zinet.)” yeryüzünde bulunan her şeydir. O bakımdan bu İfade umumidir, çünkü hepsi de bunları yoktan var edene delildir. İbn Cübeyr, İbn Abbâs’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Burada “süs” ile erkekleri kastetmiştir. İkrime’nin rivâyetine göre İbn Abbâs ve ayrıca Mücahid’în görüşlerine göre buradaki süsten kasıt, halifeler ve emirlerdir İbn Atiyye, el-Muharrar, X, 365’deki Maddenin tercümesi şöyledir: “İbn Cübeyr, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Bununla erkekleri kastetmiştir. Mücahid de böyle demiştir, İkrime’nin İbn Abbâs’ınn rivâyetine göre, “süs” ile halifeler, âlimler ve İbn Ebi Necih de Mücahid’den, o, İbn Abbâs’tan, yüce Allah’ın:

“Yeryüzünde bulunanları Biz ona bir süs yaptık” âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: İlim adamları yeryüzünün süsüdür.

Bir kesim de şöyle demektedir: Yüce Allah bununla davarları, elbiseleri, meyve ve mahsulleri, yeşillikleri, sulan ve buna benzer süs özelliğini taşıyan şeyleri kastetmektedir. Çıplak dağlar ile süs özelliği bulunmayan yılanlar ve akrepler gibi şeyler ise; bunun kapsamına girmemektedir.

Ancak, âyetin umum ifade ettiği ve yeryüzünde bulunan her bir şeyin yaratılması, sanatı ve muhkem kılınışı açısından bir süs özelliğini taşıdığı görüşü daha uygundur.

Âyet-i kerîme, Hazret-i Peygamber’i (sallallahü aleyhi ve sellem) teselliyi daha ileriye götürmektedir. Yani, ey Muhammed! Dünya ve dünyada yaşayanlar sebebiyle üzülüp kederlenme! Çünkü Bizler bunları, dünyada yaşayanlar için bir imtihan ve bir sınama sebebi kıldık. Onlardan kimisi iyice düşünür ve îman eder, kimisi inkâr eder. Diğer taraftan önlerinde kıyâmet günü vardır, gelecektir. O halde onların küfre sapmaları senin gözünde büyümesin. Nasıl olsa Biz, onlara amellerinin karşılığım vereceğizdir.

2. Güzel Ameller:

Bu âyet-i kerimenin anlamı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyetini andırmaktadır: “Şüphesiz ki, dünya yeşildir, tatlıdır. Allah da sizi orada halifeler yapmıştır, sizin nasıl amelde bulunacağınıza bakmaktadır.” Müslim, Zikr 99; Tirmizî, Fiten 26; İbn, Mâce, Fiten 19; Müsned, III, 19, 61, Hazret-i Peygamber’in şu âyeti da bunu andırmaktadır: “Sizin için en çok korktuğum şey, Allah’ın size karşı çıkartacağı dünya hayatının süsüdür.” (Bir adam); Dünya hayatının süsü nedir? diye sordu, O: “Yeryüzünün bereketleridir” diye buyurdu. Müslim, Zekât 123. Ayrıca bk. Buhârî, Zekât 47, CihılcI 37, Rikaak 7; Müslim, Zekfıt 121. 122: Nesâî, Zekât 81; 76» Mâce, Fiten 18; Müsned, II, 7, 21, 91. Bu hadisleri Müslim ve başkaları, Ebû Said el-Hudrî yoluyla rivâyet etmişlerdir.

Anlamları da şudur: Dünya, lezzeti itibariyle insanın hoşuna gider. Görünüşü İtibari ile de beğenilir bir durumdadır, Görünüşü, insanın hoşuna giden, lezzet ve tadı güzel olan meyveler buna örnektir. Allah bunlarla, hangilerinin daha güzel amelde bulunacağını ortaya çıkarmak için kullarını imtihan etmektedir, “Daha güzel amelde bulunmak’tan kasıt İse, dünyalığa karşı kimin daha zahid, ve dünyalığı kimin daha çok terk edeceğinin ortaya çıkarılması demektir.

Kulların, Allah’ın süslü gösterdiği bu hususlarda, Allah’ın masiyetinden uzak durmaları ise, ancak Allah’ın bu konuda kendilerine yardımcı olması ile mümkündür. Bundan dolayı Hazret-i Ömer, Buhârî’nin naklettiğine göre şöyle dermiş: Allah’ım! Bizler, Senin bize süslü ve güzel gösterdiğin şeylerle sevinmekten başkasını yapamayız. Allah’ım! Ben Senden, bunu hakettiği şekilde infak etme inkânını bahşetmeni diliyorum. Buhârî, Rikaak 11 Böylelikle Hazret-i Ömer, yüce Allah’dan bu güzellikleri hak olan yerlerde harcayıp infak etmeye Allah’ın kendisine yardımcı olması için dua etmiştir. İşte Hazret-i Peygamber’in: “Kim, o malı (aldığı kimseden) gönül hoşluğu ile alırsa, o kimseye o malda bereket ihsan olunur. Her kim de onu hırs ve tama’ ile alırsa, yediği halde doymayan kimseye benzer” Buhârî, Zekât 50, Vesâyâ 9. Rikaak 11; Müslim, Zekât 96; Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyame 29; Nesâî, Zekât 50, 93; Dârimî, Rikaak 37; Müsned, III, 434, âyeti bu demektir.

İşte dünyalıktan pekçok şey elde etmek isteyen kimse de, ne ele geçirirse bir türlü onunla yetinmez. Aksine, bütün gayretiyle daha çok dünyalık toplamaya çalışır. Bunun sebebi, yüce Allah’dan ve Râsulünden gelen buyrukları gereği gibi kavrayamamaktır. Çünkü dünyalık ile birlikte fitneye düşmek ve kurtulamamak, çoğunlukla görülen bir husustur. Fitneden uzak kalan, kendisine: yetecek kadar rızık verilen ve Allah’ın kendisine verdikleri ile yetinen kimse, gerçekten kurtulmuş olur,

İbn Atiyye der ki: Babam, -Allah ondan razı olsun- yüce Allah’ın:

“Hangisi daha güzel amelde bulunacak diye” âyeti hakkında şöyle derdi: Güzel amel, îman ile birlikte malı hak olan yerden almak, hak olan yere harcamak, farzları eda etmek, haramlardan uzak durmak ve mendup olan işleri de çokça işlemektir.

Derim ki: Bu, güzel bir sözdür. Lâfızları itibari ile özlüdür, anlamı itibariyle de beliğdir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise bunu tek bir cümlecikte toplamıştır. Bu onun, Süfyan b. Abdullah es-Sekafi’nin kendisine: Ey Allah’ın Râsulü! İslâm hususunda bana öyle bir söz söyle ki, senden sonra ona dair hiç bir kimseye soru sormayayım -bir başka rivâyette İse “senden başka” şeklindedir- demesi üzerine söylediği: “Allah’a îman ettim de, sonra da dosdoğru ol” Müslim, Îman 62; Müsned, III, 413, IV, 385. sözüdür. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir.

Süfyan es-Sevrî de şöyle demiştir: “Daha güzel amel” dünya hayatında daha çok zâhid olmak demektir. Ebû İsâm el-Askalanî de aynı şekilde: “Daha güzel amel” demek, dünyayı daha çok terk etmek demektir, demiştir.

Zühde dair ilim adamlarının ifadeleri farklı farklıdır. Kimileri şöyle demiştir: Zühd, emelin kısa tutulmasıdır. Yoksa katı şeyler yemek ve aba giyinmek değildir. Bu ifadeler Süfyan es-Sevrî’ye aittir.

Bizim (Maliki mezhebine mensup) ilim adamlarımız da şöyle demektedir: Süfyan, bu sözünde doğru söylemiştir. Allah ondan razı olsun. Çünkü emelini kısa tutan kimse, yiyeceklerine ileri derecede özenmez, giyecekleri hususunda da ince eleyip sık dokumaz. Dünyadan kolayına gelen kadarını alır ve kendisini maksuduna ulaştıracak kadarıyla yetinir.

Bir kesim de şöyle demiştir: Övülmekten de, övülmeyi sevmekten de nefret etmek demektir. Bu da el-Evzaî’nin ve bu görüşü kabul eden başkalarının kanaatidir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Dünyayı tümüyle terk etmek, zühdün kendisidir. Kişi onu terketmeyi ister sevsin, ister bundan hoşlanmasın. Fudayl’ın da görüşü budur,

Bişr b. el-Haris’ten şöyle dediği nakledilmektedir: Dünyayı sevmek, İnsanlarla karşılaşmayı sevmek demektir. Dünyaya karşı zahid olmak ise, insanlarla karşılaşmakta zahid olmak (ona rağbet etmemek) dir.

Yine Fudayl’dan şöyle dediği nakledilmektedir: Dünyada zahid olmanın alameti İnsanlara karşı zahid olmaktır. Bir başka kesim de şöyle demektedir: Dünyayı terk etmeyi, dünyalığı ele geçirmekten daha çok sevmedikçe kişi zalnd olamaz. Bu da İbrahim b. Edhem’in görüşüdür. Bir diğer kesim de şöyle demektedir: Zühd, kalbin ile dünyaya zahid olmak (radıyallahü anhğbet etmemek) dir. Bu görüş de İbnü’l-Mübarek’e aittir. Bir diğer kesim de şöyle demektedir: Zühd, ölümü sevmektir. Ancak, birinci görüş mana itibariyle bütün bu görüşleri kapsayan umumî bir görüştür, o bakımdan onu kabul etmek daha uygundur.

Kehf 6

Onlar bu söze inanmazlarsa, ardından üzülerek neredeyse kendini helak edeceksin.

Diyanet Vakfı
Bu yeni Kitaba inanmazlarsa (ve bu yüzden helak olurlarsa) arkalarından üzüntüyle neredeyse kendini harap edeceksin.

Kurtubi Tefsiri
Bu söze îman etmezler diye arkalarından üzülerek kendini helâk edeceksin nerdeyse.

“Bu söze” Kur’ân-ı Kerîm’e

“îman etmezler diye arkalarından üzülerek” küfürde kalışlarına kederlenerek ve öfkelenerek Üzülerek” kelimesi, temyiz olarak nasb edilmiştir-

“kendini helâk edeceksin” kendini helâk edip öldüreceksin

“neredeyse” demektir. Buna dair açıklamalar da önceden geçmiştir.

“Arkalarından” kelimesi, “Arkası, İzi” kelimesinin çoğuludur. da denilir. Yani, onların senden yüzçevirip arkalarını dönüp gitmelerinden dolayı kendini nerdeyse helâk edeceksin, anlamındadır.

Kehf 5

Ne onların, ne de atalarının bu konuda bilgisi vardır. Ağızlarından çıkan söz ne büyüktür. Onlar sadece yalan söylerler.

Diyanet Vakfı
Ne onların (Allah evlat edindi, diyenlerin), ne de atalarının bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan bu söz ne büyük oldu! Yalandan başka bir şey söylemiyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Onların da, atalarının da buna dair hiç bir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan bu söz ne büyük! Onlar ancak yalan söylerler.

“Onların da, atalarının” geçmişlerinin

“da buna dair hiç bir bilgisi yoktur.” Onlar, bu sözlerini bilerek söylemiyorlar. Çünkü onlar, herhangi bir delile bağlı olmaksızın geçmişlerini taklid ederek bu iddiada bulunmuşlardır.

“Ağızlarından çıkan bu söz ne büyük!” âyetindeki: “Söz” kelimesi temyiz olarak nasb edilmiştir. Bu söz, söz olarak ne büyüktür! demektir. el-Hasen, Mücahid, Yahya b. Ya’mer ve İbn İshak ise bunu merfu’ olarak okumuşlardır. Yani, o söz çok büyüktür, demek olup, kastedilen de onların Allah çocuk edindi, şeklindeki iddialarıdır. Bu kıraate göre ayrıca hazf edilmiş kelime takdirine gerek yoktur. Bir şey, büyük ve azametli olduğu takdirde; denilir. ise, adam yaşlandı, anlamındadır.

“Ağızlarından çıkan bu söz” iradesi ise sıfat mahallindedir.

“Onlar, ancak yalan söylerler” yalandan başka bir şey söylemezler.

Kehf 4

Ve “Allah çocuk edindi” diyenleri uyarsın diye.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. Hamd olsun Allaha ki, O, (insanları) kendi tarafından çetin bir azap ile ikaz etmek, iyi iş ve davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için, içinde ebedi kalacakları (cennette) güzel bir ecir bulunduğunu müjdelemek ve «Allah evlat edindi» diyenleri de uyarmak için kuluna (Muhammede), kendisinde hiçbir (tezat ve) eğrilik bulunmayan dosdoğru Kitabı indirdi.

Kurtubi Tefsiri
Ve: “Allah, çocuk edindi” diyenleri uyarmak için (indirmiştir).

“Ve: Allah, çocuk edindi, diyenleri uyarmak İçin” âyetinde sözkonusu edilenler yahudilerdir. Onlar, Uzeyr Allah’ın oğludur, demişlerdir. Hıristiyanlar: Mesih Allah’ın oğludur, dediler. Kureyşliler de: Melekler Allah’ın kızlarıdır, dediler. Sûrenin baştarafindaki uyarıp korkutmak umumidir. Bu ise, Allah’ın oğlu vardır, diyen kimseler hakkında özel bir korkutup uyarmadır.

Kehf 3

Onlar orada sonsuza kadar kalacaklardır.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. Hamd olsun Allaha ki, O, (insanları) kendi tarafından çetin bir azap ile ikaz etmek, iyi iş ve davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için, içinde ebedi kalacakları (cennette) güzel bir ecir bulunduğunu müjdelemek ve «Allah evlat edindi» diyenleri de uyarmak için kuluna (Muhammede), kendisinde hiçbir (tezat ve) eğrilik bulunmayan dosdoğru Kitabı indirdi.

Kurtubi Tefsiri
Ki, o mükâfat içinde ebediyen kalacaklardır.

“Hamd, kuluna Kitabı indiren ve onda hiç bir eğrilik komayan Allah’adır ki, o dosdoğru bir Kitaptır” âyeti (ile ilgili olarak), İbn İshak’ın naklettiğine göre Kureyşliler, en-Nadr b. el-Hâris ve Ukbe b. Ebi Muayt’ı, yahudi ilim adamlarına gönderdiler ve onlara şu talimatı verdiler: Muhammed hakkında bunlara soru sorun ve onlara, Muhammed’in niteliklerini anlatın. Neler söylediklerini bildirin. Çünkü onlar, kendilerine ilk kitap verilmiş kimselerdir. Ve onların yanında bizim sahip olmadığımız türden Peygamberlerin getirdiği bilgiden malumat vardır. Bunun üzerine en-Nadr ile Ukbe yola çıktılar ve Medine’ye gittiler. Medine’ye varıp yahudi ilim adamlarına, Râsulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında soru sordular. Onlara durumunu anlattılar, söylediği sözlerin bir bölümünü haber verdiler ve şöyle dediler: Siz, Tevrat ehlisiniz. Biz size, bizim bu arkadaşımızın durumunu bildirmeniz için geldik. Yahudi İlim adamları onlara şöyle dedi: Bizim size söyleyeceğimiz üç hususu ona sorunuz. Eğer bunlara dair size haber verecek olursa o, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. Şayet bunu yapmayacak olursa o, Allah’a yalan uyduran bir kimsedir. O takdirde uygun gördüğünüzü ona yaparsınız. Siz ona, eski zamanda ayrılıp gitmiş genç bir takım delikanlıların durumlarının ne olduğunu sorunuz. Çünkü, gerçekten onların hayret edilecek bir halleri olmuştu. Yine ona, dünyanın doğularına ve batılarına ulaşmış, oldukça dolaşmış bir kimseye dair soru sorunuz. Onun haberi ne olmuştur? Yine ona Ruh hakkında sorunuz, o nedir? Eğer size bunları haber verecek olursa, ona uyunuz, o bir peygamberdir. Eğer yapmayacak olursa, biliniz ki o, yalan uyduran bir kimsedir. Onun hakkında uygun göreceğiniz uygulamayı yapınız.

en-Nadr b. el-Haris ile Ukbe b. Ebi Muayt, Medine’den dönüp Mekke’ye geldiler ve Kureyşlilere şöyle dediler: Ey Kureyşliler topluluğu! Biz sizlere, sizin ile Muhammed arasında ayırd edici hükmü vermenizi sağlayacak bir çözüm getirdik. Yahudi ilim adamları bizlere, ona sormamızı istedikleri bazı hususlar söylediler. Ve eğer bunlar hakkında size haber verirse o bir peygamberdir. Vermeyecek olursa, yalan uyduran bir kimsedir ve onun hakkında uygun gördüğünüzü yapınız, dediler.

Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelip şöyle dediler: Ey Muhammed, sen bizlere, ilk zamanlarda ayrılıp gitmiş genç delikanlıların durumunu haber ver. Çünkü onların başından hayret edilecek şeyler geçmişti. İkinci olarak sen bize, yeryüzünün doğularına ve batılarına gitmiş, oldukça dolaşmış bir adam hakkında haber ver, ayrıca bizlere Ruh’un ne olduğunu da bildir.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara: “Yarın size bu istediğiniz hususları haber vereceğim” deyip, “inşaallah” demedi. Onlar da yanından ayrılıp gittiler. İddia edildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onbeş gün geçtiği halde yüce Allah bu konuda ona bir vahiy indirmedi ve Cebrâîl de yanına gelmedi. Nihayet Mekkeliler, yalan haberler yayarak: Muhammed bize yarın haber vereceğini vadettiği halde, işte bu onbeşinci günün sabahı. Kendisine sorduğumuz herhangi bir şeyi haber vermedi, dediler. Nihayet vahyin gecikmesi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı üzdü, kederlendirdi. Mekkelilerin konuştukları ona ağır geldi. Daha sonra Cibril (aleyhisselâm), Allah (c.c) nezdinden ona Kehf ashabının sözkonusu edildiği sûreyi getirdi. Bu sûrede, Hazret-i Peygamber’e, onlar için üzülmesinden dolayı serzenişte bulunulduğu gibi, ona sordukları genç delikanlıların durumu ile dünyayı dolaşıp gezmiş adamın haberini ve Ruh’un mahiyetine dair sorduklarının cevabını getirdi.

İbn İshak dedi ki: Bana nakledildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Cibril’e: “Ey Cibril! Senin hakkında olumsuz kanaat beslememize sebep teşkil edecek kadar bizden uzak kaldın” dedi, Cibril ona:

“Biz, ancak Rabbinin emri ile ineriz. Bizim Önümüzdeki, arkamızdaki ve bu ikisinin arasındaki her şey yalnız O’nundur. Rabbin unutkan değildir” (Meryem, 19/64) dîye cevap verdi.

Şanı yüce Allah sûreye, kendi yüce zatına hamd ile ve Râsulünün nübüvvetini sözkonusu ederek başladı. Çünkü onlar, Hazret-i Peygamber’in nübüvvetini inkâr etmişlerdi. Yüce Allah, bu sûreye: “Hamd, kuluna Kitabı indiren… Allah’adır ki” diye buyurdu. Yani, Muhammed’e Kitabı indiren Allah’dır. Sen, Benim tarafımdan gönderilmiş bir Râsulsün. Yani bu, onların senin nübüvvetine dair sordukları hususu tahkik ile ifade etmektedir, “Ve onda hiç bir eğrilik komayan” yani Kitabı, hiç bir tutarsızlığı bulunmayan, son derece mutedil ve uygun şekliyle indiren Allah’adır. “Kİ o, dosdoğru bir Kitaptır. Kendi katından” yani, seni Râsul olarak gönderen Rabbinin nezdinden “şiddetli bir azâbı” dünyada acil cezasını, âhirette de can yakıcı azabını “bildirmek, salih ameller işleyen mü’minlere de güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için” indirmiştir. “Ki, o mükâfat içinde ebediyen kalacaklardır.” Yani, kendilerinden başkalarının seni yalanladığı, senin getirdiğin hususlarda seni tasdik eden ve emretmiş olduğun amelleri işleyen kimseler, içinde ebediyen Ölmeyecekleri ebedilik yurdunda olacaklardır.

“Ve: Allah çocuk edindi, diyenleri uyarmak için” (el-Kehf, 18/4.) indirmiştir. Yani Allah, Kureyşlileri: Bizler Allah’ın kızları olan meleklere ibadet ediyoruz, dediklerinden dolayı uyarmak içindir. Halbuki “onlarında” kendilerinden ayrılmalarını ve dinlerini ayıplamalarını büyük bir şey olarak değerlendiren

“babalarının da buna dair hiç bir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan bu söz ne büyük!” (el-Kehf, 18/5)

Bununla, onların: Melekler Allah’ın kızlarıdır, sözlerini kastetmektedir.

“Onlar, ancak yalan söylerler. Bu söze îman etmezler diye arkalarından üzülerek kendini helâk edeceksin nerdeyse.” (el-Kehf, 18/6) Çünkü Hazret-i Peygamber, onların îman edeceklerini umuyor idi. Umudu gerçekleşmeyince onlara üzüldü. Bununla, ona böyle yapma, denildi.

İbn Hişam dedi ki: Kendini helâk edeceksin” âyeti, Ebû Ubeyde’nin bana naklettiğine göre, nefsini helake sürükleyeceksin, anlamındadır. Şair Zu’r-Rimme de şöyle demiştir:

“Ey kederin kendisini helâk ettiği kişi!

Takdirin elinden uzaklaştırdığı bir şey sebebiyle…”

Bu kelimenin çoğulu; şekillerinde gelir. Bu beyit, Zu’r-Rimme’ye ait bir kasidede yer almaktadır.

Araplar da; Bütün gayretimi ortaya koyarak ona nasihat verdim ve onun için kendimi helâk ettim” derler.

“Hangisi daha güzel amelde bulunacak diye onları imtihan etmek için yeryüzünde bulunanları Biz ona bir süs yaptık.” (el-Kehf, 18/7) İbn İshak dedi ki: Yani, onların hangisinin emrime daha çok tabi olacağını, Benim itaatim gereğince amel edeceğini ortaya çıkarmak için böyle yaptık. “Bununla beraber Biz, onun” yani yerin üstünde

“olan şeyleri elbet kupkuru bir toprak yaparız.” (el-Kehf, 18/8) Çünkü yeryüzünün üzerindeki her şey fanidir ve zeval bulacaktır. Dönüş de Bana olacaktır ve Ben herkese amelinin karşılığını vereceğim. O bakımdan, senin bu dünyada görüp duyduklarından dolayı kederlenme, bunlar seni tasalandırmasın.

İbn Hişam dedi ki: Toprak” kelimesi, yerin yüzü demektir. Çoğulu da; şeklinde gelir. Zu’r-Rimme, küçük bir ceylan yavrusunu anlatırken şöyle demektedir:

“Sanki o, başın kemiklerinde (etki yapan.) bir şarap sarhoşluğunun

Kuşluk vaktinde toprağın üzerine attığı bir yavru gibidir.”

Bu beyit, ona ait bir kasidede yer almaktadır. Saîd (toprak), aynı zamanda yol anlamına da gelir. Nitekim hadiste şöyle denilmektedir: “ Suudât’da oturmaktan sakınınız.” Müsned, 111,61 Yollarda oturmaktan sakınınız, demek istemektedir.

“Kupkuru” İfadesi hiç bir şey getirmeyen yer demek olup çoğulu: şeklinde gelir. Yağmur yağmayan yıl” demektir. Çoğulu da: Yağmur yağmayan yıllar” anlamındadır. Ayrıca böyle bir yılda kıtlık, kuraklık ve darlık da bulunur. Zu’r-Rimme, bir deveden söz ederken şöyle demektedir:

“Vurup itmek ile kıtlık ve sıkıntılar, karınlarında bulunanları tüketip bitirdi

Geriye sadece oldukça kalın kaburga kemikleri kaldı.”

İbn İshak dedi ki: Daha sonra Hazret-i Peygamber’e sordukları bir husus olan genç delikanlıların kıssası ile ilgili vahyi aldı. Orada şöyle buyurulmaktadır:

“Sen, Kehf ve Rakîm ashabını âyetlerimiz arasında hayret edileceklerden mi sandın?” (el-Kehf, 18/9) Yani, Benim kullarım arasında koymuş bulunduğum âyetlerim (delil ve belgelerim) arasında bunlardan daha çok hayret edilecek şeyler de vardır.

İbn Hişam dedi ki: Rakîm, onların durumlarına dair haberin yazılı olduğu, yazılı belge demek olup çoğulu “rukum” gelir. el-Accâc dedi ki:

“Ve yazılı bulunan mushafın karar kıldığı yer hakkı için.”

Bu mısra da onun recez veznindeki bir kasidesinde yer almaktadır.

İbn İshak dedi ki: Daha sonra şöyle buyurmaktadır:

“Hani o yiğit delikanlılar bir mağaraya sığınmışlar ve şöyle demişlerdi: Rabbimiz! Bize, tarafından bir rahmet, işimizde bize doğruyu bulma başarısını ver! Bunun üzerine Biz de, nice yıllar mağarada kulaklarına vurduk. Sonra da iki zümreden hangisinin bekledikleri süreyi daha iyi hesap ettiğini ayırt edelim diye onları uyandırdık.” (el-Kehf, 18/10-12) Daha sonra şöyle buyurulmaktadır:

“Biz, sana onların kıssalarını gerçek şekli ile” doğru olarak bildirmek suretiyle

“anlatalım: Gerçekten bunlar, Rabblerine îman eden genç yiğitlerdi. Biz de onların hidâyetlerini artırmıştık. Dikilip de: Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O’ndan başkasını ilâh diye çağırmayız. O takdirde gerçekten son derece batıl bir söz söylemiş oluruz, dediklerinde Biz, kalplerine sabır ve metanet vermiştik.” (el-Kehf, 18/13-14) Yani onlar, sizin bana bilginiz olmadık şeyleri ortak koştuğunuz gibi ortak koşmadılar.

İbn Hişam dedi ki: “Şetat: Batıl söz” hakkı aşıp geçmek, aşırıya kaçmak demektir. A’şa b. Kays b. Sa’lebe de şöyle demektedir:

“Siz, (bize zulmetmekten) vazgeçecek misiniz?

Esasen haksızlık yapan ve aşırı giden kimseleri ancak

Yağın da, fitillerin de (tedavi etmek amacıyla) içine doldurulurken kaybolup gittiği derin bir yara gibi hiç bir şey (haksızlığından) alıkoymaz.”

Bu beyit de-ona ait bir kasidede yer almaktadır.

İbn İshak dedi ki:

“Şunlar, şu bizim kavmimiz, Ondan başka ilahlar edindiler Bari onlara dair açık bir delil getirselerdi.” (el-Kehf, 18/15) İbn İshak dedi ki: Yani kesin, susturucu bir delil getirselerdi ya… demektir.

“Artık, Allah’a karşı yalan uydurandan daha. zalim kim olabilir. Madem ki onlardan ve Allah’dan başka tapmakta olduklarından ayrıldınız, o halde mağaraya sığının. Rabbiniz size rahmetinden genişlik versin, işinizde size faydalı olanı hazırlasın. Güneş, doğduğu zaman, mağalarının sağ tarafına yöneldiğini, battığında da onların sol yanlarından kayıp gittiğini görürdün. Kendileri ise oranın geniş bir yerinde idiler.” (el-Kehf, 18/15-17)

İbn Hişam dedi ki: Meyletti, kayıp gitti” demek olup; den gelmektedir. Nitekim Ebû’z-Zahf el-Küleybî de bir beldeyi vasf’ederken şöyle demektedir:

“Kurak otlağın gittiğimiz yoldan sapa kalması,

Üç gün susuz bırakılan ve dördüncüsünde suya salınan develeri çokça yorar.”

Bu iki mısra da onun recez veznindeki bir kasidesinde yer almaktadır. “Sol yanlarından kayıp gittiğini” onlara değmeyip, sol tarafında onları bıraktığını “görürdün” demektir. Şair Zu’r-Rimme şöyle demektedir:

“Muşrif denilen yerin dağı andıran kum tepelerini sol taraflarında bırakıp geçen,

Sağ taraflarında da el-Fevâris diye bilinen kum tepelerinin bulunduğu hevdeçlerinde bulunan kadınlara (bakakaldım).”

Bu beyit de Zu’r-Rimme’ye ait bir kasidede yer almaktadır. “(sakili); Genişçe yer” demek olup, çoğulu da; şeklindedir. Şair de şöyle demektedir:

“Sen, kavmine rüsvaylık ve aşağılık (elbisesini) giydirdin

Öyle ki, onların saygı duyulması gereken şeyleri mubah kabul edildi ve

yurtlarının düzlüklerine dahi girilmiş oldu.”

“Bu, Allah’ın âyetlerindendir.” (el-Kehf, 18/17) Yani, kitap ehlinden onların durumlarını bilen kimselere karşı bir delildir. Kitap ehlinden bunlara, sana onlar hakkında soru sormayı emreden kimselere karşı onlara dair haberi gerçek surette verdiği için, senin peygamberliğinin doğruluğu hakkında açık bir belgedir.

“Allah kime hidâyet verirse, o doğru yola erdirilmiştir. Kimi de saptırırsa artık onun için doğru yola erdirecek bir veli bulamazsın. Onlar uyuyor oldukları halde sen onları uyanık sanırdın. Biz onları sağ yanlarına, sol yanlarına çeviriyorduk. Onların köpeği ise, giriş yerinde iki kolunu uzatmıştır.” (el-Kehf, 18/17-18)

İbn Hisara dedi ki: Giriş yeri,” kapı demektir. Adi, Abd b. Vehb olan el-Absî de şöyle demektedir:

“Bana karşı kapısı asla kapanmayan ve benim oradaki iyiliğim

Münker olarak kabul edilmeyen geniş, düzlük bir arazideki…”

Bu beyit, ona ait birkaç beyitten oluşan şiir de yer almaktadır. Bu kelime aynı zamanda “avlu” anlamına da gelir, Çoğulu; şeklindedir.

“Yanlarına çıkıp onları görseydin, mutlaka onlardan geri dönüp kaçardın… Onların işine galip gelen kimseler ise…”(el-Kehf, 18/18-21) âyetinde kastedilen kimseler, aralarından yönetici ve hükümdarlık sahibi kimseler demektir.

“Mutlaka biz, yanlarında bir mescid edineceğiz dediler. Sayıları üçtür, dördüncüleri köpekleridir diyecekler” (el-Kehf, 18/22.) âyetinde kastedilen, bunlara dair soru sorutmasını Kureyşlilere emreden yahudilerin ilim adamlarıdır. “Beştir, altıncıları da köpekleridir, diyecekler. Bu gaybı taşlamaktır. Yedidir, sekizincileri köpekleridir, diyecekler. De ki:Rabbim onların sayısını en iyi bilendir. Onları pek az kimseden başkası bilemez. O halde bunlar hakkında zahir olan şeyden başkasıyle mücadele etme.” Yani, onlarla bu konuda (bilgin olmadığı halde) tartışma. “Bunlara dair onlardan kimseye bir şey sorma.”Çünkü onların bu gençlere dair bir bilgileri yoktur.

“Hiç bir şey hakkında sakın: Ben bunu mutlaka yarın yapacağım, deme! Meğer ki Allah dilemiş ola. Unuttuğun zaman Rabbini an ve: Umulurki Rabbim beni bundan, doğruya daha yakın olana erdirir, de.” (el-Kehf, 18/22-24) Yani, onların sana sordukları herhangi bir şey hakkında, bu mesele hakkında dediğin gibi, ben yarın size haber vereceğim demeyerek, “inşaallah” diye istisna yap. Unuttuğun takdirde de Rabbini an ve Rabbimin, sizin bana hakkında soru sorduğunuz şeyin doğru olanına beni ileteceğini umarım, de. Çünkü sen, Benim bu hususta sana ne yapacağımı bilemezsin.

“Onlar mağaralarında üçyüzyıl kaldılar, dokuz daha kattılar.” Yani, onlar böyle söyleyecekler. Sen

“de ki: Allah, ne kadar kaldıklarını en iyi bilendir. Göklerin ve yerin gaybı yalnız O’nundur. O, ne güzel görendir, ne güzel işitendir. Bunların, O’ndan başka hiçbir velileri yoktur. O, kimseyi hükmüne ortak yapmaz” (el-Kehf, 18/25-26) Yani. onların sana sordukları şeylerden hiçbir şey ona gizli kalmaz. İbn Hişam, Slret, I. 240-244.

Derim ki: Siret’de (İbn Hişam’ın Siret’inde) Kehf ashabının haberine dair yer alan bilgiler bunlardır, biz de bunları orada yer aldığı şekliyle zikrettik. Zülkarneyn’in haberine dair açıklamalar ileride gelecektir. Bu açıklamaları naklettikten sonra, tekrar sûrenin baştarafına dönerek diyoruz ki:

“Hamd… Allah’adır” ifadesinin anlamına dair açıklamalar, daha önceden geçmiş bulunmaktadır. el-Ahfeş, el-Kisaî, el-Ferrâ’, Ebû Ubeyd ve tevil bilginlerinin büyük çoğunluğunun iddiasına göre bu sûrenin başında bir takdim-tehîr vardır ve âyet: “Kuluna Kitabı indiren ve onda hiç bir eğrilik komayan ve onu dosdoğru olarak indiren Allah’a hamd olsun” demektir. Bu âyetteki; Dosdoğru” kelimesi, hal olarak nasb edilmiştir. Katade ise şöyle demektedir: ifade, Kur’ân-ı Kerîm’deki siyakı üzeredir, takdim ile tehir sözkonusu değildir. Âyetin anlamı da şöyledir: Biz, o kitapta bir eğrilik koraadık. Aksine onu dosdoğru bir kitap kıldık. ed-Dahhak’ın açıklaması da güzeldir ve ona göre âyet: O dosdoğru bir kitaptır, demek olup, bu da: Hikmeti dosdoğru olup hatası, tutarsızlığı ve çelişkisi bulunmayan kitap anlamındadır.

“Dosdoğru” âyetinin, önceki kitapları tasdik eden kitap, anlamında olduğu söylendiği gibi, ebedî olarak taşıdığı hüccetlerle dosdoğrudur, diye de açıklanmıştır. Eğrilik” kelimesi mef’ûlün bihtir. “Ayn” harfi esreli olarak kullanılırsa dinde, görüşte, İşte ve yolda eğrilik anlamındadır. Üstün okunursa, (avec) ise kereste, duvar ve benzeri cisimlerdeki eğriliği anlatır, buna dair açıklamalar daha önceden (Al-i İmrân, 3/99) geçmiş bulunmaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’de hiçbir eğrilik, yani hiçbir kusur yoktur. Onda çelişki ve aykırılık bulunmaz. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“Eğer o, Allah’dan başkasından gelseydi, elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı.” (en-Nisa, 4/82)

O, Kur’ân-ı Kerîm’i mahluk kılmadı, diye de açıklanmıştır. Nitekim İbn Abbâs’ın, yüce Allah’ın:

“Hiç bir eğriliği olmayan, Arapça bir Kur’ân olarak (indirilmiştir)” (ez-Zümer, 39/28) âyetini, o mahluk değildir diye açıkladığı rivâyet edilmiştir. Mukâtil , “eğrilik” kelimesini tutarsızlık ve aykırılık, diye açıklamıştır. Şair de şöyle demektedir:

“Ben arkadaşıma saygım dolayısıyla sevgimi sürekli kılarım

Sevgide eğri olan kimseden de hayır gelmez.”

“Kendi katından” yani, kendi nezdinden, tarafından

“şiddetli bir azâbı bildirmek…” bu azâbı bildirecek kişi de Muhammed veya Kur’ân-ı Kerîm’dir. İfadede hazf edilmiş kelimeler vardır. Yani, kâfirlere Allah’ın cezasını bildirmek içia… takdirindedir. Bu şiddetli azâb ise dünyada da olabilir, âhirette de olabilir.

“Kendi katından” âyetini Ebû Bekr, Âsım’dan rivâyetle “dal” harfi sakin ile birlikte işmam ile ve “nûn” harfini de esreli, “he” harfini ise sonunda vasl edilmiş bir “ya” ile okumuştur. Diğerleri “dal” harfini ötreli, “nûn” harfini sakin, “he” harfini de ötreli okumuşlardır. el-Cevherî der ki: Katı, tarafı” kelimesi şeklinde olmak üzere üç türlü kullanılır. Şair de şöyle demiştir:

“Çenelerinden ta boynuna kadar…”

Yüce Allah’ın:

“Salih ameller İşleyen mü’minlere de güzel bir mükâfat olduğunu” ki, o da cennettir

“müjdelemek için (indirmiştir). Ki, o mükâfat içinde ebediyen” sonu gelmemek üzere

“kalacaklardır” ve devamlı olup sonları gelmeyecektir.

“…lere… olduğunu” ifadesi, anlamındadır. Ancak, buradaki

“müjdelemek” anlamındaki kelime, eğer beyân (temyiz) kabul edilecek olursa; de, “be” harfi takdirine gerek kalmaz. “Güzel bir mükâfat”; cennete götürecek büyük sevap ve mükâfat demektir.

Kehf 2

Dosdoğru, kendisinden gelen şiddetli bir azapla uyarsın ve salih ameller işleyen müminlere güzel bir mükâfat olduğunu müjdelesin diye.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. Hamd olsun Allaha ki, O, (insanları) kendi tarafından çetin bir azap ile ikaz etmek, iyi iş ve davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için, içinde ebedi kalacakları (cennette) güzel bir ecir bulunduğunu müjdelemek ve «Allah evlat edindi» diyenleri de uyarmak için kuluna (Muhammede), kendisinde hiçbir (tezat ve) eğrilik bulunmayan dosdoğru Kitabı indirdi.

Kurtubi Tefsiri
O, dosdoğru bir Kitaptır. Kendi katından şiddetli bir azâbı bildirmek, salih ameller işleyen mü’minlere de güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için (indirilmiştir).

Kehf 1

Hamd, kuluna kitabı indiren ve onda hiçbir eğrilik kılmayan Allah’a aittir.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. Hamd olsun Allaha ki, O, (insanları) kendi tarafından çetin bir azap ile ikaz etmek, iyi iş ve davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için, içinde ebedi kalacakları (cennette) güzel bir ecir bulunduğunu müjdelemek ve «Allah evlat edindi» diyenleri de uyarmak için kuluna (Muhammede), kendisinde hiçbir (tezat ve) eğrilik bulunmayan dosdoğru Kitabı indirdi.

Kurtubi Tefsiri
Hamd, kuluna Kitabı indiren ve onda hiç bir eğrilik komayan Allah’adır ki,

İsra 111

De ki: “Hamd, çocuğu olmayan, mülkünde ortağı bulunmayan, acizlikten ötürü bir dostu olmayan Allah’a mahsustur.” Ve O’nu tekbir ile yücelt.

Diyanet Vakfı
«Çocuk edinmeyen, hakimiyette ortağı bulunmayan, acizlikten ötürü bir dosta da ihtiyacı olmayan Allaha hamd olsun» de ve tekbir getirerek Onun şanını yücelt!

Kurtubi Tefsiri
Ve de ki: “Çocuk edinmemiş, mülkte hiç bir ortağı olmayan, acizliğinden ötürü velisi de bulunmayan Allah’a hamd olsun.” Onu tekbir ettikçe et.

“Ve de ki: Çocuk edinmemiş… Allah’a hamd olsun” âyet-i kerimesi, yahudilerin, hristiyanların ve Arapların ayrı ayrı, Uzeyr, Îsa ve meleklerin, yüce Allah’ın soyundan, züriyetinden geldikleri şeklindeki görüşlerini reddetmektedir. Allah, onların bu iddialarından yücedir, münezzehtir.

“Mülkte hiç bir ortağı olmayan.” Çünkü, ne mülkünde, ne de ibadette ortağı bulunmayan bir ve tek olandır.

“Acizliğinden ötürü de velisi bulunmayan.” Mücahid dedi ki: Yani O, hiç bir kimseyle (dayanışma) antlaşma yapmadığı gibi, hiç bir kimsenin yardımını alma yolunu da aramamıştır. Yani O’nun, acizliğinden dolayı kendisini himaye edecek ve böylelikle savunmasını yapacak bir yardımcısı olmamıştır. el-Kelbî dedi ki: Yahudilerden ve hristiyanlardan O’nun bir velisi olmamıştır. Çünkü onlar insanların en zelilleridir. Bu da onların: Biz, Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz, şeklindeki sözlerini reddetmek içindir.

el-Hasen b. el-Fadl şöyle demektedir:

“Acizliğinden ötürü velisi de bulunmayan” yani hiç bir şekilde âciz ve zelil düşürülmeyen… O bakımdan hiç bir veliye ve yardımcıya da muhtaç olmaz. Çünkü O, azizdir ve büyüktür.

“Onu tekbir ettikçe et.” Onu, tam ve eksiksiz bir şekilde ta’zim et. Denildiğine göre ta’zim ve iclâl anlamında Arapların en beliğ lâfzı “Allahu ekber” lâfzıdır. Yani sen O’nu, herşeyden daha büyük olmakla vasfet demektir. Şair de şöyle demektedir:

“Ben, Allah’ın herşeyden daha büyük olduğunu ve

Askerlerinin de hepsinden çok olduğunu gördüm.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da namaza başladı mı: “Allahu Ekber” derdi. Kitabımızın baş taraflarında da bu geçmiş bulunmaktadır.

Ömer b. el-Hattâb dedi ki: Kulun Allahu Ekber demesi dünyadan ve dünyadaki herşeyden hayırlıdır.

Bu âyet-i kerîme Tevrat’ın son âyetidir. Mutarrifin rivâyetine göre Abdullah b. Ka’b şöyle demiştir: Tevrat, Fâtiha Sûresi’nin başındaki âyetlerle başlamış ve bu sûrenin sonundaki âyetlerle sona ermiştir. Gelen rivâyette bu âyet-i kerimeye “âyetül-ız” denilmektedir. Bunu da Muaz b. Cebel, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet etmiştir. el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VII, 52

Amr b. Şuayb babasından, o, dedesinden şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Abdulmuttaliboğullarından bir küçük çocuğun dili açıldı mı ona:

“Ve de ki: Çocuk edinmemiş… Allah’a hamd olsun” âyetini öğretirdi. Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, V, 353

Abdulhamid b. Vâsıt dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Her kim: Ve de ki… Allah’a hamd olsun” âyetini okursa Allah ona, yer ve dağlar gibi ecir yazar. Çünkü yüce Allah, kendisine evlat isnad eden kimseler hakkında:

“Bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılarak yıkılacak” (Meryem, 19/90) diye buyurmaktadır.”

Yine haberde nakledildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), borçtan kendisine şikâyette bulunan bir kimseye: “De ki: İster Allah diye çağırın, ister Rahmân diye çağırın…” dan sûrenin sonuna kadar ki buyrukları okumasını, sonra da üç defa: Asla ölmeyen, hay olana tevekkül ederim, demesini emretmiştir.”

İsra 110

De ki: “Allah diye çağırın ya da Rahman diye çağırın; hangisiyle çağırırsanız çağırın, en güzel isimler O’nundur. Namazında sesini ne yükselt ne de kıs, bu ikisi arasında bir yol tut.”

Diyanet Vakfı
De ki: «İster Allah deyin, ister Rahman deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler Ona hastır.» Namazında yüksek sesle okuma; onda sesini fazla da kısma; ikisinin arası bir yol tut.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “İster Allah diye çağırın, ister Rahmân diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, esasen en güzel isimler O’nündür.” Namazında sesini ne pek yükselt, ne de pek kıs. İkisi ortası bir yol tut.

“De ki: İster Allah diye çağırın, ister Rahmân diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, esasen en güzel isimler O’nundur” diye başlayan bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi şudur: Müşrikler, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Ey Allah, ey Rahmân” diye dua ettiğini görünce: Muhammed. bize birtek ilâha dua etmemizi emrediyorken, kendisi iki ilaha dua edip çağırıyor, dediler. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

Mekhûl de şöyle demektedir: Bir gece Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) teheccüd namazı kıldı ve duasında: “Ya Rahmân, ya Rahîm” dedi. Müşriklerden birisi onun bu duasını işitti. Yemâme’de de er-Rahmân diye adlandırılan bir adam vardı. Bu sözü işiten kişi şöyle dedi: Muhammed’e ne oluyor ki, Yemâme’nin Rahmânina dua ediyor. Bu âyet-i kerîme bu iki ismin (Allah ve Rahmânin) aynı yüce zatın iki ayrı ismi olduğunu beyan etmek üzere indi. Eğer siz O’na Allah diye dua edecek olursanız O’dur, yine O’na Rahmân diye dua ederseniz yine O’dur.

Şöyle de denilmiştir: Onlar, mektuplarının başına: “Bismikellahümme: Senin Adın ile ey Allah’ım” diye yazıyorlardı. Bu sefer:

“Şüphesiz ki o, Süleymandandır ve muhakkak ki o Bismillahirrahmanirrahim (diye başlamaktadır)” (en-Neml, 27/30) âyeti nazil olunca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) “Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla” diye yazmaya başladı. Bu sefer müşriklerin: Hadi Rahîm’i tanıyoruz. Peki er-Rahmân ne oluyor? demeleri üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Bir diğer açıklamaya göre yahudiler: Ne oluyor ki biz, Kur’ân-ı Kerîm’de Tevrat’da da çokça geçen bir ismi işitip duruyoruz. Bu sözleriyle Rahmân ismini kastediyorlardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Talha b. Mûsarrif “(……..): Hangisini (kimi) çağırırsanız çağırın, esasen en güzel isimler O’nundur” diye okumuştur ki, vasıfların en faziletlisi, manaların en şereflisini gerektiren en güzel isimler O’nundur, demektir. İsimlerin güzelliği ise, şeriatın onları güzel görmesiyle açıklanır. Bu da şeriatın o isimlerin güzelliğini belirtmesi ve bunu nass ile belirlemesi ile olur. Buna şu da eklenmiştir: Bu isimler, aynı zamanda oldukça güzel ve şerefli anlamları da ihtiva etmektedir. Bu güzel isimler, tevkif ile bilinir. Yüce Allah’a, Kur’ân, hadis veya icmam tevkifi ile olmadıkça – “el-Kitabu’l Esna fi Şerhi Esmaillahi’l-Hüsna” acili eserimizde de açıkladığımız gibi- nazarî yolla (akıl, mantık ve kıyas ile) Allah’a bir isim vermek sahih değildir.

“Namazında sesini ne pek yükselt, ne de pek kıs” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:

1. Bu Âyetin Nüzul Sebebi:

Bu âyetin nüzul sebebi ile ilgili beş ayrı görüş vardır:

1- İbn Abbâs’ın, yüce Allah’ın:

“Namazında sesini ne pek yükselt, ne de pek kıs” âyeti hakkında şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bu âyet-i kerîme, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’de gizli saklı bulunuyorken inmiştir. Ashabı ile namaz kıldığında yüksek sesle Kur’ân-ı Ketim okurdu. Müşrikler bunu işitince Kur’ân-ı Kerîm’e, onu indirene, onu getirene sövüyorlardı. Bunun üzerine yüce Allah:

“Namazında sesini ne pek yükselt” ki, müşrikler senin kıraatini işitmesinler.

“Ne de” ashabın işitmeyecek kadar “pek kıs.” Onlara okuduğun Kur’ânı işittir, fakat o kadar da sesini yükseltme! diye buyurdu.

“İkisinin ortası bir yol tut.” (İbn Abbâs) dedi ki: Yüksek sesle okumak ile kısık sesle gizlice okumak arasında bir yol tuttur, demektir. Bunu Buhârî, Müslim, Tirmizî ve başkaları rivâyet etmişlerdir, lâfız Müslim’indir. Buhârî, Tefsir 17. sûre 14, Tevhid 34, 44, 52; Müslim, Salât: 145; Tirmizî, Tefsir 17. sûre 15; Nesâî, İftitâh 80; Müsned, I, 23, 215.

Muhâfete (kısık sesle söyleme); sesin alçaltılması ve hareketsizlik anlamındadır. Ölü soğuduğu vakit, (……..) diye durumu anlatılır. Şair şöyle demektedir:

“Geriye ancak oldukça kısık bir ses kaldı Ve bebeği donakalmış bir göz

Onun bu durumuna musibete sevinen düşman bile ona mersiye okudu

Musibetine sevinen düşmanın kendisine mersiye okuduğu kimsenin vay haline!”

2- Yine Müslim’in rivâyetine göre, Âişe (radıyallahü anha) yüce Allah’ın:

“Namazında sesini ne pek yükselt, ne de pek kıs” âyeti hakkında: Bu âyet, dua hakkında inmiştir demiştir. Müslim, Salât 146.

3- İbn Şîrîn dedi ki: Bedevi Araplar şehâdet getirdiklerinde (teşehhüdde) seslerini yükseltirlerdi. Bu âyet-i kerîme bu hususa dair inmiştir.

Derim ki: Buna göre âyet-i kerîme teşehhüdün gizlice yapılmasını ihtiva etmektedir. İbn Mes’ûd da şöyle demiştir: Teşehhüdü gizli yapmak sünnettendir. Bunu da İbnüİ-Münzir nakletmektedir.

4- Yine İbn Şîrîn “den rivâyet edildiğine göre Ebû Bekir (radıyallahü anh) gizlice Kur’ân okurdu. Ömer (radıyallahü anh) ise yüksek sesle Kur’ân okurdu. Niçin böyle yaptıkları kendilerine sorulunca, Ebû Bekir (radıyallahü anh) şöyle dedi: Ben, Kur’ân okurken Rabbime gizlice sesleniyorum. Ve O, benim kendisinden ne istediğimi bilir. Hazret-i Ömer de şöyle dedi: Ben, böyle okumakla şeytanı kovuyor, uyuklayanı da uyandırıyorum. Bu âyet-i kerîme nazil olunca, Hazret-i Ebû Bekir’e: Sen sesini biraz yükselt, Hazret-i Ömer’e de: Sen de sesini biraz alçalt denildi. Bunu da et-Taberî ve başkaları nakletmişlerdir. Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, V, 350

5- Yine İbn Abbâs’dan rivâyet edildiğine göre bunun anlamı: Gündüz namazında cehren okuma, gece namazında da içten okuma, demektir. Bunu da Yahya b. Selam ile ez-Zehrâvî nakletmektedirler.

O halde bu âyet-i kerîme nafile ve farz namazlardaki kıraatlerde cehren okuma ile gizlice okumaya dair hükümleri ihtiva etmektedir. Nafile namazlarda namaz kılan kişi gece olsun, gündüz olsun cehren okumak ile gizli okumakta muhayyerdir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da böylece rivâyet edilmiştir. Buna göre o, her iki şekilde de davranırdı. Farzlarda ise gece ve gündüzün kıraatin hükmü bilinen bir husustur.

6- Altıncı bir görüş olarak da el-Hasen şöyle demektedir: Yüce Allah: Açıktan namaz kılarken onu güzelleştirmek suretiyle, gizliden namaz kılarken de onu gelişigüzel kılmak suretiyle kıldığın namazında riyakârlık yapma! diye buyurmaktadır.

İbn Abbâs da şöyle demektedir: Sen, insanlara karşı riyakârlık yaparak namaz kılma ve insanlardan korkarak da namazı terk et me!

2. Namaz ve Kur’ân Okumak:

Yüce Allah burada “namazdı “kıraat” diye ifade etmiştir. Nitekim:

“Sabah namazını da. Çünkü sabah namazı şahit olunandır.” (el-İsra, 17/78) âyetinde de namazdan, “Kur’ân” diye söz etmektedir. Çünkü bunların herbiri, diğeri ile sıkı sıkıya ilişkilidir. Zira namaz hem Kur’ân kıraatini, hem rükû’ ve hem de sücûd’u kapsamaktadır. O halde Kur’ân okumak namazın parçalarından birisidir. Yüce Allah da Arapların mecazi ifadelerdeki adetine uygun olarak geneli, cüz’ünü zikrederek, cüz’ü de genelini zikrederek ifade etmiştir. Bu Arap dilinde çokça kullanılan bir şeydir. Sahih hadisdeki: “Ben namazı, Benimle kulum arasında ikiye pay ettim” Müslim, Salat 38, 40; Tirmizî, Tefsir 1. sûre 1: Nesâî, İftitâh 23; Muvatta’, Nida 39: Müsned, II, 285, 460. hadisi de bu kabildendir. Burada namazdan kasıt, -önceden de geçtiği üzere- Fâtiha Sûresi’nin namazda okunmasıdır.

İsra 109

Ağlayarak çeneleri üzerine kapanırlar ve bu, onların huşûsunu artırır.

Diyanet Vakfı
Ağlayarak yüz üstü yere kapanırlar. (Kuran okumak) onların saygısını artırır.

Kurtubi Tefsiri
Ve ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar ve bu, onların kalplerini daha da yumuşatır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1. Çeneleri Üstü Secdeye Kapananlar:

Yüce Allah’ın:

“Ve ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar” âyeti, onların nitelendirilmesinde bir mübalağa ve onlar için bir övgüdür. İlim cicle etme lütfuna sahip olan, ondan birşeyler tahsil eden herkesin bu mertebeye ulaşması ve Kur’ân-ı Kerîmi işittiği vakit, kalbinin huşu’ ile dolup zillet içerisinde tevazua bürünmesi gerekir. Ebû Muhammed ed-Dârimî’nin Müsned’inde et-Teymî’den şöyle dediği nakledilmektedir: Her kime, kendisini ağlatmayacak türden bir ilim verilecek olursa o, kendisine (faydalı) ilim namına hiç bir şey verilmemeye lâyıktır. Çünkü yüce Allah ilim adamlarının niteliklerini zikretmiş bulunmaktadır, dedikten sonra bu âyet-i kerimeyi okumuştur. Dârimî, Mukaddime 29, h.no: 297. Parantez içindeki “faydalı” ibaresi, Dârimî’den. Bunu, et-Taberî de nakletmektedir.

“(……..): Çeneler” kelimesi, (……..) in çoğulu olup, bu da alt ve üst çenelerin bir araya geldiği yerdir. el-Hasen der ki: Çeneler, (iki çenenin birleştiği yer değil) genel olarak “çeneler” demektir. Yani, onlar secde esnasında çenelerini yere koyarlar. Bu da alçak gönüllülüğün en ileri derecesidir. Bu kelimenin başına gelen “lâm”, “(……..) …e, a, üzerine” anlamındadır. Mesela, (……..) ifadesi, “(……..): Ağzı üzerine düştü” demektir.

İbn Abbâs der ki: “Ve ağlayarak çeneleri üstü” secdeye kapanırlar. Yüzleri üzerinde secdeye varırlar, demektir. Özellikle çeneleri sözkonusu etmesi, çenenin insan yüzünde (secde esnasında yere) en yakın yer oluşundan dolayıdır. İbn Huveyzimendad der ki: Çene üzerine secde etmek câiz değildir. Çünkü burada “çene” ile secde kastedilmektedir. Bazen, bir şey zikredilerek onun yanı başındaki şey, bir bölümü de zikredilerek onun tamamı kastedilebilir. Mesela: Secde ederek yüzü üzere kapandı, denilir ve yanağı ve gözü üzere secde etmemekle birlikte bu tabir bu şekilde kullanılır. Nitekim şair:

“Elleri ve ağzı üzerine yere yıkıldı.”

derken, yüzü ve elleri üzere yere yıkıldı, demek istemiştir.

2. Namazda Ağlamanın Hükmü:

Yüce Allah’ın:

“Ağlayarak” âyeti, namazda yüce Allah’ın korkusundan, yahut işlemiş olduğu bir masiyetten dolayı ağlamanın câiz olduğuna, bu ağlamanın namazı bozmadığına ve ona herhangi bir zarar vermediğine delildir. İbn Mübarek’in, Hammâd b. Seleme’den naklettiğine göre, o, Sabit el-Bünâni’den, o, Mutarrif b. Abdullah b. eş-Şihhîr’den, o, babasından şöyle dediğini nakletmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına vardım. Namaz kılıyordu. İçinden, ağlamaktan dolayı tencerenin fokurdarken çıkardığı ses gibi içinden ses geliyordu. Nesâî, Selıv 18; Müsned, IV. 25. 26. Ebû Dâvûd’un kitabında da: Göğsünde ağlamaktan dolayı değirmenin çıkardığı bir ses gibi ses vardı denilmektedir. Ebû Dâvûd, Salat 157

3. Namaz Esnasında İnlemek:

Fukahâ, namaz esnasında inlemenin hükmü hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Malik dedi ki: Hasta olanın inlemesi namazı bozmaz. Ancak sağlıklı bir kimsenin inlemesini mekruh görüyorum. es-Sevrî de böyle demiştir. İbn el-Hakem de Malik’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Tenahnuh (öhü diyerek boğazını arıtmak), inlemek ve üflemek namazı bozmaz. İbnü’l-Kasım ise bozar demiştir. Şâfiî de şöyle demektedir: Bunları yaparken, eğer işitilir ve anlaşılır harfleri de çıkarsa namazı bozar. Ebû Hanîfe de şöyle demektedir: Eğer, Allah korkusundan (inler) ise namazı bozmaz. Şayet ağrıdan dolayı olursa namazı bozulur. Ebû Yûsufdan gelen rivâyete göre ise, bütün bu hallerde namaz kılanın namazı tamdır. Çünkü hasta ve zayıf olan bir kimsenin inlememesi sözkonusu değildir.

4. Kalp Yumuşaklığı (Huşu’):

Yüce Allah’ın:

“Bu onların kalplerini daha da yumuşatır” âyetinde geçen huşu’ ile ilgili açıklamalar bundan önce el-Bakara Sûresi’nde (2/45. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır, ileride de gelecektir.

İsra 108

Ve derler ki: “Rabbimizi tesbih ederiz! Şüphesiz Rabbimizin vaadi mutlaka yerine gelmiştir.”

Diyanet Vakfı
Ve derlerdi ki: Rabbimizi tesbih ederiz. Rabbimizin vadi mutlaka yerine getirilir.

Kurtubi Tefsiri
Ve: “Rabbimizi tenzih ederiz, gerçekten Rabbimizin vaadi kesin olarak gerçekleşir” derler.

Âyet, secde esnasında teşbihin câiz olduğuna delildir. Müslim’in Sahihinde ve başka kitaplarda Âişe (radıyallahü anha)’dan şöyle dediği zikredilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), secde ve rükû’unda: “(……..): Allah’ım, seni hamdin ile tesbih ederim, Allah’ım bana mağfiret buyur” sözlerini çokça tekrar ederdi. Buhârî, Ezan 149, Meğâzî 51. Tefsir 10. sûre 2; Müslim, Salat 217; Ebû Dâvûd, Salat 148; Nesâî, Tatbik 64, 65; lön Mâce, İkâmetu’s-Salât 20; Müsned, VI, 43, 49, 190.

İsra 107

De ki: “Ona ister inanın, ister inanmayın. Kendilerine ilim verilenler, o kendilerine okunduğunda, çeneleri üzerine secdeye kapanırlar.”

Diyanet Vakfı
De ki: Siz ona ister inanın, ister inanmayın; şu bir gerçek ki, bundan önce kendilerine ilim verilen kimselere o (Kuran) okununca, derhal yüz üstü secdeye kapanırlar.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Ona ister îman edin, ister îman etmeyin. Çünkü bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara okununca, çenelerinin üzerine yüz üstü secdeye kapanırlar.”

“De ki: Ona” yani, Kur’ân-ı Kerîm’e

“ister îman edin, ister îman etmeyin.” Bu, yüce Allah’ın onları azarlama ve tehdit etmek üzere kullandığı bir ifadedir. Yoksa muhayyer bırakmak anlamında değildir.

“Çünkü bundan önce” yani, Kur’ân-ı Kerîm’in nüzulünden ve Peygamber Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)in Peygamber olarak ortaya çıkışından önce

“kendilerine ilim verilmiş olanlara” İbn Cüreyc ve başkalarının görüşüne göre bunlar kitap ehlinden îman eden kimselerdir,

“okununca, çenelerinin üzerine yüzüstü secdeye kapanırlar.” İbn Cüreyc dedi ki: “Onlara okununca” âyeti, kitapları kendilerine okununca, demektir. Kur’ân onlara okununca, diye dé açıklanmıştır.

“Çenelerinin üzerine yüzüstü secdeye kapanırlar.” Denildiğine göre bunlar İsmail (aleyhisselâm) soyundan gelen bir topluluk idiler. Bunlar, yüce Allah, son Peygamber Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)i Peygamber olarak gönderinceye kadar kendi dinlerine sımsıkı sarılmış kimselerdi. Zeyd b. Arar b. Nufeyl ile Varaka b. Nevfel bunlardandı. Buna göre, kendilerine kitap verilmiş olanları kastetmemektedir. Aksine, din ilmi verilmiş olanları kastetmektedir. el-Hasen de şöyle demektedir: Kendilerine ilim verilenlerden kasıt, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmetidir. Mücahid de şöyle demiştir: Bunlar, ya hilelilerden bir topluluktur. Bu da “bundan önce” ifadesi dolayısıyla daha kuvvetli görülmektedir.

“Kendilerine… okununca” âyeti, Mücahidin görüşüne göre Kur’ân-ı Kerîm okununca… demektir. Çünkü bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’den Allah’ın indirdiklerini işittiklerinde secdeye kapanırlar ve:

“Rabbimizi tenzih ederiz. Gerçekten Rabbimizin vaadi kesin olarak gerçekleşir” (el-İsrâ, 17/108) diyorlardı.

Şöyle de denilmiştir: Bunlar, kendi kitaplarını ve Hazret-i Peygambere Kur’ân’dan indirilenleri okuduklarında huşu’ duyar, secde eder ve teşbih ederler ve: Tevrat’ta sözü edilen -yani, nitelikleri belirtilen- budur. Allah’ın vadettiği de mutlaka gerçekleşecektir, derler ve İslama meylederler. İşte bu âyet-i kerîme bunlar hakkında inmiştir.

Bir kesim de şöyle demektedir:

“Bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlar”dan kasıt, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan önce ilim verilmiş olanlardır.

“Bundan önce” deki zamir ise, daha önce geçen:

“De ki: Ona ister îman edin” âyeti gereğince, Kur’ân-ı Kerîm’e aittir.

Her iki zamirin de Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’e ait olduğu ve yüce Allah’ın:

“Kendilerine… okununca” âyetinde Kur’ân-ı Kerîm zikredilerek başlanmıştır da denilmiştir.

İsra 106

Kur’an’ı insanlara ağır ağır okuman için ayet ayet ayırdık ve onu parça parça indirdik.

Diyanet Vakfı
Biz onu, Kuran olarak, insanlara dura dura okuyasın diye (ayet ayet, sure sure) ayırdık; ve onu peyderpey indirdik.

Kurtubi Tefsiri
Biz, onu insanlara ağır ağır okuyasın diye, bölüm bölüm ayırdığımız bir Kur’ân olarak (indirdik). Biz, onu kısım kısım indirdik.

“Biz, onu, insanlara ağır ağır okuyasın diye, bölüm bölüm ayırdığımız bir Kur’ân olarak (indirdik).” Sîbeveyh’in görüşüne göre (……..) Bir Kur’ân olarak” ifadesi, zahir olan fiilin tefsir ettiği mahzııf bir fiil ile nasb edilmiştir. Cumhûr burada; “(……..): Biz onu… ayırdık” kelimesinin “ra” harfini şeddesiz okumuşlardır ki, bu da onu açıkladık, vuzuha kavuşturduk ve o kitapta hak ile batılı birbirinden ayırt ettik, demektir. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır. İbn Abbâs da onu tafsil ettik (geniş geniş açıkladık) diye açıklamıştır.

İbn Abbâs, Ali, İbn Mes’ûd, Ubey b. Ka’b, Katade, Ebû Recâ ve en-Nehaî ise, “ra” harfini şeddeli okumuşlardır. Biz, onu bir defada değil de peyder pey biri diğeri arkasında, bölümler halinde indirdik, demektir. Ancak, İbn Mes’ûd ile Ubeyy’in kıraatinde; “(……): Senin üzerine kısım kısım onu indirdik” anlamında okumuşlardır.

Kur’ân-ı Kerîm’in ne kadarlık bir süre zarfında indiği hususunda görüş ayrılığı vardır. Yirmibeş senede indiği söylendiği gibi, İbn Abbâs yirmi üç senede, demiştir. Enes, yirmi yılda inmiştir, demiştir. Bu ise, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yaşı ile ilgili görüş ayrılığına göre değişmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’in dünya semasına bir defada indiği hususunda ise herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde geçmiş bulunmaktadır.

“Ağır ağır okuyasın.” Uzun süre zarfında, arka arkaya bölümler halinde okuyasın, demektir. Bu açıklama İbn Mes’ûd’un kıraati ile uygunluk arzetmektedir. Yani Biz, o Kur’ânı âyet âyet ve sûre sûre indirdik. Birinci görüşe göre ise; “(……..): Ağır ağır okuyasın” ifadesi, tilavet ve tertibinde onu ağır ağır okuyasın, anlamına gelir. Bu açıklamayı da Mücahid, İbn Abbâs ve İbn Cüreyc yapmışlardır. Bu da Kur’ân okuyan kimsenin kıraati ağır ağır, tertil ile, ve Kur’ân lâfzının fazlalık ya da eksiklik ile değiştirilmesine götürecek şekilde neşe verici nağmelere kaçmaksızın, mümkün olduğu kadarıyla güzel ve hoş bir seda ile okuması demektir. Çünkü, Kitab(ımız)ın baştaraflarında da geçtiği üzere lafızda fazlalık ya da eksiklik ile okuyuşlar haramdır.

Kıraat âlimleri; “(……..): Ağır ağır” deki “mim”i, -İbn Muhaysın müstesnâ- ötreli okumuşlardır. İbn Muhaysın buradaki “mim” harfini üstün okumuştur. Nitekim bu kelimenin mastarı hem “mim” harfi üstün, hem ötre, hem de esreli olarak üç türlü de okunabilir. Malik dedi ki:

“Ağır ağır okuyasın” tane tane ve kelimeleri tek tek anlaşılır bir şekilde okuyasın, demektir.

“(……..); Biz, onu kısım kısım indirdik” âyetinde, önceki husus dolayısıyla mastar ile te’kiei ve mübalağa yapılmıştır. Yani Biz, o Kur’ân-ı Kerîmi ardı arkasına bölümler halinde indirdik. Eğer bütün farzları aynı anda yerine getirmeleri istenmiş olsaydı, ürküp kaçarlardı.

İsra 105

Onu hak ile indirdik ve o da hak ile indi. Seni ancak bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.

Diyanet Vakfı
Biz Kuranı hak olarak indirdik; o da hakkı getirdi. Seni de ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.

Kurtubi Tefsiri
Biz, onu hak olarak indirdik, o da hak olarak indi. Seni de ancak bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.

“Biz onu hak olarak indirdik, o da hak olarak indi” âyeti, bundan önce geçen mucizeler ile Kur’ân-ı Kerîme dair açıklamalarla ilişkilidir. Zamir, Kur’âna racidir.

“O da hak olarak indi” âyetindeki tekrarın açıklaması da şöyledir: Birincisi: Biz, onun hak olarak indirilmesini vacip kıldık. İkincisinin anlamı ise: Hakkı bünyesinde taşıyarak indi, anlamında olabilir. Mesela bir kimsenin, “elbiseleri ile çıktı” ifadesinin, elbiseleri üzerinde olduğu halde çıktı, anlamında olması gibi.

“(……..): Hak olarak” âyetindeki birinci “be”nin, “beraber” demek olup, hak ile beraber anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da; “(……..): Emir, kılıcı yanında olduğu halele bindi” demektir.

“Hak olarak indi” ise, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ineli demektir. “(……..): Zeyd’in yanına inelim” tabiri de böyledir. Anlamın şöyle olabileceği de söylenmiştir: Biz, onun hak ile inmesini takdir ettik ve o da böylece indi.

İsra 104

Ondan sonra İsrailoğullarına dedik ki: “Yeryüzünde oturun. Sonra ahiret vaadi geldiğinde sizi topluca getiririz.”

Diyanet Vakfı
Arkasından da İsrailoğullarına: «O topraklarda oturun! Ahiret vadi tahakkuk edince, hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz» dedik.

Kurtubi Tefsiri
Ondan sonra İsrailoğullarına şöyle dedi: “O yere siz yerleşin. Sonra âhiret vaadi gelince onları da sîzi de bir araya getireceğiz.”

“Ondan” yani, onun suda boğulmasından

“sonra İsrailoğullarına şöyle dedik: O yere” Şam ve Mısır topraklarına

“siz yerleşin. Sonra, âhiret” yani kıyâmet

“vaadi gelince, onları da sizi de bir araya getireceğiz.” Kabirlerinizden her bir yerden birbirinize karışmış olarak, birbiriyle tanışmayanlar olarak ve sizden hiçbir kimsenin kendi aşiret ve kabilesine doğru gitmesi sözkonusu olmaksızın haşredeceğiz.

İbn Abbâs ve Katade dediler ki: Biz, hepinizi değişik cihetlerden getiririz. Anlam birdir. el-Cevherî şöyle demektedir: kef if: Bir araya gelmek, getirmek: Çeşitli kabilelerden bir araya gelen insanlar demektir. Mesela; “(……..): Karmakarışık halde geldiler, bir arada geldiler” demektir. Yüce Allah’ın; “(……..): Sizi de bir araya getireceğiz” âyeti, bir arada ve birbirinize karışmış olarak getireceğiz, demektir. Bir yemek, iki veya daha fazla türün karışımından meydana gelmiş ise ona: (……..) denilir. “(……..): Filan filanın arkadaşıdır” demektir. el-Esmaî de şöyle demektedir: Lef if: Çoğul isim olup tekili yoktur ve çoğul gibidir. Yani: Onlar, Mahşer vaktinde kabirlerinden birbirini tanımayan ve birbirine karışmış, etrafa darmadağınık halde yayılmış çekirgeler gibi çıkacaklardır.

el-Kelbî de şöyle demektedir: “Sonra âhiret vaadi gelince” âyeti, Îsa (aleyhisselâm)’ın semâdan gelişi anlamındadır.

İsra 103

Onları yeryüzünden sürmek istedi, fakat biz onu ve onunla beraber olanların hepsini boğduk.

Diyanet Vakfı
Derken, Firavun onları ülkeden çıkarmak istedi. Bu yüzden biz onu ve maiyyetindekilerin hepsini (denizde) boğduk.

Kurtubi Tefsiri
Bunun üzerine onları o yerden sürüp çıkarmak istedi. Biz de onu beraberindekilerle birlikte suda boğuverdik.

“Bunun üzerine onları o yerden sürüp çıkarmak istedi.” Yani Fir’avun, Hazret-i Mûsa ile İsrailoğullarını öldürmek yahut uzaklaştırmak suretiyle Mısır topraklarından çıkarmak istemişti. Allah ise onu helâk etti.

İsra 102

Dedi ki: “Andolsun, bunları ancak göklerin ve yerin Rabbi apaçık deliller olarak indirdiğini sen de bilmektesin. Ey Firavun! Gerçekten ben de seni yok edilmiş biri sanıyorum.”

Diyanet Vakfı
(Musa Firavuna:) «Pek ala biliyorsun ki, dedi, bunları, birer ibret olmak üzere, ancak, göklerin ve yerin Rabbi indirdi. Ey Firavun! Ben de senin hakikaten mahvolduğunu sanıyorum!»

Kurtubi Tefsiri
O da demişti ki: “Yemin olsun ki bunları, birer ibret olmak üzere göklerin ve yerin Rabbinden başka kimsenin indirmediğini bilmişsindir. Fir’avun! Ben de seni gerçekten helâk edilmiş sanıyorum.”

“O da demişti ki: Yemin olsun ki bunları” yani bu dokuz âyeti,

“birer ibret” yani, yüce Allah’ın kudretine ve vahdaniyetine delil olarak kullanılacak belgeler

“olmak üzere göklerin ve yerin Kabbinden başka kimsenin indirmediğini” burada indirmek, var etmek anlamındadır,

“bilmişsindir.”

“(……..): Bilmişsin” şeklinde “te” harfi üstün olarak, Fir’avun’a hitap olmak üzere okunmuştur. el-Kisaî ise te harfini ötreli olarak okumuştur. (O takdirde: Bilmişimdir, anlamındadır), Ali (radıyallahü anh) ın da kıraati budur ve o şöyle demiştir: Allah’a yemin olsun ki, Allah’ın düşmanı bunu bilmiş değildir. Ancak bilen Mûsa (aleyhisselâm)’dır. Bunun üzerine ben İbn Abbâs’a durumu bildirelim, o bana: Buradaki “te” harfi üstün iledir, dedi ve yüce Allah’ın:

“Kalpleri onlara inandığı halde zulümle büyüklenmeleri sebebiyle onları inkâr ettiler.” (en-Neml, 27/14 ) âyetini delil gösterdi ve inadı Fir’avun’a nisbet etti.

Ebû Ubeyde şöyle demektedir: Bizce kabul edilen kıraat şekli “te” harfinin üstün okunuşudur. İbn Abbâs’ın delil gösterdiği husus dolayısıyla daha sahih olan da budur. Çünkü, Mûsa (aleyhisselâm) davet eden elçi kendisi olmakla birlikte: “Ben bilmişimdir” diyerek delil getirmez. Bütün bunlarla birlikte Hazret-i Ali’den bu kıraat sahih olarak nakledilmiş olsaydı, hiç şüphesiz delil olurdu. Ancak, ondan böyle bir kıraat sabit değildir. Bu kıraat, Külsum el-Muradî’den nakledilmektedir ki, o tanınmayan ve meçhul bir ravidir. el-Kisaî’den başka herhangi bir kimsenin bu şekilde okuduğunu bilmiyoruz.

Şöyle de denilmiştir: Mûsa (aleyhisselâm), bu mucizelere dair bilgiyi Fir’avun’a izafe etmiştir. Çünkü Fir’avun, sihirbazların nelere güç yetirebileceğini bilen birisi idi. Hazret-i Mûsa’nın yaptığının benzerini hiç bir sihirbazın yapamayacağını ve ancak eşyayı yaratan, göklere ve yere malik olan kimsenin bunlara güç yetirebileceğini bilmişti.

Mücahid de şöyle demektedir: Soğuk bir kış gününde Hazret-i Mûsa, Fir’avunun yanına gireli. Üzerinde giyindiği kadife bir elbisesi vardı. Hazret-i Mûsa, asasını bırakır bırakmaz bir ejderha oluverdi. Fir’avun, bulunduğu yerin iki tarafının da, ağzının içerisinde olduğunu görü verdi, bundan dehşete kapılarak, üzerindeki kadife elbisesini pisletti.

“Fir’avun, ben de seni gerçekten helâk edilmiş sanıyorum” âyetindeki sanmak (zan), tahkik anlamındadır. “(……..)-. Helâk olmak” da helâk olmak ve hüsrana uğramak anlamındadır. Şair el-Kümeyt şöyle demektedir:

“Kudâ’a, Yemenli olmaktan dolayı hüsrana

Uğratılmış ve hüsrana uğramış olduğunu gördü.”

Bunun lanetlenmiş olmak anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu anlamı, el-Minhâl, Saîd b. Cübeyr’den, o, İbn Abbâs’dan rivâyet etmiştir. Ebân b. Tağlih de böyle açıklamış ve şu beyi ti nakletmiştir:

“Ey Kavmimiz, akılsızlık ederek bizimle Savaşmayı istemeyiniz

Şüphesiz beyinsizlik de, haddi aşmak da lanetlenmiş bir şeydir.”

Meymûn b. Milinin da, İbn Abbâs’dan bunun “kıt akıllı” anlamında olduğunu söylediğini nakletmektedir.

el-Me’mûn bir adama bakmış, ve ona: Ey mesbûr diye hitap edince, bu kelimenin ne anlama geldiği ona sorulunca şu cevabı vermiş: er-Reşîd dedi ki: el-Mansur, bir adama: Mesbur dedi. Ben ona bunun ne anlama geldiğini sordu m, o da bana: Bana Meymûn b. Mihrân anlattı… diyerek, İbn Abbâsin bu açıklamasını zikretti.

Katade ise helâk olmuş anlamına geldiğini söylemiştir. Yine Katade ile el- Hasen ve Mücahid’den, helake uğramış anlamına geldiğini söyledikleri nak- ledilmiştir. “Sübûr” helâk oluş anlamındadır. “(……..); Allah, düşmanı helâk etti” demektir.

Hayırdan alıkonulmuş, engellenmiş anlamında olduğu da söylenmiştir. Dil bilginleri de: “(……..): Seni bu işten engelleyen, alıkoyan nedir?” tabirini nakletmişlerdir. Yine; “(……..): Allah onu engelledi, engeller” tabirini de nakletmişlerdir.

İbnü’z-Ziba’ri der ki:

“Sapıklık yollarını izlemekte şeytan ile aynı yolda gidiyordum

Kim şeytanın meylettiği gibi saparsa şüphesiz ki o, helâk olmuş demektir.”

ed-Dahhâk “mesbûr’in, büyülenmiş anlamına geldiğini söylemiştir. Ancak, Hazret-i Mûsa da Fir’avuna, kendisine söylediği sözün bir benzerim farklı lâfız ile söylemiş ve böylece cevap vermiş olmaktadır.

İbn Zeyd ise bu kelimenin, “ahmak ve akılsız” anlamına geldiğini söylemiştir.

İsra 101

Andolsun, Musa’ya dokuz apaçık ayet verdik. İsrailoğullarına sor; onlara geldiği zaman Firavun ona dedi ki: “Ey Musa! Gerçekten seni büyülenmiş sanıyorum.”

Diyanet Vakfı
Andolsun biz, Musaya açık açık dokuz ayet verdik. Haydi İsrailoğullarına sor. Musa onlara geldiğinde Firavun ona, «Ey Musa! dedi, senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum!»

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz, Mûsa’ya apaçık dokuz âyet verdik. İşte İsrailoğullarına sor! O, onlara geldiğinde Fir’avun ona: “Ey Mûsa! Ben seni herhalde büyülenmiş sanıyorum” demişti.

“Yemin olsun ki Biz, Mûsa’ya apaçık dokuz âyet verdik.” Bu âyetler hakkında farklı görüşler vardır. Bunun, kitabın âyetleri anlamında olduğu söylenmiştir. Nitekim Tirmizî ve en-Nesâî, Safvân b. Assâl el-Muradîden rivâyetlerine göre iki yahudiden birisi arkadaşına; Seninle şu peygambere gidelim, ona soralım. Arkadaşı: Sen, onun için peygamber deme. Çünkü eğer o bizim sözlerimizi işitecek olursa, onun dört gözü olur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına gidip ona, yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki Biz Mûsa’ya apaçık dokuz âyet verdik” âyetine dair soru sordular. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: “Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmayın, zina etmeyin, hak ile olması müstesna Allah’ın haram kıldığı canı öldürmeyin, hırsızlık yapmayın, büyücülük yapmayın, suçsuz bir kimseyi yöneticiye jurnalleyerek onu öldürmesine sebep olmayın, faiz yemeyin, namuslu ve iffetli bir kadına iftirada bulunmayın ve Savaştan da kaçmayın. -Şüphe Şu’be’dendir- Ve özel olarak sizin için ey Yahudi topluluğu! Cumartesi gününde haddi aşmayın.” Bunun üzerine el ve ayaklarını öperek şöyle dediler: Şehadet ederiz ki, gerçekten sen bir peygambersin. Şöyle buyurdu: “Peki, sizi İslâm’a girmekten alıkoyan nedir?” Şöyle dediler: Dâvûd, zürriyeti arasında sürekli bir peygamber bulunsun diye dua etmişti. Biz de eğer İslâm’a girecek olursak yahudilerin bizi öldüreceğinden korkarız. Ebû Îsa (et-Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 17. sûre 14; Nesâî, Tahrimud-Dem 18. el-Bakara Sûresi’nde de (2/65. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Buradaki âyetlerin, mucizeler ve delil teşkil edici belgeler oldukları da söylenmiştir. İbn Abbâs ve ed-Dahhak da şöyle demişlerdir: Dokuz âyetten (mucizeden) kasıt; asa, el, dil deniz, tufan, çekirgeler, haşerât, kurbağalar ve kan olarak verilen ayrı ayrı mucizelerdir.

el-Hasen ve en-Nehaî derler ki: Bunlar, el-A’raf Sûresi’nde (7/133. âyet-i kerimede) sözü edilen beş mucizedir. Bu sözleriyle tufan ile ona atfedilen (çekirge, haşerât, kurbağalar ve kan) mucizeleri ile ek asa, kıtlık yılları ve mahsullerin eksikliği mucizeleridir.

el-Hasen’den de buna benzer bir rivâyet nakledilmiştir. Şu kadar var ki o, kıtlık yılları ile mahsullerin eksikliğini bir mucize olarak kabul etmekte, dokuzuncusunu ise asasının, sihir diye uydurdukları şeyleri yutuvermesi olarak saymaktadır. Malik’den de böyle bir rivâyet gelmiştir, ancak o da kıtlık yılları ile mahsullerin eksiltilmesi yerine, denizin yarılması ile dağın kaldırılması mucizelerini zikreder.

Muhammed b. Ka’b da der ki: Bunlar, el-A’raf Sûresi’nde sözü edilen beş mucize ile deniz, asa, taş ve mallarının yerin dibine geçirilmesi mucizeleridir. Bütün bu mucizelerin geniş açıklamaları daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamd olsun.

“İşte İsrailoğullarına sor. O, onlara geldiğinde…” Yani, ey Muhammed!

Mûsa, -Yûnus Sûresi’nde açıklaması geçtiği üzere- (bk. 10/88. âyet) bu mucizeleri onlara getirdiğinde onlara sor! Bu, yahudilerin Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın söylediklerinin doğruluğunu bilip anlamaları (istifham) kastıyla bir soru sormaktır.

“Fir’avun ona: Ey Mûsa! Ben seni her halde büyülenmiş sanıyorum demişti.” Garip fiilleriyle büyü yapan birisi zannediyorum, demektir. Bu açıklamayı el-Ferrâ” ve Ebû Ubeyde yapmışlardır. Böylelikle o, ism-i mef’ûlü ism-i fâil yerine kullanmıştır. Tıpkı ( ism-i mef’ûl olarak); “bu uğursuzdur, bu da uğurludur” demek isterken, meş’ûm ve meymun fiillerini kullanmak gibi.

Aklanmış diye ele açıklandığı gibi, yenik düşürülmüş ve buna mahkum edilmiş diye ele açıklanmıştır ki, bu açıklamayı Mukâtil yapmıştır. Bundan başka açıklamalar da yapılmıştır, bu açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs ve Ebû Nehîk’den nakledildiğine göre onlar, haber olarak; (………): İsrailoğullarını istedi” diye oku muşlardır. Yani Mûsa, Fir’avundan, İsrailoğullarını serbest bırakıp onların yollarında durmamasını ve kendisiyle birlikte İsrailoğullarını göndermesini istedi.

İsra 100

De ki: “Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, harcama korkusuyla onları tutardınız.” İnsan çok cimridir.

Diyanet Vakfı
De ki: Rabbimin rahmet hazinesine eğer siz sahip olsaydınız, harcanır korkusuyla kıstıkça kısardınız. İnsanoğlu da pek eli sıkıdır!

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Eğer siz, Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman tükenir korkusuyla muhakkak cimrilik ederdiniz.” Zaten insan çok cimridir.

“De ki: Eğer siz, Rabbimin rahmet hazinelerine” rızık hazinelerine, nimet hazineleri diye de açıklanmıştır ve bu daha genel bir açıklamadır.

“Sahip olsaydınız, o zaman tükenir korkusuyla muhakkak cimrilik ederdiniz.” Bu âyet onların: MÂişetimizin darlığı genişlesin diye

“bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız” (el-İsrâ, 17/90) sözlerinin bir cevabıdır.

Yani eğer sizin mÂişetiniz genişleyecek, rahatlayacak olursa, yine de cimrilik edersiniz.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Yaratıklardan herhangi bir kimse, Allah’ın hazinelerine sahip olursa, yüce Allah’ın bunlardan cömertçe infakta bulunduğu gibi, bu mahluk harcamada bulunmayacaktır. Bunun da iki sebebi var: Birincisi o, mutlaka bunun bir bölümünü kendi nafakası ve kendisine fayda sağlayacak şeyler için ayrı tutar, ikincisi ise o, fakirlikten korkar ve yokluktan çekinir. Yüce Allah ise varlığı itibariyle bu iki halden de yüce ve münezzehtir. Bu âyet-i kerimede “infak” kelimesi; fakirlik anlamındadır, İbn Abbâs ve Katade de böyle demişlerdir. Dilcilerin naklettiklerine göre, (……..) ifadeleri, kişinin malı azaldı, anlamınadır.

“Zaten insan çok cimridir.” Oldukça eli sıkıdır, cimridir, manasınadır.

“(……..); Aile halkının nafakasını daralttı, cimrilik etti” demektir. (……..) ile, (…..) de aynı anlamdadır.

Bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak iki görüş ileri sürülmüştür. Birincisine göre bu âyet özel olarak müşrikler hakkında inmiştir, bu görüş el-Hasen’e aittir. İkincisine göre de umumidir, bu da Cumhûrun görüşüdür, bunu da el-Maverdî nakletmektedir.

İsra 99

Görmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerlerini yaratmaya kadirdir? Onlar için şüphe edilmeyen bir ecel koymuştur. Fakat zalimler inkârdan başkasını istemezler.

Diyanet Vakfı
Düşünmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, kendilerinin benzerini yaratmaya da kadirdir! Allah, onlar için bir vade takdir etti. Bunda şüphe yoktur. Ama zalimler, inkarcılıktan başkasını kabullenmediler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’ın, kendilerinin benzerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi? Hem onlar için bir ecel tayin etti ki, onda hiçbir şüphe yoktur. Fakat zâlimler küfürde kalmaktan başkasında ayak diretmediler.

Yüce Allah onlara şöylece cevap vermektedir:

“Onlar, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’ın, kendilerinin benzerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi? Hem onlar için bir ecel tayin etti ki, onda hiç bir şüphe yoktur.”

İfadede takdim ve tehir olduğu söylenmiştir. Onlar, gökleri ve yeri yaratan, kendileri için hiçbir şüphe bulunmayan bir ecel tayin eden Allah’ın, onların benzerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi, demektir.

“Ecel” dünyada kaklıkları ve ondan sonra ölüm ile sonuçlanan süredir. . Bunda hiçbir şüphe yoktur, çünkü bu müşahede ile görülen bir husustur.

Bir diğer görüşe göre bu, onların:

“Yahut iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürenin” (el-İsrâ, 17/92.) şeklindeki sözlerinin bir cevabıdır. Buradaki “ecel” in kıyâmet günü olduğu da söylenmiştir.

“Fakat zâlimler küfürde kalmaktan başkasında ayak diretmediler.” Yani müşrikler, ancak bu belirli eceli ve Allah’ın âyetlerini inkâr etme yolunu seçtiler, başkasına da yönelmediler. Şöyle de denilmiştir: Buradaki ecelden kasıt, öldükten sonra diriliş vaktidir ve bunda hiçbir şüphenin olmaması gerekir.

İsra 98

Bu, onların ayetlerimize inanmayıp: “Biz kemik ve toz olduktan sonra mı, gerçekten yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?” demelerinin cezasıdır.

Diyanet Vakfı
Cezaları işte budur! Çünkü onlar, ayetlerimizi inkar etmişler ve: «Sahi bizler, bir kemik yığını ve kokuşmuş toprak olduktan sonra yeni bir yaratılışla diriltilmiş mi olacağız?» demişlerdir.

Kurtubi Tefsiri
Bu, onların cezasıdır. Çünkü onlar âyetlerimizi inkâr ettiler ve: “Bir yığın kemik ve ufalanmış toprak olunca mı? Sahi biz mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz”? dediler.

“Bu, onların cezasıdır. Çünkü onlar, âyetlerimizi inkâr ettiler.” Yani, bu azap onların inkârlarının cezasıdır.

“Ve: Bir yığın kemik ve ufalanmış toprak olunca mı? Sahi biz mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz? dediler.” Ve böylelikle öldükten sonra dirilişi inkâr ettiler.

İsra 97

Allah kimi hidayete erdirirse, işte o doğru yoldadır. Kimi de saptırırsa, artık onun için O’ndan başka bir dost bulamazsın. Kıyamet günü onları yüzüstü, kör, dilsiz ve sağır olarak haşrederiz. Onların varacağı yer cehennemdir. Ne zaman sönmek üzere olsa, biz onun alevini artırırız.

Diyanet Vakfı
Allah kime hidayet verirse, işte doğru yolu bulan odur; kimi de hidayetten uzak tutarsa, artık onlara, Allahtan başka dostlar bulamazsın. Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun haşrederiz. Onların varacağı ve kalacağı yer cehennemdir ki, ateşi yavaşladıkça onun alevini artırırız.

Kurtubi Tefsiri
Allah, kimi hidâyete erdirirse, işte doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa, artık bunlar için O’ndan başka asla veliler bulamazsın. Biz onları, kıyâmet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzükoyun haşredeceğiz. Varacakları yer cehennemdir. Alevi yavaşladıkça, Biz onlara alevini artırırız.

“Allah, kimi hidâyete erdirirse, işte doğru yolu bulan odur.” Yani, Allah onlara hidâyet verseydi, elbette onlar da hidâyete erişirlerdi.

“Kimi de saptırırsa artık bunlar için O’ndan başka asla veliler bulamazsın.” Hiç kimse onları hidâyete erdiremez.

“Biz onları, kıyâmet günü… yüzükoyun haşredeceğiz” âyeti ile ilgili iki türlü açıklama yapılmıştır. Birincisine göre bu, onların cehenneme hızlıca götürüleceklerini ifade eden bir tabirdir. Ve Arapların, bir topluluğun hızlıca geldiğini ifade etmek için kullandıkları:.” (……..): O kimseler, yüzleri üstü geldiler” tabirinden alınmıştır.

İkinci açıklamaya göre, kıyâmet gününde onlar cehenneme yüzleri üstü sürükleneceklerdir. Nitekim dünyada da ileri derecede tahkir ve işkence edilen kimselere de bu şekilde uygulama yapılır. Sahih olan açıklama da budur. Çünkü Enes yoluyla gelen hadise göre bir adam şöyle demiş: Ey Allah’ın Rasûlü, [yüzleri üzere haşredilecek kimseler (mi olacaktır)?] Hadisin yer aldığı kaynaklarda [ ] içindeki lâfızlara tekabül eden Arapça ifadeler yok Kâfir, yüzü üzere mi haşredilecektir? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Onu iki ayak üzere yürüten, kıyâmet gününde yüzükoyun yürütmeye kadir değil midir?” Katade de, bu hadis kendisine ulaşınca: Evet, Rabbimizin izzeti için kadirdir, dedi. Bunu, Bulları ve Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Tefsir 25. sûre 1: Müslim, Sıfatul-Münafikın 54: Delil olarak da bu yeterlidir.

“Körler, dilsizler ve sağırlar olarak.” İbn Abbâs ve el-Hasen dedi ki: Yani onlar, kendilerini sevindirecek şeyleri görmekten yana kör; herhangi bir delil ileri sürüp bu maksatla konuşmaktan yana dilsizler; kendilerine fayda sağlayacak şeyleri de işitemeyecek sağırlar olacaklardır. Bu açıklamaya göre duyu organları eski halleri üzere kalacaktır.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, Allah’ın kendilerini nitelendirmiş olduğu bu nitelikte haşredileceklerdir. Tâ ki bu da azaplarını daha bir artırıcı olsun. Sonra bu duyuları ateşte bir daha yaratılacak ve göreceklerdir. Çünkü yüce Allah:

“Günahkârlar, ateşi görünce içine düşeceklerin kendileri olduklarını anlayacaklar” ( el-Kehf, 18/53) diye buyurmaktadır. Yüce Allah’ın şu âyeti gereği de konuşacaklardır:

“Orada: Ölüm! diye feryad ederler.” (el-Furkan, 25/13) yüce Allah’ın şu âyeti gereği de işiteceklerdir:

“Onun, büyük bir öfke ile çıkaracağı şiddetli uğultusunu işiteceklerdir.” (el-Furkan, 25/12)

Mukâtil b. Süleyman da şöyle demiştir:

“Onlara:

“Yıkılın içerisine, bana da söz söylemeyin.” (el-Mu’minun, 23/108) denileceği vakit, kör olacaklar görmeyecekler, sağırlaşacaklar işitmeyecekler ve hiç bir şeyi anlayamayacak şekilde dilsiz olacaklardır.

Aşırı siyahlığı dolayısıyla ateşe girecekleri vakit kör olacaklar ve onlara: Yıkılın içerisine, benimle konuşmayın denileceği vakit ele, sözlerinin kesileceği, cehennemin uğultu ve kaynamasının, İşitmelerini alıp hiç bir şey işitemeyecek hale gelecekleri de söylenmiştir.

“Varacakları” yerleşecekleri ve kalacakları

“yer, cehennemdir. Alevi yavaşladıkça” ed-Dahhâk ve başkalarından rivâyete göre çimdikçe, Mücahid’e göre de söndükçe… demektir. “(……..)-. Ateş söndü, söner” denilir.

“(……..) Onu ben söndürdüm” demektir.

“Biz onlara alevini” alevli ateşi

“artırırız.” Alevinin dinmesi ise, acı ve ızdıraplarının eksilmesine de, azaplarının hafiflemesine de sebep olmayacaktır.

Bunun, “yavaşlamaya yüztuttukça…” anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“Kuran okuduğunda” (el-İsra, 17/45) âyetinin, Kur’ân okumaya başlayacağında, Kur’ân okumak istediğinde … anlamda olması gibidir.

İsra 96

De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, kullarını hakkıyla bilendir, hakkıyla görendir.”

Diyanet Vakfı
De ki: Benimle sizin aranızda gerçek şahit olarak Allah kafidir. Zira O, kullarını hakikaten bilip görmektedir.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Benimle sizin aranızda gerçek şahid olarak Allah yeter. Gerçek şu ki O, kullarından gerçekten haberdardır, çok iyi görendir.”

Rivâyete göre Kureyş kâfirleri, yüce Allah’ın:

“Ben, Peygamber olarak gönderilmiş bir insandan başka bir şey miyim ki?” âyetini işittiklerinde şöyle demişlerdi: Peki, senin, Allah’ın Rasûlü olduğuna kim tanıklık eder? Bunun üzerine: “De ki: Benimle sizin aranızda gerçek şahid olarak Allah yeter. Gerçek şu ki O, kullarından gerçekten haberdardır, çok iyi görendir” âyeti ineli.

İsra 95

De ki: “Eğer yeryüzünde yerleşik yürüyen melekler olsaydı, biz de onlara gökten bir melek peygamber indirirdik.”

Diyanet Vakfı
Şunu söyle: Eğer yeryüzünde yerleşmiş gezip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten, peygamber olarak bir melek gönderirdik.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Şayet yeryüzünde yerleşmiş yürüyen melekler olsaydı, Biz onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik.”

Yüce Allah, bununla meleğin, ancak meleklere peygamber olarak gönderileceğini bildirmektedir. Şayet O, Âdemoğullarına bir melek göndermiş olsaydı, asli yaratılışında onu görmeye güç yetiremezlerdi. Şanı yüce Allah, bu gücü ancak peygamberlere vermiş ve buna tahammül edebilecek takati yalnız onlarda yaratmıştır. Bu da onlara bir belge ve bir mucize olsun diye böyledir.

el-En’âm Sûresi’nde de bunun benzeri bir âyet-i kerîme geçmiş bulunmaktadır ki, o da yüce Allah’ın:

“Sana, ne diye bir melek indirilmedi’? dediler. Eğer Biz, bir melek indirseydik, herhalde iş bitirilmiş olurdu. Ve sonra kendilerine bir süre verilmezdi. Eğer onu bir melek yapsaydık, onu elbette bir adam yapardık…” (el-En’âm, 6/8-9) âyetidir.

Buna dair açıklamalar da daha önceden (belirtilen âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İsra 94

İnsanlara hidayet geldiğinde, onların iman etmelerine engel olan şey, sadece: “Allah, bir beşeri mi peygamber gönderdi?” demeleridir.

Diyanet Vakfı
Zaten, kendilerine hidayet rehberi geldiğinde, insanların (buna) inanmalarını sırf, «Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?» demeleri engellemiştir.

Kurtubi Tefsiri
Kendilerine hidâyet geldiği zaman insanları, îman etmekten alıkoyan tek şey, onların: “Allah bir insanı mı peygamber gönderdi?” demeleri olmuştur.

“Kendilerine hidâyet” yani, Allah tarafından peygamberler ve kitaplar ile Allah’a davet

“geldiği zaman, insanları îman etmekten alıkoyan tek şey onların” cahillik ederek:

“Allah bir insanı mı peygamber gönderdi? demeleri olmuştur.” Yani, Allah, insanlardan bir peygamber göndermeyecek kaçlar yücedir, demek istemişlerdir.

Yüce Allah bununla, onların aşırı inatlarını beyan etmektedir. Çünkü onlar. Sen de bizim gibisin. Bizim sana itaat etmemiz gerekmez, demişler ve Peygamberin getirdiği mucizeden gafil kalmışlardır.

“Îman etmek” deki birinci “(……..): …mek”, cer harfi düşürülmek suretiyle nasb mahallindedir. İkincisi ise, (demeleri deki “me”); “(……..): Alıkoyan” ile ref mahallindedir. Yani, insanları kendilerine hidâyet geldiğinde îman etmekten alıkoyan tek şey, onların: Allah Peygamber olarak bir insanı mı göndermiştir, demeleridir.

İsra 93

“Yahut altından bir evin olsun ya da göğe çıkasın. Göğe çıkmana da inanmayız, ta ki bize okuyacağımız bir kitap indiresin.” De ki: “Rabbimi tenzih ederim! Ben, ancak beşer bir peygamberim.”

Diyanet Vakfı
«Yahut da altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Bize, okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece (göğe) çıktığına da asla inanmayız.» De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben, sadece beşer bir elçiyim.

Kurtubi Tefsiri
“Yahut, altından bir evin olsun veya göğe çıkasın. Buna rağmen üzerimize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece de çıktığına asla îman etmeyiz.” De ki: “Fesubhanallah! Ben, peygamber olarak gönderilmiş bir insandan başka bir şey miyim ki?”

“Yahut, altından bir evin olsun.” Buradaki zuhruf (mealde; altın) kelimesi, İbn Abbâs ve başkalarından nakledildiğine göre altın diye açıklanmıştır. Asıl anlamı ise zinet demektir. Muzahraf, zinetlenmiş, süslenmiş anlamındadır. “Zehârifü’l-mâ”, sudaki yollar demektir. Mücahid der ki: Ben, “zuhruf”un ne olduğunu bilmiyordum. Nihayet İbn Mes’ûd’un kıraatinde “(……..): Altından bir evin” ifadesini gördüm. Yani bizler, sende gördüğümüz bu fakirlik dururken sana itaat edecek değiliz (demek istemişlerdi).

“Veya göğe çıkasın” yükselesin. “(……..): Merdivende yükseldim, yükselirim, yükselmek” denilir. (……..) de onun gibidir.

“Buna rağmen, üzerimize okuyacağımız bir kitap” yani, Allah’dan her birimize ayrı ayrı gönderilmiş bir kitap

“indirmediğin sürece de çıktığına” yani, senin çıkışma

“asla îman etmeyiz.” Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Hatta onlardan herbiri kendisine açılmış sahifeler verilmesini ister.” (el-Müddesir , 74/52)

“(……..): De ki: Fesubhanallah.” Mekke ve Şam ahalisi bunu:

“(……..): Dedi ki: Fesubhanallah” diye okumuşlardır ki, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kastedilmektedir. Yani, Hazret-i Peygamber, yüce Allah’ı herhangi bir şeyden acze düşmekten, herhangi bir fiilde ona itiraz edilmekten tenzih etmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Bütün bunlar, onların aşırı küfürleri ve olmadık tekliflerinin hayret edilecek şaşırtıcı bir şey olduğunu ortaya koymaktadır.

Diğerleri ise, emir olarak “de ki” diye okumuşlardır ki: Ey Muhammed, onlara de ki; demektir. “Ben, peygamber olarak gönderilmiş bir insandan başka bir şey miyim ki!” Yani ben, ancak Rabbimden bana vahyolana tabi olurum. Allah ise, insanların kudreti içerisinde olmayan bu şeylerden dilediğini yapar. Siz, insanlardan herhangi bir kimsenin bu gibi mucizeleri getirdiğini hiç işittiniz mi?

Kimi inkarcılar; Bu ikna edici bir cevap değildir, demişlerdir. Ancak, onlar bu sözlerinde yanılmışlardır. Çünkü, onlara cevap vererek şöyle demiştir: Ben, ancak bir beşerim. Benden istediklerinizden hiç bir şeyi yapabilecek kudrete malik değilim. Ve ben, Rabbime bu gibi tekliflerde bulunmak imkânına da sahip değilim. Benden önceki peygamberler de ümmetlerine, isteyip arzuladıkları herşeyi getirmiş değillerdir. Benim yolum da onların yoludur. Onlar, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu peygamberliklerinin doğruluğuna delil teşkil eden mucizeler ile yetiniyorlardı. Kavimlerine karşı delillerini ortaya koyduktan sonra artık, kavimlerinin bunlar dışında birtakım mucizeler teklif etmeleri gerekmez. Eğer, Allah’ın onların teklif ettikleri her türlü mucizeyi isteklerine uygun olarak getirmesi gerekli bir şey olsaydı, aynı şekilde onların seçip istedikleri kişileri de peygamber olarak göndermesi gerekirdi. Her bir kimsenin de ben, benden başkasının talep ettiğinden farklı bir başka mucize veya âyet bana da verilmedikçe îman etmem, demesi de gerekirdi. Bu ise, tedbir ve idarenin insanlara havale edilmesi sonucunu verir. Oysa tedbir ve idare ancak yüce Allah’a aittir.

İsra 92

“Yahut, dediğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşüresin; ya da Allah’ı ve melekleri karşımıza getiresin.”

Diyanet Vakfı
«Yahut, iddia ettiğin gibi, üzerimize gökten parçalar yağdırmalısın veya Allahı ve melekleri gözümüzün önüne getirmelisin.»

Kurtubi Tefsiri
“Yahut, iddia ettiğin gibi, gökyüzünü üzerimize parça parça düşüresin; Allah’ı ve melekleri karşımıza topluca getiresin.

“(……..): Yahut… gökyüzünü… düşüresin” şeklinde genelin okuyuşudur. Mücahid ise, “(……..) Yahut gökyüzü… düşsün” şeklinde fiili semaya isnad ile okumuştur.

“Parça parça” kelimesi, İbn Abbâs ve başkalarından rivâyete göre “(……..) Parçalar” demek olup (……..) in çoğuludur. Nafi’, İbn Âmir ve Âsım’ın kıraati de böyledir. Diğerleri ise “sin” harfini sakin olarak; (……..) diye okumuşlardır. el-Ahfeş der ki: “Sin” harfini sakin olarak okuyan bu kelimeyi tekil okumuş olur. “Sin” harfini üstün okuyan da çoğul okumuş olur.

el-Mehdevî der ki: “Sin” harfini sakin okuyan kimsenin bu okuyuşuna göre bunun; “(……..): Bir parça” nın çoğulu olması mümkün olduğu gibi, “bir şeyi örttüm” anlamındaki (……..) den mastar olması da mümkündür. Onlar, sanki semayı üzerimizi kapatacak şekilde üzerimize düşür, demiş gibi olur- lar. el-Cevherî de şöyle demektedir: “(……..); Bir şeyin bir parçası” demektir. Meselâ, “(……..): Bana elbisenden bir parça ver” denilir. Bunun çoğulu da (……..) ile, (……..) şeklinde gelir. (……..) ile, (……..)ın aynı şeyler olduğu da söylenmektedir.

“Yahut, Allah’ı ve melekleri karşımıza” Katade ve İbn Cüreyc’den nakledildiğine göre, karşımızda onları görecek şekilde

“topluca getiresin.” ed-Dahhak ve İbn Abbâs ise, kefil olarak getiresin, diye açıklamışlardır. Mukâtil , şahit olarak diye açıklamıştır. Mücahid ise, “kabil” kelimesi, kabilenin çoğuludur. Yani, çeşitli melekleri kabile kabile getiresin. Bir diğer açıklamaya göre senin, bunu getireceğine dair bize taahhüdde bulunan kefiller olarak getiresin, demektir.

İsra 91

“Ya da senin hurmalardan ve üzümlerden bir bahçen olsun da içlerinden ırmaklar akıtasın.”

Diyanet Vakfı
«Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; öyle ki, içlerinden gürül gürül ırmaklar akıtmalısın.»

Kurtubi Tefsiri
“Yahut senin hurmalıklardan, asmalardan bir bahçen olsun da aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtasın.

Katade; “(……..): Yahut… bir bahçen olsun” şeklinde (“te” yerine “ye” ile ) okumuştur.

“Aralarından” ortasından demektir.

İsra 90

Dediler ki: “Bize yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana inanmayacağız.”

Diyanet Vakfı
Onlar: «Sen, dediler, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız.»

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Bize, yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız.

“Dediler ki: Bize, yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız” âyeti, Rabia’nın oğulları Utbe ve Şeybe ile Ebû Sübyan, en-Nadr b. el-Haris, Ebû Cehil, Abdullah b. Ebi Ümeyye, Ümeyye b. Halef, Ebû’l-Bahteri, el-Velid b. el-Muğire ve buna benzer Kureyşin ileri gelen kimseleri hakkında inmiştir.

Şöyle ki: Bunlar, Kur’ân-ı Kerîme karşı ona benzer bir örnek getirmekten yana acze düştüklerinde, mucize olarak onu kabul etmeye yanaşmayınca -İbn İshak ve başkalarının naklettiklerine göre- güneşin batışından sonra Kâ’be’nin arka tarafında bir araya geldiler. Sonra biri diğerine: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a haber gönderin, onunla konuşun, onunla tartışın ki, bu konuda ona karşı (yapacağınız muamelede) mazur gorillesiniz. Ona, kavminin ileri gelenleri seninle konuşmak üzere bir araya gelip toplandılar. Yanlarına gel, diye haber gönderdiler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) konuştuğu şeyler hakkında (olumlu) bir kanaate sahip oldular zannı ile yanlarına geldi.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), onların doğruyu bulmalarını çok arzu eder, onların zora ve sıkıntıya düşmeleri ona ağır gelirdi. Nihayet gelip yanlarına oturdu. Ona, ey Muhammed, dediler. Biz. sana seninle konuşalım diye haber gönderdik. Allah’a yemin ederiz ki, senin kavmini karşı karşıya bıraktığın böyle bir durumla Araplar arasından herhangi bir kimsenin kendi kavmini karşı karşıya bıraktığını bilmiyoruz. Sen atalara sövdün, dini ayıpladın, ilahlara dil uzattın, akılları beyinsizlikle suçiadın, topluluğumuzu dağıttın. Ne kadar çirkin bir şey varsa bizimle senin aranda onu ortaya çıkarmaktan geri kalmadın. -Ona, bu ya da buna benzer sözler söylediler- Eğer sen bu sözü bize getirmekle bir mal sahibi olmak peşinde isen, senin için aramızdan mal toplarız, malı en çok olanımız sen olursun. Eğer sen bu yolla aramızda şeref sahibi olmayı arzu ediyorsan, biz seni kendimize baş yaparız. Eğer bu yolla başımıza kral olmak istiyorsan, seni başımıza kıral yaparız. Eğer sana bu gelen, zaman zaman sana görünen bir cin olup seni etkisi altına almış bulunuyor ise, bundan dolayı biz seni tedavi etmek için mallarımızı harcamaya hazırız. Ta ki, sen bu cinin etkisinden kurtulup senin iyileşmeni sağlayalım veya sana karşı yapabileceklerimizi tamamıyla yapmış olarak mazur görülelim.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara şöyle dedi: “Bende, söylediklerinizin hiç birisi yok. Ben, size bu getirdiklerimle ne sizin mallarınıza sahip olmak istiyorum, ne aranızda şeref sahibi olmak, ne size kıral olmak istiyorum. Ancak, Allah beni sizlere bir peygamber olarak göndermiş, üzerime bir Kitap indirmiş, bana size, müjdeleyip, uyarıp korkutan bir kişi olmamı emretmiştir. O bakımdan ben de sizlere Rabbimin asaletlerini tebliğ ettim. Size, samimiyetle öğüt verdim. Eğer benim bu getirdiklerimi kabul ederseniz, işte bu sizin dünya ve âhiretteki büyük bir payınız olur. Eğer onu, bana karşı durarak reddedecek olursanız, Allah benimle sizin aranızda hüküm verinceye kadar Allah’ın emri üzere sabrederim.” Hazret-i Peygamber de onlara bu şekilde veya buna benzer, sözlerle cevap verdi.

Onlar: Ey Muhammed dediler. Eğer bizim sana yaptığımız bu tekliflerden herhangi birisini kabul etmiyor isen, sen de biliyorsun ki, beldesi bizden daha dar, suyu bizden daha az, geçimi bizden daha zor hiç bir kimse yoktur. O halde bizim için, seni bu risalet ile gönderen Rabbinden dilekte bulun. Bu vadiyi bize oldukça daraltan bu dağları bizden yürütüp uzaklaştırsın. Topraklarımızı böylelikle düz ve geniş yapsın, bizlere Şam nehirleri gibi nehirler fışkırtsın. Atalarımızdan geçmiş olanları da diriltsin ve bu dirilteceği kimseler arasında da Kusay b. Kilab da bulunsun. Çünkü o, doğru sözlü, bilge bir insandı. Biz de ona senin söylediğin sözler hakkında sorular sorarız, hak mıdır yoksa batıl mıdır diye. Şayet bunlar, seni tasdik eder ve senden istediklerimizi de yapacak olursan, biz de seni tasdik ederiz. Ve böylelikle de senin Allah nezdindeki mevkiini de bilir, itiraf ederiz, dediğin gibi seni bir Peygamber olarak gönderdiğini kabul ederiz.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara dedi ki: “Ben, size bunlarla gönderilmedim. Ben size, Allah’dan benimle gönderdiği şeyleri getirdim. Benimle size tebliğ edilmek üzere gönderilen şeyleri de tebliğ etmiş bulunuyorum. Eğer onu kabul edecek olursanız, bu sizin dünya ve âhiretteki payınız olur. Eğer bana karşı durup onu reddedecek olursanız, Allah benimle sizin aranızda hüküm verinceye kadar Allah’ın emri üzere sabrederim.”

Bu sefer şöyle dediler: Eğer sen bizim için bunları yapmayacak olursan, o halde kendin için şunları iste: Rabbinden, seninle birlikte senin söylediklerini tasdik edecek ve senin adına bize karşı cevap verip sözlerimizi reddedecek bir melek göndermesini iste. Yine Rabbinden, sana bağlar bahçeler, köşkler, altın ve gümüşten hazineler vermesini iste. Böylelikle bizim seni gördüğümüz şekilde, rızık peşinde koşmak ihtiyacın olmasın. Çünkü sen, bizim yaptığımız gibi çarşı pazarlarda duruyor ve geçimini aramaya çalışıyorsun. (Bunlar olsun) ki, biz de eğer senin iddia ettiğin gibi bir Rasûl isen, Rabbinin nezdindeki fazilet ve yüksek mevkiini bilir ve itiraf ederiz.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara şöyle cevap verdi: “Ben, böyle bir şey yapmam. Ben, bu şekilde Rabbimden isteklerde bulunacak bir kimse değilim. Ve ben size bunlar için gönderilmiş de değilim. Allah, beni müjdeleyici ve korkutucu olmak üzere göndermiştir. -Veya buna benzer sözler söyledi- Eğer benim size bu getirdiklerimi kabul edecek olursanız, bu sizin dünya ve âhiretteki payınız olur. Eğer onu reddedip kabul etmeyecek olursanız, ben de Allah benimle sizin aranızda hükmünü verinceye kaçlar Allah’ın emri üzere sabrederim.”

Bu sefer şöyle dediler: O halde iddia ettiğin üzere, dilediği takdirde Rabbinin yapacağı şey olan göğü üzerimize parça parça düşür. Sen bunu yapmadıkça biz de sana asla îman etmeyeceğiz. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Aziz ve celil olan Allah, eğer bunu size yapmayı dileyecek olursa elbetteki yapar.”

Şöyle dediler: Ey Muhammed! Senin Rabbin, bizimi seninle birlikte oturacağımızı, sana neler soracağımızı ve senden isteyeceğimiz şeyleri bilmedi mi ki, senin bize ne şekilde karşılık vereceğini bundan önce niye öğretmedi ve eğer biz, senin bize bu getirdiklerini senden kabul etmeyecek olursak, bize ne yapacağım haber vermedi? Çünkü bize ulaştığına göre, sana bunları öğreten, kendisine “er-Rahmân” denilen Yemâmeli bir adamdır. Yemin olsun ki Allah’a, biz de ebediyen er-Rahmân’a. îman etmeyeceğiz. Artık ey Muhammed, bu söylediklerimiz bizim mazeretimizdir. Allah’a yemin olsun ki, biz seni bize bu yaptıklarınla başbaşa bırakmayacağız. Ya biz seni helâk ederiz, yahut sen bizi helâk edersin.

Onlardan birisi kalkıp: Biz, Allah’ın kızları olan meleklere ibadet ediyoruz, dedi.

Bir diğeri kalkıp: Sen, Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getirmedikçe asla sana îman etmiyeceğiz, dedi.

Onlar, bu sözleri Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a söyledikten sonra o da yanlarından kalkıp gitti. Onunla birlikte Abdullah b. Ebi Ümeyye b. el-Muğire b. Abdullah b. Ömer b. Mahzûm -ki, Hazret-i Peygamber’in halası olan Abdulmuttalib kızı Atike’nin oğludur- ona: Ey Muhammed dedi. Kavmin sana bunları arz etti, sen de onların tekliflerini kabul etmedin. Daha sonra onlar, kendileri için birtakım isteklerde bulunarak, senin söylediğin şekilde Allah nezdindeki mevkiini bilmek istediler, böylelikle seni tasdik edecek ve sana uyacaklardı. Ama sen yine onların isteklerini yerine getirmedin. Arkasından senden, kendin için kendileri vasıtasıyla senin onlara üstün olduğunu, Allah nezdindeki mevkiini bilebilecekleri bir takım şeyleri istemeni istediler, yine sen bunu yapmadın. Daha sonra, onları korkutageldiğin azâbın bir bölümünü olsun acilen başlarına getirmeni senden istediler, yine yapmadın -veya buna benzer sözler söyledi-. Allah’a yemin olsun ki sen, semaya doğru yükselen bir merdiven edinip de sonra benim gözümün önünde o merdivene tırmanıp semaya gitmedikçe, sonra da beraberinde senin dediğin gibi olduğuna tanıklık edecek dört meleğin geldiği bir belge de getirmedikçe sana îman etmeyeceğim. Allah’a yemin ederim, faraza bunu yapacak olsan dahi, yine de seni tasdik edeceğimi zannetmiyorum.. Bu sözleri söyleyip Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in yanından gitti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem.) da kavminin haber gönderip çağırdıklarında umutlandığı şekilde îman etmediklerini ve onların kendisinden alabildiğine uzaklaştıklarını görmesi dolayısıyla üzüntülü ve kederli bir şekilde ailesinin yanına döndü. İbn Hişâm, es-Siretu’n-Nebeviyye, I, 236-238. -Bütün bunlar İbn İshak’ın lâfızlarıdır-.

el-Vâhidî de İkrime’elen, o da İbn Abbâs’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Bunun üzerine yüce Allah:

“Dediler ki: Bize, yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız” âyetini indirdi. el-Vâhidî, Esbâbu Nüzûli’l-Kur’ân. s. 300-302’de aynı olayı naklettikten sonra bunları söylemektedir.

“(……..): Bir pınar” âyeti, Mücahid’den nakledildiğine göre su fışkırtan, suyun kaynadığı gözler demektir. Kelime, “yef’ûl” vezninde olup, “(……..): Kaynadı, fışkırdı, kaynar, fışkırır”dan gelmektedir. Âsım, Hamza ve el-Kisâî, (……..): …Bize fışkırtmadıkça” şeklinde şeddesiz olarak okumuşlardır. Ebû Hatim de bunu tercih etmiştir. Çünkü “pınar” anlamındaki kelime tekildir. Ancak, -bir sonraki âyet-i kerimede- “ırmaklar akıtasın” anlamındaki; (……..) ın, şeddeli olduğunda ihtilâf etmemişlerdir. Ebû Ubeyd ise, bir önceki âyet-i kerimedeki kelime de böyle (şeddeli) dir demiştir. Ebû Hatim ise, hayır, onun gibi değildir. Çünkü birinci âyette geçen bu kelimeden sonra gelen “pınar” anlamındaki kelimedir ve bu da tekildir. İkincisinde geçen kelime ise “ırmaklar” anlamındaki kelime olup bu da çoğuldur. Şeddeli okuyuş ise teksire (çokluğa) delildir, demektedir. Ona da şöyle cevap verilmiştir: “Pınar” anlamındaki kelime tekil ise de maksat, -Mücahidin de dediği gibi- çoğuldur. “(……..): Pınar” demektir, çoğulu da; (……..) şeklinde gelir.

İsra 89

Andolsun, biz bu Kur’an’da insanlara her türlü misali verdik. Fakat insanların çoğu inkârdan başkasını kabul etmedi.

Diyanet Vakfı
Muhakkak ki biz, bu Kuranda insanlara her türlü misali çeşitli şekillerde anlattık. Yine de insanların çoğu inkarcılıktan başkasını kabullenmediler.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Biz, bu Kur’ân’da insanlara her örnekten türlü türlü açıklamalar yapmışızdır. Yine insanlardan pek çoğu küfürden başkasını kabul etmediler.

“Yemin olsun Biz, bu Kur’ân’da insanlara her örnekten türlü türlü açıklamalar yapmışızdır.” Yani, kendisinden ibret alınması gereken her türlü örneklerle değişik değişik açıklamalarda bulunduk. Türlü âyetler, ibretler, teşvikler, korkutmalar, emirler, yasaklar, öncekilerin kıssaları, cennet, cehennem ve kıyâmete dair açıklamalarda bulunduk.

“Yine insanlardan pek çoğu küfürden başkasını kabul etmediler.” Bununla, Mekke halkını kastetmektedir. Onlara hakkı açıkladı, önlerini açtı ve onun hak olduğu kendileri için besbelli oluncaya kadar da kendilerine mühlet verdi. Ancak onlar, hakkın apaçık ortaya çıktığı zamanda bile küfre sapmaktan başkasını kabul etmediler.

el-Mehdevî dedi ki: Kaderiyye’nin: Güç yetirebikliği şeyden yüzçeviren kimseden başkası hakkında “kabul etmedi (ebâ)” fiili kullanılamaz şeklindeki sözlerinde lehlerine delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü, kâfir her ne kadar imandan yüzçevirmesi dolayısıyla Allah onun hakkında îmana muktedir olamama hükmünü vermiş olmasından ve kalbini mühürlemesinden ötürü îman etme gücüne sahip değil idiyse de, bu hale gelmezden önce, genişlik ve mühlet dönemlerinde hakkı aramaya ve hakkı batıldan ayırt etmeye güç yetirmekte idi.

İsra 88

De ki: “İnsanlar ve cinler, bu Kur’an’ın benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirine yardımcı da olsalar, onun benzerini getiremezler.”

Diyanet Vakfı
De ki: Andolsun, bu Kuranın bir benzerini ortaya koymak üzere insü cin bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Yemin olsun, bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplansalar, birbirine yardımcı olsalar dahi yine benzerini getiremezler.”

Yani, şairlerin bir beyit şiir üzerinde yardımlaşarak onu düzelttikleri gibi birbirlerine yardım ve destek olsalar dahi bunu yapamazlar.

Ayet-i kerîme, kâfirlerin: Dilescyclik biz de bunun gibi bir söz söylerdik, demeleri üzerine inmiş ve yüce Allah da böylelikle onları yalanlamıştır.

Kitabın baş taraflarında (Mukaddime, Kur’ân icazı ile ilgili bahis) Kur’ân i’cazına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamd olsun.

“Yine benzerini getiremezler” âyeti “(……..): Yemin olsun eğer” lâfzındaki yeminin cevabıdır. (Bu fiil) şart kastı ile cezm edilmiş de olabilir. Şair şöyle demektedir:

“Bugün sana anlatılanlar, yemin olsun ki, eğer doğru iseler

Sen de oldukça sıcak bir günde güneşe karşı açıkta dur.”

İsra 87

Ancak Rabbinin rahmeti sebebiyledir. Şüphesiz O’nun lütfu senin üzerindedir, büyüktür.

Diyanet Vakfı
Ancak Rabbinin rahmeti (sayesinde Kuran baki kalmıştır). Çünkü Onun sana lütufkarlığı çok büyüktür.

Kurtubi Tefsiri
Ancak, Rabbinden bir rahmet olmak üzere. Gerçekten O’nun sana lütfü pek büyüktür.

“Yemin olsun ki, dilersek sana vahyettiğimizi” yani Kur’ân-ı Kerîmi

“bütünüyle alıveririz.” Yani, Bizim onu indirmeye gücümüz yettiği gibi, insanlar unutacak şekilde alıp giderebilme gücüne de sahibiz. Bu, yüce Allah’ın:

“Size bilgiden ancak pek az bir şey verilmiştir” âyeti ile de ilişkilidir. Yani, eğer Ben, size vermiş olduğum o pek az bilgiyi dahi gidermeyi dilersem, elbette buna da gücüm yeter.

“Sonra onu geri almak için bize karşı duracak bir kimse” onu, tekrar sana geri iade edebilecek bir yardımcı

“de bulamazsın. Ancak, Rabbinden bir rahmet olmak üzere.” Yani, Biz, Rabbinden bir rahmet olmak üzere böyle bir şeyi dilemiyoruz. O halde bu, birincisinden (kendisinden istisna yapılandan) olmayan bir (munkatı’) istisnadır.

“Gerçekten O’nun sana lütfü pek büyüktür.” Çünkü seni, Âdemoğullarının efendisi kılmış, sana Makam-ı Mahmud’u ve bu Kitab-ı Aziz’i ihsan etmiştir. Abdullah b. Mes’ûd da şöyle demiştir: Dininizden ilk kaybedeceğiniz şey emanet, son kaybedeceğiniz şey de namazdır. Bu Kur’ân-ı Kerîm âdeta sizden çekilip alınmış gibi olacaktır. Bir gün, sabahı edecek ve ondan hiç bir şey hatırlamayacaksınız. Bir adam: Bu nasıl olacak ey Abdurrahman’ın babası? Biz onu, kalbimizde de mushaflarımızda da tesbit etmiş bulunuyoruz.

Onu çocuklarımıza öğretiyoruz, çocuklarımız da kıyâmet gününe kadar kendi çocuklarına öğretip duracaktır deyince, şöyle dedi: Bir gece içinde alınıp götürülecek, mushaflarda da kalplerde de ne varsa gidecektir. Ve insanlar, hayvanlar gibi sabahı edeceklerdir. Daha sonra Abdullah: “Yemin olsun ki, dilersek sana vahyettiğimizi bütünüyle alıveririz…” âyetini okudu.

Bunu, Ebû Bekr b. Ebi Şeybe bu manada rivâyet etmiş ve şöyle demiştir: Bize Ebû’l-Ahvas haber verdi. O, Abdulaziz b. Rufey’den, o, Şeddad b. Ma’kil’den dedi ki: Abdullah -yani İbn Mes’ûd- dedi ki: Şu aranızda bulunan bu Kur’ân-ı Kerîm, fazla zaman geçmeyecek, sizden çekilip alınacaktır. Ben, şöyle dedim: Allah onu kalplerimizde, biz de onu mushaflarımızda tesbit etmiş bulunuyorken nasıl bizden çekilip alınacak? Dedi ki: Bir gecede üzerine gelinecek ve kalplerde ne varsa sökülüp alınacak, mushaflarda ne varsa gidiverecek. İnsanlar, böylelikle Kur’ânı yitirmiş olarak sabahı edecekler. Sonra da: “Yemin olsun ki, dilersek sana vahyettiğimizi bütünüyle alıveririz” âyetini okudu. Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, V. 334. Bu, isnadı sahih bir rivâyettir.

İbn Ömer’den de şöyle dediği nakledilmektedir: Kur’ân, arı uğultusu gibi bir uğultu çıkartarak indiği yere dönmedikçe kıyâmet de kopmayacaktır. Allah: Bu halin nedir diye soracak, o şöyle diyecek: Rabbim, ben Senden çıktım, Sana dönüyorum. Okunuyorum ama, hükümlerim gereğince amel olunmuyor.

Derim ki: Bu anlam, Abdullah b. Amr b. el-Âs ile Huzeyfe yoluyla rivâyet edilen hadiste merfu olarak gelmiştir. Huzeyfe dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bir kumaşın deseni nasıl silinip gidiyorsa, İslâm’ın da izi öylece silinip gidecektir. O kadar ki, oruç nedir, namaz nedir, kurban nedir, sadaka nedir bilinemeyecek. Yüce Allah’ın Kitabı üzerine bir gecede yürünülecek ve yeryüzünde ondan geriye tek bir âyet dahi kalmayacaktır. Geriye oldukça piri fani ve yaşlı bir takım kimseler kalacak ve: Biz babalarımızın şu lâilaheillallah sözünü söylediklerini görmüştük, diyeceklerdir. Ve bunlar da namaz nedir, oruç nedir, kurban nedir, sadaka nedir bilmeyeceklerdir.”

Sıla, ona şöyle dedi: Peki, namazın ne olduğunu, orucun ne olduğunu, kurbanın ne olduğunu, sadakanın ne olduğunu bilmiyorlarsa lailaheillallah’ın onlara faydası ne olacak? Huzeyfe ondan yüz çevirdi. Sıla, bu sözünü üç defa tekrarladı, Huzeyfe de her seferinde ondan yüz çeviriyordu. Sonra Huzeyfe ona yönelerek şöyle dedi: Ey Sıla! Onları ateşten kurtarır, dedi ve bunu üç defa tekrarladı. Bu hadisi de İbn Mâce Sünen’inde rivâyet etmiştir. İbn Mâce, Fiten 26; Hâkim. el-Müstedrek, IV. 474

Abdullah b. Ömer de şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) başındaki bir ağrı dolayısıyla başı bağlı olarak çıktı ve gülümsedi. Minbere çıktı, Allah’a hamd-u senada bulunduktan sonra şöyle dedi: “Ey insanlar! Şu yazdığınız kitaplar ne oluyor? Allah’ın Kitabından başka bir kitap mı? Aradan fazla bir zaman geçmeyecek, Allah, kitabı dolayısıyla gazaplanacak ve ondan kitabım almadığı tek bir yaprak ve tek bir kalp dahi bırakmayacaktır.” Ey Allah’ın Rasûlü dediler, o gün mü’min erkeklerin, mü’min kadınların durumu ne olacak? Şöyle buyurdu: “Allah hakkında hayır murad ettiği kimsenin kalbine lâilaheillalah’ı bırakacaktır.” Suyutî, ed-Durru’l-Mensûr, V, 336 Bunu da es-Sa’lebî, el-Ğaznevî ve başkaları tefsirlerinde) zikretmişlerdir.

İsra 86

Eğer dileseydik, sana vahyettiğimizi elbette giderirdik. O zaman bu konuda bize karşı sana bir vekil bulamazdın.

Diyanet Vakfı
Hakikaten, biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız; sonra bu durumda sen de bize karşı hiçbir koruyucu bulamazsın.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki, dilersek sana vahyettiğimizi bütünüyle alıveririz. Sonra onu geri almak için Bize karşı duracak bir kimse de bulamazsın.

İsra 85

Sana ruhtan soruyorlar. De ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.”

Diyanet Vakfı
Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Bir de sana ruhu soruyorlar. De ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir. Size bilgiden ancak pek az bir şey verilmiştir.”

Buhârî, Müslim ve Tirmizî, Abdullah (b. Mes’ûd) dan şöyle dediğini naklederler: Ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte bir tarlada bulunduğum bir sırada, Hazret-i Peygamber hurma ağacından bir sopaya dayanıyor iken, yahudiler(den) bir grup geçti. Biri diğerine: Buna, ruha dair soru sorun, dedi. (Birileri): Sizi böyle bir soru sormaya iten ne ki dedi. Bir başkaları da: Size hoşunuza gitmeyecek bir karşılık vermesin, dedi. Yine, ona sorun dediler. Ona, ruha dair soru sordular. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) durdu ve onlara hiç bir cevap vermedi. Ona vahiy gelmekte olduğunu anladım, o bakımdan olduğum yerde kaldım. Vahiy nazil olduktan sonra şöyle dedi:

“Bir de sana ruhu soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir, size bilgiden ancak pek az bir şey verilmiştir.” Buhârî’nin lâfzı bu şekildedir. Buhârî, Tefsir 17. sûre 12, Tevhîd 28; Müslim, Sıfâtıı’l-Münafikîn 32; Tirmizî, Tefsir 17. sûre 10: Müsned, I. 389, 444-445. Müslim’de ise: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sustu, ifadesi geçmektedir. Yine orada; (“size… verilmiştir” yerine): “Onlara… verilmiştir” denilmektedir. Müslim, Sıfatul-Münafikin 33; Buhârî, İlm 47, Tevhid 29. her iki yerde de: “el-Â’meş dedi ki: “Bizim kıraatimizde böyledir” ilâvesiyle.

İlim adamları, hakkında soru sorulan ruhun, hangi ruh olduğu konusunda farklı görüşlere sahiptirler. O, Cebrâîldir denilmiştir. Bu görüş, Katade’ye aittir. Katade dedi ki: İbn Abbâs bunu saklıyordu. Hazret-i Îsa’dır da denilmiştir, Kur’ân-ı Kerîm olduğu da söylenmiştir -İleride eş-Şûrâ Sûresi’nin sonunda açıklanacağı üzere- Ali b. Ebî Tâlib de şöyle demiştir: Bu meleklerden yetmiş bin yüzü bulunan bir melektir. Her bir yüzünde yetmiş bin dili, her bir dilinde de yetmiş bin lügat vardır. Bütün bu lügailarla Allah’ı teşbih eder. Onun getirdiği her bir teşbihten yüce Allah, kıyâmet gününe kadar meleklerle birlikte uçacak bir melek yaratır. Bunu, et-Taberi nakletmiştir. İbn Atiyye de şöyle demektedir: Ben, Ali (radıyallahü anh) dan, bu rivâyetin sahih olarak gelmiş olduğunu zannetmiyorum.

Derim ki: Beyhakî, senedini kaydederek şöyle demektedir: Bize, Ebû Zekeriya haber verdi. O, Ebû İshak’dan: Bize, Ebû’l-Hasen et-Tarâifî haber verdi. Bize, Osman b. Said anlattı, bize Abdullah b. Salih anlattı. O, Muaviye b. Salih’den, o, Ali b. Ebi Talha’dan, o, İbn Abbâs’dan, yüce Allah’ın:

“Bir de sana ruhu soruyorlar” âyeti hakkında, ruh bir melektir, demiştir. Yine aynı senedi ile Muaviye b. Salih’den: Bana, Ebû Hıran, Yezid b. Semure, kendisine Ali b. Ebî Tâlib’den nakleden birisinden anlattığına göre Ali b. Ebî Tâlib, yüce Allah’ın:

“Bir de sana ruhu soruyorlar” âyeti hakkında şöyle demiştir: Bu, meleklerden bir melektir. Onun yetmiş bin tane yüzü vardır. Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûı; V, 331-332’de belirttiğine göre bunu el-Beyhâkî, el-Esmâ ve’s-Sıfâfdn rivâyet etmiştir. diyerek hadisi aynı lâfız ve mana ile nakletmektedir.

Atâ İbn Abbâs’dan şöyle dediğini nakleder: Ruh, onbir bin kanadı ve bin tane yüzü olan, kıyâmet gününe kadar Allah’ı teşbih edecek olan bir melektir. Bunu da en-Nehhâs nakletmektedir.

Yine İbn Abbâs’dan şöyle dediği nakledilmiştir: Ruh, Allah’ın ordularından bir ordudur. Bu askerlerin elleri ve ayakları vardır, yemek de yerler. Bunu da el-Ğaznevi nakletmektedir.

el-Hattabi dedi ki: Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Ruh, meleklerden bir melektir. Ve hilkat itibariyle oldukça büyük ve üstün sıfatları vardır.

Tevil bilginlerinin çoğunluğunun kanaatine göre ise, Hazret-i Peygambere soru soranlar, bedenin kendisiyle hayat bulduğu ruh hakkında sormuşlardır. Aralarından, nazar ehli kimseler de şöyle demişlerdir: Onlar aslında, ruhun keyfiyeti, insanın bedeni içerisindeki vaziyeti, ruhun cisim ile uyuşması, hayatın onunla ilişkili olması hakkında soru sordular. Bu ise, Allah/dan başka hiç bir kimsenin bilemeyeceği bir husustur.

Ebû Salih, de şöyle demiştir: Ruh, Âdemoğullarının hilkati gibi bir yaratıktır. Ama bunlar, Âdemoğulları değildir. Elleri ve ayakları vardır.

Sahih olan ise, Yüce Allah’ın:

“De ki: Ruh, Rabbimin emrindedir” âyeti dolayısıyla bu hususun müphem bırakılması gerektiğidir. Yani ruh, yüce Allah’ın işlerinden çok büyük bir iştir. Allah onu müphem bırakmış ve onunla ilgili tafsilatı vermemiştir. Böylelikle, kesin olarak insan var olduğunu bilmekle birlikte, bizzat kendi nefsinin hakikatinden hareketle kati olarak âciz olduğunu bilsin diye. insan, bizzat kendisini bilmek noktasında böyle olduğuna göre, hakkın hakikatini idrâk etmekten yana âciz olması öncelikle sözkonusudur. Bunun hikmeti ise aklın, kendisinin yanıbaşında bulunan yaratığı bilip idrak etmekten yana âciz oluşunun, yaratıcısını idrâk etmekten daha bir âciz olduğuna delil olduğunun ortaya çıkmasıdır.

“Size bilgiden ancak pek az bir şey verilmiştir.” Bu âyetle kime hitap edildiği konusunda farklı görüşler vardır. Bir kesim, buna muhatap olanların yalnızca soru soranlar olduğunu söylemişlerdir. Bir başka kesim ise, bütünüyle yahudiler kastedilmiştir, demektedir. İşte. İbn Mes’ûd’un kıraati olan; “(……..): onlara… verilmiştir” okuyuşu buna göredir ve o bu kıraati Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet etmiştir.

Bir diğer kesim de şöyle demektedir: Maksat, bütün yaratıklardır. Sahih olan da budur. Cumhûrun kıraati olan: “(……..): Size… verilmiştir” kıraati de buna göredir.

Yahudiler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: Hikmetin tâ kendisi olan Tevrat bize verildiğine ve kendisine hikmet verilene büyük bir hayır verilmiş olduğuna göre, nasıl olur da bize ilimden pek az bir şey verilmiş olabilir diye sorunca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da yüce Allah’ın ilmiyle onlara cevap vermiş ve böylelikle susturulmuş oldular.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bazı hadislerinde: “Bütünüyle, herkes” ifadesini de açıkça zikretmiştir. Bu da “size verilen bilgi” ile, bütün alemin kastedildiğini ifade eder. Çünkü yahudiler: Sen bizi mi kastettin, yoksa kendi kavmini mi kastettin diye sormuşlar, o da: “Herkesi” diye buyurmuştur. İşte bu anlamda olmak üzere:

“Eğer yerde olan bütün ağaçlar kalem olsa…” (Lukman, 31/27) âyeti nazil olmuştur. Bunu da Taberi -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- nakletmektedir.

Şöyle de denilmiştir: Ruha dair soru soranlar Kureyşlilerdir. Yahudiler onlara: Siz ona, Ashab-ı Kehf, Zülkarneyn ve Ruh’a dair soru sorunuz. Şayet bunkırın ikisi hakkında size haber verir ve birisine dair açıklamada bulunmazsa o bir peygamberdir. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber onlara, -ileride geleceği üzere- Ashab-ı Kehf’i ve Zülkarneynin haberini bildirdi Ruh hakkında da: “De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir.” Yani, Allah’dan başka hiç bir kimsenin bilmediği emirlerden (işlerden)dir diye buyurdu. Bunu da el-Mehdevî ve başka müfessirler, İbn Abbâs’dan nakletmişlerdir.

İsra 84

De ki: “Herkes kendi tarzına göre iş yapar. Rabbiniz, kimin yolca daha doğru olduğunu daha iyi bilir.”

Diyanet Vakfı
De ki: Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar. Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbiniz en iyi bilendir.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Herkes kendi tabiatına göre hareket eder. Rabbiniz, kimin daha doğru yolda olduğunu en iyi bilendir.”

Yüce Allah’ın:

“De ki: Herkes kendi tabiatına göre hareket eder” âyetini İbn. Abbas, herkes tarafına, cihetine göre amel eder diye, açıklamıştır. ed-Dahhâk da böyle açıklamıştır. Mücahid, tabiatına göre amel eder, diye açıklamıştır. Yine ondan gelen bir başka rivâyete göre, kendi sınırları çerçevesinde amel eder, demektir. İbn Zeyd, dinine göre amel eder, el-Hasen ve Katade, niyetine göre, Mukâtil , cibilliyetine göre… diye açıklamışlardır. el-Ferrâ” ise, mayasında yer eden yol ve mezhebine göre amel eder, diye açıklamıştır.

Şöyle de denilmiştir: De ki: Herkes kendisine göre ve kendi inancına göre daha güzel ve doğruya daha yakın gördüğü şeye göre amel eder.

“Şâkile (mealde; tabiat)” kelimesinin, şekilden alınma olduğu da söylenmiştir. Meselâ: Sen benim şeklim ve şâkiletim üzere değilsin, denilir. Şair de şöyle demiştir:

“Her kişi kendi fiiline benzer

Kişi ne yaparsa işte onun ehli (yakını) odur (veya; ona ehildir).”

O halde “şek!” benzer, misli ve denk demektir. Nitekim yüce Allah’ın: “(……..): O türden başka çeşit çeşit daha vardır” (Sâd, 38/58) âyeti da buna benzemektedir. “Şikl” ise, heyet demektir. Mesela, sikli güzel cariye, denilir.

Bütün bu açıklamalar, birbirine yakındır. Âyetin anlamı şudur: Herkes, kendi aslına ve alışageldiği ahlâkına uygun düşeni yapar. Bu âyet, kâfirler için bir yergi, mü’minler için de övgüdür. Bu âyet-i kerîme ile bir önceki âyet-i kerîme, el-Velid b. el-Muğire hakkında inmişlerdir. Bunu el-Mehdevi nakletmektedir.

“Rabbiniz, kimin daha doğru yolda olduğunu en iyi bilendir.” Muinini, kâfiri ve bunlardan her birisinin ne ile karşı karşıya kalacağını en iyi O bilir.

“Kimin daha doğru yolda olduğunu” duasının daha çabuk kabul edildiğini… anlamında olduğu da söylenmiştir; dininin daha güzel olduğu… anlamındadır, diye de açıklanmıştır.

Nakledildiğine göre ashab-ı kiram -Allah hepsinden razı olsun- Kur’ân-ı Kerîmi müzakere ettiler. Ebû Bekir es-Sıddik (radıyallahü anh) şöyle dedi: Ben, Kur’ân-ı Kerîmi başından sonuna kadar okudum. Orada şanı yüce ve mübarek Allah’ın:

“De ki: Herkes kendi tabiatına göre hareket eder” âyetinden daha güzel ve daha ümit verici bir âyet göremedim. Çünkü kula yakışan, onun tabiatına uygun olan isyandan başka birşey değildir. Rabbe yakışan da günahları mağfiret etmekten başkası olamaz. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) da dedi ki: Ben de Kur’ânı başından sonuna okudum. Orada yüce Allah’ın:

“Rahmân ve Rahîm Allah’ın İsmi ile, Hâ, Mim. Kitabın indirilmesi hükmünde galip, en iyi bilen Allah’dandır. O, günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, azâbı çetin ve nimeti pek bol olandır” (el-Mu’min, 40/1-3) âyetinden daha güzel ve umut verici bir âyet göremedim. Çünkü burada, günahların bağışlanmasını tevbenin kabulünden önce zikretmektedir. Bu da mü’minlere bir işarettir. Osman b. Affan (radıyallahü anh) da şöyle dedi: Ben de Kur’ânın tamamını başından sonuna kadar okudum. Yüce Allah’ın:

“Kullarıma haber ver ki: Ben, gerçekten Ben Gafûr ve Rahîmim” (el-Hicr, 15/49) âyetinden daha güzel ve daha ümit verici bir âyet görmedim. Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) da şöyle dedi: Ben de Kur’ân-ı Kerîmi başından sonuna kadar okudum. Yüce Allahın:

“De ki: Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları mağfiret eden Muhakkak O, çok çok mağfiret edendir, rahmet edendir” (ez-Zümer, 39/53) âyetinden daha güzel ve daha umut verici bir âyet göremedim.

Derim ki: Ben de Kur’ân-ı Kerîmi başından sonuna kadar okudum. Yüce Allah’ın:

“îman edenler ve imanlarına da zulüm karıştırmayanlara gelince, işte onlaradır güvenlik ve onlardır hidâyete ermiş olanlar” (el-En’âm, 6/82) âyetinden daha güzel ve daha umut verici bir âyet göremedim.

İsra 83

İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirir, yan döner. Ona bir kötülük dokunduğunda ise ümitsiz olur.

Diyanet Vakfı
İnsana nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz çevirip yan çizer; ona bir de zarar ziyan dokunacak olsa iyice karamsarlığa düşer.

Kurtubi Tefsiri
İnsana nimet verdiğimiz zaman yüzçevirir ve yan çizer. Ona kötülük dokunduğu zaman ise, pek ümitsiz olur.

“İnsana nimet verdiğimiz zaman yüzçevirir ve yan çizer.” Yani, şu Kur’ân-ı Kerîm’in, ziyanlarım artırdığı kimselerin nitelikleri, Allah’ın âyetleri üzerinde gereği gibi düşünmekten yüzçevirmek ve O’nun nimetlerine karsa nankörlük etmekten ibarettir.

Denildiğine göre bu âyet-i kerîme, el-Velid b. Muğire hakkında inmiştir.

“Yan çizer” âyeti, büyüklük taslayıp uzaklaşır, anlamındadır. “(……..): Yan çizdi, uzaklaştı” fiilinin maklûbu: İkinci ve üçüncü harflerinin yer değiştirmiş şekli: (……..) da aynı anlamdadır. Yani, böyle bir kimse, Allah’ın haklarını yerine getirmekten uzaklaşır. “(……..): O şey uzaklaştı” demektir.

(……..) ile, (……..) aynı anlamda olmak üzere, “ondan uzaklaştım” demektir. “(……..): Ben onu uzaklaştırdım, o da uzaklaştı” demektir. “(……..):

Birbirlerinden uzaklaştılar” “(……..): Uzak yer” anlamındadır. en-Nâbiğa da der ki:

“Şüphesiz ki sen, beni nasıl olsa yetişecek olan geceye benzersin

Her ne kadar senden uzak kaldığım yerin oldukça uzak olduğunu

sansam dahi.”

İbn Zekvânin rivâyetine göre İbn Amir, -bu kelimeyi- (……..) şeklinde ve hemzeyi son harf olmak üzere okumuştur ki, bu da; (……..) den kalbedilmiş demektir. Nitekim; (……..) ile “(……..): Gördü” denilmesi gibi.

Bu okuyuşun kalkmak ve doğrulmak demek olan; (……..) den geldiği de söylenmiştir. Aynı şekilde düşmeye de, oturmaya da; (……..) denilir. O halde bu zıt anlamlı kelimelerdendir. Yine bu kelime; (……..) şeklinde, “nûn” harfi üstün ve hemzesi esreli olarak da okunmuştur. Ancak, çoğunluk (……..) şeklinde; “(……..): Gördü” vezninde okumuştur.

“Ona kötülük dokunduğu zaman ise pek ümitsiz olur.” Yani fakirlik, hastalık, sefalet gibi bir sıkıntı ile karşı karşıya kalırsa, ümidini büsbütün keser. Çünkü Allah’ın lütfüna itimadı, güveni yoktur.

İsra 82

Kur’an’dan, müminler için şifa ve rahmet olanı indiriyoruz. Zalimlerin ise yalnızca zararını artırır.

Diyanet Vakfı
Biz, Kurandan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.

Kurtubi Tefsiri
Kur’ân’dan, mü’minler için bir şifa ve rahmet olanı kısım kısım indiririz. Zâlimlerin ise ancak hüsranını artırır.

Bu âyete, dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1. Kur’ân’dan İndirilenler:

Yüce Allah’ın: “(……..): İndiririz” âyetini Cumhûr, “nûn” ile okumuştur. Mücahid ise, “ze” harfi şeddesiz ve “ye” harfi ile; “(……..): İndirir” diye okumuştur ki, el-Mervezî de bunu Hafs’dan rivâyet etmiştir.

(……..): İbtidai gaye (başlangıç noktasını bildirmek) içindir. Cinsin beyanı için de olabilir. Yüce Allah şöyle buyurmuş gibidir: Biz, Kur’ân-ı Kerîm’den, şifa olma özelliğini bünyesinde taşıyan şeyleri indiririz. Haberde de şöyle denilmektedir: “Kur’ân ile şifa aramayan kimseye Allah şifa vermesin. İbn Mâce, Tıb 28.

Ancak, bazı tevil bilginleri buradaki “(……..) …dan” edatının teb’îz (kısmîlik bildirmek) için gelmiş olmasını kabul etmemektedir. Çünkü teb’îz için olursa, Kur’ân’ın bazı bölümlerinde şifa bulunmayacağı manası çıkar. İbn Atiyye ise şöyle demektedir: Öyle bir anlam çıkarmak sözkonusu olmaz. Aksine bu edatın kısım kısım indirilmiş olması açısından teb’îz için kullanılmış olması mümkündür. Ve şöyle buyurulmuş gibidir: Biz, Kur’ân-ı Kerîm’den, şifa olan bir miktar indiriyoruz ve esasen onun bütünü de bir şifadır.

2. Kur’ân-ı Kerîm’in Şifa Oluşu İle İlgili Görüşler:

İlim adamları, Kur’ân-ı Kerîmin şifa oluşu ile ilgili iki görüş ortaya koymuşlardır. Birinci görüşe göre Kur’ân-ı Kerîm kalplerden bilgisizliği ve şüpheleri izale etmek suretiyle bir şifadır. Ayrıca mucizelerin kavranması, yüce Allah’a delil teşkil eden hususların kavranılması hususunda kalplerdeki cahillik perdesini açıp gidermek cihetiyle de bir şifadır.

İkinci görüşe göre Kur’ân-ı Kerîm, rukye (okuyarak tedavi), teavvüz (Allah’a sığınmak) ve buna benzer yollarla zahiri hastalıklara bir şifadır.

Lâfız, Dârakutnî’nin olmak üzere hadis İmâmları Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), otuz kişilik süvari birliğinden oluşan bir seriye halinde bizi gönderdi. Araplardan bir kavmin yanında konakladık. Onlardan, misafir olarak bizleri ağırlamalarını istedik, kabul etmediler. Kabilenin başkanı (bir akrep tarafından) sokuldu. Bunun üzerine yanımıza gelerek: Aranızdan akrebe karşı rukıye yapan bir kimse var mıdır diye sordular. -İbn Katte’nin rivâyetinde ise: Bizim hükümdarımız ölüyor (fazlalığı) vardır.- Ben de: Evet, ben bunu yapabilirim. Fakat bize (birşeyler) vermeden bu işi yapmam. Bunun üzerine: Size otuz tane koyun vereceğiz, dediler. Ben de ona, yedi defa Elhamdülillahi Rabbilâlemîn (Fâtiha Sûresi)ni okudum ve iyileşti. -Süleyman b. Katte’nin, Ebû Said’den rivâyetinde: Kendisine geldi ve iyileşti denilmektedir.- Bunun üzerine hem bizi ağırlayacak yiyecek şeyler gönderdi, hem de koyunları gönderdi. Ben ve arkadaşlarım gönderdiği yiyecekleri yedik. Ancak koyunlardan yemeyi kabul etmediler. Nihayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a vardık ve ben de ona durumu haber verince şöyle buyurdu: “Sen onun bir rukye olduğunu nerden biliyorsun?” Ey Allah’ın Rasulü, dedim. Bu, içime doğan birşey oldu. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Yeyiniz o koyunlardan bize de yediliniz.” Bunu, “es-Sünen” adlı kitabında rivâyet etmiştir. Dârakutnî’ye ait bu eserin doğru ismi -Îmanı Kurtubî’nin hayatı ve tefsirine dair yaptığımız ve tercümemizin başına koyduğumuz çalışmada da görüldüğü gibi (s. 109) “el-Müdebbec”dir.

“el-Medîh” Dârakutnî, III, 64-65. Ayrıca: Buhârî, İcâre 16, Tıb 33, 39; Müslim, Selâm 66; Ebû Dâvûd, Buyu’ 37. Tıb 19; Tirmizî, Tıb 20; İbn Mâce, Ticârât 7; Müsned, III. 2, 10, 44. adlı eserinde de es-Serrî b. Yahya yoluyla gelen hadiste şöyle demektedir: Bana el-Mu’temir b. Süleyman anlattı, o, Leys b. Ebi Süleym’den, o, el-Hasen’den, o, Ebû Umame’den; o, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan dedi ki: “Barasa, deliliğe, cüzzama, karın hastalığına, vereme, sıtmaya ve nefese (nazara.) karşı zaferan veya kırmızı kil ile şunları yazmanın, Allah’ın izniyle faydası olur:

(……..) Özelin ve genelin şerrinden, kötülükle isabet eden nazardan, kıskandığı, zaman kıskanandan, Ebû Ferve’den (İblis’ten) ve onun doğurduklarından, Allah’ın eksiksiz kelimelerine ve genel olarak bütün isimlerine sığınırım. Tercüme, Kurtubinin hadisle geçen garip lâfızlara dair açıklamaları dikkate alınarak yapılmıştır.

“Otuzüç melek, aziz ve celil olan Rabblerinin huzuruna varıp bizim topraklarımızda hastalık vardır, dediler. Şöyle buyurdu: Kendi topraklarınızdan bir miktar toprak alınız ve onunla alınlarınızı mesh ediniz. Ya da şöyle dedi: Biz size, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın rukıyesini tavsiye ederiz. Onu gizleyen yahut da onun karşılığında bağış kabul eden bir kimse iflah olmasın.

Daha sonra Fâtihatü’l-Kitap ile el-Bakara Sûresi’nin baş tarafından dört âyet-i kerîme, kendisinde rüzgârların evirilip çevirilmesinden söz edilen âyet, (el-Bakara, 2/264) Âyete’l-Kürsî (el-Bakara, 2/255.) ile ondan sonraki iki âyet-i kerîme ve:

“Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah’ındır…” (el-Bakara, 2/284.) âyetinden itibaren el-Bakara Sûresi’nin sonuna kadar, Ali İmrân Sûresi’nin başından on, sonundan on âyet, en-Nisa Sûresi’nin ilk âyeti, el-Mâide Sûresi’nin ilk âyeti, el-En’âm Sûresi’nin ilk âyeti, el-A’raf Sûresi’nin ilk âyeti ile yine el-A’raf’ta yer alan:

“Şüphesiz, Rabbiniz o Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı” (el-A’raf’, 7/54) âyeti sonuna kadar, Yûnus Sûresi’nde yer alan:

“Mûsa dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir, şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Elbette Allah o bozguncuların işini düzeltmez” (Yûnus, 10/81) âyeti ile, Tâ-Hâ Sûresi’nde yer alan:

“Sağ elindekini bırak. Onların yaptıklarını yutacak. Onların yaptıkları ancak bir büyücü hilesidir. Büyücü ise, nereye giderse iflah olmaz” (Tâ-Hâ, 20/69) ile, es-Saffât Sûresi’nin baş tarafından on âyet. ile Kulhuvallahu ehed (İhlas) Sûresi ve Muavizeteyn (helâk ve Nas) Sureleri temiz bir kaba yazılır. Sonra temiz bir su ile üç defa yıkanılır. Sonra, rahatsız olan kişi ondan üç avuç alır. Sonra ondan namaz için abdest alır gibi abdest alır. Ancak, bundan önce de namaz için abdest almalı ki, bu takdirde bu su ile abdest almadan önce taharet üzere olsun. Sonra başı, göğsü ve sırtı üzerine bu sudan döker. Ancak bu su ile istinca etmez. Sonra da iki rekât namaz kılar, sonra da yüce Allah’tan şifa diler. Bunu üç gün süre ile, her gün bir miktar yazı yazacak kadarı tekrarlar. Bir rivâyette ise: “Ebû Kıtre’nin şerrinden ve onun doğurduklarının şerrinden” ve: “Alınlarınızı da mesh ediniz” denilmekte ve ravi bu konuda herhangi bir şüphe ifadesi kullanmamaktadır.

Buhârî de, Âişe (radıyallahü anha) dan rivâyet ettiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatı ile sonuçlanan hastalığında, Muavvizeleri okur ve kendisine üflerdi. Hastalığı ağırlaşınca, onları ben okuyup ona üfler ve bereketleri dolayısıyla kendi elini vücuduna mesh ederdim. Ben, (haelisi ez-Zührî’den rivâyet eden Ma’mer) ez-Zühri’ye: Nasıl üflerdi diye sordum, o da şöyle dedi: Ellerine üfler, sonra da ellerini yüzüne sürerdi. Buhârî, Meğâzi 83, Tıb 32, Fedâilu’l-Kur’ân 14, Deavat 12: Müslim, Selâm 51: Ebû Dâvûd, Tıb 19; İbn Mâce, Tıb 38; Muvatta’ Ayn 10; Müsned, VI, 104, 124.

Malik de İbn Şihab’dan, o, Urve’den, o da Âişe’den rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) rahatsızlandı mı, kendisine Muavizeteyni okur ve bunları (elinin içine) tefleder veya nefs ederdi. Bk. İbn Mâce, Tıb 38: İbn Abdil-Berr. el-İstizkâr, XXVII, 28-30

Ebû Bekir el-Enbârî dedi ki: Dilciler, “nefs etmeyi” tükürüksüz olarak üflemek, “tefi etmeyi” de tükürüklü olarak üflemek diye açıklamışlardır. Şair şöyle demiştir:

“Eğer iyileşirse ben onun için nefs edip üflemem

Eğer o yitirilecek olursa, zaten yitirilmek onun hakkıdır.”

Zu’r-Rimme de şöyle demektedir:

“Üstünde yosun tutmuş suyun içinden

Kavmin, kuyunun içinden su almak üzere inen kişisi, ne zaman su içmek

isterse, üfleyerek içer (tefi eder).”

Şair burada, tükürük saçarak üfler, demek istemiştir.

İleride yüce Allah’ın izniyle, el-Felâk Sûresi’nde nefse dair ilim adamlarının görüşleri açıklanacaktır.

3. Rukye’nin Hükmü İle İlgili Görüşler:

İbn Mes’ûd’un rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Muavizât (Felâk ve Nas sûreleri) okunarak yapılması müstesna, rukyeyi mekruh görürmüş.

Ancak Taberî der ki: Bu hadis ve benzeri rivâyetlerin dinde delil olarak gösterilmesi câiz değildir. Çünkü bu iradisi nakleden kimseler arasında bilinmeyen kimseler vardır. Faraza, sahih olsa dahi bu ya bir yanlışlık olurdu veya nesh edilmiş olurdu. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Fâtiha Sûresi hakkında: “Onun bir rukye olduğunu nereden bildin?” demiştir. Kur’ân-ı Kerîmin iki sûresi olan Muavizeteyn ile rukye yapmak câiz olduğuna göre, cevaz bakımından Kur’ân-ı Kerîmin diğer bölümleri ile de rukye yapmak aynı hükmü taşımalıdır, çünkü hepsi de Kur’ân-ı Kerîmdir. Yine, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Ümmetimin şifası, Allah’ın Kitabından üç âyet-i kerimede, yahut bir lokma balda, yahut da bir hacamat bıçağı ile açılacak bir yarıktadır.” Buhârî, Tib 3. 4; İbn Mâce, Tıb 23: Müsned, I, 246, III, 343, IV, 146, VI, 401″de yer alan üç husus ‘”bir içim bal, hacamat bıçağıyla açılacak bir yarık ve -hoşuma gitmemekle birlikte- bir dağlamadır” diye sayılmaktadır. “Okunacak üç âyet” ifadesini tesbit edemedik. Recâ’ el-Ğanevî de şöyle demiştir: Kim Kur’ân-ı Kerîm ile şifa aramayacak olursa, onun için şifa sözkonusu değildir.

4. Allah’ın Bazı İsimlerinin, Yahut Kur’ân-ı Kerîm’in Bazı Ayetlerinin Bir Yere Yazılıp Su İle Yıkanması… (Nüşre):

İlim adamları nüşre hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Nüşre Allah’ın bazı isimlerinin yahut Kur’ân-ı Kerîmin bazı bölümlerinin bir yere yazıldıktan sonra su ile yıkanması, sonra da hastaya o suyun sürülmesi veya içirilmesidir.

Said b. el-Müseyyeb bunu câiz kabul etmektedir. Ona şöyle sorulmuştur: Bir adamın hanımına yaklaşması alıkonulmuş ise, onun bu hali çözülüp nüşre yapılabilir mi? O, bunda bir mahzur yoktur, fayda veren şey de yasaklanmaz, diye cevap vermiştir.

Mücahid ise, Kur’ân-ı Kerîmin bazı âyetlerinin bir şeye yazıldıktan sonra yıkanılarak korkuya kapılan kimseye içirilmesi görüşünde değildi. Âişe (radıyallahü anha) ise bir kaba Muavizetyni okur, sonra da bu suyun hastaya dökülmesini emrederdi, el-Mazeri Ebû Abdullah der ki: Nüşre, rukye yapanlarca bilinen bir husustur. Ona bu ismin veriliş sebebi ise, nüşre yapılan kimseyi, neşretmesi (yani, halinin çözülmesi) den dolayıdır.

el-Hasen ile İbrahim en-Nehaî ise, nüşreyi uygun kabul etmezlerdi, en-Nehaî şöyle demiştir: Ben, bu işi yapana bir belâ isabet edeceğinden korkarım. O, bu kanaati ile Kur’ân-ı Kerîm’in sağlayacağı şeyden hemen sonra bir belâ gelmesi, onun herhangi bir şifa ile fayda sağlamasından daha yakın bir ihtimal olduğu kanaatinde gibidir. el-Hasen de der ki: Ben, Enes’e sordum, o şöyle dedi: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan, bunun şeytandan olduğunu zikredenler vardır.

Ebû Dâvûd da, Ca bir b. Abdullah yoluyla şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a nüşre hakkında sorulmuş, o da: “Şeytanın amelindendir” diye cevap vermiştir. Ebû Dâvûd, Tıb 9; Müsned, III. 294.

İbn Abdiİ-Berr dedi ki: Bu rivâyetler, nisbeten gevşek (leyyin) rivâyetlerdir ve bunun başka anlamlara gelme ihtimali de vardır. Şöyle de denilmiştir: Bu yasaklayıcı İfadeler, Allah’ın Kitabı, Rasûlünün sünneti ve bilinen tedavi şekillerinin dışına çıkılması hali hakkında kabul edilir. Nüşre, tıb türü bir uygulamadır. O, fazileti bulunan bir şeyin yıkanmış suyudur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın abdestine benzer. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Şirk ihtiva etmediği sürece rukyenin bir mahzuru yoktur. Sizden kim kardeşine faydalı olabilecekse onu yapsın.” Müslim, Selâm 61-63: Müsned, III, 302. 334, 382, 393. Kıırtubî’nin zikrettiği: “… şirk ihtiva etmediği sürece…” kaydı, hüküm itibariyle doğru olmakla birlikte, belirtilen yerlerde bu kayıt ayrıca zikredilmemişim

Derim ki: Biz, nüşre ile ilgili merlü olan nassı ve bunun ancak Allah’ın Kitabı’ndan yapılabileceğini önceden zikretmiş bulunuyoruz. Ona dayanılarak hareket etmek gerekir.

5. Muska ve Benzeri Şeyleri Takmak:

Malik dedi ki: Aziz ve celil olan Allah’ın isimlerinin yazılı olduğu kâğıtlarının, teberruk kastı ile hastaların boyunlarına asılmasında -bunları asmaktan kasıt nazarı defetmek olmamak şartıyla- bir mahzur yoktur. Bunun anlamı ise, ona herhangi bir şekilde nazar isabet etmeden önce nazara karşı koymak niyetini taşımamaktır. İlim ehlinden önemli bir topluluk da bu kanaattedir. Bunlara göre sağlıklı olan hayvan veya Âdemoğluna nazar değer korkusuyla bazı şeyleri asmak câiz değildir. Bekinin gelmesinden sonra ise, aziz ve celil olan Allah’ın isimlerinin yazılı olduğu bir kâğıdı asmak, yüce Allah’dan kurtuluş ve iyileşmek kastıyla bunları yazmak ise, nazardan olsun başka şeyden olsun rukye ile tedavinin mubah kabul edildiğine dair sünnette valid olmuş rukye kabilindendir.

Abdullah b. Amr dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Sizden herhangi bir kimse, uykusunda korkacak olursa:

(……..): Allah’ın gazabından, kötü ikabından, şeytanların şerrinden ve yanında hazır bulunmalarından Allah’ın tam kelimelerine sığınırım, desin.” Tirmizî, Deavat 93: Ebû Dâvûd, Tıb 19; Muvatta’’ Sear 9; Müsned, II. 181. Abdullah, bu duayı yetişkin çocuklarına öğretirdi. Bunu öğrenecek yaşa gelmemiş olanlarının ise, yazar ve üzerlerine asardı. Müsned, II, 181

Denilse ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Kim, üzerine birşey asacak olursa, onunla başbaşa bırakılır (işi ona havale edilir)” dediği rivâyet edilmiştir. Tirmizî, Tıb 24 İbn Mes’ûd da, Um veledinin üzerinde bağlanmış bir temime (muska) görünce, onu şiddetle çekip kopardıktan sonra şöyle demiştir: İbn Mes’ûd’un çocukları hiç şüphesiz şirke muhtaç değillerdir. Arkasından da şöyle demişti: Şüphesiz ki temimeler, rukyeler ve tivele şirktendir. Ona, tivele nedir diye sorulunca, o da: Kadının kendisi vasıtasıyla kocasına kendisini sevdirmek istediği şeylerdir.

Ukbe b. Âmir el-Cuheni’den de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)i söyle buyururken dinledim: “Kim, bir temimeyi üzerine asacak olursa, Allah ona tamamlamasın. Kim de bir vedea (nazar boncuğu) takacak olursa, Allah ona kalp rahatlığı vermesin.” Müsned, IV. 154

el-Halil b. Ahmed dedi ki: Temime, bir takım duaların yazılı olduğu bir gerdanlıktır. Vedea ise, bir takım boncuklardır. Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Temime, Arapçada gerdanlık demektir. İlim ehlince anlamı da, nazar değmesi korkusuyla, yahut bir başka maksatla bunların meydana gelmesi, yahut da gelmemesi amacıyla ve fiilen meydana gelmeden önce boyunlara takılan gerdanlıklardır. “Allah, onu tamama erdirmesin” ifadesi, Allah onun sıhhat ve afiyetini tamama erdirmesin, demektir. Mana itibariyle onun gibi olan vedea (nazar boncuğu) asanlar hakkındaki “Allah kalp rahatlığı vermesin” ifadesi ise, Allah afiyetini, bereketini kaldırsın, demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bütün bunlar cahiliye döneminin yaptıkları temime ve gerdanlık asmaktan bir sakındırmadın Onlar, bu boncuk ve askıların kendilerini koruduklarını, başlarına gelecek belaları Savacaklarını zannediyorlardı. Halbuki bunları Allah’dan başka hiç bir kimse önlemez. Afiyet veren de O’dur, bela veren de O’dur. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), işte onlara cahiliye döneminde yaptıkları bu kabil işleri yapmayı yasaklamaktadır. Âişe (radıyallahü anha) dan da dedi ki: Belânın gelişinden sonra takınılan şeyler, temime değildir.

Kimi ilim adamı ise, belânın ister gelişinden önce olsun, ister sonra olsun her birinde temime asmayı mekruh, kabul etmiştir. Yüce Allah’ın izniyle birinci görüş hem rivâyet bakımından, hem aklî bakımdan daha sahih görünmektedir. İbn Mes’ûd’dan gelen rivâyete gelince; o, bu davranışı ile Kur’ân-ı Kerîmin dışında Iraklılardan (Babil’deki Harut ve Ma rut sihirlerinin kalıntı la rindan) ve kâhinlerden öğrenilmiş birtakım şeylerin asılmasından hoşlanmadığını anlatan bir rivâyet olabilir. Çünkü, boyuna asılmış olsun, olmasın Kur’ân-ı Kerîm ile şifa istemek şirk olmaz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Kim üzerine bir şey asacak olursa onunla başbaşa bırakılır” hadisine gelince; üzerine Kur’ân-ı Kerîm’den birşeyler asan kimsenin de işlerini Allah’ın üstlenmesi ve Allah’ın onu kendisinden başka kimseye havale etmemesi, bırakmaması gerekir. Çünkü, kendisinden yardım islenen ve Kur’ân-ı Kerîm vasıtası ile şifa istenmek suretiyle kendisine teveccüh olunan O’dur.

İbnü’l-Müseyyeb’e, Kur’ân âyetlerinin boyna asılıp aşılmayacağı hususunda sorulmuş, o da şöyle cevap vermiştir: Eğer bu bir mahfaza veya koruyucu bir parça içerisinde bulunursa, bunda bir mahzur yoktur. Bu ise, yazılı olan şeyin Kur’ân-ı Kerîm olması hakkındadır.

ed-Dahhâk’dan nakledilen rivâyete göre ise o, kişinin, cima esnasında ve helaya gittiği vakit bir kenara koymak şartıyla, Allah’ın Kitabı’ndan birşeyler yazılı bulunan bir yazıyı üzerine asmasında bir mahzur görmemiştir. Ebû Cafer Muhammed b. Ali de, çocuklarının üzerlerine asılacak bu gibi dualara ruhsat vermiştir. İbn Şîrîn de kişinin, Kur’ân’dan yazılı birşeyleri üzerine asmasında bir mahzur görmezdi.

6. Mü’minlere Rahmet, Zâlimlere Ziyan: Kur’ân:

“Mü’minler için bir şifa ve rahmet” yani, Kur’ân okumak sebebiyle Allah’ın lütfedip verdiği sevap ile birlikte sıkıntıları açıp gideren, ayıpları temizleyen, günahları örtüp gizleyendir. Nitekim Tirmizî, Abdullah b. Mes’ûd’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kim Allah’ın Kitabı’ndan bir harf okuyacak olursa, onun karşılığında o kimseye bir hasene verilir. Bir hasene ise on misli ile mükâfatlandırılır. Ben sizlere “elif, lâm, mim” bir harftir demiyorum. Aksine, “elif” bir harf, “lâm” bir harf, “mim” bir harftir.” (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih, garip bir hadistir. Tirmizî, Fedâilu’l-Kur’ân 16 Daha önceden de geçmiş bulunmaktadır.

“Zâlimlerin ise” yalanlamaları sebebiyle

“ancak hüsranını artırır.” Katade dedi ki: Kur’ân-ı Kerîm’in okunduğu bir yerde oturan bir kimse, yerinden ya bir fazlalık ile, yahut bir eksiklik ile kalkar. Sonra da:

“Kur’ân’dan, mü’minler için bir şifa ve rahmet olarak kısım kısım indiririz…” âyetini okudu.

Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah’ın:

“De ki: O, îman edenler için bir hidâyet ve bir şifadır. Îman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o, onlar için bir körlüktür” (Fussilet, 41/44) âyetidir.

Bu açıklamaya göre Kur’ân-ı Kerîm, farzlar ve hükümlere dair ihtiva ettiği açıklamaları ile bir şifadır.

İsra 81

De ki: “Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl yok olmaya mahkûmdur.”

Diyanet Vakfı
Yine de ki: Hak geldi; batıl yıkılıp gitti. Zaten batıl yıkılmaya mahkumdur.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Hak geldi, bâtıl da çekişe çekişe can verdi. Çünkü bâtıl, can çekişe çekişe yok olucudur.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Gelen Hak ve Giden Bâtıl:

Buhârî ve Tirmizî, İbn Mes’ûd’dan şöyle dediğini naklederler: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’nin fethi yılında Mekke’ye girdiğinde, Ka’be’nin etrafında üçyüz altmış tane put vardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) elinde bulunan bir çubuk -ravi belki de: sopa dedi- ile o putları dürtmeye ve bu esnada da:

“Hak geldi bâtıl da çekişe çekişe can verdi. Çünkü bâtıl can çekişe çekişe yok olucudur Hak geldi, bâtıl ise ne baştan bir şey var edebilir, ne de iade edebilir” (Sebe’, 34/49) diyordu. Lâfız, Tirmizî’nindir. (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 17. sûre 8. Ayrıca Buhârî, Tefsir 17. sûre 2; Müsned, 1. 377. Müslim’de de bu şekilde; “(……..): Putlar, dikili taşlar” lâfzı iledir. Bir rivâyette ise, “(……..): Putlar” diye geçmektedir. Müslim, Cihâd 87. İlim adamlarımız derler ki: Putların bu sayıda olmalarının sebebi, onların hergün bir putu tazim ediyor olmaları idi. En büyüklerine tazim için ise iki gün ayırırlardı.

Hadis’deki: “Elindeki bir sopayla onları dürtmeye koyuldu” ifadesi ile ilgili olarak denildiğine göre; bu putlar kurşun ile yere sabitleştirilmişlerdi. Kendisi ise, her bir putun suratını dürttükçe o da sırt üstü geri yıkılıyordu. Yahut, arkasından dürterse yüz üstü yıkılıyordu ve şöyle diyordu: “Hak geldi, bâtıl da çekişe çekişe can verdi. Çünkü bâtıl, can çekişe çekişe yok olucudur.” Bunu da Ebû Ömer ve Kâdı Iyâd nakletmişlerdir.

el-Kuşeyri dedi ki: O putlardan yüzüstü yıkılmadık hiç bir put kalmadı, daha sonra verdiği emir ile kırıldılar.

2. Müşriklerin Put ve Heykelleri ve Masiyet Araçlarının Kırılması:

Bu âyet-i kerimede, yenik düşürüldükleri takdirde müşriklerin putlarının ve bütün heykellerinin yıkılacağına delil vardır. Mana itibariyle bâtıla âlet olan ve ancak yüce Allah’a isyana elverişli bulunan, yüce Allah’ın, zikrinden alıkoymaktan başka hiç bir anlamı da olmayan tanbur, ucî ve zurna gibi bütün bâtıl âletlerinin kırılması da kapsamına girmektedir.

İbnü’l-Munzir dedi ki: Taş, tahta ve buna benzer yapılmış bütün suretler ile insanların ancak -yasak kılınmış bulunan- eğlence için kullandıkları ve faydasız olan her şey bu put hükmündedir. Bunların herhangi birisinin satılması câiz değildir. Bundan tek istisna altın, gümüş, demir ve kurşundan yapılmış putlardır. Ancak, bunların da mevcut suretlerinin değiştirilerek külçe veya parçalar haline getirilip değişikliğe uğramaları şarttır. O takdirde bunların alınıp satılmaları câiz olur.

el-Mühelleb der ki: Batıla dair aletlerden kırılıp da kırıldıklarından sonra alıkonulmalarında eğer herhangi bir menfaat var ise onların sahiplerinin kırılmış halleriyle bunları alması öncelikli hakkıdır. Ancak İmâmın, malî cezayı ve işi sıkı tutmayı daha ağırlaştırmak kastıyla bunları ateşte yakma görüşüne sahip olması müstesnadır. İbn Ömer (radıyallahü anh)’ın bu gibi şeyleri yaktığına dair uygulaması, bundan önce geçmiş bulunmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in, cemaat namazına gelmeyip geride kalanların evlerini yıkmak istediği de bilinen bir husustur. Buhârî, Ezan 29, Ahkâm 52: Müslim, Mesâcid 251: Tirmizî. Salât 48; Nesâî, İmânıe 49: Dârimî, Salât 54: Muvatta’’, Salâtul-Cemâa 3: Müsned, I. 450.

İşte bu ve bununla birlikte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in, sahibesi tarafından lanetlenmiş dişi deve hakkında söylediği şu âyeti malî cezalarda aslî bir kaidedir: Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Haydi o deveyi bırakınız, çünkü o lanetlenmiştir.” Müslim, Birr 80-81: Ebû Dâvûd, Cihâd 50: Dârimî, İsti’zân 45: Müsned, IV. 429, 43J. VI, 72 Böylelikle Hazret-i Peygamber, sahibesini te’clip etmek ve yaptığı beddua dolayısıyla onu cezalandırmak maksadıyla deve üzerindeki mülkiyetini izale etmiştir. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) da sahibi tarafından su katılmış sütü dökmüştür.

3. Bu Hususta Tamamlayıcı Bilgiler:

Âyetin tefsiri ile ilgili yaptığımız bu açıklamalar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu hadisini de bize hatırlatmaktadır: “Allah’a yemin ederim ki, Meryem oğlu Îsa adaletli bir hakem olarak inecektir. Yemin olsun haçı kıracak, domuzları öldürecek, cizyeyi kaldıracak (İslâm veya kılıçtan başkasını kabul etmeyecek) ve yemin olsun genç dişi develer dahi -mal çokluğundan dolayı- terk edilecekler, onlar üzerinde yol alınmayacaktır.” Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivâyet etmişlerdir. Müslim, îman 243: Müsned, II. 494. Develer sözkonusu edilmeden: Buhârî, Buyu’ 102; Müslim, Îman 242.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in, üzerinde suret bulunan perdeyi yırtıp parçalaması da bu kabildendir. Aynı zamanda bu, sözünü ettiğimiz şekilde suret ve eğlence âletlerinin şeklini bozmaya da delildir. İşte bütün bunlar, bu gibi şeyleri edinmenin men edildiğini ve bunlara sahip olanın aleyhine olmak üzere bunların mahiyetlerinin değiştirilmesinin gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü hiç şüphesiz bu gibi suretlere sahip olan kimseler kıyâmet gününde azap edilecekler ve onlara: Yarattıklarınızı diriltiniz, denilecektir. Bu da yeterlidir. İleride bu hususa dair açıklamalar, yüce Allah’ın izniyle en-Neml Sûresi’nde (27/37. âyetin tefsirinde) gelecektir.

“De ki: Hak” yani İslâm

“geldi.” Mücahid’in açıklamasına göre Kur’ân geldi. Cihad. diye de açıklanmıştır.

“Bâtıl” bir görüşe göre şirk, Mücâhid’e göre şeytan

“da çekişe çekişe can verdi.”

Ancak doğru olan lâfzın mümkün olduğu kadar umumî alınmasıdır. O takdirde tefsiri şöyle olur: Şeriat bütün muhtevasıyla geldi,

“batılda çekişe çekişe can verdi,” çürük ve batıl olduğu ortaya çıktı. Canın çıkması (zühûk) da buradan gelmektedir ki, bu da nefsin batıl olması yani, yok olması demektir. “(……..): Canı çıktı, çıkar” denilir. “(……..): Onu (o cam) ben çıkardım” demektir.

“Çünkü bâtıl, can çekişe çekişe yok olucudur” yani kalıcılığı yoktur. Hak ise sapasağlam kalır, sebat bulur.

İsra 80

De ki: “Rabbim! Beni doğru bir girişle girdir, doğru bir çıkışla çıkar ve bana tarafından destekleyici bir güç ver.”

Diyanet Vakfı
Ve şöyle niyaz et: Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla; çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla. Bana tarafından, hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver.

Kurtubi Tefsiri
Ve de ki: “Rabbim, beni doğruluk girdirişi ile girdir; doğruluk çıkarışı ile çıkar. Tarafından bana destekleyici bir sultan ver.”

Anlamın, şu şekilde olduğu söylenmiştir: Beni, doğruluk ölümü ile öldür, kıyâmet gününde de doğruluk diriltilişi ile dirilt. Böylelikle bir önceki:

“Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama gönderir” âyeti ile ilişkili olmaktadır. Sanki yüce Allah ona böyle bir vaaclde bulunduktan sonra kendisine yapmış olduğu bu vaadi gerçekleştirmesi için dua etmesini emretmiş gibidir. Beni, emrolunan şeylere girdir, yasaklanan şeylerden çıkart! anlamında olduğu da söylenmiştir. Bir diğer açıklamaya göre anlam şöyledir: Yüce Allah, Hazret-i Peygamber’e, gerek namazında, gerek namazı dışında kendisini müşrikler arasından çıkartıp güvenilir yere girdirmesi için yapacağı duayı öğretmektedir.

Yüce Allah, onu Mekke’den çıkarttı ve Medine’ye vardırdı. Bu anlamdaki açıklamayı Tirmizî, İbn Abbâs’dan şöylece rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’de idi. Daha sonra ona hicret etmesi emrolundu. Bunun üzerine de:

“De ki: Rabbim beni doğruluk girdirişi ile girdir, doğruluk çıkarışı île çıkar. Tarafından bana destekleyici bir sultan ver” ayeti indi. (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 17. sûre 9; Müsned, I. 223

ed-Dahhâk şöyle demektedir: Bundan kasıt, Mekke’den çıkması ve Mekke’nin fethedilcliği günü de güvenlik içerisinde Mekke’ye girmesidir.

Ebû Sehl dedi ki: Münafıklar:

“Eğer Medine’ye dönersek, elbette en şerefli ve kuvvetli olan, en hakir olanı oradan mutlaka çıkartacaktır” (el-Münafikun, 63/8) dedikten sonra, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebuk’den döndüğünde bu âyet Medine’ye aziz olarak girdirilmesi ve zafer için Mekke’den çıkartılması için dua demektir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Bana, lütfetmiş olduğun peygamberliğe, doğruluk girdilisi ile girdir ve benim camını alacağın vakit bu görevimden doğruluk çıkartısı ile çıkart. Bu anlamdaki bir açıklamayı Mücahid yapmıştır.

-Mim harfi ötreli olarak- “mueihal” ve “muhraç” kelimesi, girdirmek ve çıkartmak demektir. Yüce Allah’ın:

“Beni, mübarek bir indiriş ile indir” (el-Mu’minun, 23/29) âyetindeki “münzeh indiriş” kelimesi gibidir ki, kendisinde hoşlanmayacağım bir şey görmeyeceğim bir indiriş, demektir. Genel olarak da kurra bu şekilde okumuşlardır. Ancak, el-Hasen, Ebû’l-Âl-iyye ve Nasr b. Âsım, mimlerin fethi ile “medhal ve mahreç” şeklinde “giriş ve çıkış” anlamında okumuşlardır. Birincisi rubaidendir, ikincisi ise sülâsîdendir. İbn Abbâs dedi ki: Sen beni ölüm esnasında doğruluk girdirişi ile girdir, öldükten sonra diriltilme sırasında da doğruluk çıkartılışı ile çıkart, demektir.

Şöyle de denilmiştir: Sen beni her nereye girdirirsen doğruluk ile girdir ve doğruluk ile çıkart. Yani bir başka yüzle gelip bir başka yüzle çıkan bir kimse kılma. Çünkü, iki yüzlü kimseler Senin nezdinde muteber kimseler olamazlar.

Âyetin, kapsamına giren bütün hususları, bütün yolculuk ve işleri aynı şekilde ölüm ve hayatta umulan türlü şekillerde kaderin değişik hallerini kapsayan umumi bir âyet olduğu da söylenmiştir ki; Rabbim, bütün işlere girişimi ele, çıkışımı da Sen ıslah et, doğru kıl, demek olur.

Yüce Allah’ın:

“Tarafından bana destekleyici bir sultan ver” âyeti ile ilgili olarak en-Nehaî ve İkrime şöyle demişlerdir: “Sultan”dan kasıt, sapasağlam, sabit, delil ve hüccet demektir.

el-Hasen’in görüşüne göre ise bundan kasıt kuvvet, zafer ve dininin bütün dinlere üstün gelmesidir. O, şöyle demektedir: Yüce Allah ona hiç şüphesiz Faris’in (İran’ın), Rum’un (Bizans’ın) ve diğerlerinin ellerinden mülklerini mutlaka alıp bu mülkü kendisine vereceğini vadetmektedir.

İsra 79

Geceden bir kısmında da, sadece senin için nafile olarak kalk. Umulur ki Rabbin seni övgüye layık bir makama yükseltir.

Diyanet Vakfı
Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama göndereceği umulur.

Kurtubi Tefsiri
Gecenin bir kısmında da sana has nafile olmak üzere onunla (Kur’ân ile) gece namazı kıl. Umulur ki (şüphesiz) Rabbin, seni övülmüş bir makama gönderir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1. Gecenin Bir Kısmında ve Teheccüd:

Yüce Allah’ın: “(……..): Gecenin bir kısmında” âyetindeki: “(……..): … da” leb “iz (kısmîlik) bildirmek içindir. “(……..): Gece namazı kıl” âyetindeki “fe” ise, hazfedilmiş bir fiile atıf etmektedir. “Kalk ve gece namaz kıl” demektir.

“Onunla” âyeti ile, Kur’ân kastedilmektedir.

Teheccüd; (gece namaz kılmak) kelimesi “el-hucûd”dan gelmekte ve zıt anlamlı kelimelerdendir. Çünkü (……..) fiili hem uyudu, hem de onun zıddı olmak üzere geceleyin uyumayıp uyanık kaldı anlamına gelir. Şair de şöyle demektedir:

“Minâ’da bulunanlar uyanıkken ziyarette bulunsaydı ya

Ve keşke onun hayali Minâ’ya bir daha dönse geriye.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Yol arkadaşlarımız uyuyorken o, yanımıza geceleyin uğrasaydı ya

Ve sevgiliye bağışlarını hep biri diğeri ardınca yapıp sürdürüp gitseydi geceyi.”

(……..) ile, (……..) aynı anlamdadır. “(……..): Onu uyuttum” demektir. Yine onu uyandırdım, anlamına da gelir.

Teheccüd, bir süre uyuduktan sonra uyanmak anlamınadır. Sonraları bu, belli bir namazın ismi olarak kullanılmaya başlandı. Çünkü kişi geceleyin bu namaz için uyanır. Buna göre teheccüd, uykudan namaz için kalkmak demektir. el-Esved, Alkame, Abdurrahman b. el-Esved ve başkaları da bu anla mda açıklamalarda bulunmuşlardır.

Kadı İsmail b. İshak, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından el-Haccac b. Ömer’den şöyle dediğini nakletmektedir: Sizden herhangi bir kimse, gecenin tamamını namaz kılmakla geçirecek olursa, teheccüclde bulunmuş olduğunu mu zanneder? Teheccüd, uyuduktan sonra kalkıp namaz kılmaktır, sonra yine bir süre uyuduktan sonra kalkıp namaz kılmaktır, sonra yine bir süre uyuduktan sonra kalkıp namaz kılmaktır. İşte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in (teheccüd) namazı böyle idi. Taberâni, el-Evsat, IX, 304-305; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, 277. Ancak ravî sahabenin ismi. el-Haccac b. Ömer değil, el-Haccac b. Amr’dır. Ömer ile Amr’ı birbirinden ayırd etmek için yazılması gereken “vav”‘ sehven herhangi bir şekilde yazılmamış olmalıdır.

Hücûd’un uyku anlamında olduğu da söylenmiştir. Kişi, gece uyumayacak olursa; (……..) ile; “(……..): Uykuyu (kenara) bıraktı” denilir. Buha göre “hücud” uyku demektir. Uykudan sonra namaza kalkan kimseye de “müteheccid (teheccüdde bulunan)” denilir. Çünkü müteheccid, uyku demek olan hücuclu üzerinden atan kimse demektir.

Bu fiil, bu bakımdan (……..) fiillerine Sırasıyla fiillerin anlamları: Günah gördü, sakıncalı gördü, günah olacağından çekindi, kendisini ibadete Verdi, pis kabul ederek tiksindi, pislendi. benzemektedir ki, bu fiillerin ifade ettikleri hasletleri, kişinin üzerinden atması halinde kullanılır. Şanı yüce Allah’ın: “(……..): Siz, pişmanlık duyardınız.” (el-Vâkıa, 56/65) Yani, gönül rahatlığı ve sevinci demek olan “el-Fükâhe”yi üzerinizden atardınız, âyeti da (bu bakımdan) bunu andırmaktadır. Mesela bir kimse çok neşeli ve gülen birisi ise; (……..) denilir.

Ayet-i kerimede gecenin bir bölümünü namaz ve kıraat ile uyanık olarak geçir, demektir.

2. Hazret-i Peygamber ve Ümmeti İçin Teheccüd’ün, Hükmü:

Yüce Allah’ın:

“Sana has nafile olmak üzere” âyeti, Mukâtil ‘in açıklamasına göre; senin şan ve şerefini yükseltmek üzere… demektir. İlim adamları, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmeti sözkonusu edilmeyip özellikle anılmasının sebebi hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir görüşe göre gece namazı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a, yüce Allah’ın:

“Sana has nafile olmak üzere” âyeti dolayısıyla bir farz idi. Çünkü bu; ümmetin görev olarak yerine getirmesi gereken farzdan ayrı bir fariza olarak anlamındadır.

Derim ki: Böyle bir tevil, iki sebepten dolayı uzak bir ihtimaldir. Birincisi, farza nafile adının verilmesi. Böyle bir adlandırma hakikat değil, mecazdır. İkincisi ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in: “Beş vakit namaz vardır ki, Allah onları kullara farz kılmıştır” Ebû Dâvûd, Salâl 9; Nesâî, Salât ó; İbn Mâce, İkametu’s-Salât 194; Müsned, V, 317. 322. âyeti ile (Hadîs-i şerîfte nakledilen) yüce Allah’ın:

“Bunlar beş vakittir ve elli vakit demektir, söz benim nezdimde asla değişikliğe uğramaz” Buhârî, Salât 1. Enbiyâ 5. Menâkıb 42. Tevhid 37; Müslim, Îman 259, 263; Tirmizî, Sakil 45; Nesâî, Salât 1; İbn Mâce, İkametus-Salât 194; Müsned, I, 315, III, 149. âyetidir ki, bu da açık bir nasdır. Dolayısıyla yüce Allah’ın, Hazret-i Peygamber’e beş vakit namazdan ayrı olarak bir vakit namazı farz kıldığı nasıl söylenir? Böyle bir şey doğru olamaz. Her ne kadar: “Üç şey bana farz, ümmetim için tatavvu (nafile) dir: Gece namazı, vitr ve misvak kullanmak” dediği rivâyet olunsa bile. el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IV, 264, aynı manada, ancak “vitir, misvak ve gece namazı” sırasıyla Hazret-i Âişe’den gelen ve Taberânî, el-Evsât (IV. l65)ta yer aldığı belirtilmekte, ravilerinden Abdurrahman es-San’ânî’nin yalancı olduğu kaydedilmektedir. Aynı anlamdaki diğer benzer rivâyetlerin de çeşitli ravilerinin tenkide uğradığı zikredilmektedir.

Şöyle de açıklanmıştır: Gece namazı Hazret-i Peygamberin nafile olarak kıldığı bir namazdır. İşin başında herkese vacip idi. Daha sonra bu vücup nesh edildi ve gece namazı farz iken sonraları tatavvu oldu. Nitekim ileride -yüce Allah’ın izniyle el-Müzzemmil Sûresi’nde- genişçe açıklanacağı gibi Hazret-i Aise de böyle demiştir. Buna göre Hazret-i Peygamber’e nafile kılma emri mendupluk anlamındadır ve burada hitap Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yönelik demektir. Çünkü onun geçmiş ve gelecek her türlü günahı mağfiret olunmuştur. O, kendisi için vacip olmayan bir şeyi nafile olarak kılacak olursa, onun bu ameli derecelerini dalia bir yükseltici olur. Onun dışında ümmetten herhangi bir kimsenin kıldığı nafileler ise, günahlar için keffaret ve farzlarda meydana gelen bir takım gedikleri telafi etmektir. Bu anlamdaki bir açıklama, Mücahid ve başkaları tarafından yapılmıştır.

“Nafile” kelimesinin, bağış ve ihsan anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü kulun, ibadete muvaffak kılınmaktan daha faziletli, mutlu kılıcı bir bağışa nail olması mümkün değildir.

3. Makam-ı Mahmûd (Övülmüş Makam):

Allah’ın:

“Umulur ki (şüphesiz), Rabbin seni övülmüş bir makama gönderir” âyetindeki

“Makam-ı Mahmûd” ile ilgili dört farklı görüş ileri sürülmüştür.

Birinci Görüş: Bu görüşlerin en sahihi budur. Diğer görüşler. Beşinci Başlık’da gelecektir. Bu da kıyâmet gününde bütün insanlara şefaatte bulunmaktır. Bu görüşü, Huzeyfe b. el-Yeman dile getirmiştir. Buhârînin Sahih’inde İbn Ömer’den şöyle dediği nakledilmektedir: İnsanlar, kıyâmet gününde topluluklar halinde bir arada bulunacaklar. Her bir ümmet peygamberine tabi olacak ve: Ey filan şefaat et, diyecektir. Nihayet şefaat (talebi) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ulaşacaktır. İşte, yüce Allah’ın onu

“Makam-ı Mahmûd.”a ulaştıracağı gün o gündür. Buhârî, Tefsir 17. sûre 11.

Müslim’in Sahih’inde Enes’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Bize, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) anlatarak dedi ki: “Kıyâmet günü olacağında, insanlar dalgalar halinde birbirlerine girecekler. Âdem’in yanına varacaklar ona: Soyundan gelenlere şefaat et, diyecekler. O: Ben bu şefaatin ehli değilim diyecektir. Ama ben size İbrahim (aleyhisselâm)’a gitmenizi tavsiye ederim. Çünkü o, Allah’ın halilidir. Bunun üzerine İbrahim’e gidecektir. O da: Ben bu işin ehli değilim diyecektir. Ama size Mûsa’ya gitmenizi tavsiye ederim. Çünkü o kelîmullahtır. Bunun üzerine Mûsa’ya gidilecek. O da: Ben bu işin ehli değilim, diyecek. Ama size Îsa (aleyhisselâm)’a gitmenizi tavsiye ederim. Çünkü o, Allah’ın ruhu ve kelimesidir. Bunun üzerine Îsa’ya gidilecek, o da: Ben bu işin ehli değilim diyecek. Ama ben size Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gitmenizi tavsiye ederim. Bunun üzerine bana gelinir, ben de: Evet bu iş benim işimdir, derim” diye hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Müslim, Îman 322, 326. Ayrıca bk. Buhârî, Enbiyâ 3, Tefsir 17. sûre 5, Tevhîd 19, 24, 36; Müslim, Îman 327, 328; Tirmizî, Sıfatul-Kıyâme 10, Tefsir 17. sûre 18: Müsned, I, 281, 295, II. 435.

Tirmizî de, Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), yüce Allah’ın:

“Umulur ki (şüphesiz) Rabbin seni övülmüş bir makama gönderir” âyeti hakkında ona soru soruldu, da o: “O, şefaattir” diye buyurdu. (Tirmizî) dedi ki: Bu, hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 17. sûre 7.

4. Hazret-i Peygamber in Şefaatleri:

Makam-ı Mahmud’un, Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ulaşıncaya kadar peygamberlerin birinin diğerine havale ettiği şefaat meselesi olduğu böylelikle sabit olmaktadır. Bunun üzerine Peygamberimiz, hesaplarının çabuklaştırılması ve bulundukları yerin (mevkuf)in dehşetinden rahatlamaları için, orada bulunanlara bu şefaati yapacaktır. Bu şefaat Hazret-i Peygambere hastır. Bundan dolayı da o: “Övünmüyorum ama, ben Âdem’in çocuklarının efendisiyim” Tirmizî, Tefsir 17. sûre 18: İbn Mâce, Zühd 37: Müsned, I, 5, 281, 295, III, 2, 144. diye buyurmuştur.

en-Nakkâş der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in üç şefaati vardır: Umumi şefaati, cennetliklerin cennete daha erken girmeleri için şefaati ve büyük günah işlemiş kimselere şefaati.

İbn Atiyye der ki: Ancak, meşhur olan onun şefaatlerinin yalnızca iki tane olduğudur: Umumi şefaat ile günahkârların ateşten çıkartılması için şefaati. Bu ikinci şefaati, peygamberlerin biri diğerine havale etmezler, aksine onlar da bu şefaatte bulunurlar, ilim adamları da böyle bir şefaatte bulunurlar.

Kadı Ebû’l-Fadl Iyad der ki: Kıyâmet gününde Peygamberimizin beş tane şefaati vardır: Birincisi umumi şefaattir, ikincisi bir takım kimselerin hesapsız olarak cennete girdirilmeleri için yapacağı şefaattir, üçüncüsü günahları sebebiyle ateşe girmeleri gereken, ümmetinin muvahhidlerinden bir topluluk hakkında yapacağı şefaattir. Peygamberimiz, bu gibi kimseler hakkında ve yüce Allah’ın dilediği kimseler hakkında şefaatte bulunacak ve bunlar cennete gireceklerdir. İşte bid’atçi Haricîlerle Mutezilîlerin inkâr ettikleri şefaat budur. Bunlar, kendi bozuk asıl ilkelerine istinaden bu şefaatlerin sözkonusu olmayacağını söylemişlerdir. Bu ilkeleri ise, talisin ve takbih esaslarına mebni, aklî bakımdan herkesin hakettiğini bulması ilkesidir. Dördüncü şefaat, cehennem ateşine girmiş bazı günahkârlar hakkındaki şefaattir. Peygamberimizin ve onun dışındaki peygamberlerin, meleklerin ve diğer mü’min kardeşlerinin şefaati ile bu günahkârlar oradan çıkacaklardır. Beşincisi ise cennet ehlinin derecelerinin daha bir artıp yükselmesi için yapılacak şefaattir. Böyle bir şefaati ise, Mutezile de inkâr etmemektedir ve mahşerdeki ilk şefaati de inkâr etmemektedirler.

5. Yüce Allah’dan Peygamberin Şefaatini İstemek:

Kâdı Iyâd der ki: Müstefiz Müstefiz: Kelime olarak, yaygın, dolup taşan anlamında olup, hadis terimi olarak bazılarına göre; ikiden fazla rivâyet yolu bulunan, fakat mütevatir hadis derecesinde hadistir. Bazılarına göre “‘meşhur hadis” ile aynı şeydir. (Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Hadis Lâfızları, Ankara 1980. s. 332-333) nakil ile bildiğimize göre Selef-i Salih, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in şefaatini (Allah’dan) talep etmiş ve bunu arzulamışlardır. Buna göre: “Bir kimsenin, Allah’dan kendisine Peygamberin şefaatini nasib etmesini dilemesi mekruhtur. Çünkü onun şefaati ancak günahkârlara olacaktır” diyenlerin sözlerine iltifat edilmez. Çünkü Hazret-i Peygamberin şefaati, önceden de açıkladığımız gibi, hesabın hafifletilmesi için de, derecelerin artması için de olacaktır. Diğer taraftan aklı başında her kimse kusurlu olduğunu, Allah’ın affına muhtaç olduğunu, kendi ameline bel bağlamadığını, helâk edileceklerden olmaktan korktuğunu itiraf etmektedir. Şefaatin istenmemesi gerektiğinden söz edenlerin, dualarında mağfiret ve rahmet de istememeleri gerekir. Çünkü bunlar da günahkârlar için sözkonusudur. Bütün bu iddialar, selef ve halefin yaptıkları bilinen dualara muhaliftir. Buhârî’nin, Câbir b. Abdullah’tan rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kim ezanı işittiğinde:

“Ey bu eksiksiz çağrının ve kılınan namazın Rabbi olan Allah’ım! Sen, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a vesileyi, fazileti ihsan et. Ve onu kendisine va’dettiğin Makam-ı Mahmud’a ulaştır” diyecek olursa, kıyâmet gününde de benim şefaatim onun için helâl olur.” Buhârî, Ezan 8, Tefsir 17. sûre 11; Ebû Dâvûd, Salât 37; Tirmizî, Salat 43; Nesâî, Ezan 38; İbn Mâce, Ezan 4; Müsned, 111. 354.

İkinci görüş: Makam-ı Mahmud, kıyâmet gününde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem’)’a Livaü’l-Hamd diye bilinen sancağın verilmesidir.

Derim ki: Bu görüş ile birinci görüş arasında bir aykırılık yoktur. Çünkü, Hazret-i Peygamber, elinde Livaü’l-Hamd bulunduğu halde şefaatte bulunacaktır. Tirmizî Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kıyâmet gününde ben Âdemoğullarının efendisiyim. Ama övünmüyorum. Elimde hamd sancağı bulunacaktır, ama övünmüyorum. O gün, Âdem ve diğer bütün peygamberlerden benim sancağım altında bulunmayacak hiç bir peygamber olunmayacaktır…” Tirmizî, Tefsir 17. sûre 18. Menâkıb 1; Müsned, I, 281. 295.

Üçüncü görüş: Taberî’nin, Mücahid’in de aralarında bulunduğu bir kesimden naklettiği görüştür. Bu görüş sahipleri şöyle demişlerdir: Makam-ı Mahmud yüce Allah’ın, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kendisiyle birlikte Kimsisine oturtmalıdır. Bu görüşün sahipleri bu hususta bir de hadis rivâyet etmişlerdir. Taberî, oldukça aşırı ve gereksiz açıklamalarla bunu mümkün olabileceğini söyleyerek desteklemeye çalışmıştır. Ancak, böyle bir şey anlam itibariyle çok zor kabul edilebilir ve böyle bir şeyin olma ihtimali de çok uzaktır. Bununla birlikte böyle bir görüşün rivâyet edilmesinin reddedilmesine de gerek yoktur. Ancak bir açıklamanın ilme uygun bir şekilde tevil edilmesi gerekmektedir.

en-Nakkâş, Ebû Dâvûd es-Sicistanî’den şöyle dediğini nakletmektedir: Bize göre bu hadisi inkâr eden kimse itham altındadır. Çünkü ilim ehli bu hadisi nakledip durmuşlardır. Böyle bir şeyin câiz olmayacağını kabul edenlere, bunu yorumlamayı ben üzerime alıyorum.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) ve Mücahid de derler ki: Önder ilim adamlarından herhangi bir kimse, eğer Kur’ân-ı Kerîmi tevil edip yorumluyor ise, bunların ilim ehlince kabul edilmemiş iki görüşleri (yorumları) vardır. Birincisi budur, ikincisi de yüce Allah’ın:

“O günde yüzler var ki, apaydınlıktır, Rabblerine bakıcıdırlar” (el-Kıyame, 75/22-23) âyetini; burada bakmak sözkonusu değildir, sevabı beklemek sözkonusudur, şeklindeki tevildir.

Derim ki: İbn Şihab bunu, “Tenzil hadis” diye bilinen hadiste sözkonusu etmektedir. Yine Mücahid’in bu âyeti tefsir ederken: Allah, onu (Muhammedi.) arşın üzerine oturtacaktır dediği rivâyet edilmiştir. Bu, imkânsız olan bir tevil değildir. Çünkü yüce Allah, bütün eşyayı da, arşı da yaratmadan önce bizatihi kaimdi, vardı. Daha sonra eşyayı yarattı. Ancak, eşyaya muhtaç olduğundan değil, kudret ve hikmetini izhar etmek, varlığı bilinsin, sapasağlam bütün fiillerini kemal derecesindeki ilim ve kudretiyle bildirsin diye. O, kendi nefsi için bir arş yarattı ve bu arşın üzerine ona temas etmesi sözkonusu olmaksızın ve dilediği keyfiyette istiva etti, yahut da arş onun için bir mekân oldu.

Denildiğine göre şanı yüce Allah, mekânı ve zamanı yaratmadan önceki sıfatı ne ise, şimdi de o sıfatlara sahiptir. Bu açıklamaya göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı arşın üzerinde oturtması ile yerin üzerine oturtması arasında bir fark yoktur. Çünkü, Allah arşın üzerine istiva etmesi, intikal, zail olmak ve ayakta durmak, oturmak gibi hal değişikliği şeklinde sözkonusu değildir. Arşın üzerinde yer kaplayacak bir halde istivası da düşünülemez. Aksine O, arşı üzerinde kendi nefsi hakkında haber verdiği şekilde ve keyfiyetsiz olarak istiva etmiştir. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı Arşının üzerine oturtması, O’nun için Rububiyet sıfatını gerektirici veya Ubudiyet sıfatından çıkmasını gerektirecek bir hususiyet arz etmez. Aksine O, Hazret-i Peygamberin mevkiini yükseltmek ve diğer insanların üzerinde bir şeref sahibi olduğuna dikkat çekmek içindir. Haber kipi olarak: “Kendisiyle beraber” ifadesine gelince, bu da yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki, Rabbin nezdinde kiler…” (el-A’raf, 7/206.);

“Rabbim benim için nezdinde cennette bir ev yap.” (et-Tahrim, 66/11);

“Muhakkak ki Allah ihsan edenlerle beraberdir” (el-Ankebut, 29/69) âyetleri ve benzerlerinin dile getirdikleri şeyler ile aynı seviyededir. Bütün bunlar, rütbe, mevki, mazhariyet ve üstün derece ile alakalıdır, mekân ile ilgileri yoktur.

Dördüncü görüş, Biz. Peygamber’in şefaati ile ateşten çıkaracağı kimseleri çıkartmasıdır. Bu görüş, Câbir b. Abdullah’ın görüşü olup, bunu Müslim de nakletmektedir. Müslim, Îman 320. Biz de bunu “et-Tezkire” adlı kitabımızda zikretmiş bulunuyoruz. Başarı. Allah’tandır.

6. Teheccüd Namazı ve Makam-ı Mahmud:

İlim adamları, gece teheccüd namazı kılmanın, Makam-ı Mahmud’a ulaşmaya nasıl sebep teşkil ettiği konusunda farklı iki görüşe sahiptirler. Birinci görüşe göre şanı yüce Allah, dilediği fiili bu konudaki hikmet yönünü bizim bilmemiz sözkonusu olsun ya da olmasın, onun faziletine sebep kılabilir, ikinci görüşe göre gece namazında insanlardan ayrı, yaratıcı ile başbaşa kalmak ve O’na seslenmek sözkonusudur.

Yüce Allah, gece kıldığı namazda Rabbi ile başbaşa kalıp kendisine müracaatta bulunmayı ona ihsan etmiştir ki, Makam-ı Mahmud, da bu demektir. Bu makamda insanlar derecelerine göre biri diğerinden üstündür. Bunda en üstün derecede bulunanları ise Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) dır. Ona, kimseye verilmeyecek şeyler verilecek, hiçbir kimsenin yapamayacağı şefaati o yapacaktır. Diğer taraftan “umulur ki” ifadesi, yüce Allah tarafından yerine getirilmesi gereken bir va’ad anlamındadır.

“(……..): Bir makama” kelimesi, zarf olarak nasb edilmiştir. “… Bir makamda…” ya da; “… bir makama…” anlamındadır.

et-Taberî de Ebû Hüreyre’den, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Makam-ı Mahmud, kendisinde ümmetime şefaatte bulunacağım makamdır.” Taberî, XV. 145. 146 Buna göre makam, insanın üstün işleri görmek üzere duracağı yer demektir. Hükümdarın huzurunda çeşitli makam ve mevkilerin (protokol yerlerinin) bulunması gibi.

İsra 78

Güneşin batıya meyletmesinden gece karanlığına kadar namazı dosdoğru kıl; sabah Kur’an’ını da. Şüphesiz sabah Kur’an’ı şahitlidir.

Diyanet Vakfı
Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar (belli vakitlerde) namaz kıl; bir de sabah namazını. Çünkü sabah namazı şahitlidir.

Kurtubi Tefsiri
Güneşin kaymasından gecenin karanlığına kadar namazı dosdoğru kıl. Sabah, namazını da. Çünkü sabah namazı şahit olunandır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1. Güneşin Kaymasından İtibaren Kılınacak Namazlar:

Yüce Allah, müşriklerin hile ve tuzaklarını sözkonusu ettikten sonra:

“Güneşin kaymasından… namazı dosdoğru kıl” âyeti ile Peygamberine sabrı ve namazı gereği gibi dikkatle muhafaza etmeyi emretmektedir. Demek ki namaz sayesinde düşmanlara karşı ilâhî yardımın talep edilmesi de sözkonusudur. Yüce Allah’ın şu âyeti da buna benzemektedir:

“Yemin olsun ki, onların söylediklerinden dolayı göğsünün daraldığını elbette biliyoruz. Artıksen hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol.” (el-Hicr, 15/97-98)

el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/3. âyet, 4. başlık ve devamında) “namazı ikame etme (kılma)”nin anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Müfessirlerin icmaı ile bu âyet-i kerîme farz namazlara işaret etmektedir.

İlim adamları “kayma (dülûk)” nın anlamı hususunda iki ayrı görüş ortaya koymuşlardır.

1- Bundan kasıt, güneşin semanın ortasından (batıya doğru) zeval bulmasıdır. Bu açıklama Hazret-i Ömer, onun oğlu (Abdullah b. Ömer), Ebû Hüreyre,

İbn Abbâs ve onların dışında tabiin ve bir grup ilim adamının görüşüdür.

2- İkinci görüşe göre de dülûk (güneşin kayması), güneşin batması demektir. Ali, İbn Mes’ûd ve Ubey b. Ka’b bu görüştedirler. İbn Abbâs’dan da bu görüş rivâyet edilmiştir.

el -Maverdî der ki: “Dülûk”u, güneşin batışının ismi kabul eden kimselerin bu kabullerinin sebebi şudur: İnsan, güneşin batımı esnasında onu iyice görmek için elleriyle gözlerini ovalar (delk). Bunu, güneşin zevalinin ismi olarak kabul edenlerin bu kanaatlerine sebep ise kişinin, güneş ışınlarının şiddeti dolayısıyla gözlerini delk etmesi (ovalaması) dolayısıyladır. Ebû Ubeyd de şöyle demektedir: Güneşin dülûku, batışı demektir. (……..); ifadesi güneş battı, demektir. Kutrub da şu beyiti zikretmektedir:

“İşte burası Rebahin iki ayağının durduğu yerdir

Berah (denilen güneş) batın caya kadar elini siper etmiştir.”

“Berahi” kelimesi, hazamı, katami, rekasi vezni ile güneşin isimlerinden bir isimdir. el-Eerra bunu, “Birahi” şeklinde rivâyet etmiştir ki, bu da el ayası demek olan; (……..)’in çoğuludur. Elini kaşlarının üzerine koymuş ve öylece bakıyorken güneş battı, demektir. el-Accac’ın şu beyitinde de bu kullanılmıştır:

“Güneş nerdeyse ağır bir hastalık (a yakalanmış) gibi olacaktı.

Ve ben onu (ışıklarını) kaygan bir yerden kayıyormuş gibi olsun

diye el ayam ile defediyorum.”

Bundan sonra beyitin son kelimesinin anlamına dair

İbnu’l-A’râbî’den iki satırlık bir açıklama nakledilmektedir. Bu açıklamalar beyitin manasında yer aldığından ayrıca tercümeye gerek görülmemiştir.

(……..) tabiri, güneş battı anlamında da kullanılır. Şair Zu’r-Rimme de şöyle demektedir:

“Öyle kandiller ki, onların ışığını sağlayanlar

Yıldızlar da değildir, batan ve kaybolanlar da değildir.”

İbn Atiyye de şöyle demektedir: Dülûk, -sözlükte- meyletmek demektir. O bakımdan dülûk’un ilk vakti güneşin zeval bulmasıdır. Son vakti ise batışıdır. Güneşin zevalinden batışına kadar olan vakte de dülûk denilir, çünkü güneş bu durumda kayma ve meyletme halindedir. Şanı yüce Allah, güneşin kayması halinde ve kaymaya başlaması sırasında söz konusu olan namazları zikretmektedir. Bunun kapsamına öğle, ikindi ve akşam namazları girer. Bununla birlikte akşam namazının, “gecenin karanlığı (ğasaku’l-leyl)” ifadesine dahil olması da mümkündür. Bazıları, öğle namazı vaktinin zevalden güneşin battığı vakte kadar devam ettiği görüşündedir. Çünkü şanı yüce Allah, öğle namazının vücubunu dülûk’e bağlı kılmıştır. İşte bunun hepsi de düluk’dur. Bu görüş el-Evzaî’ye ve nisbeten farklı durumlara göre değişik hükümler ile Ebû Hanîfe’ye aittir. Malik ve Şâfiî de zaruret halinde buna işaret etmişlerdir.

2. Gece Karanlığı (Ğasaku’l-Leyl):

Yüce Allah’ın:

“Gecenin karanlığına kadar” âyeti ile ilgili olarak Malik, İbn Abbâs’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Güneşin dülûku, meyletmesi, kayması demektir.

“Gecenin karanlığı” ise, gece ve karanlığının bir araya gelmesi demektir. Ebû Ubeyde “el-Ğasak” gecenin siyahlığı demektir, demiştir. İbn Kays er-Rukayyât şöyle demiştir:

“İşte karardı şu gece

Ben de keder ve uykusuzluktan rahatsızlandım.”

Ğasaku’l-Leyl’in, şafağın (batıştan sonraki kırmızılığın) kaybolması demek olduğu söylendiği gibi, karanlığının görülmeye başlaması olduğu da söylenmiştir. Şair Züheyr de şöyle demektedir:

“Elleri -o aldırış etmeksizin- cömertlik edip durdu

Nihayet karanlık basıncaya ve başgösterinceye kadar.”

“(……..); Gecenin karanlığı bastı” denilir, mastarı da; (……..) şeklinde gelir. “Sin” harfi üstün olarak “el-Ğasek” isimdir. Kelimenin asıl anlamı, seyelân etmek akmak ile alakalıdır. Göz aktığı zaman; (……..) denilir. Muzari fiili de; (……..) şeklinde gelir. “(……..) Yaradan sarı bir su aktı, akmak” denilir. “(……..); Müezzin akşam ezanını gece karanlığına kadar erteledi” demektir. el-Ferrâ’nın naklettiğine göre; “(……..): Gece karanlığı bastı” ile (……..) şekilleri hep aynı anlamdadır. er-Rabi’ b. Huseym de, bulutlu olduğu günde müezzinine; (……..) derdi ki, bununla akşamı gece karanlığı basıncaya kadar ertele, tehir et, demek istiyordu.

3. Akşam Namazı Vaktinin Sonu:

İlim adamları, akşamın son vakti hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir görüşe göre akşamın vakti sadece bir tanedir ve güneşin kayboluşu dışında ayrıca bir vakti yoktur. Cibril’in İmâmlık edişi ile ilgili hadisten bu husus açıkça anlaşılmaktadır. Bu husustaki rivâyetlerin geçtiği bazı yerler: Buhârî, Mevâkitu’s-Salât 1; Müslim, Mesâcid 166, 167; Ebû Dâvûd,’Salât 2; Tirmizî, Salât 1; Nesâî, Mevâkît 1, 10, 17; İbn Mâce, Salât 1; Dârîmî, Salât 2; Muvattâ, Vukûtu’s-Salât 1; Müsned, I, 333, III, 30, 330, V, 374. Çünkü Hazret-i Cebrâîl, akşam namazını her iki günde de aynı vakitte kılmış ve bu kıldığı vakit de güneşin batışı esnasında idi. Maliki mezhebine mensup ilim adamlarının kanaatine göre Malikin mezhebinde kuvvetli olan görüş de budur. Yine, Şâfiî’den meşhur olan iki görüşten birisi de budur es-Sevrî de böyle demiştir.

Yine Malik, Muvatta’’da şöyle demektedir: Şafak (batıştan sonraki kırmızılık) kaybolacak olursa, akşam namazı vakti çıkmış, yatsı namazının vakti girmiş olur. Ebû Hanîfe, onun arkadaşları, el-Hasen b. Hayy, Ahmed, İshak, Ebû Sevr ve Dâvûd da böyle demişlerdir. Çünkü batış vakti ile şafağın kayboluşuna kadar geçen bütün süre, gecenin kararma zamanıdır. Bu husustaki Ebû Mûsa yoluyla gelen hadis de bunu gerektirmektedir ve orada şöyle denilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ikinci günde soru sorana, akşam namazını kıldırarak vaktini şafağın kaybolacağı esnaya kadar tehir etmiştir. Bu hadisi de Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Mesâcid 178.

Bu kanaatte olanlar şöyle derler: Bu hadis, Cibril’in İmâmlığı ile ilgili haberlerden daha uygundur. Çünkü bu hadis Medine’de vârid olmuştur, Cibril’in İmâmlığı ise Mekke’de gerçekleşmiştir. Sonradan varid olan haberin ise, Peygamber’in fiil ve emrinden kabul edilmesi evladır (daha uygundur). Çünkü sonraki haber ondan öncekileri nesh edicidir. İbnü’l-Arabî ise, bu görüşün, Malik’in meşhur görüşü olduğunu, ömrü boyunca okuttuğu Muvatta’’da ve hayattayken de bunu telkin ettiğini iddia etmiştir.

Bu görüş ayrılığındaki incelik şudur: İsimlere müteallik olan hükümler acaba bu isimlerin ilklerine mi taalluk eder, sonlarına mı, yoksa hüküm onların hepsi ile mi irtibatlıdır? Kıyas cihetinden daha güçlü görülen boşa anılması sözkonusu olmaması için hükmün evveline taalluk ettiğidir. Hükmün evveline taalluk ettiği kabul edilirse, bundan sonra onun sonuna kadar tamamına taalluk ettiği de kabul edilir.

Derim ki: Vaktin genişliğini kabul eden görüş dalia tercihe değer. Nitekim İmâm Haliz Ebû Muhammed Abdulğani b. Said Ebû Muhammed Abdulğanî b. Saîd b. Ali b. Saîd el-Ezdî el-Mısrî. Meşhur bir hadis hafızı, inceliklere vâkıf neseb âlimi. H. 409 yılında vefat etmiştir. (el-Kettânî, er-Risâletu’l- Mustetrafa, s. 116) el-Eclah b. Abdillah el-Kindî yoluyla gelen hadiste Ebû’z-Zübeyr’den, o da Cabir’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) güneşin batışına yakın bir vakitte Mekke’den çıktı. Şerife varmadan akşam namazını kılmadı. Burası ise dokuz millik bir mesafedir. Buna yakın bir rivâyet şöyledir: “… Ebû’z-Zübeyr’den, o Cabir’den rivâyete göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Mekke’de iken güneş batmış o iki namazı (akşam ile yatsıyı) Şerifte bir arada (cem ile) kıldı.” (Ebû Dâvûd, Salâlu’s-Sefer 5; Nesâî, Mevâkît 45) Serif: Hişâm b. Said’in dediğine göre Mekke’den on mil uzaktadır. (Ebû Dâvûd, aynı yer).

Bu hususta nesih olduğu görüşü ise, o kadar açık görüş değildir. Tarih bilinse dahi bu böyledir. Çünkü bu iki hadisin bir arada cem edilmeleri mümkündür. İlim adamlarımız derler ki: Cibril’in namaz kıldırmasıyla ilgili hadisler, akşam namazı hususunda efdal olan vakit ile ilgili kabul edilir. Bundan dolayı ümmet akşam namazının erken kılınması ve güneşin batışı ile birlikte kılmak için elini çabuk tutulması hususunda ittifak etmiştir. İbn Huveyzimendâd der ki: Müslümanlar arasında, cemaat ile namaz kılınan bir mesciclde akşam, namazını güneşin batışından sonraya bırakan olduğunu bilmiyorum. Vakit genişliği ile ilgili hadisler ise cevaz vaktini beyan, etmektedir. Böylelikle her iki hadis arasında tearuz ortadan kalkmakta ve iki hadisin de bir arada cem’i sahih olmaktadır. Bu ise usul bilginlerinin ittifakı ile birini diğerine tercih etmekten, daha uygundur. Çünkü böyle bir yolla her iki delil de uygulamaya konulmaktadır. Nesh olduğunu söylemek veya tercihte bulunmakta ise iki rivâyetten birisini düşürmek sözkonusudur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

4. Sabah Namazı:

Yüce Allah’ın: “(……..): Sabah namazı” âyetinde (namaz anlamı verilen): “Kur’ân” kelimesinin mansub gelmesi iki bakımdandır: Evvela bu kelime “salât (namaz)”a atfedilmiştir. Yani, sabah Kur’ânını dosdoğru kıl, demektir ki, sabah namazını dosdoğru kıl, anlamına gelir. Bu açıklamayı el-Ferrâ” yapmıştır.

Basralılara göre bu kelime iğrâ olmak üzere nasb edilmiştir. Yani; “(……..): Sen, sabah, namazına çokça dikkat etmelisin” anlamındadır. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır. Sabah namazı hakkında diğer namazlardan ayrı olarak özellikle “Kur’ân” tabirinin kullanılması, Kur’ân-ı Kerîmin, bu namazın büyük bir bölümünü işgal etmesinden dolayıdır. Çünkü sabah namazının kıraati, meşhur olarak kaydedildiğine göre hem uzun olur, hem de cehrendir. Bu açıklama da ez-Zeccâc’dan nakledilmiştir.

Derim ki: Medine’deki uygulama, sabah namazında Kur’ân okumayı, cemaate zarar vermeyecek kadar uzatmanın müstehab olduğu şeklinde karar kılmıştır. Bu namazda Mufassal bölüm uzun sûrelerinden okunur. Okunan Kur’ân’ın uzunluğu bakımından, sabah namazından sonra, öğle ve cuma namazları gelir. Akşam namazında kıraat kısa kesilir, ikindi ve yatsı namazlarında ise orta yollu tutulur. İkindi namazı hakkında akşam namazı gibi kısa okunacağı da söylenmiştir.

Müslim’in Sahihinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in namazlardaki kıraatlerine dair rivâyetleri Müslim, Salât 154 (34. bab)tan itibaren zikretmektedir. Merhum müfessirimizin işaret ettiği rivâyetler ve başkaları bir arada olmak üzere oradan takip edilebilir. ve başka hadis kaynaklarında vârid olan, kısa okunması karar bulmuş olan namazlarda uzunca okumaya yahut uzunca okunması karar bulmuş olanlarda da kısa okumaya dair -Meselâ Nesâîdeki Sabah namazında Felak ve Nas sûrelerini okumak Nesâî, İftitah 46 buna karşılık Akşam namazında ise A’raf, Murselat ve Tûr sûrelerini okumak gibi- rivâyetler Nesâî, İtfitah 64-67 ise, uygulamada terk edilmişlerdir. Ayrıca, yatsı namazına İmâmlık yapan ve Bakara Sûresi’ni okuyarak namazı uzunca kıldıran Muâz b. Cebel’e Hazret-i Peygamber’in tepki göstermesi de bunu göstermektedir. Bu hadisi de sahih kitaplar rivâyet etmektedir. Buhârî, Edeb 74: Müslim, Salât 178. 179: Ebû Dâvûd, Salât 124; Nesâî, İmâıne 39. 41, İftitâh 63. 70, 71: İbn Mâce, İkametu’s-Salât 48; Müsned, III, 124, 299, 308, 369.

Hazret-i Peygamber’in İmâmlara, namazlarını kısa kesmelerini emrederek şöyle buyurması da bunun gerekçeleri arasındadır: “Ey insanlar! Şüphesiz aranızda nefret ettirenler vardır. Sizden herhangi bir kimse cemaatine İmâm olacak olursa (kıraati) kısa kessin. Çünkü aralarında küçük, büyük, hasta, rahatsız, zayıf ve ihtiyaç sahibi kimseler vardır.” Buhârî, İlin 28. Ezan 61. 63. Edeb 75. Ahkâm 13; Müslim, Salât 182; Ebû Dâvûd, Salât 124; İbn Mâce, İkametu’s-Salât. 48: Dârimî, Salât 46; Müsned, IV, 118, 119. V, 273 Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ama, sizden herhangi bir kimse tek başına namaz kılacak olursa, dilediği kadar uzatsın.” Buhârî, Ezan 62; Müslim, Salât 183-185: Ebû Dâvûd, Salât 124; Nesâî, İmâme 35: İbn Mâce, İkâmetus-Salât 4-8: Muvatta’, Salâtul-Cemâa, 13; Müsned, II, 486, 502 Bütün bunlar, sahih hadisler arasında kaydedilmektedir.

5. Kıraatsiz Namaz Olmaz:

Yüce Allah’ın:

“Sabah namazını da” âyetinde, “Kur’ân” lâfzını kullanmış olması, kıraatsiz namaz olmayacağının delilidir. Çünkü yüce Allah burada namazı

“Kur’ân” diye adlandırmıştır. İlim adamları ise namazda kıraat hususunda farklı görüşlere sahiptir.

Cumhûrlarının kanaatine göre İmâm olsun, tek başına olsun her rekâtte Fâtiha Suresini okumak vaciptir. Malikin meşhur olan görüşü budur. Yine ondan nakledildiğine göre namazın çoğu bölümlerinde okunması vaciptir. İshak’ın görüşü de budur.

Yine Malik’den, yalnızca bir rekâtte Fâtiha okumanın vacip olduğu görüşü nakledilmiştir ki, el-Muğire ve Suhnun da böyle demişlerdir. Namazın hiç bir yerinde kıraatin vacip olmadığı görüşü de ondan nakledilmiştir ama, ondan gelen en şaz rivâyet de budur.

Yine Malik’den nakledilen bir başka görüşe göre, namazın yarısında kıraat vaciptir.

el-Evzaî’den ve Eyyub’dan nakledildiğine göre kıraat, İmâm için de tek başına namaz kılan için de, cemaat için de her durumda vaciptir. Şâfiî’nin iki görüşünden birisi de budur. Buna dair yeterli açıklamalar, daha önceden el-Fâtiha Sûresi’nde (tefsirinin ikinci bölümü, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

6. Sabah Namazında Tanıklık:

Tirmizî’nin, Ebû Hüreyre’den rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), yüce Allah’ın:

“Sabah, namazını da, çünkü sabah namazı şahit olunandır” âyeti hakkında şöyle buyurmuştur: “Gece melekleri ile gündüz melekleri ona şahit olurlar.” Bu hasen, sahih bir hadistir. Bu hadisi ayrıca Ali b. Müshir, el-A’meş’den, o, Ebû Salih’den, o, Ebû Hüreyre ve Ebû Salih’den, ikisi de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet etmişlerdir. Tirmizî, Tefsir 17. sûre 5

Buhârî de Ebû Hüreyre’den, o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Cemaatle kılman namaz, tek başına kılman namazdan yirmi beş derece daha faziletlidir. Gece melekleri ile gündüz melekleri de sabah namazında bir arada bulunurlar.” Ebû Hüreyre der ki; Dilerseniz:

“Sabah namazını da, çünkü sabah namazı şahit olunandır” âyetini okuyunuz. Buhârî, Tefsir 17. sûre 10; Müslim, Mesâcid 246: Nesâî, Sakil 21; Müsned, II, 233, 266.

İşte bu hususiyeti dolayısıyla sahalı namazı erken kılınır. Sabah namazını erken kılmayan bir kimsenin namazında meleklerin iki kesiminden ancak birisi bulunur. Yine bu hususiyeti dolayısıyla Malik ve Şâfiî, sabah namazının alaca karanlıkta (tağlîs) kılınmasını dalia faziletli kabul etmişlerdir.

Ebû Hanîfe ise şöyle demektedir. Efdal olan (bazan) tağlis (alaca karanlık) ile, bazan aydınlık (İslar) halinde kılmaktır. Eğer bunu gerçekleştiremeyecek olursa, aydınlık halinde kılınması, tağlisden (alaca karanlıkta kılınmasından) dalia uygundur. Fakat bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın devamlı olarak alaca karanlıkta sabah namazını kılma uygulamasına muhaliftir. Aynı şekilde böyle bir uygulama ile gece meleklerinin namazda hazır bulunma imkânı da kaybedilmiş olur. Doğrusunu da en iyi bilen Allah’tır.

7. Sabah Namazı Gece Namazı mı, Gündüz Namazı mıdır?

Bazı ilim adamları, Hazret-i Peygamber’in: “Gece melekleri de, gündüz melekleri de o namazda hazır bulunurlar” âyetini, sabah namazının gece namazı da olmadığına, gündüz namazı da olmadığına delil göstermişlerdir.

Derim ki: Buna göre ikindi namazı da aynı şekilde ne gece namazından, ne de gündüz namazından sayılır. Çünkü fasih olan Peygamberden, Ebû Hüreyre’nin sahih rivâyetine göre o şöyle buyurmaktadır: “Gece melekleri ile gündüz melekleri sizin aranızda birbirinin peşinden gider gelirler. Ve bunlar, ikindi namazı ile sabah namazında bir araya gelirler.” Buhârî, Mevâlduı’s-Salât 16. Tevhîd 23. 33: Müslim, Mesâcid 210; Nesâî, Salât 21; Muvatta’, Kasru’s-Salâti fi’s-Scler 82; Müsned, II, 257, 312. 486.

Bilindiği gibi ikindi namazı, gündüzün bir vaktindedir. Sabah namazı da gecenin bir vaktindedir. Ancak, durum böyle değildir. Sabah, namazı da tıpkı ikindi gibi gündüz namazındandır. Buna delil ise, oruç ve yeminler ile ilgili bahislerdir ki, bu da gayet açıktır.

İsra 77

Bu, senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki sünnettir. Bizim sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın.

Diyanet Vakfı
Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki kanun (da budur). Bizim kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın.

Kurtubi Tefsiri
Senden önce gönderdiğimiz peygamberler için de uyguladığımız sünnet (budur). Sen Bizim sünnetimizde hiç bir değişiklik bulamazsın.

“Senden önce gönderdiğimiz peygamberler için de uyguladığımız sünnet (budur).” Yani, senden önce gönderdiğimiz peygamberlere uyguladığımız sünnet gibi bunlar da azap edilirler. Buna göre; “(……..): Sünnet” kelimesi, “(……..): Azap edilirler” takdiri ile nasb edilmiştir. “Sünnet” kelimesinin başındaki “gibi” anlamındaki “kef” düşünce, fiil amel etmiş oldu. Bu açıklamayı el-Ferrâ” yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre bu âyet; “(……..): Gönderdiğimiz kimselerin sünnetini tayin ve tesbit ettik” anlamında olmak üzere nasb edilmiştir. Bunun, “kef” harfinin hazf edilmiş olduğu takdirine göre hazf edildiği de söylenmiştir. İfadenin takdiri de şu anlamda olur: Senin ardından ancak pek az kalacaklardı. Tıpkı senden önce gönderdiklerimizin sünneti gibi. Bu takdire göre yüce Allah’ın: (Bir önceki âyet-i kerimede geçen): “(……..): Ancak pek az” âyeti üzerinde vakıf yapılmaz. Ancak, birinci ve ikinci açıklamaya göre vakıf yapılabilir. “(……..): Senden önce gönderdiğimiz peygamberler” âyeti üzerinde ise vakıf hasendir.

“Sen, Bizim sünnetimizde hiç bir değişiklik” onun, tesbit edilen vadesinde herhangi bir değişme

“bulamazsın.”

İsra 76

Az kalsın, seni yeryüzünden çıkarmak için tedirgin ediyorlardı. O zaman senin ardından orada pek kalamazlardı.

Diyanet Vakfı
Yine onlar, seni yurdundan çıkarmak için nerdeyse dünyayı başına dar getirecekler. O takdirde, senin ardından kendileri de fazla kalamazlar.

Kurtubi Tefsiri
Yakında seni bu yerden çıkarmak için mutlaka rahatsız edecekler. O takdirde kendileri de senin ardından ancak pek az kalacaklardır.

Bu âyet-i kerimenin, -sûrenin baştaraflarında geçtiği üzere- Medine’de indiği söylenmiştir. İbn Abbâs şöyle demektedir: Yahudiler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Medine’de kalışını kıskandılar ve şöyle dediler: Peygamberler, peygamberlikle Şam’da görevlendirilmişlerdir. Eğer sen gerçek bir peygamber isen haydi oraya git. Çünkü sen oraya gidecek olursan, o takdirde biz seni tasdik eder, sana îman ederiz. Hazret-i Peygamber, onların İslâm’a girmelerini arzu ettiğinden dolayı, içinden böyle bir şeyi yapmak istedi. Ve Medine’den bir merhalelik mesafe uzaklaştı, bunun üzerine Allah teâlâ bu âyet-i kerimeyi indirdi.

Abdurrahman b. Ğanm da şöyle demektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Tebuk gazvesine, yalnızca Şam üzerine yürümek kastıyla yola çıktı. Tebuk’e varıp orada konakladığında yüce Allah’ın:

“Yakında seni bu yerden çıkarmak için mutlaka rahatsız edecekler” âyeti -surenin nüzulü tamamlandıktan sonra- indi. Ve o da geri dönmeyi emretti.

Bu âyetin Mekke’de indiği de söylenmiştir. Mücahid ve Katade derler ki: Âyet-i kerîme, Mekkelilerin Hazret-i Peygamberi çıkartmayı kararlaştırmaları hakkında inmiştir. Eğer onu Mekke’den çıkartmış olsalardı onlara mühlet verilmezdi. Ama Allah ona hicret etme emrini verdi, o da Mekke’den çıktı. Bu açıklama daha sahihtir. Çünkü sûre Mekke’de inmiştir. Diğer taraftan, bundan önceki âyetler da Mekkehlerin durumunu haber vermektedir, yahudilerden herhangi bir şekilde söz edilmemektedir.

Yüce Allah’ın:

“Bu yerden” âyeti ile de Mekke arazisi ve toprakları kast edilmektedir. Nitekim yüce Allah’ın:

“Ben bu yerden asla ayrılmayacağım” (Yusuf, 12/80) âyetinde kastedilen Mısır’dır. Buna delil de yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Seni çıkartan ülkenden daha güçlü nice ülke vardı.” (Muhammed, 47/13) Bununla da kastedilen Mekke’dir. Yani, oranın ahalisi onu çıkarmak istemişlerdi. İşte bundan dolayı “seni çıkartan” âyeti ile çıkartma fiili o ülkeye (ahalisine) izafe edilmiştir.

Bir başka görüşe göre bütün kâfirler, ona karşı birleşmek suretiyle Hazret-i Peygamberi Arap topraklarından çabucak çıkartmak istediler. Allah onu korudu. Eğer onu Arap topraklarından çıkartmış olsalardı, onlara hiç bir şekilde mühlet verilmeyecekti. İşte yüce Allah’ın:

“O takdirde kendileri de senin ardından ancak pek az kalacaklardı.” âyetinin anlamı da budur.

Atâ b. Ebi Rebâh; “(……..) Kalacaklar” âyetini, “(……..): Bırakılacaklar” şeklinde şeddeli “be” ile okumuştur. Nâfi’, İbn Kesîr, Ebû Bekr ve Ebû Amr; “(……..): Senden sonra” diye okumuşlardır. İbn Âmir, Hafs, Hamza ve el-Kisaî ise; (……..) diye okumuşlardır, Ebû Hatim de yüce Allah’ın: ” (……..): Allah’ın Rasûlüne muhalefet için geri kalanlar, oturmalarına sevindiler” (et-Tevbe, 9/81) âyetini nazar-ı itibara alarak bu okuyuşu tercih etmiştir. Bu da senden sonra, senin ardından, demektir. Şair de şöyle demektedir:

“Onların ardından o diyar boş kaldı sanki

Aralarında hasır ören kadınlar hasır sermiş gibidir.”

el-Maverdî; ” (……..): Serenler sermiştir” diye nakletmektedir.

(……..) okuyuşunun (ki Nâfi’, İbn Kesîr ve diğerlerinin okuyuşudur), “senden sonra” anlamında olduğu; (……..); okuyuşunun” sana muhalefet” anlamında olduğu da söylenmiştir ki, bunu da İbnu’l-Enbârî nakletmiştir.

“Ancak pek az” âyeti ile ilgili iki türlü açıklamada bulunulmuştur. Birincisine göre onların, Hazret-i Peygamberden sonra kaldıkları süre, onu Mekke’den çıkardıkları süre ile Bedir günü arasındaki süredir. Bu ise, burada sözü edilen kimselerin Kureyşliler olduğunu söyleyenlerin görüşüdür. İkinci görüşe göre ise bu süre, Kurayzaoğullarının öldürülmesi ile Nadîroğullarının sürülmesi arasındaki süredir. Bu da âyette kastedilenlerin yahudiler olduğunu söyleyenlerin görüşüdür.

İsra 75

O zaman sana, hem hayatta hem ölümde azabın kat katını tattırırdık; sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.

Diyanet Vakfı
O zaman, hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.

Kurtubi Tefsiri
O takdirde Biz sana, hayatın da kat kat (azâb)mı, ölümün de kat kat (azâb)ını tattıracaktık, sonra Bize karşı hiç bir yardımcı da bulamayacaktın.

“O takdirde Biz sana hayatın da kat katını, ölümün de kat katını tattıracaktık.” Yani, eğer sen onlara meyletmiş olsaydın, dünya hayatında da hayatın iki kat azabını, âhirette de ölümün iki kat azabını sana tattıracaktık. Bu ise, oldukça ileri derecede bir tehdittir. Kişinin derecesi ne kadar yüksek olur ise. muhalefet etmesi halinde karşı karşıya kalacağı azap da daha üstün ve daha büyüktür. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ey Peygamber hanımları! Sizden kim apaçık bir hayasızlıkta bulunursa ona azâbı iki kat artırılır.” (el-Ahzab, 33/30) Bir şeyin katı (dı’f) ise, onun iki mislidir. Kimi zaman bu kelime pay anlamında da kullanılır, yüce Allah’ın:

“Herbiriniz için bir dı’f (pay) vardır” (el-A’raf, 7/38) âyetinde olduğu gibi. Buna dair açıklamalar, bundan önce el-A’raf Sûresi’nde (işaret olunan âyet-i kerimede) geçmiş bulunmaktadır.

İsra 74

Eğer seni sağlamlaştırmasaydık, onlara biraz meyledecektin.

Diyanet Vakfı
Eğer seni sebatkar kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin.

Kurtubi Tefsiri
Ve eğer Biz sana sebat vermemiş olsaydık, onlara az kalsın biraz meyledecektin.

“Ve eğer Biz sana” hak üzere

“sebat vermemiş” ve seni onların isteklerine muvafakat göstermekten korumamış

“olsaydık, onlara az kalsın biraz meyledecektin.” Katade dedi ki: Bu âyet-i kerîme nazil olunca Hazret-i Peygamber: “Allah’ım, sen beni göz açıp kapayacak bir süre kadar dahi bana bırakma ” Ebû Dâvûd, Edeb 101 (hadis no: 5090); Müsned, V, 42, Ebû Bekre’den duaya dair bir hadisin bir bölümü olarak ve nüzul sebebine değinmeksizin. diye buyurdu.

Bir diğer açıklamaya göre hitabın zahiri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yönelik olmakla birlikte özü itibariyle Sakiflilerin durumunu haber vermektedir. Yani: Onlar, az kalsın senin hakkında onların sözlerini kabule meyledip yanaştığına dair haber vereceklerdi. Böylelikle onların fiili mecazi olarak Hazret-i Peygamber’e nisbet edilmiş oldu. Nitekim bir kimseye: Nerdeyse kendini öldürecektin sözünü, nerdeyse yaptığından ötürü insanlar seni öldürecekti, anlamında kullanmak da böyledir. Bunu el-Mehdevî nakletmektedir.

Şöyle de denilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) asla onlara meyletmeyi içinden geçirmiş değildir. Aksine, âyetin anlamı şöyledir: Eğer Allah’ın senin üzerinde lütuf ve ihsanı olmasaydı sen de onların isteklerini kabule meyledecektin. Fakat, Allah’ın senin üzerindeki lütfü nun eksiksizliği sayesinde böyle bir şeye yanaşmadın. Bu açıklamayı da el-Kuşeyrî nakletmektedir.

İbn Abbâs dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) masum idi. Fakat bu onun ümmetine, onlardan herhangi bir kimse Allah’ın hüküm ve şeriatleri hususunda müşriklere hiç bir şekilde meyletmemesi için bir uyarıdır.

İsra 73

Ve neredeyse, sana vahyettiğimizden seni saptırarak, onun dışında bir şeyi Bize karşı uydurman için seni kandıracaklardı; işte o zaman seni dost edinirlerdi.

Diyanet Vakfı
Müşrikler, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize isnat etmen için seni, nerdeyse, sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi.

Kurtubi Tefsiri
Neredeyse seni bile sana vahyettiğimizden başkasını Bize karşı uydurasın dîye fitneye düşüreceklerdi. O takdirde seni dost edineceklerdi.

Saîd b. Cübeyr dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tavafı esnasında Hacer-i Esved’i istilâm ederken, Kureyşliler onu engelleyerek şöyle dediler: Sen bizim ilâhlarımıza bir yakınlık göstermedikçe Hacer’i istilâm etmene müsaade etmeyeceğiz. Peygamber, kendi kendisine şöyle düşündü: “Allah, benim bu işten hoşlanmayıp tiksindiğimi biliyorken onlar da benim Hacer’i istilâm etmeme müsaade ettikten sonra, benim bu putlarına yakınlık göstermemin bana bir zararı olmaz.” Ancak, yüce Allah bunu kabul etmeyip üzerine bu âyet-i kerimeyi indirdi. Mücahid ve Katade de böyle demişlerdir.

İbn Abbâs da, Atâ’nın rivâyetine göre şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme Şakuliler Heyeti hakkında inmiştir. Bunlar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek ondan olmadık isteklerde bulunup şöyle dediler: Sen bir süre bizim ilâhlarımızla yararlanmamıza izin ver ki, onlara verilecek hediyeleri alalım. Bu hediyeleri aldıktan sonra bu putlarımızı kırar ve İslâm’a gireriz. Mekke’yi haram belde ilan ettiğin gibi vadimizi de haram bir bölge olarak ilan et ki, Araplar bizim kendilerine üstünlüğümüzü itiraf etsinler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların bu isteklerini kabul edecek gibi olunca, bu âyet-i kerîme indi.

Şöyle de açıklanmıştır: Burada işaret olunan Kureyşlilerin büyüklerinin, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a söyledikleri şu sözlerdir: Şu düşük seviyeli kimseleri ve köleleri yanımızdan uzaklaştır ki, biz de seninle birlikte oturalım ve senin sözlerini dinleyelim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu yapmak istedi, ancak böyle davranması ona yasaklandı.

Katade dedi ki: Bize nakledildiğine göre, Kureyşliler bir gece sabaha kadar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile başbaşa kaldılar. Onunla konuştular, ona saygıda kusur etmediler, onu kendilerine yaklaştırmaya, kendilerine doğrultmaya çalışıp durdular ve şöyle dediler: Ama sen öyle bir şey getirmektesin ki, insanlardan hiçbir kimse bunu getirmiş değildir. Sen bizim efendimizsin, ey efendimiz deyip durdular ve bu şekildeki sözlerini sürdürmeye devam ettiler. Nihayet Peygamber (.sallallahü aleyhi ve sellem) bazı istekleri hususunda onlara yaklaşacak gibi oldu, sonra da Allah onu bu işten korudu. Ve bu âyet-i kerimeyi indirdi.

“Seni bile… fitneye düşüreceklerdi” ifadesi, senin ayağını da kaydıracaklardı, demektir. Mesela; “(……..): Kişiyi önceden kabul etmiş olduğu görüşünden uzaklaştırdım, kaydırdım” denilir. Bu açıklamayı el-Herevî yapmıştır. Senin, yüzünü başka tarafa çevireceklerdi, diye de açıklanmış ise de anlamı birdir.

“Sana vahyettiğimizden ” Kur’ân’ın hükmünden… uzaklaştıracaklardı. Çünkü, Hazret-i Peygamber’in onların isteklerini kısmen de olsa kabul etmesi, Kur’ân’ın hükmüne muhaliftir.

“Sana vahyettiğimizden başkasını Bize karşı uydurasın diye.” Yani, sana vahyettiğimiz âyetlerden başka Bize birtakım şeyleri uydurasın diye… Bu Şakulilerin, ağaçlarıyla, kuşlarıyla ve yabani hayvanlarıyla Mekke’yi haram bir belde kıldığın gibi, bizim vadimizi de haram bir bölge kıl, şeklindeki isteklerine işarettir. (Çünkü) eğer Araplar sana niye Taiflilere böyle bir özellik tanıdın diye soracak olurlarsa, sen de bu hususta sana mazeret olması için: Bana bunu Allah emretti dersin, demişlerdi.

“O takdirde seni dost edineceklerdi.” Yani sen onların istediklerini yapacak olsaydın, seni dost edinirlerdi. Sana temiz duygularıyla bağlanırlardı. “Halil: Dost” kelimesi, samimi dostluk ve arkadaşlık demek olan; (……..) kökünden alınmıştır. Hazret-i Peygamber kendilerine meyletmiş olacağından, onlar da onu dost edinmiş olacaklardı.

“O takdirde seni dost edineceklerdi” âyeti, seni fakir bir kimse haline getireceklerdi diye de açıklanmıştır. Bu kelime fakirlik demek olan- ve “hı” harfinin üstün okunuşuyla-: (……..)’den gelmiş olur. Onu fakir düşürmeleri ise, kendilerine ihtiyaç duyacak hale gelmesi demektir.

İsra 72

Bu dünyada kör olan kimse, ahirette de kördür ve yol bakımından daha şaşkındır.

Diyanet Vakfı
Bu dünyada kör olan kimse ahirette de kördür; üstelik iyice yolunu şaşırmıştır.

Kurtubi Tefsiri
Kim bunda kör ise o âhirette de kördür. Yol itibariyle de en şaşkındır.

“Kim bunda” bu dünyada ibret almaktan ve hakkı görmekten yana

“kör ise o, âhirette” âhiret ile ilgili hususlarda

“de kördür.”

İklime dedi ki: Yemenlilerden bir grup gelerek, İbn Abbâs’a bu âyet-i kerîme hakkında soru sordular, o da onlara şöyle dedi: Ondan önce geçen:

“Rabbiniz, lutfundan arayasınız diye sizin, için denizde gemileri yürütendir… çoğundan oldukça üstün kıldık” (el-İsrâ, 66-70) âyetlerini okuyunuz. İbn Abbâs dedi ki: Kim bu nimetler ve görmüş olduğu bu âyetlere rağmen kör kalacak olursa o, âhirette de görmeyen bir kör olacak ve yolca daha sapık olacaktır.

Anlamın şöyle olduğu söylenmiştir: Kim, dünya hayatında yüce Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu nimetlere karşı kör kalırsa o, âhiret nimetlerine karşı da kördür.

Şu anlama geldiği de söylenmiştir: Kendisine mühlet verilen, genişlik verilen, tevbesinin kabul olunacağı va’dinde bulunulan bu dünyada iken kör olan bir kimse, hiç şüphesiz tevbenin söz konusu olmayacağı âhirette de kör olacaktır.

el-Hasen de şöyle demiştir: Kim, bu dünyada kâfir ve sapık bir kimse ise, âhirette de o kör ve yol itibariyle daha şaşkın olacaktır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu dünyada Allah’ın kesin delillerine karşı kör kalan bir kimseyi Allah, kıyâmet gününde kör olarak çürütecektir. Nitekim yüce Allah:

“Biz, onu kıyâmet gününde kör haşrederiz…” (Tâ-Hâ, 20/124) diye buyurduğu gibi, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

“Biz, onları kıyâmet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzükoyun haşredeceğiz.” (el-İsra, 17/97)

Yüce Allah’ın:

“O, âhirette de kördür” âyetinin anlamı ile ilgili olarak bütün bu açıklamalar hakkında geçerli olmak üzere, âhiretteki körlüğü daha da ileri derecede olacaktır, diye de söylenmiştir. Çünkü buradaki körlük kalp körlüğüdür. Benzeti bir şey ise göz körlüğü hakkında söylenmez. el-Halil ve Sîbeveyh şöyle demişlerdir: Çünkü gözdeki körlük, el ve ayak gibi hilkatten gelen bir husustur. O bakımdan “ne kadar da elleri vardır!” denilmeyeceği gibi “o, ne kadar da kördür!” denilemez.

el-Ahfeş de şöyle demektedir: Burada böyle bir ifadenin kullanılmayış sebebi aslı itibariyle üç harften daha çok sayıda harften meydana gelen bir kelime oluşudur ve bunun aslı; (…..): Kör” şeklindedir.

Ancak bazı nahivciler; “(……..): Ne kadar da kördür, akşam vakti ne de az görüyor!” demenin mümkün olacağını kabul etmişlerdir. Çünkü bunların fiilleri; (…..) Kör oldu, akşam vakti iyi göremedi” şeklindedir. el-Ferrâ” der ki: Şam’da, Basralı bir ilim adamının bana naklettiğine göre o, Araplardan; (…..): Saçı ne kadar da siyahtır!” ifadesini kullandıklarım nakletti. Şair de şöyle demektedir:

“Üstün ve yüceliklerde sizin ne gölgeniz, ne bir mahsulünüz var.

Fakat rezil edici şeylerde sizin hem adamlarınız, hem ileri gelenleriniz var.

Hükümdarlara gelince, bugün sen onların en aşağılık olanlarısın

Ve elbise olarak bir aşçının giyebileceği bembeyaz elbiselisisin.”

Merhum Kurtubî bu açıklamalarıyla, âyet-i kerimedeki “kördür” anlamını verdiğimiz “a’mâ'” kelimesinin, “daha da kördür” anlamında ism-i tafdil (üstünlük belirten sıfat) olabileceğini anlatmakladır.

Ebû Bekr, Hamza, el-Kisaî ve Halef ise, bu âyet-i kerimede geçen: “(……..): Kör” kelimesini her iki yerde de imale ile, diğerleri ise üstün okumuşlardır. Ebû Amr ise, birincisini imaleli, ikincisini üstün okumuştur.

“Yol itibariyle de en şaşkındır” yani, böylesi hidâyete doğru bir yol bulamaz.

İsra 71

Her toplumu önderleriyle çağıracağımız gün: Kitabı sağından verilenler, kitaplarını okuyacaklar ve onlara en küçük bir haksızlık yapılmaz.

Diyanet Vakfı
Her insan topluluğunu önderleri ile birlikte çağıracağımız o günde kimlerin amel defteri sağından verilirse, onlar, en küçük bir haksızlığa uğramamış olarak amel defterlerini okuyacaklar.

Kurtubi Tefsiri
O gün, her sınıf insanı İmâmları île çağırırız. Kimin kitabı sağ eline verilirse onlar kitablarını okurlar ve onlara hurma çekirdeği iplikçiği kadar zulmedilmez.

“O gün, her sınıf insanı İmâmları ile çağırırız” âyeti ile ilgili olarak Tirmizî, Ebû Hüreyre’den rivâyet ettiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Onlardan birisi çağırılır ve kitabı sağ eline verilir. Boyu altmış zira uzatılır, yüzü ağartılır, başı üzerine parıl parıl parlayan inci bir taç konulur. O da arkadaşlarının yanına geri döner. Onu uzaktan görürler ve: Allah’ım, bu kişi bizim yanımıza gelsin ve bu kişiyi bizim için mübarek kıl, derler. Nihayet yanlarına varır ve şöyle der: Sizden her birinize bunun gibi (bir mükâfat bulunduğu) müjdesini veriyorum. (Hazret-i Peygamber devamla) buyurdu ki: Kâfire gelince yüzü karartılır, boyu Âdem suretinde altmış zira uzatılır ve ona bir taç giydirilir. Arkadaşları da onu görürler ve: Bunun şerrinden Allah’a sığınırız, Allah’ım, bunu yanımıza getirme, derler. Ancak o yanlarına varır ve: Allah’ım onu bizden uzaklaştır, derler. O, Allah da sizi uzaklaştıran. Sizden herbir kimseye bunun gibi (bir ceza) vardır, der.” Ebû Îsa der ki: Bu, hasen garip bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 17. sûre 6.

Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Her ümmeti diz çökmüş göreceksin, her ümmet kitabına çağırılacak: Bugün de sizlere, işleye geldiğiniz amellerinizin karşılığı verilecektir” ( el-Câsiye, 45/28) âyetidir.

Kitaba da “İmâm” ismi verilir. Çünkü amellerinin ne olup ne olmadığının bilinmesi için kitaba başvurulacaktır.

İbn Abbâs, el-Hasen, Katade ve ed-Dahhâk da “İmâmları ile” âyetini, “kitapları ile” diye açıklamıştır. Yani, onlardan her bir kimseyi içinde amellerinin yazılı bulunduğu kitabı ile çağıracağız. Buna delil ise: “Kimin kitabı sağ eline verilirse” âyetidir.

İbn Zeyd: Onlara indirilen kitap ile çağırırız, diye açıklamıştır. Yani, her bir insan dünyada iken okuduğu kitabı ile çağırılacaktır. Tevrat’a mensup olanlar Tevrat ile, Kur’a n’a mensup olanlar Kur’ân ile çağırılacaklar ve: Ey Kur’ân ehli! Ne işler yaptınız? Sizler, bunun emirlerine uyup yasaklarından kaçındınız mı diye sorulacak; diğerlerine de benzeri şekilde sorular yönelecektir.

Mücahid de: “İmâmları ile” âyeti, Peygamberleri ile çağırırız demektir, demiştir.

İmâm (önder) kabul olunarak kendisine uyulan kimse demektir. Ve şöyle denilir: İbrahim (aleyhisselâm)’a uyanları getiririz, Mûsa (aleyhisselâm)’a uyanları getiririz. Bir de şeytana uyanları getiririz, putlara uyanları getiririz denilir. Hak ehli ayağa kalkar ve sağ ellerine kitaplarını alırlar. Batıl ehli de ayağa kalkar ve kitaplarını sol ellerine alırlar. Katade de böyle açıklamıştır.

Ali (radıyallahü anh) da, çağlarının önderleri ile çağırılacaklardır, diye açıklamıştır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da, yüce Allah’ın:

“O gün, her sınıf insanı İmâmları île çağırırız” âyeti hakkında şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Herkes kendi zamanlarının İmâmı ile Kabillerinin kitabı, Peygamberlerinin de sünneti ile çağırılacaktır. Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, V. 317. İbrahime uyanları getiriniz, Mûsa’ya uyanları getiriniz, Îsa’ya uyanları getiriniz, Muhammed -hepsine en üstün sakıt ve selam olsun- uyanları getiriniz, demektir. Hak ehli ayağa kalkar ve sağ ellerine kitaplarını alırlar. Yine şeytana uyanları getiriniz, sapıklığın önderlerine uyanları getiriniz. Hidâyet önderi ile sapıklığın önderi kimseleri getiriniz” diyecektir.

el-Hasen ve Ebû’l-Âl-iyye de şöyle demişlerdir: “İmâmları ile” âyetinden kasıt, amelleri ile çağırırız demektir. İbn Abbâs da böyle demiştir. Şöyle denecek: Haklarındaki takdirlere razı olanlar nerede? Kendilerine yasak kılman şeyleri işlemeyip sabredenler nerede?

Mezhepleri ile çağırılacaklardır, diye de açıklanmıştır. Dünya hayatında iken, İmâm kabul ettikleri kimseler ile çağırılacak, ey Hanefi, ey Şâfiî, ey Mu’tezili, ey Kaderi -ve buna benzer- diye çağırılacaklar. Hayır, şer, hak veya batıl, kendisine uydukları kişiye nisbet edilerek çağırılacaklardır. Ebû Ubeyde’nin konu ile ilgili açıklamasının anlamı da budur. Daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Ebû Hüreyre de şöyle demiştir: Sadaka ehli kimseler sadaka kapısından, cihad ehli kimseler cihad kapısından çağırılacaklardır… Bunu ifade eden uzunca bir hadis vardır. Buhârî, Savm 4; Fedâihrs-Sahâbe 5; Müslim, Zekât 85, 86; Tirmizî, Menâkıb 16; Nesâî, Siyanı 43; Muvatta’, Cilıâci 49

Ebû Sehl der ki: Namaz kılan kişi filan, oruç tutan kişi filan nerede denilir. Bunun da aksi olarak filan tef çalıcısı, filan laf alıp götüren kişi nerededir, diye seslenilecektir.

Muhammed b. Ka’b der ki: “İmâmları ile” anneleri ile çağırırız, demektir. Çünkü İmâm; “(……..): Önde olan” ın çoğuludur. Hükemâ da şöyle demişlerdir; Bunda üç türlü hikmet vardır. Birincisi Îsa dolayısıyla, ikincisi Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin’in şerefini ortaya çıkarmak için, üçüncüsü ise veled-i zinaların rezil olmamaları için.

Derim ki: Ancak bu görüş su götürür. Çünkü İbn Ömer’den gelen sahih hadiste o şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah, kıyâmet gününde öncekileri de sonrakileri de bir araya getirdikten sonra, ahdini bozan herkes için bir bayrak dikilecek ve: Bu filan oğlu filanın ahdine hainliğidir, denilecek.” Bu hadisi Müslim ve Buhârî rivâyet etmişlerdir. Daha önce de birkaç defa geçmiş, ve kaynakları gösterilmiş bulunan bu hadisin yer aldığı bazı yerler: Buhârî, Cizye 22. Edeb 99. Hiyel 9. Filen 21: Müslim, Cihâd 8. 10-17; Ebû Dâvûd, Cihâd 150: Tirmızî, Siyer 28…

Hadiste geçen: “Bu, filan oğlu filanın hainliğidir” ibaresi, insanların âhirette kendilerinin ve babalarının isimleriyle çağırılacağına delildir. Bu da: Ancak annelerinin İsmi ile çağırılacaklar ve böylelikle de babalarının kötü halleri setreciilmiş olunacaktır, diyenlerin kanaatlerini reddetmektedir.

“Kimin kitabı sağ eline verilirse” âyeti,

“İmâmları ile” âyetinin, “kitapları ile” anlamında olduğunu söyleyenlerin görüşlerini pekiştirmektedir. Aynı şekilde yüce Allah’ın:

“Biz, her şeyi bir İmâm-ı mübinde (apaçık bir önder kitapta) tesbit etmişizdir” (Yasin, 36/12) âyeti da bunu pekiştirmektedir.

“Onlar, kitaplarını okurlar ve onlara hurma çekirdeği iplikçiği kadar zulmedilmez” âyetindeki (fetîl ) iplikçik, hurma çekirdeğinin yangındaki ince fitildir. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nisa Sûresi’nde (4/49- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İsra 70

Andolsun, biz Âdemoğlunu şerefli kıldık, onları karada ve denizde taşıdık, onlara güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın birçoğuna karşı açıkça üstün kıldık.

Diyanet Vakfı
Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz, Âdem oğullarını şerefli ve üstün kıldık. Onlara, karada ve denizde taşıyacak vasıtalar verdik. Kendilerine hoş ve temiz rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan oldukça üstün kıldık.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Âdem oğullarının Üstünlüğü:

Yüce Allah, daha önce sözü geçen korkutmaları dile getirdikten sonra, Âdem oğulları üzerindeki nimetini bir daha beyan ederek: “Yemin olsun ki Biz, Âdem oğullarını şerefli ve üstün kıldık…” diye buyurmaktadır.

“(…..): Şerefli ve üstün kıldık” fiili, (…..): Şerefli ve üstün oldu” fiilinden mudaaf (ikinci harfi olan “re” şeddelenmiş)dır. Biz, onlara bir şeref ve bir üstünlük verdik demektir. Buradaki kerem (şeref ve üstünlük), eksikliğin nefyedilmesi anlamında olup, mâlî kerem (cömertlik) anlamında değildir.

Bu şerefli ve üstün oluşun (kerâmet)’in kapsamına, onların uzun boylu, güzel suretli olarak yaratılması, Âdemoğlu dışında hiç bir canlının kendi irade, kasıt ve tedbiri (işlerini düzenlemesi) yoluyla gerçekleştirilmesi mümkün olmayacak şekilde karada ve denizde taşınmaları da bunun kapsamına girmektedir. Ayrıca onlara, yüce Allah’ın tahsis ettiği yiyecekler, içecekler ve giyecekler de buna dahildir. Bu hususlarda hiç bir canlı, Âdemoğullarının sahip olduğu geniş imkânlara sahip kılınmamıştır. Çünkü bütün canlılar arasında mal kazanma, elbise giyinme ve çeşitli terkiplerden yapılmış yiyecekleri yeme imkânına yalnızca Âdem oğulları sahiptir.

Diğer bütün canlıların yapabildikleri azami iş, ya çiğ et yemektir, ya da çeşitli şeylerin karışımı olmayan sade şeyler yemektir.

Taberî de, bir gurup ilim adamından naklettiğine göre, şerefli ve üstün oluş, insanın eliyle yemesidir. Diğer canlılar ise ağızları ile yerler. Bu açıklama İbn Abbâs’dan da rivâyet edilmiştir. Bunu el-Mehdevî ile en-Nehhâs zikretmektedir. el-Kelbî ve Mukâtil de bu görüştedir ve bunu el-Maverdî nakletmektedir.

ed-Dahhâk da şöyle demiştir: Allah, Âdemoğullarını konuşma ve ayırt etme gücü (akıl) ile onları şerefli ve üstün kılmıştır. Atâ da der ki: Boylarının mutedil ve dik olmasıyla güzel surete sahip olmalarıyla onları üstün ve şerefli kılmıştır.

Muhammed b. Ka’b der ki: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)i onlardan kılmakla üstün kılmıştır. Bir diğer görüşe göre yüce Allah, erkekleri sakallarıyla, kadınları da zülüfleriyle üstün ve şerefli kılmıştır. Muhammed b. Cerir et-Taberi de der ki: İnsanları diğer yaratıklara egemen ve diğer yaratıkları da insanlara müsahhar kılmıştır. Söz ve yazı ile üstün kılındıkları da söylendiği gibi, kavrayış ve temyiz (ayırt etme gücü ve akıl) ile üstün kılındıkları da söylenmiştir.

Doğru ve muteber kabul edilmesi gereken görüş şudur: Esasen üstünlük, mükellef oluşun esası olan akıl iledir. Akıl sayesinde Allah bilinip tanınır ve akıl ile O’nun sözü kavranılır. Akıl sayesinde Allah’ın nimetlerine ve peygamberlerinin tasdikine ulaşılır. Şu kadar var ki, kuldan bütün istenenler yalnız akılla yerine getirelemediğinden dolayı onlara bir de peygamberler gönderilmiş, kitaplar indirilmiştir. Şeriatin misali güneştir, aklın misali de gözdür. Göz açılıp sağlıklı görme imkânına sahipse güneşi görür ve eşyanın detay çizgilerini idrâk eder.

Daha önce naklettiğimiz görüşlerin kimisi kimisinden daha kuvvetlidir. Bununla birlikte yüce Allah, bazı canlılarda Âdemoğlundan daha üstün bir takım özellikler vermiş bulunmaktadır. Atın yürümesi, işitmesi ve görmesinin, filin kuvvetinin, arslanın kahramanlığının, horozun cömertliğinin ileri derecede oluşu gibi. O bakımdan, üstünlük ve şerefli kılmış, açıkladığımız gibi ancak akıl iledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

2. Meleklerin İnsan ve Cinlere Üstünlüğü Söz Konusu mudur?

Bir kesim şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme, meleklerin insanlara ve cinlere üstün kılınmış olmalarını gerektirmektedir. Çünkü yüce Allah’ın:

“Mukarreb melekler de…” (en-Nisa, 4/172) âyeti bunu gerektirmektedir.

Ancak, âyet-i kerimeden böyle bir hükmün anlaşılması sözkonusu değildir. Aksine burada üstünlük insanlarla cinler arasında söz konusudur. Bu âyet-i kerimede yüce Allah, Âclem oğullarına diğer canlılar arasında özellikle vermiş olduğu üstünlükleri saymaktadır. Cinlerin büyük çoğunluğu fazilet itibariyle daha aşağıdadır. Melekler ise, fazilet itibariyle daha aşağıda bulunan çoğunluğun dışındadır. Âyet-i kerîme onları sözkonusu etmemektedir. Aksine, meleklerin daha faziletli olma ihtimali de anlaşıldığı gibi, bunun aksi ihtimal de anlaşılabilir, fazilet itibariyle birbirlerine eşit oldukları anlamı da çıkartılabilir. Özetle söylenecek olursa, bu meselede kat’i bir şey söylemek oldukça zordur. Bazıları tıpkı bir takım peygamberlerin diğerlerine üstün ve faziletli olduğu hususunda söz söylemekten çekindikleri gibi, bu koli da da söz söylemekten çekinmişlerdir. Çünkü Hadîs-i şerîfte: “Peygamberler hakkında birinin diğerinden daha hayırlı olduğunu ileri sürmeyin Buhârî, Husumât 1, Diyât 32; Müslim, Feda il 163; Ebû Dâvûd, Sünne 13; Müsned, III, 31, 33. ve beni Metta oğlu Yûnus’tan daha üstün tutmayın” Buhârî, Enbiyâ 35, Tefsir 4. sûre 26, 6. sûre 4, Tevhid 50: Müslim, Fedâil 166, 167; Ebû Dâvûd, Sünne 13: Tirmizî, Sakil 20. denilmektedir. Ancak bu, bu ususta bir delil olarak gösterilemez. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de peygamberler arasında fazilet ve üstünlük farkı olduğuna dair açık nas bulunmaktadır, biz bunu el-Bakara Sûresi’nde (2/253. âyetin tefsirinde) açıkladık. Meleklerle mü’min kişi arasındaki fazilete dair açıklamalarımızı da yine (el-Bakara, 2/33- âyet, 3- başlıkta) hatırlatmış bulunuyoruz.

3. Hoş ve Temiz Rızıklar Dolayısıyla Üstünlük:

“Kendilerine hoş ve teiniz rızıklar verdik.” Yani lezzetli yiyecekler ve :ecekler ihsan ettik. Mukâtil der ki: Yağ, bal, tereyağı, hurma ve helva ihan ettik. Başkalarının rızkına gelince, onların da saman, kemik ve benzeri eylerle rızıklandığını görmektesiniz.

“Ve onları yaratıklarımızın çoğundan oldukça üstün kıldık.” Hayvanını, davarlara, yırtıcı hayvanlara ve kuşlara, onlara galip gelmek, onları taarruf altına almak suretiyle üstün kıldığımız gibi, mükâfat, amellerin karşılığının görülmesi, hafıza, ayırt etme gücü ve feraset gibi niteliklerle de usan kıldık.

4. Hoş ve Temiz Yiyeceklerden Mahrumiyet:

Bu âyet-i kerîme, Âişe (radıyallahü anha) dan rivâyet edilen şu hadisi reddetmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kendi nefislerinizi hoş yiyeceklerden malilim ediniz. Çünkü şeytan bu gibi kimselerin damarlarında yürüyecek gücü kendisinde bulamaz.” Sufilerin pek çoğu hoş ve temiz şeyleri yemeyi terketmeye bunu delil göstermekle birlikte, bunun hadis diye bir aslı yoktur. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm bunu reddetmekte olduğu gibi, sabit sünnetde de- bir kaç yerde de açıklandığı üzere- buna muhalif hususları dile getirmektedir.

Ebû Hamid et-Tûsî (el-Gazali) şunları nakletmektedir: Sehl, bir süre Arabistan kirazı (sedir) ağacı yaprağı ile beslenir idi. Üç yıl süre ile döğülmüş incir yaprağı yedi.

İbrahim b. el-Benna da şunu nakletmektedir: Ben Ihmîm’den İskenderiyye’ye kadar Zunnûn ile arkadaşlık ettim. İftar vakti gelince ben, beraberimde bulunan bir ekmek ve bir miktar tuz çıkardım, sonra ona: Buyur dedim. Bana tuzun döğülmüş mü diye sordu, evet deyince, sen asla iflah olamazsın dedi. Bu sefer ben azık torbasına baktım ne göreyim, çok az miktarda kavrulmuş arpa unundan ağzına atıyordu. Ebû Yezici şöyle demiştir: Kırk yıl süreyle Âdem oğullarının yediklerinden hiçbir şey yemedim.

Bizim (mezhebimize mensup) ilim adamlarımız ise şöyle demektedir: Bu, kişinin kendisini zorlaması câiz olamayan işlerdendir. Çünkü yüce Allah, Âdem oğlunu buğday ile şerefli ve üstün kılmış, onun kabuk ve fazlalıklarını da davarlarına ayırmıştır. Dolayısıyla saman yiyerek davar ve hayvanların rızıklarına ortak olmak sahih olmaz. Kavrulmuş arpa unu ise bağırsaklarda sancı yapar. İnsan yalnızca arpa unu ve kalın tuz yemeye kalkışacak olursa bu sefer tabiatında sapmalar görünür. Çünkü arpa unu soğuk ve kurutucudur. Tuzun kendisi kuru ve kabz edicidir. Bu özelliği ile de beyine ve göze zarar verir. Nefis kendisini kıvamda tutacak şeylere meylettiği halde de o şeylerden alıkonulacak olursa bu sefer, şanı yüce Allah’ın hikmetini reddetmek suretiyle karşı koymuş olur. Daha sonra bu, bedene zararlı olur. O bakımdan böyle bir fiil, şeriata da akla da muhaliftir.

Bilindiği gibi beden Âdem oğlunun bineğidir. Eğer bu bineğe gereken itina ve şefkat gösterilmeyecek olursa, maksuda ulaştıramaz. İbrahim b. Edhem’den rivâyet edildiğine göre o, bir seferinde tereyağı, bal ve beyaz ekmek satın almış. Ona bütün bunları mı alıyorsun denilince, şu cevabı vermiş: Bulduğumuz zaman erkek adamların yediği gibi yeriz. Bulmayacak olursak yine erkekler gibi sabrederiz.

es-Sevrî et, üzüm ve pelte yer, sonra da namaza kalkardı. Seleften, benzeri durumlar çokça nakledilmiştir. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Mâide (5/87. âyet, 1. başlık ve devamında); el-A’raf (7/32. âyet, 1. başlık ve devamında) sûrelerinde ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

Birinci husus eğer onların bu şekilde yaptıkları sahih ise, bu dinde aşırıya gitmektir.

“Kendiliklerinden ortaya koydukları ve Bizim kendilerine farz kılmadığımız” ( el-Hadid, 57/27) türden bir ruhbanlıktır.

İsra 69

Ya da sizi tekrar denize döndürüp üzerinize kasırga göndermesinden ve inkârınız sebebiyle sizi boğmasından; sonra da bize karşı bir takipçi bulamamanızdan emin misiniz?

Diyanet Vakfı
Yahut Onun, sizi bir kez daha oraya (denize) gönderip üzerinize bir kasırga yollayarak, inkar etmiş olmanız sebebiyle sizi boğmayacağından emin misiniz? Sonra, bundan dolayı kendinize (intikamınızı almak için) bizi arayıp soracak bir destekçi de bulamazsınız.

Kurtubi Tefsiri
Yoksa O’nun, sizi tekrar oraya döndürüp üstünüze şiddetli bir fırtına yollamasından ve sonunda nankörlüğünüz yüzünden sizi suda boğmasından emin mi oldunuz? Sonra bize karşı onun öcünü alacak kimse bulamazsınız.

“Yoksa O’nun, sizi tekrar oraya” yani denize

“döndürüp üstünüze şiddetli bir fırtına yollamasından… emin mi oldunuz?” âyetindeki (…..):

“Şiddetli fırtına”: Şiddetle kırıp geçiren, şiddetli rüzgâr demektir. Bu kelime, (…..): Bir şeyi şiddetle kırdı, kırar” dan gelmektedir. (…..); Kırmak” demektir.

Mesela (…..): Rüzgâr gemiyi kırıp geçirdi” demek olup, (…..): Şiddetli, kırıp geçiren rüzgâr”; (…..): Şiddetli gürültülü, sesli gök gürültüsü” demektir. “Gök gürültüsü ve başka şeylerin şiddetli olarak ses çıkarmaları” fiilinin mastarı; (……..) şeklindedir. (…..): Kırık, dökük, ufalanmış ağaçlar” demektir. (…..): Kırılmak, dökülmek” anlamındadır. (…..); aynı zamanda oyun ve eğlence anlamına da gelir. Denildiğine göre bu kelime(nin bu anlamı) müvelled’dir. Müvelled, insaninnn rivâyet asrından sonra eskiden beri kullandıkları lafızdır, (el-Mu’cemu’l-Vasît, -ilk baskının mukaddimesi- s. 16).

“Ve sonunda nankörlüğünüz yüzünden” küfür ve inkârınız sebebiyle “sizi suda boğmasından emin mi oldunuz?”

İbn Kesîr ile Ebû Amr,

“sizi yere geçirmesinden” anlamındaki âyeti, (…..): sizi yere geçirmemizden”;

“yahut üzerinize… göndermesinden” anlamındaki âyeti, (…..) Yahut üzerinize göndermemizden”; “sizi… döndürüp” anlamındaki âyeti, (…..): Sizi döndürmemizden”; “üstünüze… yollamasından” anlamındaki âyeti, (…..): Üstünüze yollamamızdan” şeklinde; “suda boğmasından” anlamındaki âyeti, (…..): Suda boğmamızdan” şeklinde, her beş yerde de tazim anlamı veren nûn” ile (birinci çoğul şahıs) diye okumuşlardır. Buna sebep ise; (…..): Bize karşı” anlamındaki âyettir. Diğerleri ise hep “ye” ile (mealde gösterildiği şekilde) okumuşlardır. Bu okuyuşa sebep ise, bundan (iki) önceki âyet-i kerimede geçen: (…..): Ondan…” âyetidir.

Ebû Cafer, Şeybe, Ruveys ve Mücahid ise,

“sizi suda boğmasından” anlamındaki kelimeyi rüzgârın sıfatı olmak üzere; (…..): (O rüzgârın) sizi suda boğmasından” diye okumuşlardır. el-Hasen ve Katade’den ise, (…..): Sizi iyiden iyiye suda boğmasından” şeklinde “ra” harfi şeddeli olmakla birlikte “ye” ile okumuşlardır.

Ebû Cafer ise, hem burada hem de Kur’ân-ı Kerîm’de geçtiği diğer yerlerde: (…..): Fırtınalar, rüzgârlar” diye okumuştur.

Bir görüşe göre; (…..): Şiddetli fırtına” karada helâk eden şiddetli rüzgâr; (…..): Kasırga” ise, denizde, suçla boğan fırtına demektir. Bu açıklamayı el-Maverdî nakletmiştir.

“Sonra da bize karşı onun öcünü alacak kimse bulamazsınız.” Mücahid, buradaki; “(……..): Öc alacak kimse” kelimesini, intikam alacak kimse diye açıklamıştır. en-Nehhâs bu kelime intikam almak ile ilgilidir. Aynı şekilde herhangi bir intikam veya bunun dışında (benzeri) bir talepte bulunan herkese; (…..) denilir. Nitekim (…..):

“Örfe uyarak istesin” (el-Bakara, 2/178) ifadesi de buradan gelmektedir.

İsra 68

Karada sizi yere geçirivermesinden ya da üzerinize taş yağdırmasından emin misiniz? O zaman kendinize bir koruyucu bulamazsınız.

Diyanet Vakfı
Onun, sizi kara tarafında yerin dibine geçirmeyeceğinden, yahut başınıza taş yağdırmayacağından emin misiniz? Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız.

Kurtubi Tefsiri
Peki, kara tarafından sîzi yere geçirmesinden, yahut üzerinize çakıl taşları yağdıran bir kasırga göndermesinden emin mi oldunuz? Sonra kendinize hiç bir vekil de bulamazsınız.

“Peki, kara tarafından sizi yere geçirmesinden… emin mi oldunuz?” Yüce Allah, bu âyeti ile denizden’ denizdeki tehlikelerden kurtulacak olsalar dahi, karada da onları helâk etmeye kadir olduğunu beyan etmektedir.

“(…..): Yere geçirilmek” yerin herhangi birşey ile birlikte aşağı doğru göçmesi demektir. Dibi yıkılan kuyuya: (…..); kafadan içeri doğru girmiş göze: (…..) denilir. Yine suyu çekilmiş pınara da: (…..) denilir. Güneş, yeryüzünde görülmeyecek (tutulacak) olursa, (…..) denilir.

Ebû Amr der ki: (…..): Taşlar arasında açılan ve suyu kesintisiz bol kalan kuyu” demektir. Bunun çoğulu: (…..) şeklinde gelir.

(…..) Kara tarafı” ise, yerin bir tarafı demektir. Onu bu şekilde nitelendirmesinin sebebi, oranın yere geçirilmesinden sonra taraf olmasından dolayıdır. Aynı şekilde kara bir taraf, deniz bir başka taraftır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bunlar, deniz kıyısında bulunuyorlardı. Denizin kıyısı ise kara tarafıdır. Deniz kıyısında bulundukları sırada denizin dehşet ve tehlikelerinden yana güvenlik içinde idiler. Şanı yüce Allah, denizden dolayı korktukları şeylerden onları sakındırdığı gibi, karada bulundukları sırada kendisinden yana kendilerini emniyette gördükleri şeyden de onları korkutmaktadır.

“Yahut üzerinize çakıl taşları yağdıran bir kasırga…” Ebû Ubeyde ve el-Kutebî’nin açıklamasına göre küçük taşlar atan oldukça şiddetli fırtınalı bir rüzgâr

“göndermesinden emin mi oldunuz?” Katade der ki: Bu âyet ile kastedilen, Lût kavmine yapıldığı gibi onlara semâdan atılacak taşlardır. Nitekim dolu yağdıran buluta “hâsib” denildiği gibi, toprak ve küçük taş getiren rüzgâra da “hâsib ile hasibe” de denilir. Şair Lebid de şöyle demektedir:

“Çakıl taşları kaldırarak şiddetlice esen her fırtına

-Ahalisi orayı boşalttı diye- üzerlerinden eteklerini çekip sürüdü.”

el-Ferezdak da şöyle demektedir:

“Şam’ın kuzeyine yönelmiş kimseler olarak bizleri darmadağın olmuş

Ve atılmış pamuk gibi çakıl taşı kaldırmış bir fırtına ile dövüyor.”

“Sonra kendinize hiç bir vekil” Allah’ın azabından sizi koruyacak koruyucu ve bir yardımcı

“de bulamazsınız.”

İsra 67

Denizde size bir sıkıntı dokunduğunda, O’ndan başka çağırdığınız kaybolur. Sonra sizi karaya kurtardığında yüz çevirirsiniz. İnsan çok nankördür.

Diyanet Vakfı
Denizde başınıza bir musibet geldiğinde, Ondan başka bütün yalvardıklarınız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında, (yine eski halinize) dönersiniz. İnsanoğlu çok nankördür.

Kurtubi Tefsiri
Denizde size bir sıkıntı dokunduğu zaman, O’ndan başka taptığınız herkes kaybolur. Fakat O sizi kurtarıp karaya çıkarınca yüz çevirirsiniz. Zaten insan çok nankördür.

“Denizde size bir sıkıntı dokunduğu zaman” âyetindeki (…..): Sıkıntı” kelimesi, hem suda boğulmak, hem de suyun akıntısıyla sürüklemesinin durması endişesinin sebep olduğu korkulan kapsayan bir lafızdır. Ayrıca oldukça çalkalanması ve dalgalanması halindeki dehşetli hallerini de kapsar.

“O’ndan başka taptığınız herkes kaybolur” âyetindeki (…..): Kaybolur” lâfzı, telef olur ve yitirilir, yok olur, demektir. Bu ise, Allah’tan başka ilâh diye ibadet olunan, dua olunan herkes için tahkir edici bir ifadedir.

Âyet-i kerimenin anlamı şudur: Kâfirler, putlarının şefaatçi olacaklarına, putlarının bir üstünlük ve meziyetlerinin bulunduğuna inanırlar. Halbuki onların her birisi -fıtratı ile red olunması imkânsız bir şekilde- biliyor ki, bu putların büyük ve sıkıntılı hallerde yapacak hiçbir şeyleri yoktur, hiçbir etkileri söz konusu değildir. Yüce Allah bu hususta bütün çarelerin ortadan kalktığı, denizin böyle bir halini hatırlatarak onları konu üzerinde düşündürmektedir.

“Fakat O, sizi kurtarıp karaya çıkarınca” yine ihlastan

“yüzçevirirsiniz. Zaten insan” burada kâfir insan kastedilmektedir

“çok nankördür.”

İnsanın, tabiat itibariyle -Allah’ın korudukları kimseler müstesna- nimetlere karşı çok. nankör olduğu söylenerek de açıklanmıştır. Buna göre buradeki “insan” cins isim olur.

İsra 66

Rabbiniz, denizde sizin için gemiyi yürüten O’dur ki O’nun lütfundan arayasınız. Şüphesiz O, size karşı çok merhametlidir.

Diyanet Vakfı
(Kullarım!) Rabbiniz, lütfuna nail olmanız için denizde gemileri sizin için yüzdürendir. Doğrusu O, sizin için çok merhametlidir.

Kurtubi Tefsiri
Rabbiniz, lütfundan arayasınız diye sizin için denizde gemileri yürütendir. Şüphesiz O, size karşı çok merhametlidir.

“Rabbiniz, lütfundan” önceden (el-Bakara, 2/198. âyette) de geçtiği gibi ticaretlerle

“arayasınız diye sizin için denizde gemileri yürütendir.”

Âyette geçen: (…..): Yürütmek” gütmek, sürüklemek demektir.

Nitekim yüce Allah’ın: “(…..): Görmez misin ki, Allah bulutları sürüyor” (en-Nûr. 24/43) âyetinde aynı fiil kullanılmıştır Şair de şöyle demektedir:

“Ey bineğini süren ve Esedoğullarına:

Bu sesler ne oluyor? diye soran süvari!”

“Gemilerin sürülmesi (yürütülmesi)” ise, yumuşak esen rüzgâr ile götürülmeleridir. Burada; “(…..): Gemiler” kelimesi çoğuldur. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/64. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Deniz (bahr)” tatlı veya tuzlu olsun, oldukça fazla miktardaki suya denilir. Ancak bu isim, çoğunlukla tuzlu sular hakkında kullanılır.

Bu âyet-i kerîme yüce Allah’ın nimetlerine ve kulları üzerindeki lütuflarına dikkat çekmektedir. Yani, Rabbiniz sizlere şu şu nimetleri ihsan edendir, o halde O’na ortak koşmayınız.

“Şüphesiz O, size karşı çok merhametlidir.”

İsra 65

Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir gücün yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter.

Diyanet Vakfı
Şurası muhakkak ki, benim (ihlaslı) kullarım üzerinde senin hiçbir ağırlığın olmayacaktır. (Onları) koruyucu olarak Rabbin yeter.

Kurtubi Tefsiri
“Benim gerçek kullarım üzerinde senin hakimiyetin yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter.”

“Benim gerçek kullarım üzerinde senin hakimiyetin yoktur” âyeti ile ilgili olarak, İbn Abbâs: Bunlar mü’minlerdir, demiştir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Hicr, 1.5/42 âyetinin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Vekil olarak” İblîs’in kabul edebileceği türden davranışlara karşı koruyucu, onun hile, tuzak ve kötü desiselerine karşı da muhafaza edici olarak

“Rabbin yeter.”

İsra 64

Onlardan gücünün yettiğini sesinle ayart, atlı ve yaya gücünle üzerlerine gel, mallarında ve çocuklarında onlara ortak ol, onlara vaat et. Şeytan, onlara sadece aldatıcı vaatlerde bulunur.

Diyanet Vakfı
Onlardan gücünün yettiği kimseleri davetinle şaşırt; süvarilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ; mallarına, evlatlarına ortak ol, kendilerine vaadlerde bulun. Şeytan, insanlara, aldatmadan başka bir şey vadetmez.

Kurtubi Tefsiri
“Onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle yerinden oynat. Onlara karşı atlılarınla, piyadelerinle gürültü çıkararak baskın düzenle. Mallarına, evlatlarına ortak ol. Onlara vaadlerde bulun.” Fakat şeytan onlara bir aldatıştan başka ne vaad eder?

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1. Şeytanın Sesine Kulak Verenler:

“(…..): Yerinden oynat” anlamındaki kelime, ayağını bulunduğu yerden kaydır, onu hafife al, demektir. Asıl anlamı, kesmektir. Nitekim; (…..): Kumaş parçalandı” ifadesi de buradan gelmektedir. Sen. onu, haktan koparmak suretiyle yerinden kaydır, demektir. (…..) Korku, o kimseyi hafife aldı” anlamındadır. (…..): Rahat olmayan bir şekilde oturdu” demektir.

Buradaki “yerinden, oynat” emri, aciz bırakmak içindir. Yani senin gücün kimseyi saptırmaya yetmez, kimsenin üzerinde herhangi bir otoriten söz konusu değildir, istediğini yap.

2. Şeytanın Sesi:

“Sesinle” âyetinde ki şeytanın sesinden kasıt, -İbn Abbâs’tan gelen açıklamaya göre- yüce Allah’a isyan etmeye çağıran herbir sebeptir. Mücahid’e göre ise şarkı, zurnalar (çalgı aletleri) ve eğlencedir. ed-Dahhâk’e göre zurna (ve çalgı) sesidir. Âdem (aleyhisselâm), Habil’in oğullarını dağların üzerine, Kabil’in çocuklarını da ait taraflarına yerleştirmişti. Aralarında güzel kızlar da vardı. Mel’un şeytan zurnaya üfleyerek onları neşelendirdi. Kendilerini tutamayarak yoldan saptılar ve zina ettiler. Bunu el-Ğaznevî nakletmektedir.

“Sesinle” âyetinin, vesvesenle anlamında olduğu da söylenmiştir.

3. Şeytanın Atlıları ve Piyadeleri:

“Onlara karşı atlılarınla, piyadelerinle gürültü çıkararak baskın düzenle” âyetindeki; (…..) ‘ın asıl anlamı, sürenin gürültülü bir şekilde önündekileri sürmesi, demektir. (…..): Sesler” demektir. Şeddeli olarak; (…..): Sesler çıkardılar, bağırıştılar” tabiri de hurdan gelmektedir. (…..): Bir şeyi kendime çektim” ile; (…..): Onu kendime çektim” aynı anlamdadır. (…..): Düşmana karşı (güç, kuvvet) topladı” demektir.

Âyetin anlamına gelince: Sen, onlara karşı gücün yettiği kadarıyla her türlü hileni bir araya getir. Müfessirlerin çoğunluğu da şöyle demektedir: Bununla, ister binek üzerinde olsun, ister piyade olsun Allah’a isyan yolunda yürüyen herkes kastedilmektedir. İbn Abbâs, Mücahid ve Katade şöyle demektedirler: Şeytanın, cin ve insanlardan atlıları ve piyadeleri vardır. Allah’a isyan uğrunda Savaş veren binekli, bineksiz herkes İblisin atlıları ve piyadeleri arasında yer alır.

Saîd b. Cübeyr ve Mücahid de İbn. Abbas’dan şöyle dediğini rivâyet ederler: Allah’a isyan uğrunda yol alan bütün atlılar ile Allah’a isyan, uğrunda yol alan bütün piyadeler, haramdan kazanılmış her bir mal ve her fahişenin çocuğu şeytana aittir.

(…..): Piyadeler” kelimesi, (…..): Piyade” kelimesinin çoğuludur. (…..): Arkadaşlar” kelimesinin; (…..) çoğulu olduğu gibi.

Hafs bu kelimeyi, “cim” harfini esreli olarak okumuştur ki, (“cim” harfinin sakin okunuşu ile birlikte) iki ayrı söyleyiştir ve “piyade” anlamında; (…..) ile (…..) denilir. İkrime ve Katade ise, çoğul olarak; (…..) diye okumuşlardır.

4. Mal ve Evlatlarda Şeytanın Ortaklığı:

“Mallarına, evlatlarına ortak ol.” Yani, bu. hususta kendine ortaklık sağla. İblisin mallarda ortaklığı, Allah’a masiyet uğrunda harcanmalarıdır. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bunlar, helal olmayan yollardan ellerine geçirdikleri mallardır. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. İbn Abbâs der ki: Bundan kasıt, haram kıldıkları. Bahire, Sâibe, Vasile ve hâm diye bilinen develerdir. Katade de böyle açıklamıştır. ed-Dahhâk ise maksat, putlarına kestikleridir, diye açıklamıştır.

Çocuklar ile ilgili olarak da bunların zina mahsûlü çocuklar oldukları söylenmiştir ki, Mücahid, ed-Dahhak ve Abdullah b. Abbas böyle demişlerdir. Yine İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre bunlar, öldürdükleri ve haklarında türlü cinayet ve günahlar işledikleri çocuklardır. Ondan nakledilen bir başka açıklama da, bu çocuklara Abu’l-Haris, Abdu’l-Uzza, Abdu’l-Lat, Abdu’ş-Şems ve buna benzer isimler vermeleridir. Bir diğer açıklamaya göre, çocuklarını küfür boyasına boyamalarıdır. Nihayet çocuklarını yahudi ve hristiyan yaptılar. Tıpkı hristiyanların çocuklarını özel sularına batırmaları (vaftiz) gibi. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Beşinci bir görüş, Mücahid’den rivâyet edilen açıklamadır: Kişi, hanımı ile cima ettiğinde Allah’ın ismini anmayacak olursa, cinni, onun organı üzerinde katlanır ve onunla cima eder. İşte yüce Allah’ın:

“Bunlara onlardan önce ne bir insan dokunmuştur, ne de bir cin” (er-Rahmân, 55/56, 74) âyeti bunu kastetmektedir ki, ileride gelecektir.

Âişe (radıyallahü anha)’dan rivâyet edilen hadiste şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizin aranızda yabancılaşmış kimseler vardır.” Ben: Ey Allah’ın Rasulü! Yabancılaşmış kimseler ne demektir? diye sordum, şöyle buyurdu: “Bunlar, cinlerin de kendilerinde ortak olduğu kimselerdir.”

Bunu, et-Tirmizî el-Hakim, “Nevâdiru’l-Usul” adlı eserinde rivâyet etmiştir.

el-Herevî der ki: “Bunlara yabancılaşmış kimseler (muğarribin)” denilmesinin sebebi, bunlarda yabancı bir damarın bulunmasından dolayıdır. et-Tirmizî el-Hakim de şöyle demiştir: Cinlerin de çeşitli hususlarda Âdemoğlu ile yarışmaları ve karışmaları sözkonusudur. Cinler arasından Âdemoğulları ile evlenenler de vardır. Sebe’ kıraliçesi Belkıs’in ebeveyninden birisi cinlerden idi. İleride bunun açıklaması inşaallah gelecektir.

5. Şeytanın Boş Vaadleri:

“Onlara vaadlerde bulun.” Yani, sen onları yalan ve asılsız kuruntulara boğ. Kıyâmet yoktur, hesap yoktur, telkinlerinde bulun. Eğer hesap da cennet de, cehennem de varsa bile başkalarına göre sizin cennetlik olmanız daha önceliklidir. Yüce Allah’ın: “(Şeytan) onlara vaadlerde bulunur, olmayacak kuruntulara düşürür: Oysa şeytan kendilerini aldatmaktan başka bir şey vadetmez” (en-Nisa, 4/120) âyeti da bu pekiştirmektedir ki, buradaki “aldatma”dan kasıt, batıl ve asılsız vaadler demektir.

“Onlara vaadlerde bulun” âyetinin, onlara kötülük yapmak istiyenlere karşı yardım vaadinde bulun, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Bu da şeytana tehdit ve azap ile korkutmak üzere verilmiş bir emirdir. Bunun, şeytanın da ona uyanların da hafife alınması anlamında bir emir olduğu söylenmiştir.

6. Çalgı Aletleri, Şarkı ve Eğlence:

Ayet-i kerimede, zurnaların (çalgı âletlerinin), şarkı ve eğlencenin haram olduğuna delil olacak ifadeler vardır. Çünkü Mücahid’in açıklamasına göre,

“onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle yerinden oynat, onlara karşı… gürültü çıkararak baskın düzenle” âyeti bunu anlatmaktadır. Şeytanın sesi, yahut fiili ve onun hoş ve güzel gördüğü şeylerden uzak durmak vaciptir. Nafi’in, İbn Ömer’den rivâyetine göre o, bir seferinde bir zurna sesi işitmiş, bunun üzerine parmaklarıyla kulaklarını tıkamış, devesini, ey Nalı’ ey Nafi’, işitiyor musun diye yolun dışına çıkartarak sürmüştü. Nafi’ diyor ki: Ben evet dedikçe o aynı şekilde yoluna devam etti, nihayet ona hayır deyince ellerini indirdi ve tekrar devesini yola çevirerek; ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı, bir çobanın zurna sesini işitip de benim yaptığım gibi yaptığını gördüm, dedi. Ebû Dâvûd, Edeb 52.

İlim adamlarımız der ki: İtidal sınırları dışına çıkmayan bir sese karşı uygulamaları bu olduğuna göre, ya bugünün insanlarının şarkı ve çalgılarına karşı tavırları ne olabilirdi? İleride yüce Allah’ın izniyle Lukman Sûresi’nde (31/6. âyet, 3. başlıkta) daha geniş açıklamalar gelecektir.

İsra 63

Dedi ki: “Git! Onlardan sana uyan olursa, cehennem sizin cezanızdır — tam bir ceza.”

Diyanet Vakfı
Allah buyurdu: Git! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki hepinizin cezası cehennemdir. Tam bir ceza!

Kurtubi Tefsiri
Buyurmuştu ki: “Haydi git. Onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz ki cehennem hepinizin cezasıdır. Hem de tam bir ceza!”

“Buyurmuştu ki: Haydi git.” Bu, tahkir edici bir emirdir. Yani, bütün gücünü ortaya koy. Biz sana mühlet vermiş bulunuyoruz.

“Onlardan kim sana uyarsa” Âdem’in züniyetinden sana kim itaat ederse,

“şüphesiz ki cehennem hepinizin cezasıdır. Hem de tam bir ceza!”

Mücahid ve başkalarından nakledildiğine göre eksiksiz ve yeterli bir ceza, demektir.

Buradaki: (…..); Tam” kelimesi, mastar olarak (mefül-i mutlak olarak) nasb edilmiştir. (…..): Onu artırdım, artırırım” denilir.

Yine (…..): Mal, bizatihi arttı, artar” denilir. İsm-i faili; (…..) şeklinde gelir. O halele bu fiil hem lazım, hem müteaddidir.

İsra 62

Dedi ki: “Gördün mü, bu mu bana üstün kıldığın? Eğer kıyamet gününe kadar bana süre verirsen, onun soyunu pek azı hariç mutlaka yoldan çıkarırım.”

Diyanet Vakfı
Dedi ki: «Şu benden üstün kıldığına da bir bak! Yemin ederim ki, eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan, pek azı dışında, onun neslini kendime bağlayacağım!»

Kurtubi Tefsiri
Benden şerefli kıldığın şu kişi var ya! “Eğer beni kıyâmet gününe kadar geciktirirsen, onun soyunu -pek azı müstesna olmak üzere- mutlaka emrim altına alırım” demişti.

İblis dedi ki:

“Benden şerefli” yani, üstün

“kıldığın şu kişi var ya.” Çünkü İblis, ateş cevherinin, çamur cevherinden daha hayırlı olduğu görüşüne sahipti. Ancak o, cevherlerin esas etibariyle birbirinin dengi olduğunu bilmiyordu. Buna dair açıklamalar daha önceden el-A’raf sûresi’nde (7/12.âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“İkram: Şerefli kılmak”; övülen herşeyi kuşatıcı bir isimdir. Âyette hazf edilmiş ifadeler olup takdiri şöyledir: Benden daha şerefli kılmış olduğun şu varlık hakkında bana haber ver. Sen beni ateşten, onu çamurdan yaratmışken ne diye onu benden üstün kıldın? Buradaki bu ifadelerin hazf edilmesi, işitenin bunları bildiğinden dolayıdır. Hazf edilmiş ifadelerin takdirine ihtiyaç olmadığı da söylenmiştir. Yani: Şu benden üstün kıldığın kişi var ya, hiç şüphesiz ben ona şunları şunları yapacağım, anlamındadır.

(…..)

“Mutlaka emrim altına alırım” ifadesi, İbn Abbâs’ın açıklamasına göre, mutlaka ben onların üzerine egemenlik kuracağım, demektir, el-Ferrâ’ da böyle açıklamıştır. Mücahid ise, ben onları çepeçevre kuşatacak, avucuraun içine alacağım, diye açıklamıştır. İbn Zeyd, onları saptıracağım, demiştir. Bu açıklamalar anlam itibariyle birbirine yakındır. Yani, azdırmak ve saptırmak suretiyle onun soyundan gelecek olanları kökten imha edeceğim, onları önüme katıp sürükleyeceğim. Araplardan da “çekirgelerin, ekinin tamamını yiyip bitirmeleri halini anlatmak için” -aynı kökten olmak üzere-: (…..) tabirini kullandıkları rivâyet edilmektedir.

Anlamın, şöyle olduğu da söylenmiştir: Hiç şüphesiz ben onları dilediğim tarafa sürükleyeceğim ve istediğim şekilde onları arkamdan çekip götüreceğim. Bu da Arapların; (…..): Atın ağzına yuları takıp çektim, çekerim” tabirinden alınmıştır. (…..) da aynı anlamdadır. Birinci açıklama da buna yakındır. Çünkü çekirgeler ekinlerin üzerine hanekleriyle (çeneleriyle) yürürler ve zarar verirler. Şair de şöyle demiştir:

“Ben sana bizi çokça zarara sokup sıkıntıdan Sıkıntıya düşüren ve zayıf koyan,

Mallarımızı no varsa hepsini alıp götüren ve bütünüyle yok eden bir (geçirdiğimiz) yıldan şikâyet ediyorum.”

“Pek azı müstesna” Yani, benim şerrimden korunanlar müstesna. Bunlar ise yüce Allah’ın:

“Muhakkak Benim kullarım üzerinde senin hiç bir tasallutun olmaz” (el-Hicr, 15/42) âyetinde sözünü ettiği kimselerdir. İblis bunu zannma binaen söylemişti. Nitekim yüce Allah:

“Yemin olsun, İblis onların aleyhindeki zannını gerçekleştirmişti” (Sebe’, 34/20) diye buyurmaktadır. Yahut da o bunu beşerin tabiatı gereği onlarda birtakım arzu ve isteklerin de yerleştirileceğini bildiği için ya da bunu meleklerin:

“Sen orada fesat çıkartacak bir kimseyi mi yaratacaksın?” (el-Bakara, 2/30) sözlerine binaen de söylemiş olabilir.

el-Hasen der ki: İblis’in böyle bir zarına sahip olması, Âdem (aleyhisselâm)’a vesvesesini telkin ettiğinde, (karşı durmak konusunda) her hangi bir azmini görmemiş olmasından dolayıdır.

İsra 61

Hani meleklere: “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis hariç hepsi secde etmişti. O dedi ki: “Ben çamurdan yarattığın kimseye secde mi ederim?”

Diyanet Vakfı
Meleklere: ademe secde edin! demiştik. İblisin dışında hepsi secde ettiler. İblis: «Ben, dedi, çamurdan yarattığın bir kimseye secde mi ederim!»

Kurtubi Tefsiri
Hani Bk meleklere: “Âdem’e secde edin” demiştik. Onlar da -İblis müstesna- secde etmişlerdi. “Ben, bir çamur olarak yarattığın kişiye secde eder miyim?” demişti.

Şeytanın insanın düşmanı olduğundan daha önceden söz edilmiş idi. Burada söz Âdem’e gelerek:

“Hani Biz meleklere: Âdem’e secde edin, demiştik” diye buyurulmaktadır. Yani, sen müşriklerin sapıklıkta devam etmeleri, Rabblerine karşı azgınlık etmeleri, İblisin, Rabbine isyan edip secde etmeyi kabul etmeyişini ve o söylediği sözlerini de hatırlaleyhisselâmöylediği sözler ise yüce Allah’ın:

“İblis müstesna secde etmişlerdi Ben, bir çamur olarak” yani çamurdan

“yarattığın kişiye secde eder miyim, demişti” âyetinde dile getirilmektedir. Bu soru inkâri bir istifhamdır. Hazret-i Âdem’in yaratılışı ile ilgili yeterli açıklamalar, bundan önce el-Bakara SÛRESİ (2/31. âyet) ile el-En’âm Sûresi’nde 6/11 ve 12. âyetlerde) geçmiş bulunmaktadır.

İsra 60

Hani sana demiştik ki: “Rabbin insanları kuşatmıştır.” Sana gösterdiğimiz rüyayı ve Kur’an’daki lanetlenmiş ağacı da insanlar için bir imtihan kıldık. Onları korkutuyoruz ama bu, onlara sadece büyük bir azgınlık artırır.

Diyanet Vakfı
Hani sana: Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır, demiştik. Sana gösterdiğimiz o görüntüleri ve Kuranda lanetlenen ağacı, ancak insanları sınamak için meydana getirdik. Biz onları korkuturuz da, bu onlara, büyük bir azgınlıktan başka bir şey sağlamaz.

Kurtubi Tefsiri
Hani sana: “Şüphesiz Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır” demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı ve Kur’ân’da lanet edilen ağacı Biz, ancak insanlara bir fitne kıldık. Biz, onları korkutuyoruz. Fakat bu, büyük bir tuğyandan başka bir şeylerini artırmıyor.

“Hani sana: Şüphesiz Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır, demiştik” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demektedir: Burada

“insanlar” dan kasıt, Mekkelilerdir. Onları kuşatması, onları helâk etmesidir. Yani, Allah onları helâk edecektir. Yüce Allah’ın burada bunu “mazi” lâfzı ile sözkonusu etmesi, gerçekleşeceğinin muhakkak oluşundan dolayıdır. Bununla Bedir günü ve Mekke’nin fethi günü cereyan eden ve va’dedilmiş bulunan helâk etmeyi kast etmiştir.

Yüce Allah’ın:

“İnsanları çepeçevre kuşatmıştır” âyetinin, kudreti onları çepeçevre kuşatmıştır, demek olduğu da söylenmiştir. O bakımdan onlar, Allah’ın kabzasındadırlar. O’nun meşîeti dışına çakamazlar. Bu açıklamayı Mücahid ve İbn Ebi Necih yapmışlardır.

el-Kelbî der ki: İlmi insanları kuşatmıştır, anlamındadır. Bir diğer açıklamaya göre maksat, Hazret-i Peygamber’in, insanların onu öldürmek istemelerine karşı korunması ve böylelikle Rabbinin risaletini tebliğ etmesinin sağlanmasıdır. Yani Biz, seni onlara bir bekçi göndermedik. Aksine sana düşen tebliğde bulunmaktır. Sen, bütün gayretinle tebliğini yap. Onlara karşı da seni Biz korur, muhafaza ederiz. Onlardan hiç korkmaleyhisselâmana, emrettiğim şekilde risaleti tebliğe devam et. Çünkü Bizim kudretimiz hepsini çepeçevre kuşatıcıdır. Bu anlamdaki açıklamaları el-Hasen, Urve, Katade ve başkaları yapmışlardır. “Sana gösterdiğimiz o rüyayı… Biz, ancak insanlara bir fitne kıldık.” Yüce Allah, korkutmayı ihtiva eden Kur’ân âyetlerini indirişini açıkladıktan sonra buna, İsrâ âyetini (mucizesini) söz konusu etmeyi eklemektedir. Bu mucize sûrenin baş taraflarında zikredilmiştir. Buhârî ve Tirmizî’de, İbn Abbâs’tan, yüce Allah’ın:

“Sana gösterdiğimiz o rüyayı… Biz, ancak insanlara bir fitne kıldık” âyeti hakkında şöyle dediği nakledilmektedir: Bundan maksat gözle görmektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem.)’a bu, Beytü’l-Makdis’e geceleyin yürütüldüğü gece gösterilmiştir. “Kur’ân’da lanet edilen ağaç ise, Zakkum ağacıdır.”

Ebû Îsa et-Tirmizî dedi ki: Bu sahih bir hadistir. Buhârî, Tefsir 17. sûre 9: Tirmizî, Tefsir 17. sûre 4. Sadece “rüya” İle ilgili açıklamalarıyla: Müsned, 1, 221, 370.

Hazret-i Âişe, Muaviye, el-Hasen, Mücahid, Katade, Saîd b. Cübeyr, ed-Dahhak, İbn Ebi Necih ve İbn Zeyd de İbn Abbâs’ın görüşündedirler. Burada sözü edilen “fitne” ise, önceden İslâm’a girmiş bazı kimselerin, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine geceleyin Beyti’l-Makdis’e götürüldüğünü (İsra’yı) haber verdiğinde irtidat etmeleri idi.

Buradaki “rüya”nın, uykuda görülen rüya olduğu da söylenmiştir. Ancak âyet-i kerîme bu görüşün tutarsız olmasını gerektirmektedir. Çünkü uykuda görülen rüyada fitneyi gerektirecek birşey sözkonusu olmaz ve hiç kimse bunu inkâr etmez.- İbn Abbâs’tan da şöyle dediği nakledilmektedir: Bu âyet-i kerimede sözü edilen rüya, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın, Hudeybiye yolunda, Mekke’ye gireceğine dair gördüğü rüyadır. Ancak, Hudeybiye barışı ile geri, çevrilince, bundan dolayı (bazı) müslümanlar fitneye (tereddüde) düştüler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi. Bir sonraki sene Mekke’ye girdi ve yüce Allah da:

“Yemin olsun Allah, Rasûlüne gösterdiği rüyayı hak ile tasdik etmiştir” (el-Feth, 48/27) âyetini indirdi. Ancak bu yorumda da bir parça zayıflık vardır. Çünkü bu sûre Mekki’dir ve sözü edilen rüya ise Medine’de görülmüştür.

Yine İbn Abbâs, -üçüncü bir rivâyete göre- şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) rüyasında, Mervanoğullarının, minberi üzerine maymunlar gibi üşüştüğünü görmüş ve bundan rahatsız olmuştu. Bunun üzerine; bundan kasıt, onlara verilen dünyalıktır denilince, üzüntüsü gitti. Ancak Mekke’de onun minberi yoktu. Bununla birlikte Mekke’de iken Medine’deki minberini rüyada görmesi de mümkündür.

Bu üçüncü yorumu aynı şekilde Sehl b. Sa’d (radıyallahü anh) da yapmıştır. Sehl dedi ki: Bu rüyadan kasıt şudur: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Umeyyeoğullarımn, minberine, maymunlar gibi üşüştüğünü gördü. Bundan dolayı kederlenir oldu. O günden itibaren vefat ettiği vakte kadar güldüğü görülmedi. Bu âyet-i kerîme inerek bunun, onların mülkü ellerine geçirip yükseleceklerini ve Allah’ın bunu da insanlara bir fitne ve bir sınanma vesilesi kılacağını haber vermek üzere indi.

el-Hasen b. Ali ele, Muaviye’ye bey’ati ile ilgili olarak irad ettiği hutbesinde:

“Bilmiyorum, belki de o sizin için bir imtihandır, bir süreye kadar bir faydalanmadır. ” (el-Enbiya, 21/111) âyetini okumuştur. İbn Atiye der ki: Bu yorum su götürür. Çünkü böyle bir rüyanın kapsamına Hazret-i Osman da, Ömer b. Abdülaziz de, Muaviye de girmez.

“Ve Kur’ân’da lanet edilen ağacı” ifadesinde takdim ve tehir vardır. Yani Biz, sana gösterdiğimiz rüyayı da, Kur’ân’da lanet olunan ağacı da ancak insanlara bir fitne kıldık, demektir. Âyetin nazmında “fitne kıldık” ifadesi, gösterilen rüya hakkında zikredildikten sonra “ve Kur’ân’da lanet edilen ağacı da” anlamındaki âyet da ona atf edildiğinden, böyle bir takdim ve tehir bulunduğu açıklaması yapılmıştır.

Bunun, fitne oluşuna gelince, Kureyş kâfirleri bu ağaç ile korkutulunca Ebû Cehil alay olmak üzere şöyle dedi: Şu Muhammed sizleri, taşları yakan bir ateş ile tehdit etmekte, sonra da bunun ağacı bitirdiğini iddia etmektedir. Oysa bizim bildiğimiz ateş ağacı yer, bitirir. Diğer taraftan bizim Zakkum, diye bildiğimiz şey ancak hurma ve tereyağından ibarettir. Daha sonra Ebû Cehil bir cariyeye emir vererek, hurma ve tereyağı hazırlattı, arkadaşlarına da : Haydi zıkkımlanın, dedi.

“Bizim Zakkum diye bildiğimiz şey, sadece hurma ve tereyağıdır” sözünü söyleyenin, İbnü’z-Ziba’râ olduğu da söylenmiştir. Çünkü o: Allah yurdunuzda Zakkumu artırsın. Çünkü, Yemenlilerin ağzında Zakkum, tereyağı ile hurma demektir.

Her ikisinin de böyle bir sözü söylemiş olmaları mümkündür. Bu söz sebebiyle bazı zayıf (akıllı) kimseler fitneye düşmüşlerdir. Allah, Peygamberine İsra’yı ve Zakkum ağacını ancak bir fitne ve bir deneme aracı kıldığını haber vermektedir. Bunun sonucunda da Allah’ın indinde kâfir olacağı bilinen kimseler kâfir olsun, îman edeceği bilinen kimseler de tasdik etsin diye.

Nitekim, rivâyet edildiğine göre Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh)’a, İsra’nın gerçekleştiği gecenin sabahında şöyle denilmiş: Senin arkadaşın, dün gece Büytü’l-Makdis’ten geldiğini iddia etmektedir. Hazret-i Ebû Bekir: Öyle bir şey demişse, yemin olsun ki doğru söylemiştir, dedi. Ona: Sen onun sözlerini işitmeden önce mi onu tasdik ediyorsun? denilince, o: Sizin akıllarınız nerede? Ben onun semadan getirdiği haberini tasdik ediyorum. Beytü’l-Makdis’e dair getirdiği haberi nasıl tasdik etmeyeyim ki? Halbuki sema Beytü’l-Makdis’ten çok, pek çok uzaklardadır, diye cevap vermişti.

Derim ki: Bu haberi İbn İshak zikretmekte olup, ifadesi şöyledir: (İbn İshak) dedi ki: Bana, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in İsra’sı ile ilgili olarak Abdullah b. Mes’ûd, Ebû Said el-Hudri, Âişe, Muaviye b. Ebi Sübyan, el-Hasen b. Ebi’l-Hasen, İbn Şihab ez-Zührî, Katade ve onların dışında kalan ilim ehlinden ve Ebû Talib’in kızı Um Hani’den Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın İsra’sı ile ilgili olarak ulaşan sözler arasında bu hadiste bir araya gelen (ittifak arz eden, birbirlerini destekleyen) hususlar vardır. Onların her birisi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in İsra’ya gidişi ile ilgili olarak bazı hususları anlatmıştır. Hazret-i Peygamberin İsra’sı ve bu hususta ondan nakledilenler, bir bela (imanın denenmesi), arındırma, yüce Allah’dan kudreti ve egemenliği hususundaki emirlerinden bir emir (işlerinden bir iş) olup, onda özlü akıl sahiplerine bir ibret vardır. Îman edip tasdik eden ve yüce Allah’ın emrini yakîn ile kabul eden kimseler için de bir hidâyet, bir rahmet ve bir sebat olmuştur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Allah’ın dilediği şekilde geceleyin yürütüldü ve Onun istediği gibi oldu. Ona, dilediği şekilde âyetlerinden göstersin diye gerçekleşti. Nihayet Peygamber, Allah’ın emri ve uçsuz bucaksız saltanatından gördüklerini gördü. Dilediğini yaptığı uçsuz bucaksız kudretinden, diledikleri şeyler ona gösterildi. Abdullah b. Mes’ûd’dan bana ulaştığına göre o şöyle dermiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Burak -ki bu, ondan önceki peygamberlerin üzerine bindiği ve ön ayaklarını gözünün değdiği en son noktaya koyan bir binektir- getirildi ve Hazret-i Peygamber ona bindi. Sonra arkadaşı onunla birlikte sema ile arz arasındaki âyetleri kendisine göstermek üzere onunla birlikte çıktı. Nihayet Beyti’l-Makdis’e ulaştı. Orada bir grup peygamber ile birlikte İbrahim., Mûsa ve Îsa’yı buldu. Onun için toplanmış bulunuyorlardı. Onlara namaz kıldırdı, sonra ona üç kap getirildi. Birisinin içinde süt, diğerinin içinde şarap, ötekinin içinde de su vardı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dedi ki: “Bana bu kaplar sunulduğu vakit, birisinin şöyle dediğini işittim: Eğer suyu alırsa o da suya boğulur, ümmeti de suya boğulur. Eğer şarabı alırsa o da azar, ümmeti de azar. Eğer sütü alırsa, o da hidâyete kavuşturulur ümmeti de hidâyete kavuşturulur. Bunun üzerine ben de süt kabını aldım ve içtim. Cibril de bana: “Ey Muhammed, sen de hidâyete iletildin, ümmetin de hidâyet buldu” dedi.

İbn İshâk (devamla) dedi ki: el-Hasen’den bana anlatıldığına göre şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ben, Hicr’de uyuyorken Cibril (aleyhisselâm) yanıma geldi. Ayağıyla beni dürttü. Kalkıp oturdum, fakat hiçbir şey görmedim. Tekrar yattım. İkinci bir defa yanıma geldi ayağıyla beni dürttü. Yine oturdum, hiç bir şey görmedim. Tekrar yattım. Üçüncü bir defa bana geldi, yi ne ayağıyla beni dürttü. Ben de oturdum. Pazumdan beni yakaladı. Onunla birlikte ayağa kalktım. Mescid’in kapısına doğru çıktık. Katır ile eşek arası, beyaz renkli, baldırlarında -kendileriyle ayaklarını ittiği- iki kanadı bulunan ve ön ayaklarını gözünün değdiği en son noktaya koyan bir binek ile karşılaşıverdim. Ona bindim. Sonra (Cebrâîl) benimle çıktı. Ne o beni ileri geçiyordu, ne ben onu geçiyordum.”

İbn İshak dedi ki: Katade’den de bana nakledildiğine göre o şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan bana şöyle dediği nakledildi: “Binmek üzere ona yaklaştığımda serkeşlik etti. Cibril, yelesi üzerine elini koyduktan sonra, utanmıyor musun yaptığından ey Burak? Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’den önce Allah nezdinde ondan daha değerli herhangi bir kul sana binmiş değildir, dedi. Utancından Burak’tan terler boşandı, sonra sakinleşti ve ben de sırtına bindim.”

el-Hasen de hadisinde şunları söylemiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yoluna devam etti, Cibril de onunla birlikte yoluna devam etti. Nihayet Beytü’l-Makdis’e ulaştı. Orada İbrahim, Mûsa ve Îsa’yı bir grup peygamber ile birlikte buldu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara İmâm olup onlara namaz kıldırdı. Sonra birinde şarap, diğerinde de süt bulunan iki kap getirildi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) süt kabını aldı ve ondan içti. Şarap kabına da ilişmedi. Cibril ona şöyle dedi: Sen de fıtrata iletildin, ümmetin de fıtrata iletildi. Ve size şarap haram kılındı.

Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’ye geri döndü. Sabah olduğunda erkenden Kureyşlilerin yanına vardı ve onlara durumu haber verdi. İnsanların pek çoğu, Allah’a yemin ederim bu apaçık bir durumdur. Allah’a yemin olsun ki kervan, Mekke’den Şam’a sürekli bir ay yol teperek gider. Bir ay gider ve bir ayda da dönerler. Muhammed. ise bu mesafeyi tek bir gecede alıyor ve yine Mekke’ye geri dönüyor. Bunun üzerine önceden İslâm’a girmiş pek çok kimse irtidat etti. Bazıları da Ebû Bekir’e giderek: Ne dersin arkadaşın hakkında ey Ebû Bekir, dediler. O, bu gece Beytü’l-Makdis’e gidip orada namaz kıldığını ve Mekke’ye geri döndüğünü söylüyor. Ebû Bekir es-Sıddik (radıyallahü anh) dedi ki: Siz ona iftira ediyorsunuz, deyince onlar: Hayır, işte mescidde bulunuyor ve bunu insanlara anlatıyor, dediler. Bu sefer Ebû Bekir şöyle dedi: Allah’a yemin olsun ki, eğer o böyle bir söz söylediyse hiç şüphesiz doğru söylemiştir. Bundan hayret etmenizi gerektiren ne var? Allah’a yemin ederim, o bana gece veya gündüzün, kısacık bir anında semadan yeryüzüne haberin kendisine geldiğini bildiriyor ve ben de onu tasdik ediyorum. Bu ise sizi hayrete düşüren bu husustan dalia ileridir.

Daha sonra Ebû Bekir, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına gitti ve: Ey Allah’ın Peygamberi dedi. Sen, bunlara bu gece Beytü’l-Makdis’e gittiğini söyledin mi? Hazret-i Peygamber: “Evet” diye buyurdu. Bunun üzerine Hazret-i Ebû Bekir şöyle dedi: Ey Allah’ın Peygamberi, onun bana niteliklerini anlat. Çünkü ben oraya gitmiştim, dedi. el-Hasen (devamla) dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “(Beytü’l-Makdis) önüme kaldırılıp getirildi ve ben ona bakar oldum.” Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Bekir’e, Beytü’l-Makdis’in niteliklerini anlatmaya koyuldu, Ebû Bekir (radıyallahü anh) da doğru söyledin. Şahidlik ederim ki muhakkak sen Allah’ın Rasûlüsün diyordu. Hazret-i Peygamber, Hazret-i Ebû Bekir’e Beytü’l-Makdis’in her hangi bir tarafım anlattıkça, o da doğru söyledin, şahidlik ederim ki, muhakkak sen Allah’ın Rasûlüsün, diyordu.

(el-Hasen.) dedi ki: Nihayet, Hazret-i Peygamber sözlerini bitirince, Ebû Bekir (radıyallahü anh)’a da şunları söyledi: “Ve sen de ey Ebû Bekir! Sıddîk’sin.” İşte Hazret-i Peygamber o gün ona “sıddîk” ismini verdi. el-Hasen (devamla) dedi ki: Yüce Allah bundan dolayı İslâm’dan irtidat eden kimseler hakkında da:

“Sana gösterdiğimiz o rüyayı ve Kuranda lanet edilen ağacı, Biz ancak insanlara bir fitne kıldık. Biz onları korkutuyoruz. Fakat bu büyük bir tuğyandan başka bir şeylerini artırmıyor” âyetini indirdi. İşte bu, el-Hasen’in, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın İsra’sı ile ilgili hadisidir. Katade’nin anlattığından da ona bazı bölümler dahil olmuştur. İbn Hişam, es-Siratü’n-nebeviyye, Dimeşk 1417/1996, II, 29-31.

(İbn İshak) İsra ile ilgili diğer hususları Siret’inde daha önce ismi anılan kimselerden naklederek zikretmiştir.

İbn Abbâs dedi ki: Bu ağaç Umeyyeoğullarıdır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da el-Hakem’i sürgüne göndermişti. Ancak bu, sonradan uydurulmuş zayıf bir sözdür. Çünkü sûre Mekke’de inmiştir, böyle bir yorumun doğru olma ihtimali uzaktır. Ancak bu âyet-i kerimenin Medine’de indiği kabul edilirse uygun görülebilir, fakat böyle bir şey sabit olmuş değildir. Âişe (radıyallahü anha) da Mervan’a şöyle demişti: Allah senin babana, sen daha onun sulbünde iken lanet etmiştir. İşte o bakımdan sen de Allah’ın lanetinden bir parçasın. Buhâri, Tefsir 46. sûre 1’de Mervân’ın, Abdurrahman b. Ebî Bekir’den aleyhinde Kur’ân âyetinin (el-Ahkâf. 46/17) indiğini iddia etmesi üzerine, Hazret-i Âişe’nin onu reddeden cevabı yer almakta; ancak lanetten söz etmemektedir.

Daha sonra yüce Allah:

“Ve Kur’ân’da lanet edilen ağacı” diye buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu ağacın lanetinden söz edilmemiştir. Ama, yüce Allah kâfirleri lanetlemiştir, onlar da bu ağacı yiyeceklerdir. Yani, Kur’ân-ı Kerîm’de ağaçtan yiyecek olanlar lanetlenmiştir.

Bunun, Arapların hoş olmayan, tiksinilen ve zararlı olan her bir yiyeceğe “lanetli” demeleri kabilinden olma ihtimali de vardır. İbn Abbâs der ki: Lanet olunan ağaç, şu diğer ağaçlara sarmaş dolaş olup o ağaçları kurutan ağaçtır ki, bununla keşût (küsküt otu, bağ boğan diye bilinen ot)’u kastetmektedir.

“Biz onları” zakkum ile

“korkutuyoruz. Fakat bu” korkutma,

“büyük bir tuğyandan” küfürden

“başka bir şeylerini artırmıyor.”

İsra 59

Bize mucizeler göndermemizi engelleyen, yalnızca öncekilerin onları yalanlamış olmasıdır. Semûd’a gözle görülür bir dişi deve verdik, ama onunla zulmettiler. Biz mucizeleri sadece korkutmak için göndeririz.

Diyanet Vakfı
Bizi, ayetler (mucizeler) göndermekten alıkoyan tek şey, öncekilerin bu ayetleri yalanlamış olmasıdır. Nitekim Semud kavmine, açık bir mucize olmak üzere bir dişi deve vermiştik. Onlar ise, (bu deveyi boğazladılar ve) bu yüzden zalim oldular. Oysa biz ayetleri ancak korkutmak için göndeririz.

Kurtubi Tefsiri
Bizi, âyetleri göndermekten alıkoyan tek sebep, öncekilerin onları yalanlamış olmalarıdır. İşte Semûd kavmine de gözle görülür apaçık bir belge olmak üzere o dişi deveyi verdik de bu yüzden zulmettiler. Halbuki Biz, âyetleri ancak korkutmak için göndeririz.

“Bizi, âyetleri göndermekten alıkoyan tek sebep, öncekilerin onları yalanlamış olmalarıdır” âyetinde hazf edilmiş ifadeler vardır. Âyetin takdirî (anlamı) şöyledir: Onların gösterilmesini teklif ettikleri âyetleri göndermekten bizi. alıkoyan tek sebep, bu âyetleri yalanlayacakları için, kendilerinden öncekilere yapıldığı gibi bunların da helâk edilmeleridir.

Bu anlamdaki açıklamaları Katade, İbn Cüreyc ve başkaları yapmıştır. O bakımdan yüce Allah Kureyş, kâfirlerinin azabını ertelemiştir. Çünkü onlar arasında îman edecek ve yine aralarından mü’min olarak dünyaya gelecek kimseler olduğunu biliyordu. el-En’âm Sûresi’nde ve başka yerlerde, onların, yüce Allah’ın, Safa tepesini altına dönüştürmesini ve dağları etraflarından uzaklaştırmasını istedikleri geçmiş bulunmaktadır. Bunun üzerine Cibril (aleyhisselâm.) şöyle demiştir: “Dilersen kavminin dediği olur. Fakat îman etmeyecek olurlarsa, onlara mühlet verilmez. Dilersen de onlara mühlet verebilirsin.” Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: “Hayır, ben onlara mühlet verilmesini istiyorum” demişti.

“Göndermekten” anlamındaki âyetin başında gelen ilk: “(…..): Alıkoyma” anlamındaki fiil dolayısıyla nasb mahallindedir. İkincisi ise,

“yalanlamış olmaları” anlamındaki lâfzın başına gelen ikincisi ise ref mahallindedir.

“(…..): Âyetleri” âyetinin başındaki “be” harfi fazladan gelmiştir.

Buna göre âyet şu anlamdadır: Âyetleri göndermemizi engelleyen tek sebep öncekilerin yalanlamasıdır. Çünkü yüce Allah’ın herhangi bir hususta engellenmesi sözkonusu değildir. Bu ifadenin anlamı, böyle bir şeyi (isteklerini) gerçekleştirmeyeceğini mübalağa yoluyla ifade etmektir, âdeta ondan alıkonmuş, engellenmiş gibi olmaktadır.

Daha sonra yüce Allah, onlardan önce âyetler gösterilmesini isteyip de onlara îman etmeyenlere yaptıklarını şöylece beyan, etmektedir:

“İşte Semud kavmine de gözle görülür apaçık bir belge olmak üzere o dişi deveyi verdik.” Yani, Hazret-i Salih’in doğruluğuna, yüce Allah’ın da kudretine açık seçik ve apaydınlık bir şekilde delil olan o âyeti verdik. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-A’raf, 7/33. âyet ile Hûd, 11/62. âyet ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

“Bu yüzden zulmettirler.” Yani, o âyete, mucizeyi yalanlayarak zulmetmiş oldular. Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, bu âyetin Allah tarafından gönderildiğini inkâr edip kâfir oldular, bu sebepten Allah da gönderdiği azap ile onları toptan imha etti.

“Halbuki Biz, âyetleri ancak korkutmak için göndeririz.” Bu âyet, beş şekilde açıklanmıştır:

1- Bundan maksat, yüce Allah’ın peygamberler vasıtası ile yalanlayanları uyarıp korkutmak üzere göstermiş olduğu ibret ve mucizelerdir.

2- Bunlardan maksat, masiyetlerden korkutmak üzere intikam, âyetleri (mucize ve belgeleri) dir.

3- Maksat, durumlarda görülen değişikliklerdir. Küçükken gençliğe doğru geçiş, sonra olgunluk yaşı, sonra yaşlanmak. Bundan maksat ise, hallerinin değişmesi ile gerekli ibreti almak ve böylelikle işinin akıbetinden korkmaktır. Bu, Ahmed b. Hanbel (radıyallahü anh)’ın görüşüdür.

4- Maksat Kur’ân-ı Kerîm’dir.

5- Oldukça seri ve yaygın ölüm demektir. Bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır.

İsra 58

Hiçbir şehir yoktur ki biz kıyamet gününden önce onu helak edecek ya da şiddetli bir azapla azaplandıracak olmayalım. Bu kitapta yazılmıştır.

Diyanet Vakfı
Ne kadar ülke varsa hepsini kıyamet gününden önce ya helak edecek veya en çetin bir şekilde azaplandıracağız. Bu, Kitapta (levh-i mahfuzda) yazılıdır.

Kurtubi Tefsiri
Kıyâmet gününden önce Bizim helâk etmeyeceğimiz, yahut oldukça ağır bir azap ile azaplandırmayacağımız hiç bir ülke yoktur. Bu, o Kitapta yazılıdır.

“Kıyâmet gününden önce Bizim helâk etmeyeceğimiz” kendisini tahrip etmeyeceğimiz,

“yahut oldukça ağır bir azap ile azaplandırmayacağımız hiç bir ülke yoktur.”

Mukâtil der ki: Salih olan ülke (halkı) ölüm ile helâk edilir. Kötü olanlar ise azâb ile helâk edilirler. İbn Mes’ûd da şöyle demiştir: Bir ülkede zina ve riba ortaya çıktı mı, artık Allah onların helâk edilmelerine izin verir.

Anlamın şu şekilde olduğu da söylenmiştir: Zulme sapmış olup helâk etmeyeceğimiz… bir ülke yoktur.

“Biz, ahalisi zâlimler olmadıkça ülkeleri helâk edenler değiliz” (el-Kasas, 28/59) âyeti da bu açıklamayı pekiştirmektedir. Yani, müşrikler korksunlar. Çünkü kâfir olup ilahi azâbın gelip çatmayacağı hiç bir ülke yoktur.

“Bu o Kitapta” yani Levh-i Mahfuzda

“yazılıdır.” Satır satır yazıya geçirilmiştir. Satır ise, hat ve kitabet demektir ki, aslında bu kelime mastardır. Setar da bu şekildedir. Cerir şöyle demiştir:

“İsteyene malımı ve malımın en kıymetli olanlarını satarım

Köleler divanlarında satır satır yazıları yazıp durdukça.”

“Setar”in çoğulu “estâr” gelir. “Sebeb”in çoğulunun “esbâb” gelmesi gibi. Bir daha da “esâtîr” şeklinde çoğul yapılır. “Satr”ın çoğulu “estur ve sutûr” gelir. Eflus ve fulûs (felsler, bozuk para) gibi.

Burada

“Kitab”dan maksat, levh-i Mahfuzdur.

İsra 57

Onların çağırdıkları kimseler, Rablerine yaklaşmak için vesile ararlar, hangisi daha yakın diye. O’nun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. Şüphesiz Rabbinin azabı korkulacak bir şeydir.

Diyanet Vakfı
Onların yalvardıkları bu varlıklar Rablerine -hangisi daha yakın olacak diye- vesile ararlar; Onun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı, sakınılacak bir azaptır.

Kurtubi Tefsiri
Onların o tapındıkları da Rabblerine hangisi daha yakın olacak diye yol ararlar. O’nun rahmetini umar, azabından korkarlar.

Müslim’in Sahih’inde Tefsir bölümünde Abdullah b. Mes’ûd’dan, yüce Allah’ın:

“Onların o tapındıkları da Rablerine hangisi daha yakın olacak diye yol ararlar” âyeti hakkında şöyle dediği kaydedilmektedir: Bunlar, daha önce kendilerine ibadet olunan cinlerden İslâm’a girmiş bir gruptur. Cinlerden bu grup İslâm’a girdiği halde, önceden onlara ibadet edenler, ibadetleri üzere devam ettiler. Bir rivâyette de şöyle denmiştir: Âyet-i kerîme, cinlerden bir kesime ibadet eden Araplar hakkında inmiştir. Bu cinler, İslâm’a girdikleri halde, onlara ibadet eden insanlar bunun farkına varmamışlardır. İşte bunun üzerine: “Onların o tapındıkları da Kabblerine hangisi daha yakın olacak diye yol ararlar” âyeti nazil oldu. Müslim, Tefsir 28-30. Yine Abdullah b. Mes’ûd’dan nakledildiğine göre kastedilenler meleklerdir. Araplardan bazı kabileler onlara ibadet ediyordu. Bunu da el-Maverdi zikretmektedir.

İbn Abbâs ve Mücahid de: Maksat Uzeyr ve Îsa’dır, demişlerdir.

“Ararlar” Allah’a daha yakın olmayı talep ederler ve cenneti isteyerek Allah’a niyaz ederler, demektir. İşte “vesîle (yol)” da budur. Allah, bu âyeti ile tapınılan kimselerin dahi Rabblerine daha yakın olmanın yollarını aradığını bildirmektedir.

“Rabblerine” deki zamir ise, ya ibadet edenlere, ya ibadet edilenlere, yahut da hepsine birlikte ait olan bir zamirdir. “Tapındıkları”ndaki zamir ibadet edenlere, “ararlar” da ki zamir ise ibadet olunanlara aittir.

“Hangisi daha yakın olacaktır” anlamındaki âyet ise, mübtedâ ve haberdir. Bununla birlikte bunun, “ararlar” da ki zamirden bedel olması da mümkündür. Onların herbiri Allah’a daha yakın olmak için yol arar, demek olur.

“O’nun rahmetini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azâbı gerçekten sakınılmaya değer.” Kendisinden korkulması gereken ve hiçbir kimsenin O’ndan yana kendisini emin görmediği bir şeydir. O bakımdan O’ndan sakınmak ve korkmak gerekir.

Sehl b. Abdullah der ki: Korku, ve ümit (havf ile recâ) insanın karşı karşıya kaldığı iki ayrı zaman dilimidir. Eğer bunlar birbirine eşit olurlarsa, onun halleri de dosdoğru olur. Fakat biri diğerinden ağır basarsa, öteki batıl olur.

İsra 56

De ki: “O’nun dışında iddia ettiklerinizi çağırın.” Onlar sizin sıkıntınızı ne kaldırabilirler ne de çevirebilirler.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) De ki: Allahı bırakıp da (ilah olduğunu) ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler.»

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Onu bırakıp boş yere (ilâh) zannettiklerinizi çağırın. Onlar, üzerinizdeki sıkıntıyı gideremeyecekleri gibi, değiştiremezler de.”

Çünkü Rabbinin azâbı gerçekten sakınılmaya değer.

Yüce Allah’ın:

“Onların o tapındıkları da” âyetindeki; (…..): Onlar” kelimesi mübtedadır. (…..) sıfatıdır. Sıla cümlesindeki zamir ise hazfedilmiş olup; (…..): Kendilerine tapındıkları…” takdirindedir. Yani, o kendilerine tapınılan varlıklar da

“…ararlar” âyeti da haberdir. Hal de olabilir. Bu durumda

“onların o tapındıkları” haber olur. Yani, onlar başkalarını O’na ibadete davet ederler, demek olur.

İbn Mes’ûd, muhatap olmak üzere “te” ile (…..): Sizin o tapındıklarınız” diye okumuş, diğerleri ise haber olarak “ye” ile okumuşlardır. Ancak; (…..): Ararlar kelimesinin “ye” ile okunuşunda ihtilaf yoktur.

İsra 55

Rabbin göklerde ve yerde olanları daha iyi bilir. Andolsun, peygamberlerin bir kısmını diğerlerine üstün kıldık. Davud’a Zebur’u verdik.

Diyanet Vakfı
Rabbin, göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilendir. Gerçekten biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık; Davuda da Zeburu verdik.

Kurtubi Tefsiri
Rabbin, göklerde ve yerde olanları en iyi bilendir. Yemin olsun ki Biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kılmışızdır. Davud’a da Zebur verdik.

Yüce Allah:

“Rabbiniz sizi en iyi bilendir” diye buyurduktan sonra:

“Rabbin, göklerde ve yerde olanları en iyi bilendir. Yemin olsun ki Biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kılmışızdır” âyetini, kendilerini yaratanın, onları ahlâkları, suretleri, durumları ve malları itibariyle farklı kılanın bizzat kendisi olduğunu açıklamak için tekrarlamıştır:

“Yaratan bilmez mi hiç?” (el-Mülk, 67/14) İşte peygamberler de böyledir. Allah onların durumlarını bildiği için onların kimini kiminden üstün kılmıştır. Buna dair açıklamalar da daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/253- âyetin tefisirincie) geçmiş bulunmaktadır.

“Davud’a da Zebur verdik.” Zebur, içinde helâle, harama, farzlara ve hadlere dair ahkâm bulunmayan, yalnızca dua, Allah’a hamd ve Allah’ın şanını yüceltici âyetler ihtiva eden bir kitaptır. Yani Bizim, Davud’a Zebur’u verdiğimiz, gibi, Muhammed’e de Kur’ân verdiğimizi inkâr etmeyin. Bu âyet, yahudilere karşı delil getirme sadedindedir.

İsra 54

Rabbiniz sizi daha iyi bilir. Dilerse size merhamet eder, dilerse sizi azaplandırır. Biz seni onların üzerine bir vekil olarak göndermedik.

Diyanet Vakfı
Rabbiniz, sizi en iyi bilendir. Dilerse size merhamet eder; dilerse sizi cezalandırır. Biz, seni onların üstüne bir vekil olarak göndermedik.

Kurtubi Tefsiri
Rabbiniz sizi en iyi bilendir. Dilerse ya size rahmet eder yahut dilerse sizi azaplandırır. Biz seni onlara bir vekil göndermedik.”

Yüce Allah’ın:

“Rabbiniz sizi en iyi bilendir. Dilerse ya size rahmet eder, yahut dilerse sizi azaplandırır” âyeti, müşriklere bir hitaptır. Yani: Dilerse sizi İslâm’a girmeye muvaffak kılar ve böylelikle size rahmet buyurmuş olur yahut da şirk üzere canınızı alır ve böylelikle sizi azaplandırır. Bu açıklamayı İbn Cüreyc yapmıştır. Bu âyetteki “en iyi bilendir” âyeti, “alîm: çok iyi bilendir” anlamındadır. Tıpkı “Allahu ekber; Allah en büyüktür” sözünün “Allah kebirdir (çok büyüktür)” anlamında olması gibi.

Burada hitabın mü’minlere olduğu da söylenmiştir. Yani, O dilerse Mekke kâfirlerinden korumak suretiyle size rahmet eder. Yahut da dilerse onları sizlere musallat kılmak suretiyle sizi azaplandırır. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır.

“Biz seni onlara bir vekil göndermedik.” Yani, onları küfre girmekten alıkoymak hususunda seni görevlendiğimiz gibi, onların îman etmelerini de senin eline vermedik.

Şöyle de açıklanmıştır: Biz, onlar sebebiyle sorgulanacak şekilde seni onlara kefil kılmadık. Bu açıklamayı da el-Kelbî yapmıştır. Şair de şöyle demiştir:

“Ebû Ervâ’yı hatırladım. Sanki ben geçmiş işleri

Geri çevirmeye vekilmişim gibi.”

Burada “kefilmişim gibi” anlamındadır.

Yüce Allah’ın:

“De ki: Onu bırakıp boş yere (ilâh) zannettiklerinizi çağırın” âyeti şuna işarettir: Kureyşlilerin, kıtlık ile mübtelâ olup, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a durumlarından şikâyetçi olmaları üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi. Yani, Allah’ın dışında kendilerine ibadet ettiğiniz ve ilâh olduklarını zannettiğiniz kimselere dua ediniz.

el-Hasen der ki: Bununla melekleri, Îsa’yı ve Üzeyr’i kastetmektedir. İbn Mes’ûd da: Cinleri kastetmektedir, diye açıklamıştır.

“Onlar, üzerinizdeki sıkıntıyı” Mukâtil ‘in açıklamasına göre, yedi yıl süren kıtlığı

“gideremeyecekleri gibi” fakirlikten zenginliğe, hastalıktan sağlığa doğru

“değiştiremezler de.”

İsra 53

Kullarıma de ki: En güzel olanı söylesinler. Çünkü şeytan aralarını bozar. Şüphesiz şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.

Diyanet Vakfı
Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.

Kurtubi Tefsiri
Kullarıma de ki: “En güzel olanı söylesinler. Çünkü şeytan aralarına ayrılık sokar. Gerçekten şeytan insanın apaçık bir düşmanıdır.”

“Kullarıma de ki: En güzel olanı söylesinler” anlamındaki âyetin i’rabına dair açıklamalar, bundan önce (İbrahim, 14/31. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Âyet-i kerîme, Ömer b. el-Hattâb hakkında inmiştir. Şöyle ki: Araplardan birisi ona sövünce, Hazret-i Ömer de ona karşılık vermiş ve onu öldürmek istemişti. Az kalsın aralarında büyük bir fitne başgösterecekti. Bunun üzerine yüce Allah:

“Kullarıma de ki: En güzel olanı söylesinler” âyetini indirdi. Bunu, es-Sa’lebî ve el-Maverdî ile İbn Atiyye ve el-Vâhidî el-Vahidî, Esbâbu Nüzûli’l-Kur’ân, s.295. zikretmişlerdir.

Bir başka açıklamaya göre bu âyet-i kerîme, müslümanların: Ey Allah’ın Rasulü! Onların bize yaptıkları işkence uzun süredir devam edip gidiyor. Onlarla Savaşmak için bize izin ver,- demeleri üzerine inmiştir. Hazret-i Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem), onların bu isteklerine: “Henüz Savaşmakla emrolunmadım” demesi üzerine yüce Allah:

“Kullarıma de ki: En güzel olanı söylesinler” âyetini indirdi. Bunu da el-Kelbî zikretmiştir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Benim kendilerinin yaratıcısı olduğumu kabul etmekle birlikte puta tapan kullanma, en güzel söz olan tevhidi ve nübüvveti ikrarı söylemelerini söyle!

Tevhid hususunda kâfirlerle tartışan mü’min kullanma, en güzel olan söz ne ise onu söylemelerini emret, anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah’tan başka yalvardıklarına sövmeyiniz. Sonra onlar da Allah’a bilgisizce söverler:” (el-En’âm, 6/108)

el-Hasen de şöyle demiştir: Bu, kâfirin haddi aşarak konuşmasında aşırıya gittiğinde, Allah sana hidâyet versin, Allah sana merhamet buyursun demesidir. Bu şekildeki davranış, onlara cihad emri verilmeden emredilmişti.

Bir başka açıklamaya göre anlam şöyledir: Sen onlara, Allah’ın emrettiği şeyleri emretmelerini, yasakladığı şeyleri de yasaklamalarını söyle. Bu açıklamaya göre; âyet-i kerîme hem mü’minler, hem de kâfirler hakkında umumidir. Yani, sen bunları herkese söyle demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bir kesim de şöyle demektedir: Yüce Allah bu âyet-i kerimede özel olarak mü’minlere, kendi aralarında edebi elden bırakmamalarını, yumuşak söz söylemelerini, birbirlerine alçak gönüllü davranmalarını, şeytanın dürtülerini bir kenara atmalarını emretmektedir. Hazret-i Peygamber de: “Ve Allah’ın kulları! Kardeş olunuz” diye buyurmuştur. Buhârî, Nikâh 45, Ferâiz 2, Edeb 57. 58, 62; Müslim, Birr 23, 24, 28-32; Ebû Dâvûd, Edeb 47; İbn Mâce, Dua 5; Muvatta’, Husnül-Huluk 14, 15; Müsned, I, 3, 5. Bu açıklama daha güzeldir ve buna göre âyet-i kerîme muhkemdir.

“Çünkü şeytan aralarına” fesat, düşmanlığı bırakmak ve azdırmak suretiyle

“ayrılık sokar.” el-A’raf Sûresi’nin (7/200. âyet, 2. başlık) sonları ile Yûsuf Sûresi’nde (12/100. âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. (…..); Aramızı bozdu, ifsad etti” demektir. Bu açıklamayı el-Yezidi yapmıştır. Başkası ise bunun, kışkırtmak, kötülüğe itmek anlamında olduğunu söylemişlerdir.

“Gerçekten şeytan insanın apaçık bir düşmanıdır.” Yani, düşmanlığı ileri derecededir. Yine buna dair açıklamalar, önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/168. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Nakledilen bir haberde de şöyle denilmektedir: Birtakım kimseler yüce Allah’ı zikretmek üzere oturdular. Şeytan, onların meclislerini kesmek kastıyla geldi, melekler onu engellediler. Bu sefer şeytan onlara yakın bir yerde oturan ve Allah’ı anmayan bir topluluğun yanına geldi, onları birbirlerine karşı kışkırttı. Bu sefer karşılıklı laf atıştılar ve birbirlerinin üzerine yürüdüler. Allah’ı anan diğer kimseler: Haydi kalkalım, kardeşlerimizin arasını düzeltelim deyip kalktılar ve zikir meclislerini kesintiye uğrattılar, şeytan da buna sevinmiş oldu. İşte bu, onun düşmanlığının sadece bir parçasıdır.

İsra 52

Sizi çağıracağı gün, O’nu hamd ile cevaplayacaksınız ve zannedeceksiniz ki çok az kaldınız.

Diyanet Vakfı
Allah sizi çağıracağı gün, kendisine hamdederek çağrısına uyarsınız ve (dirilmeden önceki halinizde) çok az kaldığınızı sanırsınız.

Kurtubi Tefsiri
Sizi çağıracağı gün, O’na hamd ederek çağrısına uyup geleceksiniz. Ve ancak pek az bir süre kaldığınızı zannedeceksiniz.

“Sizi çağıracağı gün, O’na hamd ederek çağrısına uyup geleceksiniz” âyetindeki “ed-Dua; (çağrı, çağırmak.)” bütün mahlukatın işiteceği bir söz ile Mahşere gelmek için sesleniş demektir. Yüce Allah, bu sesleniş ile onları kabirlerinden çıkmaya çağıracaktır. Bunun işitecekleri sayha (çığlık) ile olacağı da söylenmiştir. Bu çığlık, onları kıyâmetin gerçekleşeceği yerde toplanmaya çağırmış olacaktır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Gerçek şu ki, kıyâmet gününde sizler kendi isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağırılacaksınız. O bakımdan isimlerinizi güzel koyunuz.” Ebû Dâvûd, Edeb 61; Dârimi, İsti’zan 59.

“O’na hamd ederek çağrısına uyup geleceksiniz.” Yani, diriltme dolayısıyla hamd edilmeyi hakettiği için O’na hamd edeceksiniz.

Ebû Sehl dedi ki: Elhamdülillah diyerek geleceksiniz, demektir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Şüphesiz ki ben, -Allah’a hamd olsun- ne fâcir bir kimsenin elbisesine büründüm,

Ne de ahdini bozmaktan gelen bir örtü ile örtündüm.”

Yüce Allah’a dillerinizle hamd ederek geleceksiniz, diye ele açıklanmıştır. Saîd b. Cübeyr dedi ki: Kâfirler: Seni tenzih ederiz ve Sana hamd ederiz diyerek kabirlerinden kalkacaklar ama, o günde bu itiraflarının kendilerine hiç bir faydası olmayacaktır.

İbn Abbâs der ki: “O’na hamd ederek” âyeti, O’nun emri ile anlamında olup: O’nun, sizin yaratıcınız olduğunu ikrar ederek geleceksiniz demektir. Katade ise, O’nu bilip tanıyarak ve O’na itaat ile geleceksiniz diye açıklamıştır. O’nun kudretiyle diye açıklandığı gibi, O’nun sizi çağırması sebebiyle geleceksiniz, diye de açıklanmıştır.

İlim adamlarımız derler ki: Sahih olan budur. Çünkü Sur’a üfürüş, kabirdekilerin kabirlerinden dışarı çıkmalarına sebeptir. Gerçekte Hakk’ın daveti ile halkın kabirlerinden çıkışından ibarettir. Nitekim yüce Allah:

“Sizi çağıracağı gün, O’na hamd ederek çağrısına uyup geleceksiniz” diye buyurmaktadır. Onlar kabirlerinden, “Subhanekellahümme ve bihamdik” yani, Allah’ım, Seni tenzih eder ve Sana hamd ederiz, diyerek kalkacaklardır. İşte kıyâmet günü öyle bir gündür ki, o günde Allah’a hamd ile başlanılacak ve Allah’a hamd ile bitirilecektir. Nitekim, yüce Allah:

“Sizi çağıracağı gün, O’na hamd ederek çağrısına uyup geleceksiniz” diye buyurmaktadır. Bu günün sonu hakkında da:

“Aralarında hak ile hükmedilir ve âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun denilir.” (ez-Zümer, 39/75)

“Ve ancak pek az bir süre kaldığınızı zannedeceksiniz.” Bununla, iki defa Sur’a üfürüş arasındaki süre kastedilmektedir. Çünkü, iki üfürüş arasında azâb olunanların azâbı durdurulacaktır. Bu, kırk yıllık bir süredir ve bu süre zarfında uyuyacaklardır. İşte yüce Allah’ın:

“Yattığımız yerden kim kaldırdı bizi?” (Yâsîn, 36/52) âyeti buna işarettir ve bu, yalnızca kâfirler hakkında sözkonusu olacaktır. Mücahid der ki: Kâfirlerin, kıyâmet gününden once bir uykuya dalışları olacak ve bunda uykunun tadım alacaklardır. Ansızın kabirdekilerin feryad edilerek çağrıldığını işitecekleri vakit, dehşete kapılmış halde kabirlerinden kalkacaklardır.

Katade de şöyle demektedir: Âyetin anlamı, kıyâmet gününü görecekleri vakit, dünyanın gözlerinde oldukça önemsizleşeceğine ve değerinin azalacağına işaret edilmektedir. el-Hasen der ki:

“Ancak pek az bir süre kaldığınızı zannedeceksiniz” âyeti, dünya hakkındadır. Âhirette çok uzun süreler kalacağınız için bu zanna sahip olacaksınız (demektir).

İsra 51

Ya da göğsünüzde büyük gördüğünüz başka bir yaratık olun. Diyecekler ki: “Bizi kim yeniden diriltecek?” De ki: “Sizi ilk defa yaratan.” Başlarını sana sallayacaklar ve diyecekler ki: “Ne zamanmış o?” De ki: “Belki de yakındır.”

Diyanet Vakfı
50, 51. De ki: İster taş olun, ister demir, isterse gözünüzde büyüyen herhangi bir mahluk! (Bunlar, Allahın sizi yeniden diriltmesini güçleştirmez.) Diyecekler ki: «Bizi tekrar (hayata) kim döndürecek?» De ki: Sizi ilk kez yaratan. Bunun üzerine onlar sana alaylı bir tarzda başlarını sallayacak ve «Ne zamanmış o?» diyecekler. De ki: Yakın olsa gerek!

Kurtubi Tefsiri
“Yahut gönlünüzce büyük kabul ettiğiniz herhangi bir yaratık.” “Bizi kim diriltecek” diyecekler. Hemen de ki: “İlk defa sizi yaratmış olan.” Sana başlarını sallayacaklar ve: “O, ne vakit?” diyecekler. De ki: “Yakın olması umulur.”

“Yahut gönlünüzce büyük kabul ettiğiniz herhangi bir yaratık.” Mücahid. der ki: Bununla gökleri, yeri ve dağları kastetmektedir. Çünkü bunlar insanın ruhunda büyüklükleriyle yer etmişlerdir. Katede’nin görüşünün anlamı da budur. O şöyle demişti: Ne isterseniz olunuz. Şüphesiz ki Allah sizi öldürecek, sonra da çürütecektir.

İbn Abbâs, İbn Ömer, Abdullah b. Amr b. el-Âs, İbn Cübeyr ve yine Mücahid ile İklime, Ebû Salih ve ed-Dahhâk da şöyle demektedirler: Bununla ölümü kastetmektedir. Çünkü Âdemoğlunun ruhunu ölümden daha büyük etkileyen bir şey yoktur. Umeyye b. Ebi’s-Salt da şöyle demiştir:

“Ve hiç şüphesiz ölüm ruhlarda çok dehşetli bir olaydır.”

Bu âyet ile yüce Allah şunu kastetmektedir: Sizler, taş veya demirden yaratılsanız, yahut ölümün kendisi olsanız dahi, şüphesiz sizi öldüreceğim ve öldükten sonra da dirilteceğim. Çünkü sizi baştan beri kendisiyle var ettiğini kudretin aynısıyla sizi tekrar iade edeceğim. İşte yüce Allah’ın:

“Bizi kim diriltecek diyecekler. Hemen de ki: İlk defa sizi yoktan yaratmış olan” âyetinin anlamı budur. Hadîs-i şerîfte şöyle denilmektedir: “Kıyâmet gününde ölüm beyaz bir koç suretinde getirtilir, cennet ile cehennem arasında boğazlanır.” Buhâri, Tefsir 19, SÛRE 1, Rikaak 51; Muslim, Cennet 40,43; Tirmizî, Sıfatul cenne 20, Tefsir 19, SÛRE 2; İbn Mâce, Zühd 38; Dârimî, Rikaak 90; Müsned, II, 118, 121, 261…, III, 9.

Bu âyetle öldükten sonra dirilişi kastettiği de söylenmiştir. Çünkü öldükten sonra diriliş, sizin kanaatlerinizce daha büyük bir iştir. “Sana başlarını sallayacaklar.” Alay ederek başlarını hareket ettirecekler.

(…..): Başını hareket ettirdi, ettirir” demektir. Bir şeyden hayret edip şaşırmış gibi başını hareket ettirdi, manasınadır. İşte yüce Allah’ın:

“Sana başlarını sallayacaklar” âyeti da buradan gelmektedir. Recez vezninde şair şöyle demiştir:

“Bana doğru başını salladı ve yukarı doğru kaldırdı.”

Yine (…..): Filan kişi başını hareket ettirdi” demektir. Fiil, hem müteaddi olur, hem olmaz. Bunu da el-Ahfeş nakletmiştir. (…..): Dişi sallandı ve yerinden çıktı” demektir, Recez vezninde şair şöyle demektedir:

“Ve ileri derece yaşlılıktan dişleri yerinden oynadı ve söküldü.”

Bir başkası da şöyle demektedir:

“Beni görünce, bana başını salladı.”

Bir başkası da şöyle demektedir:

“Eğer deve, o sallanıp duran büyük makara üzerindeki hurma lifinden

yapılmış ipi kaldırmayacak (çevirmeyecek) olursa,

Havuzda su namına bir şey yok demektir.

“O” yani öldükten sonra diriliş, yeniden yaratılış ve bunun vakti,

“ne vakit” olacak

“diyecekler. De ki: Yakın olması umulur.” O, yakın demektir. Çünkü: “(…..): Umulur” ifadesi, Allah tarafından tahakkuk etmesi vacip olan şey hakkında kullanılır. Yüce Allah’ın:

“Ne bilirsin? Belki de o saat (kıyâmet) yakında kopacaktır. ” (el-Ahzâb, 33/63) âyeti ile:

“Ne bilirsin? Saat belki de yakındır” (eş-Şûrâ, 42/17) buyrukları buna benzemektedir. Esasen gelecek olan her şey yakın demektir.

İsra 50

De ki: “Taş olun ya da demir.”

Diyanet Vakfı
50, 51. De ki: İster taş olun, ister demir, isterse gözünüzde büyüyen herhangi bir mahluk! (Bunlar, Allahın sizi yeniden diriltmesini güçleştirmez.) Diyecekler ki: «Bizi tekrar (hayata) kim döndürecek?» De ki: Sizi ilk kez yaratan. Bunun üzerine onlar sana alaylı bir tarzda başlarını sallayacak ve «Ne zamanmış o?» diyecekler. De ki: Yakın olsa gerek!

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Taş veya demir olun;

“De ki: Taş veya demir olun.” Yani, ey Muhammed -onları âciz bırakmak maksadıyla- onlara de ki: Siz güç, kuvvet ve sertlik bakımından ister taş, ister demir olun. Taberî der ki: Yani, eğer siz yüce Allah’ın tekrar size kemik ve et yaratmasını hayretle karşılıyor iseniz, eğer gücünüz yetiyorsa kendiniz taş veya demir olunuz.

Ali b. Îsa da der ki: Yani eğer sizler taş veya demir olsaydınız dahi yine Allah sizi diriltmek istedi mi O’na karşı çıkamazdınız.

Ancak burada âyet emir şeklinde va riel olmuştur, çünkü bu, karşı tarafı susturucu bir delil olarak daha beliğdir.

Anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Siz, taş yahut demir olsanız dahi, ilkin yarattığı gibi sizi tekrar yaratır. Ve mutlaka sizi öldürür, sonra bir daha diriltir.

Mücahid de şöyle demektedir: Âyetin anlamı şudur: İstediğiniz şeyi olunuz, mutlaka tekrar yaratılacak, iade olunacaksınız. en-Nehhâs der ki: Bu güzel bir açıklamadır. Çünkü onlar taş olamazlar. Ancak anlam şudur: Yaratıcılarını kabul etmekle birlikte öldükten sonra dirilişi inkâr ediyorlardı. O bakımdan onlara şöyle denildi: Ne isterseniz olunuz. Siz, taş veya demir olsanız dahi ilkin yaratıldığınız gibi bir daha diriltileceksiniz.

İsra 49

Dediler ki: “Biz kemikler ve toz haline geldiğimizde mi, gerçekten yeniden yaratılarak diriltileceğiz?”

Diyanet Vakfı
Bir de onlar dediler ki: Sahi biz, bir kemik yığını ve kokuşmuş bir toprak olmuş iken, yepyeni bir hilkatte diriltileceğiz, öyle mi!

Kurtubi Tefsiri
Ve dediler ki: “Biz bir yığın kemik ve ufalanmış toprak olduğumuz zaman mı, biz mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz?”

“Ve dediler ki: Biz bir yığın kemik ve ufalanmış toprak olduğumuz zaman mı…” Yani onlar, Kur’ân’ı ve öldükten sonra dirilişi işittikleri zaman kendi aralarında fısıldaşarak: Eğer o büyülenmiş ve aklanmış birisi olmasaydı hiç bir zaman böyle bir söz söylemezdi, dediler.

İbn Abbâs dedi ki: (…..): Toz” demektir. Mücahid de, toprak demek olduğunu söylemiştir. Bu kelime aslında kırılan, dağılan ve çürüyen herşey hakkında kullanılır. Anlam itibariyle; (…..) kelimelerine benzemektedir. Bu açıklama Ebû Ubeyde, el-Kisaî, el-Ferrâ’ ve el-Ahfeş tarafından yapılmıştır. Bu kökten olmak üzere; (…..): O şey paramparça oldu” darmadağın oldu, denilir.

“Biz mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz?” âyeti soru olmakla birlikte maksat böyle bir şeyi inkâr etmektir. (……..); mastar (mefûl-i mutlak) olduğundan dolayı nasb ile gelmiş olup: Yeni bir diriliş ve yaratılış demektir. Bu ise, onların ileri derecedeki bir inkârlarım dile getirmektedir.

İsra 48

Sana nasıl örnekler verdiklerine bir bak! Böylece sapmışlardır, artık yol bulamazlar.

Diyanet Vakfı
Baksana; senin için ne türlü benzetmeler yaptılar! Bu yüzden, (öyle bir) saptılar ki, artık (doğru) yolu bulamayacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Senin için nasıl misaller verip dalâlete düştüklerine bir bak! Artık onlar bir daha yol bulamayacaklardır.

“Senin için nasıl misaller verip dalâlete düştüklerine bir bak!” âyeti ile yüce Allah, müşriklerin yaptıklarının hayret verici bir husus olduğunu peygamberine bildirmektedir. Onlar nasıl olur da bir seferinde büyücü, bir diğer seferinde deli, bir başka seferinde şair diyorlar?

“Artık onlar bir daha yol bulamayacaklardır.” İnsanları senden alıkoymanın yolunu bulamayacaklardır, demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, haktan sapıp uzaklaştıkları için hidâyete götüren bir yol bulamaz hale geldiler. Çıkış yolu bulamazlar, diye de açıklanmıştır. Çünkü onların delidir, büyücüdür ve şairdir sözleri arasında çelişkiler vardır.

İsra 47

Onların seni dinledikleri zaman neye kulak verdiklerini ve gizlice fısıldaşmalarını biz daha iyi biliriz. Zalimler: “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” derler.

Diyanet Vakfı
Biz, onların seni dinlerken ne maksatla dinlediklerini, kendi aralarında fısıldaşırlarken de o zalimlerin: «Siz, büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz!» dediklerini çok iyi biliriz.

Kurtubi Tefsiri
Onlar seni dinlediklerinde neyi dinlediklerini ve o zâlimler gizlice konuşurlarken: “Siz ancak büyülenmiş bir kimseye uyuyorsunuz” dediklerini pek iyi biliriz.

“Onlar, seni dinlediklerinde neyi dinlediklerini… pek iyi biliriz” âyetinde yer alan; (…..): Neyi” deki “be” harfinin zâid olduğunu ve (…..): O dinledikleri” demek olduğu söylenmiştir.

Kureyşliler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan Kur’ân-ı Kerîm’i dinliyorlar, sonra da nefretle kaçarak -yüce Allah’ın onlar hakkında haber verdiği şekilde-: O, bir büyücüdür, büyülenmiş birisidir, diyorlardı. Bu açıklamayı Katade ve başkaları yapmıştır.

“Gizlice konuşurlarken” senin hakkında kendi aralarında gizli saklı konuşurlarken, demektir. Katade dedi ki: Onların kendi aralarındaki gizli konuşmaları: O bir delidir, o bir büyücüdür, o geçmişlerin masallarını bize getirmektedir ve benzeri sözleri idi.

Denildiğine göre bu âyet-i kerîme Utbe’nin, Kureyşlilerin eşrafını hazırladığı bir yemeğe davet ettiği bir sırada inmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yanlarına girmiş, onlara Kur’ân-ı Kerîm okumuş, onları Allah’ın yoluna çağırmıştı. Onlar da kendi aralarında gizlice konuşarak: O bir büyücüdür, bir delidir, demişlerdi.

Bir diğer açıklamaya göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Ali’ye bir yemek hazırlamasını ve Kureyşli müşriklerin eşrafını bu yemeğe davet etmesini emretti. Hazret-i Ali denileni yaptı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da yanlarına girdi ve onlara Kur’ân-ı Kerîm okuyup tevhidi kabule çağırdı. Onlara: “Lâ ilahe illallah deyin ki, Araplar sizlere itaat etsin, Arap olmayanlar da sizin emriniz altına girsin” dedi, fakat onlar bunu kabul etmediler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın söylediklerini dinliyor, ama kendi aralarında gizlice: O bir büyücüdür, o büyülenmiş birisidir, diyorlardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi.

ez-Zeccâc da der ki: (…..): Gizlice fısıldaşmak” mastar isimdir. Yani, (…..): Onlar fısıldaşmakta iken”: yani, gizlice birbirlerine söz söylerken , anlamındadır.

“Ve o zâlimler” Ebû Cehil, el-Velid b. el-Muğire ve benzerleri

“gizlice konuşurlarken, siz ancak o büyülenmiş bir kimseye uyuyorsunuz, dediklerini pek iyi biliriz.” Yani siz, ancak büyünün kafasını karıştırdığı ve ne söylediğini bilmez hale getirdiği, o bakımdan işinin içinden çıkamayan bir kimseye tabi oluyorsunuz. Onlar bu sözleri başkaları ondan uzaklaşıp kaçsın diye söylüyorlardı. Mücahid der ki:

“Büyülenmiş” aldatılmış demektir. Yüce Allah’ın:

“Nasıl oluyor da büyüleniyorsunuz?” (el-Mu’minun, 23/89) Yani, siz hangi cihetten aldatılmaktasınız? âyetine benzer.

Ebû Ubeyde der ki:

“Büyülenmiş”den kasıt, onun safiri yani akciğeri vardır, demektir. O bakımdan o, yemek yemeden, içmeden duramaz, bunlara muhtaçtır. O halde o sizin gibidir, melek değildir. Araplar, bu bakımdan korkak olan bir kimseye; (……..): Onun safiri (akciğeri) şişti, derler. İster insan olsun, ister başka türlü canlılardan olsun, yiyen ve içen herkese “meşhur ve müsahhar” denilir. Şair Lebid der ki:

“Eğer bize ne halde olduğumuzu soracak olursan, gerçek bu ki,

Biz bu âlemde müsahhar (yiyip içen) kuşlarız.”

İmruu’l-Kays da şöyle demektedir:

“Bizim için ğayb olan bir işe hızlıca koştuğumuzu görüyorum.

Yiyerek içerek sahr oluyoruz.”

Yani, gıdalanıyor ve besleniyoruz.

Âişe (radıyallahü anha)’dan gelen hadiste de o şöyle demektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in hanımlarından benimle boy ölçüşecek kim var ki? Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) benim sahrim (yani akciğerlerimin hizasında bulunan göğsüm) ile boynum arasında vefat etti. Hazret-i Âişe’nin öğünme ifadeleri olmaksızın: Buhârî, Cenâiz 96, Fardu’l-Huımıs 4; Meğâzi 83, Nikâh 104; Müslim, Fedâilus-Sahâbe 84; Müsned, VI, 48, 121, 200.

İsra 46

Onların kalplerine, onu anlamalarını engelleyen örtüler, kulaklarına da bir ağırlık koyarız. Sen Kur’an’da yalnız Rabbini andığında, nefretle arkalarını dönerler.

Diyanet Vakfı
Ayrıca, onu anlamamaları için kalplerine bir kapalılık ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Sen, Kuranda Rabbinin birliğini yadettiğinde onlar, canları sıkılmış bir vaziyette, gerisin geri dönüp giderler.

Kurtubi Tefsiri
Onların kalpleri üzerine onu iyice anlamalarına engel perdeler gerer, kulaklarına da bir ağırlık veririz. Kur’ân’da Rabbini bir tek olarak zikrettiğin vakit nefretle arkalarına döner, giderler.

“Onların kalpleri üzerine… perdeler gerer” âyetindeki: “(……..): Perdeler” kelimesi, (……..)’ın çoğulu olup bir şeyi örten şeye denilir ki, buna dair açıklamalar bundan önce el-En’âm Sûresi’nde (6/25. Âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“(……..): Onu iyice anlamalarına engel” âyeti, (…..): Onu anlamasınlar diye” anlamındadır. Ya da onu anlamalarını uygun görmediğimiz için anlamındadır. Bu da ondaki emir, nehiy, hikmet ve manaları anlamasınlar diye, demektir. Bu âyet, Kacleriye’nin görüşünü reddetmektedir.

“Kulaklarına da bir ağırlık veririz.” Bir sağırlık ve bir ağırlık demek olup, ifadede hafz edilmiş kelimeler de vardır ki, “onu işitmelerine engel olarak kulaklarına.. .” demektir.

“Kur’ân’da Rabbini bir tek olarak zikrettiğin vakit.” Yani, sen Kur’ân okurken Allah’tan başka ilâh yoktur, dediğinde “nefretle arkalarına döner giderler.” Ebû’l-Cevzâ Evs b. Abdullah dedi ki: Şeytanı, kalpten “lâ ilahe illallah” demekten daha çok kovan başka bir şey yoktur. Sonra da yüce Allah’ın:

“Kur’ân’da Rabbini bir tek olarak zikrettiğin vakit nefretle arkalarına döner giderler” âyetini okudu.

Ali b. el-Hüseyn de: Bu, onun “Bismillahirrahmanirrahim” demesidir, demektedir. Bu sözü önceden Besmele bahsinde de geçmiş bulunmaktadır.

“Nefretle arkalarına döner giderler” âyeti ile müşriklerin kastedildiği söylendiği gibi, şeytanların kastedildiği de söylenmiştir.

“(…..) Nefretle… giderler” kelimesi (…..). Nefretle gider” kelimesinin çoğuludur. “Şuhûd” kelimesinin şahidin çoğulu, “kuud” kelimesinin de “kaa’id” yani oturan kelimesinin çoğulu olduğu gibi.

Bu kelime hal olarak nasb edilmiştir. Bununla birlikte bunun aynı kökünden gelmemekle birlikte fiilin te’kid. edici mastarı (mef’ûl-i mutlakı.) olması da mümkündür. Çünkü yüce Allah’ın: “(…..). Arkalarına dönerler” âyeti zaten; (…..): Uzaklaşıp gittiler” ile aynı anlamdadır. Bu durumda âyet; (…..): Nefretle arkalarına döner giderler, demek olur.

İsra 45

Kur’an’ı okuduğunda, seninle ahirete inanmayanlar arasına gizli bir perde koyarız.

Diyanet Vakfı
Biz, Kuran okuduğun zaman, seninle ahirete inanmayanların arasına gizleyici bir örtü çekeriz.

Kurtubi Tefsiri
Sen, Kur’ân’ı okuduğun zaman seninle âhirete îman etmeyenlerin arasına gizli bir perde çekeriz.

Ebû Bekir (radıyallahü anh)’ın kızı Hazret-i Esma’dan, şöyle dediği nakledilmektedir:

“Ebû Leheb’in iki eli kurusun” (Leheb Sûresi, 111/1) diye başlayan sûre nazil olunca, Harb kızı el-Avrâ Um Cemil, bağırıp çağırarak ve elinde de avucunu dolduracak kadar taş bulunduğu halde geldi ve bu arada da şöyle diyordu:

“Çokça yerilmiş bir kimseye isyan ettik

Ve biz onun emrine uymayı kabul etmedik ve onun dinini terk ettik.”

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), beraberinde Ebû Bekir (radıyallahü anh) da bulunduğu halde mescidde oturuyor idi. Ebû Bekir onu görünce: Ey Allah’ın Rasulü dedi. Bu kadın buraya doğru geliyor, seni göreceğinden korkarım. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “O beni asla göremeyecektir” diye buyurdu ve Kur’ân-ı Kerîm’den bir bölüm okuyarak, dediği gibi onunla korunmuş oldu. Hazret-i Peygamber bu sırada:

“Sen, Kur’ân’ı okuduğun zaman seninle âhirete îman etmeyenlerin arasına gizli bir perde çekeriz” âyetini okudu. Ebû Bekir (radıyallahü anh)in başı ucunda durduğu halde, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı görmedi. Ey Ebû Bekir dedi, bana haber verildiğine göre, arkadaşın beni hicvetmiş bulunuyor. Hazret-i Ebû Bekir, bu Beytin Rabbi hakkı için hayır, o seni hicvetmedi, dedi. Bunun üzerine kadın: Kureyş de biliyor ki ben, Kureyşlilerin efendisinin kızıyım diyerek geri döndü. el-Hâkim, el-Müstedrek, II, 361; Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, V, 296-297.

Saîd b. Cübeyr (radıyallahü anh) dedi ki: “Ebû Leheb’in iki eli kurusun, nitekim, kurudu da” (Leheb) Sûresi, 111/1) âyeti nazil olunca, Ebû Leheb’in karısı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına geldi. Beraberinde Ebû Bekir (radıyallahü anh) da bulunuyordu. Ebû Bekir (radıyallahü anh) dedi ki: Seni rahatsız edecek sözleri sana söylemesin diye önünden uzak lası versen. Çünkü bu ağzı bozuk bir kadındır. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Hiç şüphesiz, benimle onun arasına bir engel konulacaktır” diye buyurdu: Ebû Leheb’in karısı, Hazret-i Peygamberi göremeyince Hazret-i Elm Bekir’e şöyle dedi: Ey Ebû Bekir! Senin arkadaşın bizi hicvetti ha! Hazret-i Ebû Bekir: Allah’a yemin ederim ki o, ne şiirle konuşur, ne şiir söyler.

Bu sefer kadın: Şüphesiz ki sen de onu tasdik eden birisisin, diyerek geri dönüp gitti. Ebû Bekir (radıyallahü anh): Ey Allah’ın Rasulü! Bu kadın seni görmedi mi, diye sordu, Hazret-i Peygamber: “Hayır” diye buyurdu. “Geri dönüp gidinceye kadar benimle onun arasında beni ondan gizleyen bir melek bulunuyordu.” Bu manadaki benzer rivâyetler ve yer aklıkları kaynakları için bk. Suyûtl ed-Durru’l-Mensûr, V, 296-297.

Ka’b (radıyallahü anh) da bu âyet-i kerîme hakkında şöyle demektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), müşriklerden şu üç âyet-i kerîme ile gizleniyor idi. Birincisi el-Kehf Sûresi’ndeki:

“Gerçekten Biz, onların kalbleri üstüne onu iyice anlamalarına engel perdeler, kulaklarına da ağırlık koyduk ” (el-Kehf, 18/57) âyeti, en-Nahl Sûresi’ndeki:

“İşte onlar, Allah’ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir” (en-Nahl, 16/108) âyeti ile el-Casiye Sûresi’nde yer alan:

“Kendi hevasını ilâh edinmiş, bilgisine rağmen Allah’ın kendisini şaşırtmış olduğu, kulağına ve kalbine mühür vurduğu, gözü üzerine de perde gerdiği kimse hakkında ne dersin” (el-Casiye, 45/23) âyetidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyetleri okudu mu, müşriklerden gizlenir, onu göremez olurlardı.

Yine Ka’b (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Ben, bunları Şam halkından birisine naklettim. O da Bizans topraklarına gidip bir süre orada ikâmet etti. Daha sonra onlardan kaçtı. Onu takib etmeye koyuldular. O da bu âyet-i kerimeleri okuyordu. Onun gittiği yolda onunla beraber bulundukları halde onu göremiyorlardı.

es-Sa’lebî der ki: Ka’b’dan rivâyet ettikleri bu hususu, ben de Rey halkından bir adama naklettim. O da Deylem’de esir düştü. Bir süre orada kaldıktan sonra onlardan kaçtı. Onu takibe koyuldular. O da bu âyetleri okudu. O kadar ki, onların elbiseleri onun elbisesine dokunuyor, fakat onu görmüyorlardı.

Derim ki: Bu âyetlere, Yâsîn Sûresi’nin baş tarafından itibaren

“Artık onlar görmezler” (Yâsîn, 36/9) âyetine kadar olan âyetler de ilave edilebilir. Çünkü Sirette nakledildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hicret edip Ali (radıyallahü anh) da yatağında kaldığı olay ile ilgili olarak şöyle denilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) çıktı ve eline bir avuç toprak aldı. Yüce Allah da onların gözlerini perdeledi, onu göremez oldular. Bu toprağı Yâsîn Sûresi’nin şu âyetlerini okuyarak başlarına saçmaya başladı:

“Yâ Sin. Hikmet dolu Kuran hakkı için, muhakkak sen gönderilmiş peygamberlerdensin. Dosdoğru bir yol üzerindesin, güçlü ve intikam alıcı, çok rahmet edici tarafından indirilmedir… Hem Biz, onların önlerinden bir sed ve aralarından da bir sed çektik. Gözlerini de perdeledik, artık onlar görmezler” ( Yâsîn, 36/9) âyetlerini okudu. Nihayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyetleri okuyup bitirince, başının üzerine toprak konmadık bir kimse de kalmayınca, gitmek istediği yere çekilip gitti.

Derim ki: Ülkemiz Endülüs’de, Kurtuba’ya bağlı Mensur diye bilinen kalede benim de başımdan benzer bir olay geçti. Şöyle ki: Ben, düşmanın önünden kaçıyorken, düşmandan bir kenara çekildim. Aradan fazla bir zaman geçmeden iki atlı beni takib etmek üzere yola çıktılar. Açıklık bir yerde oturuyor idim. Onlara karşı beni örtüp saklayacak birşey yoktu. O sırada ben de Yâsîn SÛRESİ’nin baştarafları ile Kur’ân-ı Kerîm’in daha başka bölümlerini okuyordum. Yanımdan gittiler, sonra da gittikleri yerden geri geldiler. Bu arada onlardan biri diğerine: Bu bir Diyeblo’dur diyorlardı. Bununla da şeytan olduğumu kastediyorlardı. Allah, onların basiretlerini köreltti ve beni göremediler. Bundan dolayı yüce Allah’a pek çok hamd-ü senalar olsun.

Âyet-i kerimede sözü geçen “gizli bir perde “ci en kastın, yüce Allah’ın onların kalplerini mühürlemesi ve bunun sonucunda Kur’ân-ı Kerîmi anlayamamaları, içindeki hikmeti kavrayamamaları olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. el-Hasen ise şöyle demektedir: Yani onlar, senin Kur’ân okumandan yüz çevirdikleri ve sana karşı gafil davrandıkları için, seni görmemeleri, tıpkı seninle kendisi arasında perde bulunan kimseye benzerler. Âdeta onların kalpleri üzerinde bir örtü var gibidir.

Denildiğine göre bu âyet-i kerîme, Kur’ân-ı Kerîmi okuduğu esnada Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a eziyet veren birtakım kimseler hakkında inmiştir. Bu kimseler Ebû Cehil, Ebû Sübyan, en-Nadr b. el-Haris, Ebû Leheb’in karısı Um Cemil ile Huveytıb idiler. Şanı yüce Allah, Kur’ân okuduğu esnada Rasûlünü onların gözlerinden saklayıp perdeledi. Onlar yanından geçiyor fakat onu görmüyorlardı. Bu açıklamayı da ez-Zeccâc ve başkaları yapmışlardır. Anlam itibariyle ise birinci görüşün aynısıdır. Âyet-i kerimeden daha zahir olarak anlaşılan budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Gizli” âyeti ile ilgili olarak iki görüş vardır. Birincisine göre bu perde, size karşı gizlidir ve siz onu göremezsiniz, ikinci görüşe göre ise bu perde size karşı arka tarafında duranları örtüp gizlemektedir. Bu durumda “mestur (gizli)” kelimesi “satir (gizleyici)” anlamındadır.

İsra 44

Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki O’nu övgüyle tesbih etmesin. Fakat siz onların tesbihini anlamazsınız. Şüphesiz O, halîmdir, bağışlayıcıdır.

Diyanet Vakfı
Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes Onu tesbih eder. Onu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, halimdir, bağışlayıcıdır.

Kurtubi Tefsiri
Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar O’nu teşbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların teşbihlerini anlamazsınız. Şüphesiz ki O, Halîmdir, mağfiret edicidir.

Yüce Allah:

“Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, O’nu teşbih ederler” âyetinde göklere ve yere ait olan zamir, akıl sahibi varlıklar için kullanılan zamirdir. Buna sebep ise, göklere ve yere aklı eren varlıkların fiili olan teşbihin isnad edilmesidir.

“Ve bunların içinde bulunanlar” âyeti ile melekleri, insanları ve cinleri kastetmektedir. Daha sonra da:

“O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur” âyeti ile, her şeyin genel olarak O’nu tesbih ettiğini bildirmektedir. Bu umumun, tahsis edilip edilmediği hususunda görüş ayrılığı vardır. Bir kesim bu, tahsis olunmuş değildir. Maksat, bunların delâlet yoluyla tesbih ettikleridir. Çünkü sonradan yaratılmış herbir varlık, kendi kendisi hakkında yüce Allah’ın yaratıcı ve kadir olduğuna şahitlik etmektedir, demiştir.

Bir başka kesim de: Bu, gerçek anlamda bir teşbihtir ve genel olarak her şey, insanların işitemeyeceği ve kavrayamayacağı bir şekilde tesbih etmektedir. Şayet öncekilerin söyledikleri gibi buradaki teşbihten kasıt, ilahi sanat ve Allah’ın varlığına delalet izi olduğu kabul edilecek olursa bu, anlaşılan bir konudur. Âyet-i kerîme ise, onların teşbihlerinin anlaşılamadığını, farkedilemediğini ifade etmektedir. Ancak, bu görüşe şu şekilde cevap verilmiştir: Yüce Allah’ın:

“Anlamazsınız” âyetinden kasıt, ibret almaktan yüz çeviren kâfirlerdir. Bunlar, şanı yüce Allah’ın eşyadaki hikmetini idrâk etmezler.

Bir başka kesim de, yüce Allah’ın:

“… hiçbir şey yoktur” ifadesi, umum ifade etmektedir. Ancak, bunun anlamı canlı ve gelişme özelliğine sahip her bir varlık hakkında hususidir. Cansızlar için böyle bir şey sözkonusu değildir. İşte İkrime’nin: Ağaç Allah’ı teşbih eder. Fakat direk tesbih etmez, demesi de bu kabildendir. Yezid er-Rekaşi ile el-Hasen, masa üzerinde yemek yedikleri bir sırada Yezid, el-Hasen’e: Ey Ebû Said! Acaba bu masa tesbih etmekte midir diye sorar, el-Hasen: Bir zamanlar teşbih ediyordu, diye cevap verir. O bununla, ağacın meyve verdiği ve normal ağaç olarak bulunduğu sırada teşbih ediyor iken, şimdi boyanmış bir masa haline geldiğini kastetmektedir.

Derim ki: Bu görüşün lehine, sünnette İbn Abbâs (r. anhumâ) yoluyla sabit olan hadis delil gösterilebilir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), iki kabrin yanından geçtiği bir sırada şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz bunlar azap görmektedirler. Ancak büyük bir günahtan dolayı azap görmüyorlar. Bunlardan birisi laf alıp götürüyordu. Diğeri ise sidikten ist ibra etmiyordu.” Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, yaş bir hurma fidanı getirilmesini istedi. Onu ikiye böldü. Sonra birisinin üzerine bir bölümünü, diğerinin üzerine de bir bölümünü dikti ve arkasından şöyle buyurdu: “Bunlar kurumadıkları sürece azaplarının hafifletileceğini ümid ederim.” Buhâri, Vudu’ 55, 56, Cenâiz 82. 89. Edeb 46, 49: Müslim, Tahâre 111, Ebû Dâvûd, Tahâre 11, Nesâî, Tahâre 26, Cenâiz 116; Dârimî, Vudu’ 61; Müsned, I, 225.

Hazret-i Peygamber’in: “Bunlar kurumadıkları sürece” ifadesi, canlı ve diri oldukları sürece Allah’ı tesbih ettiklerine, kurudukları takdirde ise, cansız bir varlığa dönüşeceklerine bir işarettir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ebû Dâvûd et-Tayâlisî’nin Müsned’inde de şöyle denilmektedir: Onlardan birisinin üzerine yarısını, diğerinin üzerine diğer yarısını koyup şöyle buyurdu: “Bunlar, bir parça nemli (yaş) kaldıkları sürece üzerlerindeki azâbın hafifletileceğini ümid ederim.”

İlim adamlarımız derler ki: İşte bu hadisten de kabirler üzerinde ağaç dikmenin ve Kur’ân okumanın söz konusu olabileceği anlaşılmaktadır. Ağaç dikmek suretiyle kabirdekilerin azapları hafifletileceğine göre, mü’min bir kimsenin Kur’ân okuması nasıl hafifletme sebebi olmaz ki? Biz bu hususları, (…..) adlı kitabımızda yeterince açıklamış bulunuyoruz. Yine ölüye, kendisine bağışlanan sevabın ulaşacağını da belirtmiş idik. Bundan dolayı Allah’a hamd olsun. İkinci te’vile göre ise, bunlara ayrıca gerek yoktur, çünkü cansız olsun canlı olsun, herbir şey zaten Allah’ı tesbih etmektedir.

Derim ki: Bu şekildeki yorum ve görüşün lehine Kur’ân-ı Kerîm’den yüce Allah’ın şu âyetler! delil gösterilebilir:

“Ve güçlü kulumuz Davud’u hatırla. Çünkü o (Allah’a) dönen birisi idi. Gerçekten Biz, dağları -akşamleyin ve kuşluk vakti onunla birlikte teşbih eder halde- müsahhar kıldık. ” (Sâd, 38/17-18.); “(O taşlardan) öylesi de vardır ki, Allah korkusundan yuvarlanır.” (el-Bakara, 2/74) Bu âyetin bu görüşe delil gösterilebilmesi, Mücahid’in konu ile ilgili açıklamasına göredir. Yüce Allah’ın şu âyeti da bu görüşün lehine delildir:

“Bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılarak yıkılacak. Rahmân’a evlâd isnad ettiler diye. ” (Meryem, 19/90-91 )

İbnü’l-Mübarek de “ed-Dekaik” adlı eserinde şunu nakletmektedir: Bize, Mis’ar, Abdullah b. Vâsıl’dan haber verdi. O, Avf b. Abdullah/dan dedi ki: Abdullah b. Mes’ûd (radıyallahü anh) şöyle dedi: Dağ, diğer bir dağa şöyle der: Ey filan! Hiç bugün yanından aziz ve celil olan Allah’ı anan bir kimse geçti mi? Eğer evet diyecek olursa bundan dolayı sevinir. Daha sonra Abdullah (b. Mes’ûd):

“Rahmân evlad edindi, dediler” (Meryem, 19/88) âyetini okudu. Dedi ki: Ne dersin, sen bu dağların yalan sözleri işittiklerini, ama hayır şeyleri işitmediklerini mi zannetmektesin?

Yine bu hususta, Enes b. Malik (radıyallahü anh)’dan şöyle dediği nakledilmektedir: Her sabah ve akşam, yeryüzünün bölgeleri birbirlerine şöyle seslenirler: Komşu, hiç bugün yanından Allah için namaz kılan, yahut, üzerinden Allah’ı anan bir kimse geçti mi? Bunların kimisi lıayır, kimisi evet der. Evet dedi mi o, bu sebepten kendisinin ötekinden dalia üstün olduğunu kabul eder. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Cin olsun, insan olsun, ağaç olsun, taş olsun, ev, barınak olsun, her ne olursa olsun, müezzinin sesini işitti mi, mutlaka kıyâmet gününde onun lehine şahidlik edecektir.” Bu hadisi de İbn Mâce, Sünen’inde, Malik de Muvatta’’ında Ebû Said el-Hudrî (radıyallahü anh) yoluyla rivâyet, etmişlerdir. Buhârî, Ezan 5: İbn Mâce, Ezan 5: Muvatta’, Salât 5: Müsned, III. 6.

Buhârî de Abdullah (b. Mes’ûd) (radıyallahü anh) dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Biz yemeğin, yenilirken dahi teshili getirdiğini işitiyorduk. Buhârî, Menâkıb 25; Müsned, I 460. İbn Mes’ûd (radıyallahü anh) dan gelen bundan başka bir rivâyette de şöyle elenmektedir: Biz, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem.) ile birlikte yemek yerdik ve aynı zamanda onun teşbihini de duyardık.

Müslim’in Sahih’inde de Cabir b. Semure (radıyallahü anh) darı şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şüphesiz ki ben, Mekke’de bir taş biliyorum. Ben peygamber olarak gönderilmeden önce o bana selam getiriyordu. Şu anda dahi ben o taşı tanırım.” Müslim, Fedai! 2; Dârimî, Mukaddime 4: Müsned, V, 89. 95. Bunun, Hacerü’l-Esved olduğu söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bu anlamdaki haberler pek çoktur. Biz, onların bir bölümünü el-Fâdârî -rahimehullah- a ait, “el-İşrîniyât en-Nebeviyye Şerhi” olarak yazdığımız, “el-Lumau’l-Luluiyye”âe zikretmiş bulunuyoruz. Kütüğün (inlemesine dair) haberi de yine bu hususta meşhur bir olaydır. Buhârî, buna dair rivâyeti kitabının bir kaç yerinde tahriç etmiştir. Buhârî, Menâkıb 25; Tirmizî, Menâkıb 6.

Böyle bir husus, bir tek cansız hakkında sabit olduğuna göre, bütün cansızlar hakkında da mümkündür ve bu açıdan imkânsız görülecek herhangi bir şey yoktur. O halde genel olarak her şey tesbih etmektedir. Nitekim en-Nehaî ve başkaları da böyle demişlerdir: Bu âyet canlı, cansız herşey hakkında, -kapı gıcırtısı da dahil olmak üzere- umumîdir. Bu konuda da zikretmiş olduğumuz haberleri delil göstermişlerdir.

Şöyle de denilmiştir: Cansız varlıkların teşbihi, kendilerine bakan kimseyi: Subhanallah demeye davet etmeleri şeklindedir. Çünkü bu varlıklar idrâk sahibi değildirler. Nitekim şair de şöyle demektedir:

“Ortaya çıktığı yerde bir teşbih ile karşılanır

Ve gören kimsenin azaları gök gürültüsü ile yerine oturur.”

Onu gören kimse: Onu yaratan münezehtir der, demek istiyor.

Sahih olan, buna delil teşkil eden haberler dolayısıyla herşeyin Allah’ı tesbih ettiğidir. Eğer cansız varlıkların teşbihinden kasıt, delâlet yoluyla teşbih olsaydı, Hazret-i Davud’un bu husustaki özelliği ne olurdu? Çünkü Hazret-i Davud’un beraberinde dağların tesbih etmesi yüce Allah’ın, -önceden de belirttiğimiz gibi- hayatı ve teşbihi söylemeyi yaratması suretiyle sözlü bir teşbih idi. Sünnet-i Seniyye de Kur’ân-ı Kerîm’in zahirinin delâlet ettiği her bir seyin tesbih ettiğini açıkça ifade etmektedir. O halde bunu kabul etmek daha uygundur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

el-Hasen, Ebû Arar, Yakub, Hafs, İhınıza, el-Kisaî ve Halef; “(……..): Anlamazsınız” âyetini, failin müennesliği dolayısıyla “te” ile okumuşlardır. Diğerleri ise “ye” ile (anlamazlar diye) okumuşlardır. Ebû Ubeyd de bu okuyuşu tercih etmiş ve şöyle demiştir: Buna sebep, baştaki fiil ile te’nîs arasında başka kelimelerin girmesidir.

“Şüphesiz ki O, Halimdir.” Dünyada kullarının günahlarını hemen cezalandırmaz.

“Mağfiret edicidir.” Âhirette mü’minlerin günahlarını bağışlar.

İsra 43

O, onların söylediklerinden yücedir, çok yücedir.

Diyanet Vakfı
Allah, onların söyledikleri şeylerden münezzehtir; son derece yücedir ve uludur.

Kurtubi Tefsiri
O, bunların söylediklerinden münezzehtir. Pek yücedir, pek büyüktür.

“O, bunların söylediklerinden münezzehtir, pek yücedir, pek büyüktür.” O, kendi zatını tenzih ve takdis etmekte, kendisine yakışmayan şeylerden yüce olduğunu belirtmektedir.

Teşbih, tenzih anlamındadır ve buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/30. âyet, 17. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İsra 42

De ki: O’nunla beraber dedikleri gibi başka ilahlar olsaydı, onlar Arş’ın sahibine bir yol ararlardı.

Diyanet Vakfı
De ki: Eğer söyledikleri gibi Allah ile birlikte başka ilahlar da bulunsaydı, o takdirde bu ilahlar, Arşın sahibi olan Allaha ulaşmak için çareler arayacaklardı.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Onların dedikleri gibi Onunla beraber başka ilâhlar olsaydı, elbette o zaman arş sahibine bir yol ararlardı.”

“De ki: Onların dedikleri gibi Onunla beraber başka ilahlar olsaydı” âyeti, daha önce geçen, yüce Allah’ın:

“Allah ile beraber başka bir ilâh edinme” (39. âyet) âyeti ile ilişkilidir. Bu âyet ise, puta tapıcıları reddetmektedir.

“(……..): Dedikleri gibi” âyetini, İbn Kesîr ve Hafs “ya” ile, diğerleri ise, hitap olmak üzere (“dediğiniz gibi” anlamında) “te” ile okumuşlardır.

“Elbette o zaman” yani ilâhlar,

“arş sahibine bir yol ararlardı.” İbn Abbâs (radıyallahü anhümâ) şöyle demiştir: Yüce Allah ile münazaa ve Savaş isteyeceklerdi; tıpkı dünya hükümdarlarının birbirlerine yaptıkları gibi yaparlardı.

Saîd b. Cübeyr (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: Yani onlar, Allah’ın mülkünü ortadan kaldırmak için O’na ulaşacak bir yol arayacaklardı. Çünkü O’nun ortağıdırlar.

Katade şöyle açıklamıştır: Yani, o takdirde bu ilahlar arşın sahibine daha bir yakın olmanın yolunu ararlar, O’nun nezdinde O’na yakınlaşmaya çalışırlardı. Çünkü onlar O’ndan daha aşağıdadırlar. Müşrikler putların kendilerini Allah’a yakınlaştıracağına inanıyorlardı. Onlar putların, yüce Allah’a muhtaç olduğuna inandıklarına göre, bunların ilâh oldukları iddiası da kendiliğinden çürümüş olmaktadır.

İsra 41

Andolsun ki bu Kur’an’da öğüt alsınlar diye türlü şekillerde açıkladık. Ama bu, onların uzaklaşmasını artırmaktan başka bir işe yaramadı.

Diyanet Vakfı
Biz, onların akıllarını başlarına toplamaları için bu Kuranda (çeşitli ikaz ve ihtarları) türlü şekillerde tekrar ettik. Fakat bu, onlara, daha da kaçıp uzaklaşmaktan başka bir şey sağlamıyor.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz, -düşünüp ibret alsınlar diye- şu Kur’ân’da çeşitli şekillerde açıkladık. Fakat bu, onların nefretle uzaklaşmalarından başka birşeylerini artırmıyor.

“Yemin olsun ki Biz… açıkladık” beyan ettik, tekrarladık diye de açıklanmıştır.

“Şu Kur’ân’da” âyetindeki; (…..)da edatının fazladan geldiği ve ifadenin takdirinin, “Yemin olsun ki, ßu Kur’ân’ıaçıkladık” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın: “(…..): Soyumdan gelenleri de salin kimseler kıl” (el-Ahkâf, 46/15) âyetinde de fazladan geldiği gibi.

“Tasrîh Çeşitli şekillerde açıklamak” bir şeyi bir yönden bir başka yöne çevirmek, demektir. Burada ise, beyan etmek ve tekrarlamak kastedilmektedir. Değişiklik ve farklılık anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani, öğüt alsınlar, ibret alsınlar diye Biz, verdiğimiz öğütleri birbirinden ayrı ayrı ve farklı kıldık.

Genel olarak; (…..): Açıkladık” şeklinde “ra” harfi -çokluk anlamı ifade etmek üzere geçtiği her yerde- şeddeli, olarak okunmuştur. el-Hasen ise şeddesiz okumuştur. (Şeddesiz okuyuş, bir yönelen bir yöne çevirmek manasını verir.)

Yüce Allah’ın:

“Şu Kur’ân’da” âyeti ile, misaller, ibretler, hikmetler, öğütler, hükümler, haberler ve bildirmeler kastedilmektedir.

es-Sa’lebî der ki: Ebû’l-Kasım el-Hüseyn’i, İmâm eş-Şeyh Ebû’t-Tayyıb huzurunda şöyle elerken dinledim: Yüce Allah’ın:

“Açıkladık” âyetinin iki anlamı vardır: Birincisi, Allah bu açıklamalarını tek bir tür kılmamıştır. Aksine vaadi vardır, vaîdi (tehdidi) vardır, muhkemi vardır, müteşabihi vardır, nehyi vardır, emri vardır, nasi hi vardır, mensûhu vardır, haberleri vardır, misalleri vardır. Tıpkı rüzgârların; saba rüzgârı, batıdan esen rüzgâr, güney ve kuzey rüzgârları olarak evirip çevirmesi gibi. Ve tıpkı fiillerin maziden müstakbele (muzariye), emir ve nebiye çekiminin yapılması gibi. Fiil, fail, mel’ûl ve benzerlerinin çekimi gibi. İkinci anlamı ise, Kur’ân-ı Kerîm bir defada inmemiştir. O, bölüm bölüm inmiştir. Bu da yüce Allah’ın:

“… Bölüm bölüm ayırdığımız bir Kur ân olarak (indirdik)” (el-İsra, 17/106) âyetine benzemektedir ki, bu da: Cibril (aleyhisselâm)’ı sana çokça gönderdik, demektir.

“Düşünüp ibret alsınlar diye” anlamındaki; (……..) âyetini Yahya, el-A’meş, Hamza ve el-Kisaî, şeddesiz olarak; (…..): “Hatırlasınlar; diye” anlamında okumuşlardır. Aynı şekilde el-furkan Sûresi’nde yer alan; (…..):

“Yemin olsun Biz, onu onların arasında (bu kıraate göre anlamıyla.) hatırlasınlar diye evirip çevirdik” (el-Furkan, 25/50) diye okumuşlardır. Diğerleri ise (“öğüt alsınlar” diye anlamına gelecek şekilde) şeddeli okumuşlardır. Ebû Ubeyd de bunu tercih etmiştir. Çünkü; öğüt alsınlar, gereken şekilde vâ’z-u nasihatin gereğini yapsınlar, demektir.

el-Mehdevî de der ki: Bunu şeddeli okuyanlar, üzerinde dikkatle, ibretle düşünmeyi kastederler. Aynı şekilde şeddesiz okuyanların da kıraatlerinin anlamı budur. Birinci kıraate örnek:

“Yemin olsun ki Biz, belki öğüt alırlar diye sözü onlara birbiri ardınca ulaştırdık” (el-Kasas, 28/51) âyetidir. İkincisine örnek ise:

“…İçindekileri de hatırlayın” (el-Bakara, 2/63) âyetidir.

“Fakat bu” âyetlerin tekrar tekrar, geniş geniş açıklanması ve hatırlatmalar,

“onların nefretle uzaklaşmalarından” haktan uzaklaşarak düşünmek ve ibret almaktan yana gaflete düşmelerinden

“başka şeylerini artırmıyor.” Çünkü onlar, Kur’ân-ı Kerîm’in bir hile, bir büyü, bir kehanet ve bir şiir olduğuna inanıyorlardı.

İsra 40

Rabbin size erkek çocukları mı seçip verdi, meleklerden de dişiler mi edindi? Siz gerçekten büyük bir söz söylüyorsunuz.

Diyanet Vakfı
(Ey müşrikler!) Rabbiniz, erkek çocukları sizin için ayırdı da, kendisi meleklerden kız çocuklar mı edindi! Gerçekten siz, (vebali) çok büyük bir söz söylüyorsunuz.

Kurtubi Tefsiri
Rabbiniz size ayrıcalık tanıyarak oğulları seçip ayırdı da, kendisi meleklerden kızlar mı edindi? Gerçekten siz büyük bir söz söylüyorsunuz.

Yüce Allah bu âyeti ile, Araplar arasından: Melekler Allah’ın kızlarıdır, diyenlerin kanaatlerini reddetmektedir. Aslında onların erkeklerle birlikte kız çocukları da vardı. Ama yüce Allah, bu âyetiyle şunu murad etmiştir: Erkek çocukları yalnız size vermiş ve kendisi erkek çocuk edinmemiş, bununla birlikte kız çocukları da sizinle kendisi arasında ortak mı kılmıştır?

“Gerçekten siz” Allah nezdindeki günahı itibariyle

“büyük bir söz söylüyorsunuz.”

İsra 39

Bu, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdendir. Allah ile beraber başka bir ilah edinme; yoksa kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.

Diyanet Vakfı
İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdir. Allah ile birlikte başka ilah edinme; sonra kınanmış ve (Allahın rahmetinden) uzaklaştırılmış olarak cehenneme atılırsın.

Kurtubi Tefsiri
Bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmettendir. Allah ile beraber başka bir ilâh edinme. Sonra, kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.

Burada,

“bunlar” ile Cibril (aleyhisselâm)’ın indirmiş olduğu daha önce geçen bu âyet-i kerimelerin ihtiva ettiği âdap, kıssalar ve hükümlere işaret edilmektedir. Yani bunlar, şanı yüce Allah’ın kulları arasında hikmetinin gerekli gördüğü muhkem fiillerdendir. O, ahlâkın ve hikmetin güzelliklerinden olmak üzere bunları onlara takdir etmiştir. Oldukça sağlam yasalar ve son derece faziletli davranışları ihtiva etmektedir.

Daha sonra yüce Allah, önceden geçen yasaklara

“Allah ile beraber başka bir ilâh edinme” âyetini atf etmektedir. Hitap, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yönelik olmakla birlikte maksat, insanlar arasından bu âyeti işiten herkestir.

“(…..): Kovulmuş” kelimesi, uzaklaştırılmış ve küçük düşürülmüş kimse demektir. Bu sûrede ( 18. âyet-i kerimede) de geçmiş bulunmaktadır. Dua esnasında da; (…..) Allah’ım! Şeytanı bizden uzaklaştır, deniliri ken de bu kökten gelen fiil kullanılmaktadır).

İsra 38

Bütün bu sayılanların kötüsü, Rabbinin katında hoş görülmeyendir.

Diyanet Vakfı
Bütün bu sayılanların kötü olanları, Rabbinin nezdinde sevimsizdir.

Kurtubi Tefsiri
Kötü olan bütün bunlar, Rabbinin katında hoşlanılmayan şeylerdir.

4. Allah Tarafından Hoşlanılmayan Şeyler:

“Kötü olan bütün bunlar, Rabbinin katında hoşlanılmayan şeylerdir” âyetindeki Bu daha önce sözü edilen, Allah’ın yerine getirilmesini emredip yasaklanmasını istediği şeylere bir işarettir. Bu işaret edatı hem tekil için hem çoğu) için, hem müennes hem müzekker için kullanılabilir.

Âsım, İbn Âmir, Hamza, el-Kisaî ve Mesrûk, Kötü olan”ı zamire izafeli olarak okumuşlardır. Bundan dolayı da; Hoşlanılmayan” şeklinde ve;…dir”in haberi olarak nasb halindedir. Hoşlanılmayan şey, kötü şey” demektir. Allah’ın razı olmadığı ve emretmediği her şeydir.

Yüce Allah,

“Rabbin şunları hükmetti…”(el-İsrâ, 17/23) âyetinden itibaren “hoşlanılmayan şeylerdir” âyetine kadar emrolunan ve yasak kılınan bir takım şeyleri söz konusu etmektedir. O bakımdan burada bütün bunların hepsinin kötülük olduğunu haber vermesi düşünülemez. O takdirde emr olunan şeylerle yasak kılınan şeyler birbirinin içine girer. Ebû Ubeyd de bu kıraati tercih etmiştir. Çünkü Ubey’in kıraatinde; Bütün bunların günahları…” diye okumuştur, Böyle bir kıraat ise ancak izafet için sözkonusu olabilir.

İbn Kesîr, Nâfi’ ve Ebû Amr ise, tenvin ile; Bir günah” diye okumuşlardır. Yani, Allah ve Rasûlünün yasak kıldığı her bir şey bir günahtır demektir. Buna göre söz hem

“sonuç itibariyle daha güzeldir” (el-İsrâ, 17/35 âyetinde tamam olup sona ermekte, daha sonra da yeni bir âyet olmak üzere: “Bilmediğin bir şeyin ardına düşme… yürüme” (el-İsrâ, 17/36-37) diye buyurduktan sonra da tenvinli olarak Çünkü bütün bunlar birer günahtır” diye buyurmaktadır.

Yüce Allah’ın:

“Evlatlarınızı… öldürmeyin” (el-İsrâ, 17/31) âyetinden itibaren bu âyete kadar birer kötülüktür, bunlar arasında iyilik olan her hangi bir şeyden söz edilmemiştir. O bakımdan “bütün bunlar” âyeti, yalnızca yasaklanan şeyleri kapsar, başka şeyi kapsamaz, demişlerdir.

Yüce Allah’ın:

“Hoşlanılmayan şeyler” âyeti ise, “kötü olan”ın sıfatı olmayıp ondan bedeldir. İfadenin takdiri de şöyle olur: Bütün bunlar birer kötülüktür ve hoşlanılmayan şeylerdir.

“Hoşlanılmayan şeyler” anlamındaki kelimenin;…dir”in ikinci haberi olup ve Bütün bunlar” lâfzı dolayısıyla böyle geldiği de söylenmiştir. Bir kötülüktür” ifadesi ise bundan önce sözü edilen bütün bu şeylerdeki manaya hamledilir.

Kimisi de bu, “(hoşlanılmayan şeyler)”; seyyie (kötü olan şey)” in sıfatıdır demektedir. Çünkü bunun müennesliğî hakiki olmadığından dolayı müzekker olan bir kelime ile vasfedilmesi mümkündür. Ebû Ali el-Farisî ise bu görüşü zayıf kabul eder ve şöyle der: Eğer müennesten müzekker olarak söz edilecek olursa, ondan sonrasının da müzekker olması gerekir. Bu konuda kaidenin nazar-ı itibara alınmaması, müsned fiilin müennesten önce gelip mü-

“Onun şimşek çaktığı gibi çakmış bir bulut yoktur,

Ve onun bitirdiğini bitirmiş bir arazi de yoktur.”

Ancak bu, Araplarca çirkin görülen bir kullanımdır. Bir kimse. Bir arazi, bitki yetiştirdi” diyecek olsa, bu çirkin bir İfade olmaz. Ebû Ali (el-Fârîsî) da der ki: Fakat, yüce Allah’ın;

“Hoşlanılmayan şeyler” âyetinin, Kötü olan bir şey”den bedel olması mümkündür. Aynı şekilde

“Rabbinin katında” âyetindeki tamirden hal; buna karşılık

“Rabbinin katında” âyetinin da

“kötü olan”ın sıfatı mahallinde olması da mümkündür.

5. Raksetmek:

İlim adamları bu âyet-i kerimeyi, raksetmenin ve bu işi sürdürmenin yerilen bir şey olduğuna delil göstermişlerdir. İmâm Ebû’l-Vefâ b. Akıl der ki: Kur’ân-ı Kerîm, raksı yasakladığını açık nass ile ifade ederek:

“Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme” diye buyurmuş ve kibirlenenleri yermiştir. Raks, kibirlenip azgınlaşmanın en ileri derecesidir. Bizler, neşe ve sarhoşluk vermeye ortak özellikleri dolayısıyla nebizi şaraba kıyas etmiyor muyuz? Ne diye mızrabı ve onunla birlikte şiirin bestelenerek söylenmesini, tanbur, zurna ve davula -aralarındaki ortak özellik dolayısıyla- kıyas etmiyoruz ki? Sakallı bir kimsenin -hele bir de yaşlı olursa- raksedip nağmelere ve vurgulara göre alkış tutması ne kadar çirkin bir şeydir! Özellikle nağmeli sesler, kadın ve tüyü bitmemiş çocukların sesi ise. Acaba, önünde ölüm, sorgulanmak, haşr ve sırat bulunan, bundan sonra da cennet ya da cehennemden birisine gideceği belli olmayan bir kimsenin raks ile hayvanlar gibi şaha kalkmasının, kadınlar gibi alkışlamasının güzel bir tarafı olabilir mi? Yemin olsun ki, ömrüm boyunca öyle hocalarımı gördüm ki, sürekli olarak onlarla oturup kalkmama rağmen gülmek şöyle dursun, tebessüm ettikleri İçin bir tek dişleri dahi görülmüş değildir.

Ebû’l-Ferec İbnü’l-Cevzî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demektedir: İlim adamlarından birisinin, İmâm el-Gazali -Allah ondan razı olsun- bana anlattığına göre o şöyle demiştir: Raks, ancak ortun ile ortadan kalkabilen iki omuz arasındaki bir ahmaklıktır.

İleride el-Kehf Sûresi’nde (18/14. âyet, 2. başlıkta) ve başka yerlerde (Lukman, 31/6. âyetin tefsirinde) yüce Allah’ın izniyle bu bahise dair daha geniş açıklamalar gelecektir.

İsra 37

Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen ne yeri yarabilirsin, ne de dağlara boyca ulaşabilirsin.

Diyanet Vakfı
Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.

Kurtubi Tefsiri
Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! çünkü sen hiç bir zaman yeri de yaramazsın, boyca da asla dağlara erişemezsin.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1. Kibirle Yürümek Yasağı:

Yüce Allah’ın:

“Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme” şeklindeki bu âyeti, böbürlenip kibirlenmeyi yasaklamakta, alçak gönüllülüğü emretmektedir.

“Aşırı derecede sevinip şımarmak” demektir. Yürürken büyüklenmek anlamında olduğu söylendiği gibi, insanın kendi haddini, hududunu aşması diye de açıklanmıştır.

Kalede: Bu, yürüyüşte büyüklenip böbürlenmek demektir, der. Yine bunun, azgınlık etmek ve kibirlenmek anlamında olduğu söylendiği gibi, gayret ve çalışkanlık ile işe sarılmak anlamında olduğu da söylenmiştir.

Bu görüşler birbirlerine yakın olmakla birlikte, iki kısma ayrılırlar: Bu kısımların birisi verilmiştir, diğeri övülmüştür. Büyüklenmek, azmak, böbürlenmek, insanın haddini aşması verilmiştir. Ama sevinmek ve gayret ise ovülmiş bir şeydir. Şanı yüce Allah, bunlardan birisi ile kendisini vasf’etmiş bulunmaktadır. Meselâ; sahih hadiste: “Allah’ın, kulunun tevbesi dolayısıyla sevinmesi…” Buhârî, Deavât 4; Müslim, Tevbe 2-8: Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyame 49, Deavât 98; Dârimî, Rikak 19; Müsned, I, 383, II. 316. VI, 61. 98 denilmektedir. Tembellik ise şer’an yerilmiş bir şeydir ama, ciddiyet ve gayret onun zıddidır. Hatta bazen büyüklenmek ve onun anlamındaki tutumlar da övülen bir davranış olabilir. Bunun hükmü, Allah’ın düşmanlarına ve zâlimlerine karşı yapılırsa böyledir,

Ebû Hatim Muhammed b. Hibban, İbn Cabir b. Atik’den, o babasının senediyle Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Gayret (kıskançlık)’ın bazısını aziz ve celil olan Allah buğz eder. Bazısını da Allah sever. Kibirin kimisini yüce Allah sever, kimisine de Allah buğzeder. Allah’ın sevdiği gayret, din hususundaki gayrettir. Allah’ın buğzettiği gayret ise, din dışı hususlardaki gayrettir. Allah’ın sevdiği büyüklenmek kişinin, Savaşırken kendi kendisine büyüklenip böbürlenmesidir, sadaka verirken (halinden memnun olması) dır. Allah’ın buğzettiği böbürlenmek ise, batıldaki böbürlenmedir.” Bunu, Ebû Dâvûd da Musennefinde (Sünen’inde) ve başkaları da rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, CihSd 104; Nesâî, Zekat 66; Dârimî, Nikâh 37; Müsned, V, 445, 446 (lafzî bazı farklılıklarla) Şu beyitler bu hususa dairdir:

“Yer üzerinde ancak mütevazı olarak yürü.

Çünkü onun altında senden çok daha yüce nice kimseler vardır.

Eğer sen güç, kuvvet, koruma ve koruyuculara sahip isen,

Senden daha güçlü ve daha çok korumaları bulunan nice kimseler ölmüş bulunuyor.”

2. İhtiyaç Sahibi Olmadığı Halde Avcılık Yapmak:

İnsanın, ihtiyacı bulunmaksızın, -kendisini yüce bilerek- avlanmaya ve benzeri şeylere yönelmesi bu âyet-i kerimenin kapsamına girmektedir ve böyle bir tutum hayvana işkencedir, anlamsız ve boş yere böyle bir iş yapmaktır.

Bir kimsenin, nadiren bir gün dinlenmesi veya bir günün bir saatinde dinlenmesi ve böylelikle ilim okumak, yahut namaz kılmak gibi hayırlı işleri yapabilmek için gerekli gücü toparlamak kastıyla rahat edip dinlenmeye çalışması, kendisine gelmeye çalışması, bu âyetin kapsamına girmez.

“Kibir ve azametle” kelimesini Cumhûr, “ra” harfini Üstün olarak okumuşlardır. Yakub’un naklettiğine göre ise bazıları İsm-i fail olarak, (kibirli ve azametli anlamında) “ra” harfini esreli okumuşlardır. Ancak, birincisi daha beliğdir. Çünkü; Zeyd koşarak geldi” ifadesi, Zeyd koşucu olarak geldi” ifadesinden daha beliğdir. İşte bu kelime de böyledir. Bunun mastar olarak kullanılması, ism-i fail olarak kullanılmasından daha beliğdir.

3. Kibirlenmek, Fıtrata da, Tabiata da, Kâinata da Aykırıdır;

“Çünkü sen hiç bir zaman yeri de yaramazsın.” Yani, yerin iç tarafına girerek orada neler olduğunu bilemezsin.

“Boyca da asla dağlara erişemezsin.” Yani, boyunun uzunluğunu ve haddini aşmaya kalkışmak suretiyle hiçbir zaman dağların seviyesine ulaşamazsın.

“Elbiseyi yardı”; yeri katetti” demektir. yerdeki geniş bir bölüm” demektir.

Yani sen, büyüklenmenle ve üzerinde yürümek suretiyle yeryüzünü asla yaramayacaksın.

“Boyca da asla dağlara erişemezsin.” Azametinle yani kendi gücünle sen bu seviyeye gelemezsin. Aksine sen zelil bir kulsun. Altından da üstünden de kuşatılmış bulunuyorsun. Kuşatılmış bir kimse, muhasara atlında ve güçsüz demektir. O bakımdan büyüklenmek sana yakışmaz.

Burada “yerin yarılması “ndan kasıt, mesafesinin kat edilmesi değil, aşağı doğru delinmesidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

el-Ezheri der ki: Sen onu katedemezsin anlamındadır. en-Nehhâs da bu daha açıkça anlaşdan bir ifadedir, der. Çünkü bu, genişlik düzlük ve ova anlamındaki; dan alınmıştır. Yine, Filanın yolculuğu, güç ve kuvveti ve koruması filandan daha ileridir” denilir.

Rivâyet olunduğuna göre Sebe’, dünyanın doğusundan batısına kadar dağıyla, ovasıyla bütün yer yüzünü eline geçirmişti. İleri gelen bir çok kimseyi öldürmüş ve esir almıştı. Bundan dolayı da ona Sebe’ denilmiştir. Herkes onun itaatine girmişti. Bu durumu görünce, arkadaşlarından ayrılıp tek başına üç gün süreyle uzlete çekildi, sonra yanlarına çıkıp şöyle dedi: Ben, hiç bir kimsenin nail olmadığı şeylere nail olduğumu gördüğümden, öncelikle bu nimetlere şükretmekle İşe başlamayı uygun gördüm. O bakımdan, görüşüme göre en uygun şey, güneşe doğduğu vakit secde etmektir. Bunun üzerine güneşe secde etmeye başladılar. İşte güneşe İbadetin başlangıcı böyle olmuştur. Büyüklenmenin, tekebbürün ve şımarmanın akıbeti işte budur. Bundan Allah’a sığınırız.

İsra 36

Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül; bunların hepsi ondan sorumludur.

Diyanet Vakfı
Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.

Kurtubi Tefsiri
Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalbin her biri ondan sorumludur.

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1. Bilmedik Şeyin Ardına Düşmek:

Yüce Allah’ın:

“Bilmediğin bir şeyin ardına düşme” âyeti, hakkında bilgin olmayan ve seni ilgilendirmeyen şeyin arkasına düşme, demektir.

Katade der ki: Görmediğin halde gördüm, duymadığın halde duydum, bilmediğin halde bildim demeyeceksin. Bu açıklamaları İbn Abbâs (radıyallahü anh) da yapmıştır. Mücahid der ki: Hakkında bilgin olmayan bir hususu sözkonusu ederek hiç bir kimseyi yermeye kalkışma. İbn Abbâs (radıyallahü anh) da yine aynı görüşü dile getirmiştir. Muhammed b. el-Hanefiyye der ki: Bundan kasıt yalan şahidliktir. el-Kutebî der ki: Zan ve tahminlerin peşinden gitme, demektir. Bütün bunlar birbirine yakın açıklamalardır.

Aslında batıl ve hak olmayan şeyleri ileri sürüp iftira etmek” demektir. Hazret-i Peygamberin: “Biz, Nadr b. Kinaneoğulları olarak ne annemize söveriz, ne de babamızı reddederiz” İbn Mâce, Hudûd 37; Müsned, V, 211, 212. âyetinde de bu kökten gelen kelime kullanılmıştır. Şair el-Kümeyt de şöyle demektedir:

“Ben, suçsuz kimseye günahsız yere iftirada bulunmam

Namuslu ve iffetli kadınlar da -arkalarından gidilecek olsa-

ben izlerini takip edip arkalarından gitmem.”

Onun izini takip ettim demektir. “el-Kafe” diye anılan kimselere bu ismin veriliş sebebi, başkalarının izlerini takib etmelerinden dolayıdır. Her şeyin kafiyesi ise onun sonu anlamındadır. Şiir kafiyesi de buradan gelmektedir. Çünkü o, beytin sonunda gelir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in İsmi olan “el-Mukaffî” de bu kökten gelmektedir. Çünkü o peygamberlerin sonuncusudur. Benzerliklerin izlerini takip eden kişiye “kaif” denilmesi de buradan gelmektedir. Kaif, bu işini yaptığı takdirde bunu anlatmak üzere, denilir. “Fe” harfi “kafa takdim edilmek suretiyle; “i tzi takip ettim” de denilir,

İbn Atiyye der ki: Bu kelimenin bu şekilde kullanılışı, Arapların bazı kelimelerle oynadığı gibi bununla da oynamış olduğu ihtimalini vermektedir. Nitekim, “leamrî: ömrüm hakki için” demek isterken, “reamlî” demeleri böyledir.

et-Taberî de bu fiili bir kesimin; şeklinde fiili gibi kullandıklarını da nakletmektedir.

Münzir b. Said’in kanaatine göre ise, bu şekildeki kullanış Kendisine doğru çekti” fiilinin kullanılışına benzemektedir.

Özetle bu âyet-i kerîme yalan söz söylemeyi, iftirada bulunmayı ve buna benzer asılsız ve adi sözler söylemeyi yasaklamaktadır.

el-Kisaî’nin naklettiğine göre bazı kimseler “ka” harfini ötreli, “fe” harfini de sakin olmak üzere; diye okumuşlardır. el-Cerrah, kalp anlamındaki el-Fuâd kelimesini; şeklinde, “fe” harfini üstün olarak okumuştur. Bu, bazılarının şivesidîr. Ancak, Ebû Hatim ve başkaları bunu kabul etmemişlerdir.

2. Benzeştirenlerin (Kaaiflerin) Dediklerine Göre Hüküm Vermek:

İbn Huveyzimendad der ki: Bu âyet-i kerîme, kafe (benzerlik) ile hüküm vermeyi ihtiva etmektedir. Çünkü yüce Allah:

“Bilmediğin bir şeyin ardına düşme” (burada “düşme” anlamındaki kelime ile kalenin aynı kökten geldiğini hatırlatalım) diye buyurduğuna göre bu, bizim bilgi sahibi olduğumuz şeylere göre hüküm vermemizin câiz olduğuna delildir. Buna göre insanın bildiği yahut zannı galip ile öyle olduğunu anladığı her bir şeye göre hüküm vermesi câiz olur. İşte kur’a ve mahsullerin tahmininin kabul edileceğine dair delilimiz de budur. Çünkü bu da bir çeşit galip zandır ve kelimenin anlamı genişletilerek buna da “ilim” ismi verilebilir. Kaif de çocuğu, aralarındaki benzerliklerden hareket ederek babasına katar (babasının kim olduğunu tesbit eder). Bu, tıpkı takibin, aralarındaki benzerlik dolayısıyla (kıyas yaparken) fer’i asla katması gibidir. Sahih’te de Hazret-i Âişe’den şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzünden sevinç parıltıları okunarak yanıma girip şöyle dedi: “Zeyd b. Harise ile Üsâme b. Zeyd üzerlerinde ayaklarını dışarda bırakan fakat başlarını örttükleri bir kadife parçası bulunduğu halde Mücezziz’in, gelip onlara bakarak, şüphesiz bu ayaklar birbirlerindendir, dediğine dikkat etmez misin?” Buhârî, Menâkıb 23, Ferâiz 31; Müslim, Radn’ 38-40; Ebû Dâvûd, Talâk 31: Tirmizî, Velâ 5; Nesâî, Talâk 51; İbn Mâce, Ahkâm 21; Müsned, VI. 38: 226. Yûnus b. Yezid yoluyla gelen hadiste ise, “ve Mücezzîz, kaif idi” denilmektedir. Müslim, Radâ: 40

3. Zeyd ve Oğlu Usame İle İlgili Cahiliyyenin İddiaları:

İmâm Ebû Abdullah el-Mazeri der ki: Cahiliyye mensupları, Usame’nin nesebi hakkında ileri geri konuşuyorlardı. Çünkü Usame oldukça siyah tenli idi. Babası Zeyd ise pamuktan da beyazdı. Ebû Dâvûd, Ahmed b. Salih’den böylece nakletmektedir. Kadı îyad da şöyle demektedir: Ahmed’den başkaları ise, Zeyd’in, katıksız ve parlak beyaz tenli olduğunu, Usame’nin de oldukça esmer olduğunu söylemişlerdir. Ebû Dâvud., Talâk 31’de az önce geçen hadisi kaydettikten sonra şu notu düşmektedir: “Ahmed b. Salih’i şöyle derken dinledim: Usame katran gibi oldukça siyah, Zeyd de pamuk gibi oldukça beyaz idi.” Zeyd b. Harise, Kelb kabilesinden halis Araptır. İleride yüce Allah’ın izniyle el-Ahzâb Sûresi’nde (33/4. ayet, 5. başlıkta) geleceği gibi, esir düşmüştür, Kelb kabilesinden halis Arabtır.

4. Ççcuğun Kime Ait Olduğu Hususunda Anlaşmazlık Olursa Kıyafet Bilginlerine Başvurmak:

İlim adamlarının çoğunluğu, çocuğun kime ait olduğu hususunda anlaşmazlık sözkonusu olduğu takdirde kıyafet bilginlerine (el-Kafe) başvurulacağına, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in, sözü geçen kaifın sözleri üzerine sevinmesini delil göstermişlerdir. Hazret-i Peygamber ise hiç bir zaman batıl ile sevinecek veya bundan dolayı memnun olup onu beğenecek bir kimse değildir.

Ancak Ebû Hanîfe, İshak, es-Sevrî ve onların arkadaşları, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), liân hadisinde benzerliği kabul etmeyişini delil alarak, kaiflerin hükümlerini kabul etmemişlerdir. Liân ile ilgili hadis, yüce Allah’ın izniyle en-Nûr Sûresi’nde gelecektir.

5. Kaiflerin Kanaatlerini Delil Kabul Edenlerin Görüş Ayrılıkları:

Kaiflerin dediklerini kabul edenler de kendi aralarında; “acaba onların görüşleri hem hür, hem de cariye kadınların çocuklarında mı delil kabul edilir, yoksa yalnızca cariyelerin çocukları hakkında’mı delil kabul edilir?” hususunda iki ayrı görüşe sahiptirler.

Birinci görüş, (yani hem hür kadınların, hem cariyelerin çocukları hakkında kabul edileceği görüşü) Şâfiî ile İbn Vehb’in rivâyetine göre Malik’in görüşüdür. Ancak, Maliki mezhebinde meşhur olan görüş, bunun yalnızca cariyenin çocuğuna münhasır olduğu şeklindedir. Sahih olan ise, İbn Vehb’in Mâlik’den rivâyet ettiği görüş ile Şâfiî (radıyallahü anh )’ın kabul ettiği görüştür. Bu konuda asıl delili teşkil eden hadis, hür kadınlar hakkında vaki olmuştur. Çünkü Üsame de, onun babası da hür idiler. Hükmün delilinin esas kabul edildiği sebep -ki bu hükmü vermenin sebebi de odur- nasıl ortadan kaldırılabilir?

Bu usul bilginlerine göre câiz olmayan bir yöntemdir.

Aynı şekilde bu görüşü kabul edenler, tek bir kaifin görüşü ile yetinilir mi, yoksa şahidlik olduğundan dolayı mutlaka İki kişinin kanaati mi gerekli olduğu hususunda da ihtilaf etmişlerdir. İbnü’l-Kasim birinci görüştedir. Bu hususa dair haberin zahiri hatta nassi da bunu ifade etmektedir. Malik ve Şâfiî -Allah ikisinden de razı olsun- ise ikincisini kabul etmişlerdir.

6. İnsan ve Organlarının Sorumluluğu:

“Çünkü kulak, göz ve kalbin herbiri ondan sorumludur.” Yani, bunların herbirisi kazandıklarından dolayı sorumlu tutulacaktır. Kalb, düşündüğü ve inandığı şeylerden, kulak ve göz görüp duyduklarından sorumlu tutulacaklardır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Şanı yüce Allah, insana işittiklerinden, gördüklerinden ve kalbinden geçirdiklerinden soracaktır. Bunun bir benzeri de Hazret-i Peygamberin şu âyetidir: “Hepiniz birer çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlu tutulacaksınız.”‘ Buhârî, Cumua 11, Cenaiz 5L-.: Müslim, İmâre 20; Ebû Dâvûd, İmâre 1, 13; Tirmizî, Cihâri 27; Müsned. II v vi .

İnsan, organlarının çobanıdır. Âyette: İşte bütün bunlardan insan sorumlu tutulacaktır, denilmiş gibidir. O halde burada bir muzafın hazfedilmesi sözkonusudur.

Ancak, delil olmak bakımından birinci anlamı daha beliğdir. Çünkü insanın organları tarafından yalanlanması da sözkonusu olacaktır. Bu İse, rüsvaylığın en ileri derecesidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Bugün Biz ağızlarına mühür vururuz ve neler kazandıklarını elleri Bize söyler ve ayakları şahidlik eder,” (Yâsîn, 36/65);

“Oraya geldiklerinde kulakları, gözleri, derileri, işlediklerini bildirerek aleyhlerine şahidlik edecektir.” (Fussilet, 41/20)

Burada kulak, göz ve kalpten; “Bunlar(ın her biri)” diye söz edilmesi bunların idrak duyuları oluşlarından ve bu âyef-i kerimede sorumlu olarak söz konusu edildiklerinden dolayıdır. Bu, aklı eren varlıkların bir halidir. İşte bundan dolayı onlardan bu şekilde söz edilmiştir. Sîbeveyh, -Allah’ın rahmeti ezerine olsun- yüce Allah’ın:

“Gördüm ki onlar bana secde ediyorlardı” (Yusuf, 12/4) âyeti hakkında şu açıklamayı yapmaktadır: Yüce Allah’ın, burada yıldızlar hakkında aklı eren varlıkların zamirini kullanma sebebi şundandır: Allah, bu yıldızları aklı eren varlıkların fiili olan secde etmekle vasfettiğinden dolayı, yine aklı eren varlıklara ait zamiri onlar için kullanmış bulunmaktadır. Nitekim bu açıklamalar daha önceden (anılan âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. ez-Zeccâc’ın naklettiğine göre de Araplar hem aklı eren varlıklar hakkında, hem de ermeyen varlıklar hakkında; Onlar” zamirini kullanırlar. ez-Zeccâc ve et-Taberi de (buna örnek olmak üzere) şu beyiti zikrederler:

“el-Livâ’daki konaklamadan sonraki bütün konaklamaları ve

O günlerden sonraki her türlü yaşayışı zem eyle.”

Bu ise, durulması gereken bir sınırı göstermektedir. Ancak bu beyitte “günler” yerine “kavimler” de rivâyet edilmiştir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İsra 35

Ölçtüğünüzde tam ölçün, doğru teraziyle tartın. Bu daha iyidir ve sonuç olarak daha güzeldir.

Diyanet Vakfı
Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Bu, hem daha iyidir hem de neticesi bakımından daha güzeldir.

Kurtubi Tefsiri
Ölçtüğünüzde tam ölçün ve dosdoğru terazi ile tartın. Bu, hem daha hayırlı, hem sonuç itibariyle daha güzeldir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Ölçü ve Tartıda Doğruluk:

“Ölçtüğünüzde tam Ölçün” âyetine dair açıklamalar, bundan önce el-En’âm Sûresi’nde (6/152. âyet, 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bu âyet-i kerîme ölçmenin, satıcının görevi olmasını gerektirmektedir. Yusuf Sûresi’nde de bu’hususa dair açıklama geçtiğinden dolayı, (12/88. âyet, 2. başlıkta) tekrarlamanın anlamı yoktur.

“Kustâs” kelimesi, “kaf” harfi ötreli olarak kullanıldığı gibi, esrelî olarak (kıstas şeklinde) de kullanılır. Bu, Rumcada terazi demektir. Bu açıklamayı İbn Aziz yapmıştır. ez-Zeccâc da şöyle demektedir: Kıstas, küçük olsun büyük olsun terazi demektir. Mücahid de: Kıslas, adalet anlamındadır, der. O da: Bu Rumca bir kelimedir, derdi. Bu âyetle insanlara şöylece hitab edilmiş gibidir: Tartılarınızı adaletli tartınız.

İbn Kesîr, Ebû Amr, Nafi’, İbn Âmir ve Ebû Bekir’in rivâyetine göre Âsım, bu kelimeyi “el-Kustas” şeklinde “kaf harfini ötreli olarak okumuşlardır. Hamza, el-Kisaî ve Âsım yoluyla Hafs da, “kar harfini esreli olarak (el-Kıstas şeklinde) okumuşlardır ki, iki ayrı söyleyiştir.

2. Adalet En Hayırlısıdır:

“Bu, hem daha hayırlı, hem sonuç itibariyle daha güzeldir” âyeti şu demektir: Ölçüyü tam yapmak ve teraziyi dengede tutmak, Rabbinin nezdinde daha hayırlı ve daha mübarektir.

“Hem sonuç itibariyle” yani akıbeti itibariyle

“daha güzeldir.”

el-Hasen der ki: Bize nakledildiğine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Bir kimse, bir haramı elde edebilecek güce sahip olduğu halde, bunu terkeder ve buna sebep de yalnızca yüce Allah’ın korkusu ise, mutlaka Allah âhiretten önce dünyada acilen onun yerine o kimseye ondan daha hayırlısını verir.” Taberi, XV, 85

İsra 34

Yetimin malına, erginlik çağına ulaşıncaya kadar, en güzel şekilde dışında yaklaşmayın. Verdiğiniz sözü yerine getirin. Şüphesiz verilen söz sorumluluktur.

Diyanet Vakfı
Yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar, ancak en güzel bir niyetle yaklaşın. Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.

Kurtubi Tefsiri
Ergenlik çağına erinceye kadar -en güzel şekilde olması müstesna- yetimin malına yaklaşmayın. Bir de ahdi yerine getirin. Çünkü ahidden sorumluluk vardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Yetimin Malına Kötü Maksatla El Sürmemek:

Yüce Allah’ın:

“Ergenlik çağına erinceye kadar -en güzel şekilde olması müstesna- yetimin malına yaklaşmayın” âyetine dair açıklamalar daha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/151- âyet, 10. başlık ve devamında) geçmiş bulunmakladır.

2. Ahde Bağlılık:

Yüce Allah’ın:

“Bir de ahdi yerine getirin” âyeti ile ilgili açıklamalar birkaç yerde, (mesela; el-Bakara, 2/42, âyet; en-Nahl, 16/91-92 vd.) geçmiş bulunmaktadır. ez-Zeccâc der ki: Allah’ın emrettiği ve yasakladığı herbir şey ahdin kapsamı içeresinde yer alır.

“Çünkü, ahidden sorumluluk vardır” âyetinde:…den” hazf edilmiştir. Yüce Allah’ın:

“Ve emrolunduklarını yaparlar” (et-Tahrim, 66/6.) âyetinde; … şeyi…” lâfzının hazf edildiği gibi.

Denildiğine göre, ahde dair sorgulama, onu bozan kimseleri azarlamak için yapılacaktır. Ona, sen ahdini bozdun ha? denilecektir. Nitekim kız çocuğunu, diri diri gömene azarlamak için sorulacağı gibi.

İsra 33

Allah’ın haram kıldığı cana, haklı bir gerekçe olmadıkça kıymayın. Kim zulmen öldürülürse, onun velisine bir yetki verdik. Artık öldürmede aşırı gitmesin. Şüphesiz o, desteklenmiştir.

Diyanet Vakfı
Haklı bir sebep olmadıkça Allahın muhterem kıldığı cana kıymayın. Bir kimse zulmen öldürülürse, onun velisine (hakkını alması için) yetki verdik. Ancak bu veli de kısasta ileri gitmesin. Zaten (kendisine bu yetki verilmekle) o, alacağını almıştır.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın haram kıldığı canı hak ile olmadıkça öldürmeyin. Kim zulmedilerek öldürülürse Biz, velisine bir güç ve yetki vermişizdir. O halde o da öldürmekte aşırıya gitmesin. Çünkü o, zaten yardıma mazhar olmuştur.

Yüce Allah’ın:

“Allah’ın haram kıldığı canı, hak ile olmadıkça öldürmeyin” âyetini dair açıklamalar, bundan önce el-Ervâm Sûresi’nde (6/151 âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah’ın:

“Kim zulmedilerek öldürülürse Biz, velisine bir güç ve yetki vermişizdir. O halde o da öldürmekte aşırıya gitmesin. Çünkü o, zaten yardıma mazhar olmuştur” âyetine dair açıklamalarımız) da üç başlık halinde sunacağız:

1. Zulmen Öldürülenin Velisinin Yetkisi:

“Kim, zulmedilerek” yani öldürülmesini gerektiren bir sebep olmaksızın

“Öldürülürse Biz, velisine” onun kanını talep etmek hakkına sahip olanlara

“bir güç ve yetki vermişizdir.”

İbn Huveyzimendad der ki: Velinin erkek olması gerekir. Çünkü yüce Allah veliyi tekil ve müzekker olarak zikretmiştir, ismail b. İshak da, yüce Allah’ın:

“Biz velisine bir güç ve yetki vermişizdir” âyetinde, kadının,

“veli” lâfzının mutlak olarak kullanımının dışında kaldığına delil bulunmaktadır. Hiç şüphesiz, kadınların kısasta her hangi bir hakları yoktur. Bundan dolayı kadının, kısas hakkını affetmesinin de bir etkisi olmaz ve onun kısas uygulanmasını gerçekleştirme yetkisi de yoktur.

Muhalif görüşte olanlar ise şöyle demektedir: Burada “veli”den kasıt mirasçıdır. Zaten yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: “Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar birbirlerinin velileridir.” (et-Tevbe, 9/71) Bir başka yerde de:

“Îman edip de hicret etmeyenlere gelince; hicret edene kadar sizin onlarla hiç bir velayetiniz yoktur.” (el-Enfal, 8/72) Yine yüce Allah, bir başka yerde:

“Akrabalar, Allah’ın Kitabınca birbirlerine daha yakındırlar” (el-Enfal, 8/75) dîye buyurmaktadır. Bu ise, diğer mirasçıların da kısas hakkını talep edebileceklerini kabul etmeyi gerektirmektedir. Sözünü ettikleri velinin, zahiri itibariyle müzekker olup tekil olduğu iddialarına gelince, müzekker ile müennesinin (eril ve dişilinin) eşit olduğu cins isim olan lâfızlar gibidir. Bu görüş ayrılığının geri kalan diğer bilgileri ise, hilaf (mukayeseli mezhepler fıkhı) kitaplarında yer alır.

“Bir güç ve yetki (sulta) vermişizdir.” Yani Biz, ona bir otorite vermişizdir. Dilerse katili öldürür, dilerse affeder, dilerse de diyet alır. Bu açıklamayı İbn Abbâs (radıyallahü anh), ed-Dahhâk, Eşheb ve Şâfiî yapmışlardır.

İbn Vehb de der ki: Malik dedi ki: Buradaki

“sultan (güç ve. yetki)” Allah’ın emridir. İbn Abbâs ise, kesin delildir demiştir, Bunun, katilin kendisine teslim edilmesi için istemesi demek olduğu da söylenmiştir.

İbnu’l-Arabî der ki: Bu görüşler birbirlerine yakındır. Bunların en net olanları ise, Malik’in dediği: Burada sultandan kaşıtın Allah’ın emridir, şeklindeki açıklamasıdır. Diğer taraftan şanı yüce Allah’ın emri açık bir nas halinde vaki olmadığından dolayı, ilim adamlarının bu hususta farklı görüşleri vardır, İbnü’l-Kasım, Malik ve Ebû Hanîfe’nin, bundan kastın özellikle öldürmedir dediklerini nakletmektedir. Eşheb ise şöyle demektedir: Bundan kasıt, az önce sözünü ettiğimiz gibi muhayyer olması demektir, Şâfiî de böyle demiştir. Bu anlamdaki açıklamalar, bundan önce el-Bakara Sûresi’nde (2/178. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

2. Kısasta Aşırı Gitmek:

“O halde, o da öldürmekte aşırıya gitmesin” âyeti ile ilgili olarak üç ayrı açıklama yapılmıştır:

1- Katilden başkasını öldürmeye kalkışmasın. Bu, el-Hasen, ed-Dahhâk, Mücahid ve Saîd b. Cübeyr’in görüşüdür.

2- Arapların yaptıkları gibi velisi olduğu kimsenin yerine iki kişi öldürmeye kalkışmasın.

3- Katile müsle yapmasın (azalarını kesmesin). Bunu da Talk b. Habib söylemiştir. Aslında bunların hepsi de kastedilmiştir, çünkü bunların hepsi yasak kılınmış olan aşırılığa gitmektir. Yine buna dair yeterli açıklamalar, el-Bakara Sûresi’nde (2/178. âyet 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Cumhûr, Aşırıya gitmesin” diye “ya” ile okumuşlardır ki, bundan kasıt velidir, ibn Âmir, Hamza ve el-Kisaî ise, şeklinde; “(kısas uygulayacak kişi) aşırıya gitme!” anlamında “te” ile okumuşlardır ki, Huzeyfe’nin kıraati de böyledir. el-Âlâ b. Abdülkerim, Mücahid’den şöyle dediğini rivâyet eder: Bundan maksat, ilk katile hitaptır. Yani bize göre, ey Katil! Sen, (öldürmek suretiyle) aşırıya gitme demektir.

Taberî ise şöyle demektedir: Bu, Peygamber ile ondan sonraki yöneticilere hitap manasınadır. Yani, (ey bu gibi hükümleri uygulamakla yükümlü olan yöneticiler) katilden başkasını öldürmeyiniz! Ubey’in Mushaf’ında ise: Öldürmekte aşırıya gitmeyiniz” şeklindedir.

3. Çünkü Veli, Yardıma Mazhar Olmuştur;

Yüce Allah’ın:

“Çünkü o” âyetinde kastolunan velidir. “Zaten yardıma mazhar olmuştur” ona yardım olunmuştur.

Eğer: Nice maktul velisi vardır ki, yardımsızdır, hakkını alamamaktadır denilecek olursa, cevabımız şudur: Yardım, kimi zaman delilin açıkça ortaya çıkmasıyla, kimi zaman da bunun gereğinin tam olarak yerine getirilmesiyle, üçüncü olarak da her ikisi birlikte sözkonusu olmak suretiyle gerçekleşir. Hangisi olursa olsun bu şüphesiz ki, şanı yüce Allah’tan bir yardımdır.

İbn Kesîr de, Mücahid’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Şüphesiz ki öldürülen kişi yardıma mazhar olmuştur, demektir. en-Nehhâs da der ki; Âyet: Muhakkak Allah ona velisi vasıtasıyla yardım eder demektir. Yine bu âyetin, Übeyy (radıyallahü anh)’in kıraatinde şu şekilde olduğu rivâyet edilmiştir: Öldürmekte aşırıya gitmeyin. Çünkü o maktulün velisi zaten yardıma mazhar olmuştur.”

en-Nehhâs der ki: Daha açık olan bu (“aşırıya gitmesin” fiilinin) “ya” İle olması ve veli için söz konusu edilmesidir. Çünkü eğer öldürme hakkına sahîp ise o kimseye “aşıcıya gitmesin” denilebilir. Bu ise velinin bir hakkıdır. Bununla birlikte “te” ile (aşırıya gitmeyin) anlamında olması da mümkündür, yine bu hitap veliye olur. Ancak bu durumda (gaibden) muhataba geçişe ihtiyaç vardır.

ed-Dehhâk der ki: Kur’ân-ı Kerîm’de öldürme ile İlgili ilk nazil olan âyet budur ve bu âyet Mekke’de inmiştir.

İsra 32

Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, çirkin bir iştir ve kötü bir yoldur.

Diyanet Vakfı
Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayasızlıktır ve çok kötü bir yoldur.

Kurtubi Tefsiri
Zinaya yaklaşmayın. O, cidden hayasızlıktır, kötü bir yoldur.

Bu âyete dair açıklamalarımızı tek başlık halinde sunacağız;

Zinaya Yaklaşmamak:

İlim adamları derler ki, yüce Allah’ın:

“Zinaya yaklaşmayın” âyeti, zina etmeyin, demekten daha beliğdir. Çünkü bu, zinaya yakın düşmeyin, demektir. “Zina”, kelimesi, hem med ile hem de kasır ile okunur, iki ayrı söyleyişcîr. Şair der ki:

“Senin söylediğin şeyin farziyeti

Zinanın farziyetinin (farz cezasının) reem. oluşu gibidir.”

“Bir yol” lâfzı ise, temyiz olarak nasb edilmiştir. İfade, o yol kötü bir yoldur, takdirindedir. Çünkü cehennem ateşine götürür. Zina, büyük günahlardandır. Büyük günah olduğu hususunda da, çirkinliği hususunda da görüş ayrılığı yoktur. Özellikle de komşunun helal hanımı ile olursa. Çünkü zinadan dolayı başkasına ait olan çocuk, başkası tarafından hizmette kullanılır, evlat edinilir, buna benzer miras ve suların karışımı (aynı rahime farklı menilerin dökülmesi) dolayısıyla neseblerin bozuluşu gibi pek çok zararları vardır.

Sahih hadiste belirtildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir çadırın kapısı önünde doğumu yaklaşmış hamile bir kadının yanından geçti. Peygamber şöyle buyurdu: “Muhtemeldir ki, (bu cariyenin sahibi) onunla ilişki kurmak istiyor.” Orada bulunanlar, evet dediler. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ona, kendisiyle birlikte kabrine girecek bir lanet ile onu lânetlemek istedim. (Eğer onu kendi evladı kabul ederse) helâl olmadığı halde onu nasıl (kendisine) mirasçı yapacak? Ve onu hizmetinde kullanması -kendisine helâl olmadığı halde- nasıl hizmetinde kullanacak?” Müslim, Nikâh 139; Ebû Dâvûd, Nikâh 44: Dârünî, Siyer 38; Müsned, V, 195: VI, 446.

İsra 31

Geçim korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onlara da size de biz rızık veririz. Onları öldürmek büyük bir günahtır.

Diyanet Vakfı
Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur.

Kurtubi Tefsiri
Evlatlarınızı fakirlik korkusu ile öldürmeyin. Onları da sizi de Biz rızıklandırırız. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Fakirlik Korkusuyla Çocukların Öldürülmesi:

Bu âyeti kerimeye dair açıklamalar -Yüce Allah’a hamd olsun ki- daha önce el-En’âm Sûresi’nde (6/156. âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır,

“îmlâk: Fakirlik korkusu”, fakirlik ve bir şeye malik olmamak demektir, “Bir kimsenin elinde malâka denilen büyük ve düzgün taşlardan başka bir şey kalmaması” demektir. Şair el-Hüzdî, bir avcıyı vasfederken şöyle demektedir:

“Derken onun karşısına, kısa boylu ve yıpranmış elbiseli bir avcı çıktı

O, büyük ve düz taşlar (malaka) üzerine çıkacak olsa, avcı da çıkardı.”

Şemir der ki: fiili, hem lazım (geçişsiz)dır, hem müteaddi (geçişli)dir. O bakımdan kişinin fakir düşmesi halini anlatmak için de kullanılır, Zaman, elindeki avucundakîni alıp götürdü” anlamındadır. Şair Evs de şöyle demektedir:

“Ve yanımda ne varsa büyük ve zorlu sıkıntılar alıp götürdü (beni fakir düşürdü).”

2. Büyük Bir Günah:

Yüce Allah’ın;

“Bir günah” anlamındaki; âyetini Cumhûr, “hı” harfi esreli, “ti” sakin, hemzeli ve kasr ile okumuşlardır. İbn Âmir ise, “hı” ve “ti” harflerini üstün, hemzeli ve kasr ile okumuştur. Ebû Cafer Yezid de böyle okumuştur. Bu iki kıraat de “kasti günah işledi” anlamındaki den alınmıştır.

İbn Arefe der ki: Bir kimsenin günah işlemesi halinde; Günah işledi” denilir. Kasti olarak veya olmayarak hatalı bir yol izledi, denilmek istenirse de, denilir. Bununla birlikte; Hata ve günah işledi” fiilinin; Kasti olsun olmasın hata yolunu izledi” anlamında da kullanıldığı olur.

el-Ezherî der ki: Bir kimse kastî olarak hata işlerse Hata işledi, işler” denilir. Bu da; Günah işledi, işler” ile aynı anlamdadır. Eğer kasıt gütmeyecek olursa; denilir ki; mastarları da şekillerinde gelir. Şair de şöyle demiştir:

“Hata ve doğrularımla beni baş başa bırak

Onlar bana aittir. Nihayet tüketip bitirdiğim şey bir mal (dan ibaret)dır.”

” Hata” isim olarak: ” yanlışlık yapmak” yerinde kullanılan bir isimdir ve bu da doğruluğun zıddıdır. Bu kelime iki türlü kullanılır. Birincisi kasr ile kullanılması ki, güzel olan budur. Diğeri ise med ile kullanılmasıdır, bu da az kullanılır.

İbn Abbâs (radıyallahü anh) dan da; (……..) şeklinde “hı” harfini üstün, “ti” harfini sakin ve hemze ile okuduğu rivâyet edilmiştir. İbn Kesîr ise, “hı” harfini esreli, “ti” harfini üstün, hemzeyi de med ile (“Hitaen” şeklinde) okumuştur, en-Nehhâs şöyle demektedir: Ben, bu kıraatin açıklanabilir bir tarafı olduğunu bilmiyorum. Bundan dolayı da Ebû Hatim bu kıraati yanlış kabul etmektedir. Ebû Ali ise der ki: Bu kelime; ‘in mastarıdır. Her ne kadar; diye bir kullanım bulamıyor isek de; şeklinde bir kullanım tesbit edebiliyoruz. Bu ise; ‘in mutavaat kipidir. İşte bu bize böyle bir kullanımın doğru olabileceğini göstermiştir.

Şairin şu beyiti de bu kabildendir:

“Atılan oklar onun karnına bir türlü, isabet etmedi (hata etti)

Benim günümü de erteledi, artık ben acele etmiyorum.”

Bir başka şairin bir yaban ineğini nitelendirirken söylediği şu beyiti de bu türdendir:

“Avcı ona isabet ettiremedi (hata etti), nihayet ben onu,

Burnunu bir su birikintisine koymuş gördüm.”

el-Cevherî der ki: Ona isabet ettiremedi (hata etti, tutturamadı)” anlamındadır. Evfa b. Mutarrif el-Mâzinî de şöyle demiştir:

“Hey!… Bildirin Câbir’e arkadaşlığımı ve

Senin arkadaşın öldürülmedi, diye.

Atılan oklar onun karnına bir türlü isabet etmedi

Ve benim (ölüm) günümü erteledi, acele etmedi.”

el-Hasen İse, şeklinde “İn” ve “ti” harflerini üstün, hemze’yi de med ile okumuştur. Ebû Hatim şöyle demektedir: Dilde böyle bir kullanım bilinmemektedir ve bu câiz olmayan bir yanlışlıktır. Ebû’l-Feth de şöyle demektedir: Hata” kelimesinin, Hata ettim” kelimesi ile İlgisi; Bağış” kelimesinin: Bağışladım, verdim” kelimesi ile ilgisine benzer. Bu da mastar anlamında bir isimdir.

Yine el-Hasen’den; “hı” harfini üstün, “ti” harfini de iki üstün ile ve hemzesiz olarak okuduğu da rivâyet edilmiştir.

İsra 30

Şüphesiz Rabbin, rızkı dilediğine bol verir ve kısar. Şüphesiz O, kullarını hakkıyla bilendir, görendir.

Diyanet Vakfı
Rabbin rızkı dilediğine bol verir, dilediğine daraltır. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, (onları) çok iyi görür.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz ki Rabbin, dilediğinin rızkını genişletir ve daraltır. Şüphesiz O, kullarından gerçekten haberdardır, hakkıyla görendir.

İsra 29

Elini boynuna bağlama, onu büsbütün de açma; yoksa kınanmış ve eli boş kalırsın.

Diyanet Vakfı
Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.

Kurtubi Tefsiri
Elini boynuna bağlanmış kılma! Onu büsbütün de açma! Yoksa sonra kınanmış, yaptığına pişman olur kalırsın.

Bu âyete dair açıklamalarımız dört başlık halinde sunacağız:

1. Cimrilik:

Yüce Allah’ın:

“Elini boynuna bağlanmış kılma” âyeti, kalbinden gelerek malından herhangi bir şey çıkarıp vermeye güç yetiremeyen cimrinin halini ifadelendirdiği bir mecazdır. Böyle bir kimseye yüce Allah, kişinin eliyle tasarrufta bulunmasını engelleyen ve eli boynuna bağlayan demir halkayı misal vermektedir.

Buhârî ve Müslim’in Sahih’lerinde Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)’dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) cimri ile sadaka veren kimsenin misalini, üzerlerinde demirden cübbeler bulunan iki kişiye benzetmektedir. Bunların elleri (bu cübbelerin etkisi ile) göğüslerine, boğazlarına kadar çıkmıştır. Sadaka veren kişi, sadaka verdiği her seferinde bu cübbesi genişler. Nihayet bu cübbe parmak uçlarını da kapatır ve onun ayak izlerini dahi silecek hate gelir. Cimri kimsenin bu cübbesi sadaka vermek istediği her seferinde daha da daralır ve her bir halka yerini daha da (sıkıştırarak) alır. Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) dedi ki: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı, parmağı ile yakasında bu şekilde hareket yaptığını gördüm. Keşke sen de onun bunu genişletmek isterken hareket ettiğini ve onun da genişlemediğini (anlatmak isterken) bir görseydin. Buhârî, Libâs 9; Müslim. Zekât 75, 76; Nesâî, Zekât 61; Müsned, II, 523.

2. İnfakın Ölçüsü Var mı:

“Onu büsbütün de açma” âyeti ile, elin açılmasını malın gitmesine misal olarak vermektedir. Çünkü avucun kapatılması İçinde bulunanları turnasına, açılması ise içinde bulunanların gitmesine sebeptir.

Bütün bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hitab olmakla birlikte, maksat onun ümmetidir. Bu türden hitablar Kur’ân-ı Kerîm’de pek çoktur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetinin efendisi ve onları Rabblerine ulaştıran vasıtaları olduğundan dolayı bu konuda Arapların adeti üzere onları kastetmek üzere bizzat Hazret-i Peygamberi sözkonusu etmiştir. Aynı şekilde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ertesi güne birşeyler saklamazdı. O, açlıktan dolayı karnına taş bağlayacak derecede acıkırdı. Ashab-i Kiramdan pek çok kimse Allah yolunda bütün mallarım infak ederlerdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bundan dolayı onları azarlamaz ve onların bu yaptıklarını olumsuz bulmazdı. Çünkü onların yakinleri son derece sağlam ve basiretleri oldukça güçlüydü. Şanı yüce Allah’ın, infakta aşırı gitmeyi ve elinde bulunan ne varsa hepsini çıkarıp vermeyi yasaklaması ise, sadece elinden gidenlere hasret ve pişmanlık duyacağından korkulan kimseler içindir. Aziz ve celil olan Allah’ın vaadine ve infak ettiği şeylere karşılık pek çok mükâfat ve sevap vereceğine güvenen ve bundan emin olan kimseler ise, bu âyet-i kerimede kastedilen kimseler değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Şöyle de denilmiştir: Burada hitab özel olarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hastır. Yüce Allah, bu âyeti ile infakın keyfiyetini ona öğretmekte ve iktisatlı davranmasını emretmektedir.

Câbir (b. Abdillah) ve İbn Mes’ûd dediler ki: Bir delikanlı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına gelerek şöyle dedi: Annem senden şunları şunları ister. Hazret-i Peygamber: “Bugün elimizde hiçbir şey yok” diye buyurdu. Bu sefer şöyle dedi: Sana, bana gömleğini giydirmeni söyledi, deyince, Hazret-i Peygamber de gömleğini çıkartıp ona verdi ve evde elbisesin oturdu, Cabir yoluyla gelen rivâyette şu ilave vardır; Bilal, namaz için ezan okudu, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı beklediler, ancak dışarı çıkmadı. Kalplere farklı düşünceler geldi. Birisi (Hazret-i Peygamber’in hücresinden) içeriye girdi, elbisesi olmadığını gördü, bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.” el-Vâhidt, Esbâbu Nüzûti’l-Kur’ân, s 294; eserin muhakkikinin notuna göre senedi zayıftır.

Bütün bunlar, hayır yollarında infak ile ilgilidir. Fesat uğrunda infakın ise, azı da çoğu da -önceden geçtiği gibi- haramdır.

3. İsraf;

Bu âyet-i kerîme, mü’minler arasından ilk olarak bir şeyler isteyen kimselere verebileceği ne kadarsa hepsini vermeyi yasaklamaktadır. Böylelikle daha sonra geleceklere verebilecek birşeyler bulunabilsin diye. Ya da bu şekilde verecek olursa, infakta bulunan kişi, bakmakla mükellef olduğu kişileri zayi etmesin diye bu yasak sözkonusudur. Şu hikmetli söz de bu kabildendir: Ben, ne kadar israf gördümse, mutlaka onunla birlikte bir hakkın da zayi edildiğini gördüm.

Bu âyet-i kerimeler, halin fıkhı ile İlgili âyetlerdendir. Kişiler, ayrı ayrı nazar-ı itibara alınmadıkça bunun (kişiler hakkındaki) hükmü beyan edilemez.

4. İsrafın Zararı:

“Yoksa sonra kınanmış, yaptığına pişman olur kalırsın” âyeti ile ilgili olarak İbn Arefe şöyle demektedir: Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: İsraf etme, malım telef etme! O takdirde sen, harcayacak ve tasarrufla bulunacak imkânını kaybetmiş, pişman bir kimse oluverirsin. Tıpkı, yerinden kalkamayan (hasır) deve gibi olursun ki, bu da yerinden kalkabilecek gücünü de kaybetmiş olan deve demektir. Şanı yüce Allah’ın;

“Göz, hor ve hakir, yorulmuş olarak yine sana dönecektir” (el-Mülk, 67/4) âyetindeki;

“Yorulmuş olarak” ifadesi de aynı kökten gelmektedir ki, bitip tükenmiş demektir. Katade der ki: Bu, yaptığına pişman olarak, demektir. Bu açıklamasıyla o bu kelimeyi “hasret” den gelmiş kabul etmektedir ki, buradan gelme ihtimali uzaktır. Çünkü “hasret”den l’ail; ile şekillerinde gelir, denilmez.

“Kınanmış” kelimesi ise, malını telef ettiğinden dolayı kınanan kimse, yahut da kendisine birşeyler vermediği kişi tarafından kınanan kişi demektir.

İsra 28

Eğer Rabbinden beklediğin bir rahmeti umarak onlardan yüz çevirirsen, onlara yumuşak bir söz söyle.

Diyanet Vakfı
Eğer Rabbinden umduğun (beklemek durumunda olduğun) bir rahmet için onların yüzlerine bakamıyorsan, hiç olmazsa kendilerine gönül alıcı bir söz söyle.

Kurtubi Tefsiri
Şayet Rabbinden umduğun bir rahmeti arayarak onlardan yüzçevirirsen, o halde kendilerine ağır gelmeyecek bir söz söyle.

Bu âyete dair açıklamalarınım üç başlık halinde sunacağız:

1. Muhtaçlardan Yüzçevirmenin Adabı:

Şanı yüce Allah, bu:

“Şayet Rabbinden umduğun bir rahmeti arayarak onlardan yüzçevirirsen” âyeti ile özel olarak, Peygamberini kastetmektedir. Bu, hayret verici bir te’dip, son derece incelikli harikulade bir ifadedir, yani sen onlardan zengin ve güç yetirdiğin halde küçümseyen bir kimsenin yüzçevirişi ile yüzçevirerek onları mahrum etme. Onlardan, ancak -şanı yüce Allah’tan, dilencinin ihtiyacını kollayıp gözetebileceğin şekilde önüne bir hayır kapısını açacağını umduğun takdirde- ancak herhangi bir acizlik halinde ya da bir engelin bulunması halinde yüzçevirebilirsin. Eğer onlara yardım etme imkânın yoksa, en azından onlara ağır gelmeyecek güzel sözler söyle.

2. Âyetin Nüzul Sebebi:

Âyetin nüzul sebebi ile ilgili olarak İbn Zeyd şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan kendilerine bir şeyler vermesini isteyen, Hazret-i Peygamber’in de kendilerine birşeyler vermek istemediği bir takım kimseler hakkında inmiştir. Çünkü Hazret-i Peygamber, onların mallarını külü yerlere harcayacaklarını biliyordu. O bakımdan onların kötülük ve fesİsimlerina yardımcı olmamak, onlara birşeyler vermemek suretiyle ve ecir almak arzusuyla onlardan yüz çeviri yordu.

Atâ el-Horasanî de, yüce Allah’ın:

“Şayet Rabbinden umduğun bir rahmeti arayarak onlardan yüzçevirirsen” âyeti hakkında şunları söylemektedir: Bu. anne-baba ile ilgili değildir. Müzeyne’den bazı kimseler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek, kendilerini taşıyacak bir binek vermesini istediler, Hazret-i Peygamber’in de: “Size verecek binek bulamıyorum.” demesi üzerine bunlar, üzüntülerinden dolayı gözleri yaşlarla dola dola geri döndüler. (Bk. et-Tevbe, 9/92) Bunun üzerine de yüce Allah:

“Şayet Rabbinden umduğun bir rahmeti arayarak anlardan yüzçevirîrsen…” âyetini indirdi. Buradaki “rahmet”ten kasıt ise, ley’dir.

3. Muhtaçlara Söylenmesi Gereken Sözler:

Yüce Allah:

“O halde, kendilerine ağır gelmeyecek bir söz söyle” âyeti ile, böylelerine dua elmesini emretmektedir. Yani, onlara yapacağın dua ile onların fakirliklerini onlara kolaylaştır. Şöyle de açıklanmıştır: Onlara, kendileri İçin hayırlı bir çıkış yolu ve hallerinin düzelmesini ihtiva edecek şekilde dua et. Bir diğer açıklama da şöyledir: Ey Muhammed, elinin darlığı dolayısıyla onlara birşeyler vermekten

“yüz çevirecek olursan” onlara ağır gelmeyecek güzel sözler söyle. Yani, onlara güzel söz söyleyerek uzun uzun mazeretini anlat, azıklarının genişlemesi için onlara dua et ve de ki: Bir şey bulacak olursam veririm, ikramda bulunurum. Çünkü böyle bir tutum, istekli bulunan kimsenin ruhunu tıpkı ona birşeyler vermiş gibi etkiler. Hazret-i Peygamber de kendisinden bırşey istendiğinde eğer yanında verecek bir şey bulunmuyor ise, yüce Allah’tan bir rızık gelir beklentisiyle susardı, çünkü boş çevirmekten hoşlanmazdı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da, kendisinden bir şey istenip de yanında verecek birşey bulunmuyor ise şöyle derdi: “Allah, lütfundan bize de size de ihsan buyurur inşaallah.” Bu açıklamaya göre “rahmet”den kasıt, Allah’tan beklenen rızıktır. İbn Abbâs, Mücahid ve İkrime’nin görüşü de budur.

Onlardan” âyetindeki zamir bundan önce kendilerinden söz edilen anne-babalar, akrabalar, yoksullar ve yolculardır, “Ağır gelmeyecek bir söz” İse yumuşak, latif ve hoş söz demektir ve fail anlamında mef’ûldür. Açıkladığımız gibi, onlara güzel vaadde bulun, anlamındadır. Şu beyitleri söyleyen ne güzel söylemiş:

“Dilenenlere içimden gelerek vereceğim gümüş bir param olmazsa şayet,

Ben, en azından onlara karşı yumuşak davranırım.

Böylelikle dilenenler benim huyumdan hayır görmekten yana mahrum kalmazlar.

Ya benim bağışımı elde ederler, yahut da benim güzel bir şekilde onlara karşılık verdiğimi görürler.”

İfadesi, sana bu şeyi hazırladım, anlamındadır. (Ağır gelmeyecek diye meâllendirdiğimiz “meysûr” ile aynı kökten gelen fiili kullanmıştır).

İsra 27

Şüphesiz, saçıp savuranlar şeytanların kardeşleri oldular. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.

Diyanet Vakfı
Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdırlar. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü saçıp sallallahü aleyhi ve sellemuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytansa Rabbine karşı çok nankördür.

Şâfiî (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Saçıp sallallahü aleyhi ve sellemurmak, malı hak olmayan yerde harcamak demektir. Hayır amelde sallallahü aleyhi ve sellemurganlık sözkonusu olmaz. Cumhûrun görüşü de bu şekildedir. Eşheb Malik’den şöyle dediğini nakletmektedir: Saçıp sallallahü aleyhi ve sellemurmak, malı hak yolla elde etmekle birlikte onu hak olmayan bir yere koymak demektir ki, bu da israftır ve yüce Allah’ın:

“Çünkü saçıp sallallahü aleyhi ve sellemuranlar şeytanların kardeşleridir” âyeti dolayısıyla haramdır.

Ayrıca

“kardeşleri” âyeti, onlarla aynı hükümde oldukları anlamındadır. Çünkü sallallahü aleyhi ve sellemurgan bir kimse, tıpkı şeytanlar gibi fesat çıkarmak için çalışan bir-kimsedir. Yahut da onlar, şeytanların kendilerine hoş gösterdiği şeyleri yaptıkları için, ya da yarın cehennemde onlarla birlikte zincire vurulacakları için böyle buyurulmuştur; diye üç ayrı açıklama vardır.

Buradaki

“ihvan; kardeşler” kelimesi neseb dışındaki kardeş anlamı ile;’ın çoğuludur. Şanı yüce Allah’ın:

“Ancak mü’minler kardeştir” (el-Hucurât, 49/10) âyeti da bu kabildendir.

“Şeytansa Rabbine karşı çok nankördür.” Yani, ona tabi olmaktan ve fesat hususunda ona benzemekten çokça sakınınız.

Şeytan, cins bir isimdir. ed-Dahhâk; “Şeytanın kardeşleri” şeklinde, şeytan kelimesini tekil olarak okumuştur. Enes b. Malik (radıyallahü anh)’ın Mushaf’ında da bu böylece sabit olmuştur.

3. Kişinin Canının Çektiği Şeylere Harcamada Bulunması:

Bir kimse, ihtiyaç miktarından fazla arzu ettiği şeylerde malını harcayacak olursa ve böylelikle malını tükenmekle karşı karşıya getirirse, o kimse sallallahü aleyhi ve sellemurgan bir kimsedir. Şayet, malının kârını canının çektiği şeylere harcamakla birlikte, aslını veya sermayesini koruyabiliyor ise, bu kimse sallallahü aleyhi ve sellemurgan bir kimse değildir.

Haram bir alanda tek bir dirhem dahi harcayan bir kimse sallallahü aleyhi ve sellemurgan kabul edilir ve o, haram olan şeyde harcadığı dirherm hususunda haar altına alınır. Ancak, malının tükenmesinden korkulmadığı sürece, canının çektiği şeylerde malını bol bol harcaması dolayısıyla hacr altına alınmaz.

İsra 26

Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. Malını saçıp savurma.

Diyanet Vakfı
Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma.

Kurtubi Tefsiri
Akrabaya hakkını ver. Yoksula da, yolda kalmışa da. Ama saçıp sallallahü aleyhi ve sellemurma.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Akrabalara ve Diğer Hak Sahiplerine Haklarını Vermek:

Yüce Allah:

“Akrabaya hakkını ver” âyeti ile bize şunu emretmektedir: Anne-babanın hakkına riâyet ettiğin gibi, akrabalık bağını da gözet. Diğer taraftan yoksula ve yolda kalmışa da tasaddukta bulun. Ali b. el-Hüseyn, yüce Allah’ın:

“Akrabaya hakkını ver” âyeti hakkında: Bunlardan kasıt, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın akrabalarıdır, demiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a, bunlara haklarının beytü’l-malden verilmesini emretmiştir. Yani, gaza ve ganimetlerden elde edilenler arasından yakın akrabaların payından akrabaların hakkını ver.

O takdirde bu, yöneticilere yahut da onların görevlerini yerine getirmek durumunda olanlara yönelik bir hitaptır. Muayyen olarak yerine getirilmesi gereken akrabalık bağlarını gözetmek, ihtiyaçları gidermek, muhtaç olan kimseleri mal ile gözetmek ve her türlü yolla yardım ve destek olmak şeklindeki ameller, bu âyetin kapsamı içerisinde mütalaa edilmiştir.

2. Sallallahü aleyhi ve sellemurganlığın Yasaklanışı:

“Ama saçıp sallallahü aleyhi ve sellemurma” âyeti, hak olmayan yerde harcamakta bulunmak suretiyle israf etme, demektir.

İsra 25

Rabbiniz, içinizdekini en iyi bilendir. Eğer salih olursanız, şüphesiz Allah, çokça yönelenleri bağışlayandır.

Diyanet Vakfı
Rabbiniz sizin kalplerinizdekini çok iyi bilir. Eğer siz iyi olursanız, şunu bilin ki Allah, kötülükten yüz çevirerek tevbeye yönelenleri son derece bağışlayıcıdır.

Kurtubi Tefsiri
Rabbinîz İçinizdekini en iyi bilendir. Eğer salih kimseler olursanız şüphesiz ki O, kendine dönenleri gerçekten bağışlayıcıdır.

“Rabbiniz içinizdekini en iyi bilendir.” içinizde anne-babanıza karşı merhamet ve onlara şefkat inancı mı, yoksa bunun dışında onlara karşı gelmek yahut zahiren riyakârlık olmak üzere onlara itaat ediyor görünmek mi istediğinizi bilir.

İbn Cübeyr der ki: Yüce Allah, bir yanlışlık ve bir yanılgı gibi kişinin, anne-babasına yahut da onlardan birisine onlara kötü davranmak kastı olmaksızın yaptığı davranışı kastetmektedir. İşte yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Eğer salih kimseler” anne-babaya iyilik yapmak niyetinde samimi kimseler “olursanız, şüphesiz ki O” Allah, istemeyerek yaptığınız yanlışlığı affeder.

“Kendine dönenleri gerçekten bağışlayıcıdır.” Yüce Allah, burada bağışlama vaadinde bulunmakla birlikte bunu hem salih olma, hem de tekrar tekrar şanı yüce Allah’a itaatin sınırlarına dönme şartına bağlamaktadır.

Said b. el-Müseyyeb der ki: Bundan kasıt, önce tevbe eden, sonra günah işleyen, sonra tevbe eden, sonra bir daha günah işleyen kullardır.

İbn Abbâs (radıyallahü anh) der ki: Evvâb (dönen), günahlarını hatırladığı vakit bunlardan dolayı Allah’tan mağfiret dileyen, günahlarını bilen kimsedir,

Ubeyd b. Umeyr der ki: Bunlar, yalnız kaldıklarında günahlarını hatırlayan, sonra da yüce Allah’tan mağfiret isteyen kimselerdir. Bu açıklamalar birbirlerine yakındırlar.

Avn el-Ukaylî der ki: Dönen kimseler (evvâbûn), kuşluk namazını kılan kimselerdir. Sahih hadiste de şöyle denilmektedir: “Evvâbîn namazı, deve yavrularının, yerin ısınmasından dolayı yere çöktükleri vakit kılınan namazdır.” Müslim, Salatu’l-Müsâfirin 143-144; Müsned, IV, 366. 367, 372, 375. Özellikle IV, 366 ve 375’teki açıklamalar, “evvabîn namazı”nın kuşluk namazı olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu lâfzın, gerçek manası; “döndü, döner” anlamına gelen; fiilinden gelmektedir.

İsra 24

Onlara merhametle alçak gönüllülük kanadını indir ve de ki: “Rabbim! Onlar beni küçükken nasıl yetiştirdilerse, sen de onlara merhamet et.”

Diyanet Vakfı
Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: «Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!» diyerek dua et.

Kurtubi Tefsiri
Merhametinden dolayı onlara alçak gönüllülük kanadını indir ve de ki: “Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse, Sen de onlara öyle rahmet et!”

14. Anne-Babaya Karşı Şefkat ve Merhamet:

Yüce Allah’ın:

“Merhametinden dolayı onlara alçak gönüllülük kanadını indir” âyeti, onlara karşı duyulacak şefkat ve merhameti onlara karşı gösterilecek alçak gönüllülüğü anlatmak için kullanılan bir istiaredir. Onlara karşı gösterilecek alçak gönüllülük, tıpkı yönetilenlerin emire, kölelerin de efendilerine gösterdikleri gibi olmalıdır. Nitekim Said b. el-Müseyyeb de buna işaret etmektedir. Yüce Allah burada, kanadın yukarı doğru kaldırıp aşağı doğru alca İtinasını, kuşun yavrusu kanadını kaldırmasına misal olarak vermektedir.

“Zül”, yumuşaklık demektir. Cumhûr bunu “zel” harfini ötreli olarak okumuştur ve buna göre bu kelime; Yumuşadı, yumuşar” kökünden gelir. Zillet, mezellet kelimeleri de buradan geldiği gibi, bu nitelikte olana da denilir.

Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs ve Urve b. ez-Zübeyr ise, “zili” şeklinde “zel” harfini esreli okumuşlardır. Bu kıraat Âsım’dan da rivâyet edilmiştir ki; Kolaylıkla bilinebilen, idare olunabilen ve bu vasfı açıkça ortada bulunan binek” ifadesinden alınmadır. Bu tabir, çekilmesi, istenen tarafa götürülmesi kolay olan hayvanlar, binekler hakkında kullanılır.

Bu âyetin hükmü gereğince insanın anne ve babasına karşı sözlerinde, davranışlarında, onlara bakışında en hayırlı bir alçak gönüllülük niteliğinde olması gerekir. Onlara sert ve keskin bakmamalıdır. Çünkü böyle bir bakış onlara gazap edenin bir bakışıdır.

15. Anne-Baba’ya Merhamet:

Bu âyet-i kerimede hitap Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a olmakla birlikte maksat, onun ümmetidir. Çünkü o dönemde Hazret-i Peygamber’in anne-babası yoktu. Diğer taraftan yüce Allah’ın:

“Sana uyan mü’minlere de kanadını indir.” (eş-Şuarâ, 26/215) âyetinde ise, “alçakgönüllülük” ifadesi zikredilmemektedir. Bu âyet-i kerimede zikredilmesinin sebebi ise, hakkın büyüklüğü ve te’kid edilmesidir.

Merhametinden dolayı” âyetindeki;…den” edatı, cinsi beyan etmek içindir. Yani, alçak gönüllülük kanadının indirilmesi insanın ruhunda yer etmiş bulunan merhametten ötürü olmalıdır. Yoksa böyle bir şey İzhar edilsin diye olmamalıdır. Gayenin son noktasını ifade etmek için olması da mümkündür.

Daha sonra yüce Allah kullarına, babalarına, anneferine rahmet okumalarını, onlara dua etmelerini emretmektedir. Onlar sana nasıl merhamet etti iseler, sen de onlara öylece merhamet etmelisin. Onlar sana nasıl şefkatle davrandılarsa, sen de onlara öylece şefkatli davranmalısın. Çünkü sen küçükken, birşey bilmezken ve ihtiyaç içindeyken seni koruyup gözettiler, seni tercih ettiler, gecelerini uykusuz geçirdiler. Kendileri aç kaldılar, seni doyurdular, çıplak kaldılar, seni giydirdiler. O bakımdan, senin onlara yaptıklarının karşılığını verebilmen, ancak küçüklükteki haline onlar büyüklüklerinde ulaştıkları takdirde mümkün olabilir ve onların (vaktiyle) sana yaptıklarını sen de onlara yapabilirsin. Bununla birlikte onların bu konuda öncelikli davcanma faziletleri vardır. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Bir evladın babasına karşılığını vermesi, ancak onu köle bulup satın alması ve sonra da onu azad etmesi halinde düşünülebilir.” Müslim, Itk 25; Ebû Dâvûd, Edeb 120; Tirmizî, Birr 8; İbn Mâce, Edeb 1; Müsned, II, 230, 263, 516, 445. İleride bu hadise dair açıklamalar Meryem SÛRESİ’nde (19/92. âyet, 2, başlıkta) gelecektir.

16, Anne-Baba’ya Mağfiret Dilemek:

Yüce Allah’ın:

“Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse…”

âyetinde özellikle terbiye etmelerinin sözkonusu edilmesi, kulun anne-babasının şefkatini, onu terbiye ederken yorgunluklarını hatırlasın diyedir. Bu, onun anne-babasına karşı şefkat ve bağlılığını daha bir artırsın, diyedir. Bütün bunlar mü’min olan anne-baba hakkındadır. Kur’ân-ı Kerîm ise, önceden de geçtiği üzere (et-Tevbe, 9/113- âyet, 2. başlık ve devamında) ötmüş müşriklere en yakın akrabalardan olsalar dahi, mağfiret dilemeyi yasaklamış bulunmaktadır. İbn Abbâs ve Katade’den ise bütün bunların:

“O çılgın ateşlikler oldukları açıkça ortaya çıktıktan sonra akrabaları dahi olsalar müşriklere Peygamberin de mü’minlerin de mağfiret dilemeleri olur şey değildir” (et-Tevbe, 9/113) âyeti ile bütün bunlar nesh edilmiştir. Buna göre müslüman bir kimsenin anne-babası eğer zırnmi iseler, Allah’ın burada ona kendisine emrettiği şekilde onlara karşı davranır. Ancak, küfür üzere öldükten sonra onlara Allah’tan rahmet dileyemez. Çünkü sözü geçen âyet-i kerîme ile yalnızca bu nesh edilmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet, neshe konu olacak bir yer değildir. Çünkü, -önceden de geçtiği gibi- burada sözkonusu edilen, hayatta kaldıkları sürece müşrik anne ve babaya dünyada rahmet ile dua etmektir. Yahut da bu âyetin (et-Tevbe Sûresi’ndeki âyetin) umumî ifadesi öbürü ile tahsis edilmiştir ve âhiret için rahmet kastedilmemiştir. Özellikle de yüce Allah’ın:

“Rabbim… Sen de onlara öyle merhamet et” âyetinin Sa’d b. Ebi Vakkas hakkında indiği de söylenmiştir. Çünkü o, İslâm’a girdikten sonra, annesi de kendisini elbisesiz vaziyetle güneşte kızmış taşlar üzerine almıştı. Durum Hazret-i Sa’d’a anlatılınca o da: Ölürse ölsün demişti, bunun üzerine bu âyet-i kerîme inmiştir.

Âyet-i kerimenin müslüman olan anne-babaya dua etmek hakkında hususi olduğu da söylenmiştir. Doğrusu, önceden de belirttiğimiz gibi, âyetin umum ifade ettiğidir. İbn Abbâs da şöyle demektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Kim anne-babasını razı ederek akşamı eder ve öylece sabahı ederse o, cennetle açılmış iki kapısı bulunduğu halde akşamı ve sabahı etmiş olur. Eğer onlardan birisini razı etmişse bir kapısı bulunur. Kim de anne-babasını kızdırarak akşam ve sabah edecek olursa o da, cehennem ateşine giden açık iki kapısı bulunarak akşam ve sabahı eder. Onlardan birisini kızdırmışsa bir kapısı bulunur.” Bir adam: Ey Allah’ın Rasûlü! Anne-babası ona zulmederse de mi? diye sorunca, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Anne-babası ona zulmetse dahi, anne-babası ona zulmetse dahi, anne-babası ona zulmetse dahi” diye buyurdu, Süyûtî, ed-Durru’l-Msnsûr, V, 268.

Biz, Câbir b. Abdullah (radıyallahü anh)’dan, muttasıl bir isnad ile şöyle dediğini rivâyet etmekteyiz: Bir adam, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelip şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü, babam benim malımı aldı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Babanı bana getir” dedi. Cibril (aleyhisselâm), Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a inerek şöyle dedi: “Aziz ve celil olan Allah sana selam söylüyor ve sana şöyle diyor: O yaşlı adam yanına gelecek olursa, sen ona kulaklarının işitmediği, fakat içinde söylemiş olduğu bir şeyi sor.” Yaşlı adam gelince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle sordu: “Neden senin oğlun seni şikâyet ediyor? Sen onun malını almak mı istiyorsun?” Yaşlı adam: Ona sor ey Allah’ın Rasûlü. Ben, ondan islediğim o malı ya halalarından birisine, ya teyzelerinden birisine, ya kendime harcamayacak mıyım? Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle buyurdu: “Hadi sen bunları bir kenara bırak da, senin kulaklarının işitmediği, fakat içinde söylediğin bir şeyi bana haber ver!” Yaşlı adam şöyle dedi: Allah’a yemin olsun, ey Allah’ın Rasûlü! Yüce Allah, sana olan kesin inancımızı artırıp durmakladır. Ben, gerçekten içimde bir şey söyledim ama, kulaklarım daha onu işitmiş değildir. Hazret-i Peygamber: “Haydi söyle ben de dinleyeyim” diye buyuranca adam (şu beyitleri) söyledi:

“Yeni doğmuş bir bebekken seni besledim.

Gençken de senin ihtiyaçlarını karşıladım.

Senin için kazandıklarımdan ardı arkasına sen içip durdun.

Bir gece, hastalığıyla misafirin olsa eğer, benim gecem

Senin o hastalığın dolayısıyla ancak uykusuz geçer ve yerimde rahat edemem.

Sanki sana isabet eden, senden Önce bana isabet etmiş de o bakımdan

Göz yaşlarım durmayıp akıyordu.

Senin helâk oluşundan dolayı korkup duruyordum ve şüphesiz ki ben,

Ölüm vaktinin tayin edilmiş olduğunu da bilmekteyim.

Nihayet senden birşeyler umduğum bu yaşına ulaştığın vakit

Bana verdiğin karşılık, bir sertlik ve bir kabalık oldu.

Sanki nimetler verip lütufta bulunan senmişsin gibi.

Ah! Keşke benim babalık hakkıma riâyet etmesen bile,

Hiç olmazsa yakın komşunun yaptığını yapabilseydin

Ve bana komşuluk hakkını verip de senin olmayan bir maldan

Bana karşı cimrilik etmeseydin.”

Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) oğlunun yaka tarafından elbiselerini yakalayarak şöyle dedi: “Sen de, malın da babana aitsiniz.” et-Taberânî dedi ki: el-Lahmî bu hadisi, İbnü’l-Munkedir’den bu şekilde tamam olarak ve şiir ile birlikte yalnızca bu sened ile rivâyet etmektedir. Bunu da Ubeydullah b. Halasa münferiden rivâyet etmiştir. Taberânî, el-Mu’cemu’s-Sağîr, s. 392-2; el-Mu’cemu’l-Kebir, VII, 293-295.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İsra 23

Rabbin, yalnız O’na ibadet etmenizi ve anne-babaya iyilik etmenizi emretti. Onlardan biri ya da her ikisi senin yanında yaşlanırsa, onlara “öf” bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle.

Diyanet Vakfı
Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine «of!» bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.

Kurtubi Tefsiri
Rabbin şunları hükmetti: Kendisinden başkasına ibadet etmeyin. Anne ve babaya iyi davranın. Eğer onlardan biri veya ikisi yanında ihtiyarlığa ererse sakın onlara öf deme. Onları azarlama, onlara tatlı ve güzel söz söyle.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onaltı başlık halinde sunacağız:

1. Allah’ın Hükmü ve “Kadâ” Kelimesinin Anlamları:

“Rabbin şunları hükmetti.” Yani, bağlayıcı ve vacip olmak üzere emretti. İbn Abbâs, el-Hasen ve Katade şöyle demişlerdir: Bu hüküm, kazaî bir hüküm değil; emir vermek anlamındaki bir hükümdür.

İbn Mes’ûd’un Mushafında ise Tavsiye etti…” şeklindedir. Bu, aynı zamanda İbn Mes’ûd’un arkadaşlarının da, İbn Abbâs, Ali ve diğerlerinin de kıraatidir. Ubey b. Ka’b’ın nezdinde de böyledir. İbn Abbâs der ki: Bu âyet aslında; Ve Rabbin şunları tavsiye etti” şeklinde olup, iki vav’dan birisi (diğerine) bitiştiğinden dolayı Rabbin şunları hükmetti” diye okunmuştur. Çünkü eğer bu Allah’ın takdiri anlamında bir hükmü olsaydı, hiç bir kimsenin Allah’a asi olmaması gerekirdi. ed-Dahhâk da der ki: Mushaf in yazılışı esnasında “vav” ile “sad” birbirine karışarak; Vasiyet etti” kelimesi; Hükmetti” şeklinde tashif (hat itibariyle yakın kelimelerde benzer harflerden birini diğerinin yanına yazmak) olmuştur.

Ebû Hatim İbn Abbâs’tan ed-Dahhâk’ın görüşüne benzer bir söz nakletmektedir. Meymun b. Mehran’ın şöyle dediği nakledilmektedir: Hiç şüphesiz İbn Abbâs’ın bu görüşü, bir nûr ve bir aydınlığa sahiptir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“O, dinden Nûh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi… size de şeriat yaptı.” (eş-Şura, 42/13) Diğer taraftan Ebû Hatim, İbn Abbâs’ın böyle bir sözü söylemiş olduğunu kabul etmemekte ve şöyle demektedir: Biz bu görüşü kabul edecek olursak, zındıklar elimizdeki mushafa dil uzatırlar. Diğer taraftan dil bilgini ilim adamlarımız ve başkaları da şöyle demektedir: “Kaza (hüküm vermek) sözlükte bir kaç anlamda kullanılır: Birisi emretmek anlamındadır. Yüce Allah’ın: “Rabbin şunları hükmetti (emretti): Kendisinden başkasına ibadet etmeyin” âyetinde hükmetmek, emir vermek anlamındadır. Bir diğer anlamı yaratmaktır. Yüce Allah’ın:

“Böylece onları yedi gök olmak üzere yarattı.” (Fussilet, 41/12) Görüldüğü gibi burada “kaza” kelimesi, halketti, yarattı, anlamındadır. Bir diğer anlamı hükmetmek, hüküm vermek anlamındadır. Yüce Allah’ın:

“İstediğin hükmü ver.”(Tâ-Hâ, 20/72) Yani, ne hükmedeceksen et, demektir. Yine bu kelime, işi bitirmek anlamındadır. Yüce Allah’ın:

“İşte hakkında sorduğunuz iş olup bitmiştir” (Yusuf, 12/41) âyetinde olduğu gibi. Yani bu işiniz (böylece) olup bitmiştir, demektir. Yüce Allah’ın:

“Menâsikinizi bitirince” (el-Bakara, 2/200.) âyeti ile:

“Namaz bittiğinde” (el-Cuma, 62/10) âyeti da böyledir. İrade etmek, dilemek anlamında da kullanılır. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Bir işe hükmedince, ona yalnızca ol der, o da oluverir.” (Ali-İmrân, 3/47) Ahid anlamında da kullanılır. Yüce Allah’ın:

“Biz, Mûsa’ya o âyeti vahyettiğimizde sen batı tarafında değildin” (el-Kasas, 28/44) âyetinde olduğu gibi.

“Kaza” kelimesinin bütün bu anlamlara gelme ihtimali olduğuna göre, masiyetlerin Allah’ın kazası (hükmü) ile olduğunu söylemek câiz olmaz. Çünkü şayet bu kelime ile “emretmek” kastedilecek olursa, böyle bir şeyin kabul olunmayacağında görüş ayrılığı yoktur. Çünkü’yüce Allah masiyetlerin işlenmesini emretmiş değildir. Çünkü O, fahşâyı (kötülükleri, hayasızlığı) emr etmez.

Zekeriya b. Sellâm dedi ki: Bir kişi, el-Hasen’e gelerek, hanımını üç talâk ile boşadığını söyledi. Ona: Sen, hem Rabbine asi oldun, hem de hanımın senden bâin talâk ile boş oldu, dedi. Adam: Allah bunu benim hakkımda böylece hükmetmiştir (kaza etmiştir) deyince, fasüı bir kişi olan el-Hasen ona şöyle dedi: Hayır, Allah böyle bir şeyi hükmetmiş (kaza etmiş) değildir. Yani Allah bunu emretmemiştir, diyerek şu: “Rabbin şunları hükmetti: Kendisinden başkasına ibadet etmeyin…” âyetini okudu.

2. Anne Babaya İyi Davranmanın Önemi:

Şanı yüce Allah kullarına, kendisine ibadet edip kendisini tevhid etmelerini emretmiş, anne ve babaya İyilikte bulunmayı da bununla birlikte zikretmiştir. Tıpkı onlara şükretmeyİ kendi yüce zatına şükretmekle birlikte zikrettiği gibi. O hem:

“Rabbin şunları hükmetti: Kendisinden başkasına ibadet etmeyin, anne ve babaya iyi davranın” diye, hem de:

“Bana ve ana-babana şükret. Dönüş yalnız Banadır” (Lukman, 31/14) diye buyurmaktadır.

Sahih’-i Buhârî’de, Abdullah b. Mes’ûd’dan şöyle dediği nakledilmektedir Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: Aziz ve celil olan Allah’ın en sevdiği amel hangisidir, diye sordum, o: “Vaktinde kılınan namazdır” diye buyurdu. Sonra hangisidir, diye sordum, “Anne-babaya iyilik yapmaktır” diye buyurdu. Ben: Sonra hangisidir diye sordum, o da: “Allah yolunda cihaddır” dedi. Buhârî, Mevakîtu’s-Salât 5, Cihâd 1, Edeb 1, Tevhid 48; Müslim, Îman 137-139; Tirmizî, Salât 13, Birr 2; Nesâî, Mevâkît Slj Müsned, I, 409-410, 418, 421, 444, 448, 451.

Böylelikle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), anne-babaya iyilik yapmanın, İslâm’ın en büyük direklerinden birisi olan namazdan sonra amellerin en faziletlisi olduğunu haber vermekte ve bunu tertip ve mühlet anlamını veren “sümme; sonra” ile sıralamış bulunmaktadır.

3. Anne-Baba’ya Sövülmesine Sebep Teşkil Etmemek, Onlara Kötü Davranmamak:

Anne-babanın sövülmesine sebep olmamak, onlara kötü davranmamak anne-babaya iyilik yapmak ve iyi davranmak çerçevesi içerisindedir. Çünkü bunların aksini yapmanın büyük günahlardan olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Bu husustaki sabit sünnet de böylece varid olmuştur. Nitekim Müslim’in Sahih’inde Abdullah b. Amr’dan rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kişinin anne babasına sövmesi büyük günahlardandır.” Ey Allah’ın Rasûlü, hiç bir kimse anne babasına söver mi? diye sormaları üzerine o şöyle buyurdu: “Evet, bir başkasının babasına söver, o da onun babasına söver. Başkasının annesine söver, o da onun annesine söver.” Müslim, İmnn 146; Tirmizî, Birr 4: Müsned, II, 164,

4. Anne-Baha’nın Câiz olan Taleplerine Muhalefet Etmemek:

Anne-babanın, câiz olan istek ve maksatlarında muhalefet etmek anne babaya kötü davranma çerçevesindedir. Nitekim onların maksatlarına uygun hareket etmek de onlara iyilikte bulunmaktır, Buna göre anne-baba yahut onlardan herhangi birisi çocuklarına, kendilerine itaat edilmesi vacip olan bir işi emredecek olursa ve eğer bu emir masiyeti gerektirmiyor İse, o emr olunan husus aslı itibariyle mubah kabilinden olsa bile, onlara itaat etmek vacip olur. Mendup kabilinden olması halinde de durum böyledir. Bazı kimselerin kanaatine göre ise, onların mubah emirleri, çocuk hakkında o emrin mendup olmasını gerektirir. Mendubu emretmeleri ise, o emrin mendupluğundaki tekidi daha bir artırır.

5. Ebeveynin İsteklerine İtaate Bir Örnek:

Tirmizî, İbn Ömer’den şöyle dediğini rivâyet eder: Nikâhım altında sevdiğim bir kadın vardı. Babam ise ondan hoşlanmıyordu. Bana, onu boşamamı emrettiği halde ben kabul etmedim. Durumu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a açınca o şöyle buyurdu: “Ey Ömer’in oğlu Abdullah! Hanımını boşa.” (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, Talâk 13; Ebû Dâvûd, Edeb 120: İbn Mâce, Talâk 36; Müsned, 51, 42, 53, 157.

6. Anne İle Babanın Hakları Arasında Bir Karşılaştırma:

Sahih’in rivâyetine göre Ebû Hüreyre şöyle demiş: Bir adam, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek şöyle sordu: Benim güzel sohbet ve arkadaşlığıma insanlar arasında en lâyık kimdir? Peygamber: “Annendir” diye buyurdu. Sonra kimdir, diye sorunca, Hazret-i Peygamber; “Sonra yine annendir” diye buyurdu. Adam: Sonra kimdir, diye sorunca, Hazret-i Peygamber yine: “Sonra yine annendir” diye buyurdu. Adam, sonra kimdir diye sorunca, bu sefer Hazret-i Peygamber: “Sonra babandır” diye buyurdu. Buhârî, Edeb 2: Müslim, Birr 1, 2; Tirmizî, Birr 1; İbn Mâce, Ecieb 1; Müsned, II, 327-328, 391.

İşte bu Hadîs-i şerîf, anneyi sevip ona şefkat göstermenin baba sevgisinin Üç misli olması gerektiğine delildir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) anneyi üç defa, babayı da dördüncüsünde yalnızca bir defa söz konusu etmiştir. Şimdi bu husus bu şekilde anlaşıldığı gibi, esasen vakıa da buna tanıklık etmektedir. Şöyle ki: Hamileliğin zorluğu, doğumun zorluğu, süt emzirme ve terbiye zorluğu yalnızca annenin çektiği zorluklardır. Babanın bu zorluklarla bir İlgisi yoktur. İşte bu üç aşamada babanın herhangi bir katkısı bulunmamaktadır,

Malik’ten de rivâyet edildiğine göre, adamın birisi ona şöyle demiş: Benim babam Sudan’da bulunuyor. Bana, yanıma gel diye mektup yazdı. Annem ise benim gitmemi engelliyor. Bu sefer İmâm Mâlik: Babana itaat et, annene de asi olma, dedi.

Malik’in bu sözlerinden, onun her ikisine de itaat edilmesinin eşit olduğu kanaatine sahip olduğu anlaşılmaktadır.

el-Leys (b. Sa’d)’a da bu mesele hakkında sorulunca, o da anneye itaati emretmiş ve annenin ebeveyne gösterilecek itaat ve iyi davranışın Üçte ikisi miktarda sahip oluduğunu ileri sürmüştür. Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği hadis ise annenin, ebeveyne gösterilmesi gereken itaat ve iyiliğin dörtte üçüne sahip olduğuna delildir. Ve bu, bu konuda muhalif kanaate sahip olanlara karşı da bir delildir. el-Muhasibi “Kitabu’r Riâye”de ebeveyne gösterilmesi gereken iyilik ve itaatin, dörtte üçünün annenin hakkı, dörtte birinin de babanın hakkı olduğu hususunda İlim adamları arasında hiç bir görüş ayrılığı bulunmadığını iddia etmektedir. Bu, Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) yoluyla rivâyet edilen hadisin muktezasına göre ileri sürülmüş bir görüştür. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

7. Anne ve Baba Kâfir İseler:

Anne babaya iyi davranmak müslüman olmaları haline mahsus değildir. Aksine, anne-baba kâfir iseler dahi evlatları onlara iyi davranır ve eğer onların zimmet ve benzeri ahidleri var ise, iyi muamelede bulunur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Sizinle din hususunda Savaşmamış, sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilik yapmanızı… Allah size yasaklamaz.” (el-Mümtehine, 60/8)

Buhârî’nin Sahih’inde de Esma (radıyallahü anha)’dan şöyle dediği nakledilmektedir: Kureyşliler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile antlaşma yaptıkları sırada banş süresi içerisinde annem, babası ile birlikte müşrik olduğu halde yanıma geldi. Ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a durumu sorup şöyle dedim: Annem benim ona iyilikte bulunmam ümidi ile yanıma geldi. Ona iyilikte bulunayım mı, onu gözeteyim mi? O: “Evet, ona iyilikte bulun, onu gözet” diye buyurdu. Buhârî, Cizye 18, Edeb 8; Müslim, Zekât 50, Hibe 29; Ebû Dâvûd, Zekât 34; Müsned, VI, 544, 347.

Yine Hazret-i Esma’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde annem, benim kendisine iyilik yapmam ümidiyle yanıma geldi. Ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a; Ona iyilikte bulunayım mı, akrabalık bağını gözeteyim mı? diye sordum. O: “Evet” diye buyurdu. Buhârî, Edeb 7; Müslim, Zekât 49.

İbn Uyeyne dedi ki: Aziz ve celil olan Allah da onun hakkında:

“Sizinle din hususunda Savaşmamış… olanlara adaletli davranmanıza Allah size yasaklamaz” (el-Mümtahine, 60/8) âyetini indirdi. Buhârî, Edeb 7. Birincisi muallaktır, ikincisi ise müsneddir. Meıhıun Kurlubî, bu sözleriyle her iki hadisi kastediyorsa, ikisi de müsneddir.

8. Cihad İçin Anne-Babanın İzni:

Anne babaya iyilikte bulunmak, onlara karşı iyi davranmanın kapsamına -eğer cihad farz-ı ayn değilse- onların iznini almadan cihad etmemek de vardır. Sahih’te, Abdullah b. Amr’ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bir adam, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in yanına gelerek, cihad etmek için ondan izin istedi. Hazret-i Peygamber: “Annen baban hayatta mıdır?” diye sordu. O, evet deyince Hazret-i Peygamber: “Sen onlar hakkında (onlara iyilik yapmak suretiyle) cihad et.” diye buyurdu. Bu, Müslim’in lâfzıdır. Buhârî, Cihâd 138, Edeb 3; Müslim, Birr 5; Ebû Dâvûd, Cihâc) 31; Nesâî, CiVıâd 5: Müsned, II, 165, 188. 193, 197, 221.

Sahih’in dışındaki hadis kitaplarında da şöyle demektedir: Evet, ve onları ben ağlıyor bırakıp geldim. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Git, onları ağlattığın gibi güldür.” Ebû Dâvûd, Cihâd 31; Nesâi, Bey al 10; İbn Mâce, Cihâd 12; Müsned, II, 160, 194, 198. Bir başka rivâyette de şöyle denilmektedir: “Senin, annen baban ile birlikte onların (yanlarındaki) yatakta uyuman, onların seninle gülüşüp seninle oynaşmaları, senin için benimle cihad etmenden daha faziletlidir.” Bunu da İbn Huveyzimendad nakletmektedir. Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, V, 263.

Buhârî bu hadisi “Birrü’l-Valideyn” (Anne-Babaya İyi Davranmak) bölümünde şu lâfızlarla zikretmektedir: Bize Ebû Nuaym haber verdi. Bize Süfyan, Atâ b. es-Saib’den haber verdi. O, babasından, o, Abdullah b. Amr’dan dedi ki: Bir adam, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a, hicret etmek üzere bey’at etmeye geldi. Ancak bu sırada anne-babasını ağlar bırakıp gelmişti. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Onların yanlarına dön ve onları ağlattığın gibi güldür.” Buhârî. el-Edebtı’l-Müfred, Lübnan tarihsiz, s. 5

İbnü’l-Münzir dedi ki: Bu Hadîs-i şerîf nefir (farz-ı ayın olan seberberlik çağrısı) vuku bulmadığı sürece anne babanın izni olmaksızın cihada çıkmanın yasaklığını ihtiva etmektedir. Eğer nefir söz konusu olursa, o takdirde zaten herkesin cihada çıkması vacip olur. Bu husus Ebû Katade yoluyla gelen hadiste gayet açıktır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), kumandanlar ordusunu (Mute ordusunu) gönderdi… Bu arada Zeyd b. Harise, Cafer b. Ebi Talib ve ibn Revâha’nın başından geçenleri de söz konusu etmekle birlikte, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın münadisinin bundan sonra: Topluca namaza! diye nida etmesi üzerine herkesin toplandığını da söz konusu etti. Bunun üzerine (Hazret-i Peygamber) Allah’a hamd-ü senada bulunduktan sonra şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Haydi çıkınız, kardeşlerinizin yardımına koşunuz. Hiç kimse de geri kalmasın.” Bunun üzerine, oldukça sıcak bir günde insanlar piyade olarak ve binekli olarak Savaşa katılmak üzere yola çıktılar. Müsned, V, 299, 301.

İşte Hazret-i Peygamber’in: “Kardeşlerinize yardımcı olmak üzere çıkınız” diye buyurması, cihaddan geri kalmak hususunda mazur görülebilmenin nefir (umumi seferberlik) çağrısı söz konusu olmadığı hallerde olacağına delildir. Diğer taraftan Hazret-i Peygamber’in: “Ama hep birlikte Savaşa çıkmanız İstenirse, hep birlikte Savaşa çıkınız” Buhârî, Cezâus-Sayd 10, Cihâd 1″, 27, 194, Cizye 22; Müslim, Hacc 445, İmâre 85: Ebû Dâvûd, Cihâd 2; Tirmizî, Siyer 33; Nesâî, Bey’at 15: İbn Mâce, Cihâd 9. Dârimî, Siyer 69: Müsned, I, 226, 266, 316, 355, 111, 401, VI, 466 hadisi de bununla birlikle aynı gerçeği dile getirmektedir.

Derim ki: Bu Hadîs-i şerîflerde şuna da delil vardır: Farzlar, yahutmenduplareğer bir arada bulunacak olursa, bunlar arasından daha önemli olana öncelik tanınır. Ru anlamdaki açıklamaları el-Muhasibi, “Kitabu’r-Riâye” adlı eserinde yeterince açıklamış bulunmaktadır.

9. Cihada Çıkmak İçin Müşrik Anne ve Babanın İzni Alınır mı:

Cihad farz-ı kifaye ise, kişinin cihada katılmak için müşrik anne-babasının iznini alıp almayacağı hususunda ilim adamları, farklı görüşlere sahiptirler. es-Scvrî, onların İznini almaksızın gazaya gitmez, der. Şâfiî ise: Onların iznini almaksızın gazaya gidebileceğini söylemiştir.

İbnü’l-Münzir de şöyle demektedir: Dedeler de babalar gibidir, nineler de anneler gibidir. O bakımdan kişi yine onların iznini almaksızın gazaya çıkamaz. Ben, onlar dışında kardeşler ve sair akrabaların da iznini almayı gerektiren herhangi bir delil bilmiyorum. Ama Tavus, kız kardeşlerin ihtiyaçlarını karşılamanın, Allah yolunda cihaddan daha faziletli olduğu görüşünde idi.

10, Anne Babanın Sevdiklerini Gözetmek;

Anne babanın sevdikleri kimseleri gözetmek de anne-babaya iyiliğin tamamlayıcı unsurlarındandır, Çünkü Sahih’te İbn Ömer’den şöyle dediği nakledilmektedir: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Hiç şüphesiz bir kimsenin babasının sevdiği kimseleri babasının vefatından sonra gözetmesi de ona karşı İyi davranmanın en ileri derecesidir.” Müslim, Birr 11-13; Ebû Dâvûd, Edeb 120; Tirmizî, Birr 5: Müsned, II, 88, 91, 97, 111

Ebû Useyd -ki, Bedir’e katılmışlardandır- şöyle demektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte oturuyordum. Ona, Ensar’dan bir adam geldi ve şöyle dedi; Ey Allah’ın Rasûlü! Annem ve bababım vefat etmesinden sonra benini onlara karşı iyi davranışım olarak sayılacak ve yapabileceğim bir iyiliğim kaldı mı? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Evet, onlara dua edersin, onlara mağfiret dilersin. Onlardan sonra onların verdikleri sözleri yerine getirirsin, arkadaşlarına ikramda bulunursun. Ancak onlar vasıtasıyla mevcut bulunan akrabalık bağlarını da gözetirsin. İşte geriye senin üzerinde kalanlar bunlardır.” Ebû Dâvûd. Ucleb 120; İbn Mâce, Edeb 2; Müsned, IH, 498.

Hazret-i Peygamber de, Hazret-i Hatice’ye karşı iyi davranmak, ona vefakârlık göstermek kastıyla -hanımı olduğu halde- hanımının arkadaşlarına hediyeler gönderirdi. Ya anne-baba hakkında ne düşünülebilir!

11. Anne Babanın Çocuğu Yanında Yaşlanması Hali:

Yüce Allah:

“Eğer onlardan biri veya ikisi yanında ihtiyarlığa ererse”

âyeti ile, özellikle onların yaşlanma hallerini söz konusu etmiştir. Çünkü bu, zayıflıkları ve yaşlılıkları dolayısıyla durumlarında meydana gelen değişiklikten ötürü anne-babanın, evlatlarının iyiliklerine daha çok muhtaç oldukları bir durumdur. Yüce Allah, böyle bir durumda onların hallerine gereken riâyeti ve titizliği, daha önce emretmiş olduğu dereceden daha ileri boyutlarda emretmektedir. Çünkü böyle bir durumda anne-baba, çocuklarının bakımına muhtaç düşerler. Yaşlılık halinde anne-babanın, çocuklarının bakımına ihtiyaçları, çocuğun küçüklüğünde onların bakımına duyduğu ihtiyaca benzer. O bakımdan yüce Allah bu âyette özellikle bu hali söz konusu etmektedir.

Aynı şekilde kişinin uzun bir süre böyle kalması, âdeta onun bu durumun istiskal etme (ağır bulma, zor görmeye sebep olur) kişiyi usandırır ve çokça sıkıntısı artar. Anne-babasına karşı gazabı su yüzüne çıkar, onlara karşı Öfkelenir, evlatları olmasına rağmen ve dine bağlılığın azlığından ötürü onlara karşı kötü davranmaya kalkışır, Kişinin, hoşlan mayısının açığa çıktığı asgari hal İse, sıkıntıdan dolayı tekrarlayıp duran solumasıdır. Yüce Allah ise onlara yumuşak nitelikte sözler söylemeyi ve onlara öylece karşılık vermeyi, bu sözünün de her türlü kusurdan arınmış olmasını emrederek: “Sakın onlara öf deme, onları azarlama, onlara tatlı ve güzel söz söyle” diye buyurmaktadır.

Müslim, Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Burnu yere sürtülsün, burnu yere sürtülsün, burnu yere sürtülsün.” Kim ey Allah’ın Rasûlü! diye soruldu, o da şöyle buyurdu: “Yaşlılık halinde ebeveyninden birisi yahut ikisi yanında bulunup da sonra buna rağmen cennete giremeyen kişinin.” Müslim, Birr 9, 10; Müsned, II, 346.

Buhârî de: “Anne babaya iyilik” bahsinde şöyle demektedir: Bize Müsedded anlattı. Bize, Bişr b. el-Mufaddal anlattı, bize Abdurrahman b. İshak anlattı. O, Ebû Said el-Makburi’den, o, Ebû Hüreyre’den, o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan dedi ki: “Yanında anıldığım halde bana selat (ve selam) getirmeyen adamın burnu yere sürtülsün, Anne-babası yahut onlardan birisi yaşlılık halinde yetişip de onlar vasıtasıyla cennete girmeyen kişinin de burnu yere sürtülsün. Ramazana erişip de sonra kendisine mağfiret olunmadığı halde Ramazan ayını bitiren kişinin de burnu yere sürtülsün.” Tirmizî, Deavflt 100; Müsned, II, 254.

Bize İbn Ebi Üveys anlattı. Bana kardeşim, Süleyman b. Bilal’den anlattı. O, Muhammed b. Hilal’den, o, Sa’d b. İshak b. Ka’b b. Ucre es-Sâlimî’den, o babası (radıyallahü anh)’dan dedi ki: Ka’b b. Ucre (radıyallahü anh) dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Minber’in yanında hazır bulununuz.” Hazret-i Peygamber (hücresinden) çıkınca minbere çıktı. Minberin ilk basamağına çıktığında: “Amin” dedi, sonra ikincisine çıktı yine: “Amin” dedi, sonra üçüncüsüne çıktı, yine: “Amin” dedi. Konuşmasını bitirip minberden indiğinde biz: Ey Allah’ın Rasûlü, dedik. Bugün senden biz öyle bir söz işittik ki, daha önce bunu söylediğini hiç işitmemiştik. Hazret-i Peygamber: “Dediğimi duydunuz mu?” diye buyurdu, bizler: Evet dedik. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “O, Cibril (aleyhisselâm)’dır. Önüme çıktı ve şöyle dedi: Ramazana yetişip de kendisine mağfiret olunmadan bu ayı bitiren kişi Allah’ın rahmetinden uzak kılınsın. Ben de: Âmin dedim. Yine ikinci basamağa çıktığımda: Yanında senin adın anılıp da sana selât (ve selam) getirmeyen kişi de (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun, dedi, ben de: Âmîn dedim. Üçüncüsüne çıktığımda: Yanında anne-babası, yahut onlardan birisi yaşlanıp da onlar sebebiyle cennete giremeyen kişi (Allah’ın rahmetinden) uzak düşsün, dedi, ben de; Âmin dedim.” İbn Kesîr, V, 62

Bize Ebû Nuaym anlattı, bize Seleme b. Verdân anlattı (dedi ki): Enes (radıyallahü anh)’ı şöyle derken dinledim: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) minberin bir basamağını çıktı, âmin dedi. Sonra bir basamak daha çıktı yine: Âmin dedi, sonra bir basamak daha çıktı yine: Âmin dedi. Sonra, minberin üzerine çıkıp oturdu. Ashabı ona; Ey Allah’ın Rasûlü! Ne diye âmin dedin diye sordular, o da şöyle buyurdu: “Bana Cibril (aleyhisselâm) geldi ve dedi ki: Yanında adın anıldığı halde sana salât (ve selâm) getirmeyen kişinin burnu yere sürtülsün. Ben, âmin dedim. Yine anne-babasına yahut onlardan birisine yetiştiği halde onlar sebebiyle cennete giremeyen kişinin de burnu yere sürtülsün dedi, ben de âmin dedim” diyerek hadisin geri kalan bölümlerini zikretti. İbn Kesîr, V, 63

O halde mutlu olan kişi, anne-babaya iyilik yapma firsatını ganimet bilerek bu konuda elini çabuk tutan; böylelikle onların ölümünden sonra fırsatı elinden kaçırmamaya gayret eden kişidir. Çünkü fırsat elinden kaçacak olursa, bundan dolayı pişman olur. Bedbaht olan kişi, onlara karşı kötü davranandır, özellikle de onlara iyilik yapma emri o kişiye ulaşmış ise.

12. Anne-Baba’ya Tahammülün Ölçüsü:

“Onlara öf deme!” Yani, onlara bir sıkıntı ifade edecek en ufak bir söz söyleme. Ebû Recâ el-Utaridi’den şöyle dediği nakledilmektedir: Of, bayağı, basit ve gizli söylenen sözdür. Mücahid de der ki: Yani sen yaştı olandan, küçükken senden gördükleri küçük ve büyük necasetlerini görecek olsan bile, onları tiksinti verici görüp de öf dahi deme. Ancak âyet-i kerîme bundan daha umumidir. “Of” ile “tur” aslında tırnakların pislikleridir. Bu şekilde tiksinti veren ve istiskal olunan her bir şeye “öf ona” denilir.

el-Ezherî der ki: Tut, aynı zamanda önemsiz ve basit şey demektir. Burada bu kelime; şeklinde tenvinli ve esreli olarak okunmuştur. Nitekim bu tür ses ifade eden sözler de esreli ve lenvinli okunur. Mesela kişi; ” Sus ve vazgeç” denilir.

Bu kelime “hemze” esreli olarak ve hemze ötreli “fe” harfi sakin olarak; İle, şeklinde “fe” harfi şeddesiz olmak üzere on şekilde kullanılır. Hadiste de; “Elbisesinin bir ucunu burnunun üzerine bıraktı, sonra da uf, uf dedi” İbnu’l-Esir. en-Nîhâye, I, 55. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, , İstiskaa 9 denilmektedir. Ebû Bekir dedi ki: Bu, alınan kokudan tiksinildiğini ifade eder.

Kimisi de bu kelimenin, az ve önemsiz görmek anlamında olduğunu ve bunun, az demek olan; den geldiğini söylemiştir. el-Kutebî der ki: Bu kelimenin aslı, senin üzerine düşen kül, toprak ve buna. benzer şeyleri üflemekten ve yine bir yerde oturmak isterken, orada rahatsızlık verici şeyleri izale etmek kastıyla üflemekten gelmektedir. O bakımdan bu kelime ağır karşılanan her şey için söylenir olmuştur. Ebû Amr b. el-Âlâ der ki: Of, tırnaklar arasındaki kire, tuf ise kesilen tırnaklara denilir.

ez-Zeccâc der ki: Of, pislik demektir. el-Esmaî de şöyle demektedir: Of kulak pisliği, tuf ise tırnak pisliğidir. Bu kelime çokça kullanılarak sonunda rahatsızlık duyulan her bir şey hakkında kullanılır olmuştur.

Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’dan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Eğer yüce Allah, anne-babaya kötü davranmak hususunda “öf” den daha bayağı bir şey olsaydı, elbetteki onu da zikrederdi. Buraya kadar ve: Zikrederdi” yerine “lüinım ederdi”: Süyûtî, ed Durru’l-Mensûr, V. 258 O bakımdan iyi davranan kişi, yapmak istediği şekilde yapsın. O, asla cehenneme girmeyecektir. Anne babasına kötü davranan kişi de istediği şekilde amelde bulunsun, o asla cennete girmeyecektir.”

İlim adamlarımız derler ki: Anne-babaya öf demenin en kötü ve adi bir şey olması, onları red ve inkâr etmenin, nimete karşı nankörlük oluşundan, terbiyeyi red ediş ve yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’de tavsiyeyi kabul etmeyiş oluşundan dolayıdır. “Öf” kelimesi, reddedilen, kabul olunmayan her şeye karşı söylenen bir sözdür. Bundan dolayı İbrahim (aleyhisselâm) da kavmine:

“Uf size ve sizin Allah’tan başka taptıklarınıza!” (el-Enbiya, 21/67) Yani, hem sizi kabul etmeyip reddediyorum, hem de sizinle birlikteki bu putları, demiştir.

13. Anne-Baba’yı Azarlamamak:

Yüce Allah’ın; “Onları azarlama” âyetindeki; Azar” şiddetle reddetmek ve kaba davranmak demektir.

Onlara tatlı ve güzel söz söyle” yumuşak ve incelikli söz söyle. Babacığım, anneciğim deyip onları isimleriyle zikretmeyerek, künyeleriyle onları çağırmamak gibi. Bu açıklamayı Atâ yapmıştır. İbn Beddâh et-Tucibi de der ki: Ben, Said b. el-Müseyyeb’e şöyle dedim: Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan anne babaya iyilik ile ilgili her bir hususun ne manaya geldiğini biliyorum. Bundan tek istisna, yüce Allah’ın:

“Onlara tatlı ve güzel söz söyle” âyetidir. Bu kavl-i kerimin mahiyeti nedir? İbn Müseyyeb dedi ki: Bu, uslu bir kölenin, kaba ve haşin efendisine karşı söyleyeceği sözler demektir.

İsra 22

Allah ile birlikte başka bir ilah edinme ki kınanmış ve yalnız bırakılmış olasın.

Diyanet Vakfı
Allah ile birlikte bir ilah daha tanıma! Sonra kınanmış ve kendi başına terkedilmiş olarak kalırsın.

Kurtubi Tefsiri
Allah ile beraber başka bir ilâh edinme! Sonra kınanmış ve kendi başına bırakılmış olursun.

“Herbirine, onlara da bunlara da Rabbinin nimetinden ardarda veririz.” Yüce Allah, mü’minleri de kâfirleri de rızıklandırdığını bildirmektedir.

“Rabbinin bağışı akkonmuş” engellenmiş, hapsedilmiş

“değildir.” Buradaki “alikonmuş” anlamındaki; kelimesi; Alıkoydu , engelledi, alıkoyar, engeller” den gelmektedir. Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onların kimini kiminden” rızık ve amel bakımından

“nasıl üstün kıldığımıza bir bak.” O bakımdan kimisi çokça amel etmekte, kimisi az amel etmektedir.

“Elbette âhiret” mü’minler için

“dereceleri itibariyle de daha büyüktür, üstün kılmak bakımından da daha büyüktür.” Kâfire, dünyada bir sefer genişlik verilecek olsa ve mü’mine dünyada yine aynı şekilde bir sefer daraltılacak olursa âhiret, amelleri dolayısıyla yalnız bir defa pay edilir. Artık âhirette birşeyleri etden kaçıran kimse bir daha onu ele geçirip telafi edemez. Yüce Allah’ın:

“Allah ile beraber başka bir ilâh edinme” âyetinde hitap, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a olmakla birlikte, maksat onun ümmetidir. Hitabın, cins olarak insana yönelik olduğu da söylenmiştir.

“Sonra kınanmış ve kendi başına bırakılmış” yardımcısı, dostu bulunmayan bir halde terkedilmiş

“olursun.”

İsra 21

Bak, nasıl bazılarını bazılarından üstün kıldık. Elbette ahiret, dereceler bakımından daha büyüktür ve üstünlük bakımından daha büyüktür.

Diyanet Vakfı
Baksana, biz insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki ahiret, derece ve üstünlük farkları bakımından daha büyüktür.

Kurtubi Tefsiri
Onların kimini kiminden nasıl üstün kıldığımıza bir bak! Elbette âhiret, dereceleri itibariyle de daha büyüktür, üstün kılmak bakımından da daha büyüktür.

İsra 20

Hepsine, onlara da, bunlara da Rabbinin ihsanından veririz. Rabbinin ihsanı engellenmiş değildir.

Diyanet Vakfı
Hepsine, onlara da bunlara da (dünyayı isteyenlere de ahireti isteyenlere de) Rabbinin ihsanından (istediklerini) veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.

Kurtubi Tefsiri
Herbirine, onlara da bunlara da Rabbinin nimetinden ardarda veririz. Rabbînin bağışı alıkonmuş değildir.

İsra 19

Kim de ahireti ister ve ona uygun bir çaba göstererek mümin olursa, işte onların çabaları takdir edilir.

Diyanet Vakfı
Kim de ahireti diler ve bir mümin olarak ona yaraşır bir çaba ile çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür.

Kurtubi Tefsiri
Kim de mü’min olarak âhireti diler ve bunun için gereği gibi çalışırsa, işte onların çalışmaları makbul olur.

“Kimde mü’min olarak…” Çünkü itaatler ancak mü’min kişi tarafından yapılırsa makbuldür;

“âhireti diler” âhiret yurdunu ister

“ve bunun için gereği gibi çalışırsa.” Yani, âhirette ecrini almak için itaatlerde bulunursa,

“işte onların çalışmaları makbul olur.” Onların bu amelleri geri çevrilmez. Kat kat mükâfatlandırılır, diye de açıklanmıştır. Yani, onların yaptıkları iyilikler on kat fazlasıyla, yetmiş kat, hatta yedi yüz kat, hatta pek çok kat fazlasiyla mükâfatlandırılır. Nitekim Ebû Hüreyre’den rivâyet edilen hadiste de böyle denilmektedir. Ona: Sen. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Muhakkak Allah bir tek haseneye karşı bir milyon hasene ile mükâfat verir” dediğini duydun mu diye sorulduğunda o, şöyle demiştir: Ben onu şöyle buyururken dinledim: “Muhakkak Allah, bir tek haseneye karşılık iki milyon hasene ile mükâfat verir,” Cenâb-ı Allah’ın, yapılan iyilikleri pek çok kat fazlasıyla mükâfatlandıracağına dair ilyer ve hadisler oldukça çok olmakla bernber; bu lafızda bir rivâyeti tesbit edemedik.

İsra 18

Kim aceleyi isterse, dilediğimiz kimse için orada dilediğimiz kadarını çabucak veririz. Sonra onun için cehennemi hazırlarız. Oraya kınanmış ve kovulmuş olarak girer.

Diyanet Vakfı
Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını dünyada hemen verir, sonra da onu, kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği cehenneme sokarız.

Kurtubi Tefsiri
Kim bu çabuk geçeni İsterse, Biz de burada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabucak veririz. Sonra da onu cehenneme koyarız. O burayı, kınanmış ve kovulmuş olarak boylar.

“Kim, bu çabuk geçeni…” yani, dünyayı… Çabuk geçen yurdu… demek olup, sıfat zikredilerek mevsuf kastedilmiştir-

“isterse, Biz de burada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabucak veririz.” Yani, Biz ancak dilediğimiz kadarını ona veririz, sonra da ameli dolayısıyla sorgularız. Akibeti ise,

“kınanmış ve kovulmuş olarak” yani Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmiş olarak ateşe girmek olur.

İşte bu fasık, riyakâr, yüze karşı övücülerin niteliğine dairdir. Bunlar, islâm ve itaat kılığına bürünürler. Ama bundan maksatları, çabucak geçen bu dünyada acilen ele geçirecekleri ganimet ve başka şeylere nail olabilmektir. Onların bu maksatla yaptıkları amelleri ahirette kabul olunmayacaktır ve dünya da onlara ancak kendileri için kısmet olarak ayrılmış olan şeyler verilir. Daha önce Hud Sûresi’nde, bu âyet-i kerimenin oradaki mutlak âyetleri kayıtladığını açıklamış bulunuyoruz. Buna dikkat edilmelidir.

İsra 17

Nuh’tan sonra nice nesilleri helak ettik. Kullarının günahlarını bilen ve gören olarak Rabbin yeterlidir.

Diyanet Vakfı
Nuhtan sonraki nesillerden nicelerini helak ettik. Kullarının günahlarını bilen ve gören olarak Rabbin yeterlidir.

Kurtubi Tefsiri
Nûh’tan sonra nice nesilleri helâk etik. Rabbinin, kullarının bütün günahlarından hakkıyla haberdar ve görücü olması yeter.

Nûh’tan sonra nice nesilleri helâk ettik. Yani, nice kavimler küfre sapmış ve helâk olmuş gitmişlerdir. Bu âyetle yüce Allah, Mekke kafirlerini korkutmaktadır. El-en’am SÛRESİ’nin baş taraflarında (6/6) Karn (nesil)’a dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır, yüce Allah’a hamd olsun.

“Rabbinin, kullarının bütün günahlarından hakkıyla haberdar” onları bilen

“ve görücü” amellerini gören

“olması yeter.” Buna dair açıklamalar da daha önce el-Bakara, 2/96. ayetin tefsirinde geçmiş bulunmaktadır.

İsra 16

Bir beldeyi helak etmek istediğimizde, oranın refah içinde yaşayanlarına emrederiz, onlar orada fasıklık ederler. Böylece üzerine söz hak olur, biz de onu tamamen yok ederiz.

Diyanet Vakfı
Bir ülkeyi helak etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşılarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helake müstahak olur; biz de orayı darmadağın ederiz.

Kurtubi Tefsiri
Bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, onun nimet ve refahtan şımarmış elebaşılarına emrederiz de arada fâsıklık ederler. Artık üzerlerine söz hak olur. Biz de onu kökünden yıkar, helâk ederiz.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç baslık halinde sunacağız:

1. Allah’ın Helâk Etmedeki Sünneti:

Bundan önceki âyet-i kerimede yüce Allah, peygamberler göndermeden herhangi bir ülkeyi helâk etmeyeceğini haber vermektedir. Buna sebep ise, öyle bir şey yapacak olursa bunun O’nun için çirkin ve güzel olmayacağından dolayı değil, ama bu O’nun bir va’didir ve O’nun vadinden cayması sözkonusu değildir.

Eğer yüce Allah, va’dini gerçekleştirdiği halde bir ülkeyi helâk etmek isteyecek olursa, oranın nimet ve refahtan şımarmış olan elebaşılarına emir verir, onlar da orada fâsıklık ve zulüm yaparlar. O bakımdan o ülke aleyhine yıkılıp helâk edilmesine dair ilâhî âyet hak olur.

Böylelikle, yüce Allah, helâk olan kimsenin kendi İradesiyle helâk olduğunu bize bildirmektedir. Bununla birlikte sebepleri yaratan ve bu sebepleri gayelerine doğru sürükleyen O’dur. Tâ ki, yüce Allah’ın ezelî âyeti yerini bulup gerçekleşsin diye.

2. İlahî Emirlere İtaat ve Helâk Oluş:

Yüce Allah’ın:

“Emrederiz” âyetini Ebû Osman en-Nehdî, Ebû Recâ, Ebû’l-Âl-iyye, er-Rabi’, Mücahid ve el-Hasen, “mim” harfini şeddeli olarak; Amirlik makamına getiririz, yönetici yaparız” diye okumuşlardır. Bu, Ali (radıyallahü anh)’ın da kıraatidir ki, onların kötülerini onlara musallat eder, yönetici kılarız. Onlar da o ülkede İsyan ederler. İşte onlar bunu yaptılar mı, Biz de onları helâk ederiz, demektir. Ebû Osman en-Nehdî der ki: Bu kelimenin “mim” harfinin şeddeli okunması, Biz onları yetki ve otorite sahibi emirler yaparız, anlamına gelir. İbn Aziz de bu açıklamayı yapmıştır. Çünkü; Onlara musallat oldu, yetki ve otoriteyle onları yönetti” demektir.

Yine el-Hasen, Katade, Ebû Hayve eş-Şa’mî, Yakub ve Harice de, Nafi’ ile Hammâd b. Seleme’den, o, İbn Kesîr, Ali ve İbn Abbâs’dan -ikisinden (Nafi ve Hammâd ‘dan) farklı rivâyetler ile- şeklinde “elif” harfini medli ve şeddesiz olarak okumuş olduklarını rivâyet etmişlerdir. Bu da; onların zorbalarını ve amirlerini çoğalttık demektir ki, bu açıklamayı el-Kisaî yapmıştır.

Ebû Ubeyde der ki: şeklinde med ile ve; şeklinde medsiz olarak; onu çoğlattım anlamında İki ayrı şivedir.

Hadîs-i şerîfte geçen: En hayırlı mal çok yavru yapan bir kısrak, yahut da yolun iki kenarında dizilmiş aşılı hurma ağaçlarıdır” Müsned, III, 468 ifadeleri de bu kabildendir.

İbn Aziz de böyle demiştir. Medli okuyuş da medsiz okuyuş da aynı anlamda olup, ikisi de çoğalttık demektir.

Yine el-Hasen ve Yahya b. Ya’mer’den, şeklinde medsiz ve “mim” harfini esreli olarak okudukları da rivâyet edilmiştir. Bu okuyuş İbn Abbâs’dan da rivâyet edilmiştir. Katade ve el-Hasen derler ki: Onları çoğalttık demektir. Buna yakın bir açıklama Ebû Zeyd ve Ebû Ubeyde tarafından da nakledilmiştir. Ancak, el-Kisaî bunu kabul etmeyerek şöyle demektedir: Çokluğu anlatmak için ancak medli olan şekil kullanılır. Bunun aslı; şeklinde olup, “hemze”ler hafifletilmiş (ve med yapılmış) dır. Bunu da el-Mehdevî nakletmektedir.

es-Sıhah’ta da şöyle denilmektedir: Ebû’l-Hasen dedi ki: Onun malı çoğaldı” anlamındadır. O kişiler çoğaldılar” demek olur. Şair de şöyle demiştir:

“Onlar çok kalabalık kimselerdir.

O bakımdan ataları az kimselerin payını miras almazlar.”

şeklinde med ile, Allah onun malını çoğalttı, anlamındadır, es-Sa’lebi der ki: Pek çok olan bir şeye de; denilir. Bundan gelen fiil kullanılarak: O kavim çoğaldılar, çoğalırlar” denilir. İbn Mes’ûd der ki: Cahiliye döneminde biz, sayıca çoğalan bir kabileye: Filan oğullarının sayısı kalabalıklaştı, çoğaldı, derdik. Şair Lebid de şöyle demektedir:

“Her hür bir kadının evladı olanların âkibeti

Azalmaktır. İsterse sayılmayacak kadar çok olsunlar.

Eğer yükselirlerse düşerler (ölürler) ve bir gün çoğalacak olurlarsa

Sonunda helâk olurlar, kötülükle karşı karşıya kalırlar.”

Derim ki: Sahih bir hadis olan, Herakliyus hadisinde de şöyle denilmektedir: Yemin olsun ki, Ebû Kebşe oğlunun (Resûlüllah’ı kastediyor) işi alabildiğine büyümüş (çoğalıp yayılmış) bulunuyor. Gerçek şu ki, Asfar oğulları (Bizanslılar) hükümdarı bile ondan korkmaktadır. ” Buhâri, Bed’u’l-Vahy 6. Cihâd 102, 122, Tefsir J, sûre 4, Müslim, Cihâd 74; Müsned, I, 263.

Ancak bütün buradaki fiiller müteaddi değildir. el-Kisaî’nin, bu anlamda kullanılışı kabul etmeyişi de bundandır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

el-Mehdevî der ki: okuyuşu da bir şiveye uygundur. Bunun teaddi etmesi ise şöyle açıklanır: Bu fiil “imar etmek” fiiline benzemektedir. Çünkü çokluk, imara en yakın olan bir fiildir, O bakımdan: “İmar etti” fiili nasıl teaddi ettiyse onu da böylece müteaddi kabul ederler.

Diğerleri ise bu fiili emr’den gelen bir kelime olarak; Emrederiz” şeklinde okumuşlardır. Yani Biz, onların ileri sürecek bir mazeretleri kalmamak üzere uyarmak, korkulmak ve tehdit olmak üzere onlara itaati emrederiz “de orada fasıklık ederler.” Bize isyan ederek itaatin dışına çıkarlar. “Artık üzerlerine söz” İbn Abbâs’tan nakledilen açıklamaya göre azâb tehdidi “hak olur” icabeder.

Bu şekildeki okuyuşun, Biz onları âmirler kıldık, anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü Araplar, “emir veren âmir ve kendisine emir verilmeyen kişi” anlamında;derler. Âyetin, biz oranın müstekbir olanlarını göndeririz anlamında olduğu da söylenmiştir. Harun dedi ki: Bu, Ubey’in de kıraatidir. Nitekim o şöyle okumuştur: Oranın günahkârlarının büyüklerini göndeririz de orada faşıklık ederler.” Bunu el-Maverdî nakletmektedir.

en-Nehhâs da şöyle der: Harun, Ubey’in kıraatinin şöyle olduğunu söylemektedir: Biz, bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, orada günahkârlarının büyüklerini (ileri gelenlerini, büyüklük taslayalanlarını) göndeririz, onlar da orada hilakârlık yaparlar, artık üzerlerine söz hak olur.”

Bununla beraber ‘in, “çoğaltırız” anlamında olması da mümkündür. Önceden de geçtiği üzere -Hazret-i Peygamber’in: “En hayırlı mal, çokça nesil veren kısraktır” âyeti da buradan gelmektedir. Bazılarına göre; hadisteki; ifadesi yine aynı hadiste geçen; Aşılanmış” kelimesine lâfzan tabi olmak için kullanılmıştır. Sabah gidenler, akşam gelenler” deyimi ile hadis-î şerifteki;

Sizler, ecir kazanmamış ve günah kazanmış olarak geri dönünüz.” İbn Mâce, Cenâiz 50. hadisine benzemektedir. Buna göre, ifadesinin, Allah onları çoğalttı, anlamında olduğu söylenemez. Bunun yerine; Allah onu çoğalttı” denilir. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim, genelin kıraatini tercih etmişlerdir. Ebû Ubeyd de şöyle demektedir: Bizim bu kıraati tercih edişimizin sebebi, bu kelimenin üç manası olan, emretmek, amirlik ve çokluk manalarının aynı anda bir arada ifade edilmesinden dolayıdır.

“Mütref”, nimetlere gark olmuş kimseler demektir. Emrin bunlara verildiğinin özellikle sözkonusu edilmesinin sebebi ise, diğerlerinin onlara tabi olmasından dolayıdır.

3. Helâk Oluş:

Yüce Allah’ın:

“Biz de onu kökünden yıkar helâk ederiz” âyetinde, böyle bir ülkeyi kökünden helâk edeceğini bildirmektedir. Aynı fiil kökünden mastarın getirilmesi ise, onların başına gelecek azâbı mübalağa yoluyla ifade etmek İçindir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımı Zeyneb bint Cahş (radıyallahü anha) yoluyla gelen sahih hadiste şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün dehşete kapılmış ve yüzü kızarmış halde dışarı çıkarken: “Allah’tan başka hiç bir ilâh yoktur. Gerçekten yaklaşmış olan bir kötülükten dolayı vay Arapların haline! Bugün Ye’cuc ile Me’cuc seddinden şunun gibi bir gedik açıldı” deyip baş parmağı ile onun yanındaki (şehadet) parmağını halka yapıp gösterdi, Hazret-i Zeyneb dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, peki aramızda salih kimseler de bulunduğu halde helâk edilir miyiz, dedim. Şöyle buyurdu: “Evet, kötülük çoğalacak olursa.” Buhârî, Enbiyâ 7, Menâkıb 25, Firen 28; Müslim, Fiten 2; Tirmizî, Fiten 23; Müsned, VI, 428, 429.

Bu husustaki açıklamalar ile masiyetler baş gösterip bunlara karşı çıkılarak değiştirilmeyecek olurlarsa, herkesin toptan helakine sebep olacağına dair açıklamalar, daha önceden (el-Enfâl, 8/25. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İsra 15

Kim doğru yola gelirse ancak kendi lehine yola gelmiş ve kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmıştır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Biz peygamber göndermedikçe kimseye azabetmeyiz.

Diyanet Vakfı
Kim doğru yola giderse kendi lehine gider. Kim saparsa kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkar, bir başkasının günahını yüklenmez. Biz bir elçi göndermedikçe azap edici olmadık.

Kurtubi Tefsiri
Kim doğru yolu bulursa, ancak kendi lehine doğru yolu bulmuş olur. Kim de sapıklığa düşerse, o da ancak kendi aleyhine sapmış olur. Hiç bir yük taşıyıcı başkasının yükünü yüklenmez. Biz, bir râsul göndermedikçe azâb ediciler değiliz.

“Kim doğru yolu bulursa, ancak kendi lehine doğru yolu bulmuş olur. Kim de sapıklığa düşerse, o da ancak kendi aleyhine sapmış olur.” Yani, herkes kendi nefsinden dolayı hesaba çekilir. Başkasından dolayı hesaba çekilmeyecektir, Buna bağlı olarak hidâyet bulan kimsenin hidâyetinin mükâfatı kendisinindir. Sapan kimsenin küfür ve İnkârının cezası da onun aleyhinedir.

“Hiç bir yük taşıyıcı, başkasının yükünü yüklenmez” âyetine dair açıklamalar, bundan önce el-En’âm Süresi’nde (6/164. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs der ki: Âyet-i kerîme, el-Velid b. el-Muğire hakkında inmiştir. O, Mekkelilere şöyle demişti: Bana uyun, Muhammed’i inkâr edin. Ben de sizin günahlarınızı yükleneyim. Bunun üzerine bu âyeti kerîme indi. Yani el-Vclid, sizin günahlarınızı laşıyamayacaktır. Bilakis, her bir kimsenin günahı kendi aleyhine olacaktır.

(Günah anlamındaki “vizr” kelimesinin kullanımı ile ilgili olarak) şöyle denilir: Günah kazandı, kazanır” demektir. Esasen “vizı” kelimesi ağır gelen, ağır yük demek olup, bunun çoğulu “evzâr” şeklinde gelir.

“Günahlarını sırtlarına yüklenerek…” (el-En’âm, 6/31) âyetinde de aynı şekilde kullanılmıştır ki, günahlarının ağır yükleri anlamındadır.

Yük taşıdı” anlamında kullanılır ki, ismi faili, “vâzir” şeklinde gelir. Sultanın, devlet idaresinin ağır yüklerini taşıyan yardımcısına da “vezîr” denilmesi buradan gelmektedir. “Vâzir”in sonundaki “te” harfi nefisten kinayedir. Yani, günahkâr hiçbir nefis, bir başkasının günahı dolayısıyla sorumlu tutulmayacaktır. O kadar ki anne, kıyâmet gününde evlİsmi ile karşılaşacak ve şöyle diyecektir: Oğulcuğum, benim bağrım senin yatağın değil miydi, benim göğsüm senin için bir su kaynağı değil miydi, karnım senin için bir kab değil miydi? O, evet öyleydi anneciğim, diyecektir. Annesi de: Oğlum, işte gerçekten günahlarım bana çok ağır gelmektedir. Haydi, benim yerime bir günah olsun yükleniver. O, beni bırak anacığım, çünkü bugün ben kendi günahlarımla uğraşmaktayım, senin günahlarını caşıyacak durumum yok, diye cevap verecek.

Geride Bıraktıklarının Ağlaması Dolayısıyla Ölünün Azâb Görmesi Söz konusu mudur?

Âişe (radıyallahü anha), bu âyet-i kerimeden hareketle, İbn Ömer’in: “Ölen kişi, yakınlarının ağlaması dolayısıyla azaba uğratılır” Bu manadaki hadislerin bulunduğu yerler için bk. el Mu’cemu’l-Müfehres li Elfâzi’l-Hadisi’n-Nebevî, I, 213, “bvıkS” maddesi şeklindeki kanaatini reddetmiştir. İlim adamları derler ki: Hazret-i Âişe’yi bu kanaati reddetmeye iten husus, onun bu konudaki hadisi duymamış olması ve bu iddianın âyet-i kerîme ile tearuz halinde olduğunu görmesidir. Ancak, Hazret-i Âişe’nin bunu reddetmesinin bir sebebi yoktur. Çünkü bu anlamdaki rivâyet pek çok yoldan gelmiştir. Hazret-i Ömer, onun oğlu, Muğire b. Şu’be, Kayle bint Mahreme gibi. Bunlar rivâyeti kesin ve açık ifadelerle nakletmektedirler. O bakımdan bunların bu rivâyetleri dolayısıyla hatalı olduklarını söylemenin haklı bir gerekçesi yoktur. Diğer taraftan, âyet-i kerîme ile hadîs-i şerif arasında herhangi bir zıtlık da söz konusu değildir. Çünkü Hadîs-i şerîfin sözünü ettiği bu durumlar, ağlayıp ağıt yakmanın, ölenin vasiyeti, adet ve uygulamasından olması halinde söz konusudur. Nitekim cahiliye dönemi insanları böyle yapmaktaydı. O kadar ki, Tarafe şöyle demiştir:

“Ölecek olursam, lâyık olduğum şekilde benim için ağıt yak

Ve ölümüm dolayısıyla elbisenin yakalarını parçala ey Mabed’in kızı!”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ve bir seneye kadar (her gün benim için ağlamaya devam edin) sonra selâmın ismi üzerinize olsun (selam olsun sizlere).

Zaten tam bir yıl ağlayıp duran artık (ondan sonra ağlamaya) mazurdur,”

Buhârî de bu kanaattedir. İlim ehlinden bir gurup da -ki, Dâvûd (ez-Zâhirî) da bunlardandır- hadisin zahirinin bildirdiğine inanmakta ve ölünün, yakınlarının ağıt yakmaları dolayısıyla azap gördüğünü kabul etmektedir. Çünkü o, ölümünden önce bu işi yapmamalarını söylemeyi ve bu hususta onlara gerekli şekilde te’dipde bulunmayı ihmal etmiştir Bu sebepten, bu konudaki kusurlu davranışmdan ve yüce Allah’ın:

“O ateşten nefislerinizi ve ailelerinizi koruyunuz” (et-Tahrim, 66/6) âyeti gereği Allah’ın kendisine emrettiği şeyi terk ettiğinden dolayı azâb görecektir. Başkasının günahından dolayı değil. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Biz, bir rasûl göndermedikçe azâb ediciler değiliz.” Yani Biz, insanları başıboş bırakmadık. Aksine peygamberler gönderdik. Bu âyet -akıl bir şeyin çirkin ve güzel olduğuna hükmedebilir, mubah ve yasak olduğu hükmünü verebilir diyen Mu’tezile’nin kanaatlerinin aksine- ahkâmın ancak şeriat ile sabit olduğuna delildir. el-Bakara Sûresi’nde (2/29. âyet, 2. başlıkta) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Cumhûrun kanaatine göre bu âyet dünyadaki azâb ile ilgilidir. Yani, yüce Allah bir ümmete risalet gönderip onları uyarıp korkutmadan önce o ümmeti heîâk etmez.

Bir kesim ise bunun hem dünya, hem âhiret hakkında umumî olduğunu kabul etmekte ve buna yüce Allah’ın şu âyetini gerekçe olarak göstermektedirler:

“İçine her bir grup atıldığında bekçileri onlara: Size uyarıcı bir peygamber gelmedi mi, diye sorarlar? Onlar: Evet, gerçekten bize uyarıp korkutan geldi, derler.”(el-Mülk, 67/8-9)

İbn Atiyye der ki: İlgili âyetler üzerinde düşünmenin neticesinde varılan kanaat şu ki: Yüce Allah, Âdem (aleyhisselâm)’ı tevhid ile gönderip inanç esaslarını evlatları arasında yayması, mutlak yaratıcının varlığına delil teşkil eden delilleri de ortaya koyması, ayrıca, her bir kimsenin îman etmesini ve Allah’ın şeriatına tabi olmasını gerektiren şekil, fıtratların kötülüklerden uzak bulunması; herkesin belli bir îmana sahip olmasını ve Allah’ın şeriatine uymasını gerektirmektedir, Daha sonra aynı husus, kâfirlerin suda boğulmasından sonra Nûh (aleyhisselâm) zamanında da yenilendi. Bu âyet-i kerimenin lâfızları aynı zamanda kendilerine risaletin ulaşmadığı kimseler hakkında da benzeri bir kanaatin söz konusu olması gerektiğini İhtimal olarak ifade etmektedir. Kendilerine risaletin ulaşmadığı kimseler, bazı ilim ehlinin varlığını kabul ettiği “fetret dönemi” insanlarıdır. Şanı yüce Allah’ın, kıyâmet gününde onlara, delilere ve çocuklara peygamber göndereceğine dair gelen rivâyet ise, sahih olmayan bir hadistir. Ayrıca şeriatın âhiretin teklif yurdu olmadığına dair verileri de böyle bir şey olmamasını gerektirmektedir.

el-Mehdevî der ki: Ebû Hüreyre’den rivâyet edildiğine göre, yüce Allah, kıyâmet gününde fetret ehline, sağır ve dilsizlere bir peygamber gönderecektir. Ve bunlar arasından dünya hayatında o peygambere itaat etmesini isteyen kimseler de itaat edecektir, demiş ve bu âyet-i kerimeyi okumuştur. Bunu Ma’mer, İbn Tavus’dan, o, babasından, o, Ebû Hüreyre yoluyla rivâyet etmiş, en-Nehhâs da bunu zikretmiştir.

Derim ki: Bu rivâyet mevkuftur. İleride yüce Allah’ın izniyle Tâ-Hâ Sûresi’nin sonlarında merfu okrak gelecektir, ama sahih değildir.

Bir takım kimseler şunu delil göstermişlerdir: İssız adalarda bulunan insanlar, islâm’ı işitip îman edecek olurlarsa, geçmiş dönemler hakkında onlar için teklif söz konusu değildir. Bu doğru bir iddiadır. Davetin kendisine ulaşmadığı bir kimse, aklî bakımdan azaba müstehak değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İsra 14

“Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak nefsin yeter.”

Diyanet Vakfı
Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.

Kurtubi Tefsiri
“Oku kitabını! Bugün kendine karşı iyi hesaplayıcı olarak kendin yetersin.”

“Oku kitabını!” el-Hasen der ki: Kişi ümmî olsun, olmasın kendi kitabını bizzat okuyacaktır.

“Kendine karşı İyi hesaplayıcı olarak” kendini iyi bir hesaba çeken olarak

“kendin yetersin.” Salihlerden birisi şöyle demektedir: İşte bu senin kitabın, dilin onun kalemi, tükürüğün onun mürekkebi, azaların onun şahitleri, kendi Hafaza meleklerine yazdıran sensin. Ona hiç bir şey eklenmediği gibi, hiç bir şey de eksiltilmemiştir. Ondan, herhangi bir bölümü kabul etmeyip inkâr edecek olursan, bu sefer bizzat senin kendinden senin aleyhine o hususta şahit olunacaktır.

İsra 13

Her insanın kaderini boynuna bağladık. Kıyamet günü ona, açılmış olarak karşılaşacağı bir kitap çıkarırız.

Diyanet Vakfı
Her insanın amelini (veya kaderini) boynuna bağladık. İnsan için kıyamet gününde, açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız.

Kurtubi Tefsiri
Her İnsanın amelini kendi boynuna ayrılmayacak şekilde doladık. Kıyâmet günü de yayılmış bir halde karşısında bulacağı bir kitap çıkarırız.

Yüce Allah’ın:

“Her insanın amelini kendi boynuna ayrılmayacak şekilde doladık” âyeti ile İlgili olarak, ez-Zeccâc şöyle demektedir: Burada

“boyun”un söz konusu edilmesi, gerdanlığın boyundan ayrılmadığı gibi, (amelin de) ayrılmayacağını anlatmak için kullanılan bir tabir oluşundandır.

İbn Abbâs der ki:

“Amelini” kelimesi, kişinin ameli ve hakkında takdir olunan hayır ve şen kabilinden işlerdir. Nerede olursa olsun, bu ameli ondan ayrılmaz. Mukâtil ve el-Kelbî derler ki: Kişinin hayrı da şerri de kendisiyle birliktedir. Amelinden dolayı hesaba çekilinceye kadar ameli ondan ayrılmayacaktır.

Mücahid de der ki: Bundan kasıt, kişinin ameli ve rızkıdır. Yine ondan nakledilen bir rivâyete göre, her doğan kişinin boynunda bir yaprak (sahife) vardır. Ve o yaprakta bahtiyar mı olduğu, bedbaht mı olduğu yazılıdır.

el-Hasen der ki:

“Amelini kendi boynuna ayrılmayacak şekilde doladık”

âyetinden maksat; onun bedbahtlığı, bahtiyarlığı, hakkında yazılmış bulunan hayır ile şer, hakkında tesbit edilmiş takdir-i ilahidir ki, ezelde bunlar paylaştırıldığı vakil, payına düşenlerin ondan ayrılmayacağı tespit edilmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre, bununla yüce Allah, kulun mükellefiyetini kast etmiştir. Yani Biz ona, şeriata bağlı kalmayı takdir ettik. Eğer o, emrolunduğu işi yapmak ister ve yapmaması islenen şeylerden de uzak kalmak isterse, bu da onun için imkân dahilinde olan bir şeydir.

“Kıyâmet günü de yayılmış bir halde karşısında bulacağı bir kitap çıkarırız.” Bununla, boynunda yazılı bulunan ve ondan ayrılmayacak şekildeki amel kitabı kastedilmektedir, el-Hasen ve libu Recâ, Mücahid, İnsanın amelini” ifadesini “elif’siz olarak; İnsanın uğurunu” diye okumuşlardır. Şu haberdeki bu kelime de bu anlamdadır:

Allah’ım, Senin hayrından başka bir hayır, Senin uğurundan başka bir uğur yoktur, Senden başka Rabb da yoktur.” Müsned, II. 220

İbn Abbâs, el-Hasen, Mücahid, İbn Muhaysın, Ebû Cafer ve Yakub ise, (“çıkarırız” anlamındaki kelimeyi) “ya” harfi üstün, “ra” harlı ötreli olmak üzere; Çıkar” diye okumuşlardır ki bu, boynundaki ameli ona karşı bir kitap halinde çıkar, anlamındadır. Buna göre; Bir kitap” kelimesi hal olarak nasb edilmiştir. Anlamın şöyle olma ihtimali de vardır: Boynundaki ameli çıkar ve bir kitap oluverir.

Yahya b. Vessâb ise, “ya” harfini ötreli, “ra” harfini esreli; Çıkarır” diye okumuştur. Bu kıraat, Mücahid’den de rivâyet edilmiştir ki, Allah çıkarır, demek olur.

Şeybe, Muhammed b. es-Semeyka’ ve aynı zamanda Ebû Cafer’den de gelen rivâyet ise, “ya” harfi ötreli, “ra” harfi üstün olmak üzere, meçhul fiil halinde; şeklinde ve “boynundaki ameli ona bir kitap olarak çıkartılır” anlamında okumuşlardır. Diğerleri İse, “nûn” harfi ötreli, “ra” hadi t’sreli; Çıkarırız” şeklinde okumuşlardır.

Ebû Amr bu kıraatin lehine, Ayrılmayacak şekilde doladık” âyetini delil göstermiştir.

Ebû Cafer, el-Hasen ve İbn Amr, “karşısında bulacağı” anlamındaki kelimeyi, “ya” harfi ötreli, “lâm” üstün, “kut” harfi de şeddeli olmak üzere; “Kendisine verileceği” anlamında okumuşlardır. Diğerleri ise, “ya” harfi üstün ve şeddesiz olarak okumuşlardır ki, yayılmış bir halde karşısında bulacağı bir kitap… anlamındadır.

Yüce Allah’ın:

“Yayılmış bir halde” diye buyurması, iyilik ile müjdenin çabuklaştırılması, kötülük dolayısıyla da azarlamanın çabuklaştırılması içindir. Ebû’s-Sevvâr el-Adevî: “Her insanın amelini kendi boynuna ayrılmayacak şekilde doladık” âyetini okuduktan sonra şunları söylemektedir: Bu sahifeler iki defa açık tutulur ve bir defa da katlı bulunur. Ey Âdemoğlu, sen hayatta bulunduğun sürece, açılmış olan sahifene istediğin şeyi yazdır. Öldükten sonra bu sahife dürülür ve nihayet diriltileceğin vakit de bu sahife açılır.

İsra 12

Geceyi ve gündüzü iki ayet yaptık. Gece ayetini silip gündüz ayetini aydınlık yaptık ki Rabbinizin lütfundan arayasınız ve yılların sayısını ve hesabı bilesiniz. Her şeyi ayrıntılı olarak açıkladık.

Diyanet Vakfı
Biz, geceyi ve gündüzü birer ayet (delil) olarak yarattık. Nitekim, Rabbinizin nimetlerini araştırmanız, ayrıca, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için gecenin karanlığını silip (yerine, eşyayı) aydınlatan gündüzün aydınlığını getirdik. İşte biz, her şeyi açık açık anlattık.

Kurtubi Tefsiri
Biz, gece ile gündüzü İki âyet kıldık. Gece âyetini sildik, gündüz âyetini de gösterici kıldık. Rabbinizden bir lütuf arayasınız, günlerin sayısını ve hesabı bilesiniz. İşte Biz, her şeyi gereği gibi açıkladık.

“Biz, gece ile gündüzü iki âyet kıldık.” Vahdaniyetimize, varlığımıza, ilim ve kudretimizin kemaline iki alâmet kıldık. Her ikisinin de âyet olma özelliği şuradadır: Onların her birisi bilinmeyen bir yerden gelmekte, yine bilinmeyen bir yere gitmektedir. Birisi eksilirken diğeri artmakta ve bunun aksi olmaktadır, işte bu(nlar) da bir(er) âyettir. Aynı şekilde gündüzün aydınlık olması, gecenin karanlık olması da böyledir. Buna dair açıklamalar daha önceden, (el-Bakara, 2/164. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Gece âyetini sildik.” Yüce Allah, burada “geceyi sildik” diye buyurmamaktadır. Ayeti geceye ve gündüze izafe etmesi, sözü geçen iki âyetin onlar hakkında söz konusu olduğunu, bizatihi kendilerinin olmadığını göstermektedir.

“Sildik” görünmez kıldık, demektir.

Haberde yer aldığına göre yüce Allah, Cebrâîl (aleyhisselâm)’a emretti, o da kanadını ayın yüzünden geçiri verdi. Böylelikle ayın ışığı sönmüş oldu. Halbuki ay daha önce ışık saçıcı olma özelliği ile güneşi andırıyordu. Ayda görülen siyahlık işte bu silmenin bir etkisidir. İmâm Kurtubi’nin rivâyeti doğrudan Hazret-i Peygambere nisbet etmediğine, sadece “ve fi’l-haberi; haberde yer aldığına göre”: diyerek, kesin bir ifade kullanmadığına dikkat etmek gerekir.

İbn Abbâs da şöyle demektedir: Allah, güneşi yetmiş cüz, ayı da yetmiş cüz kılmıştır. Ayın nurundan altmış dokuz cüzü sildi ve bunları güneşin ışığına kattı. O bakımdan güneş, yüz otuz dokuz cüz, ay ise bir cüz aydınlığa sahiptir. Yine ondan nakledildiğine göre: Allah, arşının nurundan iki güneş yarattı. Ezeli ilminde güneş olarak yaratacağını takdir buyurduğu ismi; dünya ve onun doğulan ile batıları arasındaki uzaklık kadar yarattı. Ayı da güneşten küçük yarattı. Cebrâîl (aleyhisselâm)’ı gönderdi, o da kanadını ayın üzerinden üç defa geçirdi. Ay da o gün bir güneş idi. Onun aydınlığı giderildi, geriye nuru kaldı. İşte ayda görmekte olduğunuz siyahlık bu silmenin bir izidir. Eğer, ayı da güneş olarak bırakmış olsaydı, gece gündüzden ayırt edilemezdi.

Ondan gelen birinci rivâyeti es-Sa’lebî, ikincisini ise el-Mehdevî nakletmiştir, ileride merfu bir rivâyet olarak gelecektir.

Ali (radıyallahü anh) ile Katade şöyle demişlerdir: Yüce Allah, “silmek” ile ayda bulunan siyah beneği kastetmektedir. Böylelikle ayın ışığının, güneşin ışığından daha az olması ve bu suretle de gecenin gündüzden ayrılması sağlanmış oldu.

“Gündüz âyetini de gösterici kıldık.” Yani, Biz onun güneşini, etrafın görünmesi için aydınlatıcı kıldık. Ebû Amr b. el-Alâ da, onun aydınlığında görülmektedir, diye açıklamıştır. el-Kisaî der ki: Bu, Arapların gündüz aydınlanıp artık görülebilecek bir hale geldiğinde, “(……….): Gündüz gördü (gösterdi)” şeklindeki tabirlerinden gelmektedir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu, Arapların bir kimsenin arkadaşları pis ve murdar kimseler olduğu takdirde, demelerini andırmaktadır. Yine binekleri zayıf olan bir adama da; demeleri de bu kabildendir, işte, gündüzün insanlar ve sair yaratıklar görebiliyor iseler, gündüze de “gösterici (görücü)” denilmektedir.

“Rabbinizden bir lütuf arayasınız” âyeti ile geçiminizi sağlamak için tasarrufta bulunmayı kastetmektedir, Geceleyin sükûn bulmayı söz konusu etmeyişi ise, gündüz hakkında söz konusu edilenlerle yetinmesi dolayısıyladır. Bir başka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır;

“Geceyi, içinde dinlenmeniz için, gündüzü ise aydınlık olarak yaratan O’dur.” (Yûnus, 10/67)

“Yılların sayısını ve hesabı bilesiniz.” Eğer Allah bunu yapmamış olsaydı, gece gündüzden ayırt edilemeyecek, hesap ve sayı bilinemeyecekti.

“İşte Biz, her şeyi gereği gibi açıkladık.” Teklif ile ilgili hükümleri hep açıkladık. Bu da Allah’ın:

“Her şeyi açıklayan” (en-Nahl, 16/89);

“Biz, o kitapta hiç bir şeyi eksik bırakmadık” (el-En’âm, 6/38) buyruklarına benzer.

İbn Abbâs’tan rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah, yaratıklarını halk edip, yaratıklarından geriye Âdem’den başkası kalmayınca, arşının nurundan bir güneş ve bir ay yarattı. Her ikisi birlikte iki güneş idi. Allah’ın ezeli ilminde güneşi güneş olarak bırakması takdir edilmiş olanı Allah, dünya gibi, onun doğuları ve batıları arasındaki kadar yarattı. Allah’ın ilminde ay olarak yaratacağı takdir edilmiş olanı da Allah, büyüklük itibariyle güneşten daha küçük yarattı. Ancak, onun küçük oluşu, semanın fazla yüksekliği ve yerden çokça uzaklığından dolayıdır. Şayet yüce Allah, güneşi ve ayı ilk yarattığı gibi bırakmış olsaydı, gece gündüzden ayırt edilemeyecekti.

Ücretle çalışan hiç bir kimse ne zamana kadar çalışacağını, oruç tutan bir kimse, ne zamana kadar oruç tutacağını, iddet bekleyen bir kadın nasıl iddet bekleyeceğini bilemeyecekti. Aynı şekilde namaz ve hac vakitleri de bilinemeyecekti. Borçların vadelerinin ne zaman geldiği, ne zaman tohum saçacaklarını ve ekin ekeceklerini, ne zaman bedenlerini rahatlatmak için dinlenmeye çekileceklerini bilmeyeceklerdi. Âdeta, Allah kullarına -ki O, kendilerine kendi nefislerinden daha çok merhamet edendir- rahmet nazarıyla baktı da Cebrâîl’i gönderdi. O da kanadını üç defa ayın yüzü üzerinden geçirdi. O gün ay bir güneş idi. Bu vesile ile ayın ışığı söndürüldü ve geriye aydınlığı (nuru) kaldı. İşte yüce Allah’ın:

“Biz, gece ile gündüzü iki âyet kıldık” âyeti bunu anlatmaktadır.” Suyûti. ed-Durru’l-Mensur, V. 2

İsra 11

İnsan, hayra dua eder gibi şerre dua eder. İnsan çok acelecidir.

Diyanet Vakfı
İnsan hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan pek acelecidir!

Kurtubi Tefsiri
İnsan, hayra dua ediyormuş gibi şerre de dua eder. İnsan, çok acelecidir.

“İnsan hayra dua ediyormuş gibi” Rabbine, kendisine afiyet ihsan etmesi için dua etmesi gibi,

“şerre de dua eder.” İbn Abbâs ve başkalarının dediklerine göre bu, kişinin kendisi ve çocukları hakkında dadanıp sıkıldığı esnada, kabul olunmasını arzulamadığı şekilde, Allah’ım onu helâk et ve benzeri ifadelerle beddua etmesidir. Şayet Allah, o kimsenin kendisi hakkında yaptığı bedduayı kabul edecek olursa, o kişinin helâk olması gerekirdi. Ancak, yüce Allah lütfuyla bu konuda onun bedduasını kabul etmez. Bu âyetin bir benzeri de şu âyet-i kerimedir:

“Eğer Allah insanlara hayrı çabukça istedikleri gibi şerri de çabucak veriverseydi…” (Yûnus, 10/11)

Denildiğine göre bu âyet-i kerîme en-Nadr b. el-Hâris hakkında inmiştir. O; dua eder ve bu arada şöyle derdi:

“Allah’ım, eğer bu Senin tarafından gelmiş bir hak ise Sen, üzerimize semadan taş yağdır, yahut bize can yakıcı bir azâb gönder.” (el-Enfal, 8/32)

Şöyle de denilmiştir. Kasıt, bir kimsenin mubah olan bir şeyi isterken dua ettiği gibi, yasak olan bir şeyi istemek için dua etmesidir. Şair İbn Cami’ de şöyle demektedir:

“Tavaf edenler arasında ben de Beyt’i tavaf ediyorum

Ve elbisemin yere sürünen eteklerini de yukarı çekerek

Geceleyin sabaha kadar secde ediyorum

Ve o indirilmiş muhkem (Kur’ân) dan okuyorum.

Yusufun kederini gideren olur ki,

Bana da o mahmili (hevdeci) içinde bulunan kadını müsahhar kılar diye.”

Âyet-i kerimedeki İnsan… dua eder” âyetinin hem lâfzında hem de hatta “vav” hazfedilmekle birlikte, mana itibariyle hazf edilmemiştir. Çünkü bu ref mahallindedir. Burada “vav”in hazfediliş sebebi, ondan sonra sakin bir “lâm”ın gelmesidir.

Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Biz de Zebanileri çağırıveririz.” (el-Alak, 96/18);

“Allah, bâtılı mahveder.” (eş-Şûrâ, 42/24);

“Allah, mü’minlere… verecektir.” (en-Nisa, 4/146);

“Nida edenin… sesleneceği” (radıyallahü anhf, 50/41);

“Uyarılar ise fayda vermiyor.” (el-Kamer, 54/5)

“İnsan pek acelecidir.” Acelecilik onun karakteridir. O bakımdan, hayrı isterken acelecilik yaptığı gibi, şerri isterken de acelecilik yapmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bununla yüce Allah, Âdem (aleyhisselâm)a ruhu tamamiyle yerleştirmeden önce kalkmak istemesine işaret etmektedir.

Selman der ki: Yüce Allah’ın, Âdem’den ilk yarattığı şey, onun başıdır. Yüce Allah, onun bedenin sair bölümlerini yaratırken, o bakıp duruyordu. İkindi vaktinde ayakları onlara ruh üflenmemiş halde kalmıştı. Bu sefer: Rabbim, gece olmadan acele buyur, dedi. Yüce Allah’ın;

“İnsan pek acelecidir” âyeti buna işaret etmektedir. İbn Abbâs da der ki: Ona üflenen ruh göbeğine ulaşınca, bedenine bakmaya başladı ve kalkmak istedi, ancak güç yetiremedi. Eşte Allah’ın; “İnsan pek acelecidir” âyeti buna işaret etmektedir.

İbn Mes’ûd da şöyle demektedir; “Ruh, Âdem’in gözlerine girince, cennet meyvelerine bakmaya başladı, Karnına gelince canı yemek istedi. Ruh ayaklarına ulaşmadan acele edip cennet meyvelerine kavuşmak için yerinden kalkmak istedi. İşte yüce Allah’ın:

“İnsan aceleden yaratılmıştır” (el-Enbiya, 21/37) âyeti bunu anlatmaktadır. Bunu da el-Beyhakî zikretmiştir.

Müslim’in Sahih’inde Enes b. Malik’ten rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah, Âdem’e cennette suret verince, onu Allah dilediği kadar bir süre öylece bıraktı. İblis onun etrafında dolaşır ve ona; nedir diye bakıyordu. Onun karnının boş olduğunu görünce, böylelikle kendisine hakim olamayacak bir yaratık olarak halk edileceğini anladı.” Müslim, Bin- 111; Müsned, III, 152, 229. 240. 254. Bu hadis daha önceden de geçmiş bulunmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Sevde’ye bir esir teslim etmişti. Bu kişi geceleyin inlemeye başladı. Ona, durumunu sorunca: Ben, şu bağın oldukça sıkı olmasından ve esir düşmekten dolayı İnliyorum, dedi. Hazret-i Şevde, kolları üzerindeki bağı biraz gevşetti. Uykuya daldıktan sonra esir kaçtı. Durumu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bildirince o da: “Hay Allah senin ellerini koparsın” diye beddua etti. Sabah olduğunda bu bedduanın gerçekleşmesini umuyordu.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: “Ben, yüce Allah’tan, aile halkımdan hak etmeyen kimselere yaptığım bedduayı bir rahmet kılmasını istedim. Çünkü ben de bir beşerim. Sair insanların gazap ettiği gibi gazap ederim.” Bunun üzerine de bu âyet-i kerîme nazil oldu. Bunu, el-Kuşeyri Ebû Nasr -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- zikretmiştir.

Müslim’in Sahih’inde de Ebû Hüreyre’den şöyle dediği nakledilmektedir: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Allah’ım, Muhammed de ancak bir beşerdir. O da sair insanların gazap ettiği gibi gazap eder. Ben, Senin nezdinde asla caymayacağın bir ahid almış bulunuyorum. Herhangi bir mü’mine (haksız yere) eziyet eder, yahut hakaret eder veya sopa vuracak olursam onu Sen o kimseye bir keffaret ve kıyâmet gününde kendisi sebebiyle Sana yakınlaşma vesilesi kıl” Müslim, Biri’ 91; Müsned, 11. 493. Aynı nnLımdn ynkın rivâyetler: Müslim, Birr 90, 92-94; Müsned, II, 316-317, 390, 449, III. 33.

Bu hususta Hazret-i Âişe ve Hazret-i Cabir’den de hadisler rivâyet edilmiştir.

“İnsan pek acelecidir” âyetinin şu anlamda olduğu da söylenmiştir: O, az da olsa âcil olanı, çok dahi olsa sonradan verilecek olana tercih eder.

İsra 10

Ahirete inanmayanlar için ise elem verici bir azap hazırladık.

Diyanet Vakfı
Ahirete inanmayanlara gelince, onlar için de elemli bir azap hazırlamışızdır.

Kurtubi Tefsiri
Âhirete Îman etmeyenlere de, şüphesiz pek acıklı bir azap hazırlamış olduğumuzu da.

“Gerçekten bu Kur’ân, en doğru olana iletir.” Yüce Allah, Miracı söz konusu ettikten sonra, İsrailoğulları ile ilgili hükmünü söz konusu etti. Bu ise, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamberliğine delâlettir. Daha sonra, yüce Allah’ın onun üzerine indirdiği Kitabın hidâyet bulmaya sebep olduğunu da beyan etmektedir.

“En doğru olan “dan kasıt ise, en mutedil, en doğru ve eğri büyrülükten en uzak olan yol demektir. O halde;…an” hazfedilmiş bir mevsuf un sıfatıdır. En doğru olan yola, demektir. ez-Zeccâc der ki: Hallerin en doğrusu olan hale iletir, demektir ki, bu da Allah’a ve peygamberlerine îman etmektir. el-Kelbî ve el-Ferrâ’ da böyle demişlerdir.

“Salih amellerde bulunan mü’minlere…” Buna dair açıklamalar, daha önceden (el-Bakara, 2/25. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

“… Kendileri için muhakkak büyük bir mükâfat” yani cennet

“olduğunu da müjdeler. Âhirete îman etmeyenlere de” yani, onların düşmanlarına da ceza olduğu müjdesini verir.

Kur’ân-ı Kerîm’in büyük bir bölümü vaad ve tehditlerden ibarettir. Hamza ve el-Kisaî; şeklinde şeddesiz, “ya” harfi üstün, “şin” harfi de ötreli olarak okumuşlardır ki, (yine “müjdeler” anlamındadır) önceden de söz konusu edilmiş idi. (Bk. Âl-i İmrân, 3/39- âyet).

İsra 9

Şüphesiz bu Kur’an, en doğru yola iletir ve salih ameller işleyen müminlere büyük bir mükafat olduğunu müjdeler.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz ki bu Kuran en doğru yola iletir; iyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükafat olduğunu müjdeler.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten bu Kur’ân, en doğru olana iletir ve salih amellerde bulunan mü’minlere kendileri için muhakkak büyük bir mükâfat olduğunu da müjdeler;

İsra 8

Umulur ki Rabbiniz size merhamet eder. Ama dönerseniz biz de döneriz. Kafirler için cehennemi kuşatıcı kıldık.

Diyanet Vakfı
Belki Rabbiniz size merhamet eder; fakat siz eğer yine (fesatçılığa) dönerseniz, biz de sizi yine cezalandırırız. Biz cehennemi kafirler için bir hapishane yaptık.

Kurtubi Tefsiri
Rabbinizin size merhamet etmesi umulur. Eğer dönerseniz, Biz de döneriz. Öyle ya; Biz, cehennemi kâfirlere bir zindan yaptık.

“Rabbinizin size merhamet etmesi umulur” âyeti, kendi kitaplarında kendilerine verilen haberlerdendir. Umulur” âyeti, yüce Allah’tan onların sıkıntılarını gidereceğine dair bir vaaddir. Yüce Allah bu ifadeyle vaadde bulunduğu vakit, onu gerçekleştireceği anlamındadır.

“Size merhamet etmesi.” Sizden intikam almasından sonra size merhamet etmesi

“umulur.” Nitekim böyle olmuştur. Allah, sayılarını artırmış ve onlardan hükümdarlar var etmiştir.

“Eğer dönerseniz Biz de döneriz.” Onlar da gerçekten döndüler, Allah da üzerlerine Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı gönderdi. İşte onlar küçülmüşler olarak cizyeyi Ödemektedirler. Bu açıklama İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiştir. Ancak bu, bundan önce hadiste ve başka rivâyetlerde geçen görüşlere muhaliftir, el-Kuşeyrî der ki: Kâfirler eliyle İsrailoğulları iki defa cezalandırıldı, müslümanlar eliyle de bir defa cezalandırıldı. Bu ise onların tekrar fıska dönmeleri üzerine Allah’ın da azâb ile onlara dönmesi sonucu olmuştur. Buna göre, Katade’nin yaptığı açıklama doğru bir açıklama olarak ortaya çıkmaktadır.

“Öyle ya; Biz, cehennemi kâfirlere bir zindan yaptık” âyetindeki: Kelimesi, hapis demek olan; den gelmektedir. el-Cevherî der ki: Aleyhine olmak üzere daraltıp sıkıştırdı ve etrafını kuşattı” demektir. Dar ve cimri” anlamındadır. Yine bu kelime, hasır anlamına da kullanıldığı gibi, böğür anlamına da gelir. el-Esmaî der ki: At ve develerin böğür tarafında enine doğru görülen bir damar ile ondan yukari doğru böğrün bitim yerine kadar olan yerdir. Yine bu kelime, hükümdar anlamına da gelir. Çünkü hükümdar, başkasının görebileceği bir yerde bulunmayıp perde arkasında bulunur. Şair Lebid de der ki:

“Ve boyun kısımları oldukça kalın bir takım güğümler ki,

Sanki onlar hükümdar kapısının yanı başında ayakta duran cinleri andırmaktadırlar,”

Bu beyit,

“Ve yerlerini almış kalın enseli kimseler ki…”

Şeklinde de rivâyet edilmekte olup, Kalın enseli” kelimesi; Yerlerini almış kimseler”den bedel olmak üzere de rivâyet edilmiştir ki, sanki; nice boynu kalın kimseler var ki… demiş gibidir. Ebû Ubeyde’den ise:

“Hasırın yanıbaşında ayakta duruyorlar…”

Şeklinde de rivâyet edilmiştir. Yani, en-Nu’man b. Munzir’in, sevdiği hasırın yanıbaşında duruyorlardı, anlamında olur. Bu kelime aynı zamanda hapishane, zindan manasına da gelir. Yüce Allah da: Öyle ya. Biz, cehennemi kâfirlere bir zindan yaptık” diye buyurmaktadır. el-Kuşeyrî der ki: Yere serilen şeye de “hasır (hasır)” denilir. Çünkü dokuma esnasında biri diğerini hasretmekte (sıkıştırmakta) dır.

el-Hasen der ki: Cehennemi kâfirlere bir döşek ve bir yatak kıldık, anlamındadır. O, bu açıklamasında hasîr’in, serilen sergi demek olduğu kanaatini benimsemiştir. Çünkü Araplar, küçük sergiye hasır derler. es-Sa’lebî der ki: Bu da güzel bir açıklamadır.

İsra 7

Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz, kötülük ederseniz yine kendinizedir. Sonuncusunun vaadi geldiğinde, yüzlerinizi kötüleştirsinler, ilk defa girdikleri gibi mescide girsinler ve ele geçirdiklerini mahvetsinler diye.

Diyanet Vakfı
Eğer iyilik ederseniz kendinize etmiş, kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz. Artık diğer cezalandırma zamanı gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi yine Mescide (Süleyman Mabedine) girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi büsbütün tahrip etsinler (diye, başınıza yine düşmanlarınızı musallat kıldık).

Kurtubi Tefsiri
Eğer iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz, kendi (aleyhi)nize. Artık diğerinin vakti gelince kederiniz yüzünüzden belli olsun, Mescid’e ilk defa girdikleri gibi girsinler ve üstünlük sağlayıp da ele geçirdikleri her şeyi mahvettikçe etsinler diye.

“Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz.” İyiliğinizin faydası size ait olacaktır.

“Kötülük ederseniz kendinize” Kendi aleyhinize demektir. Bu, bir kimsenin: Selam sana deyip de; Selâm üzerine” anlamına gelmesi gibidir. Şair de buna benzer olarak şöyle demiştir:

“Ve sonra da elleri ve ağzı üzerine yıkılmış olarak düştü.”

Görüldüğü gibi burada “lâm” harfi: “Üzerine” anlamında kullanılmıştır.

et-Taberî şöyle demektedir: Buradaki “lâm”; anlamındadır. Yani, Eğer kötülük işlerseniz onadır.” Bu da; kötülük ona döner, demektir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir.” (ez-Zilzal, 99/5) Burada da “lâm” harlı…e, a anlamındadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Amelinin karşılığı ve cezası ona aittir, demektir, el-Hüseyn b. el-Fadl da şöyle demektedir: Onun, kötülükleri bağışlayan bir Rabbi vardır.

Diğer taraftan bunun, İşin ilk başında İsrailoğullarına yöneltilmiş bir hitap olma ihtimali de vardır. Yani siz, önce kötülük ettiniz, o bakımdan öldürüldünüz, çoluk çocuğunuz esir alındı, yurdunuz tahrib olundu. Sonra iyilikte bulundunuz, o bakımdan tekrar hükmünüz, üstünlüğünüz size geri döndü ve haliniz de düzeldi.

Bu hitabın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) dönemindeki İsrailoğullarına yöneltilmiş olma ihtimali de vardır: Yani siz, geçmişlerinizin isyanları karşılığında cezayı hak etmiş olduklarını biliyorsunuz. O bakımdan (aynı şeyi yaparsanız) o cezanın bir benzerini siz de beklemelisiniz.

Ya da bu anlamda Kureyş müşriklerine yönelik bir hitap olma ihtimali de vardır. .

“Artık diğerinin” yanı, ikinci fesat çıkartmanızın

“vakti gelince…” Bu, onların ikinci defada Hazret-i Zekeriya’nın oğlu Hazret-i Yahya’yı öldürmeleri sırasında olmuştu. Hazret-i Yahya’yı, İsrailoğullarından Lâhet diye bilinen bir hükümdar öldürmüştü. Bu açıklama el-Kutebî’ye attir, et-Taberi ise adının Hircdos olduğunu söylemektedir ki, Tarih’inde bunu zikretmektedir. Bu hükümdarı Hazret-i Yahya’yı öldürmeye, Ezbil adındaki bir kadın zorlamıştı.

es-Süddî der ki: İsrailoğullarının, Hazret-i Zekeriya’nın oğlu Hazret-i Yahya’ya çok ikramda bulunan ve her hususla onunla istişare eden bir hükümdarları vardı. Bu hükümdar Hazret-i Yahya ile, bir karısının başka bir kocadan olma kızıyla evlenmek istediği hususunda danışınca, Hazret-i Yahya bu işi yapmaması gerektiğini söyledi ve ona: Bu kız ile evlenmek sana helal değildir, dedi. Ancak, annesi Yahya (aleyhisselâm)’a bundan dolayı kinlendi. Bilahare kızına ince ve kırmızı renkli elbiseler giydirdi. Ona güzel kokular sürdü ve İçki içmekte iken onu hükümdarın yanına gönderdi. Kızına, hükümdara görünmesini ve eğer yanına gelmesini isteyecek olursa, isteğini yerine getirmedikçe ona karşı koymasını telkin etti. Hükümdar, onun bu isteğini kabul etmesi halinde ise, Zekeriya’nın oğlu Yahya’nın başını altından bir leğende getirmesini istemesini söyledi. Kız, annesinin dediklerini yaptı ve nihayet hükümdar, Hazret-i Zekeriya’nın oğlu Hazret-i Yahya’nın başını getirdi. Aîtın tepsi içerisinde getirilen baş, onun önüne konulduğunda da hâlâ baş: O kız sana helal olmaz, o kız sana helal olmaz, diye konuşuyordu. Sabahı ettiğinde “kan kaynayıp coşuyordu. Üzerine toprak attı, yine kan toprağın üstünde kaynamaya devam etti. Kanın üzerine toprak koydurmaya devam edip durdu ve nihayet bu kanın üzerine konulan toprak şehrin surunun yüksekliğine erişti, yine kaynayıp duruyordu. Bunu es-Sa’lebî ve başkaları nakletmektedir.

Hafız İbn Asâkir de “(Dimaşk) Tarihlinde, el-Hüseyn b. Ali’den şöyle dediğini nakletmektedir: Bu hükümdarlardan birisi ölmüş, geriye hanımını ve kızını bırakmıştı. Onun kaidesi de kırallığını miras almıştı. Kardeşinin hanımı ile evlenmek istedi. Bu hususta Hazret-i Zekeriya’nın oğlu Hazret-i Yahya ile danıştı. O dönemde hükümdarlar peygamberlerin emri gereğince uygulama yapıyorlardı. Hazret-i Yahya ona: Sen o kadınla evlenme. Çünkü o, bir fahişedir, dedi. Kadın, kendisiyle evlenmekten söz ettiğini, ancak o kimseyi kendisiyle evlenmesinden vazgeçirdiğini anlayınca, bu kanaat sana nereden geldi, diye sordu. Nihayet bu telkinin Hazret-i Yahya tarafından yapıldığını öğrenince şöyle dedi: Ya Yahya’yı öldürür yahut da hükümdarlıktan vazgeçer. Bunun üzerine kızını süsleyip püsledikten sonra: Herkesin huzurunda amcanın yanına git. O seni görünce seni çağıracak ve seni yanında oturtacak. Sana, dile benden ne dilersen; benden ne istersen mutlaka onu sana vereceğim, diyecek. Bu sözleri sana söyledi mi, sen de ona: Yahya’nın başından başka bir şey istemiyorum, diyeceksin.

(el-Hüseyn b. Ali) devamla dedi ki: Hükümdarlardan herhangi bir kimse ileri gelen kimselerin önünde herhangi bir şey söyleyip de onu yerine getirmeyecek olursa, onun hükümdarlığı elinden alınırdı. Kız, annesinin dediklerini yerine getirdi. O bakımdan, bir taraftan Yahya’yı öldürmek isteğinden dolayı ölür gibi oluyordu, diğer taraftan hükümdarlığından vazgeçmeyi düşünürken de ölür gibi oluyordu. Nihayet, hükümdarlığını tercih ederek onu öldürdü. O kızın annesi yerin dibine geçti. İbn Cüd’an dedi ki: Ben bunu, İbnü’l-Müseyyeb’e anlattım. O da bana şöyle dedi: Peki, sana Zekeriya’nın nasıl öldürüldüğünü haber vermedi mi? Ben hayır deyince, şöyle dedi: Zekeriya da oğlu öldürülünce onlardan kaçıp kurtulmak istedi. Onu takip ettiler. Uzunca gövdeli bir ağacın yanından geçti, ağaç kendisine doğru gelmesini istedi ve rüzgârın sallallahü aleyhi ve sellemurduğu elbisesinin bir parçası da dışarıda kaldı. Ağaca doğru geldiklerinde, ondan sonra Hazret-i Zekeriya’nın izini bulamadılar. O elbise parçası dikkatlerini çekince, testere getirilmesini istediler, ağacı biçince, onu da ağaçla birlikte biçmiş oldular.

Derim ki; Taberî’nin “et-Tari,hü’l-Kebîr”mde şöyle denilmektedir: Bana Ebû Said anlattı, dedi ki: Bize Ebû Muaviye, el-A’meş’ten anlattı. O, el-Minhâl’den, o, Saîd b. Cübeyr’den, o, İbn Abbâs’tan dedi ki: Meryem oğlu Îsa, Zekeriya oğlu Yahya’yı, havarilerden on iki kişi ile birlikte insanlara (dini) öğretmek üzere gönderdi. Bunların yasak olduğunu bildirdikleri şeyler arasında, erkek kardeşin kızı ile evlenmek de vardı. Hükümdarlarının ise, kendisinden hoşlandığı kızkardeşinin bir kızı vardı… dedikten sonra bu haberi bu anlamda olmak üzere nakletti.

İbn Abbâs’tan da şöyle dediğini nakletmektedir: Zekeriya oğlu Yahya, insanlara (dini) öğretmek üzere, havarilerden on iki kişi ile birlikte gönderildi. İnsanlara öğrettikleri şeyler arasında kız kardeşin kızı ile evlenmemek de vardı. Hükümdarlarının ise, bu şekilde hoşlandığı bir kız kardeşinin kızı vardı, onunla evlenmek isterdi. Her gün mutlaka yerine getirdiği bir isteği olurdu, Bu kızın annesi, bunların kız kardeşin kızını nikâhlamayı yasakladıklarını haber alınca, kızına şöyle dedi: Hükümdarın yanına girdiğinde, o sana: Bir ihtiyacın var mı, diye soracak olursa sen de, ihtiyacım Zekeriya’nın oğlu Yahya’yı boğazlamandır, diyeceksin. Hükümdar ona: Benden başka bir şey iste deyince, kız: Hayır, senden başka birşey İstemiyorum, dedi. Başka bir istekte bulunmaması üzerine, o da bir leğen getirilmesini istedi. Hazret-i Yahya’yı da getirtti ve boğazını kesti. Kanından bir damla yere düştü. Bu kan kaynayıp durdu ve yüce Allah üzerlerine Bulıtnassar’ı gönderinceye kadar kaynaması devam etti. Buhtnassar da, içten içe bu kan üzerinde, bu kan duruluncaya kadar onlardan pek çok kimseyi öldürmeyi kararlaştırdı. Bu kanın üzerinde onlardan yetmiş bin kişi, bir rivâyete göre ise yetmiş beş bin kişi öldürdü.

Said b. el-Müseyyeb dedi ki: İşte bu, her bir peygamberin diyetidir. İbn Abbâs’tan da şöyle dediği nakledilmiştir: Yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şunu vahyetti: Ben, Zekeriya oğlu Yahya karşılığında yetmiş bin kişi Öldürdüm. Ben, senin kızının oğlu dolayısıyla da yetmiş bin kişiden aya, yetmiş bin kişi daha öldüreceğim.

Semîr b. Atiye’den de şöyle dediği nakledilmiştir: Beytü’l-Makdis’teki kaya üzerinde yetmiş peygamber öldürülmüştür ki, Yahya b. Zekeriya onlardan birisidir.

Zeyd b. Vâkid’den de şöyle dediği nakledilmektedir: Ben, Yahya (aleyhisselâm)’ın başını, Dimaşk mescidini yapmak istedikleri sırada gördüm. Onun başı, doğu tarafından mihraba bitişik kubbenin temellerinden birisinin altında idi. Teni ve saçları hiç değişikliğe uğramaksızın olduğu gibi duruyordu.

Kurre t>. Halid’den de şöyle dediği nakledilmektedir: Sema, Yahya b. Zekeriya ile el-Hüseyn b. Ali dışındaki kimse için ağlamamıştır. Sema’nın kızıllaşması onun ağlamasıdır.

Süfyan b. Uyeyne’den dedi ki: Âdemoğlunun en çok yalnızlık çekeceği Üç yer vardır: Dünyaya geldiği gün. O, bir üzüntü ve keder yurduna çıkıp gelir. Ölülerle beraber ilk gecesini geçireceği vakit. O, hiç benzerlerini görmediği kimselere komşu olur. Bir de öldükten sonra diriltileceği gün. O vakit de benzerini görmediği bir tablo ile karşı karşıya kalacaktır. İşte yüce Allah, Hazret-i Yahya ile ilgili olarak bu üç yerde de şöyle buyurmaktadır;

“Doğduğu günde, vefatı gününde ve diri olarak kaldırılacağı günde selâm olsun ona.” (Meryem, 18/15) Bütün bu bilgiler sözü geçen “Tarih”ten nakledilmiştir.

Son defada üzerlerine gönderilen kişinin kim olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Bunun, Buhtnassar olduğu söylenmiştir.

el-Kuşeyrî Ebû Nasr böyle demiş ve başka bir kimseden de söz etmemiştir. es-Süheylî bu sahih değildir, demektedir. Çünkü, Hazret-i Yahya, Hazret-i Îsa’nın göğe kaldırılmasından sonra öldürülmüştür. Buhtnassar ise, Meryem oğlu Îsa (ikisine de selam olsun)’dan uzun bir süre önce yaşamıştır. İskender’den de önce yaşamıştır. İskender ile Îsa arasında üçyüz yıla yakın bir süre vardır. Ancak burada, ikinci defa ile Hazret-i Şi’ya’yı öldürmeleri kastedilmiştir.

Buhtnassar o sırada hayatta idi. İşte İsrailoğullarım öldüren, Beytü’l-Makdis’i yıkan, Mısır’a kadar onları takip ederek oradan da çıkartan odur.

es-Sa’lebî der ki: Zekeriya oğlu Yahya’yı öldürdükleri vakit, İsrailoğullarının üzerine giden Buhtnassar’dır diyen kimseler, hem siyer hem de ahbar bilginlerine göre yanlış söylemiş olur. Çünkü, bunların hepsi de Buhtnassar’ın İsrailoğulları üzerine İrmiya döneminde Şi’ya’yı öldürmeleri üzerine gittiğini icma ile kabul etmişler ve şöyle demişlerdir: İrmiya ve Buhtnassar’ın, Beytü’l-Makdis’i tahrip ettiği dönemden, Zekeriya oğlu Yahya’nın (ikisine de selam olsun) doğumuna kadar, 461 yıl geçmiştir. Çiinkü onlar, Beytü’l-Makdis’in yıkılmasından, Kusek (Kiruş, Kuruş) döneminde imar edildiği zamana kadar, yetmiş yıl geçtiğini tesbit etmişlerdir. Mescid’in imar edilişinden, İskender’in Beytü’l-Makdis’i ele geçirdiği tarihe kadar ise 88 yıl geçtiğini kabul ederler. Daha sonra İskender’in hükümdarlığından Yahya’nın doğuşuna kadar da 330 yıl geçtiğini kabul ederler.

Derim ki: Bütün bunları da, et-Taberî, “Tarih”inde -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- zikretmektedir. es-Sa’lebî der ki: Bunlar arasında sahih olan, Muhammed b. İshak’ın şu naklettikleridir: Allah, Îsa’yı aralarından kaldırıp onların da Yahya’yı -bazıları ise Zekeriya’yı derler- öldürmeleri üzerine Allah, Babil hükümdarlarından birisini üzerlerine gönderdi. Bu hükümdarın ismi Hiredos idi. O, Babilliler ile birlikte üzerlerine yürüdü ve Şam’da onlara karşı zafer kazandı. Ordularının kumandanına da şöyle dedi: Eğer Allah bana zafer verip Beytü’l-Makdis’i elime geçirecek olursam, kanları askerlerimin arasında akıncaya kadar onları öldürmeye devam edeceğim. Bunun üzerine, bu şekilde kanları akıncaya kadar İsrailoğullarının öldürülmesini emretti. Başkanları Beytü’l-Makdis’e girdi ve orada kaynamakla bulunan kanlar gördü. Onlara, bu nedir diye sorunca, şu cevabı verdiler: Bu, takdim edip de kabul olunmayan bir kurbanın kanıdır. Seksen yıldır bizden hâlâ kabul edilmedi.

Bu sefer; Hayır bana doğruyu söylemediniz dedi. O kanın üzerine, ileri gelenlerinden 77 kişi öldürdü, Fakat kan bir türlü dinmedi. Yetişkin çocuklarından 700 kişi getirip o kanın üzerinde kestirdi, yine kan dinmedi. Bir daha çocuklarından ve eşlerinden 7000 kişi getirilmesini emretti. Onları da o kanın üzerine kestiği halde yine kan dinmedi. Ey İsrailoğulları dedi. Sizden erkek, dişi öldürmedik kimse bırakmazdan önce bana doğruyu söyleyiniz. Bundan dolayı uğradıktan sıkıntıyı görünce, şöyle dediler: Bu, bizden bir peygamberin kanıdır. O, Allah’ı gazaplandıran pek çok işi yapmaktan vazgeçmemizi istiyordu. Biz de onu öldürdük. İşte bu onun kanıdır. İsmi da Yahya b. Zekeriya idi. Bir göz kırpacak kadarlık bir süre dahi Allah’a isyan etmediği gibi, bir masiyet işlemeyi de içinden geçilmemişti.

Bu sefer: İşte şimdi bana doğruyu söylediniz dedi, secdeye kapanarak söyle dedi: İşte böyle İşler yaptığınız için sizden intikam alınıyor. Bunun üzerine kapıların kapatılmasını emredip şöyle dedi: Burada, Hiredos’un askerlerinden kim varsa onları dışarı çıkartınız, israiloğullarıyla baş başa kalıp şöyle dedi: Ey Allah’ın Peygamberi, Ey Zekeriya oğlu Yahya! Rabbim de, Rabbin de senden dolayı kavminin başına gelen bu musibeti biliyor. Onların hepsini yok etmeden önce, Allah’ın izniyle artık kaynaman dursun. Bunun üzerine, yüce Allah’ın izniyle Yahya b. Zekeriya’nın kanı durdu, o da onları öldürmeye son vererek şöyle dedi: Rabbim, gerçekten ben de İsrailoğullarının îman ettiğine îman ettim ve onu tasdik ettim.

Yüce Allah, Peygamberlerin ileri gelenlerinden birisine, bu başkan gerçekten samimi bir mü’mindir, diye vahyetti. Daha sonra bu başkan şöyle dedi: Allah’ın düşmanı Hiredos bana, kanlarınız askerlerinin arasında akıncaya kadar sizden pek çok kimseyi öldürmemi emretti. Ben ona isyan etmem. Bunun üzerine bir hendek kazmalarını ve deve, at, kalır, eşek, inek, koyun gibi her türlü davarlarını getirmelerini emretti. Bunları da, kan askerin bulunduğu yere akıncaya kadar kesti. Arkasından önceden öldürülmüş olanların getirilmesini emretti ve öldürülen davarların üzerlerine atıldılar. Sonra da onları bu halde bırakıp Babil’e geri döndüler. İsrailoğulları, neredeyse tamamiyle yok olup gideceklerdi.

Derim ki: Bu hususta nîsbeten uzun, merfu bir hadis de varid olmuştur ki, bu hadis Huzeyfe yoluyla rivâyet edilmiştir ve biz bunu “et-Tezkire” adlı eserimizde Mehdi’nin haberleri ile ilgili bölümlerde kısım kısım kaydettik. Burada da âyetin anlamını açıklayacak ve tefsir edecek bazı bölümleri zikredeceğiz. Ta ki, bununla birlikte ek bir açıklamaya ihtiyaç kalmasın.

Huzeyfe dedi ki: Ey Allah’ın Rasulü, dedim. Beytü’l-Makdis, Allah nezdinde büyük, kadri kıymeti oldukça yüksektir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “O, en üstün ve değerli evlerdendir. Allah onu, Davud b. Süleyman (ikisine de selâm olsun) için altın, gümüş, inci, yakut ve zümrütten bina ettirmiştir,” Şöyle ki: Davud oğlu Süleyman (aleyhisselâm) onu bina edince yüce Allah, cinleri ona müsahhar kıldı. Cinler de ona maden yataklarından altın ve gümüş getirdiler. Mücevheratı yakut ve zümrütü getirdiler. Yine yüce Allah ona, bu çeşitli maden ve taşlardan, Beyti bina edinceye kadar cinleri ona müsahhar kıldı. Huzeyfe dedi ki: Ben, ey Allah’ın Rasulü dedim. Peki, bu (değerli) eşya Beytü’l-Makdis’ten nasıl alındı? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “İsrailoğulları, Allah’a asi olup peygamberleri öldürünce Allah da üzerlerine, Mecusilerden olan Buhtnassar’ı musallat etti. O, yedi yüz yıl hükümdarlık etmişti. İşte yüce Allah’ın:

“İşte o ikincisinden birincisinin vakti gelince, üzerinize çok güçlü kullarımızı gönderdik, onlar da evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu, yerine getirilmiş bir vaad idi” âyeti bunu anlatmaktadır. Beytü’l-Makdis’e girdiler. Erkekleri Öldürüp, kadınları ve çocukları esir aldılar. Kıymetli malları ve Beytü’l-Makdis’te bulunan bütün bu çeşitli şeyleri toplayıp aldılar ve yüz yetmiş bin arabaya yükleyerek bunları taşıdılar. Sonunda Babil topraklarına götürüp bunları bıraktılar, Babil topraklarında İsrailoğullarını hizmetlerinde kullandılar, alçatmışlar olarak, ceza ve ibretli eziyetler ile onları mülkiyetlerinde tuttular. Bu yüz yıl devam etti.

Daha sonra yüce Allah, onlara merhamet buyurarak, Fars krallarından birisine, Babil’deki Mecusîlerin üzerine yürümesini ve İsrailoğullarından ellerinde bulunanları kurtarmasını ilham etti, o hükümdar da, bunların üzerlerine yürüdü, Babil topraklarına girdi. İsrailoğullarından geri kalan kimseleri, Mecusîlerin ellerinden kurtardığı gibi, Beytü’l-Makdis’e ait bulunan süs eşyalarının da kurtarılmasını sağladı ve Allah bu eşyaları ilk seferinde olduğu gibi oraya geri döndürdü ve onlara şöyle dedi: Ey İsrailoğulları! Tekrar masiyetlere dönecek olursanız, biz de tekrar sizleri esir almaya ve öldürmeye avdet ederiz. Yüce Allah’ın;

“Rabbinizin size merhamet edeceğini umabilirsiniz. Eğer dönerseniz, biz de döneriz” (İsrâ, 17/8) âyeti işte buna işaret etmektedir. İsrailoğulları, Beytü’l-Makdis’e geri döndüklerinde yine masiyetlere döndüler. Allah da üzerlerine Rum hükümdan Kayser’î musallat etti. Yüce Allah’ın:

“Artık diğerinin vakti gelince, kederiniz yüzünüzden belli olsun; Mescide ilk defa girdikleri gibi girsinler ve üstünlük sağlayıp da ele geçirdikleri her şeyi mahvettikçe mahvetsinler diye” âyeti da bunu anlatmaktadır. Karada ve denizde onların üzerine hücum etti. Kadınlarını ve çocuklarını esir aldı. Onları öldürüp mallarını ve kadınlarını aldı. Beytü’l-Makdis’de ne kadar süs eşyası varsa hepsini alarak yüz yetmiş bin arabaya yükledi ve nihayet bunları Altın Kilisesi’ne bıraktı. İşte bunlar, şimdi oradadırlar. el-Mehdî, bunları oradan geri alıp Beytü’l-Makdîs’e geri götürünceye kadar orda kalacaktır. Bu mal ise, bin yediyüz gemi yüküdür. Bu gemiler, Yafa limanında demirleyecektir. Ve oradan Beytü’l-Makdis’e nakledilecek ve Allah, orada öncekileri de, sonrakileri de bir araya getirecektir…” diye hadisin geri kalan bölümlerini nakletmektedir.’ Kurtubî, et-Tetkire, s. 704 vd. Bütün bu rivâyetlerin sıhhati su götürdüğü gibi; bu âyetlerin anlaşılmasına da bir kntkıları yoktur.

“Artık diğerinin” iki kerenin, ikincisinin “vakti gelince” âyetindeki (……) edetanın cevabı hazfedilmiştir ki, bunun takdiri de: “Onları gönderdik” şeklindedir. Buna daha önce geçen: “Üzerinize… gönderdik” ifadesi delil teşkil etmektedir.

“Kederiniz yüzünüzden belli olsun.” Çoluk çocuğunuzun esir alınması ve öldürülmeniz sebebiyle, kederinizin, üzüntünüzün etkileri yüzlerinizde belli olsun diye, demektir. Buna göre; Belli olsun” fiili, hazfedilmiş bir müteallaka taalluk etmektedir. Kederinizin yüzünüzden okunmasını sağlayacak işleri sizlere yapacak kullar gönderdik, anlamındadır. Burada “yüzler”den kastın, ileri gelenler olduğu da söylenmiştir. Yani o ileri gelenleri zelil etsinler, alçaltsınlar diye.

el-Kisaî, bu kelimeyi: Kederinizin yüzünüzden belli olmasını sağlayayım” anlamında “nun” ile ve “hemze”yi üstün olarak okumuştur. Bu da yüce Allah’ın, kendi zatından ta’zim ile haber veren bir fiildir. Daha önce geçen: “Hükmettik, gönderdik, üstünlük verdik” fiillerini nazar-ı itibara alarak böyle okumuştur. Ali’den de buna yakın bir rivâyet nakledilmiştir. Bunu da Ubeyy’in, Mutlaka belli olmasını sağlayalım” anlamındaki “nun” ve te’kid harfi ile okuyuşu doğrulamaktadır. Ebû Bekr, el-A’meş, İbn Vessâb, Hamza ve İbn Âmir ise, şeklinde “ya” ile tekil ve hemzesini de üstün olarak okumuşlardır ki, bunu da iki türlü açıklamak mümkündür. Birincisine göre, Allah, kederinizin yüzünüzden okunmasını sağlasın diye anlamında, ikincisi ise, o vaad, sizin yüzünüzden kederin okunmasına sebep olsun diye, şeklinde olur. Diğerleri ise, şeklinde “ya” ile ve “hemze”yi de çoğul olmak üzere ötreli okumuşlardır. Yani, üzerinize göndereceğimiz güçlü, kuvvetli kullarımız, kederinizin yüzlerinizden okunmasını sağlasınlar diye…

“Mescid’e ilk defa girdikleri gibi girsinler ve üstünlük sağlayıp da, ele geçirdikleri her şeyi mahvettikçe etsinler diye” âyetindeki “(……..) Herşeyi yıksınlar, mahvetsinler” demektir. Kutrub da yıksınlar diye açıklamıştır. Şair de şöyle demektedir:

“İnsanlar ancak iki türlü amel ederler.

Amel edenlerin birisi

Bina ettiğini tahrip edip yıkar, diğeri ise yükseltir.”

“Üstünlük sağlayıp ele geçirdikleri” yani, topraklarınızdan ellerine geçirip galip oldukları

“her şeyi mahvettikçe etsinler diye.”

İsra 6

Sonra size tekrar onlara karşı üstünlük verdik, mallar ve oğullarla sizi destekledik ve sayıca daha çok yaptık.

Diyanet Vakfı
Sonra onlara karşı size tekrar (galibiyet ve zafer) verdik; servet ve oğullarla gücünüzü arttırdık; sayınızı daha da çoğalttık.

Kurtubi Tefsiri
Sonra size, bunlara karşı tekrar üstünlük verdik. Mallarla, oğullarla yardımınıza yetiştik. Sayınızı da çoğalttıkça çoğalttık.

“Sonra sîze, bunlara karşı tekrar üstünlük verdik.” Yani siz, tevbe ve itaate yöneldikten sonra sizi onlara karşı üstün bir konuma çıkardık, galip gelmenizi sağladık. Denildiğine göre bu, Hazret-i Davud’un, Calût’u veya bir başkasını öldürmesiyle olmuştur ki, onların düşmanlarını öldürenin kimliği hususundaki görüş ayrılıklarına göre bu “üstün gelme” izah edilir.

“Mallarla, oğullarla yardımınıza yetiştik” ve sonunda eski halinize gelmenizi sağladık.

“Sayınızı da çoğaltıkça çoğalttık.” Düşmanınızdan daha kalabalık ve daha fazla askere sahip oldunuz.

“Nefir” kelimesi kişinin aşiretinden kendisi ile birlikte Savaşa çıkan kimselere denilir. Bunu anlatmak için de “Nefir” ile “Nâfıp” denilir. Kadir ile Kadir kelimeleri gibi kullanılır. Bununla birlikte “nefir” kelimesinin “nerV’in çoğulu olması da mümkündür. Kelîb (in Kelb’in), Maîz (kelimesinin Ma’z’ın), Abîd (kelimesinin Abd’in çoğulu olduğu) gibi. Şair de şöyle demiştir:

“Baba (lan) itibariyle Kahtan (lılar) ne kadar üstündür!

Hîmyerliler de Savaşa çıkan kimseler (nefîr) olarak ne de üstündürler!”

Âyetin anlamı şudur: Onlar, bu ilk olaydan sonra birbirlerine daha bir katıldılar, daha çok birbirlerinin yardımcısı oldular. Hallerini daha bir düzelttiler. Bu da yüce Allah’ın, itaate dönüşlerine karşılık onlara bir mükâfatı idi.

İsra 5

O ikisinden ilkinin vaadi gelince, üzerinize güçlü savaşçı kullarımızı gönderdik, evlerin arasına kadar girdiler. Bu, yerine getirilmiş bir vaatti.

Diyanet Vakfı
Bunlardan ilkinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar, evlerin arasında dolaşarak (sizi) aradılar. Bu, yerine getirilmiş bir vaad idi.

Kurtubi Tefsiri
İşte o ikisinden birincisinin vakti gelince, üzerinize çok güçlü kullarımızı gönderdik. Onlar da evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu, yerine getirilmiş bir vaad idi.

“İşte o ikisinden birincisinin vakti gelince” yani, onların çıkaracakları iki fesattan birincisinin vadesi gelince,

“üzerinize çok güçlü kullarımızı gönderdik” âyetinde kastedilenler, Babillilerdir. Birinci seferinde İrmiya’yı yalanlayıp, yaralamaları ve hapse atmaları üzerine bu gönderilenlerin başında Buhtnassar vardı. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve başkaları yapmıştır.

Katade de şöyle demektedir: Üzerlerine Calût gönderildi, o da onları öldürdü. Calût ve kavmi, güçlü olan kimselerdi.

Mücahid de şöyle demiştir: Parslardan bir grup asker, durumlarını tecessüs edip öğrenmek üzere yanlarına geldi. Beraberlerinde Buhtnassar da vardı. Diğer arkadaşları arasından söylediklerini o anladı. Daha sonra, herhangi bir Savaş olmaksızın Fars diyarına geri döndüler. İşte bu, ilk seferinde olmuştu. Ve bu sırada evlerin aralarına kadar girmeleri söz konusu olmuştu, fakat Savaş olmamıştı. Bunu, el-Kuşeyrî Ebû Nasr nakletmektedir.

el-Mehdevî’nin, Mücahid’den naklettiğine göre ise, Buhtnassar üzerlerine geldi, ama İsrailoğulları onu yenilgiye urattı. Sonra ikinci defa üzerlerine geldi, bu sefer onları öldürdü ve yurtlarını yıkıp tahrip etti. Bunu, İbn Ebi Necih Mücahid’den rivâyet etmiş olup, en-Nehhâs da nakletmiş bulunmaktadır.

Muhammed b. İshâk da uzunca naklettiği bir haberde şöyle demektedir: Bozguna uğrayan ve yenilen kişi, Babil hükümdarı Senhârib idi. Senhârib, beraberinde altı yüz bin sancak ile geldi. Her bir sancağın altında yüz bin süvari vardı. Beytü’l-Makdis’in çevresinde ordugâhını kurdu. Yüce Allah, onu bozguna uğrattı ve Senârib ile onun yazıcılarından beş nefer müstesna hepsi öldü. O sırada ismi Sıddîka olan, İsrailoğullarının hükümdarı, Senhârib’i takib etmek üzere asker gönderdi ve Senârib beş askeri ile birlikte yakalandı. Bunlardan birisi Buhtnassar idi. Boyunlarına zincirler vuruldu ve yetmiş gün süre ile Beytü’l-Makdis ile Ilya çevresinde onları dolaştırıp durdu. Onların her birisine iki arpa ekmeği veriyordu. Sonra onları serbest bıraktı, onlar da geri döndüler. Yedi yıl sonra Senârib öldü, onun yerine Buhtnassar geçti. İsrailoğulları arasında kötü olaylar artık durdu. Haram şeyleri helal bildiler, peygamberleri Şi’ya’yı öldürdüler. Buhtnassar üzerlerine geldi, askerleriyle birlikte Beytü’l-Makdis’e girdi. İsrailoğullarını bitirip tüketinceye kadar öldürdü.

İbn Abbâs ve İbn Mes’ûd dedi ki: İlk fesat, Hazret-i Zekeriya’nın öldürülmesi idi. İbn İshak da der ki: Birinci seferki bozgunculukları, Allah’ın peygamberi Şi’ya’yı, ağaç içinde iken öldürmeleridir. Şöyle ki; Hükümdarları Sıddîka ölünce, işlerinin düzeni bozuldu ve hükümdarlık için birbirleriyle yarışa girdiler. Peygamberlerinin sözlerine kulak asmadılar. Yüce Allah, Peygambere: sen, kavmine konuşma yapmak üzere ayağa kalk, Ben de senin vasıtanla onlara vahiy indireceğim, dedi. Yüce Allah’ın ona vahyettikleri bitince, onu öldürmek üzere üzerine yürüdüler. O da onlardan kaçtı. Önünde bir ağaç açılıverdi, o da ağacın içine girdi. Şeytan, arkasından yetişip elbisesinin bir tarafını çekiverdi ve o elbise parçasını görmelerini sağladı. Bunlar da bir testere getirerek ağacın ortasına yerleştirdiler. Ağacı testere ile biçtiler, sonunda onû ikiye böldüler. Peygamberleri de ağacın içinde iken kesmiş oldular. İbn İshak’ın naklettiğine göre ilim adamlarından birisi ona şunu haber vermiş: Hazret-i Zekeriya öldürülmeyip ölmüştü. Öldürülen kişi Şi’yâ peygamberdir.

Saîd b. Cübeyr de, yüce Allah’ın:

“Üzerinize çok güçlü kullarımızı gönderdik, onlar da evlerin aralarına kadar girip araştırdılar” âyeti hakkında şöyle demiştir: Burada kastedilen kişi, Musul’daki Babil hükümdarı ve Ninovalı Senârib’dir. Bu ise, İbn İshak’ın dediğinden farklıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır

Bir başka görüşe göre burada kastedilen kişiler Amalikalılardır. Bunlar kâfir idiler. Bunu el-Hasen söylemiştir.

Fesat ettiler, kötülük işlediler, öldürdüler (mealde; girip araştırdılar)” demektir. Aynı şekilde ile fiilleri de bu anlamdadır. Bu açıklamayı İbn Aziz yapmıştır. el-Kutebî’nin görüşü de böyledir. İbn Abbâs ise bunu; şeklinde noktasız “ha” ile okumuştur. Ebû Zeyd dedi ki: ile, hep aynı manada olup geceleyin etrafı kuşatmak, baskın yapmak anlamındadır. el-Cevherî de der ki: lâfzı, Evlerin aralarına kadar girip araştırdılar” cümlesindeki fiilin mastarıdır. Yani, evlerin aralarına girerek orada ne varsa araştırıp durmaya çalıştılar. Tıpkı bir haber almak, bulmak isteyen kimsenin yaptığı gibi. da aynı anlamdadır. ise, geceleyin gelen tufan demektir. Ebû Ubeyde’nin görüşü budur.

et-Taberi der ki: Onlar, evlerin aralarını dolaşarak onları yakalayıp giderken de gelirken de öldürüyorlardı. O, bu açıklamalarıyla dilcilerin konu ile ilgili bütün görüşlerini bir arada zikretmiş olmaktadır. İbn Abbâs der ki: Evler ve meskenler arasında yürüdüler, gidip-geldiler demektir. el-Ferrâ’ da: Sizi, evleriniz arasında öldürdüler, diye açıklamış ve Hassan’ın şu beyitini nakletmiştir:

“Muhammed’in kılıcı ile, (düşman ile) karşılaşıp da

O askerler arasında düşmanları öldüren kişi bizdendir.”

Kutrub da: Bu, indiler, anlamındadır, der ve şu beyiti nakleder:

“Biz, silah zoruyla onların yurtlarına indik.

Ve onların ileri gelenlerini zincire vurarak geri döndük.”

“Bu, yerine getirilmiş bir vaad idi.” Yani, yerine gelecek ve asla değiştirilmeyecek bir hüküm idi.

İsra 4

Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü verdik: “Yeryüzünde mutlaka iki kere bozgunculuk yapacaksınız ve mutlaka büyük bir kibirle yükseleceksiniz.”

Diyanet Vakfı
Biz, Kitapta İsrailoğullarına: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye bildirdik.

Kurtubi Tefsiri
Biz, kitapda İsrailoğullarına şunu hükmettik: “Siz yeryüzünde iki defa fesat çıkaracak ve muhakkak alabildiğine büyükleneceksiniz.”

Yüce Allah’ın;

“Biz, kitapda İsrailoğullarına şunu hükmettik” âyetindeki

“kitap” lâfzını, Saîd b. Cübeyr ve Ebû’l-Âl-iyye, çoğul olarak; Kitaplarda” diye okumuşlardır. Bununla birlikte bazen tekil lâfzı ile çoğul anlamı kastedilebilir. O takdirde her iki kıraatin de anlamı bir olur. Hükmettik” âyeti, İbn Abbâs’ın açıklamasına göre bildirdik, haber verdik demektir. Katade, hükmettik diye açıklamıştır. Çünkü kadâ (hükmetme) nin asıl anlamı, bir şeyi sağlam yapmak (ilıkâm) ve onu bitirmek demektir. Bunun, vahyettik anlamında olduğu da söylenmiştir. Bundan dolayı yüce Allah: İsrailoğullarına…” diye buyurmuştur.

Katade’nin açıklamasına göre Üzerine, hakkında” anlamında olur. Yani, Biz, onlar hakkında şunu hükmettik demek olur. İbn Abbâs da böyle bir açıklamada bulunmuştur. “Kitap’dan kasıt ise Levh-i Mahfuz’dur.

“Siz, yeryüzünde” yani Şam, Beytü’l-Makdis ve onlara yakın olan yerlerde.

“İki defa fesat çıkaracak(sınız)” âyetindeki;

“Sîz… fesat çıkaracak(sınız)” anlamındaki kelimeyi İbn Abbâs, Siz… İfsad edileceksiniz” şeklinde, Îsa es-Sakafî ise, Siz fesat bulacaksınız” diye okumuşlardır. Her iki -kıraatin anlamı da birbirine yakındır-: Çünkü ifsad olundukları takdirde kendileri de fesad bulurlar. Fesad’tan kasıt ise Tevrat’ın hükümlerine muhalefet etmektir.

“Ve muhakkak alabildiğine büyükleneceksiniz.” Büyüklük taslayacak, haddi aşacak, azgınlaşacak, ileri gidecek, galip gelecek ve haksızlıklarda bulunacaksınız, demektir. “(………….): Fesat çıkaracak ve… büyükleneceksiniz” anlamındaki fiillerin başına gelen “lâm”, önceden de geçtiği Üzere gizli bir kasemi göstermek üzere gelen “lâm”lardır.

İsra 3

Nuh ile birlikte taşıdıklarımızın zürriyeti. Şüphesiz o, çok şükreden bir kuldu.

Diyanet Vakfı
(Ey) Nuh ile birlikte (gemide) taşıdığımız kimselerin nesli! Şunu bilin ki Nuh, çok şükreden bir kul idi.

Kurtubi Tefsiri
(Ey) Nûh ile birlikte taşıdıklarımızın soyundan gelenler! Şüphesiz o, çok şükreden bir kuldu.

Bu âyet, nida olmak üzere: Ey Nûh ile birlikte taşıdıklarımızın soyundan gelenler! takdirindedir. Bu açıklamayı Mücahid yapmış, İbn Ebi Necih de bu açıklamayı ondan rivâyet etmiştir.

Zürriyet (soydan gelenler)’den kasıt, Kur’ân-ı Kerîm’in kendisine karşı delü getirdiği herkestir. Bunlar da, yeryüzünde bulunan bütün insanlardır. Bu açıklamayı el-Mehdevî yapmıştır. el-Maverdi de der ki: Bu âyetle Hazret-i Mûsa İle İsrailoğullarından gelen onun kavmi kastedilmektedir. Âyetin anlamı da; Ey Nûh ile birlikte taşıdıklarımızın soyundan gelenler! Allah’a ortak koşmayınız, şeklindedir.

“Nûh” (aleyhisselâm) dan söz edilmesi, alaları üzerindeki boğulmaktan kurtulma nimetini onlara hatırlatması içindir. Süfyan’ın Humeyd’den, onun, Mücahidden rivâyetine göre, Mücahid –”zürriyet” kelimesini-: şeklinde “üe” harfi üstün, “ra” ve “ye” harflerini de şeddeli okumuştur. Bu kıraati aynı zamanda Âmir b. el-Vacid, Zeyd b. Sabit’den rivâyet etmiştir. Yine Zeyd b. Sabit’den, bu kelimeyi; şeklinde “zel” harfini esreli, “re” harfini de şeddeli olarak okuduğu da rivâyet edilmiştir.

Diğer taraftan Hazret-i Nûh’un, Allah’a, nimetlerine karşı çokça şükreden ve hayrı ancak Allah’dan bilen, çok şükredici bir kul olduğunu beyan etmektir. Katade der ki: Hazret-i Nûh, bir elbise giydiğinde: Bismillah der, onu çıkardığında da: Elhamdülillah derdi. Ma’mer de ondan böyle dediğini rivâyet etmiştir. Yine Ma’mer, Mansur’dan, o, İbrahim’den şöyle dediğini rivâyet eder: Hazret-i Nûh’un şükrü şuydu; O, yemek yedi mi, bismillah derdi. Yemek yemeyi bitirdi mi de: Elhamdülillah, derdi.

Selman-ı Farisi dedi ki: (Hazret-i Nûh’un çok şükreden bir kul olduğunun sözkonusu edilmesi) yemek yedikten sonra yüce Allah’a hamd etmesi idi. İmrân b. Süleym de der ki: Hazret-i Nûh’a çok şükreden bir kul denilmesinin sebebi, yemek yedikten sonra, “dilerse hiç şüphesiz beni susuz bırakabilecek olan, ama bununla birlikte bana yemek yediren Allah’a uamd olsun” demesi; bir şey içtikten sonra da: “Dilerse hiç şüphesiz beni aç bırakabilecek olan, bununla birlikte de bana içiren Allah’a hamd olsun’ bir şey giydiğinde de: “Dilerse hiç şüphesiz beni çıplak bırakabilecek olan, bununla birlikte beni giydiren Allah’a hamd olsun”; ayağına bir şey giydiği vakit de: “Dilerse ayaklarımı çıplak bırakabilecek olan, bununla birlikte de ayağıma giyecek bir şey ihsan eden Allah’a hamd olsun”; def-i hacette bulunduktan sonra ise: “Dileseydi bunu içimde bırakabilecek olan, bununla birlikte bu rahatsız edici şeyleri benden çıkartan Allah’a hamd olsun..,” demesi idi,

Âyet-i kerimenin anlatmak istediği şudur: Siz, Nûh’un soyundan gelen kimselersiniz. Nûh ise çok şükreden bir kul idi. Cahil atalarındansa ona uymanız size daha yakışan bir tutumdur.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Allah, Hazret-i Mûsa’yı, Nûh’un soyundan kıldığı için o Allah’a çok şükreden bir kuldu. Şöyle de açıklanmıştır: Buradaki “soyundan gelenler” ifadesinin, “edinmeyin” fiilinin ikinci mef’ûlü, “bir vekil” âyeti ile de çoğulun kastedilmiş olma ihtimali vardır. Bu, her iki kıraate, -yani; Edinmeyin” âyetinin “ye ve te” ile okunması kıraatlerini kastediyoruz- uygundur. Aynı şekilde yine her iki kıraatte de “soyundan gelenler” ifadesinin yüce Allah’ın:

“Vekil” âyetinden bedel olması mümkündür, çünkü çoğul anlamındadır. Şöyle buyurulmuş gibidir: Ey Nûh ile birlikte taşıdıklarımızın soyundan gelenler… başka hiç bir vekil edinmeyin.

“Soyundan gelenler” anlamındaki kelimenin, “kastediyorum ve onu övüyorum” anlamındaki tüllerin takdirleri ile nasb edilmesi de mümkündür. Çünkü Araplar, övmek ve yermek kastıyla söyledikleri isimleri nasb edebilirler. “Soyundan gelenler” anlamındaki ifadenin, fiilini “ya” ile okuyanların kıraatine göre, zamirden bedel olarak ref’ ile okunması da mümkündür. Nûh ile birlikte taşıdıklarımızın soyundan gelenler. Benden başka hiçbir vekil edinmesinler, anlamındadır. Ancak böyle bir açıklama, bu fiili “te” ile okuyanlara göre güzel olmaz. Çünkü gaib muhatabdan bedel yapılmaz.

Diğer taraftan

“soyundan gelenler” anlamındaki kelimenin, her iki okunuşa göre İsrailoğullarından bedel olarak cer ile okunması da mümkündür Nûh ile birlikte taşıdıklarımızın soyundan gelen İsrailoğullarına bir hidâyet kıldık,,, anlamına gelir.

Yüce Allah’ın:

“Edinmeyin diye…” âyetinde yer alan;…me…” ise, “ya” ile okuyanların kıraatine göre cer edatının hazfi ile nasb mahallindedir ve İfade: Edinmesinler diye Biz onlara hidâyet verdik, takdirinde olur. “Te” ile okuyuşa göre ise, bunun zaid gelmesi ve “söylemek” anlamındaki fiilin de -önceden geçtiği gibi- takdir edilmiş olması da mümkündür. (Biz onlara vekil edinmeyin dedik, anlamına gelir.) Bunun, açıklayıcı (müfessire) ve “yani” anlamında olması ve i’rabta bir mahallinin bulunmaması da mümkündür. Bu durumda; edatı da’nehiy İçin olur ve bu takdirde ifade, haber kipinden nehye geçiş yapmış olur.

İsra 2

Musa’ya kitabı verdik ve onu İsrailoğullarına bir rehber yaptık: “Benden başka bir vekil edinmeyin.”

Diyanet Vakfı
Biz, Musaya Kitabı verdik ve İsrailoğullarına: «Benden başkasını dayanılıp güvenilen bir rab edinmeyin» diyerek bu Kitabı bir hidayet rehberi kıldık.

Kurtubi Tefsiri
Biz, Mûsa’ya da kitabı verdik. Ve onu: “Benden başka hiç bir vekil edinmeyin” diye İsrailoğullarına bir hidâyet kıldık.

Yani, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a, mi’raci lütfettiğimiz gibi, Mûsa’ya da kitabı yani Tevrat’ı vermek suretiyle lütuf ta bulunduk.

“Ve onu” yani o kitabı

“…bir hidâyet kıldık.”

Burada hidâyet kılınanın Hazret-i Mûsa olduğu söylendiği gibi, âyetin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Kulunu geceleyin götüren de, Mûsa’ya kitabı veren de münezzehtir. Böylelikle yüce Allah, gaip ifadeden sonra kendi zatı hakkında haber vermek şeklindeki ifadeyi kullanmaktadır.

Şöyle de denilmiştir:

“Kulunu geceleyin götüren münezzehtir” âyeti: anlamı: Biz onu geceleyin yürüttük, anlamındadır. Buna, ondan sonra gelen yüce Allah’ın;

“Ona âyetlerimizden bazısını gösterelim diye” âyeti buna delildir. O halde: “Biz, Mûsa’ya da kitabı verdik” âyeti da bu manaya göre böyle zekredilmiştir.

“Edinmeyin diye” âyetini Ebû Amı; şeklinde “ya” ile (“edinmesinler diye” anlamında) okumuştur, diğerleri ise “te” ile okumuşlardır. O takdirde (“ya” ile okunması halinde) hitabın çeşitlendirilmesi kabilinden olur.

“Vekil”, Mücahid’den nakledilen görüşe göre ortak anlamındadır. İşlerini üstlenecek kefil diye de açıklanmıştır ki, bunu da el-Ferrâ’ nakletmektedir. İşlerinde kendisine tevekkül edecekleri bir Rab, diye de açıklanmıştır ve bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır. el-Ferrâ” “kâfi” demektir, demiştir.

İfadenin takdiri şöyle olur: “Biz ona kitapta, Benden başka bir vekil edinmeyin diye emrettik.” Takdirin: Edinmemeniz için… anlamında olduğu da söylenmiştir. Vekil işin kendisine havale edildiği, bırakıldığı kimse demektir.

İsra 1

Geceleyin kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Ona ayetlerimizden gösterelim diye. Şüphesiz O, işitendir, görendir.

Diyanet Vakfı
Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Haramdan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksaya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.

Kurtubi Tefsiri
Kulunu geceleyin Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren münezzehtir. Ona, âyetlerimizden bazısını gösterelim diye. Şüphesiz ki O, İşitendir, görendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz 1, 2, 3, 4. başlıklar zikredildikten sonra, tekrar “1. taşlık” diye yeni başlık sırası verilmekte, ancak 3. başlıktan sonra 4. başlık yerine. 5. başlık denilmektedir. Böylelikle ilk başlıktan itibaren müteselsilen sayılsa toplam başlık sayısı dokuz olmaktadır. başlık halinde sunacağız:

1. Tenzih (Subhân)’in Anlamı:

Yüce Allah’ın:

“Münezzehtir” âyeti, mastar yerinde kullanılan bir isimdir. Ancak bu, isim olarak mütemekkin (ismin bütün özelliklerine haiz) değildir. Çünkü, i’rab şekillerine göre harekelerinde değişiklik olmamaktadır. Başına “elif” ve “lâm” gelmez. Aynı şekilde bundan fiil türetilmez. Sonunda zâid iki harf bulunduğundan dolayı da munsarıf değildir.

” Tesbih ettim, tesbih etmek” denilir. Tıpkı Yemin keffaretini ödedim, ödemek gibi. Bu ismin anlamı, yüce Allah’ın her türlü eksikliklerden tenzih edilmesi ve uzak olduğunun ifade edilmesidir. Bu, yüce Allah’ın büyük bir zikridir. Başkası hakkında bunun kullanılması uygun değildir. Şairin:

“Bana onun övülmesi(ne dair ifadeler) ulaşınca derim ki:

Övülmeye değer olan Alkame bundan uzaktır.”

beyitinde bu kelimenin kullanılması oldukça nadiren görülen bir ifadedir.

Cennetle müjdelenmiş on kişiden birisi olan Talha b. Ubeydillah el-Feyyâd’dan rivâyete göre o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şöyle sormuş: Subhanallah’ın anlamı ne demektir? Hazret-i Peygamber de: “Allah’ı her bir kötülükten tenzih etmektir” diye cevap vermiştir. Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, V. 182’de belirtildiğine göre, bu açıklama Nafi’ b. el-Ezrak’ın sorması üzerine, Abdullah b. Abbas’a aittir.

Sîbeveyh’in görüşüne göre, bu kelimede âmil olan, lâfzından değil de onun manasındaki bir fiildir. Çünkü bu lâfızdan fiil kullanılmaz. Bu da; Kalçalan üzerine oturup, bacakları dirseklerinden bükerek diktikten sonra, ellerinin de bacaklarının etrafından birbirine kavuşturmak şeklindeki oturuş” ile, Arapların örtüye bürünürken örtünün, bir ucunu sağ kolunun üzerinden sol omuzuna, öbür ucunu da sol kolu üzerinden sağ omuzu üzerine atarak örtünmesi ifadelerine benzer. Sîbeveyh’e göre âyetin takdiri; Allah’ı mutlak olarak tenzih ederim” şeklindedir. Buna göre “Subhanallah” ifadesi, mutlak olarak tenzih etmek, yerine geçmektedir.

2. İsra:

Yüce Allah’ın:

“Kulunu geceleyin… götüren” âyetindeki;

“Geceleyin götürdü” fiili iki şekilde kullanılır: (………) ile (………) şeklinde. Tıpkı ile, Su içirdi” kelimelerinin kullanışı gibi. Nitekim bundan önce de (el-Bakara, 2/60. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Şair der ki:

“İkizler burcundan yürüdü üzerine bir yürüyen

Şimal onun üzerine doluyu yağdırarak.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Örtüsünün arkasında olan o güzel yüzlüyü selamla!

Geceleyin yürüdü sana; önceden gelmiyorken.”

Böylelikle şairler her iki beyitte de her iki söyleyişi bir arada kullanmış bulunmaktadırlar.

İsrâ; geceleyin yürümek demektir. Geceleyin yürüdü ve yürümek” denilir. Şair de şöyle demektedir:

“Ve çiğin yağdığı bir gece yürüdüm,

Ve o gece yürümekten hiç bir şey de beni alıkoymadı.”

(………)’ın, gecenin ilk saatlerinde yürümek, (………)’ın ise, son demlerinde yürümek, anlamında olduğu da söylenmiş ise de, birincisi daha çok bilinen bir anlamdır.

3. Allah’ın Kulu:

Yüce Allah’ın:

“Kulunu” âyeti ile ilgili olarak İlim adamları şöyle demişlerdir: Şayet Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bundan daha şerefli bir ismi olsaydı, o üstün haldeki durumunu anlatmak İçin o İsmi ile anardı. Bu anlamda olmak üzere şu beyitler söylenmiştir;

“Ey kavm, kalbim, Zehra’nın yanındadır

İşiten de, gören de bunu bilir.

Beni ancak; ey Onun kulu diye çağırınız,

Çünkü o, isimlerimin en şereflisidir.”

Bu beyitler de daha önceden (el-Bakara, 2/23 âyetini açıklarken) geçmiş bulunmakladır.

el-Kuşeyrî der ki: Yüce Allah onu yüce huzuruna yükseltip de en yüksek yıldızların da üstüne çıkardığında, ümmeti için tevazu olmak üzere kulluk isminden ayırmadı.

4, İsra ve Bu Konudaki Rivâyetler:

İsrâ, bütün hadis eserlerinde sabit olmuştur. Sahabeden gelen bu hadisler İslâm diyarının her bir yerinde rivâyet olunmuştur. Bu yönüyle İsra hadisleri mütevâtir hadislerdendir. en-Nekkaş bu hadisleri rivâyet eden yirmi sahabiyi zikretmektedir. Sahih(-i Müslim)’in Enes b. Malikten rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Bana, Burak getirildi. O beyaz, uzunca, eşekten daha yüksek, katırdan daha alçak boylu, ön ayaklarını gözünün gördüğü son noktaya koyan bir binektir. Ona bindim ve nihayet Beytü’l-Makdis’e vardım. Onu, peygamberlerin bineklerini bağladığı halkaya bağladım. Sonra, Mescide girdim, orada iki rek’at namaz kıldım. Daha sonra çıktım. Cibril (aleyhisselâm) bana, birisi şarap, diğeri süt dolu iki kap getirdi. Ben, süt bulunan kabı tercih ettim. Cibril bana: Fıtratı tercih ettin, dedi. Sonra semaya doğru yükseldik…” diye hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir. Müslim, Îman 259: Müsned, III, 148.

Buhârî ile Müslim’de bulunmayan rivâyetlerden birisi de, el-Âcurrî ve Semerkandî’nin kaydettikleri rivâyetlerdir. el-Acurrî, Ebû Said el-Hudri’den, yüce Allah’ın:

“Kulunu geceleyin, Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren münezzehtir” âyeti ile ilgili olarak şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) İsra’ya yürütüldüğü geceyi bize anlattı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bana, hayvanlar arasında en çok katıra benzeyen bir binek getirildi. Durmayıp oynayan kulakları vardı. Bu önceden peygamberlerin bindiği Burak idi. Ben de buna bindim. Yola koyuldu. Ön ayaklarını gözünün gördüğü son noktaya koyarak koşardı. Sağ tarafımdan, ey Muhammed, biraz yavaş ol ki sana birşeyler sorayım diye bir ses işittim. Ancak, ben ona iltifat etmeden yoluma devam ettim. Sonra, sol tarafımdan ey Muhammed, yavaş ol diye bir ses işittim. Ben de ona iltifat etmeksizin yoluma devam ettim. Sonra da üzerinde dünya zinetlerinin her türlüsü bulunan, ellerini yukarı doğru kaldırmış, yavaş ol ki sana birşeyler sorayım, diyen bir kadın karşıma çıktı. Yine ona iltifat etmeksizin yoluma devam ettim. Sonra, Beytü’l-Makdis’e, Mescid-i Aksa’ya geldim. Binekten indim, peygamberlerin daha önceden (bineklerini) bağladıkları halkaya Burağı bağladım, arkasından Mescide girdim, içinde namaz kıldım.

Cebrâîl bana: Ey Muhammed, neler işittin, diye sordu. Ben ona: Sağımdan, ey Muhammed, yavaş ol sana bazı şeyler soracağım diye bir ses işittim. Ancak ben ona iltifat etmeksizin yoluma devam ettim. O: Bu, yahudilerin davetçisi idi. Eğer durmuş olsaydın, ümmetin yahudileşirdi. (Hazret-i Peygamber devamla) buyurdu ki: Sonra solumdan bir ses işittim. Yavaş ol, sana bazı şeyler sorayım, dedi. Yine ben ona iltifat etmeksizin yoluma devam ettim. (Cebrâîl) dedi ki: O da hıristiyanların davet çişi idi. Eğer durmuş olsaydın, senin ümmetin hıristiyanlaşırdı. (Devamla Hazret-i Peygamber) buyurdu ki: Sonra karşıma dünya zinetlerinin her türlüsünü üzerine takınmış, ellerini yukarı doğru kaldırmış bir kadın karşıma çıktı. Yavaş ol, diyordu. Ben de ona İltifat etmeksizin yoluma devam ettim. (Cebrâîl) dedi ki: O da dünyadır. Eğer durmuş olsaydın, hiç şüphesiz dünyayı âhirete tercih etmiş olurdun.

(Hazret-i Peygamber devamla) buyurdu ki: Sonra bana birisinde süt, diğerinde ise şarap bulunan iki kap getirildi. Bana, al ve iç, hangisini istersen alabilirsin denildi. Ben de sütü aldım ve içtim. Cebrâîl bana: Fıtrata İsabet ettin. Eğer şarabı almış olsaydın, ümmetin azgınlaşmış olurdu, dedi.

Daha sonra, Âdemoğullarının ruhlarının üzerinde yükseldikleri Mi’rac geldi. Gördüğüm şeylerin en güzeli o idi. Sizler, Ölen bir kimsenin gözünü ona doğru nasıl diktiğine hiç dikkat etmediniz mi? Bizi yukarı doğru çıkardılar. Nihayet dünya semâsının kapısına geldik. Cebrâîl, kapının açılmasını istedi. Bu kim, diye soruldu o, Cebrâîl dedi. Beraberinde kim var, diye sordular o, Muhammed dedi. Peki, ona risalet verildi mi, diye soruldu o, evet dedi. Bana kapıyı açtılar, bana selam verdiler. Beraberinde yetmiş bin melek ve her biriyle yüz bin melek bulunan, İsmail diye tanınan bir meleğin semayı korumakta olduğunu gördüm:

“Rabbinin ordularını O’ndan başka kimse bilmez” (el-Müddesir, 74/31) âyetini okudu ve hadisin geri kalan bölümlerini zikrederek, daha sonra şöyle dedi: “Sonra, beşinci semaya gittik. Orada kavmi arasında sevilen bir kişi olan İmrân oğlu Harun ile karşılaştım. Etrafında ümmetinden ona tabi pek çok kimse vardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun niteliklerini belirterek şöyle dedi: Sakalı uzundu. Nerdeyse göbeğine kadar ulaşacaktı. Sonra, altıncı semaya gittik. Orada Mûsa ile karşılaştım. Bana selam verdi ve beni çok güzel karşıladı. -Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu da vaslederek şöyle buyurdu-: Saçı fazla bir adamdı, üzerinde iki gömlek olsa dahi yine onun saçları aralarından çıkardı…” Suyûtî, ed-Durru’l-Mensür, V, 195

el-Bezzâr’ın rivâyetine göre de, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir at getirildi ve onun sırtına bindi. Onun attığı her bir adım, gözünün değdiği en uzak noktada idi… diye hadisin geri kalan bölümlerini anlattı. Suyûtî, a.g.e., V. 199.

Burak’ın nitelikleri ile ilgili olarak İbn Abbâs yoluyla gelen hadisde şöyle denilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ben, Hicr’de uyumakta iken bana birisi geldi. Ayağı ile beni harekete getirmek istedi. Ben, o kişinin arkasından gittim, bir de baktım ki, Cebrâîl (aleyhisselâm)’in beraberinde katırdan daha aşağı ve eşekten daha yukarı, yüzü insan yüzüne benzeyen, ayağı tek tırnaklı, kuyruğu öküz kuyruğu, yelesi at yelesine benzeyen bir binek ile birlikte Mescid’in kapısında ayakta dikildiğini gördüm. Cibril (aleyhisselâm) bu bineği bana yaklaştırınca, hayvan ürktü ve yelesi kabardı. Cibril (aleyhisselâm) sırtını sıvazlayarak: Ey Burak, Muhammed’den ürkme, dedi. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan daha faziletli ve Allah nezdinde ondan daha değerli mukarreb bir melek yahut gönderilmiş bir peygamber (radıyallahü anhsul) sırtına binmiş değildir. Bunun üzerine Burak şöyle dedi: Ben onun böyle olduğunu bildim. O büyük şefaatin sahibinin o olduğunu da biliyorum. Bununla birlikte ben, onun şefaati kapsamında olmayı arzu ederim. Bunun üzerine şöyle dedim: Yüce Allah’ın izniyle sen de benim şefaatimin kapsamında olacaksın…” Gerek Buhârî ve Müslim’in kaydettikleri rivâyetleri ve gerek onların dışındaki kaynaklarda yer alan diğer rivâyetlerin önemli bir bölümünü bir arada görmek üzere özellikle bk. el-Heysemî. Mecmau’z-Zevâid, I. 64-78: İbn Kesîr, Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azîm, V. 4-39: Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, V. 182-234.

Ebû Said Abdulmelik b. Muhammed en-Neysaburî de, Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediğini nakleder: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), dördüncü semada İdris (aleyhisselâm)’ın yanından geçince, şöyle dedi: Kendisini göreceğimiz bize va’dolunan ve ancak bu gece görebildiğimiz salih kardeşe, salih peygambere merhaba! Hazret-i (Peygamber devamla) buyurdu ki: Orada İmrân’ın kızı Meryem de vardı. İnciden yetmiş köşkü vardı. Yine İmrân’ın kızı, Mûsa’nın annesinin de kapıları inci ile süslenmiş tahtları, tek bir parçadan yapılmış kırmızı mercandan yetmiş köşkü vardı. Mi’rac, beşinci semaya çıkınca, oradakilerin de teşbihi: Karı ve ateşi bir arada bulunduranın şanı ne yücedir! şeklinde idi. -Bunu bir defa dahi söyleyen bir kimse, onların sevabı gibi sevap alır.- Cibril (aleyhisselâm) kapının açılmasını istedi. Ona kapı açıldı. Aniden, olgunluk yaşında bir adam ile karşılaştım. Ondan güzel bu yaşta bir adam görülmüş değildir. Gözleri iri, sakalı nerdeyse göbeğine ulaşıyordu. Hemen hemen sakalı yarı yarıya siyah beyaz karışımı idi. Etrafında oturmuş kimseler vardı. Onlara birşeyler anlatıyordu. Ey Cebrâîl, bu kimdir? diye sordum; o, kavmi arasında sevilen kişi Harun’dur, dedi…” ve hadisin geri kalan bölümünü zikretti.

İşte Buhârî ile Müslim’in dışında kalan, îsra ile ilgili hadislerden kısaltılarak sunduğumuz bir nebze. Bu hadisleri, Ebû’r-Rabi Süleyman b. Seb’ eksiksiz olarak “Şifâü”s-Sadûr” adlı eserinde zikretmiştir, ilim ehli ile siyer bilginleri arasında namazın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Mekke’de îsra gecesi semaya urucu (çıkışı) esnasında farz kılındığında görüş ayrılığı olmamakla birlikte, İsra’nın tarihi ile namazın şekli hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İsra, Hazret-i Peygamber’in ruhu veya bedeni ile mi olmuştur? İşte bunlar, âyet-i kerîme ile ilgili üç ayrı meseledir. Bunlar üzerinde durulması ve gerekli araştırmaların yapılması gerekir. Ayrıca bunlar, bu husustaki hadislerin nakledilmesinden daha ehemmiyetlidir. Ben bu hususlar ile ilgili olarak, tesbil edebildiğim kadarıyla ilim adamlarının görüşlerini ve fukahânın farklı kanaatlerini -Allah’ın yardımı ile- zikretmeye gayret edeceğim.

5, Birinci Mesele: İsrâ, Hazret-i Peygamber’in Ruhu İle mi, Bedeni İle mi Olmuştur:

İsrânın, Hazret-i Peygamber’in ruhu ile mi, cesedi ile mi olduğu hususunda, selefin de halefin de görüş ayrılığı vardır. Bir kesim, İsranın ruh ile gerçekleştiği, bedenin ise yattığı yerden ayrılmadığı ve îsra’nın hakikatleri ihtiva eden bir rüya olduğu görüşündedir. Çünkü, esasen peygamberlerin rüyaları da bir haktır, Muaviye ile Hazret-i Âişe bu kanaatte olduğu gibi, bu görüş el-Hasen ve İbn İshak’tan da nakledilmiştir.

Bir diğer kesim de şöyle demiştir: İsrâ, beden ile uyanık olarak Beytü’l-Makdis’e kadar ve oradan da ruh ile olmuştur. Bunlar, yüce Allah’ın:

“Kulunu geceleyin Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren münezzehtir” âyetini delil göstermişlerdir. Bu âyette yüce Allah, Mescid-i Aksa’yı İsrânın son noktası olarak zikretmektedir. Bu görüş sahipleri derler ki: Eğer îsrâ, Hazret-i Peygamber’in bedeni ile birlikte Mescid-i Aksa’dan daha ileriye olmuş olsaydı, hiç şüphesiz bu da sözkonusu edilirdi. Çünkü böyle bir işin, beden ile olması övgü olarak daha ileri derecededir.

Selefin ve müslümanların büyük çoğunluğu ise İsrânın, beden ile ve uyanıkken gerçekleştiği görüşündedir. Hazret-i Peygamber, Mekke’de Burak’a binmiş, Beytü’l-Makdis’e ulaşmış, orada namaz kıldıktan sonra da yine bedeniyle İsrâ devam etmiştir. İşaret ettiğimiz haberler ile âyet-i kerîme de buna delâlet etmektedir. Hazret-i Peygamber’in bedeniyle ve uyanık olarak İsrasının gerçekleşmesinde imkânsız ve olmayacak bir taraf yoktur. Zahir ve hakikat terkedilerek tevil yoluna ise, ancak nassın zahir ve hakikati üzere kabut edilmesinin imkânsız olması halinde söz konusudur. Eğer İsrâ uykuda gerçekleşmiş olsaydı, burada “kulunun ruhuyla” denilerek “kulunu” diye buyurmazdı. Yine yüce Allah’ın;

“Göz, başka yöne kaymadı ve aşmadı da” (en-Necm, 53/7) âyeti da buna delildir. Eğer bu olay uykuda iken gerçekleşmiş olsaydı, bunda bir alâmet ve bir mucize olacak taraf olmazdı. Um Hâni Hazret-i Peygamber’e: Sen insanlara bunu anlatma, seni yalanlarlar, demezlerdi. Ebû Bekr es-Siddîk (bunu tasdik etmesi dolayısıyla) üstün bir fazilete sahip olmazdı, Kureyşlilerin de ileri geri konuşmalarına, onu yalanlamalarına da imkân bulunmazdı. Çünkü Kureyşliler, Hazret-i Peygamber’in verdiği bu haberi yalanlamış, hatta îman etmiş birtakım kimseler irtidat dahi etmişlerdi. Eğer bu rüya ile olmuş olsaydı, hiçbir şekilde buna tepki gösterilmezdi. Hatta müşrikler ona şöyle demişlerdi: Eğer sen doğru söylüyor isen, haydi bize kervanımızla nerede karşılaştığını bildir, demişler, o da şu cevabı vermişti: “Kervanınız, filan filan yerde idi. Ben oradan geçtim, filan kişi korktu. Bunun üzerine o kimseye: Ne gördün ey filan, denildiğinde o, ben birşey görmedim ancak develer gerçekten ürktüler diye cevap vermişti.” Bu sefer Hazret-i Peygamber’e: Peki kervanın bize ne zaman ulaşacağını haber ver, demeleri üzerine, Hazret-i Peygamber: “Kervanınız size şu, şu günü gelecektir” dediğinde onlar, hangi saatte diye sordular. Bu sefer Hazret-i Peygamber: “Bilemiyorum, acaba güneşin bu taraftan doğuşu mu daha erken gerçekleşecek, yoksa kervanın bu taraftan görünüşü mü daha erken olacak.” O gün gelince bir kişi: İşte güneş doğdu demiş, diğeri ise: İşte sizin kervanınız da göründü, demişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan, Beytü’l-Makdis’in nitelikleri hakkında soru sormuşlardı. Hazret-i Peygamber de önceden Beytü’l-Makdis’i hiç görmediği halde onlara niteliklerini söyleyivermişti.

Sahih’de Ebû Hüreyre’nîn şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ben, Hicr’de bulunuyorken Kureyş bana İsrâ’ma dair soru soruyorlardı. Beytü’l-Makdis hakkında iyice tesbît edemediğim bazı hususlara dair bana soru sordular. Bundan dolayı daha önce benzeri görülmedik bir ‘sıkıntıya düştüm. Yüce Allah, Beytü’l-Makdis’i kaldırıp gözlerimin önüne getirdi. Her ne hakkında bana soru sordularsa, ben de onlara cevaplarını verdim. ” Müslim, îman 278

Hazret-i Âişe ile Muaviye’nin: “İsrâ, ancak Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in ruhu ile gerçekleşmiştir” şeklindeki sözlerine de şöylece itiraz edilmiştir. O sırada Hazret-i Âişe’nin yaşı küçüktü ve bu olaya şahit olmamıştı. Bu konuda o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan hadis de rivâyet etmiş değildir. Muaviye ise, o dönemde olaya şahit olmamış kâfir bir kimse idi. Bu konuda o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da badis rivâyet etmiş değildir. Bu konuda söylediklerimizden daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenler, Kâdı Iyâd’ın “eş-Şifa” adlı kitabından olayı takib etmelidirler. Orada bu konuda kalbe şifa verici bilgiler elde edeceklerdir.

Hazret-i Âişe’nin, kanaatinin lehine, yüce Allah’ın:

“Sana gösterdiğimiz o rüyayı… ancak İnsanlara bir fitne kıldık.” (el-İsra, 17/60) âyetini delil göstermişler ve burada yüce Allah’ın buna “rüya” ismini verdiğini söylemişlerdir. Ancak, yüce Allah’ın:

“Kulunu geceleyin… götüren münezzehtir” âyeti bunu reddetmektedir. Uykuda gerçekleşen bir olay hakkında “geceleyin yürüten” tabiri kullanılmaz. Aynı şekilde gözle görmeye de ileride bu sûrede açıklaması geleceği üzere “rüya” denilir. Konu ile ilgili sabit haberlerde İsrânın, beden ile gerçekleştiğine açık bir delâlet vardır. Eğer, aklen yüce Allah’ın kudreti çerçevesinde câiz (mümkün) görülen herhangi bir hususa dair haber varid olacak olursa, -özellikle de harikulade olayların gerçekleştiği dönemde bu söz konusu ise- onu inkâra kalkışmanın bir yolu yoktur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bir çok mi’racları vardır. Bunlardan bazılarının rüya ile olma ihtimali uzak değildir. O bakımdan, Hazret-i Peygamberin, sahih hadiste yer alan: “Beyt’in yanında uyku ile uyanıklık arasında bulunduğum bir sırada…” Buhârî, Bed’u’l-Halk 6: Müslim, Îman 264, Nesâî, Salât 1; Müsned, IV. 207 hadisi de buna göre yorumlanır. Diğer taraftan, İsrânin gerçekleşmesinden sonra tekrar uykuya geri döndürülmesi ihtimali de vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

6. İkinci Mesele: İsrâ’nın Gerçekleştiği Tarih:

İlim adamlarının, bu hususta da görüş ayrılığı vardır. Bu hususta İbn Şihab’dan farklı rivâyetler gelmiştir. Mûsa b. Ukbe’nin O’ndan rivâyef elliğine göre, Hazret-i Peygamber’in Beylü’l-Makdis’e İsra hadisesi, hicret İçin Medine’ye çıkışından bir sene önce gerçekleşmiştir. Yûnus’un, ondan (İbn Şihab’dan), onun Urve’den, onun Âişe’den rivâyetine göre İse Hazret-i Âişe şöyle demiştir: Hadice (radıyallahü anha) namaz farz kılınmadan önce vefat etmiştir. İbn Şihab da der ki: Bu, peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a peygamberlik görevinin verilişinden yedi yîl sonra olmuştur.

el-Vakkasî’nin, İbn Şîhab’dan rivâyetine göre o şöyle demiştir: Hazret-i Peygambere, peygamberliğin verilişinden beş yıl sonra İsrâ gerçekleşmiştir. İbn Şihab der ki: Oruç, Bedir’den önce, Medine’de farz kılındı. Zekât ve hac yine Medine’de farz kılındı. Şarap içmek ise Uhud’dan sonra haram kılındı.

İbn İshak der ki: Hazret-i Peygamber’in, Mcscid-i Haram’dan, Mescid-i Aksâ’ya ki o aynı zamanda Beytü’l-Makdis’tir- İsra hadisesi İslâm’ın Mekke’de kabileler arasında yaygınlık kazandığı dönemde gerçekleşmiştir. Yûnus b. Bukeyr ise ondan şöyle dediğini rivâyet etmektedir. Hadice (radıyallahü anha) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte namaz kılmıştır. İleride bu rivâyet gelecektir.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: İşte bu da İsrâ’nın hicretten birkaç yıl önce gerçekleştiğini göstermektedir. Çünkü Hazret-i Hadice, hicretten beş yıl önce vefat etmiştir. Üç ve dört yıl önce vefat ettiği de söylenmiştir. İbn İshak’ın kanaati ise, İbn Şîhab’ın kanaatinden farklıdır Bununla birlikte -az önce geçtiği üzere- İbn Şihab’dan konu ile ilgili farklı rivâyetler de gelmiş bulunmaktadır.

el-Harbî şöyle der: isra, hicretten bir sene Önce Rebiülahir ayının 27. gecesi gerçekleşmiştir. Ebû Bekr Muhammed b. Alî b. el-Kasım ez-Zehebî ise “Tarihinde şöyle demektedir: İsra, Mekke’den Beytü’l-Makdis’e olmuştur. Oradan da semaya uruc tahakkuk etmiştir ve bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamber olarak gönderilişinden onsekiz ay sonra gerçekleşmiştir. Ebû Ömer der ki: Ben, siyer bilginlerinden ez-Zehebî’nin naklettiği bu görüşü belirtmiş bir kimse olduğunu bilmiyorum. O, bu sözünü siyer bilginleri arasından, bu ilmin kendisine izafe edildiği kişilerden her hangi bir kimseye isnad etmediği gibi, bu konuda görüşü öbürlerinin kanaatine karşı delil gösterilebilecek bir kimseye de ref etmiş (senediyle zikretmiş) değildir.

7. Üçüncü Mesele: Namazın Farz Kılınması ve Farz Kılındığı Sıradaki Namaz Şekli:

Namazın farz kılınışı ile farz kılındığı esnadaki namaz şekline gelince, bunun, Mekke’de, Hazret-i Peygamber’in semaya mi’rac’a yükselişi esnasında, İsrânın gerçekleştiği gece farz kılındığı hususunda ilim ehli ile siyer bilginleri arasında görüş ayrılığı yoktur. Bu husus, Sahih (i Buhârî ve Müslim) de ve başkalarında açıkça ifade edilmiştir.

Ancak, namazın farz kılındığı esnadaki şekli hususunda görüş ayrılığı vardır. Âişe (radıyallahü anha)’den gelen rivâyete göre, namaz ikişer rekat olarak farz kılınmıştîr. Daha sonra ikâmet halindeki namaza İki rekat daha ilave edilerek dörde tamamlandı, yolculuk halindeki namaz da İki rekat olarak olduğu gibi bırakıldı. en-Nehaî, Meymun b. Mehran Muhammed b. İshak da böyle demişlerdir.

en-Nehaî, akşam namazı bundan müstesnadır derken, Yûnus b. Bukeyr de şöyle demektedir: İbn İshak dedi ki: Daha sonra Cibril (aleyhisselâm), Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a İsrâ gecesi namaz Hazret-i Peygambere farz kılındığında Hazret-i Peygamber’in yanına geldi ve vadinin bir tarafına ayak topuğunu vurdu, oradan bir su fışkırdı. Cibril, abdest alırken, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’da ona bakıyordu. Yüzünü yıkadı, burnuna su verdi, ağzına su alarak çalkaladı. Başına, kulaklarına mesh ettikten sonra topuklarına kadar da ayaklarını (yıkadı) ve ön tarafına da su serpti. Daha sonra kalktı, iki rekat namaz kıldı ve bu iki rekatte de dört defa secde etti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) geri döndüğünde, Allah gözüne aydınlık vermiş, ruhu hoşnut olmuş ve yüce Allah’ın emrinden sevdiği bir husus kendisine gelmiş halde döndü. Hazret-i Hadice’nin elinden tutarak bu pınara geldi. Tıpkı Hazret-i Cebrâîl’in abdest aldığı gibi o da abdest akit. Sonra iki rekat ve iki rekatte de (toplam) dört secde yapmak üzere -Hazret-i Hadice ile birlikte- namaz kıldı. Daha sonra Hazret-i Hadice ile birlikte namaz kılıyorlardı.

Yine İbn Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre namaz, ikamet halinde dört rekat, yolculuk halinde de iki rekat olarak farz kılındı. Nâfi’ b. Cübeyr ile el-Hasen b. Ebi’l-Hasen el-Basrî de böyle demişlerdir İbn Cüreyc’in görüşü de budur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da buna uygun rivâyetler nakledilmiştir. Bu konuda rivâyette bulunanlar, Cebrâîl (aleyhisselâm)’in, İsrâ’nın gerçekleştiği gecenin sabahında zevale doğru İndiği ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a namazı ve vakitleri öğrettiği hususunda görüş ayrılıkları yoktur.

Yûnus b. Bukeyr de Ebû’l-Muhacir’in azadlısı Salim’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Meymun b. Mehran’ı şöyle derken dinledim: Namaz, ilkin ikişer rekât farz kılındı. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dört rekât kıldı ve bu bir sünnet oldu. Böylelikle namaz, misafire (iki rekât) olarak karar oldu ve bu haliyle de namaz tamamdır.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Ber) der ki: Bu delil olarak gösterilemeyecek türden bir isnaddır. Onun; “Bu böylece bir sünnet oldu sözü” münker bir ifadedir. Aynı şekilde eş-Şa’binin yalnızca akşam namazını istisna edip sabahı söz konusu etmemesinin de bir anlamı yoktur. Müslümanlar akşam namazı ile sabah namazı müstesna olmak üzere, ikâmet halindeki namazların farzlarının dört rekât olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Onlar bunu ancak amelî olarak ve oldukça yaygın bir nakil ile bilmişlerdir. Bu konuda ilk ve asıl farzın kaç rekât olduğu hususundaki görüş ayrılıklarının kendilerine hiçbir zararı olmaz.

8. Mescid-i Haram’a, Mescidi Nebevî’ye ve Beytü’l-Makdis’e Yolculuk Yapmak

Ezan’a dair açıklamalar -yüce Allah’a hamd olsun- el-Mâide Sûresi’nde (5/58. âyet, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Ali İmrân Sûresi’nde (3/97. ayet, 1. başlıkta) ise, yeryüzünde (Allah’a ibadet için) yapılmış ilk mescidin Mescid-i Haram olduğu, ondan sonra da Mescid-i Aksa olduğu geçmiş bulunmaktadır. Bu iki mescid arasında da kırk yıllık bir süre bulunduğu ise, Ebû Zerr yoluyla gelen hadisten anlaşılmaktadır. Hazret-i Süleyman’ın Mescid-i Aksâ’yı bina edip ona dua etmesi ile ilgili rivâyet de, Abdullah b. Amr yoluyla gelen hadiste zikredilmektedir. Bu iki hadisin bir arada nasıl anlaşılacağına dair açıklamalar da orada geçmiş bulunduğundan, bu konu için oraya başvurulabilir, burada o bilgileri bir daha tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

Burada, Hazret-i Peygamberin:

“Üç mescid dışındaki (mescidlere) yükler bağlanmaz: Mescid-i Haram’a, Benim bu mescidime ve İlyâ mescidine yahut Beytü’l-Makdis’e.” Muvatta’, Cumua 16 (ancak, “la tuşeddu’r-rihalu; yükler bağlanmaz, vurulmaz” yerine: “la tu’melu’l-Matiyy: binekler yola konulmaz…” lâfzıyla); Buhâri, Fadlu’s-Salâti fî Mescid-i Mekke ve’l-Medine 1, 6. Savm 67. Cezâu’s-Sayd 26; Müslim, Hacc 415, 511; Ebû Dâvûd, Menâsik 94: Tirmizî, Salât 126: Nesâî, Mesacid 10; Dârimî, Salât 132; Müsned, II. 234, 238,,.. III, 7. 34, 93, VI, 7, 397 Bu hadisi İmâm Mâlik, Ebû Hüreyre yoluyla rivâyet etmiştir.

Bu hadiste bu üç mescidin sair mescidlerden daha faziletli olduğuna delil teşkil eden ifadeler vardır. Bundan dolayı ilim adamları şöyle demişlerdir: Bir kimse, ancak yolculukla veya binek sırtında ulaşabileceği bir mescidde namaz kılmayı adayacak olursa, böyle bir adağı yerine getirmesin, kendisine yakın olan mescidde namaz kılsın. Bundan tek istisna, sözü edilen üç mesciddir. Bunlardan herhangi birisinde namaz kılmayı adayan bir kimse, bu mescidlerde namaz kılmak üzere yolculuğa çıkar.

İmâm Mâlik ve ilim ehlinden bir topluluk da, düşmana karşı bir serhad karakolunda (ribatıa) ribat yapmayı adayan bir kimsenin, böyle bir ribatın bulunduğu yerde bu adağını yerine getirmesi gerekir. Çünkü böyle bir iş, yüce Allah’a bir itaattir.

Ebû’l-Bahterî ise, bu hadisin rivâyetinde “el-Cened mescidini” de İlave etmiştir. Ancak bu ifade sahih değildir ve uydurmadır. Buna dair açıklamalar, bundan önce Kitabımızın Mukaddime bölümünde geçmiş bulunmaktadır.

9. İsra’nın Hikmeti:

Yüce Allah’ın:

“Mescid-i Aksâ’ya” âyetinde bu mescide “el-Aksâ” niteliğinin veriliş sebebi, onun İle Mescid-i Haram arasındaki uzaklıktır, O gün ziyaret ile tazim olunan yeryüzünde Mekkelilere en uzak mescid o idi. Daha sonra yüce Allah:

“Çevresini mübarek kıldığınız” diye onu nitelemektedir. Denildiğine göre bu mübarek kılış, mahsullerle ve akan ırmaklarla idi. Bir diğer görüşe göre ise, etrafında defnedilmiş bulunan peygamber ve salihlerle mübarek kılınmıştır. Mukaddes kılınması da bundan dolayıdır.

Muâz b. Cebel de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Yüce Allah buyuruyor ki: Ey Şam, sen Benim ülkelerimin en seçkinisin. Ve Ben, sana doğru kullarımın en seçkinlerini gönderiyorum.” Elimizin altındaki kaynaklarda hadis olarak tesbit edemedik.

“Ona âyetlerimizden bazısını gösterelim diye” âyeti hitabın çeşitlendirilmesi Telvinu’l-Hitab (hitabın çeşitlendirilmesi): Diğer İsmi ile “iltifat” diye bilinen edebî bir sanattır. “Gaibten muhataba geçiş, ya da onun aksine geçiş” (Dr. İn’âm Fevvâl Akkavî, el-Mu’cemu’l-Mufassal fi Ulumi’l-Belâğa,.., Beyrut 141.V1992, s. 209) diye tarif edilir. Burada cenabı Allah önce: “Yürüttü” diye buyurup kendi zatından gaib şahıs olarak söz ederken, “ona gösterilim diye” âyetinde de mütekellim kipi ile söz etmektedir. kabilindendir. Yüce Allah’ın, ona göstermiş olduğu ve insanlara bildirdiği hayret verici âyetler ile Mekke’den Mescid-i Aksâ’ya -bir aylık mesafe olmasına rağmen- bir gecede geceleyin yürütülmesi, semaya urucu (yükselişi) -Müslim’in Sahihi’nde ve diğerlerinde sabit olduğu üzere- bütün peygamberleri teker teker nitelikleriyle anlatması, işte bu âyetler arasındadır.

“Şüphesiz ki O, işitendir, görendir.” Buna dair açıklamalar daha önceden (en-Nisâ, 4/58. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Nahl 128

Şüphesiz Allah, sakınanlarla ve iyilik yapanlarla beraberdir.

Diyanet Vakfı
Çünkü Allah, (kötülükten) sakınanlar ve güzel amel edenlerle beraberdir.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü Allah sakınanlarla ve daima iyi davrananlarla beraberdir.

“Çünkü Allah, sakınanlarla ve daima iyi davrananlarla beraberdir” âyeti da şu demektir: Allah, hayasızlıklardan ve büyük günahlardan sakınanlarla yardımı, desteği, iyiliği ve desteklenmesi ile beraberdir. İhsanın anlamına dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Herim b. Hibban’a ölümü sırasında: Bize tavsiyede bulun, denilince o, şu cevabı vermişti; Ben size, Allah’ın âyetlerini ve Nahl Sûresi’nin sonunda yer alan:

“Rabbinin yoluna hikmetle… davet et” âyetinin sonuna kadar olan emirlerini yerine getirmenizi tavsiye ederim.

Nahl 127

Sabret. Senin sabrın ancak Allah iledir. Onlar için üzülme ve kurdukları tuzaklardan dolayı sıkıntıya düşme.

Diyanet Vakfı
Sabret! Senin sabrın da ancak Allahın yardımı iledir. Onlardan dolayı kederlenme; kurmakta oldukları tuzaktan kaygı duyma!

Kurtubi Tefsiri
Sabret, senin sabrın ancak Allah iledir. Onlar için üzülme. Kurmakta oldukları tuzaklardan dolayı da sıkıntıya düşme.

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı bir başlık halinde sunacağız:

Allah İle Sabır ve Müşriklerin Yaptıklarına Aldırmamak: İbn Zeyd der ki: Bu âyet Savaş emri ile nesh olmuştur. İnsanların çoğunluğu, bu âyetin muhkem olduğu görüşündedir. Yani, onların yaptıkları müslenin benzeri müsle ile cezalandırmaktan vazgeçip affetmek suretiyle sabret.

“Onlar için” Uhud’da öldürülenler için

“üzülme!” Çünkü onlar Allah’ın rahmetine kavuşmuş bulunuyorlar.

“Kurmakta oldukları tuzaklardan dolayı da sıkıntıya düşme” âyetin daki Sıkıntı” kelimesi, ‘in çoğuludur. Şair şöyle demektedir:

“Darlıkları üzerimizden açtı ve rahatlatıp genişletti.”

Cumhûr, bu kelimenin “dat” harfini üstün okumuştur. İbn Kesîr ise “dal” harfini esreli okumuştur. Bu kıraat Nâfi’den de rivâyet edilmiştir. Ancak, bu rivâyet edenlerin bir yanlışlığıdır. Kimi dilciler de şöyle demiştir: “Dat” harfinin esreli ve üstün okunuşu mastar olarak iki ayrı şivedir, el-Ahfeş der ki: Bu kelimenin “dat” harfinin üstün ve esreli okunuşu; Daraldı, daralır” fiilinin mastarıdır, demek olur. Onların küfürlerinden dolayı göğsün daralması. el-Ferrâ’ ise şöyle der: “Dat” harfi üstün ile okunursa, kalbine darlık veren, kalbini daraltan şey, demek olur. Esre ile okunursa, genişleyip daralan şey hakkında kullanılır. Elbise ve ev gibi. İbn es-Sikkît ise şöyle demiştir: Bu ikisi arasında hiçbir fark yoktur. O bakımdan göğsünde darlık vardır denilirken, “dat” harfi her iki şekilde de okunur.

el-Kutebî de şöyle demektedir: kelimesi, ‘in şeddesiz halidir. Sen, kendini sıkıntıya sokma, denilmiştir ve buradaki “ye” harfinin şeddesi hafifletilmiştir. Tıpkı; Kolay” kelimesi gibi. İbn Arefe der ki: Adam cimrilik etti” demektir. Fakir düştü” anlamındadır.

Nahl 126

Eğer ceza verecekseniz, size yapılanın misliyle ceza verin. Ama sabrederseniz, sabredenler için bu daha hayırlıdır.

Diyanet Vakfı
Eğer ceza verecekseniz, size yapılan işkencenin misliyle ceza verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır.

Kurtubi Tefsiri
Şayet bir ceza verecek olursanız, size yapılan saldırının misliyle karşılık verin. Sabrederseniz, yemin olsun ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1. Âyetin Nüzul Sebebi:

Tefsir bilginlerinin büyük çoğunluğu, bu âyet-i kerimenin Medine’de indiğini kabul etmektedirler. Bu âyet-i kerîme, Uhud günü Hazret-i Hamza’ya müsle yapılması (azalarının kesilmesi) hakkında inmiştir. Bu husus, Sahih-i Buhârî’de Siyer bölümünde söz konusu edilmektedir.

en-Nehhâs ise bu âyetin Mekke’de İndiği kanaatindedir. Anlamı itibariyle de kendisinden önce Mekke’de inmiş âyetler ile güzel bir bağlantısı vardır. Çünkü burada davet olunan ve kendisine öğüt verilenden, kendisiyle tartışılana, oradan da yaptığı fiile karşılık ceza verilene tedrici olarak geçiş yapılmaktadır. Ancak, Cumhûrdan gelen rivâyet daha sağlamdır.

Dârakutnî’nin rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiş: Müşrikler, Uhud’da öldürülenleri bırakıp gittikten sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürülenlerin yanına gitti. Hoşuna gitmeyen bir manzara ile karşılaştı. Hamza’nın karnının yarılmış olduğunu, burnunun ve kulaklarının kesilmiş olduğunu görünce şöyle dedi: “Eğer kadınlar üzülmeyecek, yahut benden sonra izlenecek bir sünnet olmayacak olsaydı, Allah onu yırtıcı hayvanların ve kuşların karnından (kıyâmet gününde) dirilteceği vakte kadar bırakırdım. Yemin ederim ki, onun yerine yetmiş kişiye müsle yapacağım.” Daha sonra bir örtü getirilmesini istedi, onunla yüzünü örttü. Ayakları dışarıda kaldı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), bu örtüyle yüzünü kapattı, ayaklarının üzerine de izhir otu koydu. Sonra onu öne geçirerek üzerinde on defa tekbir getirdi. Daha sonra (şehidler) birer birer getirilip (cenaze namazları kılınmak üzere) konuluyordu, Hamza ise mekânında duruyordu. Sonunda Hazret-i Hamza’nın üzerine yetmiş namaz kılmış oldu. Çünkü (Uhud’da) öldürülenlerin sayısı yetmiş idi. Şehidlerin defnedilme işi bitirildikten sonra şu:

“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et… Sabret, senin sabrın ancak Allah iledir.” (125-127) âyetleri indi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da sabretti ve kimseye müsle uygulamadı. Dârakutnî, W, 118

Bunu, İsmail b. İshâk da Ebû Hüreyre yoluyla rivâyet etmiştir. Ancak İbn Abbâs’ın bu rivâyeti daha tamdır.

Taberi de, bir grubun şöyle dediğini nakletmektedir: Bu âyet-i kerîme, herhangi bir haksızlıkla karşı karşıya kalan kimsenin, eğer eline imkân geçirecek olursa, ancak uğradığı haksızlık kadarıyla karşılık vermesi ve bunu aşmaması hususunda inmiştir. Bunu, el-Maverdî de, ibn Sirîn ve Mücahid’den nakletmektedir.

2, Zulme Uğrayan Kimse, Herhangi Bir Yolla Zulmünün Karşılığını Alabilir mi;

Başkası tarafından malı alınarak zulme uğramış,bir kimse ile daha sonra o zalim kişi, zulmettiği kimseye bir mal emanet edecek olursa, zulme uğrayan kişinin zalimin kendisine zulmettiği miktarda, o emanete hainlik etmesinin câiz olup olmadığı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bir kesim, bunu yapabilir demişlerdir. İbn Sirîn, İbrahim en-Nehâî, Süfyan ve Mücahid bunlar arasındadır. Bu görüşü savunanlar, bu âyet-i kerimeyi ve lâfzının umumî oluşunu delil göstermişlerdir.

Malik ve onunla birlikte bir başka kesim ise: Onun böyle bir şey yapması câiz değildir, derler ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyetini delil gösterirler: “Sana emanet verene emanetini tastamam öde. Ama sana hainlik edene sen hainlik etme.” Bu hadisi Dârakutnî rivâyet etmiştir. Dârakutnî, 111, 35 Bu hususta yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/194. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İbn İshak’ın Müsned’inde de yer aldığına göre bu Hadîs-i şerîf, başkasının karısı ile zina eden bir kimse hakkında varid olmuştur. Bu kişi daha sonra, diğerinin kendi hanımını yanında bırakıp yolculuğa çıkmak suretiyle zina edenin hanımını eline geçirmiş oldu. Bu adam bu mesele hakkında Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile istişare edince, Hazret-i Peygamber ona şöyle dedi: “Sana bir şey emanet edene sen emanetini tastamam öde. Sana hainlik edene sen hainlik etme.” Buna göre İmâm Mâlik’in mal ile ilgili hususlardaki görüşü pekişmektedir. Çünkü hıyanet bu hususta söz konusudur. Hıyanet büyük bir aşağılıktır, ondan kurtuluş yoktur. O bakımdan kişinin kendi adına bundan uzak durması gerekir. Eğer kendisine emanet olarak bırakılmamış bir maldan hakkını alacak imkânı bulursa, bunun câiz olma ihtimali yüksektir ve sanki Allah onun lehine hüküm vermiş gibidir. Mesela, hakim tarafından verilen hüküm gereğince hakkını alması gibi.

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerîme neshedilmiştir. Onu nesheden âyet-i kerîme ise:

“Sabret, senin sabrın ancak Allah iledir” (en-Nahl, 16/127) âyetidir.

3. Kısasta Eşitlik;

Bu âyet-i kerimede kısasta, misli misline uygulamanın câiz olduğuna delil vardır. Bir kimse eğer bir demir ile başkasını öldürmüş ise o da onunla öldürülür. Taş ile öldüren taş ile öldürülür. Bununla birlikte vacib olan miktar aşılmaz. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/194. âyet, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

4. Lâfızlarda Eşitlik:

Yüce Allah, bu âyet-i kerimede, maruz kalınan eziyetleri “ukubet: ceza (mealde; saldın)” diye adlandırmıştır. Ukubet ise gerçekte ikincisidir (saldırıya karşılık verilen cezadır.) Bu kullanımın sebebi, iki lâfzın birbirine eşit olması (müSavat) ve sözün başına uygun düşmesi İçindir. Bu âyet burada:

“Ve onlar tuzak kurdular, Allah da tuzaklarına karşılık verdi” (Âl-i İmrân, 3/54.) âyeti ile,

“Allah da onlarla alay eder” (el-Bakara, 2/151 âyetlerinin tam aksinedir. Çünkü burada ikinci kelime (Allah’ın tuzak kurması ve alay etmesi) mecazdır, birincisi hakikattir. Bu açıklamayı İbn Atiyye yapmıştır.

Nahl 125

Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et. Onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin, yolundan sapanı en iyi bilendir. Hidayete erenleri de en iyi O bilir.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir.

Kurtubi Tefsiri
Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et. Onlarla en güzel yolla mücadeleni yap. Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları da en iyi bilenin tâ kendisidir; O, hidâyette olanları da çok iyi bilendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı tek bir başlık halinde sunacağız:

Davet ve Cihad:

Bu âyet-i kerîme Mekke’de, Kureyşlilere karşı silah kullanmama emrinin verildiği, buna karşılık Hazret-i Peygamber’e, Allah’ın dinine ve şeriatine nazik ve yumuşak ifadelerle, sert ve azarlayıcı olmayan ifadelerle davet etmekle emrolunduğu sırada inmiştir. Müslümanların, kıyâmet gününe kadar bu şekilde öğüt vermeleri gerekmektedir. O bakımdan bu âyet-i kerîme, muvahhid olup günahkâr kimselere nisbetle muhkemdir. Ancak kâfirlerle Savaş bakımından nesh olunmuştur.

Kâfirlere karşı bu halleri uygulaması ve Savaşmaksızın bu yolla îman edeceği umulan kimseler hakkında bu âyet muhkemdir, de denilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Onda ihtilâfa düşenlere…” âyeti ile kastedilen, açıkladığımız gibi Cuma günüdür. Onlar bu konuda, peygamberleri Mûsa ve Îsa’ya muhalefet etmişlerdi.

Bu âyetin daha önce geçen âyetlerle ilişkisine gelince; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hakka tabi olması emri verilmekle birlikte, Allah bu ümmeti de o Peygambere muhalefet etmekten sakındırmaktadır. Muhalefet edecek olurlarsa, yahudilerin aleyhine hükümleri ağırlaştırdığı gibi, onların üzerindeki hükümleri de ağırlaştırır.

Nahl 124

Cumartesi, ancak onda ihtilafa düşenlere farz kılındı. Şüphesiz Rabbin, kıyamet günü onların ayrılığa düştükleri şeyde aralarında hüküm verecektir.

Diyanet Vakfı
Cumartesi tatili, ancak onda ihtilaf edenlere (farz) kılınmıştı. Kıyamet günü Rabbin, muhakkak onların ihtilafa düştükleri şey hakkında aralarında hüküm verecektir.

Kurtubi Tefsiri
Cumartesi, ancak onda ihtilâfa düşenlere farz kılınmıştı. Şüphesiz ki Rabbin ihtilâf edegeldikleri şey hakkında kıyâmet günü aralarında hükmedecektir.

Cuma, Cumartesi ve Pazar Günleri Hakkında Ayrılıklar:

“Cumartesi, ancak onda İhtilâfa düşenlere farz kılınmıştı.” Yani, Cumartesi İbrahim’in şeriatinde yoktu ve onun dininde yer almıyordu. Aksine onun dini müsamahakâr ve ağır hükümleri İhtiva etmeyen bir dindi. Cumartesi ise, yahudilere amelleri reddetmeleri ve geçim konusunda alabildiğine geniş ve serbest hareket etmeyi terk etmedikleri İçin ağırlaştırılmış bir hüküm olarak, o gün hakkındaki anlaşmazlıkları sebebiyle öngörülmüştü. Daha sonra Îsa (aleyhisselâm), Cuma gününe gereken hürmetin gösterilmesini öngören hükmü getirip şöyle demişti: Her yedi günden bir gününüzü ibadete ayırınız. Onlar da; Biz, yahudilerin bayramlarının bayramımızdan sonra olmasını istemiyoruz diyerek, Pazar gününü tercih ettiler.

İlim adamları, Cumartesi hakkında meydana gelen görüş ayrılığının keyfiyeti ile ilgili olarak farklı görüşlere sahiptirler. Bir kesim şöyle demektedir: Mûsa (aleyhisselâm) onlara, Cuma gününü ibadete ayırmalarını emretmiş ve bu günü tayin etmiş; bugünün diğer günlerden daha faziletli olduğunu onlara haber vermişti. Ancak onlar, Hazret-i Mûsa İle Cumartesi gününün daha faziletli olduğu konusunda tartıştılar. Bunun üzerine yüce Allah da Hazret-i Mûsa’ya: “Onları kendileri adına seçtikleri ile başbaga bırak” diye buyurdu.

Bir diğer görüşe göre yüce Allah, bugünü onlara tayin etmeksizin, Cuma gününde tazimde bulunmalarını emretti. Ancak onlar, bugünün tayini hususunda anlaşmazlığa düştüler ve yahu diler Cumartesi gününü tayin ettiler. Çünkü (onlara göre) yüce Allah o gün yaratmayı bitirmiş idi. Hıristiyanlar ise Pazar gününü tayin ettiler. Çünkü yüce Allah, bugünde yaratmaya başlamıştı. Bunun sonucunda her bir din müntesibi, içtihİsmi ile tesbit ettiği günü ibadete ayırmakla yükümlü kılındı. Yüce Allah bu ümmet için ise, kendinden bir lütuf ve bir nimet olmak üzere, -bu işi onların içtihİsimlerina bırakmaksızın- Cuma gününü tayin etti. O bakımdan bu ümmet, ümmetlerin en hayırlısı oldu,

Sahih’te Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Biz (ümmet olarak) sonra gelenleriz. Kıyâmet gününde de ilkleriz. Biz, cennete ilk girecek olanlarız. Ancak, kitab onlara bizden Önce verildi, bize de kitab onlardan sonra verildi. Bu hususta onlar anlaşmazlığa düştüler. Allah da onların hakkında anlaşmazlığa düştüğü hakkı bize gösterdi. İşte onların hakkında anlaşmazlığa düşüp de Allah’ın bizi kendisine ilettiği gün -Cum’a günüdür, diyerek- bugündür. Bugün bizim, yarın yahudilerin, yarından sonraki gün de hıristiyanlarındır.” Buhâri, Cumua 1. 12; Müslim, Cumua 19. 20; Nesâî, Cumua 1; Müsned, II. 243. 249. 312.

Hazret-i Peygamber’in: “Bu, hakkında anlaşmazlığa düştükleri bir gündür” âyeti, Allah onların ibadete ayıracakları günü tayin etmemiştir, diyenlerin görüşlerini pekiştirmektedir. Çünkü eğer yüce Allah onlara bugünü tayin etmekle birlikte onlar bu konuda inat göstermiş, olsalardı, “onda ihtilâfa düşenler” diye buyurmazdı. Bunun yerine “onda ihtilâfa düştüler ve inatlaştılar” denmesi gerekirdi. Yine bu kanaati pekiştiren hususlardan birisi de Hazret-i Peygamber’in: “Allah, bizden öncekilere Cuma gününü isabet ettirmeyip şaşırttı” Müslim, Cumua 22, 23; Nesâî, Cumua 1; İbn Mâce, İkametu’s-Salât 88 diye buyurmuş olmasıdır. İşte bu, bu hususta açık bir nastır. Bunun bazı rivâyet yollarında şu ifadeler yer almaktadır: “İşte bu, Allah’ın onlara farz kılıp da kendilerinin de hakkında anlaşmazlığa düştükleri günleridir” denilmektedir. Müslim, Cumua 21 Bu da birinci görüşün lehine bir delildir. Ayrıca: “Allah bizden öncekilere Cumayı farz kılmıştı. Onlar ise, bugün hakkında anlaşmazlığa düştüler. Yüce Allah ise bizi bugüne hidâyet eyledi. Bu hususta insanlar bizden sonra gelmektedirler” Müsned, II, 236. 388. 491. şeklinde de rivâyet edilmiştir.

Nahl 123

Sonra sana vahyettik: Hanif olan İbrahim’in dinine uy. O müşriklerden değildi.

Diyanet Vakfı
Sonra da sana: «Doğru yola yönelerek İbrahimin dinine uy! O müşriklerden değildi» diye vahyettik.

Kurtubi Tefsiri
Sonra Biz sana: “Hanif olarak İbrahim’in dinine uy. O, müşriklerden de olmadı” diye vahyettik.

İbn Ömer der ki: Cebrâîl (aleyhisselâm) Hazret-i İbrahim’e öğrettiği şekilde Hazret-i Muhammed’e de Hac menasikinde ona uyması emredilmiştir. Taberî de şöyle demektedir: Putlardan uzaklaşmak ve İslâm ile bezenip süslenmek hususunda ona uymakla emrolunmuştur. Hazret-i Peygambere terk etmesi emrolunan hususlar müstesna bütün konularda onun dinine tabi olması emredilmiştir diye de açıklanmıştır. Bunu, el-Maverdî’nin naklettiğine göre, Şâfiî mezhebine mensup ilim adamlarından birisi söylemiştir. Sahih olan görüş ise, fer’î meseleler dışında şeriatın ön gördüğü İtikadı meselelerde tabi olma emridir. Çünkü yüce Allah:

“Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik” (el-Mâide, 5/48) diye buyurmuştur.

Üstün Faziletlinin Daha Az Faziletliye Uyması:

Bu âyet-i kerimede, daha fazilet)inin, daha az faziletli olana -önceden geçmiş bulunan aslî konularda- tabi olup bunlar gereğince amel etmesinin câiz olduğuna ve bu hususta üstün fazilet sahibinin faziletine hiç bir gölge düşmeyeceğine delil vardır. Çünkü son peygamber Hazret-i Muhammed’in, bütün peygamberlerden daha faziletli olduğu bir gerçektir. Bununla beraber ona, kendisinden Önceki peygamberlere uyması emredilerek:

“O halde sen de onların hidâyetlerine” (el-En’âm, 6/90) diye buyurulmaktadır. Burada da yüce Allah:

“Sonra Biz sana: Hanif olarak İbrahim’in dinine uy… diye vahyettik” diye buyurmaktadır.

Nahl 122

Ona dünyada iyilik verdik. Şüphesiz o, ahirette de salih olanlardandır.

Diyanet Vakfı
Ona dünyada güzellik verdik. Muhakkak ki o, ahirette de salihlerdendir.

Kurtubi Tefsiri
Biz ona, dünyada bir güzellik verdik. Şüphesiz o, âhirette de mutlaka salihlerdendir.

“O, O’nun nimetlerine” buradaki; Nimetler” kelimesi “nimet”in çoğuludur. Az önce buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Şükredendi. Onu beğenip seçmiş, kendisini dosdoğru yola iletmişti. Biz ona, dünyada da bir güzellik verdik.” Bu güzelliğin iyi evlat olduğu söylendiği gibi, güzel övgü olduğu, peygamberlik olduğu, teşehüdde Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte ona da salâî ve selâm getirilmesi olduğu da söylenmiştir. Bütün din mensupları, mutlaka Hazret-i İbrahim’i dost bilirler, diye de açıklanmıştır. Bir diğer açıklamaya göre ise, onun misafir ağırlama geleneği ve kabrinin ziyaret edilmesinin sonraki dönemlerde devam etmesidir.

Esasen yüce Allah bütün bunları ona vermiş ve daha fazlasını da ihsan etmiştir:

“Şüphesiz ki o, âhirette de mutlaka salihlerdendir” âyetindeki; “…den: Birlikte, beraberliğinde” anlamındadır. Salihlerle beraberdir demektir. Çünkü o, dünyada da salihlerle beraber idi. Buna dair açıklamalar, daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/130. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Nahl 121

O, Allah’ın nimetlerine şükreden biriydi. Allah onu seçti ve doğru yola iletti.

Diyanet Vakfı
Allahın nimetlerine şükrediciydi. Çünkü Allah, onu seçmiş ve doğru yola iletmişti.

Kurtubi Tefsiri
O, O’nun nimetlerine şükredendi. Onu beğenip seçmiş, kendisini dosdoğru yola iletmişti.

Nahl 120

İbrahim, Allah’a itaat eden, hanif bir ümmet idi. O müşriklerden değildi.

Diyanet Vakfı
İbrahim, gerçekten Hakka yönelen, Allaha itaat eden bir önder idi; Allaha ortak koşanlardan değildi.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten İbrahim başlı başına bir ümmetti. Allah’a itaatkârdı. Hanifdi. O, müşriklerden olmamıştır.

Yüce Allah’ın:

“Gerçekten İbrahim başlı başına bir ümmetti, Allah’a itaatkârdı, Hanifdi” âyeti ile, son peygamber Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), Arap müşriklerini İbrahim’in dinine davet etmektedir. Çünkü o, onların atası ve şeref kaynakları olan Beyt’in banisi idi. Ümmet (burada), pek çok hayrı şahsında toplayan adam demektir. Bunun diğer çeşitli anlamlarına dair açıklamalar ise, daha önceden (el-Bakara, 2/128. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Vehb İle İbnü’l-Kasım, Malik’den şöyle dediğini naklederler: Bana ulaştığına göre Abdullah b. Mes’ûd şöyle demiş: Allah, Muâz’a rahmet eylesin. O, başlı başına bir ümmetti, Allah’a itaatkâr birisiydi. Ona: Abdurrahman’ın babası, aziz ve celil olan Allah, İbrahim (aleyhisselâm)’dan böylece söz etmiştir. (Sen bunu Muaz hakkında nasıl söylersin?) demeleri üzerine, İbn Mes’ûd şöyle demiş: Ümmet, insanlara hayrı öğreten kimse-demektir. Allah’a itaatkâr (kânit) ise, itaat eden kimse demektir. Kunut (itaatkârlık) ile ilgili açıklamalar, daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/116. âyet, Ş. başlık ile, 238. âyet 5. başlıkta)

“Hamîd” ile ilgili açıklamalar da el-En’âm Sûresi’nde (6/89- âyette; ayrıca bk. el-Bakara, 2/135- âyet) geçmiş bulunmaktadır.

Nahl 119

Sonra şüphesiz Rabbin, bilmeden kötülük yapan, sonra tövbe edip durumunu düzelten kimseler için, şüphesiz Rabbin bundan sonra çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.

Diyanet Vakfı
Sonra şüphesiz Rabbin, cahillik sebebiyle kötülük yapan, sonra da bunun ardından tevbe edip durumunu düzeltenleri (bağışlayacaktır). Çünkü onlar tevbe ettikten sonra Rabbin elbet çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Sonra şüphesiz Rabbin, bilmeyerek kötülük işleyen, sonra da bunun arkasından tevbe edip hallerini düzeltenlerin lehine olmak üzere -elbette senin Rabbin bundan sonra- Gafûr’dur, Rahîmdir.

Yüce Allah’ın:

“Sonra şüphesiz Rabbin, bilmeyerek kötülük İşleyen” İbn Abbâs’ın açıklamasına göre, şirk koşan… Bu âyete dair açıklamalar, bundan önce en-Nisa Sûresi’nde (4/17-18. âyetler, 2 ve 3. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

Nahl 118

Yahudilere daha önce sana anlattığımız şeyleri haram kıldık. Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

Diyanet Vakfı
Sana anlattıklarımızı, daha önce, yahudi olanlara da haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmedik, fakat, onlar kendilerine haksızlık ediyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
Biz sana daha önce anlattığımız şeyleri de, yahudilere haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmemiştik. Ama onlar kendilerine zulmediyorlardı.

“Biz sana daha önce anlattığımız şeyleri.” el-En’âm Sûresi’nde (6/146. âyette) geçen hususları “da yahudilere haram kılmıştık.” Yüce Allah, davarların etinin bu ümmete helâl olduğunu beyan etmekle birlikte, yahudilere bunlardan bazılarının haram kılındığını açıklamaktadır. “Biz onlara” haram kıldığımız şeyleri haram kılmak suretiyle

“zulmetmemiştik.” Ama onlar kendi kendilerine zulmettiklerinden, Biz de onlara ceza olmak üzere bu gibi şeyleri haram kılmıştık. Daha önce en-Nisa Sûresi’nde (4/160-162, âyetlerde) geçtiği gibi.

Nahl 117

Az bir menfaattir. Onlar için elem verici bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
(Kazandıkları) pek az bir menfaattir. Halbuki onlar için elem verici bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Pek az bir menfaat; ama onlar için acıklı bir azâb vardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı İki başlık halinde sunacağız;

1. Allah’a Yalan Uydurarak, Kendiliklerinden Helâl ve Haram Koyanlar:

Yüce Allah’ın:

“Niteleyegeldiği” âyetinde, mastariyyedir. Nitelemesi için, nitelemesi suretiyle demektir. “Lâm”ın, sebep bildiren lâm olduğu da söylenmiştir. Siz, yalan yere nitelediğiniz için böyle söylemeyiniz demektir. Bu da: Siz, yalan yere nitelendirdiğiniz için bunu söylemeyiniz demektir ki, dillerinizin yalan yere nitelemede bulunması sebebiyle bu sözleri söylemeyiniz anlamındadır. Buradaki Yalan” kelimesi, “kef”, “zal” ve “be” harlleri ötreli olarak şeklinde,

“diller”in sıfatı olarak da okunmuştur. Yalan söyleyen dillerinizin niteleyegekliği şeyler için… rınlnınında olur. Daha önceden de (16/62. âyette) geçmiş bulunmaktadır. el-Hasen, yalnızca burada: şeklinde “kef” harfini üstün, “zel” ve be harflerini de esreli olarak; ‘in sıfatı olmak üzere okumuştur ki, ifadenin takdiri şu anlamdadır: Dillerinizin yalan nitelemesi sebebiyle… demeyiniz, demektir. Bunun, dan bedel olarak böyle okunduğu da söylenmiştir ki, anlamı şöyle olur: Dillerinizin nitelendirmiş olduğu o yalan şeye siz, bu helâldir, bu da haramdır demeyiniz, çünkü Allah’a yalan iftira etmiş olursunuz.

Âyet-i kerîme, Bahîraları, Şaibeleri haram kılıp buna karşılık davarların karınlarında bulunan ceninleri -ölü dahi olsalar- helal kılan kâfirlere bir hitabdır. Buna göre yüce Allah’ın:

“Şu helâldir” âyeti, davarların karınlarında bulunan ölülere işarettir. Ve onların, haram olduğu halde helâl kıldıkları her şeye bir İşarettir.

“Şu da haramdır” âyeti da Bahîrelere, Şaibelere ve haram kıldıkları diğer şeylere bir işarettir.

“Şüphe yok ki, Allah’a karşı yalan uyduranlar iflah olmazlar. Pek az bir menfaat… vardır.” Yani onların içinde bulundukları dünya nimetleri pek yakında son bulacaktır. ez-Zeccâc: Onların, ellerinde bulundurdukları meta (fayda) pek azdır, diye açıklamıştır. Bu ifadenin: Onlar için pek az bir menfaat vardır, sonra da can yakıcı bir azaba döndürüleceklerdir, anlamında olduğu da söylenmiştir.

2. Helâl ve Haram Kılma Yetkisi:

Dârimî Ebû Muhammed, Müsned’inde (Sünen’inde) senedini kaydederek şöyle demektedir: Bize Harun, Hafs’dan haber verdi. O, el-A’meş’den dedi ki: Ben İbrahim’in asla: (Bu) helâldir, haramdır dediğini duymadım. Ama o şöyle derdi: Bunu mekruh görürlerdi, bunu müstehab görürlerdi.

İbn Vehb dedi ki: Malik dedi ki: İnsanların, bu helâldir, bu da haramdır diyerek fetva vermeleri uygun değildir. Bunun yerine şu ve şu işten sakının ve ben bu işi yapmam… demelidirler. Bunun anlamı da şudur; Helâl ve haram kılmak, ancak aziz ve celil olan Allah’ın yetkisindedir. Herhangi bir kimsenin muayyen bir şey hakkında -yaratıcı yüce Allah’ın bu husustaki hükmü haber vermiş olması hali müstesna- bunu açıkça ifade etme yetkisi yoktur.

İçtihad yolu ile haram olduğu kanaatine ulaşılan şey hakkında ise kişi: Ben bunu mekruh görmekteyim, demelidir. İşte Malik de daha önce geçen fetva verme ehliyetine sahip kimselere uyarak böyle yapardı.

Denilse ki; O, hanımına: Sen bana haramsın diyen kimse hakkında, o kadın o adama haram olur ve bu üç talâk hükmündedir, demiştir. Buna şöyle cevap verilir: Malik, Ali b. Ebî Tâlib’in böyle birisi: Hakkında hanımı ona haram olur dediğini haber aldığından, ona uymuştur. Diğer taraftan, müçtehid o şeyin haram olduğuna dair delili kuvvetli görecek olursa, böyle bir şeyi söylemesinde de bir mahzur yoktur. Mesela, (Hadîs-i şerîfte belirtilen) altı şey dışındaki riba (faiz) için haramdır, demesi bu kabildendir. Malik -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bu gibi durumlarda bu kelimeyi mutlak olarak çokça kullanmıştır. Çünkü böyle bir işlem haram olup faizin cereyan ettiği mallar hakkında faizli muamele uygun olmadığı gibi, mesâlihe, muhalif (maslahatlara) olup, şer’i maksatların dışına çıkmış olan hususlarda da böyle denilebilir. Çünkü bu konudaki deliller kuvvetlidir.

Nahl 116

Dillerinizin yalan yere nitelendirmesiyle “Bu helaldir, bu haramdır” demeyin ki, Allah’a iftira etmiş olmayasınız. Şüphesiz Allah’a iftira edenler kurtuluşa ermez.

Diyanet Vakfı
Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak «Bu helaldir, şu da haramdır» demeyin, çünkü Allaha karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allaha karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.

Kurtubi Tefsiri
Dillerinizin yalan yere niteleyegeldiği şeyler için: “Şu helâldir, şu da haramdır” demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphe yok ki Allah’a karşı yalan uyduranlar iflah olmazlar.

Nahl 115

O size yalnızca leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilmiş olanı haram kıldı. Ama kim bunlara mecbur kalırsa, azgın ve haddi aşan olmamak şartıyla, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.

Diyanet Vakfı
(Allah) size, sadece ölü hayvanı kanı, domuz etini ve Allahtan başkası adına kesilen hayvanı haram kıldı. Ancak kim mecbur kalırsa (başkalarının haklarına) saldırmaksızın, sınırı da aşmadan (bunlardan yiyebilir). Çünkü Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
O, size ancak ölüyü, kanı, domuz etini, bir de Allah’dan başkasının ismi anılarak boğazlanmış olanları haram kıldı. Kim çaresiz kalırsa, saldırmamak ve haddi aşmamak şartı ile yiyebilir. Şüphesiz Allah Ğafür’dur, Rahîm’dir.

Bu âyet ile ilgili yeterü açıklamalar, bundan önce el-Bakara Sûresi’nde (2/173- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Nahl 114

Artık Allah’ın size verdiği helal ve temiz rızıktan yiyin ve eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız, Allah’ın nimetlerine şükredin.

Diyanet Vakfı
Artık, Allahın size verdiği rızıktan helal ve temiz olarak yeyin, eğer (gerçekten) yalnız Allaha ibadet ediyorsanız, onun nimetine şükredin.

Kurtubi Tefsiri
Artık Allah’ın sizi rızklandırdığı şeylerden helâl ve temiz olarak yiyin ve Allah’ın nimetine şükredin; eğer O’na ibadet ediyorsanız.

“Artık Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden, helâl ve temiz olarak yeyin.” Yani, ey müslümanlar topluluğu! Ganimetlerden ycyin, demektir. Hitabın, müşriklere yönelik olduğu da söylenmiştir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onlara karşı kalbi yumuşa yarak yiyecek göndermişti. Bu da, yedi yıl süre ile açlıkla müptelâ olmalan sonucunda olmuştu. Araplar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın emri ile onlara giden yiyecek kervanlarını göndermez olduğundan, yakılmış kemikleri, leşleri, ölmüş köpekleri, derileri ve ilhiz diye bilinen kana bulanmış deve tüyünü yemeye başlamışlardı. Daha sonra, Mekke’nin ileri gelenleri bu sıkıntılarla karşı karşıya kalınca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile konuşarak şöyle demişlerdi: Erkeklerin karşı karşıya kaldığı azâb bu. Peki, ya kadınların ve çocukların halinin ne olduğunu düşünebiliyor musun? Ebû Süfyan da ona şöyle demişti: Ey Muhammed! Sen, akrabalık bağlarını gözetmeyi ve atfetmeyi emreden bir din getirdin. İşte senin kavmin helâk olmuş bulunuyorlar. Hadi onlar için Allah’a dua et. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da onlara dua etti ve onlara yiyecek götürülmesine -henüz daha müşrik oldukları bir sırada- izin verdi.

Nahl 113

Andolsun, onlara içlerinden bir peygamber geldi ama onu yalanladılar. Bunun üzerine azap onları yakaladı, zalim kimseler oldukları hâlde.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar zulmederlerken azap onları yakalayıverdi.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki, onlara kendilerinden bir peygamber geldi de onu yalanladılar. Bu sebeple onlar zulmederlerken azâb kendilerini yakalayıverdi.

Yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki onlara kendilerinden bir peygamber geldi de onu yalanladılar” âyeti, bu misal verilen şehrin Mekke olduğunun delilidir. Aynı zamanda bu İbn Abbâs, Mücahid ve Katade’nin de görüşüdür.

“Bu sebeple… azâb kendilerini yakalayiverdi.” Bu da Mekke’de başgösteren açlıktır. Kıtlığın ve açlığın bu azâbın bir parçası olduğu da söylenmiştir.

Nahl 112

Allah, güvenli ve huzurlu bir beldeyi örnek verdi: Oraya her yerden bol bol rızık gelirdi. Fakat onlar Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler, bu yüzden Allah onlara açlık ve korku örtüsünü tattırdı. Yapmakta oldukları şeyler yüzünden.

Diyanet Vakfı
Allah, (ibret için) bir ülkeyi örnek verdi: Bu ülke güvenli, huzurlu idi; ona rızkı her yerden bol bol gelirdi. Sonra onlar Allahın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıklarından ötürü açlık ve korku sıkıntısını tattırdı.

Kurtubi Tefsiri
Allah, şöyle bir kasabayı örnek olarak verir: O kasaba, güven ve huzur İçindeydi. Rızkı da kendisine her bir yandan bol bol geliyordu. Fakat o(radıyallahü anhnın ahalisi), Allah’ın emirlerine karşı nankörlük etti de, Allah da ona, ısrarla işledikleri yüzünden açlık ve korku elbisesini tattırdı.

“Allah, şöyle bir kasabayı, örnek olarak verir” diye başlayan bu âyet, müşriklere dair anlatılanlarla alâkalıdır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Kureyş müşriklerine beddua ederek şöyle demişti: “Allah’ım! Mudar üzerindeki baskını daha da artır ve bu yılları onlar için Yusuf’un (kıtlık) yılları gibi yap.” Mesel. Buhârî, Ezan 128: Müslim, Mesâcid 294-295: Müsned, II, 239, 255… Hadisin geçtiği diğer yerler; en-Nisa, 4/148-149. âyetin tefsirinde zikredilmişti. Bunun üzerine kıtlık belasına uğratıldılar, o kadar ki, kemikleri yemekle karşı karşıya kaldılar. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da onlara yiyecek gönderdi ve bu yiyecek aralarında dağıtıldı.

“O kasaba, güven ve huzur İçindeydi.” Oranın ahalisi hiç bir şekilde rahatsız ve tedirgin edilmezlerdi.

“Rızkı da kendisine her bir yandan” karadan ve denizden

“geliyordu.” Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Her şeyin mahsullerinin toplandığı güven dolu bir haremde…” (el-Kasas, 28/57) âyetidir.

“Fakat o, Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler.” Bu âyetteki;

“Nimetler” kelimesi, ‘in çoğuludur. Güç, kuvvet” kelimesinin çoğulu oluşu gibi. “Nimetler” kelimesinin tekilinin; olduğu da söylenmiştir. Sefil” kelimesinin çoğulunun gelmesi gibi. Burada sözü geçen nankörlük Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yalanlanmasıdır.

“Allah da ona” oranın halkına, “ısrarla İşeledikleri” küfür ve masiyetler

“yüzünden, açlık ve korku elbisesini tattırdı.” Yüce Allah’ın burada, açlık ve korkuya “elbise” ismini vermesinin sebebi, zayıflık, renklerinin değişmesi, hallerinin kötülüğünün üzerlerinde tıpkı bir elbise gibi açıkça görülmesinden dolayıdır.

Buradaki “korku” kelimesini Hafs b. Gıyâs, Nasr b. Âsım, İbn Ebi İshak, el-Hasen ile Abdulvaris’in, Ubeyd ve Abbas’in kendisinden rivâyetlerine göre Ebû Amr, şeklinde nasb ile “ona… tattırdı” anlamındaki fiilin mef’ûlü, Açlık… elbisesi” üzerine atf ile okumuşlardır. Allah da ona… açlık elbisesini ve korkuyu tattırdı, demek olur.

Buradaki korkudan kastın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın gönderdiği etraflarını sarıp dolaşan sedyeleri olduğu da söylenmiştir.

Tatmak, aslında ağız ile olur. Daha sonra bu, istiare yolu ile karşı karşıya kalınan belâlar hakkında da kullanılmıştır. Yüce Allah, burada Mekke’yi diğer şehirlere misal olarak göstermiştir. Yani bu şehir Allah’ın Beyt’inin yakınlarında bulunmakla birlikte ve Mescid(-i Haram)ı imar etmesine rağmen, bu belde ahalisi küfre sapıp nankörlük edince, kıtlık musibeti ile karşı karşıya kaldığına göre, diğer şehirlerin durumu nasıl olur?

Buranın Medine olduğu da söylenmiştir. Medine, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a îman ettikten sonra Osman b. Affan’in öldürülmesi dolayısıyla Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük etmiş oldu. O şehirde, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın vefatından sonra meydana gelen çeşitli fitnelerle de Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük etmiş oldu.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımları Hazret-i Âişe ile Hazret-i Hafsa’nın görüşleri budur. Bunun, diğer şehirler arasında bu nitelikte bulunan her hangi bir şehir olduğu ve böyle bir şehirin misal verildiği de söylenilmiştir.

Nahl 111

Her canın, kendi nefsi adına mücadele edeceği gün; her cana, yaptığının karşılığı tastamam verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.

Diyanet Vakfı
O gün, herkes gelip kendi canını kurtarmak için uğraşır ve herkese yaptığının karşılığı eksiksiz ödenir, onlara asla zulmedilmez.

Kurtubi Tefsiri
O gün, gelen herkes kendi nefsi İçin mücadele edecek. Herkese yaptıklarının karşılığı eksiksiz olarak verilecek ve onlara asla zulmedilmeyecektir.

“O gün, gelen herkes kendi nefsi için mücadele edecek.” Yani, şüphesiz Allah, öyle bir günde bağışlaması ve merhameti çok bol olandır. Veya sen onlara: “O gün gelen herkes(in) kendi nefsi İçin mücadele edece(ği)” yani, kendisi için tartışıp delil getireceği bir gün olacağını hatırlat. Haberde nakledildiğine göre herkes, kıyâmet günü: Nefsim, nefsim diyecektir. Bu ise, o günün şiddet ve dehşetinden dolayı böyle olacaktır. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, müstesna olacaktır. O, ümmeti hakkında dilekte bulunacaktır. Kıyâmet Günündeki Hazret-i Peygamberin Mahşerde bulunan herkes hakkında yapacağı şefaate dair hadisteki belli bir konuma işaret edilmektedir. Meselâ bk, Müslim, Îman 326-327; Tirmizî, Sıfatul-Kıyame 10: el-Mu’cemu’l-Müfehres li Elfâzi’l-Hadisi’n-Nebevi, III, 149, satır: 58 vd.

Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)’den nakledildiğine göre o, Ka’b el Ahbâr’a şöyle demiş: Ey Ka’b! Bizi korkut, bizi heyecanlandır, bize anlat, bizi uyar. Bunun üzerine Ka’b ona şöyle demiş: Ey Mü’minlerin emiri! Nefsim elinde olana yemin ederim ki, eğer kıyâmet günü yetmiş peygamberin amelî ile dahi gidecek olsan, senin önünde öyle anlar gelecek ki, kendinden başka hiç bir şey seni ilgilendirmeyecektir. Gerçek şu ki, cehennemin öyle bir kaynayıp coşması vardır ki, diz kapakları üzerine düşmeyecek mukarreb bir melek ve seçkin bir peygamber yoktur. Hatta İbrahim el-Halil dahi, Halilliğini zikrederek: Rabbim, ben Senin halilin İbrahim’im. Ve bugün Senden, kendimden başka bir şey istemiyorum, diyecektir. Bunun üzerine Hazret-i Ömer ona şöyle sorar: Ey Ka’b! Peki, sen bu söylediklerini Allah’ın kitabının hangi âyetinde bulabiliyorsun. O, şu cevabı verir: Yüce Allah’ın:

“O gün, gelen herkes kendi nefsi için mücadele edecek. Herkese yaptıklarının karşılığı eksiksiz olarak verilecek ve onlara asla zulmedilmeyecektir” âyeti bunu göstermektedir.

İbn Abbâs da bu ayet-i kerîme hakkında şunları söylemiştir: Kıyâmet gününde insanların tartışmaları devam edip gidecektir. Hatta ruh, bedenden davacı olacak ve: Rabbim diyecektir. Ruh Sendendir, onu Sen yarattın. Benim, kendisiyle yakalayacağım elim, kendisiyle yürüyeceğim ayağım, kendisiyle göreceğim gözüm, kendisiyle duyacağım kulağım, kendisiyle kavrayıp belleyeceğim aklım yoktu. Nihayet, ben bu bedenin içine girdim. O bakımdan, Sen bu bedene azâbın çeşitlerini kat kat ver ve beni kurtar, diyecektir. Bunun üzerine beden de şöyle diyecektir: Rabbim! Sen beni elinle yarattın. Ben, tahta gibi bir şeydim. Benim kendisiyle yakalayacağım elim, kendisiyle yürüyeceğim ayağım, kendisiyle göreceğim gözüm, kendisiyle işiteceğim kulağım yoktur. Nihayet bu, bir nûr ışığı gibi geldi ve onun vasıtasıyla dilim konuşmaya, onunla gözüm görmeye, onunla ayağım yürümeye, onunla kulağım işitmeye başladı. O bakımdan, çeşitli azapları buna kat kat ver ve beni bu azabdan kurtar. Devamla dedi ki: Allah, her ikisine kör ile kötürümün misalini verecektir. İkisi de içinde çeşitli meyveler bulunan bir bahçeye girerler. Kör, meyvenin nerede olduğunu görmez, ancak kötürüm ise buna bir türlü elini uzatamaz. Bunun üzerine kötürüm, köre: Yanıma gel, beni taşı. Ben de yiyeyim, sana da yedi reyim, diye seslenir. Kör, kötürümün yanına yaklaşır, onu sırtında taşır. Ve böylelikle o meyveden yerler. Bu durumda azâb kimindir? İşte berikinize de azâb gösterilecektir, diye buyurur. Bunu, es-Sa’lebî nakletmektedir.

Nahl 110

Sonra şüphesiz, fitneye uğradıktan sonra hicret eden, sonra cihad edip sabreden kimseler için, şüphesiz Rabbin bundan sonra çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.

Diyanet Vakfı
Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret edip, ardından da sabrederek cihad edenlerin yardımcısıdır. Bütün bunlardan sonra Rabbin elbette çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Ayrıca şüphe yok ki Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret edenlere, sonra da cihad edenlere ve sabredenlere; evet Rabbin, muhakkak bundan sonra Gafûrdur, Rahîmdir.

Yüce Allah’ın:

“Ayrıca, şüphe yok ki Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret edenlere, sonra da cihad edenlere ve sabredenlere…” buyrukları, hep Ammâr (radıyallahü anh) hakkındadır. Yani, cihad üzere sabredenlere demektir. Bu açıklamayı en-Nehhâs nakletmiştir. Katade ise der ki: Bu âyet-i kerîme, müşriklerin azap ve işkencelerinden sonra Medine’ye hicret etmek üzere çıkan bir topluluk hakkında inmiştir. Bunların kimlikleri daha önceden bu sûrede (16/106. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Bunun, İbn Ebi Şerh hakkında indiği de söylenmiştir. Bu, irtidad edip müşriklere katılmıştı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Mekke’nin feth edildiği günü öldürülmesini emretmiş idi. Abdullah, Osman (radıyallahü anh)’ın himayesini istedikten sonra, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da onun bu himayesini kabul etmiş idi. Bunu Nesâî, İkrime’den, O da İbn Abbâs’dan şöylece zikretmektedir: en-Nahl Sûresi’nde yer alan:

“Kalbi îman ile dolu olduğu halde zorlanan müstesna olmak üzere… onlar için çok büyük bir azâb vardır” âyeti nesh edilerek, bundan yüce Allah, istisnada bulunup şöyle buyurmuştur:

“Sonra, şüphe yok ki Rabbin, işkencelere uğratıldıktan sonra hicret edenlere, sonra da cihad edenlere ve sabredenlere, evet Rabbin muhakkak bundan sonra Gafûrdur, Rahîmdir” diye buyurmuştur. Burada kastedilen kişi ise, Mısır valiliği yapmış bulunan, Abdullah b. Sa’d b. Ebi Serh’dir. Bu, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kâtipliğini yapıyordu. Şeytan onun ayağını kaydırdıktan sonra kâfirlere katılmıştı. Hazret-i Peygamber de Mekke’nin feth edildiği gün öldürülmesini emretmişti- Osman b. Affan (radıyallahü anh) onun için himaye istedi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da onun bu himaye isteğini kabul etmişti. Nesâî, Tahrimu’d-Dem 15.

Nahl 109

Hiç kuşkusuz, ahirette zarara uğrayanlar onlardır.

Diyanet Vakfı
Hiç şüphesiz onlar ahirette ziyana uğrayanların ta kendileridir.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz ki onlar, âhirette de hüsrana uğrayanların tâ kendileridirler.

“Şüphesiz ki onlar, âhirette de hüsrana uğrayanların tâ kendileridirler.” Bu âyetin anlamına dair açıklamalar daha önceden (Hûd, 11/22’de) geçmiş bulunmaktadır.

Nahl 108

İşte onlar, Allah’ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Onlar, gaflet içinde olanlardır.

Diyanet Vakfı
İşte onlar Allahın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Ve onlar gafillerin kendileridir.

Kurtubi Tefsiri
İşte onlar, Allah’ın kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Ve onlar, gafil olanların tâ kendileridirler.

Daha sonra yüce Allah, bu kâfirlerin niteliklerini belirterek şöyle buyurmaktadır:

“İşte onlar, Allah’ın” verilen öğütleri kavramalarını önlemek üzere

“kalplerini” yüce Allah’ın kelamını işitmeye karşı

“kulaklarını” Allah’ın âyet ve belgelerine bakmaya karşı

“gözlerini mühürlediği kimselerdir. Ve onlar” kendileri hakkında ilahi muradın ne olduğundan yana

“gafil olanların tâ kendileridirler.”

Nahl 107

Bu, onların dünya hayatını ahirete tercih etmeleri sebebiyledir. Şüphesiz Allah, inkârcı bir topluluğu hidayete erdirmez.

Diyanet Vakfı
Bu (azap), onların dünya hayatını ahirete tercih etmelerinden ve Allahın kafirler topluluğunu hidayete erdirmemesinden ötürüdür.

Kurtubi Tefsiri
Bunun sebebi, onların dünya hayatını âhiretten daha çok sevmeleri ve Allah’ın hiç şüphesiz kâfirler topluluğuna hidâyet vermemesidir.

“Bunun” yani bu gazabın

“sebebi, onların dünya hayatını âhiretten daha çok sevmeleri” dünyayı âhirete tercih etmeleri

“ve Allah’ın, hiç şüphesiz kâfirler topluluğuna hidâyet vermemesidir” âyetindeki

“Ve Allah’ın hiç şüphesiz” âyetindeki

“Hiç şüphesiz” edatı,

“Bunun sebebi, onların” anlamındaki âyetine atf ile cer mahallindedir.

Nahl 106

Kim, imanından sonra Allah’ı inkâr ederse —kalbi imanla sakin olduğu halde zorlanan hariç— ama kim inkârı gönülden benimserse, işte onların üzerine Allah’tan bir gazap vardır. Onlar için büyük bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
Kim iman ettikten sonra Allahı inkar ederse -kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkara) zorlanan başka- fakat kim kalbini kafirliğe açarsa, işte Allahın gazabı bunlaradır; onlar için büyük bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan müstesna olmak üzere, kim imandan sonra Allah’ı tanımaz ve fakat küfre göğüs açarsa, işte Allah’ın gazabı onların üzerinedir ve onlar için çok büyük bir azâb da vardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yirmi bir başlık halinde sunacağız:

1. Allah’ın Gazabını Hakedenler:

Yüce Allah’ın:

“Kim, imandan sonra Allah’ı tanımaz…” âyeti, daha önce geçen:

“Yeminleri pekiştirdikten sonra bozmayın” (en-Nahl, 16/91) âyeti ile ilişkilidir, Bu şekilde küfre saparak ahidlerini bozanlar, ileri derecede yalancılık vasfına sahip olurlar. Çünkü âyet: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bey’at ettikten sonra irtidat etmeyiniz, anlamındadır. Yani kim imanından sonra küfre sapar ve irtidat ederse, Allah’ın gazabı onun üzerinedir.

el-Kelbî der ki: Bu âyet, Abdullah b. Sa’d b. Ebi Şerh, Mikyes b. Subabe ve Abdullah b. Hatal ile Kays b. el-Velid b. el-Muğire hakkında inmiştir. Çünkü bunlar imanlarından sonra kâfir olmuşlardır. Daha sonra ise

“zorlanan müstesna olmak üzere” diye buyurmaktadır. ez-Zeccâc der ki:

“Kim imandan sonra Allah’ı tanımaz” âyeti, (bir önceki âyette sözü edilen) Allah’a yalan uydurup düzenlerden bedeldir. Yani, ancak îman ettikten sonra Allah’ı inkâr eden kimseler, yalan uydurup düzerler. ez-Zeccâc istisnanın sonuna kadar ifadenin tamam olmadığı kanaatine vardığından, bunu makabli ile alakalı kabul etmiştir. el-Ahfeş ise, “(…….): Kim…” ifadesinin mübtedâ olduğunu, haberinin ise mahzuf olduğunu söylemiştir. Bu haberin zikredilmeyerek ikinci; “(……..)-. Kim’in haberi ile yetinilmistir. Bu da bir kimsenin: Kim bize gelir ve kim ihsan ederse, biz de ona ikram ederiz” İfadesine benzemektedir.

2. Zorlama İle İlgili Âyetin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah’ın:

“Zorlanan müstesna olmak üzere” âyeti, tefsir âlimlerinin görüşüne göre, Ammâr b. Yâsir hakkında inmiştir. Çünkü Ammâr (radıyallahü anh) kendisinden istedikleri şeylere kısmen yaklaşmış idi. İbn Abbâs der ki: Müşrikler onu, babasını, annesi Sümeyye’yi, Suheyb’i, Bilâl’ı, Habbab’ı ve Salim’i alıp onlara işkence etmeye başladılar. Sümeyye, iki deveye bağlandı ve ön tarafına bir harbe saplandı. Ona, sen erkekler sebebiyle İslâm’a girdin, denildi. Hem kendisi hem de kocası Yâsir öldürüldü. İslâm tarihinde ilk öldürülen (şehid edilen) kişiler bunlardır. Ammâr ise, zor ve baskı altında diliyle onların istediklerini söyledi. Bunu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a arzedince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da ona: “Kalbini nasıl buluyorsun?” deyince O, îman ile dopdolu ve huzur bulmuş olarak, diye cevap verdi. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: “Bir daha aynı şeyi yapmaya kalkışacak olurlarsa, sen de öyle yap” diye buyurdu. Hükim, el-Müstedrek, II, 357.

Mansur b. el-Mu’temir, Mücahid’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: İslâm tarihinde ilk kadın şehıd Ammar’ın annesidir. Onu Ebû Cehil öldürmüştür. Erkeklerden ilk şehid İse Ömer (radıyallahü anh)in azadlisı Mihcâ’dır. Yine Mansûr, Mücâhid’den şöyle dediğini nakletmektedir: İslâm’ı (müslüman olduklarını) ilk olarak açığa vuranlar şu yedi kişidir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Bekir, Bilâl, Habbâb, Suhayb, Ammâr, annesi Sümeyye.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı, Kureyş’ten gelebilecek zararlara karşı Ebû Talib, Ebû Bekr’i kavmi himaye etti. O bakımdan Kureyşliler diğerlerini alarak onlara demir zırhlar giydirdiler. Sonra da güneşte onları bırakıp zırhların kızmasını sağladılar. Nihayet demir ve güneşin aşırı harareti onları alabildiğine bitkin düşürdü. Akşam vakti Ebû Cehil yanında bir harbe ile geldi. Onlara sövmeye, onları azarlamaya koyuldu. Sümeyye’nin de yanına gitti, ona da sövüp saymaya, oldukça çirkin sözler söylemeye başladı. Daha sonra elindeki harbeyi rercinden sapladı ve ağzından çıktı. Böylelikle Hazret-i Sümeyye’yi (radıyallahü anha) şehid etmiş oldu. (Mücâhid devamla) dedi ki: Diğerleri İse, kendilerinden istenen sözleri söylediler. Bilâl müstesna. O, Allah yolunda canını feda etmeyi göze aldı. Ona işkence yapmaya ve: Dininden dön, demeye koyuldular. Kendisi ise “ehad, ehad” deyip duruyordu. Nihayet onun bu direnmesinden usandılar. Sonra, ellerini kollarını bağlayarak boynuna da liften bir ip bağladılar ve kendi çocuklarına teslim ettiler. Onlar da Mekke çevresindeki dağlar arasında onunla oyuncak gibi oynamaya koyuldular. Nihayet onlar da ondan usanıp onu terk ettiler. Ammâr dedi ki: Hepimiz onların istedikleri sözleri söyledik. Allah rahmetiyle imdadımıza yetişmemiş olsaydı (helâk olurduk). Ancak Bilâl, Allah uğrunda canını önemsemedi. Kavmi de onu önemsemeyerek işkenceye maruz kaldı ve sonunda usanıp bıraktılar.

Sahih olan ise, Hazret-i Ebû Bekir’in, Bilâl’i satın alıp onu âzâd ettiğidir.

İbn Ebi Necih’in, Mücahid’den rivâyet ettiğine göre Mekke’de bazı kimseler îman etmişlerdi. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Medine’de bulunan ashabından birisi onlara: Yanımıza hicret ediniz. Bizler sizi yanımıza hicret etmedikçe kendimizden göremeyiz, dediler.

Bunun üzerine Medine’ye gitmek kastıyla Mekke’den çıktılar. Kureyşliler yolda onlara yetiştiler. Onları, işkenceye maruz bıraktılar, bunlar da istemeyerek, zor ve baskı altında kalarak küfrü gerektiren sözler söylediler. İşte bu âyet-i kerîme onlar hakkında nazil oldu.

Bu İki rivâyeti Mücahid’den, İsmail b. İshak nakletmektedir.

Tirmizî ise, Âişe (radıyallahü anha)’dan şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ammâr, iki şey arasında muhayyer bırakıldıkça, mutlaka onların en doğru olanını tercih etmiştir.” Bu hadis hasen, garib bir hadistir. Tirmizî, Menâkıb 34.

Enes b. Malik’den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Şüphesiz cennet üç kişiye hasret duyar: Ali, Ammâr ve Selman b. Rebia.” Tirmizî dedi ki: Bu, garib bir hadistir. Ve biz bunun, el-Hasan b. Salih’in rivâyet ettiği yoldan başka bir yoldan geldiğini bilmiyoruz. Tirmizî, Menâkıb 33- Tirmizînin eldeki baskılı nüshasında sadece: “Selman” denilmekte, bab başlığındn ise: -Menakıbu’s-Selmâni’l-Farisi (radıyallahü anh) denilmektedir,

3. Zorlamanın (İkrahın) Hükme Etkileri:

Yüce Allah, zorlama (ikrah) halinde küfrü, müsamaha ile karşılayıp bundan dolayı sorgulamadığından, ilim adamları da şeriatın bütün t’er’î hükümlerini bu asla göre yorumlamışlardır. Bu fer’î hükümler için zorlama söz konusu olduğu takdirde bundan dolayı kişi sorumlu tutulmaz ve buna herhangi bir hüküm terettüp etmez. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet edilen meşhur haberde de bu husus ifade edilmiştir: “Ümmetimden hata, unutma ve işlemek üzere zorlandıkları şey (in sorumluluğu) kaldırılmıştır. ” İbn Mâce, Talnk 16.

Bu haberin senedi sahih olmasa dahi, ilim adamlarının ittifakı ile, ihtiva ettiği mana sahihtir. Bunu, Kadı Ebû Bekir b. el-Arabî ifade etmiştir.

Ebû Muhammed Abdulhak ise, hadisin isnadının sahih olduğunu sözkonusu etmiş ve şöyle demiştir: Ebû Bekir el-Asilî bunu, “el-Fevaid”de, İbnü’l-Münzir de “Kitabü’l-îknâ”da. zikretmiştir.

4. Öldürülmek Korkusuyla (İkrah) Küfrü Gerektiren Sözleri Söyleyenin Hükmü:

İlim ehli icma ile, öldürüleceğinden korkacak kadar küfre zorlanan (İkrah olunan) kimsenin, kalbi Îman ile dolu olduğu halde kâfir olursa, günahkâr olmayacağını, hanımının ondan bâin (boş) olmayacağını ve hakkında küfür hükmü verilmeyeceğini kabul etmişlerdir. Malikin, Kûfelilerin ve Şâfiî’nin görüşü budur.

Ancak, Muhammed b. el-Hasen şöyle demiştir: Bir kimse, şirki açığa vuracak olursa, zahiren o mürted olur. Kendisi ile yüce Allah arasında ise müslümandır. Hanımı ondan bâin talâk ile boş olur, ölürse namazı kılınmaz. Babası müslüman olarak ölürse, babasından da miras almaz.

Ancak, Kitap ve Sünnet bu kanaati reddetmektedir. Çünkü yüce Allah burada: “Zorlanan müstesna olmak üzere” diye buyurduğu gibi, başka yerlerde de şöyle buyurmaktadır:

“Onlardan gelecek bir zarardan korunmaya çalışmanız müstesna” (Ali İmrân, 3/28);

“Nefislerine zulmedenler olarak canlarını alacağı kimselere melekler: Ne işte idiniz? derler. Onlar: Biz, yeryüzünde mustaz’af kimselerdik derler,” (en-Nisâ, 4/97) Bir başka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ancak çare bulamayan, yol bulamayan erkek kadın ve çocuklardan mustaz’af olanlar müstesna.” (en-Nisâ, 4/98) Böylelikle yüce Allah, mağlup düşürülmeleri söz konusu olmadıkça Allah’ın emrettiklerini terk etmeyen mustaz’aflan mazur görmektedir. İkrah altında bulunan kişi ise ancak mustaz’aftır ve Allah’ın emirlerini yerine getirmekten imtina etmeyen birisidir. Bu açıklamayı Buhârî yapmıştır. Buhârî, İkrah (89.) bolümün başında dsha geniş açıklamalar için, meselâ, el-Askalânî, Fethu’l-Bâri, XII, 328, vd.ns bakılabilir.

5. Zorlama (İkrah) Dolayıst İle Verilen Ruhsatlar:

İlim adamlarından bir kesimin kanaatine göre (ikrah halinde) ruhsat, yalnızca sözle ilgilidir. Fiil hakkında ise ruhsat sözkonusu değildir. Meselâ, Allah’tan başkasının önünde secde etmek, kıbleden başka bir tarafa namaz kılmak, müslüman bir kimseyi öldürmek yahut vurmak ya da malını yemek, yahut zina etmek, İçki içmek, faiz yemek gibi zorlamalar halinde ruhsat söz konusu değildir. Bu görüş, Hasan-ı Basrî -Allah ondan razı olsun- den rivâyet edilmiştir. el-Evzaî ile bizim (mezhebimize mensup) ilim adamlarımızdan Suhnûn’un kanaati de budur.

Muhammed b. el-Hasen ise der ki: Esir olan bir kimseye: Bu puta secde et, aksi takdirde seni öldürürüz denilecek olursa, eğer put kıble tarafında ise, secde etsin ve yüce Allah’ın önünde secde etmek niyetini taşısın. Şayet kıbleden başka bir tarafa ise, onu öldürecek olsalar dahi secde etmemelidir.

Sahih olan ise, kıbleden başka bir tarafta olsa dahi, secde edebileceğidir. Böyle bir durumda da secde etmek niye uygun olmasın ki? Çünkü Sahih’te İbn Ömer’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’den Medine’ye gelişinde, bineği üzerinde yüzü hangi tarafa dönük olursa olsun (nafile) namaz kılardı. İşte yüce Allah’ın:

“Bundan dolayı nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır” (el-Bakara, 2/115) âyeti bu hususta nazil olmuştur. Müslim, Salâtul-Müsafirîn 33; Nesâî, Salat 23; Müsned, II, 20. Bir rivâyette ise: Bineği üzerinde de vitir kılardı. Şu kadar var ki, bineği üzerinde farz namaz kılmazdı, denilmektedir. Müslim, Salatul-Müsâfirîn 39; Nesâî, Saki t 23.

Güvenlik halinde, yolculuk sebebiyle bineğin üzerinden inmenin vereceği yorgunluk dolayısıyla, yolculukta bu şekilde namaz kılma mubah olduğuna göre, böyle bir durumda bu niçin mubah olmasın?

İkrah dolayısıyla ruhsatın yalnız söze münhasır olduğunu kabul edenler, İbn Mes’ûd’un şu sözünü delil gösterirler; Otorite sahibi bir kimsenin bana vuracağı iki kamçıyı Önleyebilecek ise, söylemeyeceğim hiç bir söz yoktur. Burada İbn Mes’ûd ruhsatı söze münhasır olarak dile getirmiş, davranıştan söz etmemiştir. Ancak, İbn Mes’ûd’un bu sözünde delil olacak taraf yoktur. Çünkü burada sözün, misal olarak zikredilmiş olma ihtimali vardır ve o, fiilin de aynı hükümde olduğunu kastetmiş olabilir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Kişi içten içe imanını muhafaza etmesi şartıyla, fiilî ya da sözlü ikrah arasında fark yoktur. Bu görüş, Ömer b. el-Hattâb ve Meklıul’den rivâyet edilmiştir. Malik ile Iraklılardan bir kesimin görüşü de budur. İbnü’l-Kasım’ın, Malik’den rivâyetine göre bir kimse içki içmeye, namazı terketmeye yahut Ramazan günü oruç açmaya zorlanacak olursa, bu kimseden günah kaldırılmıştır.

6. Çeşitli Fiilleri İşlemek İçin Zorlanma (İkrah):

İlim adamları, icma ile şunu kabul etmişlerdir: Başkasını öldürmek üzere zorlanan bir kimsenin, o kimseyi öldürmeye kalkışması, döverek veya başka bir yolla onun haram olan haklarım çiğnemesi câiz değildir. Böyle bir baskıya maruz kalan kişi, başına gelen bu musibete sabreder, başkasına zarar vermek suretiyle kendisini kurtarmaya kalkışması helâl değildir, dünya ve âhirette Allah’tan esenlik dilemekle yetinir.

Zina konusunda görüş ayrılığı vardır. Mutarrif, Esbağ, İbn Abdi’l-Hakem ve İbnü’l-Mâcişûn derler ki: Hiç kimse bu işi yapamaz. Öldürülecek olsa dahi yapmamalıdır. Yapacak olursa günahkârdır ve ona had uygulamak gerekir. Ebû Sevr ve el-Hasen de böyle demişlerdir.

İbnü’l-Arabî der ki: Sahih olan, böyle bir kimsenin zinaya kalkışmasının câiz olduğu ve böyle bir kimseye haddin -gerekli olduğunu görenlerin aksine-gerekmediğidir. Çünkü bunlar, böyle bir kimsenin şehvetinin hilkatten gelen bir şehvet olduğunu ve bunun için ikrahın düşünülemeyeceğini kabul etmişlerdir. Ancak bunlar, şehveti asıl hareket ettiren sebepten gafil kalmışlardır. Bu ise, böyle bir şeye mecbur edilmektir. Zaten onun hükmünü kaldıran da budur. Had ancak ihtiyarî bir sebebin ortaya çıkardığı şehvet dolayısıyla gereklidir. Bu durumda haddi gerekli görenler, bir şeyi zıddına kıyas etmişlerdir. O bakımdan bunlar, kendiliklerinden doğruya isabet ettirememişlerdir.

İbn Huveyzimendâd da “Ahkâm”ında şöyle demektedir: Mezhebimize mensup ilim adamlarımız, kişinin zinaya ikrah edilmesi halinde, hükmün ne olacağı konusunda farklı görüşlere sahiptirler. Kimisi böylesine had uygulanır demişlerdir. Zira o, bu işi kendi ihtiyarı ile yapmaktadır. Kimisi de buna had gerekmez, derler. İbn Huveyzimendâd dedi ki: Sahih olan da budur. Ebû Hanîfe de şöyle demektedir: Eğer onu zinaya zorlayan kişi sultan (devlet yetkilisi )’nden başkası ise, ona had uygulanır. Onu zorlayan kişi sultan ise, kıyasa göre had vurulması gerekir. Ancak ben istihsanen ona had vurulmaması gerektiği kanaatindeyim. İki arkadaşı (Ebû Yûsuf ile Muhammed) ona muhalefet ederek şöyle derler: Her iki durumda da böylesine had gerekmez. Onlar bu konuda, erkekliğin sertleşmesini göz önünde bulundurmayıp şöyle demişlerdir: Zina işlemekle öldürülmekten kurtulacağını bildiği takdirde bu işe kalkışması câiz olur. İbnü’l-Munzir de der ki: Bu durumda böylesine had gerekmez, bu konuda zorlayan kimsenin devlet yetkilisi olması ile olmaması arasında da bir fark yoktur.

7. Zorlanan Kimsenin (Mükreh) Boşaması ve Kölelerini Âzâd Etmesi:

İlim adamları, zorlama altındaki kimsenin hanımını boşaması ve kölesini âzâd etmesi hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Şâfiî ve mezhebine mensup ilim adamları: Bu konuda ona hiç bir şey düşmez, derler, ibn Vehb’in, ibn. Ömer, Ali ve İbn Abbâs’dan naklettiğine göre onlar, böyle bir kimsenin boşamasının hiç bir hüküm ifade etmediği görüşünde idiler. İbnü’l-Münzir de, İbn ez-Zübeyr, İbn Ömer, İbn Abbâs, Atâ, Tavus, el-Hasen, Şureyh, el-Kasım, Salim, Malik, el-Hvzaî, Ahmed, İshâk ve Ebû Sevr’den de bu görüşü nakletmektedir.

Bir başka kesim ise böyle birisinin boşamasını geçerli kabul etmişlerdir. Bu görüş en-Nehaî, en-Nehaî, Ebû Kilâbe , ez-Zührî ve Katade’den rivâyet edilmiştir. Kufeli ilim adamlarının görüşü de budur. Ebû Hanîfe der ki: İkrah altında bulunan kimsenin boşaması geçerlidir. Çünkü böyle bir kişinin ikrah ile kaybeldği, rızadan daha fazla birşey değildir. Kıza ise boşamada -tıpkı alay olsun diye bu işi yapan kimsede olduğu gibi- şart değildir.

Ancak bu batıl bir kıyastır. Alay olsun diye hanımını boşayan kimse, kendi rızası ile boşamayı gerçekleştirmeyi kastetmiştir. Zorlanan bir kimse ise, hanımını boşamaya razı da değildir, böyle bir niyete de sahip değildir, Hazret-i Peygamber ise: “Ameller ancak niyetler iledir” Bu hadisin zikredildiği bazı yerler: Buhârî, Bed’u’l-Vahy 1, Îman 41. Nikâh 5. Tn 1:11c U…: Müslim, İın:lre 155: Ebû Dâvûd, Tnklk 11; Tirmizî, Fedailu’l-Cihâd 16; Nesâî, TnMrc 59…: İbn Mâce, Zühd 26: Müsned, I. 25. 43… diye buyurmuştur. Buhârî’de de şöyle denilmektedir: İbn Abbâs, hırsızların zorlaması sonucu hanımını boşayan kimse hakkında: Bunun hiç bir kıymeti yoktur, demiştir. Buhârî, Talâk 11. İbn Ömer, İbn ez-Zübeyr, en-Nehaî ve el-Hasen de böyle demişlerdir. en-Nehaî de şöyle der: Hırsızlar, böyle bir kimseyi zorlayacak olurlarsa bu talâk değildir. Eğer devlet yöneticisi (sultan) onu zorlayacak olursa, o takdirde bu bir talaktır. İbn Uyeyne bunu açıklayarak söyle demektedir: Çünkü hırsız, böyle bir kimseyi öldürmeye kalkışır. Devlet yöneticisi ise bu durumda kimseyi öldürmez.

8. Zorlama Altında Yapılan Alış-Veriş:

Zorlama altında bulunan (mükreh) ile baskı altında bulunan (madğût)’ın alış verişinin iki hali sözkonusudur. Birincisi kişinin yerine getirmekle yükümlü olduğu bir hak (vazife) dolayısıyla malını satması halidir. Böyle bir satış geçerlidir, uygundur. Fukahâya göre bu satışta dönüş söz konusu değildir. Çünkü böyle bir kimsenin o sattığı malın dışındaki bir şeyle üzerindeki hakkı hak sahibine ödemesi gerekir. Böyle bir işi yapmadığına göre, onun bu malı satışı, kendi tercihi ile yapmış gibidir ve o bakımdan böyle bir satış onun için bağlayıcıdır.

Zulmen zorlanarak, yahut baskı altında tutulan kimsenin satışı ise, satanın aleyhine olmak üzere câiz değildir. Bu durumda böyle bir kimsenin herhangi bir bedel ödemeden kendi eşyasını alması öncelikle söz konusudur. Bu durumda müşteri de ödediği bedeli gider o zalimden alır. Şayet eşya telef olmuşsa, bu durumda ikrah altında satan, o malın bedelinden veya kıymetinden hangisi daha fazla ise, -eğer müşteri, zalimin yaptığı bu haksızlığı bilmeyen birisi ise- zalimden alır. Mutarrif der ki: Zorlanan kimsenin durumunu bilen müşteriler, satın aldıkları kölelerin ve ticaret mallarının -tıpkı gasıp gibi- tazminatını öderler. Satın alanın, bu satın almadan sonra köleler hakkındaki âzâd yahut tedbir (ölümünden sonra âzâd olmalarını söylemesi) yahud vakıf gibi yeni tasarrufları, zorlanan kimseyi (mükrehi) bağlamaz ve o kendi malını geri almak hakkına sahiptir. Suhnûn der ki: Mezhebimize mensup ilim adamları da, Irak âlimleri de ittifakla mükrehin, zulüm ve haksızlık esası üzere yapılacak satışları câiz değildir, demişlerdir. Bu bir icmadır.

9. Zorlanan Kimsenin (Mükrehin) Nikâhı:

Mükrehin nikâhına gelince, Suhnûn der ki: Mezhebimize mensup ilim adamları, mükıeh erkek ve kadının nikâhının batıl olduğunu icma ile (ittifakla) kabul etmişler ve şöyle demişlerdir: Böyle bir nikâh üzere devam etmek câiz değildir, çünkü böyle bir nikâh akdi gerçekleşmemiştir.

Muhammed b. Suhnûn der ki: İraklılar, ikrah altındaki kimsenin nikâhını câiz kabul etmiş ve şöyle demişlerdir: Bir kimse bir kadına on bin dirhem mehir ile ödemek üzere nikâhlamaya zorlanacak olnrsa ve o kadının dengi olan diğer kadınların mehri bin dirhem ise, bu nikâh caizdir; fakat onun ödemekle mükellef olduğu mehir miktarı bin dirhemdir, bundan fazlası batıl olur. Muhammed (b. Suhnûn) der ki: Iraklılar bin dirhemden fazlasını iptal ettikleri gibi, zorlama sebebiyle nikâhı da iptal etmeleri gerekir. Onların bu görüşleri, Ensar’dan olan Hizam kızı Hansa yoluyla gelen hadiste sabit olan sünnete Dul bir kadın iken, babası Hansa’yı evlendirdi. Ancak Hansa bu işten hoşlanmadı. Resûlüllah’a arz edince, o da babasının nikâhını geçersiz saydı. (Buhârî, Nikâh 42, İkrah 3, Hiyei 11: Ebû Dâvûd, Nikâlı 25: Nesâi, Nikâh 35; Dârimî, Nikâh 14; Muvatta’, Nikâh 25; Müsned, VI, 328). de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın nikâhlanmaları hususunda kadınlarla İstişare edilmesini emreden sünnete de muhaliftir. Buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. O bakımdan onların bu görüşlerinin bir anlamı da yoktur.

10. Nikâh ve Cinsel İlişki İçin Zorlama:

Nikâh için zorlanmakla birlikte, cinsel ilişki ve nikâha razı olmak için zorlanmayan bir kimse, bu şekilde nikâhlandığı bir kadın ile cinsel ilişkiye geçecek olursa, bize göre miktarı tesbit edilen mehir esas alınarak nikâhı geçerlidir ve ona had uygulanmaz. Şayet: Ben nikâha razı olmayarak onunla cinsel ilişkiye geçtim, diyecek olursa, ona had ve miktarı tesbit edilmiş mehiri ödemek düşer. Çünkü bu kimse miktarı tesbit edilen mehri iptal etmek için iddiada bulunmaktadır. Şayet kadın, erkeğin nikâha zorlandığını bilerek bu işe kalkışacak olursa, ona da had uygulanır.

Nikâhı kabul etmeye ve cinsel ilişkiye zorlanan kadına had düşmez ve onun mehir alma hakkı olur, ilişkiye geçen erkeğe had uygulanır. Bu mesele iyice bellenmelidir. Bunu Suhnûn ifade etmiştir.

11. Kadının Zinaya Zorlanması:

Kadın, zinaya zorlanacak olursa, ona had düşmez. Çünkü yüce Allah:

“Zorlanan müstesna olmak üzere” diye buyurmuştur. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Allah, ümmetimin hata, unutma ve zorlanarak yaptıkları şeylerini affetmiştir.” İbn Mâce, Talâk 16. Yüce Allah’ın:

“Kim onları zorlarsa, şüphe yok ki Allah, onların zorlanmalarından sonra mağfiret ve rahmet edicidir.” (en-Nûr, 24/33) âyeti da bunu gerektirmektedir ki, burada sözü edilenler zinaya zorlanan cariyelerdir.

Köle tarafından zinaya zorlanan cariye hakkında Hazret-i Ömer’in verdiği hüküm de bu şekilde olup, o cariyeye zina cezası uygulamamıştır.

İlim adamları, zinaya zorlanan kadına had uygulanmayacağını ittifakla kabul etmişlerdir. Malik de şöyle demektedir: Kadın, kocası bulunmaksızın hamile olduğu görülüp de, ben zina etmek için zorlandım, diyecek olursa, onun bu iddiası kabul olunmaz ve ona had uygulanır.

Ancak bu hususta onun bir beyyinesi bulunuyor yahut kanları akarak gelmiş veya zorlanırken yanına varılmış olması veya buna benzer durumunun tesbit edilmesi hali müstesnadır.

Malik, bu hususta Ömer b. el-Hattâb’ın şu sözlerini delil göstermektedir: Muhsan olmaları halinde ve beyyine bulunup yahut hamilelik görülüp veya itiraf sözkonusu ise, erkek ve kadınlardan zina edenlerin recm edilmeleri Allah’ın Kitabında yer alan bir gerçektir. Buhârî, Hudûd 31; Müslim, Hudûd 15. Muvatta’, Hudûd 8; Müsned, I, 40, 55

İbnü’l-Münzir der ki: Ben, bu hususta birinci görüşü kabul etmekteyim.

12. Zinaya Zorlanan Kadına, Mehrin Gerekip Gerekmediği:

Zorlanarak kendisiyle zina edilen kadına mehir vermenin gerekip gerekmediği hususunda görüş ayrılığı vardır. Atâ ve ez-Zührî derler ki: Böyle bir kadına mehr-i misil verilmesi gerekir. Bu, Malik, Şâfiî, Ahmed, İshak ve Ebû Sevr’in de görüşüdür. es-Sevrî der ki: Onunla zina eden erkeğe had uygulanacak olursa, mehir de söz konusu olmaz. Bu görüş, en-Nehaî’den de rivâyet edilmiştir. Malikin mezhebine mensup ilim adamları da, rey ashabı da bu görüştedirler. İbnü’l-Münzir ise birinci görüş sahih olandır, demektedir.

13. Kocadan Hanımının Zorla Alınmak İstenmesi:

Bir kimse hanımını ellerine vermesi helal olmayan kimselere teslim etmeye zorlanacak olursa, onu verir ve bu uğurda kendisini ölüme bırakmaz. Onu kurtarmak için herhangi bir eziyete de katlanmasına gerek yoktur. Bu görüşe delil gösterilen hadis ile ilgili olarak şu söylenebilir: Bu hadîs, bu görüşe delil olamaz. Çünkü Hazret-i İbrahim’in, Allah’ın bir peygamberi olarak, böyle bir duruma karşı korunacağından emin bir durumda olması ihtimali vardır. Sara da mü’min olarak gösterilebilecek en büyük direnci göstermiş ve karşı koymuştur. Allah’tan bu zorbaya karşı kendisine yardımcı olmasını istemiştir. Sonuç olarak şunu söylemek dalın uygun görülebilir: Böyle bir sınavla karşı karşıya kalan erkek ve kadın, ikrâha boyun eğmemek için bütün güçleriyle karşı koymalıdırlar. Ayrıca Hü:. Peygamberin: “… ailesi (hanımı)ni sallallahü aleyhi ve sellemunurken öldürülen şehiddir,..” (Ebû Dâvûd, Sünne 29: Nesâî, Tahrimu’d-Dem 23; Tirmizî, Diyat 21) diye buyurmuş olması bu uğurda işin nerelere kadar göze nlınabileceğini/ahniMsı gerektiğini işaret çimektedir. Bu konudaki asıl dayanak, Buhârînin, Ebû Hüreyre’den yaptığı şu rivâyettir: Ebû Hüreyre dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İbrahim (aleyhisselâm), Sara ile hicret etti. Onunla bir şehire girdi. Orada krallardan bir kral yahut zorbalardan bir zorba vardı. Bu kral ona, o kadını bana gönder, diye haber gönderdi. Hazret-i İbrahim onu gönderdi. Kral, Sâra’ya gitmek üzere kalktı, o da kalkıp abdest alıp namaz kıldı ve şöyle dua etti: Allah’ım, eğer ben Sana ve senin peygamberine îman etmiş isem şu kâfiri bana musallat etme. Birden hırıltılı nefes almaya başladı ve ayağını yere vurmaya koyuldu.” Buhârî, İkrah 6, Buyu 100: Müsned, II. 404.

Bu hadis, aynı zamanda Sârâ’nın kınanacak bir hali sözkonusu olmadığı gibi, zorlanan bir kadın için kınamanın; halvetten daha büyük işler dolayısıyla da haddin sözkonusu olmayacağına delil teşkil etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

14. Zorlama Altında Yapılan Yemin:

Zorlanarak yemin edenin (miikreh’in) yemini İse Malik, Şâfiî, Ebû Sevr ve ilim adamlarının çoğunluğuna göre hiç bir şey gerektirmez. İbn Mâcişûn der ki: Bir kimse yemin etmeye zorlanacak olursa, ister Allah’a itaat olan bir hususa dair yemin etsin, ister masiyel olan bir hususa dair yemin etsin farketmez.

Mutarrif de şöyle demektedir: Bir kimse, Allah’a isyanı gerektirecek bir hususa yahut da İşlenmesi itaat da olmayan, masiyet de olmayan bir hususa dair yemine zorlanacak olursa, bu husustaki yemin hükümsüzdür. Eğer, mesela yöneticinin fasık bir kimseyi yakalayarak ona talâk ile içki içmeyeceğine dair yemin ettirse, yahut fasıklık etmeyeceğine, yapacağı işinde kimseyi aldatmayacağına dair yemin etmeye zorlasa, yahutl da baba oğlunu terbiye etmek maksadıyla yemin ettirirse, böyle bir yemin bağlayıcıdır, İsterse ikrah altında bulunan kimse yükümlü tutulduğu bu hususlarda hala etmiş dahi olsa farketmez. İbn Habib de böyle demiştir.

Ebû Hanîfe ve Kûfelilerden ona uyanlar ise şöyle derler: Böyle bir kimse bir İşi yapmamak üzere yemin edip de sonradan yapacak olursa, yeminini bozmuş olur. Derler ki: Çünkü zorlanan bir kimse için yapacağı bütün yeminlerde kinayeli ve üstü kapalı ifadeler ile başka şeyleri kastetme imkânı vardır. Bu kişi yemininde, kinayeli ve Üstü kapalı ifadelere başvurmayıp niyeti de zorlandığı şeye muhalif olan başka yönlere kaymadığına göre, o kimse yemini kastetmiş demektir.

Birinci görüşün sallallahü aleyhi ve sellemunucuları ise şöyle detil getirirler: Bir kimse yemine zorlanacak olursa, onun niyeti elbetteki sözüne muhaliftir. Çünkü o, hakkında yemin ettiği şeyi istememektedir. Buna zorlanmış bulunmaktadır.

15. Yeminin Bozulması İçin Zorlamak (Ikrâh):

İbnü’l-Arabî der ki: Garip hususlardan birisi de bizim (Maliki mezhebine mensup) ilim adamlarımızın, yemini bozmaya dair zorlama yapılırsa, bunun sonucunda yemin bozulur mu, bozulmaz mı konusunda farklı görüşlere sahip olmalarıdır. Bu, aslında Irak âlimlerinin ortaya attıkları ve onlardan bize sirayet etmiş bir meseledir. Keşke bu mesele de olmasaydı, onlar da olmasaydı. Ey mezhebimize mensup ilim adamları söyleyin bana, yeminin zorlama sonucu bağlayıcı olmadığı hususu ile, zorlama ile yeminin bozulmayacağı hususu arasındaki fark nedir? Artık Allah’tan korkun, basiretlerinize dönün ve böyle bir rivâyete kanmayın. Çünkü bu, dirayet hususunda olumsuz bir damgadır.

16. Mala Gelecek Zarar İkrah Sayılır mı:

Bir kimse, yemin etmek için zorlanıp da etmediği taktirde onun bir miktar malının alınması söz konusu olursa; -haksızca vergi alımlar, zalim vergi toplayıcılar ve haksızlık yapanların uygulamalarında görüldüğü gibi- bu konuda Malik şöyle demektedir: Böyle bir hususta takiyye (korunma) yoluna gidilmez. Kişi, yemini ile ancak bedenine gelecek zararı defetme yoluna gidebilir, malına gelecek zararı değil.

İbnu’l-Mâcişûn der ki: Böyle bir kimse, kendi malına gelecek zararı def ederek, bedenine gelecek bir zarardan korkmayacak olsa dahi yemin eder. İbnü’l-Kasim ise, Mutarrif’in kanaatini kabul eder ve o da bu görüşü Malik’den rivâyet eder. İbn Abdilhakem ve Esbağ da böyle demişlerdir.

Derim ki: İbnü’l-Mâcişûn’un görüşü sahih olandır. Çünkü kişinin malını savunması, canını savunması gibidir. el-Hasen ve Katade’nin de görüşü budur, ileride gelecektir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Muhakkak kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız size haramdır.” I Veda Haccı hutbesinin bir bölümünü teşkil eden bu âyetlerin geçtiği yerlerin bazdan: Buhâri, Hacc 132. Meğâzi 77…: Müslim, Hacc 147, Kasâme 29. 30; Tirmizî, Tefsir 9. sûre 2, Fiten 2; İbn Mâce, Mennsik 76, Fiten 2: Dârimî, Menâsik 72; Müsned, III. 313. 371… Yine bir başka hadisinde şöyle buyurmaktadır: “Müslümanın her şeyi müslümana haramdır: Kanı, malı ve ırzı (şeref, haysiyet ve namusu).” Müslim, Birr 32;Ebû Davûd, Ecleb 35: Tirmzî, Birr 18: İbn Mâce, Fiten 2; Müsned, II. 277, 360.

Ebû Hüreyre de şöyle rivâyet etmektedir: Bir adam, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek: Ey Allah’ın Rasulü dedi, ne dersin bir adam gelip malımı almak İsterse (ben ne yapayım)? Hazret-i Peygamber: “Ona malını verme” diye buyurdu. Adam: Peki ya benimle çarpışacak olursa ne dersin? Hazret-i Peygamber: “Sen de onunla çarpış” diye buyurdu. Yine adam: Peki, ya beni öldürecek olursa görüşün nedir? diye sorunca, Hazret-i Peygamber: “Sen şehidsin” diye buyurdu. Bu sefer adam: Peki, ya ben onu öldürecek olursam görüşün nedir? diye sorunca, Hazret-i Peygamber bu sefer: “O da ateştedir” diye buyurdu. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiş olup, Müslim, Îman 225. buna dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.

Mutarrif ve İbnü’l-Mâcişün derler ki: Bir kimse, “kendisinden yemin etmesi istenmeden önce, malına ve bedenine gelebilecek bir zarardan korkarak, zalim yöneticiye karşı kendisinden istenmeden önce yemine başlayıp da ona yemin edecek olursa, bu yemine bağlı kalması icabeder. İbn Abdilhakem ve Esbağ da böyle demişlerdir. Yine İbnu’l-Mâcişûn, zalim bir kimse tarafından yakalanıp da kendisine yemin ettirmeden önce elbette Mâlikîlere göre “belt; kesinlikle koparmak’ lâfzı ile yn fr.ı bir defada yahut ayrı ayrı üç lâfzı ile boşamak; Hanelilere göre üç defa yahut bir bâin talâk ile boşamaktır… (Sn di Ebû Ceyb, el-Kamüsu’l-Fıkkî, Beynıl 1408/1988, s. 31). Ayrıca bk. Buhâri, Talâk 11. 41: Ebû Dâvûd, Talâk 10. İl 39: Tirmizî, Talâk 2, 5: Nesâi, Talâk 8, 10, 22: İbn Mâce, Talâk 19.. talâkı ile yemin edecek olur da bu zalim kişi onu -yalan söylediği halde- bırakacak olursa, yemin eden kişi de dövülmekten ve öldürülmekten, malının alınmasından korkarak yemin etmiş ise, eğer korku ihtimalinin ağır basması ve zulmünden kurtulmak ümidi ile kendiliğinden yemin etmiş ise, bu kimse bu şartlar altında ikrah çerçevesi içerisine girmiş olur ve ona bir şey düşmez. Şayet kurtulmak ümidi ile yemin etmemiş ise, o takdirde o kimse iıânis (yeminini bozmuş) olur.

17. Küfrü Gerektiren Sözleri Söylemek İçin Zorlanan Kimsenin Gözönünde Bulundurması Gereken Hususlar:

Muhakkik ilim adamları şöyle demişlerdir: Zorlanan bir kimse, küfrü gerektiren sözler söyleyecek olursa, bu sözleri ancak kinayeli ifadelerle söylemesi câiz olur. Çünkü bu gibi kinayeli ifadeler kullanmak suretiyle yalandan kaçıp kurtulma imkânı vardır. Bu şekilde söylenmeyecek olursa, kişi kâfir olur. Çünkü zorlamanın kinayeli ifadeler üzerinde herhangi bir etkisi söz konusu olmaz. Mesela, bir kimseye; Allah’ı inkâr et” denilecek olursa, o da; diye “yâ”yı ilave ederek söyler. (Oyalanan kimseyi inkâr ediyorum demektir.) Aynı şekilde böyle birisine: Nebi’yi inkâr et, denilirse, o da şöyle der: “Nebiyyi inkâr ediyorum” diye şeddeli söyler. Bu da yüksekçe bir yer demektir. Yine, sofrayı andıran şekilde kuru hurma dallarından yapılan şey hakkında da kullanılır. O bu sözü söylerken, kalbiyle bunlardan birisini kasteder, böylelikle küfürden ve küfrün günahından da uzak durmuş olur. Şayet ona hemzeli olarak; Nebî’i inkâr et, denilecek olursa, o da “haber veren kimse”yi kastederek, Nebî’i inkâr ediyorum, der. Yani, Tulayha, Müseylemetü’l-Kezzâb gibi herhangi bir haber veren kimseyi kast eder. Ya da bununla, şairin hakkında şu beyiti söylemiş olduğu Nebî’i de kast edebilir:

“Bir araya toplanmış, un gibi çakıl yığınının yakınındaki yüksekçe yerinde (nebi’)

İnce ve ufalmış çakıl yığınına döndü.”

18. Küfre ve Başka Hususlara Zorlanan Kimsenin Ölümü Tercih Etmesi:

İlim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir: Bir kimse küfür üzere zorlanıp da öldürülmeyi tercih edecek olursa, Allah nezdinde ruhsatı tercih eden kişiden daha büyük ecir alır.

Ancak, işlenmesi helâl olmayan ve öldürülme dışındaki bir fiili işlemeye zorlanan kimse hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Mâlikî mezhebine mensup ilim adamları derler ki: Bu gibi durumlarda, zor olan yolu seçmek, öldürülmeyi ve dövülmeyi tercih etmek, Allah nezdinde ruhsat olanı yapmaktan daha faziletlidir. Bunu İbn Habib ve Suhnûn zikretmişlerdir.

İbn’Suhnûn ise, Iraklılardan şunu nakletmektedir: Bir kimse, öldürülmek yahut bir azasının kesilmesi veya ölümle sonuçlanmasından korkulacak şekilde dövülmek ile tehdit edilecek olursa, bu kimse şarap içmek yahut domuz eti yemek gibi zorlandığı işi yapabilir. Şayet öklürülünceye kadar denileni yapmayacak olursa, bunun günahkâr olacağından korkarız. Çünkü böyle bir kimse muztar (zaruret ile karşı karşıya bulunan) kimse gibidir.

Habbâb b. el-Eret şunu nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a, Kâ’be’nin gölgesinde elbisesine yastık gibi yaslanmış olduğu bir sırada şikayette bulunduk ve ben (Ona) şöyle dedim: Bizim için Allah’tan yardım dilemez misin, bizim için dua etmez misin? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Sizden öncekiler arasından (îman eden adam) yakalanır, yerde ona bir çukur kazılır, o çukura bırakılır. Testere getirilir, başının üzerine konulur ve ikiye bölünürdü. Demir taraklarla taranarak et ve kemiği bir birinden ayrılırdı. Fakat bütün bu yapılanlar, o kimseyi dininden alıkoymazdı. Allah’a yemin ederim ki O, binici, San’a’dan Hadramût’a kadar kalbinde Allah’ın korkusu ile, kurdun koyunlarına saldıracağı korkusundan başka hiç bir şeyden korkmaksızın (güvenlik içerisinde) yol alacağı bir hale kadar bu işi tamamlayacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz.” Buhârî, Menâkib 25, Menakıbul-Ensâr 29, İkıâh J: Ebû Dâvud, Cihad 97; Müsned, V, 109, 111, vi, 395

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) geçmiş ümmetlerden Allah yolunda o, zor şeylere sabretmeleri ve işkenceden kurtulmak kastıyla kalblerinde imanı gizlemeyip zahiren de kâfir olmayışlarından övgü ile söz etmektedir. İşte bu dövülmeyi, öldürülmeyi, hakir düşürülmeyi ve cennetler yurdunda ikâmeti ruhsata tercih edenlerin delilidir. İleride buna dair daha geniş açıklamalar, yüce Allah’ın izniyle Uhdûd (85. Sûre. olan el-Burûc) Sûresi’nde gelecektir.

Ebû Bekir Muhammed b. Muhammed b. el-Ferac b. el-Bağdadî şöyle demektedir: Bize, Şureyh b. Yûnus, İsmail b. İbrahim’den anlattı. O, Yûnus b. Ubeyd’den, o, el-Hasen’den naklettiğine göre, Museylime’nin bazı gözcüleri, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından iki kişiyi yakalayıp Museylime’nin yanına götürdüler. Onlardan birisine: Sen Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şahidlik eder misin diye sordu, o, evet dedi. Bu sefer: Peki, benim de Allah’ın Rasûlü olduğuma şahidlik eder misin diye sorunca, adamın yine: Evet demesi üzerine onu serbest bıraktı. Diğerine de: Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şahidlik eder misin diye sordu o; Evet dedi. Bu sefer: Peki, benim de Allah’ın Rasûlü olduğuma şahidlik eder misin, diye sorunca adam: Ben sağırım, kulaklarım işitmiyor, dedi. Müseylime bunu önüne alarak boynunu vurdu.

Kurtulan kişi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına vanp: Helâk oldum, dedi. Hazret-i Peygamber: “Seni helâk eden nedir?” diye sorunca, başından geçenleri anlattı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Senin arkadaşın sağlam olan yolu seçti. Sen de ruhsat yolunu seçtin. Şu anda halin ne ise osun.” Adam: Şehadet ederim ki sen Allah’ın Rasulüsün, dedi. Hazret-i Peygamber de: “Şu anda sen, ne üzere isen öylesin” diye buyurdu. Suyûtî, ed-Durru’l-Mensür, V, 172.

Zalim yöneticinin, kişinin kendisi hakkında yahud bir adamı ya da onun malını kendisine göstermesi üzerine yemin ettirmesi ile ilgili olarak el-Hasen şöyle demiştir: O kişiye, yahud da malına zarar geleceğinden korkarsa, (yalan yere) yemin etsin ve yeminin de keftaretini ödemesin. Kendisi yahud kendi malı hakkında yemin etmesi halinde de Katade’nin görüşü budur, ilim adamlarının bu husustaki görüşleri daha önceden geçmiş bulunmakladır.

Mûsa b. Muaviye’nin naklettiğine göre, Malik’in arkadaşlarından Ebû Sa-İd b. Eşres’e Tunus’daki sultan, öldürmek istediği bir adam hakkında o kimseyi evinde barındırmadığına ve onun nerede olduğunu bilmediğine dair yemin ettirdi. Bunun üzerine İbn Eşres de ona İstediği şekilde yemin etti ve o gün İbn Eşres hem o kimsenin bulunduğu yeri biliyordu, hem de yanında barındırmış idi. Sultan ona, üç talâk ile yemin etmesini söyled, İbn Eşres de ona istediği şekilde yemin ettikten sonra hanımına benden ayrı dur dedî. Hanımı da ondan ayrı durdu. Arkasından İbn Eşres bineğine binip Keyrevân’da el-Behlûl b. Râşid’in yanına gitti. Ona olanları anlattı. el-Behlül ona: Malik, senin yeminin yalan olduğu için hanımın senden boş olur der. ibn Eşres ona şöyle dedi: Ben de Malik’i böyle derken dinledim. Eakat ben bu konuda ruhsat istiyorum veya buna yakın, bu anlamda bir söz söyleyince el-Behlül b. Raşid ona şöyle dedi: Hasan-ı Basrî’nin dediğine göre ise, sen yemininde halis değilsin (yemininin hükmü yoktur) demiştir. Bunun üzerine İbn Eşres, el-Hasen’in görüşünü kabul ederek hanımına döndü.

Abdulmelik b. Habib de şunu anlatmaktadır: Bana, Ma’bed, el-Müseyyeb b. Şerik’den anlattı, o da Ebû Şeybe’den dedi ki: Ben, Enes b. Malik’e bir kimseye karşılık yakalanan bir diğer kimsenin durumu hakkında: O kimseyi yemin ederek koruyabilecekse. senin görüşüne göre yemin eder mî? diye sordum, o da: Evet dedi. Yemin ederim ki, yetmiş yalan yemin etmek, bir müslümanın bulunduğu yeri göstermekten bana daha kolay gelir.

İdris b. Yahya da dedi ki: Velid b. Abdulmelik casuslara, casusluk ederek insanlarla İlgili haberleri kendisine getirmesini emrederdi. Bu casuslardan birisi Recâ b. Hayve’nin ders halkasında oturdu. Oradakilerden birisinin Velid’e dil uzattığını gördü. Velid, durumu Reca’ya biîdirerek, ey Reca dedi. Senin meclisinde benden kötü şekilde söz ediliyor ve sen buna karşı çıkmıyorsun öyle mi? dedi. Reca: Böyle bir şey olmamıştır ey Mü’minlerin Emiri deyince, Velid ona: Kendisinden başka ilâh olmayan Allah adına yemin eder misin? deyince o: Kendisinden başka ilâh olmayan Allah adına, dedi. Bunun üzerine Velid, emir vererek casusa yetmiş kırbaç vuruldu. Bu casus, Recâ ile karşılaştığında şöyle dermiş; Ey Reca, benim sırtımda yetmiş kamçının izi durduğu halde, senin yüzün suyu için yağmur İstenir. Recâ da şöyle derdi: Senin için sırtına vurulan yetmiş kamçı, müslüman bir kimsenin öldürülmesinden daha hayırlıdır.

19. Zorlama (İkrâh)’ın Sınırı:

İkrahın sınırları hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)’ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir. Kişiyi korkutacak yahut bağlayacak veya dövecek olursan o, kendi nefsi adına emniyette değildir.

İbn Mes’ûd da şöyle demiştir: Benden iki kamçıyı dahi uzaklaştıracağını bilip de söylemeyeceğim hiç bir söz yoktur.

el-Hasen de der ki: Kıyâmet gününe kadar takiyye yapmak mü’min İçin caizdir. Şu kadar var ki, şanı yüce ve mübarek olan Allah, başkasının ölümüne sebep teşkil edecek bir davranışı takiyye olarak kabul buyurmamıştır.

en-Nehaî der ki: Zincire vurup bağlamak ikrahtır, hapse atmak ikrahtır. Mâlik’in görüşü de budur. Ancak Malik şöyle der: Korkutucu tehdit de bir ikrahtır. Velev ki bu haksızlık yapan kimsenin zulmü tahakkuk ettiğinde ve tehdit ettiğim yerine getirdiğinde bu korkutma gerçekleşmese bile. Ancak, Malik ve mezhebine mensup ilim adamlarına göre, dövme ve hapse atmanın belirli bir süre ile sınırlandırılması söz konusu değildir. Bu, acıtacak kadar dövmek ile sınırlandırılmıştır. Hapis ise, zorlanan kimsenin sıkıntıya düşeceği ve dallanacağı süre ile tahdit edilmiştir. Yine Malik’e göre, sultanın (devlet yetkilisinin) da, başkasının da zorlamaları bir ikrahtır.

Kûfeli bilginler çelişkiye düşerek, şarab içmek ve meyteyî yemek için hapse atmayı, zincire vurmayı ikrah kabul etmemişlerdir. Çünkü bu iki sebepten dolayı kişinin telef olacağından korkulmaz Kurtubî nin tercümeye esas aktığımız baskısına göre yapılacak olursa: “… korkulmaz” yerine korkulur’ şeklinde olmalıdır. Ancak bu hem mantıkî değildir; hem de Hanefî Mezhebine dair fıkıh kitaplarındaki (meselâ, el-İlıtiyân II, 106-107) ifadelere uygun değildir. Tercümede bu hıfzın bu şekilde kaydedilmesi bundandır. Oysa Hanefiler, bu iki şekli de kişinin: Filanın bende bin dirhem alacağı vardır, şeklindeki ikrarında ikrah olarak değerlendirmişlerdir.

İbn Suhnûn der ki: Fukahânın ileri derecedeki acı ve ızdırap veren uygulamaları ikrah kabul etmek üzere icma etmeleri, İkrahın kişinin Ölümü ile sonuçlanmayan hususlarda da söz konusu olduğuna delildir. Malik de, bir kimsenin tehdit, hapse atılmak veya dövülmek ile bir yemin etmeye zorlanacak olursa, bu yemini yapıp bundan dolayı yeminini bozmuş olmayacağı kanaatini benimsemiştir, Şâfiî, Ahmed, Ebû Sevr ve ilim adamlarının çoğunluğunun görüşü de budur.

20. Kinayeli İfadeler ve İkrah:

Kinayeli ve üstü kapalı ifadeler (tarizler) arasında, yalana ihtiyaç bırakmayacak olanlar vardır diye sabit olmuş ifade de bu bahsin kapsamındadır.

el-A’meş’in, İbrahim en-Nehaî’den rivâyetine göre o şöyle demiştir: Adamın birisine senden söylediğine dair bir takım sözler uluşacak olursa, senin: Allah’a yemin olsun ki, hiç şüphesiz Allah senin hakkında bu kabilden ne söylediğimi Aynı zamanda: “… senin hakkında bir şey söylemediğini bilir” anlamında bilir” demende bir mahzur yoktur. Abdulmelik b. Habib der ki, Bu: Şüphesiz Allah benim söylediğimi bilir anlamındadır. Fakat ifade zahiri itibariyle böyle bir şey söylemediği manasınadır. Bu durumda yemin ederken bu sözleri söyleyenin yeminini bozması (yalan olması) söz konusu olmadığı gibi, bu sözünde yalan söylemesi de mevzubahis değildir.

en-Nehaî der ki: Onların, kendilerine gelecek zararları önledikleri ve değişik anlamlara gelme ihtimali bulunan yemin ifadeleri vardı. Onlar, bu ifadeleri kullanmakla yalan söyledikleri görüşünde de değillerdi ve yalan yemin ettikleri kanaatinde de değillerdi. Abdulmelik dedi ki: Onlar, bu gibi ifadelere; hak hususunda bir hile ve bir aldatmaya dair olmaması şartıyla, tarizli (kinayeli) ifadeler ismini verirlerdi.

Yine el-A’meş der ki: İbrahim en-Nehaî, yanına birisi gelip de karşısına çıkmayı istemiyor idiyse, evinde mescid edindiği yerde oturur ve cariyesine şu talimatı verirdi: Ona git de ki: Allah’a yemin olsun ki o, mesciddedir.

Muğire’nin, İbrahim’den rivâyetine göre, askeri birlik arasında yer alan bir kimseye, komutanlarına arz edildikleri vakit şöyle demesini câiz görüyordu: Allah’a yemin ederim, benden başkasının bana doğruyu göstermesi söz konusu olmadıkça, ben doğru yolu bulamam. Yine benden başkasının beni bineğin sırtında taşıması müstesna, bineğim yoktur ve buna benzer sözleri söyleyebileceğini kabul ederdi. Abdulmelik der ki: O, “benden başkası” sözleriyle yüce Allah’ı kastetmektedir. Çünkü ona doğru yolu gösteren de, bineğin sırtında taşıma imkânı veren de O’dur. Bu gibi bir durumda kişinin yalan yere yemin ettiği ve sözünde yalancı olduğu görüşünde değillerdi. Ancak onlar, bu sözlerin aldatmak, zulüm ve hakkı inkâr etmek uğruna söylenmesini mekruh kabul ederler; bu işi yapmaya kalkışan kimselerin, bu aldatmalarında günahkâr olmakla birlikte, yeminleri dolayısıyla keffarette bulunmalarının vacib olmadığı görüşündeydiler.

21. Küfre Göğüs Açanlar:

“Fakat küfre göğüs açarsa” yani, küfrü kabul için göğsüne genişlik verirse… demektir.

Bunu yüce Allah’tan başka hiç kimse bilemez. Bu, aynı zamanda Kaderiyyenin görüşünü de reddetmektedir.

“Göğüs” kelimesi mefûl olarak nasb edilmiştir.

“… İşte Allah’ın gazabı onların üzerinedir ve onlar için çok büyük bir azâb” olan cehennem azâbı

“da vardır.”

Nahl 105

Yalnızca, Allah’ın ayetlerine inanmayanlar yalan uydurur. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir.

Diyanet Vakfı
Allahın ayetlerine inanmayanlar, ancak yalan uydurur. İşte onlar, yalancıların kendileridir.

Kurtubi Tefsiri
Ancak Allah’ın âyetlerine îman etmeyenler, yalan uydurup düzerler. İşte yalancıların tâ kendileri onlardır.

“Ancak, Allah’ın âyetlerine îman etmeyenler, yalan uydurup düzerler.”

Bu, onların Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı yalan uydurmakla nitelendirmelerine verilen bir cevaptır.

“İşte yalancıların tâ kendileri onlardır.” Bu da onların yalancılıkla nitelendirilmelerinin ileri bir derecesini ifade etmektedir. Yani onların söyledikleri yalana nisbetle bütün yalanlar az sayılır. Mesela, filan kişi yalan söyledi, denilir ama, o yalancıdır denilmeyebilir.

Çünkü fiil kullanıldığı zaman bunun gerçekten durumu ifade etme ihtimali de vardır, öyle olmayabilir de. Ancak, sıfat olarak kullanılacak olursa, bu sıfat o kimseden ayrılmaz. Bundan dolayı Âdem, Rabbine karşı geldi ve sının aştı denilir ama, Âdem, isyankâr ve haddi aşandır, denilmez. Eğer, filan kişi yalan söyledi. O bakımdan o yalancıdır, denilecek olursa, o takdirde bu, o kimsenin yalancılık vasfının ileri derecede olduğu anlamındadır. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî yapmıştır.

Nahl 104

Allah’ın ayetlerine inanmayanları Allah hidayete erdirmez ve onlar için acı bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
Allahın ayetlerine inanmayanlar yok mu, kuşkusuz Allah onları doğru yola iletmez ve onlar için elem verici bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın âyetlerine îman etmeyenleri şüphesiz ki Allah hidâyete erdirmez. Onlara can yakıcı bir azâb da vardır.

“Allah’ın âyetlerine îman etmeyenleri” yani, şu Kur’ân-ı Kerîme îman etmeyen müşrikleri

“şüphesiz ki Allah hidâyete erdirmez. Onlara can yakıcı bir azâb da vardır.”

Nahl 103

Andolsun, onların: “Ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. İşaret ettikleri kişinin dili yabancıdır. Bu ise apaçık Arapça bir dildir.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz biz onların: «Kuranı ona ancak bir insan öğretiyor» dediklerini biliyoruz. Kendisine nisbet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Halbuki bu (Kuran) apaçık bir Arapçadır.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki onların: “Ona muhakkak bir İnsan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. İnkâra saparak kastettikleri o kimsenin dili yabancıdır. Bu ise apaçık bir Arapçadır.

“Yemin olsun ki onların: Ona muhakkak bir insan öğretiyor, dediklerini biliyoruz” âyetinde, Hazret-i Peygamber’e öğretiyor dedikleri bu şahsın ismi hususunda farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre sözü geçen bu kişi, el-Fâkih b. el-Muğire’nin kölesi olup ismi Cebr idi. Önceleri hristiyanken sonra İslama girdi. Kureyş’in kâfirleri, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan -ümmî olup hiç bir kitap okumamış olduğu halde- geçmiş ve gelecek olaylara dair haberleri işittiklerinde: Ona, bunları muhakkak Cebr öğretmektedir, diyorlardı. Cebr ise Arap olmayan bir kimse idi. yüce Allah da onların bu iddialarını şöylece cevaplandırmaktadır:

“İnkâra saparak kastettikleri o kimsenin dili yabancıdır. Bu ise apaçık bir Arapçadır.” Hiç bir insanın ve cinnin tek bir sûresine ve daha fazla bir bölümüne karşı çıkarak benzerini meydana koyamadığı böyle bir sözü Arap olmayan Cebr ona nasıl öğretebilir?

en-Nakkâş’ın naklettiğine göre, Cebr’in efendisi onu dövüyor ve ona şöyle diyordu: Muhammed’e sen öğretiyorsun ha! O: Allah’a yemin ederim ki hayır. Bilâkis o bana öğretiyor ve beni doğruya iletiyor, diyordu.

İbn İshak der ki: Bana nakledildiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) el-Hadramî oğullarının kölesi olan ve Cebr adındaki hristiyan bir kölenin yanında çokça otururdu. Bu kişi, (önceki) kitapları okuyan birisi idi. Bunun üzerine müşrikler: Allah’a yemin olsun ki, Muhammed’in bu getirdiklerini ona şu hristiyan Cebr’den başkası öğretmiyor.

İkrime ise, bu kişinin ismi Yaiş idi, el-Hadramî oğullarının bir kölesi idi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona Kur’ân-ı Kerîm’i öğretiyordu. Bu el-Maverdî nakletmektedir.

es-Sa’lebî’nin, İkrime ve Katade’den naklettiğine göre bu, Muğire oğullarının bir kölesi olup ismi Yaîş idi. Arapça olmayan kitapları okumasını bilirdi. Kureyşlilerin: Şüphesiz ona bir insan öğretiyor, demeleri üzerine bu âyet-i kerîme indi.

el-Mehdevî’nin, İkrime’den naklettiğine göre bu, Âmir b. Lüey oğullarının bir kölesi olup ismi Yaîş idi.

Abdullah b. Müslim el-Hadramî dedi ki: Bizim, Aynu’t-Temrliler’den hıristiyan iki kölemiz vardı. Bunlardan birisinin ismi Yesar, diğerinin ismi da Cebr idi. el-Maverdî ile el-Kuşeyrî ve es-Sa’lebîde böyle nakletmelerdir, Şu kadar var ki es-Sa’lebî şunları da söylemektedir: Bunlardan birisinin ismi Nebt, künyesi Ebû Fükeyhe idi. Diğerinin ismi ise Cebr idi. Bunların ikisi de kılıç yapar ve kılıç bileyler idi. Ellerinde bulunan bir kitabı okuyorlardı. es-Sa’lebî (devamla) der ki: Bunlar, Tevrat ve İncil’i okurlardı. el-Maverdî ve el-Mehdevî ise Tevrat okurlardı, demişlerdir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunların yanlarından geçer, onların okuyuşlarını dinlerdi. Müşriklerin: Bunlardan öğreniyor, demeleri üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirerek müşrikleri yalanladı.

Bir diğer görüşe göre, müşrikler bu sözleriyle Selman el-Farisî (radıyallahü anh)’ı kastetmişlerdi. Bunu ed-Dahhâk ifade etmiştir. Bu kişinin Selman-ı Fârisi olma ihtimali çok uzaktır. Çünkü Selmân (radıyallahü anh) -Kurtubînin biraz sonra belirteceği gibi- Medine’de müslüman olmuştur; bu âyet ise Mekke’de inmiştir. Diğer taraftan, burada da kastedilen kişinin kimliğinin ayetin anlaşılmasında olumlu herhangi bir katkısı olmadığı açıkça ortadadır.

Bir diğer görüşe göre bu kişi, Bel’âm adında Mekke’deki bir lıristiyan idi. Bu, Tevrat’ı da okuyan birisi idi. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

Müşrikler de, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı bunun yanına girip çıkarken görüyorlardı. O bakımdan ona bunu öğreten ancak Bel’âm’dır dediler. el-Kutebî der ki: Mekke’de, Rumca konuşan ve Ebû Meysere diye anılan lıristiyan bir adam vardı. Kimİ zaman Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun yanında otururdu. Kâfirlerin: Şüphesiz Muhammed ondan öğreniyor, demeleri üzerine bu âyet-i kerîme indi.

Bir rivâyete göre ise bu kişi Utbe b. Rabia’nın kölesi Addâs’tır. Bunun, Huveytıb b. Abduluzza’nın kölesi Abis İle İbnü’l-Hadramî’nin kölesi Yesar Ebû Fükeyhe oldukları da söylenmiştir. İkisi de İslâm’a girmişlerdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır.

Derim ki: Bunların hepsi ihtimal dahilindedir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) değişik zamanlarda, Allah’ın kendisine öğrettiklerinden bunlara da öğretmek kastıyla bunların yanında oturmuş olabilir. Bu da Mekke’de oluyordu. en-Nehhâs der ki: Bu sözler biribirleriyle çelişen sözler değildir. Çünkü bu iddiada bulunanların bütün bunlara işarette bulunmuş olmaları ve bunların Hazret-i Peygamber’e öğrettiklerini iddia etmiş olmaları muhtemeldir.

Derim ki: Ancak, ed-Dahhâk’ın, kastedilen bu kişinin Selman olduğuna dair ifadesi uzak bir ihtimaldir. Çünkü Selman, Peygmaber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına Medine’de iken gelmiş idi (ve müslüman olmuştu.) Bu âyet-i kerîme ise Mekke’de inmiştir.

“İnkâra saparak kastettikleri o kimsenin dili yabancıdır” âyetindeki:

“İnkâra sapmak” meyletmek demektir. Doğrudan meyletti, saptı” anlamındadır. el-A’raf Sûresi’nde de (7/180. âyetin 2. bölümü, 1, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“İnkâra saparak” lâfzını Hamza, şeklinde “ya” ve “ha” harflerini üstün olarak okumuştur. Yani onların, meyledip işarette bulundukları dil, Arapça olmayan bir dildir.

Ucme (acemilik): Saklamak ve açıklamanın zıddı demektir. Erkek için; kadın için de; denilir. Açık-seçik konuşamayan anlamındadır “Kuyruk sokumu”na: denilmesi ise, gizli ve saklı olmasından dolayıdır. Hayvan” demektir. Çünkü hayvan kendi halini açıkça ifade edemez. Kitabın anlaşılmayan yönlerini (gerekli noktalamalarla) izale ettim” demektir. Araplar kendi dillerini bilmeyen ve kendi dilleriyle konuşmayan herkese “A’cemî” derler. el-Ferrâ’ derki: A’cem, dilinde ucmelik bulunan kimse demektir. İsterse Araplardan olsun. A’cemi yahut acemi ise, aslen acemlerden (Arap olmayanlardan) olan demektir. Ebû Ali der ki: A’cemi, fasih ve açık konuşamayan demektir. Araplardan olsun yahut olmasın farketmez. Aynı şekilde A’cem ve A’cemî de, fasih olsa dahi Aceme mensub olan kimse demektir.

“Dil” ile Kur’ân’ı kastetmiştir. Çünkü Araplar, kasideye ve beyite de dil (lisan) derler. Şair der ki:

“Kötülük lisanını (kaside ve beyitini) bize hediye ediyorsun da,

Hainlik ediyorsun. Bense senin hainlik edeceğini zannetmemiştim.”

Burada “lisan” ile şair, kasideyi kastetmektedir.

“Bu ise apaçık bir Arapçadır.” Yani, Arapça olup en fasih ve anlaşılır ifadelerledir.

Nahl 102

De ki: “Onu, Rabbinden, iman edenleri sabit kılmak, bir hidayet ve Müslümanlara müjde olarak Ruh’ul-Kudüs indirdi.”

Diyanet Vakfı
De ki: Onu, Mukaddes Ruh (Cebrail), iman edenlere sebat vermek, müslümanları doğru yola iletmek ve onlara müjde vermek için, Rabbin katından hak olarak indirdi.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Onu Ruhu’l-Kudüs, Rabbinden hak olarak indirmiştir. Îman edenlere tam bir sebat vermek İçin ve müslümanlara hidâyet ve müjde olsun diye.”

“Biz bir âyeti, diğer bir âyetin yerine getirip değiştirdiğimizde -Allah neyi indireceğini en iyi bilen olduğu halde-…” âyetinin, Biz önceki bir şeriati, sonradan gönderdiğimiz yeni bir şeriat ile değiştirdiğimizde… anlamında olduğu söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Bahr yapmıştır. Mücahid der ki: Biz bir âyeti kaldırıp, onun yerine başka bir âyeti koyacak olursak… demektir. Cumhûr da: Biz, bir âyeti onlara öncekinden daha ağır gelen bir başka âyet ile nesh ettiğimizde… diye açıklamışlardır.

Nesh ve tebdil (değiştirmek); bir şeyi kaldırmakla birlikte bir başkasını onun yerine koymak demektir. Nesh’e dair açıklamalar, daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/106. âyetin tefsirinde) yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır.

“Sen ancak bir iftiracısın” yalan söyleyen ve kendiliğinden uyduran bir kimsesin

“dediler.” Diyenler, Kureyş kâfirleridir. Onlar bu sözlerini hükmün değiştirilmesini görmeleri üzerine söylemişlerdi, yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:

“Hayır, onların çoğu bilmezler.” Hükümleri teşri edenin de, birinin yerine diğerini koyup değiştirenin de Allah olduğunu bilmezler, Yüce Allah’ın:

“De ki: Onu Ruhu’l-Kudüs… indirmiştir” âyetinde, Ruhu’l-Kudüs’ten kasıt Hazret-i Cebrâîl’dir. O, nesh edeni ve, nesh edileni ile Kur’ân’ın tamamını indirmiştir. Sahih bir isnadla Âmir en-Nehaî’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: “Üç yıl süreyle israfil, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a vahiy getirmekle görevlendirildi. O, birer, ikişer kelimeyi getirirdi. Daha sonra Hazret-i Cebrâîl Ona, Kur’ân-ı Kerîm’i indirdi.”

Yine Müslim’in Sahihinde belirtildiğine göre, yeryüzüne o güne kadar hiç inmemiş bir melek, Hamd (Fâtiha) Sûresi’ni Hazret-i Peygamber’e indirmişti Müslim, Salatu’l-Müsafirîn 254; Nesâi, İlli tâli 25. Nitekim bu husustaki açıklamalar, bundan önce el-Fâtiha SÛRESİ’nde (nüzulü ve ahkâmı ile ilgili bölüm, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Rabbinden” Rabbinin kelamından

“hak olarak İndirmiştir.”

“îman edenlere” içindeki delil ve belgelerle

“tam bir sebat vermek için, müslümanlara hidâyet ve müjde olsun diye.”

Nahl 101

Bir ayetin yerine başka bir ayet getirdiğimizde —Allah ne indirdiğini daha iyi bilir— dediler ki: “Sen uyduruyorsun.” Hayır, onların çoğu bilmezler.

Diyanet Vakfı
Biz bir ayetin yerine başka bir ayeti getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini çok iyi bilir- «Sen ancak bir iftiracısın» dediler. Hayır; onların çoğu bilmezler.

Kurtubi Tefsiri
Biz, bir âyeti diğer bir âyetin yerine getirip değiştirdiğimizde, -Allah neyi indireceğini en iyi bilen olduğu halde- “sen ancak bir iftiracısın” dediler. Hayır, onların çoğu bilmezler.

Âyetin tefsiri için bak:102

Nahl 100

Onun etkisi, sadece onu dost edinenler ve onu Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.

Diyanet Vakfı
Onun hakimiyeti, ancak onu dost edinenlere ve onu Allaha ortak koşanlaradır.

Kurtubi Tefsiri
Onun hâkimiyeti, ancak kendisini dost edinip de (onu) O’na ortak koşanlar üzerindedir.

“Onun hakimiyeti, ancak kendisini dost edinip” ona itaat edip

“de onu Allah’a ortak koşanlar üzerinedir.” Bir kimseyi veli (dost) edinmek, ona itaat etmek demektir. -Aynı kökten olmak üzere-; Ondan yüz çevirdim” anlamındadır.

” Ona” ifadesinin, Allah’a… demek olduğunu, Mücahid ve ed-Dahhâk ifade etmişlerdir. Bu zamirin, şeytana raci olduğu da söylenmiştir. er-Rabi’ b. Enes ve el-Kutebî böyle demişlerdir ki, anlamı şöyle olur; Onlar, şeytan sebebiyle (Allah’a) ortak koşmaktadırlar. (İşte onun hakimiyeti de böylelerinin üzerindedir.) Mesela, Ben bu söz sebebiyle kâfir oldum” denilir. Senin sebebinle filan kişi alim oldu” demektir. Yani, şeytanın dost edindiği kimseler (bu dostluk sebebiyle) Allah’a ortak koşan kimseler olurlar.

Nahl 99

Şüphesiz onun, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde bir etkisi yoktur.

Diyanet Vakfı
Gerçek şu ki: İman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) bir hakimiyeti yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Doğrusu, îman edip yalnız Rabbleri’ne tevekkül edenler üzerinde onun hiç bir hâkimiyeti yoktur.

“Doğrusu, îman edip yalnız Rabbleri’ne tevekkül edenler üzerinde” azdırmak ve küfre sürüklemek hususunda

“onun hiç bir hakimiyeti yoktur.” Yani, şeytanın insanları Allah tarafından bağışlanmayacak bir günaha zorla İtmeye kudreti yoktur. Bu açıklamayı Süfyan yapmıştır. Mücahid de der ki: Şeytanın, elinde dostlarını kendisine davet ettiği masiyetlerin hak olduğuna dair hiç bir delili yoktur.

Şöyle de açıklanmıştır: Şeytan’ın, onlar üzerinde hiç bir hâkimiyeti söz konusu değildir. Çünkü Allah’ın düşmanı İblis -Allah’ın laneti üzerine olsun-:

“Yemin ederim ki ben de… onları toptan azdıracağım. Ancak onlardan, ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna” (el-Hicr, 15/39-40) deyince, yüce Allah da kendisine;

“Benim kullarım Üzerinde senin hiç bir tasallutun olmaz. Azgınlardan sana uyanlar müstesna” (el-Hicr, 15/42) diye buyurmak suretiyle, kullar üzerindeki hâkimiyetini kaybetmiş bulunuyor.

Derim ki: Biz, bundan önce bunun, tahsisin söz konusu olduğu umumî bir İfade olduğunu açıklamış idik. Çünkü İblis, Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havva’yı tasallutu neticesinde hataya düşürüp kandırmış, fazilet sahibi kimselerin hatırlarına; Rabbini kim yarattı, gibi sorulan getirmek suretiyle şaşırtma yoluna gitmiştir.

Nitekim el-A’raf Sûresi’nin sonlarında (7/200. âyetin tefsirinde) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Nahl 98

Kur’an’ı okuduğunda, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.

Diyanet Vakfı
Kuran okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allaha sığın!

Kurtubi Tefsiri
Kur’ân’ı okuyacağın zaman, o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.

Bu âyete dair açıklamalarımızı tek başlık halinde sunacağız:

Allah’a Sığınmak:

Bu’âyet-i kerîme, daha önce geçen yüce Allah’ın:

“Ve biz sana bu kitabı her şeyi açıklayan… olmak üzere kısım kısım indirdik” (en-Nahl, 16/86) âyeti ile alâkalıdır. Sen, işte bu özellikteki Kitabı okumaya başlıyacağında, şeytanın karşına dikilerek seni Kur’ân üzerinde gereği gibi düşünmekten, içindeki hükümlerle amel etmekten alıkoymak istemesine karşı Allah’a sığın. Yoksa Kur’ân okuduktan sonra Allah’a sığınmayı kastetmemektedir. Bilakis bu âyet şu ifadeye benzer: Yemek yiyeceğin vakit Bismillah de. Yemek yemek isteyecek olursan Bismillah de, demektir.

Cübeyr b. Mut’un, babasından şöyle dediğini rivâyet eder: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı namaza başlarken şöyle buyurduğunu dinledim:

Allah’ım, Ben, şeytandan, onun dürtmesinden, kibirlenişinden (kibirliğe itmesinden) ve onun (batıl) telkinlerinden sana sığınırım.” Ebû Dâvûd, Sakıt 119: İbn Mâce, İkametu’s-Salâc 2: Müsned, III, 80, 81, 83, 85; ayrıca bk. Müsned, I, 404, VI, 156.

Ebû Said el-Hudri’nin rivâyet ettiğine göre de, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazda kıraatten önce istiâzede bulunurdu. Ebû Dâvûd, Salât 120; Tirmizî, Salât 65; Dârimî, Salât 33.

el-Kiyâ et-Taberî der ki: Seleften bazılarından, mutlak olarak kıraatten sonra istiâzede bulundukları da nakledilmiştir. Bunlar, yüce Allah’ın:

“Kur’ân okuyacağın (okuduğun) zaman, o kovulmuş şeytan’dan Allah’a sığın” âyetini delil göstermişlerdir. Âyetin zahirinin, istiâzenin kıraatten sonra olmasını gerektirdiğinde hiç şüphe yoktur. Çünkü yüce Allah’ın:

“Artık namazı bitirdiğiniz zaman, ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzere iken Allah’ı anın” (en-Nisâ, 4/103) âyetine benzemektedir. Ancak, bu anlama gelme ihtimali yoktur.

Çünkü bu da yüce Allah’ın:

“Söz söylediğinizde de adaletli olunuz” (el-En’âm, 6/152) âyeti ile: “(Peygamberin) hanımlarından ihtiyacınız olan bir şey istediğinizde, onlardan perde arkasından isteyin “(el-Ahzab, 33/53) buyruklarına benzemektedir. Bu âyetten maksat, daha önce bir istekte bulunduktan sonra perde arkasından onlardan bir şey islemek değildir. Yine bir kimsenin: Konuşursan doğru söyle, ihrama girecek olursan guslet demesine de benzer. Ki, bu da ihram’a girmeden guslet anlamındadır. Bütün bunların anlamı, böyle bir şey yapmak istediğin vakit şunu yap, şeklindedir. İşte burada istiâze emri de böyledir.

Bu anlamdaki açıklamalar önceden geçtiği gibi, istiâze hakkındaki yeterli açıklamalar da bundan önce, (bk. Giriş bölümü, istiâze ile ilgili bahisler) geçmiş bulunmaktadır.

Nahl 97

Erkek olsun kadın olsun, kim mümin olarak salih amel işlerse, ona güzel bir hayat yaşatırız ve yaptıklarının en güzeliyle karşılıklarını veririz.

Diyanet Vakfı
Erkek veya kadın, mümin olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve mükafatlarını, elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz.

Kurtubi Tefsiri
Erkek olsun, kadın olsun kim mü’min olduğu halde salih amel işlerse Biz, şüphesiz ona çok güzel bir hayat yaşatırız. Ve bunları elbette işlediklerinin en güzeli ile mükâfatlandıracağız.

“Erkek olsun, kadın olsun kim mü’min olduğu halde salih amel İşlerse Biz, şüphesiz ona çok güzel bir hayat yaşatırız” âyeti, şart ve cevabını ihtiva etmektedir, “Çok güzel bir hayafın mahiyeti hakkında beş görüş ileri sürülmüştür:

1- İbn Abbâs, Saîd b. Cübeyr, Atâ ve ed-Dahhâk’a göre helâl rızık demektir.

2- Hasan-ı Basrî, Zeyd b. Vehb ile Vehb b. Münebbih’e göre kanaat demektir. ,el-Hakem, bunu İkrime’den, o da İbn Abbâs’ın görüşü olarak rivâyet etmiştir. Aynı zamanda Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’in da görüşü budur.

3- Yüce Allah’ın, itaatleri işleme muvaffakiyeti demektir. Çünkü itaatleri işlemek, kişiyi Allah’ın rızasına ulaştırır. Bu anlamdaki açıklamayı da ed-Dahhâk yapmıştır. Yine ed-Dahhâk şöyle demiştir: Bir kimse, mü’min olarak salih amel işleyecek olursa, ister darlık İçinde olsun, ister bolluk içinde olsun, onun hayatı güze) hayattır. Buna karşılık Allah’ı anmaktan yüz çeviren, Rabbi’ne îman etmeyen salih amel de işlemeyen bir kimsenin geçimi dardır ve onun hayatında hayır namına bir şey yoktur.

4- Mücahid, Katade ve İbn Zeyd de der ki: Güzel hayattan kasıt, cennettir. el-Hasen de böyle demiştir. el-Hasen devamla der ki: Cennet dışında hiç bir kimse için güzel hayat söz konusu değildir. Bunun, mutluluk olduğu da söylenmiştir. Bu görüş; İbn Abbâs’dan rivâyet edilmiştir.

5- Ebû Bekr el-Verrâk da der ki: Güzel bayattan kasıt, itaatin tatlılığıdır. Sehl b. Abdullah et-Tüsterî der ki: Güzel hayat, kulun kendi tedbirinden vazgeçerek, tedbirini hakka havale etmesi demektir. Cafer-i Sadık da şöyle demiştir: Güzel hayat, marifetullah ve Allah’ın huzurunda doğru ve samimi duruştur. Bunun, yaratıklardan müstağni kalmak ve hakka muhtaç olduğunu bilmek olduğu söylendiği gibi, kader-i İlâhiye rıza göstermektir, diye de açıklanmıştır.

“Ve bunları elbette İşlediklerinin en güzeli ile” âhirette

“mükâfatlandıracağız.” Şanı yüce Allah önce “ona çok güzel bir hayat yaşatırız” diye buyurduktan sonra, “ve bunları elbette… mükâfatlandıracağız” diye buyurması, “Kim” kelimesinin hem tekil hem çoğul için kullanılabilmesinden dolayıdır. Bir seferinde zamir tekil olarak lâfza, diğerinde ise çoğul olarak manaya ait olmuştur. Bu türden açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.

Ebû Salih der ki: Tevrat’a inanan bir grup insan ile İncil’e inanan bir grup insan ve putlara tapan bir başka grup insan oturdular. Bunlardan birisi, biz daha faziletliyiz dedi, diğerleri de; biz daha faziletliyiz deyince bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Nahl 96

Sizin yanınızdaki tükenir, Allah’ın katındaki ise kalıcıdır. Sabredenlere, yaptıklarının en güzeliyle karşılık vereceğiz.

Diyanet Vakfı
Sizin yanınızdaki (dünya malı) tükenir, Allah katındakiler ise bakidir. Elbette sabırlı davrananlara yapmakta olduklarının en güzeliyle mükafatlarını vereceğiz.

Kurtubi Tefsiri
Sizin yanınızdaki tükenir. Allah’ın nezdindekiler ise kalıcıdır. Sabredenlerin mükâfatını elbette yapmakta olduklarının güzeli ile vereceğiz.

“Allah’ın ahdini az bir pahaya satmayın.” Yüce Allah bu âyet ile. rüşveti ve ahidleri bozmak karşılığında mal almayı yasaklamaktadır. Yani, az bir dünyalık karşılığında ahidlerinizi bozmayın. Dünyalığın -çok olsa dahi- az olmakla nitelendirilmesi, zeval bulacak şeylerden olmasından dolayıdır. O bakımdan, kesin olarak dünyalık azdır. Yüce Allah’ın:

“Sîzin yanınızdaki tükenir, Allah’ın nezdindekiler ise kalıcıdır” âyeti ile kastedilen de budur. Bu âyetle yüce Allah, dünyanın durumu ile âhiretin durumu arasındaki farkı açıklamaktadır. Birisi tükenip bitmekte, sonu gelmekte, Allah’ın nezdîndeki bağışlar, lütuflan ve cennetlerinin nimetleri ise, ahdini eksiksiz yerine getiren ve yaptığı akidlerde sebat gösteren kimseler için asla son bulmayacaktır, Şu beyitleri söyleyen ne güzel söylemiş:

“Malın helâli de haramı da bir gün gelir tükenir.

Yarına, geriye günahları kalır.

Allah’ından korkup gerçek takva sahibi olmak,

Ancak kişinin içeceğinin de yiyeceğinin de helâl ve temiz olmasına bağlıdır.”

Bir başka şair de bu konuda şöyle demektedir:

“Farzet ki dünya bütünüyle kendiliğinden senin önüne getirilmektedir.

Peki, sonunda bu değişmeyecek midir?

Senin dünyan ancak bir gölge gibidir,

Seni gölgesinde barındırdı, sonra da zeval bulacağını ilan etti.”

İslâm ve itaat üzere ve masiyetlere karşı

“sabredenlerin mükâfatını elbette yapmakta olduklarının” itaatlerinin

“güzel ile vereceğiz.” Verilecek olanların, itaatlerden daha güzel olmakla nitelendirilmesi, itaatlerin dışında kalan güzelliklerin mubah olmalarından dolayıdır. Mükâfat ise, ancak Allah’ın vaadi gereğince itaatler için söz konusudur.

Âsım ve İbn Kesîr, Elbette… mükâfatlandıracağız” şeklinde tazim “nun”uyla okumuşlardır. Diğerleri ise, “ya” ile (mükâfatlandıracaktır, anlamında) okumuşlardır.

Denildiğine göre, şu “…satmayın” ile bir sonraki âyetin buraya kadarki bölümü, Kindeli, Âbisoğlu İmruu’l-Kays ile onun hasmı İbn Esva’ hakkında inmiştir. Bunlar, bir toprak hakkında anlaşmazlığa düşmüş, İmruu’l-Kays yemin etmek İsteyince, bu âyet-i kerimeyi işitmiş, bunun üzerine yemin etmekten vazgeçmiş ve arkadaşının haklı olduğunu ikrar etmiş. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Nahl 95

Allah’ın ahdini az bir bedelle satmayın. Şüphesiz Allah katındaki, sizin için daha hayırlıdır, eğer bilirseniz.

Diyanet Vakfı
Allahın ahdini az bir karşılığa değişmeyin! Şayet anlayan kimseler iseniz, şüphesiz Allah katında olan (sevap) sizin için daha hayırlıdır.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın ahdini az bir pahaya satmayın. Çünkü Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz.

Nahl 94

Yeminlerinizi aranızda hile vesilesi edinmeyin; yoksa bir ayak, sağlam basmasının ardından kayar ve Allah’ın yolundan alıkoyduğunuz için kötülüğü tadarsınız. Sizin için büyük bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
Yeminlerinizi aranızda fesada araç edinmeyin, aksi halde (İslamda) sebat etmişken ayağınız kayar da (insanları) Allah yolundan alıkoymanız sebebiyle (dünyada) kötülüğü tadarsınız. Sizin için (ahirette de) büyük bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Yeminlerinizi aranızda hile ve fesad aracı edinmeyin. Çünkü o takdirde, sapasağlam yerleştikten sonra ayak kayıverir ve Allah yolundan alıkoyduğunuz İçin kötülüğü tadarsınız. Büyük bir azâbı hak edersiniz.

“Yeminlerinizi aranızda hile ve fesad aracı edinmeyin” âyeti, te’kid olmak üzere tekrar edilmiştir.

“Çünkü o takdirde sapasağlam yerleştikten sonra ayak kayıverir.” Bu da, bu husustaki nehyin daha ileriye götürülmesi demektir. Çünkü yeminlere bağlı kalmanın dinde önemi çok büyüktür ve insanlar arası ilişkilerde çokça tekrarlanır, Yani, yeminlerinizi içten içe, aldanmak ve fesad çıkarmak kastı ile yapmayın. O takdirde ayak (larınız) sapasağlam yerleştikten sonra kayıverir. Bu da, Allah’ın bilinip tanınmasından sonra, yeminlere bağlı kalınmamak suretiyle ayakların kayacağı anlamındadır. Bu, dosdoğru bir durumda iken, büyük bir kötülüğe düşen ve ona gömülen kimsenin durumunu anlatmak için kullanılmış bir istiaredir. Çünkü ayak kayacak olursa, kişiyi hayırlı bir durumdan kötü bir duruma nakleder. İşte Küseyyir’in şu mısraı da bu kabildendir:

“İkimiz de yanyana gelince, ben sebat ettim, onun ise ayağı kaydı.”

Araplar, afiyette iken belâya duçar olan, yahut zor bir duruma düşen hakkında da “ayağı kaydı” tabirini kullanırlar. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Eğer sen ileri geçecek isen, senin ileri geçişin engellenecektir.

Ayakların kayacak olursa da öldürülürsün.”

Bir şey hakkında yanlışlık yapan kimseye de “o işte ayağı kaydı” denilir.

Bundan sonra yüce Allah, dünya azâbı ve âhirette de büyük azâb ile tehditte bulunmaktadır. Bu tehdit, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a olan ahdini bozan kimseler hakkındadır. Çünkü önce ona ahid verdiği halde, daha sonra verdiği ahdini bozan ve imandan çıkan kimseler olmuştur. Bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah yolundan alıkoyduğunuz için kötülüğü tadarsınız.” Dünyada kötülüğün tadılmasi, onların başlarına gelen ve hoşlanmadıkları şeylerdir.

Nahl 93

Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir. Ve yaptıklarınızdan mutlaka sorguya çekileceksiniz.

Diyanet Vakfı
Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet kılardı; fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yaptıklarınızdan mutlaka sorumlu tutulacaksınız.

Kurtubi Tefsiri
Eğer Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de hidâyete erdirir. Yaptıklarınızdan muhakkak sorguya çekileceksiniz.

“Eğer Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı.” Sizi, tek bir dine sahip kılardı.

“Fakat O, dilediğini” onlar hakkında âdil bir hüküm olarak onları yardımsız bırakmak ve muvaffakiyet vermemek suretiyle

“saptırır, dilediğini de” kendilerine onlara bir lütuf ve ihsan olmak üzere tevfikmi Üısiin etmek suretiyle

“hidâyete erdirir.” Ve O, yaptığından sorumlu tutulmaz, aksine siz sorumlu tutulursunuz. Âyet-i kerîme, önceden de geçtiği üzere, kaderi görüşü benimseyenlerin kanaatlerini reddetmektedir.

(Bir önceki âyette geçen); Elbette… açıklayacaktır” âyeti ile Muhakkak sorguya çekileceksiniz” âyetindeki şeddeli “nün” ile birlikte gelen “lâm”, hazfedilmiş bir kaseme delil teşkil etmektedir. Allah’a yemin olsun ki, size açıklayacaktır ve yemin olsun ki, sorguya çekileceksiniz demektir.

Nahl 92

Güçlendirdikten sonra ipliğini çözüp bozan kadın gibi olmayın. Aranızda, bir topluluk diğerinden daha güçlü diye yeminlerinizi hile konusu yapmayın. Allah, sizi bununla imtihan eder. Kıyamet günü, hakkında ihtilaf ettiğiniz şeyi mutlaka size açıklayacaktır.

Diyanet Vakfı
Bir toplum diğer bir toplumdan (sayıca ve malca) daha çok olduğu için yeminlerinizi, aranızda bir fesat aracı edinerek ipliğini sağlamca büktükten sonra, çözüp bozan (kadın) gibi olmayın. Allah, bununla sizi imtihan etmektedir. Hakkında ihtilafa düşmekte olduğunuz şeyi kıyamet gününde mutlaka size açıklayacaktır.

Kurtubi Tefsiri
İpliğini sağlamca eğirdikten sonra söküp bozan kadın gibi olmayın. Bir ümmet, diğer bir ümmetten daha çoktur diye yeminlerinizi aranızda bir hile ve fesat aracı ediniyorsunuz… (ha)? Herhalde Allah sizi bununla imtihan eder. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyi O kıyâmet gününde elbette size açıklayacaktır.

“İpliğini sağlamca eğirdikten sonra söküp bozan kadın gibi olmayın” âyetinde geçen, Söküp bozmak, nakzetmek” ile aynı şeylerdir. Bu köklerden isim; ile, şeklinde gelir. Birincisinin çoğulu (âyette geçtiği üzere); şeklindedir.

Bu âyet-i kerîme, yemin eden, ahidleşen ve ahdini sağlamlaştırıp pekiştirdikten sonra bozan kimseyi, yününü eğirip sağlam bir şekilde büktükten sonra çözen kadının durumuna benzetmektedir. Rivâyet olunduğuna göre Mekke’de, Amr b. Ka’b b. Sa’d, b. Teym b. Murre kızı Rayta diye bilinen ahmak bir kadın varmış. Ve bu kadın bu şekilde yaparmış. İşte bu benzetme onadır. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır, Abdullah b. Kesir ve es-Süddî de bunu nakletmekle birlikte, kadının ismini vermemişlerdir.

Mücahid ve Katade ise, bu bir misaldir. Yoksa muayyen bir kadın ile ilgisi yoktur, demişlerdir.

Âyet-i kerimedeki; Sağlamca” kelimesi, hal olmak üzere nasb edilmiştir. Hile ve fesat” ise aldatmak, kandırmak, kötülük yapmak istemek gibi anlamlara gelir, Ebû Ubeyde der ki: Doğru olmayan her bir işe bu isim verilir

“Bir ümmet, diğer bir ümmetten çoktur diye…” âyeti ile ilgili olarak müfessirler şöyle derler: Bu âyet-i kerîme, şu şekilde davranan Araplar hakkında nazil olmuştur: Bir Arap kabilesi, bir başka kabile ile antlaştıktan sonra, bunlardan birisine sayıca çok ve güçlü bir kabile gelip de onun ahdini bozmasını, karşı tarafı aldatmasını isteyecek olursa, o kabile de ilk antlaşma yaptığı kabilenin ahdini bozar, hainlik eder ve bu büyük kabilenin yanında yer alırdı. -Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır- İşte yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: Siz, bir kesim diğer bir kesimden daha çoktur, yahut malları daha fazladır diye ahidleri bozmayınız. Müşrik düşmanlarınızın dünyada sayıca çok olduğunu ve bolluk içinde olduklarını görecek olursanız, bundan dolayı yeminlerinizi bozmaya kalkışmayınız. Maksat, kâfirlerin ve mallarının çokluğu sebebiyle tekrar küfre dönmeyi yasaklamaktır.

el-Ferrâ’ da şöyle demektedir: Âyetin anlamı şudur: Bir toplum sayıca az, siz de çoksunuz; yahut aksine siz az onlar da çok diye, o toplulukla yeminlerle pekiştirip sağlamlaştırdığını ahidlerinizi bozmayınız.

Daha çok” kelimesi O şey artıp çoğaldı” ifadesinden alınmadır. “Bununla” daki zamirin, Allah’ın emrettiği ahde bağlılığa ait olma ihtimali olduğu gibi, “daha çok oluş”a ait olma ihtimali de vardır. Yani, yüce Allah kullarını, birbirlerini kıskanmaları, birilerinin diğerlerine üstün olmak istemeleri ile mübtelâ kılmış ve kimin kendi nefsine karşı mücadele vererek, muhalefet edeceğini, kimin de nefsine uyarak hevâsı gereğince amel edeceğini ortaya çıkarmak kastıyla, onları imtihan etmiştir. Yüce Allah’ın

“Herhalde Allah sizi bununla imtihan eder. Hakkında” öldükten sonra diriliş ve bunun dışında

“anlaşmazlığa düştüğünüz şeyi O, kıyâmet gününde elbette size açıklayacaktır” âyetinin anlamı işte budur.

Nahl 91

Allah’a verdiğiniz sözü yerine getirin; yeminleri, pekiştirdikten sonra bozmayın. Allah’ı üzerinize kefil kıldınız. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı bilir.

Diyanet Vakfı
Antlaşma yaptığınız zaman, Allahın ahdini yerine getirin ve Allahı üzerinize şahit tutarak, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Şüphesiz Allah, yapacağınız şeyleri pek iyi bilir.

Kurtubi Tefsiri
Ahidleştiğiniz zaman, Allah’ın ahdini eksiksiz yerine getirin. Yeminleri pekiştirdikten sonra bozmayın. Hem Allah’ı üzerinize kefil yapmışken (nasıl bozarsınız)? Şüphe yok ki Allah, yaptıklarınızı bilir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Allah’ın Ahdi:

Yüce Allah’ın:

“Allah’ın ahdini eksiksiz yerine getirin” âyeti, dil ile akdolunan ve insanın yükümlülük üstlendiği alış-veriş, akrabalık bağını gözetmek veya dine uygun herhangi bir husustaki antlaşmaların tümünü kapsayan umumî bir lafızdır. Bu âyet-i kerîme aynı zamanda yüce Allah’ın:

“Şüphesiz ki Allah adaleti, ihsanı… emreder” (en-Nahl, 16/90) âyetini da kapsamaktadır. Çünkü o âyet-i kerîme bu işi yapınız, bu işten de uzak kalınız anlamındadır. Bu âyet böylelikle öncekine atfedilmiş olmaktadır.

Âyet-i kerîmenin. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a, İslâm üzere bey’at hususunda indiği söylendiği gibi, cahiliye döneminde yapılıp İslâm’ın da bağlı kalınmasını istediği antlaşmalara bağlılık hakkında indiği de söylenmiştir. Bunu da Katade, Mücahid ve İbn Zeyd ifade etmiştir Ancak âyet umumî olup, -açıkladığımız gibi- bütün bu hususları kapsamına alır.

Sahih’te, Cubeyr b. Mut’im’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İslâmda “hılf” hak üzere dayanışma için sözleşmeye gerek yoktur. Ancak, cahiliye döneminde bu türden ne kadar antlaşma yapılmış ise, İslâm ancak onun gücünü artırır (yani bunları kabul eder.)” Müslim, Fedailus-Sahabe 206: Ebû Dâvûd, Feraiz 17; Tirmizî, Siyer 30; Dârimî, Siyer 81; Müsned, I, 190, 317, 329. II, 180, 205. 207.., IV, 83, V, 61. Aynı manada yakın tirVıdelerle: Buhâri, Kefaret 2, Erteb 64: Müslim, Fedailu’s-Sahabe 204. Sadece; “İslam’da hılf yoktur kısmı. Bununla hakkın yardımına koşulması, hakkın yerine getirilmesi ve hak sahiplerinin gözetilmesini kastetmektedir

İbn İshak’ın sözünü ettiği hılfu’l-Fudûl buna örnek gösterilebilir. İbn İshak der ki: Kureyş kabileleri şerefi ve nesebi dolayısıyla Abdullah b. Cüd’ân’ın evinde toplandılar. Bunlar Mekke’de ister Mekkeli olsun İster olmasın, haksızlığa uğramış birisi buldular mı, mutlaka onun haksızlığı giderilinceye kadar yanında yer alacaklarına dair akidleştiler ve antlaştılar, Kureyş, o bakımdan bu antlaşmaya “hılfu’l-Fudûl” adım verdi. Yani, faziletlere dair yapılmış hılf (antlaşma). Burada sözü geçen fudûl “fadl”ın çokluk çoğuludur, Fels’in çoğulunun fülus gelmesi gibi. Yine İbn İshak’ın, İbn Şihab’dan rivâyetine göre, o şöyle demiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ben, Abdullah b. Cud’an’ın evinde bir antlaşmaya şahit oldum ki, onun karşılığında kırmızı develere sahip olmayı tercih etmem. İslâm geldikten sonra bile (şu sırada) o antlaşma gereğince (yardıma) çağırılacak olsam, hiç şüphesiz bu çağrıya icabet ederim,”

İbn İshak der ki: Velid b. Utbe, Hüseyin b. Ali’nin alacağı olan bir malı vermek istemedi. Çünkü Velid o sırada Medine emiri olduğundan otoritesine güveniyordu. Hüseyin b. Ali (radıyallahü anh) ona şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, ya hakkımı bana verirsin, yahut da kılıcımı alıp sonra da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Mescidinde dikilip ve hılfu’l-Fudul’un gereği olarak bana yardım için davette bulunurum. Bunun üzerine Abdullah b. ez-Zübeyr de şöyle dedi: Ben de Allah adına yemin ederim ki, eğer bizi çağıracak olursa, şüphesiz ben de kılıcımı alır ve onun yanında hakkını alıncaya kadar yahut da hep birlikte ölünceye kadar dikilir yerimi alırım. el-Misver b. Mahreme de bu haberi alınca o da aynı sözleri söyledi. Abdurrahman b. Osman b. Ubeydullah et-Teymî de bu haberi alınca, o da bunun gibi bir söz söyledi, Bu sefer Velid, bunu haber alınca Hazret-i Hüseyin’e hakkını verdi.

İlim adamları derler ki: İşte cahiliye döneminde yapılmış bulunan bu anılaşmayı İslâm daha bir pekiştirmiş, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da, “İslâm’da hilf yoktur” âyetinin genel kapsamı dışında tutarak, ona özel bir konum vermiştir,

İslâm’da böyle bir antlaşmaya gerek olmayışının hikmetine gelince, zaten şeriat zalimden hakkın alınması hükümlerini ihtiva etmektedir. Ondan alınan hakkın mazluma ulaştırılmasını emretmiştir. Bu, esasen mükellefler arasından gücü yeten herkes üzerinde umumî bir görev olarak şeriatin asli hükümleri gereğince vacip kılınmış bir şeydir. Şeriat, bu hükümleri gereğince zâlimlere karşı kullanılacak ve izlenilecek yolu tesbit etmiş bulunuyor. Yüce Allah şöyle buyuruyor;

“Ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık gösterenler aleyhine yol vardır. İşte bunlar için çok acıklı bir azâb vardır.” (eş-Şûrâ, 42/42)

Sahih’te de şöyle buyurulmaktadır: “Zalim yahut mazlum olsun kardeşine yardımcı ol” Onlar, Ey Allah’ın Rasulü! Haydi mazlumken ona yardım ettik- Zalimken nasıl yardım edebiliriz. Hazret-i Peygamber: “Onu alıkoyarsın -bir rivâyette de: Zulmünü engellersin- işte ona yardım etmek budur” diye buyu rdu. Buhâri, Mezâlim 4, İkrah 7; Tirmizî, Fiten 68; Dârimî, Rikacık 40; Müsned, III, 99, 201.

Hazret-i Peygamber’in: “İnsanlar zalimi görüp de, onun ellerini (zulümden) çekmeyecek olurlarsa, aradan fazla bir zaman geçmeksizin, kendi nezdinden onların hepsini kuşatacak bir azap gönderir” Tirmizî, Fiten 8, Tefsir 5. sürç 17; Müsned, L 9. âyeti da daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

2. Yeminlerin Pekiştirilmesi:

“Yeminleri pekiştirdikten” yani onları sağlamlaştırıp ağır ifadelerle güçlendirdikten “sonra bozmayı ise, “Pekiştirmek” anlamındadır. ile, Pekiştirdi” anlamında olup, iki ayrı söyleyiştir.

3. Allah’ın Kefil Yapıldığı Yeminlere Bağlılık:

“Hem Allah’ı üzerinize kefil yapmışken” O’nu şahid tutmuşken

“nasıl bozarsınız?” Âyet, Allah’ı koruyucu yapmışken yahut onlara bağlı kalacağınıza dair Allah adına taahhüdde bulunmuşken diye de açıklanmıştır. Burada yüce Allah’ın: “Pekiştirdikten sonra” âyeti ile azîm ve kararlılıkla pekiştirilmiş yemin ile lağiv yemini arasındaki farka işaret edilmektedir.

İbn Vehb ile İbnü’l-Kasım, Malik’ten şöyle dediğini naklederler: Pekiştirmek, bir kimsenin aynı şey hakkında defalarca yemin etmesi ve o şey hakkında üç veya daha fazla yeminleri tekrarlaması demektir. Mesela, Allah’a yemin ederim ki, bundan daha aşağısını yapmayacağım, Allah’a yemin ederim ki, bundan daha aşağısını yapmayacağım, demek gibi. Böyle bir yeminin keffareti, yemin keffaretinde olduğu gibi bir keffarettir.

Yahya b. Said de şöyle demektedir: Burada sözü edilenler, ahidlerdir. Ahid de bir yemindir. Ancak aralarındaki fark, ahdin keffaretinin olmayışıdır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet gününde ahdini bozan herkesin bu ahdine hainliği miktarınca onun arka yanı başında bir sancak dikilir ve bu filanın ahdine hainliğidir denilir.” Buhârî, Cizye 22, Edeb 99; Müslim, Ciltfrt 11-16; Ebû Dâvûd, Cihad 150; Tirmizî, Si—r- 28. Filen 26; İbn Mâce, Cihad 42; Dârimî, BuyıVll; Müsned, f, 417, 441, II, 16, 48… rv-ı anlamı ihtiva etmekle beraber, kimi rivâyetlerde bazı lâfız farklılıklarıyla.

Allah adına yemine gelince, şanı yüce Allah, bir tek yerde yemin keftaretini söz konusu etmiştir. Bu da, “yemin-i mun’akide” diye bilinen yemine riâyet etmemek halinde söz konusudur.

İbn Ömer der ki: Yeminin pekiştirilmesi, bir kimsenin iki defa yemin etmesiyle olur. Tek bir defa yemin edecek olursa, bunda keffaret sözkonusu değildir. Bu türden açıklamalar önceden, el-Mâide Sûresi’nde (5/89. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Nahl 90

Şüphesiz Allah, adaleti, iyiliği ve yakınlara vermeyi emreder. Çirkinliği, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar. Size öğüt veriyor, umulur ki düşünürsünüz.

Diyanet Vakfı
Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder. Fahşâyı, münker ve bağyi yasaklar. İyice dinleyip tutasınız diye size öğüt verir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1. Üstün Ahlakî Değerlere Çağıran Kur’ân:

Rivâyet edildiğine göre, Osman b. Maz’ûn şöyle demiştir: Bu âyet, nazil olduğunda, ben bunu Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’a okudum. O, hayrete düştü ve şöyle dedi; Ey Galib hanedanı! Ona uyunuz. Felâh bulursunuz. Allah’a yenlin ederim, Allah onu size, ahlakın üstün değerlerini emretsin diye göndermiştir. Bir başka hadiste de nakledildiğine göre, Ebû Talib’e: Senin kardeşinin oğlu, yüce Allah’ın üzerine:

“Şüphesiz ki Allah adaleti, İhsanı… emreder” âyetini indirdiğini iddia ediyor denilince, şöyle demiş: Kardeşimin oğluna uyunuz. Allah’a yemin ederim ki o, size ancak güzel olan ahlakî değerleri emreder,

İkrime der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) el-Velid b. el-Mugire’ye:

“Şüphesiz ki Allah adaleti, İhsanı… emreder” âyetini sonuna kadar okudu. el-Velid ona: Kardeşimin oğlu, bir daha oku demiş. Hazret-i Peygamber, bir daha bu âyeti ona okuduktan sonra, el-Velid şunları söylemiş: Allah’a yemin ederim, bu sözün kendine has bir farklılığı, bir çekiciliği vardır. Onun gövdesinin yaprakları bol, üstü de meyve vericidir. Kesinlikle bu bir insan sözü değildir.

el-Gaznevinin naklettiğine göre bunu okuyan Osman b. Maz’un imiş. Osman da şöyle demiş: Önceleri Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan haya ettiğimden dolayı İslâm’a girmiştim. Bu, ben onun yanında iken bu âyet-i kerimenin indiği vakte kadar böylece devam etti. O vakit îman kalbimde iyice yer etti. Sonra bu âyeti el-Velid b. el-Muğire’ye okudum, o da şöyle dedi: Kardeşimin oğlu, tekrar oku. Ben, ona tekrar okuyunca: Allah’a yemin ederim, bu sözün kendine has bir tatlılığı vardır… dedi ve haberin geri kalan kısmını zikretti.

İbn Mes’ûd der ki: Bu, Kur’ân-ı Kerîm’de, uyulacak her bir hayrın ve uzak durulması gereken her bir şerrin dile getirildiği en kapsamlı âyet-i kerimedir.

en-Nakkaş da şöyle demektedir: Deniliyor ki, adlin zekâtı İhsan, güç yetirmenin affetmek, zenginliğin zekatı iyilik yapmak, makam ve mevkiin zekatı ise, kişinin kardeşlerine (mektup) yakmasıdır.

2. Adalet ve İhsan’ın Mahiyeti:

İlim adamları adalet ve ihsanın açıklanması husus’unda farklı görüşlere sahiptirler- İbn Abbâs der ki: Adalet “lâ ilâhe illâlah”-, ihsan ise farzların edâ edilmesidir.

Adaletin farz, ihsanın da nafile olduğu söylenmiştir. Süfyan b. Uyeyne der ki: Burada adalet, insanın içinin dosdoğru olmasıdır. İhsan ise, insan içinin açığa vurduğundan daha üstün, değerli ve faziletli olmasıdır.

Ali b. Ebî Tâlib der ki: Adalet, insafla hareket etmek, ihsan ise lütufta bulunmak ve erdemlice davranmak demektir.

İbn Atîyye der ki: Adalet farz olan İnanç, emanetlerin eda edilmesi hususundaki şer’î hükümler, zulmün terkcdilmesi, insaftı hareket etmek ve hakkı sahiplerine vermektir. İhsan ise teşvik olunmuş herbir işi yapmaktır. Bazı işlerin tamamı teşvik, (rnendup) edilmiştir. Kimi işler de tarzdır. Şu kadar var ki, onun yeterli olan sınırını yerine getirmek, adaletin sınırları içerisindedir. Onu, yeterli olan miktardan fazlasıyla yapıp tamamlamak ise, ihsana girmektedir.

İbn Abbâs’ın açıklaması su götürür. Çünkü farzların eda edilmesi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın, Cibril’in soru sorduğu hadiste de açıkladığı gibi farzların eda edilmesidir. İşte adalet de budur. İhsan ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın, Cibril hadisinde cevaplandırdığı şekilde açıklamasının gereğine uygun olarak diğer tamamlayıcı işler ve mendup fiilleri yerine getirmektir. Çünkü Hazret-i Peygamber, (Cibril hadisi dîye bilinen hadiste) Cebrâîl’in sorusuna: “(İhsan), Allah’a sen O’nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan dahi, o seni görmektedir” diye cevap vermiştir. Buhâri, îman 37. Tefsir 31. si\re 2: Müslim, Îman ~>1: Ebû Dâvûd, 5li rint lû, Tirmizî, İıvuın 4: İbn Mâce, Mukaddime 9: Müsned. 1, 27, 51, 53, 319, II, 107, 426, IV, 129, 164. O bakımdan, eğer bu açıklama İbn Abbâs’tan sahih olarak nakledilmiş ise, herhalde mükemmel şekliyle farzların yerine getirilmesini kastetmiş olmalıdır,

İbnü’l-Arabî der ki: Adalet, kul ile Rabbi arasında, yüce Allah’ın hakkını, kişinin kendi nefsini korumasına tercih etmesi, O’nun rızasını kendi arzusundan önde tutması, yasaklarından uzak kalarak emirlerini yerine getirmesidir Kişinin, kendisine karşı adaleti ise, nefsini helâk edecek şeylerden alıkoymasıdır. Nitekim yüce Allah:

“Rabbinin huzuruna varmaktan korkup, nefsini hevadan alıkoyan…” (en-Nâziât, 79/40) diye buyurmaktadır. Kişinin, tama’ ettikleri şeylerin arkasından gitmekten uzak durması, her hal ve hususta kanaatten ayrılmamak (kişinin kendisine karşı adaleti kapsamındadır). Kişinin kendisi ile sair insanlar arasında adalet yapmasına gelince; nasihati (samimi olarak iyiliğini istemeyi, öğüt vermeyi) karşılıksız yapması. az çok her hususta hıyaneti terk etmesi, her bakımdan öbür insanların haklarını adil olarak vermesi, söz ve davranış ile hiç bir kimseye gizli ve de açık kötülük yapmaması, onlardan gelip İsabet eden belalara karşı sabredip katlanmasıdır. Bunun asgari ölçüsü ise, insaî’dır. (Haklarını vermek ve onlara eziyeti terk etmektir).

Derim ki: Adalete dair bu etraflı açıklamalar, güzel ve mutedildir. İhsana gelince, ilim adamlarımız şöyle demiştir ihsan, fiilinden mastardır. İki manada kullanılır: Birincisi, bizatihi teaddi etmesi (fiilin geçişli olması), kişinin; Filan işi güzel yaptım” yani onu mükemmel yaptım, demesi buna örnektir. Bu da; Filan şey güzel oldu” şeklinden hemzeli olarak nakledilmiş bir fiildir. İkinci anlamı ise, bir harfi cer ile teaddf etmesidir. Bu da; Filana ihsanda bulundum” demek gibidir. Yani ben ona, kendisine yararlı olacak şeyler yaptım, demektir.

Derim ki: İşte bu âyet-i kerimede ihsanın bu İki anlamı da aynı anda kastedilmiştir. Çünkü şanı yüce Allah, mahlukatın birbirlerine iyilik yapmalarını sever. Öyle ki, sana ak kafesteki bir kuşa, evindeki kediye bile iyiliğini esirgememen gerekir. Halbuki yüce Allah’ın, yaratıkları bu iyilik ve ihsanları da muhtaç değildir. Esasen bütün ihsan, nimet, lütuf ve minnetler hep O’ndandır

“Cibril hadisi” diye bilinen hadiste ise, ikinci manası ile değil de birinci manası ile ele alınmıştır. Esasen birinci anlamı ile ihsan, ibadetin dikkatli ve güzel bir şekilde yapılması, İbadeti sahih kılan ve tamamlayan bütün özellikleriyle eda etmeye riaeyet edilmesi, ibadetteki hukukun gözetilmesi, gerek ibadete başlarken, gerekse de devam ederken, yüce Allah’ın azamet ve celâlinin hatırda tutulması ile olur. İşte Hazret-i Peygamber’in: “Allah’a, sen O’nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan dahi, O seni görmektedir” âyeti ile kastettiği de budur. Böyle bir murakabe allında olduğunu kabul eden kalp sahiplerinin iki hali sözkonusudur: Bunlardan birincilerine hakkın müşahede edilmesi hali galip gelir ve âdeta kişi Allah’ı görüyormuş gibi olur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Ve benîm gözbebeğim namazdır” Nesâî. İsrerun-Nisâ 1: Müsned, III. 128. :99. 285. hadisi ile bu hale işaret etmiş olma ihtimali vardır. İkincisi ise, bu dereceye ulaşamamakla birlikte cenab-ı Hakkın, kişinin kendisine muttali olduğunu, O’nu görmekte olduğunu bilme halinin baskın ve ağırlıklı olarak hissedilme halidir, İşte yüce Allah’ın:

“O seni kalkınca da görür, secde edenler arasındaki dolaşmanı da” (eş-Şuarâ, 26/218-219) âyeti ile:

“Mutlaka o işe daldığınızda Biz üzerinize şahidiz” (Yûnus, 10/61) âyetinde buna işaret edilmektedir.

3. Akrabalara Birşeyler Vermek;

Yüce Allah:

“Akrabaya vermeyi emreder” âyeti ile, onlara malından vermeyi kastetmektedir. Nitekim yüce Allah’ın:

“Akrabaya hakkını ver”(el-İsrâ, 17/26.) âyeti da bunu dile getirmektedir. Yani, akrabalık hakkını gözet. Bu âyet burada mendup olan bir amelin, vacip olana atfedilmesi kabilindedindir. İşte Şat’iî bu âyeti, ileride de açıklanacağı üzere, mükâtep köleye vermenin vücubuna delil göstermiştir. Özellikle akrabaları zikretmesi ise, akraba haklarının daha sağlam ve onları gözetmenin daha vacip oluşundan dolayıdır. Çünkü, şanı yüce Allah’ın ismini, kendisinin Rahmân isminden türettiği “rahim (akrabalık)” hakkını pekiştirmek ve bu bağı gözetmeyi, kendi zatının haklarını gözetmek olarak gördüğünü vurgulamak içindir. Nitekim sahih hadiste şöyle buyrulmuştur: “(Yüce Allah “rahime; (akrabalık bağına)” dedi ki:) Seni gözeteni Benim de gözetmeme, senin bağını koparanı da Benim de koparmama razı gelmez misin?” Buhârî, Tefsir 47, sûre 1; Müslim, Birr 16; Ebû Dâvûd, Zeknî 45; Tirmizî, Birr 9: Müsned, I, 191. 194.

Özellikle akrabalar fakir iseler daha bir gözetilmelidirler.

4. Fahşâ, Münker ve Bağy:

Yüce Allah’ın:

“Fahşâyı, münker ve bağyi yasaklar” âyetindeki fahşâ, söz ya da davranış türünden olsun, çirkin olan her şey demektir. İbn Abbâs ise, zina diye açıklamıştır. Münker, şeriatın o işi nehyetmek suretiyle reddettiği herşeydir. Bu, genel olacak bütün masiyetleri, kötü ve aşağılık davranışları, çeşitli türleriyle bayağılıkları kapsar. Münkerin şirk demek olduğu da söylenmiştir.

Bağy; kibir, zulüm, kin ve haddi aşarak haksızlık yapmak demektir. Gerçek mahiyeti sınırı aşmaktır. Bu münkerin kapsamına girer. Ancak yüce Allah, zararının çokluğu dolayısıyla ona verdiği önemi belirtmek üzere özellikle sözkonusu etmiştir, Hadîs-i şerîfte de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: “Yapılan bir bağyden (haddi aşmaktan), daha çabuk cezası verilen hiçbir günah yoktur.” Aynı manada yakın lâfızlarki: Ebû Dâvûd, Edeb 43; Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 57; İbn Mâce, Zühd 23; Müsned, V, 36. 38. Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Bağî kişinin mutlaka sırtı yere getirilmiştir.” Hadîs olarak tesbit edemedik

Yüce Allah, kendisine karşı haksızlıkta bulunulan (bağye maruz kalan) kimseye ilâhî yardımını va’detmiştir İndirilmiş kitapların birisinde şu hüküm yer almaktadır: Eğer bir dağ diğer bir dağa haksızlık edecek olursa, Allah o haksızlık yapan dağı dümdüz eder.

5. Bu Âyetin Ahlâkı ile Ahlâklanmanın Önemi:

İmâm Ebû Abdullah Muhammed b. İsmail el-Buhârî, Sahih “inde şöyle bir başlık açmıştır: “Yüce Allah’ın:

“Şüphesiz Allah adaleti, İhsanı, akrabaya vermeyi emreder. Fahşayı, münker ve bağyi yasaklar. İyice dinleyip tutasınız dîye size öğüt verir” âyeti ile:

“Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir” (Yûnus, 10/23);

“Sonra yine ona haksızca saldırılırsa, elbette Allah ona yardım eder” (el-Hacc, 22/60) buyrukları ve müslüman aleyhine olsun, kâfir aleyhine olsun kötülüğü kışkırtmayı terk etmek. Buhârî, Edeb 57.

Bu başlıktan sonra Hazret-i Âişe’nin, Lebid b. el-A’sam’ın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a büyü yapması hakkındaki hadisini söz konusu etmektedir. İbn Battal der ki: (Buhârî) Allah ondan razı olsun, bu âyet-i kerimelerden, müslüman ya da kair aleyhine kötülüğü harekete getirip kışkırtmayı terketme anlamını çıkartmıştır, Nicekim Hazret-i Âişe’nin hadisi de buna delildir. Çünkü orada Hazret-i Peygamber’in şöyle buyurduğu zikredilmektedir: “Allah mademki bana şifa vermiş bulunuyor, artık ben de insanların aleyhine herhangi bir kötülüğü kışkırtmaktan, harekete getirmekten hoşlanmıyorum.” Bunun açıklaması da -Allah en iyi bilendir ya- şöyledir: O (Buhârî), yüce Allah’ın:

“Şüphesiz ki Allah adaleti, ihsanı… emreder” âyetinde kötülük İşleyene ihsanda bulunup, onun köcülüğüne ceza vermeyi terk etmenin mendup olduğu anlamını çıkartmıştır. Denilse ki: Haksızlığı yasaklayan âyetler hakkında böyle bir yorum yapmak nasıl sahih olabilir? Şu şekilde cevap verilir: Bunun da açıklaması -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- şöyledir: Yüce Allah kullarına, “sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir” âyetinde haddi aşmanın zararının haddi aşana raci olacağını bildirip, kendisine haksızlık yapılana yardımcı olmayı taahhüd ettiğinden dolayı, kendisine karşı haksızlıkta bulunulan kişinin yüce Allah’a bu yardım taahhüdü dolayısıyla şükretmesi ve kendisine haksızlık yapana af ile karşılık vermesi daha uygundur. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da kendisine büyü yapan yahudiye bu şekilde davranmıştır. Ancak. yüce Allah’ın:

“Şayet bir ceza verecek olursanız, size yapılan saldırının misliyle mukabele edin” (en-Nahl, 16/126) âyeti gereğince intikam alma hakkına sahiptir, Ama o, yüce Allah’ın:

“Bununla beraber kim de sabreder ve bağışlarsa, muhakkak bu üzerinde kararlılıkla durmaya değer işlerdendir” (eş-Şura, 42/43) âyetinden hareketle affetmeyi tercih etmiştir,

6. İyiliği Emredip Kötülükten Alıkoymak ve İhsanın Önemini Vurgulayan Tarikten Bir Olay:

Bu âyeH kerîme, iyiliği emredip münkerden alıkoyma gereğini ihtiva etmektedir. Bunlara dair açıklamalar daha önceden (Âl-i İmrân, 3/21-22. âyetlerinin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Rivâyet edildiğine göre bir topluluk, kendilerine zekât toplayıcı ve vali (âmil) olarak tayin edilmiş bir zatı, Abbasi hükümdarlarından Ebû Cafer el-Mansur’a dava eder. Ancak bu vali, kendisini şikâyet edenlere karşı delillerini ortaya koyarak onları mağlup etmiş, aleyhine öyle pek büyük bir zulüm ispat edemediklerini, hiç bir hususin haksızlık yapmadığım ortaya koymuş. Şikâyet eden topluluk arasından bir delikanlı ayağa kalkarak şöyle demiş: Mü’minlerin emiri! Allah, adalet ve ihsanı emretmektedir. Evet, gerçekten o adaletlidir, ama ihsan yapan bir kimse değildir. Ebû Cafer, bu gencin isabetli söz söylemesine hayret eder ve tayin ettiği âmilini görevden alır.

Nahl 89

Her ümmet içinde kendilerinden bir şahit getirdiğimiz gün, seni de bunlara şahit getireceğiz. Sana bu kitabı her şeyi açıklayan, hidayet, rahmet ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.

Diyanet Vakfı
O gün her ümmetin içinden kendilerine birer şahit göndereceğiz. Seni de hepsinin üzerine şahit olarak getireceğiz. Ayrıca bu Kitabı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.

Kurtubi Tefsiri
O gün, her ümmetin İçinden kendilerine karşı birer şahit göndereceğimiz gibi, seni de bunların üzerine bir şahit olarak gönderdik. Ve Biz sana bu Kitabı herşeyi açıklayan bir hidâyet, bir rahmet ve müslümanlara bir müjde olmak üzere kısım kısım indirdik.

“O gün, her ümmetin içinden kendilerine karşı birer şahit göndereceğimiz gibi…” Bu şahitler, peygamberlerdir. Bunlar, kıyâmet gününde ümmetlerine karşı risaletlerini tebliğ ettiklerine, ümmetlerini îmana davet ettiklerine şahitlik edecekler. -Peygamber bulunmasa dahi- her zamanda mutlaka şalût vardır. Bunların kimlikleri hakkında da İki görüş bulunmaktadır. Birinci görüşe göre bunlar, peygamberlerin halifeleri olan hidâyet önderleridir. İkinci görüşe göre ise bunlar, Allah’ın göndermiş olduğu peygamberlerin şeriatlerini kendileri vasıtasıyla muhafaza ettiği ilim adamlarıdır.

Derim ki: Buna göre Allah’ı tevhid eden kimselerin bulunmadığı hiçbir dönem olmamıştır. Kus b. Sâide ve Zeyd b. Amr b. Nufeyi gibileri. Zeyd b. Amr hakkında da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Tek başına bir ümmet olarak gönderilecektir” Müsned 1, 190. diye buyurmuştur. Satih ve Varaka b. Nevfel gibileri de böyledir. Varaka hakkında da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Ben, onu cennetin ırmaklarına dalar gördüm” diye buyurmuştur

İşte bunlar ve bunlar gibi olanlar, kendi çağdaşlarına karşı bir hüccet ve birer şahittirler. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yüce Allah’ın:

“Seni de bunların üzerine bir şahid olarak gönderdik” âyeti(na) dair açıklamalar, bundan önce el-Bakara Sûresi (2/143. ayet, 1. başlık) ile en-Nisa SÛRESİ’nde (4/41. ayetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Biz sana bu kitabı her şeyi açıklayan… olmak üzere kısım kısım indirdik” âyeti:

“Biz, kitapta hiç bir şeyi eksik bırakmadık” (el-En’âm, 6/38) âyetine benzemektedir ve daha önceden geçmiş bulunmaktadır. (Açıklaması için) oraya bakılabilir,

Mücahid der ki: Her şeyi açıklayan olması, helal ve haramı gereği gibi açıklamasıdır.

Nahl 88

İnkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlara, bozgunculuk etmelerinden dolayı azaba azap katacağız.

Diyanet Vakfı
İnkar edip de (insanları) Allah yolundan alıkoyanlar var ya, işte onlara, yapmakta oldukları bozgunculuklar sebebiyle, azaplarını kat kat artıracağız.

Kurtubi Tefsiri
Kâfir olup da Allah’ın yolundan alıkoyanların Biz, -çıkarageldikleri fesatlara karşılık- azaplarına azap katacağız.

Yüce Allah’ın:

“Kâfir olup da Allah’ın yoludan alıkoyanların Biz… azaplarına azâb katarız” âyeti ile ilgili olarak İbn Mes’ûd şunları söylemiştir: Uzun hurma ağaçları gibi kıskaçları olan akrepler, deve boyunları gibi yılanlar, yine boyunları uzun ve buhtî denilen develeri andıran ve onları vuracak olan ejderhalar, demektir. İşte azaplarına katılacak olan azap budur.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Bunlar, ateş azabından zemheri soğuğuna çıkartılacaklar, Buranın aşırı soğuğundan çabucak ateşe dönmeye çalışacaklardır. Anlamın şu şekilde olduğu da söylenmiştir: Biz, önderlerin azabını ayak takımlarının azabına göre daha fazla vereceğiz. İki azaptan birisi, küfürlerine karşılık olacaktır, diğeri Ese başkalarını Allah’ın yolunu izlemekten alıkoymalarının karşılığı olacaktır.

“Çıkarageldikleri fesatlarına karşılık” dünyada işledikleri küfür ve masiyetlere karşılık, demektir.

Nahl 87

O gün Allah’a teslim olurlar ve uydurmakta oldukları şeyler kendilerinden sapıp gider.

Diyanet Vakfı
O gün Allaha teslim (bayrağını) çekerler ve uydurmakta oldukları şeyler onlardan kaybolup gider.

Kurtubi Tefsiri
Onlar, o gün Allah’a teslim olacaklar. Bütün uydurdukları da kendilerini bırakıp gitmiş olacaktır.

“Onlar”, yani müşrikler,

“o gün Allah’a teslim olacaklar.” Allah’ın azabına teslimiyet gösterecek, O’nun izzeti önünde boyun eğeceklerdir.

İbadet eden de, kendisine ibadet olunan da Allah’ın haklarında vereceği hükme teslimiyet gösterecek ve buna uyacaklardır, diye de açıklanmıştır

“Bütün uydurduktan da kendilerini bırakıp gitmiş olacaktır.” Yani şeytanın, kendilerine küfrü gösterdiği şeyler ile uydurma ilâhlarının umdukları şefaatleri de önderinden kaybolup gitmiş olacaktır.

Nahl 86

Ortak koşanlar, ortaklarını gördükleri zaman derler ki: “Rabbimiz, işte bunlar, senin dışında çağırdığımız ortaklarımızdır.” Onlar da onlara söz fırlatırlar: “Şüphesiz ki siz yalancılarsınız.”

Diyanet Vakfı
(Allaha) ortak koşanlar, ortak koştukları şeyleri gördükleri zaman derler ki: «Rabbimiz! İşte bunlar, seni bırakıp da tapmış olduğumuz ortaklarımızdır.» Onlar da bunlara: «Siz mutlaka yalancılarsınız» diye söz atarlar.

Kurtubi Tefsiri
Şirk koşanlar, koştukları ortaklarını görünce: “Rabbimiz, Seni bırakıp tapındığımız ortaklarımız işte bunlardır” diyecekler. Bunlar da onlara: “Şüphe yok ki siz yalancılarsınız” diyerek cevap yetiştireceklerdir,

“Şirk koşanlar, koştukları ortaklarını görünce” yani, dünyada iken tapındıkları put ve heykellerini gördüklerinde… Bu da yüce Allah’ın, onların tapındıkları mabudlarını diriltip onlar da arkalarından gidecekleri ve mabudları kendilerini cehenneme kadar götürecekleri vakit olacaktır.

Müslim’in Sahihinde şöyle denilmektedir: “Her kim her hangi bir şeye ibadet ediyor idiyse, haydi onun arkasından gitsin. Güneş’e tapmış olan güneşin arkasından gidecek. Aya tapınmış olan ay’ın arkasından gidecek- Tağutlara tapınmış olan da tağutların arkasından gidecek…” Müslim, bu hadisi Ertes’den rivâyet etmiştir. Buhârî, Ezan 129, Tevhîd 24, Rikaak 52; Müslim, Îman 299; Müsned, \l, 275, 293, 534. Ancak, gerek Müslim’de gerek diğer kaynaklarda sahabeden olan ravî, Enes değil, Ebû Hüreyre’dir.

Tirmizî’nin Ebû Hüreyre yoluyla rivâyet ettiği bu hadiste, şu ifadeler yer almaktadır: “Haç’a tapınmış olana, tapındığı haçı temsil olunacak. Suretlere tapınmış olana, tapındığı suretleri, ateşe tapınmış olana ateşi temsil olunacak ve hepsi de dünyada iken tapındıklarının arkasından gideceklerdir..,” Tirmizî, Sıfatu’l-Cenne 20; Müsned, II7 368

“Rabbimîz, Seni bırakıp tapındığımız ortaklarımız” yani, kendilerini sana ortak koştuklarımız,

“işte bunlardır, diyecekler. Bunlar da onlara: «Şüphe yok ki siz yalancılarsınız» diyerek cevap yetiştireceklerdir.” Yani, bu tapındıkları ilahlar, onlara bu sözlerle cevap vereceklerdir. Bunun anlamı şudur; Onlar, dile gelerek kendilerine tapınmış olanları yalanlayacaklar. İlah olmadıklarını ve onlara, kendilerine Eapmalarını emretmemiş olduklarını söyleyecekler. Allah, putları bu şekilde konuşturacak ve bunun sonucunda kâfirlerin rezillikleri ortaya çıkacaktır.

Bununla, tapındıkları meleklerin kastedildiği de söylenmiştir.

Nahl 85

Zulmedenler azabı gördükleri zaman, onlardan hafifletilmez ve onlara bakılmaz.

Diyanet Vakfı
O zulmedenler azabı gördüklerinde, artık onlardan azap hafifletilmez, onlara mühlet de verilmez.

Kurtubi Tefsiri
O zâlimler, azâbı görünce, azapları hafifletilmeyeceği gibi, onlara mühlet de verilmeyecektir.

“O zâlimler” şirk koşanlar

“azâbı”, cehennem azabını oraya girmek suretiyle

“görünce azapları hafifletilmeyeceği gibi, onlara mühlet de verilmeyecektir” süre tanınmayacaktır. Çünkü onların orada tevbe etmeleri sözkonusu olmayacaktır.

Nahl 84

Her ümmetten bir şahit gönderdiğimiz gün, artık inkâr edenlere izin verilmez ve onlar özürleri kabul olunmazlar.

Diyanet Vakfı
Her ümmetten bir şahit göndereceğimiz gün, artık ne kafir olanlara (özür dilemelerine) izin verilir ne de onların özür dilemeleri istenir.

Kurtubi Tefsiri
O günü hatırla ki, her ümmetten birer şahit göndereceğiz. Sonra o kâfirlere İzin de verilmeyecek, onlardan razı etmeleri de istenmeyecek.

“O günü hatırla ki, her ümmetten birer şahit göndereceğiz” âyeti, yüce Allah’ın:

“Her ümmetten birer şahit getireceğimiz zaman halleri nice olur” (en-Nisa, 4/41) âyetine benzemektedir. Daha Önce (buna dair açıklamalar.) geçmiş bulunmaktadır.

“Sonra o kâfirlere izin de verilmiyecek” yani, özür dilemek ve söz söylemek için onlara izin verilmeyecektir. Bu da yüce Allah’ın:

“Onlara izin de verilmeyecek ki, özür dilesinler” (el-Mürselât, 77/36) âyetine benzemektedir. Bunlar ise, el-Hicr Sûresi’nin baş taraflarında geçtiği üzere -ve ileride de geleceği gibi- kâfirlerin üzerine cehennemin kapatılacağı vakit olacaktır.

“Onlardan razı etmeleri de istenmeyecek.” Yani, Rabblerini razı etmekle yükümlü tutulmayacaklardır. Çünkü ahi ret, yükümlülüklerin söz konusu olacağı bir yurt değildir. Dünyaya gelip tevbe etmelerine de izin verilmeyecek,

Razı etmelerinin istenmesi” asıl itibariyle; İçinden olumsuz hisler beslemek” anlamındadır. İşte, içinden geçirdiği bu olumsuz duyguları ona açıkça söyleyecek olursa, o takdirde; Ona sitem etti” denilir Kendisine sitem olunan kişi, sitem edeni sevindirecek bir tutum takınırsa, o takdirde; Razı etmiş” olur. Bu kökten isim; şeklinde gelir ki, bu da kendisine sitem edilen kişinin, sitem edeni razı edecek bir hale gelmesi demektir. Bu açıklamayı el-Herevî yapmıştır. Şair en-Nâbiğa şöyle demektedir:

“Eğer ben zulme uğramış isem, senin zulmettiğin bir kulum.

Ve eğer sen razı etmesi istenen bir kimse isen, zaten senin gibi birisi razı eder,”

Nahl 83

Allah’ın nimetini bilirler, sonra onu inkâr ederler. Onların çoğu inkârcılardır.

Diyanet Vakfı
Onlar Allahın nimetini bilirler (itiraf ederler). Sonra da onu inkar ederler. Onların çoğu kafirdir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar, Allah’ın nimetini itiraf ederler. Sonra da onu inkâr ederler. Onların çoğu kâfir kimselerdir.

“Onlar Allah’ın nimetini itiraf ederler.” es-Süddî der ki: Bu nimetle Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastetmektedir. Yani onlar, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın nübüvvetini bilmektedirler.

“Sonra da onu inkâr ederler” yalanlarlar, Mücâhid der ki: Yüce Allah bununla, bu sûrede kendilerine karşı sayıp döktüğü nimetleri kastetmektedir. Yani onlar, bu nimetlerin Allah’tan geldiğini bilip durmaktadırlar. Ancak, “biz bunları atalarımızdan miras aldık” sözleriyle bu nimetleri bile bile inkâr ederler. Benzeri bir açıklamayı Katade de yapmıştır.

Avn b. Abdullah der ki: Bu, kişinin filan olmasaydı şu olacaktı. Filan olmasaydı, başıma bu gelmezdi, demesidir. Halbuki onlar, fayda ve zararın yalnız Allah’tan geldiğini de bilmektedirler

el-Kelbî de der ki: Bunun anların şudur: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara, bütün bu nimetleri bildirip tanıtınca, onlar da bunları kabul edip itiraf ettiler ve: Evet, bunların hepsi Allah’ın nimetlerindendir. Fakat, ilahlarımızın şefaati ile, deyiverdiler.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, Allah’ın nimetleri İçerisinde yüzer dururlar ve nimetleri tanırlar. Fakat, onlara karşı gereken şükrü terk etmek suretiyle bu nimetleri inkar ederler.

Altıncı bir anlama gelme ihtimali de vardır: Onlar, bu nimetleri darlık zamanlarında itiraf ederler, rahat ve bolluk zamanlarında inkâr ederler.

Yedinci bir İhtimal: Onlar, sözleriyle bu nimetleri itiraf ve kabul ederler, fiilleriyle inkâr ederler.

Sekizinci bir İhtimal: Onlar, kalpleriyle bu nimetleri itiraf etmekle birlikte, dilleriyle inkâr ederler. Bunun bir benzeri de, yüce Allah’ın:

“Kalpleri onlara inandığı kaide… onları inkâr ettiler” (en-Neml, 27/14) âyetidir.

“Onların çoğu” az önce de geçtiği üzere, tamamı,

“kâfir kimselerdir.”

Nahl 82

Yüz çevirirlerse, artık sana düşen apaçık tebliğden başkası değildir.

Diyanet Vakfı
(Ey Resulüm!) Yine de yüz çevirirlerse, artık sana düşen ancak açık bir tebliğden ibarettir.

Kurtubi Tefsiri
Eğer yüzçevirirlerse, sana düşen ancak açıkça tebliğden ibarettir.

“Eğer” dikkatle düşünmekten, istidlal etmekten ve îman etmekten

“yüz çevirirlerse, sana düşen… ancak tebliğden ibarettir.” Yani, sana tebliğde bulunmaktan başka birşey düşmez. Hidâyete iletmek ise Bize aittir

Nahl 81

Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı. Dağlarda sizin için barınaklar yaptı. Sizi sıcaktan koruyan giysiler ve sizi savaşınızda koruyan giysiler yaptı. İşte böylece nimetini üzerinize tamamlıyor, umulur ki teslim olursunuz.

Diyanet Vakfı
Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı. Dağlarda da sizin için barınaklar yarattı. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar yarattı. İşte böylece Allah, müslüman olmanız için üzerinize nimetini tamamlıyor.

Kurtubi Tefsiri
Allah, yarattığı şeylerden, sizin için gölgeler yaydı. Dağlarda sığınıp barınacağınız yerler yarattı. Sizi, sıcaktan koruyacak elbiseler ve kendi kuvvetinizden koruyacak zırhlar bağışladı. İşte O, teslimiyetle itaat edesiniz diye üzerinizdeki nimetini böylece tamamlamıştır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1. Yarattığı Şeylerden Gölgeler:

Yüce Allah’ın:

“Gölgeler”, kendisi ile gölge yapılan ev, ağaç ve bu kabilden hertürlü şeye denilir.

“Yarattığı şeylerden” âyeti, gölge yapan herbir şeyi kapsar.

2. Sığınak ve Barınaklar:

Yüce Allah’ın: “(………): Sığınıp barınacağınız yerler” âyeti, OTyin çoğuludur. Yağmur, rüzgar ve buna benzer başka şeylere karşı koruyucu olan yer demektir Burada dağlardaki mağaralar kastedilmektedir. Şanı yüce Allah, bu’mağaraları, insanların sığınabilmelerine hazır olarak yaratmıştır. Onlar, bu mağaralara sığınır, onlarla korunur ve içlerine girerek diğer yaratıklardan ayrı ve uzak kalabilirler.

Sahih’te yer alan rivâyete göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ilk dönemlerde Hira dağında ibadete çekilir ve orada günlerce kalırdı,, Buhârî, Beytu’l-Vahy 2; Müslim, îman 73…

Buhârî’nin Sahih’inde şöyle denilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Mekke’den hicret etmek üzere ve kavminden kaçarak dinini kurtarmak maksadıyla arkadaşı Ebû Bekir ile birlikte çıktı. Nihayet her ikisi de Sevr dağındaki bir mağaraya vardılar. Orada üç gece saklı kaldılar. Mağarada yanlarında henüz genç bir delikanlı olan Ebû Bekir’in oğlu Abdullah da kalıyordu. Abdullah, anlayış kabiliyeti yüksek ve becerikli birisi idi. Sabahın karanlığı darılmadan, seher vakti yanlarından ayrılır, Mekke’de geceyi geçirmiş gibi Kureyşliler ile birlikle sabahı ederdi, Hazret-i Peygamber ile, Hazret-i Ebû Bekir’e, tuzak mahiyetinde her ne işitirse, onu iyice beller ve karanlık bastı mı, buna dair haberi onlara ulaştırırdı. Hazret-i Ebû Bekir’in azadlısı, Âmir b. Füheyre de, (o civarda) bol sütlü sağmal koyun sürüsü otlatır ve akşamdan bir müddet geçtiğinde, sürüyü Resûlüllah ile Hazret-i Ebû Bekir’in yanına getirirdi. Onlar da sağıp taze süt içerek sükûnet içerisinde gecelerlerdi. O süt, kendi sağmallarının sütü idi- İçine kızgın taş konularak ısıtılıyordu. Nihayet, gecenin sonunda, Amir b. Füheyre, sağmal koyunlara yine seslenir ve tekrar otlatmaya götürürdü. Amir aynı İşi, orada kaldıkları sürece bütün geceler boyu yaptı… Bu hadisi, tek başına Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Menâkibu’l-Ensâr 45. Libâs 16.

3. Sıcağa Karşı ve Savaşta Koruyucu Elbiseler:

Yüce Allah’ın:

“Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler” âyeti ile kastedilenler, giyilen” gömleklerdir. “(…….): (Mealde); elbiselerdin [ekili; ‘dır.

“Kendi kuvvetinizden koruyacak zırhlar” âyetinde ise, (aynı lâfız ile.) Savaşta insanları koruyan zırhları kastetmektedir, Ka’b b. Züheyr’in şu beyiti de bu anlamdadır:

“Burunları yüksek (şerefli ve aziz) kimselerdir ve kahramandır onlar.

Savaşlarda onların giyindikleri, Davud’un dokuduğu zırhlardır.”

4. Bu Âyet-i Kerîmede, Dağlardaki Mağaralardan ve Sıcağa Karşı Koruyucu Elbiselerden Söz Edilmesinin Hikmeti:

Bir kimse kalkıp: yüce Allah:

“Dağlarda sığınıp barınacağınız yerler yarattı” diye buyurmakta, fakat düzlük ovalardan söz etmemektedir. Yine yüce Allah:

“Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler” diye buyurduğu halde, soğuk gözetmemektedir, diyecek olursa, ona şu şekilde cevap verilir;

Arapların etrafı dağlık idi. Onların çevrelerinde düz ovalar yoktu. Onların yaşadıkları iklim sıcaktı, soğuk değildi. Bu bakımdan yüce Allah, onlara, kendilerine has birtakım nimetleri zikretti. Nitekim, az önce geçtiği üzere, onlara, özel olarak yün ve başka şeyleri verdiği halde -bunlardan sözetmekle birlikte- pamuktan, ketenden ve kardan söz etmemiştir. Çünkü bunlar, onların ülkelerinde bulunan şeyler değildi. Atâ el-Horasanî ve başkaları da bu anlamda açıklamalarda bulunmuşlardır. Yine, bunlardan birisinin sözkonusu edilmesi, diğerine de delâlet eder- Şairin şu beyitleri bu türdendir:

“Hayır isteyerek bir yere gitmek istediğimde

Bilemiyorum o ikisinden hangisi gelip beni bulacak?

Benim aradığım bir hayra doğru mu gidiyorum,

Yoksa kendisinin beni aradığı bir şerre doğru mu?”

5. Düşmanla Savaş ve Cihad için Araç ve Gereç Edinmek:

İlim adamları derler ki; Yüce Allah’ın:

“Ve İçendi kuvvetinizden koruyacak zırhlar” âyeti, kulların, düşmanlarına karşı Savaşta yararlanmak üzere cihad araçları edinmelerine delildir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da, yaralanmaya karşı korunmak üzere -şehâdeti istiyor olmakla birlikte- zırh giyinmişti. Kulun kendisini ölüm tehlikelerine ve mızrak yaralarına, kılıç darbelerine maruz bırakarak, teslim ederek şehâdete talib olmak hakkı yoktur. Ancak, Savaş elbiselerini de düşmanına karşı Savaşında kendisine güç unsuru olmak üzere giyinir ve yüce Allah’ın sözü en üstün olsun diye, çarpışır. Bundan sonra da Allah, dilediğini yapar.

6. Allah’ın, Nimetlerini Tamamlaması:

“İşte O, teslimiyetle İtaat edesiniz diye, üzerinizdeki nimetini böylece tamamlamıştır.” İbn Muhaysın ile Humeyd, yüce Allah’ın:

“O… tamamlamıştır” anlamındaki âyeti, iki ‘te’ ile; şeklinde ve; kelimesini de fail olarak ref ile okumuştur Buna göre âyet: Onun nimeti… tanının olımışnır, demek olur. Diğerleri ise, “ye” harfini ötreli olarak okumuşlardır ki, nimetleri tamamlayan Allah’tır, anlamını verir.

“Teslimiyet… edesiniz” kelimesini İbn Abbâs ve İkrime, “te” lie “lâm” harflerini üstün okumuşlardır. Yaralardan salim olasınız, kurtulasınız demek olur. Ancak, bu kıraatin senedi hayıftır. Bunu, Abbâd b. el-Avvam, Hanzala’dan, o, Şehr’den, o da İbn Abbâs’tan rivâyet etmiştir. Diğerleri ise, “te” harfini ötreli olarak okumuşlardır. Bu da, Allah’ın nimetlerine şükür olmak üzere, O’nu bilip tanımaya ve O’na itaate teslimiyet gösterip İtaatle boyun eğesiniz diye, demektir. Ebû Ubeyd der ki: Tercih edilen, genelin kıraatidir. Çünkü, yüce Allah’ın bize nimet olarak ihsan ettiği İslâm, yaralardan selâmete erişmek (kurtulmak) nimetinden daha üstün, daha faziletlidir.

Nahl 80

Allah, evlerinizden sizin için sükûnet yaptı. Hayvanların derilerinden, göç gününüzde ve konaklama gününüzde hafifçe taşıdığınız evler yaptı. Yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından eşya ve geçimlik kıldı.

Diyanet Vakfı
Allah, evlerinizi sizin için bir huzur ve sükun yeri yaptı ve sizin için davar derilerinden gerek göç gününüzde, gerekse konaklama gününüzde, kolayca taşıyacağınız evler; yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar (faydalanacağınız) bir ev eşyası ve bir ticaret malı meydana getirdi.

Kurtubi Tefsiri
Allah, evlerinizi size huzur bulacağınız meskenler kıldı. Size, davar derilerinden, gerek göçtüğünüz günde ve gerek konduğunuz günde hafifçe taşıyacağınız evler ve yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından bir süreye kadar giyecek, döşenecek ve ticareti yapılacak bir meta verdi.

Bu âyete dair açıklamalarımızı, dokuz Merhum müfessir başlıkların on olduğunu söylemekle beraber beşinci başhftı zikretıııe-/Ilıntı başlığa geçmektedir. Kendisinin “iiltlficı bnşlık…” diye verdiği sıralar t;ınt- başlık halinde sunacağız

1. Mesken Nimeti:

Yüce Allah’ın:

“Allah evlerinizi size… kıldı” âyeti, size bunları yaptı, demektir. Üzerinde olup seni gölgelendiren herşeye, tavan ve sema, seni üzerinde taşıyan her şeye arz, seni dört tarafından örten herşeye duvar denilir. İşte bunların hepsi, düzenli bir şekilde biraraya gelip bitişecek olursa, meydana gelen mekâna da “beyt; ev” denilir.

Bu âyet-i kerimede yüce Allah, evleri insanlar üzerindeki nimetler saymaktadır. Yüce Allah, öncelikle şehirlerde yapılan evleri sözkonusu etmektedir. Bunlar uzun süre ikamet etmek üzere yapılırlar. Yüce Allah’ın:

“Mesken” âyeti, sizin, içlerinde sakin olup yerleşeceğiniz, azalarınızın hareketlerinin yavaşlayıp rahatlayacağı yer demektir. Bazen, azalar meskenin içinde hareket eder, başka bir yerde sakin olabilir. Ancak burada ifade çoğunlukla görülen duruma göre dile getirilmiştir. Yüce Allah’ın bunu, nimetler içerisinde sayması şundan dolayıdır. O. eğer dilemiş olsaydı, insanı tıpkı yörüngelerinde hareket eden yıldızlar gibi, devamlı hareket eden, çalkalanan bir varlık haline geçirebilirdi. Ve o durumda insan da hiç şüphesiz Allah’ın irade ettiği gibi ve yarattığı gibi olurdu. Eğer yüce Allah insanı yer gibi hareketsiz yaratmış olsaydı, yine O’nun yaradığı ve irade ettiği gibi olacaktı. Ama O, insanı her iki şekilde de tasarrufta bulunup iki hal arasında durumu değişip duran bir varlık olarak yarattı ve davranış ve hareketlerinin bir keyfiyeti ve bir mekânı oldu.

Huzur bulmak, mesken edinmek, tekile de çoğula da sıfat olabilen bir mastardır.

Daha sonra yüce Allah, taşınabilen ve yolculuk hallerinde kullanılan meskenleri sözkonusu etmektedir ki, bu da bir sonraki başlığın konusudur.

2. Taşınabilir Meskenler:

Yüce Allah:

“Size, davar derilerinden gerek göçtüğünüz günde ve gerek konduğunuz günde hafifçe taşıyacağınız evler… verdi” âyetinde sözü geçen, “hafifçe taşınacak evler” derilerden ve benzerlerinden yapılan evler ile yolculuk sırasında taşımanız kolay olan çadır ve oraklar demektir

Göçmek” kelimesi, ol aramak kastıyla çölde yol almak, bir yerden başka yere geçmek demektir, Antere’nin şu beyitînde bu anlamda kullanılmıştır:

Kendilerinden ayrılmayı beklediğim kimseler göçüp gittiler.

Onların ayrılıklarını alaca karga Haber verdi.

Bu kelime aynı zamanda, deve üzerindeki hevdec anlamına da gelir. Şair der ki:

“Söyle bana şu göç edenler seni üzdü mü, ayrıldıklarında,

Ve kargalar, ayrılığın yaklaştığını hızlı uçuşlarıyla haber verdiğinde.”

Bu kelime, “ayn” harfi hem sakin, hem üstün ile okunmuştur. “Saç” demek olan; kelimesinin aynı zamanda, şeklinde de kullanılması gibi.

Şöyle denilmiştir: Bu kelimenin, hem derilerden, hem kıtlardan, hem yünlerden yapılmış evleri (çadırları) umumî olarak kapsama ihtimali de vardır. Çünkü bu unsurlar da deridendir. Zira bunların hepsi derilerde sabit bulunurlar. İbn Selâm bu kanaattedir. Güzel bir ihtimaldir.

Yüce Allah’ın:

“Yünlerinden” anlamındaki âyet ile yeni bir cümle başlamaktadır. Giyecek, döşenecek… yarattı” diye buyurulmuş gibidir ki, bununla giyilecek elbiseler, yere serilen sergiler ve benzeri şeyler kastedilmektedir. Şair der ki:

“O, hevdeçlerde bulunanlar, sem üzdü mü?

Güzel giyecek ve yaygılar ile ayrıldıkları gün.”

Burada yüce Allah’ın:

“Davar derilerinden” âyeti ile, önce açıkladığımız şekilde, sadece derilerden yapılma evleri kastetme ihtimali de vardır. O takdirde yüce Allah’ın;

“Yünlerinden” âyeti, “davar derilerinden” âyetine atıf olur. Yani, yine sizlere, yünlerinden evler… yarattı, verdi demek olur.

İbnü’l-A’rabî der ki: Bu, o bölgelerde yaygın bir durumdur Bizim topraklarımız bu meskenlerden oldukça uzak kalınmıştır O bakımdan, bizim buralarda çadırlar ancak keten ve yünden yapılmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in deriden bir çadırı vardı. Taif derisinden yapılanlar ise, en pahalı ve yapım itibariyle en üstün, dış görünüşü de en güzel olanları idi. Hazret-i Peygamber bunu lüks görmemiş, böyle bir çadırı İsraf kabul etmemişti. Çünkü bu, şanı yüce Allah’ın, ihsan etmiş olduğunu belirterek, lütfunu hatırlattığı ve kendisinden yararlanmaya izin verdiği ine talar diındır. Bunun, gerek içinde barınmak, gerekse gölgelenmek hususundaki çeşitli menfaatleri açıkça ortada olup insanın bunlara muhtaç olmaması mümkün değildir. Cereyan eden garip olaylardan birisi de şudur: Ben, muhaddislerden birisiyle, zahidlik taslayan ganilerden birisinin ziyaretine gittim. Ketenden yapılmış bir çadır içerisinde iken yanına girdik, Benim muhaddis arkadaşım, misafir olarak onu kendi evine götürme teklifinde bulundu ve şöyle dedi: Burası çok sıcak olan bir yerdir. Ev senin için daha rahattır ve benim de senin adına gönlümü daha bir hoş eder. Zahid geçinen kişi şu cevabı verdi: Bu bize hakir görünse bile, aslında bu bile bize fazladır. Ben ona şöyle dedim: Hayır, durum zannettiğin gibi değildir. Çünkü, zahidlerin önderi Allah Rasulü’nün bile Taif derisinden bir cadın vardı. O, bu çadırı ile birlikte yolculuğa çıkar ve onda gölgelenirdi. Adam, şaşırıp kaldı ve cevap vermekten acze düştüğünü görünce, onu arkadaşımla başbaşa bırakarak yanından çıkıp gittim.

3, Davarların Yünlerinden, Tüylerinden, Kıllarından ve Diğer Azalarından Yararlanmak;

“Ve yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından bir süreye kadar… bir meta verdi” âyeti ile yüce Allah, koyunların yünleri, develerin tüyleri, keçilerin kılları ile yararlanmaya izin vermektedir. Tıpkı bunlardan daha önemli şeylerden yararlanmaya izin verdiği gibi. Bu da bunları boğazlayarak etlerini yemek suretiyle yararlanmaktır. Yüce Allah, burada pamuk ve keteni söz konusu etmemektedir. Çünkü bunlar, bu âyetlerle (ilk) muhatap olan Arap topraklarında bulunmamaktaydı. Yüce Allah da üzerlerine ihsan etmiş olduğu nimetleri sayıp dökmektedir Onlar, kavrayabilecekleri ve bilip tanıdıkları hususlarla muhatap alınmışlardır. Bunların yerlerini tutan ve bunlar gibi iş gören şeyler de kullanım ve nimet bakımından bunlar gibi değerlendirilmelidir. Bu âyet, şanı yüce Allah’ın:

“Ve gökten, içinde dolu bulunan bazı dağlardan, (dolu) indirir” (en-Nûr, 24/43) âyetine benzemektedir, yüce Allah, onlara bu hitabında “dolu” dan sözetmektedir Çünkü onlar, dolunun yağışını bilirlerdi. Ve bu onlarda çokça görülürdü. Ancak, kardan söz edilmemektedir. Çünkü, ülkelerinde kar görülmüyordu. Halbuki, nicelik ve menfeati itibariyle kar da dolu gibidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da, temizleyicilik konusunda, kar’ı ve dolu’yu birlikte sözkonusu ederek şöyle buyurmuştur: “Allah’ım beni, (günahlarımı) su ile, karla ve dolu ile yıka.” Müslim, Mesâcid H7, Ebû Dâvûd, Salflt 121; Nesâî, Tahare 4s, İftitah 15; İbn Mâce, İk:ı- ,v.otınl4r 1 nArİnıî l;ı1:V M- Müsned. II. 2M. 494.

İbn Abbâs der ki; Kar, semadan İnen beyaz bir şeydir, ama ben onu hiç görmedim.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah’ın, pamuk ve keteni anmayışı, ancak rahat ve lüksten yüzçevirmek dolayısıyla olmuştur. Zira, Allah’ın salih kullarının giyecekleri yünden ibarettir. Ancak, bu tartışılır bir kanaattir. Çünkü, yüce Allah:

“Ey Âdemoğulları, size avret yerlerinizi Örtecek bir libas ile, giyinip süsleneceğiniz bir elbise indirdik” (el-A’raf, 7/56) diye buyurmaktadır. Nitekim buna dair açıklamalar, A’raf Sûresi’nde (anılan âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bu sûrede ise yüce Allah:

“Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler…” (81. âyet) diye buyurmakta ve “elbiseler” kelimesinde pamuk ile ketene işaret etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Giyecek, döşenecek…” ile ilgili olarak el-Halü şöyle demektedir:

Yani, bir birine ektenmiş, katılmış meta demektir. Bu da; Çoğaldı” kökünden gelmektedir. Şair der ki:

“Birbirine geçmiş hurma salkımı gibi pek çok ve oldukça siyah,

Sırtın(m) sağını da solunu da süsleyen bir saç…”

İbn Abbâs bu kelimenin, elbise anlamına geldiğini söylemiştir ki, az önce geçmiş bulunmaktadır.

Bu âyet-i kerîme yün, tüy ve kıllardan her durumda yararlanmanın câiz olduğunu ihtiva etmektedir. Bundan dolayıdır ki, bizim (mezhebimize mensup Maliki) ilim adamlarımız şöyle demişlerdir: Meytenin yünü ve kılları tahirdir. Her durumda ondan faydalanmak caizdir. Ona pislik bulaşmış olma ihtimali dolayısıyla da yıkanır. Ummu Seleme de. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan bunu böylece rivâyet etmiştir, Buna göre Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Tabaklandığı takdirde, meytenin derisinde, yıkandığı takdirde de yün ve kıllarında (kullanmak açısından) bir beis kalmaz,” Aynı anlamda ve çok az lâfız farkıyla: Dârakutni, V 47. Derinin tabaklanmaklı hükmünü ihtivâ eden hadislerin yerleri için bk. el-Mu’cemu’l-Mufehres li Elfâzi’l- Çünkü bunlar, ölümün sirayet etmediği şeylerdendir. Bu kılların, eti yenilen hayvanlardan olması ile eti yenilmeyen canlıların kılı olması arasında fark yoktur, insanın kılı, domuz kılı gibi. Bütün bunlar tahirdir. Ebû Hanîfe de bu görüştedir. Ancak, o bizden daha ileriye giderek şöyle demektedir: Boynuz, diş ve kemik de saç ve kıl hükmündedir. Çünkü bütün bunlarda ruh yoktur. Dolayısıyla hayvanın ölümünden ötürü bunlar necis olmazlar.

Hasan-ı Basrî, Leys b. Sa’d ve el-Evzaî de şöyle demektedirler: Bütün kıllar necis olmakla birlikte, yıkanmakla tabir olurlar.

Şâfiî’den ise bu konuda üç rivâyet vardır: Birincisine göre saçlar (kıllar) yün, tüy tahirdir, Ölümle necis olmazlar. İkincisine göre necis olurlar, üçüncüsüne göre ise, Âdemoğlunun saçı ile başkalarınınki arasında fark vardır. Âdemoğlunun saçı tahirdir, diğerleri ise necistir.

Bizim delilimiz, yüce Allah’ın:

“Yünlerinden” âyetindeki umumî ifadedir. Şanı yüce Allah, bunlardan yararlanma nimetini hatırlatarak. bize minnet etmekte ve meytenin kıl ve tüylerini, şer’î usule göre kesilmiş olandan ayrı mütalaa ederek tahsis etmemektedir. O halde bu âyet, -bunu engelleyecek bir delil ortaya konulmadıkça- umumîdir, Diğer taraftan aslolanın, bunların ölümden önce tahir oldukları hususunda icmâ’ vardır. Ölüm dolayısıyla bunların necasete dönüştüklerini iddia eden kimselerin bu konuda delil getirmeleri gerekir. Yüce Allah’ın:

“Meyte (leş)… size haram kılındı” (el-Mâide, 5/3.) âyeti vardır. Ve bu da onların tümünü ifade eden bir tabirdir, denilecek olursa, biz şöyle cevap veririz: Sözünü ettiğimiz âyetle bu umumu tahsis ederiz. Çünkü, ….. sözkonusu edilmek suretiyle, bu konuda açık bir nas bulunmaktadır. Sizin delil diye ileri sürdüğünüz âyet-i kerimede ise, bundan açıkça söz edilmediğine göre, bizim delilimizin kabulü öncelikle söz konusudur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bağdat’ta, Şâfiî mezhebinin önder ilim adamı Şeyh İmâm Ebû İshak, kılın yaratılış itibari ile hayvana bitişik bir parçası olduğunu esas almaktadır. Çünkü bu kıl ve tüy, hayvanın gelişmesiyle gelişir ve diğer bölümleri gibi ölümü ile necis olur.

Ona, şöylece cevap verilmiştir: Gelişip büyüme, hayat taşımanın delili değildir. Çünkü bitki de gelişir ve büyür, fakat o hayatta bir varlık olarak kabul edilmez. Onlar, bu görüşlerine, hayvanın üzerinde onunla birlikte bulunan şeyin gelişmesini esas alacak olurlarsa, biz de, hayat olmadığına delil olan duyarsızlığın delil olduğu, hayattan ayrı oluşu esas kabul ederiz. Hanefilerin sözünü ettikleri kemik, diş ve boynuzun, kıla benzediğine gelince; mezhebimizde meşhur olan görüş, bunların da et gibi necis olacaklarıdır.

Bununla birlikte, İbn Vehb, Ebû Hanîfe ile aynı görüşü ifade etmiştir.

Bizim mezhebimizde üçüncü bir görüş daha vardır: Boynuzların uçları ve tırnaklar, acaba bunların kökleri gibi mi kabul edilir, yoksa kılları gibi mi? Bu konuda mezhebimizde iki görüş vardır. Aynı şekilde kıla benzeyen kuş tüyleri sac hükmünde, kemiğe yakın olanın hükmü de kemik hükmündedir. Bizim delilimi?: ise,. Hazret-i Peygamberin; “Meytenin hiçbir şeyinden yararlanmayınız” Bu manada olmak üzere: Ebû Dâvûd, Libâs 39: Tirmizî, Libas 7; Nesâî, Fera’ > İbn, -a ıtMt ?ı-,- jwy;sjW. TV. HİCL 3U. hadisidir. Bu, meyte hakkında ve onun bütün cüzlerine dair umumî bir hükümdür. Bundan hakkında delil bulunan şeyler istisna edilir. Bu istisnanın kat’i delillerinden birisi de, yüce Allah’ın:

“Dedi ki: Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecek?”(Yasin, 36/78) âyetidir. Bir başka yerde de yüce Allah:

“Kemiklere de bak. Onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz” (el-Bakara 2/259) ile;

“Kemiğe de et giydirdik” (el-Mü’minun, 23/14) ve

“Çürümüş, dağılmış kemikler olduktan sonra mı…” (en-Nâziât, 79/11) diye buyurmaktadır. O halde, aslolan kemiklerdir. Ruh ve hayat, tıpkı et ve deride olduğu gibi, kemiklerde de vardır. Abdullah b. Ukeym yoluyla gelen hadisle de şöyle buyurulmaktadır: “Meytenin, postundan, da sinirlerinden de yararlanmayınız. Bir önceki notrn gösterilen kaynaklar

Sahihte, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in, Hazret-i Meymune’ye ait olan koyun hakkında: “Neden onun postundan yararlanmadınız” demesi üzerine onlar: Ey Allah’ın Rasulü, o bir meytedir (leş) deyince: Hazret-i Peygamber de: “Sadece onun yenilmesi haram kılınmıştır” diye cevap verdi. Buhâri, Buyû’ 101: Müslim, Hryz 100, 102, Ebû Dâvûd, Libas 37; Tirmizî, Libas 7; Nesâî, Fera’ 5. Kemik yenilmez denilecek olursa, biz de şöyle deriz:

Hayır, kemik yenilir. Özellikle süt emmekte olan devenin, oğlağın ve kuşların kemikleri yenilebilir. Büyüklerinin kemikleri, közde kızartılarak yenilir. Bundan önce zikrettiğimiz âyettir, kemikle hayatın bulunduğuna delildir. Hayat sebebiyle temiz olan ve yenilip kullanılması da boğazlanmak suretiyle mübah olan bir şey ise, ölüm dolayısıyla necis olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

4. Davarların Derileri:

Yüce Allah’ın:

“Davar derilerinden.,.” âyeti, canlı ve ölü deriler hakkında umumîdir. O bakımdan, tabaklanmayacak olsa dahi, meytenin (leşin) deri (ve postuîndan yararlanmak caizdir. İbn Şihab ez-Zührî ve el-Leys b. Sa’d da böyle demiştir, Tahavî de şöyle demektedir: Biz, fukahâdan herhangi bir kimsenin -el-Leys müstesna- tabaklanmadan önce, meytenin postunun satılmasının câiz görüldüğünü söyleyen kimseden nakledilmiş bir görüş bulamadık. Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: O, bu sözleriyle, tabiinden sonra gelen, İslâm yurdunun belli başlı bölgelerindeki lelva İmâmı fukahayı kastetmektedir. İbn Şîhab’a nisbet edilen görüş, ondan sahih olarak nakledilmiştir. Ancak bu, ilim adamlarının çoğunluğunun kabul etmediği bir görüştür. Her ikisinden de (İbn Şihab ve el-Lcys’ten de) bu görüşün muhalifi kanatte /Idukları rivâyet edilmişse de birinci görüşleri daha meşhurdur.

Derim ki; Dârakutnî, Sünen’înde, Yahya b. Eyyûb’un, Yûnus ve Akîl’den, onların, ez-Zührî’den rivâyet ettikleri hadis ile’ Dârakutnî, 1,41 Bakiyye’nin, ez-Zebîdîden rivâyet ettiği hadis Dârakutnî, I, 42 , Muhammed b. Kesir el-Abdi ile Ebû Seleme el-Minkârî’nin, Süleyman b. Kesir’den, onun, ez-Zübrî’den rivâyet ettikleri hadis Dârakutnî, 1.43 ‘i zikretmektedir. Bu hadislerden sonra da: Bunlar, sahih senetlerdir, demektedir. Dârakutnî, I, 44

5. Meytenin Derisi Tabaklanmakla Takir Olur mu:

Meytenin derisi, postu, tabaklanmakla tahir olur mu, olmaz mı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. İbn Abdilhakem, Malik’ten, bu hususta İbn Şihab’ın görüşüne benzer bir görüş nakletmektedir. İbn Huveyzimendâd, kitabında bunu yine İbn Abdülhakem’den nakletmektedir. İbn Huveyzimendad der ki; Bu, aynı zamanda ez-Zührî ve el-Leys’in de görüşüdür. Malik’in kuvvetli olan görüşü ise İbn Hakem’in naklettiği görüşüdür. Bu da tabaklamanın meytenin derisini tahir kılmamakla birlikte, kuru şeylerde ondan yararlanmayı mubah kıldığı ancak üzerinde namaz kılınamayacağı ve içinde yemek yenemeyeceği şeklindedir, İbn Kasım’ın el-Müdevvene’smde de şöyle denilmektedir: “Bir kimse tabaklanmamış meyte derisini gasb edip de bunu telef edecek olursa onun kıymetini ödemesi gerekir.” Bu görüşün Malikin görüşü olduğu da nakledilmiştir. Ebû’l-Ferec’ın naklettiğine göre ise Malik: Bir kimse başkasrna ait bir meyte derisini gasb edecek olursa ona bir şey düşmez. İsmail ise bu tabaklanmamış meyte derisinin bir mecusiye ait olması hali müstesnadır demiştir.

İbn Vehb ile İbn Abdilhakem İse Malik’den böyle bir deriyi satmanın câiz olduğu görüşünü rivâyet etmektedirler. Bu ise -sadece domuz istisnası ile-bütün meyte derileri hakkında böyledir. Çünkü tezkiyenin (şer’î kesimin) domuzda herhangi bir etkisi olmaz. Tabaklamanın herhangi bir etkisinin olmaması ise öncelikle söz konusudur.

Ebû Ömer (İbn Abdil Ber) der ki: Tezkiye edilmiş herbir hayvanın derisinin abdest ve başka maksatlar için kullanılması caizdir. Bununla birlikte Malik tabaklandıktan sonra meyte derisinden yapılmış kaptan abdest almayı mekruh görürdü. Bununla birlikte ondan farklı görüşler nakledilmiştir. Bir seferinde o: Ancak kendisi için böyle bir kabtan abdest almayı mekruh gördüğünü ve böyle bir deri üzerinde namaz kılmak ve onu satmak mekruhtur, demiştir. Bu hususta arkadaşlarından (mezhebine mensub ilim adamlarından) bir grup da ona uymuşlardır. Ancak Medineli Mâlikîlerin önemli bir çoğunluğu bunun mubah olduğu, kullanılmasının da câiz olduğu görüşündedirler. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Herhangi bir hayvan postu tabaklanacak olursa o temiz olur,” Müslim, Hayz 105; Ebû Dâvûd, Libas 33; Nesâi, Fera’ 20, 30, 31; Dârimi, Edahi 20; Müsned, I> 219, 227…, VI. 73, 104… Hicaz ve Irak’ın fıkıh ve hadis âlimlerinin birçoğu da bu görüştedir. İbn Vehb’in tercih ettiği görüş de budur.

6. Meytenin Derisinden Yararlanmanın Câiz Olmadığına Dair Rivâyetler ve Ahmed b. Hatıbel’in Bu Doğrultudaki Kanaati:

İmâm Ahmed b. Hanbel -Allah ondan razı olsun- tabaklanacak olsa dahi meyle derisinden yararlanmanın hiçbir şekilde câiz olmadığı kanaatindedir. Çünkü ona göre derisi de eti gibidir. Ancak tabaklandıktan sonra yararlanabileceğini belirten rivâyetler onun görüşünü reddetmektedir. Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvûd’un rivâyet ettiği Abdullah b. Ukeynı’in hadisini delil göstermektedir. Abdullah dedi ki: Cüheyne topraklarında ben henüz genç bir delikanlı iken Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın bize mektubu okundu: “Meytenin derisinden de sinir ve damarlarından da yararlanmayın,” Bu hadisin bir diğer rivâyetinde de: “Vefatından bir ay önce” Daha önce 3 nolu başlıkta geçen buı hadisin kaynakları da orada gösterilmiştir. 0) Beşinci başlığın sonunda geçen bu hadisin kaynakları da orada gösterilmiştir. kaydı da vardır. Bunu el-Kasim bin Muhaymire Abdullah b. Ukeym’den rivâyet etmiştir. O dedi ki: Bizim bir takım hocalarımızın bize anlattıklarına göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara yazdı… Dâvûd b. Ali dedi ki: Ben Yahya b. Mâin’e bu hadis hakkında sordum, o bu hadisin zayıf” olduğunu belirterek şöyle dedi: Hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü o: Bana hocalar anlattı, demektedir,

Ebû Ömer (ibn Abdi’l-Berr) der ki: Bu hadis sabit olsa dahi İbn Abbâs, Âişe, Seleme b. el-Muhabbik ve diğerlerinden gelen rivâyetlere muhalif olma ihtimali vardır. Çünkü İbn Ukeym’in “Meytenin derisinden… faydalanmayınız’ diye rivâyet ettiği hadisin “tabaklanmadan önce anlamında olma ihtimali vardır. Muhalif olmama ihtimali eğer varsa, biz onu bu hadislere muhali!” olarak değerlendirme imkânına sahip olmayız ve mümkün olduğunca her iki haber gereğince amel etmeye çalışmalıyız. Abdullah b. Ukeym’in rivâyet ettiği hadis her ne kadar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın vefatından -rivâyette de belirtildiği gibi- bir ay önce varid olduğu söz konusu ise de Hazret-i Meymune’nin olayı ile İbn Abbâs’ın ondan: “Herhangi bir deri tabaklandı mı artık o tabir olur” Beşinci başlığın sonunda geçen bu hadisin kaynakları da orada gösterilmiştir. hadisini vefatından bir cuma önce hatta bundan da daha kısa bir süre önce işiimiş olma ihtimali vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. İbn Abdi’l-Berr, et-Temhid, IV, 162-165.

7. Domuzun Derisi:

Bizce meşhur olan görüş, domuzun derisinin hadisin kapsamına girmediği ve hadisteki umumî mananın bunu kapsamadığı şeklindedir. Şâfiî mezhebine göre köpeğin durumu da böyledir. el-Evzaî ve Ebû Sevr’in kanaatine göre ise tabaklanmak ile ancak eti yenen hayvanların derileri tahir olur. Ma’n b. Îsa’nın Malik’ten rivâyet eniğine göre ona domuzun derisinin tabaklanması halinde hükmünün ne olduğu sorulmuş, o da bunu mekruh görmüştür. İbn Vaddâh der ki: Ben Suhnûn’u onda bir mahzur yoktur derken dinledim. Muhammed b. el-Hakem, Dâvûd b. el-Ali ve mezhebine mensub (Zahiri) ilim adamları da böyle demişlerdir. Çünkü Hazret-i Peygamber: “Hangi deri (ihâb) olursa olsun tabaklandı mî, o tahir olur” Beşinci başlığın sonunda geçen bu hadisin kaynakları da orada gösterilmiştir. diye buyurmuştur. Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Hazret-i Peygamber bu sözleri ile kendilerinden yararlanılmaya alışılmış ve genel olarak derileri kastetmiş olma ihtimali vardır. Domuz bu anlam çerçevesinde değildir. Çünkü domuzun derisinden yararlanmak alışılmış bir şey değildir. Zira tezkiye (şer’i kesim) nin onda bir etkisi olmuyor. Bir başka delil en-Nadr b. Şumey’in söylediği şu sözlerdir: “İhâb” inek, koyun ve deve derisine denilir. Bunun dışında kaîanlara ise “cîld” denilir, “İhâb” denilmez.

Derim ki: Aynı şekilde köpeğin derisi ile eti yenmeyen diğer hayvanların derilerinden yararlanmak alışılagelmiş birşey değildir. O bakımdan bunlar tabaklanmakla temiz olmazlar. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur; “Yırtıcı hayvanlardan parçalayıcı azı dişi olan hayvanın yenilmesi haramdır” Buhâri, Zebaih 29; Müslim, Sayd 3; Ebû Dâvûd, Erime 32; Nesâî, Sayd 28; İbn Mâce. Sayd 13: Muvatta’leyhisselâmallallahü aleyhi ve sellemd 13. 14: Müsned, II, 36, 418.

O halde, tıpkı domuzun tezkiyesi seri kesim sayılmadığı gibi, bu gibi hayvanların da tezkiye edilmesi, şer’i kesim sayılmaz. Nesâî de, el-Mikdam b. Madikerib’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ipeği, altını ve parsların postlarının serilerek üzerlerine oturulmasını yasaklamıştır. Nesâî, Fera 7; Müsned, IV, 132.

8. Meytenin Derisini Temizleyen Tabaklamanın Mahiyeti:

Fukaha meytenin derisini tahir kılan tabaklamanın mahiyetinin ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Mâlikî mezhebine mensub ilim adamları -ki, mezhebinin meşhur görüşüdür- şöyle demişlerdir: Tuz yahut selem ağacı yaprağı yahut şap veya bundan başka, deriyi tabaklamaya yarayan her ne ile deri tabaklanırsa tabaklansın o deriden yararlanmak caizdir.

Ebû Hanîfe ile arkadaşlarının böyle dediği gibi, Dâvûd (b. Ali ez-Zahiri)nin görüşü de budur.

Şâfiînin bu meselede iki görüşü vardır. Birinci görüşü nakledilen görüş ile aynıdır. Diğerine göre ise ancak şap ve selem ağacı yaprağı ile tabaklama deriyi tahir kılar. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde alışılagelmiş tabaklama şekli bu idi. el-Hattâbî de -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- en-Nesâî’nin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in hanımı Meymune yolu ile gelen hadisi buna göre açıklamıştır- Bu hadise göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kureyş’e mensub bir takım adamların âdeta bir at kadar olan koyunlarını çekerlerken yanlarından geçmiş ve onlara: “Keşke bunun postunu alsanız” deyince, onlar: Bu bir meytedir, diye cevap verince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Bunu su ve selem ağacı yaprağı temizler” diye buyurdu. Ebû Dâvûd, Libâs 38; Nesâî. FenT 5; Müsned, VI, 334,

9. Ev Eşyası ve Benzerleri:

Yüce Allah’ın: “(……….): Döşenecek…” âyetindeki “esâs” ev eşyası demektir. Bunun tekili de; (…….) şeklinde gelir. Ebû Zeyd el-Ensarî’nin görüşü budur. el-Umevî ise şöyle demektedir: Esâs, ev eşyasıdır. Bunun çoğulu; ile, şeklinde gelir. Başkaları ise şöyle demektedir: Bütün mal çeşitlerine el-Esâs denilir. Bunun kendi lâfzından tekili yoktur. el-Halil de şöyle demektedir; Bu kelime, aslından eşyanın çokluktan dolayı ve çoğalıncaya kadar birbiri üstüne toplanması anlamındadır Çok saç anlamındaki; ifadesi de buradan gelmektedir. Bir kimsenin saçları çoğalıp birbirine sarılacak olursa; denilir, Nitekim İmruu’l-Kays da şöyle demiştir:

“Birbirine geçmiş hurma salkımı gibi pek çok ve oldukça siyah.

Sırtın(ın) sağını da, solunu da süsleyen bir saç…”

Esâs’ın, giyilen ve yaygı olarak kullanılan eşyalar olduğu da söylenmiştir, Esâs edindim” demektir. İbn Abbâs (radıyallahü anh)’den rivâyete göre bu kelime mal anlamındadır.

“Bir süre” ile ilgili açıklamalar, bundan önce (el-Bakara, 2/36. âyet, 6, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Burada bu kelime, -her insan hakkında kendi durumuna göre- muayyen olmayan bir süre demektir. Bu da kişinin ya ölümüdür yahut da “esâs” kabul edilen bu eşyayı kaybettiği, elinden yitirdiği süredir.

Şairin şu beyitinde de bu kelimenin kullanıldığını görüyoruz:

“O hevdeçlerde bulunanlar, üzdü mü seni,

Güzel giyecek ve yazgılarla ayrıldıkları gün?”

Nahl 79

Görmediler mi gökte boyun eğdirilmiş kuşlara? Onları Allah’tan başkası tutmaz. Şüphesiz ki bunda, inanan bir kavim için ayetler vardır.

Diyanet Vakfı
Göğün boşluğunda emre boyun eğdirilmiş olarak uçuşan kuşları görmediler mi? Onları orada Allahtan başkası tutamaz. Kuşkusuz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Gök boşluğunda musahhar kılınmış kuşları görmüyorlar mı? Onları, Allah’tan başkası tutmuyor. Şüphe yok ki bunda, îman edecek bir topluluk İçin âyetler vardır.

Yüce Allah’ın:

“Gök boşluğunda musahhar kılınmış kuşları görmüyorlar mı? Onları Allah’tan başkası tutmuyor” âyetindeki; Görmüyorlar mı?” âyetini, Yahya b. Vessâb, el-A’meş, İbn Amir, Hamza ile Yakub, muhatap kipi olmak üzere; Görmüyor musunuz?” şeklinde “te1” ile okumuşlardır. Ebû Ubeyd de bu okuyuşu tercih etmiştir. Diğerleri ise, durumlarını haber vermek üzere “ye” ile (“görmüyorlar mı?” şeklinde) okumuşlardır.

“Müsahhar kılınmış”, yüce Allah’ın emrine boyun eğdirilmiş demektir. Bu açıklamayı, el-Kelbî yapmıştır. Bunun, sizin menfeatleriniz için boyun eğdirilmiş, anlamında, olduğu da söylenmiştir.

“Gök boşluğunda” âyetindeki; Boşluk” serna ile arz arasındaki yere denilir. Boşluğun, semaya izafe edilmesi ise, yerden yüksek oluşundan dolayıdır.

Yüce Allah’ın:

“Müsahhar kılınmış” âyeti, bunu müsahhar kılanın, birisinin varlığına ve bu kuşlara tasarrufta bulunma imkânını veren bir tedbir edicinin bulunduğuna delildir.

“Onları” gerek kanatlarını açarken, gerek loplarken, gerekse saflar halinde uçarken,

“Allah’tan başkası tutmuyor.” Yüce Allah, bununla, bu kuşları vahdaniyetine delil görerek nasıl ibret almaları gerektiğini beyan ederek:

“Şüphe yok ki bunda” Allah’a ve O’nun peygamberlerinin getirdiklerine,

“îman edecek bir topluluk için âyetler” alâmetler, ibretler ve delâletler

“vardır” diye buyurmaktadır.

Nahl 78

Allah, sizi annelerinizin karınlarından çıkardı. Hiçbir şey bilmiyordunuz. Size kulaklar, gözler ve kalpler verdi ki şükredesiniz.

Diyanet Vakfı
Siz, hiçbir şey bilmezken Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.

Kurtubi Tefsiri
Allah sizi, analarınızın karınlarından, kendiniz hiçbir şey bilmediğiniz halde çıkardı. Size kulaklar, gözler, gönüller verdi. Şükredesiniz diye.

Yüce Allah:

“Allah sizi, analarınızın karınlarından, kendiniz hiçbir şey bilmediğiniz halde çıkardı” âyetinde, Allah’ın ihsan ettiği nimetler arasında sizi, annelerinizin karnından hiçbir şey bilmeyen bebekler halinde dünyaya çıkartmasının bulunduğunu söz konusu etmektedir. Bu hususta üç görüş vardır.

1- Siz, babalarınızın sulblerinde iken, sizden alınan ahde dair hiçbir şey bilmiyordunuz,

2- Sizin hakkınızda takdir edilmiş bahtiyarlık ve bedbahtlığa dair hiçbir şey bilmiyordunuz,

3- Menfeatlerinize dair hiçbir şey bilmiyordunuz.

Âyetin burasında ifade tamam olduktan sonra, yüce Allah yeni bir cümle halinde: “Size kulaklar, gözler, gönüller verdi” diye buyurmaktadır. Yani, kendileri vasıtasıyla bilip idrak ettiğiniz bunca azaları verdi. Çünkü yüce Allah, kullarını, annelerinin karınlarından çıkarmadan önce bu azaları yaratmıştı. Bunların işlevlerini ise, annelerinin karnından çıkardıktan sonra onlara ihsan etmiştir. Yani, kendisiyle emir ve nehyi dinlemeniz için size kulakları, ilâhî kudretin sanatının eserlerini görmeniz İçin gözleri, bunları vasıtası ile de O’nu bilmeye ulaşmanız için gönülleri vermiştir.

Gönüller” kelimesi, (……..)’in çoğuludur. Tıpkı, Karga” kelimesinin çoğulunun, şeklinde gelmesi gibi.

Yüce Allah’ın:

“Size kulaklar.., verdi” âyetinin zımnında, konuşmayı ihsan ettiği dile getirilmektedir. Çünkü, işitmeyen bir kimse konuşamaz. Eğer işitme duyusu sağlam ise, konuşma da sözkonusu olur

el-A’meş, İbn Vessâb ve Hamza, burada geçen;

“Anneleriniz” âyetini ve Nûn Sûresi’ndekı (24/61), ez-Zümer (39/6) ve en-Necm (53/32) sûrelerindeki aynı kelimeyi, “hemze” ve “mim” harflerini esreli olarak okumuşlardır. el-Kisaî ise, “hemze”yi esreli, umîm”i de üstün okumuştur. Böylece okuması itbâ dolayısıyladır Diğerleri ise, aslına uygun-olarak “hemze”yi Ötre, umim”i de üstün, okumuşlardın Analar” kelimesinin aslı, şeklindedir. “Minimden sonra “he” harfi te’kid için ilave edilmiştir. “Suyu döktüm” anlamındaki; (……..) ifadesinde “he” harfini ilave etmeleri de böyledir Oysa bunun aslı; şeklindedir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-Fâtiha Sûresi’nde (4. bölüm 29, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Şükredesiniz diye” âyeti ile ilgili iki türlü açıklama yapılmıştır;

1. Nimetlerine şükredesiniz dîye

2. O’nun sanatının eserlerini göresiniz diye. Çünkü onları görmek şükre götürür.

Nahl 77

Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. Kıyamet saati, göz kırpması kadar bir an ya da daha yakındır. Şüphesiz Allah, her şeye kadirdir.

Diyanet Vakfı
Göklerin ve yerin gaybı Allaha aittir. Kıyametin kopması ise, göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan ibarettir. Şüphesiz Allah, her şeye kadirdir.

Kurtubi Tefsiri
Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır. Saat hadisesi İse, ancak bir göz kırpma gibidir. Yahut o daha da yakındır. Şüphesiz Allah, herşeye gücü yetendir.

“Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır” âyetinin anlamına dair açıklamalar, daha önceden (Hud, 11/123. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bu da yüce Allah’ın:

“Çünkü Allah bilir, siz bilmezsiniz” (en-Nahl, 16/74) âyeti ile alakalıdır. Yani, helal ve haramı tesbit ederek şeriat koymak, ancak, işlerin akıbetlerini ve maslahatlarını bilgisiyle kuşatana yaraşır. Siz ise ey müşrikleri Bunları kuşatamadınız, O halde ne diye (hakimiyet iddiasında bulunarak) hüküm ve şeriat koymaya kalkışıyorsunuz?

“Saat hadisesi ise, ancak bir göz kırpma gibidir” Ve siz o vakit amellerinizin karşılığını göreceksiniz.

Saat, kendisinde kıyâmetin kopacağı vakittir. Ona bu ismin veriliş sebebi, bütün canlıların, bir tek sayha (çığlık) ile öleceği bir anda, insanların onunla ansızın karşılaşmalarından dolayıdır Lemh (göz kırpmak) ise, hızlıca bakmak demektir. Âyetin açıklaması şöyledir: Kıyâmet mutlaka geleceğinden dolayı, yakınlığı, göz kırpmaya benzetilmiştir.

ez-Zeccâc der kîr Bu âyetle, kıyâmetin bir göz kırpması kadar bir süre içerisinde geleceğini kastetmemiştir. Burada, yüce Allah’ın bunu gerçekleştirme kudretinin hızı, sür’ati anlatılmaktadır Yani, O, bir şeye ol der, o da derhal oluverir.

“Göz kırpma” misalinin veriliş sebebinin, semanın yerden uzaklığına rağmen, kişinin semayı görmesinden dolayı olduğu da söylenilmiştir.’ Yani senin. uzaklığındı rağmen görülebildiğine göre. kıyâmeti de öylece uznk görmemelisiniz.

Bunun, kıyâmetin yakınlığının temsilî bir ifadesi olduğu da söylenmiştir. Mesela, bir kimsenin, sene dediğin ancak bir andır demesi ve benzeri ifadeler de böyledir. Anlamın, şöyle olduğu da söylenmiştir: Bu, Allah indinde böyledir. Yoksa yaratıklar için böyle değildir. Yüce Allah’ın:

“Çünkü onlar, onu uzak görürler. Biz ise onu yakın görürüz” (el-Meâric, 70/6-7) âyeti buna delildir,

“Yahut o daha da yakındır” âyetindeki

“yahut”, şüphe ve tereddüt için değil, muhatap, hangisini isterse o Örneği canlandırsın diyedir. Bunun, muhatabın şüphesi dolayısıyla geldiği de söylenmiştir, Buradaki “(………): Yakut” in, Hatta” anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Şüphesiz Allah, herşeye gücü yetendir.” Bu âyete dair açıklamalar ise, bundan önce (el-Bakara, 2/20, âyetin tefsirinde) yeçmiş bulunmaktadır.

Nahl 76

Allah bir örnek daha verdi: İki adamdan biri dilsizdir, hiçbir şeye gücü yetmez, efendisine yük olur. Onu nereye gönderse bir hayır getirmez. O, adaletle emreden ve doğru yolda olan biriyle eşit olur mu?

Diyanet Vakfı
Allah, şu iki kişiyi de misal verir: Onlardan biri dilsizdir, hiçbir şey beceremez ve efendisinin üstüne bir yüktür. Onu nereye gönderse bir hayır getiremez. Şimdi, bu adamla, doğru yolda yürüyerek adaleti emreden kimse eşit olur mu?

Kurtubi Tefsiri
Allah, İki adamı da örnek verir; Bunlardan birisi dilsiz, hiçbir şeye gücü yetmez. Üstelik sahibine bir yüktür. Onu her nereye yönelişe hiçbir hayır getirmez. Hiç bu kişiY adaletle emreden ve kendisi dosdoğru yol üzerinde bulunan kişi ile bir olur mu?

“Allah, iki adamı da örnek verir. Bunlardan biri dilsiz…” Bu da yüce Allah’ın kendi zatına ve puta dair vermiş olduğu bir başka örnektir Hiçbir şeye gücü yetmeyen ve dilsiz varlıktan kasıt, puttur. Adaletle emreden zat ise yüce Allah’tır. Bu açıklamayı Katade ve başkaları yapmıştır. İbn Abbâs da der ki: Buradaki dilsiz köleden kasıt, vaktiyle Hazret-i Osman’a ait olan bir köledir. Hazret-i Osman ona müslüman olmasını teklif ediyor, o bunu kabul etmiyordu, Hazret-i Osman ise adaletle emrediyordu. Yine İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre, Hazret-i Ebû Bekir ile ona ait olan kâfir bir köleye dair örnektir.

Dilsizin, Ebû Cehil, adaletle emreden kişinin ise, Anslı Ammâr b. Yâsir olduğu da söylenmiştir. Ans, Mezhiclilerin bir koludur. Ammâr, Ebû Celül’in bağlı olduğu kol olan Mahzumoğullarının antlaşmalısı idi. Ebû Cehil, Ammar’a müslüman olduğu için işkence ettiği gibi, Sümeyye’ye de işkence ediyordu. O da Ebû Cehil’in kölesi idi. Birgün ona şöyle demişti: Sen, Muhammed’e güzelliği dolayısıyla, onu sevdiğin için îman ettin. Daha sonra da elindeki mızrağını, ona sapladı. İslam uğrunda ölen ilk şehid o kadındır. Allah ona rahmet eylesin. Bu bilgiler en-Nakkâş’ın ve başkalarının kitabından aktarılmıştır. Yine buna dair açıklamalar, etraflı bir şekilde, yüce Allah’ın izniyle ikrah âyetinde (bu sûrenin 10â. âyetinde) gelecektir.

Atâ der ki: Dilsizden kasıt, Ubeyy b. Haleftir. O, hayırlı hiçbir şey söylemezdi,

“Üstelik sahibine bir yüktür.” Yani, kavmine bir yük teşkil etmektedir. Çünkü hem onlara eziyet eder, hem de Osman b. Maz’un’a eziyet ederdi. Mukâtil der ki: Bu âyet, Hişam b. Amr b. el-Haris hakkında inmiştir. Bu kişi, hayırlı işleri pek az, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a düşmanlık eden kâfir bir kimse idi.

Dilsizin kâfir, adaletle emreden kişinin ise mü’min olduğu ve bunun, her iki taraf hakkında genel olarak birer örnek olmak üzere geldiği de söylenmiştir. Bu görüş, İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiştir ve güzel bir görüştür. Çünkü umumîdir.

“Ebkem (dilsiz)”; konuşamayan kimse demektir. Aklı ermeyen kimse olduğu da söylenmiştir. İşitmeyen ve görmeyen kimsedir diye de açıklanmıştır. Tefsirde ise, şöyle denilmektedir; Burada dilsizden kasıt, puttur. Bununla yüce Allah, bu putun hiçbir şeye gücünün yetmediğini, hiçbir şey yapamadığını beyan etmektedir. Başkası onu bir yerden bir yere taşımakta, onu yontmaktadır. O bakımdan bu put sahibine yüktür, Allah ise, adaletle emredendir ve gücü herşeye yetendir, herşeye üstün ve galip gelendir.

“Üstelik sahibine bir yüktür” âyetinin şu anlamda olduğu da söylenmiştir: O, velisine (işini ve ihtiyaçlarını görüp karşılayana) ve yakınlara ağır bir yüktür. Sahibine de, amcasının oğluna da bir vebaldir. Kendisini gözetenlere ağır geldiğinden dolayı yetime de “keli” denildiği olur. Şairin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Gençlik çağına gelmeden önce kellin (yetimin) malını çokça yer.

Eğer o kellin (yetimin) kemiği henüz pek güçlü değilse.”

Bu kelime aynı zamanda oğlu ve babası olmayan kişi hakkında da kullanılır. Bakıma muhtaç çoluk çocuk anlamına da gelir. Çoğulu, “kulûl” …diye gelir. Bıçak köreldi, kesmez oldu” demektir.

Cumhûr

“onu her nereye yöneltse, hiçbir hayır getirmez” âyetindeki; Onu… yöneltse” şeklinde okumuşlardır, mushafın hattı da bu şekildedir. Yani, efendisi onu nereye gönderirse, hayır namına birşey getiremez. Çünkü o, ne birşey bilir, ne söyleneni anlar, ne de onun ne söylediği anlaşılır,

Yahya b. Vessâb İse, meçhul bir fiil olarak, Of nereye yönel-! diye okumuştur. İbn Mes’ûd’dan; (Nereye) yönelir ise)” diye oku

Nahl 75

Allah bir örnek verdi: Hiçbir şeye gücü yetmeyen köle ile kendisine katımızdan güzel bir rızık verdiğimiz, o da ondan gizli ve açık harcayan bir kişi. Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah’a mahsustur. Hayır, onların çoğu bilmezler.

Diyanet Vakfı
Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile katımızdan kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak harcayan (hür) bir kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olurlar mı? Doğrusu hamd Allaha mahsustur. Fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.

Kurtubi Tefsiri
Allah şöyle bir örnek verir: Hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının mülkiyetinde bulunan bir kul ile kendisine tarafımızdan güzel bir rızık verip de ondan gizli ve açık infak edip duran kişiyi. Bunlar hiç eşit olurlar mı? Hamd Allah’ındır. Ama onların çoğu bilmezler.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız;

1. Müşriklerin Sapıklıklarına Dair Bir Örnek:

“Allah şöyle bir Örnek verir” âyeti ile yüce Rabbimiz, müşriklerin sapıklıklarına dikkat çekmektedir. Bu âyet, kendisinden önce geçen yüce Allah’ın, üzerlerindeki nimetleri ile İlgili açıklamaları ve tapındıkları ilâhlarının bunları yapamadıklarına dair buyrukları ile, tam bir ahenk içerisindedir.

“Allah şöyle bir örnek verir” yani, şöyle bir benzetmede bulunur. Sonra, bu örneği sözkonusu ederek şöyle buyurmaktadır:

“… başkasının mülkiyetinde bulunan bir kul.” Yani size göre, başkasının mülkiyeti altında bulunan ve kendi işi namına hiçbir şeye güç yetiremeyen bir köle ile kendisine güzel rızık verilmiş hür kimse bir olmadığı gibi, işte Ben de bu putlarla bir olmam.

Bu âyet-i kerimede misal gösterilen, bu nitelikte başkasının mülkiyetinde bulunan ne mal bakımından, ne de kendi işini görmek açısından, hiçbir şeye güç yetiremeyen ve efendisinin iradesi ve emri altında bulunan bir köledir.

Ayet-i kerimede bütün kölelerin bu nitelikte olmaları gereği anlaşılmamalıdır. Çünkü, olumlu cümle içerisinde gelen nekire (belirtisiz isim) önceden de geçtiği gibi, dil bilginlerince kapsayıahğı gerektirmemektedir. Sadece bir tek kişiyi ifade eder. Eğer bu nekire, emir yahut nehiyden sonra gelir veya bir mastara izafe edilmiş ise, o takdirde şayi1 (yaygın) genel bir anlam ifade eder. Mesela bir kimse: Bir adamı azad et ve hiçbir adamı da hakir düşürme ifadesinde nekire, emir ve nehiyden sonra gelmiştir. Mastar ise, bir köle azad etmek terkibi gibidir, O bakımdan, hangi köleyi azad ederse, bu bitabın sorumluluğunun dışına çıkmış (emri yerine getirmiş) olur ve böyle bir durumda bundan İstisna yapılırsa sahih olur.

Katade der ki: Bu, mü’min ve kâfire dair bir örnektir, Katade, bu açıklamasıyla, başkasının mülkiyetindeki kölenin, kâfir olduğu kanaatini ortaya koymaktadır. Çünkü böyle bir kâfir, yaptığı ibadetten âhirette hiçbir şekilde fayda görmeyecektir. Diğer taraftan,

“kendisine tarafımızdan güzel bir rızık verip de…” âyetinde de mü’minin kastedildiğini kabul etmektedir, Ancak, birinci görüş tevil bilginlerinin çoğunluğunun kabul ettiği görüştür,

el-Asam der ki: Burada başkasının mülkiyetindeki köleden kasıt, kimi hallerde efendisinden daha güzel bir yaratılış ve daha güzel yüze sahip olabilen ve bununla birlikte efendisinin önünde zilletle boyun eğen, ancak efendisinin izin verdiği şeylere güç yetirebilen bir kimsedir. İşte, yüce Allah misal vermek üzere bunu zikretmiştir. Yani, sizin ve kölelerinizin hali bu olduğuna göre, nasıl olur da cansız taşları yüce Allah’a, yaratmasında ve O’na İbadette ortak “kılıyorsunuz? Halbuki bu taşların aklı da ermiyor, hiçbir şey de işitmiyorlar.

2. Kölenin Mülk Edinmesi:

Müslümanlar, bu âyet-i kerîme ile bundan öncekinden, kölenin, mülkiyet konusunda hürden daha aşağı mertebede olduğunu ve mülkiyetine verilecek olsa dahi, hiçbir şeye malik olamayacağını anlamışlardır. Irak bilginleri derler ki: Kölelik, mülkiyete aykırıdır. O bakımdan köle, hiçbir durumda hiçbir şeye malik olamaz. Yeni mezhebinde Şâfiî’nin kabul ettiği görüş budur. el-Hasen ve İbn Şirin de böyle demişlerdir.

Onlardan kimisi dç şöyle demiştir: Köle mülk edinmekle birlikte mülkiyeti nakıstır. Çünkü, efendisi ne zaman islerse mülkiyetindeki şeyi ondan alabilir. Bu, Malik’in ve ona tabi olanların görüşüdür. Şâfiî’nin kadim mezhebindeki görüşü de, Zahiri mezheb bilginlerinin görüşü de budur. Bundan dolayı bizim (Maliki mezhebine mensup) ilim adamlarımız şöyle demişlerdir: Zekât, keffaretler gibi malî ibadetler, efendisinin hizmetini kesmesini gerektiren hac, cihad ve buna benzer bedeni ibadetler köleye vacib değildir.

Bu meselenin faydası şudur: Kölenin, efendisi köleye bir cariyeyi mülk olarak verecek olursa, köle de kendi mülkü olarak o cariye ile ilişki kurabilir. Köleye efendisi, kırk koyunu mülk olarak verecek olup da üzerinden bir yıl geçecek olursa, o koyunların zekâtını vermek efendiye vacip değildir. Çünkü bu koyunlar başkasının mülküdür. Kölenin de zekâtlarını vermesi gerekmez. Çünkü kölenin mülkü istikrarlı bir mülkiyet değildir.

Irakî der ki: Kölenin bu durumda cariye ile ilişki kurması câiz olmaz. Zekât ise önceden olduğu gibi nisab miktarı malda efendiye aittir. Her iki kesimin lehine de bu meselenin delilleri hilaf (mezhepler arası görüş ayrılıkları, mukayeseli mezhepler hukuku) kitaplarında ele alınır. Bizim lehimize en açık delil, yüce Allah’ın:

“Allah sizi yaratan, sonra size rızık veren… dır.” (er-Rûm, 30/40) âyetidir. Burada yüce Allah, rızık ve yaratma bakımından hür ile köleyi birbirine eşit kılmıştır, Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Kim, malı bulunan bir köleyi azad ederse…” Hadisin devamı şöyledir: “… efendi şan koşmadıkça, kölenin malı köleye aittir.” Ebû Dâvûd, Itk Tirmizî, Buyû’ 25; İbn Mâce ilk. 8. Ayrıca Buhâri, Şirb 17; Müslim, Buyu 80: Ebû Dâvûd, Buyû’ 42 de yakın ifadelerle, Burada görüldüğü gibi, Hazret-i Peygamber malı köleye izafe etmiştir. İbn Ömer de, kölesinin kendi malından odalık edindiğini görür ve bu yaptığını ayıpla ma zdı. Rivâyete göre de İbn Abbâs’ın bir kölesi, hanımını iki talâk ile boşayınca, İbn Abbâs ona; mülkiyeti gereği (cariye olarak) onu geri almasını emretmişti. İşte bu da kölenin elinde bulunan şeylere malik olabileceğine ve efendisi ondan almadığı sürece, malikin kendi mümkündeki tasarrufları gibi tasarrufta bulunabileceğine bir delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3. Kölenin Hanımını Boşama Yetkisi:

Bazı ilim adamları, bu âyet-i kerimeyi kölenin boşama yetkisinin efendisinin elinde olduğuna ve cariyenin satılmasının da onu boşamak demek olduğuna delil göstermişlerdir. Bunu delil gösteren ilim adamları, yüce Allah’ın:

“Hiçbir şeye gücü yetmeyen” âyetine dayanırlar ve şöyle derler: Bu âyetin zahiri, kölenin hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini ifade eder. Ne mülk edinebilir, ne de başka birşey. Bu âyet umumîdir ve öyle kalmıştır. Ancak bunun hilafına delâlet eden bir delilin bulunması hali müstesna. Ama bizim, İbn Ömer ve İbn Abbâs’dan naklettiğimiz hususlar bu konuda tahsis bulunduğuna delildir. Doğrusunu en iyi bilen yüce Allah’tır.

4. Rızkın Mahiyeti:

Ebû Mansur (el-Matûridî), akidesinde şöyle demektedir: Rızık, gıdalandıran ve gıdalandırmayı gerçekleştiren şeydir. Bu âyet-i kerîme ise, böyle bir tahsisi reddetmektedir. Aynı şekiMe yüce Allah’ın:

“Ve onlara verdiğimiz rızıklardan infak ederler” (el-Bakara, 2/3) ile

“Size verdiğimiz rızıktan infak edin” (el-Bakara, 2/254) buyrukları ve benzeri âyetler da böyledir. Yine Hazret-i Peygamber’in: “Benim rızkım mızrağımın gölgesi altında yaratıldı” Buhârî, Cihfld 88: Müsned, II, 50. 92 hadisi ile: “Ümmetimin azıkları atlarının toynaklarında ve mızraklarının sivri uçlarındadır” Kaynağını lesbît edemedik. hadisi de böyledir. Ganimet bütünüyle rızıktır. Kendisinden yararlanılması sahih (mümkün) olan herşey bir rızıktır. Rızkın bir takım dereceleri vardır. En üst derecesi gıda olarak besleyici olanıdır, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şu hadisi şerifinde de yararlanma yollarını şöylece zikretmektedir “Âdemoğlu, malım malım, der. Acaba yiyip de tükettiğin, yahut giyip de eskittiğin, ya da tasadduk edip de (Allah nezdinde) geçerli ecir olarak bıraktığın şeyden başka senin malın var mıdır?” Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31. Tefsir 102. Müsned, IV, l\.

Binek ve benzeri şeyler de giyimin kapsamına girer. Muhaddislerin sözleri arasında sema, -yani hadis dinlemek- bir rızıktır, denilmektedir ki, bu da doğrudur

5. Eşit Olmayan Örnekler ve Müşriklerin Cahilliği:

“Kendisine tarafımızdan güzel bir rızık verip de…” âyetinde sözü edilen mü’min kişidir. Kendi şalisi hakkında ve malında Allah’a itaat edendir. Kâfir ise, itaat uğrunda hiçbir harcamada bulunmadığından dolayı hiçbir şeye sahip olamayan köle gibidir…

“Bunlar hiç eşit olurlar mı?” Eşit olmazlar demektir. Burada

“Bunlar hiç eşit olurlar mı?” diye buyurup (lesniye olarak): Hiç ikisi eşit olurlar mı?’ diye buyurmaması, önce geçen: Kişi” lâfzının durumu dol ayış ıyladır. Çünkü bu kelime müphem bir isimdir. Hem tekil, hem tesniye, hem çoğul, hem müzekker, hem müennes için kullanılabilir.

Yüce Allah’ın:

“…başkasının mülkiyetinde bulunan bir kul” âyeti ile

“kendisine.,, bir rızık verip” ifadeleri ile, cinste şüyu’ kastedilmiştir. (Yani, bu türden olan bütün insanlar bir olamazlar).

“Hamd Allah’ındır. Ama onların çoğu bilmezler.” Hamde lâyık olan, hanı di hak eden yalnızca O’dur; Onu bırakıp tapındıkları putlar ve varlıklar değildir. Zira putların, onlar üzerinde herhangi bir nimet ve ihsanları, herhangi bir iyilikleri yoktur ki, bundan dolayı onlara hamd edilsin. Eksiksiz hamd, yalnız Allah’ındır, çünkü nimet verip yaratan Odur.

“Ama onların” müşriklerin

“çoğu” hamdin, yüce Allah’a ait olduğunu ve bütün nimetlerin O’ndan geldiğini

“bilmezler.” Burada hepsi kastedilmekle birlikte

“çoğu”nun sözkonusu edilmesi, umum kasts ile kullanılan hususî bir ifade olması dolayısıyladır.

Hayır, insanların çoğu bunu bilmezler anlamındadır. Çünkü insanların çoğu müşriktir, diye de açıklanmıştır.

Nahl 74

Artık Allah’a benzerler uydurmayın. Şüphesiz Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Diyanet Vakfı
Allah için emsal göstermeyin. Çünkü Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.

Kurtubi Tefsiri
Artık, Allah hakkında örnekler bulmaya kalkışmayın. Çünkü Allah bilir, siz bilmezsiniz.

“Allah’ı bırakıp da kendilerine göklerden de” yağmur suretinde

“yerden de” bitki suretinde

“hiçbir rızık vermek imkânı bulunmayan ve esasen” buna ve hiçbir şeye

“güçleri yetmeyen şeylere” putları kastetmektedir,

“taparlar.”

el-Ahfeş der ki: Hiçbir” kelimesi, “rizikodan bedeldir. el-Ferrâ’ der ki: Bu kelime, rızık kelimesi onda amel ederek nasb edilmiştir. Yani onlar, kendilerine hiçbir rızık verme imkânı bulamayan şeylere (putlara) taparlar.

Nahl 73

Onlar, Allah’ı bırakıp, göklerden ve yerden kendilerine hiçbir rızık verme gücüne sahip olmayan ve bunu yapmaya da güç yetiremeyen şeylere tapıyorlar.

Diyanet Vakfı
(Müşrikler) Allahı bırakıp da kendilerine göklerde ve yerde olan rızıktan hiçbir şey veremeyen ve buna asla güçleri yetmeyen şeylere (putlara) tapıyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ı bırakıp da kendilerine göklerden de, yerden de bir rızık vermek imkânı bulunmayan ve esasen (buna) güçleri yetmeyen şeylere taparlar.

Nahl 72

Allah, sizin için kendi cinsinizden eşler yarattı. Eşlerinizden sizin için oğullar ve torunlar verdi. Sizi temiz şeylerle rızıklandırdı. Şimdi batıla mı inanıyorlar ve Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar?

Diyanet Vakfı
Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı, eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar yarattı ve sizi temiz gıdalarla rızıklandırdı. Onlar hala batıla inanıp Allahın nimetine nankörlük mü ediyorlar?

Kurtubi Tefsiri
Allah, sizin için kendi nefislerinizden eşler yarattı. Eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattı. Sizi güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdı. Şimdi onlar batıla inanıyorlar da Allah’ın nimetlerini inkâr mı ediyorlar?

“Allah, size kendi nefislerinizden eşler yarattı” âyetindeki, önceden geçtiği gibi

“yarattı” anlamındadır,

“Kendi nefislerinizden eşler” âyeti ile Hazret-i Âdem’i ve ondan Havva’yı yaratmış olduğunu kastetmektedir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: O, sizlere kendi nefislerinizden, yani, kendi cins ve türünüzden ve sizin hilkatiniz gibi eşler yarattı.

“Yemin olsun ki, size, kendi nefislerinizden (içinizden) öyle bir peygamber gelmiştir ki..,” (et-Tevbe, 9/128) âyeti da bunun gibidir. Yani, sizin gibi Âdemoğullarından bir peygamber… demektir.

Bu âyet ile cinlerle evlenip onlarla birlikte ilişki kurduklarına inanan Arapların kanaatleri reddedilmektedir. Öyle ki, Amr b. Hind’in, cinlerden bir Gul ile evlendiği ve onu görüp de ürkmesin diye şimşeğe karşı gizlediği rivâyet edilmiştir. Gecenin birisinde şimşek parlayıp bu Gul, bunu görünce,

Amr demiş ve kaçıp gitmiş; bir daha da onu görememişti. Bu, bu gibi şeylere İnanan Arapların uydurdukları yalanlardandır. Yüce Allah’ın hüküm ve hikmeti açısından bunlar mümkün görünse bile; böyledir.

Bu âyet, aynı zamanda cinlerin varlığını inkâr eden, onların yemek yemelerini imkânsız kabul eden filozofların kanaatlerini de reddetmektedir.

“Eşler”den kasıt, erkeğin eşidir. Bu da onun gibi olan ikinci tür demektir. Çünkü erkek, tek başına bir tektir. Ona eşi eklenince bu sefer çift olurlar. Eşin, bu âyette kadına değil de erkeğe izafe edilmesi, -önceden de geçtiği gibi- erkeğin varlıkta kadının aslını teşkil etmesinden dolayıdır.

“Eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattı” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağım

1. Çocukların Anneye İzafe Edilmelerinin Anlamı:

Yüce Allah’ın:

“Eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattı” âyeti, oğulların nimet olarak sayıldığı hususunda açıktır. Oğullar ise, erkek ve zevcesinden dünyaya gelir. Ancak doğan yavru, annede yaratılıp ondan ayrıldığı için burada eşlere izafe edilmişlerdir. Bundan dolayı kölelikle dev hürriyette de çocuk anneye tabidir ve mal olup olmamak bakımından da annesi gibidir.

İbnü’l-Arabî der ki: Ben, Medinetü’s-Selam’da Hanbelî mezhebi mensuplarının İmâmı olan Ebû’l-Vefa Ali b. Akil’i şöyle derken dinledim: Mat oluş bakımından çocuk annesine tabidir. Kölelik ve hürriyet hususunda da annenin hükmünü alın. Çünkü çocuk, hiçbir kıymeti ve mali hiçbir değeri, hiçbir faydası olmayan bir nutfe olarak babadan ayrılır. O, ne kazanmışsa, annesi ile ve annesinden kazanmıştır. İşte bundan dolayı annesine tabi olur. Tıpkı bir kimse, bir başkasının toprağında bir hurma yiyip, yediği hurmanın bir çekirdeğinin de elinden yere düşmesi, sonra da bu çekirdeğin bir hurma ağacı olması halinde olduğu gibi. Böyle bir ağaç, ümmetin icmaı ile yiyenin değil, arazi sahibinin mülküdür. Çünkü bu çekirdek, yiyenden kıymetsiz bir şey İken ayrılmıştır

2. Torunlar ve Yardımcılar:

” Ve torunlar yarattı” âyeti ile ilgili olarak, İbnü’l-Kasım, Mâlik’ten rivâyetle şöyle demektedir: Ben, Malik’e, yüce Allah’ın:

“Oğullar ve torunlar” âyeti hakkında sordum da o, şöyle dedi: Burada geçen “halede (mealde; torunlar)” görüşüme göre hizmetçiler ve yardımcılar demektir. İbn Abbâs’tan da, yüce Allah’ın bu âyeti ile ilgili olarak, bunlar yardımcılardır, sana yardımcı olan herkes; Senin hafidin olur” dediği rivâyet edilmiştir. Ona: Peki, Araplar böyle bir kullanımı biliyorlar mı diye sorunca, o: Evet bilirler ve kullanırlar da; diye cevap verdikten sonra, şairin şu beyitini hiç duymadınız mı, diye sormuştu:

“Hizmetçiler, çevrelerinde çabucak hizmete koşuştular

Ve develerin yuları da ellerine teslim edildi.”

el-A’şâ da şöyle demiştir:

“Develere şarkı söyleyenler, arkalarından hızlıca koştuklarında, ben onları

Henüz hamile kalmamış develerime karşılık, Yemenli dişi develerle yükümlü tuttum.”

İbn Arefe der ki: Araplara göre “hafede” yardımcılar demektir. Bir kimse, bir İşi itaatle ve çabucak yaparsa, ona “hâfid” denilir. Kunuî duasında geçen Sana doğru koşarız ve çabucak senin hizmetine geliriz” ifadesi de buradan gelmektedir. “Hatedân” da, hızlıca gelmek demektir.

Ebû Ubeyd der ki: “HafcT, çalışmak ve hizmet etmek demektir. el-Halil b. Ahmed de der ki: Araplara göre “hafede”, hizmetçiler demektir. Mücalıld de böyle demiştir. el-Ezherî ise şöyle demiştir: Hafede’nın, oğulların oğulları (torunlar) olduğu da söylenmiştir. Bu açıklama İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiştir. İki kızkardeş anlamında olduğu da söylenmiştir. Bunu İbn Mes’ûd, Alkame, Ebû’d-Dulıâv Saîd b. Cübeyr ve İbrahim söylemişlerdir. Şairin şu beyitleri bu kabildendir:

“Nefsim eğer bana itaat etseydi, hiç şüphesiz onun

Çokça sayıda hafedleri olurdu.

Bu beyitin “Nefsim bana İtaat etseydi eğer; Onun hizmetçisi olurdu; hem bu büyük bir iş sayılmaz” şeklinde anlaşılması da mümkündür.

Fakat bu nefis hep bana karşı çıkıyor

kimselerin damat olmasından hoşlanmıyor, tiksiniyor.”

Zır. Abdullah’tan şöyle dediğini rivâyet eder: Hafede, damatlardır. İbrahim böyle demiştir. Manalar birbirine yakındır. el-Asmaî der ki: Kadın tarafının erkek akrabalara “haten” denilir. Babası, kardeşi ve benzerleri gibi. “Sıhr” ise, her iki taraftan akrabalara denilir. Mesela, filan kişi filan oğullarının sihn oldu, onlarla sıhrî akrabalık kurdu denilir. Abdullah’ın: “(Hafede) kadın yoluyla akrabalar demektir” sözünün ise, her iki anlama gelme İhtimali vardır. Onun bu sözleriyle hem kadının babasını (kayınpederi) kastetmiş olma ihtimali vardır, hem de buna benzer diğer akrabalarını kastetmiş olabilir. O, size eşlerinizden oğullar ve başkalarıyla evlendireceğiniz kızlar da yaratmıştır, böylelikle sizin bu kızlarınız sebebiyle damatlarınız olur, anlamını kastetmiş de olabilir. İkrime der ki: Hafede, kişiye çocukları arasından faydası dokunan kimseler demektir,

Bu kelimenin aslı; den gelmektedir ve bu da hızlıca yürümek için kullanılır. Küseyyir’ın, az önce de nakledilen:

“Hizmetçiler aralarında hızlıca gidip geldiler…”

Beyitinde olduğu gibi.

(…….) şekillerinin, hizmet ettim anlamında İki ayrı söyleyiş olduğu da söylenmiştir. Tekil ve çoğulu: Hizmetçi, hizmetçiler” şeklinde gelir. şeklinde de kullanılır.

el-Mehdevî der ki: “Hafede” kelimesini, hizmetçiler anlamında kabul edenler, takdiri kastederek, kendisinden önceki İfadelerden munkatı kabul ederler. Ve şöyle buyurulrnuş gibi değerlendirirler: “O, size hizmetçiler yarattığı gibi, eşlerinizden oğullar da yaratmıştır.” Derim ki: el-Ezherî’nin ifade ettiği şekilde hafedenin çocukların çocukları demek olması, Kurân-ı Kerîmin zahirinden anlaşılandır. Hatta, Kur’ân-i Kerîm’in nassı bile bunu ortaya koymaktadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattık.” Yüce Allah, bu âyetinde torunlar (hafede) ile oğulları eşlerden yarattığını ifade etmektedir.

İbnu’l-A’râbî der ki: Bence daha zahir (daha kuvvetli) olan, yüce Allah’ın;

“Oğullar ve torunlar” âyetinde kastedilen, oğulların kişinin sulbünden olma oğulları, torunların ise, ogulun oğulları olduğudur. Lâfzın kuvveti bakımından bundan da daha ötesi olmaz. Bu durumda âyet-i kerimenin takdiri şöyle olur: O, size eşlerinizden oğullar, oğullardan da torunlar yaratmıştır. Bu anlamdaki bir açıklamayı el-Hasen de yapmıştır.

3. Ev Hanımının Evinde Hizmet Etmesi;

Mücahid, İbn Abbâs, Mâlik ve dil bilginlerinin, burada geçen

“hafede”nin, hizmetçi ve yardımcılar demek olduğu şeklindeki görüşlerinden hareketle fer’i bir hüküm çıkarma yoluna gidersek, şunu söyleyebiliriz: Bu durumda çocuğun ve hunimin hizmet etmesi, en harikulade bir beyanla Kur’ân-ı Kerîm’den de anlaşılmış olmaktadır. Bunu İbnü’l-Arabî ifade etmektedir. Buhârî ve başkaları Sehl b. Sa’d’dan şöyle dediğini rivâyet ederler; Ebû Useyyid es-Saidi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kendi düğününe davet etti. Onlara hizmet eden onun hanımı idi.. Buhâri, Mik:îlı 71. 77. 78. Eşribe 7, Eyman 21: Müslim, Eşribe 86: İbn Mâce, Nikâh 24. Müsned, m, 498 Bu hadis, bundan önce Hud SÛRESİ’nde, (11/69-71. âyetler, 10. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Sahihte de, Hazret-i Âişe’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Kâ’be’ye göndereceği kurbanlık develerin gerdanlıklarını kendim ellerimle büktüm…! Buhâri Hacc 106, 111. Vekâlet 14: Müslim, Hacc 362, 364, 366, 369; Ebû Dâvûd, Menasik 16; Nesâî, Mendsik 66, 68; Müsned, VI. 78, 223, 238

İşte bundan dolayı ilim adamlarımız şöyle demişlerdir: Evin hanımı; yatakları yapmak, yemek pişirmek ve evi süpürmek -kendi durumuna ve kendi durumundakilerin adetlerine uygun olarak- ile mükelleftir. Çünkü yüce Allah:

“Ondan da kendisinde sükûn bulsun dîye eşini yaratan O’dur” (el-A’raf, 7/189) diye buyurmaktadır. Âdeta yüce Allah, eşlerimizde sükun bulmayı, onlardan yararlanmayı ve adete göre bir çeşit hizmetlerinden faydalanmayı bir arada ihsan etmiş gibidir.

4. Kocanın Ev işlerinde Hanımına Yardımcı Olması:

Erkek, hafif hizmet işlerinde hanımına hizmet eder ve ona yardıma olur. Çünkü Hazret-i Âişenin rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, ev halkının işlerini görür, ezan sesini işitti mi de evden çıkardı. Buhâri, Fiân 44. Nafaka t 3, Edeb 40: Tirmizî, Sıfatu’l-Kiyfune 45: Müsned, VI, 49. 126. 206.

Malik’in görüşü de bu doğrultudadır O, erkek hanımına yardımcı olur, demiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ahlâki arasında, ayakkabısını dikmesi, evi süpürmesi, elbiselerinin söküğünü) dikmesi de vardı. Hazret-i Âişe’ye: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) evinde neler yapardı diye sorulunca, şöyle demişti: O da insanlardan bir İnsandır/Rendi elbisesini temizler, koyununun sütünü sağar ve kendi hizmetini kendisi görürdü Müsned, VI, 256

5. Erkeğin Hizmetçi Tutma Yükümlülüğü:

Erkek, yalnızca bir hizmetçinin masraflarını karşılar. Servet ve evinin durumuna göre daha fazlasının masraflarını karşılar da denilmiştir Çünkü bu, şeriatın aslî kaynaklarından birisi olan örf ile alakalıdır. Bedevi Arap kadınları ile çöllerde yaşamakta olan kadınlar, suyun ta (Ulaştırılması işlerinde, hayvan bakımlarında kocalarına hizmel eder, yardımcı olurlar. Şehirlerde yaşayan dar geçimli erkekler, hafif işlerde hanımına hizmet eder, ona yardımcı olur. Zengin olanlar ise, kocalarından hizmetçi isterler ve eğer böyle bir konumda İseler, kadınlar da kocaları gibi rahat yaşarlar. Şayet anlaşmazlığı gerektiren bir durum olursa ve kadın kocasına (hizmetçiyi) şart koşmuş ise, bu konuda kendisinin hiçbir şekilde kendi işlerini gören bir kimse olduğu bilinmediğine dair şahit tutar ve o takdirde koca da onun işlerini gördürmek üzere hizmetçi tutmayı kabul etmiş ise, buna göre hüküm verilir ve bu husustaki anlaşmazlık da ortadan kalkar.

“Sizi güzel ve temiz şeylerden” meyveler, tahıllar ve hayvanlardan “rızıklandırdı. şimdi onlar batıla” İbn Abbâs’ın açıklamasına göre putlara “inanıyorlar da Allah’ın nimetlerini” yani, İslâm’ı “İnkâr mı ediyorlar?”

Nahl 71

Allah, rızıkta bazınızı bazınıza üstün kıldı. Üstün kılınanlar, mallarını ellerinin altındaki kölelere geri verip onlarla eşit hale getirmezler. Peki, Allah’ın nimetine nankörlük mü ediyorlar?

Diyanet Vakfı
Allah kiminize kiminizden daha bol rızık verdi. Bol rızık verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere verip de bu hususta kendilerini onlara eşit kılmazlar. Durum böyle iken Allahın nimetini inkar mı ediyorlar?

Kurtubi Tefsiri
Allah, rızık hususunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar, -hepsi bu rızıkta eşit olmak üzere- rızıklarını ellerinin altındakilere geri vermezler. O halde bunlar, Allah’ın nimetini bilerek mi inkâr ediyorlar?

“Allah, rızık hususunda kiminizi kiminizden üstün kıldı.” Yani, kiminizi zengin, kiminizi fakir, kiminizi hür, kiminizi köle kıldı.

Rızık hususunda

“üstün kılınanlar… rızıklarını ellerinin altındakilere geri vermezler.” Yani, efendi, mal bakımından köle ile sahibi eşit olsun diye kendisine rızık olarak verilen herhangi bir şeyi, kölesine vermek istememektedir.

Bu, yüce Allah’ın, puta tapanlara verdiği bir misaldin Yani sîzin köleleriniz, sizinle eşit olmadığına göre, nasıl benim kullarımı bana eşit kılıyorsunuz? Sahip oldukları kölelerinin kendi mallarında ortaklıkları sözkonusu olmadığına göre, onların da Allah’a ibadette O’nun dışındaki putları, heykelleri ve onların dışında kendilerine tapınılan melekler ve peygamberleri -halbuki hepsi de Allah’ın kulları ve yaratıklarıdır- oıtak koşmaları da câiz olamaz. Bu anlamdaki açıklamayı Taberî naklettiği gibi, İbn Abbâs, Mücahid, Katade ve başkaları da bu şekilde açıklamışlardır.

Yine İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre, bu ayet-i kerîme Mecran lırisliyanları hakkında inmiştir. Onlar, Îsa Allah’ın oğludur deyince, yüce Allah onlara; “Üstün kılınanlar… rızıklarım ellerinin altındakilere geri vermezler” âyetini indirdi. Yani efendi, sahip olduğu kölesine, efendi ile köle malda eşit olsun diye rızkını, malını geri vermediğine göre, siz nasıl olur da kendiniz için razı olmadığınız bir hususa Benim için rıza gösteriyor ve böylelikle kullarım arasından oğlumun olduğunu iddia ediyor?

Bunun bir benzeri de ileride gelecek olan: “(Allah) size kendi nefislerinizden bir misal getirdi. Size rızık olarak verdiklerimizle eliniz altındaki kölelerinizin size ortak olup, o rızıkta hep birlikte eşit olmayı ve kendiniz gibi hür olan diğer ortaklarınızdan çekindiğiniz gibi onlardan da çekinmeyi kabul eder misiniz?” (er-Rûm, 30/28)

Bu âyet aynı zamanda biraz sonra geleceği gibi, kölenin mülk edineni eyeceğine delildir.

Nahl 70

Allah sizi yarattı. Sonra sizi vefat ettirir. Sizden kimi de bilgiden sonra bir şey bilmeyecek hale getirilinceye kadar ömrün en düşüğüne geri döndürülür. Şüphesiz Allah, bilendir, güç yetirendir.

Diyanet Vakfı
Sizi Allah yarattı; sonra sizi vefat ettirecek. Daha önce bilgili iken hiçbir şeyi bilmez hale gelsin diye sizden bazı kimseler ömrün en kötü çağına kadar yaşatılacak Şüphesiz ki Allah bilgilidir, kudretlidir.

Kurtubi Tefsiri
Sizi Allah yarattı. Sonra sizi O öldürecek. İçinizden kimi ömrünün en kötü zamanına kadar geri götürülür. Bildikten sonra hiçbirşeyi bilmez olsun diye. Şüphesiz Allah, herşeyi bilendir, herşeye gücü yetendir,

“Sizi Allah yarattı. Sonra sizi O öldürecek.” Bu âyetin anlamı açıktır

“İçinizden kimi, ömrünün en kötü zamanına kadar geri götürülür.”

Yani, en geri ve en aşağı haline kadar geri götürülür. Şöyle de açıklanmıştır: Yani, gücünün azaldığı, aklının azaldığı bir hale gelir; bunaklık ve benzeri hallere kadar düşer. İbn Abbâs der ki: Bundan maksat, ömrün en aşağı derecesidir. Yani, aklı ermeyen küçük çocuk gibi olur. Anlamlar birbirlerine yakındır.

Buhârî’nin Sahih’inde Enes b. Malik’in şöyle dediği kaydedilmektedir; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah’a sığınır ve şöyle derdi:

“Allah’ım, tembellikten sana sığınırım, korkaklıktan sana sığınırım, yaşlanıp kocamaktan sana sığınırım, cimrilikten sana sığınırım,” Buhârî, Tefsir 16. süre 1, Deavat 42: Müslim, Zikr ^, ^2: Ebû Dâvûd, Vitr 32; Nesâî, İstıfze 6; Müsned, m. III 113 117

Sa’d b. Ebi Vakkas’ın rivâyet ettiği hadiste de Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ömrün en kötü zamanına geri döndürülmekten de sana sığınırım.” Buhârî, Cihad 25, Deavat 41, 44; Nesâî, İstiaze 5, 6, 27: Müsned, I. 183. 186. Bu hadisi de Buhârî rivâyet etmiştir.

“Bildikten sonra hiçbir şeyi bilmez, olsun diye.” Yani, tekrar çocukluk haline dönüp bundan önce bitmiş olduğu şeyleri, aşın yaşlılıktan dolayı bilmez hale gelsin diye. Mü’min hakkında böyle bir durumun sözkonusu olmayacağı söylenmiştir. Çünkü mü’minden bilgisi çekilip alınmaz. Manası: ilim sahibi iken, hiçbir şey ile amel edemesin şeklinde olduğu da söylenmiştir. Burada amelden ilim diye sözedilmiştir. Çünkü amelin ilme ihtiyacı vardır. Diğer taraftan, yaşlılığın, kişinin ameline etkisi, ilmindeki etkisinden daha ileri derecededir.

Âyette, anlatılmak istenen ise, öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere karşı delil getirmektir. Yani kişiyi bu hale geri döndüren, onu öldürmeye, sonra da tekrar diriltmeye de kadirdir.

Nahl 69

Sonra her türlü meyveden ye, Rabbinin yollarına boyun eğerek git. Karınlarından, renkleri çeşitli bir içecek çıkar. Onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için ayet vardır.

Diyanet Vakfı
68, 69. Rabbin bal arısına: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir, diye ilham etti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.

Kurtubi Tefsiri
“Sonra, her üründen ye de Rabbinin kolaylıklar gösterdiği yollara git.” Karınlarından çeşitli renklerde içecek çıkar. Onda İnsanlar için şifa vardır. İşte bunda da düşünen bir topluluk için elbette bir âyet vardır.

“Sonra her üründen ye.” Çünkü arı, ancak çiçekli bitkilerden (ve ağaçlardan) yer.

“Ye de Rabbinin kolaylıklar gösterdiği yollara git.” Rabbinin yollarından yürü. Burada yolların yüce Allah’a izafe edilmesi, o yollan yaratanın O oluşundan dolayıdır Yani, dağlarda ve ağaçlar arasında rızık talebi için Rabbinin yollarından geç.

“Kolaylıklar gösterdiği” kelimesi)’ın çoğulu olup inkıyâd eden demektir. Yani, itaat eden ve müsahhar kılınmış olarak Rabbinin yollarından git, demektir. Bu durumda bu kelime “arı”nın halini açıklamaktadır. Yani arı, arkadaşlarının gittiği yere itaat ile uyarak gider ve gelir. Çünkü arı, gittikleri yerlerde arkadaşlarının arkasından gider. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır.

“Kolaylıklar gösterdiği” âyetinin, yollar ile alakalı olduğu da söylenmiştir. Yani, yüce Allah arının imlediği yollan kolaylaştırmış ve oradan gidip gelmeleri için bu yollan kolay izlenir hale getirmiştir. Bu açıklamayı et-Taberî tercih etmiştir. Bu durumda bu anlamdaki kelime “yolların halidir Ya’sub (bey arı), arıların efendisidir. Onun durduğu yerde dururlar, yürüdüğü yerde yürürler.

Yüce Allah’ın:

“Karınlarından çeşitli renklerde içecek çıkar. Onda insanlar için şifa vardır” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız:

1. Arıların Karınlarından Çıkan:

Burada hitab, nimetlerin sayılıp dökülmesi ve ibret almaya dikkatlerin çekilmesi için yine haber kipine dönmekte ver “Karınlarından çeşitli renklerde içecek çıkar” yani, bal çıkar diye buyurmaktadır İnsanların büyük çoğunluğu balın, arının ağzından çıktığı görüşündedir. Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) da, dünyayı küçümseyici ifadeler ile sözkonusu ederken şunları söylemektedir: Âdemoğlunun bu dünyada giyindiği en şerefli elbise, bir kurtçuğun tükrüğüdür. İçtiklerinin en şereflisi İse, bir arının çıkardığı pisliktir.

Bu ifadenin zahirinden, balın ağızdan başka bir yerden çıktığı anlaşılmaktadır. Özetle, bal arıdan çıkmakta, ancak ağzından mı, alt tarafından mı çıktığı bilinememektedir. Ancak, güzel bir balın ortaya çıkabilmesi, arıların kendilerini himaye etmeleri halinde mümkün olabilmektedir. el-Gaznevî’nin naklettiğine göre Aristoteles, arının ne şekilde bal yaptığını görmek üzere camdan bir kovan yapmış. Ancak arı, camın iç tarafını çamur ile sıvamadıkça, bir türlü çalışmamış.

Yüce Allah: Arının yediklerinin, sadece karnında (bala) dönüşmesinden dolayı

“karınlarından” diye buyurmuştur.

2. Çeşitli Renklerdeki Bal:

Yüce Allah’ın:

“Çeşitli renklerde…” âyeti, balın kırmızı, beyaz, sarı, katı, daha sıvı gibi çeşitlerini kastetmektedir. Ana bir, fakat yavrular farklı farklıdır. İşte bu, gıdaların çeşitliliğine göre ilâhî kudretin balı çeşit çeşit kıldığının delilidir. Tıpkı arıların kondukları yerlerin farklı oluşuna göre ballarının da farklı tadı vermesi gibi. İşte Hazret-i Zeyneb’in, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: “Bu balı yapan arılar Urfut (Muğaylan) ağacından yemiş Buhârî. Tnlâk 8. Hivel 12: Müslim, Tplâk 21: Ebû Dâvûd, Eşribe II: Müsned, VI, 59. söylerinin anlamı budur. O, bu sözlerini balın kokusunu mağafir kokusuna benzetmesi münasebetiyle söylemişti.

3. Baldaki Şifa:

Yüce Allah’ın:

“Onda, insanlar için şifa vardır” âyetindeki zamir, Cumhûrun görüşüne göre bala aittir. Yani, balda insanlar için şifa vardır. İbn Abbâs, el-Hasen, Mücahid, ed-Dahhâk, el-Ferrâ’ ve İbn Keysan’dan gelen rivâyete göre, zamir Kur’ân-ı Kerîm’e racidir. Kur’ân-ı Kerîmede insanlara şifa vardır, demektir en-Nehhâs der ki: Bu, güzel bir açıklamadır. Yahut da, size anlattığımız bunca âyet ve kesin delillerde insanlar için bir şifa vardır anlamındadır. Balda şifa vardır, diye de açıklanmıştır. Bu açıklama da aynı şekilde açıkça anlaşılan bir açıklamadır Çünkü, tedavide kullanılan macun ve içeceklerin pek çoğunun aslı baldandır. Kadı Ebû Bekir

İbnu’l-A’râbî der ki: Zamirin Kur’ân-ı Kerîm’e ait olduğunu söyleyenlerin görüşü bana göre uzak bir ihtimaldir. Onlardan bu görüşün sahih olarak nakledildiği görüşünde değilim. Bu görüş, naklen sahih olsa dahi, akten sahih değildir. Çünkü, bütün açıklamalar bat ile ilgilidir. Burada Kur’ân-ı Kerîm’den söz edilmemektedir.

İbn Atiyye der ki: Cahil bazı kimseler, bu âyet-i kerîme ile Ehli Beyt ile Haşimoğullarının kastedildiği kanaatindedirler. Arı diye bunlar kastedilmektedir. İçecek ise, Kur’ân-ı Kerîm ve hikmettir. Bu cahillerden birisi bunu, Abbasi hükümdarı Ebû Cafer el-Mansur’un meclisinde sözkonusu ettiğinde, orada hazır bulunanlardan birisi şöyle demiş: Allah senin yiyecek ve içeceğini Haşimoğullarının karınlarından çıkanlar kılsın emi. Bu sözleriyle hazır bulunanları güldürdüğü gibi, öbür iddiayı ileri süren kişi de şaşırıp kaldı ve bu sözünün de ne kadar gülünç olduğu ortaya çıkmış oldu.

4. Balın Şifa Oluşu ile İlgili İlim Adamlarının Görüşleri:

Yüce Allah’ın:

“Onda, insanlar için şifa vardır” âyetinin, genel ve kapsamlı olup olmadığı hususunda görüş ayrılıkları vardır. Bir kesim, bu âyetin her durum ve herkes için umumî olduğu görüşündedir. Mesela, İbn Ömer’den rivâyet edildiğine göre o, herhangi bir yara veya başka bir şeyden şikâyet edip rahatsızlandı mı, mutlaka onun üzerine bal koyardı. Hatta, vücudunda bir yer irin toplayacak olursa, onun üzerine bile bal sürerdi.

en-Nakkâş, Ebû Vecra’den, bah sürme olarak gözlerine çektiğini, balın ishal yapıcı olarak kullanıldığını ve bal ile tedavi olduğunu nakletmektedir. Rivâyete göre, Avf b. Malik el-Eşcaî, hastalanınca ona sana ilaç vermeyelim mî diye sorulunca o da bana su getirin demiş. Çünkü yüce Allah:

“Ve Biz gökten bereketli bir su indirdik” (Kaf, 50/9) diye buyurmaktadır. Sonra da: Şimdi de bana bal getirin, demiş. Çünkü yüce Allah:

“Onda insanlar için şifa vardır” diye buyurmuştur. Bir de bana zeytinyağı getirin. Çünkü yüce Allah:

“Mübarek bir ağaçtandır” (en-Nûr, 24/35) diye buyurmaktadır. Ona bütün bu dediklerini getirdiler, hepsini birbirine karıştırıp içtf ve iyileşti.

Kuru ilim adamı da: Bu âyet umumîdir. Sirke ile bal karıştırılıp birlikte pişirilecek olursa, bütün hastalıklara karşı her durumda kendisinden yararlanılabilecek: bir tedavi karışımı olur.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Bu, hususî bir mana ifade ermektedir. Her hastalıkta ve herkeste umumî olarak şifa olmasını gerektirmemektedir. Aksine bu, şifa verdiğine dair bir haberdir. Tıpkı diğer İlaçların kimi kimselerde ve bazı hallerde şifa olmaları gibi; o da öyle bir şifadır. Âyet-i kerîme balın bir ilaç olduğunu haber vermektedir. Çünkü bal, çokça şifa veren birşeydir. Gerek içilerek, gerek macun halinde kullanılan bütün ilaçlarda bir karışım ve bir yardımcı unsurdur. Buv ilk olarak tahsis edilen umumî bir lâfız da değildir. Kur’ân-ı Kerîm, bu kabilden ifadelerle doludur. Arap dilinde de hususi bir mana ifade eden, umumi lâfızlar, umumi bir mana ifade eden hususi lâfızlar çokça kullanılır.

Bu âyetin, umuma delalet etmediğini gösteren hususlardan birisi de “şifa” kelimesinin olumlu bir cümle içerisinde nekire (belirtisiz) olmasıdır. Dilcilerin ve ilim ehlinin muhakkıkları ile, çeşitli usul âlimlerinin ittifakı ile böyle bir ifade umum teşkil etmez. Ama, sıdk ve azimet ehli bir kesim bu âyeti umumî ifadesiyle kabul etmişler ve bütün ağrı ve hastalıklar için bal vasıtasıyla şifa aramışlardır. Kur’ân-ı Kerîm’in bereketi ve sağlam tasdik ve yakînleri sayesinde de hastalıklarından şifa buluyorlardı. İbnü’l-Arabî der ki: Kimin niyeti zayıf düşer ve onun adet ve alışkanlıkları dini yakinine galip getirse o, bu âyeti tabiplerin sözlerine göre anlamaya çalışır. Halbuki hepsi de dilediğini yapanın hikmetlerindendir.

5. Bal insanlara Nasıl Şifadır:

Bir kimse: Biz, balın faydalı olduğu kimseleri de gördük, zarar verdiği kimseleri de gördük. Bal nasıl olur da bütün insanlara şifa olabilir? diyecek olursa, ona şöyle cevap verilir: Su, her şeyin hayatının sebebidir. Halbuki biz, suyu bedendeki bir rahatsızlık halinde kullanılması gereken şeklin zıddına kullanıldEgı taktirde, sudan ölen kimseleri de gördük. Bununla birlikte içilen ilaçların birçoğunda balın şifa verici olduğunu da gördük. Bu anlamdaki bir açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır.

Doktorlar, “sikencübîn” denilen ilacın, heıtürlü hastalıkta genel olarak faydalı olduğunu söz birliği halinde söylüyor ve öve öve bitiremiyorlar. Bunun aslı İse, baldır. Sair macunlar da böyledir. Üstelik Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bu konudaki müşkil ve rahatsızlık verici hali sona erdirmiş ve ihtimal anlamını ortadan kaldırmış bulunuyor. Hazret-i Peygamber, karnındaki bir rahatsızlıktan şikâyet eden kimseye bal içmesini emretmesi üzerine, bu rahatsız kişinin kardeşi, Hazret-i Peygamber’e, bal içtiğinden dolayı daha bir ishal oldu, diye haber verince, Hazret-i Peygamber, yine bal içmeye devam etmesini emretti ve sonunda iyileşti. Hazret-i Peygamber de: “Allah doğru söylemiştir, fakat kardeşinin karnı yalan söyledi.” Buhârî, Tıb 4. 24: Müslim, Selam 91: Tirmizî, Tıb 31: Müsned, III. 19, 20.

6. İshal ve Bazı Rahatsızlıklara Karşı Bal:

Zındık doktorlardan kimisi, bu hadise itiraz ederek şöyle demiştir: Tabîbler, balın ishal yaptığım itifakla kabul etmişlerdir. Nasıl olur da ishal olan bir kimseye bal tavsiye edilebilir?

Buna cevap: Bu söz, Peygamberine tam bir tasdik ile inanan kimse için bizatihi haktır. Bu kimse, Peygamberin tayin ettiği ve emrettiği şekilde samimi bir niyet ile ve inanarak balı kullanacak olursa, hiç şüphesiz onun menfaatini görür ve bereketinden yararlanır. Tıpkı hadiste sözü geçen bal içen bu kimse ve başkalarının karşı karşıya kaldığı gibi.

Tabiplerin bu hususta nakledilen ittifaklarına gelince, bunun ittifakla kabul edilen bir husus olduğunu söyleyen kimse bilgisizliğini ortaya koymaktadır. Çünkü o bu konuda herhangi bir kayıt getirmemiş ve mutlak bir ifade kullanmıştır Oysa İmâm Ebû Abdullah el-Mazerî der ki: Şunun bilinmesi gerekir ki: İshal, pekçok sebeplerden dolayı arız olur. Kimi ishal, çokça yemekten ve ishal yapıcı şeylerden meydana gelir. Doktorlar, böyle bir ishale karşı kullanılacak ilacın kişiyi tabiatıyla ve ondaki etkileriyle başbaşa bırakmasından ibarettir. Eğer onun bu tabii durumu ishale karşı yardımcı bir tedaviye gerek duyulursa, gücü kaldığı sürece bu konuda ona yardıma olunur. Çünkü bu durumdaki birisinin ishalini durdurmak zararlıdır, derler. Bu husus açıklık kazandığına göre şöyle deriz: Hadiste sözü geçen kimsenin, karnını tıka basa doldurmasından ve çokça yemesinden dolayı ishal olma ihtimali vardır. Bu bakımdan, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona bal içmesini emretti. İshal olmasın: gerektiren maddî sebep tamamiyle yok oluncaya kadar bal içmeye devam etmesini söyledi. Sonunda ishali durdu ve böylelikle bal içme ona uygun gelmiş oldu. Bu, bizzat tıp mesleğiyle teshir edilen birşey olduğuna göre. o halde bu mesleğe İstinaden itiraz eden kimsenin cahilliği ortaya çıkmış olur (el-Mazerî devamla) der ki: Biz, doktorların onu tasdik etmesi suretiyle Peygamberimizin söylediği bir sözü güçlendirme yoluna gidecek değiliz. Aksine, doktorlar onu yalanlamaya kalkışacak olursa, biz de onları yalanlarız ve onanın kâfirliklerini dile getiririz. Diğer taraftan Peygamberimizi de tasdik etmekleri geri durmayız, Eğer, söylediklerinin doğruluğunu müşahedeler ile bize ispat etmeye kalkışacak olurlarsa, o takdirde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sözünü uygun şaliyle tevil etmek ve sahih bir şekilde onu açıklamak yoluna gideriz. Çünkü onun hiçbir şekilde yalan söylemediğinin delilleri açıkça ortadadır.

7. Tedavinin Hükmü İle İlgili Açıklamalar:

Yüce Allah’ın:

“Onda insanlar için şifa vardır” âyetinde, ilaç İçmek ve buna benzer vesilelerle ilaç kullanmanın câiz olduğuna delil vardır. İleri gelen ilim adamlarından bunu mekruh gören kimselerin kanaatine muhalif olmakla birlikte bu böyledir, Aynı zamanda bu âyet, bir kimsenin ancak başına gelecek bütün belâlara razı olması ile veliliğinin tamam olabileceğine ve böyle bir kimsenin tedavi yoluna başvurmasının câiz olmadığını söyleyen sufilerin görüşlerini de reddetmektedir. Tedavi olmayı inkâr edip kabul etmeyenlerin bu tutumlarının bir anlamı yoktur.

Sahih hadiste, Hazret-i Câbir’den rivâyete göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; “Her bir hastalığın bir ilacı vardır. O hastalığın ilacı isabet etti mi, Allah’ın imiyle İyileşir.” Müslim, Selâm 6Ç>: Müsned, III, 335

Ebû Dâvûd ve Tirmizî de, Usame b. Şureyk yoluyla gelen şöyle bir rivâyeti kaydederler. Usame dedi ki: Bedevi Araplar, Ey Allah’ın Rasulü, tedavi olmayalım mı? dediler. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Olun ey Allah’ın kulları! Tedavi olunuz. Çünkü Allah, ne kadar hastalık koyduysa, mutlaka onun için de bir şifa veya bir ilaç koymuştur. Tek bir hastalık müstesna.” Ey Allah’ın Rasulü, o hangisidir? dediler. O: “Yaşlanmak” diye buyurdu. Bu lâfız Tirmizî’nindir. Tirmizî: Hasen, sahih bir hadistir demiştir. Ebû Dâvûd, Tıb 1; Tirmizî, Tıb 2; Müsned, IV. 27

Tirmizî’nin Ebû Huzâme’den rivâyetine göre o da babasından, şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şöyle sordum: Ey Allah’ın Rasulü! Okuduğunuz bir rukye (dua, zikir), kendisiyle tedavi olduğunuz bir ilaç ve bizim herhangi bir sakınmamız, acaba Allah’ın kaderinden bir şeyi geri çevirir mi, ne dersin? Hazret-i Peygamber: “Bu da Allah’ın kaderindendir” diye buyurdu. Tirmizî, Tıb 21; İbn Mâce, Tıb 1; Müsned, III. 421. Tirmizî der ki: Bu, hasen bir hadistir. Ve Ebû Huzâme’nin bundan başka bir hadisi de bilinmemektedir. Tirmizî, Tıb 21 de: “Ebû Huzâme’nin babasından.,, diye bundan başka bir rivnyeti bilinmemektedir” şeklindedir. Nitekim Müsned, IIL 421de ondan geddiği kaydedilen rivâyetlerin hepsi de hadisin değişik senedlerle rivâyetinden ibarettir.

Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Sizin ilaçlarınızın herhangi birisinde eğer hayır namına birşey varsa, bu ya bir hacamat bıçağının açtığı bir yarada, yahut bir içim balda, yahut da bir ateş ile dağlamadadır. Bununla birlikte ben, dağlanmayı pek sevmiyorum.” Buhârî, Tıb 4; Müslim, Selam 71: Müsned, III.343. Bu hadisi, Sahih (-i Buhârî ve Müslim) rivâyet etmiştir,

Bu konudaki hadisler, sayılmayacak kadar pek çoktur. Tedavinin ve rukye yapmanın mubah olduğunu ilim adamlarının Cumhûru kabul etmiştir.

Rivâyete göre İbn Ömer, yüzünün bir tarafına isabet eden hafif bir felç dolayısıyla dağlanmış ve akrep sokmasından dolayı rukye ile tedavi olmuştur Muvatta’, Ayn 14

İbn Sîrin’den nakledildiğine göre, İbn Ömer, çocuklarına tiryak içirirmiş.

Malik de: Bunda bir beis yoktur demiştir. Ancak, bunların mekruh olduğu görüşünde olanlar, Ebû Hüreyre’nin naklettiği şu rivâyetini delil gösrerirler, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Bir millet, küçüğü ile büyüğü ile cennete girmiştir. Bunlar (dünyada) ne kendilerine rukye yapılmasını isterler, ne dağlanırlar, ne herhangi bir şeyin uğursuzluğuna inanırlardı. Bunlar. Rabblerine tevekkül ederlerdi,” Hadisi bu lâfzıyla teshil edemedik. Ancak Hazret-i Peygamber bu ümmetten olup hesapsız girecek yetmişbin kişiden söz ettiğinde; bunların nitelikleri sorulunca, burada kaydedilenleri zikreden rivâyetler1 vardır: Buhârî, Tıb 17. 42, Rikak 50; Müslim, İmar 371. 372. 374: Tırmizî. Sıl;Hit’l-Kıv:İme 16: Müsned. I, 4ül. 403, 451.

Bu kanaati savunanlar derler ki: O halde mü’mine düşen Allah’a güvenerek, O’na tevekkül ederek, O’na dayanarak ve yalnız O’na yönelerek bu gibi şeyleri terketmektir. Çünkü yüce Allah, kişinin hastalıklı günlerini de, sağlıklı günlerini de bilmiştir. Bütün insanlar bunu azaltmaya, ya da arttırmaya bütün gayretleriyle çalışacak olsalar dahi buna güçleri yetmez. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“İster yeryüzünde, ister nefislerinizde meydana gelen herbir musibet, mutlaka Bizim onu yaratmamızdan önce o bir kitaptadır.” (el-Hadid, 57/22)

Bu kanaate sahip olanlar arasında fazilet sahibi ve esere (rivâyete) bağlilıklarıyla meşhur bir topluluk da vardır. Aynı zamanda bu, İbn Mes’ûd’un ve Ebû’d-Derda’nın da -Allah ikisinden razı olsun- görüşüdür.

Osman b. Affan, vefatıyla sonuçlanan hastalığında Abdullah b. Mes’ûd’un yanına gelmiş. Hazret-i Osman ona: Şikâyetin ne diye sormuş. O, günahlarım diye cevap vermiş. Hazret-i Osman, canın birşey çekiyor mu diye sormuş. O, Rabbimin rahmetini, diye cevap vermiş. Hazret-i Osman: Sana doktor çağırmayayım mı diye sorunca, o da; zaten beni hastalandıran o tabibtir diye cevap vermiş… hadisin geri kalan kısmı ileride bütünüyle, yüce Allah’ın İzniyle et-Vakıa Sûresi’nin faziletine dair açıklamalar sırasında (bk. el-Vâkıa, 56. SÛRE’nin mukaddimesi) gelecektir.

Veki’ dedi ki: Bize, Ebû Hilâl, Muaviye b. Kurra’dan anlattı, Muaviye dedi ki: Ebû’d-Derda hastalandı Onu ziyarete gittiler ve: Sana bir tabib çağırmayalım mı dediler, o, beni yatağa düşüren tabiptir dediler -Kabi’ b. Haysem de bu görüştedir- Saîd b. Cübeyr rukye yapmayı mekruh görmüştür. el-Hasen de süt ve bal dışında bütün ilaçların içilmesini mekruh görürdü.

Ancak birinci görüşü benimseyenler, hadis ile ilgili olarak; bunda tedavi olmamaya dair bir delil bulunmadığını söyleyerek cevap vermişlerdir. Çünkü, bu konuda Hazret-i Peygamber’in, mekruh olan bir dağlama türünü kastetmiş olma ihtimali vardır. Zira, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ahzab gününde isabet aldığı ok dolayısıyla kolunun dağlanmasını emir buyurup şöyle demiştir: “Şifa üç şeydedir.” Az önce geçtiği gibi. Diğer taraftan Hazret-i Peygamber rukye ile tedaviden Allah’ın Kitabı’nda olmayan şeyleri okumak ile tedavi yoluna gitmeyi kastetmiş olabilir. Çünkü yüce Allah, ileride açıklaması geleceği üzere:

“Kur’ân’dan mü’mînler için bir şifa ve rahmet olanı kısım kısım indiririz” (el-İsra, 17/82) diye buyurmaktadır. Kendisi de ashabına rukye yapmış ve onlara rukye yapmalarını da emretmiştir. İleride geleceği üzere

8. Balda Zekât:

Malik ve mezhebine mensup bir grup ilim adamının kanaatine göre bal her ne kadar yenilen ve gıda olarak kullanılan bir mahsul ise de onda zekat yoktur. Bu konuda Şâfiî’nin Farklı görüşleri vardır. Yeni mezhebinde kesin alarak ifade ettiği husus, balda zekât olmadığıdır. Ebû Hanîfe ise, az olsun, çok olsun balda zekâtın vacîb olduğu görüşündedir. Çünkü ona göre balda nisab şartı yoktur, Muhammed b. el-Hasen de şöyle demiştir: Rai, sekiz feraka’ Bir fenik (ya &,v. Sirk): Oiuılh ntd kjıdcır olun yani İÜ kg’a denk bir küptür. Bağdat (ya da kak) rıtlı 408 gr, Mısır rıtlı ise yaklaşık 430 gr.dır. (Dr. Vehbe el-Zuhaylî. el-Fıkhu’l-İslâmî, I. 75). M. Necımıddin el-Kürdî’nîn incelemesine göre ise bir Bağdat Rıtlı 401.143 rl1, Mısır rıtlı ise 449.28 gr.dır (el-Kürdî, Şer’i Ölçü Birimleri…. s. 203) l;eı:ık’in on:üti rıtıl olduğunu d;i İbnu’l-Esir (en-Nihâye, III. 196uten naklen belirtmektedir, (s. 159) Bunu göre merhum müfessirmizin ~bir feıak’ıo omz;ıltı Irnk rırlt olduğunu” söylemesinde bir ynnılnın sözkonusu olmalıdır ulaşmadıkça ona zekât düşmez. Bir terak ise otuzaltı İrak rıtlına tekabül eder.

Ebû Yûsuf da der ki: Her on tulumda bir tulum zekât düşer. Bu görüşünde, Tirmizî’nin İbn Ömer’den yaptığı rivâyeti delil gösterir, İbn Ömer dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Balın, her on tulumunda bir tulum zekât vardır.” Ebû Îsa (et-Tirmizî) dedi ki: Bu hadisin İsnadı tenkid edilmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan bu hususta sahih pek birşey bulunmamaktadır. İlim ehlinin çoğunluğunun kanaatine göre de uygulama buna göredir. Ahmed ve İshak da bu görüştedirler. Bazı âlimler de bala zekât düşmez demişti Tirmizî, Zekat 9

9. Düşünen Topluluklar:

“İşte bunda da düşünen” yani ibret alan

“bir topluluk için elbette bir âyet vardır.” Arı üzerinde dikkatle düşünmek ve onun bu hayret verici durumları üzerinde inceden inceye tefekkür etmek, bu ibretin bir parçasıdır. Bünyesinin zayıflığına rağmen ona bu incelikli sanatı ilham edenin, farklı durumlarında maharetli bir şekilde çeşitli yollara başvurma ilhamını verenin kesin olarak yüce Allah olduğuna kesinlikle inanılır. Tıpkı;

“Rabbin bal arısına şunu vahyetti…” âyetinde dile getirildiği gibi. Diğer taraftan arı, ekşi, acı, tatlı, tuzlu ve hatta zararlı otlardan bile yemektedir. Şanı yüce Allah ise bunları tatlı ve şifalı bir bal halinde yaratmaktadır. İşte bunda da O’nun yüce kudretine bir delil vardır.

Nahl 68

Rabbin, bal arısına dağlarda, ağaçlarda ve insanların kurdukları kovanlarda ev edinmesini vahyetti.

Diyanet Vakfı
68, 69. Rabbin bal arısına: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir, diye ilham etti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.

Kurtubi Tefsiri
Rabbin, bal arısına şunu vahyetti: “Dağlarda, ağaçlarda ve yapacakları çardaklarda evler edin.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Allah’ın Arıya Vahyetmesi (İlhamı):

“Rabbin, bal arısına şunu vahyetti” âyetinde sözü geçen vahiy ile ilgili açıklamalar, Önceden geçmiş bulunmaktadır. Vahyin, ilham anlamına geldiğini de orada belirtmiş idik. (Âl-i İmrân, 3/44. âyet, 1, başlık) İlham, şanı yüce Allah’ın, zahiri herhangi bir sebep bulunmaksızın, kalpte yarattığı şeydir. Bu da, yüce Allah’ın:

“Herbir nefse ve onu düzenleyene, sonra da ona hem kötülüğü, hem de takvayı ilham edene ki…” (eş-Şems, 91/7-8) âyeti kabilindendir. Hayvanlar da bunlar arasındadır. Şanı yüce Allah’ın, hayvanlarda kendi menfaatlerini idrâk etmeleri, zararlardan sakınıp hayatlarını çekip çevirmeleri ile ilgili yarattıkları bu ilhamlar kabilindendir. Şanı yüce Allah, cansız varlıklar hakkında da bu türden haber verdiği bir âyetinde:

“O gün bütün haberlerini anlatacaktır. Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir” (ez-Zilzâl, 99/4-6) diye buyurmaktadır.

İbrahim el-Rarbt der ki: Aziz ve celil olan Allah’ın, cansız varlıklarda mahiyeti idrâk olunamayan bir kudreti vardır. Bu cansız varlıklara Allah’tan bir Rasul gelmediği halde, yüce Allah bu varlıklara bunları tanıtmıştır. Yani, ilham vermiştir. Tevil âlimleri arasında burada sözügeçen “vahyin ilham anlamında olduğu konusunda görüş ayrılığı yoktur.

Yahya b. Vessâb, Bal arısına” kelimesini, “ha” harfini üstün olarak okumuştur. Buna, bu İsmin veriliş sebebi ise, yüce Allah’ın, o andan çıkan balı nihle olarak (bağış olarakr bal arısı demek olan nahle ile aynı kökten.) vermiş olmasıdır. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır.

el-Cevherî der ki: kelimesi, arı demek olup, erkek ve dişi hakkında da kullanılır. Ancak, denilmesi (erkek arı) müstesna, “Nahl” kelimesi, Hîcazlıların şivesinde müennestir. Aynı şekilde çoğulu ile tekili arasındaki tek fark “he (yuvarlak te)” olan bütün kelimeler böyledir.

Ebû Hüreyre’den gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Bütün sinekler cehennem ateşindedir. Allah, o sinekleri cehennemliklere azap (sebebi) yapacaktır. Arılar bundan müstesnadır.” Bunu, Tirmizî el-Hakîm, “Nevâdiru’l-Usul” adlı eserinde zikretmektedir. et-Tirmizî el-Hakîm. Nevâdiru’l-Usûl, i, 544- Ancak Ebû Hüreyre’nin sözü olarak. Değişik rivâyetler ve Cnı rivdyec/erfn rfegerferuYrrrrıei’en fç/n bk. el-Hevsemî, Zevâid, IV. 41. X, 390

İbn Abbâs’tan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem), karıncanın, arının, hüdhüd (çavuş kuşu)nun ve göçeğeo kuşunun öldürülmesini yasaklamıştır. Bu hadisi de Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir Ebû Dâvûd, Edeb 1Ö4; İbn Mâce, Sayd 10; Dârimî Edalı’ 26: Müsned, I, 332, 34 İleride de, yüce Allah’ın izniyle en-Neml Sûresi’nde (27/18. âyetin tefsirinde) gelecektir.

2. Arıya Verilen İlhamın Mahiyeti:

“Dağlarda, ağaçlarda” âyeti, arının sahipleri olmaması hali ile ilgilidir. “Ve yapacakları çardaklarda evler edin.” İşte Allah, arılarının meskenlerini bu üç yerde tesbit etmiştir Ya dağlarda ve dağ kovuklarında, ya ağaç kovuklarında, yahut da Âdemoğullarının yapacakları yüksek tepelerdeki bal yapma yerleri, kovanlar, duvar ve benzeri yerlerdedir, (……..) lâfzı burada “hazırladı” anlamındadır. Ancak, çoğunlukla bu, dal ve kerestenin dikkatle dizilmesi ve gölgelik olarak kullanılması için çardak yapılması hakkında kullanılır. Bedir günü, Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yapılan el-Arîş (gölgelik) da buradan gelmektedir. “Arş” lâfzı da bu köktendir. “(………): Hazırladı, hazırlar, (çardak yaptı, yapar)” denilerek, “ra” harfi hem esreli, hem de ötreli telaffuz edilir. Bu iki şekilde de bu kelime okunmuştur. İbn Âmir, ötre ile, diğerleri ise esreli okumuşlardır. Âsım’dan ise burada farklı rivâyetler gelmiştir.

3. Arıların Hayret Verici Özelliklerinden:

İbnu’l-Arâbî der ki: Yüce Allah’ın, arıda yarattığı hayret verici özelliklerden birisi de ona, kovanlarını altıgen olarak yapmasını ilham etmesidir. Böylelikle kovanı tek bir parça imiş gibi birbirine bitişmiş olmaktadır Çünkü, üçgenden ongene kadar bütün şekillerin herbirisi kendi benzerleriyle yan yana getirilecek olursa, bunlar bitişik olmaz ve mutlaka aralarında birtakım açıklıklar olur Bundan tek İstisna altıgendir. Altıgen, benzerleriyle bir araya getirilecek olursa, tek bir parça imiş gibi birbirine bitişik bir hal alır.

Nahl 67

Hurma ağaçlarının ve üzüm bağlarının meyvelerinden sarhoş edici ve güzel bir rızık ediniyorsunuz. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir topluluk için ayet vardır.

Diyanet Vakfı
Hurma ve üzüm gibi meyvelerden hem içki hem de güzel gıdalar edinirsiniz. İşte bunlarda da aklını kullanan kimseler için büyük bir ibret vardır.

Kurtubi Tefsiri
Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden de, İçki çıkarır ve onlardan güzel bir rızık edinirsiniz. İşte aklını kullanan bir topluluk için hiç şüphesiz bunda bir âyet vardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Âyetin Önceki Âyetlerle İlişkisi:

Yüce Allah’ın:

“Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden…” âyeti ile ilgili olarak et-Taberî şöyle demektedir:

İfade; Hurma ve üzüm ağaçlanma meyvelerinde… rızık edindiğiniz şeyler vardır” takdirinde olup burada; hazfedilmiştir. Bunun hazf edildiğine yüce Allah’ın:

“Onlardan” âyetidir.

Burada hazfedilen kelimenin “şey” kelimesi olduğu da söylenmiştir ki, birbirine yakın açıklamalardır.

“Onlardan” ifadesinin, sözü geçenlerden anlamında olduğu söylenmiştir. Bu durumda, sözde hazfedilmiş tabir yok demektir. Daha uygun olanı da budur. Bununla birlikte “meyvelerinden” anlamındaki âyetin, “davarlar” kelimesine atfedilmesi de mümkündür. Yani, hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinde de sizin için ibretler vardır. Bununla birlikte; “…ondaki” İfadesine atfedilmiş olması da mümkündür. Yani, Biz aynı şekilde sizlere hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden de içilecek şeyler içiririz.

2. İçki:

“İçki”; sarhoşluk veren şey demektir. Dildeki meşhur anlamı budur, İbn Abbâs der ki: Bu âyet-i kerîme, içkinin haram kılınmasından önce inmiştir. Burada içki ile şarap; güzel rızık ile de bu iki ağaçtan helal olarak yenilip içilen herşeyi kastetmektedir. İbn Cübeyr, en-Nehaî, en-Nehaî ve Ebû Sevr de bu görüştedir.

Buradaki

“seker (içki)” kelimesinin, Habeşçe’de sirke anlamında,

“güzel rızk”ın ise yiyecekler anlamında olduğu da söylenmiştir. Sekerin, helâl ve tatlı meyve suları olduğu da söylenmiştir. Ona bu ismin veriliş sebebi, bir süre kaldığı takdirde, bazen sarhoşluk verici bir içki haline dönüşmesindendir. Sarhoşluk verecek hale geldi mı, haram olur.

İbnu’l-Â’râbî der ki: Bu görüşlerin en doğru olanı, İbn Abbâs’in görüşüdür. Bunun da iki anlamı vardır. Ya bu âyet, içkinin haram kılınışından öncedir, yahut da âyetin anlamı şöyledir: Allah sizlere, hurma ağaçlarının ve üzüm ağaçlarının meyvelerini nimet olarak ihsan etmiştir. Haddinizi aşarak Allah’ın size haram kıldığı şeyleri bunlardan çıkartıyorsunuz. Helal kıldığı şeyler, menfeacinize uygundur ve sizin mutedil olmanıza yardımcıdır. Ancak, sahih olan görüş, bu âyetin içkinin haram kılındığından önce indirildiğidir. O takdirde bu âyet-i kerîme mensûhtur Çünkü bu ayet-i kerîme, ilim adamlarının ittifakı ile Mekke’de inmiştir. İçkinin haram kılınması ise Medine’de gerçekleşmiştir.

Derîni ki: “Seker” kelimesinin sirke, yahut da tatlı meyve suyu anlamını kabul edersek, nesh sözkonusu değildir. Bu durumda âyet-i kerîme muhkem olur. Bu güzel bir görüştür. İbn Abbâs der ki: Habeşliler sirkeye “seker” derler. Ancak Cumhûrun kanaatine göre seker, şarap (içki) demektir. İbn Mes’ûd, İbn Ömer, Ebû Rezin, el-Hasen, Mücahid, İbn Ebi Leyla, el-Kelbî ve daha önce ismi anılan diğerleri hep bu görüştedirler. Bunlar, sözbirliği halinde şöyle derler: Seker, yüce Allah’ın, bu iki ağacın meyvelerinden haram kıldığı (içecek) şeylerdir. Dilciler de böyle demişlerdir. Seker, içkinin ve sarhoşluk veren herşeyin adıdır, derler. Buna dair de şu beyiti delil gösterirler:

“Onlar ayıkken ne kötüdürler; topluluk halinde içki içerlerse de ne kötüdürler?

Müzzâ (sarhoşluk veren bir çeşit nebiz) ile seker (içki) onlarda etki ettiği vakit.”

“Güzel rızık” ise, yüce Allah’ın bu iki ağacın meyvelerinden helâl kıldığı şeylerdir.

Yüce Allah’ın:

“İçki çıkarır ve onlardan…” âyetinin, inkârı istifham anlamında bir haber olduğu da söylenmiştir. Yani siz, ondan içki edinir ve güzel rızık olan sirkeyi, kuru üzümü ve hurmayı bir kenara mı bırakırsınız.? Bu da yüce Allah’ın:

“Onlar, ebedi (mi) kalırlar?” (el-Enbiyâ, 21/34) âyetine benzemektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ebû Ubeyde der ki: Seker, yemek demektir. Meselâ: Bu senin sekerindir denilirken, bu senin yiyeceğin (yemek)dir, demektir. Ebû Ubeyd, şu mısraı da (bu anlama delil olmak üzere) nakleder:

“Sen, şerefli kimselerin kusurunu yemek (yedirmeleri mi) kabul ettin?”

Yani, onların yemek yedirmelerini yerilmelerine sebep gördün.

Taberî’nin tercih ettiği görüş de budur. Ona göre seker, yenilen şeyler ile hurma ve üzüm meyvelerinden içilmesi helal olan şeylerdir. Bu da güzel rızık ile aynı şeydir. Yani, lâfızları değişik olmakla birlikte ikisinin de anlamı birdir, yüce Allah’ın, Hazret-i Yakub’un söylediğini naklettiği;

“Ben, keder ve üzüntümü ancak Allah’a açarım” (Yusuf, 12/86) âyeti gibidir. Bu açıklama güzel bir açıklamadır ve buna göre nesih sözkonusu değildir.

Ancak ez-Zeccâc şöyle demektedir: Ebû Ubeyde’nin bu açıklaması bilinen bir şey değildir. Tefsir bilginleri de buna muhalif kanaattedirler. Onun naklettiği beyitte de lehine delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü ondan başkasının kanaatlerine göre bunun anlamı, insanların kusur diye kabul ettiği hallerinin içki içip sarhoş olmak olduğunu belirttiği şeklindedir.

Hanefi mezhebi âlimleri şöyle derler: Buradaki “seker” kelimesi ile kastedilen sarhoşluk vermeyen nebizlerdir. Buna delil de, şanı yüce Allah’ın kullarına yaratmış olduğu bu gibi şeyler dolayısıyla onlara minnet etmesidir. Ancak, helal kılınmış birşey ile minnet sözkonusu olur. Haram olan birşeyle olmaz. O halde bu, sarhoşluk verecek derecede olmayan nebîzleri (meyve sularını) içmenin câiz oluşuna delildir. Eğer sarhoşluk verecek dereceye gelirse, o takdirde bunlar câiz olmaz. Onlar bu kanaatlerini, sünnetten Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın söylediği rivâyet edilen şu âyet ile desteklemektedirler: “Allah, şarabı bizatihi haram kılmıştır. Onun dışındaki içeceklerden ise sarhoş olmayı haram kılmıştır. ” Nesâî, Eşribe 48. Bu anlamdaki rivâyetlerin bir takım illetlerine tek tek işaret ettikten sonra Nesâî, “doğru olan sika (güvenilir) râvilerin İbn Abbâs’tan (onun sözÜ olduğu) geklindeki rivâyetleridir” demektedir,

Ayrıca, Abdulmelik b. Nafi’in, İbn Ömer’den yaptığı şu rivâyeti de delil gösterirler: Bir adamın, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a, rüknün yanında bulunuyorken geldiğini gördüm, O, Hazret-i Peygamber’e, İçinde İçecek bulunan bir kab uzattı. Hazret-i Peygamber onu ağzına doğru kaldırınca, sert olduğunu gördü ve sahibine geri verdi. Bunun üzerine hazır bulunanlardan birisi ona: Ey Allah’ın Rasulü! O haram mıdır diye sordu, Hazret-i Peygamber: “Adamı bana getiriniz” diye buyurdu. Adam getirilince, Hazret-i Peygamber kabı ondan aldı. Sonra su getirilmesini istedi. O, suyu kaba boşalttı, sonra da onu ağzına kaldırınca, yüzünü ekşitti. Yine su getirilmesini istedi, bu suyu yine o kabın üzerine boşalttıktan sonra şöyle dedi: “Bu kabların (İçerisindeki içeceklerin) sertleştiğini görecek olursanız, o takdirde onların içlerindekini su ile kırınız.” Nesâî, Eşribe 48. Ayrıca bk. Dârakutnî, IV, 264

Yine rivâyet edildiğine göre Hazret-i Peygamber’e nebiz hazırlanır, O da aynı gün ondan içermiş. İkinci ya da üçüncü gün olup değişikliğe uğramışsa, onu hizmetçisine içirirmiş Müslim, Eşribe 80-82 Şayet haram olsaydı, onu hizmetçisine içirmezdi.

Tahavî der ki; Ebû Avn es-Sakafî de, Abdullah b. Şeddad’dan, o, İbn Abbâs’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Şarap, azıyla, çoğuyla bizatihi haram kılınmıştır. İçecek herbir şeyden ise, seker (sarhoşluk veren) haram kılınmıştır. Bunu Dârakutnî de rivâyet etmiştir Bu lâfızlarla Dara kutu i’de tesbit edemedik. Ancak Zeylaî, Nasbu’r-Râye, IV, 3O6’da el-Ukaylî tarafından ed-Duafâ’da zikredîldiğini, ravilerinden Muhammed b. Furat dolayısıyla illetli olduğunu belirtmektedir. Kurtubî’nin burada zikrettiği ve Hnnefî Mezhebi’nce delil kabul edilen bu rivâyetlerin değerlendirilmesi için de aynı yere bakılabilir.

İşte bu ve benzerî hadislerden anlaşıldığına göre, şarap dışındaki içecekler, bizatihi (ayniyle) haram kılındığı gibi diğer içecekler ayniyle haram kılınmış değillerdi Hanefi’ler derler ki: Hamr (şarap), üzümün şarabıdır ve bunda görüş ayrılığı yoktur, Yine Hanefilerin delilleri arasında Şüreyk b. Abdullah’ın şu rivâyeti de yer almaktadır: Bize, Ebû İshak el-Hemezanî anlattı, o, Amr b. Meymun’dan dedi ki: Ömer b. el-Hattâb dedi ki: Bizler, bu develerin etlerini yeriz. Fakat, karnımızda bu deve etlerini nebizden başka birşey de parçalamaz (hazmettirmez). Dârakutnî, IV, 259, 260, 261. Şüreyk dedi ki; Ben, es-Sevrî’yi, zamanının en büyük alimi Malik b. Miğvel’in evinde nebiz içerken gördüm.

Bunlara cevaba gelince: Hanefilerin: Şanı yüce Allah, kullarına İçecekleri hatırlatarak minnette bulunmaktadır, O’nun minnette bulunması ise ancak helal olan şeylerle sözkonusudur, şeklindeki sözleri doğrudur. Şu kadar var ki bunun, önceden de açıklamış olduğumuz gibi, içkinin haram kılınışından önce olma ihtimali vardır. O takdirde az önce açıkladığımız gibi bu (mübahlık), nesholmuş olur.

İbnu’l-A’râbî der ki; Bu, haber kipinde olduğu halde nasıl nesh olur? Çünkü haberin neshi sözkonusu değildir, denilecek olursa, buna şöyle cevap veririz: Bu, şeriatı tahkiki olarak anlamamış olanların söyleyeceği bir sözdür. Bundan önce de açıkladığımız gibi, eğer haber hakiki olarak var olan şey hakkında yahut da yüce Allah’ın bir lütfü olarak sevap vermesi ile ilgili ise, neshin sözkonusu olmayacağı haber türü işte budur. Ancak haber, eğer şer’i bir hüküm ihtiva ediyorsa, hükümler değiştirilir ve nesh olur. Hüküm ister haber kipi ile, ister emir kipi ile gelmiş olsun farketmez. Ve hiçbir zaman nesih lâfzın kendisiyle alakalı değildir. Onun ihtiva ettiği hüküm ile alakalıdır Şayet bu gerçeği kavrayacak olursanız, o takdirde şanı yüce Allah’ın şu âyetinde, kâfirler hakkında haber vermiş olduğu ahmak sınıfın dışına çıkmış olursunuz: “Biz bir âyeti diğer bir âyetin yerine getirip değiştirdiğimiz de, -Allah neyi indireceğini en iyi bilen olduğu halde-: Sen,, ancak bir iftiracısın, dediler. Hayır, onların çoğu bilmezler.”(en-Nahl, 16/101) Yani, bu itirazı yapanlar, şanı yüce Rabbin, dilediğini emredeceğini, dilediği mükellefiyeti koyacağını, adaletinin bir tecellisi olarak bunlardan dilediklerini kaldırıp, dilediğini olduğu gibi bırakacağını ve Ummu’l-Kitab’ın O’nun nezdinde olduğunu bilmeyen kimselerdir.

Derim ki: (İbnü’l-Arabî’nin bu ifadeleri) oldukça ağırdır. Çünkü o, bu ifadelerinin kapsamına kıt anlayışları itibariyle, hayırlı ilim adamlarım kâfirlere katmaktadır. Mesele, usulî (usul-i fıkh’a dair) bir meseledir. Şöyle ki, şer’î hükümlere dair haberlerin neshi câiz midir, değil midir? Bu konuda görüş ayrılığı vardır. Sahih olan ise, bu âyet-i kerîme ve benzerleri dolayısıyla bunun câiz olduğudur. Diğer taraftan bir hükmün meşruiyetine dair verilen haber, o meşru hükmün, yerine getirilmesi talebini ihtiva etmez. İşte nesh olunduğuna dair delil getirilen şer’î hüküm de sözügeçen bu taleptir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Hanefilerin sözkonusu ettikleri hadislere gelince; birinci ve ikinci hadisler zayıftırlar Çünkü Hazret-i Peygamber’den sabit nakil ile şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Sarhoşluk veren herbir içecek haramdır.” Buhârî VudıV 71. Eşribe 4. 10; Müslim, Eşıibe 67. 68: Ebû Dâvûd, Eşribe y, Tirmizî, Eşribe 2; İbn Mâce, Eşribe 9. 10: Mupatta, Eşribe 9; Dârimî, Eşribe 8: Müsned, VI, 36,

Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Sarhoşluk veren herbîr şey hamr’dır ve sarhoşluk veren herbir şey de haramdır.” Buhârî, Edeb 80, Ahkâm 22. Meğazi 60; Müslim, Eşnbe 60: Ebû Dâvûd, Eşribe 5; Tirmizî, Eşribe 3, 2; Nesâî, Eşribe 48; İbn. Mâce, Eşrîbe 9- 13, 14; Dârimî, Eşribe 8: Muvatta’, Daiıflyfl 8; Müsned, I, 274. 289, 350, II, 16. 29…, III, 63, 66…, IV. 410, 416, 417. V. 356, VI. 314, 333

Bir başka hadisinde ise şöyle buyurmaktadır: “Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır” Ebû Dâvûd, Eşribe 5; Tirmizî, Eşribe 3; Nesâî, Eşribe 25: İbn Mâce, Eşribe 10: Dârimî, Eşribe 8; Müsned, II: 91, 167. 179, III, 343.

Nesâî de (bu hadisleri kaydettikten sonra) şöyle demektedir: İşte bunlar, sağlam ve adaletli ravilerdir. Sahih nakil yapmakla meşhur olmuşlardır, Abdulmelik ise, kendi türünden büyük bir topluluğun desteğini alacak olsa bile, bunlardan tek birisine karşı dahi duramaz. Başarı Allah’tandır. Nesâî, Eşribe «İ8: 5Ğ99 no’hı badisin sonunda.

(Hanefi’lerin delil gösterdikleri) üçüncü hadise gelince; bu hadis sahih olsa bile Hazret-i Peygamber elbetteki onu sarhoşluk verici bir içki olarak hizmetçiye içirmiyordu. Onu, ancak kokusu değiştiği için hizmetçiye içirmekte idi. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisinden kötü bir kokunun alınmasından hoşlanmazdı. İşte, Hazret-i Zeyneb’in ona verdiği baldan dodayı, hanımlarının Hazret-i Peygamber’e hile yoluna başvurmalarının sebebi de budur. Ona, biz senden mcğafir, yani hoş olmayan bir koku alıyoruz, demişlerdi. Daha sonra da Hazret-i Peygamber bunu içmedi. İleride buna dair açıklamalar et-Tahrim Sûresinde gelecektir.

İbn Abbâs’ın rivâyet ettiği hadise gelince; İbn Abbâs’ın kendisinden, Atâ, Tavus ve Mücahid’den, buna muhalif kanaatte olduğu rivâyeti gelmiştir. Onun şöyle dediğini nakletmelerdir: Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır. Bunu ondan Kays b. Dinar rivâyet etmiştir. Sarhoşluk veren şey hakkındaki fetvası da böyledir. Bunu da Dârakutni söylemiştir Dârakutnî, IV, 256

Birinci hadisi ise, İbn Abbâs’tan Abdullah b. Şeddâd rivâyet etmiştir, Ancak, önemli bir topluluk da bu konuda ona muhalefet etmiştir. O bakımdan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sabit olan hadisler dolayısıyla onun bu kanaatte olduğunu söylemek mümkün olmamaktadır.

Hazret-i Ömer’in söylediği rivâyet edilen: (Yediğimiz deve etini) midelerimizde ancak nebiz parçalar (hazmettirir) sözüne gelince, zikrettiğimiz deliller gereğince, hiç şüphesiz ov sarhoşluk verici olmayan şeyleri kastetmiştir.

Nesâî de, Utbe b. Ferkad’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir Ömer b. el-Hattâb’ın içtiği nebiz, sirkeye dönüştürülmüş idi. en-Nesâî der ki: Bunun doğruluğunun delili ise, es-Saib yoluyla gelen hadistir. el-Haris b. Miskin’den dinlerken, kendisine kıraaten (elde okunan metine göre o) dedi ki: İbnü’l-Kasım’dan: Bana Malik anlattı, o, İbn Şihab’dan, o, es-Saib b. Yezid’den ona haber verdiğine göre Ömer b. el-Hattâb yanlarına çıkarak şöyle dedi: Ben, filan kimseden şarap kokusu aldım. O bunun tılâ içkisi Tıla (ya tta; müselles): Üzüm suyunun kaynatıldıktan sonra üçte ikisinin gidip geriye üçte biri kalan ve sarhoşluk veren içkidir. (Dr. Vehbe ez-Zuhaylî, el-Fikhu’l-İslâmi, VI, 153, 155, 163; Necmuddin en-Nesefî, Talibetu’t-Talebe fi’l-Istılâhâti’l-Fıkhiyye, Bağdat 1311, s. 158-159) Malumatın doğruluğu ikinci kaynakta da tesbit edildi olduğunu iddia etti. Ben, içtiği şeye dair soru soranın. Eğer sarhoşluk veren birşey ise, ona celde cezası veririm. Bunun üzerine Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) ona tam olarak had vurdu. Nesâî Eşribe 48 Yine Hazret-i Ömer, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın minberi üzerinde irad ettiği hutbesinde şöyle demişti: İmdi ey insanlar! Şarabın haram olduğu hükmü indiğinde şarap üzüm, bal, hurma, buğday ve arpadan olmak üzere beş şeyden yapılırdı. Şarap (hamr) aklı örtüp perdeleyen şeydir. Buhârî, Tefsir 5- sûre 10, Eşribe 5; Müslim, Tefsir 32, 33: Ebû Dâvûd, Eşribe 1; Nesâî, Eşribe 20. Bu, daha önce el-Mâide Sûresi’nde (5/90. âyet, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

İbrahim en-Nehaînin, Ebû Cafer et-Tahavînin -ki çağının önder ilim adamı idi- nebizi helal kabul ettikleri, Süıyan es-Sevrî’nin de nebiz içtiği söylenecek olursa, deriz ki: Nesâî kitabında, sarhoşluk veren nebizleri helal kılan ilk kişinin İbrahim en-Nehaî olduğunu söylemiştir. Bu manadaki rivâyetleri Nesâi, Eşribe 57’de zikretmektedir. Bu ilim adamının bir yanılmasıdır. Bizler ise ilim adamlarının yanılmalarına karşı uyarılmış bulunuyoruz. Sünnet dururken hiçbir kimsenin söylediği söz delil olamaz.

Yine Nesâî, İbnü’l-Mübarek’ten şöyle dediğini nakletmektedir: İbrahim müstesna, hiçbir kimseden sarhoşluk veren şeylere dair ruhsatın sahih olarak rivâyet edildiğini görmedim. Ebû Usame de der ki: Ben, Abdullah el-Mübarek’ten daha çok ilim talebine düşkün kimse görmedim. Bu maksatla Şam diyarını, Mısır’ı, Yemen’i, Hicaz’ı dolaşmıştır. Nesâi, Eşribe 57.

Tahavî ve Süfyan’a Buradan itibaren iktibas: İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd, I, 256 gelince, onların nebizi mubah kabul ettikleri sahih olarak sabit olsa bile, bu konuda sünnetten sabit olanlarla birlikte sarhoşluk veren şeylerin haram kılındığı hususundaki İmâmların görüşlerine karşı onların kanaatleri delil olarak gösterilemez. Diğer taraftan Tahavî, “İhtilafa dair yazdığı büyük eserinde” Tahavî’nin yüzotuz cüz dolaylarında “İktilâfu’l-Fukah┑ adlı bir eseri olduğu bilinmektedir. (Şuayb el-Amnûc, Şerku Müşkili’l-Âsâr’a Mukaddime, Beyrut 1415/1994, L 82) bunun aksi görüşü de zikretmektedir. Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr, “et Temkid” adlı eserinde şöyle demektedir: Ebû Cafer et-Tahavî der ki: Ümmet, üzüm suyunun sertleşip kaynaması ve köpük atması halinde, şarap olduğunu ve bunu helal kabul edenin kâfir olacağını ittifakla kabul etmiştir. Ancak, ıslatılan kuru hurmanın suyunun kaynayıp sarhoşluk verecek hale gelmesi halinde, hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir. İşte bu, Yahya b. Ebi Kesir’in, Ebû Hüreyre’den, onun da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet ettiği: “İçki (hamr) şu iki ağaçtandır: Hurma ağacı ve üzüm ağacıdır” hadisi ile amel etmediklerini göstermektedir. Çünkü onlar, bu hadisi kabul etmiş olsalardı, ıslatılan hurma suyunu helal kabul edenleri de tekfir etmeleri gerekirdi. İşte böylelikle haram kılınan şarabın kapsamına, sertleşen ve sarhoşluk verecek dereceye ulaşan üzüm suyundan başka birşeyin girmediği sabit olmaktadır. (Tahavî devamla.) der ki: Diğer taraftan haram kılma hükmünün, yalnızca onunla alakalı olması ve başkasının ona kıyas edilmemesi ile, başkasının da ona kıyas edilmesi hallerinden birisi sözkonusudur. Biz, onların hepsinin ısıtılan hurma suyunu kaynayıp çok miktarda sarhoşluk vermesi halinde şaraba kıyas ettiklerini görüyoruz. Kuru üzümün ıslatılması halinde de hüküm böyledir. (Tahavî devamla) der ki: O halde buna kıyasen, sarhoşluk veren bütün içeceklerin de haram olmaları icabeder. Diğer taraftan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu da rivâyet edilmiştir: “Sarhoşluk veren herbîr şey haramdır,” İşte bu hadis, herkes tarafından kabul edildiği için, senedinin zikredilmesine bile gerek görülmemiştir- Bu hususta aralarında görüş ayrılığı, hadisin tevili ile ilgilidir. Kimisi: Hadiste, sarhoşluk veren şeylerin cinsini kastetmiştir, kimisi de; sarhoşluğun gerçekleşmesi halini kastetmiştir, derler. Tıpkı, fiilen öldürme meydana gelmedikçe, öldürene katil denilemeyeceği gibi. İbn Abdil-Berr’den iktibas, burada sona ermektedir.

Defim ki: İşte bu, Tahavînin de bunu haram kabul ettiğinin delilidir. Çünkü o şöyle demektedir: Buna kıyasen, sarhoşluk veren bütün içeceklerin haram olması gerekir.

Darakutnî Sünen’inde, Âişe (radıyallahü anha)’dan, şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “Şüphesiz Allah, şarabı (içkiyi) ismi dolayısıyla haram kılmamıştır. Onu, akibeti dolayısıyla haram kılmıştır. Akibeti, şarabın akibeti gibi olan herbir içecek, tıpkı şarabın haram olmast gibi haramdır.” Dârakutnî, IV, 257.

İbnü’l-Münzir der ki: Kûfeliler, illetli birtakım haberleri delil diye getirmişlerdir. İnsanlar, herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşecek olursa, o takdirde o anlaşmazlık konusunun, Allah’ın Kitabına ve Rasûlümün sünnetine havafe edilmesi gerekir. Kimi tabiinden, çok miktarda içilmesi halinde, sarhoşluk veren içecekleri içtiğine dair gelen rivâyetlere gelince; bunların birtakım günahları vardır ki, bu günahlardan dolayı Allah’tan mağfiret dilemektedirler. Bu ise, İki ihtimalden birisinden uzak olamaz: Ya bu kanaatte olan kimse, işitmiş olduğu hadisi tevil etmekte hata etmiştir, yahut günah işlemiştir. Olur ki, yüce Allah’a çokça İstiğfar etmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, hem bu ümmetin öncekilerine hem sonrakilerine karşı Allah’ın hüccetidir,

Âyet-i kerimenin tevili İle İlgili olarak şöyle denilmiştir: Bu âyet-i kerîme, ibret alınsın diye sozkonusu edilmiştir. Yani, bu eşyayı yaratana kadir olan, öldükten sonra diriltmeye de kadirdir, Böyle bir ibret, şarabın helal veya haram olması halinde, herhangi bir farklılık arzetmez. Çünkü, sarhoşluk verici İçkilerin yapıldığını belirtmek, haram oluşa delil değildir. Bu da yüce Allah’ın:

“De ki: İkisinde de hem büyük bir günah, hem de insanlar için bazı faydalar vardır” (el-Bakara, 2/219) âyetine benzemektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır,

Nahl 66

Şüphesiz sizin için hayvanlarda da ibret vardır. Karınlarındakinden, bağırsaklar ile kan arasından, içenlere hoş ve saf bir süt içiririz.

Diyanet Vakfı
Kuşkusuz sizin için hayvanlarda da büyük bir ibret vardır. Zira size, onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından (gelen), içenlerin boğazından kolayca geçen halis bir süt içiriyoruz.

Kurtubi Tefsiri
Davarlarda da sîzin için elbette ibret vardır. Size onların karınlarındaki dışkı ile kan arasından içenlerin boğazından kolaylıkla geçen hâlis bir süt İçiriyoruz.

Bu âyete dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız:

1. Davarlardaki İbretler:

Yüce Allah’ın:

“Davarlarda” âyetinde geçen davarlara dair geçen açıklamalar daha önce (el-En’âm, 6/142’de) geçmiş bulunmaktadır. Burada kasıt deve, inek, koyun ve keçiden ibaret olan dört hayvan türüdür.

“Sizin için elbette bir İbret” Allah’ın kudretine, vahdaniyetine ve azametine delâlet

“vardır.” İbret asıl anlamı itibariyle birşeyin hakikatinin benzerlik yolu ile tanınabilmesi için, birşeye temsil ile benzeltilmesi, anlatılmasıdır. Yüce Allah’ın:

“… ibret alın .,.”(el-Haşr, 59/2) âyeti da buradan gelmektedir.

Ebû Bekr el-Verrak der ki: Davarlardaki ibret, bu hayvanların sahiplerine musahhar kılınması, onlara itaat etmesi yanında, senin Rabbine karşı gelip isyan etmen ve her hususta O’na muhalefet etmendir. Hiç şüphesiz günahı olmayan bir varlığın günahkar bir varlığı sırtında taşıması en büyük ibretlerdendir.

2. İçirmek:

“Size … içiliyoruz” âyetinin Medineliler, İbn Âmir ve Ebû Bekr’den gelen rivâyete göre Âsım “mim” harfini üstün olarak; İçirdi, içirir” kökünden gelen bir fiil olarak okumuştur. Diğerleri ile Hafs’ın rivâyetine göre Âsım “mim” harfini ötreli olarak den gelen bir fiil gibi okumuşlardır. Kûfeliler ile Mekkelilerin kıraati bu şekildedir. Bunların iki ayrı şive oldukları söylenmiştir. Lebîd der ki:

“Kavmim Necdoğullarına su içirdiği gibi,

Numeyre de Hilalli kabilelere de hep su içirmiştir.”

Bununki Lebid her İki söyleyişi de aynı beyitte kullanmış bulunmaktadır

Şöyle de açıklanmıştır: Eğer sen, elinden onun dudaklarına içmek üzere içecek bir şey uzatacak olursan, o takdirde: Ona su içirdim” denilir. Şayet ona içecek için nöbet ayırsan yahut kendisi ağzıyla içsin ya da ekinini sulasın diye takdim edecek olursan, o takdirde: Ona su içirdim (sulama imkânı verdim)” denilir. Bu açıklamayı İbn Aziz yapmıştır ve daha önceden de (el-Bakara, 2/60. ayet 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Bir kesim; (Davarlar) size içirirler” anlamında okumuşlardır ki bu da zayıf bir kıraat olup içirenler davarlardır, demektir. “Ye” ile de okunmuştur ki o takdirde; Allah (azze ve celle) size İçirir, anlamında olur. Ancak kıraat âlimleri ilk iki şekilde okumuşlardır “Nun” harfinin üstün okunması Kureyşlilerin şivesidir. Ötreli okunması İse Himyerlilerin şivesidir.

3. Davarların Karınlarından İçirilenler:

“Onların karınlarındaki…” âyetinde yer alan zamirin neye ait olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Zamirin önce gelen cem-i müennese (dişil çoğul olan “davarlar” anlamındaki lâfza) raci olduğu söylenmiştir. Sîbeveyh der ki: Araplar: “Davarlar”dan tek bir kişi İmiş gibi haber verirler, İbnul-A’râbî der ki: Benim görüşüme göre Sîbeveyh bu kanaatini yalnızca bu ayet-i kerimeye istinaden dile getirmiştir. Böyle bir şey onun konumundaki birisine uygun değildir, onun idrâkine yakışmaz.

Şöyle de açıklanmıştır. Çoğul lâfzı olan cins isim, hem müzekker hem müennes geldiğinden dolayı: “Onlar davarlardır” denilebildiği gibi -aynı anlamda olmak üzere-, da denilebileceğinden onlara ait olan zamirin müzekker (ve tekil) olarak gelmesi caizdir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır.

el-Kisâî ise şöyle demektedir: Âyetin anlamı bizim sözünü ettiğimiz varlıkların karınlarında… şeklindedir O bakımdan burada zamir sözü geçene aittir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Hayır, çünkü o bir öğüttür. Artık dileyen onunla Öğüt alsın.” (Abese, 80/11-12) Şairde şöyle demektedir:

“Kursaklarının tüyü) yolunmuş yavrular gibi.”

Burada da zamir çoğul hakkında tekil olarak gelmiştir. Bunun benzerleri pek çoktur.

el-Kisâî de der ki: “Onların karınlarındakl” âyeti, onların bazılarının karınlarındaki … anlamındadır. Çünkü erkeklerinin sütleri yoktur. Ebû Ubeyde’nin esas kabul ettiği açıklama da budur.

el-Ferrâ’ ise der ki; “Davarlar” ile “Davar” aynı şeydir ve bu, müzekker olarak gelir. O bakımdan Araplar “Bu suya gelen bir davardır” derler. Bundan dolayı burada zamir “davarlar” anlamındaki “davar” lâfzına raci olmuştur.

İbnu’l-A’râbî de der ki: Burada zamirin müzekker gelmesi cem’ manasına racidir. Müenneslik ise cemaat anlamına aittir.

O bakımdan burada cem’ lâfzını nazar-ı itibara alarak zamiri müzekker getirdiği gibi, el-Mü’minûn Sûresi’nde cemaat lâfzını nazar-ı itibara alarak;

“Onların karınlarında olanlardan size içiririz” (el-Mü’minun, 23/21) diye buyurmuştur. İşte bu açıklama ile mana güzel bir hal almaktadır. Cemaat lâfzını nazar-ı itibara alarak müennes kullanım ile, cem lâfzını nazar-ı itibara alarak müzekker kullanım “Yebrîn’in kumlarından ve Filistin Teyhasmın kumlarından daha çoktur.”

4. Lebenu’l-Fahl (Süt Emziren Annenin Kocasın)ın Hükmü:

Değerli ilim adamlarından birisi olan kadı İsmail bu zamirin aidiyetinden lebenu’l-fahlin Lebenu’l Fahls Kadının süte kendisi dolayısıyla sahip olduğu kocasının (ister y kadını boşamış olsun, ister ölmüş olsun, isterse halen onunki evli bulunsun), sut çocuğun süt bübası olması demektir. Bundan dolayı hem çocuk hem baba tarafından neseben haram olanlar, bu rürden süt akrabalığı dolayısıyla da haram olur. (Dr. V. ez-Zuhayli, el-Fıkku’l-lslâmî, VII, 14i, 175) Ayrıca biraz sonra işarette bulunulacak olan en-Nisâ, 4/23. âyet 7. başlığa bakınız. haramlık ifade ettiği hükmünü çıkarmış ve şöyle demiştir. Burada zamirin müzekker gelmesi, davarların erkeklerine raci oluşundan dolayıdır. Çünkü sütün erkeklere ait olduğu kabul edilir. Bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Âişe, Ebû Kuays’ın kardeşi olan Eflah ile ilgili hadiste geçtiği üzere bunu kabul etmek istemeyince Bk, Buhârî, Nikâh 117; Müslim, fada’ 7 vd.; Ebû Dâvûd, Nikâh 7; Tirmisî, R:ıdün 2; Nesâî. Nikâh 52; İbn Mâce, Nikâh 38; Muvatta’\ Radâ’ 2, 31 Dârimi, Nikâh 48; Müsned, VI, 194. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) lebenü’l-fahlin haramlık gerektirdiği hükmünü vermiştir. O halde; “süt emzirmek kadından, cima ile aşılamak erkektendir.” Böylelikle sütte her ikisi arasında ortaklık cereyan etmektedir.

Lebenü’l-fahlin haramlık hükmünü getirdiğine dair açıklamalar bundan önce en-Nîsa Sûresi’nde (4/23. âyet 7. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamd olsun.

5. Dışkı ile Kan arasından Çıkan Süt:

Yüce Allah:

“Size onların karınlarındaki dışkı ile kan arasından … halis bir süt içiriyoruz” âyeti ile, sütün dışkı ile kan arasından halis olarak çıkmasındaki kudretinin azametine dikkatlerimizi çekmektedir.

“Dışkı” işkembeye doğru inen pislikler demektir. Bunlar dışarı çıkarsa artık bunlara aynı isim verilmez. Mesela işkembenin içinde bulunanları çıkarttım, demek için; tabiri kullanılır,

Âyetin anlamı şudur: Hayvanın yediklerinin bir bölümü işkembede kalir, bir bölümüden de kan oluşur. Daha sonra süt bu kandan süzülüp çıkar. Şanı yüce Allah sütün bu işkembedeki dışkı ile damarlardaki kandançıktığımbize bildirmektedir.

İbn Abbâs der ki; Hayvan yemini yer, yem işkembede yerini aldıktan sonra, işkembede yediklerini pişirir. Altta kalan dışkı ortada kalan süt, üste çıkan ise kan olur. Karaciğer ise bunlar üzerinde görevlidir. Kanı paylaştırır onu ayırd eder ve damarlarda akmasını sağlar. Sütü de memeye akıtır. Dışkı ise olduğu hali ile İşkembenin içinde katır. “(Bu), en üstün seviyede ve yeterli bir hikmettir. Uyarılar ise fayda vermiyor.” (el-Kamer, 54/5)

“Halis” âyeti ile kan ve dışkı aynı yerden olmakla birlikte sütün, kanın kırmızılığından ve dışkının pisliğinden arınmış olduğunu kastetmektedir. İbn Balır der ki: Beyazı halis ve saf anlamındadır, Şair en-Nâbiğa da şöyle demektedir:

“Yenleri bembeyaz, omuzları yeşil.,.”

Bununla, şair (halis kelimesini kullanarak), yenlerin beyazlığını kastetmektedir.

Sütün bu şekilde çıkması ancak her bir şeyi maslahat gereği yerine getiren ve gerçekleştiren kimsenin kudretiyle olur.

6. Meni’nin Necaset ve Tehareti ile İlgili Görüşler:

en-Nakkâş der ki: Bu âyette meninin necis olmadığına delil vardır, Başkası da aynı görüşü dile getirmiş ve şu sözleriyle de bunu delillendirmek İstemiştir: Nasıl ki süt, dışkı ile kanın arasından içimi kolay ve halis olarak çıkıyor ise, meninin de aynı şekilde sidiğin çıktığı yerden temiz çıkması mümkündür.

İbnu’l-A’râbî der ki: Şüphesiz ki bu, büyük bir bilgisizlik ve oldukça çirkin bir mukayesedir. Süt ile ilgili gelen haber ilâhi kudretten sadır olan bir nimet ve bir lütuf olduğu belirtilmekte ve böylelikle bundan İbret alınması istenmektedir. Bütün bunlar, sütün halis ve lezzetli olmakla nitelendirilmesini gerektirmiştir, Meninin süte ilhak edilebilmesi, yahut ona kıyas edilebilmesi ise, bu durumda olmadığından dolayı mümkün değildir.

Derim ki: Ancak buna şöyle diyerek karşılık verebiliriz: Mükerrem kılınmış insanın kendisinden yaratıldığı meninin çıkmasından daha büyük ve daha üstün bir minnet ve lütuf olabilir mi? Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“O su, omurga ile göğüs kemikleri arasından çıkar.” (et-Târık, 86/7) Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah sizin için kendinizden eşler yarattı. Eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattı.” (en-Nahl, 16/72) Bu da İlâhi lütuf ve ihsanın en ileri derecesidir.

Eğer meni, sidiğin geldiği yerden çıkması dolayısıyla necis olur denilecek olursa, biz şöyle deriz: Bu da bizim kast ettiğimizdir. Necaset arızidir, onun aslı ise tahir olmasıdır. Şöyle de denilmiştir: Meninin çıktığı yer -özellikle kadın için bu böyledir- sidiğin çıktığı yerden başkadır.. Çünkü İlim adamlarının da belirttikleri gibi, erkeklik organının kadına girip çocuğun çıktığı yer, sidiğin çıktığı yerden ayrıdır. Buna dair açıklamalar, daha önce el-Bakara Sûresi’nde geçmiş bulunmaktadır.

Şayet: Meninin aslı kandır, o bakımdan o necistir, denilecek olursa, biz de; böyle bir iddia, misk örneği ile çürütülür. Çünkü, miskin de aslı kandır ve misk tahirdir, deriz. Meninin tahir olduğunu söyleyenler arasında Şâfiî, Ahmed, İshâk, Ebû Sevr ve başkaları da vardır. Çünkü, Âişe (radıyallahü anha) şöyle demiştir: Ben onu (meniyi) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın elbisesinden kuru olduğu hallerde tırnağım ile kazıyordum. Benzer lafahrîn ve aynı manada: Müslim, Tntâre 105, 106, 109, Ebû Dâvûd, Tahrîre 134: Tirmizî, Tabure 85, 86; Nesâî, Tahrire 18$; İbn Mâce, Tahare 82; Müsned, VI. 35, 67, 97, 125, 132, 135, 213, 239, 263= 280

Şâfiî de der ki: Kazınmıyacak olsa bile bunda bir mahzur yoktur, Sa’d b. Ebi Vakkas elbisesindeki meniyi ovalar ve çıkartırdı. İbn Abbâs der ki: Meni, balgam gibi birşeydir. Sen onu bir izhir otu ile izale et yahut bir bez parçası ile sil. Tirmizî, Tahare 86.

Denilse ki: Hazret-i Âişe’nin şöyle dediği sabittir: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın elbisesinden meniyi yıkardım ve elbisesindeki yıkama İzleri gözlerinin önünde olduğu halde o elbise ile namaza çıkardı. Buhari, Vudü 64 Müslim, Tnhüre 110; Ebû Dâvûd, Tahâre 134: Tirmizî Tahrire 8,Nesâl, Talinre 187; İbn Mâce, Tahâre 81.

Biz de şöyle deriz: Hazret-i Âişe’nin necaset gibi, elbiselerden izale edilen şeylerden tiksindiği gibi ondan da tiksindiği için yıkamış olması ihtimali vardır. Böylece bu konu ile ilgili hadisler bir arada telif edilmiş olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Malik, arkadaşları ve Evzaî, meninin necis olduğunu söylemişlerdir. Malik der ki: Elbisedeki ihtilam(meni)ın yıkanması bize göre vaciptir ve bu husus üzerinde icma edilmiştir. Aynı zamanda Kûfelilerin de görüşü budur. Ömer b. el-Hattâb, İbn Mes’ûd ve Câbir b. Semura’dan da elbiselerinden meniyi yıkadıklarına dair rivâyetler zikredilmiştir. Ancak, bu hususta İbn Ömer ile Hazret-i Âişe’den farklı rivâyetler gelmiştir. İşte meninin necis ve tahir oluşu ile ilgili bu iki görüşe göre tabiin arasında da farklı kanaatler dile getirilmiştir

7. Sütten Yararlanmak:

Bu âyet-i kerimede, İçmek ve başka yollarla sütten yararlanmanın câiz oluşuna delil vardır. Meytenin (leşin) sütünden yararlanmak ise câiz değildir. Meytenin sütü necis bir kapta bulunan tahir bir sıvıdır. Çünkü meytenin sütünün bulunduğu memesi necistir, süt ise tahirdir. Bu süt sağılacak olursa, o takdirde necis olan bir kaptan alınmış olur.

Ölmüş kadının sütü hususunda ise, bizim mezheb âlimlerimiz farklı görüşlere sahiptir. Kimisi: İnsan hayatta iken de, ölü halde iken de tahir olduğundan dolayı ölmüş kadının sütü de tahirdir derken, kimisi de; ölüm ile necis olur, o bakımdan sütü de necistir demiştir. Her iki görüşe göre de (böyle bir süt emilecek olursa), süt emme yoluyla hurmiyet (süt akrabalığı) sabit olur. Çünkü, süt emen küçük çocuk, tıpkı hayatta olan kadından süt emdiği gibi o ölen kadının sütü ile gıdalanıp beslenir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Süt emmek, et yapan ve kemiği geliştiren şeydir” Ebû Dâvûd, Nikâh S; Muvatta’, Radâ” 11 (Saîd b. el-Müseyyeb’in sözü olarak); Müsned, I, 432. diye buyurmuş ve bu konuda (hayatta olmak gibi) tahsis yoluna gitmemiştir. Buna dair açıklamalar, bundan önce en-Nisa Sûresi’nde (4/23. âyet, 6. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

8. Afiyetle İçilen Bir Gıda:

“İçenlerin boğazından kolaylıkla geçer” âyeti, lezzetli, afiyetle ve içenin herhangi bir şekilde boğazında durup kalmayan bir içecek, demektir.

(Aynı kökten olmak üzere); Şöyle denilir: İçecek, boğazdan kolaylıkla geçti, geçer’v; İçen, onu kolaylıkla içti” Ben onu kolaylıkla içtim, içerim.” Bu fiil, hem müteaddi (geçişli) olur, hem de olmaz. Daha güzel kullanım şekli ise; Onu kolaylıkla içtim” şeklindeki kullanımdır. Bana mühlet “ver, bana karşı aceleci davranma” denilir. Yüce Allah da:

“Onu yudum yudum içmeye çalışacak, rahatça boğazından geçiremeyecek” (İbrahim, 10/17) diye buyurmaktadır, Boğazında tıkanan lokmayı indirmeyi sağlayan şey” demektir. Bu kabilden olmak üzere Su, boğazda tıkanan lokmaları (hıçkırıkları) rahatlıkla geçirtir” denilir. Şair el-Kümeyt’in şu mısraı da buradan gelmektedir:

“Böylelikle o, boğazıma tıkanan lokmayı geçirten ve bunu gideren birşey oldu.”

Rivâyet edildiğine göre, hiçbir kimse süt içerken nefes borusuna kaçmış değildir. Hatta bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da rivâyet edilirç. Süyûtî, ed’Durru’l-Mensur, V, 141

9. Tatlı ve Lezzetti Yiyecekleri Yemek:

Bu âyet-i kerimede, tatlı ve lezzetli yiyecekler yemenin cevazına delil vardır. Bunun, zühde aykın olduğu, yahut zühdü uzaklaştırdığı söylenemez. Ama bunların, uygun şekilde, israfa kaçmaksızın ve aşırıya gitmeksizin kullanılmaları gerekir. Bu anlamdaki açıklamalar, bundan önce el-Mâide Sûresi’nde (5/87. âyet, 1. başlık ve devamında) ve başka yerlerde (el-A’raf, 20/31. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Sahih hadiste Enes’ten şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a, elimdeki bu kab ile bal, nebiz, süt ve su gibi bütün içecek çeşitlerini sunmuş bulunuyorum Müslim, Eşribe 89i Müsned, III, 247

Bazı kurra (ilim adamı), bal peltesini ve sütü mekruh görmekle birlikte, genel olarak ilim adamları bunları yemeyi mubah kabul etmiştir. el-Hasen’den rivâyec edildiğine göre o, beraberinde Malik b. Dinar’ın da bulunduğu bir sofrada bulunuyorken bal peltesi getirilmiş, Malik onu yemek istememişti. Bunun üzerine el-Hasen ona şöyle demiş: Ye, çünkü soğuk su bundan daha büyük bir lütuf ve ihsandır.

10. Yeme ve İçme İle İlgili Dualar:

Ebû Dâvûd ve başkalarının rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a süt getirildi, O da içti. Ve şöyle buyurdu: “Sizden herhangi bir kimse bir şey yiyecek olursa, Allah’ım, bunu bizim için mübarek kıl ve bize ondan daha hayırlısını yedir” desin. Süt içirilecek olursa bu sefer Allah’ım, bunu bizim için mübarek kıl ve bize bundan çokça ver” desin. Çünkü, sütten başka hem yiyecek, hem içecek yerini tutan birşey yoktur.” Ebû Dâvûd, Eşribe 21; Tirmizî, Deavât 54; Müsned, I, 22% 284

İlim adamlarımız derler ki: Hem nasıl böyle olmasın ki? Çünkü süt, insanın ilk gıdasıdır. Süt ile insanın bedeni gelişir. Sütr bedeni dimdik ayakta tutan ve rahatsız edici her türlü özellikten uzak bir gıdadır. Şanı yüce Allah sütü, ümmetlerin en hayırlıları olan bu ümmetin hidâyeti hususunda Hazret-i Cebrâîl’e alâmet kılmıştır. Nitekim sahih hadiste şöyle denmektedir: “Cebrâîl bana içinde şarap bulunan ve süt bulunan birer kap getirdi. Ben, süt kabını tercih ettim. Bu sefer Cebrâîl bana; Sen, fıtratı tercih ettin. Eğer şarabı tercih etmiş olsaydın, ümmetin azgınlaşırdı, dedi.” Buhârî, Enbiya 24, 48, Tefsir 17. sûre 3, Eşribe 1; Müslim, Îman 272; Tirmizî, Tefsir 17 sûre 1; Nesâî, Eşribe 41; Dârimi, Eşribe 1; Müsned, II, 282, 512

Diğer taraftan Hazret-i Peygamber’in, sütün daha da ziyadeleşmesi için dua edilmesini tavsiye etmesi, sütün çokluğu bolluğun, hayır ve bereketlerin fazlalığının bir alameti olduğunu gösterir. O halde süt herşeyiyle mübarektir.

Nahl 65

Allah gökten su indirdi. Onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltti. Şüphesiz bunda işiten bir topluluk için ayet vardır.

Diyanet Vakfı
Allah gökten bir su indirdi ve onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti. Şüphesiz ki bunda dinleyen toplum için bir ibret vardır.

Kurtubi Tefsiri
Allah gökten su indirir de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltir. Şüphesiz bunda dinleyen bir topluluk için bir âyet vardır.

“Allah gökten” buluttan

“su indirir de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltir” âyeti ile tekrar nimetlerin sayılıp dökülmesine ve ilahî kudretin kemalinin açıklanmasına dönülmektedir.

“Şüphesiz bunda” Allah’tan gelen buyrukları kulaklarıyla değil de kalpleriyle

“dinleyen bir topluluk için âyet” öldükten sonra dirilişe ve Allah’ın vahdaniyetine apaçık bir dalalet ve bir belge

“vardır.” Çünkü onlar, tapındıkları uydurma ma’budların hiçbir şeye güç yetiremediklerini bilmişlerdir, işte bu apaçık bir delil teşkil etmektedir

Bu işitmeleri kulaklarıyla değil kalpleriyle olmalıdır. Çünkü yüce Allah:

“Çünkü gözler kör olmaz asıl göğüslerdeki kalpler kör olur” (el-Hacc, 22/46) diye buyurmaktadır.

Nahl 64

Sana Kitabı, ancak ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın diye indirdik. Ayrıca o, iman eden bir topluluk için hidayet ve rahmettir.

Diyanet Vakfı
Biz bu Kitabı sana sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın ve iman eden bir topluma da hidayet ve rahmet olsun diye indirdik.

Kurtubi Tefsiri
Biz sana bu Kitabı ancak hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeyleri kendilerine açıkça anlatman İçin ve îman edecek bir kavme hidâyet ve rahmet olmak üzere indirdik.

“Biz sana bu Kitabı” yani Kur’ân-ı Kerîm’i ancak hakkında din ve hükümlere dair

“anlaşmazlığa düştükleri şeyleri kendilerine açıkça anlatman için” ve bu açıklaman ile onlara karşı gereken şekilde delil ortaya konulsun diye Buradaki

“hidâyet ve rahmet olmak üzere” anlamındaki âyetler,

“açıkça anlatman İçin” anlamındaki âyetin mahalline atfedilmiştir. Çünkü onun mahellen i’rabı nasbdır. ifadenin anlamı şudur: Biz sana Kitabı ancak insanlara açıklayıcı ölsün diye İndirmişizdir.

“Hidâyet” yani doğru yolu gösterici ve mü’minlere rahmet olmak üzere gönderdik.

Nahl 63

Allah’a andolsun, senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Şeytan, onlara amellerini süslü gösterdi. Bugün de onların dostudur. Onlar için acıklı bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
Allaha andolsun, senden önceki ümmetlere de (peygamberler) göndermişizdir. Fakat şeytan onlara işlerini süslü gösterdi de (iman etmediler). işte o, bugün onların velisidir. Ve onlar için elem verici bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Allah’a yemin olsun ki senden önceki ümmetlere de peygamberler gönderdik. Şeytan onların yaptıklarını kendilerine süsleyip hoş göstermiştir. İşte o, bugünde onların velisidîr. Onlara çok acıklı bir azap da vardır.

“Allah’a yemin olsun ki senden önceki ümmetlere de peygamberler gönderdik. Şeytan onların yaptıklarını” pis ve kötü işlerini

“kendilerine süsleyip hoş göstermiştir.” Bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a bir tesellidir. Ondan önce gelen peygamberlere de kavimlerinin İnkâr ile karşılık verdikleri hatırlatılmakladır.

“İşte o, bugünde onların velisidir” yani kendi iddialarına göre dünyada kendilerine yardımcı olacak kimsedir.

“Onlara” âhirette

“çok acıklı bir azap da vardır” âyetindeki:

“İşte o, bugünde” yani kıyâmet gününde

“onların velisidir” cehennem ateşinde onlarla birliktedir, demektir. Sadece

“bugün” diye söz edilmesi kıyâmet gününün ünü dolayısıyladır.

Şöyle de açıklanmıştır: Kıyâmet gününde onlara: İşte bu sizin veliniz ve yardımcınızdır, Haydi sizi bu azaptan kurtarması için ondan yardım isteyiniz, denilecek ve but onlara bir çeşit azar olmak üzere söylenecektir.

Nahl 62

Allah için hoşlanmadıkları şeyi yakıştırırlar. Dilleri ise yalan söyleyerek, kendileri için en güzel olanın bulunduğunu iddia ederler. Hiç kuşkusuz onların varacağı yer cehennemdir ve onlar oraya sürüleceklerdir.

Diyanet Vakfı
Kendilerinin hoşlarına gitmeyen şeyleri Allaha isnat ediyorlar. En güzel sonucun kendilerinin olduğunu anlatan dilleri de yalanın örneğini veriyor. Hiç şüphesiz onlar için sadece ateş vardır ve onlar, (ateşe) terkolunacaklar.

Kurtubi Tefsiri
Onlar hoşlanmadıkları şeyleri Allah’a İsnad ederler. Dilleri de yalan yere en güzel akıbetin kendilerinin olduğunu söyler. Şüphesiz ateş onlaradır ve onlar önden gönderilecek olanlardır.

“Onlar hoşlanmadıkları şeyleri” yani kız çocuklarını

“Allah’a isnad ederler. Dilleri de yalan yere” yalan sözler söyleyerek

“en güzel akıbetin kendilerinin olduğunu söyler.” Mücahid der ki: Bu, oğulların kendilerinin kız çocuklarının da Allah’ın olduğunun söylemeleridir.

“Yalan yere” kelimesi;

“Söyler” kelimesinin mef’ûludur….unu” lâfzı ise “yalan”dan bedel olarak nasb mahallindedir. Çünkü onun ne olduğunu açıklamaktadır. “Güzel âkıbetin güzel mükâfat anlamında olduğu söylenmiştir ki, bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır.

İbn Abbâs, Ebû’l-Aliye, Mücahid ve İbn Muhaysın “yalan” anlamındaki lafzi; şeklinde “keT, “zel” ve “belt harflerini Milleri” kelimesinin sıfatı olmak üzere ötreli okumuşlardır. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: VtıUın söyleyen o dilleri en güzel ülabeün … Yine; “Dillerinizin yalan yere niteleye geldiği…” âyetindeki; Yalan yere” kelimesini de bu şekilde okumuşlardır’ Bu durumda bu âyetin bu bölümünün anlamı şu şekilde olur. “Yalan söyleyen dillerinizin niteleye geldiği şeyler için ,,,”

(….) İse Çok yalan söyleyenin çoğuludur. “Rasûl” kelimesinin çoğulu rusul, sahur (çok sabreden) kelimesinin çoğulunun subur, şekûr (çokça şükreden.) kelimesinin çoğulunun da “şükür” diye gelmesi gibi.

(……….) siz, sız” ifadesi onların kanaatlerini red etmekte olup ifade burada tamam olmaktadır. Yani bu sizin iddia ettiğiniz gibi değildir.

“Ateş onlaradır” hakikaten onlara ateş azâbı verilecektir. Buna dair yeterli açıklamalar da ha önceden (Hud, 11/22. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Ve onlar önden gönderilecek olanlardır.” Yani ateşte unutularak terk edileceklerdir. Bu açıklamayı

İbnu’l-A’râbî, Ebû Ubeyde, el-Kisaî ve el-Ferrâ’ yapmıştır, Said bin Cübeyr ve Mücâhid’in de görüşü budur. İbn Abbâs ve yine Said bin Cübeyr Onlar uzaklaştırılmış olacaklardır diye de açıklamışlardır. Katade ve el-Hasen ise: Onlar cehenneme önden ve çabucak götürüleceklerdir, demektir, diye açıklamışlardır.

“Suya önden giden kimse” demektir. Nitekim Hazret-i Peygamber: “Ben sizin aranızda Havz’a en önce varacak olanım” Buhârî, Rîknflk 53, Fiten i; Müslim, Feda il 25, 26. 31, 32: İbn Mâce, Filen 5, Zühd 36; Müsned, T, 257, 384..,, II. 403. III, 18. 62,… 1VS 313- 351, V, 41, 86… diye buyurmuştur. Şair el-Katâmi de der ki:

“Onlar bizim sohbet arkadaşlarımız oldukları halde bizden daha çabuk gittiler.

Tıpkı arkadan gelecek su alacak olanların önünden gidenler gibi,”

Buradaki; Önden gidenler” su aramak için önden giden kimseler demektir. Su almak için geride kalan, sonradan gelenler” demektir.

Verş rivâyetine göre şeklinde “ra” harfini esreli ve şeddesiz olarak okumuştur. Aynı zamanda bu, Abdullah b. Mesud ile İbn Abbâs’ın da kıraatidir. Onlar günah ve masiyette aşırı kaçmış (ifrata kaçmış) kimseler idiler, anlamındadır Mesela; Filan kişi filana karşı aşırıya gitti” denilirken, ona kendisine söylediğinden daha fazla kötü sözler söyledi demektir.

Kâri Ebû Cafer ise; şeklinde “ra” harfini esreli ve şeddeli olarak okumuştur. Onlar Allah’ın emrini zayi etmiş, riâyet etmemişlerdi, demektir. Bu da görevde tefrit (kusurlu kalmak) demektir.

Nahl 61

Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirlenmiş bir süreye kadar erteler. Süreleri geldiğinde ise ne bir an geri kalabilirler ne de ileri geçebilirler.

Diyanet Vakfı
Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı, orada hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.

Kurtubi Tefsiri
Eğer Allah, İnsanları zulmlerinden ötürü sorgulayacak olsaydı, üzerinde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat O, insanları belirlenmiş bir va’deye erteler. Artık ecelleri geldiği zaman ne bir saat geciktirilirler, ne de öne geçebilirler.

“Şayet Allah, insanları zulmlerinden” küfür ve Allah’a iftiralarından

“ötürü sorgulayacak” ve onların cezalarım dünyada acilen verecek

“olsaydı üzerinde” yani yer üzerinde

“hiçbir canlı bırakmazdı.” Burada yerin sözü geçmemekle birlikte ona ait bir zamir vardır. Çünkü yere yüce Allah’ın:

“Hiçbir canlı” âyeti delil teşkil etmektedir. Çünkü canlı (dâbbe) ancak yer üzerinde hareket eder. Anlam ise kâfir bir canlı bırakmaz, şeklindedir. O halde bu özel bir anlam taşımaktadır. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Eğer o küfürleri sebebi ile babaları helâk edecek olsaydı, elbetteki onların çocukları da olmazdı.

Âyette umumun kastedildiği de söylenmiştir. Yani şanı yüce Allah insanları işlediklerinden ötürü sorgulayacak olsa, bu yeryüzü üzerinde ister bir peygamber, ister başka türden hiçbir canlı bırakmazdı. el-Hasen’in görüşü budur.

İbn Mes’ûd bu âyet-i kerimeyi okuyarak şöyle demiştir: Allah diğer mahrukatı günahkârların günahları sebebi ile sorgulayacak olsa, azap, yuvalarındaki kara böcekler dahil olmak üzere bütün yaratıkları kapsar. Gökten yağmur yağdırmaz, yerden bitki bitirmez, bunun sonucunda da bütün canlılar ölür giderdi. Fakat yüce Allah affetmekte ve lütuf ile muamele etmektedir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde:

“Çoğunu da affeder” (eş-Şura, 41/30) diye buyurmaktadır.

“Artık ecelleri” ölüm va’deleri ve ömürlerinin son demleri

“geldiği zaman ne bir saat geciktirilirler ve ne de öne geçebilirler.” Bu âyetin anlamı daha önceden (el-A’râf, 7/34. âyette) geçmiş bulunmaktadır.

Yaratıklar arasında zulme sapmamış mü’minler de bulunduğu halde yüce Allah nasıl olur da herkesi helâk eder, diye sorulacak olursa şöyle cevap verilir: Allah zalimin helakini intikam ve ceza olarak takdir eder, mü’minin helâkına karşılık ise âhirette sevap ve mükâfat verir.

Müslim’in Sahih’inde Abdullah b. Ömer’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim; “Allah bir kavme azap etmeyi murad edecek olursa, azap aralarında bulunan herkese isabet eder, sonra da niyetlerine göre diriltilirler.” Buhârî, Fîlen 19: Müslim, Cennet 84; Müsned, II, 40, 110.

Ummu Seleme’den nakledildiğine göre ona yerin dibine geçirilecek orduya dair soru sorulmuştu. Bu soru ise İbn ez-Zübery’in (Mekke’de halifeliğini ilan ettiği) günlerde idi. Ummu Seleme şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dedi ki: “Beyt’e birisi sığınacaktır. Ona bir ordu gönderilecek bu ordu yeryüzünün düzlük bir yerinde iken onlar da yerin dibine geçirilecekler.” Ben ey Allah’ın Rasûlü peki aralarında bu işten hoşlanmayan veya zorla getirilmiş kimselerin durumu ne olacak, diye sordum. Söyle buyurdu: “O da onlarla birlikte yerin dibine geçirilir fakat kıyâmet gününde niyetine göre diriltilir” Buhârî, Büyü’ 49; Müslim, Filen 4, 7. 8; Ebû Dâvûd, Mehdi 11; Tirmizî, Fiten 10; Nesâî Menasikunl-Hacl 112 ibn Mâce, Fiten 30; Müsned, VI, 105, 259, 289…

Biz bu hususa dair açıklamalarımızı güzel ve etraflı bir şekilde “et-Tezkire” adlı eserimizde yapmış bulunuyoruz. Yeterli açıklamalar da bundan önce el-Mâide (5/105. âyetin tefsirinde) ve el-En’am Süresi’nin sonlarında (6/164. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Şanı yüce Allah’a hamd olsun.

“Artık ecelleri geldiği zaman” âyetinin artık kıyâmet günü geldiği zaman … anlamında olduğu söylenmiştir, Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Nahl 60

Ahirete inanmayanlar için kötü örnek vardır. Allah içinse yüce örnek vardır. O, güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Kötü sıfat, ahirete inanmayanlar içindir. En yüce sıfatlar ise Allaha aittir. Çünkü O, her şeyden üstün ve hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Kötü örnek -esasen- âhirete îman etmeyenlerindir. En yüce örnek ise Allah’ındır. O, mutlak galiptir, Hakimdir.

“Kötü örnek” yani cahillik ve küfür gibi kötü nitelikler

“esasen âhirete îman etmeyenlerindir.” Asıl şu yüce Allah’a kız çocuklarını nisbet edenlerindir. Burada sözü edilen “kötü örnek”in onların yüce Allah’ı eş ve çocuk sahibi olmak ile vasfetmelerî olduğu söylendiği gibi, kötü örnekten kastın azap ve cehennem ateşi olduğu da söylenmiştir.

“En yüce örnek ise Allah’ındır.” İhlas ve tevhid gibi en yüce vasıflar O’na aittir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Onun yaratıcı, rızık verici, kadir ve alnellerin karalığını verici olmak suretiyle en ustun sıfatlara sahip olması manasında olduğu da söylenmiştir

İbn Abbâs şöyle demektedir: “Kötü örnek” ateştir, “en yüce örnek” ise Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet getirmektir. Bunun “Onun gibi hiçbir şey yoktur” gerçeği olduğu söylendiği gibi “ol yüce örnek ise Allah’ındır” âyetinin yüce Allah’ın:

“Allah göklerin ve yerin nurudur. Bu nurunun misali ,,,” (en-Nûr, 24/35) âyetine benzediği de söylenmiştir.

Şanı yüce Allah:

“Artık Allah hakkında örnekler bulmaya kalkışmayın” (en-Nahl, 16/74) diye buyurmuşken, yüce Allah örneği nasıl kendi zatına izafe etmiştir, diye sorulacak olursa şöyle cevap verilir: Şanı yüce Allah’ın:

“Artık Allah hakkında Örnekler bulmaya kalkışmayın” âyetinden kasır, başka varhkların O’na benzemesini ve eksiklik gerektiren misallerî vermeye kalkışmayın. Yüce Allah’a eksiklik ve yaratıklara benzemeyi gerektiren misaller, örnekler vermeye kalkışmayın, demektir. En yüce örnek yüce Allah’ın benzersiz ve eşsiz şekilde vasf edilmesidir. O, zâlimlerin ve inkarcıların söylediklerinden alabildiğine yüce ve büyüktür,

“O mutlak galiptir, Hakimdir” âyetinin anlamına dair açıklamalar daha önceden (mesela, el-Bakara, 2/32, âyet ile 129- âyetlerde) geçmiş bulunmaktadır.

Nahl 59

Kendisine verilen müjde kötü olduğu için halktan gizlenir. Onu aşağılanarak yanında mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün? Dikkat edin, verdikleri hüküm ne kötüdür.

Diyanet Vakfı
Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu, aşağılık duygusu içinde yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün! Bakın ki, verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!

Kurtubi Tefsiri
Kendisine verilen kötü müjdeden ötürü kavminden gizlenir. Aşağılanmayı göze alarak onu alıkoysun mu, yoksa onu diri diri toprağa mı gömsün? Bak! Verdikleri hükümleri ne kadar kötüdür!

“Kendisine verilen kötü müjdeden” yani kız çocuğu olması dolayısıyla karşı karşıya kaldığı keder, utanç ve arlanmadan

“ötürü kavminden gizlenir.” Saklanır, onlara görünmemeye çalışır.

“Aşağılanmayı” küçük görünmeyi

“göze alarak onu alıkoysun mu” buradaki

“onu” zamirinin müzekker gelmesi; müjdeden” (kelimesinde mündemiç) şeye ait olduğundan dolayıdır.

Îsa es-Sakafî Aşağılanmayı göze alarak” anlamındaki buyru şeklinde okumuştur. Bu iki söyleyiş de Kureyş şivesinde (aynı anlamda) kullanılın Bu açıklamayı el-Yezidî yaptığı gibi Ebû Ubeyd de el-Kisaîden nakletmektedir. el-Ferrâ’ da şöyle demektedir: Bu Temim şivesinde “az” anlamındadır. el-Kisaî de belâ ve meşakkat anlamındadır, der. el-Hansâ da şöyle demiştir:

“Biz canlarımızı belâ ve meşakkate sokarız.

Hoş olmayan günde (Savaşta)

Canları belâ ve meşakkate sokmak, onları daha bir hayatta bırakıcıdır.”

el-A’meş ise bunu; Kötülüğüne rağmen onu alıkoysun mu” diye okumuştur. Bunu en-Nahhas zikretmiş ve şöyle demiştir: el-Cahdefî İse; Yoksa onu (o dişiyi) diri diri toprağa mı gömsün” şeklinde müennes zamiri kullanarak (58. âyetteki):

“… kız çocuğu …” kelimesine iade etmektedir. Ancak bu şekilde okuması halinde; Onu alıkoysun mu” kelimesindeki zamiri de bu şekilde okuması icabeder.

“Aşağılanma”nın kız çocuğa raci olduğu da söylenmiştir. O kız çocuğu kendisi nezdinde aşağılanmış olmasına rağmen alıkoysun mu anlamındadır. Zamirin babaya raci olduğu da söylenmiştir. Yani kendisine rağmen alıkoysun mu yoksa diri diri toprağa mı gömsün? Bu da onların kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeleri uygulamalarına işarettir.

Katade der ki; Mudar ve Huzaalılar kız çocuklanru diri diri gömerlerdi. Bu konuda en katı olanlar ise Temi mi İlerdir. Onlar bu uygulamalarına yenik düşme korkulan ile kız çocuklarına denk olmayan kimselerin onlarla evlenmek istemelerini gerekçe göstermişlerdi. Ferezdak’ın amcası Sa’sa’a Naciye böyle bir işin yapılacağını fark edecek olursa kız çocuğun babasına yavrusunu hayatta bıraksın diye deve gönderirdi. İşte el-Ferezdak şu beyit ile övünerek buna işaret etmektedir:

“Diri diri gömülen kız çocuklarını engelleyen ve canlı olarak gömülmek istenenleri

Hayatta tutarak gömülmemelerini sağlayan benim amcamdır.”

” Onu diri diri gömme”nin tanınmayacak hale gelinceye kadar insanlardan gizleyip saklamak, anlamında olduğu da söylenmiştir. Tıpkı kimsenin görmemesi için toprağa gömülen kişi gibi bu anlama gelme ihtimalide vardır.

Kız Çocuğu Yetiştirmenin Fazileti:

Müslim’in Sahih’inde Âişe (radıyallahü anhnhâ)dan şöyle dediği sabit olmuştur: Beraberinde iki kız çocuğu bulunan bir kadın yanıma geldi. Benden birşeyler istedi. Yanımda tek bir hurma tanesinden başka bir şey yoktu. Ona bu hurma tanesini verdim. O kadın da hurma tanesini alarak iki kız çocuğu arasında paylaştırdı, kendisi de ondan hiçbirşey yemedi. Sonra kızları ile birlikte çıkıp gitti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yanıma girince ona kadının durumunu anlattım. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Her kim (bir ve daha fazla) kız çocukları ile imtihan olunur da onlara iyilikte bulunacak olursa o kız çocukları onun için cehennem ateşinden bir perde teşkil ederler.” Buhâri, Zekâl 10, Edeb 18; Müslim, Birr 147: Tirmizî, Birr 13; Müsned, VT, 33, SS, 166. 243. Bu hadiste kız çocuklarının bir sınanma aracı olduklarına delil teşkil eden ifadeler vardır. Daha sonra Hazret-i Peygamber onlara karşı sabırla hareket edip iyilikte bulunup güzel davranmanın, ateşten koruyucu olduğunu haber vermektedir.

Yine Âişe (radıyallahü anhnhâ)dan şöyle dediği nakledilmiştir: Yoksul bir kadın İki kız çocuğunu taşıyarak yanıma geldi. Ben ona üç hurma verdim. Bu hurmalardan herbırisini kız çocuklarına verdi, Diğer tek hurmayı da yemek üzere ağzına götürürken iki kız çocuğu o hurma tanesini düşürmesine sebeb oldu. Bu sefer o yemek istediği tek Eıurmayı iki kız çocuğu arasında bölüştürdü. Bu durumu beni hayrete düşürdü. Kadının yaptığını Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a nakledince şöyle buyurdu: “Şüphesiz aziz ve celil olan Allah, o kadına cenneti vacip kılmıştır, yahut onu cehennem ateşinden azad etmiştir “diye buyurdu. Müslim, Birr 148; Müsned, VI, 92

Enes b. Malik’den de şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Her kim baliğ olacakları yaşa kadar iki kız çocuğuna bakacak olursa kıyâmet gününde o bu halde benimle gelir” diyerek parmaklarını birbirine bitiştirdi. Müslim, Birr 149: Tirmizî, Birr 13

Bu iki hadisi de aynı şekilde Müslim (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) rivâyet etmiştir.

Hafız Ebû Nuaym da el-Ameş’den o Ebû Vail’den o Abdullah’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Her kimin bir kız çocuğu bulunur da onu te’dip ederr edebini güzelleştirir ve ona (ihtiyaç duyacağı bilgileri) öğretir de bu öğretimini de güzelleştirmiş olup Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu nimetlerden o kız çocuğuna da ihsan edecek olursa, bu kız çocuğu onun için cehennem ateşinden bir örtü yahut bir perde olur.” el-Heyseml, Mecmau’z-Zevâid. VIII, 158’de belirttiğine göre; bu hadisi Taberâni (el-Kebîr’de) rivâyet etmiş olup, senedindeki rüvilerden Talha b. Zeyd hadis uyduran birisidir. Akîl bin Ullefe’den kızı el-Cerba’ya lalip olunduğunda o şöyle demiş;

“Ben oyum ki eğer bana bin (dinar) mehir, köleler

Ve bol süt veren develer verilecek olsa bile

Benim en sevdiğim damadım kabirdir.”

Abdullah b. Tabir de şöyle demiştir:

“Kız çocuğu babası olan herkesin eğer kız çocuğu yoluyla akrabalık (sıhriyet)

Öğünülecek bir şey ise onun üç tane damadı var demektir.

Ona riâyet eden koca, onu saklayan kafesi ve onun üzerini örtecek olan

Kabri ki, hepsinin hayırlıları kabridir.”

“Bak! Verdikleri hükümleri ne kadar kötüdür!” Yani kız çocuklarını yaratıcılarına ait kabul edip erkek çocukları kendilerinin kabul etmek suretiyle verdikleri hüküm ne kötüdür!

Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Erkekler sizin, dişiler O’nun mu? O taktirde bu insafsızca bir paylaştırmadır?” (en-Necm, 53/21-22) Yani bu haksızca, zalimce bir paylaştırmadır. İleride (bu âyetlerin tefsirinde) bu hususta başka açıklamalar da gelecektir.

Nahl 58

Onlardan birine kız çocuğu müjdelendiğinde, yüzü kararır ve içi öfkeyle dolar.

Diyanet Vakfı
Onlardan birine kız müjdelendiği zaman öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir.

Kurtubi Tefsiri
Onlardan bîrine kız çocuğu müjdesi verilince kendisi pek öfkeli olarak yüzü simsiyah kesilir.

“Onlardan birine kız çocuğu müjdesi verilince” yani onlardan birine kız çocuğu doğduğu haber verilirse

“kendisi pek öfkeli olarak yüzü simsiyah kesilir.” Yüzünün ifadesi değişir, demektir. Yoksa burada beyazlığın zıddı olan siyahlığı kast etmemektedir. Bu, o kimsenin kız çocuğunun doğumu dolayısıyla kederlendiğinin kinaye yolu ile ifade edilmesidir. Araplar hoşuna gitmeyen bir şey ile karşılaşan herkes hakkında; “Gam ve kederden dolayı yüzü simsiyah kesildi” derler. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır.

el-Maverdi’nin naklettiğine göre ise burada kasıt siyah renktir ve bu Cumhûrun görüşüdür, diye ekler.

“Kendisi pek öfkeli olarak” kederle dolu olarak, demektir. İbn Abbâs oldukça üzüntülü, hüzünlü diye açıklamıştır. el-Ahreş de der ki: Bu öfkesini saklayıp açığa vurmadı, anlamındadır.

Şöyle de denilmiştir: Bundan kasıt kederinden dolayı ağzını kapatıp hiçbir şekilde konuşmayan kederli, üzüntülü kimsedir. Bu da “kırbanın ağzını kapatmak” demek olan; dan alınmıştır. Bu açıklamayı Ali b. Îsa yapmıştır. Bu anlamdaki açıklamalar bundan önce Yusuf Sûresi’nde (12/84. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Nahl 57

Allah’a kızlar isnat ediyorlar. O, yücedir. Kendileri için ise beğendiklerini.

Diyanet Vakfı
Onlar, kızların Allaha ait olduğunu iddia ediyorlar. Haşa! Allah bundan münezzehtir. Beğendikleri de (erkek çocuklar) kendilerinin oluyor.

Kurtubi Tefsiri
Bir de onlar kızları Allah’a isnad ederler. Hâşâ! O, münezzehtir. Halbuki candan arzuladıklarını da kendileri için isterler.

“Bir de onlar kızları Allah’a isnad ederler.” Bu âyet, Huzaalılar ile Kinânelîler hakkında İnmiştir ki, onlar meleklerin Allah’ın kızları olduğunu iddia ediyorlar ve (kız çocuklarını öldürerek) kızları kızlara gönderin, derlerdi.

“Hâşâ! O, münezzehtir!” Şanı yüce Allah, kendi zatını kendisine nisbet ettikleri evlat edinmekten tenzih ve ta’zim etmektedir.

“Halbuki candan arzuladıklarını da kendileri için isterler.” Yani erkek çocukları kendileri için isterken kız çocuklarım istemezler. Buna göre; ref ma ha Hindedir. Haberi ise

“kendileri için isterler” âyetidir.

“Hâşâ! O münezzehtir” âyetinde ifade tamam olmaktadır.

el-Ferrâ’ ise (ref’ mahallinde değil de) nasb mahallinde olmasını şu takdirde olmak üzere câiz kabul etmektedir: “Halbuki carıdan arzuladıklarını da kendileri için isterler,” ez-Zeccâc bunu kabul etmeyerek şöyle der: Araplar bu gibi durumlarda bu şekilde değil de; Kendileri için …. isterler” şeklinde kullanırlar.

Nahl 56

Bilmedikleri şeyler için, verdiğimiz rızıktan Allah’a pay ayırıyorlar. Allah’a andolsun, uydurmakta olduklarınızdan mutlaka sorguya çekileceksiniz.

Diyanet Vakfı
Bir de kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, mahiyetini bilmedikleri şeylere (putlara) pay ayırıyorlar. Allaha andolsun ki, iftira etmekte olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz!

Kurtubi Tefsiri
Kendilerine verdiğimiz rızıktan o bilmezlere bir pay ayırırlar. Allah’a yemin olsun ki, uydurageldiğiniz şeylerden elbette sorguya çekileceksiniz.

“Kendilerine verdiğimiz rızıklardan o bilmezlere bir pay ayırırlar” Yüce Allah-onların cahilliklerinden bir başka çeşidini söz konusu etmektedir. Onların zarar ve fayda verip vermediklerini bilmedikleri şeylere -putlara- bu putlara yakınlaşmak kasdı ile mallarından bir miktar ayırdıklarını dile getirmektedir. Bu açıklamayı Mücahid, Katade ve başkaları yapmıştır. Buna göre

“bilmezler” müşriklerin kimliği olmaktadır. Bunun putların niteliği “vav’r ve “nun” İle çoğul yapılarak akil sahipleri gibi kendilerinden söz edildiği de söylenmiştir. Buna göre burada “bilmezler” vasfı O (şey)” lâfzına aittir. “Bilme'”nin mef’ûlu de hazfedilmiştir. İfadenin takdiri şu anlamdadır: Bu kâfirler hiçbir şey bilmeyen kafirlere bir pay ayırırlar. el-En’am Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Zanlarınca: Bu Allah’ın, bu da O’na koştuğumuz ortaklarımızındır, dediler” (el-En’am, 6/136) âyetini açıklarken bunun tefsiri geçmiş bulunmaktadır.

Daha sonra yüce Allah, haber kipinden hitap kipine geçerek:

“Allah’a yemin olsun ki uydurageldiğiniz şeylerden” Allah’ın bunları size emrettiği şeklinde uydurduğunuz iftiralardan

“elbette sorguya çekileceksiniz” ve bundan dolayı ayarlanacaksınız, dîye buyurmaktadır.

Nahl 55

Kendilerine verdiklerimizi inkâr etsinler diye. Öyleyse yararlanın, ama yakında bileceksiniz.

Diyanet Vakfı
Kendilerine verdiklerimize karşılık nankörlük etmeleri için (öyle yaparlar). O halde bir süre daha faydalanın; fakat yakında hakikati bileceksiniz!

Kurtubi Tefsiri
Kendilerine verdiğimize nankörlük etsinler diye. Öyle ise faydalanın bakalım, yakında bileceksiniz.

“Kendilerine verdiğimize nankörlük etsinler diye” yani Allah onların sıkıntı ve belâlarını gidermek gibi onlara ihsan etmiş olduğu Allah’ın nimetlerini inkâr etsinler, onlara karşı nönkörlük etsinler diye böyle yapıyorlar. Bu da: inkâr etsinler diye şirk koşuyorlar, demektir. Buna göre âyetin başındaki “lâm” lâm-ı key’dir, akıbet lâm’ı (,.. sonunda nankörlük etsinler diye anlamında) olduğu da söylenmiştir.

“Kendilerine verdiğimize nankörlük etsinler diye” âyetinin nimeti küfür ve İnkâra sebeb kılsınlar diye, anlamında olduğu da söylenmiştir ki, bütün bu davranışlar kötü davranışlardır. Nitekim şair şöyle demektedir:

“Nankörlük nimet ihsan edenin (nimetini kesmesi doğrultusunda) içini boaar.”

“Öyle ise faydalanın bakalım.” Bu, tehdid manasını ihtiva eden bir emirdir. Abdullah (bin Mesud) ise bunu; De ki: Faydalanın bakalım” diye okumuştur.

“Yakında” sonunuzun nereye varacağını

“bileceksiniz.”

Nahl 54

Sonra O, sizden zararı giderince, işte o zaman içinizden bir grup Rablerine ortak koşarlar.

Diyanet Vakfı
Sonra da sizden o zararı giderdiğinde, içinizden bir zümre, hemen Rablerine ortak koşarlar!

Kurtubi Tefsiri
Nihayet O, sizden sıkıntıyı giderdiğinde ise içinizden bir grup Rabblerine şirk koşuverirler,

“Nihayet O sizden sıkıntıyı giderdiğinde” belâ ve hastalıklarınıza son verdiğinde

“ise içinizden bir grup Rablerine şirk koşuverirler,” Bu belânın ortadan kaldırılmasından ve yalvarıp yakarmaktan sonra O’na ortak koşarlar.

İfade, helâk olmaktan kurtulduktan sonra şirk koşmanın oldukça hayret edilecek bir iş olduğu anlamındadır. Bu anlam Kur’ân-ı Kerîm’de birkaç defa tekrar edilmektedir. Bundan önce ise el-En’am Sûresi’nde (6/63,64. âyetlerde) ve Yûnus Sûresi’nde (10/12. âyet) geçmiş bulunmaktadır, İleride (isra.)ve diğer sûrelerde de gelecektir. ez-Zeccâc der ki; Bu küfre sapanlara has bir durumdur.

Nahl 53

Size ulaşan her nimet Allah’tandır. Sonra size bir zarar dokunduğunda yalnız O’na yalvarırsınız.

Diyanet Vakfı
Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allahtandır. Sonra size bir zarar dokunduğu zaman da yalnız Ona yalvarırsınız.

Kurtubi Tefsiri
Sahip olduğunuz her bir nimet Allah’tandır. Sonra size herhangi bir sıkıntı gelip çattığında O’na yalvarıp yakarırsınız.

Yüce Allah’ın:

“Sahip olduğunuz her bir nimet Allah’tandır” âyetindeki; Her bir” edatının el-Ferrâ’ ceza (şart) edatı anlamında olduğunu söylemiştir.

Sahip olduğunuz” deki “be” harfi ise şu takdirde hazfedilmiş bir fiile taalluk etmektedir: Elinizde bulunan ..,” şektindedir.

“Her nimet” beden sağlığı, geniş rızık, evlat sahibi olmak … hepsi Allah’tandır Manası: Sizin elinizde bulundurduğunuz Allah’tandır şeklinde olduğu da söylenmiştir,

“Sonra size herhangi bir sıkıntı” hastalık, belâ ve kıtlık gibi

“gelip çattığında Ona yalvarıp yakarırsınız.” Ona niyaz edersiniz, O’na dua edersiniz,

“Feryat etti, eder, feryat etmek” demektir. ın anlam itibariyle Böğürmek” gibi olduğu da söylenmiştir. Bazıları da

“böğüren bir buzağı heykeli” (Tâ-Hâ, 20/88) âyetini; linde (son kelime “hı” yerine “cim” harfi ile) okumuşlardır ki, bunu da el-Alıfeş nakletmektedir. Kişi Allah’a niyaz etti, yalvarıp,yakardrdemektir. el-A’şâ da bir ineği anlatırken şunları söylemektedir:

“(Yavrusunu kaybettiği için) üç gün, üç gece dolaşıp durdu.

Yalnızca (yavrusu için) aranması, şefkati ve feryad edip böğürmesi vardı.”

Nahl 52

Göklerde ve yerde olanlar O’nundur. Din de daima yalnız O’nadır. Öyleyse Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?

Diyanet Vakfı
Göklerde ve yerde ne varsa, Onundur, din de yalnız Onundur. O halde Allahtan başkasından mı korkuyorsunuz?

Kurtubi Tefsiri
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Din de daima ve yalnız O’nadır. Buna rağmen hâlâ Allah’dan başkasından mı korkuyorsunuz?

“Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Din de daima O’nadır” Din: itaat ve-ihlâs demektir, Daima her zaman” anlamındadır. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır. el-Cevherî de nakletmiştir. Devam etti, eder” anlamındadır. Bir kimse bir işe devam eder ve onu sürekli yaparsa; Adam işe devam etti” denilir.

Âyet, Allah’a her zaman ebediyyen İtaat gereklidir, anlamındadır. Bu kelimenin “daima” anlamında olduğunu söyleyenler arasında el-Hasen, Mücahid, Katade ve ed-Dahhak da vardır. Yüce Allah’ın:

“Onlar için sürekli bir azâb da vardır” (es-Saffat, 37/9) âyetinde de aynı kelime kullanılmıştır. ed-Düeli der ki:

“Ben hiçbir zaman ebediyen, zaman boyu devam edecek bir kan karşılığında,

Kalıcılığı az olan bir övgüyü kabul edemem.”

el-Gaznevî, es-Sa’lebî ve başkaları ise (aynı beyiti.) şöylece nakletmişlerdir:

“Ebediyen zaman boyunca yergi karşılığında

Kalıcılığı bir gün olabilen azıcık övgüye razı olamam.”

‘in, yorgunluk ve bitkinlik anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani kul itaatinde yorgun düşse dahi, Allah’a itaat icab eder, demektir. Şairin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır.

“Bitkinlik ve yorgunluktan dolayı o tutmaz bacağı.

Açlık (tan dolayı) da onun değersiz kemikleri dahi dişlenmez.”

İbn Abbâs; (……..)ın; vacib ve kaçınılmaz olarak, (……..) anlamında olduğunu söylemiştir. el-Ferrâ’ ile el-Kelbî ise halis ve katıksız olarak açıklamışlardır.

“Buna rağmen hâlâ Allah’dan başkasından mı korkuyorsunuz?” Yani Allah’dan başkasından korkmamalısınız. Buradaki; Başka” kelimesi; Korkuyorsunuz” ile nasb edilmiştir.

Nahl 51

Allah dedi ki: “İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Yalnız benden korkun.”

Diyanet Vakfı
Allah buyurdu ki: İki tanrı edinmeyin! O ancak bir Tanrıdır. O halde yalnız benden korkun!

Kurtubi Tefsiri
Allah buyurdu ki: “İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. O halde yalnız Benden korkun.”

Yüce Allah’ın:

“Allah buyurdu ki: İki ilâh edinmeyin.” Anlamın, iki varlığı iki ayrı ilâh edinmeyin şeklinde olduğu söylendiği gibi, buradaki

“İki” İfadesinin ayrıca te’kid için, geldiği de söylenmiştir. Hak olan ilâh, birden çok olmayacağına ve birden çok dlan herbir varlık da ilâh olmayacağına göre, sadece

“iki” zatın ilâh edinilmesinden söz edilmekle yetinilmiştir. Çünkü kasıt, hak ilâhın birden çok olmayacağını anlatmaktır.

“O, ancak tek bir ilâhtır.” Onun mukaddes zatı bir ve tektir Daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/163 ve 164. ayetlerin tefsirlerinde) geçtiği üzere, O’nun vahdaniyetinin aklî ve şer’î delilleri ortaya konulmuş bulunmaktadır. Ayrıca biz bunları “Şerhu’l-Esmâ” adlı eserimizde “el-Vâhid” ism-i şerifini açıklarken zikretmiş bulunuyoruz. Şanı yüce Allah’a hamd olsun.

“O halde yalnız Benden korkun” âyetine dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/40. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Nahl 50

Üstlerinde olan Rablerinden korkarlar ve emrolunduklarını yaparlar.

Diyanet Vakfı
Onlar, üstlerindeki Rablerinden korkarlar ve kendilerine ne emrolunursa onu yaparlar.

Kurtubi Tefsiri
Üstlerinde (hakim) olan Rabblerinden korkarlar ve emrolunduklarını yaparlar.

“Üstlerinde olan Rabblerinden korkarlar” âyeti Rabblerinin ceza ve azabından korkarlar demektir. Çünkü helâk edici azap ancak semâdan iner. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlar, kendi kudretlerinin üzerinde bulunan Rabblerinin kudretinden korkarlar. Bu açıklamaya göre ifadede hazfedilmiş kelimeler vardır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir:

“Üstlerinde olan Rabblerinden korkarlar” âyeti ile kastedilenler meleklerdir. Melekler, yeryüzünde bulunan bütün canlılardan daha yukarıda oldukları halde Rabblerinden korkarlar, Buna göre, onlardan daha aşağıda bulunanların Rabblerinden korkmaları öncelikle sözkonusudur. Bunun delili de yüce Allah’ın:

“Ve emrolunduklarını yaparlar” âyetidir ki, bununla da kastedilenler meleklerdir

Nahl 49

Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler Allah’a secde ederler. Onlar kibirlenmezler.

Diyanet Vakfı
Göklerde bulunanlar, yerdeki canlılar ve bütün melekler, büyüklük taslamadan Allaha secde ederler.

Kurtubi Tefsiri
Göklerde olan, yerde olan canlılar ve melekler de hiç kibirlenmeden Allah’a secde ederler.

“Göklerde olan, yerde olan canlılar” yani, yer üzerinde hareket eden her bir canlı varlık

“ve melekler de” yani, yeryüzünde bulunan melekler de Rabblerine

“hiç kibirlenmeden Allah’a secde ederler.” Özellikle yer meleklerini sözkonusu etmesi, mevki itibariyle şereflerinden dolayıdır. Yüce Allah, onları diğer canlılardan -canlıların kapsamına girseler bile- ayrıca ve müstakil olarak zikretmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’ın:

“O ikisinde meyveler, hurma ağaçları ve nar vardır” (er-Rahmân, 55/68) âyetinde olduğu gibi.

Şöyle de açıklanmıştır: Meleklerin ayrıca zikredilmeleri, kanatlı oluşlarından ve böylelikle de diğer canlıların kapsamına girmeyişlerinden dolayıdır. İşte bu sebeble ayrıca zikrolummuşlardır

Yüce Allah’ın;

“Göklerde olan… Allah’a secde ederler” âyeti ile melekler, güneş, ay, yıldızlar, rüzgârlar ve bulutlar;

“yerde olan canlılar” âyeti ile de yeryüzü meleklerinin de secde ettikleri belirtilmektedir. Bütün bunlar Rabblerine ibadete karşı büyüklenmezler, İşte bu, meleklerin Allah’ın kızları olduğu iddiasında bulunan Kureyşlilerin kanaatlerine de bir reddir.

Nahl 48

Allah’ın yarattığı şeylere bakmadılar mı? Gölgelikleri sağdan ve soldan Allah’a secde ederek dönmektedirler. Onlar da boyun eğmektedirler.

Diyanet Vakfı
Allahın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi? Onun gölgeleri, küçülerek ve Allaha secde ederek sağa sola döner.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın yarattığı şeylerin gölgelerinin, zilletle ve itaat ediciler olarak, durmadan sağa-sola dönerek Allah’a secde ettiklerini görmüyorlar mı?

Hamza, el-Kisaî, Halef, Yahya ve el-A’meş, bütün insanlara hitap olmak üzere ” Görmüyor musunuz” anlamında “te” ile okumuşlardır. Diğerleri ise, kötülükleri planlı yanlardan haber vermek üzere “ye”e okumuşlardır. Tercih olunan kıraat şekli de budur.

“Yarattığı şeylerin” yani, gölgesi bulunan ve dik duran ağaç veya dağ gibi her bir cismin.,. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Her ne kadar bütün eşya Allah’ın âyetlerini dinleyip itaat ediyor ise de, özel olarak bunlar zikredilmiştir.

“Gölgelerinin zilletle ve itaat ediciler olarak durmadan sağa sola dönerek” anlamındaki âyette geçen:

“Gölgelerinin… sağa sola dönerek” anlamındaki âyeti, Ebû Amr, Yakub ve başkaları, “gölgeler” kelimesinin müennesliği dolayısıyla “te” ile okumuşlardır. Diğerleri ise “ye” ile okumuşlardır. Ebû Ubeyd, bu okuyuşu tercih etmiştir. Bir taraftan bir tarafa eğilip durarak… anlamındadır. Çünkü gölge, günün başlangıcında bir halde iken, daha sonra çekilip arkasından da günün sonuna doğru bir başka hale avdet eder. Göîgenin bir yerden bir başka yere dönüp durması ve meyletmesi onun secdesidîr. İşte bu bakımdan akşam üzeri gölgesine, Dönmek (gölge)” ismi verilmiştir. Çünkü bu durumda gölge batıdan doğuya doğru dönmüş olur. Dönüşf dönmek” anlamındadır. Yüce Allah’ın:

“Allah’ın emrine dönünceye kadar” (el-Hucurât, 49/9) âyeti da buradan gelmektedir. Bu anlamda bir açıklama, ed-Dahhâk, Katâde ve başkalarından da rivâyet edilmiştir. Yine bu anlamdaki açıklamalar, daha önce Ra’d Sûresi’nde (13/15. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. ez-Zeccâc der ki: Bu âyetle cismin secde etmesini kastetmektedir Cismin secde etmesi ise, onun emre itaat etmesi ve onda ilahi sanatın etkilerinin görülmesi demektir. Bu da bütün cisimler hakkında umumidir.

“Zilletle ve itaat ediciler olarak” boyun eğenler ve küçülmüşler olarak, demektir. Küçüklük ve zillet” anlamındadır. Adam küçüldü, zelil oldu” demektir. İsm-i faili …diye gelir. Allah onu zelil etti” anlamındadır. Şair Zu’r-Rimme de şöyle demektedir:

“Geriye Muhayyis denilen hapishanede zelil olan bir kimse ile

Topraklarından başka yerde deliğine sinmiş kimselerden başkası kalmadı.”

el-Maverdi, bu beyti bu şekilde Zu’r-Rimme’ye nisbet etmiş, el-Cevherî bunun Ferezdak’a ait olduğunu söylemiş ve “el-Muhayyis” denilen yerin bir zamanlar Irak’ta bulunan bir hapishanenin ismi olduğunu belirtmiştir. Zillet gösterilen, zelil olunan yer demektir. Bir başkası (-Ali radıyallahü anh.-) de şöyle demektedir:

“Sen benim akıllı mı akıllı olduğumu görmüyor musun?.

Nâfî’ denilen hapishaneden sonra Muhayyis’i bina ettim,”

“Yemîni Sağ” âyetinde, “sağ”ı tekil olarak kullandığı halde “şimal; Sol” kelimesini çoğul kullanmıştır. Çünkü “yemin” kelimesi tekil olsa bile çoğul anlamını verir. Şayet “sağlara ve sollara”, “sağ ve sollara” yahut da “sağa ve sola” ya da “sağlara ve sola” denilse yine câiz olur. Çünkü anlam çokluk ifade etmek içindir. Aynı şekilde bir şeyde İki alâmet bir arada bulunduğu takdirde birisini çoğul, birisini de tekil getirmek Arapların adetidir. Yüce Allah’ın:

“Allah kalplerine ve kulaklarına da mühür vurmuştur” (el-Bakara, 2/7) âyeti İle;

“Onları karanlıklardan nura çıkarır” (el-Bakara, 2/257) âyetinde olduğu gibi. Şayet bu âyetlerde: Onların kulaklarına” ve; Nurlara” denilmiş olsaydı, bu da câiz olurdu. Bununla birlikte “yemin: Sağ” kelimesinin; ‘ın lâfzına, “sola” kelimesinin de onun manasına irca’ edilmesi dolayısıyla bu şekilde gelmiş olduklarını kabul etmek mümkündür, Arap dilinde bunun benzeri pek çoktur. Şair der ki:

“Gelenler ve Teymliler, Sebe’ diyarının dağlarının zirve sindedirler

Camışların derisi onların boyunlarını yaralamış bulunuyor.”

Görüldüğü gibi, burada şair; Deriler” demeyerek “deri” demekle yetinmiştir,

Şöyle de açıklanmıştır: “Sağ” anlamındaki kelimenin tekil zikredilmesi, güneş doğduğunda bir kimse kıbleye karşı ise gölgesi sağa doğru yayılır. Sonra da bir şekilde şimale (kuzeye) doğru meyleder, sonra da sola birçok hallerde meylettiğinden dolayı çoğul olarak, (Sollarla) dîye buyurulmuş

Nahl 47

Ya da onları korku içinde yakalayacağından? Şüphesiz Rabbin çok şefkatli, çok merhametlidir.

Diyanet Vakfı
Yoksa Allahın kendilerini yavaş yavaş tüketerek cezalandırmayacağından (emin mi oldular)? Kuşkusuz Rabbin çok şefkatli, pek merhametlidir.

Kurtubi Tefsiri
Yahut kendilerini korku içerisinde iken yakalamasından. Rabbiniz gerçekten Raûftur, Rahîmdir.

“Yahut kendilerini korku içerisinde iken.,,” İbn Abbâs, Mücahid ve diğerlerinin açıklamasına göre mallarından, davarlarından ve ekinlerinden eksiltmek suretiyle

“yakalamasından.”

İbnu’l-A’râbî de böyle demiştir: Yani mal, can ve meyve, mahsullerini gittikçe azaltıp eksilterek sonunda onlara tamamıyla helâk edinceye kadar bunu sürdüreceğinden yana (emin mi oldular)?

ed-Dahhak:

“Korku içerisinde iken” ifadesinin (korku demek olan) “havf”den geldiğini söylemiştir. Yani o, bir kesimi azâb ile yakalayıp diğer bir kesimi terk etmek suretiyle geri kalan kesimin de helâk edilenlerin başına inenin benzerinin üzerlerine ineceğinden korkması demektir.

el-Hasen der ki:

“Korku içerisinde iken” ifadesidir kasabayı helâk ile yakalarken, diğer kasabanın da aynı helakten korkması demektir. Bu da bir önceki sözün aynısıdır, Her ikisi de birinci anlama racidir, “Eksilmek” demektir, “ile Zaman onun imkânlarını eksiltti” anlamındadır. Mesela; “an kişi benim hakkımı eksik verdi” anlamındadır. Şair Zu’r-Rimme der ki:

“Hayır, bilakis kimi zaman bir bulutun, kimi zaman da dostça toprak kaldıran

Sıcak yaz rüzgârının hakkını eksik verdiği bir diyara olan iştiyaktır o.”

Şair Lebid de şöyle demektedir:

“Benim konaklayıp göçüşüm onu(n etini) eksilti (radıyallahü anhhatlattı).”

Yani onun etini, yağını azalttı. el-Heysem bin Adiy de der ki: “(………) Eksiltmek” anlamında Ezdişenûelilenn şivesinde kullanılır. Sonra da şu beyîti nakleder:

“Onların ahitlerinde duralayışları benim malımı eksiltip durdu

Ve sonunda boynuma ses çıkartan zincir ve halkaları hediye bıraktı.”

Said b. el-Müseyyeb de der ki: Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) minber üzerinde iken şöyle dedi: Ey insanlar yüce Allah’ın:

“Yahut kendilerini korku içerisinde iken yakalamasından” âyeti hakkında ne dersiniz? Hazır bulunanlar seslerini çıkarmadılar. Üzeyroğullarından bir adam kalkıp şöyle dedi: Bu birim kullandığımız bir şivedir. Ey mü’minlerin emiri, burada “korku içerisindeyken” ifadesi eksiltirken demektir. Bunun üzerine bir adam kalkıp şöyle dedi: Ey filan alacağının durumu ne oldu, o: Onu eksiltim (tehavvuf) dedi. Adam-dönüp Hazret-i Ömer’e durumu bildirince Hazret-i Ömer: Peki Araplar bunu şiirlerinde bu anlamda kullanmışlar mıdır deyince; evet dedi. Bizim kabilenin şairi Ebû Kebir el-Huzelî oldukça irileşmiş ve dolmuş haldeki hörgüçü yolculuk dolayısıyla eksilen, zayıflayan devesini şu beyitiyle vasfetmektedir:

“Yolculuk onun üst üste yığılmış ve semirmiş hörgücünü eksiltip durdu.

Tıpkı keserlerin kayın dalını eksiltip İnceltmeleri gibi.”

Bunun üzerine Hazret-i Ömer şöyle dedi: Ey insanlar, divanınız olan cahiliye şiirini iyi bilmeye bakınız. Çünkü orada Kitabınızın tefsiri ve sözlerinizin manaları vardır

el-Leys b. Sa’d der ki: Burada; Korku içerisinde iken” ifadesi çabucak ve alelacele anlamındadır. îşlemiş olduğunuz günahlarınız dolayısıyla sizleri azarlayarak … anlamında olduğu da söylenmiştir. Bü açıklama İbni Abbas’dan da rivâyet edilmiştir. Katade ise der ki:

“Korku içerisinde iken yakalamasından” cezalandırmasından yahut afetmesinden … demektir.

“Rabbiniz gerçekten Raûftur, Rahîmdir.” Cezalandırmakta acele etmez, mühlet verir.

Nahl 46

Ya da dolaşmaları sırasında onları yakalamayacağından? Onlar buna engel olamazlar.

Diyanet Vakfı
45, 46. Kötülük tuzakları kuranlar, Allahın, kendilerini yere geçirmeyeceğinden veya kendilerine bilemeyecekleri bir yerden azabın gelmeyeceğinden veya onlar dönüp dolaşırlarken Allahın kendilerini yakalamayacağından emin mi oldular? Onlar (Allahı) aciz bırakacak değillerdir.

Kurtubi Tefsiri
Yahut onlar dönüp dolaşırken kendilerini yakalayıvermesinden… Onlar âciz bırakamazlar.

“Yahut onlar” Katade’nin açıklamasına göre yolculuk ve tasarruflarında bulunarak

“dönüp dolaşırken kendilerini yakalayıvermesinden- Onlar aciz bırakamazlar.” Onlar Allah’tan kurtulumazlar, anlamındadır.

“Onlar dönüp dolaşırken” ifadesinin yalaklarında dönüp dururlarken ve nerede olurlarsa olsunlar, anlamında olduğu söylendiği gibi; ed-Dahhak gece ve gündüz gidip gelirlerken, diye açıklamıştır.

Nahl 45

Kötülükleri planlayanlar, Allah’ın kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden veya kendilerine hiç fark ettirmeden azabın gelmeyeceğinden güvende midirler?

Diyanet Vakfı
45, 46. Kötülük tuzakları kuranlar, Allahın, kendilerini yere geçirmeyeceğinden veya kendilerine bilemeyecekleri bir yerden azabın gelmeyeceğinden veya onlar dönüp dolaşırlarken Allahın kendilerini yakalamayacağından emin mi oldular? Onlar (Allahı) aciz bırakacak değillerdir.

Kurtubi Tefsiri
Kötülükleri planlayanlar Allah’ın kendilerini yere batıracağından, yahut farkedemeyecekleri bir taraftan kendilerine azâbın gelip çatacağından yana emin mi oldular?

“Kötülükleri planlayanlar Allah’ın kendilerini yere batıracağından… emin mi oldular” âyeti İslâm’ı çürütmek uğrunda bir takım hile ve yollara başvuran müşriklere tehdittir. İbn Abbâs der ki: Kendilerini Karun’u yerin dibine batırdığı gibi batıracağından yana emin mi oldular?

Yerin bir parçası yerin dibine geçti” demektir. Allah onu yerin dibine geçirdi” anlamındadır. Yüce Allah’ın:

“Biz onu da evini de yere geçirdik” (el-Kasas, 28/81) âyeti da buradan gelmektedir. Aynı şekilde; Yerin dibine geçti” denildiği gibi; Yerin dibine geçirildi’ de denilir.

Âyet-i kerimedeki soru inkâr anlamındadır. Yani onlar yalanlayanların başına gelen ceza gibi bir cezasının kendilerini de gelip bulmayacağından yana emin olmamalıdırlar.

“Yahut” Lut kavmine ve başkalarına yapıldığı gibi

“farkedemeyecekleri bir taraftan kendilerine azâbın gelip çatacağından yana emin mi oldular?” Bununla Bedir gününün kast edildiği de söylenmiştir. Çünkü onlar o gün helâk edildiler ve hesaplarına hiç öyle bir şeyi katmamışlardı.

Nahl 44

Açık delillerle ve kitaplarla. Sana da bu zikri indirdik ki, kendilerine indirilenleri insanlara açıklayasın ve onlar da düşünsünler.

Diyanet Vakfı
Apaçık mucizeler ve kitaplarla (gönderildiler). İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kuranı indirdik.

Kurtubi Tefsiri
(Onları) apaçık belgelerle, kitaplarla (gönderdik). İnsanlara kendilerine ne indirildiğini açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler diye sana da bu zikri indirdik.

“Apaçık belgelerle ve kitaplarla” denildiğine göre

“apaçık belgelerle” anlamındaki âyet, “göndermedik” âyetine taalluk etmektedir. İfadede takdim te’hir vardır. Yani Biz senden önce apaçık belgelerce ve kitaplarla ancak kendilerine vahy ettiğimiz erkekleri peygamber olarak göndermişizdir. Bu el-Kelbî’nin görüşüdür.

Şöyle de açıklanmıştır; ifadede

“gönderdik” âyetinin delil olduğu hazfedilmiş sözler de vardır. Biz onları apaçık belgelerle ve delillerle gönderdik, demektir. Bu durumda

“apaçık belgelerle” âyeti “göndermedik” anlamındaki âyete taalluk etmemektedir. Çünkü; Başka” edatından önceki ifadeler (bu âyette göndermedik anlamındaki fiildir) bu edattan sonra gelen ifadelerde amel etmez. O bakımdan bu, takdiri olarak var olduğu kabul edilen “gönderdik” fiiline taalluk etmekte olup, onları apaçık belgelerle gönderdik, demektir. “Apaçık belgeler” anlamındaki kelimenin “bilmiyorsanız” anlamındaki lâfzın mef’ûlu olduğu ve “apaçık belgelerle” anlamındaki kelimenin başındaki “be” harfinin zâid olduğu, yahutta kastediyorum” takdiri ile nasb edildiği de söylenmiştir. Nitekim el-Aşa da şöyle demiştir:

“Kabileye korku salan birşey gelecek olursa o koruyamaz da

Böyle bir söz de söyleyemez; ancak o ayıplanan bir kimsedir.”

Bu ifade, bu sözlerimle ayıplanan kimseyi kastediyorum, anlamına gelir. “Apaçık belgelerden kasıt kesin deliller ve burhanlardır.

“ez-Zubur” ise kitaplar demektir. Buna dair açıklamalar daha önce Al-i İmrân Sûresi’nde (3/184. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“İnsanlara” ahkâm vaad ve tehdit türünden olan şeylerden

“ne indirildiğini” söz ve davranışlarınla

“açıklayasın ve onlar iyice düşünsünler” ve böylelikle ibret alsınlar

“diye sana da bu zikri” yani Kur’ân’ı

“indirdik.” Buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şanı yüce Allah’ın Kitabında mücmel bıraktığı namaz, zekât ve buna benzer etraflıca açıklamamış olduğu hükümlerden, yüce Allah’ın muradını beyan edicidir. Bu anlamdaki açıklamalar bundan önce kitabımızın mukaddimesinde yeteri kadarı ile geçmiş bulunmakladır.

Nahl 43

Senden önce de yalnızca erkekleri peygamber gönderdik, onlara vahyederdik. Bilmiyorsanız zikir ehline sorun.

Diyanet Vakfı
Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun.

Kurtubi Tefsiri
Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.

Yüce Allah’ın:

“Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber göndermedik” âyetindeki;

“Vahy ettik” ifadesi genel olarak; şeklînde “ya” ile ve “ha” harfi üstün olarak okunmuştur O takdirde âyetin anlamı şöyle olur: Biz semden önce kendilerine vahyolunan erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. Hafs ise Âsım’dan -İşaret edilen şekilde- “azamet nunu” ve “ha” harfini esreli olarak okumuştur. Bu âyet-i kerîme Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın peygamberliğini inkâr edip: Allah elçisi insan olmayacak kadar büyüktür, ne diye bize bir melek göndermedi, diyerek peygamberliğini inkar eden Mekke müşrikleri hakkında inmiştir. Yüce Allah onların bu iddialarını:

“Biz senden önce” ey Muhammed, geçmişteki ümmetlere

“de kendilerine vahyettiğimîz erkeklerden” Âdemogullarından

“başkasını peygamber göndermedik” âyeti ile onların iddialarını reddetti.

“Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” Sufyan der ki: Bununla kitap ehlinin mü’minlerini kastetmektedir. Onlara sorduğunuz takdirde bütün peygamberlerin birer beşer olduğunu size haber vereceklerdir. Anlamın” şöyle olduğu da söylenmiştir: Siz kitap ehline sorunuz, onlar îman etmeseler dahi bütün peygamberlerin beşer arasından gönderildiğini itiraf edeceklerdir. Bu anlamdaki bir açıklama İbn Abbâs ve Mücahid’den de rivâyet edilmiştir İbn Abbâs der ki: Zikir ehli Kur’ân ehli demektir. İlim ehli oldukları da söylenmiştir ki, anlamları birbirlerine yakındır.

Nahl 42

Onlar sabrettiler ve Rablerine tevekkül ederler.

Diyanet Vakfı
(Onlar) sadece Rablerine tevekkül ederek sabredenlerdir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar, sabredenler ve ancak Rabblerine tevekkül edenlerdir:

” Onlar” âyeti bir önceki âyet-i kerimede geçen; “… lerden” bedeldir. Bunun; “onları elbette barındıracağız” anlamındaki zamirden bedel olduğu söylendiği gibi, bunun “onlar dinleri üzere sabredenlerdir” takdirinde olduğu da söylenmiştir.

“Ve ancak Rabblerine tevekkül edenlerdir” bütün işlerinde O’na güvenip dayananlardır.

Tahkik ehli bazı kimseler şöyle demiştir: İnsanların en hayırlısı bir musibet ile karşı karşıya kaldığında sabreden, bir işten acze düştüğünde tevekkül edendir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onlar, sabredenler ve ancak Rabblerine tevekkül edenlerdir.”

Nahl 41

Zulme uğradıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz. Âhiret mükâfatı ise daha büyüktür. Keşke bilselerdi.

Diyanet Vakfı
Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, onları dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz. Eğer bilirlerse ahiretin mükafatı elbette daha büyüktür.

Kurtubi Tefsiri
Zulmedildikten sonra Allah yolunda hicret edenleri Biz dünyada elbette güzel bir şekilde barındıracağız. Âhiret mükâfatı ise elbette daha büyüktür; bilmiş olsalardı.

Yüce Allah’ın;

“Zulmedildikten sonra Allah yolunda hicret edenleri…” âyetinde sözü edilen hicretin anlamına dair açıklamalar daha önce en-Nisa Sûresi’nde (4/100. âyet 5. başlıkta) geçmiş bakınmaktadır

Hicret: Allah yolunda yahut Allah’ın dini için vatanları, aile ve yakınları terketmek ve aynı zamanda günah ve kötülükleri de terketmek demektir

Buradaki:

” Allah yolunda” âyetindeki; “…de, da” edatının “lâm” anlamında olup “Allah için hicret edenleri …” anlamını verdiği söylenmiştir.

“Zulmedildikten” yani Allah yolunda azaba uğratıldıktan sonra . Bu âyet-i kerîme Süheyl, Bilal, Habbab ve Ammar hakkında inmiştir. Mekkeliler istediklerini onlara söyletinceye kadar işkence etmişlerdi. Mekkeliler onları serbest bırakınca da Medine’ye hicret etmişlerdi. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır.

Âyet-i kerimenin Ebû Cendel b. Süheyl hakkında indiği de söylenmiştir.

Ebû Katade der ki: Burada maksad Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ashabıdır. Mekke’de müşrikler onlara zulmetmişler ve yurtlarından çıkarmışlardıs sonunda onlardan bir kesim Habeşistan’a gitmişti. Daha sonra yüce Allah onları hicret yurduna yerleştirmiş ve mü’minlerden onlara yardımcılar takdir buyurmuştu. Bununla birlikte âyet-i kerîme herkesi kapsamına almaktadır.

“Biz dünyada elbette güzel bir şekilde barındıracağız” âyetindeki

“güzel bir şekilde” ifadesi ile ilgili altı türlü açıklama yapılmıştır:

1- Bundan kasıt Medine’ye yerleşmektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs, el-Hasen, Şa’bî ve Katade yapmıştır.

2- Maksad güzel rızıktır. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır.

3- Düşmanlarına karşı yardım edeceğiz, demektir. Bu açıklamayı ed-Dahhâk yapmıştır.

4- Onlara dûğru sözlülük ve güzel övgü ihsan edilecektir. Bunu da İbn Cüreyc nakletmektedir.

5- Bundan kasıt fethedip ele geçirdikleri ülkelerle ellerine geçirdikleri, yönetimleri altına aldıkları bölgelerdir.

6- Maksad dünyada onlardan sonra kalan, onların övgü ile anılmaları ve dünyada soylarından gelenlerin sahip oldukları şereftir.

Yüce Allah’ın lutfu ile onlar bütün bunları elde edebilmişlerdi, Allah’a hamd olsun.

“Âhiret mükâfatı ise mutlaka daha büyüktür” yani Allah Teâla’nın âhirette vereceği mükâfat herhangi bir kimse tarafından görülmeden önce bilinemeyecek kadar büyüktür:

“Nereye bakarsan orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” (el-İnsan, 76/20)

“Bilmiş olsalardı” yani keşke zâlimler bu gerçeği bilmiş olsalardı. Bunun mü’minlere raci olduğu da söylenmiştir. Yani eğer mü’minler âhiret sevabını görüp müşahede edecek olsalar, onun mükâfatının dünya hayatındaki güzelliklerden daha büyük olduğunu da bileceklerdir.

Rivâyete göre Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) muhacirlere devletten atiyyelerini ödediğinde şöyle dermiş: Bu, Allah’ın size dünyada vad ettiğidir. Âhirette sizin için sakladıkları ise elbette daha çoktur. Sonra da onlara bu âyet-i kerimeyi okurdu.

Nahl 40

Biz bir şeyin olmasını istediğimizde, ona sadece “Ol” deriz, o da olur.

Diyanet Vakfı
Biz, bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona (söyleyecek) sözümüz sadece «Ol» dememizdir. Hemen oluverir.

Kurtubi Tefsiri
Birşeyi dilediğimiz zaman sözümüz sadece ona: “Ol” dememizden ibarettir. O da derhal oluverir.

Yüce Allah, böylelikle yaratmanın kendisine ne kadar kolay olduğunu bildirmektedir. Yani ölenleri diriltmek istediğimiz zaman gerek onları diriltmek isteyişimizde gerekse de yaptığımız başka herhangi bir hususta bizim için yorulmak, bitkinlik söz konusu olmaz; çünkü Biz sadece ona;

“ol” deriz o da derhal oluverir

İbn Âmir ve el-Kisâî’

“O da derhal oluverir” âyetini nasb ile; Dememize” atf ile okumuştur.

ez-Zeccâc şöyle der: Bunun;

“Ol” emrinin cevabı olarak nasb ile gelmesi de mümkündür. Diğerleri ise;

“O da derhal oluverir” anlamında olmak üzere ref ile okumuşlardır. Buna dair yeterli açıklamalar bundan önce el-Bakara Sûresinde (2/117, âyet 4. başlık vd.) geçmiş bulunmaktadır. İbnu’l-Enbârî der ki: Burada şanı yüce Allah, yaratılmadan önce Allah nezdinde bilinenler hakkında

“şey” lâfzını kullanması bizzat varedilmiş ve görülmüş gibi oluşundan dolayıdır.

Ayet-i kerimede Kur’ân’ı Kerîm’in mahluk olmadığına delil vardır. Çünkü eğer yüce Allah’ın;

“Ol” âyeti yaratılmış olsaydı, bunun da ikinci bir söze gereği olurdu. İkincisinin üçüncüsüne …ihtiyacı olur ve böylelikle iş teselsül edip giderdi ki bu da imkânsızdır. Yine bu âyet-i kerimede şanı yüce Allah’ın hayrıyla, şerriyle, faydalısıyla, zararlısıyla bütün olayların irade edicisi olduğuna da delil vardır.

Buna delil de şudur: Bir kimse kendi egemenlik alanı çerçevesinde hoşuna gitmeyecek bir şey görecek ve bunu da istemeyecek olursa, bu iki sebebten dolayı söz konusu olur. Ya onu Farketmeyen ve bilmeyen birisidir yahutta ona güç yetiremeyen ve bu konuda yenik düşürülen birisidir. Şanı yüce Allah’ın sıfatları arasında bunları düşünmek mümkün değildir. Diğer taraftan yüce Allah’ın kulların kazandıkları fiilerin de yaratıcısı olduğuna dair deliller ortadadır. Onun İmde etmediği halde herhangi birşeyi yapması da imkânsızdır.

Çünkü fiillerimizin büyük bir çoğunluğu bizim maksad ve irademize muhalif olarak husule gelmektedir. Şayet şanı yüce Rabbimiz, bunları imde eden olmasaydı, Kilerin kasıtsız olarak meydana gelmiş olmaları gerekecekti. Ancak bu tabiatçıların (materyalistlerin) sözleridir. Muvahhidler ise bunun aksini ve tutarsız olduğunu icma ile kabul etmişlerdir

Nahl 39

O, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi onlara açıklasın ve inkâr edenler, kendilerinin yalancı olduklarını bilsinler diye olacaktır.

Diyanet Vakfı
Hakkında ihtilaf ettikleri şeyi onlara açıklaması ve kafir olanların da kendilerinin yalancılar olduklarını bilmeleri için (Allah onları diriltecek).

Kurtubi Tefsiri
Hakkında ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklasın, inkâr edenler de kendilerinin gerçekten yalancı kimseler olduklarını bilsinler diye.

“Hakkında ayrılığa düştükleri şeyleri” öldükten sonra diriliş ile ilgili hususları

“onlara açıklasın” onlara açıkça göstersin; öldükten sonra dirilişi

“inkâr edenler” ve gerçekleşmeyeceğine dair yemin edenler

“de kendilerinin gerçekten yalancı kimseler olduklarını bilsinler diye.” Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Yemin olsun ki Biz her ümmet arasında kendilerine hakkında anlaşmazlığa düştükleri hususları açıklasın diye bir peygamber göndermişizdir. Müşriklerle müslümanların anlaşmazlığa düştükleri hususlar ise pek çoktur. Öldükten sonra diriliş bunlardandır, putlara tapmak bunlardandır; bir topluluğun Muhammed’in hak olduğunu kabul ettikleri halde atalarını taklid etmeleri ve peygamberi izlemelerini engellemiş olması -Ebû Talib gibi…- da bunlardandır.

Nahl 38

Onlar: “Allah öleni diriltmez” diye olanca güçleriyle Allah’a yemin ettiler. Hayır, bu O’nun üzerine hak bir vaaddir. Fakat insanların çoğu bilmez.

Diyanet Vakfı
Onlar: «Allah ölen bir kimseyi diriltmez» diye olanca güçleriyle Allaha and içtiler. Aksine, bu Onun bizzat kendisine karşı gerçek bir vadidir. Fakat insanların çoğu bilmez.

Kurtubi Tefsiri
Onlar var güçleri ile: “Ölecek kimseyi Allah diriltmez diye Allah adına yemin ettiler. Hayır, öyle değil. Bu, O’nun gerçekleştirmeyi üzerine aldığı hak bir vaaddir. Fakat insanların çoğu bilmezler.

“Onlar var güçleri ile…. Allah adına yemin ettiler” âyeti, onların yaptıklarının hayret edilecek bir iş olduğunu anlatmaktadır. Çünkü onlar Allah adına yemin ettiler. Yeminlerini alabildiğine ileri dereceye götürerek ölen kimseleri Allah’ın diriltmeyeceğini söylediler. Bu söylediklerinin hayret edilecek birşey olduğuna gelince; onlar bir taraftan Allah’ı ta’zim ettiklerini izhar ediyor ve O’nun adına yemin ediyorlar, sonra da O’nun ölüleri diriltmekten âciz olduğunu ileri sürüyorlar. Ebul-Âliyye der ki: Müslümanlardan birisinin müşrikten alacağı vardı. Alacağını ödemesini istediğinde: Ölümden sonra benim umduğum da şudur.,, demişti. Bunun üzerine müşrik kişi Allah adına yemin ederek; Allah ölenleri diriltmeyecektir diye söyleyince bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Katade der ki: Bize nakledildiğine göre İbn Abbâs’a bir adam şöyle demiş: Ey İbn Abbâs, bazı kimseler Hazret-i Alî’nin kıyâmet kopmadan önce öldükten sonra tekrar diriltilip gönderileceğini iddia etmektedirler ve bu âyet-i kerimenin buna işaret ettiğini söylemektedirler. İbn Abbâs dedi ki: Yalan söylüyor o kimseler. Çünkü o âyet-i kerîme bütün insanlar için umumîdir. Eğer Ali kıyâmet gününden önce gönderilecek olsaydı, ondan sonra hanımları başkaları ile nikâhlanmaz, onun mirasını paylaştırmazdı,

“Hayır” bu onların iddialarını red etmektedir. Hayır mutlaka Allah onları tekrar diriltecektir.

“Bu onun gerçekleştirmeyi üzerine aldığı hak bir vaaddır” âyeti müekked bâr masdardır Çünkü yüce Allah’ın:

“Onları diriltecektir” ifadesi bu husustaki vâde delildir; yahutla Öldükten sonra diriliş vaadi hak bir vaaddir” anlamındadır.

“Fakat insanların çoğu” kendilerinin öldükten sonra diriltileceklerini

“bilmezler.”

Buhârîde Ebû Hüreyre’den nakledilen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Yüce Allah buyurdu ki: Âdemoğlu -Beni yalanlamak ona düşmediği halde, Beni yalanladı, Âdemoğlu Bana kötü söz söylemek ona yakışmadığı halde bana kötü söz söyledi. Beni yalanlaması. Beni ilkin yarattığı gibi tekrar beni iade etmeyecektir, şeklindeki iddiasıdır. Bana dil uzatması ise; Allah evlad edindi demesidir, Halbuki Ben bir ve tekim, samedtm, doğmamış ve doğurmamış olanım ve hiç kimse kendisine denk olmayanım” Buhârî, Tefsir 2. SÛRE 8, 112. sûre 1, 2; Nesâi, Cenâiz 117; Müsned, II, 317, 350, 394, Bu hadis önceden de (el-Bakara, 2/116. âyet ikinci başlıkta) geçtiği gibi ileride de (el-Ahzab, 33/57. âyet 1. başlıkta) gelecektir

Nahl 37

Sen onların hidayete ermelerini istesen de Allah, sapıklıkta olanı hidayete erdirmez. Onlar için yardımcılar da yoktur.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Sen, onların hidayete ermelerine çok düşkünlük göstersen de bil ki Allah, saptırdığı kimseyi (dilemezse) hidayete erdirmez. Onların yardımcıları da yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Onların hidâyete ermeleri için hırs göstersen de şüphesiz Allah dalâlette bırakmayı dilediği kimseye hidâyet vermez. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.

“Onların hidâyete ermeleri için hırs göstersen” ey Muhammed, olanca gayretinle onların hidâyete ermelerini istesen

“de şüphesiz Allah dalâlette bırakmayı dilediği kimseye hidâyet vermez.” Yani Allah, saptırdığı kimseye doğruyu göstermez. Bu da şu demektir: Allah’ın hakkında dalâleti takdir ettiği kimseye Allah hidâyet vermez, İbn Mes’ûd ve Kûfelilerin kıraati bu şekildedir. Buna göre; Hidâyet verir” ifadesi müstakbel (muzari) bir fiildir. Bunun mazisi ise; Hidâyet verdi” hidâyet buldu, şeklindedir. Kimse” ise “hidâyet verir” fiili ile nasb mahallindedir. Bununla birlikte; Hidâyet verdi, verir” fiilinin; Hidâyet buldu, bulur” anlamında olması da mümkündür (O takdirde bu âyetler: Şüphesiz Allah’ın saptırdığı kimse hidâyet bulamaz, anlamında olur,) Bu açıklamayı Ebû Ubeyd, el-Ferrâ”dan nakletmektedir. el-Berra der ki: Nitekim yüce Allah’ın;

“Yoksa hidâyet verilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı” (Yûnus, 10/35) şeklinde ve; anlamında (mealde de öyle verilmiştir) okunduğu gibi. Ebû Ubeyd der ki: Biz el-Ferrâ”dan başka böyle bir rivâyette bulunan kimse bilmiyoruz. Bununla birlikte el-Ferrâ” naklettiğiyle itham altında değildir.

en-Nahhâs der ki: Bana Muhammed b. Yezid’den nakledildiğine göre; “Dalâlette bırakmayı dilediği kimseye hidâyet vermez” âyeti sanki Allah’ın dalâlette kalacağını bildiği ve bu konuda onun hakkında böylece takdirde bulunduğu kimse anlamında gibidir. şeklinin, şeklindeki ile aynı anlamda olması, ancak fiilin; veya şeklinde olması halinde mümkün olur. el-Ferrâ’nın görüşüne göre de anlamındadır. Bu durumda da ref mahallinde olur. Buna ait olan “he” zamiri ise sıladan hazf edilmiş olur. şüphesiz’in ismine ait olan zamir ise; Dalâlette bırakmayı dilediği” âyetindeki zamirdir. (el-Ferrâ”nın bu okuyuşunun anlamı da az önce verilmiş bulunmaktadır.) Diğerleri ise; şeklinde “ya” harfi ötreli “dal” harfi de üstün olarak okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim bu okuyuşu tercih etmişlerdir. Anlamı da şöyle olur: Allah’ın saptırdığı kimseye hiçbir kimse hidâyet veremez, Buna delil de yüce Allah’ın:

“Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yolu iletecek olmaz.” (el-Araf’, 7/186) âyetidir. Buradaki; Kimi” ise meçhul fiilin naibi faili olmak üzere ref mahallindedir ve aynı zamanda; Kimse” anlamında ism-i mevsûldur. Ona ait zamir ise hazfedilmiş, sılasındaki mukadder zamirdir.

“Şüphesiz Allah” anlamındaki; Şüphesizdin ismine ak olan zamir ise;

“Dalâlette bırakmayı dilediği” fiilindeki gizli zamirdir.

“Onların hiçbir yardımcıları yoktur” âyetinin anlamına dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Nahl 36

Andolsun, her ümmete “Allah’a kulluk edin ve tâğuttan sakının” diye bir elçi gönderdik. Onlardan kimine Allah hidayet etti, kimine sapıklık hak oldu. Yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların sonu nasıl olmuş bakın.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki biz, «Allaha kulluk edin ve Tağuttan sakının» diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkar edenlerin sonu nasıl olmuştur!

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz her ümmet arasında: “Allah’a ibadet edin ve tâğûttan kaçının” diye bir peygamber göndermişizdir. Allah içlerinden kimilerine hidâyet verdi. Kiminin aleyhine olmak üzere sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde gezinin de yalanlayanların sonu nasıl oldu, görün.

“Yemin olsun ki Biz her ümmet arasında Allah’a ibadet edin” Allah’a ibadet edin, O’nu tevhid edin

“ve tâğûttan kaçının” yani tapınılan şeytan, kâhin, put gibi Allah’ın dışındaki her türlü ma’budu ve sapıklığa davet eden herkesi terkedin

“diye bir peygamber göndermiştedir. Allah İçlerinden kimine hidâyet verdi” kimine kendi dinine ve kendisine ibadete ulaşmak yolunu gösterdi

“kiminin aleyhine olmak üzere sapıldık hak oldu.” Yani bu konudaki ilâhî hüküm gereğince sapıklık hükmü hak oldu ve sonunda o kimse küfür üzere öldü.

Bu da Kaderiyyenin kanaatini reddetmektedir. Çünkü Kaderiyye yüce Allah’ın bütün insanlara hidâyet ve hidâyete ulaşma tevfikini verdiğini iddia etmişlerdir. Şanı yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:

“Allah içlerinden kimine hidâyet verdi, kiminin aleyhine olmak üzere sapıklık hak oldu.” Bu hususa dair açıklamalar daha önce bir çok yerde geçmiş bulunmaktadır.

“Şimdi yeryüzünde” ibret almak üzere

“gezinin de yalanlayanların sonu nasıl oldu” yani onların sonunda nasıl yıkıldıklarını azâb ve helake uğradıklarını

“görün.”

Nahl 35

Ortak koşanlar dediler ki: “Eğer Allah dileseydi, biz de babalarımız da O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık ve O’nun emri olmadan hiçbir şeyi haram kılmazdık.” Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Elçilere düşen açıkça tebliğden başkası değildir.

Diyanet Vakfı
Ortak koşanlar dediler ki: «Allah dileseydi ne biz ne de babalarımız ondan başkasına tapardık. Onun emri olmadan hiçbir şeyi de haram kılmazdık.» Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı. Peygamberlerin üzerine açık seçik tebliğden başka bir şey düşer mi!

Kurtubi Tefsiri
Ortak koşanlar dediler ki: “Eğer Allah dileseydi biz de, babalarımız da kendisinden başka hiçbir şeye İbadet etmez, O’nun emrine aykırı olarak hiçbir şeyi haram kılmazdık.” Kendilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı. Peygamberlere apaçık tebliğden başka bir görev var mı?”

“Ortak koşanlar dediler ki: Eğer Allah dileseydi biz de, babalarımız da kendisinden başka hiçbir şeye ibadet etmez” âyetindeki;

“Hiçbir şeye” âyetindeki edatı sıladır.

Zeccac der ki: Onlar bu sözlerini alay olsun diye söylemişlerdi. Eğer onlar bu sözlerini İnanarak söylemiş olsalardı elbette mü’min olurlardı. Bu âyetin gerek manası, gerek i’rabı ile ilgili açıklamalar bundan önce el-En’am Sûresi’nde (6/128. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunduğundan burada tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

“Kendilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı” âyeti onlardan öncekiler de peygamberlere bu şekilde yalanlama ve alay ile karşılık vermişler ve bunun sonucunda helâk edilmişlerdi.

“Peygamberlere apaçık tebliğden başka görev var mı?” Yani onlara tebliğden başka görev yoktur. Hidâyet ise yüce Allah’a aittir.

Nahl 34

Sonunda yaptıkları kötülüklerin cezası onlara isabet etti ve alay ettikleri şey onları kuşattı.

Diyanet Vakfı
Sonunda yaptıklarının cezası onlara ulaştı ve alay etmekte oldukları şey onları çepeçevre kuşatıverdi.

Kurtubi Tefsiri
Bunun için işlediklerinin cezası onlara isabet etti. Alay edip durdukları da kendilerini çepeçevre kuşatıverdi.

“Bunun için işlediklerinin cezası onlara isabet etti” âyetinde takdim ve te’hir olduğu söylenmiştir, ifadenin takdiri şöyledir: İşte onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı; o bakımdan işlediklerinin cezası onlara gelip çatmıştı. Allah onlara zulmetmedi, ama onlar kendilerine zulmediyorlardı; bu sebebden dolayı küfürlerinin ve kötü amellerinin cezalan onları gelip buldu.

“Alay edip durdukları” yani alaylarının cezası

“da kendilerini çepeçevre kuşatıverdi” etraflarını dolanıp sardı

Nahl 33

Onlar, kendilerine meleklerin gelmesini mi bekliyorlar, yoksa Rabbinin emrinin gelmesini mi? Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

Diyanet Vakfı
(Kafirler) kendilerine meleklerin gelmesinden veya Rablerinin emrinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
Kendilerine o meleklerin gelmesinden yahut Rabbinin emrinin gelip çatmasından başkasını mı beklerler? Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı. Allah onlara zulmetmedi. Fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

Yüce Allah’ın:

“Kendilerine o meleklerin gelmesinden… başkasını mı beklerler” şeklindeki bu âyet, kâfirler ile alakalıdır, Yani onlar, meleklerin zulmetmiş kimseler olarak canlarını almak için kendilerine gelmesinden başka birşey mi beklemektedirler?

el-A’meş, İbn Vessâb, Hamza, el-Kisaî ve Halef: Kendilerine o meleklerin gelmesi…” şeklinde “ye” ile okumuşlardır. Diğerleri İse az önce geçtiği gibi “te” ile okumuşlardır.

“Yahut Rabbinin emrinin” Bedir günü gibi öldürülmek yahut zelzele yada yerin dibine geçirilmek gibi azap emrinin… Kıyâmet gününün kastedildiği de söylenmiştir. Onlar aslında bu gibi şeyleri beklemiyorlardı. Çünkü bunlara îman etmiş değillerdi. Ancak onların îman etmeyişleri azaba uğratılmalarını gerektirmiştir. Bundan dolayı bu onlara izafe edilmiştir; ki sonunda onların âkibetleri azaba uğramak olacaktır, demektir.

“Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı.” Küfür üzere ısrar etmişler, bunun üzerine Allah’ın emri onlara gelmiş ve helâk olmuşlardır.

“Allah onlara” onları azaba uğratmak ve helâk etmekle

“zulmetmedi; fakat onlar kendilerine” şirk koşmak suretiyle

“zulmediyorlardı.”

Nahl 32

O kimseler ki melekler, temiz kimseler olarak onları vefat ettirir. Derler ki: “Selâm size! Yaptıklarınıza karşılık cennete girin.”

Diyanet Vakfı
(Onlar,) meleklerin, «Size selam olsun. Yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete girin» diyerek tertemiz olarak canlarını aldıkları kimselerdir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki melekler hoş ve temiz olarak ruhlarını alırlarken: “Selâm size! İşleyegeldiklerinizin karşılığı almak üzere girin cennete derler.

“Onlar ki melekler, hoş ve temiz olarak ruhlarını alırlarken” âyetindeki;

“Ruhlarını alırlar” anlamındaki ifadeyi el-A’meş ve Hamza; her iki yerde de şeklinde “yâ” ile okumuşlardır. Ebû Ubeyd de bunu tercih etmiştir. Çünkü İbn Mes’ûd’dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Kureyşliler meleklerin dişi olduklarını iddia ediyorlardı, siz ise onların geçtikleri yerlerde onları müzekker okuyunuz- Diğer kıraat âlimleri ise bunu “te” ile okumuşlardır. Çünkü bununla kastedilen meleklerden bir topluluktur.

“Hoş ve temiz olarak” âyeti ile ilgili altı görüş vardır:

1- Yani şirkten temiz ve arınmışlar olarak

2- Salih kimseler olarak

3- Fiil ve sözleri temiz olarak

4- Yüce Allah’ın karşılaşacakları mükâfatına güvenerek, gönülleri, nefisleri hoş olarak

5- Yüce Allah’a gönül hoşluğu ile yönelerek

6- Vefatları kâfir ve iyilik ile kötülükleri birbirine karıştırmış kimsenin ruhunun kabzedildiğinin aksine güzel, kolay, zorluksuz ve acısız olmak suretiyle… Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır

“Selâm size … derler” âyetinin iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisi selâmın onların ölümlerinin yaklaştığına dair bir uyan olmasıdır. İkincisi ise bunun cennetle müjdelendikleri anlamında olmasıdır. Çünkü selâm, emandır.

İbn Mübarek şunu nakletmektedir: Bana Hayve anlattı, dedi ki: Bana Ebû Sahr haber verdi, Ebû Sahr Muhammed b. Ka’b el-Kurazi’den naklen dedi ki: Mü’min kulun canı boğazına gelip dayandığında ölüm meleği ona gelir ve ey Allah’ın dostu, selam sanal Allah’ın sana selamım bildiriyorum, der. Daha sonra su.,

“Onlar ki melekler hoş ve temiz olarak ruhlarını alırlarken selâm size … derler” âyetini okudu.

İbn Mes’ûd da der ki: Ölüm meleği mü’minin ruhunu kabzetmek için geldiğinde; Rabbinin sana selamını bildiriyorum, der.

Mücahid de şöyle demektedir: Mü’mine gözleri aydın olsun, diye kendisinden sonra çocuklarının salih kimseler oldukları müjdesi verilir. Biz bu hususlara dair açıklamaları “et-Tezkire” adlı eserimizde yaptık ve orada bu anlamda vârid olmuş haberleri de kaydettik. Yüce Allah’a hamd olsun.

Yüce Allah’ın:

“İşleyegeldiklerinizin karşılığı olmak üzere” yani dünya hayatında İşlediğiniz salih amellerin karşılığında

“girin cennete” derler. Bunun birisi; Size cennete gireceğiniz için müjdeler olsun, anlamında; diğeri de bu sözlerin onlara âhirette söyleneceği şeklinde otmak üzere iki anlama gelme ihtimali vardır.

Nahl 31

Adn cennetleri, altından ırmaklar akar, oraya girerler. Onlar için orada diledikleri şeyler vardır. İşte Allah takvâ sahiplerini böyle mükâfatlandırır.

Diyanet Vakfı
(O yurt,) girecekleri, zemininden ırmaklar akan Adn cennetleridir. Onlar için orada kendilerine diledikleri her şey vardır. İşte Allah, takva sahiplerini böyle mükafatlandırır.

Kurtubi Tefsiri
Adn cennetleridir ki, oralara girecekler. Altlarından ırmaklar akar, orada diledikleri onlarındır, İşte Allah takva sahiplerini böyle mükâfatlandırır.

Bu açıklamaya göre de;

“Adn cennetleridir ki …” anlamındaki ifade “yurt” anlamındaki kelimeden bedel olup bundan dolayı mertli olmuştur. Bunun; O yurt… cennetleridir” takdiri ile merfu olduğu da söylenmiştir. Bu âyet, buna göre yüce Allah’ın:

“Takva sahiplerinin yurdu” âyetini beyan etmektedir; yahutta mübtedâ olarak merfu kabul edilebilir; ifadenin takdiri şöyle olur: Adn cennetleri, takva sahiplerinin yurdu olarak ne güzeldir!

“Oraya girecekler” âyeti ise sıfat konumundadır. Yani orası girilecek bir yerdir. “Cennetler” anlamındaki kelimenin mübtedâ olarak merfu olduğu, haberinin “oraya girecekler” anlamındaki âyet olduğu da söylenmiştir. el-Hasen’in açıklaması buna göre izah edilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır,

“Altlarından ırmaklar akar” âyetinin anlamına dair açıklamalar bundan önce el-Bakara Sûresi’nde (2/25. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Orada diledikleri onlarındır” yani temenni edip istedikleri herşey onlara verilecektir.

“İşte Allah takva sahiplerini böyle mükâfatlandırır.” İşte Allah takva sahiplerini bu şekilde mükâfatlandırır.

Nahl 30

Takvâ sahiplerine denir ki: “Rabbiniz ne indirdi?” Derler ki: “Hayır indirdi.” Bu dünyada iyi davrananlara iyilik vardır. Âhiret yurdu ise daha hayırlıdır. Ne güzel yerdir takvâ sahiplerinin yurdu.

Diyanet Vakfı
(Kötülüklerden) sakınanlara: Rabbiniz ne indirdi? denildiğinde, «Hayır (indirdi)» derler. Bu dünyada güzel davrananlara, güzel mükafat vardır. Ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu gerçekten güzeldir!

Kurtubi Tefsiri
Takva sahiplerine: “Rabbiniz ne indirdi” denildi Onlar da: “Hayır” dediler. Bu dünyada iyi hareket edenlere güzellik vardır. Âhiret yurdu ise elbette daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir!

“Takva sahiplerine: Rabbiniz ne indirdi, denildi onlar da: Hayır, derler” yani Rabbimiz hayır indirdi, derler, ifade burada sona ermektedir. Buna göre;

“Ne” ifadesi tek bir isimden ibarettir.

Araplardan herhangi bir kimse hac mevsiminde Mekke’ye geldiğinde müşriklere Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında soru sorarlar, onlar da: Sihirbaz yahut şair, yahut kahin, ya da mecnundur, derlerdi- Mü’minlere de aynı soruyu sorarlar, onlar da: Allah ona hayrı ve hidâyeti indirdi derler ve bununla Kür’ân’ı Kerîm’i kastederlerdi.

Denildiğine göre bu sözler kıyâmet gününde îman ehline söylenecektir.

es-Sâlebî der ki: Eğer yüce Allah’ın;

“Geçmişlerin masalları” (24. âyet) âyetinde cevap merfu olduğu halde:

“Hayır” âyetinde ise cevap niçin nasb edilmiştir diye sorulursa cevabımız şu olur: Müşrikler Allah’ın Kur’ân’ı Kerîm’i indirdiğine îman etmiyorlardı, o bakımdan onlar: Muhammed’in söylediği o şeyler öncekilerin masallarıdır, demiş gibiydiler, Allah’ın Kur’ân’ı indirdiğine îman eden mü’minler ise: Hayır indirdi, diye cevap vermiş gibidirler. Bu da i’rabdan anlaşılan bir husustur. Allah’a hamd olsun.

Yüce Allah’ın:

“Bu dünyada iyi hareket edenlere güzellik vardır” âyeti ile ilgili olarak; bu sözler yüce Allah’ın sözleridir, denildiği gibi, takva sahiplerinin söyledikleri nakledilen sözlerden olduğu da söylenmiştir.

“Güzellik”ten kasıt cennettir yani şanı yüce Allah’a itaat edenlere cennet verilecektir.

“İyi hareket edenlere” bugün dünyada yardım, fetih ve ganimet şeklinde bir

“güzellik vardır, ahiret yurdu ise elbette daha hayırlıdır.” Yani onların âhirette elde edecekleri cennet mükâfatı dünya yurdundan daha hayırlı ve daha büyüktür. Çünkü dünya fanidir, âhiret ise bakidir diye de açıklanmıştır.

“Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir” âyeti iki şekilde açıklanmıştır. el-Hasen der ki: Yani takva sahiplerinin yurdu olarak dünya ne güzeldir! Çünkü onlar bu dünyada işledikleri ameller ile âhiretin mükâfatını ve cennete girmeyi kazanmışlardır. Bir diğer açıklamaya göre de anlam şöyledir: Takva sahiplerinin yurdu olarak âhiret ne güzeldir! Bu da Cumhûrun açıklamasıdır.

Nahl 29

Artık girin cehennemin kapılarından, içinde ebedî kalacaksınız. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!

Diyanet Vakfı
«O halde, içinde ebedi kalacağınız cehennemin kapılarından girin! Kibirlenenlerin yeri ne kötüdür!»

Kurtubi Tefsiri
“O halde içinde ebedi kalıcılar olarak girin cehennemin kapılarından… Büyüklenenlerin yeri ne kötüdür!”

“O halde içinde ebedi kalıcılar olarak” oradan çıkmamak üzere

“girin cehennemin kapılarından..,” Bu sözler kendilerine ölümleri sırasında söylenecektir, demektir. Bu, kabir azabının kendilerine haber verilmesidir, diye de açıklanmıştır. Çünkü kabir kâfirler için hazırlanmış cehennemin kapılarından bir kapıdır

Şöyle de açıklanmıştır: Meselâ, cehennemin ikinci basamağında yer alacaklar birincisi dolup ta yerlerini almadıkça, yerlerine ulaşmaya çaktır. Birinciden sonra ikinci basamaktakiler sonra üçüncü basamaktakiler… diye devam edecektir. Bir diğer açıklamaya göre cehennemin her bir alt tabakasının ayrı bir kapısı vardır. Kimi cehennemlikler bir kapıdan, kimileri de diğer kapıdan girerler.

“Büyüklenenlerin” Îmana ve yüce Allah’a ibadete karşı büyüklük taslayanların kalacakları

“yeri ne kötüdür!” Şanı yüce Allah bu büyüklenen kimseleri hak olan sözleri ile:

“Çünkü onlara Allah’tan başka İlah yoktur, denildiğinde büyüklük taslarlardı” (es-Saffat, 37/35) diye açıklamaktadır.

Nahl 28

O kimseler ki melekler, nefislerine zulmetmiş olarak onları vefat ettirir. O zaman teslim olup derler ki: “Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk.” Hayır, şüphesiz Allah sizin yaptıklarınızı çok iyi bilendir.

Diyanet Vakfı
Kendilerine haksızlık ederlerken meleklerin canlarını aldıkları kimseler: Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk, diyerek teslim olurlar. (Melekler onlara şöyle der:) «Hayır, Allah, sizin yaptıklarınızı elbette çok iyi bilendir.»

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki nefislerine zulm edenler olarak melekler ruhlarını alırken: “Biz hiçbir fenalık yapmazdık” diyerek teslim olurlar.” “Hayır, Allah sizin bütün yaptıklarınızı çok iyi bilendir.”

“Onlar ki nefislerine zulm edenler alarak melekler ruhlarını alırken” âyetinde anlatılanlar kâfirler ile ilgilidir.

“Nefislerine zulm edenler olarak” anlamındaki âyet, hal olarak nasb edilmiştir. Yani onlar nefislerini helâk olunacak yollara itmiş olduklarından kendilerinin zâlimleri olarak melekler ruhlarını alırken

“biz hiçbir fenalık yapmazdık” hiçbir şirk işlemezdik

“diyerek teslim olurlar” teslimiyet gösterirler. Yani ölüm esnasında Allah’ın rububiyetini ikrar edip, biz kötülük ve şirk namına bir şey işlemezdik, diyecekler; melekler ise onlara:

“Hayır” siz kötü işler yapıyordunuz

“Allah sizin bütün yaptıklarınızı çok iyi bilendir” diyeceklerdir.

İkrime der ki: Bu âyet-i kerîme Mekke’de müslüman olup hicret etmeyen ve bu bakımdan Kureyşliler tarafından zorla Bedir’e çıkartılarak orada öldürülen bir topluluk hakkında Medine’de inmiştir, O bakımdan Yüce Allah:

“Onlar ki” Mekke’de kalmak ve hicreti terketmek suretiyle “nefislerine zulm edenler olarak melekler ruhlarını” kabzedip “alırken biz hiçbir fenalık” yani küfür namına bir şey “yapmazdık, diyerek teslim olurlar” yani onlarla birlikte çıkışlarıyla onlara teslim olurlar.

Bu, üç şekilde açıklanmıştır. Birincisine göre kasıt barıştır bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır. İkincisine göre teslimiyet göstermektir bu açıklamayı Kutrub yapmıştır Üçünsüne göre de itaat edip boyun eğmektir, bunu da Mukâtil dile getirmiştir.

“Hayır, Allah sizin yaptıklarınızı çok İyi bilendir.” Onların amelleri kâfirlerin amelleri türündendir, demektir.

Denildiğine göre bazı müslümanlar mü’minlerin azlığını görünce müşriklerin yoluna döndüler, bu âyer-i kerîme onlar hakkında İnmiştir.

Birinci görüşe göre ise kâfir olsun münafık olsun bütün İnkarcılar, dünyadan ancak itaat ile teslimiyet göstererek, boyun eğerek ve zelil olarak ayrılır. Ancak o sıralar onlara tevbenin de imanın da faydası olmaz. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Ama Bizim azabımızı gördüklerinde îmanları onlara fayda vermedi.” (el-Mü’min 40/85) Bu anlamdaki açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır. Yine el-Enfal Sûresi’nde de (8/50-51. âyetlerin tefsirinde) kâfirlerin sırtlarına vurula vurula canlarını verdikleri açıklandığı gibi, el-Enâm Sûresi’nde de (6/8. âyetin tefsirinde) benzeri bir durumdan söz edilmiştir. Biz bu hususu “et-Tezkire” adlı kitabımızda da söz konusu ettik.

Nahl 27

Sonra kıyamet günü onları rezil eder ve der ki: “Nerede ortaklarım? Onlar ki, siz onların uğruna ayrılığa düşüyordunuz.” Kendilerine ilim verilmiş olanlar der ki: “Şüphesiz rezillik bugün ve kötülük, kâfirler üzerinedir.”

Diyanet Vakfı
Sonra kıyamet gününde (Allah), onları rezil eder ve der ki: «Kendileri hakkında (müminlere) düşman kesildiğiniz ortaklarım nerede?» Kendilerine ilim verilmiş olanlar derler ki: «Şüphesiz bugün rezillik ve kötülük kafirleredir.»

Kurtubi Tefsiri
Sonra kıyâmet gününde de onları alçaltacak ve diyecek ki: “Hani haklarında anlaşmazlığa düşüp düşmanlık ettiğiniz ortaklarım nerede?” Kendilerine ilim verilenler: “Bugün muhakkak zillet ve azap kâfirleredir” diyeceklerdir.

Yüce Allah’ın:

“Sonra kıyâmet gününde de onları alçaltacak” azap ile onları rezil edecek, onları zelil ve hakir düşürecek

“ve diyecek ki: Hani haklanrıda anlaşmazlığa düşüp düşmanlık ettiğiniz” kendileri sebebiyle peygamberlerime adavet gösterip düşmanlık yaptığınız

“ortaklarım” kendi kanaatiniz ve iddialarınıza göre Beni bırakıp kendilerine ibadet ettiğiniz uydurma ilahlar

“nerede?” Bu soru azar için sorulacaktır.

İbn Kesîr; “Ortaklarım kelimesini üstün bir “ya” ve hemzesiz olarak; diye okumuştur. Diğerleri İse “hemze” okumuşlardır. “Anlaşmazlığa düşüp düşmanlık ettiğiniz” anlamındaki kelimeyi Nâfi, (…….) şeklinde İzafe şeklinde “nün” harfini esreli olarak okumuştur ki, haklarında bana düşmanlık ettiğiniz .,, demek olur, diğerleri ise bunu üstün okumuşlardır.

“Kendilerine ilim verilenler” İbn Abbâs’a göre meleklerdir; mü’minler olduktan da söylenmiştir.

“Bugün muhakkak zillet” bu kıyâmet gününde aşağılanmak ve küçülmek

“ve azap kafirleredir, diyeceklerdir”

Nahl 26

Onlardan öncekiler tuzak kurdular. Allah, binalarını temellerinden çökertti. Üstlerindeki tavan başlarına yıkıldı. Azap onlara hiç fark etmedikleri yerden geldi.

Diyanet Vakfı
Onlardan öncekiler de (peygamberlere) hile yapmışlardı. Sonunda Allah da onların binalarını temellerinden söktü üstlerindeki tavan da tepelerine çöktü. Bu azap onlara, farkedemedikleri bir yerden gelmişti.

Kurtubi Tefsiri
Kendilerinden öncekiler de tuzak kurmuşlardı. Nihayet Allah binalarını temelinden yıktı; üstlerindeki tavan başlarına yıkıldı ve azap onlara farkedemeyecekleri bir taraftan geldi,

“Kendilerinden öncekiler de tuzak kurmuşlardı.” Yani, bunlardan önce geçen peygamberlere karşı, bir takım kavimler küfür ve inkâr ile karşılık vermişlerdi, ancak sapmışlardı, güzel sonuç peygamberlerin olmuştu.

“Nihayet Allah binalarım temellerinden yıktı, üstlerindeki tavan başlarına yıkıldı.” İbn Abbâs, Zeyd b. Eslem ve başkaları derler ki: Burada sözü edilen kişiler Ken’an oğlu Numrut (Nemrut) ve onun kavmidir. Bunlar semaya çıkmak ve oradakilerle Savaşmak istemişlerdi. Bunun için daiıa önce oradan semaya doğru yükselmek kastı ile yüksek kuleyi yapmışlardı. Diğer taraftan kartallara malum uygulamalarını yapmışlardı, ancak kule ile birlikte yukarıdan aşağıya düşmüşlerdi. Nitekim buna dair açıklamalar, bundan önce İbrahim Sûresi’nin sonlarında, (15/45-46. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah’ın:

“Nihayet Allah, binalarını temellerinden yıktı” âyetinin anlamı şudur: Yani, O’nun emri binalara ulaştı. Bu, ya bir zelzele ya bir rüzgâr ile olmuştu. Bu da o binalarını yıkmıştı. İbn Abbâs ve Vehb derler ki: Bu kulenin semaya doğru yüksekliği, beşbin zira, eni ise üçbin zira idi.

Ka’b ve Mukâtil derler ki: Uzunluğu iki fersah idi. Esen bir rüzgâr, başını denize attı ve geri kalan bölümü de üzerlerine yıkıldı. Kule yıkılınca, o gün dehşetten dolayı insanların dilleri karıştı ve 73 dil ile konuşmaya başladılar. Bundan dolayı oraya “Babil” ismi verilmiştir. Bundan önce (bölgede) sadece Süryanice dili mevcuttu. Yine bu anlamdaki açıklamalar, daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/31. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Hürmüz ve İbn Muhaysın “es-sakf” kelimesini “sin” ve “kaf” harflerini ötreli olarak; “Tavanlar” diye okumuştur. Mücahid ise, “sin” harfini ötreli, ancak “kaf” harfini de hafifleterek sakin okumuştur. Bundan önce (bu sûre, 16, âyette) geçen: Yıldızlar” ile ilgili iki türlü açıklamada olduğu gibi. Ancak, daha kuvvetle muhtemel olan, burada bu kelimenin; Tavan” kelimesinin çoğulu olduğudur.

“Temeller” kelimesi ise, bina ve yapıların esaslarıdır. İşte bu esaslar sarsılacak olursa bina yıkılır.

Yüce Allah’ın:

“Üstlerindeki” âyeti ile ilgili olarak,

İbnu’l-A’râbî şöyle demektedir: Burada

“üstlerindeki” ifadesi ile tekidin getiriliş sebebi, kavmin bu tavanlarının altlarında bulunduklarını anlatmak içindir. Araplar; Bir tavan üstümüze çöktü, bir duvar üzerimize yıkıldı” ifadesini ona malik olmaları halinde kullanırlar, fiilen üzerlerine çökmese dahî. O bakımdan, burada yüce Allah; Üstlerindeki (yukarılarındaki)” ifadesini zikrederek, Arap dilinde sözkonusu olan bu şüphe ve ihtimali kapsam dışında bırakmak istemiştir. Bu âyeti ile onlar, tavanlarının altında bulunuyorken, tavanlarının üstlerine yıkıldığını, böylelikle helâk olup kurtulamadıklarını anlatmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır:

“Tavan”dan kasıt, semadır. Yani azap onlara, üzerlerindeki semadan geldi- Bu açıklamayı da İbn Abbâs yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre, yüce Allah’ın:

“Nihayet Allah binalarını temellerinden yıktı” âyeti temsilî bir ifade olup anlamı şudur: Allah onları helâk etti ve onlar da âdeta binaları üzerlerine düşüp yıkılan kimseler durumuna geldiler.

Manası: Allah amellerini boşa çıkardı ve böylelikle onlar, binaları üzerlerine yıkılan kimseler durumuna geldiler, şeklinde olduğu söylendiği gibi, Allah onların hile ve tuzaklarını boşa çıkardı. Bunun sonucunda da üstünden tavanın üzerine yıkıldığı kimsenin helâk olması gibi helâk oldular, şeklinde olduğu da söylenmiştir.

Buna göre, üzerlerine tavanın yıkıldığı kimseler hususunda da farklı açıklamalarda bulunulmuştur. İbn Abbâs ve İbn Zeyd, az önce geçen şekilde açıklamada bulunurlarken, burada bu şekilde helâk edilenlerin Buhtun-Nasr ve beraberindekiler olduğu da söylenmiştir. Bunu da müfessirlerden bazısı dile getirmiştir.

Burada kastedilenlerin, şanı yüce Allah’ın, el-Hicr Sûresi’nde sözkonusu ettiği

“bölüşenler” (bk. el-Hicr, 15/90) olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır. Bu yoruma göre, buradaki temsilin de mahiyeti anlaşılmış olmaktadır Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Ve azâb onlara farkedemeyecekleri bir taraftan” yani? emniyet içerisinde olduklarını zannettikleri bir cihetten

“geldi”. İbn Abbâs der ki: Bununla yüce Allah, kendisiyle Nemrud’u helâk ettiği sivri sineği kastetmektedir.

Nahl 25

Kıyamet günü kendi günahlarını tam olarak yüklensinler diye. Bir de bilmeden saptırdıkları kimselerin günahlarından. Dikkat edin, yüklendikleri ne kötüdür.

Diyanet Vakfı
Kıyamet gününde kendi günahlarını tam olarak taşımaları ve bilgisizce saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından da bir kısmını yüklenmeleri için (öyle derler). Bak ki yüklenecekleri şey ne kötüdür!

Kurtubi Tefsiri
Onlar, kıyâmet gününde kendilerinin yüklerini tamamen yüklendikten başka, bilgisizce saptırdıkları kimselerin yüklerinden bir kısmını da yükleneceklerdir. Dikkat! Taşıyacakları bu yükler ne kötüdür!

“Onlar, kıyâmet yününde kendilerinin yüklerini tamamen yüklendikten başka” âyetinde yer alan,

“Onlar… kendilerinin yüklerini yüklendikten…” âyetindeki “lâm”ın “key lâm”ı olduğu ve ondan önceki âyetler ile alâkalı olduğu söylenmiştir. Bunun, âkibet (sonuç) bildiren “lâm” olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“sonunda onlara bir düşman, bir tasa olacaktır.” (el-Kasas, 28/8) âyetinde olduğu gibi. Yani, onların Kur’ân ve Peygamber hakkındaki iddiaları, kendi günahlarını geriye herhangi birşey bırakmamak üzere tam olarak yüklenmek noktasına kadar götürecektir. Bu da, dünyada iken, küfürleri sebebiyle onlara isabet eden musibet dolayısıyladır. Buradaki “lâm”ın, “emir lamı” olduğu ve âyetin tehdit anlamını taşıdıği da söylenmiştir. Key Lâını” diye kabul edilirse .ınlnm: “Taşısınlar diye, uışunabrı için…” şeklinde; “akıbet lamı” dîye kabul edilirse; “…sonunda taşısınlar..r” iinlîimınd:ı; “ennir lâmr kabul edilirse: “…haydi yüklerini tamamen tnşısınJ^r…”; :inlaıntnda olur.

“Bilgisizce saptırdıkları kimselerin yüklerinden bir kısmını da yükleneceklerdir.” Mücahid der ki: Bunlar, saptırdıkları kimselerin günahlarını da yüklenecekler, bununla birlikte saptırılanların günahından herhangi birşey de eksiltilmeyecektir. Hazret-i Peygamber’in de şöyle buyurduğu nakledilmektedir: “Herhangi bir davetçi, eğer bir sapıklığa çağırır da, ona tabi olunursa, ona uyanların günahlarının bir benzeri -onların günahlarından hîçbirşey eksiltilmeksizin- verilecektir. Herhangi bir davetçi de, bir hidâyete çağıracak olur da ona uyulursa, o takdirde onlara uyanların ecirleri gibi -ecirlerinden hiçbir şey eksiltilmeksizin- ona da ecir vardır.” Bu anlamda olmak üzere Müslim rivâyet etmiştir. Bu lâfızlarla: Tirmizî, Um 15; İbn Mâce, Mukaddime 14; aynı anlamda farklı lâfızlarla: Buhari, t Usa in 15; Müslim, îlm 15, Zekat 69; Tirmizî, ilm 15; Nesâî, Zekât 64; İbn Mâce, Mukaddime 14; Dârimi, Mukaddime 44; Müsned, II. 505, IV, 362, 383, 430, 433

“Günahlarından” âyetindeki;…dan…” ifadesi, tab’îz (bir kısmını) ifade etmek için değil, cins içindir Çünkü sapıklığa çağının kimseler, kendilerine uyanların günahı kadar günah alırlar.

Yüce Allah’ın:

“Bilgisizce” ifadesi de şu demektir: Onlar, saptırdıklarını, saptırdıkları sebebiyle kazandıkları günahı bilmeksizin başkalarını saptırmaktadırlar. Çünkü bunu bilselerdi, onları saptırma yoluna gitmezlerdi.

“Dikkati Taşıyacakları bu yükler ne kötüdür!” Onların taşıdıkları bu yük ne kötü bir yüktür! Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Yemin olsun onlar, hem kendi yüklerini taşıyacaklar, hem de kendi yükleriyle birlikte başka yükleri de yükleneceklerdir.” (el-Ankebût, 29/13) el-En’âm Sûresinin sonlarında (6/164. âyet, 2, başlıkla) yüce Allah’ın:

“Günahkâr hiçbir kimse başkasının günahını yüklenmez” (el-En’âm, 6/164) âyetine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Nahl 24

Onlara, “Rabbiniz ne indirdi?” denildiğinde, “Öncekilerin masalları.” derler.

Diyanet Vakfı
Onlara: Rabbiniz ne indirdi? denildiği zaman, «Öncekilerin masallarını» derler.

Kurtubi Tefsiri
Onlara: “Rabbiniz ne indirdi denildiği zaman: “Geçmişlerin masallarını” derler.

Yüce Allah’ın:

“Onlara: Rabbiniz ne indirdi denildiği zaman” âyeti: Az Önce sözü edilen âhirete îman etmeyenlere ve kalpleri ile öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere:

“Rabbiniz ne indirdi” denildiğinde, … demektir

Bu sözleri söyleyen kimsenin Nadr b. el-Haris olduğu âyet-i kerimeninde onun hakkında indiği söylenmiştir. en-Nadr bin el-Haris Hire’ye gitmiş ve orada Kelile ve Dinine ile ilgili anlatılan hikayeleri satın almıştı. Sonra Kureyşlilere bu hikayeleri okur ve şöyle dermiş; Muhammed de arkadaşlarına ancak öncekilerin masallarını okumaktadır. Yani onun okuduğu şey, Rabbimizin indirdikleri değildir.

Mü’minlerin kâfirlere

“Rabbiniz ne indirdi” diye sordukları kâfirlerin de onlara:

“Geçmişlerin masallarını” diye cevap verdikleri ve böylelikle geçmislerin masalları olan bir şeyi kabul etmeyeceklerini, onları inkâr ettiklerini ifade ettikleri de söylenmiştir.

“Esatir: Masallar” kelimesi batıl şeyler, saçma sapan sözler demektir. Buna dair açıklamalar bundan önce En’âm Sûresi’nde (6/25. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah’ın:

“Rabbiniz ne indirdi” âyeti ile ilgili (nahive dair açıklamalar) yüce Allah’ın:

“Neyi infak edeceklerini” (el-Bakara, 2/215) âyeti ile ilgili açıklamalar gibidir.

“Geçmişlerin masallarını” ifadesi, hazfedilmiş bir mubtedârun haberi olup ifadenin takdiri: Onun indirdiği, geçmişlerin masallarıdır, şeklindedir.

Nahl 23

Kesinlikle Allah, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, kibirlenenleri sevmez.

Diyanet Vakfı
Hiç şüphesiz Allah, onların gizleyeceklerini de açıklayacaklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları asla sevmez.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki Allah, onların gizlediklerini de açıklayacaklarını da bilir. Muhakkak O, müstekbirleri sevmez.

“Şüphe yok ki Allah, onların gizlediklerini de, açıklayacaklarını da bilir.” Yani, onların gizledikleri ve açıkladıkları söz ve davranışlarını da bilir ve onların yaptıklarının karşılıklarını onlara verecektir.

el-Halil der ki:

“Şüphe yok ki” kelimesi, tahkik ifade eden bir söz olup, ancak cevap olarak kullanılır. Mesela, onlar bu işi yaptılar denilir. Buna karşılık cevap olarak da, şüphesiz pişman olacaklardır, diye cevap verilir. (Ve bu terkip kullanılır) (Burada) gerçek şu ki: Cehennem ateşi onlaradır, anlamındadır. Bu anlamdaki açıklamalar, bundan önce Hud Sûresi’nde (11/22. ayetin tefsirinde) yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır.

“Muhakkak O, müstekbirleri sevmez.” Yani onları mükâfatlandırmaz, onlardan övgü ile söz etmez. el-Hüseyin b. Ali’den nakledildiğine göre o, önlerine ekmek parçaları koymuş ekmeklerini yiyen yoksul kimselerin yanından geçerken ona: Ey Abdullah’ın babası gel beraber yiyelim dediler o da bineğinden inip onlarla birlikte oturdu ve: “Muhakkak O, müstekbirleri sevmez” âyetini okudu. Onlarla yemeği bitirdikten sonra: Ben sizin davetinizi kabul ettim, haydi siz de benim davetimi kabul ediniz dedi. Onunla birlikte kalkıp evine gittiler. Onlara hem yemek, yedirdi hem içirdi, hem de bağışlarda bulunduktan sonra yanından ayrıldılar.

İlim adamları der ki: Her bir günahı saklayıp gizlemek mümkündür, kibir müstesna. Çünkü kibir açıklanması kaçınılamaz bir fısk (yol)dır. Bütün isyanların da asıl esası odur.

Sahih hadiste de şöyle buyurulmuştur: “Mütekebbirler kıyâmet gününde toz zerrecikleri gibi haşredileceklerdir. Büyüklenmeleri dolayısıyla insanlar onları ayakları ile çiğneyecektir.” Tirmizî, Kıyâıne 47; Müsned, II, 179. t Aynı manada farklı lâfızlarla). Yahut Hazret-i Peygamberin şu âyetinde buyurduğu gibi olacaklardır: “Mahşer günü onların vücutları o kadar küçültülecek ki bu küçülüş nihayet onlara zarar verecektir, Ateşte ise vücutları o kadar büyüyecek ki bu büyüme niyahet onlara zararlı olacaktır.”

Nahl 22

Sizin ilahınız bir tek ilahtır. Ahirete inanmayanların kalpleri inkârcıdır. Onlar büyüklük taslayanlardır.

Diyanet Vakfı
İlahınız bir tek Tanrıdır. Fakat ahirete inanmayanlar var ya, onların kalpleri inkarcı, kendileri de böbürlenen kimselerdir.

Kurtubi Tefsiri
Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır. Âhirete inanmayanların ise kalpleri inkâr edicidir. Hem onlar büyüklük taslayanlardır.

“Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır,” Şanı yüce Allah, kendisine şirk koşmanın imkânsızlığını açıkladıktan sonra, hak mabudun bir ve tek olduğunu, O’ndan başka bir Rabb, O’ndan başka bir ilâh olmadığını beyan etmektedir.

“Âhirete inanmayanların ise, kalpleri inkâr edicidir.” Yani, onların kalpleri, verilen öğüdü kabullenmez ve Öğüt ve hatırlatmanın kalplerine bir etkisi olmaz. Bu, Kaderiyyenin görüşünü reddetmektedir.

“Hem onlar, büyüklük taslayanlardır.” Yani onlar, hakkı kabul etmeye yanaşmayarak, ona karşı büyüklük taslayan, böbürlenen mütekebbirlerdir. el-Bakara Sûresi’nde (2/34. âyet, 7- başlıkta) istıkbâr’ın (büyüklenmenin), anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Nahl 21

Ölüdürler, diri değillerdir. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.

Diyanet Vakfı
Onlar diriler değil, ölülerdir. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.

Kurtubi Tefsiri
(Onlar) ölülerdir, diriler değil. Ne zaman diri İtileceklerini de fark edemezler.

Yüce Allah’ın:

“Halbuki, Allah’ı bırakıp da çağırdıkları” âyetinde geçen, Çağırdıkları” kelimesini genel olarak; Çağırdığınız” şeklinde “te” ile okumuşlardır. Çünkü bundan önceki âyet muhatap kipindedir. Ancak, Ebû Bekir, Âsım’dan ve Hubeyre de, Hafs’dan “ye” ile (“çağırdıkları” anlamında) okuduklarını rivâyet etmişlerdir. Yakub’un da kıraati bu şekildedir.

“Gizlediklerinizi de, açıkladıklarınızı da” anlamındaki âyetler ise, hepsi tarafından “te” ile muhatap kipi olarak okunmuştur Bundan tek istisna, Hubeyre’nin, Hafs’tan, onun da Âsım’dan, “ye” ile okuduğuna dair rivâyetidir. (O takdirde: Gizlediklerini de, açıkladıklarını da,,, anlamında olur.)

“Hiçbir şey yaratamazlar.” Hiçbir şey yaratmaya güçleri yetmez.

“Onların kendileri yaratılmıştır. (Onlar) ölülerdir.” Yani putlar, ölülerdir. Onlarda can yoktur. İşitmezler, görmezler. Bu da onların cansız oldukları anlamına gelir. Peki, siz hayat sahibi olduğunuz için onlardan daha üstün iken, nasil olur da bu putlara ibadet edersiniz?.

Bu tapındığınız putlar,

“ne zaman diriltileceklerini de fark edemezler.”

es-Sülemî,

“Ne zaman” kelimesindeki “hemze”yi esreli olarak okumuştur. Bunlar, iki ayrı söyleyiştir. Bu kelime, daha sonra gelen;

“Diriltilecekler” fiili ile nasb mahallindedir ve bu, istifham (soru.) anlamındadır. Onlar, ne zaman diriltileceklerini bilmezler, anlamındadır. Yine burada putlardan, tıpkı Âdemoğullarından söz edildiği gibi sözedilmektedir. Çünkü onlara tapanlar, bu putların söylediklerini anladıklarını, bildiklerini ve Allah nezdinde kendilerine şefaat edeceklerini iddia ediyorlardı. O bakımdan onlara, bu yanlış kanaatlerine göre hitap edilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Şanı yüce Allah, kıyâmet gününde putları canlı varlıklar halinde diriltecek ve bu putlar, kendilerine yapılan ibadetten uzak olduklarını ifade edeceklerdir. Dünyada ise bu putlar cansızdır ve ne zaman diriltileceklerini bilmemektedir.

İbn Abbâs der ki: Putlar, diriltilecek ve onlara ruh verilecektir. Putlarla birlikte şeytanları da bulunacaktır ve bunlar kendilerine ibadet edenlerden uzak olduklarını bildireceklerdir. Daha sonra şeytanlar ve müşrikler, verilen emir ile ateşe götürüleceklerdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Putlar da kıyâmet gününde kendilerine tapanlarla birlikte ateşe atılacaklardır. Buna delil, yüce Allah’ın:

“Gerçekten siz de, Allah’tan başka taptıklarınız da cehennemin odunusunuz?” (el-Enbiyâ, 21/98) âyetidir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah’ın:

“Hiçbir şey yaratamazlar, onların kendileri yaratılmıştır” Merhum müfessirin demek istediği şudur; “Ne zaman?” anlamındaki lâfız aynı zamanda bir soru edatıdır. Bu cümlede ise bir zaman zarfı olarak, sonra gelen fiil ile nasb konumundndır. Normalde cümlede bu lâfız fiilden sonra gelmesi gerekirken, soru anlamını ihtiva eden bir edat oluşundan dolayı daha önce gelmiştir. âyeti ile ifade tamam olmaktadır. Daha sonra yeni bir cümleye başlanılarak, yüce Allah, müşrikleri ölüler olarak nitelendirmektedir. Buradaki ölüm ise, küfür ölümüdür.

“Ne zaman diriltileceklerini de fark edemezler” yani, kâfirler ne zaman diriltileceklerini, yani diriliş vaktini bilmezler. Çünkü onlar, öldükten sonra dirilişe îman etmiyorlar ki, Allah’ın huzuruna çıkmak için gereken hazırlıklarını yapsınlar.

Bir diğer açıklama şöyledir: Onlara kıyâmetin ne zaman olacağını ne bildirdi? Belki de pek yakındır.

Nahl 20

Allah’tan başka çağırdıkları hiçbir şey yaratmazlar. Kendileri yaratılmıştır.

Diyanet Vakfı
Allahı bırakıp da taptıkları (putlar), hiçbir şey yaratamazlar. Çünkü onlar kendileri yaratılmışlardır.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki, Allah’ı bırakıp da çağırdıkları hiçbir şey yaratamazlar. Onların kendileri yaratılmıştır.

Nahl 19

Allah, gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyi bilir.

Diyanet Vakfı
Allah, gizlediğinizi de açıkladığınızı da bilir.

Kurtubi Tefsiri
Allah, gizlediklerinizi de, açıkladıklarınızı da bilir,

“Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışırsanız, onları sayamazsınız” âyetine dair açıklamalar, bundan önce İbrahim Sûresi’nde (14/34. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Şüphesiz Allah çok mağfiret edendir, çok rahmet edendir. Allah, gizlediklerinizi de, açıkladıklarınızı da bilir.” Neyi saklarsanız, neyi açığa vurursanız hepsini bilir. Bütün bunlara dair yeterli açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Nahl 18

Allah’ın nimetini saymaya kalkarsanız, onu sayamazsınız. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Diyanet Vakfı
Allahın nimetini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız. Hakikaten Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışırsanız, onları sayamazsınız. Şüphesiz Allah, çok mağfiret edendir, çok rahmet edendir.

Nahl 17

Yaratan, yaratmayan gibi olur mu? Hiç düşünmez misiniz?

Diyanet Vakfı
O halde, yaratan (Allah), yaratmayan (putlar) gibi olur mu? Hala düşünmüyor musunuz?

Kurtubi Tefsiri
Yaratan, yaratmayan gibi olur mu hiç? Artık iyice düşünmeyecek misiniz?

“Yaratan” yüce Allah,

“yaratmayan” putlar

“gibi olur mu hiç? Artık iyice düşünmeyecek misiniz?” Şanı yüce Allah, hiçbir şekilde yaratamayan, zarar ve fayda veremeyen putlar hakkında, Arapların bu konudaki kullanımlarına uygun olarak, aklı eren varlıklara dair haber verirken kullandığı fiillere uygun fiil kullanmış ve haber vermiş bulunmaktadır. Çünkü Araplar, putlara tapıyorlardı, işte bu bakımdan, putlardan; “.. an, kimseler)” lâfzı ile söz edilmektedir. Yüce Allah’ın:

“Onların ayakları mı vardır.”(el-Arraf: 7/195) âyetinde olduğu gibi. Bu şekildeki kullanımın sebebinin, “yaratan” da sözü edilen zamir ile birlikte kullanılması olduğu da söylenmiştir, el-Ferrâ’ der ki: Bu, Arapların: ” Ben, biniciyi ve onun devesini birbirine karıştırdım. Artık bu hangisidir, bu da hangisidir bilemez oldum.” sözlerine benzemektedir. Halbuki, bunlardan birisi insan değildir. Oysa, her ikisi hakkında da insan için kullanılan ism-i mevsul kullanılmıştır

el-Mehdevî der ki: Yüce Allah hakkında; Kim?” ile soru sorulmakla birlikte; Ne?” ile soru sorulmaz. Çünkü, ikincisi ile cins isimler hakkında sofu sorulur. Şanı yüce Allah cins ve türünden bir varlık yoktur. Bundan dolayı Hazret-i Mûsa, Fir’avun kendisine:

“Rabbiniz kimdir ey Mûsa?” (Tâ-Hâ, 20/49) diye sorduğunda, cevap vermiş, ancak Fir’avun kendisine:

“Âlemlerin Rabbi dediğin nedir?” (eş-Şuara, 26/23.) diye sorduğunda -birinci şekildeki sorusuna cevap vermekle birlikte, ikinci şekildeki- soru tutarsız olduğundan dolayı ona cevap vermemiştir.

Âyet-i kerîmenin anlamı şudur: Sözü geçen şeyleri yaratmaya kadir olan elbetteki kendisi yaratılmış bulunan, zarar ve fayda veremeyen varlıklardan ibadete daha bir hak sahibidir.

“Bunlar, Allah’ın yarattığıdır. Haydi Ondan başkasının ne yarattığını gösterin bana.” (Lukman, 31/11);

“Yerden ne yarattılar bana gösterin?” (Fâtır, 35/40)

Nahl 16

Ve işaretler yaptı. Yıldızla da onlar yol bulurlar.

Diyanet Vakfı
Daha nice alametler (yarattı). Onlar, yıldızlarla da yollarını doğrulturlar.

Kurtubi Tefsiri
Ve nice alâmetler de (yarattı) Onlar yıldızlarla da yollarını bulurlar.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Alâmetler ve Yıldızlarla Yol Bulma:

Yüce Allah’ın:

“Ve nice alametlerde” âyeti ile İlgili olarak İbn Abbâs şöyle demektedir: Alâmetlerden kasıt, gündüzün yol işaret ve alâmetleridir. Yani O, yollarda kendileri vasıtası ile doğru yolun bulunabildiği birtakım alâmetler yaratmıştır.

“Onlar yıldızlarla da yollarını bulurlar.” Yani, geceleyin yıldızlarla yollarını bulurlar.

“en-Necm” kelimesi tekil olmakla birlikte bununla, çoğul olarak yıldızlar kastedilmektedir. İbn Vessâb, bu kelimeyi şeklinde okumuştur. el-Hasen ise “nûn”u damme (otre)li ve “dm” ile okumuş olup maksadı; şeklindeki çoğul olup “vav”ı hazf ile okumuştur. Şairin şu beyitinde kullanıldığı gibi:

“Aramızda fakir, kadı ve hakemdir,

O da senin, yıldızlar kaybolduğunda suya gitmen (şeklinde)dir,”

Aynı şekilde İbn Vessâb gibi okuyanların kıraati ile ilgili açıklama da böyledir. Ancak bu şekilde okuyanlar, daha hafif olsun dîye “dm” harfini de sakin okumuşlardır. Bununla birlikte kelimesinin; Yıldız” kelimesinin çoğulu olması mümkündür.

(Sözü edilen)

“Yıldizlar”ın hangileri olduğu hususunda farklı görüşler vardır. el-Ferrâ’ der ki: Bu yıldızlar, Oğlak takım yıldızı ile Ferkadân (Kuzey kutub yıldızı ile onun yanında, onun gibi sabit diğer yıldız) lardır. Bunun Süreyya yıldızı olduğu da söylenmiştir. Şair de şöyle demektedir:

“Nihayet sabahın aydınlanmaya başladığı sırada yıldız doğup

Sebzeler demetlenmiş ve biçilmiş olarak bırakılıp gidildiğinde

Onun bir kısmı bükülüp demet yapılmış, bir kısmı da biçilmiş olarak bırakılıp gidildiğinde, demektir ki, bu işler Süreyya yıldızının doğuşu esnasında yapılır.

el-Kelbt der ki; Buradaki alâmetlerden kasıt, dağlardır. Mücahid Ese, bunlardan kasıt yıldızlardır, demektedir. Çünkü, bazı yıldızlarla yol bulunur, bazısı da yol bulmaya yardımcı olmaz ama, alâmet olarak bulunur. Bu açıklamayı Katade ve en-Nehaî yapmıştır,

Yüce Allah’ın:

“Ve nice alâmetler de” âyetinde sözün tamamlandığı, daha sonra da yeni bir cümle ile “onlar, yıldızlarla da yollarını bulurlar denildiği de söylenmiştir. Birinci görüşe göre âyetin anlamı şudur; O, kendileri ile yol bulabileceğiniz şekilde sizin için alâmetler ve yıldızlar yarattı. Bu alâmetlerden bir kısmı kendileriyle yol bulunan rüzgârlardır.

Buradaki

“yol bulmak”tan kasıtın ne olduğu ile ilgili olarak iki görüş vardır:

Bu görüşlerden birisine göre, yolculuğunuz sırasında yolunuzu bulursunuz demek olup, Cumhûrun görüşü budur. İkinci görüşe göre ise, kıbleyi bulabilirsiniz, şeklindedir. İbn Abbâs da der ki: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan, yüce Allah’ın:

“Onlar yıldızlarla da yollarını bulurlar” âyeti hakkında sordum da, O: “Burada sözügeçen yıldız, oğlak takım yıldızıdır. Ey İbn Abbâs, Kıbleniz ona göredir ister karada olunuz, ister denizde olunuz, siz onunla doğru yolunuzu bulursunuz” diye buyurdu. Bunu da el-Maverdî nakletmektedir. el-M;1verdî, en-Nüket, 111, 183- Hadîsin sahih olmadığı belirtilmiştir. (Aynı yer, 315 no’hı dipnot).

2. Yıldızlarla Yol Bulma Keyfiyeti:

İbni’l-Arabî der ki: Bütün yıldızlar ile ancak yıldızların doğuşları, batışları, güney yarımküre yıldızlan ile kuzey yarımküre yıldızlarları arasındaki farkı bilen kimseler yol bulabilir. Bunlar ise sonrakiler arasında oldukça azdır. Süreyya yıldızı ile ise, ancak bu tür yıldızlar ile yolunu bulabilen kimseler yol bulabilir. Herkesin yol bulabileceği yıldız ise, oğlak takım yıldızı ile kuzey kutup yıldızı ve onun yanındaki yıldızdır (Ferkadân). Çünkü bunlar, doğuşları münhasır, belli yerdeki cihetleri sabit ve görünen yıldızlardır. Bunlar, değişmez kutbun etrafında deveran eder, dururlar. O bakımdan bu yıldızlar, yollar kaybedildiği takdirde karada ve denizlerin akıp gitmesi sırasında da denizde, cihet bilinemediği vakit cihet hususunda her zaman için doğru yolu göstericidirler. Bu da geneî olarak kişinin kutup yıldızını sol omuzunun arkasına almasıdır. Onun karşısındaki yön iset kıbleyi gösterir.

Derim ki: İbn Abbâs’ın, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yıldız hakkında soru sorması üzerine, Hazret-i Peygamber’in: “Bu, oğlak takım yıldızıdır. Sizin kıbleniz onun üzerindedir- Kara ve denizde olduğunuz vakit onunla doğru yolu bulursunuz” demiştir. Çünkü, oğlak takım yıldızlarının sonu küçük ayıdır. Kıblenin kendisine göre tesbit edildiği kutup yıldızı ise, bu ikisinin arasında yer alır.

3. Kıbleye Dönmenin Hükmü:

İlim adamlarımız derler ki: Kıbleye yönelmenin hükmü iki şekilde sözkonusudur:

Bir kimse eğer kıbleyi görüyor ve onu müşahede edebiliyor ise, oraya, yönelmesi, yönünün ona isabet etmesi, bütün bedeniyle de kıble cihetine yönelmeyi kastetmesi gerekir,

İkinci durum ise, Kâ’be’nin, namaz kılanın görmeyeceği bir yerde bulunmasıdır. O takdirde sahip olduğu delillerin yardımı ile ona doğru yönelmesi icabeder Bunlar ise güneş, ay, yıldızlar, rüzgâr ve kendisi vasıtası ile hangi cihette olduğunun bilinmesi mümkün olan herbir araçtır. Kâ’be’yi göremeyip içtihad ederek Görüldüğü kadarıyla buradaki “İctîhad ederek” lâfzım gerek yoktur. Hatta daha sağlıklı ifade “ictihad etmeyerek” şeklinde olmasıdır. Kâ’be’nin bulunduğu cihetten başka bir tarafa namaz kılan bir kimse, eğer içtihad edebilme imkanına sahip kimselerden ise, onun namazı olmaz, Eğer, içtihad edip delil kullanarak namaz kıldıktan sonra, namazını bitirdikten sonra, kıbleden başka bir tarafa namazını kıldığını anlayacak olursa, namazın vakti çıkmamış ise, namazını iade eder. Ancak bu iadesi de onun için vacip değildir. Çünkü o, farzını emrolunduğu şekilde eda etmiş bulunmaktadır. Bu anlamdaki açıklamalar, bundan önce el-Bakara Sûresi’nde (2/144. âyet, 3- başlık ve devamında) yeterince geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamd olsun.

Nahl 15

Yeryüzünde sizi sarsmasın diye sabit dağlar yerleştirdi. Irmaklar ve yollar yaptı. Umulur ki doğru yolu bulursunuz.

Diyanet Vakfı
Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam dağları, yolunuzu bulmanız için de ırmakları ve yolları yarattı.

Kurtubi Tefsiri
O, sizi çalkalayıp sallamasın dîye yeryüzünde sabit dağlar, ırmaklar ve maksatlarınıza ulaşasınız diye de yollar koydu.

“O, sizi çalkalayıp sallamasın diye yeryüzünde sabit” yerinde sapasağlam duran

“dağlar …koydu.”

“Sabit dağlar” kelimesi, Sapasağlam yerleşti ve kaldı” fiilinden gelmektedir. Şair der ki:

“Korkağın canı (kaçacak yer) arayıp dururken,

Ben sapasağlam duran bir şekilde sabreden nefsimle sebat gösterdim.”

ifadesi, Kûfelilere göre,

“sizi çalkalayıp sallamasın diye” takdirindedir. Basmalıların açıklamasına göre ise, sizi çalkalayıp sallamasını İstemediğimiz için… demektir.

” Sağa ve sola çalkalanıp sallanmak” demektir. Bir şey hareket etti, eder” demektir. Dallar yerlerinden oynadı, sağa sola eğildi” demektir. Adam böbürlenerek sağa sola çalımlı yürüdü” anlamındadır.

Vehb b. Münebbih der ki: Şanı yüce Allah, yeri yarattıktan sonra, çalkalanıp sallanmaya koyuldu. Melekler, bu hiçbir kimseyi sırtında tutmayacak dediler. Sabah olduğunda yere dağlar sabitleştirilmiş idi. Melekler, dağların neden yaratıldığını bilemediler.

Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) dedi ki: Yüce Allah, yeri yaratınca sallandı ve sağa sola meyletti ve: Rabbim dedi, Sen üzerimde masiyetler ve günahlar işleyecek, üzerime leşleri ve pislikleri atacak kimseler mi yaratacaksın? Bunun üzerine yüce Allah yere, gördüğünüz ve görmediğiniz dağları bıraktı.

Tirmizî (Sünen’inin) Tefsir bölümünün sonlarında şu rivâyeti kaydetmektedir: Bize Muhammed b. Beşşâr anlattı, bize Yezid b. Harun anlattı. Bize, el-Avvâm b. Havşeb haber verdi. O, Süleyman b. Ebi Süleyman’dan, o, Enes b. Malik’ten, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediğini nakletmektedir: “Allah, yeri yarattığında sallanıp çalkalanmaya başladı. Bu sefer dağları yarattı ve dağları yerin üzerine bıraktı. Böylelikle yerin sallanması durdu. Melekler, dağların güç ve kuvvetinden hayrete düştüler, Rabbimiz, yarattıklarından dağlardan daha güçlü birşey var mı dediler, O, evet, demir diye buyurdu. Yine, Rabbimiz, yarattıkların arasında demirden daha güçlü birşey var mı dediler, O, evet ateş diye buyurdu. Melekler: Rabbim, yarattıkların arasında ateşten daha güçlü birşey var mı dediler, O da evet, su diye buyurdu. Melekler, Rabbimiz, yarattıkların arasında sudan daha güçlü birşey var mı dîye sordular. O; evet rüzgâr diye buyurdu. Yine melekler, Rabbimiz, yarattıkların arasında rüzgârdan daha güçlü birşey var mı diye sordular, O da, evet sağ eliyle verdiği sadakasını solundan gizleyen Âdemoğludur, diye buyurdu.” Ebû Îsa (et-Tirmizî) der ki: Bu hadis, garip bir hadis olup bunun bu yoldan başka bir yolla merfu’ olarak rivâyet edildiğini bilmiyoruz. Tirmizî, Tefsir 3369 no’hı hadis; Müsned, III, 124.

Derim ki: Bu âyet-i kerimede, sebeplere başvurmanın ve onları yerine getirmenin en açık bir delili vardır. Halbuki yüce Allah, dağlar olmaksızın da yerin çalkalanmasını durdurmaya kadirdi, Bu anlamdaki açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.

“İrmaklar” yani, orada ırmaklar yaıttı veya ırmaklar koydu demektir “‘Ve maksatlarınıza” varmak istediğiniz beldelere

“ulaşasınız” yolunuzu şaşırmayasınız, kaybetmeyesiniz

“diye de” geniş

“yollar” ve dağ arasından geçitler

Nahl 14

O, denizi sizin hizmetinize verdi ki ondan taze et yiyesiniz ve ondan takınacağınız süsler çıkarasınız. Gemilerin, onun içinde suyu yara yara gittiğini görürsün. Ve O’nun lütfundan arayasınız diye. Umulur ki şükredersiniz.

Diyanet Vakfı
İçinden taze et (balık) yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren Odur. Gemilerin denizde (suları) yara yara gittiklerini de görüyorsun. (Bütün bunlar) onun lütfunu aramanız ve nimetine şükretmeniz içindir.

Kurtubi Tefsiri
Yine O, denizi, ondan taze et yemeniz ve ondan takınacağınız zineti çıkarmanız için emrinize verendir. Gemilerin orada (suları) yararak gittiklerini görüyorsun. O’nun lütfundan arayasınız ve şükredesîniz diye.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız:

1. Deniz ve Çeşitli Etlerin Birbirleriyle Değiştirilmelerinin Hükmü:

Yüce Allah’ın:

“Yine O, denizi… emrinize verendir” âyetinde sözü edilen denizin emrimize verilmesi, insanlara, onda tasarruf etme imkânının verilmesi, orada gemilere binmek, demirlemek ve buna benzer şekillerde emrimize verilmesi demektir. Bu, Allah’ın üzerimizdeki nimetlerindendir. Allah, dileseydi denizi bize musallat kılar ve bizi suda boğardı. Denize (el-Bakara, 2/50- âyetin tefsirinde) ve deniz avına dair açıklamalar (el-Mâide, 5/96. âyet, 2. bağlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Burada, yüce Allah, deniz avını

“et” diye adlandırmaktadır.

Mâlik’e göre etler üç cinstir: Dört ayaklı davarların eti bir cins, tüylülerin (kümes hayvanları ve kuşların) eti bir cins, suda yaşayan hayvanların eti de bir başka cinstir. Aynı cinsten hayvanların etlerinin, fazlalıklı olarak satılmaları câiz değildir Bununla birlikte İnek türü ve yabani hayvanların etinin fazlalıklı olarak, kuş ve balık cinsi etleriyle satılması caizdir. Aynı şekilde kuş türü etlerin binek, yabani hayvan ve balık etleriyle fazlalıklı olarak da satılmaları caizdir.

Ebû Hanîfe ise şöyle demiştir: Bütün et çeşitleri asılları gibi farklı türlerdir. İnek eti bir tür, koyun eti bir tür, deve eti bir türdür. Yabani hayvanların etleri de aynı şekilde farklı farklıdır. Kuşlar da, balıklar da böyledir.

Şâfiî’nin iki görüşünden birisi de bu şekildedir. Diğeri de şöyledir: Bütün davarlar, av hayvanları, kuşlar ve balıklar aynı cinstir, bunlarda fazlalık câiz değildir. Ancak, Şâfiî mezhebi âlimlerince, Şâfiî mezhebinin meşhur kabul edilen görüşü birinci görüştür.

Bizim delilimiz şudur: Şanı yüce Allah, canlı olan davarların isimlerini farklı farklı zikrederek;

“Sekiz çift (yaratmıştır). Koyundan iki çift, keçiden iki çift” (el-En’âm, 6/143) diye buyurduktan sonra:

“Deveden de iki çift, sığırdan da iki çift yarattı” (el-En’âm, 6/144) diye buyurmaktadır. Bütün bunlardan kasıt, et olduğuna göre, yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Size dört ayaklı davarlar helal kılındı.” (el-Mâide, 5/1) Bunların, koyun türü ile keçi türünün etlerinin birbirine yakın olduğu gibi, faydaları da birbirlerine yakın olduğundan dolayı, hepsinin ortak özelliğinin et olduğuna işaret edilmektedir. Bir başka yerde de:

“Ve canlarının çekecekleri kuş etinden…” (el-Vakıa, 56/21) âyetindeki “tayr; kuş” kelimesi, “tâir”in çoğuludur Çünkü yüce Allah, bir başka yerde:

“İki kanadıyla uçan herbir kuş” (el-En’âm, 6/38) diye buyurmaktadır. Böylelikle, bütün kuş etlerini aynı ad altında toplamaktadır. Burada ise, (balık hakkında); “Taze et” diye buyurarak, bütün balık türlerini tek bir çeşit olarak zikretmektedir. Dolayısıyla batıkların küçüğü ile büyüğü aynı özellikleri taşımaktadır. İbn Ömer’den rivâyet edildiğine göre ona, keçi etlerinin koç etleri karşılığında satılması aynı şey midir diye sorulmuş, da: Hayır demiştir. Bu konuda ona muhalefet eden kimse yoktur. O bakımdan bu, âdeta icma gibidir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın, yiyecekleri (buğday ve benzerlerini) ancak misli misline satmayı kabul edip aksini nehy et meşinin, bizim mezhebimize muhalif kanaatte olanların lehine delil olacak bir tarafı yoktur. Çünkü, yiyecek mutlak olarak zikredildiği vakit, hem buğdayı, hem de sair yenen şeyleri kapsar. Eti kapsamaz. Nitekim bir kimse: Ben bugün bir yemek yedim, diyecek olursa, onun et yediği anlaşılmaz. Aynı şekilde Hazret-i Peygamberin şu hadisi de muhalif kanaate sahip olanlara karşı delil teşkil etmektedir: “İki cins farklı farklı oldu mu, artık İstediğiniz gibi satabilirsiniz.” Müslim, Müsakaat Sİ; Ebû Dâvûd, Buyû’ 12. Aynı manada ve yakın lâfızlarla: Tirmizî, Buyû’ 23; Nesâî, Buyû’ 44, 50; Müsned, V, 19

Bunlar ise, birbirinden farklı cinslerdir. Aynı şekilde bizler, etin kuş eti karşılığında fazlalıklı olarak satılmasının câiz olduğunu ittifakla kabul etmiş bulunuyoruz. Bunun, illeti ise, zekât düşmeyen bir yiyeceğin, yine zekât düşmeyen bir et karşılığında satılması değildir. Balık etinin de kuş etine karşılık fazlalıklı olarak satılması da böyledir

2. Çekirge Satımı:

Çekirge ile ilgili mezhebimizde (Maliki mezhebinde) meşhur olan görüş, çekirgenin çekirge karşılığında fazlalıklı olarak satılmasının câiz olduğudur. Suhnun’dan bunun yasak olduğu görüşü de zikredilmiştir. Sonraki bazı ilim adamları da bu görüşe meyletmiş ve çekirgenin alınıp bir süre saklanabilen türden olduğu görüşünü belirtmişlerdir.

3. Et Yemeyeceğine Dair Yemin Eden Bir Kimse:

İlim adamları, et yememek üzere yemin eden kimsenin durumu hakkında farklı görüşlere sahiptirler. İbnü’l-Kasım der ki: Bu kişi, sözügeçen bu dört cins etten hangisini yerse yeminini bozmuş olur. Eşheb ise el-Mecmua’da şöyle demektedir: Ancak davarların etlerini yemesi halinde yemini bozulur. Yabani hayvanlar ile diğerlerini yediği için yemini bozulmaz. Böylelikle örf ve adete riâyet edilip lügavî lâfzın kullanımına tercih edilmiş olur. Bu görüş daha güzeldir.

4. Denizden Çıkartılan Süs Eşyaları:

Yüce Allah’ın:

“Ve ondan takınacağınız ziyneti çıkarmanız İçin” âyeti ile, inci ve mercan kastedilmektedir. Çünkü yüce Allah bir başka yerde:

“O iki denizden inci ve mercan çıkar” (er-Rahmân, 55/22.) diye buyurmaktadır. Halbuki süs eşyaları ancak tuzlu olduğu bilinen denizlerde sözkonusu olmaktadır. Zümrüt çeşitleri arasında denizden çıkartılanları olduğu da söylenir, el-Hüzelî inciyi nitelendirdiği şu sözlerinde hatalı bulunmuştur:

“Ve onu üzerinde tatlı suyun dolaştığı

Amber ve misk kokan bir inciden getirdi.”

Bu sözleriyle İncinin tadı sudan çıkartıldığını ifade etmektedir. (Bundan dolayı hatalı bulunmuştur).

Buna göre süslenmek haktır. Bu, yüce Allah’ın, Hazret-i Âdem’e ve onun soyundan gelenlere bir armağanıdır. Hazret-i Âdem yaratılmakla birlikte cennetin süsleriyle taçlandırılmıştır. Ona, Hazret-i Davud’un oğlu Hazret-i Süleyman’ın ondan miras aldığı yüzük de takılmıştır. Bu yüzüğe, dvâyec olunduğuna göre “Hatemü’l-\z” deniliyordu.

5. Kılık ve Kıyafette Riâyet Edilecek Bazı Hususlar:

Şanı yüce Allah, denizden çıkan süs eşyalarını zikrederek, erkeklere de kadınlara da genel bir lütuf ve ihsanda bulunduğunu bildirmektedir. Dolayısıyla denizden çıkan herhangi bir şey onlara haram değildir Yüce Allah, erkeklere altın ve ipeği haram kılmıştır, o kadar. Sahihte, Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)’dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “ipek giymeyiniz. Çünkü dünyada onu giyen âhirette onu giymeyecektir.” Buhârî Libâs 25; Müslim, Libâs 11; İbn Mâce, Libâs 16: Müsned, III, 101. Dünyada ipek giyinenlerin, ahiretten bir paylarının olmayacağını belirten rivâyetler için bk. Buhâri, Cumua 7, Buyû’ 40. Etime 29, Eşrıbe 28. Edeb 66: Müslim, Libâs 4-10; Ebû Dâvûd, Salât 213. Iİbfls 7; Nesâî, Cıımım il, Salâtu’l-İdeyn 5; Muvatta’, Libâs 18…

Buna dair açıklamalar inşaallah Hac Sûresi’nde (22/23. âyetin tefsirinde) gelecektir. Buhârî de İbn Ömer’den rivâyet ettiğine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) önce altından bir yüzük edinmiş ve bu yüzüğün taşını avucun içine doğru yerleştirmişti. Yüzüğün kaşına da “Muhammedün Resûlüllah” ifadesini kazdırmışti. Bunun üzerine ashab da onun gibi yüzük edindiler. Hazret-i Peygamber, onların bu şekilde yüzük edindiklerini görünce yüzüğü attı ve şöyle buyurdu: “Ben, bu yüzüğü ebediyen bir daha takmayacağım.” Bundan sonra gümüşten bir yüzük edindi, bu sefer ashab da gümüş yüzükler edindiler. İbn Ömer der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sonra o yüzüğü Ebû Bekir, sonra Ömer, sonra da Osman taktılar. Bu, Hazret-i Osman’ın elinden Eriş kuyusuna düştüğü vakte kadar böylece devam etti.! Buhârî, Libas 46; Ebû Dâvûd, Hatem 1: Nesâî, Zîne 53

Ebû Dâvûd da der ki: insanlar, Hazret-i Osman’a yüzük elinden düştüğü vakte kadar muhalefet etmemişlerdi. Ebû Dâvûd, Hatem 1.

İlim adamları bütün erkekler için gümüş yüzük edinmenin câiz olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. el-Hattâbî der ki: Kadınların gümüş yüzük kullanmaları mekruhtur. Çünkü bu erkeklerin kılık kıyafetleri arasında yer alır. Eğer, altın bulamayacak olurlarsa, o gümüşü zaferan veya buna benzer birşeyle sarartma yoluna gitsinler, Selef ve halefin âlimlerinin Cumhûru, erkeklerin altın yüzük kullanmalarının haram olduğunu ka bu İletmektedirler. Ancak, Ebû Bekir b. Abdurrahman ile Habbab’dan gelen rivâyet şaz bir muhalif kanaattir. Bunların herbirisine de bu konudaki nehy ve nesh ulaşmamış olmalıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Enes b. Malik’in Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın elinde gümüşten yapılmış bir yüzüğü yalnız birgün gördüğünü, sonradan da ashabın gümüşten yüzükler yaptırıp takındıklarını, bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bu yüzüğünü atarak ashabın da yüzüklerini attığına dair Buhârî ve Müslim’in rivâyet ettiği ki -lâfız Buhârî’nindir- Buhârî, Libâs 47; Müslim, Libâs 59, 60, Nesâî, Zîne 81. hadise gelince bu, İlim adamlarına göre İbn Şihab’ın bir yanılmasıdır. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın attığı altın yüzüktür. Buhârî, Libas 45, 53, Eyınsn 6; Müslim, Libns 62; Nesâî, Zîne 47; İbn Mâce, Libâs 41; Müsned, II, İS, 34. 60. 68, 36, 96, 127, 128. 153 Bunu da Abdulaziz b. Suhayb ile Sabit ve Katade, Enes’ten rivâyet etmişlerdir. Bu da İbn Şihab’ın Enes’den yaptıği rivâyete muhaliftir. O bakımdan tek kişi topluluğa muhalefet ettiğinde, topluluğun rivâyetini kabul etmek gerekir. Üstelik, İbn Ömer’in rivâyet ettiği hadis de topluluğun rivâyeti lehine tanıklık etmektedir.

6. Yüzüklere Yapılacak Nakışların Hükmü:

Erkeklerin gümüş yüzük kullanmalarının ve gümüşle süslenmelerinin câiz olduğu sabit olmakla birlikte, İbn Şîrîn ve onun dışındaki bir takım ilim adamları, bunlara nakış yapılmasını ve bu arada Allah’ın adının yazılmasını mekruh kabul etmişlerdir. İlim adamlarından bir kesim de bunlara nakış yapmanın câiz olduğunu kabul etmişlerdir.

Diğer taraftan, eğer yüzüğe Allah’ın ismini, yahut hikmetli bir söz, yahut Kur’ân-ı Kerîm’den bazı kelimeler nakşedip yüzüğü sol eline koyacak olursa, bu yüzük ile tuvalete girip sol eliyle istinca yapabilir mi? Saîd b. el-Müseyyeb ve Malik bunu, hafif (bir kerahet) görmüşlerdir.

Malik’e, eğer yüzükte Allah’ın ismi varsa ve bunu sol eline takıyor ise yüzük sol elinde olduğu halde istlnca yapabilir mi, diye sorulmuş, o da: Bunun hafif (tenzihi bir kerahet) olacağını ümid ederim, demiştir. Yine Malik’ten, bunu mekruh gördüğü rivâyet edilmiştir. Daha uygun olan budur. Bununla birlikte Maliki mezhebine mensup ileri gelen ilim adamlarının çoğunluğu bunun yasak olduğunu kabul etmişlerdir.

Hemmâm, İbn Cüreyc’den, o, ez-Zührirden, o da Enes’ten şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) tuvalete gittiği vakit yüzüğünü bir kenara bırakırdı. Tirmizî Libâs 6, “hasen-garib bir hadisdir” kaydıyla. Ebû Dâvûd der ki: Bu, münker bir hadistir. Hadis ancak İbn Cüreyc’den, o, Ziyad b. Sa’d’dan, o da ez-Zührîden, o, Enes’ten, bilinen rivâyete göre ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) önce gümüşten bir yüzük edinmiş, sonra onu bırakmıştır, şeklindedir. Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadisi de Hemraâm’dan başka kimse rivâyet etmiş değildir. Ebû Dâvûd, Tahâre 10.

7. Hazret-i Peygamberin ve Bazı Zevatın Yüzüklerine Kazdırdıkları İfadeler:

Buhârî’nin, Enes b. Malik yoluyla rivâyet ettiğine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) gümüşten bir yüzük edinmiş ve ona “Muhammedun Resûlüllah” İbaresini kazıtmış ve şöyle demiştir: “Ben, gümüşten bir yüzük edindim. Ona da “Muhammed Resûlüllah” ifadesini nakşettirdim. Hiç kimse bu şekilde (yüzüğe) nakş ettirmesin.” Buhârî, Libas 54; Nesâî, Zîne 50; İbn Mâce, Libâs 39; Müsned, III, 187.

İlim adamlarımız derler ki: İşte bu, yüzük sahibinin yüzüğü üzerinde kendi adım nakşettirmesinin câiz olduğuna delildir. Malik der ki: Halife ve kadıların isimlerini yüzüklerine nakşettirmesi, onların özellikleri arasındadır. Hazret-i Peygamber’in kendi yüzüğünün nakşı gibi herhangi bir kimsenin isim kazdırmasını yasaklaması, Hazret-i Peygamber’in ismi ve Allah’ın İnsanlara gönderdiği Rasûlü olmak sıfatı dolayısıyladır.

Şamlılar ise, sultan (ve kamu görevlisi) dışındaki kimselerin yüzük edinmelerinin câiz olmadığını rivâyet ederler. Ayrıca bu hususta Ebû Reyhane’den bir hadis de rivâyet edilmekle birlikte bu, zayıf olusu dolayısıyla delil teşkil edebilecek özellikte olmayan bir hadistir. Hazret-i Peygamberin: “Herhangi bir kimsenin kendi yüzüğündeki nakşın benzerini kazdırmayı” yasaklaması ise, bu hususu reddetmekte ve bütün insanların -Hazret-i Peygamber’in nakşettirdiği ifadeyi kazdırmamaları şartıyla- yüzük edinmelerinin câiz olduğuna delil teşkil etmektedir,

ez-Zührî’nin yüzüğü üzerindeki ifade, “Muhammed, Allah’tan afiyet diler” anlamında idi. Malik’in yüzüğüne kazdırdığı ifade ise: “Hasbiyallah ve ni’me’l-vekil: Allah bana yeter, O ne güzel vekildir” şeklinde idi.

Tirmizî el-Hakîm de, “Nevadiru’l-Usul” adlı eserinde, Mûsa (aleyhisselâm)’ın yüzüğü üzerinde nakşettiği ifadenin;

“Her bir vadenin yazılmış bir hükmü vardır” (er-Ra’d, 13/38) anlamındaki âyet olduğunu zikretmektedir. Nitekim bu, daha önce er-Ra’d Sûresi’nde (anılan âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Ömer b. Abdulaziz oğlunun bin dirhemlik bir yüzük satın aldığını haber alınca, oğluna şu mektubu yazmıştır: Bana ulaşan habere göre sen, bin dirheme bir yüzük satın almışsın. Şimdi o yüzüğü sat ve ondan bin aç kimseye yemek yedir ve bir dirhemlik demir bir yüzük satın al. Üzerine de: “Kendisinin gerçek değerini bilen kimseye Allah rahmet eylesin” (anlamındaki) ibareyi yazdır.

8. Süs Eşyası Takınmayacağına Dair Yemin Eden Kimse:

Bir kimse, süs eşyası takınmayacağına dair yemin ettikten sonra, inci takınırsa, yeminini bozmuş olmaz. Ebû Hanîfe de böyle demiştir. İbn Huveyzimendâd der ki: Çünkü her ne kadar sözlük İsmi ile süs, inciyi de kapsamakta ise, yemin eden kimse yemininde bunu kastetmemiştir. Yeminler ise örl ile tahsis olunurlar. Nitekim bir kimse herhangi bir döşek üzerinde yatmamak üzere yemin edecek olsa, sonra da yerin üzerinde yatarsa, o kişinin yemini bozulmuş olmaz. Aynı şekilde bir kimse herhangi bir kandille aydınlanmamaya yemin etse ve güneş ışığında otursa yine yemini bozulmuş olmaz. Her ne kadar yüce Allah, yeryüzüne döşek, güneşe de kandil ismini vermiş ise de bu böyledir.

Şâfiî, Ebû Yûsuf ve Muhammed ise şöyle, derler: Bir kimse süs takınmamak üzere yemin eder, sonra da inci takınırsa, bu kimsenin yemini bozulur. Çünkü, yüce Allah:

“Ve ondan takınacağınız ziyneti çıkarmanız İçin,..” diye buyurmuştur. Denizden çıkan ziynet ise, inci ve mercandır.

9. Denizde Akıp Giden Gemiler:

Yüce Allah’ın:

“Orada yararak gittiklerini görüyorsun” âyetinde sözü edilen gemiler ve deniz yolculuğu ile ilgili açıklamalar, daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/50. âyet, ile 164. âyet, 3, 4. başlık ve devamlarında) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah’ın;

“Yararak gittiklerini” âyetini, İbn Abbâs akıp gittiklerini diye açıklamıştır. Saîd b. Cübeyr, onların boylu boyunca gittiklerini, el-Hasen de ağırlıklarıyla gittiklerini diye açıklamışlardır. Katade ve ed-Dahhâk ise, bu gemiler aynı rüzgârla ileri doğru da, geri doğru da gidip gelmektedir, Bunun, denizin içerisinde sallanıp durur halde akıp gittikleri anlamında olduğu da söylenmiştir.

Bu kelimenin kökünü teşkil eden; ‘ın asıl anlamı, suyu sağdan ve soldan yarmak demektir. Gemi ses çıkartarak suyu yarıp gittiği takdirde; denilir. İşte yüce Allah’ın:

“Gemilerin orada (suları) yararak gittiklerini görüyorsun” âyeti da buradan gelmektedir. Yani, onların akıp gittiklerini görmektesin, demektir.

el-Cevherî der ki: “Yüzücü göğsüyle suyu yardı” demektir “Yeri ziraat kastıyla yardı” anlamındadır. İyice ekin bitirmesi İçin suyu yerin içerisinde durdurmak anlamı için de aynı kökten gelen kelime kullanılır.

Taberî der ki: Sözlükte bu kelime esen rüzgânn çıkardığı ses demektir. Taberî burada bu sesin suda olması kaydını sözkonusu etmeyerek şöyle der: Ebû Uyeyne’nin azadlısı Vâsıl’ın şu ifadeleri de bu kabildendir: Sizden herhangi bir kimse küçük abdest bozmak İstediği vakit, rüzgârın hangi taraftan ses çıkararak estiğini tesbit etsin.” Böylelikle rüzgâr küçük abdestini üzerine geri sıçratmasın diye rüzgâra yüzüyle yönelmekten uzak dursun.

“O’nun lütfundan arayasınız” deniz yolculuğuna, ticaret ve kâr elde etmek maksadıyla çıkasınız,

“ve şükredesiniz diye.” Bütün bunlara dair açıklamalar bundan önce el-Bakara Sûresi’nde (2/164. âyette, 6. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah’a hamd olsun.

Nahl 13

Ve yeryüzünde sizin için çeşitli renklerde yarattığı şeylerde de. Şüphesiz bunda öğüt alan bir kavim için bir ayet vardır.

Diyanet Vakfı
Yeryüzünde sizin için rengarenk yarattıklarında da öğüt alan bir toplum için gerçek bir ibret vardır.

Kurtubi Tefsiri
Ve yine sizin için yerde çeşitli renklerde yarattığı şeyleri de (size müsahhar kıldı). Bunlarda öğüt alan bir topluluk için elbette bir âyet vardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Allah’ın Yarattıkları:

“Ve yine sizin için yerde çeşitli renklerde yarattığı şeyleri de.” Yani, yeryüzünde sizin için yarattığı şeyleri de size müsahhar kıldı.

” Yarattı demektir. îsm-i faili; şeklinde gelir. “Zürriyet” de her iki tür yaratığın (İnsanların ve cinlerin) nesli demektir Ancak Araplar, hemzeyi terkederek “ye”ye dönüştürmüşlerdir. Çoğulu ise; şeklinde gelir. Allah zürriyetini artırsın, çoğaltsın” demektir. Topluluğu dağıtmak demektir. Hadiste geçen; Ateş İçin yaratılmış olan zürriyet anlamındadır. Bu tabir Hazret-i Ömer’in Halid b. Velide yazdığı bir mektubunda geçmektedir. (İbnu’l-Esir. en-Nihâye, II, 156)

2. Allah’ın Yarattıklarından İnsana Boyun Eğdirilenler;

Şanı yüce Allah’ın, yarattıkları arasında binekler, davarlar, ağaçlar ve bunun dışındaki varlıklar gibi boyun eğdirilmişi itaat altına alınmış olanlar vardır. Böyle olmayanları da vardır. Buna delil de, Malik’in Muvatta’’da Kâ’b el-Ahbâr’dan şöyle dediğine dair kaydettiği rivâyettir. Şayet benim söylediğim bazı sözler olmasaydı, yahudiler beni bir eşeğe dönüştürürlerdi. Ona: Peki bu söyler nelerdir, diye sorulunca o şunları okudu;

“Kendisinden daha azametli hiçbir şey bulunmayan Allah’ın zatına, hiç bir iyinin ve fâcirin dışlarına çıkamadığı Allah’ın eksiksiz kelimelerine; Allah’ın, bildiğim ve bilmediğim bütün güzel İsimlerine, yarattığı, varettiği ve yaydığı herbirşeyin şerrinden sığınırım.” Muvatta’’ Şenr 12

Yine, Muvatta’’da, Yahya b. Said’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) İsra’ya götürüldüğünde, cinlerden bir ifritin elindeki bir ateş alevi ile arkasından geldiğini gördü,,- Sözügeçen bu hadiste; “Ve yeryüzünde yarattıklarının şerrinden” ifadesi de geçmektedir. Muvatta’’, Şear 10 Biz, bunu ve bu anlamdaki diğer hadisleri başka yerde zikretmiş bulunuyoruz.

3. Öğüt Almayı Gerektiren Alâmetler:

“Çeşitli renklerde” âyetindeki; Çeşitli” kelimesi, hal olarak nasbedilmiştir “Renklerden kasıt, şekil ve görünümleridir. Yani, hayvanların, ağaçların ve diğer yaratıkların şekil ve görünümleri farklı farklıdır.

“Bunlarda” yani, bunların şekil ve çeşitlerinin farklılığında

“öğüt alan” ve bütün bu varlıkları müsahhar kılmasının yüce Allah’ın vahdaniyetinin alametleri olduğunu, O’ndan başka hiçbir kimsenin bunlara güç yetiremeyeceğini bilen

“bir topluluk için elbette bir âyet” bir ibret

“vardır.”

Nahl 12

Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da O’nun emriyle emre amade kılındı. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir kavim için ayetler vardır.

Diyanet Vakfı
O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da Allahın emri ile hareket ederler. Şüphesiz ki bunlarda aklını kullananlar için pek çok deliller vardır.

Kurtubi Tefsiri
Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ay’ı size müsahhar kıldı. Yıldızlara da O’nun emriyle boyun eğdirilmiştir. Bunlarda aklını kullanacak bir topluluk için elbette âyetler vardır.

“Geceyi ve gündüzü…” âyeti,

“geceyi ve gündüzü sizin için sükûn bulasınız ve lütfundan arayanınız diye yaratmış olması O’nun rahmetindendir” (el-Kasas, 28/73) âyetine benzemektedir. (Geceyi) sükûn için, (gündüzü) çalışmak için

“güneşi ve ayı size müsahhar kıldı. Yıldızlar da O’nun emriyle boyun eğdirilmiştir.” Yani, vakitlerin bilinmesi, meyvelerin, ekinlerin olgunlaşması için (güneş ve aya); karanlıklarda da yol bulmak için yıldızlara boyun eğdirilmiştir,

İbn Âmir ve Şam halkı: Güneş, ay ve yıldızlar da müsahhar kılınmışlardır” anlamında mübtedâ ve haber olmak üzere ref ile okumuşlardır. Diğerleri makabline atfederek nasb ile okumuşlardır.’ Bu okuyuşa göre âyetin anlamı şöyle olun Geceyi ve gündüzü size müsabhar kıldı. Güneşe, ay’a ve yıldızlara da O’nun emriyle boyun eğdirilmiştir… Hafs, Âsım’dan rivâyetle; Yıldızlar”ı merfü’ olarak; Boyun eğdirilmiştir” lâfzını da onun haberi olarak okumuştur. Güneşi, ay’ı ve yıldızlan da musahnar kıldı” ifadeleri nasb ile; Boyun eğdirilmiştir” ifadesi ise, ref ile okunmuştur. Bu da hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olup, onlara boyun eğdirilmiştir, takdirindedir. Bu kelimeyi nasb ile okuyanların kıraatine göre ise, te’kid edici bir haldir. Yüce Allah’ın;

” O, tasdik edici olmak üzere haktır” (el-Bakara, 2/91) âyetinde olduğu gibi.

“Bunlarda aklını kullanacak bir topluluk için elbette âyetler vardır” yani, Allah’tan, onların dikkatlerini çektiği ve kendilerini muvaffak kıldığı şeye dair gelmiş pekçok âyetler vardır, demektir.

Nahl 11

Onunla sizin için ekin, zeytin, hurma, üzüm ve her çeşit meyveden bitirir. Şüphesiz bunda düşünen bir kavim için bir ayet vardır.

Diyanet Vakfı
(Allah) su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. İşte bunlarda düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır.

Kurtubi Tefsiri
O su ile sîzin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitiriyor. Bunda düşünen bir topluluk için elbette birer âyet vardır.

Yüce Allah’ın:

“O su ile sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitiriyor” âyetindeki;

“Bitiriyor” âyetini, Ebû Bekir, Âsım’dan; Bitiriyoruz” şeklinde tazim nûn’uyla okuduğunu rivâyet etmektedir. Ancak, genel olarak bu, Allah sizin İçin bitiriyor anlamında “ya” İle okunmuştur. Arapçada; Yer ekin bitirdi” şeklindeki kullanım ile; kullanımı aynı anlamdadır.

Yine, Bakliyat bitti” ile kullanımı aynı anlamdadır. el-Ferrâ’ da şu beyiti nakletmektedir:

“Ben, ihtiyaç sahiplerinin evlerinin etrafında bakliyat bitinceye kadar

Orada oturduklarını gördüm.”

Buradaki hemzeli kullanım ile hemzesiz kullanım aynı anlamdadır. ” Allah onu bitki gibi yetiştirdi” tabiri ile O da bitki gibi yetişmiştir” ifadesi, ğayr-i kıyasi olarak kullanılır. Çocuğun etek bölgesinde tüy bitti” anlamındadır.” Ağaç dikti” demektir Aynı kökten olmak üzere; Ecelinin, gözlerinin önünde olduğunu bil” denilir. Çocuğu terbiye ettim, yetiştirdim” Nebat ve bitki yeri” demektir. Mesela; Malları ve çocukları ne güzel gelişip yetişmektedir” anlamındadır. Küçük çocukları yetişti” anlamındadır. Filan oğulları kötü yetişmiş çocuklardır, demektir. Genç delikanlılar hakkında; ifadesi; tecrübesiz gençler anlamına gelir. “Nebît” Yemen’de bir kabilenin adıdır. “Yenbût” da bir ağacın adıdır. Bütün bu açıklamalar el-Cevherf den nakledilmiştir.

“Zeytin” kelimesi ‘in çoğuludur. Ağacın kendisine de, mahsulüne de aynı isim verilir. el-En’âm Sûresi’nde (6/141. âyet, 3- başlıkta ve devamında) bu mahsullerin zekâtının hükmü ile ilgili açıklamalar geçmiş bulunmaktadır, burada onları tekrarlamanın anlamı yoktur.

“Bunda” yani, yağmurların indirilmesinde ve bu mahsullerin yetiştirilmesinde

“düşünen bir topluluk için elbette birer âyet” delâlet ve alâmet

“vardır.”

Nahl 10

O, gökten su indirdi. Sizin içeceğiniz ondandır. Ondan ağaçlar meydana gelir, onlarda hayvanlarınızı otlatırsınız.

Diyanet Vakfı
Gökten suyu indiren Odur. Ondan hem size içecek vardır, hem de hayvanlarınızı otlatacağınız bitkiler.

Kurtubi Tefsiri
Sîzin için gökten bir su indiren O’dur. İçecek de ondandır, hayvanlarınızı yaymakta olduğunuz bitkiler de andandır.

“İçecek (şarab)”; içilen şey demektir.

“Bitki (şecer)”in de ne demek olduğu bilinmektedir. Yani, yüce Allah, yağmurlardan bitkiler, ağaçlar ve asmalar (çardak kurulmasını gerektiren ağaçlar) yetiştirir.

“Yaymakta olduğunuz” develerinizi otlatmakta olduğunuz (bitkiler…).

Otlakta yayılan hayvan otladı” demektir. Bu kabilden olan hayvanlara da “sâime” denilir. Otlayan mal” anlamındadır. “Sâim” ile “sâime’nin çoğulu “sevâim” şeklinde gelir. Davarları otlağa çıkardım” demektir. Otlağa çıkaran” Otlağa çıkarılan” demektir, Şair der ki:

“Develeri otlatan (deve çobanı) kadının oğlu, böylesi sana daha uygundur.”

“Sevm” aslında merada uzaklara gitmek demektir. ez-Zeccâc der ki: Bu kelime alâmet anlamındaki; ‘dan alınmıştır, Yani, bu otlayan hayvanlar, yeryüzünde otlamak suretiyle birtakım alâmetler bırakırlar. Yahut meraya gönderilmek için bu hayvanlara işaretler konulduğu için bu ismi almış da olabilirler.

Derim ki:

“el-Haylu’l-Müsevveme” (Âl-i İmrân, 3/14) otlağa salman atlar demek olduğu gibi, “alâmet konulan atlar” anlamına da gelir. Yüce Allah’ın;

“İşaretlenmiş” (Ali-İmrân, 3/125) âyetinde de bu anlamdadır el-Ahfeş der ki: Bu, işaretlenmiş anlamında olduğu gibi, gönderilmişle, elçi olarak görevlendirilmişler anlamında da olur. Mesela; “Davarları oraya gönderdi” anlamındadır. “Sâime” de buradan gelmektedir Kelimenin “ya ve nun” ile çoğul yapılması ise atların işaretlenmiş olmaları ve bunların üzerinde de binicilerinin bulunmasından dolayıdır.

Nahl 9

Doğru yolu göstermek Allah’a aittir. Ondan sapmalar da vardır. Dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi.

Diyanet Vakfı
Yolun doğrusu Allahındır. Yolun eğrisi de vardır. Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi.

Kurtubi Tefsiri
Doğru yolu göstermek Allah’a aittir Ama onlardan bazısı da eğridir. O dileseydi, elbette hepinizi toptan hidâyete erdirirdi.

“Doğru yolu göstermek Allah’a aittir.” Doğru yolun gösterilmesi, beyan edilmesi Allah’a aittir, demektir. Burada (“göstermek” anlamındaki kelime olan) muzaf hazf edilmiştir.

“Doğruyol”dan kasıt İslâm’dır. Yani, peygamberler göndermekle, delil ve belgelerle bu yolu açıklamak Allah’a aittir.

“Kasdu’s-Sebil” ise, doğru ve istenen yola gitmek için yolun yardımını almak demektir. Mesela, ifadesi, maksada ulaştıran yol, demektir.

“Onlardan bazısı da eğridir.” Yani, o yollardan kimisi, haktan sapmış ve hidâyete ulaştırmayan yollardandır. İmruu’l-Kays’ın su beyiti bu anlamdadır:

“Kimi yollar haktan uzak, kimi orta yollu Ve hidâyettir. Kimisi de feaatlıdır.”

Tarafe de şöyle demiştir:

Adevle gemisi yahut İbn Yîmin gemilerindendir.

Gemici kimi zaman onu doğrudan saptırır, kimi zaman da doğru rotada götürür.

“Adevlâ” Bahreyn’de bir şehirdir. Adevîî de denizci demektir. Bu açıklamaları “es-Sıhah” müellifi yapmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz ki bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun, başka yollara uymayın” (el-En’âm, 6/153) Buna dair açıklamalar, daha önceden (el-En’âm Sûresi belirtilen âyet-i kerimenin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlar arasından kimisi hak yoldan sapmaktadır. Yani, hak yoldan uzaklaşıp hidâyet bulamamaktadır. Bu gibi kimseler hakkında iki görüş vardır. Bir görüşe göre bunlar, değişik hevâların mensubu kimselerdir (sapık fırkalardır). Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. İkinci görüşe göre bunlar-yahudiîik, mecusilik, hırisiiyanlık gibi- küfür dinlerin mensuplarıdır.

Abdullah b. Mes’ûd’un mushafında ise, Kiminiz de eğridir (haktan sapıktır)” anlamındadır. Hazret-i Ali de; Kiminiz” diye okumuştur. Manası: Kiminiz o yoldan sapmaktadır, şeklinde olduğu söylenmiştir. Buna göre,…den, dan” bazı; den, dan” anlamındadır.

İbn Abbâs der ki: Yani, Allah kimi hidâyete iletmeyi dilerse, ona îmana giden yolu izlemeyi kolaylaştırır- Kimi de saptırmayı murat ederse, ona îmana giden yolu ve imanın fürû’unu (yani ona bağlı amelleri) ağırlaştırır.

Yüce Allah’ın:

“Doğru yolu göstermek” âyetinin, sizin yolda gidişiniz ve dönüşünüz… anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Yol” (anlamındakİ sebîl) kelimesi, tekil olmakla birlikte çoğul anlamındadır. Bundan dolayı ona raci olan zamir müennes olarak, On(lar)dan bazısı” diye kullanılmıştır. “Sebil: Yol” kelimesi, Hicazlıların şivesinde müennestir. (Ona ait zamirin müennes olması da bundan dolayıdır).

“O dileseydi elbette hepinizi toptan hidâyete erdirirdi” âyetinde meşîetin yüce Allah’a ait olduğunu beyan etmektedir. Bu ise, İbn Abbâs’ın, âyetin tevili ile ilgili yaptığı açıklamanın doğruluğunu ortaya koyarken, diğer taraftan Kaderiyyenin ve onlara muvafakat edenlerin kanaatlerini de -önceden de geçtiği gibi- reddetmektedir.

Nahl 8

Atları, katırları ve eşekleri binmeniz ve süs için yarattı. Ve sizin bilmediğiniz şeyleri de yaratır.

Diyanet Vakfı
Atları, katırları ve eşekleri binmeniz ve (gözlere) zinet olsun diye (yarattı). Allah şu anda bilemeyeceğiniz daha nice (nakil vasıtaları) yaratır.

Kurtubi Tefsiri
Hem binmeniz için, hem de süs olmak üzere atları, katırları ve merkepleri de (yarattı). Ve bilemeyeceğiniz daha nice şeyleri de yaratır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1. Atlar, Katırlar ve Merkepler, Davarlardan Farklıdır:

Yüce Allah’ın;

“Atları” âyeti, nasb ile atfedilmiş bir kelimedir. Atları da yarattı, demektir. İbn Ebî Able ise, Atlar, katırlar ve merkepler kelimelerinin tümünü ref ile okumuştur. (Onlara binmeniz içindirler, anlamına gelir).

Atlara “hayl” anlamının verilmesi, yürüyüşü ile böbürlenmesinden dolayıdır. Bunun tekili ise; şeklindedir. Tıpkı; Koyun” kelimesinin; tekili oluşu gibi. Bunun tekilinin olmadığı da söylenmiştir. Buna dair açıklamalar, bundan önce Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/14. âyet, 6. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır, ilgili hadisleri de orada zikretmiş bulunuyoruz,.

Şanı yüce Allah’ın, burada atları, katırları ve merkepleri ayrıca zikretmiş olması bunların, en’âm (davarlar) lâfzının kapsamına girmediğinin delilidir. Bir görüşe göre ise bunlar da “davarlar” lâfzının kapsamına girmekle birlikte, yüce Allah bunları binmek özellikleri dolayısıyla ayrıca zikretmiştir. Çünkü at, katır ve merkeplerin ağırlıklı özelliği, binmek kastıyla kullanılmalarıdır.

2. Bineklerin Kiraya Verilmesi:

Yüce Allah, davarları ve binekleri bizim mülkiyetimize vermiş, onları bizim emrimize uyacak hale getirmiş ve bizlere onları müsahhar kılmayı, onlardan yararlanmayı -kendinden bize bir rahmet olmak üzere- vermiştir. İnsanın mülk edinip de emri altında kullanması (teshir’i.) câiz olan hayvanların kiraya verilmesi de ilim ehlinin icmaı ile caizdir ve bu konuda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Yük taşıyan ve binek olarak kullanılan hayvanların kiraya verilmesine dair hükümler fıkıh kitaplarında geçmektedir.

3. Yük ve Binek Hayvanlarına Yük Vurulması, Yolculuğa Çıkılması ve Yük Taşıtmak İçin Kiralanan Hayvana Fazla Yük Vurmak:

Aynı şekilde, binek ve yük hayvanlarının gerek üzerlerine yük vurmak, gerekse de yolculuk yapmak kastıyla kiraya verilebileceği hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Çünkü yüce Allah:

“Ağırlıklarınızı yüklenir götürürler” (en-Nahl, 16/7) diye buyurmaktadır.

Yine İlim adamları bir kimsenin yük ve binek hayvanını hayvanın sırtından nerelerde ineceğini ve hangi su başlarında konaklayacağını, yol alışının keyfiyet ve niteliklerini, yolda kaç defa konaklayacağını belirtmese dahi, muayyen birçelüre gitmek üzere yük ve binek hayvanını kiraya vermesinin câiz olduğunu kabul etmişler ve bütün bu hususlarda insanlar arasında örf en kabul edilen hususları ölçü olarak almayı yeterli görmüşlerdir.

(Maliki mezhebine mensup) ilim adamlarımız derler ki: Kiraya verme, helal ve haram olan hususlarda aynen alış-veriş gibidir. İbnü’l-Kasım da, kumaşın ölçülerini ve boyunu nitelendirmeksizin Merv kumaşı karşılığında, belli bir yere kadar bir binek kiralamanın câiz olmadığını söylemiştir. Çünkü Malik, böyle bir alış-verişi câiz kabul etmez. Ancak alış-veriş bedeli olarak verilmesi câiz olan şeylerin kira ücreti olarak verilebilir.

Derim ki: -İnşaallah- bu hususta görüş ayrılığı yoktur. Çünkü bu bir icaredir. İbnü’l-Münzir der ki: Kendisinden ilim bellenen bütün ilim ehlinin icma ile kabul ettiklerine göre, bir kimse 10 kafîz Bir kafiz 24.432 gramdır. Bkz. Şer’i Ölçü Birimleri ve Fıkkî Hükümleri, Sh. 162 buğday taşımak üzere bir binek kiralayacak olsa ve şart koştuğu miktarı bu bineğe yükleyecek olup da bu hayvan telef olursa, kiralayanın herhangi bir sorumluluğu yoktur. Eğer 10 kafiz arpa yükleyecek olsa da durum böyledir.

Fakat bir kimse, 10 kafiz yüklemek üzere bir binek kiraladığı halde ona 11 kafiz yükleyecek olması halinde görüş ayrılıkları vardır. Şâfiî ve Ebû Sevr, böyle bir kimse hem bineğin değerini tazminat olarak Öder, hem de kirayı öder, derler. İbn Ebi Leyla ise şöyle der: Bu durumda kişi bineğin kıymetini öder ama, ayrıca ücret ödemez.

Bu hususta üçüncü bir görüş daha vardır. Bu görüşe göre de o kimse, kira ücretini öder. Ayrıca hem kira ücretinin bir bölümü, hem de bineğin kıymetinin bir bölümünü öder Fazla olarak ödeyeceği bu bölüm de hayvana şart koştuğundan fazla olarak yüklediği miktar kadardır. Bu en-Nuvman (b. Sâbit, yani Ebû Hanîfe), Yakub (Ebû Yûsuf) ve Muhammed’in görüşüdür.

Malik’in arkadaşı İbnu’l-Kasım der ki: Eğer fazladan konulan bu kafîz miktarı hayvanı telef edecek boyutlara ulaşmıyorsa ve benzeri bir yük dolayısıyla hayvanın telef olmayacağı biliniyorsa, kiralayanın tazminat ödeme sorumluluğu yoktur. Bununla birlikte binek sahibinin ilk kira ücreti ile birlikte fazladan konulan kafîz’in ücretini alma hakkı da vardır. Çünkü bu durumda o bineğin telef olması, ona vurulan fazla yük miktarı dolayısıyla değildir.

Bu, mesafenin aşılıp aşılmamasından farklı bir husustur Çünkü mesafenin aşılması tamamıyla bir haddi aşmaktır, haksızlıktır. O bakımdan az ya da çok miktarda mesafe aşılacak olursa, kiralayan tazminat öder. Şart koşulan miktardan fazla yük vurmakta ise hem bir İzin, hem de bir haksızlık (şartı aşmak) söz kon usudur. Eğer bu fazlalık normal şartlarda hayvanı telef etmiyor ise, bu durumda hayvanın kiralayana izin verilen hususlar çerçevesinde telef olduğu anlaşılır.

4. Belli Bir Mesafeye Kadar Yük Taşımak Üzere Kiralanan Bineğin Hükmü:

İlim ehli, belli ücret karşılığında belli bir yere kadar binek kiralayan ve bu mesafeyi aşıp daha sonra da kendisine izin verilen yere geri dönen kişinin hükmü hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Bir grup ilim adamı, şöyle demektedir; Eğer, belirlenen yeri aşacak olursa, tazminat ödemesi sözkonusudur. Belirlenen sının aştığından dolayı ayrıca kira ödemesi sözkonusu olmaz. es-Sevrî böyle demiştir.

Ebû Hanîfe şöyle demektedir: Ücret, belirlenen mesafe hakkında sözkünusudur. Belirlenmeyen mesafe hakkında ücret sözkonusu olmaz, çünkü o, şarta muhalefet etmişti-, o bakımdan, tazminat ödeyecektir. Yakub (Ebû Yûsuf) da böyle demiştir.

Şâfiî ise şöyle demektedir: Bu durumda belirlediği mesafenin ücretim de, bu mesafenin dışında aştığı miktarın mislinin ücretini de öder. Eğer binek telef olursa, o takdirde kıymetini ödemesi gerekir. Medinelilerin hocaları olan fukahâ-i seb’a da buna benzer bir kanaat belirterek şöyle demişlerdir: Eğer belirlenen mesafeye ulaştıktan sonra daha ileriye gidecek olursa, hayvan herhangi bir zarar görmezse, fazla mesafenin kirasını öder. Eğer hayvan teler olursa tazminatım öder.

Ahmed, İshak ve Ebû Sevr derler ki; Böyle bir durumda hem kira, hem tazminat ödemesi sözkonusudur.

İbnü’l-Munzir der ki: Biz bu görüşü benimsiyoruz.

İbnü’l-Kasım der ki: Kiralayan kimse, kiraladığı mesafeye ulaşacak olup da daha sonra bir mil ve o civarda bir mesafe yahut birkaç mil veya oldukça fazla sayılacak bir mesafe daha giderse ve hayvan bu durumda telef olursa bu takdirde hayvan sahibi ilk mesafenin kirasını alır ve isterse neye varırsa varsın, fazla mesafenin kirasını, isterse de o mesafeyi aştığı günde bineğinin kıymetini alır,

İbnü’l-Mevvâz der ki: Belirlenen mesafeden fazla bir adım daha gidecek olsa bile tazminat ödemesinin sözkonusu olduğu rivâyet edilmiştir.

Belirlenen mesafeden bir mil ve daha fazla bir mesafe gidilmesi halinde İbnü’l-Kasım, Malik’ten şöyle dediğini nakletmektedir: İnsanların belirlenen mesafede üzerinde durmadığı miktarlar dolayısıyla tazminat sözkonusu değildir.

İbn Habîb, İbn el-Mârişûn ile Esbağdan şöyle dediklerini nakletmektedir: Eğer fazla gidilen mesafe az ise, yahut kira ile tuttuğu uzaklıktan az miktar ileri gittikten sonra kiraladığı mesafeye kadar hayvanı sağ salim geri getirecek olup hayvan orada, yahut da kiraladığı yere dönerken yolda ölecek olursa, bu durumda fazla mesafenin kira ücretini almaktan başka bir hakkı yoktur. Bu, tıpkı yanında vedîa olarak bırakılan maldan borç aldığı şeyi geri vermesine benzer. Şayet benzeri süre zarfında eğer piyasa fiyatlarının değişebileceği kadar pekçok gün hayvanı alıkoymasını gerektirecek şekilde uzun bir mesafeyifazladan götürecek olursa, o takdirde tazminat öder. Tıpki belirlenen mesafe ya da zamanın aşılması halinde o aşılan mesafe ve süre içerisinde hayvanın ölmesi gibidir. Eğer bu fazlalık hayvanın ölümünü kolaylaştıracak türden olduğu bilinen bir fazlalık değil ise, izîn verilen yere geri döndürülmesinden sonra hayvanın ölmesi, bir kimsenin yanındaki vediadan borç aldığı miktarı geri vermesinden sonra telef olması gibidir. Eğer sözkonusu Fazlalık çok miktarda ise, o takdirde hayvanın ölümüne bu fazlalık sebep teşkil etmiş kabul edilin.

5. At, Katır ve Merkep Etlerini Yemenin Hükmü:

İbnü’l-Kasım ve İbn Vehb derler ki: Malik dedi ki: Yüce Allah:

“Hem binmeniz için, hem de süs olmak üzere atları, katırları ve merkepleri de (yarattı)” diye buyurarak, bunları hem binmek hem de süs olmak üzere yarattığını, etleri yenilsin diye yaratmadığını belirtmektedir. Buna benzer bir rivâyet, Eşheb’den de nakledilmiştir. Bundan dolayı bizim (mezhebimize mensup) ilim adamlarımız şöyle demişlerdir: At, katır ve eşeklerin etlerinin yenilmesi câiz değildir. Çünkü yüce Allah’ın, bunlar hakkında binmek ve süslenmek için yaratıldıklarını nass ile belirtmesi, bunun dışındaki özelliklerinin böyle olmadığının delilidir, Davarlar hakkında ise:

“Onlardan yersiniz de” (en-Nahl, 16/5) diye buyurmaktadır. Bu da, yüce Allah’ın lütuf” ve ihsan ettiği, belirttiği ısıtmaları ve başka menfeatleri ile birliktedir. Yüce Allah, böylelikle onlar hakkında meşru olan kesimin gerçekleşmesi suretiyle yemeyi bize mubah kılmıştır. İbn Abbâs ve el-Hakem b. Uyeyne de bu âyeti delil göstermişlerdir. el-Hakem der ki: At etinin yenilmesi, Allah’ın Kitabı gereğince haram kılınmıştır. Sonra da bu âyeti kerimeyi ve bundan önceki âyeti okuyarak şöyle demiştir: İşte bunlar etleri yenilsin diyedir, bunlar da binilsin diyedir.

İbn Abbâs’a at etini yemeye dair soru sorulunca, bunu mekruh gördüğünü belirterek, bu âyeti okuduktan sonra: İşte bunlar binilsin diye yaratılmış olanlardır, demiştir. Daha sonra bundan önceki:

“Davarları da yarattı ki, bunlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok menfaatler vardır” (en-Nahl, 16/5.) âyetini okuyup: İşte bunlar da yenilsin diye yaratılmıştır, demiştir.

Malik, Ebû Hanîfe, onların mezheplerine mensup ilim adamları, el-Evzaî, Mücahid, Ebû Ubeyd ve başkaları da böyle demiştir. Bunlar, Ebû Dâvûd’un, Nesâî ve Dârakutnî ile başkalarının rivâyet ettikleri şu hadisi delil gösterirler: Salih b. Yahya b. el-Mikdâm b. Ma’dikerib babasından, o dedesinden, o Halid b. el-Velid’den rivâyetine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hayber günü atların, katırların ve eşeklerin; yırtıcı hayvanlardan parçalayıcı azı dişi olan yahut da kuşlardan,pençesi olan hayvanların etlerini yemeyi yasaklamıştır. Dârakutnî’nin lâfzı bu şekildedir. Ebû Dâvûd, Et’ime 32; Nesâî, Sayd 30; Dârakutnî, IV, 287

Yine en-Nesâî, Halid b. el-Velid’den rivâyete göre o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’i: “Atların, katırların ve merkeplerin etlerinin yenilmesi helal değildir” derken dinlemiştir. Nesâî, Sayd 30.

Fukaha ve hadis âlimlerinin Cumhûru ise söyle demektedir: Bunların etlerinin yenilmesi mubahtır. Ebû Hanîfe’den de bu görüş rivâyet edilmiştir. Bir kesim İse, istisna teşkil ederek bunların etlerinin yenilmesinin haram olduğunu belirtmişlerdir. Önceden belirttiğimiz gibi el-Hakem b. Uyeyne bunlar arasındadır Bu görüş Ebû Hanîfe’den de rivâyet edilmiştir. Ebû Hanîfe’den bu üç ayrı rivâyeti de er-Rûyânî, “Bahru’l-Mezheb alâ Mezhebi’ş-Şâfiî” adlı eserinde nakletmektedir.

Derim ki: Hem nazarın (kıyasın) hem de haberin delil teşkil ettiği sahih görüş, at etlerinin yenilmesinin câiz olduğu ve âyet ile hadisin bu konuda bağlayıcı bir delil ihtiva etmediğidir. Âyet-i kerimede at etlerinin haram oluşuna delil yoktur. Çünkü âyet-i kerîme eğer buna delil teşkil etmiş olsaydı, aynı zamanda eşek etlerinin yenilmesinin haram olduğuna da delil teşkil etmesi gerekirdi. Bu sûre ise Mekke’de inmiştir.

Peki, Hayber yılı eşeklerin ellerinin yeniden haram kılınmasına ihtiyaç doğuran sebep nedir? Çünkü, -ileride de geleceği gibi- at etinin helal kılındığına dair haberler de sabit olmuştur. Aynı şekilde, şanı yüce Allah, davarları sözkonusu ettiğinde onların çoğunlukla görülen ve en önemli menfaatlerini sözkonusu etmiştir. Bunlar ise, yük taşımaları ve etlerinin yenilmelidir. Bunların sırtına binmeyi, bunlarla çift sürmeyi ve buna benzer diğer menfaatlerini sayı olarak zikretmemiştir. Halbuki, bunların sırtına hem binilir, hem de bunlarla çift sürülür. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“Allah, davarları bazısına bitlesiniz, bazısını da yiyesiniz diye sizin için yaratandır.” (el-Mu’min, 40/79) Yüce Allah, allar hakkında da:

“Hem binmeniz için hem de süs olmak üzere” diye buyurarak, yine çoğunlukla bunların sağladığı menfaatleri ve kullanılış maksatlarını zikretmekte, bunların sırtına yük vurmayı sözkonusu etmemektedir. Halbuki, görüldüğü gibi adarın sırtında da yük taşınabilmektedir. İşte bundan dolayı yüce Allah atların yenilmesini sözkonusu etmemiştir. Bunu ise yüce Allah, kendisine indirilenleri -ileride de geleceği üzere- açıklama görevini vermiş olduğu peygamberi açıklamış bulunmaktadır. Bu atların binilmek ve süs olmak üzere yaratılmış olmaları, yenilmemelerini gerektirmez. İşte herşeyi konuşturan yüce Yaratıcının konuşturduğu ineğin çift sürmek için yaratıldığını söylediğini görüyoruz. Buna göre adarın binmek için yaratıldığı illetinden hareketle etlerinin yenilmeyeceğini söyleyen kimsenin, ineğin de çift sürmek için yaratılmış olduğundan dolayı etinin yenmemesini söylemesi gerekmektedir. Oysa bütün müslümanlar ineğin etinin yenilmesinin câiz olduğunu icma ile kabul etmiştir. İşte bü hususta sabit olan sünnet gereğince atta da aynı hüküm sozkonusudur.

Müslim, Câbir’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hayber günü ehlî merkeplerin etlerini yemeyi yasakladı ve at etlerini yeme iznini verdi. Buhârî, Meğâzi 38, Zebüîl» 27; Müslim, Sayd 36; Ebû Dâvûd, Et ime 25.

Nesâînin de Hazret-i Câbir’den rivâyeti şu şekildedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hayber günü bize at etlerini yedirdi (yemeyi mubah kıldı) ve merkep ellerini yememizi yasakladı . Nesâi, Sayd 29

Yine Hazret-i Câbir’den gelen bir rivâyette de şöyle dediği kaydedilmektedir: Biz, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde at etini yerdik. Nesâî, Sayd 20

Eğer; Hazret-i Câbir’den gelen Hayber’de at etini yediklerine dair rivâyet, bir durumun nakledilmesi ve belli bir husustaki bir meseledir. O bakımdan onların, herhangi bir zaruret dolayısıyla atları kesmiş olmaları ihtimali vardır. Bu gibi hallerin gerektirdiği davranışlar, delil teşkil etmez; denilecek olursa, biz de şöyle cevap veririz:

Hazret-i Câbir’den gelen ve onun, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde at etini yediklerine dair bildirdiği haber, böyle bir ihtimali ortadan kaldırmaktadır. Eğer biz, böyle bir itirazı kabul edecek olursak ayrıca bu konuda Hazret-i Esmâ’dart gelen şu badis de bizi desteklemektedir; O, şöyle demektedir: Biz, Medine’de iken Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde bir at kestik ve onu yedik. Bu hadisi de Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Sayd 38

Nassın karşısında herhangi bir tercih edici sebep olmaksızın yapılan hertürlü te’vil, ancak mücerred bir iddia olabilir. Ona hiçbir şekilde iltifat edilmez ve dayanak alınmaz.

Dârakutnî de Esma yoluyla gelen hadiste, hiçbir te’vile yer bırakmayacak şekilde güzel bir fazlalık da rivâyet etmektedir. Esma der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde bir atımız vardı. Bu at, ölmek durumuna geldi, biz de onu kestik ve yedik. Dârakutnî, IV, 290. Aynen bk. Ebû Dâvûd, Elime 25- 32, 33; Nesâî, &ıyd 29, 30, 32; Tirmizî, Et’ime 5; İbn Mâce, Zebntîı 14. Görüldüğü gibi bu atın kesilmesi, öleceğinden korkulması sebebiyledir. Bunun dışında başka herhangi bir durum dolayısıyla değildir. Başarı Allah’tandır.

Eğer at da eşek gibi tek tırnaklılardandır, o bakımdan yenilmez, denilecek olursa, şu cevabı veririz:

Bu, kıyas-ı şebeh Kıyâs-ı Şebek: Nass ile hükmü belirtilen asla başvurularak, hükmü bulunmak istenen ferin (kıyasa esas olan) nsiHnrd.fi çeşitti benzerlerinin bulunması dolayısıyla, müaehitlirt feı’L en yakın bulduğu asla göre kıyas ederek hükmünü çıkarmaya çalışması demektir… (M. Ebû Zehra. Usulu’l-Fıkh, Kahire tarihsiz, s. 248, vd. eş-Şeyh Muhn mineci el-Hııdarî. Usuli’l-Fıkh, Kahire 1389/1969, s. 328 vd.) diye bilinen bir kıyastır. Usul bilginleri bunu kabul edip etmemek konusunda farklı kanaatlere sahiptir. Eğer biz bunu kabul edecek olsak domuz etinin haramlığı bu görüşü reddetmektedir. Çünkü, bilindiği gibi domuz, çift tırnaklıdır ve diğer çift tırnaklılardan farklı hükme sahiptir. Şayet, kıyas nassa karşı bir hüküm getiriyor ise, o takdirde bu kıyasın yapılması fasittir, görüşünden hareket edecek olursak, böyle bir itiraza da hiç bir önem atfedilmez,

Taberî der ki: Yenilmek için kendilerinden söz edilen hayvanlara binmenin câiz olduğunu ilim adamlarının icma ile kabul etmiş olmalarında, binilsinler diye yaratıldıklarından sözedilenlerin etlerinin yenilmesinin câiz olduğuna da aynı şekilde delil bulunmaktadır.

6. Katırların Hükmü:

Katırlar da eşekler ile aynı hükümde kabul edilir. Eğer atların etinin yenilmeyeceğini kabul edersek, o takdirde katırlar eti yenmeyen iki canlıdan türemiş bir türdür. Eğer, at eti yenilir kabul edersek, o takdirde katır, eti yenen ve yenmeyen iki hayvandan doğan bir hayvan demektir. O takdirde de usulde kabul edilen ilkeye göre haram hükmü galip ve baskın kabul edilir.

Aynı şekilde birisi kestiği yenilen, diğeri ise kestiği yenilmeyen kâfir ebeveynden doğanın kestiğinin hükmü de böyledir. Böyle bir ebeveynden doğanın kestiği, çer’i kesim olmaz ve onun kesimi ile kesilen hayvan da helal olmaz. el-En’âm Sûresi’nde (6/145- âyet 2. başlıkta) eşeklerin etlerinin haram kılınmasına dair açıklamalar geçmiş bulunduğundan bunu tekrarlamanın anlamı yoktur. Eşek etinin haram kılınış illetinin erkek bir hayvan ile Lut kavminin amelini yapması suretiyle kötü mayasını ortaya çıkarmak olduğu da söylenmiştir, o bakımdan ona da rics (murdar) ismi verilmiştir. et-Tirmizî el-Hakîm, Nevâdiru’l-Usûl, I. 543-544,

7. Atlara Zekât Düşer mi?

Âyet-i kerimede atlara zekât düşmediğine deh’l vardır. Çünkü, Şanı yüce Allah bize, yararlanmayı mubah kıldığı ve onlardan faydalanmak suretiyle bize ikramda bulunduğu lütuflan zikretmektedir. O bakımdan atlar dolayısıyla herhangi bir mükellefiyet -delil olmaksızın- sözkonusu olamaz. Malik, Abdullah b. Dinar’dan, o, Süleyman b. Yesar’dan, o, İrak b. Malik’den, o, Ebû Hüreyre’den rivâyet ettiğine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Müslümana kölesi dolayısıyla da, atı dolayısıyla da sadaka (zekât) düşmez.” Buhârî, Zekât 46; Müslim, Zekât 8; Ebû Dâvûd, Zekâî 11; Tirmizî, Zekât 8; Nesâi, Zekiît 16, 17; İbn Mâce, Zekât 15; Muvatta’, Zekât 37: Dârimî, Zekât 10; Müsned, II. 242. 249, 254, 410, 432, 469, 477.

Ebû Dâvûd’un da, Ebû Hüreyre’den rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Atlarda ve kölelerde -kölelerin fıtır sadakası müstesna- zekât yoktur. ” Ebû Dâvûd, Zekat 11.

Malik, Şâfiî, Evzaî, Leys, Ebû Yûsuf ve Muhammed de bu görüştedirler. Ebû Hanîfe ise der ki: Hepsi dişi, yahut erkek ve dişi karışık olup sâıme (odaklarda yayılıyor) iseler her bir ata karşılık, bir dinar zekât vardır. Arzu ederse de bunların kıymetlerini tesbit eder ve her ikiyüz dirheme karşılık beş dirhem zekât verir. O, bu hususta Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan nakledilen böyle bir rivâyeti delil göstermektedir: “Sâime olan atlarda herbirisi için bir dinar vardır.” Dârakutıî, ll, 126 Yine Hazret-i Peygamberin şu hadîsini de delil gösterir: “At üç türlüdür…”

Bu hadiste şu ifadeler de geçmektedir: “Gerek bu atların rakabelerinde, gerekse de -bineklerinde Allah’ın hakkını unutmaz-” Buhâri, Menakıb 28. Tefsir 99. sûre 1. Şirb U, İ’îisânı 24: Müslim, Zekât 24, Nesâî, Hnyl 1; İbn Mâce, Cîhâd 14; Muvatta’, Cîhüd 3: Müsned, II, 262.

(Delil olarak gösterdiği) birinci hadise verilecek cevap şudur; Bu, ancak Gavrek es-Sa’dî’nin, Cafer b. Muhammed’den, onun, babasından, onun da Hazret-i Cabir’den diye rivâyet ettiği bir hadistir. Dârakutnî ise der ki: Bu hadisi Cafer’den, sadece Gavrek münferiden rivâyet etmiştir ve bu oldukça zayıftır. Ondan öncekiler de zayıf ravilerdir. Dârakutni, II. 126.

Diğer hadise gelince Bu başlıktaki bilgiler ve buradan itibaren başlığın sonuna kadarki bölümler çoğunlukla İbn Abdi’l-Berr, et-Temhid, IV, 213-218 sahifeler arasında yer almaktadır. hadiste sözü edilen hak, eğer Savaş çağrısı yapılacak ve düşmanla Savaşmak İçin atına muayyen olarak ihtiyaç hasıl olursa, onunla Savaşa çıkması, ihtiyaç duymaları halinde, yolda kalmışları ve bineksizleri sırtında taşımasıdır. Böyle bir şey, taalluk ettiğî takdirde o kimse için vacip olur, Tıpkı zaruret halinde muhtaç, olanların yiyecek ihtiyaçlarım karşılamasının onun için muayyen bir hal alması gibi. İşte bunlar, atların rakabelerindeki Allah’ın hakkıdır.

Şâyet; bu, atların sırtlarındaki haktır, geriye onların rakabelerindeki hak kalmaktadır denilecek olursa, şu şekilde cevap verilir: Hadis, “onlardaki Allah’ın hakkını unutmaz” şeklinde de rivâyet edilmiştir. Dolayısı ile “Allah’ın onlardaki hakkı” ibaresi ile “onların rakabelerinde ve sırtlarında ki hakkı” ibaresi arasında herhangi bir fark yoktur. Her ikisinin de İhtiva ettiği mana aynı şeye racidir. Çünkü hak, onların tümüne taalluk eder.

İlim ehlinden bir topluluk da şöyle demektedir: Burada sözü edilen hak, bunlara güzel bir şekilde malik olmak, onların tokluk-açhklarını güzel bir şekilde kontrol etmek, onlara güzel davranmak, onlara ağır gelmeyecek şekilde binmektir. Nitekim Hadîs-i şerîfte: “Siz bu hayvanların sırtlarını kurulacağınız koltuklar bellemeyiniz” Dârimi, liii’zSr 39; Müsned, Mi 430-441. IV, 234, diye buyurulmaktadır Hadiste özellikle onların “rakabe”lerinden sözedilmesi, rakabe ve boyunların, yerine getirilmesi haklar ve görev olarak ifa edilmesi gereken vacipler, farzlar ile ilgili çokça kullanılmasından dolayıdır Nitekim yüce Allah’ın:

“O zaman mü’min bir rakabe (köle) azad etmelidir” (en-Nisa, 4/92) âyetin da bu kabildendir. Yine, Arapların “rakabe”yi taşınır ve taşınma?- mallar hakkında istiare yoluyla kullandıkları çokça görülmüştür. Nitekim Küseyyir şöyle demektedir:

“O, çok iyilik yapan, cömert bir kimsedir.

Güle Tcesinp tebessüm ettiğinde

O gülmesinden ötürü malların rakabeleri kilitlenir.”

Aynı şekilde, zekâi düşen hayvanların, kendi cinslerinden belli nisablan vardır. Atlar İçin böyle birşey sözkonusu olmadığına göre, onlar hakkında zekâtın da sozkonusu olmadığı ortaya çıkar. Diğer taraftan, zekâtın yalnızca atların dişilerinde vacip olduğunu söyleyip erkeklerinde sozkonusu olmadığını söylemek de onun (Ebû Hanîfe’nin) bir çelişkisidir. Çünkü Hadîs-i şerîfte bunlar arasında bir ayırım da gözetilmemektedir. Biz, atlara zekâtın düşmediğini söylerken, alın geliri için değil de, nesli için saklanan bir hayvan olduğunu ileri sürerek dişilerini de erkeklerine kıyas ederiz. Ürkeklerine ise zekât düşmemektedir. O halde, tıpkı katır ile eşeklerde olduğu gibi, atların dişilerinde (kısraklarda) da zekât vacip değildir.

Yine, Ebû Hanîfe’den, tek başına erkeklerine zekât düşmediği gibi, tek başına kısraklarda da zekât düşmediği şeklinde bir görüşü de rivâyet edilmiştir. Cumhûrun kabul ettiği görüş de budur.

İbn Abdi’l-Berr der ki: Atların zekâtı ile ilgili Hazret-i Ömer yoluyla gelen haber, ez-Zuhrî ve başkalarının rivâyetiyle sahihtir. Bu, aynı zamanda Mâlik’ten de rivâyet edilmiştir. Ondan, Cüveyriye’nin ez-Zührîden rivâyetine göre es-Sâib b. Yezid dedi ki: Ben babamın, atların kıymetlerini tesbit ettiğini sonra da bunların zekâtını Ömer’e verdiğini gördüm. Bu ise, Ebû Hanîfe’nin ve onun hocası Hammâd b. Ebû Süleyman’ın lehine bir delildir. Bununla birlikte İslam âleminin çeşitli bölgelerindeki rukahâdan herhangi bir kimsenin atlarda ve diğerlerinde zekâtı vacip kabul ettiğini bilmiyoruz. Bunu yalnızca Cüveyriye Malik’ten rivâyet etmiş olup, Cüveyriye sika bir ravidir.

8. Süs Olmak Üzere Yaratılanlar ve Daha Bilmediğimiz Nice Varlıklar:

Yüce Allah’ın:

“Süs olmak üzere” kelimesi, takdirî bir fiil ile nasb edilmiştir. Yani, Ve o, onları süs kılmıştır” takdirindedir. Bunun, mef’ûlün leh olduğu da söylenmiştir.

Süs (zinçt)- kendisiyle süslenilen şeydir. Bu güzellik ve süslenme eğer dünya metaından ise, şanr yüce Allah, dünya metaından yararlanma hususunda kullarına izin vermiş demektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Develer, sahipleri için bir İzzel kaynağıdır, koyunlar berekettir. Atların perçemlerinde ise hayır vardır. ” İbn Mâce, Sünen 69,

Bu hadisi el-Berkânî ve Sünen’inde İbn Mâce rivâyet etmişlerdir. Bundan önce de el-En’âm Sûresi’nde geçmiş bulunmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın izzeti develerde sozkonusu etmesi, develerden giyecek, yiyecek, süt, binek, onların sırtında -her nekadar ileri doğru hücumları, geri doğru kaçışları sözkonusu olmasa dahi- gaza yapmak suretiyle yararlanılabilmesindendir. Bereketin koyunlarda bulunması İse, yiyecek, giyecek, içecek ve çokça yavrulama özellikleri dolayısıyladır. Çünkü koyunlar, bir yılda üç defa yavrulayabilmektedir. Buna bağlı olarak koyunlar sakin mahluklardır. Kendilerine sahiplik edenleri de alçak gönüllülük ve yumuşak davranmaya İterler. Oysaki, çölde yaşayan ve binlerce deve sahibi olan kimselerin huyu bunun tam aksinedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in hayrın, ebediyyen atın perçemlerinde düğümlenmiş olduğunu ifade etmiş olması, atlar vasıtasıyla kazanç ve geçim İçin elde edilecek ganimet ve yine atlar vasıtasıyla düşmanların kahredilmedi, kâfirlerin yenik düşürülmesi ve yüce Allah’ın adının yüceltilmesi dolayısıyladır.

“Ve bilemeyeceğiniz daha nice şeyleri de yaratır.” Cumhûr: Nice yaratıkları yaratır, diye açıklamıştır. Yerin, karanın ve denizin derinliklerinde insanların görmedikleri ve onlara dair birşeyler işitmedikleri pekçok haşeral ve türlü zehirli hayvanları yaratmasıdır, diye de açıklanmıştır. Yüce Allah’ın:

“Ve bilemeyeceğiniz daha nice şeyleri de yaratır” âyeti ile; Allah’ın, cennette cennetlikler için, cehennemde cehennemlikler için yarattığı ve hiç bir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiç bir insanın da hatırına getirmediği şeyler olduğu da söylenmiştir.

Katade ve es-Süddî derler ki: Bus elbiselerde güve, meyvelerde de kurtların yaratılmasıdır

İbn Abbâs ise bu, Arşın altında bir pınardır, demiştir. Bunu, el-Maverdî nakletmektedir.

es-Sa’lebî der ki: İbn Abbâs dedi ki: Arş’ın sağında yedi gök ve yedi arz ile yedi denizin yetmiş kat büyüğü nurdan bir nehir vardır. Cebrâîl, her seher vakti o nehre girer, onunla yıkanır Nuruna nûr, güzelliğine de güzellik, büyüklüğüne büyüklük katar. Daha sonra bu yıkanmadan dolayı silkinir. Allah, herbir tüyden yetmişbin damla çıkartır. Her bir damladan da yedibin melek çıkar. Hergün onlardan yetmiş bin melek Beyt-i Ma’mur’a girerler, Kâ’be’ye de yetmişbin melek girer ve kıyâmet gününe kadar bir daha dönmezler.

Beşinci bir görüşe göre de, -Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet edildiğine göre- bu, beyaz bir arz parçasıdır. Bu, güneşin otuz günlük sürede aldığı mesafe kadardır. Şanı yüce Allah’a, yeryüzünde isyan edildiğini bilmeyen yaratıklarla doludur. Ashab, Hazret-i Peygamber’e: Ey Allah’ın Rasûlü, bunlar Âdemoğullarından mıdırlar diye sordu. Hazret-i Peygamber: “Allah’ın, Âdem’i yarattığını dahi bilmezler” diye buyurdu. Bu sefer, peki ey Allah’ın Rasulü, İblis’in bunlara karşı durumu nedir diye sordular, Hazret-i Peygamber: “Allah’ın, İblis’i yarattığını dahi bilmezler” dedi ve daha sonra yüce Allah’ın:

“Ve bilemeyeceğiniz daha nice şeyleri de yaratır” âyetini okudu. Bunu da el-Maverdî nakletmektedir. el-Mâverdî, III, 181’de rivâyetin pek güvenilir olmadığına işaret etmek üzere-, ‘ruviye; rivâyet edildiğine göre” şeklinde sîga kullanıldığı gibi, merhum Kurtubî de aynı ifadeyi kullanmıştır.

Derim ki: Beyhakî’nin en-Nehaî’den naklettiği şu rivâyet de bu anlamdadır. en-Nehaî dedi ki: Şüphesiz yüce Allah’ın, Endülüs’ün ötesinde, bizimle Endülüs arasındaki mesafe kadar uzaklıkta birtakım kulları vardır. Bunların görüşüne göre, hiçbir yaratık Allah’a isyan etmiş değildir. Bunların çakıl taşları, inci ve yakuttur. Dağlan altın ve gümüştür. Bunlar, ne tarla sürerler, ne ekin ekerler, ne de bir iş yaparlar. Kapılarının önünde meyveler veren birtakım ağaçları vardır. Bunlardan yerler. Yine, enli yaprakları bulunan ağaçları da vardır. Bunlar da onların elbiseleridirler.” Beyhaki bunu, “Kitabu’l-Esma ve’s-Sıfat” adlı eserinin “Bed’ül-Halk” adlı bölümünde nakletmektedir. es-Suyûti, ed-Durru’l-Mensûr, V, 113-114.

Mûsa b. Ukbe Muhammed b. el-Munkedîr’den, o, Cabir b. Abdullah el-Ensarîden rivâyetine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Bana, Arş’ı taşıyan meleklerden olan Allah’ın meleklerinden bir melek hakkında açıklama yapmama izin verildi. Bunun kulağının yumuşağı ile omuz başı arasındaki mesafe, yediyüz yıllık yolculuk mesafesidir.” Ebû Dâvud, Sünne 18; ayrıca bk. Tabemnt. el-Evmt, II, A2% V, 212, VII, 2Ö0 ve el-Heysemî. Mecmau’z-Zevâid, I, 80.

Nahl 7

Onlar, yüklerinizi, canlarınız zorluk çekmeden varamayacağınız bir beldeye taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatli, çok merhametlidir.

Diyanet Vakfı
Bu hayvanlar sizin ağırlıklarınızı, ancak güçlüklere katlanarak varabileceğiniz bir memlekete taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatli, pek merhametlidir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar, kendi kendinize yarı canınız tükenmeden varamayacağınız bir memlekete ağırlıklarınızı yüklenir, götürürler. Şüphesiz Rabbiniz, çok merhamet edicidir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Ağırlıkların Götürülmesi:

Yüce Allah’ın:

“Onlar… ağırlıklarınızı yüklenir götürürler” âyetindeki

“Ağırlıklar” insanların eşya, yiyecek ve buna benzer taşınacak ağır şeyleri demektir. Bunlar da taşınması insana ağır gelen şeylerdir. Kastın, insanların bedenlerinin taşınması olduğu da söylenmiştir. Buna da yüce Allah’ın:

“Yer içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığı zaman” (ez-Zilzâl, 99/2) âyeti delil teşkil etmektedir. Buradaki “memleket”ten kasıt, İkrime’nin görüşüne göre, Mekke’dir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu, genel olarak sırt üstünde taşınılarak kendisine ulaşılan her memleket ve belde hakkında yorumlanır.

“Yarı can” ise, canın son derece yorulması ve gayretini ortaya koyması, çabalaması demektir. Genel okuyuş, “‘şin” harfi esrelidir. el-Cevherî der ki: Meşekkat demektir. Yüce Allah’ın:

“Yarı canınız tükenmeden varamayacağınız…” âyeti buradan gelmektedir. Bu kelime, bazen (şin harfi) ötreli. olarak da okunabilir. Bunu Ebû Ubeyde nakletmektedir.

el-Mehdevî der ki: Bu kelimenin “şîn” harfinin üstün ve esreli okunması anlam itibariyle birbirine yakındır ve her iki şekli de zorluk ve meşakkat anlamındadır. Bu da asa ve benzer şeylerde görülen ortadan yarılma anlamındaki; ‘den gelir. Çünkü, bundan dolayı asa, insanın zorluk ve meşakkatten çektiğinin bir benzerini çeker (kabul edilir). es-Sa’lebî der ki: Ebû Cafer ise, bu kelimeyi “şin” harfi üstün olarak okumuştur. Bunların iki şekli de iki ayrı söyleyiştir. Tıpkı; (Her üç kelimenin de ilk harfleri esreli ve üstün olmak üzere aynı anlam da olup sırasıyla): Yazılı sahile, alçı, ntıl kelimelerinde olduğu gibi. Şairin şu beyitînde de aynı kelime “şin” harfi esreli ve üstün olarak nakledilir:

“Ve o develer sahibi olup koşar (arkalarından) ve kardeşim onları meşekkatlerinden dolayı

Kendisinin (bir yorgunluk sebebi) kabul eder, Ve o çok yorulan bir kimsedir.”

Bu kelimenin; “Ona meşekkat verdim, veririm” manasıyla mastar anlamında olması da mümkündür. aynı zamanda yarım manasına da gelir. Nitekim, “Koyunun yarısını aldım” demektir. Âyet-i kerimede, maksadın bu olma ihtimali de vardır. Yani, siz ancak gücünüz eksilerek ve onun yarısı gittikten sonra ulaşabileceğiniz bir yere sizi ulaştırırlar. Bu da şu demektir: Sizi kendi Öz gücünüzün yarısı ile diğer yarısının da tükenmesi ile ancak ulaşabileceğiniz bir yere götürürler.

Bu kelime, aynı zamanda dağın bir tarafı manasına da gelir. Nitekim, Ummu Zerr’ hadisinde şöyle denilmektedir: Benî az koyunları bulunan bir ahali arasında (bir dağın bir kenarında) buldu.” Buhârî, Nikâh 82; Müslim, Fedailus-Sahabe, 92

Ebû Ubeyd ise, buradaki “şık” kelimesi, bir yerin özel adıdır, der. Bu kelme aynı zamanda Öz kardeş anlamına da gelir. Mesela: O benim kardeşim ve canımın yarısıdır’ denilir.. “Şık”, Arap cahillerinden birisinin de adıdır. Yine bu kelimev yan ve taraf anlamına da gelir. İmruul-Kays’ın şu beyitinde bu anlamda kullanılmıştır:

“Arkasında bulunan (bebeği) ağladı mı, bir yanıyla ona yönelir.

Diğer yanı yönelmeksizin altımda kalır.”

O halde bu kelime, müşterek (değişik anlamlarda) kullanılan bir kelimedir.

2. Genel Olarak Davarlar Özel Olarak da Develer, Yüce Allah’ın Lütuflarındandır

Şanı yüce Allah, genel olarak bütün davarları lütfettiğini bildirirken, özel olarak develeri diğer davarlardan farklı olarak ağır yükleri taşımak özellikleriyle sözkonusu etmiştir. Çünkü, koyunlar odaklara salınması ve boğazlanması için, inek türü ekin için, deve türü ise yük taşımak içindir.

Müslim’in Sahih’inde Ebû Hüreyre’den şöyle dediği nakledilmektedir; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; “Bir adam, üzerine yük vurduğu bir ineği önüne katıp gütmekte iken, inek ona döndü ve: Ben bunun için yaratılmadım. Ben, ancak tarla sürmek için yaratıldım, dedi.” Bunun üzerine insanlar hayret ve dehşet içerisinde: Subhanallah, hiç bir inek konuşur mu? dediler.” Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki ben de, Ebû Bekir de, Ömer de buna îman ediyoruz.” Buhârî, Fedailu Ashâbi’n-Nebiyy 5, Enbiyâ 54; Müslim, Fedâilu’s-Salınbe 12; Müsned, II, 245.

Bu Hadîs-i şerîf, ineklere yük vurulmayacağına ve sırtlarına binilmeyeceğine, ancak tarla sürmek, etlerinin yenilmesi, besin ve sütlerinin alınması için yaratıldıklarına delildir.

3. Binekler Üzerinde Yolculuk ve Yük Taşımak:

Bu âyet-i kerimede binekler üzerinde yolculuk yapmanın, onların sırtına yük vurmanın câiz olduğuna delil vardır. Ancak bunun, yük vurmakta aşırıya gitmeksizin, taşıyabilecekleri kadar olması ve bununla birlikte yürümekte de onlara yumuşak davranılarak zora koşulmamaları gerekir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da, hayvanlara şefkat göstermek ve onları rahatlatıp dinlendirmeyi emrettiği gibi, onların yemlerine, sulanmalarına gereken dikkatin gösterilmesini de emretmiştir. Müslim’in rivâyetine göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizler, bolluk ve verimli zamanlarda yolculuk yaptığınız vakit develere, yerden hakettikleri paylarını veriniz. Şayet kıtlık ve verimsiz zamanlarda yolculuk edecek olursanız, o takdirde de devenizin gücünü tüketmeden önce varacağınız yere varmakta elinizi çabuk tutunuz.” Müslim, İıiınre 178; Müsned, II, 378 (yakın lâfızlarla) Bu hadisi, Malik Muvatta’’da, Ebû Ubeyd’den, o, Halid b. Ma’dân yoluyla rivâyet etmiştir Muvatta’, İSîi’itfn 38.

Muâviye b. Kurra da şöyle der: Ebû’d-Derdâ’nın “Demûn” diye anılan bir devesi vardı. Şöyle derdi; Ey Demûn, Rabbinin huzurunda benden davacı olma. ,

Hayvanlar, dilsizdirler. Onlar, muhtaç oldukları şeyleri kendi İsimlerina bir çare ve yol bularak ele geçirmek imkânını bulamazlar. İhtiyaçlarını açıkça ilade etme gücüne de sahip değildirler, O bakımdan, her kim bu hayvanlardan gereği gibi yararlandığı halde, onların ihtiyaçlarını karşılamayacak olursa o, Allah’a şükretme imkânını kaybetmiş ve Allah’ın huzurunda kendisinden davacı olunmaya kendisini maruz bırakmış olur.

Matar b. Muhammed rivâyetle der ki; Bize Ebû Dâvûd anlattı, dedi ki: Bize İbn Halid anlattı dedi ki, bize el-Müsseyyeb b. Âdem anlattı, dedi ki: Benv Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)’ı, bir deve güdücüsüne vurduğunu ve ona şöyle dediğini gördüm: Devene güç yetiremeyeceği yükü mü vuruyorsun?

Nahl 6

Onlarda sizin için güzellik de vardır. Akşam dinlenirken ve sabah salıverirken.

Diyanet Vakfı
Sizin için onlardan ayrıca akşamleyin getirirken, sabahleyin salıverirken bir güzellik (bir zevk) vardır.

Kurtubi Tefsiri
Akşamleyin getirişinizde de, sabahleyin salıverişinize de onlarda sizin için bir güzellik vardır.

“Güzellik (cemâl)”; kendisiyle güzelleşilen ve süslenilen şey demektir. Yine, bu kelime hüsn (güzellik) anlamına gelir. “Adam güzelleşti” demektir. mastardır. Güzel erkek” Güzel kadın” de mektir. da aynı anlamdadır. Bu açıklamalar, el-Kisaîden nakledilmiştir, el-isaî, ayrıca şu beyiti de nakleder:

“O, yeni doğan ondördündeki ay gibi güzel bir kadındır

Güzelliğiyle bütün insanları geride bırakmıştır,”

Ebû Züeyb de:

“Ey yaralı kalp, sen güzel davranışı elden bırakma.,,”

beyitinde, ey yaralı kalp, çirkin bir sabırsızlık göstermeyerek güzel tutumunu ve hayaya bağlılığını devam ettir, ondan ayrılma, demek istemiştir.

İlim adamlarımız derler ki: Güzellik, surette ve yaratılışın terkibinde olduğu gibi, içteki ahlâk ve huyda, fiillerde de sözkonusu olur.

Hilkat ve yaratılış güzelliği, gözün idrâk ettiği ve kalbe mülayim ve uygun düşen bir özelliktir. Nefis, bunun hangi yolla olduğunu bilmeksizin ve onu herhangi bir kimseye de nisbet etmeksizin buna bağlanır.

Huy güzelliği İse, ahlâkın övülmeye değer niteliklerde olması demektir. İlîm sahibi, hikmet, adalet, iffet, öfkeyi yutmak, herkese hayır ve iyilik dilemek gibi. Fiillerin güzelliği ise, insanların menfaatlerine uygun ve onların menfaatlerini sağlamayı, onlardan kötülükleri uzaklaştırmayı gerektirici şekillerde ortaya çıkmaları ile söz konusudur.

Davarların ve bineklerin güzelliği hilkat güzelliği arasındadır. Bu gözle görülen ve basiretlere uygun düşen bir haldir. Bunların çoklukları ve insanların bu davarları gördükleri vakit, bunlar filanın davarlarıdır, demeleri de onların güzel tarafları arasındadır. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır. Çünkü bu develer, gittiklerinde güzellikleri bir araya gelir, muazzam bir görünüm arzederler ve kalpler onların güzelliklerine bağlanır. Çünkü, böyle bir durumda develerin hörgüçleri de sütün bulunduğu memeleri de büyür. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. İşte bu sebepten ötürü meralardan dönüşleri, oraya gidişlerinden önce sözkonusu edilmiştir. Çünkü, o vakit onların süt ve diğer verimleri daha mükemmel hale gelir ve nefis onların gelişlerinden dolayı sevince gark olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Eşheb, Mâlik’ten şöyle dediğini rivâyet eder: Yüce Allah:

“Akşamleyin getirişinizde de sabahleyin salıverişinizde de onlarda sizin için bir güzellik vardır” diye buyurmakladır. Bu âyet, meraya gidip yayılan davarlar hakkındadır. Ancak “revâh”, davarların akşam vakti meradan dönüşleri demektir. “Seran” ise, sabahleyin gidişleri demektir. O bakımdan bir kimse develeri meraya sabah vakti bırakıp orada saldığını, onların da meraya yayıldıklarını ifade etmek üzere; denilir. Bu fiilin müteaddi ve lazım (geçişli ve geçişsiz) şekilleri aynıdır.

Nahl 5

Hayvanları da yarattı. Onlarda sizin için ısınma ve faydalar vardır. Ve onlardan yersiniz.

Diyanet Vakfı
Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için ısıtıcı (şeyler) ve birçok faydalar vardır. Onlardan bir kısmını da yersiniz.

Kurtubi Tefsiri
Davarları da yarattı ki bunlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok menfaatler vardır. Onlardan yersiniz de.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Davarlar (el-En’âm);

Şanı yüce Allah, insanı söz konusu ettikden sonra, insana ihsanlarından söz ederek:

“Davarları da yarattı ki…” diye buyurmaktadır.

“Davarlar (el-en’âm)”; deve, inek ve koyun türüdür. Çoğunlukla ifadeleri, develer için kullanılırken, toplu olmaları halinde bu ifade kullanılır. Tek başına koyunlar hakkında bu tabir kullanılmaz şair Hassan der ki:

“Zatü’l-Esabi’de, el-Civâ’da Azra’ya kadar olan yerlerdeki

Bütün izler silindi; orada konaklama yerleri ıpıssızdır.

Hashâsoğullarından kalma kurak mı kurak yerler;

Tozu dumana katan ve bırakılan izleri gömen rüzgârlar

ile sema o eserleri yok ediyor.

Oralarda bir zamanlar dost olacak kimseler vardı.

Onun yeşil otlakları arasında develer (neam) ve koyunlar salınırdı.”

Görüldüğü gibi burada “neam” kelimesi özel olarak develer hakkında kullanılmıştır

el-Cevherî der ki: “Neam” tekildir “en’âm” ise otlayan malların adıdır. Bu isim çoğunlukla develer hakkında kullanılır. el-Ferrâ” der ki: Bu kelime müzekker olup müennesi gelmez, o bakımdan Araplar: Bu, suya giden bir devedir” derler, Bunun çoğulu ise; şeklînde gelir. Oğlak” kelimesinin çoğulunun; şeklinde gelmesi gibi. “En’âm” kelimesi de hem müzekker, hem müennescir. Nitekim şanı yüce Allah, bir yerde:

“On(lar)ın karınlarından” (en-Nahl, 16/66) diye buyurduğu halde, bir başka yerde de;

“Onların karınlarından” (el-Mu’mİ-nûn, 23/21) diye buyurmaktadır.

Bu âyetteki Davarları” kelimesinin nasb olarak gelmesi (bir önceki âyetteki) “insan” lâfzına atfedil meşinden yahud mukadder bir fiille nasbedildiğinden dolayıdır. Böyle olması daha uygundur.

2. Isıtacak Şeyler:

“Sıcaklık” demektir. Burada yünleriyim, tüyleriyle ve kılları ile ısıtıcı olan elbise, astar ve kürk gibi eşyalar, kastedilmektedir. İbn Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre, davarların ısıtacak şeyleri, onların nesilleridir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’ır.

el-Cevherî ise, “es-Sıkah”da diyor ki: “Isıtacak şeyler”den kasıt, develerin yavruları, sütleri ve onlardan alınarak kendileriyle yararlanılan diğer ürünleridir. Nitekim yüce Allah:

“Bunlarda sizi ısıtacak şeyler… vardır” diye buyurmaktadır Hadîs-i şerîfte de: (Aramızdaki.) antlaşmayı kabul ettikleri sürece, develerinden bizim de bir payımız vardır” Buradaki “dif İnfzına “deve” anlamının verilebileceği, İbnu’l-Esir, en-Nikâye, il, 12-1’tekî açıklama ve buradakine yukıo örnekten de anlaşılabilmektedir. diye buyurulmaktadır. Aynı zamanda bu kelime, sıcaklık demektir. Bu anlamda olmak üzere Adam ısındı” denilir. Bu şekliyle; “(………): Hoşlanmadı” fiili gibi kullanılır. Yine ki, şeklinde; “Susadı” fiili gibi de kullanılır. Esreli olarak; ise, isim olarak “ısıtan şey” demektir, çoğulu da; …diye gelir. Mesela; Onun üzerinde ısıtacak bir şey yoktur” denilir, çünkü burada isimdir. Ancak, -aynı anlamı kastederek; denilmez, çünkü bu şeklîyle de mastardır

Bu bahçenin soğuğa karşı koruyan serin yerinde otur” denilir. şeklinde ve “fail” veznindeki ifade ise, adam kendisini ısıtacak şey giydi, demektir. Isınmış halde olan bir erkeğin durumunu anlatmak için; Isınmış adam” denilir. Isınmış kadına” demektir. Elbise kendisini ısıttı, kendisi elbise ile ısmdı, onunla ısında” demektir. Yine, bu anlamda; Onunla ısındı” diye kullanılır ve bu fiillerin vezni “ifteale” şeklinde olup, kendisini ısıtacak şeyler giyindi, demek olur Gecemiz ısındı sıcak geçti” anlamında olduğu gibi, Sicak bir gün” ifadesi de ” vezninde gelmiştir. da sıcak gece demektir. Ev ve elbiseyi nitelemek için de aynı şekil kullanılır. Pek çok deve” demektir. Çünkü, develerin biri, diğerini nefesleriyle ısıtır. Bu, şeddeli olarak da kullanılır. Tüyleri ve yağlan pekçok olan develer” anlamındadır. Bu açıklamalar el-Esmaî’den nakledilmiştir. eş-Şemmâh da şöyle bir beyit nakletmektedir:

“Sırtlarında buzlar bulunan tüyleri ve yağları pek çok develer sahibi

Nasıl olur da kaybolur?”

Yüce Allah’ın:

“Ve birçok menfeatler vardır” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demektedir: Menfaatlerden kasıt, herbir canlının soyudur. Mücahid der ki: Kasıt, onların sırtlarına binmek, yük vurmak, sütlerinden, etlerinden, yağlarından yararlanmaktır.

“Onlardan yersiniz de.” Özellikle yeme menfeatini tek başına sözkonusu etmesi, onlardan sağlanan faydaların en büyüğü olduğundan dolayıdır. Anlamı, onları kesmeniz halinde ise, etlerinden yersiniz şeklinde olduğu da söylenmiştir.

3- Yün Giyinmek:

Bu âyeti kerîme, yün giyinebileceği ne delildir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da, ondan önceki Mûsa ve diğer peygamberler de yün giyinmişlerdir. Muğîre yoluyla gelen hadiste şöyle denilmektedir “(Peygamber) ürerinde yenleri dar, Şam’dan gelme, yünden bir cübbe bulunduğu halde yüzünü yıkadı…” Müslim, Tahâre 79; Ebû Dâvûd, Ta hâre 60 Bu hadisi Müslim ve başkaları rivâyet etmişlerdir.

İbnü’l-Arabî der ki: Yün giyinmek, mu Hakilerin ayırıcı vasfı, salihlerin giyimi, ashab ve tabiinin alameti idî. Zahid ve ariflerin tercih ettikleri giyimdir. Yün, hem yumuşak, hem kaba ve sert, hem kaliteli, hem orta halli, hem de bayağı şekilleriyle giyilir. İnsanlardan bir topluluğu teşkil eden “sufiyye (mutasallallahü aleyhi ve sellemvıflar)” de ona nisbet edilirler. Çünkü, onların çoğunlukla giydiği yündür. Buna göre (sufiyye) kelimesindeki “ye” harfi nisbet içindir. “He” (yuvarlak te) ise, çoğul bildiren te’nis İçindir. Suft şeyhlerinden birisi, Beytül-Makdis’de -Allah onu hertürlü pislikten arındırsın- bana şu beyitleri okumuştu:

“İnsanisi-, sufi hakkında anlaşmazlığa düştüler ve ihtilaf ettiler

Ve bunun sûf (yün) kelimesinden türemiş olduğunu zannettiler.

Ben bu ismi ancak şu şekilde kabul ederim:

(Sufi) safa (hoş gönül, temiz kalp) ile muamele eden bir feta demektir.

Böylesi de sufi olur ve işte böylesine sonunda sufi ismi verilmiştir,”

Nahl 4

İnsanı bir nutfeden yarattı. Bir de bakarsın, o apaçık bir tartışmacı olur.

Diyanet Vakfı
O, insanı bir damla sudan yarattı. Fakat bakarsın ki (insan) Rabbine apaçık bir hasım oluvermiştir.

Kurtubi Tefsiri
O, İnsanı bir nutfeden yarattı. Bakarsın ki o, apaçık bir hasım kesilivermiştir.

“O İnsanı bir nutfeden yarattı.” Şanı yüce Allah vahdaniyetinin delilini söz konusu ettikten sonra, insanı, insanın boşu boşuna yorulup didinmesini ve haddini aşmasını söz konusu etmektedir.

“İnsan” cins isimdir, Bununla Ubey b. Halef el-Cumahî’nin kastedifdiği de rivâyet edilmiştir. Ubey, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e çürümüş bir kemik getirerek gelir ve: Acaba Allah, çürüyüp toprak olduktan sonra bunu tekrar diriltir mi, diye sorar. Yine yüce Allah’ın:

“İnsan hiç Bizim kendisini bir nutfeden yarattığımıza bakmaz mı? Böyle iken o apaçık bir hasım olup çıkıyor” (Yâsîn, 36/77) âyetinin da bu olay hakkında indiği belirtilmektedir. Yani insan belden ve göğüs kemikleri arasından çıkan bir sudan yaratılmıştır. Yüce Allah., onu bebek olarak dünyaya gelinceye kadar bir merhaleden bir merhaleye geçirmiştir ve sonunda insan, bu gibi meselelerde tartışıp hasım olacak hale gelmiştir.

Buna göre ifade, insanın yaptıklarının hayret edilecek işler olduğu anlamını taşımaktadır; Çünkü insan

“kendi yaratılışını unutarak Bize bir misal getirmektedir.” (Yasin, 36/78)

Yüce Allah’ın:

“Bakarsın ki o apaçık bir hasım kesilivermiştir” âyeti düşmanlığı apaçık bir şekilde, yüce Allah’ın kudreti hususunda davalaşan bir kimse olarak ortaya çıkmıştır, demektir.

“Hasım” kelimesi; ile aynı anlamdadır. Tıpkı Uygun, münasip” kelimesinin anlamında olduğu gibi.

Bunun: O batıl ile husumet ettiğini açıkça ortaya koyan kimse demek olduğu da söylenmiştir,

“Apaçık (mubîn)” içinde bulunanı sözleri ile açıkça ifade eden kimsedir.

Nahl 3

Gökleri ve yeri hak ile yarattı. Onların ortak koştuklarından yücedir.

Diyanet Vakfı
(Allah) gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, koştukları ortaklardan münezzehtir.

Kurtubi Tefsiri
O, gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, onların ortak koştukları şeylerden yücedir.

“O, gökleri ve yeri hak ile” zeval bulmaları ve yok olmaları için

“yarattı.”

“Hak ile” âyetinin, kudretine delalet etsinler diye kullarının kendisine İtaat etmek suretiyle ibadet etmelerini istemek hakkına sahib olduğunu ölümden sonra da mahlukatı yaratacağını bildirmek üzere ,., anlamında olduğu da söylenmiştir.

“O, onların ortak koştukları şeylerden yücedir.” Hiçbir yaratmaya gücü yetmeyen bütün bu putlardan üstündür.

Nahl 2

Melekleri, emrinden olan ruh ile, kullarından dilediğine indirir: “Uyarın, benden başka ilah yoktur. O hâlde benden sakının.”

Diyanet Vakfı
Allah kendi emriyle melekleri, kullarından dilediği kimseye vahiy ile, «Benden başka tanrı olmadığına dair (kullarımı) uyarın ve benden korkun» diye gönderir.

Kurtubi Tefsiri
O, kendi emri ile kullarından dilediği kimseler üzerine Ruh ile melekleri: “Benden başka hiçbir ilâh olmadığını bildirin. O halde benden korkun” desinler diye indirir.

Melekleri… indirir âyetini, el-Mufaddal b. Âsım; Melekler… iner” diye okumuştur. Burada fiil aslı itibariyle; şeklindedir ve bu Fiilin gerçekleştirilmesi meleklere isnad edilmiştir. el-Kisaî, Ebû Bekir’den, o, Âsım’dan, -el-Mufaddal’dan farklı olarak- ve el-A’meş’ten; Melekler indirilir” şeklinde meçhul fiil olarak okumuşlardır. el-Cu’ti ise Ebû Bekir’den, o Âsım’dan Melekleri… indiririz” diye faili belli malum fiil olarak okumuşlardır. Diğerleri ise yine, malum bir fiil olarak; İndirir” diye okumuşlardır. Bu fiildeki zamir, yüce Allah’ın lâfzına racidir. Katade’den ise, İndiririz” şeklinde, “nün” İle fakat şeddesîz okuduğu rivâyet edilmiştir. el-A’meş ise, “nüzulden” olmak üzere; (Melekler) iner” dvye “te” harfi üstün, “ze” harfi de esreli olarak okumuştur. Melekler” ise, merfu’ olarak melekler iner anlamında fail olarak) okumuşlardır. Allah’ın:

“Melekler… iner de iner” (el-Kadr, 97/4) âyetinde olduğu gibi.

“Ruh” âyetinden kasıt, vahiy demek olup, bu da nübüvvet demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Yüce Allah’ın:

“O, kendi emrinden, ruhu kullarından dilediği kimseye gönderir” (el-Mu’min, 40/15) âyeti da buna benzemektedir. er-Rabi’ b. Enes de, Allah’ın kelamı olan Kur’ân diye açıklamıştır. Bunun, kendisine uyulması gereken hakkın beyanı olduğu söylendiği gibi, canlıların ruhları diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı da Mücahid yapmıştır. Çünkü beraberinde bir ruh bulunmaksızın hiçbir melek inmez. Aynı şekilde İbn-i Abbas’dan da rivâyet edildiğine göre

“ruh” şanı yüce Allah’ın ademoglunun suretleri gibî yarattıklarından bir yaratıktır. Semadan beraberinde bunlardan birisi bulunmaksızın hiçbir melek inmez.

Buradaki

“ruh” kelimesi rahmet diye de açıklanmıştır ki, bu açıklamayı el-Hasen ve Katade yapmıştır. Hidâyet diye de açıklanmıştır. Çünkü bedenler ruhlarla hayat bulduğu gibi, kalbler de hidâyet ile hayat bulur, ez- Zeccac’ın görüşünün anlamı da budur Çünkü ez- Zeccac şöyle demektedir: Ruh yüce Allah’ın emrine irşad etmek suretiyle İçinde hayatî bir özellik taşıyan herbir âyettir, Ebû Ubeyde de burada ruhtan kasıt Cebrâîl’dir diye açıklamıştır.

Yüce Allah’ın;

“Ruh ile” âyeti ruh ile beraber anlamında olup bu da; Elbiseleriyle çıktı” ifadesindeki elbiselerinin de onunla beraber (üzerinde) olması demektir

“Emri ile kullarından dilediği kimseler üzerine” yani Allah’ın peygamberlik için seçmiş olduğu kimseler üzerine,., demektir. Bu da onların:

“Ve dediler ki: Bu Kur’ân iki kasabanın birindeki büyük bir adama indirilmeli değil miydi?” (Ez-Zuhruf, 43/31) şeklindeki sözlerini red etmektedir.

“Benden başka hiçbir ilâh olmadığını bildirin, o halde Benden korkun desinler diye” âyeti, bu putlara tapmaktan sakındırma emrini İhtiva etmektedir. İşte bundan dolayı inzâr (korturak bildirmek, sakındırmak.) fiili getirilmiştir. Çünkü inzâr aslı itibariyle kendisinden korkulan şeyden sakındırmak demektir. Bu anlama ayrıca;

“Benden korkun” âyeti da delil teşkil etmektedir.

“Bildirin… diye” âyetindeki , cer harfinin zikredilmemesi suretiyle nasb mahallindedir ki; Küfre sapmış olanları Allah’dan başka hiçbir ilâh yoktur, diye uyarıp korkutun” anlamındadır. O halde bu edat cer harfinin düşmesi ile yahut da “uyarıp korkutma (inzar)” bunun hakkında söz konusu olması (mefûl olması) dolayısıyla nasb mahallindedir.

Nahl 1

Allah’ın emri geldi, artık onu acele istemeyin. O, onların ortak koştuklarından yücedir ve münezzehtir.

Diyanet Vakfı
Allahın emri gelmiştir. Artık onu istemekte acele etmeyin. Allah, onların koştukları ortaklardan uzak ve yücedir.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın emri geldi. Artık onun acele gelmesini istemeyin. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir; yücedir,

“Allah’ın emri geldi. Artık onun acele gelmesini istemeyin” âyetindeki

“geldi” âyeti, “gelir, gelecek” anlamındadır. Bu, bir kimsenin: Eğer banal İkram edersen, ben de sana İkram ederim, demesine benzer. Bundan önce de yüce Allah’ın, gerek mazi, gerekse müstakbel (muzari, geniş zaman, gelecek) ile ilgili haber vermelerinin aynı olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Çünkü onun geleceğini bildirdiği şey kaçınılmaz olarak gelecektir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi: “Cennetlikler, cehennemliklere… seslenirler.” (el-A’râf, 7/44)

“Allah’ın emri”nden kasıt; şirk üzere ve O’nun Rasûlünü yalanlamaya devam eden kimseler için hazırladığı cezasıdır. el-Hasen, İbn Cüreyc ve ed-Dahhâk derler ki: Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği ve onda yer alan farz hükümleri ile sair ahkâmıdır. Ancak bu anlama gelme ihtimali uzaktır. Çünkü, ashab-ı kiramdan herhangi bir kimsenin, yüce Allah’ın farz hükümlerini kendilerine farz kılınmadan önce çabuklaştırılmasını istediğine dair bir nakil gelmemiştir. Azap ve cezanın acele gelmesini istiyenlere gelince; bu Kureyş kâfirlerinden olsun, onların dışındaki kâfirlerden olsun çokça nakledilmiş bir husustur. Öyleki, en-Nadr b. el-Haris:

“Ey Allah! Eğer bu senin katından gelmiş hakkın kendisi ise…” (el-Enfal, 8/32) diyerek azâbın çabuklaştırılmasını istemişti.

Derim ki: ed-Dahhâk(ın) görüşü lehine, Ömer (radıyallahü anh)’ın şu sözleri delil gösterilebilir. Ben, üç hususta Rabbime muvafakat ettim. İbrahim’in Makamı, hicab ve Bedir esirleri hususunda. Bunu, Müslim ve Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Salat 32, Tefsir 2. sûre 9; Müslim, Fedâilus-Sahâbe 24 (muhtasar okınıkh Dârimî, Menâsik 33 (kısmen): Müsned, I, 23, 24. 36. Bundan önce el-Bakara Sûresi’nde (2/125- âyetin ilk bölümü, 3, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır,

ez-Zeccâc der ki: Burada, “Allah’ın emri”nden kasıt, yüce Allah’ın, küfürlerine ceza olmak üzere onları tehdit etmiş olduğu azaplardır. O bakımdan bu, yüce Allah’ın:

“Nihayet emrimiz gelip tandır kaynayınca,,.” (Hûd, 11/40) âyetini andırmaktadır.

Burada sözü edilen

“Allah’ın emri”nin kıyâmet günü olduğu yahut onun yaklaştığına delil teşkil eden alâmetlerinden birisi olduğu da söylenmiştir.

İbn Abbâs derki:

“O saat yaklaştı ve ay yarıldı” (el-Kamer, 54/1) âyeti nazil olunca, kâfirler şöyle dedi: Bu adam, kıyâmetin yaklaştığını iddia ediyor. O halde yaptıklarınızın bazılarından uzak duruma. Uzak durdular ve beklediler. Ancak, herhangi bir şey görmeyince, bu sefer: Biz birşey görmüyoruz, dediler. Bunun üzerine yüce Allah’ın:

“İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı” (el-Enbiyâ, 21/1) âyeti nazil oldu. Yine, bundan korkup çekindiler ve kıyâmetin yaklaşmasını beklediler. Geçen günler uzayıp durunca, biz birşey görmüyoruz dediler. Bunun üzerine:

“Allah’ın emri geldi” âyeti nazil oldu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da, müslümanlar da bundan dolayı korkuya kapıldılar. Bu sefer:

“Artık onun acele gelmesini istemeyin” âyeti inince kalpleri yatıştı ve huzur buldular, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Ben ve kıyâmet, şu İkisi gibi gönderildim” diyerek şehadet parmağı ve onun yanındaki parmağı ile işaret etti. Yani, Hazret-i Peygamber demek İstiyor ki: Az kalsın kıyâmet benim gelişimden önce kopacakken, ben ondan önce gönderildim el-Vahidî, Esbâbu Nüzûli’l-Kur’ân, s. 284

İbn Abbâs der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamber olarak gönderilmesi kıyâmetin alâmetlerindendir. Cebrâîl de, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’e peygamberlik vermek üzere semâvât ehlinin yanından geçip gittiğinde onlar: Allahuekber kıyâmet koptu demektir, dediler.

“O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir, yücedir.” Yani,

O’nun, kıyâmeti koparmaya kadir olmadığı şeklindeki nitelendirmelerinden münezzehtir. Çünkü Onlar; Hiçbir kimse ölüleri yeniden diriltemez, diyorlardı. Bu sözleriyle de ancak yaratılmış bir kimsenin nitelendirilebileceği acizlikle O’nu nitelendirmiş oldular. Böyle bir nitelendirme ise şirktir.

“Onların ortak koştukları şeylerden” âyetinin, onların şirk koşmalarından,,, anlamında olduğu söylenmiştir. Âyetteki “Şeyler” kelimesinin; “Kimse” anlamında olduğu da söylenmiştir ki, O, kendisine ortak koşulan kimselerden yüce ve münezzehtir, anlamına gelir.

Hicr 99

Ve sana yakin gelinceye kadar Rabbine ibadet et.

Diyanet Vakfı
Ve sana yakin (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et!

Kurtubi Tefsiri
Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et.

Bu âyet ile ilgili açıklamalarımızı tek başlık halinde sunacağız:

Yakîn, Ölüm Demektir:

Yüce Allah Peygamberine, kullarının kendisine hizmette kusur etmeleri halinde kendisine ibadet etmesini emretmekte ve bunun, vacip olduğunu belirtmektedir.

Yüce Allah’ın:

“Sana yakîn gelinceye kadar” ifadesinin anlamı nedir? Çünkü, zaten “Rabbîne ibadet et” ifadesi ibadet emri için yeterlidir, diyene şöyle cevap verilir:

Bu âyetin anlamı şudur: Eğer “Rabbime İbadet et” emri mutlak gelmiş olsaydı, sonra da Hazret-i Peygamber, yüce Allah’a yalnızca bir defa ibadet etmiş olsaydı, bu emre gereken şekilde itaat etmiş olurdu. Yüce Allah’ın:

“Sana yakîn (Ölüm) gelinceye kadar” diye buyurması ise, ölünceye kadar sen O’na ibadetten ayrılma, anlamında olur.

Peki, şanı yüce Allah:

“Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et” diye buyurduğu halde, niçin “ebediyen” diye buyurmamıştır, denilecek olursa, şu şekilde cevap verilir:

“Yakîn” ifadesi, “ebediyyen” ifadesinden daha beliğdir. Çünkü, “ebediyyen” kelimesinin tek bir anı ve bütün anları

“sonuna dek” ifade etme ihtimali vardır, Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/95. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Maksat, hayatı süresince ibadetin de devamlılığıdır. Nitekim yüce Allah’ın salih kulu şöyle demiştir:

“Hayatta olduğum sürece namaz kılmamı, zekât vermemi emretti ” (Meryem, 19/31)

Buna bağlı olarak bir kimse hanımına: Sen ebediyyen benden boşsun, diyecek olursa, sonra da: Ben bununla bir gün veya bir ayı kastettim derse, hanımına ric’at yapmakla mükellef olur. Eğer: Hayır, ben hayatı boyunca onu boşamış oldum diye açıklarsa, ona ric’at yapamaz.

“Yakîn” kelimesinin, ölüm anlamına geldiğine delil ise, Ensar’dan olan Um el-Alâ’nın rivâyet ettiği hadistir. Bu hanım, Hazret-i Peygamber’e bey’atte bulunan kadınlardandır. Bu hadiste şunlar da geçmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Osman’a -Osman b. Maz’un’u kastediyorum- gelince, ona da yakîn gelmiş bulunmaktadır. Ve ben, onun namına hayır ümid ederim. Allah’a yemin ederim, ben Allah’ın Rasûlü olduğum halde ona ne yapılacağını bilemem” dedikten sonra, hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir, Buhari Cenâiz 3T Şehadat 30: Müsned, VI. 436. Buhârî, Cenâiz 3 ile Müsned, VI, 436’da “… ona ne yapılacağını…” yerine; “buna ne yapılacağını…” şeklindedir. Bu hadisi, sadece Buhârî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- rivâyet etmiştir.

Ömer b. Abdulaziz de şöyle derdi: Ben insanların ölümü yakîn (kesinlik) ile bildikleri halde, ondan çok şüpheye benzeyen bir yakîn görmüş değilim. Çünkü onlar, bu yakînlerine rağmen Ölüm için gerekli hazırlığı yapmıyorlar.

Bununla ölümün geleceğinde şüphe ediyorlar demek istiyor gibidir.

Şöyle de denilmiştir: Burada “yakîn”in, yüce Allah’ın, düşmanlarına karşı sana zafer vereceği hususunda şüphe edilmeyen hak anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu görüş, İbn Şecere’ye aittir. Ancak birincisi daha sahihtir. Mücahid, Katade ve el-Hasen’in görüşüdür. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Cubeyr b. Nuleyr ise, Ebû Müslim el-Havlânî’yi şöyle derken dinlediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Bana mal toplamam, ticaret yapanlardan olmam vahyolunmadı. Ancak bana: Rabbini hamd ile tesbih et, secde edenlerle beraber ol ve yakîn (ölüm) sana gelinceye kadar Rabbine ibadet et,” diye vahyolundu. Suyûtî, ed-Durru’l-Mensur, IV, 105.

Hicr 98

Rabbini övgüyle tesbih et. Ve secde edenlerden ol.

Diyanet Vakfı
Sen şimdi Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol!

Kurtubi Tefsiri
Artık sen hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Namaza Sığınmak:

Yüce Allah’ın:

“Artık sen hemen Rabbini hamd ile tesbih et” Yani, sen hemen namaza koş, namaza sığın. Çünkü namaz teşbihin en ileri derecesi, takdisin de en ileri noktasıdır.

“Tesbih et” âyeti, yüce Allah’ın:

“Ve secde edenlerden ol” âyetinin bir açıklamasıdır. Namazda yüce Allah’a en ileri derecede yakınlık halinin secde hali olduğu açıkça bilinmektedir Nitekim Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kulun Rabbine en yakın olduğu hal, secdedeki halidir. O bakımdan ihlasla dua ediniz.” Müslim, Salât 215; Nesâî, Tatbik 78: Müsned, II, 421 Bundan dolayıdır ki, bu âyetle özellikle secde hali sözkonusu edilmiştir.

2. Bu Âyeti Kerîme Secde Âyeti midir?

İbnü’l-Arabî der ki: Bazı kimseler, buradaki emir ile bizatihi secde etmenin emredildiğini sanmışlardır. O bakımdan burada, Kur’ân-ı Kerîm’de tilâvet secdesi yapılan yerlerden birisi olduğu görüşünü kabul etmişlerdir. Ben, Beytülmakdis’in -Allah onu arındırsın- Hazret-i Zekeriyya mihrabında İmâmlık yapan zatın burada secde ettiğine şahit oldum, ben de bu âyet-i kerimenin nihâyetinde onunla birlikte secde ettim. Ancak-ilim adamlarının çoğunluğu bu görüşte değildir.

Derim ki: Ebû Bekir en-Nakkâş, Ebû Huzeyfe ile Yeman b. Riâb ‘ın görüşüne göre burada secde âyeti olduğunu zikretmektedir. O, bunun vacip bir secde olduğu görüşündedir.

Hicr 97

Andolsun, onların söylediklerinden dolayı göğsünün daraldığını biliyoruz.

Diyanet Vakfı
Onların söyledikleri şeyler yüzünden senin canının sıkıldığını andolsun biliyoruz.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki, onların söylediklerinden dolayı göğsünün daraldığını da elbette biliyoruz.

Yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki, onların söylediklerinden” onların seni yalanlamalarından, sözlerini reddetmelerinden, düşmanlarının sana ve ashabına yaptıklarından

“dolayı göğsünün” yani kalbinin

“daraldığını elbette biliyoruz.” Göğüs ile kalbin kastedilmesi, kalbin yerinin göğsün içi olduğundan dolayıdır.

Hicr 96

Onlar ki Allah ile beraber başka bir ilah koyuyorlar. Yakında bileceklerdir.

Diyanet Vakfı
Onlar Allah ile beraber başka bir tanrı edinenlerdir. (Kimin doğru olduğunu) yakında bilecekler!

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki, Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Onlar yakında bileceklerdir.

Bu, alay edenlerin nitelikleri ile ilgili bir âyettir. Bunun, mübtedâ olduğu, haberinin de

“onlar yakında bileceklerdir” anlamındaki âyet olduğu da söylenmiştir. Buna göre âyet-i kerimenin anlamı şöyle olur: “Allah ile bember başka bir ilâh tanıyanlar yakında bileceklerdir,'”

Hicr 95

Şüphesiz alay edenlere karşı sana yeteriz.

Diyanet Vakfı
(Seninle) alay edenlere karşı biz sana yeteriz.

Kurtubi Tefsiri
O alay edip duranlara karşı muhakkak ki Biz sana yeteriz.

“Artık emrolunduğunu açıkça bildir.” Sana emrolunan Allah’ın risaletini tebliğ görevini bütün insanlara karşı yerine getir. Tâ ki onlara karşı delil ortaya konulmuş olsun. Çünkü Allah bunu sana emretmiş bulunuyor.

“Yarık” demektir, ” Kavim dağıldı” manasınadır. Yüce Allah’ın:

“Bölük, bölük ayrılacakları bir gün” (er-Rum, 30/43) âyetinde de bu kökten gelen kelime kullanılmıştır. Onu yardım, o da yarıldı” anlamındadır. Aslında bu kelime anlam itibariyle ayırmak ve yarmak ile alâkalıdır. Ebû Zueyb, bir eşeği ve onun sıpalarını sözkonusu ederken, şöyle demektedir:

“Sanki o (sıpa) lar otların üzerine bırakılmış bir örtü gibidir.

Ve sanki o, fal oklarını çektirene benzer.

O fal oklarının üzerine bir eğilip onları çeker ve dağıtır.”

Onları dağıtır, birbirinden ayırır, demek istemektedir

Yüce Allah’ın:

“Artık emrolunduğunu açıkça bildir” âyeti ile ilgili olarak el-Ferrâ’ der ki: Yüce Allah bununla emri açıkla demektedir Yani dinini açıkça bildir, ortaya koy anlamındadır. Buna göre buradaki; (……..) edatı, (emrolunma) fiili ile birlikte mastar konumundadır. İbnü’l-Arabî der ki: Buradaki “emrolunduğunu açıkla” emri, emrolunduğunu yerine getir, anlamındadır.

“Artık emrolunduğunu açıkça bildir” âyetinin: Sen onları tevhide davet etmek suretfyle, topluluklarını ve sözbirliklerini dağıt. Çünkü onlar, bir bölümü senin çağrım kabul etmek suretiyle ayrılıp dağılacaklardır, anlamında olduğu da söylenmiştir. O takdirde, buradaki “Kâfirlerin topluluğunun dağıtılması” demek olur.

“Müşriklerden de yüz çevir.” Yani, onların alay etmelerini önemsemekten, onların sözlerine aldırmaktan yüz çevir. Çünkü Allah seni onların söylediklerinden, arındırmış, uzak tutmuştur.

İbn Abbâs der ki: Bu âyet, yüce Allah’ın:

“Müşrikleri… öldürünüz” (et-Tevbe, 9/5) âyeti ile nesh edilmiştir.

Abdullah b. Ubeyd de der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah’ın:

“Artık emrolunduğunu açıkça bildir” âyeti ininceye kadar gizli kalmaya devam etti. Bu âyet indikten sonra o da, ashabı da artık dışarı çıktılar, Mücahid der ki: Bu âyet ile namazda Kur’ân-ı Kerîm’i açıktan oku, demek istemektedir. “Müşriklerden de yüz çevir” ise, onlara aldırış etme, demektir

İbn İshak der ki: Müşrikler kötülük yapmayı sürdürüp, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile çokça alay etmeye başlayınca, şanı yüce Allah da: “Artık emrolundugunu açıkça bildir. Müşriklerden de yüzçevir. O alay edip duranlara karşı muhakkak Biz sana yeteriz. Onlar ki, Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Onlar yakında bileceklerdir” âyetlerini indirdi. Âyetin anlamı şudur: Sen, emrolunduğunu açıkça bildir, Allah’tan başkasından korkma. Hiç şüphesiz Allah, alay edenlere karşı sana yeterli geldiği gibi, sana eziyet verenlere karşı da O sana yeter. Bu alay edenler Mekke’nin ileri gelenlerinden beş kişi idiler. Bunlar başlarını çeken el-Velid b. el-Muğire’den başka el-Âs b. Vâil, el-Esved b. el-Muttalib b. Esed Ebû Zema ve el-Esved b. Abdi Yeğus ile el-Haris b. et-Tulâtila’dır. Allah onların hepsini helâk etmiştir. Bedir günü Savaşının, bir günde helâk edildikleri de söylenmiştir. Çünkü bunlar, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile alay eden kimselerdi.

(Yine) İbn İshak’ın belirttiğine göre, bunların helâk edilmelerine sebep şudur: Sözü geçen bu kimseler, Beytullahı tavaf ettiklerinde Cebrâîl (aleyhisselâm), Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a geldi. Hazret-i Cebrâîl kalkınca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da kalktı. Onun yanından el-Esved b. el-Muttalib geçti. Hazret-i Cebrâîl, el-Esved’in yüzüne yeşil bir yaprak attı, hemen kör oldu ve gözüne bir ağrı girdi. Başını duvara vurmaya koyuldu. Bu sefer, yanından el-Esved b. Abdi Yeğus geçti, Hazret-i Cebrâîl onun karnına işaret etti. Bu sefer su içip kanamama hastalığına yakalandı ve karnı irinli su ile dolup şişerek öldü. Yanından el-Velid b. el-Muğire geçince Cebrâîl, ayak topuğunun alt tarafında bulunan bir yara izine İşaret etti. Bu yara senelerce önce kibirinden elbiselerini yukarı doğru çekerken isabet etmişti. Şöyleki; el-Velid, Huzaalılardan, oklarına tüy takmakta olan bir adamın yanından geçti. Bu oklarından birisi el-Velid’în elbisesine takıldı ve o topuğunda pek önemsiz olan bu yarayı açtı. Hazret-i Cebrâîl’in işareti ile bu yarası bir daha açıldı ve ölümü ile sonuçlandı. Yine yanından el-As b. Vâil geçti, onun da ayağının alt tarafındaki çukura işaret etti. Taife gitmek üzere eşeğine bindi. Eşeği çıbrık denilen dikenli bir otun üzerine çöktü. Bu sırada da Âs’ın ayağının çukur tarafına bir diken battı ve Ölümüne sebep oldu. Sonra el-Haris b. et-Tulâtıla yanından geçti. Onun da başına işaret etti, başından irin akmaya başladı ve bu sebepten öldü. İbn İshak, Sire, s. 254 -az farkla

Bunların ölüm sebepleri ile ilgili buna yakın, nisbeten farklı açıklamalar da zikredilmiştir.

Yüce Allah’ın:

“Nihayet Allah binalarım temellerinden, yıktı ve üstlerindeki tavan başlarına yıkıldı” (en-Nahl, 16/26) âyetinde kastedilenlerin bunlar olduğu da söylenmiştir. Böylelikle ölümlerinde onlara gelen bu musibetler -ileride geleceği gibi- üzerlerine yıkılan tavana benzetilmektedir.

Hicr 94

Öyleyse, emrolunduğun şeyi açıkça bildir. Ve müşriklerden yüz çevir.

Diyanet Vakfı
Sana emrolunanı açıkça söyle ve ortak koşanlardan yüz çevir!

Kurtubi Tefsiri
Artık emrolunduğunu açıkça bildir. Müşriklerden de yüzçevir.

Hicr 93

Yaptıkları şeylerden dolayı.

Diyanet Vakfı
92, 93. Rabbin hakkı için, mutlaka onların hepsini yaptıklarından dolayı sorguya çekeceğiz.

Kurtubi Tefsiri
Yapmakta oldukları şeyleri.

“Rabbîne yemin olsun ki, onların hepsine elbette soracağız.” Yani, bu sözü geçen kimselere, dünyada neler yaptıklarını elbette soracağız. Buhârî’de şöyle denilmektedir: İlim ehlinden pek çok kişi, yüce Allah’ın:

“Rabbine yemin olsun ki, onların hepsine elbette soracağız” âyetini “Lâ ilâhe illâlah’a dair onlara soru soracağız, diye açıklamışlardır. Buhârî, Îman 18.

Derim ki: Bu, merfu’ olarak da rivâyet edilmiştir. el-Tirmizî el-Hakîm rivâyet ederek der ki: Bize, el-Cârûd b. Muaz anlattı, dedi ki; Bize, el-Fadl b. Mûsa anlattı, el-Fadl, Serik’ten, o, Leys’ten, o, Beşir b. Nehîk’ten, o, Enes b. Malik’ten, o, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan yüce Allah’ın:

“Rabbine andolsunki, onların hepsine elbette soracağız. Yapmakta oldukları şeyleri” âyeti hakkında “(Yani) Lâ ilâhe illâlah sözü hakkında” (soracağız) demektir, diye buyurduğu rivâyet edilmiştir. et-Tirmizî el-Hııldm, Nevâdirul-Usûl, II, 160.

Ebû Abdullah der ki: et-Tirmizî el-Hakîm der ki: Bize göre bunun anlamı, Lâ ilahe illallah’ın doğru ve samimi olarak söylendiğinden ve ona gereği gibi bağlı kalındığından sorulacaktır. Çünkü yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîminde ameli de sözkonusu ederek:

“Tapmakta oldukları şeyleri” diye buyurmakta, söylemekte oldukları şeyleri diye buyurmamaktadır. Her ne kadar sözün de dilin ameli olarak kabul edilmesi mümkün ise de, bununla asıl kastedilen dilcilerin örfen kabul ettikleri sözün söz, amelin de amel olduğu şeklindedir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Lâ ilâhe illâlah’tan” diye buyurması, ona tam anlamıyla bağlı kalınmadığından ve söylenen o sözün muhtevasına samimiyetle bağlı kalındığından sorulacaktır, anlamındadır, Nitekim Hasanı Basrî de şöyle demiştir: Îman, hoş şeyleri temenni etmekle olmadığı gibi, din de temenni ile olmaz. Fakat o, kalplerde yer eden amellerin de doğruladığı şeydir. İşte, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Kim ihlâs ile lâ ilahe illallah diyecek olursa cennete girer” diye buyurduğunda, ashabım Ey Allah’ın Rasûlü, bunun ihlaslı söylenmesi ne demektir, diye sormaları Üzerine, o da: “Söylediği bu sözün onu Allah’ın haram kıldığı şeyleri işlemekten alıkoyup engellemesidir” diye cevap vermiş olması bundan dolayıdır. Bu hadisi de Zeyd b. Erkam rivâyet etmiştir. Yine Zeyd b. Erkam’dan, dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu; “Allah, bana ümmetimden lâ ilahe illallah deyip, ona (batıl) herhangi bir şey karıştırmamış olarak gelen herkese cennetin vacip olacağı ahdini vermiştir.” Ey Allah’ın Rasûlü dediler, lâ ilahe illallah’a karıştırılacak şey nedir? deyince, şöyle buyurdu: “Dünyaya tutkunluk, dünya için toplamak ve dünya için vermekten uzak kalmak demektir. Bunlar, peygamberlerin sözlerini söylerler, fakat zorbaların amelleri ile amel ederler.” Enes b. Malik de şöyle demektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Lâ ilâhe illâlah, dünya ticaretlerini dinlerine tercih etmedikleri sürece kulları Allah’ın gazabından korur. Eğer, dünyalarının ticaretlerini dinlerine tercih edecek olurlar da, sonra lâ îlâhe illallah diyecek olurlarsa, bu onlara geri döndürülür ve Allah: Yalan söylediniz der.” Bu rivâyetlerin hepsinin senedi de “Nevâdürü’l-Usul” adlı eserde zikredilmektedir. et-Tirmizî el-Hakîm. Nevâdiru’l-Usul, J!, 160-161,

Derim ki; Âyet-i kerîme, umumu ile İnsanların, kâfirleri ile mü’minleri İle -hesapsız olarak cennete girenler müstesna- sorgulanacaklarına ve hesaba çekileceklerine delil teşkil etmektedir. “-et-Tezkire” adlı kitabımızda açıkladığımız gibi

Kâfir, sorgulanıp hesaba çekilecek mi diye sorulursa, buna: Bu konuda görüş ayrılığı vardır, deriz. Biz, buna dair açıklamaları “et-Tezkire”de kaydetmiş bulunuyoruz. Kuvvetli olan görüş kâfirin sorgulanacağı şeklindedir. Hem bu âyet-i kerîme dolayısıyla, hem de yüce Allah’ın:

“Ve durdurun onları, çünkü onlar sorgulanacaklardır.” (es-Saffat, 37/24) âyeti ve:

“Şüphe yok ki dönüşleri yalnız bizedir, sonra da hesaplarını görmek de süphesiz yalnız Bize aittir. ” (el-Ğaşiye, 88/25-26) buyrukları hesaba çekilip sorgulanmalarını gerektirmektedir,

Denilse ki: Yüce Allah, bir başka yerde:

“Suçlulara günahları sorulmaz.” (el-Kasas, 28/78);

“O günde ne insana, ne cinne günahı sorulmayacak” (er-Rahmân, 55/39);

“Allah, onlarla konuşmaz.” (el-Bakara, 2/174);

“Muhakkakki onlar, o günde Rabblerinden elbette perdelenmiş olacaklardır” (el-Mutaffifin, 83/15) diye buyurmaktadır biz de şöyle deriz:

Kıyâmette değişik durumlar sozkonusudur. Kimi halde soru sorulacak, konuşulacak, kimi yerlerde de bunlar olmayacaktır. İkrime de şöyle demiştir: Kıyâmetin durumunda yer yer farklı haller olacaktır. Kimi durumda sorgulama olacak, kimi durumlarda olmayacaktır.

İbn Abbâs da şöyle demektedir: Yüce Allah’ın onlara soru sormaması, onlardan haber ve bilgi almak kastıyla soru sormayacağı anlamındadır. Siz böyle yaptınız mı, şöyle yaptınız mı diye sorulmayacaktır. Çünkü yüce Allah, her şeyi bilendir. Ama yüce Allah onlara, azarlama, yaptıklarını başlarına kakma anlamında soru soracak ve onlara: Niye Kur’ân’ı Kerîme karşı isyan ettiniz, bu konuda delilinîz nedir diye sorulacaktır. Kutrub da bu görüşü esas kabul etmiştir.

Yüce Allah’ın:

“Rabbine yemin olsun ki, onların hepsine elbette soracağız” âyetinin, mükellef mü’mînlere soracağız, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“Sonra, yemin olsun o günde nimetlerden elbette sorulacaksınız”(et-Tekasur, 102/8) âyeti bunu açıklamaktadır.

Bununla birlikte âyetin umumi bir anlam ifade ettiği görüşünü kabul etmek, daha uygundur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır,

Hicr 92

Rabbin hakkı için, mutlaka onlardan hepsine soracağız.

Diyanet Vakfı
92, 93. Rabbin hakkı için, mutlaka onların hepsini yaptıklarından dolayı sorguya çekeceğiz.

Kurtubi Tefsiri
Rabbine yemin olsun ki, onların hepsine elbette soracağız.

Hicr 91

Onlar ki Kur’an’ı parça parça ettiler.

Diyanet Vakfı
Onlar, Kuranı tutarsız parçalar olarak nitelendirenlere gelince,

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki, Kur’ân’ı parçalara ayırmışlardı.

Bu, bölüşenlerin niteliğidir. Bunun mübtedâ olup haberinin (92. âyeti kerimede yer alan):

“Yemin olsun ki onlara elbette soracağız” anlamındaki âyet olduğu da söylenmiştir.

“Parçalar” kelimesinin tekilinin olup bu kelime bir şeyi darmadağın etmeyi ifade edenden gelmektedir; bu parçaların herbirisine: denilir. Kimi dil bilgini de şöyle demiştir: Bu kelimenin aslr, şeklinde olup “vav” düşürülmüştür Bundan dolayı çoğulu diye gelmiştir. Mesela; “Fırkalar” kelimesinin; nin çoğulu olması gibi. Bunun da asli; dır. ” Fırka” birlik kelimesinin çoğulunun şeklinde gelmesi de böyledir. Bunun anlamı da az önce “bölüşen” hakkında yaptığımız açıklamalara raci olur.

İbn Abbâs der ki: Bu şekilde davrananlar Kur’ân-ı Kerîm’in bir bölümüne îman ettiler, bir bölümünü inkar ettiler. Şöyle de açıklanmıştır: Bunlar Kur’ân-ı Kerîm ile ilgili olarak söyledikleri sözlerini bölümlere, parçalara dağılıp ayırmışlar, onu yalan, büyü, kehanet ve şiir diye nitelendirmişlerdi, Onu parçalara bölüp dağıttım, ayırdım” demektir. Şair Ru’be de şöyle demektedir:

“Allah’ın dini öyle parçalara ayırılıp dağıtılacak birşey değildir.”

Yani Allah’ın dini darmadağın değildir.

Bu kelimeden eksiltilen harfin “lıe” olduğu ve bunun aslının; olduğu da söylenmiştir. Çünkü ve bunun sonucu olan-, kelimesi Kureyş lehçesinde sihir ve büyü demeklir. Onlar, sihirbaza; sihirbaz kadına da derlei’. Şair de şöyle demektedir:

“Sihirbazın ve sihir yapanın düğümlerine

Üfleyenlerden, Rabbime sığınırım.”

Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmaktadır: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem); Büyü yapan kadına da, büyü yaptıran kadına da lanet etmiştir,”

Âyet-i kerimenin anlamı da şöyledir: Bunlar, Kur’ân hakkındaki iftiralarını alabildiğine çoğalttılar; yalan yere söylediklerini oldukça çeşitlendirerek, sihir dediler, öncekilerin masalları dediler, o uydurulmuş bir sözdür, dediler ve daha başka şeyler söylediler.

“Parça, bölüm” kelimesinin harf eksilîilmesi açısından benzeri bir kelime de; “Kenar, dudak” kelimesidir. Bunun aslı da- şeklindedir. Nitekim Arapların; “Yıl” diye kullandıkları kelimenin aslı da; şeklindedir Bu kelimelerden aslî olan “he” harfini eksilterek te’nis için alâmet olarak kullanılan “he (yuvarlak te)”yi kutlanmışlardır.

Bir diğer görüşe göre, bu kelimenin aslı, şeklinde olup bu da nemime Nitekim Hadîs-i şerîfte bu lâfız kullanılarak: “Size ei-ndtrın ne olduğunu bildireyim mi? O nemime (yani) insanlar arasında laf alıp götürmektir” diye buyurmuştur, (Müslim, Birr 102; Dârimî, Rikaak 7. Müsned, T. 437) (Laf alıp götürmek) demektir. ise, bühtan ve iftira demektir. Bu da, bir kimsenin birisine iftirada bulunarak onda olmayan özellikleri var diye iddia etmesi demektir. Nitekim; ” Ona bühtan ve iftirada bulundu” anlamındadır, İftirada bulundum” anlamındadır.

el-Kisaî der ki Yalan ve bühtan” demek olup, bunun çoğulu; şeklinde gelir Tıpkı; “Parça, fırka’- kelimesinin çoğulunun; şeklinde gelmesi gibi. Yüce Allah da: “(el-Kisaînin anlayışına göre) Onlar ki Kur’ân’ı yalan diye nitelendirmişlerdir.” Bunun anlamının, Kur’ân-ı Kerîm’den hoşlarına giden bölümlerine îman ettiler, geri kalan bölümlerini de inkâr ettiler şeklinde olduğu da söylenmiştir. Böylelikle onların inkâr ve küfürleri, imanlarını boşa çıkarmış olmaktadır.

el-Ferrâ’nın kanaatine göre bu kelime; ‘den alınmıştır. Bu ise, vadide yetişip diken gibi biten bir bitkinin adıdır. Yani bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’i diken gibi rahatsız edici bir âyet olarak algılamışlardı diye snılmıştır.

Hicr 90

Tıpkı, bölüştürenlere indirdiğimiz gibi.

Diyanet Vakfı
Nitekim biz, komplo kuranlara (azabı) indirmişizdir.

Kurtubi Tefsiri
Nitekim bölüşülenlere de indirmiştik.

Bu ifadede hazfedilmiş sözler vardır Yani: Ben bir azâb ile apaçık uyaran bir kimseyim, anlamında olup merul olan “azâb” kelimesi hazfedilmiştir. Çünkü “uyarmak ” zaten buna delildir. Nitekim bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadır:

“Ben Âd ve Semud’un yıldırımı gibi bir yıldırımla sizi korkutup uyarırım” (Fusilet, 41/13) diye buyurulmaktadir.

Nitekim “anlamındaki kafin fazladan geldiği de söylenmiştir. Yani ben sizi bölüşenlere indirdiğimiz şeyler ile açıkça uyarıcıyım demek olur. Yüce Allah’ın:

“Onun benzeri hiçbir şey yoktur.” (eş-Şûrâ, 42/11) âyetinde olduğu gibi

Manası: Ben sizi bölüşenlerede indirdiğimizin bir benzeri ile açıkça uyanayım, şeklinde olduğu söylendiği gibi, anlamın: “Nitekim biz bölüşenlere de azâb indirmiştik ve (95. âyet-i kerîme ile birlikte) o alay edip duranlara karşı muhakkak ki Biz sana yeteriz. Artık emrolunduğunu açıkça bildir ve haddi aşan o müşriklerden yüz çevir. Çünkü Biz onlardan birçok sıkıntılar çekmiş olduğun ileri gelenlere karşı sana yeteriz, anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Bölüşenler”in anlamı ile ilgili olarak yedi farklı görüş vardır:

1- Mukâtil ve el-Ferrâ” der ki: Bunlar Hac döneminde Velid b. el-Muğıre’nin gönderdiği onbir kişidir. Bunlar Mekke’nin dar yollarını, geniş yollarını, dağlardaki yollarını kendi aralarında paylaştırarak bu yollardan geçenlere köle diyorlardı: Aramızda çıkan ve Peygamberlik İddiasında bulunan bu kimseye sakın aldanmayın o bir delidir, bazen o bir sihirbazdır, bazen o bir şairdir, bazen de o bir kahindir, diyorlardı. Onlara bu şekilde “bolüşenler” adının verilmesi bu yollan kendi aralarında paylaştırmalarıdır. Allah bunların hepsinin canlarını en kötü şekilde aldı. Bunlar ayrıca el-Velid bin el-Muğiıe’yi Mescidin kapısında hakem olarak tayin etmişlerdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında ona soru soranlara da: O adamlar doğru söylediler diye cevap verirdi,

2-Katade der ki: Bunlar Kureyş kafirlerinden bir topluluk olup. Allah’ın kitabını bölüştürerek, bir kısmına şiir, bir kısmına büyü, bir kısmına kehânet bir kısmına da öncekilerin efsaneleri ismini vermişlerdi.

3-İbn Abbâs der ki: Bunlar kitabın bir bölümüne îman edip bir bölümünü inkâr eden kimselerdir.

4-İkrime de böyle demiştir: Bunlar ehl-i kitab kimselerdir. Onlara “bölüşenler” adının veriliş sebebi, alay eden kimseler oluşları ve onların kimisinin: Bu sûre benimdir bu sûre de senin olsun, demeleridir. İşte dördüncü görüş de budur.

5-Katade der ki: Bunlar kitaplarını bölüştüler darmadağın ve parçalara ayırdılar ve tahrif ettiler.

6-Zeyd b. Eslem der ki: Burada kastedilenler, Tiz, Salih’in kavmidir. Bunlar onu öldürmek üzere kasem ettiklerinden dolayı onlara el-müktesîm’in” (yani yemin eden, kasem eden kimseler) ismi verilmiştir. Nitekim yüce Allah:

“Kendi aralarında Allah adına yemin ederek dediler ki: Ona ve aile halkına gece baskın yapalım..,” (En-Neml, 27/49) âyetiyle buna işaret etmektedir.

7-el-Ahfeş der ki: Bunlar karşılıklı olarak yemin ile kendi aralarında bazı hususları, bölüşen bir topluluktu. Denildiğine göre bunlar As b. Vail Rabia’nın iki oğlu Utbe ve Şeybe, Ebû Cehil b. Hişam, Ebul-Bahteri b. Hişam, en-Nadr b. Haris Umeyye b. Haleb ve Münebbih b. Haccac’dırlar. Bunu da el-Maverdi nakletmektedir.

Hicr 89

Ve de ki: Şüphesiz ben apaçık bir uyarıcıyım.

Diyanet Vakfı
De ki: Şüphesiz ben apaçık bir uyarıcıyım.

Kurtubi Tefsiri
Ve de ki: Şüphesiz ben, evet ben açıkça uyarıcıyım”

Hicr 88

Gözlerini, onlardan bazı kimselere verdiğimiz geçimliklere dikme. Onlar için üzülme. Müminlere karşı kanadını indir.

Diyanet Vakfı
Sakın onlardan bazı sınıflara verdiğimiz dünya malına göz dikme, onlardan dolayı üzülme ve müminlere alçak gönüllü ol.

Kurtubi Tefsiri
Sakın bazılarını faydalandırdığımız şeylere iki gözünü dikip uzatma! Onlar için tasalanma da. Mü’minlere de kanadını indir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Dünya Ehline İmrenmek:

Yüce Allah’ın:

“Sakın… İki gözünü dikip uzatma” âyetinin anlamı şudur: Kur’ân-ı Kerîm sayesinde Ben, insanların elinde bulunan şeylere seni muhtaç olmaktan kurtardım, yücelttim. Çünkü Kur’ân-ı Kerîmi kendisi için yeterli bir servet görmeyen bizden değildir. Yani, sahip olduğu Kur’ân-ı Kerîm ile İhtiyaçtan kurtulduğunu kabul etmeyip -yüce Mevlâ’nın marifetlerine sahip olduğu halde- gözünü dünyanın, süsüne diken bir kimse bizden değildir.

Denildiğine göre, Busra ve Ezriât denilen yerlerden yedi kafile, Kurayza ve Nadirlilere aynı güncte ulaştı. Bu kafilelerle beraber buğday, hoş kokular, mücevherat, denizlerden çıkarılan eşyalar da vardı. Müslümanlar şöyle dedi: Bu mallar bizim olsaydı, bunlarla güçlenir ve bunları Allah yolunda infak ederdik. Bunun üzerine yüce Allah:

“Yemin olsun ki Bîz sana tekrarlanan yediyi…” âyetini indirdi. Yani, bunlar sizin için oraya gelen yedi kafileden daha hayırlıdır. O bakımdan gözlerinizi onlara dikmeyiniz. İbn Uyeyne bu kanaattedir. O bununla İlgili olarak Hazret-i Peygamberin şu hadisini de zikreder: “Kur’ân-ı Kerîm ile kendisini zengin görmeyen yani başka şeylere ihtiyaçtan kendisini uzak kabul etmeyen kimse bizden değildir.” Buhârî, Tevhîd AA, Ebû Dâvûd, Vitr 20, Darımı, Salat 171: Müsned, I. 172, \7% 179; ” ni…” diye baştaynn açıklama yalnızca- Ebû Dâvûd, Vitr 20: Müsned, I. 172’de

Bu anlamdaki açıklamalar bizim bu kitabımızın baş taraflarında (Kur’ân’ın faziletleri bölümü Kur’ân’ı okuma keyfiyeti ile ilgili bahiste) geçmiş bulunmaktadır. Bazılarınız ifadesi nimetlerde emsal kıldığımız kimseleri demektir. Yani zenginler zenginlik bakımından birbirlerinin emsalidirler. Bu bakımdan âyet-i kerimede bunlara (“çiftler” anlamına gelen): “Ezvac” denilmiştir.

2. Sürekli Dünya Metaını Arzulamak:

Bu âyet-i kerîme dünya metaını arzulayıp ona göz dikmekten uzak kalınmasını ve onun sürekli olarak mevlâsına ibadete yönelmesinin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın şu âyeti da buna benzemektedir:

“Onlardan bir kısmına bunlarla kendilerini imtihan edelim diye dünya hayatının süsü olarak verip faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme!” (Ta-Ha, 20/131)

Ancak durum bu şekilde değildir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Bana dünyanızdan kadınlar ve hoş koku sevdirildi. Gözümün nuru da namazda kılındı ” Nesâî, işretu’n-NlsS 1: Müsned, III, 128, 199. 285 Hazret-i Peygamber de insan olmanın ve insanî fıtratın bir özelliği olarak hanımları ile hoş vakit geçirir, güzel koku sürünmeye dikkat ve özen gösterirdi. Yüce Mevlasına seslenmesi esnasında da gözü ancak namaz ile aydınlanırdı. O Rabbine münacaatını, seslenişini bundan daha lâyık ve daha uygun görürdü. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in dininde Îsa’nın dininde olduğu gibi ruhbanlığa yönelmek yoktur. Şanı yüce Allah insana hafif gelen, zorluklardan uzak ve arınmış müsahamakar hamiliği teşri buyurmuştur. O bakımdan insanoğlu dünyanın arzulanan şeylerinden nasibini alır ve yüce Allah’a selim bir kalb ile döner. Faziletli kıraat bilginleri (İslâm âlimleri) ile ihlaslı kimseler bugün için lezzet verici şeylerden uzak durarak göklerin ve yerin Rabbine ihlasla yönelmenin daha evla olduğu görüşündedirler. Çünkü dünyada haram şeyler daha baskın halde bulunmaktadır. Kul ise mÂişeti dolayısıyla kendileriyle birlikte oturup kalkmanın câiz olmadığı kimselere oturup kalkmak şeklinde haramların galip geldiği bir ortamda iyi davranmak zorunda kalmış bulunmaktadır. Böyle anlamak kıraat daha faziletli dünyadan kaçmak bunun İçin daha doğru ve daha adil bir davranış olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “İnsanlar öyle bir döneme geleceklerdir ki; müslümanın en hayırlı malı -dinini korumak kastıyla fitnelerden kaçarak- dağ başlarında ve yağmurun düştüğü yerler arkalarından gideceği bir koyun (sürüsü) olacaktır.” Buhârî, Îman 12; Bed’ul-Halk 1% Menâkib 25. Rikaak 34. Fiten 14, Ebû Dâvûd, Fiten 4; Nesâî, İınîtTi 30; İbn Mâce, Fîlen 13; Muvatta’, İsti’zrîn 16: Müsned, III, 6. 30, 43, 57.

Yüce Allah’ın:

“Onlar için tasalanma” âyeti, müşrikler îman etmeyecek olurlarsa onlar için üzülme demektir. Manası: Dünya hayatında kendilerine verilen meta ve dünyalık dolayısıyla üzütme, çünkü âhirette senin bundan daha üstün ve faziletli şeylerin vardır. Şöyle de açıklanmıştır: Eğer onlar azaba doğru yol alacak olurlarsa onlar için üzülme; çünkü onlar azâb ehli kimselerdir.

“Mü’minlere de kanadını indir” sana îman eden kimselere karşı yumuşak davran ve onlara alçak gönüllüce tevazu ile haraket et.

“Kanadın indirilmesi” aslında, kuşun yavrusunu bağrına basarken kanadını açtıktan sonra üzerine kanadını kapatması hakkında kullanılır. însan hakkında kendisine tabi olanları daha yakınlaştırması ve yakın tutmasının bir sıfatı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Mesela: Filan kişi kanadını alçaltan, indiren bir kimsedir, denilirken o vakur ve sakin bir kimsedir, denilmek İstenir. Âdemoğlunun iki kanadı onun İki yanıdır. Yüce Allah’ın:

“Elini kanadının (koltuğunun) altına götür” (Tâ-Hâ, 20/22) âyeti da buradan gelmektedir. Kuşun kanadı onun eli hükmündedir. Şair der ki:

“Bir kavmin lideri olan için mertlik olarak yeter.

Hasta kardeşlerine kanadını uzatman.”

Yani onlara alçak gönüllülükle ve yumuşaklıkla davranman.

Hicr 87

Andolsun, sana tekrar edilen yediyi ve yüce Kur’an’ı verdik.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki, biz sana tekrarlanan yedi ayeti ve yüce Kuranı verdik.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun, Biz, sana tekrarlanan yediyi ve şu Kur’ân-i Azim’i verdik.

İlim adamları,

“tekrarlanan yedi (es-Seb’û’l-Mesârû)” hakkında farklı görüşlere sahiptir. Fâtiha olduğu söylenmiştir. Bunu Ali b. Ebî Tâlib, Ebû Hüreyre, er-Rabî’ b. Enes, Ebû’l-Âl-iyye, el-Hasen ve başkaları söylemişlerdir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da bu husus sabit yollarla rivâyet edilmiştir ki, bu da Ubey b. Ka’b ve Ebû Said b. el-Mualla yollarıyla gelen hadislerde sozkonusu edilmiştir. Bu rivâyetler, bundan önce el-Fâtiha Sûresi’nin tefsirinde (1. bab, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Tirmîzî de Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Elhamdülillah (Fâtiha SÛRESİ) Kur’ân’ın da anasıdır, kitabın da anasıdır ve tekrarlanan yedi (es-Seb’ul Mesânî) dir.” (Tirmizî) dedi ki: Bu, hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, Feda ıhı 1-Kur’ân 1; Dârimî, Fed;îihr]-Ktır’ân 12; Müsned, V, 114 -hepsi de yakın ifadelerle-. Bu ise bu hususta açık bir delil (nass.) dır, yine bu da el-Fâtiha Sûresi’nde (tefsirinin 1. bab, 3- başlığında) geçmiş bulunmaktadır. Şair der ki:

“Size Kur’ân’ı, Ummul-Kitab’ı ve es-Seb’u’l-Mesânî’yi

İndiren hakkı için yemin veriyorum…”

İbn Abbâs da der ki: Burada “tekrarlanan yedimden kasıt, yedi uzun SÛRE olan el-Bakara, Ali İmrân, en-Nîsa, el-Mâide, el-En’âm, el-A’raf ve -birlikte olmak üzere- el-Enfal ve et-Tevbe Sûreleridir. Çünkü, bu iki SÛRE arasında besmele yoktur.

Nesâî, şöyle bir rivâyet kaydetmektedir: Bize, Ali b. Hucr anlattı, bize Şerik haber verdi. O, Ebû İshak’dan, o, Said b. Cubeyr’den, o da İbn Abbâs’tan, yüce Allah’ın:

“Tekrarlanan yedi” âyeti hakkında dedi ki: Bunlardan kasıt; yedi uzun sûredir. Nesâî, İfritâh 26.

Bunlara “Mesânî (tekrarlananlar)” denilmesinin sebebi, bu sûrelerde ibretlerin, ahkâmın ve hadlerin tekrar edilmesidir. Kimileri de bu görüşü kabul etmeyerek şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerîme Mekke’de indirilmiştir. Ve o dönemde henüz uzun sûrelerin hiç birisi indirilmiş değildi. Bu itiraza şöyle cevap verilmiştir: Şanı yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîmi önce dünya semasına, sonra da dünya semasından peyderpey indirmiştir. Dünya semasına indirdiği ise, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’e henüz üzerine indirilmemiş olsa dahi, verilmiş gibidir.

“Tekrarlanan yedi”nin, yedi uzun sûre olduğunu söyleyenler arasında, Abdullah b. Mes’ûd, Abdullah b. Ömer, Saîd b. Cübeyr ve Mücahid de vardır. Şair Cerir de der ki:

” Allah Ferezdak’ın cezasını versin

Mufassal sûreleri ve Mesânî’yi kaybetmiş alarak akşamı ettiğinde.”

Mesânî’nin, Kur’ân-ı Kerîm in tümü olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah, sözün en güzelini müteşabih, tekrar edilen (mesânî) bir kitap halinde indirmiştir.” (ez-Zümer, 39/23) Bu, ed-Dahhâk, Tavus ve Ebû Malik’in görüşüdür. İbn Abbâs da böyle demiştir Kur’ân’a mesânî denilmesinin sebebi ise: hafreflerin ve kıssaların onda tekrar edilmesidir. Abdulmuttalib’in kızı Safiyye de, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) için söylediği mersiyesinde şöyle demektedir:

“O, kendisiyle doğru yolun bulunduğu, yükselen bir nûr idi.

Ta’zim okunan Kur’ân-ı Kerîm’in indirilmesi onun özelliği idi.”

Burada “tekrarlanan yedi”den kastın, Kur’ân-ı Kerîm’in emir, nehiy, müjdeleme, uyarıp korkutma (tebşîr ve inzâr), misallerin verilmesi, nimetlerin sayılması, geçmiş nesillere dair haberler olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da Ziyad b. Ebi Meryem yapmıştır.

Sahih olan birinci görüştür, çünkü o bu konuda açık bir nastır. el-Fâtiha Sûresi’nde de bu sûreye Mesanî adım vermenin başka sûrelere de aynı ismi vermeye engel bir taraf olmadığını açıklamış bulunuyoruz. Şu kadar var ki, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den, eğer herhangi bir hususta tevil ihtimali bulunmayan bir rivâyet varid olmuş ve açık bir nass da sabit olmuş ise, o nassın yanında durmak gerekir.

“Ve şu Kur’ân-ı azim’i verdik” âyetinde hazfedilmiş ifadeler vardır ve bunun takdiri şöyledir: Fâtiha, Kur’ân-ı azimin kendisidir. Çünkü Fâtiha, İslâm’ın esaslarıyla ilgili hususları kapsamaktadır. Yine buna dair açıklamalar daha önceden Fâtiha Sûresi’nde geçmişti,

“Ve şu Kur’ân-ı Azimin.” âyetindeki “vav”ın fazladan geldiği ve ifadenin takdiri manasının: “Yemin olsun ki Biz sana tekrarlanan yedi olan şu Kur’ân-ı azim’i verdik” olduğu da söylenmiştir, Şairin şu beyiti de bu türdendir:

“O büyük ve efendi hükümdar,

O gayretler sahibi ve Savaşta askeri birliğin aralanma…”

Buna dair açıklamalar da daha önceden yüce Allah’ın:

“Namazları ve özellikle orta namazı koruyunuz” (el-Bakara, 2/238) âyetini açıklarken, (3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Hicr 86

Şüphesiz Rabbin, çok yaratan ve çok bilendir.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz Rabbin hakkıyla yaratan pek iyi bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz, senin Rabbin her şeyi yaratandır, her şeyi bilendir.

“Şüphesiz Rabbin, her şeyi yaratandır.” Yani, yaratıklar hakkındaki takdirleri de ahlakı da takdir edendir,

“her şeyi” kimlerin hak davete uygun hareket ettiklerini, kimlerin de münafıklık ettiklerini

“bilendir,”

Hicr 85

Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile yarattık. Ve kıyamet mutlaka gelecektir. O halde sen güzel bir şekilde affet.

Diyanet Vakfı
Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri ancak hak ile yarattık. O saat (kıyamet), mutlaka gelecektir. Şimdilik onlara güzel muamele et.

Kurtubi Tefsiri
Biz, gökleri, yeri ve aralarındakileri ancak hak ile yarattık. Şüphesiz o saat gelicidir. O halde sen onlara güzellikle davran.

“Biz, gökleri, yeri ve aralarındakileri ancak hak ile” yani, zeval bulmaları ve yok olmaları için

“yarattık.” Bir diğer açıklamaya göre, iyi davrananlar ile kötü hareket edenlere amellerinin karşılığını vermek için yarattık. Nitekim, bir başka yerde yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Göklerde ve yerde olan herşey Allah’ındır. (Bu) kötülük edenleri yaptıkları karşılığında cezalandırması, güzel amelde bulunanları daha güzeli ile mükâfatlandırması içindir.” (en-Necm, 53/31)

“Şüphesiz o saat gelicidir.” Yani, kıyâmet muhakkak gerçekleşecektir ve herkes amelinin karşılığını görecektir.

“O halde sen, onlara güzellikle davran!” Bu da yüce Allah’ın:

“Ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl.” (el-Müzemmil, 73/10) âyetine benzemektedir, Yani, ey Muhammed! Sen hatalarını görmezlikten gel ve güzel bir şekilde onları affet. Daha sonra bu, kılıç (Savaş.) emri ile nesh olundu. Katade ise der ki: Bunu, yüce Allah’ın:

“Onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün.” (en-Nisa, 4/91) âyeti nesh etmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da onlara şöyle buyurmuştur: “Yemin olsun ben, size (boyunları) kesmekle geldim. Ben hasal (kelleleri uçurmak) emri ile gönderildim. Ben, ziraat emri ile gönderilmedim.” Taberî, XIV, 51de Süfyün b. Uyeyne’nin nçıklauıssı çerçevesinde ve Silfyan ile Hazret-i Peygamber arasındaki ravîler zikredilmeksizin Bu açıklamayı da İkrime ve Mücahid yapmıştır.

Bu âyetin nesh olmadığı da söylenmiştir. Bu, Hazret-i Peygamber’e, kendisiyle onlar arasında(ki hususlarda), onları af etmeye dair bir emirdir. Safh (güzellikle davranmak) ise, yüzçevirmek demektir. Bu açıklama da el-Hasen ve başkasından nakledilmiştir.

Hicr 84

Kazandıkları şeyler onlara hiçbir fayda sağlamadı.

Diyanet Vakfı
Kazanmakta oldukları şeyler onlardan hiçbir zararı savmadı.

Kurtubi Tefsiri
Kazandıkları kendilerine hiç bir fayda vermedi.

“Kazandıkları kendilerine hiç bir fayda vermedi.” Mallarının, dağlarda korunacak kale gibi yerler edinmelerinin ve kendilerine ihsan edilen birçok nimetin hiç bir faydasını görmediler.

Hicr 83

Fakat sabaha karşı onları korkunç bir ses yakalayıverdi.

Diyanet Vakfı
Onları da sabaha çıkarlarken o korkunç ses yakaladı.

Kurtubi Tefsiri
Derken, sabaha girdiklerinde, onları da o çığlık yakalayiverdi.

“Derken, sabaha karşı girdiklerinde” yani, sabah vaktinde

“onları da o çığlık yakalayıverdi.”

“Sabah vaktine girdiklerinde” demek olup hal olarak nasb edilmiştir. Burada sözü edilen çığlık ile ilgili açıklamalar, daha Önce Hûd Süresi (11/67. âyetin tefsirinde.) ve el-Âraf Sûresi (7/78. âyetin tefsiri)nde geçmiş bulunmaktadır.

Hicr 82

Dağlardan, güvenli evler yontuyorlardı.

Diyanet Vakfı
Onlar, dağlardan emniyet içinde kalacakları evler oyarlardı.

Kurtubi Tefsiri
Onlar, güven içinde dağlardan evler yontup oyarlardı.

“Yontmak” Arapçada birşeyi törpüleyerek düzeltmek ve üzerindeki fazlalıkları (keser vb. aletlerle) tıraş etmek demektir. “Ha” harfi esreli olarak, şeklinde mastarı da; şeklinde “onu yonttu, yontar, yontmak'” anlamındadır, ise, yontmadan geri kalan artıklar demektir. Kendisiyle yontulan alete” denilir. Kur’ân-ı Kerîm’de de; ” Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mî tapıyorsunuz?” (es-Sâffât, 37/95) yani, keserek, yontarak yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz demektir. Hazret-i Salih’in kavmi, ileri derecedeki kuvvetleri ile dağları yontarak kendilerine ev yapıyorlardı.

“Güven İçinde”; bu evlerin üzerlerine göçeceğinden, yahut yıkılıp bozulacağından yana güven içinde, diye açıklanmıştır, Ölümden yana güven içinde diye açıklandığı gibi, azaptan yana güven içinde,,, diye de açiklanmıştır,

Hicr 81

Onlara ayetlerimizi verdik, ama onlardan yüz çevirdiler.

Diyanet Vakfı
Biz onlara mucizelerimizi vermiştik; fakat onlardan yüz çevirmişlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Biz onlara, âyetlerimîıi vermiştik de bunlardan yüzçevirmişlerdi.

Yüce Allah’ın:

“Biz onlara, âyetlerimizi vermiştik” âyetindeki

“âyetlerimizi”; Âyetlerimizle” anlamındadır. Şanı yüce Allah’ın:

“Kuşluk yemeğimizi getir” âyetinin; Kuşluk yemeğimizle” demek olduğu gibi.

Burada sözü geçen “âyef’den kasıt, dişi devedir. Çünkü bu dişi devede, pek çok âyetler (belge ve mucizeler) vardı. Kayanın içinden çıkması ve çıktığı sırada yavrulamasının yakın olması, hiç bir dişi devenin ona benzemeyecek kadar iri ve büyük olması, hepsine yetecek kadar çokça süt vermesi gibi. Bununla birlikte Hazret-i Salih’in, dişi deve dışında kuyu ve buna benzer başka bir takım mucizelerinin olma ihtimali de vardır.

“Bunlardan yüz çevirmişlerdi.” Bu âyetlerden gerekli ibretleri almamışlardı.

Hicr 80

Andolsun, Hicr halkı da peygamberleri yalanladılar.

Diyanet Vakfı
Andolsun, Hicr halkı da peygamberleri yalanlamıştı.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki, Hicr ashabı da peygamberleri yalanlamışlardı.

“Hicr” kelimesinin birkaç anlamı vardır. Bunlardan birisi Kâ’be’nin Hicr’idir. Birisi haram anlamıdır. Nitekim yüce Allah’ın: âyeti;

“haram ve yasak kılınmış” (el-Furkan, 25/53) demektir. Yine hicr, akıl anlamındadır. Yüce Allah,

“hicr (akıl) sahibi” (el-Fecr, 89/5) diye buyurmaktadır. Gömleğin ön tarafına da

“hicr” denilir. “Hacr” söylenişi daha fasihtir. Kısrak da “hicr” diye anılır. Semud kavminin diyarına da “Hicr” denilir, bu âyette kastedilen anlamı da budur, şehir demektir. Bu açıklamayı el-Ezherî yapmıştır.

Katade der ki: Hicr, Mekke ile Tebuk arasıdır ve bu, Semud kavminin bulunduğu vadidir, Taberî de Hicaz ile Şam arasında bulunan topraklara Hicr denilir ve bunlar Hazret-i Salih’in kavminin yaşadığı yerdir, demektedir.

Yüce Allah’ın burada sözünü ettiği “Peygamberler”den kasıt, yalnızca Hazret-i Salih’tir. Ancak, bir peygamberi yalanlayan kimse bütün peygamberleri yalanlamış gibidir. Çünkü bütün peygamberler usu! (dinin esasları, itikadi meseleler) bakımından aynı dinin davetçileridir. O bakımdan aralarında fark gözetmek mümkün olamaz.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, hem Hazret-i Salih’i, hem ondan sonra gelecek, hem de ondan Önce gelmiş bütün peygamberleri yalanladılar. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Buhârî’nin İbn Ömer’den rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk gazvesi sırasında Hicr denilen yerde konakladığında ashabına, oranın kuyusundan su içmemelerini ve o kuyudan su çekmemelerini emretti. Onlar: Biz, o su ile hamur yoğurduk ve ordan su çektik deyince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine, suyu dökmelerini ve o hamuru bir kenara atmalarını emretti. Buhârî, Enbiyâ 17; Müsned, II, 117

Yine Sahih’te İbn Ömer’den rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve beraberindeki ashabı Semud diyarı olan Hicr’e konakladılar. Oranın kuyularından su çektiler ve çektikleri o su ile hamur yoğurdular. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine, çektikleri suyu dökmelerini ve o hamuru develere yedirmelerini emrettiği gibi, dişi devenin gidip içtiği kuyudan su çekmelerini emretti. Buhârî, Enbiyâ 17; Müslim. Zühd 40; Müsned, II, 117.

Yine İbn Ömer’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Hicr’e yolumuz düştü. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize şöyle dedi: “Kendilerine zulmetmiş olanların meskenlerine, onların başına gelen musibetin bir benzeri size gelip isabet eder korkusuyla ancak ağlayarak giriniz,” Hazret-i Peygamber daha sonra devesini dürterek hızhca yoluna devam etti. Buhâri, Salâî 53, Enbiyâ 17; Müslim, Zühd 38, 39: Müsned, II, 117,

Bu Âyeti Kerîme’nin İhtiva Ettiği Hususlar:

Derim ki: Bu âyet-i kerimede Şari’in (şeriat koyucunun) hükmünü beyan edip durumunu açıklığa kavuşturduğu sekiz mesele vardır. İlim adamları bunları bu âyet-i kerimeden çıkarmış ve bunların bazısında fukaiıâ farklı görüşlere sahip olmuşlardır:

1. Hicr Sahiplerinin Yurduna Girmek:

Bu gibi yerlere girmenin mekruhluğu: Bazı ilim adamları kâfirlerin kabirlerine girmeyi de buna kıyas etmişlerdir. Bir kimse bu yer ve kabirlere girecek olursa, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın gösterdiği şekilde ibret almak üzere, korkmak ve oradan çabucak geçmek suretiyle uğramak gerekir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur “Babil diyarına girmeyiniz. Çünkü orası lanetlenmiştir.” Hazret-i Aliden: “Sevgili Peygamberin bana kabristanda namaz kılmayı yasakladığı gibi. Babil topraklarında namaz kılmamıda yasakladı. Çünkü orası lanetlenmiştir” şeklinde: Ebû Dâvûd, ssalat 24.

Hicr Ashabının Kuyularından ve Necis Sudan Yararlanmanın Hükmü:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashab-ı kirama, Semud kavminin kuyusundan çektikleri suyu dökmelerini, o su ile yoğurup pişirdikleri ekmekleri de bir kenara atmalarını emretti. Çünkü o su gazaba uğramış bir kavmin suyu idi. Yüce Allah’ın gazabından kaçmak kastıyla ondan yararlanmak câiz görülmemiştir. Hazret-i Peygamber, yoğurdukları hamur hakkında: “Onu develere yediriniz” diye buyurmuştur.

Derim ki: İşte necis suyun ve o necis su ile yoğurulan hamurun hükmü de aynı şekildedir,

2. İnsanın Kullanması Câiz Olmayan Yiyecek ve İçecekler Hayvanlara Verilebilir mi?

Malik dedi ki: Kullanılması câiz olmayan yiyecek ve içeceklerin deve ve hayvanlara yem olarak verilmesi caizdir. Çünkü onların mükellefiyetleri yoktur. İmâm Mâlik, necis olan bal hakkında da aynı şeyi söylemiş ve böyle bir bal arılara yedirilir, demiştir.

3. Evcil Merkeplerin Eti:

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu su ile yoğurulan hamurun develere yedirilmesini emrettiği halde, onun atılmasını emretmemiştir. Halbuki Hayber günü evcil merkeplerin etinin atılmasını emretmiştir. Bu ise, eşek etinin haramlığının daha ağır, necasetinin ve necasetlendirmesinin de daha ileri olduğunun delilidir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hacamat yaparak para kazanan kimsenin bu kazancını, su taşıyan develere ve kölelere yedirmesini emretmiştir. Ancak bu, bu kazancı haram kılmak için veya necis kabul ettiğinden dolaya değildir, Şâfiî der ki: Eğer haram olsaydı, hacamat yapana kazandığı bu parayı kölelerine yedirmesini emretmezdi. Çünkü kişi, kendi zatı İtibariyle taabbüd etmekle yükümlü olduğu gibi, kölesi hakkında da (haklarını yerine getirmek suretiyle) taabbüdle mükelleftir.

4. Kişinin Hayvanlarına Yedirmek Kastıyla Necaset Taşımasının Hükmü’

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın, yoğurulan o hamurun develere yedirilmesini emretmesinde, kişinin, köpeklerine yesinler diye nceis şeyler taşımasının câiz olduğuna delil vardır. Ve bu, bizim mezhebe mensup ilim adamları arasından bunu câiz görmeyen ve köpekler necasete gitmek üzere serbest bırakılır, ama sahipleri onlara necaseti alıp götürmez, diyenlerin kanaatlerine muhaliftir.

5. Peygamberlerin ve Salihlerin Eserleri:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın dişi devenin içtiği kuyudan su almalarını emretmesi, Peygamber ve salihlerin -aradaki asırlar çok olsa ve izleri ortada olmasa dahi- bıraktıkları izlerle teberrükün câiz olduğuna delildir. Nitekim birincisinde de fesat ehlinin buğzedildiklerine, onların yaşadıkları yurtların ve geriye bıraktıkları izlerin de verildiklerine delil vardır. Bu her ne kadar tali kiki araştırma, cansızların sorumlu olmadıklarını göstermekle birlikte yine böyledir. Çünkü sevilen ile birlikte olan şey de sevilir, hoşlanılmayan ve buğzedilen şeyle birlikte o şeye de buğzedilir. Nitekim Şair Küseyyir şöyle demektedir:

“Onu sevdiğim için siyahları hep severim.

Hatta onu sevdiğimden ötürü siyah köpekleri bile severim.

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ben o yurttan, yani Leyla’nın yurdundan geçer giderim.

Bir öperim şu duvarı, bir öbür duvarı öperim,

Benim kalbimi çelen o diyar değildir,

Fakat ben o diyarda kalmış olanı severim.”

6. Namaz Kılınabilen ve Kılınamayan Yerler:

Kimi ilim adamı böyle bir yerde namaz kılmayı uygun görmemiş ve: Orada namaz kılmak câiz değîldir, çünkü orası bir gazap yurdu ve bir Öfke diyarıdır, demiştir, İbni’l-Arabî der ki: Böylelikle bu bölge, Hazret-i Peygamber’in: “Yeryüzü benim için hem bir mescid, hem de bir temizlenme yeri kılınmıştır” Buhârî, Teyemmüm 1, Salât 56, Müslim, Mesâdd 3-5; Ebû, Dâvûd, SnlSt 24; Tirmizî, Salat 119, Siyer 5; Nesâi Gusl, 26,.- âyetinde zikrettiği genel kapsamdan müstesna olmuştur. O bakımdan, bu yerin toprağı ile teyemmüm de câiz değildir, oranın suyundan abdest almak da, orada namaz kılmak da câiz değildir.

Tirmizî de, İbn Ömer’den rivâyet ettiğine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yedi yerde namaz kılınmasını yasaklamıştır. Çöplük, hayvan boğazlama yeri (mezbaha), kabristan, yol ağzı, hamam, develerin çöktükleri yerler ve Beytullah’ın üzerinde, Tirmizî, Salat 141; İbn Mâce, Mesacid 4. Bu hususta Ebû Mersed ile Cabir ve Enes’ten de hadis rivâyet edilmiştir. İbn Ömer yoluyla gelen hadisin isnadı pek o kadar kuvvetli değildir. (İsnadında yer alan ravilerden birisi olan) Zeyd b. Cebîra hakkında hıfzı yönünden tenkitlerde bulunulmuştur. , Salnr 141. Aynen bk. İbn Abdi’l-Berr: et-Temhid, V, 225 vd.

Bizim ilim adamlarımız ayrıca şunu da eklerler: Gasbedilmiş evde, kilisede, havrada, içinde heykel bulunan evde, gasbedilmiş bir arazide veya kıblede uyuyan yahud bir adamın yüzü, ya da üzerinde necaset bulunan bir duvar karşısında (namaz kılınmaz).

İbni’l-Arabî der ki: Bu yerlerde namaz kılmak kimisinde başkasının hakkı dolayısıyla yasaklanmıştır, kimisinde yüce Allah’ın hakkı dolayısıyla, kimisinde de muhakkak veya galip zann ile necaset dolayısıyla yasaklanmıştır, içinde bulunan necasetten dolayı namaz kılınması yasak olduğu belirtilen bir yerde -hamam ve kabristanın içinde veya ona doğru- eğer temiz bir bez serilecek olursa, (İmâm Mâlik’in) “el-Müdevvene”sinde belirttiğine göre- caizdir. Ebû Mus’ab ise ondan (Malik’den) yine de mekruh olacağını nakletmektedir. Bizim (Maliki mezhebimize mensup) ilim adamlarımız, eski kabristan ile yeni kabristan arasında -necaset dolayısıyla- fark gözetmişlerdir. Yine müslümanların kabristanı ile müşriklerin kabristanı arasında da fark gözetmişlerdir. Çünkü müşriklerin kabristanı azâb yurdudur ve gazabın indiği bir yerdir- Hicr bölgesi gibi. Malik, “el-Mecmua”da şöyle demektedir: Bir kimse yere bez serecek olsa bile develerin çöktükleri yerde namaz kılamaz. O, sanki böyle bir yerde namaz kılmayı câiz görmeyişinin iki sebebini kabul etmiş gibidir Birincisi, (def-i hacette bulunmak isteyen kimselerin) develerin arkasında gizlenmeye çalışmaları, diğeri ise, develerin ürkerek namaz kılanın namazını ifsad etmeleri. Eğer çökmüş bulunan deve bir tane ise onun yakınında namaz kılmakta bir beis yoktur. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da sahih hadiste belirtildiğine göre böyle yapardı,

Yine Malik der ki: Zaruret olmaksızın, üzerinde canlı timsalleri (resimleri) bulunan bir yaygı üzerinde namaz kılamazsınız. İbnü’l-Kasım, kıble tarafında eğer timsal varsa, namaz kılmayı mekruh gördüğü gibi, gasbedilmiş. bir evde namaz kılmayı da mekruh kabul eder. Şayet kılacak olursa, kıldığı bu namaz geçerli olur Bazıları da Malikten, gasbedilen bir evde kılınan namazın geçerli olmayacağını söylediğini nakletmişlerdir. İbnü’l-Arabî der ki: Bana göre bu; gasbedilmiş araziden farklıdır. Çünkü, eve izinsiz girilmez. Araziye gelince, mülk olsa bile mescid olma özelliğini de devam ettirmektedir. Herhangi bir kimsenin mülkünde olması, onun bu mescid olma özelliğini iptal etmez.

Derim ki: Nazarın (kıyasın) ve haberin hakkında delil olduğu sahih görüş, -yüce Allah’ın izniyle- temiz olan her bir yerde kılınan namazın câiz ve sahih olduğudur. Hazret-i Peygamber’den rivâyet edilen: “Şüphesiz ki burası şeytanın bulunduğu bir vadidir” Muvatta’, Vukut 26. şeklindeki ve Ma’mer’in, ez-Zülırf’den rivâyetine göre: “Size, gafletin kendisinde isabet ettiği bu yerden çıkınız” dediği rivâyetine; Hazret-i Ali’nin: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana, Babil topraklarında namaz kılmayı yasakladı. Çünkü o mel’undur, sözüne; Hazret-i Peygamber’in de Semud kavminin Hicrinden geçtiği vakit: “Bu, azap edilenler üzerine ancak ağrıyanlar olarak giriniz” âyetine; yine develerin çöktüğü yerlerde namaz kılmayı yasaklamasına ve buna benzer bu hususta yer alan rivâyetlere gelince; bütün bunlar, icma ile kabul edilmiş esaslar ve bize ulaşmaları sahih yollarla sabit olmuş deliller ışığında ele alınmalıdır.

İmâm Hafız Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Bu hususta, bizce tercih edilen görüş şu ki: Adıgeçen bu vadi ve başka yerlerde, hepsinde namaz kılmak, -orada namaza engel olacak şekilde bir necasetin kat’i olarak bulunduğu bilinmedikçe- caizdir. Uykuda kalarak namaza uyanılmayan yerin, şeytanın bulunduğu bir yer olduğunu, buranın lanetli bir yer olup, o bakımdan orada namaz kılınmaması gerektiğini belirterek gerekçe göstermenin bir anlamı yoktur. Bu konuda kabristanda, Babil yurdunda, develerin çöktükleri yerlerde ve buna benzer bu türden olan yerlerde namazın kılınmasını yasaklayan bütün rivâyetler bize göre nesh edilmiştir ve bunlar delil olarak kabul edilemezler. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Yeryüzünün bütünü bana hem bir mescid hem de bir temizlenme yeri kılınmıştır.” Hazret-i Peygamber bize haber vererek bunun, kendisine has üstün faziletlerinden birisi olduğunu belirtmesi de bunu gerektirmektedir. îhm ehlinin kabul ettikleri kanaate göre, onun fazilet ve üstünlüğüne dair olan hususların neshe uğraması, değişikliğe uğraması, eksilmesi câiz ve mümkün, değildir. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Bana, benden önce hiç bir kimseye verilmedik beş şey -altı, üç ve dört şey olarak da rivâyet edilmiştir- verildi.” Bunlar toplam, dokuzdan İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîdr V, 218’de “dokuz” yerine “yedi” şeklindedir. daha fazladır ve Hazret-i Peygamber bunlar arasında şunları da saymıştır: “Ben, kırmızı tenliye de, siyaha da peygamber olarak gönderildim. Düşmanımın kalbine salınan korku ile bana yardım olundu, ümmetim, ümmetlerin en hayırlısı kılındı, bana ganimetler helal kılındı, yeryüzü de bana hem mescid, hem de bir temizlenme aracı kılındı, bana şefaat verildi, bana geniş kapsamlı söz söyleme gücü (cevâniu’l-kelim) verildi, ben, uyuyor iken bana yeryüzünün anahtarları verildi, önüme konuldu. Ayrıca bana Kevser verildi ve benim peygamberliğini ile de peygamberlik sona ermiş oldu.” Bu özellikleri ashab-ı kiramdan önemli bir topluluk rivâyet etmiştir. Onların kimisi, bunların bir kısmını zikrederken, bir kısmı da, başkasının sözkonusu etmediği faziletleri zikretmiştir. Bunların hepsi de sahih hadislerdir, Hazret-i Peygamberin üstünlük ve faziletlerinde fazlalık (zamanla artış) caizdir, amma, bunların eksiltmesi câiz değildir. Nitekim Hazret-i Peygamberin, peygamber olmadan önce bir kul olduğu, sonra da Rasûl olmadan önce peygamber olduğu bilinen bir husustur. Ondan da böylece rivâyet edilmiştir. O şöyle buyurmuştur: “Bana da size de ne yapılacağını bilemiyorum.” Bundan sonra ise yüce Allah’ın:

“Allah geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru yola iletsin diye…” (el-Feth, 48/2) âyeti nazil olmuştur. Yine Hazret-i Peygamber, bir adamın kendisine: “Ey yaratılmışların en hayırlısı!” dediğini İşitince ona: “O dediğin kişi İbrahim’dir!” diye cevap vermiş, yine bir başka seferinde de: ‘Sizden, hiç bir kimse, benim için Metta oğlu Yûnus’tan hayırlı olduğumu söylemesin” ve: “O, seyyid İbrahim oğlu İshak oğlu Yakub oğlu Yusuftur.” (Onların hepsine selam olsun). Bütün bunlardan sonra da: “Ben, Âdemoğullarının efendisiyim, fakat övünmek için söylemiyorum” diye buyurmuştur. O bakımdan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın fazilet ve üstünlüğü, yüce Allah onun ruhunu alıncaya kadar devamlı artıp durmuştur. İşte bundan dolayı biz bu sözü söyledik: Hazret-i Peygamberin faziletlerinde nesih, istisna ve eksilme câiz değildir amma, bunlarda artış caizdir. Bu rıvfıyerlerin hemen tümü daha önce çeşitli vesilelerle geçmiş bulunmaktadır. Kaynakları da omda gösterilmiştir. Burada bu metnin, merhum müfessirimizin işaret ettiği yerden itibaren İbn Abdi’l-Berr. et-Temhîd, Y. 217 vd.daD alındığını belirtmekle yetiniyoruz.

Hazret-i Peygamberin: “Yeryüzü bana mescid ve temizlenme aracı kılındı” hadisine dayanarak da kabristanda, hamamda ve necasetlerden uzak ve temiz olan her bir yerde namaz kılmayı câiz kabul etmekteyiz. Hazret-i Peygamber de Ebû Zerr’e şöyle demiştir: “Ve namaz vakti nerede girerse orada namazını kıl. Çünkü yeryüzünün tümü bir mesciddir.” Bu hadisi Buhârî zikretmiştir ve bu hadiste herhangi bir yerin tahsisi ayrıca sözkonusu değildir.

İbn Vehb yoluyla gelen şu hadisi delil gösterenlere gelince: “Bana, Yahya b. Eyyub haber verdi. O, Zeyd b. Cebîra’dan, o, Dâvûd b. Hüsayn’dan, o, Nafı’den, o, İbn Ömer’den nakletti…” şeklinde, Tirmizî’nin rivâyet edip, bizim zikrettiğimiz hadise gelince, bu Hadîs-i şerîf, Zeyd b. Cebîra’nın münferiden rivâyet ettiği ve hadis âlimlerinin münker kabul ettikleri bir rivâyettir. Esasen bu hadis, ancak Yahya b. Eyyub’un, Zeyd b. Cebîra yoluyla yaptığı rivâyetten, başka bir rivâyetle müsned olarak bilinen bir hadis değildir, el-Leys b. Sa’d da, İbn Ömer’in azadlısı Nafi’nin oğlu Abdullah’a yazarak bu hadis hakkında sormuş, Nafi’in oğlu Abdullah da ona şu cevabı vermiştir: Benim bildiğim (babam) Nafi’den, bu hadisi rivâyet edenin, babam aleyhine balıl bir söz uydurduğundan ibarettir. Bunu, el-Hulvânî, Said b. Ebi Meryem’den, o, el-Leys’den nakletmiştir. Bu rivâyette de ayrıca, müşriklerin kabristanının diğerlerinden farklı ve özel bir hükmü olduğundan söz edilmemektedir. İbn Abdi’l-Rerr et-Temhid, v. 225-226

Ali b. Ebî Tâlib’den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir. En candan sevdiğim varlık (sallallahü aleyhi ve sellem) bana, kabristanda namaz kılmamı, Babil topraklarında namaz kılmamı yasakladı. Çünkü orası lanetlidir. Bu hadisin isnadı ise zayıftır ve zayıf olduğu icma ile kabul edilmiştir. Bu hadisi Hazret-i Aliden rivâyet eden Ebû Salih ise, Salih b. Abdurrahman el-Ğıfârî’dir, Basralıdır, hadis rivâyeti ile meşhur bir kimse değildir. Onun, Hazret-i Ali’den hadis işittiği de sahih olarak sabit olmamıştır. Onun dışındaki diğer raviler ise meçhuldürler ve bilinmemektedirler. ibn Abdi’l-Berr: et-Temkld, V: 223-324

Yine Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Bu hususta, Hazret-i Ali’nin kendi sözü olarak -Hazret-i Peygambere merfuen rivâyet edilmeksizin- isnadı hasen olan bir rivâyet vardır. Bunu el-Fadl b. Dukeyn rivâyet etmiştir. Dedi ki: Bize el-Muğire b. Ebû’l-Hurr el-Kindi anlattı. Dedi ki: Bana, Ebû’l-Anbes flucr b. Anbes anlattı, dedi ki: Bizr Ali (radıyallahü anh) ile birlikte Haruralıların yanına çıkıp gittik, Suriye topraklarını aştıktan sonra, Babil topraklarına girdik. Ey mü’minlerin emiri, akşam oldu namaz kılalım, namaz, dedik. Kimse ile konuşmak istemedi. Yine, ey mü’minlerin emiri, akşam oldu, dediler. O, evet dedi. Ama ben, Allah’ın yerin dibine geçirdiği bir yerde namaz kılmam.

Muğire b. Ebi’l-Hurr, Kûfeli güvenilir bir ravidir Bunu, Yahya b. Maîn ve başkaları ifade etmiştir. Hucr b. Anbes ise, Hazret-i Ali’nin arkadaşları arasından ileri gelen birisidir.

Tirmizîde Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Yeryüzü bütünüyle mesciddir, kabristan ve Hamam müstesna.” Ebû Dâvûd, Salat 24: Tirmizî, Salat 119; İbn Mâce, Mesâcid 4; Müsned, III, 33, 96 Tirmizî dedi ki; Bu hadisi, Süfyan es-Sevrî, Amr b. Yahya’dan, o, babasından, o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan -mürsel olarak- rivâyet etmiştir. Ama, sanki bu daha sabit ve daha sahih bir rivâyet görünüyor. Tirmizî, Salât 119

(Yine) Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Böylelikle bu, mürseli delil kabul etmeyenlere göre delil gösterilemez. Eğer sabit olsaydı, açıklama dediğimiz şekilde olurdu. Biz, Medinelilerin mezhebini izleyen bazı kimselerin söyledikleri: Bu hadiste ve başkalarında geçen kabristan ile özel olarak müşriklerin kabristanı kastedilmiştir, demiyoruz. Hazret-i Peygamber, burada kabristan ve hamam derken, her ikisinin başına da “elif-lâm (harfi tarif)” getirmiştir. O bakımdan, bunun belli bir kabristana tahsis edilip bir diğer çeşidinin dışarıda bırakılması, yahut belli bir hamama hasredilip, diğerlerinin dışarıda bırakılması -bu konuda ondan gelen başka bir rivâyet olmaksızın- câiz değildir. Çünkü, o takdirde bu, Kitap ve sünnetten de sahih haberden de delili olmayan bir iddia olur. Kıyasın da bu hususta bir dahl i olmadığı gibi, bu akıl ile kavranılacak bir husus da değildir. Ayrıca, hitabın fetvası da buna delil olmadığı gibi, bu konudaki rivâyet buna delil değildir. İbn Abdi’l-Berr. et-Temkîd, V, 225

O halde, müşriklerin kabristanı olarak tahsiste bulunanların bu yaptıkları iki şekilden birisiyle mümkündür: Ya bu konuda kâfirlerin, kabristanlarına gidip gelmelerinden ötürü böyle bir kanaate varılmıştır, ancak o takdirde (hadiste) kabristanın özel olarak anılmasının bir anlamı olmaz, çünkü bu durumda kâfirlerin beden ve ayaklarının bulunduğu her yerin aynı şekilde olması gerekir, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, anlamsız sözler sarf etmekten daha yüce ve üstündür. Yahut da böyle bir tahsis, bu gibi yerlerin gazab bölgesi olmalarından dolayı olabilir. Eğer durum gerçekten böyle olsaydı, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendi Mescidini müşriklerin kabristanının olduğu bir yerde bina etmez ve bunun için o kabirleri başka yere taşıyarak orayı düzeltmez, orada da Mescidini inşa etmezdi. Bir kimsenin, içinde namaz kılınması için herhangi bir kabristanı özel olarak tahsis etmesi eğer câiz olsaydı, sırf bu hadis (Mescid-i Nebevi hadisi) dolayısıyla müşriklerin kabristanının özel olarak bu iş İçin tahsis edilmesi uygun olurdu. Kabristanda namaz kılmayı mekruh gören herkes, kabristanlar arasında ayırım gözetmemektedir. Çünkü, baştaki “elif ve lâm” cinse bir işarettir, yoksa ma’hûd olan (bilinen) bir kabristana işaret değildir. Eğer müslümanlar ile müşriklerin kabristanı arasında bir fark bulunsaydı, Hazret-i Peygamberin bunu beyan etmesi ve ihmal etmemesi gerekirdi. Çünkü o, beyan edici olarak gönderilmiştir. Cahil bir kimsenin: Şöyle bir kabristanda namaz kılmak câiz değildir, demesi kabul edilirse, bir diğerinin, şu hamamın da böyle olduğunu söylemesinin kabul edilmesi gerekirdi. Çünkü Hadîs-i şerîfte kabristan ve hamamlar söz konusu edilmektedir.

Aynı şekilde hadiste zikredilen “çöplük, hayvan boğazlama yeri” hakkında da, şu çöplük ve şu mezbaha ile şu yol demek câiz olamaz. Çünkü, Allah’ın dininde (bu şekilde delilsiz) hüküm vermeye kalkışmak câiz değildir. İbn Abdi’l-Berr: at-Temhîd, V, 230

İlim adamları, icma ile şunu kabul etmişlerdir Müşriklere ait kabirler üzerinde -yer temiz ve tahir olduğu takdirde- teyemmüm caizdir. Aynı şekilde, bu kimse bir kilise yahut bir havrada temiz bir yer üzerinde namaz kılacak olursa, onun kılacağı bu namazın, geçerli ve câiz olduğunu ıcma ile kabul etmişlerdir. İbn Abdi’l-Berr. et-Temhîdr V. 229

Bu hususa dair açıklamalar et-Tevbe Sûresi’nde (9/107. âyet 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Bilindiği gibi, kilisenin bir gazap yeri olması, kabristana göre daha ileri bir ihtimaldir. Çünkü, orası Allah’a isyan olunan ve içinde küfür edilen bir yeıdir Kabristan ise böyle değildin Halbuki, sünneti seniyyede, kilise ve havraların mescid edinileceğine dair ifadeler varid olmuştur. en-Nesâî, Talk b. Ali’den şöyle dediğini rivâyet eder: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gitmek üzere bir heyet olarak yola çıktık. Ona bey’at ettik, onunla birlikte namaz kıldık. Biz, ona bizim topraklarımızda bize ait bir kilisenin olduğunu söyledik.,, diyerek hadisin geri kalan bölümünü nakletmektedir. Nesâî, Mesacid 1 Sözü geçen bu hadiste şu ifadeler yer almaktadır: “Kendi topraklarınıza döndüğünüzde, kilisenizi kırıp onu mescid edininiz.” İbn Abdi’l-Berr,

Hicr 79

Biz de onlardan intikam aldık. Ve gerçekten ikisi de apaçık bir yolda durmaktadır.

Diyanet Vakfı
Biz onlardan da intikam aldık. İkisi de (Eyke ve Medyen) açık bir yol üzerindedir.

Kurtubi Tefsiri
Bu sebeble onlardan intikam aldık. Her ikisi de hâlâ görülüp tanınan bir yol üzerindedirler.

“Her ikisi de hâlâ görülüp tanınan bir yol üzerindedirler.” Yani, Lût kavminin şehri ile Eyke ashabının yaşadıkları belde bizatihi açık seçik ve belli olan bir yol üzerinde bulunup, bunların yanlarından geçenler, bunların halinden ibret alır.

Hicr 78

Eyke halkı da gerçekten zalim idiler.

Diyanet Vakfı
Eyke halkı da gerçekten zalim idiler.

Kurtubi Tefsiri
Ashab-ı Eyke de gerçekten zalim kimseler idi.

“Ashab-i Eyke de gerçekten zalim kimseler idi.” Bu âyet ile de Şuayb kavmi kastedilmektedir. Bunlar, gerçekten ormanlıkları, bahçeleri ve meyveli ağaçları bulunan kimselerdi, Zaten

“Eyke” ağaçlar topluluğu (ormanlık yer) demektir. Çoğulu da; şeklinde gelir. Onların ağaçlarının devm (hurma ağacına benzer, Mısır taraflarında yetişen, meyve veren bir çeşit ağaç) olduğu rivâyet edilmektedir. Şair Nâbiğa der ki:

“Diş etlerinin çevresi sürmelenmiş gibi;

Devm ağacındaki güvercinin sekişi gibi yürüyor.”

Eyke’nin şehirlerinin ismi olduğu söylendiği gibi bir beldenin ismi olduğu da söylenmiştir. Ebû Ubeyde der ki: “el-Eyke ve Leyke” onların yaşadıkları şehrin adıdır. Bu da “Mekke’ye “Bekke” demeye benzer.

Hazret-i Şuayb ve onun kavminin kıssası İle İlgili açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.

Hicr 77

Şüphesiz bunda, iman edenler için bir ayet vardır.

Diyanet Vakfı
Hakikaten bunda iman edenler için bir ibret vardır.

Kurtubi Tefsiri
Elbette bunda îman edenler için muhakkak bir ibret vardır.

“Elbette bunda îman edenler” tasdik edenler

“için bir ibret vardır.”

Hicr 76

Ve o şehir, hâlâ açık bir yol üzerindedir.

Diyanet Vakfı
Onlar hala gözler önünde duran bir yol üzerindedirler.

Kurtubi Tefsiri
Ve elbette o yerler, işlek bir yol üzerinde bulunuyor.

Yüce Allah’ın:

“Elbette o yerler” âyetinde kastedilenler, Lût kavminin ‘.lirleridir

“İşlek bir yol üzerinde…” Ey Muhammed! Senin kavminin n”a giden yolu üzerinde

“bulunuyor.”

Hicr 75

Şüphesiz bunda ibretler vardır, dikkatli bakanlar için.

Diyanet Vakfı
İşte bunda ibret alanlar için işaretler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Basiret Sahibi Oluş ve Feraset:

Yüce Allah’ın:

“Basiret sahibi olanlar (tevessüm edenler) için” âyeti ile ilgili olarak, et-Tirmizî el-Hakîm, “Nevâdiru’l-Usul” adli eserinde Ebû Saîd el-Hudrî’nin, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan bunu “feraset sahibi olan kimseler için” diye açıkladığına dair bir hadis rivâyet etmektedir. et-Tirmizî el-Hakim, Nevûdiru’l-Uaûl. II. 222 Aynı zamanda bu, Mücâhid’in de görüşüdür.

Ebû Îsa et-Tirmizî de Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Mü’minin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah’ın nuru ile bakar” Daha sonra da yüce Allah’ın:

“Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır” âyetini okudu, (Tirmizî) dedi ki: Bu garip bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 15, sûre 6

Mukâtil ve İbn Zeyd ise, “basiret sahibi olanlar” ifadesini tefekkür eden kimseler diye açıklamıştır. ed-Dahhak da, ibret ile nazar edenler, bakanlar diye açıklamıştır. Şair der ki:

“Ukâz’a bir kabile geldiği her seferinde

Onlar bana ariflerini ckn-uma bakmak için hep gönderecekler mi?”

Katade de bunu, ibret alan kimseler… diye açıklamıştır. Şair Züheyr de der ki:

“Onlar arasında samimi arkadaş için oyalanacak şeylere

İbretle bakan kimsenin gözünün göreceği güzel bir görünüş vardır.”

Ebû Ubeyde ise, basiret sahibi olanlar diye açıklamıştır. Hepsinin anlamlan birbirine yakındır. et-Tirmizî el-Hakîm de Sabit b. Enes b. Malik’in şöyle dediğini nakleder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şüphesiz, aziz ve celil olan Allah’ın, insanları tevessüm ile (feraset ile.) tanıyan kulları vardır.” el-Tirmizî el-Hakim, Nevâdiru’l-Usûl, İL 222

İlim adamları derler ki: “Tevessüm (basiret sahibi olmak)” kelimesi “vesm”den tefe’ul vezninde olup kendisi vasıtası ile varılmak istenen başka bir sonuca delil görülen alamet demektir. O bakımdan, bir kimsede hayrın alametleri görüldüğü vakit, Onda hayrın alâmetlerini gördüm” denilir. Nitekim Abdullah b. Revâha’nın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hitaben söylediği şu beyit de bu kabildendir:

“Ben sende hayır alâmetlerini aradım ve ben onu (hayrı) buluyorum

Allah da bilir ki ben basireti sağlam birisiyim.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ben onun üzerinde bir heybet görürken alâmetlerinden onu tanımaya çalıştım

Ve bu kişi Haşimoğullarındandır, dedim,”

Bir kimse kendisi vasıtasıyla tanınacağı bir alâmeti edinmesini anlatmak üzere de; denilir İfadesi ise, vesmi (ilk bahar yağmuru)’nin bitirdiği otu aradı, demektir. Şair der ki:

“Sabah vakti bahar yağmurunun bitirdiği otu arayan kimsenin karşısına

Çıkan yumuşak devm (bir tür hurma ağacı veya sedir ağacı) gibi oldular.”

Sa’leb der ki: “Vâsim”, tepeden tırnağa kadar sana bakıp süzen kimse demektir. “Tevessüm”, aslında iyiden iyiye ve sağlam düşünmek demektir. Bu da “veârrTden alınmadır. Vesm ise, deve ve benzerlerinin derisinde bir demir parçası ile iz yapmak demektir. Tevessüm İse, ancak güzel ve fıtrî bir düşünüş ile keskin bir zekâ ve arı bir düşünce ile mümkün olabilir. Bir başkası da şunu ilave eder: Dünyanın lüzumsuz meşgalelerinden kalbin uzak tutulması, masiyetlerin pisliklerinden arındırılması, kötü huyların bulanıklığından ve dünyanın fuzuli işlerinden ırak tutulması ile olur.

Nehşei, İbn Abbâs’tan “basiret sahibi olanlar (tevessüm edenler)” ifadesini, salah ve hayır ehli kimseler diye açıkladığını rivâyet etmektedir.

Sufiler ise bunun keramet demek olduğunu iddia etmişlerdir. Şöyle de açıklanmıştır: Tevessüm, bir takım alâmetlerle yapılan istidlaller demektir. Kimi alametler herkesin açıkça görebileceği ve ilk anda farkedebileceği türdendir. Kimi alametler ise gizli saklıdır, herkes tarafından görülemez ve ilk anda da İdrâk olunamaz.

el-Hasen der ki: “Basiret sahibi kimseler”den kasıt, işleri basiretle tetkik edip, Lût kavmini helâk edenin, bütün kâfirleri helâk etmeye kadir olduğunu anlayan kimselerdir. İşte bu, açık ve belli deliller arasında yer almaktadır, İbn Abbâs’ın şu görüşü de buna benzemektedir: Bir kimse, bana herhangi bir hususu sordu mu, mutlaka ben. o kimsenin lakin (ince bir anlayış sahibi) olup olmadığını bilmîşimdir.

ŞafİÎ’den ve Muhammed b. el-Hasen’den rivâyet edildiğine göre onlar, Kâ’be avlusunda bulunurlarken, mescidin kapısında da bir adam vardı. Onlardan birisi, benîm görüşüme göre bu bir marangozdur dedi. Diğeri ise hayır, bu demircidir dedi. Orada hazır bulunanlar ellerini çabuk tutarak adamın yanına gittiler ve durumunu sordular. Kişi, bu güne kadar marangozdum, bugünden itibaren demirci oldum, dedi,

Cundeb b. Abdullah el-Becelî’den rivâyet edildiğine göre o, Kur’ân okuyan bir adamın yanından geçer. Yanında durup şöyle der: Kim başkaları işitsinler diye yaparsa, Allah da onun (kusurlarını) işittirir. Kim de riyakârlık yaparsa, Allah da onun gizli saklı hususlarını ortaya çıkartır. Biz ona: Sen bu adama bir şeyler söylemek ister gibi oldun, dedik. O da şöyle dedi: Bu adam bugün sana Kur’ân okur, yarın da harurî (harici) olarak çıkar. O kişi Harurilerin başı idi. İsmi da Mirdâs’tı.

Hasan-ı Basrî’den rivâyete göre, onun yanına Amr b. Ubeyd girince şöyle demiş; Bu, Basra gençlerinin efendisidir. Eğer günah işlemeyecek olursa. Fakat, daha sonra kader hakkında söylediklerini söyledi ve sonunda bütün arkadaşları ondan uzaklaştı.

Yine Eyyub’a da: Bu Basra ahalisinin gençlerinin efendisidir, dedi ve bu konuda herhangi bir istisna ve kayıt da getirmedi. Şa’bîden rivâyet edildiğine göre o, Dâvûd el-Ezdîye -kendisiyle tartıştığı sırada- şöyle demişti: Sen, başın dağlanmadıkça ölmeyeceksin. Gerçekten de dediği gibi oldu.

Rivâyete göre, Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)’ın huzuruna, aralarında el-Eşter’in de bulunduğu Mezhiclilerden bir topluluk girdi. Hazret-i Ömer onu tepeden tırnağa kadar iyice süzdü ve bu Mezhiclilerdendir, ama kimdir, dedi: Onlar, bu Malik b. el-Hâris’dir dediler, Bu sefer Hazret-i Ömer, ne oluyor buna? Allah kahretsin onu. Ben, müslümanların ondan dolayı çok zorlu ve sıkıntılı bir gün ile karşılaşacaklarını görüyorum. Gerçekten de fitnede (Hazret-i Osman’ın öldürülmesiyle başlayan karışıklıklarda) bilinen rolünü oynadı.

Yine Osman b. Affan (radıyallahü anh)’dan rivâyet edildiğine göre, Enes b. Malik, Hazret-i Osman’ın huzuruna girmiş. O sırada da Enes, pazara girmiş ve bir kadına bakmıştı. Hazret-i Osman ona bakınca şöyle demiş: Sizden herhangi bir kimse gözlerinde zinanın eseri bulunduğu halde yanıma giriyor. Enes, Ona: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sonra vahiy inmeye devam mı ediyor? deyince, Hazret-i Osman: Hayır dedi. Fakat bu bir burhana dayalıdır. Feraset ve doğruluktur.

Buna benzer örnekler ashabı kiram ile tabiin -Allah hepsinden razı olsunden çokça nakledilmektedir.

2. Tevessüm ve Feraset Bir Hüküm îfade Eder mi?

Ebû Bekr İbnü’l-Arabî der ki: Eğer tevessüm ve ferasette bulunmanın manevi yolla bazı hususları idrâk etmek olduğu sabit olursa, hiç şüphesiz bu, herhangi bir hüküm ifade etmez ve hakkında feraset ve tevessümde bulunan hiçbir kimse bundan dolayı sorumlu tutulmaz. Benim Şam’da bulunduğum sırada, Bağdad’ta aslen Şamlı, Maliki mezhebine mensup Kadı’l-Kudât (baş kadı) İyaz b. Muaviye’nin yoluna uygun (onun mezhebine göre) hakimlik yaptığı sıralarda ahkâm ile ilgili hususlarda ferasete istinaden hüküm veriyordu. Bizim hocamız Fahrul-İslam Ebû Bekr eş-Şaşl de bu konuda ona reddiyede bulunmak üzere küçük bir kitapçık yazmıştı. Bunu kendi hattıyla yazmış ve bana vermişti. Onun bu söyledikleri doğrudur. Çünkü, hükümlerin nereden elde edileceği şer’an belli ve kafi olarak bilinmektedir. Feraset ise bunlar arasında, yer almamaktadır.

Hicr 74

Oranın üstünü altına çevirdik. Üzerlerine pişmiş taşlardan yağdırdık.

Diyanet Vakfı
Böylece ülkelerinin üstünü altına getirdik. Üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.

Kurtubi Tefsiri
Derhal oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.

Yüce Allah’ın:

“Derken, sabah güneş doğarken çığlık onları yakalayıverdi” âyetindeki;

“Güneş doğarken” âyeti, hal olarak nasb edilmiştir ki, güneşin doğuş vakti demektir

Güneş aydınlığını saçtığı vakit; ifadesi kullanılır. Doğduğu vakit de; denilir. Bunların aynı anlamda kullanıldıkları da söylenilmiştir. ise, güneşin doğuş vaktinde bulunan kimseler hakkında kullanılır. Tıpkı “sabahı ettiler, akşamı ettiler” tabirleri gibi. İşte âyet-i kerimede kastedilen de budur. (Yani, üzerlerine sabah olup güneş doğduğunda).

Bununla tan yerinin doğuşunun kastedildiği de söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre, azâbın başlangıcı sabah vaktinde idi. Ve bu güneşin doğuşuna kadar devam etti. İşte o vakit helakleri tamamlanmış oldu. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Buradaki “çığlıkdan kasıt, onlara gelen azaptır.

“Balçıktan pişirilmiş taş (siccîl)”e dair açıklamalar ise daha önceden (Hud, 11/82. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Hicr 73

Güneşin doğuşu anında onları korkunç bir ses yakaladı.

Diyanet Vakfı
Güneş doğarken onları o korkunç ses yakaladı.

Kurtubi Tefsiri
Derken sabah güneş doğarken çığlık onları yakalayiverdi.

Hicr 72

Hayatına andolsun, gerçekten onlar sarhoşlukları içinde şaşkın dolaşıyorlardı.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Hayatın hakkı için onlar, sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
Hayatın hakkı İçin onlar, gerçekten sarhoşlukları içinde şaşkın bir haldedirler.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Peygamberin Hayatına Yemin Onun için Bir Şereftir:

Kadı Ebû Bekr b. el-Arabî der ki: Bütün müfessirlerr şöyle demişlerdir: Yüce Allah burada Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şerefini yükseltmek kastıyla Muhammed’in hayatına yemin ederek, onun kavmi Kureyş’in sarhoşlukları içerisinde ve şaşkınlıklarında serserice gidip geldiklerini, dolaştıklarım haber vermektedir.

Derim ki: Kâdı Iyâd da böyle demiştir: Tefsir âlimleri görüş birliği halinde bunun yüce Allah’ın Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hayat süresine yemin olduğunu söylemişlerdir. Aslolan ‘”umur” kelimesinin “ayn” harfinin ötreli okunmasidir. Fakat çokça kullanım dolayısıyla üstün okunmuştur. Hayatta kaldığın süre hakkı için ey Muhammed, demektir. Hayatın hakkı için anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu ise ta’zimin ve ona karşı iyi davranıp onu şereflendirmenin en ileri derecesidir. Ebû’l-Cevzâ der ki: Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in dışında hiç bir kimsenin hayatına yemin etmiş değildir. Çünkü Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), Allah nezdînde bütün mahlukatın en şereflileri, en değerlileridir.

İbnü’l-Arabî der ki: Şanı yüce ve münezzeh olan Allah’ın, Hazret-i Lût’un hayatına yemin ederek onu dilediği kadar şereflendirmesinin ve yüce Allah’ın Hazret-i Lût’a verdiği fazilet ve üstünlüğün iki katını da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şeref olarak vermesinin engeli var mıdır? Çünkü Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah nezdinde Hazret-i Lût’tan daha kerimdir. Ayrıca şanı yüce Allah Hazret-i İbrahim’e halilliği, Hazret-i Mûsa’ya yalnızca kelîmliğİ verdiği halde bunların her ikisini de Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’e verdiğini görüyoruz. Dolayısıyla yüce Allah Hazret-i Lût’un hayatına yemin etmiş ise, hiç şüphesiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hayalı daha üstün ve yücedir. Diğer taraftan zaruret olmaksızın konuşulan konuya bırakıp hakkında sözü edilmedik şeyi konu etmek uygun değildir.

Derim ki: İbnü’l-Arabî’nin bu söyledikleri güzeldir. Çünkü o takdirde yüce Allah’ın Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in hayatına yemin, ettiğine dair sözlerinin, Hazret-i Lüt kıssasında itirazı (ara) cümle mahiyetinde olması gerekir

el-Kuşeyrî, Ebû’n-Nasır Abdurrahim b. Abdulkerim Tefsir’inde der ki; Şöyle demek İhtimali de vardır: Buradaki açıklama Lût kavmi ile ilgili olabilir- Yani onlar, kendi sapıklıkları içerisinde şaşkın bir halde idiler Denildiğine göre Hazret-i Lût, kavmine öğüt verip işte bunlar benim kızlarımdır, deyince melekler de: Ey Lût, “hayatın hakkı için onlar gerçekten sarhoşlukları İçinde şaşkın bir haldedirler” ve bunlar sabahleyin başlarına ne geleceklerini bilmemektedirler dediler.

Denilse ki: Şanı yüce Allah, incire, zeytine, Tur-ı Sînîn’e yemin ettiğine göre bu yeminde anlaşılmayacak ne var? Ona şöyle cevap verilir: Şanı yüce Allah, herhangi bir şeye yemin etmişse, mutlaka bu o şeyin kendi türünden sayılanlara göre üstünlüğüne bir delildir. İşte Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın da kendisi gibi peygamber olanlardan daha faziletli olması gerekmektedir.

“Amr” ile “umr” aynı anlamda iki ayrı söyleyiştir. Şu kadar var ki, kasem halinde çokça kullanım sözkonusu olduğundan, “ayn” harfi üstün olarak “amr” şeklinde kullanılır ve; Allah’ın sana uzun ömür vermesini dilerim” demek olur. Eğer; şeklinde söylenirse, bu müpteda olarak merfudur, haberi de hazmedilmiştir. Yani, hiç şüphesiz senin ömrün, kendisi adına yemin ettiğim şeylerdendir.

2. Bir Kimsenin Kendisinin ve Başkasının Ömrüne Yemin Etmesi:

İlim adamlarının bir çoğu, kişinin kendisi hakkında “ömrüm hakkı için” diye yemin etmesini mekruh görmüşlerdir. Çünkü bu, hayatım hakkı için anlamındadır, ibrahim en-Nehaî der ki: Kişinin ömrüm hakkı için diye yemin etmesi mekruhtur. Çünkü o, böylelikle kendisinin hayatına yemin etmiş olur. Bu ise, zayıf (karakterli) adamların söyleyeceği sözlerdendir. Malik de buna benzer şöyle demiştir: Erkeklerden zayıf düşmüş olanlar ile kadınlar, senin hayatın hakkı İçin, senin yaşayışın için diye yemin ederler. Böyle bir yemin, erkeklerin kullanacakları yemin türlerinden değildir. Şanı yüce Allah’ın bu kıssada buna yemin etmesinin sebebi ise, mevkiin ve şerefin üstünlüğünü, makamın yüksekliğini beyan etmek içindir. Bunun dışındaki yeminler buna kıyas edilemez ve başka yerde bu tür yemin kullanılamaz,

İbn Habib der ki; Bu âyet-i kerimede geçen “ömrün hakkı için” ifadesinin konuşma ve dildeki kullanımına göre değerlendirilmesi gerekir. Katade der ki: Bu şekilde bir kullanım, Arapların konuşma dilinde görülen bir husustur. İbnü’l-Arabî der ki: Ben de bu görüşteyim. Ama şeriat bunun kullanımını tesbit etmiş ve bu tür yemini onunla sınırlandırmıştır.

Derim ki: “Ömrün hakkı için ve ömrüm hakkı için” ve benzeri şekillerde kasem, Arap dilinde ve fasih konuşmada çok çok kullanılan bir şeydir. Şair Nâbiğa der ki;

“Ömrüm hakkı için -ki ömrüm benim için önemsiz bir şey değildir-

Kurayoğulları benim aleyhime doğru olmayan sözler söylemişlerdir.

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ömrün hakkı için ölüm hiç bir zaman bir delikanlıyı dahi bırakıp gitmez

Ve o, iki ucu elde tutulan gevşetilmiş bir ipe benzer.”

Bir diğeri şöyle demektedir:

“Ey Süreyya yıldızını Süheyl’e nikâhlayan kişi!

Allah adına, Ömrün hakkı için söyle; bunlar nasıl bir araya gelecekler?”

Bir başka şair şöyle demektedir:

“Şayet Kuşeyroğulları benden hoşnut olurlarsa,

Allah’ın (adına ömrün) hakkı için derim ki, onun hoşnutluğu da benim hoşuma gider.”

Kimi meânî bilginleri şöyle demişlerdir:

Böyle bir kullanım câiz değildir. Çünkü “Allah’ın ömrüne yemin olsun şeklinde bir İfade kullanılamaz. Zira yüce Allah ezelidir. Bu itirazı ez-Zehrâvî nakletmektedir.

3. Allah’tan Başkası Adına Yemin Etmek:

Adına yeminin câiz olduğu kimseler ile adına yeminin câiz olmadığı kimselere dair açıklamalar, bundan oncu el-Mâide Suresî’nde (5/89- âyet, 3-başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yine orada, Ahmed b. Hanbel’in, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) adına yemin eden kimsenin keffaret ödemesi gerektiğine dair görüşünü de zikretmiş idik. İbn Huveyzimendâd der ki: Herhangi bir hak sebebiyle ta’zim edilmesi câiz olan Allah’tan başka varlıklar adına yemin etmeyi câiz kabul edenler, bu yeminlerin kendilerine keftaretin taalluk ettiği yeminler olduğu görüşünde değildirler. Ancak böyle bir kimse, yalan söylemeyi kastedecek olsa, kınanan bir kimse olur. Çünkü o, kalben ta’zim etmekle yükümlü olduğu bir şeyi hafife almış olur. Bunlar derler ki: Yüce Allah’ın: âyeti,

“hayatın hakkı için” anlamındadır. Ayrıca yüce Allah, Peygamberinin hayatına yemin ettiğine göre, bununla hayatı hakkına yemin etmemizin câiz olduğunu bize açıklamayı murad etmiş demektir. İmâm Mâlik’in mezhebine göre ise

“hayatın hakkı için”;

“Yemin olsun incire ve zeytine” (et-Tîn, 95/1);

“Yemin olsun Tûr’a ve satır satır yazılmış kitaba” (et-Tûr, 52/1-2);

“Yemin olsun battığı zaman yıldıza” (en-Necm, 53/1);

“Yemin olsun güneşe ve aydınlığına” (eş-Şems, 91/1);

“Yemin olsun, bu beldeye; sen bu beldede bulunmakta iken;… babaya ve ondan doğana” (el-Beled, 90/1-3 ) gibi. Bu ve benzeri âyetler: İnciri ve zeytini yaratanın hakkı için, satır satır yazılı kitabın Rabbine yemin olsun, senin içinde bulunduğun bu beldenin Rabbine, senin yaşayışını ve hayatını yaratana ve Muhammed’in hakkına yemin olsun, demektir. Buna göre son tahlilde yemin ve kasem, yaratılmış olan adına değil, şanı yüce Allah’ın zatına yemin ile tahakkuk etmektedir

(Yine) İbn Huveyzimendâd der ki: Yüce Allah’tan başkası adına yemini câiz gören kimseler, Hazret-i Peygamber’in: “Babalarınız adına yemin etmeyînîz” Buhârî, Eyman ve’n-Nüzur 4; Müslim, Eymân 1; Tirmizî, Nüzûr 8; Müsned, II, 7 hadisini tevil ederek şöyle derler: Hazret-i Peygamber, kâfir babalar adına yemin etmeyi yasaklamıştır. Nitekim Hazret-i Peygamber, babaları adına yemin ettikleri vakit şöyle dediğine dikkat edelim: “Şüphesiz dağ, Allah nezdinde sizin cahiliye döneminde ölmüş babalarınızdan daha şereflidir” Az önceki hadis, Hazret-i Ömer’in babası adına yemin ettiğinin işitilmesi üzerine vârid olmuştur. Bu fazlalık, hadisin devamı gibi rivâyet edilmiş izlenimini veriyorsa çile, bu fazlalığı -görebildiğimiz kadarıyla- herhangi bir rivâyetinde tesbit edemedik.

İmâm Mâlik ise, az önce geçen hadisi zahiri üzere kabul etmiştir, Yine İbn Huveyzimendad der ki: Bunu câiz kabul edenler ayrıca şunu delil gösterirler: Müslümanların yeminleri, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminden şu günümüze kadar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) adına yemin etmek şeklinde cereyan edegelmiştir. Hatta günümüze kadar Medineliler, birisi arkadaşı ile muhakemeleşecek olursa; Bu kabrin içinde barındırdığı zatın hakkı için, bu kabirde yatan zatın hakkı için bana yemin et, der ve bununla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kasteder. Aynı şekilde Harem-i Şerif ve büyük meşâir ile rükün, makam, Hazret-i Peygamberin mihrabı ve orada okunan şeyler hakkına yemin de bu kabildendir.

Hicr 71

Dedi: “İşte bunlar benim kızlarım, eğer yapacak iseniz.”

Diyanet Vakfı
(Lut:) İşte kızlarım! (Düşündüğünüzü) yapacaksanız (onlarla evlenin), dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Eğer evlenecek iseniz, işte bunlar kızlarım!”

“Dedi ki: Eğer evlenecekseniz, İşte bunlar kızlarım!” Yani, onlarla evleniniz ve harama meyletmeyiniz. Yine buna dair açıklamalar bundan önce Hud Sûresi’nde (11/78-79- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Hicr 70

Dediler: Biz seni âlemlerden uzak durman için uyarmadık mı?

Diyanet Vakfı
«Biz seni, elalemin işine karışmaktan men etmemiş miydik?» dediler.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Biz senin başka kimselere karışmanı yasaklamadık mı?”

“Dediler ki; Biz senin başka kimselere karışmanı yasaklamadık mı?”

Yani, biz sana herhangi bir kimseyi misafir etmemeni söylememiş miydik? Çünkü biz, onlarla hayasızlık olan işimizi görmek istiyoruz. Onlar, bu işleri yaparlarken, yabancı kimseleri buluyorlardı. Bu açıklama el-Hasen’den nakledilmiştir. Yine bu şekildeki açıklamalar, bundan önce el-A’raf Sûresi’nde (7/80. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Biz, herhangi bir kimseye bu hayasızca işi yapmak isteyecek olursak, onun hakkında bizimle konuşmanı yasaklamadık mı?

Hicr 69

“Allah’tan korkun ve beni utandırmayın.”

Diyanet Vakfı
68, 69. (Lut) onlara «Bunlar benim misafirimdir. Sakın beni utandırmayın; Allahtan korkun, beni rezil etmeyin!» dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Allah’tan korkun ve beni rezil etmeyin.”

“Şehir halkı” yani, Hazret-i Lût’un içinde bulunduğu şehrin halkı hayasız isteklerini onlarla gerçekleştirirler ümidiyle misafirlerin gelişlerine

“sevinerek geldiler. Dedi ki: Bunlar benim misafirlerimdir. Artık beni küçült düşürmeyin” beni utandırmayın

“Allah’tan korkun ve beni rezil etmeyin.” Buradaki

“beni rezil etmeyin” anlamındaki fiilin; dan gelmesi mümkündür. Bu da küçük düşmek ve zelil olmak demektir. Ayrıca; dan gelme İhtimali de vardır, bu da utanmak ve aşırı derecede mahcub olmak demektir. Buna dair açıklamalar daha önce Hud Sûresi’nde (11/78. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır

Hicr 68

Dedi: “Şüphesiz bunlar benim misafirlerimdir. Beni rezil etmeyin.”

Diyanet Vakfı
68, 69. (Lut) onlara «Bunlar benim misafirimdir. Sakın beni utandırmayın; Allahtan korkun, beni rezil etmeyin!» dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Bunlar benim misafirlerimdir. Artık beni küçük düşürmeyin;

Hicr 67

Şehir halkı sevinç içinde geldi.

Diyanet Vakfı
Şehir halkı, birbirlerini kutlayarak, (meleklerin yanına) geldiler.

Kurtubi Tefsiri
Şehir halkı sevinerek geldiler.

Hicr 66

Ona şu hükmü bildirdik: “Şüphesiz o kavmin arkası sabah vakti kesilecektir.”

Diyanet Vakfı
Ona (Luta) şu hükmümüzü vahyettik: «Sabaha çıkarlarken mutlaka onların ardı kesilmiş olacaktır.»

Kurtubi Tefsiri
Ona şu kesin emri vahyettik: “Sabaha çıkarken onların arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.”

“Biz ona” Lut’a

“şu kesin emri vahyettik: Sabaha çıkarken onların arkası mutlaka kesilmiş olacaktır.” Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Böylece zulmedenlerin ardı arkası kesildi.” (el-En’âm, 6/45.)

“Sabaha çıkarken” yani, sabahın ilk vakitlerinde..- Buna dair açıklamalar da daha Önceden (el-En/am, 6/45. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Hicr 65

“Aileni gece vaktinde yola çıkar. Onların arkasından sen de git. İçinizden hiç kimse geriye dönmesin. Size emredilen yere gidin.”

Diyanet Vakfı
Gecenin bir bölümünde aile fertlerini yola çıkar, sen de arkalarından yürü. Sizden hiç kimse, sakın dönüp de ardına bakmasın, istenen yere gidin.»

Kurtubi Tefsiri
“O sebepten gecenin bir bölümünde aileni yola çıkar. Sen de arkalarından git. Sizden kimse arkasına dönüp bakmasın ve emrolunduğunuz yere doğru gidin.”

“Dediler ki: Hayır, biz sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi” yani; başlarına geleceğinden yana şüphelenegeldiklerî azâbı

“getirdik. Biz sana gerçekle” doğrulukla, azap ile de denilmiştir,

“geldik. Şüphesiz biz” onların helaki hususunda

“doğru söyleyenleriz. O sebepten gecenin bir bölümünde aileni yola çıkar.” Buna dair açıklamalar Hud Sûresi’nde (11/80. ayetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Sen de arkalarından git.” Yani, onlardan kimse geriye kalarak azaba uğramasın diye onların arkalarında yürü. “-Sizden kimse arkasına dönüp bakmasın.” Bu âyet ile, gayretle ve hızlıca yürüsünler ve ansızın sabah onları bastırmasın diye kasabadan uzaklaşsınlar diye geri dönüp bakmaları yasaklandı. Bunun: Kimse geri kalmasın anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Ve emrolunduğunuz yere doğru gidin,” İbn Abbâs der ki: Bununla Şam kastedilmektedir, Mukâtil de, Lût kavmi kasabalarından bir kasaba olan Safed’i kastetmektedir der; ki, buna dair açıklamalar da önceden geçmiş bulunmaktadır. Denildiğine göre Hazret-i Lût, “el-Yakîn” diye bilinen bir yerde el-Celil topraklarına doğru gitmiştir. Burada “el-Yakîn” denilmesinin sebebi ise elçiler Hazret-i İbrahim’in yanından çıkıp gittiklerinde Hazret-i ibrahim onları uğurlamak için çıkmış ve Cebrâîl’e de: Bunlar nereden yerin dibine geçirilecekler diye sormuş, Hazret-i Cebrâîl de ona: “Buradan” diyerek, ona bir sınır çizerek göstermiş ve Hazret-i Cebrâîl gitmişti. Hazret-i Lût geldiğinde Hazret-i İbrahim’in yanında oturdu ve her İkisi de o azâbı gözetlemeye koyuldular. Yer sarsılmaya başlayınca, Hazret-i İbrahim: “Allah’a yakın ile (kesinlikle) inandım” demesi üzerine oraya “el-yakîn” ismi verildi.

Hicr 64

“Ve sana gerçeği getirdik. Ve biz elbette doğru söyleyenleriz.”

Diyanet Vakfı
Sana gerçeği getirdik; biz, hakikaten doğru söyleyenleriz.

Kurtubi Tefsiri
“Biz sana gerçekle geldik. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.”

Hicr 63

Dediler: “Hayır, biz sana onların şüphe içinde oldukları şeyi getirdik.”

Diyanet Vakfı
Dediler ki: «Bilakis, biz sana, onların şüphe etmekte oldukları şeyi (azabı ve helakı) getirdik.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Hayır, biz sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik.”

Hicr 62

Dedi: “Şüphesiz siz tanınmayan bir kavimsiniz.”

Diyanet Vakfı
61, 62. Elçiler Lut ailesine gelince, Lut onlara: «Hakikaten siz tanınmayan kimselersiniz» dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Doğrusu siz tanınmadık kimselersiniz.”

“Nihayet elçiler Lüt ailesine geldikleri vakit dedi ki:

“Doğrusu siz tanınmadık kimselersiniz.” Ben sizi tanımıyorum, demektir.

Denildiğine göre onlar genç delikanlılar suretinde gelmişlerdi. Hazret-i Lût onların güzelliklerini görünce, onlar için kavminin fitnesinden korkiu. İşte tanımaması da bu demektir.

Hicr 61

Elçiler, Lût ailesine geldiği zaman,

Diyanet Vakfı
61, 62. Elçiler Lut ailesine gelince, Lut onlara: «Hakikaten siz tanınmayan kimselersiniz» dedi.

Kurtubi Tefsiri
Nihayet elçiler Lût ailesine geldikleri vakit

Hicr 60

“Ancak karısı. Onu, geride kalanlardan olarak takdir ettik.”

Diyanet Vakfı
«(Fakat Lutun) karısı müstesna; biz onun geri kalanlardan olmasını takdir ettik.»

Kurtubi Tefsiri
“Yalnız karısı müstesna. Onun, mutlaka geride kalanlardan olmasını takdir ettik”

“Yalnız karısı müstesna.” Lût’un ailesinden onun karısı müstesna edilmiştir- Çünkü karısı kâfir idi. O bakımdan o da helâk oluşta günahkârlara iltihak etmiştir, Lût kavminin kıssası, bundan önce el-A’raf Sûresi (7/80. âyet ve devamı) ile Hud Sûresinde (11/64. âyet ve devamında) yeteri kadar açıklamalarla birlikte geçmiş bulunmakladır.

“Onun mutlaka geride kalanlardan olmasını takdir ettik.” Yani, biz onun azapla kalanlardan olmasına hükmettik ve bunu böylece yazdık.

Kalan, kalıcı” demektir. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Gebeliği üzerinden yedi ay geçmiş devenin memelerine kalan sütleri geri çekilsin diye soğuk su vurmayasın.

Çünkü sen kimin doğacağını bilmezsin.”

Buradaki; memelerde kalan süt demektir. Ebû Bekir ve el-Mufaddal, Takdir ettik” âyetini, burada da, en-Neml Sûresinde de (27/57. âyeti kerimede) “dal” harfini şeddesiz; diğerleri ise şeddeli okumuşlardır. el-Herevî der ki: Bu kelime şeddeli de, şeddesiz de aynı anlamda kullanılır.

2. Olumlu ve Olumsuz İfadelerden İstisna:

Dil bilginleri ile diğerleri arasında olumsuz ifadeden istisnanın olumluluk, olumlu ifadeden istisnanın da olumsuzluk ifade ettiği lıussunda’görüş ayrılığı yoktur. Buna göre bir kimse: Onun, benim üzerimde dört dirhem müstesna (ondan da) bir dirhem müstesna olmak üzere on dirhem alacağı vardır” diyecek olsa, bu kimse yedi dirhem borcunu ikrar etmiş olur. Çünkü bir dirhem dörtten istisna edilmiştir. Ve bu, olumsuzdan istisna edildiği için olumluluk İfade eder. Zira, dört dirhem nefy edilmiştir. Bu dürt dirhem de olumlu bir ifade olan on dirhemden istisna edilmiştir. O halde istisna edilen bir dirhem, kalan altı dirheme eklenince, borç yedi dirhemi bulmuş olur.

Aynı şekilde bir kimse; “Bir dirhem müstesna, onun da üçte ikisi müstesna olmak üzere üzerimde beş dirhem borç vardır” diyecek olursa, bu kimsenin borcu döıt tam dirhem ve üçte bir dirhem olur. Yine; “Filanın benim üzerimde dokuz müstesna, sekiz müstesna ondan da yedi müstesna olmak üzere on dirhem alacağı vardır” diyecek olursa, ikinci istisna, kendisinden öncekine, üçüncü istisna ikincisine raci olur. Bu durumda onun üzerinde iki dirhem borcu bulunur. Çünkü on dirhem ispat, sekiz dirhem iradesi de ispattır. Bunların toplamı ise onsekiz eder. Dokuz dirhem nefydir. Yedi dirhem de nefydir. Bunların da toplamı onaltı olur. Onsekizden onaltı çıkacak olursa geriye İki dirhem kalır. Bu da ikrar ile ödenmesi gereken miktar olup bundan başka bir borcu da yok demektir.

Buna göre şanı yüce Allah’ın:

“Gerçekten biz, günahkâr bir kavme gönderildik. Lût ailesi bunlardan müstesnadır. Biz onların hepsini mutlaka kurtarıcılarız. Yalnız karısı müstesna” âyetinden, önce Lût ailesi günahkâr kavimden istisna edildikten sonra “yalnız karısı müstesna” diye buyurularak, karısı Lût ailesinden istisna edilmiştir. Böylelikle o da nihayette açıkladığımız gibi günahkârlar kavmi arasına raci olur. İşte talâkla da hüküm böyledir. Bir kimse hanımına: Sen iki müstesna ondan da bir müstesna üç talâk ile boşsun” diyecek olursa, iki talâk ile bos olur. Çünkü bir talâk, kendisinden istisna olunan üçten geri kalana geri döner. İşte bu kabilden gelen bütün ifadeler böyledir, bunu iyice kavramak gerekir.

Hicr 59

“Ancak Lût’un ailesi müstesna. Onların hepsini mutlaka kurtaracağız.”

Diyanet Vakfı
«Ancak Lut ailesi hariç. Onların hepsini kurtaracağız.»

Kurtubi Tefsiri
Lût ailesi bunlardan müstesnadır. Biz onların hepsini mutlaka kurtarıcılarız.

“Lût ailesi” ona tabi olanlar ve onun dinini kabul etmiş bulunanlar

“bunlardan müstesnadır. Biz onların hepsini mutlaka kurtarıcılarız” âyetindeki; Biz onları… mutlaka kurtarıc darız” âyetini Hamza ve el-Kisaî, şeddesiz olarak, şeklinde ve ‘den gelen bir kelime olarak okumuşlardır. Diğerleri ise ‘den gelen bir kelime olacak şeddeli okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim bunu tercih etmişlerdir. Her iki şekil de; kurtarmak anlamındadır.

Hicr 58

Dediler: “Şüphesiz biz suçlu bir kavme gönderildik.”

Diyanet Vakfı
Dediler ki: «Biz, suçlu bir topluma (onları helak etmeye) gönderildik.»

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Gerçekten biz günahkâr bir kavme gönderildik;

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Kurtulanlar ve Helâk Olanlar:

Hazret-i ibrahim, onların melek olduklarını öğrenince -çünkü ona harikulade bir olayın haberini vermişlerdi ki, bu da onun oğlu olacağı müjdesîydi- onlara: Başka göreviniz var mı diye sordu.

“Görev” anlamı verilen; “Önemli iş” demektir. Yani, sizin durumunuz, işiniz ve geliş sebebiniz nedir?

“Dediler ki: Gerçekten biz günahkâr” şirk koşan ve sapmış bulunan

“bir kavme gönderildik.” İfadede hazfedilmiş sözler vardır. Biz, kendilerini helâk edelim diye günahkar bir topluluğa gönderildik, takdirindedir.

Hicr 57

Dedi: “Peki sizin işiniz nedir, ey elçiler?”

Diyanet Vakfı
«Ey elçiler! (Başka) ne işiniz var?» dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Ey gönderilen elçiler!” dedi. “Başka göreviniz var mı?”

Hicr 56

Dedi: “Rabb’inin rahmetinden ancak sapık olanlar ümit keser.”

Diyanet Vakfı
(İbrahim:) dedi ki: Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Rabbinin rahmetinden sapıklardan başka kim ümid kesebilir?”

Yani, doğru yoldan uzaklaşan yalancılardan başka… Bu da şu demektir: Hazret-i İbrahim yaşının büyüklüğü dolayısıyla çocuk sahibi olmayı uzak bir ihtimal görmüştü. Yoksa yüce Allah’ın rahmetinden ümid kesmiş değildi.

Hicr 55

Dediler: “Seni hak ile müjdeliyoruz. Artık ümitsizlerden olma.”

Diyanet Vakfı
Sana gerçeği müjdeledik, sakın ümitsizliğe düşenlerden olma! dediler.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Biz sana gerçeği müjdeliyoruz. Onun için, sakın ümid kesenlerden olma!”

“Dediler ki; Biz sana gerçeği” yani, yalan olmayıp hakikat olan bir hususu ve mutlaka oğlunun dünyaya geleceğini

“müjdeliyoruz. Onun için sakın” çocuk sahibi olmaktan yana

“ümit kesenlerden olma!” Çünkü Hazret-i İbrahim, aşın yaşlılıktan dolayı çocuk sahibi olmaktan ümidini kesmişti.

Genel olarak

“Ümid kesenlerden” şeklinde, “elif ile okunmuştur. Ancak, el-A’meş ve Yahya b. Vessab, “kaftan sonra “elif’siz olarak okumuştur. Bu şekildeki kıraat Ebû Amr’dan da rivâyet edilmiştir. Bu İse, “elif-li” olan kıraatin kasredilmiş halidir. Bununla birlikte ikinci okuyuşun -bu şeklinde kullananların söyleyişine göre olma ihtimali de vardır. Sakındı, sakınır” fiili gibi. Ümid keser” fiilinde “nun” hailinin üstün ve esreli okunuşu ise iki ayrı şive olup her ikisiyle de okunmuştur. Bununla birlikte “nun” harfinin ötreli söylenişi de nakledilmiştir. Ancak bu fiil her hangi bir şekilde, babından kullanılmaz. Hem mazide, hem muzaride “nun” harfini üstün okuyan kimseler, bu fiildeki iki ayrı söyleyişi bir arada kullanmış demektir. Mazi kullanımda şeklinde kullananlar, muzari kullanımda da; şeklinde kullananların söyleşini almışlardır. Bunu da el-Mehdevî zikretmiştir.

Hicr 54

Dedi: “Beni ihtiyarlık gelmişken mi müjdeliyorsunuz? Ne ile müjdeliyorsunuz?”

Diyanet Vakfı
(İbrahim:) Bana ihtiyarlık çökmesine rağmen beni müjdeliyor musunuz? Beni ne ile müjdeliyorsunuz? dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Bana ihtiyarlık gelip çatmışken mi bana gelip müjde veriyorsunuz? Artık neyi müjdeliyorsunuz?.”

“Dedi ki: Bana ihtiyarlık gelip çatmışken mi bana gelip müjde veriyorsunuz?” âyetindeki;

“Gelip çatmış” daki maştarıyyedîr. Yani, ihtiyarlık: bana ve eşime gelip çatmışken.., demektir. Yine buna dair açıklamalar Hûd ( 11/72. âyet) İle İbrahim (14/39 ve devamında) Sûresi’nde geçmiş bulunmaktadır Hazret-i İbrahim’in: “Artık bana neyi müjdeliyorsunuz?” îfadesindeki soru, taaccüb sorusudur. Bunun gerçek manada bir soru (istifham) olduğu da söylenmiştir.

el-Hasen Korkma!” kelimesinin “te” harfini ötreli olarak: diye okumuştur. el-A’meş ise, Bana müfde veriyorsunuz” kelimesini “elifsin” (sonda ye’sa.) okumuştur. Nafi’ ve Şeybe ise, “Müjdeliyorsunuz” anlamındaki kelimeyi; şeklinde “nün” harfini esreli olarak (… Bana neyi müjdeliyorsunuz? anlamında) diye okumuştur. Tıpkı

“Benimle,., mücadele mi ediyorsunuz?” (el-Enâm, 6/80) âyetinde olduğu gibi. Buna dair açıklamalar da daha önceden (işaret olunan âyet-i kerimede) geçmiş bulunmaktadır İbn Kesîr ve İbn Muhaysin ise; şeklinde esreli “nün” ve şeddeli olarak okumuşlardır. Bunun takdiri ise; “Bana müjdeliyorsunuz” şeklinde olup “nun”, “nun”a idğam edilmiştir. Diğerleri ise izafeîsiz olarak; şeklinde “nûn” harfini nasb ile (müjdeliyorsunuz anlamında) okumuşlardır.

Hicr 53

Dediler: “Korkma. Sana bilgili bir oğlan çocuğu müjdeliyoruz.”

Diyanet Vakfı
Dediler ki: Korkma; biz sana bilgin bir oğul müjdeliyoruz.

Kurtubi Tefsiri
“Korkma, biz sana çok bilgili bir oğul müjdeliyoruz” demişlerdi.

“Korkma” yani, melekler ona, korkma

“… biz sana çok bilgili” Mukâtil ‘in açıklamasına göre halım (tahammülkâr), Cumhûrun görüşüne göre de alîm

“bir oğul müjdeliyoruz, demişlerdi.” Burada da müjdelenen kişi Hazret-i Ishak’dır.

Hicr 52

Hani onun yanına girdiler de: “Selâm” dediler. O dedi: “Gerçekten sizden korkuyoruz.”

Diyanet Vakfı
Onun yanına girdikleri zaman, «selam» dediler. (İbrahim:) Biz sizden çekiniyoruz, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Hani konuklar onun yanına girip: “Selâm” dedilerdi. O da: “Biz sîzden -doğrusu- korkuyoruz” demişti.

“Hani konuklar, onun yanına gidip” âyetinde “gidenler”den çoğul diye söz edilmesi, “misafir” anlamındaki kelimenin hem tekil, hem çoğul, hem lesniye, hem müzekker, hem müennes -mastar gibi- kullanılmaya elverişli bir isim oluşundan dolayıdır. (Aynı kökten gelen): Onu meylettirdi” demektir. Hadîs-i şerîfte geçen; Güneş batıya doğru meylettiğinde…” Müslim, Salatu’l-Müsâfirin 293; Ebû Dâvûd, Cenâiz 51: Tirmizî, Cenâiz 41: Nesâî, Mevâkîı 31. M: İbn Mâce, Cenâiz 30; Dârimî, Sakil. 142: Müsned, IV, 152- ifadesinde bu kökten gelen kelime kullanılmıştır. ise, okun hedeften sapması anlamındadır. Nahivdeki “izafe!” de buradan gelmektedir.

“Selâm dedilerdi” yani, bir selâm verdilerdi.

“O da: Biz sizden -doğrusu- korkuyoruz” çekiniyoruz

“demişti.” Hazret-i İbrahim bu sözleri, buzağıyı önlerine yaklaştırıp onların yemediklerini görmeleri üzerine -Hûd Sûresi’nde (11/69. âyetin ve devamının tefsirinde) geçtiği üzere- söylemişti. Hazret-i İbrahim’in asıl “selâm” sözünü garip karşıladığı da söylenmiştir. Çünkü onların yaşadıkları yerde selâm diye bir adet yoktu.

Hicr 51

Onlara İbrahim’in misafirlerinden haber ver.

Diyanet Vakfı
Onlara İbrahimin misafirlerinden (meleklerden) de haber ver.

Kurtubi Tefsiri
Onlara İbrahim’in konuklarından da haber ver.

Yüce Allah’ın:

“Onlara İbrahim’in konuklarından da haber ver” âyetinde sözü edilen. İbrahim’in konukları, kendisine oğlu olacağı ve Lût kavminin helâk edileceği müjdesini veren meleklerdir. Bunlardan daha önceden (Hûd, 11/69, âyet ve devamında) söz edilmişti, İbrahim (aleyhisselâm)’ın künyesi ‘misafirler babası” idi- Hiç bir misafiri ağırlamadan kaçırmasın diye evinin dört kapısı vardı.

Misafire

“dayf” adının veriliş sebebi, onun sana izafe edilmesi ve senin yanında konaklamasından dolayıdır. Misafirin hükümleri ile ilgili açıklamalar, daha önceden Hûd Süresi’nde (11/69-71. âyetler, 2 ve 3. başlıklarda) yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamd olsun.

Hicr 50

Ve şüphesiz azabım, çok elem verici bir azaptır.

Diyanet Vakfı
Benim azabımın elem verici bir azap olduğunu da bildir.

Kurtubi Tefsiri
“Ve hiç şüphesiz Benim azabım da elbette can yakacak bir azaptır.”

Bu âyet-i kerîme, Hazret-i Peygamberin şu âyeti ile aynı muhtevayı dile getirmektedir: “Eğer mü’min, Allah’ın nezdindeki cezalandırmayı bilecek olsaydı, hiçbir kimse onun cennetine (girmeyi) ümid etmezdi. Şayet kâfir, Allah’ın nezdindeki rahmeti bilmiş olsaydı, hiç bir kimse onun rahmetinden ümid kesmezdi.” Bu hadisi Müslim, Ebû Hüreyre yoluyla rivâyet etmiştir. Müslim, Tevbe 25; Tirmizî, Deavat 99; Müsned, II, 334, 397, 4f el-Fâtiha Sûresi’nde (1/3- âyetin tefsirinde) daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

İşte insanın bu şekilde hem kendisine, hem başkasına hatırlatmada bulunması hem korkutması hem de umutlandırması gerekir. Sağlık halinde korku, hastalık haline göre onda daha baskın bulunmalıdır. Hadîs-i şerîfte belirtildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ashabı kiramın yanına çıkmış ve onların gülmekte olduğunu görünce şöyle buyurmuştur: “Önünüzde cennet ve cehennem bulunuyorken mi gülüyorsunuz?” Bu hususun onlara ağır gelmesi üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Bunu da el-Maverdf ve el-Mehdevî zikretmektedir. es-Sa’lebi’nin, İbn Ömer yoluyla naklettiği Mz ise şöyledir: İbn Ömer dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Şeybeoğullarının girdiği kapıdan yanımıza çıkıp geldiğinde biz gülüyorduk. Bunun üzerine: “Size ne oluyor ki böyle gülüyorsunuz? Güldüğünüzü görmeyeyim” dedi. Daha sonra geri dönüdü, nihayet Hicr’in yanına varınca gerisin geri döndü ve bize şöyle dedi: “Ben çıkıp gittiğimde Cebrâîl yanıma geldi ve ey Muhammed dedi, niçin rahmetimden kullarınım ümidini kesiyorsun? “Kullarıma haber ver ki, ben gerçekten ben Ğafûr ve Rahîmim ve hiç şüphesiz benim azabım da elbette can yakacak bir azaptır.” Bu ve benzeri rivâyetler için bk. Süyûtî, sd-Durru’l-Mensûr, V.

Buna göre rahmetten ümid kesmek ümitsizliktir. Devamlı rahmeti ümid etmek de ihmalkârlıktır. İslerin en hayırlısı ise orta yollu olanlarıdır.

Hicr 49

Kullarıma haber ver ki, ben, gerçekten bağışlayanım, merhamet edenim.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Kullarıma, benim, çok bağışlayıcı ve pek esirgeyici olduğumu haber ver.

Kurtubi Tefsiri
Kullarıma haber ver ki: “Ben, gerçekten Ben Gafûr ve Rahîmim;

Hicr 48

“Onlara orada hiçbir yorgunluk dokunmaz. Ve onlar oradan çıkarılmazlar.”

Diyanet Vakfı
Onlara orada hiçbir yorgunluk gelmeyecek ve onlar, oradan çıkarılmayacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Orada onlara hiçbir yorgunluk dokunmaz. Onlar oradan çıkarılacak da değillerdir.

“Orada onlara hiçbir yorgunluk” bitkinlik, halsizlik

“dokunmaz. Onlar oradan çıkarılacak da. değillerdir.” Bu da cennet nimetlerinin ebedi ve sonu gelmeyen nımetler olduğuna, cennete girecek olanların orada devamlı kalacaklarına delildir. Orada cennetin yiyecekleri de devamlıdır.

“İşte bu bizim rızkımızdır, tükeneceği yoktur.” (Sâ’d, 38/54).

Hicr 47

“Gönüllerinde olan kinleri çıkarıp giderdik. Kardeşler olarak, karşılıklı tahtlar üzerindedirler.”

Diyanet Vakfı
Biz, onların gönüllerindeki kini söküp attık; onlar artık köşkler üzerinde karşı karşıya oturan kardeşler olacaklar.

Kurtubi Tefsiri
Biz, onların göğüslerindeki kini söküp attık. Kardeşler olarak, sedirler üzerinde karşılıklı otururlar

İbn Abbâs der ki: Cennetlikler, cennete ilk gireceklerinde karşılarına iki pınar çıkar. Bu iki pınardan birisinden içerler. Allah, kalplerinde kin namına ne varsa hepsini giderir. Sonra diğer pınara girerler, orada da yıkanırlar. Renkleri parıldar, yüzleri arınır ve bol nimetlerin parlaklığı üzerlerinde görünür. Buna benzer bir ifade Ali (radıyallahü anh)’dan da rivâyet edilmiştir. Ali b. el-Hüseyn de der ki: Bu âyet-i kerîme Ebû Bekr, Ömer, Ali ve sair ashab-ı kiram hakkında inmiştir. O, bu sözleriyle cahiliye döneminde aralarında bulunan kinin yok oluşunu kastetmektedir- Ancak, birinci görüş daha kuvvetlidir ve âyetin siyakı da buna delil teşkil etmektedir. Yine Alî (radıyallahü anh) der ki: Ben, Talha ve ez-Zübeyr’in bumda sözü geçenlerden olacağımızı ümid ederim.

“Kin ve düşmanlık” demektir. “Çaldı, hainlik etti” anlamındaki fiilin buradan geldiği söylendiği gibi, bu kelimenin; ‘den geldiğini ve bunun da ganimetten hırsızlık yapmak demek olduğu da söylenmiştir. Bunun fiili ise, şeklinde kullanılır. Hainlik anlamında; şekli kullanılır. Nitekim şair şöyle demiştir

“Allah bizim yerimize Nevfel kızı Hamza’yı cezalandırsın.

Emanete hainlik edip yalan söyleyeni cezalandırması gibi.”

Buna dair açıklamalar bundan önce Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/161. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Kardeşler olarak; sedirler üzerinde karşılıklı otururlar.” Yani, birbirleri arasındaki ilişkilere riâyetle ve birbirleri ile sevgi ve bağlılık dolayısıyla biri diğerinin arkasına bakmaz. (Yüz yüze otururlar.) Bu açıklama Mücahid ve başkalarından nakledilmiştir. Şöyle de denilmiştir: Oturdukları sedirler, istedikleri gibi döner ve onlardan kimse kimsenin arkasını görmez. Yine “karşılıklı otururlar” âyetinin eşleri onlara, onlar da eşlerine sevgi ile yönelirler, anlamında olduğu da söylenmiştir.

” Sedirler” kelimesi, ‘ın çoğuludur. “Yeni” kelimesinin çoğulunun oluşu gibi. Bu kelimenin “sürûr”dan geldiği de söylenmiştir. O bakımdan sedir (şerir) âdeta sürür (sevinç) için hazırlanmış yüksekçe bir yer olması dolayısıyla bu ismi almış gibidir. Ancak birinci açıklama daha kuvvetli görünmektedir.

İbn Abbâs der ki: Onlar, yakut, zeberced ve inci ile süslenmiş sedirler üzerinde oturacaklardır. Sedir’in bir tanesi San’a’dan Câbiye’ye kadar ve Aden ile Eyle arasındaki meşale kadar bir alan kaplayacaktır.

“Kardeşler olarak” ifadesi ise, “takva sahipleri”nden hal olmak üzere nasb edilmiştir. Yahut da “oralara… girin” deki zamirden veya “güvenle” anlamındaki kelimedeki zamirden hal olarak nasb edilmiştir. Yahut da “göğüslerindeki” âyetindeki “onlar” anlamını veren zamirden mukadder bir hal de olabilir.

Hicr 46

“Oraya selametle ve güven içinde girin.”

Diyanet Vakfı
«Oraya emniyet ve selametle girin» (denilir, onlara).

Kurtubi Tefsiri
“Oralara esenlikle, güvenle girin” (denilecek).

“Oralara esenlikle, güvenle girin” âyetindeki “Oralara… girin, âyetini genel olarak “elif vasıl ile ve “hı” harfi de ötreli olarak; “Girdi, girer” flitinin emri şeklinde okumuşlardır. Takdiri de:

“Oralara girin (denilecek)” şeklindedir.

el-Hasen Ebû’l-Âl-iyye ve Ruveys, Yakub’dan, bir önceki kelimenin sonundaki tenvîn ile “elifi vasıl ve “lu” harfini ise esreli olarak ve; ” Girdirildi” den meçhul bir fiil halinde okumuşlardır. Allah onları oraya girdirecektir, demektir. Sözü geçen kıraat âlimlerinin;

“Rahmetle… girin, cennete” (el-A’raf, 7/49) âyeti ve benzerlerinde izledikleri yol sondaki tenvînî esreli okuyarak vasıl etmek şeklindedir. Ancak, onlar burada hemze üzerindeki harekeyi tenvine vermişlerdir Zira, buradaki elif kat’ içindir. Ancak, esreden ötreye bir intikal, sonra da ötreden esreye bir intikal olduğundan dolayı dile ağır gelir. (O bakımdan, az önce belirtilen şekilde okumuşlardır.)

“Esenlikle” yani, her türlü hastalık ve afetten kurtulmuş olarak; yüce Allah’ın anlara vereceği bir selam ile, diye de açıklanmıştır.

“Güvenle girin” ölmeyeceğinizden, azaba duçar olmayacağınızdan, oradan uza ki aştırmayacağınızdan ve nimetlerin zevale ermeyeceğinden yana emin olarak demektir.

Hicr 45

“Şüphesiz takva sahipleri, cennetlerde ve pınarlardadır.”

Diyanet Vakfı
(Allahın azabından korkup rahmetine sığınan) takva sahipleri, mutlaka cennetlerde ve pınar başlarında olacaklar.

Kurtubi Tefsiri
Takva sahipleri ise muhakkak cennetlerde ve pınar başlarındadırlar.

“Takva sahipleri ise, muhakkak cennetlerde ve pınar başlarındadırlar.” Yani, hayasızlıklardan ve şirkten korunan kimseler “cennetlerde” bağ ve bahçelerde

“ve pınar başlarındadırlar.”

Bunlar dört tanedir: Su, şarap, süt ve bal pınarları. İnsan Sûresi’nde sözü edilen pınarlar olan Kâfur, Zencebil ve Selsebil ile Mutat fırın Sûresi’nde sözü geçen Tesnime dair açıklamalar ve bu pınarların başında bulunacak kimseler, yüce Allah’ın izniyle orada sözkonusu edilecektir.

“Pınarlar” kelimesinin, “ayn” harfinin ötreli okunuşu asla uygun okuyuştur. Esreli okuyuş ise “ya” harfine riâyet iledir. Her iki şekilde de okunmuştur.

Hicr 44

“Onun yedi kapısı vardır. Her kapı için onlardan belirlenmiş bir grup vardır.”

Diyanet Vakfı
Cehennemin yedi kapısı vardır. Onlardan her kapı için birer gurup ayrılmıştır.

Kurtubi Tefsiri
“Onun yedi kapısı vardır. Her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır.”

“Şüphesiz ki onların hepsine” İblis’e ve ona uyanlara

“va’dolunan yer cehennemdir. Onun yedi kapısı” yani, birbiri üstünde katları

“vardır. Her bir kapıya” her bir tabakaya

“onlardan ayrılmış belli” bilinen bir “pay vardır.”

İbnü’l-Mübarek der ki: Bize İbrahim Ebû Harun el-Ganavî haber vererek dedi ki: Ben. Hittan b. Abdullah er-Rakaşi’yi şöyle derken dinledim: Ben, Ali (radıyallahü anh)’ı şöyle derken dinledim: Cehennemin kapılarının nasıl olduğunu biliyor musunuz! Biz: O kapılar da bizim kapılarımız gibidir, dedik. Hayır dedi. O fcapi&r-rşîe’ bu şekilde biri diğerinin üstündedir. ‘Cs-Szltbîşunu âa ckter: Ve ellerini biri diğerinin üstüne koydu-. Allah, cennetleri arzın üzerine yerleştirdi. Ateşi ise biri diğerinin üstünde (tabakalar halinde) koydu. Bunun en aşağısı cehennemdir. Onun üstü el-Hutama, onun üstü Sekar, onun üstü Cahîm, onun üstü Lazâ, onun üstü Saîr, onun üstü de Hâviye’dir. Her bir kapı (tabaka) kendisinin bir üsetekinden yetmiş kat daha sıcaktır.

Derim ki: Evet, bu yorum bu şekilde gelmiştir, Ancak, İlim adamlarının çoğunluğunun kabul ettiği görüş, cehennemin, ateşin en üst basamağı olduğu ve buranın Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmetinin isyankârlarına tahsis edildiği şeklindedir, Ahalisinin tamamiyle boşalacağı ve rüzgârların kapılarını bir birine çarpacağı ateş tabakası da budur. Ondan sonra Lazâ gelir, ondan sonra Hulama, ondan sonra Saîr, ondan sonra Sakar, ondan sonra Cahîm, ondan sonra da Hâviye gelir.

ed-Dahhâk der ki: Ateşin en üst basamağında Muhammed ümmetinden olanlar, ikincisinde hristiyanlar, üçüncüsünde yahudiler, dördüncüsünde sabüler, beşincisinde mecusiler, altıncısında Arap müşrikleri, yedincisinde ise münafıklar, Fir’avun hanedanı ve Hazret-i Îsa’ya sofra indirilmesini isteyip de indirildikten sonra onu İnkâr edenlerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz münafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadırlar.” (en-Nisâ, 4/145) Buna dair açıklamalar da daha önce Nisa Sûresi’nde (anılan âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yine yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“Fir’avun hanedanını azâbın en şiddetlisine sokun.” (el-Mu’min, 40/46) Sofranın indirilişini görenlerden kâfir olanlar hakkında da;

“Ama bundan sonra sizden kim kâfir olursa, Ben onu âlemlerden kimseyi azaplandırmayacağım bir azapla azaplandıracağım.” (el-Mâide, 5/115) diye buyurmaktadır- Muâz b. Cebel (radıyallahü anh) da bu ümmetin kötü ilim adamlarını cehennemin bu kapılarına ayrı ayrı paylaştırmıştır. Biz bunu “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz.’ Bk. et-Tezkire, a. 445

Tirmizî, İbn Ömer’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Cehennemin yedi kapısı vardır. Bu kapılardan birisi, ümmetime karşı kılıç çeken kimseleredir.” (Tirmizî) dedi ki: Bu, garip bir hadistir. Tirmizî. Tefsir 15. sûre 2; Müsned, 11, 94

Ubey b. Ka’b der ki: Cehennemin yedi kapısı vardır. Bu kapılardan birisi Harûriye’ye (Hâriciler’e) aittir

Vehb b. Münebbıh de der ki: Her iki kapı (tabaka) arasında yetmiş yıllık bir mesafe vardır. Her bir kapı bir üstündekinden yetmiş kat daha sıcaktır. Biz bütün bu hususları “et-Tezkire” adlı eserimizde sozkonusu etmiş bulunuyoruz.

Sellânı et-Tavîl, Ebû Süfyan’dan, o, Enes b. Malik’ten rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah’ın:

“Onun yedi kapısı vardır. Her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır” âyeti hakkında şöyle dedi: Bir pay Allah’a şirk koşanlar, bir pay Allah hakkında şüphe edenler, bir pay Allah’tan gafil olanlar, bir pay şehvet ve arzularını Allah’a tercih edenler, bir pay Allah’ın gazabını çekerek öfkelerinden yana rahatlama yoluna gidenler, bir pay Allah’tan alacakları mükâfat paylarını kabul etmeyerek arzularını gerçekleştirenler, bir pay da Allah’a karşı büyüklenenleredir. Bunu, el-Halîmî Ebû Abdullah el-Huseyn b. el-Hasen “Minkacü’d-Din” adlı eserinde zikretmiş ve şunları söylemiştir: Eğer bu hadis olarak sabit ise, Allah’a şirk koşan kimselerden kasıt Seneviyye (iki taun kabul edenler)’dır Şüphe edenlerden kasıt, kendilerinin bir ilâhı var mıdır, yok mudur bilmeyenlerdir. Onun şeriatı hakkında bu şeriat O’ndan mıdır, değil midir şüpheye düşenlerdir. Allah’tan gafil olanlar ise Onu kesinlikle inkâr eden ve varlığım kabul etmeyen ddırîlerdir. Şehvet ve arzularını Allah’a tercih edenler ise, Allah’ın rasûllerini, emir ve nehyini yalanladıklarından ötürü sonuna kadar masiyetlere gömülen ve dalanlardır Allah’ın gazabını çekerek öfkelerini rahatlatma yoluna gidenler ise, Allah’ın peygamberlerini ve Allah’ın yoluna davet eden diğer kimseleri öldürenler, kendilerine samimiyetle öğüt verenlere, yahut da yollarından başka bir yol İzleyenlere azap ve işkence edenlerdir. Allah’tan alacakları payı istemeyerek arzularını gerçekleştirenler İse, öldükten sonra dirilişi ve hesabı inkâr edenlerdir. Bunlar, arzu ettikleri şeylere ibadet ederler ve yüce Allah’tan alacakları bütün (mükâfat) paylarını İstemeyenlerdir. Yüce Allah’a karşı gelen ve baş kaldıran isyankârlar ise, İçinde bulundukları durumun hak mı yoksa batıl mı aldırış etmeyerek hiç bir şekilde düşünmeyen ve ibret almayan ve her hangi bir delili kullanmayan kimselerdir. Bununla birlikte şanı yüce Allah, -eğer bu hadis sabit ise- Rasûlünün muradını en iyi bilendir.

Rivâyete göre, Selman el-Farisî (radıyallahü anh) şu:

“Şüphesiz ki onların hepsine va’dolunan yer cehennemdir” âyetini işitince korkudan üç gün aklı başından gitmiş halde kaçtı. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna getirildi. Hazret-i Peygamber ona durumunu sorunca, şu cevabı verdi: Ey Allah’ın Rasûlü, şu:

“Şüphesiz ki onların hepsine vadolunan yer cehennemdir” âyeti indirildi. Seni hak ile gönderene yemin ederim ki, kalbimi paramparça etti. Bu sefer, şanı yüce Allah:

“Takva sahipleri ise muhakkak cennetlerde ve pınar başlarındadır” (mealindeki 45). âyetini indirdi.

Bilal (radıyallahü anh) dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine Mescidi’nde tek başına namaz kılıyordu. Bedevi Arap bir kadın yanından geçti, arkasında namaza durdu. Hazret-i Peygamber de arkasında bu kadının namaza durduğunu fark etmedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem);

“Onun yedi kapısı vardır. Her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır” âyetini okudu. Kadın, baygın yere düştü. Kadın düşünce Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun çıkardığı sesi işitti. Namazım bırakıp su getirilmesini istedi. Hazret-i Peygamber yüzüne su döktü, nihayet kadın ayılıp oturdu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Ey kadın, bu durumun ne?” diye sorunca, kadın: Bu, Allah’ın indirdiği Kitabında yer alan bir âyet müdür, yoksa sen bunu kendiliğinden mi söylüyorsun deyince, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Ey Bedevi kadın, bu okuduğum yüce Allah’ın indirdiği Kitabı Kerîmi’ndendir” Bunun üzerine kadın şöyle dedi: Peki, benim azalarımdan her birisi o cehennemin kapılarından birisinde mi azap görecek? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Ey bedevî kadın, hayır. O kapılarından her birisi için onlardan ayrılmış bir pay vardır. Bu kapıya girme durumunda olanlardan her bir kesim amellerine göre orada azap görecektir” Bunun üzerine kadın şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, ben fakir bir kadınım. Malım yok. Sadece yedi kölem var. Seni şahid tutuyorum ey Allah’ın Rasûlü, bu kölelerden her birisini cehennem kapılarından bir kapı karşılığında yüce Allah’ın rızası için azad ediyorum. Bunun üzerine Hazret-i Cebrâîl gelip şöyle dedi: “Ey Allah’ın Rasûlü, o bedevî kadına, yüce Allah’ın, cehennemin bütün kapılarını ona haram kıldığını, buna karşılık cennetin bütün kapılarını da ona açtığını müjdele.”

Hicr 43

“Ve şüphesiz cehennem, onların hepsi için vaat edilen yerdir.”

Diyanet Vakfı
Muhakkak cehennem, onların hepsine vadolunan yerdir.

Kurtubi Tefsiri
“Şüphesiz ki onların hepsine va’dolunan yer cehennemdir.”

Hicr 42

“Şüphesiz benim kullarım üzerinde senin bir gücün yoktur. Ancak sana uyan sapkınlar hariç.”

Diyanet Vakfı
«Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur. Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesna.»

Kurtubi Tefsiri
“Muhakkak Benim kullarım üzerinde senin hiç bir tasallutun olmaz. Azgınlardan sana uyanlar müstesna.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Allah’ın Has Kulları ve Şeytan:

Yüce Allah’ın:

“Muhakkak Benim kullarım üzerinde senin hiç bir tasallutun olmaz” âyeti ile ilgili olarak ilim adamları şöyle demişlerdir: Bundan kasıt, onların kalpleridir. İbn Uyeyne ise der ki: Benim hakkımı engelleyecek ve çerçevesini aleyhlerine daraltacak şekilde bir günaha düşürmek hususunda şeytanın üzerlerinde bir tasallutu yoktur, demektir. Bunlar Allah’ın hidâyete erdirdiği, beğenip seçtiği ve mümtaz kıldığı kullarıdır.

Derim ki: Şöyle denilebilir: Yüce Allah, Hz- Âdem ile Hazret-i Havva’nın durumlarını bize bildirirken:

“Bunun üzerine şeytan onları oradan kaydırıp…” (el-Bakara, 2/36) diye buyurmaktadır Yüce Peygamberinin ashabından bir grup hakkında da:

“… Ancak yaptıkları bazı işler yüzünden şeytan onları yoldan çıkarmak istemişti” (Âl-i- İmrân, 3/155) diye buyurmaktadır? (Buna ne dersiniz?)

Buna cevap, sözü geçen hususlardaki açıklamalardır. İblis’in, mü’minlerin kalpleri ve imanlarının mahalli üzerinde bir tasallutu olmadığı gibi, sonunda kabul edilmeyişe kadar göterecek bir günaha düşürmek konusunda da bir yetki ve otorite sahibi değildir. Aksine onun yapabildiği tevbenin sileceği, izale edeceği, Allah’a sığınmakla da ortadan kaldırabileceği halalara düşürmekten ibarettir. Hazret-i Âdem’in cennetten çıkartılması, daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/36, âyet, 3- başlıkta) açıklaması geçtiği üzere yasaklanmış ağaçtan yemesinin bir cezası değildi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabına dair açıklamalar da yine Âlî İmrân Sûresi’nde (3/155. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Diğer taraftan: “Kullarım üzerinde senin hiç bir tasallutun olmaz” âyetinin, şanı yüce Allah’ın koruduğu kimseler hakkında has olma İhtimali olduğu gibi, çoğu zaman ve haller hakkında böyle olduğu ihtimali de vardır. Diğer taraftan iblisin tasallutunda bir sıkıntının giderilmesi ve bir kederin izale edilmesi de sözkonusu olabilir. Hazret-i Bilal’e yapıldığı gibi. Çünkü şeytan ona çocuğun ninni ile uyutulmaya çalışması gibi, gidip onu uyutmaya çalışmış ve sonunda Hazret-i Bilal uyumuştu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da onun ashabı da uyudu ve ancak güneş doğduktan sonra uyandılar. Bundan dolayı dehşete kapılarak: Namazımız hususundaki kusurumuz dolayısıyla bu yaptığımızın kefareti ne olabilir, demeye koyuldular: “Uyku uyumaktan dolayı bir kusur sözkonusu değildir” Müslim, Mesâcıd 311- Ebû Davüd, Salül II; Tirmizî, Salât 16; Nesâî, Mevâkîr 53: İbn Mâce, Snlitr H); Müsned, V. 298. diyerek, onların sıkıntıları da giderilmiş oldu.

“Azgınlardan sana uyanlar müstesna” sapık ve müşriklerden sana uyanlar müstesna- Yani, onun tasallutu, otoritesi böyleleri üzerindedir. Bunun delili de yüce Allah’ın:

“Onun hakimiyeti ancak kendisini dost edinip de onu Allah’a ortak koşanlar üzerinedir” (en-Nahl, 16/100) âyetidir.

2. Azın Çoktan ve Çoğun Azdan İstisna Edilmesi:

Bu âyet-î kerîme ile bundan önceki âyet-i kerîme, azın çoktan, çoğun da azdan istisna edilmesinin mümkün (câiz) olduğuna delildir. Mesela, bir kimse bir dirhem müstesna on dirhem, yahut dokuz dirhem müstesna on dirhem diyebilir. Ahmed b. Hanbel ise der ki: Ancak yan miktar ve ondan daha az olan bir miktarı istisna etmek câiz olur. Bütünden çoğunluğunu teşkil eden bir miktarın istisna edilmesi sahih değildir Bizim delilimiz ise bu âyet-i kerimedir. Çünkü bu âyet-i kerimede “azgınlık” kelimesi “kullar”dan istisna edilmiştir. Aynı şekilde kullar da “azgınlardan istisna edilmiştir. İşte burada daha az olanın genel toplamdan istisna edilmesine ve daha çok olanın da genel toplamdan istisna edilmesine, bunların câiz olduğuna delil teşkil etmektedir.

Hicr 41

Dedi: “İşte bu, bana karşı dosdoğru bir yoldur.”

Diyanet Vakfı
(Allah) şöyle buyurdu: «İşte bana varan dosdoğru yol budur.»

Kurtubi Tefsiri
Buyurdu ki: “Benim uymayı taahhüt ettiğim dosdoğru yol budur:”

Ömer b. el-Hattâb der ki: Yani, izleyicisini dosdoğru yol üzerinde yürütüp nihayette onu cennete kadar götüren yol budur, demektir.

el-Hasen der ki: Buradaki: Benim uymayı taahhüt ettiğim… âyeti: Bana götüren,,,” anlamındadır

Mücahid ve el-Kisaî der ki: Bu ifade tehdit anlamındadır. Bu, bir kimsenin tehdit ettiği kimseye: Senin izlediğin yol benim aleyhimedir, dönüşün ise bana olacaktır, demesine benzer Yüce Allah’ın:

“Çünkü Rabbin gözetlemektedir” (el-Fecr, 89/14) âyetine da benzer. Buna göre ifadenin anlamı şöyle olur: Bu, nihayet dönüşü Bana ulaşacak bir yoldur ve Ben de herkese amelinin karşılığını vereceğim. Bu yoldan kasıt, ubudiyet yoludur.

Anlamın; açıklamalar ve belgelerle dosdoğru yolu göstermeyi üstleniyorum, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Tevhit ve hidâyet ile dosdoğru yolu göstereceğim anlamındadır, diye de açıklanmıştır,

İbn Şîrîn, Katade, el-Hasen, Kays b. Ubad, Ebû Recâ, Humeyd ve Yakub ise bu âyetteki; kelimesini merfu ve tenvinli olarak okumuşlardır ki, oldukça yüce ve dosdoğru bir yoldur. Yani, din ve hakikati itibariyle oldukça yüksektir, anlamına gelir. Ona zarar verilemeyecek kadar yüksek ve saptırılmayacak, eğriltilemeyecek kadar da dosdoğru bir yoldur, anlamında olduğu da söylenmiştir,

Hicr 40

“Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna.”

Diyanet Vakfı
Ancak onlardan ihlaslı kulların müstesna.

Kurtubi Tefsiri
“Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna.”

Medinelilerle Kûfelilef:

“İhlâsa erdirilmişler” kelimesini “lâm” harfini üstün olarak okumuşlardır. Senin özel olarak seçtiğin ve ihlâsa erdirdiğin kimseler müstesna demektir. Diğerleri ise “lâra” harfini esreli okumuşlardır. Sana ibadetlerini fâsid oluştan ve riyakarlıktan arındırarak ihlâs sahibi olanlar müstesna demektir, Ebû Sumâme’nin naklettiğine göre, Havariler, Îsa (aleyhisselâm)’a yüce Allah’a ihlâs ile ibadet edenler hakkında sormuşlar, o da: “Amel edip de bundan dolayı İnsanların kendisini Övmelerini istemeyen kimsedir” cevabını vermiştir.

Hicr 39

Dedi: “Rabbim! Beni azdırmana karşılık, yeryüzünde onlara süslü göstereceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım.”

Diyanet Vakfı
(İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!

Kurtubi Tefsiri
“Rabbim dedi, beni azdırdığından dolayı, yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (kötülükleri) süslü göstereceğim, onları toptan azdıracağım.”

Yüce Allah’ın:

“Rabbim dedi, beni azdırdığından dolayı, yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (kötülükleri) süslü göstereceğim.” Âyetinde geçen azdırmak, (iğva) ile süslü göstermeye dair açıklamalar daha önce A’raf Sûresi’nde (7/16-17. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Burada sözü edilen İblisin süslü göstermesi iki şekilde olur. Ya masiyetlerin işlenmesi, yahut da onları dünya süsü ile uğraştırarak itaat fiillerini İşlemelerini engellemesi suretiyle olur.

“Onları toptan azdıracağım” âyetinin anlamı da şudur: Ben onları hidâyet yolundan saptırıp uzaklaştıracağım. İbn Lehîa Abdullah, Durrâc Ebû’s-Semh’den, o, Ebû’l-Heysem’den, o Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İblis dedi ki: Rabbim, izzet ve celâlin hakkı için Âdemoğullarının ruhları bedenlerinde bulunduğu surece onları azdırmaktan geri durmayacağım. Bunun üzerine Rabb şöyle buyurdu: İzzetim ve celalim hakkı için Ben de onlar Benden mağfiret diledikleri sürece günahlarını bağışlayıp duracağım.” Bu senediyle: Müsned, III, 76’da iki ayrı senedle de: Müsned, III. 29 ve 41’de

Hicr 38

“Bilinen vakit gününe kadar.”

Diyanet Vakfı
37, 38. Allah: Sen bilinen bir vakte kadar kendilerine mühlet verilenlerdensin, buyurdu.

Kurtubi Tefsiri
“Bilinen zamanın günü gelene kadar.”

“Bilinen zamanın günü gelene kadar.” İbn Abbâs der ki: Yüce Allah bununla birinci nefha’yu yani bütün canlıların ölümünü gerçekleştirecek nefhayı kastetmiştir. “Bilinen zamanının Allah’ın bilgisini özel olarak kendisine sakladığı zaman olduğu da söylenmiştir ve İblis bu zamanın ne vakit olduğunu da bilmez. İblis de ölecek, sonra diriltilecektir. Çünkü yüce Allah:

“Onun üzerindeki her canlı fanidir.” (er-Rahmân, 55/26) diye buyurmaktadır.

Yüce Allah’ın İblis ile konuşması hakkında iki görüş vardır. Bu görüşlerden birisine göre yüce Allah onunla elçisi vasıtasıyla konuşmuştur, ikincisine göre ise, İblıs’e ikram ve onu kendisine yakınlaştırmak şeklinde değil de tehdidini ağırlaştırmak üzere onunla konuşmuştur.

Hicr 37

Dedi: “Şüphesiz sen, mühlet verilenlerdensin.”

Diyanet Vakfı
37, 38. Allah: Sen bilinen bir vakte kadar kendilerine mühlet verilenlerdensin, buyurdu.

Kurtubi Tefsiri
Buyurdu ki: “Sen mühlet verilenlerdensin;

Tıpkı esenliğe kavuşacağından ümidini kesmiş bir kimsenin yaptığı gibi. O, öldükten sonra dıriltilecekleri güne kadar kendisine mühlet verilmesini istemekle ölmemeyi istemişti, Çünkü öldükten sonra diriliş (baas) gününde de ölüm yoktur, ondan sonra da ölüm yoktur. Ancak yüce Allah:

“Buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin.” Yani, ölümü ertelenen ve geciktirilenlerdensin.

Hicr 36

Dedi: “Rabbim! Öyleyse, onların diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver.”

Diyanet Vakfı
(İblis:) Rabbim! Öyle ise, (varlıkların) tekrar dirileceği güne kadar bana mühlet ver, dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Rabbim, öyleyse bana tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver” dedi.

“Rabbim, öyleyse bana tekrar dirilt ilecekleri güne kadar mühlet ver dedi.” Iblis’in bu talepte bulunması, yüce Allah nezdindeki üstün mevkiine dua ve istekleri kabul edilecek ehliyette birisi olduğuna duyduğu güvenden ötürü değildir, O, bunun yerine belası daha bir artsın diye azabının ertelenmesini istemiştir.

Hicr 35

“Ve muhakkak ki, kıyamet gününe kadar lanet senin üzerinedir.”

Diyanet Vakfı
Muhakkak ki kıyamet gününe kadar lanet senin üzerine olacaktır!

Kurtubi Tefsiri
“Hiç şüphesiz kıyâmet gününe kadar lanet senin üzerinedir.”

“Hiç şüphesiz… lanet senin üzerinedir.” Burada lanetten kasıt Sad Sûresi’nde de (38/78. âyette) belirtildiği gibi yüce Allah’ın öz lanetidir.

Hicr 34

Dedi: “Öyleyse oradan çık. Şüphesiz sen kovulmuşsun.”

Diyanet Vakfı
Allah şöyle buyurdu: Öyle ise oradan çık! Artık kovuldun!

Kurtubi Tefsiri
Buyurdu ki: “O halde çık buradan. Çünkü sen artık kovulmuş birisin.”

“Buyurdu ki: O halde çık buradan” yani, semavattan yahut Adn cennetinden veya melekler arasından.

“Çünkü sen artık kovulmuş birisin,” Yani, alevli ateşlerle taşlanacak, uzaklaştırılacak birisin. Lanetlenmiş ve uğursuzluk sahibi olmuş diye de açıklanmıştır, Bütün bunlara dair yeterli açıklamalar, daha önceden Barkara ve A’raf Sûresi’nde (belirtilen âyetlerde) geçmiş bulunmaktadır.

Hicr 33

Dedi: “Ben, kuru bir balçıktan, şekillenmiş kara balçıktan yarattığın bir beşere secde edecek değilim.”

Diyanet Vakfı
(İblis:) Ben kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim, dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Ben, kuru bir çamurdan, değişmiş ve şekillenmiş bir balçıktan yarattığın beşer için secde edecek değilim” dedi,

Yüce Allah:

“Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?” Yani, secde edenlerden olmana engel olan ne idi?

“Ben, kuru bir çamurdan, değişmiş ve şekillenmiş bir balçıktan yarattığın beşer için secde edecek değilim, dedi.” Bu sözleriyle İblis, büyüklenmesini, kıskançlığını ve kendisinin ondan daha hayırlı olduğunu açığa vurmuş oldu. Çünkü -kendi kanaatine göre- o, ateştendir ve ateş çamuru yiyip bitirir Nitekim buna dair açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresî’nde (7/12. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Hicr 32

Dedi: “Ey İblis! Secde edenlerle beraber olmamana ne engel oldu?”

Diyanet Vakfı
(Allah:) Ey İblis! Secde edenlerle beraber olmayışının sebebi nedir? dedi.

Kurtubi Tefsiri
Buyurdu ki: “Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?”

Hicr 31

Ancak İblis hariç. Secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.

Diyanet Vakfı
Fakat İblis hariç! O, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.

Kurtubi Tefsiri
İblis müstesna O, secde edenlerle beraber olmayı kabul etmedi.

Yüce Allah’ın:

“Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. İblis müstesna” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. İblis ve Şeytanlar:

Yüce Allah’ın:

“Ben sana emrettiğim halde seni secde etmekten alıkoyan nedir?” (el-A’raf, 7/12) âyeti dolayısıyla İblis’in de secde etmekle emr olunduğunda hiç bir şüphe yoktur Onu, secde etmekten alıkoyan ise, büyüklük caslamasi ve kendisini secde edecek kadar küçük görmemesîdir. Nitekim, el-Bakara Sûresi’nde (2/34. âyet, 7. başlıkta) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Diğer taraftan şöyle de denilmiştir: İblis, aslında meleklerden idi. O bakımdan bu istisna, cinsten yapılmış (muttasıl) bir istisnâdır. Başkaları da; İblis meleklerden değildi, derler. O bakımdan, buradaki istisna munkatı’ bir istisnâdır, demişlerdir. Bütün bunlara dair açıklamalar, yine el-Bakara Sûresi’nde (2/34. âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs der ki: “Cânn” cinlerin babasıdır ve bunlar şeytan değildirler. Şeytanlar, İblis’in çocuklarıdır Onlar ancak İblis ile birlikte öleceklerdir Cinler ise ölürler, onların kimisi mü’mindir, kimisi kâfirdir. Âdem, insanların babasıdır. “Cdrtn” cinlerin babasıdır. İblis ise şeytanların babasıdır. İbn Abbâs’ın bu görüşünü el-Maverdî nakletmiştir. el-Bakara Sûresi’ndeki açıklamalar ise bundan farklıdır o bakımdan bu hususla yapılmış açıklamaların orada da takip edilmesi gerekir.

2. Cinsten Yapılan İstisna ile İlgili Görüşler:

Cinsleri, aynı cinsten olmayan şeylerin istisna edilmesi, Şâfiî’ye göre sahihtin Öyle ki bir kimse: Filanın benim üzerimde bir dinar alacağı vardır, ancak bir elbise müstesna, yahut da benden on elbise alacağı vardır, bir ölçek buğday müstesna ve buna benzer şekilde istisnalar yapacak olursa, bu makbul bir istisnadır. Ve sözünü ettiği meblağdan o elbisenin veya buğdayın kıymeti düşülür. Kile ile ölçülenler; ağırlık ile tartılanlar ve miktar ile belirtilenler arasında bu hususta herhangi bir fark yoktur.

Malik ve Ebû Hanîfe -Allah ikisinden de razı olsun- derler ki: Ağırlık ile tarlılan şeylerden kile ile ölçülenlerin ve kile ile ölçülenlerden ağırlık ile tartılanların istisnasının yapılması caizdir. Hatta bir kimse buğdaydan dirhemleri, dirhemlerden de buğdayı istisna edecek olursa, kabul edilir. Ancak kıymeti nazar-i itibara alınan şeyleri kile ile ölçülenlerden, yahut ağırlık ile tartılanlardan istisna ederse veya kile ile ölçülenleri, kıymeti il’ade edilerek belirtilenlerden istisna ederse, – meselâ: Bir elbise müstesna benim on dinar borcum var yahut da bir dinar müstesna, benim on elbise borcum var diyecek olursa- böyle bir istisnâ sahih olmaz ve bu şekilde borç İkrarında bulunanın bütün meblağı ödemesi gerekir.

Muhammed b. el-Hasen ise der ki: Cinsten olmayan şeyin istisna edilmesi sahih değildir ve ikrarda bulunan kimse, yaptığı ikrarın tamamını ödemekle yükümlü olur.

Şâfiî’nin sözünün delili şudur: istisna lâfzı, hem cins hakkında kullanılır, hem cinsin dışındaki şeyler hakkında kullanılır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onlar orada ne batıl, ne de günahı gerektiren bir söz işitirler. «Selam selam» diye bir söz müstesna.” (el-Vakıa, 56/25-26) Görüldüğü gibi burada yüce Allah “selâm” sözünü genel olarak boş sözlerden İstisna etmiştir. İşçe bunun bir benzeri de: “Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan, secde ettiler, İblis müstesna” âyetidir. İblis ise meleklerden değildir. Zaten yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“iblis müstesna, hemen secde etmişlerdi. O ise, cinden olduğu için Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı.” (el-Kehf, 18/50) Şair de şöyle demektedir:

“Ve bir şehir ki orada ünsiyet verecek hiç bir dost yok

Erkek ceylanlar ile beyaz develerden başka.”

Görüldüğü gibi burada şair, erkek ceylanlar ile beyaz develeri “ünsiyet verecek dostlar”dan istisnâ etmiştir. en-Nâbiğa’nın şu beyiti de buna benzemektedir: Merhum müfessinmiz, bumda herhangi bir beyit zikretmemektedir. Arapça yayını hazırlayanın notuna göre bu; “Ben istisnası bulunmayan bir yemin îçtim ki: Benim arkadaşım hakkında hüsn-ü zandan başka bilgim yoktu” beyiti olmalıdır.

Hicr 30

Meleklerin hepsi, topluca secde etti.

Diyanet Vakfı
Meleklerin hepsi de hemen secde ettiler.

Kurtubi Tefsiri
Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.

Hicr 29

“Ona şekil verdiğimde ve ona ruhumdan üflediğimde, hemen onun için secdeye kapanın.”

Diyanet Vakfı
«Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!»

Kurtubi Tefsiri
“O halde onun yaratılışını tamamlayıp ona ruhumdan üflediğim zaman siz de derhal onun için secdeye kapanın.”

Yüce Allah’ın:

“Hani Rabbin meleklere şöyle demişti…” âyeti ile ilgili açıklamalarımız daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/30. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Ben, kuru bir çamurdan, değişmiş ve şekillenmiş balçıktan bir beşer yaratacağım. O halde, onun yaratılışını tamamlayıp

” onun hilkatini ve suretini düzenleyip

“ona ruhumdan üflediğim zaman, siz de derhal onun için secdeye kapanın.”

“Üfleme”; rüzgârı bir şeyin içinden geçirmek demektir. Ruh ise, gözle görülemeyen latif bir cisimdir. Yüce Allah’ın, adeli (sünneti) bu cisim ile bedende hayatı yaratma şeklinde cerayan edegelmiştir. Bunun hakikati İse, yaratmanın yaratıcıya izafe edilmesinden ibarettir Çünkü ruh, Allah’ın yarattığı şeylerdendir. Yüce Allah’ın bunu, kendi nefsine izate etmesi ise, şerefini yükseltmek ve onu yüceltmek içindir. Nitekim: “Benim arzım; Benim semam, Benim evim, Allah’ın devesi, Allah’ın ayı ifadeleri de buna benzemektedir. Yine:

“Ve kendinden bir ruhtur” (en-Nisâ, 4/171) âyeti da bu açıdan buna benzemektedir Nisa Sûresi’nde (işaret edilen âyette) buna dair açıklamalar genişçe geçmiş bulunmaktadır. Aynı şekilde “et-Tezkire” adlı eserimizde de ruhun latif bir cisim olduğuna, nefsin ve ruhun aynı şeyin iki ayrı ada olduğuna dair varıd olmuş hadisleri zikretmiş bulunuyoruz. İleride de buna dair açıklamalar inşaallah gelecektir.

“Ruh” hayatın kendisidir, diyen kimseler, bedene ruh verildiği zaman hayat bulur, demek isterler.

“Siz de derhal onun için secdeye kapanın” yani, onun için secde edin. Bu secde, bir selâmlama ve bir İkram secdesidir. İbadet kastıyla yapılan bir sücud değildir. Allah, dilediğini üstün kılma hakkına sahiptir. O, peygamberleri meleklerden üstün kılmıştır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/34. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

el-Kaffâl der ki: Melekler, Hazret-i Âdem’den daha faziletli idiler. Büyük ve üstün sevap konusunda İşarette bulunmak üzere ona secde etmekle onları sınamış oldu. Mutezilenin kabul ettiği görüş de budur. Bir diğer açıklamaya göre, onlara Âdem’in yakınında Allah’a secde etmeleri emredilmişti ve Hazret-i Âdem onların secdeleri için bir kıble durumunda idi.

Hicr 28

Hani Rabbin meleklere demişti: “Ben, kuru bir balçıktan, şekillenmiş kara balçıktan bir beşer yaratacağım.”

Diyanet Vakfı
Hani Rabbin meleklere demişti ki: «Ben kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım.»

Kurtubi Tefsiri
Hani Rabbin meleklere şöyle demişti: “Ben, kuru bir çamurdan, değişmiş ve şekillenmiş balçıktan bir beşer yaratacağım;

Hicr 27

Cânn’ı ise daha önce kavurucu ateşten yaratmıştık.

Diyanet Vakfı
Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık.

Kurtubi Tefsiri
Cânn’ı da daha önceden içeriye nüfüz eden yakıcı ateşten yarattık.

“Cânn’ı da daha önceden” yani, Âdem’in yaratılışdan önce

“…yarattık.” el-Hasen der ki: Bununla İblis kastedilmektedir Yüce Allah, İblisi, Âdem (aleyhisselâm)’dan önce yaratmıştır. Ona, “Cann” adının verilmesi, gözle görülmeyip gözden saklı olmasındandır.

Müslim’in Sahih’inde Sabit’in, Enes’ten rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah, Âdem (aleyhisselâm)’ı cennette suretlendirdikten sonra Allah dilediği kadar onu bu haliyle bıraktı. İblis, onun etrafında dönüp bunun ne olduğuna bakmaya koyuldu. Onun, içinin boş olduğunu görünce, bu sefer bu yaratığın, kendi arzularına karşı koyamayacak, hakim olamayacak bir şekilde yaratılmış olduğunu anladı.” Müslim, Birr İlli Müsned, III. 1Ş2. 229, 240, 254

“İçeriye nüfuz eden yakıcı ateş” ile ilgili olarak İbn Mes’ûd şöyle demiştir: Yüce Allah’ın, Cânn’ı kendisinden yaratmış olduğu deri gözeneklerinden içeriye nüfuz eden ateş (Nârı Semtim), cehennem ateşinin yetmişte bir bölümüdür. İbn Abbâs da şöyle demiştir: Semûm, öldürücü sıcak rüzgâr demektin Yine ondan nakledildiğine göre Semûm, dumanı olmayan ateştir. Yıldırımlar da bu ateşten meydana gelir. Bu, sema ile hicab arasında oluşan bir ateştir. Allah, herhangi bir işi meydana getirecek olursa, bu ateş hicabı delip geçer ve böylelikle yıldırım emrolunduğu yere düşer. İşte sizin işittiğiniz o yıkım sesi, bu hicabın (perdenin) delinip geçilmesinden ötürüdür,

el-Hasen de der ki: Nâr-ı Semûm, önünde hicabın yer aldığı bir ateştir. Sizin işittiğiniz bulutlar arasındaki gürültü, onun sesidir. Yine İbn Abbâs’tan şöyle dediği nakledilmektedir: İblis, kendilerine cin denilen meleklerin kabilelerinden bir kabileye mensuptu. Bunlar, melekler arasında semum ateşinden yaratılmışlardı. (İbn Abbâs devamla dedi ki): Kur’ân-ı Kerîm’de kendilerinden söz edilen cinler ise,

“dumansız ateş”den yaratılmışlardır. (Bk. er-Rahmân, 55/15.)

Derim ki; Bu, tartışılabilir bir görüştür. Bu konuda tartışmayı ortadan kaldırabilecek sağlam bir senede ihtiyacı vardır. Zira böyle bir iddia mücerred görüşe dayanılarak ileri sürülemez. Müslim, Urve yoluyla Hazret-i Âişe’nin şöyle dediğini kaydetmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Melekler nurdan yaratıldı. Cân (cinler) de dumansız ateşten yaratıldı, Âdem de size anlatılan şeyden yaratıldı. ” Müslim, Zühd 60; Müsned, VI, 153. 168.

Buna göre, Hazret-i Peygamberin: “Melekler nurdan yaratıldı” âyeti, bütün meleklerin böyle olmasını gerektirmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

el-Cevherî der ki: “Mâric”, cinlerin kendisinden yaratılmış olduğu dumansız bir ateştir. Semûm ise, sıcak rüzgâr demektir. Buradan; “Günümüz zehir oldu” denilir, Bu şekildeki bir güne; ” Zehirli gün” denilir. Çoğulu ise; (………) şeklinde gelir. Ebû Ubeyde der ki: Semûm rüzgârı gündüzün eser, nadiren geceleyin de eser. Harûr (çok sıcak) ise? geceleyin eser, nadiren gündüzün eser. el-Kuşeyrî der ki: Oldukça sıcak rüzgâra “semûm” adının verilmesi, derinin mesamatına (gözeneklerine) girmesinden dolayıdır.

Hicr 26

Andolsun, insanı, kuru bir balçıktan, şekillenmiş kara balçığından yarattık.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz insanı, (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz insanı, kuru bir çamurdan değişmiş, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.

“Yemin olsun ki Biz insanı” yani. Âdem (aleyhisselâm)’ı

“kuru bir çamurdan” anlamı verilen “salsâl”, İbn Abbâs ve başkalarından nakledildiğine göre kuru çamur demektir. Yine bu kelime kuma karıştırılmış sıcak çamurun kuruduktan sonra ses vermesine denilir. Eğer bu, ateşte pişirilecek olursa, o takdirde bu fehhâr (seramik) olur. Bu açıklama da Ebû Ubeyde’den nakledilmiştir. Müfessirlerin çoğunun kabul ettiği görüş de budur. Dilciler de şöyle bir mısra nakletmektedirler:

“Ses çıkaran ve yerinde durmayıp çokça hareketli kimsenin koşması gibi.”

Mücahid der ki: Salsâl, kokuşmuş çamur demektir. el-Kisaî de bunu tercih etmiş ve şöyle demiştir; Bu, Arapların etin kokmasını anlatmak üzere kullandıkları; Et koktu” tabirinden alınmıştır. İster pişmiş olsun, ister çiğ olsun fark etmez. Bunun muzarî şekli; “…..” şeklinde, mastarı da; …diye gelir. el-Hutay’a der ki:

“İşte o, tenceresinde olanı dahi feda eden bir delikanlıdır

O elinde, kokuşmuş olan eti dahi bozmaz,”

“Ona değdiğin takdirde demir gibi ses veren çamur,” demektir.

Hazret-i Âdem, önce parçalan dağınık toprak halinde idi. Sonra ıslatıldı, çamur oldu. Sonra da “hame-i mesnûn” yani, değişikliğe uğramış çamur haline gelinceye ve kokuşuncaya kadar bırakıldı. Sonra da kurudu ve ondan sonra da ses veren bir balçık haline geldi. Cumhûrun görüşüne göre bu böyledir, el-Bakara Sûresinde (2/31. âyet 1. başlıkta) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Kara çamur” demektir. “Mim” harfinin sakin okunması da aynı anlamdadır Buradan türeyen bir kelime olarak (ve mastarındaki mim harfi sakin okunarak): Kuyunun dibindeki çamuru çekip çıkardım,” denilir. (Mastarındaki mim fethalı olarak): Kuyunun dibindeki çamur çoğaldı,” anlamındadır. Kuyuya çamur bıraktım, demek olur. Bu açıklamalar İbn es-Sikkifden nakledilmiştir.

Ebû Ubeyde der ki: “Mim” harfi sakin olarak; kelimesinin çoğulu; şeklinde gelir. Mastarı ise, şeklinde olup, daha sonra da bu isim olarak kullanılmıştır “Değişikliğe uğramış” demektir.

İbn Abbâs der ki: (Hame-i Mesnûn) ıslanmış, kokuşmuş ve sonra da seramik gibi ses veren hale gelmiş toprak demektir. Mücahid ve Katade’nin görüşü de buna benzemektedir. Onlar derler ki: Hame-i Mesnûn, değişikliğe uğramış ve kokuşmuş çamur demektir. Bu da Arapların; Su değişikliğe uğrayıp kokuştu,” ifadesinden alınmıştır. Yüce Allah’ın:

“Bozul(ma)mış” (el-Bakara, 2/259) âyeti ile;

“Değişmeyen su” (Muhammed 47/15) âyeti da buradan gelmektedir. Şair Ebû Kays b. el-Eslet’in şu beyiti de buradan gelmektedir:

“Susuzluğumu üzüm salkımlarının suyu üzerine dökülmüş miski andıran

Kötü kokusu olmayan bir tükürükle giderdi.”

el-Ferrâ’ der ki: Bu kelime “değişikliğe uğramış” demektir. Bunun da aslı, Arapların; Taşı taşın üzerine sürttüm” ifadelerinden alınmadır. Bu durumda iki taştan çıkan ince toza da; denilir. Biley taşı” da buradan gelmektedir. Şair der ki:

“Sonra elimi beline koyup kırmızı kubbeye kadar (çektim)

O da iyice düzeltilmiş (bileylenmiş) bir mermer üzerinde yürüyerek,”

Nakledildiğine göre Yezid b. Muaviye babasına şöyle demiş: Hasan’ın oğlu Abdurrahman’ın senin kızın hakkında şiir söylediğini duymadın mı? Muaviye, ne demiş dîye sorunca, Yezid dedi ki: O şöyle diyor:

“O, apaydınlıktır; dalgıcın çıkardığı bir inci gibi;

Sarıp sarmalanmış cevherden ayrılmış.”

Muaviye: Doğru söylemiş, deyince, Yezid: O, şunları da söylüyor dedi:

“Sen onu nisbet edecek olursan, üstün faziletlerin zirvesinde (bulursun)

Daha aşağıda onu bulamam.”

Muaviye, yine doğru söylemiş deyince; bu sefer Yezid: Peki, Onun: “Elimi beline doladım…” şeklindeki beyiti hakkında ne dersin deyince; bu sefer Muaviye, yalan söylemiş, diye cevap verdi.

Ebû Ubeyde der ki: (Meale: “Değişmiş” anlamı verilen): “Mesnûn” dökülmüş demektir. Bu da Arapların; Suyu ve başka şeyi yüzün üzerine döktüm” ifadelerinden alınmıştır. Dökmek, boşaltmak” demektir.

Ali b. Ebi Talha da İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir; “Mesnün”, kuru olmayan, yaş, nemli demektir Bu da dökülen şey anlamındadır. Çünkü bir şey ancak yaş iken dökülebilîr. en-Nehhâs der ki: Bu güzel bir açıklamadır. Çünkü, onu döktüm; anlamında; denilir,

Ebû Amr b. el-Alâ der ki: Hazret-i Ömer (Allah ondan razı olsun) hakkında rivâyet edilen; O suyu yüküne dağıtmaksıüın döker ve onu etrafa sıçratarak dağıtmazdı” ifadesi de buradan gelmektedir. Sîbeveyh de der ki: “Mesnûn” şekillenmiş, suredendin İmiş demektir. Bu da Yüzün şeklî, sureti” tabirinden alınmıştır. Şair Zu’r-Rimme der ki;

“Sana çirkin olmayan, pütüzsüz ve düz, onda her hangi bir siyah ben de bulunmayan,

Bir yara bere izi de bulunmayan bir yüz (suret) gösterir.”

el-Ahfeş der ki: “Mesnûn”, ayakta ve dimdik dikilen demektir. Bu da Arapların, nlsbeten uzun olan yüz hakkında kullandıklara ifadelerinden alınmadır.

Salsâl’ın, ince toprak anlamına geldiği de söylenmiştir. Bunu el-Mehdevî nakletmiştir. Salsâl’ın, kokuşmuş çamur demek olduğunu söyleyenlerin kanaatine göre, bunun köküdır ve ikî i’lâm”dan birisini “sadBa dönüştürmüştür.

“Bir balçıktan” ifadesi ise “salsal”ın (kuru çamurun) türünü açıklayıcı bir ifadedir. Bu da; Ben bunu Araplardan bir adamdan aldım, ifadesine benzemektedir.

Hicr 25

Ve şüphesiz Rabbin, onları toplayacak olandır. Şüphesiz O, hikmet sahibidir, bilendir.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz Rabbin onları (kıyamette) toplayacaktır. Çünkü O, hakimdir, alimdir.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki Rabbin, onları toplayacak olandır. O, Hakimdir, her şeyi bilendir.

“Şüphe yok ki Rabbin, onları” hesaba çekmek ve amellerinin karşılığını vermek üzere

“toplayacak olandır. O, Hakîmdir, her şeyi bilendir” âyetine dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/32. âyet. 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Hicr 24

Andolsun, sizden önce geçenleri de bildik, sonra gelecekleri de mutlaka biliriz.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz, sizden önce gelip geçenleri de biliriz, geri kalanları da biliriz.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki, sizden önce gelip geçenleri de Biz bilmişizdir, sonra gelenleri de bilmişizdir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Allah’ın Bilgisi Her Şeyi Kuşatmıştır:

Yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki, sizden önce gelip geçenleri de Biz bilmişizdir, sonra gelenleri de bilmişizdir” âyeti ile ilgili sekiz ayrı açıklama yapılmıştır:

1- Yaratılıştan bugüne kadar

“önce gelip geçenleri” ve henüz yaratılmamış olup,

“sonra gelecekleri” bilmişizdir. Bu açıklamayı Katade, İkrime ve başkaları yapmıştır

2-

“Önce gelip geçenler”den kasıt ölüler,

“sonra gelenler”den kasıt ise hayatta olanlardır. Bunu da İbn Abbâs ve ed-Dahhâk söylemiştir.

3-

“Önce gelip geçenler”den kasıt, Muhammed ümmetinden olup daha önceden geçenler,

“sonra gelenler”den kasıt ise, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sair ümmeti demektir. Bu açıklama da Mücahid’e aittir.

4-

“Önce gelip geçenler”den kasıt, itaat ve hayırda öne geçenler,

“sonra gelenler”den kasıt, masiyet ve şer dolayısıyla geri kalanlardır. Bu açıklamayı el-Hasen ve yine Katade yapmışlardır.

5-

“Önce gelip geçenler” Savaş sallarında önde olanlar,

“sonra gelenler” de Savaş saflarında geri kalanlar demektir. Bu açıklamayı da Said b. el-Müseyyeb yapmıştır

6-

“Önce gelip geçenler” cihadda öldürülenler,

“sonra gelenler”den kasıt ise, öldürülmeyîp hayatta kalanlar demektir. Bu açıklamayı da el-Kurazî yapmıştır.

7-

“Önce gelip geçenler” ilk yaratılanlar,

“sonra gelenler” sonradan yaratılanlar demektir. Bu açıkkmayı en-Nehaî yapmıştır.

8-

“Önce gelip geçenler” namaz sallarında önde yer alanlar,

“sonra gelenler” ise, kadınlar için geri saflarda kalanlar demektir.

İşte bütün bunları yüce Allah bilir. O, var olan ve var olmayan her şeyi bilir. Yarattığını ve kıyâmet gününe kadar yaratacağını bilir. Ancak, sekizinci görüş âyetin nüzul sebebidir, Çünkü, Nesâî ve Tirmizî’nın, Ebû’l-Cevzâ’dan rivâyetlerine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın arkasında namaz kılan insanların en güzellerinden bir kadın vardı. Bazıları bu kadını görmemek kastıyla ilk safta yerini alıncaya kadar öne geçerken, bazıları da son safta yer almak maksadıyla geri kalmaya çalışırdı. Rüküa vardığı vakit, koltuğunun altından arkaya doğru bakardı. Bunun üzerine yüce Allah:

“Yemin olsun ki Biz sizden, önce gelip geçenleri de bilmişizdir, sonra gelenleri de bilmişizdir” âyetini indirdi.’ Tirmizî, Tefsir 15. sûre 1; Nesâî, İınâınc 62; İbn Mâce, İkâmetu’s-Sakit 68; Müsned, I. 305

İbn Abbâs zikredilmeksizın Ebul-Cevzâ’den gelen rivâyet ise daha sahihtir. Tirmizî, Tefsir 15. süre 1.

2. Namazın İlk Vaktinde Kılınması ve İlk Safın Fazileti:

Buv namazda namazın ilk vaktinin faziletli olduğuna ve ilk saftın da faziletine delildir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Eğer insanlar ezanda ve birinci saftakileri bilmiş olsalardı, sonra da bu iş için kur’a çekmekten başka bir yol bulmasalardı, hiç şüphesiz kura çekme yoluna giderlerdi.” Buhârî, Ezan 9. 32. Sehnd.il 30; Müslim, Salât 129; Tirmizî, Sakıt YL. Nesâî, Mevükît 22r Ezan 31: Muvatta’; Salâtu’l-Cemaâ 6. N’İdS 3; Müsned, İL 303, 533

Buna göre bir kimse zeval vaktinde gelip de İmâma yakın bir yerde birinci salla yer alırsa, fazilet itibariyle üç mertebeyi elde eder. Vaktin başı, birinci saf ve İmâma yakınlık. Zevale yakın gelip de son safta yer alır, yahut da birinci saftan geride yer alırsa, böyle bir kimse vaktin başındaki fazileti elde etmekle birlikte birinci safta namaz kılma faziletiyle İmâma yakın olma faziletini kaçırmış olur. Şayet zeval vaktinde gelir de İmâmın arkasından başka bir yerde ve fakat birinci safta yer alırsa, böyle bir kimse vaktin başında camiye gelme faziletiyle birinci safın faziletini kazanmış, ancak İmâma yakınlık faziletini kaybetmiş olur. Eğer zevalden sonra gelir ve birinci safta yer alırsa, vaktin başında gelme faziletini kaçırmış, bununla birlikte birinci safta durma faziletiyle İmâma yakın olma faziletini elde etmiş olur ve bu böylece devam eder gider. İmâma yakın olmak, herkesin elde edebileceği bir yer değildir. Çünkü, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Aranızdan ergenlik yaşına gelmiş ve olgun akıl sahibi kimseler hemen benim arkamda yer alsınlar.” Müslim, Salat 122: 125; Ebû Dâvûd, Salflt 95: Tirmizî, Salat 54; Nesâî, İmime 23; 26; İbn Mâce, İkametus-Salat 45; Dârimî, Salât 51; Müsned, I, 457, IV, 122. hadisinde düzenlediği gibi olmalıdır. Buna göre İmâmın yakınında duran kimselerin bu nileliklere sahip olmaları gerekmektedir- Böyle olmayan bir kimse İmâma yakın bir yerde safta yerini alırsa, onun geri gitmesi istenir, böyle olan bir kimse onun yerine geçer. Çünkü, böyle bir kimsenin İmâma yakın yerde durması, şeriat sahibinin emrinin bir gereğidir. Tıpkı mihrabın, önce veya sonra gelmiş olsa bile İmâmın durduğu yer olması gibi. Bu açıklamayı da İbnüM-Arabî yapmıştır.

Derim ki: Ömer (radıyallahü anh)’ın: Ey filan, geriye geç- Ey filan öne geç demesi, ondan sonra da kendisinin öne geçip tekbir alması şeklindeki uygulaması da buna göre yorumlanır. Kâ’b’ın rivâyetine göre, bu ümmetten bir adam secdeye kapanır, fakat onun sebebiyle de onun arkasında duranlara mağfiret olunur Ka’b, bu umut ile mescidin arka saflarında namaz kılmanın yollarını arardı. Onun da naklettiğine göre o bunu Tevraua görmüş idi. Bunu da Tirmîzî el-Hakîm, Nevâdirü’l-Usul adlı eserinde zikretmiştir. İleride yüce Allah’ın izniyle es-Saffat Sûresinde bu hususa dair daha geniş açıklamalar gelecektir.

3. Namazda ve Cihadda İlk Saf;

Bu âyet-i kerîme, namazda ilk saffın faziletine delil olduğu gibi, Savaşta da ilk saffın faziletine delil teşkil etmektedir. Çünkü, düşmanın tam karşısında ayakta dikilmeye ve kulun Allah’a kendisini satmasına denk hiç bir amel yoktur. O bakımdan, bu safta yer almak için öne geçmek daha faziletlidir. Bu hususta hiç bir görüş ayrılığı yoktur ve anlaşılmayacak kapalı bir tarafı da bulunmamaktadır Savaşta, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın önüne hiç bir kimse geçmiyordu. Çünkü o, insanların en kahramanı idi. el-Berâ b. Azib der ki: Allah’a yemin ederim ki, Savaş kızıştığında biz onunla kendimizi korurduk. Bizim en kahramanımız ise, ancak onun -Pegyamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastediyor- ile aynı hizada yerini alabiliyordu. Müslim. Cihad 79,

Hicr 23

Şüphesiz dirilten ve öldüren biziz. Ve biz miras alacak olanlarız.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz biz diriltir ve biz öldürürüz! Ve her şeye biz varis oluruz.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki Biz, evet Biz, hem diriltiriz, hem de öldürürüz. Vâris olacaklar da Bizleriz.

Yani, dünyaya ve onun üzerindekilere mirasçılar Biz olacağız. Bizden başka hiçbir kimse kalmayacaktır. Bunun bir benzeri yüce Allah’ın:

“Arza ve üzerindekilere elbet Biz mirasçı oluruz” (Meryem, 19/40) âyetidir. Her şeyin mülkü Allah’ındır. Kullarının mülkü ölmeleri ile sona erer ve bu konudaki iddiaları da biter,

Bu âyeti kerimedeki “diriltme” nin, rahimlerde nutfenin canlandırılması olduğu da söylenmiştir. Öldükten sonra dirilişi yüce Allah bundan sonra:

“Şüphe yok ki, Rabbin onları toplayacak olandır” (25. âyet) âyetinde sözkonusu etmektedir.

Hicr 22

Rüzgârları döllendirici olarak gönderdik. Gökten su indirdik, size içirdik. Siz onu depolayan değilsiniz.

Diyanet Vakfı
Biz, rüzgarları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten bir su indirdik de onunla su ihtiyacınızı karşıladık. (Biz bunları yapmasaydık) siz onu (yeterli) suyu depolayamazdınız.

Kurtubi Tefsiri
Biz, rüzgârları aşılayıcılar olarak gönderdik. Gökten de bir su İndirip onunla sîzleri suladık. Bunları siz biriktiremezsiniz.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1.“Aşılayıcı Rüzgârlar”:

Yüce Allah’ın:

“Biz rüzgârları… gönderdik” âyetinde;

“Rüzgârlar” kelimesi genel olarak çoğul okunmuştur. Hamza ise bu kelimeyi tekil okumuştur. Çünkü; Rüzgâr” kelimesi kıtız itibariyle tekil olsa dahi, anlam itibariyle çoğuldur. Nitekim: rüzgâr her bir yandan esti, denilince bu demektir. Ayrıca; Düzlük (Arapça karşılığı çoğul kipindedir) yer ve eski (Arapça karşılığı çoğul kıpindedir) elbise” denilmesi de buna benzer. Aynı şekilde Araplar bu şekilde kullanılmaya elverişli olan bütün kelimelerde bu uygulamaya giderler.

Genelin kıraatinin izahı şu şekildedir: Şanı yüce Allah, rüzgârları çoğul olan

“aşılayıcılar” kelimesi ile nitelendirmiştir.

“Aşılayıcılar” kelimesi ise taşıyıcılar anlamındadır. Çünkü rüzgarlar su, toprak, bulut, hayır ve fayda taşırlar. el-Ezherî der ki: Rüzgârın aşılayıcı olarak nitelendirilmesi bulutları taşımasından dolayıdır. Yani rüzgârlar bulutları yerden kaldırırlar, etrafa yayarlar. Sonra da ondan yağmurun inmesine sebep olurlar. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Nihayet bunlar (rüzgârlar) ağır yüklü buluttan kaldırınca …” (el-A’raf, 7/57) Yine dişi develer karınlarında yavru taşıyıp gebe kaldıkları takdirde; Gebe deve” ve; Gebe develer” denilir.

“Aşılayıcılar” ifadesinin aslında

“Aşılayıcı (rüzgâr)” anlamında olduğu söylenmiştir ki, asıi şekli de budur. Ancak rüzgârın aşılayabilmesi bizatihi aşılayıcı olması halinde mümkündür. O bakımdan rüzgârlar âdeta hayırlı bir aşılama yapmış gibidirler. Bu, aşılama özelliğine sahip diye de açıklanmıştır ki, bütün bu açıklamalar doğrudur, Yani bu rüzgârlardan kimisi ağaçları aşılar. Bu da Arapların kendisinden hoşnut kalınan hayat ve yaşantı anlamında, tabirini, yine kendisinde uykunun sözkonusu olduğu gece anlamında, tabirlerini kullanmalarına benzer. Rüzgârlardan bazısı da bulutlarla gelir.

Mesela, ‘kal”” harfi esreli olarak; Dişi deve gebe kaldı” denilir. Mastarı da; şekillerinde gelir. Bu şekilde gebe kalan dişi deveye de; Aşılanmış (anlamında)” denilir. Erkek deve onu ilkah etti, aşıladı” tabiri ise erkek deve ona suyunu bıraktı ve o da bu suyu taşıdı, anlamında olur. Bu durumda rüzgârların bulutlara karşı durumu, erkek devenin dîşi develere karşı durumu gibidir.

el-Cevherî der ki: rüzgârlar için; Aşılayıcılar” tabiri kullanılır. Bunun yerine; aynı anlamda kullanılmaz- Bu nâdir kullanılan şekillerdendir.

el-Mehdevî, Ebû Ubeyde’den bu iki şeklin aynı anlamda kullanıldığını nakletmektedir. Buna göre o, ikinci şeklin; ile ın çoğulu olduğu ve bundan sonra bu kelimedeki fazla harflerin hazfedildiği kanaatindedir.

Bir diğer açıklamaya göre birinci şekil ile kelimelerinin çoğulu olup, neseb elde etmek üzere aşılamada bulunan anlamındadır. Bununla birlikte; kelimesinin “gebe” anlamında olması da mümkündür. Araplar güneyden esen rüzgâra hem aşılayıcı hem de taşıyıcı (hamil) derler. Kuzeyden esen rüzgâra ise hem hâîb (hiçbir şey taşımayan) hem de akim (kısır) derler,

Ubeyd bin Umeyr der ki: Yüce Allah müjdeleyici rüzgârı gönderir ve bu rüzgâr yeri âdeta süpürür. Ondan sonra kaldırıcı rüzgârları gönderir Bunlar da bulutlan kaldırır, Daha sonra birbirine kaynaştırıcı rüzgârları gönderir ve bu rüzgârlar da bulutları birbirine kavuşturup kaynaştırır. Ondan sonra da aşılayıcı rüzgârları gönderir. Bunlar da ağaçları aşılarlar.

Bir diğer açıklamaya göre, aşılayıcı rüzgâr nem taşsyap bunu bulutlara püskürten rüzgârlardır. İşte bu nem bulutlarda toplanıp bir araya geldi mi yağmur olur.

Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) da dedi ki: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Güney rüzgârı cennettendir ve yüce Allah’ın kitabında sözünü ettiği aşılayıcı rüzgârlar bunlardır; bu rüzgârlarda insanlar için menfaatler vardır.”

Yine Hazret-i Peygamber’in şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: “Ne kadar güney rüzgârı eserse mutlaka Allah onun vasıtası ile bir pınar suyu fışkırtır. ”

Ebû Bekir b. Ayyaş der ki: Dört yönden esen rüzgâr bulutta yapacaklarını yapmadıkça hiç bir buluttan tek bir damla dahi yağmur yağmaz. Saba rüzgârı onu kaldırıp yükseltir. Batıdan esen rüzgâr onu aşılar, güneyden esen rüzgâr onun yağmurunu yağdarır. Kuzeyden esen rüzgâr ise onu dağıtır.

2. Çeşitli Mahsul ve Mallarda “Aşı”nın Mahiyeti:

İbn Vehb, İbnul-Kasım, Eşheb ve İbn Abdilhakem Malik’ten -lâfız Eşheb’in olmak üzere- şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Yüce Allah:

“Biz rüzgarları aşılayıcılar olarak gönderdik” diye buyurmaktadır. Bana göre buğdayın aşılanması, İanesinin belirginleşmesi ve başağının görünmesi demektir. Dış kabuğu içerisinde kuruyan mahsuller hakkında bir şey bilmiyorum. Ancak bunların taneleri birbirinden eğer bu şekliyle kuruyacak olursa tanenin dış kabuğundan çıkartılması dolayısıyla herhangi bir şekilde bozulmaması söz konusu oluncaya kadar tanelerinden ayrılır. Ağacın bütününün aşılanması ise önce mahsul vermesi, sonra da düşenlerin düşüp, dalda kalanların da kalmasıdır. Ve bu, ağacın çiçek açması ile olmaz.

İbn Arabî der ki: Malik bu açıklamada ağacın aşılanmasını, gebe kalmışa benzetmeyi esas almıştır. Çocuk eğer yaratılıp ona ruh üflenecek olursa upkı mahsulün tanesine ayrılması ve başak haline gelmesi gibi olur. Çünkü burada her türlü hamilelik hakkında ortak olarak kullanılacak bir isim olan aşı (……..) kullanılmıştır. O bakımdan hadisi şerifteki: “Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kıvamına gelmedikçe tanenin satılmasını yasaklamıştır” hadisi de bu anlamda varid olmustur. Ebû Dâvûd, Buyu’ II: Tirmizî, Buyu IV. İbn Mâce, Ticürüı 32: Müsned, in, 221, 250

İbn Abdi’l-Berr der ki: İlim ehline göre hurma ağacı hakkında aşılamak (ibar), telkih (aşılamak) demektir. Bu da erkek hurma ağacının tomurcuğunun alınıp dişi hurma ağacının tomurcuklarının arasına sokulması ile olur. Bu, diğer mahsûllerde ise incir ve buna benzer meyvelerin gözle görülür ve görününce farkedilebilir hale gelinceye kadar başgöstermesi demektir. Malik ve arkadaşlarına göre bu şekilde erkek organ ile aşılanan ağaçlarda muteber olan bu aşılamadır. Bu türlü aşılanmayanlarda muteber olan ise, çiçek açma döneminden sonra ağaçta kalanın kalıp dökülenin de dökülmesi halidir. Ekinde bunun sının ise yerden bitip yeşermesidir. Bu açıklamayı İmâm Mâlik yapmıştır. Yine ondan aşılanmasının tanelerinin ayrılabilmesi demek olduğu da rivâyet edilmiştir. İlim adamları şu hususta ihtilâf etmemişlerdir Bir bahçede bulunan tomurcuklanmış dişi hurma ağaçlarının aşılanması sonraya bırakılıp aynı durumda olan başkaları aşılanacak olursa, onun da hükmü aşılanmış olan ağaçların hükmü gibidir. Çünkü o ağaçların aşılanma zamanı gelmiş ve artık taneler içerisinde görünmez halde iken sonraları mahsulü görünür bir hale gelmiştir. Şayet bahçenin bir bölümü aşılanmış ise aşılanmamış olan da onlara tabi olur. Nitekim bahçedeki ağaçların meyvelerinin artık olgunlaşacağı ortaya çıkacak olursa, diğer bölümünün de satılmasının câiz olup bu şekilde olgunlaşacağı anlaşılanlara tabi kabul edilir. İbn Abdi’l-Berr. et-Temhîd, XIII, 291-292

3. Aşılı Hurma Ağaçlarının Satılması:

Bütün hadis İmâmları İbn Ömer’den şöyle dediğini rivâyet ederler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Kim aşılandıktan sonra bir hurma ağacı satacak olursa; o hurma ağacının meyvesi -satın alan şart koşmadıkça-onu satana aittir. Her kim bir köle satacak olursa o kölenin malı -satın alan onu şart koşmadikça- satana aittir. ” Buhârî, BuyvV 90. Şirb 17: Müslim. Buyu 80; Ebû Dâvûd, Büyü’ 42: Nesâî, Buyû’ 76: İbn Mâce, Ticanîı 31; Müsned, H, 9.

İlim adamlarımız derler ki: Aşılanmış hurmanın satışta şart koşulmadıkça asıllarla (ağaçlarla.) birlikte saulmayış sebebi şundan dolayıdır: Çünkü hurma meyve olarak bu durumda mevcuttur ve çoğunlukla da onun düşeceğinden emin olunur ve bunun bir zaran olmaz. Aşılanmamış bir hurma ağacı ise böyle değildir. Zira onun mahsûlünün düşeceğinden emin olunamaz ve o bakımdan böyle bir şeyin varlığı da muhakkak değildir. Bundan dolayı satıcının böyle bir şeyi (mahsûlünü toplamayı) şart koşması da, istisna etmesi de câiz değildir. Çünkü böyle bir haldeki ağacın meyvesi cenin gibidir. Malik’in mezhebinde meşhur olan görüş budur Bunun istisna edilmesinin câiz olduğu da söylenmiştir, Bu da Şâfiî’nin görüşüdür.

4. Yalnız Ağaçları Satın Alanın Meyveyi Satın Alma Durumu:

Şayet ağaçlar satın alınıp da mahsul satana kalırsa, ağaçları satın alanın mahsulü -Mâlik’in meşhur olan görüşüne göre- olgunlaşmadan önce satın alması da câiz olur. Malik bu durumda -akitte müstakil olarak sözkonusu edilmiş olsa dahi- meyvenin asla (ağaca) tabi olarak hüküm taşıdığı görüşündedir. Yine ondan gelen bir rivâyete göre; bundan sonra böyle bir satış câiz olmaz. Şâfiî, Ebû Hanü’e, es-Sevrîr Zahiri âlimler ile hadis ilmiyle uğraşan fukaha da böyle demişlerdir. Meyvenin olgunlaştığı ortaya çıkmadan önce satılmasını yasaklayan hadislerden daha kuvvetli anlaşılan görüş budur.

5. Aşılı ve Aşılayıcı Hayvanların Satılması:

Bu bahis ile İlgili hususlardan birisi de aşılayıcı develer (el-melâkih)in satılmasıdır. Melâkih, erkek develer demektir Tekili, “Mulkih” gelir. Yine “el-melâkih”, karnında yavrusu bulunan dişi deve demektir. Bunun tekili de “Mulkaha”dır, “el-Melâkîh” ise, dişi develerin karmlarındaki ceninler demek olup bunun tekili ise “melkûha” …diye gelir. Bu da Arapların; İşkalı olundu” ifadelerinden alınmadır. Tıpkı Sıtma, oldu” lâfzından “mahmûm: Sıtma olmuş” kelimesinin, “Cyrh Delirdi” kelimesinden de “mecnûn: deli” kelimesinin gelmesi gibi.

İşte bu konuda Hazret-i Peygamberin yasak bildiren hükmü gelmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan, dişi hayvanların karınlarında bulunanları satmak demek olan “el-mecr”i yasakladığı rivâyet edildiği gibi Bk. İbn Mâce, Ticarât 24; Muvatta’, Buyfı 63: Müsned, III. 42 medâmîn ve melâkih’in satılmasını da yasaklamıştır. Muvatta’, Buyû’ 63

Ebû Ubeyd der ki: Medâmîn, döl yataklarında bulunan ceninler demektir. Melâkih ise, erkeklerin sulblerinde bulunan demektir. Bu, Said b. el-Müseyyeb’în ve diğerlerinin de görüşüdür. Bunun aksi de söylenmiş ve şöyle denilmiştir: Medâmîn, erkek develerin sırtlarında bulunanlar, Melâkih ise dişi develerin döllerinde bulunanlardır. Bu da İbn Habîb ve diğerlerinin görüşüdür. Durum ne olursa olsun, müslüman âlimler, bu satışların câiz olmadığını icma ile kabul etmişlerdir. el-Müzenî de İbn Hişarn’dan bir şâhid (şahit beyit) getirerek, “melâkih”in, döl yataklarındakî ceninler olduğunu ifade eden bir bedeviye ait şu beyiti zikretmektedir:

“Benim en büyük temennim, döl yataklarında bulunan melâkîh’tir

Bir süre sonra o döl yataklarında bulunanlar yavrular,”

el-Cevherî de buna dair şahit olarak şairin şu beyitlerini zikretmektedir:

“Bizler salınmış develeri kovalamayı

İnlemekten ve dilencilik etmekten daha hayırlı bulduk

Hem de bu sene için ve gelecek sene için

Yapılan henüz hamile kalmamış,

oldukça yaşlı devenin karnında aşılanmış deve va’dinden de.”

Yüce Allah’ın:

“Gökten de bir su indirip onunla sizleri suladık” âyeti, bulutlan yağmur indirdik, demektir, Bir kimsenin üstünde bulunup da onu gölgelendiren her şeye “sema; gök” ismi verilir.

“Gökten” ifadesinin, gök tarafından anlamında olduğu da söylenmiştir. İşte Biz, indirdiğimiz bu yağmuru, hem sizin su içme ihtiyacınızı karşılamak için, hem davarlarınızın, hem de topraklarınızın sulanması için yarattık.

(………) ile, in aynı anlamda (suladı) olduğu söylendiği gibi, farklı olduğu da söylenmiştir. Buna dair açıklamalarımız, daha önceden (el-Bakara, 2/60. âyet, 1. başlıkla) geçmiş bulunmaktadır.

“Bunları siz biriktiremezsiniz.” Yani, bunun hazineleri sizin yarımızda değildir. Bu suyu depolayan ve dilediğimiz vakit indiren, dilediğimiz vakitle de tutan Biziz. Yüce Allah’ın:

“Ve gökten tertemiz bir su indirdik” (el-Furkan, 25/48) âyeti ile:

“Gökten belli bir miktarda su indirdik ve o suyu yerde durdurduk. Gerçekten Bizim onu gidermeye de gücümüz yeter” (el-Muminun, 23/18) âyetleri de buna benzemektedir.

Süfyan der ki; Siz, yağmurun yağmasını önleyemezsiniz, anlamındadır.

Hicr 21

Hiçbir şey yoktur ki, onun hazineleri bizim yanımızda olmasın. Biz onu ancak bilinen bir ölçüyle indiririz.

Diyanet Vakfı
Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz.

Kurtubi Tefsiri
Hazineleri nezdimizde bulunmayan hiçbir şey yoktur. Biz onları ancak belli bir miktar ile indiririz.

Yüce Allah’ın:

“Hazineleri nezdimizde bulunmayan hiçbir şey yoktur”

âyetinin anlamı şudur: Yaratıkların rızık ve onların faydalandıkları her ne varsa mutlaka onun hazineleri Bizim nezdimizdedir. Bununla kastedilen de gökten indirilen yağmurdur. Çünkü herşey onun sayesinde bitip yeşerin el-Hasen der ki; Yağmur, her şeyin hazinesidir. Bir açıklamaya göre “hazineler”den kasıt kilitler, anahtarlardır. Yani rıZikkrın anahtarları semada bulunmaktadır. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır. İkisinin de anlamı birdir.

“Biz onları ancak belli bir miktar ile indiririz.” Yani ama Biz bunları ancak kendi irademize, dileğimize ve yaratıkların ona duydukları ihtiyaca göre indiririz. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“Eğer Allah kullarına rızkı yaysaydı, yeryüzünde elbette azgınlık ederlerdi. Fakat o dilediğini bir ölçü ile indirir.” (eş-Şûrâ, 42/27)

İbn Mes’ûd ile el-Hakem b. Uyeyne ve başkalarından rivâyet edildiğine göre; hiçbir senenin yağmuru diğerinkinden fazla değildir. Ama Allah bunu dilediği gîbi pay eder Bir kesime yağmur yağdırırken, bir başkalarını mahrum bırakır. Kimi zaman da yağmur denizlere ve kimsenin bulunmadığı ıssız yerlere yağar.

“Hazîneler” in çoğuludur. Bu İse İnsanın malını içinde sakladığı yer demektir. Yine bu kelime; “Gizleyip sakladı, saklar” fiilinin de mastarıdır. İnsanın hazinesinde bulunan bir şey, onun için hazırlanmış demektir. Buna göre yüce Rabbin kudreti altında olan her şey âdeta onun yanında hazır hale getirilmiş gibidir. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî yapmıştır.

Cafer b. Muhammed babasından, o dedesinden şöyle rivâyet eder: Arşta yüce Allah’ın karada ve denizde yaratmış olduğu her şeyin bir misali vardır. İşte yüce Allah’ın;

“Hazineleri nezdimizde bulunmayan hiçbir şey yoktur” âyetinin ifade ettiği anlam budur,

“İndirmek” inşa etmek, varetmek, meydana getirmek demektir Yüce Allah’ın:

“Sizin için davarlardan sekiz çift indirdi” (ez-Zümer, 39/6) âyetinde ve;

“Ayrıca kendisinde kem çetin bir güç, hem de insanlar için faydalar bulunan demiri de indirdik” (el-Hadîd, 57/25) âyetinde olduğu gibi.

“İndirme”nin vermek anlamında olduğu da söylenmiştir. İlâhî bağışa indirme adının verilmesi, şanı yüce Allah’ın hükümlerinin ancak semâdan indiğinden dolayıdır.

Hicr 20

Orada sizin için geçimlikler kıldık ve sizin rızık verici olmadığınız kimseler için de.

Diyanet Vakfı
Orada hem sizin için hem de rızıkları size ait olmayanlar için (gerekli) geçim vasıtaları yarattık.

Kurtubi Tefsiri
Orada hem sizin için hem de rızıklarını temin edemeyeceğiniz kimseler için birçok geçim kaynakları yarattık.

“Orada hem sizin için, hem de rızıklarını temin edemeyeceğiniz kimseler için bir çok geçim kaynakları yarattık.” Geçim kaynaklarından kasıt, kendileri vasıtasıyla geçimlerini sağladıkları yiyecek ve içecek şeylerdir. “(…….): Geçim kaynakları’nın tekili; kelimesidir, Cerir’in şu beyiti de bu anlamdadır:

“Zevd’in ailesinin geçimini bana yüklüyorsun

Ben ince açılmış ekmekler ile ona katık olacak zeytinyağlı hardalı nerden bulayım?”

Kelimenin aslı ise “ya” harfi harekeli olarak “mefile” vezninde olmak üzere; şeklindedir. Buna dair açıklamalarımız daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/10. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Buradaki

“geçim kaynakları”nın giyecek elbiseler olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır. Bunun hayal süresince rızkın esbabında tasarruf olduğu da söylenmiştir. el-Mâverdi, zahir (kuvvetli) görünen budur, demiştir.

“Hem de rızık kaynaklarını teinin edemeyeceğiniz kimseler” ile binekler ve davarlar kastedilmektedir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Yine ona göre burada kasıt yüce Allah’ın haklarında

“onları da sizi de Biz rızıklandırırız” (el-İsra, 17/31 ) diye buyurduğu köleler ile çocuklardır. “(……..) “Kimse” kelimesinin bir arada bulunmaları halinde köleleri ve binekleri kapsaması mümkündür. Çünkü aklı eren varlıklar ile ermeyen varlıklar bir arada bulunduklarında aklı eren varlıklar tağlib edilir. Yani Biz orada sizin için geçim kaynaklan, köleler, cariyeler, binekler ve çocuklar ihsan ettik, Onları rızıklandıran Bizleriz. Onların rızkını siz veremezsiniz- Bu açıklamaya göre “kimse” kelimesi nasb mahallindedir. Bu anlamdaki açıklamayı Mücahid ve başkaları yapmıştır.

Bununla evcil olmayan hayvanların kastedildiği de söylenmiştir. Saîd der ki: Mansur bize: “hem de rızıklarım temin edemeyeceğiniz kimseler” âyetini okudu ve: Bunlar evcil olmayan hayvanlardır, dedi. Bu açıklamaya göre, “kimse” anlamındaki edat, aklı ermeyen varlıklar hakkında kullanılmış, demektir. Yüce Allah’ın

“Onlardan kimisi karnı üzerinde yürür” (en-Nûr, 24/45) âyetinde olduğu gibi.

Bu durumda; Sizin için” âyetinde yer alan “kef” ile “mim” harfine atf ile cer mahallinde demek olur. Ancak Basralılara göre bu pek uygun değildi’. Zira onlara göre zahir ismin zamire -harf-i cer tekrarlanmaksızın- atfedilmesi câiz değildir. Mesela; Ona ve Zeyd’e uğradım” denilir ama aynı anlamda; demek ancak şiirde câiz olabilir. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Bu gün kalkmış bizi hicvediyor ve bize sövüyorsun

Haydi git; senin yaptığına da günlerin getirdiğine de hayret edilecek bir taraf kalmamıştır.”

Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara ile en-Nisâ sûrelerinde geçmiş bulunmaktadır.

Hicr 19

Yeri yaydık, onda sabit dağlar yerleştirdik ve orada her şeyden ölçülü olarak bitirdik.

Diyanet Vakfı
Yeri uzatıp yaydık, orada sabit dağlar yerleştirdik, yine orada miktarı ve ölçüsü belirli olan şeyler bitirdik.

Kurtubi Tefsiri
Yeri de döşeyip yaydık. Orada sağlam kazıklar koyduk ve oralarda ölçülmüş herşeyden bitirdik.

“Yeri de döşeyip yaydık” âyetinde sözü edilen bu nimei, yüce Allah’ın nimetlerinden, kudretinin kemaline delâlet eden hususlardan birisidir, İbn Abbâs der ki: Biz arzı su üzerinde yaydık, demektir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde:

“Bundan sonra da yeri yayıp döşedik” (en-Nâziât, 79/30) diye buyurmaktadır. Bir başka yerde de:

“Yeri de yayıp döşedik, ne güzel döşeyicileriz Biz” (ez-Zâriyât, 51/48) diye buyurmaktadır.

İşte bu âyetler yerin küresel olduğunu iddia edenlerin kanaatlerini reddetmektedir ki buna dair açıklamalar daha önceden (er-Ra’d, 13/3. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Orada sağlam kazıklar” yer üzerindekileri sarsmasın diye sabit dağlar

“koyduk ve oralarda ölçülmüş her şeyden” İbn Abbâs ve Saîd b. Cübeyr’in dediklerine göre; miktarı tesbiî edilmiş ve bilinen bir ölçüde

“bitirdik.” Burada yüce Allah’ın

“ölçülmüş” diye buyurması ölçü ile bir şeyin miktarının bilinmesinden dolayıdır. Şair şöyle demektedir:

“Ben sizinle karşılaşmadan Önce güçlü birisi idim

Bana karşı çıkan her bir hasım için yanımda onun ölçüsü (terazisi) vardı.”

Katade dedi ki: Ölçülmüş ifadesi pay edilmiş demektir. Mücahid der ki: Sayılmış, sayısı beîli demektir. Ayrıca; bu ölçülü (mevzun) bir sözdür, denilecek olursa bu söz nazımdır, nesir değildir, demek olur. Buna göre anlam şöyle olur. Biz yeryüzünde tartı ile ölçülen mücevherat, hayvanat ve madenler yetiştirdik. Yüce Allah canlılar hakkında da:

“Onu güzel bir bitki gibi bitirdi.” (Al-i İmrân, 3/37) diye buyurmaktadır. Buna göre “bitirmekten” kasıt, meydana getirmek ve var etmektir.

Yüce Allah’ın

“Oralarda” yani dağlarda

“ölçülmüş her şeyden” altın, gümüş, bakır, kurşun, kalay hatta zırnık ve sürme gibi herseyi -çünkü bunlar tartı ile ağırlıkları tesbit edilir-

“bitirdik” diye açıklanmıştır.

Bu anlamdaki bir açıklama da el-Hasen ve İbn Zeyd’den rivâyet edilmiştir. Şöyle de açıklanmıştır: Biz yeryüzünde kile ile ölçülen ve ağırlık ölçüleri ile tartılan meyveler bitirdik. Bir diğer açıklama da şöyledir: Karşılığında para ve değerlerin ölçüldüğü şeyler kastedilmektedir. Çünkü bunlar, karşılığında değer ve paha biçilmeyen şeylere göre daha değerli ve daha faydalıdır.

Hicr 18

Ancak kulak hırsızlığı yapan hariç. Onu apaçık bir alev izler.

Diyanet Vakfı
Ancak kulak hırsızlığı eden müstesna. Onun da peşine açık bir alev sütunu düşmüştür.

Kurtubi Tefsiri
Kulak hırsızlığı yapan müstesna; onun ardına da apaçık bir ateş parçası düşmektedir.

Yani ancak kulak hırsızlığı yapan, yani önemsiz ve çabucak birşey alıp kapan kimse müstesnadır. Buradaki istisna munkatı’dır. Bunun muttasıl olduğu da söylenmiştir. Yani kulak hırsızlığı yapan kimselerden müstesna. Yani biz semayı, vahiy ve onun dışındaki şeyleri işitmelerine karşı şeytanlardan korumuşuzdur. Şu kadar var ki kulak hırsızlığı yapan müstesnadır. Çünkü Biz bunların vahiy dışındaki sema haberlerinden herhangi bir haberi işitmelerine karşı semayı korumuş değiliz. Vahiyden ise şeytanlar herhangi bir şey işitmezler. Çünkü yüce Allah:

“Çünkü onlar işitmekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır.”(eş-Şuarâ, 26/212) diye buyurmaktadır.

Şeytanlar vahiy olmayan herhangi bir şeyi işitecek olurlarsa bunu göz açıp kırpmaktan daha hızlı bir süre içerisinde kâhinlere telkin ediverirler. Daha sonra da bunların arkalarına alevli ateşler gönderilir ve bu ateşler onları ya öldürür yahut azalarını işlemez hale getirir. Bu açıklamayı el-Hasen ve İbn Abbâs yapmışlardır.

“Onun ardına da apaçık bir ateş parçası düşmektedir” buyruğundakî: “(………): Ardına düşmektedir” ifadesi arkadan ona kavuştu ve ona yetişti, demektir. “Şihab; ateş parçası” ise ışık saçan bir yıldız demektir. da aynı anlamdadır. Yüce Allah’ın:

“sopanın ucunda bir ateş şu’lesi (alevi)” (en-Neml, 27/7) demektir. Bu açıklamayı İbn Aziz yapmıştır. Şair Zu’r-Rimme de der ki:

“Sanki o gece karanlığında yerinden koparılıp ayrılmış ve

Alâmetli olup bir şeytanın peşindeki yıldız gibidir.”

Yıldıza

“şihâb” denilmesi ateşi andıran parlaklığı dolayısıyladır

Şöyle de açıklanmıştır: Ateşten bir şu’le parçasına şihâb, yeryüzündekiler için de bir aydınlık (kabes) denilir. Çünkü bu ateş onları yakar ve artık onları yaktıktan sonra eski haline dönmez. Tıpkı ateşin yandıktan sonra eski haline dönmemesi gibi. Ancak yıldız böyle değildir. Yıldız yakacak olursa yine eski yerine avdet eder.

İbn Abbâs der ki: Şeytanlar kafileler halinde kulak hırsızlığı yapmak için göğe yükselirler. Mârid denilen inatçı türü tek başına kalarak yukarı doğru çıkar. Bu sefer ona alevli bir ateş parçası atılır. Bu parça onun alnına, burnuna yahut da Allah’ın dilediği herhangi bir yerine isabet eder ve alev alır. Alevler içerisinde arkadaşlarına gelir ve onlara şöyle der: Şunlar şunlar oldu. Ondan bu haberi alan diğerleri ise kardeşleri olan kâhinlere giderler ve (şeytanlar) o öğrendikleri kelimeye dokuz daha ilave ederek bu sözlerini yeryüzündeki insanlara anlatırlar. Bu sözün birisi haktır, dokuzu batıldır. (İnsanlar) onların söylediklerinden bir şeyin gerçekleştiğini görünce bu sefer onların yalan diye söyledikleri bütün sözlerinde de onları tasdik etmeye başlarlar. İleride bu anlamdaki açıklamalar, yüce Allah’ın izniyle Sebe’ Sûresi’nde (34/23- âyetin tefsirinde) Hazret-i Peygamber’e merlu (ulaşan bir hadîs) olarak gelecektir.

Atılan bu ateş parçasının öldürücü olup olmadığı hususunda görüş ayrılığı vardır. İbn Abbâs der ki: Atılan bu ateş parçası yaralar, yakar, azaları felç eder; ama öldürmez. el-Hasen ve bir kesim ise, Öldürür derler.

İşittiklerini cinlere ulaştırmadan önce atılan ateş parçalarıyla öldürüldüğü görüşü ile ilgili olarak iki açıklama yapılmıştır. Birincisine göre onlar hırsızlayarak işittikleri sözleri başkalarına iletemeden Önce Öldürülürler. Buna göre semânın haberleri peygamberlerden başkalarına ulaşamaz, İşte bundan dolayı kâhinliğin sonu gelmiştir.

İkinci görüşe göre onlar hırsızlama yoluyla çaldıklarını kendilerinin dışındaki cinlere telkin ettikten sonra Öldürülürler. Bundan dolayı bir daha aynı şekilde kulak hırsızlığına geri dönemezler. Şayet onların telkinleri ulaşmayacak olsaydı, kulak hırsızlığının sona ermesi ve yakmanın da kesilmesi gerekirdi. Bu açıklamayı da el-Mâverdî nakletmiştir.

Derim ki: İleride es-Sâffât Sûresi’nde (37/8) açıklaması gedeceği üzere birinci görüş daha doğrudur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın gönderilmesinden önce ateş parçalarının atıldığı konusunda görüş ayrılığı vardır. Çoğunluk bu atışın yapıldığını kabul ederler. Yapıldığını kabul etmeyip bunun ancak Peygamberin gönderilişinden sonra gerçekleştirildiğini söyleyenler de vardır. Yine ileride buna dair açıklamalar yüce Allah’ın izniyle el-Cin Sûresi’nde ve yine es-Sâffât Sûresi’nde de gelecektir.

ez-Zeccâc der ki: Şihâblaria yapılan atışlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın doğumundan sonra meydana gelen ve onun İçin mucize teşkil eden olaylardandır. Çünkü eskiden şairler bunu şiirlerinde söz konusu etmemişlerdi ve hızlıca geçip giden bir şeyi şimşek ve sele benzettikleri gibi, ona benzetmemişlerdi, Ancak şunu söylemek de uzak bir ihtimal görülmemelidir: Yıldızların kaymaları eskiden beri vardı. Fakat bu yıldız kayma işi şeytanların taşlanması maksadıyla olmuyordu. Daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın doğumu ile birlikte bu şeytanlara atılan şeyler oldu.

İlim adamları derler ki: Bizim görüşümüze göre yüdız kaymasının gördüğümüz şekilde olması da mümkündür. Sonra bu gördüğümüz şey şeytana ulaştı mı ateş olabilir.

Şöyle de denilebilir Onlara hava boşluğundan ateşten bir şu’le atılır, bize bunun akan bir yıldız olduğu izlenimi doğar.

Şihâb sözlükte yükselen ateş demektir. Ebû Dâvûd, Âmir eş-Şâbîden şöyle dediğini nakletmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderildiğinde şeytanlar daha önceden kendileriyle taşlanıp kovulmadıkları yıldızlarla taşlanır oldular. Bunun üzerine Sakifli Abdı Yâlil b. Amr’a gidip şöyle dediler: Bazı insanlar korku ve dehşete kapıldılar, kölelerini azad ettiler, develerini serbest ve sahipsiz saldılar. Buna sebep ise yıldızlıda gördükleri durum olmuştur. Abd Yâlil -kör bir adam idi- onlara şöyle dedi: Acele etmeyin ve durumu tetkik edin, Eğer bu bilinen yıldızlar ise, artık bu İnsanların yok oluşlara zamanı yakın demektir. Eğer bilinen yıldızlar değil ise bu meydana gelen bir olaydan ötürüdür. Durumu incelemeye başladılar. Bilinen yıldızların kaymadığını gördüler. Bu sefer: Bu, meydana gelen bir olay dolayısıyladır dediler. Aradan fazla bir zaman geçmeden Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in peygamberliğini açıkladığını işittiler.

Hicr 17

Ve onu kovulmuş her şeytandan koruduk.

Diyanet Vakfı
Onları, taşlanmış (kovulmuş) her şeytandan koruduk.

Kurtubi Tefsiri
Ve Biz onu kovulmuş her şeytandan koruduk.

(“Kovulmuş” anlamı verilen: Racîm ile aynı kökten gelen) recm kelimesi, taş atmak demektir, Bu kelimenin lânetlemek ve kovmak anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna dair açıklamalar ise daha önceden (Hud, 11/91. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

el-Kisaî der ki: Kur’ân-ı Kerîm’de geçen bütün

“racîm” kelimeleri sövmek ve hakaret anlamını taşır. el-Kelbînin iddiasına göre ise bütün semavat Hazret-i Îsa dönemine kadar şeytanlardan korunmamıştır. Yüce Allah Hazret-i Îsa’yı gönderince bu semaların üçünü korumaya aldı ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamberliğine kadar bu böyle devam etti. Hazret-i Peygamber’in peygamberliğinden sonra ise diğer semalar da korumaya alındı ve atılan alevli ateşlerle semalar şeytanlara karşı muhafaza edildi. İbn Abbâs da bu açıklamayı yapmıştır

İbn Abbâs der ki; Önceleri şeytanlar, semadan alı konulmuyor, engellenmiyorlardı. O bakımdan semaya giriyor ve oradan aldıkları haberleri kâhinlere telkin ediyorlardı. Kâhinler de bu aldıkları kelimelere dokuz daha katarak bunları yeryüzündekilere anlatıyorlardı. Bu kelimelerin birisi hak dokuzu batıl idî, İşte bu söylediklerinden herhangi bir şeyin gerçek olduğunu görünce, getirdikleri bu hususlarda kâhinleri tasdik ettiler. Meryem oğlu Îsa -Ona da annesine de selam olsun- dünyaya geldiği vakit şeytanlar üç semaya yaklaştırılmaz oldu. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) da dünyaya getince bütün semalara yaklaştırılmaz oldular. O bakımdan şeytanlardan herhangi biri meleklerden bir söz hırsızlamak istedi mi, o ileride (es-Sâffât, 37/6 ile, el-Cin, 72/8’de) geleceği üzere mutlaka alevli bir ateş ile taşlanır.

Hicr 16

Andolsun, gökte burçlar yaptık ve onu seyredenler için süsledik.

Diyanet Vakfı
Andolsun, biz gökte birtakım burçlar yarattık ve seyr edenler için onu süsledik.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz, gökte burçlar yaratmış ve onu seyredenler için süslemişizdir.

Yüce Allah, kâfirlerin küfür ve inkârım, putlarının acizliklerinden söz ettikten sonra, vahdaniyetine delil olarak kullanılsın diye kudretinin kemalini sözkonusu etmektedir.

“Burûc” köşkler ve konaklama yerleri demektir. İbn Abbâs der ki: Biz, semada güneşe ve aya burçlar yani, konaklama yerleri yaratmışızdır. Bu burçların isimleri şöyledir: Hamel (koç), Sevr (öküz), Cevza (ikiz), Seratan (yengeç), Esed (aslan), Sümbüle (başak), Mizan (terazi), Akrep, Kavs (yay), Cedy (oğlak), Delv (kova), Hut (balık).

Araplar, yıldızların yerlerini ve onların doğuş ve batış hallerini bilmeyi en üstün ilimler arasında sayarlar ve yıldızlar ile yollarını bulurlar, vakitleri, bolluk ve kuraklık zamanlarını onlarla tayin etmeye çılışırlar. Derler ki: Felekte oniki burç vardır. Her bir burç ise ikibuçuk mildir.

“Burûc” aslında zuhur (çıkmak, görünmek) demektir. Zinetini açığa çıkarması anlamıyla “kadının teberrucu” tabiri buradan gelmektedir. Yine bu anlamdaki açıklamalar, bundan önce en-Nisa Sûresi’nde (4/78, âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

el-Hasen ve Katade derler ki: Burçlardan kasıt yıldızlardır. Onlara bu ismin veriliş sebebi ise görünmeleri ve yüksekçe yerde bulunmaları, yükselmeleridir.

Burçların, büyük yıldızlar demek olduğu da söylenmiştir ki, bu açıklamayı Ebû Salih yapmıştır. Bununla da yedi gezegeni kastetmektedir. Başka bir topluluk ise “burçlar”dan kasıt, Allah’ın gökte yaratmış olduğu ve içinde koruyucu bekçilerin bulunduğu yüksek köşkler ve evlerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır,

“Ve onu” yani semayı

“seyredenler için” ibret alıp düşünenler için

“süslemişizdir.” Nitekim el-Mülk Süresi’nde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Yemin olsun Biz dünya semasını kandillerle süsledik.” (el-Mülk, 67/5)

Hicr 15

Elbette derlerdi ki: Gözlerimiz döndürüldü, hayır, biz büyülenmiş bir kavimiz.

Diyanet Vakfı
14, 15. Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine de «Gözlerimiz boyandı, daha doğrusu bize büyü yapılmıştır» derler.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki: “Olsa olsa gözlerimiz döndürülmüş, hatta biz büyülenmiş bir topluluğuz” diyeceklerdir.

Bu işi yapıp durdu,” ifadesi, onu gündüzün yaptı, demektir. Mastarı ise şeklinde gelir

Yani, onların gösterilmesini teklif ettikleri mucizeler onlara gösterilecek olsaydı, yine küfürleri üzere ısrar ederler ve gördüklerinin hayal olduğunu ileri sürerlerdi. Tıpkı mucize olan Kur’ân-ı Kerîm’e: O bir büyüdür, demeleri gibi.

“Yukarı doğru çıkarlar” ifadesi, yukarı doğru çıktı, çıkar, yükseldi, yükselir anlamındaki; dan gelmektedir. Aynı: kökten “meâric” ise, yukarı doğru çıkan basamaklar, merdivenler manasınadır. Yani bunlar, semaya yükselseler ve melekûtu ve melekleri görseler dahi, yine küfür üzere ısrar ederler. Bu açıklama el-Hasen ve başkasından nakledilmiştir.

Âyet-i kerimedeki “onlara” zamirinin müşriklere, “…ip dursalar” daki zamirin de meleklere ait olduğu söylenmiştir. Yani, meleklerin gidip geldiklerini görseler, demek olur ki. eğer bunların gözlerindeki perde semadaki kapıları ve o kapılardan meleklerin inip çıktığını görecek hale gelseler dahi, yine: Bizler gözlerimizle hakikati olmayan şeyler gördük, diyeceklerdir. Bu açıklama da İbn Abbâs ve Katade’den nakledilmiştir.

“Döndürülmüş” ifadesi, sihir ile kapatılmış demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve ed-Dahhâk yapmıştır. el-Hasen büyülenmiş, el-Kelbî gözlerimiz perdelenmiş diye açıklamıştır. Yine el-Kelbîden, gözlerimiz kör edilmiş diye açıkladığı nakledildiği gibi, Katade görme imkânımız bizden alınmış diye açıklamıştır. el-Müerric, bizim gözlerimiz döndürülmüş diye açıklamıştır. Cuveybir ise aldatılıp kandırılmış diye açıklarken, Ebû Amr b. el-Alâ: Bu tabir, gözlerimiz öıtülmüş ve perdelenmiş anlamındadır, demiştir. Şairin şu beyiti de bu kabildendir:

“Ve üzerinde miğfer bulunan bir güneş doğdu

Ve şiddetli sıcağın gözü örtünmeye (dinmeye) başladı.”

Mücahid bu kelimenin engellendi, alıkondu anlamında olduğunu söylemiştir. Evs b. Hacer’in şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Ve ben uykusuz bir geceye vardım

Ne serbesttir ne de alıkonulmuş birisidir.”

Derim ki: Bu açıklamalar birbirine yakın açıklamalar olup, hepsinin ortak tarafı “alıkondu” anlamını ihtiva etmeleridir. İbn Aziz der ki: “Burada gözlerimiz döndürülmüş” tabiri, gözlerimiz kapatılmış anlamındadır- Ve bu ifade; Nehrin ağzım kapallım” ifadesinden gelmektedir Yine: Bu ifadenin şarabın verdiği sarhoşluk (sükr)’dan geldiği de söylenmiştir. Âdeta gözler içki içenin sarhoş olması gibi, sarhoş olmuş diye kabul edilir.

İbn Kesîr bu kelimeyi şeddesiz olarak; diye okurken, diğerleri şeddeli olarak okumuşlardır.

İbnü’l-Arabî der ki; Şeddcsiz okuyuş dolduruldu anlamındadır, el-Mehdevî ise der ki: Bu kelimenin şeddeli ve şeddesiz okunmasının anlamı gayet açıktın Şeddeli okuyuş çokluk ifade etmek içindir, şeddesiz okuyuş da aynı anlamı ifade eder. Bilindiği şekliyle; fiili geçişli (müteaddi) değildir. Ebû Ali der ki; Bununla birlikte bu kelimenin görmek hakkında müteaddi olarak kullanıldığının işitilmiş olması da mümkündür. Şeddesiz okuyan bir kimse, bu kelimeyi sarhoşun haline benzer bir halin gözlerine arız olmasına benzeterek okur. Sanki bakmanın neticesi elde edilemediği için bu da sarhoş gibi kabul edilmiş olur. Şöyle de açıklanmıştır: Bu kelimenin şeddesiz kullanılması, şarabın sarhoşluk vermesi anlamı ile ilgilidir. Şeddeli kullanılışı ise, “gözlerimiz alındı (kör edildik, görmez hale getirildik) “anlamındadır. Bu iki açıklamayı da el-Maverdî nakletmiştir.

en-Nehhâs ise der ki: Mücahid ve el-Hasen’in bilinen kıraatleri bu kelimeyi şeddesiz okuduklarıdır. el-Hasen’in de: Bu, gözlerimiz büyülendi anlamındadır, dediği nakledilmiştir. Ebû Ubeyd ise Ebû Ubeyde’den şeddeli okunmak suretiyle “gözleri döndürüldü” ifadesi, görmeyecek noktaya gelinceye kadar görme imkânları alabildiğine zayıfladı, anlamındadır. el-Ferrâ’ der ki: Bu kelimeyi şeddesiz okuyan rüzgârın dinmesi anlamında almıştır. en-Nehhâs da der ki: Bütün bu açıklamalar birbirine yakın anlamlar ifade eder. Bu anlamlarda aslolan ise Ebû Amr b. el-Alâ’nın -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- dediğidîr: Bu kelime, içki içmekten dolayı meydana gelen sarhoşluktan alınmadır. el-Hasen’in görüşü de budur. Yani, sarhoş kimsenin aklını içki örttüğü gibi, onların da gözlerini örtüp perdeleyen bir şey kendilerini bürümüş olduğu anlamındadır. ise, rüzgârın dinmesi ve durması demektir. Kısacası bu da şaşkınlık vermek, şaşkın bırakmak anlamına racidir.

Hicr 14

Eğer onlara gökten bir kapı açsak da, oradan yükselseler,

Diyanet Vakfı
14, 15. Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine de «Gözlerimiz boyandı, daha doğrusu bize büyü yapılmıştır» derler.

Kurtubi Tefsiri
Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı doğru çıkıp dursalar;

Hicr 13

Ona iman etmezler. Öncekilerin sünneti geçmiş bulunmuştur.

Diyanet Vakfı
Öncekilerin başına gelenlerden ders almaları gerekirken onlar hala buna (Kurana) inanmıyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Öncekilerin sünneti de geçmiş bulunduğu halde, onlar buna yine de inanmazlar.

“Öncekilerin sünneti de geçmiş bulunduğu halde” yani, kâfirlerin helâk edilmesi şeklindeki ilahi sünnel geçtiğine göre, bunların da helâk oluşları ne kadar yakındır,

“Öncekilerin sünneti de geçmiş bulunduğu halde” âyetinin bunların yalanlamaları, küfür ve inkâr etmeleri gibi, öncekiler de küfür ve İnkâra saptıklarından dolayı, bunlar da işte öncekilere uymaktadırlar, diye de açıklanmıştır.

Hicr 12

İşte böylece onu suçluların kalplerine sokarız.

Diyanet Vakfı
İşte böylece biz onu, (inkarcılığı) suçluların kalplerine sokarız.

Kurtubi Tefsiri
Biz böylece onu günahkârların kalplerine sokarız.

“Biz böylece onu” sapıklığı, küfrü, alay ve şirki -el-Hasen, Katade ve diğerlerine göre- kavminin

“günahkârların”in

“kalplerine sokarız.” Yani, önceki ümmetler arasında geçenlerin kalplerine bunları soktuğumuz gibi, kavminin müşrik olanlarının kalbine de böylece onu sokarız, tâ ki onlardan öncekiler kendilerine gönderilen peygamberlere îman etmedikleri gibi, bunlar da sana îman etmesinler,

İbn Cüreyc, Mücâhid’den şöyle dediğini rivâyet eder: Burada sokulması kast olunan şey, yalanlamaktır. “Sokmak” anlamındaki; Bir şeyi bir şeye girdirmek” demektir. İpin iğneye geçirilmesi gibi, O bakımdan Ona girdi, girer, girmek” denilir ve Onu girdirdi” demek olur. Yol hakkında; ifadesi, yola girdi demektir. Bir şey, kendi türünden olmayan başka bir şeye girdiği gibi, aynı şekilde bir şeyi başka bir şeye girdirme şekli de kullanılır. Bütün halleriyle; vezinlerinden birisiyle gelir. Şair Adiyy b. Zeyd de der ki:

“Seni oldukça zorlu ve çetin bir güne soktular.”

“Sin” harfi esreli olarak ip demektir.

Âyet-i kerimede Kaderiyye ve Mutezîle’nin kanaatleri reddedilmektedir.

Âyetin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Biz, Kur’ân-ı Kerîmi onların kalplerine sokuyoruz da onlar, bunu yalanlıyorlar. el-Hasen, Mücahid ve Katade de tefsir âlimlerinin çoğunlukla kabul ettiği görüşü ifade etmişlerdir ki, bu da Mutezileye karşı delil olarak daha bağlayıcıdır. Yine el-Hasen’den: Biz, zikri delili kabul etmelerini sağlamak üzere kalplerine sokarız, diye açıkladığını el-Ğaznevî zikretmektedir,

Hicr 11

Onlara bir peygamber geldiğinde mutlaka onunla alay ediyorlardı.

Diyanet Vakfı
Onlara bir peygamber gelmeyedursun, hemen onunla alay ederlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Onlara gelen her bir peygamberle mutlaka alay ediyorlardı.

Bu âyet, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir tesellidir. Yani, bu müşriklerin sana yaptıklarının bir benzeri, senden önce gelen peygamberlere da yapılmıştır.

Hicr 10

Andolsun, senden önce geçmiş topluluklara da peygamberler gönderdik.

Diyanet Vakfı
Andolsun, senden önceki milletler arasında da elçiler gönderdik.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun, senden önceki ümmetler arasında da peygamberler gönderdik.

Yemin olsun, senden önce de peygamberler gönderdik, demektir, “( Ümmetler (şıalar)” kelimesi; Şîa’nın çoğuludur ve burada

“ümmet” demektir. Yani onların ümmetleri arasında peygamberler gönderdik. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve Katade yapmıştır. el-Hasen İse, önceki fırkalar arasında diye açıklamıştır. Çünkü “şîa” insanlar arasından sözbirliği etmiş, birbiriyle kaynaşmış fırka ve taife demektir. O bakımdan şia ile fırka aynı şey gibidir. Nitekim yüce Allah’ın: “Ya da sizi birbirinize fırkalar (şia) halinde… katıp,..”(el-En’âm, 6/65) âyeti da buradan alınmaktadır. Bunun aslı ise, ‘den alınmadır. Bu da, kendisiyle büyük odunların tutuşturulduğu küçük odunlar demektir. el-En’âm Sûresi’nde (işaret olunan âyetle) geçtiği gibi. el-Kelbî der ki: Buradaki “şîa”dan kasıt, kasabalardır.

Hicr 9

Şüphesiz zikri biz indirdik, ve şüphesiz biz onun koruyucusuyuz.

Diyanet Vakfı
Kuranı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki o Zikri Biz indirdik. Onu koruyacak olan elbette Biziz.

Yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki o Zikri” yani, Kur’ân’ı

“Biz indirdik. Onu” ona bir şey ilave edilmesinden, yahut ondan bir şey eksiltilmesinden yana

“koruyacak olan elbette Biziz.”

Katade ve Sabit el- el-Bünânî dedi ki: Yüce Allah, o Kitabı, şeytanların ona herhangi bir batılı ilave etmelerine yahut ondan herhangi bir hakkı eksiltmelerine karşı korumuştur. Onu korumayı bizzat yüce Allah üzerine almıştır. O bakımdan o her zaman İçin korunma altındadır. Ondan başka kitaplar hakkında ise;

“Allah’ın kitabını korumaları istendiğinden” (el-Mâide, 5/4-1) âyeti ile korumayı kendilerine havale etmiş, onlar da değiştirmiş ve değişikliklere uğratmışlardır. Bize Şeyh Fakih İmâm Ebû’l-Kasım Abdullah haber verdi. O, babası şeyh fakih İmâm muhaddis Ebû’l-Hasen Ali b. Halef b. Ma’züz el-Kûmî et-Tilmisanî’den dedi ki: Büyük hadis alimi büyük alim Fahru’n-Nisa bint Ebi Nasr Ahmed b. el-Farac ed-Dîneverî kızı Şühde’ye, Daru’s-Selam’dakİ evinde 564 yılı Cuma del ahire’nin sonlarında, ona kıraat yoluyla denildi ki: Sîze, büyük hadis bilgini, ilmiyle amil, nakibu’n-nukaba Ebû’l-Fevaris Tarrad b. Muhammed ez-Zeynebî ona kıraaten, sen de işitirken 490 yılında size şöyle haber verdi: Bize, Ali b. Abdullah b. İbra İlim haber verdi, bize Ebû Ali Îsa b. Muhammed b. Ahmed b. Ömer b. Abdulmelik b. Abdulaziz b. Cüreyc -et-Tavmarî diye bilinir- anlattı: Bize, el-Huseyn b. Fehm anlattı dedi: Ben, Yahya b. Eksem’i şöyle derken dinledim: Me’mun’un -henüz emir iken- bir tartışma ve sohbet meclisi vardı. Oraya girenler arasında elbisesi güzel, yüzü güzel, süründüğü kokular hoş bir yahudi de vardı, söz alarak güzel ifadelerle o da konuştu. Meclis dağıldığında Me’mun onu çağırarak, İsrailoğullarından mısın diye sordu. O, evet dedi. Me’mun kendisine: Müslüman ol ki ben sana bazı işler tevdi edeyim, dedi ve ona bir takım vaadlerde bulundu. Ancak bu yahudi şahıs, dinimi ve atalarımın dinini terketmek istemiyorum, deyip gitti. Bir sene geçtikten sonra o adam müslüman olup yanımıza geldi. Bu sefer fıkha dair konuştu ve güzel konuştu. Yine meclis dağıldıktan sonra Me’mun onu çağırarak, sen geçen seferki bizim görüştüğümüz kişi değil misin, diye sordu. O, evet dedi. Bu sefer Me’mun: Peki müslüman olmana sebep ne oldu diye sorunca şunu anlattı: Senin yanından ayrıldıktan sonra bu dinleri bir sınamak istedim. Gördüğün gibi ben yazısı güzel olan bir kişiyim. Önce Tevrat’ı aldım, üç nüsha yazdım. Kimisinde ilavelerde bulundum, kimisinde eksiltmeler yaptım. Bunları alıp havraya götürdüm, benden satın alındı. Bu sefer İncil’i elime aldım, yine üç nüsha yazdım, kimisine ilavelerde bulundum, kimisinden eksilttim ve bunları kiliseye götürdüm. Bunlar da benden salın alındı. Bu sefer Kur’ân’ı aldım. Üç nüsha yazdım, bunların kimisini fazlalıklı yazdım, kimisini eksilttim. Bu mushafları alıp sahaflara götürdüm, bunlar mushafı sahife sahife çevirdiler. Bunlarda fazlalık ve eksiklik olduğunu görünce bir kenara fırlattılar ve satın almadılar. Böylelikle bunun korunmuş bir kitap olduğunu anladım. İşte İslâm’a girişimin sebebi bu oldu.

Yahya b. Ekseni dedi ki: Ben o yıl hacca gittim, Süfyan b. Uyeyne ile karşılaştım. Ben ona bu olayı nakledince, bana şöyle dedi: Yüce Allah’ın kitabında zaten bunu tasdik eden âyetler vardır. Bu sefer: Nerede diye sordum, O, bana şu cevabı verdi: Şanı yüce Allah’ın, Tevrat ve İncil hakkında:

“Allah’ın kitabını korumaları istendiğinden..,”(el-Mâide, 5/44) âyetiyle Allah bu kitapları korumalarını kendilerinden istemişti. Yine yüce Allah; “Şüphe yok ki o Zikri Biz indirdik, onu koruyacak olan elbette Biziz” diye buyurmaktadır. Yüce Allah bu kitabı bizim için korudu ve o bakımdan zayi olmadı.

Denildiğine göre: “Onu koruyacak olan elbette Biziz” âyetindeki zamir, Mulummed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a aittir. Yani Bfz onu, Bize yalan uydurmasına, yahut Bize ona olmadık şeyleri söylemeye karşı onu koruruz. Veya ona bir tuzak hazırlanmasına, yahut öldürülmesine karşı onu koruyacak olan elbette Biziz. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Allah seni insanlardan koruyacaktır” (el-Mâide, 5/44) âyetidir.

Biz’in mübteda olarak ref mahallinde olması, İndirdik”in de haber olması mümkündür, Cümle de Şüphe yok ki”nin haberidir. Bununla birlikte “Biz” anlamındaki zamirin; in ismini te’kfd ile nasb mahallinde olması ve fasıla olmaması da mümkündür. Çünkü ondan sonraki ifade marif’e değil bir cümledir. Cümleler ise nekirelere sıfat olmazlar. Çünkü onlar da nekire hükmündedırler.

Hicr 8

Biz melekleri ancak hak ile indiririz. O zaman da onlara mühlet verilmiş olmaz.

Diyanet Vakfı
Biz melekleri ancak hak ile indiririz. O zaman onlara mühlet verilmez.

Kurtubi Tefsiri
Biz, melekleri ancak hak ile indiririz. O zaman da kendilerine mühlet verilmez.

Hafs, Hamza ve el-Kisaî,

“Biz o melekleri ancak hak ile indiririz” şeklinde okumuşlar ve Ebû Ubeyd de bu okuyuşu tercih etmiştir. Ebû Bekir ve el-Mufaddal ise; Melekler ancak… indirilir” diye okumuşlar, diğerleri ise; Melekler ancak… iner” diye okumuşlardır. Bunun takdiri; İner” şeklinde iki “te” ile olup hafiflik olsun diye “te’lerden birisi hazfedilmiştir. el-Bezzî ise, bu iki “te” ile okumuş, Ebû Hatim de yüce Allah’ın:

“Onda melekler ve ruh… iner de iner” (el-Kadr, 97/4) âyetini nazar-ı itibara alarak bu kıraati tercih etmiştir.

“Ancak hak ile” ancak Kur’ân ile anlamındadır, Mücahid’den, risalet ile diye de açıkladığı rivâyet edilmiştir. el-Hasen de: Îman etmeyecek olurlarsa, ancak azâb ile indiririz, diye açıklamıştır.

“O zaman da kendilerine mühlet verilmez.” Yani, melekler onları helâk etmek için inecek olurlarsa, onlara mühlet verilmez ve her hangi birtevbeleride kabul olunmaz

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir; Eğer melekler senin lehineşahidliketmek üzere inecek olsalar ve bundan sonra da bunlar inkâr edecek olurlarsa, artık onlara mühlet verilmez. O zaman”ım aslı dır. Aradaki hemze ağır geldiğinden dolayı hazfedilmiştir.

Hicr 7

Melekleri bize getirmeliydin, eğer doğru söyleyenlerden isen.

Diyanet Vakfı
«Eğer doğru söyleyenlerden idiysen, bize melekleri getirmeliydin.»

Kurtubi Tefsiri
“Doğru söyleyenlerden İsen bize melekler getirmeli değil misin?”

Bu sözleri Kureyş kâfirleri Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a lay yollu söylemişlerdir. Sonra ondan doğruluğuna delil teşkil etsin diye melekleri de getirmesini istemişlerdir.

“… meli değil mî” âyeti da; edatları gibi fiili işlemeye teşviktir. el-Ferrâ’: daki “mim” “levlâ” daki “lâm”dan bedeldir, der.

Bir şeyi istilâ etti” ile aynı anlamdaki: Onu istilâ etti” ifadeleri de bunun gibidir, Onunla arkadaşlık ettim” ile O benim arkadaşımdır” ifadeleri de böyledir. Buna göre “…meli değil mi” anlamındaki bu edatın haber anlamında olması mümkündür. Mesela; Zeyd olmasaydı Amr vururdu” demek gibi- el-Kisaî de der ki: Haberde de soruda da; ile aynı şeylerdir.

İbn Mukbil der ki:

“Haya olmasaydı, din de olmasaydı taşıdığınız bazı kusurlarınızdan dolayı

Elbetteki ayıplardım sizi; siz beni tek gözüm görmüyor diye ayıpladığınız için.”

Görüldüğü gibi İbn Mukbil burada; : Olmasaydı” demek istemiştir. en-Nehhâs da; edatlarının aynı anlamı ifade ettiğini nakletmektedir. Dil bilginleri de buna delil olarak şu beyiti zikrederler:

“Ey hantal herifin oğulları! Sizler yaşlı develeri kesmeyi en şerefli işiniz olarak saymaktasınız.

Başına, miğfer geçirmiş, silahlarını kuşanıp zırhını giyinmiş kimseleri saymanız gerekmez miydi?”

Burada şairin kullandığı; “…mez miydi” anlamı verilen edat, aynı anlamdadır,

Hicr 6

Dediler ki: Ey kendisine zikir indirilen, muhakkak ki sen delisin.

Diyanet Vakfı
Dediler ki: «Ey kendisine Kuran indirilen (Muhammed)! Sen mutlaka bir mecnunsun!»

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Ey kendisine Zikr (Kuran) indirilen kişi! Mutlaka sen bir delisin.

Hicr 5

Hiçbir ümmet ecelini ne öne alır ne de geri bırakır.

Diyanet Vakfı
Hiçbir millet, ecelinin önüne geçemez, ve onu geciktiremez.

Kurtubi Tefsiri
Hiç bir ümmet ne ecelinin önüne geçebilir, ne de geciktirebilir.

Bu âyeti kerimedeki; sıladır. Kimse bana gelmedi,” demeye benzer.

Âyetin anlamı şudur: Hiç bir ümmel kendi ecelini aşarak ona bir şey ekleyemez ve ondan önce de va’desİ dolmuş gibi yok olmaz. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetleridir:

“O ecelleri gelince ne bir an geri bırakabilirler, ne de ileri alabilirler.” (el-A’râf, 7/34)

Hicr 4

Biz hiçbir beldeyi helak etmedik ki, onun için bilinen bir yazı olmasın.

Diyanet Vakfı
Helak ettiğimiz hiçbir ülke yoktur ki hakkında (bizce) bilinen bir yazgı olmasın.

Kurtubi Tefsiri
Biz, belli bir yazısı olmaksızın hiçbir kasabayı helâk etmedik

Yani, Levh-i Mahfuzda kendileri için yazılmış belli bir va’delerİ olmaksızın hiç bir ahaliyi helâk etmedik.

Hicr 3

Bırak onları, yesinler, faydalansınlar, onları ümit oyalasın. Yakında bileceklerdir.

Diyanet Vakfı
Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş ümit onları oyalayadursun. (Kötü sonucu) yakında bilecekler!

Kurtubi Tefsiri
Bırak onları, yesinler, faydalansınlar, emel onları oyalayadursun. Yakında bileceklerdir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Yakında Bileceklerdir:

Yüce Allah’ın:

“Bırak onları, yesinler faydalansınlar” âyeti, onlara yönelik bir tehdittir.

“Emel onları oyalayadursun” itaatten alıkoysun. Çünkü; Filan şeyden onu alıkoydu” tabiri kullanılır. Ziyadesiz olarak da; O şeyden oyalandı, oyalanır” denilir.

“Yakında” kıyâmet gününü görüp de yaptıklarının vebalini tadacaklarında

“bileceklerdir.”

Bu âyet-i kerîme kılıç ile (cihadı emreden âyetle) nesh edilmiştir.

2. Tûl-i Emel:

el-Bezzâr’ın Müsned’inde Enes’den şöyle nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Dört şey bedbahtlıkdandır. Gözün donması (Allah korkusuyla yaş akıtmaması), kalbin katılaşması, tûl-i emel ve dünyaya tutkunluk.”

Tûl-i emel, şifasız bir hastalıktır. Müzmin bir yaradır. Böyle bir hastalık kalpte yer elti mi, artık kalp bozulur, tedavisi son derece güçleşir.”Hastalık ondan bir türlü ayrılmaz, ilacın ona bir faydası olmaz. Doktorlar çaresiz kalır, hukemâ ve ulemâ onun iyileşeceğinden yana ümit keserler.

Emel’in gerçek mahiyeti dünya tutkunluğu ve dünyaya dört elle sarılmak, dünyayı sevmek, âhiretten yüz çevirmektir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyunılduğu rivâyet edilmiştir: “Bu ümmetin ilkleri yakın ve zühd ile kurtulmuştur. Sonrakileri ise, cimrilik ve emel ile helâk olacaktır.” Taberanî. el-Mu’cemnu’l-Evsat, VII. 316: el-Beyhakî. Şuabu’l îman, VII. 345.

Ebû’d-Derdâ (radıyallahü anh)’dan Dimaşk mescidi merdivenlerinde ayağa kalkıp şöyle dediği rivâyet olunur: Ey Dimaşklılar, size samimiyetle öğüt veren bir kardeşinizin sözlerini dinlemez misiniz? Gerçek şu ki, sizden öncekiler çokça mal toplarlar, yüksek binalar yaparlar ve uzun emellere sahip bulunuyorlardı. Şimdi onların toplulukları darmadağın oldu. binaları medara döndü ve emelleri de bir aldanış oldu, İşte Âd kavmi; insan sayısıyla, servetlerimle, atlarıyla, askerleriyle ülkeyi doldurmuş taşıyorlardı. Peki, bugün onların geriye bıraktıkları miraslarının tamamını benden iki dirheme olsun kim satın ahr? Bu sözlerinden sonra şu beyitleri okudu:

“Ey kendisinden çok uzaklarda olsa dahi bir çok emeller besleyen

Ve bunların en uzakta olanına dahi ulaşacağını iddia eden kişi!

Yazık sana! Hiç umduğunu elde edebilir misin ki?

Bunların en yakın olanına dahi kavuşacağından yana bir umudun yok.”

el-Hasen der ki: Emelini uzun tutan kişi, mutlaka amellerini kötü işler Gerçekten de doğru söylemiştir. Allah razı olsun ondan. Çünkü emel, amele karşı bir tembellik verir, bir gevşeklik ve bir ağırlık doğurur. Bunun arkasından insana bir şeylerle uğraşır gibi gelir, tembellikler ortaya çıkar. Kişi yere mıhlanır kalır, hevaya meyleder. Bu, gözle görülmüş bir husustur. Bunun ayrıca açıklanmasına bu iddiada bulunandan delil istemeye gerek yoktur. Nitekim, emelin kısa tutulması da kişiyi amele iter, elini çabuk tutmaya götürür ve hayırlı amellerde yarışmaya teşvik eder.

Hicr 2

Kâfir olanlar, keşke Müslüman olsalardı diye temenni edecekleri vakit olur.

Diyanet Vakfı
İnkar edenler zaman zaman, keşke biz de müslüman olsaydık, diye arzu ederler.

Kurtubi Tefsiri
O inkâr edenler, keşke müslüman olsaymışlar diye temenni edeceklerdir.

Bu âyetteki;

“Keşke” fiilin başına gelmez. Ondan sonra gelen; fiilin başına girmesini sağlar.

Buna göre, Zeyd belki kalkmıştır, Zeyd belki kalkar1 denilir. Buradaki “rmmn “bir şey” anlamında belirsiz bir isim; “temenni edecekler” anlamındaki lâfız da onun sıfatı olabilir, Yani, inkâr eden kişi nice şeyi… temenni edecektir anlamında olur.

Nâfi, Keşke” lâfzının “bejini şeddesin, diğerleri ise şeddeli okumuşlardır. Bu iki ayrı söyleyiştir. Ebû Hatim der ki: Hicazlılar bu edatın “be”sini şeddesin okurlar. Şair de der ki:

“Busrâ dolaylarında keskin bir kılıçla nice darbe ve nice

Oldukça geniş açılmış mızrak yarası…”

Temim, Kays ve Rabîa ise bunu şeddeli okurlar. Ayrıca bu edatın, şekillerinde “be” harfinin şeddeli ve şeddesi kullanıldığı da olmuştur.

Aslolan bu edatın az şeyler hakkında kullanılmasıdır. Bununla birlikte çok şeyler hakkında kullanıldığı da olur. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Kâfirler birçok defa keşke müslüman olsaymışlar dîye temenni edeceklerdir. Bu açıklamayı da Kûfeliler yapmıştır. Şairin şu beyiti de bu kabildendir:

“Şunu bil ki, göz belki pek çok vakit sana bakış bağışlamıştır (bakmıştır).

Fakat nihayet bunun da senden yana bir fayda sağlaması söz konusu değildir.”

Bazı âlimler de burada bu edatın azlık bildirmek için kullanıldığını söylemiştir. Çünkü onlar bu sözleri her yerde değil, bazı yerlerde söyleyeceklerdir. Bunun sebebi ise azap ile uğraşacak olmalarıdır, Doğrusunu da en iyi bilen Allah’tır.

Burada Keşke… diye temenni edeceklerdir” ifadesinin, fiilen gerçekleşmiş olaylar hakkında kullanılmış olmakla birlikte (meydana gelecek olan hakkında kullanılması), verilen bu va’din doğruluğundan dolayıdır. Âdeta olmuş ve gözle görülmüş gibidir.

Taberânî Ebû’l-Kasım, Câbir b. Abdullah’tan şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Benim ümmetimden bazı kimseler cehenneme günahları sebebiyle girecekler ve Allah’ın, orada kalmalarını dilediği kadar bir süre orada kalacaklardır. Sonra müşrikler onları ayıplayarak: (Dünyada iken.) sizin bize muhalefetiniz, tasdikiniz ve imanınız gibi hususların size bir fayda sağladığını görmüyoruz diyecekler. Bunun üzerine yüce Allah, cehennemden çıkarmadık hiçbir muvahhid bırakmayacaktır.” Daha sonra. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“O inkâr edenler keşke müslüman olsaymışlar diye temenni edeceklerdir” âyetini okudu. Taberanî, el-Mu’cemu’l-Evsat, VI, 68; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 379’da bu hadisi, kaydettikten sonra şunları söylemektedir; “tâbirden farklı ifadelerle bu manada başka rivâyetleri Sahihte yer almıştır, Taberânî bunu el-Evsaf’da rivâyet etmiş olup ravîleri -Bessâın es-Sayrafî dışında- sahih râvilerindendir Bess:lın dil güvenilir birisidir. Ayrıca aynı manada Ebû Said el-Hudri yoluyla gelen daha ıderriutlı bir rıvıyet için bk. VIII, 50-51

el-Hasen der ki: Müşrikler, müslümanların. cennece girdiklerini, kendilerinin de kaldıkları yerin cehennem olduğunu görecekleri vakit, keşke müslüman olsaydık diye temenni edeceklerdir.

ed-Dahhak da der ki: Bu temenni, dünyada iken hidâyet ile sapıklığı birbirinden açık seçik bir şekilde ayırd edip bunu görebilecekleri halde (canlarının alınması halinde) tahakkuk edecektir.

Mü’minlerin oldukça şerefli ikramlara mazhar olduklarını, kâfirlerin de zelil olduklarını görecekleri sırada, kıyâmette olacağı da söylenmiştir.

Hicr 1

Elif Lâm Râ. Bunlar Kitab’ın ve apaçık bir Kur’an’ın ayetleridir.

Diyanet Vakfı
Elif. Lam. Ra. Bunlar Kitabın ve apaçık bir Kuranın ayetleridir.

Kurtubi Tefsiri
Elif, Lâm, Râ. Bunlar kitabın ve açık açık anlatan Kurân’ın âyetleridir.

Bunun anlamına dair açıklamalar daha önceden (Yûnus, 10/1. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Burada sözü edilen

“kitab” ile ilgili olarak, bunun bundan önce indirilmiş bulunan Tevrat ve İncil gibi kitaplar hakkında cins isim olup burada el-Kitabu’l-MÜbîn (açık açık anlatan Kur’ân-i Kerîm) ile birlikte sözkonusu edildikleri söylendiği gibi-

“kitab”ın Kur’ân-ı Kerîm olduğu ve onun her iki adının da bir arada zikredilmiş olduğu da söylenmiştir.

İbrahim 52

Bu, insanlar için bir bildiridir. Onunla uyarılsınlar, yalnız tek bir ilah olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar.

Diyanet Vakfı
İşte bu (Kuran), kendisiyle uyarılsınlar, Allahın ancak bir tek Tanrı olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara (gönderilmiş) bir bildiridir.

Kurtubi Tefsiri
İşte bu, İnsanlara bir bildiridir. Onunla uyarüsınlar, O’nun ancak bir tek İlâh olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri de iyice öğüt alsınlar diye.

“İşte bu insanlara bir bildiridir.” Yani bizim sana bu indirdiğimiz bir tebliğ ve bir öğüttür.

“Onunla uyarılsınlar” yüce Allah’ın cezası ile korkutulsunlar… diye.

” Uyanlsınlar” âyeti “ya” harfi ile “zel” harfi üstün olarak da okunmuştur. ifadesi, bir şeyi bilip de onun için gerekli hazırlıkları yaptığını anlatmak için kullanılır. Ancak aynı kökten mastarım kullanmazlar. Tıpkı; “Umulur ki, değildir” lâfızlarından mastar kullanmadıkları gibi. Âdeta ile birlikte fiili kullanmakla mastara ihtiyaç duymamışlar gibi. Mesela; “O şeyi bilmem, beni. memnun etti” demek gibi.

“Onun ancak bir tek ilâh olduğunu bilsinler” Yüce Allah’ın ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler ile vahdaniyetini bilsinler

“ve akıl sahipleri de iyice öğüt alsınlar.” Akıl sahipleri gereken İbreti ve öğüdü çıkarsınlar

“diye.”

” Uyarılsınlar, bilsinler, öğüt alsınlar” âyetindeki “lâm” harfleri hazfedilmiş bir kelimeye taalluk etmektedir. İfade; Biz bu kitabı bunun için indirdik” takdirindedir.

Yeman b. Riâd bu âyet-i kerîmenin Ebû Bekir es-Sıddık (radıyallahü anh) hakkında indiğini rivâyet etmektedir. Birisine: Allah’ın Kitabının mahiyetini açıklayan bir âyetler mıdır? diye sorulmuş. O da: Evet, diye cevap vermiş. Nerededir bu âyet? diye sorulunca, yüce Allah’ın:

“İşte bu, insanlara bir bildiridir, onunla uyardsınlar…” âyetini sonuna kadar okuyarak cevap vermiştir.

İbrahim 51

Ki Allah, her nefse kazandığının karşılığını versin. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.

Diyanet Vakfı
Allah herkese kazandığının karşılığını vermek için (onları diriltecektir.) Kuşkusuz Allah, hesabı çabuk görendir.

Kurtubi Tefsiri
Allah herkese kazandığının cezasını versin diye. Şüphe yok ki Allah hesabı çabucak görendir.

“Allah herkese kazandığının cezasını” kazandığının karşılığını

“versin diye. Şüphe yok ki Allah hesabı çabucak görendir.” Buna dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.

İbrahim 50

Elbiseleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplar.

Diyanet Vakfı
Onların gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş bürümektedir.

Kurtubi Tefsiri
Gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplayacaktır.

“Gömlekleri katrandandır.” Âyet-i kerîmedeki “serâbil” kelimesi İbn Düreyd ve başkaları tarafından “gömlekler” diye açıklanmıştır. Bunun tekili de “sirbâl” şeklindedir. Fiili; “Ben gömlek giyindim” ile; “Başkasına gömlek giydirdim” şeklinde kullanılır. Kâb b. Malik de der ki:

“Savaşta size karşı peygamber etrafında Davud’un dokuduğu

Zırhlardan üzerlerinde gömlekler bulunan bir topluluk çıkacaktır.”

“Katrandan” ifadesi ile develere sürülen katran kastedilmektedir. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır. Böylesi ateşin onları daha ileri derecede yakmasını sağlar. Sahih hadiste belirtildiğine göre ölü için ağıt yakan kadın eğer ölümünden önce tevbe etmeyecek olursa, kıyâmet gününde üzerinde katrandan bir gömlek ve uyuzdan (her tarafını kaşınması anlamında da) bir örtü ile kabrinden kaldırılacaktır. Müslim, Cenaiz 29; İbn Mâce, Cenâiz 51; Müsned, V, 342-343.

Hammâd’dan rivâyet edildiğine göre ilim adamları bundan kasıt bakırdır, demişlerdir. Îsa b. Ömer; şeklinde “kaf’ harfini üstün, “ti” harfini de sakin olarak okumuştur. Üçüncü bir kıraat ise “kaf” harfini esreli, “ti” harfi de sakin şeklindedir. Ebû’l-Necm’in şu beyiti de bu şekildedir:

“Simsiyah birisidir, sanki ondan sızan ter,

Ona kıtran ve kıldan elbise giydirmiş gibidir.”

Dördüncü bir kıraat de; şeklindedir. Bu kıraat ise İbn Abbâs, Ebû Hüreyre, İkrime, Saîd b. Cübeyr ve Ya’kub’dan rivâyet edilmiştir. “Kıtr” ise eritilmiş bakır ve sarı bakır demektir. Yüce Allah’ın:

“Getirin bana, üzerine erimiş bakır dökeyim” (el-Kehf, 18/96) âyeti buradan gelmektedir. -Dördüncü kıraatteki kıtr’dan sonraki ikinci kelime olan; Sıcaklığının en ileri derecesine varmış olan, demektir. Yüce Allah’ın: ” Ve son derece sıcak bir su arasında…” (er-Rahmân, 55/44) âyeti da buradan gelmektedir.

“Yüzlerini de ateş kaplayacaktır.” Yani yüzlerine ateş vurulacak ve tamamen onları örtecektir.

İbrahim 49

O gün suçluları, zincirlere vurulmuş halde görürsün.

Diyanet Vakfı
O gün, günahkarların zincire vurulmuş olduğunu görürsün.

Kurtubi Tefsiri
O gün günahkârları bukağılara vurulmuş olarak görürsün.

“O gün” kıyâmet günü

“günahkârları” müşrikleri

“bukağılara vurulmuş olarak görürsün.” Bukağılar anlamı verilen; “Gerek boyuna, gerekse ayağa vurulan zincirler” olup bunun tekili; şeklinde gelir. ise, onu zincire vurdum demek olur, ismi de; şeklinde gelir. Bu işin çoklukla yapıldığını anlatmak istersek; denilir. Amr b. Külsûm der ki:

“Onlar talan edilen şeylerle, esir alınan çoluk-çocuklarla geri döndüler,

Biz de zincire vurulmuş hükümdarlar ile geri döndük.”

Şair Hassan da şöyle demektedir:

“Zinciri bağlanan, esir alınan herbir kartal ki

O hoş olmayan (Savaş) ile karşı karşıya kaldığında (korunması gerekenleri) himaye eder.”

“Ona verdim” anlamındadır.

Bir diğer görüşe göre; “Zincir vurmak” hakkında kullanıldığı gibi, vermek hakkında da kullanılır. Şair Nâbiğa da şöyle demiştir:

“Ey kötülenmeyi haketmeyecek bir iş yapmayasıca,

ben ihsanda bulunmayı tariz yoluyla ifade etmiyorum.”

Burada; “İhsan etmek, vermek” demektir. Çünkü ihsan da kişiyi âdeta zincire vurur ve köleleştirir. Ebû’t-Tayyib de şöyle demiştir:

“Ve ben kendimi sana duyduğum sevgi dolayısıyla, sana yakın bir yerde zincire vurdum,

Kim ihsanı kendisine vurulan bir zincir gibi bulursa, o da kendisini zincire bağlar.”

Denildiğine göre herbir kâfir, bir şeytan ile birlikte aynı zincire vurulacaktır. Yüce Allah’ın şu âyeti da buna açıklık getirmektedir:

“Toplayınız zulmedenleri ve onlara eş olanları…” (es-Sâffât, 37/22) Bununla onlarla birlikte aynı zincire vurulacak şeytanları kastetmektedir.

Bir diğer açıklamaya göre, burada söz konusu edilenler kâfirlerdir. Dünya hayatında iken masiyetler üzere bir araya geldikleri gibi kıyâmet gününde de zincirlere birlikte vurulacak ve bir araya getirileceklerdir.

İbrahim 48

O gün yer, başka bir yerle, gökler de başka göklerle değiştirilir. Ve hepsi, tek olan, kahredici olan Allah’ın huzuruna çıkarlar.

Diyanet Vakfı
Yer başka bir yer, gökler de (başka gökler) haline getirildiği, (insanlar) bir ve gücüne karşı durulamaz olan Allahın huzuruna çıktıkları gün (Allah bütün zalimlerin cezasını verecektir).

Kurtubi Tefsiri
O gün yer başka bir yerle değiştirilecektir, gökler de. Bir olan, Kahhâr olan Allah’ın huzurunda toplanacaklardır.

“O gün yer başka bir yerfe değiştirilecektir.” Yani sen yerin başka bir yerle değiştirileceği günü hatırla. Buna göre bu âyet, bundan önceki âyetlerle alakalıdır. Bunun yüce Allah’ın:

“Hesabın görüleceği gün” (14/41. âyet) âyetinin sıfatı olduğu da söylenmiştir.

Yerin başka bir yerle değiştirilmesi hususunda farklı görüşler vardır. Pek çok kimse şöyle demektedir: Yerin başkasıyla değiştirilmesi, niteliklerinin değiştirilmesinden, tümseklerinin düzeltilip dağlarının sallallahü aleyhi ve sellemrulmasından ve kara bölümünün de uzatılıp genişletilmesinden ibarettir. Bu açıklamayı İbn Mes’ûd (radıyallahü anh) da rivâyet edip, İbn Mâce de bunu Sünen’inde zikretmiştir. İbn Mâce, Fiten 33; Müsned, 1, 375. İbnu’l-Mübarek de bunu Şehr b. Havşeb yoluyla nakledilen hadiste zikretmektedir. Şehr dedi ki; Bana İbn Abbâs anlattı, dedi ki; Kıyâmet günü olduğunda yeryüzü bir derinin uzatılması gibi uzatılır ve genişliğine şu kadar, şu kadar ilave edilir… diyerek hadisin geri kalan bölümlerini zikretti.

Bu hadis Ebû Hüreyre yoluyla merfu olarak da rivâyet edilmiştir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yer başka bir yer ile değiştirilecektir. (Allah) onu yayar ve tıpkı Ukaz panayırında satılan deriler gibi açar. Orada ne bir eğrilik, ne bir pürüz görürsün. Sonra yüce Allah bütün insanları bir sarsıntı ile sarsar, ansızın onlar ikincisinde İlkindeki yerlerini andıran şekilde yer alırlar. Yerin içinde bulunan içine girer, üstünde olan da üstüne çıkar.” Bunu da el-Ğaznevî zikretmektedir.

Semanın değiştirilmesi ise oradaki güneşin ve ayın tortop edilip dürülmesi, yıldızlarının dağılmasıdır. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Semanın değişmesinden kastın, farklı hallerde olduğu da söylenmiştir. Bir seferinde erimiş maden gibi, bir seferinde de yağ tortusu gibi olacaktır. Bunu da İbnul Enbarî nakletmiştir. Biz bu hususu “et-Tezkire” adlı eserimizde etraflı açıklamalarıyla söz konusu ettiğimiz gibi, bu konudaki ilim adamlarının görüşlerini de kaydettik. Sahih olan ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den sabit olduğuna göre, bu yerin tamamiyle yok edilmesidir. Çünkü Müslim, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın azadlısı Sevbân’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın yanında bulunuyordum. Yahudi âlimlerinden bir alîm onun yanına gelip, es-selamu aleykum, dedi ve hadisin geri kalan bölümlerini zikretti. Bu hadiste şu ifadeler de yer almakladır: Yahudi dedi ki: Bu yer başka bir yerle, gökler de başkalarıyla değiştirileceği vakit insanlar nerede olacaktır? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)da: “Köprünün (Sırat köprüsünün) beri tarafında karanlık içerisinde” diye buyurmuştur. Sonra da hadisin geri kalan bölümü zikredilmektedir. Müslim, Hayz 34

Yine Müslim, Hazret-i Âişe’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a yüce Allah’ın:

“O gün yer başka bir yerle değiştirilecektir, gökler de” âyeti hakkında sorularak, o gün insanlar nerede olacaktır? denildi. O: “Sırat’ın üzerinde” diye cevap verdi. Müslim, Sıfâtu’l-Münâfîkin, 29. Soranın Hazret-i Âişe olduğu belirtilmektedir. Bu hadisi İbn Mâce de aynen Müslim’in senediyle rivâyet etmiştir. İbn Mâce, Zühd 33

Tirmizî de Hazret-i Âişe’den bu hadisi rivâyet etmekte ve bu soruyu soranın Hazret-i Âişe olduğunu belirtmektedir. Ayrıca Tirmizî: Bu hasen, sahih bir hadistir demiştir.” Tirmizî, Tefsir 14. sûre 5. Aynı hadis ayrıca; Dârimi, Rikaak 88; Müsned, VI, 35’de kayd edilmektedir. İste bu hadisler göklerin ve yerin değiştirileceklerini ve bunların ortadan kaldırılacaklarım, Allah’ın başka bir arzı yaratacağını açıkça ifade etmektedir. İşte İnsanlar önce Köprü’nün üzerinde, sonra bu yer üzerinde olacaklardır.

Yine Müslim’in, Sahih’inde Sehl b. Sa’d’dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kıyâmet gününde insanlar, üzerinde hiçbir kimsenin herhangi bir alameti olmaksızın bembeyaz, un gibi, beyaza çalan renkli bir arz üzerinde haşredileceklerdir.” Buhâri, Rikaak 44; Müslim, Sıfâtu’l-Münâfikîn 28.

Câbir de der ki: Ben Ebû Cafer Muhammed b. Ali’ye yüce Allah’ın:

“O gün yer başka bir yerle değiştirilecektir” âyeti hakkında sordum da şöyle dedi: Yer o gün bir ekmek parçasına dönüştürülecektir ki, Kıyâmet gününde bütün insanlar ondan yiyeceklerdir. Sonra yüce Allah’ın:

“Onları yemek yemez bir ceset de kılmadık” (el-Enbiyâ, 21/8) âyetini okudu.

İbn Mes’ûd da der ki: Bu yer başka bir yer ile değiştirilecektir. O yer gümüş gibi olacak, üzerinde bir tek günah dahi işlenmemiş olacaktır.

İbn Abbâs da der ki: Beyaz gümüşten bir yer ile değiştirilecektir. Ali (radıyallahü anh) der ki: O gün yer gümüşten bir yer ile değiştirilecek, semâ da altından bir sema ile değiştirilecektir. İşte bu, bizzat varlıklarının değiştirileceğini göstermektedir. Bu da bu konuda yeterli bir açıklamadır.

“Bir olan, Kahhâr olan Allah’ın huzurunda toplanacaklardır.” Yani kabirlerinden çıkarak, O’nun huzurunda bir araya geleceklerdir. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

İbrahim 47

Sakın Allah’ın, peygamberlerine olan vaadine ters davranacağını sanma. Şüphesiz Allah güçlüdür, intikam sahibidir.

Diyanet Vakfı
O halde, sakın Allahın peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma! Çünkü Allah mutlak üstündür, kimsenin yaptığını yanına bırakmaz.

Kurtubi Tefsiri
Öyleyse sakın Allah’ın peygamberlerine olan va’dinden cayacağını zannetme! Şüphesiz ki Allah mutlak galibtir, intikam sahibidir.

“Öyleyse sakın Allah’ın peygamberlerine olan va’dinden cayacağını zannetme!” âyetinde yüce Allah’ın ismi ile; “Cayacağı” kelimeleri

“zannetme” anlamındaki fiilin mef’ûlleri, “peygamberlerine” anlamındaki kelime ise “va’dî” kelimesinin mef’ûlüdür ve bu şekliyle mastarın amel etmesi esasına göredir. Âyetin anlamı da: O, peygamberlerine verdiği va’dini değiştirmez, caymaz, demektir. Şair de der ki:

“Sen öküzü (aşırı sıcaktan) orada başını gölgeye doğru sokmuş görürsün,

Bedeninin diğer bölümü ise tümüyle güneşe karşı açıktır.”

el-Kutebî der ki: Bu âyet sonradan gelen ifadelerin açıklık kazandırdığı mukaddem ile takdimin açıklık kazandırdığı muahhar ifadelerdendir. O bakımdan ister; “Peygamberlerine va’dinden cayıcı” de, istersen de; de, aynı şeydir.

“Şüphesiz Allah mutlak galibtir. İntikam sahibidir.” İntikam alandır. Yüce Allah’ın güzel isimlerinden birisi de “el-Muntakim: intikam alıcı”dır. Biz bunu: “el-Kitâbu’l-Esnâ fî Şerhi Esmâi’Hahi’l-Hüsnâ” adlı eserimizde açıklamış bulunuyoruz.

İbrahim 46

Onlar tuzaklarını kurdular. Fakat tuzakları Allah katındadır. Dağları yerinden oynatacak olsa bile, onların tuzağı yok değildir.

Diyanet Vakfı
Hilelerinin cezası Allah katında (malum) iken, onlar, tuzaklarını kurmuşlardı. Halbuki onların hileleriyle dağlar yerinden gidecek değildi!

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten onlar tuzaklarını kurmuşlardı. Onların tuzaklarının cezası Allah katındadır. Hem onların tuzakları dağları yerinden oynatamaz ki.

“Gerçekten onlar tuzaklarını kurmuşlardı.” İbn Abbâs ve diğerlerinden nakledildiğine göre Allah’a ortak koşmak, peygamberleri yalanlamak ve inatlaşmak suretiyle…

“Onların tuzaklarının cezası Allah katındadır. Hem onların tuzakları dağları yerinden oynatamaz ki” mealindeki âyetteki; edatı, anlamındadır. Yani onların kurdukfan tuzakların zayıflığı ve gevşekliği dolayısıyla bu tuzakları dağlan yerinden oynatabilecek değildi. Kur’ân-ı Kerîm’de nın; olumsuz edatı olarak; nın anlamına geldiği beş yer vardır:

1- Bu âyet-i kerîme.

2- “Sana indirdiğimizden şüphede isen -ki sen değilsin.-” (Yûnus, 10/94 Bk. bu âyetin Kurtubî’deki tefsiri)

3- “Eğer biz eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımızdan edinirdik. Fakat biz (bunu) yapanlar değiliz.” (el-Enbiyâ, 21/17)

4- “De ki: Rahmân’ın eğer bir evladı olsaydı -ki yoktur anlamında-” (ez-Zuhruf, 43/81)

5- “Yemin olsun size vermediğimiz imkanları onlara vermiş idik.” (el-Ahkaf, 46/26)

Büyük çoğunluk (cemaat) buradaki; şeklinde “nun” ile okumuşlardır. Amr b. Ali, İbn Mes’ûd ve Ubeyy ise; diye “dal” harfi ile okumuşlardır. Âyetin anlamı o zaman şöyle olur: Hem onların tuzakları dağlan yerinden oynatacak dereceye yaklaşamaz ki.

Genel kıraat; Yerinden oynatma, şeklinde “lâm” harfini esreli olarak red ve inkâr anlamındaki “lâm” olmak üzere okumuşlardır. İkinci “lâm”ı da nasb ile okumuşlardır. İbn Muhaysın, İbn Cüreyc ve el-Kisaî ise birinci “lâm”ı ibtida lâm’ı olarak üstün, İkincisini de merfû’ olarak okumuşlardır.

Buna karşılık; da şeddelisinden muhaffef kabul edilmiştir. Böyle bir kıraat; onların hile ve tuzakları hayret edilecek kadar büyüktür, demektir. Yani onların hile ve tuzakları o kadar büyük idi ki, ondan dolayı dağlar dahi neredeyse yerinden oynayacaktı.

et-Taberî der ki: Ancak birinci kıraat tercih edilmiştir, çünkü dağlar için yerlerinden oynamak söz konusu olsaydı, sabit olmamaları gerekirdi. Ebû Bekr el-Enbarî der ki: Müslümanların benimsedikleri Mushaf’a karşı bize Ahmed b. el-Husayn’in naklettiği şu hadîs delil olamaz; Ahmed b. el-Husayn dedi ki: Bize Osman b. Ebi Şeybe anlattı: Bize Vekî’ b. el-Cerrâh anlattı. O İsrail’den, o Ebû İshak’tan, o Abdurrahman b. Danyal’dan dedi ki: Ben Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)ı şöyle derken dinledim; Zorbalardan bir zorba dedi ki: Ben göklerde kimin olduğunu bilmedikçe bu İşin ardını bırakmayacağım. Bunun üzerine kartal yavruları aldı, bunlara et yedirilmesini emretti. Nihayet bu yavrular güçlenip kasları da kuvvet kazanıp irileşince bu sefer iki kişinin sığabileceği kadar bir sandukanın yapılmasını emretti. O sandukanın içine de ucunda oldukça kırmızı bir etin yerleştirileceği bir sopa konulmasını, kartalların ayaklarının kazıklara sağlam bir şekilde bağlanmasını ve bunların da o sandukanın ayaklarına iyice bağlanmasını istedi. Sonra da kendisi ve arkadaşı bu sandukaya oturdu, kartalları da harekete geçirdi. Kartallar sopanın ucundaki eti görünce, onu almak istediler, böylelikle bu sandukanın da yükselmesini sağladılar ve yüce Allah’ın dilediği kadar yükseldiler. Zorba kişi arkadaşına: Şu sandukanın kapısını arala da bir bak, ne göreceksin? Adam: Dağları bir sinekmiş gibi görüyorum dedi, bu sefer kapıyı kapat dedi. Sonra yine Allah’ın dilediği kadar sanduka yükselmeye devam etti. Yine bu zorba kişi arkadaşına: Kapıyı arala da bir bak, ne görüyorsun? dedi. Bu sefer arkadaşı: Ben semadan başka hiçbir şey görmüyorum ve o da gittikçe bizden uzaklaşıyor. Bu sefer ucunda et bulunan sopayı aşağıya indir, dedi. O da bu sopayı aşağı indirince bu sefer kartallar da aşağı doğru uçmaya başladılar. Bu sanduka yere düştüğü vakit yıkılışının öyle bir sesi işitildi ki, bundan dolayı dağlar neredeyse yerlerinden oynayacaktı. Abdu’r-Rahmân dedi ki: Ben Ali (radıyallahü anh)’ı:

“Hem onların tuzakları dağları yerinden oynatamaz ki” anlamındaki âyette yer alan; ın birinci “lâm”‘ını üstün, ikincisini de ötreli okuduğunu işittim. Bu okuyuşa göre; “isterse onların tuzakları dağlan yerinden oynatacak kadar büyük olsun” anlamında olur.

Bu kıssanın Hazret-i Ali’den sahih olarak rivâyet edilmediği, bilhassa belirtilmiştir. (Meselâ bkz. İbn Atiyye, el-Muharraru’l-Veciz, X, 101)

es-Sa’lebî de bu haberi bu anlamıyla nakletmiş, sözü geçen bu zorba kişinin Rabbi hususunda Hazret-i İbrahim ile tartışan Nemrut olduğunu söylemiştir. İkrime der ki: Bu kişi ile beraber o sandukada tüyü bitmemiş bir çocuk vardı. Beraberinde bir de ok ve yay almıştı. Attığı ok, ona, kana bulanmış olarak düşcü, gösterilince de: İşte sen semadaki ilahın hakkından geldin, diye söyledi, İkrime der ki: Attığı ok semadaki bir balığın kanına bulanmıştı. Bu balık havada asılı duran bir denizden kendisini bu okun üzerine bırakmıştı.

Bu okun bir kuşa isabet ettiği de söylenmiştir. Daha sonra Nemrut arkadaşına ucunda et bulunan sopayı aşağı doğru indirmesini emretti. Kartallar bu sandukayı aşağı doğru indirdiler, dağlar bu sandukanın seslerini işitti, kartallar da bu sesi İşitti ve ürktü. Semadan onlara bir musibet geldiğini ve kıyâmetin koptuğunu zannettiler. İşte yüce Allah’ın:

“Hem onların tuzakları dağları yerinden oynatamaz ki” âyeti ile anlatılan budur.

el-Kuşeyrî der ki: Böyle bir şey dağlarda hayatın yaratılmasını kabul etmek suretiyle mümkündür,

el-Maverdî’nin de İbn Abbâs’tan naklettiğine göre Nemrud b. Ken’ân, Küfe topraklarından er-Res denilen kasabada bu kuleyi inşa etmiştir. Sözü geçen bu kulenin yüksekliği beşbinelli arşın, eni ise üçbinyirmi arşın idi. O bu kule ile kartallar sayesinde yükseldi. Semaya ulaşmanın imkânsız olduğunu öğrenince bu sefer bu kuleyi bir kale edindi. Aile halkını ve çocuklarını içinde korunmak üzere aldı. Ancak yüce Allah onun yaptığı bu binayı temellerinden yıktı ve kule üzerlerine yıkılarak hepsi helâk oldular. İşte yüce Allah’ın:

“Gerçekten onlar tuzaklarını kurmuşlardı” âyetinde anlatılan budur

Hileleri dolayısıyla yıkılacakları kastedilen dağlar hususunda da İki açıklama söz konusudur: Birisine göre kasıt yeryüzünün dağlarıdır, ikinci görüşe göre ise İslâm ve Kur’ân-ı Kerîm’dir. Çünkü İslâm’ın ve Kur’ân-ı Kerîm’in sebat ve sağlamlıkları, köklü oluşları dağlar gibidir.

Yine el-Kuşeyrî der ki:

“Onların tuzaklarının cezası Allah katandadır” âyeti şu demektir: O, bunu bilir ve bunun karşılığında onları cezalandıracaktır. Yahut da “onların tuzaklarının cezası Allah katındadır” anlamında olup muzaf hazfedilin iştir.

“Hem onların tuzakları dağları yerinden oynatamaz ki” âyetinde de “lâm” harfi esreli okunur. Yani onların bu tuzakları yüce Allah nezdinde herhangi bir etki ve herhangi bir ehemmiyete sahip değildi. Burada dağlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in durumuna dair bir misaldir.

Şöyle de açıklanmıştır: “Hem onların tuzakları’ kendi kanaatlerine göre “dağları yerinden oynatacaktır” ve böylelikle İslâm’ın çürütülmesinde etkili olacaktır, zannediyorlardı.

(……) âyeti birinci “lâm” harfi üstün, ikincisi ötreli olarak da okunmuştur. Yani onların giriştikleri tuzak dağlan yerinden oynatacak kadar büyüktür. Fakat Allah, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı buna karşı korumuştur. Bu anlamıyla yüce Allah’ın:

“Ve onlar büyük büyük hileler yaptılar, tuzaklar kurdular.” (Nûh, 71/22) âyetini andırmaktadır. Dağlar yerinden oynamaz,-fakat İbare yaptıkları işin büyüklüğünü ifade etmek kastıyla kullanıldığından böyle gelmiştir.

İbrahim 45

Kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl davrandığımız size belli oldu. Size örnekler de verdik.

Diyanet Vakfı
«(Sizden önce) kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl muamele ettiğimiz size apaçık belli oldu. Ve size misaller de verdik.»

Kurtubi Tefsiri
Hatta siz kendilerine zulmedenlerin yurtlarında yerleştiniz. Onlara neler yaptığımız da sizin için apaçık ortaya çıktı. Size bir çok misaller de gösterdik.

“Hatta siz kendilerine zulmedenlerin yurtlarında yerleştiniz. Onlara neler yaptığımız da sizin İçin apaçık ortaya çıktı. Size bir çok misaller de gösterdik.” Yani siz Semüd vb. gibilerinin yurtlarında yaşadınız. Bizim onlara neler yaptığımızı apaçık gördükten ve Kur’ân-ı Kerîm’de size bunca misalleri verdikten sonra niçin, onların meskenlerinden gereken ibretleri almadınız?

Ebû Abdu’r-Rahmân es-Sulemî; “Sizin İçin apaçık ortaya çıktı” anlamındaki âyeti baştaki “te” yerine “mm” harfi ile sondaki “nûn” harfini de cezm ile okumuştur; bu muzari bir fiil olmakla birlikte anlamı mazidir. (Ve size apaçık gösterdik, anlamındadır). Böylelikle yüce Allah’ın:

“Onlara neler yaptığımız da…” ifadesine uygun düşmüş olur. Ancak büyük çoğunluğun kıraati ise “te” iledir. Mana itibariyle bu da onun gibidir. Çünkü böyle bir şeyin onlar için açıkça ortaya çıkması, ancak yüce Allah’ın bunları onlara açıkça bildirmesiyle mümkün olur.

İbrahim 44

İnsanları, kendilerine azabın geleceği günle uyar. O zaman zulmedenler der ki: “Rabbimiz! Bizi yakın bir zamana kadar geciktir, çağrına uyalım, peygamberlere tâbi olalım.” Siz daha önce yok olmayacağınıza dair yemin etmemiş miydiniz?

Diyanet Vakfı
Kendilerine azabın geleceği, bu yüzden zalimlerin: «Ey Rabbimiz! Yakın bir müddete kadar bize süre ver de senin davetine uyalım ve peygamberlere tabi olalım» diyecekleri gün hakkında insanları uyar. (Onlara denilir ki:) «Daha önce, sizin için bir zeval olmadığına, yemin etmemiş miydiniz?»

Kurtubi Tefsiri
Sen insanları kendilerine o azâbın geleceği gün ile korkut Zâlimler şöyle diyecekler: “Rabbimiz, bizi yakın bir müddete kadar geciktir de Senin çağrını kabul edelim, peygamberlere uyalım.” Halbuki daha önce siz kendiniz için hiçbir zeval yoktur, diye yemin etmemiş miydiniz?

“Sen İnsanları” İbn Abbâs’ın dediğine göre Mekke ahalisini

“kendilerine o azâbın geleceği gün” kıyâmet günü

“ile korkut.” Yani bu günün geleceği ile onları korkut. Bugün de mükâfatın da verileceği bir gün olmakla birlikte, ondan özellikle

“azâb günü” diye söz edilmesi, ifadelerin isyankârlara tehdit mahiyetinde oluşundan dolayıdır.

“Zâlimler” o günde

“şöyle diyecekler: Rabbimiz, bizi yakın bir müddete kadar geciktir” süre ver. Bu ifadeleriyle yüce Allah’tan, âhirette hak apaçık ortaya çıkacağı vakit dünyaya döndürülmeyi isteyeceklerdir. ” … de senin” islâm’a yapılan

“çağrını kabul edelim, peygamberlere uyalım.”

Onlara şöyle cevab verilecek:

“Halbuki daha önce” dünya yurdunda iken

“siz kendiniz için hiçbir zeval yoktur, diye yemin etmemiş miydiniz?”

Mücahid der ki: Bu Kureyşlilerin, hiçbir şekilde diriltilmeyeceklerine dair yeminlerine işarettir. İbn Cüreyc de der ki: Bu, yüce Allah’ın şu âyetinde yaptıklarını naklettiği yeminlerine işarettir:

“Onlar var güçleriyle… ölecek kimseyi Allah diriltmez, dîye Allah’a yemin ettiler.” (en-Nahl, 16/38)

“Kendiniz için hiçbir zeval yoktur” âyeti ile ilgili olarak iki te’vil (yorum) yapılmıştır: Birisi sizin için dünyadan, âhirete geçiş söz konusu olmayacaktır. Yani öldükten sonra diriltilmeyecek ve haşredilmeyeceksiniz, anlamındadır. Bu Mücahid’in görüşüdür. İkincisine göre ise;

“kendiniz için hiçbir zeval yoktur” yani azâb söz konusu olmayacaktır, demektir,

el-Beyhakî, Muhammed b. Ka’b el-Kurazî’den şöyle dediğini nakletmektedir: Cehennem ehlinin beş duası olacaktır. Allah onların bu dualarından dördüne cevap verecektir. Beşincisini yaptıkları takdirde de artık bundan sonra ebediyyen konuşmayacaklardır.

Onlar şöyle diyecekler:

“Rabbimiz bizi iki kere öldürdün, iki kere de dirilttin. İşte günahlarımızı itiraf ettik. Artık çıkış için bir yol varmı?” (el-Mu’min, 40/11)

Yüce Allah da onlara:

“Bunun sebebi şudur: Bir olarak Allah’a dua edildiği vakit inkâr ediyordunuz. Eğer O’na ortak koşulsa îman ederdiniz. İşte hüküm çok yüce ve büyük olan Allah’ındır.” (el-Mu’mîn, 40/12) diye onlara cevap verecektir.

Daha sonra cehennemlikler şöyle diyecekler:

“Rabbimiz gördük, işittik. Artık bizi geri döndür, salih amel işleyelim. Gerçekten biz inandık.” (es-Secde, 32/12)

Yüce Allah da kendilerine şöyle cevap verecektir:

“O halde siz bugününüze kavuşmayı unuttuğunuz için (azâbı) tadın. Gerçekten Biz de sizi unuttuk. Şimdi işleyegeldiklerinize karşılık olarak ebedilik azabını tadın.” (es-Secde, 32/14)

Daha sonra şöyle diyecekler: “Rabbimiz bizi yakın bir müddete kadar geciktir de, Senin çağrını kabul edelim, peygamberlere uyalım.” Yüce Allah da kendilerine: “Halbuki daha önce siz kendiniz için hiçbir zeval yoktur, diye yemin etmemiş miydiniz?” diye cevap verecektir. Yine onlar: “Rabbimiz bizi çıkar ki önceden işlediğimizden başka türlü salih bir amel işleyelim” diyecekler, yüce Allah ise kendilerine:

“Sizi düşünecek kimsenin öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı ve size uyarıcı gelmedi mi? O halde şimdi tadm(azâbı). Zâlimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.” (Fatır, 35/37) diye cevap verecektir.

Yine onlar:

“Rabbimiz bedbahtlığımız bize galip geldi. Biz doğru yoldan sapmış bir topluluk idik.” (el-Mu’minun, 23/106) diyecekler, yüce Allah da kendilerine:

“Yıkılın içerisine! Bana da söz söylemeyin.” (el-Mu’minun, 23/108) diye cevap verecek ve bundan sonra bir daha ebediyyen konuşmayacaklardır.

Bu hadisi İbnu’l-Mubarek “Dekâik” adlı eserinde bundan daha geniş bir şekilde rivâyet etmiştir. Biz de bunu “et-Tezkire” adlı eserimizde kaydetmiş bulunuyoruz. İbnu’l-Mübarek sözü geçen hadiste (İbn Ka’b el-Kurazî’nin açıklamasında) ayrıca şunu da zikretmektedir:

“Hatta siz kendilerine zulmedenlerin yurtlarında yerleştiniz. Onlara neler yaptığımız da sizin için apaçık ortaya çıktı. Size bir çok misaller de gösterdik. Gerçekten onlar tuzaklarını kurmuşlardı. Onların tuzaklarının cezası Allah katındadır. Hem onların tuzakları dağları yerinden oynatamaz ki.” (İbrahim, 14/45-46) Dedi ki: Bu, onların üçüncü istekleri olacaktır. Daha sonra hadisin geri kalan kısmını zikredip yüce Allah’ın:

“Yıkılın içerisine! Bana da söz söylemeyin” âyetinden sonra şu ilaveyi nakletmektedir: İşte o vakit, dua ve umudun sonu gelir, ardı arkası kesilir. Biri diğerinin yüzüne karşı köpek gibi ulumaya koyulur ve cehennem üzerlerine kapatılır. (İbnu’l-Mübarek) devamla der ki: Bana el-Ezher b. Ebi’l-Ezher’in anlattığına göre; kendisine; işte yüce Allah’ın:

“Bu, onların konuşmayacakları bir gündür. Onlara izin de verilmeyecek ki özür dilesinler.” (el-Murselât, 77/35-36) âyetinde söz konusu edilen durumlarının bu olduğu söylenmiştir.

İbrahim 43

Başlarını dikmiş, gözleri kendilerine dönmez, yürekleri bomboş halde koşarak gelirler.

Diyanet Vakfı
Zihinleri bomboş olarak kendilerine bile dönüp bakamaz durumda, gözleri göğe dikilmiş bir vaziyette koşarlar.

Kurtubi Tefsiri
Hepsi de başlarını dikerek koşacaklar, gözleri kendilerine bile dönüp bakmayacak. Kalpleri ise bomboş olacaktır.

“Hepsi de başlarını dikerek” hızlıca

“koşacaklar.” Bu açıklamayı el-Hasen, Katâde ve Saîd b. Cübeyr yapmışlardır. Bu kelime hızlıca koştu, koşar, koşmak anlamındaki;dan alınmıştır. Yüce Allah’ın:

“Davetçiye hızlıca koşarak” (el-Kamer, 54/8) âyetinde de aynı kökten gelen kelime kullanılmıştır. Şair de der ki:

“Dicle’dedir onların evi ve ben Dicle’de onların

Semâ’a doğru hızlıca koştuklarını görüyorum.”

ın; zillet ve huşu’ içerisinde bakan kimse, demek olduğu da söylenmiştir. Yani onlar gözlerini kırpmaksızın bakarlar demek olur. Bu açıklamayı da İbn Abbâs yapmıştır. Mücahid ve ed-Dahhak ta derler ki: ” Sürekli bakarak, bakışlarını uzatarak… anlamındadır. en-Nehhâs da der ki: Sözlükte bilinen, hızlıca koşmayı anlatmak üzere; şeklinin kullanılmasıdır. Ebû Ubeyd de der ki: Her iki şeklin de sürekli bakmakla birlikte, hızlıca koşmak anlamına gelme ihtimali de vardır. İbn Zeyd ise bu kelime başını kaldırmayan kimse hakkında kullanılır, demektedir.

“Hepsi de başlarını dikerek” yani zillet içerisinde bakarak ve başlarını yukarı doğru, dikip kaldırmış olarak, demektir. Çünkü “Başın yukarı doğru kaldırılması” demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve Mücahid yapmışlardır.

İbn Arafe, el-Kutebî ve başkaları da derler ki: “Başını diken kimse, başını kaldırıp gözleri ile de önüne doğru bakan kimse” demektir. Nitekim namazda ikna’ da bu anlamdadır. Sesin iknâ’ı da yükseltilmesi demektir. el-Hasen der ki: O gün insanların yüzleri semaya doğru bakacak, kimse kimseye bakmayacaktır. Bunun, başlarını önlerine eğmişler olarak… anlamında olduğu da söylenmiştir.

el-Mehdevî der ki: Bu tabir hem başını kaldırması halinde, hem de zillet ve boyun eğme şeklinde başını önüne eğmesi halinde kullanılır. Âyet-i kerîmenin her iki anlama gelme ihtimali de vardır. Bu açıklamayı el-Müberred de yapmıştır. Ancak birinci görüş dilde daha çok bilinen bir husustur. Şair recez vezninde şöyle demiştir:

“Başını bana doğru eğdi ve kaldırdı,

Sanki bir şey gördü de umutlandı.”

eş-Şemmâh da develeri vasfederken şöyle demektedir:

“Dikenli iri ağaçlara yukarı doğru kaldırdıkları başlarıyla hızlıca koşuyorlar,

Dişleri ise çift yönü de kesen keskin baltalar gibidir.”

Şair burada bu dikenli ağaçları yemek için başlarını kaldırdıklarını kastetmektedir. Kadının başından aşağı yüzüne sarkıttığı peçesine de yukarıda bulunduğu için “mikna’a” denilmesi de buradan gelmektedir. Kişinin razı olması halini anlatmak üzere kullanılan “kani oldu” ifadesi de buradan gelmekte olup, artık soru sormaktan yana başını kaldırdı (soru sormaz oldu), demektir. Yine soru sorma halinde de bu fiil kullanılır. Yani böylelikle ikna” olduğu bir dereceye varmış demek olur. Bu açıklamalar en-Nehhâs’dan gelmiştir.

“Mukna’ ağız” ise dişleri içe doğru ağız demektir. Mukanna’ adam, başında miğfer bulunan adam demektir. Bu açıklamayı da el-Cevherî yapmıştır.

“Gözleri kendilerine bile dönüp bakmayacak.” Yani gözleri yukarı doğru fırladığı için kendilerine dönüp bakamayacaktır. Göz kapaklarını kapatamayacaklardır. “Adam gözlerini kapattı, kapatır” denilir. O bakımdan bakmaya da; denilmesi buradan dolayıdır. Çünkü bakmak onunla gerçekleşir. Göz anlamına da gelir. Şair Antere de der ki:

“Komşum bana görünecek olursa, hemen gözümü kapatırım,

Tâ ki komşum barınağının içinde saklanıncaya (evine girinceye) kadar.”

Şair Cemil de şöyle demiştir:

“Ve ben Cuml’ün önünde gözümü kaldırıp bakmıyorum,

Cuml’e saygımdan, hem de kaldırıp bakmadığım gözüme saygımdan ötürü.”

“Kalpleri ise bomboş olacaktır.” Yani aşın korkudan dolayı hiçbir fayda sağlamayacaktır. İbn Abbâs der ki: Kalplerinde hiçbir hayır bulunmayacaktır. es-Süddî der ki: Kalpleri göğüslerinden dışarıya çıkmış olacak ve gırtlaklarına sıkışıp kalacaktır. Mücahid, Murre ve İbn Zeyd de der ki: Kalpleri boş, yıkık, paramparça, hiçbir hayır ve hiçbir idrâk olmayacaktır. Bu da içinde hiçbir şey bulunmayan bir ev hakkında: O ancak bomboştur, demeye benzer. İbn Abbâs da böyle bir açıklamada bulunmuştur. Sözlükte; “İçi boşaltılmış ve boş” demektir. Hassan’ın şu beyiti de bu kabildendir:

“Benden yana Ebû Süfyan’a şunu bildir: Sen yüreksiz mi yüreksiz,

İçinde kalbi bulunmayan korkağın tekisin.”

Züheyr de başı küçük bir dişi deveyi nitelendirirken şöyle demektedir:

“Onun üzerindeki adam âdeta göğüs kafesi bomboş küçük başlı

Bir erkek devekuşu üzerindeymiş gibi.”

Kur’ân-ı Kerîm’de de

“Mûsa’nın annesi kalbi bomboş sabahı etti” (el-Kasas, 28/10.) diye buyurulmaktadır. Mûsa hakkındaki düşüncesi dışında kalbinde hiçbir şey yoktu, demektir.

Buradaki âyette mukadder bir kelimenin de olduğu söylenmiş olup “kalpleri bomboş ve içinde hiçbir şey bulunmayan kalpler” anlamında olduğu bildirilmiştir.

İbrahim 42

Allah’ı, zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma. Ancak onları, gözlerin donup kalacağı bir güne erteliyor.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Sakın, Allahı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.

Kurtubi Tefsiri
Sakın Allah’ı o zâlimlerin işlediklerinden habersiz sanma! Onları ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor.

“Sakın Allah’ı o zâlimlerin işlediklerinden habersiz sanma” Bu âyet, -müşriklerin yaptıkları işlerin ve Hazret-i İbrahim’in dinine muhalefet etmelerinin hayret edilecek bir şey olduğunu belirttikten sonra- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e bir tesellidir, Yani İbrahim’in sabrettiği gibi sen de sabret ve müşriklere şunu bildir ki; Azaplarının ertelenmesi, yaptıkları işlere razı olunduğundan dolayı değildir, aksine isyankârlara bir süre mühlet vermek Allah’ın bir sünnetidir.

Meymûn b. Mitırân der ki: Bu âyet zalime bir tehdit, mazluma da bir tesellidir.

“Onları ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor.” Yani Mekke müşriklerine mühlet vermekte ve azaplarını ertelemektedir. Genel olarak kıraat; ” Onları… erteliyor” şeklinde “ya” harfi iledir. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim de bunu tercih etmiştir. Çünkü bundan önce: “Sakın Allah’ı … sanma” diye buyurulmaktadır. el-Hasen ve es-Sülemî aynı zamanda Ebû Amr’dan rivâyete göre- ta’zim “nun”u ile (onları erteliyoruz, anlamında) okudukları da rivâyet edilmiştir.

“Gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne” yani o günde göreceklerinin dehşetinden dolayı gözlerin kapa nama ya cağı bir güne… Bu açık-İamayı el-Ferrâ’ yapmıştır. “Adam gözlerini dehşetle açtı” denildiği gibi; “Gözün kendisi dehşetle açıldı” da denilir. Bu da gördüğünün dehşetinden dolayı dışarı doğru yukarı bakarcasına fırladı, demektir

İbn Abbâs der ki: O gün insanların gözleri aşın hayret ve şaşkınlıktan dolayı havaya (boşluğa) doğru bakacaklar ve keskin bir bakış ile bakamayacaklardır.

İbrahim 41

“Rabbimiz! Beni, ana babamı ve müminleri hesap günü bağışla.”

Diyanet Vakfı
«Ey Rabbimiz! (Amellerin) hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve müminleri bağışla!»

Kurtubi Tefsiri
“Rabbimiz! Hesabın görüleceği gün beni, anamı ve bütün îman edenleri bağışla!”

“Rabbimiz, hesabın görüleceği gün beni, ana babamı ve bütün îman edenleri bağışla.” Denildiğine göre Hazret-i İbrahim ana babasına onların Allah’ın düşmanı olduğuna dair kesin kanaati oluşmadan önce mağfiret dilemişti, el-Kuşeyrî de der ki: Annesinin müslüman olmuş olma ihtimali uzak değildir. Çünkü yüce Allah, yalnızca babasına mağfiret dilemekteki mazeretini söz konusu ettiği halde, annesi hakkında böyle bir şeyden söz etmemiştir.

Derim ki: İşte Saîd b. Cübeyr’in “Rabbim bana ve ana babama mağfiret buyur” ile babasını kastediyor, şeklindeki,kanaati bu açıklamaya göredir. Denildiğine göre; o ana babası îman eder umuduyla onlar için mağfiret isteğinde bulunmuştur. Bir diğer açıklamaya göre, müslüman olmaları şartı ile onların günahlarının bağışlanmasını istemiştir. Bir başka açıklamaya göre o, Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havva’yı kastetmiştir.

Rivâyet edildiğine göre kul: Allah’ım, bana ve ana babama mağfiret buyur, dediğinde eğer anne babası kâfir olarak ölmüş iseler buradaki mağfiret isteği Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havva hakkında söz konusu olur. Çünkü onlar bütün insanların ana babasıdırlar.

Yine denildiğine göre; o bu sözleriyle iki oğlu İsmail ile İshak’ı kastetmiştir. İbrahim en-Nehaî de -bu anlamı verecek şekilde-; “Ve iki oğluma…” diye okumuştur ki; bununla iki oğlunu kastetmektedir. Yahya b. Ya’mer de böyle okumuştur. Bunu el-Maverdî ve en-Nehhâs zikretmişlerdir.

“Ve bütün îman edenleri…” İbn Abbâs der ki: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)în ümmetinden îman edenleri, bir diğer açıklamaya göre

“bütün îman edenler”den kasıt ne kadar îman eden varsa hepsini bağışla, demektir. Daha kuvvetli görülen görüş de budur.

“Hesabın görüleceği gün” ise insanların hesaplarının görülmesi için ayağa kalkacakları gün, demektir.

İbrahim 40

“Rabbim! Beni ve soyumdan olanları namazı dosdoğru kılanlardan eyle. Rabbimiz! Duamı kabul et.”

Diyanet Vakfı
«Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı kılanlardan eyle; ey Rabbimiz! Duamı kabul et!»

Kurtubi Tefsiri
“Rabbim! Beni ve zürriyetimden gelecekleri de namazı dosdoğru kılanlardan eyle! Rabbimiz, duamı kabul buyur!”

“Rabbim beni ve zürriyetimden gelecekleri de namazı dosdoğru kılanlardan eyle!” Beni islâm üzere sebat gösteren, onun hükümlerine bağlı kalan kimselerden kıl. Züniyetimden namazı dosdoğru kılacak kimseler var et.

“Rabbimiz, duamı” yani ibadetimi

“kabul buyur.” Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Rabbiniz buyurdu ki: Bana duan edin, Ben de duanızı kabul edeyim.” (el-Mu’min. 40/60) Hazret-i Peygamber de: “Dua ibadetin özüdür.” Tirmizî, Deavat 1. diye buyurmaktadır. Buna dair açıklamalar da daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/186. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İbrahim 39

Hamd, bana ihtiyarlıkta İsmail’i ve İshak’ı bağışlayan Allah’a aittir. Şüphesiz Rabbim, duayı işitendir.

Diyanet Vakfı
«İhtiyar halimde bana İsmaili ve İshakı lütfeden Allaha hamdolsun! Şüphesiz Rabbim duayı işitendir.»

Kurtubi Tefsiri
“Bana ihtiyarlığınla rağmen İsmail’i ve İshak’ı bağışlayan Allah’a hamdolsun. Doğrusu Rabbim elbette duayı işitendir.

“Bana İhtiyarlığıma rağmen” yani benim ve hanımımın yaşının büyüklüğüne rağmen ” … bağışlayan Allah’a hamdolsun.” İbn Abbâs dedî ki: Hazret-i İbrahim doksandokuz yaşında iken oğlu Hazret-i İsmail, kendisi yüzoniki yaşında iken de oğlu Hazret-i İshak dünyaya geldi. Saîd b. Cübeyr de der ki: Hazret-i İbrahim’e, Hazret-i İshak’ın doğuş müjdesi yüzon yıl sonra verilmişti.

“Doğrusu Rabbim elbette duayı İşitendir.”

İbrahim 38

“Rabbimiz! Şüphesiz biz gizlediğimizi de, açığa vurduğumuzu da sen bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.”

Diyanet Vakfı
«Ey Rabbimiz! Şüphesiz ki sen bizim gizleyeceğimizi de açıklayacağımızı da bilirsin. Çünkü ne yerde ne de gökte hiçbir şey Allaha gizli kalmaz.»

Kurtubi Tefsiri
“Rabbimiz, doğrusu Sen gizlediğimizi de açıkladığımızı da bilirsin. Zaten yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.

“Rabbimiz, doğrusu Sen gizlediğimizi de, açıkladığımızı da bilirsin.” Yani hallerimizden hiçbiri Sana gizli değildir. İbn Abbâs ve Mukâtil der ki: Ekin bitmeyen bir vadide yerleştirildikleri için İsmail ve annesi ile ilgili gizlediğim açığa vurduğum bütün üzüntüyü de bilirsin.

“Zaten yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.” Bunun Hazret-i İbrahim’in duası arasında olduğu söylendiği gibi, Hazret-i İbrahim:

“Rabbimiz, doğrusu Sen gizlediğimizi de, açıkladığımızı da bilirsin” demesi, üzerine yüce Allah’ın da:

“Zaten yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizil kalmaz” diye buyurduğu da söylenmiştir.

İbrahim 37

“Rabbimiz! Ben soyumdan bir kısmını, ekin bitmeyen bir vadide, senin dokunulmaz evinin yanında yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı kılsınlar diye. Artık insanlardan kalpleri onlara yönelt. Ve onları meyvelerle rızıklandır ki şükretsinler.”

Diyanet Vakfı
«Ey Rabbimiz! Ey sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını senin Beyt-i Hareminin (Kabenin) yanında, ziraat yapılmayan bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nimetlere şükrederler.»

Kurtubi Tefsiri
“Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını senin mukaddes evinin yanında, ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar diye. Artık Sen insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve şükrederler umuduyla kendilerini bir takım meyvelerle rızıklandır.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1- Ekin Bitmez Bir Vadiye Yerleştirilen Zürriyet:

Buhârî’nin, İbn Abbâs’tan rivâyetine göre kadınlar arasında beline ilk kemer bağlayan kişi Hazret-i İsmail’in annesidir. O Sarâ’nın izini farketmemesi için (etekleri yere sürünmesin diye) bir kemer edinmişti. Sonra İbrahim onu ve oğlu İsmail’i -henüz ona süt emziriyor iken- alıp onları Beyt’e getirip Beyt’in yakınında, Mescid’in yukarı taraflarında, Zemzem’in üst yanında büyükçe bir ağacın yanına bıraktı.

O gün Mekke’de hiçbir kimse yoktu ve orada su da yoktu. İşte ikisini de oraya bıraktı, yanlarına da içinde bir miktar hurma bulunan bir torba ile içinde su bulunan bir kırba koydu. Sonra İbrahim geri dönüp gitti.

İsmail’in annesi onun arkasından gidip: Ey İbrahim dedi. İçinde hiçbir insanın ve hiçbir şeyin bulunmadığı bu vadide bizi bırakıp nereye gidiyorsun? İsmail’in annesi bu sözleri ona defalarca tekrarladığı halde İbrahim ona dönüp bakmıyordu bile. Bu sefer ona: Bunu Allah mı sana emretti? diye sorunca, o: Evet dedi. Bunun üzerine: O halde O bizi zayi etmez, diyerek geri döndü.

İbrahim de yoluna koyulup gitti. Nihayet kendisini görmeyecekleri tepenin yanına geldiğinde yüzünü Beyt’e dönerek, bu duaları yaptı. Ellerini kaldırarak: “Rabbim, ben zurriyetimden bir kısmını… ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim… ve şükrederler umuduyla kendilerini bir takım meyvelerle rızıklandır” diye dua etti. İsmail’in annesi de, İsmail’i bir taraftan emziriyor, diğer taraftan da o sudan içiyordu. Nihayet kırbadaki su bitince, annesi de susadı, oğlu da susadı. Oğlunun kıvranmaya başladığını gördü, onu görmemek için kalkıp gitti.

O yerde kendisine en-yakın tepe olarak Safâ’yı gördü. Üzerine çıktı, sonra da kimseyi görür mü diye vadiye doğru yöneldi, ancak kimseyi göremedi. Safa’dan indi, nihayet vadiye ulaştığında elbisesinin yanını yukarı doğru çekerek oldukça gayret gösteren birisi gibi koşuştu. Sonra vadiyi aştı ve arkasından Merve’ye ulaştı, onun üzerinde durdu ve kimseyi görür mü diye baktı. Yine kimseyi göremedi, aynı işi yedi defa tekrarladı.

İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “İşte iki tepe arasında insanların sa’y etmeleri budur (buradan gelmektedir.)”

Merve’nin üzerine çıktığında bir ses duydu -kendi kendisine-: Sus dedi, sonra da kulağını kabarttı. Yine bir ses işitti, bu sefer şöyle dedi: Sen sesini bana duyurdun, eğer bana yardıma koşabileceksen (yardıma gel.) Bir de baktı ki Zemzem’in yanıbaşında melek duruyor. Ayağının ökçesi –veya kanİsmi ile (yeri) eşti ve nihayet su çıktı. Annesi suyun önünde havuz yapmaya ve eliyle suyu avuçlayıp kabına doldurmaya başlıyordu. Su ise o avuçladıktan sonra yine kaynamasına devam ediyordu.

İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah İsmail’in annesine rahmet buyursun, şayet Zemzemi bıraksaydı -yahut ta: Eğer sudan avuçlamamış olsaydı, dedi- Zemzem sürekli kaynayıp duran bir pınar kalacaktı.” Derken annesi de o sudan içti, oğluna su verdi. Melek de ona şöyle dedi: Zayi olmaktan yana korkun olmasın. Çünkü burası Allah’ın evidir. Bu çocuk ve onun babası bu evi bina edeceklerdir, hiç şüphesiz Allah bu evin ehlini zayi etmeyecektir.. Buhârî, Enbiyâ 9. diyerek hadisi uzun uzadıya nakletti.

Tevekkül İsmi ile Çoluk-Çocuğu Zayi Etmek Câiz Olmaz:

Tevekkülün gerçek mahiyeti ile ilgili olarak sufilerin aşırıya kaçmış olanlarının söyledikleri gibi; herhangi bir kimse çotuk-çocuğunu zayi olacakları bir yerde Aziz ve Rahîm olan Allah’a tevekkül ederek ve İbrahim el-Halil’in fiiline uyarak, bırakmak hususunda buna delil diye yapışması hiç kimseye câiz değildir. Çünkü Hazret-i İbrahim bunu yüce Allah’ın emri üzere yapmıştır. Hadîs-i şerîfte: “Sana bunu Allah mı emretti diye sorunca, onun: Evet” diye cevap verdiği belirtilmektedir. Yine rivâyet edildiğine göre Hazret-i Hacer, Hazret-i İsmail’i doğurduktan sonra, Hazret-i Sara onu kıskanınca İbrahim (aleyhisselâm) onu alıp Mekke’ye götürdü. Rivâyete göre Hazret-i İbrahim ile Hazret-i Hacer ve çocuk Burak’a bindiler. Bir tek günde Şam’dan Mekke vadisinin içine ulaştılar. Oğlunu ve cariyesini de orada bırakıp aynı gün Bulağa binip geri döndü. Bütün bunlar yüce Allah’ın vahyine dayanarak yapılmıştı. Hazret-i İbrahim geri döndüğünde bu âyet-i kerîmenin muhtevasında belirtilen duayı yaptı.

2- Zemzem Suyu:

Yüce Allah işleri temellendirmeyî, orada kalmayı hazırlamayı ve Beyt-i Mükerrem’in yerini tesbit edip Haram beldenin mekanını ortaya çıkarmak isteyince, meleği gönderdi. O da suyun üzerini eşti ve bu suyu da gıda seviyesine getirdi.

Sahih hadiste rivâyet edildiğine göre Ebû Zerr (radıyallahü anh) geceli-gündüzlü otuz gün süreyle Zemzem ile yetindi. Ebû Zerr der ki: Zemzem suyundan başka yiyecek bir şey bulamıyordum. Şişmanlamaktan vücudumda boğumlar ortaya çıkıncaya kadar şişmanladım ve bu arada da içimde açlığın hiçbir etkisini de duymadım… diyerek hadisin geri kalan bölümlerini nakletmektedir. Müslim, Fedailu’s-Sahabe 132; Müsned, V, 175.

Dârakutnî de İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Zemzem suyu ne için içilir ise onun için (iyi gelir.) Eğer sen onunla şifa bulmak ümidiyle o suyu içersen, Allah da sana şifa verir. Eğer sen onu doymak kastıyla içersen, Allah onun vasıtasıyla seni doyurur. Şayet sen onu susuzluğunu kesmek için içersen, susuzluğunu keser. Çünkü o Hazret-i Cebrâîl’in ayağıyla vurduğu ve yüce Allah’ın İsmail’e içmek üzere ihsan ettiği sudur. ” Dârakutni, II, 289

Dârakutnî, İkrime’den şöyle dediğini rivâyet eder: İbn Abbâs, Zemzem suyundan içtiğinde şöyle derdi: ” Allah’ım Sen’den faydalı bir ilim, geniş bir rızık ve her türlü hastalıktan şifa dilerim.” Darakutnî, II, 288

İbnu’l-Arabî der ki: Zemzem suyunda niyeti sahih olan, kalbi selim olan, bunu yalanlamayan ve denemek kastıyla içmeyen herkes için bu özellikler vardır. Şüphesiz Allah tevekkül edenlerle beraberdir ve O denemek kastıyla bu işe kalkışanları da rüsvay edendir.

Ebû Abdullah Muhammed b. Alî et-Tirmizî de der ki: Bana babam -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- anlattı, dedi ki: Karanlık bir gecede tavafa girdim. İdrarım beni meşgul edecek kadar sıkıştırdı, kendimi tutmaya koyuldum. Nihayet beni rahatsız etti, mescidden çıkacak olursam bazı kimselerin ayaklarına da basmaktan korktum. Çünkü o günler hac günleriydi. Bu sefer bu hadisi hatırladım, Zemzeme girdim içebildiğim kadar içtim. Sabaha kadar bu halimden rahatsız olmadım.

Abdullah b. Amr’dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Zemzem’de, Rüknün karşı tarafında cennetteki bir pınar vardır.

3- Hazret-i İbrahim’in Beyt’in Yakınında Yerleştirdiği Zürriyeti:

“Zürriyetimden bir kısmını” âyetindeki;”…. den bir kısmını” teb’îz (kısmilik.) içindir, yani ben zürriyetimin bazısını burada yerleştirdim. Bu sözleriyle Hazret-i İsmail ile annesini kastetmektedir. Çünkü Hazret-i İshak Şam diyarında idi. Buradaki bu edatın sıla olduğu da söylenmiştir, “Zürriyetimi… yerleştirdim” demek olur.

4- Mukaddes Ev:

Yüce Allah’ın:

“Senin mukaddes evinin yanında” âyeti, Beyt’in -rivâyet olunduğuna göre- tufan’dan önce ve ondan eski olduğunun delilidir. Bu anlamdaki açıklamalar bundan önce el-Bakara Sûresi’nde (2/127. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Burada Hazret-i İbrahim, Beyt’i yüce Allah’a izafe etmiştir. Çünkü bu Beyt’e ondan başka kimse malik olamaz. Onu mukaddes (muharrem) olmakla da nitelendirmiştir. Yani başka yerlerde helâl olan cima ve buna benzer helâl kabul edilen bazı şeyler orada haramdır.

Bir diğer açıklamaya göre bu Ev zorbalara karşı muharremdir (korunmuş ve saygı değerdir.) Saygınlığının çiğnenmesine ve hakkının hafife alınmasına karşı korunmuştur. Bu açıklamayı Katade ve başkaları yapmıştır. Yine bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-Mâide Sûresi’nde (5/97. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

5- Namazın Kılınması:

Yüce Allah’ın:

“Rabbimiz, namazı dosdoğru kılsınlar diye” âyetinde (Hazret-i İbrahim) dinin diğer hükümleri arasında özellikle zikretmesi, bu dinde namazın fazileti ve önemli yeri dolayısıyladır. Namaz Allah’ın kulları nezdindeki ahdi (emâneti.)dir. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur; “Beş vakit namaz vardır ki, Allah onu kullara (farz olarak) yazmıştır…” Ebû Dâvûd, Vitr 2; Nesâi, Salat 6; Dârimî, Salât 208; İbn Mâce, İkametu’s-Salat 194; Muvatta’, Salâtu’l-Leyl 14; Müsned, V, 319

Yüce Allah’ın:

“Namazı dosdoğru kılsınlar diye” âyetindeki “lâm” harfi “key lâm’ı”dır. Bu konuda kuvvetli görülen görüş budur ve bu lâm “yerleştirdim” anlamındaki fiile taalluk etmektedir. Bununla birlikte emir lâm’ı olması da mümkündür. (O takdirde anlam… “namazı dosdoğru kılsınlar” demek olur.) Bu sözleriyle Hazret-i İbrahim, sanki yüce Allah’a onların namazı dosdoğru kılmaya muvaffak kılınmalarını arzu etmiş ve dilemiş gibidir.

6- Mekke ve Medine Mescidlerinde Namazın Fazileti:

Bu âyet-i kerîme, Mekke’de kılınan namazın başka yerlerdeki namazlardan daha faziletli olduğu hükmünü ihtiva etmektedir. Çünkü yüce Allah’ın:

“Kabilimiz, namazı dosdoğru kılsınlar diye” âyetinin anlamı şudur: Ben, zürriyetimi Senin mukaddes Evinin yanında burada namazı dosdoğru kılsınlar diye yerleştirdim.

İlim adamları Mekke’de kılınan namazın mı, yoksa Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in Mescidinde kılınan namazın mı daha faziletli olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir.

Genel olarak eser ehli (yani rivâyetlerin ihtiva ettiği hükümleri esas alanlar) Mescid-i Haram’da namaz kılmanın Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Mescidinde namaz kılmaktan yüz kat daha faziletli olduğu görüşündedirler. Onlar bu hususta Abdullah b. ez-Zübeyr’in rivâyet ettiği şu hadisi delil gösterirler. Abdullah dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Benim bu Mescidimde kılınan bir namaz -Mescid-i Haram müstesna- onun dışındaki diğer mescitlerde kılınan bin namazdan daha faziletlidir. Buraya kadar; aynı manada ve yakın lâfızlarla; başka ravilerden: Buhârî, Mescidu Mekke 1; Müslim, Hacc 505-510; Tirmizî, Salât 126; Nesâî, Menâsik 124; İbn Mâce, İkametu’s-Salât 195; Muvatta’, Kıble 9; Müsned, 11, 16, 29, 53… 277, 397… Ayrıca bk. İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd, VI, 16. Mescid-i Haram’daki bir namaz ise benim bu Mescidimde kılınan namazdan yüz kat daha faziletlidir. ” Müsned,IV, 5

İmâm Hafız Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Bu hadisi Habib el-Muallim, Atâ b. Rebah’tan, o Abdullah b. ez-Zübeyr’den senediyle rivâyet etmiş ve onun ceyyid olduğunu belirtmiştir. Ne lâfzında, ne de manasında hiçbir karışıklık yapmamıştır. Habib güvenilir (sika) birisi idi. İbn Ebi Hayseme der ki: Ben Yahya b. Maîn’i şöyle derken dinledim: Habib el-Muallim sika bir ravidîr. Abdullah b. Ahmed de der ki: Ben babamı şöyle derken dinledim: Habib el-Muallim sika bir ravidir, onun rivâyet ettiği hadisler ne kadar sahihtir. Ebû Zür’â er-Razî’ye de, Habib el-Muallim hakkında sorulmuş, o da: Basralıdır ve güvenilir bir ravidir, demiştir. İbn Abdi’l-Berr a.g.e, VI, 25-26

Derim ki: Habib el-Muallim’in rivâyet ettiği bu hadîsi, Atâ b. Ebi Rebah’tan, o Abdullah b. ez-Zübeyir’den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yoluyla olmak üzere Hafız Ebû Hatim Muhammed b. Hatim et-Temimî el-Büstt “el-Müsned es-Sahih” adlı eserinde rivâyet etmiştir. Buna göre hadis sahihtir; anlaşmazlık ve ayrılık halinde ise delil olacak olan da budur. Yüce Allah’a hamdolsun.

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr der ki: İbn Ömer’den ve o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den olmak üzere İbn ez-Zübeyr’in hadisinin bir benzeri rivâyet edilmiştir. Bunu Mûsa el-Cühenî, Nafi’den, o İbn Ömer’den yoluyla rivâyet etmiştir. Mûsa el-Cühenî ise Kûfelidir ve güvenilir bir ravidir. el-Kattân, Ahmed, Yahya ve onların benzeri bir topluluk ondan övgüyle söz etmiştir. Şu’be, es-Sevrî ve Yahya b. Said ondan hadis rivâyet etmiştir. Hakim b. Seyf rivâyet ediyor: Bize Ubeydullah b. Amr anlattı, o Abdu’l-Kerîm’den, o Atâ b. Ebi Rebah’tan, o Cabir b. Abdullah’tan dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Benim bu Mescidimde bir namaz -Mescîd-i Haram müstesna- onun dışındaki diğer mescitlerde kılınan bin namazdan daha faziletlidir. Mescid-i Haram’da bir namaz ise onun dışındaki mescidlerde kılınan bin namazdan daha faziletlidir. ” İbn Abdi’l-Berr a.g.e, VI, 27

Burada sözü edilen Hakim b. Seyf, Rakkalı bir hadis bilginidir. Ondan Ebû Zür’â er-Razî de hadis rivâyet etmiştir, İbn Vaddah da ondan hadis almıştır, onlara göre o, rivâyetinde mahzur olmayan, doğru sözlü bir hadis alimidir. Eğer o da (bu hadisi) hıfz etmiş ise o takdirde bunlar iki hadistir. Aksi takdirde makbul olan Habib el-Muallim’in söylediğidir. İbn Abdi’l-Berr a.g.e, VI, 27

Muhammed b. Vaddâh da şöyle rivâyet etmektedir: Bize Yusuf b. Adî anlattı, o Ömer b. Ubeyd’den, o Abdu’l-Melik’ten, o Atâ’dan, o İbn Ömer’den dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Benim bu mescidimde bir namaz -Mescid-i Haram müstesna- onun dışındaki diğer mescidlerde kılınan bin namazdan daha faziletlidir. Onda (Mescid-i Haram’da) kılınan namaz daha faziletlidir.” İbn Abdi’l-Berr a.g.e., VI, 28.

Ebû Ömer (b. Abdİ’l-Berr) der ki: Bütün bunlar görüş ayrılığı halinde görüş ayrı lığını sona erdiren ve kendisine doğru yol gösterilip de taassubu dolayısıyla doğrudan kaymayan kimseler nezdinde açık bir nasstır. İbn Habib, Mutarrif’den ve Esbağ’dan, İbn Vehb’den naklettiklerine göre, ikisinin (yani Mutarrif ile İbn Vehb’in) kanaatine göre Mescid-i Haram’da kılınan namaz,

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in Mescidinde kılınan namazdan -bu konudaki hadîslere binaen- daha faziletli olduğu görüşünde idiler. İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., VI, 34.

Malik ve diğer ilim adamları ise bayram namazları için Mekke dışında bütün şehirlerde dışarıya çıkılacağını İttifakla kabul etmişlerdir. Mekke’de bayram namazları ise Mescid-i Haram’da kılınır. Hazret-i Ömer, Ali, İbn Mes’ûd, Ebû’d-Derdâ ve Cabir (radıyallahü anhüm) Mekke’de ve Mekke Mescidinde kılınan namazın daha faziletli olduğunu kabul ediyorlardı. Bunlar ise kendilerinden sonra gelenlere göre taklid edilmeye daha lâyık kimselerdir. Şâfiî de bu görüştedir, Atâ’nın, Mekkeli İlim adamlarının ve Kûfelilerin görüşü de budur. Bunun benzeri bir görüş de Malik’ten rivâyet edilmiştir. İbn Vehb ise “Camidinde Mâlik’ten şunu nakletmektedir: Âdem (aleyhisselâm) yeryüzüne indirilince: Rabbim burası sana ibadet olunmasını en çok sevdiğin bir yer midir? diye sordu, yüce Allah: Hayır Mekke’dir diye buyurmuştu. Ancak Malik’ten ve diğer Medine’li âlimlerden meşhur olan görüş, Medine’nin daha faziletli olduğudur. Basra’lılar ve Bağdat’lılar ise bu konuda farklı görüşlere sahiptir. Kimi kesim Mekke’nin daha faziletli olduğunu, bir diğer kesim ise Medine’nin daha faziletli olduğunu söylemektedir.

“Artık sen insanlardan bir kısmının gönüllerini meylettir” âyetindeki; “Gönüller” kelimesi in çoğulu olup “kalpler” demektir. Şairin şu beyitinde de olduğu gibi kimi zaman “fuâd” kalb hakkında kullanılabilir:

“Şüphesiz ki aradan geçen bunca zamana rağmen beni sana doğru

Şevk ile götüren bir gönül, elbetteki çok sabırlıdır.”

Buradaki

“gönüller” anlamındaki kelimenin (hey’et anlamındaki.) “vefd” kelimesinin çoğulu olduğu ve bunun aslının; “Heyetler” olup “fe”nin “vay”dan öne geçirilip ondan sonra da “vav”ın aslına uygun olarak “ya.”ya kalbedildiği söylenmiştir. Sanki: Artık sen de insanlardan bir kısmının hey’etler halinde onlara meyletmesini sağla.., demiş gibidir.

“Meyletmek”in mazisi; şeklinde gelir. Âdeta bir kuyunun boşluğunda imiş gibi oldukça hızlı koşan devenin durumunu anlatmak için de; denilir. Yüce Allah’ın:

“Onlara meylettir” âyetindeki kelime de buradan alınmadır.

İbn Abbâs ve Mücahid derler ki: Şayet bütün insanların gönüllerini demiş olsaydı, hiç şüphesiz Fârisîler, Rumlar, Türkler, Hintliler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Mecusiler burayı tıka basa doldururlardı. Fakat o “insanlardan” dedi, bunlarda müslümanlardır. Yüce Allah’ın:

“Onlara meylettir” âyeti ise kalplerinin onlara meyletmesini, Beyt’i ziyaret etmeye şevk duymasını sağla, demektir.

Mücahid bu âyeti; şeklinde “onları şiddetle sevsinler ve onları ta’zim etsinler” anlamında okumuştur.

“Ve şükrederler umuduyla kendilerini bir takım meyvelerle rızıklandır.” Yüce Allah Taif’de onlara sair ağaç çeşitlerinin yetişmesini sağlayarak ve diğer bölgelerden oraya çeşitli mahsullerin getirilmesi suretiyle onun duasını kabul buyurdu.

Sahih-i Buhârî’de, İbn Abbâs’tan nakledilen uzunca hadiste -ki bir bölümünü önceden de zikretmiş idik- şöyle denilmektedir: “İsmail evlendikten sonra İbrahim gelip orada bıraktıklarını görmeye geldi. İsmail’i bulamadı, hanımına İsmail’i sordu. O: Bizim için bir şeyler bulmak üzere çıktı, dedi. Sonra onlara geçimleri ve hallerine dair soru sordu. Hanımı: Halimiz kötü, darlık ve sıkıntı içerisindeyiz diyerek, ona şikayette bulundu.

İbrahim (aleyhisselâm) dedi ki: Kocan geldiğinde ona selâm söyle ve ona kapısının eşiğini değiştirmesini söyle.

İsmail (eve) geldiğinde bir şeyler hisseder gibi oldu, size kimse geldi mi? diye sordu. Hanımı: Evet şöyle şöyle bir ihtiyar bize geldi. Bana seni sordu, ben de ona söyledim. Geçimimizin nasıl olduğunu bana sordu, ben de ona darlık, sıkıntı ve zorluk içerisinde olduğumuzu söyledim. Bunun üzerine İsmail: Sana herhangi bir tavsiyede bulundu mu? diye sordu. O, bana sana selam söylememi İstedi ve kapının eşiğini değiştir de, dedi. Hazret-i İsmail şöyle dedi: ü-gelen kişi benim babamdır, bana senden ayrılmamı emretti. Haydi yakınlarının yanına git diyerek, onu boşadı.

Yine o kabileden (Curhümlülerden) bir başka kadın ile evlendi. Yüce Allah’ın dilediği bir süre Hazret-i İbrahim yanlarına gelmedi. Daha sonra yanlarına geldiğinde yine İsmail’i bulamadı. Hanımının yanına girdi ve ona oğlunu sordu. O: Bizim için bir şeyler aramak üzere çıktı deyince, yine Hazret-i İbrahim: Nasılsınız? deyip geçimlerini, hallerini sordu. Kadın şöyle dedi: Halimiz iyidir, bolluk içindeyiz diyerek yüce Allah’a hamd-u senada bulundu.

Hazret-i İbrahim: Neler yersiniz? diye sorunca, kadın: Et dedi. Ne içersiniz? diye sorunca, kadın su dedi.

Bu sefer Hazret-i İbrahim şöyle dedi: Allah’ım, onlar İçin eti ve suyu bereketli kıl. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: “O gün onların tahılları yoktu, şayet olsaydı tahılın da mübarek kılınması için onlara dua edecekti.” (Hazret-i Peygamber devamla) buyurdu ki: “İşte Mekke dışında bir kimse yalnızca et ve su ile yetinmeye kalkışacak olursa, mutlaka bunlar o kimseye uygun gelmezler” diyerek, hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Buhârî, Enbiyâ 9.

İbn Abbâs da der ki: Hazret-i İbrahim’in: “Artık sen İnsanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir” duasıyla yüce Allah’tan, insanların Mekke’de yerleşmeyi sevmelerini takdir etmesini ve böylelikle buranın hürmet duyulan mukaddes bir ev haline gelmesini istemişti. Bütün bunlar da oldu. Yüce Allah’a hamdolsun.

Oraya ilk yerleşenler Curhümlülerdir. Zaten Buhârî’de de: “Şüphesiz Allah oranın ehlini zayi etmez” ifadesinden sonra şöyle denilmektedir: “Beytin yeri o sırada bir tepecik gibi yerden yüksekçe idi. Etrafından gelen seller onun sağından, solundan bir miktar alırdı. Bu durum böylece devam etti. Nihayet onların yanlarından Kedâ yolundan gelmekte olan Curhümlülerden bir arkadaş grubu geldi ve Mekke’nin alt taraflarında konakladılar. O sırada su etrafında dönüp duran bir kuş gördüler ve dediler ki: Şüphesiz ki bu kuş, su etrafında dönmektedir.

Bildiğimiz kadarıyla bu vadide su yok. Bunun üzerine bir ya da iki kişiyi elçi olarak gönderdiler. Bunlar ummadıkları bir şekilde su ile karşılaştılar. Arkadaşlarına dönüp suyu haber verdiler, hep birlikte geldiler. O sırada suyun yanında da Hazret-i İsmail’in annesi vardı. Ona: Senin yanında konaklamamıza izin verir misin? dediler. O: Evet ama suda herhangi bir hakkınız yok, dedi, onlar da: Olur dediler.

İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İşte o Curhümlü kafile İsmail’in annesini böylece buldu. O da ünsiyeti seven birisi idi.” Böylelikle Curhümlüler indiler ve diğer yakınlarına da haber gönderdiler. Onlar da kendileri ile birlikte konakladılar. Nihayet orada onlardan bir kaç hane halkı da meydana geldi. Oğul yetişti, İsmail’in annesi de vefat etti. Daha sonra İbrahim, İsmail’in evlenmesinden sonra geride bıraktıklarının durumunu öğrenmek üzere geldi… diye hadis devam etmektedir. Buhârî, Enbiyâ 9.

İbrahim 36

“Rabbim! Şüphesiz onlar insanlardan çoğunu saptırdılar. Artık kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, şüphesiz sen çok bağışlayan, çok merhamet edensin.”

Diyanet Vakfı
«Çünkü, onlar (putlar), insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldular, Rabbim. Şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık sen gerçekten çok bağışlayan, pek esirgeyensin.»

Kurtubi Tefsiri
“Rabbim, çünkü onlar insanlardan bir çoğunu saptırdılar. Artık kim bana uyarsa işte o bendendir, kim de bana isyan ederse… Gerçekten Sen, günahları bağışlayansın, Rahîm’sin.”

“Rabbim, çünkü onlar insanlardan bir çoğunu saptırdılar.” Putlar saptırmanın sebebi olduklarından dolayı mecazi olarak saptırma fiili de onlara izafe edilmiştir. Çünkü putların kendileri cansızdır, herhangi bir fiilde bulunamazlar.

“Artık kim bana” tevhidde

“uyarsa işte o bendendir.” Benim dinimin mensuplarındandır.

“Kim de bana isyan ederse” şirk üzere ısrar ederse

“gerçekten Sen günahları bağışlayansın, Rahîm’sin.”

Denildiğine göte bu sözleri şanı yüce Allah’ın kendisine şirk koşulmasını bağışlamayacağını ona bildirmesinden Önce söylemiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Ölümünden önce masiyednden tevbe eden kimseler için günahlarını bağışlayansın, Rahîm’sin demektir. Mukâtil b. Hayyan da: “Kim de bana” şirkten daha aşağı günahlar hususunda “isyan ederse…” demektir, diye açıklamıştır.

İbrahim 35

Hani İbrahim dedi: “Rabbim! Bu beldeyi güvenli kıl. Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut.”

Diyanet Vakfı
Hatırla ki İbrahim şöyle demişti: «Rabbim! Bu şehri (Mekkeyi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!»

Kurtubi Tefsiri
Hani İbrahim şöyle demişti: “Rabbim, şu şehri emniyetli kıl! Beni de oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut!

Yüce Allah’ın:

“Hani İbrahim şöyle demişti: Rabbim şu şehri emniyetli kıl!” âyetinde kastedilen şehir Mekke’dir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/126. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Beni ve oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut!” Yani beni putlara ibadet etmekten uzak bir kimse kıl.

“Oğullarımı” sözü ile de sulbünden gelen oğullarını kastetmişti ve bunlar sekiz kişi idiler. Onlardan hiçbiri bir puta tapmış değildir. Bunun yüce Allah’ın, kendilerine dua etmesini murad ettiği kimselere bir dua olduğu da söylenmiştir.

el-Cahderî ve Îsa;

“Beni… uzak tut” âyetini; şeklinde kat’ hemzesi ile okumuşlardır, mana birdir. Mesela; ” Bu işten uzak durdum” denildiği gibi; “Ben o kimseyi, o işten uzak tuttum, o da o işten uzak kaldı” denilir.

İbrahim et-Teymî de kıssa anlattığında şöyle derdi: İbrahim el-Halih “Beni de oğullarımı da” babamın ve kavmimin o putlara taptığı gibi “putlara tapmaktan uzak tut” dediğine göre; artık kim belâ ve imtihandan yana kendisini emin görebilir ki?

İbrahim 34

O, kendisinden istediğiniz her şeyi size verdi. Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zalim, çok nankördür.

Diyanet Vakfı
O size istediğiniz her şeyden verdi. Allahın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız. Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür!

Kurtubi Tefsiri
O size kendisinden İstediğiniz şeylerin hepsinden verdi. Eğer Allah’ın nimetini topluca saymak İsteseniz dahi siz onları sayamazsınız. Gerçekten İnsan çok zulmedici ve çok nankördür.

“O, size kendisinden İstediğiniz şeylerin hepsinden verdi.” Yani O, size istenilen şeylerden olup kendisinden istediğiniz her şeyden verdi. Burada

“istenilen şeyler” anlamındaki; lâfzı hazf edilmiştir. Bu açıklama el-Ahfeş’ten nakledilmiştir.

Anlamı: Kendisinden istediğiniz ve istemediğiniz herşeyden size verdi demek olup bunun “istemediğiniz herşey” bölümünün hazfedildiği de söylenmiştir. Çünkü biz, O’ndan ne güneş, ne ay istedik, ne de O’nun bize baştan beri ihsan etmiş olduğu nimetlerinin pek çoğunu. Bu da yüce Allah’ın -ileride de geleceği üzere-:

“Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler…” (en-Nahl, 16/81) âyetine benzemektedir.

“Herşeyden” âyetindeki “…den”in zâid olduğu söylenmiştir. İstediğiniz herşeyi size verdi, demektir.

İbn Abbâs, ed-Dahhak ve başkalan ise; “Herşeyden” diye tenvirdi olarak okumuşlardır. Bu kıraat el-Hasen, ed-Dahhak ve Katade’den de rivâyet edilmiştir ki nefy anlamında olup O’ndan istemediğiniz herşeyden vermiştir, demek olur. Güneş, ay ve onların dışındaki pek çok şey gibi. Bunun istemediğiniz her şeyden size verdi, anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Eğer Allah’ın nimetini” nimetlerini

“topluca saymak isteseniz dahi, siz onları sayamazsınız” saymaya gücünüz yetmez. Bunları tesbit etme imkânınız da olmaz. Çünkü bunlar pek çoktur. İşitmek, görmek, suretin en güzel şekilde yapılması ve buna benzer afiyet, rızık gibi sayılamayacak bir çok nimetler. Bütün bu nimetler Allah’tandır. Peki Allah’ın nimetini ne diye küfür ile inkâr ile karşılıyorsunuz? Neden bu nimetlerin yardımı ile Allah’a itaat etmiyorsunuz?

“Gerçekten insan çok zulmedici, çok nankördür.” Âyetteki “insan” lâfzı cins isim olmakla birlikte, bununla özel insan türü kastedilmiştir ki, İbn Abbâs’ın görüşüne göre Ebû Cehil’dir. Bununla bütün kâfirlerin kastedildiği de söylenmiştir.

İbrahim 33

Güneşi ve ayı, sürekli hareket eder halde sizin hizmetinize veren, geceyi ve gündüzü de sizin hizmetinize sunandır.

Diyanet Vakfı
Düzenli seyreden güneşi ve ayı size faydalı kıldı; geceyi ve gündüzü de istifadenize verdi.

Kurtubi Tefsiri
Mutad hareket ve özellikleriyle güneşi ve ayı size müsahhar kıldı. Geceyi ve gündüzü de faydanız İçin müsahhar kıldı.

“Mutad hareket ve özellikleriyle güneşi ve ayı size müsahhar kıldı.” Yani bu ikisinin bitki ve benzeri hususların düzene girmesinde katkıları vardır.

İkisinin mutad hareket ve özellikleri” anlamındaki kelimenin kökünü teşkil eden; herhangi bir şeyin cereyan edip giden bir adet ve itiyad üzere işini sürdürüp devam ettirmesi demektir. Güneş ve ay, yüce Allah’ın emrine uyarak yol alışlarında mutad hareket eden iki varlıktır diye de açıklanmıştır. Yani bunlar kıyâmet gününe kadar ayrılmaksızın böylece akıp gideceklerdir. Bu anlamdaki bir açıklama İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiştir.

“Geceyi ve gündüzü de faydanız için müsahhar kıldı.” Yani geceleyin sükûn ve rahat bulmanız için gündüzün de lütfündan aramanız için onları musahhar kılmıştır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Geceyi ve gündüzü sizin için sükûn bulasınız ve lütfundan arayasınız diye yaratmış olması O’nun rahmetindendir.” (el-Kasas, 28/73)

İbrahim 32

Allah, gökleri ve yeri yaratan, gökten su indirip onunla size rızık olarak meyveler çıkaran, emriyle denizde akıp giden gemileri sizin hizmetinize veren ve nehirleri de sizin hizmetinize sunandır.

Diyanet Vakfı
(O öyle lütufkar) Allahtır ki, gökleri ve yeri yarattı, gökten suyu indirip onunla rızık olarak size türlü meyveler çıkardı; izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi; nehirleri de sizin (yararlanmanız) için akıttı.

Kurtubi Tefsiri
Allah, gökleri ve yeri yaratandır. Gökten su İndirip onunla size rızık olarak türlü ürünler bitiren, emri ile denizde akıp gitsin diye gemileri emrinize verendir. Nehirleri de emrinize verendir O.

“Allah gökleri ve yeri yaratandır.” Yani daha önceden var olan bir örnek söz konusu olmaksızın, onları yoktan var edendir.

“Gökten” buluttan

“su indirip onunla size rızık olarak” ağaçlardan

“türlü ürünler bitiren, emri ile denizde akıp gitsin diye gemileri emrinize verendir,” Bunun anlamına dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/164. âyet 3-başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Nehirleri de emrinize verendir O.” Yani onlardan içmeniz, davarlarınızı sulamanız, ekin ekmeniz için tatlı suları da emrinize verdiği gibi, tuzlu suyu olan denizleri de emrinize vermiştir. Çünkü bu suların herbirinin değişik faydaları vardır.

İbrahim 31

İman eden kullarıma de ki: Namazı kılsınlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan, alışverişin ve dostluğun bulunmadığı bir gün gelmeden önce gizli ve açık infak etsinler.

Diyanet Vakfı
İman eden kullarıma söyle: Namazlarını dosdoğru kılsınlar, kendisinde ne alış-veriş, ne de dostluk bulunan bir gün gelmeden önce, kendilerine verdiğimiz rızıklardan (Allah için) gizli-açık harcasınlar.

Kurtubi Tefsiri
Îman eden kullarıma de ki: “Namazı dosdoğru kılsınlar, alışverişin de, dostluğun da olmayacağı o gün gelmezden evvel rızık olarak kendilerine verdiğimiz şeylerden gizli ve açık infak etsinler.”

“Îman eden kullarıma dakî…” Yani Mekke halkı Allah’ın nimetini küfre değiştirdiler. O halde sen de îman eden ve gerçekten Bana kulluk eden kimselere

“namazı dosdoğru kılsınlar” de. Yani beş vakit namazı kılsınlar. Bu da onlara: Namazı kılın de, demektir. Bu emirle beraber mukadder bir şart da vardır. Mesela, Allah’a itaat et, O da seni cennete koyar, denilir. Yani Allah’a itaat edersen seni cennete koyar anlamındadır. Bu el-Ferrâ”nın görüşüdür.

ez-Zeccâc ise der ki: ” Kılsınlar” âyeti “lâm” anlamı dolayısıyla cezm edilmiştir ve bu demektir. Lâm’in düşürülmesinin sebebi “de ki” şeklindeki muhataba verilen emrin, gaibe delalet etmesinden dolayıdır. Yine ez-Zeccâc der ki: Bununla birlikte “kılsınlar” anlamındaki âyetin hazfedilmiş bir emrin cevabı olma ihtimali de vardır.

Yani “Sen onlara namaz kılınız de; Namazı kılsınlar” takdirindedir.

” … Rızık olarak kendilerine verdiğimiz şeylerden gizli ve açık infak etsinler.” Bu âyet ile İbn Abbâs ve diğerlerinden nakledildiğine göre zekât kastedilmektedir.

Cumhûr ise der ki: Gizliden kasıt, gizli saklı verilen, açıktan kasıt ise verilirken görülen ve zahir olan demektir.

el-Kasım b. Yahya ise der ki: Gizliden kasıt tatavvu’ sadakalar, açık olandan kasıt ise farz zekâttır. Bundan önce el-Bakara Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Sadakalarınızı açıkça verirseniz o ne güzeldir…” (el-Bakara, 2/271) âyetini açıklarken bu anlamda güzel açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Alışverişin de, dostluğun da olmayacağı o gün”e dair açıklamalar da yine el-Bakara Sûresi’nde (2/254. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Arkadaşlık(lar)” kelimesi ın çoğuludur. “Testi” kelimesinin çoğulunun; şeklinde gelmesi gibi. Şair (İmruu’l-Kays) da şöyle demektedir:

“Ben nitelikleri buğzedilen birisi de değilim, buğzeden birisi de değilim.”

İbrahim 30

Allah’a eşler koştular ki, O’nun yolundan saptırsınlar. De ki: “Faydalanın. Şüphesiz dönüşünüz ateşedir.”

Diyanet Vakfı
(İnsanları) Allah yolundan saptırmak için Ona ortaklar koştular. De ki: (İstediğiniz gibi) yaşayın! Çünkü dönüşünüz ateşedir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar, Allah’a O’nun yolundan saptırmak için eşler koştular. De ki: “Faydalana durun; varacağınız yer şüphesiz ateş olacaktır.”

“Onlar Allah’a, O’nun yolundan” yani dininden

“saptırmak İçin eşler” tapındıkları putlar

“koştular.” Bu âyetteki; ” Eşler” kelimesine dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/22. âyet, 6. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Kesîr ve Ebû Amr; ” Saptırmak için” âyetini “ya” harfini üstün olarak (sapsınlar diye, anlamında) okumuşlardır. Hac Sûresi’nde de

“Allah yolundan sapsın diye…” (22/9) anlamına gelecek şekilde aynı kelimenin “ya” harfini üstün olarak okudukları gibi, Lukman Sûresi’nde (bk. 31/6. âyet, 5- başlık) ve ez-Zümer Sûresi’nde (bk. 39/8. âyette) de böyle okumuşlardır.

Diğerleri ise “İnsanları Allah yolundan saptırsınlar diye” anlamında olmak üzere “ya” harfini ötreli okumuşlardır.

Üstün olarak okuyanların kıraatine göre; kendileri Allah yolundan saptılar, anlamındadır. Yani onların akıbeti nihayet sapmaya ve saptırmaya varacaktır. O bakımdan buradaki “lâm” harfi akıbet “lâm”ıdır.

“De ki: Faydalana durun!” Bu onlara yapılan bir tehdittir ve bu, onların içinde bulundukları dünya zevklerinin -kesintiye uğrayacağından dolayı- oldukça az olduğuna da bir işarettir.

“Varacağınız yer şüphesiz ateş olacaktır.” Döneceğiniz ve döndürüleceğiniz yer cehennem azâbı olacaktır.

İbrahim 29

Cehennem. Ona girerler. Ne kötü bir karargâhtır.

Diyanet Vakfı
Onlar cehenneme girecekler. O ne kötü karargahtır!

Kurtubi Tefsiri
Cehenneme ki, onlar oraya gireceklerdir. Orası ne kötü bir karargahtır!

“Cehenneme ki onlar oraya gireceklerdir.” Bu âyet ile “helâk yurdu”nun İbn Zeyd’in dediği gibi cehennem olduğunu beyan etmektedir. Buna göre; Helâk yurdu” üzerinde vakıf yapmak câiz değildir. Çünkü cehennem “helâk yurdu” kelimesini açıklamak üzere nasb edilmiştir. Eğer ref ile okunacak olursa, o takdirde ref’ edici bir lâfız takdir edilir ve anlam: “O cehennemdir” şeklinde olur. Yahut ta; ” Oraya gireceklerdir” âyetindeki zamirin cehenneme ait olması dolayısı ile de ref edilebilir. Çünkü; Helâk yurdu” üzerinde de vakıf güzel olur.

“Orası ne kötü bir karargahtır!” Ne kötü bir kalacak yerdir!

İbrahim 28

Allah’ın nimetini inkârla değiştirenleri ve kavimlerini helak yurduna yerleştirenleri görmedin mi?

Diyanet Vakfı
Allahın nimetine nankörlükle karşılık veren ve sonunda kavimlerini helak yurduna sürükleyenleri görmedin mi?

Kurtubi Tefsiri
Görmez misin Allah’ta nimetini küfür ile değiştiren ve kendi kavimlerini de helâk yurduna sokanları?

“Görmez misin Allah’ın nimetini küfür ile değiştiren… leri?” Yani Allah Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)i aralarından bir kişi olarak içlerinde peygamber gönderdiğinde onlar onu inkâr etmek suretiyle üzerlerindeki Allah’ın nimetine şükredecek yerde küfre saptılar ve inkâr ettiler.

İbn Abbâs, Ali ve diğerlerinden nakledildiğine göre maksat Kureyş müşrikleridir ve âyet-i kerîme onlar hakkında inmiştir. Bir diğer görüşe göre, bu âyet-i kerîme Bedir günü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Savaşan müşrikler hakkında inmiştir. Ebû’t-Tufeyl der ki: Ben Ali (radıyallahü anh)ı şöyle derken dinledim: Burada sözü edilenler Bedir günü öldürülen Kureyşlilerdir.

Bir diğer görüşe göre bu âyet-i kerîme Kureyş arasından en çok facir olan Mahzumoğulları ile Umeyyeoğulları hakkında inmiştir. Umeyyeoğulları bir süreye kadar faydalandırıldılar. Mahzumoğulları ise Bedir günü helâk edildiler. Bu görüş de Ali b. Ebî Tâlib ile Ömer b. el-Hattâb Allah ikisinden de razı olsuna aittir.

Dördüncü bir görüşe göre de burada sözü edilenler Araplar arasından hristiyanlığa giren Cebele b. el-Eyhem ve arkadaşlarıdır. Cebele birisine tokat vurduğunda, Hazret-i Ömer misliyle kısas uygulanmasını emretmişti. Cebele bunu kabul etmeyerek, büyüklük tasladı, hristiyanlığa girerek irtidad etti. Kavminden bir grup ile birlikte Bizanslılara katıldı. Bu açıklama İbn Abbâs ve Kaâde’den nakledilmiştir, Cebele nihayet Bizans topraklarına vardığında pişmanlıkla şu beyitleri söyledi:

“Bir tokat (yemenin) utancıyla eşraf hristiyanlığa girdi,

Fakat eğer sabretmiş olsaydım, bunun olmazdı bir zararı.

Bundan dolayı bir kibir ve bir gurur istilâ etti beni,

Ve yine bu sebepten sağlıklı gözü, değiştim, kör bir göze

Keşke o beldede süt veren develeri otlatsaydım,

Ve Ömer’in söylediği o söze karşı çıkmasaydım.”

el-Hasen ise bu âyet-i kerîme’nin bütün müşrikler hakkında umumi olduğunu söylemiştir.

“Ve kendi kavimlerini helâk yurduna sokanları.” Yani cehenneme vardırıp konaklatanları. Bunu da İbn Abbâs söylemiştir. Burada sözü edilenler ise Bedir günü müşriklerin kumandanlarıdır. “Kavimlerini” âyeti ile kasıt, kendilerine tabi olanlardır.

“Helâk yurdu” denildiğine göre cehennemdir ki; bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır.

Bunun Bedir günü olduğu da söylenmiştir ki bu da Ali b. Ebî Tâlib ile Mücahid’in görüşüdür.

(Âyet-i kerimede geçen): “el-Bevâr” helâk oluş demektir. Şairin şu beyitinde de aynı kelime kullanılmıştır.

“Savaşın başladığı sabah vaktinde helâk olmaktan korkulduğunda ben

Onlar gibi Savaş kahramanı kimseler görmedim.”

İbrahim 27

Allah, iman edenleri, dünya hayatında ve ahirette sabit bir sözle sağlamlaştırır. Allah, zalimleri saptırır. Ve Allah, dilediğini yapar.

Diyanet Vakfı
Allah Teala sağlam sözle iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahirette sapasağlam tutar. Zalimleri ise Allah saptırır. Allah dilediğini yapar.

Kurtubi Tefsiri
Allah îman edenlere dünya hayatında da, âhirette de sağlam söz üzere sebat verir. Allah zulmedenleri şaşırtır. Allah ne dilerse yapar.

“Allah îman edenlere… sağlam söz üzere sebat verir.” İbn Abbâs der ki: Bu söz lâ ilahe illallah’tır. Nesâî, el-Berâ b. Âzib’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir:

“Allah îman edenlere dünya hayatında da, âhirette de sağlam söz üzere sebat verir” âyeti kabir azâbı hakkında inmiştir. Orada kişiye: Rabbin kimdir? denilir. O: Rabbim Allah’tır, dinim Muhammed’in dinidir, der. İşte yüce Allah’ın:

“Allah îman edenlere dünya hayatında da, âhirette de sağlam söz üzere sebat verir” âyetinde anlatılan budur. Buhâri, Cenâiz 87, Tefsir 14. sûre 2; Müslim, Cennet 73; Ebû Dâvûd, Sünne 24; Nesâi, Cenâiz 114; İbn Mâce, Zühd 32; Müsned, IV, 282.

Derim ki: Bu hadis Müslim’in rivâyet ettiği yollardan birisinde el-Berâ’dan onun sözü olarak, mevkuf bir şekilde gelmiştir. Müslim, Cennet 74; Nesâî, Cenâiz 114. Sahih olan ise bu hadisin merfu olduğudur. Nitekim Müslim’in Sahih’inde, Nesâî’de, Ebû Dâvûd, İbn Mâce ve diğerlerinde de bu şekilde el-Bera’dan, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den diye rivâyet etmişlerdir. Az önce bu kaynaklardaki yerleri gösterildi.

Buhârî de şöyle nakletmektedir: Bize Cafer Doğrusu Buhârî’de gösterilecek yerde de olduğu gibi “Hafs’dır. b. Ömer anlattı, dedi ki: Bize Şu’be, Alkame b. Mersed’den anlattı, o Sa’d b. Ubeyde’den, o el-Berâ b. Âzib’den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den dedi ki: “Mü’min kabrinde oturtulduğunda ona birisi gelir, sonra da Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şahitlik eder. İşte yüce Allah’ın:

“Allah îman edenlere dünya hayatında da, âhirette de sağlam söz üzere sebat verir” âyetinde kastedilen budur. ” Buhârî, Cenâiz 87, Tefsir 14, sûre 2.

Biz bu hususu “et-Tezkire” adlı eserimizde açıkladığımız gibi yine orada kabrinde imtihana çekilecek ve soru sorulacakların da olduğunu açıklamış bulunuyoruz. Bu hususta bilgi sahibi olmak isteyenler bu konuyu oradan izleyebilirler.

Sehl b. Ammâr da der ki: Ben Yezid b. Harun’u vefatından sonra rüyamda gördüm. Ona: Allah sana ne yaptı? diye sordum. O şöyle dedi: Kabrimde haşin ve kaba iki melek bana geldi ve dinin ne, Rabbin kim, Peygamberin kim? dediler. Beyaz sakalımı sıvazladım şöyle dedim: Benim gibi birisine mi bu sözler söyleniyor, ben insanlara seksen yıl boyunca size verilecek cevabı öğrettim. Bunun üzerine gittiler ve giderken de: Sen Harîz b. Osman’dan hadis yazdın mı? dediler. Ben: Evet, deyince bu sefer onlar şöyle dediler: O Alî’ye buğzediyordu, Allah ona buğzedesice.

Yüce Allah’ın:

“Allah… sebat verir” âyetinin, Allah onları sürekli sabit ve sağlam söz üzere devamlı kılar, anlamında olduğu da vSöylenmiştir. Abdullah b. Revâha’nın şu beyiti de bu türdendir:

“Allah sana verdiği güzel şeylere sebat verir,

Mûsa’ya verdiği sebat gibi ve yine

Mûsa’nın yardıma mazhar olduğu gibi, sana da yardım etsin.”

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah dünyada da, âhirette de bu sebatlı, sağlam söze karşılık onları mükâfatlandırır.

el-Kaffal ve bir topluluk “dünya hayatında” âyetini, kabirde diye açıklamışlardır. Çünkü ölüler diriltilinceye kadar dünyadadırlar. “Âhirette” âyetini da hesap esnasında diye açıklamışlardır. Ayrıca bu görüşü el-Maverdî, el-Berâ’dan da nakletmiştir. el-Berâ dedi ki: Dünya hayatından kasıt, kabirdeki sorudur, âhiretten kasıt ise kıyâmet günündeki sorgulamadır.

“Allah zulmedenleri şaşırtır” yani dünya hayatında küfürleri sebebiyle saptıkları gibi, kabirlerinde de onların delil getirmelerine fırsat bırakmaz, şa-Şirıverirler. Hak sözü söylemelerini onlara telkin etmez, kabirlerinde sorgulanacakları vakit bilmeyiz, derler. Bu sefer ona: Bilmez olasıca, bir şey okuyamaz olasıca, denilir. Buhârî, Cenaiz 67, 86; Ebû Dâvûd, Sünne 24; Nesâi, Cenâiz 110.: Müsned, III, 4, 126, IV, 296. İşte o vakit -bu husustaki haberlerde de sabit olduğuna göçe- bunlara demirden kamçılarla vurulur. Biz bu hususları “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz.

Bir diğer görüşe göre; dünya hayatında sapıklıkları daha da artsın diye onlara mühlet verilir, demektir.

“Allah ne dilerse yapar.” Kimilerini azaplandırmak, kimilerini saptırmak gibi.

Bu âyet-i kerîmenin nüzul sebebinin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den gelen şu rivâyette belirtildiği gibi olduğu da söylenmiştir: Hazret-i Peygamber Münker ve Nekir’in soru sormalarını ve ölünün vereceği cevabı açıkladığında Hazret-i Ömer şöyle sorar; Ey Allah’ın Rasûlü! Peki aklım başımda olacak mı? Hazret-i Peygamber: “Evet” diye cevap verince, bunun üzerine Hazret-i Ömer: O halde bu İşin altından kalkabilirim, dedi. Nüzul sebebi bu olduğu belirtilmeksizin, benzer rivâyetler için bk. Suyûti, ed-Durrul-Mensur, V, 36. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerîme’yi indirdi.

İbrahim 26

Kötü sözün örneği ise, yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer.

Diyanet Vakfı
Kötü bir sözün misali, gövdesi yerden koparılmış, o yüzden ayakta durma imkanı olmayan (kötü) bir ağaca benzer.

Kurtubi Tefsiri
Kötü bir kelimenin misali de toprağın üstünden kökünden koparılmış, istikrarsız, sebatı olmayan kötü bir ağaca benzer.

Yüce Allah’ın:

“Kötü bir kelimenin misali… kötü bir ağaca benzer”

âyetindeki

“kötü kelime” küfür sözüdür, bizatihi kâfirin kendisi olduğu da söylenmiştir,

“Kötü ağaç” ise Hazret-i Enes yoluyla rivâyet edilen hadiste geçtiği gibi, Hanzai (Ebû Cehil Karpuzu) ağacıdır. Bu aynı zamanda İbn Abbâs, Mücahid ve diğerlerinin de görüşüdür.

Yine İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre bu yeryüzünde yaratılmış bir ağaç değildir. Bunun sarımsak ağacı olduğu da söylenmiştir ki bu da İbn Abbâs’tan nakledilmiştir.

Bundan kastın yer elması yahut yosun olduğu söylendiği gibi, küsküt otu (bağboğan) olduğu da söylenmiştir. Bu ise yerde kökleri ve yaprağı olmayan bir bitkidir. Nitekim şair şöyle demektedir:

“Onlar hepsi küsküt otudur, ne gövdeleri vardır, ne de yaprakları,”

“Toprağın üstünden, kökünden koparılmış” yani tâ dibinden sökülüp alınmış demektir ki, bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Lakıt (b. Ma’mer)in şu beyiti de buradan gelmektedir:

“Karşılaşacağınız o şey sizi kökten koparacak olan bir sürgündür,

Bir gün olsun bunun gibisini kim görmüş ve kim işitmiştir.”

el-Muerric derki: (Aynı kökten gelen); “cüsse” bizatihi kendisi demektir. Cüsse otursun, ya da ayakta bulunsun insanın kendisine denir. ise onu kökten söktü anlamındadır, de onu yerin üzerinden söküp aldı demektir.

Bunun anlamı şudur: Böyle bir ağacın kökleriyle yerden su içen, dibe doğru uzanan bir gövdesi yoktur. Üstelik “sebatı olmayan” bir ağaçtır. Yani onun yerde sabit bir gövdesi, bir kökü yoktur. Sebatı yoktur, diye de açıklanmıştır. İşte kâfirin durumu da böyledir, onun herhangi bir delili, sebatı olmadığı gibi, onda bir hayır da yoktur. Onun güzel bir sözü ve salih bir ameli yükselmez.

Muaviye b. Salih, Ali b. Ebi Talha’dan yüce Allah’ın:

“Allah’ın hoş bir sözü nasıl misallendirdiğini görmez misin?” (İbrahim, 14/24) âyeti ile ilgili olarak: O la İlahe illallahtır ve bu

“güzel bir ağaç gibidir” (İbrahim, 14/24) bu da mü’mindîr. “Kökü yerde sabit’ lâ ilahe illallah mü’minin kalbinde sabittir. “Kötü bir kelimenin” yani şirkin “misali” ise “kötü bir ağaca benzer” bu da müşriktir.

“Toprağın üstünden, kökünden koparılmış ve istikrarsız” dır, Yani müşrikin kendisine istinaden amelde bulunacağı bir dayanağı, bir esası yoktur.

Şöyle de açıklanmıştır: Misal îman ‘a davet ile şirke davet ile ilgilidir. Çünkü “kelime”den herhangi bir şeye davet etmek ve herhangi bir söz söylemek anlaşılmaktadır.

İbrahim 25

O, meyvesini her zaman, Rabbinin izniyle verir. Allah, insanlara örnekler verir, belki düşünürler.

Diyanet Vakfı
(O ağaç), Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir.

Kurtubi Tefsiri
O ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvelerini verir. Allah insanlara düşünüp, ibret alsınlar diye misaller verir.

“O ağaç Rabbinin izniyle her zaman meyvelerini verir.” er-Rabî’ dedi ki:

“Her zaman”dan kasıt sabah-akşamdır. İşte mü’minin ameli de aynı şekilde günün başlangıcında ve sonunda yükselir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Yine ondan nakledildiğine göre:

“O ağaç Rabbinin İzniyle her zaman meyvelerini verir” âyeti hakkında dedi ki: Bu Hint cevizi ağacıdır, meyvesiz hiçbir zaman kalmaz. Her ay mahsûl taşır. İşte her zaman Allah rızası için amelde bulunan mü’minin yaptıkları, çeşitli zamanlarda mahsûllerini veren hurma ağacına benzetilmiştir.

ed-Dahhak der ki: Gece gündüz, yaz kış her vakit, her zaman mahsulü yenilir. İşte mü’min de böyledir, o hiçbir zaman hayırdan uzak kalmaz.

en-Nehhâs da der ki: Bu sözler birbirlerine yakındır, birbirleriyle çelişkili değildir. Çünkü oldukça istisna teşkil edenler hariç olmak üzere, bütün dil bilginlerine göre “el-hîn: zaman” kelimesi az süre hakkında da, uzun süre hakkında da kullanılan “vakit” anlamındadır. el-Esmaî de, en-Nâbiğa’nın şu beyitini nakletmektedir:

“(O yılan) kötü zehirinden dolayı rukye yapanlar (tedavi edenler) bu konuda birbirlerini uyardılar;

(bu yılana ilişmeyin, diye) O zehrinin acısı bir zaman gidiyor, bir zaman da geri geliyor.”

İşte burada bu kelimenin “zaman” anlamında olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Îman mü’minin kalbinde sabit ve sağlamdır, ameli, sözü ve teşbihi ise semaya doğru hurma ağacının dalları gibi yükselir. Îmanın bereket ve mükâfatından kazandıkları ise, senenin bütün zamanlarında hurma ağacının mahsûllerinden sağlanan faydaya benzer. Bu hurma ağa emin meyvesi henüz yeni olduğu sırada, taze iken, sararmaya yüz tutmuşken, sarardıktan sonra, yavaş yavaş kızarmaya başlarken, kuruyup hurma haline gelirken ve henüz tomurcuk halinde iken her halinde faydalıdır.

İbn Abbâs’tan nakledilen bir rivâyette de şöyle denilmektedir: Şüphesiz buradaki ağaç cennetteki ağaçtır, her vakit mahsûl verir.

“Misal” anlamındaki kelime; “…lendirdi” fiilinin mef’ûlüdür. ” Bir söz” ise onun bedelidir, ” Bir ağaç gibidir” ise; “Bir söz” kelimesinden hal olmak üzere nasb mahallindedir. İfadenin takdiri de şöyledir: Güzel bir ağaca benzetilen, güzel bir sözü andırmaktadır.

2- “Hin: Zaman”in Süresi:

Bütün ağaçlar her yıl bir defa mahsul verdiklerine göre yüce Allah’ın:

“Her zaman meyvelerini verir” âyeti aynı zamanda “hîn”in hükmüne dair açıklamayı da ihtiva etmektedir. Bundan dolayı biz (Mâlikîler) şöyle deriz: Bir kimse filan ile bir hîn konuşmayacağına dair yemin edecek olursa ve şu kadar zaman (hîn) diyerek bunu belirlemezse buradaki hîn sene anlamına gelir.

Bir başka yerde de “hîn” kelimesi varid olmuş ve bu kelime ile bundan çok daha uzan bir süre de kastedilmiş bulunuyor. Çünkü yüce Allah:

“İnsan üzerinden öyle uzun süre (hin) geçti ki, o anılmaya değer bir şey değildi.” (el-İnsan, 76/1) “Tefsir”de denildiğine göre bu süre kırk yıldır. İkrime’nin naklettiğine göre bir adam: Bir lıîn’e kadar şu, şu İşi yapacak olursam kölem hür olsun, dedi. Sonra durumu sormak üzere Ömer b. Abdu’l-Aziz’e geldi. O da bana bu hususta sordu, ben de: Kimi hîn vardır ki bunun ne olduğu idrâk edilemez. Yüce Allah’ın:

“Bilmiyorum belki de o sizin için bir imtihandır, bir süreye (hîn’e) kadar bir faydalanmadır.” (el-Enbiyâ, 21/111) Görüşüme göre sen hurma ağacının meyvelerinin toplanması ile bir daha meyve yükleneceği vakte kadar yemininde durmandır, dedim. Sanki bu (Ömer’in) hoşuna gitti. Aynı zamanda Ebû Hanîfe’nin “hîn” hakkında ki görüşü de budur. O İkrime ve diğerlerine uyarak bu altı aylık bir süreyi ifade eder.

“Hin” kelimesiyle ilgili olarak ilim adamlarının değişik görüşlerine dair yeterli açıklamalar bundan önce el-Bakara Sûresi’nde (2/36, âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

“Allah insanlara düşünüp İbret alsınlar diye misaller” benzetmeler yaparak

“verir.” Buna dair açıklamalar da daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

İbrahim 24

Allah, güzel sözü sağlam köklü, dalları göğe yükselen güzel bir ağaç gibi örnek verdiğini görmedin mi?

Diyanet Vakfı
Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi: Güzel bir sözü, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti).

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın hoş bir sözü nasıl misallendirdiğini görmez misin? Kökü sabit ve dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Mü’minin Ameli:

Yüce Allah, kâfirlerin amellerinin misalini söz konusu ederek, amellerinin şiddetli fırtınalı bir günde, şiddetlice esen bir rüzgarın sallallahü aleyhi ve sellemurduğu küle benzediğini belirttikten sonra;

“Allah’ın hoş bir sözü nasıl misallendirdiğini görmez misin?” âyeti ile mü’minlerin sözlerinin ve diğer amellerinin misalini de zikretmektedir. Daha sonra bu misali açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

“Hoş bir sözü” yani mahsulü hoş bir sözü… demek olup ifadenin buna delâleti dolayısıyla bu kelime hazfedilmiştir, İbn Abbâs da der ki: Hoş sözden kasıt, lâ ilahe İllallah’tır. Güzel bir ağaçtan kasıt ise mü’mindir.

Mücahid ve İbn Cüreyc derler ki: Hoş sözden kasıt îman ‘dır. Atiyye el-Avfî ile er-Rabî’ b. Enes ise, bu mü’minin kendisidir demişlerdir. Yine Mücahid ve İkrime bundan kasıt hurma ağacıdır, demişlerdir. Buna göre anlamın şöyle olması mümkündür: Mü’minin kalbinde bulunan -îman -, kelimenin kökü, bitişi ve verimi itibariyle hurma ağacına benzetilmiştir. Onun amelinin göğe doğru yükselmesi de hurma ağacının dallarının yükselişine, Allah’ın mü’minin ameline vereceği mükâfat ise mahsulüne benzetilmiş olur.

Enes yoluyla gelen hadiste Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: “Îmanın misali kökü sağlam bir ağaca benzer. Îman bu ağacın kökleridir, namaz onun gövdesidir. Zekat gövdeden ayrılan kollarıdır, oruç onun dallarıdır. Allah uğrunda sıkıntılara katlanmak onun filizleridir, güzel ahlâk onun yapraklarıdır. Allah’ın haramlarından uzak durmaksa onun meyvesidir.” Süyûtî, ed-Durru’l-Mensur, V, 21.

Anlamın şu şekilde olması da mümkündür: Ağacın kökü yeryüzünde sapasağlamdır. Yani onun kökleri yerden su içer ve sema da onun üstünden ona su verir. O bakımdan bu ağaç temiz ve güzel bir şekilde gelişip durur. Tirmizî de Enes b. Malik’in şu hadisini rivâyet eder: Enes (radıyallahü anh) dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a hurma dallarından yapılmış bir tabak içerisinde taze hurma getirildi. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Hoş bir sözün misali kökü sabit ve dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir. O ağaç Rabbinin izniyle her zaman meyvelerini verir.” (Hazret-i Peygamber devamla) buyurdu ki: “İşte o hurma ağacıdır. Kötü bir kelime de toprağın üstünden, kökünden koparılmış istikrarsız, sebatı olmayan kötü bir ağaç gibidir” diye buyurduktan sonra da: “İşte bu ağaç da hanzal (Ebû Cehil karpuzu )dır.” Tirmizî, Tefsir 14. sûre 1. Enes’ten diye, Enes’in sözü rivâyet etmiş ve: O daha sahihtir, demiştir. Tirmizî, Tefsir 14. sûre 2’deki ifadeleri şu anlamdadır: “Enes b. Mâlik’ten buna yakın bir rivâyet gelmiş, ancak bunu Peygambere atfederek rivâyet etmemiştir. Bu, Hamrnâd b. Seleme yoluyla gelen (bir önceki rivâyet)den daha sahihtir.”

Dârakutnî de İbn Ömer’den gelen şu hadisi zikretmektedir: İbn Ömer dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Allah’ın hoş bir sözü nasıl misallendirdiğini görmez misin? Kökü sabit…” âyetini okudu. Sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Bunun ne olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu. Benim içime bunun hurma ağacı olduğu doğdu. Buhâri, İlm 4, 5, 50, Tefsir 14. sûre 1; Müslim, Sıfâtu’l-Münâfikîn 61, 63, 64; Tirmizî, Edeb 79; Müsned, II, 31, 61.

es-Süheylî der ki: Bu hususta Ali b. Ebî Tâlib’den, bu güzel ağacın Hindistan cevizi (ağacı) olduğuna dair geten rivâyet sahih değildir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den, İbn Ömer yoluyla gelen şu hadis sahih olarak gelmiştir: “Ağaçlar arasında öyle bir ağaç vardır ki; bunun yaprakları düşmez. Bu ağacın misali de mü’mine benzer. Bana bu ağacın ne olduğunu haber veriniz.” Sonra da: “Bu hurma ağacıdır” diye buyurdu. Aynı yerler

Bu hadisi Malik, İbnu’l Kasım ve diğerlerinin rivâyeti ile Muvatta’’da nakletmiştir. Ancak Yahya rivâyet ettiği Muvatta’’da bu hadisi zikretmemiştir. Yine bu hadisi sahih hadis sahipleri de rivâyet etmişlerdir. Bu hadiste ayrıca el-Haris b. Üsame’nin, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den şöyle dediğine dair bir fazla ibaresi vardır ki, sırf bunu nakletmek için yolculuk yapmaya (rihle) değer: “İşte o ağaç hurma ağacıdır. Bunun yaprakları düşmez, mü’minin de aynı şekîlde yaptığı hiçbir dua düşmez.” Böylelikle hem hadisin manasını, hem de benzerlik yönünü açıklamış bulunmaktadır.

Derim ki: Yine el-Gaznevî ondan şöyle dediğini nakletmektedir: “Mü’minin misali hurma ağacına benzer. Onunla arkadaşlık yaparsan sana faydalı olur, onunla beraber oturursan sana faydalı olur. Onunla istişare edersen, sana faydalı olur. Tıpkı hurma ağacı gibidir, onun herbir şeyiyle faydalanılır.” Yine Hazret-i Peygamber: “Hala’nızdan yiyiniz” diye buyurmuştur.

Bununla hurma ağacını kastetmektedir, Çünkü hurma ağacı Âdem (aleyhisselâm)ın hilkatinden artan çamurdan yaratılmıştır. Aynı şekilde hurma baş tarafı ile kalıcıdır. Kalbi ile hayat vericidir, onun meyvesi de erkek ve dişi (organların) bir arada olmasıyla vücuda gelir.

Şöyle de denilmiştir: Hurma ağacı, ağaçlar arasında insana en çok benzeyen ağaç olduğundan dolayı insana benzetilmiştir. Şöyle ki: Herbir ağacın baş tarafı kesildi mi onun yan tarafından dalları çıkar. Hurma ağacının ise baş tarafı kesildi mi kurur ve temelli gider. Çünkü hurma ağacı da aşılanmak bakımından insanlara ve diğer canlılara benzemektedir. Hurma ağacı aşılanmadıkça ürün vermez. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)de şöyle buyurmuştur: “Malın en hayırlısı etrafı aşılı hurmalarla çevrilmiş bir yol (bahçe) ile doğurgan bir kısraktır.” Müsned, III, 468

İleride Hicr Sûresi’nde (15/22. âyetin tefsirinde) aşılama ile ilgili açıklamalar gelecektir. Diğer taraftan hurma ağacı Hazret-i Âdem’in çamurunun artığından yaratılmasıyla ilgili olarak şöyle denilmektedir: Yüce Allah, Hazret-i Âdem’i çamurdan sureti endi rdiğ inde bir parça çamur arttı. Onu da kendi eliyle şekillendirdi ve Adn cennetinde dikti. O bakımdan Peygamber (aleyhisselâm) de: “Halanıza ikramda bulununuz” diye buyurmuştur. Onlar: Ey Allah’ın Rasûlü! Halamız kimdir? demeleri üzerine, o: “Hurma ağacıdır” diye buyurdu. Yakın bir rivâyetin kaynağı az önce gösterildi.

İbrahim 23

İman edip salih ameller işleyenler, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokulurlar. Orada Rablerinin izniyle ebedi kalırlar. Oradaki selamlaşmaları “Selam”dır.

Diyanet Vakfı
İman edip de iyi işler yapanlar, Rablerinin izniyle içinde ebedi kalacakları ve zemininden ırmaklar akan cennetlere sokulacaklardır. Orada (birbirleriyle) karşılaştıkça söyledikleri «selam» dır.

Kurtubi Tefsiri
Îman edip salih ameller işleyenler İse Rabblerinin izni ile altlarından ırmaklar akan cennetlere konulacaktır. Orada ebediyyen kalacaklardır. Onların orada birbirlerine tahiyyeleri de selâmdır.

“Îman edip salih ameller İşleyenler ise Rabblerinin izni ile altlarından ırmaklar akan cennetlere konulacaklardır” âyetindeki: “Cennetlere” kelimesi cennetlerde, anlamındadır. Çünkü; Girdim” fiili teaddi etmez. Tıpkı onun zıttı olan “çıktım” anlamındaki fiilin teaddi etmediği gibi. Bu fiillere kıyas yapılmaz. Bu açıklamayı el-Mehdevî yapmıştır. Şanı yüce Allah, cehennemliklerin halini bildirdikten sonra, cennetliklerin de halini haber vermektedir.

Çoğunluğun kıraati; “Girdirildi (mealde; konuldu)” şeklinde olup meçhul bir fiil olarak okunmuştur. el-Hasen ise bunu hem istikbal, hem de isti’naf anlamında (konulacaktır diye) okumuştur.

“Rabblerinin izni İle” emriyle demektir. Meşîeu ve kolaylaştırmasıyla diye de açıklanmıştır. Burada “Rabblerinin izni ile” diye buyurulup “benim iznimle” denilmemesi, Rabbi ta’zim ve tefhim içindir.

“Onların orada biribirlerine tahiyyeleri selâm’dır” âyetine dair açıklamalar ise daha önceden Yûnus Sûresi ‘nde (10/10. ayetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Cenab-ı Allah’a hamdolsun.

İbrahim 22

İş hükme bağlanınca şeytan der ki: “Şüphesiz Allah size gerçek vaadi verdi, ben de size söz verdim ama sözümde durmadım. Benim sizi zorlayacak bir yetkim yoktu. Sadece sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. O halde beni suçlamayın, kendinizi suçlayın. Ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Daha önce beni Allah’a ortak koşmanızı da reddetmiştim.” Şüphesiz zalimlere elem verici bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
(Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: «Şüphesiz Allah size gerçek olanı vadetti, ben de size vadettim ama, size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi (inkara) çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allaha) ortak koşmanızı reddettim.» Şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
İş olup bitince, şeytan da der ki: “Doğrusu Allah’ın size verdiği söz gerçekti. Ben de size vaadde bulunmuştum ama size verdiğim sözde durmadım. Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir nüfuzum da yoktu. Yalnız ben sizi çağırdım, siz de çağrımı kabul ettiniz. O halde beni kınamayınız, bilakis kendinizi kınayınız. Artık ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Esasen ben, daha önce beni ortak tutmanızı da kesinlikle kabul etmemiştim. Gerçek şu ki: Zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.”

“İş olup bitince, şeytan da der ki…” el-Hasen dedi ki: İblis, kıyâmet gününde cehennemde ateşten bir minber üzerinde ve herkesin sesini işiteceği bir şekilde kalkıp, bir konuşma yapacaktır.

“İş olup bitince” âyeti: Cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehenneme gittikten sonra… anlamındadır. İleride Meryem Sûresi’nde (18/39- âyetin tefsirinde) açıklaması geleceği gibi.

“Doğrusu Allah’ın size verdiği söz gerçekti.” Bununla öldükten sonra diriliş, cennet, cehennem, itaat edenlerin mükâfat görmesi, isyankârların cezalandırılması hususlarında O verdiği sözleri gerçekleştirmiştir. Ben ise öldükten sonra diriliş, cennet, ateş, mükâfat ve ceza gibi bir şey yoktur, demiştim. Fakat size verdiğim bu sözümde durmadım.

İbnu’l-Mubarek, Ukbe b. Âmir yoluyla gelen hadisteki rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şefaat hadisinde şöyle buyurmuştur: “Îsa diyecek ki: Ben size ümmi peygambere gitmenizi tavsiye ederim. Bunun üzerine bana gelirler, Allah bana kalkmak için izin verecek. Benim meclisimden, güzel koku koklamış herkesin kokladığı kokudan daha da hoş bir koku rüzgarı yayılacaktır. Nihayet Rabbimin huzuruna geleceğim, benim şefaatimi kabul edecek ve bana saçımdan ayağımın tırnağına kadar bir nûr ihsan edecek. Sonra kâfirler şöyle diyecekler: Mü’minler kendilerine şefaat edecek kimseyi buldular, peki bize kim şefaat edecek? Bu sefer: Bu, İblis’ten başkası olamaz. Bizi saptıran odur, diyecekler ve bunun üzerine iblis’in yanına varacaklar. Ona: Mü’minler kendilerine şefaat edecek kimseyi buldular, haydi sen de bize şefaat et. Çünkü bizi saptıran sen oldun, diyecekler. Bu sefer onun meclîsinden kokusu alınmış en kötü ve pis bir koku rüzgarı yayılacak. Sonra da ağlaşmaları oldukça ileri dereceye varacak. İşte o vakit (İblis): “Doğrusu Allah’ın size verdiği söz gerçekti. Ben de size vaadde bulunmuştum ama size verdiğim sözde durmadım” diyecektir.

“Gerçek söz” ifadesi bir şeyin kendi sıfatına izafesidir. Arapların; “Cami mescid” demelerine benzer. el-Ferrâ’ dedi ki: Basralılar şöyle demişlerdir: (Âyetin anlamı şudur): O size hak günün vaadinde bulundu yahut ta o size hak vaadde bulundu ve size vaadine sadık kaldı. Burada halin delâleti dolayısıyla mastarın hazfı söz konusudur.

“Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir nüfuzum da yoktu.” Benim size karşı getireceğim herhangi bir delil, bir açıklamam yoktu. Yani ben size dünya hayatında iken verdiğim söze ve size süslü ve güzel gösterdiğim şeylere dair herhangi bir delil göstermemiştim.

“Yalnız ben sizi çağırdım, siz de çağrımı kabul ettiniz.” Ben sizi azdırdım siz de bana uydunuz, arkamdan geldiniz. Şöyle de açıklanmıştır: Ben sizi kendisine davet ettiğim şeye kahredip zorlamadım,

“Yalnız ben sizi çağırdım” anlamındaki; ise, munkatı’ bir istisnadır. Yani ama ben sizi vesveselerde bulunarak çağırdım, siz de kendi tercihinizle benim çağrımı kabul ettiniz.

“O halde beni kınamayınız, bilakis kendinizi kınayınız.”

Şöyle de açıklanmıştır:

“Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir nüfuzum da yoktu.” Yani sizin kalpleriniz ve îman mahhalliniz üzerinde bir etkinliğim yoktu. Ama ben sizi çağırdım, siz de benim çağrımı kabul ettiniz.

Bu açıklama İblis’in isyankâr mü’min ile inkarcı kâfire hitab etmesi görüşüne göredir. Ancak bunun böyle oluşu su götürür. Çünkü yüce Allah’ın:

“İş olup bitince” âyeti, İblis’in yalnızca kâfirlere hitab ettiğine, muvahhid isyankârların bu sözlerine muhatab olmadığına delil teşkil etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“O halde beni kınamayınız, bilakis kendinizi kınayınız.” Çünkü siz herhangi bir delil getirmeksizin bana gelmiş bulunuyorsunuz. “Artık ne ben sizi kurtarabilirim” yardımınıza koşabilirim “ne de siz beni kurtarabilirsiniz” bana yardıma gelebilirsiniz. -Aynı kökten gelen-; “Yardım ve destek talebinde bulunan kimse” demektir. ise; yardım ve imdat isteyen kişi, anlamındadır. Şair Selame b. Cendel dedi ki:

“Dehşete kapılmış yardım isteyen bir kimse bize geldiğinde,

Onun bu yardım isteme feryadı dolayısıyla biz alelacele yardımına koşardık.”

Umeyye b. Ebi’s-Salt da şöyle demektedir:

“Sızlanıp durmayın, şüphesiz ki ben sizin imdadınıza koşacak değilim,

Benim size bir faydam da olmaz, yardımım da.”

Filan kişi yardım istedi” demektir. Müzari ve mastarları: (……..) şeklindedir. (……..) ise bir yardım feryadı, anlamındadır. (……..) da mazi şekli ile aynı anlamdadır. Feryad ve yardım istemek İçin kendisini zorlamak” “Yardıma koşan, imdada koşan” ise imdada çağıran, yardıma çağıran demektir. O bakımdan; “Benden yardım istedi, ben de yardıma koştum” denilir. ise yardım İsteyenin sesi demektir. Bu aynı zamanda anlamındadır, bu da hem yardıma koşan, hem yardım isteyen demektir. Buna göre bu şekliyle zıt anlamlı bir kelimedir. Bu açıklamayı da el-Cevherî yapmıştır.

“Siz beni kurtarabilirsiniz” âyeti genel olarak “ya” harfi üstün okunmuştur, el-A’meş ve Hamza ise; şeklinde “ya” harfini esreli olarak okumuşlardır. Bu kelimenin aslı; şeklindedir, izafe dolayısıyla “nun” düşmüştür. Çoğul için gelen “ya” ile izafet “ya”sı birbirine idğam edilmiştir.

Bunu nasb ile okuyanlar, bu muzaaflık (çift ya) dolayısıyla mansub okumuşlardır. Çünkü izafet ya’sının ma kabli (önceki harfi) sakin olduğu takdirde üstün olarak okunması gerekir. “Benim arzum ve benim asam” gibi, eğer ma kabli hareke alırsa, o takdirde üstün okunması da, sakin okunması da câiz olur. ” Benim kölem” gibi. Esreli okuyuş ise iki sakinin arka arkaya gelmesi dolayısıyla esre harekesinin verilmesinden dolayıdır. Çünkü “ya” esrenin kardeşi gibidir. el-Ferrâ’ da der ki: Hamza’nın kıraati onun bir yanılmasıdır. Kurra’dan bu gibi hatalardan kendilerini kurtarabilenler de pek azdır.

ez-Zeccâc da şöyle demiştir: Bu pek üstün olmayan bir kıraat şeklidir ve zayıf bir açıklama şekli dışında uygun bir açıklama şekli yoktur.

Kutrub da der ki: Bu Yerbû’oğullarının şivesidir, onlar izafe yâ’sına bir “ya” daha ilave ederler.

el-Kuşeyrî de der ki: Bu gibi açıklamalara ihtiyaç bırakmayacak durum Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den tevatür yolu ile sabit olan şeydir. Bu konuda böyle bir şey yanlıştır, çirkindir veya bayağıdır demek câiz olmaz. Aksine böyle bir okuyuş Kur’ân-ı Kerîm’de fasihtir ve yine Kur’ân-ı Kerîm’de bundan daha fasih olan şeyler de vardır. Bu açıklamalarda bulunanlar, Hamza’nın okuduğundan başka türlü kıraatin daha fasih olduğunu kastetmiş olabilirler.

“Esasen ben daha önce beni ortak tutmanızı da kesinlikle kabul etmemiştim.” Yani sizin itaatlerde beni Allah’la ortak koşmanızı İnkâr etmiş idim. Buna göre;

“Beni ortak tutmanızı” anlamındaki âyette yer alan; mastar anlamını vermektedir.

İbn Cüreyc de der ki: Ben bugün dünyada iken iddia ettiğiniz Allah’a şirk ve ortaklık iddiasını İnkâr ediyorum.

Katade de der ki:

“Sizin beni ortak koşmanız ile” şüphesiz ben Allah’a isyan etmiş idim. es-Sevrî de der ki: Dünya hayatında iken sizin bana itaatinizi inkâr ediyorum, kabul etmiyorum.

“Gerçek şu ki zâlimler için can yakıcı bir azâb vardır.” Bu âyet-i kerîmelerde Kaderiyye’nin, Mutezile’nin, İmâmiye’niri ve onların yollarından gidenlerin kanaatleri reddedilmektedir.

Burada kendilerine tabi olunanların:

“Allah bize hidayet vermiş olsaydı, elbette biz de sizi hidayete erdirirdik” diyeceklerine, İblis’in de:

“Doğrusu Allah’ın sîze verdiği söz gerçekti” dediğine bakınız. Bunlar yüce Allah’ın sıfatları hakkında -cehennemin en aşağı basamaklarında iken bile- hakkı nasıl itiraf ettiklerine bir bakalım. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“İçine herbir grup atıldığında bekçileri onlara… sorarlar… böylelikle günahlarını itiraf edecekler.” (el-Mülk, 67/8-11)

Cehennemin en aşağı basamaklarında iken bile hakkı itiraf etmelerinin kendilerine bir faydası yoktur, İtirafın ancak dünyada sahibine faydası olur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Diğer bir kısmı da günahlarını itiraf ettiler. Onlar salih ameli başka bir kötü (amel) ile karıştırmışlardır. Olur ki Allah onların tevbelerini kabul eder.” (et-Tevbe, 9/102)

Yüce Allah’ın:

“Olur ki” anlamındaki ihtimali va’di ise, muhakkak tahakkuk edecektir, anlamındadır.

İbrahim 21

Hepsi Allah’ın huzuruna çıkarlar. Zayıflar, büyüklük taslayanlara derler ki: “Biz size tâbiydik. Şimdi Allah’ın azabından bir şeyi bizden savabilir misiniz?” Onlar derler ki: “Allah bizi doğru yola iletseydi biz de sizi iletirdik. Artık bizim için aynı: Sabretsek de sızlansak da kaçacak yer yok.”

Diyanet Vakfı
(Kıyamet gününde) hepsi Allahın huzuruna çıkacak ve zayıflar o büyüklük taslayanlara diyecekler ki: «Biz sizin tabilerinizdik. Şimdi siz, Allahın azabından herhangi bir şeyi bizden savabilir misiniz?» Onlar da diyecekler ki: «(Ne yapalım) Allah bizi hidayete erdirseydi biz de sizi doğru yola iletirdik. Şimdi sızlansak da sabretsek de birdir. Çünkü bizim için sığınacak bir yer yoktur.»

Kurtubi Tefsiri
Hepsi toplanıp Allah’ın huzuruna çıkarlar da zayıflar müstekbirlere derler ki: “Biz izinizden giderdik. Şimdi siz Allah’ın azabından azıcık bir şeyi dahi olsa bizden uzaklaştırıp giderebilecek misiniz?” Onlar da: “Allah bize hidayet vermiş olsaydı, elbette biz de sizi hidayete erdirirdik. Şimdi biz sızlansak da, sabretsek de bizim İçin birdir, sığınacak hiçbir yerimiz yoktur” derler.

“Hepsi toplanıp Allah’ın huzuruna çıkarlar.” Yani kıyâmet gününde kabirlerinden çıkacaklardır. Ortaya çıkmak, görünmek demektir, ise ortada göründüğü için- geniş yer anlamındadır. İnsanlara karşı çıkıp görünen kadın anlamındaki; tabiri de buradan gelmektedir. Buna göre “çıkarlar” âyeti kabirlerinden çıkarlar, anlamındadır.

Âyet burada İstikbal anlamında olmakla birlikte mazi lâfzı ile gelmiştir. (Çünkü bu Allah’ın ilminde tahakkuk edecek olan bir şeydir.) Bu âyet yüce Allah’ın:

“înadeden her zorba ise zarara uğradı” (İbrahim, 14/15) âyeti ile ilişkilidir. Yani fetih istemeleri üzerine (kâfirler) helâk edildiler. Sonra da Allah’ın huzurunda hesap vermek İçin öldükten sonra diriltildiler ve hep birlikte yüce Allah’ın huzurunda açıkça toplanıp bir araya geldiler ve hiçbir şey onları Allah’ın gözünden perdelemeyecek saklamayacaktır. (Âyetteki): “Allah’ın” lâfzı Allah’ın onlara çıkmaları için emir vermeleri üzerine… anlamındadır.

“Zayıflar” yani tabi olanlar

“müstekbirlere” önder ve liderlere

“derler ki: Biz İzinizden giderdik.” Bu âyette geçen;

“iz…den gidenler” kelimesinin mastar olması mümkündür. İfadenin takdiri de uyma durumunda olan kimseler şeklinde olur. Bununla birlikte bu kelimenin “uyan” anlamındaki; lâfzının çoğulu da olabilir.

“Bekçi, bekçiler, hizmetçi, hizmetçiler, gözetleyici, gözetleyiçiler, yarıp genişleten, yarıp genişletenler” gibi.

“Şimdi siz Allah’ın azabından azıcık bir şeyi dahi olsa bizden uzaklaştırıp” önleyip

“giderebilecek misiniz?” Bu âyette;

” Azâb(ın)dan” kelimesindeki; sıladır. ifadesi ondan eziyeti önledi, giderdi anlamındadır. Bir kimseye faydalı bir iş yaptığı, faydası dokunduğu zaman da -harfi cersiz olarak-; denilir.

“Onlar da derler ki: Allah bize hidayet vermiş olsaydı, elbette biz de sizi hidayete erdirirdik.” Yani Allah bizi îmana iletmiş olsaydı, biz de sizi ona iletirdik.

Şöyle de açıklanmıştır: Allah bizi cennete giden yola iletmiş olsaydı, biz de sizi cennetin yoluna iletirdik. Yine şöyle açıklanmıştır: şayet Allah bizi azaptan kurtarmış olsaydı, biz de sizi o azaptan kurtarmış olurduk.

“Şimdi biz sızlansak da, sabretsek de bizim için birdir” âyetindeki-, ” Bizim için birdir” lâfzı mübtedâ olup haberi de;

“Sızlansak da” anlamındaki âyettir.

“Sığınacak” kaçıp gidecek ve sığınacak

“hiçbir yerimiz yoktur.”

Buradaki;

“Sığınacak yer” kelimesinin mastar anlamında olması da mümkündür, isim anlamında olması da mümkündür. “Filan kişi o şeyden uzaklaştı ve meyletti” demektir. Muzari ve masdarlan da; şeklinde gelir. Yani: Bizler herhangi bir şekilde cehennemden uzaklaşanlayız.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den de şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Cehennem ehli azapları şiddetlendiğinde: Gelin, sabredelim derler. Beşyüz yıl süreyle sabrederler bu sabırlarının kendilerine bir fayda sağlamadığını göreceklerinde; Haydi gelin sızlanalım diyecekler. Beşyüz yıl süreyle sızlanıp feryat edecekler. Bunun da kendilerine bir fayda sağlamadığını göreceklerinde bu sefer: “Şimdi biz sızlansak da, sabretsek de bizim için bîrdir. Sığınacak hiçbir yerimiz yoktur” diyeceklerdir.” Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, V, 43.

Muhammed b. Ka’b el-Kurazîde der ki: Bize nakledildiğine göre cehennem halkı birbirlerine: Ey adamlar, diyecekler. Gördüğünüz şekilde bela ve azaplarla karşı karşıyasınız. Haydi gelin sabredelim, belki itaat ehli Allah’a itaat üzere sabredip de bu sabırlarının faydasını gördükleri gibi, sabrın bize de bir faydası olur. Böylelikle sabretmek üzere görüş birliğine varırlar ve sabrederler. Bu sefer sabırları uzayıp gider, artık sabredemez olurlar, sızlanmaya başlarlar. Bunun üzerine de: “Şimdi biz sızlansak da, sabretsek de bizim için birdir. Sığınacak” yani kurtulacak “hiçbir yerimiz yoktur” diyecekler. Bunun üzerine İblis kalkarak: “Doğrusu Allah’ın size verdiği söz gerçekti. Ben de size vaadde bulunmuştum, ama size verdiğim sözde durmadım. Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir nüfuzum da yoktu. Yalnız ben sizi çağırdım, siz de çağrımı kabul ettiniz. O halde beni kınamayınız, bilakis kendinizi kınayınız. Artık ne ben sizi kurtarabilirim” benim size hiçbir faydam olmaz demek istiyor “ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Esasen ben daha önce beni ortak tutmanızı da kesinlikle kabul etmemiştim…” diyecektir… Hadis bu şekilde uzayıp gider. Biz bunu “et-Tezkire” adlı eserimizde tamamiyle kaydetmiş bulunuyoruz.

İbrahim 20

Bu, Allah’a zor değildir.

Diyanet Vakfı
Bu, Allaha güç değildir.

Kurtubi Tefsiri
Bu da Allah’a göre zor bir iş değildir.

“Görmez misin ki Allah gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır.” Buradaki

“görmek” den kasıt, kalbî görmektir. Çünkü senin bu konuda bilgin yok mu anlamındadır. Hamza ve el-Kisaî ise;

“Gökleri ve yeri… yaratmıştır” âyetini; “Göklerin ve yerin yaratıcısıdır” diye okumuşlardır.

“Hak ile” yaratılmasının anlamı ise bunların yaratılışının O’nun kudretine delil olarak görülmesi içindir.

“Eğer dilerse” ey insanlar

“sizi yok eder.” Yani O, herşeyi var etmeye güç yetirdiği gibi, yok etmeye de güç yetirendir. O bakımdan O’na isyan etmeyiniz. Şayet O’na isyan edecek olursanız,

“sizi yok eder ve yerinize yeniden” sizden daha üstün ve sizden daha itaatkâr olan

“başkalarını yaratır.” Zira yeni yaratılacak olanlar öncekiler gibi olurlarsa böyle bir değişikliğin anlamı olmaz.

“Bu da Allah’a göre zor bir iş” imkânsız ve olmayacak bir şey

“değildir.”

İbrahim 19

Allah’ın gökleri ve yeri hak ile yarattığını görmedin mi? Dilerse sizi giderir ve yepyeni bir yaratma getirir.

Diyanet Vakfı
Allahın gökleri ve yeri hak ile yarattığını görmedin mi? O dilerse sizi ortadan kaldırıp yepyeni bir halk getirir.

Kurtubi Tefsiri
Görmez misin ki, Allah gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır. Eğer dilerse, sizi yok eder ve yerinize yeniden başkalarını yaratır.

İbrahim 18

Rablerini inkâr edenlerin örneği, amelleri fırtınalı bir günde rüzgarın savurduğu küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. İşte bu, uzak bir sapıklıktır.

Diyanet Vakfı
Rablerini inkar edenlerin durumu (şudur): Onların amelleri fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde edemezler. İyiden iyiye sapıtma işte budur.

Kurtubi Tefsiri
Rabblerini İnkâr edenlerin durumu: Amelleri aynen fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle sallallahü aleyhi ve sellemurduğu bir küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şeyi ellerine geçiremezler. Uzak sapıklığın tâ kendisi işte budur.

“Rabblerini inkâr edenlerin durumu: Amelleri., bir küle benzer” âyetinde yer alan;

“Durumu” kelimesinin merfû” gelmesi hususunda nahiv bilginlerinin farklı görüşleri vardır. Sîbeveyh der ki: Bu kelime mübtedâ olarak ref’ olmuştur, haberi de gizlidir. İfadenin takdiri de şöyledir: Size okunan veya anlatılan şeyler arasında “Rabblerini İnkâr edenlerin durumu” da vardır. Daha sonra yeni bir cümleye başlayarak: “Amelleri aynen fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle sallallahü aleyhi ve sellemurduğu bir küle benzer” diye buyurmuştur.

ez-Zeccâc da der ki: Size okunan âyetler arasında inkâr edenlerin durumu, amelleri… bir küle benzer… demektir.

el-Ferrâ”ya göre buradaki “durum” anlamındaki kelimeyi yok farz ederek ifadenin takdiri şöyledir: Rabblerini inkâr edenlere gelince, onların amelleri… bir küle benzer. Yine ondan nakledildiğine göre bir muzaf hazfedilmiş olup ifadenin takdiri şöyledir: Rabblerini inkâr edenlerin amellerinin durumu, bir küle benzer. Birinci görüşü el-Ferrâ”dan, el-Mehdevî ikincisini de el-Kuşeyrî ve es-Sa’lebî nakletmiştir.

Bununla birlikte bu kelimenin mübtedâ olması da mümkündür. “Filanın sıfatı: Esmer olmasıdır” demeye benzer. Buna göre buradaki “durum” anlamındaki kelime; sıfatı, niteliği anlamındadır.

Günlük konuşma esnasında; “amelleri” anlamındaki kelimenin; “İnkâr eden(ler)”den bedel-i istimal olmak üzere cer konumunda olması da mümkündür.

Bu âyet aslında az önce geçen:

“İnad eden her zorba ise zarara uğradı” (İbrahim, 14/15) âyeti ile ilişkilidir. Onların amelleri boşa çıkmış olacak ve kabul edilmeyecektir, demektir. Kül ise bir şeyin yanmasından sonra geriye kalandır. Şanı yüce Allah bu âyet-i kerîme ile inkâr eden kâfirlerin amellerinin misalini vermektedir. Fırtınalı bir günde şiddetli rüzgarın külü sallallahü aleyhi ve sellemurduğu gibi yüce Allah amellerini yok edecektir.

“Rüzgarın şiddetli olması” demektir. Bunun bu şekilde tecelli etmesi ise onların işledikleri amellerinde Allah’tan başkasını ortak koşmuş olmalarıdır. O günün “fırtınalı” olmakla nitelendirilmesi hususunda da üç görüş vardır:

1- Fırtına her ne kadar rüzgar hakkında kullanılıyor ise de, gün de bununla nitelendirilebilir, Çünkü böyle bir rüzgar günün içerisinde eser. O bakımdan -sıcak ve soğuk günün içerisinde meydana gelen olaylar olmakla birlikte- sıcak bir gün ve soğuk bir gün denilebildiği gibi “firtınalı bir gün” de denilebilir.

2-

“Fırtınalı bir günde” âyeti ile rüzgarın kendisi kastedilebilir. Çünkü rüzgar kelimesi de önceden zikredilmiş bulunmaktadır. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“Güneşi kararmış, tutulmuş bir gün geldiğinde…”

Şair burada; güneşi kararmış ve güneşi tutulmuş bir gün, demek istemiş ve ikincisinden “güneş” kelimesini hazfetmiştir. Çünkü önceden geçmiş bulunmaktadır, Bu iki açıklamayı da el-Herevî nakletmiştîr.

3- Buradaki “fırtına” rüzgarın sıfatıdır. Ancak “fırtına” kelimesi “gün” kelimesinden sonra geldiğinden dolayı i’rab itibariyle ona tabi kılınmıştır. Meselâ Yıkık bir kertenkele deliği” demek gibi. Bunu da es-Sa’lebî ve el-Maverdî zikretmişlerdir.

İbn Ebi İshak ve İbrahim b. Ebi Bekr ise; “Fırtınalı bir günde. .” diye okumuşlardır.

“Kazandıklarından hiçbir şeyi” o kâfirler “ellerine geçiremezler.” Yani âhirette dünyada iken yaptıkları İyiliklerin sevap ve mükâfatından hiçbir şey elde edemeyeceklerdir. Çünkü küfür ve inkârlarıyla bunu boşa çıkarmışlardır.

“Uzak sapıklığın tâ kendisi” büyük hüsranın ta kendisi “işte budur.” Bu hüsranın büyük ve sapıklığın uzak olması ise, ölüm sebebiyle artık bunun telafi edilebilme imkânının elden kaçırılmış olmasından dolayıdır.

İbrahim 17

Onu yutmaya çalışır ama neredeyse yutamaz. Her yandan ona ölüm gelir ama o ölmez. Ardından da şiddetli bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
Onu yudumlamaya çalışacak, fakat boğazından geçiremeyecek ve ona her yandan ölüm gelecek, oysa o ölecek değildir (ki azaptan kurtulsun). Bundan ötede şiddetli bir azap da vardır.

Kurtubi Tefsiri
Onu yudum yudum içmeye çalışacak, rahatça boğazından geçiremeyecek. Ölüm kendisini her yandan gelip saracak fakat o bir türlü ölmeyecek, arkasından da oldukça ağır bir azâb gelecek.

“Onu yudum yudum içmeye çalışacak.” Yani o su çok acı ve sıcak olduğundan dolayı bir defada değil de bir çok yudumlar (cür’alar) halinde İçmeye çalışacaktır.

“Rahatça boğazından geçiremiyecek” onu rahatça yutamayacaktır. Mesela; ifadeleri suyu yudum yudum içti, anlamındadır. Eğer su kolaylıkla boğazdan aşağı iniyor ve geçiyor ise; denilir. ise; Allah onu o kimseye kolaylıkla içirdi, boğazından geçirdi, manasınadır, ise sıladır ve onu ancak bir süre geciktirdikten sonra boğazından geçirebilecektir, demektir. (Aynı kökten gelen fiili kullanıldığı) Allah’ın:

“Fakat az kalsın yapamayacaklardı” (el-Bakara, 2/71) âyeti, bir süre gecikmeden sonra yaptılar, anlamındadır. İşte bundan dolayı yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmakladır:

“Onunla karınlarında ne varsa eritilir, derileri de.”(el-Hac, 22/20) Bu da onların içtikleri bu suyu yutacaklarının delilidir. İbn Abbâs da der ki: O su boğazından geçer, ancak onunla susuzluğu da gitmez.

“Ölüm kendisini heryandan gelip saracak.” İbn Abbâs der ki: Sağından solundan, üstünden, altından, önünden, arkasından herbir yönden ölümün sebepleri onun üzerine gelecektir. Yüce Allah’ın:

“Onların üzerlerinde de ateşten tabakalar ve altlarında da tabakalar vardır” (ez-Zümer, 39/16) âyeti da bunun gibidir.

İbrahim et-Teymî der ki: Ölüm vücudunun herbir yerinden hatta saçlarının dibinden dahi ona gelir. Buna sebeb ise vücudunun herbir yerindeki 20 ve ıstıraplardır.

ed-Dahhâk der ki: Ölüm ona herbir yandan ve herbir yönden ayaklarının baş parmaklarından dahi gelecektir.

el-Ahfeş de der ki: Bu âyet ile kâfire cehennemde isabet edecek belalar kastedilmektedir. Bunlar esas itibariyle ölümden de büyük olduğu haide bunları “ölüm” diye adlandırmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre: Bir çeşit azaba duçar edilmedik hiçbir azaları bırakılmayacaktır. Yetmiş defa ölecek olsa dahi, bir tek anda ona isabet edecek bu azap türlerinden birisinden şüphesiz daha kolay gelecektir. Onun göreceği bu azap ya kendisini sokan bir yılan, yahut bir akreb, yahut onu yakan bir ateş, yahut ayaklarındaki bir zincir, yahut boynundaki bir tasma, yahut kendisine bağlanacağı bir zincir ya da içinde bulunacağı bir tabut, yahut bir zakkum veya kaynar bir su, veya bunun dışındaki herhangi bir azâb çeşidi olacaktır,

Muhammed b. Ka’b da der ki: Kâfir cehennemde içecek bir şey isteyeceğinde, onu görür görmez defalarca ölür gibi olacaktır. O suya yaklaşacağı vakitte defalarca Ölecektir. Ondan içerse yine defalarca ölecektir. İşte yüce Allah’ın:

“Ölüm kendisini her yandan gelip saracak, fakat o bir türlü ölmeyecek” âyetinde anlatılan budur. ed-Dahhak der ki: Ölmeyecek ve böylelikle de rahat yüzü görmeyecektir.

İbn Cüreyc de der ki: Ruhu gelip onun hançeresinde tıkanır, kalır. Ağzından çıkmaz ve bunun sonucunda da Ölmez. Geriye, içerisine de dönmez ki hayatın ona faydası olsun. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Sonra orada hem ölmeyecek hem de hayat bulmayacaktır” (el-A’la, 87/13) âyetidir.

Denildiğine göre yüce Allah, onun cesedinde herbiri ölümün acı ve ıstırabı gibi olan pek çok acı ve ıstırablar yaratacaktır.

“Fakat o bir türlü ölmeyecek” âyeti hakkında şöyle de denilmiştir; Çünkü ölümün şiddetleri ve sıkıntıları uzayıp gidecek, ölüm sekeratı devam edecektir. Bu da onun azabının daha bir arttın İması için olacaktır.

Derim ki: Bu açıklamalardan kişinin öleceği anlaşılmakta ise de durum böyle değildir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onlar hakkında hüküm verilmez ki ölsünler. Onların üzerindeki (cehennem) azabından bir şey de hafifletilmez.”(Fatır, 35/36) Sünnet de bu şekilde vârid olmuştur. O halde kâfirlerin halleri sürekli olarak ölüm sekerâtının (sarhoşluğunun) üzerini İstilâ ettiği kimselerin hallerine benzer. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Arkasından” yani önünden

“Oldukça ağır bir azâb gelecek.” Kesintisiz, peşpeşe acılarla ve oldukça şiddetli bir azap gelecek demektir. Yüce Allah’ın:

“Onlar sizde bir şiddet bulunsunlar” (et-Tevbe, 9/123) âyetinde de aynı kökten gelen kelime kullanılmıştır ki; sizde bir çetinlik, sertlik ve kuvvet bulsunlar demektir.

Fudayl b. İyad’da yüce Allah’ın:

“Arkasından da oldukça ağır bir azâb gelecek” âyetini bu nefes almalarının önlenmesi ve nefeslerinin içinde tutulması demektir, diye açıklamıştır.

İbrahim 16

Onun ardından cehennem vardır. Ve orada irinli sudan içirilir.

Diyanet Vakfı
Ardından da (o inatçı zorbaya) cehennem vardır; kendisine irinli su içirilecektir!

Kurtubi Tefsiri
Arkasından cehennem de vardır. Ona irinli sudan içirilecektir.

“Arkasından” yani o kâfirin arkasından “cehennem de vardır.” Bu da; helâk edilmesinin arkasından cehennem vardır, demektir. Buradaki “arka” kelimesi “sonra” anlamındadır. Şair Nâbiğa da şöyle demiştir:

“Ben (sana Allah adına) yemin ettim, artık senin için şüphe etmeyi gerektirecek bir şey bırakmadım,

Esasen kişinin Allah adından öteye gidecek bir yeri de yoktur.”

Yüce Allah’ın adına yemin etmekten sonra söyleyecek bir şeyi kalmaz, demektir. Yüce Allah’ın:

“Arkasından da oldukça ağır bir azâb gelecek” âyeti da aynı şekilde “ondan sonra,..” demektir. Yüce Allah’ın:

“Onun arkasındakini de inkâr ederler.” (el-Bakara, 2/91) âyetinde ise onun dışındakileri inkâr ederler anlamındadır. Bu açıklamayı da el-Ferrâ’ yapmıştır. Ebû Ubeyd de, ondan sonra geleni inkâr ederler diye açıklamıştır.

“Arkasından” âyetinin önünden… anlamında olduğu da söylenmiştir. Şairin şu beyiti de bu kabildendir:

“Arkanda (önünde) senin kendisine ulaşacağın bir gün vardır,

Sen o günde ne hazır bulunacak ve ondan yana âciz bırakabileceksin, ne de ondan uzakta olacaksın.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Mervanoğulları benim dinleyip, itaat etmemi mi umuyorlar?

Halbuki kavmim olan Temimoğulları ve dümdüz geniş arazi de benim arkamdadır (önümdedir).”

Şair Lebid de şöyle demiştir:

“Eğer ölümüm gecikecek olursa, arkamda (önümde) değil midir?

Üzerinde parmakların büküleceği asaya yapışıp durmak?”

Kur’ân-ı Kerîm’de de:

“Çünkü arkalarında… bir hükümdar vardı.” (el-Kehf, 18/79) âyetinde ise, önlerinde (gidecekleri yerde) anlamındadır. Ebû Ubeyde, Ebû Ali Kutrubi ve diğerleri bu kanaattedirler.

el-Ahfeş de şöyle demektedir: Bu âyet “bu iş senin arkandandır” yani gelip seni bulacaktır, anlamına benzemektedir. Yine: Ben filanın arkasındayım ifadesi de, ben onu bulmak için uğraşıyorum ve ona ulaşacağım, anlamındadır. en-Nehhâs da der ki: Yüce Allah’ın:

“Arkasından cehennem de vardir” âyeti, önünde cehennem vardır, anlamındadır. Bu kelime zıt anlamlı kelimelerden değildir. Bu kök itibariyle; den gelmektedir ki, bu da gizlendi ve saklandı, demektir.

el-Ezherî de der ki: Eğer; kelimesi arka ve ön anlamlarını birlikte ifade ediyorsa, zıt anlamlı kelimelerden demektir. Bunu Ebû Ubeyde de ifade etmiştir. Her ikisinin de türediği kök; ” Saklanıp gizlendi” anlamındadır. Cehennem de saklıdır ve görülmez. O bakımdan görünmediğinden dolayı o da verâ’ (arka)dan demek olur. Bu açıklamayı el-Enbarî nakletmiştir ve güzel bir açıklamadır.

“Ona irinli sudan içirilecektir” âyeti irin gibi bir su içirilecektir, anlamındadır. Nitekim kahraman bir insana aslan demek de bu kabildendir. Aslan gibi demek olup bu, temsil ve teşbîhdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu cehennemliklerin vücudundan akacak olan irin ve kandır.

Muhammed b. Ka’b el-Kurazî ile er-Rabî’ b. Enes der ki: Bu cehennem ehlinin yıkanmalarından ortaya çıkan bir akımıdır. Bu, da zina eden erkeklerle, zina eden kadınların ferclerinden akan bir sudur.

Bir diğer açıklamaya göre; bu kişinin hoşlanmadığı ve başkasını da alıkoyduğu bir sudur. Buna göre “irin” anlamındaki; kelimesi “alıkoymak” anlamındaki; den alınmıştır,

İbnu’l-Mubarek de şunu nakletmektedir: Bize Safvan b. Amr haber verdi. O Ubeydullah b. Busr’den, o Ebû Umame’den, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den, yüce Allah’ın:

“Ona İrinli sudan içirilecektir, onu yudum yudum içmeye çalışacak…” âyeti hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: “(Bu su) ağzına yaklaştırılır fakat ondan tiksinir. Kendisi ona yaklaşacak olursa, yüzünü yakar ve başındaki saçlar o suyun içerisine düşer. O suyu içecek olursa, bağırsaklarını parçalar ve dübüründen çıkarlar. Yüce Allah da:

“Ve bağırsaklarını paramparça eden kaynar sudan içirilen kimseler gibi midir?,,,” (Muhammed, 47/15);

“Eğer feryad edip yardım isterlerse erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır. O ne fena bir içecektir.” (el-Kehf, 18/29) diye buyurmaktadır. Bu hadisi Tirmizî rivâyet etmiş ve şöyle demiştir: Bu garib bir hadistir. Tirmizî, Sıfatlı Cehennem 4, Tefsir 70. sûre; Müsned, V, 265. Safvan b. Amr’ın kendisinden bu hadisi rivâyet ettiği Ubeydullah b. Busr’un Abdullah b. Busr’un kardeşi olma İhtimali vardır. Bk. İbn Hacer, Tehzibu’t-Tehzib, VII, 5.

İbrahim 15

Ve fetih istediler. Her inatçı zorba hüsrana uğradı.

Diyanet Vakfı
(Peygamberler) fetih istediler (Allah da verdi). Her inatçı zorba da hüsrana uğradı.

Kurtubi Tefsiri
Ve fetih istediler. İnad eden her zorba ise zarara uğradı.

“Ve fetih istediler.” Yardım istediler, yani peygamberlere kavimlerine karşı yardım istemeleri, onların helâk edilmeleri için bedduada bulunmaları için izin verildi. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve başkaları yapmıştır. Bu kelimeye dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/89. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bu hadis de bu türdendir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) muhacirlerin fakir fukarası ile fetih İsterdi Heysemi,Mecmau’z,X,262;senedindeki ravilerin “sahih ricali”oldukları kaydıyla. ki yardım isterdi anlamındadır.

İbn Zeyd de der ki: Peygamberlerin ümmetleri dua ederek fetih (yardım) istediler. Nitekim Kureysliler de:

“Ey Allah! Eğer bu Senin katından hakkın kendisi ise durma üzerimize gökten taş yağdır…” (el-Enfâl, 5/32) diye dua etmişlerdi. Bu görüş İbn Abbâs’tan da rivâyet edilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: (Kimi) peygamberler: “Rabbim, onlar beni yalanladılar. Sen benimle onlar arasında bir fetih (ayırd edici hüküm) ver” dediler. Ümmetler de: Eğer bunlar doğru söyleyen kimseler iseler bizi azaplandır diye dua ettiler. Bu açıklama da yine İbn Abbâs’tan nakledilmiştir. Bunun bir benzeri yüce Allah’ın şu âyetinde dile getirilmektedir:

“Allah’ın azabını bize getir, eğer sadıklardan isen” (el-Ankebût, 29/29);

“Eğer sen gönderilmiş peygamberlerden, isen, bizi tehdit edip durduğunu getir.” (el-A’raf, 7/77)

“İnad eden her zorba ise zarara uğradı.” Zorba (cebbar) hiçbir kimsenin kendisi üzerinde bir hakkı olduğunu görmeyen mütekebbir demektir. Dilcilere göre bunun anlamı budur ve bunu en-Nehhâs nakletmektedir. İnad eden(anid)ise hakka karşı inadla direnen ve ondan uzaklaşan kimse demektir. Bu açıklama da İbn Abbâs ve başkalarından nakledilmiştir.

” Kavminden uzaklaştı” demektir. Bu kelimenin; dan geldiği de söylenmiştir. Bu da yan ve taraf anlamındadır. ise yüz çevirerek bir tarafa doğru çekildi, demektir. Şair de şöyle demiştir:

“Konakladığım vakit beni orta yere koyunuz,

Bu beyit ileride el-Müddessir, 74/16. âyetin tefsirinde de gelecektir. Ancak burada: “Konakladığım vakit” diye tercüme ettiğimiz; “izâ rekibtu; bindiğim vakit” diye kayd edilmiştir. Böylesi daha uygundur.

Çünkü ben yaşlıca birisiyim, inatçı (binek)lerle baş edemem.”

el-Herevî der ki: Yüce Allah’ın:

“înad eden her zorba” âyetinde geçen “inad eden” orta yoldan, mutedil olandan sapıp uzaklaşan demektir. “Anûd, anîd ve ânid” aynı anlamdadır.

İbn Abbâs yoluyla gelen hadiste -müstehâza kadın hakkında kendisine soru sorulduğunda- o: O, inad eden bir damardır, Nesâî, Hayz 5: Müsned, VI, 172’de, İbn Abbâs’ınn değil de Âişe (radıyallahü anhnhâ)dan … diye nakledilmiştir. demişti. Ebû Ubeyd dedi ki: Bu ise inatlaşan insan gibi, inad eden ve haddi aşan damar demektir. Böyle bir damardan fazla çıkan kan dolayısıyla, o da inad eden bir insana benzetilmiştir. Şemir de der ki: Ânid (İnad eden), kesintisiz olarak akıp duran demektir. Hazret-i Ömer’de özel davranış ve tutumlarım söz konusu ederken; “Ben inatlaşıp uzaklaşanı da katarım” demiştir.

el-Leys der ki: Anûd (çok inatlaşan) deve, başka develerle bir arada bulunmayan ve her zaman için uzak bir kenarda duran demektir. (Hazret-i Ömer) bu ifadesi ile bir ayrılık çıkarmak yahut ta cemaatten ayrılmak isteyen kimseye, cemaat ile birlikte ona doğru yönelip gittiğini kastetmektedir.

Mukâtil der ki: “Anîd” kişi mütekebbir kimse demektir, İbn Keysan da: Burnunu havada tutan, burnu havada kimse anlamındadır. Anûd ile anîdin peygamberlere karşı büyüklük taslayan ve hak yoldan uzaklaşıp bu yolu izlemeyen kimse anlamında olduğu da söylenmiştir.

Araplar derler ki: En kötü deve, yoldan çıkan anûd (çok inatçı) devedir. “Anîd”in isyankâr kimse anlamında olduğu da söylenmiştir. Katade der ki: Anîd, lâ İlahe illallah demeyi kabul etmeyen kimsedir.

Derim ki: Bu âyet-i kerîmede “cebbar ve anîd (zorba ve inatçı)” kelimeleri -lâfızları farklı olsa dahi- aynı anlamdadır. Haktan uzaklaşan herkes aynı zamanda bir cebbar ve anîd yani mütekebbir kimsedir.

Âyet-i kerîmede kastedilen kişinin Ebû Cehil olduğu da söylenmiştir ki bunu el-Mehdevî nakletmektedir. el-Maverdî’nin “Edebu’d-Dünya ve’d-Dîn” adlı kitabında naklettiğine göre; Velid b. Yezid b. Abdu’l-Melik bir gün Mushaf’ta fala baktığında karşısına yüce Allah’ın:

“Ve fetih istediler, İnad eden her zorba ise zarara uğradı.” âyeti karşısına çıkınca, Mushaf’ı parçalayarak şu beyitleri söyledi:

“Her inatçı zorbayı tehdit mi edersin?

İşte o inatçı ve zorba kişi benim.

Bir haşr gününde Rabbinin yanına gidecek olursan,

Rabbim beni Velid parçaladı, dersin.”

Ancak aradan henüz bir kaç gün geçmişti ki, en kötü bir şekilde öldürüldü, başı önce sarayının tepesine daha sonra da yaşadığı şehrin surunun üzerine dikildi.

İbrahim 14

“Ve onların ardından sizi yeryüzüne yerleştireceğiz. Bu, makamımdan korkan ve tehdidimden korkan içindir.”

Diyanet Vakfı
Ve (ey inananlar!) Onlardan sonra sizi mutlaka o yerde yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkan ve tehdidimden sakınan kimselere mahsustur.

Kurtubi Tefsiri
“Ve onlardan sonra sizi o yere yerleştireceğiz. İşte bu, Benim makamımdan korkanlara, Benim tehdidimden sakınanlara mahsustur,”

Yüce Allah’ın:

“Kâfir olanlar peygamberlerine dediler ki: Kesinlikle şunu bilin; sizi ya yurdunuzdan çıkaracağız” âyetinde yer alan:

“Kesinlikle şunu bilin; sizi ya yurdunuzdan çıkaracağız” âyetindeki “lâm” kasem lamıdır. Yani Allah’a yemin olsun ki sizi kesinlikle çıkaracağız

“yahut dinimize döneceksiniz.” Yahut dinimize dönünceye kadar veya dinimize dönmedikçe… takdirindedir. Bu açıklamayı et-Taberî ve başkaları yapmıştır.

İbnu’l-Arabî der ki: Bu ifadenin böyle bir takdire ihtiyacı yoktur, Çünkü; “Yahut” kelimesi muhayyerlik ifade eden anlamı üzere kullanılmıştır. Kâfirler peygamberleri kendi dinlerine dönmek ile onları yurtlarından çıkarmak arasında muhayyer bırakmışlardı. İşte yüce Allah’ın peygamberlerine ve kullarına karşı uyguladığı budur. Yüce Allah’ın şu âyeti da bunu göstermektedir:

“Yakında seni bu yerden çıkarmak için mutlaka rahatsız edecekler. O takdirde kendileri de senin ardından ancak pek az kalacaklardır. Senden önce gönderdiğimiz peygamberler için de uyguladığımız sünnet(imiz) budur.” (el-İsrâ, 17/76-77) Bu anlamdaki açıklamalar bundan önce A’râf Sûresi’nde (7/88-89. âyetlerin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“Bunun üzerine Rabblerİ kendilerine şunu vahyetti; Biz o zâlimleri muhakkak helâk edeceğiz ve onlardan sonra sizi o yere yerleştireceğiz. İşte bu, Benim makamımdan korkanlara Benim tehdidimden sakınanlara, mahsustur.” Yüce Allah’ın makamı’ndan kasıt, kıyâmet gününde O’nun huzurunda durmaktır. Burada mastar faile izafe edilmiştir. “Makam” kelimesi de “kıyam” gibidir, mastardır. Nitekim; “Kalktı, kalkmak, kıyam etmek” denilir.

Yüce Allah’ın burada makamı kendisine izafe etmesi ise, bunun kendisine has olmasından dolayıdır.

“Makam” kelimesi “mim” harfi üstün olarak ikamet olunan, kalkılan yer anlamında da kullanılır. Ötreli olarak (mukam diye) kullanılırsa ayakta durma işini ifade eder.

“İşte bu, Benim makamımdan korkanlara” âyeti, Benim onun üzerindeki kıyamımı yani onu gözetleyişimi bilenlere… anlamındadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Her nefsin bütün kazandığını gözetleyen (kaim olan)…” (er-Ra’d, 13/33)

el-Ahfeş de der ki:

“İşte bu Benim makamımdan” azabımdan

“korkanlara Benim tehdidimden” yani Kur’ân-ı Kerîm’im ve onun emr edici ve yasaklayıcı âyetinden

“sakınanlara mahsustur.”

Burada

“vaîd: tehdit” kelimesinin azâb demek olduğu da söylenmiştir. “Vaîd” vaadetmekten isimdir.

İbrahim 13

İnkâr edenler peygamberlerine dediler ki: “Ya sizi yurdumuzdan çıkarırız ya da mutlaka dinimize dönersiniz.” Rableri onlara vahyetti: “Zalimleri kesinlikle helak edeceğiz.”

Diyanet Vakfı
Kafir olanlar peygamberlerine dediler ki: «Elbette sizi ya yurdumuzdan çıkaracağız, ya da mutlaka dinimize döneceksiniz!» Rableri de onlara: «Zalimleri mutlaka helak edeceğiz!» diye vahyetti.

Kurtubi Tefsiri
Kâfir olanlar peygamberlerine dediler ki: “Kesinlikle şunu bilin; sizi ya yurdunuzdan çıkaracağız yahut dinimize döneceksiniz.” Bunun üzerine Rabbleri kendilerine şunu vahyetti: “Biz o ‘ zâlimleri muhakkak helâk edeceğiz;

İbrahim 12

“Neden Allah’a tevekkül etmeyelim ki? O bize yollarımızı gösterdi. Sizin bize verdiklerinize sabredeceğiz. Tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkül etmelidir.”

Diyanet Vakfı
«Hem, bize yollarımızı göstermiş olduğu halde ne diye biz, Allaha dayanıp güvenmeyelim? Sizin bize verdiğiniz eziyete elbette katlanacağız. Tevekkül edenler yalnız Allaha tevekkülde sebat etsinler.»

Kurtubi Tefsiri
“Hem bize yollarımızı da göstermişken ne diye Allah’a tevekkül etmeyelim ki? Bize yaptığınız eziyetlere elbette dayanacağız. Artık tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkül etmelidir.”

“Hem bize yollarımızı” yani rahmetine ulaştıran, azâb ve intikamından koruyan yolları

“da göstermişken ne diye Allah’a tevekkül etmeyelim ki?”

” Ne diye Allah’a tevekkül etmeyelim ki?” âyetindeki; ” Ne diye” mübdeta olarak ref mahallinde sorudur. “… lim” de onun haberidir. Ondan sonrası ise hal mevkiindedir. İfadenin takdiri de şudur: Allah ‘a tevekkülü terketmemizi gerektiren nedir ki?

“Bize yaptığınız eziyetlere” bizi küçük düşürmeye, dövmeye, yalanlamaya ve öldürmeye rağmen, Allah’ın bizim için yeterli olduğuna, bize mükâfat ve sevab vereceğine güvenerek; ” Elbette dayanacağız” âyetindeki “lâm” kasem lamıdır ve Allah’a yemin ederiz ki, elbette dayanacağız, demektir.

“Artık tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkül etmelidir.”

İbrahim 11

Peygamberleri onlara dedi ki: “Biz de sizin gibi birer insanız. Fakat Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur. Allah’ın izni olmadan size bir delil getirmemiz mümkün değildir. Müminler yalnız Allah’a tevekkül etmelidir.”

Diyanet Vakfı
Peygamberleri onlara dediler ki: «(Evet) biz sizin gibi bir insandan başkası değiliz. Fakat Allah nimetini kullarından dilediğine lütfeder. Allahın izni olmadan bizim size bir delil getirmemize imkan yoktur. Müminler ancak Allaha dayansınlar.»

Kurtubi Tefsiri
Peygamberleri onlara şöyle demişti: “Biz ancak sizin gibi bir insanız, ama Allah kulları arasından dilediği kimselere lütfeder. Allah’ın izni olmadıkça, bizim size apaçık bir delil getirmemize imkân yoktur. Artık mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etmelidir.

“Peygamberleri onlara şöyle demişti: Biz ancak” suret ve şekilde sizin de söylediğiniz gibi

“sizin gibi bir İnsanız, ama Allah kulları arasından dilediği kimselere lütfeder.” Yani dilediği kimseye peygamberliği ihsan eder. Tevfîk, hikmet, marifet ve hidayeti lütfeder diye de açıklanmıştır. Sehl b. Abdullah ise, Kur’ân’ı okumayı ve içindeki buyrukları kavramayı lütfeder, diye açıklamıştır.

Derim ki: Bu güzel bir görüştür. Taberi de İbn Ömer yoluyla şöyle dediğini nakletmektedir: Ebû Zerr’e dedim ki: Amcacığım! Bana tavsiyede bulun. Dedi ki: Senin benden istediğin gibi ben de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan istekte bulundum. Şöyle buyurdu: “Yüce Allah’ın kulları arasından dilediği kimseye lütfettiği bir sadakanın (ihsanın) bulunmadığı bir gün, bir gece, bir an dahi yoktur. Yüce Allah kullarına kendisini anmalarını ilham etmesi gibi bir lutufta da bulunmamıştır.”

“Allah’ın izni” O’nun meşîeti, iradesi

“olmadıkça bizim size apaçık bir delil” belge veya mucize

“getirmemize İmkân yoktur.” Bu, gücümüz dahilinde olan bir şey değildir. Biz sizin istediğiniz gibi herhangi bir delili ve mucizeyi O’nun emir ve kudreti olmaksızın getirme gücüne sahip değiliz.

Âyet lâfız itibariyle haberdir, mana itibariyle nefydir. Çünkü hiçbir kimseye güç yetiremediği bir şeyi yasaklamak söz konusu değildir.

“Artık mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etmelidir” âyetinin anlamı daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

İbrahim 10

Peygamberleri dedi ki: “Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var? O, sizi günahlarınızı bağışlamak için çağırıyor ve sizi belirli bir süreye kadar erteliyor.” Onlar dediler ki: “Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Bizi atalarımızın taptıklarından döndürmek istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil getirin.”

Diyanet Vakfı
Peygamberleri dedi ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var? Halbuki O, sizin günahlarınızdan bir kısmını bağışlamak ve sizi muayyen bir vakte kadar yaşatmak için sizi (hak dine) çağırıyor. Onlar dediler ki: Siz de bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz. Siz bizi atalarımızın tapmış olduğu şeylerden döndürmek istiyorsunuz. Öyleyse bize, apaçık bir delil getirin!

Kurtubi Tefsiri
Peygamberleri şöyle demişti: “Gökleri ve yeri yaratan, sizi günahlarınızdan bir kısmını bağışlamaya ve belirli bir süreye kadar ertelemeye çağıran Allah hakkında mı şüphe?” Dediler ki: “Siz de ancak bizim gibi bir insansınız. Atalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil getirin.”

Yüce Allah’ın: “Peygamberleri şöyle demişti: … Allah hakkında mı şüphe” âyetindeki istifhamın (sonunun) anlamı inkârdır, yani Allah hakkında şüphe olamaz. Bu da O’nun tevhidi hakkında şüphe olamaz, demektir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. O’na itaatin gereği hususunda şüphe olamaz, diye de açıklanmıştır.

Üçüncü bir anlama gelme ihtimali vardır: Allah’ın kudreti hakkında şüphe olabilir mi? Çünkü onlar bu hususta ittifak halindedirler, ama bunun dışındaki hususlarda anlaşmazlık içerisindedirler. Bu açıklamaya yüce Allah’ın:

“Gökleri ve yeri yaratan” âyeti da delil teşkil etmektedir.

Fâtır (yaratan); yaratıcı, yoktan var eden, meydana getiren, yokken vücuda getiren demektir. Bu da kudretine dikkat çekmek içindir. O bakımdan O’ndan başkasına ibadet câiz değildir.

“Sîzi günahlarınızdan bir kısmını bağışlamaya… çağıran” Ebû Ubeyd der ki: “Günahlarınızdan” âyetindeki; “…dan” fazladan gelmiştir. Sîbeveyh ise bu teb’îz (bir kısım) için gelmiştir, der. Bununla birlikte bir kısmın söz konusu edilip tamamının kastedilmesi de mümkündür. Bunun bedel için gelip zâid de olmadığı, teb’îz için de, gelmediği söylenmiştir.

Yani günahlarınızın yerine mağfiretin geçmesi için…

“ve belirli bir süreye kadar” yani ölüme kadar

“ertelemeye” ve dünya hayatında sizi azaba uğratmamaya

“çağıran Allah hakkında mı şüphe (ediyorsunuz?) Dediler ki: Siz de ancak bizim gibi bir insansınız.” Şekil ve görünüş itibariyle bizim gibisiniz, yediklerimizden yersiniz, içtiklerimizden içersiniz. Siz melek de değilsiniz,

“Atalarımızın taptıklarından” onların bağlandıkları put ve heykellerden

“bizi alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil” apaçık bir belge

“getirin.” Bu onların, inadına bir tartışma için söyledikleri sözlerdi. Çünkü peygamberler ancak beraberlerinde mucizeler bulunduğu halde, davette bulunmuşlardır.

İbrahim 9

Sizden önceki Nuh kavminin, Âd’ın, Semûd’un ve onlardan sonrakilerin haberleri size gelmedi mi? Onları ancak Allah bilir. Peygamberleri onlara apaçık delillerle gelmişti, fakat onlar ellerini ağızlarına götürdüler ve dediler: “Biz sizinle gönderileni inkâr ettik ve bizi çağırdığınız şeyden kuşku içindeyiz, şüphe verici.”

Diyanet Vakfı
Sizden öncekilerin, Nuh, ad ve Semud kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin haberleri size gelmedi mi? Onları Allahtan başkası bilmez. Peygamberleri kendilerine mucizeler getirdi de onlar, ellerini peygamberlerinin ağızlarına bastılar ve dediler ki: Biz, size gönderileni inkar ettik ve bizi kendisine çağırdığınız şeye karşı derin bir kuşku içindeyiz.

Kurtubi Tefsiri
Sizden öncekilerin Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonra Allah’tan başkasının bilmediği kavimlerin haberleri size gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçık belgelerle gelmişti de, ellerini ağızlarına götürüp şöyle demişlerdi: “Muhakkak biz sizinle gönderilenleri inkâr ettik ve gerçekten biz, bizi çağırdığınız şey hakkında şüphe ve tereddüt içindeyiz.”

“Sizden Öncekilerin Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin… haberleri size gelmedi mi?” âyetindeki; ” Haber” demektir. Çoğulu da; şeklinde gelir. Şair der ki:

“Sana gelmedi mi ve haberler yayılıp, duruyor…”

Diğer taraftan, bu âyetlerin Hazret-i Mûsa’nın nakledilen sözleri olduğu söylendiği gibi; Allah’ın âyetten olduğu da söylenmiştir. Yani ey Muhammed, şunu hatırla ki, hani Rabbin şöyle şöyle buyurmuştu. Bunun yüce Allah’tan yeni bir hitab olduğu da söylenmiştir. Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin haberleri ise meşhurdur ve yüce Allah bunu Kitab-ı Kerîm’inde bizlere anlatmıştır.

“Ve onlardan sonra Allah’tan başkasının bilmediği kavimlerin haberleri” sayılarını, neseblerini Allah’tan başka kimsenin bilmediği kavimlerin haberleri…

Neseb âlimleri her ne kadar Hazret-i Âdem’e kadar nesebi uzatıyor iseler de, bütün ümmetleri tek tek saydıkları iddiasında değildirler. Onlar ancak bazı kimselerin nesebini tesbit etmektedirler, bazılarının neseblerini de söylememektedirler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in neseb âlimlerinin, nesebi zikrederek Maad b. Adnan’a sonra da daha da ileriye götürdüklerini İşitince: “Neseb bilginleri yalan söylüyorlar. Çünkü yüce Allah: “Allah’tan başkasının bilmediği” diye buyurmaktadır. ” İbn Sa’d, Tabakat, 7, 56.

Urve b. ez-Zübeyr’den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bizler Adnan ile İsmail arasındakileri bilen kimse görmedik. İbn Abbâs da şöyle demektedir: Adnan ile İsmail arasında bilinmeyen otuz kişi vardır. İbn Mes’ûd da yüce Allah’ın:

“Allah’tan başkasının bilmediği” âyetini okuduğu vakit, nesepçiler yalan söylüyorlar, derdi.

“Peygamberleri onlara apaçık belgelerle” kesin hüccet ve delil teşkil edecek hususlarla “gelmişti de ellerini ağızlarına götürüp” yani onların kavimleri kendi ellerini, peygamberlerin getirdiklerine öfkelendiklerinden ötürü ısırmak üzere kendi ağızlarına götürüp… demektir. Çünkü peygamberler getirdikleri belgelerde onların akılsızlıklarını ortaya koyuyor ve putlarını eleştiriyorlardı. Bu açıklamayı İbn Mes’ûd yapmıştır. Abdu’r-Rahmân b. Zeyd de onun gibi bir açıklamada bulunmuş ve yüce Allah’ın:

“Kinlerinden dolayı aleyhinize parmaklarının uçlarını ısırırlar” (Al-i İmrân, 3/119) âyetini okumuştur.

İbn Abbâs da der ki: Onlar yüce Allah’ın Kitabını işittiklerinde hayret ettiler ve ellerini ağızlarına götürdüler. Ebû Salih de der ki: Peygamberleri kendilerine: Ben Allah’ın size gönderdiği rasûlüyüm dediğinde, parmaklarını ağızlarına götürüp: Sus diye işaret ediyorlardı. Böylelikle onu yalanlıyor ve sözünü reddediyorlardı.

Bu üç görüş de mana İtibariyle birbirine yakındır. “Ellerini” ve “ağızları” kelimelerindeki her iki zamir de kâfirlere aittir. Birinci görüş de senet itibariyle daha sahihtir. Ebû Ubeyd der ki: Bize Abdu’r-Rahmân b. Mehdî anlattı, o Süfyan’dan, o Ebû İshak’tan, o Ebû’l-Ahvas’tan, o Abdullah’dan yüce Allah’ın:

“Ellerini ağızlarına götürüp” âyeti hakkında dedi ki: Kin ve öfkelerinden parmaklarını ısırdılar. Şair de şöyle demiştir:

“Bir görseydi Selma benim bir deri, bir kemik kaldığımı,

Bacaklarımın ve ellerimin kemiklerinin de inceldiğini,

Yakınlarımın benden uzaklığını ve beni ziyarete gelenlerin de uzak kaldıklarını,

Hiç şüphesiz duyduğu ızdıraptan ısırırdı parmak uçlarını.”

Bu anlamdaki açıklamalar güzel ve yeterli bir şekilde Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/119. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Mücahid ve Katade derler ki: Kavimleri ellerini, sözlerini reddetmek üzere peygamberlerin ağızlarına götürdüler, demektir. Buna göre birinci zamir kâfirlere, ikincisi peygamberlere aittir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Kavimleri peygamberlere: Susun diye işarette bulundular. Mukâtil der ki: Kavimleri peygamberlerin ellerini alarak onları susturmak ve sözlerini kesmek kastıyla bizzat peygamberlerin ağızları üzerine koydular.

Bir diğer açıklamaya göre; peygamberler kavimlerinin ellerini ağızlarına geri döndürdüler.

Bir diğer açıklamaya göre buradaki “eller”den kasıt nimetlerdir. Yani ağızlarıyla peygamberlerin nimetlerini reddettiler, Bu da sözleriyle ve peygamberleri yalanlamak suretiyle nimetleri reddettiler demektir. Çünkü peygamberlerin şeriat hükümlerini getirmeleri nimettir. Âyetin anlamı da şöyle olur: Onlar ağızlarıyla peygamberlerin getirdiklerini yalanladılar.

“Ağızlarına” anlamındaki âyetin başındaki; edatı (de, da anlamı vermekle birlikte e, a anlamı veren) “be” manasınadır.

Mesela; “Evde oturdum,” denildiği gibi; da denilebilir. Esasen sıfat harfleri biri diğerinin yerine kullanılabilir.

Ebû Ubeyde der ki: Bu bir darb-ı meseldir. Îman etmediler, peygamberlerin çağrılarını kabul etmediler, anlamındadır. Araplar bir kimse cevap vermeyip susacak olursa, o elini ağzına götürdü anlamındaki tabir kullanılır, el-Ahfeş de böyle demiştir.

el-Kutebî de şöyle demektedir: Biz Araplardan herhangi bir kimsenin emrolunduğu bir işi terketmeyi anlatmak üzere “elini ağzına götürdü” dediğini işitmedik. Anlam ancak: Bunlar kin ve öfkelerinden dolayı parmak uçlarını ısırdılar, şeklinde olabilir. Çünkü şair de şöyle demektedir:

“Kıskanç olanın aldatmasını ağzına geri çeviriyorsunuz,

Ve nihayet bana karşı (öfkesinden) avuçlarını ısırmaya koyuluyor.”

O bu sözleriyle, kıskanç kimseyi parmaklarım ve ellerini ısırıncaya kadar öfkelendirdiklerini anlatmaktadır. Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Isıra ısıra parmak uçlarını bitirdi.

Bu sefer bana öfkesinden, incik kemiğini ısırmaya koyuldu.”

Ve peygamberlerin ümmetleri peygamberlere

“şöyle demişlerdi: Muhakkak biz sizinle gönderilenleri inkâr ettik.” Yani kendi iddianız üzere peygamber gönderildiğinizi iddia ediyoruz. Yoksa onlar hakikaten peygamberliklerini kabul etmiş değillerdi.

“Ve gerçekten biz, bizi çağırdığınız şey” olan tevhid

“hakkında şüphe ve tereddüt” şüphe etmeyi gerektiren bir tereddüt

“içindeyiz.”

” Şüphe etmeyi gerektiren tereddüt” demektir. Bir kimseye şüphe ve tereddüt etmesini gerektiren bir iş yaptığımızı ifade etmek üzere; “Onu şüpheye düşürdüm” denilir. Yani biz, sizin (peygamberlik iddiasıyla) hükümdarlık ve dünyalık istediğinizi zannediyoruz.

İbrahim 8

Musa dedi ki: “Siz ve yeryüzündeki herkes inkâr etse bile, şüphesiz Allah zengindir, övülendir.”

Diyanet Vakfı
Musa dedi ki: «Eğer siz ve yeryüzünde olanların hepsi nankörlük etseniz, bilin ki Allah gerçekten zengindir, hamdedilmeye layıktır.»

Kurtubi Tefsiri
Mûsa demişti ki: “Siz ve bütün yeryüzündekiler inkâr etseniz, şüphe yok ki Allah Ğani’dir, Hamîd’dir.”

Yüce Allah’ın:

“Mûsa demişti ki: Siz ve bütün yeryüzündekiler İnkâr etseniz, şüphe yok ki Allah Ğani’dir, Hamîd’dir.” Yani bundan dolayı Ona hiçbir eksiklik ulaşmaz, aksine O hiçbir şeye muhtaç olmayan “Ğani’dir” her fiili dolayısıyla övülüp hamdedilen

“Hamîd’dir.”

İbrahim 7

Rabbiniz duyurmuştu: “Andolsun, şükrederseniz size artırırım; eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz azabım gerçekten şiddetlidir.”

Diyanet Vakfı
«Hatırlayın ki Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti.»

Kurtubi Tefsiri
“Ve yine hatırlayın ki, Rabbiniz şunu bildirmişti: Yemin olsun ki şükrederseniz elbette size daha çok veririm. Nankörlük ederseniz hiç şüphesiz Benim azabım çok şiddetlidir.”

“Ve yine hatırlayın ki, Rabbiniz şunu bildirmişti…” Denildiğine göre; bu da Hazret-i Mûsa’nın kavmine söylediği sözler arasındadır. Bunun (Hazret-i Mûsa’dan nakledilen değil de) bizatihi yüce Allah’ın sözü olduğu da söylenmiştir. Yani ey Muhammed! hatırla ki, Rabbin şunu bildirmişti… demektir. ile aynı anlamda “bildirdi” demektir. Tıpkı in “tehdit etti” anlamına gelmesi gibi. Bu anlamdaki açıklamalar el-Hasen ve başkalarından rivâyet edilmiştir. “Ezan” kelimesi de buradan gelmektedir, çünkü o da bir bildirmedir. Şair der ki:

“Biz sabah aydınlığının farkına varmadık tâ ki

Meclislerimizde ezanı (bildirme ve ilânı) işitinceye kadar.”

İbn Mes’ûd ise; “Hani Rabbiniz şöyle demişti” diye okumuştur ki ikisinin de anlamı birdir.

” Yemin olsun ki şükrederseniz elbette size daha çok veririm.” Yani eğer Benim nimetlerime şükredecek olursanız, yemin olsun size lütfü keremimden daha da fazlasını veririm.

el-Hasen der ki: Eğer nimetime şükredecek olursanız, Ben de sizin bana itaatinizi yemin olsun, daha da arttıracağım.

İbn Abbâs da şöyle açıklamıştır: Eğer Beni tevhid eder ve Bana itaat ederseniz, şüphesiz size vereceğim sevap ve mükâfatımı da arttırırım. Bu görüşlerin ihtiva ettiği manalar birbirlerine yakındır.

Âyet-i kerîme şükrün, nimetin artışına sebeb olduğu hususunda açık bir nasstır. el-Bakara Sûresi’nde 2/152-1531 şükrün anlamına dair ilim adamlarınn görüşlerini aktarmış bulunuyoruz.

Salih zatlardan birisine yüce Allah’a şükre dair sorulmuş, o da şöyle demiş: Şükür Allah’ın nimetleri ile O’nun masiyetlerine karşı gıdalanarak güç kazanmamandır.

Hazret-i Davud’dan da şöyle dediği nakledilmiştir: Rabbim ben Sana nasıl şükredebilirim? Çünkü sana şükredişini bile Senin benim üzerimdeki yeni bir nimetindir. Bunun üzerine yüce Allah: Ey Davud! İşte şimdi Bana şükretmiş oldun, diye buyurdu.

Derim ki: Buna göre şükrün gerçek mahiyeti, nimet sahibi olana nimetlerinin itiraf edilmesi ve O’nun nimetlerini, O’na itaatin dışındaki yerlerde tüketmemesidir. el-Hâdî yemek yediği sırada:

“O sana rızkını ulaştırdı, o rızkı sayesinde,

O’na itaat edesin ve hakkının bir bölümüne olsun şükredesin.

Ama nimetine de şükretmedin fakat,

O’nun sana verdiği rızıkla masiyetlerine karşı güç kazandın”

beyitlerini söyleyiverdi, ardından lokması boğazına tıkandı ve göz yaşlarına boğuldu. Cafer es-Sadık da der ki: Nimete karşılık şükür nimetini de işittin mi (yerine getirdin mi), artık daha fazlasının gelmesi için kendini hazırla.

“Nankörlük ederseniz” hakkımı kabul etmez ve inkâr ederseniz, bir açıklamaya göre de nimetlerimi inkâr ederseniz

“hiç şüphesiz Benim azabım çok şiddetlidir.” Yüce Allah şükre karşılık nimetini arttıracağını vaadettiği gibi, küfür ve nankörlüğe karşılıkta azâb tehdidinde bulunmuştur. Şartın cevabı başında gelmesi gereken “fe” harfinin; “Hiç şüphesiz” ifadesinin başından hazfedilmesi bu husustaki şöhret ve acıktıktan dolayıdır.

İbrahim 6

Musa kavmine demişti: “Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani sizi Firavun ailesinden kurtarmıştı. Size azabın en kötüsünü uyguluyorlardı; oğullarınızı boğazlıyorlar, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. İşte bunda Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.”

Diyanet Vakfı
Hani Musa kavmine demişti ki: «Allahın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Çünkü O, sizi işkencenin en kötüsüne sürmekte ve oğullarınızı kesip, kadınlarınızı (kızlarınızı) bırakmakta olan Firavun ailesinden kurtardı. İşte bu size anlatılanlarda, Rabbinizden büyük bir imtihan vardır.»

Kurtubi Tefsiri
Hani Mûsa kavmine şöyle demişti: “Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Çünkü O, sizi azâbın en şiddetlisine uğratan, oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı diri bırakan Fir’avun hanedanından kurtarmıştı ve bunda Rabbinizden büyük bir imtihan vardır.

Yüce Allah’ın:

“Hani Mûsa kavmine şöyle demişti: Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın, çünkü O, sizi azâbın en şiddetlisine uğratan, oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı diri bırakan Fir’avun hanedanından kurtarmıştı ve bunda Rabbinizden büyük bir imtihan vardır” âyetine dair yeterli açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/49. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

İbrahim 5

Andolsun, Musa’yı âyetlerimizle gönderdik: “Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah’ın günlerini hatırlat.” Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ayetler vardır.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki Musayı da: Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allahın (geçmiş kavimlerin başına getirdiği felaket) günlerini hatırlat, diye mucizelerimizle gönderdik. Şüphesiz ki bunda çok sabırlı, çok şükreden herkes için ibretler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz Mûsa’yu “Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah’ın günlerini hatırlatarak öğüt ver” diye âyetlerimizle gönderdik. Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes İçin âyetler vardır.

“Yemin olsun ki Biz Mûsa’yı… âyetlerimizle gönderdik.” Biz onu kesin belgelerimizle, burhanlarımızla yani onun doğruluğuna delil olan mucizelerle gönderdik. Mücahid der ki: Burada kastedilenler Hazret-i Mûsa’ya verilen dokuz mucizedir.

“Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar” âyetinin bir benzeri de yüce Allah’ın sûrenin baş tarafında peygamberimize hitaben söylediği:

“İnsanları Rabblerinin izniyle karanlıklardan nûr’a… çıkarman için” (İbrahim, 14/1 ) âyetidir.

“Çıkar diye” âyetindeki; ” Diye” burada “yani” anlamında olup (kullanımı bakımından) yüce Allah’ın:

“Onların ele başıları: Yürüyün… diyerek kalkıp gittiler.” (Sâd, 38/6) âyetine benzemektedir.

“Ve onlara Allah’ın günlerini hatırlatarak öğüt ver.” Yani onlara öyle sözler söyle ki, bununla yüce Allah’ın günlerini hatırlasınlar. İbn Abbâs, Mücahid ve Katade der ki: Bundan kasıt, üzerlerindeki Allah’ın nimetlerinin hatırlatılmasıdır, Ayrıca Ubeyy b. Ka’b da böyle demiş olup bunu Hazret-i Peygamber’den merfu bir açıklama olarak da nakletmiştir. Yani Allah’ın onlara ihsan etmiş olduğu, Fir’avun’dan, Tîh Sahrasından kurtuluşu ve diğer nimetleri onlara hatırlat. Çünkü “nimetler”in “eyyam: günler” diye adlandırıldığı da olur. Amr b. Külsûm’un şu mısraı bu kabildendir;

“Ve bizim nice güzel, aydınlık günlerimiz (nimetlerimiz) vardır…”

Yine İbn Abbâs ve Mukâtil ‘den de şöyle dedikleri nakledilmektedir: Geçmiş ümmetlerde Allah’ın başlarına getirmiş olduğu büyük olayları hatırlat, demektir. Mesela, filan kişi Arapların günlerini (eyyâmu’l-Arab’ı) bilir denilirken, onların başından geçen önemli olayları bilir, demektir.

İbn Zeyd der ki: Bundan kasıt yüce Allah’ın geçmiş ümmetlerden intikam aldığı günlerdir. İbn Vehb de, Malik’ten böyle dediğini rivâyet etmiştir. Malik: Onun belâ ve musibetleri demektir, der. Taberî der ki: Sen onlara, onların geçmiş günlerini hatırlatarak öğüt ver, yani yüce Allah’ın günlerindeki nimetleri ve mihnetleri hatırlat. Çünkü onlar zillete düşürülmüş kölelerdi. Sadece “günler”i hatırlatmakla yetinmesi onların bu hususları bilmelerinden dolayıdır. Saîd b. Cübeyr de, İbn Abbâs’tan, o Ubeyy b. Ka’b’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: “Mûsa -selam ona- kavmi arasında onlara Allah’ın günlerini hatırlatıyordu. Allah’ın günleri ise O’nun belaları ve nimetleridir…” diyerek Hızır hadisini zikretti. Müsned, V, 121

İşte bu da kalpleri yumuşatıp incelten, yakîni arttıran, her türlü bid’atten uzak, her türlü dalâlet ve şüpheden ırak vaaz ve öğütlerin câiz olduğuna delildir.

“Şüphesiz bunda” yani Allah’ın günlerinin hatırlatılmasında Allah’a itaat üzere ve masiyetlere karşı pek

“çok sabreden ve” Allah’ın nimetlerine

“çok şükreden herkes İçin âyetler” açık deliller ve belgeler

“vardır.”

Katade der ki: “Çok şükreden” kişi öyle bir kuldur ki, kendisine verildiğinde şükreder, belâlarla karşf karşıya kaldığında sabreder. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den de şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Îman iki yarımdır. Yarısı sabırdır, yarısı şükürdür. Bu kadarıyla: Beyhakî, Şuabu’l-Îman, VII, 123. Daha sonra da şu;

“Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için âyetler vardır” âyetini okudu.”

Buna yakın bir rivâyet en-Nehaî’den de mevkuf olarak gelmiştir.

Hasan-ı Basrî yedi yıl süreyle Haccac’dan saklanıp durdu. Ona Haccac’ın öldüğü,haberi ulaşınca şöyle dua etti: Allah’ım, Sen onun canını almış bulunuyorsun, onun yolunu da öldür, deyip şükür secdesine vardı ve yüce Allah’ın:

“Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes İçin âyetler vardır” âyetini okudu.

Özellikle bu âyetlerin “çok sabreden ve çok şükreden” kimseler hakkında söz konusu edilmesi, onların bu âyetlerden ibret almaları ve onlardan gafil kalmamalarından dolayıdır. Nitekim yüce Allah bir başka yerde:

“Sen ancak ondan korkacakları korkutursun” (en-Nâziât, 79/45) diye buyurmaktadır. Her ne kadar herkes için korkutup uyarıcı ise de.

İbrahim 4

Biz her peygamberi ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açıklasın. Artık Allah dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir. O, güçlüdür, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
(Allahın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Çünkü O, güç ve hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Biz gönderdiğimiz herbir peygamberi -kendilerine apaçık anlatsın diye- ancak kendi kavminin diliyle gönderdik. Artık Allah, kimi dilerse saptırır, kimi dilerse de doğru yola İletir. O Azizdir, Hakîm’dir.

“Biz” ey Muhammed, senden önce

“gönderdiğimiz herbir peygamberi -kendilerine apaçık anlatsın diye- ancak kendi kavminin diliyle gönderdik.” Dinlerinin emirlerini onlara iyice anlatsınlar diye kavimlerinin dilleri ile konuşan peygamberler olarak gönderdik. “Dil” her ne kadar çoğul olan “kavim” kelimesine izafe edilmiş ise de tekil olarak gelmesi, maksadın konuşulan dil olduğundan dolayıdır. O halde bu kelime (lügat) cins isim olup azlık için de kullanılır, çokluk için de kullanılır.

Bu âyet-i kerîme de Acemlerin ve diğer Arap olmayanların lehine delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın getirdikleri kendisine anlayıp kavrayacağı bir şekilde tercüme edilen herkes için bağlayıcı delil ortaya konulmuş olur. Nitekim yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Biz seni ancak bütün insanlar için müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik.” (Sebe’, 34/28) Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmaktadır: “Herbir peygamber kendi ümmetine, ümmetinin diliyle gönderilmiştir. Yüce Allah beni de yarattıkları arasından kırmızı tenliye de, siyah tenliye de göndermiştir.” Müsned, V, 158’de: Ebû Zer’den: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allah her bir peygamberi mutlaka kavminin diliyle göndermiştir.”

Hazret-i Peygamber’in her renkten (ırktan) insana gönderildiğini belirten bir sonraki rivâyetten ve benzerlerinden başka, onun “daha önceki peygamberlere verilmemiş beş özelliğinden” birisi olarak bütün ırklara gönderilmiş olduğunu dile getiren hadis: Buhâri, Teyemmüm 1, Salât 56; Müslim, Mesâcid 3; Nesâî, Gusl 26; Dârimi, Salat 111, Siyer 29… da yer almaktadır.

Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Nefsim elinde olana yemin ederim ki; bu ümmetten (ümmet-i davetten) yahudi olsun, hristiyan olsun kim benim peygamberliğimi işitip de sonra benimle gönderilene îman etmeyecek olursa, muhakkak cehennemliklerden olur.” Müslim, lman 240; Müsned, II, 317, 350. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir ve daha önceden (el-Bakara, 2/62. âyet 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Artık Allah, kimi dilerse saptırır, kimi dilerse de doğru yola iletir” âyeti ilahî meşîetin etkin olduğunu belirtmekte ve bu hususta Kaderiyye’nin görüşünü reddetmektedir.

Bu cümle yeni bir cümle olup

“Apaçık anlatsın diye” âyetine atfedilmiş değildir. Çünkü peygamber göndermek saptırmak için değil, apaçık beyan etmek içindir. Bununla birlikte; ” Saptırır” kelimesinin nasb ile okunması da caizdir. Çünkü Peygamber gönderilmesi (hidayeti kabul etmeyenler için) saptırılmaya sebeb olmuştur. O takdirde bu da yüce Allah’ın:

“Çünkü sonunda onlara bir düşman ve bir tasa (sebebi) olacaktı” (el-Kasas, 28/8) âyeti gibi olur. Peygamber göndermenin saptırmaya sebeb olması, onların peygamberler kendilerine geldiğinde, peygamberi inkâr etmeleri sebebiyledir. O bakımdan âdeta bu onların küfürlerine sebeb gibi olmuştur.

“O Azîz’dir, Hakîm’dir” âyetinin anlamı daha önce geçmiş bulunmaktadır.

İbrahim 3

Onlar ki dünya hayatını ahirete tercih ederler, Allah’ın yolundan alıkoyarlar ve onu eğri yapmak isterler. İşte onlar uzak bir sapıklık içindedirler.

Diyanet Vakfı
Dünya hayatını ahirete tercih edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve onun eğriliğini isteyenler var ya, işte onlar (haktan) uzak bir sapıklık içindedirler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar dünya hayatını, âhiretten daha çok sevenler, Allah’ın yolundan alıkoyanlar, onun eğrilmesini isteyenlerdir. İşte onlar uzak bir sapıldık içindedirler.

“O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi” mülkiyetleriyle, kul olarak, yoktan var edilmeleri ve yaratılmaları itibariyle

“hepsi O’nundur.” Nâfi’, İbn Âmir ve başkaları

“Allah” lâfzını mübtedâ olarak merfu;… ki” lâfzını da onun haberi olarak okumuşlardır. (“Allah göklerde… kendisinin olandır” demek olur). Bunun sıfatı olduğu, haberinin ise gizli olduğu da söylenmiştir. Yani göklerde ve yerde ne varsa, hepsi kendisinin olan Allah herşeye kadirdir.

Diğerleri ise (bir önceki âyet-i kerîmede geçen): “Azîz, Hakim”in sıfatı olarak esreli okumuşlardır. Ancak sıfatı mevsuftan önce zikretmiştir. Bu da; ” Zarif Zeyd’e uğradım” demeye benzer.

Bu şekilde esreli okuyuşun “Hamîd’in bedeli olduğu ve sıfat olmadığı da söylenmiştir. Çünkü “Allah” ism-i celali özel isim gibi olduğundan burada vasfedilmez. Nitekim Zeyd ve Amr kelimelerinin de sıfat olarak kullanılmadığı gibi. Bununla birlikte mana itibariyle sıfat olarak getirilmesi mümkündür. Çünkü bu, var etmek kudretine tek başına sahip demektir.

Ebû Amr da der ki: “Allah” lâfza-i celalinin esreli okunması takdim ve te’hire göre olup, bu ifadenin takdiri;

“Göklerde bulunanlarla, yerde bulunanlar kendisinin olan Aziz ve Hamid Allah’ın yoluna…” şeklindedir.

Ya’kub “el-Hamîd” üzerinde vakıf yaptığı takdirde “Allah” lâfzını ref ile okur, vasıl ile okuduğunda ise sıfat olarak esreli okurdu. İbnu’l-Enbarî der ki: Bunu esreli okuyan; “Yerde ne varsa…” âyeti üzerinde vakıf yapar.

“Şiddetli azaptan dolayı vay o kâfirlerin haline!” âyetinde geçen “veyb vay’ın anlamı ile ilgili açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/79-âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. ez-Zeccâc der ki: Bu kelime azaba uğramak ve helâk oluş dolayısıyla kullanılan bir sözdür.

“Şiddetli azap” dan kasıt ise cehennemdeki azaptır. –

“Onlar dünya hayatını âhiretten daha çok sevenler…” yani dünya hayatını âhirete tercih edenler… dir. İşte kâfirler böyle yapar.

Bu âyetteki: “Onlar” kelimesi kâfirlerin bir sıfatı olarak cer mahallindedir. Haber mevkiinde merfu olup mübtedânın saklı olduğu da söylenmiştir. Yani “onlar… enlerdir.” Bir diğer açıklamaya göre; ” Onlar sevenlerin mübtedâ, ” İşte onlar…dirler” lâfzının ise haberi olduğu da söylenmiştir.

Kısacası; dünya hayatını ve güzelliğini tercih edip dünya nimetleri arasında kalmayı âhiretin nimetlerine üstün tutan, Allah yolundan alıkoyan, yani insanları İbn Abbâs ve diğerlerinin görüşüne göre bütün peygamberlerin getirdiği Allah’ın dini olan bu dinden alıkoyan herkes, bu âyet-i kerîmenin kapsamı içerisindedir. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ümmetim hakkında en çok korktuğum şey saptırıcı yöneticiler ve önderlerdir. ” Ebû Dâvûd, Fiten 1; Tirmizî, Fiten 51; İbn Mâce, Fiten 9; Dârimi, Rikaak 39; Müsned, V, 278, 284.

Bu, sahih bir hadistir. Bu dönemlerde bu gibi kimselerin sayılan ne kadar da çoktur! Kendisinden yardımcı olmasını dilediğimiz yüce Allah’tır.

“Sevenler”in dünyayı uygun olmayan yollardan elde etmeye çalışanlar anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah’ın nimeti ancak O’na itaat ile aranmalıdır, O’na masiyet ile aranamaz.

“Onun eğrilmesini isteyenlerdir.” Yani onlar hevâlarına uygun düşsün, ihtiyaç ve maksatlarını gerçekleştirsin diye bu yolun eğrilmesini, sapmasını isterler.

Yol (sebil) müzekker olarak da kullanılabilir, müennes olarak da.

Eğrilik (el-ivec) ise “ayn” harfi esreli olarak dinde herhangi bir işte, yerde ve dikey durmayan herbir eğri şey hakkında kullanılır. “Ayn” harfi üstün olarak (avec) ise duvar, mızrak ve buna benzer dikey olan şeylerdeki eğrilik hakkında kullanılır. Buna dair açıklamalar daha önceden Al-i İmrân Sûresi’nde (3/99. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“İşte onlar uzak bir sapıklık içindedirler.” Hak’tan alabildiğine uzak bir sapıklık içerisinde gitmektedirler.

İbrahim 2

O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Kâfirlere şiddetli azaptan dolayı yazıklar olsun.

Diyanet Vakfı
O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Onundur. Şiddetli azaptan dolayı kafirlerin vay haline!

Kurtubi Tefsiri
O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa, hepsi O’nundur. Şiddetli azaptan dolayı vay o kâfirlerin haline!

İbrahim 1

Elif Lâm Râ. Bu bir Kitap’tır, onu sana indirdik ki insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için, Rablerinin izniyle, güçlü ve övgüye layık olanın yoluna.

Diyanet Vakfı
Elif. Lam. Ra. (Bu Kuran), Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, yani her şeye galip (ve) övgüye layık olan Allahın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.

Kurtubi Tefsiri
Elif, Lâm, Râ. Bu, insanları Rabblerinin izniyle, karanlıklardan nura, Aziz, Hamîd olanın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.

Yüce Allah’ın:

“Elif, Lâm, Râ. Bu… sana indirdiğimiz bir kitaptır” âyetinin anlamına dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Bu, İnsanları Rabblerinin izniyle” onlara muvaffakiyet vermesi ve lütfü ile

“karanlıklardan” küfrün, sapıklığın, bilgisizliğin karanlıklarından, îman ve ilmin aydınlığı demek olan

“nûr’a…” onları Kur’ân-ı Kerîm’e davet etmen suretiyle

“çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.”

Bu âyette

“karanlık” ile

“nûr” bir temsildir. Çünkü küfür karanlık gibidir, İslâm da nûr gibidir. Bu âyet bid’atten sünnete, şüpheden yakîne diye de açıklanmıştır. Bu açıklamalar birbirlerine yakındır.

“Rabblerinin izniyle” âyetindeki “be” harfi; “Çıkarman” fiiline taalluk etmektedir. Burada fiilin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e izafe’ edilmesinin sebebi, davet edenin, uyarıp hidayete çağıranın kendisi oluşundan dolayıdır.

“Aziz, Hamid olanın yoluna” âyetinin da -araya “vav” harfi getirmeksizin- gelmesi; “Akıllı, faziletli Zeyd’in yanına gittim” demeye benzer. “Vav” harfinin getirilmeyiş sebebi ise her iki sıfatın da aynı kişiye ait oluşundan dolayıdır.

Şanı yüce Allah; misli ve benzeri olmayan Azîz’dir.

“Aziz”in hiçbir kimsenin mağlup edemediği kimse anlamında olduğu söylendiği gibi, mülk ve saltanatında kendisine erişilemeyen, O’na zarar verilemeyen anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Hamîd” ise her dilde kendisine hamd edilen, her yerde ve her durumda şanı ve şerefi övülen, yüceltilen kimse demektir.

Miksem’in, İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Meryem oğlu Îsa’ya îman eden bir topluluk ve onu inkâr eden bir topluluk vardı. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderilince, Îsa’yı inkâr eden kimseler ona îman etti. Buna karşılık Îsa’ya îman edenler de onu İnkâr etti. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi. Bunu el-Maverdî nakletmektedir.

Rad 43

İnkâr edenler derler ki: “Sen gönderilmiş bir peygamber değilsin.” De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Ve Kitap bilgisine sahip olan da.

Diyanet Vakfı
Kafir olanlar: Sen resul olarak gönderilmiş bir kimse değilsin, derler. De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve yanında Kitabın bilgisi olan (Peygamber) yeter.

Kurtubi Tefsiri
O kâfir olanlar: “Sen gönderilmiş bir peygamber değilsin” derler. De ki: “Benimle sizin aranızda bir şahit olarak Allah ve yanında kitabın bilgisi bulunanlar yeter.”

“O kâfir olanlar, sen gönderilmiş bir peygamber değilsin, derler.” Katâde der ki: Burada kasıt Arap müşriktendir, yani sen bir peygamber veya bir Rasûl değilsin. Sen ancak uydurma bir söz söyleyensin, Hazret-i Peygamber, onların teklif ettikleri mucizeleri göstermeyince onlar bu sözleri söylediler.

“De ki” yani ey Muhammed onlara de ki:

“Benimle sizin aranızda” benim doğru söylediğime, sizin de yalan söylediğinize dair

“bir şahit olarak Allah ve yanında kitabın bilgisi bulunanlar yeter.” Bu, Arap müşriklerine karşı getirilen bir delildir. Çünkü onlar tefsirlerde belirtildiğine göre kitab ehlinden -aralarından îman eden kimselere- müracaat ediyorlardı.

Şöyle de açıklanmıştır: Kitab ehlinin şahitlikleri davalaşan tarafların arasında hükmü neticeye bağlayacak bir tanıklık idi. Bunlar ise Abdullah b. Selâm, Selman-ı Farisî, Temim ed-Dârî, Necaşî ve arkadaşları gibi, kitab ehlinin îman edenleridir. Bunu da Katâde ve Saîd b. Cübeyr ifade etmiştir.

Tirmizî, Abdullah b. Selâm’ın kardeşinin oğlundan naklen, şöyle dediğini rivâyet eder: Hazret-i Osman’ın öldürülmesi istenince Abdullah b. Selam geldi. Hazret-i Osman ona: Gelişine sebeb nedir? diye sorunca, O: Sana yardımcı olmaya geldim, dedi. Bunun üzerine Hazret-i Osman şöyle dedi: O halde insanların karşısına çık ve onların benden uzaklaşmalarını söyle, çünkü senin çıkışın benim için içeri girmenden daha hayırlıdır. Bunun üzerine Abdullah b. Selâm insanların karşısına çıkarak şöyle dedi: Ey insanlar! Şunu bilin ki benim cahiliye döneminde adım filan idi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana Abdullah ismini verdi. Benim hakkımda Allah’ın Kitabından bir takım âyet-i kerîmeler İndi. Benim hakkımda yüce Allah’ın:

“Eğer o Allah tarafından gönderilmiş iken siz onu inkâr etmiş iseniz ve İsrailoğullarından bir şahid de onun bir benzeri üzere şahitlik edip îman etmiş olduğu halde siz büyüklük taslamış iseniz, gerçek şu ki Allah zâlimler topluluğuna hidayet vermez” (el-Ahkaf, 46/10) âyetini İndirmiştir. Yine’benim hakkımda: “De ki; Benimle sizin aranızda bir şahit olarak Allah ve yanında kitabın bilgisi bulunanlar yeter.” âyetini indirmiştir… Tirmizî, Tefsir 46. sûre 1, Menâkıb 36. Biz bu hadisi bütünüyle “et-Tezkire” adlı eserimizde nakletmiş bulunuyoruz. Ebû Îsa da bu hadis hakkında şöyle demektedir: Bu hasen, garib bir hadistir.

Abdullah b. Selam’ın cahiliye dönemindeki ismi Husayn idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona Abdullah ismini vermiştir.

Ebû Bişr der ki: Saîd b. Cübeyr’e: “Ve yanında kitabın bilgisi bulunanlar” dan kasıt kimdir? diye sordum. O: O kişi Abdullah b. Selâm’dır, dedi.

Derim ki: Bu kişi nasıl Abdullah b. Selâm olabilir? Bu sûre Mekke’de inmiştir. Abdullah b. Selâm ise ancak Medine döneminde müslüman olmuştur.

Bunu es-Sa’lebî nakletmektedir, el-Kuşeyrî de der ki: İbn Cübeyr dedi ki: Sûre Mekke’de inmiştir. İbn Selam ise bu sureden sonra Medine’de İslâm’a girmiştir. O bakımdan bu âyet-i kerîmenin İbn Selâm hakkında yorumlanması câiz olamaz. “Yanında kitabın bilgisi bulunan” dan kasıt, Hazret-i Cebrâîl’dir, Aynı zamanda bu, İbn Abbâs’ın da görüşüdür.

el-Hasen, Mücahid ve ed-Dahhâk der ki: Bu yüce Allah’tır. Onlar bu âyeti; “Kitabın bilgisi O’nun nezdinden gelmiştir” diye okurlar ve: Burada kasıt Abdullah b. Selâm ile Selman’dır diyenlerin kanaatlerini reddediyorlardı. Çünkü onların görüşüne göre sûre Mekke’de inmiştir, bunlar ise Medine’de İslâm’a girmişlerdir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den de bu âyeti aynı şekilde okuduğu zayıf olmakla birlikte- da rivâyet edilmiştir. Yine bunu Süleyman b. Erkarn, ez-Zührî’den, o Salim’den, o da babasından, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den yoluyla rivâyet etmiştir. Mahbub da, İsmail b. Muhammed el-Yemanî’den naklettiğine göre, o da aynı şekilde; “Nezdinden” şeklinde mim, ayn ve dal harflerini esreli olarak; “Kitabın alameti, işareti” anlamında “ayn” harfini ötreli ve “kitab” kelimesini de merfu olarak okumuştur. Abdullah b. Atâ der ki: Ben Ebû Cafer b. Ali b. el-Hüseyn b. Ali b. Ebî Tâlib (r. anhum)a şöyle dedim: Yanında kitabın bilgisi bulunan kişinin Abdullah b. Selâm olduğunu iddia etmişlerdir. O şöyle dedi: Hayır, bu kişi Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)dır. Muhammed b. el-Hanefiye de böyle demiştir. Bütün mü’minlerdir, diye de açıklanmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kadı Ebû Bekir b. el-Arabî der ki: Bu kimsenin Hazret-i Ali olduğunu söyleyen iki esastan birisine dayanır: Ya o kimsenin kanaatine göre Hazret-i Ali mü’minlerin en bilginidir; ama gerçek öyle değildir. Çünkü Ebû Bekir, Ömer ve Osman (radıyallahü anhüm) ondan daha bilgilidirler. Diğer bir sebeb de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a atfedilen: “Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısıdır”, sözü dolayısıyladır, bu da batıl bir hadistir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İlmin şehridir, ashab’ı da bu şehre açılan kapılardır. Bu kapıların kimisi oldukça geniştir, kimisi orta büyüklüktedir ve bu onların ilimlerdeki derecelerine göre değişir. Burada “kitabın bilgisi”ne sahib olanların bütün mü’minler olduğunu söyleyenlerde doğru söylemişlerdir. Çünkü herbir mü’min Kitab’ı bilir ve onun hangi yönden muciz olduğunu idrâk eder. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in doğru söylediğine de tanıklık eder.

Derim ki: Buna göre Kitab’tan kasıt Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kitabın bilgisine sahip olan kimsenin Abdullah b. Selâm olduğunu söyleyenler ise Tirmizî’nin belirttiği hadise dayanmaktadır. Abdullah b. Selâm hakkında herhangi bir âyetin inmesine mani bir durum olmadığı gibi, kendisi de bütün mü’minleı lâfzının kapsamına girmektedir. Bunu, ifadeler anısında yer alan: “O kâfir olanlar” âyeti da desteklemektedir ki, bununla kastedilenler Kureyşlilerdır. O halde Kitab bilgisine sahip olanlar yahudilerden olsun, hristiyanlardan olsun îman eden kimselerdir. Çünkü bunlar nübüvveti ve Kitabı puta tapıcılara göre daha iyi bilirler.

en-Nehhâs der ki: Bu kimseden kasıt Abdullah b. Selam ve başkalarıdır, diyenlerin kanaatlerinin de doğru olma ihtimali vardır, çünkü deliller sahih olup da Kur’ân-ı Kerîm’den önce indirilmiş kitabı okuyan kimseler de bu dlilleri tanıyacak olurlarsa artık bu kesin bir husus olur. İşin hakikatini en iyi bilen Allah’tır.

Rad 42

Onlardan öncekiler de tuzak kurdular. Fakat bütün tuzaklar Allah’a aittir. Her nefis ne kazandıysa O bilir. Ve kâfirler, yurdun sonunun kime ait olduğunu yakında bileceklerdir.

Diyanet Vakfı
Onlardan öncekiler de (peygamberlerine) tuzak kurmuşlardı; halbuki bütün tuzaklar Allaha aittir. Çünkü O, herkesin ne kazanacağını bilir. Bu yurdun (dünyanın) sonunun kimin olduğunu yakında kafirler bileceklerdir!

Kurtubi Tefsiri
Onlardan öncekiler de tuzaklar kurmuştu. Fakat bütün bu tuzakları boşa çıkarmak, Allah’a aittir. Herkesin ne kazandığını O bilir. Kâfirler de pek yakında bu yurdun sonunun kimin olacağını bileceklerdir.

“Onlardan öncekiler” yani Mekke müşriklerinden öncekiler

“de tuzaklar kurmuştu.” Peygamberlere karşı tuzaklar kurmuşlar, onlara karşı hileler düzenlemişler ve onları inkâr etmişlerdi.

“Fakat bütün bu tuzakları boşa çıkarmak, Allah’a aittir.” Yani tuzak kuranların tuzaktan da Allah’ın bir yaratığıdır. Bu tuzakların Allah’ın İzni olmaksızın zararları olmaz. Bir diğer açıklamaya göre Allah tuzağın en hayırlısını kurandır. Yani O kurdukları tuzaklara karşılık verendir, cezalandırandır.

“Herkesin” hayır ve şer türünden

“ne kazandığını O bilir” ve ameline göre ona karşılık verir.

“Kâfirler de pek yakında bu yurdun sonunun” yani sevab, mükâfat ve ceza itibariyle dünya yurdunun sonunun, yahut âhiret yurdunda mükâfat ve cezanın

“kimin olacağını bileceklerdir.” Bu âyet, bu şekliyle bir tehdittir. “Kâfirler” anlamındaki âyeti Nâfî’, İbn Kesîr ve Ebû Amr; şeklinde: Kâfir diye tekil olarak okumuşlardır. Diğerleri ise çoğul okumuşlardır. Bununla Ebû Cehil’in kastedildiği de Merhum müfessiriıniz bir sonraki âyeti de bu âyet ile birlikte kayd etmiş ve tefsirlerini bir arada yapmıştır. Ancak bizler, bir arada verilmelerini zorunlu görmediğimizden ve sonuncu âyetin tefsirinin buna göre uzun olmasından ayrı ayrı kaydetmeyi uygun bulduk. söylenmiştir.

Rad 41

Görmediler mi ki, yeryüzüne gelip onun kenarlarından eksiltiyoruz? Hüküm Allah’ındır. Onun hükmünü geçersiz kılacak yoktur. O, hesabı çabuk görendir.

Diyanet Vakfı
Bizim, yeryüzüne gelip, onu uçlarından eksilttiğimizi görmediler mi? Allah (dilediği gibi) hükmeder, Onun hükmünü bozacak kimse yoktur. Ve O hesabı çabuk görendir.

Kurtubi Tefsiri
Görmediler mi ki Biz arza geliyoruz da, onu etrafından eksiltip duruyoruz. Allah hükmeder. O’nun hükmünü koğuşturup bozacak yoktur. O, hesabı pek çabuk görendir.

“Görmediler mi ki?” âyetinde kastedilenler Mekkelilerdir.

“Biz arza geliyoruz da onu etrafından eksiltip duruyoruz.” Bu hususta farklı görüşler vardır.

İbn Abbâs ile Mücahid

“onu etrafından eksiltip duruyoruz” oranın âlimlerinin ve salihlerinin vefatıyla eksiltip duruyoruz diye açıklamışlardır. el-Kuşeyrı der ki: Bu açıklamaya göre arzın etrafından kasıt, onun en şereflileridir.

İbnu’l-Arabî der ki: (Etrafın tekili olan): et-taraf ve et-tarf şerefli, üstün adam demektir. Ancak buna göre bir açıklama uzak bir ihtimaldir. Çünkü âyetten maksat şudur: Biz onlara işlerindeki eksiklikleri gösterdik ki, azaplarının ertelenmesinin Bizim acizliğimizden kaynaklanmadığını bilsinler diye. Ancak İbn Abbâs’ın görüşü yahudİ ve hristiyanların büyük ilim adamlarının ölümlerine yorumlanırsa, uygun bir açıklama olarak görülebilir. (Çünkü âyet-i kerîme kâfirlere tehdit mahiyetindedir).

Yine Mücahid, Katâde ve el-Hasen derler ki: Bunda kastedilenler müşriklerin ellerinde bulunup da müslümanların galip gelerek ellerine geçirdikleri şeylerdir. Bu açıklama, İbn Abbâs’tan da rivâyet edilmiştir. Yine ondan nakledildiğine göre, bundan kasıt, ümranın yeryüzünün yalnızca bir tarafında söz konusu olacağı noktaya kadar harab olması demektir. Mücahid’den nakledildiğine göre yeryüzünün etrafının eksilmesi, harab olması ve yeryüzü halkının ölmesi demektir.

Vekî b. el-Cerralı, Talha b. Umeyr’den, o Atâ b. Ebi Rebah’tan rivâyete göre o, yüce Allah’ın;

“Görmediler mi ki Biz arza geliyoruz da onu etrafından eksiltip, duruyoruz” âyeti hakkında dedi ki: Kasıt fukahâsının ve ahalisinin hayırlılarının gitmesidir.

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr de der ki: Atâ’nın âyet-i kerîmenin te’vili ile ilgili açıklaması gerçekten güzeldir. İlim ehli bu açıklamayı kabul ile karşılamıştır.

Derim ki: el-Mehdevî de aynı açıklamayı Mücahid ve İbn Ömer’den nakletmektedir. Bu da birinci görüşün aynısıdır, Süfyan, Mansur’dan, o Mücahid’den: “Onu etrafından eksiltip duruyoruz” âyeti hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Kasıt fukaha ve ilim adamlarının vefat etmesidir. Dilde bilindiğine göre ise “ettaıf” herşeyin en değerli ve üstün olanıdır. Bu ise Ebû Nasr Abdu’r-Rahîm b. Abdü ‘l-Kerîm’in, İbn Abbâs’ın beğendiği görüşünden daha farklıdır.

İkrime ve en-Nehaî derler ki: Bundan kasıt noksanlık ve nefislerin kabzedilmesidir, Onlardan birisi de der ki: Eğer yeryüzü gerçek anlamda eksilmiş olsaydı, hiç şüphesiz kişinin defi hacette bulunacak yeri dahi kalmazdı. Bir diğeri de şöyle demektedir: Hiç şüphesiz def-i hacetini yapacağın daracık bir yer dahi bulamazdın, demiştir.

Yine denildiğine göre bu âyetle kastedilen Kureyşlilerden önceki ümmetlerden helâk olanların, helâk edilmesi, onlardan sonra da kaldıkları yerlerin, toprakların helâk edilmesidir. Yani Kureyşliler kendilerinden öncekilerin helâk edildiğini, onlardan sonra da arazilerinin harab olduğunu görmediler mi? Bunun gibi bir şeyin başlarına gelmesinden korkmuyorlar mı?

Bu görüş aynı şekilde İbn Abbâs, Mücahid ve İbn Cüreyc’den de rivâyet edilmiştir. Yine İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre bundan kasıt, yeryüzünün bereketlerinin, mahsullerinin ve yaşayan insanların eksilmesidir. Bir diğer açıklamaya göre yeryüzünün eksilmesi, yöneticilerinin zulmü ile olur.

Derim ki: Bu, mana itibariyle doğrudur. Çünkü zulüm ve haksızlıklar ülkeleri, ora ahalisinin öldürülmesi ve halkının topraklarından sürülmesi sonucunda tahrib eder ve yeryüzünden bereketin kaldırılmasına sebeb olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Allah hükmeder, O’nun hükmünü kovuşturup, bozacak yoktur.” Yani hükmünü eksiltmek veya değiştirmek suretiyle kimse O’nun hükmünü bozamaz.’

“O hesabı pek çabuk görendir.” Kâfirlerden intikamı da çabucak alır, mü’minlerin mükâfatını da çabucak verir.

Şöyle de açıklanmıştır: Şanı yüce Allah’ın -bundan önce el-Bakara Sûresî’nde (2/202. âyet, 2. başlıkta) geçtiği üzere- hesaba çekmek İçin düşünmeye ve bu maksatla parmak ile saymaya (vb. tekniklere) ihtiyacı yoktur.

Rad 40

Onlara vaad ettiğimizin bir kısmını sana göstersek de ya da seni vefat ettirsek de, sana düşen yalnızca tebliğdir. Hesap bize aittir.

Diyanet Vakfı
Biz, onlara vadettiğimizin (azabın) bir kısmını sana göstersek de veya (ondan önce) seni öldürürsek de sana ancak (Allahın emirlerini) tebliğ etmek düşer. Hesap yalnız bize aittir.

Kurtubi Tefsiri
Onlara va’dettiğimizin bir kısmını sana göstersek de yahut canını alsak da, sana düşen ancak tebliğ etmektir. Hesap görmek de yalnız Bize aittir.

“Onlara va’dettiğinüzîn bir kısmını sana göstersek de” anlamındaki âyette yer alan; fazladan gelmiştir. İfade onlara va’dettiğimizin yani azâbın bir kısmını sana göstersek de… takdirindedir. Burada gösterileceğinden söz edilen şeyin “azâb” olduğunun gerekçesi (yine bu sûrede yer alan) yüce Allah’ın:

“Onlar için dünya hayatında bir azâb vardır.” (er-Râ’d, 13/34) âyeti ile:

“O kâfirlerin başına işledikleri yüzünden ya ansızın büyük bir musibet gelip, çatacak yahut…” (er-Râ’d, 13/31.) âyetleridir. Yani Biz onlara va’dettiğimiz azâbın bir kısmını sana gösterecek olursak

“yahut canını alsak da sana düşen ancak tebliğ etmektir.” Senin üzerinde tebliğden başka bir görev yoktur.

“Hesab görmek” yani amellerinin karşılığını vermek ve cezalandırmak

“de yalnız Biz’e aittir.”

Rad 39

Allah dilediğini siler, dilediğini sabit kılar. Ana kitap O’nun katındadır.

Diyanet Vakfı
Allah dilediğini siler, (dilediğini de) sabit bırakır. Bütün kitapların aslı onun yanındadır.

Kurtubi Tefsiri
Allah dilediğini siler ve bırakır. Ana kitab ise O’nun nezdindedir.

“Allah dilediğini siler ve bırakır.” Yani yüce Allah, o yazılı olandan ilgililerinin başına getirmek ve gerçekleştirmek İstediği şeyi o Kitaptan siler (yani gerçekleştirir.)

“Ve” dilediğini

“bırakır.” Bu da onu vakti gelinceye kadar erteler demektir. Çünkü;” Kitabı (yazıyı) sildim” İfadesi onun izini giderdim manasınadır. Âyet-i kerimedeki “ve bırakır” âyeti “onu bırakır” anlamındadır. Yüce Allah’ın:

“Allah’ı çokça anan erkekler ve kadınlar” (el-Ahzab, 33/35) âyeti gibidir ki, Allah’ı çokça anan kadınlar, demektir.

İbn Kesîr, Ebû Amr ve Âsım; “Bırakır” âyetini şeddesiz okurlarken diğerleri şeddeli okumuşlardır. Bu da İbn Abbâs’ın kıraati olup Ebû Hatim ve Ebû Ubeyd’in tercih ettiği de budur. Çünkü bu şekilde okuyanlar hem sayıca çoktur, hem de bir başka yerde:

“Allah îman edenlere dünya hayatında da… sebat verir.” (İbrahim, 14/25) âyetinde şeddeli kullanılmıştır.

İbn Ömer der ki: Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)i şöyle buyururken dinledim: “Allah dilediğini siler, dilediğini de bırakır. Bahtiyarlık, bedbahtlık ve ölüm müstesna.”

İbn Abbâs da şöyle demektedir: Allah bazı şeyler müstesna dilediğini siler ve bırakır. (Bu müstesna şeyler) yaratmak, ahlâk, ecel, rızk, bahtiyarlık ve bedbahtlıktır. Yine ondan nakledildiğine göre bunlar, Ümmül-Kitab’ın dışında iki kitabtır. Allah bunlardan dilediğini siler, dilediğini de bırakır.

“Ana kîtab ise O’nun nezdindedir,” Kendisinden hiçbir şeyin değişikliğe uğramadığı kitap demektir. el-Kuşeyrî der ki: Denildiğine göre bahtiyarlık, bedbahtlık, yaratmak, ahlâk ve rızık değişikliğe uğramazlar. O halde âyet bunun dışındaki şeylere dairdir. Ancak böyle bir görüşte bir çeşit tehakküm vardır.

Derim ki: Bu gibi şeyler rey ve içtihad ile kavranamaz. Bunlar ancak tevkîfî olarak (sağlam rivâyetlerden) öğrenilebilir. Eğer bu konuda rivâyet sahih olursa, onu kabul etmek gerekir ve bu rivâyetin yanında durmak icab eder. Aksi takdirde âyet-i kerîme herşey hakkında umumî olur, daha zahir olan da budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Bu anlamda Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)dan da İbn Mes’ûd, Ebû Vail, Ka’b el-Ahbar ve diğerlerinden de rivâyet gelmektedir. el-Kelbî’nin kabul ettiği görüş de budur.

Ebû Osman en-Nehdî’den nakledildiğine göre Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) ağlayarak Beyti tavaf ediyor ve şöyle diyordu: Allah’ım, eğer Sen beni bahtiyar kimseler arasında yazdı isen onlar arasında beni bırak. Şayet beni bedbaht ve günahkâr kimseler arasında yazdı isen, onlar arasından beni sil ve beni bahtiyar ve mağfirete nail olan kimseler arasında yaz. Çünkü Sen dilediğini siler, dilediğini bırakırsın ve Ana kitab da Senin nezdindedir.

İbn Mes’ûd da der ki: Allah’ım, eğer Sen beni bahtiyar kimseler arasında yazdı isen, beni aralarında bırak. Şayet benî bedbaht kimseler arasında yazdı isen, beni bedbahtlar arasından sil ve bahtiyar kimseler arasında yaz. Çünkü Sen dilediğini siler, dilediğini bırakırsın. Ana kitap da Senin nezdindedir.

Ebû Vail de çokça şöylece dua ederdi: Allah’ım, eğer bizleri bedbaht kimseler olarak yazdı isen sil ve bizleri bahtiyar kimseler olarak yaz. Eğer bizi bahtiyar kimseler olarak yazdı isen onlar arasında bırak. Çünkü Sen dilediğini silersin, dilediğini bırakırsın. Ana kitap da Senin nezdindedir.

Ka’b da Ömer b. el-Hattâb’a şöyle demiş: Eğer Allah’ın kitabındaki bir âyet olmasaydı, kıyâmet gününe kadar neler olacağını sana bildirebilirdim. Bu: “Allah dilediğini siler ve bırakır. Ana kitab ise O’nun nezdindedir.” âyetidir.

Malik b. Dinar da kendisine dua ettiği bir kadın hakkında şöyle demiştir: Allah’ım, eğer onun karnındaki yavru kız İse Sen onu erkek olarak değiştir, çünkü Sen dilediğini silersin, dilediğini bırakırsın. Ana kitap da senin nezdindedir.

Buhârî ile Müslim’de Ebû Hüreyre’den şöyle dediğine dair nakledilen rivâyet önceden geçmiş bulunmaktadır: Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)i şöyle buyururken dinledim: “Her kim rızkının genişletilmesini, ecelinin geciktirilmesini istiyor ve bundan memnun oluyorsa o halde akrabalık bağını gözetsin.” Buhârî, Edeb 12 Bunun bir benzeri Enes b. Malik’ten de rivâyet edilmiştir. Buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim… severse” diyerek aynı lâfız ile bu hadisi rivâyet etmiştir. Buhârî, Buyu 13, Edeb 12; Müslim, Birr 20, 21; Ebû Davûd, Zekât 45

Bu hadis iki türlü yorumlanmıştır: Birisine göre bu geciktirme manevidir, bu da ondan sonra dünyada kendisi hakkında baki kalan güzel övgü, güzel bir anılış, tekrarlanıp duran ecir ve mükâfattır. Bu durumdaki bir kimse ölmemiş gibidir.

Diğer bir açıklamaya göre yüce Allah, Levh-i Mahfuz’da yazılı olan ecelini erteler. Allah’ın ilminde olan ise sabittir, onun herhangi bir değişikliğe uğraması söz konusu değildir. Nitekim yüce Allah:

“Allah dilediğini siler ve bırakır. Ana kitab İse O’nun nezdindedir” diye buyurmaktadır.

İbn Abbâs, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan: “Allah’ın Ömrünü ve ecelini uzatmasını, rızkını genişletmesini seven bir kimse Allah’tan korksun ve akrabalık bağını gözetsin” şeklindeki sahih hadisi rivâyet eniğinde İbn Abbâs’a: Ömür ve ecelde nasıl artış yapılır? diye sorulunca, o da şu cevabı vermiştir: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“O sizi çamurdan yaratandır, sonra bir ecel takdir edendir. O’nun katında belirli bir ecel daha vardır.” (el-En’âm, 6/2) Birinci ecel, kulun annesinin kendisini doğurduğu andan öleceği vakte kadardır. İkinci ecel -yani Allah’ın nezdindeki belirti ecel- ise kişinin vefatından itibaren Berzah’ta yüce Allah’ın huzuruna çıkacağı güne kadarki eceldir ve bunu Allah’tan başka kimse bilmez. İşte kul Rabbinden korkar ve akrabalık bağını gözetirse, yüce Allah Berzah’taki ecelinden birinci (dünyadaki) ömrünün eceline dilediği kadarını İlave eder. Bu kişi şayet isyan eder ve akrabalık bağını koparacak olursa, Allah da dünyadaki ömründen bunu dilediği kadarıyla eksiltir ve Berzah’taki eceline bunu ilave eder. Eğer yüce Allah’ın ezelî ilmindeki ecel kesinleşirse artık onda bir artış veya eksilme söz konusu değildir. Çünkü yüce Allah:

“Her ümmetin bir eceli vardır. O ecelleri gelince ne bir an geri bırakabilirler, ne de ileri alabilirler” (el-A’raf, 7/34) diye buyurmuştur. Böylelikle rivâyet ile âyet arasında bir uygunluk olduğu ortaya çıkmaktadır. Görüldüğü gibi bu ümmetin en büyük aliminin tercih ettiği görüşe göre bu artış, bizzat ömrün kendisinde ve ecelde -lâfzın zahirine göredır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mücahid de der ki: Yüce Allah bir senenin işlerini Ramazan ayında muhkemleştirir. Dilediğini siler, dilediğini de bırakır. Bundan tek istisna hayat, ölüm, bedbahtlık ve mutluluktur. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

ed-Dahhâk da der ki: Şanı yüce Allah hakkında sevap ve ikabın söz konusu olmadığı, Hafazaların sicillerinde bulunanlardan dilediğini siler, hakkında sevap ve cezanın söz konusu olduğu şeyleri de bırakır. Bu anlamdaki bir açıklamayı da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivâyet etmiştir.

el-Kelbî ise der ki: Allah rızık türünden dilediğini siler ve dilediğini arttırır. Ecel türünden de dilediğini siler ve onda dilediği şeyleri arttırır. Yine bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan de rivâyet etmiştir. Daha sonra el-Kelbî’ye bu âyet-i kerîme hakkında sorulduğunda o şu cevabı vermiş: Yüce Allah bütün sözleri yazar. Nihayet perşembe günü geldi mi hakkında sevab ve İkabın bulunmadığı herbir şeyi bir kenara bırakır. Yedim, içtim, girdim, çıktım vb. şeyleri doğru olarak söylemesi gibi. Sevab ve cezanın hakkında söz konusu olduğu şeyleri de bırakır.

Katâde, İbn Zeyd ve Saîd b. Cübeyr ise der ki: Allah farz, ve nafilelerden dilediğini siler, nesh eder ve değiştirir. Dilediğini de olduğu gibi bırakır ve nesh etmez. Bütün nâsih de, mensûh da O’nun nezdinde Ümmü’l-Kitab’tadır. Buna benzer bir açıklamayı en-Nehhâs ve el-Melhdevî, İbn Abbâs’tan nakletmişlerdir, en-Nehhâs der ki: Bize Bekr b. Sehl anlattı dedi ki: Bize Ebû Salih anlattı, o Muaviye b. Salih’ten, o Ali b. Ebi Talha’dan, o İbn Abbâs’tan dedi ki: “Allah dilediğini siler.” Yüce Allah buyuruyor ki; Allah Kur’ân-ı Kerîm’den dilediğini değiştirir, nesh eder; “ve bırakır”dilediğini de değiştirmeksizin bırakır. “Ana kitab ise O’nun nezdindedir.” Yani bütün bunlar O’nun nezdinde Ümmü’l-Kitab’tadır. Nâsih’i ile de, mensûh’u ile de.

Saîd b. Cübeyr de der ki: O kullarının günahlarından dilediğini mağfiret eder, dilediğini de bırakır, mağfiret etmez.

İkrime der ki: Yüce Allah -tevbe ile- bütün günahları siler. Günahlar yerine de hasenatı bırakır (yazar.) Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ancak tevbe eden, îman eden ve salih amel işleyenler müstesna.”(el-Furkan, 25/70) Yine el-Hasen der ki; “Allah” eceli gelen kimselerden “dilediğini siler ve” eceli gelmemiş oları kîmseleri “bırakır.” Yine el-Hasen der ki: Allah babaları siler, oğulları bırakır. Yine ondan nakledildiğine göre; O Hafaza meleklerine dilediği günahları unutturur. Kendisine ise asla unutturulmaz.

es-Süddî der ki: “Allah dilediğini” yani ayı “siler ve” güneşi “bırakır.” Bunun açıklaması da yüce Allah’ın şu buyruğundadır:

“Gece âyetini sildik. Gündüz âyetini de gösterici kıldık.” (el-İsrâ, 17/12)

er-Rabîl b. Enes te der ki: Bu husus uyku halinde ruhlar hakkındadır Uyku esnasında Allah ruhları kabzeder, sonra o kimsenin ani bir ölümünü murad ederse ruhunu tutar, bırakmaz. Hayatta kalmasını dilediği kimseye ise ruhunu geri iade eder. Bunun da açıklaması yüce Allah’ın şu âyetinde yer almaktadır:

“Allah ölümleri vaktinde ruhları alır…” (ez-Zümer, 59 42)

Ali b. Ebî Tâlib de der ki; Yüce Allah nesillerden dilediklerini siler. Yice Allah’ın:

“Kendilerinden önce nice nesiller kelâk ettiğimizi… görmezler mi?”(Yasin, 36/31) âyetinde olduğu gibi. Yine bu nesillerden dilediklerini de bırakır, Yüce Allah’ın:

“Bunlardan sonra başka bir nesil var ettik” (el-Mu’minun, 23/33 ) âyetinde olduğu gibi. Yüce Allah böylelikle bir nesli silerken, bir başka nesli bırakmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Burada yüce Allah’ın silmesinden kasıt, uzun bir zaman Allah’a İtaat gereğince amel eden, sonra da Allah’a masiyet ile amel edip sapıklığı üzere vefat eden kimsedir. İşte yüce Allah’ın sildiği kişi budur. Bıraktığı (sebat verdiği) kişi ise uzun bir süre Allah’a isyan ile amel ettikten sonra tevbe eden kimsedir. Allah da böyle bir kimseyi kötülükler işleyenlerin arasından siler, iyilik işleyen kimselerin arasına yazar. Bunu da es-Sa’lebî ve el-Maverdî, İbn Abbâs’tan nakletmişlerdir.

Bir diğer görüşe göre; yüce Allah dilediğini -yani dünyayı- siler ve âhiretide bırakır.

Kays b. Ubade de Receb ayının onuncu günü hakkında şöyle demektedir: Bu, Allah’ın kendisinde dilediğini sildiği ve dilediği şeyi de bıraktığı bir gündür. Mücahid’den ise bunun Ramazanda gerçekleştiğine dair rivâyet önceden geçmiş bulunmaktadır.

Yine İbn Abbâs der ki: Yüce Allah’ın beşyüz yıllık mesafe devam eden, kırmızı yakuttan iki kapağı bulunan, beyaz inciden bir Levh-i Mahfuz’u vardır. Hergün yüce Allah buna üçyüzaltmış defa nazar eder ve dilediğini bırakır, dilediğini siler.

Ebû’d-Derdâ da, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den şöyle dediğini rivâyet eder: “Şüphe yok ki şanı yüce Allah, gecenin geri kalan üç saatinde zikri açar. Kendisinden başka hiçbir kimsenin nazar etmediği kitaba bakar. Dilediğini bırakır, dilediğini siler. ” Taberî, Câmiu’l-Beyân, XIII. 170.

Akide’de kabul edilen husus ise, Allah’ın kaza (ve kader)inin değişikliğe uğramadığı şeklindedir. Bu silmek ve bırakmak da, hakkında kazanın ezelden beri takdir edildiği şeyler arasındadır. Kazanın mutlaka meydana gelecek ve gerçekleşecek şeyler olduğuna dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır. İşte olduğu gibi kalan (sabit) budur. Kimi şeylerin de bazı sebeplere bağlı olarak da bertaraf edilmesi takdir edilmiştir. İşte silinen de bunlardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

el-Gaznevî der ki: Benim kanaatime göre Levh’de bulunan şey bazı meleklerin onu görebileceğinden dolayı gaybın kapsamından çıkmış olur. Bunun değişikliğe uğrama ihtimali vardır, çünkü yaratıkların yüce Allah’ın bütün ilmini kuşatmalarına imkân yoktur. O’nun özel bilgisinde bulunan eşyanın takdirine ait hususlar asla değişikliğe uğramaz.

“Ana kitap ise O’nun nezdindedir.” Yani ecel vb. yazılan şeylerin aslı O’nun nezdindedir.

Ümmü’l-Kitab (ana kitabın) hiçbir şekilde değişmeyen, değişikliğe uğramayan Levh-i Mahfuz olduğu söylendiği gibi; onda bir takım değişikliklerin cereyan ettiği de söylenmiştir. Değişikliğin diğer sahifelerde meydana geldiği de söylenmiştir.

İbn Abbâs’a Ummü’l-Kitab hakkında sorulmuş ve şu cevabı vermiştir: Ummü’l-Kitab; Allah’ın yaratacağı şeyleri ile yarattıklarının yaptıklarını bilmesidir. O ilmine: Bir kitap ol, dedi (oldu.) Allah’ın ilminde hiçbir değişiklik olmaz. Yine İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre Ummü’l-Kitab’tan kasıt “zikir”dir. Bunun delili de yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki Biz Zikir’den sonra Tevrat’ta… diye yazdık” (el-Enbiya, 21/105) âyetidir Bu da onun açıkladığı ilk anlama raci’dir, Ka’b’ın görüşünün anlamı da budur. Ka’b el-Ahbar der ki: Ana kitab şanı yüce Allah’ın yarattığı ve yaratacağı şeyleri bilmesi demektir.

Rad 38

Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlara eşler ve soylar verdik. Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamber bir ayet getiremez. Her ecel için bir yazı vardır.

Diyanet Vakfı
Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allahın izni olmadan hiçbir peygamber için mucize getirme imkanı yoktur. Her müddetin (yazıldığı) bir kitap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Biz senden önce peygamberler göndermiş, onlara da eşler ve evlâtlar vermişizdir. Allah’ın izni olmaksızın herhangi bir âyeti getirmek hiçbir peygamberin yapabileceği bir iş değildir. Herbir va’denin yazılmış bir hükmü vardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1 – Âyetin Nüzul Sebebi:

Denildiğine göre yahudiler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)i hanımları dolayısıyla ayıpladılar ve bundan dolayı ona dil uzatıp şöyle dediler: Bu adamın kadınlardan ve nikâhlanmaktan başka bir şey düşündüğünü görmüyoruz. Eğer peygamber olsaydı, peygamberlik onu kadınlarla uğraşmaktan alıkordu. Bunun üzerine yüce Allah bu âyeti kerîmeyi indirdi ve onlara Hazret-i Davud ile Hazret-i Süleyman’ın durumunu hatırlatarak:

“Yemin olsun ki Biz senden önce peygamberler göndermiş, onlara da eşler ve evlatlar vermişizdir” diye buyurmuştur. Yani Biz onları Allah’ın helal kılmış olduğu dünya arzularını, isteklerini gerçekleştiren insanlar kıldık. Peygamberin özelliği ise vahiy almaktan İbarettir.

2- Evliliğin Teşvik Edilmesi:

Bu âyet-i kerîme nikâhlanmanın ve evliliğin teşvik edildiğine ve kadınlardan uzak kalmanın yani nikâhlanmamanın da yasak olduğuna delil vardır. Çünkü bu âyet-i kerîmenin de açıkça belirttiği gibi, nikâhlanmak peygamberlerin sünnetidir, Sünnet-i seniyye’de de bu anlamda âyetler vârid olmuştur. Hazret-i Peygamberi “Evleniniz, çünkü ben sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı övüneceğim.” Ebû Dâvûd, Nikâh 5; Nesâî, Nikâh 11; Müsned, III, 158, 245. diye buyurmuştur ki, bu Hadîs-i şerîf daha önceden Al-i İmrân Sûresi’nde (3/37. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Evlenen kişi dinin yarısını tamamlamış olur. Öbür yarısında da Allah’tan korksun.”

Bu, nikâhın kişiyi zinadan alıkoyduğu anlamındadır. Zinadan uzak durmak ve iffetini korumak ise Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın, yerine getirilmeleri halinde cenneti taahlıüd ettiği iki hususiyetten birisidir. Şöyle buyurmuştur: “Allah kimi iki şeyin kötülüğünden korursa, o kimse cennete girer. İki çenesi arasındaki ile iki bacağı arasındaki.” Bunu Muvatta’’ ve başkaları rivâyet etmiştir. Muvatta’, Kelam 11; yakın mana ve lâfızlarla: Buhâri, Rikaak 23.

Buhârînin, Sahihinde de Enes (radıyallahü anh)dan şöyle dediği nakledilmektedir: Üç kişi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in hanımlarının evlerine gelerek Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in ibadeti hakkında soru sordular. Onlara durum haber verilince, onun ibadetlerini azımsar gibi oldular ve şöyle dediler: Biz nerede, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) nerede? Allah onun geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamış bulunuyor. Onlardan birileri söyle dedi: Ben geceleyin devamlı namaz kılacağım. Diğeri: Ben de hiç oruç açmamak üzere yıl boyunca oruç tutacağım. Bir diğeri ise: Ben de evlenmemek üzere kadınlardan uzak duracağım dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların yanına gelerek şöyle dedi: “Şöyle, şöyle diyenler sizler misiniz? Bana gelince Allah’a yemin ederim, aranızda Allah’tan en çok korkan kişi benim. O’ndan en çok sakınan kişi benim. Fakat ben hem oruç tutarım, hem yerim. Hem namaz kılarım, hem uyurum. Kadınlarla da evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5, Nesâi, Nikâh 4, Müsned, III, 241. Bu hadisi Müslim de bu manada rivâyet etmiştir. Bu daha açıktır.

Müslim’in, Sahih’inde de Sa’d b. Ebi Vakkas’tan şöyle dediği nakledilmektedir: Osman (b. Maz’un) kadınlardan uzak kalmak istedi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona bunu yasakladı. Şayet ona bunu câiz kılmış olsaydı, hiç şüphesiz biz de hayalarımızı burardık. Buhâri, Nikâh 8; Müslim, Nikâh 6-8: Tirmizî, Nikâh 2; Nesâi, Nikâh 4; İbn Mâce, Nikâh 2; Dârimî, Nikâh 3; Müsned, I, 176, 183.

Yine Al-i İmrân Sûresi’nde (3/37. âyetin tefsirinde) çocuk istemenin teşvik edildiğine ve bunu cahillik edip kabul etmeyenlerin kanaatlerinin reddedildiğine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ben böyle bir şeye ihtiyacım olmadığı halde bir kadınla evlenirim. Arzu etmediğim halde iki ravi bulunduğu kaydıyla: el- Heysemî, kadınla ilişki kurarım. Ona: Peki ey mü’minlerin emiri, seni bu şekilde davranmaya iten nedir? diye sorulunca, şu cevabı vermiştir: Yüce Allah’ın, kıyâmet gününde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in diğer peygamberlere karşı ümmetinin çokluğu ile öğüneceği bir kimseyi de benim zürriyetimden çıkarma arzusudur. Çünkü ben onu şöyle derken dinledim: “Bakire kızlarla evlenmeye bakınız. Çünkü onların ağızları daha tatlı, huyları daha güzel, rahimleri daha doğurgandır. Kıyâmet gününde ben sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı öğüneceğim.” İbn Mâce, Nikâh 7.

Hazret-i Peygamber’in: “Rahîmleri daha doğurgan” âyeti, çocuk doğurma imkânları daha çok anlamındadır. Çokça çocuk doğuran kadına da aynı kökten gelmek üzere; denilir. Çünkü böyle bir kadın âdeta çocukları atarcasına doğurur.

Ebû Dâvûd da Ma’kit b. Yesar’dan şöyle dediğini rivâyet eder: Bir adam Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek şöyle buyurdu: Ben makam ve mevkisi yerinde ve güzellik sahibi bir kadın buldum. Ancak çocuk doğurmuyor, onunla evleneyim mi? Hazret-i Peygamber: “Hayır” diye buyurdu. İkinci bir defa daha ona geldi, Hazret-i Peygamber yine yapmamasını söyledi- Üçüncü bir defa daha geldiğinde, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Candan seven ve çok doğurgan kadınlarla evleniniz, çünkü ben diğer ümmetlere karşı (kıyâmet gününde) sizin çokluğunuzla öğüneceğim.” Ebû Dâvûd, Nikâh 3; Nesâî, Nikâh 11. Ebû Muhammed Abdu’l-Hakt el-Kettânî, er-Risâktu’l-Mustatrafe, s, 173’de onu tanıtırken şu ifadeleri de kullanmaktadır: “… fakîh, hadisi ve illetlerini bilen, ricali tanıyan… 581 ya da 582’de vefat eden…” bunun sahih olduğunu belirtmiştir ki, onun bu kanaati yeter.

“Allah’ın izni olmaksızın herhangi bir âyeti getirmek hiçbir peygamberin yapabileceği bir iş değildir.” Bu sûrede Önceden sözü edilen gösterilmesini tektif ettikleri âyetler mucizelerle bir daha dönmektedir. Yüce Allah bu âyeti onlar hakkında indirmiştir. İfadenin zahiri yasaklamaktır ve fakat manası nefydir. Çünkü esasen bir kimsenin güç yetiremediği bir şeyi yasaklamak söz konusu olmaz.

“Herbir vadenin yazılmış bir hükmü vardır.” Yani Allah’ın hükme bağladığı herbir işin Allah nezdinde yazılmış, yazı ile tesbit edilmiş bir hali vardır. Bunu el-Hasen ifade etmiştir.

Âyette takdim ve te’hir olduğu da söylenmiştir. Mana; “Herbir yazının bir va’desi vardır” şeklindedir. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ ve ed-Dahhâk yapmıştır ki yüce Allah’ın yazmış olduğu herbir işin bilinen bir vakti, belli bir süresi vardır, demektir. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Herbir haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır” (el-En’âm, 6/67) âyetidir.

Bununla yüce Allah, azâbın indirilmesinin ümmetlerin bu konudaki tekliflerine göre olmayıp aksine herbir va’denin yazılmış bir süresi olduğunu açıklamaktadır.

Anlamın herbir sürenin meleklerin kendisine vakıf olamadığı yazılmış bir vadesi ve takdir edilmiş bir durumu vardır, şeklinde olduğu da söylenmiştir ki bunu et-Tirmizî el-Hakîm, “Nevâdiru’l- Usul” adlı eserinde Şehr b. Havşeb’den, o da Ebû Hüreyre yoluyla rivâyet etmiştir. Ebû Hüreyre dedi ki: Mûsa -Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun- Tur-u Sina’ya yükselince Cebbar (olan Allah) onun elinde bir yüzük bulunduğunu gördü ve -O, daha iyi bildiği halde-: Bu nedir, Ey Mûsa diye sordu. Hazret-i Mûsa da şöyle dedi: Bu erkeklerin bir süs eşyasıdır. Yüce Allah şöyle buyurdu: Peki onun üzerinde Benim isimlerimden yahut kelamımdan yazılı herhangi bir şey var mıdır? diye sorunca, hayır dedi. Bu sefer yüce Allah ona: Sen onun üzerine: “Herbir vadenin yazılmış bir hükmü vardır” yaz, diye buyurdu.

Rad 37

Ve böylece onu, hüküm olarak Arapça bir Kur’an indirdik. Sana gelen ilimden sonra eğer onların hevalarına uyarsan, Allah’tan senin için ne bir dost vardır ne de bir koruyucu.

Diyanet Vakfı
Ve böylece biz onu Arapça bir hüküm (hikmetli bir söz) olarak indirdik. Eğer sana gelen bu ilimden sonra, onların arzularına uyarsan, (işte o zaman) Allah tarafından senin ne bir dostun ne de koruyucun vardır.

Kurtubi Tefsiri
İşte Biz, onu böylece Arapça bir hüküm olarak indirdik. Yemin olsun ki sana gelen bunca ilimden sonra onların hevâ ve heveslerine uyarsan, senin Allah’a karşı ne bir yardımcın olur, ne de bir koruyucun.

“İşte Biz, onu böylece Arapça bir hüküm olarak indirdik.” Yani Kur’ân-ı Kerîm’i sana indirip güruhlardan bazıları onu inkâr ettikleri gibi, Biz onu Arapça bir hüküm olarak indirdik.

Yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’i bu şekilde nitelendirmesinin sebebi, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)in üzerine onu Arapça bir Kur’ân olarak indirmekle birlikte Ahzab (güruhlar)ın da bu hükmü yalanlamalarından dolayıdır. Âyetin nazmının şöyle olduğu da söylenmiştir: Senden önceki peygamberlere kitapları kendi dilleriyle İndirdiğimiz gibi, aynı şekilde sana da Kur’ân-ı Kerîm’i Arapça bir hüküm olarak indirdik. Yanı Arapların dili ile bir hüküm olmak üzere indirdik.

“Hüküm” ile içindeki ahkâmı kastetmektedir.

“Arapça bir hüküm” ile Kur’ân’ın tümünün kastedildiği de söylenmiştir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm hak ile bâtılı birbirinden ayırd eder ve hüküm de koyar.

“Yemin olsun ki sana gelen bunca ilimden sonra onların” yani Allah’tan başkasına ibadet ve Ka’be’den başka bir tarafa dönmek hususunda müşriklerin

“heva ve heveslerine uyarsan, senin Allah’a karşı ne bir yardımcın” sana yardımcı olacak bir kimsen

“olur ne de” O’nun azabından seni koruyacak

“bir koruyucun.” Burada hitab Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e olmakla birlikte kasıt onun ümmetidir.

Rad 36

Kendilerine Kitap verdiklerimiz, sana indirilene sevinirler. Fakat hiziplerden bir kısmı onun bir kısmını inkâr eder. De ki: Ben yalnızca Allah’a kulluk etmekle emrolundum ve O’na ortak koşmamamla. O’na çağırıyorum ve dönüşüm O’nadır.

Diyanet Vakfı
Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, sana indirilene (Kurana) sevinirler. Fakat (senin aleyhinde birleşen) guruplardan onun bir kısmını inkar eden de vardır. De ki: «Bana, sadece Allaha kulluk etmem ve Ona ortak koşmamam emrolundu. Ben yalnız Ona çağırıyorum ve dönüş de yalnız Onadır.

Kurtubi Tefsiri
Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, sana indirilene sevinirler. Fakat güruhlar arasında onun bir kısmını inkâr eden kimseler de vardır. De ki: “Ben ancak Allah’a ibadet edip O’na ortak koşmamakla emrolundum. Ben ancak O’na davet ederim, dönüşüm de yalnız O’nadır.”

“Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, sana indirilene sevinirler.” Yani kendilerine kitap verilenler arasından bazıları Kur’ân-ı Kerîm’e sevinirler. İbn Selam, Selman, Habeşistan’dan gelen kimseler gibi. Lâfız umumî olmakla birlikte maksat Özel kimseleredir. Katâde der ki: Bunlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın arkadaşlarıdır, bunlar Kur’ân’ın nuru ile sevinirler. Mücahid ve İbn Zeyd de böyle demiştir.

Yine Mücahid’den nakledildiğine göre bunlar kitap ehlinden îman eden kimselerdir. Bunların yahudi ve hristiyanlardan meydana gelen kitap ehlinden bir topluluk olduğu da söylenmiştir. Bunlar kendi kitaplarını tasdik etmesi dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm’in nüzulünden sevinen kimselerdi.

İlim adamlarının çoğu da şöyle demektedir: Kur’ân-ı Kerîm’in ilk İnen buyrukları arasında “er-Rahmân” adından az söz ediliyordu. Fakat Abdullah b. Selam ve arkadaşları İslâm’a girince Tevrat’ta çokça anılmasına rağmen Kur’ân-ı Kerîm’de “er-Rahmân” adının az zikredilmesi onları üzdü. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e bunun sebebini sormaları üzerine yüce Allah da şu âyet-i kerîmeyi indirdi:

“De ki: İster Allah diye çağırın, ister Rahmân diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız, çağırın, esasen en güzel isimler O’nundur.” (el-İsra, 17/110) Bunun üzerine de Kureyşliler şöyle dediler: Muhammed’e ne oluyor ki önceleri bir tek ilâha davet ederken bugün Allah ve Rahmân olmak üzere İki ilâha davet etmeye başladı. Allah’a yemin ederiz ki biz Rahmân diye ancak Yemame’nin rahmanını biliriz. Bu sözleriyle Müseylimetu’l-Kezzab’ı kastediyorlardı. Bunun üzerine de yüce Allah’ın:

“Halbuki onlar Rahmân’ın zikrini inkâr edenlerdir,” (el-Enbiyâ, 21/36);

“Halbuki onlar Rahmân’ı inkâr ediyorlar” (er-Ra’d, 13/30) buyrukları indi. Kitap ehlinin îman edenleri de “Rahmân” adının anılmasından dolayı sevindiler. Yüce Allah da: “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler sana İndirilene sevinirler” âyetini indirdi.

“Fakat güruhlar arasında…” âyeti ile kastedilenler Mekke müşrikleri ile yahudi, hristiyan ve mecusilerden îman etmeyen kimselerdir. Bunların Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) aleyhine bir araya gelen çeşitli gruplar (hizipler) oldukları da söylenmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre: Müslümanların düşmanları arasından Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerin bir bölümünü inkâr eden kimseler de vardır. Çünkü onlar arasında peygamberlerin kimisini itiraf edip kabul edenler vardı. Kimisi Allah’ın gökleri ve yeri yarattığını da itiraf ediyordu.

“De ki: Ben ancak Allah’a ibadet edip O’na ortak koşmamakla emrolundum” âyetindeki; “(İlgili): Ortak koşmam…” anlamındaki âyet; “İbadet etmek” âyetine atf edilerek nasb ile okunmuştur. Ebû Halid ise yeni bir cümle (istinaf) olmak üzere ref ile okumuştur. Yani O’na hiçbir ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet ederim ve müşriklerden uzak olduğumu, Mesih Allah’ın oğludur, Üzeyr Allah’ın oğludur diyenlerden, yahudiler gibi teşbihe itikad edenlerden uzak olduğumu da belirtirim.

“Ben ancak Ona davet ederim.” Yani insanları yalnızca O’na ibadete çağırırım.

“Dönüşüm de yalnız O’nadır.” Bütün işlerimde yalnız O’na dönerim.

Rad 35

Takva sahiplerine vaat edilen cennetin örneği: Altından ırmaklar akar, meyvesi sürekli, gölgesi de. İşte bu, takva sahiplerinin sonudur. Kâfirlerin sonu ise ateştir.

Diyanet Vakfı
Takva sahiplerine vadolunan cennetin özelliği (şudur): Onun zemininden ırmaklar akar. Yemişleri ve gölgesi süreklidir. İşte bu, (kötülüklerden) sakınanların (mutlu) sonudur. Kafirlerin sonu ise ateştir.

Kurtubi Tefsiri
Takva sahiplerine va’dolunan cennetin durumu şudur: Altından ırmaklar akar, oranın yiyecekleri de devamlıdır, gölgeleri de. Takva sahiplerinin akıbeti işte budur. Kâfirlerin akıbeti ise ateştir.

Yüce Allah’ın:

“Takva sahiplerine vaadolunan cennetin durumu şudur”

âyetindeki; ” Durumu” kelimesinin merfu gelmesi ile ilgili olarak nahivcilerin farklı görüşleri vardır.

Sîbeveyh der ki: Bu kelime mübtedâ olarak ref olunmuştur, haberi ise hazfedilmiştir. İfadenin takdiri de şöyledir; “Size okunan âyetler arasında cennetin misali şudur…”

el-Halil de der ki: Bu kelime mübtedâ olarak ref edilmiş olup bunun da haberi “altından ırmaklar akar” âyetidir. Yani takva sahiplerine vaadolunan cennetin niteliği, altından ırmaklar akar… anlamındadır. Bu da bir kimsenin: “Benim dediğim Zeyd ayağa kalkar” demesine benzer. Buna göre “benim dediğim” anlamındaki ifade mübtedâ “Zeyd ayağa kalkar” anlamındaki ifade de onun haberidir.

” Durumu” kelimesi; burada “sıfatı” anlamındadır. Nitekim yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Su onların Tevrat’taki meseli (sıfatı)dır. İncil’deki meselleri (sıfatları)na gelince…” (el-Feth, 48/29) Bir başka yerde de:

“En yüce mesel Allah’ındır.” (en-Nahl, 16/60) diye buyurulmaktadır ki, en yüce sıfat anlamındadır.

Ancak Ebû Ali (el-Farisî) bunu kabul etmeyerek der ki: Mesel kelimesinin sıfat anlamına geldiği Araplardan İşitilmiş değildir. Bunun anlamı ancak “şebeh (benzerlik)”dır. Nitekim bu kelimelerden birinin diğerinin yerine kullanıldığı da görülmektedir. Mesela; “Senin mislin birisine uğradım” denildiği gibi, ” Senin benzerin birisine uğradım” da denilir. Ebû Ali der ki: Diğer taraftan bu anlam bakımından da uygun değildir. Çünkü “mesel” kelimesi eğer “sıfat” anlamında kullanılırsa, ifadenin takdiri; “İçinde nehirlerin bulunduğu cennetin sıfatı…” şeklinde olur ki bu uygun bir anlam olmaz. Zira cennetteki nehirler bizatihi cennetin içindedir, yoksa cennetin niteliği değildir.

ez-Zeccâc der ki: Yüce Allah bizim için gayb olan hususları gördüğümüz şeylerle bize misallendirmiş, örneklendirmiştir. Yani: Cennetin misali altından ırmaklar akan bir cennettir.

Ancak Ebû Ali bunu da kabul etmeyerek şöyle der: Onun bu açıklamasına göre “mesel” kelimesi yine ya “sıfat” veya “şebeh (benzerlik)” anlamlarından birisini İhtiva eder. Her İki şekilde de onun bu dediği uygun düşmemektedir. Çünkü “sıfat” anlamında olursa mana sahih olmaz. Zira sen: Cennetin sıfatı… bir cennettir diyecek olup da “cennet”i haber yapacak olursan, bu da uygun değildir. Çünkü “cennet” sıfat olamaz, aynı şekilde cennetin bir benzeri… bir cennettir demek de uygun değildir. Çünkü “benzerlik (şebeli)” iki benzer şey arasındaki benzerlik (mümâselet)dir. Bu ise bir olay hakkında kullanılır, cennet ise bir olay değildir. Dolayısıyla birincisiyle İkincisi aynı şeyler olamazlar.

el-Ferrâ’ da der ki: (Bu âyetteki) “mesel” kelimesi te’kid için Fazladan getirilmiş olup, anlam şöyledir: ” Takva sahiplerine vaadolunan cennetin altından ırmaklar akar.” Araplar bu şekildeki kullanımı “mesef” kelimesinde çokça kullanırlar. Şanı yüce Allah’ın:

“O’nun misli hiçbir şey yoktur.” (eş-Şûrâ, 42/11) âyetine benzerdir ki; bu da; “O’na benzer hiçbir şey yoktur” demektir.

İfadenin takdirinin şöyle olduğu da söylenmiştir: Takva sahiplerine va’dolunan cennetin niteliği “altından ırmaklar akan” bir cennettir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Güzellik, nimet ve ebedilikte takva sahiplerine va’dolunan cennet; azâb, şiddet ve ebedilikte cehenneme benzer. Bu açıklamayı da Mukâtil yapmıştır.

“Oranın yiyecekleri de devamlıdır” kesintisizdir, ardı arkası kesilmez. Haberde: “Sen bir meyve aldın mı bir diğeri onun yerini tutar” denilmektedir. Biz bu hususları “et-Tezkire” adlı eserimizde açıkladık.”

“Gölgeleri de” gölgesi de aynı şekildedir demek olup, “aynı şekildedir” anlamındaki ifade hazfedilmiştir. Yani cennetin meyveleri de kesintisizdir, onun gölgesi de zeval bulmaz, İşte bu, Cehmiye’nin cennetin nimetleri zail olur ve yok olur, şeklindeki iddialarını reddetmektedir.

“Takva sahiplerinin akıbeti işte budur. Kâfirlerin akıbeti ise ateştir.” Yani yalanlayanların sonunda varacakları yer ve onların son duraklan, içine girecekleri cehennem ateşi olacaktır.

Rad 34

Onlara dünya hayatında azap vardır. Ahiret azabı ise daha çetindir. Ve onlar için Allah’tan bir koruyucu yoktur.

Diyanet Vakfı
Dünya hayatında onlara sadece bir azap vardır. Ahiret azabı ise daha şiddetlidir. Onları Allahtan (onun azabından) koruyacak kimse de yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Onlar İçin dünya hayatında bir azap vardır. Âhiret azâbı ise elbette daha zorludur. Onları Allah’a karşı koruyacak hiçbir kim seleri de yoktur.

“Onlar için” yani Allah’ın yolunu engelleyen müşrikler için öldürülmek, esir alınmak, çoluk-çocuklarının esir düşmesi ve bunun dışında çeşitli hastalık ve musibetler ile

“dünya hayatında bir azâb vardır. Âhiret azâbı ise elbette daha zorludur” daha çetindir.

“Daha zorludur” kelimesi; “Şu şey bana zor, ağır geldi, gelir” tabirinden gelmektedir.

“Onları Allah’a karşı koruyacak hiçbir kimseleri de yoktur.” Onlara gelecek Allah’ın azabına hiçbir kimse engel olamaz ve hiçbir kimse o azâbı önleyemez. Bu âyetteki; ise fazladan gelmiştir.

Rad 33

Her nefis kazandığına göre gözetim altındayken, Allah’tan başkasını ortaklar kıldılar. De ki: Onları adlandırın. Yoksa Allah’a yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz, yoksa sözün dışıyla mı? Hayır, inkâr edenlere düzenleri süslü gösterildi ve onlar yoldan alıkonuldular. Allah kimi saptırırsa, onun için hiçbir yol gösterici yoktur.

Diyanet Vakfı
Herkesin kazandığını gözetleyip muhafaza eden, (hiç böyle yapamayan gibi olur mu?). Onlar Allaha ortaklar koştular. De ki: «Onlara ad verin (onlar necidir?). Yoksa siz Allaha yeryüzünde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Yahut boş laf mı ediyorsunuz?» Doğrusu inkar edenlere hileleri süslü gösterildi ve onlar doğru yoldan alıkonuldular. Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Her nefisin bütün kazandığını gözetleyen (Allah ile putları bir) mi? Halbuki onlar Allah’a ortaklar koştular. De ki: “Bunların İsimlerinı söyleyin. Siz yeryüzünde O’na bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Yoksa siz üstün körü söz mü söylüyorsunuz?” Hayır, bilakis o kâfirlere tuzakları süslü gösterildi ve onlar doğru yoldan alıkondular. Allah kimi şaşırtırsa, artık ona hidayet verecek hiçbir kimse yoktur.

“Her nefsin kazandığını gözetleyen mi?” âyetindeki;

“Gözetleyen” kelimesindeki “kıyam” oturmanın zıttı olan bir kıyam değildir. Buradaki bu kıyam mahlukatın işlerini görüp gözetmek, çekip çevirmek anlamındaki kıyamdır. Nitekim; “Filan kişi bu iş için ayağa kalktı (bu işi gördü)” denilmesi de bu kabildendir.

Âyetin anlamı şöyledir: Herbir nefsin kazandıklarını görüp, gözeten yani herbir nefse kazanma gücünü veren, onu yaratan, onu rızıklandıran, onu koruyan ve yaptıklarının karşılığını ona verecek olan O’dur. Bu da O herbir şeyi gözetleyen, koruyandır, asla gafil değildir, demektir.

Şartın cevabı hazmedilmiştir, yani koruyup gözetleyen ve hiçbir şekilde gafil olmayan, gafil olan gibi midir? Manası: “Her nefsin bütün kazandığını gözetleyen” yani bilen… demek olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da el-A’meş yapmıştır. Şair de der ki:

“Eğer Kureyş’ten izzet sahibi bir takım adamlar olmasaydı…

Allah bildiği halde, siz Beyt’in örtülerini çaldınız.”

Buna göre âyet, Allah herbir nefsin kazandığını bilendir, demektir. Bununla kastedilenin Âdemoğulları üzerinde görevli melekler oldukları da söylenmiştir ki, bu görüş ed-Dahhâk’dan nakledilmiştir.

“Halbuki onlar Allah’a ortaklar koştular.” Buradaki

“halbuki onlar… koştular” anlamındaki âyet haldir. Onlar ortak da mı koşuyorlar? demek olur. “Alay edilmişti” âyetine ati edilmiş de olabilir, yani onlarla alay edilmişti ve Allah’a da ortak koştular demek olur.

“Allah’a” bir takım putları İlah kabul ederek

“ortaklar koştular. De ki: Bunların İsimlerinı söyleyin.” Yani ey Muhammed, sen onlara:

“bunların İsimlerinı söyleyin” yani isimlerini acımayın, de. Bir da onları tehdit etmek anlamındadır, Yahut: Onlar ancak bu putlara Lat, Uzza, Menat ve Hübel İsimlerinı verebilirler.

“Siz yeryüzünde O’na bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” âyetindeki istifham (soru), onları azarlamak içindir. Siz O’na böyle bir şeyi mi haber vermeye kalkışıyorsunuz demektir. Bu âyet mana itibariyle daha Önceden geçmiş bir soruya atfedilmiştir. Çünkü yüce Allah’ın:

“Bunların İsimlerinı söyleyin” âyetinin anlamı, bunlar yaratanların isimlerini mi taşımaktadırlar

“yoksa siz yeryüzünde O’na bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” şeklindedir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlara de ki: Siz Allah’a O’nun bilmediği gizli bir şeyi mi haber veriyorsunuz “yoksa siz” O’nun bildiği “zahir bir şeyi mi haber veriyorsunuz” demektir. Eğer onlar; Onun bilmediği gizli bir şeyi haber veriyoruz diyecek olurlarsa, imkansız bir şey söylemiş olurlar. Şayet O’nun bildiği zahir ve açıkta olan bir şeyi söylüyoruz derlerse, onlara; O halde bunların İsimlerinı söyleyin? de. Eğer Lat ve Uzza isimlerim sayacak olurlarsa, onlara: “Allah kendisinin herhangi bir ortağı olduğunu bilmiyor, de.”

Yüce Allah’ın:

“Yoksa siz… O’na… mi haber veriyorsunuz?” âyetinin yüce Allah’ın:

“Her nefsin bütün kazandığını gözetleyen mi?” âyetine atfedildiği de söylenmiştir. Yani herbir nefsi gözetleyen olan Allah’a mı siz bilmediği bir şeyi haber veriyorsunuz? Yani siz Allah’ın ortağı olduğunu iddia etmektesiniz. Allah ise kendisinin ortağı olduğunu bilmemektedir. Kendisinin bilmediği ve yeryüzünde O’nun ortağı olan bir kimsenin varlığım mı O’na haber vereceksiniz? Yerin dışında ortağı bulunmamakla birlikte- özellikle yeryüzünde ortağı olmasını reddetmesi onların yerde Allah’ın ortakları olduğunu iddia etmeleri dolayısıyladır.

“Yoksa siz zahir bir söz mü söylüyorsunuz?” Yani Allah’ın peygamberlerine indirmiş olduğu açık bir sözü mü söylemektesiniz? Katâde: Batıl bir söz mü söylüyorsunuz? diye açıklamıştır. Şairin şu beyiti de bu kabildendir:

“Sen onların sütleri ve etleri dolayısıyla mı bizi ayıplıyorsun,

Ey Rayta’nın oğlu, bunun utanılacak bir şey olduğu zahirdir (yani batıldır).”

ed-Dahhâk ise yalan bir sözü mü ona haber vermektesiniz, diye açıklamıştır.

Beşinci bir manaya gelme İhtimali de vardır: Zahir olan söz, onların söyleyecekleri sözlerle açığa çıkacak olan bir delil olabilir. O takdirde âyetin anlamı şöyle olur: Siz bu hususa tanıklık edenler olarak mı bunu ona haber veriyorsunuz, yoksa delil getirerek mi söylemektesiniz?

“Hayır, bilakis o kâfirlere tuzakları süslü gösterildi.” Yani bu işi bir kenara bırak, aksine kâfirlere onların yaptıkları hile ve tuzaklar süslü gösterilmiştir. Bunun, bu şekilde bir istidrâk (yani sonradan getirilen bir açıklama) olduğu da söylenmiştir. Yani Allah’ın hiçbir ortağı yoktur, ama kâfirlere yaptıkları hile ve tuzaklar süslü gösterilmiştir.

İbn Abbâs ve Mücâhid bu anlamdaki âyeti; “Hayır, o kâfirlere tuzakları (bunu) süslü gösterdi” şeklinde malum fiil ile okumuşlardır. Çoğunluğun kıraatine göre ise kâfirlere hile ve tuzaklarını süslü gösteren yüce Allah’tır, bu işi yapanın şeytan olduğu da söylenmiştir. Diğer taraftan küfrün hile ve tuzak (mekr) diye adlandırılması da mümkündür. Çünkü onların Allah Rasûlüne hile ve tuzak hazırlamaları bir küfür idi,

“Ve onlar doğru yoldan alıkondular.” Allah onları doğru yoldan alıkoydu demektir. Hamza ve el-Kisaî’nin kıraati bu şekildedir, diğerleri ise; “Alıkondular” fiilindeki “sâd”i üstün ile okumuşlardır, başkalarını alıkoydular, demektir.

Ebû Hatim de yüce Allah’ın:

“Allah yolundan alıkoydular.” (el-Enfâl, 8/47) âyeti ile;

“Onlar, kâfir olanlar sizleri Mescid-i Haram’dan… alıkoyanlardır.” (el-Feth, 48/25) âyetlerini nazar-ı itibara alarak üstün ile okumuştur.

“Süslü gösterildi” âyeti ile “alıkondular” âyetinde ötreli okuyuş da aynı şekilde güzeldir. Çünkü ehl-i sünnetin görüşüne göre bunu yapanın yüce Allah olduğu bilinmektedir. Bu okuyuşun anlamında kaderin kabulü de vardır, Ebû Ubeyd’in tercih ettiği kıraat de budur.

Yahya b. Vessâb ile Alkame; “Alıkondular” âyetini “sâd” harfini esreli olarak okuduğu gibi aynı şekilde;

“İşte bu bedellerimiz de bize iade edilmiş” (Yusuf, 12/65) şeklinde “ra” harfi esreli olarak, meçhul fiil şeklinde okumuştur. “Alıkondular” anlamındaki fiilin ash; şeklinde; “iade edilmiş” anlamındaki fiilin aslı da; şeklindedir. Birinci “dal” ikincisine idgam edilince onun harekesi makabline (önceki harfe) nakledilerek esreli olmuştur.

“Allah kimi” yardımsız bırakması suretiyle “şaşırtırsa, artık ona hidayet verecek” hidayette muvaffak kılacak “hiçbir kimse yoktur.” İşte bu âyet,

Kûfeliler ile onlara uyanların kıraatinin doğruluğunu ortaya çıkarmaktadır. Çünkü yüce Allah:

“Allah kimi şaşırtırsa” diye buyurmaktadır. “Alıkondular” âyeti da bu şekildedir.

Kıraat âlimlerinin çoğunluğu “ya”sız olarak “dal” harfi üzerinde vakıf yaparlar. (33. âyet-i kerîmenin son kelimesine işaret edilmektedir). Aynı şekilde;

“Vekil, yardımcı” (er-Ra’d, 13/11. âyetin son kelimesi) ile; ” Koruyucu” (34. âyetin son kelimesi) üzerinde de bu şekilde vakıf yapılır.

Çünkü; “Bu kadıdır, vekil ve yardımcıdır ve doğruya ileticidir” denildiğinde sakin olduğundan ve tenvin ile karşılaştığından dolayı “ya” harfi hazfedilir. Bununla birlikte; “Ona hidayet verecek hiçbir kimse yoktur” şeklinde ve; “Dost ve yardımcı” ” Koruyucu” şeklinde “ya” ile de okunmuştur. Bu da ” Bu davetçidir, bu vekil ve yardımcıdır, bu koruyucudur” diye “ya” harfini telaffuz edenlerin söyleyişine uygundur.

Çünkü “ya” harfinin hazfedilmesi, tenvin ile karşılaşması dolayisı ile vasıl halinde söz konusudur. Biz vakıf yaparak, bundan yana kendimizi güvenliğe almış bulunuyoruz. O bakımdan “ya” harfi tekrar geri getirilerek bu kelimeler “Hidayete ileten, dost ve yardımcı ve koruyucu” şeklinde olur. el-Halil de “kadı”ya nida edildiğinde; “Ey kadı” diye “ya” harfinin tesbit ile kullanıldığını kabul etmiştir. Zira nida ile birlikte tenvin söz konusu değildir. ” Davet edici, üstün, yüce” kelimelerinde de tenvin olmayacağı gibi.

Rad 32

Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi. Ben de inkâr edenlere mühlet verdim. Sonra onları yakaladım. Azabım nasılmış!

Diyanet Vakfı
Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi de ben inkar edenlere mühlet verdim, sonra da onları yakaladım. (Görseydin ki) azabım nasılmış!

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti. Ben de o kâfirlere mühlet verdim. Sonra da onları yakalayıverdim. Benim cezalandırmam nasılmış?

“Yemin olsun senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti. Ben de o kafirlere mühlet verdim, sonra da onları yakalayıverdim.”

“Alay etme”nin anlamına dair açıklamalar bundan önce el-Bakara Sûresi’nde (2/14. âyetin tefsirinde)

“mühlet verme”ye dair açıklamalar da Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/178. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Yani o peygamberlerle alay edildi, onlar küçümsendiler. Ben de kâfirlere ilmimde aralarından îman edecek olan kimseler îman etsin diye bir süre mühlet verdim. Hükmümün gelmesi hak olunca, gönderdiğim ceza ile onları yakaladım.

“Benim cezalandırmam nasılmış?” Yani Benim onlara yapağımı nasıl buldun? İşte senin kavminin müşriklerine de böyle yaparım.

Rad 31

Eğer öyle bir Kur’an olsaydı ki, dağlar onunla yürütülseydi, ya da yer onunla parçalanıp yarılsaydı, ya da ölüler onunla konuşturulsaydı… Hayır, bütün iş Allah’a aittir. İman edenler hâlâ bilmediler mi ki, Allah dileseydi insanları topluca doğru yola iletirdi? İnkâr edenler, işledikleri sebebiyle onları sürekli sarsan bir bela gelip duracaktır. Ya da belalar, yurtlarının yakınında dolaşacaktır. Nihayet Allah’ın vaadi gelir. Şüphesiz Allah vaadinden dönmez.

Diyanet Vakfı
Eğer okunan bir Kitapla dağlar yürütülseydi veya onunla yer parçalansaydı, yahut onunla ölüler konuşturulsaydı (o Kitap yine bu Kuran olacaktı). Fakat bütün işler Allaha aittir. İman edenler hala bilmediler mi ki, Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi? Allahın vadi gelinceye kadar inkar edenlere, yaptıklarından dolayı ya ansızın büyük bir bela gelmeye devam edecek veya o bela evlerinin yakınına inecek. Allah, vadinden asla dönmez.

Kurtubi Tefsiri
Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü veya onunla yerin parça parça edildiği, kendisiyle ölülerin konuşturulduğu bir Kur’ân olsaydı… (bu olurdu). Fakat bütün emirler yalnız Allah’ındır. Îman edenler hâlâ şu gerçeği bilmediler mi ki; Allah dileseydi, elbette İnsanların tümünü hidayete erdirirdi. Allah’ın va’di gelinceye kadar da o kâfirlerin başına İşledikleri yüzünden ya ansızın büyük bir musibet gelip çatacak yahut yurtlarının yakına konup duracaktır. Şüphesiz Allah va’dinden dönmez.

Yüce Allah’ın:

“Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü… bir Kur’ân olsaydı” şeklindeki bu âyet, daha önce geçen:

“Kendisine Rabbinden bir âyet indirilmeli değil miydi?” (er-Râ’d, 13/27) âyeti ile ilgilidir. Şöyle ki: Mahzumoğullarına mensup olan Ebû Cehil ve Abdullah b. Ümeyye’nin de bulunduğu Mekke müşriklerinden bir topluluk Kâ’be’nin arka tarafında oturdular. Sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a haber gönderdiler. O da yanlarına geldi. Abdullah kendisine; Eğer bizim sana tabi olmamız seni sevindirecek (memnun edecek) ise haydi Kur’ân ile Mekke’nin dağlarını gözümüzün önünde yürüt ve bu dağlan bizden uzaklaştır ki ortalık biraz genişlesin. Çünkü burası dar bir arazidir. Bu şehirde bizim için pınarlar ve nehirler akıt, ta ki ağaç dikelim, ekin ekelim. Sen, senin iddia ettiğin gibi Rabbin nezdinde Davud’dan daha önemsiz değilsin, Davud’a ise Rabbi dağlan müsahhar kılmıştı ve dağlar onunla birlikte yürüyordu. Rüzgarları da bize müsahhar kıl, biz bu rüzgarlara binip Şam’a kadar gidelim. Yiyeceklerimizi ve ihtiyaçlarımızı rüzgarın üzerinde oraya giderek görelim. Sonra da aynı günümüzde geri dönelim. Çünkü senin iddia ettiğine göre Süleyman’a da rüzgâr musahhar kılınmıştı. Şüphesiz ki sen Rabbin nezdinde Davud’un oğlu Süleyman’dan daha önemsiz değilsin. Yîne bize senin büyük atan Kusay’ı veya senin istediğin ölülerimizden herhangi bir kimseyi dirilt te ona soralım: Gerçekten senin bu söylediğin bir hak mıdır? Yoksa batıl mıdır? Çünkü Îsa ölüleri diriltirdi ve hiç şüphesiz sen Allah nezdinde ondan daha ehemmiyetsiz değilsin. Bunun üzerine yüce Allah da:

“Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü… bir Kur’ân olsaydı” âyetini indirdi. Bu anlamdaki açıklamayı ez-Zübeyir b. el-Avvâm, Mücahid, Katâde ve ed-Dahhâk yapmışlardır.

Âyette cevap hazfedilmiş otup, takdiri şöyledir: … (böyle) bir Kur’ân olsaydı, elbetteki bu Kur’ân olurdu. Ancak takdiri cevap îcâz (özlü) olsun diye hazmedilmiştir. Çünkü kelâmın zahirinde zaten buna delâlet vardır. Şair İmruu’l-Kays’in şu beyitinde olduğu gibi:

“Eğer o bir defada ölen bir nefis olsaydı…

Fakat o (hastalığım sebebiyle) parça parça dökülen canlar durumundadır.”

Burada canım bir defada çıkmış olsaydı, bana kolay olurdu, demek istemektedir.

Katâde’nin görüşünün anlamı budur. O der ki: Eğer size indirilen bu Kur’ân’dan önce herhangi bir Kur’ân (okunan kitap) böyle bir şeyi yapmış olsaydı, sizin Kur’ân’ınız da bunu yapardı.

Cevabın önceden geçtiği ve İfadede takdim ve te’hir olduğu da söylenmiştir. Yani: Onlar yine Rahmân’ı inkâr ederler. İstersek Biz, Kur’ân’ı indirip onların teklif ettikleri şeyleri yapsak dahi. el-Ferrâ’ der ki: Cevabın şu şekilde olmass da mümkündür: Eğer onların bu dedikleri yapılacak olsa hiç şüphesiz onlar yine de Rahmân’ı inkâr ederler.

ez-Zeccâc der ki: Yüce Allah’ın:

“Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü… bir Kur’ân olsaydı” yine îman etmezlerdi. Burada gizli bulunan cevap yüce Allah’ın:

“Eğer Biz onlara gerçekten melekleri indirseydik… yine de Allah dilemedikçe îman etmezlerdi”(el-En’âm, 6/111) âyetinde açıkça ifade edilmiştir.

“Fakat bütün emirler yalnız Allah’ındır.” Yani bütün emirlerin mutlak Mâlikî, onlardan dilediğini yapan O’dur. Yoksa sizin bu istedikleriniz Kur’ân ile olacak şeyler değildir, bunlar ancak Allah’ın emri ile olur.

“Îman edenler hâlâ şu gerçeği bilmediler mi ki” âyetindeki; Nehalıların şivesinde “bildi” anlamındadır. el-Kuşeyrî de bunu İbn Abbâs’tan nakletmiştir. Bilmediler mi ki, demektir. el-Cevherî de “es Sıhâh” adlı eserinde bunu böyle açıklamıştır.

Bu kelimenin bu anlamda kullanılmasının Hevazinlilerin şivesi olduğu da söylenmiştir. Bilmedi(ler) mi ki demek olduğu, İbn Abbâs, Mücahid ve el-Hasen’den nakledilmiştir. Ebû Ubeyde der ki: Onlar bilmediler ve açıkça anlamadılar mı ki, anlamındadır. Ebû Ubeyde bu hususta Malik b. Avf en-Nasrî’ye ait Merhum Kurtubî, bu beyiti daha önce, el-Bakara, 2/219. âyet, 4. başlıkta zikretmiş ve şairin Suhaym b. Vesil el-Yarbuî olduğunu belirtmişti. Beyiti çeşitli vesilelerle zikreden başkaları da aynı ismi verirler; Taberî, Câmiu’l-Beyân, XIII, 153; İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, VI, 260; İbn Hişam, Katru’n-Nedâ, s. 61-62: Kurtubî, -Dâru’l-Hadis baskısı-, IX, 329 not: 2 şu beyiti de nakletmektedir:

“Benim kimin payına düşeceğimi tesbit etmek için oklarla kur’a çektiklerinde,

yol ağzında onlara diyordum ki:

Siz benim Zehdem atlısının oğlu olduğumu bilmez misiniz?”

el-Bakara Sûresi’nde (2/219. âyetin tefsirinde) de bu beyit geçmiş bulunmaktadır. Bu beyitteki; ” Benim kimin payına düşeceğimi tesbit etmek için kur’a çektiklerinde” anlamındaki ifade; “Beni esir aldıklarında” şeklinde de rivâyet edilmiştir.

Rebâh b. Adî de derki:

“Bunlar benim onun oğlu olduğumu bilmiyorlar mı ki?

Her ne kadar aşiretimin topraklarından uzakta bulunuyor isem dahi.”

“Kitabu’r-Redd”de de; ” Benim onun oğlu olduğumu…” şeklinde rivâyet edilmiştir. el-Ğaznevî de bunun bu şekilde “bilmedi…ler mi” anlamında olduğunu nakletmiştir.

Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Îman edenler bilmediler mi ki eğer Allah dilese hiç şüphesiz mucizeleri (âyetleri) görmeksizin dahi bütün insanları hidayete erdirirdi.

Bu kelimenin bilinen anlamı İle “ye’s”den geldiği de söylenmiştir. Yani îman edenler hâlâ bu kâfirlerin îman edeceklerinden yana ümit kesmediler mi? Çünkü îman edenler şunu bilirler ki; şüphesiz Allah eğer onların hidayete gelmelerini dilemiş olsaydı, elbette onları hidayete erdirirdi. Çünkü mü’minler kâfirlerin îman etmelerini arzu ederek mucizelerin indirilmesini temenni etmişlerdi.

Ali ve İbn Abbâs ise; “Îman edenler açıkça bilmediler mi ki…” diye okumuşlardır.

el-Kuşeyrî der ki; İbn Abbâs’a yazılı olan şekliyle “bilmediler mi ki” anlamındadır, demeleri üzerine, o şu cevabı vermiş: Kâtibin bunu uykulu iken yazdığını zannediyorum. Yani bununla bazı harfleri ziyade ederek “bildi” anlamındaki kelime ortaya çıktı.

Ancak Ebû Bekir el-Enbarî şöyle demektedir: İkrime’den, o İbn Ebi Necih’den; “Îman edenler açıkça bilmediler mi ki…” şeklinde okuduğu rivâyet edilmiştir. Tilavette bunun doğru olduğunu iddia edenler de bunu delil gösterirler. Ancak böyle bir rivâyetin İbn Abbâs’tan geldiği batıldır. Çünkü Mücahid ve Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs’tan bu kelimeleri Mushaf taki şekliyle, Ebû Amr’ın kıraati ve onun Mücahid’den ve Saîd b. Cübeyr’den ikisinin de İbn Abbâs’tan rivâyet ettiği şekliyle okumuşlardır. Dîğer taraftan eğer onların bu kıraatinin “açıkça bilmediler mi ki” anlamındaki kıraat ile eğer Allah’ın, kendilerinin icma’a muhalif olarak okudukları o lâfzın anlamını murad ettiğini kabul ediyorlarsa, bizim kıraatimiz zaten o manayı veriyor ve o kıraatin anlamı ile aynı neticeye varıyor. Eğer yüce Allah “bilmek” anlamında olmayan “ümit kesmek” şeklindeki diğer anlamı murad etmiş ise; bu muhalif kıraati tercih edenlerin maksatları ortadan kalkmış olur.

Böyle bir maksadın düşmesi ise Kur’ân-ı Kerîm’i iptal eder ve bu görüşün sahiplerinin iftiracı olmalarını gerektirir.

“Allah dileseydi” âyetin da ki; şeddeli “nun”dan tahfif edilmiştir ki; “şüphesiz Allah dileseydi” anlamındadır. ” … elbette insanların tümünü hidâyete erdirirdi.” Bu da Kaderiyye’nin vb. kanaatlerini reddetmektedir.

“Allah’ın va’di gelinceye kadar da o kâfirlerin başına işledikleri yüzünden ya ansızın büyük bir musibet gelip çatacak” yani küfür ve inatları sebebiyle ummadıkları bir zamanda bir musibet gelip onları bulacak.

” Musibet” kelimesi ile aynı kökten olmak üzere; “Bir iş başına geldi, bir musibetle karşılaştı” denilir. Çoğulu da; şeklindedir. Bunun mastar olarak asıl anlamı vurmak, çalmaktır. Şair der ki:

“Eskiden beri sahip olduğum, miras aldığım malları da sonradan topladığım bağ, bahçe ve akarları da tüketti.

Şarap kâselerini sürahilerin ağızlarına yapıştırmam.”

Âyetin anlamı şudur: Müşriklerin elebaşıları olup alay edenlerin başına geldiği gibi, Erbed’e isabet ettiği şekilde bir yıldınm) yahut öldürülen ya da esir edilenlerin başına geldiği gibi, öldürme, kıtlık ve bunun dışında çeşitli azâb ve bela türlerinden helâk edici bir musibet onlara gelip çatacaktır.

İkrime, İbn Abbâs’tan (âyet-i kerîmede geçen ve musibet anlamındaki) el-kâria hakkında musibet demektir, dediğini nakletmektedir. Yine İbn Abbâs ve ikrime derler ki: Kâria, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın onlar üzerine göndermiş olduğu gözcü birlikler ve küçük askeri birliklerdir.

“Yahut” -Katide ve el-Hasen’in dediğine göre- bu musibet

“yurtlarının yakınına konup, duracaktır.” İbn Abbâs da der ki: Yahut sen onların yurtlarına yakın bir yerde konacaksın, anlamındadır.

Denildiğine göre; âyet-i kerîme Medine’de inmiştir. O zaman anlam şöyle olur: Musibetler onlara isabet edip duracak, onların yurtlarına yahut Medine ve Mekke’nin yakınındaki kasabalar gibi onlara yakın yerlere de inmeye devam edecektir.

“Allah’ın” Katâde ve Mücahidin dediklerine göre Mekke’nin fethine dair

“va’di gelinceye kadar.”

Bu âyet-i kerimenin Mekke’de İndiği söylenmiştir. Yani musibetler onlara isabet edip duracak ve sen ey Muhammed, onların yanlarından çıkıp Medine’ye gideceksin. Onların yurtlarına yakın bir yerde yahut onları muhasara etmek üzere onların yakınına konacaksın. Sözü geçen bu muhasara Taiflilere ve Hayber kalelerine yapılmıştı. İşte o vakit onlarla Savaşmak ve onları kahretmek hususunda sana izin vermek suretiyle Allah’ın va’di de gelecektir. el-Hasen der ki: Allah’ın va’dinden kasıt kıyâmet günüdür.

Rad 30

İşte böylece, senden önce geçmiş nice ümmetlerin bulunduğu bir ümmete seni gönderdik ki onlara sana vahyettiğimizi okuyasın. Onlar Rahman’ı inkâr ederler. De ki: O benim Rabbimdir. O’ndan başka ilah yoktur. O’na tevekkül ettim ve dönüşüm O’nadır.

Diyanet Vakfı
(Ey Muhammed!) Böylece seni, kendilerinden önce nice ümmetlerin gelip geçtiği bir ümmete gönderdik ki, sana vahyettiğimizi onlara okuyasın. Onlar Rahmanı inkar ediyorlar. De ki: O benim Rabbimdir. Ondan başka tanrı yoktur. Sadece Ona tevekkül ettim ve dönüş sadece Onadır.

Kurtubi Tefsiri
Seni de öylece, kendilerinden evvel nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmete, sana vahyettiğimizi kendilerine okuman için gönderdik. Halbuki onlar Rahmânı inkâr ediyorlar. De ki: “O, benim Rabbimdir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben yalnız O’na güvenip dayandım. Dönüşüm de yalnız O’nadır.”

“Seni de öylece, kendilerinden evvel nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmete, sana vahyettiğimizi” yani Kur’ân-ı Kerîm’i

“kendilerine okuman İçin gönderdik.” Senden önce pek çok peygamber gönderdiğimiz gibi, seni de peygamber olarak gönderdik, demektir. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Kendilerine Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)in peygamber olarak gönderildiği kimselere ihsan olunan ni’met, ondan önceki peygamberlerin kendilerine gönderilmiş olduğu kimselere İhsan olunmuş nimetlere benzetilmiştir.

“Halbuki onlar Rahmân! İnkâr ediyorlar.” Mukâtil ve İbn Cüreyc der ki: Bu âyet, Hudeybiye barışı esnasında barış şartlarını yazmak istedikleri sırada inmiştir. Bu sırada Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ali (radıyallahü anh)’a: “Bismillahirrahmanirrahîm, yaz” dîye emretmişti. Süheyl b. Amr ile müşrikler ise: Biz Rahmân olarak ancak Yemame’nin sahibini biliyoruz. Bunlarla Müseylime el-Kezzâb’ı kastetmişlerdi. O bakımdan “Bismikellahumme (senin adınla ey Allah’ım)” diye yaz, dediler. İşte cahîliye dönemi insanları böyle yazıyorlardı.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de bunun üzerine Hazret-i Ali’ye: “Yaz, bu Allah’ın Rasûlü Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)in üzerinde barış yaptığı şartlardır” dedi. Ancak Kureyş müşrikleri: Sen gerçekten Allah’ın Rasûlü olduğun halde buna rağmen biz seninle Savaşsak ve seni engellemiş olsak, elbette sana zulmetmiş oluruz. Ama bunun yerine sen: “Bu Abdullah’ın oğlu Muhammed’in üzerinde barış yaptığı şartlardır” diye yaz, dediler.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in ashabı: Bize izin ver de bunlarla çarpışalım, dedilerse de Hazret-i Peygamber: “Hayır, bunun yerine istedikleri gibi yaz” dedî ve bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

İbn Abbâs da der ki: Bu âyet, Kureyş kâfirleri hakkında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine: “Rahmân’a secde edin” dediği esnada onlar: Rahmân da kimmiş? demeleri üzerine inmiştir.

Ey Muhammed onlara

“de ki O” Sizin inkâr ettiğiniz

“benim Rabbimdir, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur” O’ndan başka ma’bud yoktur. O zatıyla bir ve tektir, isim ve sıfatları farklı farklı olsa dahi.

“Ben yalnız O’na tevekkül ettim” güvenip, dayandım

“dönüşüm de yalnız O’nadır.” Yarın O’nun huzuruna döneceğim. Bugün de aynı şekilde ben O’na, kazasına rıza göstererek, emrine teslim olarak güvenip dayandım.

Denildiğine göre Ebû Cehil, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı (Ka’be’nin) Hicr’inde: “Ey Allah, ey Rahmân…” diye dua ettiğini işitince, şöyle demiş: Muhammed bize ilahlara ibadet etmeyi yasaklıyordu. Şimdi kendisi iki ilaha dua etmektedir. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme ve yüce Allah’ın:

“De ki: İster Allah diye çağırın, ister Rahmân diye çağırın…” (el-İsra, 17/110) âyeti nazil oldu.

Rad 29

İman eden ve salih ameller işleyenler; onlara müjde vardır ve güzel bir dönüş yeri.

Diyanet Vakfı
İman edip iyi işler yapanlara ne mutlu! Varılacak güzel yurt da onlar içindir.

Kurtubi Tefsiri
Îman edip salih amel işleyenlere ne mutlu! Güzel dönüş yeri de onlarındır.

Veya: “Îman edip salih amel işleyenler var ya! Onlara Tûba vardır”

Yüce Allah’ın:

“Îman edip salih amel İşleyenlere ne mutlu” âyeti mübtedâ ve haberdir. Anlamının: “Onlara ne mutlu” şeklinde olduğu söylenmiştir. Buna göre; ” Ne mutlu” kelimesi mübtedâ olarak merfudur. Bununla birlikte şu takdirde nasb mahallinde olma imkânı da vardır: Allah onlara Tuba’yı takdir etmiştir. Buna;

“Güzel dönüş yeri de onlarındır” âyeti da sözü geçen iki şekilde de atfedilebilir ve merfu veya mansub olabilir.

Abdu’r’Rezzak naklederek der ki: Bize Ma’mer, Yahya b. Ebi Kesir’den haber verdi. O, Amr b. Ebi Yezid el-Bikâlî’den, o Utbe b. Abd es-Sülemî’den dedi ki: Bedevî bir Arap Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in yanına gelerek cennete ve Havza dair ona soru sordu ve: Orada meyve var mıdır? dedi. Hazret-i Peygamber: “Evet, bir de Tûbâ diye adlandırılan bir ağaç da vardır.” Bedevi: Ey Allah’ın Rasûlü bizim yerlerimizdeki ağaçlardan hangisine benzer? Hazret-i Peygamber:

“Senin bulunduğun yerdeki ağaçlardan hiçbirisine benzemez. Şam’a hiç gittin mi? Orada ceviz diye bilinen bir ağaç vardır. O ağaç bir gövde üzerinde yükselir ve üst tarafı da yayılır. ” Bedevi:

“Ey Allah’ın Rasulü, peki bunun kökünün büyüklüğü ne kadardır?” diye sorunca Hazret-i Peygamber:

“Şayet yakınlarına ait dört yaşını bitirmiş bir dişi deveye binecek olsan, aşırı yaşlılıktan dolayı göğsünün kemiği kırılıncaya kadar sen bunun gövdesinin etrafnı dolaşamazsın” dedi. (ve ravi) hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Taberâni, el-Evsat 1, 255-256; İbn Abdi’l-Berr, et-Temhid, III, 320-321; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 413. Biz bu hadisin tamamını “et-Tezkire” adlı kitabımızın cennet ile ilgili bahislerinde zikrettik. Yüce Allah’a hamdolsun.

İbnü’l-Mubarek de şöyle demektedir: Bize Ma’mer el-Eş’as’tan, o Abdullah’tan, o Şehr b. Havşeb’ten, o Ebû Hüreyre’den naklen dedi ki: Cennette Tuba denilen bir ağaç vardır. Yüce Allah ona: “Kulum için istediği her şeyi yarılarak içinden çıkar”, diye buyurur. Bu ağaç da yarılarak ona içinden eğeri, dizginleri ve dilediği bir şekilde bir at çıkartır. Yine içinden dilediği şekilde üzerinde eğer takımları ve dizginleri, yuları bulunan deve çıkartır. İstediği gibi en güzel develeri ve elbiseleri de çıkartır. Süyûtî, ed-Durru’l-Mensur, IV, 643.

İbn Vehb de Şehr b. Havşeb yoluyla, o Ebû Umame el-Bahili’den şöyle dediğini nakletmektedir: “Tuba cennetteki bir ağaçtır. Bu ağaçtan bir dalın bulunmadığı tek bir ev yoktur. Ne kadar güzel kuş varsa mutlaka o ağaçtadır, ne kadar güzel meyve varsa mutlaka o ağaçtandır.

Şöyle de denilmiştir: Bu ağacın gövdesi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem.v.)’in cennetteki köşkündedir. Sonra dalları cennet ehlinin köşklerine yayılır. Tıpkı ilim ve imanın ondan bütün dünyaya yayıldığı gibi.

İbn Abbâs der ki:

“Onlara Tubâ vardır.” Yani onlara sevinç ve göz aydınlığı vardır. Yine ondan nakledildiğine göre “Tubâ” Habeşçe’de cennetin adıdır. Saîd b. Cübeyr de böyle demiştir. Er-Rabi b. Enes der ki: Tuba, Hint dilinde bahçe demektir. el-Kuşeyri der ki: Eğer bu doğru ise her iki dil arasında bu kelimede bir uyum var, demektir.

Yine Katade der ki:

“Onlara Tubâ vardır.” Onlara güzellik vardır, demektir. İkrime, onlara bol nimetler vardır, İbrahim en-Nehaî onlara hayır vardır diye açıklamıştır

Yine İbrahim en-Nehaî’den Allah’tan onlara bir lütuf vardır, diye açıkladığı nakledilmiştir. ed-Dahhak ise onlara imrenilecek şeyler vardır, demiştir.

En-Nehhâs der ki: Bütün bu açıklamalar birbirine yakındır. Çünkü “Tubâ” kelimesi “et-Tayyib” kelimesinden “Fu’lâ” vezninde bir kelimedir. Yani hoş ve güzel geçim onlaradır. Bütün bunlar da “tayyib” (hoş ve güzel) olan şeye racidir. ez-Zeccâc der ki: Tûbâ kelimesi “et-tayyib”den “fu’lâ” vezninde bir kelimedir ki, bu da onların hoşlanacakları bir durum demektir. Kelimenin aslı ise; şeklinde olup “ya” harfi sakin ondan önceki harf ötreli olduğundan dolayı “vav”a dönüşmüştür. Tıpkı; Zengin, yakîn sahibi dedikleri gibi.

Derim ki: Sahih olan “Tûbâ”nın bir ağaç olduğudur, çünkü sözünü ettiğimiz merfu hadis bunu gerektirmektedir ve es-Süheylî’nin belirttiğine göre de bu sahih bir hadistir. Ayrıca Ebû Ömer bu hadisi et-Temhîd’de de nakletmektedir. III, 320-321 Biz de hadisi oradan naklettik. Yine bu hadisi es-Sa’lebî de Tefsir’inde zikretmektedir. el-Mehdevî ile el-Kuşeyrî de Muaviye b. Kurre’den, onun da babasından naklettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Tûbâ cennetteki bir ağaçtır, Allah onu kendi eliyle dikmiştir. Ona ruhundan üflemiş olup bu ağaç süs eşyalarını ve güzel elbiseleri bitirir. Bu ağacın dalları cennetin Sur’unun arkasından dahi görülür.” Suyûti, ed-Durru’l-Mensâr, IV, 643-644. Bu tür haberleri daha fazla görmek isteyen es-Sa’lebnin tefsirin )i mütalaa etsin.

İbn Abbâs der ki; “Tûbâ” cennetteki bir ağaç olup, onun kökü Hazret-i Ali’nin köşkündedir. Her mü’minin evinde de bunun bir dalı bulunur.

Ebû Ca’fer Muhammed b. Ali de der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e yüce Allah’ın:

“Onlara tûbâ vardır. Güzel dönüş yeri de onlarındır” âyeti hakkında soruldu da şöyle buyurdu: “O kökü benim köşkümde bulunan dalları da cennette uzanan bir ağaçtır.” Sonra o ağaç hakkında bir defa daha ona soruldu şöyle buyurdu: “O kökü Ali’nin köşkünde, dalları ise cennete eğilmiş bir ağaçtır” dedi. Bu sefer ona: Ey Allah’ın Rasûlü, onun hakkında sana sorulmuştu, sen: “O kökü benim köşkümde, dalları cennette” diye cevap vermiştin. Sonra bir daha onun hakkında sana soruldu, bu sefer; “O kökü Ali’nin köşkünde, dalları da cennettedir” diye cevap verdin. Bu sefer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki benim de köşküm, Ali’nin de köşkü yarın cennette birdir ve aynı yerdedir.” Yine Hazret-i Peygamber’den şöyle dediği nakledilmektedir: “O kökü benim köşkümde bulunan bir ağaçtır. Sizin herbirinizin köşkünde de mutlaka ondan sarkan bir dal vardır,”

“Güzel dönüş yeri de onlaradır” buyruğundakî:

“Dönüş yeri” ile aynı kökten olmak üzere; Döndü, demektir.

İfadenin takdirinin şöyle olduğu da söylenmiştir: Îman edip gönülleri Allah’ın zikri ile itminana kavuşanlara ve salih amel işleyenlere Tûbâ vardır. (Onlara ne mutlu)!

Rad 28

Onlar ki iman ettiler ve kalpleri Allah’ın zikriyle huzur bulur. Dikkat edin! Allah’ın zikriyle kalpler huzur bulur.

Diyanet Vakfı
Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allahın zikriyle sükunete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allahı anmakla huzur bulur.

Kurtubi Tefsiri
Bunlar Îman edenlerdir, gönülleri Allah’ın zikri ile huzura kavuşanlardır. Haberiniz olsun ki; kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.

“Bunlar îman edenlerdir” âyetindeki:

“Bunlar” nasb mahallindedir. Çünkü mef’ûldür; Allah îman eden bu kimseleri hidayete iletir demektir. Bunun

“kendisine yönelenler” âyetinden bedel olduğu da söylenmiştir, o da yine nasb mahallinde olur.

“Gönülleri Allah’ın zikriyle huzura kavuşanlardır.” Yani yüce Allah’ı tevhid ile kalpleri sükûna erer. Teselli bulur ve böylelikle huzura kavuşur. Yani bunların kalpleri dilleriyle birlikte Allah’ı zikretmeye devam etmek suretiyle huzur bulur. Bu açıklamayı Katâde yapmıştır.

Mücahid, Katâde ve başkaları da derler ki: Allah’ın zikrinden kasıt Kur’ân-ı Kerîm’dir. Süfyan b. Uyeyne ise, Allah’ın emridir diye açıklamıştır. Mukâtil Allah’ın va’di diye açıklamıştır.

İbn Abbâs, Allah’ın adıyla yemin ederek… diye açıklamıştır. Yahut onların kalpleri Allah’ın lütuf ve nimetlerini hatırlayarak huzur bulur, tıpkı O’nun adalet, intikam ve kazasını hatırlamakla titrediği gibi.

“Allah’ın zikri ile” âyetinin, onlar Allah’ı anarlar, O’nun âyetleri üzerinde dikkatle düşünürler ve böylelikle basiretli bir şekilde kudretinin ne kadar mükemmel olduğunu bilip, tanırlar, anlamına geldiği de söylenmiştir.

“Haberiniz olsun ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”

Buradaki

“kalpler”den kasıt mü’minlerin kalpleridir, İbn Abbâs der ki: Bu, yemin etmek hakkındadır. Bir kimsenin hasmı Allah İsmi ile yemin ettiği takdirde, kendisine yemin olunanın kalbi huzura kavuşur.

“Allah’ı anmakla” Allah’a itaat etmekle diye açıklandığı gibi; Allah’ın mükâfatıyla, Allah’ın va’diyle diye de açıklanmıştır. Mücahid der ki: Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in ashabıdır.

Rad 27

İnkâr edenler derler: “Ona Rabbinden bir ayet indirilmeli değil miydi?” De ki: Şüphesiz Allah, dilediğini saptırır ve kendisine yöneleni doğruya iletir.

Diyanet Vakfı
Kafir olanlar diyorlar ki: Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi? De ki: Kuşkusuz Allah dilediğini saptırır, kendisine yöneleni de hidayete erdirir.

Kurtubi Tefsiri
Kâfir olanlar: “Kendisine Rabbinden bir âyet indirilmeli değil miydi?” derler. De ki: “Şüphesiz Allah dilediğini saptırır ve kendisine yönelenleri de doğru yola iletir.”

Yüce Allah:

“Kâfir olanlar: Kendisine Rabbinden bir âyet indirilmeli değil miydi? derler” âyetinde olduğu gibi, Peygamberlerin doğruluğuna delâlet eden tek bir âyet (mucize) gördükten sonra onlara mucizeler gösterme teklifinde bulunmanın bir cahillik olduğunu bir kaç yerde açıklamaktadır.

Bu sözleri söyleyen kişi Abdullah b. Ubeyy ile onun arkadaşlarıdır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den bir takım mucizeler “âyetler” göstermesini istediklerinde bu sözleri söylemişlerdi.

“De ki: Şüphesiz Allah” azze ve celle

“dilediğini saptırır.” Yani bir takım âyetleri indirdikten ve sizleri bunları delil olarak kullanmaktan mahrum ettikten sonra sapıklıkta bıraktığı gibi, başkalarının inmesi esnasında da sizleri saptırır

“ve kendisine yönelenleri de doğru yola iletir.”

“Kendisine” âyetindeki zamir hakka yahut İslâm’a veya yüce Allah’a racîdir. Yani: O, kalbiyle kendisine dönen kimseleri dinine ve kendisine itaate hidayet eder. Zamirin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e ait olduğu da söylenmiştir.

Rad 26

Allah, rızkı dilediğine genişletir ve daraltır. Onlar dünya hayatıyla sevindiler. Oysa dünya hayatı, ahirette yalnızca bir geçimliktir.

Diyanet Vakfı
Allah dilediğine rızkını bollaştırır da daraltır da. Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa ahiretin yanında dünya hayatı, geçici bir faydadan başka bir şey değildir.

Kurtubi Tefsiri
Allah rızkı dilediğine genişletir, daraltır. Onlar ise dünya hayatı dolayısı ile şımardılar. Halbuki dünya hayatı âhirete nisbetle sadece bir geçimliktir.

Yüce Allah’ın:

“Allah rızkı dilediğine genişletir” âyetine gelince; yüce Allah, mü’minin akıbeti ile müşrikin akıbetini söz konusu ettikten sonra, dünya hayatında rızkı genişletip yayanın bizzat kendisi olduğunu beyan etmektedir. Çünkü dünya bir imtihan yurdudur. Kâfire geniş bir rızık verilmesi, onun üstün ve değerli olduğuna delil değildir. Bazı mü’minlere az rızık verilmesi de onların hakir olduk la nna, küçüklüklerine delil değildir.

” Daraltır” demektir. Yüce Allah’ın:

“Rızkı kendisine daraltılan kimse…” (et-Talâk, 65/7) demektir. “Daraltır”ın yeteri kadar verir anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Onlar ise dünya hayatı dolayısıyla şımardılar.” Bununla Mekke müşriklerini kastetmektedir. Onlar dünya hayatı dolayısıyla şımardılar ve ondan başkasını tanımayıp Allah’ın nezdindekileri bilemediler. Bu âyet “yeryüzünde fesad çıkaranlar” âyetine atfedilmiştir. Âyet-i kerîmede takdim ve tehir vardır ki, ifadenin takdiri şöyledir: Sağlamlaştırılmasından sonra Allah’ın ahdini bozanlar, Allah’ın bitiştirilmesini emrettiği şeyi kesenler, yeryüzünde fesad çıkartanlar ve dünya hayatı dolayısı ile şımaranlar (var ya; işte lanet onlaradır,..)

“Halbuki dünya hayatı âhîrete nisbetle” âhiretin yanında

“sadece bir geçimliktir.” Yani eşyalardan bir eşya gibidir. Tencere ve küçük bir tepsi gibi bir şeydir. Mücahid de; geçip giden azıcık bir şey demek olup günün yükseldiğini anlatmak için kullanılan; Gün yükseldi” tabirinden alınmıştır. Böyle bir günün ise mutlaka zeval bulması kaçınılmazdır, der. İbn Abbâs der ki: Dünyanın geçimliği, çobanın azığı gibi bir azıktır, demektir.

Bir diğer açıklamaya göre, dünya hayatının geçimliği dünyada iken kendisinden yararlanılan şeyler demektir.

Geçimliğin, âhiret için dünyadan edinilen azık anlamında olduğu da söylenmiştir. Takva ve salih amel gibi.

Yüce Allah “yurdun kötüsü de onlaradır” diye durumlarını belirttikten sonra “Allah rızkı dilediğine genişletir, daraltır” buyurarak rızkı dilediğine genişletip yayacağını, dilediğinin rızkını da daraltacağını bildirmekte ve daha sonra da şöyle buyurmaktadır:

Rad 25

Ve Allah’ın ahdini, sağlam sözleşmeden sonra bozanlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar; işte onlar için lanet vardır. Ve onlar için yurdun en kötüsü vardır.

Diyanet Vakfı
Allaha verdikleri sözü kuvvetle pekiştirdikten sonra bozanlar, Allahın riayet edilmesini emrettiği şeyleri (akrabalık bağlarını) terk edenler ve yeryüzünde fesat çıkaranlar; işte lanet onlar içindir. Ve kötü yurt (cehennem) onlarındır.

Kurtubi Tefsiri
Allah’a verdikleri sözü andlarıyla sağlamlaştırdıktan sonra bozanlar, Allah’ın bitiştirilmesini emrettiği şeyi koparanlar, yeryüzünde fesad çıkaranlar (var ya)! İşte lanet de onlaradır, yurdun kötüsü de onlaradır.

Yüce Allah ahdini yerine getirenleri, emrini bitiştirip ifa edenleri söz konusu edip onların mükâfatlarını da zikrettikten sonra

“Allah’a verdikleri sözü andlarıyla sağlamlaştırdıktan sonra bozanlar…” âyeti ile de onların aksini söz konusu etmektedir.

“Ahdin bozulması (misak’ın nakzedilmesi)” Allah’ın emrinin terk edilmesi demektir. Akıllarını ihmal etmeleri anlamında olduğu da söylenmiştir. Bunlar yüce Allah’ı tanımak üzere akıllarını kullanıp düşünmeyen kimselerdir.

“Allah’ın bitiştirilmesini emrettiği şeyi” akrabalık bağlarını ve bütün peygamberlere îman etmeyi

“koparanlar, yeryüzünde” küfür ve masiyetleri işlemek suretiyle

“fesad çıkaranlar (var ya)! İşte lanet” yani ilâhî rahmetten kovulmak ve uzaklaştırılmak

“de onlaradır, yurdun kötüsü” yani dönülecek kötü yurt -ki o da cehennemdir-

“de onlaradır.”

Sa’d b. Ebi Vakkas dedi ki: Kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a yemin ederim ki burada sözü geçenler Harurî’lerdir (Haricîlerdir.)

Rad 24

“Selam size, sabretmenize karşılık. Ne güzel bu yurdun sonucu!”

Diyanet Vakfı
(Melekler:) Sabrettiğinize karşılık size selam olsun! Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir! (derler).

Kurtubi Tefsiri
“Sabrettiğiniz şeylere karşılık selâm sizlere! Yurdun ne güzel sonucudur bu!” (derler.)

“Sabrettiğiniz şeylere karşılık selâm sizlere” diyeceklerdir. Burada “diyeceklerdir” sözü zikredilmemiştir. Selâm sizlere ise siz her türlü afet ve mihnetten yana esenliktesiniz artık, demektir.

Bunun -her ne kadar esenlikte bulunuyor iseler dahi- esenliklerinin devamı için onlara yapılacak bir dua olduğu da söylenmiştir. Yani Allah, size selâmet ve esenlik versin, demektir. Bu da kip olarak haber olmakla birlikte dua anlamındadır ve ubudiyyeti itiraf anlamını da ihtiva etmektedir.

“Sabrettiğiniz şeylere karşılık” sabretmeniz sebebiyle, sabretmeniz karşılığında demektir. Çünkü fiil ile birlikte mastar anlamını verir. başındaki “be” harfi de “selâm sizlere” âyetinin anlamına taalluk etmektedir. Hazfedilmiş bir kelimeye taalluku da mümkündür, “Bu üstün ikram sabrınız sebebiyledir” demektir. Allah’ın emir ve yasaklarına sabretmeniz sebebiyledir, anlamındadır. Bu açıklamayı da Saîd b. Cübeyr yapmıştır.

Dünyada fakirliğe sabretmeniz… diye de açıklanmıştır ki bu Ebû İmrân el-Cevnî’ye aittir.

Allah yolunda cihada sabretmeniz sebebiyle diye de açıklanmıştır. Nitekim Abdullah b. Ömer’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allah’ın yarattıkları arasından cennete kimlerin gireceğini biliyor musunuz?” Onlar: Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dediler. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Kendileri vasıtasıyla serhadlerin korunduğu, onlar sebebiyle hoş olmayan şeylerden korunulan ve onlardan birisi öldüğünde ihtiyacını içinde gizlemiş ve onu gerçekleştirememiş olarak ölen mücahidlerdir. Melekler bunlara gelir, her kapıdan onların yanına girip: Sabrettiğiniz şeylere karşılık selâm sizlere, yurdun ne güzel sonucudur bu!” (derler.) Müsned, II, 168, daha uzunca ve: “… mürâhîdlerdir” yerine: “… fakirler ve muhacirlerdir…” şeklinde. Ayrıca “Abdullah b. Ömer’den” değil, “Abdullah b. Amr b. el Âs’dan,”

Muhammed b. İbrahim de der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) her sene şehitlerin kabirlerine gider ve şöyle derdi: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık selam sizlere, yurdun ne güzel sonucudur bu.” Ebû Bekr, Ömer ve Osman (radıyallahü anhüm) da böyle yaparlardı. Bunu el-Beyhakî de Ebû Hüreyre’den zikrederek şöyle der: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şehitlere giderdi. Dağlar arasından açılan yolun ağzına geldiğinde (Uhud şehidlerine) şöyle derdi: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık selam sizlere. Yurdun ne güzel sonucudur bu.” Daha sonra Hazret-i Ebû Bekir de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den sonra bunu yapardı. Hazret-i Ebubekir’den sonra Hazret-i Ömer de aynı şeyi yaptı, Hazret-i Ömer’den sonra Hazret-i Osman da aynı şeyi yaptı.

Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- der ki: Dünyada (ihtiyaç) fazlası olan şeylere karşı sabrettiğiniz için selam sizlere… demektir. Bir diğer açıklamaya göre itaatlere devam, masiyetlerden uzak kalmak suretiyle “sabretmenize karşılık…” demektir. Bu anlamdaki açıklamayı el-Fudayl b. İyad yapmıştır.

İbn Zeyd de der ki: Sevdiğinizi kaybetmenize rağmen “sabretmeniz sebebiyle…”

Yedinci bir anlama gelme ihtimali de vardır: Şehvetlerin, isteklerin arkasına takılmaya karşı sabrettiğiniz için…

Abdullah b. Selam ile Ali b. el-Huseyn (radıyallahü anhüm) dediler ki: Kıyâmet günü geldiğinde bir münadi: Sabreden kimseler ayağa kalksın, diye seslenir. İnsanlar arasından bir grup insan kalkar. Onlara, haydi cennete doğru gidin, denilir. Melekler onları karşılar ve: Nereye derler, onlar da: Cennete derler. Melekler, hesabınız görülmeden önce mi? diye sorarlar. Onlar evet, diyecekler. Melekler: Siz kimlersiniz? diye soracaklar, onlar da: Biz sabreden kimseleriz diyecekler. Yine melekler: Sizin sabrınızın mahiyeti neydi? diye soracaklar. Onlar: Biz nefislerimizi Allah’a İtaat üzere sabrettirdiğimiz gibi Allah’a masiyetlere karşı da sabrettirdik. Dünyada bela ve mihnetlere karşı da sabrettirdik. Ali b. el-Huseyn der ki: Bu sefer melekler onlara: Haydi cennete girin. Salih amellerde bulunanların mükâfatı ne güzeldir, diyeceklerdir. İbn Selâm ise şöyle der: Melekler onlara: Sabrettiğiniz şeylere karşılık selam sizlere! diyeceklerdir.

“Yurdun ne güzel sonucudur bu!” Yani sizin önceden içinde bulunduğunuz yurdun ne güzel sonucudur bu! Siz o yurtta iken, neticede sizi içinde bulunduğunuz bu hale ulaştıracak amellerde bulundunuz. Buna göre “sonuç (anlamındaki el-ukbâ)” bir isimdir “yurftan kasıt ise dünyadır.

Ebû İmrân el-Cevnî der ki: “Yurdun ne güzel sonucudur bu!” âyeti cehennem yerine cennet ne güzeldir, demektir. Yine ondan nakledildiğine göre dünyadan sonra cennet ne güzeldir, diye açıklamıştır.

Rad 23

Adn cennetleri; oraya girerler, babalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanlarla birlikte. Melekler, her kapıdan onların yanına girerler.

Diyanet Vakfı
(O yurt) Adn cennetleridir; oraya babalarından, eşlerinden ve çocuklarından salih olanlarla beraber girecekler, melekler de her kapıdan onların yanına varacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
O Adn cennetleridir. Onlar oraya ana ve babalarından, eşlerinden, zürriyetlerinden salih olanlarla birlikte gireceklerdir. Melekler de her kapıdan onların yanına girip;

“O Adn cennetleridir.” Yani onlar için Adn cennetleri vardır. Buna göre

“Adn cennetleri” anlamındaki âyet “âkıbefden bedeldir. Bununla birlikte “yurdun akıbeti” ifadesinin tefsiri de olabilir. Yani Adn cennetlerine girmek ile onlara mükâfat verilecektir. Çünkü “yurdun akıbeti” terkibi meydana gelecek bir olayı anlatmaktadır. “Adn cennetleri” ise ayn (nesne)dir. Hades (olay) yine onun gibi bir hades ile açıklanır. O halde hazfedilmiş mastar mef’ûle izafe edilmiştir. Bununla birlikte “Adn cennetleri”rün hazfedilmiş bir mü btedanın haberi olması da mümkündür. “Adn cennetleri” cennetin ortası, onun en yüksek yeridir. Buranın tavanı da Rahmân’ın Arşıdır. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî Ebû Nasr Abdu’l-Melik yapmıştır.

Buhârî’nin, Sahih’inde de şöyle denilmektedir: “Allah’tan dilekte bulunduğunuz vakit O’ndan Firdevs’i isteyiniz. Çünkü Firdevs cennetin en orta yeri ve en yüksek yeridir. Onun üstünde de Rahmân’ın Arş’ı vardır, cennetin bütün nehirleri de oradan kaynar.” Buhari, Cihad 4, Tevhîd 22; Tirmizî, Sıfatu’l-Cenne 4; Müsned, II, 335. Eğer bu (el-Kuşeyrînin açıklaması) sahih ise, bu şekilde birçok cennetlerin olma ihtimali de vardır.

Abdullah b. Amr der ki: Cennette

“Adn” diye anılan bir köşk vardır. Etrafında burçlar ve yeşil bahçeler vardır. Bu sarayın bin kapısı vardır. Herbir kapının üzerinde beşbin tane çizgili Yemen örtüsü vardır. Buna ancak peygamber, sıddîk veya şehid olanlar girebilecektir.

“Adn” kelimesi, bir yerde ikamet etti anlamındaki; dan alınmadır. Nitekim ileride yüce Allah’ın izniyle buna dair açıklamalar Kehf Sûresi’nde (18/31. âyetin tefsirinde) gelecektir.

“Onlar oraya ana ve babalarından, eşlerinden, zürriyetlerinden salih olanlarla birlikte gireceklerdir.” Bu âyetin daha önce geçen; ” Bunlar”a atfedilmesi de mümkündür, anlam şöyle olur: İşte bunlarla birlikte ana ve babalarından, eşlerinden, zürriyetlerinden salih olanlara da, yurdun akıbeti bunlaradır.

Bununla birlikte bu âyetin; Onlar oraya… gireceklerdir”deki merfu zamire (onlar zamirine) atfedilmesi de mümkündür. (Mealde böyle yapılmıştır.) Böyle bir atıf, aralarında nasbedilmiş bir zamirin girmesinden dolayı uygundur. Anlam şöyle de olabilir: Onlar da oraya gireceklerdir. Ana ve babalarından salih olanlar da oraya gireceklerdir. Yani oraya nesebleri dolayısıyla girmeyecekler, girenler salih oldukları için oraya gireceklerdir.

“Olanlar”da ki… anlar’ın şu takdirde nasb mahallinde olması da mümkündür: Onlar oraya ana-babalarından salih olanlarla birlikte gireceklerdir, Bunlar kendileri gibi amel işlememiş olsalar dahi, yüce Allah, onlara bir ikram ve lütuf olmak üzere yakınlarını da kendilerine katacaktır.

İbn Abbâs der ki: Buradaki salih oluş, Allah’a ve Rasûlüne imandır. Eğer onların (salih amelde bulunanların yakınlarının) îman ile birlikte başka İtaatleri de varsa cennete kendi itaatleri sebebiyle girmiş olurlar, yoksa yakınlarına tabi olmak suretiyle değil.

el-Kuşeyrî der ki: Ancak bu tartışılabilir bir görüştür. Çünkü zaten îman olmadan olmaz ve mutlaka (cennete girmek İçin gerekli) bir şeydir. O halde salih amelin şart olduğu hususunda söz söylemek, imanın da şart olduğunu söylemek gibidir. Zahir olan (kuvvetli olan) odur ki, buradaki salih oluş, genel olarak bütün ameller hakkındadır. Yani yüce Allah onları cennette akrabaları ile birlikte bir araya getirmek suretiyle yarın (kıyâmet gününde) bunlar üzerindeki nimet tamamlanmış olacaktır. Her ne kadar cennete herkes kendi ameliyle girecek olsa dahi, yine de yüce Allah’ın rahmetiyle cennete girilecektir.

“Melekler de her kapıdan onların yanına girip” yani onlara ikramda bulunmak üzere Allah tarafından getirdikleri hediyeler ve armağanlarla onların yanlarına girip;

Rad 22

Ve onlar ki, Rablerinin rızasını kazanmak için sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık olarak infak ederler, kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar için sonsuz yurdun sonucu vardır.

Diyanet Vakfı
Yine onlar, Rablerinin rızasını isteyerek sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık olarak (Allah yolunda) harcayan ve kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. İşte onlar var ya, dünya yurdunun (güzel) sonu sadece onlarındır.

Kurtubi Tefsiri
Onlar Rabblerinin rızasını isteyerek sabrederler. Namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infak ederler. Kötülüğü, iyilikle Savarlar. İşte yurdun akıbeti bunlaradır.

“Onlar Rabblerinin rızasını isteyerek sabrederler.” Buradaki; “Onlar’ın yeni bir cümle olduğu söylenmiştir. Çünkü; “Sabrederler (sabrettiler)” fiili mazi olup; “Bitiştirirler” şeklindeki (muzari) fiile atfedilemez.

Bunun, önce sözü edilenlerin sıfatlarından olduğu da söylenmiştir. Sıfat ise kimi zaman mazi lâfzı ile kimi zaman müstakbel (müzari) lâfzı ile yapılabilir. Çünkü âyet; kim bunu yaparsa, ona şu vardır anlamındadır. “Onlar” anlamındaki kelime aynı zamanda şart manasını da ihtiva ettiğinden ve şart cümlesinde de mazi tıpkı müstakbel (muzari) gibi olduğundan da bu şekilde fiilin gelmesi mümkün olmuştur. Bundan dolayı önce “onlar… yerine getirirler” diye (muzari fiil ile) buyurulduktan sonra (mazi fiil ile): “onlar… sabrederler” diye buyurulmakta, daha sonra da ona “kötülüğü iyilikle Savarlar” diyerek (yine muzari fiil kullanılarak) atıf yapılmaktadır.

İbn Zeyd der ki: Bunlar hem Allah’a itaate sabrettiler. Hem de Allah’ın masiyetlerine karşı sabrettiler. Atâ da der ki: Bunlar musibetlere ve acılara, türlü türlü büyük musibetlere sabrettiler, Ebû İmrân el-Cevnî de der ki: Bunlar Allah’ın rızasını arıyarak, dinleri üzere sabır ve sebat gösterdiler.

“Namazı dosdoğru kılarlar.” Namazı farzlarıyla, huşu’uyla, vakitlerinde edâ ederler.

“Ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infak ederler.” İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre bununla farz zekât kastedilmektedir. Bu hususta açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/3- âyet, 25. başlıkta) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“Kötülüğü iyilikle Savarlar.” Yani salih amel ile kötü amelleri uzaklaştırırlar. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. İbn Zeyd der ki: Bunlar şerri hayır ile Savar ve bertaraf ederler. Saîd b. Cübeyr de: Münkeri, maruf ile bertaraf ederler diye açıklamıştır. ed-Dahhâk’ın açıklamasına göre; onlar kötü ve çirkin sözleri selâm ile; Cüveybir’e göre zulmü affetmek ile; İbn Şecere’ye göre günahı tevbe ile; el-Kutebî’ye göre cahilin saygısızlık ve edebsizliğîni hilm ile bertaraf ederler. Buna göre saygısızlık, edebsizlik (sefeh) kötülük, hilm ise iyilik olmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bir kötülük işlemek istediklerinde ondan vazgeçer ve Allah’tan mağfiret dilerler. Bir diğer açıklamaya göre şirki, lâ ilahe illallah ile uzaklaştırırlar.

İşte bu hususta toplam dokuz ayrı açıklama ve görüş. Hepsinin de anlamı birbirine yakındır. Bunların birincisi ise umumî bir anlam ifade ettiğinden hepsini kapsamaktadır.

Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Çünkü iyilikler, kötülükleri giderir.” (Hûd, 11/114) âyetidir. Hazret-i Peygamber’in, Muâz b. Cebel (radıyallahü anh)a söylediği: “Ve kötülüğün ardından hemen iyiliği yetiştir ki onu silsin. İnsanlarla da güzel bir ahlâk ile geçin” Tirmizî, Birr 55; Müsned, V, 228, 236’da Muâz b. Cebel’den 153, 177’de Ebû Zerr’den. âyeti da bu kabildendir.

“İşte yurdun” yani âhiretin

“akıbeti bunlaradır.” Bu da cehennem yerine cennettir. Yurt demek olan “eddâr” yarın iki tanedir. İtaat edenlere cennet, isyan edenlere de cehennemdir. Yüce Allah, burada itaatkârları söz konusu ettiğine göre, onların da yurdu elbetteki kaçınılmaz olarak cennettir.

Buradaki

“yurt” ile dünyanın kastedildiği de söylenmiştir. İşledikleri itaatlerin karşılığı, dünya yurdunda da onlara verilecektir, demek olur.

Rad 21

Ve onlar ki, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi birleştirirler, Rablerinden korkarlar ve kötü hesabı korkuyla beklerler.

Diyanet Vakfı
Onlar Allahın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözeten, Rablerinden sakınan ve kötü hesaptan korkan kimselerdir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi bitiştirirler. Rabblerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler.

“Onlar Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi bitiştirirler” âyeti sıla-i rahim hakkında zahir (açık bir deli)dir. Bu Katâde ve müfessirlerin çoğunun görüşüdür. Bununla birlikte bütün itaatleri de kapsamına alır.

“Rabblerinden” bir görüşe göre akrabalık bağını kesmek hususunda, bir diğer görüşe göre bütün masiyetler konusunda

“korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler.” Kötü hesap, hesaba çekilirken bütün inceliklere varıncaya kadar inceden inceye hesaba çekilmek demektir. İnceden inceye hesaba çekilen kişi de azaba uğratılır.

İbn Abbâs ve Saîd b. Cübeyr yüce Allah’ın:

“Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi bitiştirirler” âyetinin anlamı bütün kitaplara ve bütün peygamberlere îman etmektir, derler. el-Hasen ise; bu Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)in hukukuna riayet etmek ve onun hakkını gözetmektir, diye açıklamıştır. Dördüncü bir anlama gelme ihtimali vardır. O da îmana salih ameli bitiştirmeleridir ve Allah’ın kendilerine bitiştirilmesini emrettiği hususlarda “Rabblerinden korkarlar ve” bu emri terketmek konusunda “kötü hesaptan endişe ederler.”

Bununla birlikte birinci görüş -belirttiğimiz gibi- bu görüşleri de kapsamaktadır. Başarımız Allah’tandır.

Rad 20

Onlar ki, Allah’ın ahdini yerine getirirler ve anlaşmayı bozmazlar.

Diyanet Vakfı
Onlar, Allahın ahdini yerine getirenler ve verdikleri sözü bozmayanlardır.

Kurtubi Tefsiri
Onlar Allah’ın ahdini yerine getirirler, antlaşmalarını bozmazlar.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Ahidlerine Bağlı Kalanlar:

Yüce Allah’ın:

“Onlar Allah’ın ahdini yerine getirirler…” âyeti selim akıl sahiplerinin niteliklerindendîr. Ancak Allah’ın ahdini yerine getiren selim akıl sahipleri iyice öğüt alır, demektir.

Buradaki “ahid” bir cins ismidir, Allah’ın bütün ahitlerini yerine getirirler, demektir. Bunlar da Allah’ın kullarına vasiyet ettiği emir ve yasaklarıdır. Bu lâfızların kapsamına bütün farzlara bağlılık, masiyeti gerektîrici herşeyden de uzak durmak girer.

“Antlaşmalarını bozmazlar” âyetinde “antlaşmalar”in cins isim olarak kastedilme ihtimali vardır. Yani bunlar Allah’a itaat uğrunda herhangi bir ahdi aktedecek olurlarsa, bunu bozmazlar.

Katâde der ki: Yüce Allah yirmi küsur âyet-i kerîmede kullarına antlaşmalardan söz ederek bunları bozmayı yasaklamıştır. Bu âyetle muayyen bir antlaşmaya işaret etme ihtimali de vardır ki; buna göre, yüce Allah’ın kullarını ataları Âdem’in sulbünden çıkarttığı sırada onlardan almış olduğu ahit ve misak olabilir. el-Kaffâl der ki: Buradaki ahit onların akıllarında yerleşik bulunan tevhid ve nübüvvet yoluyla bildirilenlere dair delillerdir.

2- Ahde Bağlılığın Gereği Ve Tevekkülün Gerçek Mahiyeti:

Ebû Dâvûd ve başkalarının Avf b. Mâlik’ten rivâyetlerine göre o şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda yedi yahut sekiz ya da dokuz kişi idik. Şöyle buyurdu: “Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a bey’at etmez misiniz?” Henüz yeni bey’at etmiştik, o bakımdan: Biz sana bey’at ettik ya, dedik. Nihayet aynı sözü üç defa tekrarladı. Biz de ellerimizi uzatarak ona bey’at ettik. Birimiz: Ey Allah’ın Rasûlü dedi. Biz sana bey’at etmiş idik. Neye sana bey’at ediyoruz? Şöyle buyurdu: “O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak üzere Allah’a ibadet edeceğinize, beş vakit namazı kılacağınıza, dinleyip itaat edeceğinize -sonra gizlice bir söz söyledi- ve dedi ki: İnsanlardan da bir şey istemeyeceğinize.” (Avf b. Mâlik devamla) dedi ki: Yemin ederim, o kişilerden kimisinin kamçısı düşer, hiçbir kimseden o kamçısını kendisine uzatmasını istemezdi. Müslim, Zekat 108; Ebû Dâvûd, Zekât 27; Nesâi, Salât 5; İbn Mâce, Cihâd 41 (nisbeten kısa olarak); Müsned, VI, 27.

İbnu’l Arabî der ki: Hatırda tutulması gerek en büyük ahitlerden birisi de O’ndan başka hiç kimseden bir şey istememektir. Ebû Hamza el-Horasanî, âbidlerin büyüklerinden idi. Bir takım kimselerin Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a hiçbir kimseden, hiçbir şey İstemeyeceklerine dair bey’at ettiklerini bildiren hadisi işitti. Bunun üzerine Ebû Hamza şöyle dedi: Rabbim, burada sözü edilenler peygamberini gördükleri sırada ona ahit vermişlerdi. Ben de sana hiç kimseden bir şey istemeyeceğime dair ahit veriyorum. Derken Mekke’ye haccetmek üzere Şam’dan yola çıktık. Geceleyin yolda gittiği sırada bir mazereti sebebiyle arkadaşlarından geri kaldı, sonra da onların arkalarına koyuldu. Onlara yetişmek üzere yolda giderken yolun kenarındaki bir kuyuya düştü. Kuyunun dibine vardığında, belki birisi sesimi işitir diye imdat isteyeyim, dedikten sonra kendisine ahit verdiğim zat beni görür ve beni işitir. Allah’a yemin ederim, insanlara (bu hususta) bir tek kelime dahi söylemeyeceğim, dedi. Aradan fazla bir vakit geçmeden, o kuyunun yanından bir takım kimseler geçti. Kuyunun yol kenarında olduğunu görünce, bu kuyunun ağzının kapatılması gerekir, dediler. Sonra da tahta kesip bu tahtaları kuyunun ağzına yerleştirmeye başladılar ve üzerlerini toprakla örttüler. Ebû Hamza bunu görünce, bu bir ölümdür dedi ve arkasından onlardan yardımına koşmalarını istemeyi düşündü, sonra da: Allah’a yemin ederim (aksi takdirde) ebediyyen buradan çıkamayacağım, dedi. Daha sonra kendisine dönerek: Sen, sem gören kimseyle ahitleşmedin mi? dedi ve sesini çıkarmayıp sustu, tevekkül etti. Arkasından durumunu düşünerek, kuyunun dibinde bir yere yaslandı. Bir de baktı ki topraklar üzerine düşüyor ve üzerinden tahtalar kaldırılıyor. Bu esnada da: Elini uzat diyen birisinin sesini işitti. (Ebû Hamza) dedi ki: Elimi ona uzattım, bir defada beni kuyunun ağzına kadar çıkardı, fakat çıktığımda kimseyi göremedim. Sahibi görünmeyen bir sesin bana: Tevekkülün meyvesini nasıl buldun? diye sordu. (Ebû Hamza) daha sonra şu beyitleri söyledi:

“Senden, utancım, muhabbetimi açıklamamı engelledi,

Senin bana ihsan ettiğin bilgi sayesinde bunu açıklamaya muhtaç etmedin,

İşimde bana lütfettin ve benim şahit olunan hallerimi,

Benim gaib olanıma açıkladın.

Ve hiç şüphesiz lütuf a, lütuf ile yardıma koşulur.

İlim ile bana göründün ve âdeta,

Gaybmda benden hoşlanmayan şeyleri uzaklaştırdığını haber veriyorsun gibi,

Senin heybetinden kendimi yalnızlıkta görüyorken,

Senden yana lütuf merhametle bana ünsiyet veriyorsun.

Ölümü sevgide olan bir sevene hayat veriyorsun,

Bu ise hayret edilecek bir şeydir, ölümle beraber hayat nasıl olur?”

İbnu’l-Arabî (devamla) der ki: İşte, bu yüce Allah’a ahit veren ve ahdinde bağlılığının mükâfatını eksiksiz ve kemal derecesinde bulan birisidir. Siz de böylesine uyunuz. İnşaallah hidayet bulursunuz,

Ancak Ebû’l-Ferec el-Cevzî der ki: Bu adamın böyle bir durumda nefsine karşı yardımcı olması iddiasıyla tevekkül diyerek, sesini çıkarmaması helal değildir. Eğer tevekkülün anlamını iyice kavramış olsaydı, böyle bir durumda yardım ve imdat istemenin tevekküle aykırı olmadığını bilecekti. Nitekim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’den çıkışını saklı tutmakla, bir kılavuzu kiralamakla ve bu işi gizlemesini isteyip mağarada gizlenmekle (kendilerine yetiştiği sırada) Sürâka’ya: Bizim bu durumumuzu gizle, kimseye söyleme demekle tevekkülün dışına çıkmamıştı. Buna göre yasak bir işi yapmakla, şer’an övülen tevekkül derecesine ulaşılamaz. Kuyuya düşen bu adamın bu şekilde susması ona yasaktır. Bunu şöyle açıklayalım: Şanı yüce Allah Âdemoğluna kendisine gelecek zararları bertaraf edecek bir araç ve yine kendisi vasıtasıyla fayda sağlayacağı bir araç yaratmıştır. Bir kimse tevekkül iddiasıyla Allah’ın yarattığı bu aracı işletmeyecek olursa, elbetteki bu, tevekkülü bilmemek olur, tevazu hikmetini reddetmek olur. Çünkü tevekkül kalbin yüce Allah’a güvenip dayanmasıdır. Yoksa sebebleri kestirip atmak tevekkül için zorunlu bir şey değildir. Bir kimse acıkıp ölünceye kadar dilencilik yapmayacak olursa, cehenneme girer. Bunu Süfyan es-Sevrî ve başkaları söylemiştir. Çünkü yüce Allah esenlik yolunu da göstermiştir. Bir kimse bu esenlik yolunu tutmayıp oturacak olursa, kendi aleyhine (şeytana) destek vermiş olur.

(Devamla) Ebû’l-Ferec der ki; Dolayısı ile Ebû Hamza’nın: “Bir arslan geldi ve beni çıkarttı” şeklindeki sözüne de bakılmaz. Öyle bir şey olsa dahi bu, tesadüf olabilir. Yüce Allah’ın cahil bir kula lütfü da olabilir. Yüce Allah’ın böyle birisine lütfettiği de inkâr olunmaz, buna tepki gösterilmez. Ancak bizzat kendisinin fiili olan olumsuz davranışı red olunur. Bu da yüce Allah’ın kendisine emanet olarak vermiş olduğu nefsinin aleyhine iş yapmaktır. Oysa Allah ona nefsini korumasını emretmiştir.

Rad 19

Rabbin tarafından sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, kör olan gibi midir? Sadece akıl sahipleri öğüt alır.

Diyanet Vakfı
Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, (inkar eden) kör kimse gibi olur mu? (Fakat bunu) ancak akıl sahipleri anlar.

Kurtubi Tefsiri
Rabbinden sana indirilenin ancak hak olduğunu bilen kimse kör gibi midir? Ancak selim akıl sahipleri iyice öğüt alır.

“Rabbinden sana indirilenin ancak hak olduğunu bilen kimse kör gibi inidir?” Bu da yüce Allah’ın mü’min ve kâfire verdiği bir örnektir, rivâyete göre bu âyet-i kerîme Hamza b. Abdu’l-Muttalib (radıyallahü anh) ile Ebû Cehil -Allah’ın laneti üzerine olsun- hakkında inmiştir. Körlükten kasıt, kalp körlüğüdür. Dini bilip tanımayan kimse, kalbi kör bir kimsedir.

“Ancak selim akıl sahipleri İyice öğüt alır.”

Rad 18

Rablerine icabet edenler için en güzeli vardır. O’na icabet etmeyenler ise, yeryüzünde olanların tümü ve onun bir misli daha kendilerinin olsa bile onunla kurtulmak isteseler, yine de kabul edilmez. İşte onlar için kötü bir hesap vardır. Ve onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir yataktır.

Diyanet Vakfı
İşte Rablerinin emrine uyanlar için en güzel (mükafat) vardır. Ona uymayanlara gelince, eğer yeryüzünde olanların tümü ile bunun yanında bir misli daha kendilerinin olsa, (kurtulmak için) onu mutlaka feda ederler. İşte onlar var ya, hesabın en kötüsü onlaradır. Varacakları yer de cehennemdir. O ne kötü yataktır!

Kurtubi Tefsiri
Rabblerinin çağrısını kabul edenlere el-Husnâ vardır. O’nun çağrısını kabul etmeyenlere gelince, yeryüzündeki herşey ve onunla beraber bir o kadarı daha kendilerinin olsa, şüphesiz onları fidye olarak verirlerdi Hesabın kötüsü onlar içindir, barınakları cehennemdir. O ne kötü yataktır!

Yüce Allah:

“O, gökten bir su İndirdi de dereler kendi miktarlarınca sel dolup taşar. Sel de yüze çıkan bir köpük yüklenip götürür…” âyetinde hak ile bâtıla bir örnek vermektedir. Küfrü suyun üstündeki köpüğe benzetmektedir. Bu köpük yok olup gider. Kıyılarda dağılır, rüzgarlar onu itip darmadağın eder. İşte -ileride açıklayacağımız gibi- küfür de böylece gider ve darmadağın olur.

“Dereler kendi miktarlarınca” yani dolabildikleri kadarıyla

“sel olup taşar.” İbn Cüreyc, küçüklük ve büyüklükleri miktarınca diye açıklamıştır.

el-Eşheb, el-Ukaylîve el-Hasen; ” Kendi miktarlarınca” kelimesini “dal” harfini sakin olarak okumuşlardır. Anlam birdir.

Anlamının: Kendileri için takdir olunan miktar kadarıyla, şeklinde olduğu da söylenmiştir.

“Dereler” kelimesi “vâdî’nin çoğuludur. Buna “vâdî” adının veriliş sebebi, suyun belli bir yerden çıkması ve akması dolayısıyladır. Buna göre “vâdr akan suyun ismi olmaktadır. Ebû Ali ise “dereler (vadiler) …sel olup taşar” tabirinde bir genişletme vardır. Yani sulan sel olup taşar demek olup, bu anlamdaki kelime hazfedilmiştir, der. Yine Ebû Ali der ki: “Kendi miktarlarınca” ifadesi de suları kadarıyla… demektir. Çünkü vadiler (dere yatakları) bizatihi kendi miktarları kadar akmaz, (Su aktığı miktarda akar).

“Sel de yüze çıkan” yani su üstünde yükselip çıkan

“bir köpük yüklenip götürür.” îfade burada tamam olmaktadır, bunu Mücahid söylemiştir. Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Bir süs” yani altın ve gümüşten edindikleri bir süs “veya bir fayda elde etmek için ateşte erittikleri” Mücahid der ki: Demir, bakır ve kurşun gibi

“şeylerden de bunun gibi bir köpük çıkar.” Bu da ikinci bir misaldir.

Yüce Allah’ın:

“Bunun gibi bir köpük” âyeti şu demektir: Taşan sel sularının üzerinde bir köpük yükseldiği gibi, bu gibi şeylerin üzerinde de bir köpük yükselir. Sel sularının üzerinde köpüklerin yükselmesi, suya yerin toprağının da karışması ve bunun bir köpük oluşturmasından dolayıdır. Aynı şekilde üzerinde ateş yakılan mücevherat, altın ve gümüş gibi yeryüzünde dağınık bulunan madenlere de toprak karışmış bulunuyor. Bu madenler üzerinde ateşin yakılmasının sebebi ise, madenlerin eriyerek yerin toprağının ondan ayrılmasını sağlamaktır.

“İşte Allah hak ile bâtılı böyle örneklendirir. Ancak köpük atılır, gider” âyeti ile ilgili olarak Mücahid;

” Atılır, gider” tabirini katı olarak (atılır) diye açıklamıştır. Ebû Ubeyde ise der ki: Ebû Amr b. el-Ala dedi ki: -Aynı kökten fiil olan-: tabiri, tencere köpüğü dökülünceye ve dibinde de katılaşıncaya kadar kaynadı, anlamındadır. Vadinin uzaklaştırdığı yani bir kenara attığı şey, demektir. Ebû Ubeyde’nin naklettiğine göre o Ru’be’yi bu kelimeyi; diye okuduğunu dinlemiştir. Ebû Ubeyde der ki: Tencere köpük atmaya başladığı zaman; denilir. Esen rüzgar bulutu parçalayıp dağıttığı zaman da; denilir.

“İnsanlara fayda verecek olan şeye gelince, işte bu yerde kalır.” Mücâhid der ki: Bu da saf ve katıksız sudur.

Şöyle de açıklanmıştır: Bundan kasıt su ile anlaştırılmış hale getirilen altın, gümüş, demir, bakır ve kurşundur. Bu iki örnek de yüce Allah’ın sebatı itibariyle hakka, yok olup gitmesi itibariyle de batıla verdiği İki örnektir. Batıl bazı hallerde yükselip kabarsa dahi tıpkı köpüğün ve işe yaramayan kötü karışımların yok olup gitmesi gibi yok olur, gider.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’e ve onun kalplere girip etkileyen buyruklarına verdiği bir misaldir. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’i hayrının genelliği, faydasının da kalıcılığı itibariyle yağmura benzetmektedir. Kalpleri de dere yataklarına benzetmektedir. Bu kalplere Kur’ân-i Kerîm’den girip yerleşeni, dere yataklarına genişlik ve darlıklarına uygun olarak giren sulara benzetmektedir.

İbn Abbâs: “O gökten bir su” Kur’ân “indirdi” diye açıklamıştır.

“Dereler kendi miktarlarınca sel dolup taşar.” İbn Abbâs der ki: Derelerden kasıt kulların kalpleridir. “Sûku’l-Arûs” adlı eserin sahibi (Ebû Ma’şer et-Taberî) der ki: Eğer bu açıklama sahih olarak gelmişse yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’e suyu, kalplere dere yataklarını, muhkem âyetlere saf olanı, müteşabihe de köpüğü misal verip benzetmesi anlamındadır.

Bir diğer açıklamaya göre ise köpük nefsin kibiri, şüphe gaileleridir. Bunlar sebebiyle nefis sahip olmadığı şeylerle kabarır ve yükseldiği bu noktalarda ise çırpınıp durur. Tıpkı sel sularının saf ve berrak akarken derede bulduğu şeyleri suyun üzerine yükseltmesi gibi. Altın ve gümüş süsüne gelince, bu da üstün ve yüce hallere bir misaldir, tertemiz ahlâka örnektir. Erkeklerin güzellikleri bunlarla ortaya çıkar, salih ameller bunlarla ayakta durur. Tıpkı altın ve gümüşün kadınların süsü olması ve eşyaların kıymetlerinin bunlarla ölçülmesi gibi.

Humeyd, İbn Muhaysın, Yahya, el-A’meş, Hamza, el-Kisaî ve Hafs; ” Ateş yakarlar” (mealdeki: Ateşte erittikleri anlamındaki fiil.) âyetini “ya” ile okumuşlardır, Ebû Ubeyd de; “İnsanlara fayda veren” âyetinden dolayı bunu tercih etmiştir. Çünkü yüce Allah, bu âyette bir haber vermektedir ve burada muhatab almak söz konusu değildir. Diğerleri ise ifadelerin baş tarafında yer atan: “Öyle iken Onu bırakıp da… bir takım veliler mi edindiniz?” âyeti dolayısı ile “ta” ile okumuşlardır. (Bu şekildeki okuyuşa göre de anlam: … ateşte erittiğiniz şeylerden… şeklinde olur).

Yüce Allah’ın:

“Ateşte” âyeti hazfedilmiş bir kelimeye taalluk etmektedir. Hal mahallindedir. Bunun zülhali ise; Ateşte erittikleri) ifadesindeki “he”dir. İfadenin takdiri de şöyle olur: Üzerinde ateşte yakıp erittikleri esnada ateşte bulunan… demektir. Şanı yüce Allah’ın;

“Ateşte” âyetinde de zülhalin ismi olan “he”ye ait merfu bir zamir vardır. “Ateşte” anlamındaki âyetin; “Erittikleri” fiiline taalluk etmesi; ” Onun üzerinde ateşte erittim” şeklindeki bir ifade uygun olmayacağından söz konusu olamaz. Çünkü zaten üzerinde ateş yakılan şey ateşin içerisinde bulunur. O takdirde; ın ifade ettiği bir anlam olmaz.

“Bir süs… elde etmek için” âyeti mef’ûlün leh olur.

“Bunun gibi bir köpük çıkar” anlamındaki âyet da mübtedâ ve haber olup selin üzerindeki köpük gibi bir köpük çıkar, anlamındadır.

“Köpük çıkar” ifadesinin haberinin “ateşte” ifadesi olduğu da söylenmiştir. Buna göre ifadenin anlamı: Bunun gibi bir köpük de ateşte çıkar, şeklinde olur. el-Kisaî ise şöyle demektedir: “Köpük” kelimesi mübtedâ “bunun gibi” kelimesi onun sıfatıdır. Haberi ise bundan Önceki cümlede yer alan; “ateşte erittikleri şeylerden” anlamındaki buyruktadır. Buna göre de anlam şöyle olur: Bunun gibi bir köpük de ateşte erittikleri şeylerden çıkar.

“Allah örnekleri işte böyle verir.” Yani yüce Allah bu örnekleri size açıkladığı gibi, bunları açık ve seçik bir şekilde de verir demek olup ifade burada sona ermektedir. Daha sonra şöyle buyurmaktadır:

“Rablerinin çağrısını kabul edenlere…” âyetindeki; ” Çağrısını kabul edenler” âyeti; demektir. Bu iki şekil aynı anlamdadır. Nitekim şair şöyle demektedir:

“O sırada çağrıya cevap veren hiçbir kimse, onun çağrısına cevap vermedi.”

Bu, daha önceden de geçmişti.

Âyetin anlamı ise: Allah’ın kendisini davet ettiği tevhidi ve nübüvvet ile ilgili bilgileri kabule davet ettiği şeylere icabet eden, bunları kabul eden demektir. İşte bunlara “el-hüsnâ vardır” (Cennete) el-hüsnâ denilmesinin sebebi, güzellikte en ileri derecede oluşundan dolayıdır. Dünyada ilahi yardım, kıyâmette ebedî nimetlerin de el-hüsnâ’nın bir parçası olduğu söylenmiştir.

“O’nun” Ona îman etme

“çağrısını kabul etmeyenlere gelince yeryüzündeki her şey” bütün mallar

“ve onunla beraber bir o kadarı daha kendilerinin” mülkü

“olsa, şüphesiz onları” Kıyâmet gününün azabından kurtulmak İçin

“fidye olarak verirlerdi.”

Bu âyetin bir benzeri de Al-i İmrân Sûresi’ndedir:

“O kâfirlerin mallarının da, evlatlarının da Allah(ın azâbın)a karşı asla hiçbir faydası olmayacaktır.” (Ali İmrân, 3/10);

“Şüphesiz kâfir olanlar ve kâfir olarak ölenlerin hiçbirinden, yeryüzü dolusu altını fidye olarak verse bile asla kabul olunmaz,” (Al-i İmrân, 3/9)

“Hesabın kötüsü onlar İçindir.” Yani bunların hiçbir iyilikleri kabul olunmayacak ve hiçbir kötülükleri de affedilmeyecektir.

Ferkad es-Sebahî der ki: İbrahim en-Nehaî bana şöyle dedi: Ey Ferkad! Hesabın kötüsünün ne demek olduğunu biliyor musun? Ben: Hayır dedim, şöyle cevap verdi: Kişinin bütün günahları dolayısıyla hesaba çekilmesi ve en ufak bir şeyinin dahi ihmal edilmemesidir.

“Barınakları” kalacaktan ve yerleşecekleri yer “cehennemdir. O ne kötü yataktır!” Kendileri için hazırladıkları bu yatak ne kötüdür!

Rad 17

Gökten su indirdi, vadiler kendi ölçüsünce aktı. Sel, üste çıkan köpüğü taşıdı. Ateşte süs eşyası veya alet yapmak için eritilen şeylerin üstünde de buna benzer köpük olur. İşte Allah, hak ile batılı böyle örnek verir. Köpük yok olup gider. İnsanlara fayda sağlayan ise yerde kalır. İşte Allah, örnekleri böyle verir.

Diyanet Vakfı
O, gökten su indirdi de vadiler kendi hacimlerince sel olup aktı. Bu sel, üste çıkan bir köpüğü yüklenip götürdü. Süs veya (diğer) eşya yapmak isteyerek ateşte erittikleri şeylerden de buna benzer köpük olur. İşte Allah hak ile batıla böyle misal verir. Köpük atılıp gider. İnsanlara fayda veren şeye gelince, o yeryüzünde kalır. İşte Allah böyle misaller getirir.

Kurtubi Tefsiri
O gökten bir su İndirdi de dereler kendi miktarlarınca sel dolup taşar. Sel de yüze çıkan bir köpük yüklenip götürür. Bir süs veya bir fayda elde etmek için ateşte erittikleri şeylerden de bunun gibi bir köpük çıkar. İşte Allah hak ile bâtılı böyle örneklendirir. Ancak köpük atılır, gider. İnsanlara fayda verecek olan şeye gelince, İşte bu, yerde kalır. Allah örnekleri işte böyle verir.

Rad 16

De ki: Göklerin ve yerin Rabbi kimdir? De ki: Allah’tır. De ki: O’ndan başka, kendilerine ne bir fayda ne bir zarar verme gücüne sahip olmayan velileri mi edindiniz? De ki: Hiç, kör ile gören eşit olur mu? Ya da karanlıklar ile aydınlık eşit olur mu? Yoksa Allah’a, yaratma bakımından O’nun gibi yaratıcılar ortak mı kıldılar da, yaratma onlara benzer göründü? De ki: Allah, her şeyin yaratıcısıdır. Ve O, bir ve kahredici olandır.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) De ki: «Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?» De ki: «Allahtır.» O halde de ki: «Onu bırakıp da kendilerine fayda ya da zarar verme gücüne sahip olmayan dostlar mı edindiniz?» De ki: «Körle gören bir olur mu hiç? Ya da karanlıklarla aydınlık eşit olur mu?» Yoksa Onun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma onlarca birbirine benzer mi göründü? De ki: Allah her şeyi yaratandır. Ve O, birdir, karşı durulamaz güç sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır.” Yine de ki: “Öyle İken O’nu bırakıp da btaıt kendilerine ne bir fayda ne de bir zarar vermeye güçleri olmayan bir takım veliler mi edindiniz?” De ki: “Gözü görmeyenle, gören bir olur mu? Yahut karanlıklarla nûr bir olur mu?” Yoksa Allah’a O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma kendilerince birbirine benzer mi göründü? De ki “Herşeyi yaratan Allah’tır. O birdir, Kahhâr’dır.”

Yüce Allah:

“De ki: Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” âyeti ile peygamberine müşriklere:

“Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” demesini emretmektedir. Bundan sonra da onlara:”Eğer böyle bir şey söylemeyecek ve yaratıcının kim olduğunu bilmeyecek olurlarsa onlara karşı bağlayıcı bir delil olmak üzere;

“O Allah’tır” demesini emretmektedir.

“Yine de ki: Öyle iken O’nu bırakıp da… bir takım veliler mi edindiniz?” Bu onların yüce Allah’ın yaratıcı olduğunu itiraf ettiklerine delildir. Aksi takdirde:

“Yine de ki: Öyle iken onu bırakıp da… bir takım veliler mi edindiniz” demenin bir anlamı olmazdı. Bunun delili de yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Yemin olsun onlara: Göklerle, yeri kim yarattı? diye sorsan, onlar elbette: Allah! diyeceklerdir.” (Lukman, 31/25) Yani sizler bunu itiraf ettiğinize göre ne diye O’ndan başkasına ibadet ediyorsunuz? Hem O’ndan başka taptıklarınızın faydası da yoktur, zararı da yoktur. Şüphesiz ki bu yerinde ve doğru bir delil getirmedir ve bu delil bağlayıcıdır.

Daha sonra yüce Allah onlara bir örnek vererek:

“De ki: Gözü görmeyenle, gören bir olur mu?” İşte hakkı gören mü’min ile hakkı görmeyen müşrik de böyledir. Buradaki “görmeyen”in, onların Allah’tan başka tapındıkları şeylere örnek, “gören”in ise yüce Allah’a örnek olduğu da söylenmiştir.

“Yahut karanlıklarla, nûr bir olur mu?” Yani şirk ile îman bir olur mu?

İbn Muhaysın, Ebû Bekr, el-A’meş, Hamza ve el-Kisaî fiili önceden de -bu şekilde- geçmiş olması dolayısıyla;” Bir olur” şeklinde “ya” ile okumuşlardır. Diğer taraftan; “Karanlıkların te’nisi (dişilliği) de hakiki müenneslik değildir. Diğerleri ise bu fiili “te” ile okumuşlardır, Ebû Ubeyd de bunu tercih etmiş ve şöyle demiştir: Çünkü müennes ile fiil arasına başka bir kelime girmemektedir.

“Karanlıklar ve nûr” îman ve küfrün misalidir. Ancak biz bunun keyfiyetine vakıf olamayız.

“Yoksa Allah’a onun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da yaratma kendilerince birbirine benzer mi göründü?” İşte bu da delil getirmenin en mükemmel ve eksiksiz şekillerinden birisidir. Yani Allah’tan başkası, Allah’ın yaratması gibi yarattı ve bu yüzden onlar yaratmaları birbirine mi benzettiler ve buna bağlı olarak Allah’ın yarattıkları ile ilahlarının yarattıklarını birbirinden ayırdedemeyecek hale mi düştüler?

“De ki: Herşeyi yaratan Allah’tır.” Yani ey Muhammed, onlara:

“Herşeyi yaratan Allah’tır” de. O halde bundan dolayı herşeyin de yalnız O’na ibadet etmesi gerekir.

Âyet-i kerîme hem müşriklerin iddialarını, hem de Allah’ın yarattığı gibi yarattıklarını iddia eden Kaderiyye’nin iddialarını reddetmektedir.

“O birdir” herşeyden öncedir ve tektir.

“Kahhâr’dır.” Herşeye galib olandır. O’nun iradesi irade sahibi herkesin, her türlü isteğine galib gelir.

el-Kuşeyrî Ebû Nasr der ki; Âyet-i kerîmenin yaratıcıyı itiraf edip kabul eden kimseler hakkında varid olması uzak bir İhtimal değildir. Yani sen onlara gökleri ve yeri yaratana dair soru sor. Çünkü bu hususta onlara karşı delil getirmek kolaydır ve bu konuda doğru karşılık vermeleri zarurete yakın bir ihtimaldir. Çünkü cansızların ve bütün mahlukların gökleri ve yeri yaratmaktan aciz oldukları bilinen bir husustur. Bu kabul edilip yaratıcının yüce Allah olduğu da ayan beyan ortaya çıktığına göre; Allah’a ortak koşmak nasıl câiz olur? Daha sonra el-Kuşeyrî sözler arasında şunları da açıklar: Şayet kainatın iki yaratıcısı olsaydı, bu yaratma arasında benzerlik olurdu. Bu yaratıcının fiili, diğerininkinden ayırt edilemezdi. peki fiilin iki kişi tarafından yapıldığı nereden bilinebilirdi?

Rad 15

Göklerde ve yerde olanlar, gölgeleriyle birlikte sabah akşam, ister istemez Allah’a secde ederler.

Diyanet Vakfı
Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de sabah akşam ister istemez sadece Allaha secde ederler.

Kurtubi Tefsiri
Göklerde ve yerde bulunanların kendileri de, gölgeleri de ister İstemez sabah-akşam Allah’a secde ederler.

Yüce Allah’ın:

“Göklerde ve yerde bulunanların kendileri… ister İstemez… Allah’a secde ederler” âyeti ile ilgili olarak el-Hasen, Katâde ve başkaları derler ki: Mü’min Allah’a isteyerek, kâfir de istemeyerek kılıç zoruyla secde eder. Yine Katâde’den şöyle dediği nakledilmektedir: Kâfir imanın kendisine fayda vermeyeceği vakit istemeyerek Allah’a secde eder. ez-Zeccâc da der ki: Kâfirin istemeyerek secde etmesinde, itaatle boyun eğmek namına hiçbir şey yoktur, onun secde etmesi yapmacıktır.

İbn Zeyd der ki:

“İster” ile İslâm’a isteyerek giren

“istemez” âyeti ile de kılıç korkusuyla İslâm’a giren kastedilmiştir.

Bunun uzun süre müslürnan kalarak secdeye alışanların “isteyerek” Allah için kendisini zorlayanın da “istemeyerek” secde etmesi anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna göre âyet-i kerîme mü’minler hakkındadır. Bu açıklamaya göre “yerde” İfadesi yerde bulunanların bir kısmı anlamına gelir.

el-Kuşeyrî der ki: Âyet-i kerîme(nin açıklanması) hususunda İki yol izlenmiştir. Birincisine göre âyet-i kerîme umumi olmakla birlikte, ondan kastedilen husustur. Mü’min isteyerek secde eder, kâfirler ise tıpkı münafıklar gibi zorlanarak ve korkarak secde ederler. Âyet-i kerîme bunlar hakkında yorumlanmıştır, bu açıklamayı el-Ferrâ’ nakletmektedir. Bu görüşe binaen de şöyle denilmiştir: Âyet-i kerîme mü’minler hakkındadır. Mü’minler arasında kimisi isteyerek secde eder ve secde etmek ona ağır gelmez. Kimisine de ağır gelir. Çünkü ilâhî tekliflere bağlılıkta bir meşakkat vardır. Fakat onlar ihlâs ve îman ile bu meşakkate katlanırlar, taki hakka alışıncaya ve bunu kolaylıkla yapacak hale gelinceye kadar.

İkinci yol -ki sahih olan da budur- âyet-i kerîmenin umum olarak alınması ve açıklanmasıdır. Bunun da İki yolu vardır. Birincisine göre mü’min isteyerek secde eder, kâfir ise secde etmekle emrolunmuştur ve bundan dolayı sorgulanacaktır, ikinci şekil -ki hak olan da budur- de şudur: Mü’min bedeniyle, isteyerek Allah’a secde eder. Mü’min olsun, kâfir olsun, mahlûk olması itibariyle secde eder. O delaletiyle ve yaratıcıya olan ihtiyacı bakımından (hükmen) secde eder. Bu da yüce Allah’ın:

“Onu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur” (el-İsra, 17/44) âyetine benzemektedir ki, bu da ibadet kastıyla yapılan teşbih değildir, delâleten teşbihtir.

“Gölgeleri de İster istemez sabah-akşam Allah’a secde ederler.” Yani bütün mahlukatın gölgeleri sabah-akşam Allah’a secde etmektedir. Çünkü özellikle bu vakitlerde gölgeler açıkça ortaya çıkmakta, bir cihetten diğer bir cihete geçmektedir. Bu da yüce Allah’ın gölgeleri dilediğine uygun olarak evirip çevirmesi ile olur Bu âyet yüce Allah’ın:

“Allah’ın yarattığı şeylerin gölgelerinin zillette ve itaat ediciler olarak, durmadan sağa-sola dönerek Allah’a secde ettiklerini görmüyorlar mı?” (en-Nahl, 16/48) âyetini andırmaktadır. Bu açıklamayı da İbn Abbâs ve başkaları yapmıştır.

Mücahid der ki: Mü’minin gölgesi isteyerek -mü’minin kendisi de itaatkâr olduğu halde- secde eder. Kâfirin gölgesi ise -kâfir hoşlanmayarak- istemeyerek secde eder.

İbnu’l-Enbarî der ki: Gölgelere akıl verilir, onlar da bu akıllan ile secde eder ve Allah’a saygı ile itaat ederler. Nitekim dağlara anlama ve kavrama kabiliyeti verilerek onlara hitab edildiği ve onların da hitab ettikleri belirtilmektedir.

el-Kuşeyrî der ki: Böyle bir açıklama su götürür. Çünkü dağ bir cisimdir. Onun akıl sahibi olması ancak hayat sahibi olmasıyla mümkündür. Gölgeler ise izdir ve arazdır. Bunların hayat sahibi olmaları düşünülemez.

Burada

“secde etmek” meyletmek anlamındadır, gölgelerin secde etmeleri bir taraftan bir diğer tarafa meyletmeleridir. Nitekim hurma ağacı secde etti denilirken, meyletti, eğildi anlamındadır.

“Akşam vakitleri” kelimesi;çoğuludur. Bu ise ın çoğuludur. Bu da ikindi vakti ile güneşin batımı arasındaki zamandır. Çoğulun da çoğulu; şeklinde gelir. Ebû Zueyb el-Huzelî der ki:

“Temin ederim ki sen ahalisine ikramda bulunduğum evin tâ kendisisin

Ve akşam vakitleri gölgelerinde oturduğum.”

“Gölgeleri” kelimesinin;

“…anlar” üzerine atfedilmesi de mümkündür. Mübtedâ olarak merfu olup haberi hazfedilmiş de kabul edilebilir. İfadenin takdiri o zaman şöyle olur: Onların gölgeleri ise, sabah ve akşam vakitlerinde secde ederler.

“Sabah” kelimesinin mastar olması mümkün olduğu gibi; Sabahın çoğulu da olabilir. Bunun çoğul olma ihtimalini,

“akşam(lar)” kelimesinin de çoğul olarak kullanılmış olması güçlendirmektedir.

Rad 14

Hak çağrı yalnız O’nadır. O’ndan başka çağırdıkları ise, onlara hiçbir şeyle karşılık veremez. Ancak, avuçlarını suya doğru uzatan kimsenin ağzına ulaşmasını beklemesi gibidir. Oysa o ona ulaşmaz. Ve kâfirlerin duası sadece sapıklık içindedir.

Diyanet Vakfı
El açıp yalvarmaya layık olan ancak Odur. Onun dışında el açıp dua ettikleri onların isteklerini hiçbir şeyle karşılamazlar. Onlar ancak ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir. Halbuki (suyu ağzına götürmedikçe) su onun ağzına girecek değildir. Kafirlerin duası kuşkusuz hedefini şaşırmıştır.

Kurtubi Tefsiri
Hak davet yalnız O’nadır. O’nu bırakıp çağırdıkları ise kendilerine hiçbir şekilde cevap veremezler. Onların durumu, ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimseye benzer ki o buna asla ulaşacak değildir. İşte kâfirlerin duası da ancak boşunadır.

“Hak olan davet yalnız O’nadır.” Yani doğru olan davet yalnız Allah’adır.

İbn Abbâs, Katâde ve başkaları bundan kasıt: La İlahe illallah’tır, demişlerdir. el-Hasen de şöyle demiştir: Bundan kasıt: Şüphesiz ki Allah hakkın tâ kendisidir. Dolayısıyla O’na dua etmek hak olan davet demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Duada ihlaslı olmak hak olan davet demektir. Bunu da müteahhir ilim adamlarından bazıları söylemiştir. Bir diğer açıklama da şöyledir: Hak olan davet korku esnasında Allah’a dua etmektir. Çünkü bu durumda Allah’tan başkasına dua edilmez. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“O’ndan başka dua edip çağırdığınız herkes kaybolur, gider.” (el-İsra, 17/67)

el-Maverdî der ki: Âyetin akışına daha uygun olan açıklama şekli budur. Çünkü yüce Allah:

“Onu bırakıp çağırdıkları” yani heykeller ve putlar

“ise kendilerine hiçbir şekilde cevap veremezler.” Onların hiçbir dualarını kabul edemezler, hiçbir seslenişlerini işitemezler.

“Onların durumu ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimseye benzer ki o buna asla ulaşacak değildir.” Aziz ve celil olan Allah, suyu onların yaptıkları duaların kabul olunmasından yana ümit kestiklerine misal olarak vermiştir. Çünkü Araplar herhangi bir şekilde erişemeyeceği bir husus için didinip duran kimseye, elinde suyu tutmaya çalışan kimseyi misal verirler. Şair der ki:

“Artık benimle onun arasındaki sevgi sebebiyle

Elinde su tutan kimsenin haline döndüm.”

Bu misalin anlamına dair üç açıklama yapılmıştır:

1- Allah’tan başka bir ilâha dua edip tapan bir kimse uzaktan ele geçirmek istediği halde suyu ağzına gelsin dîye çağıran, bununla birlikte suyu bir türlü diline ulastıramayan, eliyle suya işaret etmekle birlikte ebediyyen su kendisine ulaşamayan kimsenin durumuna benzer. Çünkü su hiçbir şekilde çağrıya cevap veremez ve hiçbir zaman su böyle bir kimseye ulaşamaz. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır.

2- Allah’tan başkasına dua ve ibadet eden kimse suda hayalini (aksini) gören susuz kimseye benzer. Bu kimse elini suya, su ağzına ulaşsın ister. Halbuki o suyun ona ulaşmasına imkân yoktur. Çünkü onun böyle bir zannı yersizdir, böyle bir şeyi beklemesinin anlamı yoktur. Bu açıklamayı da İbn Abbâs yapmıştır.

3- Böyle bir kimse suyu elinde tutmak kastıyla avuçlarını açmış kimse gibidir. Ancak bu kimsenin avuçlarında da su namına bir şey kalmaz.

el-Ferrâ’ buradaki “su”dan kastın kuyu olduğu kanaatindedir. Çünkü kuyu suyun kaynağıdır. Bu misal buna göre ipsiz ve kovasız olarak elini kuyuya uzatan kimsenin durumuna dair bir benzetmedir. Bunun tanığı da şairin şu beyitidir:

“Şüphesiz bu benim babamın ve dedemin suyudur.

Onu kazan ve onun duvarını ören benim.”

Ali (radıyallahü anh) der ki: Böyle bir kimse kuyu kenarında susuz gibidir. Kuyunun dibine de ulaşamadığı gibi, su da kendisine doğru yükselemez.

“Ancak… açan kimse” nin anlamı, ancak iki avucunu “suya” açan kimseye suyun cevap vermesi gibidir. Buna göre mastar (isticâbet: cevap verme) avucunu açan kimseye izafe edilmiş, sonradan da muzaf hazfedilmiştir. Mastarın faili ise “su” kelimesidir. Yani ancak iki avucunu suya uzatanın (çağrışma) icabet edilmesi gibidir. Buna karşılık yüce Allah’ın;

“Ağzına gelsin diye” âyetindeki “lâm” da “avuç açma” anlamındaki fiile taalluk etmektedir.

“O buna asla ulaşacak değildir” âyetindeki zamir de suya aittir, yani su ağzına ulaşacak değildir. Bununla birlikte;

“O” zamirinin ağza ait olması da mümkündür, o takdirde ağız suya ulaşamaz anlamında olur.

“İşte kâfirlerin duası da ancak boşunadır” Yani kâfirlerin putlara tapması ancak boştur, boşa çıkacaktır, çünkü şirktir.

Şöyle de açıklanmıştır: Dualarının boşa gitmesi bu dualarının önlerinden kaybolmasıdır. Bu dua sebebiyle ellerine hiçbir şey geçmez. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ı bırakıp da tapına geldiğiniz şeyler nerede? Onlar gözümüzden kayboldular diyecekler.” (el-A’râf, 7/37)

İbn Abbâs der ki: Bunun anlamı şudur: Kâfirlerin seslenişleri Allah’a ulaşamaz, Allah onların dualarını kabul etmez.

Rad 13

Gök gürültüsü O’na hamd ile tesbih eder, melekler de O’na olan korkularından. Ve yıldırımlar gönderir, onlarla dilediğine isabet ettirir. Onlar Allah hakkında tartışırlar. O ise, kuvveti şiddetli olandır.

Diyanet Vakfı
Gök gürültüsü Allahı hamd ile tesbih eder. Melekler de Onun heybetinden dolayı tesbih ederler. Onlar, Allah hakkında mücadele edip dururken O, yıldırımlar gönderip onlarla dilediğini çarpar. Ve O, azabı pek şiddetli olandır.

Kurtubi Tefsiri
Gök gürültüsü O’na hamd ile melekler de korkusundan teşbih ederler. O yıldırımları gönderip onlarla Allah hakkında mücadele edip dururlarken dilediğini çarpar. O, kudret ve azâbı çetin olandır.

“Gök gürültüsü O’na hamd ile melekler de korkusundan teşbih ederler. O yıldırımları gönderip…” Daha önce Bakara Sûresi’nde (2/14. âyetin tefsirinde) gök gürültüsü, şimşek ve yıldırıma dair açıklamalar geçmiş bulunduğundan onları burada tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

Âyet-i kerîmeden maksat, yüce Allah’ın kudretinin kemalini açıklamak ve cezayı ertelemesinin acizlikten olmadığını anlatmaktır. Yani O, gökte şimşeği yolculukta bulunana korku olmak üzere gösterir. Çünkü yolcu karşı karşıya kalacağı yağmur, dehşet ve yıldırımlar sebebiyle şimşeğin vereceği rahatsızlıktan korkar. Nitekim yüce Allah da:

“Yağmurdan dolayı bir rahatsızlık” (en-Nisa, 4/102) diye buyurmaktadır. Yolcu olmayıp ikamel halinde bulunan kimse de şimşeğin akabinde yağmur ve bolluk geleceğini ümit eder. Bu anlamdaki açıklamaları Katâde, Mücahid ve başkaları yapmıştır.

el-Hasen der ki: Şimşeğin yıldırımlarından korkarak ve kıtlığı ortadan kaldıracak yağmuru ümit ederek… demektir.

“Yüklü bulutları ortaya çıkaran O’dur.” Mücahid der ki: Bulutlar su (yağmur) yüklüdür.

“Gök gürültüsü O’na hamd ile… teşbih ederler.” Gök gürültüsünün bulutların sesi olduğunu söyleyen kimselerin görüşüne göre, gök gürültüsünün tesbih etmesi onda hayatın yaratılmış olması delil gösterilerek kabul edilebilir. Bu görüşün sıhhatinin delili de yüce Allah’ın:

“Melekler de korkusundan teşbih ederler” demesidir. Eğer gök gürültüsü bir melek ise, o da meleklerin kapsamı içerisine girmesi gerekirdi. Gök gürültüsünün de bir melek olduğunu söyleyenlerin görüşüne göre de “melekler de korkusundan” âyeti Allah’ın korkusundan… diye açıklamışlardır. Bu açıklamayı et-Taberi ve başkaları yapmıştır.

İbn Abbâs der ki: Melekler yüce Allah’tan korkarlar ama onların korkuları Âdemoğlunun korkusu gibi değildir. Onlardan bir kimse sağında kim var, solunda kim var bilmez. Allah’a ibadeti bırakıp yemek veya içmekle uğraşmazlar. Yine İbn Abbâs’tan şöyle dediği nakledilmektedir: Gök gürültüsü (radıyallahü anh’d) bulutlan süren bir melektir. Su Buhârî onun baş parmağının bir çukuru içerisindedir. Bu melek bulutlarla görevli olup onları emrolunduğu yerlere sürer ve Allah’ı da teşbih eder. İşte bu gök gürültüsü tesbih etti mi, gökte teşbih getirip sesini yükseltmedik hiçbir melek kalmaz. İşte o vakit yağmur yağar. Yine ondan nakledildiğine göre İbn Abbâs gök gürültüsü sesini işitti mi: ” Kendisini teşbih ile andığın zatı ben de teşbih ve tenzih ederim” derdi.

Mâlik, Âmir b. Abdullah’tan, o babasından rivâyet ettiğine göre Abdullah gök gürültüsünün sesini işitti mi “Gök gürültüsünün hamd ile meleklerin de korkusundan kendisini tesbih ettiği şanı yüce Allah’ı ben de teşbih ederim” der; daha sonra da şunları söylerdi: Şüphesiz ki bu, yeryüzündekiler için çok ağır bir tehdittir.

Denildiğine göre gök gürültüsü gökle arz arasında bir taht üzerinde oturan bir melektir. Sağında yetmişbin melek, solunda da bir o kadar melek vardır. Sağına dönüp tesbih etti mi hepsi Allah’ın korkusuyla teşbih ederler. Soluna yönelip tesbih etti mi hepsi Allah korkusundan dolayı teşbih ederler.

“O yıldırımları gönderip onlarla… dilediğini çarpar.” el-Maverdînin İbn Abbâs, Ali b. Ebî Tâlib ve Mücahid’den naklettiğine göre bu âyet-i kerîme bir yahudi hakkında inmiştir. Bu yahudi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e şöyle demişti: Sen bana Rabbinin neden olduğunu bildir, İnciden midir? Yakuttan mıdır? Bunun üzerine bir yıldırım onu çarptı ve yaktı.

Yine denildiğine göre bu âyet-i kerîme Arap kâfirlerinden birisi hakkında inmiştir. el-Hasen der ki: Bu kişi Arap tâğûtlarından bir adamdı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kaç kişiyi onu Allah’a, Rasûlüne ve İslâm’a davet etmek üzere gönderdi. Bu azgın kişi onlara şöyle dedi: Bana Muhammed’in Rabbinin mahiyetini, neden olduğunu, gümüşten mi, demirden mi, bakırdan mı olduğunu haber verin. Yanına gidenler onun söylediği bu sözden dehşete kapıldılar. Bunun üzerine bu azgın kişi: Ben Muhammed’in tanımadığı bir Rabbe mi icabet edip çağrısını kabul edeyim, dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) defalarca ona elçi gönderdiği halde, o yine ona benzeri sözler söylüyordu. Ona gidenlerin, onunla tartıştığı ve İslâm’a çağırdıkları bir sırada aniden bir bulut yükseldi ve bu bulut tepelerinin üzerinde durdu. Gök gürledi, şimşek çaktı ve bir yıldırım düştü. Onlar oturuyorken kâfiri de yaktı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e geri döndüklerinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ashabından bazıları onlarla karşılaştılar ve karşılaştıkları sahabiler: Sizin adamınız yandı, dediler. Yanından gelenler: Nerden bildiniz, diye sorduklarında, onlar yüce Allah Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e: “O yıldırımları gönderip, onlarla… dilediğini çarpar” âyetini vahyetti, dediler. Bk. Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, IV, 625-626. Bunu da es-Sa’lebî, el-Hasen’den, el-Kuşeyrî de bu manada Hazret-i Enes’ten rivâyet etmiştir. İleride gelecektir.

Yine denildiğine göre âyet-i kerîme Lebid b. Rabia’nın kardeşi Erbed b. Rabia ile Âmir b. et-Tufeyl hakkında inmiştir. İbn Abbâs dedi ki: Âmiroğullarından olan Âmir b. et-Tufeyl ile Erbed b. Rabia Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in yanına gitmek üzere geldiler. O sırada da Hazret-i Peygamber mescitte bir grup ashabı ile birlikte oturmakta idi. Mescide girdiler. Âmir’in güzelliği orada bulunanların dikkatlerini çekti ve ona baktılar. Bir gözü kördü ama insanların arasında en yakışıklılardan birisi idî. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in ashabından bir adam: Ey Allah’ın Rasûlü dedi. Âmir b. et-Tufeyl yanına doğru geliyor. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Onu bırak, şayet Allah hakkında hayır diliyor ise hidayete iletecektir.”

Âmir yaklaştı ve Hazret-i Peygamber’in yanında ayakta durup: Ey Muhammed dedi. İslam’a girersem bana ne var? Hazret-i Peygamber: “Müslümanların lehine ne varsa, senin de lehine olur. Müslümanlar aleyhine ne varsa, senin de aleyhine (görevin) olur.” Âmir: Peki senden sonra bu işi (başkanlığı.) bana verecek misin? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Bu benim işim değildir. Bu Allah’a aittir ve O bunu dilediğine verir.” Bu sefer: Peki çöldekilerin yönetimini bana verip şehirleri sen alır mısın? deyince, Hazret-i Peygamber: “Hayır” diye buyurdu. Âmir: Peki bana ne vereceksin? deyince, Hazret-i Peygamber şu cevabı verdi: “Ben sana atların dizginlerini veririm, sen de onlar üzerinde Allah yolunda gazaya çıkarsın.” Bu sefer Âmir: Bu gün de atların dizginleri benim değil mi? diye sordu. Kalk benimle de, konuşayım, dedi.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da kalkıp yanında durdu. Amir ise daha önceden Erbed’e: Benim onunla konuştuğumu görürsen, sen de arkasından dolaş ve kılıcınla boynunu vur, diye İşaret etmişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile tartışmaya, ona karşılık vermeye koyuldu. Erbed kılıcını kınından bir karış kadar çıkarttıktan sonra Allah onu engelledi ve kınından sıyıramadı. Kılıcı üzerinde eli kurudu, kaldı. Yüce Allah da bir yaz gününde ortalıkta bulut olmayan bir günde üzerine bir yıldırım gönderdi ve yaktı. Âmir de kaçarak: Ey Muhammed dedi, sen Erbed aleyhine Rabbine dua ettin ve sonunda onu öldürdün. Allah’a yemin ederim, Medine’yi senin başına eğersiz atlarla ve tüyleri bitmemiş genç delikanlılarla dolduracağım. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Allah ve Kayleoğulları senin bu maksadını gerçekleştirmene engel olacaklardır.”

Hazret-i Peygamber, “Kayleoğulları” ile Evs ve Hazreçlileri kastetmişti.

Sonra Âmir, Selüloğullarından bir kadının evinde konakladı. Sabah olduğunda şöyle diyordu: Allah’a yemin ederim, eğer Muhammed ve onun arkadaşı -bununla ölüm meleğini kastediyor- sahraya benim yanıma gelecek olurlarsa, mızraklarımla onları delik deşik ederim. Yüce Allah bir melek gönderdi ve bu melek kanadıyla ona indirdiği bir darbe ile kaldırıp toprağa yıktı. Anında diz kapağı üzerinde büyükçe bir gudde meydana geldi. Selüloğullarından olan kadının evine şunları söyleyerek geri döndü: Bu develerin guddesine benzer bir guddedir. Selullu bir kadının evinde de ölümüm gelecektir. Daha sonra atına bindi ve atının sırtındayken öldü. Bk. Suyûti, ed-Durru’l-Mensûr, IV, 611-612.

Lebid b. Rabia kardeşi Erbed hakkında bir mersiye söyledi. Bu mersiyede şu beyitler de yer almaktadır:

“Ey göz Erbed için ağlamalı değil misin?

Çünkü biz de hasımlarımız da yorgun ve argın kalkmıştık,

Erbed için Ölümden korkardım ama,

Balık ve arslan yıldızlarının ona musibet vereceğinden korkmazdım.

Gök gürültüsü ve yıldırım canımı yaktı,

O sıkıntılı günlerde imdada yetişen kahraman atlının ölümüne sebeb olarak.”

Yine onun hakkında şunları söylemektedir:

“Şüphesiz, benzersiz en büyük musibet,

Yıldız gibi ışık saçan herbir kardeşi yitirmektir.

Ey hayrın Erbed’i ve üstün şerefli mevkilerin sahibi!

Beni kırık bir boynuz ile yürürcesine tek başıma bıraktın.”

Daha sonra Lebid İslâm’a girmişti. -Allah ondan razı olsun.

Gök Gürültüsü ve Yıldırım Esnasında Allah’ı Anmak ve Teşbih:

Ebân, Enes’ten rivâyetle dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Yıldırım aziz ve celil olan Allah’ı zikreden bir kimseye çarpmaz.” Abdullah b. Ebi Zekeriyyâ’dan bana ulaştığına göre, gök gürültüsü sesini işitip de “Subhanallah ve bi hamdihi: Allah’i hamd ile teşbih ederim” diyene yıldırım çarpmaz. (Süyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, IV, 624).

Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gök gürültüsü sesini duydu mu şöyle derdi: “Gök gürültüsünün hamd ile meleklerin de korkusundan kendisini tesbih ettiği Allah’ın şanı ne yücedir! O herşeye gücü yetendir.” Böyle dediği halde eğer yıldırım ona çarparsa, diyetini ödemek bana aittir. Süyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, IV, 624’de ibn Abbâs’ın sözü olarak.

el-Hatib de Süleyman b. Alî b. Abdullah b. Abbas’dan, o babasından, o da dedesi yoluyla şöyle dediğini nakletmektedir: Bir yolculukta Ömer ile birlikte idim. Gök gürültüsü ve dolu bize isabet etti. Ka’b bize şöyle dedi: Gök gürültüsünü duyan bir kimse o esnada;

“Gök gürültüsünün hamd ile meleklerinden korkusundan kendisini tesbih ettiği Allah’ın şanı ne yücedir” diye üç defa söylerse, o gök gürültüsünde olanlar afiyette olur, kurtulur. Süyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, IV, 624-625 Biz de böyle yaptık ve esenliğe kavuştuk. Sonra Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) ile karşılaştım. Bir dolu tanesinin burnuna isabet edip onda iz bıraktığını gördüm. Ey mü’minlerin emiri, bu ne? deyince, o: Burnuma gördüğün gibi iz bırakan bir dolu tanesi isabet etti, dedi. Ben de: Ka’b gök gürültüsünü duyunca bize şöyle dedi: Kim gök gürültüsünü işittiğinde, gök gürültüsünün hamdiyle meleklerin de, korkusundan kendisini tesbih ettiği Allah’ın şanı ne yücedir diye üç defa söylerse o gök gürültüsü esnasında olacaklardan yana esenliğe kavuşur, dedi. Biz de böyle dedik ve esenliğe kavuştuk, bunun üzerine Ömer (radıyallahü anh) şöyle dedi; Peki niye bize söylemediniz? Biz de bunu söylerdik.

Bu anfamdaki açıklamalar bundan önce el-Bakara Sûresi’nde (2/14. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

” …Allah hakkında mücadele edip dururlarken” âyeti ile yüce Allah hakkında: O nedendir? diye soran yahudinin tartışması kastedilmektedir. İbn Cüreyc der ki: Bu âyetle Erbed’in, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)i öldürmek kararını vermesi halindeki tartışmasını kastetmektedir. Bununla birlikte

“Allah hakkında mücadele edip dururlarken” âyeti hal de olabilir, munkati” da olabilir. Munkatı olması halinde anlam şöyle olur: “O yıldırımları gönderip onlarla dilediğini çarpar. Onlarsa Allah hakkında mücadele edip dururlar.”

Enes’ten de rivâyet edildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) müşriklerden ileri gelen birisini İslâm’a davet etmek üzere elçi gönderdi. Bu kişi Allah Rasûlüne şöyle dedi: Sen bana şu İlahın hakkında haber ver, o gümüşten mi, altındanmı, yoksa bakır’dan mı? Hazret-i Peygamber’in gönderdiği elçiye böyle bir şey çok ağır geldi. Hazret-i Peygamber’e dönüp, durumu bildirdi. Hazret-i Peygamber yine: “Ona dön ve yine davet et” diye buyurdu. Adamın yanına döndüğünde bir yıldırımın çarptığını gördü. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın yanına döndüğünde de “Allah hakkında mücadele edip dururlarken” âyeti da inmişti. Süyûtî, ed-Durru’l-Mensür, IV, 625

“O kudret ve azâbı çetin olandır.”

İbnu’l-A’râbî der ki: “Mekr” demektir. Yüce Allah’ın mekri ise hak ile tedbiri anlamındadır. en-Nehhâs ise Allah’ın mekri, hak eden kimseye farkına varmadığı bir yerden, hoşlanmadığı bir şeyi ulaştırmak demektir.

İbnu’l-Yezid’i de Ebû Zeyd’den

“O kudret ve azâbı çetin olandır” âyeti hakkında intikamı çetin olandır, dediğini rivâyet etmektedir.

el-Ezherî der ki: “el-Mihâl”: Kuvvet ve şiddet anlamındadır. “el-Mahl” ise şiddet demek olup buradaki “mim” kelimenin asıl harflerindendir. tabiri ise “filan ile hangimizin daha güçlü olduğu ortaya çıkıncaya kadar karşılıklı gücümüzü denedik” demektir.

Ebû Ubeyd der ki: “el-Mihâl” azâb ve hoşa gitmeyen şey demektir. İbn Arafe de: Tartışma ve mücadele demektir, diye açıklamaktadır. Mesela; ” hakkında mücadele etti” anlamındadır.

el-Kutebî der ki: Bu kelime “keyd”i (tuzağı ve tedbiri) çetin olandır, anlamındadır. Aslı da “hile”den gelmektedir. Başındaki “mim” de “mekân” mim’i gibidir. Halbuki bunun da aslı “kevn”den gelmektedir. Diğer taraftan; “Temekkün ettim, imkân ve iktidar buldum” denilir.

el-Ezherî der ki: “el-Mihâl” kelimesindeki “mim” harfinin zaid olduğunu söyleyen İbn Kuteybe yanlıştır. Aksine buradaki “mim” aslî harflerdendir. Eğer bir kelimeyi ” vezninde olduğunu görüp de bunun ilk harfi esreli “mim” ise bilelim ki, kelimenin aslî harflerindendir. “Mihâd, milâk, miras” ve buna benzer kelimeler böyledir. Buna karşılık “mifal” veznindeki kelimeler eğer üç harfli kelimelerden geliyor İse, bu kelimelerdeki vav harfi izhar edilir. Mesela “mizved, milıvel ve mihver” ile benzeri kelimeler böyledir. (el-Ezherî devamla) der ki: el-A’rec; şeklinde “mim” harfini üstün olarak okumuştur. Bu kıraate göre ise; İbn Abbâs’tan bunun açıklaması havi (güç ve kuvvet) demek olur. Bütün bunları Ebû Ubeyd el-Herevî nakletmektedir. Bundan tek istisna başta İbnu’l-Arâbî’den naklettiğimizdir. Ashab-ı Kiram ile Tabiînin görüşleri de bu anlamdadır ve bunlar sekiz görüştür:

1- Düşmanlığı şiddetli olan demektir. İbn Abbâs’ın görüşüdür.

2- Güç ve kuvveti şiddetli ve çetin olandır. Bu da İbn Abbâs’ın görüşüdür.

3- Azâb ile yakalaması şiddetli olan demektir. Ali b. Ebî Tâlib’in görüşüdür.

4- Öfkesi şiddetli ve çetin olandır. Bu da İbn Abbâs’ın görüşüdür.

5- Gücü şiddetli, çetin olandır. Mücâhid’in görüşüdür.

6- Gazabı çetin olandır. Bu açıklamayı Vehb b. Münebbih yapmıştır.

7- Kıtlık ile helâk etmesi çetin olandır. Bunu da el-Hasen söylemiştir.

8- Hilesi şiddetli olandır. Bu açıklama da Katâde’ye aittir.

Ebû Ubeyde Ma’mer der ki: “el-Mihâl” ve “el-Mumâhale” karşılıklı tedbir ve hile yapmak ve birbiriyle yarışmak, yenişmeye çalışmak demektir, el-A’şâ’nın şu beyitini de nakletmektedir:

“Şeref dalında salınan bir kayın ağacının gece çiği pek çok alan ince bir dalıdır.

Bununla birlikte intikam alıp cezalandırması da çok çetindir.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“O bir, takım kimseler arasına girdi ki onların herbirisi ona

Çeşitli oyunlar ve çeşitli hile ve tuzaklar kurdular.”

Abdu’l-Muttalîb de şöyle demektedir:

“Allah’ım şüphesiz kişi kendi evini korur,

Sen de sana yakın yerde ikamet edenleri koru.

Onların haçları, küfür ve inkârları,

Saldırganlık ederek hiçbir zaman senin tedbirine galip gelmesin.”

Rad 12

O, size korku ve ümit olarak şimşeği gösterendir. Ve ağır bulutları meydana getirir.

Diyanet Vakfı
O, size korku ve ümit içinde şimşeği gösteren ve (yağmur dolu) ağır bulutları meydana getirendir.

Kurtubi Tefsiri
Size korku ve ümit salarak şimşeği gösteren, yüklü bulutları ortaya çıkaran O’dur.

Yüce Allah’ın:

“Size korku ve ümit salarak şimşeği gösteren” yağmur ile “yüklü bulutları ortaya çıkaran O’dur” âyetindeki; “Bulutlar” kelimesi çoğul olup bunun tekili; şeklinde gelir. de çoğul olarak kufknılır.

Rad 11

Onun için, önünden ve arkasından takipçiler vardır. Allah’ın emriyle onu korurlar. Şüphesiz Allah, bir kavim kendi nefislerindekini değiştirinceye kadar onların durumunu değiştirmez. Ve Allah bir kavme kötülük dilediği zaman artık ona engel yoktur. Ve onlar için O’ndan başka bir yardımcı yoktur.

Diyanet Vakfı
Onun önünde ve arkasında Allahın emriyle onu koruyan takipçiler (melekler) vardır. Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledi mi, artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların Allahtan başka yardımcıları da yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Onun önünden de, arkasından da kendisini Allah’ın emriyle koruyan izleyicileri vardır. Gerçek şu ki; bir toplum kendi özünde olanı değiştirmedikçe Allah da hallerini değiştirip bozmaz. Allah, bir toplumun da kötülüğünü diledi mi, artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur. Onların, O’ndan başka bir vekilleri de olmaz.

Yüce Allah’ın:

“Onun… izleyicileri vardır.” Yani yüce Allah’ın gece ve gündüz bir diğerinin yerine geçen melekleri vardır. Gece melekleri yukan çıktı mı, onların akabinde gündüz melekleri gelir.

“el-Melâike” kelimesi müzekker olduğu halde;

“İzleyiciler” kelimesinin müennes gelmesi, bu kelimenin çoğulu olmasından dolayıdır. O bakımdan tekil olarak geldiğinde; “İzleyici melek” çoğul olarak geldiğinde de; ” İzleyici melekler” denilir. Bundan sonra ise; ile cemul-cem’ (çokluk çoğulu) yapılır.

Kimisi de bu âyeti; “Onun önünden de, arkasından da… izleyicileri vardır” diye okumuşlardır ki burada; kelimesi, ın çoğuludur. “Melâike”ye; denilmesi ise; lâfzına uygun olması içindir.

Meleklerin bu türlerinin çok olmaları dolayısıyla müennes geldiği de söylenmiştir. “İleri derecede neseb bilgini, çok alim ve çok rivâyet bilen” gibi. Bu açıklamayı da el-Cevherî ve başkaları yapmıştır.

“Teafckub (ardından gelmek, izlemek)” ise başlangıçtan sonra bir daha geri dönmek demektir. Nitekim Allah en-Neml Sûresi’nde şöyle buyurmaktadır:

“Arkasına bakmaksızın dönüp, gitti.” (en-Neml, 27/10) Arkasına dönmeksizin… demektir. Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmaktadır: ” Biri diğerinin ardınca tekrarlanan öyle sözler vardır ki, bunları söyleyen -yahut yapan- asla zarar görmez” Müslim, Mesâcid 144, 145; Tirmizî, Deavât 25; Nesâî, Sehv 92. dedikten sonra teşbih, tahmid ve tekbiri zikretmektedir. Ebû’l-Heysem der ki: Bunlara “muakkibât” denilmesinin sebebi, gittikten sonra bir daha ardı arkasına geri dönmeleridir. Bu da önce bir iş yapıp sonra tekrar aynı işi yapan kimsenin bu fiilini anlatmak için kullanılan; den gelmektedir. el-Muakkibât kelimesi develer hakkında kullanılacak olursa, sudan içmek için birbirine karışan ve İtişen develerin arka taraflarında duran develer demektir. Biri su için gittiğinde onun yerine bir diğeri girer.

Yüce Allah’ın:

“Önünden” İfadesi geceleyin gizlenip saklananı ve gündüzün yoluna gideni

“Allah’ın emriyle koruyan izleyicileri vardır” âyetindeki koruyup gözetleme (hıfz)ın mahiyeti hakkında farklı görüşler vardır. Bunun, onları yırtıcı hayvanlardan, haşerattan ve zararlı şeylerden korumaları için Allah’tan bir lütuf olarak görevlendirilen melekler olma ihtimali vardır, denilmiştir. Ancak kader geldi mi bu sefer o insanı bu zararlı varlıklarla başbaşa bırakırlar. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) yapmışlardır.

Ebû Miclez der ki: Murad kabilesinden bir adam Ali (radıyallahü anh)ın yanına gelerek şöyle dedi: Kendini iyice koru, çünkü Muradlılardan bazıları seni öldürmek istemektedir. Hazret-i Ali şu cevabı verdi: Her kişi ile birlikte onu takdir olunması hali müstesna, zararlara karşı koruyan (hıfzeden) melekler vardır. Kader geldi mi bu sefer kişiyi Allah’ın kaderiyle başbaşa bırakırlar. Şüphesiz ecel son derece sağlam bir kaledir.

Buna göre;

“Allah’ın emriyle onu koruyacak…” âyeti, Allah’ın emri ve izniyle koruyacak… demek olup harfi (edatı) “be” anlamındadır. Bu şekilde sıfat harfler biri diğerinin yerini tutabilir. Buradaki ın, anlamında olduğu da söylenmiştir ki; Allah’ın emrine binaen onu korurlar, anlamına gelir. Bu da anlam itibariyle birincisine yakındır. Yani onların korumaları Allah’tan gelen bir emre binaendir, kendiliklerinden değildir. Bu da el-Hasen’in görüşüdür.

-Benzer bir kullanım olarak-: “Elbisesi olmadığından dolayı ona elbise giydirdim”; denilir. Şanı yüce Allah’ın;

“Kendilerini açlıktan doyuran…” (Kureyş, 106/4) âyeti da bu kabildendir ve bu da; ile aynı anlamı ifade eder.

Bir diğer açıklamaya göre bu melekler o kimseyi azap meleklerinden korurlar ki ona herhangi bir ceza gelip çatmasın. Çünkü yüce Allah herhangi bir kavim kendi nefislerindekini küfür üzere ısrar etmek suretiyle değiştirmedikçe üzerlerindeki nimet ve afiyeti de değiştirmez. Eğer küfür üzere ısrar edecek olurlarsa, o vakit onlar için tayin edilen sürenin vakti gelir ve intikam üzerlerine iner. Böylelikle biri diğerini izleyen koruyucular da onların yanından uzaklaşır.

Bir diğer açıklamaya göre; melekler onları cinlere karşı korurlar. Ka’b der ki: Eğer yüce Allah üzerinize yemenizde, içmenizde ve avretlerinizde sizleri himaye edip koruyan melekleri görevlendirmemiş olsaydı, hiç şüphesiz cinler sizi kapıp giderlerdi.

Azâb melekleri de Allah’ın emrindendirler. Özellikle onları “Allah’ın emri ile” diye anmaktadır. Çünkü melekler gözle görülmezler. Nitekim yüce Allah:

“De ki: ruh Rabbimin emrindendir” (el-İsra, 17/85) diye buyurmaktadır ki; sizin görebildiğiniz şeylerden değildir, demektir.

el-Ferrâ’ ise şöyle demektedir: Bu ifadede takdim ve te’hir vardır ve ifadenin takdiri şöyledir: Onun önünden de arkasından da Allah’ın emriyle izleyicileri vardır ve bunlar onu korurlar. Bu ifade Mücahid, İbn Cüreyc ve en-Nehaî’den de rivâyet edilmiştir. Azap meleklerinin de, cinlerin de Allah’ın emrinden oldukları şeklindeki açıklamaya göre ise âyette ne takdim vardır, ne de te’hir.

İbn Cüreyc der ki: Âyetin anlamı onun amelini, onun için korur ve tesbit ederler, şeklindedir ve burada muzâf hazfedilmiştir.

Katâde de; bu melekler, onun sözlerini ve fiillerini yazarlar, diye açıklamıştır. Eğer İzleyiciler melekler ise âyetteki; “Onun” lâfzındaki zamirin yüce Allah’a -önceden zikrettiğimiz gibi- ait olması mümkün olduğu gibi, geceleyin gizlenene ait olması da mümkündür. Bu, bu husustaki görüşlerden birisidir.

Bir diğer görüşe göre: “Onun önünden de, arkasından da İzleyicileri vardır” âyeti ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kastedilmektedir. Yani melekler, Hazret-i Peygamber’i düşmanlarına karşı korurlar. Zaten Hazret-i Peygamber’den de yüce Allah’ın:

“Ona Rabbinden bir âyet İndirilmeli değil miydi? derler. Sen ancak bir uyarıcısın” âyetinde söz edilmişti. Yani sizden sözlerini gizlice söyleyenler ile bunu açıkça söyleyenler arasında -Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e zarar verememesi bakımından- fark yoktur. Aksine onun birbirini izleyen melekleri vardır ve bu melekler onu korurlar. Aynı mananın bütün peygamberler için söz konusu olması da mümkündür. Çünkü daha önce yüce Allah:

“Esasen herbir topluluğun bir yol göstericisi olmuştur” (er-Râ’d, 11/7) diye buyurmuştur. Yani bu melekler, bu yol göstericiyi (hidayete ileteni) önünden de, arkasından da korurlar, muhafaza ederler.

Dördüncü bir görüşe göre âyet-i kerîme ile kastedilen önlerinde de, arkalarında da koruyucular topluluğu bulunan sultanlar ve emirlerdir. Allah’ın emri geldiği takdirde, bu koruyucuların kendilerine hiçbir faydası olmaz. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve İkrime yapmıştır. ed-Dahhâk da böyle demektedir: Burada kastedilen Allah’ın emrine karşı kendisini korumaya çalışan ve şirk koşan sultanlardır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu te’vile göre ifadede hazfedilmiş bir nefy vardır ki; takdiri şöyledir: Bunlar o kimseyi Allah’ın emrine karşı koruyamazlar. Bu açıklamayı el-Maverdî zikretmiştir.

el-Mehdevî der ki: Buradaki “izleyiciler”i koruyucular diye kabul edenlerin görüşüne göre anlam şöyle olur: Bu koruyucuların Allah’ın emrine karşı kendisini koruduklarını zan ve vehmeder.

Şöyle de açıklanmıştır: Sözünü gizli söyleyen ile açıkça söyleyen arasında fark yoktur. Onun birbirini izleyen koruyucuları ve yardımcıları vardır ve bunlar onu masiyet işlemeye iterler, ona verilen herhangi bir öğütten etkilenmesine karşı onu korurlar.

el-Kuşeyrî der ki: Bu, Rabbin azâbın hak olacağı vakte kadar mühlet vermesine mani değildir. Şöyle ki: Bu isyankâr kişi uzun süre günah üzerinde ısrar etmek suretiyle nefsinde olanı değiştirecek olursa, bu değiştirme ceza görmesine sebeb olur. Böylelikle kendi kendisini cezaya çarptıran kendisiymiş gibi olur. Buna göre yüce Allah’ın:

“Allah’ın emrine karşı onu korurlar” âyeti Allah’ın emrine uymaktan onu akkorlar, anlamına gelir.

Abdu’r-Rahmân b. Zeyd de der ki: İzleyiciler (el-muakkibât) yüce Allah’ın kulları hakkında birbirini izleyen ilahi kaza ve takdirleridir.

el-Maverdî der ki: Bu görüşü kabul eden kimselerin kanaatine göre yüce Allah’ın:

“Kendisini Allah’ın emriyle koruyan” âyeti iki şekilde açıklanır: Birincisine göre onlar bunu ecel gelmediği sürece ölümden korurlar, demek olup bunu ed-Dahhâk söylemiştir. İkinci açıklamaya göre ise onu bu hususta bir kaderinin vakti gelmediği sürece eziyet verici cinlerden ve haşerattan korurlar, demektir. Bu açıklamayı Ebû Umame ve Ka’b el-Ahbar yapmıştır. Takdir olunan şeyin vakti geldi mi bu sefer onu korumaktan vazgeçerler.

Sahih olan ise burada sözü geçen “izleyiciler”in melekler olduğudur, el-Hasen, Mücahid, Katâde ve İbn Cüreyc de böyle demişlerdir. İbn Abbâs’tan da bu görüş rivâyet edilmiş olup en-Nehhâs da bunu tercih etmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in de şu hadisini buna delil göstermiştir: “Gecenin melekleri ile gündüzün melekleri sizin aranızda biri diğerini izler dururlar.” Bu hadisi, hadis İmâmları rivâyet etmişlerdir. Buhârî, Mevâkît 16, Tevhîd 23, 33; Müslim, Mesâcid 210; Nesâî, Salat 21; Muvatta’’, Kasru’s-Salâti fı’s-Sefer 82; Müsned, II, 257, 312, 486. Yine hadis İmâmlarının Amr’dan rivâyetlerine göre İbn Abbâs; ” Onun önünden İzleyicileri, arkasından da gözetleyîcileri vardır ki, kendisini Allah’ın emri ile korurlar” diye okumuştur.

Kinâne el-Adevî der ki: Osman (radıyallahü anh), Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzuruna girerek şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü! Bana kul ile birlikte kaç meleğin bulunduğunu haber verir misin? şöyle buyurdu: “Sağında bir melek var, hasenatı yazar. Solunda bir diğer melek var, bu da seyyiâtı yazar. Sağdaki melek, soldaki meleğin emiridir. Sen bir iyilik işledin mi on olarak yazılır, bir kötülük işledin mi sol taraftaki, sağ taraftakine: Yazayım mı? diye sorar. Öbürü: Hayır, olur ki Allah’tan mağfiret diler yahut O’na tevbe eder, der. Aynı soruyu üç defa tekrarladı mı: Evet yaz, der. Ondan yana yüce Allah bize rahat versin. Bu kişi ne kadar kötü bir arkadaştır. Yüce Allah’ın kendisini gözetlediğini ne kadar az hatırlıyor ve bizden ne kadar az utanıyor? Yüce Allah ise:

“O bir söz söylemeye dursun, mutlak onun yanında görüp gözetlemeye hazır biri vardır.” (Kaf, 50/18) İki melek de önünde ve arkanda var. Yüce Allah da: “Onun önünden de, arkasından da kendisini Allah’ın emriyle koruyan izleyicileri vardır” diye buyurmaktadır. Bir melek ise senin alnını yakalamıştır, Allah için alçak gönüllülük gösterecek olursan, seni yükseltir, Allah’a karşı büyüklenecek olursan, belini kırar. Dudaklarının üzerinde de iki melek vardır, bunlar senin ancak Muhammed’e ve aile halkına getirdiğin salat-u selâmı tesbit ederler. Bir melek de ağzın üzerinde dikilidir. O yılanın ağzına girmesine ftrsat vermez. Gözlerinin üzerinde de iki melek vardır. İşte herbir insan üzerinde on melek bunlardır. Gece melekleri ile gündüz melekleri yer değiştirir, dururlar. Çünkü geceleyin duran melekler, gündüzün duran meleklerle aynı değildir. İşte herbir insan üzerinde bu şekilde yirmi melek vardır. İblis de gündüzün Âdemoğlu ile birliktedir, onun çocukları ise geceleyin (onunla birlikte bulunurlar).” Güvenilir herhangi bir hadis kitabında yer almayan bu rivâyeti, Suyûtî, ed-Durru’l-Mensür, IV, 615-616’da İbn Cerir’in Kinâne el-Adevi’den gelen bir rivâyet olarak zikrettiğini belirtmektedir. Bunu es-Sa’lebî zikretmektedir.

el-Hasen der ki: Sözü geçen “izleyiciler (el-muakkibât)” her sabah namazında bir araya gelen dört melektir. Taberî’nin tercihine göre “el-muakkibât” emirlerin ön ve arkalarında yürüyen ordu ve kafilelerdir. Buradaki; “O’nun” lâfzında ki zamir de önceden geçtiği gibi bunlara aittir.

İlim adamları -Allah onlardan razı olsun- derler ki: Şanı yüce Allah, emirlerini iki kısma ayırmıştır. Bunlardan bir kısmının, ilgili kimsenin başına gelmesi ve vaki olmasını hükme bağlamıştır. Bunu hiçbir kimse önleyemez ve değiştiremez. Diğer bir kısmı ise geleceğini hükme bağlamakla birlikte, onun gerçekleşeceğini ve vuku bulacağını hükme bağlamamış, bunun yerine tevbe, dua, sadaka ve korumakla (hıfz) ile önleneceğini hükme bağlamıştır.

“Gerçek şu ki; bir toplum kendi özünde olanı değiştirmedikçe Allah da hallerini değiştirip bozmaz.” Yüce Allah bu âyet-i kerîmede bir toplum da -ya bizzat kendileri, ya kendileri için gözetlemek durumunda olanlar, nezaret edenler, yahut herhangi bir sebep dolayısıyla kendilerinden sayılan bir kimse tarafından- bir değişiklik meydana getirilmedikçe o toplumun durumunu değiştirmeyeceğini haber vermektedir. Meselâ, Uhud günü okçuların kendi nefislerindekini değiştirmeleri sebebiyle yüce Allah bozguna uğrayanların (önceki) hallerini değiştirmişti. Buna benzer şeriatte görülebilen başka misaller de vardır. Buna göre âyet-i kerîme; herhangi bir kimse önce bir günah işlemedikçe ona hiçbir şekilde ceza gelmez anlamında değildir. Aksine başkalarının günahları dolayısıyla musibetler de gelebilir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): Salih kimseler aramızda varken helâk edilir miyiz? diye sorulunca, “Eğer fısk ve fücur artacak olursa evet” diye cevabını vermiştir. Buhârî, Fiten 4, 28, Menakıb 25, Enbiyâ 7; Müslim, Fiten 1, 2; Tirmizî, Fiten 21, 23; İbn Mâce, Fiten 9: Muvatta’. Kelam 22; Müsned VI,428-429.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Allah bir toplumun da kötülüğünü” helâk ve azabım

“diledi mi artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur.” Denildiğine göre yüce Allah, bir toplumun hastalık ve türlü rahatsızlıklar gibi bir takım bela ve musibetlere uğramalarını diliyecek olursa, onun belasını hiçbir kimse geri çeviremez.

Bir diğer açıklamaya göre yüce Allah, bir kavim hakkında kötülüğü dileyecek olursa, onların basiretlerini köreltir ve onlar da belâ ihtiva eden şeyi tercih eder ve onu işlerler. Böylelikle kendi ayaklarıyla helâklarına doğru yürürler. O kadar ki; onlardan birisi kendi eliyle, kendisini öldürmenin yollarını araştırır, kendi ayakları ile kendi kanını akıtmaya doğru yol alır hale gelir.

“Onların O’ndan başka bir vekilleri” bir sığınakları

“da olmaz.” es-Süddî’nin yaptığı açıklamanın anlamı budur. Bir diğer açıklamaya göre; Allah’ın azabına karşı onları koruyacak bir yardımcıları olmaz. Şair de der ki:

“Semada Rahmân’ın dışında hiçbir yardımcı yoktur.”

Dost ve yardımcı -vezin itibariyle- Kadir ve kadîr’e benzer.

Rad 10

Sizden sözü gizleyen ve onu açıkça söyleyen ve gece saklanan ve gündüz yürüyen eşittir.

Diyanet Vakfı
Sizden, sözü gizleyenle onu açığa vuran, geceleyin gizlenenle gündüzün yürüyen (onun ilminde) eşittir.

Kurtubi Tefsiri
İçinizden birisi İster sözünü gizlesin, ister onu açıklasın; gece gizlensin ve(ya) gündüzün yoluna gitsin, hepsi birdir.

“İçinizden birisi İster sözünü gizlesin, ister onu açıklasın” âyetindeki

“sözün gizlenmesi” kişinin kendi kendisine söylediği, içinden geçirdiği sözler demektir. Açığa vurulması ise kişinin başkasına söylediği sözler demektir.

Bu âyetle kastedilen de şudur: Şanı yüce Allah, İnsanın hayır ve şer türünden gizlediği herbir şeyi, tıpkı hayır ve şer türünden açığa vurduğu herbir şeyi bildiği gibi bildiğidir.

” İçinizden birisi” ifadesi ya:

“Birdir” kelimesinin sıfatıdır. İfadenin takdirî anlamı şöyle olur: İçinizden sözünü gizleyenin gizlemesi de, açığa vuranın açıklaması da birdir.

Bununla birlikte şu anlamda olmak üzere

“birdir” anlamındaki kelimeye taalluku da mümkündür: İçinizden bu şekilde davranan ile öbür türlü davranan arasında fark yoktur, bîrdir.

Yine ifadenin takdirinin şu anlamda olması da mümkündür: İçinizden sözünü gizleyenin gizlemesi de, aranızdan sözünü açıklayanın açıklaması da aynı şeydir. Şöyle de olabilir: Aranızdan sözünü gizli söyleyen de, onu açığa vuran da eşittir. Bu da “ikisi de adalet sahibidir” anlamında; Zeyd’de adildir, Amr da demeye benzer.

“Birdir” kelimesinin birbirine eşittir anlamında olduğundan ayrıca hazfedilmiş bir muzaf takdirine ihtiyacı yoktur, da denilmiştir.

“Gece gizlensin ve(ya) gündüzün yoluna gitsin.” Yani yüce Allah’ın bilgisinde gizli de, açık ta, yollarda açıkça görünen de, karanlıklarda saklanan da birdir. el-Ahfeş ve Kutrub derler ki:

“Geceleyin gizlenen” açıkça görünen anlamındadır.

Nitekim onu açığa çıkardım, anlamındaki: ifadesi de buradan gelmektedir. ise o şeyi çıkardım, anlamına gelir. Nitekim kefen soyucusuna “el-muhtefi” denilmesi de buradan gelmektedir. Şair İmruu’l-Kays da şöyle demiştir:

“Onların (saklandıkları) tünellerinden ortaya çıkmaları

Sanki akşam vakti gürültülü yağan yağmurdan çıkışları gibidir.”

Gizlenen, gizlenip saklanan yani bir dehlize giren” demektir.

Nitekim yırtıcı hayvanın inine girdiğini anlatmak üzere kullanılan, ifadesi de buradan gelmektedir.

İbn Abbâs der ki: “Gizlenen” bir şeylerin arkasına saklanan ve görünmez hale gelen, “yoluna giden” ise açıkta olup görünen demektir. Mücahid der ki: İşlediği masiyetleri “gizleyen” demektir; “Yoluna giden” ise bu masiyetleri açıkça işleyen demektir. ın, giden anlamında olduğu da söylenmiştir.

el-Kisaî der ki: ” Gitti, gider, gitmek” demektir. Şair de şöyle demektedir:

“Bütün herkes erkek develerinin fazla ileri gitmelerini engellerken,

Biz ise erkek devemizin bağını çözdük, işte o serbestçe gitmektedir.”

Ebû Recâ der ki: “Giden” yeryüzünde geçip giden anlamındadır. Şair de şöyle demektedir:

“Şüphesiz ki ben gittim, sen ise gitmiyordun.”

el-Kutebî der ki: “Gündüzün yoluna giden” ifadesi ihtiyaçlarını görmek için hızlıca giden demek olup, Arapların; “Su akıp gitti” ifadelerinden alınmıştır. el-Esmaî der ki: ” Yolunu serbest bırak, gitsin” anlamındadır.

Rad 9

Görülmeyeni ve görüleni bilendir. Büyük ve yücedir.

Diyanet Vakfı
O, görüleni de görülmeyeni de bilir; çok büyüktür, yücedir.

Kurtubi Tefsiri
O görünmeyeni de, görüneni de bilendir. O, çok büyüktür, yüceler yücesidir.

Derim ki: Bu âyet-i kerîme ile şanı yüce Allah;

“O görülmeyeni de, görüneni de bilendir” âyeti ile kendi zatını övmektedir. Yani O, insanların ve mahlukatın görmediklerini de, gördüklerini de bilendir.

“Gayb” gaib (görünmeyen) anlamında mastardır. Şehâdet (görünen) ise, şahit (görünen) anlamında bir mastardır. Şanı yüce Allah, bununla gayb bilgisinin yalnız kendisine ait olduğunu, insanlara gizli bulunan bâtını kendisinin ihata ettiğini belirterek, bu hususa dikkat çekmektedir. Bu konuda herhangi bir kimsenin kendisine ortak olmasının söz konusu olmadığını belirtmektedir.

Bir takım emare ve alâmetleri delil kabul eden tıp bilginleri ise görmedikleri hususlara dair kat’î kanaat belirtecek olurlarsa, bu bir küfürdür. Şayet bu bir deneydir diyecek olurlarsa, o zaman yaptıklarıyla başbaşa bırakılır ve onların bu durumu (görünmeyeni bilmekle) övülene olumsuz bir gölge düşürmez. Çünkü adetin bozulması mümkündür, ilmin değişikliğe uğraması ise mümkün değildir.

“O çok büyüktür” ki herşey O’ndan aşağıdadır.

“Yüceler yücesidir.” Müşriklerin söylediklerinden çok yücedir. Kudret ve kahrı ile her şeyin üstündedir. Bu iki isme dair açıklamaları “Şerhu’l-Esmâi’l-Hüsnâ”da yeterince yapmış bulunuyoruz. Yüce Allah’a hamdolsun.

Rad 8

Allah, her dişinin ne taşıdığını, rahimlerin neyi eksilttiğini ve neyi artırdığını bilir. Ve her şey O’nun katında bir ölçü iledir.

Diyanet Vakfı
Her dişinin neye gebe kalacağını, rahimlerin neyi eksik, neyi ziyade edeceğini Allah bilir. Onun katında her şey ölçü iledir.

Kurtubi Tefsiri
Allah, her dişinin neye hamile kalacağını, rahimlerin neyi eksilteceğini, neyi artıracağını bilir. O’nun katında herşey bir ölçü İledir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız;

1- Rahîmlerin Eksiltip Artırmaları:

Yüce Allah’ın:

“Allah her dişinin neye hamile kalacağını… bilir” âyeti, erkek olsun, dişi olsun, güzel olsun, çirkin olsun, salih olsun, olmasın neye hamile kaldılarsa onları bilir, demektir.

En’âm Sûresi’nde (6/59. âyet, 1. başlık ve devamında) Gaybın bilgisinin yalnızca Allah’a ait olduğuna ve bu konuda Allah’ın ortağının bulunmadığına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Yine orada Buhârî’de yer alan İbn Ömer’den gelen şu hadisi de zikretmiştik: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Gaybın anahtarları beş tanedir…” ve bunlar arasında: “Rahîmlerin neyi eksilttiğini de Allah’tan başka hiçbir kimse bilemez” ifadesi de yer almaktadır. Buhârî, İstiska 29, Tefsir 6. sûre 1; Müsned, II, 24, 52, 58, 122.

Yüce Allah’ın;

“Rahîmlerin neyi eksilteceğini, neyi artıracağını bilir” âyetinin te’vili hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Katâde der ki: Anlamı şudur: Dokuz aydan önce neyi düşürdüğünü ve dokuz aydan sonra neyi artıracağım bilir, demektir. İbn Abbâs da böyle demiştir.

Mücahid der ki: Kadın hamile iken ay hali olduğu takdirde bu, çocuğunda bir noksanlık demektir, eğer dokuz aydan fazla hamileliği devam ederse bu da eksilenin tamamlanması demektir. Yine Mücahid’den şöyle dediği nakledilmektedir: Eksiltmekten kasıt rahimlerin eksilttikleri kan demektir, artırmaktan kasıt ise onlardaki kan artışı demektir.

Bir diğer açıklamaya göre eksiltmek ve artırmak çocuğa raci’dir. Çocuğun bir parmağının veya başka bir uzvunun eksik gelmesi ve bir parmağının yahut başka bir uzvunun fazla gelmesi gibi.

Bir diğer açıklamaya göre eksiltmek, ay hali kanının kesilmesi demektir. “Artırmak” ise doğumdan sonra gelen lolıusalık kanına işarettir.

2- Hamile Kadının Ay Hali Olup Olmaması ile İlgili Görüşler:

Bu âyet-i kerîmede hamile kadının ay hali olacağına delil vardır. Malik’in ve iki görüşünden birisi de Şâfiî’nin kabul ettiği görüş budur. Atâ, en-Nehaî ve başkaları ise hamile kadın ay hali olmaz, demişlerdir. Ebû Hanîfe de bu görüştedir, delili de (yine) bu âyet-i kerîmedir.

İbn Abbâs ise bu âyet-i kerîmenin te’vili ile ilgili olarak şöyle demektedir: Hamile kadınlar da ay hali olur. İkrime ve Mücahid’den de böyle rivâyet edilmiştir. Aynı zamanda bu Hazret-i Âişe’nin de görüşüdür. Hazret-i Âişe hamile kadınlara gebeliklerinde ay hali olmaları halinde namazı bırakmaları doğrultusunda fetva verirdi. O sırada Ashab-ı Kiram da mevcuttu ve ashabdan hiçbir kimse onun bu görüşüne karşı çıkmamıştı. O bakımdan bu İcma gibidir. Bu açıklamayı İbnu’l-Kassar yapmıştır.

Yine İbnu’l-Kassar’ın naklettiğine göre; iki kişi bir çocuğun kendilerine ait olduğu hususunda anlaşmazlık gösterdiler. Ömer (radıyallahü anh)’ın huzurunda davalaştılar, Hazret-i Ömer de çocuğu (benzerliklerden hareket ederek, neseb tesbit eden) kıyafet uzmanlarına arzetti. Kıyafet uzmanları çocuğun her ikisine de ait olduklarını söylediler. Bu sefer Hazret-i Ömer elindeki kamçı ile ona vurmak istedi. Kureyşli bazı kadınlara durumu sorup: Bu çocuğun durumunun ne olduğuna bir bakınız, dedi. Onlar şu cevabı verdiler: Birinci koca bu kadın ile halvete girdi, sonra da onu bıraktı. Bu kadın hamile olduğu halde ay hali oldu, sonra da iddetinin bittiğini zannetti, İkinci koca da bu kadın ile gerdeğe girince, çocuk ikincisinin suyu ile gelişti. Bunun üzerine Hazret-i Ömer: Allahu Ekber! diyerek (hayretini izhar etti) ve çocuğun birinci adama ait olduğunu söyledi. Hamile kadının ay hali olmayacağını söylemediği gibi, Ashab-ı Kiram’dan herhangi bir kimse de böyle bir görüş belirtmemiştir. Bu da bu hususta icma olduğunun delilidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Muhalif kanaati benimseyenler de şöylece görüşlerine delil gösterirler; Hamile eğer ay hali olsaydı ve kadının gördüğü kan ay hali olarak kabul edilseydi, cariyenin istibrâsının bir defa ay hali olması şeklindeki hükmün sahih olmaması gerekirdi. Oysa bu hükümde icmâ’ vardır.

İmâm Mâlik’ten de “Muhammed’in Kitabı”nda hamileyken görülen kanın ay hali olmamasını gerektiren bir görüş de rivâyet edilmiştir.

3- Hamilelik Süresi:

Bu âyet-i kerîmede hamilenin bazen yükünü dokuz aydan daha erken, bazen de daha fazla bir süre sonra bırakacağına delil vardır. İlim adamları da hamileliğin asgari süresinin altı ay olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Yine onların görüşlerine göre Abdu’l-Melik b. Mervan altı aylıkken doğmuştur.

4- Hamilelik Süresindeki Ay Hesabı:

Sözü geçen altı ay, şeriatçe muteber diğer aylarda olduğu gibi, hilal ile sabit olan aylardır. Bundan dolayı mezheb(imiz) de Malik’in bazı arkadaşlarından -zannederim İbn Haris’in kitabında- şu rivâyet kaydedilmektedir: Şayet altı aydan üç gün eksik olduğu anlaşılırsa, çocuğun kaldığı bu eksik süre, ayların eksik ve fazla çekmelerinin bir sonucu kabul edilir. Bunu İbn Atiyye nakletmektedir.

5- Azami Hamilelik Süresi:

İlim adamları azami hamilelik süresi hususunda farklı görüşlere sahiptir. İbn Cüreyc, Hazret-i Sa’d’ın kızı Cemile’den, o Âişe’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Hamilelik süresi yün eğirmekte kullanılan kirmenin gölgesinin yer değiştireceği kadar bir süre dahi iki yıldan fazla olamaz. Bunu Darakutnî nakletmektedir. Darakutnî, III, 322

Ubeyd b. Sa’d’ın kızkardeşi, Sa’d kızı Cemile dedi ki: Hamileliğin azami süresi üç yıldır. el-Leys b. Sa’d’dan da böyle nakledilmiştir. Şâfiî’den ise dört yıl diye nakledilmiştir. Malik’ten bu hususta gelen İki rivâyetten birisi de böyledir. Ancak ondan meşhur olan rivâyet beş yıl olduğudur. Yine ondan on yılı aşacak olsa dahi, azami bir sınırının olmadığı rivâyeti vardır. Bu da ondan gelen üçüncü bir rivâyettir.

ez-Zührî’den altı ve yedi (yıl) rivâyeti gelmiştir. Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Ashab-ı Kiram’dan hamileliği yedi yıla kadar uzatanlar vardır. Şâfiî ise bunun azami süresi dört yıldır, demektedir. Kûfeliler ise sadece iki yıldır, derler ve daha fazla bir süre kabul etmezler. Muhammed b. Abdu’l-Hakem der ki: Hamilelik bir senedir, daha fazlası olmaz. Davud (ez-Zahirî.) der ki: Süresi dokuz aydır. Ona göre bu süreden daha fazla bir süre hamile kalınmaz.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Bu meselenin içtihaddan başka ve kadınların hamilelik ile ilgili bilinen durumlarına havale edilmesinden başka bir dayanağı yoktur. Başarı Allah’tandır.

Dârakutnî, el-Velid b. Müslim’den şöyle dediğini rivâyet eder: Ben Malik b. Enes’e dedim ki: Bana Âişe’den nakledildiğine göre o şöyle demiştir: Kadının hamile kalma süresi İki yıldan fazla bir kirmenin gölgesKnin değişmesi) bir süre kadar dahi artmaz. Bunun üzerine: Subhanallah dedi, böyle bir şeyi kim söyler? İşte bizim komşumuz Muhammed b. Aclân’ın karısı dört yılda hamile kalır ve doğumunu yapar. O doğru sözlü bir kadındır, kocası da doğru sözlü birisidir. Oniki yıl zarfında üç batın gebe kalmıştır. Herbir batında gebeliği dört yıldır. Dârakutnî, III, 322.

Ayrıca hunu el-Mübârek’den İbn Mücâhid de naklederek der ki: Bizde meşhurdur, Muhammed b. Aclân’ın hanımı dört yıllık bir sürede gebe kalır ve doğumunu yapardı. O bakımdan ona “fil’e hamile kalan kadın” ismi verilirdi.

Yine şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bir gün Malik b. Dinar oturmakta iken bir adam ona gelerek şöyle dedi: Ey Ebû Yahya! Dört yıldan beri hamile bulunan ve artık çok büyük bir sıkıntı içerisinde olan bir kadına dua et. Bunun üzerine Malik kızdı, mushafi kapattı ve şöyle dedi: Bunlar bizim peygamber olduğumuzu mu zannediyorlar? Sonra da Kur’ân okumaya devam etti, arkasından dua ettikten sonra şöyle dedi: Allah’ım şayet bu kadının karnında bir afet var ise onu derhal karnından çıkart. Eğer karnındaki dişi ise sen onun yerine ona oğlan ver. Sen dilediğini siler, dilediğini tesbit edersin. Kitabın anası da senin yanındadır. Malik te dua ederken ellerini kaldırdı, etrafındakiler de ellerini kaldırıp dua etti. Daha sonra haberci bu istekte bulunan adama gelerek: Koş hanımına yetiş, dedi. Adam gitti, Malik ellerini indi rmemişti ki adam mescidin kapısında boynu üzerinde dört yaşında siyah saçlı bir oğlanla çıka geldi. Dişleri çıkmış ve göbek bağı kesilmemişti,

Yine rivâyete göre bir adam Ömer b. el-Hattâb’a gelerek şöyle demiş: Ey Mü’minlerin Emiri! İki yıl süreyle evimde değildim. Geldiğimde hanımımın hamile olduğunu gördüm. Hazret-i Ömer bu kadını recm etmek hususunda çevresindekilerle istişare etti. Muaz b. Cebel şöyle dedi: Ey Mü’minlerin Emiri! Eğer senin bu kadının aleyhine bir yolun varsa da karnındaki yavruya karşı senin lehine bir yol yoktur. O bakımdan bu kadına doğum yapıncaya kadar ilişme. Hazret-i Ömer o kadına ilişmedi. Nihayet dişleri çıkmış bir oğlan doğurdu. Adam çocuğun kendisine benzediğini görünce; Kabe’nin Rabbine yemin ederim, benim oğlumdur, dedi. Bu sefer Hazret-i Ömer şöyle dedi: Kadınlar Muaz gibisini doğurmaktan acizdir. Muaz olmasaydı, Ömer helâk olup gitmişti.

Yine ed-Dahhâk der ki: Annem beni iki yıl hamilelikten sonra doğurdu. Beni doğurduğunda dişim çıkmıştı.

Yine Malik’ten nakledildiğine göre o, annesinin karnında iki yıl kalmıştır. Üç yıl kaldığı da söylenmiştir. Yine denildiğine göre Muhammed b. Aclân annesinin karnında üç yıl kalmış ve annesi ona hamileyken vefat etmiş, annesinin karnında oldukça şiddetli hareket etçiği görülünce karnı yarılarak çıkartıldığında dişlerinin çıkmış olduğu görülmüş.

Hammâd b. Seleme der ki: Herim b. Hayyan’a, “Herim (çok yaşlı)” denilmesinin sebebi annesinin karnında dört yıl kalmış olmasıdır.

el-Ğaznevî’nin de naklettiğine göre, ed-Dahhâk annesinin karnında iki yıl süreyle kaldıktan sonra doğmuş ve doğduğunda dişleri çıkmış olduğundan ona Dahhâk (çok gülen) ismi verilmiştir.

Abbâd b. el-Avvâm der ki: Bizim komşumuz olan bir kadın dört yıl hamilelikten sonra saçları omuzlarına kadar uzamış bir oğlan doğurdu. Yanından uçan bir kuşa da “kış” diye söylemişti.

6- Ay Hali, Lohusalık Ve Hamilelik Süreleri:

İbn Huveyzimendâd der ki: Ay halinin, lohusalığın en az ve azami süreleri ile hamileliğin asgari ve azami süreleri hep içtihad yoluyla tesbit edilmiştir. Çünkü bu gibi şeylerin bilgisini yüce Allah insanlara bildirmemiştir. O bakımdan bunlar hakkında herhangi bir hüküm verilirken ancak bizim için zahir olan kadarıyla ve kadınlarda nadir veya mutad olarak görünen kadarıyla hüküm verilir. Biz bir kadının dört veya beş yıl süreyle hamile kaldığını tesbit edersek, buna dayanarak hüküm veririz. Lohusalık ve ay hali ile ilgili olarak, istikrar bulmuş bir durum ile karşı karşıya bulunmadığımızdan, kadınlarda nadiren görülen hususları nazar-ı itibara aldık.

7- Tabiatçıların Bu Husustaki Kanaatleri:

İbnu’l-Arabî der ki: Mâlikîlerden mütesâhil (ilmî delillere itibar etmekte gereken titizliği göstermeyen, gevşek davranan) bazı kimseler, hamileliğin azami süresinin dokuz ay olduğunu nakletmektedir. Ancak böyle bir şeyi (Maliki değil de) ancak Hâlikı (helake mensub olan) kişi söyler. Bunlar rahimde hamileliği yönetenlerin yedi gezegen olduğu İddiasında bulunan tabiatçılardır. Bunlara göre bu gezegenlerin herbirisi anne karnında çocuğu birer ay alır, dördüncü ay da güneşe aittir. İşte çocuk bundan dolayı hareket eder ve kıpırdanmaya başlar. Yedi gezegen arasında yedi ay dolaşması tamamlandıktan sonra sekizinci ayda Zuhal (Satürn) gezegenine avdet eder. Zuhal gezegeni de soğukluğuyla onun yetişmesini sağlar. Keşke bunlarla tartışabilsem yahut onlara karşı çarpışabilsem. Ne diye devre tamamlandıktan sonra yine Zühal’e geri dönüyor da başkasına dönmüyor? Bu konuda bilgiyi Allah mı size bildirdi? Yoksa Allah’a İftira mı ediyorsunuz? Eğer iki gezegenden birisine dönmesi mümkün ise, niçin bu hamileliği düzenleme işi üç veya dört gezegene avdet etmiyor yahut onların hepsine İkişer ya da üçer defa dönmüyor? Bu gizli hususlar hakkında batıl zanlara dayanarak tahakküm niye?

8- Herşeyin Miktarını Tesbit Ve Tayin Eden, Herşeyi Bilen Yüce Allah’tır:

“O’nun katında herşey bir ölçü iledir.” Yani eksiklik olsun, fazlalık olsun herşeyin ölçüsünü tesbit etmiştir.

“Bir ölçü iledir” âyeti şöyle de açıklanmaktadır: Çocuğun annesinin karnından çıkışının ölçüsü ve annesinin karnında çıkacağı vakte kadar geçireceği sürenin miktarı hep bellidir.

Katâde ise, rızık ve ecel ile ilgilidir, der.

“Miktar (ölçü)” ise miktar anlamındadır. Âyetin genel ifadesi ise bütün bu hususları kapsamaktadır. Şanı yüce Allah en iyi bilendir.

Rad 7

Ve inkâr edenler derler ki: “Ona Rabbinden bir ayet indirilmeli değil miydi?” Sen sadece bir uyarıcısın. Ve her kavim için bir yol gösteren vardır.

Diyanet Vakfı
Kafirler diyorlar ki: Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya! (Halbuki) sen ancak bir uyarıcısın ve her toplumun bir rehberi vardır.

Kurtubi Tefsiri
O küfre sapanlar: “Ona Rabbinden bir âyet indirilmeli değil miydi?” derler. Sen ancak bir uyarıcısın. Esasen herbir topluluğun bir yol göstericisi olmuştur.

“O küfre sapanlar, ona Rabbinden bir âyet indirilmeli değil miydi? derler.” Yani onlar bir takım mucizelerin gösterilmesini istediklerinde yüce Allah da peygamberine -Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun-:

“Sen ancak bir uyarıcısın” yani bildirip, haber verensin

“esasen herbir topluluğun bir yol göstericisi olmuştur;” onları Allah’a davet eden bir peygamberi olmuştur, diye buyurdu.

Yol gösterici (el-Hâdî)nin Allah olduğu da söylenmiştir. Yani sana düşen uyarıp korkutmaktır. Kendilerini hidayete iletmeyi dilediği herbir kavmi hidayete ileten de Allah’tır.

Rad 6

Ve senden kötülüğü, iyilikten önce çabuklaştırmanı isterler. Halbuki onlardan önce nice ibretler gelip geçmiştir. Ve şüphesiz Rabbin, insanlara zulümleri karşısında mağfiret sahibidir. Ve şüphesiz Rabbin, azabı çetin olandır.

Diyanet Vakfı
(Müşrikler) senden iyilikten önce kötülüğü çabucak istiyorlar. Halbuki onlardan önce ibret alınacak nice azap örnekleri gelip geçmiştir. Doğrusu insanlar kötülük ettikleri halde Rabbin onlar için mağfiret sahibidir. (Bununla beraber) Rabbinin azabı da çok şiddetlidir.

Kurtubi Tefsiri
Bir de senden iyilikten önce çarçabuk kötülük getirmeni isterler. Halbuki onlardan önce nice örnekler gelip geçmiştir. Doğrusu Rabbin zulümlerine rağmen İnsanlara yine de mağfiret edendir ve şüphesiz Rabbin azâbı cidden çetin olandır.

“Bir de senden” aşırı inkârları ve yalanlamaları dolayısıyla

“iyilikten önce çarçabuk kötülük” azâbı

“getirmeni isterler.” Bunun, onların:

“Ey Allah! Eğer bü Senin katından hakkın kendisi ise durma, bizim üzerimize gökten taş yağdır” (el-Enfal, 8/32) sözlerine işaret olduğu da söylenmiştir.

Katâde der ki: Bunlar afiyetten önce cezayı İstediler. Şanı yüce Allah ise bu ümmetin cezasını Kıyâmet gününe kadar tehir etmeyi hükme bağlamıştır.

“İyilikten önce” âyeti kendisi sebebiyle imanın ve iyiliklerin umulduğu imandan önce, diye de açıklanmıştır.

“Nice örnekler” ilahi azâb ve cezalar… demektir. Tekili; şeklindedir. el-A’meş’ten onun bu kelimeyi,( akilli ) şeklinde “mim” hartini ötreli “se” harfini de sakin olarak okuduğu rivâyet edilmiştir, ki bu da; Müsle’nin çoğuludur. Bununla birlikte; şeklinde “mim” harfinin ötresinin ağırlığı dolayısıyla üstün ile değiştirilmesi de mümkündür. (Tekilinin sonundaki) “he” (yuvarlak te)nin yerine fetha getirilir de söylenmiştir.

el-A’meş’ten bu kelimeyi; şeklinde “mim” harfini üstün, “se” harfini sakin okuduğu da rivâyet edilmiştir. Bu da “müsle” kelimesinin çoğuludur. Daha sonra “mim” harfinin ötresini ağırlığı dolayısıyla hazfetmiştir. Bütün bu açıklamaları en-Nehhâs -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- zikretmektedir.

Ancak cemaatin kıraatine göre bu kelimenin tekili dır. Temimliler ise bu kelimenin hem “se” harfini, hem “mim” harfini ötreli okurlar. Onların bu kullanışlarına göre kelimenin tekili; şeklinde “mim” harfi ötreli, “se” harfi de sakindir.

“Yüksek köşk, oda(lar)” demektir. Bunun (müslenin) fiili ise; şeklinde gelir, mastarında ise “mim” üstün, “se” harfi de sakindir.

“Doğrusu Rabbin… mağfiret edendir.” Yani îman etmeleri halinde müşrikleri, tevbe etmeleri halinde günahkârları affedendir. İbn Abbâs der ki: Yüce Allah’ın Kitabındaki en umut verici âyet:

“Doğrusu Rabbin zulümlerine rağmen insanlara yine de mağfiret edendir” âyetidir.

“Ve” küfür üzere ısrar ettikleri takdirde,

“şüphesiz Rabbin azâbı cidden çetin olandır.”

Hammâd b. Seleme, Ali b. Zeyd’den, o Said b. el-Müseyyeb’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Yüce Allah’ın:

“Doğrusu Rabbin zulümlerine rağmen insanlara yine de mağfiret edendir ve şüphesiz Rabbin azâbı cidden çetin olandır” âyeti nazil olunca Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah’ın affetmesi, rahmeti ve bağışlaması olmasaydı, hiçbir kimse rahat bir hayat yaşayamazdı ve eğer O’nun cezası, tehdidi ve azâbı olmasaydı, herkes de hiçbir şey yapmaksızın dururdu,” Rivâyet, bu şekliyle görüldüğü gibi mürseldir. Bununla beraber, Süyûtî, ed-Durru’l-Mensur, IV, 607de İbn Cerir’in, İbn Abbâs’tan diye rivâyet ettiğini belirtmektedir.

Rad 5

Ve eğer şaşıracaksan, şaşılacak olan onların sözüdür: “Toprak olduğumuz zaman mı gerçekten yeni bir yaratılış içinde olacağız?” İşte onlar, Rablerine inanmayanlardır. Ve işte onların boyunlarında kelepçeler vardır. Ve işte onlar, ateşin halkıdır. Onlar orada kalıcıdırlar.

Diyanet Vakfı
(Resulüm! Kafirlerin seni yalanlamalarına) şaşıyorsan, asıl şaşılacak şey onların: «Biz toprak olduğumuz zaman yeniden mi yaratılacağız?» demeleridir. İşte onlar, Rablerini inkar edenlerdir; işte onlar (kıyamet gününde) boyunlarında tasmalar bulunanlardır. Ve onlar ateş ehlidir. Onlar, orada ebedi kalacaklardır!

Kurtubi Tefsiri
Eğer şaşıyorsan, asıl şaşılacak olan onların: “Acaba biz toprak olduktan sonra mı, biz mi yeniden yaratılacağız?” demeleridir. İşte Rabblerini İnkâr edenler bunlardır. Boyunlarında demir halkalar olacak olanlar da bunlardır. İşte cehennemlikler de bunlardır. Onlar orada ebediyyen kalacaklardır.

“Eğer şaşıyorsan, asıl şaşılacak olan onların… demeleridir.” Yani ey Muhammed! Sen onlar tarafından doğru sözlü ve güvenilir bir kimse olarak biliniyor iken sonradan seni yalanlamalarına hayret edip şaşırıyor isen şunu bil ki; onların Öldükten sonra dirilmeyi yalanlamaları, bundan daha çok hayret edilecek bir şeydir.

Şanı yüce Allah hayret edip şaşırmaz. O’nun hakkında öyle bir şey düşünülemez, çünkü hayret, sebepleri gizli ve saklı olan şeyler dolayısıyla nefisteki değişiklikler demektir. Bunu bu şekilde söz konusu etmesi, onların bu tutumlarına peygamberinin ve mü’minlerin hayret etmeleri içindir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Ey Muhammed! Eğer sen onların gökleri, yeri ve aynı yerden yetişen çeşitli mahsulleri yaratanın Ben olduğumu kabul etmelerine rağmen, öldükten sonra dirilişi ve tekrar yaratmayı inkâr edişlerine hayret ediyorsan, şunu bil ki; onların bu sözleri bütün mahlukatı hayrete düşüren, şaşırtıcı bir sözdür. Çünkü yeniden yaratmak ilkin yaratmak anlamındadır.

Âyeti kerîmenin yaratıcıyı inkâr edenler hakkında olduğu da söylenmiştir. Yani eğer sen değişip duran bir şeyin mutlaka bir değiştiricisi olması gerektiğine dair apaçık delillere rağmen, onların yaratıcıyı inkâr edişlerine hayret ediyorsan, bil ki, asıl hayret konusu onların bu inkâr edişleridir.

Âyet-i kerîmenin ifadeleri ve bu ifadelerin sıralanışı, birinci ve ikinci açıklamaya delil teşkil etmektedir. Çünkü yüce Allah onların:

“Acaba biz toprak olduktan sonra mı?” diriltileceğiz;

“biz mi yeniden yaratılacağız?” dediklerini nakletmektedir.

“Biz mi?” âyeti; ” Biz” şeklinde de okunmuştur. (Yani: Sonra mı biz yeniden yaratılacağız? demek olur.)

“Demir halkalar” kelimesi ın çoğuludur. Bu da, etin kendisiyle boyna bağlandığı bir halkadır. Yani Kıyâmet gününde onların boyunlarına böyle bir halka geçirilecektir. Yüce Allah’ın:

“O zaman boyunlarında tasmalar ve zincirler bulunacak… sonra ateşte yakılacaklar.” (el-Mu’min, 40/71-72) âyeti buna delildir.

Buradaki

“demir halkalar”in onların işleyegeldikleri kötü amelleri olduğu da söylenmiştir.

Rad 4

Ve yeryüzünde, birbirine bitişik parçalar, üzüm bağları, ekinler ve ikizli ve tek başına hurma ağaçları vardır. Hepsi bir su ile sulanır. Ama ürün verme yönünden bazısını bazısına üstün kılarız. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir kavim için ayetler vardır.

Diyanet Vakfı
Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar, üzüm bağları, ekinler, bir kökten ve çeşitli köklerden dallanmış hurma ağaçları vardır. Bunların hepsi bir su ile sulanır. (Böyle iken) yemişlerinde onların bir kısmını bir kısmına üstün kılarız. İşte bunlarda akıllarını kullanan bir toplum için ibretler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Yeryüzünde birbirine komşu bir çok parçalar, üzüm bağları, ekinler ve çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır ki; hepsi aynı su ile sulanır. Yine de onlardan bir kısmını lezzetlerinde, bir kısmından üstün kılıyoruz. Şüphesiz bunlarda da aklını kullananlar için âyetler vardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Yeryüzündeki Komşu Araziler:

Yüce Allah’ın:

“Yeryüzünde birbirine komşu bir çok kıtalar… vardır”

âyetinde bir hazf vardır ki anlamı: Yeryüzünde birbirine komşu olan ve olmayan bir çok arazi parçaları vardır. Nitekim yüce Allah’ın:

“Ve sizi sıcaktan koruyan elbiseler” (en-Nahl, 16/81) âyetinde de böyledir. Bunun da anlamı: … Ve soğuktan koruyan elbiseler… şeklindedir. İşitenin bilmesi dolayısıyla bu, hazfedilmiştir.

“Birbirine komşu yerler” şehirler ve bayındır yerler demektir. Komşu olmayan yerler ise çöller ve bayındır olmayan yerler anlamındadır.

2- Komşu Yerlerden Farklı Mahsuller:

Yüce Allah’ın:

“Birbirine komşu” âyeti birbirine yakın köyler, kasabalar demekrir. Bunların toprakları bir, suları birdir. Bu köy ve kasabalarda ekinler ve bahçeler vardır. Ancak bunların mahsulleri, meyveleri, hurmaları birbirinden Farklıdır. Kimisi tatlı, kimisi ekşi olmaktadır. Aynı ağacın, aynı dalında bile mahsul küçüklük, büyüklük, renk ve tadı itibariyle farklı olabilmektedir. İsterse ay ve güneş bunların hepsine aynı şekilde ışık saçsın.

Bu, şanı yüce Allah’ın vahdaniyetine ve samediyetinin azametine en açık bir delildir. O’nu tanıyamayıp yoldan sapanların yol göstericisidir.

Şanı yüce Allah:

“Hepsi aynı su ile sulanır” âyeti ile bütün bunların, ancak O’nun meşiet ve iradesi ile olduğuna, O’nun kudretiyle meydana geldiğine dikkat çekmektedir. İşte bu da bütün bunların tabiat kanunları sonucu meydana geldiğini söyleyenlerin görüşünün batıl olduğuna en açık bir delildir. Zira bu eğer su ve topraktan dolayı böyle olsaydı ve bütün bunları yapan tabiat olsaydı, hiçbir şekilde böyle bir farklılık meydana gelmezdi.

Şöyle de denilmiştir: Bu âyetle getirilen delilin açıklaması şöyledir: Bu âyette toprak parçaları arasındaki farklılıklar dile getirilmektedir. Kimi toprak iyi ve güzeldir, kimisi kıraçtır. Halbuki bu iki toprak da birbirine yakın ve komşudur. Bu da aynı şekilde yüce Allah’ın kudretinin kemaline delil olan hususlar arasındadır. Şanı yüce Allah, zalim ve inkarcıların söylediklerinden alabildiğine ulu, yüce ve büyüktür.

3- İnkarcıların İddiaları:

İnkarcı kâfirler -Allah’ın İaneti üzerlerine olsun- herbir olayın yaratıcının yaratması ile değil de kendiliğinden meydana geldiğini kabul etmişler ve ağaçlardan çıkan meyvelerde bunun böyle olduğunu iddia etmişlerdir. Halbuki bunların sonradan yaratılmış olduğunu kabul etmekle birlikte, bunları yaratanı inkâr etmektedirler. Ayrıca arazı da kabul etmeyip, İnkâr ederler.

Bir başka kesim de mahsullerin yaratıcı olmaksızın meydana geldiklerini kabul eder, ancak arazı meydana getiren birisinin olduğunu kabul etmişlerdir. Meydana gelen bir şeyin (hadisin) mutlaka bir meydana getiricisi (nıuhdisi) gerektiğinin delili ise; bir şey belli bir zamanda meydana gelirken, onun cinsinden olan bir başka şey, bir başka zamanda meydana gelmektedir. Eğer o şeyin kendine ait zamanda meydana gelmesi, o zamanın kendisine tahsis edilmesinden dolayı ise, o takdirde onun cinsinden olan herbir şeyin de onunla aynı zamanda meydana gelmesi gerekirdi.

Şayet meydana geldiği zamanın özellikle tahsisi söz konusu değifse, belli ve özel bir zamanda onun meydana gelmesi, ancak o özel zamanı ona tahsis eden bir kimsenin varlığından dolayı olabilir. Şayet bu tahsisi yapan zatın tahsisi söz konusu olmasaydı, meydana gelen o olayın tahsis edilen o zamandan Önce veya sonra olması arasında herhangi bir fark da bulunmazdı… Bu hususa dair yeterli ve geniş açıklamalar Kelâm İlmi bahislerindedir.

4- Bağlar Ve Ekinler:

“Üzüm bağları” âyetindeki; “Bağlar” kelimesini el-Hasen “te” harfini esreli olarak; “Orada üzüm bağları yaratandır” takdiri ile okumuştur. O takdirde bu, yüce Allah’ın “orada sabit dağlar… varedendir” âyetine atfedilmiş olur. Bununla birlikte -üçüncü âyet-i kerîmedeki-: “Hepsi” kelimesine atf ile cer olması da mümkündür ve ifadenin takdiri: “Meyvelerin hepsinden ve … üzüm bağlarından,..” anlamında olur. Diğerleri ref ile; şeklinde okumuşlardır. Bu da: Ve aralarında… bağları vardır” takdirinde olur.

“Ekinler ve çatallı ve çatalsız hurmalıklar…” âyetini İbn Kesîr, Ebû Amr ve Hafs “bağlar” anlamındaki kelimeye atf ile merfu olarak, yani şu takdire göre okumuşlardır: “Yeryüzünde ekinler ve hurmalıklar da vardır.” Diğerleri ise; Üzüm bağları, kelimesine atf-ı nesak ile esreli okumuşlardır. Bu durumda ekinler de, hurmalıklar da “bağlar ve bahçeler” kabilinden olur. Bununla birlikte -az önce geçtiği üzere üçüncü âyet-i kerîmedeki-; “Hepsi” kelimesine daha önce; ” Ve… bağlar” kelimesinde geçtiği üzere atf ile okunması da mümkündür.

Mücahid, es-Sülemî ve diğerleri “sad” harfini ötreli olarak; ” Çatallı” şeklinde okumuşlardır, diğerleri ise “sad” harfini esreli okumuşlardır. İki ayrı söyleyiştir. Bu iki şekliyle de bu kelimenin çoğuludur. Bu da aynı gövdede birleşen bir ya da iki hurma ağacı demektir. Bundan da baş kısımları dallanır ve böylelikle hurma ağacı olur.

Bunun bir benzeri de; kelimesi olup bunun tekili; ” Taze hurma salkımı” lâfzıdır.

Ebû İshak, el-Bera’dan şöyle dediğini rivâyet eder: “Çatallı hurmalık” tabiri bir arada bulunan demektir. “Çatalsız hurmalık” ise birbirinden ayrı hurmalıklar demektir. en-Nehhâs derki: Bu sözlükte de böyledir. Eğer bir tek hurma ağacının içinde (kökünden) bir başka hurma ağacı veya ağaçları çıkıyorsa buna “çatallı” denilir. “Misli ve benzeri” demektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: “Kişinin amcası babası gîbidir” Müslim, Zekât 11; Ebû Dâvûd, Zekât 22; Tirmizî, Menâkıb 28; Müsned, I, 94, II, 322, IV, 165. âyeti da buradan gelmektedir. Bu kelimenin tesniye ile çoğulu arasında da fark yoktur, i’rabında da fark yoktur. Eğer çoğul olursa “nun”u i’rab edilir, tesniye olursa “nun”u esreli gelir. Şair der ki:

“İlim ve bilim (tahammülkârhk, cahillikleri bağışlamak) iki şeref hasletidir,

Kişi için; güzelliktirler, ikisi bir arada olduğunda.

Bunlar birbirinin mislidir, ikisinin de güzelliğinin tamamlanması,

Ancak bunun da, berikinin de bir arada olmasına bağlıdır.”

5- Aynı Sudan Sulanan Farklı Lezzette Yiyecekler:

“Hepsi aynı sn ile sulanır.” Âdemoğulları gibi, onların kimisi salihtir, kimisi kötüdür. Babaları ise birdir. Bu açıklamayı en-Nehhâs ve Buhârî yapmıştır. Buhârî, Tefsir 13. sûre

Âsım ve İbn Âmir; şeklinde “ya” ile yani bütün bunlar aynı su ile sulanır anlamında okumuştur. Diğerleri ise; ” Bağlar” kelimesi dolayısıyla “te” ile okumuşlardır. Ebû Hatim ve Ebû Ubeyde de bu okuyuşu tercih etmişlerdir. Ebû Amr da der ki; “Te” ile okumak -Yüce Allah’ın:

“Onlardan bir kısmını lezzetlerinde, bir kısmından üstün kılıyoruz” âyeti dolayısıyla “te” ile okumak daha güzeldir. Çünkü burada görüldüğü gibi;

“Onlardan bir kısmı” derken müennes zamir kullanmış, diye müzekker zamir kullanmamıştır.

Hamza, el-Kisaî ve diğerleri ise;

“Üstün kılar” anlamında ve daha önce geçen: “Her işi yerli yerince düzenler, uzun uzadiya açıklar… O

Çürüyor.” fiillerine uygun olarak “ya” ile okumuşlardır. Diğerleri İse “Biz üstün kılıyoruz” anlamında “nun” ile okumuşlardır.

Cabir b. Abdullah rivâyetle der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ı, Ali (radıyallahü anh)a şöyle derken dinledim: “İnsanlar değişik ağaçlardandır. Ben ve sen ise aynı ağaçtan yaratıldık.” Bu kadarıyla, ancak Hazret-i Ali’ye değil de, hazır olanlara hitap olarak: Taberanî, el-Evsat, V, 89. el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IX, 100’de hadisi kaydettikten sonra; “senedinde hem tanımadığım hem hakkında ihtilaf edilmiş raviler vardır’ kaydını düşmüştür. Daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)

“Yeryüzünde birbirine komşu bir çok kıtalar…” âyetini

“hepsi aynı su ile sulanır” âyetine kadar okudu.

“lezzetler” meyveler(in tatları lezzetleri) demektir. İbn Abbâs der ki–Tatlı, ekşi, kimisi Fârisî (kaliteli) hurmadır, kimisi de bayağı ve adi hurmadır.

Ebû Hüreyre’den merfu olarak rivâyet edilen bir hadise göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah’ın:

“Yine de onlardan bir kısmını lezzetlerinde, bir kısmından üstün kılıyoruz” âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir; “Kimisi Fârisî türüdür, kimisi bayağıdır, kimisi tatil, kimisi de ekşidir.” Tirmizî, Tefsir 13. sûre 2, “hasen-garip bir hadistir” kaydıyla Bunu da es-Sa’lebî nakletmektedir.

el-Hasen der ki: Bu âyet-i kerîmeden maksat misal vermektir. Şanı yüce Allah bunu Âdemoğullarına misal göstertmektedir. Onlar asılları itibariyle birdirler, fakat hayır, şer, îman ve küfür bakımından aynı sudan sulanmış mahsullerin çeşitliliği gibi farklı farklıdırlar. Şairin şu mısraları da bu kabildendir:

“İnsanlar da yetişen bitkiler gibidirler, bitkiler de çeşit çeşittir,

Kimisi sandal ağacıdır, kimisi kâfur, kimisi de sorgun (ban) ağacıdır,

Kimi ağaçtan da ömür boyu katran sızar.”

“Şüphesiz bunlarda da aklını kullananlar için âyetler”, yüce Allah’ın âyetlerini anlayıp kavrayacak kalbe sahip olan kimseler için

“alâmetler “vardır.”

Rad 3

Ve O, yeri yaydı. Ve onda sabit dağlar ve ırmaklar kıldı. Ve her meyveden orada iki eş yaptı. Geceyi gündüzle örter. Şüphesiz ki bunda düşünen bir kavim için ayetler vardır.

Diyanet Vakfı
Yeri döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar yaratan ve orada bütün meyvelerden çifter çifter yaratan Odur. Geceyi de gündüzün üzerine O örtüyor. Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Yeri uzatıp döşeyen, orada sabit dağlar ve ırmaklar var eden O’dur ve O, meyvelerin hepsinden yine kendilerinin içinde ikişer ikişer yaratandır. Geceyi, gündüze O bürüyor. Muhakkak bunlarda iyi düşünenler için âyetler vardır.

Yüce Allah göklerdeki âyetleri (belgeleri) beyan ettikten sonra

“yeri uzatıp döşeyen… O’dur” âyeti ile yeryüzündeki âyetleri beyan etmektedir. Yani yeri enine, boyuna yayıp döşeyen O’dur.

“Orada sabit dağlar… var eden” âyetindeki; ” Sabit..ler” kelimesinin tekili (v.b )dir. Çünkü yeryüzü dağlar vasıtası ile sebat bulmaktadır. da sebat bulmak anlamındadır. Antere der ki:

“Ben bunu kesinlikle bilerek (nefsimi) buna sabrettirdim, o da sebat bulmaktadır.

Korkağın canı (kaçacak yer bulmak için) bakınıp durduğunda.”

Şair Cemil de der ki:

“Temellerini sapasağlam yerleştiren hakkı için yemin ederim, seviyorum onu,

Öyle bir sevgiyle ki, alametleri ortaya çıktığında o (sevgi) gizlenir.”

İbn Abbâs ve Atâ derler ki: Yeryüzünde var edilen ilk dağ, Ebû Kubeys dağıdır.

Dünyanın Küreselliği ve Dönmesi:

Bu âyet-i kerîme yeryüzünün küre gibi olduğunu iddia edenlerin kanaatleri ile yeryüzünün kapılarının yukarıdan aşağıya doğru üzerine düştüğünü İddia edenlerin kanaatlerini reddetmektedir. İbnu’r-Râvendî’nin iddiasına göre yer aşağı doğru yuvarlanır gibi olmakla birlikte; yerin altında yukarı doğru yükselen rüzgarı andıran, yukarı doğru çıkan bir cisim de vardır. O bakımdan yukardan aşağı düşen ile aşağıdan yukarı doğru çıkan hacim ve güç itibariyle mutedil hale gelerek birbirleriyle uyum sağlamaktadırlar.

Başkaları ise; yerin birisi yukardan aşağı doğru düşen, diğeri ise aşağıdan yukarı doğru çıkan iki cisimden meydana geldiğini iddia etmişlerdir. Böylelikle bu İki cisim arasında denge kurulmaktadır. İşte yeryüzünün durmasının sebebi budur. Müslümanların ve Kitap ehlinin kabul eniği görüş, yeryüzünün durduğu, sakin olduğu ve uzanıp döşenmiş olduğudur. Yeryüzünün hareketinin adeten meydana gelen zelzeleler ile ortaya çıktığı şeklindedir. Burada merhum müfessirimiz, kendi döneminde dile getirilen bir takım görüşleri ele alıp bunları kendisine göre eleştirilere tabi tutmaktadır. Ancak şunu da belirtelim ki; müslümanlara bu hususta nispet ettiği görüşün, müslümanlarca benimsenen tek görüş olmadığı da bilinen bir husustur.

“Ve ırmaklar” yeryüzü üzerinde akan ve yaratıklar için pek çok faydalar taşıyan sular

“var eden O’dur ve O; meyvelerin hepsinden yine kendilerinin içinde ikişer ikişer yaratandır.” Burada

“ikişer”den kasıt iki çeşit sınıf demektir. el-Ferrâ’ der ki: Burada

“ikişer ikişer”den kasıt erkek ve dişidir. Ancak bu açıklama nassın hilafınadır. Bir diğer görüşe göre

“ikişer ikişer”den kasıt iki çeşit demektir. Tatlı-ekşi, yaş-kuru, siyah-beyaz, küçük-büyük gibi.

“Muhakkak bunlarda İyi düşünenler için âyetler” delil olacak belgeler ve alametler

“vardır.”

Rad 2

Allah, gökleri, gördüğünüz bir direk olmaksızın yükseltti. Sonra Arş üzerine istiva etti. Güneşi ve ayı boyun eğdirdi. Her biri belirli bir süreye kadar akar. Emri düzenler, ayetleri açıklar. Belki Rabbinize kavuşmaya kesin olarak inanırsınız.

Diyanet Vakfı
Görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükselten, sonra Arşa istiva eden, güneşi ve ayı emrine boyun eğdiren Allahtır. (Bunların) her biri muayyen bir vakte kadar akıp gitmektedir. O, Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanmanız için her işi düzenleyip ayetleri açıklamaktadır.

Kurtubi Tefsiri
Allah, O’dur ki gökleri gördüğünüz şekilde direksiz yükseltmiştir. Sonra Arş üzerinde istiva etmiştir. Güneşe de, aya da emrine boyun eğdirmiştir. Herbiri belirli bir süreye kadar akıp gider. Her işi yerli yerince düzenler, âyetleri uzun uzadıya açıklar. Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız diye.

“Allah, O’dur ki gökleri gördüğünüz şekilde direksiz yükseltmiştir…” âyeti ile yüce Allah, bu Kur’ân’ın hak olduğunu beyan ettikten sonra onu indirenin de kudretinin kemal derecesinde olduğunu beyan etmektedir. O halde siz O’nun kudretinin kemalini tanıyabilmek için, O’nun yarattıklarına ibretle bakınız. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Beyit, sıfatlar arasına “vav’ getirilmesine şahit olduğundan, tercümede de buna dikkat edilmiştir. Buhârî, Enbiyâ 19, Tefsir 12. sûre 6, Ayrıca bk. Tefsir 2. sûre, 38.

“Gördüğünüz şekilde direksiz” anlamındaki âyet ile ilgili iki görüş vardır. Birincisine göre; bu gökler sizin de onu gördüğünüz şekilde direksiz olarak yükseltilmiştir. Bu açıklamayı Katâde, İyas b. Muaviye ve başkaları yapmıştır. İkinci görüşe göre ise; bu göklerin direkleri olmakla birlikte, biz bu direkleri göremiyoruz.

İbn Abbâs der ki: Bu göklerin Kaf dağı üzerinde direkleri vardır. Bu görüşe binaen şöyle demek de mümkündür: Direklerden kasıt gökleri ve yeri kendisiyle tuttuğu kudretidir ve biz O’nun kudretini göremeyiz. Bu açıklamayı da ez-Zeccâc nakletmiştir. Yine İbn Abbâs, bu direk mü’minin tevhididir demektedir. Göğe kâfirin küfründen dolayı parçalanmaya yüz tutması üzerine direkler konulmuştur. Bu açıklamayı da el-Gaznevî nakletmektedir. Direkler, kelimesi; ın çoğuludur. Şair Nâbiğa der ki:

“(Ve Allah Hazret-i Süleyman’a şöyle de demişti:) Ve cinleri emrine müsahhar kıl, çünkü

Ben onlara izin verdim; Tedmür’ü oldukça enli, ince taşlarla ve direklerle bina etmelerine,”

“Sonra Arş üzerinde istiva etmiştir.” Buna dair açıklamalar daha önceden (el-A’raf, 7/54. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Güneşe de, aya da emrine boyun eğdirmiştir.” Yani yarattıklarının faydalarına ve kullarının maslahatına olmak üzere her ikisine de boyun eğdirmiştir. Esasen herbir yaratığa yaratıcının emrine boyun eğdirilmiştir.

“Herbiri belirli bir süreye kadar akıp gider.” Sözü geçen

“belirli süre” dünyanın yok olması ve Kıyâmetin kopması vaktidir. Orada güneş tortop edilecek, ay söndürülecek, yıldızlar karartılacak ve gezegenler darmadağın olacak,

İbn Abbâs der ki: Yüce Allah burada “belirli bir süre” ile bunların ulaştıkları ve aşmaları söz konusu olmayan derece ve menzillerini kastetmektedir. “Belirli bir süre”nin ayın yörüngesini bir ayda, güneşin de yörüngesini bir senede dolaşması anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Her İşi yerli yerince düzenler.” Yani dilediği şekilde onu yapar.

“Âyetleri uzun uzadıya açıklar.” Bu şu demektir; Bütün bunları yapmaya kadir olan öldükten sonra tekrar diriltmeye de kadir olandır. İşte bundan dolayı:

“Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız diye” diye buyurmaktadır.

Rad 1

Elif Lâm Mîm Râ. Bunlar Kitabın ayetleridir. Ve sana, Rabbinden indirilen, haktır. Fakat insanların çoğu iman etmez.

Diyanet Vakfı
Elif. Lam. Mim. Ra. Bunlar, Kitabın ayetleridir. Sana Rabbinden indirilen haktır, fakat insanların çoğu inanmazlar.

Kurtubi Tefsiri
Elif, Lâm, Mîm, Râ. Bunlar Kitabın âyetleridir. Sana Rabbinden indirilen haktır. Fakat insanların çoğu İnanmazlar.

Yüce Allah’ın:

“Elif, Lâm, Mîm, Râ. Bunlar Kitabın âyetleridir” âyetine dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Sana Rabbinden İndirilen” yani bu Kur’ân

“haktır.” Müşriklerin: Sen bunu kendiliğinden uydurmaktasın, dedikleri gibi değildir. O halde bu Kitaba sımsskı sarıl ve ondaki hükümler gereğince amel et. Mukâtil der ki: Bu âyet-i kerîme müşrikler; Muhammed Kur’ân’ı kendiliğinden uydurmaktadır, demeleri üzerine inmiştir.

“…en” ” Âyetler” üzerine atf ile ref mahallinde veya mübtedâ olarak merfu’dur.

“Haktır” de onun haberidir. Bununla birlikte ism-i mevsulun şu takdirde cer mahallinde olması mümkündür: ” Sana indirilenin âyetleri…” Buna göre “haktır” kelimesinin merfu olması ise mübteda takdiri iledir. Bu da; “İşte hakkın kendisi odur” şeklindedir. Yüce Allah’ın (el-Bakara, 2/146-147) âyetinin:

” Onlar bilip, durdukları halde… (bunun) hak olduğunu” şeklindeki okuyuşuna benzemektedir.

el-Ferrâ’ der ki: ” …en” başına “vav” harfi gelmiş olsa dahi “Kitab”ın sıfatı olarak cer mahallinde de kabul edilebilir. Şöyle denilmesi gibidir: “Bu mektub bize Ebû Hafs el-Faruk’dan gelmiştir.” (Burada el-Faruk kelimesinin başına “vav” gelmiş olmakla birlikte Ebû Hafs’ın sıfatıdır). Şairin şu beyiti de bu kabildendir:.

“O efendi himmet ve gayretler sahibi ve Savaşın kızıştığı

Yerlerde ordunun arslanı olan o hükümdara.”

Bununla “efendi, himmet ve gayretler sahibi, ordunun arslanı hükümdara” demek istemektedir.

“Fakat insanların çoğu inanmazlar.”

Yusuf 111

Andolsun, onların kıssalarında ibret vardır akıl sahipleri için. Bu, uydurulmuş bir söz değildir; ancak tasdiktir önündekinin ve açıklamadır her şeyin ve hidayet ve rahmettir iman eden bir kavim için.

Diyanet Vakfı
Andolsun onların (geçmiş peygamberler ve ümmetlerinin) kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kuran) uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat o, kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi açıklayan (bir kitaptır); iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidayettir.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki onların kıssalarında olgun akıl sahipleri için bir ibret vardır. O uydurulan bir söz değildir. Fakat kendisinden önce olanları doğrulayıcı, gerekli herşeyin açıklayıcısı, îman edecek bir topluluk için de hidayet ve rahmettir.

“Yemin olsun ki onların kıssalarında” yani Yûsuf, kardeşleri ve babasının kıssasında yahut geçmiş ümmetlerin kıssalarında

“bir ibret” düşünülecek öğüt alınıp hatırlanacak bir husus

“vardır.” Muhammed b. İshak, ez-Zührî’den, o Muhammed b. İbrahim b. el-Haris et-Teymî’den naklen der ki: Hazret-i Ya’kub yüzkırkyedi yıl yaşadı. Kardeşi Iys da onunla birlikte aynı günde vefat etti ve ikisi de aynı kabir konuldu. İşte yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki onların kıssalarında olgun akıl sahipleri için bir İbret vardır” âyetinden itibaren sonuna kadarki bölümde kastedilen budur.

“O uydurulan bir söz değildir.” Yani Kur’ân-ı Kerîm uydurulan bir söz değildir, yaiıut bu kıssa uydurulan bir söz değildir.

“Fakat kendisinden önce olanları doğrulayıcı” yani kendisinden önce indirilmiş bulunan Tevrat, İncil ve yüce Allah’ın sair kitaplarını doğrulayıcıdır. Bu şeküdeki yorum, burada “söz”den kastın Kur’ân-ı Kerîm olduğunu söyleyenlerin yorumudur.

“Gerekli herşeyin açıklayıcısı” kulların gerek duyacakları helâl, haram, şeriatler ve ahkâm açıklayıcısı,

“îman edecek bir topluluk İçin de hidayet ve rahmettir.”

Yusuf 110

Nihayet ümitsizliğe düştüler elçiler ve zannettiler ki gerçekten yalanlandılar; geldi onlara yardımımız. Kurtarıldı dilediğimiz. Ve geri çevrilemez azabımız suçlu kavimden.

Diyanet Vakfı
Nihayet peygamberler ümitlerini yitirip de kendilerinin yalana çıkarıldıklarını sandıkları sırada onlara yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. (Fakat) suçlular topluluğundan azabımız asla geri çevrilmez.

Kurtubi Tefsiri
Nihayet o peygamberler ümitlerini kesip de (kâfirler de) yalan söylediklerinin ortaya çıktığını sandıkları bir sırada onlara yardımımız gelmiş de, dilediğimiz kurtuluşa erdirilmişti. Ama kâfirler güruhundan azabımız asla geri çevirilemez.

“Nihayet o peygamberler… ümitlerini kesip de…” âyetindeki;

“ümit kesti” kelimesinin kıraati ve anlamı ile ilgili açıklamalar daha önceden (12/80. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“(Kâfirler de) yalan söylediklerinin ortaya çıktığını sandıkları bir sırada” âyetinde yer aldığı bu âyet-i kerîmede peygamberlerin tenzihi ve onlara yakışmayan şeylerden masumiyetleri söz konusudur. Bu oldukça büyük ve son derece önemli bir husustur. İnsanın ayağı kaymasın ve bunun sonucunda cehennemin ortasına düşmesin diye bu konu üzerinde durmak gerekmektedir. Âyetin anlamı şöyledir: Ey Muhammed! Biz senden önce ancak erkek bir takım kimseleri peygamber olarak göndermiştik. Sonra da onların ümmetlerini “o peygamberler… ümitlerini kesinceye kadar” yani kavimlerinin îman edeceklerinden yana ümitlerini kesinceye ve “Kendilerinin yalanlandıklarını kesinlikle bilinceye kadar” (şeklinde zel harfi şeddeli olarak) yani kavimlerinin kendilerini yalanladıklarına kesin olarak inanıncaya kadar, o peygamberlerin ümmetlerini azap ile cezalandırmadık.

Anlamın şu şekilde olduğu da söylenmiştir: Peygamberler kavimlerinden kendilerine îman etmiş kimselerin kendilerini yalanladıklarını sandılar. Peygamberler kendi kavimlerinin değil de kendilerine îman eden kimselerin, kendilerini yalanladıklarını sandılar. Bu da kendilerine uyanların kalplerine şüphe gireceğinden korktular, demektir. Buna göre; ” Sandılar” ifadesi bu açıklamaya göre asıl anlamında kullanılmış demektir. İbn Abbâs, İbn Mes’ûd, Ebû Abdu’r-Rahmân es-Sülemî, Ebû Ca’fer b. el-Ka’kâ, el-Hasen, Katâde, Ebû Recâ el-Utaridî, Âsım, Hamza, el-Kisaî, Yahya b. Vessâb, el-A’meş ve Halef şeddesiz olarak; diye okumuşlardır. Yani peygamberlerin kavimleri, peygamberlerin kendilerine haber verdikleri azâb konusunda yalan söylediklerini, doğru söylemediklerini sandılar.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Ümmetler peygamberlerin vaadolundukları ilahi yardım konusunda yalan söylediklerini zannettiler. İbn Abbâs’tan gelen bir rivâyette de; peygamberler, Allah’ın kendilerine vaadettiğini gerçekleştirmeyeceğini sandılar, diye açıklamıştır. Bu rivâyetin sahih olmadığı da söylenmiştir. Çünkü peygamberler hakkında böyle bir şey düşünülemez. Esasen böyle bir zanna sahip olan kimsenin ilâhî yardıma hakkı da olmaz. Diğer taraftan nasıl olur da; “onlara yardımımız gelmiş de…” denilebilir?

el-Kuşeyrî Ebû Nasr der ki: Eğer bu rivâyet sahih olarak sabit ise; maksadın peygamberlerin içlerinden bunu gerçekten inanmaları söz konusu olmaksızın geçiverdiği ihtimali uzak değildir, Hadîs-i şerîfte de şöyle dediği kaydedilmiştir: “Yüce Allah ümmetime içinden geçirdiklerini dil ile onu söylemedikçe yahut gereğince amel etmedikçe- bağışlamıştır.” Buhârî, Eyman 15, Talâk 11; Müslim, Îman 201, 202; Ebû Dâvud, Talâk 15; Tirmizî, Talâk 8; İbn Mâce, Talâk 14; Müsned, II, 255, 393, 425. 474, 481, 491.

Şöyle de denilebilir: Bunu zannedecek noktaya geldiler. Bu da: Eve yaklaştın, anlamında eve ulaştın demeye benzer.

es-Sa’lebî ve en-Nehhâs, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Bunlar da insandılar, belâ ve musibetlerin uzayıp gitmesinden dolayı zaafa düştüler, unuttular ve kendilerine verilen sözün gerçekleştirilmeyeceğîni sandılar. Daha sonra da yüce Allah’ın:

“Hatta peygamber kendisine îman edenlerle birlikte Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? derlerdi.” (el-Bakara, 2/214) âyetini okudu.

Tirmizî el-Hakîm der ki: Bize göre açıklaması şöyledir: Peygamberler Allah’ın yardım vaadinden sonra korkuyorlardı. Bu, Allah’ın vaadinin gerçekleşmeyeceğinden ötürü değildi. Aksine nefislerin, bu şartı ve Allah’ın kendilerine vermiş olduğu sözü bozacak türden bir vebal işlemiş olacakları kanaatinden ötürüydü. O bakımdan aradan geçen süre kendilerine göre uzun gelmeye başladığında bu yönüyle ümitsizliğe kapıldılar ve bir takımzanlaradüştüler. el-Mehdevî de, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Peygamberler insanların karşı karşıya kalabilecekleri şekliyle kendilerine verilen sözün yerine getirilmeyeceğini zannettiler. Buna da Hazret-i İbrahim’in:

“Rabbim ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster?” (el-Bakara, 2/260) âyetini delil göstermiştir. Bk. Buhârî, Tefsir 2. süre 38.

Birinci kıraat (yalanlandılar anlamındaki “zel” harfinin şeddeli okunuşu) daha uygundur. Mücâhid ve Humeyd ise “kef” harfi üstün, “zel” harfişeddesizolarak; şeklinde ve şu anlamda okumuşlardır: Peygamberlerin kavimleri -aziz ve celil olan Allah’ın azâbı lütfedip te’hir ettiğini gördüklerinde- peygamberlerin yalan söylediklerini zannettiler.

Anlam şöyle de olabilir: Peygamberler kavimlerinin küfre sapmak suretiyle Allah’a yalan söylediklerini kesinlikle görünce; işte o zaman peygamberlere bizim yardımımız geldi.

Buhârî’deki rivâyete göre Urve, Hazret-i Âişe’ye yüce Allah’ın:

“Nihayet o peygamberler ümitlerini kesip de…” âyeti ile ilgli olarak burada; ” Onlara yalan söylendi” şeklinde mi; “Yalanlandılar” şeklinde mi? (okunacak) dedim. Âişe (radıyallahü anha): Yalanlandılar, (şeklinde okumalısın)” diye cevap verdi. Bu sefer ben şöyle sordum: Buna göre kavimlerinin kendilerini yalanladıklarına kesin kanaat getirdiler. Buna İse “sanmak” denilmez. O şöyle dedi: Hayır, yemin ederim ki onlar buna kesin olarak İnanmışlardı. Bu sefer ben ona: “Kendilerine yalan söylendiğini sandıklan…” diyecek oldum, o: Allah’a sığınırız dedi. Hiçbir zaman peygamberler Rabbleri hakkında böyle bir zanda bulunmamışlardır. Bu sefer: Peki bu âyet ne oluyor? deyince, şu cevabı verdi: Orada kastedilenler, Rabblerine îman eden ve peygamberleri tasdik eden, peygamberlere tabi olanlardır. Bunların karşılaştıkları belâ ve musibetler onlara uzun geldi, onlara gelen yardım da gecikti. Nihayet peygamberler kavimlerinden kendilerini yalanlayan kimselerden de ümit kestiler ve ayrıca peygamberler kendilerine tabi olanların, kendilerini yalanladıklarını sandıkları bir sırada bizim yardımsınız onlara geldi. Buhârî, Enbiyâ 19, Tefsir 12. sûre 6, Ayrıca bk. Tefsir 2. sûre, 38.

Yüce Allah’ın:

“Onlara yardımımız gelmiş” âyeti ile ilgili olarak iki görüş vardır. Birincisine göre peygamberlere Allah’ın yardımı geldi, şeklindedir ve bu açıklamayı Mücâhid yapmıştır. İkincisine göre ise; peygamberlerin kavimlerine Allah’ın azâbı geldi, anlamındadır. Bu açıklamayı da İbn Abbâs yapmıştır.

” O vakit dilediğimizi kurtarırız” (şeklindeki okuyuş), Peygamberler ve onlarla birlikte îman edenleri kurtarırız, diye açıklanmıştır. Bu âyeti’Âsım’ın; “Dilediğimiz kurtuluşa erdirilmişti” şeklinde tek bir “nun” ve “ya” harfi üstün olarak okuduğu rivâyet edilmiştir. “Kimse” anlamındaki edat da ref mahallinde, fiili de meçhul bir fiil olarak okuduğu rivâyet edilmiştir. Ebû Ubeyd bu kıraati tercih etmiştir. Çünkü Hazret-i Osman’ın Mushaf’ında böyledir. Sair beldelerin Mushaf’ları da tek “nun” iledir. Ancak İbn Muhaysın mazi bir fiil olarak; “Kurtulmuştu” diye okumuştur. Kimseler” ise fail olduğundan dolayı ref mahallindedir. Diğerlerin kıraatlerine göre ise mef’ûl olarak nasb mahallindedir.

“Ama kâfirler” şirk koşan kâfirler

“güruhundan azabımız asla geri çevirilemez.”

Yusuf 109

Ve göndermedik senden önce, yalnızca erkekler ki vahyettik onlara şehir halkından. Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki baksınlar kendilerinden öncekilerin sonu nasıl oldu? Ve elbette ahiret yurdu, daha hayırlıdır sakınanlar için. Aklınızı kullanmaz mısınız?

Diyanet Vakfı
Senden önce de, şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. (Kafirler) yeryüzünde hiç gezmediler mi ki, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler! Sakınanlar için ahiret yurdu elbette daha iyidir. Hala aklınızı kullanmıyor musunuz?

Kurtubi Tefsiri
Senden önce gönderdiklerimiz de kendilerine vahyettiğimiz şehirli erkeklerden başkaları değildi. Kendilerinden öncekilerin nasıl bir akıbete uğradıklarını görmeleri için hiç de yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı? Âhiret yurdu sakınanlar için elbette daha hayırlıdır. Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?

“Senden önce gönderdiklerimiz de kendilerine vahyettiğimiz şehirli ilerden başkaları değildi” âyeti;

“Ona bir melek indirilmeli değil miydi?” (el-En’âm, 6/8) diyenlerin görüşlerini reddetmektedir. Yani biz senden önce -aralarında kadın, cin ya da melek bulunmayan- erkeklere risalet ve peygamberlik vermişizdir. İşte bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den hadis olarak gelen şu rivâyeti(n hadis oluşunu) reddetmektedir: “Kadınlar arasında dört peygamber vardır. Havva, Âsiye, Mûsa’nın annesi ve Meryem” buna dair kısmen açıklamalar önceden Al-i İmrân Sûresi’nde (3/42. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Şehirlilerden” lâfzı, şehir halkından demektir. Bedevilerin çoğunlukla sert ve katı olduklarından dolayı yüce Allah çölde yaşayanlardan peygamber göndermemiştir. Diğer taraftan şehir ahalisi daha makul, daha tahammülkâr, daha faziletli ve daha bilgilidirler.

el-Hasen der ki: Yüce Allah ne çölde yaşayan bedevilerden, ne kadınlardan, ne de cinlerden hiçbir peygamber göndermiş değildir.

Katâde der ki:

“Şehirli erkeklerden” ifadesi büyük şehir ahalisinden, anlamındadır. Çünkü onlar daha bilgili ve daha tahammülkârdırlar.

İlim adamları derler ki: Rasûl’ün şartlarından birisi de erkek, İnsan evladı ve şehirde yaşayan birisi olmasıdır. “İnsan evladı” demelerinden kasıt ise yüce Allah’ın:

“İnsanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı” (el-Cin, 72/6) âyetine istinaden aksi iddia edilmesin diyedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

” … Nasıl bir akıbete uğradıklarını görmeleri için hiç de yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı?” Peygamberlerini yalanlayan ümmetlerin azâb ile yıkıldıkları yerleri görüp ibret almadılar mı?

“Âhiret yurdu… daha hayırlıdır” anlamındaki âyet, mübtedâ ve haberdir. el-Ferrâ’ ise buradaki “yurt”un âhiret ile aynı şey olduğunu ve lâfız farklı olduğundan dolayı bir şeyin bizzat kendisine izafe edildiğini iddia etmiştir. “Perşembe günü” ve; “Dün” tabirlerinde olduğu gibi. Şair de der ki:

“Şayet Abslılar diyarı senin aleyhine olmak üzere kıtlıkla karşı karşıya kalırsa,

Sen de zilleti kesin bir tanıyış ile tanırsın.”

Buradaki “kesin tanıyış” anlamındaki ifade; gibidir. el-Kisaî ise Arapların; ” Birinci namaz” ifadelerini el-Ahfeş ise; “Cami’ mescid” tabirlerini delil göstermiştir.

en-Nehhâs der ki: Bir şeyin kendisine izafe edilmesi imkansızdır. Çünkü bir şey ancak onun vasıtası ile bilinen bir şey olsun diye başkasına izafe edilebilir. O bakımdan daha güzel olan; “İlk namaz” denilmesidir. Bununla birlikte; diyenin bu ifadesi; “Farz ilk namazın vaktinde” anlamındadır. Buna “ilk” niteliğinin verilmesi ise namazın farz kılındığı esnada ilk kılınan namaz o olduğundan dolayıdır. Ancak birinci görüş daha kuvvetli görünmektedir. Bundan dolayı o namaza aynı zamanda “zuhr” (öğlen) namazı da denilmiştir. Âyetteki ifadenin takdiri şöyledir: “Âhiret halinin yurdu elbette daha hayırlıdır,” Basralıların görüşü budur. Bu yurttan kasıt cennettir. Yani orası takva sahipleri için daha hayırlıdır. Bununla birlikte bu âyet; şeklinde tarifli (belirtili) de okunmuştur.

Nafî, Âsım, Ya’kub ve başkaları ise; “Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?” şeklinde muhatab kipi olarak “te” ile okumuşlardır. Diğerleri ise (akıllanmayacaklar mı anlamında) “ya” ile okumuşlardır.

Yusuf 108

De ki: Bu, benim yolumdur. Davet ederim Allah’a, bir basiret üzere, ben ve bana uyan. Ve Allah’ı tesbih ederim. Ve ben müşriklerden değilim.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) De ki: «İşte bu, benim yolumdur. Ben Allaha çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz. Allahı (ortaklardan) tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim.»

Kurtubi Tefsiri
De ki: “İşte bu benim yolumdur. Ben Allah’a bir basiret üzere davet ediyorum; Ben de, bana uyanlar da, Allah’ı tenzih ederiz. Ben müşriklerden değilim.”

“De ki: İşte bu benim yolumdur” âyeti mübtedâ ve haberdir. Yani de ki ey Muhammed, bu benim yolum, sünnetim ve yöntemimdir. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır. er-Rabî’ der ki: Bu benim davetimdir. Mukâtil dinimdir, diye açıklamıştır. Anlam aynîdir. Yani benim üzerinde bulunduğum ve kendisine davet ettiğim yol cennete götürür.

“Bir basiret üzere” kesin kanaat ve hak üzere demektir. Filan kişi bu işi basiretle bilir (mustabsir) tabiri de buradan gelmektedir.

“Bende” te’kid içindir.

“Bana uyanlar da” önceki zamire atfedilmiştir.

“Allah’ı tenzih ederim.” Yani ey Muhammed,

“ve Allah’ı tenzih ederim” de, demektir.

“Ben” Allah’tan başka O’na eşler koşan

“müşriklerden değilim.”

Yusuf 107

Güvende mi oldular ki üzerlerine gelsin Allah’ın azabından bir örtücü yahut gelsin onlara kıyamet ansızın, onlar farkında değilken?

Diyanet Vakfı
Allah tarafından kuşatıcı bir felaket gelmesi veya farkında olmadan kıyametin ansızın kopması karşısında kendilerini emin mi gördüler?

Kurtubi Tefsiri
Onlar Allah’ın azabından bir kaplayıcının kendilerine gelip çatmasından veya onlar farkında olmadan kıyâmetin ansızın başlarına kopuvermesinden kendilerini emin mi gördüler?

“Onlar Allah’ın azabından bir kaplayıcının kendilerine gelip çatmasından…” İbn Abbâs der ki:

“Kaplayıcı”dan kasıt örtüp bürüyen demektir. Mücahid de onları kuşatacak, bürüyecek bir azâb demektir, der.

“O günde azâb onları hem üstlerinden, hem ayakları altında bürüyecek…” (el-Ankebut, 29/55) âyetinde de benzeri bir durumdan söz edilmektedir. Katâde ise başlarına gelecek bir musibet diye açıklamıştır. ed-Dahhâk da yıldırımlar ve kapılan çalan azaplarla şiddetli musibetler demektir, der.

“Veya onlar farkında olmadan kıyâmetin ansızın başlarına kopuvermesinden kendilerini emin mi gördüler?”

“Ansızın” kelimesi hal olarak nasbedilmistir. Aslında bu kelime mastardır. el-Müberred der ki: Araplardan nekreden sonra hal olarak bir kelimenin gelip kullanıldığı nakledilmiş bir şeydir. Onların; “Bir iş ansızın meydana geldi” şeklindeki sözleridir. en-Nehhâs der ki: Bu kelime umulmadık bir yerden gelen musibet demektir.

“Onlar farkında olmadan” anlamındaki ifade de te’kid içindir.

“Ansızın” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demiştir: Kıyâmetin koptuğunu belirtecek olan sayha, (çığlık) onlar çarşı pazarlarında ve yerlerinde bulundukları bir sırada kopacaktır. Nitekim ileride de gelecek olan yüce Allah’ın:

“Onlar birbirleri ile çekişirlerken kendilerini alacak bir tek çığlıktan başkasını gözlemiyorlar” (Yâsîn, 36/49) âyetinde olduğu gibi.

Yusuf 106

Ve çoğu inanmaz Allah’a, ancak ortak koşarak.

Diyanet Vakfı
İnsanların çoğu, ilahlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allaha ortak koşarak, Allahın dışında başkalarını da otorite kabul edip şirke bulaşarak Allaha iman ediyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Onların çoğu şirk koşmaksızın Allah’a îman etmezler.

“Onların çoğu şirk koşmaksızın Allah’a Îman etmezler.” Bu âyet-i kerîme yüce Allah’ın kendilerinin ve bütün herşeyin yaratıcısı olduğunu kabul eden ve bununla birlikte putlara ibadet eden bir topluluk hakkında inmiştir. Bu açıklamayı el-Hasen, Mücahid, Âmir, en-Nehaî ve müfessirlerin bir çoğu yapmıştır. İkrime de der ki: Bununla kastedilen yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki sen onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan, elbette: Allah diyeceklerdir.” (ez-Zuhruf, 43/87) âyetinde sözü edilenlerdir. Böyle demekle birlikte diğer taraftan yüce Allah’ı asıl sıfatlarından başkaları ile nitelendirir ve O’na ortaklar koşarlar.

Yine el-Hasen’den nakledildiğine göre bunlar hem şirk koşan yanlan, hem de îman eden yanları bulunan kitap ehli kimselerdir, Bir taraftan Allah’a îman etmekle birlikte Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ı da inkâr etmişlerdir, bunların îmanları sahih olamaz. Bunu İbnu’l-Enbarî nakletmektedir.

İbn Abbâs da der ki: Bu âyet-i kerîme Arap müşriklerinin şu şekildeki telbiyeleri hakkında nazil olmuştur; Buyur! Senin hiçbir ortağın yoktur, ancak kendisi de senin olan kendisine de, malik olduğu şeylere de malik olduğun bir tek ortağın vardır, diye telbiye getiriyorlardı.

Yine İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre bununla kastedilenler hristiyanlardır. Ondan nakledilen bir başka rivâyete göre bunlar müşebbihedir. İcrhalî olarak îman etmekle birlikte, tafsili olarak şirk koşmuşlardır.

Ayet-i kerîmenin münafıklar hakkında indiği de söylenmiştir. Buna göre anlam şöyle olur: “Onların çoğu” kalbiyle kâfir olup “şirk koşmaksızın” diliyle “Allah’a îman etmezler.” Bu açıklamayı da el-Maverdî yine el-Hasen’den nakletmiştîr.

Atâ der ki: Bu, dua ile ilgilidir. Çünkü kâfirler bolluk ve rahatlık zamanlarında Rabblerini unuturlar. Onlara belâ ve musibet gelip çattığında ise yalnız O’na ihlasla dua ederler. Bunu açıklayan:

“Her taraftan da şiddetli dalgalar onlara hücum etmeye başlayıp kendilerinin çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları bir sırada…” (Yûnus, 10/22);

“İnsana bir sıkıntı gelip çattığında yanı üzereyken… Bize dua eder.” (Yûnus, 10/12) âyetinde sözü edilen hallerdir. Bir başka âyet-i kerîmede de şöyle buyurulmaktadır:

“… Eğer ona kötülük isabet ederse, bu sefer de uzun uzadıya dua eder.” (Fussilet, 41/51)

Bir diğer açıklamaya göre âyet-i kerîmenin anlamı şöyledir: Onlar yüce Allah’a bu helâk edici musibetten kendilerini kurtarması için dua ederler. Onları kurtardığı vakit onlardan herhangi birisi: Filan kişi olmasaydı, biz kurtulamazdık. Köpek olmasaydı, hırsız evimize girerdi ve buna benzer sözler söyleyerek Allah’ın nimetini filan kişiye nisbet ederler. Allah’ın koruyup himaye etmesini de köpeğe nisbet ederler.

Derim ki; Müslümanların avamından pek çoğu bu duruma da, bundan önce söz edilen duruma da düşmektedir. Lâ havle ve lâ kuvvete İllâ billahi’l-aliyyi’l-azîm.

Yine denildiğine göre bu âyet-i kerîme ed-Duhan (Duman) kıssası hakkında inmiştir. Şöyle ki Mekkelileri kıtlık yıllarında duman sarınca:

“Rabbimiz! Bizden bu azâbı kaldır. Çünkü biz îman edeceğiz” (ed-Duhan, 44/12) demişlerdi. İşte onların îmanları da budur. Şirk koşmaları ise azâbın kaldırılmasından sonra küfre geri dönmeleridir. Bunu açıklayan da yüce Allah’ın:

“Biz o azâbı az bir zaman açıp kaldıracağız. Fakat şüphesiz siz yine geri dönenlersiniz” (ed-Duhan, 44/15) âyetidir. Geri dönmek ise ancak bir şeye başladıktan sonra mümkün olur. Buna göre yüce Allah’ın:

“Şirk koşmaksızın” âyeti onlar şirke geri dönmeksizin… takdirinde olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yusuf 105

Nice ayet vardır göklerde ve yerde, üzerinden geçerler ve onlar onlardan yüz çevirirler.

Diyanet Vakfı
Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler.

Kurtubi Tefsiri
Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki onlar, bunlardan yüz Çevirerek üzerlerinden geçer, giderler.

“Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki” âyetindeki;

“Nice” kelimesiyle ilgili olarak el-Halil ve Sîbeveyh şu açıklamayı yapmışlardır: Bu başına benzetme edatı olan “kef’ın da getirildiği ve onunla birlikte mebni bir edat haline gelmişdir. Bu durumda ifadede;

“Nice” anlamı ortaya çıkmaktadır, Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/146. âyetin tefsirinde) buna dair yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Gökler ve yer”deki âyetlere dair açıklamalar da el-Bakara Sûresi’nde (2/164. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Buradaki

“âyetler”in geçmiş ümmetlerin ilâhî cezalarının etkileri anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani bunlar, bu kalan izler ve eserler üzerinde gereği gibi düşünüp ibret almaktan yana gaflet içerisindedirler.

İkrime ile Amr b. Fâid; “Yer” kelimesini mübtedâ olarak merfu okumuş, haberini de, “Üzerinden geçerler” diye kabul etmiştir. Buna göre anlam şöyle olur: Göklerde nice âyetler vardır. Yerin (âyetleri) üzerinden ise yüz çevirerek geçerler. es-Süddî ise bir fiil takdiri ile; şeklinde nasb ile okumuştur. Buna göre de anlam şöyle olur: Göklerde nice âyetler vardır. Yeri de (yarattı.) Onun üzerinde yüz çevirerek geeçer,giderler. Bu iki kıraate göre de vakıf; ” Gökler” kelimesi üzerinde yapılır. İbn Mes’ûd ise;

“Üzerinden yürür geçerler” diye okumuştur.

Yusuf 104

Ve istemiyorsun onlardan bunun karşılığında bir ücret. Bu, sadece bir öğüttür âlemler için.

Diyanet Vakfı
Halbuki sen bunun için (peygamberlik görevini ifa için) onlardan bir ücret istemiyorsun. Kuran, alemler için ancak bir öğüttür.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki sen buna karşı onlardan hiçbir ücret de istemiyorsun. O, âlemlere ancak bir öğüttür.

“Halbuki sen buna karşı onlardan hiçbir ücret de istemiyorsun” âyetindeki; sıladır. Yani sen onlardan herhangi bir mükâfat istememektesin.

“O” yani Kur’ân-ı Kerîm ve vahiy

“âlemlere ancak bir öğüttür.” Bir öğüt ve hatırlatmadır, başka bir şey değildir.

Yusuf 103

Ve insanların çoğu, sen istesen bile, inanacak değildir.

Diyanet Vakfı
Sen ne kadar üstüne düşsen de insanların çoğu iman edecek değillerdir.

Kurtubi Tefsiri
Sen ne kadar hırs göstersen de İnsanların çoğu îman etmezler.

“Sen ne kadar hırs göstersen de insanların çoğu îman etmezler.” Hazret-i Peygamber Araplar kendisine bu kıssaya dair soru sorup o da bunu kendilerine bildirdiğinde îman edeceklerini sanmıştı. Ancak îman etmediler. İşte bu âyet-i kerîme Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e teselli olmak üzere İndi. Yani sen hidayet bulmasını dilediğin kimseyi hidayete ulaştıramazsın.

“Hırs gösterdi, gösterir” şeklinde kullanılan fiil; ” Vurdu, vurur” gibi kullanılır (aynı babtandır). Pek kuvvetli olmayan bir söyleyişe göre de; şeklinde; gibi de kullanılır. Hırs ise herhangi bir şeyi ihtiyarı ile (şiddetle) taleb etmek, istemek demektir.

Yusuf 102

Bu, gayb haberlerindendir; vahyediyoruz sana. Sen değildin onların yanında topladıkları zaman işlerini ve onlar tuzak kuruyorlardı.

Diyanet Vakfı
İşte bu (Yusuf kıssası) gayb haberlerindendir. Onu sana vahyediyoruz. Onlar hile yaparak işlerine karar verdikleri zaman sen onların yanında değildin (ki bunları bilesin).

Kurtubi Tefsiri
İşte bu sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar hile yaparak işlerini kararlaştırdıkları zaman sen yanlarında değildin.

“İşte bu sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir” âyetindeki

“işte bu gayb haberlerindendir” anlamındaki bölüm, mübtedâ ve haber

“sana vahyettiğimiz” anlamındaki bölüm de İkinci haberdir.

ez-Zeccâc der ki: Bununla birlikte; ” İşte bu”nun; anlamında buna karşılık, ise onun haberi de olabilir. Gayb haberlerinden olan bu hususları Biz sana vahyediyoruz, demek olur. Bununla da şu kastedilmektedir: Ey Muhammed! Yûsuf’un durumuna dair sana anlattıklarımız gaybın haberlerindendir.

“Sana vahyettiğimiz” bunu sana vahyetmek suretiyle sana “bunları” öğretiyoruz, demektir.

“Yoksa onlar” Hazret-i Yûsuf’u kuyuya atmak hususunda

“hile yaparak” bu maksatla da

“islerini kararlaştırdıkları zaman sen yanlarında” Yûsufun kardeşleriyle birlikte

“değildin.”

Buradaki

“hile yaparak” ifadesinin, Hazret-i Ya’kub’un yanına kana bulanmış gömlek ile geldiklerinde… anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani sen bu hallerin hiçbirisine şahit olmamıştın. Ancak bunları sana Allah bildirdi.

Yusuf 101

Rabbim! Andolsun verdin bana mülkten ve öğrettin bana rüyaların yorumundan. Gökleri ve yeri yaratansın. Sen benim velimsin dünyada ve ahirette. Vefat ettir beni Müslüman olarak ve kat beni salihlere.

Diyanet Vakfı
«Ey Rabbim! Mülkten bana (nasibimi) verdin ve bana (rüyada görülen) olayların yorumunu da öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da ahirette de benim sahibimsin. Beni müslüman olarak öldür ve beni salihler arasına kat!»

Kurtubi Tefsiri
“Rabbim! Sen bana mülk verdin ve bana sözlerin tevilinden öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da âhirette de benim velimsln. Benim canımı müslüman olarak al ve beni salihlere kat!”

Yüce Allah’ın:

“Rabbim! Sen bana mülk verdin ve bana sözlerin tevilinden öğrettin” âyeti ile ilgili olarak Katâde der ki: Yûsuf (aleyhisselâm) dışında peygamber olsun, olmasın hiçbir kimse ölümü temenni etmiş değildir. Hazret-i Yûsufun üzerindeki nimetler kemal derecesine ulaşıp da dağınıklıkları bir araya getirilip toplanınca aziz ve celil Rabbi ile kavuşmaya özlem duydu.

Bir diğer açıklamaya göre Hazret-i Yûsuf ölümü temenni etmiş değildir. Sadece müslüman olarak vefat etmeyi temenni etmiştir, yani ecelim geldiği vakit müslüman olarak canımı al, demek istemiştir. Cumhûr’un kabul ettiği görüş de budur.

Sehl b. Abdullah et-Tüsterî der ki: Ancak üç türlü kimse ölümü temenni eder: Ölümden sonrasını bilmeyen bir kimse, yüce Allah’ın hakkındaki takdirlerinden kaçmak isteyen bir kimse yahut yüce Allah’a kavuşmayı seven ve bu kavuşmayı özleyen kimse.

Sahih hadiste Enes (radıyallahü anh)dan şöyle dediği sabit olmuştur: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizden herhangi bir kimse başına inen bir musibetten dolayı asla ölümü temenni etmesin. Eğer mutlaka Ölümü temenni edecekse, o vakit: “Allah’ım, hayat benim için hayırlı olduğu sürece beni yaşat, eğer ölüm benim için daha hayırlı ise o takdirde de canımı al!” desin.” Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Merdâ 19, Deavât 30; Müslim, Zikr 10, Ebû Dâvud, Cenâiz 9; Nesâî, Cenâiz 1; İbn Mâce, Zühd 31; Müsned, III, 101, 104, 171, 195, 208, 247, 281.

Yine Müslim’de, Ebû Hüreyre’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizden herhangi bir kimse ölüm kendisine gelmeden önce ölümü temenni etmesin ve gelsin diye dua etmesin. Çünkü sizden herhangi bir kişi öldü mü ameli artık kesilir, mü’min olan kimsenin ömrü ise hayırdan başka bir şeyini arttırmaz.” Müslim, Zikr 13; Müsned, II, 350; yakın ifadelerle aynı anlamda: Nesâî, Cenaiz 1; Dârimi, Rikaak 45; Müsned, II, 263, 309, 316, 514

Bu husus böylece sabit olduğuna göre, Hazret-i Yûsuf ölümü ve dünyadan gitmeyi temenni etti ve amelinin de kesilmesini istedi, nasıl denilebilir? Böyle bir şey söylemek uzak bir ihtimaldir. Ancak; böyle bir temennide bulunmak onun şeriatında câiz idi, denilebilir

Bununla birlikte fitnelerin ortaya çıkıp galib ve baskın gelmeleri esnasında dinin kaybedilmesi korkusu dolayısıyla “et-Tezkire” adlı kitabımızda da açıkladığımız gibi- ölümün temenni edilmesi caizdir.

Hazret-i Yûsuf’un duası olarak nakledilen

“bana mülk verdin” anlamındaki âyette-, teb’îz (yani mülkten bir parçayı ifade etmek içindir. Aynı şekilde “ve bana sözlerin te’vilinden öğrettin” âyetindeki; da teb’îz içindir. Çünkü Mısır’ın mülkü bütün mülkü ifade etmiyordu, Sözlerin ve rüyaların te’vili ve yorumlanması bilgisi de bütün bilgileri ifade etmiyordu. Burada bu edatın cins için kullanıldığı da söylenmiştir. Yüce Allah’ın: ” halde pisliğin tâ kendisi olan putlardan uzak durun. ” (el-Hac, 22/30) âyetinde olduğu gibi. Bunun te’kid için getirildiği de söylenmiştir Rabbim Sen bana mülk de verdin, sözlerin te’vilini de öğrettin, demek olur.

“Ey gökleri ve yeri yaratan” âyeti nidanın sıfatı olarak (yaratan anlamındaki fâtır kelimesi) nasb ile gelmiştir ki, burada münâdâ

“Rabbim” kelimesidir ve bu da muzaf bir nidadır. İfadenin takdiri ise

“Ey Rabbim” şeklindedir.

“Ey gökleri…” âyetinin ikinci bir nida olması da mümkündür.

“el-Fâtır” yaratan demektir. Şanı yüce Allah bütün varlıkların fâtır’ı (yaratanı)dır. Yani önceden belirlenmiş bir örnek ve bir başka varlıktan yaratması, söz konusu olmaksızın kayıtsız ve şartsız olarak bütün varlıkları yaratan, başlatan, meydana getiren ve icad eden demektir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Göklerin ve yerin yaratıcısı O’dur.” (2/117. âyet, 1. başlıkta) âyetinde yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır. Ayrıca “el-Kitabu’l Esna fi Şerhi Esmai’llaki’l-Hüsnâ” adlı eserimizde daha da geniş açıklamalarda bulunduk.

“Dünyada da, âhirette de benim velimsin.” Yani dünyada olsun,âhiretteolsun benim yardımcım ve benim işlerimin gerçek sahibi Sen’sin.

“Benim canımı müslüman olarak al ve beni sahlere kat.” Bununla üç atası Hazret-i İbrahim, Hazret-i İshak ve Hazret-i Ya’kub’u kastetmektedir.

Şanı yüce Allah, Mısır’da onun canını tertemiz ve pak olarak aldı. Nü’de mermerden bir sanduka içerisinde defnedildi. Çünkü Hazret-i Yûsuf vefat ettiğinde herkes -ondan bereket umduklarından dolayı- kendi mahallesinde defnedilmesini istemişti. Bu maksatla bir araya gelip toplandılar, hatta birbirleriyle çarpışmak bile istediler. Bu sefer Mısır’da suyun ayrılma yerinde Nil’de defnetme görüşüne sahip oldular. Böylelikle su onun üzerinden geçecek sonra da bütün Mısır’a dağılmış olacaktı. Bu durumda da hepsi birbirine eşit olacaklardı. Bu görüşü benimseyip uyguladılar. Hazret-i Mûsa, İsrailoğulları ile birlikte çıktığında, onu da Nil’den çıkartarak tabutunu dörtyüz yıl sonra Beytu’l-Makdis’e nakletti. Orada,

“ve beni salihlere kat” duası dolayısıyla ataları ile birlikte onu da defnettiler.

Hazret-i Yûsuf vefat ettiğinde yüzyedi yaşında idi.

el-Hasen’den nakledildiğine göre; Hazret-i Yûsuf yedi yaşında iken kuyuya atıldı. Köleliği, hapiste kaldığı süre ve hükümdarlığı da seksen yıl sürdü. Daha sonra akrabaları ile bir araya geldi ve bundan sonra da yirmiüç yıl daha yaşadı. Çocukları îfrâim, Menşâ ve İbn Lehiâ’nın görüşüne göre- Hazret-i Eyyub’un hanımı olan Rahmet adında çocukları vardı.

ez-Zührî der ki: Hazret-i Yûsuf’un oğlu Efrâim’in Nün adında bir oğlu olmuştu. Nûn’un da Yûşa adında bir oğlu olmuştu. İşte Nün oğlu Yûşa budur ve Hazret-i Mûsa ile birlikteki delikanlı ve onun işlerini gören kişi oydu. Şanı yüce Allah Yûşa’a, Mûsa (aleyhisselâm) döneminde peygamberlik vermişti. Hazret-i Mûsa’dan sonra da peygamber idi. Eriha’yı fetheden ve orada bulunan zorbaları öldüren odur. Daha önce Mâide Sûresi’nde (5/26. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere güneşin batışı, isteği üzere durdurulmuş idi. Hazret-i Yûsuf’un oğlu Menşa’nın Mûsa adında bir oğlu olmuştu ki, bu da İmrân oğlu Mûsa’dan önce idi.

Ancak Tevrat’a inananlar, bir şeyler öğrenmek üzere alim kişinin arkasına düşen ve sonunda yetişen kişinin bu Mûsa olduğunu iddia ederler. Sözü geçen alim kişi ise gemiyi delen, çocuğu öldüren ve duvarı inşa eden kişidir. Menşa’nın oğlu Mûsa da onunla beraber idi ve bu beraberlikleri nihayet belli bir yere kadar devam etti. İbn Abbâs ise bunu kabul etmezdi. Gerçek ise İbn Abbâs’ın dediğidir, Kur’ân-ı Kerîm’de olan da budur. Diğer taraftan Hazret-i Yûsuf ile İmrân oğlu Hazret-i Mûsa arasında bir çok ümmetler ve nesiller geçmiştir. Hazret-i Şuayb da onlar arasında geçen peygamberlerden birisidir. Allah’ın salat ve selamı hepsine olsun.

Yusuf 100

Ve yükseltti anne babasını taht üzerine. Ve düştüler onun için secdeye. Ve dedi: Ey babam! İşte bu, önceden gördüğüm rüyanın yorumu. Andolsun Rabbim onu gerçekleştirdi. Ve güzel davrandı bana, beni çıkardığında zindandan ve getirdi sizi çölden, şeytan karıştırdıktan sonra arama ve kardeşlerimin arasına. Şüphesiz Rabbim dilediğine karşı latiftir. Şüphesiz O, bilen, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Ana ve babasını tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için (ona kavuştukları için) secdeye kapandılar. (Yusuf) dedi ki: «Ey babacığım! İşte bu, daha önce (gördüğüm) rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi. Doğrusu Rabbim bana (çok şey) lütfetti. Çünkü beni zindandan çıkardı ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz ki Rabbim dilediğine lütfedicidir. Kuşkusuz O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.»

Kurtubi Tefsiri
Babasını ve annesini tahtın üzerine çıkartıp oturttu. Hepsi onun için secde ettiler. O zaman dedi ki: “Babacığım! İşte bu, önceleri gördüğüm rüyanın tahakkukudur. Rabbim onu doğru çıkardı, bana da iyilikte bulundu. Çünkü beni zindandan çıkardı ve şeytan kardeşlerimle aramı bozmuşken sizi çölden getirdi Şüphesiz Rabbim dilediği şeyi lutfediddir. O hakkıyla bilendir, tam hikmet sahibi olandır.”

“Babasını ve annesini tahtın üzerine çıkartıp, oturttu.” Katâde dedi ki: Burada “Arş (taht)” kelimesi ile divanını kastetmektedir. Bunun anlamlarına dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır. Kimi zaman “arş” kelimesi ile hükümdarlık, kimi zaman da hükümdarın kendisi kast edilebilir. Nâbiğa ez-Zübyânî’nin şu mısraı da bu kabildendir:

“Nice tahtlar (hükümdarlar) güç ve güvenlik sonrası yok olup gittiler.”

(Arş’a dair açıklamalar.) önceden (el-A’raf, 7/54) geçmiş bulunmaktadır.

“Hepsi onun için secde ettiler” âyetine dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Hazret-i Yûsuf’a Secde:

Yüce Allah’ın:

“Hepsi onun İçin secde ettiler” âyetindeki “o” anlamındaki “he” zamiri denildiğine göre yüce Allah’a aittir. Yani onlar yüce Allah’a şükür olmak üzere secdeye kapandılar. Hazret-i Yûsuf da rüyasının tahakkuku için kıble gibi idi. Bu açıklama el-Hasen’den rivâyet edilmiştir.

en-Nekkâş der ki: Bu bir hatadır, zamir Hazret-i Yûsuf’a racidir. Çünkü yüce Allah sûrenin baş taraflarında:

“Gördüm ki onlar bana secde ediyorlardı.” (Yûsuf, 12/4) diye buyurmaktadır. Onların selamlaşmaları ise daha aşağı konumda olanın, daha üst konumda olana, küçüğün de büyüğe secde etmesi şeklinde idi. Hazret-i Ya’kub, Hazret-i Yûsuf’un teyzesi ve kardeşleri, Hazret-i Yûsuf’a secde ettiler. Bunun üzerine Hazret-i Yûsuf ürpererek:

“İşte bu, önceleri gördüğüm rüyanın tahakkukudur” demişti. Hazret-i Yûsuf’un rüyası ile tahakkuku arasında yirmiiki yıl süre geçmişti.

Selman el-Farisî ile Abdullah b. Şeddâd, kırk yıl geçtiğini söylemişlerdir. Abdullah b. Şeddâd dedi ki: Rüyanın tahakkukunun en fazla gecikeceği süre bu kadardır, Katâde ise otuzbeş sene demiştir, es-Süddî, Saîd b. Cübeyr ve İkrîme ise otuzaltı sene geçtiğini söylemişlerdir. el-Hasen, Cisr b. Ferkad ve Fudayl b. İyad ise seksen yıl demişlerdir.

Vehb b. Münebbih ise şöyle demektedir: Yûsuf kuyuya onyedi yaşında iken atıldı. Babası seksen yıl süreyle onu görmedi, babası ile karşılaştıktan sonra da yirmiüç yıl daha yaşadı ve yüzyirmi yaşında iken vefat etti. Tevrat’ta ise yüzyirmialtı yaşında vefat ettiği belirtilmektedir.

Hazret-i Yûsufun Aziz’in karısından İfraîm ve Menşâ’ ile Eyyub’un hanımı Rahmet doğmuştur. Hazret-i Yûsuf ile Hazret-i Mûsa arasında ise dörtyüz yıllık bir süre vardır.

Denildiğine göre Hazret-i Ya’kub, Hazret-i Yûsuf’un yanında yirmi yıl kaldı. Daiıa sonra vefat etti. Bir diğer görüşe göre Hazret-i Ya’kub, Hazret-i Yûsufun yanında onsekiz yıl kalmıştır. Kimi hadis bilgini kırk küsur yıl kaldığını söylemişlerdir.

Hazret-i Ya’kub ile Hazret-i Yûsuf bir araya gelinceye kadar otuzüç yıl birbirlerinden ayrı kalmışlardı. İbn İshak ise onsekiz yıl diye ifade etmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

2- Secde Vb. Saygı İfadeleri İle Çeşitli Selamlaşmalar:

Saîd b. Cübeyr, Kalâde’den, o el-Hasen’den naklen, yüce Allah’ın:

“Hepsi onun İçin secde ettiler” âyeti hakkında dedi ki: Bu bir secde değildi, onlar arasında bir gelenekti. Başlarıyla işarette bulunurlardı, onların selamlaşmaları böyleydi.

es-Sevrî, ed-Dahhâk ve başkaları derler ki: Bu bizce bilinen ve alışa geldiğimiz secde gibi bir secde idi. Onların selamlaşmaları bu idi. Bir diğer görüşe göre bu rükû’ gibi bir eğilme idi. Yere kapanmak şeklinde secde değildi. İşte onların selamlan öne doğru biraz ve normal eğilmek şeklinde idi. Yüce Allah bizim şeriatımızda bütün bunları neshetti ve sözle selam vermeyi, eğilmeye bedel kıldı.

Tefsir âlimleri ise ne şekilde olursa olsun bu secdenin ibadet değil, bir tahiyye (selamlaşma) secdesi olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Katâde der ki: Hükümdarlara verilen selam onlarca böyle idi. Yüce Allah bu ümmete ise; “es-selamu aleyküm” şeklindeki cennet ehlinin selamlaşmalarını ihsan etmiştir.

Derim ki: Bu şekilde bizim şeriatımızda neshedilen öne az veya çok eğilme artık Mısır diyarında ve Arap olmayanlarda bir adet halini almıştır. Birbirlerine ayağa kalkmaları da böyledir. O kadar ki herhangi bir kimse kendisi için ayağa kalkılmayacak olursa, içinde kendisine hiç ehemmiyet verilmiyor ve hiçbir kadri yokmuş gibi bir duygu dahi uyanabilir. Aynı şekilde birbirleriyle karşılaştıklarında da biri diğerinin önüne eğilir. Bu artık sürüp giden bir adet, yerleşmiş ve miras olarak devralınan bir gelenek haline gelmiştir. Özellikle de emir ve başkanların karşılaşmaları halinde bu böyledir. Bunlar bu şekilde davranmakla peygamberi sünnetten yan çizmiş ve sünneti seniyyeden yüz çevirmiş oluyorlar.

Enes b. Malik’in şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ey Allah’ın Rasûlü! dedik, karşılaştığımız vakit birimiz ötekimizin önüne eğilsin mi? Hazret-i Peygamber: “Hayır” diye buyurdu. Bu sefer: Birbirimizin boynuna sarılalım mı? diye sorduk yine: “Hayır” diye buyurdu. Bu sefer birbirimizle musafahalaşalım mı? dedik. Hazret-i Peygamber: “Evet” diye buyurdu. Bu hadisi Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr); “et-Temhid” adlı eserinde rivâyet etmiştir. Tirmizî, İsti’zan 31; İbn Mâce, Edeb 15: Müsned, III. 198.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) -Sa’d b. Muâz’ı kastederek-: “Elendiniz ve hayırlınız için ayağa kalkınız” diye buyurmuştur. Buhâri, Cihâd 168, Menâkıbul-Ensar 12; Müslim, Cihâd 64; Müsned, III, 71. (Buna ne dersiniz?) denilirse cevabımız şu olur: Bu belli bir durumun gerektirmesi dolayısıyla Sa’d’a has bir durumdur.

Ayrıca şöyle de açıklanmıştır: Onların ayağa kalkmaları Hazret-i Sa’d’ı eşekten indirmek için idi. Diğer taraftan eğer kişinin nefsinde olumsuz etki bırakmayacak olursa, yaşça büyük bir adama kalkmak caizdir. Şayet nefsine etki edecek, bundan dolayı kendisini beğenecek ve ayrıca nefsinin bundan pay sahibi olduğunu görecek olursa, bu konuda (onun için ayağa kalkmak suretiyle) bu olumsuz duygularına destek vermek câiz olmaz. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur; “Her kim insanların önünde ayağa kalkmaları kendisini memnun ediyor ise cehennemdeki yerine hazırlansın.” Ebû Davûd, Edeb 151: Tirmizî, Edeb 13; Müsned, IV, 91. 93. 100

Ashab-ı Kiram’dan -Allah hepsinden razı olsun- nakledildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın zatından daha çok kendileri için değerli hiçbir kimse yoktu. Bununla birlikte Hazret-i Peygamber’in bu işten hoşlanmadığını bildiklerinden dolayı onu gördüklerinde onun için ayağa Tirmizî, Edeb 13. kalkmazlardı.

3- İşaret Vb. Şekillerle Selamlaşma, Tokalaşma, Kucaklaşma:

Parmakla işaret hakkındaki kanaatin nedir? diye sorana şöyle cevap verilir: Bu eğer işaretleştiğin kişi senden uzak ise caizdir. Çünkü selamlaşma halinde yapılacak budur. Eğer sana doğru yaklaşıyor ise işaretle selam câiz olmaz. Yakın da olsa uzak da olsa olmayacağı da söylenmiştir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu nakledilmektedir: “Bizden başkasına benzemeye çalışan bizden değildir.” Ebû Dâvûd, Libas 4; Tirmizî, İsti’zân 7; Müsned, II, 50, 92. Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Yahudilerle, hristiyanların selam verdikleri şekilde selamlaşmayın. Çünkü yahudilerin selamlaşması el ayalarının içi iledir, hristiyanların selamlaşmaları da işaret iledir.” Tirmizî, İsti’zân 7

Selam verdiği takdirde de eğilmez, selamla birlikte elini öpmez. Çünkü tevazu anlamında eğilmek ancak Allah’ın huzurunda olur. El öpmek ise müslüman olmayan kavimlerin uygulamalarındandır. Onların kendi büyüklerini tazim kastı ile icad ettikleri fiillerinde ise onlara uyulmaz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmaktadır: “Acemlerin Kisra’larının başı ucunda ayakta dikildikleri gibi, siz de benim başı ucumda ayakta dikilmeyin.” Aynı anlamda olmak üzere: Ebû Dâvûd, Edeb 151; İbn Mâce, Dua 2; Müsned, III, 395, V, 253; ayrıca bk. Müslim, Salât 84. İşte bu da ona benzemektedir.

Bununla birlikte musafaha (tokalaşmamda mahzur yoktur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Habeşistan’dan geldiği sırada Cafer b. Ebi Talib ile musafahalaşmış. Mûsafahalaşmayı emredip, teşvik etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Mûsafahalaşın bu kalplerdeki kini giderir. ” Muvatta’, Husnu’l-Huluk 16.

Galib et-Temmar, en-Nehaî’den rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)İn ashabı birbirleriyle karşılaştıklarında musafaha yaparlardı. Yolculuktan geldiklerinde ise birbirlerinin boyunlarına sarılırlardı.

İmâm Mâlik musafahalaşmayı mekruh görmüştür denilecek olursa, deriz ki: İbn Vehb, Malik’ten hem musafahalaşmayı, hem de boyuna sarılmayı (muânaka) mekruh gördüğünü rivâyet etmektedir. Mezhebimiz mensublarından Suhnûn ve başkaları da bu kanaattedir. Ancak Malik’ten bundan farklı olarak musafahanın câiz olduğuna dair rivâyet de gelmiştir. Muvatta’’da bulunan ifadelerin mana olarak delalet ettiği de budur. Aynı şekilde seleften olsun, haleften olsun ilim adamlarından önemli bir topluluk musafahayı câiz görmüşlerdir.

İbnu’l-Arabî der ki: Malik’in musafahayı mekruh görmesinin sebebi, dinde umumi bir emir olmadığını ve selamlaşma gibi nakledilmiş bir adet olmadığını tabul etmesindendir. Eğer selam kabilinden olsaydı (nakil ile gelmesi açısından) selam ile aynı seviyede olması gerekirdi.

Derim ki: Mûsafahaya dair ve onu teşvik eden, adet haline getirip onu korumayı teşvike delalet eden Hadîs-i şerîf de gelmiştir. Bu hadisi el-Berâ b. Âzib rivâyet etmiştir. el-Berâ dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile karşılaştım, elimi tuttu. Ben: Ey Allah’ın Rasûlü dedim. Ben musafahanın Acemlere ait bir şey olduğunu zannediyordum. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Mûsafahalaşmak onlardan çok bizlere yakışır. İki müslüman karşılaşır da aralarında bir sevgi (nişanesi) ve nasihat olmak üzere biri diğerinin elini tutarsa, mutlaka ikisinin de arasına günahları bırakılır, ” Aradaki soru-cevap olmaksızın, tokalaşmanın günahların bağışlanacağını ifade eden ve el-Berâ b. Âzib (radıyallahü anh.) yoluyla gelen hadisler için bk. Ebû Dâvud, Edeb 141; Tirmizî, İsti’zan 31; İbn Mâce, Edeb 15; Müsned, IV, 289, 293, 303

“Bana da İyilikte bulundu. Çünkü beni zindandan çıkardı.” Bu konuda lütufkârlığı elden bırakmayarak, “kuyudan” demedi. Böylelikle kardeşlerine onları: “Bugün başınıza bir şey kakılmayacaktır” sözleriyle affettikten sonra yaptıklarını hatırlatmak istemedi. Derim ki: İşte sufi şeyhlerin kabul ettikleri asıl da budur: Safa vaktinde cefanın anılması cefadır. Bu, Kitabın da doğruluğuna delil olduğu sahih bir sözdür.

Şöyle de denilmiştir: Çünkü Hazret-i Yûsuf’un hapse girişi kendi tercihiyle olmuştu ve:

“Rabbim, ben zindanı bu kadınların beni kendisine davet edegeldikleri şeye tercih ederim” (Yûsuf, 12/33) demişti. Halbuki kuyuya atılması yüce Allah’ın kendisi için özel bir iradesi ile olmuştu.

Şöyle de açıklanmıştır: Hazret-i Yûsuf hapiste hırsızlarla, isyankârlarla beraberdi. Kuyuda ise yüce Allah’la beraberdi. Aynı şekilde hapisten kurtulmasındaki ilahi lütuf daha büyüktü. Çünkü o hapse kendisinin de meylettiği bir iş sebebiyle girmişti. Yine hapse kendi tercihi ile girdiği bilinmektedir. Zira: “Rabbim ben zindanı… tercih ederim” demişti. O bakımdan zindandaki sıkıntı daha çoktu. Yine o zindanda:

“Beni efendinin yanında an” (Yûsuf, 12/42) demişti ve bundan dolayı orada (zindanda daha uzun süre kalarak) cezalandırılmış idi.

“Şeytan kardeşlerimle aramı bozmuşken, sizi çölden getirdi.” Rivâyet edildiğine göre Hazret-i Ya’kub un kaldığı yer Ken’ân diyarı idi. Orada da davarları vardı ve çölde yaşıyorlardı. Yine denildiğine göre Hazret-i Ya’kub bir çöle taşınmış ve orada yerleşmiş idi. Çünkü yüce Allah hiçbir zaman çöl ahalisinden bir peygamber göndermiş değildir. Bir diğer açıklamaya göre Hazret-i Ya’kub “Bedâ” denilen bir yere çıkmıştı. Burası da belli bir yerin adıdır. Bu açıklamaya göre âyetteki “el-Bedvi” kelimesi çöl anlamında olmaz, sizi Bedâ’dan getirdi, demek olur. Şair Cemil de şu beyitinde burayı kastetmektedir:

“Şağb denilen yerden Bedâ’ya kadar olan. yerleri bana sevdiren sensin

Benim vatanım ise bu ikisi dışında kalan bir yerdir.”

Hazret-i Ya’kub’un burada dağın altında bir mescidi de vardır. Nitekim bir topluluk “Bedâ” denilen bu yere gittiklerinde; ” Bedâ’ya gittiler” denilir. Tıpkı “el-öavr” denilen yere gittiklerinde; demeleri gibi. Yani: O sizi Bedâ denilen yerden getirdi. Bunu el-Kuşeyrî zikretmiş, el-Maverdî de bunu ed-Dahhâk yoluyla İbn Abbâs’tan nakletmiştir.

“Şeytan kardeşlerimle aramı” İbn Abbâs’ın açıklamasına göre kıskançlık sokmak suretiyle

“bozmuşken…” bir diğer açıklamaya göre; şeytan benimle kardeşlerimin arasındaki ilişkileri bozmuşken; demektir. Böylelikle Hazret-i Yûsuf lutufkâr bir ifade ile onların işledikleri suçu şeytana havale etmiştir.

“Şüphesiz Rabbim dilediği şeyi lutfedicidîr.” Yani kullarına lutufkârdır. el-Hattabî der ki: Latif kullarına iyi davranan ve bilmedikleri yerlerden onlara lütuf ile muamelede bulunan, ummadıkları bir yerden onların maslahatına olan şeylere sebebler yaratan demektir. Yüce Allah’ın:

“Allah kullarına lütufkârdır, dilediğine rızık verir”(eş-Şura, 42/19) âyeti gibi. Bir diğer açıklamaya göre Latif işlerin inceliklerini çok iyi bilendir. Burada maksat ise çokça ikramda bulunan ve rıfk ile muamele eden demektir.

Katâde der ki; Yüce Allah, Hazret-i Yûsuf’u kuyudan çıkartmakla, çölden aile halkının gelmesini sağlamakla, kalbinden şeytanın duygularını söküp çıkartmakla lütfetmiştir.

Rivâyet edildiğine göre; Hazret-i Ya’kub yakınları ve çocukları ile birlikte Mısır’a yaklaşıp da bunun haberi de Hazret-i Yûsuf’a ulaştığında er-Reyyân adındaki- Fir’avun’dan babası Ya’kub’u karşılaması için izin vermesini istedi ve gelmekte olduğunu söyledi. Fir’avun da ona izin verdi. Ayrıca arkadaşlarından yakın olan adamlarına da onunla birlikte binip gitmelerini emretti. Bunun üzerine Hazret-i Yûsuf beraberinde dörtbin emir ile birlikte, hükümdar da bulunduğu halde, Mısır’ın dışına çıktılar. Herbir emir ile birlikte ise ancak Allah’ın bilebildiği kadar kimseler vardı. Mısır ahalisi de onlarla birlikte bineklerine binip Hazret-i Ya’kub’u karşılamaya çıktılar Hazret-i Ya’kub da Yehudâ’nın eline dayanarak yürüyor idi. Hazret-i Ya’kub atlara, insanlara ve askerlere bakıp dedi ki: Ey Yehudâ! Bu Mısır Fir’avunu mudur? Yehudâ: Hayır, bu senin oğlun Yûsuf tur dedi.

Onların biri diğerine yaklaşınca, Hazret-i Yûsuf önce babasına selam vermek istedi ise de bu hususta ona engel olundu. Çünkü Hazret-i Ya’kub oğlundan daha faziletli ve buna daha lâyıktı. O bakımdan Hazret-i Ya’kub selama başlayarak: Selam sana ey kederleri gideren, deyip ağladı. Beraberinde Hazret-i Yûsuf da ağladı. Hazret-i Ya’kub sevincinden ağlamıştı. Hazret-i Yûsuf ise babasının kederini gördüğü için ağlamıştı.

İbn Abbâs der ki: Ağlamak dört türlüdür: Korkudan ağlamak, tahammülsüzlükten ağlamak, sevinçten ağlamak ve riyakârlıktan dolayı ağlamak.

Daha sonra Hazret-i Ya’kub: Bunca üzüntü ve kederden sonra gözümü aydınlatan Allah’a hamdolsun, diyerek Mısır’a aile halkından sekseniki kişi ile birlikte girdi. Mısır’dan çıktıklarında ise altıyüzbin küsur kişi idiler. Hazret-i Mûsa ile birlikte de böylelikle denizi geçtiler. Bunu da İkrîme, İbn Abbâs’tan rivâyet etmiştir.

İbn Mes’ûd’dan nakledildiğine göre Mısır’a erkek, kadın doksanüç kişi girdiler. Hazret-i Mûsa ile birlikte altıyüzyetmişbin kişi çıktılar..

er-Rabî’ b. Haysem der ki: Mısır’a yetmişikibin kişi olarak girdiler. Mûsa ile birlikte altıyüzbin kişi olarak çıktılar.

Vehb b. Münebbih der ki: Hazret-i Ya’kub ve çocukları Mısır’a girdiklerinde erkek, kadın, küçük, büyük doksan kişi idiler. Mısır’dan Mûsa ile birlikte Fir’avun’dan kaçarak çıktıklarında ise, altıyüzbeşbiny etmiş küsur Savaşçı adam olarak çıktılar. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar ve kötürümler bu sayıya dahil değildir. Savaşçıların dışındaki çocukların sayısı birmilyonikiyüzbin kişi idi.

Tarihçiler de derler ki: Hazret-i Ya’kub Mısır’da en gıbta edilecek bir halde ve nimet içerisinde yirmidört yıl kaldı. Mısır’da vefat etti. Oğlu Yûsuf’a da cesedini babası İshak’ın yanında Şam topraklarında defnetmek üzere götürmesini vasiyet etti, Yûsuf da bunu yaptı. Sonra da Mısır’a geri döndü.

Saîd b. Cübeyr der ki: Ya’kub (aleyhisselâm) sacdan (tik ağacından) bir tabut içinde Beytu’l-Makdis’e nakledildi. Bu da İso’nun vefatı gününe tesadüf etmişti. Her ikisi aynı kabirde defnedildiler. İşte yahudilerden bu uygulamada bulunanlar buna dayanarak ölülerini Beytu’l-Makdis’e taşırlar. Hazret-i Ya’kub ile İso ikiz idiler. Aynı mezarda defnedildiler. Her ikisi de yüzkırkyedi yaşında vefat etti.

Yusuf 99

Vakit ki girdiler Yusuf’un yanına, barındırdı yanına anne babasını ve dedi: Girin Mısır’a, inşaallah güvenlik içinde.

Diyanet Vakfı
(Hep beraber Mısıra gidip) Yusufun yanına girdikleri zaman, ana-babasını kucakladı, «Güven içinde Allahın iradesiyle Mısıra girin!» dedi.

Kurtubi Tefsiri
Onlar Yûsuf’un huzuruna girdiklerinde, o babasını ve annesini bağrına bastı, kucakladı ve: “Allah’ın iradesi ile hepiniz emin olarak Mısır’a girin” dedi.

“Onlar Yûsuf’un huzuruna” yani orada kendisine ait olan bir saraya

“girdiklerinde o, babasını ve annesini bağrına bastı.” Denildiğine göre Hazret-i Yûsuf müjdeci ile birlikte ikiyüz deve ve gerekli yol hazırlığını da göndermişti. Hazret-i Ya’kub’dan da yanına aile halkıyla ve bütün çoluk-çocuğuyla gelmesini istemişti. Huzuruna girdiklerinde ana-babasını bağrına bastı, yani babasını ve teyzesini bağrına bastı. Çünkü annesi kardeşi Bünyamin’i doğururken vefat etmişti.

Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah rüyasını tahkik için annesine hayat verip diriltti ve ona secde etti. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır. Bakara Sûresi’nde daha önce yüce Allah’ın Hazret-i Peygamber’e de anne ve babasını dirilttiği ve ikisinin de ona îman ettiklerine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Allah’ın iradesi ile hepiniz emin olarak Mısır’a girin.” İbn Cüreyc dedi ki: Yani ben inşaallah Rabbimden sizin için mağfiret dileyeceğini, demektir, İbn Cüreyc dedi ki: Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in takdim ve te’hirlerinden birisidir. en-Nehhâs der ki: İbn Cüreyc bu görüşü ile onların Mısır’a girdiklerini (ve ondan sonra Hazret-i Ya’kub’un onlara mağfiret dilediğini) anlatmak istemektedir. Peki nasıl olur da “Allah’ın İradesi ile (inşaallah) Mısır’a… girin.” demiş olabilir?

Şöyle açıklanmıştır: Hazret-i Ya’kub”Allah’ın iradesi ile (ınşaallah) sözünü hem teberrüken söylemiştir, hem de kat’î bir istek olarak ifade etmiştir. “Emin olarak” ise kıtlık çekmekten yana yahut Fir’avun’dan yana emin olarak… demektir. Çünkü onlar Mısır’a ancak Fir’avun’un izin vermesine (vizesine) bağlı olarak oraya girebiliyorlardı.

Yusuf 98

Dedi: Yakında bağışlanma dileyeceğim sizin için Rabbimden. Şüphesiz O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

Diyanet Vakfı
(Yakub:) Sizin için Rabbimden af dileyeceğim. Çünkü O çok bağışlayan, pek esirgeyendir, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Sizin İçin ileride Rabbimden mağfiret dileyeceğim. O gerçekten mağfiret buyurandır, Rahîm’dir.”

“Sîzin için ileride Rabbimden mağfiret dileyeceğim.” İbn Abbâs der ki: Bu sözleriyle duasını seher vaktine ertelemişti.

el-Müsennâ b. es-Sabbah, Tavus’dan dedi ki: Cuma günü seher vaktine erteledi. O gün aşuraya denk gelmişti. Tirmizî’nin kitabında yer alan ezber (unutmaya karşı) duası ile ilgili İbn Abbâs’tan gelen hadiste şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzurunda bulunduğumuz bir sırada Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) çıkageldi ve dedi ki: Anam-babam sana feda olsun. Bu Kur’ân-ı Kerîm göğsümden sıyrılıp gidiyor, ona yetecek gücü kendimde bulamıyorum. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: “Sana kendileriyle Allah’ın sana fayda vereceği ve sen de bunları başkalarına öğretecek olursan, onlara fayda sağlayacak ve böylelikle öğrendiğine kalbinde sebat verecek sözler öğreteyim mi?” deyince, Hazret-i Ali: Evet, ey Allah’ın Rasûlü bana bunları öğret deyince, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Cuma gecesi oldu mu, eğer gecenin son üçte birinde kalkabilirsen -şüphesiz ki o şahit olunan bir andır ve o anda dua makbuldür, Kardeşin Ya’kub da oğullarına: “Sizin için ileride Rabbimden mağfiret dileyeceğim.” demişti. Yani cuma gecesi gelinceye kadar demek istemişti.” Tirmizî, Deavât 114. deyip hadisin geri kalan bölümünü zikretti.

Eyyub b. Ebi Temime es-Sahıiyanî, Saîd b. Cübeyr’den naklen dedi ki: “Sizin için ileride Rabbimden mağfiret dileyeceğim” yani aydınlık geceler diye bilinen (kamerî ayın) onüç, ondört ve onbeşinci gecelerinde mağfiret dileyeceğim, çünkü bu gecelerde yapılan dua kabul olunur. Âmir en-Nehaî’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Sizin için ileride Rabbimden mağfiret dileyeceğim.” Yani ben önce Yûsuf’a soracağım, eğer o sizi affedecek olursa, ben de sizin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim, demektir.

Süneyd b. Davud dedi ki: Bize Huşeym anlattı, dedi ki: Bize Abdu’r-rahman b. İshak anlattı, o Muharib b. Disar’dan, o amcasından naklen dedi ki: Seher vakti mescide gelir, İbn Mes’ûd’un evinin yanından geçerdim. Onun şöyle dediğini işitirdim: Allah’ım, Sen bana emrettin, ben de itaat ettim. Sen beni çağırdın, ben de çağrına uyarak geldim. İşte bu bir seher vaktidir, bana mağfiret buyur. İbn Mes’ûd ile karşılaştım ve ona şöyle dedim: Seher vaktinde söylediğini işittiğim bir takım sözler var. Şöyle cevap verdi: Gerçek şu ki Ya’kub:”Sizin için ileride Rabbimden mağfiret dileyeceğim” sözleriyle onlar için mağfiret dilemeyi seher vaktine ertelemişti.

Yusuf 97

Dediler: Ey babamız! Bağışlanma dile bizim için günahlarımızı. Şüphesiz biz hata edenlerdik.

Diyanet Vakfı
(Oğulları) dediler ki: Ey babamız! (Allahtan) bizim günahlarımızın affını dile! Çünkü biz gerçekten günahkarlar idik.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Ey Babamız! Günahlarımızın bağışlanmasını dile. Biz gerçekten günah işleyenler olduk.”

“Dediler ki: Ey Babamız! Günahlarımızın bağışlanmasını dile. Biz gerçekten günah işleyenler olduk” anlamındaki âyette hazfedilmiş ifadeler vardır ki; takdiri şöyledir: Oğulları Mısır’dan geri döndüklerinde: Ey babamız dediler… İşte bu Hazret-i Ya’kub’a: “Allah’a yemin ederiz ki sen hâla eski yanuşlığındasın” diyen kimselerin ya torunları, yahut akraba ve ailesinden başkalarının olduğuna ve oğullarının bu sözleri ona söylemediğine delildir. Çünkü oğulları, yanında hazır bulunmuyorlardı. Eğer böyle söylemiş olsalardı, bu babalarına karşı hukuka riayet etmemekte ileri derecede bir davranış olurdu. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Hazret-i Ya’kub’tan kendileri için mağfiret dilemesini istemelerine sebep ancak onun hakkını helâl etmesi ile altından kalkabilecekleri bir günah yüklenmelerine sebep teşkil eden kederlerin acısını ona tattırmış olmalarıdır.

Derim ki: Bu hüküm, bir müslümana canında, malında veya başka bir hususta -ona zulüm ve haksızlık ederek- eziyet veren herkes hakkında da sabittir. Böyle bir kimsenin o müslümandan helâllik dilemesi, ona yaptığı zulmü ve bu zulmün miktarını bildirmesi gerekir. Acaba kayıtsız ve şartsız (mutlak) helâllik dilemenin faydası var mıdır, yok mudur? Bunda görüş ayrılığı vardır, doğrusu fayda vermeyeceğidir. Çünkü eğer o kimseye değeri ve hatırı sayılır bir haksızlıkta bulunduğunu haber verecek olursa, belki de mazlum böyle bir hakkı gönül hoşluğu ile helâl etmeyebilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Buhârî’nin, Sahih’inde ve başkasında Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Her kimin kardeşine ırzında (şeref ve haysiyetinde) yahut herhangi bir hususta yaptığı bir haksızlığı varsa, dinar ve dirhemin bulunmadığı bir gün gelmeden önce o haksızlıktan dolayı ondan helâllik dilesin. (Çünkü helâllik dilemese) eğer salih bir ameli varsa, yaptığı haksızlığı kadar o salih amelinden alınır. Eğer hasenatı yoksa bu sefer (haksızlık yaptığı) arkadaşının günahlarından alınır ona yükletilir.” Buhârî, Mezâlim 10, Rikaak 48; Müsned, II, 506.

el-Mühelleb dedi ki: Hazret-i Peygamber’in: “Ondan yaptığı haksızlık kadarı alınır” âyeti; yapılan haksızlığın miktarının bilinmesi ve açık seçik bir şekilde ona işaret edilmesi (ye bu haliyle helâllik dilenmesi)ni gerektirmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yusuf 96

Vakit ki geldi müjdeci, bıraktı onu yüzüne, döndü gören oldu. Dedi: Demedim mi size? Ben bilirim Allah’tan sizin bilmediğinizi.

Diyanet Vakfı
Müjdeci gelince, gömleği onun yüzüne koyar koymaz (Yakub) görür oldu. Ben size: «Allah tarafından (vahiy ile) sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim» demedim mi! dedi.

Kurtubi Tefsiri
Müjdeci gelince, gömleğini yüzüne sürmesiyle birlikte derhal görmeye başladı ve dedi ki: “Ben sîze sizin bilmeyeceğiniz şeyleri Allah’tan muhakkak biliyorum dememiş miydim?”

“Müjdeci gelince gömleğini yüzüne” yani gözlerine

“sürmesiyle birlikte derhal görmeye başladı.”

” Geldi” lâfzındaki: fazladan gelmiştir.

Müjdeyi getirenin Şem’ûn olduğu söylendiği gibi, Yehudâ olduğu da söylenmiştir. O: Nasıl ki senin gömleğini kana bulanmış haliyle babama götürdü isem, bugün de bu gömleğini ben götüreceğim, demişti. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

es-Süddî’den nakledildiğine göre o kardeşlerine şöyle demişti: Siz de biliyorsunuz ki musibetin gömleğini ona ben götürmüştüm, şimdi bırakın da sevinç gömleğini de ona ben götüreyim.

Yahya b. Yemân, Süfyan’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Müjdeci Hazret-i Ya’kub’a geldiğinde ona şöyle sormuştu: Yûsuf’u hangi din üzere bıraktın? O: İslâm üzere demişti, Bunun üzerine Hazret-i Ya’kub, işte şimdi nimet tamam oldu, dedi.

el-Hasen de der ki: Müjdeci Hazret-i Ya’kub’un yanına geldiğinde Hazret-i Ya’kub yanında müjdeciye verecek bir şey bulamamıştı. Bu sefer Allah’a yemin ederim, yanımızda verecek bir şey bulamıyorum. Yedi gündür de hiç ekmek pişirmedim, fakat Allah sana ölüm sekeratını kolaylaştıran, diye dua etti.

Derim ki: Böyle bir dua verilebilecek en büyük mükâfatlardan, bağış ve ihsanların en değerlilerindendir.

Bu ayet-i kerîme müjdeler esnasında bağış ve bol ihsanlarda bulunmanın câiz olduğuna delil teşkil etmektedir. Bu hususta Ka’b b. Mâlik’in uzunca hadisi de delil teşkil etmektedir ki; o hadiste şöyle denilmektedir: “… Bana müjde vermek üzere yüksek sesle bağırdığını işittiğim kişi yanıma gelince, üzerimdeki elbiselerimi çıkardım ve bu müjdelemesine karşılık olmak üzere ona müjdelik olarak verdim,” diyerek hadisin geri kalan bölümünü zikretmiştir ki bu hadis bütünü ile Tebük gazvesinden geriye kalan üç kişinin kıssası (et-Tevbe, 9/118. âyetin tefsirinde) anlatılırken tamamiyle geçmiş bulunmaktadır. Hazret-i Ka’b’ın kendisine müjde veren kimseye elbiselerini çıkarıp giydirmesi -başka elbisesi olmamasına rağmen- böyle bir durumda kişinin kendisine müjdelenen şeyin gerçekleştiğini umuyor ise, bu gibi mükâfatları vermenin câiz olduğuna delildir, Ayrıca bu, keder ve üzüntünün zevalinden sonra sevinç izhar etmenin câiz olduğuna da delildir.

Küçük çocukların Kur’ân-ı Kerîm’i güzel bir şekilde öğrenmeleri üzerine verilen mükâfatlar ve bu gibi törenlerde yemek ziyafetleri de bu kabildendir. Nitekim Hazret-i Ömer de Bakara Sûresi’ni hıfzettikten sonra bir kaç deve kesmişti. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Ve dedi ki: Ben size, sizin bilmeyeceğiniz şeyleri Allah’tan muhakkak biliyorum, dememiş miydim?” Hazret-i Ya’kub böylelikle onlara:

“Ben keder ve üzüntümü ancak Allah’a açarım. Ben Allah nezdinden sizin bilmeyeceğiniz şeyleri biliyorum” (Yûsuf, 12/86) sözlerini hatırlattı.

Yusuf 95

Dediler: Allah’a andolsun, şüphesiz sen elbette eski şaşkınlığındasın.

Diyanet Vakfı
(Onlar da:) Vallahi sen hala eski şaşkınlığındasın, dediler.

Kurtubi Tefsiri
“Allah’a yemin ederiz ki sen hâlâ eski yanlışlığındasın” dediler.

“Allah’a yemin ederiz ki sen hâlâ eski yanlışlığındasın, dediler.” Yani sen yine hak yoldan uzakta gitmeye devam ediyorsun. İbn Abbâs ve İbn Zeyd dediler ki: Yûsuf’u sevmek şeklindeki geçmişten beri sürdüregeldiğin yanlışlığın içerisindesin, onu unutamıyorsun.

Saîd b. Cübeyr de: Eski deliliğin devam ediyor, diye açıklamıştır.

el-Hasen der ki: Böyle bir ifade anne babaya karşı iyi davranmamak kabilinden bir davranıştır. Katâde ve Süfyan: Elbetteki sen eski sevgini devam ettirmektesin, diye açıklamışlardır.

Şöyle de açıklanmıştır: Onların bu şekilde konuşmalarına sebep kendi kanaatlerine göre Hazret-i Yûsuf’un ölmüş olmasıdır. Bir diğer açıklamaya göre ona bu sözleri söyleyen kimseler çocuklarından yanında kalan kimselerdi, onlar durumu bilmiyorlardı.

Yine denildiğine göre bu sözleri Hazret-i Ya’kub’a onunla birlikte bulunan aile halkı ve yakın akrabaları söylemiştir. Bunu söyleyen kimselerin o sırada küçük yaşta bulunan oğullarının oğulları oldukları da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yusuf 94

Vakit ki ayrıldı kervan, dedi babaları: Şüphesiz ben buluyorum Yusuf’un kokusunu, eğer beni bunamış saymazsanız.

Diyanet Vakfı
Kafile (Mısırdan) ayrılınca, babaları (yanındakilere): Eğer bana bunamış demezseniz inanın ben Yusufun kokusunu alıyorum! dedi.

Kurtubi Tefsiri
Kafile ayrılınca babaları dedi ki: “Bana bunak demeyecekseniz, inanın ki Yûsuf’un kokusunu alıyorum.”

” Kafile ayrılınca” Şam’a gitmek üzere Mısır’dan çıkıp yola koyulunca demektir. Bu anlamda olmak üzere; “Ayrıldı, ayrılmak” denildiği gibi; “Onu ayırdım, ayırmak” diye de kullanılır. O halde bu fiil hem lâzım (geçişsiz), hem müteaddî (geçişli)dir.

“Babaları” yani babaları huzurunda bulunan akrabaları arasından Mısır’a gitmemiş bulunan torunlarına:

“dedi ki: Bana bunak demeyecekseniz, inanın ki Yûsuf’un kokusunu alıyorum.” Bu sözleri söylediğinde oğullarının bir kısmı Mısır’a çıkıp gitmiş, kendisi de çevresinde bulunanlara: “Bana bunak demeyecekseniz, inanın ki Yûsuf’un kokusunu alıyorum” demiş olma ihtimali de vardır.

İbn Abbâs der ki: Esen bir rüzgar Hazret-i Yûsuf’un gömleğinin kokusunu ona taşıyıp götürdü. Aralarında sekiz günlük bir uzaklık vardı. el-Hasen ise on günlük bir uzaklık demiştir. Yine ondan nakledildiğine göre, bir aylık uzaklık demiştir. Malik b. Enes (radıyallahü anh) der ki: Süleyman (aleyhisselâm) gözünü açıp kırpmadan önce yanına Belkıs’ın tahtını ulaştıran kimse, Hazret-i Yûsuf’un gömleğinin kokusunu ulaştıran odur.

Mücahid’de der ki: Esen bir rüzgar gömleği evirip çevirdi, dünyada cennet rayihaları saçıldı ve Hazret-i Ya’kub’a ulaştırıldı. Böylelikle o cennet kokusunu aldı, o dünya da cennet kokusunun ancak bu gömlekte bulunan koku olduğunu biliyordu. İşte bunun üzerine: “İnanın ki Yûsuf’un kokusunu alıyorum” yani kokluyorum, demişti. O halde buradaki kokuyu hissetmek ve almak, koku alma duyusuyla hissetmekten ibarettir.

“Bana bunak demeyecekseniz” ifadesini İbn Abbâs ve Mücahid: Bana akılsız, beyinsiz demeyecekseniz, diye açıklamışlardır. Nâbiğa’nın şu beyiti de bu kabildendir:

“(Onun) Süleyman müstesna benzeri yoktur. Hani o mutlak melik ona:

İnsanlar arasında dikil ve onları görüşlerindeki hatalardan alıkoy, demişti.”

Burada da “görüşteki hatadan” kelimesi akılsızlıktan, beyinsizlikten alıkoy, anlamındadır. Saîd b. Cübeyr ve ed-Dehhâk ise: Eğer beni yalanlamayacaksanız, diye açıklamışlardır. Çünkü; ” Yalan” demektir. ” Yalan söyledi” anlamındadır. Şairin şu beyiti de bu türdendir:

“Soylu ve şerefli kimsenin övünmesinde hiç eğrilik olur mu?

Yahut çok doğru söz söyleyen kimsenin sözünde hiç yalan olur mu?”

Bu âyet, beni takbih etmeyecekseniz… diye de açıklanmıştır ki, bu açıklamayı Ebû Amr yapmıştır. Çünkü; Takbih etmek, demektir. Şair de der ki:

“Arkadaşlarım, vazgeçin beni kınayıp takbih, etmekten.

Benim geçmişte yaptıklarım reddolunacak şeyler değildir.”

İbnu’l-A’râbî der ki:

“Bana bunak demeyecekseniz” ifadesi eğer görüşümün zayıf olduğunu ileri sürmeyecekseniz, demektir. İbn İshak da böyle açıklamıştır. Çünkü; Yaşlılıktan dolayı görüşün zayıflaması, anlamındadır. Dördüncü bir görüşe göre; eğer benim şaşkın olduğumu söylemeyecekseniz demektir. Bu açıklamayı da Ebû Ubeyd yapmıştır.

el-Ahfeş der ki: Eğer beni kınamayacaksanız, demektir. Çünkü; ” Kınamak ve bir kimsenin görüşünün zayıf olduğunu ifade etmek” anlamındadır. el-Hasen, Katâde ve yine Mücahid der ki: Eğer benim çok yaşlandığımı (bundan dolayı da hezeyan ettiğimi) söylemeyecekseniz demektir.

Hepsinin de anlamı birbirine yakındır ve bütün bu açıklamaların ortak noktası, acizliğini ve zayıf görüşlülüğünü ifade etmektir. Nitekim bir kimse diğerinin âciz olduğunu ifade ettiği vakit; ” Onun aciz olduğunu söyledi” fiili kullanılır. Şairin dediği gibi:

“Kınamakla ve acizliğimi söylemekle beni helâk etti.”

Hatalı konuşmayı ifade etmek için de kullandır. Çünkü; “Söz ve görüşte hata edip, yanılmak” demektir. Nâbiğa’nın şu sözlerinde olduğu gibi:

“… Sen onları hata etmekten alıkoy,”

Yani akılda bozukluktan onları alıkoy. İşte buradan hareketle “kınamak” da akli bakımdan fesad olduğunu söylemek demektir, denilmiştir. Şair de der ki:

“Ey beni kmayan kişiler, bırakın kınamayı ve vazgeçin bu işten.

Benim aşkım uzayıp gitti. Siz de beni kınamayı uzatıp gidiyorsunuz.”

Geçen uzun zaman, bir kimsenin halini bozup ifsad edecek olursa; denilir. İbn Mukbil’in şu beyiti de bu anlamdadır:

“Bırak zaman istediğini yapsın, çünkü o

İnsanların halini bozmakla yükümlü tutulursa, o da bozar, ifsad eder.”

Yusuf 93

Gidin, götürün bu gömleğimi, bırakın onu babamın yüzüne, döner gören olur. Ve gelin bana ailenizle hepsiyle.

Diyanet Vakfı
«Şu benim gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne koyun, (gözleri) görecek duruma gelir. Ve bütün ailenizi bana getirin.»

Kurtubi Tefsiri
“Şu gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne sürün, hemen görmeye başlayacaktır. Bütün ailenizi de alıp bana getirin.”

“Bugün başınıza bir şey kakılmayacaktir.” Yani Hazret-i Yûsuf -ki halîm ve bu konuda kendisine muvaffakiyet ihsan olunmuş bir kimseydi- dedi ki:

“Bugün başınıza bir şey kakılmayacaktır.” Burada ifade bitmektedir.

“Bugün” şu anda anlamındadır.

“Başa kakmak” ise ayıplamak ve azarlamak anlamındadır. Yani bugün artık sizin ayıplanmanız, azarlanmanız, kınanmanız söz konusu değildir. Bu açıklamayı Süfyan es-Sevrî ve başkaları yapmıştır.

Hazret-i Peygamber’in: “Sizden herhangi birinizin cariyesi zina edecek olursa, ona had olan celdeleri vursun ve bundan dolayı onu azarlayıp ayıplamasın” Buhâri, Hudûd 36, Buyu 66, 110; Müslim, Hudud 30-32; Ebû Dâvûd, Hudud 32; Müsned, II, 249. 494. âyeti da buradan gelmektedir. Şair Bişr de der ki:

“Onları başa kakmayan bir kimsenin affedişi gibi affettim,

Ve ebedi bir günün cezasına havale ettim.”

el-Esmaî der ki; “Onun yaptığı işi çirkin bulduğumu söyledim” anlamındadır. ez-Zeccâc der ki: Bu ifade, benimle sizin aranızdaki muhterem bağın kardeşlik hakkının bozulması söz konusu olmayacaktır. Benden yana göreceğiniz affetmek ve bağışlamak olacaktır, anlamındadır. asıl anlamı itibariyle ifsad etmek, bozmak demektir. Bu anlamıyla Hicazlıların şivesindendir.

İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’nin fethedildiği günü (Ka’be’nin) kapısının iki kenarını yakalayıp insanlar da Beyt’e sığınmış bulundukları sırada şöyle dedi: “Vaadini doğru çıkartan, kulunu muzaffer kılan ve tek başına bütün ordulan yenik düşüren Allah’a hamdolsun.” Daha sonra şöyle sordu: “Ey Kureyşliler topluluğu, şimdi (size) ne (yapacağımı) zannedersiniz?” Onlar, hayır dediler. (Çünkü sen) kerim bir kardeş ve kerim bir kardeşin oğlusun. Şu anda da istediğini yapma kudretine sahipsin. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurdu: “Ben de bugün size kardeşim Yûsuf’un dediği gibi: “Bugün başınıza bir şey kakılmayacaktır” diyorum.” İbn Hibbân es-Sîretu’n-Nebeviyye, Beyrut 1407/1987, s. 337. Ömer (radıyallahü anh) dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın bu sözlerinden dolayı utancımdan her tarafımdan ter boşandı. Çünkü ben onlara Mekke’ye girdiğimiz günü şöyle demiştim: Bugün sizden intikam alacağız ve yapacaklarımızı yaparız. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) o sözlerini söyleyince, ben de o söylediklerimden utandım.

“Allah size mağfiret buyursun,” Fiil müstakbel (muzari) olup dua manasını taşımaktadır. Yüce Allah’tan günahlarını örtüp, kendilerine merhamet buyurmasını diledi.

el-Ahfeş, mealde; başınıza- üzerinde vakıf yapılmasını câiz görmüştür, Buna göre âyetlerin anlamı şöyle olur: Başımıza bir şey kakılmayacaktır. Bugün Allah size mağfiret buyursun” şeklinde olur. Birinci şekil ise kullanılan şekildir. Çünkü; Başınıza,” lâfzı üzerinde vakıf yapıp “Bugün Allah size mağfiret buyursun” şeklinde bir ibtidâ (okumaya başlamak) mağfiretin bugün gerçekleşmesi konusunda kat’î bir dua olur. Böyle bir şey ise ancak vahye binaen söylenebilir. Bunun böyle olduğu açıktır.

Atâ el-Horasanî der ki: Gençlerden ihtiyaçların karşılanmasını taleb etmek, yaşlılardan taleb etmekten daha kolaydır. Nitekim Hazret-i Yûsuf:

“Bugün başınıza bir şey kakılmayacaktır. Allah size mağfiret buyursun” dediği halde Hazret-i Ya’kub da:

“Sizin için ileride Rabbimden mağfiret dileyeceğim” (Yûsuf, 12/98) demişti. Yüce Allah’ın:

“Şu gömleğimi götürün…” âyetindeki

“şu”,

“gömlek” kelimesinin sıfatıdır.

“Gömlek” kelimesi müzekkerdir, şairin şu beyitine gelince:

“Hevazinliler çağırıyor, gömlek (zırh) ise bol ve geniştir.

Kemer üzerinde iliklerle bağlanıyor.”

ifade; takdirinde olup; gömlek ise; “bol ve geniş bir zırhtır,” demektir. Yani burdaki bol ve geniş sıftı müennes bir kelime olup gömleğin değil, semai müennes ve mahzuf olan zırh anlamındaki kelimenin sıfatıdır. Bu açıklamayı da en-Nehhâs yapmıştır.

İbn es-Süddî babasından, o Mücahid’den şöyle demektedir: Hazret-i Yûsuf onlara şöyle dedi:

“Şu gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne sürün, hemen görmeye başlayacaktır.” (Mücahid) dedi ki: Hazret-i Yûsuf kendi gömleğinin Hazret-i Ya’kub’a görmesini geri çevirmeyeceğini bilecek kadar Allah’ı bilen birisi idi. Ancak bu gömlek yüce Allah’ın Hazret-i İbrahim’e ateşe atıldığında cennet ipeğinden giydirdiği bir gömlek idi. Hazret-i İbrahim bunu Hazret-i İshak’a vermişti. Hazret-i İshak, Hazret-i Ya’kub’a vermişti. Hazret-i Ya’kub da bu gömleği gümüş bir muhafaza içerisine yerleştirmiş ve bunu Hazret-i Yûsuf’un boynuna asmış idi. Çünkü Hazret-i Yûsufa nazar değeceğinden korkuyordu. Hazret-i Cebrâîl de ona şunu bildirmişti: Gömleğini (babana) gönder. Çünkü onda cennetin kokusu vardır. Cennet kokusu ise bir hastaya veya bir belâya uğrayana değdi mi mutlaka afiyet bulur.

el-Hasen der ki: Eğer yüce Allah Hazret-i Yûsuf’a bunu bildirmemiş olsaydı, Hazret-i Yûsuf babasının tekrar görmeye başlayacağını bilemezdi. Hazret-i Yûsuf’un gömleğini götüren kişi Yehudâ idi. Yûsufa: Üzerinde yalancıktan kan bulunan gömleğini babana götüren ve onu üzen ben idim. Şimdi de onu sevindirmek ve tekrar görsün diye bu gömleğini de ona ben götüreyim, diyerek gömleği atıp gitti. Bunu da es-Süddî nakletmektedir.

“Bütün ailenizi de alıp bana getirin.” Mısır’ı yurt edinmek üzere gelin. Mesrûk dedi ki: O sırada erkek-kadın olmak üzere doksanüç kişi idiler.

Şöyle de denilmiştir: Hazret-i Yûsuf’un gönderdiği gömlek, arkasından yırtılan gömleğidir. Böylelikle zinadan yana korunmuş olduğunu Hazret-i Ya’kub’un bilmesini İstemişti. Ancak birinci görüş daha sahihtir. Enes (radıyallahü anh) yoluyla gelen merfu bir hadiste Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan de rivâyet edilmiştir. Bunu el-Kuşeyrî nakletmiştir. Doğrusunu en iyi biten Allah’tır.

Yusuf 92

Dedi: Yok size kınama bugün. Bağışlasın Allah sizi. Ve O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.

Diyanet Vakfı
(Yusuf) dedi ki: «Bugün sizi kınamak yok, Allah sizi affetsin! O, merhametlilerin en merhametlisidir.»

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Bugün başınıza bir şey kakılmayacaktır. Allah size mağfiret buyursun. O merhamet edenlerin en merhametlisidir.

Yusuf 91

Dediler: Allah’a andolsun, andolsun Allah seni bize üstün kıldı. Ve şüphesiz biz hata edenlerdik.

Diyanet Vakfı
(Kardeşleri) dediler ki: Allaha andolsun, hakikaten Allah seni bize üstün kılmış. Gerçekten biz hataya düşmüşüz.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Allah’a yemin ederiz ki Allah seni gerçekten bizden üstün kılmıştır. Doğrusu biz hata işlemiştik.”

“Dediler ki: Allah’a yemin ederiz ki Allah seni gerçekten bizden üstün kılmıştır” âyetinde ki:

“Seni üstün kılmıştır” ifadesinde aslolan iki hemzeli oluşudur, ikincisi hafifletilerek harf-i med olmuştur. Tahkik ile okunması câiz değildir. Bu kelimenin ism-i faili; “Üstün tutan, tercih eden” şeklinde mastarı da; …diye gelir. ” saçtım, saçmak” ism-i faili de Saçıcı” şeklinde kullanılır. Aynı şekilde bu da; vezninde iken bilahare i’lâl yapılmıştır. Aslı ise şeklinde Ancak, -Arapça baskıyı hazırlayanın da dikkat çektiği gibi- burada aslının ikinci harfi “ya” değil “vav”dir. olup “ya”nın harekesi “se”ye nakledildikten sonra, “ya” elife kalb olunca, iki sakin bir araya geldiğinden iki sakinin yanyana gelmesi dolayısı ile bu elif hazfedildi. (Ve böylelikle âyetteki şekil ortaya çıktı).

” Sözü naklettim” demektir. Bunun da ism-i faili-, şeklinde gelir.

Buradaki sözlerinin anlamı da şöyledir: Yemin olsun ki Allah seni bizlere üstün kılmış. İlim, hilm (affedicilik, cahammülkârlık), hüküm, akıl ve hükümdarlık vererek seni seçmiştir.

“Doğrusu biz hata işlemiştik.” Yani günah işlemiş kimselerden idik. Bir kimse günah işlediği takdirde; Hata (günah) işledi, işler” denilir. Bu ifadenin muhtevası içerisinde affedilme isteği de vardır.

İbn Abbâs’a şöyle soruldu: Kardeşleri nasıl:

“Doğrusu biz hata işlemiştik” dediler. Halbuki onlar bu işi kasti olarak işlemişlerdi. Şu cevabı verdi: Her ne kadar onlar bu işi kastı olarak işledi iseler de, hakka İsabeti kaçırdıktan sonra ancak bu kasta yöneldiler. İşte bir günah işleyen herkes aynı şekilde üzerinde bulunduğu hak yolu aşarak işler ve sonunda ya şüpheye veya masiyete düşer.

Yusuf 90

Dediler: Gerçekten sen, sen misin Yusuf? Dedi: Ben Yusuf’um ve bu da kardeşim. Andolsun Allah lütufta bulundu bize. Şüphesiz kim sakınır ve sabrederse, şüphesiz Allah kaybetmez iyilik yapanların ecrini.

Diyanet Vakfı
Yoksa sen, gerçekten Yusuf musun? dediler. O da: (Evet) ben Yusufum, bu da kardeşim. (Birbirimize kavuşmayı) Allah bize lütfetti. Çünkü kim (Allahtan) korkar ve sabrederse, şüphesiz Allah güzel davrananların mükafatını zayi etmez, dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Aaa! Sen, evet sen Yûsuf sun öyle mi?” dediler. O dedi ki; “Ben Yûsuf’um, bu da kardeşimdir. Allah bize lütfetti, çünkü kim korkar ve sabrederse herhalde Allah İyilik edenlerin mükâfatlarını boşa çıkarmaz.”

“Aaa! Sen, evet sen Yûsuf sun öyle mi?” dediler. Hazret-i Yûsuf’un huzuruna girib de:

“Bizi de, ailemizi de darlık sardı” (Yûsuf, 12/88) deyip ona itaat gösterip, alçak gönüllülüklerini arzedince, onlara karşı yumuşadı, kalbine rikkat geldi ve kendisini onlara tanıtarak:

“Yûsuf’a ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?” dedi. Bunun üzerine onlar da uyanıp:

“Aaa! Sen, evet sen Yûsuf’sun öyle mi? dediler.”

Bu açıklamayı İbn İshak yapmıştır. Bir diğer açıklamaya göre Hazret-i Yûsuf gülümseyince, onu Yûsuf’a benzettiler ve bu konuda ona soru sordular.

İbn Abbâs der ki: Hazret-i Yûsuf kendilerine:

“Yûsufa ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?” âyetinde geçen sözleri söyleyince, daha sonra da Yûsuf gülümseyince -Yûsuf (aleyhisselâm) gülümsedi mi dişleri ipe dizili inci gibi görünürdü- onu Yûsuf’a benzettiler ve soru ile durumu anlamak maksadıyla:

“Aaa! Sen, evet sen Yûsuf’sun öyle mi?” dediler.

Yine İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre kardeşleri tacını başından çıkartıncaya kadar onu tanıyamadılar. Alnının üst tarafında ona dair bir alamet vardı. Hazret-i Ya’kub’un da onun gibi bir alameti vardı ve bu bir beni andırıyordu. Hazret-i Yûsuf kendilerine:

“Yûsuf’a ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?” dediğinde, başındaki tacı kaldırdı ve onu tanıyarak:

“Aaa! Sen, evet sen Yûsuf’sun öyle mi?” dediler.

Yine İbn Abbâs Süyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, IV, 579da biraz daha uzunca kaydettiği bu mektubu, Vehb b. Münebbib’ten diye kaydetmektedir. Böyle olması daha uygundur. Çünkü Hazret-i Ya’kub’un, boğazlanması emredilenin Hazret-i İshak olmadığını bilmemesi de mümkün değildir; İbn Abbâs’ın böyle bir mektubun yazılmış olduğunu bildirmesi de mümkün değildir. Mektup rivâyeti itibariyle sağlam olmadığı gibi; muhtevası da Isrâiliyât’tan olduğunu göstermektedir. der ki: Hazret-i Ya’kub ona oğlunu geri vermesi için bir mektup yazdı. Mektup’ta şöyle deniyordu: Allah’ın halili, İbrahim’in oğlu, Allah’ın kurbanlıkla fidye verip, boğazlanmaktan kurtardığı (zebîhullah) ishak’ın oğlu, Allah’ın seçkin kulu Ya’kub’dan, Mısır Aziz’ine! İmdi bizler belâ ve mihnetlere duçar bir aile halkıyız. Allah dedemi Nemrut ve ateşiyle imtihan etti, daha sonra babam İshak’ı da Allah için boğazlanmakla imtihan etti. Beni de çocuklarım arasında en çok sevdiğim oğlum ile imtihan etti. Sonunda ağlamaktan gözlerim görmez oldu. Ben hiçbir zaman çalmadım, benden çalan bir çocuk da dünyaya gelmedi. Vesselam.”

Hazret-i Yûsuf bu mektubu okuyunca, eklemleri yerinden oynadı, titredi. Derisinin tüyleri diken diken oldu ve gözlerinden boşanırcasına yaş akıttı. Tahammülü ve sabrı kalmadı ve bilinmeyen sırrı açıkladı.

İbn Kesîr; “Sen…sin öyle mi?” âyetini haber anlamında; “Muhakkak ki sen… sun” diye okumuştur. Bu kıraatin bu haliyle de yüce Allah’ın:

“Nimet diye başıma bunu mu kakıyorsun?” (eş-Şuarâ, 26/22) âyeti gibi istifham olması da mümkündür,

“O da dedi ki: Ben Yûsuf’um.” Evet, ben o zulme uğrayan, öldürülmek istenen Yûsuf’um. O; ben, oyum demeyerek olayın büyük bir olay olduğuna işaret etmek istemişti.

“Allah bize” kurtulmak ve hükümdarlık ihsan etmekle

“lutfetti, çünkü kim korkar ve sabrederse” kim Allah’tan korkar, musibetlere ve masiyetlere karşı sabredip, direnirse

“herhalde Allah iyilik edenlerin” yani Allah’ın verdiği belâ ve imtihanlarda sabrederek, O’na itaati devam ettirenlerin

“mükâfatlarını zayi etmez.”

İbn Kesîr; “Çünkü kim korkar., .sa” âyetini; şeklinde ye harf-i meddi ile birlikte okumuştur. Bu şekildeki kıraat, “Kim” edatının “Kim ki” anlamında ism-i mevsul kabul edilmek suretiyle caizdir. Bu durumda da ism-i mevsulün sılası arasına girer ve bu durumda “ya” harfi de harf-i med olarak telaffuz edilir, başka türlüsü de olmaz. Buna bağlı olarak; Sabrederse” ref ile okunur. Ayrıca; “Sabrederse” lâfzını cezm ile okuyup; “Korkar” lâfzı da mahallen meczum kabul edilmek suretiyle okunması da mümkündür. Buna karşılık, da şart edatı olur, “ya” harfi de harf-i med olarak okunur. Cezm alameti ise aslında “ya” harfinin üzerinde bulunan ötrenin hazfedilmesi kabul edilir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Sonra Dımeşk’a girdiğin vakit geslen

Ey Yezid b. Halid b. Yezid diye.”

Bu anlaındnki fiil emir olduğu için sonundaki “ye” luırfinin hazfedilmesi gerekiyordu.

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Haberler Ziyadoğullarının süt veren sağmal develerinin başlarına

Neler geldiğini göstermekte iken, o sana gelmedi mi?

Burada fiilin başındaki cezm edatı dolayısıyla “ya” harfinin Imfedihnesi gerekirken, harf med olarak okunması muzni’i’ aslındaki ötrenin hazfedîldiğini kabul etmek, cezın alameti olarak değerlendirilmektedir.

Cemaatin bu âyeti okuma şeklinin sebebi ise gayet açıktır. “Çünkü…” deki zamir, söylenen sözlere işarettir. Ondan sonraki cümle ise haberdir.

Yusuf 89

Dedi: Bildiniz mi ne yaptınız Yusuf’a ve kardeşine, siz cahiller iken?

Diyanet Vakfı
Yusuf dedi ki: Siz, cahilliğiniz yüzünden Yusuf ve kardeşine yaptıklarınızı biliyor musunuz?

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Siz cahiller iken Yûsuf’a ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?”

“Dedi ki: Siz cahiller iken Yûsufa ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?” Bu hatırlatma ve azar anlamında bir sorudur. Kastedilen ise yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki bu yaptıklarını kendilerine haber vereceksin.” (Yûsuf, 12/15) âyetinde sözü edilen husustur.

“Siz cahiller İken” ifadesi de onların Hazret-i Yûsuf’u aldıkları sırada henüz peygamber olmamış ve yaşlarının küçük olduğuna delildir. Zira ancak bu nitelikte olan bir kimse “cahillikle” nitelendirilir.

Bu âyet ayrıca o anda, onların hallerinin düzelmiş olduğuna delildir. Yani siz bu işi yaşça küçük ve cahil iken yapmış idiniz. Bu anlamdaki açıklamayı İbn Abbâs ve el-Hasen yapmıştır. Buna göre onların söyledikleri nakledilen: “Doğrusu biz hata işlemiştik” şeklindeki ifadeleri yaşlan ilerlemiş olduğu halde, utançlarından ve babalarından korkularından dolayı ona yaptıklarını haber vermedikleri anlamındadır. Bunun, sonucun nereye varacağını bilmeyenler anlamına geldiği de söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yusuf 88

Vakit ki girdiler onun yanına, dediler: Ey Aziz! Bize ve ailemize isabet etti sıkıntı. Ve geldik az bir mal ile. Artık ver bize ölçek tam olarak ve sadaka ver bize. Şüphesiz Allah verir sadaka verenlere karşılığını.

Diyanet Vakfı
Yusufun yanına girdiklerinde dediler ki: Ey aziz! Bizi ve ailemizi kıtlık bastı ve biz değersiz bir sermaye ile geldik. Hakkımızı tam ölçerek ver. Ayrıca bize bağışta da bulun. Şüphesiz Allah sadaka verenleri mükafatlandırır.

Kurtubi Tefsiri
Bunun üzerine huzuruna geldiklerinde dediler ki: “Ey Aziz! Bizi de, ailemizi de darlık sardı. Pek değerli olmayan bir bedel ile geldik. Bize yine tam Ölçek ver ve ayrıca bize tasadduk da et. Çünkü Allah sadaka verenleri mükâfatlandırır.”

Yüce Allah’ın:

“Bunun üzerine huzuruna girdiklerinde dediler ki; Ey Aziz” Ey sağlam, korunmuş, kendisine zarar veremeyeceğimiz kişi

“bizi de, ailemizi de darlık sardı.” Bu onların üçüncü defa Mısır’a dönüşleri idi, İfadede hazfedilmiş sözler de vardır. Yani nihayet Mısır’a çıkıp gittiler, Yûsuf’un huzuruna girdiklerinde

“Bizi de, ailemizi de darlık” yani açlık ve ihtiyaç

“sardı” isabet etti, dediler.

Bu âyette, darlık yani açlık esnasında şikayetin câiz olduğuna delil vardır. Hatta bir kimse fakirlik ve benzeri şeylerden ötürü kendisine darlık ve sıkıntı geleceğinden korkacak olursa, faydalı olacağını umduğu kimselere halini açıklaması vacibtir. Nitekim kendisini tedavi elmesi için, doktora duyduğu rahatsızlıklardan şikayet etmesinin vacib olması gibi. Böyle bir durum tevekküle aykırı değildir. Ancak bu gibi hallerde şikayetin bir çeşit kızgınlık ve gazablanmak suretiyle olmaması şartı vardır. Musibetlerde sabır ve metanet göstermek ise daha güzeldir.

Dilenmeyip afiflik göstermek daha faziletlidir. Şikayet halinde en güzel söz, Mevla’dan belânın sona ermesini dilemektir. Bu da Hazret-i Ya’kub’un:

“Ben keder ve üzüntümü ancak Allah’a açarım. Ben Allah nezdinden sizin bilmeyeceğiniz şeyleri biliyorum” (Yûsuf, 12/86) demesi ile olur. Yani ben O’nun güzel muamelesini, üstün lütfunu ve kullarına bağışlarını bilirim.

Şekva dinlemek makamında olmayanlara şekvada bulunmak ise -içini açmak ve teselli kastıyla olması hali müstesna- beyinsizliğin ta kendisidir. Nitekim İbn Dureyd şöyle demektedir:

“Sanma ey dehr! Boyun eğeceğimi beni bıçaklar gibi

Kesip doğrayan bir musibete;

Sen öyle bir kimseyle oturup kalktın ki eğer felekler üzerine yıkılacak olsa,

Göğün dört bir yanından; şikayet etmez.

Fakat ağzın etrafında balgamdan dolayı biriken köpükleri,

Kafasını sallayarak bir kenara bırakan,

göğsünden rahatsız bir kimsenin üflemesi gibi gelir, o belalar ona.”

Yüce Allah’ın: “Pek değerli olmayan bir bedel ile geldik” âyetindeki Bedel” kelimesi bir şeyin satın alınması kastı ile verilen bir parça mal demektir. Mesela; “Bir şeyi ticaret mah ve bedeli kıldım” demektir. Darb-ı meselde de; ” (Hurma bolluğu ile meşhur) Hecer’e hurma götürüp ticaret yapmak isteyen gibi” denilmektedir.

“Pek değerli olmayan” kelimesi

“bedel” kelimesinin sıfatıdır. Mastarı olan; ise iterek, sürmek ve sürüklemek anlamındadır. Yüce Allah’ın şu âyetinde de aynı kökten gelen fiil kullanılmaktadır:

“Görmez misin ki Allah bulutları sürüyor…” (en-Nûr, 24/43)

Buradaki anlamı, bu zorla itilen, sürülen bir bedeldir ve bunu herkes kabul etmez. Sa’leb der ki: Buradaki “pek değerli olmayan bedel”den kasıt tam olmayan, eksik bedel demektedir, Burada bu bedelin tayini hususunda farklı görüşler vardır. Bu bedelin kurutulmuş et, hurma, kavrulmuş un ve yağ karışımı bir yemek olduğu da söylenmiştir. Bunu el-Vakidî, Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)dan nakletmektedir.

Yine denildiğine göre onların götürdükleri bedel eskimiş çuvallar, heybeler ve iplerdi. Bu açıklama da İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiştir.

Yine denildiğine göre Arapların eşyası yün ve sade yağdır. Bu açıklama Abdullah b. el-Hâris’e aittir.

Bir diğer görüşe göre götürdükleri bedel çitlenbik ile bitim diye bilinen Şam bölgesinde yetişen, yenen ve sabun yapmak için yağı çıkartılan bir çeşit taneli yiyecekti. Bu açıklamayı da es-Salih yapmıştır. Bunları yiyecek alımında geçerli kabul edilmeyen fakat insanlar arasında tedavülde kullanılan dirhemlere satmışlar ve: Sen bu dirhemleri bizden yiyecek alımında da kullanılabilen kaliteli dirhemler gibi hesab et, demişlerdi.

Bir diğer açıklamaya göre götürdükleri bedel kalitesiz dirhemlerden ibaretti. Bunu da İbn Abbâs söylemiştir. Yine denildiğine göre bu paralar üzerinde Hazret-i Yûsuf’un sureti yoktu. Çünkü Mısır dirhemleri üzerinde Hazret-i Yûsuf’un sureti vardı.

ed-Dahhâk der ki: Götürdükleri bedel ayakkabı ve deri idi. Yine ondan nakledildiğine göre elenmiş ve kavrulmuş un idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Bize yine tam ölçek ver ve ayrıca bize tasadduk da et” âyetine dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Adalet ve Fazilet:

Yüce Allah’ın:

“Bize yine tam ölçek ver” ifadesi ile şunu kastetmişlerdi: Sağlam ve kaliteli dirhemlere karşılık verdiğin gibi ver ve bizim dirhemlerimizden dolayı bize eksik verme. Müfessirlerin çoğunluğunun görüşü budur.

İbn Cüreyc der ki:

“Bize yine tam ölçek ver” sözleriyle daha önce kardeşleri için Ölçmüş olduğu miktarı vermesini kastetmişlerdi.

“Ve ayrıca bize tasadduk da et.” Yani kaliteli dirhemlerle, kalitesizler arasındaki farkı da sen bize lütfet. Bu açıklamayı Saîd b. Cübeyr, es-Süddî ve el-Hasen yapmışlardır. Çünkü mutlak manasıyla sadaka peygamberlere haramdır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Hakkımızdan daha fazlasını bize tasadduk et, demektir. Bu açıklamayı da Süfyan b. Uyeyne yapmıştır. Mücahid der ki: Sadaka ancak Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a haram kılınmıştır. İbn Cüreyc der ki: Yani kardeşimizi bize geri vermek suretiyle

“bize tasadduk da et” demektir. İbn Şecere der ki:

“Bize tasadduk da et” yani bizi affet, bize müsamaha ile muamele et, demektir. Bu açıklamaya şairin şu beytini de delil göstermektedir:

“Bize tasadduk et (müsamaha göster) ey Affân’ın oğlu ve ecrini Allah’tan bekle,

Başımıza da günler boyunca el-Eş’arî’yi emir tayin et.”

“Çünkü Allah sadaka verenleri mükâfatlandırır.” Âhiretteki mükâfatı kastetmektedir. Denildiğine göre bu, sözlü ta’rizler arasında yer alır. Çünkü onların kanaatlerine göre Hazret-i Yûsuf kendi dinleri üzere değildi. Bundan dolayı onlar: Bu sadakan sebebiyle şüphesiz Allah seni mükâfatlandıracaktır demeyip kendisine böyle bir maksatla söz söyledikleri izlenimini verecek bir ifade kullandılar ve bu ifadeleri, yorumlanmak suretiyle doğru bir anlama gelebilirdi. Bu açıklamayı en-Nakkâş yapmıştır. Hadîs-i şerîfte de: “Şüphesiz ki ta’riz (üstü kapalı) ifadelerde yalandan bir kurtuluş yolu Beyhakî, es-Sünenu’l-Kübrâ, X, 336 vardır.”

2- Kile İle Ölçenin Ücretini Kim Öder:

Malik ve onun dışındaki ilim adamları (bu âyeti), kile ile ölçenin ücretini satıcının vermesi gerektiğine delil göstermişlerdir. İbnu’l-Kasım ve İbn Nât derler ki: Malik dedi ki: Kardeşleri Hazret-i Yûsuf’a:

“Bize yine tam ölçek ver” dediler. Kile ile ölçen bizzat Yûsuf’un kendisi idi. Tartı ile tartan, sayan ve diğerlerinin durumu da böyledir. Çünkü bir kimse yiyeceklerinden sayısı belli bir miktar satacak olur ise o miktar üzerinde akit vacib olur ve kendisinin de o miktarı açıkça ortaya çıkartıp müşterinin hakkını kendi hakkından ayırması gerekir. Şayet bir yığın yahut ta hakkının alınabileceği bir mal şeklinde muayyen bir bölümünü satacak olup da alıcıyı o malla serbest olarak başbaşa bırakırsa, satılan mal üzerinde cereyan eden işlemleri yapmak satın alana aittir. Kile ile ölçmek yahut tartmak suretiyle hakkın alınabileceği şeylerde durum böyle değildir. Çünkü satıcının bedeli hakedebilmesi ancak sattığının tamamen ödenmesi halinde söz konusudur. Tam olarak teslim söz konusu olmadan satılan maldan bir şey telef” olursa, bu satıcıdan gider.

3- Karşılıklı İlişkilerde İstenen Ek Hizmetlerin Ücretini Ödeyecek Taraf:

Nakit ödemenin kalitesinin tesbit ücretini ödemek de satıcıya aittir. Çünkü dirhemlerini ödeyen satın alıct, bu dirhemler sağlamdır, der. Kalitesiz olduklarını iddia eden sensin, o halde kendi işini kendin gör. Aynı şekilde bunun faydası satana ait olduğundan dolayı ücreti de onun ödemesi gerekir.

Kendisine kısas uygulanması gereken kimsenin de bu gibi bir sorumluluğu yoktur. Zira böyle bir kimsenin (mesela) kendi elini kesmesi icab etmez. Ancak böyle bir şeyi kendi iradesiyle yapması hali müstesnadır. Çünkü ona farz olan sadece elinin kesilmesini kabul etmesidir. Şayet kısas uygulanmasını isteyen kişi ondan bu işi (kendi elini kesmesini) isteyecek ve bu hususta onunla anlaşacak olursa, kesme ücretini kısas uygulanmasını isteyen kişinin Ödemesi gerekir.

Şâfiî de kendisinden nakledilen meşhur görüşünde: Bu tıpkı satıcıda olduğu gibi kendisine kısas uygulanacak olan kişi tarafından ödenmelidir.

4- Allah’ın Lütfundan Dilemek:

Kişinin duası esnasında: Allah’ım bana tasadduk eyle, diye dua etmesi mekruhtur. Çünkü sadaka, sevap elde etmek isteyen kimse tarafından verilir. Şanı yüce Allah ise bütün nimetler ile mükâfat vermek suretiyle lutufta bulunandır. O’ndan başka bir Rab yoktur.

el-Hasen bir adamın: Allah’ım bana tasadduk eyle dediğini İşitince, şöyle demiş: Be hey adam, şüphesiz Allah tasadduk etmez. Ancak mükâfat almayı uman kimse tasaddukta bulunur. Sen yüce Allah’ın:

“Çünkü Allah sadaka verenleri mükâfatlandırır” âyetini hiç duymadın mı? Bunun yerine: Allah’ım bana ver ve bana bol bol lütfedip, bağışla! diye dua et.

Yusuf 87

Ey oğullarım! Gidin, araştırın Yusuf’tan ve kardeşinden. Ve ümit kesmeyin Allah’ın rahmetinden. Şüphesiz Allah’ın rahmetinden ümit kesmez ancak kâfirler topluluğu.

Diyanet Vakfı
Ey oğullarım! Gidin de Yusufu ve kardeşini iyice araştırın, Allahın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allahın rahmetinden ümit kesmez.

Kurtubi Tefsiri
“Oğullarım! Gidin, Yûsuf’u ve kardeşini arayın, araştırın. Allah’ın rahmetinden de ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.”

“Oğullarım! Gidin, Yûsuf’u ve kardeşini arayın, araştırın.” İşte bu ifade Hazret-i Ya’kub’un, Hazret-i Yûsuf’un hayatta olduğundan kesinlikle emin olduğunun delilidir, Hazret-i Ya’kub bunu ya rüya ile ya -kıssanın baş tararlarında geçtiği gibi- yüce Allah’ın kurdu konuşturmasıyla ya ölüm meleğinin Hazret-i Ya’kub’a henüz Yûsuf’un ruhunu kabzetmediğini bildirmesi ile bilmişti. Daha kuvvetli görülen görüş de budur.

Tehaşsüs, aramak, araştırmak, bir şeyi duyu organlarıyla aramak demektir. O bakımdan bu kelime “his”den; “tefa’ül” veznindedir. Yani şu sizden kardeşinizi getirmenizi isteyen ve onu alıkoymakta size karşı bir hileye başvuran adamın yanına gidin, ona ve izlediği yola dair soru sorun.

Rivâyete göre ölüm meleği Hazret-i Ya’kub’a: Sen onu bu taraftan araştır diyerek, Mısır cihetini işaret etmiştir. Denildiğine göre de Hazret-i Ya’kub yiyecek maddelerinin bedelinin geri ödenmesi ve Hazret-i Yûsuf’un kardeşinin alıkonulması ile keramet izharı yollarıyla, Hazret-i Yûsuf’un farkına varmıştır. Bundan dolayı Hazret-i Ya’kub çocuklarını başka tarafa değil de yalnızca Mısır tarafına göndermişti.

“Allah’ın rahmetinden de ümit kesmeyin.” Yani Allah’ın kurtarışından yana ümitsiz olmayın. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır. Şunu söylemek istiyor: Mü’min Allah’tan kurtuluşu ümid eder, kâfir ise sıkıntılı halde iken ümitsizliğe düşer. Katâde,ve ed-Dahhâk derki: “Ravhullah”, Rahmetullah (Allah’ın rahmeti) demektir.

“Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez” âyeti Allah’ın rahmetinden ümit kesmenin büyük günahlardan olduğuna delildir.

İleride yüce Allah’ın izniyle buna dair açıklamalar ez-Zümer Sûresi’nde (39/53. âyetin tefsirinde) gelecektir.

Yusuf 86

Dedi: Ben yalnızca şikâyet ederim sıkıntımı ve hüznümü Allah’a. Ve bilirim Allah’tan sizin bilmediğinizi.

Diyanet Vakfı
(Yakub:) Ben gam ve kederimi sadece Allaha arzediyorum. Ve ben sizin bilemiyeceğiniz şeyleri Allah tarafından (vahiy ile) biliyorum, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Ben keder ve üzüntümü ancak Allah’a açarım. Ben Allah nezdinden sizin bilmeyeceğiniz şeyleri biliyorum.”

“Dedi ki: Ben keder ve üzüntümü ancak Allah’a açarım.”

Sözlükte; “Açmak” kelimesi aslında insanın saklamaya hazır olmadığı başına gelen helâk edici şeyler demektir. Bu kelime; ” Onu saçıp dağıttı” ifadesinden gelmektedir. Mecazi olarak musibete de; denilmiştir. Şair Zu’r-Rimme der ki:

“Devemi Meyye’nin (harabesi kalmış) evinin yanıbaşında durdurdum,

Orada sürekli ağladım ve konuştum onunla,

Yağmur yağsın diye dua ettim orasına, öyle ki anıp durduğum musibetten

Dolayı, benimle konuşacaktı neredeyse taşları ve oyun alanları.”

İbn Abbâs der ki: Bu kelime keder ve üzüntüm, demektir. el-Hasen, ihtiyacım diye açıklamıştır. Bunun, hüznün en ileri derecesi anlamına geldiği de söylenmiştir. Gerçek mahiyeti ise sözünü ettiğimiz şekildedir.

“Ve üzüntümü” lâfzı da bir öncekine atfedilmiştir. Aynı anlamda olmakla birlikte onu başka bir lafızla tekrarlamıştır.

“Ve üzüntümü ancak Allah’a açarım. Ben Allah nezdinden sizin bilmeyeceğiniz şeyleri biliyorum” Yani ben Yûsuf’un rüyasının doğru çıkacak bir rüya olduğunu, benim onun önünde secde edeceğimi biliyorum. İbn Abbâs bu açıklamayı yapmıştır. Katâde: Ben yüce Allah’ın bana ettiği İhsanlarından hakkında hüsn-ü zan beslemeyi gerektirecek şeyler biliyorum, diye açıklamıştır.

Denildiğine göre Hazret-i Ya’kub ölüm meleğine Yûsuf’un ruhunu kabzettin mi diye sormuş, o: Hayır diye cevap verince, onun ümitvar olmasını daha bir pekiştirmişti.

es-Süddî der ki: Ben Yûsuf’un hayatta olduğunu biliyorum, demektir. Çünkü oğulları kendisine bu hükümdarın davranışını, adaletini, ahlâkını ve sözlerini bildirince Hazret-i Ya’kub, bu kimsenin oğlu olduğunu hissetti, o bakımdan ümitlendi ve muhtemeldir ki bu Yûsuf tur dedi.

Yine şöyle dedi: Yeryüzünde doğru sözlü (siddîk) ancak peygamber bir kimse olabilir.

Şöyle de açıklanmıştır: Hazret-i Ya’kub, ben darda kalanların dualarının kabul edildiğine dair sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum, demek istemişti.

Yusuf 85

Dediler: Allah’a andolsun, hâlâ anıyorsun Yusuf’u, ta ki hasta oluncaya kadar veya helak olanlardan oluncaya kadar.

Diyanet Vakfı
(Oğulları:) «Allaha andolsun ki sen hala Yusufu anıyorsun. Sonunda ya hasta olacaksın ya da büsbütün helak olacaksın!» dediler.

Kurtubi Tefsiri
Dedilerki: “Hâlâ Yûsuf’u anıp duruyorsun. Allah’a yemin olsun ki, sonunda ya kederinden hastalanıp eriyeceksin. Yahut ölüp gidenlerden olacaksın.”

“Dediler ki: Halâ Yûsuf’u anıp, duruyorsun.” Yani çocukları kendisine:

Hâlâ Yûsuf’u anıp duruyorsun,

“Allah’a yemin olsun ki…” dediler.

el-Kisaî der ki: “Bunu hâlâ yapıyorum, yaparım” demektir el-Ferrâ’, ın takdiri olarak var olduğunu yani “Durmaksızın…” şeklinde olduğunu iddia eder ve şu beyiti nakleder:

“(Ona) dedim ki: Allah adına yemin olsun, burada oturup duracağım,

İsterse senin önünde başımı ve eklemlerimi koparsınlar.”

Yani buradan ayrılmayacağım… demektir. en-Nehhâs der ki: Bu söylediği güzel ve doğrudur.

el-Halil ve Sîbeveyh ise; nın yemin halinde takdir edileceğini iddia etmişlerdir. Çünkü yemin halinde açıklanması zor bir taraf olmaz. Eğer böyle bir takdir vacib olsaydı, bu “lâ” yerine “len” olmalı idi.

Hazret-i Ya’kub’un oğullarının babalarına bunu söylemelerinin sebebi ise kesin olarak babalarının bu üzüntülü halini devam ettireceğini bilmelerinden dolayıdır. Mesela; “O bu işi yapmaya devam edip duruyor” denilir ve bunlar iki ayrı söyleyiştir. Bu iki şekil de ancak red ve inkâr ile birlikte kullanılırlar. Şair der ki:

“(Atlar) toz çıkarmaya devam edip durdu, öyle ki onların çıkardıkları tozlar

Oldukça rüzgarlı bir günde yukarı doğru yükselen bir suru andırıyordu.”

İbn Abbâs da; devam edip duruyorsun diye açıklamışım

“Sonunda ya kederinden hastalanıp, eriyeceksin” telef olup gideceksin. İbn Abbâs ve Mücahid der ki: Hastalığından dolayı ölüme yakın bir hale geleceksin demektir. Şair de der ki:

“Kederim yayıldı, hasta etti beni

Çok eskiden beri de hastalığımı arttırmıştı.

İşte bugünden önce sevgi de böyledir,

Bu da helake götüren sebepler arasındadır.”

Katâde bu kelimeyi yaşlanıp çökeceksin diye açıklarken, ed-Dahhâk çürüyüp gideceksin, Muhammed b. İshak aklın başından gidecek diye açıklamışlardır.

el-Ferrâ’ der ki: Bedenî ve aklî dengesini kaybetmiş kimseye denilir, da aynı anlamdadır.

İbn Zeyd der ki: Bu tabir erzeli ömüre (yaşlılığın en perişan haline)döndürülmüş kişi hakkında kullanılır.

er-Rabî’ b. Enes de bu, derisi kemiğine yapışmış (bir deri bir kemik kalmış) kişi demektir. el-Müerric ise kederinden erimiş kimse, el-Ahfeş yok olup gitmiş kimse, İbnu’l-Enbârî helâk olup gitmiş kimse diye açıklamışlardır. Bunların hepsinin anlamı birbirine yakındır.

Bu kelimenin asıl anlamı kederden, aşktan yahut yaşlılıktan bedenî ya da aklî dengesini kaybetmiş kimse demektir. Bu açıklamalar Ebû Ubeyde ve başkalarından nakledilmiştir. el-Arcî der ki:

“Ben bir sevginin istilasına uğramış birisiyim, bu sevgi benim aklî ve bedenî dengemi bozmuştur,

Nihayet çürüyüp gittim ve sonunda hastalık beni alabildiğine inceltti.”

en-Nehhâs derki: Bir kimsenin hastalıktan âdeta çürüme halini anlatmak için; şeklindeki fiil kullanılır. İsm-i faili ise; şeklinde gelir. Şu kadar var ki, ikinci sekilin tesniyesi ve çoğulu yapılmaz. Tıpkı; “Layıktır, yaraşır” kelimelerinin de tesniye ve çoğullarının gelmeyişi gibi.

es-Sa’lebî der ki: Araplar arasında müzekker olarak İsm-i faili; şeklinde, müennes ism-i failini de; şeklinde söyleyenler de vardır. O bakımdan bu lâfız sıfat olarak kullanılacak olursa, hem tesniyesi, hem çoğulu, hem de müennesi kullanılabilir. Ayrıca; “Hastalanıp eridi, erir, hastalanıp eriyiş” diye de kullanılır. İsm-i faili de; şeklinde gelir. İsm-i mef’ûl olarak; şekli de kullanılır ve şöyle bir beyit nakledilir:

“Tam bir gün boyunca atlılar takib etti onu,

Onu yakalasaydılar şayet, hiç şüphesiz helâk oluvermişti.”

İmruul-Kays da der ki:

“Develer sahibi kişinin ölmek noktasında hastalandığını görüyorum,

O diyardaki genç ve hasta bir devenin bitip tükenmesi gibi.”

en-Nehhâs der ki: Dilbilginleri kederin hasta düşürdüğü kimse hakkında; “Keder onu hasta etti” diye kullanıldığını ve; ın da; ahmak bir adam anlamına geldiğini nakletmişlerdir.

Enes bu kelimeyi “ha” harfi ötreli, “ra” harfini de sakin olarak okumuştur. “Çöven çubuğu gibi” demektir. el-Hasen de “ha” ve “ra” harflerini ötreli oku’muştur.

el-Cevherî der ki: ” Çöven (otu)” demektir.

“Yahut ölüp gidenlerden olacaksın.” Bu, hepsinin söyledikleri bir sözdür. Bu sözden maksatları ise, bu işin sebebi kendileri olsalar dahi, Hazret-i Ya’kub’a şefkatleri dolayısıyla ağlayıp kederlenmesini engellemektir.

Yusuf 84

Onlardan yüz çevirdi ve dedi: Ey Yusuf için duyduğum üzüntü! Ve gözleri hüzünden ağardı. O, içini çekip yutan biriydi.

Diyanet Vakfı
Onlardan yüz çevirdi, «Ah Yusufum ah!» diye sızlandı ve kederini içine gömmesi yüzünden gözlerine boz geldi.

Kurtubi Tefsiri
Onlardan yüz çevirip: “Ya esefâ alâ Yûsuf” dedi ve kederinden gözlerine ak düştü. Artık o hüznünü açıklamayıp içinde saklıyordu.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Kederden Ak Düşen Gözler:

“Onlardan yüz çevirip…” Çünkü Bünyamin’in de haberini alınca artık Hazret-i Ya’kub’un kederi doruk noktasına ulaştı ve bütün gücünü kaybetti. Yüce Allah, Yûsuf dolayısıyla uğradığı musibetini âdeta yeniledi. O bakımdan:

“Yâ esefâ alâ Yûsuf” dedi. Oğlu Bünyamin’i unuttu ve onu hatırlamaz oldu.

Bu şekildeki açıklama İbn Abbâs’tan nakledilmiştir. Saîd b. Cübeyr der ki: Ya’kub (aleyhisselâm) bizim Kitabımızda yer alan istircâ (innâ lillah…)ı bilmiyordu, eğer bu istircâyı bilseydi, hiçbir şekilde “yâ esefâ alâ Yûsuf demezdi.

Katâde ve el-Hasen derler ki: Bu ey benim kederim.., demektir. Mücahid ve ed-Dehhâk ise: Ey benim son haddine varan tahammülüm anlamındadır, demişlerdir. Şair Küseyyir der ki:

“Kalb nasıl yüz çevirdi ve nefis teselli edilince

Nasıl teselli buldu diye, her ikisine de esef (yazıklar) olsun.”

Esef; elde edilemeyen ve geçen dolayısıyla aşın hüzün ve keder demektir. Başına getirilen nida “ya” da: Gel ey esef, çünkü artık bu senin geleceğin vakittir, anlamındadır. ez-Zeccâc der ki: Bu tabirin aslı “yâ esefi: Ey benim kederim” şeklindedir. Fetha hafif olduğundan dolayı sondaki “ya” elife ibdâl edilmiştir.

“Ve kederinden gözlerine ak düştü.” Denildiğine göre altı yıl süreyle gözleriyle görmedi, kör olmuştu. Bunu Mukâtil söylemiştir. Yine denildiğine göre göze ak düştüğünde az da olsa bir görme olur. Hazret-i Ya’kub’un halini en iyi bilen ise Allah’tır. Gözlerine ağlamaktan dolayı ak düşmüştü, fakat ağlamasının sebebi kederiydi. Bundan dolayı yüce Allah: “Kederinden” diye buyurmaktadır.

Yine denildiğine göre Hazret-i Ya’kub namaz kılarken, Hazret-i Yûsuf önünde enine doğru yatıyordu. Uykusunda hafif horladı, Hazret-i Ya’kub ona doğru baktı. İkinci bir defa daha horladı, yine Hazret-i Ya’kub ona baktı. Sonra üçüncü bir defa horladı, yine Hazret-i Ya’kub hem ondan, hem horlamasından dolayı sevinç ile ona baktı. Yüce Allah meleklerine şunu vahyetti: “Şu benim seçkin kuluma ve halil’imin oğluna (torununa) bakınız. Bana münacatta iken benden başkasına İltifat edip bakıyor. İzzetim ve celalim hakkı için onlarla yönelip baktığı o iki gözbebeğini ondan alacağım. Kendisini dönüp baktığı kişiden onu seksen yıl süreyle ayıracağım. Tâ ki amel edenler Benim huzurumda ayağa kalkanların, Benim gözetimim altında olduğunu bilmeleri gerektiğini bilsinler.”

2- Namazda Sağa Sola İltifat Etmek:

Bu olayda namazda (sağa sola bakarak) iltifat etmenin, namazı iptal etmese dahi bundan dolayı cezanın söz konusu olacağına ve namazın eksik kalacağına delil vardır.

Buhârî, Âişe (radıyallahü anha)dan şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a namazda (sağa sola dönerek) iltifata dair soru sordum da şöyle buyurdu: “Bu şeytanın kulun namazından gizlice çaldığı bir şeydir. ” Buhârî, Ezan 93, Ded’u’l-Halk 11; Ebû Dâvûd, Salât 161; Tirmizî, Cumua 59; Nesâi, Sehv 10; Müsned, VI, 106

İleride Mü’minun Sûresi’nin baş taraflarında bu hususa dair ilim adamlarının görüşleri -yüce Allah’ın İzniyle- kapsamlı bir şekilde gelecektir.

3- Hazret-i Ya’kub’un Kederinin Sebebi:

en-Nehhâs der ki: Bir grup kimse Hazret-i Ya’kub’un -Allah ona ve peygamberimize salât ve selâm eylesin- aşın kederinin sebebinin ne olduğuna dair soru sordular. Bu konuda ilim adamlarının üç türlü cevabı vardır. Bu cevaplardan birisi şöyledir: Hazret-i Ya’kub, Hazret-i Yûsuf’un hayatta olduğunu öğrenince dinine zarar geleceğinden korktu. İşte bundan dolayı oldukça kederlendi.

Bir diğer görüşe göre Hazret-i Ya’kub’un kederlenmesi oğlunu, kardeşlerine küçük yaşına rağmen teslim etmiş olmasıdır. Buna sonradan pişman olduğundan üzülmüştür.

Üçüncü bir açıklamaya göre -ki bu, bu cevapların en açık ve kuvvetli olanıdır- keder yasaklanmış bir şey değildir. Yasaklanmış olan yaygara basmak, elbiseleri yırtmak ve uygun olmayan sözler söylemektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Göz yaşanr, kalb kederlenir ama Rabbi gazablandıran bir şey de söylemeyiz.” Buhârî, Cenâiz 44; Müslim, Fedâil 62, İbn Mâce, Cenaiz 53; Müsned, III, 194. diye buyurmuştur. Yüce Allah da:

“Artık o hüznünü açıklamayıp içinde saklıyordu” âyeti ile bunu açıklamaktadır. Yani Hazret-i Ya’kub gam ve kederle dolup taşmakla beraber, bunu içinde tutuyor, kimseye açmıyordu. Nitekim kederin saklanıp, gizlenmesi anlamında; ifadesi de buradan gelmektedir. Buna göre; ise keder yolu kendisine karşı tıkanmış kimse demektir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Hani o gamla dolu dolu dua etmişi .” (el-Kalem, 68/48) İçi kederle dolup taşmıştı, demektir, Bu kelimenin, kederini yutan, gizleyen anlamına gelmesi de mümkündür. Bu da kederini örten ve kimseye açmayan kimse demektir. İbn Abbâs’dan: Kederini içinde saklayan ve üzüntülü bir kimse, diye açıkladığı nakledilmektedir. Şair de der ki:

“Eğer Şâs’ın musibeti dolayısıyla kederimi içime atıyor idiysem de,

Artık bugün ben dilimin bağını çözmüş bulunuyorum.”

İbn Cüreyc, Mücahid’den, o İbn Abbâs’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Hazret-i Ya’kub’un kederden gözleri görmez olmuştu. “Artık o hüznünü açıklamayıp içinde saklıyordu.”

İbn Abbâs, o kederli idi diye açıklamıştır. Mukâtil b. Süleyman ise Atâ’dan, o İbn Abbâs’tan yüce Allah’ın:

“Artık o hüznünü açıklamayıp içinde saklıyordu” âyeti hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: O aşırı derecedeki hüzün ve kederini gizliyor, açmıyordu. Demek istiyor ki: Hazret-i Yûsuf’un hayatta olduğunu bilmekle birlikte, nerede olduğunu bilmiyordu. İşte bundan dolayı oldukça kederli idi.

el-Cevherî der ki: (İbn Abbâs’ın açıklamada kullandığı): kelimesi, gizlenip saklanan keder demektir. İşte bu kelime ile aynı kökten olmak üzere; “Adam kederini gizleyip sakladı” denilir. İsm-i faili de; …diye gelir.

en-Nehhâs der ki: “Filan kişi oldukça kederlidir ve kederinden şikayet etmemektedir” demektir. Şair de der ki:

“Kavmimi (Savaşa) teşvik ettim ve ben düşmanla Savaşmayı bir şeref saydım,

Onlar ise ölüm korkusundan dolayı kederlerini içlerinde saklamışlardı.”

Yusuf 83

Dedi: Hayır, nefsiniz süsledi size bir işi. Artık güzel bir sabır. Umulur ki Allah getirir bana onları hepsini. Şüphesiz O, bilen, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
(Babaları) dedi ki: «Hayır, nefisleriniz sizi (böyle) bir işe sürükledi. (Bana düşen) artık, güzel bir sabırdır. Umulur ki, Allah onların hepsini bana getirir. Çünkü O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.»

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Hayır, nefisleriniz sizi aldatıp böyle bir işe sürüklemiş. Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır. Allah’ın hep birlikte onları bana kavuşturacağını ümit ederim. Her şeyi bilen, yegâne hüküm sahibi olan şüphesiz ki O’dur,”

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Nefsin Süslediği İş:

“Dedi ki: Hayır, nefisleriniz sizi aldatıp böyle bir işe sürüklemiş.” Oğlum çalmadığı halde çaldığını söylemeyi süslü göstermiş. Şüphesiz ki bu Allah’ın murad ettiği bir iş dolayısıyla böyle oluyor.

“Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır.” Benim yapmam gereken iş güzel bir şekilde sabretmektir. Yahut sûrenin baş taraflarında geçtiği üzere, güzel bir şekilde sabretmek benim için daha uygundur, demektir.

2- Sabrın Gereği:

Nefsinde, evladında yahut malında hoşlanmadığı musibet ile karşı karşıya kalan herbir müslümanın, bu hoş olmayan olayı güzel bir sabırla karşılaması görevidir. Bu işi onun başına getirene rıza ve teslimiyet göstermelidir. Bu işi başına getiren ise herşeyi bilen ve hikmeti sonsuz olandır. Müslüman bu gibi durumlarda Allah’ın peygamberi Hazret-i Ya’kub ile diğer peygamberlere -Allah’ın salat ve selamı hepsine olsun- uymalıdır.

Said b. Ebû Arûbe, Katâde’den, o el-Hasen’den naklen dedi ki: Kulun yuttuğu iki tür yudum vardır ki, Allah için bunlardan daha sevimlileri yoktur. Bu yudumların birisi kulun güzel bir sabır ve güzel bir metanet ile yudumladığı musibet yudumudur. Diğeri ise kulun tahammülkârlık ve af ile yudumladığı öfke yudumudur.

İbn Cüreyc de, Mücahid’den naklen yüce Allah’ın:

“Güzel bir sabır” âyeti ile ilgili olarak şöyle dediğini nakletmektedir: Ben bundan dolayı hiçbir kimseye şekva etmeyeceğim (demektir).

Mukâtil b. Süleyman, Atâ b. Ebi Rebah’dan, o Ebû Hüreyre’den rivâyet ettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İçini açıp (musibetini) yayan kimse sabretmiş olmaz.” Beyhakî, Şuabu’l-Îman, VII, 214, 215.

Bakara Sûresi’nde de (2/155. âyetin tefsirinde) sabrın ilk sadme esnasında gösterilmesi gerektiğine dair açıklamalar ile ne kadar eski olursa olsun, musibetini hatırladığında istircâ yapan (innâ lillah… diyen)in mükâfatına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Cuveybir, ed-Dahhâk’tan, o İbn Abbâs’tan naklen dedi ki: Hazret-i Ya’kub’a, Hazret-i Yûsuf dolayısıyla yüz şehit ecri verilmiştir. İşte bu ümmetten olup da karşılaştığı musibetinin mükâfatını Allah’tan bekleyen kimseye de Ya’kub (aleyhisselâm)ın ecri gibi ecir verilecektir.

“Allah’ın hep birlikte onları bana kavuşturacağını ümid ederim.” Çünkü Hazret-i Ya’kub, Hazret-i Yûsuf’un ölmediği kanaatinde idi. Ona göre sadece Yûsuf’tan haber alamıyordu.

Çünkü Yûsuf kendisi adına hiçbir şey yapamayacak bir köle olarak götürülmüştü. Sonra onu hükümdar satın almıştı. Hükümdarın evinde kalıyor ve kimselere görünemiyordu. Daha sonra zindana atıldı, yeryüzünde iktidara sahip olunca babasının durumundan haberdar olması için hile (çare)lere başvurdu. Herhangi bir haberci göndermedi. Çünkü kardeşlerinin bunu öğrenip elçinin babasına ulaşmasını engellemeye kalkışmalarını istememişti. Hazret-i Ya’kub: “onları” demesi ise üç kişi olmalarından dolayıdır. Hazret-i Yûsuf onun öz kardeşi ve kardeşi dolayısıyla geriye kalarak gelmeyen diğeri. Bu ise: “Katiyyen bu yerden ayrılmam” diyen kişi idi.

“Herşeyi” ve bu arada halimi de çok iyi

“bilen” verdiği hükümlerde

“yegane hüküm sahibi” ve hikmeti sonsuz

“olan şüphesiz ki O’dur.”

Yusuf 82

Sor bulunduğumuz şehre ve geldiğimiz kafileye. Ve biz mutlaka doğru söyleyenlerdeniz.

Diyanet Vakfı
(İstersen) içinde bulunduğumuz şehire (Mısır halkına) ve aralarında geldiğimiz kafileye de sor. Biz gerçekten doğru söylüyoruz.»

Kurtubi Tefsiri
“İçinde bulunduğumuz şehire de, beraber geldiğimiz kafileye de sor. Biz gerçekten doğru söyleyenleriz.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Doğru Söylediğinden Emin Olanın Tavrı:

“İçinde bulunduğumuz şehire de, beraber geldiğimiz kafileye de sor” sözleri ile Hazret-i Ya’kub’un huzurunda şahit oldukları hususun gerçek mahiyetini dile getirmek İstemişler ve babalarının da kendilerini itham etmemesi için haklarındaki zannı ortadan kaldırmak istemişlerdir. Onların: “Şehire de sor” demeleri, o şehir halkına sor demektir. Burada muzaf hazfedilmiştir. Şehir ile de Mısır’ı kastetmektedirler. Bir görüşe göre onlar konakladıkları ve oradan yiyecek aldıkları, Mısır kasabalarından bir kasabayı kastetmişlerdir.

Anlamın şu olduğu da söylenmiştir: Kasaba her ne kadar cansız ise de “şehre sor” demeleri, sen Allah’ın peygamberisin. Allah da sana cansızları dahi konuşturur, demektir. Bu açıklamaya göre ise ayrıca muzaf takdirine gerek yoktur. Sîbeveyh der ki: Bir kimsenin Hind’in kölesini kastederek “Hind ile konuş” demesi câiz değildir, çünkü böyle bir ifadenin anlamı kestirilemez. “Kafile” ile ilgili açıklamalar da kasaba ile ilgili açıklamaların aynısıdır.

“Biz” bu sözlerimizle

“gerçekten doğru söyleyenleriz.”

2- Haklı Olan Kimselerin Haklarındaki Zanları Bertaraf Etmeleri:

Bu âyet-i kerîmedeki fıkhı inceliklerden birisi de şudur: Haklı olan ve gerçek durumundan farklı bir şekilde hakkında zan besleneceğini yahutta vehme kapılanlar bulunacağını bilen bir kimsenin, bu gibi ithamları ve kendisi ile ilgili her türlü şüpheyi ortadan kaldırması, gerçek durumunu açıklaması gerekir. Tâ ki herhangi bir kimsenin aleyhte söyleyecek bir sözü kalmasın. Nitekim Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Safiyye ile bidikte mescidden çıkıp onu eve götürmek isterken yanından geçen iki kişiye: “Yavaş olun, yanımdaki Huyey kızı Safiyye’den başkası değildir” diyerek bunu yapmıştır. Onu görenler: Subhanallah demiş ve bu durum ağırlarına gitmişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştu: “Şüphesiz şeytan insanın içinde kanın ulaştığı yerlere ulaşır. Ben de sizin kalplerinize herhangi bir şeyi bırakıvereceğinden korktum.” Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivâyet Buhârî, İ’tikaf;11 8, 11, 12, Fardu’l-Humus 4: Bed’u’l-Halk 11, Ahkâm 21; Müslim, Selâm 23, 24; Ebû Dâvûd, Savm 79, Edeb 81: İbn Mâce, Siyam 65; Müsned, III. 156. 285, VI. 337. etmişlerdir.”

Yusuf 81

Dönün babanıza ve deyin: Ey babamız! Şüphesiz oğlun çaldı. Ve biz şahitlik ettik ancak bildiğimizle. Ve biz gaybı koruyanlar değildik.

Diyanet Vakfı
Babanıza dönün ve deyin ki: «Ey babamız! Şüphesiz oğlun hırsızlık etti. Biz, bildiğimizden başkasına şahitlik etmedik. Biz gaybın bekçileri değiliz.

Kurtubi Tefsiri
Siz babanıza dönün ve deyin ki: “Ey Babamız! Gerçek şu ki oğlun hırsızlık etti. Biz ancak bildiğimize göre şahidlik ediyoruz, gaybın bekçileri de değiliz.”

Yüce Allah’ın:

“Siz babanıza dönün” sözlerini: “Katiyyen bu yerden ayrılmam” diyen kişi söylemişti.

“Ve deyin ki: Ey Babamız! Gerçek şu ki oğlun hırsızlık etti.”

İbn Abbâs, ed-Dahhâk ve Ebû Rezîn;” Gerçek şu ki oğlun hırsızlık etti” âyetini; “Gerçek şu ki oğlun hırsızlık yaptı diye itham edildi” diye okumuşlardır.

en-Nehhâs der ki: Bana Muhammed b. Ahmed b. Ömer anlattı, dedi ki: Bize İbn Şâzân anlattı, dedi ki: Bize Ahmed b. Ebî Sureye el-Bağdadî anlattı, dedi’ki: Ben el-Kisaî’yi: “Ey babamız! Gerçek şu ki oğlun hırsızlık etti, diye itham edildi” şeklinde “sin” harfini ötreli ve şeddeli, “ra”yi da esreli olarak meçhul bir fiil şeklinde okudu. Yani hırsızlığa nisbet edildi ve hırsızlık yaptığı İthamı altında tutuldu. Nitekim bir kimseyi hainlik, fasıklık veya tacirlik gibi hasletlere nisbet ettiğini anlatmak isteyen bir kimsenin; demesi de bunun gibidir.

ez-Zeccâc der ki: “Hırsızlık etti diye itham edildi” ifadesinin iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisi onun hırsızlık yaptığı bilindi şeklinde, diğeri ise hırsızlık yapmakla itham edildi şeklinde. el-Cevherî der ki: şeklinde “ra” harfinin esreli okunması, çalınan şeye addır. (Mazisinde üstün, muzâriinde esreli olan) ra harfinin mastarında esreli olarak, “Çalmak” şeklinde gelir.

Yüce Allah’ın:

“Biz ancak bildiğimize göre şahitlik ediyoruz” âyeti ile ilgili olarak açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Bilgiye Dayalı Şahitlik:

Yüce Allah’ın (söylediklerini bildirdiği):

“Biz ancak bildiğimize göre şahitlik ediyoruz” âyeti ile şunu anlatmak istemişlerdir: Biz hep bildiğimiz şeye şahitlik ettik. Şimdi ise zahire göre şahitlik ediyoruz, gaybı bilmiyoruz. Sanki onlar Bünyamin’in: Sizin yükleriniz arasına bedellerinizi gizlice kim koydu ise, bu su kabını da benim eşyam arasına o koymuştur, sözü dolayısıyla kendilerini itham altında hissetmişlerdi. Bu anlamdaki açıklama İbn İshak tarafından yapılmıştır. Anlamın şu olduğu da söylenmiştir: Biz Yûsuf’un nezdinde hırsızlık yapanın köleleştirileceğine dair şahitliğimizi ancak senin dinine dair bildiğimize göre yaptık. Bu açıklamayı da İbn Zeyd yapmıştır.

“Gaybın bekçileri de değiliz.” Yani biz onu senden aldığımız sırada hırsızlık yapacağını bilmiyorduk, bilseydik almazdık.

Mücahid ve Katâde der ki: Biz senin oğlunun köleleştirileceğini ve işimizin bu noktaya geleceğini bilmiyorduk. Biz gücümüz yettiğince kardeşimizi koruyacağımızı söylemiştik.

İbn Abbâs der ki: Onlar bu sözleriyle; kendileri uykuda İken kardeşlerinin geceleyin hırsızlık yaptığını kastetmişlerdi. Çünkü gayb Himyerlilerin lehçesinde gece demektir. Yine ondan nakledildiğine göre biz gece, gündüz, giderken ve gelirken neter yaptığını bilmiyorduk. Şöyle de açıklanmıştır: Bizim gözümüzün önünde olduğu sürece tatsız hiçbir şey olmadı, fakat önümüzden kaybolup gittikten sonra durumları bize gizli kaldı.

Anlamın şu olduğu da söylenmiştir: Çalınan mal onun eşyası arasından çıkarılmıştı. Hatta bizim gözümüz önünde, biz ona bakar dururken, eşyası arasından biz çıkardık, ancak gaybı bilmiyoruz, belki de onlar kendisi hiç çalmamış olduğu halde çaldı diye itham etmiş olabilirler.

2- Bilgiye Dayanarak Yapılan Şahitlik:

Bu âyet-i kerîme hangi yolla bilinirse bilinsin, şahitlik yapmanın câiz olduğu hükmünü ihtiva etmektedir. Çünkü şahitlik aklen ve şer’an bilgi ile alakalıdır. Bilgisi olmayanların şahitliği dinlenmez ve ancak konuyu bilenlerden şahitlikleri dinlenir. Bütün şahitliklerde aslolan budur, bundan dolayı (mezhebimiz mensubu) ilim adamlarımız şöyle demişlerdin Amanın şahitliği caizdir, kulakları duyanın şahitliği caizdir, dilsizin şahitliği işaretiyle ne demek istediği anlaşıldığı takdirde caizdir. Aynı şekilde yazıya dair şahitlik de -o yazının kendisine ait olduğundan veya filana ait olduğundan kesinlikle emin olması şartıyla- sahih bir şahitliktir.

Buna göre herhangi bir şeye dair kendisinde bir bilgi husule gelen herkesin ona dair şahitlikte bulunması caizdir, isterse aleyhinde şahitlik yapılacak kişi (o işe dair) onu şahit tutmamış olsun. Nitekim yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Bilerek hak ile şahitlik edenler müstesna,” (ez-Zuhruf, 43/86) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmaktadır: “Size şahitlerin en hayırlılarını haber vereyim mi? Şahitlerin en hayırlıları kendisinden istenmeden önce şahitliğini yerine getiren kimsedir.” Müslim, Akdiye 19; Ebû Dâvûd, Akdiye 13: Tirmizî, Şehâdat 1; İbn Mâce, Ahkâm 18; Afuvaifa, Akdiye 3, Müsned, IV, 115, 116, V, 193. Bu Hadîs-i şerîf daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/282. âyet, 41. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

3- Yoldan Geçerken Görülen Ve Duyulanlara Dair Şahitlik:

Geçiş halindeki şahitliğe dair İmâm Mâlik’in görüşleri farklı gelmiştir. Geçiş halindeki şahitlik bir kimsenin: Ben filanın yanından geçerken, onun şöyle dediğini duydum, diye yapılan şahitliktir.

Konuyla ilgili iki görüşünden birisine göre böyle bir kimse eğer söylenen sözü tamamıyle kavramış ise şahitlik edebilir. Bir diğer görüşüne göre şahitler; kendisini bu hususta şahit tutmadıkça şahitlik etmez.

Sahih olan ise konuyu iyice kavraması halinde şahitlik edebileceğidir. İlim adamlarından bir topluluk da bu görüştedir, doğrusu da budur. Çünkü bu şekilde istenen hasıl olmuş ve muayyen olarak konu ile ilgili bilgiyi elde etmiş bulunmaktadır. Dolayısı ile lehine şahitlik yapılan kimseye durumu bildirmesi halinde şahitlerin en hayırlısı olur, gizlemesi halinde de şahitlerin en kötüsü olur.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

4- Bir Kimsenin Muhtemel Olmayan Bir Hususa Dair Şahitliği:

Bir adam hiçbir şekilde olaya şahit tutulması ihtimali bulunmayan bir şeye şahit olduğunu iddia edecek olursa, o şahitliği reddolunur. Çünkü o batıl bir iddiada bulunmuştur ve görünen durum da açıktan açığa onun yalancı olduğunu ortaya koymaktadır.

Yusuf 80

Vakit ki ümitsizliğe düştüler ondan, gizlice bir araya geldiler. Dedi en büyüğü: Bilmediniz mi ki babanız aldı sizden Allah’tan bir söz. Ve önceden de eksik davrandınız Yusuf hakkında. Artık ayrılmam ben bu topraktan, ta ki izin versin bana babam yahut hükmeder Allah benim için. Ve O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.

Diyanet Vakfı
Ondan ümitlerini kesince, (meseleyi) gizli görüşmek üzere ayrılıp (bir kenara) çekildiler. Büyükleri dedi ki: «Babanızın sizden Allahadına söz aldığını, daha önce de Yusuf hakkında işlediğiniz kusuru bilmiyor musunuz? Babam bana izin verinceye veya benim için Allah hükmedinceye kadar bu yerden asla ayrılmayacağım. O hükmedenlerin en hayırlısıdır.

Kurtubi Tefsiri
Artık ondan ümidlerini kesince, fısıldanarak bir kenara çekildiler. Büyükleri dedi ki: “Babanızın sizden Allah adına teminat almış olduğunu, daha evvel de Yûsuf hakkında işlediğiniz kusuru bilmez misiniz? Artık ya babam İzin verinceye yahut benim İçin Allah hükmedinceye kadar katiyyen bu yerden ayrılmam. O, hükmedicilerin en hayırlısıdır.”

Allah’ın:

“Artık ondan ümidlerini kesince” âyetindeki; ” Ümidlerini kestiler” ifadesi, ile aynı anlamdadır. Nitekim ile “Hayret etti” anlamında; in: Alay etti, eğlendi anlamına gelmeleri gibi.

“Fısıldanarak bir kenara çekildiler.” Bir kenara çekilip kendi aralarında fısıldaştılar, demektir.

“Fısıldanarak” kelimesi İse; ” Kenara çekildiler” ifadesindeki zamirden haldir. Bu kelime (hal olan kelime) tekil olmakta birlikte, -âyette de olduğu gibi- çoğul için de kullanılır. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi

“Onunla özel olarak konuşmak üzere onu yaklaştırdık” (Meryem, 19/52) âyetinde olduğu gibi, tekil için de kullanılır. Çoğulu ise; “Özel olarak kendi aralarında fısıldaşarak konuşanlar,” anlamındadır. Şair de şöyle demektedir:

“Ben öyle bir kimseyim ki, diğerleri başbaşa fısıldaştıklarında,

Ve yine onlar kuyuya sarkıtılan ip gibi sallanıp durduklarında,

İşte orada sen bana tavsiyede bulun, fakat benim hakkımda kimseye tavsiyede bulunma!”

İbn Kesîr buradaki

“ümitlerini kestiler…” anlamındaki âyeti şeklinde; 87. âyetteki

“Ümid kesmeyin” âyetini şeklinde; yine aynı âyetteki

“çünkü… ümid kesmez” anlamındaki âyeti; şeklinde; (er-Ra’d, 13/31) “Şu gerçeği bilmediler mi ki” anlamındaki âyeti da; şeklinde kalbetmek suretiyle hemzesiz ve “elif ile okumuştur. Bu okuyuşa göre hemze öne alınmış, “ye” harfi sonraya bırakılmıştır. Daha sonra ise hemze “elife kalbedilmiştir. Çünkü elif de öncesi fetha olan sakin bir eliftir.

Ancak aslolan cemaatin okuyuş şeklidir. Çünkü bu kelimenin mastarı ancak “ya” harfinin başa alınması suretiyle; “Ümid kesmek” şeklinde gelmiştir. kelimesi ise “ümid kesti” anlamındaki; mastarı değildir. Aksine bu: Ona verdim anlamındaki; nun mastarıdır ki bu kelimenin mastarı; ” Vermek” şekillerinde gelir.

Bazıları da şöyle demiştir: ile aynı kelimenin iki ayrı söyleyişidir. Buna göre; onlar kardeşlerinin kendilerine geri verileceğinden ümitlerini kestiklerinde kendi aralarında başka hiçbir kimse de bulunmaksızın danıştılar ve karşı karşıya kaldıkları bu durum ile İlgili olarak birbirleriyle fısıltı halinde konuştular, “Fısıldaşan” kelimesi ise; ism-i faili anlamında “faîl” veznindedir.

“Büyükleri dedi ki” Katide’nin dediğine göre; bu Rûbîl idi, yaşça en büyükleriydi. Mücahid ise, bu kişi Şem’ûn idî, görüş itibariyle en ileri derecede olanları oydu. el-Kelbî ise bu kişi Yehudâ idi, o aralarında en akıllı kişi idi, demektedir. Muhammed b. Ka’b ile İbn İshak İse; o Lavı idi ve Lavî (İsrailoğullarından gelen) peygamberlerin babasıdır.

“Babanızın sizden Allah adına” oğlunu koruyup onu kendisine geri götürmenize dair

“teminat almış” Allah adına söz almış

“olduğunu daha evvel de Yûsuf hakkında işlediğiniz kusuru bilmez misiniz?” Yani siz babanızın sizden Allah adına bir söz almış olduğunu bilmiyor musunuz? Yûsuf hakkındaki kusurunuzu da bilmektesiniz. Bu açıklamayı en-Nehhâs ve başkaları nakletmektedir. Daha evvel, Önceden” âyetindeki; “…den, dan” edatı; ” Bilme…nize” taalluk etmektedir. ın fazladan gelmiş olması mümkündür. O takdirde; ” Daha evvel, önceden” âyeti ile; ” Yûsuf hakkında” ibarelerindeki iki zarf da;”İşlediğiniz kusur” fiiline taalluk etmektedir. Bununla birlikte; mastar buna karşılık; Daha evvel” ibaresinin de hazfedilmiş bir fiile müteallak olması da mümkündür. İfadenin takdiri de şöyle olur: Yûsuf hakkındaki kusurunuz ise önceden olmuş bir işti. Buna göre bu edat ile fiil, mübtedâ olarak ref mahallinde (yeni bir cümle başı) olur. Haberi ise; “Daha evvel” ifadesinin kendisine taalluk ettiği (ye olmuş anlamı verilen) hazfedilmiş fiildir.

“Artık, ya babam” dönüşüm İçin

“izin verinceye” çünkü ben ondan utanıyorum

“yahut benim için Allah” kardeşim ile birlikte gidişim hususunda

“hükmedinceye” ve böylelikle onunla beraber babamın yanına gidinceye kadar

“katiyyen bu yerden ayrılmam.” Burada kalmaya devam edeceğim ve burada ikametimi sürdüreceğim.

” Ayrıldı, ayrılmak” ifadesi zail olmak, göçmek demektir. Bunun başına nefy edatı gelecek olursa müsbet (olumlu anlam) ifade eder.

Âyetin anlamının şu olduğu da söylenmiştir: Ya Allah benim lehime kılıç kullanıcağıma dair hüküm verir, ben de Savaşarak kardeşimi alırım yahut bu konuda acze düşerek mazereti olan birisi suretiyle geri dönerim. Çünkü Hazret-i Ya’kub:

“Etrafınız kuşatılmadıkça onu bana kesin olarak getireceğinize dair Allah’tan sağlam bir taahhüd vermediğiniz sürece…” (Yûsuf, 12/66) demişti. Savaşıp acze düşen bir kimsenin ise etrafı kuşatılmış demektir.

İbn Abbâs der ki; Yehudâ gazablandığı ve kılıcı aldığı vakit, yüzbin kişi onu geri çeviremezdi. Göğsündeki kılları çuvaldız gibi dikilir, elbisesinden dışarı fırlardı.

Haberde nakledildiğine göre Bu haberin sağlıklı ve güvenilir bir kaynağa dayalı olmadığı, merhum Kurtubî’nin bu ifadesinden de anlaşılmaktadır. Yehudâ -aralarında en ileri derecede kızan ve öfkelenen birisi idi- kardeşlerine şöyle demişti; Ya hükümdar ve beraberindekilere siz karşı koyarsınız, ben de bütün Mısır halkına karşı koyarım. Yahut da siz Mısır halkına karşı koyarsınız, ben de hükümdara ve Mısır halkına karşı koyarım. Kardeşleri şu cevabı verdiler: Sen hükümdara ve onunla birlikte olanlara karşı koy, biz de Mısır halkına karşı koyarız. Bunun üzerine kardeşlerinden birisini gönderdi. Mısır’ın çarşılarını saydılar, dokuz çarşı bulunduğunu gördüler. Onlardan herbirisi bir çarşıyı üstlendi. Daha sonra Yehudâ, Yûsuf (aleyhisselâm)in yanına girip şöyle dedi: Ey Hükümdar! Şayet kardeşimizi bizimle beraber bırakmayacak olursan, öyle bir feryat ederim ki, senin bu şehrinde karnındaki bebeği düşürmedik hiçbir gebe kadın kalmayacaktır.

Bu, kızmaları esnasında onların bir özelliği idi. Hazret-i Yûsuf onu kızdırdı ve hoşuna gitmeyecek bir söz söyledi. Yehudâ kızdı ve gittikçe kızgınlığı arttı. Tüyleri kabardı, diken diken oldu. Ya’kuboğullarının herbirîsi böyle oluyordu. Kızıp, köpürdü mü tüyleri diken diken olur, cesedi şişer, sırtındaki kıllar elbisenin altından görülür. Hatta herbir kıldan bir damla kan damlardı. Ayağını yere vuracak oldu mu yer sarsılır ve binalar yıkılırdı. Feryat edip bağıracak olursa, kadın olsun, hayvan olsun, uçan kuş olsun mutlaka karnında ne varsa onu ya hilkati tam veya eksik olarak bırakıverirdi. Kan dökmedikçe yahut Ya’kub neslinden bir el onu yakalamadıkça gazabı dinmezdi. Hazret-i Yûsuf kardeşi Yehudâ’nın gazabının son noktasına vardığını görünce, küçük bir çocuğuna Kıptice konuşarak elini görmeyeceği bir yerden Yahudâ’nın omuzları arasına koymasını emretti. Bu çocuk Hazret-i Yûsuf’un dediğini yapınca, gazabı dindi, elindeki kılıcı bıraktı. Kardeşlerinden kimseyi görür ihtimaliyle sağına soluna baktı fakat kimseyi göremedi. Çabucak kardeşlerinin yanına çıkarak dedi ki: Sizden kimse benimle beraber bulundu mu? Onlar: Hayır deyince, peki Şem’ûn nereye gitti? diye sordu. Dağa gitti dediler, o da arkasından çıkıp onunla karşılaştığında büyükçe bir kaya yüklenmiş olduğunu gördü. Bunu ne yapacaksın? diye sordu. O da payıma düşen çarşıya gideceğim ve o çarşıda kim varsa bu kaya parçasıyla kafasını yaracağım. Bu sefer Yehudâ ona: Dön kayayı geri götür yahut denize at dedi, hiçbir iş yapma. İbrahim’i dostu edinen hakkı için yemin ederim, Ya’kub neslinden bir el bana dokundu, dedi.

Sonra da Hazret-i Yûsuf’un huzuruna girdi. Hazret-i Yûsuf da aralarında en güçlü ve yakalayışı en çetin olanları idi. Şöyle dedi: Ey İbraniler! Sizler, sizden daha çetin ve güçlü kimse olmadığını mı zannediyorsunuz? Sonra da büyükçe bir değirmen taşına ayağıyla bir tekme vurdu ve bu değirmen taşı duvarın arkasından yuvarlanıverdi. Sonra da tek eliyle Yehudâ’yı yakalayıp onu yanı üzere yıktı ve dedi ki: Haydi demirciler gelsin, bunların ellerini ayaklarını keseceğim, boyunlarını vuracağım, dedi. Daha sonra Hazret-i Yûsuf tahtına çıktı ve minderi üzerinde oturdu. Su kabının getirilmesini emretti, kabı getirilip önüne konuldu. Daha sonra ona bir vuruş vurdu, bu su kabından bir ses çıktı. Kardeşlerine dönerek şöyle dedi: Bu kabın ne dediğini biliyor musunuz? Onlar: Hayır dediler. Dedi ki: Bu kap şöyle diyor: Bu kimselerin babalarının kalbinde ne kadar gam, keder ve sıkıntı varsa hepsine bunlar sebeb olmuştur. Sonra su kabına bir daha vurdu ve dedi ki: Bunun bana haber verdiğine göre bunlar küçük bir kardeşlerini almışlardı, onu kıskandılar, babalarından uzaklaştılar, sonra da onu telef ettiler. Kardeşleri: Ey Aziz! Allah senin kusurlarını setretsin, sen bizim kusurlarımızı setret. Allah sana lütfetsin, sen de bize lütfet. Su kabına üçüncü bir defa daha vurdu ve dedi ki: Kab diyor ki: Bunlar küçük kardeşlerini kuyuya attılar, sonra onu köleler gibi değersiz bir fiyata sattılar, babalarına da kurdun onu yediğini söylediler. Dördüncü bir defa daha kaba vurdu ve dedi ki: Bana haber verdiğine göre sizler seksen sene öncesinden bir günah işlemişsiniz ve hala o günahınızdan ötürü Allah’tan mağfiret dilememişsiniz, tevbe de etmemişsiniz. Beşinci bir defa daha kaba vurdu ve dedi ki: Kab şöyle diyor: Öldüğünü zannettikleri kardeşleri zamanın sonu gelmeden mutlaka geri dönecek ve insanlara yaptıklarını haber verecektir. Altıncı bir defa daha kaba vurdu ve dedi ki: Kab diyor ki: Şayet sizler gerçekten peygamber olsaydınız, yahut peygamberlerin evlatları olsaydınız yalan söylemezdiniz, babanıza itaatsizlik etmez, kötü davranmazdınız. Yemin olsun sizleri bütün âlemlere ibret olacak şekilde cezalandıracağım. Bana demircileri çağırın, bunların el ve ayaklarını keseceğim.

Bu sefer yalvarıp, yakarmaya, ağlaşmaya kovuldular. Tevbe ettiklerini İzhar ederek şöyle dediler: Gerçekten hayatta ise Yûsuf kardeşimizi bulabilsek, onun elinin altında itaatkâr bir hizmetkâr oluruz. Ayağıyla bizi çiğneyecek toprağı oluruz.

Yûsuf kardeşlerinin bu durumunu görünce ağladı ve onlara: Haydi yanımdan çıkıp gidiniz, babanıza İhsan olmak üzere sizi serbest bırakıyorum, o olmasaydı gerçekten sizi ibretli bir şekilde cezalandıracaktım, dedi.

Yusuf 79

Dedi: Allah’a sığınırım ki alalım, ancak yanında eşyamızı bulduğumuz kimseden başkasını. Şüphesiz biz o zaman zalim oluruz.

Diyanet Vakfı
Dedi ki: Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını yakalamaktan Allaha sığınırız, o takdirde biz gerçekten zalimler oluruz!

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymamızdan Allah’a sığınırız. O takdirde biz elbette zâlimleriz demektir.”

“Dedi ki: Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymamızdan Allah’a sığınırız” âyetinde yer alan;

“Allah’a sığınırız”

İfadesi mastardır.

” Alıkoymamız” ise nasb mahallinde olup; Alıkoymamızdan” anlamındadır.

“Bulduğumuz kimseden başkası” ifadesi de;

“Almamız” fiili ile nasb mahallindedir. Yani biz suçsuz bir kimseyi, suç işlemiş bir kimseye karşılık alıkoymaktan ve böylelikle yaptığımız akde muhalefet etmekten Allah’a sığınırız.

“O takdirde biz” başkasını almamız halinde

“elbette zâlimleriz demektir.”

Yusuf 78

Dediler: Ey Aziz! Şüphesiz onun bir babası var, yaşlı, büyük. Al bizden birini onun yerine. Şüphesiz biz seni görüyoruz iyilik yapanlardan.

Diyanet Vakfı
Dediler ki: Ey aziz! Gerçekten onun çok yaşlı bir babası var. Onun yerine bizim birimizi alıkoy. Zira biz seni, iyilik edenlerden görüyoruz.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Ey Aziz! Onun çok ihtiyar bir babası vardır. Bunun için onun yerine birimizi alıkoy. Biz seni gerçekten iyilik edenlerden görüyoruz.”

“Dediler ki: Ey Aziz! Onun çok ihtiyar bir babası var. Bunun için onun yerine birimizi alıkoy.” Onlar Hazret-i Yûsuf’a

“Aziz” lakabı ile hitab ettiler. Çünkü o sırada önceki Aziz -Kıtfîr azledilmiş yahut ölmüş olduğundan- onun yerine geçmiş idi.

“Onun çok İhtiyar bir babası var” sözleri ise kadr-u kıymeti çok büyük anlamındadır. Yaşça çok büyük olduğunu kastetmemişlerdir. Çünkü ihtiyar bir kimsenin yaşlı olduğu zaten bilinen bir husustur.

“Bunun için onun yerine birimizi alıkoy.” Onun yerine birimiz köle olsun, demektir. Şöyle de açıklanmıştır: Bu ifade mecazdır. Çünkü onlar hür olan bir kimsenin, uygulama gereği köleleştirilmesine hüküm verilmiş birisinin yerine köleleştirilmesinin sahih olmayacağını biliyorlardı. Onların bu sözleri, yaptığı işten hoşlanmadığın bir kimseye -seni öldürmesini istemediğin halde bu işten vazgeçmesi hususunda mübalağa ifadesi kullanmak üzere-: Beni öldür de şu şu işi yapma, demeye benzer.

Bununla birlikte onların:

“Onun yerine birimizi alıkoy” sözlerinin hakikat anlamında söylenmiş olma ihtimali de vardır. Eğer peygamber idiyseler, hür bir kimsenin köleleştirilmesi kanaatini izhar etmiş olmaları uzak bir ihtimaldir. O halde geriye ancak kefalet yolu ile böyle bir talebte bulunmaları İhtimalinden başkası kalmıyor, Yani senin köleleştirmen gereken kişi, sana gelinceye kadar, birimizi yanında alıkoy. Bununla da Bünyamin’in babasının yanına ulaşması, Hazret-i Ya’kub’un da durumu açıkça görmesi ve bilmesini kastetmişlerdi. (Ondan sonra gelip Hazret-i Yûsuf’a köleliğe başlayacaktı).

Ancak Hazret-i Yûsuf böyle bir şeyi kabul etmedi. Zira hadlerde ve benzeri suçlarda yalnızca kendisine kefil olunanın huzura getirilmesi anlamında karşılıklı rıza ile kefalet câiz olur. Bu kişiyi eline geçirmek isteyen eğer böyle bir kefaleti kabul etmezse, bağlayıcı bir tarafı olmaz. Bu gibi hallerde ise kefil olan kimsenin kefil olunana uygulanması gereken cezayı yüklenmesi ise icma ile câiz değildir.

el-Vadıha’da şöyle denilmektedir: Kişinin zatına kefil olmak -nefs ile kefalet müstesna- bütün hadlerde caizdir. Fukahanın Cumhûru da cana kefaletin cevazını kabul etmektedir. Ancak bu konuda Şâfiî’den gelen rivâyet farklıdır. Bir defasında bunu zayıf kabul ederken, bir diğer sefer bunu câiz görmüştür.

“Biz seni gerçekten iyilik edenlerden görüyoruz” âyetindeki sözleri ile Hazret-i Yûsuf’u onunla bütün muamelelerinde gördükleri iyiliği ve ihsanını vasfermiş istemeleri muhtemel olduğu gibi, bu sözleriyle: Görüşümüze göre, eğer bunu bizden esirgemeyecek olursan, bize lütfetmiş ve iyilikte bulunacaksın. Bu son açıklama İbn İshak’ın açıklamasıdır.

Yusuf 77

Dediler: Eğer çaldıysa, andolsun çalmıştı kardeşi onun önceden. Fakat gizledi bunu Yusuf içinde ve açıklamadı onlara. Dedi: Siz daha kötü bir konumdasınız. Ve Allah daha iyi bilir sizin anlattıklarınızı.

Diyanet Vakfı
(Kardeşleri) dediler ki: «Eğer o çaldıysa, daha önce onun bir kardeşi de çalmıştı.» Yusuf bunu içinde sakladı, onlara açmadı. (Kendi kendine) dedi ki: Siz daha kötü durumdasınız! Allah, sizin anlattığınızı çok iyi bilir.

Kurtubi Tefsiri
“Eğer o çalmış bulunuyorsa, onun daha evvel bir kardeşi de çalmıştı” dediler. O vakit Yûsuf bunu içinde gizleyip bunu onlara açıklamadı ve dedi ki: “Sizin durumunuz daha da kötüdür. Allah sizin söylemekte olduğunuzun mahiyetini en iyi bilendir.”

Yüce Allah’ın:

“Eğer o çalmış bulunuyorsa onun daha evvel bîr kardeşi de çalmıştı, dediler” âyetinin anlamı şudur: Yani bu da diğer kardeşine uymuştur, eğer bize uymuş olsaydı hırsızlık yapmazdı. Bunu söylemekle kardeşlerinin fiilinden uzak olduklarını ifade etmek istediler. Çünkü onunla anaları bir değildi. O eğer çalmış ise, bu herhalde çalan öbür abisine çekmiştir, çünkü neseblerde ortaklık ahlâkî benzerliklere sebeptir.

İlim adamları Hazret-i Yûsuf’a nisbet ettikleri hırsızlığın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahibtirler. Mücahid ve başkalarından rivâyet edildiğine göre; Hazret-i İshak’ın kızı olan Hazret-i Yûsufun halası yaşça Hazret-i Ya’kub’dan büyüktü. Daha yaşlı olmasından ötürü Hazret-i İshak’ın kemeri ona geçmişti, çünkü yaş büyüklüğüne göre mirasçı oluyorlardı. Bu ise şeriatımızda hükmü nesh olunmuş şeylerdendir. Yine onların şeriatına göre hırsızlık yapan köleleştirilirdi. Hazret-i Yûsufun halası ise (annesinin vefatından sonra) onu alıp büyütmüş ve onu aşırı derecede sevmişti. Hazret-i Yûsuf büyüyüp gelişince Hazret-i Ya’kub halasına; Bana Yûsuf’u teslim et, gözümün önünden bir an dahi kaybolmasına tahammül edemiyorum, dediyse de halası da ondan ayrılmak istemedi. Kardeşi Ya’kub’ar Yanımda bir kaç gün daha onu bırak, onu göreyim. Hazret-i Ya’kub yanından çıkıp gidince, Hazret-i İshak’ın kemerini alıp onu Hazret-i Yûsuf’a elbiselerinin altından bağladı. Sonra da: Ben İshak’ın kemerini kaybettim, onu kimin aldığına, kimin ele geçirdiğine bir bakınız dedi. Bu kemer araştırıldı, sonra da: Evde bulunanların üzerini açın, dedi. Herkesin üzeri açılınca, kemerin Hazret-i Yûsuf ile birlikte olduğu görüldü; bu sefer şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, o artık benim kölemdir. Ben ona dilediğimi yapacağım. Daha sonra Hazret-i Ya’kub ona geldi, ona durumu bildirince, Hazret-i Ya’kub da şöyle dedi: Sen bilirsin, eğer böyle bir şey yaptıysa o senin kölen olarak sana teslim edilecektir. Halası, vefat edinceye kadar Hazret-i Yûsuf’u yanında tuttu. İşte kardeşleri: “Eğer o çalmış bulunuyorsa onun daha evvel bir kardeşi de çalmıştı” sözleri ile bu hususa işaret ederek ayıpladılar. İşte Hazret-i Yûsuf da buradan su kabını -halasının yaptığı şekilde- kardeşinin yükü arasına koymayı öğrenmişti.

Saîd b. Cübeyr der ki: Hayır, halası ona anne tarafından dedesine ait bir putu çalmasını emretmişti. O da sözü geçen o putu çalıp, kırmış ve yola atmıştı. Onların bu tutumları bir münkeri değiştirmek idi. Kardeşleri ise onu hırsızlık yapmakla nitelediler ve bu işten dolayı onu ayıpladılar. Katâde de böyle demiştir.

ez-Zeccâc’ın, kitabında nakledildiğine göre çaldığı bu put altından idi.

Atiyye el-Avfî der ki: Hazret-i Yûsuf kardeşleriyle birlikte yemekte bulunduğu bir sırada bir parça et gördü ve onu sakladı. Bundan dolayı onu ayıpladılar.

Şöyle de açıklanmıştır: Hazret-i Yûsuf sofradaki yemeklerden yoksullara vermek üzere bir şeyler alırdı. Bunu da İbn Îsa nakletmektedir. Bir diğer açıklamaya göre kardeşleri Hazret-i Yûsuf’a nisbet ettikleri şeyde yalan söylemişlerdi. Bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır.

“O vakit Yûsuf bunu içinde gizleyip onlara açıklamadı.” Yani Hazret-i Yûsuf onların:

“Eğer o çalmış bulunuyorsa onun daha evvel bir kardeşi de çalmıştı” sözlerini içinde gizledi. Bu açıklamayı da İbn Şecere ve İbn Îsa yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre Hazret-i Yûsuf: “Sizin durumunuz daha da kötüdür” sözünü içinden gizli söyledi. Sonra da yüksek sesle “Allah sizin söylemekte olduğunuzun mahiyetini en iyi bilendir” dedi.

Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Yani sizler Yûsuf’a nisbet etmiş olduğunuz hırsızlıktan daha kötü bir durumdasınız. Yüce Allah’ın:

“Allah sizin söylemekte olduğunuzun mahiyetini en iyi bilendir” âyeti ise Allah sizin bu söylediğinizin yalan olduğunu en iyi bilendir. Zaten o iş, Allah rızası için yapılmıştı.

Denildiğine göre Hazret-i Yûsuf’un kardeşleri o sırada henüz peygamber olmamışlardı.

Yusuf 76

Başladı kaplarına ondan önce kardeşinin kabından, sonra çıkardı onu kardeşinin kabından. İşte böyle tuzak kurduk Yusuf için. O, alacak değildi kardeşini kralın dininde, ancak Allah dilemiş olursa. Yükseltiriz derecelerle dilediğimizi. Ve her bilgi sahibinin üstünde bir bilen vardır.

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine Yusuf, kardeşinin yükünden önce onların yüklerini (aramaya) başladı. Sonra da onu, kardeşinin yükünden çıkarttı. İşte biz Yusufa böyle bir tedbir öğrettik, yoksa kralın kanununa göre kardeşini tutamayacaktı. Ancak Allahın dilemesi hariç. Biz kimi dilersek onu derecelerle yükseltiriz. Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır.

Kurtubi Tefsiri
Bunun üzerine kardeşinin yükünden önce onların yüklerin(i aratmaya) başladı. Sonra kabı kardeşinin yükü arasından çıkardı. İşte biz Yûsuf’un lehine böyle bir takdirde bulunduk. Yoksa, o hükümdarın dinine göre kardeşini alıkoyabilecek değildi. Allah’ın dilemesi müstesna. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibi üstünde daha iyi bir bilen vardır.

“Bunun üzerine kardeşinin yükünden önce onların yüklerin(i aratmaya) başladı” âyetinde söz edildiği şekilde; Hazret-i Yûsuf kalplerine gelebilecek zan ve şüpheyi bertaraf etmek için diğer kardeşlerinin yükünü aratmakla işe başladı,

“Yük” kelimesinin “vav” harfi ötreli de okunur, esreli de okunur. Bunlar İki söyleyiştir. Bu kelime, İçinde eşyanın-korunduğu ve eşyayı himaye eden kaplar hakkında kullanılır.

“Sonra kabı kardeşinin yükü arasından çıkardı.” Bünyamin’in yükü arasından hükümdarın su kabını çıkardı, demektir.

” Kabı… çıkardı”daki zamir müennes zamirdir ve bu su kabını müennes kabul edenlere göre böyle kullanılmıştır. Bununla birlikte; ” Onu getirene…” İfadesinde ise su kabına ait zamir, müzekker kullanılmıştur,

Hazret-i Yûsuf’un kardeşleri bu durumu görünce başlarını Önlerine eğdiler ve her tüdü zannı beslediler. Bünyamin’e dönerek: Yazıklar olsun sana ey Bünyamin hiç bugün gibisini görmedik, Senin anan Râhîl iki hırsız kardeş doğurmuş, dediler. Kardeşleri kendilerine şöyle cevap verdi: Allah’a yemin ederim, ben bu su kabını çalmadım. Onu eşyamın arasına kimin koyduğunu da bilmiyorum.

Yine rivâyet edildiğine göre ona: Ey Bünyamin çaldın mı? dediler. O, Allah’a yemin ederim ki hayır deyince, bu sefer; Peki su kabını senin eşyan arasına kim koydu, diye sordular. Bu sefer o: Sizin eşyanız arasına aldığınız yiyeceklerin bedelini kim koyduysa o, dedi.

Yine denildiğine göre; kabı araştırmaya koyulan kişi her bir kişinin eşyasını araştırmayı bitirdikten sonra yaptığı bu işten dolayı yüce Allah’a tevbe ederek istiğfar ediyordu.

Katâde ve diğerlerinin ifadelerinin zahirinden anlaşıldığına göre; bu şekilde istiğfar eden kişi Hazret-i Yûsuf idi. Çünkü o, su kabının nerede olduğunu bildiği halde yüklerini araştırıyordu. Nihayet onların yüklerini araştırmayı bitirdi ve Bünyamin’in yüküne sıra gelince şöyle dedi: Ben bu gencin böyle bir işi yaptığını, herhangi bir şey aldığım zannetmiyorum. Bu sefer kardeşleri ona:

Allah’a yemin ederiz ki, onun yüklerini de araştırmadan buradan ayrılmayacağız. Böylesi senin gönlünü de hoş eder, bizim gönlümüzü de. Bunun üzerine Bünyamin’in yükünü araştırıp arasından su kabını çıkardı.

Hazret-i Yûsuf tarafından yapılan bu araştırma, kabın çalındığını yüksek sesle ilan eden kişinin kendi görüşüne istinaden hırsızlık yaptıklarını söylemiş olmasını gerektirmektedir. Denildiğine göre: Bütün bunlar yüce Allah’ın bir emri gereği idi. Nitekim şanı yüce Allah’ın:

“İşte Biz Yûsuf’un lehine böyle bir takdirde bulunduk” âyeti da bunu pekiştirmektedir. Yüce Allah’ın:

“İşte biz Yûsuf’un lehine böyle bir takdirde bulunduk” âyetine dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- İlahi Takdir Ve Hileyi Şer’iyye:

Bu âyetteki; ” Takdirde bulunduk” ibaresi böyle yaptık, demek olup bu açıklama İbn Abbâs’tan nakledilmiştir. el-Kutebî der ki: Biz böyle düzenledik, İbnu’l-Enbarî de: Biz böyle diledik diye açıklamıştır. Şair de der ki:

“O da istedi, ben de istedim ve bu isteklerin en hayırlısıdır:

O gençlik dönemlerinden geçmiş alanlar, ah bir geri gelse.”

Bu âyetten, eğer şeriate muhalif değil ve herhangi bir aslı da çiğnemiyor ise birtakım hilelerle (meşru çare ve yollarla) maksatlara ulaşmanın câiz olduğu anlaşılmaktadır. Ancak Ebû Hanîfe usule muhalif olsa ve helâl sınırlarını çiğnese dahi, hileleri câiz gördüğünden bu hususa muhalefet “… Hanefilerin hileleri kabul ettikleri görüşü yaygınlık kazanmıştnr. Çünkü Ebû Yûsuf bu hususta bir kitap telif etmiştir. Ancak gerek ondan, gerek Hanefî mezhebine mensup ilim adamlarının bir çoğundan meşhur olarak geten görüş ancak “hakkı elde etmek kaşdını gütmek” kaydı ile yapılabileceği şeklindedir… Hilenin (Hanefilere göre) câiz olmasının ilkesi şudur: Eğer haramdan kaçış ve günahtnn uzak kalmak için yapılırsa güzeldir. Şayet bir müslümanın hakkını iptal için yapılırsa güzel olamaz. Hatta günah ve haksızlıktır.” (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, XII, 342) “el-Muhit’te “Hileler ve Meşruiyeti” diye bir bölüm dahi vardır… Hile, mekruh şeylerden kaçıktır. Haramdan kaçmak ve günahlara düşmekten uzak kalmak için hilelere başvurmakta bir sakınca yoktur. Hatta bu, menduptur. Bir müslümanın hakkını ortadan kaldırmak için hileye başvurmak ise günah ve haksızlıktır. Nesefi, “el-Kâfi’de diyor ki: Muhammed b. el-Hasen’den şöyle dediği nakledilmiştir: Hakkı ortadan kaldırmaya götüren hilelerle Allah’ın hükümlerinden kaçmak, mü’minlerin ahlâkından değildir ” (Aynî, Umdetu’l-Kari, XXIV, 108-109) etmektedir.

2- Zekâta Tabi Olan Mallarda Yıl Geçme Şartı (Havelân-ı Havi) İle İlgili Çeşitli Hükümler:

İlim adamlarının icma ile kabul ettiklerine göre kişi eğer zekâttan kaçma niyetini taşımıyor ise, sene dolmadan önce malında satış ve hibe gibi yollarla tasarrufta bulunma hakkına sahiptir. Yine icma ile kabul ettiklerine göre; eğer yıl bitip de zekât toplayıcısının gelme vakti yaklaşmış ise, artık ne hile yollarına başvurması helâl olur, ne de malını eksiltmesi. Bir arada bulunan mallarını ayırması da helâl değildir, ayrı olanları bir araya getirip toplaması da helâl değildir.

Malilf der ki: Şayet senenin dolmasından bir ay ve buna yakın bir zaman önce zekâttan kaçmak niyetiyle malından herhangi bir bölümü elinden çıkaracak olursa sene dolduğunda zekât ödeme mükellefiyeti vardır. Bu da Hazret-i Peygamber’in Hadîs-i şerîfteki: “… zekât mükellefiyeti korkusuyla.” Buhâri, Zekât 34, Hiyel 3; Ebû Dâvûd, Zekât 5 (hadis no: 1580) Tirmizî, Zekât 4, Nesâi, Zekât 5, 10; İbn Mâce, Zekât 11,13; Dârimî, Zekât 8; Muvatta’, Zekât 23; Müsned, I, 12, II. 15. âyetinden alınmış bir hükümdür.

Ebû Hanîfe ise şöyle demektedir: Eğer sene dolmasından bir gün önce dahi zekâttan kaçmak niyetiyle zekâta tabi mallarını birbirinden ayıracak olur ise bunun kendisine zararı olmaz. Çünkü sene tamam olmadıkça zekât mükellefiyeti olmaz ve Hazret-i Peygamber’in: “… zekât mükellefiyeti korkusuyla…” âyetinin ifade ettiği anlam böyle birisine ancak o vakit yöneltilmiş olur.

İbnu’l-Arabî der ki: Ben Ebû Bekir, Muhammed b. el-Velid el-Fihrî’yi ve başkalarını şöyle derken dinlemişimdir: Hocamız baş kadı Ebû Abdullah Muhammed b. Ali ed-Dâmeğânî onbinlerce dinarlık mal sahibi kişi idi. Bu hocamız sene sonu yaklaştı mı çocuklarını çağırır ve onlara: Ben yaşlandım, gücüm takatim kalmadı, bu mala da ihtiyacım yok, o sizindir der, sonra da bu malı evinden çıkartırdı. Hammallar gelir onu sırtlarında çocuklarının evine taşıyıp götürürlerdi. Bir sonraki yılın sonu yaklaştı mı ve herhangi bir iş için çocuklarını çağırdığında bu sefer çocukları: Sabamız biz hayatta kalacağını ümit ediyoruz. Mala gelince, sen hayatta olduğun sürece bizim mala ne gibi bir isteğimiz olabilir ki? Sen de, malın da zaten bizimsin. Haydi bu mah yanına al, derler ve yine hammallar o raalı alır, getirir, Önüne koyardı. O da mah eski yerine geri götürürdü. Bu şekilde mülkiyeti değiştirmek ile Ebû Hanîfe’nin görüşüne göre toplu olan bir malı birbirinden ayırmayı, sonra da ayrı olan bir malı bir araya getirip, toplamayı kastediyordu. Şüphesiz ki bu çok büyük bir İştir. Buhârî -Allah ondan razı olsun- Camî’inde belli bir maksat gözerek “Kitabu’l-Hiyel” adlı bir bölüm açmıştır. Buhârînin 90 no’lu bölümünü teşkil etmektedir.

Derim ki: Yine Buhârî aynı bölümde “zekât ve zekât düşer korkusuyla bir arada bulunan malın dağıtılamayacağı ve dağınık olan malların da bir araya toplanamayacağına dair bir bab” Buhârî, Hiyel 3- bâb. diye bir başlık açmış ve bu başlığın altında da Enes b. Malikin rivâyet ettiği Hazret-i Ebû Bekir’in ona zekât farizasını yazdığına dair hadisi de kaydetmiştir. Buhârî, Hiyel 3. Ayrıca; az önce geçen ve “… zekât mükellefiyeti korkusuyla…” ibaresi için gösterilen kaynaklara bakınız.

Yine bu başlık altında Talha b. Ubeydullah’ın rivâyet ettiği hadisi zikretmektedir ki bu hadise göre “bedevi bir Arap, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzuruna saçı, sakalı birbirine karışmış halde geldi” diye başlayan hadisini kaydetmektedir. Bu hadisin sonlarında ise “eğer doğru söylemişse kurtuluşa erer” veya “doğru söylemişse cennete girecektir” dediğini zikretmektedir. Buhâri, Hiyel 3. (Buhârî devamla) kimisi de şöyle demiştir: Yüzyirmi devede, dört yaşına basmış iki dişi deve zekât düşer. Şayet kasti olarak bu develeri tüketir yahut hibe eder veya zekâttan kaçmak kastı ile bu hususta bir hile yoluna saparsa, ona herhangi bir şey düşmez. (Buhârî) daha sonra da Ebû Hüreyre’nin şu hadisini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizden herhangi birinizin hazinesi, kıyâmet gününde başı tüysüz, gözleri üzerinde iki kara nokta bulunan bir ejderha haline gelir ve o ben senin hazinenim… der.” Aynı yer

el-Mühelleb der ki: Buhârînin bu bab ile: Bir kimsenin zekâtı düşürmek için başvurduğu bütün hileli yolların o kimse aleyhine bir vebal olduğunu sana öğretmek istemektedir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zekât düşer korkusuyla koyunların bir araya toplanmasını veya dağıtılmasını yasaklamasından bu husus anlaşılmaktadır. Yine Hazret-i Peygamberin: “Doğru söylediyse kurtulur” âyetinden da herhangi bir kimse, herhangi bir hileli yola başvurmak suretiyle Allah’ın farzlarından bir şeyi nakzetmek isterse, asla kurtuluşa eremez ve böyle yapmakla da Allah’a karşı mazereti bulunamaz. Fukahânın mal sahibi olan kimsenin sene dolmasına yakın malında tasarrufta bulunmasını câiz görmeleri, bu tasarrufu ile zekâttan kaçma kastını gütmemesi şartına bağlıdır. Ancak bununla zekâttan kaçmayı niyet eden kimseden günah hiçbir şekilde düşmez ve Allah onun hesabını en iyi bilendir. Böyle bir kimse de ramazan hilalinin görülmesinden bir gün önce ramazan orucundan kaçarak ihtiyacı bulunmayan bir yolculuğa çıkan ve bununla da Allah’ın mü’minlere farz kılmış olduğu bir ibadetten yüz çeviren kimsenin durumuna benzer. Böyle bir kimse hakkında da tehdit söz konusudur. Nitekim kıyâmet gününde herhangi bir yolla zekât vermeyen bir kimsenin develer tarafından çiğnenip ona (zehirinin şiddetinden) başı tüysüz bir ejderha halinde müşahhaslaştırılacağı bilinen bir husustur. Bu da zekâttan kaçmanın helâl olmadığının ve âhirette bundan sorumlu tutulacağının Gerek el-Mühelleb’în bu sözleri, gerekse bu husustaki başka görüşler ile bunlara dair gerekçeler için bk. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, XII, 347 vd. delilidir.

3- Mübah Olan Hileler:

İbnu’l-Arabî der ki: Şâfiî ilim adamlarından kimisi şöyle der: Yüce Allah’ın:

“İşte Biz Yûsuf’un lehine böyle bir takdirde bulunduk. Yoksa o… kardeşini alıkoyabilecek değildi” İbnu’l-Arâbî, Ahkâmu’l-Kur’ân, III, 1100’de buradaki 76. âyet-i kerîme yerine, biraz sonra da geleceği üzere 56. âyet-i kerimeyi zikretmektedir. âyetinde mubaha ulaşmak ve hakları ele geçirebilmek için hilenin ne şekilde yapılabileceğine bir delil vardır. Ancak bu, büyük bir yanılmadır. Çünkü yüce Allah’ın:

“İşte böylece o yerde Yûsuf’a iktidar verdik” (56. âyet) âyeti hakkında şöyle denilmektedir: Biz Yûsuf’a Aziz’in karısına karşı kendisine hakim olma güç ve iktidarını verdiğimiz gibi, yine Aziz’in yerine yeryüzüne sahib olma iktidarını vermiştik. Yahut da onun verdiği bu örnek, söylemek istediği şeye benzememektedir. eş-Şefavî der ki: Yüce Allah’ın:

“Eline bir demet sap al. Onunla vur ve yeminini bozma” (Sâd, 38/44) âyeti da buna benzemektedir. Ancak bu bir hile değildir. Bu ancak yeminin lâfızlara yahut maksatlara göre yorumlanması demektir, Yine eş-Şefavî der ki: Ebû Said el-Hudrî’nin, Hayber âmili ile ilgili olarak rivâyet ettiği hadis de bu kabildendir. Hayber’e zekât toplamak üzere giden kişi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e cenîb diye bilinen kaliteli bir hurma getirmişti… 56-57. âyetlerin tefsirinin baş taraflarında da bu hadise işaret edilmişti. Kaynakları için oraya bakılabilir. Şâfiî ilim adamlarının açıklamasına göre bu Hadîs-i şerîfin maksadı şudur; Hazret-i Peygamber o kimseye çeşitli türlerde bir araya toplanmış hurma çeşitlerini satıp bunların yerine de satın aldığı cenib veya başka türden hurmayı almasını istemiştir. Maliki’ler ise derler ki: Bu hadisin anlamı, o türden başka tür hurma almasıdır. Böylelikle cenib türü hurma çeşitli türlerdeki bayağı hurma karşılığında alınmış, ayrıca alınan paralar (dirhemler) da faiz olmasın diye bu yola başvurmasını emretmiştir. Nitekim İbn Abbâs da şöyle demiştir: Bir şeye karşılık, bir şey; fazladan alınan dirhemler ise faiz olur.

Yüce Allah’ın:

”Hükümdarın dinine göre” âyetindeki “din” kelimesi İbn ‘Abbas’tan nakledildiğine göre onun egemenlik hükümlerine göre demektir. İbn Îsa’ya göre ise adetlerine göre demektir, yani o delil otraaksızın da zulmederdi. Mücahid, hükümdarın hükmüne göre diye açıklamıştır ki, hükümdarın hükmünde olmayan şey ise hırsızlık yapanların kökleştirilmesi hükmüdür.

“Allah’ın dilemesi müstesna.” Yani ancak yüce Allah su kabı gerekçe olsun ve bu uygulamada ona mazeret olsun diye, Bünyamin’in yükü arasına koymasını dilemesi suretiyle olmuştur.

Katâde der ki: Hükümdarın hükmü (kanunu) hırsızlık yapanın dövülmesi ve iki kat tazminatının ödenmesi şeklindeydi. Ancak yüce Allah -Önceden de geçtiği üzere- onlar tarafından İsrailoğulları arasındaki hükmün söylenmesini murSd etmişti.

“Biz dilediğimizi derecelerle” ilim ve îman ile

“yükseltiriz.” Bu âyet; şeklinde de okunmuştur ki; dilediğimizin derecelerini yükseltiriz, yani dilediğimiz kimseleri pek çok derecelere kadar yükseltiriz, anlamındadır. el-En’âm Sûresi’nde (6/83. âyetin tefsirinde) de bu anlamdaki âyet geçmiş bulunmaktadır.

“Her ilim sahibi üstünde daha iyi bir bilen vardır.” İsrail’in, Simak’tan onun İkrime’den, onun da İbn Abbâs’tan rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Bu ötekinden daha âlim, diğeri de berikinden daha âlimdir. Allah ise bütün âlimlerin üstündedir.

Süfyan’ın, Abdu’l-A’lâ’dan onun Saîd b. Cübeyr’den rivâyetine göre Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir İbn Abbâs -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- ın yanında bulunuyor idik. Bir hadis nakletti, bir adam bundan hayrete düştü ve: Subhanallah dedi, Herbir bilenin (âlim’in) üstünde daha iyi bir bilen vardır. İbn Abbâs ona şöyle dedi: Ne kadar kötü söyledin. el-Alîm olan Allah’tır ve O herbir âlimin de üstündedir.

Yusuf 75

Dediler ki: “Kimin yükünde bulunursa, ceza olarak o alınır. Biz zalimleri böyle cezalandırırız.”

Diyanet Vakfı
«Onun cezası, kayıp eşya, kimin yükünde bulunursa işte o (şahsa el koymak) onun cezasıdır. Biz zalimleri böyle cezalandırırız» dediler.

Kurtubi Tefsiri
“Bunun cezası yükünde bulunan kimsenin kendisinin karşılık olarak alınmasıdır. Biz zâlimleri böylece cezalandırırız” dediler

“Bunun cezası” âyeti mübtedâdır.

“Yükünde bulunan kimse” de onun haberidir. İfadenin takdiri de şöyledir: Bunun cezası (kayıp eşyanın) yükleri arasında bulunduğu kişinin köleleştirilmesidir. O halde bu ifade köleleştirmeden kinayedir.

Cümlede te’kid manası da vardır. Nitekim: Hırsızlık yapanın cezası elinin kesilmesidir; işte onun cezası budur, demeye benzer.

“Biz zâlimleri böylece cezalandırırız.” Yani hırsızlık yaptıkları vakit zâlimlere uygulamamız budur, onlar köleleştirilirler.

Bu hüküm Hazret-i Ya’kub’un dininin hükmü idi. Onların bu söyledikleri sözler ise kendisinden yana güven içerisinde olan, şüphe etmeyen bir kimsenin sözleridir. Çünkü onlar yükleri arasında eşyanın bulunacağı kimsenin köleleştirilmesini kabul etmişlerdi.

Mısırlılara göre ise hırsızın hükmü, aldığının iki katını tazminat olarak Ödemesi şeklinde idi. Bunu da el-Hasen, es-Süddî ve başkaları söylemişlerdir.

İslâm Şeriatının Getirdiği Hükümler ve Önceki Şeriatların Hükümleri:

Daha önce Mâide Sûresi’nde (5/38. âyetin tefsirinde) hırsızlıkta el kesme cezasının bundan önceki şeriatlerdeki hükümleri neshedici olduğuna dair açıklamalar yahut Hazret-i Ya’kub’un şeriafındaki hırsızın köleleştirilmesi hükmünü neshettiğine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yusuf 74

Dediler ki: “Eğer yalan söylüyorsanız, onun cezası nedir?”

Diyanet Vakfı
(Yusufun adamları) dediler ki: Peki, siz yalancıysanız bunun cezası nedir?

Kurtubi Tefsiri
“Eğer yalancılar İseniz cezası nedir?” dediler.

“Eğer yalancılar iseniz cezası nedir? dediler” âyetinin anlamı şudur: Sizin yalan söylediğiniz ortaya çıkarsa bu işi yapanın cezası nedir? Yûsuf’un kardeşleri şu cevabı verdiler: “Bunun cezası yükünde bulunan kimsenin kendisinin karşılık olarak alınmasıdır.” Yani o kişi köl el eştirilir demektir.

Yusuf 73

Dediler ki: “Allah’a andolsun, biz bu ülkede bozgunculuk çıkarmaya gelmedik. Biz hırsız da değiliz.”

Diyanet Vakfı
Allaha andolsun ki, bizim yeryüzünde fesat çıkarmak için gelmediğimizi siz de biliyorsunuz. Biz hırsız da değiliz, dediler.

Kurtubi Tefsiri
“Allah’a yemin olsun ki -sizin de bildiğiniz gibi- biz bu yere fesad çıkarmak için gelmedik. Hırsız kimseler de değiliz” dediler.

Yüce Allah’ın:

“Allah’a yemin olsun ki -sizin de bildiğiniz gibi- biz bu yere fesad çıkarmak için gelmedik” âyeti ile ilgili olarak rivâyet edildiğine göre; onlar hiçbir kimseye haksızlık etmezler, kimsenin ekininde otlatmazlardı. Hatta develerinin ağızlarına kimsenin ekinine zarar vermesin diye torbalar geçirdikleri dahi nakledilmektedir. Daha sonra yüce Allah:

“Hırsız kimseler de değiliz” dediklerini bize nakletmektedir. Yine rivâyet edildiğine göre onlar yüklerinde bulduktan bedelleri geri getirmişlerdi. Yani bulduğu şeyi geri getiren bir kimse nasıl hırsız olabilir?

Yusuf 72

Dediler ki: “Kralın ölçü kabını kaybettik. Onu getirene bir deve yükü verilecek. Ben buna kefilim.”

Diyanet Vakfı
Kralın su kabını arıyoruz; onu getirene bir deve yükü (bahşiş) var dediler. (İçlerinden biri:) Ben buna kefilim, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Hükümdarın su kabını kaybettik. Onu getirene bir deve yükü var. Ben buna kefilim.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- “Kefil (Zaîm)” Kelimesinin Anlamı:

“Onu getirene bir deve yükü var. Ben de buna kefilim” anlamındaki âyette geçen; lâfzı, burada müfessirlerin çoğunun görüşüne göre deve demektir. Eşek anlamında olduğu da söylenmiştir. Bazı Arapların şivesi de böyledir. Bu açıklamayı Mücahid yapmış ve tercih etmiştir.

Mücahid der ki: Zaîm (kefil) “ey kafile” diye seslenen münadinin kendisidir. Zaîm kelimesi kefil demektir. Hamîl, damîn ve kabîl aynı şeylerdir. Zaîm, aynı zamanda reis, başkan anlamına da gelir. Şair (İmruu’l-Kays) der ki:

“Ben öyle bir başkanım ki eğer (Bizans Kayseri tarafından) hükümdarlığa getirilmiş olarak şiddetli ve hızlıca dönecek olursam,

Bu dönüşümden dolayı bir tarafta uluyarak aralanın gelişini haber veren bir uyarıcı gibiyim.”

Leylâ el-Ahyeliyye de kardeşi için söylediği mersiyesinde şöyle demektedir:

“Üzerindeki gömleği yırtılmış görürsün,

Düşmanla karşılaşma gününde ve utancından onu hasta sanırsın.

Nihayet sancağı kaldırdığında onu

Sancak altında, ordu başında kumandan görürsün.”

2- Meçhul Şeye Kefalet:

Eğer: Deve yükünün ne olduğu bilinmediği (meçhul olduğu) ve meçhulün kefaleti sahih olmadığı halde, bir deve yükü vermeye nasıl kefil olmuştur? denilecek olursa, ona şöyle cevap verilir: Onlar tarafından deve yükü muayyendi ve belirli idi, vesk gibi. O bakımdan böyle bir şeye kefil olmak, sahih olmuştur. Şu kadar var ki, su kabını çalan kimseye verilecek bir mal bedeli idi. Ancak hırsıza böyle bir şeyin verilmesi helal olmazdı. Onların şeriatlerinde böyle bir şeyin sahih olma ihtimali de vardır. Yahut da bu yükleri araştıran ve su kabını ariyan kimseye karşılıksız verilen bir mal ve ci’âle (armağan) da olabilir.

3- Ödül Vaadi (Ci’âle):

Kimi ilim adamı şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîmede iki hususa delil vardır: Birincisi ci’âle’nin câiz oluşudur. Ci’âle zaruret dolayısıyla câiz görülmüştür. Ci’âle’de başka hususlarda câiz olmayacak şekilde cehalet (ödülün mahiyetine dair bilgisizlik) caizdir. Bir kimse: Kim bunu yaparsa ona şu vardır diyecek olursa, bu sahihtir.

Ci’âle’de iki taraftan birisi malumdur, diğer taraf ise zaruret dolayısıyla meçhuldür, bilinmemektedir -ve bu yönüyle icareden farklıdır.- Çünkü icarede her iki taraftan da karşılıklı ivazlar (bedellerim miktarı tesbit edilir. Ci’âle, taraflardan birisi için feshin câiz olduğu akidlerdendir. Şu kadar var ki kendisine ci’âle vaadolunan kimsenin işe başladıktan sonra da, başlamadan da feshetmesi -hakkından vazgeçmeye razı olduğu takdirde- caizdir. Ancak câil (ödül vaadinde bulunan) kendisine ödül vaadolunan (mec’ûlun leh) işe başladığı takdirde bu akdi feshetmek hakkına sahip değildir. Ci’âle akdinde diğer akitlerde olduğu gibi iki akit tarafının da hazır bulunmaları şart değildir. Çünkü bu âyette

“onu getirene bir deve yükü var” diye buyurulmuştur.

Şâfiî de bütün bu hususlarda aynı görüştedir.

4- Ödül Taahhüdü Olmaksızın Yapılan İşlerin Ücretini İstemek:

Bir kimse: Benim kaçmış kölemi getirene bir dinar vaadediyorum, diyecek olsa, kölesini getiren kimeseye vaadettiği bu miktarı ödemesi gerekir. Şayet böyle bir taahlıüd olmaksızın kölesini getirecek olur ise, ücret talebi şartı ile onu getirirse, bu ücreti ödemesi gerekir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim kaçmış bir köleyi getirirse, ona kırk dirhem vardır (verilecektir). ” Amr b. Dinar’dan dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle dedi: ‘Kaçan kölenin (âbikin, bulunup getirilmesine karşılık) ödülü kırk dirhemdir.” (İbn Mevdûd, el-lhtiyâr, IV, 46). Ayrıca bk. ez-Zeylaî, Nasbu’r-Râye, III, 470-471. Ayrıca Hazret-i Peygamber bu konuda bir taahhüt akdi gereğince köleyi getiren ile öyle bir akit olmaksızın getiren arasında bir fark gözetmemiştir.

İbn Huveyzimendad der ki: Bundan dolayı mezhebimize mensub ilim adamları şöyle demişlerdir: Bir kimse, birisine kendisinin yapması gereken ve maslahatından olan işleri yapacak olursa, ve eğer bu gibi işleri ücretle yapan kimselerden ise kendisi için bu işleri yaptığı kimsenin ona ücretini vermesi gerekir. Bu ücret miktarı da ecr-i misildir. Derim ki: Bütün bu hususlarda bizim görüşümüz Şâfiî’nin görüşünden farklıdır.

5- Kefaletin Hükmü:

Âyet-i kerîmedeki ikinci delil bir kimsenin üzerine kefalet almasının câiz olduğuna dairdir. Çünkü burada kefil olduğunu belirten münadi Yûsuf (aleyhisselâm)dan başka birisidir.

İlim adamlarımız derler ki; Bir kimse ben bunu yükleniyorum, yahut ben buna kefilim veya ben buna dair teminat veriyorum, yahut bu hususta ben sana karşı kefilim, zaîmim; bu konuda benim teminatım var veya ben bunu kabul ediyorum diyecek olsa, yahut senin bende alacağın olsun, üzerimde benden alacağın olsun, diyecek olsa bütün bu ifadeler bağlayıcı, yerine getirilmesi gereken kefaletlerdir.

Fukahâ bir kimsenin canına kefil olursa (canlı olarak getirilmesi taahhüd edilse) buna bağlı olarak malî tazminat ödenmesi gerekir mi gerekmez mi hususunda farklı görüşlere sahiptirler.

Kûfeli ilim adamları derler ki: Bir kimse, bir başkasını canlı olarak getirmeyi tekeffül etse, eğer bu kişi ölecek olursa, o getirilmesi İstenen kişinin üzerindeki hakkı kefil kişi ödemekle yükümlü değildir. Şâfiî’den meşhur olarak nakledilen iki görüşünden birisi budur.

Malik, el-Leys ve el-Evzaî derler ki: Bir kimse, birisini canlı olarak getirmeyi tekeffül etse ve o kişi üzerinde de mal borcu bulunuyor ise, o kişiyi getiremeyecek olursa, malı tazmin eder ve o aranan kişiden rücu’ ile ödediğini alır. Şayet kişinin kendisini taahhüd edip de: Ben malı taahhüd etmiyorum diyecek olursa, herhangi bir malî sorumluluğu olmaz,

Malî tazminat ödemekle yükümlü olduğunu kabul edenlerin delili şudur: Kefil, kefil olduğu kimsenin kan (kısas gibi bir) sebebiyle aranmadığını bilmektedir. Onun aranmasının sebebi ancak mali bir yükümlülüktür. Dolayısıyla bu sebepten ötürü o kimseye kefil olsa ve onu getirmeyecek olursa, bu durumda kefil olduğu kişiyi alacaklısının elinden kaçırmış, uzaklaştırmış gibi olur. İşte bundan dolayı o malı ödemekle yükümlüdür.

Tahavî ise Kûfeliler lehine delil getirerek şöyle demektedir: Kendisine kefil olunanın ölümü sebebiyle (kefil olanın) mal tazminatı ödemesinin bir anlamı yoktur. Çünkü o kişiyi canlı olarak getirmeyi tekeffül etmiştir, malını tekeffül etmemiştir. O bakımdan tekeffül etmediği şeyi ödemek zorunda bırakılması İmkânsız bir şeydir.

6- Malî Kefalet:

Bir kimse, bir diğerinin belli bir mala kefil olması halinde ilim adamlarının hak taleb eden kimsenin bu malını, bu ikisinden dilediği herhangi birisinden alıp alamayacağı hususunda farklı görüşleri vardır. es-Sevrî, Kûfeliler, el-Evzaî, Şâfiî, Ahmed ve İshak derler ki: Hakkını tamamıyla alıncaya kadar dilediği kimseden alır.

Malik’in de önceleri görüşü bu olmakla birlikte daha sonra bu görüşünden vazgeçerek şöyle demiştir: Borçlu kişi iflas etmedikçe yahut kayıplara karışmadıkça alacaklı kefilden bir şey alamaz. Çünkü asıl borçludan başlamak daha uygundur. Ancak borçlu ödeyemeyecek durumda ise o takdirde kefilden alır. Çünkü böyle bir durumda ondan alacağını alamamakta mazurdur. Bu güzel bir görüştür.

Kıyasa göre ise alacaklı kişi bu ikisinden dilediği herhangi birisinden hakkını isteyebilir. İbn Ebi Leylâ der ki: Kişi bir diğerinin adına bir miktar malı taahhüd etse (kefil olsa), bu alacak kefile geçer ve asıl borçlu ibra olur. Ancak, lehine kefil olunan kişinin ikisinden dilediği şahıstan hakkını alabilme hakkına sahiptir, diye şart koşması hali müstesnadır. İbn Ebi Leylâ bu görüşüne şu delili göstermektedir: Ölen şahıs Ebû Katâde’nin kefaleti ile borçtan ibra olmuştur. Câbir b. Abdullah’tan rivâyete göre, namazı kılınmak üzere olan bir cenazenin, Hazret-i Peygamber: “Borcu var mı?” diye sormuş. Vardır, cevabım alınca; “arkadaşınızın namazını kılın!” diye buyurmuş. Ebû Katâde, borcunu ben üzerime alıyorum, deyince, namazını kılmış. Müsned, III, 296; Buhârî, Havâlât 3 -Seleme b. el-Ekvâ’dan-; Tirmizî, Cenâiz 69 -Ebû Katâde’nin oğlu Abdullah’tan-. Ebû Sevr’in görüşü de buna yakındır.

7- Kefaletin Sahih Olduğu Yerler:

Kefalet ancak zimmette taalluk eden, sabit, karar kılmış ve vekâletin sahih olduğu haklarda olur. Buna göre kitabet akdinde kefalet sahih olamaz. Çünkü kitabet borcu sabit ve karar kılmış bir borç değildir. Zira köle eğer kitabet borcunu ödemekten acze düşecek olursa, bu hak karar kılan bir hak olmaktan çıkar ve kitabet akdî de münfesih olur.

Kimsenin, kimsenin yerine ifa edemediği -had gibi- haklara gelince, bunlarda da kefalet olmaz. Ancak durumu gözden geçirilip tesbit edilinceye kadar aleyhinde had İddiası bulunan kişi hapiste tutulur.

Ebû Yûsuf ve Muhammed istisna teşkil ederek had ve kısaslarda kefaleti câiz kabul eder ve şöyle derler: Kendisine iftira edilen yahutta kısas iddiasında bulunan kişi: Benim beyyinem hazır bulunuyor, diyecek olsa üç gün süreyle ona kefil olur. (Yani beyyinesini getirinceye kadar aleyhinde İddiada bulunduğu şahıs üç gün süreyle alıkonulur). Tahavî onların görüşlerine Hamza b. Amr, Ömer, İbn Mes’ûd, Cerir b. Abdullah ve el-Eş’as’in Ashab-ı kiram’ın huzurunda nefs ile kefaleti kabul ederek hüküm vermelerini’delil gösterir.

Yusuf 71

Onlara dönüp dediler ki: “Neyi kaybettiniz?”

Diyanet Vakfı
(Yusufun kardeşleri) onlara dönerek: Ne arıyorsunuz? dediler.

Kurtubi Tefsiri
Onlara dönerek: “Ne kaybettiniz (ne arıyorsunuz?)” dediler.

Yusuf 70

Onları yükleriyle donatınca su kabını kardeşinin yüküne koydu. Sonra bir çağırıcı seslendi: “Ey kervan! Siz hırsızsınız!”

Diyanet Vakfı
(Yusuf) onların yükünü hazırladığı zaman maşrabayı kardeşinin yükü içine koydu! (Kafile hareket ettikten) sonra bir tellal: Ey kafile! Siz hırsızsınız! diye seslendi.

Kurtubi Tefsiri
Onların yüklerini hazırlatıldığında su kabını kardeşinin yükü arasına koy(dur)du. Sonra bir münadi: “Ey kafile! Siz gerçekten hırsızlık yaptınız!” diye bağırdı.

“Onların yüklerini hazırlandığında su kabını kardeşinin yükü arasına koy(dur)du.” Bünyamin Hazret-i Yûsuf’u tanıyıp: Beni onlara geri teslim etme deyince, o da şöyle dedi: Ya’kub (aleyhisselâm)ın benden dolayı ne kadar kederlendiğini biliyorsun. Bu sefer onun gamı, kederi daha da artar. Ancak Bünyamin onlarla birlikte çıkıp gitmek istemeyince, Hazret-i Yûsuf şöyle dedi: Seni yanımda alıkoymam, senin İçin hoş olmayacak bir şeyi sana nisbet etmedikçe mümkün olmayacaktır. Bünyamin: Aldırmam deyince, su kabını gizlice Bünyamin’in yükünün arasına yerleştirdi.

Hazret-i Yûsuf bunu ya hiçbir kimsenin kendisine muttali olmayacağı bir şekilde bizzat koydu, yahut da çok yakınlarından birisine böyle bir işi yapmasını emretti.

Tecbjfe; bir işin serbest bırakılması ve bitirilmesi demektir. ise yaralının işini bitirdi, yani öldürdü tabiri de buradan gelmektedir.

Bu âyet-i kerîmede geçen

“sikâye; su kabı” ile (72. âyet-i kerîmede gelecek olan) aynı şeylerdir. Bu, orta tarafında kulpu bulunan ve iki yönlü bir kaptır. Hükümdar bunun bir tarafından içerdi. Yiyecekler (buğday) ise öbür tarafı ile ölçülürdü. Bu açıklamayı en-Nekkaş, İbn Abbâs’tan nakletmektedir. Esasen kendisi ile içilen herbir kaba; denilir. en-Nekkaş şu mısraı nakleder:

“Biz açıktan açığa büyük kaplarla şarab içeriz.”

Bu su kabının neden yapıldığı hususunda görüş ayrılığı vardır. Şu’be, Ebû Bişr’den, o Saîd b. Cübeyr’den, o İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet eder: Hükümdarın su kabı gümüşten olup mekkûk (denilen büyükçe su kabın)a benzer idi. Gümüşten olan bu kap, mücevherat kakmalı idi. Bu, başın üzerinde konurdu. Hazret-i Abbas’ın da cahiliye döneminde böyle bir kabı vardı. Narî b. el-Ezrak da ona Suvâ’ın ne olduğunu sorunca, o suvâ’, kap demektir dedi. el-A’şâ’da bu hususta şöyle demektedir:

“Onun başında beyaz unu var ve içilecek kapları

Ve tencereleri, bir de aşçısı var ve büyükçe kaplar ile gümüşten masaları.”

İkrime der ki: Yûsuf’un bu su kabı gümüşten idi. Ancak Abdurrahman b. Zeyd, altındı der. Onlara verdiği yiyeceklerini de onlara gösterdiği aşın iltifatı açığa vurmak kastıyla o kapla ölçmüştü. Yine denildiğine göre su kabıyla ölçülmesinin sebebi, yiyeceğin (buğday’ın) az bulunması idi.

“Sâ’B kelimesi hem müzekker, hem müennes gelir. Onu müennes olarak kabul eden kimse, çoğul olarak; yapar. “Evler” kelimesi gibi.

Onu müzekker kabul edenler ise; şeklinde çoğul yapar. “Elbiseler” kelimesi gibi.

Mücahid ve Ebû Salih derler ki: Sâ’ denilen şey Himyerlilerin şivesinde “tırcihâle (fincan, bardak)” denilen şeydir.

Bu kelime değişik şekillerde okunmaktadır. Genel olarak kıraat; seklindedir. Gayn ile ise, Yahya b. Ya’mer’in kıraatidir. (Yahya bu kıraatini açıklayarak) der ki: Bu kap gümüşten işlenmiş bir kap idi. (Ondan dolayı kuyumcu işlemeciliği kökünden gelen kelimeyi kullanmıştır).

Ebû Recâ’; diye okumuştur. Ötreli bir “sad” sakin “vav” ve “ayn” ile; şeklindeki okuyuş ise Ubeyy’in kıraatidir. Said b. Cubeyr de şeklinde “sâd” ile “elir arasında “ya” harfi ile okumuştur. “Sad” ile “ayn” arasında “elif ile; şeklindeki kıraat ise Ebû Hüreyre’nin kıraatidir.

“Sonra bir münadî: Ey kafile! Siz gerçekten hırsızlık yaptınız diye bağırdı.” Yani bir münadi bu şekilde seslendi ve durumu bildirdi.

“Bağırdı” vezni çokluk içindir. Münâdî âdeta

“ey kafile” ifadesini bir kaç defa yüksek sesle tekrarlamış gibidir.

“Kafile” ise üzerinde yiyecek yükletilmiş bulunan deve, eşek ve katır kafilesine denilir.

Mücahid der ki: Onların kafilelerinde eşekten başka hayvan yoktu. Ebû Ubeyde der ki: Bu kelime üzerlerinde yük de konulan ve binilen develere denilir.

Âyet; ey bu kafile sahipleri! anlamındadır. Yüce Allah’ın:

“O şehre sor” (Yûsuf, 12/82) âyetine ve “ey Allah’ın at(lı)ları bininiz” yani ey Allah’ın atlarının süvarileri bininiz demeye benzer ki, buna dair açıklamalar ileride gelecektir.

Burada iki itiraz söz konusudur:

1- Denilse ki: Bünyamin isteyerek nasıl Hazret-i Yûsuf’un yanında kalmaya razı oldu? Halbuki bu babasına bir itaatsizlikti. Çünkü babasının kederinin artacağını biliyordu ve Yûsuf bu konuda nasıl Bünyamin’e muvafakat etti? Diğer taraftan:

2- Suçsuz oldukları halde Hazret-i Yûsuf kardeşlerinin hırsız olduğunu nasıl söyledi. İkinci itiraz da budur.

Birinci itirazın cevabı: Keder zaten Hazret-i Ya’kub’u dört bir yandan kuşatmış bulunuyordu. Öyle ki Bünyamin’i yitirmesi bile artık büsbütün ona etki etmezdi. Nitekim o Bünyamin’i de yitirdiğini gördüğünde bile:

“Vah Yûsuf’a keder ve üzüntüm!” (Yûsuf, 12/84) demiş, Bünyamin’i ağzına almamıştı. Diğer taraftan Hazret-i Yûsuf’un, Bünyamin’in yanında kalmasına vahye bağlı olarak muvafakat göstermiş de olabilir. O takdirde hiçbir itiraz söz konusu olmaz.

Hazret-i Yûsuf’un kardeşlerinin hırsızlık ettiğini söylemesine gelince, buna verilecek cevap da şudur: O kardeşleri zaten Hazret-i Yûsuf’u babalarından çalıp kuyuya atmışlar, sonra da satmışlardı. İşte bu davranıştan dolayısıyla bu ismi almaya lâyıktılar. O bakımdan onlara hırsız demek doğru bir niteleme idi. Bir diğer cevab: O bu ifadeleriyle: Ey kafile sahipleri, sizin haliniz hırsızların haline benzedi, yani başkasına ait bir şey, hükümdarın rızası ve bilgisi olmaksızın sizin yanınızda bulunuyor demektir.

Bir diğer cevab da şöyledir: Bu kardeşiyle birlikte bir arada olmak için ve kardeşini onlardan ayırıp yanında bırakabilmek için başvurduğu bir çare idi. Bu da, Bünyamin’in hükümdarın su kabının kendi eşyaları arasına konulduğunu bilmemesi ve Hazret-i Yûsuf’un da bunu bizzat ona haber vermemesi esasına binaen böyle kabul edilebilir.

Şöyle de açıklanmıştır: İfade soru sormak anlamındadır. Yani siz hırsızlık mı yaptınız? Nitekim yüce Allah’ın:

“Ve bu… bir nimettir.” (eş-Şuarâ, 26/23) âyeti da böyledir. Yani senin, benim başıma nimet diye kaktığın şey bu mudur? demektir.

Bu açıklamalardan maksat, Yûsuf (aleyhisselâm)a herhangi bir şekilde yalan nisbet etmemektir.

Yusuf 69

Yusuf’un yanına girdiklerinde kardeşini yanına aldı. Dedi ki: “Ben senin kardeşinim. Artık onların yaptıklarına üzülme.”

Diyanet Vakfı
Yusufun yanına girdiklerinde öz kardeşini yanına aldı ve «Bilesin ki ben senin kardeşinim, onların yaptıklarına üzülme» dedi.

Kurtubi Tefsiri
Yûsuf’un huzuruna girdiklerinde o kardeşini yanına aldı: “Ben senin kardeşinim, onların yapmış olduklarına artık üzülme” dedi.

“Yûsuf’un huzuruna girdiklerinde o kardeşini yanına aldı.” Katâde der ki: Onu kendisine yakınlaştirdı ve kendisiyle beraber kaldı. Bir diğer açıklamaya göre; her iki kişinin bir evde konaklamalarını emretti. Geriye öz kardeşi yalnız kalınca yanına aldı ve yalnız kalmasından korktum, istemedim, dedi. Kardeşlerinden gizlicede ona:

“Ben senin kardeşinim. Onların yapmış olduklarına artık üzülme” kederlenme “dedi.”

Yusuf 68

Babalarının emrettiği şekilde girdiklerinde, bu, Allah’tan gelecek bir şeyi onlardan uzaklaştıracak değildi. Bu, Yakup’un içinde duyduğu bir isteği gerçekleştirmesiydi. O, kendisine öğrettiğimizden dolayı elbette bilgi sahibiydi. Fakat insanların çoğu bilmezler.

Diyanet Vakfı
Babalarının kendilerine emrettiği yerden (çeşitli kapılardan) girdiklerinde (onun emrini yerine getirdiler. Fakat bu tedbir) Allahtan gelecek hiçbir şeyi onlardan savamazdı; ancak Yakup içindeki bir dileği açığa vurmuş oldu. Şüphesiz o, ilim sahibiydi, çünkü ona biz öğretmiştik. Fakat insanların çoğu bilmezler.

Kurtubi Tefsiri
Babalarının kendilerine emrettiği şekilde girdiler. Fakat bu Allahtan onlara gelecek hiçbir şeyi önleyemezdi. Sadece Ya’kub’un İçindeki bir dileği olup o da bunu açığa çıkardı. Şüphesiz ki o, kendisine öğrettiğimiz için bir İlim sahibi idi. Fakat insanların çoğu bilmezler.

“Babalarının kendilerine emrettiği şekilde” değişik kapılardan

“girdiler. Fakat bu Allah’tan” eğer başlarına hoşlanılmayacak bir şeyi getirmeyi raurad edecek olsaydı

“onlara gelecek hiçbir şeyi Önleyemezdi.”

“Sadece … bir dileği” bu birincisinden yapılmayan (müstesna minh’i farklı, munkatı’) bir istisnadır.

“Ya’kub’un İçindeki bir dileği” yani kalbinden geçen bir düşüncesi

“olup” bu da, onların dağılarak girmelerini vasiyet etmesinden ibaretti,

“o da bunu açığa çıkardı.” Mücahid der ki:

“Ya’kub’un içindeki dilek” nazar değer korkusu idi. Buna dair açıklamalar da az önce geçmiş bulunmaktadır. Bir diğer açıklamaya göre; hükümdar onların sayılarını ve güçlerini görmesin diye bu tavsiyeyi yaptı. Çünkü kıskanarak veya onlardan çekinerek onları alıp yakalayabilirdi. Bu açıklamayı müteahhir âlimlerden birisi yapmış, en-Nehhâs da bu görüşü tercih ederek şöyle demiştir: Burada nazarın zaten herhangi bir manası yoktur.

Bu âyet-i kerîme şuna delildir: Müslüman bir kimsenin kardeşini hakkında korktuğu şeylerden sakındırması ve ona kurtuluş ve esenlik yolunu göstermesi gerekir. Çünkü din demek, nasihat demektir, müslüman da müslümanın kardeşidir.

“Şüphesiz o” yani Ya’kub

“kendisine öğrettiğimiz İçin” dini ile ilgili hususlarda

“bir ilim sahibi idi. Fakat insanların çoğu bilmezler.” Yani Ya’kub’un dini ile ilgili bildiği hususları bilmezler.

Buradaki

“bir İlim sahibi idi” amel sahibi idi, diye de açıklanmıştır. Çünkü ilim amele götüren sebeplerin ilkidir. İşte amel kendisine sebep olan şey ile adlandırılmış olmaktadır.

Yusuf 67

Dedi ki: “Ey oğullarım! Bir kapıdan girmeyin, farklı kapılardan girin. Ben Allah’tan gelen hiçbir şeyi sizden uzaklaştıramam. Hüküm ancak Allah’ındır. Ben O’na güvendim. Güvenenler de O’na güvensin.”

Diyanet Vakfı
Sonra şöyle dedi: Oğullarım! (Şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ama Allahtan (gelecek) hiçbir şeyi sizden savamam. Hüküm Allahtan başkasının değildir. (Onun için) ben yalnız Ona dayandım. Tevekkül edenler yalnız Ona dayansınlar.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki “Ey oğullarım! Hepiniz bir kapıdan girmeyin. Ayrı ayrı kapılardan girin. Bununla beraber Allah’tan size gelecek hiçbir şeyi sizden geri çeviremem. Hüküm ancak Allah’ındır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım. Tevekkül edenler de yalnız O’na güvenip dayanmalıdır.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- Hazret-i Ya’kub Oğullarının Ayrı Kapılardan Mısır’a Girmeleri:

Hazret-i Ya’kub’un oğulları, Mısır’a gitmeyi kararlaştırıp o da nazar değeceğinden korktuğundan, onlara Mısır’a tek bir kapıdan girmemelerini emretti. Mısır’ın o sırada dört kapısı vardı. Onbir kişinin tek bir adamın çocukları olduklarından dolayı onlara nazar değeceğinden korktu. Oğulları ise yakışıklı, mükemmel ve güçlü, kuvvetli kişilerdi. Bu açıklamaları İbn Abbâs, ed-Dahhâk, Katâde ve başkaları yapmıştır.

2- Nazar Değmeye Karşı Korunma:

Âyetin anlamı bu ise; o takdirde âyet-i kerîmede nazara karşı korunmaya delil var demektir. Nazar ise haktır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz göz kişiyi kabre, deveyi de tencereye sokar.”

Hazret-i Peygamber de Allah’a sığınmaya dair dualarından birisinde şöyle buyurmaktadır: “Herbir şeytandan, öldürücü, zehirli herbir haşereden ve insanı çıldırtan herbir gözden Allah’ın tam kelimeleriyle (Allah’a) sığınırım.” Buhârî, Enbiya 10; Ebû Dâvud, Sünne 20; Tirmizî, Tıb 18; İbn Mâce, Tıb 36; Müsned, I, 236, 270. Bu hadiste de buna delil olacak bir taraf vardır.

Malik, Muhammed b. Ebi Umame b. Sehl b. Huneyf’den naklettiğine göre Muhammed babasını şöyle derken dinlemiştir: Babam Sehl b. Huneyf (Medine’deki) el-Harrâr suyu ile yıkandı. Üzerindeki bir cübbeyi çıkartmıştı. Âmir b. Rabta da ona bakıyordu. Sehl beyaz tenli ve teni güzel birisi idi. Âmir b. Rabia ona dedi ki: Ben bugün gibisini görmedim, bakire bir kızın teni dahi böyle değil. Sehl’i olduğu yerde şiddetli bir karın ağrısı tuttu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a gidilerek Sehl’in karnının ağrıdığı ve kıvrandığı haber verildi. O seninle beraber gelemeyecek ey Allah’ın Rasûlü; denildi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun yanına vardı. Sehl, Âmir’in söylediklerini ona haber verince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Sizden bir kimse ne diye kardeşini öldürmeye kalkışıyor? Niçin bârekallah demedin? Şüphesiz nazar haktır. Haydi bunun için kalk abdest al.” Âmir kalktı, abdest aldı. Sehl de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte hiçbir rahatsızlığı olmadan yola koyuldu. Bir diğer rivâyette ise Hazret-i Peygamberin ona: “yıkan” buyurduğu kaydedilmektedir. Bunun üzerine Âmir onun İçin yüzünü, ellerini, kollarını, dizlerini, ayaklarının etrafını ve peştemalının altını büyükçe bir leğene yıkadı, sonra da bu su Sehl’in üzerine döküldü. Sonra Sehl, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte hiçbir rahatsızlığı olmaksızın yola koyuldu. Buhâri, Tıb 36; Müslim, Seldin 41; İbn Mâce, Tıfa 32; Muvatia, Ayn 1, 2; Müsned, III, 486-487.

Günün birinde Sa’d b. Ebi Vakkas bineğine bindi. Bir kadın ona bakarak şöyle dedi: Sizin bu emiriniz, kendisi de biliyor ki, böğürleri birbirine yakındır. Evine dönmekle birlikte yere düştü. Kadının söyledikleri kendisine ulaşınca ona haber gönderdi ve kadın onun için bir kabta yıkandı. İbnu’l-Esîr, en-Nikâye, V, 265’te: “Bir kadın Sa’d’ı -Küfe emiri iken- (belden) yukarısını soyunmuş olarak görünce; sizin şu eınirinizin böğürleri birbirine yakındır, dedi” anlamında.

İşte bu iki hadiste de nazar değmenin hak olduğu ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in dediği gibi kişiyi öldürebileceği de ifade edilmektedir. Ümmetin ilim adamlarının kabul ettiği görüş de budur, ehl-i sünnet’in mezhebi de budur. Bazı bid’at ehli kesimler nazar değmeyi kabul etmemekle birlikte, sünnet ve bu ümmetin ilim adamlarının icmaı onlara karşı bir delildir. Ayrıca vakıada görülenler de onlara karşı bir delil teşkil etmektedir. Nazar değmesi ile kabre giden pek çok kimse vardır ve yine oldukça güçlü pek çok deve de nazar sonucunda tencereye girmiştir. Ancak bu, yüce Allah’ın buyurduğu gibi, Allah’ın meşîeti ile olur.

“Allah’ın izni olmadıkça, onunla hiçbir kimseye zarar verebilecek değillerdi.” (el-Bakara, 2/102)

el-Esmaî der ki: Nazarı değen bir adam gördüm. Süt veren bir inekten kendisine söz edildi. Bir defada verdiği süt miktarı onu hayrete düşürünce: Bu dediğiniz inek hangisidir diye sordu. Başka bir ineği göstererek, filan inektir dediler. Hem gösterdikleri inek, hem de gözünden saklamak istedikleri inek birlikte ölüverdiler. el-Esmaî der ki: Yine ben bu adamı şöyle derken dinledim: Ben hoşuma giden bir şey gördüm mü, gözümden bir hararetin çıktığını da hissederim.

3- Müslüman Beğendiği Bir Şey Görürse:

Herbir müslümanın beğendiği bir şey gördü mü “bârekallah” diye tebrikte bulunması vacibtir. Çünkü bu şekilde bereketlenmesi için dua edecek olursa, mutlaka o sakınılan husus da bertaraf edilmiş olur. Nitekim Hazret-i Peygamber de Âmir’e: “Ne diye bârekallah demedin?” diye buyurmuştur. İşte bu da nazarı değen kişi, bârekallah dediği takdirde, nazarının zarar vermeyeceği ve o şeyi etkilemeyeceğinin delilidir. Ancak bârekallah denilmeyecek olursa, işte o vakit nazar zarar verebilir. Tebrik ise kişinin; “Tebarakallahu ahsenu’l-halikîn Allahumme bârik fîhi: Yaratıcıların en güzeli olan Allah’ın şanı ne mübarektir, Allah’ım sen bunu bereketli kıl!” demesiyle olur.

4- Nazarı Değen Kişiden Ne Yapması İstenir?

Bir kimsenin nazarı başkasına değecek olur, o da: Bârekallah demeyecek olursa, bu kimseye yıkanması emredilir. Kabul etmezse, bu işi yapmaya mecbur tutulur. Çünkü özellikle bu konudaki emir vücub içindir. Zira nazar değen kimsenin ölümünden korkulur. Hiçbir kimsenin ise kardeşine faydalı olan şeyi yapmaktan uzak durmak hakkı olmadığı gibi, kendisinin de ona zarar verme hakkı yoktur. Bilhassa eğer, o kimse sebebiyle söz konusu olmuşsa ve bu cinayeti ona karşı işleyen kendisi ise bu böyledir.

5- Nazarı Değmekle Meşhur Olan Kimselere Karşı Alınacak Tedbirler:

Nazar değmesiyle tanınan kimselerin, zararlarının önlenmesi için diğer insanların yanına girmelerine engel olunur. Kimi ilim adamı şöyle demektedir: İmâm (İslâm devletinin halifesi) ona evinde kalma emrini verir. Eğer bu kişi fakir bir kimse ise hayatını sürdürecek kadar ona bir şeyler verir ve böylelikle insanlara verebileceği zararın önü alınır.

Böyle bir kimsenin sürgüne gönderileceği de söylenmiştir. Ancak sözünü ettiğimiz İmâm Mâlik’in rivâyet ettiği hadis bu görüşleri reddetmektedir. Çünkü Hazret-i Peygamber Âmir’in ne hapsedilmesini emretti, ne de sürgüne gönderilmesini. Hatta bazen salih bir insanın bile nazarı değebilir ve böyle olması, onun tenkid edilmesine ve bundan dolayı fâsıklıkla nitelendirilmesine sebeb teşkil edemez. Böyle bir kimse hakkında; o hapsedilir ve evinde kalması emrolunur, diyen kimselerin görüşü ihtiyat içindir ve bir zararın önlenmesi kastına bağlıdır.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

6- Kader Ve Nazar:

Malik, Humeyd b. Kays el-Mekkî’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzuruna Cafer b. Ebi Talib’in iki çocuğu getirildi. Onları büyüten dadılarına: “Ne diye ben bunların zayıf olduklarını görüyorum?” diye sordu. Dadıları: Ey Allah’ın Rasûlü! Nazardan çok çabuk etkileniyorlar. Bizim bunlara nazara karşı okumamızı engelleyen tek husus, bu konuda senin neyi uygun göreceğini bilemeyişimizdir, dedi. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bunlar için okuyunuz. Çünkü herhangi bir şey eğer kaderi geride bırakacak olsaydı, nazar onu geri bırakır, geçerdi.” Muvatta’, Ayn 3; -daha kısa ve aynı anlamda olmak üzere: Tirmizî, Tıb 17; İbn Mâce, Tıb 33; Müsned, VI, 438.

Bu hadis munkatı’ bir hadis olmakla birlikte Has’amlı Esma bint Umeys’in bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den değişik rivâyet yollarından sabit, muttasıl ve sahih rivâyetlerle naklettiği bilinmektedir. Yine bu hadisten anlaşıldığına göre kimi rukyelerle (okumalarla) belâ bertaraf edilebilir ve göz aynı şekilde insanı etkileyebilir, onu zayıf ve nahif düşürebilir. Ancak bu da yüce Allah’ın kaza ve kaderi ile olur.

Denildiğine göre nazar küçük çocukları, büyüklere göre daha çabuk etkiler. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

7- Nazara Karşı Tedbirler:

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Umâme yoluyla rivâyet edilen hadise göre nazarı değen kimseye, nazar ettiği kimse için yıkanmasını emretmişti. Burada ise nazara karşı okumayı emretmektedir. İlim adamlarımız der ki: Eğer kimin nazarının değdiği bilinmiyor ise nazara karşı rukye yapılır. (Şer’an meşru görülen dualar okunur.) Şayet kimin nazarının değdiği biliniyor ise, nazarı değen kimseye Ebû Umame hadisine uyularak abdest alması emrolunur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Bununla beraber” sizin için korkup, çekindiğim şeylerden “Allah’tan size gelecek hiçbir şeyi geri çeviremem.” Yani kadere karşı tedbirin bir faydası olmaz.

“Hüküm” yani emir ve hüküm verme yetkisi, kaza

“ancak Allah’ındır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım.” O’na tevekkül ettim, O’na bağlandım.

“Tevekkül edenler de yalnız O’na güvenip dayanmalıdır.”

Yusuf 66

Dedi ki: “Onu sizinle göndermem; Allah adına sağlam bir söz verene kadar! Onu bana getireceksiniz, kuşatılıp engellenmeniz hariç.” Söz verdiklerinde dedi ki: “Söylediklerimize Allah vekildir.”

Diyanet Vakfı
(Yakub) dedi ki: Kuşatılmanız (ve çaresiz kalma durumunuz) hariç, onu bana mutlaka getireceğinize dair Allahadına bana sağlam bir söz vermediğiniz takdirde onu sizinle beraber göndermem!» Ona (istediği şekilde) teminatlarını verdiklerinde dedi ki: Söylediklerimize Allah şahittir.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Etrafınız kuşatılmadıkça onu bana kesin olarak getireceğinize dair Allah’tan sağlam bir taahhüd vermediğiniz sürece, onu sizinle beraber asla göndermem.” Artık ona kesin teminatlarını verince, o da: “Allah söylediklerimize vekildir” dedi.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Taahhüdde Bulunmak Ve Söz Vermek:

Yüce Allah’ın:

“Onu bana kesin olarak getireceğinize dair Allah’tan sağlam bir taahhüd” yani kendisine güvenilecek bir söz

“vermediğiniz sürece onu sizinle beraber asla göndermem” âyeti hakkında es-Süddî der ki: Mutlaka kardeşlerini kendisine geri getireceklerine ve onu hiçbir şekilde teslim etmeyeceklerine dair Allah adına yemin ettiler.

“Onu bana kesin olarak getireceğinize…” âyetindeki “lâm” yemin lamıdır.

“Etrafınız kuşatılmadıkça” âyeti ile ilgili olarak Mücahid şöyle demektedir: Helâk olmadığınız yahut ölmediğiniz sürece… demektir. Katâde ise der ki: Bu hususta yapabilecek bir şeyiniz kalmadıkça… demektir. ez-Zeccâc da der ki: Bu ibare (müstesna olarak) nasb mahallindedir.

“Artık ona kesin teminatlarını verince, o da: Allah söylediklerimize vekildir, dedi.” Yani bu yeminimizi gözetleyici ve koruyucudur. Bir diğer açıklamaya göre ahdi koruyandır, tedbir ve adalet ile” işleri çekip çevirendir, demektir.

2- Kefalet:

Bu âyet-i kerîme aynî olarak kefil olmanın ve, kişinin bizzat kendisini teminat olarak vermek suretiyle kefaletin câiz olduğu hususunda aslî bir dayanaktır. Ancak bu hususta ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Malik bütün arkadaşları ve ilim adamlarının çoğunluğu der ki; Böyle bir kefalet eğer kefil olunan miktar bir mal ise caizdir, Şâfiî ise malî konularda kişinin şeref ve haysiyeti dolayısıyla kefil olduğunu ileri sürmesini, zayıf bir şekil olarak kabul etmiştir. Onun Malik’in görüşü gibi bir başka görüşü daha vardır.

Osman el-Bettî ise der ki: Kısas ya da yaralama halinde bir kimseyi getireceğine dair kefil olmakla birlikte, o kişiyi getiremez ise diyeti ve yaralamanın diyetini kendisi ödemekle yükümlü olur. O da bu ödediği diyeti cinayeti işleyen suçlunun malından almak hakkını elde eder. Zira kefile kısas uygulanması söz konusu değildir. İşte böylelikle kişinin kendi şeref ve haysiyetini ortaya koyarak, kefil olmasıyla ilgi üç ayrı görüş ortaya çıkmaktadır. Doğru olan ise Malik’in bu konudaki ayrım gözeten mütalaasıdır. Bu ve kefaletin malî konularda olmakla birlikte, had veya tazir hususlarında söz konusu olamayacağı şeklindedir. -Nitekim ileride açıklaması gelecektir.

Yusuf 65

Yüklerini açtıklarında, mallarının kendilerine iade edildiğini gördüler. Dediler ki: “Ey babamız! Daha ne isteriz? İşte mallarımız bize geri verilmiş. Ailemize azık getiririz, kardeşimizi koruruz ve bir deve yükü fazla alırız. Bu kolay bir ölçektir.”

Diyanet Vakfı
Eşyalarını açtıklarında sermayelerinin kendilerine geri verildiğini gördüler. Dediler ki: Ey babamız! Daha ne istiyoruz. İşte sermayemiz de bize geri verilmiş. (Onunla yine) ailemize yiyecek getiririz, kardeşimizi koruruz ve bir deve yükü de fazla alırız. Çünkü bu (seferki aldığımız) az bir miktardır.

Kurtubi Tefsiri
Zahire yüklerini açtıkları zaman bedellerinin kendilerine geri verildiğini gördüler. “Ey Babamız! dediler. Daha ne istiyoruz? İşte bu götürdüğümüz bedellerimiz de bize iade edilmiş. Ailemize erzak getiririz, kardeşimizi koruruz. Bir deve yükü daha zahire de alırız. Bu az bir ölçektir.”

“Zahire yüklerini açtıkları zaman” diye başlayan âyette içinden çıkılamayacak, anlamı müşkil bir ifade bulunmamaktadır. ” Daha ne istiyoruz?” ifadesindeki ” Ne” edatı nasb mahallinde soru edatıdır. Yani artık bunun ötesinde neyi istiyoruz? demektir. O bize tam Ölçekle verdi, bir de bedellerimizi geri çevirdi. Bu sözleriyle babalarının gönlünü hoş etmek istemişlerdi. Bu edatın nâfiye olduğu da söylenmiştir. Yani biz senden ne para istiyoruz, ne de eşya. Bunun yerine bize geri çevirilen bedellerimiz bize yeterlidir.

Alkame’den;

“Bize iade edilmiş” anlamındaki âyetinde “ra” harfini (ötreli değil de.) esreli okuduğu rivâyet edilmiştir. Çünkü bu kelimenin asli; şeklindedir. “Dal” harfleri birbirine idgam edilince, “dal”ın harekesi “ra” harfine nakledildi.

Yüce Allah’ın:

” Ailemize erzak getiririz” yani onlara yiyecek getiririz, demektir. Şair der ki:

“Ben seni erzak getirmek üzere gönderdim, bir yıl orada kaldın

Senin imdadına koşacağın kimselere getireceğin imdat ne zaman gelecek?”

es-Sülemî ise “nun” harfini ötreli okumuştur. Yani erzak konusunda biz onlara yardımcı oluruz, demek olur.

“Bir deve yükü daha zahire de alırız.” Yanı Bünyamin adına da bir deve yükü daha alırız,

“bu az bir ölçektir.”

Yusuf 64

Dedi ki: “Onun hakkında size güvenebilir miyim, daha önce kardeşi hakkında güvendiğim gibi? Allah koruyucuların en hayırlısıdır. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.”

Diyanet Vakfı
Yakub dedi ki: Daha önce kardeşi (Yusuf) hakkında size ne kadar güvendiysem, bunun hakkında da size ancak o kadar güvenirim! (Ben onu sadece Allaha emanet ediyorum); Allah en hayırlı koruyucudur. O, acıyanların en merhametlisidir.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Daha önceden kardeşi hakkında size ne kadar güvendi isem, bunun hakkında da ancak o kadar size güvenebilirim değil mi? Allah en hayırlı koruyucudur, O merhametlilerin en merhametlisidir.”

“Dedi ki: Daha önceden kardeşi hakkında size ne kadar güvendi isem, bunun hakkında da ancak o kadar size güvenebilirim değil mi?” Yani siz Yûsuf’u korumak hususunda gevşek ve kusurlu davrandınız. Nasıl olur da bu kardeşini size güvenerek teslim edebilirim.

“Allah koruması en hayırlı olandır” şeklinde

“koruma” anlamındaki kelime temyiz olarak nasbedilmiştir ve bu şekildeki kıraat Medinelilerin, Ebû Amr ve Âsım’ın kıraatidir. Diğer Kûfeliler ise; ” Koruyucu” kelimesini hal olarak okumuşlardır. ez-Zeccâc der ki: Bu da temyizdir.

Bu âyette Hazret-i Ya’kub’un diğer oğlunu onlarla beraber göndermesi isteklerini olumlu karşıladığına delil vardır. Âyetin anlamı da şöyle olur: Allah’ın onu koruması, sizin onu korumanızdan daha hayırlıdır.

Ka’b el-Ahbâr der ki: Hazret-i Ya’kub:

“Allah en hayırlı koruyucudur” deyince, Yüce Allah da şöyle buyurdu: İzzetim ve celalim hakkı İçin, Bana tevekkül ettiğine göre, Ben senin iki oğlunu da sana geri göndereceğim.

Yusuf 63

Babalarının yanına döndüklerinde dediler ki: “Ey babamız! Ölçek bizden men edildi. Kardeşimizi bizimle gönder ki ölçü alalım. Biz elbette onu koruruz.”

Diyanet Vakfı
Babalarına döndüklerinde dediler ki: Ey babamız! Erzak bize yasaklandı. Kardeşimizi (Bünyamini) bizimle beraber gönder de (onun sayesinde) ölçüp alalım. Biz onu mutlaka koruyacağız.

Kurtubi Tefsiri
Babalarına döndüklerinde dediler ki; “Ey babamız! Artık bize ölçek ile azık verilmeyecek. Artık kardeşimizi de bizimle beraber gönder de ölçek alalım. Biz herhalde onu koruyacağız.”

“Babalarına döndüklerinde dediler ki: Ey Babamız! Artık bize ölçek ile azık verilmeyecek,” Çünkü Hazret-i Yûsuf kendilerine:

“Eğer onu bana getirmezseniz, artık sizin yanımda hiçbir ölçeğiniz olmayacaktır” (Yûsuf, 12/60) demişti. Babalarına başlarından geçen olayları, Hazret-i Yûsuf’un kendilerine ikramlarını, Şemûn’un da söyledikleri sözlerin doğruluğunu bilinceye kadar onun yanında rehine kaldığını bildirdiler.

“Artık kardeşimizi de bizimle beraber gönder de ölçek alalım.” Yani bu sırada;

“Artık kardeşimizi de bizimle beraber gönder de ölçek alalım” dediler.

“Ölçek alalım” kelimesi aslında; şeklinde olup cezm dolayısı ile “lâm” harfinin ötresi hazfedildi, “elif” de iki sakin arka arkaya geldiğinden dolayı hazfedildi.

Haremeyn halkı ile Ebû Amr ve Âsım’ın kıraati; Ölçek alalım” şeklinde “nun” iledir. Diğer Kûfeliler ise; ” Ölçek alsın” diye okumuşlardır.

Birinci okuyuş Ebû Ubeyd’in tercihidir. Çünkü bu okuyuşa göre onların hepsi ölçek ile alanlar asasına girerler. Ayrıca Ebû Ubeyd, eğer “ya” ile olursa yalnız kardeş için olduğunu iddia etmiştir.

en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Bunun böyle olması gerekmez. Çünkü bu ifade iki cihetten birisiyle İlgilidir. Ya mana: Kardeşimizi de gönder, o da bizimle birlikte Ölçek alsın, şeklindedir ve bu takdirde hepsi için ölçekle alma söz konusu olur. Yahut da ifadede takdim ve te’hir söz konusu olmaksızın, hepsine delil bulunur. Çünkü Hazret-i Yûsuf onlara:

“Eğer onu bana getirmezseniz, artık sizin yanımda hiçbir ölçeğiniz olmayacaktır” (Yûsuf, 12/60.) demişti.

“Biz herhalde onu” ona bir kötülük gelmesine karşı

“koruyacağız.”

Yusuf 62

Yusuf, genç hizmetkârlarına dedi ki: “Onların mallarını yüklerine geri koyun. Umulur ki, ailelerine döndüklerinde onu tanırlar da geri gelirler.”

Diyanet Vakfı
(Yusuf) emrindeki gençlere dedi ki: Sermayelerini yüklerinin içine koyun. Olur ki ailelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar da belki geri gelirler.

Kurtubi Tefsiri
Memurlarına dedi ki: “Bedellerini yüklerinin İçine koyuverin. Belki ailelerine dönünce, bunun farkına varırlar da yine geri dönerler.”

Yüce Allah’ın:

“Memurlarına dedi ki” âyetindeki;

“memurlarına” lâfzını Medineliler, Ebû Amr ve Âsım: şeklinde okumuşlardır. Ebû Hatim, en-Nehhâs ve diğerlerinin tercih ettiği kıraat şekli de budur. Ancak diğer Kûfeliler ise bunu; şeklinde okumuşlardır ki Ebû Ubeyd’in tercih ettiği kıraat budur. Ebû Ubeyd der ki: Bu kelime Abdullah (b. Mes’ûd)un Mushaf’ında da böyledir.

es-Sa’lebî der ki: Bunların İkisi de güzel iki ayrı söyleyiştir, tıpkı (çocuk anlamındaki) sabi kelimesinin çoğulunun; şekillerinde gelmesi gibi.

en-Nehhâs der ki: kıraati büyük çoğunluğun kıraatine muhaliftir. Çünkü büyük çoğunluğun kıraatinde elif de yoktur, “nûn” da yoktur. Üzerinde büyük bir ittifakın hasıl olduğu böyle bir kıraat, bu munkatı’ senede dayanarak bırakılamaz. Aynı şekilde bu kelimenin; şeklinde çoğulunun yapılması, şeklindeki çoğuldan daha uygun görünmektedir. Çünkü Araplara göre; asgari sayı için kullanılır. Paraların tekrar yüklerin arasına az kimseler tarafından konulabilmesi de daha uygun görünmektedir. Zaten bu memurlar da onların yüklerini düzelten kimselerdi. İşte bundan dolayı onların paralarını yükleri arasına koyma imkânını bulabildiler.

Bu memurların hür kimseler olup ona yardımcılar olmaları da mümkündür. ise, onların (mealde olduğu gibi) aldıkları yiyeceklerin bedelleri de olabilir.

Bu bedellerin dirhem ve dinar türünden olduğu söylenmiştir.

İbn Abbâs der ki: Onların eşyalarından kasıt ayakkabılar, deriler ve yolcunun eşyaları idi ki bunlara “ralıl: yük” denilir. İbnu’l-Enbarî der ki: Kaba “rahP denildiği gibi, içinde kalınan çadır ve benzerlerine de “ralıl” denilebilir.

“Belki bunun farkına varırlar.” Çünkü eşyaları yolda esenlikle yerlerine ulaşmayabilir. Şöyle de denilmiştir; Hazret-i Yûsuf’un böyle bir yola başvurması, bedellerini bulmaları halinde geri döneceklerini bilmesidir. Çünkü onlar bedelsiz yiyecek kabul etmezlerdi.

Yine şöyle denilmiştir: Bu bedeller ile tekrar yiyecek satın almak için geri dönsünler diye böyle yaptı.

Bir diğer açıklamaya göre Yûsuf (aleyhisselâm) babasından ve kardeşlerinden yiyeceklerin bedellerini almayı kendisi için çirkin görmüştü. Yine denildiğine göre; bu yolla onun faziletini görsünler ve tekrar ona dönmeyi arzulasınlar diye böyle yaptı.

Yusuf 61

Dediler ki: “Onu babasından koparıp almaya çalışacağız ve bunu elbette yaparız.”

Diyanet Vakfı
Dediler ki: Onu babasından istemeye çalışacağız, kuşkusuz bunu yapacağız.

Kurtubi Tefsiri
“Ne yapıp edip onu babasından almaya çalışacağız. Herhalde yaparız, dediler.

“Ne yapıp edip, onu babasından almaya çalışacağız.” Yani babasından onu bizimle beraber göndermesini isteyeceğiz.

“Herhalde yaparız, dediler.”

Yani onu beraberimizde getirmeyi taahhüd ediyoruz, bunun için gerekli yollara baş vuracağız. Şöyle bir soru sorulabilir: Hazret-i Yûsuf kardeşinin getirilmesini istemekle babasının yeni bir üzüntüye düşmesini nasıl kabul edebildi. Böyle bir soruya dört türlü cevap verilebilir:

1- Yüce Allah’ın Hazret-i Ya’kub’un sevap ve ecri daha da büyük olsun diye onu ibtila etmek üzere böyle bir şeyi emretmiş olması, Hazret-i Yûsuf’un da bu hususu yüce Allah’ın emrine uymuş olması mümkündür.

2- Bununla Hazret-i Yûsuf, Hazret-i Ya’kub’un, kendisinin durumuna dikkatini çekmek istemiş olması da mümkündür.

3- İki oğlunun da dönmesi ile Ya’kub’un sevincinin iki kat artması İçin bunu yapmış olabilir.

4- Diğer kardeşlerinden önce öbür kardeşiyle bir araya gelmek suretiyle onun daha erken sevinmesini istemişti. Çünkü ona karşı Özel bir eğilimi vardı. Ancak birinci açıklama daha kuvvetli görülmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yusuf 60

“Eğer onu bana getirmezseniz, artık yanımda size ölçek yoktur ve bana yaklaşmayın.”

Diyanet Vakfı
Eğer onu bana getirmezseniz, artık benim yanımda size verilecek bir ölçek (erzak) yoktur, bana hiç yaklaşmayın!»

Kurtubi Tefsiri
“Eğer onu bana getirmezseniz, artık sizin yanımda hiçbir ölçeğiniz olmayacaktır. Bana da yaklaşmayın.”

“Eğer onu bana getirmezseniz, artık sizin yanımda hiçbir ölçeğiniz olmayacaktır.” Bundan sonra size hiç yiyecek satmayacağım. Çünkü o bu durumda onların hakettikleri ölçüyü eksiksiz vermiş idi.

“Bana da yaklaşmayın” yani o takdirde ben sizleri yanımda yakın kimseler gibi ağırlamayacağım. O bu sözleriyle kendisinden uzak kalmalarını ve bir daha yanına dönmemelerini kastetmemişti. Çünkü onları geri dönmeye teşvik etmişti.

es-Süddî der ki: Geri dönsünler diye onlardan rehin dahi istemişti. O bakımdan Şemûn onun yanında rehin kalmıştı.

el-Kelbî der ki: Aralarından Şemûn’u seçmesinin sebebi, kendisini kuyuya attıkları gün aralarında en güzel sözlü ve görüşü en iyi olanın o olmasından dolayı idi.

“Bana yaklaş(may)ın” kelimesi nehy dolayısıyla cezm mahallindedir. Bundan dolayı onun sonundaki “nun” ve “ya” hazfedilmiştir. Çünkü bu kelime âyet sonudur. Eğer bu fiil haber olmuş olsaydı, “nun’un harekesinin üstün olması gerekirdi.

Yusuf 59

Onları yükleriyle donatınca dedi ki: “Bana babanızdan bir kardeşinizi getirin. Görmüyor musunuz, ben ölçeği tam veriyorum ve ben en iyi ağırlayanım.”

Diyanet Vakfı
(Yusuf) onların yüklerini hazırlayınca dedi ki: «Sizin bababir kardeşinizi de bana getirin. Görmüyor musunuz, ben ölçeği tam dolduruyorum ve ben misafirperverlerin en iyisiyim.

Kurtubi Tefsiri
Yüklerini hazırlayınca dedi ki: “Bana baba bir kardeşinizi de getirin. Görüyorsunuz ki ben ölçeği tam veriyorum ve ben misafirperverlerin en iyîsiyim.

“Yüklerini hazırlayınca” âyetinde geçen; “Hazırladı” fiili şeklinde kullanılır ki, ben onlar için yol hazırlıklarını elimden geldiğince yaptım, demektir. “Gelin çeyizi” İse gelinin kocasına götürüldüğü vakit gerek duyulan şeylere denilir. Bazı Kûfeliler ise bu kelimenin “cihaz” şeklinde “cim” harfi esreli olarak kullanılmasını da uygun karşılamışlardır. Bu âyet-i kerîmede cihaz (yol hazırlığı), Hazret-i Yûsuf’un yanından aldıkları azıktır.

es-Süddî der ki: Yûsuf’un kardeşleri ile birlikte -kendileri on kişi oldukları halde- onbir deve vardı. Hazret-i Yûsuf’a: Geride bıraktığımız bir kardeşimiz de var. Devesi de bizimle birliktedir, dediler. Hazret-i Yûsuf onlara niçin geride kaldığını sorunca, onlar: Babasının ona olan sevgisinden ötürü, diyerek bu kardeşlerinin kendisinden daha büyük bir başka kardeşinin olduğunu ve çöle çıkıp öldüğünü söylediler. Hazret-i Yûsuf onlara: Sözünü ettiğiniz bu kardeşinizi görmek isterdim ki, böylece babanızın onu niçin sevdiğini ve sizin de doğru söyleyip söylemediğinizi anlamış olurdum.

Yine rivâyet edildiğine göre onlar Hazret-i Yûsuf’un yanında öz kardeşi Bünyamin’i getirinceye kadar Şemûn’u rehin bıraktılar.

İbn Abbâs der ki: Hazret-i Yûsuf tercümana: Onlara de ki dedi: Sizin diliniz, bizim dilimizden farklıdır. Kıyafetiniz de, kıyafetimizden farklıdır. Siz casus olabilirsiniz. Onlar: Allah’a yemin olsun ki biz casus değiliz. Aksine biz aynı babanın oğullarıyız, o da yaştı, oldukça doğru sözlü bir zattır. Hazret-i Yûsuf onlara: Kaç kişisiniz deyince, onlar: Biz aslında oniki kardeş idik. Kardeşlerimizden birisi çöle gitti ve orada öldü. Diğeri nerede? diye sorunca, babamızın yanında, dediler. Bu sefer: Peki sizin doğru söylediğinizi bilen var mı? diye sordu. Onlar da: Burada kimse bizi tanımıyor ki, dediler. Biz sana nesebimizi söylemiş bulunuyoruz, artık senin kalbini bizden yana neyle rahatlatabiliriz? Bunun üzerine Hazret-i Yûsuf: “Bana baba bir kardeşinizi de getirin.” Eğer doğru söyleyen kimseler iseniz dedi, çünkü ben bu şekilde razı olabilirim. “Görüyorsunuz ki ben ölçeği tam olarak veriyorum.” Yani onu tam ve eksiksiz olarak veriyorum, bir de kardeşiniz adına size bir deve yükü daha fazladan veriyorum. “Eğer onu bana getirmezseniz artık sizin yanımda hiçbir ölçeğiniz olmayacaktır” sözleriyle, eğer kardeşlerini getirmeyecek olurlarsa onlara yiyecek satmayacağını söyleyerek tehdit etti.

“Görüyorsunuz ki ben ölçeği tam veriyorum” âyetinin iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisi, Hazret-i Yûsuf onlara daha ucuz fiyata yiyecek sattı, böylelikle tartı olarak daha fazla alabildiler. İkincisi ise onlara (herkese yaptığı gibi) tam ölçekle ölçüp verdi.

“Ve ben misafirperverlerin en iyisiyim” âyeti da iki anlama gelir. Birincisine göre ben misafir ağırlayanların en iyisiyim, demektir. Çünkü Hazret-i Yûsuf gerçekten onlara iyi muamele etmiş, iyi ağırlamıştı. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır.

İkincisi de ihtimal dahilinde olan bir açıklamadır. Yani güvenilir kimseler arasında misafir olduğunuz şahısların en hayırlısıyım.

“Misafir ağırlayanlar” kelimesi, birinci açıklamaya göre “yemek” demek olan; dan alınmadır, İkinci açıklamaya göre ise ev anlamındaki kelimesinden alınmadır.

Yusuf 58

Yusuf’un kardeşleri gelip onun huzuruna girdiler. O onları tanıdı, ama onlar onu tanımadılar.

Diyanet Vakfı
Yusufun kardeşleri gelip onun huzuruna girdiler, (Yusuf) onları tanıdı, onlar onu tanımıyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
Yûsuf’un kardeşleri gelip onun huzuruna girdiler. O kendilerini tanıdığı halde, onlar onu tanımadılar.

Yüce Allah’ın:

“Yûsuf’un kardeşleri gelip…” âyeti, Yûsuf’un kardeşleri kıtlık musibetine duçar olduklarında azık almak kastıyla Mısır’a geldiler, demektir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in oldukça mucizevî özlü ifadelerindendir.

İbn Abbâs ve başkaları derler ki: İnsanlar kıtlık ve darlık musibetine mübtelâ olup da Ken’ân diyarına da bu musibetler gelince Ya’kub (aleyhisselâm) çocuklarını azık alıp getirmek üzere gönderdi.

Hazret-i Yûsuf’un yumuşaklığı, yakınlığı, şefkat ve merhameti, adaleti ve güzel uygulamaları dört bir yana yayıldı. Hazret-i Yûsuf kıtlık baş gösterince alışveriş yapıldığında bizzat kendisi oturur ve sayılarına göre onlara yiyecek verirdi. Herbir kişi başına bir vesk veriyordu.

“Yûsuf’un kardeşleri gelip onun huzuruna girdiler. O” Yûsuf

“kendilerini tanıdığı hâlde onlar onu tanımadılar.” Çünkü Yûsuf’u küçük bir çocukken terketmişlerdi. Onun köleliğinden sonra uzun bir süre geçmişken -ki bu kırk yıldı- böyle bir saltanata ulaşabileceğini hatırlarına getirmemişlerdi.

Bir diğer açıklamaya göre onu tanımayışları bu hükümdarın kâfir bir hükümdar olduğuna inanmaları idi. Bir diğer görüşe göre onun ipek elbise giydiğini, boynunda altın bir gerdanlık olduğunu, başında bir taç bulunduğunu gördüler. Mısır Fir’avunu kıyafetini giymiş buldular. Hazret-i Yûsuf ise onları önceki elbise ve kılıklarında gördü.

Bununla birlikte onların Hazret-i Yûsuf’u bir perde arkasından gördüklerinden tanımamış olmaları ihtimali de vardır.

Bir diğer açıklamaya göre onu harikulade bir durum sebebiyle tanıyamadılar. Bu da yüce Allah’ın Hazret-i Ya’kub’u imtihanlarından bir imtihanı idi.

Yusuf 57

Âhiret ödülü ise, iman edenler ve sakınanlar için daha hayırlıdır.

Diyanet Vakfı
İman edip de (kötülüklerden) sakınanlar için ahiret mükafatı daha hayırlıdır.

Kurtubi Tefsiri
Âhiret mükâfatı ise îman edip de takvaya devam edenler için elbette daha hayırlıdır.

Yüce Allah’ın:

“Âhiret mükâfatı ise… daha hayırlıdır” âyetine gelince, yani bizim âhirette ona vereceklerimiz ona dünyada verdiklerimizden çok daha hayırlı ve daha fazladır. Çünkü âhiretin mükâfatı devamlıdır, dünya mükâfatı ise kesilir. Âyetin zahiri takva sahibi her mü’min hakkında umumi olduğu şeklindedir. Şu beyitler (bu konuda) nakledilmektedir:

“Allah’ın Rasûlü Yûsufda, senin gibi zulüm ve iftiraya uğrayarak

Hapsedilmiş birisine örnek alınacak bir taraf yok mu?

O bir süre hapiste güzel bir sabır ile kaldı;

Bu güzel sabrı sonunda onu hükümdar yaptı.”

Şairlerden birisi de bir arkadaşına şunları yazmıştır:

“Korku dar boğazının arkasında emniyetin geniş alanı vardır.

Kendisinden dolayı sevinilen ilk şey hüznün son demidir.

O bakımdan asla ümidini kesme, çünkü yüce Allah Yûsuf’a

Zindandan kurtardıktan sonra hazinelerinin mülkünü verdi.”

Yine bir şair şunu söylemiştir:

“Gelen musibetler son haddine ulaşıp da bunlardan dolayı kalpler

Eriyecek noktaya vardı mı,

Bela yerleşip teselli azaldı mı,

İşte bu son noktada kurtuluş olur.”

Bu kabilden şiirler pek çoktur.

Yusuf 56

Böylece Yusuf’u o ülkede yerleştirdik. Orada dilediği gibi konakladı. Biz rahmetimizi dilediğimize veririz ve iyilik edenlerin ödülünü zayi etmeyiz.

Diyanet Vakfı
Ve böylece Yusufa orada dilediği gibi hareket etmek üzere ülke içinde yetki verdik. Biz dilediğimiz kimseye rahmetimizi eriştiririz. Ve güzel davrananların mükafatını zayi etmeyiz.

Kurtubi Tefsiri
İşte böylece o yerde Yûsuf’a iktidar verdik. O, orada dilediği yerde konaklardı. Rahmetimizi dilediğimize veririz, iyi hareket edenlerin de ecrini boşa çıkarmayız.

“İşte böylece o yerde Yûsuf’a iktidar verdik. O, orada dilediği yerde konaklardı.” Yani onu hükümdarın kalbine yaklaştırmak, onu hapisten kurtarmak suretiyle, ona nimetler ihsan etmiş olduğumuz gibi aynı şekilde ona yeryüzünde imkân da verdik. Yani onu dilediğini gerçekleştirebilme İktidarına sahip kıldık.

el-Kiyâ et-Taberî der ki: Bu âyette, mubah olan bir şeye, başkasının gıbta edeceği bir duruma, salah bulunan bir hale ve hakları elde etmeye ulaşmak hususunda hile (yol ve çare) aramanın, câiz olduğuna delil vardır. Yüce Allah’ın:

“Eline bir demet sap al, onunla vur ve yeminini bozma!”. (Sâd, 38/44) âyeti da bunun gibidir. Ebû Saîd el-Hudrî’nin, Hayber’deki âmil İle Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a ödediği hurma ve söylediği sözler ile ilgili hadis de bu kabildendir. Buhârî, Buyû’ 89, Vekâlet 3, Meğazî 39, İ’tisam 20; Müslim, Müsâkat 94, 95; Dârimî, Buyu 40; Muvatta’, Büyü 20, 21; Müsned, III, 45’te şıs anlamdaki bir hadis kaydedilmektedir; Hazret-i Peygamber’in Hayber’deki haracı toplayıp getirmek üzere atadığı amil, oldukça kaliteli hurmalar getirince; Hazret-i Peygamber; “Hayber’in tüm hurması böyle mi?” diye sorar. Âmil; hayır, bundan bir ölçek almak üzere, topladığımız adi türden iki ölçek veriyoruz, der Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunun faiz olduğunu belirterek, bu uygulamaya reddeder.

Derim ki: İleride de geleceği üzere bu görüş merduttur.

“Ona iktidar verdik” anlamında ve diye kullanılır. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Onları size vermediğimiz bir iktidarı vererek yeryüzünde yerleştirmiş, iktidar vermiş idik.” (el-En’âm, 6/6)

Taberî der ki: Büyük hükümdar olan el-Velid b. er-Reyyân, Yûsuf’u Itfîr’in görevinin başına getirdi ve Itfir’i azletti. Mücahid der ki; Ayrıca bu büyük hükümdar Hazret-i Yûsuf’un önünde İslâm dinini kabul etti.

İbn Abbâs der ki: Hükümdar onu birbuçuk sene sonra hükümdarlığa getirdi.

Mukâtil ’in rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şayet Yûsuf ben inşaallah iyice koruyanım, bilenim demiş olsaydı, derhal hükümdarlığa getirilirdi.”

Daha sonra Itfîr öldü. Hükümdar el-Velid de Hazret-i Yûsufu Itfîr’in eşi Râil ile evlendirdi. Hazret-i Yûsuf onunla gerdeğe girdiğinde bakire olduğunu gördü. Râîl’den İfraîm ve Menşâ adında iki oğlu oldu.

Bu kadının Zeliha olduğunu söyleyenler de derler ki: Hayır, Hazret-i Yûsuf onunla evlenmedi. Zeliha onu kafilesi ile birlikte görünce ağladı, sonra da: Masiyet sebebiyle hükümdarları köle yapan, itaat sebebiyle de köleleri hükümdar yapan Allah’a bamdolsun, dedi. Bunun üzerine Hazret-i Yûsuf onu da evine aldı ve onun yanında ölünceye kadar baktığı kimseler arasında bulundu. Yûsuf (aleyhisselâm) onunla evlenmedi. Bu açıklamaları da el-Maverdî zikretmiştir. Bu açıklamalar daha önce Vehb’den nakledilen açıklamalardan farklıdır, es-Sa’lebî de bunu zikretmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Hükümdar Mısır yönetim işini Hazret-i Yûsuf’a devredince, Hazret-i Yûsuf insanlara güzel bir şekilde davrandı, onları İslâm’a davet etmeye koyuldu ve kendisine îman edinceye kadar onlara daveti sürdürdü. Aralarında adeleti uyguladı, erkekler kadınlar ondan memnun kaldı, onu sevdi.

Vehb, es-Süddî, İbn Abbâs ve başkaları derler ki: Bundan sonra bolluk ve verimli yıllar girdi. Hazret-i Yûsuf insanlara tarlaları düzeltmelerini, ıslah etmelerini emretti, alabildiğine ekin ekmelerini söyledi. Mahsuller yetişince verdiği emirle mahsuller toplandı, sonra da bu mahsuller için mahzenleri inşa etti. O sene toplanan mahsuller o kadar çoktu ki, mahzenlere sığmadı. Aynı şekilde her yılın mahsullerini böylece topladı ve bu mahsulü bol yedi yıl bitene kadar böylece sürüp gitti. Daha sonra ise kıtlık ve kuraklık yılları geldi. Hazret-i Cebrâîl inerek şöyle dedi: Ey Mısır halkı aç kalınız. Allah onlara yedi yıl süreyle açlığı musallat etti.

Bazı hikmet ehli kimseler şöyle demiştir; Açlığın ve kıtlığın iki alameti vardır. Birincisi nefis yemeği adeten görülenden daha fazla sever ve önceki halinden farklı olarak daha çabuk acıkır, yeterinden fazla yiyecek ister ve alır İkincisi ise yiyecek bulunmaz ve rahatlıkla elde edilemez olur, son derece kıt olur. İşte bu iki alamet te Hazret-i Yûsuf döneminde bir araya gelmişti. Erkekler, kadınlar, çocuklar: “Açlık, açlık” diye bağrışarak uyandılar. Yiyiyor fakat doymuyorlardı. Hükümdarda uyandığında “açlık, açlık” diye bağırdı. Bunun üzerine Hazret-i Yûsuf ona dua etti. Allah da onun bu hastalığını İyileştirdi. Daha sonra Hazret-i Yûsuf bütün Mısır topraklarında: Ey insanlar diye seslendi. Sizden hiç kimse hiçbir şey ekmesin. Çünkü tohum da zayi olacak ve hiçbir şey bitmeyecektir.

Bu kıttık seneleri’ anlatılamayacak kadar büyük dehşetlerle geldi.

İbn Abbâs der ki: Kıtlık başladığı sırada hükümdar gece yarısında acıkıverdi. Ey Yûsuf! Açlık, açlık diye seslendi. Hazret-i Yûsuf da: İşte kıtlık zamanları geldi, dedi. Kıtlık yıllarının ilki başlayınca bolluk yıllarında hazırlamış oldukları herşey o ilk yılda tükenip bitti. Bu sefer Mısır halkı Hazret-i Yûsuf’dan yi–yecek almaya başladılar. İlk yıl onlara nakit para karşılığında yiyecek sattı. Nihayet Mısır’da Hazret-i Yûsuf’un eline geçmedik tek bir dinar ve dirhem kalmadı.

İkinci yıl süs eşyaları ve mücevherat karşılığında onlara sattı. Kimsenin elinde mücevherat ve süs eşyası namına bir şey kalmadı.

Üçüncü yıl davar ve binek karşılığında sattı. Nihayet bütün davar ve bineklerini kendisi eline geçirdi.

Dördüncü yıl köle ve cariyelere karşılık onlara satış yaptı ve onların hepsi nihayet eline geçti.

Beşinci yıl ev ve tarlaları karşılığında satış yaptı. Bunların hepsine sahip oldu.

Altıncı yıl ise çocuklarına ve kadınlarına karşılık yiyecek sattı. Hepsini köleleştirdi.

Yedinci yıl ise bizzat kendilerinin köleliği kabul etmeleri karşılığında satış yaptı. Yedinci yılda İse Hazret-i Yûsuf’un kölesi olmadık tek bir hür ve köle kalmadı.

Bunun üzerine insanlar şöyle dedi: Allah’a yemin ederiz. Biz bundan daha üstün ve daha büyük bir mülk görmedik.

Bunun üzerine Hazret-i Yûsuf Mısır hükümdarına şöyle dedi: Rabbimin bana ihsan ve bağışında yaptıklarını nasıl buluyorsun? İşte şimdi bütün bunlar senindir. Bu konuda görüşün nedir? Hükümdar ona şöyle dedi: İşi sana havale ediyorum, sen dilediğini yap, biz sana tabiyiz. Ben sana itaatten yüz çevirecek bir kimse değilim ve ben de ancak senin kölelerinden birisiyim, senin hizmetkârlarından bir hizmetkârım.

Buna karşılık Yûsuf (aleyhisselâm) şöyle dedi: Ben onları köleleştireyim diye, onları açlıktan kurtarmadım. Ben onların başına bela olayım diye, onları beladan korumadım. Allah’ı da şahit tutarak, seni de şahit tutarak söylüyorum ki, bütün Mısır halkını hiçbir fert hariç olmamak üzere hepsini azad ediyorum. Mallarını, mülklerini onlara geri veriyorum. Senin de mat mülkünü sana benim yolumdan gitmen şartıyla geri veriyorum.

Rivâyet edildiğine göre Yûsuf (aleyhisselâm) da o yıllar zarfında yediği yemeklerle karnını doyurmadı. Kendisine: Yeryüzü hazineleri elinde olduğu halde aç mı kalıyorsun? denilince, şu cevabı verdi: Karnımı doyurursam aç olanları unutacağımdan korkarım. Hazret-i Yûsuf hükümdarın alıcısına da yemeğini günün ortasında vermesini emretti. Taki hükümdar da açlığın tadını görsün. İşte o zamandan beri hükümdarlar yemeklerini günün ortasında yemeğe başladılar.

Yüce Allah’ın:

“Rahmetimizi dilediğimize veririz” âyeti ise ihsanımızla dilediğimize veririz, demektir. Rahmet ise nimet ve ihsan demektir, “İyi hareket edenlerin de ecrini” yani mükâfatını “boşa çıkarmayız.”

İbn Abbâs ve Vehb iyi hareket edenlerle, sabredenleri kastetmektedir, demişlerdir. Çünkü Hazret-i Yûsuf kuyuda iken sabretti, köle iken, zindanda iken sabretti. Kadının kendisini davet ettiği, Allah’ın haram kıldığı şeylere karşı sabretti.

el-Maverdî der ki: Hazret-i Yûsufa bu “iyi hareket edenler” halinden neyin verildiği konusunda iki farklı görüş vardır. Bir görüşe göre bu yüce Allah’ın onu sınamasına karşılık verdiği sevab ve mükâfattır. İkinci görüşe göre yüce Allah ona bunu ayrıca bir lütuf ve İhsan olmak üzere vermiştir. Bununla beraber sevab ve mükâfatı da âhirette olduğu gibi kalmıştır.

Yusuf 55

Dedi ki: “Beni yeryüzünün hazineleri üzerine yetkili kıl. Şüphesiz ben koruyucuyum, bilirim.”

Diyanet Vakfı
«Beni ülkenin hazinelerine tayin et! Çünkü ben (onları) çok iyi korurum ve bu işi bilirim» dedi.

Kurtubi Tefsiri
“Dedi ki: Beni ülkelerin hazineleri üzerine tayin et. Çünkü ben iyice koruyanım, bilenim.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Yeryüzünün Hazineleri Üzerindeki Görev:

Yüce Allah’ın:

“Dedi ki: Beni ülkelerinin hazineleri üzerine tayin et” âyeti ile ilgili olarak Said b. Mansur dedi ki: Ben Malik b. Enes’i şöyle derken dinledim: Mısır yeryüzünün deposudur. Sen yüce Allah’ın:

“Beni ülkelerinin hazineleri üzerine tayin et” yani onları korumak üzere tayin et, dediğini duymadın mı? Burada

“korumak” anlamındaki muzaf hazfedilmiştir.

“Çünkü ben” başına getirildiğim görevi

“iyice koruyanım” bu görevin gerektirdiği şeyleri

“bilenim.” Tefsirde şöyle denilmektedir: Ben iyi hesab bilenim ve iyi bir kâtibim. Denildiğine göre o ilk defter tutan ve onlara yazı yazandır.

Şöyle de açıklanmıştır: Ben gıda maddelerini takdir ve tesbit etmekte “iyice koruyanım” açlık yıllarını çok iyi “bilenim” demektir.

Cuveybir, ed-Dahhak’tan naklen, o İbn Abbâs’tan dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah kardeşim Yûsufa rahmet eylesin. Eğer beni yeryüzü hazinelerinin başına getir, dememiş olsaydı, onu derhal bu işin başına getirirdi. Fakat böyle demesi onu bir sene geciktirdi.” Hadis olarak tesbit edemedik

İbn Abbâs der ki: Hazret-i Yûsuf’un emirliği istediği gün üzerinden tam bir sene geçince ona taç giydirdi ve ona kendi kılıcını kuşandırdı, ona altından bir taht hazırladı. Bu taht inci ve yakutla süslüydü. Üzerine kalın ipekten bir elbise giydirdi. Oturduğu tahtın uzunluğu otuz zira, eni on zira idi. Üzerinde otuz döşek, altmış tane de yastık vardı. Daha sonra ona dışarı çıkmasını emretti. O da dışarıya başında taç olduğu halde çıktı. Kar gibi beyaz bir teni ve ayı andıran bir yüzü vardı. Onun yüzüne bakan yüzünün berrak rengini görürdü. Tahta oturdu ve bütün hükümdarlar ona itaat etti. Diğer Mısır hükümdarı ise evine hanımlarının yanına gitti ve Mısır’ın yönetim işini Hazret-i Yûsufa havale etti. Kıtfîr’i görevinden alarak Yûsuf’u onun yerine tayin etti.

İbn Zeyd der ki: Mısır hükümdarı Fir’avun’un yiyeceklerin dışında pek çok hazineleri de vardı. O bütün yetkisini Yûsufa teslim etmişti, o günlerde de Kıtfîr öldü. Hükümdar Hazret-i Yûsuf’u Aziz’in karısı Raîl ile evlendirdi. Onun yanına girdiğinde: Bu senin daha önce istemiş olduğun şeyden daha hayırlı değil mi? dedi. Hanımı: Ey doğru sözlü, beni kınama. Ben senin gördüğün gibi güzel bir kadın idim, fakat benim eski kocam ise kadınlara yaklaşamıyordu ve sen de Allah’ın sana verdiği böyle bir güzelliğe sahip idin, o bakımdan ben senin etkinin altına girdim. Hazret-i Yûsuf, Raîl’in bakire olduğunu gördü. Hazret-i Yûsuf’un ondan ifraîm ve Menşa’ İsimlerinda iki oğlu oldu.

Vehb b. Münebbih de der ki: Yûsuf’un Aziz’in karısı Zeliha ile evlenmesi kardeşlerinin Mısır’a iki girişi arasındaki sürede olmuştu. Şöyle ki Zeliha’nın kocası, Yûsuf henüz hapisteyken ölmüştü. Elindeki malı gitmiş ve Yûsuf’a ağladığından gözleri de kör olmuştu. Zeliha insanlardan dilenir olmuştu, onlardan kimisi o kadına acıyor, kimisi de acımıyordu. Yûsuf ise haftada bir kavminin büyüklerinden yaklaşık yüz kişilik bir kafile ile birlikte bineklere binerek çıkıyorlardı.

Kadına: Onun görüneceği bir yerde bulunsan, belki bir şeyler vererek senin yardımına koşar.

Daha sonra ona: Hayır böyle bir şey yapma, belki bu sefer daha önce senin ona karşı yaptığın, ondan murad almak, hapse atılması gibi hususları hatırlar. Bu sefer sana kötülük yapar.

Zeliha: Ben sevdiğimin huyunu sizden daha iyi bilirim, dedi. Daha sonra kafilesiyle birlikte çıkacağı vakte kadar ona görünmedi. Kafileyle birlikte çıktığı sırada, bulunduğu yerde ayağa kalkıp sesi çıkabildiği kadar şöyle dedi: Masiyetleri sebebiyle hükümdarları köle yapan, itaatleri sebebiyle de köleleri hükümdar yapanın şanı ne yücedir!

Hazret-i Yûsuf: Bu ne oluyor? deyince, onu yanına getirdiler. Kadın: Ayaklarınla sana hizmet eden, elleriyle saçlarını tarıyan kadın benim. Sen benim evimde büyüdün, sana iyi baktım, fakat ben cehlimden ve haddi aşkınlığımdan ötürü malum kusurları işledim. Yaptığım bu işin vebalini çektim, mahm da gitti, gücüm sarsıldı, zilletim uzadı, gözüm kör oldu. Mısır ahalisi arasında gıbta olunan bir kadınken şimdi onların acıdığı bir kadın oldum. İnsanlardan avuç açıp dileniyorum, kimisi bana acıyıp merhamet ediyor, kimisi acımıyor. İşte fesad çıkartanların cezası budur.

Yûsuf uzun uzun ağladı, sonra ona şöyle dedi: Peki eskiden kalbinde bana karşı duyduğun sevgiden şu anda içinde bir şeyler artık hissedebiliyor musun? Kadın şu cevabı verdi: Allah’a yemin ederim, yüzüne bir defa bakmak benim için dünyadan ve ondaki her şeyden daha sevdiğim bir şeydir, ama sen bunun yerine, bana kamçının bir ucunu elime ver. Kamçının ucunu eline verdi, kadın onu alıp göğsünün üzerine koydu. Hazret-i Yûsuf kalbinin hafakanından dolayı, elinde kamçının sallandığını gördü, ağladı. Sonra da evine gitti.

Kadına bir elçi gönderdi: Eğer dul isen seninle evlenebilirim, eğer evli isen seni ihtiyaçtan kurtarabilirim. Kadın elçiye: Hükümdarın benimle alay etmesinden Allah’a sığınırım. O ben gençken, zenginken, malım ve gücüm yerindeyken beni istememişti de bugün acuze, kör ve fakir bir kadınken mi beni istiyor.

Elçi Hazret-i Yûsuf’a kadının söylediklerini bildirdi. İkinci hafta Hazret-i Yûsuf kafilesiyle birlikte çıkınca yine kadın yoluna çıktı. Bu sefer Hazret-i Yûsuf ona şöyle dedi: Elçi sana bizim söylediklerimizi bildirmedi mi? Kadın: Ben de sana bir defa yüzüne bakmamın benim için dünyadan ve dünyadaki herşeyden daha sevimli olduğunu söylemiştim. Bunun üzerine Hazret-i Yûsuf emir verdi, kılık kıyafeti düzeltilerek hazırlandı. Sonra da Hazret-i Yûsuf’a zifafa getirildi. Hazret-i Yûsuf kalkıp namaz kıldı, Allah’a dua etti. Zeliha da arkasında durdu. Yüce Allah’tan ona gençliğini, güzelliğini ve gözlerini iade etmesini diledi, Allah da ona gençliğini, güzelliğini ve gözlerini iade etti. O kadar ki ondan murad almak istediği günden daha da güzel oldu.

Bu ise Allah’ın haramlarından uzak kalıp iffetini muhafaza etmesine karşılık Allah’ın Hazret-i Yûsuf’a bir lutfu idi. Hazret-i Yûsuf ona yaklaştığında bakire olduğunu gördü. Ona durumu sorunca kadın şu cevabı verdi: Ey Allah’ın Peygamberi! Kocam kısırdı, kadınlara yaklaşamıyordu. Sen ise anlatılamayacak derecede bir güzelliğe sahiptin.

Böylelikle rahat ve huzur içerisinde yaşadılar. Hergün Allah onları yeni bir hayırla karşı karşıya getiriyordu. Hazret-i Yûsufun ondan îfraîm ve Menşâ adında iki oğlu oldu.

Nakledilen rivâyetler arasında şu da vardır: Yüce Allah Hazret-i Yûsuf’un kalbine hanımının kalbindeki sevgisinin kat kat fazlasını koydu ve ona şöyle dedi: Sana ne oluyor ki ilk seferki gibi beni sevmiyorsun deyince, kadın ona şu cevabı vermişti: Yüce Allah’ın sevgisinin tadını aldıktan sonra bu beni herşeyden Nakledilen bu rivâyetlerin sağlam bir dayanakları olmadığı gibi; ilâhi âyetlerin anlaşılmalarında olumlu her hangi bir katkıları da yoktur. alıkoydu.

2- Hazret-i Yûsuf’un Görev Alması İle İlgili Görüşler Ve Hükümler:

Kimi ilim adamı der ki: Bu âyet-i kerîmeden, faziletli bir insanın facir bir kimseye ve kâfir bir yöneticiye iş yapmasının mubah olduğu anlaşılmaktadır. Ancak kendisine verilen işte bu görevi verenin kendisine karşı çıkmayacağının bilinmesi şarttır. Dolayısıyla göreve getirilen bu salih insan o işte dilediği gibi ıslahat yapabilmelidir. Şayet salih insanın işleri facir kimsenin tercihi, arzuları ve fücuruna göre yapılacaksa böyle bir şey câiz olmaz.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Böyle bir iş Hazret-i Yûsuf’a has idi. Bugün böyle bir şey câiz değildir. Ancak birinci görüş sözünü ettiğimiz şarta bağlı kalmak kaydıyla daha uygundur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

el-Maverdî der ki: Şayet görev başına getiren kişi zalim ise, insanlar onun verdiği görevi kabul etmenin câiz olup olmadığı hususunda iki ayrı görüş ortaya atmışlardır.

Bu iki görüşten birisine göre göreve getirilen kişi görevinde hakka göre amelde bulunursa caizdir. Çünkü Hazret-i Yûsuf Fir’avun tarafından görev başına getirilmiştir ve çünkü Hazret-i Yûsuf için göz önünde bulundurulması gereken bizzat kendisinin fiili ve uygulamasıdır. Başkasının fiili değildir.

İkinci görüşe göre ise, böyle bir görevin kabul edilmesi câiz değildir. Çünkü onların verdikleri görevler kabul edilmek suretiyle zâlimlere yardım edilmiş olur, onların işleri kabul edilerek o zâlimler tezkiye edilmiş olurlar.

Bu görüşü kabul edenler Hazret-i Yûsuf’un Fir’avun’un tevcih ettiği görevi kabul etmesi ile ilgili iki türlü cevap verirler:

1- Hazret-i Yûsuf’un dönemindeki Fir’avun salih bir kişi idi. Azgın kişi Hazret-i Mûsa dönemindeki Fir’avun’du.

2- Hazret-i Yûsuf onun amel ve işlerini değil, mülklerinin nezaretini üstlenmişti. O bakımdan bu konuda Hazret-i Yûsuf’un sorumlu olması söz konusu değildir.

el-Maverdî der ki: Bu iki görüşün mutlak olarak kabul edilmesinden ziyade daha sahih olan zalim tarafından tevcih edilen görevin üç kısma ayrılarak ele alınmasıdır.

1- Bu işe ehil olan kimselerin, bu işi yerine getirmeleri esnasında içtihada bağlı olmaksızın yapabilmeleri câiz olan işler. Zekat ve sadakalar gibi görevlerin zâlimlerden alınması caizdir. Çünkü bu gibi şeylere dair hak sahipleri ile alakalı nass, bu konuda ayrıca içtihada yer bırakmamaktadır. Bu işin erbabı olan kimselerin bunu tek başına yapabilmelerinin câiz olması da başkalarını taklide gerek bırakmamaktadır.

2- Tek başlarına kararlaştırıp yapmaları câiz olmayan ve harcama yeri konusunda içtihad gereken işler. Fey’ malları gibi. Bu malların dağıtımı ile ilgili görevin zalim bir kimseden alınması câiz değildir. Çünkü zalim hak olmayan şekilde tasarrufta bulunur ve hakedilmeyen hususlarda da İçtihad eder.

3- Ehil kimselerin kabul etmeleri câiz olan ve içtihadın da söz konusu olduğu görevler. Bir takım kazai meseleler ve ahkâma dair hususların görevi gibi. Böyle bir durumda görev başına getirme akdr geçersizdir. Eğer bu işlere bakmak karşılıklı olarak razı olan iki kişi arasındaki bir hükmü uygulamak için ise yahut mecbur kalmış iki kişi arasında bir vasıta olmak durumunda ise câiz olur. Şayet bu görev dolayısıyla verilecek hüküm bağlayıcılık ve zorlayıcılık ifade ediyor ise, câiz olmaz.

3- Bir Kimsenin Ehli Olduğu Bir Göreve Talib Olması:

Yine âyet-i kerîme bir kimsenin ehil olduğu bir göreve talib olmasının câiz olduğuna delil teşkil etmektedir. Denilse ki: Müslim, Abdu’r-Rahmân b. Semura’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana şöyle buyurdu: “Ey Abdu’r-Rahmân, emirliği isteme! Çünkü eğer sen istedin diye emirlik sana verilecek olursa, sen o işinle başbaşa bırakılırsın. Şayet o emirliği İstemeksizin sana verilecek olursa, o göreve karşı sana yardım olunur.” Buhâri, Eymân 1, Keffârât 10, Ahkâm 5, 6; Müslim, İmâre 13, Eymân 19; Ebû Davûd, Harâc ve İmâre 2; Nesâi, Âdâbu’l-Kuctât 5; Dârimî, Nüzfır 9\ Müsned, V, 62-63

Ebû Burde’den dedi ki: Ebû Mûsa (el-Eşârî) dedi ki: Beraberimde Eş’arîlerden iki kişi ile birlikte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzuruna vardım. Bu iki kişiden birisi sağımda, birisi solumda idi. Her ikisi de (kendilerine) görev verilmesini istediler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise misvaklanıyordu. “Ey Ebû Mûsa! -veya: Ey Abdullah b. Kays-” ne dersin?” diye buyurdu. Ebû Mûsa dedi ki: Ben de: Seni hak ile gönderen hakkı için yemin ederim. Bana içlerinde neyi sakladıklarını bildirmemişlerdi ve ben onların görev isteyeceklerinin farkına bile varmadım. Şimdi misvakının, büzülmüş dudağı altında iken onu görüyor gibiyim. Şöyle buyurdu: “Biz bu işlerimizin başına onu İsteyen kimseleri görevlendirmeyiz -ya da asla görevlendirmeyiz…-” diyerek hadisin geri kalan bölümünü nakletti. Bu hadisi de yine Müslim ve başkaları rivâyet etmiştir. Buhârî, İcâre 1, İstitâbetu’l-Murteddîn 2; Müslim, İmâre 15; Ebû Dâvûd, Hudûd 1; Müsned IV, 409.

Buna verilecek cevab:

1- Yûsuf (aleyhisselâm)ın görev istemesinin sebebi adalet, ıslâh, fakirlere haklarının ulaştırılması işlerinde kendisinin yerini tutacak kimsenin olmadığını bilmesi idi. O bakımdan böyle bir işi yapmanın kendisi için farz-ı ayn olduğunu gördü. Çünkü orada ondan başka bu işi yapacak kimse yoktu. Günümüzde de hüküm aynıdır. Eğer bir kimse kendisinin hakimlikte veya hisbe görevinde hakkı uygulayacağını bilmekle beraber, onun yerini tutacak uygun bir kimse olmadığını da biliyor ise böyle bir görevi kabul etmesi onun için müteayyin (kaçınılamaz) olur. Böyle bir görevi üstlenmesi de, istemesi de icab eder. Bununla birlikte böyle bir görevi İsteme hakkını kendisine kazandıran niteliklerinden ilmi yetkinliğini, yeterliliğini vb. niteliklerini de bildirmelidir. Tıpkı Yûsuf (aleyhisselâm)in dediği gibi. Ama bu işi yapabilecek başkaları var ve başkaları buna elverişli bulunuyor, kendisi de durumu biliyor ise, evla olan görev istememesidir. Çünkü Hazret-i Peygamber Abdu’r-Rahmân b. Semura’ya: “Emirlik isteme” diye buyurmuştur. Aynı şekilde afetlerinin çokluğunu ve ondan kurtulmanın zorluğunu bilmekle birlikte bu gibi görevleri isteyip, onları almaya haris olmak, o kimsenin o görevi kendi nefsi ve maksatları için istediğinin delilidir. Bu durumda olan bir kimsenin ise nefsine yenik düşerek helâk olması, uzak bir ihtimal değildir. İşte Hazret-i Peygamber’in: “O işiyle başbaşa bırakılır” âyetinin anlamı budur. Böyle bir görevin afetlerini bildiği ve bu görevin haklarını yerine getirmekte kusurlu hareket edeceğinden korktuğu için bu görevi kabul etmeyip ondan kaçan bir kimse ise, buna rağmen böyle bir görev ile sınanacak olursa, ondan kurtulabilmesi umulur. İşte Hazret-i Peygamber’in: “Bu göreve karşı ona yardım olunur” âyetinin anlamı budur.

2- Hazret-i Yûsuf ben şerefliyim, iyi bir mevki sahibiyim dememiştir. Her ne kadar o Hazret-i Peygamber’in buyurduğu gibi “kerim oğlu kerim oğlu kerim oğlu kerim olan İbrahim oğlu İshak oğlu Ya’kub oğlu Yûsuf idiyse de yine aynı şekilde Hazret-i Yûsuf: Ben güzel ve iyi bir kimseyim de demeyerek o “çünkü ben iyice koruyanını, bilenim” demiştir ve koruyuculuk sıfatı ve ilmi dolayısıyla bu görevi istemiştir. Neseb ve güzelliğine bağlı olarak istememiştir,

3- Hazret-i Yûsuf bu sözlerini kendisini tanımayanın nezdinde söylemiştir ve kendisini tanıtmak istemiştir. Dolayısıyla bu tutumu yüce Allah’ın:

“Artık kendinizi temize çıkarmayınız” (en-Necm, 53/32) âyetinden bir istisnadır (kapsamına girmez).

4- Hazret-i Yûsuf böyle bir görevi istemenin kendisi İçin farz-ı ayn olduğunu görmüştür. Çünkü orada bu göreve lâyık ondan başka kimse yoktu. Daha kuvvetli görülen görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

4- İnsanın Sahip Olduğu Nitelikleriyle Kendisini Tanıtması:

Yine âyet-i kerîme insanın kendisini sahip olduğu ilim ve fazilet nitelikleriyle vasfetmesinin câiz olduğuna delildir. el-Maverdî der ki: Ancak bu bütün niteliklerde genel olarak ve mutlak değildir. Bu durumun özel şartları vardır ki, kişinin akrabalık hukukunu gözetmesi yahut zahiren bir kazanca taalluk etmesi hallerine has bir durumdur. Bunun dışındaki hallerde ise bu yasaktır. Çünkü bu durumda insan kendisini tezkiye etmiş, temize çıkarmış, riyakârlık yapmış olabilir. Eğer ondan daha faziletli olan bir kimse onun özelliklerini söyleyecek olsa, elbetteki bu o kimsenin faziletine daha yakışır. Ama Hazret-i Yûsuf önceden başından geçenler ve aile efradına kavuşabilme umudu gibi sebebler dolayısıyla zaruret gereği, kendisini bu şekilde takdim etmiş Buradaki açıklamalara ek olarak İbnu’l-Arâbi’nin sözkonusu ettiği bir husus daha vardır: “Yûsuf (aleyhisselâm), mü’min ve peygamber olduğu halde, kâfirin vereceği bir görevi almayı nasıl câiz görmüştür?” sorusuna kısaca şu cevabı vermektedir: “Onun sözlerinin anlamı, görev istemek değildi: O göreve kentlisi geçmek için, istediği o makamı boşaltmasını istemişti…” İbnu’l-Arabî, bu görüşünün doğruluğuna da bir sonraki âyet olan 56, âyet-î kerimesini delil göstermektedir. İbnul-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’ân, III, 1092. idi.

Yusuf 54

Kral dedi: “Onu bana getirin, kendime özel kılayım.” Onunla konuşunca dedi ki: “Bugün sen, yanımızda güçlü ve güvenilir birisin.”

Diyanet Vakfı
Kral dedi ki: Onu bana getirin, onu kendime özel danışman edineyim. Onunla konuşunca: Bugün sen yanımızda yüksek makam sahibi ve güvenilir birisin, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Hükümdar dedi ki: “Onu bana getirin, onu kendime en yakınlardan kılayım. Onanla konuşunca da şöyle dedi: “Sen bugün bizim nezdimizde önemli bir mevki sahibisin, eminsin.”

“Hükümdar dedi ki: Onu bana getirin, onu kendime en yakınlardan kılayım.” Hükümdar Hazret-i Yûsuf’a nisbet edilen günahtan uzak olduğunu kesin olarak anlayıp bu hususta onun güvenilir bir kimse olduğunu gerçekten tesbit edince, aynı şekilde Hazret-i Yûsuf’un ne kadar sabırlı, ne kadar metanetli olduğunu da kavrayınca, nezdinde Hazret-i Yûsuf’un mevkii oldukça büyüdü, onun oldukça güzel hasletlere sahib olduğunu kesinlikle anladı ve dedi ki:

“Onu bana getirin, onü kendime en yakınlardan kılayım.” Hükümdarın daha önceden onun durumunu kesin olarak bildiğinde:

“Onu bana getirin” demekle yetindiğine, He. Yûsuf da İkinci olarak yaptıklarını yaptıktan sonra bu sefer hükümdarın:

“Onu bana getirin, onu kendime en yakınlardan kılayım” dediğine dikkat etmek gerekir.

Vehb b. Münebbih’den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Hazret-i Yûsuf çağırıldığında kapıda durup şöyle dedi: Yarattıklarına karşı Rabbim bana yeter. O’nun himayesi güçlüdür, O’na övgüler yücedir, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Sonra içeri girdi, hükümdara bakınca, hükümdar tahtından İnip önünde secdeye kapandı. Daha sonra hükümdar onu kendisiyle birlikte tahtına oturttu ve:

“Sen bugün bizim nezdimizde önemli bir mevki sahibisin, eminsin” dedi. Hazret-i Yûsuf da ona: “Beni ülkenin hazineleri üzerine tayin et. Çünkü ben” o hazineleri “İyice koruyanım’ onların ne şekilde idare edileceğini çok iyi

“bilenim, dedi.” (Yûsuf, 12/55)

Denildiğine göre hesabı iyice koruyan ve dilleri iyice bilenim, demektir. Haberde nakledildiğine göre; “Allah kardeşim Yûsufa rahmet eylesin. Eğer beni yeryüzü hazinelerinin üzerine tayin et, dememiş olsaydı, derhal onu tayin edip görevlendirecekti. Fakat bu sözü bir sene işi geciktirdi.”

Denildiğine göre onu hükümdarlığa getirmesi bir seneye kadar geciktirmesinin sebebi, inşaattan demediğinden dolayıdır.

Bu olay (kıssa) ile ilgili şöyle denilmiştir: Hazret-i Yûsuf, hükümdarın huzuruna girince şöyle dedi: Allah’ım ben, Sen’in hayrın ile bunun hayrından dilerim, Bunun da şerrinden, başkasının da şerrinden Sana sığınırım. Sonra hükümdara Arapça selam verdi. Hükümdar: Bu dil de ne oluyor? deyince, Hazret-i Yûsuf: Bu amcanı İsmail’in dilidir, dedi. Sonra ona İbranice dua etti. Bu sefer: Bu dil ne oluyor? deyince, Hazret-i Yûsuf: Bu da atalarım İbrahim, İshak ve Ya’kub’un dilidir dedi.

Hükümdar da yetmiş dili konuşurdu. Hükümdar bir dille konuştukça, Hazret-i

Yûsuf da o dille ona cevap verirdi. Hükümdar, Hazret-i Yûsuf’un bu İşine hayret etti. O sırada Hazret-i Yûsuf otuz yaşında idi.

Daha sonra hükümdar onu tahtına oturtarak şöyle dedi: Gördüğüm rüyayı bir de senden dinlemek istiyorum deyince, Hazret-i Yûsuf şöyle dedi: Peki ey hükümdar, sen siyah beyaz renkli, alınlarında beyazlık bulunan oldukça güzel yedi inek gördün. Önün açıldı ve onların Nil’in kıyısından çıkarak, memelerinden sütler aka aka sana göründüler. Sen onlara bakıp güzelliklerinden hayrete düşmüş iken bu sefer Nil kuruyuverdî, suyu çekildi ve yatağının dibi göründü. Çamurundan yedi tane oldukça zayıf, kirli, toza bulanmış, karınları içe çekilmiş, memeleri, butları olmayan buna karşılık azı dişleri ve öğütücü dişleri bulunan el ayaları köpeklerinkini andıran, burunları yırtıcı hayvanlarınkine benzeyen yedi inek daha gördün. Bu yedi inek semiz ineklere karıştı, yırtıcı hayvanlar gibi onlara saldırdı. Semiz ineklerin etlerini yediler, derilerini parça parça ettiler, kemiklerini ufaladılar, beyinlerini emdiler. Sen bu şekilde bakıp bu ineklerin zayıf olmalarına, diğerlerini mağlup etmelerine rağmen hiçbir şekilde şişmanlamayıp onları yedikten sonra kilolarının artmayışına hayret ediyorken, bu sefer oldukça taze, yumuşak, tane ve su ile dolu yedi yeşil başak gördün. Onların yanı başlarında ise içlerinde hiçbir su ve hiçbir yeşillik bulunmayan fakat onlarla aynı yerde bitmiş, yedi kuru başak gördün. Bu kuru başakların kökleri toprak ve suyun içerisine gömülmüştü. Sen kendi kendine: Bu da ne oluyor? Bu başaklar verimli ve yeşildir, diğerleri ise siyah ve kurudur. Halbuki hepsi de aynı yerde bitmektedir, hepsinin de kökleri suda bulunmaktadır, diye düşünüyorken aniden bir rüzgar esti, siyah ve kuru başakların yapraklarını meyveli ve yeşil başakların üzerine sallallahü aleyhi ve sellemurdu. O yeşil başakları ateşe vererek onları yaktı, Böylelikle o yeşil başaklar da siyah ve tozlu oldu. Ey Hükümdar! Sen de dehşete düştün.

Bunun üzerine hükümdar şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, bu rüya her ne kadar hayret edilecek bir şey idiyse de senden bu işittiklerimden daha hayret verici değildir, Peki ey doğru sözlü, bu rüyam hakkındaki görüşün nedir?

Hazret-i Yûsuf şöyle dedi: Görüşüme göre yiyecek (buğday) topla ve bu verimli yıllar boyunca çokça ekin ek. Çünkü sen eğer bir taşa ve çorak bir yere ekecek olsan dahi oradan bile bitki biter. Allah onu büyütür ve bereketlendirir. Daha sonra ekini başağı ve sapı ile birlikte saklamak üzere büyük mahzenler yaparsın. Böylelikle sap ve başak hayvanlara yem olur, tanesi de insanlara yiyecek olur. Diğer taraftan insanlara kendi yiyecek ve mahsullerinden beşte birini senin mahzenlerine kaldırmalarını emret. Senin bu toplayacağın yiyecekler Mısır halkına ve çevrelerindekilere yeterli olacaktır. İnsanlar çevrendeki bölgelerden gelip senden azık isteyecekler. Senin yanında ise senden önce hiçbir kimsenin toplayamadığı kadar hazinelerin toplanacak.

Bunun üzerine hükümdar şöyle dedi: Peki benim bütün bu işlerimi kim idare edebilecek? Eğer ben bütün Mısır halkını toplayacak olsam dahi, buna güç yetinemezler ve bu hususta onlara güven olamaz. Bu sırada Yûsuf (aleyhisselâm):

“Beni ülkenin hazineleri üzerine tayin et” (Yûsuf, 12/55) dedi. Yani hükmettiğin toprakların hazinelerine.

Buradaki; Hazineler” kelimesi ın çoğulu olup, “elard: ülkenin” başındaki elif-lâm, İzafe (senin ülkenin izafesinin) yerine geçmiştir. en-Nâbiğa’nın şu beyitinde olduğu gibi:

“Onların cömertlik olarak öyle bir özellikleri vardır ki Allah onu

Onlardan başkasına vermemiştir, rüyaları da hiç yalan çıkmaz.”

” onu kendime en yakınlardan kılayım” âyeti emrin cevabı olduğundan dolayı fiil cezm edilmiştir. Bu da daha önce geçen:

“Bu gıyabında ona hıyanet etmediğimi… bilmesi içindi” (Yûsuf, 12/55) sözlerini Hazret-i Yûsuf’un zindanda iken söylendiğinin delilidir. Bununla birlikte hükümdarın huzurunda söylenmiş olma ihtimali de vardır. Daha sonra bir başka mecliste de hükümdar te’kid olmak üzere: “Onu bana getirin, onu kendime en yakınlardan kılayım” demiştir. Yani ben onu kendime hfas olarak görevlendireyim ve ülkemin bütün işlerini ona havale edeyim.

Bunun üzerine gidip Hazret-i Yûsuf’u beraberlerinde getirdiler. Buna da yüce Allah’ın:

“Onunla konuşunca” yani hükümdar Yûsuf ile konuşarak, rüyaya dair ona soru sorup Hazret-i Yûsuf da cevap verince, hükümdar “da şöyle dedi: Sen bugün bizim nezdimizde önemli bir mevki sahibisin.” Yani sözü geçerli ve İktidar sahibi bir kimsesin “eminsin” sana hainlik edileceğinden, sana verilen sözde durulmayacağından yana korkun olmasın.

Yusuf 53

“Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis, Rabbimin merhamet ettiği hariç, daima kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhametlidir.”

Diyanet Vakfı
(Bununla beraber) nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder; Rabbim acıyıp korumuş başka. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
“Bununla beraber ben nefisimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis şüphesiz var gücüyle kötülüğü emredicidir. Rabbimin rahmet edip rahmet ettiği müstesna. Çünkü Rabbim günahları bağışlayandır, merhamet edendir.”

Arkasından:

“Bununla beraber ben nefsimi temize çıkarmıyorum” dedi. Aksine ondan murad almak isteyen ben idim.

Bu açıklamaya göre Aziz’in karısı bu işi kimin yaptığını ikrar etmiş oluyor. Bundan dolayı da daha sonra:

“Çünkü Rabbim günahları bağışlayandır, merhamet edendir” diye eklemiştir.

Bir diğer görüşe göre bu sözler Hazret-i Yûsuf’un sözleridir. Yani Yûsuf dedi Benim elçiyi geri çevirmemin sebebi, Aziz’in benim kendisine gıyabında nıyanet etmediğimi bilmesi içindi. Bu açıklamayı el-Hasen, Katâde ve başkaları yapmıştır.

“Gıyabında” İse o hazır değilken, o butunmuyorken anlamındadır. Hazret-i Yûsuf bu sözleri hükümdarın huzurunda söylemişti.

“Bilmesi İçindi” fiilini ise gaib olarak kullanması hükümdarı saymasından dolayı idi.

Şöyle de açıklanmıştır: Hazret-i Yûsuf bu sözleri elçi kendisine henüz hapiste iken geri döndüğünde söylemişti. İbn Abbâs dedi ki: Elçi, Hazret-i Yûsuf’a durumu haber vermek için geldi. O sırada Cebrâîl onunla birlikte konuşuyordu. Bunun üzerine Hazret-i Yûsuf:

“Bu gıyabında ona hıyanet etmediğimi ve Allah’ın hainlerin hilesini şüphesiz hidayete irdirmeyeceğini onunda bilmesi içindi” dedi. Yani ben efendime gıyabında iken hıyanet etmedim. Bunun üzerine Hazret-i Cebrâîl ona şöyle dedi: Ey Yûsuf! Peştemalını çözdüğün ve erkeğin karısının önünde oturduğu gibi oturduğun zaman dahi de mi deyince, Hazret-i Yûsuf da:

“Bununla beraber ben nefsimi temize çıkarmıyorum” âyetinde sözü geçenleri söyledi.

es-SÜddî der ki: Yûsuf’a, ey Yûsuf! sen şalvarının uçkurunu çözdüğün zamanda mı, diyen Aziz’in karışıdır. Bunun üzerine de Yûsuf:

“Bununla beraber ben nefsimi temize çıkarmıyorum” dedi.

Bir diğer görüşe göre

“bu, gıyabında… bilmesi içindi” sözleri Aziz’in sözlerindendir. Yani bu, Yûsufun benim gıyabında ona hainlik etmediğimi ve benim onun güvenilir” bir kimse oluşunun mükâfatını vermeyi hiç hatırımdan çıkarmadığımı bilmesi içindi. “Allah’ın hainlerin hilesini hiç şüphesiz hidayete erdirmeyeceğini” âyeti da, hiç şüphesiz Allah hileleri dolayısıyla hainleri hidayete erdirmez, demektir.

Yüce Allah’ın:

“Bununla beraber ben nefsimi temize çıkarmıyorum” âyetinin, kadının söylediği sözlerden olduğu söylenmiştir. el-Kuşeyrî der ki: Zahir olan şudur: Yüce Allah’ın:

“Bu… bilmesi İçindi” sözleri ile “bununla beraber ben nefsimi temize çıkarmıyorum” sözleri Hazret-i Yûsuf’un sözlerindendir.

Derim ki: Eğer bu sözlerin kadının sözlerinden olma ihtimali varsa, Hazret-i Yûsufu, peştamalını ve şalvarını çözmekten yana temize çıkarmak için bu görüşü kabul etmek daha uygundur. Eğer bu sözleri Hazret-i Yûsuf’un söylediğini kabul edecek olursak, o takdirde bu önceden de yüce Allah’ın:

“O da ona meyletti” (Yûsuf, 12/24) âyeti hakkında tercih edilen görüşe işaret ettiğimiz üzere, sadece Hazret-i Yûsuf’un hatırından geçen bir söz ofarak kabul edilebilir.

Ebû Bekr el-Enbarî der ki: İnsanlar arasında “bu, gıyabında ona hıyanet etmediğimi… bilmesi İçindi” âyetinden itibaren “çünkü Rabbim günahları bağışlayandır, merhamet edendir” âyetine kadar nakledilen sözlerin, Aziz”in hanımının söylediği sözlerdendir, diyen kimseler vardır. Çünkü bu âyetler Aziz’in karısının söylediği: “Ben ondan murad almak istemiştim. Şüphesiz o doğru söyleyenlerdendir” sözlerinden sonra gelmektedir. Hazret-i Yûsuf’un meylettiğini kabul etmeyenlerin görüşü budur. İşte bu görüşte olanların kanaatlerini esas alanlar derler ki: Yüce Allah’ın:

“Aziz’in karısı da şöyle dedi” âyetinden itibaren “çünkü Rabbim günahları bağışlayandır, merhamet edendir” âyetine kadar birbirine bağlı sözlerdir. Bu sözler arasında gerçek anlamıyla tam bir vakıf yapılmaz. Ancak bizler bu görüşü tercih etmiyor ve bu kanaati beni ms ey emiyoruz.

el-Hasen der ki: Hazret-i Yûsuf: “Bu, gıyabında ona hıyanet etmediğimi… bilmesi içindi” deyince, Allah’ın peygamberi kendi nefsini temize çıkarmaktan hoşlanmadığından, hemen akabinde “bununla beraber ben nefsimi temize çıkarmıyorum” deyiverdi. Çünkü kişinin nefsini temize çıkarması yerilmiş bir davranıştır. Yüce Allah da:

“Artık kendinizi temize çıkarmayın.” (en-Necm,53/32) diye buyurmaktadır. Zaten biz bunu daha önce Nisa Sûresi’nde (4/49. âyet, 2. başlıkta) açıklamış bulunuyoruz.

Bunun Aziz’in söylediği sözlerden olduğu da söylenmiştir. Yani ben Yûsuf hakkında kötü zan beslemiş olmaktan nefsimi temize çıkarmıyorum, demektir.

“Çünkü nefis hiç şüphesiz var gücüyle kötülüğü emredicidir” kötülüğü arzu eder.

‘Rabbimin rahmet edip rahmet ettiği müstesna” âyeti ise istisna olarak nasb mahallindedir. ise “Kimse” anlamındadır. Yani Rabbimin rahmetiyle merhamet edip koruduğu kimse müstesna demektir. ….nın ” Kimse” anlamında kullanılması, çokça görülen bir husustur. Nitekim yüce Allah:

“Size helal olan kadınlardan… nikâhlayınız” (en-Nisa, 4/3) âyetinde de böyledir. Bu âyetteki istisna munkatıdır. Çünkü Allah’ın koruması suretiyle merhamet eylediği kimseler kötülüğü emreden nefisten istisna edilmiştir.

Haberde nakledildiğine göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kendisine ikramda bulunup onu yedirdiğiniz ve giydirdiğiniz takdirde sizi alabildiğine kötülüğe götüren, buna karşılık kendisini küçük düşürdüğünüz, çıplak bıraktığınız, aç bıraktığınız takdirde ise sizi son derece ileri hayra götüren bir arkadaşınız hakkında ne dersiniz?” Onlar Ey Allah’ın Rasûlü! Bu yeryüzündeki en kötü arkadaştır, dediler. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Nefsim elinde olana yemin ederim, şüphesiz ki o böğürleriniz arasında bulunan nefislerinizdir.” Kaynağını tesbil edemedik.

Yusuf 52

“Bu, onun gıyabında ona ihanet etmediğimi bilmesi içindir. Allah hainlerin tuzağını başarıya ulaştırmaz.”

Diyanet Vakfı
(Yusuf dedi ki): Bu, azizin yokluğunda ona hainlik etmediğimi ve Allahın hainlerin hilesini başarıya ulaştırmayacağını (herkesin) bilmesi içindir.

Kurtubi Tefsiri
“Bu, gıyabında ona hıyanet etmediğimi ve Allah’ın hainlerin hilesini şüphesiz hidayete erdirmeyeceğini, onun da bilmesi içindi.”

“Bu gıyabında ona hıyanet etmediğimi… bilmesi içindi.” Sözlerini kimin söylediği hususunda görüş ayrılığı vardır. Bu sözlerin de Aziz’in karısının sözlerinin bir bölümü olduğu ve daha önce söylediği belirtilen:

“Bu, gıyabında ona hıyanet etmediğimi ve Allah’ın hainlerin hilesini şüphesiz hidayete erdirmeyeceğini, onun da bilmesi içindi.”

“Bu gıyabında ona hıyanet etmediğimi… bilmesi içindi.” Sözlerini kimin söylediği hususunda görüş ayrılığı vardır. Bu sözlerin de Aziz’in karısının sözlerinin bir bölümü olduğu ve daha önce söylediği belirtilen:

“Şimdi gerçek ortaya çıktı” (Yûsuf, 12/50) sözlerinin devamı olduğu söylenmiştir. Yani ben doğruyu ikrar edip söylüyorum ki; gıyabında -yani ona yalan söyleyerek ona hainlik etmediğimi, yokluğunda ondan kötü bir şekilde söz etmediğimi, aksine doğru söyleyerek hainlikten uzaklaştığımı bilmesi İçindi.

Yusuf 51

Dedi ki: “Yusuf’a ne maksatla sarkıntılık ettiniz?” Dediler: “Hâşâ, Allah için! Biz onun hakkında hiçbir kötülük bilmedik.” Aziz’in karısı dedi: “Şimdi hak ortaya çıktı. Onun nefsine sarkıntılık eden bendim. O ise elbette doğrulardandır.”

Diyanet Vakfı
(Kral kadınlara) dedi ki: Yusufun nefsinden murat almak istediğiniz zaman durumunuz neydi? Kadınlar, Haşa! Allah için, biz ondan hiçbir kötülük görmedik, dediler. Azizin karısı da dedi ki: «Şimdi gerçek ortaya çıktı. Ben onun nefsinden murat almak istemiştim. Şüphesiz ki o doğru söyleyenlerdendir.»

Kurtubi Tefsiri
(Hükümdar) dedi ki: “Yûsuf’tan murad almak İstediğiniz zaman durumunuz ne idi?” Kadınlar. “Hâşâ! Allah için biz onun hiçbir kötülüğünü bilmiyoruz” dediler. Azlz’in karısı da şöyle dedi: “Şimdi gerçek ortaya çıktı. Ben ondan murad almak istemiştim. Şüphesiz o doğru söyleyenlerdendir.”

İbn Abbâs der ki: Bunun üzerine hükümdar da kadınlara ve bu arada Aziz’in de karısına -Aziz de o sırada ölmüş bulunuyordu- haber göndererek hepsini çağırdı ve:

“Yûsuf’tan murad almak istediğiniz zaman durumunuz” haliniz

“ne idi?” diye sordu. Çünkü onların herbirisi -önceden de geçtiği üzere- kendisi için Yûsuf’la özel olarak konuşmuştu. Yahut o, bununla herbirisinin (Hazret-i Yûsuf’a): Sen Aziz’in karısına zulmediyorsun, demesini kastetmişti. İşte bu da Yûsufu kandırarak murad almak yoluna gitmeleri demekti.

“Haşa! Allah için” Allah’a sığınırız

“biz onun hiçbir kötülüğünü” yani zina ettiğini

“bilmiyoruz, dediler. Aziz’in karısı da şöyle dedi: Şimdi gerçek ortaya çıktı.” Onların Hazret-i Yûsuf’un temiz olduğunu ikrar ettiklerini görüp de eğer inkâr edecek olursa, bu kadınların kendi aleyhine şahitlik edeceğinden korkunca, o da aynı şekilde ikrarda bulundu. Bu da yüce Allah’ın Hazret-i Yûsuf’a bir lütfü idi.

“Gerçek ortaya çıktı”; yani ayan beyan, açık seçik ortaya çıktı, demektir. Bu kelimenin aslı; dan gelmekle birlikte, …..denilmiştir. Nitekim; ” Üstüste döküldüler” kelimesinin aslen; şeklinde olma; ” Gözyaşlarını ardıardına sildi” kelimesinin aslen; olması gibi. Bu açıklamayı ez-Zeccâc ve başkaları yapmıştır.

(………) aslında bir şeyi kökünden koparmaktır. Mesela saçını dibten kesti, demek için denilir. Ebû Kays b. el-Eslet der ki:

“Miğfer başımı kazıdı artık,

Çok hafif uyku dışında, uykunun zerresini dahi tatmıyorum.”

(……..) ise; hiçbir verimi olmayan kupkuru bir yıl demektir. Şair Cerir de der ki:

“Büsbütün verimsiz yılın ve kıtlığın önüne katıp sürüklediği kimse,

Hiçbir minnet de duymaksızın (nimeti) inkâr da etmeksizin size sığınır.”

Şair sanki burada kıtlık yılı anlamına gelen; kelimesini kullanmak isterken kafiye dolayısıyla; ” Kurt” kelimesini kullanmış gibidir.

Buna göre; “Gerçek ortaya çıktı” ifadesi açıkça ortaya çıkması ve sağlamca yerleşip, sebat bulması dolayısıyla batıldan ayrıldı, anlamına gelir. Şair der ki:

“Benden Hidâş’a şu haberi ulaştıracak yok mu?

Şüphesiz ki o, hak ortaya açıkça çıktığında çok yalan söyleyen ve zalim birisidir.”

Bu fiilin; “Hisse, pay” kelimesinden türediği de söylenmiştir. Buna göre; Hakkın, gerçeğin payı, batılın payından ayırdedilmiş, açıkça ortaya çıkmış bulunuyor, anlamına gelir.

Mücahid ve Katâde der ki; Bu ifadenin aslı, Arapların; kökten saçını kopardı, anlamında kullandıkları: sözlerinden alınmıştır. Bir yerden pay alarak kopartılan parçaya denilen “hisse” de buradan gelmektedir. Esreli olarak ise toprak ve taş anlamındadır. Bu açıklamaları el-Cevherî nakletmiştir.

“Ben ondan murad almak istemiştim. Şüphesiz o doğru söyleyenlerdendir.” Bu, -Hazret-i Yûsuf buna dair soru sormamış olsa dahi- kadının tevbesini açığa vurması, Hazret-i Yûsuf’un doğruluğunu, şeref ve haysiyetini gerçekten ifade etmesi anlamındadır. Çünkü ikrarda bulunan bir kimsenin kendi aleyhindeki ikrarı, başkasının onun aleyhindeki şahitliğinden daha güçlüdür. Böylelikle yüce Allah, Hazret-i Yûsuf’un doğruluğunu ortaya koymak için hem şahitliği, hem İkrarı bir arada toplamış bulunmaktadır. Öyle ki hiçbir kimsenin hatırına kötü bir zan gelmesin ve en ufak bir şüpheye kapılmasın.

(kadınlar için) durumunuz ile (kadınlar için) “murad almak istediniz” Hitab fiillerindeki “nun”un şeddeli gelmesi, müzekker fiildeki “mim” ile “vav”ın yerinde olduğundan Çoğul için gelen “mira’den sonra gelen çoğul “vav”ı muhatab müzekkerde hazfedilir ve “mim” sakin okunur. Kurtubî buna işaret etmektedir dolayıdır.

Yusuf 50

Ve dedi kral: Getirin onu bana. Vakti ki geldi ona elçi, dedi: Dön Rabbine, sor ona kadınların durumu neydi, ellerini kesmiş olanların. Şüphesiz ki Rabbim onların tuzağını bilir.

Diyanet Vakfı
(Adam bu yorumu getirince) kral dedi ki: «Onu bana getirin!» Elçi, Yusufa geldiği zaman, (Yusuf) dedi ki: «Efendine dön de ona: Ellerini kesen o kadınların zoru neydi? diye sor. Şüphesiz benim Rabbim onların hilesini çok iyi bilir.»

Kurtubi Tefsiri
Hükümdar dedi ki: “Onu bana getirin.” Bunun üzerine elçi yanına gelince, dedi ki: “Efendine dön de o ellerini kesen kadınların hali ne idi? diye sor. Şüphe yok ki benim Rabbim onların hilelerini çok iyi bilendir.”

“Hükümdar dedi ki: Onu bana getirin.” Yani elçi hükümdara gidip, durumu bildirdi. Hükümdar da onu bana getirin, dedi.

“Bunun üzerine elçi yanına gelince” ve ona zindandan çıkması emrini getirince

“dedi ki: Efendine dön de o ellerini kesen kadınların hali ne idi? diye sor.” Bunu söyleyerek, hükümdar nezdinde kendisine yapılan iftiradan beri olduğu açıkça anlaşılıp suçsuz yere hapsedildiği ortaya çıkmadıkça zindandan çıkmayı kabul etmedi.

Tirmizî, Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “O şerefli oğlu, şerefli oğlu, şerefli oğlu, şerefli (yani İbrahim’in oğlu, İshak’ın oğlu, Ya’kub’un oğlu, Yûsuf)dur. Eğer ben onun kaldığı süre kadar zindanda kalsam, sonra da elçi yanıma gelse (çıkma) isteğini kabul ederdim.” Hazret-i Peygamber daha sonra:

“Bunun üzerine elçi yanına gelince dedi ki: Efendine dön de, o ellerini kesen kadınların hali ne idi? diye sor” âyetini okudu. (Devamla) şöyle buyurdu: “Allah’ın rahmeti Lût’un da üzerine olsun, çünkü o:

“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut güçlü bir yere sığınabilseydim” (Hûd, 11/80) dediğinde zaten güçlü bir yere sığınıyordu. Ondan sonra yüce Allah ne kadar peygamber gönderdiyse, mutlaka kavminin en zirve noktasında idi.” Tirmizî, Tefsir 12. sûre 1; ayrıca Müsned, II, 388 ve 533 kısmen.

Buhârî de, Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allah, Lût’a rahmet eylesin. O gerçekten güçlü bir yere sığınıyordu ve eğer ben Yûsuf’un zindanda kaldığı süre kadar kalacak olsaydım, hiç şüphesiz çıkmaya davet edenin çağrısını kabul ederdim ve elbette biz İbrahim’den daha bir hak sahibiyiz. Çünkü İbrahim’e: “İnanmadın mı yoksa? demişti de: İnandım fakat kalbimin mutmain olması için” diye cevap vermişti.” (el-Bakara, 2/260) Buhârî, Tefsir 12. sûre 5

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: “Allah kardeşim Yûsuf’a rahmet İhsan etsin. O gerçekten sabırlı ve tahammülkâr birisi idi. Şayet ben zindanda onun kaldığı süre kadar kalmış olsaydım, hiç şüphesiz çıkmamı isteyen elçinin çağrısına uyardım ve suçsuz olduğunun bilinmesi için böyle bir yola başvurmazdım.” Benzer rivâyetler: Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, IV, 548.

Bu hadise yakın bir rivâyet de Malik’in arkadaşı Abdu’r-Rahmân b. el-Kasım yoluyla, Buhârî’nin Tefsir bölümünde rivâyet edilmiştir. İbnu’l-Kasım’ın bu hadisten başka Divan’da bir rivâyeti yoktur. “Divan’dan kastı muhtemelen Sahih-i Buhâri’dir. Çünkü İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, VIII, 217’de, az önce geçen Buhârînin rivâyetlerini serti ederken şunları söylemektedir: ‘Meşhur fakih, İmâm Mâlik’in ilminden Müdevve’nin râvileri… Abdurrahman b. el-Kasım’ın Buhâride buradan başka bir yerde rivâyeti yoktur.”

Taberî’nin rivâyetinde de şöyle denilmektedir: “Allah, Yûsuf’a rahmet eylesin. Eğer hapiste olan ben olsaydım, sonra da bana haberci gönderilseydi, çabucak çıkıverirdim. Yûsuf gerçekten halîm (tahammülkâr) ve ağır başlı bir kimse idi.” Taberî, Câmiu’l-Beyân, XII, 235. Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten Yûsuf’a, onun sabrına, onun keremine hayret ettim. Allah ona (varsa hatası) bağışlasın, çünkü (rüyadaki) inekler hakkında kendisine soru sorulduğunda; şayet ben onun yerinde olsaydım, beni zindandan çıkartmaları şartını koşmadıkça onlara durumu bildirmezdim. Yine elçinin ona geldiği vakit tutumuna hayret ettim. Onun yerinde olsaydım, onlardan daha çabuk kapıya giderdim. ” Taberi, a.g.e., XII, 235-236.

İbn Atiyye der ki: Hazret-i Yûsuf’un bu tutumu ağır başlıca ve sabırlıca bir tutumdu. Gerçekten temiz ve günahsız olduğunun açığa çıkmasını istiyordu. Çünkü rivâyet edildiğine göre ö, hapisten çıktıktan sonra hükümdar kendisine bir mertebe verip af ediyor görüntüsüyle onun suçuna sesini çıkarmayabîlirdi. Bunun sonucunda da insanlar ebediyyen ona bu gözle bakarlar ve: İşte efendisinin hanımından murad almak isteyen kişi buydu, diyeceklerdi. Yûsuf (aleyhisselâm) temizliğini açıkça ortaya çıkarmak, iffet ve hayır noktasındaki mevkiini gerçek yerine oturtmak istiyordu. İşte ancak o vakit yerini bulmak, mevkiine gelmek için çıkabilirdi. Bundan dolayı yanına gelen elçiye: ‘Efendinin yaruna dön ve ona o kadınların halinin ne olduğunu bir sor” demişti. Hazret-i Yûsuf’un maksadı İse; ancak söyle ona benim günahımı iyice araştırıp tesbit etsin ve işimi gözden geçirsin, tetkik etsin. Haklı yere mi zindana atıldım, yoksa zulmen mi zindana atıldım, demekti. Özellikle Aziz’in hanımım söz konusu etmeyiş sebebi, onların yanında bulunduğu süredeki güzel geçimini ve hükümdar Aziz’in onun üzerindeki hakkına riayet etmek istemesi idi.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Yûsüf’u sabır ve tahammülkârlıkla, ağırbaşlılıkla ve hapisten çıkmakta acele etmemekle övdüğü halde; bizzat kendisi için başkasını övdüğü halden başka bir hali nasıl uygun gördü? denilecek olursa, bunun açıklaması şöyle olur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendi adına bir başka görüşü tercih etmiştir ki; bu görüşün de kendi açısından güzel bir tarafı vardır. O diyor ki: Ben olsaydım, çıkmakta elimi çabuk tutardım. Sonra çıkmanın akabinde suçsuz olduğumu ortaya koymaya çalışırdım. Çünkü bu kıssalar ve bu gibi olaylar kıyâmet gününe kadar insanlar bunlara uysunlar diye sunulmuşlardır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da insanların bu işler arasında daha azimetli olan yolu seçmelerini istedi. Çünkü böyle bir olayda daha azimetli olanı terkeden bir kimse böyle bir zindandan çıkma fırsatını kullanmayan bir kişi, zindanda kaldığından dolayı zindanda kalma sonucu ile karşı karşıya kalabilir, onu zindandan çıkarmak isteyen, bu işten vazgeçebilir. Yûsuf (aleyhisselâm), Allah’tan aldığı bilgi sayesinde böyle bir şey olmayacağından emin olsa bile, onun dışındaki diğer insanlar bu konuda emin olamazlar. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın bizzat izlemeyi uygun gördüğü yol, azimet yoludur. Hazret-i Yûsuf’un izlediği yol ise, büyük bir sabır ve büyük bir tahammül yoludur.

” …O ellerini kesen kadınların hali ne idi? diye sor.” Aralarına -açıkça ismi zikredilerek değil de işaret yoluyla- genelin kapsamına Aziz’in karısı da girsin diye çoğul olarak kadınları söz konusu etti. Bu ise aralarında geçirdiği günler ve edepten ötürü idi. İfadede hazfedilmiş kelimeler de vardır. Yani sen ondan o kadınların halinin ne olduğunu bilip öğrenmesini iste demektir.

Yusuf 49

Sonra gelir bunun ardından bir yıl, onda insanlara yardım edilir ve onda sıkarlar.

Diyanet Vakfı
Sonra bunun ardından da bir yıl gelecek ki, o yılda insanlara (Allah tarafından) yardım olunacak ve o yılda (meyvesuyu ve yağ) sıkacaklar.

Kurtubi Tefsiri
“Sonra bunun ardından da bir yıl gelecek ki insanlar onda yağmura kavuşturulacak ve onda sıkacaklar.”

Yüce Allah’ın:

“Sonra bunun ardından da bir yıl gelecek ki…” âyeti Hazret-i Yûsuf’un hükümdarın rüyasında yer almayan bir hususa dair verdiği haberlerdendir. Bu yüce Allah’ın ona verdiği gayb ilmindendi. Katâde der ki: Yüce Allah ona faziletini ortaya koymak, ilmî mevkiini ve bilgisini bildirmek kastı ile kendisine hakkında soru sormadıkları bir yılın bilgisini de fazladan ona vermiş idi.

“insanlar onda yağmura kavuşturulacak” âyetindeki;

” Yağmura kavuşturulacak” fiili; ” İmdada çağırmak, imdada yetişmek’den, yahut; ” İmdada yetişmekken gelmektedir. “Adam imdat istedi”; ” İmdat, yetişin” dedi, demektir. İsmi ise; şeklinde kullanılır. “Filan kişi benden yardım (imdat) istedi, ben de onun yardımına koştum” denilir. İsmi de; ” Yardıma koşma” şeklinde gelir. Makabli (önceki harf) esreli olduğu için “vav” harfi “ya”ya dönüştürülmüştür, ” Yağmur” demektir.

Yağmur yere yağdı, isabet etti” anlamındadır.

Allah ülkeye yağmur yağdırdı, yağdırır” denilir. (Meçhul olarak da): “Yere yağmur yağdırıldı, yağdırılır” denilir. Bu şekilde yağmur yağan yere de; denilir. Buna göre; “İnsanlara yağmur yağdırılır” anlamındadır.

“Ve onda sıkacaklar” İbn Abbâs der ki: Üzümleri sıkacaklar ve yağları çıkartılan maddelerden yağ alacaklar. Bu açıklamayı da Buhârî zikretmektedir. M. Fuâd Abdutbâkî, Mu’cemu Ğaribi’l-Kur’ân Mustakrecen min Sahihi’l-Buhârîi, İstanbul 1985, s. 137 Haccâc da, İbn Cüreyc’den şöyle dediğini rivâyet eder: Üzümü sıkıp şarap yapacaklar, susamdan yağ, zeytinden zeytin yağı çıkaracaklardır. Şöyle de açıklanmıştır: O bu sözleriyle -çokluğunu anlatmak üzere- sütlerin sağılmasını k’astetmiştir. Buna da bitki ve mahsullerin çoğalacağı şeklindeki haberi delildir. “Suçacaklar” ifadesinin; kurtulacaklar anlamına geldiği de söy lenmiştir ki, bu da kurtuluş yeri anlamını veren; dan gelir. Ebû Ubeyde der ki: Harekeli olarak; “Sığınılacak yer ve kurtulma yeri” demektir. da bu anlamdadır. Ebû Zübeyd der ki:

“Oldukça susamış halde su verecek bir kişiyi imdada çağırıyordu,

fakat kimse yetişmedi onun imdadına.

Halbuki o korkuya kapılmış olanın kurtarıcı sığınağı idi.”

Aynı şekilde; “Filana sığındım” anlamındadır. Ebû’l-Ğavs der ki: “Sdtacaklar”ın buradaki anlamı mahsûl ve ürün elde edecekler demektir. Bu kelime ise; üzüm sıkmak demek olan;den gelmektedir. ” Malını elinden çıkarttırdım” manasınadır.

Îsa “te” harfini ötrftti, “sad” harfini de üstün olarak; diye okumuş olup size yağmur yağdırılacak anlamındadır ve bu da yüce Allah’ın:

“Ve Biz sıkıştırıcılardan şarıl şarıl bir su indirdik.” (en-Nebe’, 78/14) âyetinden gelmektedir. Aynı şekilde diye “te” harfi ötreli, “sad” harfi esreli okuyuşun -böyle okuyanların kıraatine göre- anlamı da böyledir.

Yusuf 48

Sonra gelir bunun ardından yedi şiddetli yıl, yerler daha önce onlar için biriktirdiğinizi, az bir kısmı hariç sakladığınızdan.

Diyanet Vakfı
Sonra bunun ardından, saklayacaklarınızdan az bir miktar (tohumluk) hariç, o yıllar için biriktirdiklerinizi yeyip bitirecek yedi kıtlık yılı gelecektir.

Kurtubi Tefsiri
“Sonra bunun ardından yedi kurak yıl gelecek. Saklayacağınız az bir miktarın dışında onlar için önceden biriktirdiğinizi yeyip götürecekler.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Kuraklığa Karşı Tedbir:

“Yedi kurak yıl” yani yedi kıtlık yılı

“gelecek… Onlar İçin önceden biriktirdiğinizi” bu kıtlık yılları için sakladıklarınızı

“yeyip götürecekler” âyeti bir mecazdır. Yani o yıllarda yemeleri uygun olan şeyleri yeyip bitirecekler, demektir. Nitekim şu beyiti söyleyen de buna benzer bir ifade kullanmıştır:

“Gündüzün -ey aldanmış kişi- yanılmadır ve gaflettir,

Gecen ise uykudur, helâk olmak senin yakanı bırakmaz.”

Bilindiği gibi gündüz yanılmaz, gece de uyumaz. Gündüzün İnsan yanılır ve geceleyin uyunur.

Zeyd b. Eslem de babasından şöyle dediğini nakletmektedir: Hazret-i Yûsuf iki kişilik bir yemeği tek bir kişinin önüne bırakırdı. O da onun bir bölümünü yerdi. Nihayet bir gün aynı miktardaki yemeği bir kişinin önüne koyduğunda o da yemeğin tamamını yeyince, Hazret-i Yûsuf: İşte bu yedi kıtlık yılının ilk günüdür, dedi.

“Saklayacağınız az bir miktarın dışında” yani tohumluk olarak ekiminizde kullanmak üzere alıkoyacağınız az bir miktarın dışında… demektir. Çünkü tohum olarak kullanılacak bir miktarın bırakılması ile bu temel gıda korunmuş olur. Ebû Ubeyde ise; elde tutacağınız… diye açıklamıştır. Katâde der ki:

“Saklayacağınız” biriktireceğiniz demektir ki, anlam birdir.

” Az bir miktarın dışında” âyeti müstesna olarak nasbedilmiştir.

Bu âyet, ihtiyaç zamanına kadar gıda maddelerini saklamanın (ihtikâr yapmanın) câiz olduğuna Ancak, pahalılaşmasını istemek ve beklemek kastı olmamalıdır. Burada âyet-i kerimede sözü edilen tedbir, maslahatın gereği olan idari bir tedbirdir. İnsanların faydasınadır. Pahalılaşması kastıyla yapılan ihtikâr (karaborsa, stokçuluk) ise; bilinen Hadîs-i şerîflerle yasaklanmıştır. Bk. Müslim, Mûsakaat 129, 130; Ebû Dâvûd, Buyu 47; Tirmizî. Buyu 40; İbn Mâce, Ticârât 6; Dârimi, Buyu 12; Muvatta’, Buyû 56; Müsned, 1, 21, II, 33, 351, III, 453, 454, VI, 400. delildir.

2- Kâfirin Gördüğü Rüyanın Hükmü:

Bu âyet-î kerîme kâfirin rüyasının doğru olabileceğine -özellikle de bir mü’min ile alakalı ise- ve gördüğüne uygun olarak gerçekleşeceği aslî bir dayanaktır. Hele görülen bu rüya bir peygamber için belge ve rasûl için bir mucize, seçkin bir kul için tebliğ maksadıyla bir tasdik, yüce Allah ile kulları arasında vasıta olan peygamberin lehine bir delil ise…

Yusuf 47

Dedi: Ekin ekeceksiniz yedi yıl boyunca sürekli. O halde biçtiğinizi bırakın başağında, az bir kısmı hariç yediğiniz.

Diyanet Vakfı
Yusuf dedi ki: Yedi sene adetiniz üzere ekin ekersiniz. Sonra da yiyeceklerinizden az bir miktar hariç, biçtiklerinizi başağında (stok edip) bırakınız.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Yedi yıl adetiniz üzere ekin. Yiyeceğiniz az bir miktarın dışındaki tüm biçtiklerinizi başağında bırakın.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Hükümdarın Rüyası Ve Tedbir:

“Dedi ki: Yedi yıl adetiniz üzere ekin.” Hükümdar ona rüyasını anlatınca, Hazret-i Yûsuf da ona rüyasını yorumlamaya başlayarak dedi ki: O gördüğün yedi semiz inek ile yedi yeşil başak, bot verimli yedi yıldır. Zayıf yedi inek ile kuru yedi başak da kurak geçecek yedi yıl demektir.

“Yedi yıl adetiniz üzere ekin” peşipeşine yedi yıl ekmeye devam edin, demektir.

Buradaki:

” Adetiniz üzere” mastar olmakla birlikte mastar anlamında değildir.

“Ekin” kelimesi; “Ekin ekmekteki adetiniz üzere yedi yıl ekmeye devam edeceksiniz” şeklindedir. Bu kelimenin hal olduğu da söylenmiştir ki bu da;

“Adetiniz üzere” demektir. Bunun

“yedi yıl”ın sıfatı olduğu da söylenmiştir.

Ebû Hatim, Ya’kub’dan hemzeyi harekeli olarak; şeklinde okuduğunu nakletmiştir ki, Hafs’ın Âsım’dan rivâyeti de böyledir ve bu İki kıraat, iki ayrı söyleyiştir.

Bunun (ikinci okuyuş şeklinin) hakkında iki açıklama yapılmıştır. Ebû Hatim’in görüşüne göre bu den gelmektedir. Ancak en-Nehhâs der ki: Dilbilginleri sadece kullanışını bilirler. Diğer görüşe göre elifin hareke alması boğaz harflerinden olduğundan dolayıdır. Bu açıklamayı da el-Ferrâ’ yapmıştır. Yine el-Ferrâ’ der ki: İlki üstün, ikincisi sakin olan bütün harflerin eğer ikinci harfi hemze, ne, ayn, ğayn, ha veya hı ise harekelenmesi caizdir. Bu kelimenin asıl anlamı da “adet” demektir. Şair der ki:

“Ondan önce Umel-Huveyria’ten adetin olduğu (alışageldiğin) üzere…

Âl-i İmrân Sûresi’nde de (3/11- âyetin tefsirinde) bu kelimeye dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Yiyeceğiniz az bir miktarın dışındaki tüm biçtiklerinizi başağında bırakın.” Kurtlanmaması İçin ve daha uzun süre kalabilmesi için bu tedbire başvurulduğu söylenmiştir. Mısır’da uygulama böyledir.

“Yiyeceğiniz az bir miktarın dışında” kaydı, ihtiyaç duyacağınız kadarını çıkartın, demektir. Bu ifadeler Hazret-i Yûsuf’un verdiği bir emirdir. Birincisi ise (yedi yıl…) verdiği bir haberdir. Birinci cümlenin de -haber olduğu daha zahir görülmekle birlikte- emir olma ihtimali de vardır. Emir olduğu takdirde “ekersiniz” fiili “ekin (mealde olduğu gibi)” anlamına gelir.

2- Şer’i Maslahatlar:

Bu âyet-i kerîme dini, nefsi, aklı, nesebi ve malları korumaktan ibaret olan şer’î maslahatlar görüşünde aslî bir dayanaktır. Bu hususlardan herhangi birisinin elde edilmesini gerçekleştiren herbir şey bir maslahattır. Bunlardan herhangi birisini gerçekleştirmeye engel olan herbir şey de bir mefsedettir, bu mefsedetin önlenmesi ise maslahattır.

Şeriatlerden maksadın, insanlara dünyevî maslahatlarını göstermek olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Bu suretle insanlar yüce Allah’ı tanımak ve O’na ibadet etmek imkânını elde ederler. Bu ikisi ise uhrevî mutluluğa ulaştırırlar. Yüce Allah’ın bu hususları şer’î hükümlerde göz önünde bulundurması, O’nun bir lütfü ve kullarına bir rahmetidir. Bu hususta O’nun Üzerinde bir görevin varlığı veya kulların bu konuda hak sahibi olmaları söz konusu değildir. Ehl-i sünnetin bütün muhakkik âlimlerinin kabul ettiği görüş budur. Bu hususun geniş açıklaması fıkıh usulü kitap arındadır.

Yusuf 46

Yusuf! Ey doğru olan! Bize fetva ver yedi semiz inek hakkında, onları yiyor yedi zayıf inek; ve yedi yeşil başak ve diğerleri kuru. Umulur ki dönerim insanlara, umulur ki bilirler.

Diyanet Vakfı
(Yusufun yanına gelerek dedi ki:) Ey Yusuf, ey doğru sözlü kişi! (Rüyada görülen) yedi arık ineğin yediği yedi semiz inek ile yedi yeşil başak ve diğerleri de kuru olan (başaklar) hakkında bize yorum yap. Ümit ederim ki, insanlara (isabetli yorumunla) dönerim de belki onlar da doğruyu öğrenirler.

Kurtubi Tefsiri
Yûsuf! Ey doğru sözlü! Bize söyler misin yedi semiz ineği yiyen yedi zayıf inek ile yedi yeşil başak ve diğerleri kuru olan (yedi başak) ne demektir? (Söyle) ki İnsanlara döneyim de onlar da belki bilirler.”

“Yûsuf!” Tekil bir nidadır. Aynı şekilde

“ey doğru sözlü” yani ey çok doğru kişi, demektir.

“Bize söyler misin?” Bu da şu demektir: Onu gönderdiler, o da Hazret-i Yûsuf’un yanına gelerek: Ey doğru sözlü, diye hîtab edip hükümdarın rüyasına dair ona soru sordu.

“Ki insanlara döneyim de” yani hükümdara ve arkadaşlarına döneyim de

“belki” bu rüyanın yorumunu

“bilirler.” Yahut

“belki” senin ilim ve faziletteki üstün değerini

“bilirler” de hapisten çıkartılırsın. Onun

“insanlar” lâfzı ile yalnızca hükümdarı -onu ta’zim etmek üzere- kastetmiş olması ihtimali de vardır.

Yusuf 45

Ve dedi o kurtulan ikisinden ve hatırlayan bir süreden sonra: Ben size onun yorumunu haber vereceğim, öyleyse beni gönderin.

Diyanet Vakfı
(Zindandaki) iki kişiden kurtulmuş olan, uzun bir zaman sonra (Yusufu) hatırlayarak dedi ki: Ben size onun yorumunu haber veririm, beni hemen (zindana) gönderin.

Kurtubi Tefsiri
O İkisinden kurtulmuş olan uzun bir süre sonra hatırladı ve dedi ki: “Ben size bunun yorumunu haber vereyim, hemen beni gönderin.”

Yüce Allah’ın:

“O ikisinden kurtulmuş olan” yani hükümdarın sakisi

“uzun bir süre sonra” İbn Abbâs ve diğerlerinden nakledildiğine göre bir müddet sonra

“hatırladı.”

“Sayılı bir vakte kadar” (Hûd, 11/8) âyetindeki kelime de aynı anlamda olup asıl anlamı genel olarak bir süre demektir. İbn Deresteveyh der ki: (Âyet-i kerîme’de geçeri) “ümmet (mealde: Uzun bir süre)” kelimesi “hin; bir süre” anlamında sadece muzafın hazfedilmesi ve muzafun ileyhin onun yerine getirilmesi halinde kullanılır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya: “Bir süre geçtikten sonra hatırladı” demiş ve buna benzer tabirleri kullanmış gibidir. Ümmet esasında pekçok insan topluluğu demektir.

el-Ahfeş der ki: Bu kelime lâfız itibariyle tekildir, manası itibariyle çoğuldur. Herbir hayvan cinsi de bir ümmettir. Hadîs-i şerîfte de Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Şayet köpekler ümmetlerden bir ümmet olmasalardı, onların öldürülmelerini emrederdim.” Ebû Dâvûd, Edâhî 22; Tirmizî, Sayd 16, 17; Nesâî, Sayd 10; İbn Mâce, Sayd 2; Dârimi, Sayd 3; Müsned, IV, 85, V, 54, 57.

“Hatırladı” yani Yûsuf’un ihtiyacını hatırladı ki oda:

“Beni efendinin yanında an.” (Yûsuf, 12/42) ifadesidir. en-Nehhâs der ki: İbn Abbâs, İkrime ve ed-Dahhâk’ın bilinen kıraati: Uzun bir süre sonra hatırladı” şeklînde “ümmet” kelimesinin hemzesini üstün ve “mim”i de şeddesiz olarak okumuştur ki; bu da önceden unutmuş iken sonradan hatırladı, anlamına gelir. Şair de der ki:

“Unuttum, halbuki önceden unutmazdım, söylenen hiçbir sözü

İşte zaman böyledir, diri diri toprağın altına gömer akılları.”

Şubeyi b. Azre ed-Dubaî’den de; şeklinde elif üstün, “mim” harfi sakin ve katıksız bir he ile okuduğu nakledilmiştir. Bu da; gibidir ve her ikisi ayrı birer söyleyiştir, unutmak anlamındadırlar. Unutmayı anlatmak için de ” unuttu, unutur, unutmak” denilir. İşte; ” Unuttuktan sonra hatırladı” şeklindeki kıraat te buna göredir Bunu da en-Nehhâs nakletmiştir. ise aklı başından gitmiş adarr demektir.

el-Cevherî der ki: ez-Zührî’nin hadisinde yer alan; kelimesi ise ikrar ve itiraf etti anlamında olup, bu pek meşhur olan (çokça kullanılan) bir kelime değildir.

el-Eşheb el-Ukaylî de şeklinde ve “bir nimetten sonra” anlamında olmak üzere okumuştur ki; Allah ona kurtuluş nimetini ihsan ettikten sonra hatırladı, demektir.

Diğer taraftan şöyle denilmiştir: Bu kurtulan delikanlı, yüce Allah, Hazret-i Yûsuf’un bir süre daha hapiste kalmasını hükme bağladığı için unuttu. Bir diğer görüşe göre: Bu delikanlı unutmadı, ancak hükümdarın kendisinin ve fırıncının hapsedilmesine sebep teşkil eden o suçlarını hatırlamasından korktu. İşte “hatırladı” ifadesi, hatırladı ve haber verdi, anlamındadır.

en-Nehhâs derki: ” Hatırladı”nın ash şeklindedir. “Zel” harfi mahreç itibariyle “te”ye yakındır. “zel”in “te”ye idgam edilmesi ise câiz değildir. Çünkü “zel” harfi cehridir, “te” harfi ise mehmûstur. idgam edilecek olursa “zel” harfinin cehrîlik sıfatı ortadan kalkar. O;bakımdan “te” harfinin yerine cehri olan bir harf ibdâl edilmiştir, o da “dal” harfidir. “Ti” harfinden daha evla olması ise “ti” harfinin mutbak olmasıdyvBunun sonucunda bu kelime haline gelmiştir. Bundan sonra da “dal” harfinin rıhvet ve lîn sıfatı dolayısı ile “zel” harfi ona îdgam edilmiştir.

Daha sonra bu genç delikanlı:

“Ben size bunun yorumunu haber vereyim” dedi. el-Hasen -bu anlamdaki âyeti-: “Ben size bunun yorumunu getireyim” diye okumuş ve: O kâfir nasıl onlara yorumu haber verebilirdi ki diye eklemiştir.

en-Nehhâs der ki:

“Size haber vereyim” anlamındaki kıraat sahihtir ve güzel bir kıraattir. Yani (gidip) soracak olursam, ben size haber vereyim, anlamındadır.

“Hemen beni gönderin.” Bu sözleriyle hükümdara hitab etmiştir. Ancak çoğul ile tazim lâfzını kullanmıştır, yahut ta hem hükümdara, hem de onun meclisinde bulunanlara hitab ettiği için çoğul kullanmıştır.

Yusuf 44

Dediler: Bunlar karışık rüyalardır. Biz rüyaların yorumunu bilenlerden değiliz.

Diyanet Vakfı
(Yorumcular) dediler ki: Bunlar karmakarışık düşlerdir. Biz böyle düşlerin yorumunu bilenlerden değiliz.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “(Bunlar) karmakarışık rüyalardır. Biz böyle karışık rüyaların yorumunu bilenler değiliz.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki haslık halinde sunacağız:

1- Rüyaların Yorumunu Bilenler:

Yüce Allah’ın:

“Karmakarışık rüyalar” âyeti ile ilgili olarak el-Ferrâ’ der ki: Bu âyetin; şeklinde olması da mümkündür. (el-Ferrâ”nın bu görüşüne göre “dediler” anlamındaki fiilin mef’ûlü olur.) Ancak en-Nehhâs der ki: Nasb ile gelmesi uzak bir ihtimaldir. Çünkü ifade: Sen te’vil edilebilecek, yorumlanabilecek bir şey görmedin. Gördüğün şeyler karmakarışık rüyalardan ibarettir, demektir.

” Karmakarışık …lar” kelimesinin tekili dır. Bakliyat, ot ve buna benzer birbirine karışık herşeye böyle denilir. Şair der ki:

“Kendisi sebebiyle görenin al dandiği bir karmakarışık rüya gibi.”

“Biz böyle karışık rüyaların yorumunu bilenler değiliz.” ez-Zeccâc der ki: Yani biz böyle karmakarışık rüyaların yorumunu bilemeyiz, diyerek te’vili söz konusu olmayan yorumlanamayacak şeyleri bilmediklerini söylediler. Yoksa onlar esasen yorum bilgisini bilmediklerini söylemiş değillerdi.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar “bu rüyanın” yorumunu bilemeyeceklerini söylemişlerdi,

Edğâs da bu açıklamaya göre kimisi doğru, kimisi de batıl rüyalar topluluğu demektir. Bundan dolayı saki: “Ben size bunun yorumunu haber vereyim” demişti. Böylelikle bu iş için gelenlerin o rüyayı yorumîayamayacakları anlaşıldı. Yoksa onlar te’vili, yorumu yapılamayan şeyleri yorumlayabileceklerini iddia etmediler.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar herhangi bir şekilde rüyayı yorumlamak maksadını gütmediler. Onlar bu rüya ile zihnini meşgul etmesin diye, bunu hükümdarın hatırından silmek istemişlerdi. Bu açıklamaya göre de onlar belli bir bilgiye sahib bulunuyorlardı, demektir.

“Rüyalar” kelimesi çoğuludur. Bu kelime ise “ha” harfi ötreli olarak uyuyanın gördüğü şeye isimdir. Bu kökten olmak üzere “ha” harfi üstün olarak; denilir. Aynı şekilde; “Şunu gördüm” diye (geçişli ya da harf-i cer ile geçişli) de kullanılır. Şair de der ki:

“Rüyamda gördüm onu, Rufeydaoğulları da onun yakınında idiler.

O rüyamda gördüğüm hayali, sakın uzaklaşmasın!”

Bu kelimenin asıl anlamı ağır başlılık ve teenni ile hareket etmektir. Gelişigüzel hareket etmenin (tayş) zıttı olan, “hilm” de buradan gelmektedir. Rüya görmeye bu ismin veriliş sebebi, uykunun bir teenni, sükûn ve rahat zamanı olduğundan dolayıdır.

2- Rüya Îlk Yorumlandığı Şekilde Mi Çıkar?

Âyet-i kerîmede: Rüya ilk yorumlandığı şekle göre çıkar, diyenlerin görüşlerinin doğru olmadığına delil vardır. Çünkü önce ileri gelen kişiler “bunlar karmakarışık rüyalardır” dedikleri halde bu gerçekleşmedi. Diğer taraftan Hazret-i Yûsuf bunu kıtlık ve bolluk yılları diye yorumladı ve yorumladığı gibi çıktı.

Yine bu âyette rüyanın uçan bir kuşun ayağı üzerinde olduğu yorumlandı mı olduğu gibi gerçekleştiği şeklindeki kanaatin yanlışlığına da delil Bununla merhum Kurtubî, bu manada varid olmuş hadislerin mutlak olmadıklarına, işaret ettiği şekilde âyetlerin ışığında ele alınmaları ve öylece anlaşılmaları gerektiğine işaret etmektedir. vardır.

Yusuf 43

Ve dedi kral: Şüphesiz ki ben görüyorum rüyamda, yedi semiz inek, onları yiyor yedi zayıf inek. Ve yedi yeşil başak ve diğerleri kuru. Ey ileri gelenler! Bana rüyam hakkında fetva verin, eğer rüyayı yorumluyorsanız.

Diyanet Vakfı
Kral dedi ki: Ben (rüyada) yedi arık ineğin yediği yedi semiz inek gördüm. Ayrıca, yedi yeşil başak ve diğerlerini de kuru gördüm. Ey ileri gelenler! Eğer rüya yorumluyorsanız, benim rüyamı da bana yorumlayınız.

Kurtubi Tefsiri
Hükümdar dedi ki: “Rüyamda yedi semiz İneğin, yedi zayıf İnek tarafından yendiğini, bir de yedi yeşil başakla diğerleri kuru (yedi başak) gördüm. Ey ileri gelenler! Eğer rüya yorumunu biliyorsanız, şu benim rüyamı açıklayınız.”

“Hükümdar dedi ki: Rüyamda yedi semiz İneğin… gördüm.” Hazret-i Yûsuf’un kurtuluş zamanı yaklaşınca hükümdar rüyasını gördü.

Hazret-i Cebrâîl, Hazret-i Yûsuf’a inerek, selam verdi ve ona kurtuluş müjdesini vererek dedi ki: Allah seni bu zindandan kurtaracaktır. Yeryüzünde sana imkân ve iktidar verecektir, yeryüzü hükümdarları önünde zilletle eğilecek, zorbaları sana itaat edecektir. O, kardeşlerine karşı senin ismini yüceltmeyi ihsan olarak verecektir. Bu da hükümdarın gördüğü bir rüya sebebiyle olacaktır ve rüya da şöyle şöyledir. Bu rüyanın yorumu da şu, şudur.

Bundan sonra Hazret-i Yûsuf’un zindanda kaldığı süre, hükümdarın o rüyayı gördüğü vakitten fazlasına uzanmadı, sonunda çıktı. Yüce Allah rüyayı ilkin Hazret-i Yûsuf’a bir belâ ve şiddet, sonunda ise bir müjde ve rahmet kılmıştır. Çünkü en büyük hükümdar olan er-Reyyân b. el-Velid rüyasında kurumuş bir nehir’den yedi semiz ineğin çıktığını, arkasından ise cılız yedi ineğin daha çıktığını, bu zayıf ve cılız ineklerin, semiz ineklerin üzerine giderek, kulaklarından onları -boynuzlan müstesna- yediklerini, diğer taraftan yedi yeşil başağın üzerine, yedi kuru başağın gelerek onları yemeğe başladıklarını ve geriye o yedi yeşil başaktan hiçbir şey kalmadığı halde diğerlerinin hala kuru olarak varlıklarını devam ettirdiklerini görmüştü. İnekler de aynı şekilde zayıf ve cılız halleriyle kalmışlardı. Semiz inekleri yemekten dolayı hiç artmamışlardı.

Bu rüya kendisini dehşete düşürdü, herkese, aralarında bilgi sahibi, kehanet bilgisine, yıldız bilgisine sahib olanlara, arif ve büyücülere, kavminin eşrafına haber gönderdi:

“Ey ileri gelenler! Eğer rüya yorumunu biliyorsanız, şu benim rüyamı açıklayınız” diyerek onlara rüyasını anlattı. Yanında bulunanlar: “Karmakarışık rüyalardır” bunlar, diye cevap vermişlerdi.

İbn Cüreyc dedi ki: Atâ bana dedi ki: Karmakarışık rüyalar (edğasu ahlam) yanlış ve yalan çıkan rüyalardır. Cuveybir ise ed-Dahhâk’tan, o İbn Abbâs’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Rüyanın kimisi haktır, kimisi de karmakarışıktır. Bu sonuncularıyla yalan rüyaları kastetmektedir.

el-Herevî der ki: Yüce Allah’ın “edğâsu ahlâm” âyeti karmakarışık rüyalar anlamındadır. Çünkü sözlükte “dığs” bakla, ot ve bunlara benzer şeylerden bir demet demektir. Yani onlar şöyle demişlerdi: Senin bu rüyan açık ve seçik anlaşılır bir rüya değildir. Ahlâm ise karışık rüyalar demektir. Mücahid der ki: “Karmakarışık rüyalar” dehşet verici (asılsız) rüyalar demektir. Ebû Ubeyde derki: “Edğas: Karmakarışık” tabiri te’vili söz konusu olmayan rüyalardır.

Yüce Allah’ın:

“Yedi semiz inek” âyetindeki; “Yedi” kelimesinin sonundan “he” (yuvarlak te) hazfedilerek müzekker ile müennes birbirinden ayırtedilmek istenmiştir. “Semiz” ise ineklerin niteliğidir. Kur’ân-ı Kerîm’in dışındaki İfadelerde bunun “yedi” anlamındaki kelimenin sıfatı olmak üzere; “Semiz yedi inek” şeklinde kullanılması da mümkündür. “Yeşil” anlamındaki kelime de aynı durumdadır.

el-Ferrâ’ der ki:

“O tabaka tabaka yedi gök…” (el-Mülk, 67/3) âyeti da bu şekildedir. el-Bakara Sûresi’nde (2/19. âyetin tefsirinde) “yedi” anlamındaki kelimenin türeyişi ve anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) dedi ki: Bir şehire keçi ve ineğin girdikleri görülürse, eğer bunlar semiz iseler bolluk yıllarına delalet eder. Şayet zayıf iseler kıtlık yıllarını işaret ederler. Eğer girdikleri şehir bir deniz kıyısındaki şehir ve yolculuk zamanı ise o görülen İnek ve keçilerin sayı ve hallerine uygun gemiler gelecek demektir. Aksi takdirde haberde “biri diğerine benzer” Müsned, V, 391. denildiği gibi ineğin yüzleri imişcesine, biri diğerinin ardından gelen fitneler demektir. Fitnelere dair bir diğer haberde de: “O fitneler ineklerin boynuzlarını andırır” Müsned, IV, 109, V, 33, 35 denilmektedir. Bununla bu fitneler arasındaki benzerlikleri kastetmektedir. Ancak bütün inekler sarı ise o takdirde bu, insanları istila eden hastalıklara işarettir. Şayet renkleri birbirinden farklı, boynuzlan çirkin ise ve insanlar onlardan korkuyor yahut ağızlarından ateş ve duman çıkıyor gibi görünüyor ise, o vakit bu hücum edecek bir ordu yahut bir baskın veya onlara baskın yapacak, topraklarına girecek düşmana işarettir. İnek hanıma, hizmetçiye, mahsule ve yıla da delil olabilir. Çünkü hanımdan çocuk gelir ve araziden bitki ile mahsul elde edilir. “Yedi zayıf İnek tarafından yendiğini” âyetindeki: “Zayıf” kelimesi dan gelmektedir. veznîndedir. Bunun şeklinde ve: vezninde olduğu da nakledilmiştir.

Allah’ın; “Ey ileri gelenleri Eğer rüya yorumunu biliyorsanız, şu benim rüyamı açıklayınız” âyetinde geçen “rüya” kelimesinin çoğulu; …diye gelir. Bu rüyanın hükmünün ne olduğunu bana bildiriniz, demektir.

“Eğer rüya yorumunu biliyorsanız” âyetindeki; Rüya yorumlama, kelimesi Nehri kıyıdan kıyıya geçmek, ibaresinden türetilmiştir. Çünkü; ” Nehrin kıyısına kadar ulaştım” demektir. Buna göre rüya tabircisi, rüyanın nereye varacağını tabir edip ifade eder.

” Rüya …nu” lâfzındaki “lâm” harfi tebyîn (fiilin -burada yorumun- ne hakkında olduğunu açıklamak) içindir. Yani eğer siz tabir edebiliyorsanız, dedikten sonra neyi tabir edeceklerini beyan etmek üzere “rüya” diye bunu açıklamıştır. Bu açıklamayı da ez-Zeccâc yapmıştır.

Yusuf 42

Ve dedi o ikisinden kurtulacağını zannettiğine: Beni an Rabbinin yanında. Fakat unutturdu ona şeytan, Rabbinin zikrini. Böylece kaldı zindanda birkaç yıl.

Diyanet Vakfı
Onlardan, kurtulacağını bildiği kimseye dedi ki: Beni efendinin yanında an, (umulur ki beni çıkarır). Fakat şeytan ona, efendisine anmayı unutturdu. Dolayısıyla (Yusuf), birkaç sene daha zindanda kaldı.

Kurtubi Tefsiri
Bu İkisinden kurtulacağını bildiği kimseye dedi ki: “Beni efendinin yanında an.” Fakat şeytan ona kendisini efendisinin yanında anmasını unutturdu. Bu yüzden daha nice yıllar zindanda kaldı.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Peygamberin Zannı Ve Bilgi:

“… Bildiği kimseye dedi ki…” âyetinde geçen; “Zannettiği” kelimesi burada müfessirlerin çoğunluğunun görüşüne göre “kesin olarak bildiği” anlamındadır. Katâde ise bunu kesin bilgi ve kanaatin zıttı olan “zan” diye açıklamıştır ve şöyle demiştir; Hazret-i Yûsuf, o kimsenin kurtulacağını zannetmişti. Çünkü rüyayı tabir eden ancak bir çeşit zanda bulunur, Rabbin ise dilediğini yaratır. Ancak birinci görüş daha sahih ve peygamberlerin haline daha uygundur. Onun bu iki gence rüya tabirine dair söylediklerinin vahiy sonucu olması söz konusudur. Ancak, insanların bu konuda verecekleri hükümler hakkında zan söz konusudur. Peygamberlere gelince, onlar ne şekilde hüküm verirlerse versinler, hakkın kendisidir.

2- “Rab” Kelimesine Dair Açıklamalar:

Yüce Allah’ın:

“Beni efendinin yanında an” âyetindeki “rabbın” kelimesi “efendin” manasınadır. Efendiye “rab” denilmesi, Arap dilinde bilinen bir husustur. Şair el-A’şâ der ki:

“Rabbim kerimdir, hiçbir nimetin tadım bozmaz,

Kitabların sahifelerinde bulunan ifadelerle ona dua edilirse,

O da bu duaları kabul eder.”

Hazret-i Yûsuf’un bu ifadesi şu demektir: Sen bu gördüklerini, benim rüyayı tabir edebildiğimi hükümdara anlat, benim suçsuz yere zindana atılmış bir mazlum olduğumu ona haber ver.

Müslim’in, Sahih’inde ve başka hadis kitaplarında Ebû Hüreyre’den şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizden herhangi bir kimse: Rabbine su getir, rabbine yemek yedir, rabbinin abdestini aldır, demesin ve sizden hiçbir kimse Rabbim demesin. Bunun yerine efendim ve mevlam desin. Yine sizden herhangi bir kimse benim kulum, benim cariyem demesin, bunun yerine oğlum, kızım, yavrum desin. ” Buhâri, Itk 17; Müslim, Elfaz 15; Müsned, II, 316

Kur’ân-ı Kerîm’de ise: “Beni rabbinin (efendinin) yanında an” ve

“rabbine dön” (Yûsuf, 12/50) denildiği gibi:

“Doğrusu o benim rabbim (efendin)dir. O bana iyi bakmış, iyi bir mevki vermiştir” (Yûsuf, 12/23) diye buyurulmaktadır. Burada da rabbimden kasıt benim arkadaşım demek olup maksat da Âziz’dir.

Bir şeyin düzeltilmesi ve tamamlanması işini gerçekleştiren herkes hakkında; “Onu terbiye etti, eder” ve;” o, onun rabbidir” tabirleri kullanılır.

İlim adamları der ki: Hazret-i Peygamber’in: “Sizden herhangi bir kimse… demesin… desin” âyeti kullanılması daha uygun olan ismi işaret etmek içindir, yoksa böyle bir ismi kullanmanın haram olduğu anlamında değildir. Diğer taraftan Hazret-i Peygamber’in hadisinde de: “Ve cariye kendi rabbini doğuracaktır” Buhârî, Îman 37, Itk 8, Tefsir 31. sûre 2; Müslim, Îman 1, 5, 6, 7; Ebû Dâvûd, Sünne 16; Tirmizî, Îman 4; Nesâi, Îman 5, 6; İbn Mâce, Mukaddime 9, Fiten 25; Müsned, II, 365, 426, IV, 129, 130, 164 denilmektedir ki, sahibi ve efendisini doğuracaktır, anlamındadır. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in bu lâfzı kullanmasına uygun düşmektedir. O halde bu konuda yasak kılınan husus, bizim bu isimleri kullanmayı adet edinerek, daha uygun ve daha güzel olanı terketmemizdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Kişinin benim kulum, benim cariyem demesi iki anlamı bir arada ifade eder. Birincisi gerçek manasıyla kulluk, bu ancak Allah’adır. Buna göre bir kimsenin kölesine: Kulum ve cariyem demesi kendisini ta’zim etmesi anlamına gelir ve yüce Allah’ın kendi zatına izafe ettiği şeyi kendi kendisine izafe etmesi demektir. Bu câiz değildir. İkinci anlamı ise köleye böyle bir ifade ile hitab etmek, bu isim dolayısıyla onu bir çeşit küçümsemek demektir. O bunun etkisi altında kalarak itaatsizliğe yönelebilir.

İbn Şa’ban da “ez-Zâat adlı eserinde şöyle demektedir: “Efendi benim kulum ve benim cariyem demesin. Köle de benim rabbim veya benim kadın rabbim (radıyallahü anhbbeti) demesin.” Bu ifade de bizim sözünü ettiğimiz şekilde yorumlanır.

Şöyle de açıklanmıştır: Hazret-i Peygamber’in; “Köle rabbim demesin, bunun yerine efendim desin” buyurması rabbın yüce Allah’ın ittifakla kullanılmış isimlerinden olduğundan dolayıdır. Ancak “es-seyyid (efendi)” nin yüce Allah’ın isimlerinden olup olmadığı hususunda görüş ayrılığı vardır. Eğer biz, bu Allah’ın isimlerinden değildir, diyecek olursak, o zaman bu iki isim arasındaki fark da ortaya çıkar. Zira herhangi bir karışıklık ve açıklanamayacak bir durum ortada yok demektir. Şayet “es-seyyid” in de Allah’ın isimlerinden olduğunu kabul edecek olursak, hiç şüphesiz rab lâfzı gibi meşhur ve çokça kullanılan bir isim değildir, yine arada bir fark olduğu ortaya çıkmaktadır. İbnu’l-Arabî der ki: Bunun Hazret-i Yûsuf’un şeriatında kullanılmasının câiz olma ihtimali de vardır.

3- Şeytan’ın Unutturması:

“Fakat şeytan ona kendisini, efendisinin yanında anmasını unutturdu” âyetinde yer alan:

“Ona… unutturdu” âyetindeki zamir ile ilgili iki görüş vardır;

1- Bu zamir Yûsuf (aleyhisselâm)a aittir. Yani şeytan Hazret-i Yûsuf’a yüce Allah’ı anmayı unutturdu, demektir. Şöyle ki, Hazret-i Yûsuf hükümdarın sakisine -onun kurtulacağını ve tekrar hükümdarın eski görevine döneceğini bilince- “beni efendinin yanında an” demiş ve bu esnada Hazret-i Yûsuf yüce Allah’a şekvasını arzetmeyi, O’nun yardımını niyaz etmeyi unutmuş, bunun yerine bir mahlûka sarılmaya yönelmişti. O bakımdan bir süre daha hapiste kalmakla cezalandırılmıştı. Abdu’l-Azîz b. Umeyr el-Kindî der ki: Hazret-i Cebrâîl, Peygamber Yûsuf (aleyhisselâm)ın yanına hapse girdi. Hazret-i Yûsuf onu tanıdı ve: Ey uyarıcıların kardeşi, ne diye ben seni suçlular arasında görüyorum?

Hazret-i Cebrâîl şöyle dedi: Ey temiz kimselerin oğlu, temiz kişi! Âlemlerin Rabbinin sana selâmı var ve diyor ki: Âdemoğullarından yardım dilerken utanmadın mı? İzzetim hakkı için hapiste seni bir kaç yıl daha bıraktıracağım. Bu sefer Hazret-i Yûsuf: Ey Cebrâîl, O benden razı mıdır? diye sordu. Hazret-i Cebrâîl: Evet, dedi. Bunun üzerine Hazret-i Yûsuf: Bu andan itibaren aldırış etmiyorum, cevabını verdi.

Yine rivâyet edildiğine göre Cebrâîl (aleyhisselâm) yanına gelerek, bu hususta yüce Allah’ın ona sitem ettiğini ve zindanda kalacağı süreyi uzattığını bildirdi. Cebrâîl ona: Ey Yûsuf dedi, kardeşlerinin elinden öldürülmekten seni kurtaran kimdir? O: Yüce Allah’tır, dedi. Cebrâîl: Seni kuyudan çıkaran kimdir? diye sordu. O: Yüce Allah’tır, dedi. Cebrâîl: Peki seni hayasızlığı işlemekten kim korudu? dedi. O: Yüce Allah, dedi. Yine: Kadınların tuzaklarından seni koruyan kimdi? dedi. Yine: Yüce Allah’tır dedi. Peki nasıl olur da bir mahlûka güvendin ve Rabbini terkedip O’ndan dilekte bulunmadın, deyince, Hazret-i Yûsuf şöyle dedi: Rabbim, yanılarak söylediğim bir sözdü. Ey İbrahim’in, İshak’ın ve yaşlı Ya’kub’un ilahı! Bana merhamet buyurmanı dilerim. Bunun üzerine Hazret-i Cebrâîl ona şöyle dedi: Bundan dolayı senin cezan bir kaç yıl daha zindanda kalmaktır.

Ebû Seleme de, Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allah Yûsuf’a rahmet ihsan eylesin. Eğer: “Beni efendinin yanında an” sözü olmasaydı, hapiste birkaç yıl daha kalmazdı.” Buhârî, Enbiyâ 11, 19, Tefsir 12. sûre 5; Müslim, Îman 238; Tirmizî, Tefsir 12. sûre 1; Müsned, II, 322, 326, 346, 384, 389, 416. Bu anlamdaki rivâyetler için bk. Suyûti, ed-Durru’l-Mensûr, IV, 541.

İbn Abbâs da der ki: Hazret-i Yûsuf’un bir kaç yıl daha uzun zindanda kalmakla cezalandırılmasının sebebi, iki arkadaşından kurtulacağını zannettiği kişiye: “Beni efendinin yanında an” demiş olmasıydı. Eğer Yûsuf, Rabbini anmış olsaydı, hiç şüphesiz onu kurtarırdı.

İsmail b. İbrahim de, Yunûs’tan, o el-Hasen’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Eğer Yûsuf’un o sözü -“Beni efendinin yanında an” sözünü kastetmektedir- olmasaydı, hapiste kaldığı o uzun süreyi ayrıca kalmazdı.” Yûnus devamla der ki: Sonra el-Hasen ağladı ve şöyle dedi: Biz ise başımıza bir iş geliyor ve bunu insanlara şekva ediyoruz.

2-

“Ona… unutturdu” daki zamirin kurtulan kişiye ait olduğu da söylenmiştir. Yani unutan kişi o idi. Bu da şu demektir: Şeytan sakiye, Hazret-i Yûsuf’u rabbine hatırlatmayı, yani efendisine ondan söz etmeyi unutturdu. Görüldüğü gibi ifadede hazfedilmiş kelimeler vardır, yani şeytan ona, onu (Yûsuf’u sakinin) efendisine anmayı unutturdu, demektir. Bazı ilim adamları bu görüşü tercih ederek, şöyle demektedir: Şayet şeytan Hazret-i Yûsuf’a Allah’ın anmayı unutturmasa idi, zindanda daha uzun bir süre kalmakla cezalandırılmayı haketmezdİ. Çünkü kendiliğindeni unutan kişi sorumlu tutulmaz. Arapça ifade bu anlamda olmakla beraber; uygun şeklin şu olması gerekir: “Yûsuf’a Allah’ı unutturan şeytan olmuş olsaydı, Yûsuf’un cezalandırımayı hak etmemesi gerekirdi. Çünkü unutan kişi sorumlu tutulmaz.”

Birinci görüşün sahipleri de şöyle cevab vermektedirler: “Unutmak” terketmek anlamında da kullanılabilir. O Allah’ı anmayı terkedip şeytan da onu böyle bir şeye çağırınca cezalandırıldı,

İkinci görüşün sahibleri böyle diyenlere şöyle cevap vermektedirler: Yüce Allah’ın:

“O ikisinden kurtulmuş olan, uzun bir süre sonra hatırladı ve dedi ki…” (Yûsuf, 12/45) âyeti unutan kişinin Hazret-i Yûsuf değil, saki olduğunun delilidir. Diğer taraftan yüce Allah’ın:

“Muhakkak Benim kullarım üzerinde senin hiçbir tasarrufun olmaz” (el-Hicr, 15/42) âyetini da birlikte ele alacak olursak, şunu sorarız: Burada şeytanın peygamberler üzerinde herhangi bir tasallutu yokken, Yûsuf’un unuttuğu iddiasını şeytana izafe etmemiz nasıl doğru olabilir?

Buna da şöyle cevab verilir: Unutma konusunda peygamberlerin yalnız bir halde masumiyetleri söz konusudur. O da tebliğ ettikleri hususlarda Allah’tan verdikleri haberlerdedir. Bu hususta masumdurlar. Meydana gelmesi câiz olan hallerde unutmaları ise, mutlak olarak şeytana nisbet edilir ve böyle bir unutma da ancak yüce Allah’ın onlar hakkında verdiği haberlerde söz konusudur. Bizim bu konuda onlar hakkında (delile dayanmadan) bu tür iddialarda bulunmamız ca’z değildir. Nitekim Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Âdem unuttu, o bakımdan zürriyeti de unuttu.” Tirmizî, Tefsir 7. sûre 3; İbn Sa’d, Tabakat, I, 28. Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Ben ancak bir insanım, sizin unuttuğunuz gibi ben de unuturum..,” Buhârî, Salat 31; Müslim, Mesâcid 90, 92-94; Ebû Dâvûd, Salât 189, 190; Nesâî, Sehv 25, 26; İbn Mâce, İkâmetu’s-Salât 129, 133; Müsned, I, 379, 420, 424, 438, 448, 455. Önceden de geçmiş bulunmaktadır.

4- Hazret-i Yûsuf’un Fazladan Kaldığı Süre:

“Bu yüzden daha nice yıllar zindanda kaldı” âyetinde geçen: ” (mealde:) Daha nice yıllar “in süresi, hakkında ihtilaf edilen bir zaman parçasıdır. Ya’kub, Ebû Zeyd’den şöyle dediğini nakletmektedir: Bu kelime şeklinde “be” harfi üstün okunarak da kullanılır, şeklinde “be” harfi esreli olarak da kullanılır.

Çoğunluğun dediğine göre: ” Şu kadar ve yüz” denilmez. Çünkü bu kelime doksana kadarki sayılan ifade eder.

el-Herevî de der ki: Araplar bu kelimeyi üç ila dokuz arasındaki sayılar için kullanırlar. ile aynı şeylerdir ve her ikisi de bir miktar sayıyı ifade eder. Ebû Ubeyde’nin naklettiğine göre o şöyle demiş: Bu kelime onun yarısı hakkında kullanılır. Bununla birden dörde kadarki sayıları kastetmektedir, ancak bu açıklamanın hiçbir kıymeti yoktur.

Hadîs-i şerîfte de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın, Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh)a şöyle dediği rivâyet edilmektedir: “Bıd’ ne kadardır?” O: Üç İla yedi arasıdır deyince, Hazret-i Peygamber: “Haydi git ve iddialaştığın sayıyı daha da arttır.” Aynı manada olmak üzere: Tirmîzi, Tefsir 30. sûre 1-4; Müsned, I, 276, 304.

Müfessirlerin çoğunluğu da bu görüşte olup bıd’ın yedi olduğu kanaatindedirler. Bunu da es-Sa’lebî nakletmektedir.

el-Maverdî der ki: Ebû Bekr es-Siddîk (radıyallahü anh)ın ve Kutrub’un da görüşü budur.

Mücahid der ki: Bu, üçten dokuza kadarki sayıları ifade eder. el-Eşmaî de böyle demiştir.

İbn Abbâs ise üçten ona kadar demiştir. ez-Zeccâc’ın naklettiğine göre üç ile beş arasıdır. el-Ferrâ’ der ki: Bıd’ kelimesi ancak on ve yirmi ile doksana kadarki sayılarla birlikte zikredilir, yüzden sonrasında kullanılmaz.

Hazret-i Yûsuf’un hapiste kaldığı süre ile ilgili olarak değişik görüşler vardır:

1- Yedi yıl görüşü, İbn Cureyc, Katâde ve Vehb b. Münebbih böyle demişlerdir. Vehb der ki: Eyyub’un belası (hastalığı) yedi yıl devam etti, Yûsuf da yedi yıl süreyle hapiste kaldı.

2- Oniki yıllık bir süre kalmıştır. Bu görüş İbn Abbâs’ındır.

3- Ondört yıl kalmıştır, görüşü. Bu da ed-Dahhâk’ın görüşüdür.

Mukâtil , Mücahid’den, o İbn Abbâs’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Yûsuf beş yıl ve bir bıd’ hapiste kaldı. Bunun türediği kök İse: Bir şeyi kestim, anlamındaki: dir. Buna göre bu, bir miktar sayı demektir. İşte yüce Allah Hazret-i Yûsuf’u önce beş yıl geçirdikten sonra, yedi veya dokuz yıl hapiste bırakmakla cezalandırdı. Burada geçen “bıd'” kelimesi hapiste kaldığı sürenin tamamını değil, sadece ceza olarak kaldığı süreyi ifade eder.

Vehb b. Münebbih de der ki: Hazret-i Yûsuf yedi yıl hapiste kaldı. Hazret-i Eyyub da yedi yıl hasta kaldı. Buht Nassar da yedi yıl mesh (sureti hayvana değiştirilmek) ile azâb edildi.

Abdullah b. Raşid el-Basrî, Said b. Ebi Arûbe’den şöyle dediğini nakletmektedir: Bıd’ kelimesi beş İla oniki arasındaki sayı demektir.

5- Esbaba Sarılmak:

Bu âyet-i kerîmede tam bir yakîn ile olsa dahi esbaba sarılmanın câiz olduğuna delil vardır. Çünkü bütün işler onların sebeblerini yaratanın elindedir. Ama O (sebeb ve sonuçlan) bir dizi olarak takdir etmiş, biri diğerine bağlı kılmıştır. O bakımdan bunları harekete geçirmek bir sünnettir. Sonucu Allah’a havale etmek ve O’ndan beklemek ise yakındır. Bunun câiz oluşuna delil ise meydana gelen unutmanın -Hazret-i Mûsa’nın, Hazret-i Hızır ile karşılaşmasında cereyan ettiği gibi- şeytana nisbet edilmesidir, Bu da apaçık bir husustur. Bunun üzerinde dikkatle düşünmek gerekir.

Yusuf 41

Ey zindan arkadaşlarım! Biriniz efendisine şarap sunacak. Öteki ise asılacak ve kuşlar başından yiyecek. Hakkında fetva istediğiniz iş karara bağlanmıştır.

Diyanet Vakfı
Ey zindan arkadaşlarım! (Rüyalarınıza gelince), biriniz (daha önce olduğu gibi) efendisine şarap içirecek; diğeri ise asılacak ve kuşlar onun başından (beynini) yiyecekler. Yorumunu sorduğunuz iş (bu şekilde) kesinleşmiştir.

Kurtubi Tefsiri
“Ey zindan arkadaşlarım! Biriniz kurtularak, efendisine şarab sunacak. Diğeri ise asılacak ve kuşlar başından yiyecektir. İşte hakkında sorduğunuz iş (böylece) olup bitmiştir.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Kurtulacak Kişi:

Yüce Allah’ın:

“Biriniz kurtularak efendisine şarab sunacak” âyeti şu demektir: Sakiye dedi ki: Sen daha önce yaptığın İş olan hükümdara şarab sunma ve şakiliğe üç gün sonra döndürüleceksin. Diğerine de şöyle dedi: Sen ise üç gün içerisinde çağırılacak ve asılarak idam edileceksin, kuşlar da başından yiyecektir. Bu sefer bu kişi Allah’a yemin ederim, ben bir şey görmedim deyince, Hazret-i Yûsuf ister görmüş ol, ister görmemiş ol

“hakkında sorduğunuz iş (böylece) olup bitmiştir” diye cevap verdi.

Dilciler “içirdi” anlamında olmak üzere; diye iki şekilde kullanıldığını ve anlamın aynı olduğunu nakletmektedirler. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“(Yağmur) Mecdoğullarından kavmimi de suladı,

Numeyrlileri de, Hilal’e mensub diğer kabileleri de suladı.”

en-Nehhâs dedi ki: Dilbilginlerinin çoğunluğunun kabul ettiği görüşe göre; “Ona içecek bir şey uzattı ve öbürü de içti” anlamındadır. Yahut ta ağzına su döktü, manasınadır. Buna karşılık; ise ona içecek bir şey tayin etti, anlamına gelir. Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Ve size tatlı bir su içirdik,” (el-Murselât, 77/27)

2- Yalan Rüya Tabir Edilirse:

İlim adamlarımız der ki: Bir kimse yalan yere bir rüya gördüğünü söylese, yorumcu da o kişiye rüyasını yorumlayacak olsa, bu yorumun hükmü rüya gördüğünü iddia eden kişiyi bağlar mı? denilecek olsa, biz: Hayır bağlamaz, deriz. Çünkü bu Hazret-i Yûsuf hakkında böyleydi, zira o bir peygamberdi. Peygamber’in yorumu da bir hüküm demektir. Hazret-i Yûsuf da: Şöyle şöyle olacak demiştir, zamanı gelince yüce Allah da onun peygamberliğinin gerçek olduğunu ortaya koymak için haber verdiği gibi yaratmıştır.

Denilse ki: Abdu’r-Rezzak, Ma’mer’den, o Katâ’deden şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bir adam Ömer b. el-Hattâb’ın yanına gelerek şöyle demiş: Ben kendimi önce ot gibi biter, sonra kurur, sonra biter, sonra bir daha kurur gibi gördüm. Hazret-i Ömer ona şu cevabı vermiş: Sen önce Îman edecek, sonra kâfir olacak, sonra bir daha îman edecek, sonra bir daha kâfir olacak ve kâfir olarak ölecek birisisin, demiş. Bu sefer adam: Hayır bir şey görmedim deyince, Hazret-i Ömer ona: Yûsuf’un arkadaşı hakkında hüküm verildiği gibi senin hakkında da hüküm verilmiş bulunuyor.

Bu soruya bizim cevabımız şudur: Bu özellik Ömer (radıyallahü anh)dan sonra kimseye verilmemiştir. Çünkü Ömer muhaddes (hakkın kendisine itham olunduğu, hakka muvafakat eden) bir kimse idi Buhârî, Enbiya 54, Menâkibu Ashâbi’n-Nebiyy 6; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 23; Tirmizî, Menâkıb 17; Müsned, II, 339, VI, 55. ve o herhangi bir tahminde bulunacak ve onu sözüyle ifade edecek olursa, haber verdiği şekilde meydana gelirdi. Onun bu kabilden gerçekleşen sözleri pek çoktur, bunlardan birisi şudur: Yanına giren bir adama Hazret-i Ömer, ben senin kâhin birisi olduğunu zannediyorum, demiş. Gerçekten de zannettiği gibi idi. Bunu Buhârî rivâyet etmiştir. Bir diğerine göre Hazret-i Ömer bir adama ismini sormuş, o da verdiği cevabında ateşin bütün İsimlerini zikrederek bir isim söylemiş, Hazret-i Ömer ona şu cevabı vermiş: Haydi ailene yetiş, onlar yangında yandılar. Gerçekten dediği gibi olmuş. Bunu da Muvatta’’ rivâyet etmiştir.

İleride yüce Allah’ın izniyle el-Hicr Sûresi’nde (15/75. âyetin tefsirinde) buna dair daha geniş açıklamalar gelecektir.

Yusuf 40

Allah’tan başka tapmakta olduklarınız, sadece isimlerdir. Siz ve babalarınız onlara isim verdiniz. Allah, onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm yalnız Allah’a aittir. Emretmiştir ki yalnız O’na tapınasınız. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.

Diyanet Vakfı
Allahı bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm sadece Allaha aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.

Kurtubi Tefsiri
“Sizin O’nu bırakıp da taptıklarınız, kendinizin ve babalarınızın adlandırdığı bir takım isimlerden başkası değildir. Allah bunlara dair hiçbir delil İndirmemiştir. Hüküm ancak Allah’ındır. O kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din İşte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”

“Sizin O’nu bırakıp da taptıklarınız kendinizin ve babalarınızın adlandırdığı bir takım İsimlerden başkası değildir.” Hazret-i Yûsuf putların acizlik ve zayıflıklarını beyan ederek, sizin Allah’tan başka taptıklarınız ancak hiçbir muhteva ve gerçek anlamlan olmayan, kendiliğinizden uydurduğunuz, taktığınız bir takım isim sahibi varlıklardan başka değildir.

Bir açıklamaya göre Hazret-i Yûsuf

“isimler” o isimlerin ad olduğu şeyleri kastetmiştir. Yani siz, ancak bir takım putlara tapıyorsunuz ki bunların ilahlık adına isimden başka sahip oldukları hiçbir şeyleri yoktur. Çünkü bunlar cansız varlıklardır. Hazret-i Yûsuf’un iki kişiye hitaba başlamakla birlikte (tesniye olarak gelmesi gerekirken) çoğul olarak

“taptıklarınız” demesi o şirkleri itibariyle bu iki arkadaşının durumunda olan herkesi kastettiğinden dolayıdır.

“Kendinizin ve babalarınızın adlandırdığı bir takım isimlerden başkası” âyetindeki delâlet dolayısıyla ikinci mef’ûlü hazfetmiştir. Yani sizin kendiliğinizden ilâh diye adlandırdığınız bir takım İsimler… takdirindedir.

“Allah bunlara dair” hiçbir kitapta

“hiçbir delil” -Saîd b. Cübeyr buradaki “sultan” kelimesini delil diye açıklamıştır. (Mealde de-böyledir)-

“indirmemiştir. Hüküm ancak” herşeyi yaratan

“Allah’ındır. O kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur, fakat insanların çoğu bilmezler.”

Yusuf 39

Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı rabler mi hayırlıdır, yoksa Allah, bir olan, kahredici olan mı?

Diyanet Vakfı
Ey zindan arkadaşlarım! Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah mı?

Kurtubi Tefsiri
“Ey zindan arkadaşlarım! Darmadağınık bir çok rabler mi hayırlıdır, yoksa bir tek olan ve herşeyi hükmü ve iradesi altında tutan (Kahhâr olan) Allah mı?

“Ey zindan arkadaşlarım” ey zindanda benimle birlikte bulunanlar! demektir. Burada “arkadaşlık”ı söz konusu etmesi, o ikisinin de uzun süredir zindanda bulunmalarından dolayıdır. Nitekim cennet ashabı (arkadaşları) ve ateş ashabı tabiri de böyledir.

“Darmadağınık bir çok rabler mi” yanı küçüklük, büyüklük ve orta hallilikte darmadağınık yahut ta sayılan itibariyle darmadağınık

“bir çok rabler mi hayırlıdır, yoksa bir ve tek olan ve herşeyi hükmü ve İradesi akında tutan Allah mı?”

Denildiğine göre burada hitab, hem iki arkadaşa, hem de hapisteki diğer mahpuslaradır. Bunların önlerinde Allah’tan başka tapındıkları putlar vardı. Bu ise onlara karşı susturucu bir delil getirmek demekti.

Yani hiçbir zarar ve fayda veremeyen farklı ilahlar mı hayırlıdır, yoksa

“bir tek olan ve herşeyi hükmü ve İradesi altında tutan (Kahhâr olan)” herşeyi gücüyle kahretmiş, hakimiyeti altına almış

“Allah mı?” demektir. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Allah mı hayırlıdır, yoksa koştukları ortakları mı?” (en-Neml, 27/59) âyetidir.

Bir diğer açıklamaya göre o, “darmadağınıklık” ile ilahın birden çok olması halinde bu uydurma ilahların iradelerinin farklı farklı olacağını, birinin diğerlerine üstünlük sağlayacağını ancak,- darmadağınık olmaları halinde hiçbirisinin İlah olmayacağını açıklamıştır,

Yusuf 38

Ve tabi oldum atalarım İbrahim’in, İshak’ın ve Yakub’un dinine. Bizim için mümkün değildir Allah’a ortak koşmak hiçbir şeyi. Bu Allah’ın üzerimize ve insanlar üzerine olan fazlıdır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.

Diyanet Vakfı
Atalarım İbrahim, İshak ve Yakubun dinine uydum. Allaha herhangi bir şeyi ortak koşmamız bize yaraşmaz. Bu, Allahın bize ve insanlara olan lütfundandır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.

Kurtubi Tefsiri
“Atalarım İbrahim, İshak ve Ya’kub’un dinine uydum. Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız, yapabileceğimiz bir İş değildir. Bu hem bize, hem İnsanlara Allah’ın lütuf ve keremindendir. Fakat insanların çoğu şükretmezler.”

el-Hasen der ki: Hazret-i Yûsuf da, -Hazret-i Îsa gibi- ikisine gayba dair bir haber vermişti. Bir diğer açıklamaya göre Hazret-i Yûsuf, böylelikle bu iki kişiyi İslâm’a davet etmişti. Onların Hazret-i Yûsuf doğruluğuna delil görmeleri gereken mucize olarak da, onlara gaybı haber vermesini göstermişti.

“Atalarım İbrahim, İshak ve Ya’kub’un dinine uydum.” Çünkü bu yüce zatlar hak üzere peygamber idi.

“Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız yapabileceğimiz bir iş değildir.” Böylesi bize yakışmaz.

” Herhangi bir şey” ifadesindeki; te’kid içindir. “Bana hiçbir kimse gelmedi” derken bu edatı kullanmaya benzer.

“Bu Allah’ın hem bize” bununla Allah’ın kendisini zinadan korumuş olduğuna işarettir.

“Hem İnsanlara” yani Allah’ın şirk koşmaktan koruduğu mü’minlere

“lütuf ve keremindendir,”

Bir diğer açıklamaya göre

“bu Allah’ın hem bize” bizi peygamber kılması suretiyle

“hem insanlara” bizi onlara peygamber olarak göndermesi suretiyle

“Allah’ın lütuf ve keremindendir” demektir.

Yusuf 37

Dedi: Size rızık olarak verilen bir yemek gelmez ki, ben size onun yorumunu bildirmeden önce. Bu ikinizin rüyasının yorumudur. Bu, bana Rabbimin öğrettiği şeylerdendir. Şüphesiz ki ben terk ettim Allah’a inanmayan ve ahireti inkâr eden bir kavmin dinini.

Diyanet Vakfı
(Yusuf) dedi ki: Size yedirilecek yemek gelmeden önce onun yorumunu mutlaka size haber vereceğim. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Şüphesiz ben Allaha inanmayan bir kavmin dininden uzaklaştım. Onlar ahireti inkar edenlerin kendileridir.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki “Size rızıklanmak üzere bir yiyecek gelecek oldu mu, muhakkak onun ne olduğunu size daha gelmezden evvel haber veririm. Bu Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir. Gerçekten ben Allah’a İnanmayan ve kendileri âhireti inkâr eden bir kavmin dinini terkettim;

Hazret-i Yûsuf onlara

“dedi ki; Size rızklanmak üzere bir yiyecek gelecek oldu mu?” yani evinizden yarın size yiyecek gelecek olursa

“muhakkak onun ne olduğunu size daha gelmezden evvel haber veririm.” Böylelikle siz de benim rüya yorumunu bildiğimi, bilmiş olacaksınız. Onlar da: Peki öyle olsun, dediler. İkisine de: Size şunlar, şunlar gelecek, dedi ve dediği gibi çıktı.

Bu yüce Allah’ın özel olarak Hazret-i Yûsuf’a verdiği gayb bilgisinden idi. O, ayrıca bu bilgiyi yüce Allah’ın kendisine özel olarak verdiğini de beyan etmişti. Çünkü Hazret-i Yûsuf Allah’a îman etmeyen bir kavmin dinini yani hükümdarın dinini terketmiş idi.

Bana göre ifadenin anlamı şudur: Gerek rüyanın te’vilini bilmek, gerek size gelecek olan yemekleri bilmek, gerekse Allah’ın dinini bilmek (Allah’ın bana öğrettiği bilgilerdendir). O halde öncelikle siz din ile ilgili olan şeyleri dinleyip, kabul ediniz ki hidayet bulasınız. Bundan dolayı Hazret-i Yûsuf onları İslâm’a davet etmeden, rüyalarını yorumlamadı. Onlara şöyle dedi:

“Ey zindan arkadaşlarım! Darmadağınık bir çok rabler mi hayırlıdır? Yoksa bir tek olan ve herşeyi hükmü ve iradesi altında tutan Allah mı? Sizin O’nu bırakıp taptıklarınız…” (Yûsuf’, 12/39-40) Nitekim ileride de gelecektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Hazret-i Yûsuf onlardan birisinin öldürüleceğini bilmişti. O bakımdan öldürülecek kişi müslüman olup bununla mutluluğu elde etsin diye onları önce İslâm’a çağırdı.

Bir diğer açıklamaya göre Hazret-i Yûsuf onlardan birisinin hoş olmayan sonucunu bildiğinden dolayı, sordukları rüyalarını yorumlamak istemedi, onların sordukları hususu bir kenara bırakarak başka bir söz açtı ve onlara şöyle dedi:

“Size” rüyada

“rızıklanmak üzere bir yiyecek gelecek oldu mu” mutlaka uyanıklığınız halinde ben size onun yorumunu bildiririm. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır. Bunun üzerine o iki kişi ona şöyle dediler: Bu ariflerin ve kâhinlerin işindendir. Hazret-i Yûsuf onlara şöyle dedi: Ben kâhin birisi değilim, bu Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Ben sizlere ne kâhinlik yaparak, ne de müneccimlik yaparak bunları haber veriyorum. Bilakis benim size verdiğim haber yüce Allah’tan gelen bir vahiy iledir.

İbn Cüreyc de der ki: Hükümdar bir kimseyi öldürmek istedi mi ona bilinen bir yemek yapar ve o yemeği ona gönderirdi. Buna göre anlam şöyle olur: Size uyanık olduğunuz sırada gelecek yemeği ben size bildiririm. Bu açıklamaya göre

“rızıklanmak üzere bir yiyecek” ifadesi hükümdar tarafından veya başkası tarafından size verilen bir yemek… anlamındadır. Bununla birlikte; Allah tarafından size rızık olarak bir yemek gelirse, anlamında olma ihtimali de vardır.

Yusuf 36

Ve girdi onunla birlikte zindana iki genç. Dedi biri onlardan: Şüphesiz ki ben rüyamda görüyorum, şarap sıkıyorum. Ve dedi öteki: Şüphesiz ki ben rüyamda görüyorum, başımın üstünde ekmek taşıyorum, kuşlar ondan yiyor. Bize haber ver yorumuyla. Şüphesiz ki biz seni görüyoruz iyilik yapanlardan.

Diyanet Vakfı
Onunla birlikte zindana iki delikanlı daha girdi. Onlardan biri dedi ki: Ben (rüyada) şarap sıktığımı gördüm. Diğeri de: Ben de başımın üstünde kuşların yemekte olduğu bir ekmek taşıdığımı gördüm. Bunun yorumunu bize haber ver. Çünkü biz seni güzel davrananlardan görüyoruz, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Onunla birlikte zindana İki de delikanlı girdi. Bunlardan biri: “Ben rüyamda kendimi şarap sıkıyor gördüm” dedi. Öbürü de: “Ben de rüyamda kendimi başımda ekmek götürüyor, kuşlar da ondan yiyor gördüm” dedi. “Bize bunun yorumunu bildir. Çünkü biz seni iyilik edenlerden görüyoruz.”

Yüce Allah’ın:

“Onunla birlikte zindana iki de delikanlı girdi” âyetindeki: “İki delikanlı” kelimesi in tesniyesi (ikili)dir. Bu kelime (son harfi) “yalıdır. Bunun: “Genç delikanlılar” şeklinde çoğul yapılması şaz’dır. Vehb ve başkalan derler ki: Yûsuf (aleyhisselâm) bir eşek üzerinde zincire vurulmuş halde, zindana götürüldü. Çarşı-pazar dolaştırılarak:” Bu hanımefendisine karşı gelenin cezasıdır” diye ilan edildi. O İse şöyle diyordu:” Şüphesiz ki bu ateş parçalarından, katrandan yapılmış elbiselerden, kaynar su içeceğinden ve zakkum yemeğinden daha kolaydır.”

Hazret-i Yûsuf zindana götürüldüğünde, orada artık umutlan kesilmiş, bela ve sıkıntıları alabildiğine artmış kimselerle karşılaştı. Onlara: Sabredin size müjdeler olsun, ecir alırsınız demeye başladı. Onlar da: Ey delikanlı! Ne güzel söz söylüyorsun! Gerçekten seninle birlikte olmak bizim için bereketli bir şeydir. Sen kimsin, ey delikanlı! diye sormaya koyuldular. Hazret-i Yûsuf da şöyle diyordu: Ben Allah’ın seçkin kulu Ya’kub’un oğlu Yûsuf’um. Benim dedem de Allah’a kurban edilmesi adanan İshak’tır. Onun da babası ise Allah’ın Halil’i İbrahim’dir.

İbn Abbâs der ki: Kadın kocasına bu İbrani köle beni rezil etti. Ben onu hapse atmanı istiyorum deyince, kocası da onu hapse attı. Hazret-i Yûsuf, zindanda üzüntülü olanları teselli ediyor, hastalan ziyaret ediyor, yaralılan tedavi ediyor, gece boyunca namaz kılıyordu. Odaların duvarlan, çatılan, kapıları da onunla birlikte ağlayıncaya kadar ağlıyordu. Hapis onun sayesinde tertemiz oldu ve hapistekiler de onunla teselli buldular. O bakımdan herhangi birisi zindandan çıktı mı tekrar Yûsuf ile birlikte olmak için zindana geri gelirdi. Zindan sorumlusu da onu sevdi ve onun rahat etmesini sağladı, sonra ona şöyle dedi: Ey Yûsuf! Ben seni öyle bir sevdim ki hiçbir şeyi senin kadar sevemiyorum. Bu sefer Hazret-i Yûsuf: Senin bu sevginden Allah’a sığınırım, dedi. Adam: Neden böyle diyorsun? deyince, bu sefer şu cevabı verdi: Babam beni sevdi, kardeşlerim bana yapacaklarını yaptılar. Hanımefendim beni sevdi, ben gördüğün bale geldim.

Hazret-i Yûsuf” hapiste iken hükümdar firmasına ve sakisine kızdı. Şöyle ki: Hükümdar aralarında oldukça uzun bir ömür yaşadığından, ondan sıkılmaya, usanmaya başladılar. O bakımdan hem fırıncısına hem şarapçısına zehirlemesini telkin ettiler. Ancak fırıncı bu isteği kabul etmekle birlikte, şarab sakisi bunu kabul etmedi. Saki gidip, bu durumu hükümdara bildirdi, hükümdar her ikisinin de zindana atılmasını emretti. Bu ikisi de Hazret-i Yûsuf’la teselli buldular. İşte yüce Allah’ın:

“Onunla birlikte zindana iki de delikanlı girdi” âyetinde anlatılan budur.

Şöyle de denilmiştir: Fırıncı yemeğe zehiri koydu, ancak yemek hazırlanınca saki; Ey Hükümdar! Yeme, çünkü yemek zehirlidir, dedi. Fırıncı da; Ey Hükümdar! İçme, çünkü içkide zehir var, dedi. Bunun üzerine hükümdar sakiye iç dedi, içti ve içtiğinden zarar görmedi. Fırıncıya ise: Ye dediği halde yemedi, yemeği bir hayvana vererek denedi, olduğu yerde hayvan ölü verdi. Her ikisini de bir sene hapse attı, ikisi de bu süre zarfında Hazret-i Yûsuf ile birlikte kaldılar. Sakinin ismi Mencâ, diğerinin ismi Mecles idi. Bunu da es-Sa’lebî, Ka’b’dan nakletmektedir.

en-Nekkaş der ki: Birisinin ismi Şerhem, diğerinin de ismi Serhem idi.

Taberî der ki: Rüyada şarap sıktığını gören kimsenin ismi Nebû idi. es-Süheylî der ki: Diğerinin ismini de zikretti, ancak ben onu yazıp kaydetmedim.

Yüce Allah’ın:

“İki de delikanlı” diye buyurması, bunların ikisinin de köle olmalarından idi. Köle de küçük ya da büyük olsun “fetâ: Genç, delikanlı” diye adlandırılır. Bunu da el-Maverdî nakletmiştir.

el-Kuşeyrî der ki: “Fetâ” kelimesinin örflerinde kölenin ismi olma ihtimali de vardır. İşte bundan dolayı da yüce Allah:

“Aziz’in karısı delikanlısından (fetâsından) murad almak istiyor” (Yûsuf, 12/30) diye buyurmuştur. Bununla birlikte “fetâ” kelimesinin, mülkiyet altındaki bir köle olmasa dahi hizmetçinin ismi olma ihtimali de vardır. Bu ikisinin Hazret-i Yûsuf ile birlikte zindana atılmış olma ihtimali de vardır, daha sonra da ondan önce de atılmış olabilirler. Ancak onunla birlikte, onun bulunduğu hücreye girmişlerdi.

“Bunlardan biri: Ben rüyamda kendimi şarab” yani üzüm

“sıkıyor gördüm, dedi.” Hazret-i Yûsuf daha önce hapistekilere: Ben rüya tabir ederim, demişti. İşte bu iki gençten birisi arkadaşına: Gel şu İbrani köleyi deneyelim, dediler ve ona herhangi bir rüya görmedikleri halde soru sordular. Bu açıklamayı İbn Mes’ûd yapmıştır. Ancak Taberî’nin naklettiğine göre bu iki kişi Hazret-i Yûsuf’un bilgisi hakkında ona soru sordular. Kendisi de: Ben rüya tabir ederim, diye cevab vermişti. Bunun üzerine gördükleri rüyalarını yorumlamasını istediler.

İbn Abbâs ve Mücâhid der ki: Gördükleri rüya doğru bir rüya idi ve ona bu rüyaları hakkında yorum yapmasını istemişlerdi. Bundan dolayı rüyanın yorumu olduğu gibi gerçekleşti.

Sahih hadiste Ebû Hüreyre’den, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in şöyle buyurduğu nakledilmektedir: “Aranızda rüyası en doğru çıkan, sözü en doğru olan kişidir.” Müslim, Ru’yâ 6; Ebû Davûd. Edeb 88, Tirmizî, Ru’yâ I, 10; İbn Mâce. Ru’yâ 9; Dârimî, Ru’yâ 7; Müsned, II, 269, 507.

Bu rüyaların gerçek olmadığı, onu denemek için, ondan yorum yapmasını istedikleri de söylenmiştir. İbn Mes’ûd ve es-Süddî’nin görüşü budur.

Aralarından asılan kişi yalan söylemişti, diğeri ise doğru söylemişti, diye de söylenmiştir. Bu görüş de Ebû Mîclez’e aittir.

Tirmizînin, İbn Abbâs’tan rivâyetine göre İbn Abbâs, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Her kim yalan yere bir rüya gördüğünü söyleyecek olursa, kıyâmet günü iki arpa arasına düğüm atması istenecektir ve hiçbir zaman ikisi arasına böyle bir düğüm atamayacaktır.” Ebû Îsa (et-Tirmizî) dedi ki; Bu hasen bir hadistir. Buhârî, Ta’bir 45; Tirmizî, Ru’yâ 8; İbn Mâce, Ru’yâ 8; Müsned, I, 216, 246, 359

Ali (radıyallahü anh)dan da Hazret-i Peygamberin şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: “Yalan yere rüya gördüğünü söyleyen kimse kıyâmet gününde bir arpa düğümlemekle yükümlü tutulacaktır.” Tirmizî dedi ki: Bu hasen bir hadistir. Ebû Dâvûd, Edeb 88; Tirmizî, Ru’ya 8; Dârimî, Ru’yâ 8; Müsned, I, 76, 90, 91, 101. 129, 131, II, 504

İbn Abbâs dedi ki: Bu iki kişi rüyalarını gördükleri sabahı oldukça üzüntülü ve kederli idiler. Hazret-i Yûsuf onlara: Ne diye sizi üzüntülü görüyorum? diye sorunca, onlar: Efendimiz! Biz hoşumuza gitmeyecek bir şey gördük, dediler, Hazret-i Yûsuf onlara: Gördüğünüzü bana anlatın, deyince ikisi de gördükleri rüyayı ona anlattılar ve: Bu rüyamızın yorumunu bize bildir, dediler. Bu da onların bir rüya gördüklerinin delilidir.

“Çünkü biz seni iyilik edenlerden görüyoruz.” Hazret-i Yûsufun iyiliği hastaları ziyareti, onları tedavi etmesi, üzüntü ve kederlileri teselli etmesi idi. ed-Dahhâk der ki: Zindanda birisi hastalandı mı Hazret-i Yûsuf ona bakardı, birisi darlığa düştü mü sıkıntısını giderirdi. Muhtaç oldu mu ona mal toplar, onun için dilenirdi.

“İyilik edenlerden” âyeti güzel bir şekilde bilgi edinmiş bilginlerden, diye de açıklanmıştır. Bunu da el-Ferrâ’ ifade etmiştir. İbn İshak der ki:

“İyilik edenlerden” ifadesi eğer bu rüyamızı yorumlarsan, bize iyilik edenlerden olursun, anlamındadır. Nitekim bir kimsenin: Şu işi yap, iyilik eden birisi olursun, demek bu kabildendir. Hazret-i Yûsuf da onlara: Ne gördünüz? diye sordu. Fırıncı: Beri üç ayrı tandırda ekmek pişiriyor ve bu ekmeği üç sepete koyup bunları başımın üzerine yerleştiriyor gördüm. Sonra da kuşlar gelip ondan yedi. Diğeri de: Ben de kendimi beyaz üzümden üç salkım alıp onları üç kapta sıktığımı gördüm. Sonra bu üzüm sularını süzüp önceki adetim üzere hükümdara içirdim. İşte yüce Allah’ın:

“Ben rüyamda kendimi şarab sıkıyor” üzüm sıkıyor

“gördüm” âyeti buna işarettir. Umardılar bu tabiri böyle (üzüm sıkmak diye) kullanırlar. Bu açıklamayı da ed-Dahhâk yapmıştır.

İbn Mes’ûd bunu: “Ben kendimi üzüm sıkıyor gördüm” diye okumuştur. el-Esmaî der ki: el-Mutemir b. Süleyman’ın bana haber verdiğine göre o beraberinde üzüm bulunan bir bedevi görmüş, ona: Beraberinde ne var? diye sormuş. O da: (Beraberimde) “hamr (şarab anlamında)” var, demiş.

Bir diğer açıklamaya göre “şarab sıkıyorum” ifadesi, şarab üzümü sıkıyorum demek olup muzaf hazfedilmiştir. Bu kelime; “Şarab, şarablar” şeklinde; ” Hurma ve hurmalar” gibi kullanılır.

Yusuf 35

Sonra onlara göründü, ayetleri gördükten sonra, onu mutlaka bir süreliğine zindana atmak.

Diyanet Vakfı
Sonunda (aziz ve arkadaşları) kesin delilleri görmelerine rağmen (halkın dedikodusunu kesmek için yine de) onu bir zamana kadar mutlaka zindana atmaları kendilerine uygun göründü.

Kurtubi Tefsiri
Sonra bütün delilleri gördükleri halde yine de onu bir sûreye kadar zindana atmak, onlarca uygun görüldü.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Hazret-i Yûsuf’a Dair Görüşler:

“Sonra” Mısır Aziz’i ve onun danışmanları

“bütün delilleri gördükleri halde…” Hazret-i Yûsuf’un suçsuzluğunu, gömleğinin arkadan yırtılması, kadının yakınlarından şahidin şahitlik etmesi, kadınların ellerini kesmeleri ve Hazret-i Yûsuf ile karşılaşmaları sırasındaki dirençsizlikleri gibi alametleri gördükten sonra, herkesin arasında bu olayın yaygınlık kazanmaması, buna engel olunarak gizlenmesi için onu hapsetmeyi uygun gördüler.

Bir diğer açıklamaya göre burada sözü geçen

“deliller” Hazret-i Yûsuf aralarında bulunduğu sürece üzerlerine açılan bereket kapılan idi, Ancak birinci görüş daha sahihtir. Mukâtil , Mücahid’den, o İbn Abbâs’tan, İbn Abbâs’ın yüce Allah’ın:

“Sonra bütün delilleri gördükleri halde yine de onu… uygun görüldü” âyeti hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Gömleğin yırtılması bu delillerdendir, şahidin şahitliği bu delillerdendir, kadınların ellerini kesmeleri bu delillerdendir, kadınların onun oldukça büyük bir güzelliğe ss hip olduğunu görmeleri de bu delillerdendir.

Şöyle de denilmiştir: Kadının insanlardan aşın derecedeki utanması ve on dan büsbütün ümidinin kesileceğinden korkması, tümden elinden gitmesi yerine ondan uzak kalmaya razı olmaya onu mecbur etti. Böylelikle onu gör meyecek olursa, hastalığının şifa bulacağını zannetmişti. Şair de der ki:

“Kavuşma ümidi bulunan özlem duyan birisinin duyduğu hasret,

Hiçbir ümit taşımayan fakat özlem duyan birisîninkine benzemez.

Yahut kadın, hapsedilmekten çekinerek kendisini teslim edeceği ümidiyle onu hapse atmak tuzağı ile karşı karşıya bırakmak istedi.

2- Hazret-i Yûsuf’un Hapsedilmesi:

“Onu… zindana atma” (anlamı verilen); kelimesi fail mevkiindedir. Yani onu hapsetmeleri görüşü onlara uygun görüldü. Bu Sîbeveyh’in görüşüdür. el-Müberred ise bu yanlıştır, der. Çünkü fail cümle olmaz. Ancak burada fail;

“Uygun görüldü” fiilinin delalet ettiği mastardır. Bu da; “Onlara gelen… görüş uygun görüldü” demektir. Hapfedilmesinin sebebi ise, fiilin ona delâlet etmesidir. Nitekim şair şöyle demektedir:

“Bir haktır, Ebû Mûsa’nın, baba olduğu kimseye

Dağları diken (yüce Allah)ın muvaffakiyet vermesi.”

Burada; “Bunun gerçekleşmesi bir haktır” anlamında olup hazfedilmiştir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Daha sonra önceden bilmedikleri bir görüşe sahip oldular. Bu ifadenin hazfediliş sebebi ise âyette buna delalet eden sözlerin bulunmasıdır.

Aynı şekilde “demek” fiili de hazfedilmiştir, yani “onu zindana atmalıdırlar, dediler” demektir. Baştaki “lâm” harfi ise gizli bir yeminin cevabıdır. Fiil müzekker bir fiildir, müennes değildir. Çünkü müennes bir fiil olsaydı; denmesi gerekirdi. Buna da yüce Allah’ın:

“Onlarca” denilerek; şeklinde (aynı anlamdaki) müennes zamir kullanılmaması delil teşkil etmektedir. Bu âyetle âdeta kadınlara ve onların yardımcılarına dair haber verilmiş ve müzekker kipi tağlib yoluyla kullanılmış gibidir. Bu açıklamayı da Ebû Ali yapmıştır.

es-Süddî dedi ki; Hazret-i Yûsuf’un hapse atılmasının sebebi Aziz’in karısının Hazret-i Yûsuf’u kendisini teşhir edip, durumunu yaygınlaştırarak küçük düşürmesinden şikayetçi olmasıdır. Bu açıklamaya göre “onlarca” lâfzındaki zamir hükümdara aittir.

3- Hazret-i Yûsuf’a Süreli Hapis:

“Bir süreye kadar” âyeti “belirsiz bir süreye kadar” demektir. Bu açıklamayı pek çok müfessir yapmıştır. İbn Abbâs der ki: Şehirde yaygınlık kazanmış olan haber kesifinceye kadar, demektir.

Saîd b. Cübeyr de altı aya kadar diye açıklamıştır. el-Kiyâ’nın naklettiğine göre; o bu ifade ile üç aylık bir süreyi kastetmiş idi. İkrime ise dokuz yıllık bir süre, el-Kelbî beş yıl, Mukâtil de yedi yıllık bir süre kastetmişti, demişlerdir. Bakara Sûresi’nde;

“Bir süre” kelimesi ve onun ile ilgili hükümlere dair açıklamalar (el-Bakara 2/36. âyet 6. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Vehb der ki: Hazret-i Yûsuf oniki yıl hapis kaldı.

Bu âyetteki;…e kadar” edatı, anlamındadır. Yüce Allah’ın: ” Tan yeri ağarıncaya kadar” (el-Kadr, 97/5) âyeti gibi.

Yüce Allah zindana atılmayı Hazret-i Yûsuf için kadına meyletmesi dolayısıyla bir temizlenme sebebi kılmıştı. Aziz -eğer Hazret-i Yûsuf’un suçsuzluğunu bilmiş ise- sanki Hazret-i Yûsuf’un hapse atılmasında kadına itaat etmiş gibi görünüyor.

İbn Abbâs der ki: Hazret-i Yûsuf üç yerde yanıldı. Birincisi, kadına meyledince; buna sebeb zindana atıldı. İkincisi rüya yorumunu isteyen kişiye:

“Beni efendinin yanında an” (Yûsuf, 12/42) demesi üzerine hapiste bir kaç yıl daha kaldı. Diğeri ise kardeşlerine:

“Siz gerçekten hırsızlık yaptınız” (Yûsuf, 12/70) dedirtmesi, onlar da buna karşılık:

“Eğer o çalmış bulunuyorsa, onun daha evvel bir kardeşi de çalmıştı” (Yûsuf, 12/77) diye cevap vermişlerdi.

4- Zina Îçin Hapis Tehdidi İkrah Sayılır Mı?

Yûsuf (aleyhisselâm) hapse atılmak tehdidi ile zina etmek İçin zorlandı, Beş yıl hapiste kaldığı halde mevkinin büyüklüğü ve şerefinin üstünlüğü dolayısıyla böyle bir şeye razı olmadı.

Bir kişi zina etmek üzere zindana atılmakla tehdit edilecek (ikrah) olursa, icma ile zina câiz olmaz. Şayet dövmek ile ikrah söz konusu olursa, ilim adamlarının bu konuda farklı görüşleri vardır. Sahih kabul edilen görüş eğer dövme aşın bir noktaya varırsa, zinanın günahı da, haddi de o kişiden düşer.

Kimi ilim adamlarımız ise o kimseden haddin düşmeyeceğini söylemişlerdir. Ancak bu, zayıf bir görüştür. Çünkü yüce Allah kulu hakkında iki ayrı azâbı bir araya toplamaz ve iki belâdan birisini tercih etmek ile karşı karşıya bırakmaz. Çünkü böyle bir şey dindeki en büyük zorluklardandır. Halbuki yüce Allah:

“Dinde size güçlük vermedi” (el-Hac, 22/78) diye buyurmaktadır. İleride bu hususlara dair açıklamalar yüce Allah’ın İzniyle Nahl Sûresi’nde (16/106. âyet, 4. başlık ve devamında) gelecektir.

Hazret-i Yûsuf bu ceza ve tehdide rağmen sabretti, kendisine kurulan bu hile ve tuzaklardan dolayı Allah’a sığındı. Önceden de geçtiği üzere yüce Allah da onun duasını kabul buyurdu.

Yusuf 34

Böylece Rabb’i onun duasına icabet etti ve uzaklaştırdı ondan onların tuzaklarını. Şüphesiz ki O, işitendir, bilendir.

Diyanet Vakfı
Rabbi onun duasını kabul etti ve hilelerini ondan uzaklaştırdı. Çünkü O çok iyi işiten, pek iyi bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Bunun üzerine Rabbi onun duasını kabul etti. O kadınların tuzaklarını üzerinden sallallahü aleyhi ve sellemdı. Çünkü O, hakkıyla işitendir, bilendir.

“Bunun üzerine Rabbi onun duasını kabul etti.” Çünkü o:

“Eğer Sen bunların tuzaklarını benden Savazsan” diyerek duaya yönelmişti. Bununla Allah’ım onların tuzaklarını benden sallallahü aleyhi ve sellem, demiş gibi idi. Yüce Allah da duasını kabul etti, ona lütfetti ve zinaya düşmekten korudu.

“O kadınların tuzakları” denilmesinin sebebi şöyle açıklanmıştır: Çünkü o kadınlar bir topluluktu ve hepsi de ondan murad almak istemişti, Genel olarak; bütün kadınların tuzağı anlamında olduğu da söylenmiştir. Bundan önceki âyet-i kerîmede söz konusu edildiği gibi yalnızca Aziz’in karısının tuzağını kastettiği de söylenmiştir. Ancak umum ifade etmesi daha uygundur.

Yusuf 33

Dedi: Rabbim! Zindan, bana daha sevimlidir onların beni çağırdıkları şeyden. Ve eğer uzaklaştırmazsan benden onların tuzaklarını, meylederim onlara ve olurum cahillerden.

Diyanet Vakfı
(Yusuf:) Rabbim! Bana zindan, bunların benden istediklerinden daha iyidir! Eğer onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder ve cahillerden olurum! dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Rabbim ben, zindanı bu kadınların beni kendisine davet edegeldikleri şeye tercih ederim. Eğer Sen bunların tuzaklarını benden Savazsan, onlara meyleder, cahillerden olurum.”

Yüce Allah’ın:

“Dedi ki: Rabbim ben, zindanı bu kadınların beni davet edegeldikleri şeye tercih ederim” âyetinde “zindanı ifadesi, zindana girmeyi takdirinde olup muzaf hazfedilmiştir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc ve en-Nehhâs yapmışlardır. “Tercih ederim”; zindan benim için masiyete düşmekten daha kolay ve daha hafiftir, demektir. Yoksa zindana girmek durum ne olursa olsun mutlaka sevilen bir şey olduğu anlamına değildir.

Nakledildiğine göre Yûsuf (aleyhisselâm) “Ben zindanı.,, tercih ederim” deyince yüce Allah da kendisine şöyle vahyetmiş: “Ey Yûsuf! Sen, ben zindanı tercih ederim demekle kendini zindana atmış oldun. Eğer ben afiyet ve esenliği tercih ederim, demiş olsaydın hiç şüphesiz esenliğe kavuşturulurdun.”

Ebû Hatim’in naklettiğine göre Osman b. Affan (radıyallahü anh); “: Hapse atılmak, zindana atılmak” diye “sin” harfini üstün olarak okumuştur. Bunun aynı zamanda İbn Ebi İshak’ın, Abdu’r-Rahmân el-A’rec’in ve Ya’kub’un da kıraati olduğunu nakletmiştir. Bu ise; “Onu hapsetti, hapsetmek” fiilinin mastarıdır.

“Eğer Sen bunların tuzaklarını benden Savazsan” yani bu kadınlam tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan…

Kendisini gören kadınların tuzakları diye de açıklanmıştır. Çünkü kadınlar ona Aziz’in karısına itaat etmesini emretmiş ve ona şöyle demişti: Bu kadın mazlumdur ve sen de ona zulmettin.

Bir diğer açıklamada da şöyle denilmiştir: Aziz’in karısı için ona nasihatte bulunmak üzere herbirisi Hazret-i Yûsuf’la başbaşa kalmak istedi. Bundan maksat ise kadına belki isteğini kabul eder diye yardımcı olmasını istemek idi. Ancak herbirisi tek başına onunla başbaşa kalınca Hazret-i Yûsuf’a: Ey Yûsuf! Benim ihtiyacımı gör, ben senin için efendinden daha iyiyim, demeye koyularak, ayrı ayrı onu kendisinden murad almağa çağırıyor ve ayağını kaydırmaya gayret ediyordu. Bunun üzerine Hazret-i Yûsuf: Rabbim, önceleri bir taneydi, şimdi bir topluluk oldular, dedi.

Bir diğer açıklamaya göre Aziz’in karısının tuzağı Hazret-i Yûsuf’u işlemeye davet ettiği hayasızlık idi. O (“bunlar şeklindeki”) çoğul ifadesiyle onu kastetmiştir. Hitabında ya onu ta’zim etmek için çoğul kullanmıştır, yahut ta açık (sarih) ifadeyi kullanmayıp üstü kapalı ifadeyi (ta’rizi) kullanmak istediğinden böyle yapmıştır.

Keyd (tuzak) ise hileye başvurmak ve bunda çokça gayret etmek demektir. İnsanların çokça hileye başvurmaları dolayısıyla da Savaşa “keyd” denilmiştir. Amr b. Lecâ der ki:

“Sana tuzak kurmak için Biçr’in annesi göründü sana,

Süslenip püslenerek sana kuracağı tuzağı kursun diye.”

“Onlara meyleder(im)” âyeti şartın cevabıdır, “Meylederim” ifadesi meyledip özlemeyi anlatmak için kullanılan; Meyletti, ederden gelmekte olup mastarı da; …diye gelir. Şair der ki:

“Kalbim Hind’e şevk ile meyletti,

Hind gibi birisi zaten şevk ile meylettirir.”

Yani, ey Rabbimî Eğer masiyetten uzak durmakta bana lütuf etmeyecek olursan, ben de masiyete düşerim.

“Cahillerden olurum.” Yani günah işleyen ve bundan dolayı yerilmeyi hakeden kimselerden olurum. Yahut cahillerin işini yapan kimselerden olurum.

İşte bu, Allah’ın yardımı olmaksızın hiçbir kimsenin Allah’a İsyan olan bir işten uzak duramadığının delilidir. Aynı şekilde cahilliğin çirkin olduğuna ve cahil kimsenin yerildiğine de delildir.

Yusuf 32

Dedi: İşte bu, beni kınadığınız kişidir. Andolsun ki ben ondan murat almak istedim, ama o sakındı. Ve eğer yapmazsa emrettiğimi, andolsun ki zindana atılacak ve mutlaka küçük düşenlerden olacak.

Diyanet Vakfı
Kadın dedi ki: İşte hakkında beni kınadığınız şahıs budur. Ben onun nefsinden murat almak istedim. Fakat o, (bundan) şiddetle sakındı. Andolsun, eğer o kendisine emredeceğimi yapmazsa mutlaka zindana atılacak ve elbette sürünenlerden olacaktır!

Kurtubi Tefsiri
Kadın dedi ki: “Kendisi dolayısı ile beni kınadığınız işte budur. Evet, yemin olsun ben ondan murad almak istedim. Fakat o kendisini korudu. Şayet kendisine emredeceğimi yapmazsa yemin olsun zindana atılacak ve herhalde zillete uğrayanlardan olacaktır.”

Allah’ın:

“Kadın dedi ki: Kendisi dolayısı ile beni kınadığınız işte budur” âyeti şu demektir: Aziz’in hanımı misafir kadınların Yûsuf’a kendilerini kaptırdıklarını görünce,

“kendisi dolayısı ile” yani onu sevdiğimden dolayı

“beni kınadığınız işte budur” diyerek mazur olduğunu açığa vurmak istedi.

” Şu” burada ” Bu” anlamındadır. Taberî’nin tercihi de budur. Buradaki “he” (mealde: Kendisi) zamirinin sevgiye ait olduğu ve; Şu, işaret zamirinin de asıl anlamı üzere kullanıldığı da söylenmiştir. Buna göre mana şöyle olur: İşte kendisi sebebiyle beni kınadığınız sevgi budur, yani bunun sevgisi işte o sevgidir.

“Levm (kınamak)” ise çirkin şeylerle nitelendirmek demektir.

Daha sonra gerçeği ikrar ederek şunları söyledi:

“Evet, yemin olsun ben ondan murad almak istedim. Fakat o kendisini korudu” yani bu işe yanaşmadı. Tercümemize esas aldığımız Arapça baskıya hazırlayanın belirttiğine göre, yazma nüshaların ikisinde burada 511 anlamdaki ibareler de yer almakladır: “Şunu bil ki, o kadın, ona karşı beslediği aşırı sevgisi dolayısıyla çağırdığı kadınlar huzurunda mazeretini açıkladığında, işin gerçek yüzünü de ortaya koyarak, “Ben ondan murad almak istedim. Fakat o kendisini korudu” dedi.

“Korunma “ya bu ismin veriliş sebebi, masiyetin işlenmesinden koruyup engellemesinden dolayıdır. “Kendisini korudu” ifadesinin, bu işe karşı koydu, zorluk çıkardı, anlamında olduğu da söylenmiştir ki, ikisinin de anlamı birdir.

“Şayet kendisine emredeceğimi yapmazsa, yemin olsun zindana atılacak” sözleriyle de kadınların huzurunda onu tekrar kötülük işlemeye davet etti ve haya perdesini yırtarak, dediğini yapmayacak olursa zindana atılmakla tehdit etti, İlkin olanlar ikisi arasında ceryan etmişti; ama artık ilk durumunun aksine, kimsenin kınamasından ve söyleyeceği sözlerden çekinmediğinden böyle konuştu.

“Ve herhalde zillete uğrayanlardan olacaktır” âyetindeki; ” Olacaktır” kelimesi “elif” ile yazılmıştır. Ancak te’kid için getirilen şeddesiz “nûn” gibi okunur. Çünkü te’kid “nûn”u hem şeddeli, hem şeddesiz gelir. Yüce Allah’ın:

“Yemin olsun zindana atılacak” âyeti üzerinde vakıf “nûn” ile yapılır. Çünkü şeddelidir. Buna karşılık; “Olacaktır” üzerinde vakıf elif ile yapılır. Çünkü şeddesiz “nun”dan dolayı böyle yazılmıştır ve bu bir kimsenin; “Ben bir adam gördüm, Zeyd’i ve Amr’ı gördüm” sözündeki ı’rab “nun’u (tenvini)na benzemektedir. Yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki yakalayıp, çekeriz alnından” (el-Alak, 96/15) âyeti ve benzerleri de buna benzemektedir ki bu gibileri üzerinde vakıf elif ile olur. el-A’şâ’nın şu mısraında olduğu gibi:

“Şeytana asla ibadet etme, Allah’a ibadet et.”

Şair burada; “Mutlaka … ibadet et” demek istemiştir. Vakıf yapması gerektiğinden elif ile vakıf yapmıştır.

Yusuf 31

Vakti ki işitti onların hilesini, gönderdi onlara ve hazırladı onlar için bir sedir. Ve verdi her birine onlardan bir bıçak. Ve dedi: Çık onların karşısına. Vakti ki gördüler onu, büyüttüler onu ve kestiler ellerini. Ve dediler: Haşa Allah’a, bu bir beşer değildir. Bu ancak kerim bir melektir.

Diyanet Vakfı
Kadın, onların dedikodusunu duyunca, onlara davetçi gönderdi; onlar için dayanacak yastıklar hazırladı. Onlardan herbirine bir bıçak verdi. (Kadınlar meyveleri soyarken Yusufa): «Çık karşılarına!» dedi. Kadınlar onu görünce, onun büyüklüğünü anladılar. (Şaşkınlıklarından) ellerini kestiler ve dediler ki: Haşa Rabbimiz! Bu bir beşer değil… Bu ancak üstün bir melektir!

Kurtubi Tefsiri
O kadınların gizliden gizliye kendisini kınadıklarını işitince kendilerine haber gönderdi. Onlara rahatça yaslanacak bir yer hazırladı. Onların herbirine de birer bıçak verdi ve: “Çık karşılarına!” dedi. Kadınlar onu görünce, onun gerçekten büyük bir güzelliğe sahib birisi olduğunu anladılar. Ellerini kestiler ve dediler ki: “Allah’ı tenzih ederiz! Bu bir beşer değildir. Bu ancak çok şerefli bir melektir.”

“O kadınların gizliden gizliye kendisini kınadıklarını işitince”; onların kendisini çekiştirdiklerini ve yermek için çeşitli yollara ve çarelere başvurduklarını işitince… demektir. Bir diğer açıklamaya göre; kendisi kadınları durumdan haberdar etmiş, ancak bu sırrını kimseye açmamalarını istemiş, onlara güvenmişti. Onlarsa kadının sırrını açıkladılar, bundan dolayı kadınların bu davranışlarına “hile” anlamına gelen “mekr” ismi verilmektedir.

Yüce Allah’ın:

“Kendilerine haber gönderdi” âyetinde hazfedilmiş ifadeler vardır. Yani kendilerine içine düştüğü duruma onları düşürmek kastı ile bir ziyafete çağırmak üzere haber gönderdi.

Mücahid, İbn Abbâs’tan naklen dedi ki: Aziz’in karısı kocasına, ben bir yemek hazırlayıp şu kadınları davet etmek istiyorum, demiş. Kocası da: Yapabilirsin deyince, bir yemek hazırlamış, daha sonra da gelecek kadınlar için odalarını süsleyip döşemiş, sonra da ziyafete katılmaları için onlara haber göndererek zikrettiğim bu kadınlardan hiçbir kimse gelmemezlik etmesin demiş.

Vehb b. Münebbilı der ki: Bu kadınlar kırk kişi idiler. Onları zorladığı için ister istemez geldiler. Umeyye b. Ebi’s-Salt bunlar hakkında şöyle der:

“Nihayet yanına zorla, istemeyerek geldiler,

O da o kadınlar için sedirler ve kebaplar hazırlamıştı.”

Buradaki; Sedirler, kelimesi “yaygılar” anlamında; diye de rivâyet edilir. Vehb b. Münebbih der ki: Nihayet gelip yerlerini aldılar.

“Onlara rahatça yaslanacak bir yer hazırladı.” Üzerlerinde yaslanacakları yerler hazırladı. İbn Cübeyr der ki: Her oturulan yerde de içinde bal, turunç ve keskin bir bıçak bulunan bir kâse vardı.

Mücahid ve Saîd b. Cübeyr:

“Yaslanacak yer” kelimesini hemzesiz ve “te” harfi şeddesiz olarak; diye okumuştur. Bu ise Kıptîce’de turunç demektir. Mücahid de bunu böylece açıklamıştır.

Süfyan’ın, Mansur’dan, onun da Mücahid’den rivâyetine göre Mücahid de şöyle demiş: Şeddeli ve hemzeli okuyuş, yiyecek yemek demektir. Ancak şeddesiz ve hemzesiz turunç (ağaç kavunu) anlamındadır. Şair de der ki:

“Biz günahı (şarab’ı) açıktan açığa büyük kaplarla içeriz,

Turuncun da aramızda iğreti alındığını (elden ele dolaştığını) görürsün.”

Ezd Şenûeliler de: el-Etrucce ile el-mütke(turunç) aynı şeylerdir, derler. el-Cevherî der ki; Mütk (şeddesiz ve hemzesiz okuyuştan isim) sünnet yapan kadının geriye kesmeden bıraktığı parçanın adıdır. Bu da aslında et ve benzeri şeyleri saran ince bir kabuk demektir. ise sünnet yapılmamış kadın demektir. el-Ferrâ’ da der ki: Bana Basralılardan güvenilir bir ilim adamının naklettiğine göre şeddesiz olarak; et ve benzeri şeyler üzerindeki ince kabuk (zar) demektir. Kimisi de bunun turunç ile aynı şey olduğunu söylemiştir ki, bunu da el-Ahfeş nakletmektedir.

İbn Zeyd der ki: Kadın onlara turunç ve onunla beraber yenilmek üzere bal hazırlamıştı. Şair de der ki:

“Nimet içinde yedik ve yaslandık,

Ve helal içecekleri büyük testileriyim içtik.”

en-Nehhâs der ki: Yüce Allah’ın;

“Hazırladı” fiili; Hazırlanan şeyler” lâfzından alınmadır ki, bu da herhangi bir şey için hazırlayıp araç kıldığın herbir şey demektir.

Şeddeli ve hemzeli okuyuş ile ilgili olarak yapılmış en sahih açıklama Ali b. Ebi Talha’nın İbn Abbâs’tan şöyle dediğine dair naklidir Bundan maksat oturacak yer demektir.

Tefsir bilginlerinden bir topluluğun bundan maksadın, yemek olduğunu söylemeleri; “Yaslanarak yenilecek yemek” takdirine göre mümkün olabilir. Tıpkı yüce Allah’ın:

“Kasabaya sor.” (Yûsuf, 12/82) âyeti gibi. Bu hazfın olduğuna delil de: “Onların herbirine de birer bıçak verdi” ifadesidir. Çünkü kadınlarla birlikte bıçakların bulunması ancak bıçaklarla kesilecek bir şeyler yemek içindir.

Nitekim (en-Nehhâs) “İrabu’l-Kur’ân” adlı eserinde de böyle demiştir. “Meûni’l-Kur’ân” adlı eserinde ise şunları söyler; Ma’mer, Katâde’den; “mealde: Yaslanacak yer-“in yiyecek, yemek diye açıkladığını rivâyet etmektedir. Bunun yemek yenildiği yahut içildiği veya konuşulduğu esnada üzerine yaslanılan her şey anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu da dilciler tarafından bilinen bir açıklamadır. Ancak kelimenin önceki açıklamasına dair gelen rivâyetler sahihtir.

el-Kutebî’nin de naklettiğine göre; filan kişinin yanında yemek yedik, anlamında; denilmektedir. kelimesinin aslı şeklindedir. ” Tartılan şey ve va’dolunan şey” anlamındaki kelimelerin; “Tarttım, va’dettim” fiillerinden gelmesi gibi. “Yaslanacak yer” anlamındaki kelime ise; “Yaslandım” fiilinden gelmektedir ve Yaslandı, yaslanır, yaslanmak” diye kullanılır.

“Onların herbirine de birer bıçak…” anlamındaki âyette iki mef’ûl vardır. el-Kisaî ve el-Ferrâ’; ” Bıçak” kelimesinin hem müzekker hem de müennes kullanılacağını nakletmektedir. el-Ferrâ’ şu beyiti nakleder:

“Soğuk bir sabah vakti, sapı oldukça sağlamlaştırılmış bir bıçak ile

Devenin hörgücünde yara açtı.”

el-Cevherî: Çoğunlukla bu kelime müzekker kullanılır, demektedir. Daha sonra el-Cevherî şu beyiti nakleder:

“Zahiren onun samimi öğüt verdiği görünür ama yalnız kaldı mı

İşte o boğaza dayanan oldukça keskin bir bıçak olur.”

el-Esmaî der ki: Bu kelimenin bilinen şekli yalnızca müzekker olarak kullanıldığıdır.

“Ve: Çık karşılarına, dedi” âyetindeki: ” Dedi” kelimesinin “te” harfinin ötreli okunuşu iki sakinin arka arkaya gelmesinden dolayıdır. Çünkü esreden sonra ötre varsa, ağır okunur. “Te”nin esreli okunuşu ise asla (yani sakin harf harekelenecek olursa esre ile harekelenir ilkesine) göredir.

Denildiğine göre kadın diğerlerine: Ben size söylemedikçe ne bir şey kesiniz, ne bir şey yiyiniz. Daha sonra hizmetçisine: Ben sana: îl’i çağır diyecek olursam, Yûsuf’u çağır, diye emretti. îl ise onların tapındıkları bir putun adıdır. Hazret-i Yûsuf da çamurda çalışıyordu, peştemalını toplayıp bağlamış, kollarını da kıvırmıştı. Hizmetçiye -bana rabbi çağır anlamında- bana îl’i çağır dedi. îl İbranice rab demektir. Kadınlar hayrete düştü ve: O nasıl gelebilir, dediler. Bu sefer hizmetçi çıkıp, Hazret-i Yûsuf’u çağırdı. Hazret-i Yûsuf yukardan aşağıya inince ev sahibi kadın diğerlerine beraberinizdekileri kesiniz, dedi. “Kadınlar onu görünce, onun gerçekten büyük bir güzelliğe sahip birisi olduğunu anladılar. Ellerini kestiler.” Ellerindeki bıçaklarla kemiklere ulaşıncaya kadar, ellerini kestiler. Bu şekildeki açıklamayı Vehb b. Münebbih yapmıştır. Saîd b. Cübeyr de der ki: Onu süslemeden, kadınların huzuruna çıkarmadı. Ansızın kadınların yanına çıkınca ondan dolayı dehşete kapıldılar, yüzünün güzelliği, süsleri ve üzerindekilerden dolayı hayrete düştüler, ellerini kesmeye koyuldular. Halbuki onlar bunu yaparken turunçları kestiklerini zannediyorlardı.

“Onun gerçekten büyük bir güzelliğe sahib birisi olduğunu anladılar.” âyetinin ne anlama geldiği hususunda farklı görüşler vardır. Cuveybir’in, ed-Dahhâk’tan, onun İbn Abbâs’tan rivâyetine göre: Onu çok büyük bir şey gördüler ve heybete kapıldılar demektir. Yine ondan gelen rivâyete göre, onu görmenin de liseliyle meni ve mezileri aktı. Şair der ki:

“Küçük tepenin üzerinden erkek deveyi gördüler mi

Böğürmeye başlarlar ve hızlıca fışkıran menilerini akıtırlar.”

İbn Sem’ân da arkadaşlarından bir gruptan naklettiğine göre şöyle demektedir: Arkadaşları dediler ki: O kadınların aşklarından dolayı mezileri aktı. Vehb b. Münebbih de der ki: Derhal ona aşık oldular ve o mecliste hayret, dehşet ve Yûsuf’a kalbten duydukları aşklarından ötürü on tanesi Öldü. Bunun anlamının dehşetlerinden ay hali oluverdiler, olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da Katide, Mukâtil ve es-Süddî yapmıştır. Şair de der ki:

“Biz kadınlara temiz oldukları vakit varırız da ancak

Ay hali olduklarında, asla kadınlara yaklaşmayız.”

Ancak Ebû Ubeyde ve başkaları bunu kabul etmeyerek şöyle derler: Arap dilinde bu kelime böyle bir anlamda kullanılmaz. Bununla birlikte onu oldukça büyük bir şey gördüklerinden dolayı ay hali olmuş olmaları muhtemeldir. Çünkü kadın kimi zaman korkusundan dolayı, karnındaki yavruyu düşürebilir yahut ay hali olabilir.

ez-Zeccâc der ki: Arapçada; “Onu büyük gördüler” denilir ama -ondan dolayı ay hali oldular anlamında olmak üzere-: denilmez. Çünkü büyük görmek, hiçbir zaman ay hali olmak manasına değildir.

el-Ezherî buna cevap vererek: Ancak ay hali oldu anlamında; denilebilir. Çünkü kadın ilk defa ay hali olduğu takdirde, küçük yaştan büyüklüğe doğru geçiş yapmış olur. Devamla der ki: daki “he” zamir “he”si değil de vakf (sekt, susuş) “he”si olabilir. Ancak bu görüşün aslı yoktur, zira vakf için gelen “he” vasl halinde düşer. Bundan daha uygun görüş, İbnu’l-Enbarî’nin şu açıklamasıdır: Buradaki “he” zamiri fiilin mastarından bedeldir, yani, şeklinde olup ay hali oldular anfamındadır. İbn Abbâs’ın birinci görüşüne göre ise “he” zamiri Hazret-i Yûsuf’a aittir ve Yûsuf’u oldukça büyük birisi olarak gördüler ve onu alabildiğine ta’zim ettiler, demektir.

“Ellerini kestiler” âyeti ile ilgili olarak Mücahid der ki: Ellerini koparırcasına kestiler. Ellerini çizip yaraladılar, diye de açıklanmıştır. İbn Ebi Necîh, Mücâhid’den şöyle dediğini rivâyet eder: Ellerini bıçaklarla kestiler. en-Nehhâs der ki: Mücahid bu açıklaması ile eli kopup ayıracak şekilde bir kesmeyi kastetmemektedir. Bu bir çizme ve yaralama anlamında bir kesmedir. Dilde ise insanın -mesela- arkadaşının elini çizecek olursa “elini kesti” denilmesi bilinen bir husustur. İkrime, “elleri” lâfzını kollarının yenleri diye açıklamıştır ki, bu anlama gelmesi uzak bir İhtimaldir.

Parmaklarını kestiler, diye de açıklanmıştır. Yani kalbleri Hazret-i Yûsuf ile meşgul olduğundan dolayı ellerini kesip yaralamalarından dolayı hiçbir acı duymadılar. Fiilin şekli kesmenin çok olduğuna işarettir, çokluk herbirisinin bir kaç yerden elini yaraladığı anlamına gelme ihtimali olduğu gibi, kadınların sayılarının çokluğu dolayısıyla kullanılmış olma ihtimali de vardır.

“Ve dediler ki: Allah’ı tenzih ederiz.” Yani Allah’a sığınırız. el-Esmaî, Nafî’den; “Allah’ı tenzih ederiz” âyetini Ebû Amr b. el-Alâ gibi; şeklinde “şın” harfinden sonra “elifi de okuduğunu nakletmektedir. Asıl kullanım şekli de budur. Bu “elifi hazfeden; “(A): Allah’ı” lâfzındaki “elifi onun bedeli kabul eder. Bu kelime şu dört şekilde kullanılır. şekillerinin hepsi de: Seni tenzih ederim, anlamındadır. Yine Haşa ki Zeyd”den diye kullanılır (ve Zeyd kelimesi cer ve nasb edilebilir).

en-Nehhâs der ki: Ben Ali b. Süleyman’ı şöyle derken dinledim: Ben Muhammed b. Yezîd’i şöyle derken dinledim: Bu edatın isminin nasbedilmesi daha uygundur. Çünkü bunun fiil olduğu sahih olarak kabul edilmiştir. Zira Araplar: ” Haşa Zeyd”den, derler ve ismin başından da harf (meksur lâm edatı) hazfedilmez. Şair Nabiğa da şöyle demiştir:

“Ve ben kavimlerden hiçbir kimseyi müstesna kılmıyorum,”

Kimi dilci; “Dışında müstesna, haşa” bir edattır, “Müstesna kılıyorum” ise bir fiildir, der. (……..) ın fiil olduğuna delil ise, ondan sonra harf-i cerrin gelmesidir. Ebû Zeyd’in naklettiğine göre bir bedevi Arabr “Allah’ım bana ve işiten herkese mağfiret buyur. Şeytan ile Ebû’l-Esbağ müstesna,” diyerek bu lafızla sonraki kelimeyi nasb etmiştir,

el-Hasen ise “şm” harfini sakin kılarak diye okumuştur. Yine ondan; diye okuduğu da rivâyet edilmiştir. İbn Mes’ûd ve Ubeyy ise “lâm” harfi olmaksızın; diye okumuşlardır. Şairin şu beyiti de bu kabildendir:

“Ebû Sevban müstesnadır, çünkü o gerçekten

Başkasını kınamaktan ve kötü söz söylemekten yana cimridir.”

ez-Zeccâc der ki: Bu kelimenin aslı; ” Etraf yakınlardan gelmektedir. Yakın çevre anlamındadır. Mesela; ” Filanın yakınlarında idim” denilir. Buna göre Zeyd bundan uzaktır” o bir tarafta, Zeyd bir taraftadır anlamına gelir. İstisnada bir şeyi sözü edilenler arasından bir kenara çıkarmak ve bir kenarda tutmak demektir.

Ebû Ali bu kelime İstisna etmekten faildir. Yani Yûsuf böyle bir şeyden münezzehtir ve Yûsuf kendisine atılan iftiradan uzakta ve bir kenardadır, Yahut ta o insan olmaktan münezzehtir, insanlık bir tarafta o bir taraftadır. Sîbeveyh’e göre; istisna cümlesinde cer harfidir. el-Müberred ve Ebû Ali’min açıklamalarına göre ise bir fiildir.

“Bu bir beşer değildir.” el-Halîl ve Sîbeveyh der ki: “Değildir” edatı; “Değildir” edatı gibidir. Meselâ Zeyd ayakta değildir”; “Bu bir beşer değildir” ile

“Onların anaları değildir” (el-Mücadele, 58/2) denilir.

Kûfeliler de derler ki: Burada “beşer” kelimesinin başına getirilmesi gereken) “be” harfi hazfedildiğinden nasbedilmiştir. Bunun açıklaması da Ahmed b. Yahya’nın dediğine göre şöyledir: Bir kimse; “Zeyd gidici değildir” dediği vakit “be” harfi nasb mahallindedir, sair cer harfleri de böyledir. İşte bu cer harfi hazfedildikten sonra (harfin başına geldiği isim.) mahalline delalet etsin diye nasbedilmiştir. Ahmed b. Yahya der ki: el-Ferrâ”nın da görüşü budur. O da şöyle der: edatı tek başına hiçbir amel etmez. Ancak Basralılar onların bu durumda (Zeyd ay gibidir anlamında olmak üzere) demeleri gerektiğini söyleyerek görüşlerinin red edileceğini belirtirler. Çünkü bu;… ay gibidir” anlamındadır.

Ahmed b. Yahya ise şu sözleriyle onlara cevab verir: “Be” harf-i cerri “kef”ten daha çok bir harf-i cer olarak kullanılabilir. Çünkü “kef’ bazen isim olabilmektedir.

en-Nehhâs ise der ki: Ancak Basralıların görüşü sahihtir ve bu sözde bir çelişki vardır. el-Ferrâ’; -Zeyd gidici değildir, anlamında-; denilmesini uygun kabul etmiş ve şu beyiti nakletmiştir.

“Allah’a yemin olsun ki sen eğer hür olsan dahi

Esasında sen hür de olamazsın, azad edilmiş köle de olamazsın.”

Ve ayrıca el-Ferrâ’ bunun nasb ile okunmasını açık ifadelerle kabul etmez. Diğer taraftan; “Zeyd’in sana rağbeti yoktur” demenin de; ” Amr sana doğru gelmemektedir” demenin de câiz olduğu hususunda nahivciler arasında görüş ayrılığı olduğunu bilmiyoruz. Bundan sonra ise “be” harfini hazfederler ve (başına geldiği ismi) ref ederler. Basralılar ve Kûfeliler ise ref ile; “Zeyd gidici değildir” şeklindeki kullanımı naklederler. Yine Basralılar bunun Temimlerin söyleyişi olduğunu nakleder ve şu beyiti de zikrederler:

“Sizler Teym’i mi bana eş ve denk kabul ediyorsunuz?

Halbuki Teym hiçbir zaman şerefli birisine denk olamaz.”

el-Kisaî ise bunun Tihame ve Necidlilerin söyleyişi olduğunu nakletmektedir. el-Ferrâ’ da refin iki bakımdan daha güçlü olduğunu iddia etmektedir. Ebû İshak dedi ki: Bu bir yanlışlıktır. Çünkü yüce Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün kullanımı daha güçlü ve daha uygundur.

Derim ki: Hafsa (radıyallahü anha)nın Mushaf’ında bu âyet;” Bu bir beşer değildir” şeklindedir. Bunu el-Gaznevî nakletmektedir.

el-Kuşeyrî Ebû Nasr der ki: Burada kadınlar Hazret-i Yûsuf’un suret itibariyle insanlardan daha güzel bir surette olduğunu, hatta bir melek suretinde olduğunu söylemek istemişlerdir. Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır

“Yemin olsun Biz insanı gerçekten en güzel bir surette yarattık.”‘(et-Tîn, 95/4) Bu iki âyet-i kerîmenin bir arada anlaşılması şöyledir: Kadınlar “Allah’ı tenzih ederiz” ifadeleri ile Hazret-i Yûsuf’u, Aziz’in karısının onu itham ettiği, kendisine kötü maksatla yaklaşmak istediğinden uzak olduğunu anlatmaktadır. Yani Yûsuf böyle bir şeyden uzaktır. Onların ” Allah İçin” sözleri Allah İçin o bundan uzaktır, demektir. Yani Yûsuf bu işten kurtulmuştur, bu surette böyle bir şey yoktur. Bunun da anlamı şudur: Onun masiyetlerden uzaklığı meleklere benzemektedir. Böyle bir açıklamaya göre ise (âyetler arasında) çelişki yoktur.

Bir diğer açıklamaya göre burada maksat, Hazret-i Yûsufun aşırı güzelliğinden ötürü sureti itibariyle insanlara benzemesinden tenzih edilmesidir. “Allah’ı” ifadesi de bu manayı te’kid içindir. Buna göre âyetin anlamı şu olur: Kadınlar melek suretinin daha güzel olduğunu zannederek böyle bir sözü söylediler, onlar yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki insanı en güzel bir surette yarattık” (et-Tin, 99/4) sözlerinden haberdar değillerdi. Çünkü bu bizim Kitabımızda olan bir âyettir.

Bazı zayıf anlayışlı kimseler şöyle zannederler: Eğer kadınların bu sözlerinin gerçekle ilgisi olmayan bir kanaatleri olsaydı, yüce Allah’ın onların bu kanaatlerini reddetmesi ve bu sözlerinde yalancı olduklarını beyan etmesi gerekirdi. Ancak böyle bir’görüş batıldır. Zira yüce Allah’a böyle bir şeyin vacib olduğunu kabul edemeyiz. Zaten yüce Allah’ın kâfirlerin küfrü ve yalancıların yalanı ile ilgili olarak haber verdiği bütün hususları hemen akabinde reddetmesi gerekmez. Aynı şekilde “örf ehli kimseler” çirkin kişi hakkında “o şeytan gibidir” derken, güzel kişi hakkında da “o melek gibidir” derler. Yani benzeri görülmemiş demektir. Çünkü insanlar melekleri görmezler. Böyle bir ifade melek suretinin daha güzel olduğu zannına binaen söylenir, yahut ta onun ahlâkının temizliğini, ithamlardan da uzaklığını haber vermek kastıyla söylemiş olabilirler.

“Bu ancak çok şerefli bir melektir.” Bu ancak şerefli bir melek olabilir, başka bir şey olamaz. Şair de der ki:

“Sen bir insana mensub da değilsin fakat sen bir melek(e mensub) olabilirsin,

Sema boşluğundan yağmur gibi inen.”

el-Hasen’den de: -“Bu bir beşer değildir” anlamındaki âyeti-: şeklinde “be” ve “şın” harflerini esreli olarak okuduğu rivâyet edilmiştir ki bu: Bu satın alınan bir kul değildir, anlamındadır; böyle birisinin satılmaması gerekir, demektir. O bu şekilde okumakla mastarı ism-i mef’ûl yerine kullanmış olur. Yüce Allah’ın:

“Deniz avı… size helal kılındı” (el-Mâide, 5/96) âyetinde olduğu gibi ki, denizde avlanmak anlamındadır ve bunun benzerleri de pek çoktur.

Âyetin şu anlama gelme ihtimali de vardır: Buna değer biçilemez, bunun kıymeti hiçbir şekilde tesbit edilemez. Buna göre “satın almak” anlamındaki kelime ile satın alınırken onun karşılığında verilen bedel kastedilmiş olur. Mesela bir kimsenin: Bu bine alındı, şeklindeki sözünü reddetmek isterken, bu bine alınamaz demeye benzer. Bu açıklamaya göre ise “be” harfi haber olan mahzuf bir söze taalluk eder. “Bu satın almakla miktarı tesbit edilebilecek bir şey değildir” demeye benzer. Ancak büyük çoğunluğun kıraati daha uygundur. Çünkü ondan sonra “bu ancak çok şerefli bir melektir” âyeti gelmektedir ki, bu da onun şanını ta’zim gayesi ile melek türünden olduğu söylenerek üstünlüğünü mübalağa yoluyla ifade etmek içindir. Diğer taraftan; (el-Hasen’den gelen rivâyet gibi) türünden kelimeler Mushaf ta “ya” ile yazılırlar.

Yusuf 30

Ve dedi şehirde kadınlar: Aziz’in karısı nefsinden murat almak istiyor gencinden. Andolsun ki aşkı gönlüne işlemiş. Şüphesiz ki biz onu görüyoruz apaçık bir sapıklıkta.

Diyanet Vakfı
Şehirdeki bazı kadınlar dediler ki: Azizin karısı, delikanlısının nefsinden murat almak istiyormuş; Yusufun sevdası onun kalbine işlemiş! Biz onu gerçekten açık bir sapıklık içinde görüyoruz.

Kurtubi Tefsiri
Şehirde bir kısım kadınlar dediler ki: “Azizin karısı, delikanlısından murad almak istiyormuş. Sevgisi yüreğinin zarını delip girmiş. Biz onu gerçekten apaçık bir şaşkınlık içinde görüyoruz.”

“Şehirde bir kısım kadınlar dediler ki…” âyetindeki; “Kadınlar kelimesi “nûn” harfi ötreli olarak; şeklinde de kullanılır. el-A’meş, sr.-Mufaddal, es-Sülemî böyle okumuşlardır. Bunun çokluk çoğulu ise; setlinde gelir. “Kadınlar dediler…” anlamını ifade etmek üzere; da denilir. -Âyet-i kerîme’de olduğu gibi-; da denilir. ‘Tıpkı Bedevi Araplar dedi ki: …” demek için; ile denilebileceği gibi.

Kadınların böyle söylemesine sebep olayın Mısır halkı arasında yayılması ve bunun sonucunda kadınların da bunu dillerine dolamaları idi. Demliğine göre Azlz’in sakisinin, fırıncısının, seyisinin ve hapishane müdürünün hanımlan, bir diğer görüşe göre ise onun teşrifatçısının hanımı böyle demişlerdir ki; bu görüşler İbn Abbâs ve başkalarından nakledilmiştir.

“Azizin karısı delikanlısından murad almak İstiyormuş.” Delikanlı anlamı verilen “fetâ” kelimesi Arapça’da genç erkek demektir, Dişisine de “fetat” denilir.

“Sevgisi yüreğinin zarını delip girmiş” âyeti, sevgisi ona galib gelmiş, diye açıklandığı gibi, ona duyduğu sevgi kalbinin içine kadar işemiş, diye de açıklanmıştır. Bu açıklama da Mücahid ve başkalarından nakledilmiştir.

Amr b. Dinar, İkrime’den, İbn Abbâs’tan rivâyetine göre İbn Abbâs: Onun sevgisi kalbinin zarının ta altına kadar geçmiş, diye açıklamıştır. el-Halen ise der ki: Şağaf (mealde: Kalbin zarı) kalbin içi demektir. es-Süddî ve Ebû Ubeyd ise kalbin üzerindeki örtü diye açıklamışlardır ki; bu da kalbin üzerindeki ince deri zaridır. Kalbin ortası demek olduğu da söylenmiştir. Bütün bu görüşlerin anlamı birbirine yakındır, yani onun sevgisi kalbinin İçine kadar ulaşmış ve kalbine hakim olmuş, demektir. en-Nâbiğa der ki:

“Bunun (ağlamamın) önüne öyle bir keder girip engel olmuş ki;

(Doktorların) parmakları ile arayıp bulmak istediği kalbin ortası (şağaf) gibi içeri girmiştir.”

“eş-Şuğâfın bir hastalık olduğu da söylenmiştir. el-Esmaî de şairin recez vezninde söylediği şu mısraı nakletmektedir:

“O kendisi için bir hastalık (sebebi) olmakla birlikte; yine de arkasından gitmektedir.”

Ebû Ca’fer b. Muhammed, İbn Muhaysın ve el-Hasen ise “yüreğinin zarını delip girmiş” anlamındaki kelimeyi; şeklinde “ğayn” yerine “ayn” harfiyle okumuşlardır. İbnu’l-Arabî der ki: Sevgisi kalbini yakmış, demektir. Ayrıca yaygın okuma, birinci şekildir, der.

el-Cevherî der ki: Sevgi kalbini yaktı” demektir. Ebû Zeyd, onu hasta etti, diye açıklamıştır. Bir şeyi sevdiğini anlatmak için de; denilir. Sevgiden dolayı kalbi yanık kimseye de; denilir.

el-Hasen; diye okumuştur. Yani sevgi ta kalbinin içine işlemiş, anlamındadır. en-Nehhâs der ki: Dilcilerin çoğunluğuna göre bu, sevginin ona yaptırmayacağı bir şey kalmamış, demektir. Çünkü; “Dağların en yüksek yerleri ve tepeleri” demektir. Bir kimsenin bir şeye aşın düşkünlüğünü anlatmak için de; denilir. Şu kadar var ki Ebû Ubeyde, İmruu’l-Kays’ın şu beytini nakleder;

“Uyuz olmuş deveyi katranlayan kimsenin katranı uyuz devenin içine işlediği gibi,

Ben o kadının kalbini hasta etmişken beni öldürür mü?”

(Ebû Ubeyde) der ki: Burada sevginin verdiği huzursuzluk ve hastalığı buna (yani devenin katranlanmasına) benzetmektedir.

eş-Şa’bi’den de şöyle dediği nakledilmektedir: “Ğayn” ile “şeğaf” sevgi demektir. “Ayn” ile “şe’af” delilik anlamındadır. en-Nehhâs der ki: Bu kelime şeklinde “ğayn” harfi esreli olarak da nakledilmiştir. Esasen Arapça’da; şeklinde “ğayn” harfi üstün şeklinde başka bir kullanım bilinmemektedir. Aynı şekilde da böyledir. Bu da; onu sevgiden hasta olmuş halde bıraktı, o hale getirdi, anlamındadır.

Said b. Ebî Arûbe ise el-Hasen’den şöyle dediğini nakletmektedir: Şeğaf kalbin örtüşüdür, şe’af ise kalbin iç tarafındaki kara bir noktacıktır. Sevgi oraya varmış olsaydı, kadın hiç şüphesiz ölürdü. Yine el-Hasen der ki: Şeğafın görünmeyen ve kalbe bitişik olan ince deri (zar) olduğu söylenmiştir ve bu, beyaz bir deridir. İşte Yûsuf’un sevgisi kadının kalbine bu zarın kalbe yapışık olması gibi yapışmıştı.

“Biz onu gerçekten apaçık bir şaşkınlık içinde görüyoruz.” Bu davranışıyla onun böyle olduğu görüşündeyiz.

Katâde der ki: Aslında “kocasının delikanlısı” olmakla birlikte “karısının delikanlısı” denilmesi Hazret-i Yûsuf’un onların yanında köle hükmünde olduğundan ve kadının ona verdiği emirleri uygulamakla yükümlü bulunduğundan dolayıdır. Mukâtil ‘in, Ebû Osman en-Nehdî’den, onun Selman el-Farisî’den naklettiğine göre o şöyle demiş: Aziz’in karısı kocasından Yûsuf’u kendisine bağışlamasını istemişti, o da ona bağışlamıştı ve: Peki onu ne yapacaksın? diye sormuş. Karısı da: Onu evlat edineceğim demişti. Bu sefer kocası: Haydi o senin olsun demişti. Kadın içinde bulunan duygular ile birlikte onu yetişinceye kadar büyüttü. Onun önünde açılıp saçılır, süslenir, onu yumuşak edalarla davet ederdi de Allah onu korudu.

Yusuf 29

Yusuf, yüz çevir bundan. Ve sen bağışlanma dile günahın için. Şüphesiz ki sen oldun günah işleyenlerden.

Diyanet Vakfı
«Ey Yusuf! Sen bundan (olanları söylemekten) vazgeç! (Ey kadın!) Sen de günahının affını dile! Çünkü sen günahkarlardan oldun»

Kurtubi Tefsiri
“Yûsuf! Sen bundan vazgeç. Ey kadın! Sen de günahının bağışlanmasını dile! Çünkü sen gerçekten günahkârlardan oldun.”

“Yûsuf sen bundan vazgeç” sözlerini söyleyen şahitlik eden şahıstır. Buradaki

“Yûsuf” nidadır ve “yâ Yûsuf” demektir. Nida harfi hazfedilmiştir.

“Bundan vazgeç” yani bunu kimseye söyleme ve bunu gizle! demektir.

Daha sonra kadına yönelerek, şöyle dedi:

“Ey kadın! Sen de günahının bağışlanmasını dile” yani kocandan bu günahını affetmesini, seni cezalandırmamasını iste.

“Çünkü sen gerçekten günahkârlardan oldun.”

Buradaki;” Günahkârlar” kelimesini müzekker çoğul olarak kullanıp şeklinde müennes çoğul kullanmayışırun sebebi, aynı zamanda hem erkek, hem de dişilerden haber vermeyi kastettiğinden dolayıdır. O bakımdan müzekkeri tağlib etmiştir. Mana, sen günahkâr insanlardansın yahut günahkârlar topluluğundansın, şeklindedir. Bu yönüyle yüce Allah’ın:

“Gerçekten o kadın kâfirler topluluğundandı.” (en-Neml, 27/43); ” Ve o kadın itaat edenlerdendi” et-Tahrîm, 66/121 âyetlerini andırmaktadır.

Şöyle de denilmiştir; Hazret-i Yûsuf’a bundan vazgeç, kadına da bu işten bağışlanma dile diyen kişi, onun kocası olan hükümdardır. Bu hususta da iki görüş vardır. Birinci görüşe göre kocası pek öyle kıskanç bir kimse değildi, bundan dolayı hiçbir tepki göstermeyip hareketsiz kalmıştı. Mısır ahalisinin bir çoğunda kıskançsızlık mevcuttur. İkinci görüşe göre ise yüce Allah ondan kıskançlığı çekip aldı. Ayrıca hükümdarda Yûsufa karşı bir İncelik ve bir nezaket vardı. Böylelikle Hazret-i Yûsuf bu badireyi atlattı ve kadını da affetti.

Yusuf 28

Vakti ki gördü gömleğini yırtılmış arkadan, dedi: Şüphesiz ki bu kadınlarınızın tuzağındandır. Şüphesiz ki sizin tuzağınız büyüktür.

Diyanet Vakfı
(Kocası, Yusufun gömleğinin) arkadan yırtılmış olduğunu görünce, (kadına): «Şüphesiz, dedi; bu, sizin tuzağınızdır. Sizin tuzağınız gerçekten büyüktür.»

Kurtubi Tefsiri
Kocası gömleğinin arkasından yırtılmış olduğunu görünce: “Şüphesiz ki bu, siz kadınların hilelerindendir. Doğrusu siz kadınların hilesi büyüktür” dedi.

“Kocası gömleğinin arkasından yırtılmış olduğunu görünce: Şüphesiz ki bu, siz kadınların hilelerindendir… dedi,” Denildiğine göre bu sözleri Aziz kadına: “Zevcene kötülük yapmak isteyenin cezası… başka ne olabilir?” demesi üzerine söylemiştir. Bu sözleri kadına şahidin söylediği de söylenmiştir.

“Keyd; hile”: Tuzak ve hile demektir. Bunun anlamı daha önce el-Enfal Süresi’nde (8/18. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Doğrusu siz kadınların hilesi büyüktür.” Bu sözleri söyleyenin hileyi “büyüktür” İle nitelendirmesi, içine düştükleri yanlışlıklardan kurtulmak için giriştikleri fitne ve hilelerin büyüklüğünden dolayıdır. Mukâtil , Yahya b. Ebî Kesir’den rivâyetle Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini nakletmektedir; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Hiç şüphesiz kadınların hilesi, şeytanın hilesinden daha büyüktür. Çünkü yüce Allah: “Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır” (en-Nisa, 4/76) diye buyururken, diğer taraftan: “Doğrusu siz kadınların hilesi büyüktür” diye buyurmaktadır.” Âlûsî, Ruhu’l-Meâni, XII, 224’te; “İlim adamlarından birisi’nin sözü olarak aktarmaktadır.

Yusuf 27

Ve eğer gömleği yırtılmışsa arkadan, yalan söylemiştir ve o doğru söyleyenlerdendir.

Diyanet Vakfı
«Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir. Bu ise doğru söyleyenlerdendir.»

Kurtubi Tefsiri
“Yok eğer gömleği arkadan yırtıldıysa kadın yalan söylemiştir. Bu ise doğru söyleyenlerdendir.”

Yüce Allah’ın:

“Benden murad almak isteyen odur, dedi. Kadının yakınlarından bir şahit de şöyle şahitlik etti…” âyetine dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Aziz’in Karısının Duygularının Mahiyeti:

İlim adamları der ki: Kadın kendisini temize çıkarmak isteyince ve Yûsufa duyduğu sevgide samimi olmadığı için -çünkü seven kişi sevdiğini tercih eder-

“Benden murad almak isteyen odur” diyerek, onun kendisine iftirası ve yalanı karşılığında Yûsuf hakkı söyledi. Nevf eş-Şamî ve başkaları der ki: Sanki Yûsuf önce işin İç yüzünü açıklamak istemedi, fakat kadın ona karşı haksızlık edince kızdı ve gerçeği söyledi.

2- Kadının Yakınlarından Şahitlik Eden Kişi:

“Kadının yakınlarından bir şahit de şöyle şahitlik etti…” âyetindeki şahitliğin sebebi; iki tarafın söyledikleri birbiriyle çelişince, hükümdarın kimin doğru, kimin yalan söylediğini bilmek için şahide ihtiyaç duymasıydı. O bakımdan kadının yakınlarından birisi şahitlik etti. Yani onun yakınlarından bir hakim hüküm verdi. Çünkü söyledikleri bir hükümdü, bir şahitlik değildi. Bu şahidin kimliği hususunda dört farklı görüş ileri sürülmüştür.

1- Bu, beşikte konuşan bir çocuktur. es-Süheylî der ki: Doğru olan budur. Çünkü bu hususta Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den varid olmuş bir hadis vardır ki o hadiste Hazret-i Peygamber: “Beşikte yalnızca üç kişi konuşmuştur” diyerek aralarında Hazret-i Yûsuf’un lehine şahitlik eden kimseyi de saymaktadır. Müsned, I, 309-31 Odaki rivâyette “beşikte konuşmuş dört kişi’den biri olarak “Yûsuf’un şahidi” de sayılmaktadır. -Biraz sonra merhum müfessirîmiz de bunların sayılarının dört olduğunu belirten rivâyete işaret edecektir.- Ancak; Buhâri, Enbiyâ 48; Müslim, Birr 7, 8; Müsned, 11, 307-308, VI, 17-18de ise ‘üç kisi’den söz edilmekte; -Yûsuf’un şahidi söz konusu edilmemektedir:

el-Kuşeyrî Ebû Nasr der ki: Şahitlik eden bu kişi hakkında evde bulunup, beşikte küçük bir çocuk idi ve kadının teyzesinin oğluydu. Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs’tan, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Küçük yaşta dört kişi konuştu.” Bunlar arasında da Yûsuf (aleyhisselâm)ın lehine şahitlik eden kişiyi zikretmektedir. Bu bir görüş.

2- Şahit gömleğin yırtılmasıdır. Bunu da İbn Ebî Necîh, Mücahid’den rivâyet etmektedir. Bu da dil açısından sahih bir mecazdır. Çünkü hal dili, kal (söz söyleyen) dilden daha beliğdir. Araplar kimi zaman söz söylemeyi cansız varlıklara da izafe eder ve onlar hakkında taşıdıkları nitelikleri söz konusu ederek haber verirler, Arapların dilinde ve konuşmalarında bunun örnekleri pek çoktur. Bunun en tatlı örneklerinden birisi de birisinin şu sözüdür: Duvar, kazığa: Beni niçin yarıyorsun? diye sormuş. Kazık, duvara: Beni çakana sor, demiş. Ancak yüce Allah’ın:

“Kadının yakınlarından” âyeti tanıklık edenin gömlek olduğu görüşünü çürütmektedir.

3- Tanıklık eden bu kişi insan da cin de olmayan Allah’ın bir yaratığıdır. Bunu da Mücahid söylemiştir. Ancak bu iddiayı da yüce Allah’ın:

“Kadının yakınlarından” kaydı reddetmektedir.

4- Tanıklık eden bu kişi, hikmet sahibi ve akıllı bir adamdır. Vezir işlerinde o kişiyle danışırdı ve bu kadının akrabalarından birisi idi. O esnada da kadının kocası ile birlikte bulunuyordu ve şöyle demişti: Ben kapının arkasında dönüp koşmayı, gürültüyü ve gömleğin yırtılması sesini duydum. Ancak sizden hanginizin ötekinin önünde olduğunu bilemiyorduk. Eğer gömleğin yırtılması ön taraftan ise ey kadın, sen doğru söylüyorsun ve eğer gömlek arka tarafından yırtılmış ise doğru söyleyen odur. Gömleğe baktıklarında, gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu gördüler. Bu da el-Hasen, İkrime, Katâde, ed-Dahhâk ve yine Mücahid ile es-Süddînin görüşüdür.

es-Süddî der ki: Bu şahit, kadının amcasının oğlu idi. Bu görüş İbn Abbâs’tan da rivâyet edilmiştir, bu husustaki sahih görüş budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

-İsrail’in, Simâk’tan, onun da İkrime’den naklettiğine göre- İbn Abbâs’ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Şahitlik eden bu kişi sakallı birisiydi. Süfyan da, Cabir’den, o İbn Ebi Müleyke’den, o İbn Abbâs’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Şahitlik eden bu kişi hükümdarın yakın ve özel adamlarından birisiydi. İkrime de der ki: Şahitlik eden bu kişi çocuk değildi. O hikmet sahibi bir adamdı.

Süfyan, Mansur’dan, o Mücahid’den şahidlik eden bu kişi bir adamdı, dediğini rivâyet etmektedir.

Ebû Ca’fer en-Nehhâs der ki: Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya, anlamı en uygun olan açıklama, şahitlik eden bu kişinin aklı eren ve hikmet sahibi bir adam olduğudur. Hükümdar ona danışınca o da ona bu delâlet yoluna başvurmasını söylemişti. Şayet şahitlik eden bu kişi bir çocuk olsaydı, onun Hazret-i Yûsuf’un lehine şehadeti ayrıca alışılmış hallerden bir delil getirmesine ihtiyaç bırakmayacaktı, çünkü çocuğun söz söylemesi başlı başına bir belge ve bir mucizedir ve bu adeten bilinen bir hususu delil göstermekten daha açık bir delil olurdu. Bununla birlikte bunun böyle olması hadisteki: “Dört kişi küçükken konuşmuşlardır” Bir önceki nota bakınız. ifadesine ve bunlar arasında Yûsuf ile ilgisi olan küçüğün sayılmasına muhalif değildir. Çünkü o takdirde anlam, bu kişi yaşlı başlı birisi değil, yaşı küçük birisi olur. Bunda da bir başka delil vardır ki oda şudur: İbn Abbâs (radıyallahü anh) bu hadisi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den rivâyet etmiştir. Ancak ondan gelen rivâyetler, Hazret-i Yûsuf’un lehine şahitlik eden kişinin küçük bir çocuk olmadığı noktasında birbirini desteklemektedir.

Derim ki: İbn Abbâs, Ebû Hüreyre, İbn Cübeyr, Hilal b. Yesaf ve ed-Dahhâk’tan rivâyet edildiğine göre şahitlik eden bu kişi, beşikte küçük bir çocuk idi. Şu kadar var ki eğer bu konuşan küçük bir çocuk olsaydı, bizatihi onun konuşması delil teşkil ederdi ve bunun için ayrıca gömleğin yırtılması şeklinin delil gösterilmesine gerek duyulmazdı. Küçüğün bu konuşması da harikulade bir olay ve bir çeşit mucize olurdu. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Beşikte iken konuşan çocukların kimliklerine dair açıklamalar yüce Allah’ın izniyle Burûc Sûresi’nde (85/4-7. âyetlerin tefsirinde) gelecektir.

3- Alâmetlere Dayanarak Hüküm Vermek:

Eğer bizler şahitlikte bulunan kimsenin küçük bir çocuk olduğunu kabul edecek olursak, -daha önce zikrettiğimiz gibi- bunda emarelere göre amel edişe delil olacak bir taraf olmaz. Şayet şahitlikte bulunan bu kişi eğer bir adam ise, o takdirde lukata ve pek çok konuda alâmete dayanarak hüküm verilebileceğine dair delil olabilir. Hatta Malik hırsızlar ile ilgili bir meselede şöyle demektedir: Eğer hırsızlarla beraber bir takım eşyalar bulunacak olur da bazı kimseler gelip o eşyaların kendilerinin olduğunu iddia edecek olursa, bununla birlikte ellerinde delilleri de bulunmuyor ise, sultan bu hususta hüküm vermek İçin bekler. Şayet (aynı iddiada bulunarak) onlardan başkaları gelmezse o eşyaları onlara teslim eder.

İmâm Muhammed de karı ve kocanın herbirisi ev eşyalarının kendilerinin olduğu iddiasında bulunurlarsa şöyle der: Erkeklere ait ve onlar tarafından kullanılan eşyalar kocanındır, kadınlara has olan eşyalar kadınındır. Kadın ve erkek tarafından da kullanılabilen eşyalar ise erkeğe aittir.

Şureyh ile İyas b. Muaviye bu gibi anlaşmazlık konularında alâmetlere dayanarak uygulamalarda bulunurlardı. Bunun da asıl dayanağı bu âyet-i kerîmedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Eğer gömleği önden yırtıldıysa” âyetindeki; ” İdi” şart edatı dolayısıyla cezm mahallindedir. Ancak nahiv açısından açıklanması gereken bir husus vardır. Çünkü şart edatları mazi olan fiili müstakbele (müzariye) çevirir. Oysa bu fiilde bu söz konusu olmaz. el-Muberred Muhammed b. Yezid der ki: Bu; “İdi” fiilinin gücünden gelmektedir ve bu fiil ile bütün fiillerin gerektiğinde ifade edilebilmesinden dolayıdır.

ez-Zeccâc ise şöyle der: Âyetin anlamı şeklinde olup eğer … bilinirse, demektir ve burada bilgi henüz gerçekleşmemiş idi. “İmek (oluş)” da böyledir. Çünkü bu da bilme anlamını verir.

“Önden yırtıldı” ile mazi fiil şeklinde ın haberi verilmektedir. Şair Züheyr’in şu beyitinde olduğu gibi:

“O içinde gizlediği bir sırrı kalbinde saklayıp, durdu.

Onu ne açıkladı, ne de öne geçti.”

Yahya b. Ya’merve İbn Ebi İshak; “Önden” kelimesini “kat”,” “be” ve “lâm” harflerini ötrelî olarak okumuştur. “Arka” kelimesini de aynı şekilde okumuştur. ez-Zeccâc der ki: Bu okuyuşuyla bu İki kelimeyi “önce ve sonra” anlamındaki kelimeler gibi iki gaye (nihâilik bildiren kelime) olarak değerlendirmektedir. Sanki; “Onun önünden ve onun arkasından” denilmiş gibidir. Asıl maksadı teşkil eden muzafu’n-ileyh hazfedilince, muzaf bizatihi gaye yerine geçmiştir. Oysa bundan önce muzafın gayesi, muzafu’n-ileyh idi. Bununla birlikte “lâm” ve “ra” harfleri -munsarıf olmayana benzetilerek-; şeklinde üstün olarak da okunabilir. Çünkü bu kelime marife olup asıl babından uzaklaştırılmıştır. Mahbûb, Ebû Amr’dan ve; şeklinde hafifletilmiş (be harfleri sakin olarak) ve mecrur okunduğunu rivâyet etmiştir.

Yusuf 26

Dedi: O, beni nefsimden ayarttı. Ve şahitlik etti bir şahit ailesinden: Eğer gömleği yırtılmışsa önden, doğru söylemiştir ve o yalancılardandır.

Diyanet Vakfı
Yusuf: «Asıl kendisi benim nefsimden murat almak istedi» dedi. Kadının akrabasından biri şöyle şahitlik etti: «Eğer gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir, bu ise yalancılardandır.»

Kurtubi Tefsiri
“Benden murad almak İsteyen odur” dedi. Kadının yakınlarından bir şahid de şöyle şahitlik etti: “Eğer gömleği önden yırtıldiysa kadın doğru söylemiştir. Bu ise yalancılardandır.

Yusuf 25

Kapıya koştular. Kadın onun gömleğini arkadan yırttı. Kapının yanında kocasına rastladılar. Kadın dedi: “Ailene kötülük yapmak isteyenin cezası nedir? Hapisten veya elem verici bir azaptan başka ne olabilir?”

Diyanet Vakfı
İkisi de kapıya doğru koştular. Kadın onun gömleğini arkadan yırttı. Kapının yanında onun kocasına rastladılar. Kadın dedi ki: Senin ailene kötülük etmek isteyenin cezası, zindana atılmaktan veya elem verici bir işkenceden başka ne olabilir!

Kurtubi Tefsiri
İkisi de kapıya doğru koştular. Kadın onun gömleğini arkasından boylu boyunca yırttı. Kapının yanında da kadının efendisine rastgeldiler. Kadın dedi ki: “Zevcene kötülük yapmak İsteyenin cezası zindana atılmaktan yahut can yakıcı bir azaptan başka ne olabilir?”

Yüce Allah’ın:

“İkisi de kapıya doğru koştular. Kadın onun gömleğini arkasından boylu boyunca yırttı” âyetine dair açıklamalarımız: iki başlık halinde sunacağız:

1- Kapıya Doğru Koşan İki Kişi:

Yüce Allah’ın:

“İkisi de kapıya doğru koştular” âyeti ile ilgili olarak ilim adamları şöyle demişlerdir: Bu bir çok anlamın bir araya geldiği Kur’ân-ı Kerîmin mucizevî ve oldukça kısa ifadelerindendir. Şöyle ki: Hazret-i Yûsuf, Rabbinin burhanını görünce, kadından kaçtı. îkisi de koşuştular. Kadın, onu kendisine geri döndürmek için, o da kadından kaçmak için koşmuş ve kapıdan çıkmadan önce ona yetişmiş ve

“kadın onun gömleğini arkasından boylu boyunca yırttı.” Üst tarafından tuttuğu gömleği boyun kısmından yırtıldı ve gömleğin alt bölümüne kadar yırtık indi.

“Koşuşma, yarışma” bir şeyi öncelikle yakalama isteği, daha erken ulaşma isteği demektir. ” Koşu yarışı” da buradan gelmektedir. Yırtmak, kesmek” anlamsndadır. Çoğunlukla da boylu boyunca yırtma hakkında kullanılır.

Şair Nâbiğa der ki:

“Kılıçlar, ikişerli dokunmuş (Yemen’in) Selûkî diye bilinen zırhlarını boylu boyunca keser.

Enlice sert taşlarda da ateş böcekleri gibi kıvılcım çıkartır.”

(………) şeklinde “ti” harfi ile ise, enine yırtmalar hakkında kullanılır. el-Mufaddal b. Harb der ki: Ben bir Mushaf ta: “Kocası gömleğinin arkasından yırtılmış olduğunu görünce” diye yazılı olduğunu gördüm. Ya’kub der ki: Bu kıraatteki; “Sağlam bir deri veya bir elbisedeki yarık ve yırtık” demektir.

” İkisi de … koştular” lâfzındaki “elif” ve ondan sonraki “lâm” sakin olduğundan dolayı “elif” lafızda hazfedilmiştir.

Nitekim ” İki Abdullah bana geldi” şeklindeki tesniyeli söyleyişte de böyledir. Araplardan aynı ifadeyi; şeklinde hemzesiz olarak fakat “elifi de isbat ile iki sakini bir arada cem ederek okuyanlar da vardır. Çünkü ikinci “elif İdgam edilir, birincisi ise hem med, hem de lîn harfidir. Yine Araplar arasında hem “elifi hem de hemzeyi çıkartarak; “İki Abdullah” diyenler de vardır. Tıpkı kelime üzerinde vakıf yapılması halinde söylendiği gibi.

2- Kıyas, Örf ve Adet:

Âyet-i kerîme’de kıyasa ve itibara (kıyas) delil olduğu gibi, örf ve adet gereğince amele de delil vardır. Çünkü gömleğinin ön ve arka tarafından yırtılmış olması söz konusu edilmektedir. Bu ise yalnızca Mâlikîlerin kitablarında ele aldıkları bir husustur. Çünkü gömlek arkadan çekilecek olursa o taraftan yırtılır, önden çekilecek olursa yine önden yırtılır, çoğunlukla görülen budur.

“Kapının yanında da kadının efendisine rastgeldiler.” Yani kapının yanında Aziz’i gördüler. Burada

“efendi” ile kocası kastedilmiştir. Kıptî’ler kocaya: Efendi derler. kelimelerinin hepsi aynı anlamda (onunla karşılaştı demek)dir.

Kadın kocasını görünce bir hile yolu aradı ve hemen bir tuzak hazırlayarak:

“Dedi ki: Zevcene kötülük yapmak” zina etmek

“isteyenin cezası zindana atılmaktan yahut can yakıcı bir azaptan başka ne olabilir?” Yani oldukça acıtacak şekilde vurulmasından başka ne olabilir?

Âyetteki; ” Cezası ne olabilir?” ifadesi mübtedâ, haberi ise;

“Zindana atılmak” lâfzıdır.

” Yahut… bir azâb” ise; “Zindana atılmak’ın mahalline atfedilmiştir. Çünkü bunun anlamı hapsedilmekten başka… şeklindedir. Bununla birlikte veya ona can yakıcı bir azâb edilmesinden başka… anlamında; şeklinde gelmesi de mümkündür ki bu açıklamayı el-Kisaî yapmıştır.

Yusuf 24

Andolsun, kadın ona meyletti. O da kadına meyletti. Eğer Rabbinin delilini görmeseydi. İşte böylece kötülüğü ve fuhşu ondan uzaklaştırdık. Şüphesiz o, bizim ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin işaret ve ikazını görmeseydi o da kadına meyletmişti. İşte böylece biz, kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için (delilimizi gösterdik). Şüphesiz o ihlaslı kullarımızdandı.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki o kadın ona meyletmişti, o da o kadına meyletmişti. Eğer Rabbinin burhanını görmemiş olsaydı… Ondan fenalığı ve fuhşu giderelim diye böyle yaptık. Çünkü o, ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.

Haberde nakledildiğine göre Bu ve akabinde gelecek bu tür rivâyet ve açıklamalardan sonra bir takım değerlendirmeler de gelecektir. Özellikle İbn Aliyye’nin değerlendirmeleri, bu hususta en sağlıklı yaklaşana bir örnektir. Merhum Kurtubî de en çok tasvip eniği görüşün o olduğunu açıkça ifade edecektir. Azizin karısı Hazret-i Yûsuf’a: Ey Yûsuf! Yüzün ne kadar güzel, demiş. O şu cevabı vermiş: Ana rahmindeyken Rabbim bana bu sureti verdi. Kadın: Ey Yûsuf! Saçların ne kadar güzel, demiş. O: Kabrimde benim ilk çürüyecek tarafım odur, demiş. Kadın, ey Yûsuf! gözlerin ne kadar güzel, demiş. O: Ben onlarla Rabbime bakacağım, demiş. Kadın: Ey Yûsuf! Başını kaldır da yüzüme bir bak, demiş. O: Âhirette kör olmaktan korkarım, demiş. Kadın: Ey Yûsuf! Ben sana yaklaşırken, sen benden uzaklaşıyor musun? demiş. Yûsuf: Bununla Rabbime yakınlaşmak istiyorum, demiş. Kadın: Ey Yûsuf! İşte yatağı senin için hazırladım. Haydi benimle beraber yatağa gir. Hazret-i Yûsuf şöyle demiş: Yatak Rabbime karşı beni gizleyemez, demiş. Kadın: Ey Yûsuf! İpek sergiyi senin için yaydım, kalk da ihtiyacımı gör, demiş. Yûsuf: O takdirde, cennetteki payımı elden kaçırmış olurum, demiş… Bu şekilde kadın ona sözler söylemiş. O da ona cevap yetiştirip, durmuştu. Nihayet o da kadına yaklaşmak istedi.

Kimisinin naklettiğine göre; kadınlar Hazret-i Yûsuf’a şehvet ve arzu ile meyledip durdular ve bu Allah ona peygamberlik verinceye kadar böyle sürdü. Peygamberlik yerince, Allah ona peygamberlik heybetini verdi. Peygamberlik heybeti dolayısıyla onu gören herkes güzelliğine dikkat edemez oldu.

İlim adamları Hazret-i Yûsuf’un kadına “meyletmesi’nin mahiyeti hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Kadının meyledişinin masiyet olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Hazret-i Yûsufun meyledişîne gelince; “Eğer Rabbinin burhanını görmemiş olsaydı” âyeti, Rabbinin burhanını görünce o da meyletmedi, anlamındadır. Bunun böyle olması peygamberler hakkında ismetin vacib oluşundan dolayıdır. Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ondan fenalığı ve fuhşu giderelim diye böyle yaptık. Çünkü o ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.”

O halde ifadede takdim ve tehir vardır, yani Rabbinin burhanını görmemiş olsaydı, ona meyledicekti.

Ebû Hatim der ki: Ebû Ubeyde’ye “Garibu’l-Kur’ân”ı okuyordum. Yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki o kadın ona meyletmişti, o da o kadına meyletmişti” âyetine gelince, Ebû Ubeyde şöyle dedi: Burada takdim ve tehir vardır. O bununla şunu söylemek istemiş gibiydi: Yemin olsun kadın ona meyletti, o da Rabbinin burhanını görmemiş olsaydı, şüphesiz o kadına meyledecekti.

Ahmed b. Yahya dedi ki: Yani Züleyha masiyet işlemeğe meyletti ve bunda ısrarlı idi. Yûsuf da meyletti ama meylini gerçekleştirmedi. Böylelikle iki meyil arasında bir fark olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu iki görüşü de el-Herevî kitabında (Garibu’l-Kur’ân” adlı eserinde) nakletmektedir. Şair Cemil de der ki:

“Büseyne’ye meyletmek geldi içimden; eğer bu gerçekleşseydi,

Kalbimdeki o aşkın susamışlığını gidermiştim”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Meylettim (yapmak istedim) ama yapamadım, yapar gibi oldum ah keşke,

Osman’a helallerini (hanımlarını) ağlar bırakıp gelseydim.”

Bütün bunlar karar vermek söz konusu olmaksızın, nefsin içinden geçirdikleri eğilimlerdir.

Hazret-i Yûsufun ona meyletmesi, onunla evlenmeyi temenni etmesi şeklinde idi, diye de açıklanmıştır. Onun meyli, onu vurmak ve kendisinden İtip uzaklaştırmak şeklinde olduğu, “burhan”ın ise onu vurmaktan vazgeçmesi diye de açıklanmıştır. Çünkü onu vurmuş olsaydı, bu ona haram bir şekilde yaklaşma kastını güttüğünü, kendisi buna karşı koyarken o kadını dövdüğü intibahını verirdi.

Şöyle de açıklanmıştır: Hazret-i Yûsuf’un meyletmesi de bir masiyetti. O kocanın, hanımının önünde oturuşu gibi oturdu, el-Kuşeyrî, Ebû Nasr, İbnu’l-Enbarî, en-Nehhâs, el-Maverdî ve başkalarının da naklettiklerine göre müfessirlerin çoğunluğu genel olarak bu kanaatte imişler.

İbn Abbâs der ki: Uçkurunu çözdü ve onun önüne sünnetçinin oturuşu gibi oturdu. Yine ondan nakledildiğine göre, kadın sırtı üzere yattı, o da bacakları arasında oturup elbiselerini soyundu. Saîd b. Cübeyr der ki: Şalvarının uçkurunu çözdü. Mücahid der ki: Şalvarını kalçalarına kadar indirdi ve erkeğin hanımının karşısında oturuşu gibi oturdu. İbn Abbâs der ki: Yûsuf:

“Bu gıyabında ona hiyanet etmediğini bilmesi içindi” (Yûsuf, 12/52) deyince, Hazret-i Cebrâîl ona: Ve, ey Yûsuf! Sen ona meylettiğin zaman da öyle mi idi? deyince, hemen:

“Bununla beraber ben nefsimi temize çıkarmıyorum” (Yûsuf, 12/53) deyivermişti.

Dediklerine göre; İşte böyle bir durumda iken vazgeçmek ihlâsa delildir ve büyük bir ecir kazanmaya sebeptir.

Derim ki: İşte şanı yüce Allah’ın ileride yüce Allah’ın izniyle Sâd Sûresi’nde (38/45-47. âyetlerin tefsirinde) ve el-Enbiyâ’da, (21/85-86. âyetlerin tefsirinde) yüce Allah’ın Zülkifl’i övmesinin sebebi bu olmuştur.

Buradaki: “…memiş olsaydı”nın cevabı -buna göre- hazfedilmiştir. Yani eğer Rabbinin burhanını görmemiş olsaydı, meyledip içinden geçirdiğini gerçekleştirmiş olacaktı. Yüce Allah’ın:

“Hayır gerçekten kesin bir bilgi ile bilseydiniz” (et-Tekâsur, 102/5) âyeti da buna benzemektedir ki, bunun cevabi: Siz bu şekilde birbirinizle çokluk yarışına girmezdiniz, şeklindedir.

İbn Atiyye der ki; Bu görüş İbn Abbâs’tan ve Selef’ten bir topluluktan rivâyet edilmiştir. Derler ki; Bundaki hikmet günahkârlara örnek olmasıdır. Günahkârlar tevbelerinin yüce Allah’ın affına bağlı olduğunu ve -kendilerinden daha hayırlı olan kimseler hakkında- günaha yakınlaşmanın kişiyi helâk etmediğini görsünler diye.

Bütün bu açıklamalar Hazret-i Yûsuf’un meylinin, bu kesimin rivâyet ettiği şekilde Züleyha’nın bacakları arasına oturup elbiselerini soyunup uçkurunu çözmeye başladığını ve buna benzer davranışlarda bulunduğunu, kadının ise önünde sırt üstü yatmış olduğunu kabul eden kimselerin rivâyetlerine göredir. Bu açıklamayı da Taberî nakletmektedir.

Ebû Ubeyd el-Kasım b. Sellam der ki: İbn Abbâs ve ondan sonrakiler Yûsuf’un da kadına meylettiği hususunda ihtilâf etmezler. Yüce Allah’ı ve Kitabı’nın te’vilini onlar daha iyi bilirler. Peygamberler hakkında bilmedikleri bir şeyi söylemeyecek kadar, peygamberleri ta’zim ederler.

el-Hasen de der ki: Şüphesiz yüce Allah peygamberlerin, masiyetlerini onlarla ayıplasın diye söz konusu etmez. Ancak bunları söz konusu etmesi, siz tevbeden ümit kesmeyesiniz diyedir.

el-Gaznevî der ki: Bununla birlikte peygamberlerin zellelerinin (günahtan korunmuşluklarına aykırı düşmeyen yanılmalarının) hikmetleri vardır. (Bizim gibilerin) Allah’tan korkularının artması, Allah’tan daha çok haya etmesi, isledikleri amelleri beğenmekten (ve onlar dolayısıyla böbürlenmekten, ucbdan) uzak kalınması, Allah’tan umuttan sonra af nimetinin zevkine varılmasıdır. Peygamberler yanılan kimselerin umutlarının da önderleri olmuşlardır.

el-Kuşeyrî Ebû Nasr der ki: Kimileri de şöyle demiştir: Yûsuf’un bir meyli görüldü, fakat onun bu meyli, fiili kararlaştırmak söz konusu olmaksızın, yaratılış itibariyle bir hareket ve bir meyil idi. Bu kabilden davranışlardan dolayı ise kul sorumlu tutulmaz. Nitekim kişi, oruçlu iken kalbinden soğuk su içmeyi, lezzetli yemekler yemeyi geçirmekle birlikte yeyip, içmediği ve yeme-içmeye kesin karar vermediği sürece, içinden geçirdikleri dolayısıyla sorumlu tutulmaz. Sözü edilen “burhan” İse onun içinden geçirdiği bu meyil karar haline dönüşmesin diye bundan alıkonulması, engellenmesidir.

Derim ki: Bu güzel bir açıklamadır. Bu açıklamayı yapanlardan birisi de el-Hasen’dir. İbn Atiyye der ki: Bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak benim görüşüm şudur: Hazret-i Yûsuf’un bu olay esnasında peygamber olduğu rivâyeti sahih değildir. Bu konuda birbirini destekleyen iki rivâyet dahi yoktur. O böyle iken de kendisine bir hikmet ve bir ilim verilmiş mü’min bir kimse idi. O bakımdan bir şeyi işlemeksizin, onu yapma isteği şeklindeki meyle kapılması ve bu işteki günaha rağmen bayağı düşüncelerin gelip geçmesi mümkündür. Şayet bu olay esnasında onun peygamber olduğunu kabul edersek; bana göre ancak hatırdan geçip giden bir düşünce şeklindeki meyletmeyi onun hakkında düşünmek câiz olur ve bu hususta sözü geçen uçkurunu çözmesi ve buna benzer şeylerin hiçbirisi sahih değildir. Çünkü peygamberlikle beraber ismet söz konusudur. “Senin adın peygamberler sicilinde yazılı iken, beyinsizlerin işini nasıl yaparsın?” diye ona söylendiği rivâyet edilen söze gelince, bu daha sonraları peygamberlerden birisi olacağının vaadedilmesi anlamındadır.

Derim ki: İbn Atiyye’nin sözünü ettiği bu şekildeki açıklama doğrudur. Ancak yüce Allah’ın:

“Biz de kendisine… şunu vahyettik.” (Yûsuf, 12/15) diye buyurmuş olması -önceden de açıkladığımız gibi- o sırada peygamber olduğuna delil teşkil etmektedir. Aynı zamanda bu bir grub ilim adamının da kabul ettiği görüştür. Eğer o sırada peygamber idiyse, geriye sadece onun meyletmesi hatırdan geçip giden ve kalpte hiçbir şekilde yer etmeyen meyilden ibarettir. Şanı yüce Allah’ın bütün insanları sorumlu tutmadığı meyi (hemm) de budur. Zira mükellefin bu gibi meyilleri terketme gücü yoktur. Hazret-i Yûsuf’un: “Bununla beraber ben nefsimi temize çıkarmıyorum” sözü ise -eğer onun söylediği sözlerden kabul edilirse- ben kendimi bu meyil isteğinden temize çıkarmıyorum, demek olur. Yahut ta o bu sözü tevazu ve itiraf olmak üzere söylemiştir ki, daha önce temize çıkartıldığı husustan nefse muhalefet olsun diyedîr. Diğer taraftan şanı yüce Allah bulûğu vaktinden itibaren Hazret-i Yûsufun durumu hakkında: “Tam ergenlik çağına varınca kendisine bir hüküm ve bir İlim verdik” diye -az önce geçtiği gibi- haber vermektedir. Yüce Allah’ın haberi ise doğrunun tâ kendisidir, O’nun nitelemesi sahihtir, sözü haktır. Hazret-i Yûsuf yüce Allah’ın kendisine öğretmiş olduğu şekilde zinanın, zinaya götüren yolların, kişinin efendisinin, komşusunun ve yabancı kimselerin namuslarına hainlik etmesinin haram olduğu hükmüne uygun olarak amel etmiştir. Hiçbir şekilde Aziz’in karısına bu maksatla yaklaşmamıştır, onun murad alma isteğine olumlu karşılık vermemiştir. Aksine ondan yüz çevirmiş, ondan kaçmıştır. Bu özel olarak ona ihsan edilmiş bir hikmettir ve yüce Allah’ın kendisine öğrettiğine uygun bir amelidir.

Müslim’in, Sahih’inde Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)dan şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Melekler der ki: Rabbim şu filan kulun -o kulunu daha iyi görmekle birlikte- bir kötülük işlemek istiyor. Yüce Allah: Onu gözetleyin, der. Eğer o günahı işlerse, günahı ona misliyle yazınız, eğer onu terkederse o günahı ona bir iyilik olarak yazınız. Çünkü o Benim için o günahı terketmiştir.” Buhâri, Tevhid 35; Müslim, Îman 205; Tirmizî, Tefsir 6. SÛRE 10. Yine Hazret-i Peygamber yüce Rabbinden şöyle buyurduğunu haber vermektedir: “Kulum bir günah işlemeyi içinden geçirip de işlemezse, ona bir iyilik olarak yazılır.” Buhâri, Rikaak 31; Müslim, Îman 207; Müsned, I, 227, II, 234, 411, 498.

Kulun işlemeyi içinden geçirdiği günahı terketmesi sebebiyle ona bir iyilik olarak yazılıyorsa, o halde böyle bir durumda günah yok demektir. Sahih hadiste de Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Allah ümmetime nefislerinin içlerinden geçirdiklerini işlemedikleri yahut konuşmadıkları sürece affetmiştir.” Buhârî, Itk 6, Talâk 11, Eymân 15; Müslim, Eymân 201, 202; Ebû Davûd, Talâk 15; Tirmizî Talâk 8;Nesâî, Talâk 22; İbn Mâce, Talâk 14, 16; Müsned, II, 425, 474, 481, 491. Bu hadis de daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

İbnu’l Arabî der ki: Medinetu’s-Selâm’da sürt İmâmlardan bir İmâm vardı ki, nasıl bir İmâmdı! İbn Atâ diye bilinirdi. Bir gün Hazret-i Yûsuf ve ona dair haberler hakkında konuşmaya başladı. Nihayet ona nisbet edilen, hoş olmayan herbir şeyden uzak olduğunu da anlattı. Meclisinden bir başka adam -meclis her kesimden insanlarla dolup, taşıyorken- kalkıp şöyle dedi: Şeyhimiz, efendimiz o halde Yûsuf, meyletti ama tamamlamadı. Bu sefer kendisi; Evet, çünkü inayet oradan başlar.

Şimdi sen alimin ve ilim öğrenenin tatlılığına bak ve avamdan birisinin ne kadar zekice soru sorduğuna, alim kişinin de ne kadar özlü ve mükemmel cevab verdiğine dikkat et! İşte bundan dolayıdır ki sufi ilim adamları şöyle demişlerdir. Yüce Allah’ın:

“Tam ergenlik çağına varınca kendisine bir hüküm ve bir ilim verdik” (Yûsuf, 12/22) âyetinin ifade ettiği anlam şudur; Allah ismetine sebep olması için bunu şehvetin galib geldiği sırada, kendisine ihsan etmişti.

Derim ki: Yüce Allah’ın Hazret-i Yûsuf’u övmesi ile Hazret-i Yûsuf’un ismeti ve günahsızlığı sabit olduğuna göre Mus’ab b. Osman’ın şu söyledikleri sahih olamaz: Süleyman b. Yesâr yüz güzelliği İtibariyle insanlar arasında en güzellerden idi. Kadının birisi onu arzuladı, kendisini ona teslim etmek istedi. Süleyman onun bu isteğini kabul etmedi ve kadına öğüt verdi. Bu sefer kadın: Eğer dediğimi yapmazsan, seni rezil ederim, dediyse de yanından çıkıp gitti. Rüyasında Hazret-i Yûsuf’u otururken gördü. Sen Yûsuf musun? deyince, o da: Evet ben meyleden Yûsuf’um, sen de meyletmeyen Süleyman’sın. İşte bu velilik derecesinin, nübüvvet derecesinden daha üstün olmasını gerektirir. Ancak böyle bir şeye imkân yoktur. Eğer Hazret-i Yûsuf’un (o dönemde) peygamber olmadığını kabul edecek olsak dahi, en azından velilik derecesinde idi. Tıpkı Süleyman’ın korunduğu gibi, o da korunmuş olur. Şayet o kadın Süleyman’ın üzerine kapılan kilitlemiş olsaydı ve karşılıklı olarak aralarında uzun bir konuşma geçseydi, soru ve cevab uzun birliktelikle birlikte sürüp, gitseydi; şüphesiz Süleyman’ın fitneye düşeceğinden ve imtihanının büyüyeceğinden korkulurdu, Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yüce Allah’ın:

“Eğer Rabbinin burhanını görmemiş olsaydı” âyetindeki ….mastar anlamını ifade eden “…me” burada ref mahallinde olup; “Rabbinin burhanını görmesi olmasaydı” demektir. Cevab ise âyeti dinleyenin, onu bilmesinden dolayı hazfedilmiştir ki, olanlar olurdu demektir.

Burada zikredilen “burhan”ın ne olduğu Kur’ân-ı Kerîm’de belirtilmemiştir. Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)dan rivâyete göre Züleyha evin bir köşesinde inci ve yakutlarla süslü bir taç giydirilmiş, bir puta kalkıp bir örtüyle üzerini kapattı. Hazret-i Yusuf ona ne yapıyorsun? Diye sorunca,Zeliha:Bu ilahımın beni bu şekilde görmesinden utanırını deyince: Benim Allah’tan utanmam daha bir yaraşır, diye cevap verdi. Bu, bu hususta yapılmış en güzel açıklamadır. Çünkü bu şekildeki cevab ile (Zeliha’ya şirkine karşı) delil getirilmiş olmaktadır.

Denildiğine göre Hazret-i Yûsuf evin tavanında:

“Zinaya yaklaşmayın, o cidden bir hayasızlıktır, kötü bir yoldur” (el-İsra, 17/32) âyetini yazılı olarak gördü.

İbn Abbâs da der ki: Üzerinde:

“Hiç şüphesiz üzerinizde bekçiler vardır” (el-İnfitar, 82/10) yazılı bir el göründü.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: O yüce Allah’ın ahit ve misakını hatırladı. Bir diğer görüşe göre ona: Ey Yûsuf! diye seslenildi. Sen peygamberler arasında kayıtlısın, beyinsizlerin amelini mi işliyorsun!

Bir diğer görüşe göre Hazret-i Ya’kub’un suretini duvar üzerinde parmaklarını ısırmış, onu tehdit eder halde görünce durdu ve şehveti parmak uçlarından çıktı. Bunu da Katâde, Mücahid, el-Hasen, ed-Dahhâk, Ebû Salih ve Saîd b. Cübeyr söylemişlerdir.

el-A’meş, Mücahid’den şöyle dediğini rivâyet eder: O şalvarını çözünce Ya’kub ona göründü ve: Ey Yûsuf! deyince, Hazret-i Yûsuf dönüp kaçtı.

Süfyan da, Ebû Husayn’dan, o Saîd b. Cübeyr’den şöyle dediğini rivâyet eder: Hazret-i Yûsuf’a, Hazret-i Ya’kub göründü ve göğsüne bir darbe indirdi. Bunun üzerine şehveti parmak uçlarından çıkıp gitti.

Mücahid der ki: Hazret-i Ya’kub’un herbir oğlunun oniki erkek çocuğu oldu. Yûsuf’un ise sadece iki oğlu oldu, bu şehveti dolayısıyla çocukları azaldı.

Bundan başka açıklamalar da yapılmıştır.

Özetle; âyet-i kerîme’nin sözünü ettiği “burhan” yüce Allah’ın, Hazret-i Yûsuf’a gösterdiği ve bununla imanını pekiştirip, masiyetten uzak kaldığı, Allah’ın âyetlerinden bir âyettir.

“Ondan fenalığı ve fuhşu giderelim diye böyle yaptık” anlamındaki âyette yer alan:

“Böyle”deki “kef’ın hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olmak üzere merfu olması mümkündür. O zaman ifadenin takdiri şöyle olur: Burhanlar işte böyledir. Aynı zamanda hazfedilmiş bir mastarın da sıfatı olur. Yani Biz ona burhanları işte böyle gösterdik, demektir.

Buradaki

“fenalık”, şehvet

“fuhuş” ise mübaşeretdir.

“Fenalık”ın, kötünün,

“fuhş”un zina olduğu da söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre fenalık kişinin arkadaşına hainlik etmesi, fuhuş ise fuhuş işlemektir. Bir diğer açıklamaya göre “renatık”tan kasıt Aziz diye bilinen hükümdarın cezalandırmasıdır.

İbn Kesîr, Ebû Amr ve İbn Âmir

“ihlâsa erdirilmiş” anlamındaki kelimeyi “lâm” harfini esreli olarak; diye okumuştur ki bu da yüce Allah’a ihlasla itaat eden kimseler demek olur. Diğerleri ise “lâm” harfini üstün okumuşlardır ki, bu da Allah’ın risaleti İçin ihlâsa erdirdiği kimseler anlamına gelir. Esasen Hazret-i Yûsuf bu iki niteliğe de sahip idi. Çünkü o hem yüce Allah’a itaatte ihlâs sahibi idi. Hem de Allah’ın risaleti için ihlâsa erdirilmiş ve seçilmiş idi.

Yusuf 23

Evinde bulunduğu kadın, onun nefsini istedi. Kapıları kilitledi. “Haydi gel!” dedi. Dedi: “Allah’a sığınırım. O benim efendimdir, bana güzel baktı. Şüphesiz zalimler kurtuluşa ermez.”

Diyanet Vakfı
Evinde bulunduğu kadın, onun nefsinden murat almak istedi, kapıları iyice kapattı ve «Haydi gel!» dedi. O da «(Haşa), Allaha sığınırım! Zira kocanız benim velinimetimdir, bana güzel davrandı. Gerçek şu ki, zalimler iflah olmaz!» dedi.

Kurtubi Tefsiri
Evinde bulunduğu kadın kendisinden murad almak istedi. Kapıları sımsıkı kapadı ve: “Sana söylüyorum, haydi gel!” dedi. O İse: “Allah’a sığınırım. Doğrusu o, benim efendimdir. O bana iyi bakmış, iyi bir mevkî vermiştir. Gerçekten zâlimler kurtuluşa eremezler” dedi.

“Evinde bulunduğu kadın kendisinden murad almak istedi.” Bu kadın Aziz’in karısıdır. Ondan kendisi ile ilişki kurmasını istemişti.

“Murad almak istemek” aslında yumuşaklıkla dilemek ve talebte bulunmak demektir. de otlak aramak demektir. Bu kelimenin; ” Yavaşlık”dan geldiği de söylenmiştir. Mesela; “Filan kişi yavaş ve sakin yürür” denilmektedir. Buna göre; “Yumuşak bir şekilde istemek ve taleb etmek” anlamındadır,

Erkek hakkında; “Erkek kadından murad almak istedi” denilir. Kadın hakkında da; “Kadın erkekten murad almak istedi” denilir, ise teenni demektir. ” Bana mühlet verdi” denilir.

“Kapıları sımsıkı kapadı” anlamındaki âyette; ” Sımsıkı kapadı “kelimesi çokluk ifade eder. “Kapıyı kapadı” anlamında; denilmez “Kapadı” kipi ise hem çok, hem az hakkında kullanılır. Nitekim el-Ferezdak, Ebû Amr b. el-Alâ hakkında şöyle demektedir:

“Ben Amr b. Ammar’ın yanına gelinceye kadar bir çok kapıları

Kilitleyip açmaya devam edip durdum.”

Denildiğine göre; kilitlediği kapılar yedi tane idi. Sonra da onu kendisinden murad almaya çağırdı.

“Ve sana söylüyorum, haydi gel! dedi.”

“Çabuk, haydi” kelimesinin mastarı da yoktur, çekimi de yapılmaz.

en-Nehhâs der ki: Bunda yedi ayrı kıraat söz konusudur. Bu kıraatlerin en üstünü, sened İtibariyle en sahih olanları el-A’meş’in, Ebû Vâil’den yaptığı rivâyettir. Ebû Vâil dedi ki: Ben Abdullah b. Mes’ûd’u; Sana söylüyorum, çabuk yanıma gel!” diye okuduğunu dinledim. Ben ona: Bazıları bunu: diye okumaktadırlar, dediysem de o: Ben ancak bana öğretildiği gibi okurum, diye cevap verdi.

Ebû Ca’fer (en-Nehhâs) der ki: Kimisi bunu Abdullah b. Mes’ûd’dan, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den diye de rivâyet ederler ki bu da pek uzak bir ihtimal değildir. Çünkü Abdullah b. Mes’ûd’un: Ben ancak bana öğretildiği gibi okurum, demesi bu okuyuşun Hazret-i Peygamber’e merfu bir rivâyet olduğunun delilidir. Bu kıraat “te” ve “he” harflerinin üstün olarak okunması şeklindedir.

İbn Abbâs, Saîd b. Cübeyr, el-Hasen, Mücahid ve İkrime’den nakledilen sahih kıraat de budur. Ebû Amr b. el-A’lâ, Âsım, el-A’meş, Hamza ve el-Kisaî de böyle okumuşlardır. Abdullah b. Mes’ûd der ki: Kur’ân’a dair kati bir iddiada bulunmayınız. Çünkü o (telaffuzu itibariyle) sizden herhangi birisinin; “Haydi yaklaş, haydi gel” demenize benzer. (Yani bunu farklı telaffuzlarla kullanmanız gibidir).

İbn Ebi İshak en-Nahrî ise; diye “lıe” harfi üstün, “te” harfi de esreli olarak okumuştur.

Ebû Abdu’r-Rahmân es-Sülemî ile İbn Kesîr; şeklinde “he” harfi üstün, “te” harfini de ötreli olarak okumuşlardır. Tarafe de der ki:

“Benim kavmim o kadar uzak kimseler değildir,

Aşiretten bir çağırıcı: Haydi çabuk olun, dediğinde…”

İşte bu üç kıraatte de “he” harfi meftûhtur.

Ebû Ca’fer, Şeybe ve Nafî’ ise; şeklinde “he” harfini esreli “te”yi de üstün okumuşlardır.

Yahyâ b. Vessab da; şeklinde “he” harfini esreli, “ya” sakin, “te” harfi de ötreli olarak okumuştur.

Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) ile İbn Abbâs, Mücahid ve İkrime’den ise; şeklinde “he” harfi esreli, ondan sonra sakin bir hemze ve “te” harfini de ötreli olarak okudukları rivâyet edilmiştir.

İbn Âmir ve Şamlılardan ise; şeklinde “he” harfi esreli, sakin hemze ve “te” harfini de üstün olarak okumuşlardır.

Ebû Ca’fer der ki: “Te” harfinin üstün okunması (te harfinin aslı itibariyle sakin olduğundan ötürü) iki sakinin yanyana gelmesinden dolayıdır. Çünkü bu kelime de i’rab edilmemesi gereken;” Vazgeç ve sus” kelimeleri gibidir. Üstün, hareke olarak hafiftir, zira bu kelimede “te”den önce “ya” harfi vardır. “Nerede ve nasıl” kelimelerinde olduğu gibi.

Te” harfini esreli okuyanlar da, aslolan esre olduğundan dolayı böyle okurlar. Çünkü sakin bir harfe hareke verilecek olursa, esre ile harekelenir.

Ötreli okuyanların böyle okuyuşu ise, bu okuyuşta gaye ve maksat anlamı olduğundan dolayıdır. Yani kadın; “Seni çağırıyorum” demişti. İzafet “ya”sı hazfedildikten sonra “te” harfi ötre üzere bina edilmiştir. Tıpkı; “Orada, ve henüz, sonra” gibi.

Medinelilerin kıraati ile İlgili olarak da iki görüş vardır: Bir görüşe göre üstün okunması önceden geçtiği gibi, iki sakinin yanyana gelmesinden dolayıdır. Bir diğer görüşe göre ise bu kelime; “Hazırlandı, hazırlanır” fiilinden gelmedir. “Geldi, gelir” fiili gibi, buna göre; in anlamı: Senin görünüşün gerçekten güzeldir, şeklinde olur. Sana” lâfzı ise, başka bir cümle olup bu da; “Seni kastediyorum” demeye benzer.

Hemze ve “te” harfini ötre ile okuyanların kıraatine göre bu “senin için hazırlandım” anlamında bir fiildir. Aynı şekilde; şeklinde okuyanların kıraati de bu anlamdadır.

Ancak Ebû Amr bu kıraati kabul etmez. Ebû Ubeyde -Ma’mer b. el-Mü-Sennâ der ki: Ebû Amr’a “he” harfini esreli, “te” harfini de ötreli ve hemzeli olarak okuyanların kıraati hakkında sorulunca, Ebû Amr şu cevabı verdi: Böyle bir kıraat bâtıldır. Çünkü o bunu; “: Hazırlandım” anlamındaki fiilden getirmektedir. Git, Yemen’e ulaşıncaya kadar boydan boya Arapları dolaş, bu şekilde konuşan bir kimse görebilecek misin? Yine el-Kisaî der ki: söyleyişi Araplardan nakledilmiş değildir.

İkrime der ki: “Senin İçin hazırlandım, süslendim, allanıp pullandım” demektir. Bu pek beğenilir bir kıraat değildir, çünkü Arapçada böyle bir kullanım işitilmiş değildir,

en-Nehhâs der ki: Böyle bir kıraat Basralılara göre güzeldir, çünkü; “Adam hazırlandı, hazırlanır, hazırlanış” diye kullanılır. Buna göre; “Hazırlandı, hazırlanır” fiili tıpkı; “Geldi, gelir” fiili gibi. “Hazırlandım” fiili de; ” Geldim” fiili gibidir.

(…………) da “he” harfinin esreli okunuşu, “he”nin esreli okunuşunu üstün okunuşuna tercih eden bir kesimin şivesidir. ez-Zeccâc der ki: Bütün kıraatlerin en güzeli “he” ve “te” harflerini üstün olarak; şeklindeki okuyuştur. Tarafe:

“Benim kavmim o kadar uzak kimseler değildir,

Aşiretten bir çağırıcı: Haydi çabuk olun, dediğinde.”

diyerek, “he” ve “te” harflerini üstün olarak kullanmıştır. Şair de Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) hakkında şöyle demiştir:

“Irak(lıların) kardeşi, mü’minlerin emirine şunu bildir ki: Yanımıza gelecek olursan,

Hiç şüphesiz Irak da, Iraklılar da sana teslim olmuşlardır. Haydi durma gel, haydi durma gel.”

İbn Abbâs ve el-Hasen der ki: Süryanice bir kelime olup kadın bununla yanına gelmesi için kendisini çağırmaktadır.

es-Süddî de der ki: Bu Kıptîce: Haydi gelsene! demektir. Ebû Ubeyd de der ki: el-Kisaî şöyle derdi: Bu aslında Havranlıların kullandığı bir tabirdir. Daha sonra Hicazlılara geçmiştir ki, gel anlamındadır. Yine Ebû Ubeyd der ki: Ben Havranlı bilgin bir yaşlı zata sordum, o bana bunun kendi şivelerinde kullanılan bir kelime olduğunu söyledi. İkrime de böyle demiştir. Mücahid ve başkaları ise şöyle demektedirler Bu Arapça bir kelimedir ve kadın bununla onu kendisine gelmesi için çağırmaktadır. Bu kelime herhangi bir şeye yönelmek ve teşvik etmek için kullanılır.

el-Cevherî de der ki: Bir kimseye bağırıp onu çağırdığı vakit; “Ona seslendi, çağırdı” denilir. Şair der ki:

“Bineğini bana ücretle kiralayanın susması beni şüpheye düşürdü,

Eğer onunla kastedilen kendisi olsaydı, şüphesiz feryat eder, bağırıp çağırırdı.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Herbir genç delikanlı ona (o deveye) feryad ederek şarkı söyler”

Yüce Allah’ın:

“O ise Allah’a sığınırım… dedi.” Yani senin beni çağırdığın işten Allah’a sığınır, O’nun beni himaye etmesini isterim.

“Sığınmak” mastardır ve; Allah’a bir sığınışla sığınırım” anlamında olup mef’ûl hazfedilir ve hazfedilen fiil dolayısıyla mastar da nasbedilir. Daha sonra mastar -tıpkı mastarın mef’ûle izafe edilmesi gibi- Allah’ın adına izafe yapılır. Nitekim; “Amr’ın uğraytşı gibi ben de Zeyd’e uğradım” demeye benzer.

“Doğrusu o benim efendimdir.” Bununla kadının kocasını kastetmektedir. Yani o, benim efendimdir, bana İyilikte bulundu, ben ona ihanet edemem. Bu açıklamayı Mücahid, İbn İshak ve es-Süddî yapmıştır.

ez-Zeccâc da şöyle demektedir: Şüphesiz Allah benim Rabbimdir. Lütfü ile O bana merhamet etti, o bakımdan ben O’nun haram kıldığı bir şeyi işleyemem.

“Gerçekten zâlimler kurtuluşa eremezler.”

Yusuf 22

Yusuf olgunluk çağına erdiğinde, ona hikmet ve ilim verdik. İşte biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız.

Diyanet Vakfı
(Yusuf) erginlik çağına erişince, ona (isabetle) hükmetme (yeteneği) ve ilim verdik. İşte güzel davrananları biz böyle mükafatlandırırız.

Kurtubi Tefsiri
Tam ergenlik çağına varınca, kendisine bir hüküm ve bir ilim verdik. İşte iyilik yapanları Biz böyle mükâfatlandırırız.

Yüce Allah’ın:

“Tam ergenlik çağına varınca” âyetindeki;

“Tam ergenlik çağı” kelimesi Sîbeveyh’e göre çoğuldur ve tekili; dır. el-Kisaî ise tekilinin; olduğunu söylemiştir. Nitekim şair de şöyle demiştir:

“Onunla buluşma vaktim, günün en yüksek vakti (öğle sıcağı zamanı)dır.

Sanki göğsü ve başı çivit otuyla boyanmış gibi.”

Ebû Ubeyd ise bu kelimenin kendi lâfzından türemiş Araplarca bilinen bir tekilinin olmadığını iddia etmektedir. Anlamı ise, güç ve kuvvetin tamamlandığı kemal noktasıdır. Bundan sonra eksiklik baş gösterir.

Mücahid ve Katade der ki: “el-eşudd” otuzüç yaşına tekabül eder. Rabia, Zeyd b. Estem ve Malik b. Enes ise bu ergenlik yaşına varmak demektir, diye açıklamışlardır. İlim adamlarının bu husustaki görüşleri daha önceden Nisa Sûresi (4/6. âyet, 3. başlıkta) İle el-En’âm Sûresi’nde (6/151-153- âyetler, 13- başlıkta) yeterli açıklamalarıyla geçmiş bulunmaktadır.

“Kendisine bir hüküm ve bir İlim verdik.” Biz onu yönetimin başına getirdik, diye de açıklanmıştır. O, hükümdarın egemenlik alanı içerisinde bizzat hüküm veriyordu. Yani Biz, ona hükmetme bilgisini verdik, anlamındadır.

Mücahid der ki: Biz ona akıl, kavrayış ve peygamberlik verdik, demektir. Buradaki iıükmün peygamberlik, ilmin de din olduğu da söylenmiştir. İlmin rüya ilmi olduğu da söylenmiştir. Ona genç bir çocukken peygamberlik verildi, diyenler aynı zamanda ergenlik çağına ulaşınca da Biz onun kavrayış ve bilgisini arttırdık, diye de eklerler.

“İşte İyilik yapanları” yani mü’minleri

“Biz böyle mükâfatlandırırız.” Yûsuf’un sabrettiği gibi, musibetlere sabredenleri… diye de açıklanmıştır ki, bu açıklamayı ed-Dahhâk yapmıştır.

Taberî der ki: Bu âyetin zahiri her İyilik yapan hakkında anlaşılmakta ise de, maksat Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)dir. Yüce Allah’ın âyeti şu demektir: “Ben Yûsuf’a -bunca zorluklarla karşılaştıktan sonra, ona bunca bağış ve İhsanlar verdiğim gibi- seni de aynı şekilde, sana düşmanlıkla yönelen kavminin müşriklerinden kurtaracağım ve yeryüzünde sana iktidar vereceğim.”

Yusuf 21

Mısır’dan onu satın alan kişi karısına dedi ki: “Ona iyi bak. Belki bize faydası olur ya da onu evlat ediniriz.” Böylece Yusuf’u yeryüzünde yerleştirdik ve ona olayların yorumunu öğrettik. Allah, emrinde galip olandır. Fakat insanların çoğu bilmez.

Diyanet Vakfı
Mısırda onu satın alan adam, karısına dedi ki: «Ona değer ver ve güzel bak! Umulur ki bize faydası olur. Veya onu evlat ediniriz.» İşte böylece (Mısırda adaletle hükmetmesi) ve kendisine (rüyadaki) olayların yorumunu öğretmemiz için Yusufu o yere yerleştirdik. Allah, emrini yerine getirmeye kadirdir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.

Kurtubi Tefsiri
Onu satın alan Mısırlı eşine: “Buna kıymet ver, iyi bak. Belki bize faydası dokunur, yahut onu evlad ediniriz” dedi. İşte Biz, böylece Yûsuf’a o yerde İmkân hazırladık ve ona rüya yorumunu öğrettik. Allah emrinde galibtir, fakat İnsanların çoğu bilmezler.

Yüce Allah’ın:

“Onu satın alan Mısırlı eşine: Buna kıymet ver, iyi bak”

âyeti ile ilgili olarak anlatıldığına göre; buradaki “satın almak” değiştirmek demektir. Çünkü o bir akit değildi. Yüce Allah’ın:

“İşte onlar hidayet karşılığında, sapıklığı satın almış olanlardır” (el-Bakara, 2/16) âyetinde olduğu gibidir.

Bir diğer görüşe göre onlar durumun zahirine göre bunun bir satın alma olduğunu sanmışlardı. O bakımdan bu lâfız da zannın zahirine göre kullanılmıştır

ed-Dahhâk der ki: Onu satın alan kişi Mısır hükümdarı idi, lakabı da “Azîz”di. es-Süheylî ise ismi Kifir’di demektedir. İbn İshak ise şöyle der: İsmi Itfîr b. Ruveyhib’dir, onu hanımı Râ’îl için satın almıştı. Bunu da el-Maverdî nakletmektedir. Hanımının adının Zelîha olduğu da söylenmiştir. Sahih bir senet ile Hazret-i peygamber’e ya da en azından ashabdan birisine ulaştırılamayan bu tür bilgileri heın ihtiyatla karşılamak gerektiğini, hem de bunların İlâhî Kelam’ın anlaşılmasında pek katkılarının olmadığını hatırda tutmamız gerekmektedir.

Allah, Aziz’in kalbine Yûsuf’un sevgisini yerleştirmiş, o bakımdan o da hanımına ona iyi bakması için tavsiyede bulunmuştu. Bunu da el-Kuşeyrî nakletmektedir. Hanımının İsmi ile ilgili iki görüşü es-Sa’lebî ve başkaları da nakletmektedir.

İbn Abbâs der ki: Onu satın alan kişi Mısır hükümdarının veziri Kıtfîr’dir. Hükümdarın ismi ise er-Reyyân b. el-Velid’dir. Adının el-Velid b. er-Reyyân olduğu da söylenmiştir ki, Amalikalılardan bir kişi idi. Onu satın alanın Hazret-i Mûsa dönemindeki Fir’avun olduğu da söylenmiştir. Çünkü Hazret-i Mûsa şöyle demişti: Bu sözleri söyleyenin Hazret-i Mûsa olduğu görüşü bulunmakla beraber (bk. Kurtubî, el-Mü’min 40/34. âyetin tefsiri), önceki âyetlerde aktarılan Mü’min şahsın verdiği öğütlerdin son bölümleri olduğu görüşü de kuvvetlidir.

“Yemin olsun önceden Yûsuf da size apaçık belgelerle gelmiş idi.” (el-Mu’min, 40/34) Bu Fir’avun dörtyüz yıl yaşamıştı.

Hazret-i Mûsa’nın dönemindeki Fir’avun’un, Hazret-i Yûsuf’un dönemindeki Fir’avun’un soyundan geldiği de söylenmiştir. İleride Mü’min Sûresi’nde (40/34. âyetin açıklamasında) geleceği gibi.

Hazret-i Yûsuf’u satın alan bu Aziz, hükümdarın hazinelerinin yöneticisi idi. Hazret-i Yûsuf’u, Malik b. Du’r’dan yirmi dinara satın almıştı. Ayrıca ona bir takım elbise ve iki çift ayakkabı da vermişti. Hazret-i Yûsuf’u yol arkadaşlarının akrabalarından satın aldığı da söylenmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre Hazret-i Yûsuf açık artırma yolu ile satıldı ve değeri ağırlığının bir kaç katı misk, anber, ipek, gümüş, altın, inci ve mücevheratı buldu ki, bunların gerçek kıymetlerini Allah’tan başka kimse bilemez. Kıtfır bu bedel karşılığında onu Malik b. Du’r’dan satın almıştı. Bunu da Vehb b. Münebbih söylemiştir.

Yine Vehb ve başkaları derler ki: Malik b. Du’r, Hazret-i Yûsuf’u kardeşlerinden satın alınca kendisiyle kardeşleri arasında şöyle bir yazılı akit düzenledi: “Bu Malik b. Du’r’un Ya’kub oğullarından satın aldığıdır. Onların ismi filan ve filandır. Onlara ait olan bir köleyi yirmi dirheme satın almıştır. Malik’e kölenin kaçkın olduğunu ileri sürmüşler ve bu köleyi ancak zincirlere vurulmuş ve bağlanmış olarak götürmesini şart koşmuşlardır. O da onlara böyle yapacağına dair Allah adına söz vermiştir.”

Daha sonra Yûsuf şöyle diyerek onlardan vedalaşti: Siz beni korumadınız, Allah sizi korusun. Siz beni yardımsız bıraktınız, Allah yardımcınız olsun. Siz bana merhamet etmediniz, Allah size merhamet buyursun.

Derler ki: Koyunlar karınlarındaki yavrularını bu çetin vedalaşmadan dolayı taze bir kan şeklinde bırakıverdiler. Hazret-i Yûsufu altında minder ve üstünde Örtü bulunmaksızın tahta bir eğer üzerinde taşıdılar. Zincire vurulmuş, elleri bağlanmış vaziyette götürdüler.

Kenan hanedanının kabristanının yanından geçtiğinde annesinin mezarını gördü. Onu korumak üzere siyahi bir bekçi koymuşlardı. Bu bekçinin gafil kalmasından istifade ederek, Yûsuf kendisini annesinin kabri üzerine attı. Kabir üzerinde yuvarlanmaya, kabre sarılmaya, çırpınmaya ve şöyle demeye koyuldu: Anacığım! Başını kaldır, oğlunun zincirlere vurulmuş olduğunu, ellerinin, ayaklarının bağlandığını gör! Beni babamdan ayırdılar. Allah’tan, rahmetinin altında bizi bir araya getirmesini dile, çünkü O merhametlilerin en merhametlisidir.

Bu sırada siyahi onu deve üzerinde göremeyince, aramaya kovuldu. Bir kabir üzerinde bir beyazlığı farkedince, oraya dikkatle baktı, o beyazlığın o olduğunu anladı. Ayağıyla toprak üzerinde bulunan Yûsuf’a tekme attı, onu toprakta yuvarladı ve canını yakacak şekilde onu dövdü. Yûsuf ona: Yapma dedi. Allah’a yemin ederim ben kaçmadım, kurtulmak kastıyla da bunu yapmadım. Sadece annemin mezarının yanından geçerken ondan vedalaşmak istedim. Bundan sonra da hoşunuza gitmeyecek hiçbir şey yapmayacağım.

Ancak siyahi bekçi ona şöyle dedi: Allah’a yemin olsun ki sen çok kötü bir kölesin, bazen babanı çağırıyorsun, bazen anneni. Sen aynı şeyleri niçin eski efendilerinin yanında yapmıyordun?

Bu sefer Yûsuf ellerini semaya kaldırarak şöyle dua etti: Allah’ım eğer benim, Sen’in nezdinde, Sana yalvarmama yüz bırakmayacak türden bir günahım varsa, atalarım İbrahim, İshak ve Ya’kub’un hatırı için bana mağfiret buyurmanı, bana merhamet etmeni dilerim Sen’den.

Bunun üzerine gökte melekler feryad etti, Hazret-i Cebrâîl inip ona: Ey Yûsuf dedi. Sesini kes, çünkü gökteki melekleri bile ağlattın. İster misin ki yerin altını üstüne getireyim? Bu sefer Yûsuf şöyle dedi: Hayır, dur ey Cebrâîl! Şüphesiz Allah Halim’dir, acele etmez. Cebrâîl (aleyhisselâm) kanadım yere vurdu, her taraf karardı. Toz yükseldi, güneş tutuldu. Kafiledekiler birbirlerini tanımaz oldular. Kafile başkanı: Aranızdan kim büyük bir günah işledi? dedi. Ben şu katlar zamandır yolculuk yapıyorum, hiçbir zaman başıma buna benzer bir musibet gelmedi.

Siyahi bekçi şöyle dedi: Ben şu İbrani köleye bir tokat vurdum, o da ellerini semaya kaldırıp anlayamadığım sözler söyledi. Bize beddua ettiğinden şüphem yok. Kafile başkanı ona: Sen bizi helâk etmekten başka bir şey istemiyorsun galiba, haydi onu yanımıza gebe, dedi. Bekçi, Hazret-i Yûsuf’u kafile başkanının yanına getirince, başkan ona: Ey delikanlı! Bu adam sana bir tokat vurdu ve gördüğün şeyler başımıza geldi, eğer kısas uygulamak istiyorsan dilediğine kısas uygula ve eğer affedecek olursan bizim senden beklediğimiz odur.

Hazret-i Yûsuf şu cevabı verdi: Allah’ın beni affedeceğini umarak ben de affediyorum. Bunun üzerine karanlık ve tozlar açıldı, güneş göründü, yerin doğuları ve batıları aydınlandı. Tacir kişi sabah-akşam Hazret-i Yûsufu ziyaret etmeye, ona ikramda bulunmaya koyuldu ve Mısır’a varıncaya kadar bu hal böylece devam etti. Mısır’a vardığında, Hazret-i Yûsuf Nil’de yıkandı. Allah üzerindeki yolculuğun yorgunluğunu giderdi, ona güzelliğini iade etti. Gündüz şehire girdiler, Hazret-i Yûsuf’un nuru duvarları aştı. Onu satmak üzere sundular, hükümdarın veziri Kıtfir onu satın aldı. Onu Kıtfîr’in satın aldığı görüşünü önceden de geçtiği üzere İbn Abbâs söylemiştir. .

Bir başka görüşe göre bu hükümdar Hazret-i Yûsuf’a îman edip, dini üzere ona tabi olduktan sonra ölmüştür. Öldüğünde de Hazret-i Yûsuf ülke hazinelerinin idaresini elinde tutuyordu. Bu hükümdardan sonra ise Kâbus başa geçti, Kâbus kâfir idi. Hazret-i Yûsuf onu İslâm’a davet ettiyse de kabul etmedi.

“Buna kıymet ver, İyi bak.” Yani ona güzel yemek ver, yedir, güzel elbiseler giydirip makamını, mevkiini üstün tut.

“Onun makam ve mevkii” (mealde: Ona kıymet ver) aslında bir yerde ikamet etmek anlamına gelen; den alınmadır. Buna dair açıklamalar daha önceden Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/151. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“Belki bize faydası dokunur.” Yetişeceği vakit bazı işlerimizi o görür.

“Yahut onu evlad ediniriz.” İbn Abbâs der ki: Onu satın alan kişi kısırdı, çocuğu olmazdı. İbn İshak da böyle demiştir: Kıtfîr hem iktidarsız, hem de kısır idi. Eğer: “Onun mülkü olmakla birlikte, nasıl

“yahut onu evlad ediniriz” dedi. Çünkü hem evlad edinmek, hem kölelik birbiriyle çelişen şeylerdir” denilecek olursa, şöyle cevab verilir. Önce onu azad eder, sonra onu evlatlık edinir. Geçmiş ümmetlerde evlad edinmek bilinen bir husustu. İleride yüce Allah’ın izniyle Ahzab Sûresi’nde (33/4. âyet, 5. başlıkta) açıklaması geleceği üzere İslâm’ın ilk dönemlerinde de böyle idi. Abdullah b. Mes’ûd der ki: İnsanlar arasında en ileri, feraset sahibi üç kişi vardır. Bunlardan birincisi Hazret-i Yûsuf taki özelliklerini farkedecek ferasete sahib olan ve:

“Belki bize faydası dokunur, yahut onu evlat ediniriz” diyen Aziz, diğeri babasına Hazret-i Mûsa hakkında:

“Onu ücrette tut, çünkü senin ücrette tuttuklarının en iyisi, kudretli ve emin bir kişidir” (el-Kasas, 28/26) diyen Şuayb’ın kızı ve Hazret-i Ömer’i kendisinden sonra halife adayı gösterdiğinde Ebû Bekir’dir.

İbnu’l-Arabî der ki: Bu haberi ittifakla zikretmeleri dolayısıyla müfessirlere hayret doğrusu! Çünkü firaset ileride Hicr Sûresi’nde (15/75- âyet, 2. başlıkta) geleceği üzere garib (İslâm şeriatına yabancı) bir ilimdir. Ayrıca durum onların naklettikleri gibi de değildir. Çünkü Ebû Bekir es-Sıddîk Hazret-i Ömer’i görevlerde deneyerek, uzun süre ve devamlı sohbete devam ederek, onun ilim ve ihsanına muttali oldu ve kendisinden sonra halifeliğe aday gösterdi. Bu ise firaset yollarından bir yol değildir. Hazret-i Şuayb’in kızı ise ileride Kasas Sûresi’nde (28/26. âyetin tefsiri ve devamında) açıklanacağı üzere apaçık bir delile sahip olmuştu. Mısır Aziz’inin durumunun ise firaset olarak değerlendirilmesi mümkündür. Çünkü onun buna dair açık bir alameti yoktu. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“İşte Biz, böylece Yûsuf’a o yerde imkân hazırladık” âyetinde yer alan:

“İşte böylece” âyetindeki “keP nasb mahallindedir. Onu kardeşlerinden ve kuyudan kurtardığımız gibi, işte böylece ona yerde imkân da hazırladık, demektir. Yani onu satın alan hükümdarın kalbini ona meylettirdik ve sonunda Yûsuf hükümdarın egemen olduğu ülkede emir vermek ve yasaklamak imkân ve iktidarına sahip oldu.

“Ve ona rüya yorumunu öğrettik.” Yani Biz, bunu Hazret-i Ya’kub’un:

“Sana rüya yorumuna dair bilgi öğretecek” (Yûsuf, 12/6) âyetini tasdik etmek üzere böyle yaptık. Manası: Biz ona tarafımızdan bir söz vahyedelim. Bu sözün yorum ve açıklamasını ve rüya yorumunu ona Öğretelim, diye ona imkân verdik demek olduğu da söylenmiştir. İfade burada tamam olmaktadır.

“Allah emrinde gallbtir” âyetinde

“emrinde” anlamını veren: deki “he” zamiri yüce Allah’a racidir, yani hiçbir şey Allah’a galib gelemez. Aksine O, irade ettiği herbir hususta bizzat galib gelir ve ona: Ol der, o da oluverir.

Zamirin Hazret-i Yûsuf’a raci olduğu da söylenmiştir. Yani Allah Yûsuf’un emrinde galib olandır. Onun, işlerini çekip çevirir, korur ve başkasına bırakmaz. Herhangi bir hileci ve düzenbazın hile ve düzeninin onu etkilemesine imkân vermez.

“Fakat insanların çoğu bilmezler.” Allah’ın gaybından haberdar değildirler. Buradaki

“çoğu” ile herkesin kastedildiği de söylenmiştir. Çünkü hiçbir kimse gaybi bilemez. Bunun zahiri anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah, dilediği kimseleri kısmen de olsa gaybına muttali kılar. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir:

“Fakat insanların çoğu” Allah’ın emrinde galib olduğunu

“bilmezler.” Bunlar ise müşrikler ve kadere îman etmeyen kimselerdir.

Hukemâ bu âyet-i kerîme hakkında şöyle demişlerdir:

“Allah emrinde galibtir.” Çünkü Hazret-i Ya’kub rüyasını kardeşlerine anlatmamasını emretmişti. Fakat Allah’ın emri galib gelerek o kardeşlerine rüyasını anlattı.

Daha sonra kardeşleri onu öldürmek istediler, Allah’ın emri galib geldi ve sonunda hükümdar oldu, huzurunda secdeye kapandılar. Yine kardeşler, babalarının teveccühünün yalnız kendilerine münhasır kalmasını istediler. Allah’ın emri galib geldi ve sonunda babalarının kalbi onlara tahammül edemez oldu. Yetmiş yahut seksen yıl sonra bile onu hatırlayıp durdu ve:

“Ey Yûsuf’un yadigârı üzüntü ve kederim…” (Yûsuf, 12/84) dedi.

Kardeşleri bundan sonra salih kimseler olmayı tasarladılar, yani tevbe edeceklerini zannettiler. Allah’ın emri galib gelerek, işledikleri günahı unuttular ve bunun üzerinde ısrar ettiler. Sonunda yetmiş yıl sonra Yûsuf’un huzurunda bu günahlarım itiraf ettiler ve babalarına:

“Gerçekten biz hata eden kimselerdik” (Yûsuf’, 12/97) dediler.

Diğer taraftan ağlayarak ve getirdikleri kanlı gömlekle babalarını kandırmak istediler. Allah’ın emri galib geldi ve babaları kanmadı. Bunun yerine:

“Hayır, nefisleriniz sizi aldatmış” (Yûsuf’, 12/18) demişti. Yûsuf’un sevgisinin babalarının kalbinden çıkmasını İsteyerek, hileye başvurdular. Allah’ın emri galib gelerek, onun kalbindeki Yûsuf’un sevgi ve Özlemi daha da arttı. Aziz’in karısı bir plan kurarak önce söze kendisi başlayacak olursa, onu yenik düşüreceğini zannetti, ama Allah’ın emri galib geldi ve sonunda Aziz:

“Sen de günahının bağışlanmasını dile. Çünkü sen gerçekten günahkârlardan oldun” (Yûsuf, 12/29) demişti. Sonra Hazret-i Yûsuf efendisine şarab içirecek olanın durumunu efendisine hatırlatması suretiyle hapisten kurtulacağını tasarladı, ama Allah’ın emri galib gelerek saki hatırlatmayı unuttu ve Hazret-i Yûsuf da hapiste daha bir kaç yıl kalmaya devam etti.

Yusuf 20

Onu değersiz bir fiyata, sayılı birkaç dirheme sattılar. Ona karşı ilgisizdiler.

Diyanet Vakfı
(Kafile Mısıra vardığında) onu değersiz bir pahaya, sayılı birkaç dirheme sattılar. Onlar zaten ona değer vermemişlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Onu düşük bir fiyata, sayılı bir kaç dirheme sattılar. Bunların ona rağbetleri yoktu.

Bu âyete dair açıklamalarımızı da altı başlık halinde sunacağız:

1- Hazret-i Yûsuf’un Satılması:

Allah’ın:

“Onu… sattılar” âyeti ile aynı kökten hem “satın aldım” hem ne “sattım” anlamında olmak üzere sözlükte; kullanılır. Şair der ki:

“Ve ben Burd’u sattım, keşke Burd’u sattıktan sonra

Geceleyin kabirlere tüneyen bir kuş olsaydım.”

Burada “satmak” anlamında kullanılmıştır. Bir başka şair de şöyle demekte:

“Onu (yayını) satınca, gözlerinden yaşlar taştı, kalbinde de bu işi

Kınamaktan dolayı oldukça yakıcı bir elem olduğu halde.”

“Düşük bir fiyata” eksik bir fiyata sattılar, demektir, kelimesi bu mastar olup isim yerine kullanılmıştır. Yani onu düşük bir değere, eksik bir pahaya sattılar.

Kardeşleri onun bedelinden faydalanmak maksadında değildi. Onların asıl maksadı babalarının yalnızca kendilerine teveccüh edecek (sevecek) hale gelmesini sağlamaktı.

Denildiğine göre Yehudâ uzak bir yerden Yûsuf’un kuyudan çıkarıldığını görünce, kardeşlerine haber verdi. Onlar da, gelip geçen yolcu kafilesine onu sattılar.

Bir diğer görüşe göre durum böyle değildir. Aksine onlar üç gün sonra durumu öğrenmek üzere kuyuya geldiler, orada yolcu kafilesinin izlerini görünce onları takib ettiler ve: Bu bizim kaçmış bir kölemizdir, diyerek onu yolcu kafilesine sattılar.

Katâde der ki: “Düşük fîyat’dan kasıt zulüm ile sattılar demektir. ed-Dehhâk, Mukâtil , es-Süddî ve İbn Atâ ise “düşük flyaftan kasıt, onu haram bir bedel karşılığında sattıklarıdır, demişlerdir.

İbnu’l-Arabî der ki: Bu tefsirlerin açıklanabilir bir tarafı yoktur. Bununla sadece Yûsuf’a karşılık verilen fiyatın gerçek değeri olmadığına işaret edilmektedir. Çünkü kardeşleri her ne kadar onu sattı iseler de, onlar onun karşılığında alacakları bedelden yararlanmak maksadını gütmüyorlardı. Onların bütün maksatları Yûsuf’un uzaklaşması suretiyle babalarının yalnızca kendilerine teveccüh etmesi suretiyle elde edecekleri faydadan ibaretti. Şayet onu “satın alanlar” (çünkü kelime, hem satmak hem satın almak anlamındadır) gelen kafile idiyse, onu diğer arkadaşlarından gizleyerek yalnız kendilerinin olsun istediklerinden böyle yapmışlardı, demektir. Ya da (aynı maksatla): Bu bizimle birlikte bir ticaret malı olarak gönderildi, demişlerdi. Böylelikle kendilerine göre, karşılığında herhangi bir bedel ödemiş olmuyor, bedelleri karşılığında aldıklarının bütünüyle kâr olduğunu anlatmış oluyorlardı.

Derim ki: İbnu’l-Arabî’nin: “Bununla ona karşılık alınan bedelin onun gerçek kıymeti olmadığına işaret edilmektedir” şeklindeki ifadesi şuna delildir: Şayet kardeşleri onun tam değerini almış olsalardı, bu da câiz olurdu. Ancak durum böyle değildir. O halde bu, es-Süddî’nin ve diğerlerinin söylediklerinin doğruluğuna delildir. Çünkü kardeşleri satılması câiz olmayan bir kişi üzerinde satış akdi yaptılar. Bundan dolayı kardeşlerinin onun bedelini yemeleri helâl olmazdı.

İkrime ve en-Nehaî ise az, bir pahaya sattılar, diye açıklamışlardır. İbn Hayyân ise bozuk ve kalp paraya sattılar, diye açıklamıştır.

İbn Abbâs ve İbn Mes’ûd’dan nakledildiğine göre Yûsuf’u yirmi dirhem karşılığında sattılar. Kardeşlerinden herbirisi iki dirhem aldı, (çünkü) on kardeş idiler. Katâde ve es-Süddî de böyle demişlerdir.

Ebû’l-Âl-iyye ve Mukâtil der ki: Yirmüki dirheme sattılar, onlar onbir kişi idiler. Herbirisi İkişer dirhem aldı. Mücahid de böyle demiştir.

İkrime de kırk dirheme sattılar demektedir. Ancak sahabiden gelen rivâyet daha uygundur.

“Düşük” anlamındaki kelime

“fiyat” anlamındaki kelimenin sıfatıdır,

“Dirhem(ler)” ise onun bedeli ve açıklaması (tefsiri yani temyiz)dir. “Dirhemler” şeklindeki çoğulu tekilinin, olmasına göredir. Bu Sîbeveyh’e göre çoğul isim de olabilir, aynı şekilde “he”nin esresinin uzatılması sonucu “ya “ya dönüşmesi de olabilir. Buradaki med, maksur elifin meddi türünden değildir. Çünkü maksur elifin meddi Basratılara göre şiirde olsun, başka şekilde olsun câiz değildir. Nahivciler şu beyiti naklederler:

“Onun (devenin) ön ayakları bütün öğle sıcaklarında çakıl taşlarını (çok hızlı yürüdüğünden dolayı)

Sarrafların dirhemleri sayıp ödedikleri gibi uzaklaştırır.”

“Sayılı” anlamındaki kelime de dirhemlerin sıfatıdır. Bu da şuna delildir: Paralar onlar nezdinde ağırlık ile değil, sayı ile kullanılıyordu.

Bunun, verilen bedelin azlığını anlatmak için kullanılan bir ifade olduğu da söylenmiştir. Çünkü verilen bu dirhemler azlığından dolayı tartılacak miktan bulamamıştı. Çünkü onlar bir ukiyeden daha aşağı miktardaki bedelleri tartmazdı ki, bir ukiye de kırk dirhemdir.

2- Altın ve Gümüş Paralarda Aslolan Tartı mıdır? Sayı mıdır?

Kadı İbnu’l-Arabî der ki: İki nakitte (altın ve gümüş paralarda) aslolan tartıdır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Altını altına karşılık, gümüşü gümüşe karşılık ancak eşit tartılarda satınız. Kim daha fazla verir veya daha fazlasını isterse o kimse faize düşmüş olur.” Kimi lâfzan, kimi mana ile olmak üzere: Müslim, Müsâkaat 77, 80, 82-84, 91, 101; Ebû Dâvûd, Buyu 12; Tirmizî, Buyu 23; Nesâî, Buyu 43, 44, 46; Dârimî, Buyu 41; Müsned, II, 2Ö2, III, 9, 93, V, 200, 271, 314, 320, VI, 22.

Tartının faydası, ancak miktarın tesbitinde ortaya çıkar. Aynî olmasının bir faydası yoktur, Şu kadar var ki, işlemlerin çokluğu dolayısıyla tartı zor ve ağır geleceğinden insanların yükünü hafifletmek kastı ile bu vakitlerde sayı itibar edilegelmiştir. Öyle ki eğer herhangi bir eksiklikleri veya fazlalıkları söz konusu olmadan mıskal veya dirhemler sikke olarak vurulacak olursa, sayı ile bunların biribirleriyle değiştirilmeleri (satımları) câiz olur. Eğer bunların ağırlıkları eksilecek olursa, yine durum tartıya avdet eder. İşte bundan dolayı -önceden de geçtiği gibi- kullanılan paraların kırılmaları veya kenarlarının kırpılması yeryüzünde fesat çıkartmaktan sayılmıştır.

3- Dinar ve Dirhemlerin Muayyen Olmaları Şart mıdır?

Dinar ve dirhemlerin tayin ile belirlenip belirlenmeyecekleri hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bu hususta Malik’ten gelen rivâyet de farklıdır. Eşheb bunlar için tayin söz konusu olmayacağı görüşündedir. Malik’in kuvvetli olan görüşü de budur, Ebû Hanîfe de böyle demiştir. Ancak İbnu’l-Kasım bunların tayin edileceği kanaatindedir. el-Kerhî’den de bu görüş nakledilmiştir, Şâfiî de böyle demiştir.

Bu konudaki görüş ayrılığının sonucu şu şekilde ortaya çıkar: Bizler dinar ve dirhemlerin tayin edilmeyeceği görüşünü kabul edecek olursak, birisi: Ben sana bu dinarları, şu dirhemlere karşılık satıyorum, diyecek olursa (ve bu arada bunlar telef olursa) dinarlar o miktarda dinar sahibinin zimmetine, dirhemler de o miktarda dirhem sahibinin zimmetine taalluk eder. Şayet (tayin edileceğini kabul edersek) bu dirhemler tayin edildikten sonra, telef olurlarsa sahiplerinin zimmetine herhangi bir şey taalluk etmez ve akit batıl olur. Tıpkı ticaret malları ve buna benzer sair aynların satışında olduğu gibi.

4- Buluntu Çocuk Hür Müdür Değil Midir?

el-Hasen b. Ali (radıyallahü anh)dan buluntu çocuğun hür olduğuna hükmettiği rivâyet edilmiştir. Buna delil olarak da: “Onu düşük bir fiyata, sayılı bir kaç dirheme sattılar” âyetini okumuştur. Bu husustaki açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

5- Hazret-i Yûsuf’a Rağbet Edilmeyişin Sebebi:

“Bunların ona rağbetleri yoktu” âyeti ile ilgili olarak rağbet etmeyenlerin kardeşleri olduğu, yolcu kafilesinin olduğu, yolcu kafilesinden su almak üzere kuyuya gidenlerin olduğu söylenmiştir. Durum ne olursa olsun, Yûsuf onların nazarında değer verilmesi gereken birisi değildi.

Kardeşlerinin nazarında değerli değildi. Çünkü onların maksadı karşılığında alınacak olan mal değil, babalarından uzaklaşmasıydi. Kafile nezdinde değerli değildi. Çünkü kardeşleri onun kaçkın bir köle olduğunu söylemişlerdi. Su almaya gelenlerin nezdinde rağbet edilen bir şey değildi. Çünkü arkadaşlarının da kendilerine onda ortak olacaklarından korktular ve karşılığında verilecek az bir bedelin yalnız kendileri tarafından verilmesinin daha uygun olduğunu gördüler.

6- Değerli Şeyi Az Bir Bedele Satın Almak:

Bu âyet-i kerîmede değerli bir şeyi az bir bedele satın almanın câiz olduğuna ve satışın bağlayıcı olduğuna açık bir delil vardır. Bundan dolayı Malik şöyle demiştir: Bir kimse oldukça değerli bir inciyi bir tek dirheme satacak olsa, sonra da kişi: Ben onun inci olduğunu bilmiyordum, onu inciye benzeyen beyaz boncuk sanmıştım, dese bu satışı onun için bağlayıcı olur ve bu sözüne bakılmaz.

“Bunların ona rağbetleri yoktu” âyetinin, güzelliğine rağbetleri yoktu, anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü yüce Allah, Hazret-i Yûsuf’a her ne kadar güzelliğin yarısını vermiş idi ise de ona ikram ve lütuf olmak üzere onu satın alanların nefislerinin onu arzulamalarını gerektirecek sebepleri de bertaraf etmişti.

“Bunların ona rağbetleri yoktu” âyetinin, Allah nezdindeki yüksek makamını bilmiyorlardı, demek olduğu da söylenmiştir.

Sîbeveyh ve el-Kisaî “rağbet etmedim” anlamında; şeklinde “he” harfinin esreli ve üstün okunuşu ile kullanıldığını nakletmişlerdir.

Yusuf 19

Bir kervan geldi. Su taşıyıcısını gönderdiler. Kovayı saldı. “Müjde, bu bir çocuk!” dedi. Onu bir ticaret malı olarak sakladılar. Allah yaptıklarını bilendir.

Diyanet Vakfı
Bir kervan geldi ve sucularını (kuyuya) gönderdiler, o da (gidip) kovasını saldı, (Yusufu görünce) «Müjde! İşte bir oğlan!» dedi. Onu bir ticaret malı olarak sakladılar. Allah onların yaptıklarını çok iyi bilir.

Kurtubi Tefsiri
Bir yolcu kafilesi gelip sucularını yolladılar. O da kovasını sarkıttı. “Aaa!… müjde işte genç bir çocuk” dedi. Onu bir ticaret malı gibi sakladılar. Allah ise ne yaptıklarını çok İyi bilendir.

“Bir yolcu kafilesi gelip…” Yani Şam tarafından, Mısır’a doğru yol alıp giden bir arkadaş topluluğu geldi. Bunlar yollarını şaşırmışlardı. Nihayet kuyuya yakın bir yerde konakladılar. Bu kuyu şehirden uzakça kurak bir yerde idi. Çoban ve o yoldan geçip gidenler tarafından kullanılıyordu. Suyu da tuzlu idi, suya Hazret-i Yûsuf atıldığında suyu tatlanmıştı.

“Sucularını yolladılar.” anlamındaki âyette zamirlerin müzekker gelmesi manaya göredir. Eğer denilmiş olsaydı, lâfza göre zamirler müennes getirilmiş olurdu. Nitekim;” Gelip” anlamındaki fiil de böyledir (müennesdir).

Sucu (el-vârid) ise topluluğa su götürmek üzere, suya giden kişidir. Müfessirlerin naklettiklerine göre bu sucunun ismi Mâlik b. Du’r olup bu kişi Arab-ı Âribe’den idi.

“O da kovasını sarkıttı.” Yani kovasını kuyuya bıraktı, saldı. Bu tabir kovasını doldurmak üzere salmasını anlatmak için kullanılır. Kovasını sarkıttıktan sonra çıkardı, anlamındadır. Bu açıklamalar el-Esmaî ve başkalarından nakledilmiştir.

“vav”lı bir fiil olup muzari ve mastarı şeklinde gelir ki; çekip çıkardı anlamındadır. Kovasını salmak demek olan; da böyledir (vav’lıdır.) Ancak “vav”lı kullanım ağır geldiğinden onu “ya”ya döndürmüşlerdir. Çünkü “ya” harfi “vav” harfinden daha hafiftir. Bu açıklamayı Kûfeliler yapmıştır.

el-Halîl ve Sîbeveyh ise şöyle derler: Bu Fiil üç harfi aşınca -muzari fiile tabi olarak “ya”ya geri çevirildi.

” Kova”nın asgari çoğul sayısı için, çoğul şekli, …diye gelir. Bu çoğul daha da artarsa, denilir ve “vav”, “ya”ya dönüştürülür. Ancak bu şekilde çoğulun yapılması, babların da değişik olmasına sebeb olup bu değiştirme de tekil ile çoğul arasındaki farkı ortaya çıkarmak için yapılır. şekli de çoğuldur.

Hazret-i Yûsuf (sarkıtılan kovanın) ipine asıldı. Ondördündeki ay gibi güzel bir çocuk ile karşı karşıya kaldılar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Müslim’in, Sahih’ınde yer alan İsra hadisinde şunları söylemektedir: “Yûsuf ile karşılaştım. Ona güzelliğin yarısının verildiğini gördüm. ” Müslim, Îman 259; Müsned, III, 148,

Ka’b el-Ahbar der ki: Yûsuf güzel yüzlü, siyah saçlı, iri gözlü, mutedil yapılı, beyaz tenli, kolları ve pazuları kalın, göbeksiz, göbek çukuru küçük idi. Gülümsediği vakit onun ön dişlerinden âdeta bir nûr görülürdü, konuştuğu vakit sözlerinde dişlerinin arasından güneş parıltısı görülürdü. Hiç kimse onun niteliğini anlatamaz. Güzelliği geceye göre gündüzün aydınlığı, ışığı gibiydi. Hazret-i Âdem’i yüce Allah’ın yaratıp da içine ruhunu üflediği ve masiyet işlemeden önceki haline benzerdi.

Denildiğine göre Hazret-i Yûsuf bu güzelliği, babası Ya’kub’un babaannesi Sare’den miras almıştı. Sare’ye güzelliğin altıda biri verilmişti. Sucu Malik b. Du’r, Hazret-i Yûsuf’u görünce: “Aaa! Müjde işte genç bir çocuk” demişti. Medinelilerle, Basralılar bunu; “Aaa! müjde bana! İşte genç bir çocuk” diye okumuşlardır. Ancak İbn Ebi İshak bunu; şeklinde okumuştur ki burada “elif, “ya”ya kalbedilmiştir. Çünkü bu “ya”nın mâ kabli (ondan önceki harf) esreli okunur. “Elifin -burada- esreli okunuşu câiz olmadığından dolayı onun da “ya”ya kalbedilmesi bu esreden bedel kabul edilmiştir.

Kûfeliler ise izafet olmaksızın; “Aaa! Müjde” diye okumuşlardır. Bunun anlamı ile ilgili iki görüş vardır: Bir görüşe göre bu çocuğun adıdır, ikinci görüşe göre de anlamı şudur: Ey müjde! İşte bu, senin vaktin ve zamanındır.

Katade ve es-Süddî derler ki: Sucu kovasını sarkıttığında, Yûsuf kovaya asıldı. Sucu da: Aaa! müjde, İşte genç bir çocuk! demişti. Katâde der ki: O bu sözleriyle arkadaşlarına bir köle bulduğu müjdesini vermişti. es-Süddî de der ki: O böylelikle ismi Büşrâ olan bir adama seslenmişti. (Buna göre anlam şöyle olur: Ey Büşra! İşte genç bir çocuk buldum.)

en-Nehhâs der ki: Katâde’nin görüşü daha uygundur. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de pek az müstesna hiçbir kimsenin ismi zikredilmemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de genellikle zamirler ile şahıslardan söz edilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“O günde zalim ellerini ısırıp…” (el-Furkan, 25/27) Buradaki zalimden kasıt Ukbe b. Ebi Muayt’tır. Bundan sonra da:

“Eyvah banal Keşke filanı dost edinmeseydim.” (el-Furkan, 25/28.) diye buyurulmaktadır ki burada da kastedilen kişi Umeyye b. Haleftir. Bu açıklamayı en-Nehhâs yapmıştır.

Müjdeleyerek seslenmenin anlamı ise hazır bulunanlara müjde vermektir. Bu da bir kimsenin; ben müjdeliyorum; demesinden daha pekiştirici bir ifadedir. Tıpkı bir kimsenin: Hayret! demesi gibi ki: Bu da bu gün hayret edilecek bir gündür, bu alametlerinden hayret olunur, ey hayret! Haydi gel! anlamına gelir ki; Sîbeveyh’in görüşüne göre açıklama böyledir. es-Süheylî de böyle demiştir. Bir diğer görüşe göre bu şuna benzer: Vay ben ne kadar sevinçliyim, demektir.

“Büşrâ” kelimesi “istibşar’dan mastardır. Bu görüş daha sahihtir, isim olsaydı mütekellim zamirine muzaf olarak gelmezdi. Buna göre; ” Müjdeler olsun bana!” ifadesi nasb mahallinde olur. Çünkü bu, izafet terkibine yapılan bir nidadır. Buradaki nidanın anlamı da dikkat çekmektir, yani benim sevincime, benim neşeme dikkat ediniz.

es-Süddî’nin görüşüne göre ise; ” Ey Zeyd işte bu bir çocuktur, deme gibi ref mahallindedir. Bununla birlikte; “Ey adam” sözü ile yüce Allah’ın:

“Ey şu kullara hasret” (Yâsîn, 36/30) âyetinde olduğu gibi, nasb mahallinde olması da mümkündür. Ancak “büşrâ” kelimesinin tenvinsiz gelmesi munsarıf olmadığından dolayıdır.

“Onu bir ticaret malı gibi sakladılar.” âyetindeki “o” zamiri Yûsuf (aleyhisselâm)a aittir. “Vav (….lar) zamiri ise kardeşlerine aittir. Onu satın alan tüccarlara ait olduğu söylendiği gibi; su almaya giden kişiye ve arkadaşlarına ait olduğu da söylenmiştir.

“Bir ticaret malı gibi” ifadesi ise hal olarak nasbedilmiştir.

Mücahid dedi ki: Onu gizleyen Malik b. Du’r ve arkadaşlarıdır. Onu beraberlerinde bulunan tüccar arkadaşlarından saklamışlar ve onlara şöyle demişlerdi: Bu Şam halkından birisinin yahut ta bu su sahiplerinin bize Mısır’a kadar götürmek üzere verdikleri bir ticaret malıdır. Onlara bu şekilde söylemelerine sebep ise kendileri ne ortak olmaları korkusu idi.

İbn Abbâs der ki: Yûsuf kuyudan çıkartıldığında Yûsufun kardeşleri onun bir ticaret malı olduğunu gizlice söylemişlerdi. Çünkü kardeşleri gelip: Bu yaptığınız iş ne kadar kötü demişlerdi. Çünkü bu bizim kaçmayı huy edinmiş bir kölemizdir. Yûsuf’a da İbranice şöyle demişlerdi: Ya bizim kölemiz olduğunu sen de ikrar edersin ve seni bunlara satarız yahut ta seni ellerinden alır öldürürüz. Hazret-i Yûsuf da: Hayır, ben sizin köleniz olduğumu ikrar edeceğim, diyerek onlara köleleri olduğu ikrarında bulundu. Kardeşleri de Yûsuf’u onlara sattılar.

Yine denildiğine göre; Yehudâ kendi dilleriyle kardeşleri Yûsuf’a: Sen kardeşlerinin kölesi olduğunu itiraf et, çünkü bu şekilde davranmayacak olursan, seni öldüreceklerinden korkarım. Belki Allah böylelikle sana bir çıkış yolu gösterir ve ölümden kurtulursun, demişti. Hazret-i Yûsuf da kardeşleri kendisini öldürürler korkusuyla gerçek durumunu gizledi.

Onu çıkaran Malik b. Du’r: Allah’a yemin ederim bunun siması köle simasına benzemiyor, deyince kardeşleri o bizim himayemizde büyüdü, bizim ahlâkımızla ahlâktandı, bizim edebimizi aldı, dediler. Bu sefer Malik: Sen bu işe ne dersin ey çocuk? deyince, Yûsuf: Doğru söylüyorlar, cevabını verdi. Onların himayesinde büyüdüm, onların huyunu aldım. Bunun üzerine Malik şöyle dedi: Onu bana satacak olursanız, sizden satın alırım. Bunun üzerine kardeşlerini ona sattılar. Yüce Allah’ın şu âyeti da bunu dile getirmektedir:

Yusuf 18

Kanla boyanmış sahte bir gömlek getirdiler. Dedi: “Hayır, nefisleriniz sizi kandırıp bir işe sürüklemiş. Artık güzel bir sabır. Anlattığınız şeye karşı yardım istenecek ancak Allah’tır.”

Diyanet Vakfı
Gömleğinin üstünde sahte bir kan ile geldiler. (Yakub) dedi ki: Bilakis nefisleriniz size (kötü) bir işi güzel gösterdi. Artık (bana düşen) hakkıyla sabretmektir. Anlattığınız karşısında (bana) yardım edecek olan, ancak Allahtır.

Kurtubi Tefsiri
Bir de üstüne yalancıktan kanlı gömleğini getirdiler. “Hayır, dedi. Nefisleriniz sizi aldatmış, böyle bir işe sürüklemiş. Artık bana düşen güzel bir sabırdır. Sizin şu söylediklerinize karşı yardımına sığınılacak Allah’tır.”

Yüce Allah’ın:

“Bir de üstüne yalancıktan kanlı gömleğini getirdiler.” âyetine dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Gömlek Üzerindeki Kan:

Yüce Allah’ın:

“Yalancıktan kanlı” âyeti ile ilgili olarak Mücahid şöyle demektedir: Bu kestikleri bir keçi ya da bir oğlağın kanı idi. Katâde: Ceylan kanı idi, demektedir. Yani onlar, üzerinde yalancıktan kan bulunan gömleğini getirdiler. Yüce Allah burada

“kan”;

“Yalancıktan” diye mastar ile nitelendirmiştir. Buna göre ifade, “gerçeği olmayan kan” anlamında; takdirinde

“o şehre sor” (Yûsuf, 12/82) âyeti gibidir. Fail ile mef’ûl bazen mastar olarak da kullanılabilir. Mesela; “Bu emir tarafından sikke olarak vurulmuştur” denilir. Yine dökülmüş su anlamında-, denilir. Yere çekilmiş su anlamında; adil kişi anlamında da; denilir.

el-Hasen ve Hazret-i Âişe; şeklinde “dal” harfi ile okumuşlardır ki taze kan demektir. Bunun değişikliğe uğramış kan anlamına geldiği de söylenmiştir ki, bu açıklamayı en-Nehaî yapmıştır. Bu kelime aynı zamanda küçük yaştaki çocukların tırnaklarında görülen beyazlık anlamına da gelir. Buna göre gömlek üzerindeki kanın iki rengin birbirinden farklı olması bakımından tırnakta görülen beyazlığa benzetilmiş olması da mümkündür.

2- Hazret-i Yûsuf’un Gömlekleri:

(Mâlikî mezhebimize mensub) ilim adamlarımız -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- derler ki: Hazret-i Yûsuf’un kardeşleri kanı doğruluklarına alamet olarak göstermek isteyince, yüce Allah bu alametle birlikte onunla çelişen bir başka alameti de çıkardı. Bu da onun gömleğinde herhangi bir şekilde parçalayıcı dişlerden gömleğinin kurtulmuş olması, yırtılmamış olmasıdır. Çünkü kurdun Yûsuf’u, üzerinde bulunan gömleği yırtıp parçalamaksızın yemesine imkan yoktur. Hazret-i Ya’kub gömleği dikkatle inceleyince, onda herhangi bir yırtık ve herhangi bir iz bulmayınca bunu yalan söylediklerine delil gördü ve onlara: Bu kurt ne kadar da hikmetle hareket eden birisiymiş? Yûsuf’u yiyecek ve gömleğini parçalamayacak ha! Bu açıklamayı İbn Abbâs ve başkaları yapmıştır.

İsrail, Simâk b. Harb’dan, o İkrime’den, o İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Gömleğin üzerindeki kan bir keçi kanı idi.

Süfyan, Simâk’dan, o İkrime’den, o da İbn Abbâs’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Hazret-i Ya’kub gömleğe bakınca, yalan söylediniz dedi. Çünkü kurt onu yemiş olsaydı, elbette gömleğini de parçalayacaktı.

el-Maverdînin naklettiğine göre Hazret-i Yûsufun gömleğinde üç tane alâmet (mucize) vardı. Birincisi babalarına üzerinde yalancıktan kanlı olarak onu götürdüklerinde, ikincisi gömleği arkadan yırtıldığında, üçüncüsü de gömleği babasının yüzüne bırakılınca gözlerinin görüvermesinde.

Derim ki: Ancak bu görüş kabul edilemez. Çünkü kardeşlerinin getirdikleri ve üzerinde yalancıktan kanlı olan gömlek, arkadan yırtılan gömlekle aynı değildir. Müjdecinin Hazret-i Ya’kub’a getirdiği gömlek de başkadır.

Hazret-i Yûsuf’un arkadan yırtılan gömleği ile babasına getirildiğinde gözlerinin görmesine sebep teşkil eden gömleğin aynı olduğu da söylenmiştir. İleride yüce Allah’ın izniyle sûrenin sonlarında açıklanacağı gibi.

Yine rivâyet edildiğine göre kardeşleri, babalarına: Hayır, hırsızlar onu öldürdü, dediler ve böylelikle sözleri birbirini tutmaz oldu. Babaları da onları itham etti ve onlara şöyle dedi: Önce kurdun onu yediğini iddia ediyorsunuz, eğer kurt onu yemiş olsaydı, dişleri derisine ulaşmadan önce gömleğini parçalardı. Ben ise bu gömlekte herhangi bir yırtık görmüyorum. Hırsızların onu öldürdüğünü iddia ediyorsunuz, hırsızlar onu öldürmüş olsaydı, şüphesiz gömleğini de alırlardı. Çünkü hırsızlar onun elbisesinden başka neyi istiyorlardı ki? Bunun üzerine: “Biz doğru söyleyenler olsak bile zaten sen bize inanmazsın” dediler. Bu açıklama el-Hasen ve başkalarından nakledilmiştir. Yani bizler, doğruluk sıfatına sahip olsak dahi, yine sen bizi itham edersin.

3- Fıkhı Meselelerde Emareler ve Karineler:

Fukahâ bu âyet-i kerîmeyi delil kabul ederek, kasâme Kasâme, mahiyeti ve buna dair fıkhî hükümler, el-Bakara, 2/73. âyetin tefsiri ile el-Mâide, 5/106-108. âyetlerin 12. başlık ve devamında geçmiş idi. ve buna benzer hkhî bir takım meselelerde emareleri göz önünde bulundurmuşlar ve ittifakla Hazret-i Ya’kub’un oğullarının yalan söylemelerine, gömleğin sağlamlığım delil gösterdiğini kabul etmişlerdir. Buna göre bir meseleye bakan bir kimsenin emarelere ve alâmetlere -çelişmeleri halinde- dikkat etmesi, üzerlerinde dikkatle durması gerekmektedir. Bunlardan hangisi ağır basarsa, o ağır basan tarafa göre hüküm verir. İşte bu, ithamın kuvveti demek olup, buna göre hüküm verilebileceği hususunda görüş ayrılığı yoktur. Bu açıklamayı İbnu’l-Arabî yapmıştır.

Yüce Allah’ın:

“Hayır, dedi. Nefisleriniz sizi aldatmış, böyle bir işe sürüklemiş. Artık bana düşen güzel bir sabırdır” âyetine dair açıklamalarımızı da üç başlık halinde sunacağız:

1- Hazret-i Ya’kub’un Çocuklarının Söylediklerine Înanmayışı:

Rivâyete göre Hazret-i Ya’kub’a çocukları: “Onu kurt yemiş” deyince onlara: Kurt onun bir uzvunu olsun geriye bırakmadı mı? Siz de onu bana getirseydiniz, ben de onunla bir teselli bulurdum. Geriye bana bir elbisesini dahi bırakmadı mı? O elbisesinden, onun kokusunu koklardım. Bunun üzerine oğulları: Evet işte kanının bulaşmış olduğu gömleği, dediler. İşte yüce Allah’ın:

“Bir de üstüne yalancıktan kanlı gömleğini getirdiler” âyetinde anlatılan budur.

Bunun üzerine Hazret-i Ya’kub ağladı, çocuklarına da şöyle dedi: Bana gömleğini gösteriniz. Ona gömleğini gösterince, onu koklayıp öptü. Daha sonra bu gömleği evirip, çevirmeye başladı. Ancak gömlekte herhangi bir yırtık ve herhangi bir parçalanma görmeyince şöyle dedi: Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah adına yemin ederim ki, bugüne kadar bunun gibi hikmetli hareket eden bir kurt görmedim. Oğlumu yeyip parçaladığı, onu gömleğinin İçinden çekip çıkardığı halde üzerindeki gömleğini parçalamamış. Böylelikle Hazret-i Ya’kub durumun dedikleri gibi olmadığını, kurdun onu yemediğini anladı. Ağlayarak ve üzüntü içerisinde kızmış haliyle onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: Ey çocuklarım! Bana oğlumu gösteriniz, eğer hayatta ise onu tekrar yanıma getiririm. Eğer ölü ise onu kefenler ve gömerim.

Denildiğine göre işte o vakit şöyle dediler: Babamızın sözlerimizin yalan olduğunu nasıl iddia ettiğine bakmaz mısınız? Haydi gelin onu kuyudan çıkartalım ve onu parçalayalım. Daha sonra da organlarından birisini babamıza getirelim, o vakit söylediğimizi doğru kabul eder ve böylelikle ümidini de keser. Bunun üzerine Yehudâ şöyle der: Allah’a yemin ederim bunu yapacak olursanız, hayatta kaldığım sürece size düşman kesilirim ve yaptığınız bu kötülüğü babanıza haber veririm.

Onlar da şöyle dediler: Böyle bir şeyi yapmamıza engel olduğuna göre, haydi gelin ona bir kurt yakalayalım. Bu sefer bir kurt yakalayarak, kurdu iplerle bağladılar. Sonra da onu Hazret-i Ya’kub’a getirip şöyle dediler: Ey babamız! İşte bizim koyunlarımıza saldıran ve koyunlarımızı yakalayan kurt budur. Kardeşimizi yakalayarak, yüreğimizi parçalayan da bu olabilir. Bunda bizim şüphemiz yoktur, işte Yûsuf’un kanının izleri de onun üzerinde görülmektedir. Bunun üzerine Hazret-i Ya’kub: Kurdu serbest bırakın, deyince onlar da kurdu serbest bıraktılar. Kurt Hazret-i Ya’kub’a doğru şirin hareketlerde bulunarak ona yaklaşmaya koyuldu. Hazret-i Ya’kub da ona: Yaklaş, yaklaş diyordu. Nihayet kurt yanağını Hazret-i Ya’kub’un yanağına yapıştırınca, ona: Ey kurt! niçin oğlumu öldürerek, yüreğimi yaktın ve uzun süre kesilmeyecek bir kedere beni boğdun, dedikten sonra şöyle dua etti: Allah’ım sen bunu konuştur. Allah kurdu konuşturunca şöyle dedi: Seni peygamber olarak seçen hakki için, ben onun etini yemedim. Derisini parçalamadım, onun tüylerinden bir tanesini olsun koparmadım. Allah’a yemin ederim, benim senin oğlundan haberim yoktur. Ben yabancı bir kurdum, Mısır taraflarından kaybettiğim bir kardeşimi aramaya geldim, bitemiyorum hayatta mıdır, ölü müdür? diye. Bu sefer senin oğulların beni yakalayıp bağladılar. Şüphesiz peygamberlerin etlerini yemek bizlere ve bütün yırtıcı hayvanlara yasak kılınmıştır. Allah’a yemin ederim, peygamberlerin evlatlarının yırtıcı hayvanlara yalan iftirada bulundukları bir yerde ben de kalmam.

Hazret-i Ya’kub onu serbest bırakıp şöyle der: Allah’a yemin ederim ki siz kendi aleyhinize bir delil getirmiş oldunuz. İşte bu dilsiz bir kurttur, bakınız o bile kardeşini aramaya çıkmış. Siz ise kendi kardeşinizi telef ettiniz, esasen ben kurdun sizin onun hakkında söylediğinizden uzak olduğunu, masum olduğunu biliyordum. Yeri geldikçe hatırlatacağımız gibi; Kur’ân tefsirinde esas itibar sahih olan rivâyetler ile, nastora dayalı olan ilmî istinbâtlaradır. Sağlam bir dayanağı olmayan rivâyetlerin ilmî bir değeri olmadığı gibi, Kur’ân’ın anlaşılmasında olumlu bir katkılarının olacağı da söylenemez. Buradaki bu tür açıklamalar buna örnektir. “Hayır, nefisleriniz sizi aldatmış” size böyle davranmayı güzel göstermiş “böyle bir işe sürüklemiş.” Sizin dediğinizden ve söylediğinizden başka bir iş yapmaya kadar gitmişsiniz.

Daha sonra da Hazret-i Ya’kub kendisini tahammüle hazırlamak üzere: “Artık bana düşen güzel bir sabırdır, dedi.” Bu da bir sonraki başlığın konusudur.

2- Hazret-i Ya’kub’un Güzel Sabrı:

ez-Zeccâc der ki: Bu âyet şu demektir: Benim yapacağım ve benim yapmam gerektiğine inandığım, güzel bir şekilde sabretmekten ibarettir. Kutrub da şöyle açıklamıştır: Artık benim sabrım, güzel bir sabır (olmalı)dır. Bunun, güzel bir sabır bana daha çok yaraşır, anlamına geldiği de söylenmiştir. O halde (âyet-i kerîmedeki) bu âyet mübtedadır, haberi de hazf edilmiştir.

Rivâyet olunduğuna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e güzel sabır hakkında İbn Kesîr, Tefsir, IV, 303’te mürsel olduğu belirtilmektedir. Suyûti, ed-Durru’l-Mensür, IV, 514’te el-Hasen’in sözü olarak zikredilmektedir. soru sorulmuş o da şu cevabı vermiş: “O beraberinde hiçbir şikayetin bulunmadığı bir sabırdır.”

Yüce Allah’ın izniyle sûrenin sonlarında daha geniş açıklamalar da gelecektir.

Ebû Hatim der ki: Îsa b. Ömer, Sehl b. Yûsuf’un iddia ettiğine göre bu âyeti şeklinde okumuş ve şöyle demiş: el-Eşheb el-Ukeylî de böyle okumuştur ve şöyle demiştir: Enes ile Ebû Salih’in, Mushaf’larında da böyle idi.

el-Muberred der ki; Güzel bir sabır” ifadesinin ref ile okunması nasb ile okunmasından daha uygundur, çünkü anlamı şöyledir: Rabbim ben güzel bir sabra sahibim. Ayrıca el-Muberred der ki: Nasb ile okunması mastar olarak kabul edilmesine göredir. Yani; “Artık şüphesiz ben güzel bir şekilde sabredeceğim” demektir. Şair de şöyle demiştir:

“Geceleyin uzunca yürümekten devem bana şikayet etti.

Güzel bir şekilde Sabret, (dedim).

İşte ikimiz de belâlarla karşı karşıya bulunuyoruz.”

Güzel sabır, herhangi bir tahammülsüzlüğün ve şikayetin bulunmadığı sabırdır. Denildiğine göre: Âyetin anlamı şudur: Ben yüzümden kederin okunacağı, asık bir suratla sizinle oturup kalkmayacağım. Aksine önceden sizinle nasıl idiysem, yine öyle oturup kalkmaya devam edeceğim. Bu ifade de onun, çocuklarını sorgulamaktan vazgeçip onları affettiğine delil olan bir taraf ta vardır.

Habib b. Ebi Sabit’ten nakledildiğine göre Hazret-i Ya’kub’un kaşları gözlerinin üzerine düşmüştü ama, onları bir bezle yukarı doğru kaldırırmış. Kendisine: Bu da ne oluyor? denince, şu cevabı verirmiş: Aradan geçen uzun zaman ve pek çok keder diye. Bunun üzerine yüce Allah: Beni şikayet mi ediyorsun, ey Ya’kub? deyince, Hazret-i Ya’kub şu cevabı vermiş: Rabbim bir hata yaptım, ne olur onu bana bağışla!

“Sizin şu söylediklerinize karşı” yani bana söylediğiniz bu yalanlara katlanabilmek için “Yardımına sığınılacak Allah’tır” (diye sözlerini tamamladı). “Yardımına sığınılacak Allah’tır” anlamındaki âyet da mübtedâ ve haberdir.

3- Hazret-i Ya’kub’un, Oğullarının Verdiği Haberlere Karşı Tutumu:

İbn Ebi Rifâa der ki: Görüş belirten rey sahiplerinin peygamber olarak Hazret-i Ya’kub’un zannını ele aldıklarında, kendi kanaatlerini itham etmeleri gerekir. Çünkü oğulları kendisine:

“Biz yarış yapalım diye gittik. Yûsuf’u da eşyamızın yanında bırakmıştık. Ona kurt yemiş” dediklerinde o da kendilerine:

“Hayır, dedi. Nefisleriniz sizi aldatmış. Böyle bir işe sürüklemiş. Artık bana düşen güzel bir sabırdır” demişti ve burada isabet etmişti. Daha sonra ise kendisine:

“Gerçek şu ki senin oğlun hırsızlık etti. Biz ancak bildiğimize göre şahitlik ediyoruz. Gaybın bekçileri de değiliz” dediklerinde o da:

“Hayır, nefisleriniz sizi aldatıp böyle bir işe sürüklemiş” (Yûsuf, 12/81-83) demiş ve burada da isabet etmemişti.

Yusuf 17

Dediler: “Ey babamız, biz yarış yapıyorduk, Yusuf’u eşyamızın yanında bıraktık. Onu kurt yedi. Biz doğru söyleyenlerden olsak bile, sen bize inanmazsın.”

Diyanet Vakfı
Ey babamız! dediler, biz yarışmak üzere uzaklaştık; Yusufu eşyamızın yanında bırakmıştık. (Ne yazık ki) onu kurt yemiş! Fakat biz doğru söyleyenler olsak da sen bize inanmazsın.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Ey Babamız! Biz yarış yapalım diye gittik, Yûsuf’u da eşyamızın yanında bırakmıştık. Onu kurt yemiş. Biz doğru söyleyenler olsak bile zaten sen bize inanmazsın.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- Yarış Yapmak:

Yüce Allah’ın:

” Yarış yapalım” fiili “müsâbaka”dan vezninde bir kelimedir. Buradaki yarış ok atma yarışı yapalım, diye de açıklanmıştır. Nitekim Abdullah (b. Mes’ûd)ın kıraatinde; ” Biz ok atışı yarışı yapalım diye gittik” şeklindedir ki bu da zaten bir çeşit yarıştır. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır.

el-Ezherî der ki: “Nidâf ok atışı yarışıdır. “Rihân” at yarışıdır, “müsabaka” kelimesi ise her iki yarışı da ifade eder. el-Kuşeyrî Ebû Nasr der ki: “Yarış yapalım (müsabaka)” ifadesi ya ok atma yarışı ya at üzerinde yahut ta koşarak yarış yapmak demektir. Koşu yarışından maksat ise kişinin kendisini koşmaya alıştırmasıdır. Çünkü koşu düşmanla Savaşmanın bir aracıdır. Kurdun koyunlardan uzaklaştırılmasının da bir yoludur.

es-Süddî ve İbn Hibban der ki: “Yarış yapalım (müsabaka yapalım)” kelimesi hangimizin daha hızlı koşup, öne geçtiğini görelim diye, hızlıca koşalım, anlamındadır.

İbnu’l-Arabî der ki: Müsabaka şeriatte hükmü olan bir iştir ve harikulade bir Özelliktir, Savaşa karşı da bir destektir. Hazret-i Peygamber de bizzat kendisi müsabaka yaptığı gibi, atıyla da yarışmıştır. Hazret-i Âişe ile koşarak yarışmış ve onu geçmiştir, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yaşlanınca yine Hazret-i Âişe ile koşu yarışı yapmış, bu sefer de Hazret-i Âişe onu geçmişti. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber ona:

“Bu öbürüne karşılık olsun” diye buyurmuştu. Ebû Dâvûd, Cihâd 61; Müsned, VI,’39, 264’te, belirtildiğine göre yarışta ilk seferinde öne geçen Hazret-i Âişe, ikincisinde öne geçen Hazret-i Peygamberdir, İbn Mâce, Nikâh 50; Müsned, VI, 129, 182, 261 ve 280’de ise; sadece yarıştıklarından ve Hazret-i Âişe’nin öne geçtiğinden söz edilmektedir.

Derim ki: Seleme b. el-Ekvâ’ da Zû Kared’den, Medine’ye döndüklerinde bir kişi ile müsabaka yapmış, Hazret-i Seleme onu geçmişti. Bunu da Müslim rivâyet Müslim, Cihâd 132; Müsned, IV, 51-54 etmektedir.

2- Müsabakada Aranan Şartlar:

Malik, Nafi’den, o İbn Ömer’den rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), özel olarak zayıflatılıp eğitilmiş atlar arasında el-Hayfa’dan itibaren yanş yapmıştır. Varışın son noktası Seniyetu’l-Veda’ idi. Yine Hazret-i Peygamber bu şekilde zayıflatılmamış atlar arasında da Seniye’den Zureyk oğulları mescidine kadar müsabaka yaptırmıştır. Abdullah b. Ömer de bu yarışa katılanlardan birisi idi. Buhârî, Salât 41, Cihâd 56, 57, 58; Müslim, İmare 95; Ebû Davûd, Cihâd 60; Nesâi, Hayl 12, 13; Dârimî, Cihâd 36; Muvatta’, Cihâd 45; Müsned, II, 5, 55-56 Bu hadis, bu konuda sahih olmanın yanında üç şart ihtiva etmektedir ki bunlar olmaksızın müsabaka câiz değildir. Söz konusu şartlara gelince, yarış yapılacak mesafenin mutlaka bilinmesi gerekir. İkinci olarak atların durumları birbirine eşit olmalıdır. Üçüncü husus ise aynı mesafe ve aynı hedefe kadar özel olarak eğitilip zayıflatılmış atlar ile bu şekilde eğitilmemiş atlar birbirleriyle yarışa sokulmamalıdır. Eğitilip zayıflatılması ve üzerinde yarış yapılarak bu sünnetin gerçekleştirilmesi gereken atlar ise, fitne zamanlarında müslümanlarla Savaşmak için değil de düşmana karşı cihad etmek için eğitilen atlardır.

3- Ok ve Develerle Yarışlar:

Ok ve develerle yanşa gelince. Müslim’in rivâyetine göre Abdullah b. Amr: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte sefere çıktık. Bir yerde konakladık. Bizden kimisi çadırını onarırken, kimisi de ok yarışı yapıyordu, diyerek hadisin geri kalan bölümlerini zikretti. Müslim, İmâre 46; Nesâi, Bey’at 25; İbn Mâce, Fiten 9; Müsned, II, 161, 191.

Nesâî’nin kaydettiği rivâyete göre de Ebû Hüreyre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Ya ok, yahut deve, ya da at yarışı olmadıkça yarış dolayısı ile ödül almak yoktur (câiz değildir).” Ebû Dâvûd, Cihâd 60; Tirmizî, Cihâd 22; Nesâi, Hayl 14; İbn Mâce, Cihâd 44; Müsned, II, 256, 358, 474.

İbn Ebi Zî’b’in, Nafî’ b. Ebi Nafî’den, onun da Ebû Hüreyre’den naklettiği hadiste “ok “dan söz edilmiştir. Hicaz ve Irak fukahâsı da bu görüştedirler.

Buhârî de Enes’ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın el-Adbâ’ diye bir dişi devesi vardı. Bu deve bir türlü geçilemiyordu. -Humeyd dedi ki: Veya hemen hemen geçilemiyordu.- Bedevi bir Arap genç bir erkek devesi ile Hazret-i Peygamber’in dişi devesini geçti, bu müslümanlara ağır geldi ve Hazret-i Peygamber bunu anlayınca şöyle buyurdu; “Dünyadan herhangi bir şey yükseldi mi mutlaka onu alçaltmak Allah’ın üzerindeki bir haktır. (Allah’ın bir kanunudur.)” Buhâri, Cihâd 59, Rikaak 38; Ebû Dâvûd, Edeb 8; Nesâî, Hayl 14; Müsned, 111, 103, 253.

4- Ödüllü Yarışlar:

Müslümanlar ödüllü yarışın ancak at, deve ve ok yarışlarında câiz olacağını ittifakla kabul etmişlerdir. Şâfiî der ki: Bu üçü dışındaki yarışlarda ödüller kumardır.

Kadı Ebû’l-Bahterî ise at, deve ve ok yarışı ile ilgili hadiste “veya kanat (kuşların yarışı)” kelimesini fazladan eklemiştir. Bu ise Ebû’l-Bahterî’nin, Harun Reşid’in hatırı için uydurduğu bir kelimedir. O bakımdan ilim adamları bundan ve başka uydurmalarından dolayı, onun naklettiği hadisleri terketmişlerdir. İlim adamları hiçbir şekilde onun naklettiği hadisi yazmazlar.

Malik’ten de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ancak at ve ok atma yarışlarından ödül alınır, çünkü bunlar Savaşanlara karşı güç kaynağıdırlar. Yine Malik der ki: Bununla birlikte at yarışlarını, ok atışı yarışından daha çok severiz.

Hadisin zahiri soylu atlar ile normal atlar üzerinde yarış yapmayı eşit görmektedir. Kimi İlim adamları da at dışında her hususta ödüllü yarışı uygun görmezler. Çünkü Arapların yarış yapma adetleri bu şekilde idi.

Atâ’dan ise herşey üzerinde ödüllü yarışın câiz olduğunu söylediği rivâyet edilmiştir. Ancak onun bu sözü te’vil edilmelidir, çünkü bunun genel olarak her husus hakkında kabul edilmesi, kumarın da câiz görülmesi sonucunu verir ki bu da ittifakla haramdır.

5- Câiz Olan ve Olmayan Ödüllü Yarışlar:

Önceden de belirttiğimiz gibi at ve deve üzerinde ödüllü yarış ancak belli bir noktaya kadar ve belli mesafede yapılırsa caizdir. Ok atışı müsabakası da bu şekildedir. Belli bir nihai hedef, belli bir mesafe ve belli isabet şekli tesbit edilmedikçe ödüllü yarış câiz değildir. Bu isabet türünde ya okun hedefi delip geçmesi ya da başka bir şart koşmaksızın isabet ettirmesi şart koşulmalıdır.

Yarışlarda üç türlü ödül söz konusudur. Birisini vali (yönetici) yahut ta onun dışında bir kimse kendiliğinden, kendi malından ödül verir ve yarışı kazanana belli bir ödül tayin eder, galib gelen de o ödülü alır. Yahut ta Ödülü yarışanlardan birisi ortaya koyar. Öbür yarışçı kendisine galib gelirse o ödülü alır, kendisi öbür yarışçıyı geçerse, koyduğu ödülü kendisi alır. Bununla birlikte ödül olarak çıkardığı malı o yolda harcaması ve malını geri almaması da güzeldir. Bu yarış çeşitlerinde (câiz olduklarında) görüş ayrılığı yoktur.

Ödüllü yarışların üçüncü türü hakkında ise görüş ayrılığı vardır. O da şöyledir: Yarışçılardan herbirisi diğer yarışçının ortaya koyduğunun benzeri bir ödül ortaya koyar. Bunlardan hangisi galib gelirse hem kendisinin, hem rakibinin ortaya koyduğu ödülü alır. Bu şekildeki bir yarış aralarına kendilerini geçeceğinden emin olamadıkları üçüncü bir kişiyi (muhallil) sokmadıkça câiz değildir. Eğer bu üçüncü şahıs galip gelirse, her iki ödülü de tek başına alır. Diğer iki yarışçıdan herhangi birisi galip gelirse, kendisinin de diğer arkadaşının da koyduğu ödülü alır ve bu yarışta muhallil olan üçüncü şahsın alacak bir şeyi olmadığı gibi, bir şey vermek yükümlülüğü de yoktur. İkinci yarışçı, yalnızca üçüncü kişiyi geçecek olursa, iki yarışçıdan herhangi birisi yarışı kazanmamış gibi olur.

Şâfiî mezhebine mensub Ebû Ali b. Hayran der ki: Üçüncü olarak giren muhatlilin atının ne şekilde yürüdüğünün, koştuğunun bilinmemesi gerekir. Ona “muhatlil” adının veriliş sebebi, yanşan iki kişiye yahut ta kendisine alınacak ödülü helâl kılmaya sebeb olmasıdır.

İlim adamlarının ittifaklarına göre şayet bu iki kişi arasında muhallil bulunmayıp yarışçılardan herbirisi, eğer yarışı kazanırsa hem kendisinin koyduğu ödülü, hem arkadaşının koyduğu ödülü alacağını şart koşarsa, bu bir kumardır ve câiz değildir.

Ebû Dâvûd’un, Sünen’inde Ebû Hüreyre’nin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den şöyle buyurduğu rivâyeti yer almaktadır: “Her kim iki at arasına bir at katar ve kendisinin yarışı kazanacağından emin değil ise bu bir kumar değildir. Ancak kendisinin yarışı kazanacağından emin olmakla birlikte, üçüncü atı sokarsa o bir kumardır.” Ebû Dâvûd, Cihad 62; İbn Mâce, Cihâd 44; Müsned, II, 505.

Muvatta’’da da Said b. el-Müseyyeb’den şöyle dediği nakledilmektedir: Araya bir muhallil girdiği takdirde ödüllü at yarışında bir mahzur yoktur, eğer (muhallil) galib gelirse ödülü alır. Şayet kendisi yenilirse, alacak bir şeyi olmaz. Muvatta’, Cihad 46.

Şâfiî ve İlim adamlarının Cumhûru bu görüştedir, Ancak bu hususta Mâlik’in nakledilen görüşleri farklıdır. Bir seferinde; at yarışında muhallilin girmesine gerek yoktur ve biz bu konuda Said’in görüşünü kabul etmiyoruz derken, daha sonra da muhallil olmaksızın bu yarış câiz olmaz demektedir. Görüşlerinin daha kuvvetli ve güzel olanı da budur.

6- At ve Deve Yarışlarında Binicilerin Nitelikleri:

Yanş esnasında at ve devenin sırtına ancak buluğa ermiş birisi binici olabilir. Bununla birlikte bineklere asıl sahiplerinin binmesi daha uygundur. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Yarış esnasında atlara sahiblerinden başkası binmesin.

Şâfiî de der ki: Yarışta önde olmanın asgari mesafesi bineğin boynunun tamamiyle veya bir bölümüyle önde olması yahut sağrısının tamamı veya bir bölümü ile öne geçmesi gerekir. Ok atma yarışında da öne geçiş yine ona göre böyledir.

Bu konuda Muhammed b. el-Hasen’in görüşü de Şâfiî’nin görüşüne yakındır.

7- Hazret-i Peygamberin, Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer ile Yarışması:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in, Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer ile yarıştığı ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in, Hazret-i Ebû Bekir’i bir at boyu geçtiği, Hazret-i Ömer’in de üçüncü geldiği rivâyet edilmiştir. Yani Hazret-i Ebû Bekir’in atının başı Hazret-i Peygamber’in atının sağrısı ile aynı hizada idi.

“Yûsuf’u da eşyamızın” elbisemizin ve kumaşlarımızın “yanında” onları korumak üzere “bırakmıştık. Onu kurt yemiş.” Çünkü onlar babalarının: Kurdun onu yemesinden korkarım, dediğini işitince bunu ondan öğrendiler ve bu sözün arkasına sığındılar. Çünkü daha önce Hazret-i Ya’kub bundan dolayı Yûsuf için korktuğunu izhar etmiş idi.

“Biz” sözümüzde

“doğru söyleyenler olsak bile” el-Müberred ve İbn İshak’a göre doğru söylüyor isek dahi

“zaten sen bize inanmazsın.” Bizim doğru söylediğimizi kabul etmezsin. Hazret-i Ya’kub da onların suikastte bulunma ihtimallerinin kuvvetli olduğunun açıkça görülmesi ve delillerin söylediklerinin aksine pek çok olması dolayısıyla -ileride açıklanacağı üzere- onların doğru söylediklerine inanmamıştı,

“Biz doğru söyleyenler olsak bile” âyetinin biz her ne kadar senin nezdinde güvenilir ve doğru söyleyen kimseler olsak bile sen yine bizi doğrulamayacaksın. Çünkü sen bu meselede bizi itham akında tutmaktasın. Buna sebep de Yûsuf’a karşı duyduğun aşırı sevgidir. Bu anlamdaki bir açıklamayı et-Taberî, ez-Zeccâc ve başkaları yapmışlardır.

Yusuf 16

Akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler.

Diyanet Vakfı
Akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler.

Kurtubi Tefsiri
Akşam ağlaya ağlaya babalarına geldiler.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Hazret-i Ya’kub’a Verilen Haber:

Yüce Allah’ın:

“Akşam… babalarına geldiler” âyeti geceleyin babalarına geldiler, demektir. Buradaki;

“Akşam” kelimesi zarf olup hal mahallinde de kullanılabilir. Akşamleyin geliş sebebleri, karanlıkta mazeret beyan etme güçleri daha ileri olsun diyedir. Bundan dolayı sen gece vakti muhtaç olduğun bir şeyi isteme, çünkü haya gözlerdedir. Herhangi bir hata dolayısıyla da gündüzün Özür dileme, çünkü özür dilerken dilin dolaşabilir.

Rivâyet olunduğuna göre Ya’kub (aleyhisselâm) onların ağlayışlarını işitince, ne oluyor size? koyunlara bir şey mi oldu? diye sormuş. Onlar, hayır deyince, peki Yûsuf nerede? diye sormuş. Bu sefer onların. Biz birbirimizle yarışmaya gittiğimizde, kurt onu yedi demeleri üzerine, Hazret-i Ya’kub ağlayarak feryadı basmış; peki gömleği nerede? diye sormuş… İleride buna dair açıklama -yüce Allah’ın izniyle- gelecektir.

es-Süddî ve İbn Hibban der ki: Kardeşleri: Yûsuf’u kurt yedi deyince, Hazret-i Ya’kub bayılarak yere düşmüş. Üzerine su dökmüşler, hareket etmemiş, seslenmişler cevab vermemiş. Vehb der ki: Yehudâ ellerini Hazret-i Ya’kub’un nefes alıp verdiği yerlere koymuş, nefes aldığını farkedememiş, hiçbir damarı hareket etmemiş. Yehudâ kardeşlerine bunun üzerine şöyle demiş: Din (kıyâmet) günü hesaba çekecek olandan vay halimize! Kardeşimizi kaybettik, babamızı öldürdük. Hazret-i Ya’kub ancak seher vaktinin serinliğinde ayıhp kendisine geldi. Ayıldığında başı Rûbîl’in kucağında idi. Ey Rûbîl! demiş, ben sana güvenip oğlumu teslim etmedim mi? Bu konuda ben senden söz almadım mı? Rûbîl babacığım! Ağlamanı kes, ben sana durumu bildireyim, demiş. Hazret-i Ya’kub ağlamasını kesince, kardeşi: Babacığım! Biz yanş yapalım diye gittik, Yûsuf’u da eşyamızın yanında bırakmıştık. Onu kurt yemiş, diye cevap vermiş.

2- Gözyaşları Neye Alâmettir?

İlim adamlarımız derler ki: Bu âyet-i kerîme bir kimsenin ağlayışının, sözünün doğruluğuna delil teşkil etmediğine delildir. Çünkü bu gözyaşlarının suni olma ihtimali vardır, İnsanlardan bazıları suni olarak gözyaşı akıtabilir, bazısı da akıtamaz.

Suni gözyaşlarının rahatlıkla anlaşılacağı da söylenmiştir. Nitekim bakîmin birisi şöyle der:

“Gözyaşları yanaklara akıp birbirine karışınca,

Kimin gerçekten ağladığı, kimin yalandan ağlaştığı açıkça ortaya çıkar.”

Yusuf 15

Onu götürdüklerinde ve kuyunun derinliğine atmaya karar verdiklerinde, biz ona şöyle vahyettik: “Elbette onların bu işlerini onlara haber vereceksin, onlar farkında değilken.”

Diyanet Vakfı
Onu götürüp de kuyunun dibine atmaya ittifakla karar verdikleri zaman, biz Yusufa: Andolsun ki sen onların bu işlerini onlar (işin) farkına varmadan, kendilerine haber vereceksin, diye vahyettik.

Kurtubi Tefsiri
Nihayet onu alıp götürdükleri ve kuyunun dibine bırakmayı kararlaştırdıklarında… Biz de kendisine şunu vahyettik: “Yemin olsun ki bu yaptıklarını, kendilerine haber vereceksin ve onlar da farkına varamayacaklar.”

Yüce Allah’ın:

“Nihayet onu alıp götürdükleri ve kuyunun dibine bırakmayı kararlaştırdıklarında” âyetinde yer alan;

” Onu… bırakmayı” âyetindeki Çok nasb mahallindedir ve; takdirinde olup kuyunun dibinde onu bırakma karan üzerinde birleştiklerinde demektir.

Bu olay ile ilgili olarak şöyle denilmiştir: Hazret-i Ya’kub, Hz Yûsuf’u kardeşleriyle beraber gönderdiğinde onlardan mutlaka onu koruyacaklarına dair oldukça sağlam ahitler aldı ve Rûbîl’e teslim ederek; Ey Rûbîl! dedi. Bu küçük bir çocuktur. Yavrucuğum benim buna olan şefkatimi de çok iyi biliyorsun. Acıkırsa ona yemek yedir, susarsa ona su ver, yorutursa onu taşı. Sonra da onu çabucak bana geri getir.

Bunun üzerine kardeşleri onu alıp omuzlarında taşımaya koyuldular. Biri onu bıraktı mı mutlaka diğeri onu kaldırıyordu. Ya’kub (aleyhisselâm) da bir mil kadar bir süre onları uğurladıktan sonra geri döndü. Babalarının kendilerini göremeyecekleri bir yere geldiklerinde, onu taşımakta olan kişi yere bırakıverdi. Neredeyse kemikleri kırılıp, dökülecekti. Bir diğer kardeşine sığındı, fakat onların herbirisinin diğerinden daha katı, daha kinli ve öfkeli davrandığını gördü. Bu sefer Rûbîl’in yardımına sığınarak: “Sen abilerimin en büyüğüsün. Babamın benim üzerimdeki bıraktığı halef sensin. Bütün kardeşler arasında en yakın da sensin, bana acı, benim güçsüzlüğüm dolayısıyla bana şefkat et.” Rûbîl de ona oldukça ağır bir tokat indirerek: Benimle senin aranda hiçbir akrabalık ve yakınlık yoktur. Haydi o, onbir yıldızı çağır da seni ellerimizden kurtarsın, dedi.

Yûsuf böylelikle gördüğü rüyadan dolayı, kardeşlerinin kendisine kin ve öfke duyduklarını anlayınca, ağabeyi Yehudâ’ya sığınarak şöyle dedi: “Kardeşim! zayıflığıma, acizliğime, yaşımın küçüklüğüne sen şefkat göster de babamız Ya’kub’un kalbine merhametin olsun. Sizler onun vasiyetini ne kadar çabuk unuttunuz, ona verdiğiniz sözü ne kadar çabuk bozdunuz? Yehudâ’nın kalbi yumuşayarak şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, ben hayatta kaldığım sürece sana bir kötülük ulaştıramayacaklardır. Arkasından: Kardeşlerim dedi, Allah’ın haram kıldığı bir cam öldürmek en büyük günahlardandır, Haydi bu çocuğu babasına geri görürünüz, o da bize meydana gelen bu olaylardan hiçbirisini babasına anlatmayacağına dair söz versin. Kardeşleri ona şöyle dediler: Allah’a yemin olsun ki sen böyle yapmakla babamız Ya’kub’un yanında iyi bir yer edinmek istiyorsun. Allah’a yemin olsun, onu bırakmayacak olursan, seni de onunla birlikte öldürürüz. Bu sefer Yehudâ şöyle dedi: Eğer başka bir yolu kabul etmiyor İseniz, işte burada şu oldukça kurak ve ıssız bir kuyu var. Yılanların, türlü haşeratın barınağıdır. Yûsuf’u o kuyuya atınız, eğer ona bir zarar gelirse, zaten istediğiniz odur. Onun kanını dökmekten yana da sorumluluktan kurtulmuş olursunuz, eğer gelen bir yolcu kafilesi vasıtasıyla kurtulabilirse onlar da onu alıp uzak bir yere götürürler. Bu da sizin isteğinizi gerçekleştirir.

Böylece hep birlikte bu görüş etrafında birleştiler. İşte yüce Allah’ın:

“Nihayet onu alıp götürdükleri ve kuyunun dibine bırakmayı kararlaştırdıklarında…” âyetinde anlatılan budur. Bu âyetteki; “…ında”nın cevabı hazfedilmiştîr. Yani onu alıp gittiklerinde ve kuyunun dibine onu bırakmayı kararlaştırdıklarında yaptıkları fitne gerçekten çok büyük idi. Bu edatın cevabının, onların babalarına söyledikleri bildirilen;

“Ey babamız! Biz yarış yapalım diye gittik… dediler” (Yûsuf, 12/17) âyetinde olduğu da söylenmiştir.

Bir diğer görüşe göre ifadenin takdiri şöyledir: Onlar kardeşlerini babalarının yanından alıp kuyunun derinliklerine atmayı kararlaştırdıklarında oraya onu attılar, Basralıların görüşüne göre ifadenin takdiri böyledir. Kûfelilerin görüşüne göre ise; bunun cevabı: “Şunu vahyettik” anlamındaki âyet olup bunun başına gelen “vav” fazladan gelmiştir. Onlara göre ise “vav” hem ile hem de ile fazladan getirilebilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Nihayet oraya geleceklerinde ve kapıları açılacağında.” (ez-Zümer, 39/73) Bu âyet, “oraya geleceklerinde kapıları açılır” demektir. Yüce Allah’ın:

“Nihayet emrimiz geldiğinde ve tandır kaynayınca” (Hûd, 11/40) âyeti da emrimiz gelip tandır kaynayınca takdirindedir. İmruu’l-Kays da söyle demektedir:

“Nihayet biz o kabilenin (yerleşik olduğu) alanını geçip de karşımıza çıkınca.”

Burada geçtiğimizde karşımıza çıktı, anlamındadır. Yüce Allah’ın;

“Nihayet ikisi de teslim olup onu alnı üzere yıkınca ve Biz ona… seslendiğimizde” (es-Saffat, 37/103-104) âyeti da bu kabilden olup “teslim olup… yıkınca ona… seslendik” takdirindedir.

Yüce Allah’ın:

“Biz de kendisine… şunu vahyettik” âyetinde o sırada peygamberliğine delil vardır. el-Hasen, Mücahid, ed-Dahhâk ve Katâde derler ki: Yüce Allah suyun içinde yüksekçe bir taş üzerinde kuyuda bulunduğu sırada ona peygamberlik vermiştir.

el-Kelbî der ki: Yûsuf onsekiz yaşında iken kuyuya atıldı, o sırada küçük değildi. Bununla birlikte onun küçük olduğunu söyleyenlerin kanaati kabul edilecek olsa bile aklen küçük çocuğa nübüvvet verilmesi, ona vahyolunması uzak bir ihtimal görülemez.

Buradaki vahyin yüce Allah’ın:

“Ve Rabbin arıya vahyetti.” (el-Nahl, 16/68) âyetinde ilham anlamındaki vahiy olduğu da söylenmiştir. Burada sözü geçen vahyin rüya olduğu da söylenmiştir. Ancak birinci görüş ve Cebrâîl’in ona vahiy getirdiği kanaati -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya daha kuvvetli görülmektedir.

Yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki bu yaptıklarını kendilerine haber vereceksin” âyeti iki şekilde açıklanabilir. Birinci açıklamaya göre yüce Allah, kendisine şunu vahyetti: Kardeşleriyle karşılaşacak ve yaptıklarından dolayı onları azarlayacaktır. Buna göre buradaki vahiy onun kalbine metanet vermek, esenliğe kavuşacağına dair onu müjdelemek üzere kuyuya atılmasından sonra gelmiştir.

İkinci açıklamaya göre ise onların kendisine yapacakları şeyler ona vahiy ile bildirilmiştir. Bu açıklamaya göre ise buradaki vahiy, uyarılması maksadıyla kuyuya atılmasından önce yapılmıştır.

“Ve onlar da farkına varamayacaklar.” Senin Yûsuf olduğunu anlayamayacaklar. Şöyle ki: Yüce Allah, Mısır’da işlerin dizginleri onun eline geçince babasına ve kardeşlerine bulunduğu yeri haber vermemesini emretti. Bu: Onlar yüce Allah’ın peygamberlik verip, ona vahyettiğinin farkına varamayacaklar, diye de açıklanmıştır ki bu açıklamayı İbn Abbâs ve Mücahid yapmıştır.

“Kendisine şunu vahyettik” âyetindeki zamirin Hazret-i Ya’kub’a ait olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah, Hazret-i Ya’kub’a kardeşlerinin Hazret-i Yûsuf’a yaptıklarını vahiy yoluyla bildirmişti. Ayrıca Hazret-i Yûsuf’un durumunu kendilerine bildireceğini de söylemişti. Onlar ise yüce Allah’ın ona indirdiği vahyin farkında değillerdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Hazret-i Yûsuf’un kuyuya atılması esnasındaki kıssası ile İlgili olarak zikredilenler arasında es-Süddî ve diğerlerinin naklettiklerine göre- şunlar da vardır: Kardeşleri Yûsuf’u kuyuya sarkıtmaya başladıklarında, o kuyunun kenarına tutundu. Bu sefer ellerini bağlayıp üzerinden gömleğini çıkardılar. Ey kardeşlerim! dedi, gömleğimi bana geri veriniz. Bu kuyunun içinde hiç olmazsa ona sanlayım, ölürsem kefenim olur, hayatta kalırsam onunla avretimi örterim. Kardeşleri kendisine: Güneş’i, ayı ve onbir yıldızı çağır da onlar seni teselli etsinler ve seni giydirsinler. Bu sefer: Ben hiçbir şey görmedim, diye cevap verdi. Ancak onu kuyuya sarkıttılar, kuyunun ortasına ulaştığı sırada düşüp de ölsün diye onu bırakıverdiler. Kuyuda su olduğundan dolayı suyun üzerine düştü, daha sonra bir kaya parçasına ulaşıp üzerine dikildi.

Denildiğine göre düşeceği kaya parçası üzerinde parçalanması kastıyla ipi koparan kişi Şemûn’dur. Hazret-i Cebrâîl ise o sırada arşın bacağı altında bulunuyordu. Yüce Allah ona: Kuluma yetiş! diye vahyetti. Hazret-i Cebrâîl dedi ki: Ben de çabucak yerimden ayrılıp indim ve atıldıktan sonra ve düşmeden önce onu yakalayıp ve sağsalim olarak kaya parçasının üzerine onu oturttum.

Sözü geçen kuyu haşeratın barındığı bir yerdi. Hazret-i Yûsuf kaya parçasının üzerinde dikilerek, ağlamaya koyuldu. Ona seslendiklerinde, kendisine acıdıklarını sandı, onlara cevab verdi. Bu sefer üzerine taş atmak istedilerse de Yehudâ onlara engel oldu. Yehudâ, Yûsufa yiyecek getirirdi. Hazret-i Yûsuf çıplak olarak kuyunun dibine düşünce, Cebrâîl yanına geldi. Hazret-i İbrahim de ateşe çıplak olarak atıldığı sırada, Hazret-i Cebrâîl kendisine cennet ipeğinden bir gömlek getirmiş ve o gömleği ona giydirmiş idi. Bu gömlek Hazret-i İbrahim’in yanında bulunuyordu. Daha sonra Hazret-i İshak bu gömleği miras almıştı, ondan sonra da Hazret-i Ya’kub. Hazret-i Yûsuf büyüyüp, serpilince Hazret-i Ya’kub da bu gömleği bir hamayıl şeklinde sararak onun boynuna asmıştı. Bu gömlek Hazret-i Yûsuf’tan ayrılmıyordu. Kuyuya çıplak olarak atılınca, Hazret-i Cebrâîl bu gömleği çıkartıp Hazret-i Yûsuf’a giydirdi.

Vehb der ki: Hazret-i Yûsuf kaya parçasının üzerine dikildiğinde şöyle dedi: Kardeşlerim! Her ölenin bir vasiyeti olur, benim vasiyetime kulak veriniz. Onlar: Nedir? diye sorunca şöyle dedi: Hepiniz bir araya toplanıp da biriniz digerini teselli ettiğinde benim yalnızlığımı hatırlayınız. Yemek yediğinizde, açlığımı hatırlayınız. İçtiğinizde, benim susuzluğumu hatırlayınız, Yabancı birisini gördüğünüzde, benim garibliğimi hatırlayınız. Genç bir delikanlıyı gördüğünüzde, benim gençliğimi hatırlayınız. Bu sefer Hazret-i Cebrâîl ona: Ey Yûsuf! Bunu bırak ve dua ile uğraş, çünkü duanın Allah nezdinde önemli bir yeri vardır, dedikten sonra ona şu duayı öğretti: Ey her garibi teselli eden, her yalnız kalmışın arkadaşı olan, her korkuya kapılmışın sığınağı, herbir sıkıntıyı açıp gideren, her gizli söyleşmeyi bilen ve bütün şikayetlerin kendisine ulaştığı Allah’ım! Ey her topluluğun yanında hazır bulunan, Ey Hayy ve Ey Kayyûm! Senden başka hiçbir düşüncem ve hiçbir uğraşım olmayacak şekilde, Sen’den umudu kalbime yerleştirmeni, bu halimden beni kurtarıp bana bir çıkış göstermeni diliyorum. Çünkü Sen herşeye gücü yetensin.

Bunun üzerine melekler: Ey ilahımız! Biz bir ses ve bir dua işitiyoruz ki ses küçük bir çocuk sesi, dua ise bir peygamber duası, dediler.

ed-Dahilik da der ki: Cebrâîl (aleyhisselâm) Yûsuf kuyuda iken yanına İndi ve ona şöyle dedi: Sana söylediğin taktirde Allah’ın senin bu kuyudan çıkışını çabuklaştıracağı bazı kelimeler öğreteyim mi? Hazret-i Yûsuf: Öğret deyince, Hazret-i Cebrâîl ona şöyle dedi: Deki: Ey herbir masnu’un sani’i, her kalbi kırığın kalbinin onarıcısı, herbir gizli duanın tanığı, herbir topluluğun yanında hazır bulunan, herbir sıkıntıyı açıp gideren, herbir yabancının sahibi olan, herbir yalnızın tesellicisi olan! Bana kurtuluş ve umut gönder, Sen’den başka hiçbir kimseden, hiçbir şey ummayacak hale gelecek şekilde umudunu kalbime sal! Hazret-i Yûsuf o gece bu duayı defalarca tekrarladı ve Allah da o gecenin sabahında onu kuyudan çıkarttırdı.

Yusuf 14

Dediler: “Andolsun ki biz güçlü bir toplulukken onu kurt yerse, o zaman gerçekten kaybedenlerden oluruz.”

Diyanet Vakfı
Dediler ki: Hakikaten biz (kuvvetli) bir topluluk olduğumuz halde, eğer onu kurt yerse, o zaman biz gerçekten aciz kimseler sayılırız.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Yemin olsun ki, biz güçlü bir topluluk iken onu kurt yerse doğrusu biz zarara uğrayanlar oluruz.”

“Dediler ki: Yemin olsun ki biz güçtü bir topluluk iken onu kurt yerse” yani biz toplu olarak kurdu görüp de sonra kurdu ondan uzaklaştırmayacak olursak

“doğrusu biz zarara uğrayanlar oluruz.” Koyunlarımızı korumak hususunda da zarar ederiz. Yani kardeşimizden kurdu uzaklaştıramayacak olursak, biz onu koyunlarımızdan hiç uzaklaştıramayız.

Buradaki

“zarara uğrayanlar oluruz” ifadesinin, onun hakkını bilmeyen cahillerden oluruz, anlamına geldiği söylendiği gibi, acze düşmüş kimseler oluruz anlamında olduğu da söylenmiştir.

Yusuf 13

Dedi: “Onu götürmeniz beni üzer. Ondan habersizken onu kurt yer diye korkuyorum.”

Diyanet Vakfı
(Babaları) dedi ki: Onu götürmeniz beni mutlaka üzer. Siz ondan habersizken onu bir kurdun yemesinden korkarım.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Onu alıp gitmeniz muhakkak ki beni tasaya düşürür. Siz kendisinden habersizken kurdun onu yemesinden korkarım.”

Yüce Allah’ın:

“Dedi ki: Onu alıp gitmeniz muhakkak ki beni tasaya düşürür” anlamındaki âyet ref mahallindedir. Onu alıp gitmeleri halinde Hazret-i Yûsuf yanında olmayacağından dolayı üzülüp tasalanacağını onlara haber vermektedir.

“Siz kendisinden habersizken” yani yeyip içmekle meşgul iken

“kurdun onu yemesinden korkarım.” Çünkü Hazret-i Ya’kub rüyasında kurdun Hazret-i Yûsuf’a hamle yaptığını, hücum ettiğini görmüştü. O bakımdan kurdun Hazret-i Yûsuf’a zarar vereceğinden korkmuştu. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre Hazret-i Ya’kub kendisini bir dağın zirvesinde, Hazret-i Yûsuf’u da vadinin iç taraflarında imiş gibi görür. Bu halde iken on tane kurdun etrafını sardığını, onu yemek istediklerini görür. Bu kurtlardan birisini uzaklaştırdıktan sonra, yer yarılır ve Yûsuf üç gün süreyle orada saklı kalır.

Buradaki on kurt, onu öldürmeyi kararlaştıran on kardeşidir, onu savunan kişi ise büyük kardeşi Yehudâ’dır. Yerin içinde saklı kalması ise üç gün süreyle kuyuda kalması demektir.

Bir diğer açıklamaya göre Hazret-i Ya’kub bu sözlerini onların kardeşlerine zarar vereceklerinden korkması üzerine söylemiştir. Kurt demekle onları kastetmiştir, çünkü o kardeşlerinin Yûsufu öldüreceklerinden korkuyordu. Kurt diyerek onlara karşı durumu örtbas etmek istemişti.

İbn Abbâs der ki: Hazret-i Ya’kub onları kurt diye adlandırmıştı.

Bir diğer açıklamaya göre Hazret-i Ya’kub kardeşlerinin Yûsuf’a zarar vereceklerinden korkmamıştı, eğer korkmuş olsaydı onlarla beraber Yûsuf’u göndermezdi. O gerçekten kurdun zararından korkmuştu. Çünkü çöllerde çoğunlukla kurdun zarar vereceğinden korkulur.

Kurt anlamındaki; kelimesi herbir yandan rüzgarın esişini anlatmak üzere kullanılan-, İfadesinden alınmadır. Ahmed b. Yahya da böyle demiştir. Ayrıca der ki: ” Kurt” kelimesi hemzelidir. Çünkü kurt, her bir yandan gelir.

Verş de, Nâfi’den hemzesiz olarak; diye okuduğunu rivâyet etmektedir. Çünkü hemze sakin olup ondan önceki harf esreli olduğundan onu hafifletince “ya” harfine dönüşmüştür.

Yusuf 12

“Onu yarın bizimle gönder, gezsin ve oynasın. Biz onu mutlaka koruruz.”

Diyanet Vakfı
Yarın onu bizimle beraber (kıra) gönder de bol bol yesin (içsin), oynasın. Biz onu mutlaka koruruz.»

Kurtubi Tefsiri
“Yarın onu bizimle beraber gönder de bol bol yesin, oynasın. Biz onu mutlaka koruruz.”

“Yarın onu bizimle beraber” Sahraya (açık havaya)

“gönder de bol bol yesin, oynasın.” Bu âyetteki;

” Yarın” lâfzı zarftır. Bu kelimenin aslı Sîbeveyh’e göre; şeklindedir. Bu kelime aslına uygun olarak da kullanılmıştır. en-Nadr b. Şumeyl der ki: Tan yeri ile sabah namazı arasındaki vakte denilir. da böyledir,

“Bol bol yesin, oynasın” anlamındaki âyeti Basralılar, ” Bol bol yiyelim, oynayalım” şeklinde “nun” harfi ile ve “ayn” harfini de sakin olarak okumuşlardır. Mekkelilerin bilinen okumaları şeklinde ve “ayn” esreli olarak okumaları şeklindedir.

Kûfeliler ise; ” Bol bol yesin, oynasın” şeklinde “ya” harfiyle ve “ayn” harfini sakin olarak okumuşlardır. Medineliler ise “ya” harfi ve “ayn” esreli olarak okumuşlardır. Birinci okuyuş (bol bol yiyelim, oynayalım anlamındaki okuyuş) Arapların İstediği gibi yemesi halini anlatmak üzere kullandıkları; “İnsan ve deve bol bol yedi” ifadelerinden alınmıştır. Yiyebildiğimiz kadar yiyelim, demektir. Bolca yiyen herkese de; O denilir. Şair der ki:

“Ey Pezâre! Haydi bol bol ye (yayıl); bu yiyişin sana afiyet olmasın.”

Bir başka şair (el-Hansa) da şöyle demektedir:

“(Yavrusunu kaybettiğini) unuttu mu yayılıp otlar, ama hatırladı mı da (yavrusunu kaybetmenin şaşkmlığıyla) gider, gelir.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ölümü benden geri çevirmenden ve bana

Çokça otlayıp yayılan o yüz (deveyi) verişinden sonra nankörlük eder miyim?”

Ma’mer, Katâde’den; Koşup, gider anlamında okuduğunu rivâyet etmektedir. en-Nehhâs der ki: O;

“Biz yarış yapalım diye gittik” (Yûsuf, 12/17) ifadesinden hareketle böyle okumuştur: Çünkü burada âyetin anlamı belli bir noktaya kadar koşmak için yarışalım, şeklindedir. Aynı şekilde; “Bol bol yesin” âyetinde “ayn” harfinin sakin okunması da bu şekildedir. Şu kadar var ki burada yalnız Yûsuf (aleyhisselâm) söz konusudur. ” Bol bol yesin” lâfzında “ayn” harfinin esreli okunması koyunların otlamaları anlamından alınmıştır. Yani o böylelikle buna alışsın ve erkekliğe doğru adım atsın, kimi zaman yesin, küçüklüğü dolayısıyla da kimi zaman oynasın.

el-Kutebî der ki: şeklindeki okuyuş, birbirimizi koruyalım, kollayalım, biri diğerine riayet etsin anlamında olup, “Allah seni korusun” manasındaki ifadesinden alınmıştır. “Oynayalım” ise oyun anlamındaki dan gelmektedir. Ebû Amr b. el-A’la’ya: Kendileri peygamber oldukları halde nasıl “oynayalım” dediler, diye sorulunca: Henüz daha peygamber olmamışlardı, diye cevab vermiştir.

Bir diğer açıklamaya göre oynamaktan maksat, mubah olan şekliyle neşelenmek, rahatlamaktır. Yoksa hakkın zıttı olan ve yasak olan oyunlar değildir. Bundan dolayı Hazret-i Ya’kub onların: “Oynayalım” sözlerine tepki göstermemiştir. Hazret-i Peygamber’in (Cabir b. Abdullah’a): “Ne diye bakire ile evlenmedin? Sen onunla oynaşır, o seninle oynaşırdı” Buhâri, Nikâh 10, 121, 122, Nafakat 12; Müslim, Rada’ 54-58; Ebû Dâvûd, Nikâh 3; Dârimî, Nikâh 32; Müsned, III, 294, 302, 308, 314… âyeti da buradan gelmektedir.

Mücahid ile Katâde ise bineğini otlatır, anlamında; diye okumuşlar ve “binek” anlamındaki mef’ûlü hazfedilmiş olarak değerlendirmişlerdir. Ondan sonraki; ” Ve oynar” kelimesini de yeni bir cümle olarak (istinaf) ref ile okumuşlardır. Ve: O henüz oyun döneminde olan kimselerdendir, demektir. “Biz onu mutlaka koruruz.” Senin onun hakkında korktuğun herşeye karşı onu koruruz.

Ayrıca onların binekli çıkmış olmaları da muhtemeldir, piyade çıktıkları ihtimali de vardır. Onların Hazret-i Ya’kub kendilerini gördüğü sürece, Hazret-i Yûsuf’u omuzları üzerinde taşıdıkları, kendilerini göremeyeceği bir yere geldiklerinde ise; ona zarar vermek üzere kendileriyle birlikte koşsun diye bırak akları da nakledilmektedir.

Yusuf 11

Dediler: “Ey babamız, sana ne oluyor ki Yusuf konusunda bize güvenmiyorsun? Oysa biz ona iyilik isteyenleriz.”

Diyanet Vakfı
Dediler ki: «Ey babamız! Sana ne oluyor da Yusuf hakkında bize güvenmiyorsun! Oysa ki biz onun iyiliğini istemekteyiz.

Kurtubi Tefsiri
“Ey babamız! dediler. Sana ne oluyor da Yûsuf hakkında bize güvenmiyorsun? Halbuki biz, elbette onun iyiliğini isteyenleriz.

“Ey babamız! dediler. Sana ne oluyor da Yûsuf hakkında bize güvenmiyorsun?” el-Hasen’e: Mü’min kıskanır mı? diye sorulunca, o: Ya’kub’un oğullarını nasıl da unutuyorsun? diye cevap vermiştir. Bundan dolayı: “Baba senin için celbedicidir, kardeş ise senden selbedici (sana gelecek olanı alıcı)dır” denilmiştir.

Bunun üzerine Hazret-i Ya’kub’u herhangi bir yolla oğlundan ayırmayı kararlaştırdılar ve ona:

“Ey babamız! dediler. Sana ne oluyor da Yûsuf hakkında bize güvenmiyorsun?”

Denildiğine göre onlar kendi aralarında anlaşıp, ikinci olarak konuşanın görüşünü benimseyerek ayrıldıklarında Hazret-i Ya’kub’a geri dönüp bu sözleri söylediler, Bu âyette onların ona bu isteklerini Hazret-i Yûsuf’u beraberlerinde götürmeden bir defa daha ilettiklerine ve ileride geleceği üzere Ya’kub’un da bu isteklerini kabul etmediğine delil vardır.

Yezîd b. el-Ka’kâ ile Amr b. Ubeyd ve ez-Zührî; “Bize güvenmiyorsun” âyetini (nun harflerini) idğam ile ve işmam yapmaksızın okumuşlardır. Kıyas da bu şekilde okumayı gerektirir. Çünkü idğam yapılan harf sakin olmalıdır.

Talhâ b. Mûsarrif ise asla uygun olarak açıkça okunan (zahir) iki “nun” ile şeklinde okumuştur. Yahya b. Vessâb ve Ebû Rezîn “te” harfini esreli olarak; şeklinde okumuşlardır -el-A’meş’ten de rivâyet edilmiştir- ki bu da Temimliferin şivesidir. Temindiler: “Sen vurursun” (diye muzaraat harfini esreli) söylerler. Buna dair açıklama daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Diğer kıraat âlimleri ise harfin îdğamdan önceki haline delâlet etsin diye “nun”ları hem idğam ve hem de işmam yaparak okumuşlardır.

“Halbuki biz elbette onun iyiliğini İsteyenleriz.” Onu sana tekrar getirinceye kadar, onu koruyacak, muhafaza edeceğiz, Mukâtil der ki: İfadede takdim ve te’hir vardır. Şöyle ki: Yûsuf’un kardeşleri babalarına:

“Yarın onu bizimle beraber gönder” âyetinde geçen sözleri söyleyince, babaları da kendilerine:

“Onu alıp gitmeniz, muhakkak ki beni tasaya düşürür” (Yûsuf, 12/13) diye cevap vermişti. Bunun üzerine babalarına cevab olmak üzere:

“Sana ne oluyor da Yûsuf hakkında bize güvenmiyorsun?” âyetindeki sözlerini söylediler.

Yusuf 10

İçlerinden biri dedi ki: “Yusuf’u öldürmeyin. Onu kuyunun derinliğine atın, bir yolcu kafilesi onu alsın, eğer yapacaksanız.”

Diyanet Vakfı
Onlardan biri: Yusufu öldürmeyin, eğer mutlaka yapacaksanız onu kuyunun dibine atın da geçen kervanlardan biri onu alsın (götürsün), dedi.

Kurtubi Tefsiri
İçlerinden bir sözcü dedi ki: “Yûsuf’u öldürmeyin, eğer yapacaksanız onu kuyunun dibine bırakın da yolcu kafilesinden biri onu alsın.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı onüç başlık halinde sunacağız:

1- Sözcülerinin Söyledikleri:

“İçlerinden bir sözcü dedi ki…” âyetindeki sözcü Yehuzâdır. Bu da Hazret-i Ya’kub’un en büyük oğlu idi. Bu görüş İbn Abbâs’a aittir. Bunun Rûbîl olduğu da söylenmiştir ki bu da üvey annesi, teyzesinin oğludur.

“Artık… katiyyen bu yerden ayrılmam” (Yûsuf, 12/80) diyen de odur. Bu sözleri söyleyenin Şem’ûn olduğu da söylenmiştir.

“Onu kuyunun dibine bırakın” anlamındaki âyeti Mekkeliler, Basralılar ve Kûfeliler;

“Kuyunun dibine” diye (dib anlamındaki kelimeyi tekil olarak) okumuşlardır. Medineliler ise; şeklinde çoğul olarak okumuşlardır. Ebû Ubeyd tekil okuyuşu tercih etmiştir. Çünkü bu onu bıraktıkları bir tek yeri kastetmektedir. Bundan dolayı çoğul okuyuşu kabul etmemektedir.

en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Böyle bir açıklama dilde bir daraltmadır. Bu kelimenin çoğul olarak okunuşu da iki bakımdan mümkündür: Evvela Sîbeveyh; şeklinde; (çoğul anlamında olmakla birlikte) tekil anlamı kastıyla sabah akşam üzerinde yol alındı, anlamında kullanıldığını naklederek; bu vakitleri tekil anlamında değerlendirmiştir. İşte bir kimsenin saklandığı herbir yere de tekil olarak; denilir. Diğer bir sebep de şudur: Kuyunun kendisinde kaybolunacak bir çok yerlerinin bulunması ihtimali vardır.

Bu kelimenin kökünden fiil; “Kayboldu, kaybolur, kaybolma, kayboluş” şeklinde gelir. Nitekim şair de şöyle demektedir:

“Ey o iki kişi, iki ay durun yahut üçüncü bir ayın yarısını da ona ekleyin.

İşte ben, o kayboluşlarımın saklayıp kaybettirdiği kişiyim.”

el-Herevî der ki: Kuyunun dibi (ğayâbe), havuz ya da kuyudaki suyun aşındırdığı, mağarayı andıran hale çevirdiği yer, yahutta suyun biraz üstünde kuyudaki bir kemer demektir ve bu durumda herhangi bir şey göze görünmez olur. İbn Uzeyz der ki: Herhangi bir şeyi senin önünden saklayıp kaybeden herşeye “ğayâbe” denilir. Derim ki: Kabire de bu adın verilmesi bundan dolayıdır. Şair der ki:

“Eğer günlerden bir gün benim kabrim benim üstümü örterek beni kaybettirecek olursa,

Aşiretim ve çocuklarım hakkında benim yaptığım uygulamayı siz de yapınız.”

Cubb, duvarları örülmemiş kuyu demektir. Duvarları örülecek olursa ona “bi’r” denilir. Şair el-Aşâ der ki:

“Eğer seksen adam boyunda bir kuyuda bulunsan dahi,

Ve bir merdivenle göğün yollarına yükseltilecek olsan bile.”

Kuyuya “cubb” adının veriliş sebebi yer içinde belli bir şekilde açılmasından dolayıdır, çoğulu; şekillerinde gelir.

Burada hem kuyunun kaybedilecek dibi, hem de kuyunun birlikte zikredilmesinin sebebi, bu sözü söyleyenin bakanların göremeyeceği bir şekilde kuyunun karanlık bir yerine bırakılmasını kastettiğinden dolayıdır.

Bu kuyunun Beytu’l-Makdis kuyusu olduğu söylendiği gibi, Ürdün’de olduğu da söylenmiştir. Bu da Vehb b. Münebbih’in görüşüdür. Mukâtil ise bu kuyu Ya’kub’un evinden üç fersah uzaklıkta bir yerde idi, demektedir.

2- Yolcu Kafilesi:

“Yolcu kafilesinden biri onu alsın” anlamındaki âyet, emrin cevabı olarak cezmedilmiştir. Mücahid, Ebû Recâ, el-Hasen ve Katide;

“Onu alsın” kelimesini “te” harfi ile; (……..) diye okumuştur. Bu da manaya hami edilerek böyle okunur, çünkü “kafilenin birisi” bir kafile demektir. Sîbeveyh: “Parmaklarından birisi düştü” tabirini kullanılır ve şubeyiti nakleder:

“Ve yaygınlaştırdığın söz senin boğazına tıkanır,

Tıpkı mızrağın ucunun kana boyandığı gibi.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Görüyorum ki geçen yıllar aldı benden,

Tıpkı ayın son gecesinin ayı tamamen alıp götürdüğü gibi.”

Görüldüğü gibi şair(ler) burada (fiilleri): “Boğazına tıkandı” şeklinde de; “Aldı” şeklinde de kullanmamışlardır.

” Yolcu kafilesi” yolda yolculuk kastıyla yürüyen topluluk demektir.

Bu sözü söyleyenin bu şekilde konuşması bizzat kendilerinin onu uzakça bir yere taşıma gereğini duymamaları ve bununla da maksadın hasıl olacağını anlatmak istediğinden dolayıdır. Çünkü onu bulacak olan yolcu kafilesi alıp uzakça bir yere götürür. Bu da onların planlarının bir şekli idi ki, bizzat kendileri bir yerden, bir yere gitmek ihtiyacını duymasınlar. Çünkü babaları bu konuda kendilerine izin vermeyebilirdi ve belki de maksatlarının farkına varabilirdi.

3- Hazret-i Yûsuf’un Kardeşleri Peygamber miydi?

Bu âyette Hazret-i Yûsuf’un kardeşlerinin onu kuyuya atmadan önce de, attıktan sonra da peygamber olmadıklarına delil vardır. Çünkü peygamberler bir müslümam öldürmek için plan hazırlamazlar. Ama kardeşleri müslüman idiler ve bir masiyet işledikten sonra tevbe ettiler.

Bir görüşe göre de peygamber idiler. Çünkü bir peygamberin yanılması aklen imkânsız bir şey değildir. Bu onların bir yanılması idi. Ancak bu iddiayı peygamberlerin önceden de açıkladığımız gibi- büyük günahlardan korunmuş (masum) oldukları hükmü reddetmektedir.

Bir diğer görüşe göre onlar o sırada peygamber değillerdi, daha sonra Allah onlara peygamberlik vermiştir. Bu bir önceki görüşe göre daha uygun görünmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

4- Hazret-i Yûsuf’un Çocukken Kuyuya Atılması:

İbn Vehb dedi ki: Malik dedi ki: Hazret-i Yûsuf daha küçük bir çocukken kuyuya atıldı. İbnul-Kasım da, Malik’ten böyle rivâyet etmiştir. Yani o sırada Hazret-i Yûsuf küçük bir çocuktu. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Yûsuf’u öldürmeyin. Eğer yapacaksınız onu kuyunun dibine bırakın da yolcu kafilesinden biri onu alsın” şeklindeki sözüdür. Malik der ki: Ancak küçük çocuk (lakît: buluntu olarak) alınır. Aynı şekilde Hazret-i Ya’kub’un:

“Kurtun onu yemesinden korkarım” (Yûsuf, 12/13.) şeklindeki sözü de bunu göstermektedir. Çünkü bu, küçük çocuklara has bir durumdur. Kardeşlerinin:

“Yarın onu bizimle beraber gönder de bol bol yesin, oynasın. Biz onu mutlaka koruruz” (Yûsuf, 12/12) şeklindeki sözleri de bunu göstermektedir.

5- Buluntu Eşya ve Çocuk:

İltikât: Bir şeyi yoldan almak demektir. (Buluntu çocuk anlamındaki) lakît ile (bulunan eşya anlamındaki) lukata da buradan gelmektedir. Biz âyet-i kerîmenin ve sünnetin bu hususta delalet ettiği hükümler ile dilbilginleri ile ilim ehlinin söylediklerini söz konusu edeceğiz.

İbn’Arafe der ki: İltikat, aramak kastı olmaksızın bir şeyin bulunması demektir. Yüce Allah’ın:

“Yolcu kafilesinden biri onu alsın (yeltekithu)” âyeti da buradan gelmektedir. Yani ummaksızın ve beklemeksizin onu bulsun, demektir.

Lakît hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Denildiğine göre lakîtte aslolan hür olmaktır. Çünkü hürler kölelere göre sayıca daha çokturlar. el-Hasen b. Ali’den rivâyet edildiğine göre o lakîtin hür olduğu hükmünü vermiş ve yüce Allah’ın:

“Onu düşük bir fiyata, sayılı bir kaç dirheme sattılar” (Yûsuf, 12/20) âyetini okumuştur.

Malik’in arkadaşı Eşheb’de bu görüştedir. Ömer b. el-Hattâb’ın görüşü de budur. Hazret-i Ali ve bir gruptan da bu görüş böylece rivâyet edilmiştir.

İbrahim en-Nehaî de der ki: Eğer bulduğu çocuğu köleleştirmeyi niyet ederse, o köledir. Ancak Allah rızası için onu almayı niyet ederse, o kişi hürdür.

Mâlik’de, “Muvatta’”ındn şöyle demektedir: Sokağa atılmış çocuk hakkında bize göre hüküm onun hür olduğudur. Böyle bir çocuğun velâsı da bütün müslüman cemaate aittir. Onlar o kişiye mirasçı olurlar ve onun akilesini öderler. Şâfiî de bu görüştedir. Buna Hazret-i Peygamber’in: “Velâ hakkı ancak âzâd eden kimseye aittir” Daha önce de geçen ve kaynakları gösterilen bu hadisin, bazı kaynaklarda geçtiği yerlerin bir kısmı: Buhâri, Salat 70, Şurut 3, 10, Feraiz 19, 20… Mukâteb 5…; Müslim, Itk 5, 6, 8…; Ebû Dâvûd, Feraiz 12; Tirmizî, Ferâiz 20… Ayrıca bk. el-Mu’cemu’l-Mufehres ti Elfazi’t-Hadisi’n-Nebevi, IV, 122, satır 11-20. hadisini delil göstermiştir. Görüldüğü gibi Hazret-i Peygamber burada azad edenlerin dışındakilerin, velâ hakkına sahib olamayacağını belirtmiştir. Malik, Şâfiî ve mezheplerinin ileri gelen ilim adamları ittifakla şunu kabul ederler: Lakît hiçbir kimse ile velâ bağına girişemez ve velâ dolayısıyla da kimse ona mirasçı olamaz.

Ebû Hanîfe, arkadaşları ve Kûfelilerin çoğunluğu da şöyle derler: Lakît dilediği kimseyle velâ akdini yapabilir. Onunla velâ akdi yapan kimse ona mirasçı olur ve onun yerine diyet öder. Ebû Hanîfe’ye göre de velâ akdinde bulunduğu kişi onunla birlikte akile (diyet) ödemediği sürece velâsı ile dilediğine İntikal edebilir. Eğer işlediği bir cinayetin diyetini onun yerine ödeyecek olursa, artık hiçbir zaman velâsını alıp başkasına intikal edemez.

Ebû Bekr b. Ebi Şeybe de, Ali (radıyallahü anh)dan şöyle dediğini nakletmektedir: Sokağa atılmış çocuk hürdür, eğer kendisini bulan kimse ile velâ akdi yapmak isterse yapabilir. Başkası ile velâ akdi yapmak isterse onu da yapabilir.

Buna yakın bir görüş Atâ’dan da nakledilmiştir. Bu aynı zamanda İbn Şihab’ın ve Medinelilerden bir kesimin de görüşüdür ve buna göre buluntu çocuk hürdür.

İbnu’l-Arabî der ki: Lakîtin asıl itibariyle hür kabul edilmesinin sebebi, hürlerin sayıca kölelerden daha çok olmasından dolayıdır. O bakımdan çoğunlukla görülene göre hüküm verilmiştir. Tıpkı çoğunlukla görülen esasına göre onun müslüman olduğu hükmüne varılması gibi.

Şayet müslüman ve hristiyanların bulunduğu bir yerde-bulunacak olursa, İbnu’l-Kasım der ki: Çoğunluk kimlerdense ona göre hüküm verilir, eğer üzerinde yahudi kıyafeti bulunursa yahudîdir, hristiyan kıyafeti bulunursa hristiyandır. Aksi takdirde o müslümandır. Ancak o kasaba ehlinin çoğunluğu eğer müslüman değilse müstesnadır. (İbnu’l-Kasım’dan) başkaları ise şöyle demektedir: Şayet o kasabada yalnız bir müslüman dahî bulunuyor ise o buluntu çocuğun herşeyin üstünde olan ve hiçbir şeyin üstüne çıkamadığı İslâm hükmünü galib getirerek müslüman olduğuna hüküm verilir. Eşheb’in sözünün muktezası da budur. Eşheb der ki: Lakît ebediyyen müslümandır, çünkü ben durum ne olursa olsun hür olduğunu kabul ettiğim gibi, yine durum ne olursa olsun müslüman olduğunu kabul ederim.

Fukaha sokağa atılmış ve bununla birlikte beyyinenin köle olduğuna delalet ettiği kimsenin durumu hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Bu hususta sözleri kabul edilmeyen Medinelilerden bir kesim bu yolda açıklamalar yapmışlar. Bu cümlenin aslını teşkil eden Arapça ibare pek açık değildir. Medineli kesimin kimler oldukları, görüşlerinin ne olduğu ve bu görüşlerinin neden kabul edilmediği gibi hususlar kapalı kalmaktadır. Eşheb de Hazret-i Ömer’in; böyle bir kimse hürdür, sözü dolayısıyla bu kanaattedir. Böyle birisinin hür olduğu hükmüne varan bir kimseye göre sokakta bulunan çocuğun köle olduğuna dair getirilen beyyineler kabul olunmaz. İbnu’l-Kasımda der ki: Bu hususta beyyine kabul edilir. Bu aynı zamanda Şâfiî ve el-Kûfî’nin de görüşüdür.

6- Buluntu Çocuğun Sahipleri Sonradan Ortaya Çıkarsa:

Malik buluntu çocuk hakkında şöyle demektedir: Çocuğu bulan kişi bu çocuğa harcamalarda bulunduktan sonra, bir adam bu çocuğun oğlu olduğuna dair delil ortaya koyarsa, bulan kişi, -babası onu kasten atmış ise babasından rücu’ ederek harcamalarını alır. Eğer babası onu atmamış fakat çocuk kaybolmuş ise, babanın herhangi bir yükümlülüğü yoktur ve çocuğu bulan kişi yaptığı harcamaları tatavvu (nafile) olarak harcamış olur.

Ebû Hanîfe de der ki: Bulan kişi bulduğu çocuğa harcama yapacak olursa, o tatavvuda bulunan bir kimse demektir. Hakimin ona harcama emrini vermesi hali müstesna.

el-Evzaî de der ki: Kendisine vacib olmayan bir harcamada bulunan herkes yaptığı harcamayı rücû’ ederek (asıl yükümlüden) hakkını alır.

Şâfiî de der ki: Şayet buluntu çocuğun (lakîtin) herhangi bir malı yoksa, onun ihtiyaçlarının Beytulmalden karşılanması icab eder. Eğer Beytulmalde bunu karşılayacak bir mal yoksa bu konuda iki görüş vardır: Bir görüşe göre buluntu çocuğun adına borç alınır, ikinci görüşe göre herhangi bir karşılık söz konusu olmaksızın harcamaları bütün müslümanlara paylaştırılır.

7- Bulunan Eşya ve Mal:

Bulunan (lukata) ve kaybedilen (dâlle) eşyanın hükmüne gelince, ilim adamlarının bu konuda farklı görüşleri vardır. İlim ehlinden bir kesimin kanaatine göre bulunan ve kaybedilen eşya Oukata ve dâlle) aynı anlamdadır ve her ikisinin de hükmü birdir. Ebû Ca’fer et-Tahavî bu görüştedir. Ayrıca Ebû Ca’fer, Ebû Ubeyd el-Kasım b. Sellâm’ın dâlle ancak hayvan hakkında söz konusudur, lukata da hayvanın dışındaki eşya için kullanılır görüşünü de kabul etmemekte ve bu yanlıştır, demektedir. Buna Hazret-i Peygamberin İfk (Hazret-i Âişe’ye İftirada bulunma olayına dair) hadisinde İfk Hadisi ve yer aldığı kaynaklar için bk. Dr. Beşşâr Evvâ”d Ma’rüf ve arkadaşları, el-Müsnedu’l-Câmi’, Beyrut 1413/1993, XX, 364-372. müslümanlara söylediği: ” Annenizin (Âişe -radıyallahü anh-)nin gerdanlığı kayboldu” demesini delil göstermiştir. Görüldüğü gibi Hazret-i Peygamber (dalle; kayboldu) bu tabirini gerdanlık hakkında kullanmaktadır.

8- Lukatanın Hükümleri:

İlim adamlarının icmâ’ ile kabul ettiklerine göre lukata, değersiz ve önemsiz bir şey, yahut kalıcılığı mümkün olmayan bir şey değilse tam bir yıl boyunca tanıtılır (İlan edilir). Yine icmâ’ ile kabul ettiklerine göre lukatanın sahibi gelecek olursa, eğer onun o malın sahibi olduğu sabit olursa, o lukata da lukatayı bulandan daha çok hak sahibidir.

İcma ile kabul ettikleri bir başka husus da şudur: Lukatayı yiyen bir kimse eğer sene geçtikten sonra onu yemiş ve sahibi de ona tazminat ödettirmek isterse bu hakka sahihtir. Şayet lukatayı bulan kişi onu sadaka olarak bağışlamış ise lukatanın asıl sahibi bulana tazminat ödettirmek ile onun ecrini kabul etmek arasında muhayyerdir. Bunların hangisini isterse seçebileceği icmâ’ ile kabul edilmiştir. Lukatayı bulan bir kimse sene dolmadan onu sadaka olarak da bağışlayamaz, herhangi bir tasarrufta da bulunamaz. Telef olacağından korkulan kaybolmuş koyunu bulanın yiyebileceğini de icmâ’ ile kabul etmişlerdir.

9- Lukatayı Almak Mı Terketmek Mi Daha Faziletlidir:

Fukaha lukatayı almanın mı, almamanın mı? daha faziletli olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bu konuda Hadîs-i şerîfte lukatanın ve kaybolan hayvan (dalle) da deve olmadıkça alınmasının mubah olduğuna delil vardır. Koyun hakkında da Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır; “O ya senindir, ya kardeşinindir veya kurdundur.” Buhârî. İlm 28, Şirb ve Mûsakât 12, Lukata 2-4, 9, 11; Müslim, Lukata 1, 2, 5; Ebû Dâvud, Lukata 1 (7. hadis); Tirmizî, Ahkâm 35; İbn Mâce, Lukata 1; Muvatta’, Akdiye 46;Müsned, II, 180, 186, 203, IV, 115-117. Hazret-i Peygamber bu hadisiyle kaybolmuş koyunu almayı teşvik etmektedir. Hiçbir şekilde o şey kaybolsun yahut ca sahibi onu gelip buluncaya kadar onu bırakınız, dememiştir. Eğer lukatanın terkedilmesi daha faziletli olsaydı, hiç şüphesiz Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kaybolan deve hakkındaki emri gibi mutlaka onun da terkedilmesini emrederdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Maliki mezhebi âlimlerinin görüşünün özeli, kişinin bu konuda geniş bir hareket imkanına sahip olduğu şeklindedir. Dilerse lukatayı alır, dilerse almaz. İsmail b. İshak’ın -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- görüşü budur.

el-Müzenî de Şâfiî’den şöyle dediğini nakletmektedir: Ben aldığı takdirde emniyetle onu koruyacak olursa, herhangi bir kimsenin lukatayı almamasını uygun görmüyorum. Ayrıca der ki: Lukatanın azı da çoğu da birdir.

10. Bulunan Eşya ve Hayvanlar ile İlgili Hazret-i Peygamber’den Gelen Rivâyetler:

Hadis İmâmları Malik ve başkalarının Zeyd b. Halid el-Cuhenî’den şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e gelerek, ona lukataya dair soru sordu. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “O bulduğun malın kabını (torbasını) ve bağını iyice belle. Sonra onu bir sene süre ile tanıt (ilan et.) Şayet sahibi gelirse (ona ver), aksi takdirde ona (uygun) gördüğünü uygula.” Adam; Peki ey Allah’ın Rasûlü! Ya kaybolan koyun deyince, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “O ya senindir, ya kardeşinindir, yahut kurdundur.” Adam: Ya kaybolan deve? diye sorunca, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu; “Sana ne ondan? Devenin beraberinde içeceği suyu, ayakkabısı vardır. Suya gider (su içer), ağaçtan yer, Sahibi onu buluncaya kadar (ona ilişme..) Bir önceki başlıkta gösterilen yerler

Ubeyy (b. Ka’b)ın rivâyet ettiği hadiste de Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Bulduğun malın sayısını, torbasını ve bağını iyice belle. Sahibi gelirse (ona ver), aksi takdirde sen ondan yararlan. ” Bir önceki başlıkta gösterilen yerler Bu hadiste de sayısının bellenmesi fazlalığı vardır ki bunu da Müslim ve başkaları rivâyet etmişlerdir.

İlim adamlarının icma ile kabul ettiklerine göre lukatanın içinde bulunduğu torba (vb. kabı) İle bağı alametlerinden ve lukata üzerindeki delillerden birisidir. Lukata sahibi kaybettiği lukatanın bütün niteliklerini gelip söyleyecek olursa ona teslim edilir.

İbnu’l-Kasım der ki: Bulan onu geri teslim etmeye mecbur edilir. Şayet bir delile bağlı olarak herhangi bir kimse o lukataya hak kazandığını gelip ortaya koyarsa ve bu lukatanın kendisinin olduğunu ispatlayacak olursa, bu durumda lukatayı bulan kişi hiçbir tazminat ödemez.

Gelen kişiye niteliklerini belirtmesi halinde ayrıca yemin ettirilir mi, ettirilmez mi? Bu hususta iki görüş vardır: Birinci görüş Eşheb’in görüşüdür, İkincisi de İbnu’l-Kasım’ın görüşüdür. Malik, arkadaşları, Ahmed b. Hanbel ve diğerlerine göre ise bu konuda ayrıca bir beyyine getirme yükümlülüğü yoktur.

Ebû Hanîfe ve Şâfiî ise şöyle derler: Lukatanın kendisine ait olduğuna dair delil ortaya koymadıkça, o lukata ona teslim edilmez. Ancak bu hadisin nassına uygun değildir. Eğer lukatanın geri verilmesi için beyyine'(delil) getirmek şart olsaydı, herhangi bir şekilde lukatanın kabının, torbasının, bağının ve sayısının söz konusu edilmesinin bir anlamı olmazdı. Çünkü bir kimse lukataya beyyine ile bütün hallerde hak kazanır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in bu gibi durumları açıklamadan susması ise câiz değildir. Çünkü susacak olursa bu, beyanın ihtiyaç vaktinden sonrasına bırakılması demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır,

11- Deve ve Koyun Dışındaki Yitik Hayvanlar:

Hadîs-i şerîfte deve ve koyunlar açıkça söz konusu edilmiş ve hükümleri beyan edilmiş olduğu halde, onların dışındaki hayvanlardan söz edilmemektedir. (Mâlikî mezhebine mensub) ilim adamlarımız inek türünün develere mi, koyunlara mı tabi olduğu hususunda iki farklı görüşe sahiptirler. Yine İmâmlarımız at, katır ve eşeklerin kaybolması halinde alınıp alınmayacağı hususunda da farklı görüşlere sahibtirler. İbnu’l-Kasım’ın sözünün zahirinden anlaşıldığına göre bu gibi kayıp hayvanlar alınır. Eşheb ve İbn Kinâne ise bunlar alınmaz, derler. Ancak İbnu’l-Kasım’ın görüşü daha sahihtir. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Mü’min kardeşinin yitiğini onun adına koru.” Hadis olarak tesbit edemedik.

12- Yitik Hayvanlara Yapılan Harcamalar:

İlim adamları yitik hayvanlara yapılan harcamalar hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbnu’l-Kasım’ın naklettiğine göre Malik şöyle demektedir: Eğer hayvanları deve vb. bulan kişi, bunlara harcamada bulunacak olursa, yaptığı bu harcamaları rücu’ ile sahiplerinden almak hakkına sahiptir. Onun yaptığı bu harcamalar, ister bu konudaki yetkili âmirin emriyle olsun, ister emri dışında olsun farketmez. (Yine Malik) der ki: Bulan kişi yaptığı harcama dolayısıyla o hayvanı teslim etmeyebilir ve rehinde olduğu gibi, onda kendisi daha çok hak sahibidir. Şâfiî de der ki: Yitik hayvanları bulan kişi, onlara harcamada bulunacak olursa, bu bir tatavvu’ (teberru)dur. Bu görüşü ondan er-Rabî’ nakletmiştir. el-Müzenî ise ondan şöyle dediğini nakletmektedir: Hakim harcamada bulunmasını emretmiş ise bu, bir alacak olur. Yaptığını iddia ettiği harcamalar -eğer benzeri bir harcama makul görülüyor ise-kabul edilir (ve ona ödenir).

Ebû Hanîfe de der ki: Bir kimse hakimin emri olmaksızın bulduğu mala ve deveye harcamada bulunacak olursa, tatavvuda bulunan birisi olur. Hakimin emriyle harcayacak olursa, o takdirde bu lukatanın sahibinden alacağı bir borç olur, geldiğinde ondan tahsil eder. Sahibi gelecek olursa, onu teslim etmemek hakkına sahiptir. Buluntuya harcama üç gün vb. kadar bir süredir. Sonunda hakim bu şekilde bulunan koyunun vb. satılmasını emreder ve bunlara yapılan harcama hakkında hükmünü verir.

13- Lukata Süresinden Sonra Sahibi Gelir ve Lukatasının Bulan Tarafından Telef Edilmiş Olduğunu Görürse:

Müslim’in Sahih’inde ve diğerlerindeki ifadelere göre; Hazret-i Peygamberin lukatanın tarif edilmesinden sonra onunla ilgili olarak söylediği: “Ondan yararlan” yahut “ona istediğini yap” veya: “O senindir” ya da: “Onu harcayabilirsin” veya; “Sonra onu ye” ya da: “O Allah’ın bir malıdır, onu dilediğine verir” âyetinde lukatanın temlik edildiğine delâlet eden bir ifade yoktur. Sahibi geldiği takdirde lukatayı bulanın tazminat ödemeyeceğini ortaya koyan bir husus bulunmamaktadır. Çünkü Zeyd b. Halid el-Cühenî’nin, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den rivâyet ettiği hadiste şöyle denilmektedir: “Eğer o lukatanın sahibini bulmayacak olursan, artık sen onu harca ve bu senin yanında bir emanet olsun. Günlerden birgün sahibi gelecek olursa, onu sahibine edâ et.” Bir başka rivâyette de şöyle denilmektedir: “Sonra onu ye, sahibi gelirse onu sahibine edâ et.” Bu hadisi de Buhâri ve Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Lukata 2, 3, 11, Edeb 75; Müslim, Lukata 2, 5, 9; Ebû Dâvûd, Lukata 1 (4. hadis); Müsned, IV, 117.

İlim adamları da icmâ’ ile sahibi ne zaman gelirse, lukataya daha çok hak sahibi olduğunu İttifakla kabul etmişlerdir. Ancak Dâvûd ez-Zahirî’nin benimsediği görüş bundan farklıdır. Ona göre lukatayı bulan kişi tarif tanıtım süresiden sonra lukataya malik olur. Çünkü bu konudaki âyetlerin zahirleri bunu gerektirmektedir. Ancak diğer bütün ilim adamlarına muhalefeti dolayısıyla Davud’un görüşü muteber değildir. Diğer taraftan Hazret-i Peygamberin: “Onu sahibine edâ et” âyeti da bunu gerektirmektedir.

Yusuf 9

“Yusuf’u öldürün ya da onu uzak bir yere atın ki babanızın yüzü yalnızca size kalsın. Ondan sonra salih kimseler olursunuz.”

Diyanet Vakfı
(Aralarında dediler ki:) Yusufu öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tevbe ederek) salih kimseler olursunuz!

Kurtubi Tefsiri
“Yûsuf’u öldürün yahut onu bir yere atıverin. Babanızın yüzü yalnız size yönelsin. Bundan sonra da salih bir topluluk olursunuz.”

“Hani onlar şöyle demişlerdi. Doğrusu… Yûsuf” âyetindeki “Yûsuf kelimesi mübtedâ olarak ref edilmiştir. Başındaki (“doğrusu” anlamını verdiğimiz) “lâm” ise te’kid içindir. Bu da kasem için getirilen “lâm”dır ki; Allah’a yemin olsun, doğrusu … Yûsuf

“ile kardeşi” -ona atfedilmiştir-

“babamızın nezdinde bizden daha sevgilidir” anlamındaki âyet da onun haberidir.

Buradaki;

“Daha sevgilidir” kelimesi fiil manasında olduğundan dolayı tesnîye de yapılmaz, çoğul da yapılmaz. Onlar bu sözlerini Hazret-i Yûze yönelsin, sadece sîze yönelsin demektir.

“Babanızın yüzü yalnız size yönelsin” tamamiyle size yönelsin

“bundan sonra da salih bir topluluk olursunuz.” Bu günahtan sonra, bir diğer görüşe göre Yûsuf’tan sonra tevbe eden salih bir topluluk olursunuz” yani siz böyle bir vebali işledikten sonra tevredersiniz, Allah da sizin tevbenizi kabul eder.

Bu da katilin tevbesinin makbul olduğuna delildir. Çünkü yüce Allah onların söyledikleri bu sözlerini reddetmemektedir.

“Salih bir topluluk” ile ilgili olarak şu açıklama yapılmıştır. Yani o vakit sizin babanızın nezdinde durumunuz düzelir, size başkasını tercih etmez ve üstün tutmaz.

Yusuf 8

Hani demişlerdi: “Yusuf ve kardeşi, babamıza bizden daha sevgilidir. Oysa biz güçlü bir topluluğuz. Babamız açıkça bir sapıklık içindedir.”

Diyanet Vakfı
(Kardeşleri) dediler ki: Yusufla kardeşi (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Halbuki biz kalabalık bir cemaatiz. Şüphesiz ki babamız apaçık bir yanlışlık içindedir.

Kurtubi Tefsiri
Hani onlar şöyle demişlerdi: “Doğrusu biz güçlü bir topluluk olduğumuz halde babamızın nezdinde Yusuf ile kardeşi bizden daha sevgilidir. Babamız herhalde apaçık bir hata İçindedir.

Yusuf 7

Andolsun, Yusuf ve kardeşlerinde soranlar için ibretler vardır.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki Yusuf ve kardeşlerinde, (almak) isteyenler için ibretler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Yûsuf’un ve kardeşlerinin durumunda soranlar İçin nice İbretler vardır.

“Yemin olsun ki Yûsuf’un ve kardeşlerinin durumunda soranlar için nice ibretler vardır” âyeti ile onların durumlarının ne olduğunu soranları kastetmektedir.

Mekke’liler;

“İbretler” kelimesini tekil olarak; “Bir ibret” diye okumuşlardır. Ebû Ubeyd ise çoğul okuyuşu tercih etmiş ve: Çünkü o pek çok hayırdır, diye açıklamıştır.

en-Nehhâs da der ki: Burada tekil okuyuş da güzel bir okuyuştur, yani yemin olsun ki Yûsuf’un haberine dair soru soran kimselere verilen haberde bir ibret vardır. Çünkü onlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e henüz Mekke’de iken bunu sormuş ve: Sen bize Şam (Suriye ve Filistin) topraklarında bulunup da oğlu Mısır’a götürülen ve gözleri kör oluncaya kadar oğlu için ağlayan bir peygamberin durumunu haber ver, demişlerdir.

O sırada Mekke’de kitab ehlinden hiçbir kimse yoktu, peygamberlerin haberlerini bilen kişi de yoktu. Yahudiler ise Medine’den, Mekkelilere bu hususa dair soru sormalarını telkin etmişlerdi. Bunun üzerine yüce Allah da Yûsuf Sûresi’ni tek bir defada indirdi. Bu sûrede Tevrat’ta bulunan bütün haberler yer aldığı gibi, orada bulunmayan fazla bölümleri de vardır. İşte bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İçin Meryem oğlu Îsa (aleyhisselâm)ın ölüleri diriltmesi ayarında bir mucize idi.

“Bir öğüt” diye açıklandığı gibi, ibret diye de açıklanmıştır. Hatta bazı mushaf larda bunun; İbret, şeklinde olduğu da rivâyet edilmiştir. Bunun “basiret (gözleri hakka açan, hakkı gösteren bir husus)” anlamına geldiği söylendiği gibi; hayret verici bir durum diye de açıklanmıştır. Mesela; filan kişi bilgi ve güzellikte bir âyettir, denilirken, akıllara hayret verici bir durumdadır, denilmek istenir.

es-Sa’lebî tefsirinde der ki: Yûsuf’un kardeşleri rüyayı haber alınca onu kıskandılar. İbn Zeyd, o sırada peygamber idiler, demiştir. Kardeşleri: Kardeşlerinin kendisine secde etmesiyle yetinmiyor da bir de anne babası da mı ona secde edecekmiş? dediler ve ona düşman kesildiler. Ancak bu görüşün reddedilmiş olduğuna önceden değinilmiş idi.

“Yemin olsun ki Yûsuf’un ve kardeşlerinin durumunda…” âyetindeki kardeşlerinin İsimleri şöyledir: En büyüklerinin ismi Rûbîl idi. Diğerleri ise Şem’ûn, Lâvî, Yehûza, Zeyâlûn ve Yeşcer’dir. Bunların annesi Leyan kızı Leyâ’dır. Hazret-i Ya’kub’un dayısının kızıdır. Hazret-i Ya’kub’un ayrıca iki cariyesinden dört oğlu olmuştu: Dân, Naftalî, Câd ve Âşer diye. Daha sonra Leyâ vefat edince, Hazret-i Ya’kub onun kızkardeşi Râhil ile evlendi. Bundan da Yûsuf ve Bünyamin adındaki oğulları dünyaya geldi. Böylelikle Hazret-i Ya’kub’un çocukları toplam oniki kişi idi. es-Süheylî der ki: Ya’kub’un annesinin ismi ise Refkâ idi. Râhil, Bünyamin’den lohusa iken vefat etmişti. Leyân b. Nâher b. Âzer ise Hazret-i Ya’kub’un dayısıdır.

Hazret-i Ya’kub’un iki cariyesinin Leyâ ve Teltâ İsimlerinda olduğu da söylenmiştir ki bu cariyelerin birisi Râhil’e; diğeri ise kızkardeşi Leyâ’ya ait idi. Herbirisi cariyesini Hazret-i Ya’kub’a bağışlamıştı. Hazret-i Ya’kub iki kızkardeşi bir arada nikâhlamış idi- ve bu ondan sonra hiçbir kimseye helal olmamıştır. Çünkü yüce Allah:

“Ve iki kızkardeşi birlikte almanız da (size haram kılındı)” (en-Nisa, 4/23) diye buyurmaktadır.

İbn Zeyd’in görüşüne dair (yani kardeşlerinin Hazret-i Yûsuf’a tuzak hazırladıkları sırada peygamber olduklarına dair kanaati) daha önceden reddedilmiş idi, yüce Allah’a hamdolsun.

Yusuf 6

İşte böylece Rabbin seni seçecek, sana olayların yorumunu öğretecek, nimetini hem sana hem Yakup ailesine tamamlayacaktır. Daha önce ataların İbrahim ve İshak’a tamamladığı gibi. Şüphesiz Rabbin bilendir, hüküm verendir.

Diyanet Vakfı
İşte böylece Rabbin seni seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek ve daha önce iki atan İbrahim ve İshaka nimetini tamamladığı gibi sana ve Yakup soyuna da nimetini tamamlayacaktır. Çünkü Rabbin çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
“Rabbin seni böylece beğenip seçecek, sana rüya yorumuna dair bilgi öğretecek, nimetini daha önce ataların İbrahim ve İshak’a tamamladığı gibi sana ve Yakub oğullarına da tamamlayacaktır. Şüphesiz ki Rabbin, herşeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

“Rabbin seni böylece beğenip seçecek” âyetindeki; ” Böylece” lâfzındaki “kef” harfi nasb mahallindedir. Çünkü hazfedilmiş bir mastarın sıfatıdır. Aynı şekilde

“nimetini daha önce atalarına… tamamladığı gibi” anlamındaki âyette yer alan: ” Gibi” lâfzındaki “kep de böyledir. ise kâffe önceki âmilin amelini önleyen edattır.

“Böylece” nin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Allah rüya ile sana lütufta bulunduğu gibi aynı şekilde seni beğenip seçecek ve bu rüyayı gerçekleştirmek suretiyle sana ihsanda bulunacaktır.

Mukâtil : Sana (kardeşlerinin) secde etmesiyle (seni seçecektir); el-Hasen ise peygamberlikle seçecektir diye açıklamışlardır.

“Beğenip, seçmek” seçilen kimse için üstün işleri seçmek demektir. Bu kelimenin aslı bir şeyi tahsil ettim, ele geçirdim anlamına gelen; den gelmektedir. ” Suyu havuzda topladım” ifadesi de buradan gelmektedir. Bu açıklamayı en-Nehhâs yapmıştır.

Bu âyet yüce Allah tarafından Yûsuf (aleyhisselâm)a bir övgüdür. Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu nimetler arasında da bir nimet olarak bunu saymaktadır. Allah’ın kendisine ihsan ettiği nimetler ise yeryüzünde ona imkân ve iktidar vermesi, rüyaların yorumunu öğretmesi gibi hususlardır. Bütün bunların ise gerçekleşen rüyanın kapsamında olduğu da ittifakla kabul edilmiştir.

Abdullah b. Şeddad b. el-Hâd der ki: Yûsuf (aleyhisselâm)ın rüyasının yorumu kırk yıl sonra gerçekleşti. Bu da rüyanın (gerçekleşmesinin) son sınırıdır. Hazret-i Ya’kub “ehâdîs” ile insanların rüyada gördükleri şeyleri kastetmiştir. Bu da onun bir mucizesîdir. Çünkü onun bu yorumunda hiçbir hata söz konusu olmamıştı.

Hazret-i Yûsuf rüya yorumunu insanlar arasında en iyi bilen kişi idi. Bizim Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) da bu durumda idi. es-Siddîk (Ebû Bekir radıyallahü anh) da insanlar arasında en başarılı rüya tabiri yapan kimse idi. İbn Şîrîn de rüya yorumunda oldukça ileri gitmiş, hem tabiatı itibariyle bu konuda mesafe almıştı, hem de güzel şekilde rüya yorumunu yapabiliyordu. İlim adamlarının belirttiklerine göre Said b. el-Müseyyeb de ona yakın idi.

Yüce Allah’ın:

“Sana rüya yorumuna dair bilgi öğretecek” âyeti, geçmiş ümmetlerin durumları, geçmişteki kitablar ve tevhidin delillerini öğretecek diye de açıklanmıştır. Bu ise peygamberliğe işarettir ve yüce Allah’ın:

“Nimetini… sana da tamamlayacaktır” âyeti ile kastedilen de budur; buradaki nimet peygamberliktir.

“Bu nimetin tamamlanması “nın kardeşlerinin yanına getirilmesidir, diye açıklandığı gibi; senin hoşa gitmeyen herşeyden kurtarılmandır, diye de açıklanmıştır.

“Nimetini daha önce ataların İbrahim”e dost edinmek ve onu ateşten kurtarmak suretiyle

“ve İshak’a” peygamberlik vermek suretiyle

“tamamladığı gibi, sana… da tamamlayacaktır.” Hazret-i İshak’ın nimetinin boğazlanmaktan kurtarılması olduğu da söylenmiştir. Bu görüş İkrime’ye aittir. Yüce Allah:

“Ve Ya’kub oğullarına” âyeti ile Hazret-i Ya’kub’un oğullarının tümüne peygamberlik vereceğini de bildirmiştir. Bu açıklamayı da müfessirlerden bir topluluk ifade etmişlerdir.

“Şüphesiz ki Rabbin” sana verdiği

“herşeyi bilendir,” Sana bütün yaptıklarında

“hüküm ve hikmet sahibidir,”

Yusuf 5

Dedi: “Ey yavrum, rüyanı kardeşlerine anlatma. Sonra sana bir tuzak kurarlar. Şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.”

Diyanet Vakfı
(Babası:) Yavrucuğum! dedi, rüyanı sakın kardeşlerine anlatma; sonra sana bir tuzak kurarlar! Çünkü şeytan insana apaçık bir düşmandır.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Oğulcağızım! Rüyanı kardeşlerine anlatmaleyhisselâmonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan insanın apaçık bir düşmanıdır.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

1- Tuzak Kurmak:

“Sonra sana bir tuzak kurarlar” yani seni öldürmek için bir hileye, bir yola başvururlar. Zira rüyanın te’vili gayet açıktır. Belki şeytan onları, o takdirde sana bir suikast düzenlemeye İtebilir. Âyetteki; ” Sana” lâfzındaki “lâm” harfi le’kid içindir.

Nitekim ileride gelecek olan;

“Eğer rüya yorumunu biliyorsanız” (Yûsuf’, 12/43.) âyetindeki gibidir.

2- Rüyaya Dair Açıklamalar:

Rüya şerefli bir hal, üstün bir makamdır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Benden sonra müjdeci şeylerden salih kimsenin gördüğü yahut kendisine gösterilen sadık ve salih rüyadan başka bir şey kalmamıştır.” Beyhakî, Şuabu’l-İmân, IV, 184-185. Bir başka hadisinde şöyle buyurmaktadır: “Aranızda rüyası en doğru kişi, sözü en doğru olandır.” Müslim, Ru’yâ 6: Ebû Dâvûd, Edeb 88; Tirmizî, Ru’yâ 10; Dârimi, Ru’ya 7; Müsned, II, 269, 507. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de rüyanın nübüvvetin kırkaltı bölümünden bir bölüm olduğuna hükmetmiştir. Buhârî, Ta’bir 4; Müslim, Ru’yâ 6-8; Ebû Dâvûd, Edeb 88; Tirmizî, Ru’ya 10; Dârimî, Ru’ya 2: Müsned, II 269, 507. “Peygamberliğin yetmiş bölümünden bir bölüm” olduğu da rivâyet edilmiştir. Müslim, Rüya 9: el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VII. 172-173.

İbn Abbâs (radıyallahü anh)ın rivâyet ettiği hadiste ise “Peygamberliğin kırk bölümünden bir bölüm” diye belirtilmiştir. el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VII, 174.

İbn Ömer’in rivâyet ettiği hadiste: “Kırkdokuz bölümünden bir bölüm” Kenzu’l-Umınûl, no: 41413. (Kurtubî, Daru’l-Hadis baskısı, IX, 127’den naklen) Hazret-i Abbas yoluyla gelen hadiste: “Peygamberliğin elli bölümünden bir bölüm” Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, VI, 380 Enes yoluyla gelen hadiste: “Yirmialtı bölümünden bir bölüm” Kaynağını tesbit edemedik. Ubade b. es-Samît yoluyla gelen hadiste: “Peygamberliğin kırkdört bölümünden bir bölüm” ‘Kırk” ve “kırkaltı bölümünden bir bölüm olarak: el-Heysemî. Mecmau’z-Zevâid, VII, 174. diye rivâyet edilmiştir.

Ancak bunlar arasında sahih olan kırkaltı bölümünden bir bölüm olduğu şeklindeki rivâyettir. Sıhhat itibariyle bundan sonraki rivâyet ise yetmiş bölümünden bir bölüm şeklindeki rivâyettir. Müslim, Sahih’inde bu iki hadisin dışındakiler rivâyet etmemiştir. Diğer hadisleri ise başka hadis âlimleri naketmişlerdir. Bu açıklama İbn Battal’a aittir.

Ebû Abdullah el-Mazerî der ki: Hadis ehlince daha çok rivâyet edilen ve daha sahih kabul edilen: “Kırkaltı bölümünden bir bölüm” şeklindeki rivâyettir.

Taberî der ki: Doğrusu şunu söylemektir: Bu hadislerin hepsi veya çoğunluğu sahihtir ve bu hadislerin herbirisinin makul bir açıklaması vardır. Mesela Hazret-i Peygamber’in; “O, peygamberliğin yetmiş bölümünden bir bölümdür” şeklindeki âyeti şu demektir: Bu salih ve sadık bütün rüyalar hakkında genel bir ifadedir ve hangi durumda olursa olsun, rüya gören her müslüman hakkında söz konusudur.

“Rüyanın kırk veya kırkaltı bölümden bir bölüm” olduğunu belirten hadise gelince, o bununla rüyayı gören kişinin, es-Sıddık Ebû Bekir hakkında sözü edilen, durumda olan kişiyi kastetmektedir. Buna göre aşırı soğukta bile abdestini iyice alan ve hoşuna gitmeyen hususlarda Allah yolunda sabreden, bir namazı kıldıktan sonra diğerini bekleyen bir kimsenin gördüğü salih rüya, -yüce Allah’ın izniyle- peygamberliğin kırk bölümünden bir bölümdür.

Kimin de bizatihi durumu bunun arasında bir yerde ise onun göreceği sadık rüya da bu iki bölüm arasında değişir. Yani kırk bölümden birinden, altmış bölümden birisine kadar- ki sınırlar arasında gider gelir ve yetmiş bölümden birinden daha aşağıya düşmez, kırk bölümden bir bölüm olmaktan yukarıya da çıkmaz.

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr de bu manaya işaret ederek şöyle demektedir: Rüyanın bölümleri ile ilgili bu husustaki rivâyetlerin farklılığı, bana göre birbirine zıt ve biri diğerini reddeden bir ayrılık değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.- Çünkü salih bir rüya, gören kimsenin durumuna, doğru sözlülüğüne, emaneti edaya, sağlam bir dine ve güzel bir yakîne sahib oluşuna göre değişebilir. İnsanların belirttiğimiz bu niteliklerdeki farklılığına göre onların gördükleri rüyalar da muhtelif sayılardaki bölümlerden birisi olabilir. Rabbine ibadette, niyetinde, yakîninde ve doğru sözlülüğünde ihlaslı ve samimi olan bir kimsenin gördüğü rüya, daha doğru çıkar ve nübüvvetin bildirdiklerine daha yakındır. Nitekim peygamberler de birbirlerinden daha faziletlidirler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Yemin olsun ki Biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kılmışızdır.” (el-İsra, 17/55)

Derim ki: Böyle bir açıklama değişik hadisleri bir arada telif edebilmektedir ve böyle bir açıklama, onların bir bölümünü yorumlarken diğer bir bölümünü bir kenara atmaktan daha uygundur. Bunu da Ebû Said el-Esfakusî (Sefakısî) bazı ilim ehlinden naklederek şöyle demektedir: Hazret-i Peygamber’in: “Peygamberliğin kırkaltı bölümünden bir bölüm” ifadesinin anlamı şudur: Şanı yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)e peygamber olarak -İkrime ve Amr b. Dinar’ın, İbn Abbâs (radıyallahü anh)dan rivâyetlerine göre- yirmrüç yıl vahiy indirmiştir. İşte biz (Hazret-i Peygamber’in nübüvvetten önce gördüğü sadık rüya dönemi olan) altı aylık sürenin yirmiüç yıla oranını tesbit edecek olursak, bunun kırkaltı bölümden bir bölüm olduğunu görürüz. İşte el-Mazerî de “el-Mu’lim” adlı eserinde buna İşaret etmiş, el-Konevî Arapça baskıyı yayına hazırlayanın belirttiğine göre, nüshalardan birisinde “elvi” şeklindedir. Bunun doğru olma ihtimali daha yüksektir. de Yûnus Sûresi’nin tefsirinde yüce Allah’ın:

“Onlar için dünya hayatında da… müjde vardır.” (Yûnus, 10/64) âyetini tefsiri sırasında bu görüşü tercih etmiştir.

Ancak bu görüş iki açıdan yanlıştır. Birincisi Ebû Seleme’nin İbn Abbâs ve Hazret-i Âişe’den; vahyin yirmi yıllık süre devam ettiği, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in de kırk yaşında iken peygamber olarak gönderilip Mekke’de on yil kaldığına dair rivâyetidir. Bu aynı zamanda Urve, en-Nehaî, İbn Şihab, el-Hasen, Atâ el-Horasanî ve Said el-Museyyeb’in -bu konuda ondan farklı rivâyet de gelmiştir- kabul ettikleri görüştür. Aynı zamanda Rabia ve Ebû Galib’in, Enes’ten rivâyeti de budur. Bu hadis sabit ise o takdirde böyle bir yorum da yanlış demektir,

2- Farklı bölümler olduğunu belirten diğer hadislerin bir anlam ifade etmesi söz konusu olamaz.

3- Rüyanın Nübüvvetin Bir Bölümü Olması Ne Demektir?

Rüyanın peygamberlikten bir bölüm olmasının sebebi rüyada uçmak, cisimlerin değişmesi, gayb ilminden bazı şeylere muttali’ olmak gibi imkansız ve beşeri âciz bırakan hususların olmasından dolayıdır. Nitekim Hazret-i Peygamber hadisinde şöyle buyurmaktadır: “Peygamberlik müjdeleyicilerinden geriye uykudaki sadık rüyadan başka bir şey kalmadı.” “Peygamberlikten geriye müjdeleyecilerden (el-mübeşşirât) başkası kalmadı” anlamında: Buhârî, Ta’bir 5; Müslim, Salât 207-208: Nesâî, Tatbik 62; İbn Mâce, Rüya 1; Muvatta’, Ru’yâ 3; Dârimi, Salât 77; Müsned, I, 219, 111, 267, V, 454, VI, 129, 381.

Özetle sadık rüya Allah’tandır ve peygamberliktendir. Nitekim Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: “İyi rüya Allah’tandır, hulm (kötü rüya) da şeytandandır. ” Buhâri, Ta’bir 3, 4, 10, 14, Bed’u’l-Halk 11, Tib 39; Müslim, Ru’yâ 1, 2; Ebû Dâvûd, Edeb 88; Tirmizî, Ru’yâ 5; İbn Mâce, Ru’ya 4; Müsned, V, 296, 300, 305, 310 Sadık rüyayı tasdik etmek haktır, onu güzel bir şekilde tevil etmelidir. Hatta kimi rüyaların te’vile (yoruma) dahi ihtiyacı olmaz. Bu gibi rüyalarda mü’minin imanını arttıracak türden yüce Allah’ın harikulade takdir ve lütufları da vardır. Bu konuda rey ve eser ehlinden olup din ve hak ehli kimseler arasında görüş ayrılığı yoktur, rüyayı ancak inkarcılar ile Mutezile’den çok az bir kesim reddetmektedir.

4- Sadık Rüya Peygamberlikten Bir Parça Olduğuna Göre Kâfir ve Yalancıların Rüyası Ne Olur?

Sadık rüya peygamberlikten bir bölüm olduğuna göre kâfir, yalancı ve hakkı batıla karıştıran kimse sadık rüya görmeye nasıl ehil olabilir? Üstelik kimi kâfirler ile öyle olmamakla birlikte dininden razı olunmayan başka kimseler, gerçekten sadık ve doğru rüyalar görmüşlerdir. Mesela (Yûsuf Sûresi’nde sözü edilen) ve yedi inek gören hükümdar, (Hazret-i Yûsuf ile birlikte) hapishanedeki iki gencin rüyası, Danyal’ın, hükümdarlığının elinden gideceği şeklinde yorumladığı Buhtu Nassar’ın rüyası, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in ortaya çıkışına dair Kisrâ’nın rüyası, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın halası Atike’nin kâfir iken Hazret-i Peygamber hakkında gördüğü rüya. Diğer taraftan Buhârî’nin “hapistekilerin rüyası” Buhâri, Ta ‘bir 9. diye başlık açmasına dair ne söyleriz? diye sorulacak olursa, cevabımız şudur:

Kâfir, facir, fasık ve yalancıların kimi zaman rüyaları doğru çıksa bile onların bu rüyalarının vahiy ya da nübüvvetten bir bölüm olması söz konusu değildir. Zira gaybe dair söylediği bir sözde doğru söyleyen her kişinin verdiği bu haberi nübüvvet olamaz. Nitekim En’âm Sûresi’nde de (6/59. âyet, 2. başlıkta) kâhin ve benzeri diğer kimselerin bazen hak bir sözü haber verip bunda doğru söyleyebileceğine dair açıklamalar geçmişti. Ancak bu durum son derece nadir ve az görülen bir durumdur, İşte böylelerinin rüyası da bu kabildendir.

el-Mühelleb derki: Buhârî’nin böyle bir başlık kullanması, müşriklerin rüyasının da sadık (doğru çıkan) bir rüya olmasının mümkün olduğuna işaret etmek içindir Nitekim hapishanedeki iki gencin rüyası da bu şekilde idi. Ancak böyle bir rüyanın mü’minin rüyasının izafe edildiği gibi nübüvvete izafe edilmesi câiz değildir. Zira doğru bir şekilde te’vil edilebilen herbir rüyanın nübüvvetten bir bölüm kabul edilmesi doğru olamaz.

5- Sadık Rüya İle Öyle Olmayan Rüya (Hulm):

Yüce Allah’a izafe olunan (Allah tarafından gösterilen) rüya, her türlü karışıklıktan ve vehimden arınmış ve te’vili (yorumu) Levh-i Mahfuz’dakine uygun düşen rüya demektir. Karmakarışık haberler ihtiva eden tevili kolay kolay mümkün olmayan rüyalara da “hulm” denilir ki, şeytana İzafe olunan rüya budur. Bu rüyaya karmakarışık (dığs) adının veriliş sebebi, bunda birbiriyle çelişen şeyler olduğundan dolayıdır. el-Mühelleb de bu anlamda açıklamıştır.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da rüyayı bu konuda söz söylemiş herhangi bir kimsenin açıklamasına gerek bırakmayacak şekilde kısımlara ayırmıştır. Avf b. Mâlik (radıyallahü anh), Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “Rüya üç türlüdür. Bunlardan birisi şeytanın Âdem oğlunu kederlendirmesi için gösterdiği dehşetli şeylerdir. Bir bölümü ise mü’minin uyanıkken üzülüp ihtİmâm gösterdiği ve uykusunda gördüğü şeylerdir. Bir bölümü de nübüvvetin kırkaltı bölümünden bir bölümdür.” (Hadisi Avf b. Malik’ten rivâyet eden Ebû Abdullah Müslim b. Mişkem) dedi ki: Ben: Sen bunu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)tan mı İşittin? dedim. O da: Evet ben bunu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan işittim, İbn Mâce, Ru’yâ 3. Yakın manada: Buhârî, Tn’bir 26; Müslim, Ru’ya 6; Ebû Dâvûd, Edeb 88; Tirmizî, Ru’yâ 1; İbn Mâce Ru’yâ 9; Dârimî, Ru’yâ 7. dedi.

6- Rüya ve Yorumu:

“Dedi ki: Oğulcağızım! Rüyanı kardeşlerine anlatma…” âyetinde geçen “rüya” kelimesi; ” Uykuda gördü” kelimesinin mastarı olup “sükyâ Ve büşrâ” kelimeleri gibi “fu’tâ” vezninde bir kelimedir. Sonundaki “elif” te’nis için olduğundan dolayı munsarıf bir kelime değildir.

İlim adamları rüyanın gerçek mahiyeti hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Rüyanın herhangi bir afetin (olumsuz etkenin) söz konusu olmadığı cüzlerdeki derin uyku vb. gibi bir idrâk olduğu söylenmiştir. Bundan dolayı rüya çoğunlukla -uyku baskınlığının az olması, dolayısıyla- gecenin sonunda görülür. Yüce Allah rüya görene yeniden hasıl olan bir bilgi halkeder. İdrâkin sahih olabilmesi için de o gördüğü şeyi, gördüğü şekilde onun için halkeder. İbnu’l-Arabî der ki: Uykuda ancak uyanıkken idrâk edilmesi sahih olan şeyler görülür. Bundan dolayı rüyada hiçbir şekilde hem ayakta, hem oturan bir kişi görmez. Ancak olması mümkün ve mutad olan şeyler görebilir.

Denildiğine göre yüce Allah’ın uyuyan kimsenin idrâk mahalline görülen şeyleri sunduğu bir meleği vardır. Bu melek rüya görene hissedilebilen suretler gösterir. Bu suretler kimi zaman varlık aleminde meydana gelen uygun misaller olur, kimi zaman da hissedilemeyen, akıl ile idrâk olunabilen bir takım manevi şeyler olur. Her iki durumda da rüya ya müjdeleyici veya (korkutup) uyarıcı olur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Müslim’in, Sahih’inde ve başka hadis kitaplarında yer alan bir hadiste şöyle buyurmaktadır: “Rüyamda siyah saçları karmakarışık bir kadının Medine’den Mehyâa (Şamlıların ihrama girme yeri olan el-Cuhre’nin diğer ismi) çıktığını gördüm ve ben bunu humma diye yorumladım.” Tabir 41-13: Tirmizî, Ru’yâ 10; İbn Mâce, Ru’yâ 10; Dârimi, Ru’ya 13; Müsned, II. 107, 17,137 de: Medine’deki veba (sıtma)nın Cuhfe’ye kaydırılacağı şeklinde yorumladım” anlamında. Müslim’de tesbit edemedik.

Yine bir başka hadiste şöyle buyurmaktadır: “Ben kılıcımın da ön tarafının koptuğunu ve bazı İneklerin de boğazlandığını gördüm. Bunları Ehl-i beytimden birisinin öldürüleceği şeklinde te’vil ettim. İnekleri ise ashabımdan öldürülecek kimseler olarak yorumladım.” Buhârî, Tabir 44; Meğfızî 26; Müslim, Ruyâ 20; İbn Mâce, Ru’yâ 10; Dârimî, Ru’yâ 13. Ancak yorumda; ‘ehl-i Beytimden öldürülecek kimse” sözkonusu edilmemektedir. “Ve ben elimi oldukça sağlam bir zırha soktuğumu gördüm, onu da Medine diye yorumladım.” Dârimi, Ru’yâ 13; Müsned, 1, 271. “Elimde iki bilezik olduğunu gördüm. Bunları da benden sonra çıkacak iki yalancı (peygamber) olarak yorumladım.” Buhârî, Ta’bir 38, 40, Meğazi, 70. 71: Tirmizî, Ru’ya 10: Müsned, II, 319, 338, 344, III, 86.

Ve buna benzer bir takım misallerin verildiği başka rüyalar. Bunların kimisinin manası (yorumu) öncelikte çabucak bilinir, anlaşılır. Kimisinin ise yorumu ancak belli bir süre düşündükten sonra anlaşılır. Yûsuf (aleyhisselâm) zamanında ise bilinen kişinin rüyasında gördüğü inekleri Hazret-i Yûsuf “yıllar” diye yorumlamıştı. Onbir yıldızı, güneşi ve ayı da (babası) kardeşleri ve ebeveyni diye yorumlamıştı.

7- Çocuk Yaştaki Hazret-i Yûsufun Rüyasının Hükmü:

Yûsuf (aleyhisselâm) rüyasını gördüğünde küçük bir çocuktu. Çocuğun fiilinin hükmü yoktur, O halde nasıl belli bir hüküm ifade eden bir rüyası olur ve hatta babası ona: “Rüyanı kardeşlerine anlatma” der, diye sorulursa cevab şudur: Rüya önceden de açıkladığımız gibi bir hakikati idrâk etmektir, dolayıst ile küçük çocuğun gördüğü rüya, uyanıkken onun gerçek idrâki gibidir. Çocuk gördüğü bir şeyi haber verirse bu sözünde doğru söylediğine göre, rüyada gördüğü şeyi bildirmesi de böyledir, Şanı yüce Allah, Hazret-i Yûsuf’un rüyasını bize bildirmiş ve aynen gördüğü gibi rüyasının da gerçekleştiğini haber vermiştir. Bu konuda ileri sürülebilecek bir itiraz olamaz. Hazret-i Yûsuf’un o sırada oniki yaşında olduğu da rivâyet edilmiştir.

8- Rüya Kimlere Anlatılır?

Bu âyet-i kerîme, rüyanın şefkatli olmayan, samimi olarak kişinin iyiliğini istemeyen ve rüyayı doğru dürüst yorumlayamayan kimselere anlatılamayacağı hususunda asıl bir delildir. Ebû Rezîn el-Ukaylî’nin rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Rüya peygamberliğin kırk bölümünden bir bölümdür.” Tirmizî, Ru’yâ 6; Müsned, IV 10. “Rüya o rüyayı gören kişi, onu anlatmadığı sürece bir kuşun kanadına asılıdır. O rüyayı anlattı mı ordan düşer. O bakımdan rüyanızı ancak aklı başında bir kimseye yahut (sizi) sevene veya (size) karşı (samimi olana) anlatınız.” Bu hadisi Tirmizî rivâyet etmiş olup hakkında; Hadis hasen, sahihtir, demiştir. Ebû Rezîn’in ismi ise Lakît b. Âmir’dir. Tirmizî, Rüya 6; Müsned, IV, 10.

İmâm Mâlik’e şöyle soruldu: Herkes rüyayı yorumlayabilir mi? O: Peygamberlik ile mi oynanacak, diye cevap verdi. Yine Malik şöyle demektedir: Rüyayı ancak rüya yorumunu iyi bilen bir kimse yorumlayabilir. Eğer o görüşüne göre hayır bir şey bilirse onu bildirsin, hoşlanılmayan bir şey olduğu görüşüne sahib olursa ya hayır söylesin yahut sussun. Bu sefer: Peki, rüya ona göre hoş olmayan bir yoruma delalet ediyorsa? “Rüya onun yorumuna göre çıkar” denildiğinden ötürü yine hayra göre mi yorumlayacak? sorusuna da: Hayır diye cevab verdikten sonra şunları ekler: Rüya peygamberlikten bir bölümdür, peygamberlikle oynanamaz.

9- Müslümanın Sakıncalı Gördüğü Hususlarda Kardeşini Uyarması ve Gıybetin Sınırı:

Bu âyet-i kerîmede müslüman bir kimsenin, müslüman bir kardeşini, hakkında korktuğu şeyden sakındırmasının mubah olduğuna ve bunun gıybetin kapsamına girmediğine delil vardır. Çünkü Ya’kub (aleyhisselâm), Hazret-i Yûsuf’u rüyasını kardeşlerine anlatmaktan sakındırmış, ona bir kötülük yapabilecekleri konusunda uyarmıştır.

Yine bu âyet-i kerîmede kıskançlık, hile ve tuzak şeklinde zarar vereceğinden korkulan kimselerin huzurunda nimeti açığa vurmaktan vazgeçmenin câiz olduğuna da delil vardır. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: “İhtiyaçlarınızın başarıya ulaşmasını sağlamak için gizliliğin yardımını alınız. Çünkü herbir nimet sahibi kıskanılır. ” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VTII, 195; senedindeki râvilerden tenkide uğramış alanların ve senedinde inkıta’ (kopukluk) bulunduğu kaydıyla.

Yine bu âyet-i kerîmede Hazret-i Ya’kub’un rüya yorumunu çok iyi bildiğine açık bir delil vardır. Çünkü Hazret-i Ya’kub -bu hususta kendisi herhangi bir şeye aldırmaksızın- Hazret-i Yûsuf’un kardeşlerine üstün geleceğini bilmişti. Çünkü kişi oğlunun kendisinden daha hayırlı olmasını arzu eder, fakat kardeş aynı şeyi kardeşi için istemez. Yine bu, Hazret-i Ya’kub’un oğullarının Hazret-i Yûsuf’u kıskandıklarını ve ona karşı içlerinde buğz beslediklerini farketmiş olduğunu göstermektedir. O bakımdan Hazret-i Yûsuf’a rüyasını bu rüyanın kalplerine yer ederek onu öldürmek İçin bir hileye başvuracaklarından korktuğu için kardeşlerine anlatmamasını söylemişti. Hem bundan, hem de onların Hazret-i Yûsuf’a yaptıklarından, kardeşlerinin o sırada henüz peygamber olmadıklarının delili vardır.

Taberî’nin, İbn Zeyd’e mektubunda ise bunların peygamber oldukları nakledilmektedir. Ancak peygamberlerin dünyevî sebepler dolayısıyla kıskançlık, babalarına karşı gelmeleri, mü’mini ölüme maruz bırakmak, onu öldürmek için komplo hazırlamak gibi hususlardan uzak ve masum olduklarına dair kat’î hüküm bu görüşü reddetmektedir. Kardeşlerinin o sırada peygamber olduklarını söyleyenlerin görüşleri önemsenemez. Bununla birlikte aklen herhangi bir peygamberin yanılması imkansız değildir. Şu kadar var ki böyle bir yanılma (kabul edilirse) pek çok büyük günahı bir arada toplamaktadır. Müslümanlar ise peygamberlerin büyük günahtan korunmuş (masum) olduklarını ıcma ile kabul etmişlerdir. Ancak daha önceden de geçtiği gibi ve ileride de geleceği üzere küçük günahlar konusunda farklı görüşleri vardır.

10- Rüyanın Müjde Oluşu:

Buhârî, Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)nin şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: “Peygamberlikten ancak mübeşşirât (müjdeleyiciler) kalmış bulunuyor.” Mübeşşirat nedir? diye sormaları üzerine, Hazret-i Peygamber: “Salih rüyadır.” diye buyurdu. Daha önce 3. başlıkta geren ilk hadise dair verilen kaynaklar

Bu Hadîs-i şerîfin zahiri, rüyanın mutlak olarak müjde olduğuna delil ise de durum esası itibariyle böyle değildir. Çünkü sadık rüya, bazen yüce Allah tarafından bir uyarıcı olabilir ve o rüyayı göreni hiç de sevindirmeyebilir. Ancak yüce Allah’ın böyle bir rüyayı mü’mine göstermesi ona bir şefkat ve rahmetinin bir tecellisidir. Böylelikle mü’min gerçekleşmeden önce başına gelecek belaya hazırlanmış olsun. Şayet kendisi bunu anlayıp kendi kendisine yorumlayabilirse mesele yok. Aksi takdirde bu konuda ehü olan kimseye yorumunu sorup öğrenebilir.

İmâm Şâfiî de Mısır’da bulunduğu sırada Ahmed b. Hanbel’in mihnetine delalet eden bir rüya görmüştü. Buna hazırlanması için o da gördüğü bu rüyayı yazarak haber vermişti. Daha önce Yûnus Sûresi’nde de yüce Allah’ın:

“Onlar için dünya hayatında da… müjde vardır.” (Yûnus, 10/64) âyetinde bunun salih (doğru çıkan) rüya olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. İşte bu ve Buhârî’nin rivâyet ettiği bu hadis, çoğunlukla (salih rüyanın) müjdeleyici olduğu anlamındadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

11- Hoşa Gitmeyen Rüyalar:

Buhârî, Ebû Seleme’nin şöyle dediğini rivâyet eder: Ben bir rüya görür ve gördüğüm bu rüya beni hasta ederdi. Nihayet Ebû Katâde’yi şöyle derken dinledim: Ben de bir rüya görür ve bu beni hasta ederdi. Nihayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: “Güzel rüya Allah’tandır. O bakımdan sizden herhangi bir kimse sevdiği (hoşlandığı) bir rüya görürse bunu ancak sevdiği kimselere anlatsın. Hoşuna gitmeyen bir rüya görürse şerrinden Allah’a sığınsın ve üç defa (sol tarafına) tükürür gibi yapsın ve hiç kimseye de o rüyasını anlatmasın. Ona asla (o rüyada belirtilen) zarar dokunmayacaktır.” Buhârî, Ta’bir 4, 14, 46; Müslim, Ruyâ 2, 4; Ebû Dâvûd Edeb 88; Tirmizî, Ru’yâ 5; İbn Mâce, Ru’yâ 4; Dârimî, Ru’yâ 5; Müsned, V, 296, 303, 305, 309, 310.

İlim adamlarımız derler ki: Allah bu gibi rüyalardan kendisine sığınmayı (istiâze) rüyanın eziyetini kaldıran sebepler arasında takdir etmiştir. Nitekim Ebû Katâde’nin: Ben bir rüya görürdüm ve gördüğüm bu rüya benim için dağdan daha ağır gelirdi. Bu hadisi işitince bu sefer onu hiçbir şey saymamaya başladım, şeklindeki sözleri bunu göstermektedir. Ayrıca Müslim, Hazret-i Cabîr yoluyla gelen rivâyetinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şu âyetini da kaydeder: “Sizden herhangi bir kimse hoşuna gitmeyen bir rüya görecek olursa, sol tarafına üç defa tükürsün ve üç defa da şeytandan Allah’a sığınsın ve uyuduğu yanından öbür yanına dönsün. Müslim, Ru’yâ 5; Ebû Dâvûd, Edeb 88; İbn Mâce, Ru’yâ 4; Müsned, III, 350.

Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği hadiste de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Sizden herhangi bir kimse hoşuna gitmeyecek bir rüya görürse, kalksın ve namaz kılsın, ” Buhârî, Tabir 26; Müslim, Ru’yâ 6; Ebû Dâvud, Edeb 88; Tirmizî, Ru’yâ 7; Müsned, II, 269, 395, 507.

İlim adamlarımız der ki: Bütün bunlar arasında tearuz (çatışma) yoktur. Bu gibi durumda asıl emir kişinin uyuduğu yanını çevirmesi, öbür yana dönmesidir.

Namaz ise bundan fazla bir emirdir. Buna göre rüya gören bir kimsenin bunların hepsini yapması gerekir. Namaza kalkmak ise bunların hepsini kapsar. Çünkü namaz kılmak bütün bu hususları kapsar. Zira bir kimse namaza kalkacak olursa, yatmakta olduğu yanını değiştirmiş olur. Ağzına su alıp, mazmaza yaparsa tükürmüş olur. Namaza durduğu vakit, Allah’a sığınmış, dua etmiş ve Allah’tan o rüyanın şerrinden kendisini koruması için yalvarıp yakarmış olur ki, bu hal kişinin duasının kabule en yakın olduğu haldir ki, bu da gecenin seher vaktidir.

Yusuf 4

Hani Yusuf babasına demişti: “Babacığım, ben on bir yıldız, güneş ve ayı gördüm. Onları bana secde ediyor gördüm.”

Diyanet Vakfı
Bir zamanlar Yusuf, babasına (Yakuba) demişti ki: Babacığım! Ben (rüyamda) on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm.

Kurtubi Tefsiri
Hani Yûsuf, babasına şöyle demişti: “Babacığım! Rüyamda onbir yıldızı, güneşi ve ayı gördüm. Gördüm ki onlar bana secde ediyorlardı;”

Yüce Allah’ın:

“Hani Yûsuf… şöyle demişti” âyetindeki;

“Hani” zarf olarak nasb mahallindedir. Sen onlara Yûsuf’un… dediği zamanı hatırlat, demektir.

Genel olarak

“Yûsuf” kelimesinin “sin” harfi ötreli okunmuştur. Ancak Talha b. Mûsarrif bu kelimeyi hemzeli ve “sin” harfini esreli olarak; Yu’sif şeklinde okumuştur. Ebû Zeyd hemzeli ve “sin” harfi üstün olarak; “Yu’sep diye bir okuyuşu da nakletmektedir. Bu ismin munsarıf olmayışı, Arapça olmadığından dolayıdır. Bunun Arapça olduğu da söylenmiştir. Ebû’l-Hasen el-Akta’a -hakim birisi idi- Yûsuf hakkında soru sorulmuş, kendisi de şöyle demişti: Sözlükte “esef’ üzüntü demektir. “Esîf” ise köle demektir. Bu iki özellik de “Yûsuf’da vardı. Bundan dolayı ona “Yûsuf” ismi verilmiştir.

“Babasına… babacığım” âyetindeki;

“Babacığım” kelimesinin “te” harfi Ebû Amr, Âsım, Nafi’, Hamza ve el-Kisaî tarafından esreli olarak okunmuştur. Basralı’tara göre bu harf te’nis alameti olup izafet “ya”sından bedel olarak yalnızca nidada “baba” anlamındaki sonuna getirilir. Diğer taraftan müenneslik alâmeti olan (yuvarlak) “te” müzekker isme de bitişerek mesela;” Çokça nikâh yapan adam ve çokça alay eden adam” denilir.

en-Nehhâs der ki: “Te” harfi esreli olarak; “Babacığım” denilecek olursa Sîbeveyh’e göre buradaki “te” izafet “ya”sından bedeldir. Onun bu görüşüne göre ise bu kelimede vakıf yapılacak olursa “he” sesi ile vakıf yapılır. Onun bu görüşüne dair bir takım delilleri vardır. Bir delil şudur: Bir kimsenin; ” Babacığım” demesi ın anlamım verir. Buna karşılık ise ancak marife (belirli isim)de kullanılır ve; babacığım bana geldi (anlamında); denilmez; Araplar bunu ancak özel olarak nidada kullanırlar. Yine denilmez. Çünkü buradaki “te” zaten “ya”den bedeldir. O bakımdan her ikisi bir arada getirilmez.

el-Ferrâ”nin iddiasına göre İse “te” harfi esreli olarak; ” Babacığım” denilecek olursa bu sadece sonda “ya”dan bedel olduğuna delildir, başka bir şeyi göstermez. Çünkü “ya” harfinin telaffuzu niyet olarak vardır. Ebû İshak ise bunun yanlış olduğunu iddia etmiştir. Doğrusu da onun söylediğidir. “Ya” harfinin söylenmesi niyet olarak nasıl var olabilir ki? Çünkü hiçbir şekilde; Babacığım (anlamında “ya”li olarak) denilmez.

Ebû Ca’fer, el-A’rec ve Abdullah b. Âmir ise “te” harfini üstün olarak; diye okumuşlardır. Basralılar derler ki: Bu şekilde okuyanlar “ya” harfi ile kastederler. Bundan sonra “ya” harfi “elife ibdal edilerek; şeklini almıştır. Daha sonra “elif te hazfedilerek, “te” harfi üstün kalmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre asıl esreli iken daha sonra esre yerine fetha getirilmiştir. Tıpkı “ya’dan bedel “elifin getirilmesi suretiyle; “Ey kölem gel” demek gibidir.

el-Ferrâ’ ise “te” harfi ötreli olarak; demeyi câiz görmektedir.

“Rüyamda onbir yıldızı, gördüm.” Bana onbir kişi geldi ve ben onbir kişi gördüm, onbir kişiye uğradım” denileceği hususunda nahivciler arasında görüş ayrılığı yoktur. Onüç ve ondokuz ile aralarındaki sayılar da böyledir. Bu sayıların her bir cüzünün fetha üzere mebnî olduklarına dikkat çekiyor. Araplar böylelikle bu İki ismi tek bir isim kabul ederek, harekelerin en hafifi ile bunlara i’rab vermişlerdir.

es-Süheylı der ki: Bu yıldızların isimleri müsned bir rivâyet ile zikredilmektedir. Bunu da el-Hâris b. Ebî Üsâme rivâyet ederek şöyle demiştir: Kitab ehlinden bir kişi olan- Büstane gelip Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e Yûsuf (aleyhisselâm)’ın gördüğü onbir yıldıza dair soru sordu. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurdu: “el-Haresan, et-Tarık, ez-Zeyyâl, Kâbis, el-Mûsabbih, ed-Darûh, Zü’l-Kenefât, Zü’l-Kara’, el-Felîk, Vessâb ve el-Amûdan’ı Yûsuf (aleyhisselâm)ı kendisine secde ederlerken gördü.” Suyûti, ed-Durru’l-Mensûr, IV, 498-499.

O İbn Abbâs ve Katâde derler ki: Yıldızlar Hazret-i Yûsuf’un kardeşleri, güneş annesi, ay da onun babası (demek)dir.

Yine Katâde der ki: Güneşten kasıt onun teyzesidir. Çünkü annesi vefat etmişti. Teyzesi de babasının nikâhı altında bulunuyordu.

“Gördüm ki onlar” ifadesi ise te’kiddir. Hz Yûsuf’un;

“Gördüm ki onlar bana secde ediyorlardı” ifadesinde çoğul müzekker olarak gelmiştir, el-Halîl ve Şibeveyh’in görüşüne göre Hazret-i Yûsuf bu eşyaya itaat ve secde ettiklerini haber verdiğinden -ve bunlar da akıl sahibi varlıkların fiillerinden olduğundan dolayı bu varlıklar hakkında aklı eren varlıklar gibi haber vermiştir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce yüce Allah’ın:

“Onları sana bakar görürsün” (el-A’raf, 7/198) âyetini açıklarken geçmiş bulunmaktadır. Araplar da aklı ermeyen varlıkları eğer aklı eren varlıklar seviyesinde söz konusu edecek olurlarsa, -asıl kaidenin dışına çıkarak aklı eren varhkmış gibi çoğul yaparlar.

Yusuf 3

Sana bu Kur’an’ı vahyetmemizle en güzel kıssayı anlatıyoruz. Oysa sen bundan önce elbette habersizdin.

Diyanet Vakfı
(Ey Muhammed!) Biz, sana bu Kuranı vahyetmekle geçmiş milletlerin haberlerini sana en güzel bir şekilde anlatıyoruz. Gerçek şu ki, sen bundan önce (bu haberleri) elbette bilmeyenlerden idin.

Kurtubi Tefsiri
Biz sana bu Kur’ân’ı vahyetmekle en güzel kıssayı sana anlatacağız. Halbuki sen şüphesiz bundan önce haberdar olmayanlardandın.

Yüce Allah’ın:

“Biz sana… anlatacağız” âyeti mübtedâ ve haberdir,

“En güzel kıssayı” anlamındaki ifade de mastar anlamında olup, ifadenin takdiri: En güzel kıssayı anlattık, şeklindedir.

Kıssa anlatmak (diye anlam verilen: el-kasas), bir şeyin izinden gitmek, izini takib etmektir. Yüce Allah’ın:

“Anası, kızkardeşine: Git onu, izle dedi.” (el-Kasas, 28/11) âyeti, onun izini takib et, anlamındadır. “Kâss (kıssacı, kıssa anlatan)” İse izleri takib edip onların durumunu bildiren kimse demektir.

“En güzel” sıfatı ise kıssaya değil, kıssa anlatmaya aittir. Çünkü: Filan kişi güzel bir şekilde anlatır, denilirken onun sözü sıralaması ve anlatma şekli güzeldir, demektir.

Bir diğer görüşe göre buradaki “el-kasas” mastar olmayıp, isim anlamındadır. ” Umudumuz Allah’tandır” denilmesi gibi. Buna göre ifadenin anlamı; Biz, sana en güzel haberi (kıssayı) bildireceğiz, demek olur. Bu da; “Biz sana bu Kur’ân’ı vahyetmekle” bizim vahyedişimizle olacaktır, demektir. Buna göre burada; fiil ile birlikte mastar (vahyetmek) anlamındadır.

“Bu Kur’ân’ı” anlamındaki âyette ise “Kur’ân” kelimesi “bu”nun sıfatı yahut onun bedeli ya da atf-ı beyanı olarak nasbedilmiştir. el-Ferrâ’ ise “Kur’ân’ kelimesinin esreli okunmasını da uygun görmekte ve şöyle demektedir: Bunun esreli okunması (“bu” anlamındaki kelime ile birlikte ( ın) tekriri (bedeli) olarak esreli okunur. Basrâlılara göre ise bu, dan bedel olmak üzere esrelidir. Ebû İshak da bir mübtedâ takdiri ile merfu okunacağını câiz kabul etmektedir. Yani bir kimse vahye dair soru sormuş da ona; “O, işte bu Kur’ân’dır” diye cevap verilmiş gibidir.

“Halbuki sen şüphesiz bundan önce haberdar olmayanlardandın.” Yani sana bu bildirdiklerimizden haberdar olmayan kimselerden idin.

Bu Kıssaya Neden Kıssaların En Güzeli İsmi Verilmiştir:

İlim adamları diğer kıssalar arasında neden buna “kıssaların en güzeli” adının verildiği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir görüşe göre, bu ismin veriliş sebebi Kur’ân-ı Kerîm’de bu kıssanın ihtiva ettiği ibret ve hükümleri ihtiva eden bir başka kıssa bulunmadığından dolayıdır. Bu da bu sûrenin sonunda yer alan;

“Yemin olsun ki onların kıssalarında olgun akıl sahibleri için bir ibret vardır” (Yûsuf, 12/111) âyetinde açıkça ifade edilmektedir.

Bir diğer görüşe göre buna “en güzel kıssa” adının veriliş sebebi, Hazret-i Yûsuf’un kardeşlerini güzel bir şekilde affedip bağışlaması, eziyetlerine sabredip katlanması, onlarla karşılaştıktan sonra da yapmış olduklarını hatırlatmayarak onları affetmesi, onları af edişındeki keremidir. O kadar ki onlara:

“Bugün başınıza bir şey kakılmayacaktır” (Yûsuf’, 12/92) demişti.

Bir diğer görüşe göre buna sebep bu sûrede peygamberlerin, salihlerin, meleklerin, şeytanların, cinlerin, insanların, hayvanların, kuşların, hükümdarların ve yönettikleri kimselerin davranışlarının, tüccar, iîim adamları ve cahillerin, erkeklerin, kadınların, kadınların hile ve tuzaklarının söz konusu edilmesidir. Yine bu sûrede tevhid, fıkıh, siyer, rüya tabiri, siyaset, muaşeret, geçim idaresi (iktisadi hayat) ve hem dine hem de dünyaya yarayacak pek çok faydalı hususların bulunmasıdır.

Bir başka açıklamaya göre sebep, bu sûrede sevenin, sevilenin ve bunların imledikleri yolların söz konusu edilmesidir.

Bir başka açıklamaya göre buradaki “engüzel” ifadesi “en şaşırtıcı, en hayret verici” anlamındadır.

Kimi Meanî bilginleri derler ki: Yûsuf Sûresi’nin kıssaların en güzeli olmasının sebebi, bu sûrede sözü edilen herkesin sonunda mutluluğu elde etme sidir. Mesela Yûsuf’u, babasını, kardeşlerini ve azizin karısını hatırlayınız. Hükümdarın da Hazret-i Yûsuf’a îman edip İslâm’a girdiği, İslâm’a güzel bir şekih de bağlandığı da söylenmiştir. Rüyasının tabir edilmesini isteyen ve rüyasında efendisine şarap sunduğunu gören kişi ve yine denildiğine göre şahitlikte bulunan kişi de böyledir. Kısacası hepsinin sonuçta hayra ulaştığı görülmektedir.

Yusuf 2

Şüphesiz biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik, umulur ki aklınızı kullanırsınız.

Diyanet Vakfı
Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kuran olarak indirdik.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Biz, onu anlayıp düşünesiniz diye Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.

Yüce Allah’ın.

“Muhakkak Biz, onu… Arapça bir Kur’ân olarak indirdik” âyetinin: Biz Arapça bir Kur’ân indirdik, anlamında;

“Kur’ân olarak”ın hal olmak üzere nasbedîlmiş olması,

“Arapça” âyetinin da

“Kur’ân olarak” âyetinin sıfatı olması mümkündür. Bununla birlikte; Ben Zeyd’e uğradım (onu) salih bir adam olarak (gördüm),” ifadesinde olduğu gibi, hal için bir hazırlık ifadesi (tavtie) olması; “Arapça” kelimesinin hal olması da mümkündür. Yani bu Kur’ân-ı Kerîm, ey Araplar sizin dilinizle gayet anlaşılır ve açık seçik bir şekilde okunmaktadır, “Dul kadın ise kendi maksadını açıkça ifade eder” İbn Mâce, Nikâh 11; Müsned, IV, 192 hadisindeki “ifade eder” anlamını veren kelime de “Arab” ile aynı kökten gelmektedir.

“Anlayıp düşünesiniz diye” âyeti, onun manalarını bilesiniz, içindeki âyetleri de kavrayasınız diye, demektir. Bazı Araplar; ” diye” ile birlikte a benzeterek da getirirler. deki “lâm” te’kid için fazladan getirilmiştir. Nitekim şair şöyle demektedir:

“Ey babamız, belki sen yahut olur ki sen…”

“Anlayıp düşünesiniz diye” âyetinin, onu iyice düşünmeniz umulur diye, anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna göre şüphe ve tereddüt anlamı ne Kitab, ne de yüce Allah ile ilgilidir; onlar ile ilgilidir.

“Onu… indirdik” âyetinin Yûsuf’un haberini indirdik, anlamında olduğu da söylenmiştir.

en-Nehhâs der ki: Böyle bir açıklama âyetin anlamına daha uygun düşmektedir. Çünkü rivâyete göre yahudiler şöyle demişler: Ona Ya’kub’un çocuklarının Şam’dan, Mısır’a niçin gittiklerini ve Yûsufun haberinin ne olduğunu sorunuz? Bunun üzerine yüce Allah bu âyeti Mekke’de iken Tevrat’a uygun olarak indirdi. Üstelik burada onların bilmedikleri fazla açıklamalar da vardır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in bir kitab okumadığı ve kitab okunan bir yerde bulunmadığı halde- onlara bu hususları haber vermesi, Îsa (aleyhisselâm)ın -ileride ona dair açıklamalarda geleceği üzere- ölüleri diriltmesi gibi bir mucize olmuştu.

Yusuf 1

Elif Lâm Râ. Bunlar apaçık Kitabın ayetleridir.

Diyanet Vakfı
Elif. Lam. Ra. Bunlar, apaçık Kitabın ayetleridir.

Kurtubi Tefsiri
Elif, lâm, râ. Bunlar apaçık kitabın âyetleridir.

“Elif, Lâm. Râ” âyeti ile ilgili açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. (Bundan sonra gelen) buradaki

“Bunlar apaçık Kitabın âyetleridir” ifadesi, mübtedâ ve haber takdirindedir.

“Elif, lâm, Râ”nın sûrenin ismi olduğu da söylenmiştir. Yani, bu

“Elif, Lâm, Râ” adındaki sûredir.

“Banlar apaçık Kitabın âyetleridir” âyetindeki

“apaçık Kitab”dan kasıt apaçık Kur’ân-ı Kerîm’dir. Yani helâli ve haramı, hadlerini, hükümlerini, hidayet ve bereketini açıklayan Kur’ân-ı Kerîm. Bir diğer açıklamaya göre işte bunlar Tevrat’ta size vaadolunmuş bulunan âyetlerdir, anlamındadır.

Hud 123

Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. Tüm işler O’na döner. O halde O’na ibadet et ve O’na güven. Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir.

Diyanet Vakfı
Göklerin ve yerin gaybı (sırrı) yalnız Allaha aittir. Her iş Ona döndürülür. Öyle ise Ona kulluk et ve Ona dayan! Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir.

Kurtubi Tefsiri
Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. Bütün emirler Ona döndürülür. Öyleyse O’na İbadet et, O’na güvenip dayan! Rabbin yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.

“Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir.” Bunların gaybı (görünmeyeni) de, görüneni de yalnız O’na aittir. “Görüneni” nin hazfedilmesi ise anlamın buna delâlet etmesinden dolayıdır.

İbn Abbâs der ki: Göklerin ve yerin hazineleri Allah’a aittir. ed-Dahhâk der ki: Gökler ve yerde kullardan gaib olan herşey Allah’a aittir.

Diğerleri de şöyle demişlerdir: Göklerin ve yerin gaybı, semadan azâbın inmesi, yerden de azâbın çıkması demektir. Ebû Ali el-Farisî de der ki:

“Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir” yani onlarda gayb olan şeylerin bilgisi O’na aittir. Yüce Allah aslında bir mef’ûle muzaf olan gaybı -anlamı genişleterek- kendisine izafe etmiştir. Çünkü burada harf-i cer hazfedilmiştir. Benzeri bir mana için; “Yerde gayb oldum ve filan şehirde gayb oldum,” denilir.

“Bütün emirler O’na döndürülür.” Yani kıyâmet gününde böyle olacaktır. Zira o gün O’nun izni olmaksızın hiçbir yaratık, hiçbir emir veremeyecektir.

Nâfi ve Hafs

“döndürülür” anlamındaki; kelimesini “ya” harfini ötreli “cim” harfini de üstün olarak; “geri çevrilir.” manasında okumuşlardır.

“Öyleyse O’na ibadet et, O’na güvenip dayan.” O’na sığın ve Ona güven.

“Rabbin yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.” Herkese amelinin karşılığını verir.

Medine ve Şam halkı ile Hafs: “Yaptıklarınız” fiilini muhatab olarak “te” ile okumuşlardır, diğerleri ise (“yaptıkları” anlamına gelecek şekilde) haber olarak “ye” ile okumuşlardır.

el-Ahfeş Said der ki: “Yaptıkları” fiili Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e onlarla birlikte hitab etmediği takdirde kullanılır. Yine el-Ahfeş der ki: “Yaptıkları” diye “te” ile hitab ederse, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e hitab edip ayrıca ona: Onlara de ki: “Rabbin yaptıklarınızdan asla habersiz değildir” de demiş gibi olur.

Ka’b el-Ahbar der ki: Tevrat, Hûd Sûresi’nde yer alan: “Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir” âyetinden itibaren sûrenin sonuna kadar olan bölüm ile biter.

Burada Hûd Sûresi sona ermektedir. Bundan sonra da Yusuf (aleyhisselâm) Sûresi gelmektedir.

Hud 122

“Bekleyin. Biz de beklemekteyiz.”

Diyanet Vakfı
Bekleyin! Şüphesiz biz de beklemekteyiz!

Kurtubi Tefsiri
“Bekleyin, çünkü biz de bekleyicileriz.”

“Bekleyin, çünkü biz de bekleyicileriz.” Bu da bir başka tehdittir, bunun anlamına dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Hud 121

İman etmeyenlere de ki: “Elinizden geleni yapın. Biz de yapıyoruz.”

Diyanet Vakfı
İman etmeyenlere de ki: Elinizden geleni yapın! Biz de (gerekeni) yapmaktayız!

Kurtubi Tefsiri
Îman etmeyenlere de ki: “Elinizden geleni yapın, biz de yapacağız.

“Îman etmeyenlere de ki: Elinizden geleni yapın, biz de yapacağız” âyeti bir tehdittir.

Hud 120

Peygamberlerin kıssalarından sana anlattığımız her şeyle, kalbini sağlamlaştırıyoruz. Bu kıssada sana hak, öğüt ve müminler için hatırlatma gelmiştir.

Diyanet Vakfı
Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini (tatmin ve) teskin edeceğimiz her haberi sana anlatıyoruz. Bunda sana gerçeğin bilgisi, müminlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Sana peygamberlerin haberlerine dair neyi anlatırsak onunla kalbine sebat verelim diye anlatıyoruz. Bunda da sana hak, mü’minlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.

“Sana peygamberlerin haberlerine” kavimlerinin eziyetlerine karşı sabredip direnmelerine

“dair neyi anlatırsak, onunla kalbine” risaletî edâ ve bu sebebten ötürü sana gelen eziyetlere sabretmen hususunda

“kalbine sebat verelim diye anlatıyoruz.”

Bu âyetteki: “(Her) neyi” kelimesi,

“anlatırsak” anlamındaki fiil ile nasbedilmiştir. Yani, peygamberlerin haberlerinden sana anlattığımız ve İhtiyaç duyduğun herbir haber, demektir. el-Ahfeş ise buradaki; “(Her) neyi” lâfzının mukaddem bir hal olduğunu söylemiştir. Bu da; ” Kavmin hepsini (genel olarak) dövdüm” demeye benzer.

“Kalbine sebat verelim” âyetinin, kendisiyle sebat ve yakîn’ini arttıralım, anlamına geldiği de söylenmiştir. İbn Abbâs der ki: Kendisiyle kalbini pekiştirelim diye… remektir. İbn Cüreyc de: Tahammülsüzlük göstermemen için kendisiyle kalbinin sabır ve metanetini arttıralım diye… Meanî (Meâni’l-Kur’ân’a dair eser yazanlar) derler ki: Maksat senin gönlünü hoş tutalım diye, demektir. Manalar birbirine yakındır.

“O (şey)” burada; “(Her) şeyMen bedeldir. Yani biz peygamberlerin haberlerinden senin kalbine sebat verecek şeyleri sana anlatıyoruz.

“Bunda da” İbn Abbâs, Ebû Mûsa ve diğerlerinden nakledildiğine göre bu sûrede de

“sana hak… gelmiştir.” Özellikle bu sûrenin söz konusu edilmesi, bu surede peygamberlerin haberlerinin, cennet ve cehenneme dair haberlerin yer almasındandır. Bir başka görüşe göre hak Kur’ân-ı Kerîm’in tamamında bulunmakla birlikte- Özellikle bu sûrenin söz konusu edilmesi te’kid içindir.

Katâde ve el-Hasen derler ki: Buradaki anlam bu dünyada da… şeklinde olup dünyadan kasıt da nubuvvettir.

“Mü’minlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.” Öğüt (mev’iza) geçmiş ümmetlerle eski çağlarda yaşamış yalanlayıcı nesillerin helâk edilmesinden çıkartılacak öğütlerdir. Bu, bu sûrenin şerefine bir işarettir. Çünkü bundan başka surelerde de hak, öğüt ve uyarılar gelmiş bulunmakla birlikte, özellikle bu sûrede söylendiği gibi o sûreler hakkında böyle bir ifade kullanılmamıştır.

“Mü’minlere de… bir uyarı” ise helâk olanların başına gelenler ile uyanıp ibret alacaktan ve tevbe edecekleri hususlar gelmiştir, demektir. Özel olarak mü’minlerin zikredilmesi peygamberlerin kıssalarını işitmeleri halinde gerekli öğüt ve ibretleri alanların onlar oluşundan dolayıdır.

Hud 119

Ancak Rabbinin merhamet ettikleri müstesna. Zaten onları bunun için yarattı. Rabbinin sözü tamamlandı: “Andolsun cehennemi cinlerden ve insanlardan dolduracağım.”

Diyanet Vakfı
Ancak Rabbinin merhamet ettikleri müstesnadır. Zaten Rabbin onları bunun için yarattı. Rabbinin, «Andolsun ki cehennemi tümüyle insanlar ve cinlerle dolduracağım» sözü yerini buldu.

Kurtubi Tefsiri
Rabbinin rahmet ettikleri müstesna. Zaten onlar, bunun için yaratmıştır. Rabbinin: “Yemin olsun ki Ben cehennemi cin ve insanlarla büsbütün dolduracağım” sözü de tümüyle gerçekleşmiştir.

“Rabbinin rahmet ettikleri müstesna” âyetinde istisna munkatıdır. Yani: Rabbinin îman ve hidayet ile rahmetine mazhar kıldığı kimseler anlaşmazlığa düşmezler.

Rızık itibariyle birbirlerinden farklıdırlar, anlamında olduğu da söylenmiştir. Kimisi zengin, kimisi fakirdir.

“Rabbinin rahmet ettikleri” kanaatkâr kılmak suretiyle rahmet ettiği kimseler

“müstesna.” Bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır.

“Zaten onları bunun için yaratmıştır.” el-Hasen, Mukâtil , Atâ ve Yeman der ki: Burada işaret anlaşmazlığa, ayrılığadır. Yani onları anlaşmazlık için yaratmıştır. İbn Abbâs, Mücahid, Katâde ve ed-Dahhâk derler ki: Onları rahmeti için yaratmıştır, demektir. Burada yüce Allah’ın -müzekker bir zamir kullanarak-:

“Bunun için” diye buyurması ve

“rahmet” müennes olduğu halde müennes işaret zamiri olan-: buyurmamış olması “rahmetin mastar olmasından ve aynı şekilde onun müennesliğinin hakiki olmayışından dolayıdır. O bakımdan burada “rahmet” -müzekker bir kelime olan-fadl (lütuf) anlamına göre kullanılmıştır.

Bununla işaretin hem anlaşmazlığa, hem rahmete olduğu da söylenmiştir. Birbirine zıt iki şeye bu şekilde müzekker işaret ismiyle işaret edilebilir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Çok yaşlı da değildir, çok genç de değildir. Bu ikisi arasında dinç bir inektir.” (el-Bakara, 2/69)

Görüldüğü gibi bu âyette (müzekker ve tekil işaret ismi kullanmış), “Bunun ve ötekinin arasında” diye tesniye, müzekker ya da müennes işaret zamiri kullanmamıştır. Bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadır:

“Onlar ki mallarını infak ettiklerinde israf da etmezler, cimrilik de etmezler. Bunun arasında orta bir yol tutarlar.” (el-Furkan, 25/67) Bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadır:

“Namazında (dua ettiğinde) sesini ne pek yükselt, ne de pek kıs. Bu (ikisOıura ortası bir yol tut.” (el-İsra, 17/110) Yüce Allah’ın şu âyeti da böyledir:

“Deki: Allah’ın lutfu ve rahmetiyle ve yalnız bu(nlar) ile sevinsinler.” (Yûnus, 10/58)

Yüce Allah’ın izniyle bu, bu konudaki görüşlerin en güzelidir. Çünkü genel ve kapsayıcı bir görüştür. Yani, işte sözü geçen husus için onları yaratmıştır, demektir. Nitekim Malik -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- Eşheb’in kendisinden rivâyet ettiğine göre buna işaret etmektedir. Eşheb der ki: Ben Malik’e bu âyet-i kerîme hakkında sordum, şöyle dedi: Allah onları bir kesimi cennette, bir kesimi de cehennemde olsun diye yaratmıştır. Yani O, ihtilâf ve ayrılık ehlini ayrılık için, rahmet ehlini de rahmet için yaratmıştır.

Yine İbn Abbâsdan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: O, onları iki ayrı kesim olarak yaratmıştır. Bir kesime rahmet buyuracaktır, bir kesime de rahmet buyurmayacaktır.

el-Mehdevî der ki: Bu açıklamaya göre ifadede takdim ve te’hir vardır ve mana şöyledir: Onlar, Rabbinin rahmet ettikleri müstesna halâ anlaşmazlık içerisindedirler. Rabbinin: “Yemin olsun ki Ben, cehennemi cin ve insanlarla dolduracağım” sözü de tümüyle gerçekleşmiştir. Esasen onları da bunun için yaratmıştır.

Bir başka görüşe göre bu âyet yüce Allah’ın:

“O, kendisinde bütün İnsanların toplanacakları bir gündür. O şahit olunacak bir gündür.” (Hûd, 11/103) âyeti ile ilgili olup anlam şöyledir: Ve o bugünde şahit bulunulsun diye onları yaratmıştır. Âyetin:

“Onlardan kimisi bedbaht, kimisi bahtiyardır.” (Hûd, 11/105) âyeti ile alakalı olduğu da söylenmiştir. Yani onları bahtiyarlık ve bedbahtlık için yaratmıştır.

“Rabbinin: Yemin olsun ki Ben, cehennemi cin ve insanlarla dolduracağım sözü de tümüyle gerçekleşmiştir” âyetindeki: ” Tümüyle gerçekleşmiştir” in anlamı, bu O’nun haber verdiği ve kendi ezelî ilminde takdir ettiği şekilde sabit olmuştur.

Sözün tümüyle gerçekleşmesi” ise tağyir ve tebdile kabil olmaması, tağyîr ve tebdilinin imkansız olması demektir.

” Cinlerle…” âyetinin başındaki; “…den, dan” edat, cinsin beyanı içindir. Yani ben cehennemi cin ve insan cinsleriyle dolduracağım demektir.

” Büsbütün, topluca” kelimesi ise te’kid içindir.

Yüce Allah ateşini dolduracağını haber verdiği gibi, cennetini de dolduracağını Peygamberinin dili ile şu hadisiyle bize haber vermektedir: “Ve Ben sizin herbirinizi dolduracağım.” Bu hadisi Buhârî, Ebû Hüreyre yoluyla rivâyet etmiş bulunmaktadır. Buhârî, Tefsir 50. sûre 1, Tevhid 25; Müslim, Cennet 34, 35; Müsned, II, 276, 314, 507. III, 13, 78. Hadis daha Önceden geçmiş idi.

Hud 118

Eğer Rabbin dileseydi, insanları tek bir ümmet yapardı. Fakat onlar hâlâ ayrılığa düşmektedirler.

Diyanet Vakfı
Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler.

Kurtubi Tefsiri
Rabbin dileseydi, bütün insanları bir tek ümmet yapardı. Onlarsa hâlâ anlaşmazlık içerisindedirler.

“Rabbin dileseydi bütün İnsanları bir tek ümmet yapardı” Saîd b. Cübeyr dedi ki: İslâm dini etrafında birleştirirdi. ed-Dahhâk der ki: Ya dalâlet ehli veya hidayet ehli olarak tek bir din mensubu yapardı.

“Onlarsa hâlâ anlaşmazlık içerisindedirler.” Yani farklı dinlere sahiptirler. Bu açıklamayı Mücahid ve Katâde yapmıştır.

Hud 117

Rabbin, halkı iyi olan bir şehri zulümle helâk edecek değildir.

Diyanet Vakfı
Halkı iyi olduğu halde Rabbin, haksızlıkla memleketleri helak etmez.

Kurtubi Tefsiri
Rabbin, o ülkeleri ahalisi ıslâh edip dururlarken zulümle onları helâk edecek değildi.

“Rabbin o ülkeleri” o ülkelerin halkını

“ahalisi” kendi aralarında karşılıklı hakları gözetmek suretiyle “ıslah edip dururlarken zulümle” şirk ve küfürle

“onları helâk edecek değildi.” Yani şanı yüce Allah, herhangi bir kavmi ona bir fesad da ilave etmedikleri sürece yalmzca küfür sebebiyle helâk etmez. Nitekim Şuayb kavmini Ölçü ve tartıları eksik yapmaları, Lût kavmini livatayı işlemeleri sebebiyle helâk etmiştir. Bu da şuna delildir: Masiyetler dünya hayatında şirkten daha çok kökten imha edilme azabına yaklaştırıcıdır. Âhirette şirkin azâbı daha büyük olmakla birlikte (dünyada) bu böyledir.

Tirmizî’nin, Sahih’inde Ebû Bekr es-Siddık (radıyallahü anh)dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: “Şüphesiz ki insanlar zalimi görüp de ellerini alıkoymayacak olurlarsa, aradan fazla zaman geçmeden Allah kendi nezdinden göndereceği bir azap ile hepsini azablandırır.” Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 8, Tefsir 5 sûre 17; İbn Mâce, Fiten 20; Müsned, I, 2, 5, 7, 9. Bu hadis daha önceden de(el-Mâide, 5/105- âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Rabbin herhangi bir ülke ahalisini kendileri müslüman iken, zulüm ile helâk etmez. Çünkü helâk edecek olursa bu onlar için bir zulüm ve haklarını eksiltmek olur. Yani yüce Allah hiçbir kavmi ileri sürebilecekleri mazeretleri ortadan kaldırmadan ve uyarmadan helâk etmez.

ez-Zeccâc da der ki: Anlamın şöyle olması da mümkündür: Bir kimse salâhın en ileri derecesinde bulunsa dahi, Allah onu helâk edecek olursa, ona zulmetmiş olmaz. Çünkü bu Allah’ın kendi mülkündeki bir tasarrufudur. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Şüphesiz Allah insanlara en ufak şey kadar dahi zulmetmez” (Yûnus, 10/44) âyetidir.

Anlamın şu olduğu da söylenmiştir: Allah herhangi bir Ülke ahalisini kendileri ıslah ediciler yani imanda ihlâs sahibi kimseler oldukları halde, küçük günahları sebebiyle helâk etmez. Buna göre burada zulüm, masiyetleri İşlemek anlamındadır.

Hud 116

Sizden önceki kuşaklardan, yeryüzünde bozgunculuğu engelleyen, kalıcı bir iyilik sahibi kişiler olsaydı ya! Onlardan ancak kurtardığımız az bir kısmı böyle yaptı. Zulmedenler ise, kendilerine verilen refahın peşine düştüler. Ve onlar suç işleyenlerdi.

Diyanet Vakfı
Sizden önceki asırlarda yeryüzünde (insanları) bozgunculuktan alıkoyacak faziletli kimseler bulunsaydı ya! Fakat onlardan, kurtuluşa erdirdiğimiz az bir kısmı müstesnadır (bunlar görevlerini yaptılar). Zulmedenler ise, kendilerine verilen refahın peşine düştüler. Zaten günahkar idiler.

Kurtubi Tefsiri
Sizden önceki nesiller arasında yeryüzünde fesadı engelleyecek, fazilet sahibleri olmalı değil miydi? Ancak İçlerinden kurtardıklarımızdan pek azı müstesna idi. Zâlimler ise yalnız kendilerine verilen refahın ardına düştüler. Onlar zaten günahkârlar idiler.

“Sizden önceki nesiller” sizden önce gelen ümmetler

“arasında” yüce Allah kendilerine vermiş olduğu akıllar ve onlara göstermiş olduğu mucizeler dolayısı ile

“yeryüzünde” kavimlerinin

“fesadı” nı

“engelleyecek fazilet sahibleri” yani itaat eden, dinine bağlı, akıl ve basiret sahibi

“olmalı değil miydi?”

Bu kâfirlere bir azardır.

“Olmalı değil miydi?” anlamındaki ;ın nefy anlamına olduğu da söylenmiştir. Yani sizden öncekiler arasında böyle kimseler olmadı.

Yüce Allah’ın:

“Îman edip de… bir ülke olsaydı ya.” (Yûnus, 10/98) âyetine benzemektedir ki böyle bir ülke halkı olmadı, bulunmadı, demektir.

“Ancak içlerinden kurtardıklarımızdan pek azı müstesna idi.” Yani aralarından pek az kimseler, yeryüzünde fesad ve bozgunculuk çıkartılmasından alıkoymaya çalıştılar. Buradaki; “Pek azı müstesna” âyeti, munkatı’ bir istisna olup az kimselerin bu işi yaptıkları anlatılmaktadır.

Denildiğine göre burdaki “pek az kimseler”den kasıt Hazret-i Yûnus kavmidir. Çünkü yüce Allah:

“Yûnus’un kavmi bundan müstesnadır” (Yûnus, 10/98) diye buyurmaktadır. Bunların peygamberlere uyan ve hak ehli kimseler oldukları da söylenmiştir.

“Zâlimler” şirk koşanlar ve isyan edenler

“ise yalnız kendilerine verilen refahın ardına düştüler.” Yani mallarıyla, zevk ve lezzetleriyle uğraştılar ve bunları âhirete tercih ettiler.

“Onlar zaten günahkârlar idiler.”

Hud 115

Sabret. Çünkü Allah, iyilik yapanların ecrini zayi etmez.

Diyanet Vakfı
(Ey Muhammed!) Sabırlı ol, çünkü Allah güzel iş yapanların mükafatını zayi etmez.

Kurtubi Tefsiri
Sabret; çünkü Allah iyi hareket edenleri mükâfatsız bırakmaz,

“Sabret!” Yani namaz kılmaya devam et, namaz üzere sabret. Yüce Allah’ın:

“Sen aile halkına namazı emret, kendin de sabırla ona devam et!” (Tâhâ 20/132) âyetine benzemektedir. Manası: Ey Muhammed! Karşı karşıya kaldığın eziyetlere sabret, dayan şeklinde olduğu da söylenmiştir.

“Çünkü Allah iyi hareket edenleri” yani namaz kılanları

“mükâfatsız bırakmaz.”

Hud 114

Gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın vakitlerinde namazı dosdoğru kıl. Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, hatırlayanlar için bir öğüttür.

Diyanet Vakfı
Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.

Kurtubi Tefsiri
Gündüzün iki tarafında, gecenin de birbirine yakın saatlerinde dosdoğru namaz kıl! Çünkü iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, İyi düşünenler için bir öğüttür.

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1- Namaz Vakitleri:

“Gündüzün İki tarafında… dosdoğru namaz kıl” âyeti ile ilgili olarak te’vil ehlinden hiçbir kimse, bu âyet-i kerîmede sözü edilen namazdan, farz olan namazların kastedildiği hususunda ihtilâf etmemiştir. Özellikle namazın zikredilmesi imandan sonraki ikinci esas olmasından dolayıdır. Musibetlerde ona sığınılmasından ötürüdür. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) herhangi bir sıkıntı ile karşılaştığında hemen namaza koşardı. Ebû Dâvûd, Tatavvu’ 22; Müsned, V, 388.

Sufî şeyhleri de derler ki: Bu âyetten kasıt bütün vakitlerin farz ve nafile olmak üzere ibadetlerle doldurulmasıdır. İbnu’l-Arabî ise şöyle der: Bu zayıf bir görüştür. Çünkü buradaki emir ancak nafileleri değil de- yalnızca farzlan kapsamına almaktadır. Çünkü virdler (belli zamanlarda yapılması istenen, belli ibadetler)İn ne olduğu bilinmektedir. Teşvik edilmiş nafilelerin vakitleri de münhasırdır. Bunların dışında kalan vakitler ise, bedellerin (yani zamanında yapılmamış nafile ibadetlerin) yerine getirilmesi için değerlendirilir. Yoksa bütün vakitlerin bu şekilde ibadetlerle doldurulması hiçbir insanın takati içerisinde değildir.

2- Gündüzün İki Tarafı:

“Gündüzün iki tarafında” âyeti ile İlgili olarak Mücahid der ki: Birinci tarafı sabah namazı, ikinci tarafı ise öğle ve ikindi namazlarıdır. Bunu İbn Atiyye tercih etmiştir. İki tarafın sabah ve akşam olduğu da söylenmiştir ki, bu görüş İbn Abbâs ile el-Hasen’e aittir. Yine el-Hasen’den nakledildiğine göre ikinci taraf yalnızca ikindi vaktidir. Katâde ve ed-Dahhâk ta böyle demişlerdir.

İki tarafın öğle ve ikindi olduğu da söylenmiştir.

“Gecenin birbirine yakın saatleri”ne gelince bunlar da akşam, yatsı ve sabah namazlarıdır. Bu görüşün sahibi ise sanki farz namazlarda kıraatin cehrî olup olmamasını göz önünde bulundurmuş gibidir. el-Maverdî’nin de naklettiğine göre birinci tarafın sabah namazının olduğu ittifakla kabul edilmiştir.

Derim ki: Ancak bundan önceki görüş bu ittifakın söz konusu olmadığını göstermektedir. Taberî’nin tercihine göre iki tarafın birisi sabah, diğeri de akşam namazıdır. Bu görüş açıktır. İbn Atiyye der ki: Taberî’nin bu görüşü akşam namazının gündüze dahil olmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir. Çünkü akşam namazı geceleyin kılınması istenen namazlar arasındadır.

İbnu’l-Arabî der ki: Gündüzün iki tarafının sabah ve akşam olduğu görüşünde olan Taberî’ye hayret doğrusu! Halbuki bunların ikisi de gecenin iki tarafıdır. O bu görüşüyle yayını aksi istikamete çevirmiş ve mızrağın ucuna yerleştirilen hedeften tam bir ok atımlığı mesafe uzak düşmüştür. Taberî der ki: Buna delil ise, herkesin iki taraftan birisinin sabah namazı olduğu hususunda icma etmiş olmasıdır. İşte bu da diğer tarafının akşam olduğunun delilidir. Ancak bu konuda hiçbir kimse onunla birlikte icma etmiş değildir.

Derim ki: Bu İbnu’l-Arabî’nin, Taberî’nin görüşünü reddetmekteki zorlama bir hamlesidir. Bu konuda kimsenin onunla icma’a katılmadığı kanaati de yanlış bir iddiadır. Daha önce Mücahid’in birinci tarafın sabah namazı olduğuna dair görüşünü nakletmiş bulunuyoruz. İstisnalar hariç tan yerinin ağırmasından sonra kasti olarak yemek yiyen yahut cima eden kimsenin o gününün oruçsuz olacağı kabul edilmiştir ve böyle bir kimsenin o gününü kaza etmesi ve keffaretde bulunması gerekir. Bunun tek sebebi ise bu işini gündüzün tan yerinin ağırmasından sonra yapmasıdır. İşte bu, Taberî’nin sabah namazı ile ilgili görüşünün doğruluğuna delildir. Geriye akşam namazı ile ilgili (İbnu’l-Arabî’nin, Taberî’ye) yaptığı itirazı kalıyor ki; bu hususta da onun görüşünün cevabı az önce geçtiği şekildedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3- Gecenin Yakın Vakitleri:

“Gecenin de birbirine yakın saatlerinde” âyetindeki

“yakın saatler” birbirine yakın vakitler demektir. “Müzdelife” kelimesi de “yakınlar” anlamındaki “ez-zülePden gelmektedir. Müzdelife’ye bu ismin veriliş sebebi, Arafat’tan sonra Mekke’ye yakın bir yer olmasından dolayıdır.

İbnu’l-Kâ’kâ, ve İbn Ebî İshak ile başkaları bu kelimeyi; şeklinde “lâm” harfi ötreli ve: in çoğulu olarak okumuşlardır. Çünkü bu kelime, bu şekilde de kutlanılmıştır. Bununla birlikte tekilinin bir şiveye göre; şeklinde olması da mümkündür, tıpkı “Taze hurma, taze hurmalar gibi.” Bu da “sin” harfini ötreli olarak kullananların şivesinde böyledir.

İbn Muhaysın ise “lâm” harfini sakin olarak; diye okumuştur ki bunun da tekili; şeklinde gelir ve herbirisi ayrı bir birim olabilen cins isimlerin çoğulu gibi; İnci, inciler, bir buğday tanesi, buğdaylar” kelimelerinde olduğu gibi.

Mücahid ve yine İbn Muhaysın; diye de okumuşlardır. ” Yakınlar” gibi. Diğerleri İse “lâm” harfini üstün olarak; şeklinde okumuşlardır. “Köşk (oda), köşkler” gibi.

İbnu’l-Arabî der ki: “Zülef” saatler demektir, tekili de “zülfeh” …diye gelir. Bazıları da şöyle demiştir: Zülfe güneşin batışından sonra gecenin ilk vaktidir. Buna göre gecenin yakın saatleri ile akşam namazı kastedilmiş olur, bunu da İbn Abbâs söylemiştir. el-Hasen ise akşam ve yatsı namazıdır, demiştir. Bir diğer görüşe göre akşam, yatsı ve sabah namazlarıdır, bu görüş daha önceden geçti. el-Ahfeş ise muayyen olarak bir namaz zikretmeksizin gece namazı diye ifade etmiştir.

4- Kötülükleri Gideren iyilikler:

Ashab ve tabiînden Allah hepsinden razı olsun- te’vil bilginlerinin çoğunluğunun kanaatine göre yüce Allah’ın:

“Çünkü iyilikler kötülükleri giderir” âyetinde sözü edilen “iyilikler” beş vakit namazdır.

Mücahid der ki: İyiliklerden kasıt, kişinin “subhanallahi velhamdulillahi ve lâ ilâhe illâlahu vallahu ekber: Allah’ı eksikliklerden tenzih ederim, Allah’a hamd ederim. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur, Allah en büyüktür” demesidir.

İbn Atiyye der ki: Bu, iyiliklere bir misal vermek kabilindendir. Ancak zahiren anlaşılan şu ki: Bu lâfız, iyilikler (hasenat) hakkında umumî, kötülükler (seyyiât) hakkında ise hususidir. Çünkü Hazret-i Peygamber: “Büyük günahlardan sakındığın sürece…” Müslim, Tahâre 14, 16; Tirmizî, Salât 46; İbn Mâce, İkametu’s-Salât 79; Müsned, II, 359, 414. 484. Burada gösterilen yerlerin kimisinde rivâyet; “büyük günahlar işlenmedikçe…”, kimisinde de: “büyük günahlardan uzak kalındığı sürece…” anlamındadır. diye buyurmuştur.

Derim ki: Nüzul sebebi Cumhûrun görüşünü desteklemektedir. Çünkü ayet-i kerîme bir görüşe göre Ebû’l-Yeser b. Amr, bir diğer görüşe göre Abbâd adında Ensar’dan birisi hakkında nazil olmuştur. Bu kişi bir kadın ile başbaşa kalmış, öpmüş ve cima dışında ondan murad almıştı.

Tirmizî’nin, Abdullah (b. Mes’ûd)dan rivâyetine göre o şöyle demiştir: Bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e gelerek dedi ki: Medine’nin uzakça bir yerinde bir kadın ile başbaşa kaldım. Ben ona temas etmeksizin ondan murad aldım. İşte ben huzurundayım, hakkımda dilediğin hükmü ver. Ömer (radıyallahü anh) ona: Allah seni setretmişken, sen de kendini setretseydin ya, dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da ona hiçbir karşılık vermedi. Adam gitti, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ardından birisini göndererek onu çağırttı ve ona: “Gündüzün iki tarafında, gecenin de birbirine yakın saatlerinde dosdoğru namaz kıl. Çünkü iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, İyi düşünenler İçin bir öğüttür” âyetini sonuna kadar ona okudu. Hazır bulunanlardan birisi bu yalnız ona özel mi? diye sordu. Hazret-i Peygamber: “Hayır, bütün İnsanlar için” diye buyurdu. Tirmizî dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 11. sûre 4. Gerek bu hadis, gerekse aynı manayı dile getiren bundan sonraki diğer rivâyetler için bk. Buhâri, Mevâkîtu’s-Salat 4, Tefsir 11. sûre 6; Müslim, Tevbe 39, 42; Ebû Dâvud, Hudûd 31; Tirmizî, Tefsir 11. sûre 5-7; İbn Mâce, Zühd 30; Müsned, I, 386, 406, 430, 445, 452; V, 244.

Yine Tirmizî’nin, İbn Mes’ûd’dan rivâyetine göre bir adam kendisine haram olan bir kadını öpmüş, daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e gelerek bunun keffareti hakkında soruşturunca şu:”Gündüzün İki tarafında gecenin de birbirine yakın saatlerinde dosdoğru namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir.” Âyeti nazil oldu. Adam: Ey Allah’ın Rasûlü! Bu yalnız benim için mi? diye sorunca, Hazret-i Peygamber: “Senin ve senin bu yaptığını ümmetimden yapan başka kimseler için” diye cevap verdi. Tirmizî dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 11. sûre 4.

Ebû’l-Yeser’den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bir kadın hurma almak üzere bana geldi. Ben ona: Evin içinde bundan daha güzel hurma var, dedim. O da benimle beraber içeri girdi, ben de kadının üzerine abanarak onu öptüm. Sonra Ebû Bekir’in yanına gittim, durumu ona anlattım. O bana: Kendini setret ve tevbe et, kimseye de haber verme, dedi. Ancak ben dayanamadım, sonra Ömer’e gittim. Ona da aynı şeyi anlattım, o da bana: Kendini setret, tevbe et, kimseye de haber verme, dedi. Fakat ben dayanamadım, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın yanına gittim ve bu hususu ona zikrettim, şöyle buyurdu: “Allah yolunda gazaya çıkmış bir kimsenin arkasında ailesine böyle bir şey yaptın ha!” O kadar ki, o saate kadar keşke müslüman olmasaydı diye temenni etti. Hatta kendisinin cehennemliklerden olduğunu sandı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da başını önüne eğdi, nihayet yüce Allah ona:

“Gündüzün İki tarafında, gecenin de birbirine yakın saatlerinde dosdoğru namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir, bu İyi düşünenler için bir öğüttür.” âyetini vahyetti. Ebû’l-Yeser dedi ki: Ben Hazret-i Peygamber’in yanına gittim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana bu âyeti okudu. Ashab’ı: Ey Allah’ın Rasûlü! dediler, bu yalnız ona mı hastır? Yoksa genel olarak bütün insanlar için midir? Hazret-i Peygamber: “Hayır, bütün insanlar İçindir” diye buyurdu. Ebû Îsa (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, garib Tirmizî, Tefsir 11. sûre 7’de; “garib” yerine “sahih.’ bir hadistir. (Hadisin senedindeki ravilerden birisi olan) Kays b. er-Rabi’î ise Vekî’ ve başkaları zayıf bir ravi olarak nitelendirmişlerdir. Tirmizî, Tefsir 11. sûre 7.

Yine rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisinden yüz çevirmiş. Bu arada İkindi namazı için İkamet getirilmiş, namaz bittikten sonra Cebrâîl (aleyhisselâm) âyet-i kerîmeyi indirince Hazret-i Peygamber onu çağırtarak şöyle demiş: “Sen bizimle birlikte bu namazda hazır bulundun mu?” Adam: Evet deyince, Hazret-i Peygamber de: “Haydi git, o yaptığına bir keffarettir” diye buyurmuş. Müsned, III, 391.

Yine rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona bu âyet-i kerîmeyi okuduktan sonra, ona: “Kalk ve dört rek’at namaz kıl” diye emretmiştir. Müsned, V, 244 yakın anlamıyla. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Tirmizî el-Hakîm de, “Nevâdiru’l-Usûl” adlı eserinde İbn Abbâs’ın, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Ben yeni yapılan bir hasenenin, eskiden işlenmiş bir günahı takib ettiğinden daha güzel bir şeyin bir şeyi takib ettiğini ve hasenenin günahı yetiştiğinden daha çabuk bir şeyin, bir şeyi yetiştiğini görmedim. Çünkü, “iyilikler kötülükleri giderir. Bu İyi düşünenler için bir öğüttür.”

5- Haddi Gerektirmeyen Haramlar:

Bu âyet-i kerîme zikrettiğimiz bu hadislerle birlikte haram öpmeden ve haram dokunmadan dolayı had gerekmediğine delildir. Yine bu, bir örtü altında bulunacak olsalar dahi erkek ve kadın için haddin de, te’dib cezasının da gerekmediğine delil gösterilebilir. İbnu’l-Munzir’in tercih ettiği görüş de budur. Çünkü o bu mesele ile ilgili olarak ilim adamlarının farklı görüşlerini zikrettikten sonra bu hadisi de böyle bir erkek ve kadına hiçbir ceza gerekmediğine işaret etmek üzere zikretmektedir. İleride bu hususta ilim adamlarının farklı görüşleri yüce Allah’ın izniyle Nûr Sûresi’nde (24/2. âyet, 7. başlıkta) gelecektir.

6- Kur’ân-ı Kerîm’de Namaz ve Namaz Fiillerinin Söz Konusu Edildiği Bazı Âyetler:

Şanı yüce Allah Kitab-ı Kerîm’inde namazı rükûuyla, sücûduyla, kıyamıyla, kıraatiyle ve isimleriyle söz konusu ederek:

“Gündüzün iki tarafında… dosdoğru namaz kıl” diye buyurmuştur. Yine:

“Güneşin kaymasından… namazı dosdoğru kıl” (es-İsra, 17/78) diye buyurduğu gibi, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

“Akşamladığınız zaman ve sabahladığınızda Allah’ı tesbih edin. Göklerde ve yerde hamd yalnız O’nundur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine vardığınızda da” (er-Rûm, 30/17-18);

“Ve güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et.” (Tâhâ, 20/130);

“Rükû’ edin, secde edin.” (el-Hac, 22/77);

“Namazı ve özellikle orta namazı koruyunuz. Gönülden gelerek, saygı ve itaat ile Allah’ın huzurunda durun.” (el-Bakara, 2/238);

“Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki merhamet olunasınız.” (el-A’raf, 7/204)

-Önceden de geçtiği üzere- yine şöyle buyurmaktadır:

“Namazında sesini ne pek yükselt, ne de pek kıs…” (el-İsra, 17/110) Yani namazda Kur’ân okuduğun zaman demektir.

Bütün bunlar yüce Allah’ın Kitab-ı Kerîm’inde mücmel olarak zikrettiği ve beyanını peygamberine havale ettiği âyetlerdir. Nitekim şanı yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“İnsanlara kendilerine ne indirildiğini açıklayasm… diye sana da bu Zikri (Kur’ân’ı) indirdik.” (en-Nahl, 16/44) Bunun üzerine Hazret-i Peygamber de namaz vakitlerini, rek’âtlerinin ve secdelerinin sayısını, tarzlarıyla sünnetleriyle bütün namazların sıfatlarım, kendileri olmaksızın namazın sahih olmayacağı farzlarını, namazda” müstehab olan sünnet ve fezâili hep beyan etmiştir. Buhârî’nin, Sahih’inde Hazret-i Peygamber’in: “Benim nasıl namaz kıldığımı gördüyseniz, siz de öylece namaz kılınız” Buhârî, Ezan 18, Edeb 27, Ahbâru’l-Âhâd 1; Dârimi, Salât 42; Müsned, V, 53. diye buyurduğu kaydedilmektedir.

Bilindiği üzere herkes, herkesten (tevatüren) bu hususu nakletmiş ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) insanların ihtiyaç duyacakları herşeyi gereği gibi beyan etmedikçe vefat etmemiştir. Böylelikle din kemale ermiş ve yolu gereği gibi açıklanmış oldu.

Nitekim yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı beğenip seçtim.” (el-Mâide, 5/3)

“Bu, iyi düşünenler İçin bir öğüttür.” Yani Kur’ân-ı Kerîm öğüt ve ibret alan kimseler için bir öğüt ve bir tevbe yoludur. Özellikle öğüt alanların öğüt ve ibret almak özelliğine sahip olduklarının zikredilmesi, öğütlerden yararlananların onlar olmasından dolayıdır.

Öğüt (ez-Zikrâ) sonuna te’nis elifi gelmiş bir mastardır.

Hud 113

Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa ateş size de dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da edilmezsiniz.

Diyanet Vakfı
Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allahtan başka dostlarınız yoktur. Sonra (Ondan da) yardım göremezsiniz!

Kurtubi Tefsiri
Bir de zulmedenlere meyletmeyin. Sonra size ateş dokunur. Zaten sizin Allah’tan başka yardımcılarınız yoktur. Sonra size yardımcı da olunmaz.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Zulmedenlere Meyletmeyin:

Yüce Allah’ın;

“Meyletmeyin” âyetindeki (meyletmek) anlamına gelen: “er-rükûn” gerçekte dayanmak, sırtını verip güvenmek, herhangi bir şeye yanaşıp durmak ve ona razı olmak demektir,

Katâde der ki: Âyet zâlimleri sevmeyin ve onlara itaat etmeyin anlamındadır. İbn Cüreyc, onlara hiçbir şekilde meyletmeyin anlamındadır, demiştir. Ebû’l-Âl-iyye ise onların amellerine razı olmayın diye açıklamıştır ki, hepsi de birbirine yakın açıklamalardır. İbn Zeyd der ki: Burada rükûndan kasıt zâlimlere yağcılık yapmaktır. Bu da onların küfürlerini tepki ile karşılamamak, reddetmemek demektir.

2- “Meyletmeyin” Anlamındaki Âyetin Okunması:

Cumhûr: ” Meylet(me)yin, kelimesindeki “kef harfini üstün olarak okumuşlardır. Ebû Amr der ki: Hicazlıların şivesi böyledir. Talha b. Mûsarrif, Katâde ve diğerleri ise “kef harfini ötreli olarak okumuşlardır. el-Ferrâ’ der ki: Bu da Temimlilerle Kayslıların şivesidir. Bazıları da bu fiilin, şeklinde ve gibi kullanılmasını da câiz kabul etmişlerdir.

3- Zâlimlerle Beraberlik:

“Bir de zulmedenlere meyletmeyin” âyetindeki zulmedenlerden kastın, müşrikler olduğu söylendiği gibi, hem müşrikler hakkında hem günahkârlar hakkında umumî olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Ayetlerimize dalanları gördüğün zaman onlar başka bir söze dalıncaya kadar kendilerinden yüz çevir, “(el-En’âm, 6/68) Bu âyet Önceden geçmiş bulunmaktadır. Âyetin anlamı ile ilgili doğru açıklama da budur.

Bu âyet-i kerîme kâfirler ile bid’at ehli ve onların dışında türlü masiyet İşleyen kimseleri terkedip, onlardan uzaklaşmaya- delildir. Çünkü bu gibi kimselerle sohbet ve arkadaşlık küfür veya masiyettir. Zira arkadaşlık ve sohbet ancak sevgiden dolayı söz konusudur. Nitekim hikmetli birisi (Taraf’e b. el-Abd) şöyle demektedir:

“Kişi hakkında soru sorma, arkadaşını sor.

Çünkü herbir arkadaş, arkadaş edindiği kimseye uyar.”

Eğer arkadaşlık bir zorunluluk ve takiyye olsun diye yapılmış ise, buna dair açıklamalar da daha önceden Al-i İmrân Sûresi (3/28. âyet, 2. başlıkta) ile el-Mâide Sûresi’nde (5/51. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Zalim kimse ile takiyye olmak üzere arkadaşlık, zaruret halinde nehyden istisna edilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

4- Zâlimlere Meyletmenin Cezası:

“Sonra size ateş dokunur.” Yani onlarla içli dışlı olmak, onlarla sohbet etmek, onların (haktan) yüz çevirmelerine rağmen onlara karşı çıkmamak ve yaptıkları işlerde onlara muvafakat etmek sebebiyle ateş sizi yakar.

Hud 112

Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Seninle beraber tövbe edenler de. Azgınlık etmeyin. Şüphesiz O, yaptıklarınızı görmektedir.

Diyanet Vakfı
O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.

Kurtubi Tefsiri
Artık sen de, beraberindeki tevbe edenler de emrolunduğun gibi dosdoğru ol ve aşırı gitmeyin. Şüphesiz O, bütün yaptıklarınızı çok iyi görür.

“Artık sen de… emrolunduğun gibi dosdoğru ol” âyetinde hitab Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e ve başkalarınadır. Hitab ona olmakla birlikte, maksat onun ümmetidir, de denilmiştir ki bu görüş de es-Süddîye aittir. Bir diğer görüşe göre

“dosdoğru ol” Allah’tan, din üzere dosdoğru kalmayı dile ve bunu O’ndan iste diye de açıklanmıştır. Buna göre deki “sin” harfi dilekte bulunmak için getirilmiş olur. Nitekim “estağfirullah”ın, Allah’tan mağfiret dilerim, anlamına gelmesi gibi.

Dosdoğru olmak (istikamet) ise sağa ve sola sapmaksızın tek bir yön üzere devam etmek demektir. Buna göre mana; Allah’ın emrini uygulamak üzere dosdoğru yürü, demektir.

Müslim’in Sahih’inde Süfyan b. Abdullah es-Sakafî’den şöyle dediği nakledilmektedir: Ey Allah’ın Rasûlü! dedim, İslâm’a dair bana öyle bir söz söyle ki onun hakkında senden sonra hiç kimseye soru sormayayım. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Allah’a îman ettim de, sonra da dosdoğru ol.” Müslim, Îman 62, Müsned, III, 413, IV, 385; ayrıca bk. İbn Mâce, Fiten 12; Dârimî, Rikaak 4.

Dârimî Ebû Muhammed de, “Müsned”inde Osman b. Hâdır el-Ezdî’den şöyle dediğini rivâyet eder: İbn Abbâs’ın huzuruna girip ona: Bana tavsiyede bulun, dedim. O da: Olur, dedi. Allah’ın takvasına ve dosdoğru istikamet üzere olmaya dikkat et. Tabi ol, bi’atçi olma. Dârimî, Mukaddime 19. Ayrıca 22’de Kadı Şureyh’in; 23’re Abdullah b. Mes’ûd’un sözü olarak.

“Beraberinde tevbe edenler de.” Yani sen de, onlar da istikamet üzere olun, dosdoğru yürüyün anlamındadır.

Bununla şirkten tevbe edip, İslâm’a giren ve ashabını ve ondan sonra da ümmetinden ona tabi olanları kastetmektedir.

İbn Abbâs der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın üzerine bundan daha ağır ve bundan daha zor herhangi bir âyet inmiş değildir. İşte bundan dolayı Ashab’ı kendisine: Saçların çabuk ağırmaya başladı, dediklerinde, o: “Hûd ve kardeşleri olan diğer sûreler saçlarımı ağarttı” diye cevab vermişti. Tirmizî, Tefsir 56. sûre Bu hadis sûrenin baş taraflarında da kaydedilmişti.

Ebû Abdu’r-Rahmân es-Sülemî’den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ben Ebû Ali es-Serî’yi şöyle derken dinledim: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ı rüyada gördüm ve: Ey Allah’ın Rasûlü dedim, senden: “Hûd Sûresi saçlarımı ağarttı” dediğin rivâyet edildi. O: “Evet” diye buyurdu. Ben ona: Peki o sûreden saçlarını ağartan nedir? Peygamberlerin kıssaları ve ümmetlerin helâk edilmeleri mi? O: “Hayır ama yüce Allah’ın:

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” âyetidir (saçlarımı o ağarttı).”

“Ve aşırı gitmeyin” âyeti ile aşırı gitmeyi (tuğyanı) yasaklamaktadır. Tuğyan ise haddi aşmaktır. Yüce Allah’ın:

“Muhakkak su haddini aştığı zaman…” (el-Hakka, 69/1) âyeti da bu kabildendir. Bunun, hiçbir kimseye karşı üstünlük ve zorbalık sağlamaya kalkışmayın, anlamına geldiği de söylenmiştir.

Hud 111

Şüphesiz Rabbin, her birine yaptıklarının karşılığını tam olarak verecektir. Çünkü O, yaptıklarını en iyi bilendir.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz Rabbin, onların her birinin amellerinin karşılığını onlara tam olarak verecektir. Çünkü Rabbin, onların yapmakta olduklarından haberdardır.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz Rabbin herbirinin amellerinin karşılığını onlara tam olarak verecektir. Çünkü O, yaptıklarından haberdardır.

“Şüphesiz Rabbin herbirinin amellerinin karşılığını onlara tam olarak verecektir.” Yani Bizce sayıları tesbit edilmiş ümmetlerin herbirisi amellerinin karşılığını göreceği gibi, senin kavmin de aynı durumdadır, ey Muhammed.

Bu âyetteki;

“Şüphesiz… herbirinin” âyetini Haremeyn Ehli -onlarla beraber de Nafî’, İbn Kesîr ve Ebû Bekr “nun” harfini şeddesiz olarak; şeklinde şeddeli ve amel eden şeddesizi olarak okumuşlardır. el-Halîl ve Sîbeveyh bunu zikretmişlerdir. Sîbeveyh der ki: Güvendiğim bir kimsenin bize anlattığına göre o, Arapları “Muhakkak Zeyd yola koyuldu” diye kullandıklarını İşittiğini bize bildirmiştir. Sîbeveyh ayrıca şairin şu mısraını da bize nakletmektedir:

“Sanki o güzel, yeşil, yapraklı palamut ağacına uzanan ceylan gibidir.”

Şair burada; ” Sanki o” demek istemiş ve-bunu şeddesiz kullanarak ondan sonraki kelimeyi de nasbetmiştir. Basralılar da amel etmekle birlikte; in şeddesiz kullanılmasını câiz kabul ederler. Ancak el-Kisaî bunu kabul etmeyerek der ki: Ben yüce Allah’ın: ” Şüphesiz… herbirinin” âyetinin neye dayanarak böyle okunduğunu bilemiyorum. el-Ferrâ’: ” Herbirinin” lâfzını şeddesiz okuyanların kıraatine göre; ” Onlara tam olarak verecektir” âyeti ile nasb edildiğini iddia etmiştir. Yani bu; “takdirindedir. Ancak bütün nahivciler bunu kabul etmeyerek: Bu çok büyük bir yanlışlıktır ve hiçbir kimseye göre -şüphesiz Zeyd’e mutlaka vuracağım anlamında- şeklinde bir kullanım câiz değildir, demişlerdir. el-Ferrâ”nın kendisi de: “Bu benim hoşlanmadığım bir şekildir” demektedir. (Meâni’l-Kur’ân, II, 30.)

Diğerleri aslına uygun olarak şeddeli okurlar ve onunla; nasbederler.

Âsım, Hamza, İbn Âmir; şeddeli okurlar, diğerleri;” Şüphesiz… herbirinin… onlara tam olarak verecektir” anlamında şeddesiz olarak okumuşlar ve yı sıla olarak kabul etmişlerdir.

Bir diğer görüşe göre bu, iki kasemin başına gelen iki “lâm”ı birbirinden ayırt etmek için araya girmiştir. Çünkü her iki “lâm”da üstündür. O bakımdan bunların arası ile ayrılmıştır.

ez-Zeccâc da der ki: Gerek nın “lâm”ı, gerekse de ile nın başına gelen “lâm”lar zâid ve te’kid için gelirler. Meselâ; ” Şüphesiz Zeyd gitmektedir” denir. Buna göre ya haberinin, ya da isminin başına “lâm” getirilmesini gerektirmektedir,

“Muhakkak Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir” demek, yüce Allah’ın:

“Muhakkak ki bunda… elbette bir öğüt vardır”(Kaf, 50/37) âyetinde olduğu gibi.

” Şüphesiz… onlara tam olarak verecektir” âyetinin başındaki “lâm” ise kasemin başına getirilen fiilin başında yer alan ve şeddeli ya da şeddesiz unun”u da gerektiren “lâm”dır. Burada iki “lâm” bir araya geldiğinden dolayı aralarında, getirilerek birbirlerinden ayrılmışlardır ve bu hem zâid, hem de te’kid edicidir. el-Ferrâ’ der ki: Buradaki …….edatı anlamındadır. Allah’ın:

“Şüphe yok ki içinizden pek ağır davranacak kimselerde vardır, “(en-Nisa, 4/72.) âyetinde olduğu gibi. Burada da âyet; ” Şüphesiz onların herbirisine elbette eksiksiz olarak karşılıklarını verecektir” anlamında olup; “Onlara tam olarak verecektir”in başına gelen “lâm” kasem içindir. Bu da ez-Zeccâc’ın sözlerinin kapsamına giren bir açıklamadır. Şu var ki; ez-Zeccâc’a göre fazladan gelmiştir, el-Ferrâ”ya göre; “Kimse” anlamında isimdir.

Zaid olmadığı, aksine başına te’kid “lâm”ı gelmiş bir isim olduğu ve;in haberi olup; “Onlara tam olarak verecektir” âyetinin da yeminin cevabı olduğu ve takdirin şu şekilde olduğu da söylenmiştir: ” Hiç şüphesiz onların herbirisi Rabbinin amellerinin karşılığını tam olarak vereceği yaratıklarıdır.”

Bir başka görüş de şöyledir: “O şey ki”; ” Kim, kimse” anlamındadır. Nitekim yüce Allah’ın: ” Size helal olan kadınlardan… nikâhlayın” (en-Nisa, 4/3) âyetinde; kadınlardan size helâl olan kimseleri nikâhlayınız, anlamındadır. Bütün bunlar ise bizzat el-Ferrâ”nın görüşlerinin aynısıdır.

(……..) şeddeli olarak, ” Şüphesiz her birinin… elbette” diye her ikisini de şeddeli okuyan -ki bu da Hamza ve ona muvafakat edenlerdir- kıraati ile ilgili olarak bunun tahn olduğu söylenmiştir. Muhammed b. Yezîd’den böyle bir okuyuşun câiz olmadığı ve -muhakkak Zeyd’i mutlaka döveceğim anlamında-: denilmeyeceği belirtilmiştir.

el-Kisaî ise der ki: Bu kıraatin açıklamasını en iyi bilen Allah’tır. Ben buna uygun bir açıklama bilemiyorum. Yine el-Kisaı ve Ebû Ali el-Farisî derler ki; Her ikisinde de şeddeli okuyuş izah edilmesi zor bir okunuştur.

en-Nehhâs ve başkaları ise derler ki: Bu hususta nahivcilerin bir kaç görüşü vardır. Birincisine göre bunun ash; şeklinde olup “nun” “ma”ya dönüştürülmüş ve böylelikle üç tane “mim” bir araya gelmiş olduğundan ortadaki “mim” hazfedildikten sonra; halini almıştır. Buna göre “Şey”, ile ” Kimse” Şüphesiz onların hepsi … kimselerdendir” anlamındadır. Şu beyitte olduğu gibi:

“Şüphesiz ki ben emri uygun şekilde veren bir kimseyim,

Bizzat kendisi döneceği yolda zorluk çektiğinde.”

ez-Zeccâc bu görüşü oldukça hafife alarak der ki: iki harfli bir isimdir ve bunun hazfi mümkün değildir.

İkinci görüşe göre bunun asli; Şeylerdendir, şeklinde olup esreli olan “mim” bir arada “mim”ler olduğundan dolayı hazfedilmiş olup ifadenin takdiri şöyledir: Şüphesiz onların hepsi (amellerinin) karşılıklarını tam olarak vereceği kimselerdendirler.”

Bir diğer görüşe göre kelimesi, in mastarıdır. Vakf yapılıp, vasl edilmesi haline göre tenvinsiz gelmiştir. Bu açıklamaya göre bu kelime şu âyetteki kelime gibidir;

“Mirası da helâl haram demeden toplayarak yersiniz.” (el-Fecr, 89/19) Yani yediğiniz o malı toplayarak yersiniz.

Burada âyetin takdiri de şöyle olur: ” Hiç şüphesiz onların herbirisine Rabbin amellerini bütünüyle ve eksiksiz olmak üzere karşılığını verecektir.” Bu da bir kimsenin: “Şüphesiz bir kalkışla kalkacağım” demesine benzer. ez-Zührî de bu anlamda olmak üzere; hem “mim”i şeddeli, hem de tenvinli olarak okumuştur.

Üçüncü açıklamaya göre; ……edatı, istisna edatı anlamındadır. Dil bilginlerinin naklettiklerine göre; ifadesinin, “Allah adına bu işi mutlaka yapmanı istiyorum” anlamını vermek üzere; demek olduğunu söylemişlerdir. Şanı yüce Allah’ın şu âyeti da böyledir:

“bir gözetleyicinin bulunmadığı hiçbir nefis yoktur.” (et-Tarık, 86/4) Bu da; “Mutlaka onun üzerinde…vardır” takdirindedir. Buna göre âyeti kerîmenin anlamı şöyle olur:

“Onlardan amellerinin karşılığını eksiksiz vermediği hiçbir kimse olmayacaktır.” el-Kuşeyrî der ki: ez-Zeccâc bu görüşün zayıf olduğunu, yüce Allah’ın, âyetinin takdir edilmemesi için bu anlama alınmaması gerektiğini ve Zeyd’de mutlaka dahil olmak üzere insanlar gitti, anlamında; denilemeyeceğini ifade etmiştir.

Dördüncü görüş ise Ebû Osman el-Mazinî’nin görüşüdür. Buna göre ifadenin asli; şeklinde olup, “mim” şeddesizdir. Daha sonra şeddeli gelmiştir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Ben bu senemiz içerisinde bolluktan sonra

Kuraklık görmekten korkarım.”

Burada delil şairin mısra sonlarındaki “be” harflerini şeddeli kullanmasıdır.

Ebû İshak ez-Zeccâc der ki: Bu bir yanlışlıktır. Çünkü ancak sakîl (şeddeli olan) hafifletilin esasen hafif olan sakilleştirilmez.

Beşinci görüş: Ebû Ubeyd el-Kasım b. Sellâm dedi ki: Bu kelimenin, şeddeli gelmesi bir şeyi toplamak anlamında kullanılan; “şeyi topladım, toplarım, toplamak” sözünden alındığı, sonradan da bundan: şeklinde bina yapılmış olması da mümkündür.

Yüce Allah’ın:

“Sonra peygamberlerimizi birbiri ardınca gönderdik” (el-Mu’minûn, 23/44) âyetindeki son kelimenin tenvinli ve tenvınsiz okunduğu gibi. Buna göre burada elif te’nis içindir ve bu görüşe göre, imâle ile okuyanlara göre buradaki elif imale ile okunur.

Ebû İshak (ez-Zeccâc) der ki: Kanaatimce başka türlüsü câiz olmayan görüş, bunun şeddeliden (sakilden) tahfif edilmiş olduğu ve; anlamında olduğudur. Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi: ” Üzerinde bir gözetleyicinin bulunmadığı hiçbir nefis yoktur” (et-Târık, 86/4) Aynı şekilde aslına uygun olarak şeddeli de okunur ve yine; (……..) anlamına gelir. (……..) ın, istisna edatının anlamına gelmesini de el-Halîl, Sîbeveyh ve bütün Basralılar nakletmişlerdir. Bunlara göre; edatı; istisna edatı anlamında kullanılır.

Derim ki: ez-Zeccâc’in beğendiği bu görüşü ondan en-Nehhâs ve başkaları nakletmiştir. Ancak bu görüşün bir benzeri ve ez-Zeccâc’in bunu zayıf gördüğüne dair açıklamalar da önceden geçmiş bulunmaktadır. Şu kadar var ki bu görüşün doğru şekli şudur: o âyette (86/4. âyette) nefy edatıdır. Bu âyette ise şeddeliden tahfif edilmiştir. O bakımdan aralarında fark vardır. Geriye iki kıraat kalmaktadır. Ebû Hatim der ki: Ubeyy’in Mushaf’ında: “Mutlaka onların herbirisine karşılığını tam olarak verecektir” şeklindedir. el-A’meş’ten ise; şeklinde ;ın şeddesîz ve “Herbiri” kelimesi ötreli ve ;ı da şeddeli olarak okuduğu rivâyet edilmiştir. en-Nehhâs der ki: Büyük kalabalıkların kıraatine muhalif olan bu kıraatlerde, edatı, ancak anlamında olur ve açıklayıcı (tefsir) olmak üzere getirilmiş olur. Çünkü büyük kalabalıklara muhalif olarak ancak bu şekliyle okuyuş câiz olabilir.”Çünkü O, yaptıklarından haberdardır” âyeti da bir tehdittir.

Hud 110

Andolsun, Musa’ya kitabı verdik, onda ihtilafa düşüldü. Eğer Rabbinin daha önce verilmiş bir sözü olmasaydı aralarında hüküm verilmiş olurdu. Şüphesiz onlar, onun hakkında derin bir şüphe içindedirler.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz Musaya Kitabı verdik; fakat onda ihtilaf edildi. Eğer Rabbinden bir söz geçmemiş olsaydı, elbette onların arasında hüküm verilmişti (ve işleri de bitirilmişti). Şüphesiz ki onlar (Mekkeliler) de Kuran hakkında derin bir şüphe içindedirler.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Biz, Mûsa’ya o kitabı verdik de hakkında ayrılığa düşüldü. Eğer Rabbinden bir söz geçmemiş olsaydı, elbette aralarında hüküm verilmiş olurdu. Halbuki muhakkak onlar bundan yana tereddüde düşüren bir kuşku içindedirler.

“Eğer Rabbinden bir söz gelmemiş olsaydı” âyetindeki “söz: kelime” şudur: Şanı yüce Allah bu konudaki salâhı bildiğinden ötürü onları kıyâmet gününe kadar erteleyeceğine dair hüküm vermiştir. Eğer bu hüküm olmamış olsaydı, mü’mini mükâfatlandırmak, kâfiri de cezalandırmak suretiyle aralarında hüküm vermiş olurdu.

Mûsa’nın kitabı hakkında ihtilâfa düşenler arasında hüküm verilmiş olacağının kastedildiği de söylenmiştir. Çünkü onların kimisi bu kitabı tasdik ediyor, kimisi yalanlıyordu.

Bir diğer görüşe göre; ey Muhammed, senin hakkında anlaşmazlığa düşen bu kimseler hakkında, dünyada acilen cezalandırmak suretiyle hüküm verilmiş olurdu. Ancak bu ümmetin cezasının Kıyâmet Gününe kadar erteleneceğine dair ilâhî hüküm önceden beri verilmiş bulunuyor.

“Halbuki muhakkak onlar bundan yana tereddüde düşüren bir kuşku içindedirler.” Eğer bunlarıniz. Mûsa’nın kavmi oldukları kabul edilirse anlam şu olur: Onlar Mûsa’nın kitabı hakkında şüphe içinde idiler, şimdi de Kur’ân-ı Kerîm hakkında da şüphe içerisindedirler.

Hud 109

Bu insanların ibadet ettiklerinden bir şüpheye düşme. Onlar sadece atalarının daha önce ibadet ettikleri gibi ibadet ediyorlar. Şüphesiz biz, onlara paylarını eksiksiz vereceğiz.

Diyanet Vakfı
O halde onların tapmakta oldukları şeylerden (bu şeylerin onları azaba götürdüğünden) şüphen olmasın. Çünkü onlar ancak daha önce babalarının taptığı gibi tapıyorlar. Biz onların (azaptan) nasiplerini mutlaka eksiksiz olarak vereceğiz.

Kurtubi Tefsiri
O halde bunların tapmakta oldukları şeylerden hiç şüphen olmasın. Onlar ancak evvelce babalarının tapındıkları gibi, tapınıyorlar. Biz de onların paylarını muhakkak eksiksiz verecek olanlarız.

“O halde bunların tapmakta oldukları şeylerden” İlâhlarının batıl olduğundan yana

“hiç şüphen olmasın.” Bu âyetteki;

“…n olmasın” anlamındaki fiil, nehy dolayısıyla cezmedilmiştir. Çokça kullanım dolayısıyla da “nun” hazfedilmiştir.

Bu âyet ile ilgili daha güzel bir açıklama da şöyledir: Ey Muhammed! Sen şüphe eden herkese de ki: “Bunların tapmakta oldukları şeylerden hiç şüphen olmasın ki Allah onlara, bunlara tapmalarını emretmiş değildir. Onlar bu putlara atalarının tapındıkları gibi, atalarını taklit ederek tapmaktadırlar.”

“Biz de onların paylarını muhakkak eksiksiz verecek olanlarız” âyeti ile İlgili üç görüş vardır:

1- “Payları”ndan kasıt rızıklandır. Bu açıklamayı Ebû’l-Aliye yapmıştır.

2- Kasıt azaptan paylarıdır. Bu açıklama İbn Zeyd’e aittir.

3- Kasıt onlara va’dolunan hayır ya da şer türünden şeylerdir. Bu açıklamayı da İbn Abbâs (radıyallahü anh) yapmıştır.

Hud 108

Mutlu olanlar ise cennettedir. Gökler ve yer durdukça orada ebedî kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği hariç. Bu kesintisiz bir lütuftur.

Diyanet Vakfı
Mutlu olanlara gelince, onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği hariç, gökler ve yer durdukça onlar da orada ebedi kalacaklardır. Bu (nimetler) bitmez, tükenmez bir lütuftur.

Kurtubi Tefsiri
O bahtiyar olanlara gelince, onlar da cennettedirler. Gökler ve yer ayakta durduğu müddetçe, orada ebediyyen kalıcıdırlar. Rabbinin dilediği kadarı müstesnadır. Bu arkası kesilmeyen bir bağıştır.

“O bahtiyar olanlara gelince” anlamındaki âyet el-A’meş, Hafs, Hamza ve el-Kisaî tarafından “sin” harfi ötreli olarak; diye okunmuştur. Ebû Amr ise der ki: Bu kelimenin “sin” harfi üstün olarak; şeklinde olduğunun delili, birincisinin; “Bedbaht olanlar” ifadesinin; şeklinde gelmemiş olmasıdır.

en-Nehhâs ise der ki: Ben Ali b. Süleyman’ın, el-Kisaî’nin Arapçayı çok iyi bilen birisi olmakla birlikte; şeklindeki kıraatinden hayret ettiğini gördüm. Çünkü böyle bir kıraat câiz olmayacak kadar ileri derecede bir lahn’dır. Ancak; “Filan bahtiyar oldu ve filanı Allah bahtiyar etti” denilir. Buradaki; “Bahtiyar edildi” fiili, ” Hastalandırıldı” fiili gibidir. Ancak el-Kisaî, Arapların “mesud: bahtiyar” şeklindeki kullanışları deli) göstermekle birlikte, bunun delil olacak bir tarafı yoktur. Çünkü aslında; “Kendisinde bahtiyar olunan bir yer” diye kullanılır, daha sonra burada; “Kendisinde” kelimesi hazfedilir ve o mekân ism-i mef’ûl ile adlandırılır.

el-Mehdevî ise der ki: Buradaki;” Bahtiyar olanlar” lâfzında “sin”i ötreli olarak okuyanların okuyuşu Arapların; Bahtiyar edilmiş kimse” sözlerine hamledilir (o manada anlaşılır). Ancak bu oldukça az ve istisnai bir kullanım şeklidir. Zira -Allah onu bahtiyar etti, anlamına değil de, denilir.

es-Sa’lebî de der ki: şeklinde, “sin” harfi ötreli olarak; kendilerine mutluluk, bahtiyarlık rızık olarak verildi, anlamındadır. Aynı şekilde İle, aynı anlamda olduğu söylenmiştir. Bunun dışındaki diğer kıraat âlimleri şeklinde “sin” harfini üstün olarak ve kıyas ile okumuşlardır. Bu kıraati de Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim tercih etmişlerdir.

el-Cevherî der ki: Saadet (bahtiyarlık), şekavet (bedbahtlık)dan farklıdır. Çünkü “ayn” harfi esreli olarak; Kişi mutlu oldu” ve; ” O mutludur” denilir. Tıpkı; “Esenliğe kavuştu ve o esenliğe kavuşmuştur” demeye benzer. “Sin” harfi ötreli olarak; ” Mutlu edildi, bahtiyar kılındı” ve; “O bahtiyardır” denilir. Ancak bu şekildeki kullanımdan hareketle aynı anlamda, denilmez. Araplar sanki; ile buna ihtiyaç duymamışlar gibidir.

el-Kuşeyrî Ebû Nasr Abdu’r-Rahîm der ki: Nitekim; “Allah onu bahtiyar kıldı, o bahtiyardır,” şeklindeki kullanım vârid olduğu gibi -aynı anlamda olmak üzere kullanımı da varid olmuştur. Bu da Kûfelilerin görüşünü pekiştirmektedir.

Sîbeveyh de der ki: -Filan bahtiyar edildi anlamında-: denilmez. Nitekim -filan bedbaht kılındı anlamında-: da denilmez. Çünkü bu fiiller teaddî etmeyen (mef’ûle geçişi olmayan) fiillerdendir.

“Bu arkası kesilmeyen bir bağıştır” âyetindeki, kelimesi, kesilmeyen anlamında olup; “Kesti, keser” anlamındaki fiilden türetümiştir. en-Nâbiğa der ki:

“(O kılıçlar) iki kat dokunmuş Yemen’in Selûkî diye bilinen zırhlarını dahi koparır.

Ve enlice taşlarında, ateş böceklerinin karanlıktaki kıvılcımları gibi kıvılcım saçar.”

Hud 107

Gökler ve yer durdukça, orada ebedî kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği hariç. Şüphesiz Rabbin dilediğini yapandır.

Diyanet Vakfı
Rabbinin dilediği hariç, (onlar) gökler ve yer durdukça o ateşte ebedi kalacaklardır. Çünkü Rabbin, istediğini hakkıyla yapandır.

Kurtubi Tefsiri
Onlar gökler ve yer ayakta durdukça orada ebediyyen kalıcıdırlar. Rabbinin dilediği kadarı müstesna. Şüphesiz Rabbin dilediğini yapandır.

“Onlar gök ve yer ayakta durdukça orada ebediyyen kalıcıdırlar” âyetindeki:

“Ayakta durdukça,” lâfzı zarf olarak nasb mahal-Ündedir. Yani gökler ve yer devam ettikçe, demektir. İfadenin takdiri ise devam ettikleri süre boyunca, şeklindedir.

Bunun te’vilî hususunda farklı görüşler vardır. Aralarında ed-Dahhâk’ın da bulunduğu bir kesime göre şu demektir: Cennet ve cehennemin seraâvâtı ve arzı devam ettikleri sürece…

Semâ başının üstünde bulunan ve seni gölgelendiren herşeyin adıdır. Arz ise ayağın ile üzerine bastığın yerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de de şöyle buyurulmaktadır: “Cennetten dilediğimiz yere konmak üzere, arzı bize miras veren Allah’a hamdolsun.”(ez-Zümer, 39/74)

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah burada bildiğimiz dünya semâ ve arzını kastetmiş ve bunu Arapların bir şeyin devam etmesi ve ebediliğine dair haber vermek şeklindeki adetlerine göre ifade kullanmıştır. Nitekim Arapların; sonu gelmeksizin uzun bir vakit anlatmak istediklerinde kullandıkları ifadelerden olan: Gece kararıp etrafı örttüğü yahut bir sel akıp gittiği, ya da gece gündüz değişip durduğu, güvercinler ötüştüğü, gökler ve yer devam ettiği sürece… ve buna benzer deyimleri bu kabildendir. Yüce Allah da bununla onlara kâfirlerin bu azâb içerisinde ebedî bırakılacaklarını anlatmaktadır. Her ne kadar göklerin ve yerin zeval bulacağını, başka yerde haber vermiş olsa bile (burada Arapların anlatım üslûblarına uygun ifade kullanılmıştır).

İbn Abbâs’tan da nakledildiğine göre yaratılmış bütün eşyanın ash Arş’ın nurundandır. Gökler ve yer de âhirette bu alındıkları nura geri döndürüleceklerdir. Dolayısı ile gökler ve yer Arş’ın nurunda ebedî ve daimîdirler.

“Rabbinin dilediği kadarı müstesna” anlamındaki âyet nasb mahallindedir. Çünkü bu birinci türden (müstesna minh’in türünden) olmayan (munkatı’) bir istisnadır. Bu hususta on farklı görüş vardır:

1- Bu istisna yüce Allah’ın:

“Ateştedirler” âyetinden istisna edilmiştir. Şöyle buyurulmuş gibidir: Rabbinin, bazılarını buradan (ateşten) geri bırakmayı diledikleri müstesna. Bu Ebû Nadra’nın. Ebû Said el-Hudrî ve Câbir (radıyallahü anh)dan naklettiği bir görüştür. Burada (akıl sahipleri için kullanılan):in kullanılmaması maksadın şahislar değil sayı olmasından dolayıdır. Bu da;

“Size helal olan” (en-Nisa, 4/3) âyetine benzemektedir. Ebû Nadra’dan, o Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan (dedi ki): “Allah’ın -masiyet ile bedbaht olsalar dahi- cehenneme sokmak istemediği kimseler müstesnadır” demektir.

2- Buradaki İstisna mü’min, günahkâr kimselerin belli bir süre cehennemde kaldıktan sonra çıkartılmaları hakkındadır. Buna göre yüce Allah’ın:

“Bedbaht olanlar” âyeti kâfirler ve günahkârlar hakkında umumidir. İsüsnâ da “ebediyyen kalıcıdırlar” âyetinden yapılmış olur. Bunu da Katâde, ed-Dahhâk, Ebû Sinan ve başkaları ifade etmişlerdir, Enes b. Malik yoluyla gelen sahih hadiste de şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Bir takım insanlar cehenneme gireceklerdir. Nihayet bunlar ateşte yanıp kömür gibi olacaklarında oradan çıkartılırlar ve cennete girerler. Bu sefer: İşte bunlar cehennemilerdir, denilir.” Müsned, III, 144. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden en-Nisâ Sûresi’nde (4/93- âyet, 7. başlıkta) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

3- İstisna yüksek hırıltılarla ve inleyerek solumadan yapılmıştır. Yani Rabbinin sözünü etmediği azâb çeşitleri arasından olmak üzere onların yüksek hırıltılarla ve inleyerek solumaları vardır. Cennet ehlinin de aynı şekilde sözünü ettiği ve etmediği pek çok nimetleri vardır. Bu açıklamayı İbnu’l-Enbarî nakletmektedir.

4- İbn Mes’ûd dedi ki: “Onlar gökler ve yer ayakta durdukça orada ebediyyen kalıcıdırlar” yani orada ölmezler ve oradan çıkamazlar. “Rabbinin dilediği kadarı müstesnadır.” Bu ise ateşe emir verip ateşin onları yiyip bitirmesi, sonra da onları yeniden yaratması demektir.

Derim ki: Bu görüş özel olarak kâfir hakkındadır ve istisna da yenilmeleri ve yeniden yaratılmaları hususunda ondan (kâfirin kendisinden) yapılmıştır.

5- Buradaki; “Müstesna” istisna edatı olan; “Dışında, hariç” anlamında olmasıdır. Konuşma esnasında benimle beraber Zeyd dışında kimse yoktur, benim senin üzerinde önceden alacağım olan bin dirhem dışında, iki bin dirhemim daha vardır, demek gibi. Buna göre anlam şöyledir denilmiştir: Rabbinin dilediği ebedilikten ayrı olarak, gökler ve yer ayakta kaldıkları sürece…

6- Bu, “çıkartılmak”tan yapılan bir istisnadır. Kendisi ise onları oradan çıkartmak istemez. Mesela, bir kimse belli bir fiili yapmaya devam edip bunun üzerinde ısrar etmekte iken, ben bu işi -başkasını yapmayı istemem müstesna- yapmak istiyorum, demesine benzer.

Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Elbetteki O, onları oradan çıkartmayı dilese çıkartır, fakat onlara kendilerinin orada ebediyyen kalacaklarını bildirmiştir. Bu iki görüşü de ez-Zeccâc dilbilginlerinden nakledip der ki: Meâni (el-Kur’ân’a) dair eser yazan kimselerin bu konuda iki görüşü daha vardır. Bu iki görüşten birisine göre: “Onlar gökler ve yer ayakta durdukça orada ebediyyen kalıcıdırlar. Rabbinin dilediği kadarı müstesna” âyetindeki istisna onların kabirlerinin başında duracakları ve hesaba çekilecekleri, dünyada, berzah âleminde kaldıkları süre ile hesab için duracakları süredir.

7- Diğer bir görüşe göre ise buradaki istisna, nimet ve azaba yapılacak fazlalık hakkındadır. İfadenin takdiri de şöyle olur: “Onlar gökler ve yer ayakta durdukça orada ebediyyen kalıcıdırlar. Rabbinin dilediği kadar müstesna” Rabbinin nimet ehline arttırmayı dilediği nimet kadar ile cehennemliklere arttırmayı dilediği azâb miktarı müstesna.

Derim ki: Buna göre ebediliğin artunlmasındaki istisna, dünyada bildiğimiz gök ve yerin kalıcılık süresine yapılacak ziyade ile ilgilidir. Bu görüşü et-Tirmizî el-Hakîm, Ebû Abdullah Muhammed b. Ali tercih etmiştir. Yani onlar orada göklerin ve yerin devam edeceği kadar ebedî kalacaklardır. Bu ise âlemin devam edeceği süredir. Göğün ve yerin de değişikliğe uğrayacakları bir vakitleri vardır ki o da yüce Allah’ın şu âyetinde söz konusu edilmektedir:

“O gün yer başka bir yerle değiştirilecektir.” (İbrahim, 14/48)

Şanı yüce Allah, Âdemoğullarını yaratmış ve onlarla alışverişe girmiştir. Canlarını ve mallarını kendilerinden cennet karşılığında satın almıştır. İşte misak (ahitleşme) günü bu esasa göre onlarla alışveriş yapmıştır. Bu sözünü yerine getirene cennet vardır. Kendisini esarete teslim eden ise, göklerin ve yerin devamı süresince cehennemde ebedi kalır. Çünkü gökler ve yer böyle bir alışveriş muamelesi dolayısıyla devam ederler. Cennet ehli için de bu kadar miktar cennette ebedilik vardır. İşte bu muamelenin gerektirdiği süre sona erdi mi hepsi de artık Allah’ın meşîetine tabi olurlar. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Biz göklerle yeri ve ikisinin arasında olanları oynayalım diye yaratmadık. Biz onları ancak hak ile yarattık.” (ed-Duhân, 44/38-39) Böylelikle her iki yurdun sakinleri göklerin ve yerin devamı miktarınca orada ebediyyen bırakılırlar. İşte bu miktar rububiyetin azamet hakkıdır. Daha sonra yüce Allah Ehadiyyet hakkı dolayısıyla her iki yurdun sakinleri için de ebediliği vacib kılar. Buna göre kim Allah’ın Ehadiyyetini muvahhid olarak Allah’ın huzuruna çıkacak olursa, kendi yurdunda (cennette) ebedi kalır. Her kim de Allah’ın Ehadiyetine bir başka ilahı şirk koşarak Allah’ın huzuruna varırsa, o da cehennem hapsinde ebediyyen kalacaktır. Böylelikle yüce Allah kalacakları ebedî sürenin miktarını da bildirmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Rabbinin dilediği kadarı müstesnadır.” Yani hiçbir şekilde sonu gelmeyeceğinden ötürü kalblerin takdir etmekten aciz kalacağı uzunca bir süre “azabta kalacaklardır.”

O halde cennetliklerin de, cehennemliklerin de her iki yurtta ebedi kalışları onların itikİsimleri sebebiyledir.

8- Şöyle de denilmiştir: Buradaki; “Müstesnadır” iradesi “vav” anlamındadır. Bunu da el-Ferrâ’ ve kimi nazar (kelâm) âlimleri söylemişlerdir ki, bu da sekizinci görüştür. Anlamı da şöyle olur: Dünyadaki göklerin ve yerin devamı süresine, Allah’ın dilediği kadar ebedilik süresi de vardır. Nitekim, yüce Allah’ın:

“Zulmedenler müstesna.” (el-Bakara, 2/150) âyeti ile ilgili olarak;

“… ve zulmedenler de” anlamında olduğu söylenmiştir. Şair de şöyle demektedir:

“Her kardeş, kardeşinden ayrılacaktır; babanın ömrü hakkı için;

Ve illa ki kutup yıldızları da,”

“Ve kutub yıldızları da ayrılacaklardır” anlamındadır.

Ebû Muhammed Mekkî de der ki: Bu açıklama şekli yani İstisna edatının “vav” anlamına gelmesi Basralılara göre uzak bir ihtimaldir. Zaten buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/150. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

9- Anlamın; Rabbinin dilediği gibi… şeklinde olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın. Ancak geçmiş olan müstesna” (en-Nisa, 4/22) âyeti, bu da geçmişte olduğu gibi… anlamındadır ki, dokuzuncu görüş de budur.

10- Yüce Allah’ın:

“Rabbinin dilediği kadarı müstesnadır” âyeti şeriatın benzeri herbir sözde kullanmayı teşvik eltiği İstisna kabilindendir. Bu da yüce Allah’ın şu âyeti gibidir:

“Allah’ın izniyle elbette Mescid-i Haram’a korkusuzca, emniyetle… gireceksiniz.” (el-Feth, 48/22) Buradaki bu istisna (inşaallah demek) Allah tarafından vaadedildiği için vacip olan bir şey hakkında kullanılmıştır. Böyle bir istisna da aynı şekilde şart hükmündedir. Şöyle buyurulmuş gibidir: Şayet Rabbin dilerse… demek olup, bu gibi istisna ne muttasıl, ne de munkatı’ olmakla nitelendirilebilir. Bunu da şanı yüce Allah’ın şu âyeti desteklemekte ve güçlendirmektedir: ” … Bu arkası kesilmeyen bir bağıştır.”

Buna yakın bir açıklama da Ebû Ubeyd’den nakledilmektedir. O der ki: Yüce Allah’ın meşîeti önceden beri her iki kesimin, herbirisi kendi yurtlarında ebedî kalacakları şeklinde vukua geldi ve istisna lâfzı da vaki oldu. Ancak ebedilik hususundaki azimet bundan öncedir. Bu da şanı yüce Allah’ın:

“Elbette Mescid-i Haram’a -inşaallah- korkusuzca, emniyetle… gireceksiniz.” (el-Feth, 48/27) âyetindeki istisna gibidir. Yüce Allah ise onların kesin olarak gireceklerini bilmiştir, o bakımdan her iki yerde de kendi ihtiyarı (seçim ve tercihi) İle istisnanın gereklerini yerine getirmemiştir. Zira ezelden beri O’nun meşîeti her iki yurtta (cennet ve cehennemde) de ebedî kalmayı ve Mescid-i Haram’a da girmeyi kararlaştırmıştır. Buna benzer bir açıklama el-Ferrâ”dan da nakledilmektedir.

11- Onbirinci olarak zikredilecek bir görüş daha vardır ki, o da şudur: Bedbaht olanlar bahtiyarların kendileri, bahtiyar olanlar da bizzat bedbahtların kendileridir, başkaları değildir ve her iki yerde de istisna onlara râcidir.

Şöyle açıklayabiliriz: İstisna edatından sonraki; “Şey”, ” Kimseler” anlamındadır. Şanı yüce Allah cehenneme girip de orada ebedî kalacak olanlar arasından Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetinden olup sahip oldukları îman dolayısıyla cehennemden çıkartılacak kimseleri istisna etmiştir. Cennete girip de orada ebediyyen kalacak olan kimselerden de, cennete girmeden önce günahları dolayısıyla cehenneme girecek, sonra da oradan çıkıp cennete gidecek olan kimselerdir. İşte ikinci istisnanın söz konusu edildiği kimseler de bunlar (cennete sonradan girecek olanlar)dır. Yüce Allah şöyle buyurmuş gibidir; “Bedbaht olanlar ateştedirler. Onlar orada yüksek hırıltılarla ve İnleyerek solurlar. Onlar gökler ve yer ayakta durdukça orada ebediyyen kalıcıdırlar. Rabbinin dilediği kadarı müstesna” yani Rabbinin orada ebedî bırakmak istemediği kadarı müstesna. Bunlar ise Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ümmeti arasından îmanları ile ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)in şefaati ile cehennemden çıkarılacak olanlardır, işte onlar cehenneme girmeleri dolayısıyla bedbaht kimseler diye adlandırılırlar, cennete girecekleri için de bahtiyar kimseler diye adlandırılırlar. Nitekim ed-Dahhâk, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bahtiyar olanlar cehenneme girmekle bedbaht olurlar, daha sonra ise cehennemden çıkıp cennete girmeleri suretiyle bahtiyar olacaklardır.

Hud 106

Bedbaht olanlar ateştedir. Orada inleyip dururlar.

Diyanet Vakfı
Bedbaht olanlar ateştedirler, orada onların (öyle feci) nefes alıp vermeleri vardır ki.

Kurtubi Tefsiri
Bedbaht olanlar ateşdedirler. Onlar orada yüksek hırıltılarla ve İnleyerek solurlar.

“Bedbaht olanlar” mübtedâdır,

“ateştedirler” haber mahallindedir. Aynı şekilde

“onlar orada yüksek hırıltılarla ve inleyerek solurlar” anlamındaki âyet ta böyledir.

Ebû’l-Âl-iyye dedi ki:

“Yüksek hırıltı,” (zefir); göğüsten gelen solumadır. ” İnleyerek soluma (şehîk)” ise, boğazdan gelir. Yine ondan bunun zıttı açıklama da nakledilmiştir.

ez-Zeccâc ise der ki: Yüksek hırıltı (zefir), şiddetlice inlemekten dolayıdır. İnleyerek soluma (şehîk) ise oldukça yüksek inlemekten dolayıdır. Yine der ki: Kûfeli ve Basralı dilbüginlerinin iddia ettiklerine göre “zefîr (yüksek hırıltı)” eşeğin anırmaya başladığı zaman ki sesidir. İnleyerek solumak (şehîk) ise eşeğin anırırken sonlardaki sesi gibidir.

İbn Abbâs (radıyallahü anh) da bunun aksini söyleyerek der ki: Zefir yüksek ve şiddetli ses, şehîk ise cılız ve zayıf ses demektir. ed-Dahhâk ve Mukâtil de derler ki: Zefir eşeğin anırmasının başlangıcına, şehîk ise sesi kesildiği zaman anırmanın sonlarına benzer. Şair de der ki:

“Karın boşluğunda sesin hırıltısı geldi veya sesi (anırması) kesildi.

Öyle ki: Bu anıran birisi idi, ama ne anırdı, denilir.”

Bir başka açıklamaya göre zefir, kişinin içinin gamla dolup taşmış olduğu halde nefesini dışarıya vermesidir. Şehîk ise nefesi geri almaktır. Bir başka açıklamaya göre zefîr aşırı kederden dolayı nefesi evirip çevirmektir. Bu da sırtın üzerinde ağır yük taşımak demek olan “ez-zefr”den alınmadır. Şehîk ise uzayıp giden nefes demektir ve bu da yüksek anlamına gelen “şâhik(a) dağ” ifadesinden alınmadır. (Kısacası) zefîr de şehîk de üzüntülü ve kederlilerin çıkardığı seslerdendir.

Hud 105

O gün geldiğinde, Allah’ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Onlardan bir kısmı bedbaht, bir kısmı mutludur.

Diyanet Vakfı
O geldiği gün Allahın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Onlardan kimi bedbahttır, kimi mutlu.

Kurtubi Tefsiri
O gün gelince, Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimse söz söyleyemez. Onlardan kimisi bedbaht, kimisi bahtiyardır.

“O gün gelince” âyeti diye de okunmuştur. Çünkü “ya” harfinden önce esre var ise “ya” hazfedilir. Mesela; ” Bilmiyorum” denilir (ve “ya” hazfedilir.) Bunu da el-Kuşeyrî nakletmektedir.

en-Nehhâs ise der ki: Medineliler Ebû Amr ve el-Kisaî idrac halinde (okuyup geçerken) “ya”yı (med ile) okurlar; vakf halinde ise hazfederler.

Rivâyete göre de Ubeyy ve İbn Mes’ûd vakıf halinde de, vasıl halinde de “yalı olarak okumuşlardır. el-A’meş ve Hamza ise vakf halinde de, vasl halinde de “ya”sız okumuşlardır.

Ebû Ca’fer en-Nehhâs der ki: Bu yerde uygun olan üzerinde vakıf yapmamak ve bunun “ya” okunarak vasl yapılmasıdır. Çünkü bir grup nahiv bilgini şöyle demişlerdir: “Ya” (böyle bir yerde) hazfedilmez ve cezm edatı (“ya”nın hazfı cezm alâmeti olduğundan) olmaksızın herhangi bir kelime cezmedilmez.

“Ya”sız vakıf yapmaya gelince, bu konuda el-Kisaî’nin bir görüşü vardır ve o şöyle der: Çünkü salim olan fiil üzere meczûtn imiş gibi vakıf yapılır, o bakımdan tıpkı (salim fiildeki) ötrenin hazf edildiği gibi burada da “ya” harfi hazfedilir. Hamza’nın kıraatine gelince, Ebû Ubeyd vasl ve vakf hallerinde de “ya”nın hazfedilmesi lehine iki şekilde gerekçe göstermiştir:

1- O Hazret-i Osman (radıyallahü anh’)ın Mushafı olduğu söylenen İmâm Mushaf da bu kelimeyi “ya “sız olarak gördüğünü iddia etmiştir.

2- Bunun Huzeyllilerin şivesi olduğunu nakletmekte ve buna göre Huzeylliler: ” Bilmiyorum” derfken sondaki “ya” harfini hazfetmektedirler). en-Nehhâs der ki: Ebû Ubeyd’in, Osman (radıyallahü anh)a Mushafını delil göstermesi, çoğu İlim adamlarının reddettikleri bir görüştür. Çünkü Malik b. Enes Allah’ın rahmeti üzerine olsun der ki: Ben Osman (radıyallahü anh)ın Mushaf’ını soruşturdum, bana: O artık yok, dediler. Ebû Ubeyd’in, Huzeyllilerin “bilmiyorum” derken “ya” harfini hazfetmelerini delil göstermesine gelince, bunda da delil olacak taraf yoktur. Çünkü böyle bir hazfi eski nahivciler nakletmişler ve bunun gerekçesini de söz konusu etmekle birlikte, bunun kıyasa esas alınamayacağını da ifade etmişlerdir. el-Ferrâ’ da “ya” harfinin hazfı ile ilgili olarak şöyle bir beyit nakletmektedir:

“İki avucun bir avuç gibidir, cömertliğinden dolayı bir dirhem dahi

Tutmaz, diğeri ise kılıçla kan verir”

Burada “verir” anlamındaki: fiilinin sonundaki “ya” harfi hazfedilmiştir.

Sîbeveyh ve el-Halil’in de naklettiklerine göre Araplar; “Bitmiyorum” diyerek “ya” harfini hazfederve sonundaki esre ile yetinirler. Ancak onların iddiasına göre bu, kullanımın çokluğundan dolayıdır.

ez-Zeccâc ise der ki: Nahiv bakımından daha uygun olan “ya” harfinin de zikredilmesidir. Benim uygun gördüğüm görüş de Mushaf’a ve kıraat âlimlerinin icmaina tabi olmaktır. Çünkü kıraat uyulması gereken bir sünnettir ve buna uygun olarak Arap dilinde de kullanımlar görülmüştür.

“Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimse söz söyleyemez” âyetindeki: ” Söz söyleyemezin asli; şeklindedir. Hafif olsun diye iki “te”den birisi hazf edilmiştir. Ayrıca bu âyette hazfedilmiş ifadeler de vardır. Yani o gün hiçbir kimse, hakkında izin verilmiş güzel sözden başka hiçbir söz söyleyemez ve konuşamaz. Çünkü o günde çirkin sözü terketmeye mecbur edileceklerdir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Hiçbir kimse Allah’ın izni ile olmaksızın ne bir delil söyleyerek konuşacak, ne de şefaat maksadıyla konuşacaktır. Yine denildiğine göre; insanların, Allah’ın huzurunda, O’nun izni ile olmaksızın konuşmaktan men olunacakları bir vakit vardır.

Bu âyet-i kerîme dinde inkâra sapmak isteyen kimselerin hakkında soru sordukları en çok âyetlerden birisidir. Bunlar derler ki: Neden: “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimse söz söyleyemez” diye buyururken başka bir yerde:

“Bu, onların konuşamayacakları bir gündür. Onlara izinde verilmeyecek ki özür dilesinler.” (el-Murselât, 77/35-36) Kıyâmetin söz konusu edildiği bir başka yerde ise:

“Onlardan bir kısmı diğer bir kısmına yönelip, biri diğerine soru sorarlar.” (es-Sâffât, 11/21) Yine bir başka yerde şöyle denilmektedir:

“O gün gelen herkes kendi nefsi için mücâdele edecek,” (en-Nahl, 16/111) Bir başka yerde:

“Ve durdurun onları, çünkü onlar sorgulanacaklardır.” (es-Saffat, 37/24) denildiği halde; bir diğer yerde de:

“O günde ne insana, ne cinne günahı sorulmayacak” (er-Rahmân, 55/39) denilmektedir?

Cevab az önce sözünü ettiğimiz husustur. Yani onlar kendileri lehine kabul edilebilecek bir delili söyleyemeyecekler, aksine günahlarını ikrar ile birbirlerini kınayarak ve günahları biri diğerine atarak konuşacaklardır. Kendileri lehine kabul olunabilecek bir delil söyleyerek konuşmaya gelince, bu söz konusu olmayacaktır. Ru da sizinle çokça konuşmakla birlikte konuşmasında en ufak bir delil olmayan kimseye: Sen bir şey söylemiş değilsin, sen hiçbir şey demedin, demeye benzer. Buna göre delilsiz konuşan bir kimseden hiçbir şey konuşmairuş diye söz edilir.

Bir kesim de şöyle demektedir; Kıyâmet günü çok uzun bir gündür. Onun değişik yerleri, halleri ve konumlan vardır. Kimisinde konuşmaktan men olunurlar, kimisinde de konuşmaları serbest bırakılır. İşte bu da O’nun izni olmaksızın hiçbir kimsenin konuşmayacağının delilidir,

“Onlardan kimisi bedbaht, kimisi bahtiyardır.” O nefislerden yahut ta o insanlardan kimisi bedbaht kimisi bahtiyardır, demektir. Zaten yüce Allah bütün bu insanları:

“O kendisinde bütün insanların toplanacakları bir gündür” diye zikretmiş bulunmaktadır. Bedbaht (şakiy), bedbaht olacağı yazılmış kimsedir, bahtiyar (muttu, saîd) ise hakkında mutlu olacağı yazılmış olandır. Nitekim şair Lebid de şöyle demektedir:

“Onlardan kimisi mutludur, payını alır.

Kimisi de bedbahttır (dar) geçime kanaat etmektedir.”

Tirmizî’nin rivâyetine göre İbn Ömer, (babası) Ömer b. el-Hattâb’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Şu:

“Onlardan kimisi bedbaht, kimisi bahtiyardır” âyeti nazil olunca Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a şöyle sordum: O halde ey Allah’ın Peygamberi! Ne diye amel ediyoruz? Yapıp bitirilmiş bir şeye rağmen mi? Yoksa henüz yapıp bitirilmemiş bir husus mu var? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Bilakis, yapıp bitirilmiş ve kâlemlerin yazıp bitirdiği bir şeye rağmen ey Ömer! Ancak herkes ne için yaratılmışsa, o ona kolaylaştırır,” (Tirmizî) dedi ki: Bu, bu yolla hasen, garib bir hadistir ve biz bunu ancak Abdullah b. Ömer rivâyetiyle biliyoruz. Tirmizî, Tefsir 11. sûre 3;ayrıca A’raf Sûresi’nde belirtilen yerde hadisin gösterilen kaynaklaklarında benzeri başka rivâyetler de vardır. Bu hadis daha önce de el-A’raf Sûresi’nde (7/172-174’ün tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Hud 104

Biz onu, sayılı bir süreye kadar erteliyoruz.

Diyanet Vakfı
Biz onu (kıyamet gününü) sadece sayılı bir müddete kadar bekletiriz.

Kurtubi Tefsiri
Biz, onu ancak sayısı belli bir zamana kadar geciktiririz.

“Biz onu” o günü

“ancak sayısı belli” yani önceden Bizim tarafımızdan hükme bağlanmış ve Bizce sayısı bilinen

“bir zamana kadar geciktiririz.”

Hud 103

Şüphesiz bunda ahiret azabından korkanlar için bir ibret vardır. O, insanların toplanacağı bir gündür. Ve o, şahit olunacak bir gündür.

Diyanet Vakfı
İşte bunda, ahiret azabından korkanlar için elbette bir ibret vardır. O gün bütün insanların bir araya toplandığı bir gündür ve o gün (bütün mahlukatın) hazır bulunduğu bir gündür.

Kurtubi Tefsiri
Bunda âhiret azabından korkanlar için elbette bir İbret vardır. O, kendisinde bütün insanların toplanacakları bir gündür, o şahit olunacak bir gündür.

“Bunda âhiret azabından korkanlar için elbette bir ibret” bir alamet ve bir öğüt

“vardır. O, kendisinde bütün insanların toplanacakları bir gündür” âyetinde geçen; ve O,… bir gündür” mübtedâ ve haberdir.

“Toplanacakları” da bu günün sıfatlarından birisidir.

“Butun insanlar” ise meçhul fîilî olan

“toplanacakları” anlamındaki fiilin nâibi faili (sözde öznesi)dir. Bundan dolayı -günün sıfatı olan-; ” Toplanacakları” kelimesi çoğul olarak değil de tekil olarak gelmiştir. Şayet

“insanlar” kelimesinin mübtedâ olarak meıfu kabul edildiği

“kendisinde… toplanacakları” anlamındaki da haber kabul edecek olursak, bu takdire göre de çoğul olarak kullanılmaz. Çünkü; “Kendisinde” ifadesi fail yerini tutmaktadır.

Toplamak ise hasretmek, bir araya getirmek demektir. Yani insanlar o günde toplanacak, haşredileceklerdir.

“O şahit olunacak bir gündür.” O günde iyi kimse de, facir kimse de şahit olacak, hazır bulunacaktır. Sema ehli de o günde hazır bulunacaklardır. Kıyâmetin isimlerinden iki isim olan (yevmu’n-mecmü ve yevmu’n-meşhûd) isimlerini diğer isimlerle birlikte “et-Tezk ire “adlı eserimizde söz konusu ettik ve bunlara dair açıklamalarda bulunduk. Yüce Allah’a hamdolsun.

Hud 102

Rabbinin, zulmeden şehirleri yakalaması işte böyledir. Onun yakalaması gerçekten elem verici ve şiddetlidir.

Diyanet Vakfı
Rabbin, haksızlık eden memleketleri (onların halkını) yakaladığında, onun yakalayışı işte böyle (şiddetlidir). Şüphesiz onun yakalaması pek elem vericidir, pek çetindir!

Kurtubi Tefsiri
Zulüm yapan ülkeleri yakaladığında Rabbinin yakalayısı işte böyledir. Şüphesiz, O’nun yakalayışı pek acıklı, pek şiddetlidir.

“Zulüm yapan ülkeleri yakaladığında, Rabbininyakalayışı işte böyledir.” Yani yüce Allah, Nûh, Âd ve Semûd kavminin kasabalarını azâb ile yakaladığı gibi, işte bütün zalim kasabaları da böylece yakalar.

Âsım el-Cahderî ile Talha b. Mûsarrif;

“Yakaladığında, yakalayışı işte böyledir” âyetini: ” Yakaladığında Rabbin böyle yakaladı” şeklinde okumuşlardır. Yine el-Cahderî’den:

“Rabbinin yakalayışı İşte böyledir” bölümünü cemaat gibi okuduğu nakledilmekle birlikte

“ülkeleri yakaladığında” anlamındaki âyeti da; şeklinde okuduğu da nakledilmiştir.

el-Mehdevî der ki: “Yakaladığında Rabbinin yakalayışı işte böyledir” şeklindeki okuyuş, yüce Allah’ın geçmiş ümmetleri helâk etmekteki adeti ile ilgili haber vermek anlamındadır ve şu demektir: İşte Rabbin helâk edilen ümmetlerden azâb ile yakaladığını, yakaladığı vakit bu şekilde yakalar, Cemaatin kıraatine göre ise “yakalayış” anlamındaki kelime mastar kabul edilmiştir ve anlam şöyle olur: İşte Rabbin helâk ettiği kimseleri azâb ile yakaladığı vakit, O’nun yakalaması böyledir. Çünkü (cemaatin kıraati dışındaki kıraatte) “elif” siz olarak; şeklindeki okuyuş, mazi içindir, yani ülkeleri yakaladığında demektir. Buna karşılık (cemaatin kıraatindeki; ise gelecek (muzari) için kullanılır.

“Zulüm yapan ülkeler” ise halkı zalim olan ülkeler demektir ve muzaf hazfedilmiştir. Yüce Allah’ın:

“O kasabaya sor” (Yusuf:, 12/82) âyetinde olduğu gibidir.

“Şüphesiz O’nun yakalayışı pek acıklı, pek şiddetlidir.” O’nun müşrikleri cezalandırması çok acı, çok ıstırab verici ve çok ağırdır.

Müslim’in Salih’i ile Tîrmîzî’de Ebû Mûsa yoluyla gelen hadise göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki Allah zalime mühlet verir, ama sonunda onu yakaladı mı bir daha da bırakmaz.” Sonra da: Zulüm yapan ülkeleri yakaladığında Rabbinin yakalayışı işte böyledir…” âyetini okudu. Ebû Îsa (et-Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih, garib bir Buhârî, Tefsir 11. sûre 5; Müslim, Birr 61; Tirmizî, Tefsir 11. sûre 2; İbn Mâce, Fiten 22. hadistir.

Hud 101

Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmettiler. Rabbinin emri geldiğinde, Allah’tan başka çağırdıkları ilahlar onlara hiçbir fayda sağlamadı. Onlara ancak yıkım kattı.

Diyanet Vakfı
Onlara biz zulmetmedik; fakat, onlar kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap) emri geldiğinde, Allahı bırakıp da taptıkları tanrıları, onlara hiçbir şey sağlamadı, ziyanlarını artırmaktan başka bir şeye yaramadı.

Kurtubi Tefsiri
Biz, onlara zulmetmedik, fakat onlar kendi nefislerine zulmettiler. Rabbinin emri gelince, Allah’ı bırakıp da tapındıkları ilâhları onlara bir fayda sağlamadı. Zarara uğratmaktan başka bir şeylerini de arttırmadılar

“Biz onlara zulmetmedik.” Sözlükte zulüm bir şeyi asıl konulması gereken yerinden başka bir yere koymak demektir. el-Bakara Sûresi’nde (2/35. âyet, 13. başlıkta) yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Fakat onlar” küfür ve masiyetlerle

“kendi nefislerine zulmettiler.” Sîbeveyh’in naklettiğine göre; “Ona zulmetti” denilebilir.

“Rabbinin emri gelince, Allah’ı bırakıp da tapındıkları ilâhları onlara bir fayda sağlamadı.” Yani ibadet ettikleri ilâhları azaplarından herhangi bir şeyi önleyemedi.

“Zarara uğratmaktan başka bir şeylerini de arttırmadılar.” Bu âyetteki kelimesini Mücahid ve Katâde “zarara uğratmak” diye açıklamışlardır. Şair Lebid de şöyle demektedir:

“Artık çürüyüp gittim. Zaten her yeni şeye sahip olan sonunda

Çürümeye gider. İşte zarara uğratmak da budur.”

(Aynı kökten gelen) “et-tebâb” ise helâk ve hüsran demektir.

Bu âyette hazfedilmiş sözler de vardır. Yani onların putlara ibadet etmeleri… başka şeylerini arttırmadılar, demektir. Muzaf hazfedilmiştir, bu da şu demektir: Onların o putlara tapmaları, kendilerine âhiret mükâfatını kaybettirmiştir.

Hud 100

İşte bu, sana kıssasını anlattığımız şehirlerin haberlerindendir. Onlardan kimisi hâlâ ayakta, kimisi biçilmiştir.

Diyanet Vakfı
(Ey Muhammed!) İşte bu, (halkı helak olmuş) memleketlerin haberlerindendir. Biz onu sana anlatıyoruz; onlardan (bugüne kadar izleri) kalan da vardır, biçilmiş ekin (gibi yok olan) da vardır.

Kurtubi Tefsiri
İşte bunlar o ülkelere ait haberlerdendir. Onları sana kıssa olarak anlatıyoruz. Onlardan kimi hâlâ ayakta duruyor, kimi de biçilmiştir.

“İşte bunlar ülkelere ait haberlerdendir. Onları sana kıssa olarak anlatıyoruz.” Âyetindeki: ” İşte bunlar” mukadder bir mübtedânın haberi olarak ref mahallindedir. Yani işte durum böyledir, takdirindedir. Mübtedâ olarak merfu da kabul edilebilir. Daha Önce geçmiş ülkelere ait bu haberleri Biz sana okuyoruz, takdirinde olur.

“Onlardan kimi hâlâ duruyur, kimi de biçilmiştir.” Katâde der ki: “Hâlâ duran” duvarları, çatıları üstüne çökmüş ve böylece iz bırakmış olan yerler, “biçilmiş” olanlar ise hiçbir izi kalmamış olanlardır.

Şöyle de açıklanmıştır: “Hâlâ duranlar” mamur halde bulunanlardır, “biçilmiş” olanlar ise harabe halinde bulunanlardır. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Mücahid de der ki:

“Hâlâ duran” duvarları çatıları üstüne çökmüş olanlar, “biçilmiş olanlar”

ise kökten imha edilmiş olanlardır. Bununla ekin gibi biçilmiş olanları kastetmektedir. Şair der ki:

“Ölümün aralarındaki paylaştırmasında insanlar,

Kimisi hâlâ ayakta duran, kimisi de biçilmiş bulunan ekin gibidir.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Bizler ancak taze ekine benzeriz,

Ne zaman, olgunlaşırsa, onu biçen gelir (onu biçer).”

el-Ahfeş Said de der ki: Buradaki “biçilmiş” anlamında ve “faîl” veznindeki: kelimesi mefûl vezninde “biçilmiş” demektir. Bunun çoğulu da; gelir. ” Hastalar” kelimesi gibi. Yine el-Ahfeş der ki: Bu kelime akıi sahibi varlıklar hakkında çoğul olarak: şeklinde gelir, tıpkı “Maktul ve maktuller” gibi.

Hud 99

Bu dünyada da, kıyamet gününde de onlar lanete uğratıldılar. Bu verilen destek ne kötüdür.

Diyanet Vakfı
Onlar burada da, kıyamet gününde de lanete uğratıldılar. (Onlara) verilen bu armağan ne kötü armağandır!

Kurtubi Tefsiri
Bunda da, kıyâmet gününde de onlara lanet arkalarından yetiştirildi. Yapılan bu bağış, ne kötü bir bağıştır!

“Bunda” yani bu dünyada

“da kıyâmet gününde de onlara lanet arkalarından yetiştirildi.” Yani hem bu dünya hayatında onlara lanet yetiştirildi, hem de kıyâmet gününde onlara lanet yetiştirilmiş olacaktır. Yine bu anlamdaki açıklamalar önceden geçmiş bulunmakladır.

“O varacakları yer ne kötü yerdir!” el-Kisaî ve Ebû Ubeyde’nin naklettiğine göre; “Ona yardım ettim, ona bağış olarak verdim” demektir. Bağış (atiyye)in ismi ise; şeklinde gelir. Yani onlara verilen bu bağış ve onlara yapılan bu yardım ne kadar kötüdür!

Bu kelime aynı zamanda “büyükçe kap” anlamına da gelir. Bunu el-Cevherî ifade etmiştir.

Âyet “Kendisine bağış yapilanın bağışı ne kötü bir bağıştır!” şeklindedir.

el-Maverdî’nin naklettiğine göre; şeklinde “ra” harfi üstün olarak okunursa, büyükçe kap, esreli olarak okunursa, o kaptaki içecek şey anlamındadır. Bunu el-Esmaî’den nakletmektedir.

Buna göre bu ifade ile sanki onlara cehennemde içirilecek şeylerin kötülüğü anlatılmış gibidir. Yine bu kelimenin fazlalık anlamında olduğu da söylenmiştir, yani o Fir’avun ve beraberindekiler suda boğulduktan sonra, onlara ayrıca verilecek olan ateş (azâbı) ne kadar da kötüdür! Bu açıklamayı da el-Kelbî yapmıştır.

Hud 98

Kıyamet günü kavminin önüne geçer, onları ateşe sürer. O götürülecek yer ne kötüdür.

Diyanet Vakfı
Firavun, kıyamet gününde kavminin önüne düşecek ve onları (çekip) ateşe götürecektir. Varacakları yer ne kötü yerdir!

Kurtubi Tefsiri
O kıyâmet günü kavminin önüne düşecek ve onları ateşe sürüklemiş olacaktır. O varacakları yer ne kötü yerdir!

“O, kıyâmet günü kavminin önüne düşecek.” Yani o başkanları olduğundan dolayı, cehennemde onların önüne düşecektir. Bir kimsenin başkalarının önüne geçmesini anlatmak üzere; ” Onların önüne geçti, geçer” denilir.

“Ve onları ateşe sürüklemiş olacaktır.” Onları ateşe sokmuş olacaktır Burada âyet mazi lâfzı ile zikredilmiş, mana ise, gelecekte onları ateşe sokacağı şeklindedir. Meydana geleceği muhakkak olan bir şey ise olmuş gibidir. İşte bundan dolayı; muzari yerine mazi fiil kullanılabilir.

“O varacakları yer ne kötü yerdir!” Girecekleri yer çok kötü bir yerdir. Burada; ” Ne kötü!” ifadesinin müzekker olmasının sebebi bu kötülüğün; “Varılacak yer”e, raci olmasından dolayıdır. Bu da konuşma esnasında; “Senin evin ne güzel bir evdir” demek gibidir.

“el-Mevrûd: Varılacak yer” aslında kendisine ulaşılan su ve gidilip varılan yer demektir ve “(ismı.) mef’ûl” anlamındadır.

Hud 97

Firavun’a ve ileri gelenlerine. Fakat onlar Firavun’un emrine uydular. Oysa Firavun’un emri doğru değildi.

Diyanet Vakfı
96, 97. Andolsun ki Musayı da mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavuna ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar Firavunun emrine uydular. Oysa Firavunun emri doğru değildi.

Kurtubi Tefsiri
Fir’avun’a ve ileri gelenlerine. Onlar yine Fir’avun’un emrine uydular. Halbuki Fir’avun’un emri hiç de doğru değildi.

“Fir’avun’a ve ileri gelenlerine. Onlar yine Fir’avun’un emrine uydular.” Onun durumunu, onun halini, izlediği yolu takib ettiler. Hatta onu ilâh edindiler ve yüce Allah’ın emrine muhalefet ettiler.

“Halbuki Fir’avun’un emri hiç de doğru değildi.” Doğruya götüren, doğru bir iş değildi. “Reşid”in hayra götüren, hayra İrşad eden anlamında olduğu da söylenmiştir.

Hud 96

Andolsun, Musa’yı ayetlerimizle ve apaçık bir delil ile gönderdik.

Diyanet Vakfı
96, 97. Andolsun ki Musayı da mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavuna ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar Firavunun emrine uydular. Oysa Firavunun emri doğru değildi.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz Mûsa’yı âyetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik;

“Yemin olsun ki Biz Mûsa’yı âyetlerimizle” Tevrat ile -mucizeler ile diye de açıklanmıştır-

“ve apaçık bir delille” açık seçik belge ile yani asa ile

“gönderdik.”

Yüce Allah’ın insanlara karşı delil ortaya koymak ve (İnkarcıların ileri sürebilecekleri) her türlü gerekçeyi de ortadan kaldırmak için peygamberleri biri diğeri ardınca gönderdiğini beyan etmektedir.

“Delil” anlamındaki

“sultan” kelimesinin anlamı ve türediği kökü ile ilgili açıklamalar daha önce Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/151- âyetin tefsirinde) geçtiğinden dolayı, burada tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

Hud 95

Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Dikkat edin, Medyen helâk oldu, tıpkı Semûd’un helâk olduğu gibi.

Diyanet Vakfı
Sanki orada hiç barınmamışlardı. Biliniz ki, Semud kavmi (Allahın rahmetinden) uzak olduğu gibi Medyen kavmi de uzak oldu.

Kurtubi Tefsiri
Sanki orada yaşamış değillerdi. Haberiniz olsun ki Semûd kavmi, Allah’ın rahmetinden nasıl uzaklaştıysa, Medyen kavmi de öylece uzaklaştı.

“Sanki orada yaşamış değillerdi. Haberiniz olsun ki Semûd kavmi Allah’ın rahmetinden nasıl uzaklaştıysa, Medyen kavmi de öylece uzaklaştı.” Bu âyetin anlamı az önce geçti.

el-Kisaî’nin naklettiğine göre Ebû Abdu’r-Rahmân es-Sülemî; “Uzaklaştı,” fiilini “ayn” harfi ötreli olarak okumuştur. en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Dilde bilinen bu fiilin helâk olmak anlamında: şeklinde kullanılacağıdır.

el-Mehdevî der ki: Burada “ayn” harfini ötreli okuyanların okuyuşu aslında hem hayır, hem şer hakkında kullanılabilen bir şive olup bunun mastarı

Ancak “ayn” harfinin esreli söylenişi sadece kötülüğü anlatmak için kullanılır ve denilir. Buna göre çoğunluğun kıraatine göre “uzak olmak” lanet anlamındadır. Anlam itibariyle ikisinin de birbirlerine yakın olması dolayısıyla her iki kullanışın anlamı da aynı olabilir. Böylelikle bu, manaları yakın olması hasebiyle mastarı lâfzından başka şekilde gelen kelimelerden birisi olur.

Hud 94

Emrimiz geldiğinde, Şuayb’ı ve onunla birlikte iman edenleri katımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri korkunç bir ses yakaladı. Öyle ki yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar.

Diyanet Vakfı
Emrimiz gelince, Şuaybı ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık; zulmedenleri ise korkunç bir gürültü yakaladı da yurtlarında diz üstü çökekaldılar.

Kurtubi Tefsiri
Emrimiz gelince, Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri nezdimizden bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise o korkunç ses yakalayiverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.

“Emrimiz gelince…” Denildiğine göre Hazret-i Cebrâîl öyle bir çığlık bastı ki, derhal ruhları cesetlerinden çıkıverdi.

“Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri nezdimizden bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise o korkunç ses” yani Cebrâîl’in çığlığı

“yakalayıverdi.” Buradaki

“yakalayıverdi” anlamındaki; fiilinin müennes gelmesi,

“sayha: korkunç ses, çığlık” lâfzının müennes olmasından dolayıdır. Hazret-i Salih kıssasında ise:

“O zulmedenleri ise o korkunç ses yakaladı” (Hûd, 11/67.) âyetinde ise fiil; “Çığlık basmak, feryad etmek” anlamına göre müzekker gelmiştir.

İbn Abbâs der ki: Yüce Allah, Hazret-i Salih ile Hazret-i’Şuayb kavimleri dışında iki ayrı ümmeti aynı azâb ile helâk etmiş değildir. Allah bu iki kavmi de çığlık ile helâk etmiştir. Şu kadar var ki Salih kavmini çığlık alt taraflarından, Şuayb kavmim ise çığlık üst taraflarından yakalamıştır “de yurtlarında diz üstü çöküp, kaldılar.”

Hud 93

Ey kavmim, elinizden geleni yapın. Ben de yapıyorum. Kimin üzerine rezil eden bir azap geleceğini, kimin yalancı olduğunu yakında bileceksiniz. Bekleyin, ben de sizinle beklemekteyim.

Diyanet Vakfı
Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Ben de yapacağım! Kendisini rezil edecek azabın geleceği şahsın ve yalancının kim olduğunu yakında öğreneceksiniz! Bekleyin! Ben de sizinle beraber beklemekteyim.»

Kurtubi Tefsiri
“Ey kavmim! Elinizden geleni yapın. Muhakkak ben de yapacağım. Yakında kendisini rüsvay edecek azâbın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözetleyin gerçekten ben de sizinle beraber gözetleyiclyim.”

“Ey kavmim! Elinizden geleni yapın. Muhakkak ben de yapacağım. Yakında… bileceksiniz.” Bu ifadeler tehdittir. Buna dair açıklamalar da daha önce el-En’âm Sûresi’nde (6/135- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Kendisini rüsvay edecek azâbın kime geleceğini” bu azâbın kimi helâk edeceğini “ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz.” Bu âyetteki birinci “Kim” kelimesi nasb mahallindedir. Yüce Allah’ın:

“Kimin ıslah ettiğini, kimin de fesat yaptığını bilir.” (el-Bakara, 2/220) âyetine benzemektedir. İkinci “kim” lâfzı da O’na atfedilmiştir.

“Kimin yalancı olduğunu” anlamındaki âyeti, aramızdan kimin yalan söylediğini de bileceksiniz, diye de açıklanmıştır.

Bunun (nasb değil de) ref’ mahallinde olduğu ve takdirinin şöyle olduğu da söylenmiştir: Ve O, yalan söyleyeni rüsvay edecektir. Takdiri şöyledir de denilmiştir: Yalancı olan ise yalan söylediğini bilecek ve yaptığı bu işin vebalini tadacaktır.

el-Ferrâ”nın iddia ettiğine göre Araplar; Kim kalktı, kim kalkar, kalkmış olan kimdir? diye kullandıklar; halde-; “Kimin yalancı olduğunu” ifadesinde “O” zamirini fazladan getirmelerinin sebebi, bu cümlenin fiil cümlesi yerini tutması içindir. en-Nehhâs da der ki: Şairin şu sözü onun bu dediğinin aksine delil teşkil etmektedir:

“Ondan uzak kaldığıma -kitab hakkı için- artık tahammülümün kalmadığını

Süreyya’ya bildirmek üzere bana elçilik yapacak kimdir?”

“Gözetleyin gerçekten ben de sizinle beraber gözetleyiciyim.” Siz azâbı ve ilâhî gazabı bekleye durun, ben de ilâhî yardım ve rahmeti beklemekteyim.

Hud 92

Dedi ki: Ey kavmim, benim kavmim mi Allah’tan daha değerli sizin için? Onu arkanıza atıp unuttunuz. Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı kuşatandır.

Diyanet Vakfı
(Şuayb:) «Ey kavmim dedi, size göre benim kabilem Allahtan daha mı güçlü ve değerli ki, onu (Allahın emirlerini) arkanıza atıp unuttunuz. Şüphesiz ki Rabbim yapmakta olduklarınızı çepeçevre kuşatıcıdır.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Ey kavmim! Size göre benim aşiretim Allah’tan daha değerli midir ki onu arkanıza atılmış, önemsenmeyen bir şey edindiniz. Şüphe yok ki Rabbim, yaptıklarınızı çepeçevre kuşatıcıdır.”

“Dedi ki: Ey kavmim! Size göre benim aşiretim Allah’tan daha değerli midir ki?” anlamındaki âyetle;

“Benim aşiretim… mi?” âyeti mübtedâ olarak merfudur. Yani sizin kalplerinizde benim aşiretim, sizin mutlak malik ve sahibiniz olan Allah’tan daha büyük ve daha üstün müdür? ki

“onu arkanıza atılmış, önemsenmeyen bir şey edindiniz?” Size getirmiş olduğum Allah’ın emirlerini arkanıza atıverdiniz ve kavmimden korkarak beni öldürmekten vazgeçtiniz?

Bir kimse hakkında işlenen kusur ve eksikliği ifade etmek için; “Onun işini arkaya attım” anlamındaki tabir kullanılır ki buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/100. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Şüphe yok ki Rabbim yaptıklarınızı” küfür, inkâr ve masiyetlerinizi

“çepeçevre kuşatıcıdır.” Çok iyi bilendir, koruyucudur, yani hıfz ve tesbit edendir, diye de açıklanmıştır.

Hud 91

Dediler ki: Ey Şuayb, senin söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz. Gerçekten biz seni içimizde zayıf görüyoruz. Eğer kavmin olmasaydı seni taşlardık. Sen bizim için güçlü biri değilsin.

Diyanet Vakfı
Dediler ki: Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve içimizde seni cidden zayıf (aciz) görüyoruz! Eğer kabilen olmasa, seni mutlaka taşlayarak öldürürüz. Sen bizden üstün değilsin.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Ey Şuayb! Biz senin söylediklerinden bir çoğunu anlamıyoruz. Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz. Eğer senin aşiretin olmasaydı, seni taşa tutardık. Zaten sen, bizim İçin değerli bir kimse değilsin.”

“Dediler ki: Ey Şuayb! Biz senin söylediklerinden bir çoğunu anlamıyoruz.” Çünkü sen bizi Öldükten sonra diriliş, amellerden dolayı hesaba çekilmek gibi gayb olan bir takım hususları kabul etmeye çağırıyorsun ve alışkın olmadığımız şeylerle bize öğüt veriyorsun.

Şöyle de denilmiştir: Onlar bu sözleri onu dinlemekten yüz çevirmek, onun sözlerini de küçümsemek kastıyla söylemişlerdi. Bir şeyin anlaşıldığı, kavranıldığı vakit; “Anladı, anlar” denilir. el-Kisaî’nin naklettiğine göre de bir kimse fakîh olduğu vakit de; denilir.

“Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz.” Hazret-i Şuayb’ın gözlerinin görmediği söylenmiştir. Bunu Saîd b. Cübeyr ve Katide söylemiştir.

Bir diğer görüşe göre de görmesi zayıf idi. Bunu da es-Sevrî söylemiştir. en-Nehhâs ondan, Saîd b. Cübeyr ve Katâde’nin kanaatinin bir benzerini de nakletmiştir. en-Nehhâs der ki: Dilcilerin naklettiğine göre Himyerliler gözü görmeyen kimseye “zayıf” derler, yani gözleri görmediği için zayıf düşmüş demektir. Nitekim gözleri görmeyen bir kimseye “darîr” da denilir, gözlerinin görmeyişi sebebiyle zarar görmüş kimse demektir. Aynı şekilde görmeyene “mekfûf” da derler. Çünkü gözleri görmediği için görmesi kef edilmiş (alıkonulmuş, önlenmiş) kimsedir.

el-Hasen ise; burada “zayıf değersiz anlamındadır. Bedenen zayıf diye de açıklanmıştır ki bunu da Ali b. Îsa nakletmiştir. es-Süddî: Tek başına, yardımcıları ve bize muhalefet etmeye gücü yetecek kadar destekçileri olmayan kişi, anlamına geldiğini söylemiştir.

Bir diğer açıklamaya göre dünya maslahatlarını ve dünyadaki insanların idaresini az bilen kimse demektir.

“Güçsüz” anlamındaki kelime de hal olarak nasbedilmiştir.

“Eğer senin aşiretin olmasaydı” anlamındaki;

“Senin aşiretin” kelimesi mübtedâ olarak refedilmiştir. Aşiret (radıyallahü anhht) ise kişinin kendilerine dayandığı ve kendileri dolayısıyla güç kazandığı yakınlarıdır. Cerboa’nın yuvasına “râhita” denilmesi de buradan gelmektedir. Çünkü o bu yuva ile kendisini güvenlik altına alır ve yavrularını orada saklar.

“Seni taşa tutardık.” Taşlayarak, Öldürürdük, çünkü onun kavmi birisini öldürmek İstediklerinde ona taş atarlardı. Hazret-i Şuayb’in aşireti de ona bunu söyleyenlerin dinlerine bağlı idi. Bir başka görüşe göre “seni taşa tutardık.” Sana hakaret ederdik, ağır söz söylerdik anlamına gelir. el-Ca’dî’nin şu beyitinde de bu anlamdadır.

“Acı sözlerle birbirimize hakaret edip durduk, o kadar ki

Yarışta at başı giden iki at gibi oluruz.”

“Recin (taşa tutmak)” aynı zamanda lânetlemek anlamındadır. eş-Şeytanu’r-Racim (lanetlenmiş, kovulmuş) şeytan ifadesi de buradan gelmektedir.

“Zaten sen bizim için değerli bir kimse değilsin.” Yani sen bize karşı galip gelen, bizi yenik düşürecek ve korunabilecek olan bir kimse değilsin.

Hud 90

Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tövbe edin. Şüphesiz Rabbim çok merhametli, çok sevgilidir.

Diyanet Vakfı
Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra Ona tevbe edin. Muhakkak ki Rabbim çok merhametlidir, (müminleri) çok sever.

Kurtubi Tefsiri
“Rabbinizden mağfiret dileyin ve sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz Rabbim rahmet edicidir, çok sevendir.”

“Rabbinizden mağfiret dileyin. Sonra O’na tevbe edin” âyeti daha önceden geçmiş idi.

“Şüphesiz Rabbim rahmet edicidir, çok sevendir.” Bunlar yüce Allah’ın isimlerinden iki isimdir. Biz bunları “et Esna fi Şerhi’l Esmai’l-Hüsnâ” adlı kitabımızda açıklamış bulunuyoruz.

el-Cevherî der ki: Bir kimseyi sevdiğimiz zaman; deriz. “el-Vedûd” ise seven kimse demektir. “Ved, vid, vud ve meveddet” sevgi demektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den rivâyet edildiğine göre Hazret-i Şuayb söz konusu edildiği zaman: “İşte o peygamberlerin hatibidir” Hâkim, el-Müstedrek, II, 568. demiştir.

Hud 89

Ey kavmim, bana karşı düşmanlığınız, başınıza Nuh kavminin, Hûd kavminin veya Sâlih kavminin başına gelen gibi bir şey gelmesine sebep olmasın. Lut kavmi de sizden uzak değildir.

Diyanet Vakfı
Ey kavmim! Sakın bana karşı düşmanlığınız, Nuh kavminin veya Hud kavminin, yahut Salih kavminin başlarına gelenler gibi size de bir musibet getirmesin! Lut kavmi de sizden uzak değildir.

Kurtubi Tefsiri
“Ey kavmim! Bana muhalefetiniz sakın Nûh kavminin veya Hûd kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen musibetin bir benzerinin başınıza gelmesine sebeb olmasın. Lût kavmi de sizden uzak değildir.”

“Ey kavmim! …mıza … sebeb olmasın” âyetindeki;

“…mıza … sebeb olmasın” kelimesini Yahya b. Vessâb; ” Günah işlemenize…” diye okumuştur.

” Bana muhalefetiniz” ref mahallindedir. ” Başınıza gelmesi” ise nasb mahallindedir. Buna göre;

“ey kavmim! bana muhalefetiniz … başınıza gelmesine sebeb olmasın” âyeti şu demektir: Bana düşmanlık etmeniz, sizi imanı terketmeye götürmesin. O takdirde sizden önceki kâfirlere gelen musibet de gelir, sizi bulur. Bu açıklamayı el-Hasen ve Katâde yapmıştır. Şöyle de açıklanmıştır: Bana muhalefetiniz sizden öncekilere isabet ettiği gibi size de azâbın isabet etmesine sebeb olmasın. Bu açıklamayı da ez-Zeccâc yapmıştır.

Başına gelir, sebeb olur, sizi… götürür, iter’in anlamı Mâide Sûresi’nde (5/2. ayet, 12. başlıkta); şikâk (ayrılık, muhalefetsin anlamı da el-Bakara Sûresi’nde (2/137. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Burada “şikâk” düşmanlık anlamındadır, bunu es-Süddî ifade etmiştir. el-Ahtal’ın şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Benim bu mesajımı var mı bildirecek (onlara):

Siz düşmanlığın tadını nasıl buldunuz?”

Hasan-ı Basrî de burada bu kelimeyi; “bana zarar vermek isteğiniz” diye açıklamıştır. Katâde ise, benden ayrılmanız diye açıklamıştır.

“Lût kavmi de sizden uzak değildir.” Çünkü Şuayb kavmi ile Lût kavminin helaki; arasında az bir zaman geçmişti. Şöyle de açıklanmıştır: Lût kavminin yurdu sizden uzak bir yerde değildir. İşte bundan dolayı

“uzak” anlamındaki kelime tekil gelmiştir. el-Kisaî de der ki: Bu onların yurdu, sizin yurdunuz içindedir demektir, diye açıklamıştır.

Hud 88

Dedi ki: Ey kavmim, gördünüz mü, eğer ben Rabbimden bir belge üzerindeysem ve bana O’ndan güzel bir rızık verdiyse. Size yasakladığım şeyde size ters davranmak istemem. Ben sadece gücüm yettiğince düzeltmek istiyorum. Başarım yalnızca Allah’ın yardımıyladır. O’na tevekkül ettim. O’na yönelirim.

Diyanet Vakfı
Dedi ki: Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allahın yardımı iledir. Yalnız Ona dayandım ve yalnız Ona döneceğim.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki “Ey kavmim! Şayet ben Rabbimden gelen apaçık bir belgeye sahipsem ve O bana kendisinden güzel bir rızık ihsan etmiş ise ne dersiniz? Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak, size (emrettiklerime) aykırı davranmak istemiyorum. Ben gücümün yettiği kadar ıslahtan başkasını İstemem. Benim başarım ancak Allah iledir, ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na dönerim.”

“Dedi ki: Ey kavmim! Şayet ben Rabbimden gelen apaçık bir belgeye sahipsem” -buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunuyor.

“ve, O bana kendisinden güzel” yani geniş ve helal

“bir rızık ihsan etmiş ise ne dersiniz?” İbn Abbâs ve başkalarının dediklerine göre Şuayb (aleyhisselâm)ın malı pek çoktu.

Şöyle de açıklanmıştır: Hazret-i Şuayb, bununla hidayet, ilahi tevfik, ilim ve marifeti kastetmiş idi ve ifadede hazfedilmiş sözler vardır. Bu da bizim zikrettiğimiz husustur. Yani buna rağmen ben sizi sapıklıklardan vazgeçirmeye çalışmayacak mıyım?

Anlamın şu olduğu da söylenmiştir: “Şayet ben Rabbimden gelen apaçık bir belgeye sahipsem” ben yine sapıklığa mı tabi olacağım?

Şu anlamda olduğu da söylenmiştir. “Şayet ben Rabbimden gelen apaçık bir belgeye sahipsem” siz yine bana insanların eşyalarını eksik vermek, hakettiklerinden daha az vermek suretiyle isyankarlık etmemi mi emredeceksiniz? Allah beni buna muhtaç bırakmamışken, bunu yapmamı mı istersiniz?

“Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemiyorum.” Ben size emrettiğim bir şeyi terketmediğim gibi, yasakladığım bir şeyi de kendim işleyemem.

“Ben gücümün yettiği kadar ıslahtan başkasını istemem.” Ben ıslâhtan başka bir iş yapmak istemem. Yani adaletli davranarak dünyanızı ıslah etmenizi, ibadetlerle âhiretinizi ıslah etmenizi istiyorum.

Hazret-i Şuayb’ın

“gücümün yettiği kadar” demesi; güç yetirmenin -iradeden ayrı olarak- fiilin şartları arasında yer aldığından dolayıdır.

“Gücümün yettiği kadar” ifadesindeki; mastariyedir. Yani ben ancak gayret ve gücüm ile ıslahı istiyorum, ondan başka bir isteğim yoktur.

“Benim başarım” yani doğruyu bulmam, çünkü başarı (tevfik) doğruluk (rüşt) demektir.

“ancak Allah iledir. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na dönerim.” Başıma gelen bütün musibetlerden dolayı yine O’na dönerim. Âhirette dönüşüm O’na olacaktır, diye açıklandığı gibi; dönüş (inâbe) dua etmek demektir, diye de açıklanmıştır ki; buna göre; ben yalnız O’na dua ederim, demek olur.

Hud 87

Dediler ki: Ey Şuayb, senin namazın mı sana emrediyor ki atalarımızın taptıklarını terk edelim veya mallarımızda dilediğimizi yapmayalım? Gerçekten sen yumuşak huylu ve akıllı birisin.

Diyanet Vakfı
Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terketmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Ey Şuayb! Bize babalarımızın tapındıklarından yahut kendi mallarımızda dilediğimiz gibi tasarruf etmekten vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Çünkü sen muhakkak yumuşak huylu ve aklı başında bir kimsesin.”

“Dediler ki: Ey Şuayb! Bize babalarımızın tapındıklarından… vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor?” âyetindeki

“Namazın mı?” âyeti,

“Namazların mı?” şeklinde çoğul olarak da okunmuştur, ” Terketmemizi” ifadesindeki (mastar anlamı veren edat) nasb mahallindedir. el-Kisaî de der ki: Bu hazfedilmiş “be” harf-i cerri ile cer mahallindedir.

Rivâyet edildiğine göre Şuayb (aleyhisselâm) çokça namaz kılar, farzı ile, nafilesiyle ibadete çokça ve dikkatle devam eder ve şöyle derdi: Şüphesiz ki namaz hayasızlıktan ve münkerden alık oyar. Onlara bu şekilde (iyilikleri) emredip (kötülüklerden) yasaklayınca devamlı çokça namaz kıldığını gördüklerinden onu ayıplamaya, onunla alay etmeye ve yüce Allah’ın söylediklerini haber verdiği sözleri söylemeye koyuldular.

Bir açıklamaya göre buradaki “namaz” okumak anlamındadır. Bunu da es-Süfyan, el-A’meş’ten nakletmiştir. Yani senin okudukların mı sana bunları emretmektedir? Böylelikle bu görüşüyle onların kâfir olduklarını kastetmektedir. el-Hasen de der ki: Allah ne kadar peygamber gönderdiyse, mutlaka ona namazı ve zekâtı farz kılmıştır.

“Yahut kendi mallarımızda dilediğimiz gibi tasarruf etmekten vazgeçmemizi…” el-Ferrâ”nın iddiasına göre ifadenin takdiri: Yahut seh bize mallarımızda dilediğimiz gibi tasarruf etmemizi mi yasaklıyorsun? şeklindedir.

es-Sülemî ve ed-Dahhâk b. Kays da; “Yahut kendi mallarımızda senin dilediğin gibi tasarruf etmeni (sana namazın mı emrediyor?)” şeklinde her iki fiili de “(muhatab) te”si ile okumuşlardır. Bu da: Ey Şuayb! Senin dilediğini yapmanı… takdirindedir.

en-Nehhâs ise der ki: Bu kıraate göre; “Yahut … me…” ifadesi birinci; “…me…” ye atfeditmiştir.

Zeyd b. Eslem’in de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Hazret-i Şuayb’ın kavmine yasaklamış olduğu şeyler arasında dirhemlerin kenarlarını kesmek de vardı. Yine denildiğine göre: “Yahut kendi mallarımızda dilediğimiz gibi tasarruf etmekten vazgeçmemizi…” âyetinin anlamı şudur: Biz kendi aramızda eksik vermek konusunda karşılıklı razı olursak, sen ne diye bize bunu yasaklıyorsun, bundan vazgeçmemizi İstiyorsun?

“Çünkü sen muhakkak yumuşak huylu ve aklı başında bir kimsesin.” Bu sözleriyle; kendi kanaatine göre sen kendinin böyle olduğunu zannediyorsun, demek istemişlerdi. Ebû Cehil’in vasfı ile ilgili olarak Kur’ân-ı Kerîm’deki şu âyet da bu yönüyle buna benzemektedir:

“Tat bakalım, çünkü sen güçlü ve değerli imişsin.” (ed-Duhân, 44/49) yani kendi iddiana göre sen böylesin!

Bir diğer görüşe göre onlar bu sözlerini Hazret-i Şuayb ile alay etmek, eğlenmek için söylemişlerdir. Bu açıklamayı da Katâde yapmıştır. Arapların Habeşli bir kimseye Ebû’l-Beyda (beyazın babası) demeleri, beyaz olan bir kimseye de siyahın babası demeleri bu kabildendir. İşte cehennem bekçilerinin Ebû Cehil’e:

“Tat bakalım, çünkü sen güçlü ve değerli imişsin” (ed-Duhân, 44/49) şeklindeki sözleri de böyledir.

Süfyan b. Uyeyne der ki: Araplar uğur ve tefe’ül (iyi şeylerle karşılaşmak umudu) olsun diye herhangi bir şeyi kendi zıttı ile nitelendirebilirler. Nitekim zehirli bir hayvan tarafından sokulmuş bir kimseye “selim” denildiği gibi, geniş ve düzlük araziye “mefaze (çabucak geçilebilecek yer)” demeleri de bu kabildendir.

Bir diğer açıklamaya göre; Hazret-i Şuayb’ın kavmi sövmek ve tahkir etmek kastıyla, tariz olsun diye bu ifadeleri kullanmışlardır. Bu da bu konudaki açıklamaların en güzelidir. Ondan önceki âyetler da bu açıklamanın doğruluğuna delildir. Yani şüphesiz ki sen gerçekten yumuşak huylu, aklı başında bir kimsesin. Nasıl olur da atalarımızın taptıklarını terketmemizi, onlara tapmaktan vazgeçmemizi emredebilirsin? Bu açıklamaların doğruluğuna yüce Allah’ın:

“Bize babalarımızın tapındıklarından… vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor?” sözleri delildir. Onlar Hazret-i Şuayb’ın çokça namaz kılıp ibadet ettiğini ve onun yumuşak huylu ve aklı başında birisi olmakla birlikte, kendilerine atalarının taptıklarını terk etmelerini emretmesini uygun göremediler. Bundan sonraki âyetler da buna delil teşkil etmektedir; “Dedi ki: Ey kavmim! Şayet ben Rabbimden gelen apaçık bir belgeye sahipsem ve O bana kendisinden güzel bir rızık ihsan etmiş ise (buna) ne dersiniz?” Yani bu durumda ben size sapıklıktan vazgeçmenizi söylemeyecek miyim?

İşte bütün bunlar onların bu sözleri hakikat anlamına söylediklerini ve onun hakkındaki kanaatlerinin bu olduğunu göstermektedir. Kurayzaoğullarına mensub yahudilere, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in “Ey maymun’a dönüştürülmüş olanların kardeşleri” dediğinde onların: Ey Muhammed! Biz senin cahillik eden bir kimse olduğunu bilmiyorduk, demeleri de buna benzemektedir.

Paralarda Hile ve Değerlerini Düşürecek İşlemler Yapmak:

Tefsir âlimleri derler ki: Hazret-i Şuayb’in kavmine yasaklayıp vazgeçmelerini istediği ve kendilerinin de o işi yaptıkları için azaba uğradıkları amellerden birisi de dinar ve dirhemlerin kenarlarını kesmektir. Onlar o kesilen bölümler kendilerinde kalsın diye sağlam dirhemlerin kenarlarını kesiyor, koparıyorlardı. Sağlam dirhem ve dinarları sayarak işlem yapıyor, kenarları kesilmiş dirhemleri ise tartı ile işleme konu ediyorlardı. Tartıda da ayrıca hile yapıyorlar, tartılarını az gösteriyorlardı. İbn Vehb dedi ki: Malik dedi ki: Bunlar dinar ve dirhemleri kırıyorlardı. Said b. el-Müseyyeb, Zeyd b. Eslem ve bunlara benzer mütekaddimin tefsir âlimlerinden bir grup da böyle açıklamışlardır. Bu şekilde paralan kırmak ise büyük bir günahtır.

Ebû Dâvûd’un kitabında (Sünen’inde) Alkame b. Abdullah’tan, o babasından şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) müslümanların aralarında kullandıkları geçerli sikkelerin gerektirici bir sebep olmadıkça Ebû Dâvûd, Buyû’ 48; İbn Mâce, Ticârât 52; Müsned, III, 419. kırılmalarını nehyetmiştir. ‘Gerektirici bir sebeb” ayarının kalitesinde şüphe edilmesi gibi… bir sebeb; diye açıklanmıştır.

Çünkü eğer bu sikkeler sağlam ise bunların maksatları tahakkuk eder ve faydaları da gerçekleşir. Bu dirhemler kırılacak olursa, sıradan bir mal olur ve sikke olarak kullanılmalarından beklenen fayda ortadan kalkar. Bu da insanlara zararlı olur. İşte bundan dolayı bu iş haram kılınmıştır.

Yüce Allah’ın:

“O şehirde yeryüzünde bozgunculuk yapan fakat ıslah etmeyen dokuz kişi vardı,” (en-Neml, 27/48.) âyetin te’vili ile ilgili olarak bu kimselerin dirhemleri kırdıkları şeklinde açıklanmıştır. Bu açıklamayı Zeyd b. Eslem yapmıştır.

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr der ki: İlim adamlarının söylediklerine göre Medine’de Muhammed b. Ka’b el-Kurazî’den sonra Kur’ân’ın te’vili (açıklaması, tefsiri) hususunda Zeyd b. Eslem’den daha âlim bir kimse yoktu.

Sikkeleri Kırmanın Cezası:

Esbağ dedi ki; Abdu’r-Rahmân b. el-Kasım b. Halid b. Cünâde Zeyd b. el-Haris el-Rutakî’nin azadası dedi ki: Sikkeleri kıranın şehadeti kabul olunmaz. Bu konuda bilgisiz olduğunu mazeret olarak ileri sürse dahi kabul edilmez. Çünkü bu, mazeretin kabul olunacağı bir yer değildir.

İbnu’l-Arabîderki: Böyle birisinin şehadetiniri kabul olunmaması, bunun büyük bir günah işlediğinden ötürüdür. Büyük günahlar ise küçük günahlardan farklı olarak- kişinin adalet sıfatını kaldırır. Bu konuda bilgisizliğin mazeret olarak kabul edilmemesine gelince, bu hiçbir kimseye gizli kalmayan apaçık bir husus olduğundan dolayıdır. Çünkü mazeret ancak kişinin doğru söylediğinin açık olması yahut ta doğru söyleyip söylemediğinin belli olmaması ve bu hususu Allah’ın kuldan daha iyi bilmesine havale edilmesi halinde Malik’in dediği gibi- kabul edilir.

Sikkeleri Kırarak, Paranın Değerini Düşürerek Fesat Çıkartma ve Cezası:

Bu davranış masiyet ve şehadetin kabul edilmemesine sebep teşkil eden bir fesat (bozgunculuk) olduğuna göre; bu İşi yapan kimseler cezalandırılır. İbn Müseyyeb kendisine sopa vurulmuş bir adamın yanından geçer ve: Bu neden böyledir? diye sorar. Adamın birisi: Bu adam. dinar ve dirhemleri keser deyince, İbnu’l-Müseyyeb, ona sopa vurulmasına karşı çıkmayarak: Bu yeryüzünde fesat çıkarmak kabilindendir, der.

Buna benzer bir olay Süfyan’dan da nakledilmektedir:

Ebû Abdu’r-Rahmân en-Necibî de der ki: Medine valisi olduğu sıralarda Ömer b: Abdulaziz’in yanında oturuyor idim. Dirhemleri kesen bir adam getirildi. Bu hususta ona karşı şahitlik de edilmişti. Ömer ona sopa vurdu, saçlarını traş etti ve şehirde dolaştırılarak teşhir edilmesini emretti. Bu işi yapacak kişiye de: İşte dirhemleri kesenin cezası budur, diye yüksek sesle bağırmasını emretti. Daha sonra da bu adamın kendisine geri getirilmesini söyledi ve dedi ki: Elini kesmekten beni alıkoyan tek şey bugünden önce benzer bir durumla karşı karşıya kalmamış oluşumdur. Artık bu hususta sen böyle bir işi yapmış oldun ve öne geçmiş oldun. Bundan sonra isteyen (bu tür işleri yapan kimselerin) elini kessin.

Kadı Ebû Bekr b. el-Arabî der ki: Böyle bir kimsenin kamçı vurularak tedib edilmesi hususunda söylenecek bir söz yoktur. Saçının traş edilmesini de Ömer b. Abdulaziz uygulamış bulunuyor. İnsanlar arasında hüküm verdiğim günlerde ben hem dövüyor, hem de saçlarını traş ediyordum. Saçlarını Eraş etme cezasını da, saçını masiyet işlemek konusunda kendisine yardımcı bir unsur ve fesadı işlerken saçını güzelleşme yolu olarak gören kimselere uyguluyordum. İşte masiyete götüren her yolda yapılmast gereken uygulama da budur, eğer bedene etki etmiyor ise o unsur kesilmelidir. Bu işi yapanın elinin kesilmesine gelince, Ömer bunu hırsızlık ile ilgili hükümlerden çıkarmıştır. Çünkü dirhemlerin etrafını kesip kırpmak onları kırmaktan farklı bir şeydir. Çünkü dirhemi kırmak onun niteliğini değiştirmektir, kenarlarını kırpıp kesmek ise miktarını eksiltmektir. O halde böyle bir iş, gizli bir şekilde başkasına ait bir malı almak demektir. Eğer: Malın korunması, elin kesilmesi için asıldır, denilecek olursa, şu cevabı veririz: Ömer’in bu sikkelerin insanlar arasında dinar veya dirhem olarak ayırıcı bir konumda olmak üzere hazırlanmalarını, onların korunmaları olarak değerlendirmiş olması ihtimali vardır. Herbir şeyin korunması ise kendi durumuna göre değişir. Diğer taraftan İbn ez-Zübeyr bunu uygulamaya koymuş ve dinar ve dirhemlerin etrafını kırptığı için bir adamın elini kesmiştir.

Maliki mezhebine mensub ilim adamlarımız derler ki: Dinar ve dirhemler, üzerlerinde Allah’ın adının bulunduğu, Allah’ın mühürleridir. Eğer tefsir âlimlerinin görüşlerine göre Allah’ın mührünü kıran kimsenin eli kesilir, denilecek olursa bu İşi yapan gerçekten buna lâyıktır. Yahut ta bir kimse üzerinde sultanın mührü bulunan bir şeyi kırsa te’dib edilir. Allah’ın mührü sayesinde ise ihtiyaçlar karşılanır. Dolayısıyla ceza bakımından bu iki mührü kırmak eşit olamaz.

İbnu’l-Arabî der ki: Benim görüşüme göre dirhemlerin kırılması dolayısıyla değil de etraflarının kesilmesi dolayısıyla el kesme cezası uygulanır ve ben bunu hakimlik yaptığım günlerde uyguluyor idim. Şu kadar var ki etrafım cahillerle dolup taşıyordu, ancak sapık kıskançların söyleyecekleri sözler dolayısıyla, korkuya da kapılmadım. Hak ehlinden bunu uygulama imkânını bulan herhangi bir kimse Allah rızası için, ecrini Allah’tan bekleyerek bunu uygulamalıdır.

Hud 86

Allah’ın kalanı, eğer inanıyorsanız, sizin için daha hayırlıdır. Ve ben üzerinizde bir bekçi değilim.

Diyanet Vakfı
Eğer mümin iseniz Allahın (helalinden) bıraktığı (kar) sizin için daha hayırlıdır. Ben üzerinize bir bekçi değilim.

Kurtubi Tefsiri
“Eğer mü’min iseniz Allah’ın bıraktığı sizin için daha hayırlıdır. Yoksa ben üzerinizde koruyucu değilim.”

“Eğer mü’min kimseler iseniz, Allah’ın bıraktığı sizin için daha hayırlıdır.” Yani hakları adaletle, tastamam verdikten sonra Allah’ın sizin için geriye bıraktığı daha bir bereketlidir ve akıbeti daha bir övülecek şeydir. Bu yönüyle bunlar sizin zorbalık yaparak, haksızlık ederek ölçü ve tartılarr’eksik yapıp kendiniz için bir şeyler arttırmanızdan daha üstündür. Bu anlamdaki açıklamayı Taberî ve başkaları yapmıştır. Mücahid de der ki: “Allah’ın bıraktığı sizin İçin daha hayırlıdır” âyetinden kasıt, Allah’a itaat etmenizdir. er-Rabî’ der ki: Allah’ın tavsiyesi (emri) sizin için daha hayırlıdır, demektir. el-Ferrâ’ İse: Allah’ın gözetimi, İbn Zeyd Allah’ın rahmeti… diye açıklarken Katâde ve el-Hasen de; sizin Rabbinizden alacağınız pay (mükâfatınız) sizin için daha hayırlıdır, diye açıklamışlardır. İbn Abbâs da: Allah’ın rızkı sizin için daha hayırlıdır, diye açıklamıştır.

“Eğer mü’min kimseler iseniz” anlamındaki âyet şarttır. Çünkü onlar bunun doğruluğunu ancak mü’min olmaları şartıyla anlayabilirler, bilebilirler. Şöyle de açıklanmıştır: Onların Allah’ın kendilerinin yaratıcısı olduğunu itiraf edenler olmaları da muhtemeldir. Bundan dolayı onlara bu şekilde hitab etmiştir.

“Yoksa ben üzerinizde koruyucu değilim-” Yani ölçüp tarttığınız vakit sizi gözetlemek imkânım yoktur. Yani ben yapmış olduğunuz herbir muameleye tanıklık etmek imkânına sahip değilim ki herkesin hakkını eksiksiz ve tam olarak verip vermediğinizden dolayı sizleri sorgulayabileyim.

Şöyle de açıklanmıştır: Masiyetleriniz sebebiyle üzerinizdeki Allah’ın nimetlerinin zeval bulmasına karşı, benim sizi koruyabilme İmkânım olamaz.

Hud 85

Ey kavmim, ölçü ve tartıyı adaletle tam yapın. İnsanların eşyalarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak dolaşmayın.

Diyanet Vakfı
Ve ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın; insanlara eşyalarını eksik vermeyin; yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın.

Kurtubi Tefsiri
“Ey kavmim! Ölçü ve tartıyı adaletle, tastamam yerine getirin. İnsanlara eşyalarını eksik vermeyin. Yeryüzünde fesadçılar olarak kötülük yapmayın.”

“Ey kavmim! Ölçü ve tartıyı adaletle tastamam yerine getirin.” Eksik ölçüp tartmayı yasakladıktan sonra, tamam ölçüp tartmayı emretmesi te’kid içindir.

” Tamam yapmak, eksiksiz yapmak” demektir, ise adaletle, hak ile demektir. Maksad, herkesin hakettiği payı gereği gibi almasıdır. Yoksa ölçülen ve tartılan şeyin (ölçek ve tartıda) tamamlanmasını kastetmemektedir. Çünkü burada ölçü ile ve tartı ile tam verin, dememiştir. Aksine bu âyetle ölçüyü alışılmış ve bilinen miktarından, hacminden daha eksik yapmayın, demektedir. Aynı şekilde kullanılan tartı ve ağırlıklar da böyle olmalıdır.

“İnsanlara eşyalarını eksik vermeyin.” Hakettiklerinden daha az bir şey vermeyin, haklarını eksiltmeyin.

“Yeryüzünde fesadçılar olarak kötülük yapmayın” âyetiyle yüce Allah ölçü ve tartılarda hainlik etmenin yeryüzünde fesat çıkarmakta aşırıya gitmek olduğunu beyan etmektedir ki, bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/85- âyetin tefsiri ve devamında) daha da fazlası ile geçmiş bulunmaktadır. Cenab-ı Allah’a hamdolsun.

Hud 84

Medyen halkına kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin için O’ndan başka ilah yoktur. Ölçü ve tartıyı eksik yapmayın. Ben sizin için iyi durumda olduğunuzu görüyorum. Fakat kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.

Diyanet Vakfı
Medyene de kardeşleri Şuaybı (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allaha kulluk edin! Sizin için ondan başka tanrı yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Zira ben sizi hayır (ve bolluk) içinde görüyorum. Ve ben, gerçekten sizin için kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.

Kurtubi Tefsiri
Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Ondan başka hiçbir İlâhınız yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sîzi gerçekten bir hayır içinde görüyorum ve ben sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.”

“Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı” peygamber olarak gönderdik. Medyen, Hazret-i Şuayb’ın kavmidir. Onlara bu ismin verilişi hususunda iki görüş vardır. Birincisine göre Medyenliler İbrahim’in oğlu Medyen’in soyundan gelenlerdir. O bakımdan Medyenoğulları kastıyla, Medyen denilmiştir. Mudaroğulları kastedilerek, Mudar denilmesi gibi. ikinci görüşe göre Medyen şehirlerinin adıdır, o şehre nisbet edilerek anılmışlardır.

en-Nehhâs der ki:

“Medyen” kelimesi munsarıf değildir. Çünkü bir şehir ismidir. Bu anlamdaki açıklamalar daha geniş bir şekilde el-A’raf Sûresi’nde (7/85-87. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Dedi ki; Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Ondan başka hiçbir ilahınız yoktur” âyetinin benzeri (Hûd, 11/61’de) az önce geçti.

“Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın.” Medyenliler kâfir olmakla birlikte, ölçü ve tartıyı eksik yapan kimselerdi. Yiyecek satmak üzere onlara gelen birisi oldu mu onu fazla ölçekle alırlardı. Ona bir şey verecek olurlarsa, ellerinden geldiği kadar ona fazla vermemeye çalışırlar, hatta zulüm dahi ederlerdi. Onlardan bir kimse yiyecek (buğday) almak üzere geldi mi, ona eksik ölçekle satarlardı ve ellerinden geldiği kadar da ona az vermeye çalışırlardı. Şirkten vazgeçerek, îman etmeleri ve eksik ölçüp tartmak yasak edilerek tam ölçüp vermeleri emrolundu.

“Ben sizi gerçekten bir hayır” yani geniş bir rızık ve pek çok nimetler içerisinde el-Hasen der ki: Fiyatları oldukça ucuzdu, demiştir-

“görüyorum ve ben sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.”

Burada günü kuşatıcı olmakla nitelendirilmekte birlikte, o günün onları kuşatıcı olduğunu anlatmak istemiştir. Çünkü azâb günü onları kuşatacak olursa, azâb onların etrafını çevirmiş demek olur. Mesela sıcağı şiddetti kastıyla, şiddetli bir gün demek gibi.

Onlara gelen bu azâbın ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre bu, âhiretteki ateş azabıdır. Bir diğer görüşe göre dünyada topluca helâk edilme azabıdır. Bunun fiyatların pahalılaşması şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu anlamda bir açıklama İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiştir.

Hadîs-i şerîfte de Hazret-i Peygamber’den şöyle buyurduğu nakledilmektedir: “Bir kavim ölçü ve tartılarda açıkça eksiklik yapmaya başladı mı mutlaka Allah da onlara kıtlık ve pahalılık belâsını verir,” Abdullah b. Ömer’in rivâyet ettiği ümmetin mübtelâ olacağı bir takım hususlar ile bunlara karşılık görecekleri cezaları bildiren hadisin bir bölümü şöyledir: …eksik ölçüp tarttıkları taktirde mutlaka kıtlık, geçim zorluğu ve sultanın (yöneticilerin) onlara zulmü musibeti ile karşı karşıya bırakılırlar.”İbn Mâce, Fiten 22 Bu hadis daha önceden de geçmiş bulunmaktadır.

Hud 83

Rabbinin katında işaretlenmiş. O taşlar zalimlerden uzak değildir.

Diyanet Vakfı
(O taşlar:) Rabbin katında işaretlenerek (yağdırılmıştır). Onlar zalimlerden uzak değildir.

Kurtubi Tefsiri
Rabbinin yanında hep İşaretlenmişlerdi. Bu, zâlimlerden uzak değildir.

“Rabbinin katında hep işaretlenmişlerdi” alâmetlendirilmişlerdi. ” mühürü andıran işaretler vardı.

Şöyle de açıklanmıştır: Herbir taşın üzerinde isabet ettiği şalısın ismi yazılı idi. Bu taşlar yeryüzündeki taşlara benzemiyordu, el-Ferrâ’ da derki: Bu taşların beyaza çalan siyah ve kırmızı çizgilerle alametli olduğunu iddia etmislerdir. İşte taşların İşaretlenmiş olmaları bu imiş. Ka’b da der ki: Bu taşlar beyaz ve kırmızı renk ile alâmetli idiler. Şair de der ki:

“O Allah’ın kendisine güzellik verdiği genç bir delikanlıdır

Ve ona bakanın sevince gark olduğu bir siması vardır.”

“Hep işaretlenmişlerdi.” ifadesi taşların sıfatlarındandır. Buna karşılık “pişirilmiş” ifadesi ise “balçık’ın sıfatıdır.

Yüce Allah’ın:

“Rabbinin katında” âyeti bu taşların yeryüzü taşlarından olmadığına delildir. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır.

“Bu, zâlimlerden uzak değildir.” Lût kavmini kastetmektedir. Yani bu taşlar zâlimlere isabet etti, onlardan uzağa düşmedi. Mücahid de şöyle demiştir: Bu âyetle yüce Allah Kureyşlileri korkutmaktadır. Yani bu taşlar, ey Muhammed, senin kavminin zâlimlerinden uzakta değildir.

Katade ve İkrime de şöyle demişlerdir: Bununla, bu ümmetin zâlimlerini kastetmektedir. Allah’a yemin ederim ki, bundan sonra Allah hiçbir zalimi bu taşlardan himaye altına almış değildir.

Rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Ümmetimin sonları arasında erkekleri erkeklerle, kadınları da kadınlarla yetinen kimseler olacaktır. Eğer böyle bir şey olursa o takdirde onlar için Lût kavminin azabını, Allah’ın üzerlerine pişmiş çamurdan taş yağdırma azabını gözetleyiniz,” Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah’ın:

“Bu zâlimlerden uzak değildir.” âyetini okudu. Bu ve bundan sonraki rivâyete mana itibariyle yakın bir rivâyet, Hatib el-Bağdâdi ile İbn Asâkir’e atfen, Kenzu’l-Ummâl, XIV, 226 no: 38500de geçmekte; ancak ravilerinden ikisinin metruk raviler olduğu belirtilmektedir. (Kurtubî, Daru’l-Hadis baskısı, IX, 87. not 8).

Hazret-i Peygamberden gelen bir başka rivâyette de şöyle buyurulmaktadır: “Bu ümmet kadınlara arkalarından yaklaşmayı helal kabul edecekleri gibi, erkeklere de arkadan yaklaşmayı helâl ‘kabul edecek hale gelmedikçe gece ve gündüz bitmeyecektir (dünyanın sonu gelmeyecektir). O zaman bu ümmetten bir takım kimselere Rabbinden taşlar isabet edecektir.”

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Bu şehirler zâlimlerden uzak yerlerde değildir. Bu şehirler Şam ile Medine arasında bir yerdedir. “Uzak” anlamındaki kelimenin müzekker olarak gelmesi de “uzak bir yerde” anlamındadır.

Yağdırılan taşlar ile ilgili olarak da iki görüş vardır: Bir görüşe göre bu taşlar Hazret-i Cebrâîl şehirleri yükselttiğinde şehirler üzerine yağdırılmıştı, diğer bir görüşe göre bu taşlar şehir ahalisinden olup o şehirin dışında bulunan ve şehirde olmayan kimseler üzerine yağdırılmıştır.

Hud 82

Emrimiz gelince, o şehri altüst ettik. Üzerlerine istiflenmiş pişmiş taşlar yağdırdık.

Diyanet Vakfı
Emrimiz gelince, oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine (balçıktan) pişirilip istif edilmiş taşlar yağdırdık.

Kurtubi Tefsiri
Emrimiz geldiği zaman oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine pişirilmiş balçıktan birbiri ardınca taşlar yağdırdık.

“Emrimiz” yani azabımız

“geldiği zaman oranın altını üstüne getirdik.” Cebrâîl (aleyhisselâm) kanadını Lût kavminin şehirlerinin altına soktu -ki bunlar beş şehir idi: En büyükleri olan Sedûrn, Âmurâ (Goraora), Dâdumâ, Daûha ve Katem’dirler.- Yerin dibinden bu şehirleri İçindekilerle beraber semaya yaklaştıracak kadar yükseltti. Öyle ki semadakiler eşeklerinin anırmalarını, horozlarının ötmelerini dahi işitti; fakat bu yükseliş esnasında herhangi bir testilerinin suyu dökülmediği gibi, hiçbir kaplan da kırılmadı. Sonra da tepeleri üzeri yıkıldılar ve arkasından Allah onlara taş yağdırdı.

Mukâtil der ki: Dört tanesi helâk edildi ve Daûha şehri kurtuldu. Bundan başka şeyler de söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Ve üzerlerine pişirilmiş balçıktan… taşlar yağdırdık” âyetinde onların yaptıkları işi yapanın cezasının recin edilmek (taşlanmak) olduğuna delil vardır. Bu husus ise daha Önce el-A’raf Sûresi’nde (7/80. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Tefsire dair açıklamalar da şöyle denilmektedir: Yağdırmak fiili azâb hakkında kullanılırsa, “Yağdırdık” şeklinde, rahmet hakkında kullanılırsa; şeklinde kullanılır. Arapçada ise gökten yağmur yağdı, demek için her iki şekil de kullanılır. Bu açıklamayı da el-Herevî nakletmiştir.

Âyet-i kerîmedeki “siccÜ: Pişirilmiş balçık”ın mahiyeti hakkında farklı görüşler vardır. en-Nehhâs der ki: Siccîl çetin ve çok demektir. Siccîl ve siccîn kelimelerinde lâm ve nun iki kardeş harftir. Ebû Lîbeyde der ki: Siccîl, çetin demektir. Daha sonra da şu mısraı nakleder:

“Kahramanların birbirlerine tavsiye ettikleri oldukça şiddetli ve çetin bir vuruş.”

Ancak Abdullah b. Müslim onun bu görüşünü reddederek şöyle der: Bu şiirde geçen kelime “siccîn”dir. Diğeri ise “siccîF’dir, nasıl bunu şahit diye gösterebilir? en-Nehhâs der ki: Bu cevab bağlayıcı bir cevab değildir. Çünkü Ebû Ubeyde’nin kanaatine göre “lâm” harfi, birinin diğerine (mahreç itibariyle) yakınlığı dolayısıyla, “nûn”un yerine kullanılabilir. Ebû Ubeyde’nin görüşü bir başka açıdan reddolunur, o da şudur: Eğer onun dediği gibi olsaydı, âyette; şeklinde gelmesi gerekirdi. Çünkü Arapça’da; Çetinden taşlar tabiri kullanılmaz. Çünkü burada “çetin, sert” anlamındaki “şedîd” kelimesi bir sıfattır.

Ebû Ubeyde ise değirmen taşlarına “siccîl” denilebileceğini el-Ferrâ”dan nakletmektedir. Yine Muhammed b. el-Cehm, el-Ferrâ”dan “siccîl” değirmen taşı kadar sert olacak noktaya gelince kadar pişirilen çamurdur, dediğini nakletmişîir.

Aralarında İbn Abbâs, Saîd b. Cübeyr ve İbn İshak’ın da bulunduğu bir kesim ise şöyle demektedir: Siccîl, Arapça olmayan Arapçalaştırılmış bir kelimedir. Bunun aslı ise “sene ve cîl”dir. “Cim” yerine “kep” kullanılarak “senk ve kîl” de denilir. Bu iki kelime Farsça’da taş ve çamur anlamına kullanılan iki kelimedir. Araplar bunları Arapçalaştırarak tek bir isim yapmışlardır.

Bu kelimenin Arapça olduğu da söylenmiştir. Katâde ve İkrime der ki: Siccîl, çamur demektir. Buna delil ise yüce Allah’ın:

“Üzerlerine çamurdan taşlar atalım, diye” (ez-Zâriyât, 51/33) âyetidir. (Burada siccîl yerine çamur anlamına gelen “tîn” kelimesi kullanılmıştır).

el-Hasen der ki: Taşlar asıl itibariyle çamur idi, sonradan katılaşünhp sertleştirildi. Araplara göre siccîl sert ve katı olan herseye denilir.

ed-Dahhâk der ki: O bununla kireci kastetmektedir. İbn Zeyd de şöyle der: Bu, kireç gibi bir hal alıncaya kadar pişirilen çamurdur. Yine ondan nakledildiğine göre siccîl dünya semasının adıdır. es-Sa’lebî de bunu Ebû’l-Aliye’den nakletmektedir. İbn Atiyye ise şöyle der: Ancak bu zayıf bir görüştür. Bu görüşü yüce Allah’ın bunu: “Birbiri ardınca” ile nitelendirilmiş olması reddetmektedir.

Yine İkrime’den nakledildiğine göre siccîl sema ile arz arasında havada asıiı bulunan bir denizdir. İşte bu taşlar oradan yağmıştır. Bir diğer görüşe göre, siccîl semadaki dağlardır. İşte yüce Allah’ın şu âyetinde bu dağlara işaret edilmektedir:

“Ve gökten içinde dolu bulunan bazı dağlardan (dolu) indirir.” (en-Nûr, 24/43)

Yine denildiğine göre; bu onlara isabet etmesi haklarında yazılıp takdir edilmiş (tescil edilmiş) şeylerdendir. Bu anlamıyla o “siccîl” ile aynı manaya gelir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Siccın’in ne olduğunu sana ne bildirdi? O yazılmış birkitaptır.” (el-Mutaffifin, 83/8-9) Bu açıklamayı da ez-Zeccâc yapmış ve tercih etmiştir.

Diğer görüşe göre “siccîl” onu serbest bıraktım, anlamındaki; fiilinden gelme “fi’îl” vezninde bir kelimedir. Bu taşlar, âdeta üzerlerine salınmış olduğu için bu ismi almışlardır.

Bir diğer görüşe göre bu kelime, “birisine bir şey vermek” anlamındaki; den gelmektedir. Buna göre bu onlara verilmiş bir azâb gibi bir anlam taşıdığından bu isim kullanılmıştır.

Nitekim şair de şöyle demektedir:

“Kim benimle verme(kle öğünmek) yarışına girerse,

Kovasını ağzına kadar dolduran şerefli birisiyle verme yarışına girer.”

Meanî ehli (Meâni’l-Kur’ân diye kitap yazanlar) derler ki: Siccil de, siccîn de sert ve sağlam taş ile ileri derecede dövmek anlamındadır. Nitekim İbn Mukbil der ki:

“Kahramanların birbirine tavsiye ettikleri oldukça çetin bir vuruşla

Miğferlere açık ve belli darbeler vuran piyade Savaşçılar.”

“Birbiri ardınca” âyetini İbn Abbâs, biri diğerinin ardında diye açıklarken, Katâde biri diğerinin üstüne bindirilmiş diye açıklamıştır.

er-Rabî’ der ki: Tek bir cesetmiş gibî bir hal alıncaya kadar üstüste yığılmış demektir. İkrime ise dizilmiş diye açıklamıştır. Kimisi de üstüste iyice yığılmış, bastırılmış (birbirine kaynaştırılmış) diye de açıklamıştır ki; bunlar birbirine yakın manalardır. Mesela eşyayı ve kerpiçleri üstüste koymayı anlatmak üzere; denilir. Bu şekilde yerleştirilmiş olanlara da; “Üstüste dizilmiş, birbiri ardınca” denilir. Şair de der ki:

“Ve onu (Buyu) kapının önündeki eşiklere sonra da ev eşyalarının yanına ulaştırıncaya kadar götürdü (ulaşmasını sağladı).”

Ebû Bekr el-Hüzelî der ki: Bu kelime “hazırlanmış” anlamındadır. Yani bu şekildeki çamurdan pişirilmiş taşlar yüce Allah’ın, zulme sapmış düşmanları için hazırlamış olduğu taşlardandır.

Hud 81

Dediler ki: Ey Lut, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ulaşamayacaklar. Aileni geceleyin yola çıkar. İçinizden kimse geriye bakmasın, ancak karın hariç. Ona da onların başına gelecek olan gelecektir. Onların vaadi sabah vaktidir. Sabah vakti yakın değil mi?

Diyanet Vakfı
(Melekler) dediler ki: Ey Lut! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamazlar. Sen gecenin bir kısmında ailenle (yola çıkıp) yürü. Karından başka sizden hiçbiri geride kalmasın. Çünkü onlara gelecek olan (azap) şüphesiz ona da isabet edecektir. Onlara vadolunan (helak) zamanı, sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi?

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ulaşamazlar. Sen bir ara geceleyin aile efradınla yürü, git. İçinizden -zevcen hariç- hiçbir kimse geriye bakmasın. Çünkü onlara isabet eden ona da isabet edecektir. Onlara va’dolunan vakit sabahtır. Sabah da yakın değil mi?”

“Dediler ki: Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz.” Melekler Hazret-i Lût’un üzüntü, ızdırab ve misafirlerini savunmasını görünce, ona kendilerini tanıttılar. Hazret-i Lût onların elçi olarak geldiklerini öğrenince, kavminin içeri girmesine fırsat tanıdı. Hazret-i Cebrâîl elini gözlerinin üzerinden geçirmekle birlikte kör oldular, ellerinden tutar tutmaz elleri kuruyuverdi.

“Onlar sana” hoşuna gitmeyecek; zarar verecek seki İde

“asla ulaşamazlar. Sen bir ara geceleyin aile efradınla yürü.”

“Yürü,” kelimesi hemzenin vaslı ile de kat’ı ile de okunmuştur ki ikisi de fasihtir. Nitekim yüce Allah (vasl ile) şöyle buyurmaktadır:

“Yürüyüp, gittiği zaman da geceye yemin olsun.” (el-Fecr, 89/4.) Bir başka yerde de (kat’ ile) şöyle buyurmaktadır:

“Geceleyin yürüten… münezzehtir.”(el-İsra, 17/1) Şair en-Nâbiğa da her iki söyleyişi (bir beyitte) bir arada şöylece kullanmaktadır:

“Kuzey tarafından el-Cevzâ (ikizler) burcundan üzerine

Dolu yağdıran bir bulut (geceleyin) yürüyüp geldi.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Geceleyin çıkıp yürümezken, yanına çıkıp gelen ve perdesi

Arkasında saklı bulunan o genç ve güzeli selâmla.”

Hemze kat’ ile “şeklinde kullanılırsa; “gecenin başındaki yürü” anlamında olduğu; “ın, “gecenin son vakitlerinde yürüdü,” anlamına geldiği de söylenmiştir. Gündüz yürümesi hakkında ise sadece; kullanılır. Şair Lebid der ki:

“Kişi geceleyin yürüdü mü kendisinin bir iş gördüğünü zanneder,

Halbuki kişi yaşadıkça zaten amelde bulunur.”

Şair Abdullah b. Revâha da şöyle demektedir:

“Sabah olunca insanlar artık geceleyin yürüyüşten övgüyle söz ederler ve

Uyku ile uyuklamanın gizleyip sakladığı şeyler üzerlerinden açılır gider.”

“Bir ara, geceleyin” ifadesi ile ilgili olarak İbn Abbâs gecenin bir bölümünde,’ ed-Dahhâk ise gecenin geri kalan bölümünde, Katâde gecenin ilk bölümleri geçip gittikten sonra, el-Ahfeş ise gecenin bir bölümünün bir miktarından sonra,

İbnu’l-A’râbî geceden bir süre geçtikten sonra diye açıklamışlardır. Gece karanlığında diye açıklandığı gibi, geceleyin etraf sakinleştikten sonra ve gecenin ilk üçle bir veya dörtte biri geçtikten sonra diye de açıklanmıştır, Bunların hepsi birbirine yakın manalardır. Bunun gecenin yarısı demek olduğu da söylenmiştir. Bu da bir bütünün iki parçaya (kıtaya) bölünmesinden alınmış bir tabirdir. Şairin beyiti de bu türdendir:

“Ve bir kadın ki gece ortasında, tümseğin orta yerinde

Bir erkek için ağıt yakar.”

“Geceleyin yürümek” ancak geceleyin söz konusu olduğuna göre

“bir ara, geceleyin” ifadesine ne gerek var? diye sorulsa; cevabı şudur: Eğer

“bir ara, geceleyin” denilmeyecek olsaydı, gecenin ilk bölümünde yola çıkın anlamına gelmesi de mümkün olurdu.

“İçinizden hiçbir kimse geriye bakmasın.” Sizden kimse arkasına dönüp bakmasın. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır, İbn Abbâs ise: Sizden kimse geriye kalmasın, diye açıklamıştır. Alı b. Îsa da şöyle demiştir: Sizden herhangi bir kimse kendisini geriye bıraktıracak şekilde bir mal veya bir eşya ile uğraşmasın.

“Zevcen hariç” âyeti nasb ile okunur ve manası açık ve vazıh kıraat budur. Yani; “zevcen hariç, aile halkınla geceleyin yola çık” demektir. İbn Mes’ûd’un kıraatinde de bu anlamı verecek şekildedir: “Zevcen hariç aile efradınla yürü.” O halde bu, aile efradı (anlamındaki “el-ehl” kelimesi)nden istisnadır. Bu açıklamaya göre Hazret-i Lût hanımını kendisiyle beraber yola çıkarmamıştır. Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

“Ancak karısı geride kalıp helâk edilenlerden oldu.” (el-A’raf, 7/83) Bu da karısının geride kalanlar arasında olduğu anlamındadır.

Ancak, Ebû Amr ve İbn Kesîr

“hiçbir kimse” anlamındaki kelimeden bedel olmak üzere;

“zevzen hariç” anlamındaki âyeti diye (te harfi ötreli) okumuşlardır. Ancak aralarında Ebû Ubeyd’in de bulunduğu bir topluluk; bu kıraati uygun görmezler. Ebû Ubeyd der ki: Böyle bir kıraat ancak; ” Geriye dönüp bakar” fiilinin ref ile okunması halinde doğru olabilir ve bu durumda da sıfat olur. Çünkü o takdirde mana, kadına geriye dönüp bakması mubah olur şeklinde olur ki, mana bu değildir.

en-Nehhâs da der ki: Ebû Ubeyd ve diğerlerinin -Arap dili konusunda önemli bir yer ve değere sahip olmakla birlikte- Ebû Amr gibi birisine böyle bir hücumda bulunmaması gerekirdi, çünkü bunun bedel olarak ref ile okunmasının da doğru ve anlaşılabilir bir manası vardır, Bu okuyuşun açıklaması ise Muhammed b. el-Velid’ın, Muhammed b. Yezid’den naklettiğine göre; kişinin perdedarına: Filan kişi dışarı çıkmasın, demesine benzer. Burada nehy lâfzı filan içindir anlamı muhatab ile ilgilidir. Yani onun dışarı çıkmasına izin verme, demektir. Bu da senin birisine; Zeyd dışında hiçbir kimse kalkmasın, demene benzer ki bunun anlamı şöyle olur: Zeyd dışında diğersrinin kalkmalarını yasakla. İşte burada da nehy Hazret-i Lût’a yönelik, lâfzı baştasına aittir. Şöyle buyurulmuş gibidir: Onlardan herhangi bir kimsenin geri dönüp bakmasını yasakla, senin zevcen hariç (onun geri dönüp takmasını yasaklama).

Bununla birlikte istisnanın geri dönüp bakma nehyinden yapılmış olması da mümkündür. Çünkü o (nehy) da tam bir ifadedir. Şu demek olur: Sizden herhangi bir kimse geri dönüp bakmasın, zevcen hariç. O geri dönüp basacak ve helâk olacaktır. Hazret-i Lût onu da yanına almıştı, beraberinde geceleyin yola çıkanlara geri dönüp bakmamalarını söylemişti. Gerçekten onlardan zevcesi dışında hiç kimse geri dönüp bakmadı. Çünkü hanımı gelen azâbın sonucu yıkılış sesini işitince geri dönüp baktı ve: Vay kavmimin başına gelenlere, dedi. Bir taş ona isabet etti ve öldü.

“Çünkü onlara İsabet eden” azâb

“ona da isabet edecektir.”

“Çünkü”deki zamir, bu işe ve duruma racidir (şan zamiridir). Yani mesele, durum ve olay şu ki; onlara isabet eden ona da isabet edecektir, anlamındadır.

“Onlara va’dolnnan vakit sabahtır.” Melekler:

“Muhakkak ki biz şu kasaba halkını helâk edeceğiz” (el-Ankebut, 29/31) deyince Hazret-i Lût, derhal derhal deyiverdi ve kavmine olan kin ve öfkesi dolayısıyla azâbı çabucak getirmelerini istedi. Onlar ise:

“Onlara va’dolunan vakit sabahtır. Sabah da yakın değil mi?” dediler.

Îsa b. Ömer:

“Sabah” kelimesini “be” harfini de ötreli olarak okumuştur ki, bu da bir şivedir.

Sabahleyin nefisler daha bir dinlenmiş ve rahat, insanlar daha bir kendilerinde olduklarından helâk edilmeleri için sabah vaktinin tayin edilmiş olması ihtimali de vardır.

Bazı tefsir âlimleri derler ki: Hazret-i Lût tanyerinin ağardığı sırada beraberinde yalnızca iki kızı ile birlikte çıktı. Melekler de ona şöyle demişti: “Allah bu kasabayı helâk etmek üzere; sesleri gök gürültüsünü andıran, şimşeği gözü alıp kapan ve muazzam yıldırımları bulunan melekler görevlendirmiştir. Biz bu meleklere Lût’un kasabadan dışarı çıkacağını söyledik ve onlara onu rahatsız edecek bir şey yapmayın, dedik. Lût’un alâmeti ise geri donmemesidir. Kızları da geri dönmeyecektir. O bakımdan göreceğin şeyler seni dehşete düşürmesin.” Bunun üzerine Hazret-i Lût kasabadan dışarı çıktı ve yüce Allah onun için kurtuluncaya ve Hazret-i İbrahim’in yanına varıncaya kadar anında yeri onun için katladı (mesafeleri kısa zamanda katetmesini Bir kavmi helâk etmekle görevli meleklerin, helâk edilecekle edilmeyecek olanı birbirinden ayırd edebilecek bir durunda olacaktan tabiîdir. Dolayısıyla böyle bir tanıtmaya ayrıca gerek yoktur. sağladı.)

Hud 80

Dedi ki: Keşke sizinle baş edecek bir gücüm olsaydı ya da dayanacak sağlam bir yere sığınabilseydim.

Diyanet Vakfı
(Lut:) Keşke benim size karşı (koyacak) bir gücüm olsaydı veya güçlü bir kaleye sığınabilseydim! dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı, yahut güçlü bir yere sığınabilseydim.”

“Dedi ki: Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı.” Hazret-i Lût onların bu azgınlıklarında devam edip gittiklerini görüp onlara karşı zayıf düştüğünü, onları Savaya, defetmeye gücünün yetmediğini görünce, onları geri püskürtmek için bir yardımcı bulsam diye temennide bulundu ve yüce Allah’a karşı zilletini bildirdi ve bu musibetten dolayı âdeta bir feryad suretinde:

“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı” yani yardımcılarım ve destekçilerim bulunsaydı diye temenni etti. İbn Abbâs der ki: Bununla oğulları olsaydı, temennisinde bulunmuştu.

“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı” âyetindeki mukadder bir fiil ile ref mahallindedir ve bu ifadenin takdiri: Olsaydı, bulunsaydı” takdirindedir. Bu takdir aynı şekilde ın, ” Keşke”den sonra geldiği bütün terkiblerde söz konusudur. Temenninin cevabı ise hazf edilmiştir, Yani buna gücüm olsaydı, fesat ehlini bu gücümle geri çevirir, püskürtür, istediklerini gerçekleştirmelerine engel olurdum.

“Yahut güçlü bir yere sığınabilseydim” oraya katılabilseydim ve iltica edebilseydim.

” Yahut… sığınabilseydim” ifadesi ” Güç, kelimesine ati ile mansub olarak okunmuştur. Sanki: Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı, yahutta güçlü bir yere sığınabilme imkanını bulsaydım” demiş gibidir ki bu da; takdirindedir. Buna göre bu

“sığınabilseydim” kelimesi, takdirinde ve bu edatın mahzuf olarak varlığı kabul edilerek nasb edilmiş gibidir.

Hazret-i Lût’un “güçlü yer’den kastı aşiret ve çokluk ile güç ve kuvvet sahibi olmak idi. Onların yaptıkları çirkinlikler Allah’ın nezdindekileri bilmekle birlikte ona bu sözü söyletecek dereceye ulaşmıştı. Rivâyet edildiğine göre melekler Hazret-i Lût bu sözleri söyleyince, bu sözleri ona yakıştıramamış ve: Şüphesiz senin sığındığın yer çok güçlüdür, demişler.

Buhârî’de de Ebû Hüreyre’den rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah Lût’a rahmetini ihsan eylesin. Yemin olsun o gerçekten güçlü bir yere sığınmıştı zaten.” Söz konusu bu hadis daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/260/âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Buhârî, Enbiyâ 11, 19, Tefsir 12. sûre 5; Müslim, Îman 238; Tirmizî, Tefsir 12. sûre 1; Müsned, II, 322, 326, 346, 384, 389, 416. Bu hadisi Tirmizî de rivâyet etmiş ve şu ilaveyi de kaydetmiştir: “Ondan sonra yüce Allah ne kadar peygamber gönderdiyse, onu kavminden büyük bir kalabalık arasında göndermiştir.” Muhammed b. Amr dedi ki: Kalabalıktan kasıt çokluk ve onu koruyacak kimselerdir. Hadîs hasen bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 12. sûre 1.

Rivâyet edildiğine göre Lût (aleyhisselâm)a kavmi baskın çıkıp tuttuğu kapıyı kırmak isterlerken, elçi olarak gelmiş olan melekler ona : Kapının arkasından kenara çekil, dediler. Kenara çekilince kapı açıldı, Hazret-i Cebrâîl kanadıyla onlara bir darbe indirdi. Gözleri silme kör oldu ve gerisin geri: Bizi kurtaracak yok mu diyerek kaçtşıp gittiler. Yüce Allah da bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“Yemin olsun onlar misafirlerine dahi kötülük yapmak istediler de gözlerini silme kör ettik.” (el-Kamer, 54/37)

İbn Abbâs ve tefsir bilginleri derler ki: Hazret-i Lüt evinin kapısını yanında melekler olduğu halde arkadan kilitledi ve kapının arkasından kavmiyle tartışıyor ve onlara yalvarıyordu. Onlar ise duvarı aşmanın yollarını arıyorlardı. Melekler Hazret-i Lût’un kendileri için bu kadar yorulup çabaladığını, ızdırap çektiğini görünce: Ey Lût hiç şüphesiz senin sığındığın yer çok güçlüdür ve onlara geri çevirilemeyecek bir azâb gelecektir. Bizler de senin Rabbinin elçileriyiz, haydi kapıyı aç, bizi onlarla başbaşa bırak, dediler. Hazret-i Lût kapıyı açtı. Hazret-i Cebrâîl de önceden geçtiği üzere kanadıyla onlara bir darbe indirdi.

Bir diğer görüşe göre Hazret-i Cebrâîl yerden bir miktar toprak alarak yüzlerine serpti. Allah bu topraktan bir miktarı uzak olanın da, yakın olanın da gözlerine ulaştırdı ve bu da onların gözlerini silme kör etti. Yollarını tanıyamaz oldular, evlerine gidemediler. Bu sefer kurtuluş, kurtuluş diye bağırmaya başladılar. “Lût’un kavmi arasında öyle kimseler vardır ki bunlar yeryüzünde bulunanların en ileri derecedeki büyücüleridir. Onlar bize büyü yaptılar ve gözlerimizi kör ettiler” deyip arkasından: Ey Lût, hele olduğun gibi kal da sabah olunca sana neler yapacağımızı göreceksin, diye tehdit etmeye koyuldular.

Hud 79

Dediler ki: Andolsun sen bizim kızlarında bir hakkımız olmadığını biliyorsun. Ve sen ne istediğimizi çok iyi bilirsin.

Diyanet Vakfı
Dediler ki: Senin kızlarında bizim bir hakkımız olmadığını biliyorsun. Ve sen bizim ne istediğimizi elbette bilirsin.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Bizim senin kızlarında hiçbir hakkımızın olmadığını elbette sen de bilirsin. Sen hiç şüphesiz bizim ne istediğimizi de bilirsin.”

“Dediler ki: Bizim senin kızlarında hiçbir hakkımızın olmadığını elbette sen de bilirsin.” Rivâyete göre Hazret-i Lût’un kavmine mensub bazı kimseler Hazret-i Lût’un kızlarına talib olmuşlardı. Onların hükümlerine göre bir kimse bir kadına talib olup da ona verilmeyecek olursa, o kadın ona ebediyyen helâl olmaz. İşte yüce Allah’ın:

“Dediler ki: Bizim senin kızlarında hiçbir hakkımızın olmadığını elbette sen de bilirsin” âyeti buna işaret etmektedir.

Böyle bir özelliğin söz konusu olması bir tarafa, ifade şu demektir: Bizim kazlarınla herhangi bir ilişkimiz, onlarla ilgili bir talebimiz yoktur. Biz onları almak kastıyla da gelmedik ve esasen bizim böyle bir istekte bulunma adetimiz de yoktur.

“Sen hiç şüphesiz bizim ne istediğimizi de bilirsin” sözleriyle de misafirlere işaret etmişlerdi.

Hud 78

Kavmi ona koşarak geldi. Onlar daha önce kötü işler yapıyorlardı. Dedi ki: Ey kavmim, işte bunlar kızlarım, sizin için daha temizdir. Allah’tan korkun, misafirlerim hakkında beni rezil etmeyin. İçinizde aklı başında bir adam yok mu?

Diyanet Vakfı
Lutun kavmi, koşarak onun yanına geldiler. Daha önce de o kötü işleri yapmaktaydılar. (Lut): «Ey kavmim! İşte şunlar kızlarımdır (onlarla evlenin); sizin için onlar daha temizdir. Allahtan korkun ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu!» dedi.

Kurtubi Tefsiri
Kavmi kendisine doğru çabucak, itişe kakışa geldiler. Onlar zaten daha önce kötü işler işlemeye alışmışlardı. Dedi ki: “Ey kavmim! İşte kızlarım. Onlar sizin İçin daha temizdirler. Artık Allah’tan korkun, beni misafirlerimin yanında küçük düşürmeyin. İçinizde aklı başında bir adam yok mu sîzin?”

“Kavmi kendisine doğru çabucak itişe kakışa geldiler.” Anlamındaki ifade hal mevkiindedir.

“Hızlıca geldiler” demektir. el-Kisaî, el-Ferrâ’ ve onların dışındaki dil bilginleri derler ki: Bu ifade ancak bir çeşit titreme ile birlikte hızlıca koşmak hakkında kullanılır. Mesela, O tabiri kişi soğuk, kızgınlık veya sıtma gibi bir sebebten ötürü titreyerek hızlıca koştu, anlamındadır. Bunun ism-i faili de; şeklinde gelir. Mühelhil der ki:

“Onlar esir edilmiş olarak ve titreyerek hızlıca geldiler,

Biz onların burunlarını sürte sürte çekip getiriyorduk,”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ona doğru acele ederek ve hızlıca koşuşanlar (geldiler,)”

“Filan kişi o işe düşkün oldu, Zeyd titredi ve filan kişi güzel bir görünüşe sahib oldu” tabirlerine (kelime şekli ve kullanımı itibariyle) benzer. Bu kelimeler ancak bu şekilde kullanılır.

O hırsından dolayı titremeye başladı, anlamına geldiği de söylenmiştir. Buna göre “Hızlıca ve onun yanına gitmek üzere çabucak koşuşarak (ona gittiler)” demek olur.

Birinci açıklamayı yapanlar şöyle derler: Bu kelime ancak hızlandı, hızla geldi anlamında; şeklinde; adam hızlandı, diye ve meçhul bir fiil lâfzı ile kullanılır. İbnu’l-Kutiyye der ki: ” Arkadan sürüldü, sürüklendi ve acele etmesi istendi” anlamındadır. el-Herevî der ki: Çabucak gelmesi için teşvik edildi, istendi” denilir.

İbn Abbâs, Katâde ve es-Süddî ise bunu koşarak geldiler; ed-Dahhâk koşa koşa geldiler; İbn Uyeyne arkadan itiliyorlarmışcasına geldiler diye açıklamışlardır. Şimr b. Atiyye der ki: Bu koşmak ile yürümek arasındaki (koşar gibi) yürüyüş demektir. el-Hasen ise, bu iki yürüme şekli arasında bir yürümedir (orta yollu yürüme). Anlamlar birbirlerine yakındır.

Rivâyet olunduğuna göre çabucak gelişlerinin sebebi şudur: Hazret-i Lûı’un kâfir olan eşi misafirleri ve onların güzelliklerini, endamlarını görünce, evinden dışarı çıktı ve kavminin oturduğu meclislerine yardı. Onlara şöyle dedi: Bu gece Lût’un benzersiz güzellikte misafirleri geldi. Onlar şöyle şöyle idiler… İşte bunun üzerine Hazret-i Lût’un kavmi yanına koşarcasına geldiler.

Nakledildiğine göre elçiler, Hazret-i Lût’un bulunduğu şehire ulaştıklarında, onu tarlasında çalışırken buldular. Başka bir görüşe göre kızını Sedum nehrinden su alırken gördüler. Ona kendilerini misafir edip, ağırlayacak bir kimse göstermesini söylediler. Kızı onların güzel endamlarını görünce Lût kavminden onlara kötülük gelmesinden korktu ve: Olduğunuz yerde durunuz, deyip babasına gitti; durumu haber verdi.

Hazret-i Lût yanlarına geldiğinde ona, bu gece bizi misafir etmeni istiyoruz dediler. O da kendilerine: Bu kavmin neler yaptığını hiç duymadınız mı? dedi. Onlar ne yapıyorlar? diye sorunca, Hazret-i Lût şöyle dedi: Allah adına şahitlik ederim ki bunlar yeryüzünde en kötü kavimdirler. Şanı yüce Allah da meleklerine şöyle emretmiş idi: Lût onların aleyhine dört defa şahitlik etmedikçe o kavmi azaplandırmayınız. Hazret-i Lût bu sözü söyleyince, Hazret-i Cebrâîl de arkadaşlarına: Bu bir, dedi. Daha sonra karşılıklı olarak konuşmaları devam etti ve nihayet Hazret-i Lût’un kavmi aleyhine şahitliği dördü buldu. Sonra da ge tenlerle birlikte şehre girdi.

“Onlar zaten daha önce” yani elçilerin gelişinden önce; Hazret-i Lût’un gelişinden önce diye de açıklanmıştır;

“kötü İşler işlemeğe alışmışlardı.” Yani onlar erkeklere yaklaşmayı adet haline getirmişlerdi.

Kavmi Hazret-i Lût’un yanına gelip misafirlerine yönelmek istediklerinde Hazret-i Lût önlerine misafirlerini savunmak üzere kalkıp dikildi ve:

“Ey kavmim! İşte kızlarım” dedi. Bu âyet mübtedâ ve haberdir.

Hazret-i Lût’un:

“İşte kızlarım” şeklindeki sözlerinin anlamı ile ilgili farklı görüşler vardır:

Denildiğine göre Hazret-i Lût’un üç öz kızı vardı. Bunların iki tane olduğu, İsimlerinın da Zîtâ ve Zaûrâ oldukları da söylenmiştir. Yine denildiğine göre Lût kavminin itaat ettikleri iki ileri gelenleri vardı. Hazret-i Lût onlara kızlarım vermek istedi. Yine bir diğer açıklamaya göre Hazret-i Lût böyle bir durumda onları nikâhlanarak evlenmeye teşvik etti. O zamanın şeriatlerinde kâfir bir erkeğin, mü’min bir kadın ile evlenmesi câiz idi, İslam’ın ilk dönemlerinde de bu caizdi, sonradan nesh edildi. Nitekim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kızını Utbe b. Ebi Leheb’e, diğerini de Ebû’l-As b. er-Rebi’ ile peygamber olmadan önce evlendirmiş idi. Bu İkisi de kâfir idiler.

Aralarında Mücahid ve Saîd b. Cübeyr’in de bulunduğu bir topluluk ise derler ki: Hazret-i Lût:

“İşte kızlarım” diyerek bütün kadınlara işaret etmiştir. Çünkü bir kavmin peygamberi onların babası gibidir. Bu görüşü İbn Mes’ûd’un; (el-Ahzâb, 33/6)dakİ: “Peygamber mü’minler için kendi öz canlarından önce gelir. Onun zevceleri de analarıdır” âyetini “ve o onların babasıdır” şeklindeki okuyuşu desteklemektedir.

Bir başka kesim şöyle demektedir: Hazret-i Lût’un bu sözü bir savunma idi. Onu fiilen gerçekleştirmek istemiş değildi. Bu görüş Ebû Ubeyde’den rivâyet edilmiştir. Nitekim başkasının malını yemekten alıkonmak istenen kimseye: Domuz senin için bundan daha helaldir, denilmesi de buna benzemektedir. İkrime de der ki: Hazret-i Lût ne kendi kızlarını, ne de ümmetinin kızlarını nikâhlamalarını teklif etmiş değildi. O bu sözlerini sadece çekip gitsinler diye söylemişti.

“Onlar sizin için daha temizdirler” anlamındaki âyet, mübtedâ ve haberdir. Yani ben sizi onlarla evlendireyim, bu sizin yapmak istediğinizden sizin için daha çok temizdir, yani daha bir helâldir. Temizlenmek (tetalıhur) ise helâl olmayan şeyden uzak durmak demektir.

İbn Abbâs der ki: Kavimlerinin ileri gelenleri, başkanları Hazret-i Lût’dan kızlarını istemişler, o da onlara henüz cevab vermemişti. İşte o gün kızlarını feda ederek, misafirlerini kurtarmak istemişti. Diğer taraftan; ” Buhârî, Cihâd 164, Meğâzî 17; Müsned, I, 288, 463, IV, 293. Daha temizdir” ifadesindeki “hemze” tafdil için değildir ki, erkeklere yaklaşmanın bir temizlik olduğu vehmi söz konusu olsun. Aksine buradaki ifade şunu andırır: Allah daha büyük, daha yüce ve daha celildir. Her ne kadar bu ifade tafdil için değilse de (kipi böyledir) ve bu kullanım şekli, Arap diline uygun ve yaygındır. Şanı yüce Allah’a karşı hiçbir kimse büyüklük yarışına giremez ki, yüce Allah ondan daha büyük olsun. Nitekim Ebû Süfyan b. Harb, Uhud günü şöyle demişti: Yücel ey hubel, yücel ey hubel! Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de Hazret-i Ömer’e şöyle demişti: “De ki: Allah en yüce ve en üstün olandır.” İmâd: Nahiv ilminde “fasl zamiri’diye de bilinir. İkisi de marife olarak gelen mübtedâ ile haberi birbirinden ayırmak maksadıyla araya getirilen munfasıl ref zamirine denilir. R. eş-Şertinî, Mebâdiu’l-Arabiyye, IV, 206 207; A, Gani ed-Dahr, Mu’cemu’l-Kavâidi’l-Arabiyye, s. 294-295. Hubel ise hiçbir zaman ne yüce, ne üstün olmuştur.

“Onlar daha temizdirler” âyeti genel olarak “ra” harfi ötreli olarak okunmuştur. Ancak el-Hasen ile Îsa b. Amr hal olarak nasb ile okumuşlar ve:

“Onlar” anlamındaki zamiri de imad(1) kabul etmişlerdir, el-Halil, Sîbeveyh ve el-Ahfeş ise burada bu zamirin İmad olmasını uygun görmezler. Bunun İmad olması ancak ifadenin kendisinden sonra gelen sözlerle tamam olması halinde söz konusudur. “Zeyd işte o senin kardeşindir” İfadesi türünde olur. Bununla “kardeş” anlamındaki kelimenin sıfat olmadığı gösterilmek istenir. ez-Zeccâc der ki: Ayrıca bununla; in habere ihtiyacı olduğunu belirtmiş olmaktadır. Başkası ise şöyle demektedir; Bununla haberin marife yahut marife seviyesinde bir isim olduğunu gösterir. Yüce Allah’ın:

“Artık Allah’tan korkun. Beni misafirlerimin yanında küçük düşürmeyin” âyeti, onlara karşı beni hakir ve zelil düşürmeyin, demektir. Hassan’ın şu beyitleri de bu türdendir:

“Ey Uteyb b. Malik, rezil etsin seni Rabbim,

Ve ölümden önce seni bir yıldırım ile alıp götürsün.

Sen, -kılıçlarla parçalanasıca- o sağ elini onu

Öldürmek kastıyla uzattın da ağzını kanattın.”

Bununla birlikte bu kelimenin utanmak ve haya etmek anlamına gelen; dan gelmesi de mümkündür. Nitekim şair Zu’r-Rime de şöyle demektedir:

“(Kumdaki) ipi andıran kıvrım tarafından yaptığı hücumundan sonra

Onu bulan öfke ile karışık- bir utanılacak şeydir.’

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Rüzgar üzerindeki carı vücuduna yapıştıracak yahut ta süsleri

Boynundan uzaklaşacak olursa, utanma beyaz (tenli )lerden,”

“Misafir” kelimesi ise aynı zamanda ikil ve çoğul için de bu şekilde kullanılır. Çünkü kelime aslı İtibariyle mastardır. Nitekim şair de şöyle demektedir:

“Zaman durdukça misafir için kassabın palasını, eksik etmesin

Halbuki misafir ziyaretçilerin en çok hak sahibidir.”

Bununla birlikte bu kelimenin tesniye ve çoğulu da yapılabilir. Ancak birinci şekil daha çok kullanılır. Mesela; ” Oruçlu, oruçsuz ve ziyaretçi adamlar” demek (bu kelimeler mastar olduğu İçin tesniye ve çoğulda değişmemesi) bunun gibidir, “Kişi utandı” demektir. Rezil ve rüsvay oldu anlamında ise; şeklinde gelir. Bu iki anlamda ise müzari de aynı şekilde diye kullanılır.

Daha sonra Hazret-i Lût onları:

“İçinizde aklı başında bir adam yok mu sizin?” diye azarladı. Yani aranızda iyiliği emredip, münkerden alıkoyacak güçlü bir kimse yok mu? Buradaki,

“Aklı başında” kelimesinin doğru hareket eden anlamında olduğu söylendiği gibi, salih ya da ıslah edici bir kimse anlamında olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs der ki: Burada “reşîd”den kasıt mü’min demektir. Ebû Malik ise münkerden alıkoyan kimse diye açıklamıştır. Reşid’in reşed anlamında olduğu da söylenmiştir. Reşed ve reşâd hidayet ve İstikamet demektir. Yine bu kelimenin mürşid (hakkı gösteren, ona yönelten) anlamında olması da mümkündür. “Haklım” kelimesinin muhkim (işi sağlam ve hikmetli yapan) anlamında kullanılması gibi.

Hud 77

Elçilerimiz Lut’a geldiğinde onlardan dolayı sıkıldı, içi daraldı. Dedi ki: Bu, çetin bir gündür.

Diyanet Vakfı
Elçilerimiz Luta gelince, (Lut) onların yüzünden üzüldü ve onlardan dolayı içi daraldı da «Bu, çetin bir gündür» dedi.

Kurtubi Tefsiri
Elçilerimiz Lût’a geldikleri vakit, o bunlar yüzünden kaygıya düştü; onlar sebebiyle göğsü daraldı ve: “İşte bu çok zor bir gündür” dedi.

“Elçilerimiz Lüt’a geldikleri vakit o bunlar yüzünden kaygıya düştü.” Melekler Hazret-i İbrahim’in yanından çıkıp gittiklerinde -Hazret-i İbrahim’in bulunduğu yer ile Hazret-i Lût’un kasabası arasında dört fersahlık bir mesafe vardı- su almak isteyen Hazret-i Lût’un iki kızı melekleri gördüler ve bunların oldukça güzel bir görünüşe sahib olduklarım farkettiler. Bunlara: Sizin durumunuz nedir ve nerden geliyorsunuz? diye sordular. Melekler: Filan yerden geliyoruz ve şu sehire gitmek istiyoruz, dediler. Hazret-i Lût’un kızları; O şehrin halkı hayasızlık işleyen kimselerdir, dediler. Bu sefer melekler, peki o şehirde bizi misafir edecek kimse var mı? diye sorunca, kızlan var dediler. Şu yaşlı adam diyerek, Hazret-i Lût’u işaret ettiler. Hazret-i Lût onların kılık kıyafetlerini görünce kavminin bunlara kötülük yapacağından korktu ve;

“O bunlar yükünden kaygıya düştü.” Yani onların gelişlerinden hoşlanmadı.

Hoşlanmadı, hoşlanmaz” fiili lâzımı (geçişsizedir. Aynı şekilde; “O’ndan hoşlanmadı, hoşlanmaz” seklinde müteaddi (geçişli) de olur. Arzu edilirse (mazi fiilinde) “sin” harfi öfreli de okunabilir, çünkü aslı ötredirve bu kelimenin aslı “Onlardan dolayı hoşlanmadı” şeklinde; den gelmekte olup “vav”ın harekesi “sin”e verildikten son ra “vav” harfi de “ya” harfine kalbedilmiştir. Şayet hemze hafif okunarak harekesi “ya”ya verilecek olur ise hemzesiz olarak diye okunur. Şaz bir söyleyiş olarak da (“ya” harfi’) şeddeli de okunur.

“Onlar sebebiyle göğsü daraldı.” Onların gelişlerinden ötürü içine bir sıkıntı düştü ve bu işten hoşlanmadı. Takati kalmadı ve kendisini sıkıntı bastı, diye de açıklanmıştır. Bu kelimenin aslı, devenin atabildiği kadar geniş adımlan ile ileriye doğru yürümekten alınmadır. İşte adımını atabildiğinden daha fazlasına zorlanacak olursa, bunu yapamaz, daralır ve buna güç yetiremeyerek boynunu ileriye doğru uzatır. Buna göre; “Kulacın daralması” (şeklinde kelime anlamlı tabir), güç yetirememek, sıkılmak anlamında bir tabirdir.

Bu tabirin, kişinin kusmasını önleyememesi anlamındaki; den geldiği de söylenmiştir. Yani o, hoşuna gitmeyen bir işi içinde saklamakta güçlük çekti; onların güzelliklerini görünce kavminin de aşıklığını bildiğinden ötürü bundan rahatsız oldu, sıkıldı. “Ve: İşte bu çok zor bir gündür, dedi.” Kötülükleri itibariyle zorlu bir gündür. Şair der ki:

“Ve şüphesiz ki sen Bekr b. Vâil (kabilesin)i razı etmeyecek olursan

(Onların yüzünden) sen Irak’ta çok zorlu bir günle karşılaşırsın.”

Bir başka şair de şöyle demektedir.

“Bu öyle zorlu bir gündür ki, kahramanları bile üstüste zorlar durur,

Çok güçlü bir kimsenin palamut ağacı dallarını üstüste koyup zorluca kendisine çekmesi gibi.”

Teksîr (çokluk) anlamını vermek üzere de; denilir. Yari hoş olmayan ve şerrin bir arada toplandığı gün, yer demektir. Kötülükle dolup taşmayı diye ifade ederler. İşte söz birliği etmiş, kendi aralarında ittifak etmiş kimselere; denilmesi de buradan gelmektedir. Kişinin asabesi ise, onunla aynı nesebi paylaşan kimseler demektir. Filan için taassub gösterdim, tabiri ise ben onun bir asabesiymişim gibi oldum demektir. “Ma’sûb kişi”de hilkati güzel, tam kişi demektir.

Hud 76

Ey İbrahim, bundan vazgeç. Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Ve şüphesiz onlara geri çevrilmez bir azap gelecektir.

Diyanet Vakfı
(Melekler dediler ki): Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Çünkü Rabbinin (azap) emri gelmiştir. Ve onlara, geri çevrilmez bir azap mutlaka gelecektir!

Kurtubi Tefsiri
“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara reddolunmayacak bir azâb gelip çatacaktır.”

“Ey İbrahim! Bundan vazgeç” yani Lût kavmi hakkında tartışmayı bırak.

“Çünkü Rabbinin emri” onlar hakkındaki azâbı

“gelmiştir. Onlara reddolunmayacak” onlardan hiçbir şekilde geri çevrilemeyecek, önü alınamayacak

“bir azâb gelip, çatacaktır.”

Hud 75

Şüphesiz İbrahim, yumuşak huylu, içli ve kendini Allah’a döndüren biriydi.

Diyanet Vakfı
İbrahim cidden yumuşak huylu, bağrı yanık, kendisini Allaha vermiş biri idi.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü İbrahim gerçekten yumuşak huylu, yufka yürekli, kendisini tamamen Allah’a vermiş bir kimse idi.

“Çünkü İbrahim gerçekten yumuşak huylu, yufka yürekli, kendisini tamamen Allah’a vermiş bir kimse idi.” et-Tevbe Sûresi’nde (9/114. âyet, 3. başlıkta) “evvâh ve halim (yumuşak huylu, yufka yürekli)” kelimelerinin anlamlarına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.”

“Kendisini tamamen Allah’a vermiş kimse (münîb)” ise dönen kimse demektir. Hazret-i İbrahim bütün işlerinde yüce Allah’a raci olan, kendisini O’na teslim eden bir kimse idi. “el-Evvâh”ın, Lût kavminin kaybetmiş olduğu îman fırsatı dolayısıyla esef ve kederinden ah vah eden kimse, anlamına geldiği de söylenmiştir.

Hud 74

İbrahim’in korkusu gidince ve ona müjde ulaşınca, bizimle Lut kavmi hakkında tartışmaya başladı.

Diyanet Vakfı
İbrahimden korku gidip kendisine müjde gelince, Lut kavmi hakkında (adeta) bizimle mücadeleye başladı.

Kurtubi Tefsiri
İbrahim’in korkusu gidip kendisine müjde gelince, Lût kavmi hakkında bizimle tartışmaya koyuldu.

“İbrahim’in korkusu gidip…” âyetindeki; kelimesi “korku” demektir. Bir şeyden korkan için; “Şundan korktu” denilir. Şair Nâbiğa da der ki:

“Köpekler sahibi (avcı)nın sesinden korkarak öyle bir gece geçirdi ki,

Korkudan ve soğuktan başına gelenler düşmanlarının hoşuna gitti.”

“Kendisine müjde gelince” yani Hazret-i İshak ve ardından Ya’kub’un geleceği müjdesi gelince… Katâde der ki: Ona Lût kavminin azâbı için geldikleri ve kendisinin korkmaması gerektiği müjdesini verdiler.

“Bizimle” yani gönderdiğimiz elçilerimizle

“tartışmaya koyuldu.” Burada yüce Allah’ın tartışmayı kendisine izafe etmesi meleklerin Allah’ın emriyle inmiş olmalarından dolayıdır. Bu tartışmayı Humeyd b. Hilâl, Cundub’dan, o Huzeyfe’den rivâyet etmiştir. Şöyle ki: Melekler:

“Muhakkak ki biz şu kasaba halkını helâk edeceğiz. Çünkü oranın halkı zâlimler oldular” (el-Ankebut, 29/31) deyince, Hazret-i İbrahim onlara şöyle dedi: O kasabada eğer elli müslüman kişi var ise onları helâk edecek misiniz? Onlar, hayır deyince, bu sefer ya kırk kişi varsa? diye sordu. Onlar yine hayır. Otuz kişi varsa? yine hayır, yirmi kişi varsa? yine hayır, dediler. Bu sefer ya orada on kişi -veya beş kişi, şüphe Humeyd’dendir- varsa? deyince, onlar yine: Hayır dediler. -Katâde de buna yakın bir söz söylemiştir.- (Humeyd) dedi ki: Bu sefer İbrahim (aleyhisselâm) şöyle dedi: Aralarında on tane müslüman bulunmayan bir kavimde hayır yok demektir. Yine denildiğine göre Hazret-i İbrahim şunları da söylemişti: Eğer aralarında müslüman bir kimse var ise o kasabayı helâk eder misiniz? deyince onlar hayır dediler. Bunun üzerine Hazret-i İbrahim şöyle dedi:

“Ama orada Lût da var. Dediler ki; Biz orada olanları daha iyi biliriz. Biz onu ve -karısı dışında- aile halkını elbette kurtaracağız. Çünkü o kadın geride kalacaklardandır, dediler.” (el-Ankebût, 29/32)

Abdu’r-Rahmân b. Semura der ki: Lût kavmi dörtyüzbin kişi idiler. İbn Cüreyc der ki: Lût kavmi kasabalarında dörtmilyon kişi vardı.

el-Ahfeş ve el-Kisaî’nin kanaatine göre; ” Bizimle tartışmaya koyuldu” ifadesi;”Bizimle tartıştı” yerine kullanılmıştır.

en-Nehhâs da der ki: cevabının mazi fiil ile gelmesi gerektiğinden dolayı muzari fiili onun yerine kullanılmış kabul etmiştir. Nitekim şartın da muzari fiil ile gelmesi gerekmekle birlikte, mazi fiili onun yerine kullanmıştır. Bu hususta bir başka şekilde de cevap verilebilir, ” Bizimle tartışmaya koyuldu” âyeti hal konumundadır, yani bizimle tartışmaya koyularak… demek olur. Bu da el-Ferrâ”nın görüşüdür.

Hud 73

Dediler: “Allah’ın emrine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinizedir, ey ev halkı. Şüphesiz O hamîddir, mecîddir.”

Diyanet Vakfı
(Melekler) dediler ki: Allahın emrine şaşıyor musun? Ey ev halkı! Allahın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir. Şüphesiz ki O, övülmeye layıktır, iyiliği boldur.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Allah’ın İşine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmet ve bereketleri sizin üzerinize olsun ey hane halkı! Şüphe yok ki O, Hamîd’dir, Mecîd’dir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Allah’ın İşine Şaşmak:

Hazret-i Sara,

“ben kocamış bir kadın ve şu eşim de bir ihtiyar iken” diyerek hayrete düşünce, melekler de onun, Allah’ın işine hayret etmesini kabul etmeyerek

“dediler ki: Allah’ın işine mi şaşıyorsun?” Yani Allah’ın hüküm, kaza ve kaderine mi şaşıyorsun? Allah’ın size bir evlat ihsan etmesinden dolayı hayreti gerektiren bir şey yoktur.

Onlara ihsan edilecek evladın ismi da İshak idi. İşte bir çok ilim adamı bu âyet-i kerîmeyi Hazret-i İsmail’in boğazlanması istenen evlat olduğuna ve Hazret-i İshak’tan yaşça daha büyük olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü burada Hazret-i Sara’ya, Hazret-i İshak’ın Ya’kub adındaki oğlu dünyaya gelinceye kadar yaşayacağı müjdesi verilmiştir. İleride buna dair açıklamalar gelecektir. Yüce Allah’ın izniyle Sâffât Sûresi’nde (37/102 ve devamı âyetlerin tefsiri, 1. başlıkta) buna dair açıklamalar gelecektir.

2- Allah’ın Rahmetine Mazhar Bir Hane Halkı:

“Allah’ın rahmeti ve bereketleri” anlamındaki âyet mübtedâ, haberi ise

“sizin üzerinize olsun” âyetidir, Sîbeveyh;

“Sizin üzerinize olsun” âyetinin “kep” harfinin “ya” harfine bitişik olması dolayısıyla esreli okunduğunu nakletmektedir.

Bu ifade acaba haber midir, yoksa bir dua mıdır? Bunun bir haber olması daha uygundur. Çünkü haber olması rahmet ve bereketin onlar hakkında fiilen hasıl olmasını gerektirir. Yani Allah, rahmet ve bereketlerini size ulaştırmış bulunuyor ey hane halkı, demek olur. Dua olması ise henüz husule gelmemiş, fakat meydana gelmesi umulan bir şey olmasını gerektirir.

“Ey hane halkı”nın nasb ile gelmesi ise ihtisas (özellikle sizin üzerinize olsun, anlamını verecek şekilde) olması dolayisıyladır. Sîbeveyh’in görüşü budur. Bunun nida olarak nasbedildiği de söylenmiştir.

3- Kişinin Hanımı da Kendi Ehli Beyt’indendir:

Bu âyet-i kerîme kişinin hanımının kendi hane halkından, ehl-i beytinden olduğu anlamını vermektedir. Bu da peygamberlerin hanımlarının kendi ehl-i beytlerinden olduğunu göstermektedir. Buna göre Âişe (radıyallahü anha) ve mü’minlerin diğer anneleri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in ehl-i beyti arasındadır ve yüce Allah’ın haklarında:

“Ve sizi tam anlamıyla temizlemek ister” (el-Ahzab, 33/33) buyurduğu kimselerdendir ki İleride buna dair açıklamalar (el-Ahzâb, 33/34. âyet, 1. başlıkta) gelecektir.

4- Selâm Verirken Kullanılacak Lâfızlar:

Bu âyet-î kerîme, aynı şekilde selâmın “ve berekatuhu: bereketleri” ifadesi ile sona ermesi gerektiğinin delilidir. Nitekim yüce Allah salih kulları hakkında da: “Allah’ın rahmet ve bereketleri sizin üzerinize olsun, ey hane halkı” verdiği haberde de böyledir. Bereket, artış ve çoğalış demektir. Bütün peygamber ve rasûllerin Hz İbrahim ile Hazret-i Sara’nın soyundan gelmesi de bu bereketlerdendir.

Malik’in, Vehb b. Keysan Ebû Nuaym’dan, onun Muhammed b. Amr b. Atâ’dan rivâyetine göre Muhammed b. Amr şöyle demiş: Abdullah b. Abbas’ın yanında oturuyor iken huzuruna Yemenlilerden bir adam gelip; “es-selâmu aleyke ve rahmetullahi ve berekatuhu”” dedikten sonra bununla beraber bir şey daha ilave etti. İbn Abbâs o sırada gözlerini kaybetmiş idi-: “Bu kim?” diye sorunca, ona: “Bu senin yanına gidip gelen Yemenli kişidir,” diyerek o kimseyi İbn Abbâs’a tanıttılar. İbn Abbâs şöyle dedi; “Selâm “berekef’e kadardır. ”

Yine Ali (radıyallahü anh)dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Mcscid’e girdim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in ashabından bir grub ile birlikte olduğunu gördüm. Ben es-selâmu aleyküm dedim. Hazret-i Peygamber: “Yirmisi benim, onu da senin olmak üzere ve aleyke’s-selâmu ve rahmetullah” diye buyurdu. İkinci bir defa daha yanına girdim. Bu sefer: es-selâmu aleykum ve rahmetullahi dedim. Hazret-i Peygamber bu sefer: “Otuzu benim, yirmisi de senin olmak üzere ve aleyke’s-selâmu ve rahmetullahi ve berakâtuhû” diye buyurdu. Üçüncü defa girdim yine, es-selâmu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu deyince, bu sefer Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Ve aleyke’s-selâmu ve rahmetullahi ve berakatuhu. Otuzu benim, otuzu senin; selâmda da sen ve ben birbirimize eşit (paya sahib)iz” dedi. Yakın manadaki iki hadis için bk.: Ebû Dâvûd, Edeb 131; Tirmizî, İsti’zan 2; Dârımî, İsti’zân 12: Müsned, IV, 439-440

“Şüphe yok ki O, Hamîd’dir, Mecîd’dir.” Yani kendisine çokça hamd olunandır, şanı çok yücedir. Bu iki ismi de “el-Esmâu’l-Husnâ” adlı eserimizde açıklamış bulunuyoruz.

Hud 72

Dedi: “Vay hâlime! Ben mi doğuracağım? Ben yaşlı bir kadınım. Şu da kocam yaşlı. Gerçekten bu çok garip bir şey!”

Diyanet Vakfı
(İbrahimin karısı:) Olacak şey değil! Ben bir kocakarı, bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Bu gerçekten şaşılacak bir şey! dedi.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve bu eşim de bir İhtiyar iken, ben mi doğuracak mışım? Doğrusu bu pek şaşılacak bir şey!”

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Yaşlı Bir Kadının Hayreti:

Yüce Allah’ın: ” Vay halime!” âyeti ile ilgili olarak ez-Zeccâc şöyle demektedir: Bu kelimenin aslı şeklinde olup “elif, “ya”dan bedel olarak gelmiştir. Çünkü elif esreli “ya”dan daha hafif söylenir.

Hazret-i Sara bu sözüyle kendisi hakkında “veyl” diye bedduayı kastetmiş değildir. Bu söz hayret edecekleri bir İşle karşılaştıkları vakit kadınların kolaylıkla dillerinden kaçırıverdikleri bir sözdür. Hazret-i Sara, kocası yaşlı olduğu halde çocuk doğurması, alışılmışın dışında olduğundan dolayı hayret etmişti. Alışılmışın dışındaki olaylar da hayretle karşılanır, garib karşılanır. “Ben mi doğuracak mışım?” ifadesi teaccüb anlamında bir sorudur.

“Ben kocamış bir kadın iken” oldukça yaşlı bir kadın iken, demektir. ” Yaşım ilerledi, yaşlandım” demektir. Yine; ” Acuze, yaşlı kadın” da denilir. “Cim” harfi esreli olarak; O ifadesi kadının kalçalarının büyüklüğünü anlatmak için kullanılır. Kalça anlamına da “ayn” harfi ötreli ve üstün olarak; denilir.

Mücahid der ki: O vakit Hazret-i Sara doksandokuz yaşında idi. İbn İshak da doksan yaşında idi, demektedir. Bundan başka görüşler de vardır.

2- Yaşlı Koca Hazret-i İbrahim:

“Şu eşim” kocam

“de bir İhtiyar iken…” âyetindeki;

“Bir ihtiyar iken” kelimesi hal olarak nasbedilmiştir. Âmili ise tenbih veya işarettir.

” Şu eşim” anlamındaki ifade ise mübtedâ ve haberdir. el-Ahfeş der ki: İbn Mes’ûd ile Ubeyy b. Ka’b’ın kıraatinde; “Şu kocam da yaşlıdır” şeklindedir. en-Nehhâs der ki: Nasıl ki; “Bu Zeyd(dir), ayaktadır” diyebiliyorsak ve burada “Zeyd” kelimesi “bu” kelimesinden bedel oluyor ve “ayaktadır” anlamındaki kelime mübtedânın haberi ise aynı şekilde “bu” anlamındaki kelimenin mübtedâ “Zeyd(dir) ayaktadır” anlamındaki kelimelerin iki ayrı haber olmaları da mümkündür. Sîbeveyh de; “Bu tatlıdır, ekşidir” tabirinin kullanıldığını nakletmektedir.

Denildiğine göre; Hazret-i İbrahim de yüzyirmi yaşında idi. Onun yüz yaşında olduğu da söylenmiştir. Mücahid’in görüşüne göre Hazret-i Sara’dan sadece bir yaş büyük idi. Denildiğine göre Hazret-i Sara’nın “ve şu eşim de bir ihtiyar İken” sözleri ile kendisine yaklaşmadığını üstü kapalı ifade etmiştir. Hazret-i İbrahim’in hanımı olan Hazret-i Sara, Hârân’ın kızıdır. Hârân, Nâhûr’un oğlu, o Şârû’un, o Arğû’nun, o da Fâliğ’in oğludur. Sara, Hazret-i İbrahim’in amcasının kızıdır.

“Doğrusu bu pek şaşılacak bir şeyi” Yani sizin bana verdiğiniz bu müjde şaşılacak, hayret edilecek bir şeydir.

Hud 71

Karısı ayakta duruyordu, güldü. Biz de ona İshak’ı, İshak’ın ardından da Yakup’u müjdeledik.

Diyanet Vakfı
O esnada hanımı ayakta idi ve (bu sözleri duyunca) güldü. Ona da İshakı, İshakın ardından da Yakubu müjdeledik.

Kurtubi Tefsiri
Eşi de ayaktaydı, güldü. Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Ya’kûb’u müjdeledik.

“Eşi de ayaktaydı” anlamındaki âyet, mübtedâ ve haberdir. Yani melekleri görebileceği bir şekilde ayakta bulunuyordu. Perde arkasında olduğu da söylenmişti. Bir diğer görüşe göre Hazret-i İbrahim oturmakta iken, meleklere hizmet ediyordu. Muhammed b. İshak ayakta namaz kılıyordu, diye açıklamıştır. Abdullah b. Mes’ûd’un kıraatinde ise; “Kendisi oturuyorken eşi de ayaktaydı” şeklindedir.

9- Eşinin Gülmesi:

Yüce Allah’ın:

“Güldü” âyeti ile ilgili olarak Mücahid ve İkrime; müjdenin tahakkuku için ay halinden kesilmiş iken, ay hali oldu diye, açıklamışlardır Dilbilginleri ise bunun, bu anlama geldiği konusuyla ilgili olarak şu beyiti naklederler:

“Ben zevceme temiz iken yaklaşırım,

Ay hali olduğu gün(ler)de ise ondan uzak kalırım.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Düz karalar üzerinde tavşanların ay hali (kanı),

Düşmanla karşılaşma günü karından çıkan kana benzer.”

Araplar tavşan ay hali olduğu vakit;” Tavşan ay hali oldu” derler. İbn Abbâs (radıyallahü anh)dan ve İkrime’den bu ifadenin, Arapların meyvenin olgunlaşmadan önceki kabuğunun çatlaması halini ifade etmek üzere kullanılan; tabirlerinden alındığını söyledikleri rivâyet edilmiştir. Bazı dilciler ise Arapçada bu kökün ay hali olmak anlamına geldiğini kabul etmezler.

Cumhûr ise der ki: Burada bildiğimiz “gülmek” kastedilmektedir. Ancak bunun mahiyeti hakkında farklı görüşler vardır. Bunun hayret ve şaşkınlık ifade eden gülmek olduğu söylenmiştir. Şair Ebû Zueyb der ki:

“Öyle bir karışım getirdi ki insanlar onun benzerini görmemişlerdir,

O hayret edilecek bir şeydir; şu kadar var ki arıların yaptığıdır o.”

Mukâtil de der ki: Hazret-i İbrahim, misafirlerine hizmet ederken ve ihtişamıyla ortada iken üç kişiden korkması ve titremesine gülmüştü, çünkü Hazret-i İbrahim tek başına yüz kişiye bedel kabul ediliyordu.

Yine (Mukâtil ) der ki: Sözlükte bu kelimenin ay hali anlamına gelmesi uygun değildir. Ebû Ubeyd ve el-Ferrâ’ da bu anlamı kabul etmezler. el-Ferrâ’ der ki: Ben bu kelimenin bu anlamını güvenilir birisinden işitmiş değilim. Bu olsa olsa bir kinaye olabilir.

Rivâyet edildiğine göre melekler buzağıyı elleriyle sıvazlamışlar, bunun üzerine de yerinden kalkıp annesinin yanına varmış. İşte Hazret-i İbrahim’in hanımı Sara bunu görünce gülmüş, melekler de ona Hazret-i İshak müjdesini vermişlerdi.

Yine anlatıldığına göre Hazret-i İbrahim misafirlerine ikramda bulunmak istediğinde Hazret-i Sara’yı da onlara hizmet etmek üzere ayakta tutardı. İşte yüce Allah’ın:

“Eşi de ayaktaydı” yani onlara hizmet etmek maksadıyla ayakta gider gelirdi, âyeti bunu anlatmaktadır. Şöyle de açıklanmaktadır: Hanımı Hazret-i İbrahim’in korkusu dolayısıyla ayakta duruyordu. Meleklerin; “korkma!” demelerinden ötürü de güvenlik altında olması sebebiyle sevincinden güldü.

el-Ferrâ’ ise der ki: Bu ifadede bir takdim ve te’hir vardır. Âyetin anlamı şudur: Biz ona İshak’ı müjdeledik, o da bundan dolayı güldü. Yani yaşlanmış iken doğacak çocuğundan ötürü sevinerek güldü, demektir. Bunların hangisinin doğru olduğunu en iyi bilen Allah’tır.

en-Nehhâs der ki: Bu konuda pek çok görüş vardır. Bunların en uygun olanı şudur: Melekler yemekten yemeyip Hazret-i İbrahim de onlardan çekinip korkunca, ona: Korkma dediler ve kendilerinin Allah’ın elçisi olduklarını haber verdiler. Hazret-i İbrahim de bunun üzerine sevindi, hanımı da onun sevindiğine sevinerek güldü. Şöyle de açıklanmıştır: Hanımı Hazret-i İbrahim’e: Ben bu kavme bir azâb ineceğini zannediyorum, demişti. O bakımdan Lût’u yanına al’ Elçiler hanımının dediği azâb ile gelince, buna sevinerek güldü. en-Nehhâs der ki: Bu açıklama eğer senedi sahih ise güzel bir açıklamadır.

“Gülmek” dişlerin açığa çıkmasıdır. Bununla birlikte yüze bir aydınlık gelmesi, parıldaması şeklinde de olabilir. Mesela; filan kişiyi gülerken gördüm, denirken yüzünü parıldar gördüm anlamındadır. Yine gülen bir bahçeye yolum uğradı, derken parlak ve alımlı bir bahçeye yolum uğradı, ance Allah bulutu gönderir ve gülmenin en güzel şekliyle güler” Müsned, V, 435 denilmektedir. Bu hadiste Hazret-i Peygamber bulutun şimşek dolayısıyla açılmasını “gülmek” diye ifade etmiştir ki bu, İstiare yollu bir ifadedir.

Mekke kurrasından Muhammed b. Ziyad el-A’rabî adındaki birisinin: “Güldü” âyetini “ha” harfi üstün olarak okuduğu rivâyet edilmiştir. el-Mehdevî ise derki: Bu fiilin “ha” harfinin üstün okunuşu bilinen bir şekil değildir. Fiilin mazi ve muzâri’ şeklinde gelirken, mastarı da; şeklinde dört türlü gelir. Bir gülüş demektir. Küseyyir’in şu mısraı da bu şekildedir:

“Onun bir defa gülüşüne mal ve servetler esir olur.”

Bu açıklamayı da el-Cevherî yapmıştır.

10- Hanımın Misafirlere Hizmet Etmesi:

Müslim, Sehl b. Sa’d’dan şöyle dediğini rivâyet eder: Ebû Üseyd es-Sâidî düğününde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı davet etti. O gün hanımı gelin olduğu halde onlara hizmet etti. Sehl dedi ki: (Hanımımın) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a ne içecek ikram ettiğini biliyor musunuz? Geceden büyükçe bir kaba bir kaç hurmayı onun için ıslatmiştı. Yemeğini yedikten sonra ona bu ıslattığı hurmaların suyunu içmek üzere, ikram etti.” Buhârî, Nikâh 71, 77, 78, Eşribe 7, Eymân 21; Müslim, Eşribe 86; İbn Mâce, Nikâh 24; Müsned, III, 498. Bu hadisi Buhârî de rivâyet etmiş olup bu hadisin yer aldığı babın başlığı şöyledir: “Kadının düğünde erkeklere karşı (hizmet için) ayakta durması ve bizzat onlara hizmet etmesi, ” Buhârî, Nikâh 77.

İlim adamlarımız derler ki: Bu hadisten gelinin düğününde kocasına ve kocasının arkadaşlarına hizmet etmesinin câiz olduğu hükmü anlaşılmaktadır. Yine bu hadisten erkeğin hanımını salih olan kardeşlerinin önüne çıkartmasında ve onlara hizmet etmesinde bir mahzur olmadığı da anlaşılmaktadır. Bununla birlikte (hadiste geçen olayın) hicab (kadın ile erkekler arasında perde gerilmesini emreden) âyetinin inmesinden önce olma ihtimali de vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

11- Melek’lerin Yemekten Yememelerinin Hikmeti:

Taberi’nin naklettiğine göre İbrahim (aleyhisselâm) buzağıyı meleklerin önlerine sürünce, onlar: Biz bedelini ödemedikçe bir şey yemeyiz, dediler. Hazret-i İbrahim de onlara: Bunun bedeli başında Allah’ın ismini anmanız, sonunda da Allah’a hamdetmenizdir, dedi. Hazret-i Cebrâîl arkadaşlarına; Allah’ın bunu halil edinmesi gerçekten yerindedir, dedi.

İlim adamlarımız derler ki: Meleklerin yemeyiş sebepleri, meleklerin yemek yemeyen yaratıklar olmalarından dolayıdır. Bununla birlikte yüce Allah meleklere İnsan şekline bürunmelerini kolaylaştırdığı, onlara bir beden ve bir şekil verdiği gibi, yemek yemelerini de kolaylaştırabilirdi. Şu kadar var ki, ilim adamlarının görüşlerine göre yüce Allah melekleri insan suretinde gönderdi. Hazret-i İbrahim de onları ağırlamak için özel bir gayret harcadı. Nihayet onların yemek yemekten uzak durduklarını görünce korkuya kapıldı, bu sefer de ansızın ona (çocuğu olacağı) müjdesi geldi.

12- Yemeğe Besmele İle Başlamak, Hamd ile Bitirmek ve Hazret-i ibrahim İle İlgili İsrâiliyât’tan Bir Rivâyet:

İşte bu olay yemeğin başında Allah’ın ismini anmanın, sonunda da Allah’a hamdetmenin bizden önceki ümmetlerde de meşru olduğunun delilidir. İsrâiliyât’ta nakledildiğine göre İbrahim (aleyhisselâm) tek başına yemek yemezdi, yemeği hazır oldu mu kendisiyle birlikte yemek yiyecek birisini bulmak üzere birisine görev verirdi. Bir gün bir adam buldu, yemeğe onunla birlikte oturunca Hazret-i İbrahim ona, Allah’ın ismini an, dedi. Adam: Ben Allah’ı tanımıyorum deyince, Hazret-i İbrahim ona, yemeğimi bırak ve çık git, dedi. Adam çıkıp, gittikten sonra Hazret-i Cebrâîl inip ona şöyle dedi: Allah buyuruyor ki: Ömrü boyunca kâfir olmasına rağmen Allah o adama rızık veriyor, sen ise bir lokma yemesin diye cimrilik gösterdin. Hazret-i İbrahim elbisesini sürüyerek, korku içerisinde dışarıya çıktı ve: Ey adam dön dedi. Bu sefer adam, herhangi bir sebeb yokken beni niye geri çağırdığını bana söylemesen geri dönmeyeceğim, dedi. Bunun üzerine Hazret-i İbrahim ona durumu anlattı, adam da: Bu oldukça kerim bir Rabb’tır, o halde Îman ettim, dedi ve Hazret-i İbrahim’in evine girdi, Allah’ın ismini anarak mü’min olarak yemeğini yedi.

13- Hazret-i İshak Müjdesi:

“Biz de ona İshak’ı” Hazret-i İbrahim’in Hacer’den İsmail adındaki oğlu dünyaya gelince, Sara da oğlu olmasını temenni etti. Ancak yaşı ilerlemiş olduğundan dolayı ümidini kesmişti. Bu sefer ona peygamber olacak ve peygamber babası olacak bir çocuk müjdesini verdi. İşte bu, aynı zamanda onun hem oğlunu, hem de torununu göreceği müjdesi idi.

14- Hazret-i İshak’ın Oğlu Hazret-i Ya’kub:

“Ve İshak’ın ardından Ya’kub’u müjdeledik” âyetindeki

“Ya’kub” kelimesini Hamza ve Abdullah b. Âmir nasb ile diğerleri ise ref ile okumuşlardır. Ref ile okuyuş; onun İshak’ın ardından Ya’kub (adındaki torunu) dünyaya gelecektir, anlamındadır. Bununla birlikte; “…dan” da amel eden fiil ile merfû’ olması da mümkündür, anlamı; “Ve onun için İshak’ın ardından da Ya’kub(un) sabit oldu (olacağı müjdesi verildi).” Mübtedâ olarak merfû’ olması da mümkündür ve bu durumda hal mahallinde olur, yani ona İshak’ı ve onun da mukabili olarak Ya’kub’u müjdelediler, demektir. Nasb ile okunması ise “Biz ona İshak’ın ardından Ya’kub’u bağışladık” anlamındadır. el-Kisaî, el-Ahfeş ve Ebû Hatim; “Ya’kub” lâfzının; ” Ve Biz ona İshak’ın ardından Ya’kub’u da müjdeledik” şeklinde cer mahallinde olmasını da câiz kabul ederler. el-Ferrâ’ der ki: Harf-i cerri tekrarlamadan cer ile okunması câiz değildir.

Sîbeveyh der ki: Sen eğer: “Ben önceki gün Zeyd’e, dün de Amr’a uğradım,” şeklindeki bir kullanım oldukça çirkindir. Çünkü bu ifadede mecrur ile onu mecrura ortak eden “vav”ın arasını -câr ile mecrûrun arasını ayırdığı gibi- ayırmış oluyorsun. Çünkü câr ile mecrûr birbirinden ayrılmadığı gibi mecrur ile “vav” arasına da bir şey girmemelidir. (Burada ise “dün” anlamındaki kelime “vav” ile mecrûr arasına girmiş bulunmaktadır).

Hud 70

Onların ellerinin yemeğe uzanmadığını görünce onları yadırgadı ve onlardan içine bir korku düştü. Dediler ki: “Korkma! Biz Lut kavmine gönderildik.”

Diyanet Vakfı
Ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı ve onlardan dolayı içine bir korku düştü. Dediler ki: Korkma! (biz melekleriz). Lut kavmine gönderildik.

Kurtubi Tefsiri
Ellerinin buna uzanmadığını görünce, onlardan çekindi ve kalbine bir korku girdi. Onlar: “Korkma! Biz Lût kavmi için gönderildik” dediler.

“Ellerinin buna uzanmadığını görünce onlardan çekindi” âyetindeki;

“Onlardan çekindi” fiili bir kimseyi alışıla gelmişin dışında bir halde bulmak, görmek anlamında; “Seni alışmadığım bir şekilde gördüm” denilir. Şair de şu beyitinde İki kutlanış şeklini bir arada şöylece kullanmaktadır:

“O beni tanımazlıktan geldi ve bende alışkın olmadığını belirttiği şeyler

Arasında, saçlarımın ağarması ile dökülmesinden başkası yoktur.”

Gözlerle görülen şeyler hakkında; kalb ile görülen şeyler hakkında şeklinin kullanıldığı da söylenmiştir.

8- Hazret-i İbrahim’in Hanımı:

Hud 69

Andolsun, elçilerimiz İbrahim’e müjdeyle geldiler. “Selâm!” dediler. O da, “Selâm!” dedi. Derken gecikmeden onlara kızartılmış bir buzağı getirdi.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki elçilerimiz (melekler) İbrahime müjde getirdiler ve: «Selam (sana) » dediler. O da: «(Size de)selam» dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki elçilerimiz İbrahim’e müjde ile gelip: “Selâm” dediler. O da: “Selâm” dedi ve vakit geçirmeden kızartılmış bir buzağıyı getirdi.

“Yemin olsun ki elçilerimiz İbrahim’e müjde ile gelip…” Âyeti ile anlatılan; Lût (aleyhisselâm)ın kıssasıdır. Lût (aleyhisselâm), İbrahim (aleyhisselâm)ın öz amcasının oğludur.

Lût kavminin kasabaları Şam yakınlarında idi. Hazret-i İbrahim de Filistin topraklarında bulunuyordu. Yüce Allah melekleri Lût kavmini azablandırmak üzere gönderdiğinde Hazret-i İbrahim’e uğrayıp yanında misafir oldular. Hazret-i İbrahim yanında konaklayan herkese çok güze) ikramlarda bulunur, ağırlardı. Onlar Hazret-i İbrahim’i müjdelemek için uğramışlardı. O ise melekleri misafir sandı. Gelen bu melekler Cebrâîl, Mikail ve İsrafil (aleyhimusselâm)dılar. Bunu İbn Abbâs ifade etmiştir.

ed-Dahhâk dokuz kişi idiler derken, es-Süddî bunlar güzel yüzlü, görülmemiş güzellikte, pırıl pırıl aydınlık şimali, genç delikanlılar suretinde onbir melek idiler, der.

“Müjde ile” âyetinden kasıt bir görüşe göre çocuk müjdesiyle, bir diğer görüşe göre Lût kavminin helâk edilmesi müjdesiyle gelmişlerdi. Bir diğer görüşe göre ise onlar Hazret-i İbrahim’e kendilerinin Allah’ın elçileri oldukları ve kendisi için korkulacak bir şey olmadığı müjdesini vermişler ve

“selam dediler.” di.

Bu âyette

“selâm” anlamındaki: kelimesinin nasbedilmesi, fiilin bu söz üzerinde vukua gelmesinden dolayıdır. Nitekim: “Hayır dediler” ifadesinde de böyledir. Taberî’nin tercih ettiği görüş budur. (Buna benzer olan) yüce Allah’ın:

“Sayıları üçtür, diyecekler” (el-Kehf, 18/22) âyetindeki “üç” anlamındaki kelime isimdir. Makûl (söylenen) bir söz değildir. Bununla birlikte “selâm dediler, o da selâm dedi” âyetindeki her iki “selâm” kelimesi nasb da edilse, ref de edilse Arapça’da caizdir (mümkündür, açıklanabilir).

“Selam dediler” âyetindeki “selâm” lâfzının mastar olarak nasbedildiği söylendiği gibi bunun: O onunla doğru olan bir söz ile konuşmaya başladılar, anlamına geldiği de söylenmiştir. Nitekim yüce Allah: “Cahiller onlara hitab ettiklerinde onlar

“selam” derler” (el-Furkan, 23/63′) âyetinde “doğru söz söylerler” demektir. Buna göre “selâm” lafa, onların söyledikleri sözün anlamım ifade eder, lafzen bunu söyledikleri manasına gelmez. Bu anlamdaki bir açıklamayı İbnu’l-Arabî yapmış ve bunu tercih ederek şunları söylemiştir: Nitekim şanı yüce Allah lâfzı zikretmek dilediğinde onu aynen söyler ve meleklerin söyleyeceklerini haber verdiği şu sözleri nakledip:

“Sabrettiğiniz şeylere karşılık selâm sizlere” (er-Rad, 13/24);

“Selâm olsun üzerinize, tertemiz geldiniz.” (ez-Zümer, 39/73) diye buyurmaktadır. (Bu iki âyette de “selam” lâfızları merfu gelmiştir.) Meleklerin Hazret-i İbrahim’e dua ettikleri ve; ” Selâmete kavuştun” anlamında olduğu da söylenmiştir.

“O da: selâm, dedi” âyetindeki “selâm” lâfzının merfu olarak gelmesi İki türlü açıklanabilir:

1- Bir mübtedâ mukadder olarak vardır, bu da; ” O selindir, benim işim selâmdır” takdirindedir.

2- Diğeri ise eğer

“selâm” tahiyye (selâm verme) anlamına kabul edilecek olursa” Size selâm olsun” takdirinde olup haber hazfedilmiştir.

“Selâm” lâfzının nekrâ (belirtisiz) gelmesi ise çokça kullanılmasından dolayıdır. Nasıl ki “Allahumme” sözünden elİmâm hazfedilerek; ” Allah’ım” deniliyor ise, burada da “selâm” lâfzının başından çokça kullanım dolayısı ile elif-lamın hazfedilerek nekrâ olarak gelmesi câiz olmuştur. Buradaki “selâm” lâfzı şeklinde de okunmuştur. el-Ferrâ’ der ki; “silm” ile selâm” aynı anlamdadır, tıpkı “hill” ile “helâl” kelimeleri gibi.

“Ve vakit geçirmeden kızartılmış bir buzağıyı getirdi” âyeti ile ilgi li açıklamalarımızı ondört başlık halinde Görüleceği üzere yapılacak açıklamalar yalnızca 69. âyetin bu bölümü ile ilgili olmayıp 70 ve 71, âyet-i kerimelere dair açıklamaları da kapsamaktadır. sunacağız:

1- “Kızartılmış Bir Buzağı”:

Yüce Allah’ın:

“Ve vakit geçirmeden… getirdi.” anlamındaki âyette yer alan; …..edatı, anlamındadır. Bunu ileri gelen nahivciler söylemişler ve İbnu’l-Arabî nakletmiştir. İfade; ” …getirinceye kadar fazla zaman geçirmedi” takdirindedir. ın harfi cerrin düşmesiyle nasb mahallinde olduğu ve takdirin; şeklinde yani bir buzağı getirmekte gecikmedi, anlamında olduğu da söylenmiştir. Cer harfi hazfedildikten sonra (……..) de nasb mahallinde kalmış oldu.

” Geçirdi” fiilinde Hazret-i İbrahim adının zamiri vardır: ” …me…” de nefy edatıdır. Bu açıklamayı da Sîbeveyh yapmıştır.

el-Ferrâ’ ise şöyle açıklamıştır: Onun… gelmesi gecikmedi (anlamında) demektir. Buna göre; ref mahallindedir ve: ” Geçirdi” fiilinde zamir yoktur ise nefy edatıdır. Bununla birlikte nın, anlamında ism-i mevsul; ” Geçirdi” fiilinde Hazret-i İbrahim’e ait zamir ve: “Getirme” fiili ise ın haberi olabilir. Yani İbrahim’in vakit geçirmesine sebeb olan husus, onun kızarmış bir buzağı getirmesi idi.

“Kızarmış” demektir. Kendisine ateş değmeksizin, taşların hararetiyle kızartılmış olana bu ismin verildiği de söylenmiştir. “Koyunu kızarttım ve onu iyice pişirmesi için üzerine kızdınlmış taşlar koydum” demektir. Bu şekilde kızartılmış olan koyuna da; denilir. At için kullanılan; ise atın bir ya da iki tur dolaştırıldıktan sonra iyice terlemesi için güneşte üzerine eğer takımlarını ve çullan koymaktır. Bu durumdaki ata; denilir. Eğer terlemeyecek olursa; denilir “Hanez” ise Medine’ye yakın bir yerin adıdır.

Bu kelimenin “kızartılmış” değil de suda haşlanmış anlamına geldiği de söylenmiştir.

İbn Abbâs ve başkaları ise bunu “iyice pişmiş” diye açıklamışlardır. Kelime “fail” vezninde olmakla birlikte; “Kızartılmış” anlamındadır.

Hazret-i İbrahim’in bir buzağıyı pişirerek getiriş sebebi ise, malının çoğunluğunu inek türünün teşkil etmesi idi.

2- Misafir Ağırlamanın Adabı:

Bu âyet-i kerimede misafir ağırlama âdabı arasında ev sahibinin misafirine bir şeyler ikram etmeyi çabuklaştırarak derhal kolay ve mevcut olanı takdim etmesi gerektiğine, daha sonra eğer imkanı varsa başka şeyleri getirmesine, kendisine zarar verecek kadar kendisini külfete sokmaması gerektiğine işaret edilmektedir.

Misafir ağırlamak üstün alıMkî meziyetlerden, İslâm’ın âdabından, Peygamber ve salihlerin huylarındandır.

Hazret-i İbrahim el-Bakara Sûresi’nde (2/124. âyet, 3. başlık ve devamında) geçtiği üzere ilk misafir ağırlayan kişidir. Muvatta’, Sıfatu’n-Nebiyy 4. Genel olarak ilim ehlinin kabul ettiğine göre misafir ağırlamak vacib değildir. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: “(Meşru) misafirlik üç gündür, İkram süresi bir gün ve bir gecedir. Artık bundan sonrası sadakadır. ” Buhârî, Edeb 31, 85, Rikaa 23; Müslim, Lukata 14, 15; Ebû Dâvûd, Et’ime 5; Tirmizî, Birr 43, İbn Mâce, Edeb 5; Dûrimi, Et’ime 11; Muvatta’’, Sıfatu’n-Nebiyy 22; Müsned, III, 37, 64, 76, VI, 385, 386 Buradaki “ikram süresi (hadiste caize)”; İhsan, atiyye ve asıl hükmü mendubluk olan hak gözetme (sıla) demektir.

Yine Hazret-i Peygamber: “Allah’a ve âhiret gününe Îman eden kimse komşusuna İkramda bulunsun. Allah’a ve âhiret gününe îman eden kimse misafirine ikramda bulunsun.” Buhâri, Edeb 31. 85, Rikaa 23; Müslim, Îman 74, 77, Lukata 14; Ebû Dâvûd, Et’ime 5; Tirmizî, Birr 43, Sıfatu’l-Kıyâme 50; Dârimî, Et’ime 11; Muvatta’, Sıfatu’n-Nebiyy 22; Müsned, II, 174, 267, 269.., III, 76, IV, 31, V, 412, VI, 69, 384, 385. diye buyurmaktadır. Komşuya ikram icma ile vacib (farz) değildir, misafir ağırlamak ta onun gibidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

el-Leys (b. Sa’d) ise Hazret-i Peygamber’in “Misafirin bir gece (ağırlanma)sı bir haktır” Ebû Dâvûd, Eti’me 5; İbn Mâce, Edeb 5; Müsned, IV, 130, 132, 133. âyetine ve buna benzer diğer hadislere istinaden misafir ağırlamanın vacib olduğu görüşündedir. Bu hususta bizim İşaret ettiğimiz kadaile yetinelim. Doğru yola muvaffak kılan Allah’tır.

İbnu’l-Arabî der ki: Bazıları şöyle der: Misafir ağırlamak İslâm’ın ilk dönemlerinde vacib iken sonradan neshedilmiştir. Ancak bu görüş zayıftır, çünkü vacib olduğuna dair rivâyet sabit olmamıştır. Neshedîci hüküm de vad değildir. (İbnu’l-Arabî) Ebû Said el-Hudrî’nin hadis İmâmları tarafından rivâyet edilen hadisini de zikreder ki bu hadiste şu ifadeler de yer almaktadır: “Biz onlardan bizi misafir etmelerini (ağırlamalarını) istedik. Onlar ise bizi misafir etmek istemediler. Daha sonra kabilenin başkanı (bir yılan ya da akrep tarafından) sokuldu…” ifadeleri yer almaktadır. Buhâri, İcare 16, Tıb, 39; Ebû Dâvûd, Buyû 37, Tıb 19; Tirmizî, Tıb 20; Müsned, III. 2,10. Devamla (İbnu’l-Araf) der ki: İşte bu hadisin zahiri şunu göstermektedir: Eğer misafir ağırlamak bir hak olsaydı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onları ağırlamayı kabul etmeyenleri kınar ve elbette bu hususu (kendisine bunu nakledenlere) beyan ederdi.

3- Misafir Ağırlamak Yükümlülüğünün Muhatabları:

İlim adamları misafir ağırlamakla kimlerin muhatap oldukları hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Şâfiî ile Muhammed b. Abdi’l-Hakem misafir ağırlamakla muhatap olanların hem şehirlerde, hem de çöllerde yaşayan göçebeler olduğu görüşündedir.

Malik ise der ki: Şehirlerde yerleşik olarak yaşayanların misafir ağırlamak yükümlülükleri yoktur. Suhnûn der ki: Misafir ağırlamak köylerde yaşayanların vazifesidir. Şehirlerde ise yolcuların konaklayabileceği hanlar vardır. Bu İki lugati (söyleyişi) Sahibu’l-Ayn (Halil b. Ahmed ve başkaları) zikretmişlerdir. Tire arasındaki bu ifadelerin konu ile herhangi bir ilgisi olmadığı açıktır. Nitekim Arapça yayına hazırlayanın da işaret ettiği gibi, bu ifadeler yalnızca bir nüshada yer almaktadır.

Bu görüşün sahibleri İbn Ömer’in rivâyet ettiği şu hadisi de delil gösterirler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Misafir ağırlamak çölde yaşayan (göçebeler)ın görevidir. Yoksa şehirlerde yaşayanlara (görev) değildir.” Ancak bu sahih olmayan bir hadistir. Çünkü Abdu’r-Rezzak’ın kardeşinin oğlu olan İbrahim’in rivâyet ettiği hadisler metruktür ve İbrahim’in yalancı olduğu söylenir. Bu da onun tek başına (münferiden) rivâyet ettiği hadislerdendir ve bu hadisin. onun tarafından uydurulduğu söylenmiştir. Bu açıklamaları Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr yapmıştır.

İbnu’l-Arabî der ki: Ziyafet (misafir ağırlamak) gerçekten farz-ı kifayedir. İnsanlar arasında bunun -kasaba ve kentlerden farklı olarak- yiyecek ve barınacak yer bulunmayan köylerde vacib olduğunu söyleyenler vardır. Çünkü kasaba ve kentler barınacak yerlerle, yiyeceklerle dolup taşar. Şüphesiz ki misafir değerlidir ve misafir ağırlamakta üstün bir ahlâkî meziyettir. Eğer misafir yabancı bir kimse ise onu ağırlamak bir farzdır.

4- Hazret-i İbrahim’in Misafir Ağırlayışı ve Allah’ın Kitabı Hakkında Mücerred Görüşe Dayanarak Kanaat Belirtmenin Sakıncası:

İbnu’l-Arabî der ki: Bizim (mezhebimiz) ilim adamlarından birisi der ki: Hazret-i İbrahim’in ağırlaması basit ve az bir şeyle olmuştu ama, seven sevdiğinin bu davranışını teşekkürle karşıladı. Halbuki böyle bir kanaat kat’î olan bir hususta zanna dayanarak hüküm vermektir, naklin bulunduğu bir yerde kıyasa dayanarak hüküm vermektir. Bu kişi böyle bir ağırlamanın basit ve önemsiz olduğunu nerden bildi? Aksine müfessirler meleklerin Cebrâîl, Mikail ve İsrafil olmak üzere (Allah’ın salat ve selamı üzerlerine olsun) üç kişi olduklarını nakletmişlerdir. Üç kişiye bir buzağı büyük bir ikramdır. Görüşe dayanarak Allah’ın Kitabı bu şekilde nasıl açıklanır?

Bu yüce Allah’ın emanetinin hoş olmayan yerilmiş şekildeki tefsiridir. Artık bu işten kaçınınız. Çünkü bu işin yanlışlığını öğrenmiş bulunuyorsunuz.

5- Misafir’in Âdabı:

Misafire yemek sunulduğu vakit yemek yemekte elini çabuk tutması sünnettir. Çünkü misafire ikram ve değer ona çabucak bir şeyler sunmak ile ortaya çıkar. Ev sahibine ikram ve değer ise yapılan bu ikramı kabul etmekte elini çabuk tutmaktır. Gelen misafirler ellerini yemeye uzatmayınca, Hazret-i İbrahim onlardan çekindi. Çünkü onlar bu şekilde davranmakla adetin dışına çıkmış, sünnete muhalefet etmiş oluyorlardı. Hazret-i İbrahim kötü bir maksatlarının olduğundan çekindi. Rivâyet olunduğuna göre onlar ellerinde bulunan uçsuz ve temrensiz ok çubuğunu andıran ince çubuklarla ete uzanıyorlar, fakat elleri ete ulaşmıyordu. Hazret-i İbrahim onların bu durumlarını görünce “onlardan çekindi ve kalbine bir korku girdi.” Yani içinde bu korkuyu saklı tuttu, hissetti diye de açıklanmıştır.

Girdi, sakladı, hissetti” fiilinin mastarı olan; “Girmek” anlamındadır. Nitekim şair şöyle demektedir:

“Postacı (atı) dört nalla koşturarak bana bir mektub getirdi,

Kalbime, getirdiği o mektubtan dolayı katlanamayacağım bir sabırsızlık (korka) girdi.”

(……..) kelimesi ise “korku” demektir. O dönemin insanları misafirin yemeklerini yemediğini gördüklerinde, onun hakkında iyi düşünmezlerdi. O bakımdan melekler Hazret-i İbrahim’e: “Korkma! Biz Lût kavmi için gönderildik, dediler.”

6- Ev Sahibinin Misafirinin Yemek Yemesini İzlemesi:

Yemenin âdabından birisi de misafir ağırlayanın misafirinin yeyip yemediğine bakmasıdır. Ancak bunun keskin bakışlarla değil de göz ucuyla ve farkettirmeden olması gerekir. Rivâyet olunduğuna göre Bedevi bir Arap, Süleyman b. Abdu’l-Melik ile birlikte yemek yerken, Süleyman, Bedevi’nin ağzına götürdüğü lokmasında bir kıl olduğunu görünce ona, şu kılı lokmandan al demiş. Bu sefer, Bedevi: Lokmamdaki kıfı görecek kadar bana bakıyorsun, öyle mi? Allah’a yemin ederim, seninle birlikte yemek yemem, deyip kalkmış.

Derim ki: Bu olayın Süleyman’ın başından değil de, Hişam b. Abdu’l-Melik’in başından geçtiği de nakledilmiştir. Bedevi Arabın da, yanından şu beyiti söyleyerek çıktığı bildirilmiştir:

“Hiç şüphesiz ölüm, yemek yiyenin elindeki lokmasına bakıp duran

Cimri birisini ziyaret etmekten hayırlıdır.”

7- Hazret-i İbrahim’in Çekinmesi:

Hud 68

Sanki orada hiç yaşamamış gibiydiler. Dikkat edin, Semûd kavmi Rablerini inkâr etti. Dikkat edin, Semûd helâk olsun.

Diyanet Vakfı
Sanki orada hiç oturmamışlardı. Biliniz ki, Semud kavmi gerçekten Rablerini inkar ettiler. Yine bilesiniz ki, Semud kavmi (Allahın rahmetinden) uzak kılındı.

Kurtubi Tefsiri
Sanki orada kalmamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd kavmi Rabblerini İnkâr ettiler. Yine haberiniz olsun ki, Semûd kavmi (ilâhi rahmetten) uzak düştüler.

” … Haberiniz olsun ki Semûd kavmi Rabblerini İnkar ettiler. Yine haberiniz olsun ki Semûd kavmi (ilâhî rahmetten) uzak düştüler” âyetinin anlamı daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Hud 67

Zulmedenleri korkunç bir ses yakaladı. Öyle ki yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar.

Diyanet Vakfı
Zulmedenleri de o korkunç ses yakaladı ve yurtlarında diz üstü çökekaldılar.

Kurtubi Tefsiri
O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı da yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.

“O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı.” Yani dördüncü günde onlara korkunç bir ses geldi ve hepsi öldüler. Burada

“yakaladı” fiilinin müzekker geliş sebebi

“korkunç ses” anlamına gelen; şeklindeki müennes ismin de, onun müzekkeri olan:in aynı şey oluşlarından dolayıdır.

Bu korkunç sesin Hazret-i Cebrâîl’in sayhası olduğu söylendiği gibi, şöyle de açıklanmıştır: İçinde her türlü yıldırımı taşıyan semadan gelen korkunç bir ses ile yerde sesi olan her şeyin gelip onları yakaladı ve korkudan ödleri kopup öldüler.

Yüce Allah burada

“o zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı” diye buyururken el-A’raf Sûresinde;

“Şiddetli bir sarsıntı onları yakalayıverdi.” (el-A’raf, 7/78) diye buyurulmaktadır. Buna dair açıklamalar orada geçmiş bulunuyor. Tefsir(e dair rivâyetler)de açıklandığına göre; Hazret-i Salih’in kavmi azâbın geleceğine kesin olarak inandıklarında: Bu azâb size ansızın gelecek olursa, ne yapacaksınız, ne duruyorsunuz? diyenlere: Peki ne yapalım? dediler. Sonunda kılıçlarını, mızraklarını diğer Savaş araçlarını aldılar. Denildiğine göre onikibin kabile idiler. Herbir kabilede de onikibîn Savaşçı vardı. Dağ ve 71 ulardaki yolların ağızlarında azâb ile karşılaşacakları zannıyla durdular. Yüce Allah güneş ile görevli meleğe, güneşin sıcağı ile onları azaplandırmasını vahyetti. Güneşi başlarına oldukça yakınlaştırdı ve elleri kızardı, dilleri susuzluktan dolayı göğüslerine kadar sarktı. Beraberlerindeki bütün hayvanlar Öldü. Su kaynadığından dolayı pınarlarından coşarak taşmaya ve göğe doğru yükselmeye başladı. O su aşırı sıcak olduğundan dolayı neye değiyorsa onu helâk ediyordu. Bu halde devam edip durdular. Yüce Allah ölüm meleğine de güneş batıncaya kadar onları azablandırmak için ruhlarını kabzetmemesi emrini verdi. Nihayet onlara gelen çığlık ile helâk edildiler

“da yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.” Yüzleri üstü düştüler, yere düşen kuş gibi toprağa yapıştılar.

Hud 66

Emrimiz geldiğinde, Sâlih’i ve onunla birlikte iman edenleri katımızdan bir rahmetle ve o günün utancından kurtardık. Şüphesiz senin Rabbin güçlüdür, azizdir.

Diyanet Vakfı
Emrimiz gelince, Salihi ve onunla beraber iman edenleri, bizden bir rahmet olarak (azaptan) ve o günün zilletinden kurtardık. Şüphesiz Rabbin kuvvetlidir, (her şeye) galip gelendir.

Kurtubi Tefsiri
Emrimiz gelince, Salih’i ve onunla beraber olan mü’minleri tarafımızdan bir rahmet ile ve o günün rüsvaylığından kurtardık. Şüphesiz senin Rabbin çok güçlüdür, mutlak galib olandır.

“Emrimiz” azabımız

“gelince Salih’i ve onunla beraber olan mü’minleri tarafımızdan bir rahmet ile” buna dair açıklamalar az önce geçti

“o gönün rüsvaylığından kurtardık.” Yani onları o günün rüsvaylığından da, o günün zillet ve rezilliğinden de kurtardık. Buradaki “ve” atıf edatının zaid olduğu, buna göre; Biz onları o günün rüsvaylığından kurtardık, anlamına geldiği de söylenmiştir. Ancak Sîbeveyh ile Basralılara göre bu edatın fazladan getirilmesi câiz değildir. Kûfelilere göre ise “vav” atıf edatının yalnızca -bu âyet-i kerîmede olduğu gibi edatları ile birlikte fazladan getirilmesi mümkündür.

Nafî ve el-Kisaî; O gün” kelimesinin “mim” harfini üstün ile okurken, diğerleri ise bu harfi esreli olarak; Gün” kelimesini; ” O” kelimesine izafe ile okumuşlardır.

Ebû Hatim dedi ki: Ebû Zeyd’in bize Ebû Amr’dan naklettiğine göre Ebû Amr; ” Ve o günün rüsvaylığından” âyetinde “ya” harflerini birbirine idgam ederek ve izafe de yaparak; “O günün” kelimesindeki “mim”i de esre ile okumuştur.

en-Nehhâs der ki: Sîbeveyh ve bu gibi hususlarda görüşü ona yakın Ebû Amr vb nahivcilerin rivâyet ettikleri şekil burada ihfâ yapılacağı şeklindedir. İdgam ise câiz değildir, çünkü o takdirde iki sakin arka arkaya gelmiş olur ve bu durumda “ze” harfinin esreli okunması da câiz değildir.

Hud 65

Onu kestiler. Sâlih dedi ki: “Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. Bu yalanlanmayacak bir vaattir.”

Diyanet Vakfı
Fakat Semud kavmi o deveyi, ayaklarını keserek öldürdüler. Salih dedi ki: «Yurdunuzda üç gün daha yaşayın (sonra helak olacaksınız)!» Bu söz, yalanlanamayan bir tehdit idi.

Kurtubi Tefsiri
Derken onu ayaklarını keserek öldürdüler. Bunun üzerine dedi ki: “Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalanı olmayan bir tehdittir.”

“Derken onu ayaklarını keserek öldürdüler. Bunun üzerine dedi ki: Yurdunuzda üç gün daha yaşayın” âyetine dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Azâbın Gelişine Kalan Süre:

Yüce Allah’ın:

“Derken onu ayaklarını keserek öldürdüler” âyetinde işaret edilen öldürme onların bazıları tarafından yapılmış olduğu halde diğerlerinin bu işe rızaları dolayısıyla bu fiil hepsine izafe edilmiştir. Bu dişi devenin kesilerek öldürülmesine dair açıklamalar daha önce el-A’raf Sûre’sinde (7/77-79. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yine ileride diğer açıklamalar da gelecektir.

“Bunun üzerine dedi ki: Yurdunuzda” yani yaşadığınız ülke ve topraklarınızda

“üç gün daha yaşayın.” Hazret-i Salih onlara: Azap’tan önce yüce Allah’ın nimetlerinden faydalanın, dedi. Buradaki: “…da” âyeti ile kasıt yaşadıkları yurtlarıdır. Eğer evlerini kastetmiş olsaydı, bu kelimenin çoğul olarak; Evlerinizde” demesi gerekirdi.

Şöyle de açıklanmıştır: Sizden herbiriniz kendi evinde ve meskeninde faydalansın, demektir. Yüce Allah’ın:

“Sonra sizi bir bebek olarak çıkarandır.” (el-Mu’min, 40/67) âyetine benzer. Yani sizden herbirinizi bebek olarak çıkarandır. Burada hayatta kalmanın (yaşayıp yararlanmak anlamına gelen) temettü’ ile ifade edilmesi, ölenin herhangi bir şekilde (dünyadaki) bir şeyden lezzet alamaması ve yararlanamaması dolayısıyladır.

Deveyi çarşamba günü kesip öldürdüler. Perşembe, cuma ve cumartesi günü yurtlarında yaşamaya devam ettiler, pazar günü de azâb onlara geldi. Üç gün hayatta kalmalarının sebebi ise daha önce el-A’raf Sûresi’nde geçtiği üzere, dişi devenin yavrusunun üç defa böğürmüş olmasıdır.

Birinci günde renkleri sarardı, ikincisinde kırmızıya dönüştü, üçüncüsünde karardılar, dördüncü günde de helâk oldular. Nitekim el-A’raf Sûresi’nde de geçmişti.

2- Azâbın Geleceği Süre İle Seferi Sayılma Süresi:

İlim adamlarımız, yüce Allah’ın Salih kavminden azâbı üç gün süreyle ertelemesini, misafirin eğer dört günlük bir ikameti niyet etmeyecek olur ise kısaltarak, kılacağına delil göstermişlerdir. Çünkü üç günlük süre etme hükmünün dışında kalmaktadır. Bu husustaki ilim adamlarının i -eslerine dair açıklamalar daha önce Nisa Sûresi’nde (4/101. âyet, 6. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“İşte bu, yalanı olmayan” yani yalan olmayan, bir diğer açıklamaya göre ise hakkında yalan bulunmayan

“bir tehdittir.”

Hud 64

“Ey kavmim! İşte size Allah’ın devesi, size bir mucizedir. Onu bırakın, Allah’ın arzında yesin. Ona kötülükle dokunmayın. Yoksa sizi yakın bir azap yakalar.”

Diyanet Vakfı
Ey kavmim! İşte size mucize olarak Allahın devesi. Onu bırakın, Allahın arzında yesin (içsin). Ona kötülük dokundurmayın; sonra sizi yakın bir azap yakalar.

Kurtubi Tefsiri
“Ey kavmim! İşte size bir âyet olmak üzere Allah’ın dişi devesi… Artık onu bırakın da Allah’ın arzında otlasın. Ona kötü bir maksatla dokunmayın, sonra sizi yakın bir azâb yakalar.”

“Ey kavmim! İşte size… Allah’ın dişi devesi” anlamındaki âyet mübtedâ ve haberdir.

“Bir âyet olmak üzere” anlamındaki âyet ise hal olarak nasbedilmistir. Bundaki âmil ise ya işaret etmenin ihtiva ettiği anlamdır, yahut ta

“İşte” işaret ismindeki dikkat çekmedir.

“Allah’ın dişi devesi” denilmesinin sebebi ise onların isteklerine uygun olarak o devenin bir dağdan çıkartılmasî idi. Bu gerçekleştiği takdirde îman edeceklerini söylemişlerdi. Denildiğine göre o deveyi Hicr taraflarında el-Kâsibe diye bilinen ve tek başına orada bulunan dümdüz bir kayadan çıkartmıştı. İsteklerine uygun olarak o dişi deve kayadan çıktıktan sonra, Allah’ın peygamberi Hazret-i Salih onlara:

“İşte size bir âyet olmak üzere Allah’ın dişi devesi” demişti.

“Artık onu bırakın da Allah’ın arzında otlasın” âyeti emir ve cevabını İhtiva etmektedir,

“Onu bırakın” fiilinden “nun”un hazfedilmesi emir oluşundan dolayıdır. Bu fiil şeklinde mazi olarak; ism-i faili de; şeklinde ancak şaz kullanılır. Nahivcilerin ise bu hususta iki görüşü vardır. Sîbeveyh der ki; “Terkettİ,” fiili ile ona gerek duymadılar. Başkaları ise şöyle demektedir: “Vav” ağır olduğundan, dilde ise “vav”siz aynı anlamı taşıyan başka bir fiil bulunduğundan bu şeklini kullanmadılar. Ebû İshak ez-Zeccâc der ki: Hat ve isti’nâf olmak üzere;

” Otlasın” fiilinin merfu gelmesi caizdir,

“Ona kötü bir maksatla” el-Ferrâ”ya göre onu kesmek suretiyle

“dokunmayın. ” Buradaki;

” Ona dokunmayın” fiili nehy dolayısıyla cezmedilmiştir.

“Sonra sizi yakın” yani onu kesmenize zaman itibariyle yakın

“bir azâb yakalar.” Âyet da nehyin cevabıdır.

Hud 63

Dedi ki: “Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden bir delil üzerindeysem ve bana O’ndan bir rahmet verilmişse, eğer ben O’na isyan edersem Allah’tan beni kim korur? O zaman siz bana ancak zarar getirirsiniz.”

Diyanet Vakfı
(Salih) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden (verilen) apaçık bir delil üzerinde isem ve O bana kendinden bir rahmet (peygamberlik) vermişse, buna ne dersiniz? Bu durum karşısında Ona asi olursam beni Allahtan (Onun azabından) kim korur? O zaman siz de bana ziyan vermekten fazla bir şey yapamazsınız.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Ey kavmim! Ne dersiniz? Ben Rabbimden gelen apaçık bir delile sahipken ve O kendinden bana bir rahmet vermişken, O’na İsyan edersem, Allah’a karşı bana kim yardım eder? Halbuki sizin bana zarardan başka bir katkınız olmaz.

“Dedi ki: Ey kavmim! Ne dersiniz? Ben Rabbimden gelen apaçık bir delile sahipken ve O kendinden bana bir rahmet vermişken” âyetinin anlamına dair açıklamalar daha önce Hazret-i Nûh’un zikredilen sözlerinde geçmiş bulunmaktadır.

“Allah’a karşı bana kim yardım eder?” Bu nefy anlamında bir istifhamdır. Yani ben O’na isyan edecek olursam, kimse beni O’nun azabından kurtaramaz.

“Halbuki sizin bana zarardan başka bir katkınız olmaz.” Beni saptırmaktan ve hayırdan uzaklaştırmaktan başka bana bir şey veremezsiniz. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır. Gerçekte ise zarara uğratmak kendileri hakkında söz konusu idî, Hazret-i Salih hakkında değil. Onlara şöyle demiş gibiydi: Bana değil de kendinizin zararını arttırmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Bana karşı atalarınızın dinini gerekçe göstermeniz suretiyle sadece benim sizin hüsrana uğradığınıza dair basiretimi arttırmış, pekiştirmiş oluyorsunuz. Bu açıklama İbn Abbâs’dan nakledilmiştir.

Hud 62

Dediler ki: “Ey Sâlih! Sen bizden ümit beklenen biriydin. Şimdi atalarımızın ibadet ettiklerine ibadet etmememizi mi söylüyorsun? Şüphesiz senin bizi çağırdığın şey hakkında şüphe içindeyiz.”

Diyanet Vakfı
Dediler ki: Ey Salih! Sen bundan önce içimizde ümit beslenen birisiydin. (Şimdi) babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engelliyor musun? Doğrusu biz, bizi kendisine (kulluğa) çağırdığın şeyden ciddi bir şüphe içindeyiz.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Ey Salih! Sen bundan evvel aramızda ümit beslenen bir kimseydin. Şimdi bizİ atalarımızın taptığı şeylere tapmamızdan vazgeçirmek mi istiyorsun? Senin bizi davet ettiğinden, gerçekten tereddüde düşüren bir şüphe içindeyiz.”

“Dediler ki: Ey Salih! Sen bundan evvel aramızda ümit beslenen bir kimseydin.” Bundan önce, yani peygamberliğini kabule davet edişinden önce senin aramızda bir lider, önder olacağını ümit ederdik. Denildiğine göre; Hazret-i Salih onların ilâhlarım ayıplıyor ve onları çirkin ve bayağı olduklarını söyleyerek tahkir ediyordu. Onlarsa Hazret-i Salih’in dinlerine geri döneceğini umuyorlardı. Kendilerini Allah’a davet etmeye başlayınca, bu sefer: Senden yana umudumuz kesildi, dediler.

“Şimdi bizi atalarımızın taptığı şeylere tapmamızdan vazgeçirmek mi istiyorsun?” Buradaki istifhamın (sorunun) anlamı inkârdır. (Yani onun bu tavrını reddetmektir).

” Tapmamız” âyeti, ” Tapmamızdan” anlamında olduğundan ötürü-, mastar anlamı veren-: harf-i cerrin düşürülmesi dolayısıyla nasb mahallindedir.

“Senin bizi davet ettiğinden gerçekten tereddüde düşüren bir şüphe içindeyiz” âyetinde hitab Hazret-i Salih’edir, Bu âyetteki;

“Gerçekten biz” İbrahim Sûresi’nde; (İbrahim, 14/9.) şeklindedir. Asıl şekli de; dir. Üç tane “nun” ağır geldiğinden dolayı (İbrahim Sûresi’ndekinden) üçüncü “nun” düşürülmüştür. Buna karşılık:

“Bizi davet ettiğin” âyeti İbrahim Sûresi’nde ise;

“Bizi davet ettiğiniz…” şeklindedir. (İbrahim, 14/9) Çünkü orada hitab (bir peygambere değil) birden çok peygambere yöneliktir. -Allah’ın salat ve selamı üzerlerine olsun.-

“Tereddüde düşüren…” ifadesi, tereddüde düşmesini gerektiren bir işi bir kimseye yaptığın takdirde kullanılan; den gelmektedir. Şair el-Hüzelî de şöyle demektedir:

“Ben ona uzun bir süre görünmedikten sonra gelecek olursam,

Omuzumu koklar, elbisemi şiddetlice çekerdi.

Sanki ben ona şüphe ve tereddüde düşmesini gerektirecek bir şey yapmış gibi olurdum.”

Hud 61

Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih’i gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin için O’ndan başka bir ilah yoktur. Sizi yerden yarattı ve sizi orada yerleşik kıldı. O’ndan bağışlanma dileyin, sonra O’na tövbe edin. Şüphesiz Rabbim yakındır, cevap verendir.”

Diyanet Vakfı
Semud kavmine de kardeşleri Salihi (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allaha kulluk edin. Sizin Ondan başka tanrınız yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı. Ve sizi orada yaşattı. O halde Ondan mağfiret isteyin; sonra da Ona tevbe edin. Çünkü Rabbim (kullarına) çok yakındır, (dualarını) kabul edendir.

Kurtubi Tefsiri
Semûd kavmine de kardeşleri Salih’i gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin, O’ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur. O, sizi yerden yaratıp sizi orada bir ömür boyu yaşattı. O halde, O’ndan mağfiret dileyin. Sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Semûd Kavmi ve Hazret-i Salih:

“Semûd kavmine de” neseb itibariyle

“kardeşleri Salih’i” peygamber olarak

“gönderdik.” Yahya b. Vessâb Kur’ân’da geçtiği her yerde şeklinde “dal” harfini tenvinli olarak okumuştur. el-Hasen’den de böyle rivâyet edilmiştir. Diğer kıraat âlimleri ise bu kelimeyi kimi yerde munsarıf, kimi yerde de gayr-ı munsarıf olarak farklı şekillerde okumuşlardır.

Ebû Ubeyde’nin iddiasına göre; eğer büyük çoğunluğa muhalefet söz konusu olmasaydı, uygun şekil munsarıf olmamasıdır. Zira bu kelime çoğunlukla müennes kabul edilir.

en-Nehhâs der ki: Ebû Ubeyde’nin söylediği bunun çoğunlukla müennes olduğu şeklindeki sözü kabul edilemez. Çünkü Semûd’un bir hay (kabile kolu) olduğu söylendiği gibi, kabile olduğu da söylenir ve çoğunlukla kabile olarak kullanılmaz. Aksine durum Sîbeveyh’in görüşüne göre Ebû Ubeyde’nin dediğinin tam zıttınadır. Yine Sîbeveyh’e göre “filân oğulları” diye ifade edilemeyen topluluklara ad olan kelimelerin munsarıf olması daha güzeldir. Kureyş, Sakîf ve benzeri kelimeler gibi. İşle Semûd kelimesi de böyledir. Bunun sebebine gelince; aslolan müzekkerlik olduğuna göre, eğer hem müzekker, hem müennes olarak da kullanılabiliyor ise aslolan daha hafif ve daha uygundur. Bununla birlikte müenneslik de güzeldir ve oldukça iyidir. Nitekim Sîbeveyh bu gibi isimlerin müennes olarak kullanılmasına örnek olmak üzere şöyle bir beyit nakletmektedir:

“el-Velid cömertliğiyim bütün cömertleri geride bıraktı,

Böylelikle Kureyş’in zorlu meselelerle karşı karşıya kalmasını önledi ve Kureyş’in efendisi oldu.”

Burada Kureyş kelimesi ile kabile anlamını kastettiğinden onu munsarıf olarak kullanmamıştır.

2- İnsanın Yeryüzünde Yaratılış Gayesi:

“Dedi ki: Ey Kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin, Ondan başka hiçbir ilâhınız yoktur.” Buna benzer âyetler daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“O, sizi yerden yaratıp…” Yani sizin yaratılışını yerden başlattı. Çünkü daha Önce el-Bakara Sûresi (2/31. âyetin tefsiri ile el-En’âm Sûresi, 6/2. âyetin tef’siri)nde geçtiği üzere A’dem’i topraktan yaratmıştır. Onlar da Âdem’den gelmişlerdir. Bunun, sizi yeryüzünde yarattı, anlamında olduğu da söylenmiştir.

“O”ndan başka kelimesindeki “ile” Harfini ondan sonra gelen; “O” zamirinin, “he” harfini idrâc ile okuma esnasında “vav” harfini hazfedenlerin şivesi müstesna idgam edilmesi câiz değildir.

“… Sizi orada bir ömür boyu yaşattı.” Yani sizi orayı imar edenler ve orada sakin olup yerleşenler kıldı.

Mücahid der ki: âyeti “sizi orada ömür boyu yaşattı,” demektir ve bu da; “Filan kişi evini filana ömür boyu yerleşmek üzere verdi” tabirinden ve evin o kimse için “umrâ” diye adlandırılmasından alınmıştır.

Katâde de sizi orada yerleştirdi, diye açıklamıştır. Bu iki görüşe göre; Yapılmasını istedi” anlamındaki vezin; ” Yaptı” anlamında kullanılmış olur. Tıpkı; veznindeki (ve vezne göre; duasının kabul olunmasını İstedi, anlamında olması gereken bu kelimenin) duasını kabul etti, anlamını veren; anlamında kullanılması gibidir.

ed-Dahhâk der ki: Bu ömürlerinizi uzattı, anlamındadır. Ömürleri ise üçyüz ile bin yıl arasında idi. İbn Abbâsr Sizi orada yaşattı, Zeyd b. Eslem: Size mesken inşa etmek, ağaç dikmek gibi, orada ihtiyaç duyacağınız bayındırlık faaliyetlerini yapmanızı emretti, diye açıklamıştır.

Âyetin size orada ekin ekmek, ağaç dikmek, su kanalları açmak ve buna benzer bayındırlık faaliyetlerini yapmak ilhamını verdi, anlamında olduğu da söylenmiştir.

3- Mutlak Talebin İfade Ettiği Hüküm:

İbnu’l-Arabî der ki: Şâfiî mezhebi âlimlerinden birisi der ki: “İmarı taleb etmek” demektir. Yüce Allah’ın mutlak talebi (isteği) ise vücub fide eder. Kadı Ebû Bekr (

İbnu’l Arabî) der ki: Arab dilinde vezninûeki emir bir kaç anlamda kullanılır. Bunlardan birisi fiilin yerine getirilmesini istemek anlamındadır. Mesela; ” Ben ondan taşımasını istedim” inlamındadır. Yine bu vezin inandım, inancım odur ki anlamını da verir. Bu işin kolay olduğuna inandım” yahut “onu kolay gördüm” anlamındadır. “Onun büyük bir iş olduğuna inandım ve böyle gördüm” anlamına gelir. Yine bu vezin böyle buldum, bana böyle geldi anlamını da verir. Mesela; ” Ben onu kolay buldum, bana kolay geldi” demek olur. Yaptı, anlamı da bu veznin anlamlarından birisidir. Mesela; “Bir yerde karar kıldı, istikrar buldu” gibi. Nitekim kimi ilim adamlarının kanaatine göre; ” Alay ederler” fiilinin de bu türden olduğunu söylemişlerdir. Fiili de aynı anlamdadır. Buna göre yüce Allah’ın, âyeti, sizi orayı İmar etmek İçin yarattı, demektir ve bu onu böyle buldum, böylesi kolayıma geldi kullanımlarının anlamında değildir. Çünkü yaratıcı hakkında bu veznin, bu anlama gelmesine imkan yoktur. O halde bu anlam yaratma ile alakalı olmalıdır. Çünkü asil anlam ifade etmesi o zaman mümkün olur. Kimi zaman da herhangi bir husus mecazi olarak onun ifade ettiği anlam ile de dile getirilir. O bakımdan burada yüce Allah tarafından oranın imar edilmesi için bir taleb olduğunu söylemek doğru olamaz. Çünkü bu lâfzın onun hakkında bu anlamda kullanılması mümkün değildir. Ancak bununla birlikte şöyle demek doğru olabilir: Yüce Allah orayı imar etmek çağrısını yöneltti ve bu çağrısı da “istif âl” vezninde gerçekleşti, o bakımdan bu kip eğer emir ise daha aşağı mertebede olandan sözlü olarak o fiilin yapılması için bir çağrıdır. Eğer mertebesi daha aşağı olandan daha yukarıda bulunana bu fiilin yapılmasının istenmesi şeklinde ise buna da rağbet (dilek) denilir.

Derim ki: (

İbnu’l Arabî) burada; ” Yapılmasını istedi” vezninin; “Yaptı” anlamına geldiğinden söz etmemiştir. Nitekim yüce Allah’ın;

“Ateş yakmak istedi” anlamındaki veznin;” Ateş yaktı” anlamında kullanılmış olması buna bir örnektir. Biz bunu daha önceden (el-Bakara, 2/17) açıklamış bulunuyoruz. Bu da bundan sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir.

4- Umrâ (Bir Meskenin Menfaatini Ömür Boyu Birisine Bağışlamak) İle İlgili Görüşler:

Bu âyette iskân (süknâ) ve umrâya dair delil de görülebilir, el-Bakara Sûresi’nde (2/35. âyet, 2. başlıkta) süknâ ve rukbâya dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Umrâ ile ilgili olarak ilim adamlarının üç ayrı görüşü vardır:

1- Rakabe’nin menfaatlerinin kendisine umrâ olarak verildiği kişinin ömrü süresince temlik edilmesidir. Eğer soyundan geleceklerden ayrıca söz edilmemiş olup da kendisine umrâ verilen kişi öiecek olursa, o malın rakabesi verene yahut onun mirasçılarına geri döner. el-Kasım b. Muhammed, Yezid b. Kusayt ve el-Leys b. Sa’d’ın görüşü budur. Malik’in meşhur görüşü de budur, Şâfiî’nin görüşlerinden birisi de budur. el-Bakara Sûresi’nde bu görüşün delili geçmiş bulunuyor.

2- İkinci görüşe göre umrâ hem malın rakabesinî, hem de menfaatlerini temlik etmektir ve bu bir daha bağışlayana geri dönmesi söz konusu olmayan bir hibedir. Bu da Ebû Hanîfe, Şâfiî ve arkadaşları ile es-Sevrî, el-Hasen b. Hayy, Ahmed b. Hanbel, İbn Şubrume ve Ebû Ubeydin de görüşleridir. Bunlar derler ki: Bir kimse, birisine herhangi bir şeyi hayatı boyunca umrâ olarak verecek olursa, bu hayatı boyunca o kişiye ait olur, vefatından sonra da onun mirasçılarına geçer, çünkü o bu yolla o malın rakabesini de temlik etmiştir. Buna karşılık, bunu veren kişinin, verdiği kimsenin hayatta kalması ve ömrünün devam etmesi şartını zikretmiş olması ise batıldır. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Umrâ câiz (geçerli)dir” Buhâri, Hibe 32; Müslim, Hibât 30, 32; Ebû Dâvûd, Buyû’ 85, 87; Tirmizî, Ahkâm 15, 16; Nesâî, Rukbâ 2, Umrâ 1, 2, 4; İbn Mâce, Hibat 4; Müsned, I, 250, II, 347, 429, 468, 489, III, 297, 303…, IV. 99, V, 8, 13. “Ve umrâ kime hibe edilmiş ise onundur” Müslim, Hibât 25; Ebû Dâvûd, Buyu V 85: Nesâi, Umrâ 4; Müsned, III, 304, 393. Yakın ifadelerle aynı anlamda: Buhârî, Hibe 32. dîye buyurmuştur.

3- Bir kimse; “ömrün boyunca senin olsun” deyip de ondan sonra gelecek kimseleri söz konusu etmezse birinci görüş gibi olur. Şayet: “sana ve soyundan gelenlere” diyecek olursa, ikinci görüş gibi hüküm alır. ez-Zührî, Ebû Sevr, Ebû Seleme b. Abdu’r-Rahmân, İbn Ebi Zi’b bu görüştedirler. Malik’ten de bu görüş rivâyet edilmiştir. Muvatta’’dan anlaşılana göre kuvvetli görüşü budur. Gerek ondan, gerekse mezhebine mensub ilim adamlarından bilinen ise; umrâ olarak verilen malın umrâ verene şayet hayatta ise ve kendisine umrâ verilenin soyu münkariz olursa, geri döneceği şeklindedir. Eğer umrâ veren hayatta değil ise o takdirde mirasçılarından hayatta olana ve insanlar arasında ondan miras alma hakkına en çok sahib olana geri döner. Malik’e ve mezhebine mensub ilim adamlarına göre “umrâ” lâfzı ile kendisine umrâ verilen kişi hiçbir şeyin rakabesine malik olamaz. O bu sözle yalnızca menfaate malik olur. Yine Malik vakıf ile ilgili olarak da şöyle demiştir: Bir kimse birisine ve onun soyundan gelenlere vakıf yapacak olursa, artık vakfettiği o şey kendisine geri dönmez. Şayet muayyen bir kimseye hayatta kaldığı sürece bir vakıf yapacak olursa, o vakıf sonradan ona döner. Kıyasen umrâ da böyledir, Muvatta’’ın zahirinden anlaşılan (kuvvetli) görüş de budur.

Müslim’in, Sahih’inde de Cabir b. Abdullah’tan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu nakledilmektedir: “Herhangi bir kimse bir başka kimseye hem ona, hem de soyundan geleceklere umrâ verip de: Ben bunu hem sana, hem de sizden birileri kaldığı sürece soyundan gelecek olanlara verdim, diyecek olursa bu mal verdiği kimseye ait olur ve artık o hakkında mirası paylaştırmanın söz konusu olacağı bir bağışta bulunduğundan dolayı, o mal bir daha sahibine geri dönmez.” Buhâri, Hibat 24; Müslim, Hibât 20. 22; Ebû Dâvud, Buyu 86; Tirmizî, Ahkam 15;Nesâi,Rukba 2,Umrâ 3,Muvatta’,Akdiye 43; Müsned, III,294.

Yine Hazret-i Cabir’den şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın câiz (geçerli) kıldığı umrâ kişinin: Bu senin ve senin soyundan geleceklerindir, dediği umrâ şeklidir. Şayet sen hayatta olduğun sürece senindir, diyecek olursa o takdirde o (mal) sahibine geri döner. Ma’mer dedi ki: ez-Zührî de buna göre fetva verirdi. Müslim, Hibât 23; Ebû Dâvûd, Buyû’ 86: Müsned, III, 294.

Derim ki: Kur’ân-ı Kerîm’in (ilgili âyetlerinin) ihtiva ettiği anlam, ikinci görüş sahiblerinin kanaatine paraleldir. Çünkü şanı yüce Allah:

“Orada sizi bir ömür yaşattı” diye buyurmuştur. Yani size orada yaşamak üzere Ömür verdi. Buna göre; salih olan insan orada salîh amel ile hayatı süresince orayı imar etti, ölümden sonra da güzel bir şekilde anılmak ve güzel şekilde övülmek ile bunu devam ettirdi. Facir kişi de bunun aksinedir, dünya her ikisinin de hayatta iken de, ölümlerinden sonra da içinde bulundukları bir mekândır. Güzel övgü de sonradan gelen zürriyet gibidir de denilebilir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de de şöyle buyurulmaktadır:

“Sonraki (Ümmetler arasında bana bir lisan-ı sıdk bağışla.” (eş-Şuarâ, 26/84) Burada “lisan-ı sıdk” ise güzel şekilde övülmek demektir. Bunun Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğu da söylenmiştir. Bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadır:

“Zürriyetini de sürekli baki kalanların tâ kendileri kıldık.” (es-Saffat, 37/77);

“Onu ve İshak’ı mübarek kıldık. O ikisinin soyundan da ihsan edici de vardır, nefsine apaçık zulmedici de vardır.” (es-Sâffât, 37/113)

5- Allah’tan Mağfiret Dilemek ve O’na Tevbe Etmek Gereği:

“O halde, O’ndan mağfiret dileyin.” Putlara tapmaktan dolayı, O’nun sizi bağışlamasını dileyin.

“Sonra O’na tevbe edin.” O’na ibadete geri dönün

“Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir.” Yani kendisine dua edenlerin dualarını kabulü geciktirmez. Bakara Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Bana dua ettiğinde dua edenlerin duasına karşılık verir, kabul ederim.” (el-Bakara, 2/186) âyetini açıklarken (1, 2 ve 3. başlıklarda) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Hud 60

Bu dünyada da, kıyamet gününde de lanet onları takip etti. Dikkat edin, Âd kavmi Rablerini inkâr etti. Dikkat edin, Hûd’un kavmi Âd helâk olsun.

Diyanet Vakfı
Onlar hem bu dünyada hem de kıyamet gününde lanete tabi tutuldular. Biliniz ki, ad (kavmi) Rablerini inkar ettiler. (Şunu da) bilin ki Hudun kavmi ad, Allahın rahmetinden uzak kılındı.

Kurtubi Tefsiri
Bu dünyada da, kıyâmet gününde de onlara lanet arkalarından yetiştirildi. Haberiniz olsun ki Âd kavmi Rabblerini İnkâr ettiler ve yine haberiniz olsun ki Hûd’un kavmi olan Âd (ilâhî rahmetten ) uzak düştü.

“Bu dünyada da, kıyâmet gününde de onlara lanet arkalarından yetiştirildi.” Dünyada lanet arkalarından onlara yetiştirildiği gibi, âhirette de bu şekilde lanet onlara yetiştirilecektir. O bakımdan ifadenin tamamlanması

“Kıyâmet gününde de” âyeti ile olmaktadır.

“Haberiniz olsun ki Âd kavmi, Rabblerini inkâr ettiler.” el-Ferrâ’ der ki: Yani Rabblerinin nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Yine el-Ferrâ’ der ki: Bu tabir: “Onu inkâr ettim” şekillerinde kullanılır.

Tıpkı ” Ona şükrettim, kelimesinde olduğu gibi.

“Ve yine haberiniz olsun ki Hûd’un kavmi olan Âd (ilâhî rahmetten) uzak düştü.” Yani onlar hâlâ Allah’ın rahmetinden uzak tutulmaya devam etmektedir.

Helâk olmak ve hayırdan uzak kalmak demektir. Geri kalmak ve uzaklaşmak halinde; şeklinde kullanılır. Helâk olmayı anlatmak üzere de; denilir. Şair der ki:

“Düşmanlar için zehir ve develer için (misafirlere onları ikram etmek ve Savaşlara devamlı katılmak suretiyle) afet olan

Kavmim uzak düşmesin (helâk olmasın.)”

Şair Nâbiğa da şöyle demektedir:

“Sakın uzak düşme, çünkü

Ölüm suya götüren bir yoldur,

Her kişinin içinde bulunduğu hal mutlaka son bulur.”

Hud 59

İşte bu, Âd kavmi. Rablerinin ayetlerini inkâr ettiler, O’nun peygamberlerine isyan ettiler, her inatçı zorbanın emrine uydular.

Diyanet Vakfı
İşte ad (kavmi). Rablerinin ayetlerini inkar ettiler; Onun peygamberlerine asi oldular ve inatçı her zorbanın emrine uydular.

Kurtubi Tefsiri
İşte Âd kavmi Rabblerinin âyetlerini bilerek inkâr ettiler. Peygamberlerine âsi oldular, her inatçı zorbanın emri ardınca gittiler.

“İşte Âd kavmi” anlamındaki âyet mübtedâ ve haberdir. el-Kisaî’nin naklettiğine göre; Araplar arasından “Âd” kelimesini munsarıf kabul etmeyerek bir kabile ismi kabul edenlerin olduğu da söylenmiştir.

“Rabblerinin âyetlerini bilerek İnkâr ettiler” yani mucizeleri yalanladılar ve kabul etmediler.

“Peygamberlerine asi oldular.” Burada yalnızca Hazret-i Hûd’a asi oldukları kastedilmektedir, çünkü onlara Hazret-i Hûd’dan başka bir peygamber gönderilmiş değildi. Yüce Allah’ın şu âyeti da bunu andırmaktadır:

“Ey peygamberler! Temiz olan şeylerden yiyin.” (el-Mu’minûn, 23/51) Bununla yalnızca Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) kastedilmektedir, çünkü onun döneminde ondan başka bir peygamber yoktur. Burada “peygamberlerin çoğul gelmesi, tek bir peygamberi yalanlayanın bütün peygamberleri inkâr etmesi anlamına gelmesinden dolayıdır. Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, Hazret-i Hûd’a ve ondan önceki peygamberlere de âsi oldular. Öyle ki onlara bin tane peygamber gönderilecek olsaydı bile, yine onların hepsini inkâr ederlerdi.

“Her inatçı zorbanın emri ardınca gittiler.” Onların aşağı tabakada olanları, başkan ve liderlerine uydular. Âyet-i kerîme’deki “cebbar (zorba)” mütekkebbir demektir. “İnatçı (anîd)” ise hakkı kabul etmeyen, hakka boyun eğmeyen azgın kimse demektir. Ebû Ubeyd der ki: Anîd, anûd, ânid ve muânid; ayrılık çıkartarak karşı çıkan kimse demektir. İşte kanı durmadan akan damara “ânid” denilmesi de bundan dolayıdır. Şair de recez vezninde şöyle demiştir:

“Ben oldukça yaşlı bir kimseyim, baş eğmeyen, başkalarına katılmayan,

inatçı develerin hakkından gelemem.”

Hud 58

Emrimiz geldiğinde, Hûd’u ve onunla beraber iman edenleri katımızdan bir rahmetle kurtardık. Ve onları şiddetli azaptan koruduk.

Diyanet Vakfı
Emrimiz gelince, Hudu ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık, onları ağır bir azaptan kurtuluşa erdirdik.

Kurtubi Tefsiri
Emrimiz gelince Hûd’u da beraberindeki mü’minleri de rahmetimizle kurtuluşa erdirdik. Onları çok ağır bir azaptan da kurtardık.

“Emrimiz” yani Âd kavmini helâk edecek azabımız

“gelince Hûd’u da beraberindeki mü’minleri de rahmetimizle kurtuluşa erdirdik.” Çünkü yüce Allah’ın rahmeti olmaksızın salih amelleri bulunsa dahi hiçbir kimse kurtulamaz. Müslim’in ve Buhârî’nin, Sahihleri ile başkalarında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: “Sizden hiçbir kimseyi kendi ameli kurtaramaz.” Ashâb: Seni de mi? Ey Allah’ın Rasûlü deyince, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Allah’ın beni kendi katından bir rahmete bandırması müstesna beni dahi.” Buhârî, Rikaak 18, Merdâ 19; Müslim, Sıfâtu’l-Münafıkîn 71-73..; İbn Mâce, Zühd 20; Dârimi, Rikaak 24; Müsned, II, 235, 256…, III, 52, 327, 362, VI, 125.

“Rahmetimizle” âyeti biz onlara hidayeti açıklamak suretiyle demektir ki bu da rahmetin kendisidir, diye de açıklanmıştır. Bunlar dörtbin kişi idiler, üçbin kişi oldukları da söylenmiştir.

“Onları çok ağır bir azaptan” kıyâmet gününün azabından

“da kurtardık.” Buradaki azâbın yüce Allah’ın Zâriyât Sûresi’nde ve başka yerlerde söz konusu ettiği şekilde “kısır rüzgar” olduğu da söylenmiştir ki, ileride gelecektir.

el-Kuşeyrî Ebû Nasr der ki: Peygamberin ümmetine tehdit ile bildirdiği azâb geldiği takdirde, Allah o azaptan peygamberi ve onunla birlikte îman edenleri kurtarır. Evet, ama bununla birlikte yüce Allah’ın herhangi bir peygamberi ve onun kavmini de bir belâ ile sınaması mümkündür. O takdirde bu kâfirler için bir ceza -eğer peygamberin onları geleceğiyle tehdit ettiği bir şey değil ise- mü’minler için de günahlarından arınma sebebi olur.

Hud 57

“Eğer yüz çevirirseniz, artık ben size gönderildiğim şeyi size tebliğ ettim. Rabbim sizden başka bir kavmi yerinize geçirir. Siz O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Şüphesiz Rabbim her şeyi koruyandır.”

Diyanet Vakfı
«Eğer yüz çevirirseniz şüphesiz ki benimle size gönderileni size bildirdim. Rabbim (dilerse) sizden başka bir kavmi yerinize getirir de Ona hiçbir zarar veremezsiniz. Çünkü benim Rabbim her şeyi gözetendir.»

Kurtubi Tefsiri
“Eğer siz yüz çevirirseniz; işte ben, benimle size gönderileni size tebliğ ettim. Rabbim sizin yerinize başka bir kavim getirir ve sîz ona hiçbir zarar veremezsiniz. Şüphesiz ki Rabbim herşeyîn üstünde gözetleyicidir.”

“Eğer siz yüz çevirirseniz” anlamındaki âyet, cezm mahallinde olduğundan dolayı;

“Yüz çevirirseniz” fiilinin sonundaki “nun” hazfedilmiştir. Aslı ise; olup iki “te” arka arkaya geldiğinden birisi hazfedilmiştir.

“İşte ben, benimle size gönderileni size tebliğ ettim.” Yani size açıkladım.

“Rabbim sizin yerinize başka bir kavim getirir.” Sizi helâk eder ve O’na sizden daha çok itaatkâr olan, O’nu tevhid edip ibadet eden kimseleri yaratır.

“Rabbim… başka bir kavim getirir” âyetinin öncekilerle ilgili olmadığından dolayı, fiil merfu gelmiştir. Ya da yüce Allah’ın: ” Size tebliğ ettim” âyetinde “fa”dan sonra gelen fiile atfedilmiştir.

Hafs’dan, da Âsım’dan da cezm ile; ” Başka… getirir” diye ve bunun “fV’nın ve ondan sonrasının mahallen i’rabı olan cezme hamlederek okuduğu rivâyet edilmiştir. Yüce Allah’ın:

” O bunları taşkınlıkları içinde şaşkın bir halde bırakıverir” (el-A’raf, 7/186) âyetinde “ra” harfinin sakin okunması da böyledir.

“Ve siz” Yüz çevirmek ve çağrıyı kabul etmemek suretiyle, O’na hiçbir zarar veremezsiniz.

“Şüphesiz ki Rabbim, herşeyin üstünde gözetleyicidir.”

Yani O, herşeyi tesbit eden, gözetleyendir. Buradaki;

“üstünde” kelimesi, “lâm” manasınadır. O beni, bana yapmak istediğiniz kötülüklere karşı koruyacaktır, demektir.

Hud 56

“Şüphesiz ben, Allah’a güvenip dayandım. O benim Rabbimdir ve sizin Rabbinizdir. Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki, O onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir.”

Diyanet Vakfı
«Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allaha dayandım. Çünkü yürüyen hiçbir varlık yoktur ki, O, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru yoldadır.»

Kurtubi Tefsiri
“Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a güvenip dayandım. Hareket eden ne kadar canlı varsa, hepsinin alnından tutan Odur. Benim Rabbim gerçekten dosdoğru bir yol üzeredir.”

“Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a güvenip, dayandım.” Ben O’nun hükmüne razıyım ve O’nun yardımına güveniyorum. Yeryüzerinde

“hareket eden” debelenen

“ne kadar canlı varsa” -bu âyet mübtedâ olarak ref mahallindedir-

“hepsinin alnından tutan O’dur.” Yani onları dilediği gibi çekip çevirir, dilediğinden onları alıkoyan Yani siz bana zarar veremezsiniz. Canlı olan herbir varlığa; (…….) denilir. Sonundaki “he” yuvarlak te) mübalağa içindir.

el-Ferrâ’ der ki: Âyet bütün canlıların mutlak maliki ve onlara güç yetiren kadir olan O’dur, demektir.

el-Kutebî der ki: Bütün canlıları emri altında tutan, onları kahredecek güce sahip olan O’dur, demektir. Çünkü bir kimsenin alnından yakaladın mı onu emrine mahkûm ettin, kahrettin demektir. ed-Dahhâk der ki: Bütün canlıları dirilten, sonra da öldüren O’dur. Anlamlar birbirine yakındır. Nâsiye ise başın ön tarafında saçın kesildiği yer demektir. ise; idamın alnını (perçemini) uzattım, anlamındadır. İbn Cüreyc der ki: Özellike Nâsiye’nin kullanılma sebebi Arapların bunu bir kimseyi zillet ve boyun eğmekle nitelendirmek istedikleri vakit kullanmalarından ve: “Filanın alnı ancak fitanın elindedir” yani o kimseye itaat eder ve dilediği gibi yönlendirir, demelerindendir.

Yine Araplar birisini esir alıp serbest bırakmak ve karşılıksız salıvermek istediklerinde ona karşı öğünmek için alnındaki perçemini keserlerdi. Böylelikle dillerinde bilip tanıdıktan bir üslupla onlara hitab etti.

Tirmizî el-Hakîm, “Nevâdiru’l-Usul” adlı eserinde der ki: Yüce Allah’ın:

“Hareket eden ne kadar canlı varsa, hepsinin alnından tutan O’dur” âyetinin bize göre açıklaması şöyledir: Şanı yüce Allah, kulların amellerinin miktarını takdir buyurdu, sonra bunlara nazar etti, sonra da yaratıklarını yaram. Onları yaratmadan önce onların yapacakları herbir işi gördü. Daha sonra onları halkedince işte bu bakışının nurunu alınlarına yerleştirdi. İşte alınlarında bulunan nûr (ve alınlarından tutulması) budur. Bu da kaderin tesbit edildiği günde haklarında takdir edilmiş bulunan amellerine doğru onları çeker. Yüce Allah ise kaderi gökleri ve yeri yaratmadan ellibin yıl önce yaratmıştır. Bunu Abdullah b. Amr b. el-Âs rivâyet etmiştir. Abdullah dedi ki: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: “Allah kaderleri gökleri ve yeri yaratmadan ellibin yıl önce takdir etti.” Müslim, Kader 16; Tirmizî, Kader 18; Müsned, II, 169. İşte bundan dolayı peygamberler güçlüdürler ve bundan dolayı azim sahibi kimseler olmuşlardır. Çünkü onlar alınlardaki nurları farketmişler ve Allah’ın bütün yaratıklarının bunurlarauygun olarak ilahi nazarın haklarında takdir ettiği amellere göre hareket ettiklerine inandılar. Bu hususta dikkat bakımından en ileri paya sahip olan peygamberler, azim sahibi olmakta en güçlü olanlarıdır. Bundan dolayı Hûd peygamber: “Artık hepiniz bana tuzak kurun, bundan sonra bana bir mühlet de vermeyin. Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a güvenip dayandım. Hareket eden ne kadar canlı varsa hepsinin alnından tutan O’dur” demedikçe iferi bir güce sahib olamadı.

Alna “nâsiye” denilmesi amellerin, gaybın gaybından hükme (nass’a) bağlanıp ortaya çıkması ve böylelikle kaderler arasında nassa bağlanmış (mansus) olmasından ötürüdür. Yaratıcının nazarı bütün mahlukatın kaderine uygun hareketlerine nüfuz etmiştir. Daha sonra o yeryüzünde canlı olarak hareket eden herbir canlının hareketlerini gözlerinin arasında alnına yerleştirmiştir. İşte insanın vücudundaki bu yere “nâsiye” ismi verilmiştir. Çünkü alın kulların takdir edilen hareketlerini nass ile ortaya koymaktadır. O halde “nâsiye” yüce Allah’ın yaratmadan önce nazar ettiği hareketlerin nassa bağlanmış olmasından alınan bir kelimedir. Nitekim yüce Allah, Ebû Cehl’in alnını da

“o yalancı ve günahkâr alnı” (el-Alak, 96/16) diye nitelendirmektedir. Bununla yüce Allah, cehennemdeki bütün alınların yalancı ve günahkâr olduğunu da haber vermektedir. Ancak yapılan bu yoruma göre “nâsiye”nin yalana ve günaha nisbet edilmesine imkan olmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Benim Rabbim gerçekten dosdoğru bir yol üzeredir.” en-Nehhâs der ki: Sözlükte sırat (dosdoğru yol); açık seçik yol demektir. Âyetin anlamı da şudur: Şanı yüce Allah herşeye kadir olmakla birlikte, O ancak hakka uygun olarak alıp yakalar, sorumlu tutar.

Âyetin anlamının şu olduğu da söylenmiştir: ö’nun tedbirinde hiçbir gedik yoktur, O’nun yaratmasında hiçbir tutarsızlık yoktur. O, bundan münezzehtir.

Hud 55

“O’ndan başka. Haydi hepiniz bana tuzak kurun, sonra bana mühlet vermeyin.”

Diyanet Vakfı
«Ondan başka (taptıklarınızın hepsinden uzağım). Haydi hepiniz bana tuzak kurun; sonra da bana mühlet vermeyin!»

Kurtubi Tefsiri
Artık hepiniz bana tuzak kurun. Bundan sonra bana bir mühlet de vermeyin.

“Artık hepiniz bana tuzak kurun.” Sizler de, putlarınız da bana düşmanlık etmek ve bana zarar vermek İçin tuzaklarınızı kurun.

“Bundan sonra bana bir mühlet de vermeyin.” Beni ertelemeyin.

Düşmanlarının çokluğuna rağmen onun böyle bir söz söylemesi yüce Allah’ın yardımına tam anlamıyla güvendiğini göstermektedir. Bu da peygamberliğin mudzelerindendir. Çünkü peygamberin tek başına kavmine:

“Artık hepiniz bana tuzak kurun” demesi bir mucizedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de Kureyş’e böyle demişti. Nûh (aleyhisselâm) da kendi kavmine:

“Haydi işinizi sağlam tutun ve ortaklarınızı da çağırın.” (Yûnus, 10/71) demişti.

Hud 54

“Biz sadece, ilahlarımızdan bazısının sana kötülük dokundurduğunu söylüyoruz.” Dedi: “Şüphesiz ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki ben, sizin ortak koştuklarınızdan uzağım.”

Diyanet Vakfı
Biz «Tanrılarımızdan biri seni fena çarpmış!» demekten başka bir söz söylemeyiz! (Hud) dedi ki: «Ben Allahı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım.»

Kurtubi Tefsiri
“Biz ancak şunu deriz: İlâhlarımızdan biri seni fena çarpmış.” Dedi ki: “Gerçekten ben Allah’ı şahid gösteriyorum. Siz de şahid olun ki ben sizin Allah’ı bırakıp O’na ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım.

“Biz ancak şunu deriz: İlâhlarımızdan” yani putlarımızdan

“biri seni fena çarpmış.” Yani -İbn Abbâs ve diğerlerinden nakledildiğine göre- senin putlarımıza sövmen dolayısıyla onlar seni çarpmış ve sen de delirmiş bulunuyorsun.

” Seni çarpmış” ifadesi; ” İş onu kuşattı, ona isabet etti” tabirinden gelmektedir. Yüce Allah’ın:

“Ve ondan dilenen ve dilenmeyen fakirlere yedirin.” (el-Hac, 22/36) âyetindeki; ” Dilenmeyen fakir” kelimesi de aynı kökten gelmektedir.

“Dedi ki: Gerçekten ben Allah’ı” kendime

“şahid gösteriyorum. Siz de şahit olun” sizi de şahit gösteriyorum. Bu ise onların şahitlik etme ehliyetine sahip olduklarından dolayı değildir. Ancak bu onlara doğruyu söyletmenin nihaî ifadesidir, yani bilin ki

“sizin Allah’ı bırakıp, O’na ortak tuttuğunuz şeylerden” sizin taptığınız putlara ibadet etmekten

“uzağım.”

Hud 53

Dediler ki: “Ey Hûd! Sen bize apaçık bir belge getirmedin. Biz de senin sözünle ilahlarımızı bırakacak değiliz. Biz sana iman edecek de değiliz.”

Diyanet Vakfı
Dediler ki: Ey Hud! Sen bize açık bir mucize getirmedin, biz de senin sözünle tanrılarımızı bırakacak değiliz ve biz sana iman edecek de değiliz.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Ey Hûd! Sen bize apaçık bir belge getirmedin. Biz sen söyledin diye, tanrılarımızı terkedecek de değiliz, sana inanacak da değiliz.

“Dediler ki: Ey Hûd! Sen bize apaçık bir belge” açık ve kesin bir delil

“getirmedin. Biz… sana da İnanacak değiliz” sözleri ise, onların küfür üzere ısrar ettiklerini ortaya koymaktadır.

Hud 52

Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tövbe edin. Üzerinize gökten bol bol yağmur göndersin, kuvvetinize kuvvet katsın. Günahkârlar olarak yüz çevirmeyin.

Diyanet Vakfı
Ey kavmim! Rabbinizden bağış dileyin; sonra da Ona tevbe edin ki, üzerinize göğü (yağmuru) bol bol göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın. Günah işleyerek (Allahtan) yüz çevirmeyin.

Kurtubi Tefsiri
“Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin. Sonra, O’na tevbe edin ki, üzerinize gökten bol bol yağmur göndersin. Gücünüze güç katsın. Günah İşleyip durarak yüz çevirmeyin.”

“Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin. Sonra, O’na tevbe edin.” Buna dair açıklamalar da sûrenin baş tarafında geçmiş bulunuyor.

“ki üzerinize gökten bol bol yağmur göndersin” âyetindeki;

“Göndersin,” fiilinin cezmedilmesi emrin cevabı olduğundan ve ceza (şartın cevabı) anlamını da ihtiva ettiğinden dolayıdır.

“Bol bol” ise hal olarak nasbedilmiştir. Çokluk anlamını taşır, yani gökten üzerinize peşi peşine, ardı arkasına yağmur göndersin. Araplar; vezni ile birlikte “ne” zamirini hazfederler. Bu vezindeki kelimeler ise çoğunlukla; vezninden getirilir. Burada ise vezninden gelmiştir, çünkü bu kelime; “Sema bol bol yağdırdı, yağdırır ve o bol bol yağdırandır” tabirinden gelmektedir.

Hûd yani Âd kavmi bağ, bahçe, ekin ve imarda ileri gitmişlerdi. Yurtları Şam ile Yemen arasındaki kumluk bölgelerdedir. Nitekim daha önce el-A’raf Sûresi’nde (7/65-69) geçmiş bulunmaktadır.

“Gücünüze güç katsın” âyetindeki; “…nüze katsın,” lâfzı

“göndersin” anlamındaki fiile atfedilmiştir. Mücahid dedi ki: Gücünüze güç katması, kuvvetinizi daha da arttırması demektir. Dahhâk ise bolluk ve veriminizi daha da arttırsın, diye açıklamıştır. Ali b. Îsa ise sizi daha bir izzet (güç, kuvvet) sahibi yapsın demektir. İkrime ise çocuklarınızı daha da arttırsın diye açıklamıştır.

Denildiğine göre yüce Allah, onlara yağmur yağdırmadı ve annelerin rahimlerini kısırlaştırdı, üç yıl süreyle çocukları dünyaya gelmedi. Hûd (aleyhisselâm) onlara, eğer îman ederseniz Allah tekrar yurdunuzu canlandırır, size mal ve evlat ihsan eder, dedi. İşte sözü geçen kuvvet budur.

ez-Zeccâc der ki: Nimetlerle gücünüzü arttırır, anlamındadır.

“Günah işleyip durarak yüz çevirmeyin” yani benim size kendisine davet ettiğim şeyden yüz çevirmeyin, küfür üzere devam etmeyin.

Hud 51

Ey kavmim! Ben sizden buna karşılık bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

Diyanet Vakfı
Ey kavmim! Ben, ona (peygamberliğe) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir. Hala aklınızı kullanmıyor musunuz?

Kurtubi Tefsiri
“Ey kavmim! Ben buna karşılık sizden hiçbir ücret İstemiyorum. Benim mükâfatım ancak Beni yaratana aittir. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?

“Ey kavmim! Ben buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım ancak beni yaratana aittir.” Bunun anlamına dair açıklamalar daha önceden geçmiştir.

“Beni yaratan” anlamındaki “fıtrat” kökünden gelen kelime, beni ilkin yaratan, yoktan var eden demektir. Çünkü fıtrat, yoktan var etmek anlamındadır.

“Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” Peygamberleri yalanladıkları için Nûh kavminin başlarından geçenleri düşünerek aklınızı başınıza almayacak mısınız?

Hud 50

Âd kavmine kardeşleri Hûd’u gönderdik. Dedi: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin için O’ndan başka bir ilah yoktur. Siz başka değil, uyduranlarsınız.”

Diyanet Vakfı
ad kavmine de kardeşleri Hudu (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allaha kulluk edin. Sizin Ondan başka tanrınız yoktur. Siz yalan uyduranlardan başkası değilsiniz.

Kurtubi Tefsiri
Âd(kavmin)e de kardeşleri Hûd’u gönderdik, “Ey kavmim!” dedi. Allah’a ibadet edin. Sizin, Ondan başka hiçbir ilâhınız yok. Siz ancak yalan uyduranlarsınız.

“Âd (kavmin)e de kardeşleri Hûd’u gönderdik.” Yani; ve Âd kavmine… peygamber gönderdik, demektir. Bu daha önce geçen:

“Yemin olsun Biz Nûh’u kavmine göndermiştik.”( Hûd, 11/25) âyetine atfedilmiştir.

Hazret-i Hûd’dan

“kardeşleri” diye söz edilmesi, onlardan olmasından dolayıdır. O zaman kabile onlar için müşterek bir topluluktu. Nitekim (Arap kabilesi olan) Temimlilerden olan bir kimseye: Ey Temim’in kardeşi, denilir. Bir diğer görüşe göre ona

“kardeşleri” denilmesinin sebebi onlar Âdemoğullarından olduğu gibi, onun da Âdemoğullarından birisi oluşundan dolayıdır. Bu hususa dair açıklamalar bundan önce el-A’raf Sûresi’nde (7/65. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Âd kavmi puta lapan kimselerdi, İki ayrı Âd kavmi olduğu da söylenmiştir, birinci Âd ve ikinci Âd olmak üzere. Hazret-i Hûd’un kendilerine peygamber olarak gönderildiği Âd kavmi birincileridir, diğeri ise Şeddad ile Lokman’ın aralarında bulunduğu Âd kavmidir ki bunlar da yüce Allah’ın;

“Ve direkler sahibi İrem’e” (el-Fecr, 89/7) âyetinde söz konusu edilenlerdir. “Âd” aslında bir adamın adıdır, daha sonra nesebleri ondan gelen kavmin ismi olarak devam etti.

“Ey kavmim! dedi. Allah’a ibadet edin. Sizin, O’ndan başka hiçbir ilâhınız yok” âyetindeki;

“Ondan başka” kelimesinin “ra” harfi ondan önceki lâfza uygun olarak okunursa esreli okunur. Ref ile okunması ise mahallen merfû’ olmasından dolayıdır. Nasb ile okunması ise istisna oluşundan dolayıdır.

“Siz ancak yalan uyduranlarsınız.” Yani siz, O’ndan başka bir ilâh edinmek suretiyle ancak yüce Allah’a karşı yalan söyleyen kimselersiniz.

Hud 49

Bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin bundan önce bilmiyordunuz. O hâlde sabret. Şüphesiz sonuç, takva sahiplerinindir.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin. O halde sabret. Çünkü iyi sonuç (sabredip) sakınanlarındır.

Kurtubi Tefsiri
Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onları bundan evvel ne sen biliyordun, ne de kavmin. O halde sabret, akıbet hiç şüphesiz takva sahiplerinindir.

“Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir” âyeti; bu haberler sana vahyettiğimiz… anlamındadır. Bir başka yerde burada kullanılan bu işaret ismi mürred, müennes ve uzak içindir. Bir başka yerde ise uzak, müfred ve müzekker ism-i işaret olan; kullanılmaktadır. (Bk. Al-i İmrân, 3/44; Yusuf, 12/120) Bu da, bu haber ve kıssalar senin için gayb olan haberlerdendir.

“Sana vahyettiğimiz” onlara vakıf olasın, bilesin diye bildirdiğimiz kıssalardır ki

“onları bundan evvel ne sen biliyordun, ne de kavmin.” Yani onlar Tufana dair bir şey bilmiyorlardı. Şimdi mecusiler Tufanın gerçekleştiğini kabul etmemektedirler. “Bundan evvel” anlamındaki ifade ise haberdir. Yani bunlar senin için de, kavmin içiri de bilinmeyen şeylerdi.

“O halde sabret!” Risalet görevini yerine getirmenin zorluklarına ve kavminin eziyetlerine, Nûh’un sabrettiği gibi sen de sabret.

Bu âyet ile her ne kadar genel çerçevesiyle Tufana dair bir şeyler İşitmiş iseler de onların Hazret-i Nûh’un oğlunun kıssasını bilmediklerini kastettiği de söylenmiştir.

“O halde sabret!” Yani ey Muhammed! Sen Allah’ın emrini yerine getirmek, O’nun risaletini tebliğ etmek üzere ve kâfir Araplardan gördüğün eziyetlere -Nûh’un, kavminin eziyetlerine sabrettiği gibi- sen de sabret.

“Akıbet” dünyada zafer elde etmek, âhirette de kurtuluşa ermek suretiyle

“hiç şüphesiz” şirkten ve masiyetlerden korunan

“takva sahiplerinindir.”

Hud 48

Denildi: “Ey Nuh! Selametle bizden ve seninle beraber olan ümmetler üzerine bereketlerle in. Ve öyle ümmetler vardır ki biz onları faydalandıracağız. Sonra onlara bizden acıklı bir azap dokunacak.”

Diyanet Vakfı
Denildi ki: Ey Nuh! Sana ve seninle beraber olan ümmetlere bizden selam ve bereketlerle (gemiden) in! Kendilerini (dünyada) faydalandıracağımız, sonra da bizden kendilerine elem verici bir azabın dokunacağı ümmetler de olacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Denildi ki: “Ey Nûh! Bizim katımızdan selâmetle İn. Sana ve seninle beraber bulunan ümmetlere de hayır ve bereketler olsun. Diğer ümmetler de vardır ki, Biz onları da faydalandıracağız, sonra onlara Bizden can yakıcı bir azâb dokunacaktır.”

“Denildi ki: Ey Nûh! Bizim katımızdan selametle in.” Yani melekler veya yüce Allah ona: Gemiden yeryüzüne yahut dağdan yere in. Çünkü artık yer suyu yutmuş ve kurumuş bulunuyor.

“Katımızdan selametle”: tarafımızdan esenlik ve güvenlikle “tahiyye (selâm)” ile in, diye de açıklanmıştır.

“Sana ve seninle beraber bulunan ümmetlere de hayır ve bereketler olsun” âyetindeki

“bereketler” sabit nimetler demektir. Bu kelime devenin çökmesi demek olan; dan türetilmiştir, bu ise devenin sağlamca yerine çökmesi ve kalması anlamındadır. Nitekim suyun içinde durduğu havuza; denilmesi de buradan gelmektedir.

İbn Abbâs (radıyallahü anh) dedi ki: Nûh (aleyhisselâm), küçük (ikinci) Âdem’dir. Şu andaki bütün İnsanlar onun soyundan gelmişlerdir. Gemide -önceden de geçtiğine göre- Katâde ve aynı kanaatte olan diğerlerinin görüşlerine göre, onunla birlikte bulunan bütün erkek ve kadınlar, onun zürriyetinden idi. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de de:

“Onun zürriyetini de sonradan geriye kalanların tâ kendileri kıldık.” (es-Sâffât, 37/77) diye buyurulmaktadır. “Ve seninle beraber bulunan diğer ümmetlere de” âyetinin kapsamına kıyâmet gününe kadar gelecek bütün mü’minlerin girdiği söylenmiştir.

“Diğer ümmetler de vardır ki, Biz onları da faydalandıracağız. Sonra onlara Bizden can yakıcı bir azâb dokunacaktır” âyetinin kapsamına da kıyâmet gününe kadar gelecek bütün kâfirler dahildir. Bu görüş Muhammed b. Ka’b’tan rivâyet edilmiştir. Buna göre ifadenin takdiri şöyledir: Seninle birlikte bulunan ümmetlerin zürriyetlerine de, hayır ve bereketler olsun,kendilerini faydalandıracağımız ümmetlerin zürriyetlerine de.

” Kimselerden”deki t in teb’îz (kısmilik bildirmek) için olduğu söylendiği gibi, cinsin beyanı için de olabilir.

“Diğer ümmetler de vardır ki Biz onları faydalandıracağız” âyetindeki; “Ümmetler,” kelimesinin merfu olarak gelmesi; “Diğer bir takım ümmetler de vardır ki” anlamına geldiğindendir.

el-Ahfeş Said der ki: Bu, bir kimsenin: ” Amr oturuyor iken Zeyd ile konuştum” demek kabilindendir. el-Ferrâ’ ise kıraat dışında (günlük konuşmada); şeklindeki okuyuşu câiz kabul eder ve bu; ” Biz bir takım ümmetleri de faydalandıracağız” takdirindedir, der….e’nin; “Ümmetler” ile tekrar edilmesi daha Önce geçen; “Sana” kelimesindeki mecrur olan “kef” zamirine atfedildiğinden dolayıdır. Mecrur olan zamire ise Sîbeveyh ve diğerlerinin görüşlerine göre ancak cer edatının tekrarlanması halinde atıf yapılabilir, Buna dair açıklamalar daha önceden;

“Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık bağını kesmekten de sakının” (en-Nisâ, 4/1) âyetindeki son kelimenin esreli okunuşu ile ilgili açıklamalarda bulunurken yeterince geçmiş bulunmaktadır. (Bk. en-Nisa, 4/1, 2. başlık)

Yüce Allah’ın:

“Selametle” kelimesinin başındaki “be” harf-i cerri mahzuf bir kelimeye müteallaktır, çünkü bu hal mevkiindedir. Yani; ” Sana selam(et) verilmiş olarak in” demektir. “Katımızdan” ise yine hazfedilmiş bir kelimeye müteallak ve cer mahallindedir, çünkü “hayır ve bereketler” anlamındaki kelimenin sıfatıdır. “Ve… ümmetlere de” ise daha önce geçen “sana” kelimesinin taalluk ettiği yere müteallaktır. Çünkü bu kelime de kendisine atıf yapılan zamire iade edilmiştir. Buna karşılık; ” Seninle beraber… bulunanlardan” âyetindeki cer harfi ise mahzuf bir kelimeye taalluk eder, çünkü bu da “ümmetler”in sıfatı olarak cer mahallindedir. “Seninle beraber” de mahzuf bir fiile taalluk eder. Çünkü bu; ” …an” ism-i mevsutünün sılasıdır. Bu da, ” Seninle beraber gemide karar kılan” yahut “seninle beraber îman eden” veya “seninle birlikte gemiye binen…” takdirindedir.

Hud 47

Dedi: “Rabbim! Bilmediğim bir şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum.”

Diyanet Vakfı
Nuh dedi ki: Ey Rabbim! Ben senden hakkında bilgim olmayan şeyi istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen, ben ziyana uğrayanlardan olurum!

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Rabbim, ben bilmediğim şeyi Senden İstemekten Sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve merhamet etmez isen, en büyük zarara uğrayanlardan olurum.”

Bunun üzerine Hazret-i Nûh:

“Dedi ki: Rabbim, ben bilmediğim şeyi Sen’den İstemekten, Sana sığınırım” İşte peygamberlerin günahları bu türdendir. Yüce Allah onun bu şekilde alçak gönüllülüğünü ve zilletini arzetmesini mükâfatsız bırakmasın.

“Eğer beni bağışlamaz” Sen’den böyle bir istekte bulunmaktan ötürü kusurumu affetmez

“ve” tevbemi kabul etmek suretiyle de

“bana merhamet etmez İsen” amelleri bakımından

“en büyük zarara uğrayanlardan olurum.”

Bunun üzerine yüce Allah ona:

“Ey Nûh! Bizim katımızdan selametle in!” diye buyurdu.

Hud 46

Dedi: “Ey Nuh! O, senin ailenden değildir. O, salih olmayan bir iş yaptı. O hâlde hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Ben sana öğüt veriyorum. Cahillerden olma.”

Diyanet Vakfı
Allah buyurdu ki: Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim.

Kurtubi Tefsiri
Buyurdu ki: “Ey Nûh! O senin ailenden değildir. Çünkü o salih olmayan bir ameldir. Öyleyse bilmediğin bir şeyi Benden İsteme. Ben cahillerden olmayasın diye, sana öğüt veriyorum.”

2- Îman Bağı ve Neseb Bağı:

Yüce Allah’ın:

“Buyurdu ki: Ey Nûh! O senin ailenden değildir.” Yani o, Benim kendilerini kurtarmayı vaadettiğim aile halkından değildir. Bu açıklamayı Saîd b. Cübeyr yapmıştır. Cumhûr der ki: O senin dinine mensub kimselerden ve aranızda velayet (dostluk, yardımlaşma, dayanışma) bağı bulunan kimselerden değildir, demektir. Buna göre âyette hazfedilmiş bir muzaf vardır. Bu da, din bağının hüküm itibariyle, neseb bağının hükmünden daha güçlü olduğunun delilidir.

“Çünkü o salih olmayan bir ameldir” âyetini İbn Abbâs, Urve, İkrime, Ya’kub ve el-Kisaî; “O salih olmayan bir amel işlemiştir” diye okumuşlardır ki, o salih olmayan küfür ve yalanlama işini işlemiştir, demektir. Ebû Ubeyd de bu kıraati tercih etmiştir. Diğerleri ise; “Bir ameldir” diye okumuşlardır. Yani senin oğlun salih olmayan bir amel sahibidir, anlamında olup muzaf hazfedilmiştir. Bunu da ez-Zeccâc ve başkaları ifade etmiştir. ez-Zeccâc şu beyîti de buna örnek göstermektedir:

“Otladıkça, otlar nihayet fark etti mi

Artık o (kararsızca) gider ve gelir.”

Burada da artık o gidiş ve geliş sahibi olur, takdirinde muzafın hazfi söz konusudur.

Gerek bu görüş, gerek bundan önceki görüş aynı manaya gelir. Bununla birlikte “he” zamirinin Hazret-i Nûh’un isteğine raci olması da mümkündür. Yani senin Benden onu kurtarmamı istemen, salih olmayan bir ameldir. Bu açıklamayı da Katâde yapmıştır. el-Hasen de der ki: Salih olmayan amel demek, onun kendi yatağında doğmakla birlikte oğlu olmaması demektir. Çünkü o, sahih nikâhla doğmuş bir çocuk değildi. Mücahid de bu görüşü ifade etmiştir. Katâde der ki: Ben el-Hasen’e onun hakkında soru sordum da o: Allah’a yemin ederim ki o, Nûh’un oğlu değildi, dedi. Ben bu sefer, şüphesiz ki Allah onun oğlu hakkında: “Benim oğlum da şüphesiz benim aile halkımdandır” dediğini haber vermektedir, deyince el-Hasen: O bendendir, demedi. İşte bu onun hanımının bir başka kocadan doğma oğlu olduğuna işarettir. Bu sefer ben ona: Yüce Allah onun: “Benim oğlum da şüphesiz benim aile halkımdandır” dediğini naklettiği gibi “Nûh oğluna seslendi…” şeklindeki âyeti da vardır. Ayrıca iki kitab ehli (yahudilerle, hristiyanlar) da onun oğlu olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu sefer el-Hasen şöyle dedi: Dinini kitab ehlinden kim öğrenmeye kalkışabilir ki? Onlar yalan söylüyorlar Daha sonra da:

“İkisi de kocalarına hainlik ettiler” (et-Tahrîm, 66/10) âyetini okudu.

İbn Cüreyc ise der ki: Ona, onun kendi oğlu olduğunu zannederek seslendi. Halbuki o, annesi Hazret-i Nûh’un nikâhı altında iken dünyaya gelmişti. Annesi bu konuda daha önce Hazret-i Nûh’a ihanet etmişti. İşte bundan dolayı yüce Allah:

“İkisi de onlara ihanet etmişlerdi” diye buyurmuştur.

Ancak İbn Abbâs şöyle demektedir: Hiçbir zaman, hiçbir peygamberin hanımı zina etmiş değildir. O, Hazret-i Nûh’un kendi sulbünden gelme oğlu idi.

ed-Dahhâk, İkrime, Saîd b. Cübeyr, Meymun b. Mihran ve başkaları da aynı şekilde onun Hazret-i Nûh’un sulben oğlu olduğunu söylemişlerdir. Said b. Cubeyr’e Hazret-i Nûh: “Benim oğlum da şüphesiz benim aile halkımdandır” demişti. Gerçekten o, onun aile halkından mı idi, onun öz oğlu mu idi? Saîd b. Cübeyr uzun uzun Allah’ı tesbih etti, sonra da la ilahe İllallah dedi. Yüce Allah, Muhammed’e Nûh’un oğlu olduğunu anlatıyor, sense onun oğlu olmadığını söylüyorsun. Evet, onun oğlu idi, fakat niyet, amel ve din bakımından ona muhalif idi. Bundan dolayı yüce Allah:

“Ey Nûh! O senin ailenden değildir” diye buyurmuştu. İşte bu görüşü benimseyenlerin üstün değerleri dolayısıyla yüce Allah’ın izniyle bu hususta sahih olan görüş budur. Yüce Allah’ın:

“O senin ailenden değildir” âyeti ise onun Hazret-i Nûh’un öz oğlu olmadığı anlamına gelmemektedir. Ayrıca:

“İkisi de onlara hainlik ettiler” (Tahrim, 66/10) âyeti dinde onlara hainlik ettiler demektir, yoksa ahlâkî bakımdan bir hainlik ettikleri anlamına gelmez. Çünkü Hazret-i Nûh’un hanımı insanlara kocasının deli olduğunu söylüyordu. Şöyle ki: Hazret-i Nûh’a hanımı, Rabbin sana yardım etmeyecek mi? diye sormuş. O da, evet edecek demişti. Hanımı, ne zaman diye sorunca, o da; Tandır kaynadığında, demişti. Bu sefer evden dışarı çıkıp kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Allah’a yemin ederim ki bu delidir. Rabbinin kendisine şu tandırdan su kaynamadıkça yardım etmeyeceğini iddia etmektedir. İşte Hazret-i Nûh’un hanımının hainliği bu idi. Diğerinin (Hazret-i Lut’un hanımının) hainliğine gelince, o da ileride yüce Allah’ın izniyle geleceği üzere Hazret-i Lut’a gelen misafirleri haber veriyordu.

Şöyle de denilmiştir, “çocuk”a “amel” denilebilir. Nitekim şu hadiste belirtildiği gibi onlara “kesb: kazanç” da denilebilir: “Sizin çocuklarınız kesbinizden (kazancınızdan) sayılır.” Bu anlamdaki hadisler için bk.: Ebû Davûd, Buyû’ 77; Nesâî, Buyû’ 1; İbn Mâce, Ticârât 1; Dârimî, Buyu V 6, Müsned, II, 179, VI, 31, Al, 127, 162, 173, 193, 202, 220 Bunu da el-Kuşeyrî nakletmektedir.

3- Salih Babaların Kötü Evlatları ve “Aile Halkı”nın Kapsamı:

Bu âyet-i kerîmede babalar salih kimseler olsalar dahi, çocuklarının fasit olmalarına karşılık insanlara bir teselli vardır. Rivâyet olunduğuna göre Malik b. Enes’in oğlu yukandan beraberinde üzerini örttüğü güvercin ile birlikte inmiş. Malik insanların bunu anladığını fark edince şöyle demiş: Asıl edeb, Allah’ın verdiği edebtir. Babaların, annelerin verdiği edeb değil. Asıl hayır Allah’ın ihsan ettiği hayırdır, babaların ve annelerin hayrı değil.

Yine bu âyet-i kerîmede hem sözlük-anlamı itibariyle, hem de şer’ân oğlun aile halkından olduğuna, evin ehlinden olduğuna delil vardır. Buna göre birkimse; ehline vasiyette bulunacak olursa, oğlu ve evinde barınan ve geçimlerini sağladığı kimseler de girer. Nitekim şanı yüce Allah bir başka âyet-i kerîmede de şöyle buyurmaktadır:

“Yemin olsun ki Nûh Biz’e seslenmişti. Biz ne güzel karşılık verenleriz! Ve Biz onu ve ehlini büyük gamdan kurtardık.” (es-Saffat, 37/75-76.) Bu âyette onun evinde, hanesinde bulunan herkesi Nûh’un ehli olarak adlandırmaktadır.

4- Çocuğun Annesi, Kimin Nikâhı Altında İken Doğum Yapmışsa Çocuk O Babanındır (el-Veledu li’l-Firâş):

Âyet-i kerîme el-Hasen, Mücahid ve aynı kanaati paylaşan diğerlerinin görüşlerine göre çocuk, annesinin nikâhı altında bulunduğu babaya ait olduğunun delilidir. Bundan dolayı Hazret-i Nûh da zahiren annesinin nikâhı altında bulunduğu gerçeğinin zahirine göre o sözleri söylemişti.

Süfyan b. Uyeyne de Amr b. Dinar’dan naklettiğine göre Amr, Ubeyd b. Umeyr’i şöyle derken dinlemiş: Biz Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Nûh (aleyhisselâm)ın oğlu dolayısıyla çocuğun annesinin nikâhı altında bulunduğu babaya ait olduğu hükmünü verdiği görüşündeyiz. Bunu Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr), “et-Temhid” adlı eserinde nakletmektedir. Sahih hadiste de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: “Çocuk, annesi kimin nikâhı altında ise o babaya aittir. Zina edene ise hüsrana uğramışlık (hacer; taş) vardır.” Hadis kaynaklarında pek çok yerde geçen bu hadisin kaydedildiği bazı yerler: Buhârî, Meğâzi 53, Hudûd 23, Ahkâm 29; Müslim, Radâ’ 36, 37; Ebû Dâvûd, Talâk 34; Tirmizî, Radâ’ 8, Vesâyâ 5; Nesâî, Talâk 48… Buradaki “taş”dan kastın recm olduğu da söylenmiştir.

Urve b. ez-Zübeyr ise; ” Ve Nûh o kadının (hanımının) oğluna seslendi” diye okumuştur, Bu ise daha önce gerek ondan, gerekse Ali (radıyallahü anh)dan nakledilen kıraatin açıklamasıdır. el-Hasen ve Mücahid’in de konu ile ilgili görüşlerine delildir. Şu kadar var ki bu şaz bir kıraattir, bundan dolayı biz ittifakla kabul olunmuş kıraati terkedemeyiz. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

5- Allah’ın Öğütlerine Kulak Vermek:

“Ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.” Yani, Ben sana böyle bir soru sormayı yasaklıyorum, seni cahillerden olmayasın yahut cahillerden olmanı yani günahkârlardan olmanı- istemediğim için seni sakındırıyorum. Nitekim yüce Allah’ını

“Bunun gibisine ebediyyen dönmeyesiniz diye Allah size öğüt verir” (en-Nûr, 24/17) âyeti da bu türdendir. Yani Allah sizi bundan sakındırır ve benzerini bir daha tekrarlamanızı size yasaklar.

Âyetin, Ben seni cahillerden olmayacak kadar üstün tutuyorum, anlamında olduğu da söylenmiştir. İbnu’l-Arabî der ki: Bu ise Allah’ın Hazret-i Nûh’a verdiği fazladan bir lütuf olup onu cahillerin makamından yükseklere çıkarttığı ve yine âlim ve ariflerin makamına yükselttiği bir öğüttür.

Hud 45

Nuh Rabbine seslendi. Dedi: “Rabbim! Şüphesiz oğlum ailemdendir. Ve senin vaadin gerçektir. Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.”

Diyanet Vakfı
Nuh Rabbine dua edip dedi ki: «Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vadin ise elbette haktır. Sen hakimler hakimisin.»

Kurtubi Tefsiri
Nûh, Rabbine nida edip dedi ki: “Rabbim, benim oğlum da şüphesiz benini aile halkımdandır. Senin va’din ise elbette haktır ve sen hâkimler hâkimisin.”

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Allah’ın Va’di Hak’tır ve O Hâkimler Hâkimidir:

“Nûh, Rabbine nida edip” dua edip

“dedi ki: Rabbim, benim oğlum da şüphesiz benim aile halkımdandır.” Yani kendilerini boğulmaktan koruyacağını va’detmiş olduğun aile halkımdandır. Buna göre ifadede hazfedilmiş sözler vardır.

“Senin va’din ise elbette haktır.” Doğrudur, gerçektir.

İlim adamlarımız derler ki: Hazret-i Nûh’un, Rabbine oğluna dair soru sorması, yüce Allah’ın:

“Aile efradını.,.” âyeti dolayısı iledir; buna karşılık “aleyhinde söz geçmiş olanlar hariç” âyetini göz önüne getirmemiş,ti. Hazret-i Nûh’un kanaatine göre, oğlu kendi aile efradından olduğundan ötürü o da: “Rabbim, benim oğlum da şüphesiz benim aile halkımdandır” demişti. Bunun böyle olduğuna delil, Hazret-i Nûh’un oğluna söylediği: “Kâfirlerle beraber olma!” Yani sen kendilerinden olmadığın kimseler arasında bulunma, şeklindeki sözleridir. Çünkü Hazret-i Nûlı, oğlunun mü’min olduğunu zannediyordu, yoksa Hazret-i Nûh bu kanaatte olmasaydı, Rabbine: “Benim oğlum da şüphesiz benim aile halkımdandır” demezdi. Zira Hazret-i Nûh’un önce kâfirlerin helâk edilmelerini isteyip de daha sonra onlardan birilerinin kurtarılmasını istemesi imkansız bir şeydir. Oğlu kâfir olduğunu gizliyor ve mü’min olduğunu izhar ediyordu. Şanı yüce Allah da Hazret-i Nûh’a tek başına kendisinin bilmiş olduğu gaybî bir hususu haber verdi. Yani, Ben senin oğlunun bilmediğin bir halini biliyorum. el-Hasen de der ki: Oğlu münafık’tı. İşte bundan dolayı Hazret-i Nûh ona (kendileriyle birlikte gemiye binmesi için.) seslenmeyi helal görmüştü. Yine el-Hasen’den nakledildiğine göre bu, onun üvey oğlu idi. Buna delil de Hazret-i Ali’nin: “Ve Nûh, hanımının oğluna seslendi” şeklindeki kıraattir.

“Ve sen hâkimler hâkimisin.” anlamındaki âyet mübtedâ ve haber’dir. Yani sen kimilerinin kurtuluşuna, kimilerinin de suda boğulmalarına hükmettin.

Hud 44

Denildi: “Ey yer! Suyunu yut. Ey gök! Sen de tut.” Su çekildi, iş bitirildi. Gemi Cûdi üzerine oturdu. Ve denildi: “Zalim kavim uzak olsun.”

Diyanet Vakfı
(Nihayet) «Ey yer suyunu yut! Ve ey gök (suyunu) tut!» denildi. Su çekildi; iş bitirildi; (gemi de) Cudi (dağının) üzerine yerleşti. Ve: «O zalimler topluluğunun canı cehenneme!» denildi.

Kurtubi Tefsiri
“Ey arz! Suyunu yut! Ey gök! Sen de tut!” denildi. Su kesildi, İş olup bitirildi ve Cûdî üzerinde oturdu. “O zâlimler topluluğu uzak olsunlar” denildi.

“Ey arz! Suyunu yutl Ey gök! Sen de tut, denildi.” Buradaki ifade mecazi bir ifadedir. Çünkü arz da, sema da cansızdır. Arzı ve semayı idrak ve ayırdetme gücüne sahip kıldığı da söylenmiştir.

Bunun mecazi bir ifade olduğunu söyleyenler şöyle derler: Eğer Arapların da, Arap olmayanların da dilleri araştırılacak olursa, güzel söz dizisi, ifadelerinin belağati ve kapsadığı anlamları itibariyle bu âyetin bir benzeri bulunamaz.

Rivâyette denildiğine göre yüce Allah bir ya da iki yıl boyunca yeryüzünü yağmursuz bırakmaz. Semadan ne kadar su (yağmur) indiyse, mutlaka bu işle görevli meleğin koruması (ve tesbiti) ile inmiştir. Tufan yağmurları ve suları bundan müstesnadır.

Çünkü tufanda meleğin koruyup tesbit etmediği kadar sular çıktı. İşte yüce Allah’ın:

“Şüphesiz ki su haddini aştığı sırada sizleri gemide Biz taşıdık” (el-Hâkka, 69/11) âyeti bunu anlatmaktadır.

Gemi, içindekilerle birlikte tufan bitinceye kadar suyun üzerinde akıp gitti. Daha sonra yüce Allah, gökten boşanan suya kesilmesini, yere de suyunu yutmasını emretti.

” Suyu yuttu, yutar” ifadesinde fiilin ikinci harfi hem mazi, hem muzaride üstündür, ” Engelledi, engeller” fiilinde olduğu gibi, “Hamdetti, hamdeder” fiilinde olduğu gibi, mazide ikinci harfi esre’li, muzaride de üstün kullanıldığı da olur. Bunlar iki ayrı söyleyiş olup her ikisini de el-Kisaî ve el-Ferrâ’ nakletmişlerdir. Aynı kökten gelen; Suyu içen, yutan yer demektir.

İbnu’l-Arabî der ki: Yerin ve göğün suları ilâhî ilimde takdir edilmiş bir noktada birbirine karıştı, kavuştu. Yerdeki su ile gökten inen su bir araya geldikten sonra yüce Allah gökten inene çekilmeyi emretti, O bakımdan yeryüzü ondan bir damla dahi emmedi. Yere de yalnızca kendisinden çıkan suları yutmasını emretti. İşte yüce Allah’ın:

“Ey Arz! Suyunu yut. Ey gök! Sen de tut (geri kalanı al) denildi” âyetinde anlatılan budur. Yüce Allah’ın her iki suyu birbirinden ayırtettiği de söylenmiştir. Yerin suyunu Allah yere emir vererek yuttu, gökten gelen su da denizleri meydana getirdi.

“Su kesildi” yani eksildi; “Eksildi” ile; ” Onu ben eksilttim” şeklinde (hem lazım, hem müteaddi olarak) kullanılır. Nitekim; Eksildi ve başkası onu eksiltti” de denilir. “Kesildi,” fiilinin harfi ötreli (yani “ya” harfin üzerinde esrenin işmâmı ile) okunması da mümkündür.

“İş olup bitti.” Yani sağlam bir şekilde bitirildi. Bu da Nûh kavminin bütünüyle ve kesin bir şekilde helâk edildiği anlamına gelir.

Denildiğine göre yüce Allah, tufandan kırk yıl öncesinden kadınlarını kısırlaştırdı. O bakımdan helâk edilenler arasında küçük (mükellef olmayan kimse) yoktu. Ancak sahih olan, çocukların da tufan ile helâk edildiğidir, tıpkı kuşların ve yırtıcı hayvanların helâk edildiği gibi. Suda boğulmak, çocuklar, hayvanlar ve kuşlar için bir ceza değildi. Onlar ecelleriyle ölmüş oldular.

Yine nakledildiğine göre su yollarda çoğalıp, artınca bir çocuğun annesi, çocuğunun boğulacağından korktu. Yavrusunu oldukça seviyordu, çocuğunu alıp dağa çıktı. Dağın üçte birine ulaştığında,-su da ona yaklaşmaya başladı. Yine dağın üçte ikisine kadar tırmandı, su orada da ona yetişince, dağın tepesine kadar çıktı. Su kadının boynuna ulaşınca, elleriyle oğlunu havaya kaldırdı ve nihayet su onu alıp gitti. İşte, şayet Allah onlardan herhangi bir kimseyi rahmetine kavuşturacak olsaydı, bu çocuğun annesine rahmet eder, tufandan kurtarırdı.” Hâkim, el-Müstedrek, II, 342. Ancak hadis ile ilgili olarak et-Telhîs”den naklen:”İsnadı karanlıktır (muzlim), (râvilerinden) Mûsâ (b. Ya’kub.) ise pek güvenilir bir râvi değildir” denilmektedir.

Ve Cûdî üzerinde durdu. O zâlimler topluluğu uzak olsunlar denildi.” Yani onlar helâk olsunlar denildi.

Cûdî; Musul yakınlarında bir dağdır. Muharrem ayının onuncu günü olan Âşurâ günü o dağın üzerinde durdu. O bakımdan Nûh (aleyhisselâm) o günü oruç tuttu, beraberinde bulunan herkese de vahşi hayvanlara, kuşlara ve diğer canlılara da emir vererek o günü yüce Allah’a şükür olmak üzere- oruçla geçirdiler. Bu husus daha önceden de geçmişti.

Bugünün, cuma günü olduğu da söylenmiştir. Rivâyet olunduğuna göre yüce Allah dağlara: Geminin dağlardan birisi üzerine duracağını vahyetti. Bu dağların herbirisi yüksekliğini düşünerek umutlandı. Cûdî dağı ise yüce Allah’a tevazu olmak üzere öyle bir umuda kapılmadı. O bakımdan gemi de onun üzerine durdu ve geminin tahtaları, direkleri o dağın üzerinde kaldı. Hadîs-i şerîfte de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: “Yemin olsun ki bu gemiden, bu ümmetin ilklerinin yetiştiği (yetişeceği) bir şeyler geriye kalmış bulunuyor.” Süyûrî, ed-Durru’l-Mensâr, IV, 437’de belirtildiğine göre; İbn Ebî Hatim ve Ebû’ş-Şeyh, Katâde’den şöyle dediğini nakletmektedirler: “Yüce Allah bu ümmetin ilkleri tarafından görülünceye kadar o geminin (kalıntılarının) Cezire topraklarında bulunan Cûdî dağı üzerinde kalmasını sağladı. Halbuki ondan sonra nice gemi yapılmış ve yok olup gitmiştir.”

Mücahid der ki: Dağlar yüksekliklerine ve yüceliklerine kanarak, suyun altında kalmayacaklarını zannettiler. Ancak su dağların üzerinden onbeş zira kadar yükseldi. Cûdî dağı ise yüce Allah’ın emrine karşı alçak gönüllülük ve tevazu gösterdi. O bakımdan orası suyun altında kalmadı ve gemi onun üzerinde durdu.

“Cûdî” kelimesinin her dağın ismi olduğu da söylenmiştir. Nitekim Zeyd b. Amr b. Nufeyl’in şu beyiti de bu türdendir:

“Tenzih ederim O’nu, sonra yine yalnız O’na ait olmak üzere tenzih ederim,

Bizden önce de zaten Cûdî (dağlar) ve yerdeki diğer yükseklikler de tesbih etmişlerdi.”

Cûdî’nin cennet dağlarından bir dağ olduğu için, geminin onun üzerinde durduğu da söylenmiştir. Şanı yüce Allah’ın üç kişi ile üç dağa ikramda bulunduğu söylenmiştir: Hazret-i Nûh ile Cûdî’ye, Hazret-i Mûsa ile Turu Sina’ya, Muhammed ile de Hira dağına (Allah’ın salât ve selâmlan hepsine olsun)

Alçak gönüllülük ve büyüklük taslamak:

Cûdî dağı alçak gönüllülük gösterip, boyun eğince Allah ona üstünlük verdi. Başkası da kendisini yüksek görüp, üstünlük taslayınca zelil oldu. İşte yüce Allah’ın yarattıkları arasındaki sünneti (kanunu) budur. Tevazu ile boyun eğeni yükseltir, üstünlük taslayanı da alçaltın Şu beyiti söyleyen ne güzel demiş:

“Boyunlarımız Senin önünde itaatle eğilecek olup, zilletini arzederse,

İşte bizim aziz oluşumuz da onların zelilliklerini ortaya koymalarındadır.”

Buhârî ve Müslim’in, Sahihlerinde kaydedildiğine göre Enes b. Malik şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in “el-Adbâ” adında bir dişi devesi vardı ki bu deve bir türlü gecikmiyordu. Bedevi bir Arap altı yaşına henüz basmamış erkek bir deve ile geldi. İşte bu deve Hazret-i Peygamber’in dişi devesini (yarışta) geride bıraktı. Bu durum müslümanlara ağır geldi ve el-Adbâ yarışta geçildi, dediler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: “Dünyadan herhangi bir şeyi yükseltti mi, mutlaka onu alcaltmak Allah’ın üzerindeki bir haktır (O’nun kanunudur).” Buhâri, Cihâd 59, Rikaak 38; Ebû Dâvûd, Edeb 8; Nesâî, Hayl 14; Müned, III, 103, 253. Müslim’de tesbit edemedik.

Yine Müslim, Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)dan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şu âyetini kaydetmektedir: “Sadaka hiçbir malı eksiltmez. Affeden kulunun da Allah mutlaka izzetini arttırır. Allah İçin alçak gönüllülük gösteren bir kimseyi de Allah mutlaka yükseltir. ” Müslim, Birr 69; Tirmizî, Birr 82; Dârimi, Zekât 35; Muvatta’, Sadaka 12; Müsned, II, 386.

Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Yüce Allah bana: “Sizden herhangi bir kimse bir diğerine haksızlık etmeyecek ve kimse kimseye karşı övünmeyecek noktaya gelinceye kadar birbirinize alçak gönüllü olunuz, diye vahyetti.” Bu hadisi de Buhârî rivâyet Müslim, Cennet 64; Ebû Dâvûd, Edeb 40; İbn Mâce, Zühd 16, 23. etmiştir.

Hazret-i Nûh ve Gemisi İle İlgili Bazı Bilgiler:

Burada Hazret-i Nûh’un kavmi ile başından geçen kıssanın bir bölümünü ve gemi ile ilgili bazı açıklamaları söz konusu edelim. Bu hususta burada Kur’ân’dan hareketle verilen bilgileri istisna edecek olursak; diğer teferruatın sağlam bir dayanağının olmadığını hatırlatalım.

Hafız İbn Asâkir, Tarih’inde (Tarihu Dimaşk), el-Hasen’den şöyle dediğini nakletmektedir; Nûh (aleyhisselâm) yüce Allah’ın yeryüzündeki insanlara gönderdiği ilk rasûldür. İşte yüce Allah’ın:

“Yemin olsun Biz Nûh’u kavmine gönderdik. O da onlar arasında elli yıl eksik olmak üzere bin. yıl kaldı…” (el-Ankebût, 29/14) âyeti buna işaret etmektedir. Kavminin işledikleri masiyetler alabildiğine çoğalmış, aralarındaki zorbaların sayısı artmış ve azdıkça azmışlardı. Hazret-i Nûh da gece gündüz, gizli açık onları davet eder dururdu. Oldukça sabırlı ve tahammüfkâr birisi idi. Peygamberlerden hiçbir kimse Hazret-i Nûh’un karşılaştıklarından daha ağırı ile karşılaşmış değildir. Kavmi yanına girer ve yere yığılıncaya kadar onun boğazını sıkar, dururlardı. Meclislerde onu döverler ve kovulurdu. Bununla birlikte kendisine bunları yapanlara beddua etmez, aksine onları hak dine davet eder ve: “Rabbim, kavmime mağfiret buyur, çünkü onlar bilmiyorlar” derdi. Ancak onun bu yaptıkları kavminin kendisinden kaçıp, uzaklaşmalarından başka bir şeylerini artırmıyordu. Hatta onlardan birisiyle konuşacak olursa, o kişi elbisesi ile başını sarar, sarmalar, kulaklarını da sözlerinden hiçbir şey işitmesin diye parmaklarıyla tıkardı. İşte yüce Allah’ın:

“Gerçekten ben onlara kendilerine mağfiret etmen için ne zaman davette bulunduysam, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler…” (Nûh, 71/7) âyetinde anlatılan budur.

Mücahid ve Ubeyd b. Umeyr derler ki: Hazret-i Nûh’u kavmi baygın düşünceye kadar döver dururlardı. Ayılıp kendisine geldiğinde ise: “Rabbim, kavmime mağfiret buyur, çünkü onlar bilmiyorlar” derdi.

İbn Abbâs der ki: Hazret-i Nûh kavmi tarafından dövülür, sonra da bir keçeye sarılarak öldü düşüncesi ile evine bırakılırdı. Sonra yine dışarı çıkar, onları davet ederdi. Nihayet kavminin Îman edeceğinden ümidini kestiği bir sırada, bir adam asasına yaslanarak, oğluyla birlikte yanına geldi ve oğluna şöyle dedi: Oğulcağızım! Şu yaşlıya dikkatle bak, sakın seni aldatmasın. Oğlu: Babacığım! Sen bana asayı ver dedi. Babası ona asayı verince, o da asayı aldıktan sonra beni yere bırak dedi. Babası onu yere bıraktıktan sonra, asa ile Hazret-i Nûh’un üzerine yürüdü ve ona vurup ve başını yaraladı, başından kanlar aktı. Bunun üzerine Hazret-i Nûh şöyle dedi: “Rabbim, kullarının bana neler yaptığını görüyorsun. Eğer Senin kulların hakkında dilediğin bir hayır var ise onlara hidayet ver, eğer dileğin bundan başkası ise hükmünü verinceye kadar da bana sabır ver. Zaten, Sen hüküm verenlerin en hayırlısısın.”

Yüce Allah ona indirdiği vahyiyle artık kavminin îman etmeyeceğini belirtip Îmanlarından yana ümidini kesti. Ne erkeklerin sulblerinde, ne de kadınların rahminde îman edecek kimse kalmadığını bildirdi ve buyurdu ki: “Nûh’a şöyle vahyolundu: Kavminden daha evvel îman etmiş olanlardan başkası asla îman etmeyecektir. O halde işlediklerine tasalanma.” Yani onlara üzülme

“gözümüzün önünde ve vahyimizle gemiyi yap.” (Hûd, 11/36-37) Hazret-i Nûh: Peki Rabbim gemiyi yapmak için kereste nerede? deyince, yüce Allah ona, ağaç dik, diye emir verdi. O da yirmiyıl süreyle tik ağaçlarını dikü. Davet etmekten uzak durdu, onlar da onunla alay etmekten uzak durdular. Çünkü onunla alay edip dururlardı. Ağaçlar yetişince Rabbinin ona emir vermesi üzerine ağaçları kesip kuruttu ve şöyle dedi: Peki Rabbim ben bu evi (gemiyi) nasıl yapacağım? Yüce Allah ona: Sen bu evi (gemiyi) üç şekle benzeterek yap. Başı horoz başı gibi olsun, teknesi kuşun göğüs kafesi gibi olsun, kuyruğu da horozun kuyruğuna benzesin. Bu gemiyi kat kat yap ve yan taraflarında kapıları olsun. Ondan sonra demir çivilerle bu kapıları kapat.

Yüce Allah Hazret-i Cebrâîl’i göndererek, ona gemiyi nasıl yapacağını öğretti. Hazret-i Nûh’un eli en ufak bir yanlışlık yapmaz oldu. İbn Abbâs dedi ki: Nûh (aleyhisselâm)ın evi Dimaşk’ta idi. Gemisini Lübnan’dan getirdiği kerestelerden, Zemzem kuyusu ile Rükün ile Makam arasında inşa etti. Gemi tamamlanınca yırtıcı hayvanları ve yerdeki diğer canlıları birinci kapıdan aldı. Yabani hayvanlar ile kuşları ikinci kapıdan aldı ve kapıları üzerlerine kapattı. Âdem oğullarından kırk erkek ve kırk kadını da üst kapıdan alarak, kapıyı da üzerlerine kapattı. Küçük çocukları da zayıflıkları dolayısıyla, hayvanların onları ezmemesi için güçsüzlükleri dolayısıyla kendisiyle beraber üst kapıdan aldı.

ez-Zührî dedi ki: Yüce Allah bir rüzgar gönderdi ve bu rüzgar, yırtıcı hayvanlardan, kuşlardan, vahşi hayvanlardan ve diğerlerinden herbir çiftten birisini ona taşıyıp getirdi.

Cafer b. Muhammed dedi ki: Yüce Allah, Hazret-i Cebrâîl’i gönderdi, o da bu canlıları toplayıp bir araya getirdi. Eliyle bir çiftin üzerine vuruyor ve böylelikle sağ eli erkeğin, sol eli de dişinin üzerine konuyor ve bunları alıp gemiye koyuyordu.

Zeyd b. Sabit dedi ki: Teke gemiye girmekte Hazret-i Nûh’a zorluk çıkardı. O da eliyle kuyruğundan İtti, işte o zamandan bu yana keçinin kuyruğu yukarı doğru bükük olarak kaldı ve edeb yeri açığa çıkmış oldu. Koyun da gelip gemiden içeriye girdi, Hazret-i Nûh da eliyle kuyruğunu sıvazladığından dolayı edeb yeri örtülmüş oldu.

İshak dedi ki: İlim ehlinden bir kişinin bize haber verdiğine göre; Hazret-i Nûh gemidekileri, gemiye yerleştirdi ve o gemiye her türden çifter çifter koydu. Hüdhüd kuşundan da bir çift taşıdı. Dişi hüdlıüd kuşu yer görünmeden önce öldü. Erkek hüdhüd ona bir yer bulsun diye dünyayı dolaştırdı, ne çamur, ne de toprak bulamadı. Rabbi rahmetiyle onu korudu ve kafasının arka tarafında ona bir kabir kazıdı ve onu oraya gömdü. İşte hüdhüdun kafasının arka tarafında çıkıntı şeklindeki tüyler o kabrin yeridir. Bundan dolayı hüdhüdlerin kafalarında böyle bir çıkıntı vardır.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Nûh gemiye beraberinde bütün ağaçlardan almıştı. Acve (denilen hurma ağacı) da cennetten olup, gemide Nûh ile birlikte idi.”

“Kitabu’l-Arus”un sahibinin ve başkalarının naklettiğine göre Nûh (aleyhisselâm) yeryüzünün durumuna dair kendisine bilgi getirmek üzere birisini görevli göndermek isteyince, tavuk ben gideyim dedi. Hazret-i Nûh, o tavuğu alıp kanatlarını mühürledi ve ona şöyle dedi: Sen benim mührümle mühürlüsün,ebediyyenuçamazsın. Seninle benim ümmetim istifade etsin. Bunun üzerine kargayı gönderdi, karga bir leşe kondu ve orada kaldı, dönüşü gecikti. Hazret-i Nûh da kargaya lanet etti, işte bundan dolayı karga hem Harem bölgesinde hem de Harem bölgesinin dışında öldürülür. Hazret-i Nûh kargaya korkak olsun diye beddua etti. Bundan dolayı karga evcil değildir. Daha sonra güvercini gönderdi, güvercin duracak bir yer bulamadı. Sina topraklarında bir ağaca kondu ve bir zeytin yaprağı taşıdı, Nûh (aleyhisselâm)ın yanına geri döndü, böylelikle Hazret-i Nûh güvercinin yere konamadığını anladı. Bundan sonra onu bir daha gönderdi. Bu sefer güvercin Harem bölgesi vadilerinden birisine kondu. Kabe’nin bulunduğu yerlerde suyun çekilmiş olduğu görüldü. Oranın çamurları kırmızı renkli idi, o bakımdan güvercinin iki ayağı da bu çamur ile renklendi. Sonradan Nûh (aleyhisselâm)a gelerek, sana vereceğim müjde karşılığında benim boynuma gerdanlık bağışlaman, ayaklarımın kınalanması ve Harem bölgesinde yerleşmem olsun. Hazret-i Nûh da eliyle boynunu sıvazladı, boynu etrafında gerdanlık oluştu; ayaklarında da ona kırmızılık bağışladı, ona ve zürriyetine mübarek olması için dua etti. es-Sa’lebînin naklettiğine göre Hazret-i Nûh kargadan sonra sülünü göndermişti. Sülün de tavuk türundendi, ona: Sakın ha özür beyan etmeyesin, demişti. Sülün yeşilliğe ve seyredilecek manzaralara kendisini kaptırdı, kıyâmet gününe kadar da onun yavrularını yanına rehin aldı.

Hud 43

Dedi: “Ben sığınacağım bir dağa. O beni sudan korur.” Dedi: “Bugün Allah’ın emrinden koruyacak yoktur, merhamet ettiği hariç.” Ve ikisi arasına dalga girdi, böylece boğulanlardan oldu.

Diyanet Vakfı
Oğlu: Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım, dedi. (Nuh): «Bugün Allahın emrinden (azabından), merhamet sahibi Allahtan başka koruyacak kimse yoktur» dedi. Aralarına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.

Kurtubi Tefsiri
O dedi ki: “Ben, beni sudan koruyacak bir dağa sığınırım.” Dedi ki: “Bugün -rahmet ettiği kimselerden başka- Allah’ın emrinden kurtaracak hiçbir koruyucu yoktur.” Derken ikisinin arasına dalgalar girdi. Böylelikle o, suda boğulanlardan oldu.

“O dedi ki Ben beni sudan koruyacak” ve boğulmamı önleyecek, engelleyecek

“bir dağa sığınırım.” Oraya gider ve orada yerimi alırım.

“Dedi ki: Bugün -rahmet ettiği kimselerden başka- Allah’ın emrinden kurtaracak hiçbir koruyucu” Allah’ın azabını önleyecek hiçbir engelleyici

“yoktur.” Çünkü bugün azâbın, kâfirlere hak olduğu bir gündür.

“Koruyucu” kelimesi ondan önceki “lâ” edatının tebrie (cinsi nefy) için gelmesi dolayısıyla nasbedilmiştir. Bununla birlikte; “Yoktur” anlamında olması da mümkündür.

“Rahmet ettiği kimselerden başka” ifadesi de birinci türden olmayan (munkatı) bir istisna olarak nasb mahallindedir, Allah’ın rahmetine mazhar kıldığı kimseyi Allah korur, demek olur. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır. Bununla birlikte; “Koruyucumun, “Korunmuş anlamında olması suretiyle ref mahallinde olması da mümkündür. Nitekim;

“Atılıp, dökülen bir su” (et-Târık, 86/6) âyetinde olduğu gibi, kelime ismi fail olmakla birlikte, ism-i mef’ûl anlamındadır. Buna göre ise istisna muttasıl olur. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Yerinden kalkması zor, sözü de anlaşılmıyor.

Bununla birlikte kalbim ona meyledicidir.”

Burada da “fâtin (meyledici)”, ism-i mef’ûl olarak “meftun (meyletmiş)” anlamındadır. Bir başka şair de şöyle demektedir;

“Sen yüksek ahlâki değerlere ulaşmaktan vazgeç. Onları elde etmek için

Yerinden kalkma(na gerek yoktur) otur, çünkü sen yedir(il)en ve giydir(il)ensin.”

Görüldüğü gibi burada da (ism-i mef’ûl anlamında) yedirilen ve giydirilensin demektir.

en-Nehhâs der ki: Bu hususta yapılan en güzel açıklamalardan birisi de; Kimse,” kelimesinin: Bugün Allah’ın emrinden ancak rahmet edici, yani Allah koruyabilir, başka kimse koruyamaz, anlamında ref mahallinde olmasıdır. Taberî’nin tercih ettiği görüş de budur. Bunun güzel görünme sebebi ise, buradaki “koruyucu” kelimesinin “korunan” anlamında (ism-i mef’ûl) kabul edilmeyip aslî babından başka bir baba nakledilmeyişidir. Aynı şekilde; “Başka” anlamındaki istisna edatının da; “Ama, lakin” anlamına nakledilmeyişidir.

“Derken İkisinin” yani Hazret-i Nûh ile oğlunun

“arasına dalgalar girdi. Böylelikle o, suda boğulanlardan oldu.” Denildiğine göre oğlu bir ata binmiş ve bundan dolayı bayağı böbürlenmiş idi. Suyun yaklaşmakta olduğunu görünce, bu sefer; Babacığım! Tandır kaynayıp coştu demiş, babası da kendisine: “Oğlum gel, bizimle birlikte sen de bin” demiş, fakat daha cevabı tamamlanmadan, gelen büyük bir daiga oğlunu atıyla birlikte içine alıvermiş, böylelikle Hazret-i Nûh ile oğlu arasına dalga girdikten sonra oğlu da boğulup gitmişti.

Yine denildiğine göre o, kendisi için suya karşı korunmak üzere camdan bir oda yapmıştı. Tandır kaynayınca, bu odasının içine girib içerden üzerine kilitlemiş idi. O odası içerisinde büyük ve küçük abdestîni bunlarla boğuluncaya kadar yapıp, durdu. Ancak âyet-i kerîmenin lâfzından anlaşıldığı kadarıyla boğulması gelen dalga ile olmuştur.

Sığındığı dağın Turu Sina olduğu söylenmiştir.

Hud 42

Gemi, onları dağlar gibi dalgalar arasında götürüyordu. Nuh, oğluna seslendi. O, uzak bir yerdeydi. Dedi: “Ey oğlum! Bizimle birlikte bin. Kâfirlerle birlikte olma.”

Diyanet Vakfı
Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna: Yavrucuğum! (Sen de) bizimle beraber bin, kafirlerle beraber olma! diye seslendi.

Kurtubi Tefsiri
O içindekilerle beraber dağlar gibi dalgalar arasından akıp giderken, Nûh ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna seslendi: “Oğlum, gel bizimle birlikte sen de bin. Kâfirlerle beraber olma!”

“O İçindekilerle beraber dağlar gibi dalgalar arasından akıp giderken”,âyetindeki;

“Dalgalar” kelimesi; in çoğuludur. Dalga; şiddetli rüzgarın esmesi esnasında yükselen suyun bir bölümüne denilir. Âyetteki “kef” harfi benzetme edatıdır. Bu edat da “dalgalar”ın sıfatı olarak cer mahallindedir. Tefsirlerde nakledildiğine göre su, herbir şeyin üzerinden onbeş zira yükselmiş idi.

“Nûh ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna seslendi.” Denildiğine göre oğlunun ismi Kenan olup, kâfir idi. Admın Yâm olduğu da söylenmiştir.

Sîbeveyh’in görüşüne göre

“Nûh… oğluna seslendi” anlamındaki âyette yer alan; Oğluna” kelimesinden (sonraki zamirinde yazılmayıp med olarak okunan) “vav” hazfedilebilir. Sîbeveyh buna Örnek olmak üzere de şu mısraı kaydeder:

“O avamca şiir söyleyip söylediği bu şiir develere

şarkı söyleyenin sesini andıran gibidir.”

“Nûh … olan oğluna seslendi şeklindeki kıraat ise şâz bir kıraattir, bununla birlikte bu Ali b. Ebî Tâlib den ve Urve b. ez-Zübeyr’den de rivâyet edilmiştir. Ebû Hatim ise bu kıraatin. O kadının oğlu, kasdı ile câiz olacağını ve tıpkı; “O erkeğin oğiu” derken “vav” halledildiği gibi, bundan da “elifin hazfedildiğini iddia etmiştir.

en-Nehhâs ise der ki: Ebû Hâdm’in bu açıklaması, Sîbeveyh’in görüşüne göre câiz değildir. Çünkü “elif” söylenişi hafif bir harf olduğundan hazfedilmesi câiz olmaz, “vav”ın ise sakil (ağır) olduğundan hazli caizdir.

“Ayrı bir yere çekilmiş olan” yani babasının dininden uzak bulunan, bir açıklamaya göre gemiden uzakta olan. Diğer bir açıklamaya göre; Nûh (aleyhisselâm) oğlunun kâfir olduğunu bilmiyordu, mü’min olduğunu zannederek onu çağırmış ve bundan dolayı ona:

“Kâfirlerle beraber olma” demişti -ki ileride gelecektir,- Hazret-i Nûh’un bu seslenişi, kavminin suda boğulacaklarına inanmalarından ve artık kurtuluştan ümitlerinin kesildiğini görmelerinden önce olmuştu. Tandırdan suyun ilk kaynadığı ve Hazret-i Nûh’un tufan alâmetim ilk gördüğü sırada olmuştu.

Âsım: ” Oğlum gel, bizimle birlikte sen de bin” âyetinde ki “ya” harfini üstün, diğerleri ise esreli okumuştur, “Ey oğulcağızım” kelimesinin aslında üç “ya”lı olması gerekiyor. Birisi küçültme “ya”sı, diğeri fiilin aslındaki “ya” diğeri de izafet “ya”sı. Küçültme “ya”sı lâm el-fiil’in (son harfin) “ya”sına idğam edildikten sonra izafet “ya”sından ötürü de lâm el-fiil esreli gelmiş ve tenvin mahallinde olduğundan, “ya” da burada hem kendisinin, hem de ondan sonraki kelimenin “ra” harfinin sakin oluşundan dolayı hazfedilmiştir. İşte “ya” harfini esreli okuyanların kıraatinin asıl şekli budur. Fethah okuyanların kıraatinin aslı da budur. Çünkü bu şekilde okuyanlar izafet için kullanılan ‘ya” harfini, “elifin söylenişinin hafifliği dolayısıyla “elife kalb etmişler. Bundan sonra da hazfedilen harfin yerine geldiği için “ya” da hem kendisinin hem de ondan sonraki “ra” harfinin sakin oluşundan ötürü “elif” hazfedilmiştir.

en-Nehhâs der ki: Âsım’ın kıraati, açıklanması zor bir kıraattir, Ebû Hatim de der ki: O bununla; “Ey oğulcağızım,” şeklindeki kıraati ve ondan sonraki (sondaki “lıe” harfinin) hazfini kastetmektedir. Yine en-Nehhâs der ki: Ben Ali b. Süleyman’ın böyle bir kıraatin câiz olmadığı görüşünde olduğunu gördüm. Çünkü “elif hafif bir harftir. Ebû Ca’fer en-Nehhâs der ki: Ben nahivcilerden bu şekildeki bir telaffuzu Ebû İshak’ın dışında câiz gören bir kimse olduğunu bilmiyorum. Çünkü o iki cihetten üstün, iki cihetten de esreli okunabileceğini ileri sürmüştür. Üstün okuyuş “elifin “ya” harfine bedel gelişine göredir. Nitekim yüce Allah, şöyle söyleneceğini bize haber vermektedir: ” Eyvah bana…” (el-Furkan, 25/28) Şair de bu şekilde kullanmıştır:

“Onun sırtına vurulan yükten hayret doğrusu.”

(Ebû İshak) bununla; söyleyişini kastetmektedir. Bundan sonra ise iki sakinin arka arkaya gelişinden dolayı, “elif” hazfedilmiştir. Nitekim lesniye olarak; “iki Abdullah bana geldi” demek de bu kabildendir. İkinci açıklama şekli ise, nida hazf mahalli olduğundan dolayı ‘”elifin hazfedildiği şeklindeki açıklamadır.

Esreli okuyuşa gelince, nida dolayısıyla sondaki “ya” harfi hazfedilir. İkinci açıklaması da iki sakinin arka arkaya gelişinden dolayı, son “ya” harfinin hazfedilişi şeklindedir.

Hud 41

Dedi: “Binin ona. Allah’ın adıyladır onun akışı ve duruşu. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

Diyanet Vakfı
(Nuh) dedi ki: «Gemiye binin! Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allahın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir.»

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Binin içerisine! Onun akması da, durması da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz Rabbim günahları bağışlayandır, Rahîmdir.”

“Dedi ki; Binin içerisine” Bu, gemiye binmek için verilmiş bir emirdi. Bu emrin yüce Allah’tan verilmiş olma ihtimali olduğu gibi, Hazret-i Nûh’un kavmine verdiği emir olma ihtimali de vardır.

Binmek (rukûb) bir şeyin sırtına, üstüne çıkmak demektir. Mesela; ” Borç ona bindi (borca batü)” denilir.

Bu itadede hazf vardır, yani siz suya gömülen gemiye binin, demektir. Anlamın ona binin şeklinde olduğu ve” İçerisi…” lâfzının ise te’kid için geldiği de söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“Eğer rüya yorumunu biliyorsanız…” (Yusuf, 12/43) âyetinde olduğu gibi. (Burada “rüya” lâfzının başına gelen “lâm” harf-i cerrinin te’kid için geldiğini söylemek istiyor). Buradaki; “İçerisi” edatının faydası da şudur: Onlar geminin sırtında değil de içerisinde yer almakta emrolunmuşlardı.

İkrime der ki: Nûh (aleyhisselâm) gemiye Eeceb ayının onuncu günü bindi ve gemi Cûdî dağı üzerinde 10 Muharrem (Âşurâ) günü durdu. Böylelikle altı ay tamam olmaktadır. Katâde de bu görüştedir. Ayrıca o, işte o gün Âşurâ günüdür, dîye ilavede bulunur.

Hazret-i Nûh da beraberinde bulunanlara dedi ki: Aranızdan oruçlu bulunanlar, oruçlarını tamamlasınlar, oruçlu olmayanlar da bugün oruç tutsunlar.

Taberî ayrıca bu hususta Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den naklen bir hadis zikretmektedir. Buna göre Nûh (aleyhisselâm) Receb ayının birinci günü gemiye bindi ve bütün ayı oruçla geçirdi. Gemi, Âşurâ gününe kadar suyun üzerinde akıp, durdu. İşte Âşurâ günü gemi Cûdî dağı üzerinde demir attı. Nûh (aleyhisselâm) ve beraberindekiler de o günü oruç tuttular. Yine Taberî, İbn İshak’tan, Hazret-i Nûh’un allı ay süreyle su üzerinde kaldığını ve Beytullah’ın yanından geçerek etrafında yedi (şavt) tavaf ettiğini ve yüce Allah’ın o sırada Beyt’i suyun üstüne çıkartmış olduğunu ve su altında kalmamış olduğunu, bundan sonra gemisinin Yemen’e kadar gittikten sonra Cûdî’ye geri dönüp, Cûdî üzerinde durduğunu ifade eden rivâyeti de zikretmektedir.

“Onun akması da, durması da Allah’ın adıyladır” âyetini Haremeyn ehli ile Basralılar her iki kelimenin de “mim” harflerini -istisna (şâz) teşkil edenler dışında- ötreli okumuşlardır ve bunun anlamı, onun akıtılması da, durdurulması da Allah’ın İsmi iledir, şeklindedir. Buna göre “akması ve durması” anlamındaki kelimeler mübledâ olarak ref mahallindedirler. Nasb mahallinde olmaları ve takdirin şu şekilde olması da caizdir: “Akacağı vakit Allah’ın İsmi ile (akar).” Bu durumda “vakit” kelimesi hazfedilmiş ve bunun yerine; “Akması” kelimesi getirilmiştir.

el-Ameş, Hamzâ ve el-Kisaî “mim” harfini ötreli olarak; “Onun akması Allah’ın adıyladır” şeklinde; “Durması” kelimesini ise “mim” harfini ötreli olarak okumuşlardır.

Yahya b. Îsa, el-A’meş’ten, o Yahya b. Vessab’dan; şeklinde her iki kelimenin de “mim” harfini üstün olarak okuduğunu rivâyet etmektedir ki; bu okuyuşa göre birincisi: Aktı, akar’dan mastar, diğeri İse; “Durdu, demirledi” kelimesinden mastar okumuştur.

Buna karşılık Mücahid, Süleyman b. Cundub, Âsım el-Cahderî ve Ebû Recâ el-Utaridî ise; “Onu akıtan ve durduran Allah’ın adıyla” şeklinde cer mahallinde “Allah” lâfzının sıfatı olarak okumuşlardır. Bununla birlikte bu isimlerin bir mübtedâ takdiri ile ref mahallinde, yani; “Onu akıtan da, durduran da O’dur” anlamında olması mümkündür. Hal olarak nasb olması da mümkündür.

ed-Dahhâk der ki: Nûh (aleyhisselâm) “akması Allah’ın İsmi iledir” dedi mi gemi akar giderdi. “Durması Allah İsmi iledir” dedi mi de dururdu.

Mervan b. Salim, Talha b. Ubeydullah b. Kerîz’den, o el-Huseyn b. Ali’den, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Ümmetimin gemiye binmeleri halindeki emânları:

“Rahmân ve Rahîm Allah’ın İsmi ile! Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Halbuki kıyâmet gününde arz bütünü ile O’nun kabzasındadır. Gökler de O’nun sağ eli ile dürülmüş olacaktır. O şirk koştuklarından münezzehtir ve çok yücedir,” (ez-Zümer, 39/67);

“Onun akması da, durması da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz Rabbim günahları bağışlayandır, Rahîm’dir” (sözlerini söylemeleri)dir. el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 132.

İşte bu âyet-i kerîme de herbir işin başında besmeleyi zikretmeye dair bir delildir. Nitekim biz bunu daha Önce Besmele ile ilgili yaptığımız açıklamalarda beyan etmiş bulunuyoruz. Yüce Allah’a hamdolsun.

“Şüphesiz Rabbim günahları bağışlayandır, Rahîm’dir.” Yani gemiye bi nenlerin günahlarım bağışlar, onlara çok merhametlidir.

İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Hayvanların dışkıları ve pislikler çoğalınca yüce Allah Nûh (aleyhisselâm)a: Filin kuyruğuna bastır diye vahyetti. Ondan biri erkek, biri dişi bir çift domuz düştü ve bunlar da dışkılara yöneldiler. Nûh, kendi kendine: Şu domuzun kuyruğuna bastırsam dedi ve dediğini yaptı. Bu sefer ondan biri erkek, biri dişi bir çift fare çıktı. Bu fareler gemiye düşünce, gemiyi ve iplerini, eşyaları ve azıkları kemirmeye başladılar. Öyle ki geminin halatlarının kopacağından korktular. Şanı yüce Allah bu sefer Hazret-i Nûh’a: Arslanın alnını sıvazla, diye vahyetti. Hazret-i Nûh, alnını sıvazladıktan sonra bu sefer ordan iki kedi çıktı ve bunlar da fareleri yemeye koyuldular. Hazret-i Nûh, arslanı gemiye yüklediğinde: Rabbim ben buna nereden yiyecek bulacağım, demişti. Bu sefer yüce Allah: Ben onu meşgul edeceğim, diye buyurdu ve arslan hummaya tutuldu. O bakımdan arslan her zaman hummalı (yüksek ateşli)dir.

İbn Abbâs der ki: Hazret-i Nûh’un gemiye aldığı hayvanların ilki ördek, sonuncusu ise eşek’tir. İblis de eşeğin kuyruğuna yapıştı ve o sırada eşeğin ön ayakları geminin içinde, arka ayakları ise geminin dışıtıda idi. Eşek yerinde kıpırdanıp duruyor ve içeri giremiyordu. Hazret-i Nûh yüksek sesle ona, ne oluyor sana, girsene! diye bağırınca yine eşek yerinde debelenmeye başladı. Yine: Ne oluyor sana? girsene, beraberinde şeytan dahi olsa gir, dedi ve bu son sözleri ağzından kaçırmış oldu. Böylelikle eşek de girdi, beraberinde şeytan da girmiş oldu. Daha sonra Hazret-i Nûh) şeytan’in gemide şarkı söylediğini görünce ona, ey lanetli! Seni evime sokan ne oldu? deyince, Hazret-i Nûh’a: Sen bana izin verdin, diyerek durumu anlattı. Hazret-i Nûh da ona: Kalk ve buradan çık git, deyince, şeytan: Senin de beni gemide, seninle beraber taşımaktan başka yolun yok. İşte bu iddiaya göre iblis de gemide bulunuyor idi.

Nûh (aleyhisselâm) ile birlikte birisi güneşin yerine, diğeri de ayın yerine olmak üzere parıldayan iki boncuk vardı, İbn Abbâs der ki; Bunlardan birisi gündüzün aydınlığı gibi beyaz, diğeri ise gecenin karanlığı gibi siyahtı. O bu boncuklar vasıtasıyla namaz vakitlerini tesbit edebiliyordu. Akşam olduğunda siyah boncuğun siyahlığı, beyazınkini bastırırdı. Sabah olduğunda ise beyaz boncuğun aydınlığı, diğerinin siyahlığını bastırırdı ve bu da gece ile gündüzün saatleri miktarına göre oluyordu. Bu anlatılanların senet itibariyle güvenilir olduklarını söylemeye imkân olmadığı gibi âyetin anlaşılmasında olumlu herhangi bir payları da yoktur.

Hud 40

Nihayet emrimiz geldi ve tandır kaynadı. Dedik: “Yükle ona her türden ikişer çift ve aileni, hakkında söz geçmiş olan hariç, ve iman edenleri.” Onunla birlikte ancak az sayıda kişi iman etmişti.

Diyanet Vakfı
Nihayet emrimiz gelip de sular coşup yükselmeye başlayınca Nuha dedik ki: «(Canlı çeşitlerinin) her birinden birer çift ile -(boğulacağına dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında- aileni ve iman edenleri gemiye yükle!» Zaten onunla beraber pek azı iman etmişti.

Kurtubi Tefsiri
Nihayet emrimiz gelip de tandır kaynayınca dedik ki: “Her birinden çifter çifter ve -aleyhinde söz geçmiş olanlar hariç- aile efradını ve îman edenleri (geminin) İçine yükle. Zaten onunla birlikte ancak çok az kimse îman etmişti.

“Nihayet emrimiz gelip de tandır kaynayınca…” âyetindeki

“tandır (tennûr)” hakkında yedi ayrı görüş vardır:

1- Bundan kasıt yeryüzüdür. Çünkü Araplar yeryüzüne de “tennûr” derler Bu görüş İbn Abbâs, İkrime, ez-Zührî ve İbn Uyeyne’ye aittir. Şöyle ki: Hazret-i Nûh’a; Sen suyu yeryüzünde gördün mü beraberindekilerle birlikte gemiye bin, denilmişti.

2- Bu içinde ekmek pişirilen tandırdır ve bu taştan yapılmış idi. Bu tandır Hazret-i Havva’ya aitti, sonunda Hazret-i Nûh’a kalmıştı. Ona: Suyun tandırdan kaynayıp coştuğunu görecek olursan sen ve arkadaşların gemiye bin, denilmişti. Allah da suyu tandırdan kaynatmış ve Hazret-i Nûh’un hanımı durumu öğrenib: Ey Nûh! Tandırın suyu kaynadı, deyince o da: Rabbimin va’di hak olarak geldi, demişti. el-Hasen’in görüşü bu olduğu gibi, Mücahid de bu görüşledir. Atiyye bu görüşü İbn Abbâs’tan nakletmiştir.

3- Tandırdan kasıt suyun gemide toplandığı bir yerdir. Bu da el-Hasen’den nakledilmiş bir görüştür.

4- Bundan kasıt tan yerinin ağarması ve sabahın aydınlığının çıkmasıdır. Bu da Arapların; “Tan, aydınlattı” ifadesinden alınmıştır. Bu açıklamayı Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) yapmıştır.

5- Bundan kasıt Küfe mescididir. Bunu da Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) ifade etmiştir. Mücahid de böyle demiştir. Mücâhid der ki: Tandırın bir tarafı Kûfe’de idi, yine Mücahid der ki: Hazret-i Nûh gemiyi Küfe mescidinin iç tarafında yaptı. Tandır da, Kinde’ye bitişik tarafın içinin sağ cihetinde idi. Suyun tandırdan kaynayıp coşması da Hazret-i Nûh için bir alâmet, kavminin de helâk edileceğine bir delil idi. Şair Umeyye de der ki:

“Ve derken tandırları kaynadı ve su ile coştu,

Dağların üstüne çıkıncaya kadar yükseldi.”

6- Tandırdan kasıt, yeryüzünün yüksek yerleri ve tümseklikleridir. Bu da Katâde’nin görüşüdür.

7- Tandır, el-Cezire’deki Aynu Verde diye bilinen pınardır. Bu görüşü de İkrime rivâyet etmiştir. Mukâtil de der ki: Bu tandır Hazret-i Âdem’in tandırı idi. Şam taraflarında “Aynu Verde” denilen bir yerde idi. Yine İbn Abbâs der ki: Âdem’in tandırı Hindistan’da idi. en-Nehhâs der ki: Bütün bu görüşler birbirleriyle çelişmemektedir, çünkü şanı yüce Allah bize suyun hem gökten, hem de yerden geldiğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:

“Biz de sağanak sağanak suyla göğün kapılarını açtık, yerden de kaynaklar fışkırttık…” (el-Kamer, 54/11-12) Bütün bu görüşlerin ortak noktası bunun tufanın alâmeti oluşudur. Feveran ise galeyan (kaynayıp, coşmak) demektir.

“Tennûr” aslında Arapça olmayan bir isimdir. Araplar bunu Arapçalaştırmalardır. Binası; veznidir, çünkü bunun aslıdır, Arapçada ise “râ”dan önce “nûn”un geldiği kelime yoktur.

“Tandır kaynayınca” tabiri azâbın yaklaştığının temsilî ifadesidir. Bu da Arapların Savaşın kızışması esnasında: “Tandır ısındı, kızdı” demelerine benzer. Çünkü kelimesi “tandır” demektir. Yine bir kavmin giriştiği Savaş kızışacak olursa; “O kavmin tenceresi taştı” anlamındaki tabir kullanılır. Nitekim şair de şöyle demiştir:

“Siz tencerenizi içi bomboş bıraktınız,

Onların tencereleri ise kızmış ve taşmaktadır.”

“Dedik ki: Herbirinden çifter çifter… içine yükle.” Bununla erkek ve dişi kastedilmektedir. Böylelikle tufandan sonra neslin devamı sağlanmış oldu. Hafs “herbirinden çifter çifter” âyetindeki; “(…….); Her” kelimesini tenvinli olarak okumuştur. Yani herbir şeyden çifter çifter taşı demektir. Her iki kıraatin de ifade ettiği anlam birdir: Bu da herbir şey ile birlikte mutlaka kendisine muhtaç olacağı diğer bir şeyi de birlikte almayı ihtiva eder. Arapça da eğer birşey diğeri olmaksızın olmuyor ise bu türdeki her iki şey hakkında “bu ikisi çifttir” denilir. Yine Araplar bu çiftlerin herbinsine de (çift anlanftnı da veren): “zevç” ismini verirler. Bir kimsenin iki tane ayakkabısı varsa, onun iki çift (iki tek) ayakkabısı var, denilir. Aynı şekilde onun yanında iki çift (biri erkek, biri dişi) güvercin var ve üzerinde iki çift bağ var (sağlı sollu bağ var) denilir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Ve o erkek ve dişiden ibaret olan iki çifti yaratmıştır.” (en-Necm, 53/45) Kadın için; o erkeğin zevci (kelime olarak çifti yani eşi) denildiği gibi, erkek hakkında da; o kadının zevcidir, denilir. Bazen iki şeye de “ikisi bir çifttir” denildiği de olur. Kimi zaman “iki çift (zevcân)” ifadesi iki tür, iki sınıf anlamında da kullanılır ve herbir türe de çift (zevç) denilebilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ve her çeşit (zevç) güzel bitkiden bitirir.” (el-Hac, 22/5) Bu da her çeşit ve her türden anlamındadır. Şair el-A’şâ da der ki:

“Ebû Kudâme’nin giyindiği her çift (tür) ipek de

Onunla birlikte ona hediye edilmiştir.”

Burada tür ve çeşit kastetmektedir.

“Herbirinden çifter çifter” anlamındaki âyet da

“yükle” anlamındaki fiil ile nasb mahallindedir. “İki” anlamındaki kelime de te’kid için gelmiştir.

” …Ve -aleyhinde söz geçmiş olanlar hariç- aile efradını” da taşı. Buradaki;…anlar, istisna olarak nasb mahallindedir.

“Aleyhinde söz geçmek” ise helâk edileceğine dair hüküm verilmiş olmak demektir. Bunlar da oğlu Kenan ile hanımı Vâile’dirler, ikisi de kâfir idiler.

“Ve îman edenleri” ed-Dahhâk ile İbn Cüreyc derler ki: Yani bana îman edenleri yahut seni tasdik eden kimseleri taşı demektir. Buna göre burada da;

“…enler,” de;

“… yükle” fiili ile nasb mahallindedir.

“Zaten onunla birlikte ancak çok az kimse îman etmişti.” İbn Abbâs (radıyallahü anh) der ki: Hazret-i Nûh’un kavminden seksen kişi îman etmişti, Bunların Üç tanesi oğlu idi: Sânı, Hânı ve Yâfes. Bunlarla birlikte üç de gelini îman etmişti. Bunlar gemiden çıktıklarında bugün Musul taraflarında “Karyetu’s-Semaîn” (seksen kişinin kasabası) diye bilinen bir kasaba inşa ettiler. Haberde nakledildiğine göre gemide seksen kişi vardı. Bunlar arasında Hazret-i Nûh ile boğularak cezalandırılandan başka bir hanımı, üç oğlu ve bunların zevceleri de vardı. Katâde, el-Hakem b. Uyeyne, İbn Cüreyc ve Muhammed b. Ka’b’ın görüşü de budur. Hâm gemide iken hanımına yaklaştı. Bunun üzerine Hazret-i Nûh da yüce Allah’a nutfesini değişikliğe uğratması için dua etti, böylelikle siyahiler ondan doğmuş oldu. Atâ dedi ki: Nûh (aleyhisselâm), Hâm’a: Çocuklarının saçlan kulaklarından aşağıya inmesin, nerede olurlarsa Sâm ve Yâfes’in çocuklarına köle olsunlar, diye beddua etti.

el-A’meş: (Gemidekiler) yedi kişi idiler. Nûh, üç oğlu ve üç gelini, diyerek, Nûh’un hanımını saymamıştır.

İbn İshâk dedi ki: Hanımları hariç on kişi idiler. Nûh, oğulları Sâm, Hâm ve Yâfes ile ona îman etmiş altı kişi ile bunların hepsinin hanımları.

Çok az” lâfzı, “îman etmişti” fiiliyle ref edilmiştir, Müstesnâ olarak nasbi câiz değildir. Çünkü ondan önce ifade lamam olmamaktadır. Ancak ile edatlarının birlikte kullanılmasının faydası şudur: Eğer: Onunla şu şu îman etti, denilecek olursa, başkaları da îman etmiş olabilir. Bu iki edat zikredilerek istisna yapılacak olursa, istisna edatından sonra anılanların îman ettikleri, başkalarının Îman etmedikleri anlaşılmış olur.

Hud 39

“Yakında bileceksiniz, kime gelecek olan bir azap onu rezil eder ve üzerine kalıcı bir azap inecek.”

Diyanet Vakfı
Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini ve sürekli bir azabın kimin başına ineceğini yakında bileceksiniz.»

Kurtubi Tefsiri
“Artık kendisini rezil edecek azâbın kime gelip çatacağını ve kalıcı azâbın da kimin başına ineceğini yakında bileceksiniz.”

“Artık kendisini rezil edecek azâbın kime gelip çatacağını… bileceksiniz” âyeti bir tehdittir. Buradaki;

“Kim” edatı;

“Bileceksiniz” fiilinin muttasıl ismidir. Burada; “Bilirsiniz” fiili bir mef’ûle geçiş yapan türdendir, yani siz azâbın kime geleceğini bileceksiniz. Bununla birlikte; “Kimin” soru edatı olması da mümkündür; azâbın hangimize geleceğini bileceksiniz anlamında olur. Bu edatın mübteda olarak ref mahallinde Kime geleceğini” lâfzının haber; “Kendisini rezil edecek” kelimesinin de “azâb”ın sıfatı olduğu da söylenmiştir.

el-Kisaî’nin de naklettiğine göre Hicazlılardan bir takım kimseler; “Bileceksiniz” (şeklinde “vav”dan sonra “fe” harfi getirmeksizin) kullanırlar. Yine el-Kisaî deı ki: “Bileceksiniz” diyenler ise hem “vav”ı hem de “fe”yi birlikte düşürmüş olurlar. Kûfeliler de; şeklinde bir kullanım naklederler. Ancak Basralılar; (uzak gelecekte.) yapacaksın ile; (yakın gelecekte) yapacaksın kullanımlarından başkasını bilmezler ve onlara göre bunlar İki ayrı kullanım olup birinin diğeriyle ilgisi yoktur.

“Ve kalıcı azâbın” daimi azâbın -ahiret azabını kastediyor-” kimin başına İneceğini” kimin hakkında vacib olup kimin üzerine ineceğini

“bileceksiniz.”

Hud 38

O, gemiyi yapıyordu. Kavminden ileri gelenler her ne zaman yanına uğrasalar, onunla alay ediyorlardı. Dedi: “Eğer bizimle alay ediyorsanız, biz de sizinle alay ederiz, siz alay ettiğiniz gibi.”

Diyanet Vakfı
Nuh gemiyi yapıyor, kavminden ileri gelenler ise, yanına her uğradıkça onunla alay ediyorlardı. Dedi ki: «Eğer bizimle alay ediyorsanız, iyi bilin ki siz nasıl alay ediyorsanız biz de sizinle alay edeceğiz!

Kurtubi Tefsiri
Gemiyi yaparken, kavminin İleri gelenlerinden yanına uğrayan oldukça onunla alay ediyorlardı. Dedi ki: “Eğer bizimle alay ederseniz, siz alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz.

“Gemiyi yaparken” gemiyi yapmaya koyulduğunda, demektir.

Zeyd b. Eslem dedi ki: Nûh (aleyhisselâm) yüzyıl süreyle ağaç dikip kesmeye ve kurutmaya devam etti. Yüzyıl süreyle de gemiyi inşa etti. İbnu’l-Kasım, İbn Eşres’den, o Malik’ten şöyle dediğini rivâyet eder: Bana ulaştığına göre Nûh kavmi yeryüzünü; dağlar ve ovalara varıncaya kadar doldurdular. Dağdakiler öbürlerinin yanına inemiyorlar, düzlüktekiler de öbürlerinin yanına çıkamıyorlardı. Bunun üzerine Nûh (aleyhisselâm) gemiyi yapmak maksadıyla yüzyıl süreyle ağaç dikip durdu. Daha sonra bu ağaçları toplayıp kuruttu. Bu da yüzyıl sürdü. Kavmi ise onunla alay ediyorlardı. Alay edişlerinin sebebi ise yaptığı bu işlerdi. Sonunda Allah’ın onlar hakkındaki hükmü gerçekleşti.

Amr b. el-Haris’den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Nûh, gemisini Dimaşk topraklarında yaptı. Kerestesini de Lübnan dağlarından kesti. Kadı Ebû Bekr b. el-Arabî der ki: Şanı yüce Allah sulblerdeki ve rahimlerdeki mü’minleri kurtarınca ona: “Kavminden daha evvel îman etmiş olanlardan başkası asla îman etmeyecektir. Artık gemiyi yap” diye variyetti. Hazret-i Nûh: Rabbim ben marangoz değilim deyince, bunun üzerine yüce Allah:

“Hayır sen bunu yaparsın, çünkü bu Benim gözetimim altında olacaktır” diye buyurdu. Bunun üzerine Nûh (aleyhisselâm) eline keseri aldı, eli yanlış bir iş yapmaz oldu. Kavmi yanından geçip giderken: Şu peygamber olduğunu iddia eden kişi bu sefer de marangoz oldu, demeye koyuldular, Nûh (aleyhisselâm) gemiyi kırk yılda yaptı.

es-Sa’lebî ve Ebû Nasr el-Kuşeyrî, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet ederler: Nûh (aleyhisselâm) gemiyi iki yılda yaptı. es-Sa’lebî şunu da ilave eder: Çünkü Hazret-i Nûh geminin nasıl yapıldığını bilmiyordu. Yüce Allah kendisine gemiyi kuşun göğüs kafesi gibi yap, diye vah yetti. Ka’b der ki: Gemiyi otuz yılda inşa etti. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

el-Mehdevî der ki: Haberde rivâyet edildiğine göre melekler ona gemiyi nasıl yapacağını öğretiyorlardı.

Geminin eni ve boyu hususunda farklı görüşler vardır. İbn Abbâs (radıyallahü anh)dan gelen rivâyete göre uzunluğu üçyüz, eni de elli zira, kalınlığı ise otuz zira idi. Gemi tik ağacındandı. es-Sa’lebî, Katâde ve İkrime de aynı şekilde boyu otuz zira’dı, demişlerdir. Zira’ ise, omuzdan parmak ucuna kadar olan mesafedir. Bunu da Selman el-Farisî söylemiştir. Hasan-ı Basrî de der ki: Geminin uzunluğu bin ikiyüz zira, eni ise altıyüz zira’dı. es-Sa’lebî bunu “Kitabu’l-Arâis” adlı eserinde nakletmektedir.

Ali b. Zeyd, Yusuf b. Mihran’dan, o İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Havariler Îsa (aleyhisselâm)a dediler ki: Nûh’un gemisini görmüş birisinin diriltilmesini dilesen de o da bize gemiden söz etse. Hazret-i Îsa havarileri ile birlikte topraktan bir yığının yanına varıncaya kadar yola koyuldu, O topraktan bir avuç aldı ve: Bunun ne olduğunu biliyor musunuz? diye sordu. Onlar, Allah ve Rasûlü daha iyi bilir dediler. Bunun üzerine Hazret-i Îsa: Bu Nûh’un oğlu Hâm’ın topuğudur, dedi. Hazret-i Îsa asasıyla toprağa vurdu ve: Allah’ın izniyle ayağa kalk, dedi. Ansızın başından toprakları silkeleyerek ayağa kalktığında saçlarının ağarmış olduğunu gördüler, Hazret-i Îsa ona: Sen bu şekilde mi öldün? diye sorunca, o: Hayır ben genç yaştayken ölmüştüm, fakat kıyâmetin koptuğunu zannettim. İşte bundan dolayı saçlarım ağardı, dedi. Hazret-i Îsa ona: Bize Nûh (aleyhisselâm)ın gemisi hakkında bilgi ver, deyince şunları söyledi: Boyu bin ikiyüz zira’ idi, eniyse altıyüz zira’di. Üç kattı, katın birinde karada yaşayan hayvanlar ile yabani hayvanlar vardı. Birisinde insanlar, diğerinde de kuşlar vardı,.. Bu şekilde ileride yüce Allah’ın izniyle nakledileceği üzere haberin geri kalan bölümlerini de zikretti.

en-Nekkaş’ın naklettiğine göre de el-Kelbî der ki: Geminin dört zira’ kadarlık bir bölümü suya gömülmüştü. Üç kapısı vardı, kapının birisinde yırtıcı hayvanlar ve kuşlar. Birisinde yabani hayvanlar, diğerinde ise erkeklerle kadınlar vardı.

İbn Abbâs der ki: Nûh (aleyhisselâm) gemiyi üç büyük bölmeye ayırmıştı. Alt bölmesini vahşi hayvanlarla yırtıcı hayvanlara ve diğer kara hayvanlarına, orta bölmeyi yiyecek ve içeceğe ayırmıştı. Kendisi ise en üst bölmeye binmişti. Âdem (aleyhisselâm)ın cesedini de erkeklerle kadınlar arasında enine yatırmış idi. Daha sonra onu Beytu’l-Makdis’e defnetti. İblis de geminin arka tarafında onlarla beraberdi.

Denildiğine göre yılan ile akrep gemiye binmek üzere geldiler. Hazret-i Nûh onlara: Ben sizi gemiye almıyorum çünkü sizler zarar ve belalara sebepsiniz, deyince bu iki hayvan şöyle dediler: Sen bizi gemiye al, biz de sana seni anan hiçbir kimseye zarar vermeyeceğimize dair teminat veriyoruz. O bakımdan yılan ve akrebin zararından korkan bir kimse yüce Allah’ın:

“Âlemler içerisinde Nûh’a selâm olsun” (es-Sâffât, 37/79) âyetini okuyacak olursa, akrebin de, yılanın da o kimseye zararı olmaz. Bunu da el-Kuşeyrî ve başkaları zikretmektedir.

Hafız b. Asakir, “Tarih Dimaşkrde merfu olarak Ebû Umame’den şu hadisi nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Her kim akşamı ettiğinde “sallallahu alâ Nûh’in ve alâ Nûh’in es-selâm” diyecek olursa o gece hiçbir akreb onu sokmaz.”

Yüce Allah’ın;

“Her seferinde (mealde: “Oldukça”) zarftır.

“Kavminin ileri gelenlerinden yanına uğrayan oldukça onunla alay ediyorlardı.” âyeti ile ilgili olarak el-Ahfeş ve el-Kisaî derler ki: “Onunla alay ettim” anlamında olmak üzere hem denilir, hem de denilir. Onların Hazret-i Nûh ile alay etmeleri hususunda iki görüş vardır. Birincisine göre onlar Hazret-i Nûh’un gemisini karada yaptığını görüyorlar ve bundan dolayı onunla alay ederek; Ey Nûh! Sen peygamberlikten sonra marangozluğa mı başladın? diyorlardı. İkinci görüşe göre onlar Bz, Nûh’un gemiyi yaptığını görmekle birlikte daha önce gemi yapımım görmediklerinden, Ey Nûh! ne yapıyorsun? diye sordular. O da: Su üzerinde yürüyecek bir ev yapıyorum, demişti, Onun bu cevabından hayrete düşüp onunla alay etmeye başladılar.

İbn Abbâs der ki: Tufandan önce yeryüzünde nehir de yoktu, deniz de yoktu, Bundan dolayı onunla alay ettiler. İşte bu denizlerin suları o tufandan geriye kalan sulardır.

“Dedi ki Eğer” bugün gemiyi yaparken, bizim yaptığımız bu işten ötürü

“bizimle alay ederseniz, siz alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz.”

Boğulma esnasında sizinle alay edeceğiz, demektir.

Burada “alay etmek”ten kasıt, onların cahilliklerini yüzlerine vurmaktır. Anlamı da şudur: Eğer siz bizi cahil kabul ediyorsanız, sizin bizleri cahil gördüğünüz gibi sizi cahil görmekteyiz.

Hud 37

“Gözlerimizin önünde ve vahyimizle gemiyi yap. Zulmedenler hakkında bana hitap etme. Onlar mutlaka boğulacaklardır.”

Diyanet Vakfı
Gözlerimizin önünde ve vahyimiz (emrimiz) uyarınca gemiyi yap ve zulmedenler hakkında bana (bir şey) söyleme! Onlar mutlaka boğulacaklardır!

Kurtubi Tefsiri
“Gözlerimizin önünde ve vahyimizle gemiyi yap. Zulmedenler hakkında da Bana bir şey söyleme. Çünkü onlar suda boğulacaklardır.”

“Gözlerimizin önünde ve vahyimizle” sen ve seninle birlikte îman edenlerin binmeleri için

“gemiyi yap. Gözlerimizin önünde” Bizim görmemiz ve nezaretimiz altında demektir. er-Rabî’ b. Enes der ki: Seni, görenleri ve gözetip koruyanın gözetimi altında yap, demektir. İbn Abbâs (radıyallahü anh): Bizim seni korumamız altında… diye açıklamıştır, anlam birdir.

Burada görmek “göz” ile ifade edilmiştir. Çünkü görmek gözle gerçekleşir. “Gözlerimiz” şeklindeki çoğul ise, çoğul anlamı vermek için değil azamet ;indir. Nitekim yüce Allah başka yerlerde bu kabilden olmak üzere şöyle buyurmaktadır:

“Ne güzel güç yetirenleriz Biz.” (el-Mürselât, 77/23);

“Ne güzel döşeyicileriz Biz.” (ez-Zâriyât, 51/48);

“Muhakkak Biz genişleticileriz.” (ez-Zâriyât, 51/47.) Bu ve başka âyetlerdekî “gözler’in, “göz” anlamına raci olması da mümkündür. Yüce Allah’ın:

“Benim gözümün üzerinde (gözetimim altında) yetiştirilesin diye” (Tâhâ, 20/39) âyetinde olduğu gibi.

Bütün bunlar idrâk ve kuşatıcılığı ifade eder, çünkü şanı yüce Allah duyu organlarından, teşbih ve keyfiyetlendirmeden yüce ve münezzehtir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.

“Gözlerimizin önünde” âyetinin, seni korumak ve sana yardımcı olmak üzere gözetleyici olarak görevlendirdiğimiz meleklerimizin gözleri ününde anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu durumda çoğul ifadesi gerçek anlamı ile kullanılmış olur. Yine “gözlerimizin önünde âyeti bilgimiz altında diye de açıklanmıştır ki; bu açıklamayı Mukâtil yapmıştır. ed-Dahiıâk ve Süfyan ise “emrimizle” diye açıklamışlardır. Bunun vahyimizle demek olduğu söylendiği gibi, bu gemiyi yapabilmen için bizim sana yardımımızla… anlamına geldiği de söylenmiştir. “Vahyimizle” âyeti, Bizim onu yapman üzere sana verdiğimiz vahye binaen yap, demektir.

“Zulmedenler hakkında da Bana bir şey söyleme! Çünkü onlar suda boğulacaklardır.” Yani sakın onlara mühlet verilmesini isteme, zira Ben onları suda boğacağım.

Hud 36

Nuh’a vahyedildi: “Kavminden artık iman edecek kimse, iman etmiş olandan başkası olmayacaktır. Öyleyse onların yaptıklarından dolayı üzülme.”

Diyanet Vakfı
Nuha vahyolundu ki: Kavminden iman etmiş olanlardan başkası artık (sana) asla inanmayacak. Öyle ise onların işlemekte olduklarından (günahlardan) dolayı üzülme.

Kurtubi Tefsiri
Nûh’a şöyle vahyolundu: “Kavminden daha evvel îman etmiş olanlardan başkası asla îman etmeyecektir. O halde işlediklerine tasalanma.

“Nûh’a şöyle vahyolundu: Kavminden daha evvel îman etmiş olanlardan başkası asla îman etmeyecektir” anlamındaki âyette yer alan;

“Şöyle,” ifadesi meçhul fiilin nâib-i faili olarak ref’ mahallindedir. Bununla birlikte nasb mahallinde olması ve ifadenin; takdirinde olması da mümkündür.

“îman etmiş” âyeti ise;

“Îman et(mey)ecek…” ile nasb mahallindedir.

Âyet, onların îman edeceklerinden yana Hazret-i Nûh’un ümidini kesmek, küfürlerinin de devam edeceğini ve böylelikle onlara yapılan azâb tehdidinin gerçekleşeceğini anlatmaktadır.

ed-Dahhâk der ki; Nûh (aleyhisselâm)a bu husus haber verilince, onlara beddua ederek;

“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!” (Nûh, 71/26) âyetini ve bir sonraki âyetteki sözlerini söyledi.

Denildiğine göre; Nûh (aleyhisselâm) kavminden birisi çocuğunu taşıyıp giderken, çocuk Hazret-i Nûh’u görünce babasına; Bana bir taş ver, demiş. Babasının verdiği taşı Nûh (aleyhisselâm)a atmış ve onun bir tarafını kanatmıştı. Bunun üzerine yüce Allah da kendisine:

“Kavminden daha evvel îman etmiş olanlardan başkası asla Îman etmeyecektir” âyetini vahyetti.

“O halde işlediklerine tasalanma” yani onların helâk olacaklarından ötürü üzülme, kederlenme. Âyet-i kerîmedeki “tasalanma” emrinin mastarı olan; “Hüzün ve keder” demektir. Şairin şu beyiti de bu kabildendir:

“Nice yakın dost yahut candan arkadaşımın musibeti ile karşı karşıya kaldım,

Bununla birlikte hiç üzülmedim; fakat onun o musibeti çok büyük bir şeydi.”

Bir kimse hoşlanmayacağı bir şeyle karşı karşıya kalacak olursa; denilir. de zillet ve boyun eğmek haliyle birlikte üzüntü ve keder demektir.

Hud 35

Yoksa diyorlar mı: “Onu uydurdu.” De ki: “Eğer onu ben uydurduysam, suçum bana aittir. Ve ben sizin işlediğiniz suçlardan uzağım.”

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Yoksa, «Bunu uydurdu» mu diyorlar? De ki: «Eğer onu uydurduysam günahım bana aittir. Fakat ben sizin işlediğiniz günahtan uzağım.»

Kurtubi Tefsiri
Yoksa: “Onu kendiliğinden uydurdu” mu? derler. De ki: “Eğer ben onu kendim uydurduysam günahı bana aittir ve ben de sizin kazanmakta olduğunuz günahlardan uzağım.”

“Yoksa: Onu kendiliğinden uydurdu mu? derler.” Bununla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ı kastetmektedirler. Yani Kur’ân’ı ve Nûh ile kavmine dair haber verdiği şeyleri kendiliğinden uydurdu, dediler. Bu açıklamayı Mukâtil yapmıştır. İbn Abbâs da der ki: Bu sözler Hazret-i Nûh’un kavmi ile konuşmasının bir bölümüdür. Bu görüş daha bir kuvvetlidir. Çünkü bu âyetten önce de sonra da sadece Hazret-i Nûh ve kavminden söz edilmektedir. Buna göre buradaki hitab onların Hazret-i Nûh’a söyledikleridir ve cevap da Hazret-i Nûh’un onlara verdiği bir cevaptır:

“De ki: Eğer onu ben kendim uydurduysam” yani vahiy ve risaleti kendim ortaya atmış isem

“günahı bana aittir.” Benim bu günahımın cezasını ben çekeceğim, şayet söylediklerimde haklı isem o vakit beni yalanlamanızın cezasını da siz çekeceksiniz.

“Günah kazanmak” “Günah kazandı”nın mastarıdır ki, bu da günah ve kötülük işlemek demektir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Benim işlediğim suçumun ve yaptıklarımın cezası bana aittir. en-Nehhâs ve başkalarından nakledildiğine göre de; ile aynı anlamdadır. Nitekim şair şöyle demektedir:

“Elimin işlediği ve dilimin cinayeti dolayısıyla aşiretim tarafından

Kovulmuş ve cürmüm karşılığında rehin alınmışım.”

Hemzeyi üstün olarak; şeklindeki okuyuşa göre ise bu kelime; Suç, günah, cürüm” kelimesinin çoğuludur. Bunu da yine en-Nehhâs zikretmiştir,

“Ben de sizin kazanmakta olduğunuz” küfür ve beni yalanlama kabilinden

“günahlardan uzağım.”

Hud 34

“Ben size öğüt vermek istesem bile, Allah sizi saptırmak istiyorsa, öğüdüm size fayda vermez. O sizin Rabbinizdir. Ve O’na döndürüleceksiniz.”

Diyanet Vakfı
Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez. (Çünkü) O sizin Rabbinizdir. Ve (nihayet) Ona döndürüleceksiniz.»

Kurtubi Tefsiri
“Eğer Allah sizi saptırmak isterse, ben size öğüt vermek İstesem bile bu öğüdüm size fayda vermez. O, sizin Rabbinizdir ve nihayet ancak O’na döndürüleceksiniz.”

“Eğer Allah sizi saptırmak” dalâlette bırakmak

“isterse, ben size öğüt vermek istesem bile bu öğüdüm” benini size tebliğim ve îman etmeniz için gayret göstermem

“size fayda vermez.” Çünkü sîz öğüt kabul etmiyorsunuz.

Öğüt (nush)un sözlük anlamına dair açıklamalar daha Önce et-Tevbe Sûresi’nde (9/91-92. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Eğer Allah sizi saptırmak İsterse” ifadesi Mutezile, Kaderiyye ve onlara uygun kanaat belirtenlerin görüşlerinin bâtıl olduğunu ortaya koyan delillerdendir. Çünkü onlar yüce Allah’ın isyankarın isyan etmesini, kâfirin de küfre sapmasını, azgın ve sapığın azıp sapmasını irade etmediğini, kulun bunları yapmakla birlikte Allah’ın bunları iradesiyle istemediğini iddia etmişlerdir. İşte yüce Allah:

“Eğer Allah sizi saptırmak isterse” âyeti ile onların bu kanaatlerini reddetmektedir. Bu türden açıklamalar daha önce el-Fâtiha Sûresi’nde (4. bölüm, 31. başlıkta) ve başka yerlerde (mesela, Al-i İmrân, 3/8. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Böylelikle onlar A’raf Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Beni azgınlığa İttiğin için…” (el-A’raf, 7/16) âyetinde ifade ettiği azdırması hususunu açıklarken belirttiğimiz gibi lanetli hoçalan İblis’i de yalanlamış oldular. İşte bu yanlış görüş sahiplerinin Nûh (aleyhisselâm)ın:

“Eğer Allah sizi saptırmak isterse…” âyetinden kendilerini kurtarmalarına imkan yoktur. Çünkü bu âyette onların saptırılıp azdırılmaları şanı yüce Allah’a İzafe edilmektedir. Çünkü hidayete ileten de, saptıran da O’dur. O, inkarcı ve zâlimlerin söylediklerinden oldukça yüce ve büyüktür.

“sizi saptırmak…” âyetinin sizi helâk etmek anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü sapıklık sonunda helake götürür. Taberî ise bunu azabıyla sizi helâk etmek isterse… diye açıklamıştır. Tayy kabilesinden; Filan kişi hastalandı” diye bu kelimeyi kullandıklarını ve; un onu helâk ettim, anlamına geldiği de nakledilmiştir. Yüce Allah’ın:

“İşte onlar gayy ile karşılaşacaklardır (helâk olacaklardır).” (Meryem, 19/59) âyeti da buradan gelmektedir.

“O sizin Rabbinizdir” yani sapıklığa götüren ve azdıran da O’dur, hidayete ileten de O’dur.

“Ve nihayet ancak O’na döndürüleceksiniz” âyeti da bir tehdittir.

Hud 33

Dedi: “Onu size Allah getirir, dilerse. Ve siz engelleyemezsiniz.”

Diyanet Vakfı
(Nuh) dedi ki: «Onu size ancak dilerse Allah getirir. Ve siz (Allahı) aciz bırakacak değilsiniz.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Dilerse onu size ancak Allah getirir. Siz âciz bırakabilecekler değilsiniz.”

“Dedi ki: Dilerse onu size ancak Allah getirir.” Yani O, sizi helâk etmeyi dilerse azaplandırır;

“siz âciz bırakabilecekler” yani azâb etmek istediği takdirde azabından kurtulabilecekler

“değilsiniz.” Bu, siz çokluğunuzla galib gelebilecekler değilsiniz, diye de açıklanmıştır. Çünkü çoklukları gözlerinde büyümüştü. İleride de geleceği üzere dağıyla, ovasıyla yeryüzünü doldurmuş bulunuyorlardı.

Hud 32

Dediler: “Ey Nuh! Sen bizimle tartıştın, çok da tartıştın. Artık bize vaat ettiğini getir, eğer doğru söyleyenlerden isen.”

Diyanet Vakfı
Dediler ki: Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin ve bize karşı mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi tehdit ettiğini (azabı) bize getir!

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Ey Nûh! Bizimle gerçekten mücadele ettin. Bizimle olan bu mücadeleni çok uzattın. Şimdi eğer doğru söyleyenlerden isen, bizi kendisiyle tehdit edip durduğunu bize getir.”

“Dediler ki: Ey Nûh! Bizimle gerçekten mücadele ettin. Bîzimle olan bu mücadeleni çok uzattın.” Yani bizimle tartışıp durdun, bu tartışmanı uzattın ve bu konuda ileri gittin.

Arap dilinde “cedel” tartışmada aşırıya gitmek anlamındadır ve bu kelime ileri derecede eğerek bükmek anlamındaki; den türetilmiştir. Kartala da kuşlar arasındaki gücü dolayısıyla (aynı kökten gelen): “Ecdel” denilir. Bu anlamdaki açıklamalar el-En’âm Sûresi’nde (6/121. âyet, 4. başlıkta) daha doyurucu bir şekilde geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs ise;

“Bizimle olan bu mücadeleni çok uzattın” anlamındaki âyeti “dal” harfinden sonra “elif” olmaksızın okumuştur. Bunu da en-Nehhâs nakletmektedir.

Dini hususlarda cedel övülmüş bir iştir. İşte bundan dolayı Hazret-i Nûh vs. peygamberler hak ortaya çıkıp üstün gelinceye kadar kavimleriyle tartışmışlardır. Bu hakkı kabul eden başarılı olur ve kurtuluşa erer, reddeden de zarar eder, hüsrana uğrar. Hak uğrunda olmayıp batıl hak suretinde görünsün diye yapılan tartışma ise yerilmiştir ve böyle bir tartışmacı dünyada da, âhirette de kınanır.

“Şimdi eğer” söylediklerinde

“doğru söyleyenlerden isen bizi kendisiyle tehdit edip durduğunu” azâbı

“bize getir.”

Hud 31

“Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır. Gaybı da bilmem. Ve ben bir melek de değilim. Sizin küçümsediğiniz kimseler için ‘Allah onlara hiçbir hayır vermez’ de demem. Allah onların içindekini daha iyi bilir. Şüphesiz ben öyle yaparsam, o zaman zalimlerden olurum.”

Diyanet Vakfı
Ben size: «Allahın hazineleri benim yanımdadır» demiyorum, gaybı da bilmem. «Ben bir meleğim» de demiyorum. Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için, «Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir» diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben gerçekten zalimlerden olurum.»

Kurtubi Tefsiri
“Ben size: Allah’ın hazineleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmiyorum. Muhakkak ben bir meleğim de demiyorum. Bununla beraber gözlerinizin hor gördüğü kimselere; Allah asla bir iyilik vermeyecektir de demiyorum. Allah nefislerinde olanı en iyi bilendir. O takdirde ben şüphesiz zâlimlerden olurum.”

“Ben size: Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmiyorum.” Hazret-i Nûh, Allah’ın huzurunda tezellül ve tevazuunu haber vermekte, Allah’ın hazinelerinden sahip olmadığı şeylere sahib olduğu iddiasında olmadığını ifade etmektedir.

Bu hazineler, Allah’ın kullarından dilediği kimselere nimetler ihsan etmesidir. Gayb’ı bilmediğini de söylemektedir, çünkü gaybi yüce Allah’tan başkası bilemez.

“Muhakkak ben bir meleğim de demiyorum.” Yani ben insanlar arasında melek konumunda birisi olduğumu da söylemiyorum.

İlim adamları derler ki: Bu sözlerin ifade ettiği anlam, meleklerin peygamberlerden daha faziletli olduğu şeklindedir. Çünkü melekler Allah’a itaate kesintisin olarak devam ederler, kıyâmete kadar da ibadetleri aralıksız olarak sürecektir. Allah’ın salat ve selamlan hepsine olsun. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/33. âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Bununla beraber gözlerinizin hor gördüğü kimselere Allah asla bir iyilik vermeyecektir, de demiyorum” âyetindeki:

“Hor gördüğü” tabiri, gözlerinizle hakir gördüğünüz ve kendilerinden İstiskal ettiğiniz kimseler demektir. Bu kelimenin aslı; “Kendilerini hor gördüğü” şeklinde olup, (kendileri anlamındaki) “he” ve “mim” zamiri -ismin uzunluğu dolayısıyla (yani gözlerinizin hor gördüğü kimseler ibaresinden)- hazfedilmiştir.

Ayrıca buradaki “te” harfi “dâl” harfine dönüştürülmüştür (ibdâl). Çünkü bunun aslı; şeklindedir, fakat “ze’: harfinden sonra gelen “te” harfi “dal’e ibdal edilir. Çünkü “ze” harfi cehridir, harfi de hems sıfatına sahibtir. O bakımdan “te” harfi yerine onunla aynı mahreçten gelen cehri bir harf getirilmiştir. Bir kimseyi ayıplamak halinde; “Onu ayıpladım” denilir. Hakir görmek halinde ise; ifadesi kullanılır. el-Ferrâ’ da şöyle bir beyit nakleder:

“Dostu onu uzak tutar, onu hakir görür.

Hanımı; küçük görür de onu azarlar.”

” … Onlara asla bir iyilik vermeyecektir de demiyorum.” Yani sizin onları hakir görmenizden ötürü onların ecirleri boşa çıkmaz veya sevablan eksilmez.

“Allah nefislerinde olanı en iyi bilendir.” Buna göre onlara karşılık verecek ve onları sorumlu tutacaktır.

“O takdirde ben şüphesiz zâlimlerden olurum.” Yani eğer ben onlara az önce sözü geçen şeyleri söyleyecek olursam, zâlimlerden olurum. Burada; …….edatı cümle ortasında geldiği için amel etmemiştir (amelden mulğâdır).

Hud 30

“Ey kavmim! Eğer onları kovarsam, Allah’tan bana kim yardım eder? Hâlâ düşünmüyor musunuz?”

Diyanet Vakfı
Ey kavmim! Ben onları kovarsam, beni Allahtan (onun azabından) kim korur? Düşünmüyor musunuz?

Kurtubi Tefsiri
“Ey kavmim! Ben onları kovarsam, Allah’a karşı bana kim yardım eder? Hiç düşünmez misiniz?

“Ey kavmim! Ben onları” îman ettikleri için

“kovarsam Allah’a karşı bana kim yardım eder!” el-Ferrâ’: Allah’ın azabından beni kim koruyabilir, demektir diye açıklamıştır.

“Hiç düşünmez misiniz?” âyetinde “te” harfi “zel” harfine (Nâfi’in kıraatinde) idğâm ile okunmuştur. Bu “te” harfinin hazfedilerek, diye okunması da caizdir.

Hud 29

“Ey kavmim! Ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ücretim yalnızca Allah’a aittir. Ve ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi cahil bir kavim olarak görüyorum.”

Diyanet Vakfı
Ey kavmim! Allahın emirlerini bildirmeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükafatım ancak Allaha aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi, bilgisizce davranan bir topluluk olarak görüyorum.

Kurtubi Tefsiri
“Ey kavmim! Buna karşı sizden hiçbir mal istemiyorum. Benini ecrimi vermek ancak Allah’a aittir. Ben mü’minleri kovacak da değilim. Çünkü onlar Rabblerine kavuşacaklardır. Ne var ki ben sizi cahillik eden bir kavim görüyorum.

“Ey kavmim! Buna karşı” yani tebliğ için, Allah’a çağırmak ve îmana davet etmek için

“sizden hiçbir mal” herhangi bir ücret

“istemiyorum” ki bu size ağır gelsin.

“Benim ecrimi vermek” yani risaleti tebliğ dolayısıyla beni mükâfatlandırmak

“ancak Allah’a aittir. Ben mü’minleri kovacak da değilim.” Çünkü kavmi kendisinden îman eden ve kendilerine göre ayak takımı sayılan kimseleri yanından kovup uzaklaştırmasını İstemişti. Tıpkı Kureyşlilerin, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den -el-En’âm Sûresi’nde (6/52. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere- fakir ve köleleri kovmasını istedikleri gibi.

Hazret-i Nûh da kavminin bu isteklerine:

“Ben mü’minleri kovacak da değilim. Çünkü onlar Rabblerine kavuşacaklardır” diye cevap vermişti. O bu sözlerini yüce Allah’ın huzuruna çıkmanın büyük ve azametli bir iş olduğunu anlatmak maksadıyla da, bu işin Allah’ın huzurunda kendisinden davacı olmalarını gerektirecek bir iş olduğunu anlatmak kasdıyla da söylemiş olabilir. Yani eğer ben böyle bir şey yapacak olursam, Allah huzurunda onlar benden davacı olurlar. Îmanlarına karşılık onları mükâfatlandıracak, onları kovan kimseyi de cezalandıracak, anlamındadır.

“Ne var ki ben” sizin onları bayağı kimseler görmeniz ve benden onları kovmamı istemenizden ötürü

“sizi cahillik eden bir kavim görüyorum.”

Hud 28

Dedi: “Ey kavmim! Gördünüz mü, eğer ben Rabbimden bir açık delil üzerindeysem ve bana katından bir rahmet verdiyse, fakat o size kör olarak göründüyse. Onu size zorla mı kabul ettireceğiz, siz onu istemediğiniz halde?”

Diyanet Vakfı
(Nuh) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbim tarafından (bildirilen) açık bir delil üzerinde isem ve O bana kendi katından bir rahmet vermiş de bu size gizli tutulmuşsa, buna ne dersiniz? Siz onu istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıyız?

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Ey kavmim! Bana haber verin. Şayet ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O bana katından bir rahmet vermiş, bunlar size gizli kalmışsa; siz onu istemediğiniz halde, onu size zorla mı kabul ettireceğiz?

“Dedi ki; Ey kavmim! Bana haber verin. Şayet ben Rabbimden apaçık bir delil” -Ebû İmrân el-Cûnî’nin dediğine göre- kesin bir bilgi (yakîn.)

“üzerinde isem…” Buradaki delilin mucize anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-En’âm Sûresinde (6/57. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Ve O, bana katından bir rahmet” İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre nübüvvet ve risalet

“vermiş…” Çünkü nübüvvet ve risalet insanlara bir rahmettir. Bunun kesin delil ve burhanlarla Allah’a iletmek ve hidayet anlamında olduğu söylendiği gibi, îman ve İslâm diye de açıklanmıştır.

“Bunlar size gizli kalmışsa” yani risalet ve hidayet sizin için gözlerinizin körlüğü sebebiyle anlaşılmamış ve bunları kavrayamamış iseniz… demektir. Mesela; “Filan şey benim için muamma oldu (gizli, saklı kaldı)” İfadesi; onu anlayamadım, kavrayamadım demektir.

Burada âyetin; … ve eğer siz bu rahmeti farkedememiş, anlayamamış İseniz.,, demektir. İfadenin maklub olduğu da söylenmiştir. Çünkü rahmetin muamma olması söz konusu değildir. Ona karşı kör olunduğu için görülmemesi söz konusudur. Bu da bir kimsenin… başımı fes’e soktum ve ayakkabı ayağıma girdi, demek kabilindendir. el-A’meş, Hamza ve el-Kisaî “ayn” harfini ötreli, “mim” harfini şeddeli olarak meçhul’ bir fiil şeklinde; “Gizli bırakılmışı sa).’ diye okumuşlardır. Bu da Allah bu rahmeti sizin için muamma haline getirmiş, siz onu görememişseniz demek olur. Nitekim Ubeyy’in kıraatinde de; “Allah onu sizin için muammalaştırmış ise…” şeklindedir ki bu kıraati el-Maverdî nakletmektedir.

“Siz onu istemediğiniz halde onu size zorla mı kabul ettireceğiz?” Âyetindeki “onu” zamirinden kastın “Allah’tan başka ilâh olmadığY’na dair şehadet olduğu söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre zamir, rahmete rad’dir. Bunun “apaçık delil”e raci olduğu da söylenmiştir. Yani biz sizi onu kabul etmeye zorlayalım ve ben sizi onu kabul etmeye mecbur edeyim mi? demektir. Bu ise inkâr anlamını taşıyan bir istifhamdır. Yani ben sizi bunu bilip kabul etmek zorunda bırakamam, buna mecbur etmeye imkânım yoktur. Nûh (aleyhisselâm) bu sözleriyle onlara cevab vermek İstemiştir.

el-Kisaî ve el-Ferrâ” “Onu size zorla mı kabul ettireceğiz?” âyetinin birinci “mim’inin tahfif için sakin okunduğunu nakletmişlerdir. Sîbeveyh bu gibi okuyuşları câiz kabul eder ve buna dair şu beyiti örnek olarak gösterir:

“Artık ben bugün (şarabı) içiyorum; bundan dolayı da Allah’a karşı

Günahkâr olduğumu da kabul etmiyorum, çağırılmadığım halde onu içen birisi de değilim.”

en-Nehhâs der ki: Yûnus’un görüşüne göre Kur’ân-ı Kerîm’in dışında şeklinde kullanılması da mümkündür. Bu durumda zamir de açıkça zikredilmiş gibi olur ve: “Biz sizi buna mecbur mu edeceğiz?” demeye benzer.

“Siz onu istemediğiniz halde…” Yani siz onu istemezken, onu kabul etmeniz söz konusu olamaz. Katâde der ki: Allah’a yemin ederim ki eğer Allah’ın peygamberi Nûh (aleyhisselâm) güç yetirebilseydi, onları bunu kabul etmeye zorlar ve mecbur ederdi. Fakat onun böyle bir imkanı yoktu.

Hud 27

Kavminden kâfir olan ileri gelenler dediler: “Biz seni yalnızca bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Ve görüyoruz ki sana tâbi olanlar, en aşağılıklarımızdan, düşüncesizce davrananlar. Ve sizin bizden bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis, sizi yalancılar sanıyoruz.”

Diyanet Vakfı
Kavminden ileri gelen kafirler dediler ki: «Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Bizden, basit görüşle hareket eden alt tabakamızdan başkasının sana uyduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz.»

Kurtubi Tefsiri
Bunun üzerine kavminden kâfirlerin İleri gelenleri dediler ki: “Biz senin ancak kendimiz gibi bir İnsan olduğunu görüyoruz ve içimizden ancak ayak takımı kimselerin işin başından, düşünmeden sana tabi olduklarını görüyoruz. Sizin bize karşı üstün bir tarafınızı da görmüyoruz. Hatta biz sizi yalancı sanıyoruz.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız.

1- İleri Gelenlerin Tavırları;

Yüce Allah’ın:

“Bunun üzerine kavminden kâfirlerin ileri gelenleri dediler ki” âyetindeki

“ileri gelenler” anlamı verilen

“el-mele'” ile ilgili olarak Ebû İshak ez-Zeccâc der ki: Bunlardan kasıt başkanlar ve ele başılardır, Yani bunlar söyledikleriyle dolup, taşan kimseler demektir. Bu husus gerek Bakara Sûresi’nde (2/246. âyetin tefsirinde), gerekse de başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“Biz seni ancak kendimiz gibi bir İnsan” Âdemoğullarından birisi

“olduğunu görüyoruz.” Bu âyetteki;

“Kendimiz gibi,” ifadesi hal olarak nasbedilmiştir. Bu kelime marifeye izafe edilmiştir. İzafe olunan kelime ise nekredir ve takdiri olarak tenvînli kabul edilir. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“Kadınlar arasında senin gibi rahat geçime aldanmış niceleri vardır ki.,.”

2. Büyüklük Taslayan İleri Gelenlerin Îman Edenlere Dair Yanlış Değerlendirmeleri:

Yüce Allah’ın:

“Ve içimizden ancak ayak takımı kimselerin.., sana tabi olduklarını görüyoruz” âyetindeki; “Ayak takımı” kelimesi in çoğuludur. Bu da; in çoğuludur. Tıpkı; “Köpek, köpekler ve pek çok köpekler” lâfzındaki gibi.

Bu kelimenin; in çoğulu olduğu da söylenmiştir. Tıpkı; “Kara yılanlar” kelimesinin; “Kara yılan”ın çoğulu olduğu gibi. ise adi, bayağı aşağılık kimse anlamına gelir.

Onlar bu sözleriyle sana bizim değersizlerimiz, ayak takımımız ve seviyesi düşük kimselerimiz tabi oldular, demek istemişlerdir. ez-Zeccâc derki: Onlar bu kimselerin dokumacı olduğunu ifade ederek küçük görmüşlerdi. Halbuki icra edilen mesleklerin dine bağlılıkta hiçbir etkisinin olmadığını bilmediler.

en-Nehhâs der ki; Buradaki ayak takımından kasıt fakir ve yüksek mevki sahibi olmayan, meslekleri düşük olan kimselerdir. Hadîs-i şerîfte ise “onlar dokumacı ve hacamatçı kimseler idiler” Hadis olarak tesbit edemedik. denilmektedir.

Bu ifadeleri onların cahilliklerini ortaya koyuyordu, çünkü onlar bu sözleriyle hiç de ayıp ve kusur olmayan bir şeyi peygamber için ayıplayıcı bir husus olarak görmüşlerdi. Zira peygamberlerin -Allah’ın salat ve selamlan üzerlerine olsun- görevi apaçık delil, belge ve mucizeleri getirmektir. Yoksa onlar şekil ve konumlan değiştirmekle yükümlü değildiler. Ayrıca peygamberler bütün insanlara gönderilir. O bakımdan eğer insanlar arasında aşağı kabul edilenler İslâm’a girecek olurlarsa, bundan dolayı peygamberler için eksiklik söz konusu olmaz. Zira peygamberler insanlar arasından İslâm’a giren herkesin müslüman olduğunu kabul etmekle yükümlü idiler.

Derim ki: Burada sözü edilen “ayak takımı” kimseler fakirler ve güçsüzlerdir. Nitekim Herakliyus, Ebû Süfyan’a şöyle sormuştu: İnsanların eşrafı mı ona uyuyor, yoksa zayıfları mı? Ebû Süfyan; Hayır zayıfları deyince, Herakliyus: İşte peygamberlere tabi olanlar bunlardır…” demişti.’ Herakliyus’un Hazret-i Peygamber’in İslâm’a davet eden mektubunu alması üzerine, oralarda bulunan Ebû Süfyan’a sorduğu pek çok soruyu ve Ebû Süfyan’ın verdiği cevaplan ihtiva eden bu hadis için bk. Buhâri, Bed’u’l-Vahy 6, Cihâd 102, Tefsir 3. süre 4; Müslim, Cihad 14: Müsned, I, 262, III, 441.

İlim adamlarımız derler ki: Bu şekildeki tepkinin sebebi başkanlık duygusunun soyluları kuşatmış olması ve bundan uzaklaşmanın zorluğu, başkanına itaat ve boyun eğmeyi de gururlarına yedirmeyişleriydi. Fakir kimseler için ise bu engeller yoktur, o bakımdan fakir kimse bu çağrıyı kabul edip itaate girmekte elini çabuk tutar. Dünyada insanların çoğunlukla görülen hali de işte budur.

3- Gerçek “Ayak Takımı ve Aşağılık Kimseler”

İlim adamları gerçekten “aşağılık” kimselerin tayini hususunda farklı görüşlere sahibtirler. İbn Mübarek’in, Süfyan’dan naklettiğine göre ayak takımı kimseler değişik eğlencelerle emîr ve prensleri karşılayan, hakimlerin ve sultanların kapılarına giderek onların şahitiîklerini İsteyen kimselerdir.

Sa’leb, İbnu’l-Arabî’den şöyle dediğini nakletmektedir: Ayak takımı, aşağılık kimseler dinlerini feda ederek, dünyalık yiyen kimselerdir. Bu sefer ona: Peki aşağılıkların da aşağılığı olan kimseler kimlerdir? denilince şu cevabı verir: Onlar da başkalarının dünyalarını, kendi dinlerini ifsad ederek düzelten kimselerdir.

Ali (radıyallahü anh)a aşağılık ve ayak takımı kimselere dair soru sorulunca, şu cevabt verir: Bunlar bir araya gelip toplandıkları vakit kalabalıklarıyla üstünlük sağlayan kimselerdir. Dağıldıkları vakit ise hiçbir şekilde tanınmayanlardır.

Malik b. Enes (radıyallahü anh)’e de: Ayak takımı kimseler kimlerdir? diye sorulunca, o da: Ashab-ı Kiram’a şovenlerdir, cevabını verir.

İbn Abbâs (radıyallahü anh)dan rivâyete göre, aşağılık kimseler dokumacılar ve hacamat yapanlardır. Yahya b. Eksem der ki: Araplardan olmayan debbağ ve Gerek buradaki gerekse biraz sonra gelecek olan rivâyette ve benzerlerinde sözkonusu edilen sosyal mevki ve konulara göre şahıslar hakkındaki değerlendirmeler; İslâm’ın, üstünlüğün biricik ölçüsü olarak takvayı kabul eden ilkesiyle bağdaşına maktadır. Bu gibi yargılan, zaınan ve mekânla sınırlı bir takım değerlendirme ve itibarlar olarak düşünmek gerekir. Bunların îslâıriî bir değerlendirme olarak algılanmalarına imkan yoktur. çöpçülerdir.

4. Câhili Konumlara itibar Edişin Sonucu: Yanlış Değerlendirmeler:

Bir kadın kocasına: Ey aşağılık kişi diyecek olsa, koca da: Eğer ben aşağılık kimselerden isem, sen de benden boş ol dese, en-Nekkaş’ın naklettiğine göre böyle bir kişi Tirmizî’ye gelib: Hanımım bana ey aşağılık kişi, dedi. Ben de: Eğer ben aşağılık bir kişi isem sen de benden boş ol, diye cevab verdim deyince, Tirmizî ona: Sanatın ne? diye sormuş, o da: Balıkçıyım, deyince Tirmizî ona; Allah’a yemin olsun öylesin, Allah’a yemin olsun öylesin, dîye cevab vermiş.

Derim ki: Ancak İbnu’l-Mübarek’in, Süfyan’dan naklettiğine göre hanımı ondan boş olmaz. Malik’in görüşüne göre de böyledir. Bedevi bir kimsenin oğlu ise, ona herhangi bir şey düşmez.

Yüce Allah’ın:

“İşin başından düşünmeden” ifadesi zahiren, görünürdeki halleri anlamındadır. Onların bâtınları ise böyle değildir, demektir. Nitekim bir şey açığa çıkıp göründüğü zaman; fiili kullanılır. Şair şöyle demektedir:

“İşte bugün bakanlara göründükleri zaman…”

Düzlük, çöl araziye de, açıkça ortada göründüğünden dolayı “bâdiye” denilir. ” Şu işi yapmam görüşüne sahib oldum.” Yani öncekinden farklı bir görüşüm ortaya çîktı, demektir. el-Ezherî der ki: Bu ifadenin manası; gördüğümüz kadarıyla durum böyledir, demektir. Bununla birlikte; “İşin başından düşünmeden,” ifadesinin; Başladı, başlar”dan gelmesi ve hemzesinin hazfedilmiş olması da mümkündür Nitekim Ebû Amr hemzeyi tahkik ile diye okumuştur ki, bu da işin başından, düşünmeden görüş sahibi olmak demektir. Yani onlar daha görür görmez sana tabi oldular, halbuki iyice düşünecek ve dikkat edecek olsalardı, sana uymazlardı. Ancak burada bunun hemzeli okunuşuyla, hemzenin terkedilmcsi hallerinde anlam farkı olmaz. İlk kelimenin nasb ile okunması ise yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi; ” de, da” edatının hazfı dolayısıyladır:

“Mûsa kavminden… seçti.” (el-A’raf, 7/155) âyetinde olduğu gibi.

“Sizin bize karşı üstün bir tarafınızı da görmüyoruz.” Yani sizin ona uyma suretiyle bize üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bü da, onların Hazret-i Nûh’un peygamberliğini inkâr ettikleri anlamındadır.

“Hatta biz sizi yalancı sanıyoruz.” Burada hitap Hazret-i Nûh’a ve onunla birlikte îman edenleredir.

Hud 26

Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Şüphesiz ben sizin üzerinize elem verici bir günün azabından korkuyorum.

Diyanet Vakfı
Allahtan başkasına tapmayın! Ben, size (gelecek) elem verici bir günün azabından korkuyorum.»

Kurtubi Tefsiri
“Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Gerçekten ben sizin için acıklı bir günün azabından korkuyorum” demişti.

“Allah’tan başkasına İbadet etmeyin.” Yani putları bırakın, artık onlara tapmayın. Yalnızca Allah’a itaat edin.

” Şüphesiz ki ben” ifadesinde “hemze”yi esreli olarak okuyan, geçen emri ifadede ara cümlesi olarak kabul eder. Biz onu Allah’tan başkasına ibadet etmeyin, desin diye gönderdik, anlamındadır.

“Gerçekten ben sizin için acıklı bir günün azabından korkuyorum, demişti.”

Hud 25

Andolsun, Nuh’u kavmine gönderdik: “Şüphesiz ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.”

Diyanet Vakfı
Andolsun, biz Nuhu kavmine elçi gönderdik. Onlara: «Ben (dedi), sizin için apaçık bir uyarıcıyım.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Biz, Nûh’u kavmine göndermiştik: “Şüphesiz ki ben sizin İçin apaçık bir uyarıcıyım.

“Yemin olsun Biz, Nûh’u kavmine göndermiştik.” Yüce Allah önceki peygamberlerin kıssalarını Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e hatırlatmaktadır. Bu da onun kâfirlerin eziyetlerine karşı -Allah onların eziyetlerini ondan bertaraf edeceği vakte kadar- sabra devam etmesine dikkatini çekmek içindir.

“Şüphesiz ki ben” âyeti onlara: Şüphesiz ki ben … dedi demektir. Çünkü “irsal (elçi, peygamber göndermek”) de “demek” anlamı vardır.

İbn Kesîr, Ebû Amr ve el-Kisaî “hemze”yi üstün olarak; diye okumuşlardır. Yani; Biz, onu şüphesiz ki ben sîze apaçık bir uyanayım, demek üzere gönderdik anlamını verir. Burada, denilmeyişinin sebebi ise ansalımın gaibten, Hazret-i Nûh’un kavmine hitaba yönelmesinden dolayıdır. Nitekim yüce Âllalv. “Bir de ona levhalarda herşeye ait bir öğüt ve herşeye dair açıklamayı yazdık” diye buyurduktan sonra: “Haydi bunları kuvvetle al” el A’raf, 7/145) buyurması da bu türdendir.

Hud 24

İki grubun örneği, kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Bunlar örnek olarak eşit olur mu? Hâlâ düşünmüyor musunuz?

Diyanet Vakfı
Bu iki zümrenin (müminlerle kafirlerin) durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten kimseler gibidir. Bunların hali hiç eşit olur mu? Hala ibret almıyor musunuz?

Kurtubi Tefsiri
Bu iki kesimin hali kör ve sağırla, gören ve işitenin haline benzer. Örnek olarak ikisi eşit olurlar mı? Hâlâ iyice düşünmez misiniz?

“Bu iki kesimin hali” anlamındaki âyet mübtedâdır. Haberi ise

“kör ve sağırla…” âyeti ve ondan sonraki âyetlerdir. el-Ahfeş der ki: Kör ve …işitenin misali gibidir, anlamındadır. en-Nehhâs der ki: İfadenin takdiri şöyledir: Kâfir kesimin misali kör ve sağır gibidir. Mü’min kesimin misali ise işiten ve gören gibidir. Bundan dolayı

“örnek olarak ikisi eşit olurlar mı?” dîye buyurmaktadır. Böylelikle burada iki kesimin eşitsizliğinden söz edildiği ortaya çıkmaktadır. Bu anlamdaki bir açıklama Katade’den ve başkalarından da rivâyet edilmiştir. Ed Dahhâk der ki: Kör ve sağır kâfirin misali, işiten ve gören de mü’minin misalidir.

Şu anlamda olduğu da söylenmiştir: Hiç kör ile gören ve hiç sağır ile işiten eşit olur mu?

“örnek olarak” lâfzı temyiz olarak nasbedilmiştir.

“Hâlâ” bu iki örnek ve nitelikleri hakkında

“İyice düşünmez” ve bunlar üzerinde dikkatle durmaz

“mısınız?”

Hud 23

Şüphesiz iman edenler, salih işler yapanlar ve Rablerine boyun eğerek yönelenler, işte onlar cennet halkıdır. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

Diyanet Vakfı
İnanıp da güzel işler yapan ve Rablerine gönülden boyun eğenlere gelince, işte onlar cennet ehlidir. Onlar orada ebedi kalırlar.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak îman edip salih ameller İşleyenler ve Rabblerine İtaat ve tevazu ile bağlananlar, işte onlar cennetlik olanlardır. Onlar orada ebediyyen kalacaklardır.

Yüce Allah’ın:

“Muhakkak îman . edip…” âyetinde; “…lef” ” Muhakkak”ın ismidir.

“Îman edenler” ise, onun sıla’sidir. Yani tasdik edenler, doğrulayanlar demektir.

“Salih ameller işleyenler ve Rabblerine taat ve tevazu ile bağlananlar” anlamındaki âyet ise sılaya attedilmiştir.

İbn Abbâs der ki: “Taat ve tevazu ile bağlananlar, dönenler, yönelenler” demektir. Mücahid, itaat edenler, Katâde ise alçak gönüllülükle boyun eğerler; Mukâtil ihiasla itaatte bulunurlar, diye açıklamışlardır. el-Hasen de der ki: Âyette geçen; Kalpte sebat bulan korku dolayısıyla tevazu ile boyun eğmek” demektir. Bu kelime aslında düzlük anlamındadır. Onunla aynı kökten gelen ise “geniş ve düz arazi” anlamındadır. Buna göre “ihbât” huşu ve itmi’nan yahut yüce Allah’a bu şekilde doğruluk üzere devam eden yüce Allah’a dönüş demektir.

“Rabblerine” âyeti ile ilgili olarak el-Ferrâ’ bunun; ile aynı anlama geldiğini söyler. Bununla birlikte; onlar bu şekildeki itaat ve tevazularını Rabblerine yöneltmişlerdir (yani itaat ve tevazu ile Rabblerine yönelmişlerdir) anlamında olması da muhtemeldir.

“İşte onlar” anlamındaki âyet ta, in haberidir.

Hud 22

Hiç şüphesiz, ahirette en çok zarara uğrayanlar onlardır.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz onlar, ahirette en çok ziyana uğrayanlardır.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz onlar âhirette en çok zarara uğrayacak kimselerdir.

“İşte bunlar kendi kendilerine yazık edenlerdir” âyeti mübtedâ ve haberdir.

“Uydurmakta oldukları şeyler de önlerinden kaybolup gitti.” Yani uydurdukları şeyleri kaybettiler, önlerinden yok olup gittiler.

Yüce Allah’ın;

“Şüphesiz” âyeti ile ilgili olarak ilim adamlarının bir kaç görüsü vardır. el-Halîl ve Sîbeveyh bunun “gerçek şu ki” anlamında olduğunu söylemişlerdir. Buna göre onlar; ile yi bir arada tek bir kelime olarak; yi ise burada ref mahallinde kabul ederler. el-Ferrâ’ ve Muhammed b. Yezîd’in görüşü de budur. Bunu da en Nehhâs nakletmektedir. el-Mehdevî der ki: Yine el-Halîl’den nakledildiğine göre, bu tabir “mutlaka ve kaçınılmaz olarak” anlamlarına gelir. el-Ferrâ’’nın da görüşü budur. Bunu da es-Sa’lebî nakletmektedir.

ez-Zeccâc ise der ki: Burada nefy edatıdır ve bu da onların; putların kendilerine fayda sağlayacağı şeklindeki görüşlerini reddetmektedir. Anlam şöyle gibidir: Hayır, böyle bir şeyin onlara faydası olmayacaktır. Buna karşılık ise kesbetdi, kazandı anlamındadır. Böyle bir fiil onlara hüsranı kazandırdı, onları zarara soktu, demek olur. “Kesbetti” fiilinin faili ise mahzuftur. ise, fiili ile nasbedilmiştir.

Nitekim; ” Senin Zeyd’den uzak kalışın, onun sana kızgınlığını çekti, kesbettirdi” demeye benzer. Şair de der ki:

“Biz onun başını bir hurma kütüğünün tepesine diktik,

Ellerinin kazandıkları sebebiyle; biz haksızlık etmedik.”

el-Kisaî ise; “bu, onların …larına mani olmadı, engellemedi” anlamındadır, der. Bunun; “Kat’î olarak hiçbir kimse ortaya koyamadı” anlamına geldiği ve çokça kullanım dolayısıyla failin hazfedildiği de söylenmiştir. ise kat’ (kat’î olarak ortaya koymak, kesmek) anlamlarına gelir. Mesela; “Hurma ağaçlarından hurmayı devşirdi, kopardı” denilir. Bu işi yapana da ism-i fail olarak; denilir, bunun çoğulu da şeklinde gelir. “Bu devşirme zamanıdır” anlamındadır. “Koyunun yününü kırptım” demektir, “Ondan bir miktar kırptım, aldım” manasınadır. Tıpkı; “Bir şeyi kestim,” fiiline benzemektedir. Bundan sonra Kurtubî, ayeti kerimede lâfzan geçmeyen ve anlam itibariyle ona benzeyen “ece-le-me” fiilinin çeşitli kullanımlarına dair iki satırlık bir açıklamayı el-Cevherî’den naklen kaydetmektedir. Doğrudan âyetin hıfzı ile ilgisi olmadığından tercümeye gerek görmedik. Bu açıklamaları el-Cevherî yapmaktadır,

en-Nehhâs der ki: el-Kisaî bu terkibin dört türlü kullanıldığını iddia etmektedir. şeklindeki üç türlü kullanımı zikrettikten sonra der ki: Fezârelilerden bir kesim de sondaki “mim”i kullanmaksızın; şeklinde kullanırlar. El Ferrâ ise bu hususta iki ayrı söyleyiş daha nakledip şöyle der: Âmiroğulları; derler. Araplardan bir grup da; şeklinde “cim” harfini ötreli olarak kullanırlar.

Hud 21

İşte onlar nefislerini hüsrana uğratanlardır. Uydurmakta oldukları şeyler de kaybolup gitmiştir.

Diyanet Vakfı
İşte onlar kendilerini ziyana uğrattılar. Uydurmakta oldukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitti.

Kurtubi Tefsiri
İşte bunlar kendi kendilerine yazık edenlerdir. Uydurmakta oldukları şeyler de önlerinden kaybolup gitti.

Hud 20

Onlar yeryüzünde Allah’ı âciz bırakacak değillerdir. Ve onlar için Allah’tan başka veliler de yoktur. Onlara azap kat kat artırılır. Ne işitebilirlerdi ne de görebilirlerdi.

Diyanet Vakfı
Onlar yeryüzünde (Allahı) aciz bırakacak değillerdir; onların Allahtan başka (yardım isteyecekleri) dostları da yoktur. Onların azabı kat kat olacaktır. Çünkü onlar (gerçekleri) ne görebiliyorlar ne de kulak veriyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
Onlar yeryüzünde âciz bırakabilecek değillerdir. Kendilerinin Allah’tan başka hiçbir velileri de yoktur. Onlara azâb kat kat verilecektir. Onların hem İşitmeye güçleri yetmezdi, hem de görmezlerdi.

“Onlar yeryüzünde âciz bırakabilecek değillerdir.” Allah’ın azabından kurtulamazlar. İbn Abbâs dedi ki: Benim yeryüzüne emir verip de onları yerin dibine geçirmesini emretmekten yana onlar Beni âciz bırakamazlar.

“Kendilerinin Allah’tan başka hiçbir velileri” yani yardımcıları

“de yoktur.”

“Velileri” âyetinin başındaki, fazlalıktır.

Ayrıca nın, anlamında ism-i mevsûl olduğu da söylenmiştir. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: İşte onlar âciz bırakabilecekler değildi. Ne kendileri, ne de Allah’tan başka dost edindikleri kimseler.

Aynı zamanda bu, İbn Abbâs (radıyallahü anh)ın da görüşüdür.

“Onlara azâb kat kat verilecektir.” Yanı azabları küfür ve masiyetlerine göre verilecektir.

“Onların hem İşitmeye güçleri yetmezdi” âyetindeki ……edatı; “İşitmeye güçleri yettiği için (ve işitmediklerinden dolayı)” takdiri ile nasb mahallindedir.

“Hem de görmezlerdi.” Yani onlar bu güçlerini hakkı dinlemek, işitmek ve onu görmek uğrunda kullanmadılar. Araplar ona yaptığının karşılığını verdim, anlamında hem hem de: derler. Kimi zaman bu “be” harf-i cerr’ini zikrederler, kimi zaman hazfederler. Sîbeveyh de şu beyiti nakletmektedir:

“Sana ben hayrı emrettim, sen de emrolunduğun şeyi yap,

Ben seni, zaten taşınır taşınmaz pek çok mal sahibi olarak bıraktım.”

Bu âyetteki ın zarf olması ve şu anlamı vermesi de mümkündür: Azâb ebedî olarak onlara kat kat verilir. Yani onların işitip görebildikleri süre boyunca onların azablan kat kat verilecektir. Şanı yüce Allah da cehennemde onları ebediyyen buna güç yetirir halde bırakacaktır. Yine bu edatın ;rabtan mahalli olmaksızın nef’y edatı olması da mümkündür. Çünkü ondan önce ifade tamam olmuş bulunmaktadır ve “azâb” kelimesi üzerinde vakıf, anlamın anlaşılması İçin yeterlidir. Buna göre de mana şöyle olur: Onlar dünyada iken yararlanabilecekleri şekilde işitemiyorlardı Ve hidayet bulan bir kimsenin gördüğü şekilde görmüyorlardı.

el-Ferrâ’ der ki: Onlar işitemiyorlardı, çünkü Allah levh-i Mahfuz’da onları sapıklar arasında yazmıştı. ez-Zeccâc der ki: Buna sebep Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e duydukları kin ve besledikleri düşmanlıkları idi. Bundan dolayı ondan hiçbir şey işitemiyor ve hiçbir şey anlayamıyorlardı.

en-Nehhâs da der ki: Böyle bir anlatım Arap dilinde bilinen bir şeydir. Mesela; filan kişi -eğer bu iş kendisine ağır geliyor ise- filâna bakamıyor bile, denilir.

Hud 19

Onlar ki Allah’ın yolundan alıkoyarlar ve onu eğriltmek isterler. Ve onlar ahireti inkâr edenlerdir.

Diyanet Vakfı
Onlar, (insanları) Allahın yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermek isteyenlerdir. Ahireti inkar edenler de onlardır.

Kurtubi Tefsiri
O zâlimler ki Allah yolundan alıkoyarlar ve onu eğriltmek İsterler. Onlar âhireti inkâr edenlerin de tâ kendileridirler.

“O zâlimler ki Allah’ın yolundan alıkoyarlar” âyetindeki:

“O…ler ki” ism-i mevsûl’unun

“zâlimler”e sıfat olarak cer mahallinde olması mümkün olduğu gibi, ref” mahallinde olması da mümkündür. Yani onlar öyle kimselerdir ki… demek olur. Bunun yüce Allah’tan yeni bir hitab (mübtedâ) olduğu da söylenmiştir. Yani hem kendilerini, hem de başkalarını îman ve itaatten alıkoyanlar, işte onlardır.

“Ve onu eğriltmek isterler.” Yani masiyet ve şirke götürmek suretiyle o yoldan insanları uzaklaştırırlar.

“Onlar âhireti inkâr edenlerinde tâ kendileridirler” âyetinde: “Onlar… ler” lâfzının tekrarlanması le’kid içindir.

Hud 18

Allah’a yalan uydurandan daha zalim kimdir? İşte onlar, Rablerine arz olunurlar ve şahitler der ki: “İşte bunlar Rablerine yalan söyleyenlerdir.” Dikkat! Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir.

Diyanet Vakfı
Kim Allaha karşı yalan uydurandan daha zalim olabilir? Onlar (kıyamet gününde) Rablerine arz edilecekler, şahitler de: İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir, diyecekler. Bilin ki, Allahın laneti zalimlerin üzerinedir!

Kurtubi Tefsiri
Allah’a karşı yalan uydurarak iftira edenden daha zalim kim olabilir? Bunlar Rabblerine arzolunurlar. Şahitler de: “İşte Rabblerine karşı yalan söyleyenler bunlardır derler. Haberiniz olsun ki Allah’ın laneti zâlimlerin üzerinedir.

“Allah’a karşı yalan uydurarak iftira edenden daha zalim kim olabilir?” Kendilerine bunlardan daha ileri derecede zulmeden hiçbir kimse yoktur, demektir. Çünkü bunlar, Allah’a karşı yalan iftira etmiş, uydurmuşlar ve Allah’ın sözünü başkasına izafe etmişlerdir. O’nun ortağı ve evi ismi olduğunu delilsiz iddia etmişler, putlar için de: Bunlar Allah nezdinde şefaatçilerimizdir, demişlerdir.

“Bunlar Rabblerine arzolunurlar” yani Rabbleri amellerinden dolayı onları hesaba çeker; “şahitler de… derler.” Şahitlerden kasıt ise Mücahid ve başkalarından nakledildiğine göre Hafaza melekleridir. Süfyan der ki: Ben el A’meş’e “şahitler” hakkında soru sordum da o: Meleklerdir, dedi. ed-Dahhâk ise şahitler peygamberler ve rasûllerdir, der. Delili de yüce Allah’ın:

“Her ümmetten birer şahit getirip, bunlara karşı da seni şahit getireceğimiz zaman halleri nice olur” (en-Nisa, 4/41.) âyetidir.

Şahitlerin İlahî mesajları tebliğ eden (sahiplerine ulaştıran) melekler, peygamberler ve âlimler oldukları da söylenmiştir. Katade der ki: Bununla yüce Allah, bütün mahlukatı kastetmiştir. Müslim’in, Sahih’inde yer alan Safran b. Muhriz’in, İbn Ömer’den, onun da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den naklettiği Hadîs-i şerîfte Hazret-i Peygamberin şu beyanları da yer almaktadır: “… Kâfirlerle münafıklara gelince, bütün İnsanların önünde onlara: İşte bunlar, Allah’a karşı yalan uyduranlardır, diye seslenilir.” Buhâri, Mezâlim 2, Tefsir 11. sûre 4; Müslim, Tevbe 52: İbn Mâce, Mukaddime 13: Müsned, II, 74, 105.

“Haberiniz olsun ki Allah’ın laneti zâlimlerin üzerinedir.” Allah’ın, rahmetinden uzaklaştırması, gazabı ve (Allah’tan) uzak tutması, ibadeti asıl olması gereken yerden başka yere koyanların üzerinedir,

Hud 17

Peki, kim Rabbinden bir açık delil üzere olan ve onu izleyen bir şahit bulunan ve ondan önce Musa’nın kitabı önder ve rahmet olarak gelen kimse gibi midir? İşte onlar ona inanırlar. Kim de onu inkâr ederse hiziplerden, ateş onun vaat edildiği yerdir. Öyleyse sakın bundan bir şüphede olma. Şüphesiz o, Rabbinden gelen hakikattir. Fakat insanların çoğu iman etmezler.

Diyanet Vakfı
Rabbin tarafından (gelmiş) açık bir delile dayanan ve kendisini Rabbinden bir şahidin izlediği, ayrıca kendisinden önce, bir önder ve bir rahmet olarak Musanın Kitabı (elinde) bulunan kimse (inkarcılar gibi) midir? Çünkü bunlar ona (Kurana) inanırlar. Zümrelerden hangisi onu inkar ederse işte cehennem ateşi onun varacağı yerdir, bundan şüphen olmasın; zira bu, senin Rabbin tarafından bildirilmiş gerçektir; fakat insanların çoğu inanmazlar.

Kurtubi Tefsiri
Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunup da onu yine kendinden bir şahid takib eden, daha önce Mûsa’nın bir önder ve rahmet olan kitabı (ile tasdik edilmiş) bulunan kimse (gibi) İşte bunlar ona îman ederler. Artık bu gruplardan kim onu tanımazsa bilsin ki ona vaadedilen yer ateştir. O halde bundan asla şüphen olmasın. Çünkü o, Rabbinden gelen haktır. Fakat insanların çoğu îman etmezler.

Yüce Allah’ın:

“Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunup da…” anlamındaki âyet mübtedâdır, haberi ise hazfedilmiştir. Yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e uymak hususunda Rabbinden gelen apaçık bir delil üzerinde olan ve beraberinde hakkı apaçık kendisi vasıtasıyla görebileceği üstünlük de bulunan kimse, dünya hayatını ve süsünü isteyen kimse gibi midir? Bu şekildeki açıklama Ali b. el-Hüseyn ile el-Hasen b. Ebi’l-Hasen’den nakledilmiştir. Aynı şekilde İbn Zeyd de şöyle demektedir: Apaçık delil üzere bulunan kişi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)e tabi olan kişidir.

“Onu da yine kendinden bir şahid takip eden” âyeti ise Allah’tan bir şahit… demek olup, bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dir. Yüce Allah’ın:

“Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunup da” âyeti ile kastedilenin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğu söylenmiştir. Buradaki ifade, yüce Allah’ın:

“… ve bundan dolayı göğsün daralacak mı?” (Hûd, 11/12) âyeti ile alakalıdır. Yani beraberinde Allah’tan gelmiş bir beyan, Kur’ân gibi bir’mucize -ileride geleceği üzere- Cebrâîl gibi bir şahit bulunup da bundan önceki kitapların kendisini müjdelediği bir kimsenin -Allah’ın kendisini düşmanına teslim etmeyeceğini kesin olarak biliyorken- tebliğden ötürü hiç kalbinde darlık olur mu? Bu durumda “Rabbinden” âyetindeki zamir de; “Onu yine kendinden bir şahid takip eden” âyetindeki zamirler de Hazret-i Peygamber’e ait olur.

İkrime ise İbn Abbâs’tan burada kastedilenin Cebrâîl olduğunu rivâyet etmektedir. Mücâhid ve en-Nehaî’nin görüşü de budur. Buna karşılık ‘kendinden”deki zamir yüce Allah’a aittir. Yani yüce Allah’tan gelen bir şahidin takip ettiği o delil ve beyan…, demektir. Mücahîd de der ki: Şahit’len kasıt Hazret-i Peygamber’i koruyan ve onu doğrultan, Allah taralından görevlendirilmiş melektir.

Hasan-ı Basrî ve Katâde ise derler ki: Şahit Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın dilidir. Muhammed b. Ali b. el-Hanefiyye der ki: Ben babama şahit sen misin? diye sordum. O, o şahid ben olayım diye çok arzu ederdim, fakat o Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın dilidir. Şahidin Ali b. Ebî Tâlib olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmektedir; Şahit Ali b. Ebî Tâlib’dir. Yine Hazret-i Ali’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Hakkında bir ya da iki âyetin inmediği Kureyşli hiçbir adam yoktur. Birisi ona ya senin hakkında ne nazil oldu? diye sorunca, Hazret-i Ali: “Onu yine kendinden bir şahit takip eden” âyeti indi, dedi. Buraya kadar kaydedilen rivâyetler ve diğerleri için bk. Suyûtî, ed-Durru’l Mensur, IV, 409 vd.

Şahidin, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın suretinin, yüzünün ve güzel özelliklerinin olduğu da söylenmiştir. Çünkü fazilet ve akıl sahibi bir kimse Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e baktı mı onun Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğunu bilirdi. Buna göre buradaki “o” zamiri -İbn Zeyd ve diğerlerinin görüşüne göre- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e raci’dir.

Şahidin, söz dizisi (nazmı) ve belağati, tekbir lafızda bir çok anlamları ihva etmesi bakımından Kur’ân-ı Kerîm olduğu da söylenmiştir. Bu görüş de Huseyn b. el-Fadl’a aittir. Buna göre “kendinden” deki zamir Kur’ân-ı Kerîm’e aittir.

el-Ferrâ’ da der ki: Kimi ilim adamı şöyle demiştir: “Onu yine kendinden bir şahit takip eden” İncil demektir, her ne kadar İnciî, Kur’ân’dan önce ise de tasdik hususunda o Kur’ân’ı takib etmektedir. “Kendinden”deki zamir ise yüce Allah’a aittir.

Şöyle de denilmiştir: Apaçık delil (beyyine) kalpleri aydınlatan Allah’ın marifetidir. Onu takib eden şahit ise insanın dimağında yerleştirilmiş ve nuru ile insanın kalbine aydınlık veren akıldır.

“Daha önce” ise İncil’den önce demektir.

“Mûsa’nın bir önder ve rahmet olan kitabı” anlamındaki âyette yer alan;

“Mûsa’nın kitabı,” mübtedâ olarak ref edilmiştir. Ebû İshak ez-Zeccâc der ki: Âyetin anlamı şudur: Onu da, ondan önce gelen Mûsa’nın kitabı takib eder. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in nitelikleri Hazret-i Mûsa’nın kitabında da belirtilmiştir:

“Onlar ki yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulacakları… ümmî peygamber olan o Rasûle uyarlar.” (el-A’râf, 7/157)

Ebû Halim ise yüce Allah’ın:

“Daha önce Mûsa’nın… kitabı” anlamındaki âyetini, kimi ilim adamının: “şeklinde “kitab” kelimesini nasb ile okuduğunu nakletmektedir. el-Mehdevî ise bunu el-Kelbî’den nakleder. Buna göre “kitab” kelimesi; “Onu… takib edendeki zamire atfedilmiş olur. Yani: Mûsa’nın kitabını da Cebrâîl (aleyhisselâm) okumuş idi. İbn Abbâs (radıyallahü anh) da böyle demiştir. Bu da ondan önce Cebrâîl, Mûsa’nın kitabını, Mûsa’ya okumuştu demek olur. Yine İbn Abbâs’ın bu görüşüne göre; “Kitab” kelimesinin mertü okunması da mümkündür, o takdirde mana da şöyle olur: Ondan önce ise Mûsa’nın kitabı da böyle idi. Yani Cebrâîl, Kur’ân’ı Muhammed’e okuduğu gibi, Mûsa’ya da (Tevrat’ı) okumuştu,

“Bir önder” kelimesi hal olarak nasb edilmiştir,

“Ve rahmet” de ona atfedilmiştir.

“İşte bunlar ona îman ederler” âyetinde işaret İsrailoğullarınadır. Yani İsrailoğulları Tevrat’ta yer alan senin peygamberliğinle ilgili müjdeye îman ederler. Seni ancak bu sonrakiler inkâr ederler, İşte kendilerine cehennem vaadedilenler bunlardır. Bu açıklamayı da el-Kuşeyrî nakletmiştir.

“Ona’daki zamirin Kur’ân’a ait olması da, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e ait, olması da mümkündür.

“Artık bu gruplardan” yani -Katâde’den rivâyete göre- bütün din mensublarından

“kim onu” Kur’ân-ı Kerîm’i veya Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)

“tanımazsa bilsin ki ona vaadedilen yer ateştir.” Saîd b. Cübeyr de aynı şekilde

“gruplar (el-ahzâb)” ile bütün din mensublarının kastedildiğini söylemiştir. Çünkü bunlar kendi aralarında gruplaşanı k Laraftadık ederler. Burada “gruplar’dan kastın Kureyş ve onların antlaşmakları olduğu da söylenmiştir.

” Ona vaadedilen yer ateştir” âyeti, böyleleri cehennem ehlindendir, demektir. Şair Hassan (b. Sabit) der ki:

“Kuşluk vakti siz onları ölüm havuzlarına doğru götürdünüz,

Onlara vaadedilen yer ateştir, ölüm de karşılarındadır onların.”

Müslim’in, Sahih’inde Ebû Yûnus yoluyla gelen hadiste Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: “Muhammed’in nefsi elinde olana yemin ederim ki, bu ümmetten (tebliğe muhatab olan ümmetten) herhangi bir kimse; yahudi veya hristiyan olsun, beni (peygamberliğimi) işitip de sonra benimle gönderilene îman etmeksizin ölürse, hiç şüphesiz cehennemliklerden olur.” Müslim, Îman 240.

“O halde bundan” yani Kur’ân’dan

“asla şüphen olmasın” tereddüt içerisinde olmayasın.

“Çünkü o Rabbinden gelen haktır.” Yani Kur’ân-ı Kerîm Allah’tan gelmiştir. Bu açıklamayı Mukâtil yapmıştır. el-Kelbî de der ki: Yani sen kâfirin cehennemde olacağından yana hiçbir şüphe ve tereddüt içerisinde olmayasın.

“Çünkü o… haktır” yani söylenen bu hak söz; mutlaka gerçekleşecek olandır. Hitab her ne kadar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e ise de maksat bütün mükelleflerdir.

Hud 16

İşte onlar, ahirette onlar için sadece ateş vardır. Ve boşa gitmiştir yaptıkları ve batıldır yapmakta oldukları şeyler.

Diyanet Vakfı
İşte onlar, ahirette kendileri için ateşten başka hiçbir şeyleri olmayan kimselerdir; (dünyada) yaptıkları da boşa gitmiştir; yapmakta oldukları şeyler (zaten) batıldır.

Kurtubi Tefsiri
İşte onlar, âhirette ateşten başka bir şeyleri olmayacak kimselerdir. Orada İşledikleri şeyler boşa gitmiştir. Zaten yapageldikleri hep bâtıldır.

“İşte onlar, âhirette ateşten başka bir şeyleri olmayacak kimselerdir”

âyetinde ebediliğe işaret vardır. Mü’min ise cehennemde ebedîyyen bırakılmaz. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Doğrusu Allah kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını da dilediğine bağışlar.” (en-Nisa, 4/48 ve 116) O bakımdan bu âyet ameli ile riyakârlık yapan kimsenin küfür üzere vefat etmesi şeklinde anlaşılmalıdır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Böyleleri için sayısı belli günlerim yalnız ateş azâbı olacaktır. Sonra da bunlar (mü’min olduklarından) ya şeraite nail olarak çıkartılacaklardır, yahut ta kabza Buhârî, Tevhid 24; Müslim, Îman 302; Müsned, III, 94’de yer alan Ebû Said el-Hudri yoluyla gelen uzunca bir hadise işaret etmektedir. Hadis, -kısara- Kıyâmet gününde yüce Allah’ın görüleceğini, Arafat’taki şefaatleri, cehennemde bulunan îman ehlinin cenneti gönneleri için yapılacnk şefaatleri ve nihayet yüce Allah’ın cehennemde geriye kalan îman ehlinden olanları “bir ya da iki kabza (avuç)” ile nlıp çıkartacağını ifade etmektedir. ile çıkartılacaklardır. Ancak âyet-i kerîme böylelerinin imansız olarak ölmeleri ile tehdit edilmelerini gerektirmektedir. Daha önce geçen hadiste ise küfür, Özellikle de riya kasredilmektedir. Zira bundan önce Nisa Sûresi’nde (4/142. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere riya da bir şirktir İleride Kehf Sûresi’nin sonunda (18/110. âyetin tefsirinde) da gelecektir.

“Zaten yapageldikleri hep bâtıldır” anlamındaki âyet mübtedâ ve haberdir.

Ebû Hatim der ki:

“Yaptıkları” lâfzının sonundaki “he” hazfedilmiştir. en-Nehhâs da der ki: Böylesinin hazfe ihtiyacı yoktur, çünkü bu mastar anlamındadır. Yani; “Ve onun ameli de batıldır” takdirindedir. Ubeyy ile Abdullah’ın kıraatinde ise; “Yapageldikleri de bâtıldı” şeklindedir.

O takdirde zâid olur, yani: “Ve zaten onlar batıl işleyip dururlardı” takdirindedir.

Hud 15

Kim dünya hayatını ve onun süsünü isterse, veririz onlara oradaki amellerinin karşılığını ve onlar orada eksik bırakılmazlar.

Diyanet Vakfı
Kim, (yalnız) dünya hayatını ve zinetini istemekte ise, işlerinin karşılığını orada onlara tam olarak veririz ve orada onlar hiçbir zarara uğratılmazlar.

Kurtubi Tefsiri
Kim dünya hayatını ve onun süsünü arzu ederse, onlara amellerinin karşılığım orada tamamen öderiz. Onlar bu hususta zarara uğratılmazlar.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Ameller ve Maksatlar:

Yüce Allah’ın:

“Kim… ederse” âyetindeki; zaiddir. Bundan dolayı şartın cevabı cezm olarak;

“Onlara… tamamen Öderiz” diye buyurulmuştur. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır. ez-Zeccâc ise der ki:

“Kim… ederse” âyeti şart olarak cezm mahallindedir. Cevabı ise

“onlara… tamamen öderiz” âyetidir. Yani takdirindedir. Burada birinci fiil (şart fiili) lâfzı itibariyle mazidir, ikinci (cevab) fiil ise muzaridir. Nitekim Züheyr’in şu beyitinde de böyledir:

“Kim ölümün sebeplerinden korkarsa hiç şüphesiz karşılaşır onlarla

Velev ki semanın yollarına merdivenle tırmanacak olsa bile.”

Bu âyetin açıklaması hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bunun kâfirler hakkında indiği söylenmiştir. ed-Dahhâk’ın görüşü budur, en-Nehhâs da bunu tercih etmiştir. Buna delil de bir sonraki âyet-i kerîmede geçen:

“İşte onlar âhire ve ateşten başka birşeyleri olmayacak kimselerdir” âyetidir. Yani aralarından herhangi bir kimse akrabalık bağım gözetse veya sadaka verecek olsa, Biz dünya hayatında ona bunların mükâfatını bedeninin sağlığıyla, bol rızık ile veririz. Fakat böyle bir kimsenin âhirette karşılığını görecek bir İyiliği bulunmaz. Bu manadaki açıklamalar yeteri kadar daha önce et-Tevbe Sûresi’nde (9/53- âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Bu âyet-i kerîme ile mü’minlerin kastedildiği de söylenmiştir. Yani her kim ameliyle dünya mükâfatını elde etmek isterse, mükâfatı ona peşinen verilir ve dünyada onun mükâfatı hiçbir şekilde eksik verilmez. Ancak âhirette onun için azâb vardır, Zira o, o ameliyle yalnızca dünyayı kastetmiştir. Bu da Hazret-i Peygamber’in: “Ameller ancak niyetlere göredir” Çokça meşhur olan ve daha önce de defalarca yer aldığı kaynaklarımı işaret edilen bu hadîsin geçtiği bazı yerler: Buhâri, Bedul-Vahy 1, Îman 41; Müslim, İmâre 155; Ebû Dâvûd, Talâk 11; Tirmizî, Fedâu’l-Cihâd 16; Nesâî, Tuhâre 59; İbn Mâce, Zühd 26; Müsned. I, 25, 43. âyetine benzemektedir. Kişiye maksadına uygun karşılıklar verilir ve kalbinin niyetine göre ona mukabelede bulunulur. Bu ise bütün dinlerin ümmetleri arasında ittifakla kabul olunmuş bir husustur.

Bu âyetin amellerinde riyakârlık yapan kimseler hakkında olduğu da söylenmiştir. Nitekim nakledilen haberde riyakâr kimselere şöyle denileceği belirtilmektedir: “Siz oruç tuttunuz, namaz kıldınız, zekât verdiniz, cihad ettiniz, Kur’ân okudunuz. (Ancak): Bunları yapan kimselersiniz, denilsin diye yaptınız ve bunlar da (hakkınızda) söylenmiş bulunmaktadır. Daha sonra şöyle buyurulmaktadın “İşte ateşin üzerlerine ilk alevlendirileceği kimseler bunlardır.” Bu hadisi Ebû Hüreyre rivâyet ettikten sonra, şiddetlice ağladı ve şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) doğru söylemiştir. Nitekim yüce Allah da: Kim dünya hayatını ve onun süsünü arzu ederse…” âyeti ile başlayan iki âyet-i kerîmeyi okudu. Bu hadisi Müslim, Sahih’inde bu manada rivâyet eniği gibi, Tirmizî de rivâyet etmiştir. Müslim, İmâre 152; Tirmizî, Zühd 48.

Âyet-i kerîmenin ameliyle Allah’tan başkasını niyet eden herkes hakkınca umumî olduğu da söylenmiştir. Bu kimse aslen ister mü’min olsun, ister olmasın farketmez. Bu görüş Mücahid ve Meymun b. Mihran’ın görüşüdür. Muaviye -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- de bu kanaattedir. Meymun b. Mihran der ki: İyilik işleyip de onun mükâfatı kendisine tastamam ödenmeyen hiçbir kimse olmaz, Eğer bu kimse ihlâs sahibi müslüman bir kişi ise dünyada da, âhirette de onun bu iyiliğinin karşılığı ona ödenir. Şayet kâfir ise yalnızca dünyada iyiliğinin karşılığı ona ödenir.

Şöyle de denilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte katıldığı gazası da dünyalık elde etmek isteyene bu amelinin karşılığı eksiksiz verilir. Yani ona bu gazasının mükâfatı tastamam verilir ve ondan hiçbir şey eksiltilmez. Bu ise âyeti tahsis etmektir, ancak bunun umum ifade ettiği görüşü daha doğrudur.

2- Ameller ve Niyetler:

Kimi ilim adamı der ki: Bu âyet-i kerîmenin anlamı Hazret-i Peygamber’in: “Ameller ancak niyetlere göredir” âyeti ile aynıdır. Ayrıca bu âyet-i kerîme şuna da delildir Bir kimse Ramazan ayında, Ramazan kastı ile olmaksızın oruç tutarsa, onun tuttuğu bu oruç Ramazan için geçerli olmaz. Yine âyet-i kerîme şunu göstermektedir. Bir kimse serinlemek ve temizlenmek kastıyla abdest alacak olursa, namaz için Allah’a yaklaşmak maksadıyla alınmış bir abdest yerine geçmez. İşte bu husus, bu kabilden olan bütün ameller için de böyledir.

3- Âyet-i Kerîme’nin Kapsamı (Mutlak mı, Mukayyed mi?)

İlim adamlarının çoğunluğu bu âyet-i kerîmenin mutlak olduğu görüşündedir. Aynı şekilde Şûra Sûresi ‘nde yer alan:

“Kim âhiret ekinini isterse, onun ekinini arttırırız. Kim de dünya ekinini isterse, kendisine ondan bir şeyler veririz.” (eş-Şûrâ, 42/20.) âyeti ile;

“Kim dünya nimetlerini dilerse, ona ondan veririz” (Âl-i İmrân, 3/145) âyetini ise İsra Sûresi’nde yer alan şu âyet-i kerîme kayıtlamakta ve açıklık getirmektedir:

“Kim bu dünyayı isterse, Biz de burada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabucak veririz.” (el-İsra, 17/18) âyetinden itibaren

“…alıkonmuş değildir.” (el-İsra, 17/21) âyetine kadar olan âyetler, buna kayıt getirmektedir. Böylelikle yüce Allah şunu haber vermektedir: Kul niyet eder ve irade eder, şanı yüce Allah da dilediğini hükmeder.

ed-Dahhâk, İbn Abbâs (radıyallahü anh)dan. yüce Allah’ın:

“Kim dünya hayatını… arzu ederse” âyetinin yüce Allah’ın:

“Kim bu dünyayı isterse…” âyeti ile nesh olduğunu söylediğini rivâyet etmektedir. Ancak sahih olan bizim zikrettiğimizdir ve bunun (âyetlerden birisinin) mutlak (diğerinin) ise kayıtlayıcı olduğu şeklindedir. Nitekim yüce Allah’ın:

“Kullarım sana Beni sorarlarsa, işte muhakkak Ben pek yakınım, Bana dua ettiğinde dua edenlerin duasına karşılık verir, kabul ederim.” (el-Bakara, 2/186) âyeti da buna benzemektedir. Bu âyetin zahiri dua eden herkesin, duasının her zaman ve her durumda kabul edileceğini haber vermektir. Oysa durum böyle değildir, çünkü yüce Allah:

“O da dilerse yalvardığınız şeyi giderir” (el-En’âm, 6/41) âyeti bunu gerektirmektedir.

Haberlerde nesh câiz değildir. Çünkü aklen vacib olan şeylerin değişmesi de imkansızdır, yüce Allah’ın yalan bir şeyi bildirmesi de imkansızdır. Şer’î hükümlere dair verilen haberlerde ise, konu ile ilgili fıkıh usulü kitaplarında açıklandığı şeküdeki görüş ayrılıkları çerçevesinde caizdir. İleride buna dair açıklamalar yüce Allah’ın izniyle Nahl Sûresi’nde (16/67. âyetin tefsirinde) gelecektir.

Hud 14

Eğer size cevap veremezlerse, artık bilin ki o, Allah’ın bilgisiyle indirilmiştir. Ve ki, yoktur ilah O’ndan başka. Artık Müslüman olacak mısınız?

Diyanet Vakfı
Eğer (onlar) size cevap veremiyorlarsa, bilin ki, o ancak Allahın ilmiyle indirilmiştir ve Ondan başka tanrı yoktur. Artık siz müslüman oluyor musunuz?

Kurtubi Tefsiri
Eğer bunun üzerine size cevap vermezlerse, bilin ki; demek o ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir ve gerçekten Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Artık müslüman oluyor musunuz?

“Eğer bunun üzerine size cevap vermezlerse” yani onlara bu meydan okuyuşunuzda size cevap veremeyip buna imkân bulamayacak olurlarsa, o halde onlara karşı delil gereği gibi ortaya konulmuş demektir. Çünkü söz ustaları, belagat sahipleri ve di Ti kullananlar onlardır.

“Bilin ki demek o, ancak Allah’ın İlmiyle indirilmiştir” ve böylelikle Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)in doğru söylediğini de bilin.

“Ve” ayrıca bilin ki

“gerçekten O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Artık müslüman oluyor musunuz?” Burada sonu emir anlamındadır. Bu âyetin anlamına ve Kur’ân-ı Kerîm’in mucize olduğuna dair açıklamalar bu kitabın (tefsirin) mukaddimesinde geçmiş bulunmaktadır. Cenab-ı Allah’a hamdolsun.

“De ki: Öyleyse… getirin” âyeti ve ondan sonrasında hitab bir kişiye (Hazret-i Peygamber’e) yönelik olmakla birlikte;

“eğer… size cevab vermezlerse” âyetinde “sana” denilmeyişiyle ile ilgili olarak şu açıklama yapılmıştır: Bu ifade tekil olan muhatabtan ta’zim ve tefhim kastı ile çoğula tahvil (iltifat) yapılmıştır. Nitekim başkan olana kimi zaman çoğul kipleri ile hîtab edildiği de olur. Bununla birlikte

“size”deki zamir ile

“bilin”deki zamir bütün herkese aittir. Herkes bilsin ki bu Kitab

“ancak Allah’ın ilmiyle İndirilmiştir” demektir. Bu açıklamayı da Mücâhid yapmıştır.

“Size” ile

“bîlin”deki çoğul zamirlerin müşriklere ait olduğu da söylenmiştir ki anlamı şöyle olur: Eğer size yardımcı olsunlar diye çağırdığınız varlıklar sizin isteğinizi yerine getirmeyib siz de Kur’ân’ın bir benzerini ortaya koyamayacak olursanız o takdirde

“bilin ki o ancak Allah’ın ilmiyle İndirilmiştir.”

Ayrıca

“size”deki zamirin hem Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e, hem mü’minlere ait olduğu

“bilin”deki zamirin ise müşriklere ait olduğu da söylenmiştir.

Hud 13

Yoksa diyorlar mı: “Uydurdu onu”? De ki: “Getirin on sure, onun benzeri uydurulmuş olarak. Ve çağırın kimi çağırabiliyorsanız Allah’tan başka, eğer doğru kimseler iseniz.”

Diyanet Vakfı
Yoksa, «Onu (Kuranı) kendisi uydurdu» mu diyorlar? De ki: Eğer doğru iseniz Allahtan başka çağırabildiklerinizi (yardıma) çağırın da siz de onun gibi uydurulmuş on sure getirin.

Kurtubi Tefsiri
Yoksa: “Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Öyleyse haydi siz de onun gibi uydurma on sûre getirin. Allah’tan başka kime gücünüz yetiyorsa, onları da çağırın. Eğer doğru söyleyenler İseniz.”

“Yoksa onu kendisi uydurdu mu, diyorlar?” âyetindeki

“Yoksa”; “Hayır,” anlamındadır. Buna dair açıklamalar daha önceden Yûnus Sûresi’nde (10/38. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yani; Ey Muhammed! Sen bu Kur’ân sayesinde onların senin peygamberliğine karşı ileri sürdükleri delil çürütmüş ve ortaya attıkları problemleri çözmüş, bu Kur’ân ile onlara karşı susturucu bir delil getirmiş bulunuyorsun. Şayet onlar; bu Kur’ân’ı sen uydurdun diyorlarsa, haydi kendi kanaatlerine uygun olarak uydurulmuş, benzeri bir kitab getirsinler.

“Allah’tan başka” yani kâhinleri ve yardımcı olacak olanları

“kime gücünüz yetiyorsa, onları da çağırın.”

Hud 12

Belki bırakacaksın sana vahyedilenin bir kısmını ve daralacak onunla göğsün, onların demesiyle: “Ona bir hazine indirilmeli değil miydi?” veya “Onunla birlikte bir melek gelmeli değil miydi?” Sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şey üzerine vekildir.

Diyanet Vakfı
Belki de sen (müşriklerin:) «Ona (gökten) bir hazine indirilseydi veya onunla beraber bir melek gelseydi!» demelerinden ötürü sana vahyolunan ayetlerin bir kısmını (duyurmayı) terk edeceksin ve bu yüzden ruhun daralacaktır. (İyi bil ki) sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekildir.

Kurtubi Tefsiri
Şimdi sen: “Ona bir hazine indirilmeli, yahut onunla beraber bir de bir melek gelmeli değil miydi?” demeleri yüzünden sana vahyolunandan bir kısmını terketmek isteyecek misin ve bundan dolayı göğsün daralacak mı? Sen ancak bir uyarıcısın. Allah, herşeye vekildir.

“Şimdi sen… sana vahyolunandan bir kısmını terketmek İsteyecek misin?” Yani olur ki sen onlardan gördüğün bu aşın inkâr ve yalanlama dolayısıyla, üzerinde bulunduğun haktan kısmen de olsa seni kaydıracaklarını zannedebilirsin, demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar:

“Ona bir hazine indirilmeli, yahut onunla beraber bir de melek gelmeli değil miydi?” deyince, o da onların ilahlarına dil uzatmayı terketmeyi içten içe kararlaştırdı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme İndi.

Buna göre âyet, istifham (soru) anlamındadır. Yani onların senden böyle bir istekte bulunmalarına uygun olarak ilahlarına dil uzatmayı ihtiva eden sözleri söylemeyi terk mi edeceksin? Böylelikle tebliğinde nihaî noktaya varma emri de daha bir pekiştirilmiş olmaktadır. Yüce Allah’ın:

“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et” (el-Mâide, 5/67) âyetinde olduğu gibi.

Âyetin, böyle bir şeyin (yani terketme) ihtimalinin uzaklığı söz konusu olmakla birlikte nery anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani sen, asla böyle bir şeyi yapmazsın. Aksine sen, sana indirilenlerin tümünü onlara tebliğ edersin. Çünkü Mekke müşrikleri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e şöyle demişlerdi: Şayet sen bize ilahlarımıza dil uzatılmayan bir kitab getirecek olursan, hiç şüphesiz biz de sana uyarız. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de onların ilahlarına dil uzatmaktan vazgeçmek isteyince bu âyet-i kerîme nazil oldu.

“Ve bundan dolayı göğsün daralacak mı?” âyeti

“terketmek isteyecek misin?” anlamındaki âyete atredilmiştir.” Göğsün” anlamındaki kelime de bundan dolayı merfu’dur.

“Bundan dolayı”daki “he” zamiri ise ya “şey” anlamındaki e, ya da “bir kısmını” anlamındaki kelimeye, yahut “tebliğe”, yahutta “yalanlama”ya raci’dir.

Yüce Allah’ın;

“Daralacak” diye buyurup da Dardır, daralmaktadır,” diye buyurmamast bundan önce gelen; “Terketmek isteyecek” kelimesine şekil itibariyle benzesin diyedir. Diğer sebeb ise; “Daralacak (daralan)” sıfatı arızîdir, gelip geçer. “Dardır,” sıfatı ise daha bir kalıcıdır.

“demeleri” anlamındaki ifade nasb mahallindedir. Bu da demelerinden hoşlanmadığın için yahut demesinler diye takdirindedir. Yüce Allah’ın:

“Allah, yanılırsınız diye size açıklıyor.” (en-Nisa, 4/176) âyetinde olduğu gibi ki, bu da “yanılmayasınız diye” demektir. Yahut burada “böyle demeleri yüzünden, dediklerinden ötürü ” anlamında olması da mümkündür.

“Ona bir hazine indirilmeli, yahut onunla beraber” onun söylediklerini doğrulayacak

“bir de bir melek gelmeli değil miydi?” Bu sözleri Mahzumlu Abdullah b. Ebi Ümeyye b. el-Muğire söylemişti.

Şanı yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed:

“Sen ancak bir uyarıcısın.” Senin görevin onları uyarmaktan ibarettir. Yoksa onların getirmeni isteyip teklif ettileri âyetleri (ve mucizeleri) getirmek değildir.

“Allah ise herşeye vekildir.” Herşeyi gözeten, koruyan ve herşeye şahit olandır.

Hud 11

Ancak sabredenler ve salih işler yapanlar, işte onlar için bağışlanma ve büyük bir ecir vardır.

Diyanet Vakfı
Ancak (musibetlere) sabredip güzel iş yapanlar böyle değildir. İşte onlar için bir bağış ve bir büyük mükafat vardır.

Kurtubi Tefsiri
Sabredip, salih amellerde bulunanlar müstesnadır. İşte onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.

“Sabredip salih amellerde bulunanlar müstesnadır” âyeti ile mü’minler kastedilmektedir. Yüce Allah onları zorlu ve sıkıntılı hallere karşı sabırlı olmakla övmektedir, Bu âyet nasb mahallindedir. el-Ahfeş der ki: Bu birinci türden olmayan (munkatı’) bir istisnadır. Yani nimet ve sıkıntı hallerinde sabreden ve salih ameller işleyenler böyle değildir. el-Ferrâ’ ise şöyle demektedir: Bu âyet:

“İnsana nezdimizden… tattırıp da” âyetinden istisnadır. Çünkü “insan”, nâs (insanlar) anlamındadır. “Nâs” ise kâfiri de mü’mini de kapsamına alır. O halde buradaki istisna muttasıl bir istinâdır. Bu açıklama güzel bir açıklamadır.

“İşte onlara mağfiret… vardır” âyeti mübtedâ ve haberdir.

“Ve büyük bir mükâfat” ifadesinde ise

“mükâfat” anlamındaki (fecr) kelimesi atfedilmiştir,

“büyük” de onun (fecr’in) sıfatıdır.

Hud 10

Ve andolsun eğer tattırsak ona bir nimet, bir sıkıntı dokunduktan sonra, mutlaka diyecek: “Gitti benden kötülükler.” Şüphesiz o, gerçekten sevinçli, övüngendir.

Diyanet Vakfı
Eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra ona bir nimet tattırırsak, elbette «Kötülükler benden gitti» der. Çünkü o (bunu derken) şımarıktır, kibirlidir.

Kurtubi Tefsiri
Ve şayet kendisine dokunan bir sıkıntıdan Sonra ona bir nimet tattırsak, elbette ki: “Kötülükler benden uzaklaşıp gitti” der. Çünkü o şımarıktır, böbürlenendir.

“Ve şayet kendisine dokunan bir sıkıntıdan” sıkıntı, fakirlik ve darlıktan

“sonra ona bir nimet” sağlık, bolluk ve rızıkta bir genişlik

“tattırsak elbette ki; Kötülükler” yani kişinin hoşuna gitmeyen sıkıntı ve fakirlik gibi hususlar

“benden uzaklaşıp, gitti der. Çünkü o şımarıktır, böbürlenendir.” Yani eriştiği genişlik ve bollukla sevinir, böbürlenir. Yüce Allah’a şükür borcu olduğunu unutur.

Mesela bir kimse böbürlendiği vakit; Böbürlenen adam” denilir. ise mübalağa içindir.

Kıraat alimi Yakûb der ki: Medine ehlinden bazıları “re” harfini ötreli olarak; diye okumuşlardır. Nitekim; “Zeki, sakınan, tetikte bulunan ve olayların içyüzünü kavrayan adam” anlamındaki kullanımlar da bu türdendir. Bununla birlikte damme ve esrenin ağırlığı dolayısıyla (orta harfin) sakin söylenmesi her iki söyleyişte de mümkündür.

Hud 9

Ve andolsun eğer tattırsak insana tarafımızdan bir rahmet, sonra çekip alırsak onu ondan, şüphesiz gerçekten o ümitsiz, nankördür.

Diyanet Vakfı
Eğer insana tarafımızdan bir rahmet (nimet) tattırır da sonra bunu ondan çekip alırsak, tamamen ümitsiz ve nankör olur.

Kurtubi Tefsiri
İnsana nezdimizden bir rahmet tattırıp da sonra bunu kendisinden alıversek, muhakkak o ümidini kesmiş bir nankör olur.

Yüce Allah’ın:

“İnsana nezdimizden bir rahmet tattırıp da” âyetindeki

“İnsan” bütün kâfirler hakkında kullanılan yaygın bir cins isimdir. Burada

“insan” ile Velid b. Muğire’nin kastedildiği ve âyetin onun hakkında indiği de söylenmiştir, Âyetin Mahzumlu Abdullah b. Ebi Ümeyye hakkında indiği de söylenmiştir.

“Rahmet” nimet demektir.

“Sonra bunu kendisinden alıversek” onu vermiş olduğumuz bu nimetten mahrum ediversek

“muhakkak o” rahmetten yana

“ümidini kesmiş” nimetleri de inkâr eden

“bir nankör olur.” Bu şekildeki açıklamayı İbnu’l-Arabî yapmıştır.

en-Nehhâs der ki:

“Ümidini kesmiş” ifadesi, “Ümit kesti, keser”den gelmektedir. Sîbeveyh ise bu fiilin; şeklinde, babından olduğunu nakletmektedir ki “sanır, nimet gördü-görür, ümit kesti-keser” fiilleri de bu türdendir. Kimisi de “Ümit kesü-keser” şeklindeki kullanımın Arap dilinde binmediğini; bu vezinde yalnızca bu dört fiilin salim harflerden meydana gelip vezninde kullanıldığını söylemişlerdir. Ayrıca bunların birisi de Inilaflıdır ki o da; ile şeklinde mübalağa İçin ve çokluk ifade etmek üzere; “Çok böbürlenen” gibidir.

Hud 8

Ve andolsun eğer ertelesek onlardan azabı sayılı bir ümmete kadar, mutlaka diyecekler: “Ne alıkoyuyor onu?” Haberiniz olsun, gün geldiğinde onlara, çevrilecek değildir onlardan ve kuşatacaktır onları alay ettikleri şey.

Diyanet Vakfı
Andolsun, eğer biz onlardan azabı sayılı bir süreye kadar ertelesek, mutlaka «Onun gelmesini engelleyen nedir?» derler. Bilesiniz ki, kendilerine azap geldiği gün, bir daha onlardan uzaklaştırılacak değildir. Ve alay etmekte oldukları şey, onları çepeçevre kuşatacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki, eğer azâbı sayılı bir vakte kadar üzerlerinden geciktirirsek, onlar mutlaka: “Bunu alıkoyan nedir?” derler. Haberiniz olsun ki, bunlara azâbın geleceği gün kendilerinden geri döndürülecek değildir. Alay etmekte oldukları şey de onları çepeçevre kuşatacaktır.

” Yemin olsun ki eğer azâbı sayılı bir vakte kadar üzerlerinden geciktirirsek” âyetinde yer alan:

“Yemin olsun ki eğer” ifadesindeki “lâm” harfi kasem (yemin) içindir, cevabı ise

“mutlaka… derler” âyetidir.

“Bir ümmete kadar” ifadesi ise sayısı belli bir vadeye ve bilinen bir zamana kadar anlamındadır. Buna göre burada “ümmet” süre demektir. İbn Abbâs, Mücahid, Katâde ve müfessirlerin büyük çoğunluğu böyle açıklamışlardır. “Ümmet” aslında cemaat ve topluluk demektir. Zaman ve yılların “ümmet” diye ifade edilmesi, ümmet denilen cemaatin bu süreler içerisinde var oluşlarından ötürüdür. Buradaki ifadede muzafın hazfedildiği de söylenmiştir. Yani aralarında îman edecek kimse bulunmadığından dolayı helâk edilmeyi hakedecek olan bir ümmetin geleceği bir zamana kadar geciktirirsek… yahut aralarında îman edenlerin de bulunduğu bir ümmetin sonunun gelip artık bunlardan sonra da îman edecek kimsenin kalmayacağı bir ümmetin geleceği vakte kadar geciktirirsek… demektir. Ümmet, müşterek bir isimdir. Bunun sekiz çeşit anlamı olduğu söylenmiştir.

1) Ümmet, cemaat ve topluluk anlamına gelir. Yüce Allah’ın;

“Üst tarafında (davarlarını) sulayan bir grub insan (ümmet) buldu.” (el-Kasas, 28/23)

2) Yine ümmet peygamberlere tabi olmak anlamındadır,

3) Kendisine uyulacak şekilde bir çok hayırları nefsinde toplayan kişiye de ümmet denilir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Gerçekten İbrahim başlı başına bir ümmetti, Allah’a itaatkârdı, hanifdi.” (en-Nahl, 16/120)

4) Yine ümmet, din ve şeriat manasına da gelir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Biz atalarımızı bir din (ümmet) üzere bulduk.” (ez-Zuhruf, 43/22-23)

5) Ümmet, süre ve zaman anlamına da gelir. Yüce Allah’ın:

“Andolsunki eğer azâbı sayılı bir vakte (ümmet) kadar üzerlerinden geciktirirsek…” âyetinde olduğu gibi. Yüce Allah’ın:

“Uzun bir süre (ümmet) sonra tavsiyesini hatırladı.” (Yusuf, 12/45) âyetinde de böyledir. Ümmet, boy-pos anlamına da gelir ki bu da insanın boyu ve yüksekliği demektir. Nitekim bu kabilden olmak üzere; filan kişinin ümmeti (yani boyu) güzeldir, denilir.

7) Ümmet, bir dine bir kimsenin tek başına müntesib olması ve bu konuda kendisi ile bu inancı paylaşan başka bir ortağının bulunmaması anlamına da gelir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Zeyd b. Amr b. Nufeyl tek başına bir ümmet olarak diriltilecektir.” Müsned, 1. 189-39O.

8) Ümmet, aynı zamanda um (ana) anlamına da gelir. Nitekim; “Bu Zeyd’in ümmetidir” ifadesi, bu Zeyd’in anasıdır, anlamındadır.

“Mutlaka: Bunu alıkoyan” azâbı engelleyen

“nedir? derler.” Bu sözlerini ya gecikmesi dolayısıyla azâbın geleceğini yalanlamak kastıyla yahut ta çabuk gelmesini isteyerek ve alay olsun diye söylemişlerdir. Yani peki bu azâbın gelişini engelleyen nedir? demek olur.

“ttaberiniz olsun ki bunlara azâbın geleceği gün kendilerinden geri döndürülecek değildir.” Burada söz konusu edilen azâb, müşriklerin Bedirde öldürülmeleri, Hazret-i Cebrâîl’in de ileride (el-Hicr, 15/94-95) geleceği üzere alay edenleri öldürmesidir.

“Alay etmekte oldukları şey” yani alay etmelerinin cezası -ki muzâf hazfedilmiştir.”de onları çepeçevre kuşatacaktır” onların başlarına inmiş ve onları kuşatmış olacaktır.

Hud 7

Ve O, yaratandır gökleri ve yeri altı günde. Ve idi Arş’ı su üzerinde. Denemek için sizi: hanginiz daha güzel iş yapacak? Ve andolsun eğer desen: “Gerçekten siz diriltileceksiniz ölümden sonra”, mutlaka diyecekler inkâr edenler: “Bu, başka değil apaçık bir büyü.”

Diyanet Vakfı
O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için, Arşı su üzerinde iken, gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Yemin ederim ki, (Resulüm!): «Ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz» desen, kafir olanlar derhal «Bu, açık bir büyüden başka bir şey değildir» derler.

Kurtubi Tefsiri
Arşı su üstünde iken -hanginizin daha güzel bir amelde bulunacağını ortaya çıkarmak için- gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur. Yemin olsun ki; “Ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz” diyecek olsan, kâfirler mutlaka: “Bu ancak apaçık bir sihirdir” derler.

Yüce Allah’ın:

“Gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur” âyetine dair açıklamalar daha önceden el-Arâf Sûresi’nde (7/54. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

“Arşı su üstünde iken” âyetinde yüce Allah, ve suyun yaratılışının, yerin ve semanın yaratılışından önce olduğunu beyan etmektedir. Ka’b der ki: Allah yeşil bir yakut tanesi yarattı. Heybeliyle ona nazar etti, yüce Allah’ın korkusundan titreyen bir suya dönüştü, İşte -hareketsiz olsa dahi- şu ana kadar suyun titremesinin sebebi budur. Daha sonra yüce Allah rüzgarı halketti ve suyu da rüzgarın sırtına yerleştirdi. Arkasından da arşı suyun üzerine koydu.

Saîd b. Cübeyr’in, İbn Abbâs’dan naklettiğine göre ona yüce Allah’ın:

“Arşı su üstünde İken” âyeti hakkında, peki su neyin üstünde idi? diye sorulunca, o da: Su da rüzgarın üstünde idi, diye cevap vermiştir. Hâkim,el-Müstedrek, II, 341. Benzer ve kısmen diğer rivâyetler ve yerleri için bk. Süyûtî, ed-Durru’ Mensûr, IV. 403-404

Buhârî de İmrân b. Husayn’dan şöyle dediğini rivâyet eder: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in yanında idim. Yanına Temimoğulları’ndan bir topluluk geldi. Hazret-i Peygamber onlara: “Ey Temimoğulları! Müjdeyi kabul ettiniz” diye buyurdu. Onlar da: Madem bize müjde verdin. Haydi bize ihsanda bulun, dediler ve bunu iki defa tekrarladılar. Bu sefer Yemen halkından bir takım kimseler girdi, Hazret-i Peygamber onlara da: “Ey Yemen halkı! madem Temimogulları onu kabul etmediler. O halde sîzler müjdeye karşılık verin (onu kabul edin)” diye buyurdu. Onlar da, kabul ettik. Biz dinde bilgi sahibi olmak (tetakkuh) için geldik ve sana bu işin önceki halini sormaya geldik. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Allah vardı, O’ndan başka hiçbir şey yoktu. Arş’ı da su üstünde idi. Daha sonra gökleri ve yeri yarattı ve Zikirde (Levh-i Mahfuz’da) herşeyi yazdı.” Daha sonra yanıma bir adam gelip şöyle dedi: Ey İmrân! Haydi dişi devene yetiş, çünkü o çekip, gitti. Ben de devemi yakalamak üzere çıktım, baktığımda âdeta seraba karışmış gibiydi. Allah’a yemin ederim, devemin kaybolup gitmesini ve yerimden kalkmamış olmayı çok arzu ederdim. Buhâri, Bedu’l-Halk I, Tevhîd 22; Müsned, IV, 431-432: Yemenlilerin sorularına kadar Buhâri, Meğâzî 67, 74: Tirmizî, Menâkıb 73; Müsned, IV, 426, 433, 136.

“Hanginizin daha güzel bir amelde bulunacağını ortaya çıkarmak için” âyeti şu demektir: Allah bunu kudretinin kemaline, öldükten sonra dirilişe delil getirmek ve gereken şekilde ibret almak suretiyle kullarım denemek için yaratmıştır.

Katâde der ki: “Hanginizin daha güzel bir amelde bulunacağını ortaya çıkarmak için” âyeti, hanginizin aklının daha mükemmel olduğunu ortaya çıkarmak için, demektir. el-Hasen ve Süfyan-ı Sevrî derler ki: Hanginiz dünyada daha zahid (dünyaya daha az rağbet eden)dir diye…

Nakledildiğine göre Hazret-i Îsa uyuyan bir adamın yanından geçmiş ve ona; Ey uyuyan! Kalk da İbadet et, demiş. Adam: Ey Ruhullah! Ben İbadetimi yaptım, diye cevap verince; Hazret-i Îsa ona: İbadet olarak ne yaptın? diye sorunca, bu sefer: Ben dünyayı, dünya ehline bıraktım, diye cevap vermiş. Bu sefer Hazret-i Îsa: Uyu sen âbidleri de geçtin, demiş.

ed-Dahhâk der ki: Hanginizin daha çok şükredeceğini ortaya çıkarmak için… Mukâtil : Hanginizin Allah’tan daha çok korktuğunu, müttakî olduğunu ortaya çıkarmak için… İbn Abbâs: Hanginizin daha çok Allah’a itaat ile amel edeceğini ortaya çıkarmak için… diye açıklamışlardır,

İbn Ömer’den rivâyete göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem);

“Hanginizin daha güzel bir amelde bulunacağını…” âyetini okuyup: “Hanginizin aklı daha güzel, Allah’ın haram kıldığı şeylerden daha çok çekinen, Allah’a itaate elini çabuk tutan kim olduğunu ortaya çıkarmak için” diye açıklamıştır. Suyûtı ed-Durru’l-Mensûr, IV, 404. Böylelikle bu husustaki bütün görüşleri de bir arada ifade etmiş olmaktadır. İleride yine bu kabilden açıklamalar yüce Allah’ın izniyle Kehf Sûresi’nde (18/7. âyet, 2. başlıkta) gelecektir. “Ortaya çıkarmak (denemek, ibtilâ.)” in anlamına dair açıklamalar da önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Yemin olsun ki: Ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz diyecek olsan” yani Ey Muhammed! Öldükten sonra dirilişe delil getirecek olsan, kâfi der mutlaka,., derler. Eğer sen bunları müşriklere zikredecek olursan hiç şüphesiz onlar da: Bu bir sihirdir, diyeceklerdir.

“Yemin olsun ki… muhakkak sizler… diyecek olsan” âyetindeki; ….. hemzesinin esreli gelmesi “demek” fiilinden sonra geldiğinden dolayıdır. Sîbeveyh bunun üstün okunduğunu da nakletmiştir.

“Kâfirler mutlaka… derler” âyetindeki

“Mutlaka derler” deki (ikinci) “tâm”ın üstün okunması, zamiri bulunmayan mütekaddim bir fiil olduğundan dolayıdır. Bundan sonrafki âyette) ise bu fiilin “lâm”ı ötreli olarak gelecektir, çünkü onda zamir vardır.

“Bir sihir” batıl bir aldanış demektir. Çünkü onlara göre de sihir batıl bir işti. Hamzâ ve el-Kisaî ise; “Bu ancak apaçık bir sihirbazdır” diye okumuşlardır ki burada Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) söz konusu edilmektedir.

Hud 6

Ve yoktur yeryüzünde debelenen hiçbir canlı ki, olmayacak üzere Allah’ın onun rızkı. Ve bilir onun durduğu yeri ve emanet olarak konulduğu yeri. Hepsi apaçık bir kitaptadır.

Diyanet Vakfı
Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allahın üzerinedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekanı bilir. (Bunların) hepsi açık bir kitapta (levh-i mahfuzda) dır.

Kurtubi Tefsiri
Yeryüzünde yürüyüp de rızkı Allah’a ait olmayan hiçbir canlı yoktur. Onların durdukları yerlerini de, emanet edildikleri yerlerini de O bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitaptadır.

“Yeryüzünde yürüyüp de rızkı Allah’a ait olmayan hiçbir canlı yoktur” anlamındaki âyette yer alan; nefy edatıdır. ise zâid’tir. ” Canlı” kelimesi ise ref mahallindedir. İfadenin takdiri;

“Hiçbir canlı yoktur” şeklindedir.

“Rızkı Allah’a ait olmayan” ifadesindeki “…a ait”; “…dan” demektir. Rızkı Allah tarafından verilmeyen… anlamına gelir. Mücahîd’in şu açıklaması buna delil teşkil etmektedir: Bu canlıya rszık türünden gelen herbir şey Allah’tan gelir.

“Allah’a ait” tabiri rızkın lütfü ile Allah’a ait olduğunu, yoksa böyle bir şeyin O’nun hakkında vücub ifade etmediğini gösterir. Bir diğer açıklamaya göre bu, O’nun tarafından verilmiş hak bir va’d (söz)dir. Bu hususa dair açıklamalar en-Nisâ Sûresi’nde (4/70. âyet, 3. başlıkta) geçmiş ve yüce Allah’ın hakkında herhangi bir vücubun söz konusu olmadığı belirtilmiştir.

“Rızkı” kelimesi mübtedâ olarak merfu’dur. Kûfelilere göre ise sıfat olduğu için ref’ edilmiştir. Âyet-i kerîme, zahirî itibariyle umum ifade etmekle birlikte, manası hususîdir, çünkü canlılardan pek çoğu rızıklanmadan önce helâk olup giderler. Bütün canlılar hakkında umumî olduğu da söylenmiştir. Çünkü kendisi ile yaşayıp geçinebileceği bir rızık verilmeyen her canlıya aslında ruhu rızık olarak verilmiştir.

Âyet-i kerîmenin bundan önceki âyetler ile ilgisi şöyledir Şanı yüce Allah, herkesin rızkını kendisinin verdiğini ve o kişinin beslenip gelişmesinden gafil olmadığını haber vermektedir. Peki ey kâfirler! Sizi rızıklandıran O iken, sizin halleriniz O’na nasıl gizli kalabilir?

Dâbbe (canlı): Debelenen, hareket eden herbir canlı, hayvan demektir. Rızık; Gerçek anlamı ile canlının kendisiyle gıdalandığı şey demektir. Bu suretle canlı ruhunu (canını) muhafaza edebilir ve bedeni gelişir.

“Rızk”ın mâlik olmak anlamına gelmesi mümkün değildir, çünkü hayvanlara rızık verilmekle birlikte hayvanların kendi yiyeceklerinin maliki olmakla nitelendirilmesi doğru olamaz. Aynı şekilde bebeklere de rızık olarak süt verilir ve memedeki sütün bebeğin mülkiyelinde olduğu söylenemez. Nitekim yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Rızkınız… da semâdadır.” (ez-Zâriyât, 51/22) Ancak bizim semâda mülkiyetimiz altında olan herhangi bir şey bulunmamaktadır. Çünkü rızık, eğer mülk olan bir şey olsaydi, insanın başkasının mülkü oları bir şeyden yemesi halinde başkasının rızkından yemiş olması gerekirdi. Buna ise imkan yoktur, çünkü kul ancak kendi rızkını yiyebilir. Zaten el-Bakara Sûresi’nde de (2/3. âyet, 22. başlıkta) bu hususa dair açıklamalar geçmiş bulunmakladır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Birisine: Sen nerden yersin? diye sorulmuş, o da şu cevabı vermiş: Değirmeni yaratan, orada öğütülen unu da getirir. Ağızları halkeden kimse, azıkları yaratan da O’dur,

Ebû Useyd’e sorulmuş: Nereden yersin? O: Subhanallah, Allah-u Hkber diye hayretini bildirmiş (ve şöyle demiş): Şüphesiz Allah köpeğe dahi rızık verir. Ebû Useyd’e mi rızık vermeyecek?

Hatim el-Asamm’e: Nerden yersin? diye sorulmuş. O, Allah’tan (gelenden) diye cevap vermiş. Kendisine: Allah sema’dan üzerine dinar ve dirhem mi indiriyor? diye sorulmuş. Bu sefer: Sema’dan başka mahlukat O’nun değil midir? Ey adam! Şu yerde O’nundur, sema da O’nundur. Eğer O, benim rızkımı sema’dan vermeyecek olursa, şüphesiz rızkımı bana yerden gönderir. Daha sonra da (şu anlamdaki) beyitleri okur:

“Zorlukta da, kolaylıkta da bütün bu mahrukatı da beni de rızıklandıran

Allah olduğuna göre, nasıl olur da fakir düşmekten korkarım?

O ki bütün mahlukatın rızkını vermeyi tekeffül etmiştir.

Çöldeki kertenkelenin de, denizdeki balığın da.”

Tirmizî el-Hakîm, “Nevadiru’l-Usul”de senedini kaydederek Zeyd b. Eslemden şöyle dediğini nakleder: Eş ‘atîlerden olan Ebû Mûsa, Ebû Malik ve Ebû Âmir kendi kabilelerinden bir grup ile birlikte hicret edip, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzuruna geldiklerinde azıkları da bitip tükenmişti. Aralarından birisini azık istemek üzere Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gönderdiler. Bu kişi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in kapısına ulaştığında şu: “Yeryüzünde yürüyüp de rızkı Allah’a ait olmayan hiçbir canlı yoktur. Onların durdukları yerlerini de, emanet edildikleri yerlerini de O bilir” âyetini okuduğunu işitti. Bu sefer adam şöyle dedi: Şüphesiz ki Eş’arîler, Allah için diğer canlı varlıklardan daha değersiz değildirler Bu düşünce ile geri döndü ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzuruna girmedi. Arkadaşlarına şöyle dedi. Müjdeler olsun sizlere ki, sizin imdadınıza yetişildi. Onlar da bu adamın Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile konuştuğunu ve Hazret-i Peygamber’in ona söz verdiğini zannediyorlardı. Bu halde bulundukları sırada içi ekmek ve et dolu bir kabı iki kişinin taşıyarak getirdiğini gördüler. Diledikleri kadar o kaptan yediler, daha sonra biri diğerine: Keşke biz bu yiyeceği, o da ihtiyacını gidersin diye Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a geri göndersek, dedi ve bu iki adama şöyle dediler: Haydi bu yemeği Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a geri götürün, çünkü bizler bundan ihtiyacımızı karşıladık. Sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a varıp, şöyle dediler: Ey Allah’ın Rasûlü! Bize göndermiş olduğun o yiyecekten daha bol ve daha lezzetlisini görmedik. Hazret-i Peygamber: “Ben size yiyecek bir şey göndermedim ki” dedi. Ona kendi arkadaşlarını gönderdiklerini bildirince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da ona durumu sordu, bu kişi de yaptığını ve arkadaşlarına söylediklerini bildirince Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Bu Allah’ın size rızık olarak verdiği bir şeydir” diye buyurdu. el-Hakîm Nevâdiru’l-Usul II, 176-177.

“Onların durdukları yerlerini” yani yeryüzünde barındıkları yerlerini

“de emanet edildikleri yerlerini de O bilir.” Ölüp de defnedildikleri yerlerini de bilir, anlamındadır. Bu açıklamayı Miksem, İbn Abbâs (radıyallahü anh)dan nakletmiştir. er-Rabi’ b. Enes de şöyle demektedir:

“Durdukları yerleri” nden kasıt hayatta kaldıkları günleri,

“emanet edildikleri yerler” den kasıt ise öldükleri yerler ve öldükten sonra diriltil ecekleri yerler demektir.

Saîd b. Cübeyr İbn Abbâs’tan şöyle dediğini nakletmektedir:

“Durdukları yerler” den kasıt rahimdeki kalışları

“emanet edildikleri yerler” den kasıt sulblerdeki kalışlarıdır.

“Onların durdukları yerler” den kasıt cennet veya cehennemde durdukları yerler

“emanet edildikleri yerler” den kasıt ise kabirdeki yerleridir, diye de açıklanmıştır. Buna da yüce Allah’ın cennet ve cehennemliklerin haline dair şu âyeti delil teşkil etmektedir:

“O ne güzel karargâh ve ikamet yeridir.” (el-Furkan, 25/76);

“Gerçekten o, ne kötü bir durak ve ne kötü bir yerdir.” (el-Furkan, 25/66) “Bunların hepsi apaçık bir kitaptadır.” Levh-i Mahruz’dadır.

Hud 5

Haberiniz olsun, gerçekten onlar büküyorlar göğüslerini, gizlenmek için O’ndan. Haberiniz olsun, onlar örtündükleri zaman elbiseleriyle, bilir O, neyi gizlerler ve neyi açığa vururlar. Şüphesiz O, göğüslerin özünü bilendir.

Diyanet Vakfı
Bilesiniz ki, onlar Peygamberden, (düşmanlıklarını) gizlemeleri için göğüslerini çevirirler (gönüllerinden geçeni gizlerler). İyi bilin ki, onlar elbiselerine büründükleri zaman dahi, Allah onların gizlediklerini de, açığa çıkardıklarını da bilir. Çünkü O, kalplerin özünü bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Bilin ki onlar (içlerindekini) Ondan gizlemek için göğüslerini dürüp bükerler. Elbiseleriyle örtündükleri zaman, onların gizlediklerini de açığa vurduklarım da bilir. Çünkü O, kalplerin Özünde olanı çok iyi bilendir.

Yüce Allah:

“Bilin ki onlar (içlerindekini) ondan gizlemek İçin göğüslerini dürüp, bükerler” âyetinde müşriklerin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e ve mü’minlere düşmanlıklarını, onların bu hallerinin de Allah’tan saklı kalacağını sandıklarım haber vermektedir.

“Göğüslerini dürüp, bükerler” ifadesi Müslümanlara karşı duydukları düşmanlık üzere dürüp bükerler anlamındadır. Buna göre bu ifadede hazfedilmiş takdirî “müslümanların düşmanlıkları” tabiri vardır.

İbn Abbâs der ki: Onlar kalplerinde bulunan kin ve düşmanlığı saklar ve buna muhalif şeyleri açığa vururlardı. Âyet-i kerîme el-Ahnes b. Şerîk hakkında inmiştir. Bu kişi tatlı sözlü ve güzel konuşan birisi idi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a karşı hoşuna gidecek şeyler yapar, buna rağmen kalbinde kötü maksatlar gizlerdi. Mücahid der ki: “Göğüslerini dürüp bükerler.” Şüphe ve tereddüt saklarlar, demektir. el-Hasen der ki: Onlar göğüslerinin içerisinde küfrü saklarlar, demektir.

Âyet-i kerîmenin münafıklardan birisi hakkında indiği de söylenmiştir. Bu kişi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisini görüp de îmana davet etmesin diye Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in yanından geçti mî göğsünü döndürür, sırtını çevirir, başını önüne eğer, yüzünü örterdi. Bu anlamdaki bir açıklama Abdullah b. Şeddâd’dan da nakledilmiştir. Buna göre “ondan” âyetindeki zamir Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e ait olur.

Şöyle de denilmiştir: Münafıklar biz kapılarımızı kilitleyip, elbiselerimize büründüğümüz, kalplerimizde Muhammed’e düşmanlığı sakladığımız takdirde bizim bu durumumuzu kim bilecektir, dediler. Bunun üzerine bu âyeti kerîme nazil oldu.

Bir diğer açıklamaya göre müslümanlardan bazıları bedenlerini açmamak ve örtmek suretiyle Allah’a ibadet ettiklerini kabul ediyorlardı. Yüce Allah bununla gerçek ibadetin onların kalblerindeki itikad olduğunu, açığa vurdukları söz ve amel olduğunu beyan etmektedir.

İbn Cerîr, Muhammed b. Abbad b. Ca’fer’den şunu rivâyet eder: Ben İbn Abbâs (radıyallahü anh)ı şöyle derken dinledim: “Bilin ki O’ndan gizlemek için göğüsleri dürülüp, bükülür” diye okudu ve dedi ki: Bunlar hanımlarıyla cima’ etmez ve üstleri açık olan binalarda def-i hacet’te bulunmazlardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Muhammed b. Abbâd’dan başkaları İbn Abbâs’dan; şeklinde “vav”dan sonra “nun” harfi olmaksızın okuduğunu rivâyet etmişlerdir. Gerek bu kıraatin, gerek diğer iki kıraatin anlamı birbirine yakındır. Çünkü göğüsler, sahibleri tarafından bükülmedikçe, kendiliğinden bükülmezler.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, müslümanları tenkid hususunda birbirlerine gizlice söz söylemek maksadıyla eğilir, abanırdı. O kadar cehalette ileri gittiler ki bu davranışlarını Allah’tan saklayacakları vehmine kapıldılar. İşte ‘O’ndan gizlemek İçin” ifadesi, bu davranışlarını Muhammed’den ya da yüce Allah’tan saklamak için böyle yapıyorlardı, demektir.

“Elbiseleriyle örtündükleri zaman” elbiseleriyle başlarını örttükleri zaman… demektir. Katâde der ki: Kulun en gizli saklı olacağı hal sırtını eğip bükmesi, elbisesine bürünmesi ve kederini içinde saklı tutması halidir.

Hud 4

Allah’adır dönüşünüz. Ve O, her şey üzerine güç yetirendir.

Diyanet Vakfı
Dönüşünüz yalnız Allahadır. O, her şeye kadirdir.

Kurtubi Tefsiri
“Dönüşünüz ancak Allah’adır. O, herşeye gücü yetendir.”

İki “te”den birisi hazfedilmiş muzari bir fiil olması da mümkündür. O takdirde mana şöyle olur: Onlara de ki: Eğer siz yüz çevirecek olursanız, muhakkak ben sizin için büyük bir günün azabından korkarım.

“Dönüşünüz ancak Allah’adır.” Yani ölümden sonra dönüşünüz yalnız O’na olacaktır.

“O” mükâfat ve cezalandırmak türünden

“her şeye gücü yetendir.”

Hud 3

Ve bağışlanma dileyin Rabbinizden, sonra tövbe edin O’na, yararlandırsın sizi güzel bir yararlanma ile adı konmuş bir süreye kadar ve versin her fazilet sahibine faziletini. Ve eğer yüz çevirirseniz, o zaman gerçekten ben korkarım üzerinize büyük bir günün azabından.

Diyanet Vakfı
Ve Rabbinizden mağfiret dilemeniz, sonra da ona tevbe etmeniz için (indirildi. Eğer bu emrolunanları yaparsanız), Allah sizi, tayin edilmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde yaşatır, fazlasını yapan herkese de iyiliğinin karşılığını verir. Eğer yüz çevirirseniz, ben sizin başınıza gelecek büyük bir günün azabından korkarım.»

Kurtubi Tefsiri
“Bir de Rabbinizden mağfiret dileyin. Sonra, O’na tevbe edin ki belli bir süreye kadar sizi güzel bir şekilde faydalandırsın ve her fazilet sahibine kendi lûtfunu versin. Eğer yüzçevirirseniz, muhakkak ben sizin için büyük bir günün azabından korkarım.

“Bir de Rabbinizden mağfiret dileyin” âyeti bir öncekine atfedilmiştir.

“Sonra O’na tevbe edin” yani itaat ve ibadet ile O’na dönün. el-Ferrâ’ der ki: Burada; “Sonra” edatı “vav, ve” anlamındadır. Yani:

“Ve O’na tevbe edin” demektir. Çünkü Allah’tan mağfiret dilemek tevbenin bizatihi kendisidir, tevbe mağfiret dilemekle aynı şeydir. Şöyle de açıklanmıştır: Geçmiş günahlarınızdan ötürü, O’ndan mağfiret dileyin ve ne zaman olursa olsun yeni yaptığınız günahlardan dolayı da O’na tevbe edin.

Salihlerden birisi şöyle demiştir: Günahtan vazgeçmeksizin mağfiret dilemek, yalancıların tevbesidir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/135. âyet,1. aşlıkta) yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır. Yine el-Bakara Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Allah’ın âyetlerini alaya almayın” (el-Bakara, 2/231) âyetini açıklarken (4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Önce mağfiret dilemenin söz konusu edilmesi, asıl maksadın mağfiret (günahların bağışlanması) oluşundan dolayıdır. Tevbe ise mağfirete sebebtir, o bakımdan mağfiret öncelikle istenmesi gereken bir husustur, fakat ona sebeb tevbe olduğundan dolayı, sonra gerçekleşen bir şeydir. Âyetin-, küçük günahlarınızdan ötürü O’ndan mağfiret isteyin, büyük günahlarınızdan da O’na tevbe edin, anlamına gelmesi ihtimali de vardır.

“… ki belli bir süreye kadar sizi güzel bir şekilde faydalandırsın.” İşte mağfiret dilemenin ve tevbenin meyvesi budur. Yani geniş rızık, rahat geçim gibi çeşitli faydalarla sizleri yararlandırır, sizden önce helâk ettiği kavimlere yaptığı gibi azâb ile kökten sizi imha etmez. Bir görüşe göre “sizi faydalandırması” size uzun ömür vermesi anlamındadır. Çünkü bu “faydalandırma”nın, yani “imtâ”ın asıl anlamı uzun süre vermek demektir. Nitekim; “Allah seni uzun süreli faydalı kılsın” ifadesi de buradan gelmektedir. Sehl b. Abdullah der ki: Güzel bir şekilde faydalanmak, mahlukatı terkedip Hakk’a yönelmek demektir. Bunun mevcuda kanî olup yetinmek ve ele geçirilmeyene de üzülmeyi terketmek anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Belli bir süreye kadar” ifadesi ölüm, kıyâmet ve cennete girmek ile de açıklanmıştır. Bu görüşe göre güzel bir şekilde faydalanmak, kabir ve buna benzer kıyâmetin dehşetli ve sıkıntılı halleri arasında yer alan, hoşa gitmeyen ve kendisinden korkulan herbir husustan korunmak demektir. Birinci görüş ise daha kuvvetlidir, çünkü yüce Allah yine bu sûrede şöyle buyurmaktadır:

“Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin. Sonra, O’na tevbe edin ki üzerinize gökten bol bol yağmur göndersin, gücünüze güç katsın.” (Hûd,11/52) Bu ise ölüm ile sona eren bir durumdur. İşte burada sözü edilen “belli bir süre” de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mukâtil der ki: Ancak kavmi bu emre uymayı kabul etmedi. Bundan dolayı da Allah Rasûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara beddua etti. O bakımdan yedi yıl kıtlık belasına duçar oldular ve sonunda yakılmış kemikleri, pislikleri, leşleri, köpekleri yemek zorunda kaldılar.

“…ve her fazilet sahibine kendi lutfunu versin.” Yani salih amellerden herbir amel işleyen herkese amelinin karşılığını versin. Şöyle de açıklanmıştır: İyilikleri, kötülüklerden daha üstün gelen herkese “lutfunu” yani cenneti versin demektir, çünkü cennet Allah’ın lutr’udur. Buna göre yüce Allah’ın:

“Kendi lutfunu” âyetindeki zamir yüce Allah’a raci’dir Mücahid de der ki: Buradaki Allah’ın lutfundan kasıt, insanın Allah’tan ecrini bekleyerek, diliyle söylediği sözü, el yahut ayağıyla işlediği bir ameli yahut ta malından nafile olarak tasadduk ettiği şeydir. İşte bunlar Allah’ın lutfudur ve Allah, îman eden kimseye bunu(n karşılığını) verir (mükâfatlandırır.) Ancak kişi kâfir ise onun bu yaptıklarını kabul etmez.

“Eğer yüzçevirirseniz muhakkak ben sizin için büyük bir günün azabından korkarım.” Büyük günden kasıt kıyâmet günüdür, Bu gündeki dehşetler dolayısıyla bugün büyük bir gündür. Büyük günün Bedir günü ve benzeri diğer günler olduğu da söylenmiştir.

“Yüz çevirirseniz” fiilinin mazi (di’li geçmiş) bir fiil olması da mümkündür. O takdirde; eğer onlar yüz çevirirlerse sen de onlara, ben sizin için büyük bir günün azabından korkarım de, demek olur.

Hud 2

İbadet etmeyin, başka değil Allah. Şüphesiz ben sizin için O’ndan uyarıcı ve müjdeleyici.

Diyanet Vakfı
(De ki: Bu Kitap) «Allahtan başkasına ibadet etmemeniz için (indirildi). Şüphesiz ki ben, onun tarafından size (gönderilmiş) bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.

Kurtubi Tefsiri
“Allah’tan başkasına ibadet etmeyesiniz’ diye. şüphesiz ben size, O’nun tarafından (gönderilmiş) bir uyarıcı ve bir müjde vericiyim.

“Allah’tan başkasına ibadet etmeyesiniz diye” âyetinde yer alan ın, el-Kisaî ve el-Ferrâ’ demek olduğunu söylemişlerdir. Yani bu âyet-i kerîmeler sağlamlaştırılmış, sonra da Allah’tan başkasına ibadet etmeyesiniz emrini bildirerek geniş geniş açıklanmıştır.

ez-Zeccâc ise bunun; anlamında olduğunu söylemiştir, yani bu âyetler önce sağlamlaştırılmış sonra da Allah’tan başkasına ibadet etmeyesiniz diye geniş geniş açıklanmıştır.

Denildiğine göre yüce Allah, Peygamberine insanlara Allah’tan başkasına ibadet etmeyiniz demesini emretmiştir.

“Şüphesiz ben size, O’nun tarafından” yani Allah tarafından

“bir uyarıcı” yani azabıyla korkutan ve kendisine isyan edenlere karşı satvetini hatırlatıp, uyaran “bir nezîr”im. “Ve” kendisine itaat edenlerden de razı olacağını ve cennetine koyacağını müjdeleyen

“bir müjde vericiyim (beşir),”

Bir görüşe göre de bu âyet, başından sonuna kadar yüce Allah’ın kullarına söylediği âyetidir. (Yani Peygamber’in söylemekle emrolunduğu âyetler değildir.) Bu da şu demektir: Allah’tan başkasına ibadet etmeyiniz. Ben bundan dolayı sizi uyarıp, korkutan birisiyim. Yani Allah sizi kendisinden başkasına ibadet etmemenizi bildirerek, korkutup uyarmaktadır. Bu da yüce Allah’ın:

“Allah size kendisinden sakınmanızı emreder”(Âl-i İmrân, 3/30) âyetini andırmaktadır.

Hud 1

Elif Lâm Râ. Kitap, hükme bağlandı onun âyetleri, sonra ayrıntılandırıldı, katından hikmet sahibi, haberdar.

Diyanet Vakfı
Elif. Lam. Ra. (Bu sana indirilen), hikmet sahibi (ve) her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır.

Kurtubi Tefsiri
Elif, Lâm, Râ, Bu, âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da Hakim ve Habîr olan Allah tarafından geniş geniş açıklanmış bir kitaptır.

Yüce Allah’ın:

“Elif, Lâm, Râ” âyeti ile ilgili açıklamalar daha önceden (Yûnus, 10/1. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“(Bu) âyetleri sağlamlaştırılmış… bir kitaptır” âyetinde

“âyetleri sağlamlaştırılmış” anlamındaki ifade “bir kitab’ın sıfatı olarak ref mahallindedir.

“Âyetleri sağlamlaştırılmış” âyetinin anlamına dair yapılmış en güzel açıklama, Katade’nin şu sözleridir: Yani, bütün âyetleri muhkem kılınmıştır. Bunlarda herhangi bir tutarsızlık da yoktur, bir batıl da yoktur. Muhkem kılmak (ihkâm) sözde tutarsızlığa meydan bırakmamaktır. Bu da şu demektir: O’nun âyetleri hiçbir çelişki ve tutarsızlığın söz konusu olmayacağı bir şekilde sapasağlam bir surette dizilmiştir.

İbn Abbâs da der ki: Âyetlerinin muhkem kılınması, Tevrat ve İncil’den farklı olarak başka bir kitab tarafından neshedilmeyişleri demektir. Bu açıklamaya göre âyetin anlamı şöyle olur: Bu Kitabın bir takım âyetleri nesh olmayan, kendisi nesh edici olmak suretiyle muhkem kılınmış, sağlamlaştırılmıştır. Nitekim buna dair açıklamalar daha önceden (Al-i İmrân, 3/7. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Arapça da cins ismi bazen tür hakkında da kullanılabilir. O bakımdan -yemeğinin bir bölümü kastedilmek suretiyle: Ben Zeyd’in yemeğini yedim, denilir el-Hasen ve Ebû’l-Âl-iyye de

“âyetleri sağlamlaştırılmış (muhkem kılınmış)” emir ve nehy ile sağlamlaştırılmış demektir, diye açıklamışlardır.

“Sonra da Hakîm” yani bütün işlerini sağlam yapan

“ve Habîr” olmuş ve olmamış herbir şeyden haberdar

“olan Allah tarafından” nezdinden

“geniş geniş açıklanmış bir Kitabtır.” Açıklamaları ise vaad, tehdit, sevab ve ceza ile ilgilidir. Kalâde der ki: Allah, bu âyetleri batıla karşı muhkem kılıp sağlamlaştırmış, sonra da helal ve haram hükümlerini bildirerek bunları geniş geniş açıklamıştır.

Mücahid der ki: Âyetleri bütünüyle muhkem kılınıp sağlamlaştırıldıktan sonra herbir âyet tevhide, nübüvvete, öldükten sonra dirilişe ve diğer hususlara dair gerek duyulan bütün delilleri söz konusu ederek açıklanmıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Âyetler önce Levh-i Malıfûz’da bir araya getirildikten sonra Hazret-i Peygamber’e indirilmesi bölüm bölüm olmuştur. “Geniş geniş açıklanmış” ifadesinin, üzerinde dikkatle düşünülsün diye kısım kısım indirilmiştir, anlamında olduğu da söylenmiştir. İkrime; “Geniş geniş açıklanmış” ifadesini şeddesiz olarak ve “âyetleri hak ile hüküm bildirmiş” anlamında; diye okumuştur.

Yunus 109

Sana vahyedilene uy ve Allah hükmedinceye kadar sabret. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Sen, sana vahyolunana uy ve Allah hükmedinceye kadar sabret. O hakimlerin en hayırlısıdır.

Kurtubi Tefsiri
Sana vahyolunana uy ve Allah hükmedinceye kadar sabret. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.

“Sana vahyolunana uy ve Allah hükmedinceye kadar sabret!” Âyetinin Savaş âyeti ile nesh edildiği söylendiği gibi, nesh edilmiş bir âyet olmayıp, İtaati sürdürmek ve masiyetten uzak kalmaya devam etmek suretiyle sabret, anlamında olduğu da söylenmiştir.

İbn Abbâs der ki: Bu âyet-i kerîme nazil olunca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ensarı -onlarla beraber Ensardan olmayanları toplamaksızın- bir araya getirdi ve şöyle dedi: “Hiç şüphesiz siz, benden sonra başkalarının (sizlere) tercih edildiğini göreceksiniz. Havz etrafında benimle karşılaşacağınız vakte kadar sabrediniz.” Buhârî Şirb 14, 15 Menakıbu’l-Ensâr 8, Fardu’l-Humus 19, Cizye 4, Meğâzî 56, Fiten 2; Müslim, Zekât 132, 139; Tirmizî, Fiten 25; Nesâî, Âdâbu’l-Kudât 4; Müsned, III, 166, 167, 171, 224. Enes (radıyallahü anh)’den de buna benzer bir rivâyet nakledilmiştir. Daha sonra Enes şöyle demiştir: Ancak, sabretmediler. Enes’ten gelen rivâyette: “Ancak biz sabretmedik” ifadesinin geçtiği yerler: Buhârî, Fardul Humus 19; Müslim, Zekât 132; Müsned, III, 166, 167

Halbuki yüce Allah kendisine emrettiği sabrı emrettiği gibi, kendilerine sabırlı olmalarını emretmişti, İşte Abdurrahman b. Hassan, bu hususta şu beyitleri söylemiştir:

“Mü’minlerin emiri Muaviye b. Harb’e şu sözlerimi ilet:

Biz, sabredenleriz ve Teğâbun (aldanma) günü ile davalaşma gününe kadar size mühlet verenleriz.”

“O, hükmedenlerin en hayırlısıdır” âyeti mübtedâ ve haberdir. Zira, yüce Allah zaten haktan başkası ile hüküm vermez.

Yunus 108

De ki: “Ey insanlar! Rabbinizden size hak gelmiştir. Artık kim doğru yola girerse, yalnız kendisi için girer; kim saparsa, yalnız kendi aleyhine sapar. Ben sizin üzerinize vekil değilim.”

Diyanet Vakfı
De ki: Ey insanlar! Size Rabbinizden Hak (Kuran) gelmiştir. Artık kim doğru yola gelirse, ancak kendisi için gelecektir. Kim de saparsa, o da ancak kendi aleyhine sapacaktır. Ben sizin üzerinize vekil değilim. (Sadece tebliğ etmekle memurum).

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Ey İnsanlar! Şüphe yok ki size Rabbinizden hak gelmiştir. Artık kim hidayet bulursa o ancak kendi faydasına olmak üzere hidayete ermiş olur. Kim saparsa, yalnız kendi zararına sapmış olur. Ben başınıza bir bekçi de değilim.”

“De ki: Ey insanlar! şüphe yok ki size, Rabbinizden hak” yani Kur’ân-ı Kerîm;’Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) diye de açıklanmıştır,

“gelmiştir. Artık kim hidayet bulursa” Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’i tasdik edip getirdiklerine îman ederse,

“o, ancak kendi faydasına olmak üzere” yani, kendisini kurtarmak için

“hidayete ermiş olur. Kim saparsa” Allah Rasulünü, Kur’ân’ı terkeder, put ve heykellere tabi olursa,

“yalnız kendi zararına sapmış olur.” Yani, bunun vebali, yükü onun üzerinedir.

“Ben, başınıza bir bekçi de değilim.” Ben, sizin amellerinizi koruyan, tesbit eden bir kimse değilim. Ben sadece bir Rasulüm. İbn Abbâs der ki: Kılıç âyeti bu âyeti nesh etmiştir.

Yunus 107

Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır isterse, O’nun fazlını geri çevirecek yoktur. Onu kullarından dilediğine eriştirir. O, bağışlayandır, merhamet edendir.

Diyanet Vakfı
Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu yine Ondan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, Onun keremini geri çevirecek de yoktur. O, hayrını kullarından dilediğine eriştirir. Ve O bağışlayandır, esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Allah sana bir sıkıntı dokundurursa, onu Ondan başka hiçbir kimse gideremez. Sana bir hayır dilerse, O’nun lütfunu geri çevirecek hiçbir kimse yoktur. O, bunu kullarından dilediğine eriştirir. O, mağfiret edendir, rahmet edendir.

“Allah sana bir sıkıntı dokundurursa” yani, sana bir sıkıntı isabet ettirirse

“onu, O’ndan başka hiçbir kimse gideremez” önleyemez.

“Sana bir hayır dilerse” eğer sana bir bolluk ve bir nimet eriştirirse

“O’nun lütfunu geri çevirecek hiç bir kimse yoktur. O, bunu” yani, dilediği her bir hayır veya kötülüğü

“kullarından dilediğine eriştirir. O,” kullarının büyük ve küçük günahlarını

“mağfiret edendir” âhirette gerçek dostlarına

“rahmet edendir.”

Yunus 106

“Allah’tan başka, sana ne fayda ne de zarar verecek olana dua etme. Bunu yaparsan, o zaman zalimlerden olursun.”

Diyanet Vakfı
Allahı bırakıp da sana fayda veya zarar vermeyecek şeylere tapma. Eğer bunu yaparsan, o takdirde sen mutlaka zalimlerden olursun.

Kurtubi Tefsiri
“Allah’tan başka sana faydası da olmayan, zarar da veremeyen şeylere de ibadet etme. Eğer böyle yaparsan, o takdirde şüphesiz ki sen, zâlimlerden olursun.”

“Ve: Yüzünü dine… döndür diye” âyetindeki; Diye âyeti,

“Olmakla (emrolundum)” âyetine atfedilmiştir. Yani bana, mü’minlerden ol ve yüzünü döndür diye emir verildi. İbn Abbâs der ki: “Yüz” den amelindir. “Kendini” diye de açıklanmıştır. Yani, dinden sana emrolunanlara yönelerek dosdoğru bu yolda devam et, demektir.

“Hanîf olarak” her türlü sapık dinden uzaklaşarak hak din üzere dosdoğru yürüyerek anlamındadır. Nitekim, Hamza b. Abdulmuttalib (radıyallahü anh) şöyle demiştir:

“Şirkten hanif dine doğru kalbimi hidayete

Erdirmesi üzerine yüce Allah’a hamd ettim.”

el-En’âm Sûresi’nde (7/28. âyetin tefsirinde) bu kelimenin türeyişi ile ilgili açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. (Ayrıca bk. el-Bakara, 2/135. âyetin tefsin) yüce Allah’a hamd olsun.

“Sakın müşriklerden olma!” Bana, Allah’a ortak koşma da denildi. Hitap ona yönelik olmakla birlikte maksat ondan başkalarıdır. Aynı şekilde,

“Allah’tan başka… ibadet etme” âyeti da böyledir.

“Allah’tan başka” ibadet ettiğin takdirde

“sana faydası da olmayan” kendisine isyan etmen halinde ise

“zarar da veremeyen şeylere de ibadet etme. Eğer böyle yaparsan” yani, Allah’tan başkasına taparsan,

“o takdirde şüphesiz ki sen zâlimlerden” yani, ibadeti olması gereken yerden başka bir yere koyanlardan

“olursun.”

Yunus 105

“Ve yüzünü dosdoğru bir şekilde dine çevir. Sakın müşriklerden olma.”

Diyanet Vakfı
«Ve (bana) hanif (Allahın birliğini tanıyıcı) olarak yüzünü dine çevir; sakın müşriklerden olma, diye (emredildi).»

Kurtubi Tefsiri
Ve: “Yüzünü dine hanîf olarak döndür, sakın müşriklerden olma! diye (emrolundum).

Yunus 104

De ki: “Ey insanlar! Eğer benim dinimden şüphede iseniz, ben Allah’tan başka sizin taptıklarınıza tapmam. Fakat ben, sizi vefat ettirecek olan Allah’a taparım. Ve bana müminlerden olmam emrolundu.”

Diyanet Vakfı
De ki: «Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz, (bilin ki) ben Allahı bırakıp da sizin taptıklarınıza tapmam, fakat ancak sizi öldürecek olan Allaha kulluk ederim. Bana müminlerden olmam emrolundu.»

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Ey insanlar, eğer benim dinimden bir şüphe içinde iseniz, ben sizin Allah’tan başka taptıklarınıza tapmam. Ancak, canınızı alacak olan Allah’a ibadet ederim. Ben, mü’minlerden olmakla emredilmişimdir.”

“De ki: Ey İnsanlar!” âyetinde Mekke kâfirlerini kastediyor.

“Eğer benim dinimden” benim, sizi kendisine davet etmiş olduğum İslâm dininden yana

“bir şüphe içinde iseniz” ondan yana herhangi bir şüphe ve tereddüdünüz varsa

“ben sizin Allah’tan başka taptıklarınıza” aklı olmayan putlarınıza

“tapmam. Ancak canınızı alacak olan” sîzi öldüren, ruhlarınızı kabz eden

“Allah’a İbadet ederim. Ben, mü’minlerden” yani, Rabblerinin âyetlerini doğrulayanlardan

“olmakla emredilmişimdir.”

Yunus 103

Sonra peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız. İşte böylece, müminleri kurtarmak üzerimize bir haktır.

Diyanet Vakfı
Biz, sonra peygamberlerimizi ve aynı şekilde iman edenleri kurtarırız. İnananları üzerimize bir borç olarak kurtaracağız.

Kurtubi Tefsiri
Sonunda Biz, peygamberlerimizi de aynı şekilde îman edenleri de kurtarırız. Mü’minleri kurtarmamız üzerimize bir haktır.

“Sonunda Biz, peygamberlerimizi ve aynı şekilde îman edenleri de kurtarırız” âyeti şu demektir: Biz, bir kavmin üzerine bir azap indirecek olursak, aralarından peygamberleri ve mü’minleri çıkartırız. Tâ ki; Sonra (mealde; sonunda) âyeti şunu biliniz ki Biz peygamberlerimizi… kurtarırız, anlamındadır.

“… üzerimize bir haktır” bu bizim görevimizdir. Çünkü, şanı yüce Allah bunu böylece haber vermektedir ve O’nun haberinde muhalefet olmaz, aynen gerçekleşir.

Yakub; ” Sonunda kurtarırız” şeklinde ikinci “nun”u sakin olarak okumuştur. el-Kisaî, Hafs ve Yakub ise, “Mü’minleri kurtarır” de ikinci “nun”u şeddesiz okumuşlardır. Diğerleri ise şeddeli okumuşlardır. Bunların ikisi de fasih birer söyleyiştir:

“Kurtardı, kurtarır, kurtarış, kurtarma,” şeklinde aynı anlamındadır.

Yunus 102

Onlar, kendilerinden önce geçenlerin günleri gibi günlerden başka ne bekliyorlar? De ki: “Öyleyse bekleyin, ben de sizinle bekleyenlerdenim.”

Diyanet Vakfı
Onlar, kendilerinden önce gelip geçmiş toplumların (acıklı) günlerinin benzerlerinden başkasını mı bekliyorlar? De ki: Haydi bekleyin! Şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.

Kurtubi Tefsiri
Onlar, kendilerinden önce geçmiş olanların günleri gibisinden başkasını mı bekliyorlar? De ki “Haydi bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”

“Onlar, kendilerinden önce geçmiş olanların günleri gibisinden başkasını mı bekliyorlar?” Buradaki

“günler” olaylar, vakıalar demektir. Mesela, filan kişi Arap günlerini bilen birisidir derken, onların başlarından geçen (önemli) olayları bilir demektir.

Katade der ki: Allah’ın, Nûh, Âd ve Semud kavimleri ile diğerlerinin başına getirdiği vakıaları, olayları demektir. Araplar da hem azaba, hem de nimetlere “eyyam: günler” ismini verirler. Yüce Allah’ın:

“Ve onlara Allah’ın günlerini hatırlat” (İbrahim, 14/5) âyeti gibi. Hayır ve şer türünden kişinin başından geçen her şeye “günler” denilir.

“Haydi bekleyin” âyeti bir tehdittir.

“Ben de sizinle beraber” yani, “Rabbimin vadini bekleyenlerdenim.”

Yunus 101

De ki: “Göklerde ve yerde ne var, bakın!” Fakat ayetler ve uyarılar, iman etmeyen bir topluma fayda vermez.

Diyanet Vakfı
De ki: «Göklerde ve yerde neler var, bakın (da ibret alın!)» Fakat inanmayan bir topluma deliller ve uyarılar fayda sağlamaz.

Kurtubi Tefsiri
De ki “Göklerde ve yerde neler var, bir bakın.” O âyetler ve korkutmalar Îman etmeyecek bir topluluğa fayda vermez.

Yüce Allah’ın:

“De ki: Göklerde ve yerde neler var bir bakın” âyeti, kâfirlere ibret almaları ve kemal derecesinde yaratıcı ve kadim olan Allah’a delâlet eden yarattıkları üzerinde dikkatle düşünmelerine dair bir emirdir. Bu anlamdaki açıklamalar birden çok yerde daha önceden yeterince yapılmış bulunmaktadır. (Mesela, bk. el-A’raf, 7/185)

“… fayda vermez” anlamındaki âyette yer alan; nefîy içindir. Asla fayda vermez, demektir. İstifham için olduğu da söylenmiştir. Buna göre ifade: Ne fayda verir ki, takdirindedir.

“O âyetler” yani, delâletler

“ve korkutmalar” peygamberler demektir. Buna göre “en-Nuzur” kelimesi, “nezir”in çoğuludur. Bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) demektir.

“Îman etmeyecek bir topluluğa” kaydı, yüce Allah’ın ilminde îman etmeyeceği bilinen topluluğa bir fayda vermez, anlamındadır.

Yunus 100

Hiçbir can, Allah’ın izni olmadan iman edemez. O, aklını kullanmayanlara pislik kılar.

Diyanet Vakfı
Allahın izni olmadan hiç kimse inanamaz. O, akıllarını kullanmayanları murdar (inkarcı) kılar.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın İzni olmadan hiç bir kimsenin îman etmesi mümkün değildir. Rics’î akıl etmeyenlerin üzerine bırakır.

“Allah’ın izni olmadan hiç bir kimsenin îman etmesi mümkün değildir” âyetindeki; nefiy edatıdır. Yani, Allah’ın kazası, kaderi, meşîet ve iradesi olmaksızın hiç bir kimse îman edemez.

“Rics’i bırakır” anlamındaki; el-Hasen, Ebû Bekir ve el-Mufaddal ta’zim “nun”u ile; Bırakırız” diye okumuşlardır.

“Rics” azap demek olup “ra” harfi esreli de okunur, ötreli (rucs) de okunur.

“Akıl etmeyenlerin” yani, yüce Allah’ın emir ve yasaklarına akıl erdirmeyenlerin

“üzerine bırakır.”

Yunus 99

Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki herkes topyekûn iman ederdi. O hâlde insanları iman etmeye zorlayacak mısın?

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?

Kurtubi Tefsiri
Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette toptan îman ederlerdi. Böyle iken sen îman etsinler dîye İnsanları zorlayıp duracak mısın?

“Eğer Rabbin dlleseydi yeryüzünde bulunanların hepsi elbette toptan îman ederlerdi.” Yani, onları ister istemez îmana mecbur ederdi.

“…ların hepsi” kelimesi, “… an…”ı te’kid içindir. “Toptan” kelimesi de Sîbeveyh’e göre hal olarak nasbedilmiştir. el-Ahfeş de şöyle demiştir: Burada yüce Allah’ın “hepsi”den sonra, bir de “toptan” âyetini getirmiş olması tekid içindir.

Bu yönüyle yüce Allah’ın:

“İki ilâh edinmeyin” (en-Nahl, 16/51) âyeti gibidir.

“Böyle iken sen, îman etsinler diye insanları zorlayıp duracak mısın?” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün insanların îman etmelerini şiddetle arzu ederdi. Yüce Allah ise Levh-i Mahfuzda mutlu olduğu tesbit edilenler dışında kalanların îman etmeyeceğini ona haber verdi. Aynı şekilde Levh-i Mahfuzda bedbaht olacakları tesbit edilmişlerin dışındakilerin de sapmayacağını haber verdi.

Bir görüşe göre burada “insanlar”dan kasıt Ebû Talib’dir. Bu görüş de aynı şekilde İbn Abbâs’tan nakledilmiştir.

Yunus 98

Keşke bir tek şehir bile iman etseydi de imanı ona fayda verseydi. Yunus’un kavminden başka. Onlar iman edince, dünya hayatında aşağılayıcı azabı onlardan kaldırdık ve onları bir süre daha yararlandırdık.

Diyanet Vakfı
Yunusun kavmi müstesna, (halkını yok ettiğimiz ülkelerden) herhangi bir ülke halkı, keşke (kendilerine azap gelmeden) iman etse de bu imanları kendilerine fayda verseydi! Yunusun kavmi iman edince, kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırdık ve onları bir süre (dünya nimetlerinden) faydalandırdık.

Kurtubi Tefsiri
Îman edip de Îmanı kendisine fayda sağlayan bir ülke olsaydı ya. Yûnus’un kavmi bundan müstesnadır. Onlar, Îman edince üzerlerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırıp giderdik ve onları bir süreye kadar faydalandırdık.

“Îman edip de imanı kendisine fayda sağlayan bir ülke olsaydı ya” mealindeki âyette yer alan;

“Olsaydı ya” kelimesi, el-Ahfeş ve el-Kisaî’ye göre; “Niye olmadı, olmalı değil miydi” anlamına gelir. Ubey ile İbn Mes’ûd’un Mushaf’larında ise bu kelime; şeklindedir. “Olmasaydı” edatının sözlükte asa anlamı, bir şeye teşvik etmek, yahut da başkasının meydana gelmesi ve varlığı dolayısıyla bir işin meydana gelip var olmasının imkânsızlığını ortaya koymaktır.

Âyet-i kerimenin manasından anlaşılan, önce ülkeler halkının îman etmediklerini, daha sonra da Yûnus kavminin bunlardan istisna edildiğidir. Lâfız itibariyle bu istisna munkatı’dır. Ancak, mana itibariyle muttasıldır. Çünkü ifadenin takdiri şöyledir: Yûnus’un kavmi müstesna, hiç bir kasaba halkı îman etmemiştir. Buradaki;”Kavmi” kelimesinin mansub olması uygun olan tek şekildir. Nitekim Sîbeveyh de bu gibi kelimeleri “ancak mansub gelebilenler” bahsine konu etmiştir.

en-Nehhâs der ki:

“Yûnus’un kavmi müstesna” âyeti(nda kavm kelimesi.) mansuptur. Çünkü bu önceki türden olmayan bir istisna (munkatr) dır. Bu da; “Ama Yûnus kavmi (îman etti)” demektir. el-Kisaî, el-Ahfeş ve el Ferrâ’nın görüşü budur. Bununla birlikte şeklinde ref ile gelmesi de caizdir. Ref okunuşu ile ilgili olarak yapılan açıklamaların en güzeli, Ebû İshâk ez-Zeccâc’ın yaptığı şu açıklamadır: Bu durumda mana; “Yûnus’un kavminden başka (îman edip de imanı kendisine fayda sağlayan bir ülke olsaydı ya)!” şeklindedir. Burada istisna edatı getirilince, bu edattan sonra gelen isim; edatının i’rabını almış oldu. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Her kardeşten, kardeşi mutlaka ayrılır.

Babanın ömrü hakkı için ferkadân (kutup yıldızı ve onun yanındaki diğer bir yıldız) müstesna.”

Hazret-i Yûnus’un kavminin kıssası ile ilgili olarak bir grup müfessirden nakledildiğine göre, onlar Musul topraklarından sayılan Ninova’da yaşıyorlar ve putlara tapıyorlardı. Yüce Allah kendilerine, onları İslâm’a ve batıl inançlarını terk etmeye davet etmek üzere Yûnus (aleyhisselâm.)’ı gönderdi. Ancak onlar bu çağırıyı kabul etmediler. Denildiğine göre, Hazret-i Yûnus dokuz yıl süreyle onları îmana davet etti, sonunda îman edeceklerinden ümidini kesti. Kendisine; azâbın üç güne kadar bir sabah vakti onları gelip bulacağını haber ver, denildi. O da bu emri yerine getirdi.

Bu sefer kavmi: Bu yalan söylemeyen bir kimsedir. Onu gözetleyiniz. Eğer sizinle birlikte kalmaya devam ederse, aranızda durursa, sizin İçin de korkulacak bir şey yoktur. Şayet sizi bırakıp giderse, işte bu kesinlikle azap gelecek demektir, dediler. Dediği günün gecesi gelince. Yûnus (aleyhisselâm) azığını hazırladı ve yanlarından çıkıp gitti. Sabah olduğunda Hazret-i Yûnus’u bulamadılar. Bunun üzerine tevbe ettiler, Allah’a dua ettiler. Kıldan yapılmış elbiseler giyindiler, insan olsun hayvan olsun, annelerle yavrularını birbirinden ayırdılar. Ve bu hallerinde hak sahiplerine haklarını geri verdiler. Herkes başkasına ait hakkı veriverdi. İbn Mes’ûd der ki: O kadar ki, adam başkasına ak taşı evinin temelinde kullanmış olduğu halde, o taşı gider yerinden söker ve sahibine geri iade ederdi.

İbn Abbâs’ın rivâyetine göre onlar, azap kendilerine üçte iki millik bir mesafe kadar yaklaşmışken bile bunu yapıyorlardı. Bir mil kadar bir mesafe diye de rivâyet edilmiştir. Yine İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre, içinde kırmızılık bulunan bir bulut onları örttü. Sıcağını omuzları arasında duyacakları bir noktaya kadar onlara yaklaşmaya devam etti. İbn Cübeyr der ki: Bir kumaş parçası nasıl kabri örtüp kapatıyor ise, azap da onları öylece örttü. Tevbeleri gerçekleşince, Allah da üzerlerinden azâbı kaldırdı,

Taberî der ki: Yüce Allah, Hazret-i Yûnus kavmine azâbı görmelerinden sonra tevbelerinin kabul edilmesi şeklinde bir özellik tanımıştır. Bu durum, müfessirlerden bir gruptan da nakledilmiştir. ez-Zeccâc der ki: Azap onlara gelmedi, ancak onlar azaba delâlet eden alâmeti gördüler. Eğer azâbın kendisini görmüş olsalardı, imanın onlara bir faydası olmazdı.

Derim ki: ez-Zeccâc’ın bu görüşü güzel bir görüştür. Çünkü, beraberinde tevbenin fayda vermeyeceği bir şekildeki azâbı görmek, -Fir’avun kıssasında olduğu gibi- azap ile içice gelmek halidir. Bundan dolayı Fir’avun kıssasının kabinde Hazret-i Yûnus kavminin kıssası gelmiştir. Çünkü Fir’avun azâbı gördüğünde îman etmişti, bunun ise ona bir faydası olmadı. Yûnus kavmi ise, bundan önce tevbe ettiler. Bu görüşü, Hazret-i Peygamberin şu âyeti da desteklemektedir: “Kul, canı boğazına gelmedikçe Allah tevbesini kabul eder.” Tirmizî, Deavât 98; İbn Mâce, Zühd 30; Müsned, II, 132, 153, lll, 425, V, 362. Canın boğaza gelmesi (gargara) ise, artık ölüm ile içli dışlı olma halidir. Bundan önce ise öyle değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bu açıklamamız ile aynı manadaki açıklamalar İbn Mes’ûd’dan da rivâyet edilmiştir. Buna göre, Hazret-i Yûnus, kavmini üç güne kadar azâbın geleceği ile tehdit edince, yanlarından çıkıp gitti. Sabahı ettiklerinde onu bulamadılar. Bunun üzerine tevbe ettiler, annelerle yavruları birbirlerinden ayırdılar. İşte bu da onların tevbelerinin, azâbın alâmetini görmelerinden önce olduğunun delilidir. İleride de yüce Allah’ın izniyle es-Sâffât Sûresi’nde (37/139-144. âyetlerin tefsirinde) bu husustaki rivâyetler senetleriyle ve gerekli açıklamalarıyla gelecektir. Buna göre “… üzerlerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırıp giderdik” âyetinin anlamı, Yûnus (aleyhisselâm)’ın üzerlerine ineceğini söyleyip tehdit ettiği azâbı kaldırdık, demektir. Yoksa onu gözleriyle ve artık karşılarında gövdesi belirmiş olarak gördüler, anlamında değildir. Bu açıklamaya göre âyetin anlaşılmayacak bir tarafı (işgali) kalmaz. Tearuz (konuyla ilgili hükümler ile bu özel mesele arasında çatışma) da olmaz. Onlara ait özel bir durumun varlığından da söz edilemez. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Özetle söylenecek olursa, Ninovalılar Allah’ın indinde mutlulardan idiler. Ali (radıyallahü anh)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Elbetteki tedbir kaderi önlemez ama şüphesiz ki dua kaderi geri çevirir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Yûnus’un kavmi bundan müstesnadır. Bunlar îman edince üzerlerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırıp giderdik.” Ali (radıyallahü anh) der ki: Bu, Aşure günü olmuştu.

“Ve onları bir süreye kadar faydalandırdık.” Onlar için tayin edilen vadeye kadar faydalandırdık, diye açıklanmıştır ki, bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır. Cennete veya cehenneme gidecekleri vakte kadar onları faydalandırdık, diye de açıklanmıştır ki, bu açıklamayı da İbn Abbâs yapmıştır.

Yunus 97

Onlara her ayet gelse bile, acı azabı görene kadar inanmazlar.

Diyanet Vakfı
96, 97. Gerçekten haklarında Rabbinin sözü (hükmü) sabit olanlar, kendilerine (istedikleri) bütün mucizeler gelmiş olsa bile, elem verici azabı görünceye kadar inanmayacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Onlara her türlü âyet gelse bile; acıklı azâbı görecekleri ana kadar.

“Onlara her türlü âyet gelse bile.” Buradaki;

“Her” kelimesinin müennes kabul edilmesi mana ciheti iledir ki, “Bütün âyetler kendilerine gelse bile” anlamındadır.

“Acıklı azâbı görecekleri ana kadar.” İşte o vakit îman ederler ama, imanlarının kendilerine bir faydası olma?

Yunus 96

Rabbinin sözü, inanmayanlar hakkında kesinleşmiştir. Onlar inanmazlar.

Diyanet Vakfı
96, 97. Gerçekten haklarında Rabbinin sözü (hükmü) sabit olanlar, kendilerine (istedikleri) bütün mucizeler gelmiş olsa bile, elem verici azabı görünceye kadar inanmayacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Doğrusu üzerlerine Rabbinin sözü hak olmuş bulunanlar Îman etmezler;

Yüce Allah’ın:

“Doğrusu üzerlerine Rabbinin sözü hak olmuş bulunanlar îman etmezler” âyetine dair açıklamalar, bu sûrede (10/33. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Katade der ki: Masiyetleri sebebiyle Allah’ın gazabı ve Öfkesi üzerlerine hak olanlar îman etmezler.

Yunus 95

Allah’ın ayetlerini yalanlayanlardan olma, yoksa kaybedenlerden olursun.

Diyanet Vakfı
Allahın ayetlerini yalanlayanlardan da olma, sonra ziyana uğrayanlardan olursun.

Kurtubi Tefsiri
Sakın Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan olma! Sonra zarara uğramışlardan olursun.

Yüce Allah’ın:

“Eğer sana indirdiğimizden şüphede isen” âyeti, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e hitap olmakla birlikte maksat, ondan başkalarıdır. Yani, sen bu hususta şüphe içerisinde değilsin amma senden başkaları şüphe içindedir.

Ebû Ömer Muhammed b. Abdulvahid ez-Zâhid der ki: Ben, iki İmâm Sa’leb ve el-Müberred’i şöyle derken dinledim:

“Eğer sana İndirdiğimizden şüphede isen” âyetinin anlamı şudur: Ey Muhammed! Kâfir kimseye de ki: Eğer bizim sana indirdiğimizden şüphede isen

“senden önce kitabı okuyanlara sor.” Ey puta tapan, eğer Kur’ân-ı Kerîm’den’yana şüphede isen, Yahudilerden İslâm’a girenlere sor. Yani, Abdullah b. Selâm ve benzerlerine. Çünkü puta tapanlar, kitap sahipleri olduklarından ötürü yahudilerin kendilerinden daha bilgili olduğunu kabul ediyorlardı. Böylelikle Hazret-i Peygamber, puta tapanlardan kendilerinden daha bilgili olduklarını kabul ettikleri kimselere sormalarını emretti: Allah, Mûsa’dan sonra bir peygamber gönderecek mi, göndermeyecek mi diye.

el-Kurtubî de der ki: Bu, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’i kafi olarak yalanlamamakla birlikte onu tasdik de etmeyen, bu hususta şüphe ve tereddüt içerisinde bulunan kimselere bir hitaptır.

Bu hitaptan kastın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in olduğu, başkasının kastedilmediği de söylenmiştir. Yani: Eğer bizim sana verdiğimiz haberlere dair sana herhangi bir şüphe gelir de, bu hususta kitap ehline soracak olursan, onlar senin şüpheni giderirler.

Buradaki “şüphe”nin, göğsün daralması anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani, eğer bunların küfür ve inkârlarından dolayı göğsün daralıyor ise, sabret ve senden önce kitap okuyanlara sor. Onlar sana, senden önceki peygamberlerin kavimlerinin eziyet ve işkencelerine sabrettiklerini ve sonunda İşlerinin nasıl bir güzel akibetle sonuçlandığını bildireceklerdir.

Şüphe (şek), sözlükte asıl anlamı itibariyle darlık demektir. Meselâ, Elbiseyi şek etti denirken, tıpkı bir kabı andıracak hale gelsin diye onu bir şeylerle birbirine kattı, ekledi anlamındadır. Aynı şekilde bağlı örtü (sofra) da böyledir. Bunun bağları torba gibi büzülünceye kadar uzatılıp çekilir. O bakımdan şek (şüphe) de kalbi sıkar ve daralıncaya kadar onu sıkıştırır.

el-Hüseyn b. el-Fadl da der ki: Şart edatı ile birlikte (yani cevabın başına gelen) “fe” harfi, ne fiilin yapılmasını gerektirir, ne de yapıldığını. Buna delil de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in bu âyet-i kerimenin inmesi üzerine şöyle dediğine dair nakledilen rivâyettir: “Allah’a yemin ederim ki, ben asla şüphe etmem…” Süyûtî, ed-Dürru’l-Memûr, IV, 389.

Daha sonra yeni bir cümle ile şöyle buyurulmaktadır: “Yemin olsun ki, hak sana Rabbinden gelmiştir, o halde sakın şüphe edenlerden” yani, şüphe ve tereddüte düşenlerden “olmaleyhisselâmakın Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan da olmaleyhisselâmonra zarara uğramışlardan olursun.” Bu iki âyet-i kerimede de hîtab Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e olmakla birlikte maksat ondan başkalarıdır.

Yunus 94

Eğer sana indirdiğimizden şüphede isen, senden önce kitabı okuyanlara sor. Şüphesiz sana Rabbinden hak gelmiştir. Sakın şüphe edenlerden olma.

Diyanet Vakfı
(Resülüm!) Eğer sana indirdiğimizden (bu anlattığımız olaylardan) kuşkuda isen, senden önce Kitabı (Tevratı) okuyanlara sor. Andolsun ki, Rabbinden sana hak gelmiştir. Sakın şüphecilerden olma!

Kurtubi Tefsiri
Eğer sana indirdiğimizden şüphede İsen, senden önce Kitabı okuyanlara sor. Yemin olsun ki, hak sana Rabbinden gelmiştir. O halde sakın şüphe edenlerden olma!

Yunus 93

Andolsun ki, İsrailoğullarını doğru bir yerleşim yerine yerleştirdik ve onlara temiz rızıklar verdik. Kendilerine ilim geldikten sonra ayrılığa düştüler. Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düştükleri konuda kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.

Diyanet Vakfı
Andolsun biz İsrailoğullarını güzel bir yurda yerleştirdik ve onlara temiz nimetlerden rızık verdik. Kendilerine ilim gelinceye kadar ayrılığa düşmediler. Şüphesiz ki Rabbin, kıyamet günü onların, aralarında ihtilaf etmekte oldukları şeyler hakkında hükmedecektir.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz, İsrailoğullarını gerçekten çok güzel bir yere yerleştirdik. Onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar anlaşmazlığa düşmediler. Muhakkak ki Rabbin, anlaşmazlığa düştükleri şeyler hakkında kıyâmet günü aralarında hüküm verecektir.

“Yemin olsun ki Biz, İsrailoğullarıru çok güzel bir yere yerleştirdik” âyetindeki “Mubevve’e sıdk” övülmeye değer, seçkin ve üstün mevki demek olup, bununla Mısır kastedilmektedir. Ürdün ve Filistin olduğu da söylenmiştir. ed-Dahhâk ise Mısır ve Şam bölgeleridir, demektedir.

“Onları hoş ve temiz şeylerle” meyve ve diğer mahsullerle

“rızıklandırdık.” İbn Abbâs der ki: Kurayza ve Nadiroğulları ile, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in çağdaşı olan İsrailoğulları kastedilmektedir. Bunlar, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’e (önceleri) îman ederler ve onun ortaya çıkmasını beklerlerdi. Fakat peygamber olarak ortaya çıkınca onu kıskandılar. İşte bundan dolayı

“kendilerine ilim gelinceye kadar” yani, Kur’ân ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) gelinceye kadar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in peygamberliği hususunda

“anlaşmazlığa düşmediler.”

Burada

“ilim” malum (bilinen şey) anlamındadır. Çünkü onlar, Hazret-i Peygamber çıkmadan Önce de onun peygamber olduğunu biliyorlardı. Bu açıklamayı İbn Cerir et-Taberî yapmıştır.

“Muhakkak ki Rabbin” dünya hayatında iken

“anlaşmazlığa düştükleri şeyler hakkında kıyâmet günü aralarında hüküm verecektir.” Aralarında hüküm verecek ve haklıyla haksızı ayırt edecektir. Böylelikle itaat edeni mükâfatlandıracak, isyankârlık edeni de cezalandıracaktır.

Yunus 92

Bugün bedeninle seni kurtaracağız. Senden sonrakilere bir ibret olasın diye. Ama insanların çoğu ayetlerimizden gafildir.

Diyanet Vakfı
(Ey Firavun!) Senden sonra geleceklere ibret olman için, bugün senin bedenini (cansız olarak) kurtaracağız. İşte insanlardan bir çoğu, hakikaten ayetlerimizden gafildirler.

Kurtubi Tefsiri
Bugün sadece senin bedenini kurtaracağız. Senden sonrakilere ibret olasın diye. İnsanların birçoğu, şüphesiz âyetlerimizden gafildirler.

“Bugün sadece senin bedenini kurtaracağız.” Yani, Biz seni yerin yüksekçe bir tarafına bırakacağız. Çünkü, İsrailoğulları Fir’avun’un suda boğulduğuna inanmayıp, o boğulmayacak kadar büyüktür, diyorlardı. Yüce Allah da onu gözleriyle görecekleri şekilde denizden yüksekçe bir toprak parçası üzerine bıraktı. Burada merhum müfessirimiz kontunuzla ilgisini kuramadığımız Evs b. Hacer’in yağan bir yağmuru anlatan bir beyitini kaydetmektedir. Bundan dolayı biz de bunu zikretmeye gerek görmüyoruz.

el-Yezidî ve İbn es-Semeyka’ ise,

“Seni… kurtaracağız” anlamındaki kelimeyi; “Seni bir kenara bırakacağız” anlamında “ha” harfi ile okumuşlardır. Alkame de bu kıraati İbn Mes’ûd’dan nakletmektedir. Yani sen, denizin bir kıyısında bırakılacaksın.

İbn Cüreyc der ki: İsrailoğulları onu görecek şekilde Fir’avun deniz kıyısına atıldı. Bir öküzmüş gibi kısa boylu ve kırmızı tenli idi. Alkame ise, Abdullah (b. Mes’ûd)’dan; “Seni nidan (dua etmen) sebebiyle (kurtaracağız)” anlamında okuduğunu nakletmektedir.

Ebû Bekr el-Enbarî der ki: Böyle bir okuyuş Mushaf’ımızın (noktasız) yazılışına muhalif değildir. Çünkü bu kelime “dal” harfinden sonra “ye” ve “kaf ile yazılır. Zira “zulumât” ile “semâvât” kelimelerinden elif düştüğü gibi, Mushafın hattının sıralanışında bu kelimeden de “elif” düşer. Bu şekilde “elif hazf edildikten sonra “Senin bedenini” kelimesinin yazılışı ile; “Yalvarışın, duan,..” in yazılışı arasında fark kalmaz. Bununla birlikte böyle bir kıraat şazz olduğundan ve genel olarak müslümanların kabul ettiği kıraate muhalif olduğundan dolayı benimsenmemiştir. Çünkü kıraat, sonrakilerin öncekilerden alıp bellediği bir yoldur. Ayrıca, İbn Mes’ûd’dan rivâyet edilen bu kıraatin anlamının yorumlanmasında bizim kıraate göre eksiklik vardır. Zira bu kıraatte Fir’avun’un zırhı ile alakalı açıklamalara yer yoktur. Bu zırh ile ilgili rivâyetler ise birbirini pekiştirmektedir. Şöyle ki: İsrailoğulları Fir’avun’un boğulması hususunda ayrılığa düşmüş, yüce Allah’tan boğulmuş haliyle onu kendilerine göstermesini istemişlerdi. Bunun üzerine Fir’avun bedeni ile yüksekçe bir yere bırakılmıştı. Savaşlarda giyindiği zırhı da üzerinde idi.

İbn Abbâs ve Muhammed b. Ka’b el-Kurazî derler ki: Giyindiği zırh, güzel bir şekilde dizilmiş inciden idi. Altından olduğu da söylenmiştir ve- Fir’avun bu zırhı ile tanınırdı. Demirden olduğu da söylenmiştir. Demirden olduğunu Ebû Sahr söylemiştir. “Beden,” aynı zamanda kısa zırh anlamına da gelir. Nitekim Ebû Ubeyde, el A’şa’ya ait şöyle bir beyit nakletmektedir:

“Ve su birikintisini andıran güzelce işlenmiş bir zırh ki,

Bedenin (zırhın) yakasının, üstünde de demirden bir miğferi var.”

Amr b. Ma’dîkerib’e ait şu beyiti de nakletmektedir:

“Ve kadınları oldukça geniş sağlamca dokunmuş, vücudu tamamıyla örten

Zırhlarla da bedenlerle (yarım kısa zırhlarla) da gittiler.”

Ka’b b. Malik de şöyle demektedir:

“Sen, orada bedenleri (yarım zırhları) kahramanlar üzerinde vücutları örtmüş görürsün

Ve oldukça sağlam (derilerden yapılan Yemen) zırhlarını da.”

Burada geçen “el-Yeleb”, Yemen zırhlan demektir. Bu zırhlar, birbiri üstüne dikilen derilerden yapılırdı. Cins ismi olup, tekili “Yelebe”dir. Amr. b. Külsûm da şöyle demektedir:

“Miğferler var üzerimizde ve Yemen’in Yeleb’leri de.

Bir de dümdüz kılıçlar ile bükülü kılıçlar.”

“Senin bedenini” Mücahid tarafından ruhsuz olarak cesedini… diye açıklanmıştır.

el-Ahfeş der ki: Bundan kastın, seni zırhınla birlikte kurtaracağız demek olduğuna dair görüşün hiç bir kıymeti yoktur.

Ebû Bekr (el-Enbarî) der ki: İsrailoğulları, yüce Allah’tan Fir’avunu boğulmuş olarak görmek için yalvardıklarında, Allah onu kendilerine göstermiş, onlar da Fir’avun’u ruhsuz bir cesed halinde görmüşlerdi. İsrailoğulları onu bu haliyle görünce: Evet ey Mûsa, bu boğulmuş haliyle Fir’avun’dur, dediler. Böylelikle şüphe kalplerinden uzaklaştı ve deniz önceden olduğu gibi Fir’avunu tekrar yuttu. Buna göre “bugün sadece senin bedenini kurtaracağız” ifadesinin iki anlama gelme ihtimali olmaktadır. Birincisine göre seni, yüksekçe bir yere bırakacağız, demektir. İkincisine göre ise, ruhsuz haliyle cesedini açığa çıkarıp göstereceğiz demektir.

Şâz kıraat olan “nidan, duan sebebiyle” anlamındaki kıraatin anlamı ise, o da cemaatin kıraatine racidir. Çünkü buradaki “nida” iki şekilde açıklanır. Birincisine göre; Biz seni tevbeni ihtiva eden sözün sebebiyle ve tevbe kapısı kapatıldıktan sonra ve tevbenin kabulü geçtikten sonra söylediğini:

“İsrail oğullarının îman ettikleri ilahtan başka bir ilahın olmadığına inandım. Ben de müslümanlardanım” (Yûnus, 10/90) sözün sebebiyle seni yüksekçe bir yere bırakacağız anlamındadır. Diğer açıklamaya göre; bugün, Biz seni, “ben sizin en yüce rabbinizim” diye seslendiğin için, denizin görünmez yerlerinden seni bir kenara çıkartacağız.

Buna göre, o daha önce seslenip de iftirada bulunduğu, kendisinin de yalan söylediğini, âciz olduğunu ve böyle bir şeyi hak etmediğini bildiği halde; kudret ve emir iddiasında bulunarak geçmişteki küfrü dolayısıyla, âlemlerin Rabbi Allah tarafından cezalandırılmak üzere bedeniyle kurtarılmış oldu. Ebû Bekr el-Enbarî der ki: Bizim kıraatimiz şaz kıraatin ihtiva ettiği manaları ihtiva ettiği gibi; onun ihtiva etmediği manaları da fazladan ihtiva eder.

“Senden sonrakilere bir ibret olasın diye” yani, İsrailoğullarına ve Fir’avun kavminden boğulmayıp kendisine bu haberin henüz ulaşmadığı geriye kalan kimselere bir ibret olasın diye, demektir.

“İnsanların bir çoğu şüphesiz âyetlerimizden gafildirler.” Âyetlerimizin üzerinde dikkatle düşünmekten, gereği gibi tefekkür etmekten yüz çeviricidirler.

“Senden sonrakilere, arkanda kalanlara” âyeti, şeklinde “lâm” harfi üstün olarak da okunmuştur. Senden sonra, senin yaşadığın topraklarda sana halef olacak kimselere… anlamındadır. Ali b. Ebî Tâlib ise, bunu “kaf” harfi İte; “Seni yaratana” diye okumuştur. Seni yaratanın yaratıcılığına bir alâmet olasın, diye demek olur.

Yunus 91

Şimdi mi? Hâlbuki önceden isyan ettin ve bozgunculardandın.

Diyanet Vakfı
Şimdi mi (iman ettin)! Halbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.

Kurtubi Tefsiri
Şimdi mi? Halbuki bundan önce sen İsyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun.

Bu âyetin, yüce Allah’ın sözü olduğu söylendiği gibi, Cebrâîl’in Fir’avun’a söylediği sözdür, Mikail’in söylediği sözdür, yahut da onların dışında melekler tarafından söylenen bir sözdür, de denilmiştir. Fir’avun’un kendi kendisine söylediği sözü olduğu da söylenmiştir. O bunu, diliyle söylememişti de bu kanaat, kalbinden geçmiş ve bunu kendi kendisine söylemişti. Ancak, o bu sözünü pişmanlığın fayda vermeyeceği bir sırada içinden geçirmişti. Yüce Allah’ın:

“Biz size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz” (el-İnsan, 76/9) âyeti buna benzemektedir.

Yüce Allah, onlar sözlü olarak bu sözleri söylediler diye değil, kalplerinden bunu geçirdiklerinden ötürü onlardan övgüyle söz etmiştir. Esasen gerçek anlamda söz, kalbin içinden geçirdiği sözdür.

Yunus 90

İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve ordusu, zorbalık ve düşmanlıkla onları takip etti. Boğulmak üzereyken dedi: “İnandım ki, İsrailoğulları’nın inandığından başka tanrı yoktur. Ben de Müslümanlardanım.”

Diyanet Vakfı
Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere onları takip etti. Nihayet (denizde) boğulma haline gelince, (Firavun:) «Gerçekten, İsrailoğullarının inandığı Tanrıdan başka tanrı olmadığına ben de iman ettim. Ben de müslümanlardanım!» dedi.

Kurtubi Tefsiri
İsraîloğullarını denizden geçirdik. Hemen Fir’avun, askerleriyle beraber haddi aşarak ve zulmederek arkalarına düştü. Nihayet boğulacağı anda şöyle dedi: “İsrailoğullarının Îman ettikleri İlândan başka bir ilâh olmadığına İnandım. Ben de müslümanlardanım.”

Yüce Allah’ın:

“İsrailoğullarını denizden geçirdik” âyeti ile ilgili açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde

“Bir vakit sizin için denizi yarıp sizi kurtarmış…” (el-Bakara, 2/50) âyetini açıklarken geçmiş bulunmaktadır.

el-Hasen:

“Geçirdik” kelimesini şeklinde (cim’den sonra “elipsiz ve “vav” harfini şeddeli olarak) okumuştur ki, bunlar iki ayrı söyleyiştir.

“Hemen Fir’avun askerleriyle beraber… arkalarına düştü.” Bir kimse diğerine yetişip ona kavuştuğu zaman aynı anlamda olmak üzere; denilir. “Te” harfi şeddeli olmak üzere; ise, arkasından yol aldı, onu izledi demektir. El Esmaî der ki: “Ona yetişti” tabiri ona kavuşup varması halinde kullanılır. “Te” harfi şeddeli olarak okunursa, arkasından onu izledi, demek olup yetişmesi veya yetişmemesi gözönünde bulundurulmaz. Ebû Zeyd de böyle demiştir.

Katade ise, bu kelimeyi şeklinde “te” harfini şeddeli olarak “onları izledi” anlamında okumuştur. şeklinde vasıl elifi ile; “belli bir işte ona uydu, anlamında olduğu söylenmiştir. şeklinder ” hayır olsun şer olsun kat’ “elifi ile;

“arkasından (başkasını) gönderdi” anlamına gelir. Ebû Amr’ın görüşü budur. Bu iki kullanımın aynı manaya geldiği de söylenmiştir,

Hazret-i Mûsa, İsrail oğulları ile birlikte -ki, sayıları altıyüz yirmibin idi- Mısır’ın dışına çıktılar. Fir’avun ise, sabah erkenden iki milyon altıyüz bin kişi ile birlikte Hazret-i Mûsa’nın arkasına düştü. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/50. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Haddi aşarak” kelimesi, hal olarak nasb edilmiştir.

“Ve zulmederek” de ona atfedilmiştir. Yani, haddi aşan, zulmeden, haksızlık eder bir halde arkalarına düştü, demek olur. fiili tıpkı Gazaya gitti, gider fiili gibi, (sonu vav’lı)dır.

el-Hasen ise, “ayn” ve “dal” harfini ötreli, “vav” harfini de şeddeli olarak; diye ve: Yükseldi, yükselir, fiilînin kullanılışı gibi okumuştur.

Müfessirler derler ki:

“Haddi aşarak” kelimesi, sözlerde haksız yere üstünlüğü sağlamak isteyerek;

“Zulmederek” ise, davranışı ile bunu yapmak isteyerek… anlamındadır. Bu açıklamaya göre bu kelimeler mef’ûlün leh olarak nasb edilmişlerdir.

“Nihayet boğulacağı anda” yani, boğulma noktasına vardığında

“şöyle dedi; İsrailoğullarının îman ettikleri İlândan başka bir ilâhın olmadığına inandım” bunu tasdik ettim.

Aslında demektir. Cer harfi hazfedildiğinden dolayı

“inandım” fiili teaddi ederek “elif -nûn”un hemzesi nasbedilmiştir. Esreli olarak da okunmuştur. Yani, “ben îman ettim” İfadesinden sonra yeni bir cümle başlamış olur. (Anlamı da şöyle olur: Şuna inandım ki, İsrailoğullarının îman ettikleri İlahtan başka bir ilâh yoktur)

Ebû Hatim ise, buradaki “demek”den türeyen fiilin hazfedildiğini iddia eder. Yani;

“İnandım ve dedim ki: Şüphesiz…” takdirindedir.

Böyle bir durumda imanın faydası olmaz. İlahi azâbın görülmesinden önce yapılan tevbe makbuldür. Ancak bundan sonra ve bu hal ile iç içe olduktan sonra yapılacak tevbe kabul edilmez. Nitekim Nisa Sûresi’nde (4/17 18. âyetler, 3. başlıkta) açıklaması önceden geçmişti.

Denildiğine göre, Fir’avun siyah bir at üzerinde idi. Denize girmekten korktu. Fir’avun’un ordusunda kısrak bulunmuyordu. O bakımdan, Hazret-i Cebrâîl, Haman suretinde bir kısrak üzerinde geldi ve ona: İleri atıl dedi. Arkasından denize daldı. Fir’avun’un atı da bu kısrağın arkasından gitti. Mikâil ise arkalarından onları ileri doğru sürüklüyordu. Kimse onlardan geri kalmadı. Son fertleri de denize dalıp ilk baştakiler karaya çıkmak noktasına geldiklerinde, deniz üzerlerine kapandı. Boğucu sular Fir’avun’un ağzına kadar geldiğinde, “İsrailoğullarının da kendisine îman ettiğine ben de îman ettim” demekteyken, Hazret-i Cebrâîl onun ağzına denizin çamurlarını doldurdu.

Tirmizî’nin İbn Abbâs’tan rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah Fir’avunu suda boğduğu sırada o: İsrailoğullarının kendisine îman ettiğinden başka bir ilâh olmadığına îman ettim, dedi. Cebrâîl dedi ki; Ey Muhammed! Ben, rahmetin ona yetişeceği korkusuyla denizin çamurundan alıp da onun ağzına nasıl koyduğumu bir görseydin.” Ebû Îsa et-Tirmizî dedi ki: Bu, hasen bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 10. sûre 4; Müsned, I, 245, 309.

Dilcilerin açıklamasına göre: “Denizin çamuru, denizin dibinde bulunan siyah çamur” demektir.

Yine İbn Abbâs’ın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den rivâyetine göre, Hazret-i Peygamber şunu zikretmiştir: “Fir’avun’un lâ ilahe illallah demesi ve Allah’ın ona rahmet etmesi korkusu ile Cebrâîl Fir’avun’un ağzına çamur doldurmaya başladı…” (Tirmizî) dedi ki: Bu, hasen, garip, sahih bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 10. sûre 5: Müsned, I, 240, 340. Tirmizî, Tefsir 10. sûre 5: Müsned, I, 240, 340.

Avn b. Abdullah dedi ki: Bana ulaştığına göre Cebrâîl, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e şöyle dedi: İblis, benim Fir’avundan daha çok nefret ettiğim bir kimseyi doğurmuş değildir. Çünkü, o boğulmaya yaklaştığında,

“inandım” dedi. Ben de, onun bunu söyleyerek merhamete nail olacağından korktum, o bakımdan bir miktar toprak veya çamur alıp ağzına doldurdum.

Şöyle de açıklanmıştır: Ona bu şekilde davranılmasının sebebi, yaptıklarının büyüklüğüne ceza olsun diyedir.

Ka’b el-Ahbâr da der ki: Allah Fir’avun döneminde Mısır’daki Nil nehrinin akmasını durdurdu. Kiptiler ona: Sen bizim rabbimiz isen haydi bizim için suyu akıt, dediler. Bunun üzerine Fir’avun atına bindi. Bütün kumandanlarına da ayrı ayrı binmelerini emretti. Kumandanları da derecelerine göre yerlerini alıp durdular. Kendisi görünmeyecek bir yere kadar gittikten sonra bineğinden indi. Başka elbiseler giyindi, secdeye varıp yüce Allah’a yalvarıp yakardı. Allah da Nil nehrini akıttı. Bu sefer Fir’avun, henüz yalnızken Hazret-i Cebrâîl, görüş soran bir kişi kılığında yanına vardı ve şöyle dedi: Bir kimsenin nimetinde yetişip büyüyen ve kendisinden başka hiçbir kimsesi bulunmayan bir kölesi varsa ve bu köle efendisinin nimetlerine karşı nankörlük edip hakkını tanıma, ondan ayrı ve ona karşı efendilik iddiasında bulunursa, böyle birisinin hükmü nedir, emir bu konuda ne der? Bu sefer, Fir’avun ona şunu yazdı; Ebû’l-Abbas el-Velid b. Mus’ab b. er-Reyyân der ki: Böyle birisinin cezası, denizde suda boğulmasıdır. Hazret-i Cebrâîl, onun bu yazısını aldı, gitti, Fir’avun boğulacak noktaya gelince, Cebrâîl (aleyhisselâm) ona el yazısıyla yazdığı bu hükmü uzattı. Bu açıklamalar daha önce el-Bakara Sürçsi’nde (2/50. âyetin tefsirinde) Abdullah b. Amr b. el-Âs ile İbn Abbâs’tan senedi ile nakledilmiş idi. Bu olay, yine el-Bakara Sûresi’nde açıklandığı üzere, Aşure gününde cereyan etmişti. Burada tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

“Ben de müslümanlardanım” yani, emre uymak ve itaat etmek suretiyle teslimiyet arzeden ve Allah’ı tevhid edenlerdenim.

Yunus 89

Dedi: “Duanız kabul edildi. Öyleyse doğru olun ve bilmeyenlerin yoluna uymayın.”

Diyanet Vakfı
(Allah): İkinizin de duası kabul olunmuştur. O halde siz doğruluğa devam edin ve sakın o bilmezlerin yoluna gitmeyin! dedi.

Kurtubi Tefsiri
Buyurdu ki: “ikinizin de duası kabul olundu. O halde dosdoğru yürümeye devam edin, sakın bilmezlerin yoluna uymayın!”

Yüce Allah’ın:

“Buyurdu ki: İkinizin de duası kabul olundu” âyeti ile ilgili olarak Ebû’l-Âl-iyye şöyle demektedir: Mûsa dua etti, Harun da âmin dedi. Böylelikle Hazret-i Mûsa’nın yaptığı duaya amin diyen Hazret-i Harun’dan da, “dua eden kişi” olarak sözedilmiştir. Yapılan duaya amin demek de bir duadır. Rabbim, benim duamı kabul buyur, demektir.

Hazret-i Harun’un da Hazret-i Mûsa ile birlikte dua ettiği de söylenmiştir. Meânî (el-Kur’âni)ye dair eser yazanlar derler ki: Arapların, tek kişiye iki kişi imiş gibi hitap ettikleri de olur. Şair der ki:

“Arkadaşlarıma dedim ki: Onu kökten koparmakta bizi

Aceleye getirmeyiniz (bunun yerine) yavşan otu topla.”

Bu açıklama ise, “âmin” demenin bir dua olmadığı ve Harun’un da dua etmediği görüşüne göredir.

en-Nehhâs der ki: Ben, Ali b. Süleyman’ı şöyle derken dinledim: Her ikisinin de dua ettiklerinin delili, Hazret-i Mûsa’nın “Rabbiniz” demesi ve sadece “Rabbim” dememesidir.

Ali ve es-Sülemî, “Dualarınız” diye duanın çoğulu ile okumuşlardır. İbnü’l-Semeyka’ ise, yüce Allah’ın zatından haber vermesi şeklinde; “(………): İkinizin de duasını kabul ettim” okumuş ve dolayısıyla “dua” kelimesini de mansub okumuştur.

Fâtiha Sûresi’nin sonlarında “âmin” demekle ilgili yeterli açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Amin, Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile, Hazret-i Harun ve Hazret-i Mûsa’ya özel olarak verilmiş özelliklerdendir. Rivâyete göre Enes b. Malik şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah benim ümmetime kendilerinden önce daha başka hiç bir kimseye vermediği üç şey vermiştir. Bunlar; cennetliklerin tahiyyesi (selamlaşma lâfzı) olan es-Selam (u aleykûm), melekler gibi saf saf dizilmek ve âmin demektir. Bundan tek istisna Mûsa ile Harun’un yaptıkları duaya amin demiş olmalarıdır.” Bunu, Tirmizî el-Hakîm “Nevâdiru’l-Usul” adlı eserinde zikretmektedir. Fâtiha Sûresi’nde de (âmin bahsinde) geçmiş bulunmaktadır.

“O halde dosdoğru yürümeye devam edin.” el-Ferrâ’ ve başkları derler ki: Bu, onların şimdiye kadar olduğu gibi, işleri üzere dosdoğru yürümelerine, Fir’avun ve kavmini îmana davet, etmek şeklindeki çağrılan üzerinde sebat etmelerine ve bunu dualarının kabul edileceği vakit gerçekleşinceye kadar sürdürmelerine dair bir emirdir. Muhammed b. Ali ve İbn Cüreyc de derler ki: Bu duanın kabulünden sonra Fir’avun ve kavmi kırk yıl kaldılar, sonra helâk edildiler.

Buradaki

“dosdoğru yürümeye devam edin” emrinin, bu dua üzere devam edin, anlamına geldiği de söylenmiştir. Dua üzere dosdoğru devam etmek ise, maksadın gerçekleşmesi hususunda aceleciliği terk etmektir. Aceleciliğin kalpten gitmesi, ancak ve ancak kalpte huzur ve sükûnun dosdoğru bir şekilde yerleşmesiyle mümkün olur. Böyle bir huzur ve sükûn (sekinet) ancak gaypten hasıl olan her şeye güzel bir şekilde razı olmakla gerçekleşir.

“Sakın bilmezlerin yoluna uymayın” âyetindeki

“sakın uymayın” anlamına gelen; kelimesinin sonundaki “nun”, nehiy olarak cezm mahallinde “nun” harfi şeddeli okunur. İkinci “nun” ise, te’kid içindir. İki sakin bir araya geldiğinden dolayı “nun” hareke almıştır, bu harekenin esre olması ise, bu “nun”un tesniye “nun”unu andırmasından dolayıdır.

İbn Zekvân nefîy olarak “nun”u şeddesiz okumuştur. Bunun “dosdoğru yürüyün” emrinden hal olduğu da söylenmiştir. Yani, bilmeyenlerin yoluna uymaksızın dosdoğru yürüyün, demek olur. Âyet: Sizler, benim vadimin ve tehdidimin gerçek mahiyetini bilmeyen kimselerin yolunu izlemeyin, demektir.

Yunus 88

Musa dedi: “Rabbimiz! Firavun’a ve ileri gelenlerine dünya hayatında süs ve mallar verdin. Rabbimiz! Onlar senin yolundan saptırsınlar diye. Rabbimiz! Mallarını sil ve kalplerini sık. Çünkü onlar acı azabı görünceye kadar inanmazlar.”

Diyanet Vakfı
Musa dedi ki: Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Firavun ve kavmine dünya hayatında zinet ve nice mallar verdin. Ey Rabbimiz! (Onlara bu nimetleri), insanları senin yolundan saptırsınlar ve elem verici cezayı görünceye kadar iman etmesinler, diye mi (verdin)? Ey Rabbimiz! Onların mallarını yok et, kalplerine sıkıntı ver (ki iman etsinler).

Kurtubi Tefsiri
Mûsa: Rabbimiz dedi, gerçekten sen, Fir’avun ve ileri gelenlerine dünya hayatında bir zînet ve mallar verdin. Rabbimiz, senin yolundan saptırsınlar diye (mi)? Rabbimiz, mallarını yok et, kalplerini mühürle! Çünkü, onlar can yakıcı azâbı görmedikçe îman etmeyeceklerdir.”

Yüce Allah’ın:

“Mûsa, Rabbimiz dedi, gerçekten sen, Fir’avun ve İleri gelenlerine dünya hayatında bir zînet ve mallar verdin.” Yani, dünya malını çokça verdin, Mısır’daki Fustat’tan itibaren Habeşistan’a kadar uzanan bölgede altın, gümüş, zeberced, zümrüt ve yakut madenlerinin bulunduğu pek çok dağlar, onların egemenlik alanları içerisindeydi.

Yüce Allah’ın:

“Rabbimiz, senin yolundan saptırsınlar diye (mi)?” âyetindeki “Sapsınlar diye” kelimesindeki “lâm” harfi ile ilgili olarak farklı görüşler vardır: Bu husustaki en sahih görüş -ki, el-Halil ve Sîbeveyh’in görüşüdür- sonuç ve nihayette varılacak nokta (akibet ve sayrüret) “lâm”ı olduğu görüşüdür. Rivâyette şöyle denilmektedir: Yüce Allah’ın her gün şöyle seslenen bir meleği vardır: “Sonunda ölmek için doğunuz, sonunda yıkılsın diye bina ediniz.” Beykakî, Şuabu’l-îman, VII, 396.

Yani, onların sonunda varacaktan nokta, sapıklık olduğundan ötürü, o mal kendilerine âdeta sapıp (başkalarını da saptırsınlar) diye verilmiş gibi olur.

Bunun, “lâm-ı key” olduğu da söylenmiştir. Yani sen, bu malı onlara sapsınlar, azgınlık etsinler ve büyüklensinler diye verdin. Bir diğer görüşe göre bu, “ecl” (sebeplilik) “lâm”ıdır. Yani sen, onlara bu malları senden yüz çevirdikleri için verdin. O bakımdan, senin onlardan yüz çevirmenden korkmamaktadırlar.

Bir kesim de anlamın şöyle olduğunu iddia etmiştir: “Sen, bu malı onlara sapmasınlar diye verdin.” Burada yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi; olumsuzluk edatı hazfedilmiştir:

“Yanılırsınız diye Allah size açıklıyor” (en-Nisa, 4/176) anlamı ise… yanılmayasınız diye… şeklindedir.

en-Nehhâs der ki: Zahiren bu cevap güzeldir. Fakat Araplar bu olumsuzluk edatını ancak fiile mastar manasını veren ile birlikte kullanılması halinde hazfederler. Bu şekilde cevap veren kimse, yüce Allah’ın bu âyetini örnek göstermekle yanlışlık etmiştir.

Buradaki “lâm” harfinin dua için olduğu da söylenmiştir. Yani, sen onları yolundan sapmaları ile imtihan et, belaya uğrat. Çünkü, bundan sonra: “Rabbimiz, mallarını yok et, kalplerini mühürle” diye buyurulmaktadır.

Bir diğer görüşe göre fiil mastar manasınadır. Yani, onlar saptırmalarını yapssnlar diye… anlamındadır. Yüce Allah’ın:

“Onlardan yüz çevirmeniz için…” (et-Tevbe, 9/95) âyetinde olduğu gibi.

Kûfeliler İse, “ye” harfini ötreli olarak; “Saptırsınlar diye” şeklinde, “Saptırmak” mastarından gelen bir fiil olarak; diğerleri ise, “sapsınlar” anlamına gelecek şekilde üstün ile okumuşlardır.

“Rabbimiz, mallarını yok et” yani, mallarını yok etmek suretiyle küfürlerinin cezasını onlara ver. ez-Zeccâc der ki: “Bir şeyi yok etmek, onu gerçek şeklinden farklı hale getirmek, gidermek” demektir. İbn Abbâs ve Muhammed b. Ka’b derler ki: Malları (altınları) ve dirhemleri (gümüşleri) sağlam para imiş gibi gerçek şekillerinde bütün, üçte bir ve yarım birimler halinde ve para şeklinde darbedilmiş olarak taşlara dönüştürüldü, Bu şekilde Allah’ın yok etmediği, başka sekile dönüştürmediği hiç bir madenleri kalmadı. Ondan sonra da hiç kimse bu madenlerden yararlanamadı.

Katade der ki: Bize ulaştığına göre malları da, ekinleri de taş kesildi.

Mücahid ve Atiyye der ki: Allah onların mallarını yok etti ve görülmez oldular. Mesela, “Yere çekilmiş pınar” denildiği gibi bir yerin izi kalmayıp tamamıyla yok olduğunu ifade etmek için de; denilir, İbn Zeyd de der ki: Dinarları, dirhemleri, ev eşyaları ve sahip oldukları her şey taş kesildi.

Muhammed b. Ka’b der ki: Bir kimse hanımı ile yatağında iken taş oluverirdi. Yine der ki: Ömer b. Abdulaziz bana bu hususu sordu da ben bunu ona naklettim. Bunun üzerine Mısır’da böyle bir musibete uğramış bir malın getirilmesini emretti. O çuvalın içerisinden meyve, dirhem ve dinarları taşlaşmış olarak çıkardı.

es-Süddî der ki: Bu, Hazret-i Mûsa’ya verilmiş dokuz mucizeden birisi idi. Hazret-i Peygamber’e kadar sağlam bir senetle ulaşmayan bu gibi haberlerin sıhhat derecesi belli değildir. Esasen bu gibi teferruatın bu ilSlıî âyetlerin anlaşılmasına bir katkısının olduğu’da söylenemez. “Kalplerini mühürle!” İbn Abbâs der ki: Yani, onların îman etmelerini engelle! Bir diğer açıklamaya göre, kalplerini katılaştır ve mühürle ki, îman edecek şekilde onlara genişlik gelmesin. Her ikisinin de anlamı birdir.

“Çünkü onlar… îman etmeyeceklerdir.” Bu âyetin,

“saptırsınlar diye” âyetine atfedildiği söylenmiştir. Yani sen, onlara bu nimetleri saptırsınlar ve îman etmesinler diye mi verdin? Bu açıklamayı ez-Zeccâc ve el-Müberred yapmıştır. Bu görüşe göre burada (bed’)dua anlamı yoktur. Buna karşılık “Rabbimiz… yok et… mühürle” duaları mutariza (ara) cümlesidir.

el-Ferrâ’, el-Kisaî ve Ebû Ubeyde ise der ki: Bu da bir (bed)dua cümlesidir ve onlara göre bu cümle de mahallen meczumdur. Yani, “Allah’ım, îman etmesinler!” demek olur. el-A’şâ’nın şu beyiti de bu kabildendir:

“Birbirine yaklaşan o iki gözünün arası bir türlü açılmasın (sıkıntıdan kurtulamayasın)

Ve benimle ancak burnun yere sürtülmüş olarak karşılaşasın.”

Buna karşılık “sapsınlar” anlamındaki ifadenin (bed)dua olduğunu -yani, sen onları sapıklıkla imtihan et anlamında olduğunu- söyleyenler şöyle derler: Buna göre “îman etmeyeceklerdir (etmesinler)” anlamındaki cümle de buna atfedilmiştir.

Bir diğer görüşe göre bu cümle emrin cevabı olduğundan dolayı nasb mahallindedir. Yani sen onların kalplerini mühürle! Çünkü onlar îman etmeyeceklerdir. Bu da el-Ahteş ve yine el-Ferrâ”nın görüşüdür. el-Ferrâ’ şu beyiti de nakleder:

“Ey Devem, geniş adımlarla ve hızlıca yürü Süleyman (b. Abdülmelik)’a doğru ki, (vereceği bağışlarla) rahat edip dinlenelim.”

Buna göre “nun” harfinin hazfedilmesi nasb mahallinde oluşundan dolayıdır.

“Can yakıcı azâbı görmedikçe” ile ilgili olarak, İbn Abbâs bu azâbın suda boğulmak olduğunu söylemektedir.

Kimileri bu âyet-i kerimenin müşkil olduğunu kabul ederek şöyle der: Hazret-i Mûsa nasıl olur da onlara beddua eder? Halbuki peygamberler kavimlerinin îman etmelerini sağlamakla görevliydiler.

Buna şöyle cevap verilmiştir: Yüce Allah’ın İzniyle olmadıkça ve artık aralarında îman edecek kimsenin olmadığı, sulblerinden de îman edecek kimsenin gelmeyeceği bildirilmedikçe beddua etmesi câiz değildir. Buna delil de yüce Allah’ın: Nûh (aleyhisselâm)’a söylediği şu âyetlerdir:

“Nûh’a şöyle vahyolundu: Kavminden daha evvel îman etmiş olanlardan başkası asla îman etmeyecektir.” (Hûd, 11/36) Bunun üzerine Hazret-i Nûh, kavmi hakkında şöyle beddua etmişti:

“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma.” (Nûh, 71/26) Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yunus 87

Musa ve kardeşine vahyettik: “Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın. Evlerinizi kıble yapın. Namazı dosdoğru kılın. Müminleri müjdele.”

Diyanet Vakfı
Biz de Musa ve kardeşine: Kavminiz için Mısırda evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın. (Ey Musa!) Müminleri müjdele! diye vahyettik.

Kurtubi Tefsiri
Mûsa’ya ve kardeşine söyle vahyettik: “Mısır’da kavminize evler hazırlayın, o evlerinizi namazgah yapın ve namazı dosdoğru kılın. (Ey Mûsa) mü’minleri de müjdele!”

Yüce Allah’ın:

“Mûsa’ya ve kardeşine şöyle vahyettik: Mısır’da kavminize evler hazırlayın” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1. Mısır Denilen Yer:

“Mûsa’ya ve kardeşine şöyle vahyettik: Mısır’da kavminize evler hazırlayın” evler edinin demektir. Bu anlamda; ” Zeyd’i bir yerde yerleştirdim” şeklinde kullanıldığı gibi; diye de kullanılır.

(……) ise, yerleşilen ve orada devamlı kalınan yer demektir.

Allah onu bir yere yerleştirdi, ifadesi de buradan gelmektedir. Yani, onu o yere yerleştirdi, iskan ettirdi anlamındadır. “Bana kasten yalan uyduran kimse cehennemde oturacağı yeri fiilen yerleşmiş bellesin” Bu hadisin kaynaklarda geçtiği yerlerin bazıları: Buhârî, İlim 38, Enbiyâ 50, Edeb 109; Müslim, Zühd 72; Ebû Dâvûd, İlim 4; Tirmizî, Fiten 70; İbn Mâce, Mukaddime 4; Dârimî, Mukaddime 25, 46… hadisindeki (“yerleşmiş bellesin” anlamı verilen) kelime de buradan gelmektedir. Şair recez vezninde şöyle demektedir:

“Biz, Adnanoğullarıyız, hiç şüphesiz

Şeref aramızda yer etmiştir ve hükümdarlık da.”

Bu âyet-i kerimede Mısır’dan kasıt, Mücahid’in görüşüne göre İskenderiye şehridir. Dahhâk ise şöyle demiştir: Bundan kasıt, Mısır diye adlandırılan şehirdir. Mısır ise, deniz ile Asuvan arasındaki bölgenin adıdır. İskenderiye de Mısır topraklarının bir parçasıdır.

2. İsrailoğullarının Evlerini Namazgah Edinmeleri ve Nafile Namazlar:

Yüce Allah’ın:

“O evlerinizi namazgah yapın” âyeti ile ilgili olarak, müfessirlerin çoğunluğu şöyle demişlerdir: İsrailoğulları, ancak kendi mescid ve mabedlerinde namaz kılarlardı. Mescidleri de açıkça ortalıkta görülüyordu. Hazret-i Mûsa peygamber olarak gönderilince, Fir’avun emir vererek İsrailoğullarının bütün mescidleri tahrip edildi ve namaz kılmaları yasaklandı. Yüce Allah da Hazret-i Mûsa ve Hazret-i Harun’a, İsrailoğullarına Mısır’da bir takım evler yani mescidler seçip edinin diye emir verdi. Yoksa bununla mesken olarak kullandıkları evleri kastetmemektedir. İbrahim, İbn Zeyd, er-Rabi’, Ebû Malik, İbn Abbâs ve diğerlerinin görüşü budur.

İbn Abbâs ve Saîd b. Cübeyr’den rivâyete göre de mana şudur: Sizler, evlerinizi birbirlerine bakacak şekilde karşılıklı yapınız. Ancak birinci görüş daha sahihtir. Yani, mescidlerinizı kıbleye dönük yapınız, demektir. Kıble, denildiğine göre Beytü’l-Makdis’tir. Beytü’l-Makdis bugüne kadar yahudilerin kıblesidir. Bu açıklamayı İbn Bahr yapmıştır. Kıblelerinin Kabe olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs’tan şöyle dediği nakledilmektedir: Kabe, Mûsa ve beraberindekilerin kıblesi idi. İşte bu, namazda kıbleye dönmenin, Hazret-i Mûsa’nın da şeriatının bir hükmü olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda bu namaz için taharet, setr-i avret ve kıbleye dönmek de şart idi. Çünkü bunların şart olması, mükelleflerin daha ileri derecede olmasını ve ibadetin daha kapsamlı bir halde yapılmasını gerektirir.

Burada maksadın, güvenlik duymanız için evlerinizde gizlice namaz kılın, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu da, Fir’avun’un kendilerini korkutması sırasında olmuştu. Onlar, sabretmek, evlerini mescidler edinmek ve böylece de namazı kılmakla emrolundular. Allah’ın vaadi gerçekleşinceye kadar dua etmeleri de istendi. İşte yüce Allah’ın:

“Mûsa kavmine: Allah’tan yardım dileyin ve sabredin…”(el-A’raf, 7/128) âyetinde kastedilen de budur. Güvenlik içinde oldukları sürece ancak mabed ve havralarında namaz kılmaları dini inançlarının bir gereği idi. Ancak, tehlikelerden korunmaları halinde evlerinde namaz kılmalarına İzin verildi. İbnü’l-Arabî der ki: Birincisi, iki görüşün daha kuvvetli olanıdır. Çünkü ikincisi sadece bir iddiadır.

Derim ki: İbnül-Arabi’nin “İkinci görüşün bir iddia olduğu” şeklindeki görüşü doğrudur. Çünkü sahih hadiste Hazret-i Peygamberin şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: “Yeryüzü bana hem mescid, hem de (teyemmüm ile) temizlenme aracı kılındı” diye buyurduğu sabittir. Buhârî, Teyemmüm 1, Salât 56, Ğusl 26; Müslim, Mesâcid 3; Nesâî, Ğusl 26; Dârimî, Salât 111, Siyer 28; Müsned, III, 304. Bu ise, diğer peygamberler arasında Hazret-i Peygamber’e özel olarak verilen hususlardandır. Biz de yüce Allah’a hamd olsun, mescidlerde de namaz kılabiliyoruz, evlerde de. Namaz vakti nerede girerse orada kılarız. Şu kadar var ki, nafile namazların evlerde kılınması mescidlerde kılınmasından daha faziletlidir. Hatta Cuma namazından önce kılanan ve sonra kılınan namazlar da böyledir. Farz namazlardan önce ve sonra kılınan (radıyallahü anhvâtib sünnetler) da böyledir. Çünkü, nafile namazlarda riyakârlık sözkonusu olabilir. Farz namazlarda ise riyakârlık husule gelmez. Bir amel riyadan ne kadar arınabilirse, elbette şanı yüce Allah nezdinde daha ağır basar ve Allah’a daha çok yaklaştıncıdır.

Müslim, Abdullah b. Şakik’den şöyle dediğini rivâyet eder: Ben, Âişe’ye, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in kıldığı nafile namazları hakkında sordum, şöyle buyurdu: “Evimde öğle namazından önce dört rek’at kılardı. Sonra çıkar, cemaate namaz kıldırırdı. Sonra (evime) girer, iki rek’at namaz kılardı. Cemaate akşam namazını kıldırdıktan sonra (eve) girer, iki rek’at kılardı. Sonra, cemaate yatsıyı kıldırır ve (arkasından) evime girer ve iki rek’at namaz kılardı…” Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 105; Ebû Dâvûd, Tatavvu’ 1; Tirmizî, Salât 208 (Ebû Seleme’den, Âişe’den); Müsned, VI, 30. Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 105; Ebû Dâvûd, Tatavvu’ 1; Tirmizî, Salât 208 (Ebû Seleme’den, Âişe’den); Müsned, VI, 30.

İbn Ömer’den de şöyle dediği nakledilmektedir: Ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İle birlikte öğle namazından önce iki, ondan sonrasında da iki, akşam namazından sonra da iki rek’at kıldım. Akşam, Yatsı ve Cuma namazlarına gelince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte evinde kıldım. Buhârî, Teheccüd 25; Müslim, Salatu’l-Müsafirm 104.

Ebû Dâvûd da Ka’b b. Ucre’den rivâyet ettiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Eşheloğulları mescidine varmış ve orada akşam namazını kıldıktan sonra namazlarını bitirdiklerini görünce, namazdan sonra onların yine namaz kıldıklarını görünce, bu sefer: “Bu kıldığınız namazlar evlerin namazlarıdır (evlerde kılınması gerekir)” diye Ebû Dâvûd, Tatavvu’ 15. buyurmuştur.

3. Ramazanda Kılınan Teravih:

Bu kabilden olmak üzere ilim adamları Ramazanda kılınan teravih hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Acaba teravih namazının evde kılınması mı daha faziletlidir, mescidde kılınması mı?

Malik, gücü yeten kimse için teravihin evde kılınmasının daha faziletli olduğu görüşündedir, Ebû Yûsuf ile Şâfiî mezhebine mensup kimi ilim adamı bu görüştedir. İbn Abdilhakem, Ahmed, Şâfiî mezhebine mensup diğer bazı ilim adamları ise, teravihin cemaatle kılınmasının daha faziletli olduğu görüşündedirler.

el-Leys der ki: İnsanlar, teravihi hep evlerinde kılsalar ve hiç bir kimse mescidde kılmayacak olursa, bunun için mescide çıkmaları gerekmez. Malik’in ve onun görüşünü kabul edenlerin lehine delil, Hazret-i Peygamber’in Zeyd b. Sabit yoluyla rivâyet edilen hadisindeki şu âyetidir: “Evlerinizde namaz kılmaya bakınız. Çünkü, farz namaz müstesna, kişinin kıldığı en hayırlı namaz, evindeki namazdır.” Bu hadisi Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Ezan 81, İtisâın 3; Müslim, Salâtul-Müsâfirîn 213; İbn Mâce, İkâmetu’s-Salât 186; Muvatta’, Salatul-Cemaa 4; Müsned, V, 182.

Muhalif kanaate sahip olanlar ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in teravih namazını mescidde kıldırmış olduğunu ve daha sonra ise, bu namaza devam etmekten kendisini alıkoyanın, bu namazın kendilerine farz kılınması korkusu olduğunu söylediğini Buhâri, Ezan 81, İ’tisâm 3; Müsned, V, 182: Muvatta’, es-Salâtu fi Ramadân 1. belirtirler. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber onlara: “Evlerinizde namaz kılmaya bakınız” diye buyurmuştur. Diğer taraftan ashab-ı kiram, ayrıca dağınık bir şekilde teravih namazını mescidlerde kılıyorlardı, Nihayet Hazret-i Ömer, bu dağınık cemaatleri tek bir İmâm ile birlikte kılmak üzere bir araya getirdi, Buhârî, Salatu’l-Teravih 1; Muvattâ, es-Salâtu Fi Ramadân 3. böylelikle iş bu şekilde karar kıldı ve sünnet olarak böylece sabit oldu.

4. Tehlikeden Korkan Kimse Cemaate Gitmemekte Mazur Görülebilir mi?:

Eğer bizler, İsrailoğullarının kendilerine gelebilecek tehlikelerden korkmaları üzerine evlerinde namaz kılmalarının mubah kılındığı görüşünü kabul edecek olursak, bu şuna delil gösterilebilir: Korku ve buna benzer mazeretleri bulunan bir kimsenin cemaate katılmayı, Cuma namazlarına gitmeyi terk etmesi caizdir, Bu şekilde katılmayışı kendisine mubah kılan mazereti ise, cemaate katılmasını engelleyen hastalık, yahut ileri derecedeki korku, ya da aleyhinde mahkeme hükmü gereğince alınması gereken bir hak bulunmaksızın, zalim yöneticinin ondan mal veya bedeni ile kendisine zulmedeceğinden korkan kimsenin hali de bu tür mazeretler arasındadır. Çamurla birlikte aşın yağmur kesilmeyecek olursa, o da bir özürdür. Ölümü yaklaştığı görülen yakın bir arkadaşının eğer bakacak kimsesi bulunmuyorsa, bu da cemaate katılmamak için bir özürdür. Nitekim İbn Ömer böyle yapmıştır.

5. Mü’minleri Müjdele:

Yüce Allah’ın: “Mü’minleri de müjdele” âyetinde, hitabın Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’e yönelik olduğu söylendiği gibi, Mûsa (aleyhisselâm.)’a yönelik olduğu da söylenmiştir, daha kuvvetli olan görüş budur. Yani, ey Mûsa! İsrailoğullarına, Allah’ın kendilerini, düşmanlarına karşı muzaffer kılacağına dair müjde ver!

Yunus 86

“Ve bizi, rahmetinle kâfirler topluluğundan kurtar.”

Diyanet Vakfı
Ve bizi rahmetinle o kafirler topluluğundan kurtar!»

Kurtubi Tefsiri
“Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar.”

“Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan” Fir’avundan ve onun kavminden

“kurtar.” Kurtuluşumuzu böylelikle gerçekleştir. Çünkü, Fir’avun ve kavmi, İsrailoğullarını ağır işleri yerine getirmekle yükümlü tutuyorlardı.

Yunus 85

Dediler: “Allah’a güvendik. Rabbimiz! Bizi zalim topluluk için bir fitne kılma.”

Diyanet Vakfı
Onlar da dediler ki: «Allaha dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğu için deneme konusu kılma!

Kurtubi Tefsiri
Onlar da şöyle dediler: “Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zâlimler topluluğunun fitnesine uğratma!”

“Onlar da şöyle dediler: Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık” işlerimizi O’na havale edip teslim ettik. O’nun kaza ve kaderine razı olduk ve O’nun emrine boyun eğdik.

“Ey Rabbimiz, bizi o zâlimler topluluğunun fitnesine uğratma” yani, onları bize muzaffer kılma. Çünkü, o takdirde bu, bizim dinimiz dolayısıyla fitneye (azap ve işkenceye) uğramamıza sebep olacaktır. Ya da onlar aracılığıyla bizleri azap etmek suretiyle imtihan etme.

Mücahid der ki: Düşmanlarımızın eliyle bizi helâk etme ve senin tarafından gelecek bir azap ile bizi azaplandırma, anlamındadır. O takdirde düşmanlarımız da: Eğer bunlar hak üzere olsalardı, biz onlara musallat edilmezdik, derler ve böylelikle onlar fitneye düşerler.

Ebû Miclez ve Ebû’d-Duhâ derler ki: Sen, onları bize karşı muzaffer kılma. O takdirde kendilerinin bizden hayırlı oldukları kanaatine kapılacaklar ve azgınlıklarını daha da artıracaklardır.

Yunus 84

Musa dedi: “Ey kavmim! Eğer Allah’a inanıyorsanız, O’na güvenin, eğer Müslümansanız.”

Diyanet Vakfı
Musa dedi ki: Ey kavmim! Eğer Allaha inandıysanız ve Ona teslim olduysanız sadece Ona güvenip dayanın.

Kurtubi Tefsiri
Mûsa: “Ey kavmim! Eğer siz Allah’a Îman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız, artık O’na güvenip dayanın” dedi.

“Mûsa: Ey kavmim, eğer siz Allah’a îman etmiş” yani, Onu tasdik etmiş

“ve O’na teslim olmuşsanız” burada şartı te’kid için tekrarlamıştır,

“artık O’na güvenip dayanın” yalnız O’na itimad edin

“dedi.” Böylelikle imanın kemalinin işi tamamiyle Allah’a havale etmekle mümkün olacağını beyan etmektedir.

Yunus 83

Musa’ya, kavminden ancak Firavun’dan ve ileri gelenlerinden bir fitneye uğratılma korkusuyla bir zümre iman etti. Şüphesiz Firavun yeryüzünde büyüktü. Ve gerçekten o aşırı gidenlerdendi.

Diyanet Vakfı
Firavun ve kavminin kendilerine işkence etmesinden korkuya düştükleri için kavminden bir gurup gençten başka kimse Musaya iman etmedi. Çünkü Firavun yeryüzünde ululuk taslayan (bir diktatör) ve haddi aşanlardan idi.

Kurtubi Tefsiri
Mûsa’ya, kavminden bir takım gençler dışında kimse Îman etmedi. Bunlar, Fir’avunun ve ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Fir’avun yeryüzünde gerçekten yücelik taslayan bir kişi idi. Ve o, gerçekten haddi aşanlardandı.

“Mûsa’ya kavminden bir takım gençler dışında kimse îman etmedi” âyetindeki

“Kavminden”deki “ne” zamiri Mûsa’ya aittir. Mücahid dedi ki: Yani, onun kavminden hiç kimse îman etmedi. Ona, ancak Mûsa’nın kendilerine peygamber olarak gönderildiği İsrailoğullarının çocukları îman etti. Aradan geçen uzun zaman süresi içerisinde ilk muhataplar olan babalar ölüp gitmiş, geriye çocukları kalmış, onlar da îman etmişti. Taberî’nin tercih ettiği görüş de budur.

Zürriyet (mealde; gençler), insanın soyundan gelenlerdir. Bazan bunlar çoğalabilirler. Şöyle de denilmiştir: Zürriyet’ten kast, İsrailoğullarından îman edenlerdir. İbn Abbâs da der ki: Sayılan altıyüzbin kişi idi. Şöyle ki: Yakub (aleyhisselâm) yetmiş iki kişi ile birlikte Mısır’a girmişti. Bunlar çoğalarak sonunda altıyüzbin kişi oldular.

Yine İbn Abbâs der ki:

“Kavminden” âyetinden kasıt, Fir’avun’un kavmidir. Nitekim, Fir’avun hanedanından Îman eden kişi, Fir’avun’un hazinadarı, onun hanımı, kızı Mâşita ve hazinedarının hanımı bu îman edenler arasındadır.

Bunların babaları Kıptîlerden, anneleri İsrailoğullarından bir takım kimseler oldukları da söylenmiştir. İşte bundan dolayı Yemen ve Arap topraklarında dünyaya gelen Farsların çocuklarına “ebnâ” denildiği gibi, bunlara da “zürriyet” ismi verilmişti. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır. Buna göre “kavminden” ifadesindeki zamir, anneler yoluyla akrabalık sebebiyle Mûsa’ya ve eğer bunlar Kıptîlerden iseler, Fir’avun’a racidir.

“Bunlar, Fir’avun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı.” Fir’avun’dan korkmalarının sebebi, onların üzerinde oldukça zorbalıkla musallat oluşundan dolayı idi.

Burada; “(Onların.) İleri gelenlerinin” denilerek “onun ileri gelenleri (melei)” denilmeyişinin sebebi ile ilgili olarak altı çeşit cevap verilmiştir:

1- Fir’avun, zorba bir kimse olduğundan dolayı ondan çok sayıda kimselerin yaptıkları iş gibi haber verilmiştir.

2- Fir’avun, söz konusu edildiğinde, beraberinde başkalarının da olduğu bilinir. O bakımdan zamir hem Fir’avun’a hem de onun beraberindekilere aittir. Bu, el-Ferrâ”nın konu ile ilgili iki görüşünden birisidir.

3- Fir’avun adının topluluk hakkında da kullanılması. Semûd gibi.

4- İfadenin takdirinin şöyle olması: Fir’avun hanedanından korkuyorlardı… O takdirde bu,

“o kasabaya sor” (Yusuf, 12/82) âyetinde ve benzerlerinde olduğu gibi muzafın hazfedilmesi tütündendir. Bu da el-Ferrâ”nın ikinci görüşüdür. Sîbeveyh ve el-Halil’in görüşüne göre ise böyle bir cevap yanlıştır. Çünkü onlara göre; Hind’in kölesini kastederek; “Hind kalktı” demek mümkün değildir.

5- el-Ahfeş Said’in görüşü; buradaki zamirin zürriyete ait olduğu şeklindedir. Yani, o gençlerin ileri gelenlerinin (kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı) demek olur ki, Taberî’nin tercihi de budur.

6-Zamirin “Mûsa’nın kavmi”ne ait olması. (Yani, Mûsa’nın kavminden îman eden birtakım gençler, kavimlerinin ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı, demek olur.) en-Nehhâs der ki: Bu cevap sanki bunların en beliğ olanları gibidir.

“Kendilerini fitneye düşürmesinden” fiilindeki zamirin tekil gelmesi, Fir’avun’un durumunu haber vermek üzere tekil gelmiştir. Yani Fir’avun, uyguladığı cezalarla onları dinlerinden döndürmeye çalışırdı. Ve aynı zamanda bu, bedeli istimal olarak cer mahaîlindedir. Bununla birlikte;

“Korku…” ile nasb mahallinde olması da mümkündür,

“Fir’avun” kelimesinin munsarıf olmayışı hem Arapça olmayan bir isim oluşundan, hem de marife (özel isim) oluşundan dolayıdır.

“Çünkü Fir’avun yeryüzünde gerçekten yücelik taslayan azgın ve mütekebbir bir kişi idi. Ve o, gerçekten haddi aşanlardandı.” Küfürde oldukça ileri gidenlerdendi. Çünkü Fir’avun, bir kul iken rububiyet iddiasında bulunmuştu.

Yunus 82

Allah, sözleriyle hakkı gerçekleştirir, suçlular hoşlanmasa da.

Diyanet Vakfı
«Suçluların hoşuna gitmese de Allah, sözleriyle gerçeği açığa çıkaracaktır.»

Kurtubi Tefsiri
Allah kelimeleriyle hakkı ortaya koyup gerçekleştirecektir. Günahkârların hoşuna gitmese de.

“Allah kelimeleriyle” âyeti, hüccetleri ve belgeleriyle; gerçek kullarına yardım vaadleriyle diye de açıklanmıştır.

“Hakkı ortaya koyup” beyan edip açıklayıp

“gerçekleştirecektir.” Fir’avun hanedanından olan

“günahkârların hoşuna gitmese de.”

Yunus 81

Ortaya koyduklarında Musa dedi: “Getirdiğiniz şey bir büyüdür. Allah onu boşa çıkaracaktır. Allah, bozguncuların işini düzeltmez.”

Diyanet Vakfı
Onlar (iplerini) atınca, Musa dedi ki: «Sizin getirdiğiniz sihirdir. Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah bozguncuların işini düzeltmez.»

Kurtubi Tefsiri
Onlar atınca Mûsa dedi ki: “Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Elbette Allah, o bozguncuların işini düzeltmez.”

“Onlar atınca, Mûsa dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir” anlamındaki âyette mübtedâ olarak ref mahallinde olur. Buna karşılık;

“Bu yaptığınız” ise, haberidir. İfadenin takdiri de: Bu yaptığınız nedir? şeklindedir. Bu da onların sihir yapmaları üzerine onları azarlamak ve küçümsemek kastıyla yöneltilmiş bir soru olur. Ebû Amr’ın kıraatine göre şeklinde mübtedânın hazfine göre soru iledir. İfadenin takdiri, sizin bu yaptığınız sihir midir? şeklinde olur. Bununla birlikte bunun mübtedâ olup haberinin mahzuf olması da mümkündür, o takdirde ifade: Sizin yaptığınız sihirdir, anlamında olur. İstifham (soru) kabul edenlere göre; ism-i mevsul anlamında değildir, çünkü haberi yoktur. Diğerleri ise, “Büyü” kelimesini haber olarak okumuşlardır. Bu okuyuşun delili ise İbn Mes’ûd’un ” Sizin bu yaptığınız bir sihirdir” şeklindeki kıraati ile Ubey’in;

“Sizin bu yaptığınız (getirdiğiniz) bir sihirdir” kıraatidir. Buna göre burada; İsm-i mevsul anlamında; “Yaptığınız” onun sılası olur. da mübtedâ olarak ref mahallinde; “sihirdir” anlamındaki kelime de mübtedânın haberidir. Eğer İsm-i mevsul kabul edilirse, nasb mahallinde olmaz. Çünkü sıla hiç bir zaman ism-i mevsulda amel etmez. Bununla birlikte el-Ferrâ’; “Sihir” kelimesinin; “Yaptığınız” lâfzı ile nasb edilmesini uygun kabul eder ve; şart edatı olur. “Yaptığınız” lâfzı şart edatı ile cezm mahallinde ve şartın cevabının başına gelen “fe” da mahzuf olur. İfadenin takdirî de:

“Muhakkak Allah onu iptal edecektir” şeklindedir. Bununla birlikte;”Sihir” kelimesinin mastar olarak nasb okunması da mümkündür, ” Sizin yaptığınız bir sihirdir” takdirinde olup, daha sonra fazladan bu kelimenin başına “elif” ile “lâm” getirilmiştir. Bu takdire göre ise, “fe”nin hazfine ihtiyaç yoktur, en-Nehhâs da bu görüşü tercih etmiş ve şöyle demiştir: Şartın cevabının başındaki “fe”nin hazfedil meşini ancak şiir zarureti dolayısıyla olması müstesna, nahivcilerin çoğu uygun kabul etmezler. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“Her kim iyilikler işlerse, Allah da onların karşılığını verecektir.”

Hatta kimi nahivciler şöyle demektedir: “Fe” harfinin hazfedilmesi hiçbir şekilde câiz değildir. Ben, Ali b. Süleyman’ı şöyle derken dinledim: Bana Muhammed b. Yezid anlattı, dedi ki: Bana el-Mâzinî anlattı, dedi ki; ben el-Esmaî’yi Şöyle derken dinledim: Bu beyiti nahivciler değişikliğe uğratmışlardır. Aslında bu beyitin rivâyeti:

“Her kim hayır yaparsa, Rahmân olan Allah onu mükâfatlandırır”

şeklindedir. Ali b. Süleyman’ı da şöyle derken dinledim: Şartın cevabının başındaki “fe” harfinin hazfedilmesi caizdir. Buna delil de yüce Allah’ın şu âyetleridir:

“Size isabet eden her musibet ellerinizle kazandıklarınız sebebi iledir” (eş-Şûrâ, 42/30) âyetinde yer alan; “Sebebiyle” diye başlayan cevap cümlesinin başındaki “fe” harfi olmaksızın; diye de okunmuş olup bu iki kıraat de bilinen meşhur iki kıraattir.

“Elbette Allah, o bozguncularla İşini düzeltmez” yani, onların sihir yapmalarını düzlüğe çıkarmaz. İbn Abbâs der ki: Her kim geceleyin yatağına çekildikten sonra şu:

“Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah, onu boşa çıkaracaktır. Elbette Allah o bozguncuların işini düzeltmez” âyetini okuyacak olursa, hiç bir sihirbazın hilesinin ona zararı olmaz. Büyülenmiş bir kimsenin üzerine yazılacak olursa da mutlaka Allah, o kimseden sinirin şerrini defeder.

Yunus 80

Büyücüler geldiğinde Musa onlara dedi: “Ortaya koyacağınız şeyi ortaya koyun.”

Diyanet Vakfı
Sihirbazlar gelince Musa onlara: Atacağınızı atın, dedi.

Kurtubi Tefsiri
Nihayet sihirbazlar gelince, Mûsa onlara: “Atacağınızı atın” dedi.

Yani, beraberinizde bulunan iplerinizi, asalarınızı yere bırakın. Yine el-A’raf Sûresi’nde (7/104. âyet ve devamının tefsirinde) buna dair yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Yunus 79

Firavun dedi: “Her bilgili büyücüyü bana getirin.”

Diyanet Vakfı
Firavun dedi ki: Bilgili bütün sihirbazları bana getirin!

Kurtubi Tefsiri
Fir’avun: “Bütün bilgin sihirbazları bana getirin” dedi.

Fir’avun bu sözlerini asa, yed’i beyzâ mucizelerini görüp de bunların sihir olduğuna inanması üzerine söylemişti.

Hamza, el-Kisaî, İbn Vessâb ve el-A’meş: Sihirbaz kelimesini mübalağa sigası olarak; “İleri derecede sihirbaz” diye okumuşlardır ki, el-A’raf Sûresi’nde (7/112. âyetin tefsirinde) bu iki kıraate dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Yunus 78

Dediler ki: “Sen atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi döndürmek ve yeryüzünde üstünlük sizde olsun diye mi geldin? Size inananlardan değiliz.”

Diyanet Vakfı
Onlar dediler ki: Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (dinden) bizi döndüresin ve yeryüzünde ululuk sizin ikinizin olsun diye mi bize geldin? Halbuki biz size inanacak değiliz.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuzdan döndürmek ve yeryüzünde de büyüklük ikinizin olsun diye mi bize geldin(niz)? Biz size inanmıyoruz.”

“Dediler ki: Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuzdan” putlara tapmaktan

“döndürmek” bizim yüzümüzü başka tarafa çevirmek, başka yöne yönelmemizi sağlamak.., için

“mî bize geldin?” Birisini başka bir tarafa yönlendirdiği zaman; “Onu yönlendirdi, döndürdü, döndürür” denilir. Şair de der ki:

“Kabilenin bulunduğu tarafa doğru dönüp durdum, öyle ki kendimi

Dönüp kulak vermekten dolayı boynumu ve boynumun yan tarafındaki damarımın ağrıdığını gördüm.”

Bir kimsenin yönelmiş olduğu cihetten vazgeçip başka bir tarafa yönelmesi anlamındaki; “(……): Yöneldi” ifadesi de buradan gelmektedir.

“… ve yeryüzünde” yani Mısır topraklarında

“de büyüklük” azamet, hükümdarlık ve saltanat

“İkinizin olsun diye mi bize geldi(niz)?” Mülke ve hükümdarlığa da; büyüklük (kibriyâ) denilir. Çünkü dünyada elde edilmesi İstenen şeylerin en büyüğü hükümdarlıktır.

“Biz size inanmıyoruz.” İbn Mes’ûd, el-Hasen ve başkaları “Olsun… diye” kelimesini “te” harfi yerine “ye” İle okumuşlardır. Çünkü “kibriyâ: Büyüktük” kelimesi hakiki müennes değildir. Ayrıca, (nakıs fiil ile onun ismi arasına) başka bir kelime ile fasıla da girilmiş bulunmaktadır. Nitekim Sibevyh de; “Bugün hakimin huzuruna iki kadın geldi” diye (fiilde te’nîs alameti olmaksszın) bir kullanım nakletmektedir.

Yunus 77

Musa dedi: “Size geldiğinde hakka mı büyü diyorsunuz? Büyü bu mu? Büyücüler kurtuluşa ermez.”

Diyanet Vakfı
Musa: «Size hak geldiğinde onun için (hep böyle) mi dersiniz? Bu bir sihir midir? Halbuki sihirbazlar iflah olmazlar» dedi.

Kurtubi Tefsiri
Mûsâ: “Size gelince; hakka böyle (mi) dersiniz? Bu sihir midir? Halbuki sihirbazlar kurtuluşa eremezler” dedi.

“Tarafımızdan kendilerine” Fir’avun ve kavmine

“hak geldiği zaman: Herhalde bu apaçık bir sihirdir, dediler.” Onlar, mucizeleri sihir diye yorumladılar. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa kendilerine söylediği:

“Size gelince, hakka (böyle) mi dersiniz? Bu sihir midir?” âyetinde hazf olduğu söylenmiştir. Anlamı şudur: Siz hakka; bu bir sihirdir mi dersiniz?

Buna göre;

“… mi dersiniz” ifadesi, onların tutumlarını inkâr anlamında bir sorudur. Onların söyledikleri söz olan

“bu bir sihirdir” ifadesi de hazf edilmiştir.

Daha sonra Hazret-i Mûsa tarafından yeni bir inkâr kastıyla soru gelmekte ve Hazret-i Mûsa’nın:

“Bu sihir midir?” dediği bize nakledilmektedir. Böylelikle Hazret-i Mûsa, Fir’avun’a ve onun ileri gelenlerine yaptıklarını inkâr kastı ile ikinci söyledikleri sözlerle yetinip birinci sözlerini hazfetmiştir.

el-Ahfeş der ki:

“Bu sihir midir?” ifadesi, aslında onların sözlerini nakletmek içindir. Çünkü onlar,

“bu sihir midir?” diye sormuşlar, bunun üzerine kendilerine: Siz, hak size gelince bu sihir midir? dersiniz diye cevap verildi. Bu açıklama el-Hasen’den de rivâyet edilmiştir.

“Sihirbazlar kurtuluşa eremezler.” Yani, sihir yapan kurtulamaz, iflah olamaz.

Yunus 76

Onlara katımızdan hak geldiğinde, dediler ki: “Bu apaçık bir büyüdür.”

Diyanet Vakfı
Katımızdan onlara hak (mucize) gelince: «Bu elbette apaçık bir sihirdir» dediler.

Kurtubi Tefsiri
Tarafımızdan kendilerine hak geldiği zaman: “Herhalde bu apaçık bir sihirdir” dediler.

Yunus 75

Sonra onların ardından Musa ve Harun’u Firavun’a ve ileri gelenlerine ayetlerimizle gönderdik. Büyüklük tasladılar ve suç işleyen bir toplum oldular.

Diyanet Vakfı
Sonra onların ardından da Firavun ve toplumuna Musa ile Harunu mucizelerimizle gönderdik, fakat onlar kibirlendiler ve günahkar bir toplum oldular.

Kurtubi Tefsiri
Sonra bunların ardından da Mûsa’yı ve Harun’u âyetlerimizle Fir’avun’a ve onun (kavminin) İleri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar, onlar zaten günahkâr bir kavim idiler.

“Sonra bunların ardından” yani, bu peygamberler ve ümmetlerden sonra

“Mûsa’yı ve Harun’u âyetlerimizle” bununla, Hazret-i Mûsa’ya verilen dokuz mucizeyi kastetmektedir ki, bunlara dair açıklamalar, daha önceden geçmişti. (Bk. el-Bakara, 2/92; el-A’raf, 7/133, ayrıca bk. el-İsra, 17/101)

“Fir’avun’a ve onun (kavminin) İleri gelenlerine” kavminin eşrafına

“gönderdik, fakat onlar” hakka karşı

“büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr” yani müşrik

“bir kavim idiler.”

Yunus 74

Sonra onun ardından, kavimlerine elçiler gönderdik. Onlara açık belgeler getirdiler. Daha önce yalanladıklarını yine kabul etmediler. İşte aşırı gidenlerin kalplerini böyle mühürleriz.

Diyanet Vakfı
Sonra onun arkasından birçok peygamberi kendi toplumlarına gönderdik. Onlara mucizeler getirdiler. Fakat onlar daha önce yalanladıkları şeye inanacak değillerdi. İşte haddi aşanların kalplerini biz böyle mühürleriz.

Kurtubi Tefsiri
Sonra onun arkasından kendi kavimlerine nice peygamberler gönderdik de onlara apaçık belgelerle geldiler. Fakat önceden yalanladıkları şeye Îman etmediler. İşte Biz de haddi aşanların kalpleri üzerine böyle mühür basarız.

“Sonra onun arkasından” Nûh’tan sonra

“kendi kavimlerine” Hûd, Salih, İbrahim, Lût, Şuayb ve diğerleri gibi

“nice peygamberler gönderdik de, onlara apaçık belgelerle” mucizelerle

“geldiler. Fakat, önceden yalanladıkları şeye îman etmediler.” İfadenin takdiri önceden Nûh kavminin yalanladıkları şeye Îman etmediler şeklindedir.

Hazret-i Âdem’in sulbünden çıkartıldıkları günden Önce yalanlamış oldukları şeye îman etmediler, diye de açıklanmıştır. Çünkü, her ne kadar o sırada hepsi de “belâ: Evet Rabbimizsin” demiş idiyse de aralarında kalbiyle bunu yalanlayan kimseler de vardı. en-Nehhâs der ki: Bu hususta yapılmış en güzel açıklamalardan birisi de; bunun, muayyen bir kavim için söylendiği şeklindedir. Mesela:

“O inkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir.”(el-Bakara, 2/6) âyeti gibi.

“İşte Biz de haddi aşanların” küfür ve yalanlamakta hadlerini aşarak îman etmeyenlerin

“kalpleri üzerine böyle mühür basarız.” Bu da, önceden de (çeşitli vesilelerle) belirtildiği gibi, Kaderiyye mezhebinin bu konudaki görüşlerini reddetmektedir.

Yunus 73

Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla beraber olanları kurtardık. Onları halifeler kıldık. Ayetlerimizi yalanlayanları boğduk. Bak, uyarılanların sonu nasıl oldu!

Diyanet Vakfı
Yine de onu yalanladılar, biz de hem onu hem de onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve onları (yeryüzünde) halifeler kıldık; ayetlerimizi yalanlayanları da (denizde) boğduk. Bak ki uyarılanların (fakat inanmayanların) sonu nasıl oldu!

Kurtubi Tefsiri
Yine onu yalanladılar. Biz de onu ve onunla birlikte gemide bulunanları kurtardık ve onları halifeler kıldık. Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Uyarılanların sonunun nasıl olduğuna bir bak!

“Yine onu” yani, Nûh’u

“yalanladılar. Biz de onu ve onunla birlikte” mü’min olanlardan

“gemide bulunanları” ileride gemi ile ilgili açıklamalar gelecektir-

“kurtardık ve onları halifeler kıldık.” Yani, yeryüzünün sakinleri ve suda boğulanlara halef olanlar kıldık.

“Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Uyarılanların sonunun nasıl olduğuna bir bak!” Yani, Peygamberlerin kendilerini uyardığı, fakat îman etmeyen kimselerin, sonunda ne hale düştüklerini bir gör!

Yunus 72

“Yüz çevirirseniz, sizden bir ücret istememiştim. Benim ücretim Allah’a aittir. Ben, Müslümanlardan olmakla emrolundum.”

Diyanet Vakfı
«Eğer yüz çeviriyorsanız, zaten ben sizden bir ücret istemedim. Benim ecrim Allahtan başkasına ait değildir ve bana müslümanlardan olmam emrolundu.»

Kurtubi Tefsiri
“Eğer yuzçevirirseniz, zaten ben sizden bir ücret de istemedim. Benim ecrimi ancak Allah verecektir. Bana müslümanlardan olmam emrolundu.”

“Eğer yüzçevirirseniz” size getirdiklerime iltifat etmeyecek olursanız,

“zaten ben sizden bir ücret de İstemedim.” Sizin bu durumunuz hiç şüphesiz benim buna karşılık sizden bir ücret isteyip de beni mükâfatlandırmanızın size ağır gelmesinden dolayı değildir,

“Benim” yüce Allah’ın risaletini tebliğ dolayısıyla

“ecrimi ancak Allah verecektir. Bana müslümanlardan olmam” yani, yüce Allah’ı tevhid edenlerden olmam

“emrolundu.”

“Benim ecrim” kelimesi nerede geçerse, Medineliler, Ebû Amr, İbn Âmir ve Hafs “ye” harfini üstün ile okurlar, diğerleri ise sakin (yani, harf-i med) olarak okumuşlardır.

Yunus 71

Onlara Nuh’un haberini oku. Kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Benim durumum ve Allah’ın ayetlerini hatırlatmam size ağır geldiyse, ben Allah’a tevekkül ettim. O hâlde siz ortaklarınızla birlikte kararınızı toplayın. Sonra kararınız size gizli kalmasın. Sonra bana hükmedin ve bana mühlet vermeyin!”

Diyanet Vakfı
Onlara Nuhun haberini oku: Hani o kavmine demişti ki: «Ey kavmim! Eğer benim (aranızda) durmam ve Allahın ayetlerini hatırlatmam size ağır geldi ise, ben yalnız Allaha dayanıp güvenirim. Siz de ortaklarınızla beraber toplanıp yapacağınızı kararlaştırın. Sonra işiniz başınıza dert olmasın. Bundan sonra (vereceğiniz) hükmü, bana uygulayın ve bana mühlet de vermeyin.»

Kurtubi Tefsiri
Onlara Nûh’un haberini de oku. Hani o, kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Eğer aranızda kalmam ve Allah’ın âyetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa -ki, ben ancak Allah’a dayanıp güvenirim- haydi İşinizi sağlam tutun, ortaklarınızı da çağırın. Sonra işiniz size hiç bir tasa vermesin. Sonra da mühlet vermeksizin bana hükmünüzü uygulayın.”

Yüce Allah;

“Onlara Nûh’un haberini de oku” âyetiyle Hazret-i Peygamber’e, daha öncekilerin kıssalarım onlara hatırlatıp küfürleri dolayısıyla karşılaşacakları can yakıcı azap ile onları korkutmasını emretmektedir.

“Oku” fiilinin sonundaki “vav” harfinin hazfedilmesi, emir olduğundan dolayıdır. Onlara karşı Nûh’un haberini oku, demektir.

“Hani o, kavmine şöyle demişti” âyetindeki;

“Hani” nasb mahallindedir.

“Ey kavmim… eğer size ağır geliyorsa” yani, sizin için büyük bir iş ise ve bu size ağır bir yük gibi görünüyor ise demektir.

“Aranızda kalmam” anlamındaki kelime kelimesi “mim” harfi üstün olarak okunursa kalman yer demektir. Ötreli okunursa, kalma süresi anlamındadır. Bildiğim kadarıyla “mim” harfini ötreli okuyan yoktur. Yani, eğer benim aranızda kalışım uzun bir süreden beri devam edip gidiyor ise ve benim sizlere

“Allah’ın âyetleriyle öğüt verişim” sizi korkutmam

“size ağır geliyorsa” ve siz de beni öldürmeyi, beni kovmayı kararlaştırmış iseniz…

“… Ki ben ancak Allah’a dayanıp güvenirim” âyeti, şartın cevabıdır. Hazret-i Nûh her durumda yüce Allah’a tevekkül ederdi. Ancak, özellikle bu konuda Allah’a tevekkül ettiğini beyan etmesi, kavminin kendisine yapmak istediklerine karşı Allah’ın kendisine yeterli geleceğini bilmeleri içindi. Yani, eğer siz, bana yardım etmeyecek olursanız, hiç şüphesiz ben bana yardım edecek olana güvenip dayanırım.

“Haydi İşinizi sağlam tutun, ortaklarınızı da çağırın” âyetindeki;

“Sağlam tutun” anlamındaki emri genel olarak elifi kat’ ile okumuşlardır. Buna karşılık “Ortaklarınızı” kelimesini de nasb ile okumuşlardır. Âsırn el-Cahderî ise, “elifi vasıl ve “mim”i de üstün olarak; şeklinde; Topladı, toplar fiilinden gelen bir kelime olarak okumuş, “ortaklarınızı” anlamındaki kelimeyi de nasb ile okumuştur. (Buna göre meali: Bütün yapacaklarınızı ve ortaklarınızı bir araya getirip toplayın, şeklinde olabilir). el-Hasen, İbn Ebi İshak ve Yakub İse; “Sağlam tutun” kelimesindeki hemzeyi kat’ hemzesi, ” Ortaklarınız” kelimesini de ref ile okumuşlardır.” Biraz sonrn üçüncü kınat ile ilgili açıklamalarda da belirtileceği gibi bu kıraate göre de anlam şöyle olur: “Siz de işinizi sağlam tutun, ortaklarınız da sizinle birlikte böyle yapsın.”

Birinci okuyuş, bir şeyi kararlaştırmak anlamına gelen; den gelmektedir. el-Ferrâ’ der ki: Bu, bir şeyi hazırlamak anlamındadır. el-Müerric de, bir işi kararlagtırdım anlamını kastederek; kullanımı; şeklindeki ifadeden daha fasihtir, der. Daha sonra el-Müerric şu beyitt nakletmektedir:

Ah! Keşke -ki, temennilerin faydası olmaz- bir gün olsun

İşimi kararlaştırmış olarak sabah (oraya) varabilecek miyim?”

en-Nehhâs der ki: “Ortaklar” anlamındaki kelimenin, bu kıraate göre nasb ile okunması üç türlü açıklanabilir. El Kisaî ve el-Ferrâ’ derler ki: Bu, ortaklarınızı da size yardım etsinler diye çağırınız, anlamındadır. el-Kisaî ve el Ferrâ’ya göre de: “Ortaklarınızı” anlamındaki kelimenin nasb ile okunması, “çağırınız” anlamındaki fiili takdir dolayısıyladır. Muhammed b. Yezid de der ki: Bu, manaya yani, -“işinizi” anlamındaki kelimenin mansub olması dolayısıyla atfedilmişim Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Keşke Savaş esnasında senin kocan

Bir kılıç ve mızrak kuşanmış olarak (katılsa).”

Oysa mızrağın kuşanmasından söz edilemez. Ancak, mızrak da kılıç gibi taşındığından, (onun gibi manaya atfedilerek nasb ile gelmiştir).

Ebû İshâk ez-Zeccâc da der ki: Âyetin anlamı size yardım etmeleri için ortaklarınızla beraber gelin (yani, mef’ûlü maah) anlamındadır. Nitekim: “Su ile (kuyunun ağzındaki) kereste birbirine kavuştu (oraya kadar yükseldi)” demek de bu kabildendir.

İkinci okuyuşa göre ise; yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi, “Toplamaktan gelmektedir:

“Fir’avun dönüp hilesini topladı, sonra geldi.” (Tâhâ, 20/60)

Ebû Muâz der ki: Bununla birlikte ile ın aynı anlamda olması da mümkündür.

Bu kıraate göre; “Ortaklarınızı” isminin; ” İşinizi” kelimesine atfedilmiş olması, ya da; “İşinizi kararlaştırıp ve ortaklarınızı da topluca çağırın biraraya getirin” anlamında olması da mümkündür. Arzu edilirse “beraber” anlamında, (mef’ûlü maah olarak) nasb edildiği de kabul edilebilir.

Ebû Cafer en-Nehhâs der ki: Ben, Ebû İshâk’ı, “Zeyd ve (onunla beraber) Amr kalktı” kullanımını câiz gördüğünü dinledim.

Üçüncü kıraat ise; “ortaklarınız” anlamındaki kelime, “sağlam tutun, kararlaştırın” anlamındaki merfu’ zamire atfedilmiş kabul edilir. Bunun güzel görünmesi, ifadenin uzamasından dolayıdır. en-Nehhâs ve başkaları derler ki: Böyle bir kıraatin uygunluğu uzak bir ihtimaldir. Çünkü, eğer “ortaklarınız” anlamındaki kelime merfu’ olsaydı, hemzenin “vav” üzerinde yazılması gerekirdi. Halbuki, yüce Allah’ın:

“Ortaklarınızı” âyetinde “vav” harfinin varlığı, mushaflarda görülebilmiş değildir. Aynı şekilde onların ortak koştukları şeyler putlardır. Putlar ise hiçbir şey yapamaz ve bir eylemde bulunamaz ki, birşeyler kararlaştırabilsinler.

el-Mehdevî der ki:

“Ortaklar” anlamındaki kelimenin, mübteda olarak ref edilip, haberinin de mahzuf olması da mümkündür. Yani, sizin ortaklarınız da işlerini sağlam tutsun, kararlaştırsınlar. İşitmedikleri, görmedikleri ve hiç bir şeyi ayırdedemedikleri halde böyle bir eylemin ortaklara nisbet edilmesi ise, onlara tapanlara bir azar olsun diyedir.

“Sonra İşiniz size hiç bir tasa vermesin” anlamındaki âyette, ‘in ismi ve haberi de birlikte gelmiştir. ile aynı anlamdadır. Ve “örtmek” manasına gelir ki, Arapların: “Hilal (bulut ve benzeri şeyler arkasında) gizlendi” tabirlerinden alınmıştır. Buna göre anlam şöyle olur: İşiniz de sizin için gayet açıklık kazansın ve bu konuda dilediğinizi yapabilecek imkânı bulmalısınız. Yapacağı kendisi için belirgin olmayan ve istediğini yapma gücünü bulamayan kimseler gibi olmayınız. Nitekim şair Tarafe şöyle demektedir:

“Ömrün hakkı için yapacağım iş benim için kapalı ve belirsiz değildir.

Ve benim gecem de gündüzüm de ebedi değildir.”

ez-Zeccâc der ki: Burada; “Tasa verici” demektir. kelimeleri, yine tasa anlamını veren; kelimeleri gibidir. Şöyle de denilmiştir Bu kelime, kederlenmeyi, tasalanmayı gerektiren sıkıntılı iş demektir. Böyle bir durumda kişi bu lasa ve kederini giderecek herhangi bir kurtuluş yolunu göremez. “Sihah” da da;”Tasa” kelimesi -yine aynı anlamdaki- kelimesiyle açıklanmıştır. Şair el-Accâc da der ki:

“İnsanların -açılıp giderilmediği takdirde tasaya boğuldukları-

Bir tasanın kendilerini bürüdüğü vakit insanlara bir şahit olsan.”

“Müphem, karışık iş” anlamında kullanılır. Yüce Allah da: “Sonra işiniz size hiç bir tasa vermesin” veya -sonra sizin işiniz size göre açıklık kazansın, netlik kazansın diye anlam kazanır- diye buyurmaktadır. Ebû Ubeyde der ki: Bu kelime mecazen karanlık ve darlık anlamındadır. Aynı şekilde yağ tulumunun ve benzeri şeylerin dibi manasına da gelir. Başkalan ise şöyle demektedir: Bütün bu kelimelerin hepsinin türediği kök, -bulut anlamındaki- kelimesidir.

“Sonra da mühlet vermeksizin bana hükmünüzü uygulayın” âyetindeki; “Hüküm uygulayın, hükmedin” ifadesindeki hemze vasıl hemzesi olup, “Hükmetti, hükmeder” fiilinden gelmektedir. el-Ahfeş ve el-Kisaî der ki: Bu,

“Ona şu kesin emri hüküm olarak verdik” (el-Hicr, 15/66) âyetine benzemektedir ki, yani Biz bu emri ona ulaştırdık, ona tebliğ ettik demekdir.

İbn Abbâs’tan İse “sonra da mühlet vermeksizin bana hükmünüzü uygulayın” âyeti hakkında şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bana yapacağınızı yapın ve beni hiçbir şekilde de ertelemeyin. en-Nehhâs der ki: Bu, dil bakımından doğru bir açıklamadır. Nitekim, geçip gitti anlamında; “Ölü geçip gitti, işi bitti” ifadesi de buradan gelmektedir. Hazret-i Nûh’un, kavmine bu hususu, onların kendisine bir kötülük yapmak kastıyla ulaşamayacaklarını bildirmektedir ki, bu da peygamberliğin mucizeleri arasındadır.

el-Ferrâ’; kimi kıraat âlimlerinin “kat1 hemzesi” ve “fe” harfi; diye okuduklarını nakletmektedir ki, bana yönelin demektir. Mesela; “Hilafet filana teveccüh etti” denildiği gibi; “Bana ağrılar geldi” de denilir.

Bu âyet, şanı yüce Allah’ın, yüce Peygamberinin Allah’ın yardım ve zaferine tam bir güven beslediğini ve onların girişebilecekleri tuzaklarından korkmadığını haber vermektedir. Ayrıca, Hazret-i Nûh onların da putlarının da hiçbir şekilde fayda sağlamaya da, zarar vermeye de güçlerinin yetmeyeceğini bildiğini göstermektedir. Diğer taraftan, son Peygamber Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’e de bir teselli, kalbini de pekiştirici bir âyettir.

Yunus 70

Onlar için dünya hayatında kısa bir geçimlik vardır. Sonra dönüşleri Bizedir. Sonra inkâr ettiklerinden ötürü onlara şiddetli azabı tattırırız.

Diyanet Vakfı
Dünyada bir miktar geçim (sağlarlar), sonra dönüşleri bizedir; sonra da inkar etmekte oldukları şeylerden ötürü onlara şiddetli azabı tattırırız.

Kurtubi Tefsiri
Dünyada bir süre faydalanmadan sonra dönüşleri ancak Bize olacaktır. Sonra da inkâr ettikleri için onlara en şiddetli azâbı tattıracağız.

“Dünyada bir süre faydalanmadan sonra.” Bu, bir süre faydalanmadır, demektir. Yahut da onların bu hali, dünyadaki faydalanmadan ibarettir. Bu açıklamayı el-Kisaî yapmıştır. el-Ahfeş de der ki: Onlar için dünyada bir faydalanma vardır. Ebû İshak da şöyle demektedir: Kur’ân-ı Kerîm’in dışında benzer ifadeler kullanılacak olursa, Bir faydalanma ile faydalanırlar, anlamında, kelimesinin mansub okunması câiz olur.

“Sonra dönüşleri ancak Bize olacaktır. Sonra da İnkâr ettikleri için” küfre saptıklarından ölürü

“onlara en şiddetli” en ağır

“azâbı tattıracağız.”

Yunus 69

De ki: “Allah’a yalan iftira edenler kurtuluşa ermezler.”

Diyanet Vakfı
De ki: Allah hakkında yalan uyduranlar asla kurtuluşa eremezler.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Allah’a karşı yalan söyleyip iftira edenler asla kurtulamayacaklardır.”

“De ki: Allah’a karşı yalan söyleyip” yalan uydurup

“iftira edenler asla kurtulamayacaklardır.” Hiç bir zaman kurtuluşa eremeyecekler, güvenlik duyamayacaklardır, ifade burada tamam olmaktadır.

Yunus 68

“Allah çocuk edindi” dediler. O, yücedir! O, zengindir. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Bu konuda bir deliliniz yok. Allah hakkında bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?

Diyanet Vakfı
(Müşrikler:) «Allah çocuk edindi» dediler. Haşa! O bundan münezzehtir. Onun (çocuğa) ihtiyacı yoktur. Göklerde ve yerde ne varsa Onundur. Bu hususta yanınızda herhangi bir delil yoktur. Allah hakkında bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?

Kurtubi Tefsiri
“Allah evlat edindi” dediler. O, bundan münezzehtir. O, hiç bir şeye muhtaç olmayandır. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Elinizde buna dair hiç bir delil yoktur. Allah’a karşı bilmeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?

“Allah evlat edindi, dediler” âyeti ile kâfirleri kastetmektedir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el Bakara, 2/116. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“O bundan münezzehtir.” Yüce Allah burada kendi zatını eş, çocuk, ortak ve denklerinin olmasından tenzih etmektedir.

“O, hiçbir şeye muhtaç olmayandır. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur.” Daha sonra da yüce Allahı (bu âyetlerle) mutlak olarak hiç bir şeye muhtaç olmadığını, göklerde ve yerde bulunan her şeyin gerek mülkiyeti, gerek yaratması ve gerek de kullukları itibariyle yalnızca kendisine ait olduklarını haber vermektedir:

“Göklerde ve yerde kim varsa hepsi Rahmân’ın huzuruna ancak kul olarak gelecektir.” (Meryem, 19/93)

“Elinizde buna dair hiç bir delil yoktur.” Yani, yanınızda buna dair her hangi bir deliliniz bulunmamaktadır.

“Allah’a karsı” Ona çocuk nisbet etmek gibi

“bilmeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?” Çünkü çocuk aynı cinsten olmayı ve babaya benzemeyi gerektirir. Şanı yüce Allah ise hiçbir şeye benzemez ve hiç bir şey ile aynı cinsten değildir.

Yunus 67

O, geceyi dinlenmeniz için, gündüzü aydınlık kılan O’dur. Şüphesiz bunda dinleyen bir toplum için ayetler vardır.

Diyanet Vakfı
O (Allah), geceyi içinde dinlenesiniz diye sizin için yaratan, (çalışıp kazanmanız için de) gündüzü aydınlık kılandır. Şüphesiz bunda dinleyen bir toplum için ibretler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Geceyi içinde dinlenmeniz için, gündüzü ise aydınlık olarak yaratan O’dur. Şüphe yok ki bunda kulak verecek bir topluluk için âyetler vardır.

“Geceyi içinde dinlenmeniz İçin, gündüzü ise aydınlık olarak yaratan O’dur.” Bu âyeti ile yüce Allah, hiç bir şeye gücü yetmeyenlere değil de, geceyi ve gündüzü yaratmaya kadir olana ibadet etmek gerektiğini açıklamaktadır.

“İçinde dinlenmeniz için” yani, eşlerinizle, çocuklarınızla yorgunluğunuz ve bitkinliğiniz gitsin diye geceyi yaratan O’dur, demektir.

Sükûn (dinlenme); hareket ve çalkantıdan uzak kalmak demektir.

“Gündüzün aydınlık olması” ise, ihtiyaçlarınızı karşılamak imkânını bulmanız için aydınlık kılınması demektir.

(……) aslında “gören” demektir. Gündüzün, içinde eşyanın görünebildiği zamandır. Burada yüce Allah’ın;

“Gören” olarak (mealde: aydınlık olarak) diye buyurması ise, Arapların; Ayakta gece ve oruçlu gün yani, namaz kılanan gece, oruç tutulan gündüzl ifadelerindeki adetleri üzere mecaz ve ifadenin genişletilmesi sözkonusudur. Cerir de şöyle demiştir:

“Ey Um Ğaylan, gece boyunca yol aldık diye kınadın bizi.

Ve sen uyudun. Halbuki binek (sırtında olan)’in gecesi uyumuyor.

(Yani, binek sırtında olan geceyi uykusuz geçiriyor).”

Kutrub der ki: “Gece karardı” denilir. Yani, gece karanlık oldu. “Gündüz aydınlandı” ve “gördü” denilirken de; gündüzün aydınlığı oldu ve gündüzün ortalık görünebilir hale geldi, denilmek istenir.

“Şüphe yok ki bunda, kulak verecek” yani, ibret alacak şekilde dinleyecek

“bir topluluk için âyetler” alâmetler, delâlet ve belgeler

“vardır.”

Yunus 66

Bilin ki, göklerde ve yerde kim varsa Allah’ındır. O’ndan başkasına tapanlar, sadece zanna uyarlar, sadece tahminde bulunurlar.

Diyanet Vakfı
İyi bilin ki, göklerde ve yerde ne varsa yalnız Allahındır. (O halde) Allahtan başka ortaklara tapanlar neyin ardına düşüyorlar! Doğrusu onlar, zandan başka bir şeyin ardına düşmüyorlar ve onlar sadece yalan söylüyorlar.

Kurtubi Tefsiri
İyi bilin ki, göklerde kim var, yerde kim varsa şüphesiz Allah’ındır. Allah’tan başkasına tapanlar dahi Allah’a koştukları ortaklara uymuyorlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve ancak yalan söylerler.

“İyi bilin ki, göklerde kim var, yerde kim varsa, şüphesiz Allah’ındır.”

Yani, onlar hakkında dilediği şekilde hüküm verir ve onlar hakkında dilediğini yapar. O, her türlü eksiklikten münezzehtir.

“Allah’tan başkasına tapanlar dahi, Allah’a koştukları ortaklara uymuyorlar” âyetinde ki; nefy içindir. Yani onlar, gerçekte Allah’a ortak olan kimselere uymuyorlar. Bilakis onların şefaal edeceklerini, yahut faydalı olacaklarını sanıyorlar.

Bu edatın istifham için olduğu da söylenmiştir. Yani, -onların yaptıkları işin çirkinliğini ortaya koymak üzere- Allah’tan başka ortak koşanlar neye tabi oluyorlar? anlamındadır.

Daha sonra bu soruya şöylece cevap vermektedir:

“Onlar, ancak zanna uyarlar ve ancak yalan söylerler.” Yani, ancak kendiliklerinden bir şeyler uyduruyor ve yalan söylüyorlar. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. (Bk. el-En’âm, 6/116).

Yunus 65

Onların sözleri seni üzmesin. Şüphesiz güç tümüyle Allah’ındır. O, işitendir, bilendir.

Diyanet Vakfı
(Resulüm) Onların (inkarcıların) sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün izzet (ve üstünlük) Allahındır. O, işitendir, bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Onların söyledikleri seni üzmesin. Çünkü izzet bütünüyle yalnız Allah’ındır. O, hakkıyla işitendir, bilendir.

“Onların söyledikleri seni üzmesin.” Burada ifade tamam olmaktadır. Yani, onların iftiraları ve seni yalanlamaları seni üzmesin. Daha sonra yeni bir cümle ile:

“Çünkü İzzet bütünüyle yalnız Allah’ındır” diye buyrulmaktadır. İzzet, yani eksiksiz güç ve kuvvet, kapsamlı galibiyet ve eksiksiz kudret yalnız Allah’ındır demektir, Senin yardımcın, senin zafere kavuşmanı sağlıyacak ve seni koruyacak olan O’dur.

“Bütünüyle” ifadesi hal olarak nasb edilmiştir. Yüce Allah’ın:

“İzzet Allah’ındır, Rasûlünündür ve îman edenlerindir” (el-Münafikun, 63/18) âyeti buna aykırı değildir. Çünkü her türlü İzzet yine bütünüyle Allah iledir. Dolayısıyla izzet, bütünüyle Allah’ındır. Nitekim yüce Allah:

“İzzet sahibi olan Rabbin onların niteleyegeldiklerinden münezzehtir” (es-Sâffât, 37/180) diye buyurmaktadır.

“O hakkıyla işitendir, bilendir.” Onların sözlerini ve seslerini işiten, bütün amellerini ve davranışlarını ve her türlü hareketlerini çok iyi bilendir.

Yunus 64

Onlara dünya hayatında da ahirette de müjde vardır. Allah’ın sözleri değişmez. İşte bu büyük kurtuluştur.

Diyanet Vakfı
Dünya hayatında da ahirette de onlara müjde vardır. Allahın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar için dünya hayatında da âhirette de müjde vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişiklik olmaz. İşte bu, en büyük kurtuluşun tâ kendisidir.

“Onlar için dünya hayatında da… müjde vardır” âyeti ile ilgili olarak Ebû’d-Derdâ’dan şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bu âyet hakkında sordum, şöyle buyurdu: “İndirildiğinden bu yana buna dair senden başka bana soru soran olmadı. Buradaki “müjde”den kasıt, müslümanın gördüğü, yahut ona gösterilen salih (gerçek çıkan) rüyadır.” Bu hadisi Tirmizî, Câmi’i’ nde rivâyet edilmiştir. Tirmizî, Ruyâ 3, Tefsir 10. sûre 2; İbn Mâce, Ta’bîru’l-Ru’ya 1; Dârimî, Ru’yâ 1; Müsned, VI, 445.

ez-Zührî, Atâ ve Katade de şöyle derler: Buradaki müjdeden kasıt, meleklerin Ölüm esnasında dünyada iken mü’mine verdikleri müjdedir. Muhammed b. Ka’b el-Kurazî’den de şöyle dediği nakledilmektedir: Mü’min kulun canının çıkmasına yakın bir zamanda ölüm meleği gelir ve şöyle der: “Ey Allah’ın velisi, sana selam olsun, Allah sana selam gönderdi” der, sonra da Muhammed b. Ka’b, şu:

“Onlar ki, melekler hoş ve temiz olarak ruhlarını alırken: Selam size… derler” (Nahl, 16/32) âyetini okudu. Bunu, İbnü’l-Mübârek zikretmektedir.

Katade ve ed-Dahhak da derler ki: Bu müjdeden kasıt, ölmeden önce nereye gideceğini bilmesidir. el-Hasen ise şöyle der: Bu, yüce Allah’ın, Kitab-ı Kerîminde kendilerine cennetine ve bol mükâfaatına dair vermiş olduğu müjdedir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Rabbleri onları katından bir rahmet, hoşnutluk… ile müjdeler” (et-Tevbe, 9/21);

“Îman edip salih amel işleyenlere de şunu müjdele; gerçekten onlar için… cennetler vardır” (el-Bakara, 2/25);

“Ve size va’dolunan cennet müjdesiyle sevinin…” (Fussilet, 41/30) İşte bundan dolayı:

“Allah’ın sözlerinde asla değişiklik olmaz” diye buyurulmaktadır ki, va’dinden caymaz demektir. Çünkü O, vaadlerini sözleriyle dile getirir.

“Âhirette de” âyeti ile kabirlerinden çıktıklarında cennetlik olduklarına dair müjde verilir, anlamına geldiği söylendiği gibi, ruh cesetten çıktığı vakit, Allah’ın rıza ve hoşnutluğu ile müjdelenirler, dîye de açıklanmıştır.

Ebû İshâk es-Sa’lebî nakleder: Ben, Ebû Bekr Muhammed b. Abdullah el-Cevzakî’yi şöyle derken dinledim: Hafız Ebû Abdullah’ı, rüyamda üzerinde Taylasandan bir kaftan ve sarık sarınmış olduğu halde bir katıra binmiş olarak gördüm. Ona selam verip: Hoş geldin dedim. Bizler hâlâ seni anmaya, senin güzelliklerini zikretmeye devam edip duruyoruz. O da: Biz de hâlâ seni anmaya, senin güzelliklerini zikretmeye devam edip duruyoruz, dedi Yüce Allah:

“Onlar İçin dünya hayatında da âhirette de müjde vardır” diye buyurmaktadır. Buradaki müjdeden kasıt, güzel şekilde övülerek kendisinden söz edilmesidir, deyip eliyle işarette bulundu:

“Allah’ın sözlerinde asla değişiklik olmaz” yani, O’nun va’dinden cayma olmaz.

Haberlerinde değiştirme olmaz, anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, verdiği haberleri herhangi bir şey ile nesh etmez ve O’nun haberleri ancak haber verdiği şekilde gerçekleşir.

“İşte bu, en büyük kurtuluşun tâ kendisidir.” Yani, Allah’ın velilerinin, gerçek dostlarının vardığı sonuç, büyük kurtuluşun tâ kendisidir.

Yunus 63

Onlar iman eden ve takvaya erenlerdir.

Diyanet Vakfı
Onlar, iman edip de takvaya ermiş olanlardır.

Kurtubi Tefsiri
Onlar îman edip takvâlı davrananlardır.

İşte bu da yüce Allah’ın dostlarının, velilerinin niteliğidir. Buna göre;

“Onlar” kelimesi, ın ismi olan “Velilerin bedeli olarak nasb mahallindedir. Bununla birlikte: “Yani” takdiri dolayısıyla da nasb mahallinde kabul edilebilir. Bunun mübtedâ olduğu, haberinin ise, (bir sonraki âyetteki):

“Onlar için dünya hayatında da âhirette de müjde vardır” âyeti olduğu da söylenmiştir. O takdirde bu âyet-i kerîme bir önceki âyet-i kerîme ile alakalı olmamaktadır.

“Takvâlı davranmaları”rıdan kasıt ise şirk ve masiyetten sakınmalarıdır.

Yunus 62

Bilin ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

Diyanet Vakfı
Bilesiniz ki, Allahın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.

Kurtubi Tefsiri
Haberiniz olsun ki, Allah’ın velilerine hiç bir korku yoktur, onlar kederlenecek de değillerdir.

“Haberiniz olsun ki Allah’ın velilerine” âhirette

“hiçbir korku yoktur, onlar” dünya ellerinden çıktığı İçin

“kederlenecek de değillerdir.” Buradaki

“onlara hiç bir korku yoktur, onlar kederlenecek de değillerdir” âyetinin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yüce Allah’ın dost edindiği, kendisini korumayı ve himayeyi üzerine aldığı ve razı olduğu kimse, kıyâmet gününde korkmaz ve üzülmez. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan” yani cehennemden

“uzaklaştırılmışlardır… En büyük korku onları kederlendirmez.” (el-Enbiyâ, 21/101-103)

Saîd b. Cübeyr’in rivâyetine göre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: Allah’ın velileri kimlerdir? diye sorulmuş, o da: “Görüldüklerinde Allah’ın hatırlandığı kimselerdir” diye cevap vermiştir. Bu rivâyet mitseldir. Bu ve bu anlamda mürsel ve merfu diğer rivâyetler için bk.: Süyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, IV, 370-371. Esma binli Yezîd’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Resûlüllah buyurdu ki; “Size en hayırlılarınızı haber vereyim mi?” Buyur, ey Allah’ın Rasûlü, dediler “(Onlar) görüldüklerinde Allah’ın hatırlanmasına sebeb olan kimselerdir.” İbn Mâce, Zühd 4; Müsned, VI, 459).

Bu âyet-i kerîme hakkında Ömer b. el-Hattâb da şöyle demektedir: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Allah’ın kulları arasında Öyle kimseler vardır ki, onlar ne peygamberdir, ne de şehiddirler. Fakat peygamberler de, şehidler de kıyâmet gününde yüce Allah’ın nezdindeki üstün mevkiileri dolayısıyla onlara gıpta ederler.” Ey Allah’ın Rasûlü! Bize onların kim olduklarını ve amellerinin ne olduğunu bildir, denildi. Belki böylelikle onları severiz. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Bunlar, aralarındaki akrabalık bağları ve alış veriş ettikleri mallar olmamakla birlikte Allah için bir birbirlerini seven kimselerdir. Allah’a yemin ederim, onların yüzleri bir nûr (gibi)dur. Ve şüphesiz onlar nurdan minberler üzerinde olacaklardır. İnsanlar korktuklarında onlar korkmayacak, insanlar kederlendiklerinde onlar kederlenmeyeceklerdir.” Daha sonra Hazret-i Peygamber:

“Haberiniz olsun ki, Allah’ın velilerine hiç bir korku yoktur, onlar kederlenecek de değillerdir” âyetini okudu. Beyhakî, Şuabul-hnan, VI 486.

Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) da dedi ki: Allah’ın velileri, uykusuzluktan yüzleri sararmış, ibret almaktan gözleri kamaşmış, açlıktan karınları nerdeyse sırtlarına yapışmış, susuzluktan da dudakları kırışmış kimselerdir.

“Onlar İçin hiç bir korku yoktur” âyetinden kasıt, geriye bıraktıkları zürriyetleri hususunda (korkmayacaklarıdır). Çünkü, yüce Allah onlara riâyet eder. “Onlar kederlenecek de değillerdir.” Yüce Allah, gerek dünyalarında, gerekse âhiretlerinde onlara dünyalıklarının karşılığını vereceğinden dolayı kederlenmezler. Çünkü onların gerçek dostları ve yardımcıları O’dur.

Yunus 61

Hangi iş içinde olsan, Kur’an’dan ne okusan ve ne iş yapsanız, Biz size şahidiz. Hiçbir zerre Rabbinin bilgisinden kaçmaz; yerde ve gökte ne küçük ne büyük, hepsi apaçık bir kitaptadır.

Diyanet Vakfı
Ne zaman sen bir işte bulunsan, ne zaman Kurandan bir şey okusan ve siz ne zaman bir iş yaparsanız, o işe daldığınız zaman biz mutlaka üstünüzde şahidizdir. Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü yoktur ki apaçık kitapta (levh-i mahfuzda) bulunmasın.

Kurtubi Tefsiri
Herhangi bir işte bulunsan, ona dair Kur’ân’dan bir şey okusan ve siz her ne yaparsanız yapınız, o işe daldığınızda Biz mutlaka üzerinize şahidiz. Yerde olsun, gökte olsun zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden gizli kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü de muhakkak apaçık bir kitaptadır.

Yüce Allah’ın:

“Her hangi bir işte bulunsan” âyetindeki; …….edatı olumsuzluk bildirir. Yani, hangi işte olursan ol. Bu da şu demektir: İster ibadet türünden, ister başka türden her ne durumda olursan ol, yüce Rabbin mutlaka seni görür.

“İş” kelimesi, hal, durum gibi anlamlara gelip, çoğulu; şeklindedir.

el-Ahfeş der ki: Araplar, ben onun yaptığı işi yapmadım, anlamında: derler.

“Ona dair Kur’ân’dan bir şey okusan” âyeti ile ilgili olarak el-Ferrâ’ ve ez-Zeccâc derler ki:

“Ona dair” deki zamir, “iş”e aittir. Yani, her hangi bir iş yapıp ondan dolayı bir Kur’ânî hüküm sana okunup ve böylelikle hükmünün nasıl olduğu bilinirse, yahut da onun hakkında tilavet olunacak bir Kur’ânî âyet inecek olursa… demektir.

Taberî der ki:

“Ona dair” yüce Allah’ın Kitabına dair, O’nun Kitabından demektir. İkinci defa

“Kur’ân’dan” buyurulmak suretiyle bunun tekrar edilmesi ise, tefhim (şanını yüceltmek, yüceliğine dikkat çekmek) İçindir. Yüce Allah’ın:

“Muhakkak Ben… olan Allah’ım” (el-Kasas, 28/30) âyetinde olduğu gibi.

“Ve siz, her ne yaparsanız yapınız” âyeti ile de hem Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e, hem de onun ümmetine hitap edilmektedir.

“Her hangi bir işte bulunsan” âyeti da ona hitap olmakla birlikte maksat, o ve ümmetidir. Nitekim kimi zaman Rasûle hitab edilmekle birlikte, kendisiyle birlikte ona tabi olanlar da kastedildiği olur. Burada Kureyş kâfirlerinin kastedildiği de söylenmiştir.

“O İşe daldığınızda” yani o işi yapmaya başladığınızda -görüldüğü gibi buradaki zamir

“iş”e aittir-

“Biz mutlaka üzerinize şahidiz” yani, o yaptığınız işi biliyoruz. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Üç kişi fısıldaşmayıversin muhakkak O, onların dördüncüleridir.”(el-Mücadele, 58/7)

“O işe daldığınızda” ile aynı kökten olmak üzere; “Filan kişi söze, işe daldı, başladı” denilir. Çobanın birisi şöyle demiş:

“el-Hakîl denilen yerde (veya bitkiyi) otladıkları Zu’l-Ebâtın’dan itibaren

Gevişlerini yuttuktan sonra yollarına koyuldular.

İbn Abbâs der ki:

“O işe daldığınızda” o işi yaptığınızda demektir. el-Ahfeş’e göre; onunla ilgili olarak konuştuğunuzda, anlamına gelir. İbn Zeyd ise, o işe daldığınızda anlamındadır, der. İbn Keysan, sözü yaygınlaştırdığınızda diye açıklamıştır. ed-Dahhâk der ki:

“O” zamiri Kur’ân’a aittir. Yani siz, Kur’ân ile ilgili olarak yalanları yaydığınızda… anlamındadır.

“Yerde olsun, gökte olsun zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden gizli kalmaz.” İbn Abbâs der ki: O’ndan gaip olmaz, kaçmaz. Ebû Ravk, O’ndan uzak düşmez, İbn Keysan, O’ndan kaçmaz diye açıklamışlardır. el-Kisaî ise, “Gizli kalır” fiilini Kur’ân-ı Kerîm’in neresinde geçerse geçsin “ze” harfini esreli olarak okurken, diğerleri ötreli okumuşlardır. Her ikisi de fasih söyleyişlerdir fiili gibi. “Ağırlığınca” kelimesindeki; …….edatı burada sıla (zaid ve ulama edatı) olarak gelmiştir. Yani, senin Rabbinden

“zerre” ağırlığı kadar bir şey dahi kaybolmaz. Zerre ise, oldukça küçük kırmızı renkli bir karıncacıktır. en-Nisa Sûresi’nde (4/40. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Yerde olsun, gökte olsun… bundan daha küçüğü ve daha büyüğü de muhakkak apaçık bir kitaptadır” âyetinde isimler,

“ağırlığınca” anlamındaki kelimeye atfedilmiştir. “Zerre”ye atf da olabilir.

Yakub ve Hamza; Daha küçüğü” kelimesi ile; “Daha büyüğü” kelimelerindeki “ra” harflerini “mıskal: ağırlığınca” kelimesinin mahalline acf ile merfu okumuşlardır. Çünkü ……edatı, te’kid için fazladan gelmiştir.

ez-Zeccâc ise, mübtedâ olarak merfu olması da mümkündür, demiştir. Haberi İse “muhakkak apaçık bir kitaptadır” anlamındaki âyettir. Bu kitaptan kasıt ise, yüce Allah’ın bu işi bilmesi ile birlikte Levh-i Mahfuzdur. el-Curcânî der ki: Buradaki; “Muhakkak” kelimesi, “nesak vav’ı” anlamındadır. Yani, “Ve elbette o apaçık bir kitaptadır,” takdirindedir. Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Çünkü Benim katımda Rasûller korkmaz. Zulmedenler müstesna.” (en-Neml, 27/10-11) “Ve zulmedenlere gelince” takdirindedir. Yüce Allah’ın:

“Ta ki insanların size karşı bir delilleri kalmasın. Aralarından zulmedenler müstesna” (el-Bakara, 2/150) âyeti ise, “… ve onlardan zulmedenlere gelince”; takdirindedir. Buna göre burada; istisna edatı “nesak vav’ı” anlamındadır. Bu edattan sonra ise, hazfedilmiş “o” zamiri vardır.

Yüce Allah’ın:

“Ve hıtta deyiniz” (el-Bakara, 2/58) âyeti; Oo(sözünüz) hıtta’dır, takdirindedir. Yine;

“Üçtür demeyiniz” (en-Nisa, 4/171) da, onlar üçtür demeyiniz, takdirindedir.

Âyetin açıkladığımız bölümünün bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Bir yaprak düşmeye görsün mutlaka onu bilir. Yeryüzünün karanlıklarında tek bir tane (bile olsa) onu bilir. Yaş ve kuru müstesna olmamak üzere hepsi muhakkak apaçık bir kitaptadır” (el-En’âm, 6/59) Burada; Müstesna olmamak üzere hepsi muhakkak apaçık bir kitaptadır” âyetinde geçen istisna edatından sonra; O(nların hepsi) zamiri takdirî olarak vardır.

Yunus 60

Kıyamet günü, Allah’a yalan iftira edenlerin zannı nedir? Şüphesiz Allah insanlara lütuf sahibidir, fakat çoğu şükretmezler.

Diyanet Vakfı
Allaha karşı yalan uyduranların kıyamet günü (akıbetleri) hakkındaki kanaatleri nedir? Şüphesiz Allah insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler.

Kurtubi Tefsiri
Allah’a karşı yalan uyduranlar kıyâmet gününde ne zannederler? Şüphesiz ki Allah insanlara lütufkârdır. Fakat onların çoğu şükretmezler.

Yüce Allah’ın:

“Allah’a karşı yalan uyduranlar kıyâmet gününü ne zannederler” âyetindeki;

“Gün” kelimesi, zarf olarak veya

“zan ederler” ile nasb edilmiştir. Tıpkı Zeyd hakkındaki zannın nedir? ifadesinde olduğu gibi. Âyet, onlar, Allah’ın kendilerini, yaptıkları dolayısıyla sorgulamayacağını mı zannederler? anlamındadır.

“Şüphesiz ki Allah insanlara lütufkârdir.” Yani, onların azabını ertelemek ve mühlet vermekle onlara lütufta bulunmaktadır. Bununla güvenilir bir Harem bölgede kılmakta olduklarından dolayı Mekkelilerin kastedildiği de söylenmiştir.

“Fakat onların” yani kâfirlerin

“çoğu şükretmezler.” Allah’ın nimetlerine de, azâbın kendilerinden tehir edilmesine de şükretmezler. Buradaki “şükretmezler”in, O’nu tevhid etmezler anlamında olduğu da söylenmiştir.

Yunus 59

De ki: “Allah’ın size rızık olarak indirdiğinden bir kısmını haram, bir kısmını helal yaptınız. Allah mı size bunu emretti, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”

Diyanet Vakfı
De ki: Allahın size indirdiği rızıktan bir kısmını helal, bir kısmını da haram bulmanıza ne dersiniz? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allaha iftira mı ediyorsunuz?

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Allah’ın size indirdiği ve kendisinden bir kısmını haram ve helâl yaptığınız rızıktan ne haber?” De ki: “Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a mı İftira ediyorsunuz?”

Yüce Allah’ın:

“De ki: Allah’ın sîze indirdiği ve kendisinden bir kısmını haram ve helâl yaptığınız rızıktan ne haber” âyetine dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Helâl ve Haram Allah’ın Emriyledir:

Yüce Allah:

“De ki: Allah’ın size indirdiği… rızıktan ne haber” âyeti ile yüce Allah Mekke kâfirlerine hitap etmektedir.

“Şey, ne” lâfzı, “Görüşünüz nedir, ne haber?” fiiliyle nasb mahallindedir. ez-Zeccâc ise, “İndirdiği” fiiliyle nasb mahallindedir, demektedir. Buradaki “indirdi” İse, yarattı anlamındadır. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmuştur:

“Sizin için davarlardan sekiz çift indirdi” (ez-Zümer, 39/6);

“Ayrıca kendisinde hem çetin bir güç, hem de insanlar için faydalar bulunan demiri de İndirdi.” (el-Hadid, 57/25).

Görüldüğü gibi “yaratma”nın “indirme” ile ifade edilmesi de mümkündür. Çünkü yeryüzünde rızık türünden bulunan her bir şey, elbette semadan inen yağmur ile meydana gelir.

“Kendisinden bir kısmını haram ve helal yaptığınız…” âyeti hakkında Mücahid der ki: Bu, Bahire, Sâibe, Vasile ve Hâm gibi (bk. el-En’âm, 6/103) davarların haram olduklarına dair verdikleri hükümdür. ed-Dahhâk ise, burada kastedilen yüce Allah’ın:

“Onlar, Allah’a yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar da…” (el-En’âm, 6/136) âyetinde kastedilenlerdir, demektedir.

“De ki” helal ve haram kılmak hususunda

“Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a İftira mı ediyorsunuz” âyetinde kasıt, onların: Bize bunu emreden Allah’tır, şeklindeki sözleridir.

“Yoksa” kelimesi, “Hayır” anlamına gelmektedir.

2. Bu Âyet Kıyasın Reddedilmesine Delil Olabilir mi?

Kıyası kabul etmeyenler bu âyeti delil gösterirler. Ancak, bunun delil olması uzak bir ihtimaldir. Çünkü kıyas, yüce Allah’ın, kullanmamızı kabul ettiği bir delildir. O bakımdan, helal ve haram kılmak, yüce Allah’ın hükme delâlet edecek şekilde koymuş olduğu bir delilin varlığı halinde sozkonusu olabilir. Eğer kıyas ile yüce Allah’ın koymuş olduğu herhangi bir delile muhalif hükme varılacak olursa, o takdirde bu, asıl maksadın dışına çıkmak ve başka bir delile başvurmak olur.

Yunus 58

De ki: “Allah’ın fazlıyla ve rahmetiyle, işte bununla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır.”

Diyanet Vakfı
De ki: Ancak Allahın lütfu ve rahmetiyle, işte bunlarla sevinsinler. Bu, onların (dünya malı olarak) topladıklarından daha hayırlıdır.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Allah’ın lütfu ve rahmetiyle ve yalnız bunlar ile sevinsinler. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır.”

“De ki: Allah’ın lütfü ve rahmetiyle…” Ebû Said el-Hudrî ve İbn Abbâs (radıyallahü anhüma) derler ki: Allah’ın lütfü Kur’ân’ı Kerîm’dir, rahmeti ise İslâm’dır. Yine onlardan gelen rivâyete göre, Allah’ın lütfü Kur’ân-ı Kerîm, rahmeti ise, sizi Kur’ân ehlinden kılmış olmasıdır, demişlerdir.

el-Hasen, ed-Dahhâk, Mücahid ve Katade derler ki: Allah’ın lütfü îman , rahmeti Kur’ân-ı Kerîmdir. Yani, birinci görüşün tam aksini ifade etmişlerdir. Bundan başka açıklamalar da yapılmıştır.

“Ve yalnız bunlar ile sevinsinler.” Bu da lütuf ve rahmete işarettir. Araplar, işaret zamirini hem tekil, hem ikil, hem de çoğul için kullanırlar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den ise, “Yalnız bununla sevininiz” diye “te” ile okuduğu da rivâyet edilmiştir. Bu ise, Yezid b. el-Ka’kâ’, Yakub ve diğerlerinin kıraatidir. Hadîs-i şerîfte “(namazda) saflardaki yerlerinizi alınız” “Ebû Hüreyre’den: Resûlüllah için (namazı kıldırsın diye) namaza kamet getirilir, insanlar da saflarda yerlerini alırlardı.” (Müslim, Mesâcid 159). denilmektedir.

“Sevinç (ferah),” sevilen şeyin İdrâk edilmesi dolayısıyla kalpteki bir lezzettir. Bazı yerlerde sevinç, yerilmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Sevinme (şımarma), çünkü Allah sevinenleri (şımaranları) sevmez” (el-Kasas, 28/76);

“Çünkü o, sevinendir (şımarandır), böbürlenendir.” (Hûd, 11/10) Ancak burada “sevinen” kelimesi mutlak olarak zikredilmiştir. “Sevinç” eğer bir kayıt ile beraber zikredilirse bu yermek kastıyla kullanılmış olmaz. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın lütfundan kendilerine verdiğiyle hepsi de sevinç içindedirler,” (Âl-i İmrân, 3/170) Burada da şanı yüce Allah:

“Yalnız bunlar ile sevinsinler” diye buyurmaktadır. Yani, Kur’ân ve İslâm ile sevinsinler, diyerek bir kayıt getirmektedir. Harun dedi ki: Ubeyy’in kıraati; “Yalnız bunlarla sevininiz” şeklindedir. Ebû Dâvûd, el-Hurüf 12, 13.

en-Nehhâs der ki: Emir yapma yolu, bunun “lâm” ile olmasıdır. Tıpkı nehiy ile beraber bir nehiy harfi bulunduğu gibi, emirle birlikte de böylelikle cezm edici bir harf bulunmuş olur. Ancak Araplar, muhataba hitap etmekle yetinerek, muhataba emir verdiklerinde bu emir harfini hazfederler. Kimi zaman bu asıl kaideye uygun olarak “lâm” harfini getirerek emir verdikleri de olur. İşte (\yjiAi\iiila): Bununla sevininiz” kıraati de bu türdendir.

“Bu, onların” dünya hayatında

“topladıklarından daha hayırlıdır.”

“Topladıkları” ile “Sevinsinler” fiillerinin ikisinde de genellikle “ye” harfi ile okunmuştur. Ancak, İbn Âmir’den, “Sevinsinler” fiilini “ye” ile, buna karşılık; “Topladığınız” fiilini ise kâfirlere hıtab olmak üzere “te” ile okuduğu rivâyet edilmiştir.

el-Hasen’den ise, birincisini “te” ile; “Topladıklan” fitlini de “ye” ile olmak üzere İbn Âmir’in tam aksi şekilde okuduğu da rivâyet edilmiştir,

Ebân Enes’ten, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “Allah kimi İslâm’a hidayet eder, ona Kur’ân’ı öğretir de sonra bu kimse fakirlikten şikayetçi olursa, Allah, huzuruna çıkacağı güne kadar fakirliği onun alnının ortasına yerleştirir.” Daha sonra Hazret-i Peygamber:

“Deki: Allah’ın lütfü ve rahmetiyle ve yalnız bunlar ile sevinsinler. Bu onların topladıklarından daha hayırlıdır” âyetini Suyûti, ed’Durru’l-Mensûr, IV, 368. okudu.

Yunus 57

Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, kalplerde olana bir şifa, inananlara bir hidayet ve rahmet gelmiştir.

Diyanet Vakfı
Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, kalplerde olanlara bir şifa, mü’minler İçin de bir hidayet ve rahmet gelmiştir.

“Ey İnsanlar” yani, ey Kureyşliler!

“Size Rabbinizden bir Öğüt” yani, içinde türlü öğütler ve hikmetler bulunan Kur’ân-ı Kerîm

“kalplerde olanlara” kalplerde bulunan şüphe, nifak, ayrılık ve muhalefetlere karşı

“bir şifa, mü’minler içinde bir hidayet” ona tabi olanlar için doğruya İleten özellik

“ve rahmet” yani, bir nimet

“gelmiştir.”

Özellikle “mü’minler için” denilerek mü’minlerin sözkonusu edilmesi, imandan yararlanan kimselerin onlar oluşundan dolayıdır. Buradaki bütün nitelikler Kur’ân-ı Kerîm’in nitelikleridir.

Sıfat olmakla birlikte bunların “vav” harfi ile birbirlerine affedilmeleri ise, medhin te’kid edilmesi içindir. Nitekim şair de (sıfatlar arasına “vav” getirmek suretiyle) şöyle demektedir:

“O efendi, o oldukça gayretli hükümdar

Ve Savaşın kızıştığı zamanlarda birliğin aralarına…”

Yunus 56

O, diriltir ve öldürür. Dönüşünüz O’nadır.

Diyanet Vakfı
O hem diriltir hem de öldürür ve yalnız Ona döndürüleceksiniz.

Kurtubi Tefsiri
O, hem diriltir, hem öldürür ve siz O’na döndürüleceksiniz.”

Âyetin anlamı gayet açıktır ve buna benzer âyetler da önceden geçmiş bulunmaktadır.

Yunus 55

Bilin ki, göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Bilin ki, Allah’ın vaadi gerçektir, fakat onların çoğu bilmezler.

Diyanet Vakfı
Bilesiniz ki, göklerde ve yerde olan her şey Allahındır. Yine bilesiniz ki, Allahın vadi haktır, fakat onların çoğu bilmez.

Kurtubi Tefsiri
İyi bilin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Şunu da iyi bilin ki, şüphesiz Allah’ın va’di haktır. Fakat onların çoğu bilmezler.

“İyi bilin ki, dikkat edin ki…” …..edatı, sözün başına getirilen ve dinleyenin dikkat etmesini isteyen bir kelimedir. Size söyleyeceğim sözlere dikkat edin, demektir.

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Şunu da iyi bilin ki, şüphesiz Allah’ta va’di haktır.” Göklerin ve yerin mülkü, egemenlik ve tasarrufu yalnız O’nundur. O bakımdan, vadettiğini yerine getirmesine hiçbir kimse engel olamaz.

“Fakat insanların çoğu” bunu

“bilmezler.”

Yunus 54

Zulmeden her can, yeryüzündeki her şeye sahip olsa, onu fidye olarak verirdi. Azabı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlerler. Aralarında adaletle hükmolunur, onlara zulmedilmez.

Diyanet Vakfı
(O zaman) zulmeden herkes yeryüzündeki bütün servete sahip olsa (azaptan kurtulmak için) elbette onu feda eder. Ve azabı gördükleri zaman için için yanarlar. Aralarında adaletle hükmolunur ve onlara zulmedilmez.

Kurtubi Tefsiri
Zulmeden herkes, eğer yeryüzünde bulunan her şeye sahip olsaydı, elbette onu fidye olarak verirdi. Azâbı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlerler. Aralarında adaletle hükmolunup kendilerine asla zulmedilmez.

“Zulmeden herkes” yani, şirk koşup inkâr eden herkes

“eğer yeryüzünde bulunan her şeye” malik olup,

“sahip olsaydı, elbette onu” Allah’ın azabından kurtulmak kastıyla

“fidye olarak verirdi.” Bu, böyle bir şey olsa dahi bu fidyenin ondan kabul olunmayacağı anlamındadır. Nitekim:

“Şüphesiz kâfir olanlar ve kâfir olarak ölenlerin hiç birinden yeryüzü dolusu altını fidye olarak verse dahi asla kabul olunmaz…” (Âl-i-İmrân, 3/91) âyeti daha önce geçmiş bulunmaktadır.

“Azâbı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlerler.” Yani, onların başkanları, ileri gelenleri, kendilerine uyanlardan pişmanlıklarını gizleyecekler, saklamaya çalışacaklardır. Bu ise, ateş ile yakılmalarından önce olacaktır. Ancak, ateşe atılacaklarında sun’i ve yapmacık tavırları sergilemek imkânını bulamayacaklardır. Buna delil de ateşte söyleyecekleri belirtilen:

“Rabbimiz, bedbahtlığımız bize galip geldi” (el-Mu’minûn, 23/106) âyetidir. Bu âyette onların hallerini gizlemeyecekleri beyan buyurulmaktadır.

Buradaki; “Gizlerler” kelimesinin açığa vururlar anlamında olup, bu kelimenin zıd anlamlılardan olduğu da söylenmiştir. Buna delil ise, âhiretin metanet gösterecek ve kişinin kendisini sabır ve tahammüle zorlayacağı yer olmayacağıdır.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, bu şekildeki hasret duyuşlarının acısını tâ kalplerinde hissedeceklerdir. Çünkü duyulan böyle bir pişmanlığın açığa vurulmasına imkân olmayacaktır. Nitekim şair Küseyyir de şöyle demektedir:

“O münadinin ayrılıp gitmiş develerin geri getirilmesi için

Seslendiği gün ben de pişmanlığımı gizledim.”

el-Müberred, bununla ilgili üçüncü bir açıklama zikretmektedir. Yani, “Pişmanlık onların yüzlerinin çizgilerinde görüldü.” Buradaki çizgilerden kasıt, alındaki kırışıklardır. Tekili; şeklinde gelir.

Nedamet: Pişmanlık ise, bir şeyin meydana gelmesi, yahut elden kaçması dolayısıyla duyulan hasrettir. Kelimenin asıl anlamı bir şeyle birlikte bulunmak, ondan ayrılmamaktır. Nitekim “nedîm” kelimesi de buradan gelmektedir. Çünkü nedîm, bir kimsenin meclisinden ayrılmayan kişidir. “Filan kişi oldukça pişmandır,” anlamındadır, “(fiili): Bir şey için pişmanlık duymak, üzülmek” manasına gelir. Bir şeye nadim olmak, nedamet duymak ise ona ihtİmâm göstermek, ondan dolayı pişmanlık duymak demektir.

el-Cevherî der ki: Üzüntü ve pişmanlık anlamına gelir. “Dâl” harfi esreli olarak; Kederlendi, üzüldü demektir. Bu bakımdan (anlamı pekiştirmek üzere de); “Pişman, üzüntülü ve kederli kişi,” denilir. Burada bu ikinci kelimenin itba’ (müstakil anlamı olmamakla birlikte birincisinin anlamını pekiştirmek için gelen sesçe ona yakın bir kelime) olduğu da söylenmiştir. Mesela; ” Onun bundan başka bir üzüntüsü bir kederi yoktur,” demek gibi.

“pişmanlık” kelimesinin ın maklûbu olduğu da söylenmiştir. Bu ise bir şeyin yanında bulunmak, ondan ayrılmamak demektir. “Filan kişi şarap düşkünüdür,” tabiri de buradan gelmektedir. “Ahırdan toplanan üstüste yığılıp kat kat olarak sertleşen idrar ve kerme” demektir. Bu ismin verilişi onun o yerde kalması ve ordan ayrılmamasından dolayıdır. “Kalpten bir türlü çıkmayan kin” anlamındadır, çoğulu; şeklinde gelir. “Mim” harfi esreli olarak; “Kalplerinde kin yer etti,” denilir. “Filâna kin besledim,” demektir.

“Aralarında” yani, başkanlar ile onlara uyanlar arasında

“adaletle hükmolunup kendilerine asla zulmedilmez.”

Yunus 53

Sana: “Bu gerçek mi?” diye sorarlar. De ki: “Evet, Rabbime andolsun ki, kesinlikle gerçektir. Ve siz bundan kurtulamazsınız.”

Diyanet Vakfı
«O (azap) bir gerçek midir?» diye senden haber istiyorlar. De ki: Evet, Rabbime andolsun ki o şüphesiz gerçektir ve siz aciz bırakacak değilsiniz.

Kurtubi Tefsiri
“O gerçek midir?” diye senden haber almak isterler. De ki: “Evet, Rabbim hakkı için elbette o haktır ve siz Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz.”

Yüce Allah’ın:

“… senden haber almak İsterler” yani, ey Muhhammed! Azâbın geleceği ve kıyâmetin kopacağına dair

“o gerçek midir?” diye senden haber almak isterler,

“Gerçek midir” mübtedâdır.

“O” ise haber yerini almıştır. Sîbeveyh’in görüşü budur. Bununla birlikte

“O” anlamındaki zamirin mübteda,

“gerçek midir” anlamındaki ifadenin de onun haberi olması da mümkündür.

“De ki: Evet” âyetindeki:

“Evet” kelimesi,

“Evet” anlamında tahkik, gerçeklik ve te’kid için kullanılan bir lafızdır

“Rabbim hakkı İçin” âyeti da bir yemindir.

“O elbette haktır” ise yeminin cevabıdır, Yani, o gerçekleşecektir ve bunda hiç bir şüphe yoktur.

“Ve siz Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz” O’nun azabından ve cezalandırmasından kurtulamazsınız.

Yunus 52

Sonra zulmedenlere denir ki: “Sonsuz azabı tadın! Kazandığınızdan başkasıyla cezalandırılmayacaksınız.”

Diyanet Vakfı
Sonra o (kendilerine) zulmedenlere, «Ebedi azabı tadın!» denilecek. Kazanmakta olduğunuzdan başkasının karşılığını mı bulacaksınız?

Kurtubi Tefsiri
Sonra zulmedenlere: “Şu sürekli azâbı tadın” denilecek. “Ne kazandıysanız ondan başkası ile mi cezalandırılacaksınız?”

“Sonra zulmedenlere… denilecek.” Yani, cehennem bekçileri onlara:

“Şu sürekli” yani, kesintisiz

“azâbı tadın” diyeceklerdir.

“Ne kazandıysânız ondan başkası ile mi” yani, küfrünüzün cezasından başkası ile mi “cezalandırılacaksınız?”

Yunus 51

Sonra azap geldiğinde mi ona inanırsınız? Şimdi mi? Oysa siz onu çabuklaştırmak istiyordunuz.

Diyanet Vakfı
Olacaklar olduktan sonra mı Ona iman edeceksiniz? Şimdi mi? Halbuki onu (azabın gelmesini) istemekte acele ediyordunuz?

Kurtubi Tefsiri
Vuku bulduktan sonra mı Ona îman edeceksiniz? Şimdi mi, hani siz onun mutlaka çabucak gelmesini isteyip duruyordunuz?

Yüce Allah’ın:

“Vuku bulduktan sonra mı O’na îman edeceksiniz” anlamındaki âyette bir hazf vardır ki, ifadenin takdiri şöyledir: Sizler, azâbın üzerinize inmesinden yana güvenlik altında mısınız? Sonra azap gelip sizi bulduğunda: Şimdi mi ona inandınız, denilir.

Denildiğine göre bu, meleklerin onlarla alay olmak üzere söyleyecekleri sözlerdendir. Bunun, yüce Allah’ın söyleyeceği sözlerden olduğu da söylenmiştir.

“Sonra’nın başına soru için “elifin gelmesinin anlamı, onlara söyletmek ve azarlamaktır. Böylelikle bu, ikinci cümlenin anlamının, birincisinden sonra gerçekleşeceğine delalet etmesi İstenmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Buradaki; “Sonra” edatı, peltek “se”nin üstün okunuşu ile; “Orada” anlamındadır. O takdirde bu, bir zarf olur. Yani, orada mı… demek olur. Taberî’nin kabul ettiği görüş budur. O takdirde bunda soru anlamı olmaz. (Yani: Orada vuku bulduktan sonra O’na îman edeceksiniz, demek olur).

“(……..): Şimdİ’nin aslının; Vakti geldi, gibi mebni bir fiil olduğu söylenmiştir. Başındaki “elif” ve “lâm” ise onu isme dönüştürmek için gelmiştir. el-Halil der ki: Bu kelimenin mebni olması, iki sakinin yan yana gelmesinden dolayıdır. Baştaki “elif” ve “lâm” ise, an ve zamana işaret içindir. Şimdi (an) ise, iki zamanın arasındaki sınırdır.

“Hani siz onun”, yani azâbın “mutlaka çabucak gelmesini isteyip duruyordunuz.”

Yunus 50

De ki: “Baksanıza! Azabı size geceleyin veya gündüzün gelse, suçlular ondan neyi acele istiyorlar?”

Diyanet Vakfı
De ki: (Ey müşrikler!) Ne dersiniz? Allahın azabı size geceleyin veya gündüzün gelirse (ne yaparsınız?). Suçlular ondan hangisini istemekte acele ediyorlar!

Kurtubi Tefsiri
De ki; “Ya O’nun azâbı geceleyin veya gündüzün size gelip çatarsa, söyleyin bana günahkârlar onun nesini acele isterler?”

“De ki: Ya O’nun azâbı geceleyin veya gündüzün sîze gelip çatarsa” âyetinde iki zarf (geceleyin ve gündüzün) vardır. Bu, onların: “Bu vaad ne zaman?” şeklindeki sorularının cevabıdır. Onların, azâbı çabucak istemek şeklindeki görüşlerinin, akılsızca bir iş olduğunu ortaya koymaktadır. Yani, azap size gelecek olursa, sizin bundan sağlayacağınız bir fayda yoktur. Ve o takdirde imanın da size faydası olmayacaktır.

“O günahkârlar onun nesini acele isterler?” Bu, bir soru olmakla birlikte azap ile korkutma ve azâbın büyüklüğü anlatılmak istenmektedir. Yani sizin o çabucak gelmesini istediğiniz şey ne büyük bir şeydir! Nitekim, bir kimse âkibeti vahim bir işin gelmesini isteyecek olursa: Sen kendine karşı ne yapıyorsun böyle! denilir.

Yüce Allah’ın:

“Onun” âyetindeki zamir, azaba aittir denildiği gibi, şanı yüce Allah’a ait olduğu da söylenmiştir. (O takdirde anlam: O’ndan neyi acele isterler anlamında olur).

en-Nehhâs der ki: Eğer “onun” âyetindeki zamir azaba ait kabul edilirse, o takdirde; “Nesini” hakkında iki takdir yapılabilir. Birincisine göre; “Ne” mübtedâ olarak ref mahallinde; da; O kimse ki, o ki anlamındadır ve bu; ın haberi olup, aid hazfedilmiş olur. Diğer bir takdire göre ise; “Nesini” lâfzının mübteda olarak ref mahallinde tek bir İsim olması, haberin de cümlenin muhtevasında bulunması sözkonusu olur. Bu açıklamayı ez Zeccâc yapmıştır.

Ayrıca: “Onun” ifadesindeki zamirin yüce Allah’ın ismine ait olduğu kabul edilirse, o takdirde; ” Ne” ile tek bir kelime olur ve; “Çabucak gelmesini ister” ile nasb mahallinde olur. Yani: Günahkârlar Allah’tan o azâbın nesinin çabucak gelmesini isterler? demek olur.

Yunus 49

De ki: “Kendime ne bir zarar ne de bir fayda verebilirim – Allah’ın dilediği dışında. Her ümmet için bir süre vardır. Süreleri geldiğinde, ne bir an geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.”

Diyanet Vakfı
De ki: «Ben kendime bile Allahın dilediğinden başka ne bir zarar ne de bir menfaat verme gücüne sahibim.» Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman artık ne bir saat geri kalırlar ne de ileri giderler.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Allah’ın dilediğinden başka kendime ne zarar verebilirim, ne de bir fayda sağlayabilirim. Her ümmetin bir eceli vardır. Artık ecelleri geldiği zaman ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.”

Yüce Allah’ın:

“De ki: Allah’ın dilediğinden başka kendime ne bir zarar verebilirim, ne de bir fayda sağlayabilirim” âyeti şuna işarettir: Mekkeli kâfirler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den azâbın çabucak gelmesini isteyince, yüce Allah ona şöyle buyurdu:

“Ya Muhammed, onlara de ki: Ben, ne bir zarar verebilirim, ne de bir fayda sağlayabilirim.” Yani, bu kendini hakkında böyle olduğu gibi, başkası için de böyledir.

“Allah’ın dilediğinden başka” eğer öyle bir şeye güç yetirebilir veya sahip olabilirsem, bu ancak Allah’ın dilediği ile olabilir. Durum bu olduğuna göre, sizin çabucak gelmesini istediğiniz şeyi ben nasıl yerine getirebilirim ki? O halde bunları benden acele istemeyiniz. Hem

“her ümmetin bir eceli vardır” yani, onların helâk ve azap edilmeleri için yüce Allah’ın indinde belli bir vakit vardır.

“Artık ecelleri” yani, ecellerinin süresinin sona ermesi vakti

“geldiği zaman ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.” Yani, dünyada bir an dahi gecikerek kalma imkânını bulamazlar, onlar öne geçerek bu süreyi erteleyemezler.

Yunus 48

Derler ki: “Eğer doğru söyleyenlerseniz, bu vaat ne zaman?”

Diyanet Vakfı
Doğru iseniz bu vaad (azap) ne zamandır? diyorlar.

Kurtubi Tefsiri
“Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu vaad ne zaman (gerçekleşek)?” derler.

Bu âyet ile Mekke kâfirleri kastedilmektedir. Çünkü onlar, oldukça İleri derecede inkâr etmişler ve azâbın da çabucak gelmesini istemişlerdir. Yani, Muhammed’in bize vadedip tehdit ettiği ceza ne zamandır, yahut kıyâmet ne zaman gelecektir?

Bu âyetin, peygamberlerini yalanlayan her ümmet hakkında umumî olduğu da söylenmiştir.

Yunus 47

Her ümmet için bir peygamber vardır. Peygamberleri geldiğinde, aralarında adaletle hükmedilir, onlara zulmedilmez.

Diyanet Vakfı
Her ümmetin bir peygamberi vardır. Peygamberleri geldiği zaman, aralarında adaletle hükmedilir ve onlara asla zulmedilmez.

Kurtubi Tefsiri
Her ümmetin bir peygamberi vardır. Rasûlleri geldiği zaman aralarında adaletle hükmedilir ve onlara zulmedilmez.

Yüce Allah’ın:

“Her ümmetin bir peygamberi vardır. Rasûlleri geldiği zaman aralarında adaletle hükmedilir” âyetinin anlamı şudur: Her bir ümmetin kendilerine karşı şahidlik edecek bir peygamberi vardır. Kıyâmet gününde peygamberleri geldiğinde aralarında hüküm verilecektir. Yüce Allah’ın:

“Her ümmetten birer şahid getirip de… halleri nice olur” (en-Nisa, 4/41) âyetinde olduğu gibi.

İbn Abbâs der ki: Yarın kâfirler, kendilerine peygamberlerin gelişini İnkâr edecekler. Bunun üzerine peygamber getirilerek: Ben size Rabbimin risaletini tebliğ ettim, diyecektir. İşte o vakit haklarında azap edilmeleri hükmü verilecektir. Buna delil de, yüce Allah’ın: “Peygamberde size karşı şahid olsun diye…” (el-Bakara, 2/143) âyetidir.

Âyetin anlamı şöyle de olabilir: Onlar, dünya hayatında kendilerine bir peygamber gönderilmedikçe azaba uğratılmazlar, Îman eden umduğunu elde eder ve kurtulur, îman etmeyen ise helâk olur ve azap edilir. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Biz bir peygamber göndermedikçe azap ediciler değiliz” (el-İsrâ, 17/15) âyetidir.

Âyet-i kerimede geçen “el-Kıst” adalet demektir.

“Ve onlara zulmedilmez” yani, günahları olmaksızın onlara azap edilmez, onlara karşı delil getirilmeksizin de sorumlu tutulmazlar.

Yunus 46

Onlara vaad ettiğimizin bir kısmını sana göstersek de, seni vefat ettirsek de, dönüşleri Bizedir. Allah, yaptıklarına şahittir.

Diyanet Vakfı
Eğer onları tehdit ettiğimiz (azabın) bir kısmını sana (dünyada iken) gösterirsek (ne ala); yok eğer (göstermeden) seni vefat ettirirsek nihayet onların dönüşü de bizedir. (O zaman onlara ne olacağını göreceksin). Sonra, Allah onların yapmakta olduklarına da şahittir.

Kurtubi Tefsiri
Onlara va’dettiğimizin bir kısmını sana göstersek, yahut senin ruhunu alsak da yine onların dönüşü Bize olacaktır. Hem Allah ne yapacaklarını görüp gözetendir.

Yüce Allah’ın:

“Onlara vadettiğimizin bir kısmını” yani, sen hayatta iken dinini muzaffer kılmak suretiyle

“sana göstersek” ifadesi şarttır. Müfessirler derler ki: Onlara vadolunanların bir kısmı, Bedir’de onların bir kısmının öldürülmesi, öbür kısmının da esir alınması idi.

“Yahut senin ruhunu alsak da” anlamındaki âyet,

“sana göstersek”e atfedilmiştir. Yani, bundan önce senin ruhunu alacak olursa,

“yine onların dönüşü Bize olacaktır.” Bu da şarün cevabıdır. Maksat, eğer Biz acilen onlardan intikam almasak, elbette sonradan zamanı gelince onlardan intikam alacağızdır.

“Hem Allah ne yapacaklarını” sana karşı Savaşmaları, seni yalanlamaları gibi işlerini

“görüp gözetendir.” Kendisi onların yaptıklarına tanıktır, ayrıca bu konuda başkalarının tanıklığına ihtiyacı yoktur.

Şayet

“Hem Allah… görüp gözetendir” âyetinin, Allah orada ne yapacaklarını… anlamında olduğu söylenecek olursa, bu da uygun bir açıklama olur.

Yunus 45

Onları topladığımız gün, sanki gündüzden bir saat kadar kalmış gibi birbirlerini tanırlar. Allah’la karşılaşmayı yalanlayanlar kesinlikle hüsrana uğradılar ve doğru yolu bulamamışlardır.

Diyanet Vakfı
Allahın onları, sanki günün ancak bir saati kadar kaldıklarını zanneder vaziyette yeniden diriltip toplayacağı gün aralarında birbirleriyle tanışırlar. Allahın huzuruna varmayı yalanlayanlar elbette zarara uğramışlardır. Zira onlar doğru yola gitmemişlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Onları haşredeceği o günde sanki gündüzün ancak bir saati kadar eğlenmişler gibi (gelecek); birbirlerini tanıyacaklar. Allah’a kavuşmayı yalanlamış bulunanlar, hem büyük bir zarara uğramışlardır, hem de doğru yolu bulamamışlardır.

“Onları haşredeceği o günde sanki gündüzün ancak bir saati kadar eğlenmişler gibi (gelecek)” âyetindeki; Sanki” edatı, “Sanki onlar” anlamında olup zamiri hazfedilmiş ve “nun”‘şeddesiz gelmiştir. Yani onlar kabirlerinde ancak bir saat kadar kısa bir süre kalmışlar gibi gelecek onlara. Yani onlar, öldükten sonra dirilişin dehşetli hallerini göreceklerinden, kabirlerinde kaldıkları uzun süreyi oldukça kısa bulacaklar. Buna delil de onların:

“Bir gün, yahut bir günün bir bölümü kadar eğlendik” (el-Mu’minûn, 23/113) diyeceklerine dair verilmiş bulunan haberdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Dünyadaki kalış sürelerinin kısa gelmesi, daha sonra karşılarına çıkacak olan şeylerin dehşetinden dolayıdır. Yoksa, kabirde kalacakları süreyi kısa bulacaklar anlamında değildir. İbn Abbâs der ki: Onlar, ebedî kalmaya karşılık ömürlerinin uzunluğunu kısacık bir an gibi göreceklerdir.

“Birbirlerini tanıyacaklar” anlamındaki âyet,

“O Onları haşredeceği” âyetindeki “he ve mim” (onlar) zamirinden hal olmak üzere nasb mahallindedir. Buna göre anlam şöyle olur: Birbirlerini tanıdıkları halele onları haşredeceği o günde… Bununla birlikte bu âyetin munkatı’, (öncekiyle ilişkisi olmayan yeni) bir cümle olması da mümkündür. Âdeta “onlar birbirlerini tanıyacaklar” denilmiş gibidir. (Meal de böyledir).

el-Kelbî der ki: Kabirlerinden çıkacakları vakit, dünyada birbirlerini tanıdıkları gibi tanıyacaklar. Bu tanışma ise birbirlerini azarlamak ve rezil rüsvay etmek şeklinde olacaktır. Biri diğerine: Beni sen saptırdın, sen azdırdın, küfre sen götürdün diyecekler. Yoksa bu tanışma birbirlerine karşı şefkat, merhamet ve sevgi şeklindeki bir tanışma olmayacaktır. Daha sonra kıyâmet gününün dehşetlerini görecekleri vakit aralarındaki bu tanışma da yüce Allah’ın şu âyetinde ifade edildiği gibi, kesilecektir:

“Ve gerçek hiçbir dost, dostunu sormayacak.” (el Meâric, 70/10)

Şöyle de denilmiştir: Geriye sadece azarlamak kastıyla bir tanışma kalacaktır. Doğru olan da yüce Allah’ın şu âyeti dolayısıyla budur:

“Sen, o zâlimleri Rabbleri huzurunda durdurulmuş… görsen. Biz de o kâfirlerin boyunlarına tasmalar koyarız…” (Sebe’, 34/31-33);

“Her ümmet girdikçe kardeşine lanet edecek” (el-A’raf, 7/38) âyeti ile:

“Rabbimiz, gerçekten biz, yöneticilerimize ve büyüklerimize itaat ettik” (el-Ahzab, 33/67) âyetleri de bunu ifade etmektedir.

Yüce Allah’ın:

“Ve gerçek hiçbir dost, dostunu sormayacak” (el-Meâric, 70/10) âyeti ile

“Sur’a ûfürüldüğü o günde aralarında akrabalık bağı olmayacaktır” (el-Mu’minûn, 23/101) âyetlerinin anlamı ise, kimse kimseye rahmet ve şefkati dolayısıyla soru sormayacaktır, anlamındadır. Doğrusunu en iyi bilen de Allah’tır.

Şöyle de denilmiştir: Kıyâmetin değişik konumlan ve halleri vardır.

Yine denildiğine göre, “birbirlerini tanıyacaklar” ifadesi, birbirlerine soru soracaklar anlamındadır. Yani, siz ne kadar süreyle kaldınız diye karşılıklı soru soracaklar. Yüce Allah’ın:

“Birbirlerine dönerek karşılıklı soru sorarlar” (et-Tûr, 52/55) âyetinde olduğu gibi. Bu açıklama da güzel bir açıklamadır.

ed-Dâhhak der ki: Burada sözü edilen mü’minlerin şefkat yoluyla birbirlerini tanımalarıdır. Kâfirler arasında ise şefkat olmayacaktır. Yüce Allah’ın:

“Aralarında akrabalık bağı olmayacaktır” (el-Mu’minûn, 23/101) âyetinde olduğu gibi. Ancak, birinci görüş daha kuvvetli görünmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Allah’a” yaptıkları Allah’ın huzurunda onlara sunulmak suretiyle

“kavuşmayı yalanlamış bulunanlar hem en büyük zarara uğramışlardır…” Şöyle de açıklanmıştır: Öldükten sonra dirilişe ve amel defterlerinin verileceğine dair delilin ortaya konulusundan sonra bu âyetin yüce Allah tarafından verilen bir haber olması da mümkündür. Yani onlar, cennet mükâfaatını elde edememiş ve hüsrana uğramış kimselerdir. Şöyle de açıklanmıştır; Bunlar yüce Allah’ın huzuruna çıkacakları vakit, hüsrana uğrayacaklardır. Çünkü hüsran, artık vazgeçme umudunun kalmadığı, tevbenîn fayda vermeyeceği o halde ortaya çıkar.

en-Nehhâs der ki: Onların birbirlerini tanımalarının bu sözü söyleyecekleri anlamına gelmesi de mümkündür.

“… hem de doğru yolu bulamamışlardır” âyetiyle, onların doğru yolu bulamayanlardan olmaları Allah’ın ilminde böyle oldukları anlatılmaktadır.

Yunus 44

Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz ki Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz Allah İnsanlara en ufak şey kadar dahi zulmetmez. Fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler.

Yüce Allah, bedbaht olanları sözkonusu ettikten sonra onlara zulmetmeyeceğini belirtmektedir. Onlar hakkında bedbahtlığın takdir edilmiş olması kalplerinin hakkı işitip basiretlerinin körelmesinin, O’nun kendilerine bir zulmü olmadığını açıklamaktadır. Çünkü bu, O’nun kendi mülkünde dilediği gibi tasarrufudur. O, bütün fiillerinde âdildir.

“Fakat insanlar” küfür, masiyet ve kendilerini yaratanın emirlerine muhalefet etmek suretiyle

“kendi kendilerine zulmederler.” Hamza ve el-Kisaî, ” Fakat” kelimesini “nun” harfi şeddesiz ve sakin olarak okumuş,

“İnsanlar” kelimesini ise merfu’ olarak okumuştur.

en-Nehhâs der ki: Ferrâ’nın da aralarında bulunduğu nahivcilerden bir topluluk, Arapların, eğer “vav” ile birlikte kullanacak olurlarsa, “nûn”u şeddeli okumayı tercih ettiklerini, “vav”sız kullanacak olurlarsa şeddesiz okurları tercih ettiklerini söylemektedirler. Buna şu sözleriyle de gerekçe gösterirler: Çünkü bu edat “vav” sız olarak gelecek olursa; Hayır, bilakis’e benzer. O bakımdan bu edattan sonra gelenler de; den sonra gelenlere benzesin diye “nûn”u şeddesiz okumuşlardır. “Vav” ile kullanacak olurlarsa bu sefer den farklı olduğundan, “nün” harfini şeddeli okurlar ve bunu ismi nasbeden bir edat kabul ederler. Zira aslında bu, başına “lâm” ve “kef” harfi ilave edilmiş ve tek bir harf haline getirilmiş den ibarettir. el-Ferrâ’ ayrıca şu mısraı da nakletmektedir:

“Fakat ben onun sevgisinden dolayı yıkıldım, tükendim.”

Görüldüğü gibi şair burada (haberin başına) “lâm” getirmiş bulunmaktadır, çünkü buradaki “lâkin” astındadır.

Yunus 43

Onlardan bazıları sana bakar. Fakat körleri, görmezlerse, sen mi doğru yola ileteceksin?

Diyanet Vakfı
Onlardan sana bakan da vardır. Fakat -hele (gerçeği) göremiyorlarsa- körleri sen mi doğru yola ileteceksin?

Kurtubi Tefsiri
Aralarından sana bakanlar da vardır. Fakat basiretleri olmasa dahi körlere doğru yolu sen gösterebilir misin?

Yüce Allah:

“Onlardan sana kulak verenler de vardır” yani, zahiren sana kulak veriyor görünenler vardır. Halbuki onların kalpleri yüce Peygamberin söylediği haktan ve okuduğu Kur’ân-ı Kerîm’den hiçbir şey anlamamaktadır. Bundan dolayı;

“Fakat sağırlara -üstelik akıl da erdiremiyorlarsa- sen mi duyuracaksın” diye buyurmaktadır. Yani böylelerine sen duyaramazsın.

Bu âyet, zahiri itibariyle soru ise de nefiy anlamı vardır. Böylelikle kalpleri mühürlendiği ve kalplerine mühür basıldığı için onları sağırlar gibi değerlendirmiştir. Yani sen, yüce Allah’ın, hidayeti dinlemekten yana sağır bıraktığı kimseleri doğru yola iletemezsin. Aynı şekilde:

“Aralarından sana bakanlar da vardır. Fakat basiretleri olmasa dahi körlere doğru yolu sen gösterebilir misin?” âyetinin anlamı da bunun gibidir.

Şani yüce Allah, kendi tevfiki ve hidayeti olmaksızın hiç bir kimsenin îmana muvaffak olamayacağını haber vermektedir. İşte bu âyet ve bunun benzeri olan diğer âyetler, -bundan önce birden çok yerde geçtiği gibi- Kaderiyye’nin görüşlerini reddetmektedir.

“Kulak verenler” anlamındaki âyeti; “Kimse, kimseler” edatının anlamı gözönünde bulundurularak çoğul gelmiştir. Buna karşılık “bakan” anlamındaki; fiilinin tekil gelmesi ise, bu edatın lâfzına uygun olarak tekil gelmiştir.

Âyet-i kerimeden maksat Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in teselli edilmesidir. Yani, sen nasıl ki sağır bir kimseye işittiremiyor ve nasıl ki kör olan bir kimseye yolunu görmesini sağlayacak gözler yaratamıyor isen, aynı şekilde Allah’ın haklarında îman etmeyeceklerine dair hüküm vermiş olduğu bu gibi kimseleri de îmana muvaffak kılamazsın.

“Sana bakanlar” ise, sana uzun uzun bakıp duranlar demektir. Yüce Allah’ın şu âyetine benzemektedir:

“Ölümden üstüne baygınlık çökmüş kimse gibi gözleri dönmüş halde sana bakıp durduklarını görürsün.” (el Ahzâb, 33/19)

Bu âyet-i kerimenin alay eden kimseler hakkında indiği de söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yunus 42

Onlardan bazıları seni dinler. Fakat sağırları, akletmezlerse, sen mi işittireceksin?

Diyanet Vakfı
Onlardan seni dinleyenler vardır. Fakat sağırlara -üstelik akılları da ermiyorsa- sen mi duyuracaksın?

Kurtubi Tefsiri
Onlardan sana kulak verenler de vardır. Fakat sağırlara -üstelik akıl da erdiremiyorlarsa- sen mi duyuracaksın?

Yunus 41

Eğer seni yalanlarlarsa, de ki: “Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız size aittir. Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım, siz de benim yaptıklarımdan uzaksınız.”

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) onlar seni yalanlarlarsa de ki: Benim işim bana, sizin işiniz de size aittir. Siz benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım.

Kurtubi Tefsiri
Onlar seni yalanlarlarsa de ki: “Benim yaptığım bana aittir, sizin yaptığınız ise size aittir. Benim yaptıklarımdan siz uzaksınız, sizin yaptıklarınızdan da ben uzağım.”

Yüce Allah’ın:

“Onlar seni yalanlarsa de ki: Benim yaptığım bana aittir” anlamındaki âyet mübtedâ olarak merfu’dur. Yani, tebliğ, inzâr ve yüce Allah’a itaat şeklindeki amellerimin sevabı bana aittir.

“Sizin yaptığınız size aittir.” İşlediğiniz şirkin cezasını siz çekeceksiniz.

“Benim yaptıklarımdan siz uzaksınız, sizin yaptıklarınızdan da ben uzağım.” Bu âyet da ona benzemektedir. Yanı, kimse diğerinin günahından dolayı sorumlu tutulmayacaktır.

Bu âyet-i kerîme Mücahid, el-Kelbî, Mukalil ve İbn Zeyd’in görüşlerine göre (cihadı emreden) kılıç âyeti ile nesh olmuştur.

Yunus 40

Onlardan kimi ona iman eder, kimi de etmez. Rabbin bozguncuları en iyi bilendir.

Diyanet Vakfı
İçlerinden öylesi var ki ona (Kurana) inanır, yine onlardan öylesi de var ki ona inanmaz. Rabbin bozguncuları en iyi bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Aralarından ona inanan kimseler de vardır, ona îman etmeyenler de vardır. Rabbin fesatçıları en iyi bilendir.

“Aralarından ona inanan kimseler de vardır” âyeti ile denildiğine göre maksat Mekkelilerdir. Yani, onlar arasında yalanlamaları uzun bir süre devam edecek olsa dahi, gelecekte bu Kur’ân-ı Kerîm’e îman edecekler çıkacaktır. Çünkü yüce Allah ezelî ilminde onların mutlu kimselerden olacağını bilmektedir.

“Kimse” kelimesi, mübtedâ olarak merfu’dur. Haberi ise mecrur zamirde (“ona” kelimesinde)dir. Aynı şekilde

“Ona îman etmeyenler de vardır” âyetinde de böyledir. Yani, onlardan kimisi de ölünceye kadar küfıü üzere ısrar edecektir, devam edecektir. Ebû Talib, Ebû Leheb ve benzerleri gibi.

Bundan maksadın kitab ehli olduğu söylendiği gibi, bütün kâfirler hakkında umumî olduğu da söylenmiştir ki, doğru olan da budur.

“Ona” daki zamirin Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’e olduğu da söylenmiştir. Şanı yüce Allah böylelikle aralarından îman edecek kimseler bulunduğundan dolayı cezalandırılmalarını ertelemiş olduğunu bildirmektedir.

“Rabbin fesatçıları” yani küfrü üzere kimlerin ısrar edeceğini

“en iyi bilendir.” Bu âyet onlara bir tehdittir.

Yunus 39

Hayır, onlar ilmiyle kuşatamadıkları ve henüz yorumu kendilerine gelmemiş olan şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanladılar. Bak, zalimlerin sonu nasıl olmuş!

Diyanet Vakfı
Bilakis, onlar hakkıyla bilmedikleri ve bildirdikleri kendilerine (vakıa olarak) gelmemiş Kuranı yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Şimdi bak, zalimlerin sonu nasıl oldu!

Kurtubi Tefsiri
Hayır, onlar İlmini kavrayamadıkları ve te’vili kendilerine henüz gelmedik bir şeyi yalanladılar. Onlardan önce gelenler de böyle yalanladılar. Zâlimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak!

“Hayır, onlar İlmini kavrayamadıkları… bir şeyi yalanladılar.” Yani, onlar Kur’ân’ın anlamlarını ve yorumunu açıklamalarını bilmedikleri ha ide Kur’ân’ı yalanladılar. Halbuki, onlar bunları soru sorarak öğrenmekle yükümlü idiler. İşte bu, Kur’ân’ın te’vili üzerinde tetkiklerde bulunmanın gerektiğine delildir.

Yüce Allah’ın:

“Ve te’vili kendilerine henüz gelmedik bir şeyi yalanladılar” âyetine gelince; yani onlara, azâbın indirilmesi şeklindeki yalanlamalarının akıbetinin hakikati henüz gelmemiştir. Yahut, onlar, Kur’ân-ı Kerîm’de sözü edilen öldükten sonra diriliş, cennet ve cehennem gibi hususları yalanladılar. Bunun ise te’vili yani, Kitab-ı Kerîm’de kendilerine vadolunan şeylerin hakikati henüz gelmemiş bulunuyor. Bu açıklamayı ed Dahhâk yapmıştır.

el-Hüseyn b. el-Fadl’a: Kur’ân-ı Kerîm’de: Kişi bilmediğinin düşmanıdır sözünün anlamını veren bir âyet biliyor musun denilince O, evet. Bunu İki yerde tesbit edebiliyoruz diye cevap vermiş:

“Hayır, onlar ilmini kavrayamadıkları… bir şeyi yalanladılar” âyeti ile:

“Onunla hidayet bulmadıkları için de: Bu eski bir uydurmadır, diyeceklerdir” (el-Ahkâf, 46/11) âyetinde.

“Onlardan önce gelenler de böyle yalanladılar.” Bununla gelip geçmiş ümmetleri kastetmektedir. Yani, o geçmiş ümmetlerin izledikleri yol da bu idi. Buna göre-, “Böyle” deki “kel”” benzetme edatı nasb mahallindedir.

“Zâlimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak” onların helâk ile, azâb ile yakalanışlarının nasıl olduğuna bir bak, demektir.

Yunus 38

Yoksa “Onu uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Onun benzeri bir sure getirin ve Allah’tan başka çağırabildiklerinizi çağırın – eğer doğru söyleyenlerseniz.”

Diyanet Vakfı
Yoksa, Onu (Muhammed) uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer sizler doğru iseniz Allahtan başka, gücünüzün yettiklerini çağırın da (hep beraber) onun benzeri bir sure getirin.

Kurtubi Tefsiri
Yoksa onlar; “Onu kendiliğinden uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Öyleyse siz de onun benzeri bir sûre getirin. Bana Allah’tan başka kimi çağırabilecekseniz çağırın. Eğer doğru söyleyenler iseniz.”

“Yoksa onlar onu kendiliğinden uydurdu mu diyorlar” âyetindeki;

“Yoksa?” istifham (soru) hemzesi mahallindedir. Çünkü bu, kendisinden önceki âyetler ile muttasıl (bağlantılı) dır. Bunun; “O Hayır” ile soru hemzesi takdirinde olan munkatf olduğu da söylenmiştir. Bu da yüce Allah’ın:

“Elif, Lâm, Mîm. Kitabın indirilmesi -ki onda şüphe yoktur- âlemlerin Rabbindendir. Yoksa onlar: Onu kendiliğinden uydurdu mu derler” (es-Secde, 32/13) âyetindeki; “Yoksa” İle başlayan ifade, hayır onlar onu kendiliğinden uydurdu mu derler- anlamındadır,

Ebû Ubeyde ise, burada; “Yoksa” adetanın “vav” anlamına geldiğini söylemiştir. Buna göre, “ve onlar onu kendiliğinden uydurdu diyorlar” anlamına gelir. Burada “mim” harfinin sıla (zaid bir ulama harfi) olduğu ve takdirinin: “Onu kendiliğinden uydurdu mu diyorlar?” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Yani, Muhammed Kur’ân’ı kendiliğinden mi uydurdu demek İstiyorlar. Bu takdire göre de buradaki soru, onları azarlamak anlamına gelmektedir.

“De ki: Öyle ise siz de onun benzeri bir sûre getirin.” Bu ifadenin anlamı onlara karşı delil getirmektir. Bundan önceki âyet-i kerîme, Kur’ân-ı Kerîm’in Allah nezdinden geldiğine delil teşkil etmektedir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm kendisinden önceki kitapları doğrulamakta ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) herhangi bir kimseden Öğrenim görmemiş olmakla birlikte; önceki kitaplara uygun düşmektedir. Bu âyet-i kerîme de, eğer Kur’ân uydurulmuş bir kitap ise ona benzer bir sûre getirmelerini istemektedir.

Bu Kitabın mukaddimesinde (Kur’ân’ın i’caz’ı ile ilgili bölümde) Kur’ân’in i’cazına ve onun bir mucize oluşuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Cenab-ı Allah’a hamd olsun.

Yunus 37

Bu Kur’an, Allah’tan başkası tarafından uydurulmuş değildir. O, kendisinden öncekini doğrulayıcıdır ve Kitabın ayrıntılı açıklamasıdır. Onda şüphe yoktur. Âlemlerin Rabbinden gelmiştir.

Diyanet Vakfı
Bu Kuran Allahtan başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir. Ancak kendinden öncekini doğrulayan ve o Kitabı açıklayandır. Onda şüphe yoktur, o alemlerin Rabbindendir.

Kurtubi Tefsiri
Bu Kur’ân’ın Allah’tan başkası tarafından uydurulması olacak bir şey değildir. Fakat o, kendisinden öncekileri doğrulamakta ve kitabı açıklamaktadır. Onda şüphe yoktur. O âlemlerin Rabbindendir.

“Bu Kur’ân’ın Allah’tan başkası tarafından uydurulması olacak bir şey değildir” âyetindeki; ………edatı fiiliyle birlikte (uydurulma anlamında) mastardır. Yani: Bu Kur’ân bir uydurma (iftira) değildir. Bu şekilde mastar kullanımı; “Filan kişi binmeyi sever,” demeye benzer. Bu açıklamayı el-Kisaî yapmıştır. el-Ferrâ’ ise der ki: Âyetin anlamı şudur: Bu Kur’ân’ın uydurulmasına gerek yoktur, ona böyle bir şey yakışmaz. Yüce Allah’ın şu âyetlerini ve benzerlerini andırmaktadır!

“Bir peygamber için hainlik etmek olur şey değildir” (Âl-i İmrân, 3/161) ile: “Mü’minlerin topluca (Savaşa) çıkmaları gerekmez.” (et-Tevbe, 9/122)

Buradaki “en”, “lâm” anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna göre ifade; “Bu Kur’ân’ın uydurulmasına gerek yoktur,” takdirindedir. Bunun anlamında; yani “bu Kur’ân uydurul(a)maz” anlamında olduğu da söylenmiştir.

Bir başka görüşe göre anlam şöyledir. Her hangi bir kimsenin, Allah nezdinden olmayarak böyle bir Kur’ân getirip sonra da bunu yüce Allah’a nisbet etmesi yapılabilecek bir şey değildir. Çünkü Kur’ân’ın nitelikleri, manası ve söz dizisi dolayısıyla i’câz niteliği vardır.

“Fakat o kendisinden öncekileri doğrulamakta” âyeti hakkında el-Kisaî, el-Ferrâ’ ve Muhammed b. Sa’dân derler ki: İfadenin takdiri; “Ama o… doğrulamaktadır” şeklindedir.

Onlara göre; “Ama o, doğrulama… dır” anlamında ref mahallinde olması da caizdir. “Kendisinden öncekinden kasıt ise Tevrat, İncil ve diğer semavi kitaplardır. Çünkü bütün bu kitaplar onun geleceğini müjdelemiştir. O da bu müjdeleme hususunda, tevhide, ve kıyâmete îmana davet hususlarında onları tasdik ederek gelmiştir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Ancak, bu Kur’ân, Kur’ân’ın önündeki peygamberi yani, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’i doğrulamaktadır. Çünkü onlar, Hazret-i Peygamberden Kur’ân’ı dinlemeden önce onu görmüş, tanımışlardı.

“Açıklamaktadır” ifadesi

“doğrulamak” ile sözü geçen iki açıklamaya göre nasb ile ve ref ile okunur.

Tafsil (açıklama) tebiiğ yani, beyân etmek demektir. Bu da; Allah’ın önceden gönderdiği kitaplarında bulunanları açıklıyor, beyan ediyor anlamına gelir. “Kitap” ise, bir cins ismidir. Şöyle de açıklanmıştır. Kitabın açıklanmasından kasıt, Kur’ân-ı Kerîm’de beyan edilen ahkâmdır.

“Onda şüphe yoktur” âyetindeki o zamiri, Kur’ân’a aittir. Yani, bu Kur’ân’ın yüce Allah tarafından indirildiği hususunda hiç bir şüphe yoktur.

Yunus 36

Onların çoğu sadece zanna uyar. Zan, gerçekten hiçbir şey ifade etmez. Allah, yaptıklarını bilendir.

Diyanet Vakfı
Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz. Allah onların yapmakta olduklarını pek iyi bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Onların çoğu zandan başkasına uymazlar. Zan İse, hiç şüphesiz hak olan hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz ki Allah yaptıklarını çok iyi bilendir.

“Onların çoğu zandan başkasına uymazlar.” Bununla, aralarından başkanlık konumunda olanları kastetmektedir. Yani onlar, putların ilahi ığı ve şefaat edecekleri konusunda ancak temelsiz sezgilerine ve tahminlerine uymaktadırlar. Bu konuda ellerinde herhangi bir delil yoktur. Onlara uyanlar ise kendilerini taklid ederek uymaktadırlar.

“Zan ise, hiç şüphesiz hak olan hiç bir şeyin yerini tutmaz.” Yani, Allah’ın azabına karşı hiç bir fayda sağlamaz.

Buna göre buradaki “hak” Allah’tır. Burada “hak”in yakîn anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani zan hiç bir zaman yakîn (kesin bilgi ve kanaat) gibi olamaz. Bu âyet-i kerimede itikadi konularda zan ile yetinilemeyeceğine delil vardır.

“Şüphesiz ki Allah” küfür ve yalanlama kabilinden

“yaptıklarını çok iyi bilendir.” Bu ifade de tehdit anlamını taşımaktadır.

Yunus 35

De ki: “Ortaklarınızdan gerçeğe hidayet eden biri var mı?” De ki: “Allah, gerçeğe hidayet eder. O hâlde, doğruya hidayet eden mi uyulmaya daha layıktır, yoksa hidayet verilmedikçe doğru yolu bulamayan mı? O hâlde size ne oluyor, nasıl hükmediyorsunuz?”

Diyanet Vakfı
De ki: Ortak koştuklarınızdan hakka iletecek olan var mı? De ki: «Hakka Allah iletir.» Öyle ise hakka ileten mi uyulmaya daha layıktır; yoksa hidayet verilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı? Size ne oluyor? Nasıl (böyle yanlış) hükmediyorsunuz?

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Ortak koştuklarınızdan hakkı gösterecek bir kimse var mıdır?” De ki: “Hakkı gösterecek Allah’tır. Acaba hakka ileten mi uyulmaya daha lâyıktır, yoksa hidayet verilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı? Ne oluyor size, nasıl hükmediyorsunuz?”

“De ki: Ortak koştuklarınızdan hakkı gösterecek bir kimse var mıdır?”

âyetinde geçen:

“gösterecek” anlamındaki lafızla ayni kökten: “Onu yola iletti, ona yolu gösterdi” denilir. Hideyet’e (yol göstermeye) dair açıklamalar daha önceden (el-Fâtiha, 6. âyetin tefsiri ile el-Bakara, 2/2. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yani, sizin koştuğunuz ortaklar arasından İslâm dinine doğru iletecek bir kimse var mı? Onlar: Hayır diyecek olurlarsa, -ki, böyle demeleri kaçınılmazdır- sen de onlara

“de ki: Hakkı gösterecek Allah’tır.” Sonra onlara, azarlayan ve gerçeği söyleten bir üslûpla de ki:

“Acaba hakka ileten mi,” hakkı gösteren mi -ki O da şanı yüce ve eksikliklerden münezzeh olan Allah’tır-

“uyulmaya daha lâyıktır, yoksa hidayet verilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı?”

Bununla hiçbir kimseyi doğru yola iletemeyen, kendileri taşınmadıkça kendiliklerinden yürüyemeyen, başka yere konulmadıkça yönlerini değiştiremeyen putları kastetmektedir. Şair de der ki:

“Gencin kendisiyle yaşadığı bir aklı vardır

Ayağı, bacaklarını nereye götürürse oraya (gider).”

Burada kendileri doğruya iletilmedikçe kendi kendilerini dahi doğruya iletemeyen başkan ve saptırıcıların kastedildiği de söylenmiştir. “Kendi kendine doğru yolu buldu” lâfzında altı ayrı kıraat vardır:

1- Verş dışında Medineliler bu kelimeyi “ye” harfini üstün, “he” harfini sakin, “dal” harfini de şeddeli olarak; şeklinde okumuşlar ve böylelikle yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi kıraatlerinde sakin iki harfi bir araya getirmişlerdir:

“Aşırı gitmeyin” (en-Nisa, 4/154) ile

“Çekişirler…”(Yasin, 36/49)

en-Nehhâs der ki: İki sakin harfi bir arada hiçbir kimse telaffuz edemez. Muhammed b. Yezid de der ki: Bu şekilde okumaya çalışan bir kimsenin esreye doğru hafif bir hareke vermesi kaçınılmazdır. Sîbeveyh ise harekeyi bu şekilde çıkartmayı “İlıtilâsu’l-Hareke” diye adlandırır,

2- Ebû Amr ile bir rivâyete göre Kâlûn ihfa ve ihtilastaki’ İhfa Sözlükte örtmek ve gizlemek anlamına gelir. Terim olarak: İhfâ harflerinden önce geten tenvîn veya sakin “nûrTıı, izhâr ile idğâm arasında şeddeden uzak, gunnesi baki kalmakla beraber okunmaya denir. İhtilas: Bir şeyi çubuk yapmak, beyaz ile siyahı karıştırmak demektir. Terim animin: a) Harfin harekesini hafif bir ses ile okumak; b.) Harekenin ekserisini telaffuz etmek; c) Harekenin üçte birini söyleyip üçte birini terketıneye denir. (Yrd. Doç. Dr. Nihat Temel. Kıraat ve Tecvid Istılahları, İstanbul 1997, s. 72). mezhebine uygun olarak fetha ile sükûn arasında okumuşlardır.

3- İbn Âmir, İbn Kesîr, Verş ve İbn Muhaysın, “ye” harfini üstün, “he” harfini üstün, “dal” harfini de şeddeli olarak, diye okumuşlardır. en-Nehhâs der ki: Böyle bir kıraat Arapçada açık ve belirgin bir kıraattir. Bu kıraatte asıl; şeklinde olup, “te” harfi “dal” harfine idğam edilmiş ve harekesi “he”ye kalbedilmiştir.

4- Hafs, Yakub ve Ebû Bekr’den rivâyetle el-A’meş, İbn Kesîr gibi okumuşlardır. Ancak bunlar, “he” harfini esreli okurlar ve şöyle derler: Çünkücezimliolan bir harfi harekelemek zorunluluğu ortaya çıkarsa, esre ile harekelenir. Ebû Hatim der ki: Bu, aşağı Mudarlıların şivesidir,

5- Ebû Bekir, Âsım’dan, “ye” ve “he” harfini esreli, “dal” harfini de şeddeli olarak; diye okumuştur. Bunun böyle olması ise, daha önce el-Bakara Sûresi’nde

“Kapıp alıverir” (el-Bakara, 2/20) âyetinde geçtiği gibi esreyi esreye tabi kılmaktan ötürüdür. Bunun;

“Yardım dileriz” (el-Fâtiha, 1/5) ile;

“Bize ateş asla dokunmaz” (el Bakara, 2/80) ve benzeri şekilde okuyanların şivesi olduğu da söylenmiştir. Ancak Sîbeveyh, şeklinde “ye” ile okuyuşta esreyi câiz kabul etmemekle birlikte; ile ve şeklindeki okuyuşları câiz kabul eder ve şöyle der: Çünkü “ye” harfinde esre ağır gelir.

6- Hamza, el-Kisaî, Halef, Yahya b. Vessâb ve el-A’meş ise “ye” harfini üstün, “he” harfini sakin, “dal” harfini de şeddesiz olarak; şekîtnde; “iletti, iletirMen gelen bir kelime olarak okumuşlardır,

en-Nehhâs der ki: Her ne kadar bu okuyuşun doğruluğu uzak bir ihtimal ise de bunun Arapça’da iki türlü açıklaması vardır. Bu iki açıklamadan birisi şudur; el-Kisaîve el-Ferrâ’; “İletir” kelimesi; “Hidayet bulur” ile aynı anlama gelir. Ancak Ebû’l-Abbas dedi ki: Bu ikisinin aynı anlama geldiği bilinen bir şey değildir. Bunun yerine ifade: “Yoksa başkasına hidayet veremeyen mi?” takdirinde olup burada sona ermektedir. Daha sonra yeni bir cümle ile: “Kendisine hidayet verilmedikçe” diye istisna yapılmaktadır, Yani, ama kendisinin hidayete iletilmeye ihtiyacı vardır, demektir.

O halde bu mankatı’ bir istisna olup; “Filan ki”şi başkasına işittiremez. Ancak, kendisine işittirilmesî hali müstesna.” Yani, kendisinin işitdrilmeye ihtiyacı vardır, anlamındadır,

Ebû İshak da der ki: “Ne oluyor size” ifadesi tam bir İfadedir. Yani: Siz ne diye putlara ibadet ediyorsunuz, bundan ne bekliyorsunuz demektir. Sonra da onlara: “Nasıl hükmediyorsunuz” diye sorulmaktadır. Kendiniz hakkında nasıl böyle bir hüküm verebiliyorsunuz, apaçık batıl olan böyle bir şey hakkında nasıl bu hükmü verebiliyorsunuz? Kendilerine birşeyler yapılmadıkça bizzat kendilerine hiçbir fayda sağlayamayan putlara tapıyorsunuz. Ve dilediğini yapan Allah’a İbadeti terk ediyorsunuz? Buna göre: “nasıl” âyeti; “Hükmediyorsunuz” fiili ile nasb mahallindedir.

Yunus 34

De ki: “Ortaklarınızdan yaratmaya başlayan, sonra onu tekrar eden var mı?” De ki: “Allah, yaratmayı başlatır, sonra onu tekrar eder. O hâlde nasıl çevriliyorsunuz?”

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) De ki: (Allaha) ortak koştuklarınız arasında, (birini yokken) ilk defa yaratacak, arkasından onu (ölümünden sonra hayata) yeniden döndürecek biri var mı? De ki: Allah ilk defa yaratıp (ölümden sonra) onu yeniden (hayata) döndürür. O halde nasıl saptırılırsınız!

Kurtubi Tefsiri
İşte Rabbinin şu sözü o fâsıklar için şöylece sabit olmuştur: “Gerçekten onlar Îman etmezler.”

Yüce Allah’ın:

“İşte Rabbinin şu sözü” yani hükmü, kazası ve ezelî ilmi

“o fâsıklar için” yani itaatin dışına çıkıp kâfir olan ve yalanlayanlar için

“şöylece sabit olmuştur: Gerçekten onlar îman etmezler.” Yani, tasdik edilmesi gereken şeyleri tasdik etmezler.

Bu âyette Kaderiyye’ye karşı en yeterli ve kesin delil vardır.

Nâfi’ ve İbn Âmir, burada ve sûrenin sonunda

“İşte Rabbinin şu sözü” âyetindeki “söz” anlamındaki “kelime’yi “sözler” anlamına gelecek şekilde; diye okumuşlardır. Ayrıca el-Mü’min Sûresi’nde (40/6. âyette) de yani bu üç yerde de çoğul olarak okumuşlardır. Diğerleri ise tekil olarak okumuşlardır.

“Gerçekten” nasb mahallindedir. Yani; “Çünkü gerçekten onlar… demek olur.” ez-Zeccâc der ki: “Siz’den bedel olmak üzere ref mahallinde olması da mümkündür. el-Ferrâ” der ki: Yeni bir cümle (isti’naf) olmak üzere; “Şüphesiz onlar…” şeklinde olması da mümkündür.

Yunus 33

Rabbinin, yoldan çıkanlar üzerine sözü böylece hak oldu. Onlar inanmazlar.

Diyanet Vakfı
İşte böylece Rabbinin yoldan çıkanlar hakkındaki «Onlar inanmazlar» sözü gerçekleşmiş oldu.

Kurtubi Tefsiri
İşte Rabbinin şu sözü o fâsıklar için şöylece sabit olmuştur: “Gerçekten onlar Îman etmezler.”

Yüce Allah’ın:

“İşte Rabbinin şu sözü” yani hükmü, kazası ve ezelî ilmi

“o fâsıklar için” yani itaatin dışına çıkıp kâfir olan ve yalanlayanlar için

“şöylece sabit olmuştur: Gerçekten onlar îman etmezler.” Yani, tasdik edilmesi gereken şeyleri tasdik etmezler.

Bu âyette Kaderiyye’ye karşı en yeterli ve kesin delil vardır.

Nâfi’ ve İbn Âmir, burada ve sûrenin sonunda

“İşte Rabbinin şu sözü” âyetindeki “söz” anlamındaki “kelime’yi “sözler” anlamına gelecek şekilde; diye okumuşlardır. Ayrıca el-Mü’min Sûresi’nde (40/6. âyette) de yani bu üç yerde de çoğul olarak okumuşlardır. Diğerleri ise tekil olarak okumuşlardır.

“Gerçekten” nasb mahallindedir. Yani; “Çünkü gerçekten onlar… demek olur.” ez-Zeccâc der ki: “Siz’den bedel olmak üzere ref mahallinde olması da mümkündür. el-Ferrâ” der ki: Yeni bir cümle (isti’naf) olmak üzere; “Şüphesiz onlar…” şeklinde olması da mümkündür.

Yunus 32

İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Artık gerçekten sonra sapıklıktan başka ne kalır? Nasıl da çevriliyorsunuz?

Diyanet Vakfı
İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan Allahtır. Artık haktan (ayrıldıktan) sonra sapıklıktan başka ne kalır? O halde nasıl (sapıklığa) döndürülüyorsunuz?

Kurtubi Tefsiri
İşte gerçek Rabbiniz olan Allah budur. Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne var? O halde nasıl olur da döndürülüyorsunuz?

Yüce Allah’ın:

“İşte gerçek Rabbiniz olan Allah budur. Artık haktan sonra sapıldıktan başka ne var?” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1. Allah’a Îman ve İnkâr:

“İşte gerçek Rabbiniz olan Allah budur.” Yani, bütün bu işleri yapan gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Yoksa O’nunla birlikte koştuğunuz ortaklar değildir.

“Artık haktan sonra” âyetindeki; sıladır. Hak ilâha ibadetin terk edilmesinden sonra geriye sapıklıktan başka bir şey kalmaz, demektir. Mütekaddim âlimlerden birisi şöyle demiştir: Bu âyetin zahiri Allah’tan başkasına ibadetin sapıklık olduğunu göstermektedir. Çünkü âyetin başı:

“İşte gerçek Rabbiniz olan Allah budur” şeklinde, sonu ise:

“Artık haktan sonra sapıldıktan başka ne var” şeklindedir. Bu ise, îman ve küfürde böyledir. Amellerde böyle değildir.

Kimisi de şöyle demiştir: Küfür, hakkın üzerinin örtülmesi demektir. Hakkın dışında olan her şey de bu kabildendir. Buna göre haram bir sapıklık, mubah hidayettir. Çünkü helal kıtan da haram kılan da Allah’tır.

Birinci açıklama (bu âyetin nazmı gereğince) daha uygundur. Çünkü, önce:

“De ki: Size gökten ve yerden rızık veren kimdir?” (Yûnus, 10/31) diye sorulduktan sonra:

“İşte gerçek Rabbiniz olanan Allah budur” diye buyurulmuştur. Yani, sizi rızıktandıran ve bütün bunları yapan sizin

“gerçek Rabbinizdir.” Bu da ulühiyet O’nun hakkıdır ve O’na ibadet etmek gerekir, demektir. Durum böyle olduğuna göre, ulûhiyyet ve ibadette başkalarını O’na ortak koşmak sapıklıktır ve hak olmayan bir iştir.

2. Îman Meselelerinde Yalnızca Hak ve Batıl Vardır:

İlim adamlarımız derler ki: Bu âyet-i kerîme, yüce Allah’ı tevhidin kendisi olan bu meselede hak ile batıl arasında üçüncü bir durum olmadığını hükme bağlamaktadır. Benzeri bütün meselelerde de durum böyledir. Bunlar ise, hakkın yalnızca bir tarafta bulunduğu usûl (inanç esasları) meseleleridir. Zira bu gibi meselelerde söylenecek sözler, bir zatın varlığının nasıt olduğunun anlatılması ile ilgilidir.

Yüce Allah’ın haklarında:

“Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik” (el-Mâide, 5/48) diye buyurduğu fer’î meselelerden farklıdır. Yine Hazret-i Peygamber’in: “Helal apaçıktır, haram da apaçıktır. Bunların ikisi arasında benzeşen (hangisinden olduğu kesinlikle ilk anda tayin edilemeyen) hususlar da vardır” Buhârî, Îman 39; Müslim, Mûsakat 107; Ebû Dâvûd, Buyû’ 3; Tirmizî, Buyû’ 1; Nesâî, Buyû’ 2, Kudât 11, Eşribe 50; İbn Mâce, Filen 14; Bârinû, Buyu’; Müsned, IV, 267, 269, 270, 271, 275. âyetinde sözünü ettiği fer’î meselelerden de farklıdır, Fer’î meselelere dair açıklamalar, kabul edilen ve hakkında ihtilaf olunmayan bir zatın varlığı ile ilgili olmaktan çok, sonradan meydana gelmiş bir takım hükümler hakkındadır ki, görüş ayrılığı bunlarla ilgili hükümler çerçevesinde ortaya çıkar.

3. Hak Olan Allah:

Âişe (radıyallahü anha)’dan sabit olduğuna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) geceleyin namaz İçin kalktığında: “Allah’ım, hamd yalnız Sanadır” derdi. Yine bu hadiste şöyle dua ettiği de nakledilmektedir:

“Hak olan Sensin, vaadin de haktır, sözün de haktır, Sana kavuşmak da haktır, cennet de haktır, cehennem de haktır, kıyâmet de haktır, peygamberler de haktır, Muhammed de haktır…” Buhâri, Teheccüd 1, Deavât 10, Tevhîd 8, 24, 35; Müslim, Salâtu’l-Müsafirîn 199; Ebû Dâvûd, Salât 119; Tirmizî, Deavât 29; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 9; İbn Mâce, İkametu’s-Salât 180: Dârimi, Salât 169: Muvatta’, Kuran 34; Müsned, I, 358. Buhâri, Teheccüd 1, Deavât 10, Tevhîd 8, 24, 35; Müslim, Salâtu’l-Müsafirîn 199; Ebû Dâvûd, Salât 119; Tirmizî, Deavât 29; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 9; İbn Mâce, İkametu’s-Salât 180: Dârimi, Salât 169: Muvatta’, Kuran 34; Müsned, I, 358.

Hazret-i Peygamberin: “Hak olan Sensin” ifadesi, Vâcibu’l-Vücud olan sensin, demektir. Çünkü, bunun aslı bir şeyin hak olmasından yani, sabit olmasından, vacib olmasından gelmektedir.

Yüce Allah’ın bu şekilde hak olmakla vasfedilmesine gelince; O, kendi zatı dolayısıyla vardır. O’ndan önce yokluk olmaması ve hiç bir şekilde de yok olmayacağından dolayıdır. O’nun dışında kendisi hakkında bu ismin kullanıldığı bütün varlıkların öncesinde ise yokluk vardır. (Yani, olmadıkları bir zaman vardır). Ve bilahare yok olmaları da mümkündür. Ayrıca bunların varoluşları da kendiliklerinden değil, onları vareden dolayısıyladır. İşte bundan dolayı bu anlamı dile getiren sözler, şairlerin söylediği en doğru söz olmuştur ve bu da Lebîd’in şu sözüyle ifade edilmiştir:

“Şunu bil ki, Allah’ın dışındaki her şey bâtıldır (yok olacaktır).”

Yüce Allah’ın;

“O’nun zatından başka her şey helâk olacaktır. Hüküm yalnız O’nundur ve yalnız O’na döndürüleceksiniz.” (el-Kasas, 28/88).

4. Hak İle Sapıklık Arasındaki Zıtlık:

Hakkın zıddının sapıklık (dalâlet) olması, hem sözlük itibariyle hem de şer’an bilinen bir husustur. Bu âyet-i kerimede olduğu gibi. Aynı şekilde hakkın zıddının “bâtıl” oluşu da hem sözlükten hem de şeriatten bilinen bir husustur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Çünkü Allah hakkın tâ kendisidir. O’ndan başka taptıkları ise bizatihi bâtıldır.” (el-Hac, 22/62)

Sapıklığın (dalâletin) gerçek mahiyeti haktan uzaklaşmak, ayrılıp gitmektir. Bu kelime “yolun kaybedilmesi” anlamına gelen; den alınmıştır. Bu da yolun bulunduğu yerden sapmak, oradan uzaklaşmak anlamınadır. İbn Arefe der ki; Araplara göre dalâlet, maksada uygun olmayan yolu izlemek demektir. İşte bu manada; Yoldan saptı” denilir.

Bir şeyi kaybeden kişi hakkında da; “O şeyi kaybetti” denilir.

Şeriatte ise dalâlet, amellerde değilde yalnızca itikadda doğruluktan sapmaktan ibarettir. Karşılığında gaflet bulunmakla birlikte, hidayetin yokluğu ile beraber bilgisizlik ya da şüphe bulunmuyor ise, şanı yüce Hakk’ın bilinmemesi anlamında kullanılması da “dalâlet” kelimesinin kullanılısındaki ender rastlanılan hususlardandır. Nitekim, ilim adamları:

“Seni şaşkın bulmuşken doğru yola iletmedi mi?” (ed-Duhâ, 93/7). Buradaki “dâll (sapmış, sapkın)” kelimesi, âyet ile ilgili yorumlardan birisine göre gafil ve şaşkın demektîr. Nitekim yüce Allah’ın şu âyeti da bunu tahkik etmektedir:

“Kitabında imanın da ne olduğunu bilmezdin.” (eş-Şûrâ, 42/52).

5. Satranç ve Benzeri Oyunlar ile İlgili îmam Malik’in Görüşü:

Abdulhah b. Abdilhakem ile Eşheb, Malik’ten, yüce Allah’ın:

“Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne var” âyeti ile ilgili olarak şöyle dediğini nakletmektedirler: Satranç ve zar oyunları da sapıklıktandır.

Yûnus da İbn Vehb’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Malik’e, hanımı ile ondörtlü oynayanın durumu hakkında sorulmuş, Malik de: Bu hoşuma gitmez, Mü’minlerin işinden de değildir. Çünkü yüce Allah:

“Artık haktan sonra sapıldıktan başka ne var” diye buyurmaktadır, diye cevap vermiştir.

Yine Yûnus, Eşheb’den şöyle dediğini rivâyet eder: Malik’e, satranç oynamaya dair soru sorulmuş, o da: Onda bir hayır yoktur, o bir şey değildir, o batıldandır, esasen bütün oyunlar batıldandır, o bakımdan aklı başında bulunan bir kimsenin sahip olduğu sakalın ve ağaran saçlarının kendisini batıldan uzak tutması, alıkoyması gerekir, demiştir.

ez-Zührî’ye de satranca dair soru sorulunca: O batıldandır, ben onu sevmiyorum, diye cevap vermiştir.

6. Satranç Vebenzeri Oyunların -Kumar Olmaması Şartıyla- Hükümleri:

Kumar yoluyla olmaması şartıyla satranç ve benzeri oyunların caizliği hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Satranç ile ilgili olarak Malik’in ve fukahânin Cumhûrunun görüşlerinden çıkartılan sonuç şudur: Bunlarla kumar oynamayan ve kendi evinde ayda yılda bir defa, gizlice çoluk çocuğuyla birlikte oynayan, kimse tarafından görülmeyen ve bilinmeyen bir kimsenin bu oyunu affa mazhar olur, onun için haram da değildir, mekruh da değildir. Ancak, gece gündüz bu oyunları adet edinir ve bu oyunları oynamakla şöhret kazanırsa, bu kimsenin mertliği kalmaz, adaleti kalmaz ve şahidliği reddedilir,

Şâfiî mezhebindeki görüşe gelince; Şâfiî mezhebi âlimlerine göre zar ve satranç oynayan bir kimsenin şahidliği eğer bütün arkadaşları arasında adaletli bir kimse ise, onun herhangi bir beyinsizliği (sefihliği) ortaya çıkmayıp, ondan şüphelenmeyi gerektiren bir durum ve büyük bir günah işlemediği sürece- kabul edilir. Bu oyunlarla kumar oynaması hali müstesnadır. Eğer bu oyunları oynarken kumara düşerse ve onun bu durumu da bilinirse, artık adaleti ortadan kalkar ve malı batıl bir yolla yediği için de kendisini sefihler arasına katmış olur.

Ebû Hanîfe de der ki: Satranç, zar, ondörtlü ile oynamak ve her türlü oyun mekruhtur. Eğer bu oyunlarla oynayanın büyük günahı açıkça görülmemiş, iyi tarafları ise kötü taraflarından daha fazla ise, -Hanefilere göre- şehâdeti kabul olunur. İbnül-Arabî dedi ki: Şâfiîler derler ki: Satranç zardan farklıdır. Çünkü satrançta insanın kavrayışı açılır, zihni çalıştırılır ve aklî melekeleri kullanılır. Zar ise aldatıcı bir kumardır. Bu, tıpkı fal oklarıyla kısmet aramakta olduğu gibidir; atılan zarla kişinin karşısına ne çıkacağı bilinmez.

7. Önceki İslâm Önderlerinin Satranç ve Zar ile İlgili Görüşleri:

İlim adamlarımız derler ki: Zar, şimşir ağacından ve fil kemiğinden içi doldurulmuş parçalardır. Satranç taşlan da böyledir. Çünkü satranç da onun sütü ile beslenmiş kardeşi gibidir. Batıl ve Kiâb diye bilinen şey de zardır, yine cahiliye döneminde Erun ve Nerdeşir diye bilinir. Müslim’in Sahi la’inde, Süleyman b. Büreyde’den, o, babasından, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den şöyle dediği kaydedilmektedir: “Her kim zar ile oynarsa, elini domuz etine ve kanına bandırmış gibidir.” Müslim, Şi’r 10; Ebû Dâvûd, Edeb 56; İbn Mâce, Edeb 43; Müsned, V, 357, 361.

İlim adamlarımız derler ki: Bu, şu demektir: Zar oynayan kişi yemek maksadıyla hazırlasın diye elini domuzun etine daldıran kişiye benzer. Domuz etinde böyle bir uygulama ise haramdır, câiz değildir. Bunu Hazret-i Peygamberin: “Zar oynayan kişi Allah’a ve Rasûlüne isyan etmiş olur” hadisi de açıklamaktadır. Bu hadisi de Malik ve başkaları, Ebû Mûsa el-Eş’ari’den rivâyet etmiş olup sahih bir hadistir. Ebû Dâvûd, Edeb 56; İbn Mâce, Edeb 43; Muvatta’, Rüya 6; Müsned, IV, 394, 397, 400.

Hadis bütünüyle zar oyununu haram kılmaktadır. Satranç da böyledir. Bunda her hangi bir zaman veya herhangi bir halin istisnası sözkonusu değildir. Hazret-i Peygamber, bu işi yapan kimsenin Allah’a ve Rasûlüne isyan ettiğini haber vermektedir. Şu kadar var ki, yasak kılınan zar oyununun kumar şeklindeki oyun olma ihtimali vardır. Zira, tabiinden, kumar olmaksızın satranç oynamanın câiz olduğuna dair rivâyetler vardır. O bakımdan bu rivâyetin ister kumar şeklinde olsun, İster olmasın genel olarak bütün oyunlar hakkında kabul edilmesi yüce Allah’ın izniyle daha uygun ve daha ihtiyatlıdır.

Ebû Abdullah el-Halimî, “Minhacü’d-Din” adlı eserinde şöyle demektedir: Satranç ile ilgili gelen rivâyetlerden birisi de tıpkı zar hakkında gelen rivâyet gibi bir Hadîs-i şerîftir. Buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Satranç ile oynayan Allah’a ve Rasûlüne asi olur.” Hadis olarak değil de Ashâb ve Tabiin’den gelen benzer ifadeler için bk. Beyhaki, Şuabu’l-îman,V, 241-242.

Ali (radıyallahü anh)’den de rivâyete göre o, satranç oynamakta olan Temimoğullarından bir grubun bulunduğu meclisin yanından geçer. Başlarında durarak onlara şöyle der: “Allah’a yemin ederim, siz bundan başka bir şey için yaratıldınız. Allah’a yemin ederim, eğer bunun uygulanacak bir sünnet olacağından korkmasaydım, bunları tutup yüzlerinize vururdum.”

Yine Hazret-i Ali’den gelen rivâyete göre o, satranç oynamakta olan bir topluluğun yanından geçmiş ve: Şu kendileri Önünde eğildiğiniz heykeller de ne oluyor? Sizden herhangi bir kimsenin sönünceye kadar bir kor ateşi avuçlaması bu satrançlara ellerini değdirmesinden daha hayırlıdır, demiştir.

İbn Ömer’e de satranç hakkında sorulmuş ve şöyle demiş: Satranç zardan da kötüdür.

Ebû Mûsa el-Eş’arî der ki: Günahkârdan başkası satranç oynamaz.

Ebû Cafer’e satranç hakkında soru sorulunca o: Bu Mecusi oyunundan bize bahsetmeyiniz, demiştir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den gelen uzunca bir hadiste de şöyle denilmektedir: “… şüphesiz zar, satranç, ceviz, aşık kemikleri ile oynayana Allah gazap eder. Oynayanları seyretmek için zar ve satranç oynayanların yanına oturan kimsenin bütün hasenatı silinir, Allah’ın kendisine gazap ettiği kimselerden olur.” bk.: Ebû Dâvûd, Hâteın 3; Nesâî, Zinet 17; Müsned, 1, 380, 397, 439. IV. 392.

İşte bütün bu rivâyetler kumarsız dahi olsa bunlarla oynamanın haram kılındığına delil teşkil etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ayrıca el-Mâide Sûresi’nde (5/90-92. âyetler, 12. başlık) bunların içki ile birlikte söz konusu edildiklerinden dolayı haramlıkta içki gibi olduklarına dair açıklamalar daha önceden geçmiş idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İbnü’l-Arabî, “el-Kabes” adlı eserinde şunları söylemektedir: Bu (satrancı) Şâfiî câiz kabul etmektedir. Kimi Şâfiî âlimleri şunları söyleyecek noktaya kadar gelmiştir: Satranç oynamak menduptur. O kadar ki, bunu okullarda öğretmeye dahi koyuldular. Eğer öğrenci okumaktan yorulacak olursa mescidde satranç oynayıverir. Ashab ve tabiinden de satranç oynadıkları isnadında bulundular. Oysa hiçbir zaman böyle bir şey olmamıştır. Allah’a yemin ederim ki, takva sahibi bir kimsenin eli satranca değmiş değildir. Yine onlar, satranç zihni çalıştırır, derler. Oysa görülenler onların bu iddialarının doğru olmadığını ortaya koymaktadır. Zihni çalışan hiç bir kimsenin satrançta oldukça ileri dereceye vardığı görülmemiştir. Ben, İmâm Ebû’l-Fadl Atâ el-Makdist’yi münazara esnasında Mescid-i Aksa’da şöyle derken dinledim: O (satranç) Savaşı öğretir. Ancak, et-Tartuşî ona şöyle dedi: Aksine Savaşı idareyi bozar. Çünkü Savaştan maksat hükümdarı ele geçirmek, onu öldürmektir. Satranç oynayan bir kimse ise: Şah kendini koru denir. Bu da, hükümdarı önümden çek, anlamına gelir. Onun böyle demesi üzerine hazır bulunanlar kahkahayı bastılar. Malik, kimi zaman bu konuda işi oldukça sıkı tutmuş ve satrancın haram olduğunu söyleyerek, satranç hakkında: “Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne var” ifadelerini kullanmış, kimi zaman da az miktarda satranç oynamayı, kısa süreyle onunla vakit geçirmeyi önemsememiştir. Ancak birinci görüş daha sahihtir, doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Birisi dese ki: Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)’dan rivâyete göre, O’na satranç hakkında soru sorulmuş, o da: Satranç nedir diye sorunca, kendisine şöyle denilmiş: Bir kadının bir oğlu varmış, bu hükümdarmış. Savaşta arkadaşları kurtulduğu halde kendisi isabet almış. Bunun üzerine kadın şöyle demiş: Böyle bir şey nasıl olur? Bana gözlerimle görecek şekilde gösteriniz. Bunun üzerine ona satranç taşları yapılmış. Kadın bunları görünce, bunlarla teselli olurmuş. Daha sonra da Ömer (radıyallahü anh)’e satrancın nasıl bir oyun olduğunu anlatmışlar, o da şöyle demiş: Savaş aletleri türünden olan şeylerde bir mahzur yoktur. İşte böyle diyene şu şekilde cevap verilir: Bunda delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü Hazret-i Ömer: Satranç oynamakta bir mahzur yoktur, dememiş. O, sadece: Savaş aleti olan şeylerle oynamakta bir beis yoktur demiştir. Onun bu sözleri sarfetmesinin sebebi ise sadece satranç ile oynamanın Savaş sebeplerini, yollarını bilmeye yardımcı olan şeylerden olduğu şüphesi uyandırılmasından dolayıdır. Ona bu sözler söylenip, o da satrancı gereği gibi bilmediğinden dolayı: Savaş aletleri tülünden olan şeylerle oynamakta bir beis yoktur; eğer sizin dediğiniz gibi ise, onda bir mahzur yoktur, demiştir. Yine ashab-ı kiramdan satrancı yasaklamadıklarına dair gelen rivâyetler de böyledir. Bu gibi rivâyetler o kimselerin satrancı oyalayıcı ve boşuna vakti harcayıcı bir şey olmadığını sanmalarına yorumlanır. Satrançtan kastın Savaş bilgisi ve Savaştaki çarpışma maksadı güdüldüğünü kabul etmelerine, yahut da bu konuda senedi ile birlikte rivâyet edilen haberlerin onlara ulaşmadığına hükmedilir. el-Halimî der ki: Şayet haber sahih olarak varid olmuşsa, artık buna rağmen kimsenin ileri sürebileceği bir delili olmaz. Çünkü, nastaki delil herkese karşıdır, herkesi bağlayıcıdır.

8. Kumara Giden Kapıların Kapatılması:

İbn Vehb, senedini de kaydederek Abdullah b. Ömer, Kücce denilen bir oyun oynamakta olan çocukların yanından geçerken, -Kücce, çocukların kendileriyle oynadıkları çakıl taşları bulunan bir çukurdur- bu çukuru kapatır ve bu şekilde oynamalarını yasaklar.

el-Herevî de “kefile cim” babında İbn Abbâs’tan nakledilen: Çocukların Kücce oyunları dahil, her şeyde kumar vardır, sözünü açıklarken şunları söylemektedir: İbnü’l-A’râbî dedi ki: Kücce, küçük çocuğun bir bez parçası alarak onu âdeta bir küre gibi yuvarlamasıdır. Sonra bununla kumar oynarlar. Gerek Abdullah b. Abbas ile ilgili rivâyet, gerek “Kücce’ye dair açıklamalar; İbnu’l-Esir, en-Nihâye fi Ğaribi’l-Hadis, IV, 154.

“O halde nasıl olur da döndürülüyorsunuz?” Yani, sizler hiçbir şekilde rızık vermeyen, diriltmeyen ve öldürmeyen şeylere ibadete nasıl olur da akıllarınızı yönlendirebiliyorsunuz.

Yunus 31

De ki: “Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim sahip? Kim diriden ölüyü çıkarır, ölüden diriyi çıkarır? Kim işleri düzenler?” Hemen “Allah” diyecekler. De ki: “O hâlde neden sakınmıyorsunuz?”

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) De ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim malik (ve hakim) bulunuyor? Ölüden diriyi kim çıkarıyor, diriden ölüyü kim çıkarıyor? (Her türlü) işi kim idare ediyor? «Allah» diyecekler. De ki: Öyle ise (Ona asi olmaktan) sakınmıyor musunuz?

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Yahut o gözlere ve kulaklara mâlik olan kimdir? Ölüden diriyi çıkaran ve diriden ölüyü çıkaran kimdir? İşleri yerli yerince kim yönetiyor?” Hemen: “Allah” diyeceklerdir. De ki “O halde korkmaz mısınız?”

Bu anlatımdan kasıt, müşriklerin kanaatlerini reddetmek, onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bunu onlardan kim itiraf ederse, artık onlara karşı delil açıkça ortaya konmuş olur. İtiraf etmeyenlere ise, bu göklerin ve yerin bir yaratıcısının bulunmasının kaçınılmaz olduğu tesbit edilmiş olur. Zaten bu konuda aklı bulunan hiçbir kimse tartışmaz, tereddüt etmez. Çünkü bunun böyle olduğu neredeyse kesin bir bilgi (zorunluluk) seviyesindedir.

“Size gökten” yağmur ile

“ve yerden” bitkiler ile

“rızık veren kimdir? Yahut o gözlere ve kulaklara malik olan kimdir?” Yani, onları var eden ve sizin için onları yaratan kimdir?

“Ölüden diriyi” yani, yerden bitkiyi, nutfeden insanı, taneden başağı, yumurtadan kuşu, kâfirden mü’mini

“çıkaran ve… kimdir. İşleri yerli yerince kim yönetiyor?” İşleri kim takdir eder, kim hükme bağlar.

“Hemen: Allah diyeceklerdir.” Çünkü onlar Allah’ın yaratsa olduğuna İnanırlardı. Yahut da: Eğer düşünür ve insan elden bırakmazlarsa, bunları yapan Allah’tır diyeceklerdir.

O halde sen de ey Muhammed, onlara

“de ki: O halde korkmaz mısınız?”

Yani, Allah’ın cezasından dünyada ve âhirette sizden intikam alacağından korkmaz mısınız.

Yunus 30

Orada herkes, geçmişte yaptıklarını deneyecek. Ve gerçek sahipleri olan Allah’a döndürülecekler. Uydurdukları şeyler de onlardan kaybolup gidecek.

Diyanet Vakfı
Orada herkes geçmişte yaptıklarının ne olduğunu anlar. Artık onlar gerçek sahipleri olan Allaha döndürülmüşlerdir. Uydurmakta oldukları şeyler (batıl tanrıları) da onları terkedip kaybolmuştur.

Kurtubi Tefsiri
Orada herkes önceden ne gönderdiyse onun imtihanını verecek. Hepsi, gerçek mevtaları olan Allah’a döndürülmüş olacak, uydurmakta oldukları da önlerinden kaybolup gidecektir.

Yüce Allah’ın:

“Orada” zarf olarak nasb mahallindedir. O zamanda anlamındadır.

“Herkes önceden ne gönderdiyse onun imtihanını verecek” âyetindeki; kelimesi “tadar” demektir. (Mealde “İmtihanı verecek”) el-Kelbî bilir, Mücahid ise ondan sınanır, imtihan verir anlamına gelir, demiştir. Yani, her bir kimse İşlemiş olduklarının, önceden yaptıklarının karşılığını görecektir, demek olur. Kabul eder, teslim eder anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, iradeleri dışında hepsi de rab edindiklerinin kendilerine karşı haklı olduklarını teslim ve İtiraf ederler, demektir.

Hamza ve el-Kisaî bu kelimeyi; diye okumuşlardır ki, her bir nefis kendi aleyhine yazılmış olan kibatı okuyacaktır, manasına gelir. Bunun, ona tabi olur, arkasından gider anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, her bir nefis dünyada iken önceden yaptıklarının ardından gidecektir, manasındadır. Bu açıklamayı da es-Süddî yapmıştır. Şairin şu beyiti de bu türdendir:

“Şüphesiz ki, şüpheli şüphelinin arkasından gider

Tıpkı kurdu başka kurdun arkasından gider gördüğün gibi.”

Yüce Allah’ın:

“Hepsi gerçek mevtaları olan Allah’a döndürülmüş olacak…” buyruğurvdaki “gerçek” anlamındaki “el-Hakk” kelimesi, “mevlâ” kelimesinden bedel veya sıfat olarak esreli gelmiştir.

Üç bakımdan bu kelimenin nasb ile okunması da mümkündür. Birincisi: “Hepsi gerçekten döndürülmüş olacaklar,” takdirinde olur, diğer taraftan bu ifade; “Hak olan mevlalandır, Ondan başka taptıkları değildir,” takdirinde olur, üçüncü takdire göre ise; “Onlar” mevtalarını; hakk olan mevtalarını kastediyorum; takdirinde olur.

Bununla birlikte “el-Hakk” kelimesi merfu’ olmakla birlikte, burada geçen mana -önceki kelimeden kat’ ile mübteda ve haber olmak üzere- “Mevlaları hak olandır. Ondan başka ortak koştukları değil;” şeklinde olur.

Şanı yüce Allah, kendi zatını “gerçek, hak” ile vasfetmiştir. Çünkü, hak O’ndan gelir. Nitekim adalet de O’ndan geldiği için kendi zatını adaletle de vasfetmiştir. Her bir adalet ve her bir gerçek O’nun tarafından gelir, demektir. İbn Abbâs da der ki: Bu, mevlâları hak ile onların amellerinin karşılığını verir, anlamındadır.

“Uydurmakta oldukları da önlerinden kaybolup gidecektir” yani, yok olacaktır, batıl olduğu ortaya çıkacaktır.

“Uydurmakta oldukları” ref mahallinde ve mastar anlamındadır. Yani, onların uydurmaları, uydurdukları şeyler demektir.

Şayet “gerçek mevlâları olan Allah’a” nasıl döndürülmüş olacaklar? Halbuki, yüce Allah başka yerde kâfirlerin mevlâlarının olmadığım haber vermektedir diye sorulursa, şöyle cevap verilir: Allah’ın, onların mevlâları olması, yardım ve destek konusunda yanlarında olması anlamına değildir. Buradaki anlamıyla “onların mevlâları” olması onlara rızık ve nimetler ihsan etmesi yönüyledir.

Yunus 29

“Aramızda Allah şahittir. Biz sizin kulluğunuzdan habersizdik.”

Diyanet Vakfı
Bu yüzden bizimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Şüphesiz ki biz sizin (bize) tapmanızdan tamamen habersizdik.»

Kurtubi Tefsiri
“Bizimle sizin aranızda şâhid olarak Allah yeter. Şüphesiz biz, sizin tapınmanızdan habersizdik bile.”

“Bizimle sizin aranızda şahid olarak Allah yeter” âyetinde;

“Şâhid olarak” kelimesi mef’ûldür. Yani, Allah’ın şahidlik etmesi yeterlidir, demektir. Temyiz de olabilir.

Anlamı şöyle olur: Eğer biz size böyle bir şeyi emretmiş, yahut da sizin böyle bir iş yapmanıza razı olmuş isek, bizimle sizin aranızda onun şahidlik etmesi ile yetiniriz.

“Şüphesiz biz, sizin tapınmanızdan habersizdik bile.” Bizler, sizin tapınmanızdan haberdar değildik. Bundan haberimiz yoktu. Ne işitir, ne görür, ne de aklımız ererdi. Çünkü biz cansız, ruhsuz varlıklardık.

Yunus 28

Onların hepsini bir araya toplayacağımız gün, ortak koşanlara diyeceğiz: “Siz ve ortaklarınız yerinizde kalın!” Artık aralarını ayırırız. Ortakları der ki: “Siz bize tapmıyordunuz.”

Diyanet Vakfı
Onların hepsini biraraya toplayacağımız, sonra da Allaha ortak koşanlara: «Siz ve koştuğunuz ortaklar yerinizde bekleyin» diyeceğimiz gün artık onların (putlarıyla) aralarını tamamen ayırmışızdır. Ve onların ortakları, (putları) derler ki: «Siz, bize ibadet etmiyordunuz.

Kurtubi Tefsiri
O günde hepsini haşredecek, sonra da şirk koşanlara: “Siz de Allah’a eş koştuklarınız da durun yerinizde” diyeceğiz. Sonra aralarını ayıracağız. O zaman eş koştukları da; “Siz, bize tapmıyordunuz” derler.

“O günde hepsini haşredecek” hepsini toplayacak -haşr toplamak demektir-

“sonra da şirk koşanlara-….” yani, Allah ile birlikte ortak edinenlere:

“Siz de Allah’a eş koştuklarınız da durun yerinizde” yani, yerinizden ayrılmayın, olduğunuz yerde durun, başka bir yere gitmeyin

“diyeceğiz.” Bu bir tehdittir.

“Sonra aralarını ayıracağız.” Yani, dünyada iken aralarında bulunan bağlantı ve ilişkileri koparacak, uzaklaştıracağız. “Onu ayırdım, o da ayrıldı,” denilir. “Fa’ale” veznindedir. Çünkü bunun mastarı; şeklinde gelir. Eğer bunun vezni “fey’ale” olsaydı, mastarının; diye gelmesi gerekirdi. ise, ayrılmak demektir, “Allah ondan ayrıldı,” anlamına gelir. Tezâyül de karşılıklı olarak ayrılmak anlamını ifade eder.

el-Ferrâ’ der ki: Kimisi bunu; diye okumuştur. Mesela;

“Ondan ayrılmam,” denilir. Ancak, ayrı bir manaya gelir ki bu, ben o işi görmem, yerine getirmem, demek olur.

“O zaman eş koştukları… derler.” Burada

“eş koşulanlar” ile melekler kast edilmektedir. Şeytanların kastedildiği söylendiği gibi, putların kastedildiği de söylenmiştir. Yüce Allah putları konuşturacak ve böylelikle aralarında bu konuşma geçecektir. Çünkü onlar kendilerine itaat ettikleri şeytanlar ile tapındıkları putların, kendilerine ibadet etmelerini emrettiklerini iddia edecekler ve; siz bize emretmedıkçe biz size ibadet etmedik, diyeceklerdir.

Mücahid der ki: yüce Allah, putları konuşturacak ve putlar da: Sizin bize ibadet ettiğinizi biz farketmiyorduk, ayrıca size, bize ibadet etmenizi de emretmedik, diyeceklerdir.

Eğer ortak koşulanların şeytanlar olduğu kabul edilirse, şeytanlar bu sözleri dehşetle söyleyeceklerdir. Yahut da yalan ve kurtulmak için hile ve çare aramak kastıyla söyleyeceklerdir, anlamına gelir. Yarın (kıyâmet gününde) bu gibi şeyler cereyan edecektir. Arada tanışmalar olsa bile.

Yunus 27

Kötülük kazanmış olanlara gelince: Kötülüğün cezası, onun dengi iledir. Onları bir zillet kaplayacaktır. Onları Allah’tan koruyacak kimse yoktur. Yüzleri sanki karanlık geceden bir parça ile örtülmüştür. İşte onlar ateşin yârânıdır; orada sürekli kalacaklardır.

Diyanet Vakfı
Kötülük yapanlara gelince, kötülüğün cezası misli iledir. Onları zillet kaplayacaktır. Onları Allaha karşı koruyacak hiç kimse yoktur. Onların yüzleri sanki karanlık geceden bir parçaya bürünmüştür. İşte onlar da cehennem ehlidir. Onlar orada ebedi kalacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Günahlar kazanmış olanlara gelince; bir günahın cezası benzeriyledir. Onları bir horluk kaplayacaktır. Onları Allah’tan kurtaracak bir kimse de yoktur. Yüzleri karanlık gecenin parçalarıyla bürünmüş gibidir. İşte bunlar da ateşliktirler. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.

“Günahlar kazanmış” türlü masiyetleri işlemiş, şirk koşmuş -diye de açıklanmıştır-

“olanlara gelince; bir günahın cezası benzeriyledir.” Buradaki “ceza” kelimesi mübteda olarak merf’udur. Haberi İse “benzeriyledir” anlamındaki; kelimesidir.

İbn Keysân der ki: Buradaki “be” harfi zaiddir. Bir günahın cezası onun gibidir, anlamındadır. Bir diğer görüşe göre buradaki “be” mabadı (sonrası) ile birlikte haberi teşkil etmektedir. Ve bu harf-i cer, yerine geçtiği hazfedilmiş bir kelimeye müteallaktır ki, bu da “Bir günahın cezası onun benzeri olan bir günahtır,” şeklindedir. Bununla birlikte bu harf-i cenin “ceza” kelimesine tealluk etmesi de mümkündür. Buna göre ifadenin takdiri; “Bir günahın misliyle cezalandırılması olacaktır” şeklinde olup mübtedanın haberi sonradan hazfedilmiştir. Yine “ceza” kelimesinin; “Onlara bir kötülüğün cezası… verilecektir,” takdirinde merfu olması da mümkündür. O takdirde bu, yüce Allah’ın: “(Onlar) sayısınca başka günlerden…” (el-Bakara, 2/184) âyetine benzer. Yani, üzerinde… sayısınca vardır, demek olur. Buna benzer diğer âyetler da böyledir. Buna göre “be” harfi hazfedilmiş bir kelimeye tealluk eder. Şöyle buyurulmuş gibidir: “Onlar için bir kötülüğe karşı onun misli ile sabit bir ceza vardır.” Yahut da burada “be” tekid için de gelmiş olabilir, zâid de olabilir.

Bu şekildeki “benzerlik ve misliyefin anlamına gelince; onlara verilecek olan ceza, günahlarının benzeri, günahlarının misli kabilinden olacaktır. Yani, onlara zulmedilmeyecektir. Şanı yüce, kadir ve mübarek olan Rabbin fiili hiç bir illete bağlı görülemez.

“Onları bir horluk kaplayacaktır” yani, onları bir aşağılık ve bir rüsvaylık kaplayacaktır,

“onları Allah’tan” O’nun azabından

“kurtaracak bir kimse” bu azaplarını engelleyecek veya bertaraf edecek

“bir kimse de yoktur. Yüzleri karanlık gecenin parçalarıyla bürünmüş” bu parçalar yüzlerine giydirilmiş

“gibidir.”

“Parçalar” anlamındaki kelimesi, ın çoğuludur. Buna göre

“karanlık” anlamındaki kelime de

“gece” anlamındaki kelimeden haldir. Yani, onların yüzleri karanlık haldeki gecenin parçalarıyla bürünmüş gibidir.

el-Kisaî, bu kelimeyi “ti” harfini sakin olarak; şeklinde okumuştur. Bu okuyuşa göre “Karanlık” kelimesi sıfattır. Bununla birlikte “gece” anlamındaki kelimeden hal olması da mümkündür. “Parça” ise, bir şeyden koparılıp düşen bölüm demektir. İbnü’s-Sikkît der ki: Parça fkıt’a) gecenin bir bölümü anlamındadır. Yüce Allah’ın izniyle bu kelimeye dair açıklamalar Hûd Sûresi’nde (11/81. âyetin tefsirinde) gelecektir.

Yunus 26

Güzel davrananlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir kararma ne de bir zillet kaplar. Onlar cennet ehli olanlardır. Orada ebedî kalacaklardır.

Diyanet Vakfı
Güzel davrananlara daha güzel karşılık, bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara leke) bulaşır ne de bir horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar orada ebedi kalacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
İhsanda bulunanlara daha güzeli ve daha da fazlası vardır. Yüzlerine ne bir toz bulaşır, ne de horluk kaplar. Onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.

“İhsanda bulunanlara daha güzeli ve daha da fazlası vardır” âyeti ile ilgili olarak Enes (radıyallahü anh) yoluyla gelen hadiste şöyle dediği rivâyet edilmektedir; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yüce Allah’ın:

“Daha da fazlası vardır” âyeti hakkında sorulunca şöyle buyurdu: “Dünya hayatında iken güzel amellerde bulunanlara el-Hüsnâ (daha güzel olan) vardır ki, o da cennettir. Bir de onlara daha fazlası da vardır ki, o da kerim olan Allah’ın yüzüne bakmaktır.” Suyûtî, ed-Durru’l-Mensur, IV, 357.

Bu, aynı zamanda Ebû Bekir es-Sıddîk ile, bir rivâyette Ali b. Ebî Tâlib’in de görüşüdür, Huzeyfe, Ubade b. es-Sâmit, Ka’b b. Ucre, Ebû Mûsa, Suhayb ve bir rivâyette İbn Abbâs’ın da görüşüdür. Aynı zamanda tabiinden bir topluluk da bu görüştedir, bu hususta doğru olan görüş de budur.

Müslim, Sahih’inde Suhayb’dan, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Cennetlikler cennete girdikten sonra, şanı yüce ve mübarek olan Allah şöyle buyuracak: Size daha fazlasını vermemi istediğiniz bir şey var mıdır? Onlar, yüzlerimizi ağartmadın mı, bizi cennete koymadın mı, cehennem ateşinden korumadın mı? diyecekler. Bunun üzerine yüce Allah hicabı açar. Onlara aziz ve celil olan Rabblerine bakmaktan daha çok sevdikleri bir şey verilmiş olmayacaktır. -Bir rivâyette de şöyle denmektedir: Sonra da:- “İhsanda bulunanlara daha güzeli’ve daha fazlası vardır” âyetini okudu. Müslim, Îman 297, 298.

Bu hadisi Nesâî de Suhayb’den şöylece rivâyet etmektedir: Suhayb dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şöyle denildi: Bu:

“İhsanda bulunanlara daha güzeli ve daha fazlası vardır” âyeti (ne demektir)? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme girdikten sonra bir münadi şöyle seslenir: Ey cennet ahalisi, size Allah nezdinde verilmiş bir söz vardır. O size vermiş olduğu bu sözünü yerine getirmek istiyor. Onlar, şöyle diyecekler: O, yüzlerimizi ağartmadı mı, mizanlarımızı (iyiliklerimizi) ağırlaştırmadı mı, bizi cehennem ateşinden korumadı mı? (Hazret-i Peygamber devamla) buyurdu ki: Bunun üzerine yüce Allah hicabı açar, onlar da O’na bakarlar. Allah’a yemin ederim, Allah onlara kendisine bakmaktan daha çok sevdikleri ve daha çok gözlerini aydınlatıcı hiçbir şey vermiş değildir.” Tirmizî, Sıfatu’l-Cenne 16, Tefsir 10. sûre 1; İbn Mâce, Mukaddime 13; Müsned, IV, 333.

Bu hadisi İbnü’l-Mübârek de “Dekâik” ( veya “Rekaik” ) adlı eserinde Ebû Mûsa el-Eş’arî’den mevkut olarak rivâyet etmiştir. Biz bu hadisi “et-Tezkire” adlı eserimizde zikrettik. Orada “hicabın açılmasının” ne anlama geldiğini de anlattık. Yüce Allah’a hamd olsun.

Tirmizî el-Hakîm Ebû Abdullah -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- da şöyle rivâyet etmektedir: Bize Ali b. Hucr anlattı. Bize, el-Velid b. Müslim, Züheyr’den anlattı. Züheyr, Ebul-Âliyye’den, o, Ubeyy b. Kâ’b’dan dedi ki:

Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a, Allah’ın Kitabındaki “ziyade; daha fazla” hakkında soru sordum. Birisi, yüce Allah’ın:

“İhsanda bulunanlara daha güzeli ve daha fazlası vardır” âyetidir. O: “Maksat Rahmân’ın yüzüne bakmaktır” diye buyurdu. Bir de yüce Allah’ın:

“Biz onu yüzbin veya daha fazlasına gönderdik” (es-Sâffat, 37/147) âyeti hakkında sordum, O: “Yirmi bin kişi daha fazla idiler” diye buyurdu.

Buradaki “daha fazlası”ndan kastın, bir hasenenin on katına ve bundan daha fazla katlara yükseltilmesi olduğu da söylenmiştir. Bu görüş İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiştir: Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’dan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Daha fazlasından kasıt, dörtbin kapısı bulunan tek bir inciden bir köşktür. Mücahid de “güzellikken kasıt iyiliğe karşı aynı iyiliğin verilmesidir. Fazlasından kasıt ise Allah’tan bir mağfiret ve bir rızadır, Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem dedi ki: Daha güzel (el-hüsnâ)dan kasıt cennettir. Daha fazlası’ndan kasıt ise yüce Allah’ın dünyada iken’lütfundan verdikleri ve kıyâmet gününde de kendileri sebebi ile hesaba çekmeyeceği nimetlerdir.

Abdurrahman b. Sâbât da der ki: Güzellikten kasıt müjde, daha fazlasından kasıt ise kerim olan Allah’ın yüzüne bakmaktır. Nitekim yüce Allah söyle buyurmaktadır:

“O günde yüzler var ki apaydınlıktır, Rabblerine bakıcıdırlar.” (el-Kıyame, 75/22-23.)

Yezid b. Şecere de der ki: Fazlalıktan kasıt, bir bulutun cennet ehlinin üzerinden geçip onlara daha önce hiç görmedikleri, oldukça nadir şeyler yağdırması ve arkasından da: Ey cennetlikler size neyi yağdırmamı istersiniz diye sormasıdır. Her ne isterlerse o bulut mutlaka onlara o istediklerini yağdırır.

Bir diğer açıklamaya göre fazlalıktan kasıt, üzerlerinden dünya günlerinden bir günlük bir süre geçti mi, mutlaka onların evlerini yetmişbin melek tavaf eder. Her bir melek ile birlikte diğerinde bulunmayan ve Allah nezdin den gönderilmiş hediyeler vardır. O hediyelerin benzerini hiç bir şekilde görmemişlerdir. Lütfü oldukça geniş, her şeyi bilen, gani, her türlü hamde lâyık, yüce, büyük, aziz, kadir, berr, rahim, müdebbir, hakîm, latîf, kerîm olan ve kudretinin yettiği şeylerin sonu gelmeyen yüce Allah’ın şanı ne yücedir! Her türlü eksiklikten münezzehtir,

“İhsanda bulunanlar”dan kastın insanlarla giriştikleri ilişkilerde iyi davrananlar olduğu;

“daha güzel” den kastın ise, onların yapacakları şefaat olduğu, “daha fazlasının ise, şanı yüce Allah’ın şefaatleri için onlara izin verip bu şefaatlerini kabul etmesi olduğu da söylenmiştir.

Yüce Allah’ın:

“Yüzlerine ne bir toz bulaşır, ne de” cehennemliklere eriştiği gibi

“horluk kaplar” âyetinde geçen

“Kaplar” anlamındaki nın ulaşmak, bulaşmak anlamına geldiği söylenmiştir. Genç bir çocuk erginlik çağına gelip, erkekler satma yaklaştığında ona da “mürailik” denilmesi de buradan gelmektedir. Bunun, üstüne çıkmak, örtmek anlamına geldiği de söylenmiştir ki, bu anlamlar birbirlerine yakındır.

Âyet şu demektir: Onlar, Allah’ın huzuruna haşredilip toplandıklarında onları her hangi bir toz kaplamaz ve hiç bir zillet, horluk onları bürümez. Ebû Ubeyde, Ferezdak’a ait şöyle bir beyit okumuştur:

“O, hükümdarlık elbisesine (heybetine) bürünerek taçlanmıştır. Ve onun arkasından

Bir dalga(yı andıran ordu) gelmektedir. Onun da üstünde sancakları ve tozları görürsün.”

el-Hasen; şeklinde “te” harfini (üstün yerine) sakin okumuştur, hepsi aynı anlamda olup “toz” demektir. Bunu da en-Nehhâs ifade etmiştir. in tekili ise, kelimesidir.

“Bunları da siyak bir toz kaplayacaktır” (Abese, 80/41) âyeti da buradan gelmektedir ki, üzerlerinde öyle bir toz bulunacaktır, demektir. Bu kelimenin keder, üzüntü, gam ve saklanmak, gizlenmek anlamına geldiği de söylenmiştir. İbn Abbâs ise bunun yüzlerin siyahlığı demek olduğunu söylemiştir. İbn Bahr ise, bu, ateşin dumanıdır demektedir. Nitekim; Tencerenin çıkardığı duman (buhar) ifadesi de buradan gelmektedir. İbn Ebi Leylâ der ki: Bu, (onlara toz bulaşmaması) aziz ve celil olan Rabblerine bakmaktan uzak kalmaları demektir.

Derim ki: Ancak bu açıklama su götürür. Çünkü aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan İyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan (cehennemden) uzaklaştırılmışlardır… En büyük korku onları üzmez…” (el-Enbiya, 21/101-103) Birden çok âyet-i kerimede de:

“Onlar için korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.” (Mesela, el-Bakara, 2/62) diye buyurmaktadır. Yine bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak; Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler:

“Korkmayın, üzülmeyin ve size va’doluhan cennetle sevinin” diye inerler.” (Fussilet, 41/30) İşte bu umumî bir hükümdür. Şanı yüce Allah’ın lütfü ile hiçbir yerde değişikliğe uğramayacaktır. Ne Allah’ın görülmesinden önce, ne de daha sonra iyilik yapan kimsenin yüzü üzüntü ve kederden ötürü karararak değişikliğe uğramayacaktır, cehennem dumanından olsun, başka bir şeyden olsun her hangi bir şey onu bürümeyecektir.

“Yüzleri ağaranlara gelince; onlar Allah’ın rahmetindedirler. Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar.” (Âl-i İmrân, 3/107).

Yunus 25

Allah, selamet yurduna çağırır ve dilediğini doğru yola iletir.

Diyanet Vakfı
Allah kullarını esenlik yurduna çağırıyor ve O, dilediğini doğru yola iletir.

Kurtubi Tefsiri
Allah İse Dâru’s-Selâm’a çağırır ve O, dilediğini dosdoğru yola iletir.

Yüce Allah bu yurdun, yani dünya yurdunun niteliklerini sözkonusu ettikten sonra

“Allah İse Dâru’s-Selâm’a çağırır” âyeti ile âhiretin niteliklerini belirterek şöyle buyurmaktadır: Allah sizi dünyalık toplamaya çağırmıyor. Aksine O, selâm yurduna, yani cennete ulaşmanız için sizleri İtaat etmeye çağırıyor.

Katade ve el-Hasen derler ki: es-Selâm, yüce Allah’ın adıdır.

“es-Selâm yurdu” ise cennet demektir. Cennete

“selâm yurdu” adının verilmesi, oraya girenin her türlü afet ve musibetten selamete ermesinden ötürüdür.

“es Selâm” Şanı yüce Allah’ın isimlerindendir. Biz bunu “el-Kitabü’l-Esnâ fi Şerhi Esmaillaki’l-Hüsnâ” adlı eserimizde açıklamış bulunuyoruz. İleride yüce Allah’ın izniyle el-Haşr Sûresi’nde (59/23- âyetin tefsirinde) gelecektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani, yüce Allah selâmet (esenlik) yurduna çağırır. “Selâm” ile “selâmet” kelimeleri tıpkı “radâ ve radâat: süt emmek” kelimelerinde olduğu gibi aynı anlama gelirler. Bu açıklamaları ez-Zeccâc yapmıştır. Şair de şöyle demektedir:

“Bekr’in anası selâmet ile selâm verir.

Peki, senin için kavminden sonra selâm (yani esenlik) sözkonusu olur mu?”

Şöyle de açıklanmıştır: Bununla; yüce Allah tahiyyet (selamlaşma) yurduna çağırır, demek istemiştir. Çünkü, bu şekilde kendilerine selam verilenler yüce Allah’tan tahiyyet ve selama nail olurlar. Aynı şekilde onlara melekler tarafından da selam verilir.

el-Hasen der ki: Selam, hiçbir şekilde cennet ehlinden kesilmez, o onların tahiyyeleridir. Nitekim yüce Allah:

“Oradaki tahiyyeleri (selamlaşmaları) ise selamdır” (Yûnus, 10/10) diye buyurmaktadır.

Yahya b. Muaz da şöyle demektedir: Ey Âdemoğlu, Allah seni Dâru’s-selâm’a çağırmaktadır. O bakımdan sen O’nun bu çağrısına nereden cevap vereceğine dikkat et. Eğer yaşadığın dünyadan ona cevap verir çağrısına uyarsan, o selam yurduna girersin. Şayet kabrinden o çağrıya cevap verecek olursan, oraya girmekten alıkonulursun. İbn Abbâs da der ki: Cennetler yedi tanedir: Daru’l-Celal, Daru’s-Selam, Adn Cenneti, Me’vâ Cenneti, Huld Cenneti, Firdevs Cenneti ve Naim Cenneti.

“Ve O, dilediğini dosdoğru yola İletir.” yüce Allah, delilini açıkça ortaya koymak için davetini herkese (umumi) yapmış, insanlara muhtaç olmadığından dolayı da hidayetini özel olarak ihsan etmiştir.

“Dosdoğru yol (es-Sıratu’l-Müstekîm)”ın, Allah’ın Kitabı olduğu söylenmiştir. Bunu Ali b. Ebî Tâlib Hazret-i Peygamber’den rivâyetle şöyle demektedir: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Sırat-ı Müstakim yüce Allah’ın Kitabıdır.” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VI, 326.

İslâm olduğu da söylenmiştir. Bunu da en-Nevvâs b. Sem’ân, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet etmiştir. Sırat-ı Mustakîm’in hak olduğu da söylenmiştir ki, bu da Katade ve Mücâhid’in görüşüdür. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ve ondan sonra gelen iki arkadaşı Ebû Bekir ve Ömer’in olduğu da söylenmiştir.

Câbir b. Abdullah şöyle demektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün çıkıp şöyle dedi: “Rüyamda Cebrâîl başımın yanında, Mikâil de ayaklarımın yanında gibi gördüm. Onlardan biri diğerine; şuna dair bir misal ver, dedi. O da ona dedi ki: İşit, kulakları iyi işitesice, aklet, kalbi iyi belleyesice. Senin ve ümmetinin misali, bir ev bina etmek üzere bir arsanın etrafını çeviren, sonra da orada bir ev inşa eden bir hükümdara benzer. Daha sonra bu hükümdar bu evde bir ziyafet verir. Arkasından insanları bu ziyafeti yemeye davet etmek üzere bir elçi gönderir. İnsanlardan kimisi bu elçinin çağrısını kabul eder, kimisi de onu terk eder. İşte bu misalde “hükümdar”dan kasıt Allah’tır. Etrafı çevrilen yerden kasıt İslâm’dır. İçindeki evden kasıt cennettir. Ve sen ey Muhammed, sözü edilen elçisin. Senin çağrını kabul eden İslâm’a girer. İslâm’a giren de cennete girer. Cennete giren kişi ise oradaki yiyeceklerden yer,” Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ve O, dilediğini dosdoğru yola iletir” âyetini okudu.” Buhârî, İ’tisâm 2; Tirmizî, Edeb 76; Dârimî, Mukaddime 2. Daha sonra Katade ve Mücahid de

“Allah ise Dâru’s-Selâma çağırır…” diye başlayan âyeti okudular.

İşte bu âyet-i kerîme Kaderiyye’nin görüşlerini red hususunda apaçık bir delildir. Çünkü onlar, Allah bütün insanları Sıran Müstakime iletmiştir, derler. Halbuki yüce Allah:

“Ve O, dilediğini dosdoğru yola (Sırat-ı Müstakime) İletir” diye buyurmaktadır. Kaderiyye böylelikle, Kur’ân naslarını, Allah’a karşı gelerek, reddetmiş olmaktadır.

Yunus 24

Dünya hayatının misali, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, onunla insanların ve hayvanların yediği yeryüzünün bitkileri birbirine karışır. Nihayet yeryüzü süsünü takınıp güzelleştiğinde ve halkı da onun üzerinde güç sahibi olduklarını sandıklarında, geceleyin veya gündüzün emrimiz ona gelir de onu biçilmiş hale getiririz. Sanki dün hiçbir şey yokmuş gibi olur. İşte ayetleri düşünen bir topluluk için böylece açıklarız.

Diyanet Vakfı
Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sayesinde gürleşip birbirine girer. Nihayet yeryüzü zinetini takınıp, (rengarenk) süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde kudret sahibi olduklarını sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz ona emrimiz (afetimiz) gelir de onu sanki dün yerinde yokmuş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek kavimler için ayetlerimizi böyle açıklıyoruz.

Kurtubi Tefsiri
Dünya hayatı gökten indirdiğimiz bir su gibidir. Sonra ona yeryüzünde insanların ve hayvanların yediği bitkiler karışmıştır. Nihayet yeryüzü çeşit çeşit zînetini takınıp süslendiği, sahipleri de bunları elde etmeye güç yetireceklerini sandıkları bir sırada, geceleyin veya gündüzün emrimiz ona geliverir de, orayı sanki dün yerinde yokmuş gibi kökünden koparılıp biçilmiş bir hale getiriveririz. İşte Biz, düşünen bir topluluğa âyetleri böylece açıklarız.

“Dünya hayatı gökten indirdiğimiz bir su gibidir…” âyetinin ifade ettiği mana, benzetme ve temsildir. Yani, fena bulması sonunun gelmesi, öneminin azlığı ve ondan alınan zevkin kısa süreli oluşu itibariyle dünya hayatı bir suya benzer. Buna göre;

“Bir su gibidir” ifadesi takdirindedir. O bakımdan, “kef” ref mahallindedir. Bu benzetme ile ilgili daha geniş açıklamalar, yüce Allah’ın izniyle el-Kehf Sûresi’nde (18/45. âyetin tefsirinde) gelecektir.

“Gökten indirdiğimiz” anlamındaki âyet da

“bir su”nun sıfatıdır.

“… karışmıştır.” Nafi’den, onun “karışmıştır” anlamındaki; kelimesi üzerinde vakıf yaptığı rivâyet edilmiştir. Yani, yere karışmış bir su gibidir, demek olur. Daha sonra da;

“Ona… yer yüzündeki bitkiler (karışmıştır)” takdirindeki, âyeti ile başlayarak okur Yani, o suya yeryüzünün bitkileri karışıp yeryüzü de çeşitli bitkiler bitirmiştir. Buna göre “bitkiler” anlamındaki “nebat” kelimesi mübtedâ olur. “Karışmıştır” anlamındaki kelime üzerinde vakıf yapmayanların görüşüne göre ise, “nebat” kelimesi “karışmıştır” anlamındaki fiil dolayısıyla (fail olarak) merfu’dur. Bu da bitkinin yağmura karıştığı anlamına gelir. Yani, o bitki yağmuru emmiş, böylelikle nemlenerek güzelleşmiş ve yeşermiş olur. “İhtilât: Karışmak” ise, bir şeyin içice girmesi demektir.

“İnsanların” tane, meyve ve bakliyat türünden “ve hayvanların” ot, saman ve arpa türünden “yediği bitkiler karışmıştır. Nihayet yeryüzü çeşit çeşit zilletini takınıp süslendiği…” yani, güzelliğine bürünüp -ki, “Zuhruf (zinet)” güzelliğin mükemmelliği demektir. O bakımdan altına da “zuhruf’ denilmiştir- tanelerle, meyvelerle ve çiçeklerle de süslendiği zaman…

“Süslendi” kelimesinin aslı dir. Burada “te” harfi “ze” harfine idğam edildikten sonra vasıl için de “eliF getirilmiştir. Çünkü idğam yapılan harf birincileri sakin olan İki harf durumunda olur. Sakin harf ile de başlamaya imkân yoktur. İbn Mes’ûd İle Ubey b. Kâ’b ise bunu aslına uygun olarak; diye okumuşlardır. el-Hasen, el A’rec ve Ebû’l-Aliye ise; diye okumuşlardır ki, zinetlerini üzerine aldı, takındı anlamına gelir. Bu da çeşitli mahsul ve ekinleri bitirdi anlamındadır. Bu kıraatleriyle fiili aslı üzere okumuş olurlar. Eğer i’lâl yapacak olsalardı diye okumulan gerekirdi. Avf b. Ebi Cemile el-A’râbî der ki: Hocalarımız; diye okumuşlardır ki, bu da veznindedir. el-Mukaddemî’nin rivâyetinde ise, şeklindedir ki, bunun da aslı şeklidir. Buna uygun vezindeki kelime ise olup idğam bundan sonra yapılmıştır. en-Nehaî ve Katade ise, diye, gibi okumuşlardır. Ebû Osman en Nehdî ise şeklinde, gibi okumuştur. Yine Ebû Osman’dan nakledildiğine göre o, bu kelimeyi şeklinde gibi okumuştur. Ondan bu kelimeyi şeklinde hemzeli olarak okuduğu da rivâyet edilmiştir ki, böylelikle ondan üç ayrı kıraat rivâyet edilmiş olmaktadır.

“Sahipleri de bunları elde etmeye” yani bu ekinleri biçmeye, bunlardan yararlanmaya

“güç yetireceklerini sandıkları” inandıkları

“bir sırada…” yüce Allah bu âyetinde yerden haber vermekle birlikte asıl maksat, onun bitirdiği bitkilerdir. Bu şekilde yerden haber vermesi ise, zaten bunun böyle olduğunun anlaşılmasıdır ve esasen bitkinin de yerden çıkmasıdır.

Şöyle de açıklanmıştır: Buradaki “(Onun) sahipleri” ifadesindeki zamir, elde edilen mahsullere aittir denildiği gibi,

“süse” aittir de denilmiştir.

“Geceleyin veya gündüzün” ifadeleri iki zarftır,

“emrimiz” azabımız, yahut da onların helâk ve telef edilmesine dair emrimiz, demektir.

“Ona geliverir de orayı sanki dün yerinde yokmuş gibi” sanki dün hiç mamur değilmişçesine

“kökünden koparılıp biçilmiş” üzerinde hiçbir şey bulunmayan bitkileri koparılmış ekinleri biçilmiş

“bir hale getiriveririz.”

“Orayı… biçilmiş bir hale getiriveririz” anlamındaki; ifadesinde

“orayı” ile

“biçilmiş bir hale getiriveririz” anlamındaki kelimeler iki mef’ûldür. Ayrıca:

“Biçilmiş” kelimesinin müennes değil de müzekker gelmesi, “mef’ûl” anlamında “fail” vezninde oluşundan dolayıdır. Ebû Ubeyd der ki: Bu, kökünden koparılmış ekine denilir.

“Yokmuş” yani, önceden güzel bir mahsul olarak yokmuş… demektir ki, bu da bir yerde ikamet etmek, orayı imar etmek demek olan den gelmektedir, ise, sözlükte insanların mamur ettiği, konakladığı yerler demektir. Katade, bu âyeti sanki bu nimetler olmamış gibi; diye açıklamıştır. Şair Lebîd de (bu kökten gelen kelimeyi kullanarak) şöyle demektedir:

“Dâhis (adındaki atın) koşmasından önce ben bir süre orada kaldım (orayı imar ettim);

Tartışmayı çok seven o nefsin ebediliği olsaydı keşke.”

Genel olarak bu kelime

“arz: yer, yeryüzü” kelimesinin müennesliği dolayısı ile şeklinde “te” ile okunmuştur. Katade ise bunu; şeklinde “ye” ile okumuştur ki, bu “zuhruf; zinefe ait olur. Yani nasil ki bu zinet yani ekin yok olup gidiyorsa, bu dünya da böylece yok olup gider.

“İşte biz” Allah’ın âyetleri üzerinde

“düşünen bir topluluğa âyetleri böylece açıklarız” beyan ederiz.

Yunus 23

Fakat Allah onları kurtarınca, hemen yeryüzünde haksız yere azgınlık ederler. Ey insanlar! Sizin azgınlığınız ancak kendi aleyhinizedir. Dünya hayatının geçici menfaatidir. Sonra dönüşünüz Bizedir. O zaman yaptıklarınızı size haber vereceğiz.

Diyanet Vakfı
Fakat Allah onları kurtarınca bir de bakarsın ki onlar, yine haksız yere taşkınlık ediyorlar. Ey insanlar! Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir; (bununla) sadece fani dünya hayatının menfaatini elde edersiniz; sonunda dönüşünüz yine bizedir. O zaman yapmakta olduklarınızı size haber vereceğiz.

Kurtubi Tefsiri
Fakat onları kurtarınca hemen arkasından yeryüzünde haksız yere taşkınlıklarda bulunurlar. Ey insanlar! Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir. Yapabileceğiniz dünya hayatından faydalanmaktan ibarettir. Nihayet dönüşünüz ancak Bizedir. Yaptıklarınızı size bildireceğiz.

“Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Hatta siz, gemilerde bulunduğunuz zaman, onlar da İçindekileri güzel bir rüzgâr ile götürüp…” Yani, karada canlı binekler üzerinde, denizde de gemiler üzerinde sizi taşıyan O’dur, el-Kelbî der ki: Yolculuğunuz esnasında sizi koruyan O’dur. Âyet-i kerîme insanların canlı hayvanlara binerek ve denizde yolculuk yaparak mevcut hallerindeki nimetlerini saymayı ihtiva etmektedir. Denizde yolculuk yapmaya dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde 2/164. âyet, 3 ve 4. başlıklarda geçmiş bulunmaktadır.

Genel olarak kıraat âlimleri

“Sizi… gezdiren” diye okumuşlardır. İbn Âmir İse, “sizi etrafa dağıtan ve yayan” anlamında olmak üzere “nûn” ve “şîn” harfi ile şeklinde okumuştur.

“Gemi” anlamındaki kelimesi ise hem tekil olarak, hem de çoğul olarak böylece kullanılır, müzekkeri ve müennesi de böyledir. Yine buna dair açıklamalar daha önce (el-Bakara, 2/164. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’ın:

“Onlar da içindekileri… götürüp” âyeti ise, hitaptan gaibe geçiştir. Bu şekildeki bir anlatım, hem Kur’ân-ı Kerîm’de, hem de Arap şiirlerinde pek çoktur. Şair Nâbiğa der ki:

“Ey el-Alyâ ve es-Sened’de (yahut da vadinin dağa doğru yüksekçe bölümündeki) Meyye diyarı!

Artık bomboş kalmıştır ve onun üzerinden (bu haliyle) çok uzun bir zaman geçmiştir.”

İbnü’l-Enbarî der ki: Dilde gaibe hitaptan, yüz yüze hitaba geçiş de caizdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ve Rabbleri onlara son derece temiz bir şarap içirmiştir. İşte bu, gerçekten sizin için bir mükâfattır, yaptıklarınızın karşılığını da fazlasıyla görmüşsünüzdür.” (el-İnsan, 76/21-22) Görüldüğü gibi burada önce gaibten söz edilmiş, ondan sonra da karşılıklı olarak hitap zikredilmiştir.

“Güzel bir rüzgâr ile götürüp, kendileri de bununla sevindikleri sırada…” Bu hususa dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/164. âyet 9. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

“O gemilere şiddetli bir fırtına gelip çatar” âyetindeki;

“Onlara gelip çatar”daki zamir gemilere aittir.

“Güzel rüzgâr”a ait olduğu da söylenmiştir, şiddetli rüzgâr demektir.

” Rüzgâr esti” denilir, ism-i failleri ise; şeklinde gelir. Şair de der ki:

“Nihayet beraberinde yağmur da getiren, toprak üzerindeki her şeyi yerinden oynatan

Şiddetli bir rüzgâr esip de yüksek sesli gök gürültüsü de (işitilince).”

Yüce Allah’ın:

“Şiddetli” diye müzekker olarak buyurması,

“rüzgâr” anlamındaki “rîh” kelimesinin de müzekker olmasından dolayıdır. Şiddetli fırtına ve rüzgâra aynı zamanda; da denilir, ikisi de aynı şeydir.

“Güzel rüzgâr” ise, ne şiddetli ve hızlı ne de ağır esene denir. (Mutedil rüzgâr).

“Her taraftan da şiddetli dalgalar onlara hücum etmeye başlayıp” âyetinde geçen

“dalga” yükselen su demektir.

“Kendilerinin çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları” yani, belânın etraflarını tümüyle kuşattığına inandıkları.., Çünkü Arapçada bir bela ve musibete düşen kimse hakkında; “Etrafı kuşatıldı, sarıldı” denilir. Âdeta bü bela onu çepeçevre kuşatmış gibi kabul edilir. Bu ifadenin de aslı surdan gelmektedir: Düşman bir yerin etrafını çevreleyip kuşatacak olursa, orada bulunan ahaliyi yok eder… İşte böyle bir sırada

“dinlerini yalnızca Allah’a halis kılanlar olarak O’na şöyle dua ederler…” Yalnızca O’na dua eder ve daha önce taptıklarını bir kenara bırakırlar, terkederler.

İşte bu âyette insanların sıkıntılı zamanlarında Allah’a dönmek fıtratı üzere yaratıldıklarının, sıkıntı içerisinde bulunan kimsenin -kâfir dahi olsa duasının kabul olunduğunun delilidir. Çünkü, bütün sebepler ortadan kalmış ve kişi rabler Rabbi bir ve tek olana dönmüş olur. Nitekim yüce Allah’ın izniyle ileride buna dair açıklamalar en Neml Sûresi’nde (27/62-64. âyetlerin tefsirinde) gelecektir.

Kimi müfessir de şöyle demiştir: Onlar, bu dualarında Arap olmayanların dilinde: Ey Hay, ey Kayyum anlamına gelen “Âhiyâ Şerahiyâ” isimleri ile dua etmişlerdir.

Denizde Yolculuk:

Bu âyet-i kerîme mutlak olarak denizde yolculuk yapılabileceğine delil teşkil etmektedir. Sünnet-i seniyyede de Ebû Hüreyre yoluyla gelen bir hadis vardır ki, o hadiste şu ifadeler yer alır: Biz denize biniyor ve beraberimizde az su taşıyoruz… Ebû Dâvûd, Tahâre 41; Tirmizî, Tahâre 52; Nesâî, Tahâre 47, 52; İbn Mâce, Tahâre 38; Dârimî, Vudu 53; Muvatta’, Tahâre 12. Enes yoluyla gelen Um Haram ile ilgili hadiste de Savaş esnasında denizde yolculuk yapmanın câiz olucuna delil vardır. Bu anlamdaki yeterli açıklamalar önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/164. âyet, 4 ve 5. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamd olsun.

el-A’raf Sûresi’nin sonlarında da denizin coşup dalgalanması esnasında denize binenin hükmüne dair açıklamalar geçmiş idi. Böyle bir kimsenin durumu sağlıklı bir kimsenin durumu gibi midir, yoksa hacr altında bulunan kimsenin durumu gibi midir; açıklamıştık. Buna dair açıklamaları oradan takip edebilirsiniz. (Bk. el-A’raf, 7/189 190. âyet, 7. başlık).

“Yemin olsun ki, eğer bizi bundan kurtarırsan” bizi bu şiddetli hallerden ve dehşetlerden kurtarırsan… el-Kelbî ise, bu fırtınadan kurtarırsan diye açıklamıştır.

“Muhakkak şükredicilerden oluruz.” Kurtarma nimetine karşılık sana itaat ile amel ederiz.

“Fakat onları” bu fırtınalardan, tehlikelerden

“kurtarınca, hemen arkasından yeryüzünde haksız yere taşkınlıklarda bulunurlar.” Yani, yeryüzünde fesat çıkartırlar, masiyet işlerler.

“Taşkınlık: bağy” fesat ve şirk demektir. Bu kelime de kötüye giden yaranın etrafa yayılmasından alınmıştır. Asıl anlamı İse, talepte bulunma demektir. Yani, fesat çıkartmak suretiyle üstünlük kurmaya, yükselmeye çalışırlar anlamına gelir.

“Haksız yere” ise, yalanlamak suretiyle anlamındadır. Nitekim, bir kadın kocasından başkalarıyla oturup kalktığı vakit kullanılan; “Kadın fahişe oldu” tabiri de buradan gelmektedir.

“Ey İnsanlar! Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir.” Bunun vebali size aittir. İfade burada tamam olmaktadır. Daha sonra yüce Allah yeni bir cümle (ibtidâ) olarak şöyle buyurmaktadır:

“Yapabileceğiniz dünya hayatından faydalanmaktan ibarettir.” Yani, hepsi bu dünya hayatının taydaşıdır. Bunun ise kalıcılığı yoktur. Âsıra’ın kıraati, “ayn” harfi üstün şeklindedir. Buna biraz sonra işaret edilecektir.

en-Nehhâs der ki:

“Sizin taşkınlığınız” âyeti, mübtedâ olarak merfu’dur. Haberi ise,

“dünya hayatından fayadalanmaktan ibarettir” anlamındaki âyettir.

“Kendi aleyhinizedir” anlamındaki âyet ise,

“taşkınlığınız” fiilinin ihtiva ettiği mananın mef’ûlüdür. Bununla birlikte haberinin

“kendi aleyhinizedir” anlamındaki ifadenin olması da mümkündür, o takdirde mübtedâ mahzuf demektir. Yani, bu dünya hayatından faydalanmaktır.

Bu iki anlam arasında ince bir fark vardır. Şöyle ki:

“Faydalanma” anlamındaki “meta” kelimesi, şayet

“sizin taşkınlığınız” âyetinin haberi kabul edilirse, anlam şöyle olur: Sizin birbirinize karşı yaptığınız taşkınlık (kendi aleyhinizedir). Bu da yüce Allah’ın:

“Kendi kendinize (yani birbirinize) selam, veriniz” (en-Nûr, 24/61) âyetine benzer. Aynı şekilde:

“Yemin olsun ki, size kendi nefislerinizden (içinizden, aranızdan) bir peygamber gelmiştir ki…” (et-Tevbe, 9/128) âyeti da böyledir.

Eğer haber,

“ancak kendi aleyhinizedir” âyeti kabul edilirse, o takdirde mana şöyle olur: Sizin bozgunculuğunuzun zararı size döner. Yüce Allah’ın:

“Ve eğer kötülük yaparsanız, kendinize yaparsınız” (el İsra, 17/7) âyeti gibi.

Süfyan b. Uyeyne’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: yüce Allah bu âyeti ile azgınlığın dünya hayatının bir metaı olduğunu kastetmektedir. Yani, azgınlığın cezası, dünya hayatında o azgınlığı yapana acilen verilir. Nitekim:

“Azgınlık yok oluştur” ifadesi de bu anlamdadır.

İbn Ebi İshak;

“faydalanmak” anlamındaki “meta” âyetini mastar olmak üzere; diye okumuştur ki, bu da; “Nihayet bütün yapabileceğiniz dünya hayatının metaı ile faydalanmaktan ibarettir,” demek olur. Yahut da; anlamında cer harfinin kaldırılması dolayısıyla nasb edilmiştir. (Dünya hayatının metaı gelip geçici olduğundan dolayı azgınlığınız kendi aleyhinizedir, demektir). Yahut da hal olarak mef’ûl anlamında olmak üzere mastardır. Yani, siz ancak dünya hayatından faydalananlar olarak (birbirinize karşı azgınlık edersiniz).

Ya da zarf olarak nasb edilmiştir. Yani, siz ancak dünya hayatında faydalanırsınız, anlamında olur. Zarfın car ve mecrurun ve halin taalluk ettiği yer ise,

“taşkınlık” daki fiil manasıdır.

“Ancak kendi aleyhinizedir” anlamındaki âyet da bu mananın mefûlü olur.

Yunus 22

O, sizi karada ve denizde gezdirendir. Nihayet gemilerde bulunduğunuzda ve güzel bir rüzgârla gittiklerinde ve bununla sevindikleri sırada, şiddetli bir fırtına gelir ve her taraftan dalga gelir, boğulacaklarını sandıkları bir anda, Allah’a dini yalnız O’na ait kılarak dua ederler: “Eğer bizi bundan kurtarırsan, elbette şükredenlerden olacağız.”

Diyanet Vakfı
Sizi karada ve denizde gezdiren Odur. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz, o gemiler de içindekileri tatlı bir rüzgarla alıp götürdükleri ve (yolcular) bu yüzden neşelendikleri zaman, o gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar, her yerden onlara dalgalar hücum eder ve onlar çepeçevre kuşatıldıklarını anlarlar da dini yalnız Allaha halis kılarak: «Andolsun eğer bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız» diye Allaha yalvarırlar.

Kurtubi Tefsiri
Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Hatta siz, gemilerde buluduğunuz zaman, onlar da İçindekileri güzel bir rüzgâr ile götürüp kendileri de bununla sevindikleri sırada o gemilere şiddetli bir fırtına gelip çatar. Her taraftan da şiddetli dalgalar onlara hücum etmeye başlayıp kendilerinin çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları bir sırada dinlerini yalnızca Allah’a hâlis kılanlar olarak Ona şöyle dua ederler: “Yemin olsun ki, eğer bizi bundan kurtarırsan muhakkak şükredicilerden oluruz.”

Yunus 21

İnsanlara, kendilerine bir zarar dokunduktan sonra bir rahmet tattırdığımızda, hemen ayetlerimiz hakkında hile yaparlar. De ki: “Allah’ın hilesi daha çabuktur.” Şüphesiz elçilerimiz, yapmakta olduklarınızı yazmaktadır.

Diyanet Vakfı
Kendilerine dokunan (kıtlık ve hastalık gibi) bir sıkıntıdan sonra insanlara bir rahmet (esenlik) tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki ayetlerimiz hakkında onların bir tuzağı vardır. De ki: Allahın tuzağı daha süratlidir. Şüphesiz elçilerimiz kurduğunuz tuzakları yazıyorlar.

Kurtubi Tefsiri
İnsanlara, kendilerine dokunan bir sıkıntıdan sonra bir rahmet tattırmamızın ardından bakarsın ki onların, âyetlerimiz hakkında bir tuzakları olur. De ki: “Allah’ın karşılık vermesi daha çabuktur Elçilerimiz kurduğunuz tuzakları hiç şüphesiz yazıyorlar.”

Bu âyette

“İnsanlar” ile kastedilenler Mekke kâfirleridir.

“Kendilerine dokunan bir sıkıntıdan sonra bir rahmet tattırmamızın ardından…” sıkıntıdan sonra rahatlık, kıtlık ve kuraklıktan sonra bolluk, diye açıklanmıştır.

“Tattırmamızın ardından bakarsınkî onların âyetlerimiz hakkında bir tuzakları olur.” Alay ederler ve yalanlarlar. Yüce Allah’ın:

“Tattırmamızın ardından” anlamındaki âyetin cevabı, el-Halil ve Sîbeveyh’in görüşüne göre,

“bakarsın ki onların…” âyetidir.

“De ki: Allah’ın karşılık vermesi daha çabuktur” âyetindeki:

“De ki; Allah’ın… daha çabuktur” anlamındaki ifadeler mübteda ve haberdir.

“Karşılık vermesi” ise beyan (temyiz) olarak nasbedilmiştir. Yani, Allah’ın tuzaklarına karşılık onları cezalandırması daha bir çabuktur. Bu da şu demektir: Onlara gelecek olan azap, kurdukları tuzaklardan daha hızlı ve çabuk bir şekilde onları helâk edecektir.

“Elçilerimiz kurduğunuz tuzakları hiç şüphesiz yazıyorlar.” Yani, bizim Hafaza Meleklerimiz sizin peygamberlere karşı kurduğunuz tuzakları yazmaktadırlar. Kıraat âlimleri genel olarak “te” harfi ile muhatap kipi şeklinde “Kurduğunuz tuzaklar” diye okumuşlardır. Ancak Ruveys’in rivâyetine göre Yakub ile Harun el-Atekî’nin rivâyetine göre Ebû Amr bunu, “ye” ile (kurdukları tuzakları anlamında) diye okumuşlardır. Buna sebep (delil) İse, yüce Allah’ın:

“Onların âyetlerimiz hakkında bir tuzakları olur” anlamındaki âyettir.

Denildiğine göre, Ebû Süfyan, senin bedduan sebebiyle bize yağmur yağmaz oldu. Eğer bize yağmur yağdırılmasını (ister ve) sağlarsan, biz de seni tasdik ederiz, demişti. Hazret-i Peygamber’in duası üzerine yağmur yağdığı halde îman etmediler. İşte onların “tuzaklarından kasıt budur.

Yunus 20

“Ona Rabbinden bir ayet indirilmeli değil miydi?” derler. De ki: “Gayb ancak Allah’a aittir. Bekleyin, ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.”

Diyanet Vakfı
Ona (Muhammede) Rabbinden bir mucize indirilse ya! diyorlar. De ki: Gayb ancak Allahındır. Bekleyin (bakalım) ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.

Kurtubi Tefsiri
“Ona Rabbinden bir âyet indirilmeli değil miydi” derler. De ki: “Gayb ancak Allah’ındır. O halde bekleyedurun. Ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.”

Bu âyette söz konusu edilenler Mekkelilerdir. Yani, ona şu âyetten yani mucizeden başka bir mucize indirilmeli değil miydi? Başka bir mucize verilsin de dağlan bizim için altına dönüştürsün, onun da altından bir evi bulunsun, atalarımızdan ölmüş olanları karşımıza diriltsin. ed-Dahhâk der ki: Onun da Mûsa’nın asası gibi bir asası bulunsun (demek istemişlerdi).

“De ki: Gayb ancak Allah’ındır.” Yani, ey Muhammed! De ki, âyetin (mucizenin) inişi gaybdır.

“O halde bekleyedurun” gözetleyin,

“ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” Böyle bir mucizenin inişini gözetleyenlerdenim.

Şöyle de açıklanmıştır: Haklı olanı haksız olana karşı muzaffer kılması suretiyle Allah’ın aramızdaki hükmünü bekleyin.

Yunus 19

İnsanlar, ancak bir tek ümmetti, sonra ihtilafa düştüler. Eğer Rabbin tarafından daha önce bir söz geçmiş olmasaydı, ayrılığa düştükleri konuda aralarında hüküm verilmiş olurdu.

Diyanet Vakfı
İnsanlar sadece bir tek ümmetti, sonradan ayrılığa düştüler. Eğer (azabın ertelenmesi ile ilgili) Rabbinden bir söz (ezeli bir takdir) geçmemiş olsaydı, ayrılığa düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilirdi (Derhal azap iner ve işleri bitirilirdi).

Kurtubi Tefsiri
İnsanlar ancak tek bir ümmetti. Sonradan ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, anlaşmazlığa düştükleri şeylere dair aralarında hüküm verilmiş olurdu.

Bu âyete dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/213. âyetin tefsirinde) geçtiğinden ötürü burada o açıklamaları tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

ez-Zeccâc der ki: Burada

“insanlar”dan kasıt Araplardır, Onlar şirk üzere idiler. Burada kastedilenlerin îslâm fıtratı üzere doğan her çocuk olduğu da söylenmiştir, buluğa erdikten sonra bunlar ayrılığa düşerler.

“Eğer Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı anlaşmazlığa düştükleri şeylere dair aralarında hüküm verilmiş olurdu.” Bu âyette kaza ve kadere işaret edilmektedir. Yani, şayet yüce Allah önceden kıyâmet gününden önce mükâfat ve cezayı vermek suretiyle hakkında anlaşmazlığa düştükleri konularda aralarında hüküm vermeyeceğine dair hükmetmemiş olsaydı, elbette dünya hayatında aralarında hüküm verirdi. Ve amelleri sebebiyle mü’minleri cennete girdirir, küfürleri sebebiyle de kâfirleri cehenneme atardı. Fakat, şanı yüce Allah bütün insanların neler yapacağını bilmekle birlikte önceden beri belli bir eceli tayin etmiş ve bunun için vade olarak kıyâmet gününü tesbit etmiştir. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır. Ebû Ravk der ki:

“Aralarında hüküm verilmiş olurdu” kıyâmeti kopartırdı, anlamındadır. Onları helâk eder ve işlerini bitirir, diye de açıklanmıştır.

el-Kelbî der ki: Buradaki “söz; kelime”den kasıt şudur: Şanı yüce Allah bu ümmeti son ümmet olarak sonraya bırakmıştır. O bakımdan, kıyâmet gününe kadar dünyada bir azap ile onları helâk etmeyecektir. Eğer bu erteleme olmasaydı, ya azâbın inmesiyle, yahut da kıyâmetin kopartılmasıyla aralarında hüküm verilecekti. Âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e kendisini inkâr edenlerin azabının ertelenmesi hususunda bir tesellidir.

Burada “geçmişteki söz” âyeti, ona karşı bir delil getirmedikçe hiçbir kimseyi sorumlu tutmayacağı anlamına gelir ki, bu da peygamberlerin gönderilmesidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Biz, bir rasûl göndermedikçe de azâb ediciler değiliz.” (el-İsra, 17/15.)

Âyet-i kerimede sözü edilen “söz”in, Hadîs-i şerîfteki: “Rahmetim gazabı mı geçmiştir” Buhârî, Tevlıîd 15, 22, Bed’u’l-Halk 1; Müslim, Tevbe 14-16, Deavât 99; İbn Mâce 13, Zühd 35. âyetine işaret olduğu da söylenmiştir. İşte bu olmasaydı hiçbir şekilde isyankârları tevbe etsinler diye ertelemezdim. Îsa, “Hüküm verilmiş olurdu” anlamındaki âyeti, “kaf harfi üstün olarak okumuştur (…hüküm vermiş olurdu, anlamına gelir).

Yunus 18

Allah’tan başka, kendilerine ne zarar ne de fayda vermeyecek şeylere taparlar ve “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” derler. De ki: “Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” O, onların ortak koştukları şeylerden yücedir ve münezzehtir.

Diyanet Vakfı
Onlar Allahı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve: Bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır, diyorlar. De ki: «Siz Allaha göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Haşa! O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.»

Kurtubi Tefsiri
Onlar, Allah’ı bırakıp kendilerine ne bir zarar, ne de bir fayda vermeyecek olan şeylere taparlar. Bir de: “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” derler. De ki “Siz, Allah’a, göklerde ve yerde bilmeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” Hâşa O, ortak tutmakta oldukları her şeyden münezzeh ve yücedir.

“Onlar, Allah’ı bırakıp kendilerine ne bir zarar, ne de bir fayda vermeyecek olan şeylere taparlar” âyeti ile putlar kastedilmektedir.

“Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir, derler.” Bu onların bilgisizliklerinin nihai derecesini ortaya koymaktadır. Çünkü onlar, âhiretteki dönüşlerinde halihazırda hiçbir fayda ve zararı sözkonusu olmayan bir takım varlıklardan şefaat ummaktadırlar.

“Bizim şefaatçilerimizdir” âyetinin, onlar, dünya hayatındaki geçimimizin düzeltilmesi hususunda Allah nezdinde bize şefaat etmektedirler, anlamında olduğu da söylenmiştir.

“De ki: Siz, Allah’a, göklerde ve yerde bilmeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” âyetinde

“haber veriyorsunuz” anlamındaki; kelimesini genel olarak kıraat âlimleri “be” harfini şeddeli olarak okumuşlardır. Ancak, Ebû’s-Semmâl el-Adevî bunu, “Haber verdi, verir”den gelen bir fiil olarak şeddesiz okumuştur. Genel olarak diğer kıraat âlimlerinin okuyuşu ise; den gelmektedir ki, her ikisi de aynı manayı vermektedir. Şanı yüce Allah’ın şu âyetinde ise bu iki kip de bir arada kullanılmıştır: ” Bunu sana kim haber verdi, dedi. O, her şeyi en iyi bilen, her şeyden haberdar olan bana haber verdi, dedi.” (et-Tahrîm, 66/3).

Burada âyetin anlamı şu demektir: Yani siz, yüce Allah’a, mülkünde bir ortağı, yahut da O’nun izni olmaksızın nezdinde bir şefaatçi bulunduğunu mu haber vermektesiniz? Oysa O, göklerde olsun, yerde olsun kendisinin bir ortağı olduğunu bilmemektedir. Zira ortağı yoktur. O’nun için böyle bir şeyi bilmemektedir. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Siz yer yüzünde O’na bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” (er-Ra’d, 13/33).

Daha sonra yüce Allah zalim ortağı bulunmaktan (şirkten) tenzih ve takdis ederek şöyle buyurmaktadır:

“Hâşâ, O, ortak tutmakta oldukları her şeyden münezzeh ve yücedir.” Yani O, ortağı bulunmaktan büyüktür, münezzehtir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani onlar, işitmeyen, görmeyen ve hiçbir şeyi diğerinden ayırd edemeyen varlıklara tapınmaktadırlar ve:

“Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” demektedirler. Peki, sizler şanı yüce Allah’a bilmediği bir şeyi haber verebilecek durumda mısınız? Hâşa O, onların ortak koşmalarından yücedir, münezzehtir.

“Ortak tutmakta oldukları” anlamındaki kelimeyi, Hamza ile el-Kisaî, “te” ile okumuştur. (Yani, ortak tutmakta olduklarınız, anlamına gelir). Ebû Ubeyd’in tercih ettiği kıraat da budur, diğerleri ise bunu “ye” ile okurlar.

Yunus 17

Allah’a karşı yalan uydurandan veya ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Şüphesiz suçlu kimseler kurtuluşa eremez.

Diyanet Vakfı
Öyleyse kim Allaha karşı yalan uydurandan veya onun ayetlerini yalanlayandan daha zalimdir! Bilesiniz ki suçlular asla onmazlar!

Kurtubi Tefsiri
Allah’a iftira ederek yalan uydurandan, yahut âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Muhakkak ki günahkarlar iflah olmazlar.

Bu, inkâr anlamında bir istifhamdır. Yani, Allah’a yalan uydurandan, O’nun sözlerini değiştirerek Allah’ın indirmediği şeyleri onlara katandan daha zalim hiçbir kimse olamaz. Aynı şekilde, bu Kur’ân-ı Kerîmi inkâr edip Allah’a yalan uydurduğunuz ve: Bu O’nun sözü değildir, dediğiniz takdirde de sizden daha zalim hiç bir kimse olamaz. Bu ise, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın onlara söylemekle emrolunduğu sözlerdendir. Bu şekilde emrolunduğu sözlerden değil de, yüce Allah’ın âyeti olarak yeni bir konu olduğu da söylenmiştir.

Yine denildiğine göre iftira eden kişi ile müşrikler, Allah’ın âyetlerini yalanlayanlar ile kitap ehli kastedilmiştir.

“Muhakkak ki günahkârlar iflah olmazlar.”

Yunus 16

De ki: “Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve siz de onu bilmezdiniz. Ondan önce aranızda bir ömür geçirdim. Hiç akletmez misiniz?”

Diyanet Vakfı
De ki: Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım, Allah da onu size bildirmezdi. Ben bundan önce bir ömür boyu içinizde durmuştum. Hala akıl erdiremiyor musunuz?

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım ve onu size bildirmezdi. Ben, bundan önce aranızda bir ömür geçirdim. Hâlâ akıllanmaz mısınız?”

“De ki: Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım ve onu size bildirmezdi.” Yani, Allah dileseydi beni size peygamber göndermez, ben de size Kur’ânı okumazdım. Allah da Kur’ânı size bildirmez ve onun haberini size vermezdi.

“Onu size bildirmezdi” anlamındaki; fiili kullanılarak: “Bir şeyi bildim, Allah onu bana bildirdi, onu bildim,” denilir. “Dirâyefde bir çeşit aldanma anlamı vardır. Mesela, “Adamı aldattım,” ifadesi buradan gelmektedir. Bundan dolayı yüce Allah hakkında “dârî (dirayet eden)” tabiri kullanılmaz. Diğer taraftan bu hususta (yani, bunun Allah’ın isimleri arasında olduğu hususunda.) rivâyet de yoktur.

İbn Kesîr; “Mutlaka onu size bildirirdi” anlamında “lâm” ile “hemze” arasında “elif olmaksızın okumuştur. Yani: Şayet Allah dilemiş olsaydı, ben onu size okumaksızın dahi O size onu bildirirdi. Bu durumda buradaki “lâm”, ef ale (o yaptı) veznindeki “hemze”nin başına gelmiş bir te’kid lâm’ıdır. İbn Abbâs ve el-Hasen ise, “Ben onu size bildirmezdim” anlamında “ya”yi, -Akiloğullarınin ağzına uygun olarak- elife dönüştürmek suretiyle okumuşlardır. Şair der ki:

“Şunu bil ki, Yemameliler Taylılara bir Savaş ilan etti.

Alnında beyazlık bulunan atların perçemleri gibi.”

Ebû Hatim der ki: el-Esmaî’yi şöyle derken dinledim: Ben, Ebû Amr b. el-Alâ’ya sordum: el-Hasen’in; şeklindeki kıraatinin açıklanabilir bir tarafı var mıdır? O, hayır dedi.

“Ömrün hakkı için yemin ederim.

Yer yüzünde develeri önüne katıp sürükleyen

Bir Kayslı bulunduğu surece fakirlikten korkmayacağım.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

Ebû Ubeyd de der ki: el-Hasen’in bu şekildeki okuyuşunun yanlış olduğunu söylemekten başka açıklanabilir bir tarafı yoktur.

en-Nehhâs der ki: Ebû Ubeyd’in; “açıklanabilir bir tarafı yoktur” sözü, Allah’ın izniyle yanlıştır. Çünkü, “bildim” anlamında;denilir ve; “başkasına bildirdim,” anlamında da; denilir. Yine “def ettim, sallallahü aleyhi ve sellemdım” anlamında; denilir. O halde, yanlışlık bu iki farklı fiilin kullanımı hakkında sözkonusudur.

Ebû Hatim der ki: Zannederim el-Hasen bu kıraati ile el-Haris b. Kâ’boğullarının söyleyişine uygun olarak “ye” harfinin yerine “elif” kullanmıştır. Çünkü onlar, kendisinden önceki harf fethalı olduğu takdirde “ye” harfinin yerine “elif” kullanırlar. Yüce Allah’ın:

“Bunlar ancak iki sihirbazdır” (Tâhâ, 20/63) âyeti gibi.

el-Mehdevî der ki: diye okuyanların kıraati şöyle açıklanır: Hemzenin aslı “ye”dır. Buna göre bu kelimenin asli; “Size bildirdim” şeklindedir. Burada “ye” harfi -sakin olmakla birlikte- “elife kalbedilmiştir. Nitekim -ümit kesmiş anlamında ın yerine, in de in yerine kullanılması gibi. Daha sonra; -âlim anlamında- yerine ve -yüzük anlamında- ın yerine diye kullananların şivesine uygun olarak “elif” “hemze”ye çevrilmiştir, en-Nehhâs der ki: Bu bir yanlışhktır. Çünkü, el-Hasen’den gelen rivâyet “hemze’li olarak; şeklindedir. Ebû Hatim ve başkaları ise, bunun hemzesiz olduğunu söylemişlerdir. Bununla birlikte defettim, sallallahü aleyhi ve sellemdım anlamında fiilinden gelmesi de mümkündür. Yani, ben size (yaptıklarınızı bir kenara) iterek, Kur’ân’ı inkârı terketmentzi de size emretmedim, demek olur.

“Ben, bundan önce aranızda bir ömür geçirdim” âyetindeki

“Bir ömür” kelimesi, zarftır. Yani, aranızda bir süre yaşadım. Bu da kırk yıllık bir süredir. “Ondan önce”; Kur’ân’dan önce demektir. Siz benim doğru sözlü ve emin bir kimse olduğumu biliyorsunuz. Okuyup yazmadığımı da biliyorsunuz. Bundan sonra ben sizlere mucizeler getirdim.

“Hâlâ akıllanmaz mısınız?” Bunun benim tarafımdan değil de ancak Allah’dan geldiğini aklınızla kavramayacak mısınız?

“ondan önce aranızda bir ömür geçirdim” âyetinin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Ben, gençliğim boyunca aranızda, Allah’a hiç bir şekilde İsyan etmeksizin yaşadım. Siz, kırk yaşıma gelmiş bulunduğum bu sırada mı benden Allah’ın emrine muhalefet etmemi ve bana indirilmiş bulunanları değiştirmemi istiyorsunuz?

Katade der ki: Hazret-i Peygamber, aralarında kırk yıl yaşadıktan sonra, iki yıl süreyle peygamberlerin gördüğü şekilde “peygamberi rüya” görmeye devam etti. 62 yaşında iken de vefat etti.

Yunus 15

Ayetlerimiz onlara apaçık olarak okunduğunda, Bizimle karşılaşmayı ummayanlar derler ki: “Bize bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir.” De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için mümkün değildir. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem, büyük günün azabından korkarım.”

Diyanet Vakfı
Onlara ayetlerimiz açık açık okunduğu zaman (öldükten sonra) bize kavuşmayı beklemeyenler: Ya bundan başka bir Kuran getir veya bunu değiştir! dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabbime isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım.

Kurtubi Tefsiri
Âyetlerimiz onlara apaçık deliller halinde okunduğu zaman Bize kavuşmayı ummayanlar: “Ya bundan başka bir Kur’ân getir, yahut onu değiştir” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak bir şey değil. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Şayet Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Âhirete Îman Etmeyenlerin Kur’ân’a Karşı Takındıkları Tavır:

“Âyetlerimiz onlara apaçık deliller halinde okunduğu zaman” âyetindeki;

“Apaçık deliller halinde” kelimesi, hal olarak nasbedilmiştir. Yani, herhangi bir karışıklık ve anlaşmazlıkları sözkonusu olmaksızın açık seçik olarak

“okunduğu zaman, bize kavuşmayı ummayanlar” yani, öldükten sonra diriliş ve hesaba çekilme gününden korkmayıp, hayırlı amelleri karşılığında mükâfat alacağını ummayanlar… demektir. Katade der ki: Bununla Mekke müşrikleri kastedilmektedir.

“Ya bundan başka bir Kur’ân getir, yahut onu değiştir, dediler.” Kur’ân’ın tebdili (yani değiştirilmesi) ile ondan başkasının getirilmesi arasındaki fark şudur: Değiştirilmesi halinde öncekinin değiştirilenle birlikte olması mümkün değildir. Başkasının getirilmesi halinde ise, onunla beraber olması da mümkündür. Onların bu sözleri üç şekilde açıklanmıştır:

1 – Onlar Hazret-i Peygamberden vaadi tehdide, tehdidi de vaade, helâli harama, haramı da helale değiştirilmesini istediler. Bu açıklamayı İbn Cerir et-Taberî yapmıştır.

2- Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan putlarını ayıplaması ve akıllarını hatife aldığını belirten hususları kaldırmasını istediler. Bu açıklamayı İbn İshak yapmıştır.

3- Hazret-i Peygamberden, Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan öldükten sonra diriliş ve amellerinden dolayı hesaba çekilme ile ilgili açıklamaları kaldırmasını istediler. Bu açıklamayı da ez-Zeccâc yapmıştır.

2. Peygamber ve Kur’ân,:

“De ki; Onu kendiliğimden değiştirmem benim İçin olacak bir şey değil.” Yani, ey Muhammed! De ki, ben onu nasıl red ve yalanlama ile ona karşılık veremiyor isem, onu kendiliğimden değiştirebilecek gücüm de yoktur.

“Ben ancak bana vahyolunana uyarım.” Ben, ancak size okumakta olduğum vaadlere, tehditlere, haramlara, helallere, emir ve yasaklara uyarım.

Kitabın (Kur’ân’ın”) sünnet ile nesh edilmesini kabul etmeyenler bu âyeti delil gösterebilirler. Çünkü, yüce Allah:

“De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değil” diye buyurmaktadır.

Ancak bu âyetin bu maksada delil teşkil etme ihtimali oldukça uzaktır. Çünkü, âyet-i kerîme müşriklerin, söz dizisi (nazmı) itibariyle Kur’ân gibi birisini getirmesini istemeleri hususunda varid olmuştur. Hazret-i Peygamberin ise bunu yapabilecek gücü yoktur. Ve onlar, Hazret-i Peygamberden lâfzı olduğu gibi kalmakla birlikte, sadece hükmünü değiştirmesini istememişlerdi. Diğer taraftan Hazret-i Peygamberin, eğer söyledikleri bir vahiy ise; o da kendiliğinden söylenmiş bir söz olamaz. Aksine, o da Allah nezdindendir.

3. Allah’a İsyanın Cezası:

“Şayet Rabbime isyan edersem” yani, Kur’ân-ı Kerîm’in değiştirilmesi, tağyir edilmesi, yahut da gereğince amelin terkedilmesi hususunda Rabbime muhalefet edecek olursam,

“şüphesiz büyük bir günün” yani kıyâmet gününün

“azabından korkarım.”

Yunus 14

Sonra onların ardından sizi yeryüzünde halifeler yaptık ki nasıl davranacağınızı görelim.

Diyanet Vakfı
Sonra da, nasıl davranacağınızı görmemiz için onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık (Onların yerine sizi getirdik).

Kurtubi Tefsiri
Sonra nasıl işler yapacağınızı görelim diye arkalarından sizi yeryüzünde halifeler yaptık.

Yüce Allah’ın:

“Sonra… sizi… halifeler yaptık” âyetinde iki mef’ûl vardır.

“Halifeler (el-Halâif)” kelimesi “halîfe’nin çoğuludur. el-En’âm Sûresi’nin sonlarında (6/165) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Yani Biz, onlardan sonra sizi yeryüzünün sakinleri kıldık.

“Arkalarından” helâk edilen nesillerden sonra demektir.

“Görelim diye” fiili, “lâm-ı key” ile nasbedilmiştk. Bunun benzerleri önceden geçmiş bulunmaktadır. Yani, kendileri sebebiyle sevap ve cezayı hakedeceğiniz şeyleri yapasınız diye, demektir. Ancak Allah, onların yapacaklarını ezelden beri gaybında bilegelmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır; Adaletini ortaya çıkarmak kastıyla O, sizlere deneyen sınayan kimsenin davrandığı gibi davranır. Bir diğer görüşe göre buradaki “görmek” peygamberlere raddir. Yani, bizim peygamberlerimiz ve gerçek dostlarımız amellerinizin nasıl olduğunu görsünler diye böyle yaptık.

“Nasıl” kelimesi, yüce Allah’ın:

“Yapacağınız” âyeti ile nasbedilmiştîr. Çünkü, İstifham sözün başına gelir, o bakımdan onda makabli (önceki ifadeler) amel Bundan dolayı onda amel eden, ondan önceki: “Görelim” anlamındaki Fiil olamaz, demek istemektedir. etmez.

Yunus 13

Andolsun ki, sizden önceki nesilleri zulmettikleri zaman helâk ettik. Onlara peygamberleri açık delillerle gelmişti, ama iman etmeyeceklerdi. İşte Biz, suçlu topluluğu böyle cezalandırırız.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki sizden önce, peygamberleri kendilerine mucizeler getirdiği halde (yalanlayıp) zulmettiklerinden dolayı nice milletleri helak ettik; zaten onlar iman edecek değillerdi. İşte biz suçlu kavimleri böyle cezalandırırız.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Biz, sizden önceki nesilleri peygamberleri kendilerine apaçık deliller getirdikleri halde zulmettikleri ve Îman etmeyecekleri için helâk ettik. İşte Biz, günahkârlar topluluğunu böyle cezalandırırız.

“Yemin olsun ki Biz, sizden Önceki nesilleri peygamberleri kendilerine apaçık deliller” açık seçik mucizeler ve apaydınlık burhanlar

“getirdikleri halde zulmettikleri” yani, kâfir oldukları ve şirk koştukları

“ve îman etmeyecekleri için helâk ettik.”

Bu âyette önceki nesillerden kasıt, Mekkelilerden önceki geçmiş ümmetlerdir. Biz onları helâk ettik. Çünkü onların îman etmeyeceklerini Biz biliyorduk.

Yüce Allah, böylelikle geçmiş ümmetlerin azaba uğratılmasıyla Mekken in kâh’rlerini korkutmaktadır. Yani Biz, bunları da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı yalanladıkları için helâk etmeye güç yetirenleriz. Ancak anılarında îman edecek kimseler olduğunu, yahut da soylarından îman edecek kimse geleceğini bildiğimiz için onlara mühlet veriyoruz.

Bu âyet-i kerîme hidayet ve imanın (kullar tarafından) yaratıldığını söyleyen sapıkların kanaatlerini reddetmektedir.

Yüce Allah’ın:

“Îman etmeyecekleri” âyetinin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yani, yüce Allah kalplerini mühürlemek suretiyle küfürlerine karşılık onları cezalandırdı. Buna yüce Allah’ın:

“İşte Biz günahkarlar topluluğunu böyle cezalandırırız” buyurması da delil teşkil etmektedir.

Yunus 12

İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken Bize dua eder. Fakat sıkıntısını giderdiğimizde, sanki kendisine dokunan bir zarardan dolayı Bize hiç dua etmemiş gibi geçip gider. İşte aşırı gidenlere, yapmakta oldukları böylece süslü gösterilir.

Diyanet Vakfı
İnsana bir zarar geldiği zaman, yan yatarak, oturarak veya ayakta durarak (o zararın giderilmesi için) bize dua eder; fakat biz ondan sıkıntısını kaldırınca, sanki kendisine dokunan bir sıkıntıdan ötürü bize dua etmemiş gibi geçip gider. İşte böylece haddi aşanlara yapmakta oldukları şeyler güzel gösterildi.

Kurtubi Tefsiri
İnsana bir sıkıntı gelip çattığında, yanı üzereyken, otururken veya ayakta iken Bize dua eder. Fakat Biz, onun sıkıntısını giderdiğimiz zaman, sanki kendisine dokunan bir sıkıntı için Bizi çağırmamış gibi geçer gider. İşte haddi aşanlara İsledikleri böylece süslü gösterilir.

“İnsana bir sıkıntı gelip çattığında yanı üzereyken” âyetinde sözü edilen’

“insan”dan kastın, kâfir olduğu söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre ondan kasıt, müşrik olan Ebû Huzeyfe b. el-Muğire’dir. Ona darlık, sıkıntı ve zorluklar isabet edince,

“yanı üzereyken” yani, yanı üzere yatıyorken

“otururken veya ayakta iken Bize dua eder.” Burada bütün hallerinde dua ettiği kastedilmektedir. Çünkü insan, genelde bu üç halden birisinde bulunur.

Kimisi de şöyle demektedir: Önce yanı üzere olandan söz etmesi, çoğunlukla darlık ve sıkıntı içerisinde bulunan kişinin bu halde daha ağır bir durumda oluşundan dolayıdır. O bakımdan bu durumdaki kişi daha fazla dua eder, duadaki gayreti daha ileridir. Bundan sonra oturan, ondan sonra da ayakta bulunan gelir.

“Biz onun sıkıntısını giderdiğimiz zaman” bu sefer küfrü üzere devam eder, şükretmez ve öğüt almaz.

Derim ki: Bu, muvahhid fakat iyiliklerine de günah karıştıran çoğu kimsenin niteliğidir. Böyle bir kimse sıhhatine kavuştu mu, Önceki masiyetlerini işlemeye devam eder, gider. O bakımdan âyet-i kerîme kâfir olanı da olmayanı da kapsamına alır.

“Sanki… Bizi çağırmamış gibi geçer gider.” el-Ahfeş der ki: Buradaki; kelimesi şeddeli; in kendisidir, “nûn”un şeddesi kaldırılarak sakin okunmuştur. ” Sanki o…” anlamındadır. Daha sonra el-Ahfeş şu beyiti nakleder:

“Vay, demek malı olan sevilir

Fakir düşen de darlık içindekinin yaşayışı ile yaşar gibidir.”

“İşte haddi aşanlara işledikleri böylece süslü gösterilir.” Yani, belâ esnasında dua, rahatlık esnasında da yüzçevirmek bu kişiye nasıl süslü gösterildi ise, müşriklere de küfür ve masiyet türünden amelleri böylece süslü gösterilir. Bu süslü göstermenin Allah tarafından yapılması da mümkündür, şeytan tarafından süslü gösterilmesi de mümkündür. Şeytanın saptırması ise, küfre davet etmesi, çağırmasıdır.

Yunus 11

Eğer Allah, insanlara hayrı acele ettirdiği gibi şerri de acele ettirseydi, mutlaka ecelleri bitirilmiş olurdu. Ama Biz, Bizimle karşılaşmayı ummayanları, azgınlıkları içinde bocalar halde bırakırız.

Diyanet Vakfı
Eğer Allah insanlara, hayrı çarçabuk istedikleri gibi şerri de acele verseydi, elbette onların ecelleri bitirilmiş olurdu. Fakat bize kavuşmayı beklemeyenleri biz, azgınlıkları içinde bocalar bir halde (kendi başlarına) bırakırız.

Kurtubi Tefsiri
Eğer Allah, insanlara -hayrı çabukça İstedikleri gibi- şerri de çabucak veriverseydi, elbette onların ecellerine hükmedilirdi. İşte Biz, Size kavuşmayı ummayanları azgınlıkları içinde bırakırız. Onlar da şaşkın şaşkın dolaşıp dururlar.

Yüce Allah’ın:

“Eğer Allah, insanlara -hayrı çabukça istedikleri gibi- şerri de çabucak veriverseydi, elbette onların eceline hükmedilirdi” âyetine dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. İnsanların Hikmetsizce İstekleri:

Yüce Allah’ın:

“Eğer Allah İnsanlara… şerri de çabucak veriverseydi”

âyetinin şu anlama geldiği söylenmiştir: Eğer Allah, mükâfat ve hayrı çabucak istedikleri gibi, insanlara cezalarını da çabucak vermiş olsaydı, mutlaka ölürlerdi. Çünkü insanlar, dünyada güçsüz olarak yaratılmışlardır. Kıyâmet gününde böyle olmayacaklardır. Çünkü kıyâmet gününde onlar ebedi kalmak için yaratılacaklardır.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani, yüce Allah hayır isteklerinin kabul edilmesi hususunda hayrın yerine getirildiği gibi, hoşlarına gitmeyen şeylerin de yerine getirilmesi hususunda insanlara aynı uygulamayı yapmış olsaydı, mutlaka onları helâk ederdi. İşte:

“Elbette onların ecellerine hükmedilirdi” âyetinin anlamı budur.

Bunun, kâfirler hakkında özel olduğu da söylenmiştir. Yani, eğer Allah kâfire dünya hayatında mal ve çocuk gibi acilen vermiş olduğu hayırlar gibi, küfrünün de azabını çabucak verecek olursa, âhiret azabının çabuklaştırılması için hemen onun eceline de hüküm verirdi. Bu açıklamayı İbn İshak yapmıştır.

Mukâtil der ki: Burada maksat, en-Nadr b. el-Hâris’in söylediği şu sözlerdir: Allah’ım, eğer bu senin nezdînden gelen hak ise, sen üzerimize semadan taş yağdır. İşte Allah, onların bu isteklerini çabucak vermiş olsaydı, mutlaka helâk olurlardı.

Mücahid de der ki: Bu âyet-i kerîme, öfkelenip kızdığı vakit, kendisine, malına veya çocuklarına beddua ederek; Allah’ım onu helâk et, Allah’ım bunu ona mübarek kılma, ona lanet et, yahut buna benzer yaptığı beddualardır. Şayet hayır duası kabul olunduğu gibi bu bedduası da kabul edilecek olursa, şüphesiz onların ecelleri de sona erdirilirdi.

Buna göre âyet-i kerîme kötü bir huyu yermek için inmiştir. Bu da kimi insanlarda bulunan bir huydur. Onlar, hayır için dua ederler ve çabucak isteklerinin verilmesini isterler. Kimi zaman da kötü huylan, kötü şeylerde beddua etmeye de onları iter. İşte bu bedduaları çabucak kabul edilecek olursa, hiç şüphesiz helâk olurlar.

2. Bedduanın Kabulü:

Bu tür duaların (bedduaların) kabulü hususunda farklı görüşler vardır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den şöyle buyurduğu rivâyet edilir: “Aziz ve celil olan Allah’tan seven bir kimsenin sevdiğine yaptığı (bed) duayı kabul etmemesini istedim.” Mevzu bir hadistir. Bk.: İbnu’l-Cevzî, el-Mevzûât, III, 172-173.

Şehr b. Havşeb dedi ki: Kitaplardan birisinde okuduğuma göre Allah, kulun üzerinde görevli olan meleklere şöyle der: Kızgınlığı esnasında kulum aleyhine hiçbir şey yazmayınız. Bu, yüce Allah’ın o kimseye bir lütfudur.

Kimisi de şöyle demektedir: Böyle bir (bed) duanın kabul edildiği de olur. Bu görüşün sahibi, Müslim’in Sahih’inde sonlarda rivâyet ettiği Hazret-i Cabir yoluyla gelen hadisi delil gösterir. Cabir dedi ki: Batn-ı Buvât Gazvesinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte yol aldık. Hazret-i Peygamber, Cüheyneti el-Mecdî b. Amr’i takib ediyor (yakalamak istiyor) du. Bizden beş, altı, yedi kişi tek bir deveye sıra ile biniyorduk. Ensardan birisinin bir deveye binme sırası gelince, o deveyi çöktürdü ve bindi. Sonra da deveyi kaldırıp yürütmek isteyince, deve bir süre yerinden kıpırdamadı. Ona, haydi yürü, Allah’ın laneti üzerine olsun, deyince; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Devesine lanet eden bu kişi de kim?” dedi, adam: Benim Ey Allah’ın Rasûlü deyince, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Haydi o deveden in. Bizimle birlikte lanete uğramış bir deve ile bulunma. Kendi aleyhinize, çocuklarınızın aleyhine, mallarınızın aleyhine (bed)dua etmeyin. Olur ki, o esnada Allah’ın istenilen şeyleri verdiği bir ana denk düşersiniz de sizin de bu isteğiniz kabul olunur.” Müslim, Zühd 74.

Müslim’in kitabından başka yerdeki rivâyete göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir seferde bulunuyorken, adamın biri devesine lanet okudu, Hazret-i Peygamber: “Devesine lanet okuyan kişi nerede?” diye buyurdu, adam: Benim Ey Allah’ın Rasûlü, deyince, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “O deveni kendinden uzaklaştır. Çünkü hakkında yaptığın (bed)duan kabul olundu.” Müsned, II. 428. (Aynı manada, yakın lâfızlarla). Bunu, el-Halîmî “Minhacü’d-din” adlı eserinde nakletmektedir.

3. İnsanların Acelicilikleri:

“Eğer Allah… çabucak veriverseydî” âyeti ile ilgili olarak ilim adamları derler ki: Ta’cîl (çabucak vermek) Allah’tan, isti’cât ise (çabucak verilmesini istemek) kuldandır. Ebû Ali der ki: Bunların ikisi de Allah’tandır. (Yani, bu âyette her iki fiilin de faili Allah’tır) ve iradede hazf vardır. Yani, Eğer Allah insanlara kötülüğü onların hayrı çabucak istemeleri gibi- acilen verseydi…” demektir. Daha sonra “acilen” anlamındaki kelime hazfedilerek onun sıfatı yerine geçmiş, sonra sıfatı da hazfedildikten sonra muzafun ileyhi (çabukça istedikleri) onun yerine geçirilmiştir. el-Halil ve Sîbeveyh’in görüşü budur. el-Ahreş ile el-Ferrâ”nın görüşlerine göre ise, “Çabukça istedikleri gibi” anlamında olup, “keP harfi hazfedildikten sonra nasb edilmiştir. el-Fenâ der ki: Bu, bir kimsenin; ” Zeyd’e senin vuruşun gibi vurdum” demesine benzer. Bu da: “Senin vuruşun gibi” takdirinde olup “ket”” edatı hazf edilmiştir.

İbn Âmir ise, Elbette ecellerine hükmederdi” diye okumuştur ki, bu da güzel bir kıraattir. Çünkü bu da: “Eğer Allah insanlara şerri de çabucak veriverseydi” âyetine bitişik gelmektedir.

“Bize kavuşmayı ummayanları azgınlıkları içerisinde bırakırız.” Yani, Allah onlara kötülükleri çabucak vermez. Olur ki onlardan tevbe edenler bulunur veya onların soylarından mü’min bir kimse gelebilir.

“Onlar da şaşkın şaşkın dolaşıp dururlar.” Hayretler içerisinde kalırlar.

Tuğyan (azgınlık), yükselmek ve yukarı doğru çıkmak demektir. Buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/15. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerimeden kasıt Mekkelilerdir. Önceden de geçtiği üzere bu âyet-i kerîme onların:

“Ey Allah, eğer bu, Senin katından hakkın kendisi ise…” (el-Enfâl, 8/32) demeleri üzerine inmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yunus 10

Orada duaları “Seni tenzih ederiz Allah’ım!”dır. Oradaki sağlık dilekleri “Selâm”dır. Dualarının sonu ise “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.”dur.

Diyanet Vakfı
Onların oradaki duası: «Allahım! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz!» (sözleridir). Orada birbirleriyle karşılaştıkça söyledikleri ise «selam» dır. Onların dualarının sonu da şudur: Hamd, alemlerin Rabbi Allaha mahsustur.

Kurtubi Tefsiri
Oradaki duaları: “Allah’ım, seni tenzih ederiz” sözüdür. Oradaki tahiyyetleri ise selâmdır. Dualarının sonu da: “Elhamdülillahi rabbil âlemîn”dir.”

Yüce Allah’ın:

“Oradaki duaları: Allah’ım seni tenzih ederiz, sözüdür”

âyetindeki; “Duaları” demektir. “Dava” kelimesi ise, “Dua etti, eder, çağırdı, çağırır” kelimesinin mastarıdır. Tıpkı “şekva” kelimesinin; “Şikayet etti, eder”in mastarı olduğu gibi. Yani, onların cennetteki duaları: “Allah’ım Seni tenzih ederiz” sözüdür.

Şöyle de açıklanmıştır: Bir istekte bulunmak istedikleri vakit, bu isteklerini teşbih lâfzı ile birlikte zikrederler ve hamd ile nihayete erdirirler. Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, hizmetçilere diledikleri şeyleri getirmeleri için seslenirler, sonra da Allah’ı teşbih ederler.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Buradaki dua temenni anlamındadır. Nitekim yüce Allah:

“Orada size dava ettiğiniz her şey vardır” (Fussilet, 41/31) diye buyurmaktadır. Temenni edip dilediğiniz her şey vardır, demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yüce Allah’ın:

“Oradaki tahiyyetleri ise selâmdır” âyetine gelince, Allah’ın onlara tahiyyeleri yahut meleğin tahiyyesi, ya da birbirlerine tahiyyeleri selam diye verilir. en-Nisa Sûresi’nde (4/86. âyet, 1. başlık ve devamında) tahiyye (selam)’ın anlamına dair yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır, yüce Allah’a hamd olsun.

Yüce Allah’ın:

“Dualarının sonu da: Elhamdülillahi rabbi’lâlemîn’dir”

âyetine dair açıklamalarımızı da dört başlık halinde sunacağız:

1. Cennetliklerin Dileklerinin Başı ve Sonu:

Denildiğine göre, cennet ehlinin gözleri Önünden kuş geçip de canları onu çekecek olursa, “Allah’ım, Seni tenzih ederiz” derler, melek canlarının çektiğini onlara getiriverir. Yedikten sonra da yüce Allah’a hamd ederler. Buna göre onların istekleri teşbih lâfzı ile, isteklerinin sonu ise hamd lâfzı ile gerçekleşecektir. Ebû Ubeyd, bu âyette; in şeddesiz okunarak ve ondan sonraki kelimenin de ref’ edilişinden başka bir şekil nakletmeyerek şöyle demektedir: Onların (kıraat âlimlerinin) bunu tercih ettiklerini ve bunun ile yüce Allah’ın:

“Şüphesiz Allah’ın laneti…” (en-Neml, 24/7) ile:

“Şüphesiz Allah’ın gazabı…” (en-Nûr, 24/9) buyrukları arasında fark gözetmişlerdir. Çünkü bu âyet-i kerimede yüce Allah’a “elhamdülillah” denilmesinin anlatımı kastedilmektedir.

en-Nehhâs der ki: el-Halil ve Sîbeveyh’in görüşüne göre, buradaki ( öt) şeddelisinden hafifletilmiştir. Anlamı ise, “O, elhamdülillah,..dır” şeklindedir. Muhammed b. Yezid de der ki: Bununla birlikte; “Muhakkak hamd Allah’ındır,” şeklindeki okuyuş da caizdir. Ve bu, şeddelisinin hafifletilmiş olanıdır. Ancak, “hamd” kelimesinin merfu olması kıyasa daha uygundur.

en-Nehhâs der ki: Ebû Hatim’in naklettiğine göre Bilâl b. Ebi Burde âyetin bu bölümünü; “Dualarının sonu da muhakkak elhamdülillahi rabbilâlemîn”dir dîye okumuştur.

Derim ki: Bu aynı zamanda İbn Muhaysın’ın kıraatidir. Bunu el-Gaznevî nakletmektedir. Çünkü el-Gaznevî İbn Muhaysın’dan nakleder.

2. Teşbih, Hamd ve Tehlil de Bir Duadır:

Teşbih, hamd ve tehlil de dua diye adlandırılabilir. Müslim ve Buhârî’nin, İbn Abbâs’dan rivâyetlerine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sıkıntılı hallerinde şöyle derdi:

“Azîm ve Halîm olan Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Büyük Arşın Rabbi Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur, Göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve şerefli Arşın Rabbi olan Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.” Buhâri, Deavat 27: Tevhîd 23, Müslim, Zikr 83; Tirmizî, Deavât 39; İbn Mâce, Dun 17; Müsned, I. 228: 254, 339, 356.

Taberî der ki: Selef, bu duayı yapar ve buna “sıkıntı (kerb)” duası ismini verirlerdi,

İbn Uyeyne’ye buna dair soru sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: Sen, yüce Allah’ın şöyle buyurduğunu bilmiyor musun: “Kulumun beni övüp durması, eğer onu meşgul edip benden istekte bulunmasına fırsat vermeyecek olursa dilekte bulunanlara verdiklerimin en üstününü veririm.” Tirmizî, Fedâilu’l-Kuran 25; Dârimi, Fedâilu’l-Kur’ân 6.

Bu hususta tartışmayı sonuca bağlayan ve -dua anlamını hiçbir şekilde ihtiva etmemekle beraber yalnızca yüce Allah’ın tazimi ve O’nun övgüsü olmakla birlikte- Ona “dua” adının verileceğini belirten delil, Nesâî’nin naklettiği şu rivâyettir: Sa’d b. Ebi Vakkas’dan, dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Zünnûn (balık sahibi, Yûnus (aleyhisselâm)’in balığın karnında dua ettiği esnadaki duası şuydu: “Senden başka hiçbir ilâh yoktur, seni noksanlıklardan tenzih ederim. Şüphesiz ben zâlimlerdendim. Herhangi bir hususta bir müslüman bunlarla dua edecek olursa, mutlaka onun duası kabul olunur.” Tirmizî, Deavât 81; Müsned, I, 170.

3. Yeyip İçmenin Sünnetlerinden:

Yemek yiyen ve bir şeyler içen bir kimsenin -cennet ehline uyarak- başlarken Allah’ın adım anması, bitirirken de O’na hamd etmesi sünnettir. Müslim’in Sahihinde de Enes b. Malik’ten şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şüphesiz Allah kulun bir şey yiyip de bundan dolayı kendisine hamd etmesinden, yahut bir şey içip de kendisine hamd etmesinden hoşnut kalır.” Müslim, Zikr 89; Tirmizî, Et’ime 18: Müsned, III, 100. 117.

4. Duanın Müstehaplarından:

Dua eden bir kimsenin, duasının sonunda cennetliklerin söylediği gibi : “Dualarının sonu da: Elhamdülillahi rabbilâlemîn’dir” diyerek âlemlerin Rabbi Allah’a hamd etmesi müstehaptır. Yine, es-Sâffat Sûresi’nin sonunu (yani, 37/180-182. âyetleri) okuması da güzeldir. Çünkü bu âyetler, Şanı yüce Allah’ın, kendisine nisbet edilen şeylerden tenzih edilmesini, peygamberlere selam getirmeyi ve âlemlerin Rabbi Allah’a hamd ile bitirmeyi ihtiva etmektedir.

Yunus 9

Şüphesiz iman eden ve salih işler yapanları, Rableri imanları sebebiyle hidayete eriştirir. Altlarından ırmaklar akan nimet cennetlerindedirler.

Diyanet Vakfı
İman edip güzel işler yapanlara gelince, imanları sebebiyle Rableri onları nimet dolu cennetlerde, alt tarafından ırmaklar akan (saraylara) erdirir.

Kurtubi Tefsiri
Îman edip salih amel İşleyenlere gelince; Îmanları sebebi İle Rabbleri onları doğru yola iletir. Nimet dolu cennetlerde altlarında ırmaklar akar.

“Îman edip” tasdik edip

“salih amel işleyenlere gelince; Îmanları sebebi ile Rabblerî onları doğru yola iletir.” Yani, onların hidayetlerini daha da artırır. Yüce Allah’ın:

“Hidayet bulanların ise hidayetlerini artırmıştır” (Muhammed, 47/17) âyeti gibi.

Buradaki

“îmanları sebebiyle Rabbleri onları doğru yola iletir” buyru ğunun, altlarından ırmakların akacağı yere iletir, anlamında olduğu da söylenmiştir. Ebû Ravk der ki: Îmanları sebebiyle Rableri onları cennete iletir demektir. Atiyye ise: “Rabblerinin onları iletmesi” onları mükâfatlandırması, amellerinin karşılığını vermesi demektir. Mücahid de der ki:

“Rabbleri onları… iletir” yani. Sırat üzerinde nûr vermek suretiyle onları cennete iletir; Onlara aydınlığında yürüyecekleri bir nûr yaratır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den de bu görüşü pekiştirecek şekilde şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: “Mü’minin ameli kendisini en güzel bir şekilde karşılar, onu teselli eder ve onu iletir. Kâfiri ise ameli en çirkin şekliyle karşılar, onu vahşette bırakır ve saptırır.” Bk. Suyûtî, ed-Durru’l-Mensu, IV. 344 345. Hadisin manası böyledir. İbn Cüreyc de der ki: Allah onların amellerini kendilerini doğruya iletecek şekilde kılar. el-Hasen ise, onları etmesi, onlara rahmetini ihsan etmesi demektir, diye açıklamaktadır.

“Altlarından ırmaklar akar” âyetinde hazfedilmiş bir “vav” olduğu söylenmiştir ki, bu da; ve altlarından… akar,” takdirindedir. Yani, bahçelerinin ağaçları altından akar. Oturdukları tahtların altından akar, diye de açıklanmıştır. Böylesi ise, tenezzüh ve etrafı seyretmek için daha güzel ve mükemmel bir durumdur.

Yunus 8

İşte onların varacakları yer, kazanmakta oldukları şeyler yüzünden ateştir.

Diyanet Vakfı
7, 8. Huzurumuza çıkacaklarını beklemeyenler, dünya hayatına razı olup onunla rahat bulanlar ve ayetlerimizden gafil olanlar yok mu, işte onların, kazanmakta oldukları (günahlar) yüzünden varacakları yer, ateştir!

Kurtubi Tefsiri
İşte onların kazandıkları yüzünden varacakları yer ateştir.

Yüce Allah’ın:

“Muhakkak ki Bize kavuşacaklarını ummayanlar” âyetinde yer alan;

“Umanlar” korkanlar anlamındadır. Şairin şu beyti de bu kabildendir:

“Arılar onu soktuğunda sokmalarından korkmaz o

Ondan sonra anların kovanlarında bal yapan işçi arılar gelirler.”

Buradaki; in: Umanlar anlamında olduğu da söylenmiştir. Bir başka şairin şu beyitinde bu anlamda kullanılmıştır:

“Mervanoğulları benim dinleyip itaat edeceğimi mi umuyorlar?

Halbuki benim kavmim Ttemimdir ve uçsuz bucaksız düzlük araziler arkamdadır.”

Buna göre burada “recâ” korkmak ve ummak anlamına gelir. Yani onlar hiçbir cezadan korkmaz ve hiçbir mükâfat da ummazlar. Ceza ve mükâfata kavuşmanın, yüce Allah’a kavuşmak diye ifade edilmesi, her ikisinin de önemini göstermek içindir. Şöyle de açıklanmıştır:

“Kavuşmak” zahirdeki anlamı ile kullanılmıştır, bu da görmek demektir, yani onlar, bizi göreceklerini ummayanlardır.

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Reca, ancak inkâr ve red ile birlikte kullanılırsa korkmak anlamım verir. Yüce Allah’ın:

“Size ne oluyor ki Allah’ın azametinden hiç korkmuyorsunuz?” (Nûh, 71/11) Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Mananın kendisine delâlet ettiği her yerde kendi anlamı ile kullanılır.

“Dünya hayatı ile yetinip” yani âhiret yerine bedel olarak onunla yetinen ve yalnız dünya için çalışıp

“ona bağlananlar” dünya dolayısıyla şımarıp sevinenler ve ona meyledenler…

“Bağlandı, tatmin oldu, meyletti”nin asli; şeklindedir. Mastar ismi de; şeklinde gelir. Buradaki “mim” “hemze”den Öne alınmış ve ona “nûn” ile vasıl “elifi ilave edilmiştir. Bu açıklamayı el-Gaznevî nakletmektedir.

“Ve âyetlerimizden habersiz bulunanlar” yani bizim delillerimizden gereği gibi ibret almayanlar, üzerlerinde düşünmeyenler

“İşte onların kazandıkları yüzünden” küfür ve yalanlamaları sebebi ile

“varacakları yer” kalacakları ve barınacakları yer

“ateştir.”

Yunus 7

Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olup onunla tatmin olanlar ve ayetlerimizden gaflet edenler,

Diyanet Vakfı
7, 8. Huzurumuza çıkacaklarını beklemeyenler, dünya hayatına razı olup onunla rahat bulanlar ve ayetlerimizden gafil olanlar yok mu, işte onların, kazanmakta oldukları (günahlar) yüzünden varacakları yer, ateştir!

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki Bize kavuşacaklarını ummayanlar, dünya hayatı ile yetinip ona bağlananlar ve âyetlerimizden habersiz bulunanlar!

Yunus 6

Gece ile gündüzün değişmesinde ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattıklarında, sakınan bir topluluk için elbette ayetler vardır.

Diyanet Vakfı
Gece ve gündüzün değişmesinde (uzayıp kısalmasında) Allahın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde, (Onu inkar etmekten) sakınan bir kavim için elbette nice deliller vardır!

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz gece ve gündüzün değişip durmasında, Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde sakınacak bir topluluk için nice âyetler vardır.

el-Bakara Sûresinde (2/164. âyet, özellike 14. başlıkta) ve diğer yerlerde bunun anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Denildiğine göre bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi şudur: Mekkeliler kendilerine bir âyet (belge, mucize) gösterilmesini istediler. Onları Allah’ın yarattıkları üzerinde dikkatle düşünmeye, üzerlerinde ibretle tefekküre havale etti. Bunu İbn Abbâs ifade etmiştir.

“Sakınacak bir topluluk” yani şirkten korunacak bir topluluk

“için.” Şirk koşup da bunları delil görmeyenlere gelince, âyetlerin onlar için âyet özelliği yoktur.

Yunus 5

Güneşi aydınlık, ayı ışık yapan ve ona menziller takdir eden O’dur ki, yılların sayısını ve hesabı bilesiniz. Allah, bunları ancak hak ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için ayetleri ayrıntılı kılar.

Diyanet Vakfı
Güneşi ışıklı, ayı da parlak kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona (aya) birtakım menziller takdir eden Odur. Allah bunları, ancak bir gerçeğe (ve hikmete) binaen yaratmıştır. O, bilen bir kavme ayetlerini açıklamaktadır.

Kurtubi Tefsiri
Güneşi ışık saçıcı, ayı nurlu yaratan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz İçin ona konak yerleri belirleyen O’dur. Allah bunları ancak hak ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için âyetleri geniş geniş açıklar.

Yüce Allah’ın:

“Güneşi ışık saçıcı… yaratan… O’dur” âyetin da (güneş ve ışık kelimeleri) iki mef’ûldür. Yani, güneşi ışık saçıcı olarak yaratan demektir ki, burada ışık (anlamındaki ziya) kelimesi mastar olduğundan dolayı müennes gelmemiştir. Yahut da “ışıklı” anlamında olduğundan dolayı böyle gelmiştir.

“Ayı nurlu” anlamındaki âyet da güneşe atfedilmiştir. Yani, nûr saçıcı yahut nuru bulunan demektir.

Ziya (ışık), eşyayı aydınlatan şey demektir. Nûr ise, başka şeyleri açığa çıkarırken kendisi saklanan demektir. Çünkü nûr kelimesi ile “nar: ateş” aynı kökten gelmektedir. “Ziya” kelimesi, “ışık” anlamındaki “dav” kelimesinin çoğuludur. Nitekim siyât ve hiyâd kelimelerinin “sallallahü aleyhi ve sellemt ve havd: kamçı ve havuz” kelimelerinin çoğulu olmaları gibi.

Kunbul İbn Kesîr’den “ye” harfini hemze olarak; diye okumuşsa da, bunun uygun bir açıklaması yapılamaz. Çünkü bu kelimenin (ziya kelimesinin) “ye” harfi üstün bir “vav”dır ve aynü’l-fiil’dir. Bunun aslı ise; şeklinde olup “vav” harfi kalbedilerek “ya” yapılmıştır. Tıpkı “siyam (oruç tutmak)” ve “kıyam (namaz kılmak, ayakta durmak)” kelimelerinde olduğu gibi.

el-Mehdevî der ki: Hemzeli olarak, diye okuyuş maklubtur. Burada “eliften sonraki “hemze” öne geçirilerek böylelikle “hemze” “eliften önce yer almış ve bu kelime; haline gelmiştir. Daha sonra “ye” harfi de zaid bir “eliften sonra geldiğinden dolayı “hemze’ye kalbedilmiştir.

Denildiğine göre güneş ve ayın ön yüzleri yedi semavattakiler için aydınlık saçar, arka yüzleri ise, yedi arzın sakinlerini aydınlatır.

“Ona konak yerleri belirleyen” yani, ay’ı konakları bulunan bir cisim olarak yaratan, yahut da ona konaklar takdir eden, demektir. Diğer taraftan burada kastın, her ikisi için de konak yerleri belirleyen anlamında olduğu da söylenmiştir. Tekil gelmesi ise, îcâz (kısa ifade ihtisar) içindir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman… ona doğru yöneldiler.” (el-Cum’a, 62/11) (İkisine diye tesniye zamiri kullanmamıştır). Şair de şöyle demektedir:

“Biz, yanımızdakine sen de yanındakine razısın.

Görüşlerimiz ise ayrı ayrıdır.

Bir diğer görüşe göre de buradaki haber sadece ay hakkındadır. Zira muamelat ve benzeri işlemlerde esas kabul edilen aylar, onun ile hesap edilir.

Nitekim daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/189. âyet, 2. başlık ve devamında) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Yâsîn Sûresi’nde de:

“Aya gelince, Biz onun için de konaklar takdir ve tayin ettik” (Yâsîn, 36/39) diye buyurulmaktadır. Yani, bir aydaki gün sayısına göre konaklar takdir ettik demektir ki, bunlar da yirmisekiz konak yeridir. İki gün ise, eksik kaldığı ve kaybolup görünmediği gün içindir. Orada buna dair açıklamalar gelecektir.

“Yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için.” İbn Abbâs der ki: Eğer yüce Allah, birisi gündüz, diğeri gece için iki ayrı güneş yaratmış olsaydı ve her ikisinde de karanlık ve gece bulunmasaydı, yılların sayısı ve ayların hesabı bilinemeyecekti.

“Yıllar” anlamındaki “es-Sinîn”in tekili “sene”dir. Araplardan çoğulunu; şeklinde getirenler de vardır, diyenler de vardır. “Sene”nin küçültme ismi ise; şekillerinde gelir. “Allah bunları ancak hak ile yaratmıştır.” Yani yüce Allah bunları bu şekilde yaratmakla, hikmetli yaratmak ve doğruluktan, sanat ve hikmetini açığa çıkartmaktan, kudret ve ilmine delil teşkil etmelerinden ve her bir nefis kazandığının karşılığını görmesinden başka bir şeyi murad etmemiştir. İşte hak budur.

“O, bîlen bir topluluk için âyetleri geniş geniş açıklar.” Âyetlerin geniş geniş açıklanması (tafsil edilmesi), yüce Allah’ın kudretine bunlar delil görülsün diye beyân edilmeleri demektir. Çünkü gecenin karanlık özelliği, gündüzün de aydınlık özelliği bizzat onların böyle bir şeyi hakettiklerinden dolayı, ya da boyte olmaları Allah’a vacip kılındığından dolayı değildir. İşte insanların yüce Allah’ın kendine has bir irade ile murid (irade sahibi) olduğuna bunları delil görmeleri için bu böyledir.

İbn Kesîr, Ebû Amr, Hafs ve Yakub,

“Geniş geniş açıklar” âyetini “ye” ile okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim de bu okuyuşu tercih etmişlerdir. Çünkü bundan önce yüce Allah:

“Allah bunları ancak hak ile yaratmıştır” diye buyurmaktadır. Daha sonra da: “Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde…” diye buyurmaktadır ki, burada da aynı şekilde ona uygun gelmiştir. İbn es-Sümeykâ’ ise meçhul fiil olarak “te” harfini ötreli “sad” harfini üstün; şeklinde; “Âyetler” kelimesini de ötreli olarak okumuştur. (Anlamı şöyle olur: Âyetler geniş geniş açıklanır). Diğerleri ise tazim “nun”u ile; Geniş geniş açıklarız, diye okumuşlardır.

Yunus 4

Hepinizin dönüşü O’nadır. Allah’ın vaadi gerçektir. O, yaratmayı başlatır, sonra onu iade eder ki, iman edenleri ve salih amel işleyenleri adaletle mükâfatlandırsın. Kâfir olanlara ise, kaynar sudan içecek ve inkâr ettikleri şeyden dolayı acıklı azap vardır.

Diyanet Vakfı
Allahın gerçek bir vadi olarak hepinizin dönüşü ancak Onadır. Çünkü O, mahlukatı önce (yoktan) yaratır, sonra da iman edip iyi işler yapanlara adaletle mükafat vermek için (onları huzuruna) geri çevirir. Kafir olanlara gelince, inkar etmekte oldukları şeylerden ötürü onlar için kaynar sudan bir içki ve elem verici bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Hepinizin dönüşü ancak O’nadır. Bu, Allah’ın hak va’didir. İlkin yaratan şüphesiz O’dur. Sonra da îman edip salih amel İşleyenleri adaletiyle mükâfatlandırmak için yaratmayı tekrarlayacak olandır. Kâfirlere gelince; onlara kâfir olmalarından ötürü kaynar sudan bir içecek ve acıklı bir azap vardır.

“Hepinizin dönüşü ancak O’nadır” anlamındaki âyette yer alan;

“Dönüşünüz yalnız O’nadır” âyeti, mübteda olarak merfu’dur.

“Topluca (mealde; hepiniz)” ise, hal olarak nasb edilmiştir.

“Allah’a dönüş” Onun, amellere vereceği karşılığı görmek için dönüş demektir.

“Bu, Allah’ın hak va’didir” âyetinde iki mastar vardır. Âyetin anlamı da şöyledir: Allah bunu kafi olarak vadetti ve bunu gerçek bir vaad olarak gerçekleştirdi. Bu, gerçek vaadin gerçekleşmemesi söz konusu değildir. İbrahim b. Ebi Able ise, yeni bir cümle (istinaf) olmak üzere; Allah’ın vadi haktır, diye okumuştur.

“İlkin” topraktan

“yaratan şüphesiz O’dur. Sonra da… yaratmayı tekrarlayacak olandır.” Yani, yarattıklarını kendisine tekrar geri döndürecektir. Mücahid der ki: O, insanı önce yaratır, sonra Öldürür, sonra da Ba’s için onu tekrar diriltir. Yahut da onu önce sudan yaratır, sonra onu bir halden başka bir hale çevirir. Yezid b. El Ka’kâl; “Şüphesiz O” anlamındaki âyetinde hemzeyi üstün olarak okumuştur. O takdirde şüphesiz, nasb mahallinde olur. Yani, Allah size îlkin yaratanın O olduğunu… va’detmiştir demek olur. Bununla birlikte ifadenin; “Çünkü O” takdirinde olması da mümkündür, yani çünkü O, İlkin yaratandır demek olur. Nitekim telbiyede; denilmesi de bu şekildedir. O takdirde anlamı; “hamd ve nimet yalnız senindir” diye buyur Allah’ım,” demek olur. Ancak, esreli okuyuş daha güzeldir. Bununla birlikte el-Ferrâ’ şeklindeki üstün okuyuşun, ref mahallinde olacağını da kabul etmiştir ki, o takdirde bu isim olur. Ahmed b. Yahya der ki: O vakit ifadenin takdiri “Onun ilkin yaratması bir gerçektir,” şeklinde olur.

Yüce Allah’ın:

“Îman edip salih ameller İşleyenleri adaletiyle mükâfatlandırmak için yaratmayı tekrarlayacak olandır. Kâfirlere gelince onlara, kâfir olmalarından ötürü” yani, küfürleri sebebiyle “kaynar sudan bir içecek” yani, sıcaklığı son dereceye ulaşmış sudan bir içecek… “Hamim” ile “hamime: Son derece sıcak” demek olup aynı anlamdadırlar. “Suyu ısıttım, ısıtırım,” denilir, ısıtılmış olan suya da “hamim” denilir. O halde bu, mef’ûl anlamında “fail” vezninde bir kelimedir. Araplara göre ısıtılmış, ısısı yükseltilmiş her şeye “hamım” denilir. “… ve acıklı bir azap vardır.” Acısı kalplerine kadar ulaşacak acıtıcı, ızdırap verici bir azap vardır.

Kureyşlilerin büyük bir çoğunluğu kendilerini yaratanların Allah olduğunu itiraf ve kabul ediyorlardı. O bakımdan yüce Allah bununla kendilerine karşı delil getirerek şöyle buyurmaktadır: İlk olarak yaratmaya gücü yeten, yok ettikten sonra yahut da parçalarının darmadağın edilişinden sonra onu tekrar yaratmaya da güç yetirir.

Yunus 3

Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istiva eden Allah’tır. O, işi düzenler. Onun izni olmadan hiçbir şefaatçi yoktur. İşte Rabbiniz Allah budur. O’na kulluk edin. Hiç düşünmez misiniz?

Diyanet Vakfı
Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da işleri yerli yerince idare ederek arşa istiva eden Allahdır. Onun izni olmadan hiç kimse şefaatçı olamaz. İşte O Rabbiniz Allahtır. O halde Ona kulluk edin. Hala düşünmüyor musunuz!

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz ki sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerinde hükümran olan, işleri yerli yerince yöneten Allah’tır. O’nun izni olmadıkça hiçbir kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur. O halde O’na İbadet edin. Artık iyice düşünmez misiniz?

“Şüphesiz ki sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerinde hükümran olan” âyetine dair açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/54. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“İşleri yerli yerince yöneten Allah’tır” âyeti hakkında Mücahid dedi ki: İşler hakkında hüküm ve kazasını veren ve takdir eden yalnızca Odur.

İbn Abbâs da der ki: Yarattıklarının yönetiminde hiçbir kimse O’na ortak değildir.

İşlere dair emirleri gönderen O’dur diye açıklandığı gibi, emirlerini İndiren O’dur diye de açıklanmıştır. Emirlerini verir ve yerine getirir, diye de açıklanmıştır. Anlamlar birbirlerine yakındır. Hazret-i Cebrâîl vahiy işiyle, Mikâil yağış İle, İsrafil Sûr ile, Azrail de ruhların kabzedilmesiyle görevlidir.

“Tedbîr: Yerli yerince yönetmek”in hakikat anlamı, işleri sonuçlarının hükümlerine uygun olarak hakettikleri mertebelere indirmek, hakettikleri yere koymak demektir. Bu kelimenin türediği kök; dir. “İş (emr)” ise, işler türünün cins ismidir.

“Onun izni olmadıkça hiçbir kimse şefaatçi olamaz” âyetindeki;

“Hiç bir kimse şefaatçi olamaz” âyeti ref mahallindedir ve -harf-i cersiz kullanılmış gibi-anlamındadır.

“Şefaat”in anlamına dair açıklamalar daha önceden Bakara Sûresi’nde (2/255. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Peygamber olsun, başkası olsun, yüce Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimse şefaatte bulunamaz. İşte bu, kâfirlerin Allah’tan başka ibadet ettikleri varlıklar hakkında söyledikleri:

“Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” (Yûnus, 10/18) şeklindekî sollerini reddetmektedir. Yüce Allah, kendisinin izni olmaksızın hiçbir kimsenin hiç bir kimseye şefaat edemeyeceğini onlara bildirmektedir. Peki, akılsız putların şefaati nasıl umulabilir?

“İşte Rabbiniz olan Allah budur.” Yani, göklerin ve yerin yaratılması gibi bütün bu şeyleri yaratan, yapan, kendisinden başka hiçbir Rab bulunmayan Rabbiniz O’dur, başkası olamaz.

“O halde O’na İbadet edin.” O’nu tevhid edin ve ibadeti yalnızca O’na halis kılın.

“Artık iyice düşünmez misiniz?” Bütün bunlar O’nun yarattığını düşünerek, bunları O’nun Rububiyetine delil görmez misiniz?

Yunus 2

İnsanlara, aralarından bir adama, “İnsanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında doğruluk makamı olduğunu müjdele” diye vahyetmemiz tuhaf mı geldi? Kâfirler dediler ki: “Bu, apaçık bir büyücüdür.”

Diyanet Vakfı
İçlerinden bir adama: İnsanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında onlar için yüksek bir doğruluk makamı olduğunu müjdele, diye vahyetmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki, o kafirler: Bu elbette apaçık bir sihirbazdır, dediler?

Kurtubi Tefsiri
İçlerinden bir adama: “İnsanları uyar, îman edenlere Rabbleri katında kendileri İçin muhakkak bir “kadem-i sıdk” olduğunu müjdele” diye vahiy göndermemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi ki, o kâfirler: “Şüphesiz bu, apaçık bir sihirbazdır” dediler?

Yüce Allah’ın:

“İnsanlar İçin şaşılacak bir şey mi ki?” âyeti takrir ve azar anlamını taşıyan bir istifham (soru)dır.

“Şaşılacak bir şey” kelimesi; in haberi, ismi de “Vahiy göndermemeli” âyeti olup ref mahallindedir. Yani, bizim vahiy göndermemiz insanlar için şaşılacak bir şey midir?

Abdullah (b. Mes’ûd)’in kıraatinde

“şaşılacak bir şey” anlamındaki kelime; şeklinde ve nin ismidir. Haberi ise;

“Vahiy göndermemiz” âyetidir.

“İçlerinden bir adama” âyetindeki

“adam” anlamındaki kelime, “cim” harfi ötreli değil de sakin olarak; şeklinde de okunmuştur.

Âyetin nüzul sebebine gelince, İbn Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre, kâfirler, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderildiğinde şöyle demişlerdi: Allah, elçisi bir insan olmayacak kadar büyüktür. Yine onlar: Peki, Allah Ebû Talib’in yetiminden başka elçi gönderecek kimse bulmadı mı? Bunun üzerine: “İnsanlar için” yani, Mekkeliler için “şaşılacak bir şey mi ki?” âyeti nazil oldu.

Bir diğer görüşe göre onlar, öldükten sonra dirilişin söz konusu edilmesini hayretle karşılamışlardı. (Bunun üzerine bu âyetler indirildi).

Yüce Allah’ın:

“İnsanları uyar, îman edenlere… müjdele” anlamındaki âyet ise, cer edatının düşürülmesi ile nasb mahallindedir ki, bu da; “İnsanları uyar demek suretiyle” anlamındadır.

“Kendileri için muhakkak bir kadem-i sıdk olduğunu” anlamındaki; âyet da böyledir.

Uyarma (bk. el-Bakara, 2/6. âyet), müjdelemek (bk. el-Bakara 2/25. âyet, 1. başlıkta) ve bunun dışındaki âyetin diğer lâfızlarına ait açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır. Ancak

“kadem-i sıdk”ın anlamı hususunda farklı görüşler vardır. İbn Abbâs der ki:

“Kadem-i sıdk” doğruluk mevkii demektir. Bunun delili de yüce Allah’ın:

“Rabbim, beni doğruluk (sıdk) girdirişi ile girdir… ver” (el-İsra, 17/80) âyetidir. Yine İbn Abbâs’tan rivâyete göre kadem-i sıdk, dünyada iken işledikleri amelleri dolayısıyla onlara verilecek güzel mükâfat demektir. Ondan gelen bir başka rivâyete göre ise “kadem-i sıdk”, ilk zikirde (Levh-i Mahfuzda) mutlu olacaklarına dair eskiden beri haklarında verilmiş hüküm demektir, Mücahid de böyle açıklamıştır. ez-Zeccâc ise, üstün ve yüksek derece diye açıklamıştır. Şair Zu’r-Rimme der ki:

“Sizin insanların inkâr etmediği üstün bir mevkiniz vardır.

Ve denizi bile örtmüştür bu üstün mevkiniz, yüce şerefiniz ile beraberdir.”

Katade, “eskiden beri doğruluk” diye açıklamıştır. er-Rabi’ ise, doğru ve gerçek bir mükâfat, Atâ, sıddıklık makamı, Yeman ise, doğru bir îman diye açıklamıştır. Bu, meleklerin duası diye açıklandığı gibi, önden gönderdikleri (kendilerinden önce vefat eden) salih evlat diye de açıklanmıştır.

el-Maverdî der ki: Doğru ve samimi, itaate uygun, doğru mükâfatın verilmesi demektir. el-Hasen ve yine Katade derler ki: Kadem-i sıdk, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır. Çünkü o, isteği yerine getirilecek ve onlardan önce varacak bir şefaatçidir. Nitekim Hazret-i Peygamber: “Ben, sizden önce Havz’a varmış olacağım” Buhârî, Rikaak 53, Fiten 1; Müslim, Tahâre 39, İmâre 10, Fedail 25-26…; İbn Mâce, Fiten 5, Zühd 36, Menâsik 76; Müsned, I, 257, 384…, II, 408, III, 18, 62…, V, 41, 86… diye buyurmuştur. Hazret-i Peygambere sorulan bir soru üzerine de: “O, sizin benim vesilem ile Rabbinizden isteyeceğiniz sefa atimdir” diye buyurmuştur. Tirmizî el-Hakîm der ki: Hazret-i Peygamberi Makam-ı Mahmud’da öne geçirmiştir. (İşte Kademi sıdk budur).

Yine el-Hasen’den dedi ki: Bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın vefatı musibetiyle karşı karşıya kalmaları demektir.

Abdulaziz b. Yahya da der ki: “Kadem-i sıdk”, yüce Allah’ın:

“Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan (cehennemden) uzaklaştırılmışlardır” (el-Enbiya, 21/101) âyetinde dile getirilmiştir. Mukâtil ise der ki: Kadem-i sıdk’tan kasıt, onların dünyada iken işledikleri güzel amellerdir. Taberî de bu görüşü tercih etmiştir. Şair el-Vaddâh der ki:

“Arş’ın sahibi için namaz kıl da tökezleme ve ayakların kayma gününde

Seni kurtaracak bir kadem (salih ameller) edin.”

Kadem-i sıdk’ın, yüce Allah’ın, kabirden haşredilip cennete girdirme hususunda bu ümmeti takdim etmesi (öne geçirmesi) olduğu da söylenmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Biz, dünyada (zaman itibariyle) sonrakileriz, kıyâmet gününde ise, diğer bütün yaratıklar arasında öncelikle kendileri hakkında hüküm verilecek ilkleriz.” Müslim, Cumua 22; Nesâî, Cumua 1.

Bu ifadenin gerçek mahiyeti, onun salih amel hususunda çalışıp çabalamayı kinaye yoluyla ifade etmesinden ibarettir. Nasıl ki nimet kastıyla “yed: el” tabiri, övgü kastıyla da “lisan; dil” tabiri kullanılıyor ise, salih amel de “kadem” ile ifade edilmiştir. Şair Hassan (b. Sabit) şöyle demektedir:

“Sana doğru üstün kadem bizimdir.

Arkamızdan gelenler ise, Allah’a itaat hususunda ilk olanlarımıza tabidir.”

Şair, bununla ihlâsla itaatteki önceliği kastetmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ebû Ubeyde ve el-Kisaî der ki: İster hayır, ister serde öncelikli olan herkesi anlatmak için Araplar “kadem” ifadesini kullanırlar. Mesela; filan kişinin İslâmda kademi vardır, filan kişinin benim nezdimde kadem-i sıdk’ı vardır, kadem-i şerri ve kadem-i hayrı vardır, denilir.

Bu “kadem” kelimesi müennestir, müzekker olarak kullanıldığı da olur. Mesela; “kadem-i hasen” denildiği gibi, (müennes olduğuna alamet olmak üzere, sıfatı da müennes getirilmek suretiyle): “Kadem-i saliha” da denilir. İbnü’l-Arabî ise der ki: Kadem, şerefte tekaddüm (öne geçmek) demektir. Şair el-Accâc der ki:

“Avvamoğulları el-Hakem hanedanının önünden çekildiler.

Ve hükümdarlığı şeref sahibi bir hükümdara bıraktılar.”

Sahih hadislerde de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den şöyle buyurduğu nakledilmektedir: “Benim beş ismim var. Ben, Muhammed’im, Ahmed’im, Allah’ın kendisi vasıtasıyla küfrü imha ettiği Mâliyim, insanların da kademim üzere haşrolunacağı Hâşir’im ve ben, Âkib’im.” Buhârî, Menakıb 17, Tefsir 61. şiire 1; Tirmizî, Edeb 67; Muvatta’, Esınatı’n-Nebiyy 1; Müsned, IV, 80, 81, 84. Bununla Hazret-i Peygamber, kendisinin peygamberlerin sonuncusu olduğunu kastetmektedir ki, nitekim yüce Allah:

“Ve

“Hâtemü’n-Nebiyyîn: Peygamberlerin Sonuncusu” (el Ahzab, 33/40) diye buyurmuştur.

Yüce Allah’ın: “O kâfirler: Şüphesiz bu apaçık bir sihirbazdır, dediler” âyetindeki; “Sihirbaz” kelimesini İbn Muhaysın, İbn Kesîr, Küfeliler, Âsım, Hamza, el-Kisaî, Halef ve el-A’meş Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a sıfat olarak okumuşlardır. Diğerleri ise, Kur’ân-ı Kerîm’e sıfat olmak üzere; “Bir sihirdir” diye okumuşlardır. Sihr’in anlamına dair açıklamalar ise daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/102. âyet, 3. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Yunus 1

Elif Lâm Râ. Bu, hikmetli Kitab’ın ayetleridir.

Diyanet Vakfı
Elif. Lam. Ra. İşte bunlar hikmet dolu Kitabın ayetleridir.

Kurtubi Tefsiri
Elif, lâm, râ. İşte bunlar hikmet dolu kitabın âyetleridir.

“Elif, Lâm, Râ” âyeti ile ilgili olarak en-Nehhâs dedi ki: Ebû Cafer Ahmed b. Şuayb b. Ali b. el-Hüseyn b. Hureys’e “kıraat ile” dedi ki: Bize, Ali b. el-Hüseyn babasından haber verdi. Babasının Yezid’den naklettiğine göre, İkrime ona İbn Abbâs’tan naklen dedi ki: Elif, Lâm Ra ile Hâ, Mîm ve Nûn “er-Rahmân” isminin değişik yerlere dağılmış harfleridir. Ben bunu, el-A’meş’e naklettim de o: Sende buna benzer bilgiler var da bana niye haber vermiyorsun? dedi,

Yine İbn Abbâs’tan şöyle dediği nakledilmektedir.

“Elif, Lâm, Râ”: “Ben Allah’ım, görürüm,” demektir. En Nehhâs der ki: Ben, Ebû İshâk’ın bu görüşe meylettiğini gördüm. Çünkü Sîbeveyh buna benzer bir görüşü Araplardan nakleder ve şöyle bir beyit zikreder:

“Eğer sen bir hayır yaparsan, ben sana hayırlar yaparım.

Ve eğer bir kötülük yaparsan, fâ (yani ben de kötülük yaparım).

Bununla birlikte ben hiçbir zaman şerri istemem.

Ancak sen, te, (yani sen kötülük istersen, ben de isterim).”

el-Hasen ve İkrime der ki:

“Elif, Lâm, Râ” bir yemindir. Said de Katade’den neklen dedi ki: Elif, Lâm, Râ, Sûrenin adıdır. Yine dedi ki: Kur’ân-ı Kerîm’deki bütün hece harfleri de böyledir. Mücahid der ki: Bunlar sûrelerin başlangıçlarını teşkil ederler.

Muhammed b. Yezid de der ki: Bunlar, bir uyandırlar. Hece harfleri de böyledir.

“Elif, Lâm, Râ” imâle yapılmaksızın okunduğu gibi, harf (edat) olan-, ye benzemesin diye imâle ile de okunmuştur.

Yüce Allah’ın:

“İşte bunlar hikmet dolu kitabın âyetleridir” âyeti mübteda ve haberdir. Yani, işte bu sözü edilen âyetler, hikmet dolu kitabın âyetleridir. Mücahid ve Katade dedi ki: Bununla Tevrat’ı, İncili ve daha önce indirilmiş diğer kitapları kastetmiştir. Çünkü

“İşte bunlar” ifadesi gaip ve dişi olan şeylere işarettir. Bir diğer görüşe göre burada;

“İşte bunlar” Bunlar anlamındadır. Yani, bunlar hikmet dolu kitabın âyetleridir. El A’şâ’nın şu beyiti de bu türdendir:

“İşte benim atlarım ve işte develerim.

Onlar sarıdırlar, yavruları ise (simsiyah) kuru üzüm gibidirler.”

Maksat, Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu açıklama doğruya daha yakındır. Çünkü, bundan önce Kur’ân’dan önce inmiş kitaplardan söz edilmiş değildir. Diğer taraftan

“Hakîm: hikmet dolu” Kur’ânın nitelikleri arasındadır. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Elif, Lâm, Râ. Bu, âyetleri muhkem kılınmış… bir kitaptır” (Hûd, 11/1) âyetidir. el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/1-2. âyetlerin tefsirinde) bu anlamdaki açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Hakîm (hikmet), helal, haram, hadler ve hükümler ile muhkem kılınmış demektir. Bu açıklamayı Ebû Ubeyde ve başkaları yapmıştır. Hakîm’in, hâkim anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani O, helal ve harama dair hükümler hakkında hüküm koyandır, insanlar arasında da hak ile hükmedendir. Bu âyet “fail” anlamında “fail” veznindedir. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Beraberlerinde insanların anlaşmazlığa düştüğü şeyler hakkında aralarında hükmetmek için de hak ile kitabı indirdi.”(el-Bakara, 2/213)

“Hakîm”in, içinde hüküm konulmuş bulunan, anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, yüce Allah, o kitapta adaletle, iyilikle, akrabaya birşeyler vermekle hükmettiği gibi, haksızlıklardan, kötülüklerden yasaklayan hükmü de koymuştur. Ayrıca kendisine itaat edenlere cenneti, isyan edenlere de cehennemi vereceğine dair hükmünü de koymuştur. Buna göre

“Hakim” âyeti “mefûl” anlamında “fail” vezninde bir kelimedir. Bu açıklamayı da el Hasen ve başkaları yapmıştır.

Mukâtil der ki:

“Hakim”, batıla karşı sağlamca korunmuş, yalanı bulunmayan, kendisinde ihtilaf ve tutarsızlık bulunmayan Icitap demektir. Bu da “mef al” anlamında “faîl” vezninde bir kelime olur. el-A’şa’nın, daha önce söylemiş olduğu bir kasidesini sözkonusu ederken söylediği şu beyit de bu türdendir:

“Benzeri görülmedik ve son derece sağlam söylenmiş (hakime) bir kaside olup

hükümdarlara ulaşır Bunu kim söyledi? denilsin diye ben onu söyledim.”

Tevbe 129

Yüz çevirirlerse de ki: “Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. O’na tevekkül ettim. O, büyük Arş’ın Rabbidir.”

Diyanet Vakfı
(Ey Muhammed!) Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ilah yoktur. Ben sadece Ona güvenip dayanırım. O yüce Arşın sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Eğer yüzçevirirlerse de ki: “Bana Allah yeter. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben ancak O’na güvenip dayandım. O, ulu Arş’ın Rabbıdır.”

Yüce Allah’ın:

“Eğer yüz çevirirlerse, de ki: Bana Allah yeter.” Yani, ey Muhammed! Yüce Allah’ın, kendilerine lütfedip dile getirmiş olduğu bu nimetlerden sonra kâfirler yüzçevirecek olurlarsa, bana Allah yeter, de. Yani, sizin bu inkârınıza karşı O, bana kâfidir.

“O’ndan başka hiçbir İlah yoktur, ben ancak O’na güvenip dayandım.” Bütün işlerimi O’na ısmarladım, havale ettim.

“O, ulu arşın Rabbidir.” Yüce Allah’ın özellikle arşı sözkonusu etmesi, yaratıklarının en büyüğünün arş olduğundan dolayıdır. Arş, zikredildiği takdirde, onun dışındaki bütün yaratıklar da onun kapsamına girer.

“Ulu” anlamındaki; kelimesini genellikle

“Arş”ın sıfatı olarak esreli okumuşlardır.

“Rabb”in sıfatı olarak ref ile de okunmuştur ki, bu okuyuş İbn Kesîr’den rivâyet edilmiştir, İbn Muhaysın’ın kıraati de böyledir. (Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: O, arşın Rabbidir, uludur). Ebû Dâvûd’un Kitab’ında da Ebû’d-Derdâ’dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bir kimse sabahı ettiğinde ve akşamı ettiğinde yedişer defa; Bana Allah yeter, O’ndan başka hiçbir İlah yoktur, ben ancak O’na güvenip dayandım, O, ulu Arşın Rabbidir” diyecek olursa, ister bu sözleri söylerken doğru söylemiş olsun, ister yalan söylemiş olsun, onu kederlendiren her şeye karşı Allah ona yeter. Ebû Dâvûd, Edeb 100.

“Nevâdiru’l-Usurde de Bureyde’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Her kim her namazın akabinde on kelime söyleyecek olursa, bu sözler dolayısıyla Allah’ın kendisine yeterli geldiğini ve Allah’ın ona, bunlardan dolayı mükâfat verdiğini görecektir. Bu on kelimenin beşi dünya için, beşi âhiret içindir:

“Dinim için hasbiyallah (Allah bana yeter), dünyam için hasbiyallah, beni üzen şeye karşı hasbiyallah, bana haksızlık edene karşı hasbiyallah, bana kıskançlık edene karşı hasbiyallah, bana kötü tuzak kurana karşı hasbiyallah, ölüm esnasında hasbiyallah, kabirde sorgulanma esnasında hasbiyallah, Mizan esnasında hasbiyallah, Sırat esnasında hasbiyallah, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur, ben ancak O’na güvenip dayandım ve dönüşüm yalnız O’nadır.”

en-Nakkâş da Ubey b. Kâ’b’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Şanı yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’den en son indirdiği âyetler şu iki âyet-i kerîmedir:

” Yemin olsun ki içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki…” diye başlayan, sûrenin sonuna kadar devam eden âyetlerdir. Bunu önceden de açıklamış idik. Yusuf b. Mihran’ın İbn Abbâs’tan rivâyetine göre ise, Kur’ân-ı Kerîm’den en son nâzil olan âyet:

” Yemin olsun ki İçinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki…” âyeti ile bu âyet-i kerîmedir. Bunu da el-Maverdî nakletmektedir.

Biz ise, İbn Abbâs’dan, el-Bakara Sûresi’nde belirttiğimiz gibi buna muhalif olan bir görüşü daha önceden nakletmiş idik ki, o daha sahihtir.

Mukâtil der ki: Bu âyetler daha önceden Mekke’de inmiş idi. Ancak, bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü sûre Medine’de inmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yahya b. Ca’de der ki: Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) iki kişi o hususta şahidlik etmedikçe, her hangi bir ayeti Mushafta tesbit etmezdi. Ensardan bir kişi Tevbe Sûresinin sonundaki:

” Yemin olsun ki İçinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki…” diye başlayan iki âyetin, Kur’ân’dan olduğunu bildirdi. Hazret-i Ömer: Allah’a yemin ederim ki, bunlara dair ben senden başka bir delil istemeyeceğim. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gerçekten böyle idi, deyip bunları da kaydettirdi.

İlim adamlarımız derler ki: Burada sözü geçen kişi Huzeyme b. Sabit’tir. Ömer (radıyallahü anh)’ın bu iki âyeti yalnızca onun şahidliği ile tesbit etmeyi kabul etmesi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in niteliğine dair bu âyetlerdeki ifadelerin sahih olduğuna dair delilin ortada oluşundan dolayıdır. Hazret-i Peygamberin böyle oluşu bir başka şahid getirmeye ihtiyaç bırakmayacak kadar güçlü bir karinedir. Ve bu âyet el-Ahzab Sûresi’nde yer alan: “Mü’minler arasında Allah’a verdiği sözde içtenlikle sebat gösteren nice yiğitler vardır” (el-Ahzab, 33/23) âyetinden farklıdır. Çünkü o âyet-i kerîme, hem Zeyd, hem de Huzeyfe’nin şahidliği ile sabit olmuştur. Çünkü onlar, her ikisi de bu âyet-i kerîmeyi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan işitmişlerdi. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce bu kitabın (tefsirin) Mukaddime’sinde geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamd olsun.

Tevbe 128

Andolsun, size içinizden öyle bir Resul gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir. Üstünüze düşkündür, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.

Diyanet Vakfı
Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki, sîzin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. Size çok düşkündür. Mü’minlere oldukça şefkatli ve merhametlidir.

Bu iki âyet-i kerîme, Ubey b. Kâ’b’ın dediğine göre, semâdan en son inen âyetlerdir. Saîd b. Cübeyr’in görüşüne göre ise, Kur’ân-ı Kerîm’den en son nâzil olan âyet, önceden de geçtiği gibi:

“Bir de, Allah’a döndürüleceğiniz günden korkunuz” (el-Bakara, 2/281) âyetidir. Buna göre Ubey’in bu görüşünün,

“Bir de Allah’a döndürüleceğiniz bir günden korkunuz” (el-Bakara, 2/281) âyetinden sonra Kur’ân-ı Kerîmin en son inen âyeti bunlardır, anlamına gelme ihtimali vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Cumhûrun görüşüne göre bu âyetlerde hitab Araplaradır. Bu da, bu hususta onların üzerindeki nimetlerin sayılıp dökülmesi şeklindedir. Zira, peygamberleri onların dilleriyle ve anlayacakları bir lisan ile geldiği gibi, zaman durdukça da onunla müşerref kılınmışlardır. ez-Zeccâc der ki: Bu âyet bütün dünyaya yönelik bir hitaptır. Yani, yemin olsun sizlere insanlardan bir peygamber gelmiştir. Ancak birinci görüş daha doğrudur.

İbn Abbâs der ki; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile, nesebi itibariyle akrabalığı bulunmayan hiçbir Arap kabilesi yoktur. O bakımdan şöyle buyurulmuş gibidir: Ey Araplar topluluğu! Yemin olsun sizlere İsmailoğullarından bir peygamber gelmiştir. Ancak, ikinci görüş delili ortaya koymak-açisından daha bir pekiştiricidir. Yani siz, onun dediklerini anlayasınız ve onu önder kabul edip arkasından gidesiniz diye, sizin gibi bir insandır.

“İçinizden” âyeti, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in nesebinin övülmesini ve onun, Arapların özünden ve katıksız Araplardan olmasını gerektirmektedir. Müslim’in Sahihinde Vasile b. el-Eska’dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Muhakkak Allah, İsmailin soyundan Kinane’yi seçti, Kinane’den de Kureyş’i seçti, Kureyş’ten de Haşimoğullarını seçti. Haşimoğulları arasından da beni seçti.” Müslim, Fedâil 1; Tirmizî, Menakıb 1; Müsned, IV, 107.

Yine Hazret-i Peygamber’den şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Ben, nikâhlı, meşru evlilikten doğdum. Ben zinadan değilim.” el-Heysemî. Mecmau’z-Zevâid, VIII, 214. Yani, Hazret-i Peygamberin Âdem (aleyhisselâm)’e kadar uzanan soyunda nikâh ile evliliğin bulunmadığı bir nesil yoktur. Ve onun soyunda zina mahsulü hiçbir kimse bulunmamaktadır.

Abdullah b. Kusayt el-Mekkî; İçinizden” anlamındaki kelimeyi; Enneleslerinizden değerlilerinizden anlamında “fe” harfini üstün olarak okumuştur. Ayrıca bu kıraat, hem Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den, hem de Fatıma (radıyallahü anha)’dan rivâyet edilmiştir, Yani size, en şerefliniz ve en faziletlileriniz arasından bir peygamber gelmiştir. Bu da, bir şey oldukça rağbet duyulan ise hakkında kullanılan: “Nefis bir şey” ifadesinden alınmadır. Bu âyetin; aranızda en itaatkâr kimse anlamına geldiği de söylenmiştir.

Yüce Allah’ın:

“Sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir” âyeti, sizin, zorluklarla, meşakkatlerle karşılaşmanız ona ağır gelir, demektir.

“Zorluk ve meşakkat” anlamındadır. Bu da, Arapların bir tepenin, zor ve helâk edici olması halinde kullandıkları: “Zorlu tepe” ifadelerinden gelmektedir. İbnü’l-Enbarî der ki: ın astl anlamı, zorluk, sıkıntı vermek demektir. O bakımdan Araplar, “Filan kişi filana zorluk çıkartır,” dediklerinde işi sıkı tutar ve ona yerine getirilmesi zor gelen bir takım şeyleri yerine getirmeye mecbur tutar, demek isterler. Buna dair açıklamalar da daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/220. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Uğramama” âyetindeki; mastar içindir. Bu da; “Pek ağır gelir,” şeklindeki mukaddem haberin mübtedâsıdır. Bununla birlikte;

“Sıkıntıya uğramanız” in, “Pek ağır gelir” in faili ve aynı zamanda bunun “Resûl”un sıfatı olması da mümkündür. Bu, daha da doğrudur.

“Size çok düşkündür” ile

“Şefkatli ve merhametlidir” anlamındaki âyetler da aynı şekilde sıfat olarak merfu’durlar. el-Ferrâ’ der ki: “Sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir, size çok düşkün olan, mü’minlere oldukça şefkatli ve merhametli olandır” diye hal olarak nasb ile okunması da caizdir.

Ebû Cafer en-Nehhâs der ki: Âyetin anlamı ile İlgili olarak Arap diline uygun söylenmiş en güzel söz şudur: Bize Ahmed b. Muhammed el-Evdî anlattı, dedi ki: Bize, Abdullah b. Muhammed el-Huzaî anlattı, dedi ki: Ben, Amr b. Ali’yi şöyle derken dinledim: Ben, Abdullah b. Dâvud el-Hureybî’yi, şanı yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki, içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir” âyeti hakkında şöyle derken dinledim: Yani, sizin cehenneme girmeniz ona pek ağır gelir.

“Size çok düşkündür”, sizin cennete girmenizi çok ister, demektir. Bir diğer görüşe göre de, sizin îman etmenizi çok ister anlamındadır. el-Ferrâ”ya göre: Cehenneme girmenizi hiç istemez, demektir. Bir şeye düşkünlük göstermek (hırs) ise, onun kaybolmasını, telef olmasını hiçbir şekilde istememek demektir.

“Mü’minlere oldukça şefkatli ve merhametlidir.” Şefkatli (radıyallahü anhûf), radıyallahü anh’fet ve şefkatte ileri derecede giden kimse demektir.

“Şefkatli ve merhametli (radıyallahü anhûfun rahîm)”a dair açıklamalar, el-Bakara Sûresi’nde daha önceden (2/143. âyetin tefsirinde) yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır. el-Huseyn b. el-Fadl da der ki: Yüce Allah kendi isimlerinden iki ismini -herhangi bir peygambere-Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in dışında kimseye vermiş değildir. O, Hazret-i Peygamber hakkında: “Mü’minlere oldukça şefkatli ve merhametlidir” diye buyurduğu gibi, kendi zatı hakkında da:

“Gerçekten Allah, insanlara çok şefkatli, çok merhametlidir” (el-Bakara, 2/143) diye buyurmuştur.

Abdulaziz b. Yahya der ki: Âyet-i kerîmenin söz dizisi şöyledir: Yemin olsun ki size, kendi içinizden aziz (oldukça değerli, şerefli), mü’minlere karşı oldukça düşkün, şefkatli ve merhametli, sizden başka hiçbir şeyin kendisini ilgilendirmediği ve size zor gelen işlerden dolayı sıkıntıya uğramanız kendisine pek ağır gelen bir rasûl gelmiştir. Sizin için şefaatte bulunacak olan odur, O bakımdan onun sîreti üzere devam ettiğiniz sürece hiçbir şey için üzülmeyiniz. Zira o, sizin cennete girmenizden başka hiçbir şeye razı olmaz.

Tevbe 127

Bir sure indirildiğinde, bazısı diğerine bakar: “Sizi biri görüyor mu?” Sonra çekip giderler. Allah onların kalplerini çevirmiştir; çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.

Diyanet Vakfı
Bir sure indirildiği zaman, (göz kırpıp alay ederek) birbirlerine bakar (ve): (Çevreden) sizi birisi görüyor mu? diye sorarlar, sonra da (sıvışıp) giderler. Anlamayan bir kavim oldukları için Allah onların kalplerini (imandan) çevirmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Bir sûre indirilince de birbirlerine bakarlar ve: “Sizi kimse görüyor mu?” (derler) ve sonra sıvışıp giderler. Allah onların kalplerini ters çevirmiştir. Çünkü onlar anlamayan bir toplulukturlar.

“Bir sûre indirilince de birbirlerine bakarlar” anlamındaki âyette yer alan; sıladır (yani, zaiddir). Burada kastedilenler münafıklardır. Yani, onlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur’ân okumakta iken huzuruna gelip de ona indirdiği âyetler arasında içyüzlerini açıklayan, yahut da birilerinin içyüzlerini açıklayan bir âyet indirilecek olursa, bunun doğruluğunu ifade eder anlamda korku ile biri diğerine bakar ve: “Siz, bunu konuştuğunuz vakit sizi görüp de bunu Muhammed’e aktaran bir kimse oldu mu” derler. Ancak, onların bu tutumları Hazret-i Peygamberin peygamberliği konusundaki cehaletlerinden ve yüce Allah’ın, onu gaybından dilediği şeylere muttali kıldığından habersizliklerinden dolayıdır.

Bir görüşe göre buradaki “bakarlar” ifadesi bu âyet-i kerîmede; haber verirler anlamındadır. Taberî, birisinden, buradaki “bakar” fiilinin bu âyet-i kerîmede “dedi” yerinde kullanıldığını söylediğini nakletmektedir.

“Sonra sıvışıp giderler.” Yani, hidayet yolundan uzaklaşır, ayrılır giderler. Çünkü onlara, gizledikleri sırları açıklanıp, başkalarının bilmediği işleri kendilerine bildirilecek olursa, kaçınılmaz olarak hayrete düşer, ne yapacaklarını bilmezler; durup düşünürler. Şayet doğruyu anlayacak olurlarsa işte o vakit îman ettikleri zannolunabilir. Çünkü, onların küfür üzere karar verdikleri ve ondan kendilerini kurtaramadıkları vakit, âdeta sağlıklı düşünme ve hidayet bulma ihtimallerinin bulunduğu o halden yüzçevirmiş gibi olurlar ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in kıraatini, okuduğu şeyler üzerinde dikkatle düşünen, Allah’ın âyetleri hakkında ibretle tefekkür eden kimselerin işiteceği şekilde işitmemiş olurlar:

“Şüphesiz, Allah katında yeryüzünde canlıların en kötüsü akıl etmeyen sağır ve dilsizlerdir” (el-Enfâl, 8/22);

“Onlar Kukanı iyiden iyiye düşünmezler mi? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed, 47/24)

Yüce Allah’ın:

“Allah onların kalplerini ters çevirmiştir” âyetine dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Allah Kalplerini Ters Çevirmiştir:

Yüce Allah’ın:

“Allah onların kalplerini ters çevirmiştir” âyeti, onlara bir bedduadır. Onlara bunu söyleyiniz. Onunla birlikte yaptıklarının bir cezası olmak Üzere kalplerinin hayırdan çevrilmiş olduğunu haber vermek anlamında olması da mümkündür. Bu, beddua olarak kullanılan bir ifadedir. Yüce Allah’ın:

“Allah kahretsin, onları” (et-Tevbe, 9/30) âyeti gibidir,

“Çünkü onlar” âyetindeki “be” harfi “ters çevirilmiştir” anlamındaki fiile bir sıladır.

2. “İnsirâfın Dönmek Anlamında Kullanılması:

İbn Abbâs dedi ki: Namazdan döndük (insarafnâ) denilmesi mekruhtur. Çünkü; bir topluluk insiraf ettiler (döndüler), Allah da onların kalplerini ters çevirdi. O bakımdan siz, bunun yerine namazı kıldık, ifa ettik (kadaynâ) deyiniz. Bunu Taberî, İbn Abbâs’tan senediyle rivâyet etmiştir.

İbnü’l-Arabî der ki: Ancak onun bu sözü söylediği tartışılır. Sahih olduğunu da zannetmiyoruz. Çünkü, ifadenin düzeninin şöyle olması gerekirdi: Her hangi bir kimse namazdan insiraf ettik, demesin. Çünkü, bir topluluk hakkında: “Sonra sıvışıp giderler, Allah onların kalplerini ters çevirmiştir” diye buyrulmuştur. Bize, Vaiz Muhammed b. Abdulmelik el-Büstî haber verdi, bize Ebû’l-Fadl el-Cevherî, kendisine kendisinden işitildiği belirtilerek şöyle de demiş olduğunu bildirdi: Biz bir cenazede bulunuyorduk. Cenazenin geldiğini haber veren kişi, Allah’ın rahmeti üzerinize olsun çekiliniz (insa-rifû) dedi. Bu sefer kendisi şöyle dedi: Kimse “insarifu” demesin. Çünkü, yüce Allah yerdiği bir kavim hakkında (aynı fiili kullanarak): “Sonra sıvışıp giderler (insarafû), Allah onların kalplerini ters çevirmiştir” diye buyurmaktadır. O bakımdan bunun yerine Allah’ın rahmeti üzerinize olsun, geri çekiliniz (inkalibû) deyiniz. Çünkü yüce Allah övdüğü bir topluluk hakkında da (aynı fiili kullanarak) şöyle buyurmaktadır:

“Sonra da kendilerine hiç bir zarar dokunmaksızın Allah’tan bir nimet ve bolluk ile döndüler (inkalabû).” (Âl-i İmrân, 3/174).

3. Kalpler Üzerinde Tasarruf Sahibi Olan Allah’tır:

Yüce Allah bu âyet-i kerîmede kalpleri evirip çevirenin, kalpleri döndürenin kendisi olduğunu haber vermektedir. Bu ise, insanların kalpleri ve azaları kendi ellerindedir ve kendi hükümleri altındadır, diye inanan Kaderiyye’nin görüşünü reddetmektedir. Çünkü onların kanaatine göre onlar, kalplerinde ve organlarında kendi meşietleriyle tasarrufta bulunurlar, kendi irade ve ihtiyarlarıyla onlara hüküm geçirirler. Bundan dolayı Mâlik, Eşheb’in kendisinden rivâyetine göre şöyle demiştir: Bu âyet Kaderiyyenin görüşüne ne kadar açık bir red teşkil etmektedir:

“Kalpleri parça parça olmadıkça, kurdukları bina kalplerinde daimi bir kuşku kaynağı olmaya devam edecektir.” (et-Tevbe, 9/110) Yüce Allah’ın Hazret-i Nûh’a şu âyeti de böyledir:

“Gerçek şu ki, kavminden daha evvel îman etmiş olanlardan başkası asla îman etmiyecektir.” (Hûd, 11/36) İşte bu, ebediyyen olmaz, geri dönülmez ve zeval bulmaz, bir durumdur.

Tevbe 126

Her yıl bir veya iki defa fitneye uğratıldıklarını görmüyorlar mı? Sonra ne tövbe ediyorlar ne de öğüt alıyorlar.

Diyanet Vakfı
Onlar, her yıl bir veya iki kez (çeşitli belalarla) imtihan edildiklerini görmüyorlar mı? Sonra da ne tevbe ediyorlar ne de ibret alıyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Görmüyorlar nu ki onlar her yıl ya bir veya İki kere deneniyorlar? Sonra tevbe de etmiyorlar, İbret de almıyorlar.

Yüce Allah’ın;

“Görmüyorlar nu ki, onlar her yıl ya bir veya iki kere deneniyorlar” âyetindeki: genel olarak

“görmüyorlar mı” anlamında, münafıklara dair haber olmak üzere “ye” ile okunmuştur. Hamza ve Ya’kub ise, münafıklara dair haber ve mü’minlere de hitab olmak üzere “te” ile (“görmüyor musunuz” anlamında) okumuşlardır. el-A’meş ise,”Görmediler mi” diye Talha b. Mûsarrif ise; “Görmüyor musun” diye okumuşlardır ki, bu sonuncusu İbn Mes’ûdun kıraati olup, hitap Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yönelik olmak üzere böyle okumuşlardır.

“Deneniyorlar” âyetini Taberî: Sınanıyorlar diye açıklamıştır. Mücahid de kıtlık ve sıkıntı ile, darlık ile diye açıklamıştır. Atiyye: Hastalıklar ve çeşitli ağrılarla diye açıklamıştır ki, buradaki hastalık ve ağalardan kasıt, ölümün habercileridir. Katade, el-Hasen ve Mücahid de der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte gazaya ve cihada çıkmakla ve Allah’ın vadetmiş olduğu zaferleri de görmekle; diye açıklamışlardır.

“Sonra” bunun için tevbe de etmiyorlar, ibret de almıyorlar.

Tevbe 125

Kalplerinde hastalık olanların ise pisliklerine pislik katmıştır. Onlar kâfir olarak ölmüşlerdir.

Diyanet Vakfı
Kalplerinde hastalık (kafirlik ve münafıklık) olanlara gelince, onların da inkarlarını büsbütün artırır ve onlar artık kafir olarak ölürler.

Kurtubi Tefsiri
Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince, onların murdarlıklarına murdarlık katıp arttırdı ve onlar kâfir olarak ölüp gittiler.

“Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince” yani, şüphe, tereddüt ve münafıklık bulunanlara gelince… Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/10, âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Onların murdarlıklarına murdarlık katıp artırdı.” Şüphelerine şüphe, küfürlerine küfür. Mukâtil ise günahlarına günah… diye açıklamıştır ki, anlamlar birbirlerine yakındır.

Tevbe 124

Ne zaman bir sure indirilecek olsa, onlardan bir kısmı: “Bu sure hanginizin imanını artırdı?” der. İman edenlerin ise imanlarını artırmıştır ve onlar sevinirler.

Diyanet Vakfı
Herhangi bir sure indirildiği zaman onlardan bir kısmı der ki: «Bu sizin hanginizin imanını artırdı?» İman edenlere gelince (bu sure) onların imanlarını artırır ve onlar sevinirler.

Kurtubi Tefsiri
Bir sûre indirildiği zaman İçlerinden bazıları “Bu hanginizin imanını artırdı” derler. Îman etmiş olanlara gelince; daima onların imanını artırmıştır ve onlar birbirleriyle müjdeleşirler.

“Zaman” âyetindeki; sıla (zâid)dir.

Âyet-i kerîmeyle kastedilenler münafıklardır.

“Hanginizin imanını artırdı?” âyeti ile ilgili olarak: Daha önce Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/173- âyetin tefsirinde) imanın artışı ve eksilişi ile ilgili açıklamalar geçtiği gibi yine bu kitabımızın Mukaddimesinde “sûre”nin anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Bunları burada tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

el-Hasen, Ömer b. Abdulaziz’e yazdığı bir mektubunda şunları söylemektedir: “Şüphesiz ki imanın birtakım sünnetleri ve farzları vardır. Kim bunları tamamlayacak olursa onunla imanı kemale ermiş olur. Kim de bunları tamamlayamazsa imanı tamamlamamış olur.” Ömer b. Abdulaziz der ki: “Eğer yaşayacak olursam ben bunları sizlere açıklayacağım. Şayet ölürsem, zaten benim sizin arkadaşlığınıza aşırı bir tutkum da yoktur.” Bunu Buhârî nakletmektedir.” Buhârî, Îman de belirtildiğine göre; burada inerimin Kurtubinin, Hasan-ı Basrî’ye nisbet ettiği sözler de, Ömer b. Abdulaziz’in Adib b. Adiy’e yazdığı mektubunda geçmektedir. Buhârî, Îman de belirtildiğine göre; burada inerimin Kurtubinin, Hasan-ı Basrî’ye nisbet ettiği sözler de, Ömer b. Abdulaziz’in Adib b. Adiy’e yazdığı mektubunda geçmektedir.

İbnü’l-Mübarek der ki: Ben, imanın arttığını söylemekten başka bir çıkar yol bulamadım. Aksi takdirde Kur’ân’ı reddetmiş olurum.

Tevbe 123

Ey iman edenler! Size yakın olan kâfirlerle savaşın. Sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Kafirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir.

Kurtubi Tefsiri
Ey Îman edenler! Kâfirlerden size yakın olanlarla Savaşın. Onlar sizde büyük bir azim ve şiddet bulsunlar. Bilin ki Allah, muhakkak takva sahipleriyle beraberdir.

Bu âyete dair açıklamalarımız, tek başlık halinde sunacağız:

Kâfirlerle Savaş:

Şanı yüce Allah, mü’minlere ne şekilde cihad edeceklerini göstermekte ve düşmanlarından yakınlık sırasına göre başlamaları gerektiğini bildirmektedir. Bundan dolayı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) önce (cihada) Araplarla başladı. Araplarla Savaşı bitirdikten sonra bu sefer Şam (Suriye) topraklarında egemenliği bulunan Bizanslılara yöneldi.

el-Hasen der ki: Bu âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) müşriklerle Savaş ile emrolunmadan önce indirilmiştir. İşte bu âyet, (müşriklerden yalnız) İslâm’ın kabul edileceği belirtilen hükümlerden önceki tedricî hükümlerden birisidir.

İbn Zeyd der ki: İndirildiği dönemde bu âyet-i kerîme ile kastedilenler Araplardır. Araplarla Savaş sona erdikten sonra, Bizanslılarla diğerleri hakkında:

“… Allah’a ve âhiret gününe îman … etmeyenlerle Savaşınız” (et-Tevbe, 9/29) âyeti nâzil oldu.

İbn Ömer’den, bununla kastedilenlerin Deylemliler olduğunu söylediği rivâyet edilmiştir. Yine ondan gelen rivâyete göre, Önce kimlerle Savaşa başlamak gerekir. Bizanslılarla mı, yoksa Deylemlilerle mi? diye sorulmuş; İbn Ömer: Bizanslılarla diye cevap vermiş.

el-Hasen der ki: Burada kastedilen Deylemlilerle, Türklerle ve Bizanslılarla Savaşmaktır.

Katade der ki: Bu âyet, yakınlık sırasına göre kâfirlerle Savaşmak hususunda umumî bir âyettir.

Derim ki: Katade’nin görüşü âyetin zahirine uygun olan görüştür.

İbnü’l-Arabî de, İbn Ömer’in dediği şekilde Deylemlilerden önce Bizanslılarla Savaşılması görüşünü şu üç sebep dolayısıyla tercih etmiştir. Birincisine göre; Bizanslılar Kitap ehlidir. O bakımdan, bunlara karşı delil (diğerlerine oranla) daha çoktur ve daha kesindir. İkinci olarak, onlar bize -yani Medinelilere- daha yakındırlar. Üçüncüsü ise, peygamberlerin yurtları onların toprakları içerisinde daha çoktur. Bu yurtların ellerinden kurtarılması daha bir vaciptir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Onlar sizde büyük bir azim ve şiddet bulsunlar.” Yani, çetinlik, güç ve hamiyet bulsunlar. el-Fadl, el-A’meş ve Âsım’dan,

“Azim ve şiddet” kelimesini “gayrı” harfi üstün ve “lâm” harfini de sakin olarak okuduklarını rivâyet etmektedir. el-Ferrâ’ der ki: Hicazlıların ve Esedoğullarının şivesi, “ğayn” harfi üstün şeklindedir. Temimoğulları ise ğayn harfini ötreli olarak kullanırlar.

Tevbe 122

Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları uygun değildir. Her topluluktan bir grup dinde derin bilgi elde etmek ve kavimleri döndüklerinde onları uyarmak için geri kalmalı ki belki sakınırlar.

Diyanet Vakfı
Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminde bir gurup dinde (dini ilimlerde) geniş bilgi elde etmek ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.

Kurtubi Tefsiri
Mü’minlerin (Savaşa) topluca çıkmaları gerekmez. Onların her bir topluluğundan bir kesim de dinde fakîh olmak ve kendilerine döndükleri zaman kavimlerini uyarmak üzere (geri) kalmalı değil miydi? Olur ki sakınırlar diye.

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1. Cihadın Farz-ı Kifâye Olması:

Yüce Allah’ın: “Mü’minlerin topluca… gerekmez” âyeti, -önceden geçtiği üzere-, cihadın muayyen olarak herkese (farz-ı ayn) bir yükümlülük olmadığını, farz-ı kifaye olduğunu gösterir. Çünkü herkes cihada çıkacak olursa, geriye kalan çoluk-çocuk zayi olur. O bakımdan, onlardan bir grup cihada çıksın, diğer bir bölüm çıkmayıp dinde fıkıh (derinlemesine bilgi) sahibi olsun ve çoluk-çocuğu korusun. Nihayet Savaşa çıkanlar geri döndüklerinde çıkmayıp yerlerinde kalanlar öğrenmiş olduktan şer’i hükümleri onlara öğretsinler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e onların yokluğunda yeni inen âyeti bildirsinler. Bu âyet-i kerîme, yüce Allah’ın:

“Eğer topluca cihada çıkmazsanız” (et-Tevbe, 9/39) âyeti ile ondan önceki âyeti -Mücahid ve İbn Zeyd’in görüşlerine göre- nesh edicidir.

2. İlim Tahsilinin Gereği:

Bu âyet-i kerîme, ilim talebinin vücubu hususunda aslî bir delildir. Çünkü âyetin anlamı şudur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) cihada çıkmayıp ikâmet ediyorken, mü’minlerin topluca cihada çıkmaları ve onu yalnız başına bırakmaları olacak şey değildir.

“Onların, her bir topluluğundan bir kesim de… kalmalı değil miydi.”

Hepsinin Savaşa çıkmasının gerekmediğini öğrenmelerinden sonra, bir kesim Savaşa çıkıp, bir diğer kesim de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İle birlikte dini ondan öğrenip gerekli bilgileri elde etmek üzere geri kalmalı değil miydi? Savaşa çıkanlar da kendilerine geri dönecek olurlarsa, Peygamber’den işitip öğrenmiş oldukları şeyleri onlara bildirmelidir.

İşte bu âyette Kitap ve sünnet bilgisini elde etmenin vücubuna delil vardır. Yine bu bilginin farz-ı ayn değil de farz-ı kifaye olduğu da anlaşılmaktadır. Ayrıca yüce Allah’ın:

“Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun” (el-Enbiya, 21/7) âyeti de buna delildir. Bu âyetin kapsamına Kitabı ve sünneti bilmeyenler girmektedir.

3. “Taife (Kesim)”e Dair Açıklamalar:

Yüce Allah’ın:

“Onların her bir topluluğundan bir kesim de… kalmalı değil miydi?” el-Ahfeş’e göre: Niye kalmadı anlamındadır. Sözlükte “taife (kesim)” ise, topluluk demektir. Bu, kimi zaman iki kişiye varıncaya kadar az sayıdaki topluluk hakkında da kullanılabilir, tek kişi için de kullanıldığı olur.

Yüce Allah’ın:

“İçinizden bir grubu (taifeyi) affetsek bile… diğer bir grubu azaplandıracağız” (et-Tevbe, 9/66) âyetinde geçen “taife” ile tek kişi kastedildiğini daha önceden açıklamış idik. Bu âyette ise, hiç şüphesiz “taife” kelimesi ile, biri aklî, diğeri lügavî gerekçe olmak üzere iki sebepten ötürü topluluk kastedilmiştir, Aklî delil şudur. İlim, çoğunlukla tek bir kişiyle elde edilemez. Din açısından ise, yüce Allah’ın:

“Dinde fakih olmaları ve kendilerine döndükleri zaman kavimlerini uyarmak üzere” âyetinde zamir çoğul gelmiştir.

İbnü’l-Arabî der ki: Kadı Ebû Bekr ile ondan önce eş-Şeyh Ebû’l-Hasen’in görüşüne göre burada “taife”den kasıt tek kişidir. Onlar, bu hususta ise, haber-i vahid ile amelin vücubunu delil ve dayanak olarak kabul ederler. Bu doğrudur. Ancak, “taife” kelimesinin tek kişi hakkında kullanıldığı açısından değil, tek bir kişinin verdiği haber olsun, birçok kişinin verdiği haber olsun, ona haber-i vahid denilmesi açısından doğru olabilir. Çünkü, haber-i vahidin mukabili olan “tevatür” rivâyetindeki sayı münhasır değildir.

Derim ki: Tek bir kimseye de “taife” denilebileceğine dair en açık delillerden birisi de yüce Allah’ın:

“Eğer mü’minlerden iki taife birbirleriyle çarpışırlarsa” (el-Hucûrât, 49/9) âyetinde iki kişinin kastedilmesidir. Buna delil ise yine yüce Allah’ın, (daha sonra gelen):

“O halde iki kardeşinizin arasını düzeltin” (el-Hucurat, 49/10) âyetidir. Görüldüğü gibi burada da tesniye lâfzı gelmiştir. Buna karşılık ‘çarpışırlarsa” âyetindeki zamir her ne kadar çoğul ise de, ilim adamlarının konu ile ilgili iki görüşlerinden birisine göre çoğulun asgari sınırı İkidir.

4. Dinde Fakih Olmak için Kalanlar ve Uyaranlar:

Yüce Allah’ın:

“Dinde fakih olmaları” âyetindeki zamir ile, “uyarmaları” âyetindeki zamir, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte ikamet edenlere aittir. Bu açıklamayı Katade ve Mücahid yapmıştır. el-Hasen ise, bu zamirler cihada çıkan kesime aittir, demektedir, Taberî de bu görüşü tercih etmiştir. Buna göre, “dinde fakih olmak” âyetinin anlamı ise, yüce Allah’ın kendilerine göstereceği mü’minlere karşı zafer ve dinin ilahi yardıma mazhar olması dolayısıyla basiretlerinin açılması ve yakinlerinin yükselmesi demektir.

“Kendilerine döndükleri zaman kavimlerini uyarmak üzere” yani, cihaddan döndüklerinde kavimlerinden kâfir olanları uyarmak üzere… demektir. Onlara, yüce Allah’ın Peygamberine ve mü’minlere zafer verdiğini haber versinler ve müşrik olan kavimlerinin, mü’minlere karşı Savaşabilecek güçlerinin bulunmadığını bildirsinler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e karşı çarpışabilecek imkânı bulamayacaklarını bildirsinler. Aksi takdirde bunların başına da benzerleri olan diğer kâfirlerin başına gelen musibetlerin geleceğini söylesinler.

Derim ki: Mücâhid ve Katade’nin görüşü daha bir açıktır. Yani, seriyyelerle birlikte çıkmayıp Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte geri kalan kesim, dini iyice öğrensin. Bu ise, ilim talebine vücub ve bağlayıcılık söz konusu olmaksızın bir teşvik ve bu konuda gayrete getirmeyi gerektirmektedir. Çünkü ilim talebi, söz gücüyle olmaz. İlim talebi delilleri ile birlikte gerçekleşmelidir. Bu görüşü Ebû Bekr b. el-Arabî dile getirmiştir.

5. İlim Talebinin Kısımları:

İlim talebi iki kısma ayrılır. Namaz, zekât ve oruç gibi farz-ı ayn olanlar.

Derim ki: İşte Hazret-i Peygamber’den rivâyet edilen: “İlim talebi farzdır” âyeti bu hususu ifade etmektedir. Abdulkuddus b. Habib rivâyet eder: Ebû Said el-Vuhâzî, Hammâd b. Ebi Süleyman’dan, o, İbrahim en-Nehaî’den dedi ki: Ben, Enes b. Mâlik’i şöyle derken dinledim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “İlim talebi her müslümana farzdır.” İbrahim dedi ki: Ben, Enes b. Mâlik’ten bu hadisten başkasını dinlemedim. İbn Mâce, Mukaddime 17. İbn Mâce, Mukaddime 17.

İkinci tür ilim ise, farz-ı kifaye ilimdir. Hakların elde edilmesi İbnül-Arabî, Akkâmu’l-Kuran, II. 1031. sahifede “elde edilmesi” anininim verdiğimiz tahsil kelimesi yerine korunması, sağlama alınması anlamını veren “tahsîn” kelimesi yer almaktadır. Hadlerin uygulanması, davacılar arasında hüküm verilmesi ve benzeri hususlar.., Çünkü bütün insanların bunları öğrenmeleri uygun düşmez. O takdirde halleri, düzenleri bozulur, aynı şekilde gazaya giden seriyelerin de durumu bozulur, eksilir. Yahut da geçimleri tamamen âtıl hale gelir, Böylelikle bu iki hâli muayyen olarak yerine getirilmesi sözkonusu olmakla birlikte, her birisini belli kimseler tayin edilmeksizin bazı kimselerin yerine getirmesi kesinleşmiş olmaktadır. Bu ise, yüce Allah’ın ezelî kudret ve sözü gereğince kullarına kolaylaştırması ve aralarında rahmet ve hikmeti paylaştırmasına göre ortaya çıkar.

6. İlim Taleb Etmenin Faziletine Dair:

İlim talebi büyük bir fazilet, şerefli bir mertebedir. Hiçbir amel ona denk düşmez. Tirmizî, Ebû’d-Derdâ yoluyla gelen hadisde şöyle dediğini rivâyet eder: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’i şöyle buyururken dinledim: “Kim bir yolu ilim aramak kastıyla izleyecek olursa, Allah da o kimseyi cennete götüren bir yolda yürütür. Şüphesiz ki melekler, ilim talep edene razı olduklarından dolayı kanatlarını yerlere sererler. Ve şüphesiz alim kimseye göklerde bulunanlar, yerde bulunanlar ve hatta suyun içindeki balıklar dahi mağfiret dilerler. Ve şüphesiz âlimin âbide olan fazileti, ondördündeki ayın diğer yıldızlara olan fazileti gibidir. Gerçek şu ki, ilim adamları peygamberlerin mirasçılarıdır. Şüphesiz peygamberler ne bir dinar, ne de bir dirhem miras bırakmışlardır. Onlar, ancak ilmi miras bırakmışlardır. Her kim onu alırsa hiç şüphesiz çok büyük bir pay almış olur.” Ebû Dâvûd, İlim 1, Tirmizî, İlim 19; İbn Mâce, Mukaddime 17; Dârimî, Mukaddime 32 h. no: 349; Müsned, V, 196.

Dârimî Ebû Muhammed de Müsned’inde şöyle demektedir: Bize, Ebû’l-Muğire anlattı, bize el-Evzaî, el-Hasen’den anlattı, (el-Hasen) dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a İsrailoğulları arasında bulunan ve birisi farz namazları kıldıktan sonra oturup insanlara hayrı öğreten alim kişi ile, diğeri de gündüzün oruç tutup geceleyin namaz kılan kişi hakkında bunların hangisi daha faziletlidir diye soru sordular. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şu farz namazı kılıp sonra da insanlara hayrı öğretmek üzere oturan âlimin, gündüzün oruç tutan ve geceleyin namaz kılan abide fazileti, benim, sizin en aşağı mertebe bulunanınıza üstünlüğüm gibidir.” Dârimî, Mukaddime 32, h. no: 347.

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr de bunu “Beyânü’l-İlm” adlı eserinde senediyle Ebû Said el-Hudrî’den rivâyet etmektedir. O, dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Âl-imin âbide üstünlüğü, benim ümmetime üstünlüğüm gibidir.”

İbn Abbâs da dedi ki: Cihadın en faziletlisi içinde Kur’ân-ı Kerîm’in, fıkhın ve sünnetin öğretildiği bir mescid bina edeninkidir. Bunu, Şureyk, Leys b. Ebi Süleym’den, o, Yahya b. Ebi Kesir’den, o, Ali el-Ezdî’den rivâyet etmiştir. Ali dedi ki: Cihada gitmek istedim. İbn Abbâs bana şöyle dedi: Senin için cihaddan daha hayırlı olan bir şeyi sana göstereyim mi? Bir mescide gidersin, orada Kur’ân okutursun ve fıkıh öğretirsin. er-Rabi’ de dedi ki: Ben, Şâfiî’yi şöyle derken dinledim: İlim talep etmek nafile namazdan daha üstün bir vecibedir.

Hazret-i Peygamberin: “Şüphesiz ki, melekler kanatlarını yerlere koyarlar” şeklinde hadiste yer alan âyetinin iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisine göre melekler, o kimseye şefkat ve merhamet duyarlar. Nitekim yüce Allah, çocuklara, anne-babaya iyilik yapmalarını emrettiği âyetinde şöyle buyurmuştur:

“Merhametinden dolayı onlara alçak gönüllülük kanadını indir.” (el-İsra, 17/24) Yani, onlara karşı alçak gönüllü davran.

İkinci açıklama şekline göre ise; kanatların yere konulmasından maksat, yola açılması, yayılmasıdır. Çünkü bazı rivâyetlerde: “Ve şüphesiz ki melekler kanatlarını yayarlar” denilmektedir. Yani melekler, ilim talibini, yüce Allah’ın rızası için uygun şekilde ilim tahsil ettiğini görüp de diğer halleri de ilim talebindeki haline benziyor ise, bu yolculuğunda kanatlarını onun için yere yayarlar ve onu kanatları üzerinde taşırlar. Bunun sonucunda da ilim taleb eden kişi esenliğe kavuşur, Eğer yürüyor ise yorgunluk, bitkinlik duymaz. Uzak yollar ona yakın gelir. Normal yolculara isabet eden hastalık, malın gitmesi, yolu kaybetmek gibi türlü zararlar onu gelip bulmaz. Bu kabilden açıklamalar kısmen de olsa, daha önce Âl-i İmrân Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Allah… açıkladı” (Âl-i İmrân, 3/18) âyetini açıklarken geçmiş bulunmaktadır.

İmrân b. Husayn dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ümmetimden bir kesim, kıyâmet kopuncaya kadar hak üzere üstün kalmaya devam edeceklerdir.” Buhârî, Fardu’l-Humus 7, Menakıb 28, İ’tisam 10, Tevhîd 29; Müslim, Îman 247, İmare 170-175; Ebû Dâvûd, Cihad 4, Filen 1; Tirmizî, Fiteo 51; İbn Mâce, Mukaddime 1; Dârimî, Cihâd 39; Müsnd, IV, 93, 99, 104…, V, 269, 278, 279. Yezid b. Harun dedi ki: Eğer burada sözü geçenler hadis sahipleri (hadis ilmini tahsil edenler) değil iseler, bunların kim olduklarını bilemiyorum.

Derim ki: Âyetin yorumu ile ilgili olarak (Hadîs-i şerîfte kendilerinden söz edilen kimselerin) hadis ile uğraşan ilim adamları olduklarına dair Abdurrezzak’ın bu görüşünü es-Sa’lebî nakletmektedir: Ben de, İbn Ebi Hucce diye bilinen hocamız, üstad, kıraat alimi, nahiv bilgini, muhaddis, Kurtubalı Ebû Cafer Ahmed b. Muhammed b. Muhammed el-Kaysî’yi, Hazret-i Peygamber’in: “Garb ehli kıyâmet kopacağı vakte kadar hak üzere galip ve muzaffer kimseler olmaya devam edeceklerdir” âyetinin açıklanması ile ilgili olarak; “bunlar ilim adamlarıdır” dediğini dinledim. (Bunu açıklamak sadedinde) dedi ki: Çünkü, “garb” kelimesi müşterek bir lâfızdır. Hem büyük kova anlamında kullanılır, hem de güneşin batış yeri için kutlanılır. Ayrıca, taşan gözyaşı anlamında da kullanılır. Buna göre: “Garb ehli… devam edecektir” ifadesi; Allah’ı bilmekten ve O’nun hükümlerini bilmekten dolayı, O’nun korkusundan ötürü göz yaşlan taşıp duranlar muzaffer ve üstün gelmeye devam edeceklerdir, demektir. Yüce Allah da:

“Kulları arasında Allah’tan ancak âlimler korkar” (Fâtır, 35/28) diye buyurmaktadır.

Derim ki: Bu yorumu, Hazret-i Peygamber’in Müslim’in Sahih’inde yer alan şu âyeti de desteklemektedir: “Allah kimin hakkında hayır dilerse onu dinde fakih (derin bilgi sahibi) yapar. Müslümanlardan bir kesim kıyâmet gününe kadar hak üzere çarpışmaya ve kendilerine düşmanlık edenlere karşı muzaffer kalmaya devam edeceklerdir.” Bir önceki notta işaret edilen yerlerin bir çoğunda bu iki husus aynı rivâyette sözkonusu edilmektedir.

Bu hadisin ifade dizisinin zahirinden anlaşıldığına göre, onun başı sonu ile irtibatlıdır. Yani hak üzere kalmaya devam edecek olan kesim, dinde fıkıh (derin bilgi) sahibi olanlar ve btı yolda çaba harcayanlardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Tevbe 121

Küçük veya büyük hiçbir harcama yapmazlar, hiçbir vadiyi geçmezler ki, Allah onların yaptığı en güzel şeyle mükâfatlandırması için, kendilerine yazılmış olmasın.

Diyanet Vakfı
Allah onları, yapmakta olduklarının en güzeli ile mükafatlandırmak için küçük büyük yaptıkları her masraf, geçtikleri her vadi mutlaka onların lehine yazılır.

Kurtubi Tefsiri
Onlar, küçük büyük ne infak ederlerse, her bir vadiyi aştıklarında muhakkak bu onlara yazılmıştır ki, Allah yapmakta olduklarının en güzeliyle kendilerini mükâfatlandırsın.

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1. Resûlüllah’tan Geri Kalmak:

“Gerek Medinelilerin, gerek çevresinde bulunan bedevilerin Allah’ın Rasûlünden geri kalmaları… yaraşmaz” âyeti zahiri itibariyle haber, ancak emir manasındadir. Yüce Allah’ın:

“Sizin Allah’ın Rasûlüne eziyet vermeniz de… olacak bir şey değildir” (el-Ahzab, 33/53) âyeti gibi. Daha önceden de geçmişti.

“Geri kalmaları” âyeti; in ismi olarak ref mahallindedir.

Bu âyet, Medineliler ve onlara komşu bulunan Muzeyne, Cuheyne, Eşca’, Gıfar ve Eşlem gibi diğer Arap kabilelerine mensup mü’minlere Tebuk gazvesinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan geri kalmaları dolayısıyla yöneltilmiş bir sitemdir.

Âyetin anlamı şudur: Sözü geçen bu kimselerin geri kalmaları uygun bir şey değildir. Çünkü, özellikle bunların Savaşa çıkmaları gerekirdi. Bunlar başkalarından farklı idi. Başkalarının Savaşa çıkmaları -kimisinin görüşüne göre- istenmemişti. Bununla birlikte Savaşa çıkma isteğinin, bütün müslümanlara yönelik olma ihtimali ile birlikte özellikle yakın olmaları ve Medine’ye komşuluktan dolayısıyla, başkalarına göre bu emri öncelikle yerine getirmeleri gerektiğinden, özellikle onlara sitem edilmiştir.

2. Kimse Kendisini Allah Rasûlüne Tercih Edemez:

Yüce Allah’ın:

“Kendi nefislerini ona tercih etmeleri yaraşmaz.” Yani, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) zorluk ve meşakkat içinde iken, kişi kendisi için rahatı ve kolaylığı tercih edemez.

Âyette geçen “tercih etme” anlamını ifade eden fiilin kullanımına işaretle-; “Şundan yüz çevirdim.” Yani, kendimi ondan daha üstün gördüm, diye kullanılır.

3. Allah Yolundaki Her Sıkıntı Salih Bir Amel Değerindedir:

Yüce Allah’ın:

“Çünkü Allah yolunda” Allah’a itaat uğrunda “susuzluk” yani, susamaları, susuzluk çekmeleri.

Ubeyd b. Umeyr

“susuzluk” anlamındaki kelimesini med ile; diye okumuştur. Bu ikisi; Hata, yanılma kelimesinde olduğu gibi iki ayrı söyleyiştir.

“Yorgunluk” da öncekine atfedilmiştir, buradaki ise te’kid için fazladan gelmiştir. Aynı şekilde

“Açlık çekmeleri” kelimesinde de böyledir. Bu kelime aslında karnın zayıflaması ve içe çekilmesi anlamındadır. Mesela, “Karnı zayıf, küçük erkek, karnı zayıf, küçük kadın” ifadeleri de buradan gelmektedir ki, bu konudaki açıklamalar daha önceden (el-Mâide, 5/3- ayet, 26. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Kâfirleri kızdıracak bir yere” bir bölgeye, bir araziye

“ayak basmaları” yani, oraya ayak baslıkları için ayak basmalarından ötürü…

“Kâfirleri kızdıracak” anlamındaki âyet, ayak basılan yere sıfat olduğundan dolayı nasb mahallindedir.

“Bir düşmana karşı zafere ulaşmaları.” Yani, düşmanı öldürerek veya yenik düşürmek suretiyle bir üstünlük elde etmeleri… Aslında; “Bir şeye nail oldum, nail olurum” ifadesi, onu elde ettim, ele geçirdim manasınadır. (Mealde: Ulaşmak diye karşılanmıştır).

el-Kisâî der ki: Bu ifade Arapların “Bu, kendisinden bir şeyler elde edilen bir iştir,” ifadelerinden alınmadır. Yoksa, elden ele almak, (tenâvül)den değildir. Çünkü “tenâvül” kelimesi, “Ona bağışı verdim,” tabirinden gelmektedir. Başkası şöyle demektedir: “Bağışı aldım, alınırı” fiili “vav’lıdır. İse, “ya”hdır. O bakımdan; “Onu elde ettim, ben onu elde edenim,” denilir.

“Her bir vadiyi aştıklarında.” Araplar, kıyasa uygun olmayarak “vadi” kelimesinin tekil ve çoğulunu diye kullanırlar. en-Nehhâs der ki: Bildiğim kadarıyla tekili “fail” vezninde olmakla birlikte, çoğulu “ef ile” şeklinde gelen başka bir kelime yoktur. Halbuki kıyasa göre bu kelimenin çoğulunun; şeklinde gelmeli idi. Onlar, tek bir vav’ı dahi telaffuzu ağır bulduklarından, burada iki vav’ı bir arada zikretmeyi ağır bulmuşlardır. O kadar ki onlar, “(…….): Belirli vakti geldiğinde” kelimesindeki “hemze”yi “vav” yerine kullanmışlardır. el-Halil ile Sîbeveyh ise, bir erkek ismi olan “Vâsıl” ismini küçültme isim olarak; diye kullanıldığım nakletmektedir ki, bunu başka bir isimde kullanmazlar. el-Ferrâ’ ise, “vadi” kelimesinin çoğulunun; şeklinde kullanıldığım nakletmektedir. Derim ki: Kelimenin, diye de çoğulu yapılmıştır. Nitekim şair Cerir şöyle demektedir:

“Vadilerin parlaklığı arasında artık kendisinden hayır gelmez (kısır) bir harebeyi tanıdım.

Sen bu harabelerden ayrılalı uzun bir zaman geçti.”

“Mutlaka kendilerine salih bir amel yazılır.” İbn Abbâs der ki: Allah yolunda yaşadıkları her bir korku karşılığında yetmiş bin hasene mükâfatları vardır. Sahih hadiste de şöyle buyurulmaktadır: “At üç türlüdür… -hadiste şu ifadeler de yer almaktadır-: Sahibi için ecir olan ata gelince; bir kimse eğer onu Allah yolunda ve İslâm ehli için bir otlak veya bir bahçede bağlarsa, onun o otlak yahut bahçeden yedikleri karşılığında yediklerinin sayısı kadar ona hasenat yazılır. Onun pislikleri ve sidikleri sayısınca da ona hasenat yazılır.” Buhârî, Cihad 48, Musâkaac 12, Menakıb 28, Tefsir 99. Sûre 1. hismn 24; Müslim, Zekât 24; İbn Mâce, Cihâd 14: Muvattâ, Cihâd 3; Müsmd, 1, 395, II, 262, 383, V, 381,

Bu mükâfat, atlar yerinde iken böyle. Ya atlar sırtında düşman arazilerine girilecek olursa, mücahidlerin ecri ne olur?

4. Mücahidin Ganimete Hak Kazanması:

Kimi ilim adamı, bu âyet-i kerîmeyi düşman topraklarına girmekle ve düşman topraklarında bulunmakla ganimete hak kazanılacağına delil göstermişlerdir. Artık bundan sonra vefat ederse o ganimetteki payını alır. Bu, Eşheb ve Abdulmelik’in görüşüdür. Şâfiî’nin iki görüşünden birisi de budur. Mâlik ve İbnül-Kasım ise şöyle derler: Onun alacak bir payı olmaz. Çünkü yüce Allah, bu âyet-i kerîmede sadece ecri sözkonusu etmekte, ganimetteki payı sözkonusu etmemektedir.

Derim ki: Birinci görüş daha sahihtir. Çünkü yüce Allah, kâfirlerin arazilerine girmeyi, onların mallarından birşeyler ele geçirmek ve onları yurtlarından çıkarmak ayarında değerlendirmiştir. İşte, onları öfkelendiren ve onları zelil kılan da budur. O bakımdan, böyle birşey bizzat ganimet elde etmek, düşmanı öldürmek ve ashâb etmek ayarındadır. Durum böyle olduğuna göre ganimete, fiilen ele geçirmesiyle değil de bizzat düşman topraklarına girmekle hak kazanılır. Bundan dolayı Ali (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Bir kavim kendi yurtlarında iken yurtları çiğnenecek olursa mutlaka zelil olurlar. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

5. Âyet Muhkem midir, Mensuh mudur?

Bu âyet-i kerîmenin, yüce Allah’ın: “Mü’minlerin topluca (Savaşa) çıkmaları gerekmez” (et-Tevbe, 9/122) âyeti ile nesh olduğu ve bu hükmünün müslümanlar sayıca azken sözkonusu olduğu, sayıları çoğaldığında ise hükmünün nesh edilip, Allah’ın, dileyen kimseye geri kalmayı mubah kıldığı söylenmiştir ki, bu görüş İbn Zeyd’in görüşüdür.

Mücahid dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir grubu insanlara (dini) öğretmeleri için çöllere göndermişti. Bu âyet-i kerîme nâzil olunca, korkup geri döndüler, bunun Üzerine yüce Allah da-: “Mü’minlerin topluca (Savaşa) çıkmaları gerekmez” âyetini indirdi.

Katade dedi ki: Bu husus, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e has idi. Hazret-i Peygamber bizzat gazaya çıktı mı, herhangi bir kimsenin özürsüz olarak ondan geri kalma hakkı yoktur. Onun dışındaki diğer yönetici ve devlet başkanlarına gelince; dileyen müslümanın, -eğer insanların ona ihtiyaçları yoksa, bir zaruret de bulunmuyorsa- ondan geri kalma hakkı vardır.

Üçüncü bir görüşe göre âyet-i kerîme muhkemdir. el-Velid b. Müslim dedi ki: Ben, el-Evzaî, İbnü’l-Mübârek, el Fezârî, es-Sebi’î, Said b. Abdulaziz’i bu âyet-i kerîme hakkında onun bu ümmetin ilki için olduğu gibi, sonradan gelecekleri için de böyle olduğunu söylerken dinlemişi mdir.

Derim ki: Katade’nin görüşü güzeldir. Buna delil de Tebuk gazvesidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

6. Cihada Çıkmanın Fazileti ve Mazereti Dolayısıyla Çıkamayanların Mükâfaatı:

Ebû Dâvûd’un, Enes b. Mâlik’ten rivâyetine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yemin olsun, siz Medine’de öyle kimseleri geride bıraktınız ki, ne kadar yol aldıysanız, ne kadar harcamanız olduysa ve hangi vadiyi katettiyseniz mutlaka onlar da bunda sizinle birliktedirler.” Ey Allah’ın Rasûlü! Onlar Medine’de oldukları halde nasıl olur da bizimle birlikte olabilirler? dediler. Hazret-i Peygamber: “Mazeretleri onları alıkoydu” dedi. Buhârî, Cihad 35, Meğâzî 81; Ebû Dâvûd, Cihad 19; İbn Mâce, Cihad 6; Müsned, III, 103, 160, 182. 214.

Müslim de bunu Hazret-i Cabir yoluyla rivâyet etmiştir. Câbir dedi ki: Bir gazada Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte idik. Şöyle buyurdu: “Hiç şüphesiz Medine’de bir takım kimseler vardır ki, ne kadar yol aldıysanız, hangi vadiyi katettiyseniz, mutlaka onlar sizinle beraberdirler. Hastalıkları onları (sizinle birlikte) çıkmaktan alıkoydu.” Müslim. İmâre 159; İbn Mâce, Cihâd 6; Müsned, III, 300, 341.

Böylece Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) mazereti bulunanlara, gücü yerinde ve fiilen amelde bulunanlara hakkında sözkonusu olan ecrin benzeri ecir verileceğini bildirdi.

Kimisi de şöyle demiştir: Özürü bulunan kimsenin mükâfatı katlandırılmaz. Ancak, fiilen katılanın ecri kat kat verilir.

İbnü’l-Arabî der ki: Bu, yüce Allah’a karşı delilsiz bir hüküm vermedir, onun geniş rahmetini daraltmadır. Kimi insanlar İse, bu hususta şüpheli bir ifade kullanarak şöyle demişlerdir. Son cümle İbnu’l-Ariıbî, Akkâmul-Kur’ân, fi, 1029’daki ifade şekli esas alınarak tercüme edilmiştir. Bunlara da kat kat ecir verileceği kesindir. Ancak, bizler herhangi bir yerde kat kat mükâfat verileceğini kesin söyleyemeyiz. Çünkü bu, niyetlerin miktarına bağlı bir husustur. Bu da ğaybî bir meseledir. Kafi olarak söylenebilen şu ki, ortada kat kat ecrin verileceği doğrudur, yüce Rabbimiz ise kimin bunu hakettiğini en iyi bilendir.

Derim ki: Hadis ve âyetlerden zahiren anlaşılan, ecir bakımından eşitlik olduğudur. Bunlardan birisi de Hazret-i Peygamber’in: “Her kim bir hayır gösterirse, ona da bizzat o hayrı işleyenin ecri gibi ecir verilir” Müslim, İmâre 133; Ebû Dâvûd, Edeb 115; Tirmizî, İlim 14; Müsned, IV, 120, V, 274. hadisi ile: “Kim abdest alır da namaz kılmak üzere çıkar da, insanların namazı kılıp bitirmiş olduklarını görürse, Allah o kimseye o namazı kılan ve cemaate katılanların ecrini verir” Ebû Dâvûd, Salât 50; Nesâî hurime 52; Müsned. II, 380. âyetten gibi.

Yüce Allah’ın:

“Kim Allah’a ve Rasûlüne hicret maksadıyla evinden çıkar da sonra ölüm kendisine erişirse, onun mükâfatı Allah’a ait olur” (en-Nisa, 4/100) âyetinin zahiri de bunu gerektirmektedir. Samimi niyetin amellerin esası oluşu da buna delildir. Eğer, itaat olan bir işi yapmak için samimi bir niyete sahip olur da, bu niyet sahibi herhangi bir engel dolayısıyla o itaati işlemekten acze düşerse, aciz düşen kimsenin alacağı ecrin, bizzat o işi yapmaya gücü yeten ve yapanın ecrine eşit olması ve hatta ondan da fazla olması uzak bir ihtimal değildir. Çünkü Hazret-i Peygamber: “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 1, 61, 109. diye buyurmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Tevbe 120

Medine halkına ve çevresindeki bedevilere, Allah’ın Resulünden geri kalmaları ve kendilerini onun canından üstün tutmaları yakışmaz. Çünkü Allah yolunda hiçbir susuzluk, yorgunluk, açlık çekmezler; kâfirleri kızdıracak hiçbir yere ayak basmazlar; düşmandan bir şey elde etmezler ki, onun karşılığı kendilerine bir salih amel olarak yazılmasın. Şüphesiz Allah iyilik yapanların ecrini zayi etmez.

Diyanet Vakfı
Medine halkına ve onların çevresinde bulunan bedevi Araplara Allahın Resulünden geri kalmaları ve onun canından önce kendi canlarını düşünmeleri yakışmaz. İşte onların Allah yolunda bir susuzluğa, bir yorgunluğa ve bir açlığa duçar olmaları, kafirleri öfkelendirecek bir yere (ayak) basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları, ancak bunların karşılığında kendilerine salih bir amel yazılması içindir. Çünkü Allah iyilik yapanların mükafatını zayi etmez.

Kurtubi Tefsiri
Gerek Medinelilerin, gerek çevresinde bulunan bedevilerin Allah’ın Rasûlünden geri kalmaları, kendi nefislerini ona tercih etmeleri yaraşmaz. Çünkü Allah yolunda susuzluk, yorgunluk, açlık çekmeleri, kâfirleri kızdıracak bir yere ayak basmaları, bir düşmana karşı zafere ulaşmaları karşılığında mutlaka kendilerine salih bir amel yazılır. Şüphesiz Allah, iyi hareket edenleri mükâfatsız bırakmaz.

Tevbe 119

Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Allahtan korkun ve doğrularla beraber olun.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Sâdıklarla Beraber Olmak Emri:

Yüce Allah’ın:

“Ve sâdıklarla beraber olun” âyetinde yer alan sadakat ehli kimselerle birlikte olma emri, doğru söylemenin faydalarını gördüğü ve böylelikle onları münafıkların konumlarından uzaklaşmalarına sebep teşkil eden üç kişinin kıssasından sonra gerçekten güzel bir emirdir. Mutarrif der ki: Mâlik b. Enes’i şöyle derken dinledim: Yalan söylemeyen, doğru sözlü olup da aklından gereği gibi yararlandırılmayan ve başkalarına isabet eden kocamışlık ve bunaklık musibetlerinden korunmayan kişiler çok azdır.

Burada sözü geçen

“mu’minler” ile

“sâdıklar”dan kastın kimler olduğu hususunda değişik görüşler vardır. Bu âyetin bütün mü’minlere bir hitab olduğu söylenmiştir. Yani, Allah’ın emirlerine aykırı davranmaktan sakının ve

“sâdıklarla beraber olun.” Yani, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte gazaya çıkanlarla birlikte olun, münafıklarla beraber değil. Yani siz, sâdıkların izledikleri yolu tutun, onların gittikleri yoldan gidin.

Bir diğer görüşe göre sâdıklardan kasıt, peygamberlerdir. Yani, salih ameller işlemek suretiyle cennette onlarla birlikte olun.

Bir başka görüşe göre sâdıklardan kasıt, yüce Allah’ın:

“Yüzlerinizi doğu ve batıya döndürmeniz iyilik demek değildir… Sadakat gösterenler işte bunlardır” (el-Bakara, 2/177) âyetinde kastedilen kimselerdir, denilmiştir.

Bir diğer görüşe göre ise, sâdıklar verdikleri söz ve ahidleri yerine getirenlerdir. Bunun böyle olması ise yüce Allah’ın: “Mü’minler arasında Allah’a verdikleri sözde doğrulukla sebat gösteren nice yiğitler vardır.” (el-Ahzab, 33/23)

Bunların Muhacirler olduğu da söylenmiştir. Çünkü, Hazret-i Ebû Bekir Sakîfe günü (halife olarak seçildiği günde) şöyle demişti: Şüphesiz Allah bizi “sadıklar” diye adlandırarak:

“Yurtlarından ve mallarından çıkartılıp uzaklaştırılmış olan… fakir muhacirler içindir. İşte onlar sâdıkların tâ kendileridir. ” (el-Haşr, 59/8) Sonra da sizleri

“Onlardan evvel Medine’yi yurt edinip îmana sahip olanlar ise…” (el-Haşr, 59/9) âyetinde ise, sizleri de felâha erenler, kurtulanlar diye adlandırmıştır.

Bir diğer görüşe göre, sâdıklardan kasıt, iç ve dışları birbirinin aynı olan kimselerdir.

İbnü’l-Arabî der ki: Bu, gerçek açıklamadır ve varılması istenen nihai gayedir. Çünkü bu sıfat sayesinde akidede münafıklık, davranışta da akideye aykırı hareket etmek ortadan kalkar. Bu niteliğe sahip olan kimseye sıddîk denilir. Ebû Bekir, Ömer, Osman ve onlardan sonra gelenler de kendi mevkii ve dönemlerine göre (bu mertebede) yerlerini almışlardır. Burada sadıklardan kasıt el-Bakara Sûresi’nde kastedilenlerdir, diyenlerin görüşüne gelince; o âyette sözü edilen işler, sıdkın büyük bir bölümünü ihtiva eder. Sonra da daha az bir bölümünü ihtiva eden hususlar ardından gelir ki bu da, el-Ahzab Sûresi’ndeki âyetin ihtiva ettiği manadır. Hazret-i Ebû Bekir’in tefsirine gelince, o da bu konudaki bütün görüşleri kapsayan bir açıklamadır. Çünkü, sadıklığın bütün nitelikleri onlarda bulunmaktaydı.

2. Allah’ın Âyetlerini Akledip Anlayanlar Doğruluktan Ayrılmamalıdır:

Allah’ın âyetlerini anlayıp. O’nun hükümlerini akıllarıyla kavrayanların, sözlerinde doğruluktan, amellerinde ihlâstan, hallerinde de temiz ve arılıktan ayrılmamaları gerekir. Bu şekilde hareket eden bir kimse, iyilere katılır ve bağışlayıcı olan Rabbin rızasına ulaşır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Doğruluğa sımsıkı sarılınız. Çünkü doğruluk iyiliğe (birr’e) iletir. İyilik ise, hiç şüphesiz cennete götürür, Kişi doğruluğa devam edip doğruluğu araştırır ve bunu sürdürür, nihayet Allah nezdinde sıddîk (dosdoğru) diye yazılır.”

Yalan ise bunun tam zıddıdır. Hazret-i Peygamber (hadisinin devamında) şöyle buyurmaktadır: “Yalandan da çokça sakının. Çünkü yalan günaha götürür ve şüphesiz ki günah da cehenneme götürür. Kişi yalan söylemeye, yalanı söylemek için araştırıp bulmaya devam eder durur da, nihayet Allah nezdinde yalancı diye yazılır.” Bu hadisi Müslim rivâyet etmektedir. Müslim, Birr 105; Ebû. Dâvûd, Edeb 80; Tirmizî, Birr 46; Müsned, I, 384, 432.

Yalan utanılacak bir şeydir. Yalancıların ellerinden şahidlik hakkı alınmıştır. Hazret-i Peygamber, bir kişinin şahidliğini söylediği bir yalan sebebiyle kabul etmemiştir. Ma’mer der ki: Bu kişinin Allah’a mı, yoksa Rasûlüne mi, yoksa insanlardan herhangi birisine mi yalan söylemiş olduğunu bilemiyorum.

Şureyk b. Abdullah’a da şöyle sorulmuş: Ey Abdullah’ın babası! Kastî olarak yalan söyleyen bir adamın yalan söylediğini işitirsem arkasında namaz kılayım mı? O: Hayır diye cevap vermiştir.

İbn Mes’ûd’dan dedi ki: Ne ciddilikte, ne de şakacıkta yalan uygun bir şey değildir. Ve sizden herhangi bir kimse de bir şeye söz verdikten sonra onu yerine getirmemezlik etmesin. Arzu ederseniz, yüce Allah’ın:

“Ey Îman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun” âyetini okuyunuz. Ne dersiniz, hiç yalan söylemeye dair bir ruhsat olduğunu görüyor musunuz?

Mâlik de der ki: Bir kimse Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in hadisini naklederken doğru söylese bile insanlar ile konuştuğunda yalan söyleyen kimsenin naklettiği haber kabul olunmaz. Ondan başkaları ise böyle birisinin hadisinin kabul edileceğini söylemiştir. Doğrusu ise, yalan söyleyen bir kimsenin -belirttiğimiz gerekçeler dolayısıyla- ne şehadeti, ne de rivâyet ettiği haberi kabul olunmaz. Çünkü, verilen haberin kabul edilmesi büyük bir mertebedir ve üstün bir mevkidir. Böyle bir mertebe, ancak güzel hasletleri kemal noktasına erişmiş bir kimse için sözkonusu olabilir. Yalancılıktan da daha kötü bir haslet olamaz. Çünkü yalancılık, kişinin velayet haklarını kaybettirip yapılan şahadetleri boşa çıkartır.

Tevbe 118

Ve geri bırakılan üç kişiye de. Yeryüzü genişliğiyle birlikte onlara dar gelmişti. Canları da kendilerine dar gelmişti. Allah’tan başka sığınacak kimse olmadığını anladılar. Sonra Allah onlara tövbe etti ki, onlar da tövbe etsinler. Şüphesiz Allah tövbeleri çok kabul eden, merhametli olandır.

Diyanet Vakfı
Ve (seferden) geri bırakılan üç kişinin de (tevbelerini kabul etti). Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allahtan (Onun azabından) yine Allaha sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hallerine) dönmeleri için Allah onların tevbesini kabul etti. Çünkü Allah tevbeyi çok kabul eden, pek esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Geri bırakılan üç kişinin de (tevbesini kabul buyurdu). Öyle ki, yeryüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah’tan -yine O’ndan-başka sığınacak hiçbir yer olmadığını anlamışlardı. Sonra tevbe etsinler diye onları tevbeye muvaffak buyurdu. Şüphesiz Allah, tevbeyi kabul edendir, hakkıyla merhamet edendir.

“Geri Bırakılma”nın Anlamı:

Yüce Allah’ın:

“Geri bırakılan üç kişinin de” âyeti, Mücâhid ve Ebû Mâlik’ten nakledildiğine göre, “tevbeden geri bırakılan üç kişi” diye açıklanmıştır. Katade ise, “Tebuk gazvesinden geri bırakılan üç kişi” diye açıklamıştır. Muhammed b. Zeyd’den de “geri bırakılanın, terkedilen anlamına geldiğini söylediği nakledilmiştir. Çünkü, “filanı geri bıraktım”, onu terk ettim ve benim giriştiğim işe onu katmayarak onu oturur halde bırakıp ondan ayrıldım, demektir.

İkrime b. Halid bu anlamdaki kelimeyi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ardında geri kalanlar anlamında; diye okumuştur. Cafer b. Muhammed’den, onun bu kelimeyi; “Muhalefet edenler…” diye okuduğu rivâyet edilmiştir.

“Geri bırakılanın, münafıklardan farklı olarak sonraya bırakılan, tehir edilen ve haklarında herhangi bir hüküm verilmeyen kimseler anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü, münafıkların tevbeleri kabul edilmemişti. Diğer bazı kimseler ise özür beyan etmiş ve bu özürleri de kabul edilmişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise bu üç kişiyi haklarında Kur’ân-ı Kerîm âyeti inene kadar ertelemişti, Müslim, Buhârî ve diğerlerinin rivâyetleri gereğince doğrusu da budur.

Lâfız Müslim’in olmak üzere Kâ’b (b. Mâlik) dedi ki: Biz, yani bu üç kişi kendisine yemin ettiklerinde mazeretlerini kabul edip kendilerine bey’at edip mağfiret olunmalarını istediği o kimselerden geriye bırakılmıştık. Ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da işimizi, Allah hakkımızda hüküm verinceye kadar ertelemişti. İşte bundan dolayı yüce Allah:

“Geri bırakılan uç kişinin de…” diye buyurmuştur. Yoksa, şanı yüce Allah’ın sözünü ettiği geri bırakılışımız, gazadan geri kalıbımız değildir. Buradaki geri kalış, onun (Hazret-i Peygamberin) bizi geriye bırakması ve bizim işimizi kendisine yemin edip mazeret beyan eden ve bu mazeretlerini kabul ettiği kimselerden sonraya bırakmasından dolayıdır. Hadis biraz sonra bütünüyle kaydedilecek ve kaynakları gösterilecektir. Hadis biraz sonra bütünüyle kaydedilecek ve kaynakları gösterilecektir.

Bu uzunca bir hadistir, bizim buraya aldığımız, bu hadisin son bölümüdür.

“Geri Bırakılanların Kimlikleri:

Geri bırakılan üç kişi ise, Kâ’b b. Mâlik, Âmiroğullarından Murare b. Rabia ile Vakıfoğuflarından Hilâl b. Umeyye’dir. Hepsi de Ensardan idiler. Buhârî ve Müslim onlara dair hadisi rivâyet etmişlerdir.

Müslim dedi ki; … Kâ’b b. Mâlik’den, dedi ki: Tebuk gazvesi müstesna, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in katıldığı hiçbir gazveden geri kalmadım. Şu kadar var ki, ben Bedir gazvesinden de geri kalmış idim. Ama, Peygamber o gazada kendisinden geri kalan hiçbir kimseye serzenişte bulunmadı. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve müslümanlar Kureyş’in kervanını ele geçirmek kastıyla çıkmışlardı. Nihayet Allah, onları ve düşmanlarını (önceden) herhangi bir sözleşme olmaksızın bir araya getirdi. Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte İslâm üzere ahidleştiğimiz vakit Akabe gecesinde hazır bulundum. Bunun yerine Bedir’de hazır bulunmuş olmayı tercih etmem. Her ne kadar Bedir insanlar arasında ondan daha meşhur ise de.

Tebuk gazvesinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan geri kaldığım sırada durumuma dair haberin bir bölümü şöyledir: O gazvede Peygamber’den geri kaldığım vakte kadar hiçbir zaman daha güçlü ve daha bolluk içinde olmamıştım. Allah’a yemin ederim, ondan önce hiçbir zaman bir arada iki bineğim olmamıştı. Fakat aynı anda iki bineğim vardı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) oldukça sıcak bir dönemde gazaya çıkmıştı. Önünde katedilecek uzun bir mesafe ve yollar vardı. Üzerine gittiği düşman sayıca çok fazla idi. O bakımdan, gazalarına gereği gibi hazırlansınlar diye müslümanlara durumlarını açıkça ifade etti ve nereye gitmek istediğini onlara bildirdi.

Müslümanlar, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte pek çoktular. Herhangi bir belleyicinin -divan defterlerinin (tutanaklarının)- defteri onları bir arada yazabilmiş değildir.

Kâ’b dedi ki: Geri kalmak isteyip de -hakkında yüce Allah’tan bir vahiy inmediği sürece- bu işin Hazret-i Peygamber’e gizli kalacağını sanmayan kişi çok azdı.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) meyvelerin olgunlaştığı, gölgelerin hoş olduğu bir zamanda bu gazaya çıktı. Bense, bu gibi şeylere bir parça düşkün bir kimse idim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve onunla beraber müslümanlar bu gaza için hazırlıklarını yaptılar. Ben de onlarla birlikte hazırlık yapmak üzere gitmek istedimse de hiçbir İş göremedim. Kendi kendime: İstersem ben bunu yapabilirim, diyordum. Ancak, benim işi bu şekilde ağırdan alışım devam edip gitti. Nihayet insanlar ciddiyetle işe koyuldular. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve beraberinde müslümanlar gazaya çıktılar, ben ise kendim için hiçbir hazırlık yapmadan duruyordum. Sonra bir sabah erkenden gittim, yine hiçbir şey yapmaksızın geri döndüm.

Benim bu işi ağırdan alışım devam edip durdu, nihayet onlar sür’atle yola koyuldular ve gaziler yol alıp ilerlediler. Bineğime binip onlara yetişmek istedim, keşke yapabilseydim. Sonra bu da benim için mukadder olmadı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın çıkışından sonra, insanlar arasına çıktığım da ben, ya münafık olduğu hususunda hakkında ciddi şüpheler bulunan, yahut Allah’ın mazur gördüğü zayıf kabul ettiği kimselerden başka benim gibi geri kalmış hiçbir kimse görmeyişim beni üzüyordu,

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebuk’e ulaşıncaya kadar beni anmadı. Tebuk’de ashâbı arasında otururken: “Kâ’b b. Mâlik ne yaptı acaba?” diye sordu, Selemeoğullarından bir kişi: Ey Allah’ın Rasûlü dedi, onu iki elbisesi ve bu elbiselerin kenarlarına bakması kendisini alıkoydu. (Kendisini beğendiğini, güzel elbiselere kendisini kaptırdığını kastediyor). Ancak, Muaz b. Cebel ona: Ne kadar kötü dedin diye karşılık verdi. Allah’a yemin ederim, ey Allah’ın Rasûlü, biz onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sustu. Bu halde iken serapta hareket eden beyaz elbiselere bürünmüş bir adam gördü. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Ebû Hayseme olasın” diye buyurdu. Gerçekten de Ensardan Ebû Hayseme olduğunu gördüler. İşte, bir avuç hurma tasadduk ettiği için münafıkların kendisini ayıpladıkları kişi odur.

Kâ’b b. Mâlik (devamla) dedi ki: Nihayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Tebuk’ten geri döndüğü haberini alınca, aşırı üzüntüm beni istila etti. Söyleyeceğim yalanları hatırımdan geçirmeye ve: Yarın ben onun gazabından nasıl kurtulabilirim demeye koyuldum, bu hususta akrabalarımdan görüşü sağlam herkesten yardım istiyordum. Bana: Artık Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) geliyor ve oldukça yaklaştı denilince, batıl kanaatler benden uzaklaştı ve ondan hiçbir şekilde (yalan söylemekle) kurtulamayacağımı kesinlikle anladım. O bakımdan, ona doğru söylemeyi kararlaştırdım.

Nihayet, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sabah vakti (Medine’ye) girdi. Yolculuktan geldi mi, önce mescide uğrar, orada iki rekât namaz kılar, sonra insanlar (dinlemek) için otururdu. Bu şekilde oturunca, geri kalanlar da yanına gelmeye başladılar, ona Özür beyan etmeye ve yemin etmeye koyuldular. Seksen küsur kişi idiler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların açıkladıklarını kabul etti, onlara bey’at etti, onlar için mağfiret diledi ve içyüzlerini de Allah’a havale etti. Nihayet ben de yanına vardım. Ona selam verdiğimde öfkeli birisinin edasıyla tebessüm etti, sonra: “Gel” diye buyurdu. Önünde oturuncaya kadar yürüdüm, bana: “Seni geri bırakan sebep nedir? Daha önceden bineğini satın almamış mıydın” diye sordu. Ben: Ey Allah’ın Rasûlü dedim. Allah’a yemin ederim ki, eğer dünya ehlinden senden başka birisinin huzurunda otursaydım; zannederim ileri süreceğim bir mazeret ile onun gazabından kendimi kurtarabilirdim. Çünkü bana güzel söz söyleyebilme yeteneği ve tartışabilme gücü verilmiş bulunuyor. Fakat, Allah’a yemin ederim, şuna inanıyorum ki, eğer bugün sana, senin benden razı olmanı sağlayacak yalan bir söz söyleyecek olursam, aradan fazla zaman geçmeksizin Allah senin bana gazaplanmanı sağlayabilir. Ve yemin olsun sana, bana karşı olumsuz duygular beslemene sebep teşkil edecek doğru bir söz söyleyecek olursam, inanıyorum ki, bu hususta Allah bana güzel bir sonuç ihsan edecektir. Allah’a yemin ederim, hiçbir mazeretim yoktu. Allah’a yemin ederim, senden geri kaldığım zamandan daha güçlü, daha rahat imkânlara önceden sahip olmamıştım.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Buna gelince, bu doğru söyledi. Haydi, Allah hakkında hüküm verinceye kadar kalk, git.”

Bunun üzerine kalktım. Selemeoğullarından bazıları da kalkıp arkamdan geldiler ve bana şöyle dediler: Allah’a yemin ederiz, biz bundan önce senin bir günah işlediğini bilmiyoruz. Bu geri kalanların Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a mazeret olarak bildirdikleri şekilde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a özür beyan etmekten âciz (mi oldun)? Çünkü, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın senin için mağfiret dilemesi, işlediğin günaha karşılık sana yeterdi.

(Kâ’b devamla) dedi ki: Allah’a yemin ederim beni o kadar azarladılar ki, sonunda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a geri dönüp kendimi yalanlamak istedim. Sonra onlara: Peki, benim bu durumum gibisini benden başkasında da gördünüz mü? diye sordum. Onlar, evet dediler. Seninle birlikte iki kişi daha senin dediğin gibi dediler. Onlara da sana söylenenin benzeri sözler söylendi. Ben: Bunlar kimdir diye sorunca bana, bunlar Murare b. Rabia el-Âmiri ile Hilâl b. Umeyye el-Vakifî’dir dediler. Böylelikle bana Bedir’e katılmış salih iki kişinin ismini söylemiş oldular. Bunların benim gibi olmaları bana yeterdi. Bu ikisinin ismini bana söyleyince, ben de çekip gittim.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) müslümanlara kendisinden geri kalanlar arasından bu üç kişi olan bizlerle konuşmayı yasakladı. O bakımdan insanlar bizden uzak durdular. Bize karşı tutumları değişti. O kadar ki, ben kendi içimde yeri tanımaz oldum. (Yer benim için değişti). Bildiğim yer değildi artık.

Bu şekilde elli gün kaldık. Benim İki arkadaşım ise, evlerine çekildiler, evlerine oturup ağlamaya koyuldular. Bense aralarında en genç ve en güçlüleri idim. Dışarı çıkar, namaza iştirak eder, çarşılarda dolaşırdım, ama kimse benimle konuşmuyordu. Namazdan sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) oturduğu yerde kalkmadan yanına gider, ona selam verirdim ve kendi kendime selamımı almak içim Acaba dudaklarını kıpırdattı mı, kıpırdatmadı mı diye sorardım. Daha sonra, yakın bir yerde namaz kılar, gizliden gizliye ona bakardım. Namazıma yöneldimi, bana bakıyor, ben ona doğru baktım mı benden yüzünü çeviriyordu.

Nihayet müslümanların benden bu uzaklaşmaları bana uzun gelmeye başladı. Yolda yürürdüm ve nihayet Ebû Katade’nin bahçe duvarından aştım. Amcam oğlu idi. İnsanlar arasında en sevdiğim kişiydi. Ona selam verdim. Allah’a yemin ederim selamımı almadı. Ona: Ey Ebû Katade dedim, Allah adına sana yemin veriyorum. Benim, Allah’ı ve Rasûlünü sevdiğimi bilmiyor musun? Ebû Katade susuyordu. Tekrar ona aynı şekilde yemin verdim, yine sustu. Yine ona yemin verdim, bu sefer Allah ve Rasûlü daha iyi bilir dedi. Gözlerimden yaşlar boşaldı. Geri dönüp yine duvarı aştım (ve gittim).

Medine çarşısında yürürken, Medine’de satmak üzere buğday getirenlerden Şam halkından Nabatlı birisinin: Kâ’b b. Mâlik’i bana kim gösterebilir, dediğini gördüm. Bu sefer, insanlar işaretle beni onlara göstermeye başladılar. Nihayet yanıma geldi. Bana, Gassan hükümdarından bir mektup uzattı. Okur-yazar birisiydim. O mektubu okudum, şu ifadeleri gördüm: İmdi bize ulaştığına göre, senin arkadaşın senden darılmış. Halbuki Allah seni aşağılanacağın, hakkının kaybolacağı bir yerde bırakmamıştır. O bakımdan sen bize dön, biz seni gereği gibi gözetiriz. Ben, bunları okuyunca kendi kendime şöyle dedim: Bu da aynı şekilde belanın bir parçasıdır. Hemen o mektubu alıp bir tandıra yöneldim ve mektubu tandırda yakıverdim.

Nihayet elli günün kırkı geçti. Vahiy gecikmişti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın elçisinin yanıma geldiğini gördüm. Bana dedi ki; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımından uzak durmanı sana emrediyor. Ben, onu boşayayım mı, yoksa ne yapayım deyince, hayır dedi. Ondan uzak dur, ona yaklaşma. Diğer iki arkadaşıma da benzeri bir haber göndermişti. Ben de hanımıma: Ailenin yanına git ve Allah bu hususta hükmünü verinceye kadar onların yanında kal. (Ka’b b. Mâlik devamla) dedi ki: Hilâl b. Umeyye’nin hanımı, bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna gidip ona şöyle demiş: Ey Allah’ın Rasûlü, Hilâl b. Umeyye hizmetçisi bulunmayan, bakıma muhtaç yaşlı birisidir. Benim kendisine hizmet etmemi hoş karşılar mısın? Peygamber: “Olur, fakat o sana hiçbir şekilde yaklaşmasın” diye buyurmuş. Hanımı da şu cevabı vermiş: Allah’a yemin ederim onda hiçbir şeye karşı bir arzu yok. Allah’a yemin ederim, onun bu durumu ortaya çıktığından bugüne kadar ağlayıp duruyor.

(Kâ’b b. Mâlik devamla) dedi ki: Yakınlarımdan birisi: Sen de hanımın hususunda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan izin istesen. Çünkü, Hilâl b. Umeyye’nin hanımına, Hilâl’e hizmet etmesi için izin vermiş. Ben, hanımım için bu hususta Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan izin istemeyeceğim, dedim. Hem ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan hanımımın hizmeti için izin İsteyecek olursam -ki, ben genç bir adamım- ne diyeceğini de bilmiyorum. Bu şekilde on gün daha geçti.

Böylelikle bizimle konuşmanın yasaklandığından bu yana elli gün tamamlanmış oldu. Daha sonra ellinci günün sabahı, sabah namazını odalarımızdan birisinin damında kılıyorken, yüce Allah’ın, hakkımızda söz ettiği şekilde, nefsimin daraldığı, bütün genişliği ile yeryüzünün üzerime dar geldiği bir halde oturmakta iken, Sel’ tepesine çıkmış birisinin, sesinin çıkabildiği kadar şöyle bağırdığını işittim: Ey Kâ’b b. Mâlik, müjdeler olsun sana. Bunun üzerine secdeye kapandım ve kurtuluşumuzun geldiğini anladım. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) insanlara sabah namazını kıldıktan sonra Allah’ın tevbemizi kabul ettiğini ilan etmişti. Bunun üzerine insanlar bizi müjdelemeye koyuldular. Diğer iki arkadaşımın yanına da müjdeciler gitti. Bir adam da at üstünde koşturarak bana doğru geldi. Eslemlilerden birisi de bana doğru koşup (Sel) tepesine çıktı. O bakımdan, ses attan daha hızlı gelmişti. Sesini işittiğim kişi bana müjde vermek üzere yanıma geldiğinde, bu müjdesi dolayısıyla elbisemi çıkartıp ona verdim. Allah’a yemin ederim, o gün için üzerimdeki elbiselerden başka bir elbiseye sahip değildim. Ariyeten başkasından alt ve üst elbise istedim, onları giyindim.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a doğru yola koyuldum. Kafileler halinde insanlar beni karşılıyor, tevbemin kabulü dolayısıyla beni tebrik ediyorlar ve şöyle diyorlardı: Allah’ın tevbeni kabul etmesi mübarek olsun senin için. Nihayet mescide girdim, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı etrafında ashâbı ile birlikte mescidde oturur buldum. Talha b. Ubeydullah koşarak yanıma geldi, benimle tokalaşarak beni tebrik etti. Allah’a yemin ederim, Muhacirlerden ondan başka bir kimse ayağa kalkmadı. -Kâ’b, Talha’nın bu davranışını hiçbir zaman unutmadı. –

(Devamla) Kâ’b dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in sevinçten yüzü parıldıyor iken ona selam verdim. O da şöyle buyurdu: “Annenin seni doğurduğu günden bu yana geçirdiğin en hayırlı gün bugündür. Müjde sana,” Ben: Ey Allah’ın Rasûlü, bu (tevbemizîn kabulü) Allah nezdinden mi geldi, yoksa senden mi? diye sordum. Peygamber: “Hayır, Allah nezdinden” diye buyurdu.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sevindiği vakit yüzü âdeta bir ay parçasıymış gibi aydınlanırdı. Biz bunu farkedebiliyorduk. Önüne, huzuruna oturduğumda, ey Allah’ın Rasûlü dedim. Allah’ın tevbemi kabul etmesi lütfü dolayısıyla malımı Allah’a ve Rasülüne sadaka olarak bağışlamak istiyorum. Ancak, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Hayır, malının bir bölümünü kendin için alıkoy. Böylesi senin için daha hayırlıdır.” Bu sefer ben, Hayber’deki payımı alıkoyuyorum, dedim. Ayrıca şunları söyledim: Ey Allah’ın Rasûlü! şüphesiz Allah beni doğrulukla kurtardı. Tevbemin bir gereği olarak da hayatta kaldığım sürece doğru olmayan bir söz söylemeyeceğim. (Kâ’b devamla) dedi ki: Allah’a yemin ederim, ben bunu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a söylediğim günden bu güne kadar yüce Allah’ın, müslümanlardan hiçbir kimseyi beni kendisiyle lütuflandırdığından daha güzeliyle doğruluk sebebiyle lütuflandırmış olduğunu bilmiyorum. Allah’a yemin ederim, bunu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a söylediğim günden bu yana bir defa olsun yalan söylemek kastım olmadı. (Ömrümün geri kalan bölümünde de) Allah’ın benî koruyacağını ümid ederim. Aziz ve celil olan Allah da;

“Yemin olsun ki, Allah Peygamberini de, içlerinden bir grubun gönülleri az kalsın eğrilmek üzere iken dar zamanda ona tabi olan Muhacirlerle Ensarı da tevbeye muvaffak etti Çünkü O, onlara çok rahmet edendir, çok bağışlayandır. Geri bırakılan üç kişinin de. Öyle ki, yeryüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı… Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” (et-Tevbe, 9/117-119)

Kâ’b dedi ki: Allah’a yemin ederim, Allah beni İslâm’a hidayet ettiğinden bu yana bana göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a doğru söyleyip ona yalan söylememekten daha büyük bir nimet ihsan etmiş değildir. Ben de ona yatan söylemiş olsaydım, yalan söyleyenlerin helâk olduğu gibi helâk olup gitmiştim. Çünkü Allah, vahiy nâzil olduğunda yalan söyleyen kimseler için her hangi bir kimseye söylediği sözün en kötüsünü, ağırını söylemiş ve şöyle buyurmuştu:

“Yanlarına döndüğünüzde onlardan vazgeçmeniz için önünüzde Allah’a yemin edeceklerdir. O halde siz de onlardan yüzçevirin. Çünkü onlar murdardırlar. Kazandıklarının cezası olarak varacakları yer de cehennemdir. Kendilerinden hoşnut olmanız için size yemin ederler. Siz onlardan hoşnut olsanız da şüphesiz Allah o fasıklar topluluğundan hoşnut olmaz.” (et-Tevbe, 9/95-96)

Kâ’b dedi ki: Biz, bu üç kişi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yemin edip onun da kendilerine bey’at ettiği, kendileri için mağfiret dilediği o kimselerden geriye bırakılmış ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizim işimizi, Allah hakkımızda hüküm verinceye kadar sonraya ertelemişti. işte bundan dolap aziz ve celil olan Allah:

“Geri bırakılan üç kişinin de…” diye buyurdu. Yoksa, yüce Allah’ın sözünü ettiği geri bırakılmamız bizim gazadan geri bırakılışımız değildir. Bu, sadece durumumuzu Hazret-i Peygamber’e yemin edip özür beyan eden ve Peygamberin de onun mazeretini kabul ettiği kimselere göre işimizi sonraya ertelemesinden ibaretti. Buhârî, Meğâzî 79; Müslim., Tevbe 53; Müsned, III, 456-459, VI, 386-389. Buhârî, Meğâzî 79; Müslim., Tevbe 53; Müsned, III, 456-459, VI, 386-389.

“Öyle ki yer yüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş” âyetindeki: Bunca genişliğine rağmen” anlamındadır.

“Geniş ev” denilir, mastar içindir. Yani, yeryüzü genişliği ile birlikte onlara dar gelmişti. Çünkü, müslümanlar darılmış, onlarla herhangi bir muamelede bulunulmuyor, konuşulmuyordu. Bu âyette tevbe edinceye kadar, masiyet işleyenlerden dargın kalına(bile)ceğine delil vardır. “Vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı.” Yani, üzüntü ve yalnızlıktan dolayı ashâb-ı kiramdan gördükleri dargınca muameleden dolayı kalpleri alabildiğine daralmış, vicdanları sıkılmıştı.

“Nihayet Allah’tan, -yine Ondan- başka sığınacak hiçbir yer olmadığını anlamışlardı.” Yani, affedilmeleri ve tevbelerinin kabulü hususunda O’ndan başka hiçbir sığınaklarının olmadığına kesinlikle inanmışlardı. Ebû Bekr el-Verrâk der ki: Nasûh tevbe, bütün genişliğine rağmen yeryüzünün tevbe edene dar gelmesi ve kişinin bizzat kendi vicdanının da kendisini alabildiğine sıkacak hale gelmesidir. Tıpkı Kâ’b’ın ve iki arkadaşının tevbesi gibi.

“Sonra, tevbe etsinler diye onları tevbeye muvaffak buyurdu. Şüphesiz Allah, tevbeyi kabul edendir, hakkıyla merhamet edendir.” Yüce Allah, böylelikle tevbelerinin, önce kendisi tarafından kabul edildiğini belirtmiş olmaktadır. Ebû Zeyd dedi ki: Yüce Allah için yapılan dört işte başlangıcın benden olacağını zannederek halaya düştüm. Ben (önce), benim kendisini sevdiğimi zannettim, bir de baktım ki, O beni sevmiş bile. Yüce Allah:

“Kendisinin onları seveceği, onların da kendisini seveceği…”(el-Mâide, 5/54) Benim önce O’ndan razı (lütfundan hoşnut) olacağımı zannediyordum, baktım ki O, benden razı olmuş bile. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah onlardan razı olmuştur, onlarda O’ndan hoşnut olmuşlardır.” (el-Beyyine, 98/8) Yine ben, (öncelikle) benim O’nu anacağımı sandım, bakıyorum ki, O beni anmış bile. İşte yüce Allah:

“Allah’ın zikretmesi ise elbette en büyüktür” (el-Ankebut, 29/45). Yine ben, (öncelikle) tevbe edenin ben olduğumu zannediyordum, bakıyorumki O, benim tevbemi kabul etmiş bile. Nitekim yüce Allah:

“Sonra tevbe etsinler diye onları tevbeye muvaffak buyurdu” diye buyurmaktadır.

Âyetin: Tevbe üzere sebat etsinler diye onları tevbeye iletti anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“Ey îman edenler, îman edin (imanınız üzere sebat gösterin)” (en-Nisa, 4/136) diye buyurmaktadır.

Şöyle açıklanmıştır: Allah onlara genişlik ve mühlet verdi, başkalarına yaptığı gibi onları cezalandırmakta acele etmedi. (Günah dolayısıyla cezalandırmakta acele etmesi hususunda örnek olmak üzere) yüce Allah’ın şu âyeti gösterilebilir:

“Yahudilere zulümleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış olan pek çok şeyi yasakladık.” (el-Nisâ, 4/160).

Tevbe 117

Andolsun Allah, Peygambere, zorluk saatinde onun peşinden giden muhacir ve ensara tövbe etti. Onlardan bir kısmının kalpleri kayacak gibi olmuştu, sonra yine onlara tövbe etti. Şüphesiz O, onlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki Allah, müslümanlardan bir gurubun kalpleri eğrilmeye yüz tuttuktan sonra, Peygamberi ve güçlük zamanında ona uyan muhacirlerle ensarı affetti. Sonra da onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki Allah, Peygamberini de, İçlerinden bir grubun gönülleri az kalsın eğrilmek üzere İken dar zamanda ona tabi olan Muhacirlerle Ensarı da tevbeye muvaffak etti. Sonra onların bu tevbelerini kabul buyurdu. Çünkü O, onlara çok rahmet edendir, onları çok bağışlayandır.

Tirmizî rivâyetle der ki: Bize, Abd b. Humeyd anlattı, bize Abdurrezzak anlattı, bize Ma’mer, ez-Zührî’den haber verdi. O, Abdurrahman b. Kâ’b b. Ma-Hk’ten, o, babası (Kâ’b) dan dedi ki: Bedir dışında Tebûk gazvesi olana kadar ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in katıldığı hiçbir gazadan geri kalmış değilim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir’e katılmadık hiçbir kimseye de serzenişte bulunmadı. Çünkü o, kervanı yakalamak için (Medine’den) çıkmış Kureyşlîler de kervanlarının yardımına koşmak üzere (Mekke’den) çıkmıştı. Ve -yüce Allah’ın da buyurduğu gibi- önceden bir sözleşme olmaksızın birbirleriyle karşılaşmışlardı. Yemin ederim ki, insanlar arasında (ki kanaate göre) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in katıldığı en şerefli vak’a Bedir’dir. Oysa ben onunla İslâm üzere ahidleştiğimiz vakit Akabe gecesindeki bey’atim yerine Bedirde bulunmuş olmayı tercih etmem. Bundan sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan Tebuk gazvesine kadar hiç bir gazada geri kalmadım. Tebuk ise, Hazret-i Peygamberin yaptığı son gazası idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, yola koyulacağını ilan etti… diye hadisi uzun uzadı ya naklettikten sonra şunları söyler: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in yanına gittim. Etrafında müslümanlar olduğu halde mescidde oturuyordu. Yüzü ay gibi aydınlıktı. Aydınlık saçıyordu. Bir işe sevindi mi, yüzü aydınlanırdı. Varıp huzurunda önünde oturdum; “Müjde sana ey Kâ’b b. Mâlik! Annenin seni doğurduğu günden bu yana senin için en hayırlı gün (bu gündür).” Ey Allah’ın Peygamberi dedim, bu (tevbemin kabulü) Allah nezdinden mi, yoksa senden mi? “Hayır, Allah nezdindendir” diye buyurdu, sonra da şu:

“Andolsunkİ Allah, Peygamberini de, içlerinden… ona tabi olan Muhacirlerle Ensarı da tevbeye muvaffak etti.., Şüphesiz Allah tevbeyi kabul edendir, hakkıyla merhamet edendir” âyetini okudu. (Kâ’b b. Mâlik devamla) yine:

“Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun” (et-Tevbe, 9/119) âyeti de hakkımızda indirilmiştir; diyerek hadisin geri kalan bölümünü zikretti. İleride yüce Allah’ın izniyle tevbeleri kabul olunan üç kişinin kıssasına dair Müslim’in Sahih’inden aktaracağımız rivâyetle bu hadis tamamiyle gelecektir. Hadis, bir sonraki âyetin tefsirinde tamamiyle zikredilecek: kaynaktan da orada gösterilecektir.

Yüce Allah’ın Peygamberden, Muhacirlerden ve Ensardan kabul ettiği bu tevbe hususunda İlim adamlarının farklı görüşleri vardır. İbn Abbâs der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in tevbesinin kabulü, münafıklara, cihada çıkmayıp oturmalarına izin vermesinden dolayı olmuştu. Buna delil, yüce Allah’ın:

“Allah affetsin seni… Niçin onlara izin verdin” (et-Tevbe, 9/43) âyetidir. Mü’minleri ise, bazılarının Hazret-i Peygamber’den geri kalıp Savaşa çıkmamaya kalplerinin meyletmeleri dolayısıyla affetmişti.

Bir diğer görüşe göre yüce Allah’ın tevbelerini kabul etmesi, onları zorluğun sıkıntılarından kurtarmasıdır. Bunun, onları düşmanların musibetlerine sevinmesinden kurtarması şeklinde ortaya çıktığı da söylenmiştir. Her ne kadar örfen tevbe bu anlama gelmiyor ise de, bundan tevbe diye söz edilmesi, bunda bir bakıma tevbedeki niteliğin bulunmasından dolayıdır ki, bu da ilk hale dönüştür. Meâni âlimleri de derler ki: Burada tevbede Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in sözkonusu edilmesi, tevbe etmelerine sebep o olduğundan dolayıdır. Yüce Allah’ın:

“Bilin ki… beşte biri Allah’a, Rasûlüne… aittir” (el-Enfâl, 8/41) âyetinde olduğu gibi.

Yüce Allah’ın:

“Dar zamanda ona tabi olan” yani, darlık vaktinde (saatü’l-usra) ona uyan kimseler demektir. Maksat ise o gazanın sürdüğü bütün vakitlerdir. Muayyen bir süreyi kastetmemektedir. Denildiğine göre darlık anı (saatü’l-usra), o gazada karşı karşıya kaldıkları en zorlu ve sıkıntılı vakitlerdir. O sıra zorluk, darlık; işin zorluğu demektir.

Hazret-i Cabir der ki: Binek zorluğu, azık zorluğu ve su zorluğu aleyhlerine bir arada toplanmıştı. el-Hasen der ki: Müslümanların zorluk ve sıkıntıları öyle bir noktaya gelmişti ki, tek bir deveye birkaç kişi kendi aralarında nöbetleşe biniyorlardı. Azıkları ise, kurtlu hurma, acımış arpa, kokmuş iç yağı idi. Üç ile dokuz arası bir topluluk Savaşa çıktıkları halde, beraberlerinde ancak ortaklaşa paylaşabilecekleri birkaç hurmadan başka bir şey yoktu. Onlardan herhangi birisi acıktı mı, bir hurmayı alır ve tadını alıncaya kadar dişleri arasında çiğner, sonra da onu arkadaşına verirdi. Arkasından üzerine bir yudum su içerdi. Bu şekilde son fertlerine kadar böylece devam ederlerdi. Ve nihayet hurmadan çekirdeği kalıncaya kadar bunu sürdürürlerdi. Samimiyet ve yakinleri üzere herhangi bir değişiklik olmaksızın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte yollarına devam ettiler. Allah onlardan razı olsun.

Ömer (radıyallahü anh), kendisine bu darlık anı hakkında soru sorulduğunda şöyle demiştir: Oldukça sıcak bir mevsimde yola çıktık. Son derece susamış olduğumuz halde bir yerde konakladık. Âdeta susuzluktan boynumuz kopacak zannetmiştik. Öyle ki, kişi devesini keser, işkembesindeki pisliklerini sıkarak, sıktığı suyunu içer, geri kalanını da serinlemek üzere göğsüne bastırırdı. Hazret-i Ebû Bekir dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, Allah, dua ettiğin vakit sana hayır vermeyi îtiyat edinmiştir. Haydi bizim için dua ediver. Hazret-i Peygamber: “Böyle bir şey yapmamı ister misin”? deyince, Hazret-i Ebû Bekir’in: Evet demesi üzerine ellerini kaldırdı. Ellerini geri çevirmeden gökte bulut belirdi, sonra da yağmur yağdı. Beraberlerindeki kapları doldurdular. Sonra geri dönüp baktığımızda yağan yağmurun askeri karargahın dışına taşmadığını gördük. Suyûti, ed-Dürru’l-Mensûr, IV. 308.

Ebû Hüreyre ve Müslim ve Müsned’de; “Veya Ebû Sâid şüphe eden A’meş’dir…” şeklinde. Ebû Said de rivâyetle dediler ki: Tebuk gazvesinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte idik. İnsanlar açlık musibetiyle karşı karşıya kaldılar ve: Ey Allah’ın Rasûlü, dediler. Bize izin versen de develerimizi kesip etlerini yesek ve yağlarından faydalansak. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Yapınız” diye buyurdu. Hazret-i Ömer gelip şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü! Böyle bir şey yapacak olurlarsa bineklerimiz azalır. Fakat, sen onlardan fazla azıklarını getirmelerini iste. O azıklar üzerinde Allah’ın bereket ihsan etmesi için dua et. Olur ki Allah böylelikle bunda bir bereket ihsan eder. Hazret-i Peygamber “Olur” diye buyurdu. Daha sonra deriden bir sofra getirilmesini istedi, (getirildi ve yayıldı). Sonra da artan azıkların getirilmesini istedi. Kimisi bir avuç mısır, kimisi bir avuç hurma, bir diğeri bir ekmek parçası getirip koydu. Nihayet o sofra üzerinde az miktarda bir şey toplandı. Ebû Hüreyre dedi ki: Ben onun ne kadar olduğunu tahmin etmek istedim; yere oturan bir keçinin oturduğu kadar bir yer doldurduğunu gördüm. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona bereket İhsan edilmesi için dua etti, sonra da: “Haydi kaplarınızı doldurun” diye buyurdu. Kaplarına doldurmaya başladılar, nihayet -kendisinden başka ilâh olmayan Allah hakkı için yemin ederim ki, karargâhta doldurulmadık hiç bir kap kalmadı, bulunanlar da doyuncaya kadar yemek yediler. Geriye bir miktar birşeyler arttı, bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Şehadet ederim ki, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur ve şüphesiz ki ben Allah’ın Rasûlüyüm. Eğer ki bir kul bunlar hakkında şüphe etmeksizin bu iki şehadet ile Allah’ın huzuruna çıkarsa, asla o, cennet(e girmek) den alıkonulmayacaktır.” Bu hadisi Müslim Sahihinde bu lâfız ve manası ile rivâyet etmiştir. Müslim, Îman 45; Müsned, III, 11. Yüce Allah’a hamd olsun.

İbn Arefe dedi ki: Tebuk ordusuna “Ceyşu’l-Usra: Zorluk Ordusu” denilmesinin sebebi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın insanları Savaşa sıcakların arttığı bir dönemde çağırmış olmasıdır, Bu sebepten, bu çağrı onlara ağır ve zor gelmişti. Hurmaların satılacağı zamandı. Zorluk ordusunun gösterilen bir örnek (darb-ı mesel) haline getirilmesi ise, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın daha önceden benzer sayıda bir orduyla birlikte gazaya çıkmamış olmasıdır. Çünkü Bedir günü beraberindekiler 310 küsur kişi idiler. Uhud günü 700, Hayber günü 1500, Mekke’nin fethedildiği günü 10.000, Huneyn günü 12.000 kişi idiler. Tebuk gazvesinde ordusunun sayısı ise 30.000 hatta daha fazla idi. Ve bu Hazret-i Peygamberin katıldığı son gazve olmuştu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Recep ayında gazaya çıkmış, Şaban ayı ile Ramazandan bir kaç gün Tebuk’ta kaldıktan sonra etrafa birçok seriyeler göndermiş ve bir çok kavimle cizye ödemeleri şartıyla barış yapmıştı.

Bu gazada Hazret-i Peygamber, Hazret-i Ali’yi yerine Medine’de vekil bırakmıştı. Bunun üzerine münafıklar da: Ona buğzettiği için onu geride bıraktı. Bunun üzerine Hazret-i Ali, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ardından çıkıp gitmiş ve ona (söylediklerini) haber vermişti: Bunun üzerine Hazret-i Peygamber de: “Harun’un, Mûsa’nın nezdindeki bir mevkii gibi, senin de bana göre böyle bir mevkide olmaya razı olmaz mısın?” Buhârî, Fedâilu Asbâbi’n-Nebiyy 9, Meğafili 78; Müslim, Ferfâilu’s-Sahâbe 30-32; Tirmizî, Menakıb 20; İbn Mâce, Mukaddime İ4; Müsned, I, 170, 177, 179, 182, 184, 185, III, 32. Böylelikle Hazret-i Peygamber, kendi emri ile Hazret-i Ali’nin Medine’de kalmasının ecir bakımından kendisiyle birlikte çıkmasına eş olduğunu da beyan etmiş oldu. Çünkü bütün mesele, Şâri’in emrine uygun hareket etmektir.

Bu gazaya Tebuk gazvesi deniliş sebebi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı ashâbından bir topluluğun kuruyup sertleşmiş bir kumu ellerindeki çubuklarla kazıdıklarını gördü. Yani, o kazıdıkları yere kaplarını sokuyor ve ordan su çıksın diye hareket ettiriyorlardı. Hazret-i Peygamber onlara: “Hâlâ onu karıştırıp duruyorsunuz” demesi üzerine bu gazveye “Tebuk Gazvesi” ismi verilmiştir.

Yüce Allah’ın:

“içlerinden bir grubun gönülleri az kalsın eğrilmek üzere iken” âyetinde geçen “Gönüller” kelimesi, Sîbeveyh’e göre, “Eğrilmek” Nâfi’in kıraati buradaki gibi -te” iledir. lâfzı ile ref edilmiştir. kelimesinde de; -di, idi’ye benzetilerek söz hazfedilebilir. Çünkü, bu kelimede de de olduğu gibi, beraberinde haber de gelir. Bununla birlikte, bunun; ile merfu olması da mümkündür. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: “İçlerinden bir kesimin gönülleri az kalsın eğrilmek üzere iken…” el-A’meş, Hamza ve Hafs ise, “Eğrilmek” kelimesini “ye” ile okumuşlardır. Ebû Hatim ise, (kalpler kelimesi çoğul olduğundan, Arapçada da çoğul manen müennes sayıldığından, ona ait fiilin de “ye” ile değil “te” ile gelmesi gerektiğinden); şeklinde “ye” ile okuyanın “kalpler” anlamındaki kelimeyi; ile ref etmesinin câiz olmayacağını iddia etmiştir. en-Nehhâs ise der ki: Ebû Hâtim’in câiz görmediği şey, çoğulun tnüzekker kabul edilmesi esasına göre, başkalarınca caizdir. Nitekim el-Ferrâ’ da; Ülkeler geniş oldu” şeklinde Hicazlıların kullanımlarını nakletmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de benzeri kullanımlara örnekler ve bu husustaki açıklamalar ıçm tak.: el-Ferri, Meâıti’l Kur’ân, I, 454.

“Eğritme”nin anlamı hususunda farklı görüşler vardır. Kalplerin, aşırı yorgunluktan, meşakkat ve sıkıntıdan telef olmak üzere İken anlamına geldiği söylendiği gibi, İbn Abbâs yardımcı olmak ve korumak hususunda nerdeyse haktan sapmak üzere anlamına geldiğini söylemiştir.

Bir diğer görüşe göre ise, onlardan bir kesim geri kalmak ve isyan etmeyi kararlaştırmışken, daha sonra ona kavuştular, demektir.

Bir diğer açıklamaya göre onlar içten içe ona kavuşmayı kararlaştırdılar, Allah da onların tevbelerini kabul etti ve kavuşmalarını emretti.

Yüce Allah’ın:

“Sonra onların bu tevbelerini kabul buyurdu” âyetinde geçen onların tevbelerini kabul buyurması denildiğine göre, kalplerine -eğrilip sapmasın diye- rahmetiyle yetişmesidir.

İşte, yüce Allah’ın telef noktasına geldikleri vakit gerçek dostlarına uygulaması budur. Onlar, helâk olmaya nefislerini alıştırdıklarında, cömertlik bulutlarından üzerlerine yağmur yağdırır ve kalplerini canlandırır.

Bu manada birkaç beyit nakledilmektedir:

“Umudum Sendendir ve ben Senden bir başka Rab bilmiyorum.

İstediklerimin az bir bölümünün dahi kendisinden, umulup bekleneceği

Yeryüzünde insanların sıkıntıları artacak olup da onlar

Senden yardım dileyip hep birlikte yüksek sesle dua edecek olurlarsa

Ve Sen kulları korkuyla, açlıkla sınayıp da,

Onlar da günah üzere ısrar edip bir türlü günahtan vazgeçmeyecek olurlarsa,

Yine de benim Senden başka sığınağım olmaz ey Rabbim,

Ve kesinlikle inanırım ki ben, ancak Senin lütfunla kurtulabilirim.”

Geri kalan üç kişi hakkında da: “Sonra tevbe etsinler diye onlarıtevbeyemuvaffak buyurdu” diye buyurmaktadır. Denildiğine göre: “Sonra onların tevbelerini kabul buyurdu” âyetinin anlamı şudur: Tevbe etsinler diye onları tevbeye muvaffak kıldı. Anlamın, tevbelerini kabul etti şeklinde olduğu da söylenmiştir. Yani, tevbe etsinler diye onlara geniş bir mülılet verdi ve cezalarım vermekte acele etmedi. Bir başka görüşe göre, tevbe üzerinde sebat etsinler diye tevbelerini kabul etti anlamındadır. Bir diğer görüşe göre de anlam; kendilerinden razı olma haline geri dönsünler, diye tevbelerini kabul etti şeklindedir.

Özetle, yüce Allah ezeli ilminde onlar lehine tevbe edeceklerine dair hüküm vermemiş olsaydı, tevbe edemeyeceklerdi. Bunun delili ise, Hazret-i Peygamberin: “Siz amel ediniz. Çünkü, herkese kendisi için yaratılmış olan neyse o, kolaylaştırılır.” Buhârî, Tefsir 92. sûre 3-5. 7, Edeb 120, Kader 4T Tevhîd 54; Müslim, Kader 6-10; Ebû Dâvûd, Sünne 16; Tirmizî, Kader 3, Tefsir 11. sûre 3; İbn Mâce, Mukaddime 10, Ticarât 2; Müsned, I, 6, 29…, II, 52, 77, 111, 293, IV, 67, 431.

Tevbe 116

Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Diriltir ve öldürür. Sizin Allah’tan başka ne bir dostunuz ne de bir yardımcınız vardır.

Diyanet Vakfı
Göklerin ve yerin mülkü yalnız Allahındır. O diriltir ve öldürür. Sizin için Allahtan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz, göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Diriltir ve öldürür. Sizin Allah’tan başka ne bir veliniz, ne de bir yardımcınız vardır.

“Allah bir kavme hidayet verdikten sonra… onları saptırmaz.” Yani, Allah bir kavme sakınacaktan şeyleri gereği gibi açıklamadıkça ve onlara hidayeti beyan ettikten sonra, onlar takvayı terketmedikleri sürece kalplerine sapıklığı bırakacak değildir. Böyle yaptıkları vakit saptırılmayı hakederler.

Derim ki: İşte bu âyette masiyetlerin İşlenip masiyet perdeleri yırtılıp çiğnenmesinin sapıklığa, helake sebep teşkil ettiğine, doğruluk ve hidayetin terkedilmesine bir basamak olduğuna en açık bir delil vardır. Şanı yüce Allah’tan doğruluk üzere sebatı, hakka muvaffakiyeti ve dosdoğru yürümeyi lütfuyla bağışlamasını dileriz.

Ebû Amr b. el-Alâ -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- yüce Allah’ı:

“Sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirmedikçe” âyeti hakkında şöyle demektedir: Yani, emri onlara karşı delil ortaya koymadıkça… demektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz saman, onun nimet ve refahtan şımarmış elebaşılarına emrederiz de orada fasıklık ederler”(el-İsra, 17/16)

Mücahid der ki:

“Sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirmedikçe” yani, İbrahim’in durumunu, özellikle müşriklere mağfiret dilememeleri gerektiğini bildirip, onlara genel olarak da itaat ve masiyeti beyan etmedikçe demektir. Rivâyet olunduğuna göre, İçkiyi haram kılan âyet nâzil olup da bu konuda İş sıkı tutulunca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e, içki içtiği halde ölüp gidenlerin durumunu sordular. Bunun üzerine yüce Allah:

“Allah bir kavme hidayet verdikten sonra sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirmedikçe onları saptırmaz” âyetini indirdi. İşte bu âyet-i kerîme ile -önceden de geçüği gibi (el-Fâtiha Sûresi, 30. başlık ile, el-Bakara, 2/7. âyet, 3. bastıkta)- hidayet ve imanlarını kendilerinin yarattıklarını ileri süren Mu’tezile ve aynı görüşü ileri süren diğer fırkaların kanaatleri açık bir şekilde reddedilmektedir.

Yüce Allah’ın:

“Şüphesiz Allah herşeyi çok iyi bilendir. Şüphesiz göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Diriltir ve öldürür. Sizin Allah’tan başka ne bir veliniz, ne de bir yardımcınız vardır” âyetinin anlamına dair açıklamalar ise birden çok yerde önceden geçmiş bulunmaktadır. (Mesela, bk. el-Bakara, 2/28, 29. âyet 10. başlık ve 107. âyet).

Tevbe 115

Allah, bir topluluğu hidayete erdirdikten sonra, sakınmaları gereken şeyi onlara açıklamadan sapıtmaz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir.

Diyanet Vakfı
Allah bir topluluğu doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine açıklayıncaya kadar onları saptıracak değildir. Allah her şeyi çok iyi bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Allah bir kavme hidayet verdikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirmedikçe onları saptırmaz. Şüphesiz Allah, her şeyi çok İyi bilendir.

Tevbe 114

İbrahim’in babası için bağışlanma dilemesi, sadece ona verdiği bir söz yüzündendi. Ona düşman olduğu kesinleşince ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çok yumuşak huylu ve sabırlı idi.

Diyanet Vakfı
İbrahimin babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Ne var ki, onun Allahın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrahim çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi.

Kurtubi Tefsiri
İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi, ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama, onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Âyetin Nüzul Sebebi ve Hazret-i ibrahim’in Babasına Mağfiret Dileme Sözü:

Nesâî’nin rivâyetine göre Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Ben, birisinin -müşrik oldukları halde- anne babasına mağfiret dilemekte olduğunu duyunca ona, her ikisi de müşrik oldukları halde onlara mağfiret mi diliyorsun diye sordum. O bana: İbrahim (aleyhisselâm) babasına mağfiret dilememiş miydi? dedi. Bunun üzerine ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına gittim ve ona bunu sordum.

“İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi” âyeti indi. Nesâî, Cenâiz 102; Tirmizî, Tefsir 9. süre 16; Müsned, I, 99, 130-131.

Âyetin anlamı şudur: Ey mü’minler, İbrahim el-Halil (sallallahü aleyhi ve sellem)’in babası için mağfiret dilemesinde lehinize delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü onun bu isteği ancak vermiş olduğu bir sözden ötürü idi.

İbn Abbâs der ki: Hazret-i İbrahim’in babası, kendisine Allah’a îman edeceğine ve putları terk edeceğine dair söz vermişti. Ancak, babası küfür üzere ölünce, artık onun Allah’ın bir düşmanı olduğunu kesinlikle bildi ve ona dua etmeyi terk etti. Buna göre yüce Allah’ın:

“Ona” âyetindeki zamir, Hazret-i İbrahim’e; söz veren kişi ise onun babasıdır. Söz verenin Hazret-i İbrahim olduğu da söylenmiştir. Yani, Hazret-i İbrahim babasına, kendisine mağfiret dileyeceğine dair söz vermişti. Ancakf müşrik olarak ölünce ondan uzaklaştı. Bu söz verişine ise, yüce Allah’ın:

“Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim” et-Tevbe, 9/471 âyeti de delil teşkil etmektedir.

Kadı Ebû Bekir b. el-Arabî der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Talib’e mağfiret dilemek hususunda yüce Allah’ın:

“Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim” âyetine dayanmıştı. Yüce Allah ise ona, Hazret-i İbrahimin babasına mağfiret dilemesinin, onun kâfir olduğu açıkça ortaya çıkmadan önce babasına verdiği bir söz dolayısıyla olduğunu haber verdi. Hazret-i İbrahim, babasının açıkça küfrünü anlayınca, ondan uzaklaştı. O halde sen Ey Muhammed! Amcanın kâfir olarak öldüğünü gördükten sonra nasıl olur da ona mağfiret dileyebilirsin!

2. Ölüm Esnasındaki Durumunun Zahirine Göre Kişi Hakkında Hüküm Verilebilir

Ölüm esnasında kişinin durumunun zahirine göre hüküm verilir. Eğer îman üzere ölürse, onun lehine böylece hüküm verilir. Şayet küfür üzere ölürse, yine onun hakkında böylece hüküm verilir. Rabbin ise onun içyüzünü en iyi bilendir. Şu kadar var ki, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e amcası Hazret-i Abbas: Ey Allah’ın Rasûlü! amcana herhangi bir faydan oldu mu diye sorunca, Hazret-i Peygamber, “evet” demişti.. Buhârî, Edeb 115, Rikaak 51; Müslim, Îman 357, 358, 360; Müsned, I, 206, 207, III, 50, Burada sözü geçen şefaat (faydalı oluş) ise, “et-Tezkire” adlı eserimizde de açıkladığımız gibi, cehennemden çıkışa dair değil, azâbın hafifletilmesine dairdir.

3. “Evvâk: Yalvarıp Yakaran” ile İlgili İlim Adamlarının Açıklamaları:

İlim adamları, “evvâh” kelimesinin anlamı ile ilgili farklı onbeş görüş ileri sürmüşlerdir;

1- Çokça dua eden kimse. Bu görüşü İbn Mes’ûd ve Ubeyd b. Umeyr ifade etmişlerdir.

2- Allah’ın kullarına karşı çokça merhametli olan kimse. Bunu da el-Hasen ve Katade ifade etmiştir. İbn Mes’ûd’dan da rivâyet edilmekle birlikte, birinci görüşün İbn Mes’ûd’a ait olduğu senet bakımından daha sahihtir. Bu açıklamayı da en-Nehhâs yapmıştır.

3- Kesin inanç ve yakîn sahibi. Bunu da, Atâ ve İkrime ifade etmiş olup ayrıca Ebû Zabyân bunu İbn Abbâs’dan da rivâyet etmiştir.

4- Habeşçe’de mü’min demektir. Bunu da İbn Abbâs söylemiştir.

5- Kimsesiz, ıssız, kurak yerlerde Allah’ı anıp teşbih eden kimse demektir. Bunu el-Kelbî ve Said b. El Müseyyeb söylemişlerdir.

6- Yüce Allah’ı çokça zikreden kimse. Bunu Ukbe b. Âmir söylemiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in huzurunda, yüce Allah’ı çokça zikredip, çokça teşbih eden bir kimseden söz edilince, Hazret-i Peygamber: “Şüphesiz ki o, çok evvâh bir kimsedir” diye buyurmuştur. Suyûtî, ed-Dürru’l-Mensur, IV, 305.

7- Evvâh, çokça Kur’ân-ı Kerîm okuyan kimse demektir. Bu da İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiştir.

Derim ki; Bütün bu görüşler, birbiriyle iç içedir. Kur’ân tilaveti ise bütün bunları kapsar.

8- Evvâh, çokça âh eden kimsedir. Bu açıklamayı Ebû Zer yapmıştır. İbrahim (aleyhisselâm) da: “Âh demenin fayda vermeyeceği bir vakit gelmeden önce cehennem ateşinden âh” derdi. Ebû Zer der ki: Bir adam Beytullahı çokça tavaf eder ve dua ettiği sırada âh, âh dermiş. Ebû Zer bu adamı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e şikâyet edince, Hazret-i Peygamber: “Bırak onu çünkü o, çok evvâh bir kimsedir” diye buyurmuştur. Bir gece dışarı çıktığımda, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in o adamı geceleyin -beraberinde bir kandil bulunduğu halde- defnettiğini gördüm. Aynı yer.

9- Evvâh, fakih (dinde inceliğine bilgi sahibi, ince kavrayışlı) kimse demektir. Bu açıklamayı da Mücahid ve en-Nehaî yapmıştır.

10- Huşu duyan, yalvarıp yakaran kimse demektir. Bunu da Abdullah b. Şeddâd b. el-Had , Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den rivâyet etmiştir. Enes de der ki: Bir kadın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in huzurunda hoşuna gitmeyecek bir söz söyledi. Hazret-i Ömer bu şekilde konuşmaktan onu alıkoyunca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bırakın o kadını. Çünkü o evvâh bir kadındır.” Ey Allah’ın Rasûlü evvâh ne demektir diye sorunca, Hazret-i Peygamber: “O, hâşia (huşu duyan) bir kadındır” diye cevap verdi. Suyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, IV, 305, yakın bir rivâyet.

11- Evvâh, hatırladığında, günahlarından dolayı mağfiret dileyen kimse demektir. Bunu da Ebû Eyyûb söylemiştir.

12- Günahlarından dolayı çokça âh eden kimse demektir. Bu açıklamayı da el-Ferrâ’ yapmıştır.

13- Hayır yaptığı bilinen kimse demektir. Bunu da Saîd b. Cübeyr söylemiştir.

14- Çok şefkatli kimse demektir, Bu açıklamayı da Abdulaziz b. Yahya yapmıştır. Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh) da şefkat ve ince kalpliliği dolayısıyla “ev-vâh” diye adlandırılırdı.

15- Evvâh, yüce Allah’ın hoşlanmadığı herşeyden dönen, vazgeçen kimse demektir. Bu açıklamayı da Atâ yapmıştır.

Bu kelimenin aslı, “teevvüh; âh edip inlemek” den gelmektedir ki, bu da ızdıraplıca uzun nefes alındığı vakit göğüsten geldiği işitilen ses demektir. Kâ’b dedi ki: İbrahim (aleyhisselâm) ateşi hatırladı mı, âh ederdi. el-Cevherî der ki: Arapların bir şeyden şikâyet ettikleri vakit, bu işten “âh” demeleri bir ızdırap çekme ifadesidir. Şair der ki:

“Onu hatırladığım her seferinde âh (ederim), onu hatırlamamdan ötürü

Ve (yine âh) aramızdaki yer ve gök kadar uzaklıktan dolayı.”

Kimi zaman aradaki “vav”ı da “elife kalbederek; (evvih değil de): Bu işten âh derler. Bazen de “vav” harfini şeddeli ve esreli, “he” harfini de sakin olarak: Bu işten evvih derler. Kimi zaman da “vav” harfini şeddeli söylemekle birlikte “he” harfini hazfederek: Bu işten evve derler. Bazıları da hem hemzeyi med ile “vav” harfini şeddeli üstün ile, “he” harfini de sakin olarak; şikâyet ederken, sesi uzatmak kastıyla şeklinde söylerler. Kimi zaman araya bir “te” harfini de sokarak; (iyi) da dedikleri olur. Bu durumda hemzeyi medli okudukları da olur, medsiz okudukları da. Bir kimsenin âh demesini anlatmak üzere; fiili ve mastarları kullanılır. İsmi ise, şeklinde hemzenin meddi ile söylenir. Şair el-Mûsakkib el-Abdî der ki:

“Ben geceleyin ona (deveme) yük vurmak üzere kalktım mı,

Çok üzüntülü, kederli adamın âh demesi gibi âh edip inler.”

Halîm (yumuşak huylu) ise, hilmi çok kimse demektir. Bu ise, günahları bağışlayıp eziyetlere kadanan kimse demektir. Bir diğer açıklamaya göre, Allah için olması hali müstesna hiçbir kimseyi cezalandırmayan ve yine Allah için olması hali müstesna hiçbir kimseden intikam almayan kimse demektir. İbrahim (aleyhisselâm) da işte böyle idi. O, namaza kalktı mı, iki millik bir mesafeden kalbinin çarpıntı sesleri işitilirdi.

Tevbe 113

Ne peygambere ne de iman edenlere, cehennemlik oldukları belli olduktan sonra, akrabaları da olsalar müşrikler için bağışlanma dilemeleri uygun değildir.

Diyanet Vakfı
(Kafir olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar, (Allaha) ortak koşanlar için af dilemek ne peygambere yaraşır ne de inananlara.

Kurtubi Tefsiri
O çılgın ateşlikler oldukları açıkça ortaya çıktıktan sonra akrabaları dahi olsalar, müşriklere Peygamberin de mü’minlerin de mağfiret dilemeleri olur şey değildir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Nüzul Sebebi:

Müslim, Said b. el-Müseyyeb’den rivâyetine göre o, babasından şöyle dediğini nakletmektedir: Ebû Talibin vefatı yaklaşınca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldi. Yanında, Ebû Cehil ile Abdullah b. Ebi Umeyye b. El Muğire’nın de bulunduğunu gördü. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Amcacığım, lâilâhe illallah de. Bu kelime sayesinde ben Allah nezdinde senin lehine şahidlikte bulunabilirim.” Bunun üzerine Ebû Cehil ile Abdullah b. Ebi Umeyye şöyle dediler: Ey Ebû Talib, sen Abdulmuttalib’in dininden yüz mü çevireceksin. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise bu sözleri söylemesi için ona tevhid kelimesini teklife devam ediyor ve bu sözlerini tekrar edip duruyordu. Bu, Ebû Talib’in onlara kendisinin Abdulmuttalib’in dini üzere olduğunu söylediği son sözlerine kadar devam etti ve lâ ilahe illallah demeyi kabul etmedi. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bense Allah adına yemin ederim ki, sana mağfiret dilemek bana yasaklanmadıkça, senin için mağfiret dilemeye devam edeceğim.” Bunun üzerine yüce Allah da:

“O çılgın ateşlikler oldukları açıkça ortaya çıktıktan sonra akrabaları dahi olsalar müşriklere Peygamberin de mü’minlerin de mağfiret dilemeleri olur şey değildir” âyetini indirdi. Ayrıca yüce Allah, Ebû Talib hakkında bir âyet indirerek Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hitaben şöyle buyurdu:

“Muhakkak ki sen, sevdiğini hidâyete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğine hidâyet verir ve O, hidâyet bulanları daha iyi bilir.” (el-Kasas: 28/56). Buhârî, Cenâiz 81, Menâlabu’l-Ensâr 40, Tefsir 9- sûre 16, 28, sûre 1; Müslim, Îman 39; Nesâî, Cenâiz 102.

Buna göre bu âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in amcası için mağfiret dilemesini nesh etmektedir. Çünkü Hazret-i Peygamber, Sahih’in dışındaki kitaplarda rivâyet edildiğine göre, ölümünden sonra amcası için mağfiret dilemiştir. el-Huseyn b. el-Fadl der ki: Bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü sûre, Kur’ân-ı Kerîm’den son nâzil olan bölümlerdendir. Ebû Talib ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’de iken İslâmın ilk dönemlerinde vefat etmiştir.

2. Kâfirlerle İlişki ve Onlara Mağfiret Dilemek:

Bu âyet-i kerîme, hayatta olanlarıyla, ölmüşleriyle kâfirler ile dostluk ifişkilerinin kesilmesi gereğini ihtiva etmektedir. Çünkü yüce Allah, mü’minlere, müşrikler için mağfiret dileme hakkını vermemektedir. Buna göre müşrik bir kimseye mağfiret talebinde bulunmak câiz olmayan şeylerdendir. Denilse ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Uhud günü küçük azı dişini kırıp yüzünü yaraladıkları esnada “Allah’ım, kavmime mağfiret buyur. Çünkü onlar bilmiyorlar” demiştir. Peki, Hazret-i Peygamberin bu yaptıkları ile yüce Allah’ın Rasûlüne ve mü’minlere, müşriklere mağfiret istemelerini yasaklamasını bir arada nasıl bağdaştıracağız?

Böyle diyene şöyle cevap verilir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in söylediği nakledilen bu söz, kendisinden önce geçen peygamberlerden bir nakil şeklindedir. Buna delil de Müslim’in, Abdullah (b. Mes’ûd) dan şöyle dediğine dair rivâyetidir: Ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e kavmi tarafından kendisine vurulup da yüzünden kanları silerken ve bu arada: “Rabbim, kavmime mağfiret buyur. Çünkü onlar bilmiyorlar” diyen bir peygamberin durumunu naklederken onu görür gibiyim. Buhârî, Enbiyâ 54, İstitâbem’l-Mürteddîn 5; Müslim, Cihad 105; İbn Mâce, Filen 23; Müsned, 1, 380, 427, 432, 441.

Buhârîde de şöyle denilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisinden önce kavmi tarafından başı yaralanmış bir peygamberden sözetti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun haberini anlatmaya koyuldu ve onun: “Allah’ım, kavmime mağfiret buyur, çünkü onlar bilmiyorlar” dediğini nakletti. Buhârî, belirtilen yerler; Müsned, I, 453, 456-457.

Derim ki: İşte bu, Hazret-i Peygamber’in kendisinden önceki peygamberlerden birisini anlattığı hususunda açık bir ifadedir. Yoksa, bazılarının zannettiği gibi bunu Hazret-i Peygamber kendi durumunu anlatmak için zikretmiş değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İleride, yüce Allah’ın izniyle Hûd Sûresi’nde (11/44. âyetin tefsirinde) açıklaması da geleceği üzere, Hazret-i Peygamberin hakkında bu olayı zikrettiği kişi, Nûh (aleyhisselâm)’dır.

Âyet-i kerimede geçen mağfiret dilemek ile cenaze namazının kastedildiği de söylenmiştir. Bir ilim adamı şöyle demiştir: Zinadan hamile kalmış Habeşli bir kadın dahi olsa, kıble ehlinden herhangi bir kimsenin cenaze namazını terk etmem. Çünkü ben, yüce Allah’ın:

“Müşriklere, Peygamberinde mü’minlerin de mağfiret dilemeleri olur şey değildir” âyeti ile müşrikler dışında herhangi bir kimseye duayı (ve cenaze namazını kılmayı) yasakladığını duymuş değilim. Atâ b. Ebi Rebah der ki: Müşriklere dua etmeyi yasaklayan âyet-i kerîme ve burada mağfiret dilemeyi yasaklayan âyet-i kerîme ile kastedilen şey (cenaze) namazıdır.

Üçüncü bir cevap da şöyledir: Hayatta bulunanlara mağfiret dilemek caizdir. Çünkü, onların îman etmeleri umulur. Güzel sözlerle onların kalplerini ısındırmak ve dine girmeye onları şevklendirmek mümkündür.

Pek çok ilim adamı da şöyle demektedir: Kişinin, hayatta bulundukları sürece, kâfir anne ve babasına dua etmesinde, onlar için mağfiret dilemesinde bir mahzur yoktur. Ancak, ölenden ümit tamamıyla kesilmiş olduğundan ona dua edilmez.

İbn Abbâs der ki: Müslümanlar, ölmüşlerine mağfiret diliyorlardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu, bu sefer onlara mağfiret dilemekten uzak durdular. Ancak, ölecekleri vakte kadar hayatta olanlar için mağfiret dilemelerini de yasaklamadı.

3. “Olacak Şey Değildir”, “Olmaz” Anlamındaki Âyetin Kur’ân-ı Kerîm’de Kullanılışı:

Meâni’l-Kur’ân’a dair eser yazanlar derler ki;

“Olacak şey değildir, olmaz” terkibi, Kur’ân-ı Kerîm’de iki anlamda kullanılır. Birincisi; yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi nefiy anlamı:

“Onların ağaçlarını bitirmek sizin için mümkün olmaz” (en-Neml, 27/60);

“Allah’ın izni olmadıkça hiç bir kimse ölmez.” (Âl-i İmrân, 3/145) Diğeri İse, yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi nehiy anlamıdır:

“Sizin, Allah’ın Rasûlüne eziyet vermeniz de… olacak bir şey değildir” (el-Ahzab, 33/53.) ile:

“Müşriklere, Peygamberin de mü’minlerin de mağfiret dilemeleri olur şey değildir.”

Tevbe 112

Tövbede bulunanlar, ibadet edenler, hamd edenler, seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar, Allah’ın sınırlarını koruyanlar. Müminleri müjdele.

Diyanet Vakfı
(Bu alış verişi yapanlar), tevbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rüku edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allahın sınırlarını koruyanlardır. O müminleri müjdele!

Kurtubi Tefsiri
(Onlar) tevbe edenler, İbadet edenler, hamd edenler, seyahat edenler, rükû ve sücud edenler, iyiliği emredenler, kötülükten vazgeçirmeye çalışanlar ve Allah’ın sınırlarını koruyanlardır. Ve mü’minleri müjdele!

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Gerçek Mü’minlerin Vasıfları:

“Tevbe edenler, ibadet edenler” âyetinde sözü edilen tevbe edenler, yüce Allah’a masiyet şeklindeki yerilmiş hallerinden, övülmüş bulunan Allah’a itaat haline dönenler demektir. Tâib (tevbe eden), dönen demektir. İtaate dönen ise, masiyetten dönenden daha faziletlidir Çünkü, itaate dönen kişi böylelikle her iki özelliği de bir arada gerçekleştirmiş olur.

“İbadet edenler” itaatleriyle yüce Allah’ın rızasını gözeten itaatkârlar;

“hamd edenler” her durumda Allah’a hamd eden, O’nun nimetlerini O’na itaat uğrunda harcayan, O’nun hüküm ve kazasına razı olan kimselerdir.

“Seyahat edenler.” İbn Mes’ûd, İbn Abbâs ve başkalarından nakledildiğine göre oruç tutanlar demektir. Yüce Allah’ın:

“İbadet eden, seyahat eden (oruç tutan)… eşler” (et-Tahrim, 66/5) âyeti de bu kabildendir. Süfyan bin Uyeyne de der ki: Oruç tutana “seyahat eden” denilmesinin sebebi onun, yiyecek, içecek ve cinsel ilişki gibi bütün lezzet alınan şeyleri terk etmesinden dolayıdır. Ebû Talib de bir beyitte şöyle demiştir:

“Rableri için bir damla (su) dahi tatmadan seyahat edenler (oruç tutanlar) için

Ve amellerde bulunan zikreden (kadınlar) için?”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“İyilik edendir o; gece gündüz hep namaz kılar,

Seyahat ederek (oruç tutarak) Allah’ı çokça zikreder durur.”

Hazret-i Âişe’den: “Bu ümmetin seyahati oruç tutmaktır” dediği rivâyet edilmiştir ki; Taberî bunu senedi ile zikretmektedir.

Ebû Hüreyre ise bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den merfu bir hadis olarak rivâyet etmiştir. Buna göre Hazret-i Peygamber: “Ümmetimin seyahati oruç tutmaktır” diye buyurmuştur. Bu anlamdaki rivâyetler için bk.: Suyûtî, ed-Dürru’l Mensûr, IV, 297-298.

ez-Zeccâc der ki: el-Hasen’in görüşüne göre “seyahat edenler” farz orucunu tutanlar demektir. Oruçlarını devamlı sürdürenlendir diye de açıklanmıştır. Atâ ise der ki; seyahat edenlerden kasıt, cihad edenlerdir. Ebû Umame’nin rivâyetine göre de bir adam Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)den seyahat etmek için izin istemiş, Hazret-i Peygamber de: “Ümmetimin seyahati Allah yolunda cihad etmektir” diye buyurmuştur. Ebû Dâvûd, Cihâd 6; Beyhakî, Şuabu’l-lman, IV, 14 Beynu 1410/1990. Ebû Muhammed Abdülhak bu hadisi sahih olduğunu belirtmiştir. Ebû Muhammed Abdulhalık b. Abdurrahman b. Abdullah… “İbnu’l-Harrât” diye bilinir. Fnkîh, hafız ve hadis, illetleri ve ricali hususlarında oldukça bilgili idi. Pek çok eseri yanında “el-Cem’Beyne’s-Sahihayn” adlı bir eseri de vardır. H. 581 ya da 582 yılında Becâye’de vefat etmiştir, (el-Kettânî, er-Risûletu’l-lfustatrefe, s. 173).

Seyahat edenlerin hicret edenler olduğu da söylenmiştir ki bu görüş Abdurrahman bin Zeyd’in görüşüdür.

İkrime’nin görüsüne göre; bunlar hadis ve ilim talebi için yolculuk yapanlardır. Bir diğer görüşe göre “seyahat edenler”den kasıt Rabblerinin tevhidi, melekutu, O’nun yaratmış olduğu tevhid ve tazimine delâlet eden ibret ve alametler üzerinde tefekkür edenlerdir. Bunu da en-Nekkaş nakletmektedir.

Nakledildiğine göre çokça ibadet edenlerden birisi gece namazı kılmak için abdest almak üzere su kabını almış, parmağını kabın kulbuna sokmuş ve tan yeri ağarıncaya kadar oturup düşünüp durmuş. Bu husus kendisine sorulunca şöyle demiş: Parmağımı kabın kulbuna soktum, yüce Allah’ın:

“O zaman boyunlarında tasmalar ve zincirler bulunacak…” (el-Mü’min, 40/71) âyetini hatırladım ve ben bu tasmaların bana nasıl vurulacağını hatırladım, gece boyunca hep bu halde devam ettim.

Derim ki: (“Seyahat” kelimesinin kökünü teşkif eden) “sin,” “ye” ve “ha” harfleri bu görüşlerin doğruluğuna delildir. Çünkü “seyahat” asıl anlamı itibari ile suyun akıp gittiği gibi, yer üzerinde gitmek demektir. Oruç tutan bir kimse, yemek ve benzeri şeyleri terk etmek sureti ile itaate devam eden bir kimsedir. O da bu yönüyle seyahat eden kişi durumundadır. Tefekkür eden kimseler de tefekkür ettikleri hususlar üzerinde kalpleri dolaşır, durur.

Hadîs-i şerîfde de şöyle buyurulmuştur: “Muhakkak Allah’ın ufuklarda seyahat eden, yürüyen melekleri vardır. Bu kadarıyla ve uzunca bir hadisin itk cümlesi olarak Tirmizî, Deavât 129; Müsned, II, 251. Bunlar bana ümmetimin salât (ve selâmlar)ını tebliğ ederler.” Nesâî, Sehv 46; Dârimî, Rikaak 58; Müsned, 1, 387, 441, 452. Buradaki “seyahat edenler” anlamındaki kelime “yüksek sesle seslenenler” anlamını verecek şekilde “sad” harfi ile; (…….) diye de rivâyet edilmektedir.

“Rükû ve sûcud edenler” yani gerek farz namazlarda ve gerek diğerlerinde rüku ve secdeye kapananlar “iyiliği emredenler” yani sünnet-i seniyyenin gereğini emredenler, imanı emredenler diye de açıklanmıştır. “Kötülükten vazgeçirmeye çalışanlar” buradaki kötülükten kastın bid’at olduğu söylendiği gibi, küfür olduğu da söylenmiştir.

Buradaki iyilik ve kötülüğün (maruf ve münkerin) her türlü İyilik ve kötülük hakkında umumî ardamı ile kullanıldığı da söylenmiştir.

“Ve Allah’ın sınırlarını koruyanlardır.” Yani, Allah’ın emirlerini yerine getiren ve O’nun yasaklarından uzak duran, kaçınanlardır.

2. Bu Âyet-i Kerîmenin Önceki Âyetle İlişkisi:

Te’vil ehli (tefsir bilginleri) bu âyet-i kerîme hakkında bundan önceki âyetle mi ilişkilidir, yoksa başlı başına bir hüküm mü İhtiva etmektedir hususunda farklı görüşlere sahiptirler.

Bir topluluk; birinci âyet-i kerîme başlı başına ve bağımsız bir âyettir. Dolayısıyla orada sözü geçen alış-verişin kapsamına Allah’ın ismi en üstün olsun diye Allah yolunda çarpışan her bir muvahhid -bu ikinci âyet-î kerimedeki niteliklere, yahut da onların çoğunluğuna sahip olmasa dahi- girer, demektedirler.

İkinci kesimin görüşüne göre ise, buradaki nitelikler alış-veriş kapsamındaki şartlar belirtilmek üzere gelmiştir ve her iki âyet bir biriyle ilişkilidir. Dolayısıyla ancak bu niteliklere sahip olup, canlarını Allah yolunda feda eden mü’minler böyle bir alış veriş kapsamına girebilirler. Bu açıklamayı ed-Dahhâk yapmıştır.

İbn Atiyye der ki: Bu görüş, bir zora koşmadır ve daraltmadır İlim adamlarının görüşlerinin ve şeriatın gereğine göre âyet-i kerimenin anlamı (bu ikinci âyet-i kerimede geçeni niteliklerin, kâmil mü’minlerin nitelikleri olduğu şeklindedir. Şanı yüce Allah, tevhid ehli bu nitelikleri en üstün mertebeye ulaşıncaya kadar, elde etmek için birbirleriyle yarışsınlar diye sözkonusu etmiştir. ez-Zeccâc der ki: Benim görüşüme göre yüce Allah’ın: “Tevbe edenler, İbadet edenler” âyeti mübtedâ olarak ref edilmiştir ve haberi de gizlidir. Yani, “tevbe edenler, İbadet edenler…” -âyetin sonuna kadar belirtilen niteliklere sahip olanlar- için de aynı şekilde cennet vardır, fiilen cihad etmeseler dahi. Şu kadar var ki, bunların cihad etmemek noktasında herhangi bir inatları ve cihadı kasti olarak terketmemeleri de şarttır. Çünkü, müslümanların bir bölümünün cihad etmeleri yeterli olabilir ve diğerlerinin cihadına gerek bırakmayabilir. el-Kuşeyrî de bu görüşü tercih etmiş olup bu güzel bir görüştür, demiştir. Çünkü (bu bir önceki âyette anılan) yüce Allah’ın;

“Şüphesiz Allah mü’minlerden… satın almıştır” (et-Tevbe, 9/111) âyetinde sözü geçen mü’minlerin nitelikleri olsaydı, bu vaadin yalnızca mücahidlere has olması gerekirdi.

Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerîme Abdullah b. Mes’ûd’un Mushafî’nda: “Tevbe edenler, ibadet edenler…” şeklinde olup bundan sonraki sıfatlar da böyledir. Bu da iki türlü açıklanabilir. Birincisine göre bu, bir önceki âyet-i kerimede geçen mü’minlerin sıfatı olarak i’rabda mü’minlerin i’rabına tabi kılınmıştır. (Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: O mü’minler ki, tevbe edenler, ibadet edenler…dir). İkinci açıklamaya göre, övgü olmak üzere nasb edilmiştir. (Yani: İşte o tevbe edenler, ibadet edenler… gerçekten övülmeye değer kimselerdir).

3. “Kötülükten Vazgeçirmeye Çalışanlar” Anlamındaki Âyetten Önce Gelen “Vav”:

İlim adamları, yüce Allah’ın:

“Kötülükten vazgeçirmeye çalışanlar” âyetindeki “vav”ın gelişi hususunda farklı görüşlere sahiptirler. (Çünkü, sıfatlar arasına vav girmemelidir). Bir görüşe göre, buradaki “vav”, yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi, “kötülükten vazgeçirmeye çalışanların niteliği başına getirilmiştir. (Yani, bu da bir sıfattır):

“Ha, Mim. Kitabın indirilmesi, hükmünde galip, en iyi bilen Allah’tandır. O, günahları bağışlayan ve tevbeleri kabul eden… dır” (el-Mu’min, 40/1-3). İşte yüce Allah bu âyeti kerimede de mü’minlerin niteliklerinin bir bölümünü “vav” getirerek, bir bölümünü de getirmeksizin zikretmiştir. Bu ise Arap dilinde uygun ve alışılmış bir şeydir. Bu gibi hususlarda “vav” harfinin niçin geldiğinin hikmeti ve gerekçesi araştırılmaz.

Bir diğer görüşe göre, kötülükten alıkoymaya çalışan kimsenin, iyiliği emreden kimse ile birlikte sözkonusu edilişi dolayısıyla araya “vav” harfi gelmiştir. Hemen hemen bunlardan birisi tek başına zikredilmiyor gibidir.

“Dullar ve bakireler” (et-Tahrim, 66/5) âyeti de böyledir. Bundan sonra gelen “ve Allah’ın şuurlarını koruyanlar” anlamındaki âyetin başına da “vav” harfinin gelmesi ise, “vav” ile atfedilen kelimeye yakın olmasından dolayıdır. Bu “vav”ın zâid olduğu da söylenmiştir, ancak bu görüş zayıftır ve bir anlam ifade etmez.

Bir diğer görüşe göre buradaki “vav,” “vav-ı semâniye” (zikredilen yedi şeyden sonra sekizincinin başına getirilen “vav”) olduğu da söylenmiştir. Çünkü, Araplara göre yedi, tam ve sahih bir sayıdır. Yüce Allah’ın:

“Dullar ve bakireler” anlamındaki âyet ile,

“ve kapılan açılacağında” (ez-Zümer, 39/73) ile:

“Yedidir ve sekizincileri köpekleridir diyecekler” (el-Kehf, 18/22) âyetinde de böyledir. İbn Haleveyh bunu, Ebû Ali el Farisî ile münazarasında yüce Allah’ın:

“Ve kapıları açılacağında” âyetindeki “vav”ın anlamına dair açıklamalarında zikretmiş, ancak Ebû Ali bunu kabul etmemiştir. İbn Atiyye der ki: Bana babam -Allah ondan razı olsun- nahiv alimi üstad -gözleri görmeyen- Ebû Abdullah el-Malâkî (Malakal)den -ki, Gırnata’yı yurt edinip, orada İbn Habus döneminde Kur’ân okutmuş bir kimsedir- şöyle dediğini anlattı: Bu, kimi Arap kabilelerinin fasih bir şivesidir. Bunlar, saydıkları vakit bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi ve sekiz, dokuz, on… diye sayarlar. Evet, bunların lehçeleri böyledir. Bunların lehçelerinde sekizinci bir şey sözkonusu edildi mi, araya “vav” koyarlar.

Derim ki: Bu Kureyş’in de şivesidir. İleride buna dair açıklamalar ve bunun tenkidi -yüce Allah’ın izniyle- el Kehf Sûresi’nde (18/22. âyetin tefsirinde) ve yine -yüce Allah’ın izniyle- ez-Zümer Sûresi’nde (30/75- âyetin tefsirinde) gelecektir.

Tevbe 111

Şüphesiz Allah, müminlerden, mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah’ın üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok ahdine vefa eden kim vardır? O halde yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte bu büyük başarıdır.

Diyanet Vakfı
Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevratta, İncilde ve Kuranda Allah üzerine hak bir vaaddir. Allahtan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde Onunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını -onlara cenneti vermek karşılığında- satın almıştır. Onlar Allah yolunda Savaşır, öldürür ve öldürülürler. Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da yerine getirmeyi taahhüt ettiği hak bir vaaddır. Allah’tan daha çok ahdini kim yerine getirebilir ki? O halde yapmış olduğunuz bu alış verişe sevinin. En büyük kurtuluş işte budur.

Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1. Mü’minlerin Satışları:

Yüce Allah’ın:

“Şüphesiz Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını… satın almıştır” âyetinin temsilî bir ifade olduğu söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“İşte onlar hidâyet karşılığında sapıklığı satın almış olanlardır ” (el Bakara, 2/16) âyeti gibi.

Âyet-i kerîme büyük Akabe Bey’ati diye de bilinen İkinci Akabe Bey’ati hakkında inmiştir. Ensar’dan bu bey’ate katılan erkeklerin sayısının 70 dolaylarında olduğu bey’at budur. Aralarında yaşça en küçükleri Ukbe b. Amr idi. Bunlar, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanında Akabe denilen yerde bir araya gelmişlerdi. Abdullah b. Revaha’nın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e: Rabbin için de kendin için de dilediğin şartı koş, demesi üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştu: “Rabbim için, O’na ibadet etmenizi, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamanızı şart koşuyorum. Kendim için de beni, kendinizi ve matlarınızı neye karşı ve nasıl koruyor iseniz öylece korumanızı şart koşuyorum.” Bunun üzerine bey’ate katılanlar: Bunu yerine getirecek olursak bize ne var? diye sordular, Hazret-i Peygamber: “Cennet” diye buyurunca, böyle bir alış veriş kârlıdır. Biz ne bu alış verişten döneriz, ne de dönme teklifini kabul ederiz, demeleri üzerine:

“Şüphesiz Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını -onlara cenneti vermek karşılığında- satın almıştır” âyeti nâzil oldu. el-Vahidî, Esbâbu Nüzuli’l-Kur’ân., s. 266; Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensur, IV, 294. Diğer taraftan bu âyet-i kerîme onlardan sonra kıyâmet gününe kadar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ümmetinden Allah yolunda cihad eden her bir mücahid hakkında da umumîdir.

2. Efendi ile Köle Arasındaki Ticari Muameleler:

Bu âyet-i kerîme efendinin kölesi ile ticari muameleye girmesinin câiz olduğuna delildir. Her ne kadar her şey efendinin ise de, efendi eğer kölesine bazı şeyleri mülk olarak verecek olursa, ona mülk olarak verdiği o şeylerde onunla böyle bir muameleye girmiş olur.

Diğer taraftan efendi ile köle arasında, efendi ile başkası arasında câiz olmayan birçok işlemler de câiz olur. Çünkü, kölenin sahip olduğu mal da efendisine aittir ve o bu malı köleden geri çekip alabilir.

3. İnsanlar Arasındaki Alış-Veriş İle Allah ve Kulları Arasındaki Alış-Veriş’in Farkı:

İnsanlar arasındaki alış-verişin esas şekli, kendi ellerinden çıkardıkları şeye karşılık ya kendileri için daha faydalı olan şeyleri yahut fayda itibariyle ellerinden çıkardıkları şeye denk olan şeyleri almaktır. Yüce Allah ise, kullarından canlarını ve mallarını kendi İtaati uğrunda feda etmelerini, rızası yolunda bunları tüketmelerini istemek ve karşılığında da bunu yerine getirdikleri takdirde onlara cenneti vermek suretiyle satın almıştır. Bu ise, kullar tarafından verilenlerle kıyas edilemeyecek, boy ölçüşemeyecek kadar büyük bir bedeldir. Şanı yüce Allah bu âyeti onların-alış-veriş işlemlerinde örflerinden bildikleri bir mecazi üslûpla dile getirmektedir. Kula düşen canını ve malını teslim etmektir. Buna karşılık Allah da onlara mükâfat verecek, nimetlere nail kılacaktır. İşte yüce Allah buna “satın alma” ismini vermiştir, el-Hasen rivâyetle dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki, her iyiliğin üstünde bir başka iyilik vardır. Tâ ki, kul kanını feda edinceye kadar, Artık bunu da yaptı mı, bunun ötesinde bir iyilik olamaz,”

Şair de iyiliğin anlamına dair şunları söylemektedir:

“Su ihsan ederek cömertlik yapmak, elbette lütufkârca bir cömertliktir.

Cömertçe canını feda etmek ise cömertliğin en ileri derecesidir.”

Şair el-Esmaî de Caferi Sadık (radıyallahü anh)’a ait şu beyitleri okumuştur:

“Bütün yaratıklar arasında karşılığı bulunamayan

O değerli canımı Rabbime satıyorum.

İşte onunla cennetler satın alınır.

Ben onu satarsam

Başka bir şey karşılığında, şüphesiz ki bu bir aldanıştır.

Eğer elde ettiğim bir dünyalık karşılığında canım gidecek olursa,

Hiç şüphesiz canım da boşa gitmiş, onun karşılığı da boşa gitmiş olur.”

Yine el-Hasen der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şüphesiz Allah mü’minlerden canlarını ve mallarım… satın almıştır” âyetini okurken, bedevî bir Arap yanından geçmiş ve: Bu kimin sözüdür diye sormuş, Hazret-i Peygamber, “Allah’ın sözüdür” diye buyurunca, bedevi şöyle demiş: Allah’a yemin ederim ki bu çok kârlı bir alış veriştir. Biz ne bu alış-verişten geçeriz, ne geçme teklifini kabul ederiz. Bunun üzerine gazaya çıkmış ve şehid düşmüş.

4. Yüce Allah’ın, Çocuklardan Satın Aldığı Şeyler:

İlim adamları derler ki: Yüce Allah, baliğ ve mükellef mü’minlerden (canlarını ve mallarını) satın aldığı gibi, çocuklardan da acı ve hastalıklarını satın almıştır. Çünkü bunlarda batiğ olan kimseler için bir maslahat ve ibret alınacak taraflar vardır. Buyû’klerin, çocukların acı çekmeleri esnasında olduğu kadar hiçbir sebepten ötürü salahları daha çok ve fesatları daha az olmaz; anne ve babının, çocuklarının çektikleri acı dolayısıyla Üzülüp kederlenmeleri, çocuklarının terbiye ve bakımı ile ilgili yaptıkları dolayısıyla elde ettikleri sevap, hiçbir şeyde hemen hemen bu kadar büyük olamaz.

Diğer taraftan, yüce Allah, vefat ettikten sonra bu çocuklara da bunların bedellerini ihsan eder. Hayatımızda, bir kimsenin bir inşaat yapması ve toprak taşıması için birisini ücretle tutması buna benzer bir örnektir. Halbuki bütün bunlar o kişi için bir eziyettir. Fakat böyle birisinin yaptığı işteki maslahat ve karşılığında alacağı ücret dolayısıyla caizdir.

5. Savaşın Maksadı Nedir:

Yüce Allah’ın:

“Onlar Allah yolunda Savaşır” âyeti, ne için ve ne maksatla Savaşılması gerektiğini açıklamaktadır ki, buna dair açıklama daha önceden geçmiş bulunuyor.

“Ölüdürür ve öldürülürler” anlamındaki; âyetini, en-Nehaî, el-A’meş, Hamza, el-Kisâî ve Halef binayı mef’ûl (meçhul) şeklindeki fiili, binay-ı malum’a takdim ile okurlar. (Yani, öldürülür ve öldürürler şeklinde) okumuşlardır. İmâmul Kays’ın şu sözleri de bu türdendir:

“Eğer diz bizi öldürürdeniz, biz de sizi öldürürüz…”

Yani, sizler bizden bazılarını öldürecek olursanız, bizim bir kısmımız da sizi öldürür. Diğerleri ise malum fiili meçhule takdim ederek okumuşlardır.

6. Allah Mücahidlere Bu Sözü Ne Zamandan Beri Bildirmiştir:

Yüce Allah’ın:

“Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da yerine getirmeyi taahhüt ettiği hak bir vaaddir” âyeti ile yüce Allah bize bu vaadinin bu kitaplarda yer aldığını, cihadın ve düşmanlara karşı direnmenin aslında Mûsa (aleyhisselâm) döneminden beri böylece devam ettiğini haber vermektedir.

“Vaad” ile “Hak” kelimeleri te’kid edici iki mastardır.

7. Allah’dan Daha Çok Sözüne Kim Bağlı Kalabilir?

Yüce Allah’ın:

“Allah’tan daha çok va’dinî kim yerine getirebilir ki?” âyeti Allah’dan daha çok ahdine bağlı kalabilecek, ahdini yerine getirebilecek hiçbir kimse yoktur, anlamındadır. Bu âyet aynı zamanda verilen sözde durmayı, yapılan tehdidi yerine getirmeyi de ihtiva etmekle birlikte, yüce yaratıcının bütün bunları herkesi kapsayacak, şekilde yerine getireceği manasını da ihtiva etmektedir. O, herkese verdiği vaadini yerine getirir, ancak vaadi (tehdidi) bir takım günahkârlara, bir takım günahlara ve bazı hallere mahsustur. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden (en-Nisâ, 4/93. âyet, 7. başlıkta) yeterince geçmiş bulunmaktadır.

8. Müjdeler Bu Alışverişi Gerçekleştirenlere:

“O halde yapmış olduğunuz bu alışverişe sevinin!” Bundan dolayı sevindiğinizi açıklayın, dışa vurun.

Sevinmek (beşaret); sevincin tenin üzerinde görülmesinin sağlanması demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/25. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. el-Hasen der ki: Allah’a yemin olsun ki bu alışverişin kapsamına girmeyen yeryüzünde hiçbir mü’min yoktur.

“En büyük kurtuluş işte budur.” Cennette kavuşmak, orada kalmaktır.

Tevbe 110

Kurdukları bina, kalpleri parçalanıncaya kadar içlerinde bir kuşku olarak kalacaktır. Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Yaptıkları bina, (ölüp de) kalpleri parçalanıncaya kadar yüreklerine devamlı olarak bir kuşku (sebebi) olacaktır. Allah çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Kalpleri parça parça olmadıkça kurdukları bina kalplerinde daimi bir kuşku kaynağı olmaya devam edecektir. Allah, hakkı ile bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.

“… Kurdukları bina kalplerinde daimi bir kuşku kaynağı olmaya devam edecektir.” Yani kurdukları Dırar Mescidinin binası her zaman için kalplerinde şüphe ve münafıklığın kaynağını teşkil edecektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Katade ve ed-Dahhak yapmışlardır. Şair Nâbiğa der ki:

“Yemin ettim, artık senin nefsin için kuşkuyu gerektirecek bir şey bırakmadım

Ve kişinin Allah’dan kurtulup gidebileceği bir yeri de yoktur.”

el-Kelbî “kuşku” kelimesini hasret ve pişmanlık olarak açıklamıştır. Çünkü onlar Dırar Mescidini yaptıklarından ötürü pişmanlık duymuşlardı. es-Süddi, Habib ve el-Müberred bunu kalpteki rahatsız edici bir ağrı, kin ve öfke diye açıklamıştır.

Bu durumları

“kalpleri parça parça olmadıkça…” devam edecektir. İbn Abbâs der ki: Yani kalpleri parçalanıp ölünceye kadar sürüp gidecektir. Yüce Allah’ın:

“Kalbinin damarını elbette koparırdık” (el-Hâkka, 69/46) âyetini andırmaktadır. Çünkü bu kalp damarının kopması ile hayat da sona erer. Katade, ed-Dahhak ve Mücahid de böyle açıklamışlardır.

Süfyan, tevbe edecekleri vakte kadar… diye açıklamıştır. İkrime: Kabirlerinde kalpleri paramparça oluncaya kadar devam edecektir, diye açıklamaktadır. Abdullah bin Mes’ûd’un arkadaşları (kendilerine Kur’ân öğrettiği öğrencileri) bu âyeti; “Kalpleri paramparça olsa dahi… kalplerinde daimi bir kuşku kaynağı…” diye okurlardı. el-Hasen, Yakub ve Ebû Hatim ise nihaî noktayı ifade edecek şekilde;”Parça parça oluncaya kadar” diye okurlarmış. Yani onlar ölüp de bu konuda kesin inanca sahip oluncaya ve her şeyi ayan beyan görünceye kadar şüphe içinde kalmaya devam edeceklerdir.

Kıraat âlimleri, “Parça parça oluncaya” âyetini farklı okumuşlardır. Cumhûr, “te” harfini ötreli, “kal“…..” üstün, “tı”yı da şeddeli olarak meçhul fiil şeklinde; “Parça parça edilmedikçe” diye okumuşlardır. İbn. Âmir, Hamza, Hafs ve Yakûb da “te” harfini üstün okumaları müstesna böyle okumuşlardır. Yakûb ve Ebû Abdurrahman’dan ise, “kaf” harfini şeddesîz meçhul bir fiil olarak; “Koparılmadıkça” diye okumuş oldukları rivâyet edilmiştir. Şibi ve İbn Kesîr’den ise, “Sen koparmadıkça” şeklinde “kaf harfini şeddesiz, “Kalplerini” şeklinde de üstün olarak okumuşlardır. Yani, bizzat sen kalplerini koparmadıkça anlamındadır. Abdullah b. Mes’ûd’un, arkadaşlarının ne şekilde okuduklarını da az önce zikretmiş bulunuyoruz.

“Allah hakkıyla bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir” âyetine dair açıklamalar ise daha önceden (el Bakara, 2/32. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Tevbe 109

Allah’a karşı gelmekten sakınma ve rıza üzerine binasını kuran mı daha hayırlıdır, yoksa binasını çökmek üzere olan bir uçurum kenarına kurup da onunla cehennem ateşine yuvarlanan mı? Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.

Diyanet Vakfı
Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.

Kurtubi Tefsiri
Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasını yıkılmaya yüz tutmuş bir yarın kenarına kurup da onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah, zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız;

1. “Tesis Etmek: Kurmak” ile İlgili Açıklamalar:

Yüce Allah’ın:

“Binasını… kuran kimse mi” âyeti temellendiren kimse mi demektir. Bu ise takrir anlamında bir istifhamdır. Buradaki; Kimse,” anlamındadır ve mübtedâ olarak ref mahallindedir. Haberi ise, “Hayırlıdır” kelimesidir.

Nafi’, İbn Âmir ve bir topluluk, her iki yerde de; “Binası… kurulan” şeklinde; “Kurulan” fiilini meçhul ve; “Binası” lâfzını bunun nâib-i faili olarak merfu’ okumuşlardır. İbn Kesîr, Ebû Amr, Hamza, el-Kisâî ve bir topluluk ise, “Binasını kuran” şeklinde malum bir fiil ve “binasını” anlamındaki kelimeyi de nasb ile mef’ûlü olarak -her iki yerde de böylece- okumuşlardır ki, bu şekilde okuyanların çokluğu ve failin de zikredilmiş olması sebebiyle Ebû Ubeyd’in tercih ettiği kıraat şekli de budur.

Nasr b. Âsım b. Ali ise, şeklinde ref’ ile ise esreli olarak okumuştur. (Binasının temelleri… kimse mi?… anlamında). Yine ondan gelen bir rivâyete göre; şeklinde (binasının temeli… anlamında), ondan gelen bir başka rivâyete göre ise; şeklinde cer ile (binasının temeli… anlamında) diye okumuştur. Maksat ise önceden de geçtiği gibi binanın esasları demektir.

Ebû Hatim, altıncı bir kıraat şekli nakletmektedir ki, o da; şeklindedir. (Binasının temelleri… kimse mi?). en Nehhâs der ki: Burada kelime; Temel’in çoğuludur. Nitekim; “Ayakkabı, ayakkabılar” denilir. Çoğulun da çoğulu İse, şeklinde gelir, (ayakkabı anlamına gelen kelimenin, çoğulun çoğulunun): şeklinde gelmesi gibi. Şair de şöyle demektedir:

“Artık hükümdarlık Abbas oğullarından

Behlül(gil)ler arasında temelleri sağlamlaşmış hale geldi.”

2. ‘Yıkılmaya Yüz Tutmuş Bir Yar’ Âyetinin Kelime Anlamları:

“Allah korkusu üzerine” âyetini Îsa b. Ömer -Sîbeveyh’in naklettiğine göre- tenvin ile okumuştur. (Takva kelimesinin sonundaki) elif, ilhak elifi diye bilinir.”Ardı arkasına” kelimesini tenvinli okurum kıraatindeki “elif”e benzer. Şair de der ki:

“O, (öküz) alka ve mukûr (süpürge otunu andıran bir çeşit bitki ile diğeri ise yaz-kış yaprağını dökmeyen bir çeşit çöl ağacı)dan otlamaktadır.”

Ancak Sîbeveyh, tenvinli okuyuşun açıklanamayacağını belirtir ve: Bunun açıklamasının ne türlü olacağını bilemiyorum, der.

“Kenarına” kelimesindeki; kelimesi, kenar ve sınır anlamındadır ki, buna dair yeterli açıklamalar Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/103. âyetin tefsirinin sonlarına doğru) geçmiş bulunmaktadır.

“Yar” kelimesi, “radıyallahü anh” harlı ötreli olarak okunmuştur. Ebû Bekir ve Hamza İse “radıyallahü anh” harfini sakin olarak okumuşlardır. Bundan kasıt esası, temeli olmayan şey demektir. “Cüruf” aslında sellerin vadilerden taşıyıp getirdiği şeylerdir. Bunlar ise suyun kazıdığı yan bölümleridir. Bunun aslı ise, bir şeyi kökünden söküp alıp götürmek demek olan; gelmektedir.

“Yıkılmaya yüz tutmuş” yıkılmak üzere demektir. -Aynı kökten olmak üzere-: “Bina yıkıldı,” denilir. -Âyet-i kerimedeki bu kelimenin- aslı: Yıkılmaya yüz tutan şeklindedir. Bu kelime (Ortadaki) “ye” harfi kalbedilerek sona bırakılan “maklub” kelimelerdendir. O bakımdan; şekillerinde kullanılabilir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır. Bir şeyi etrafında döndürmek anlamını veren; “Bir şeyi etrafında döndürdü”dekı fiilin ism-i faili de; şeklinde gelir ki, bu da; demektir. Nitekim Arapların “silah kuşanmış olan” anlamını ifade etmek üzere ile demeleri de bu şekildedir. el-Accâc der ki:

“Onunla hurma ağaçlarının etrafını ve nehir kıyılarındaki ubrî (arabistan kirazı) ağaçlarını dolanır.”

Ebû Hâtim’in iddiasına göre ise, bu kelimenin asli şeklindedir. Daha sonra da; diye söylenir. Tıpkı; “Oruçlu” kelimesindeki gibi. Bundan sonra bu da kalbedilerek; denilir. el-Kisaî’nin iddiasına göre ise bu kelime, hem “vavî”, hem de “yaî” olup; şekli de; şekli de kullanılır. Derim ki: İşte bundan dolayı bu kelime hem imale ile hem de üstün olarak okunur.

3. İki Ayrı Maksatla Bina Yapanların Misali:

Yüce Allah’ın:

“Onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse” anlamındaki âyette, “yuvarlanan” kelimesinin faili “yar” anlamındaki “cüruf” kelimesidir. Şöyle buyurulmuş gibidir: O yıkılmaya yüz tutmuş yar, o bina ile birlikte cehennem ateşine yuvarlanan (bina) gibi midir? Çünkü “yar” anlamındaki kelime müzekkerdir. Bununla birlikte, buradaki zamirin binayı yapan kişiye ait olan; “Kimse’ye ait olması da mümkündür. Buna göre İfadenin takdiri şöyle olur; Binasını takva esası üzere kurmayan kimse (cehennem ateşine) yıkılır, gider.

Bu âyet-i kerîme onlara dair verilmiş bir misaldir. Yanı, binasını İslâm esası üzere kuran mı hayırlıdır, yoksa binasını şirk ve münafıklık esası üzere kuran kimse mî? Ayrıca bununla, kâfirin kurduğu binanın, beraberindekilerle birlikte cehenneme yuvarlanan, cehennem kıyısındaki bir yarın üzerine yapılan binaya benzediğini de açıklamaktadır.

“kenar, kıyı” demektir, ” Filan şeye yaklaştı, kenarına geldi,” anlamındadır.

4. Takva Niyeti ile Yapılan. Hayırlı İşler:

Bu âyet-i kerimede yüce Allah’ın takvası niyeti ile, O’nun, yüce zatının rızası kastı ile, başlanılan her bir işin kalıcı olduğuna ve bu işin sahibinin mutlu olup amelinin yüce Allah’a yükselip O’nun katına çıkartılacağına delil vardır. İşte yüce Allah, bu şekillerden birisine dair: “Celal ve ikram sahibi Rabbinin zatı ise kalıcıdır” (el Rahmân, 55/27) âyeti ile haber verdiği gibi yine, yüce Allah’ın izniyle ileride de açıklaması geleceği gibi;

“Baki kalacak olan salih amellerdir”(el-Kehf, 18/46) âyeti bunu haber vermektedir.

5. Bu Âyeti Kerîmedeki Temsil Hakikat mıdır, Mecazi midir?:

İlim adamları, yüce Allah’ın:

“Onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse” âyetindeki temsilin hakikat mi, yoksa mecaz mı olduğu hususunda iki ayrı görüş belirtmişlerdir?

Birinci görüşe göre bu bir hakikattir ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de o mescidi yıkmak üzere görevlendirdikleri tarafından mescid yıkıldığında, oradan bir duman yükseldiği görülmüştür. Bu açıklama Saîd b. Cübeyr’den rivâyetle gelmiştir.

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Bir kişi onun içerisine hurma dallarından bir dal sokup çıkarttı mı, o hurma dalı simsiyah ve yanmış olarak çıkardı. Tefsir âlimlerinin naklettiğine göre, yıkıldığı yerde hafrîyat yapılıyor ve harfiyat yapılan yerden duman çıkıyordu. Âsım b. Ebi’n-Necud, Zir b. Hubey’ten, o, İbn Mes’ûd’dan rivâyetine göre İbn Mes’ûd şöyle demiştir: O mescid yeryüzünde bir cehennem idi. Daha sonra da: “Onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse nü…” âyetini okudu. Cabir b. Abdullah da dedi ki: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in döneminde onun yerinden duman çıktığım görmüşümdür.

İkinci görüşe göre ise bu bir mecazdır. Yani o bina cehennem ateşinde yerini almıştır. Sanki o bina cehenneme yıkılıp gitmiş ve ona yuvarlanmış gibidir. Bu da yüce Allah’ın:

“Artık varacağı yer Hâviyedir” (el-Kâria, 102/9) âyeti gibidir. Ancak zahir olan birincisidir, zira bunda açıklanamayacak imkansız bir taraf yoktur.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Tevbe 108

Orada asla durma! İlk günden itibaren takva üzere kurulan mescit, içinde durmana daha layıktır. Orada arınmayı seven adamlar vardır. Allah arınanları sever.

Diyanet Vakfı
Onun içinde asla namaz kılma! İlk günden takva üzerine kurulan mescit (Kuba Mescidi) içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.

Kurtubi Tefsiri
Onun içerisinde hiçbir vakit durma. İlk gününden temeli takva üzerine kurulan mescid, içinde durmana elbette daha lâyıktır. Orada tertemiz olmayı arzu eden erkekler vardır. Allah da temizlenenleri sever.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

1. Dırar Mescidinde Namaz Kılmak Yasaktır:

Yüce Allah:

“Onun içerisinde hiçbir vakit durma” âyeti ile Dırar Mescidini kast etmektedir. Yani, orada namaz kılmak kastıyla durma. Çünkü namaz, bazan “kıyam: ayakta durmak” ile de ifade olunur. Mesela, filan kişi gece boyunca kalkar denilirken, namaz kılar denmek istenir. Nitekim; “Kim (ecrine) İnanarak ve “mükâfatını” alacağını ümid ederek Ramazanı kıyam ile geçirirse (teravih namazını kılarsa), geçmiş küçük günâhları ona bağışlanır” şeklindeki sahih hadiste de bu şekilde kullanılmıştır. Bunu da Buhârî, Ebû Hüreyre’den, o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den buyurdu ki… diye nakletmiştir.” Buhârî, Îman 27, 28; Müslim, Salatu’l-Musâfirîn 173; Ebû Dâvûd, Şehru Ramadan 1; Tirmizî. Savm 83; Nesâî, Siyam 40.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın, bu âyet-i kerîme nâzil olduktan sonra bu mescidin bulunduğu yoldan dahi geçmediği ve o mescidin yerinin leşlerin, pisliklerin ve çöplerin atıldığı bir çöplük olarak kullanılmasını emrettiği rivâyet edilmektedir.

2. Usul-ü Ftkık Açısından Zaman Zarfı ve “Ebediyyen” Kelimesi:

Yüce Allah’ın: “(……..): Hiç bir vakit” ifadesi, bir zaman zarfıdır. Zaman zarfı da iki kısımdır. Biri “gün” gibi miktarı belli zarf, diğeri ise “hîn, vakt” gibi zamanı müphem olan zarf. “Ebediyyen” de bu kısımdandır, “Dehr (zaman)” da böyledir.

Burada fıkıh usulünün konusuna giren bir mesele sözkonusu olmaktadır. O da şudur: “Ebediyyen” kelimesi her ne kadar müphem (belirsiz) bir zarf ise de bunda umum ifade eden bir anlam yoktur. Ancak bu kelime nefiy için kullanılan “la” (olumsuzluk edatı) ile birlikte kullanılırsa, umum ifade eder. Mesela, “Durma!” denilecek olsa, mutlak olarak durmamak yeterli olurdu. Ama, “ebed: hiç bir vakit, ebediyyen” lâfzı kullanıldığından dolayı, hiçbir vakit ve hiçbir zaman durma denilmiş gibidir. Olumlu cümledeki belirtisiz ifade ise, eğer meydana gelmiş bir olayın haberi olarak kullanılırsa, bunun da umumi bir manası olmaz. İşte, dil bilginleri bunun farkına varmış, islâm fukahası da bu doğrultuda hükümlerini vererek şöyle demişlerdir: Bir kimse hanımına sen ebediyyen boşsun, diyecek olursa, bir talâk ile boş olur.

3. Mescid Kurmaktan Maksat:

“İlk gününden takva temeli üzerine kurulan” yani, takva üzere duvarları inşa edilmiş, temelleri yükseltilmiş “mescid” demektir.

“Temel,” binanın esası demektir. “Esas” da böyledir. ise, aynı kelimenin ortada harfi medsiz şeklidir.’in çoğulu, şeklinde gelir. “Bekçi ve bekçiler” gibi. Buna karşılık; şeklinin çoğulu ise, şeklinde gelir. “Ense kökü, ense kökleri” gibi. Buna karşılık in çoğulu şeklinde gelir, Sebep ve sebepler” gibi. “Binanın temelini kurdum,” ifadesinin mastarı da şeklinde gelir, Arapların “Bu çok eskiden beri böyle idi” cümlesindeki (eskilik manasını ifade eden ve temel manasına da gelen kelime) hemzesi hem ötreli, hem üstün, hem de esreli olarak üç ayrı şekilde söylenebilir ki, bu, işin başından beri çok eskiden beri böyleydi, anlamına gelir.

“Mescid”in başındaki “lâm”, kasem “lâm”ıdır. İbtidâ “lâm”ı olduğu da söylenmiştir. Mesela, Elbetteki Zeyd insanlar arasında davranışı en güzel olanıdır” demeye benzer ki bu, anlamın te’kid edilmesini gerektirir.

“Temeli takva üzerine kurulan” ifadesi ise, “mescid”in sıfatıdır. “Daha lâyıktır” anlamındaki ifade mübteda olan “mescid”in haberidir.

Burada

“takvâ”nın anlamı, kendileri vasıtası ile cezalandırılmaktan korunulan hasletler, özelliklerdir. Takva kelimesi, vezninde olup, buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/2. âyet, “takva sahipleri için bir hidâyettir” bölümü ile İlgili açıklamaların 4. başlığında) geçmiş bulunmaktadır.

4. Takva Mescidinden Maksat Nedir ve O Mescid Sahiplerinin Özellikleri:

İlim adamları, temeli takva üzerine kurulan mescidin hangisi olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Kimisi, Kubâ Mescididir demiştir ki, bu görüş İbn Abbâs, ed-Dahhâk ve el-Hasen’den rivâyet edilmiştir. Bu görüşün sahipleri: “Ük gününden” ifadesini delil alırlar. Kubâ Mescidinin ise Medine’deki ilk günde temeli atılmıştı. Kubâ mescidi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidinden önce bina edilmişti. Bunu İbn Ömer, İbnül-Müseyyeb ve İbn Vehb, Eşheb ve İbnü’l-Kasım’ın kendisinden rivâyetlerine göre Mâlik demiştir.

Tirmizî de Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: İlk gününden beri temeli takva üzerine kurulan mescid hususunda iki kişi tartıştılar. Birisi o, Kubâ mescididir derken, diğeri ise o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) mescididir deyince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “O, benim bu mescidimdir” diye buyurdu. (Tirmizî) dedi ki: Bu sahih bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 9- sûre 14; Nesâî, Mesücid 8; Müsned, III, 8, 23, 89, 91.

Ancak, birinci görüş konuya daha uygun düşmektedir. Çünkü, yüce Allah’ın:

“Orada” âyeti bunu gerektirmektedir. Zarf ifade eden zamir ise, tertemiz olmayı arzu eden erkeklerin varlığı ile ilgilidir. Bu ise, Kubâ mescididir. Buna delil de Ebû Hüreyre’nin şöyle dediğine dair hadistir: Şu: “Orada tertemiz olmayı arzu eden erkekler vardır. Allah da temizlenenleri sever âyeti, Küba Mescidi ehli hakkında inmiştir. Çünkü onlar su ile istinca ederlerdi. İşte bu âyet-i kerîme onlar hakkında inmiştir. Ebû Dâvûd, Tahâre 23; Tirmizî, Tefsir 9. stire 15; İbn Mâce, Tahâre 28; Müsned, VI, 6.

en-Nehaî der ki: Burada kastedilenler Kubâ Mescidi ehlidir. Allah onlar hakkında âyetini indirmiştir. Katade dedi ki: Bu âyet-i kerîme inince Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kübalılara şöyle demişti: “Şanı yüce Allah temizlenmek hususunda sizden güzel bir şekilde ve övgüyle söz etti. Siz ne yapıyorsunuz?” Onlar, biz önden ve arkadan çıkan pisliğin izlerini su ile yıkıyoruz. Bunu da Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir. Müsned, III, 422.

Dârakutnî de Talha bin Nâfİ’ den şöyle dediğini rivâyet eder: Bana Ensardan olan Ebû Eyyub, Cabir bin Abdullah ve Enes bin Mâlik, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şu: “Orada tertemiz olmayı arzu eden erkekler vardır. Allah da temizlenenleri sever” âyeti hakkında şöyle buyurduğunu naklettiler: “Ey Ensar topluluğu! Allah temizlenmek hususunda sizden övgü ve hayırla söz etti. Sizin bu temizlenmeniz nasıldır?” Onlar, Ey Allah’ın Rasûlü, biz namaz için abdest alır, cünüblükten dolayı da guslederiz. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Bununla birlikte başka bir şey de yapıyor musunuz?” Onlar: Hayır, şu kadar var ki bizden herhangi bir kimse tuvaletten çıktıktan sonra yine de su ile istinca yapmayı hoş ve güzel görür. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: “İşte bu övgüye sebeb odur. Siz buna devam ediniz” diye buyurdu. Dârakutnî, 1, 62, III, 60.

İşte bu hadis âyet-i kerimede sözü geçen mescidin Kubâ Mescidi olmasını gerektirmektedir. Şu kadar var ki Ebû Said el-Hudrî’nin hadisinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu mescidin kendi mescidi olduğunu açıkça ifade etmiştir. O halde buna rağmen herhangi bir akıl yürütmeye gerek, yoktur. Yine Ebû Kaf1 rivâyetle dedi ki: Bize Ebû Usame anlattı dedi ki, bize Salih bin Hayyana dedi ki, bize

“Allah’ın yücelmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde…” (en-Nûr, 24/36) âyeti hakkında dedi ki: Bunlar dört mesciddir ki dördünü de Peygamberden başka kimse bina etmiş değildir: Kabe, onu İbrahim ve İsmail -ikisine de selam olsun- diğeri Eriha’daki ev yani Beytul Makdis, bunu da Dâvûd ve Süleyman -ikisine de selam olsun- bina ettiler. Diğerleri ise Medine Mescidi ile Kubâ Mescididir ki, bunların ikisini de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bina etmiş olup takva üzere tesis olunmuşlardır.

5. ” …den, dan” ile İlgili bir Açıklama:

Yüce Allah’ın:

“İlk gününden” âyetindeki: “den,” nahivcilere göre; “… den beri”nin karşılığıdır. İkincisi zaman için tıpkı birincisinin mekan için,kullanılışı gibi kullanılır. Bu âyette bunun; “… den beri” anlamında kullanıldığı da söylenmiştir ki takdiri şöyle olur: Bina edilmesine başlandığı ilk gününden beri… Anlamın; “Tesis edildiği ilk gününden beri” şeklinde olduğu ve; “Tesis etti” şeklindeki fiilinin başına geldiği de söylenmiştir.

Şairin şu beyîtinde olduğu gibi:

“(Semud kavminin evleri) Hicran üst taraflarındaki nice yurtlar vardır ki,

Bunlar uzun yıllardan ve uzun zamandan beri bomboş, ıpıssız kalmışlardır.”

Yani, “Uzun zaman geçtiğinden, uzun yıllar geçtiğinden beri” takdirindedir. Böyle bir takdire gitmeyi gerektiren nahivcilerin kabul ettikleri şu esas kaidedir: …den, dan edatı, zaman isimlerinin başına gelmez. Zaman isimlerinin başına; getirilir. O bakımdan; “Ben onu bir aydan yahut bir yıldan veya bir günden beri görmedim;” denilir, fakat bunun yerine; ” …den” denilmez. Eğer bu harf-i cer zaman bildiren ismin başına kullanılacak olursa o vakit ona uygun düşecek bir takdire gidilir. Bu beytin takdirinde zikrettiğimiz gibi. Bu açıklamaları İbn Atiyye yapmaktadır. Ancak bana göre bu âyet-i kerimede takdire gitmeye ihtiyaç duymamak da uygundur. Burada; “…den” kelimesinin; “İlk” kelimesini cer etmesi uygundur. Çünkü bu da bir başlangıç anlamını ihtiva etmektedir. Çünkü burada; “İlk gününün başlangıcından beri…” denilmiş gibidir.

6. İçinde Namaza Durulmaya Layık Olan Mescid;

“İçinde durmana elbette daha lâyıktır” âyeti nasb mahallindedir. “Daha lâyıktır” âyeti “Layık” kelimesinden “ePatu” vezninde ism-i tafdilidir. Bu kip, ancak aralarında ortak bir özellik bulunmakla birlikte, birinin diğerinden ortak oldukları o noktada manen daha üstün bir meziyeti bulunan iki şey için kullanılır.

Dırâr Mescidi her ne kadar hakkı ve liyakati bulunmayan batıl bir mescid ise de onu bina edenlerin inançları açısından liyakat noktasında diğer mescidlerle ortaklığı vardır. Yahut da o mescidde mescid olmasından ötürü namaz kılmanın câiz olduğuna inanan kimseler açısından böyle bir liyakati söz korlusu idi. Fakat bu iki inanıştan birisi Allah nezdinde batınen batıl idi. Diğeri ise batınen de zahiren de hak idi.

Yüce Allah’ın şu âyeti de bu kabildendir:

“O günde cennetliklerin kalacakları yer daha hayırlı ve dinlenecekleri yer daha güzeldir,” (el-Furkan, 25/24) Bilindiği gibi hayırlı oluş cehennemden uzaktır. Ancak her bir kesim inanışına göre hayır üzere olduğunu kabul eder ve her bir kesim sonunda varacağı yerin de hayırlı olduğuna inanır. Çünkü her bir kesim elinde bulunandan dolayı sevinç içerisindedir. Bu tür ifadeler hiçbir zaman “bal sirkeden tatlıdır” türünden olamaz. Çünkü bal her ne kadar tatlı ise de insan yapısına uygun düşen her şey de bir bakıma tatlıdır. Nitekim insanlardan kimisinin ayrı ayrı olmaları halinde de sirkeyi baldan önde tuttuğu, bunların başkaları ile karışık bulunmaları halinde de (sirkenin karıştığı şeyi) öncelediği görülebilmektedir.

7. Liyakatli Mescid:

Burada mescid’den kasıt Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in mescididir, diyenlere göre “içinde durmana elbette daha lâyıktır” âyetinde yer alan: “İçinde” zamir Mescid-i Nebeviye ait olur. ‘Orada… erkekler vardır” ifadesindeki zamir de aynı şekilde ona ait olur. Buradaki mescidden kasıt Kubâ Mescididir, diyenlerin görüşüne göre ise -az önce geçen, görüş ayrılıklarına uygun olarak- her ikisinde de zamir Kubâ Mescidine ait olur.

8. Tahâret ve Temizliğin Önemi:

Şanı yüce Allah, bu âyet-i kerimede tahareti seven ve temizliği üstün tutan kimselerden Övgü ile söz etmektedir. Temizlik insanî bir özellik, taharet şer’î bir görevdir. Tirmizî’de Âişe – yüce Allah ondan razı olsun – den şöyle dediği nakledilmektedir. Kocalarınıza su ile temizlenmelerini emrediniz. Ben onlardan utanıyorum. (Tirmizî) dedi ki: Bu sahih bir hadistir. Tirmizî, Tahüre 15.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın istinca maksİsmi ile beraberine su alıp götürdüğü sabittir. O istinca için taşlan necaseti azaltmak maksİsmi ile, suyu da iyice temizlenmek maksİsmi ile kullanırdı.

İbn Arabî der ki: Kayrevân âlimleri abdest aldıkları yerlerde toprak içerisinde taşlar bulundurur ve önce bu taşlar ile temizlenir, daha sonra da su ile istinca ederlerdi.

9. Necasetten Temizlenmek:

Necasetin çıkış yerinden necasetin temizlenmesi için öngörülen, onu hafifletmektir. Vücudun sair yerlerindeki necaset ile elbisedeki necasetin ise temizlenmesi gerekir. Bu, yüce Allah’ın suyun bulunup bulunmaması halinde kullarına bağışladığı bir ruhsattır. Ancak istisna olarak İbn Habib şöyle demektedir: Def-i hacette ancak su bulunmaması halinde taşla temizlenir. Şu kadar var ki suyun bulunması ile birlikte taşlarla temizlenmeye dair sabit haberler, onun bu görüşünü red etmektedir.

10. Beden ve Elbiseden Necasetin Temizlenmesi:

Bu hususlarda ilim adamları -aşırı olmadığı sürece pirelerin bıraktıkları kan izlerinin affedilip nazar-ı itibara alınmayacağı hususu üzerinde tema etmiş olmalarına rağmen- beden ve elbiselerden necasetin izalesi hususunda üç farklı görüş ileri sürmüşlerdir:

Birinci görüşe göre, necasetin İzale edilmesi, yerine getirilmesi farz gibi bir vâcibtir. İster bilsin, ister bilmesin necis bir elbise ile namaz kılanın namazı câiz olmaz. Bu görüş, İbn Abbâs, el-Hasen ve İbn Sîrîn’den rivâyet edilmiştir, Şâfiî, Ahmed ve Ebû Sevr’in görüşü de budur. İbn Vehb de bu görüşü Mâlik’den rivâyet etmiştir. Mâliki mezhebine mensup Ebû’l-Ferec’in ve Taberî’nin de görüşü budur. Şu kadar var ki Taberî şöyle der: Eğer necaset bir dirhem kadarını bulursa namazı tekrar iade eder. Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf’un da dirhem miktarını göz önünde bulundurmak bakımından -ki, bu da dübür halkasına kıyasen ifade edilmiştir- bu görüştedirler.

Bir diğer kesim ise şöyle demektedir: Necasetin elbise ve bedenden izale edilmesi sünnet ile vaciptir. Buradaki vücup, sünnetin bir vücubudur, farz manasına bir vücup değildir. Bunlar derler ki: Bir kimse (bilmeden) necis bir elbise ile namaz kılacak olursa, vakit içerisinde namazını iade eder. Eğer vakit çıkacak olursa ona birşey düşmez. Bu, Mâlik’in ve mezhebinin ileri gelen ilim adamlarının görüşüdür. Ancak, Ebû’l-Ferec ile İbn Vehb’in Mâlik’ten yaptığı rivâyet bundan müstesnadır.

Az miktardaki kan ile ilgili olarak da Mâlik şöyle demektedir: Az miktardaki kan dolayısıyla namaz ne vakit içinde, ne de vakit çıktıktan sonra iade olunmaz. Ancak, az miktardaki sidik ve kaba pislikten dolayı iade olunur. Bütün bu hususlarda Leys’in görüşü de Mâlik’in görüşü gibidir.

İbnü’l-Kasım ise Mâlik’ten şöyle dediğini nakletmektedir: Unutma halinde değil de, hatırlama halinde necasetin izale edilmesi icabeder. Bu ise İbnü’l-Kasım’in fert (Mâlik’ten tek başına) olarak yaptığı rivâyetlerindendir.

Birinci görüş ise -inşaallah- daha bir sahihtir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) iki kabrin yanından geçmiş ve şöyle buyurmuştur: “Bunların ikisi de azap görmektedirler. Fakat bunlar büyük bir günahdan dolayı azap görmüyorlar. Onlardan birisi laf götürüp getirirdi, diğeri ise sidiğinden korunmuyordu.” Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivâyet etmîştir. Buhârî, Vudû’ 55, 56, Cenâiz 81, 88, Edeb 46, 49; Müslim, Tahâre 111; Ebû Dâvûd, Tahâre 53, 88; Nesâî, Cenâiz 116; İbn Mâce, Tahâre 26. Delil olarak da bu kadarı yeter. Bu hadis ileride el-İsra Sûresi’nde (17/44. âyetin tefsirinde)de gelecektir.

İlim adamları derler ki: Bir insan ancak vacibi terkettiğinden dolayı azâb görür: Bu da açıkça bilinen bir husustur.

Ebû Bekr b. Ebi Şeybe, Ebû Hüreyre’den rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den şöyle buyurmuştur: “Kabir azabının büyük çoğunluğu sidikten dolayıdır.” İbn Mâce, Tahâre 26; Nesâî, Sehv 88; Müsned, il, 326, 388, 389, VI, 61. Diğer görüşün sahipleri ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın, Cebrâîl (aleyhisselâm) kendisine, ayakkabılarında bir pislik olduğunu haber verince, ayakkabılarını çıkartmasını delil göstermişlerdir ki, bu hadisi Ebû Dâvûd ve başkaları Ebû Dâvûd, Salât 88; Dârimî, Salâc 103; Müsned, III, 20, 92. Ebû Said el-Hudrî’den rivâyet etmişlerdir. Yüce Allah’ın İzniyle bu da ileride Tâhâ Sûresi’nde (20/12. âyet, 2. başlıkta) gelecektir.

Derler ki: Hazret-i Peygamber’in daha önce kıldığı rekâtleri iade etmeyişi, necasetin izale edilmesinin sünnet olduğuna ve bu haldeki namazının da sahih olduğuna delildir. Daha kâmil bir namaz maksİsmi ile de vakit içerisinde bulunduğu sürece iade eder (uygundur). Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

11. Necasetin İzale Edilmesinde Azhk-Çokluk Ölçüsü:

Kadı Ebû Bekr b. el-Arabî der ki: Çok ile az arasındaki farkın bir dirhem miktarı ile tesbit edilmesine -ki, bununla dinar gibi yuvarlak ve onun miktarındaki büyük dirhemleri kastetmektedir- ve bunu kaba necasetin çıkış yerine kıyasen tesbit etmeye gelince, bu iki açıdan tutarsızdır. Evvelâ bu gibi miktarlar kıyas ile tesbit edilemez. O bakımdan böyle bir takdir kabul olunmaz. İkinci olarak, kaba pisliğin çıkış yerinde öngörülen bu hafifletme ve müsamaha zaruret dolayısıyla bir ruhsattır. İhtiyaçlar ve ruhsatlar ise kıyas için ölçü alınamaz. Çünkü bunlar, esasen kıyas dışıdırlar. Dolayısıyla bunlar kıyasa konu edilemezler.

Tevbe 107

Zararlı, inkâr ve müminleri ayırmak için mescit edinenler ve Allah ve Resulüne daha önce savaş açanları gözetleyenler: “Biz sadece iyilik istedik” diye yemin ederler. Allah onların yalancı olduklarına şahitlik eder.

Diyanet Vakfı
(Münafıklar arasında) bir de (müminlere) zarar vermek, (hakkı) inkar etmek, müminlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve Resulüne karşı savaşmış olan adamı beklemek için bir mescid kuranlar ve: (Bununla) iyilikten başka birşey istemedik, diye mutlaka yemin edecek olanlar da vardır. Halbuki Allah onların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder.

Kurtubi Tefsiri
(Münafıklar arasında) zarar vermek, inkâr etmek, mü’minler arasına ayrılık sokmak için ve -daha evvel Allah’a ve Rasulüne Savaş açan kimselere- beklemek ve gözetlemek yeri olmak üzere bir mescid edinenler ve: “İyilikten başka birşey kastetmedik” diye yemin edenler (vardır). Halbuki Allah, onların muhakkak yalancı olduklarına şahidlik eder.

Bu âyete dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız

1. Dırar Mescidi ve Âyetin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah’ın:

“Bir mescid edinenler” âyeti, önceki âyete atfedilmiştir. Yani, onlardan bir mescid edinenler vardır, takdirindedir. Böylelikle cümle, cümleye atfedilmiş olmaktadır. Mübteda olarak merfu’ kabul edilmesi de mümkündür. Haberi de hazfedilmiştir. Haber, “şüphesiz ki onlar azâb edileceklerdir” ve benzeri bir ifade ile takdir olunabilir.

“Vav’sız olarak; “ler” şeklinde okuyanlara gelince; -ki, Medinelilerin okuyuşudur- bunlara göre âyet mübtedâ olarak merfu’dur. Haberi ise (bir sonraki âyette gelen): “Durma” anlamındaki âyettir. İfadenin takdiri şöyle olur: Bir mescid edinenlerin o mescidinde ebediyyen (namaza) durma. Yani, onların mescidlerinde namaz kılma. Bu açıklamayı el-Kisâî yapmıştır. en-Nehhâs ise şöyle demiştir: O takdirde mübtedanın haberi:

“… kurdukları bina kalplerinde daimi bir kuşku kaynağı olmaya devam edecektir” (et-Tevbe, 9/110) âyetidir. Haberin -az önce geçtiği gibi-

“azâb olunurlar” ve benzeri bir ifade olabileceği de söylenmiştir.

Âyet-i kerîme, rivâyet edildiğine göre, Ebû Âmir er-Râhib hakkında inmiştir. Çünkü sözü geçen bu kişi, Bizans Kayser’inin yanına gitmiş, orada hristiyanlığı kabul etmiş, Kayser de, kendilerine pek yakında yanlarına geleceğine dair söz vermişti. Bunun üzerine onlar da orada Kayser’in gelişini gözetleyip beklemek üzere Mescid-i Dırar’ı inşa ettiler. Bu açıklamaları İbn Abbâs, Mücâhid, Katade ve başkaları yapmıştır. Daha önce el-A’raf Sûresi’nde (7/175. âyetin tefsirinde) onun kıssası geçmiş bulunmaktadır.

Tefsir âlimleri derler ki: Amr b. Avfoğulları Kubâ Mescidini inşa ettiler ve Hazret-i Peygamberden yanlarına gelmesi ricasında bulundular. O da onlara gelip Küba’da namaz kıldı. Kardeşleri öunm b. Avfoğulları onları kıskanarak: Biz de bir mescid yapacağız ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e haber gönderip, kardeşlerimizin mescidinde namaz kıldığı gibi bizim de mescidimizde namaz kılmak üzere gelmesini rica edeceğiz. Daha sonra da Ebû Âmir, Şam’dan geldiği takdirde bu mescidde namaz kıldırır diyerek Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e gittiler. O sırada Hazret-i Peygamber Tebûk’e çıkmak üzere hazırlık yapıyordu. Hazret-i Peygamber’e, Ey Allah’ın Rasûlü! dediler. Biz, ihtiyacı olan hastalar ve yağmurlu geceler için bir mescid inşa ettik. Bizim için gelip orada namaz kılmanı ve mübarek olması için dua etmeni arzuluyoruz. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Şimdi ben yola çıkmak üzereyim ve meşgul bir haldeyim. Dönecek olursak, size gelir ve sizin için orada namaz kılarız.”

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebuk’ten döndüğünde yanına geldiler. Kendileri de mescidi bitirmiş bulunuyorlardı. Orada Cuma, Cumartesi ve Pazar günü de namaz kılmışlardı. Hazret-i Peygamber yanlarına gitmek maksadıyla giymek üzere gömleğinin getirilmesini istedi. Bu sefer Mescid-i Dırar’ın durumunu bildiren Kur’ânî âyetler nâzil oldu. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, Mâlik b. ed-Duhşum, Ma’n b. Adiy, Âmir b. es-Seken ile Hazret-i Hamza’yı Öldürmüş olan Vahşi’yi çağırarak şöyle dedi: “Halkı zalim olan şu mescide gidin; onu yıkın ve yakın.” Onlar da hemen yola koyuldular. Mâlik b. ed-Duhşum evinden bir miktar alevli ateş aldı. Hep birlikte gidip mescidi yaktılar, yıktılar. Bu mescidi inşa edenler oniki kişi idiler: Amr b. Avfoğullarından birisi olan Ubeyd b. Zeydoğullarından Hizam b. Hâlid -ki, Dırar Mescidi onun evine ait arsada yapılmıştı-, Muattib b. Kuşeyr, Ebû Hubeybe b. el-Ezar, Amr b. Avfoğullarından Sehl b. Huneyfin kardeşi Abbâd b. Huneyf, Câriye b. Âmir, onun iki oğlu Mucemmi’ ve Zeyd, Nebtel b. el-Hâris, Bahzec, Becâd b. Osman ve Vedia b. Sabit. Salebe b. Hatıb da aralarında zikrolunmaktadır.

Ancak, Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr der ki: Bu tartışılır. Çünkü bu kişi Bedirde hazır bulunmuş bir kimsedir. İkrime der ki: Ömer b. el-Hattâb, bunlardan birisine: Sen bu mescidin yapımında nasıl bir yardımda bulundun diye sormuş, o da: O mescidin yapımında benim de bir direkle yardımım oldu, diye cevap vermişti. Bunun üzerine Hazret-i Ömer kendisine: Sana ben de onu müjdeliyorum ki o, boynunda cehennem ateşinden bir direk olacaktır.

2. Zarar Kastı:

Yüce Allah’ın:

“Zarar vermek… için” âyeti mastar olup mefûlün leh’tir. “İnkâr etmek, mü’minler arasına ayrılık sokmak için ve beklemek ve gözetlemek yeri olmak üzere” anlamındaki âyetler da hep ona atfedilmiştir.

Te’vil âlimleri derler ki: Maksat, mescidle zarar vermektir. Yoksa mescidin kendisinin zararı olmaz. Zarar, o mescidin sahipleri tarafından sözkonusu olur.

Dârakutnî, Ebû Said el-Hudrî”den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Zarar da yoktur, zarara zararla karşılık vermek de yoktur. Kim zarar vermek isterse, Allah onunla (o kimseye) zarar verir Her kim de zorluk çıkartırsa, Allah da ona zorluk çıkartır.” Dârakutnî, III, 77, IV, 227-228.

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Zarar: Senin için faydalı olup, komşuna Zararlı olan şeydir. Zarara karşılık vermek (zirar) ise, senin için faydalı olmamakla birlikte komşuna zararlı olan şeydir. Her ikisinin aynı anlamda olduğu da söylenmiştir. Hazret-i Peygamber, te’kid olmak üzere her iki kelimeyi kullanmıştır, da denilmiştir.

3. Zararları Dokunan Mescidlerin Hükmü:

(Mezhebimize mensup) ilim adamlarımız derler ki: Bir mescidin yakınında bir başka mescidin yapılması câiz değildir. İlk mescidin cemaatinin o mescidi terkedip ilk yapılanın boş kalmaması için ikinci yapılan mescidin yıkılması ve yapılmasının engellenmesi gerekir. Ancak, mahalle büyük olup mahalle halkına tek bir mescid yeterli gelmiyor ise, o takdirde bir mescid daha yapılabilir. Aynı şekilde şöyle de derler: Tek bir şehirde iki, üç… caminin de yapılmaması gerekir. İkincisinin engellenmesi icabeder. Bu ikinci camide cuma namazı kılanın cuması olmaz. Zaten Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Dırar Mescidini yakmış ve yıkmıştır.

Taberî, senedini kaydederek, Şakîk’den şunu nakleder: O, Ğadiraoğulları mescidinde namaz kılmak üzere gelmiş, namazın kılınmış olduğunu görünce ona, filan oğullarına ait mescidde henüz namaz kılınmadı denilince, hayır ben o mescidde namaz kılmak istemiyorum. Çünkü o mescid zarar vermek esâsı üzere bina edilmiştir diye cevap vermiştir.

İlim adamlarımız der ki: Zarar vermek, yahut riyakârlık ve desinler diye yapılan herbir mescid Dırar Mescidi hükmünde olup onda namaz kılmak câiz değildir. en-Nekkâş der ki: Buna göre, kilise ve benzeri bir yerde namaz kılmamak gerekir. Çünkü, kilise baştan beri kötü bir maksatla bina edilmiştir.

Derim ki: Böyle bir hükme varmak gerekmez. Çünkü, kilisenin yapılmasından kasıt başkasına zarar vermek değildir. Her ne kadar asıl itibariyle kötü bir maksat ile yapılmış ise de, hristiyanların kilise yapmaları, yahudilerin havra yapmaları, kendi kanaatlerince -bizim mescidimiz gibi- ibadet edecekleri bir yerleri olsun diyedir. O bakımdan, bu iki maksat arasında fark vardır. İlim adamları da bir kilise ya da bir havrada temiz bir yer üzerinde namaz kılan bir kimsenin kıldığı bu namazının geçerli ve câiz olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Buhârî’nin bildirdiğine göre, İbn Abbâs içinde heykel bulunmaması şartıyla havrada namaz kılardı. Buhârî, Sattı 54. Ebû Dâvûd da, Osman b. Ebi’l-Âs’dan, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendisine, Taif Mescidini putlarının bulunduğu yere bina etmesini emrettiğini Ebû Dâvûd, Salât 12; İbn Mâce, Mescid 3. nakletmektedir.

4. Zalime İmâmlık Yapanın Arkasında Namaz Kılmak;

İlim adamları derler ki: Zalimin İmâmlığını yapan kimsenin arkasında namaz kılınmaz. Ancak, mazeretinin açıkça ortaya çıkması yahut tevbe etme hali müstesnadır. Çünkü, Kubâ mescidini İnşa edenler olan Amr b. Avfoğulları, Ömer b. el-Hattâb’dan halifeliği döneminde Mücemmi’ b. Cariye’nin, kendi mescidlerinde kendilerine namaz kıldırmak üzere İzin vermesini istediler. Hazret-i Ömer: Hayır, böyle bir şeyin en ufak bir faydası da olmaz. O, Mescid-i Dırar’ın İmâmı değil miydi? Mücemmi’, şöyle dedi: Ey mü’minlerin emiri hakkımda hüküm vermekte acele etme. Allah’a yemin ederim ben onların içinde neler gizlediklerini bilmeksizin o mescidde namaz kıldım. Eğer ne gizlediklerini bilseydim, o mescidde onlara namaz kıldırmazdım. Ben, Kur’ân okuyabilen genç bir delikanlı idim. Onlar ise, cahiliyeleri üzere yaşamış yaşlı başlı insanlardı. Kur’ân-ı Kerîm’den hiçbir şey okuyamıyorlardı. O sebepten ben namaz kıldırdım, ancak yaptığımın günah olduğunu da zannetmiyorum. Zaten onların içlerinde ne olduğunu da bilmiyordum. Ömer (radıyallahü anh), onun mazeretini kabul edip söylediğinin doğruluğuna kanaat getirdi ve Kubâ mescidinde namaz kıldırmasını emretti.

5. Başkalarına Zararlı Olan Tasarrufların Hükmü:

İlim adamlarımız -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- derler ki: İbadet için yapılan ve şeriatın yapımına teşvik ederek hakkında: “Bir kekliğin kalabileceği bir yer kadar dahi olsa, her kim Allah için bir mescid bina edecek olursa, Allah da o kimseye cennette bir ev yapar” İbn Mâce, Mesâcid 1; Müsned, I, 241. dediği mescid bile başkasına zarar verecek durumda ise, yıkılıp ortadan kaldırıldığına göre, ya onun dışındaki şeyler hakkındaki kanaat ne olabilir!

Böylelerinin İse, öncekine zarar verilmemesi için ortadan kaldırılması, yıkılması, öncelikle daha bir uygundur. Mesela, bir kimse başkasına zarar verecek türden bir fırın, yahut bir değirmen inşa edecek, yahut bir kuyu veya başka bir şey kazacak olursa, bu durumdadır. Bu konudaki çeşitli meselelerin ölçüsü, temel kaidesi şudur: Kardeşine zarar gelmesine sebep teşkil eden kişi, (o tasarrufundan) engellenilir. Eğer, malında hak sahibi olduğu bir tasarrufu sebebiyle kardeşine zarar verip böylelikle komşusuna, yahut komşusundan başkasına zarar verirse, yaptığı o işe bakılır. Eğer o işin terkedilmesinin zararı işi yapana verdiği zarardan daha büyük ise, bu sefer iki zarardan daha büyük olan ve aslî kaynaklarda haramlığı daha büyük olan zarar ortadan kaldırılır.

Mesela, bir kimse evinde kardeşinin evini görmesini sağlayacak bir pencere açacak olursa, o kardeşinin evinde de aile ve hanımlar da bulunuyorsa, -kadınlar da evlerinde kimi elbiselerini üzerlerinden atıp ihtiyaçlarını görmek için bazı yerlerini açtıklarına göre ve bilindiği gibi avretlere muttali olmak haram olup bu konuda nehiy varid olduğundan ötürü- avretlere muttali olmanın haramlığı sebebiyle, ilim adamları bu şekilde kendi evinden açmış olduğu ve kendisi için fayda ve rahatlık bulunan, kapatılması aleyhine zarar ihtiva eden o kapı ve pencereyi, kapatması gerektiği görüşündedirler. Çünkü onlar, bununla iki zarardan daha büyük olanı ortadan kaldırmak maksadındadırlar. Zira, bu iki zarardan birisini ortadan kaldırmak mutlaka gereklidir.

İşte bu gibi konularda hüküm -ŞafiTye ve onun görüşünü kabul edenlerin aksine- bu şekildedir. Şâfiî mezhebine mensup ilim adamları derler ki; Bir kimse kendi mülkünde bir kuyu açsa, bir diğeri de kendi mülkünde, birinci kuyunun suyunu kendisine doğru çekecek bir başka kuyu kazacak olursa, ikinci kuyu da caizdir. Çünkü bunların her birisi kendi mülkünde kuyu kazmıştır ve bundan dolayı engellenilmez. Yine, onlara göre şu durum da bunun bir benzeridir: Bir kimse, komşusunun kuyusunun yakınında kuyusunun suyunu bozacak şekilde tuvalet açacak olursa, kuyu sahibi ona engel olamaz. Çünkü, tuvalet açan da kendi mülkünde tasarrufta bulunmuştur. Oysa, Kur’ân ve Sünnet bu görüşü reddetmektedir. Başarı Allah’tandır.

Yine bu kabilden ilim adamlarının yasakladığı bir başka zarar türü daha vardır. Fırın ve hamam dumanları, sallallahü aleyhi ve sellemrulan harman tozu, düzlüklerde yayılmış çöplerden oluşan kurtlar ve buna benzer şeylerin açıkça zararı görülen ve devam etmesinden korkulanların zararları kesilir.

Elbiselerin tozunun silkelenmesi, hasırların kapıların önünde silkelenmesi gibi kısa bir süre devam edecek şeylere gelince; bu gibi şeylerden insanların müstağni kalmalarına imkân yoktur. Ve ayrıca bundan dolayı herhangi bir şeye de hak kazanılmış olmaz. Bu gibi hususlarda zararı önlemeye kalkışmak, kısa bir süre buna sabretmekten, daha büyük ve daha fazla bir zarar gerektirir. Diğer taraftan, sünnetteki edebe göre kişi, komşusuna eziyet etmemekle, ona iyilikte bulunmakla yükümlü olduğu gibi, gücü yettiğince eziyetine de katlanıp sabretmesi gerekir.

6. Bu Kabilden Bir Mesele:

Bu türden meselelerin kapsamına girenlerden birisi de İsmail b. Ebî Uveys’in, Mâlik’ten naklen zikrettiği şu husustur: Mâlik’e, cin çarpmasına uğramış bir kadın hakkında soru sorulmuş. Bu kadına kocası yaklaşıp cünup oldu mu, yahut da kocası ona yaklaşacak olursa, bu cin çarpmasının etkisi daha çok artarmış. Mâlik şöyle demiş: Kocasının, bu kadına yaklaşabileceği görüşünde değilim. Ayrıca, hakimin kadın ile kocası arasına girmesini (kocasının ona yaklaşmamasını sağlaması) gerektiği görüşündeyim.

7. Dırâr Mescidi Sahiplerinin. İnkârı:

Dırâr mescidini yapanların, ne Kubâ mescidinin, ne de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın mescidinin hürmetine (saygınlığına) itikadlan bulunmadığından ve bu saygınlığa olan inancı inkâr etmiş olduklarından dolayı yüce Allah:

“İnkar etmek…” diye buyurmuştur. Bu açıklamayı İbnü’l-Arabî yapmıştır. Bir diğer görüş de şöyledir: “İnkâr etmek” den kasıt, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’i ve onun getirdiklerini inkâr etmektir. Bu açıklamayı da el-Kuşeyrî ve başkaları yapmıştır.

8. Mü’minler Arasına Ayrılık Sokmak:

Yüce Allah’ın: “Mü’minler arasına ayrılık sokmak için…” Yani onlar, bu yolla mü’minlerin birliğini dağıtmak, parçalamak istiyorlardı. Böylelikle, bazı kimselerin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte cihada çıkmamalarını sağlamak istemişlerdi, İşte bu durum, cemaatin öngörülmesinin en büyük maksadı ve en belirgin gayesinin kalpleri birbirine kaynaştırıp ısındırmak ve itaat üzere sözbirliğini sağlayıp, dinin gerektirdiği uygulamaları yerine getirmek suretiyle, insanlar arasındaki hakların ve saygınlıkların korunmasını gerçekleştirmek olduğunu göstermektedir. Tâ ki, insanlar birbirleriyle içli dışlı olmak suretiyle birbiriyle kaynaşsınlar ve kalpler kinlerin pisliklerinden arınmış olsunlar.

9. Aynı Mescidde iki Ayrı İmâmla Cemaat Yapmak:

Mâlik, -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bu âyet-i kerimeden çok ince anlayış ile bir meselenin farkına vararak, -diğer ilim adamlarından farklı bir şekilde- şöyle demiştir: Bir mescidde iki ayrı İmâmla iki ayrı cemaat, namaz kılamazlar. Şâfiî’den de bunun olamayacağına dair bir görüş rivâyet edilmiştir. Çünkü böyle bir uygulama, sözbirîiğini dağıtır ve birlik hikmetini ortadan kaldırıp şöyle söylemeye kadar bizi götürür: Herhangi bir kimse cemaatten ayrılıp tek başına kalmak istiyor ise, bu mazurdur. O da tek başına cemaatini teşkil eder ve kendisini İmâm olarak öne geçirir. Bunun sonucunda ise ayrılıklar ortaya çıkar ve düzenlilik hali ortadan kalkar. İşte bu görüşü benimsemeyenler, bu inceliği farkedememişlerdir. İbnü’l-Arabî der ki: İşte Mâlik’in diğer ilim adamlarına karşı durumu hep bu idi. Hikmeti bilmekte, onun ayağı daha bir sağlam basardı. Şeriatin kafi noktalarını tesbit etmekte daha ileri derecede bilgi sahibi idi.

10. Allah’a ve Rasûlüne Karşı Savaş Açanlara Yardımcı Olanlar:

Yüce Allah’ın:

“Daha evvel Allah’a ve Rasûlüne Savaş açan kimselere, beklemek ve gözetlemek yeri olmak üzere…” âyetinde kastedilen kişi Rahip Ebû Amir’dir. Ona Rahip adının veriliş sebebi, kendisini ibadete vermiş olması ve ilim araştıran bir kimse olmasından dolayıydı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in bu konudaki duası sebebiyle, Kennesrîn denilen yerde kâfir olarak ölmüştü. Çünkü o, Peygmaber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e şöyle demişti: Seninle çarpışan ne kadar kavim görürsem, mutlaka ben de onlarla birlikte sana karşı Savaşacağım. Hazret-i Peygamberle bu şekilde Savaşmasını Huneyn gününe kadar sürdürmeye devam etti. Hevazinliler Huneyn günü bozguna uğrayınca yardım istemek üzere Bizanslılara gitti. Münafıklara da gönderdiği haberde şunları söyledi: Gücünüz yettiği kadar güç ve silah hazırlığı yapın ve bir mescid inşa edin. Ben şimdi Kayser’in yanına gidiyorum, Bizanstan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)i Medine’den çıkarmak üzere bir ordu ile geleceğim. Bunun üzerine onlar da Dırar Mescidini inşa etmişlerdi.

Sözü geçen Ebû Âmir, melekler tarafından (Uhud günü) yıkanılan Hanzala’nın babasıdır.

“Beklemek ve gözetlemek (irsâd)”: Beklemek demektir. “Şunu rasat ettim, tabiri, o şey ile onu bekleyip gözetlemek üzere hazırladım,” anlamına gelir. Ebû Zeyd der ki: “Onu bekleyip gözetledim” ifadesi, hayırlı işler hakkında kullanılır. Ancak, “Onu gözetledim, ifadesi ise kötü şeyler için kullanılır. İbnü’l-Arâbı der ki: Hayır, sadece denilir ve bunun anlamı da gözetledim, bekledim şeklindedir.

Yüce Allah’ın:

“Daha evvel..” ifadesi ile Dırâr Mescidinin inşa edilmesinden evvelki vakti kastedilmektedir.

“Ve: İyilikten başka birşey kastetmedik diye yemin edenler (vardır).” Yani biz, bu mescidi inşa etmekle ancak güzel bir iş yapmak istedik. Yani bunun sebebi, kendilerinin söyledikleri gibi hasta ve gidemeyecek kadar başka işler görme ihtiyacı bulunan müslüman kimselere şefkatleri idi. Bu ise, fiillerin maksat ve İradelere göre farklılık göstereceğini göstermektedir. Bundan dolayı yüce Allah:

“Ve: İyilikten başka bir şey kastetmedik, diye yemin edenler (vardır)” diye buyurmaktadır.

“Halbuki Allah, onların muhakkak yalancı olduklarına şahidlik eder.” Yani O, hakkında yemin ettikleri şey hususunda kalplerinin ne kötü şeyler gizlediklerini ve yalan söylemekte olduklarını çok iyi bilir.

Tevbe 106

Diğerleri de vardır ki Allah’ın emrine bırakılmışlardır; dilerse onlara azap eder, dilerse tövbe eder. Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
(Sefere katılmayanlardan) diğer bir gurup da Allahın emrine bırakılmışlardır. O, bunlara ya azap eder veya tevbelerini kabul eder. Allah çok bilendir, hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Diğer bir kısım da Allah’ın emrine bırakılmışlardır. Allah onları ya azaba uğratacak, yahut tevbelerini kabul edecektir. Allah her şeyi bilendir, Hakimdir.

Bu âyet-i kerîme, tevbeleri kabul olunan üç kişi hakkında inmiştir. Bunlar, Vakıfoğullarından Hilâl b. Umeyye, Kâ’b b. Mâlik ve Amroğullarından Murâre b. er-Rabi’dir. Murâre b. Rub’î de denilmiştir. Bunu el-Mehdevî nakletmiştir. Bu üç kişi -ileride de onlardan söz edileceği gibi- imkânları bulunduğu halde Tebûk’ten geri kalmışlardı.

Âyetin takdiri şöyledir: Onlardan işi Allah’ın emrine bırakılmış ertelenmiş kimseler de vardır.

“Onu erteledim, sonraya bıraktım,” demektir. Bu kökten “Murcie” diye bir fırka ismi da gelmektedir, Çünkü onlar ameli tehir etmişlerdir.

Hamza ve el-Kisâî, hemzesiz olarak; diye okumuşlardır. Bunun: Onu erteledim, anlamındaki den geldiği söylenmiştir. el-Müberred şöyle demektedir: Onu erteledim anlamında; denilmez. Ancak, bu ifade ummak anlamına gelen: O’den gelmiş olmalıdır.

“Allah onları ya azaba uğratacak, yahut tevbeletini kabul edecektir” âyetindeki “Ya, ya da, yahut” Arapçada iki işten birisi için kullanılır. Şanı yüce Allah da işlerin âkibetinin ne olacağını elbetteki bilendir. Fakat burada kullara onların bildikleri üslûp ile hitap edilmiştir. Yani, size göre onların durumu (iyi şeyler) ümit etmek şeklinde olsun. Çünkü kullar için bundan fazla yapabilecekleri bir şey yoktur.

Tevbe 105

De ki: Çalışın! Allah, Resulü ve müminler sizin yaptıklarınızı görecek. Sonra gaybı ve görüneni bilenin huzuruna döndürüleceksiniz. O da size yaptıklarınızı haber verecektir.

Diyanet Vakfı
De ki: (Yapacağınızı) yapın! Amelinizi Allah da Resulü de müminler de görecektir. Sonra görüleni ve görülmeyeni bilen Allaha döndürüleceksiniz de O size yapmakta olduklarınızı haber verecektir.

Kurtubi Tefsiri
De ki: ‘Haydi amel edin. Allah, Rasûlü ve mü’minler de İşlediğinizi görecektir. Siz, görüneni de görünmeyeni de bilene döndürüleceksiniz. O da size yaptıklarınızı haber verecektir.”

Yüce Allah’ın:

“De ki; Haydi amel edin” âyeti herkese yönelik bir hitaptır.

“Allah, Rasul ve mü’minler de İşlediğinizi görecektir.” Yani Allah’ın onları amellerinize muttali kılması suretiyle yaptıklarınızı görecektir.

Nakledilen haberde şöyle denilmektedir: ‘Eğer ki bir kimse, hiçbir kapısı ve menfezi bulunmayan bir kaya içerisinde bir amelde bulunacak olur ise, ne olursa olsun mutlaka onun ameli insanların karşısına ” Müsned, III, 28. çıkacaktır.

Tevbe 104

Bilmediler mi ki Allah, kullarından tövbeyi kabul eder, sadakaları alır ve Allah tövbeleri çok kabul eden, merhametli olandır.

Diyanet Vakfı
Allahın, kullarının tevbesini kabul edeceğini, sadakaları geri çevirmeyeceğini ve Allahın tevbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hala bilmezler mi?

Kurtubi Tefsiri
Onlar, Allah’ın kullarından tevbeyl kabul etmekte, sadakaları alanın ancak kendisi olduğunu ve muhakkak tevbeleri kabul edenin, Rahîm olanın yalnız O olduğunu bilmediler mi?

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Âyetin Nüzul Sebebi ve “Silmeyenler’in Kimlikleri:

Denildiğine göre, Savaştan geri kalanlar arasından tevbe etmeyenler şöyle demişti: Bunlar dün bizimle birlikte idi. Onlarla konuşulmuyor, onlarla oturulup kalkılmıyordu. Şimdi onlara ne oldu ki, bizden farklı olarak sahip oldukları bu özellik nedendir? Bunun üzerine:

“… bilmediler mi?” âyeti nâzil oldu. Buna göre “bilmediler” Şilindeki zamir, Savaşa çıkmayıp geri kalan ve tevbe etmeyen kimselere aittir. Bu anlamdaki açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır.

Bu zamirin tevbe edip kendilerini direklere bağlayan kimselere ait olma ihtimali de vardır. Buna karşılık yüce Allah’ın:

“O” zamiri bu işleri yalnızca şanı yüce Allah’ın yapması dolayısıyla te’kid içindir. Bunu şöylece açıklayabiliriz: “Şayet, Allah’ın tevbeleri kabul eden olduğunu…” denilmiş olsaydı, Rasûlünün kabulünün de Allah’ın kabulü anlamına gelme ihtimali olurdu. Âyet-i kerîme böylelikle hiçbir peygamberin ve hiç bir meleğin bu konuma asla ulaşamayacağını da beyan etmektedir.

2. Sadakaları da Tövbeleri de Kabul Eden Allah’tır:

“Sadakaları alanın ancak kendisi olduğunu…” âyeti sadakaları alıp kabul edenin onların mükâfatını verenin ve hakkın yüce Allah’ın hakkı olduğunu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bu hususta bir aracı olup, vefat etmesi halinde onun yerine geçen görevlinin ondan sonraki aracı olduğunun, yüce Allah’ın ölmeyen, diri olduğunun açık delilidir. Bu aynı zamanda yüce Allah’ın:

“Mallarından bir sadaka al” âyetinin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e münhasır olmadığını da açıkça ortaya koymaktadır.

Tirmizî’nin Ebû Hüreyre’den rivâyetine göre o şöyle demiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şüphesiz Allah sadakayı kabul eder, onu sağına alır ve o sadakayı sizden herhangi biriniz için, sizden herhangi bir kimsenin kendi tayını besleyip büyütmesi gibi besleyip büyütür. Öyleki, sonunda bir lokma bile Uhud dağı gibi olur. Bunu doğrulayan ise, Allah’ın Kitabındaki: “O, kullarından tevbeyi kabul eden, sadakaları alanın kendisidir. “Allah faizin bereketini giderir, sadakaları ise kat kat artırır” (Tirmizî.) dedi ki: Bu, hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, Zekât 28.

Müslim’in Sahihinde de şöyle denilmektedir: “Herhangi bir kimse helal bir kazançtan bir hurma dahi sadaka verecek olursa, mutlaka Allah onu sağına alır. -Bir rivâyette:- Ve bu sadaka Rahmân’in avucunda dağdan daha büyük oluncaya kadar gelişip büyür.” Buhârî, Zekât 8; Müslim, Zekât 63; Tirmizî, Zekât 28.

Yine Hazret-i Peygamber’in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Şüphesiz ki sadaka dilencinin avucuna düşmeden önce Rahmân’ın avucuna düşer. el-Heysemî, Mecmau’t-Zevâid, III, 111. Hadisin bundan sonraki bölümleri, anlam itibariyle az Önceki rivâyetlerde dile getirilmiştir. O da sizden herhangi bir kimse kendi tayını, yahut da deve yavrusunu besleyip büyüttüğü gibi artırıp durur. Allah dilediğine kat kat artırır.”

İlim adamlarımız -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- bu hadislerin te’vili olarak şöyle demişlerdir: Bu ifade sadakanın kabulü ve ona mükâfat verilmeşinden kinayedir. Nitekim şanı yüce Allah, zat-ı mukaddesi’nden kuluna atıfet yoluyle “Ey Âdem oğlu, ben hastalandım sen beni ziyaret etmedin” Müslim, Bin 43. hadisinde “hasta” diye söz etmiştir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/143. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Özellikle sağ’ın ve avuç’un söz konusu edilmesine gelince, bir şeyi kabul eden her bir kimse o şeyi avucuyla ve sağıyla alır, ya da ona verilirken, bunlara bırakılır. Burada da İnsanların alışageldikleri bir ifade kullanılmıştır. Aziz ve celil olan Allah ise azalardan münezzehtir. Zaten, Arapçada da “yemin; sağ” azadan başka bir anlamda da kullanılmıştır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Bir şan ve şeref için bir sancak yükseldi mî,

Arâbe bunu sağı ile abverir.”

O, şan ve şerefe ehil kimsedir, demektir. Burada şair, organ olarak sağ eli kastetmemektedir. Çünkü, şan ve şeref bir manadır. Dolayısıyla şan ve şeref sancağını alacak olan yemin (sağ) de manevi bir şey olmalıdır. İşte yüce Allah’ın zatı hakkında da “sağ” böyledir.

“Rahmân’ın avucunda gelişip büyür” İfadesinin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Bundan kasıt, amellerin tartılacağı Mizan’in kefesidir. O takdirde bu, muzafın hazf edilmesi kabilinden bir ifade olur ve şöyle buyurulmuş gibidir: Rahmân’ın mizanının kefesinde artar ve büyür.

Mâlik, es-Sevrî ve İbnü’l-Mübarek’ten bu ve benzeri hadislerin te’vilinde şöyle dedikleri rivâyet edilmektedir: Bunları keyfiyetsiz olarak kabul ediniz. Bu ifadeleri Tirmizî ve başkaları nakletmiştir. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’ten ilim ehlinin bu konudaki görüşleri işte Tirmizî, Zekat 28; 662 no’lu hadisin akabindeki ta’liki. böyledir.

Tevbe 103

Mallarından sadaka al; onunla onları temizle, arındır. Onlara dua et; çünkü senin duan onlar için bir sükûnettir. Allah işitendir, bilendir.

Diyanet Vakfı
Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükunettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Mallarından bir sadaka al ki bununla kendilerini temizleyip arındırmış olasın. Onlara dua da et. Senin duan şüphesiz onlara huzur ve güvendir. Allah hakkıyla işitendir, bilendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1. Hazret-i Peygamberin Almakla Emrolunduğu Sadaka ve Kur’ân’da Hitap Üslûpları:

Yüce Allah’ın:

“Mallarından bir sadaka al” âyetinde almakla emrolunduğu bu sadakanın mahiyeti hususunda farklı görüşler vardır. Bunun farz olan sadaka (zekât) olduğu söylenmiştir. Cuveybir bunu İbn Abbâs’dan nakletmektedir. Aynı zamanda bu el-Kuşeyrî’nin naklettiğine göre İkrime’nin de görüşüdür.

Bu emrin, âyetin hakkında nâzil olduğu kimselere has olduğu da söylenmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunların mallarının üçte birini almıştı. Bunun ise farz olan zekat ile hiçbir ilgisi yoktur. Bundan dolayı İmâm Mâlik şöyle demektedir: Bir kimse malının tümünü tasadduk edeceğini söylerse onun üçte birini vermesi yeterli olur. O bunu söylerken Ebû Lübâbe hadisini delil alır.

Birinci görüşe göre bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e hitab olup âyetin zahiri gereğince yalnız ona yöneliktir ve ondan başka herhangi bir kimse de sadaka almaz. Buna göre Hazret-i Peygamber’in vefatı ile bu emrin sakıt olması ve zeval bulması gerekir. Nitekim Hazret-i Ebû Bekir’e zekât vermeyenler de buna delil olarak sanlmış ve: O verdiğimiz zekâta karşılık olarak bizim temizlenip arınmamızı diliyor, bize dua ediyordu. Başkasından ise böyle bir şey alamıyoruz, demişlerdi. Bu görüşte olanlardan bir şair de şöyle demiştir:

“O aramızda bulunduğu sürece Allah Resulüne itaat ettik

Hayret edilecek bir şeydir, Ebû Bekir’in mülkü (krallığı) ne oluyor ki

Onların sizden isteyip de sizin vermediğiniz şey

Şüphesiz ki hurmaya benzer, hatta ellerindeki hurmadan da tatlıdır.

Bir gücümüz bulunduğu sürece vermeyeceğiz onlara

Bizler zorlukta da kolaylıkta da sıkıntılara karşı (yardımlaşan) şereflileriz.”

İşte bunlar Hazret-i Ebû Bekir’e karşı çıkanlar arasında yolları en doğru (!) olan kesimdir. İşte bunlar hakkında Hazret-i Ebû Bekir şöyle demişti: Allah’a yemin ederim ki namaz ile zekat arasında ayırım gözetenler ile Savaşacağım. Buhârî, Zekât 1, İ’tisâm 2; Müslim, Îman 32; Ebû Dâvûd Zekât 1; Tirmizî, Îman 1; Nesâî, Zekat 3; Müsned, I, 19.

İbnu’l-Arabî der ki: Onların, bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e yönelik bir hitaptır. Dolayısı ile ondan başkası onun gibi olamaz, sözlerine gelince, bu Kur’ân-ı Kerîm’i bilmeyen, şeriatın hangi kaynaktan, nasıl alınacağından gafil olan ve din ile oynayan kimselerin sözüdür. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’deki hitap tek bir şekilde varid olmuş değildir. Çeşitli şekillerde varid olmuştur. Onun varid oluşunun da çeşitli anlamlan vardır. Kimi hitap bütün ümmete yöneliktir. Yüce Allah’ın:

“Ey îman edenler, namaza kalkacağınız zaman…” (el-Mâide, 5/6) âyeti ile:

“Ey îman edenler! Oruç… sizin üzerinize de yazıldı.” (el-Bakara, 2/183) âyeti gibi.

Kimisi de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e has bir hitap olup ne lâfzan ne de manen bu hitaba ondan başka herhangi bir kimse ortak edilmemektedir. Yüce Allah’ın;

“Gecenin bir kısmında da sana has nafile olmak üzere onunla (Kuran ile) gece namazı kıl” (el-İsra, 17/79) âyeti ile

“yalnız sana has olmak üzere” el-Ahzab, 33/501 âyetinde olduğu gibi.

Kimi hitap da lâfzan Peygambere has olmakla birlikte, manen ve fiilen bütün ümmet ona ortak edilmiştir. Yüce Allah’ın: “Güneşin batmasından, gecenin karanlığına kadar namazı dosdoğru kıl.” (el-İsra, 17/78) âyeti ile:

“Kur’ân’ı okuyacağın zaman o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın” (en-Nahl, 16/98) ile:

“Sen de aralarında bulunup da onlara namaz kıldırdığında…” (en-Nisa, 4/102) âyeti gibi.

Buna göre üzerinden güneşin kaydığı her bir kimse namaz kılmak emrine muhataptır. Aynı şekilde Kur’ân okuyacak herkes de istiâze getirmek emrine muhataptır. Yine korku içerisinde bulunan herkes, belirtilen şekilde namaz kılar. Yüce Allah’ın:

“Mallarından bir sadaka al ki bununla kendilerini temizleyip arındırmış olasın” âyeti de işte bu kabildendir. Yine yüce Allah’ın:

“Ey Peygamber! Allah’tan kork” ( el-Ahzab, 33/1.) âyeti İle:

“Ey Peygamber! Kadınları boşattığınız zaman…”(et-Talâk, 65/1) âyeti da bu türdendir.

2. “Mal’ın Kapsamına Giren Şeyler:

Yüce Allah’ın:

“Mallarından” âyetinde geçen “mal” kelimesi ile ilgili olarak kimi Araplar – ki bunlar Derslilerdir – malın sadece elbise, eşya ve ticaret malları olduğu görüşündedirler. Bunlara göre altına mal ismi verilemez. Bu anlamdaki bir açıklama sabit sünnette İmâm Mâlikin Sevr bin Zeyd ed-Deyli’den, onun İbn Mutf’in azadlısı Ebû’l-Gays Salim’den, onun da Ebû Hüreyre’den şöyle dediğine dair rivâyetinde geçmektedir: “Hayber yılı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte çıktık. Biz ganimet olarak ne altın, ne gümüş ele geçirdik. Ancak mal olarak elbise ve eşya ganimet aldık” diye hadisi nakletmektedir. Buhârî, Megâzî 38, Eyman 33; Müslim, Îman 183; Nesâî, Eyman 38; Muvatta’’, Cihad 25.

Başkaları ise mal diye sadece altın ve gümüşe denildiği görüşündedir.

Özel olarak deve türüne mal denildiği de söylenmiştir. Arapların: “Mal devedir,” iradeleri de buradan gelmektedir. Bütün davarların mal kapsamına girdiği de söylenmiştir.

İbnu’l-Enbârî, Ahmed bin Yahya Saleb en-Nahvi’den şöyle dediğini nakleder: Altın ve gümüş türünden zekatın verilmesini gerektirecek miktara ulaşmayan hiçbir şey mal değildir. Daha sonra şu beyiti nakleder:

“Allah’a yemin ederim ki hiçbir davarım hiçbir zaman

Zekât sınırına ulaşmadı; ne devem, ne de başka bir malım.”

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Arap dilinden anlaşılan ve bilinen o ki; mal olarak ödenilen ve mülkiyete geçirilen her bir şeye “mal” denilir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Âdemoğlu, malım malım malım, der. Halbuki malından ona ait olan şey, yeyip tükettiği yahut giyinip eksilttiği yahut sadaka vererek (ecrinin âhirete) ulaştığı şeyden başkası yoktur.” Müslim, Zühd 4; Müsned, II, 368, 412. Aynı anlamda, ancak gâib kipiyle değil de muhatab kipiyle: Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir 102. sûre 1; Nesâî, Vesâyâ 1; Müsned, IV, 24, 26.

Ebû Katade de dedi ki: Bana zırhı verdi, ben de onunla Selemeoğulları arasında bulunan bir kaç hurma ağacı satın aldım. İşte benim müslüman olarak edindiğim ilk mal budur. Buhârî, Buyû’ 37, Meazî 54, Ahkâm 21, Faidu’l-Hııımıs 18; Müslim, Cihad 41; Ebû Dâvûd, Cihad 136; Muvattâ. Cihad 18.

Kim malının tümünün sadakasına dair yemin edecek olursa o, her tür malı hakkında kapsayıcı bir yemin olur. Bunda zekâtın vacib olduğu türden olması ile olmaması arasında fark yoktur. Ancak, muayyen bir şeye niyet edecek olursa, o takdirde yemini niyetine göredir.

Böyle bir yemin yalnızca zekâta tabi olan mallar hakkında sözkonusudur, da denilmiştir. Mülk edinilen herşeye “mal” ismi verileceğine dair husus herkes tarafından bilinmekte, dil de buna tanıklık etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3. Malda Zekâtın Düşmesi için Aranan Şartlar:

Yüce Allah’ın:

“Mallarından bir sadaka al” âyetindeki emir mutlaktır. Ne alınanda, ne de kendisinden alınacak olanda belli bir şart ile kayıtlı değildir. Ayrıca, alınacak miktar ile kendisinden alınacak olanın kimliği de açıklanmamıştır. Bütün bunlara dair açıklamalar -belirteceğimiz üzere- sünnet ve icmâ’da vârid olmuştur.

Zekât bütün mallardan alınır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) davarlarda, tahıllarda, altın ve gümüşte zekâtın farz olduğunu belirtmiştir ki, bu hususta hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Ancak, fukahâ bunların dışında kalan at vs. ticaret malları konusunda farklı görüşlere sahiptir. İleride -yüce Allah’ın izniyle- en-Nahl Sûresi’nin tefsirinde ata (16/7. âyet, 7. başlıkta) ve bala (16/70. âyet, 8. başlıkta) dair açıklamalar gelecektir. Hadis İmâmları, Ebû Said’den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedirler: “Hurma olarak beş vesk’den daha aşağısında, gümüş olarak beş ukiye’den aşağısında, deve olarak da beş deveden aşağısında zekât yoktur.” Daha önce el-Bakara, 2/267. âyet 4. başlıkla ve el-En’âm. 6/141. ayet 6. başlıkta geçmiş bulunan bu hadisin kıymıkları da orada gösterilmiştir.

el-En’âm Sûresi’nde tahılların ve yerden biten ürünlerin zekâtına dair yeterli açıklamalar (6/141. âyet, 5. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Madenlerdeki zekâta dair açıklamalar ise, el-Bakara Sûresi’nde (2/267. âyet, 4-6. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır. Süs eşyalarının zekâtına dair açıklamalar da bu sûrede geçmiştir.

İlim adamları, bir ukiyye’nin kırk dirhem olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Buna göre hür müslüman bir kimse, sikke halinde ikiyüz dirhem gümüşe malik olursa -ki, Hadîs-i şerîfte nass ile tesbit edilmiş beş ukiyye ile aynıdır- ve bunun üzerinden tam bir yıl süre geçecek olursa, müslüman kimsenin bunun sadakasını (zekâtını.) vermesi icabeder. Bu ise, onda birin çeyreği (kırkta bir) olmak üzere beş dirhemdir. Üzerinden bir sene geçme şartı İse Hazret-i Peygamberin: “Üzerinden bir sene geçmedikçe malda zekat yoktur” hadisi dolayısıyladır ki, bunu da Tirmizî rivâyet etmiştir. Bu hadis daha önce, et-Tevbe, 9/34. ayet, 4. başlıkta geçmiş ve kaynakları da orada gösterilmişti.

İkiyüz dirhemden fazla miktardaki gümüşte ise, her bir miktarında bu hesaba göre verilir. Az yada çok olsun onda birinin çeyreği (kırkta bir) verilir. Mâlik, Ebi Leys, Şâfiî, Ebû Hanîfe’nin arkadaşlarının çoğunluğu, İbn Ebi Leyla, es-Sevrî, el-Evzaî, Ahmed b. Hanbel, Ebû Sevr, İshak ve Ebû Ubeyd’in görüşü budur. Aynı zamanda bu Hazret-i Ali ve İbn Ömer’den de rivâyet edilen görüştür.

Bir diğer kesim ise şöyle demektedir: İkiyüz dirhemden fazlasına kırk dirheme ulaşmadıkça zekât düşmez. Kırka ulaştı mı, o takdirde onun öşrünün çeyreği (kırkta biri) olan bir dirhem daha zekât verilir. Said b. el Müseyyeb’in, el-Hasen, Atâ, Tavus, Şâfiî, ez-Zührî, Mekhul, Amr b. Dinar ve Ebû Hanîfe’nin görüşü de budur.

4. Altının Zekâtı:

Altının zekâtına gelince; ilim adamlarının Cumhûruna göre altın ikiyüz dirhem değerinde olan yirmi dinara ulaşıp ve onu aştı mı Hazret-i Ali yoluyla gelen hadise göre zekâtının ödenmesi vacib olur. Bu hadisi Tirmizî, Damra ve el’Haris’ten, onlar da Hazret-i Ali’den, diye rivâyet etmişlerdir. Tirmizî dedi ki: Ben, Muhammed b. İsmail’e bu hadis hakkında sordum, şöyle dedi: Her ikisi de bana göre Ebû İshak yoluyla sahihtir. Bu hadisin her ikisinden de gelmiş olması ihtimali vardır. Tirmizî, Zekât 3; Ebû Dâvûd, Zekat 5; İbn Mâce, Zekât 4; Nesâî, Zekât 18. el-Bacî “el-Münteka” adlı eserinde şöyle demektedir: Bu hadisin isnadı pek o kadar güçlü değildir. Şu kadar var ki, İlim adamlarının ittifakla kabul etmesi, ifade ettiği hükmün sıhhatine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

el-Hasen ve es-Sevrîden -ki, Davud b. Ali mezhebine mensub bazılan da bu görüşü benimsemişlerdir- rivâyet edildiğine göre, kırk dinara ulaşmadıkça altında zekat yoktur. Ancak, Hazret-i Ali yoluyla gelen hadis ile İbn Ömer ve Hazret-i Âişe’nin rivâyet ettikleri hadis bu görüşü reddetmektedir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) her yirmi dinar (altın) dan, yarım dinar ve her kırk dinardan da birer dinar zekat alırdı. Ebû Dâvûd, Zekât 5; Tirmizî, Zekât 3; İbn Mâce, Zekât 4, Dârimî, Zekât 11. İşte -sözü edilenler müstesna- ilim ehlinin cemaat halinde kabul ettiği görüş budur.

5. Davarların Zekâtı:

Ümmet, beş deveden aşağısı için zekât sözkonusu olmadığını ittifakla kabul etmiştir. Beş deveye ulaştı mı, bir koyun zekat düşer. Koyun tabiri ise, keçi türünü de kapsar. İlim adamları, aynı şekilde beş devede yalnızca bir koyun zekat düştüğünü ittifakla kabul etmiş ve develerin verilmesi farz olan zekat miktarının o kadar olduğunu belirtmişlerdir.

Davarların zekatı, Ebû Bekir es-Sıddîk’ın, Enes b. Mâlik’i Bahreyn’e gönderdiği zaman yazdığı mektubunda açıklanmıştır. Bunu Buhârî, Ebû Dâvûd, Dârakutnî, Nesâî, İbn Mâce ve başkaları da rivâyet etmiştir ki, bu mektuptaki bütün açıklamalarda İttifak vardır. Buhârî, Zekât 38; Ebû Dâvûd, Zekât 5; Nesâî, Zekât 5; İbn Mâce, Zekât 6; Dârakutnî, II, 113-114.

Bu mektuptaki görüş ayrılığı iki yerdedir. Birisi, develerin zekatı ile ilgilidir, develerin sayısı yüzyirmi biri buldu mu, Mâlik der ki: Zekât toplayan muhayyerdir. İsterse üç tane iki yaşını bitirmiş, üç yaşına basmış dişi deve, isterse de üç yaşını bitirmiş, dört yaşına basmış iki dişi deve alır. İbnü’l-Kasım der ki: İbn Şihab dedi ki: Develerin sayısı yüzyirmi biri buldu mu, iki yaşını bitirip üç yaşına basmış üç dişi deve zekat düşer. Yüzotuza kadar zekat budur. Yüzotuzu buldu mu, o takdirde bir tane üç yaşını bitirip dördüne basmış dişi deve, iki tane de iki yaşını bitirip üç yaşına basmış dişi deve zekat verilir. İbnü’l-Kasım der ki: Benim de görüşüm İbn Şihab’ın görüşüne uygundur.

İbn Habib ise, Abdulaziz b. Seleme ile, Abdulaziz b. Ebi Hazım’ın ve İbn Dinar’ın, Mâlik’in görüşünde olduklarını zikretmektedir.

Görüş ayrılığı bulunan ikinci yer ise, koyunların zekalı ile ilgilidir. Şöyle ki: Koyunların sayısı üçyüz biri aştı mı, el-Hasen b. Salih b. Hay’e göre dört koyun zekat düşer. Dörtyüz bir koyunu buldu mu, beş koyun zekat düşer ve bu şekilde her yüz koyun arttıkça bir koyun daha zekat verilir. İbrahim en-Nehaî’den de buna benzer bir görüş nakledilmiştir.

Cumhûr ise şöyle demektedir: İkiyüzbir koyunda üç koyun zekat düşer.

Bundan sonra dörtyüzü buluncaya kadar başka bir şey düşmez. Dörtyüz oldu mu, dört koyun zekat verilir. Bundan sonra da herbir yüz koyun için bir zekat verilir. Bu konuda icma ve ittifak vardır.

İbn Abdi’l-Berr der ki: Bu, İbnü’l-Münzir’in yanıldığı ve bu hususta ilim adamlarının görüşlerini yanlış olarak naklettiği ve pek çok karıştırıp çokça hata ettiği bir meseledir.

6. Sığır Türünün Zekatı:

Buhârî ve Müslim Sahihlerinde, ineklerin zekatına dair etraflı açıklamalardan söz etmezler. Ancak, buna dair hadisi Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, Dârakutnî ve Muvatta’”ında Mâlik rivâyet etmiştir ki, bu hadislerin kimisi mürsel, maktu’ ve mevkuftur. Bir önceki notta gösterilen yerlerden bnşkn: Muvatta’’, Zekât 23T Tirmizî, Zekât 5.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Bu hadisi bazıları Tavus ve Muaz’dan rivâyet etmişlerdir. Şu kadar var ki, hadisi mürsel olarak rivâyet edenler, onu müsned olarak rivâyet edenlerden daha sağlam ravilerdir. Hadisi müsned olarak rivâyet edenler arasında Bakiyye, el-Mes’ûdi’den, o, el-Hakem’den, o da Tavus yoluyla rivâyet edenler vardır. Ancak, hadis âlimleri Bakiyye’nin sika ravilerden tek başına yaptığı rivâyetlerin durumu hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Yine bu hadisi, el-Hasen b. Umare, el-Hakem’den, tıpkı Bakiye’nin, el-Mes’ûdi’den, onun el-Hakem’den rivâyet ettiği gibi rivâyet etmiştir. Ancak, el-Hasen b. Umare’nin zayıf olduğu hadis âlimlerince ittifakla kabul edilmiştir. Yine bu haber muttasıl, sahih ve sabit bir isnad ile Tavus yolundan başka bir yolla da rivâyet edilmiştir. Bunu da Abdurrezzak zikrederek şöyle der: Bize, Ma’mer ve es-Sevrî, el-A’meş’den haber verdi. el-A’meş, Ebû Vâil’den, o, Mesrûk’tan, o, Muaz b. Cebel’den dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni Yemen’e gönderdi… “Hazret-i Peygamber ona: Her otuz sığır için bir yaşında (erkek ya da dişi) bir sığır almasını ve kırk sığır için ise, iki yaşını bitirmiş, üçe basmış bir inek almasını emretti, (cizye olarak da) ergenlik yaşına gelmiş herbir erkek için bir dinar yahut da ona eş değerde meâfır diye bilinen Yemen kumaşı almasını emretmiştir.” Bu hadisi Dârakutnî ve Ebû Îsa et-Tirmizî zikretmiş olup, Tirmizî sahih olduğunu belirtmiştir. Ebû Dâvûd, Zekât 5; Tirmizî, Zekât 5; Nesâî, Zekât 8; İbn Mâce, Zekât 12.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: İneklerin zekatı hususunda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashâbından nakledilenin Muaz b. Cebel’in dediği şekilde olduğu noktasında ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur: Otuz inek için bir yaşında bir inek, kırk inek için ise iki yaşını bitirip üç yaşına basmış bir inek zekat olarak alınır. Ancak, Said b. el-Müseyyeb ile Ebû Kilâbe, ez-Zührî ve Katade’den gelen bir rivâyet böyle değildir. Onların görüşüne göre, otuzu buluncaya kadar her bir beş inek için bir koyun zekatın verilmesi icabeder.

İşte ana meseleleriyle zekat ile İlgili açıklamaların özeti bundan ibarettir. Etraflı açıklamalar ise fıkıh kitaplarındadır. İleride yüce Allah’ın izniyle Sâd Sûresi’nde (38/24. âyet, 13. başlıkta) karışık türden davarlara dair açıklamalar gelecektir.

7. Îmanın Alâmeti Olan Sadaka:

“Sadaka” kelimesi (doğruluk, samimiyet anlamına gelen) “Sıdk”dan alınmadır. Çünkü sadaka, kişinin imanının sıhhatine ve batınının da zahirini doğruladığına, sadaka veren kimsenin ise mü’minlerden nafile tasadduklarda bulunan kimseleri kaş-göz ile işaret edip alay eden münafıklardan olmadığına delildir.

“Bununla kendilerini temizleyip arındırmış olasın” âyeti muhatabın durumunu belirten iki haldir. İfadenin takdiri şöyle olur. O sadakayı onlardan, onunla kendileri için temizleyici ve arındırıcı olman üzere al. Bununla birlikte bunun

“sadaka”ya ait iki sıfat kabul edilmesi de mümkündür. Yani, onları temizleyen ve arındıran bir sadaka al. Bu durumda

“onları arındırmış olasın”ın faili muhatap olur. “Onunla’daki zamir de nekire olarak mevsuf gelmiş bulunan (sadaka kelimesin)e ait olur. en-Nehhâs ve Mekkî ise

“Kendilerini temizleyip” ifadesinin

“sadaka “nın sıfatı olduğunu, buna karşılık ” Bununla kendilerini… arındırmış olasın” ifadesinin de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ait olan

“al” emrindeki zamirden hal olduğunu nakletmektedirler. Bu açıklamaya göre âyetin bu bölümünün meali şöyle olur- Onlardan kendilerini temizleyecek ve senin, onunla kendilerini arındıracağın bir sadaka al. Bununla birlikte bunun, “sadakamdan hal olma ihtimali de vardır. Ancak, bu zayıftır; çünkü nekire (olan) bir kelimeden (sadaka) hal alır. Hale göre anlamı da şöyle olur: Onlardan kendilerini temizleyecek ve onunla kendilerini arındırın olmak üzere bir sadaka al.

ez-Zeccâc da der ki: En güzeli, hitabın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e olmasıdır. Yani, sen bununla kendilerini arındırıp temizleyeceğin bir sadaka al; demek olur. Yani, (sadaka kelimesi üzerinde durularak) vakıf yapılır ve ondan sonraki kelime ile istinaf yapılır (başlanır).

Bununla birlikte

“kendilerini temizleyip…” anlamındaki âyetin, emrin cevabı olarak cezm okunması da caizdir. Yani: Eğer onların mallarından bir sadaka alırsan, bununla kendilerini arındırmış ve temizlemiş olursun. İmruu’l-Kays’ın şu mısraı da bu türdendir:

“Durun ki, sevgiliyi ve onun yurdunu anıp ağlayalım.”

el-Hasen ise,

“Kendilerini temizleyip” âyetini, “ti” harfini sakin olarak okumuştur. Bu ise, “Temiz oldu ve onu ben temizledim,” şeklinde hemzeli kullanıştan menkul olur. “Göründü, ortaya çıktı, ben onu ortaya çıkardım,” fiilleri gibi.

8. Sadaka Verenlere Dua Gereği:

Yüce Allah’ın:

“Onlara dua da et” âyeti, sadakaları alan her bir İmâmın, (İslâm Devlet Başkanının) sadaka verene malının bereketlenmesi için dua etmesi gereğini belirten aslî bir dayanaktır.

Müslim’in rivâyetine göre, Abdullah b. Ebi Evfa şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kavim sadakalarını getirdiler mi: “Allah’ım onlara salât eyle (radıyallahü anhhmet buyur)” derdi. İbn Ebi Evla da zekatını ona getirince, Hazret-i Peygamber; “Allah’ım, Ebû Evfa’nın âline salât getir (radıyallahü anhhmet buyur)” dedi. Buhârî, Zekât 64, Deavât 19, 33; Müslim, Zekât 176: Ebû Dâvûd, Zekât 7; Nesâî, Zekât 13; İbn Mâce, Zekât 8: Müsned, IV, 353. 354, 355, 381, 383.

Bir kesim bu görüşte olduğu gibi, bir başka kesim ise, bunun yüce Allah’ın:

“Onlardan ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma (onlara salât getirme, dua etme)” (et-Tevbe, 9/84) âyeti ile nesh edildiği görüşündedir. Bunlar derler ki: Özel olarak yalnızca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e salât getirilir, ondan başkasına salât getirmek câiz değildir. Çünkü bu özellik yalnız ona verilmiştir. Bunlar, ayrıca yüce Allah’ın şu âyetini da delil gösterirler: “Peygamberin duasını aranızda birbirinize yaptığınız dua gibi bellemeyin” (en-Nûr, 24/63)

Ayrıca Abdullah b. Abbas’ın söylediği şu sözlerini de delil gösterirler: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den başka hiçbir kimseye salavat getirilmez. Ancak, birinci görüş daha bir sahihtir. Çünkü hitap -önceden de geçtiği gibi- yalnızca Hazret-i Peygambere münhasır değildir. Bundan sonraki âyette de bu husus gelecektir. O halde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e uymak, onu örnek almak gerekir. Çünkü bir kimse bu şekilde dua edince, yüce Allah’ın:

“Onlara dua da et. Senin duan şüphesiz onlara huzur ve güvendir” âyetine uymaktadır. Yani, onlar sadakalarını getirip sana verdiklerinde onlara dua edecek olursan, bu onların kalplerine huzur ve sükûn verir ve bundan dolayı da sevinirler.

Cabir b. Abdullah’ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bana geldi, ben de hanımıma şöyle dedim: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) den bir şey istemeyesin. Hanımım: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanımızdan çıkıp gidecek ve biz ondan birşey istemeyeceğiz ha! dedi ve: Ey Allah’ın Rasûlü, kocama dua et, dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: “Allah sana da kocana da salât etsin (radıyallahü anhhmet buyursun).” Ebû Dâvûd, Vitr 28. Ebû Dâvûd, Vitr 28.

Buradaki “salât”, rahmet etmek ve rahmet dilemek demektir.

en-Nehhâs der ki: Bildiğimiz kadarıyla bütün dil bilginleri “şatafın Arapça’da dua anlamına geldiğini nakletmişlerdir. Cenazelere salât da buradan gelmektedir.

Hafs, Hamza ve el-Kisâî, tekil olarak; “Şüphesiz senin duan” diye okumuşlardır, diğerleri ise çoğul okumuşlardır. Şanı yüce Allah’ın:

“Namazın mı sana emrediyor?” (Hud, 11/87) âyetinde de aynı kıraat farklılığı vardır. “Huzur ve güven” anlamındaki kelime “kef” harfi sakin olarak da okunmuştur. Katade der ki: Bu “onlar için bir vakardır” anlamına gelir. “KeP harfinin üstün okunuşu ise, ruhların kendisiyle sükûn bulduğu kalplerin de huzur ve güvene erdiği şey demektir.

Tevbe 102

Diğerleri günahlarını itiraf ettiler. İyi bir işi kötü bir işle karıştırdılar. Umulur ki Allah onlara tövbe eder. Şüphesiz Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

Diyanet Vakfı
Diğerleri ise günahlarını itiraf ettiler, iyi bir ameli diğer kötü bir amelle karıştırdılar. (Tevbe ederlerse) umulur ki Allah onların tevbesini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Diğer bir kısmı da günahlarını itiraf ettiler. Onlar salih ameli başka bir kötü amele karıştırmışlardır. Olur ki Allah, onların tevbelerini kabul eder. Muhakkak Allah mağfiret ve rahmet edendir.

Gerek Medine ahalisinden gerekse çevrenizde bulunanlardan günahlarını itiraf eden bir topluluk olduğu gibi Allah’ın haklarında vereceği hükmü bekleyen ve haklarında dilediği şekilde hüküm vereceği bir başka topluluk daha vardır.

Birinci kesimin münafık olmakla birlikte münafıklığı adet edinmemiş kimselerden olması da mümkündür. Mü’min olmaları da mümkündür.

İbn Abbâs der ki: Bu âyet-i kerîme Tebûk gazvesinden geri kalan on kişi hakkında inmiştir. Bunların yedisi kendilerini Mescidin direklerine bağlamışlardı. Katade de buna yakın bir görüş ifade etmiş ve şöyle demiştir: Yüce Allah’ın:

“Mallarından bir sadaka al…” (et-Tevbe, 9/103) âyeti de bunlar hakkında inmiştir. Bunu da el Mehdevî nakletmektedir. Zeyd bin Eşlem, bunlar sekiz kişi idi, der. Altı kişi oldukları, beş kişi oldukları da söylenmiştir. Mücahid ise der ki: Âyet-i kerîme yalnızca Ensardan Ebû Lübâbe hakkında, onun Kurayzaoğulları ile başından geçen olay ile ilgili olarak inmiştir. Şöyle ki: Kurayzaoğulları Ebû Lübâbe ile Allah ve Rasûlünün hükmünü kabul ederek kalelerinden inmeleri hususunda konuşmuşlar, o da inip bu hükmü kabul ettikleri taktirde, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in kendilerini keseceğini anlatmak kastı ile boğazına işaret etmişti. Bu durumu açığa çıkınca tevbe edip pişman olmuş, kendisini Mescidin direklerinden birisine bağlamış ve Allah kendisini affedinceye yahut bu halde ölünceye kadar yemek yememek, bir şey içmemek üzere yemin etmişti. Yüce Allah onu affedinceye kadar bu şekilde devam etti ve bu âyet-i kerîme indi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) de çözülmesi için emir verdi. Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, IV, 276. Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, IV, 276. Bunu Taberî Mücahid’den naklettiği gibi İbn İshak da “Sîretî’nde daha kapsamlı olarak nakletmiştir.

Eşheb Mâlik’den naklen der ki: Yüce Allah’ın:

“Diğer bir kısmı da…” âyeti Ebû Lübâbe ve arkadaşları hakkında inmiştir. O bu günahı işledikten sonrası Ey Allah’ın Rasûlü, malımdan sıyrılıp senin yakınında kalayım mı? deyince Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Hayır, malının üçte birini tasadduk etmen senin için yeterlidir.” Çünkü yüce Allah:

“Mallarından bir sadaka al ki bununla kendilerini temizleyip arındırmış olasın.” (et-Tevbe, 9/103) buyurmuştur. Bunu İbn Kasım ve İbn Vehb, Mâlik’den rivâyet etmişlerdir.

Cumhûrun görüşüne göre ise âyet-i kerîme Tebuk gazvesinden geri kalan kimseler hakkında inmiştir. Bunlar da Ebû Lübabe’nin yaptığı gibi kendilerini direklere bağlamış, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerini çözmedikçe ve kendilerinden razı olmadıkça hiçbir şekilde kendilerini serbest bırakmayacaklarına dair Allah’a alıd etmişlerdi. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştu: “Ben de onları serbest bırakmakla emrolunmadığım sürece onları serbest bırakmayacağıma, onların özürlerini kabul etmeyeceğime Allah adına yemin ederim. Onlar benden yüz çevirdiler, müslümanlarla birlikte gazaya çıkmayıp geri kıldılar.” Bunun üzerine yüce Allah bu âyeti kerimeyi indirdi. Ayet inince Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara haber gönderip onları serbest bıraktı ve onların mazeretlerini de kabul etti. Serbest bırakıldıklarında: Ey Allah’ın Rasûlü dediler işte senden geri kalmamıza sebeb teşkil eden bizim mallarımız. Bizim adımıza sen bu malları tasadduk et, bizi temizle, bizim için de mağfiret dile. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: “Ben mallarınızdan herhangi bir şey almakla emrolunmadım.” deyince yüce Allah da:

“Mallarından bir sadaka al …” âyetini indirdi. Suyûtî, a.g,e. IV, 275. Suyûtî, a.g,e. IV, 275.

İbn Abbâs der ki: Bunlar on kişi idiler. Ebû Lübâbe de onlardan birisi idi. Hazret-i Peygamber mallarının üçte birini almıştı. Bu da işledikleri günahlara bir keffâret oldu. Onların işledikleri kötü iş, bu görüşü benimseyenlerin ittifakı ile gazadan geri kalmaktan ibaretti. Ancak amellerine kattıkları salih amelîn ne olduğu hususunda ise görüş ayrılıkları vardır. Taberî ve başkaları der ki: Bu salih amel günahlarını itiraf etmeleri, tevbe edip pişmanlık duymalarıdır.

Bir diğer görüşe göre İşledikleri salih amel, onların Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a arkasından yetişmeleri ve kendilerini Mescidin direklerine bağlayarak: Allah bizim mazeretimizi kabul ettiğine dair hüküm indirmedikçe hanımlarımıza ve çocuklarımıza asla yaklaşmayacağız, demeleridir.

Bir diğer kesim ise şöyle demektedir: Onların işledikleri salih amel, daha önce Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte gazaya katılmış olmalarıdır.

Bu âyet-i kerîme her ne kadar bedeviler hakkında inmiş ise de salih olan ve olmayan amelleri bulunan ve kıyâmet gününe kadar gelecek olan herkes hakkında umumidir. Bu âyet-i kerîme ümit vericidir.

Taberî, Haccac bin Ebi Zeyneb’den şöyle dediğini nakleder: Ben Ebû Osman’ı şöyle derken dinledim: Kur’ân-ı Kerîm’de bana göre bu ümmet için yüce Allah’ın:

“Diğer bir kısmı da günahlarını itiraf ettiler, onlar salih ameli başka bir kötü amel ile karıştırmışlardır…” âyetinden daha ümit verici bir âyet-i kerîme yoktur.

Buhârî’de yer alan rivâyete göre Semura bin Cundub şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize dedi ki: “Bu gece bana iki kişi geldi. Beni alıp götürdüler. Hep birlikte bir kerpici altın, bir diğeri gümüşten yapılmış bir şehire vardık. Karşımıza hilkatlerinin yarısı senin görmüş olduğun en güzel şekilde diğer yanları ise görmüş olduğun en çirkin şekilde insanlar çıktı. Beni alıp götüren bu iki kişi onlara şöyle dediler: Haydi gidiniz, kendinizi o nehre bırakınız. Onlar da gidip kendilerini o nehre attıktan sonra yanımıza geri döndüler, o kötü görüntüleri gitmişti. En güzel bir surete sahip olmuşlardı. Beni alıp götüren iki kişi bana şöyle dediler: İşte bu Adn cenneti, şu gördüğün de senin gelip konaklayacağın yerindir. (Sonra) dediler ki: Yanları oldukça güzel öbür yanları ise çirkin olan kimselere gelince; (onlar dünyada iken) salih amele başka kötü amel karıştırmış olup da Allah’ın kendilerini af edeceği kimselerdir. Buhârî, Tefsir-9. sûre 15, Tabir 48; Müsned, V, 8-9.

Beyhakî er-Rabî bin Enes yolu ile gelen hadiste Ebû Hüreyre’den o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den rivâyet ettiği İsra hadisinde Hazret-i Peygamberin: “Sonra beni semaya çıkardılar…” dedikten sonra hadisin geri kalan bölümlerini kaydetti ve nihayet Hazret-i Peygamber’in yedinci semaya yükselişini sözkonusu edip (oradakiler): “Allah böyle bir kardeşe ve böyle bir halefe hayırlı uzun ömürler versin. O ne güzel bir kardeş, ne güzel bir halef ve ne güzel bir gelişle gelmiştir” dediler.

O sırada cennetin kapısının yanında bir kürsüye oturmuş saçına beyazlık karışmış birisi ile karşılaştı. Yanında yüzleri beyaz bir topluluk ile tenlerinde bir parça karışıklık bulunan siyah yüzlü bir diğer topluluk vardı. Bir nehire gidip orada yıkandılar. Renkleri bir parça açılmış olarak o nehirden çıktılar. Sonra bir diğer nehre gittiler, orada yıkandılar. Yine renkleri bir parça açılmış olarak oradan çıktılar. Sonra üçüncü bir nehire girdiler, renkleri diğerlerinin renkleri gibi arınmış halde oradan da çıktılar ve diğer arkadaşlarının yanına oturdular. (Hazret-i Peygamber) Ey Cebrâîl! Bu beyaz yüzlü olanlar ile renkleri nisbeten değişik olup nehre girdikten sonra renkleri tamamen arınmış olarak çıkanlar kimlerdir, diye sordu. (Cebrâîl) şöyle dedi: Bu senin atan İbrahim’dir. O yeryüzünde saçtan ağaran ilk kimsedir. Şu yüzleri beyaz olan kimseler ise imanlarına zulüm karıştırmamış olan kimselerdir. Şu renkleri nisbeten karışık olanlar ise salih amellerine başka kötü amel karıştırıp sonra tevbe edenler ve Allah’ın da tevbelerini kabul ettiği kimselerdir. Birinci nehir, Allah’ın rahmeti, ikinci nehir, Allah’ın nimeti, üçüncü nehir ise Rablerinin kendilerine içirdiği tertemiz içkidir…” diyerek hadisin geri kalan bölümünü zikretti.

“Başka bir kötü…” âyetindeki “vav” harfinin “be: İle” anlamına geldiği söylendiği gibi; İle, beraber” anlamına geldiği de söylenmiştir. Mesela; “Su, tahta ile birbirine eşitlendi, aynı seviyeye geldi,” demeye benzer. Ancak Kûfeliler bunu kabul etmeyip şöyle derler: Çünkü burada “tahta”nın”su”dan Önce zikredilmesi câiz değildir. Âyet-i kerimede; “Başka” kelimesinin ise diğerinden önce zikredilmesi mümkündür. O halde bu ifade; “Suyu süte (süt İle) karıştırdım,” demeye benzer.

Tevbe 101

Çevrenizdeki bedevilerden münafıklar vardır, Medine halkından da nifakta ileri gidenler vardır. Sen onları bilmezsin, biz biliriz. Onları iki kere azaplandıracağız, sonra büyük bir azaba döndürüleceklerdir.

Diyanet Vakfı
Çevrenizdeki bedevi Araplardan ve Medine halkından birtakım münafıklar vardır ki, münafıklıkta maharet kazanmışlardır. Sen onları bilmezsin, biz biliriz onları. Onlara iki kez azap edeceğiz, sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Çevrenizdeki bedevilerden münafık olanlar vardır; Medine ahalisinden de. Onlar nifakı âdet edinmiş kimselerdir. Sen onları bilmezsin. Onları Biz biliriz. Biz onları iki kere azaba uğratacağız. Sonra da büyük bir azaba döndürüleceklerdir.

Yüce Allah’ın:

“Çevrenizdeki bedevilerden münafık olanlar vardır” anlamındaki âyet, mubtedâ ve haberdir. Münafık bir topluluk vardır, demektir. Muzeyne, Cuheyne, Eşlem, Gitar ve Eşcâ’ kabilelerini kastetmektedir.

“Medine ahalisinden de. Onlar nifakı âdet edinmiş kimselerdir.” Yani münafıklığı âdet edinmiş bir topluluk bulunmaktadır. Burada sözü geçen

“âdet edinmiş kimseler vardır” anlamındaki ifadenin “münafık olanlar’ın sıfatı olduğu da söylenmiştir. Bu durumda ifadede takdim ve tehir var demek olur ki anlam da şöyle olur: Çevrenizdeki bedevilerden münafıklığı adet edinmişler vardır, Medine ahalisinden de böyleleri vardır.

“Âdet edinmiş kimseler” İbn Zeyd’den nakledildiğine göre münafıklık üzere kalmış ve tevbe etmemiş kimseler demektir. Başkası ise münafıklıkta ısrar etmiş ve başka bir şeyi kabul etmemiş kimseler anlamındadır, derler. Her iki mana da birbirine yakındır.

Kelime asıl itibari ile yumuşaklık, dokunmak ve başka şeylerden soyutlanmak anlamındadır. Sanki onlar her şeyden soyutlanarak münafıklığa girmiş gibidirler. Üzerinde bitki yeşermemiş bulunan: “Yumuşak kum” ifadesi ile üzerinde yaprak bulunmayan dal demek olan; ifadesi de buradan gelmektedir. “Bileğinin arka tarafında sarkan tüyleri bulunmayan at;” ise: Tüysüz oğlan demektir. Ancak tüysüz cariye denilmez. Yapının (sıva bölümünün) düzeltilmesi demektir. Nitekim yüce Allah’ın;

“İyice düzeltilmiş” (en-Neml, 27/44) âyeti de buradan gelmektedir. ise, daldaki yaprakların solması demektir. Mazi, muzari ve mastarları da; şeklinde gelir.

“Sen onları bilmezsin, onları Biz biliriz.” Bu da önceden de geçtiği gibi yüce Allah’ın:

“Sizlerin bilmeyip de Allah’ın bildiği…” (el-Enfal, 8/60) âyetine benzemektedir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Ey Muhammed, sen onların işlerinin akıbetini bilemezsin. Bu akıbetlerini bilmek yalnızca Bize hastır.

Bu ise herhangi bir kimse hakkında (muayyen-olarak) cennetlik veya cehennemlik olduğuna hüküm vermeye engeldir.

“Biz onları İki kere azaba uğratacağız. Sonra da büyük bir azaba döndürüleceklerdir” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demektedir: Dünya hayatında hastalıklarla, âhirette de azaba uğratmakla (onları iki kere azablandıracağız). Çünkü mü’minin hastalanması günahları için bir keffarettir. Kafirin hastalanması ise bir cezadır.

Birinci cezanın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in -ileride münafıklara dair açıklamalarda geleceği üzere- iç yüzlerine muttali olmak sureti ile rezil olmaları, ikincisinin ise kabir azâbı olduğu da söylenmiştir.

el-Hasen ve Katade derler ki: İki azaptan kasıt dünya azâbı ile kabir azabıdır. İbn Zeyd der ki: Birincisi mal ve evlâtlarında karşılaştıkları musibetler, ikincisi de kabir azabıdır. Mücahid der ki: Biri açlık, diğeri öldürülmektir, el-Ferrâ’ ise; öldürülmek ve kabir azabıdır, der. Bir başka görüşe göre ashâb edilmeleri ve öldürülmeleridir.

Bir diğer görüşe göre birinci azap mallarından zekat alınıp onlara hadlerin uygulanması, ikincisi kabir azabıdır.

Yine denildiğine göre iki azabtan birisi, yüce Allah’ın:

“Artık onların maları da evlâtları da seni imrendirmesin. Doğrusu Allah bunlar yüzünden dünya hayatında onlun azaba uğratmayı ister… “(et-Tevbe, 9/55 ve 85) âyetindeki azaptır.

Âyet-i kerimeden maksat, azâbın peşi peşine geleceğini yahut da onlara verilecek azâbın kat kat olacağını anlatmaktır.

Tevbe 100

Muhacirlerden ve Ensar’dan ilk öne geçenler ile onlara güzellikle uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah onlara, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu, büyük başarıdır.

Diyanet Vakfı
(İslam dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allahtan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.

Kurtubi Tefsiri
İleriye geçen Muhacir ve Ensar ile onlara güzellikle uyanlardan Allah razı olmuştur. Onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. Bunlar için orada ebediyyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu, en büyük kurtuluştur.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1. Ashâb-ı Kiram ve Ensar:

Yüce Allah, bedevî Arapların çeşitlerini sözkonusu ettikten sonra Muhacirlerle Ensarı sözkonusu etmekte ve onlar arasından kimisinin erken hicret ettiğini, kimilerinin de onlara tabi olduğunu açıklayıp onlardan övgüyle söz etmektedir. Ashâb-ı Kiram’ın tabaka ve sınıflarının sayısı hususunda farklı görüşler vardır. Bizler, bu konuda yüce Allah’ın izniyle bir dereceye kadar açıklamalarda bulunacak ve buradaki maksadı bir dereceye kadar açıklamaya çalışacağız:

Ömer b. el-Hattâb’ın, “Ensar” anlamındaki kelimeyi; İleriye geçenler” kelimesine atf ile ötreli okuduğu rivâyet edilmiştir. Buna göre bu bölüme kadar âyetin anlamı şöyle olur: Muhacirlerden ileriye geçenler ile Ensar ve onlara güzellikle uyanlar… el-Ahfeş ise der ki: Uygun okuma şekli, bu kelimenin esreli okunmasıdır. Çünkü,

“ileriye geçenler” hem Ensardan, hem de Muhacirlerdendir.

“Ensar”, İslâmî bir adlandırmadır. Enes b. Mâlik’e şöyle sorulmuş: İnsanların sîzlere “Ensar” demesine ne dersin? Bu, Allah’ın size vermiş olduğu bir isim midir, yoksa cahiliye döneminde de bu isimle anılıyor muydunuz? Şu cevabı vermiş: Hayır o, Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’de bize verdiği bir isimdir. Bu rivâyeti Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) “el-İstizkâr” adlı eserinde nakletmektedir.

2. Ensar ve Muhacirler Arasından İleriye Geçenlerin Üstünlüğü:

Kur’ân-ı Kerîm, Muhacirlerle Ensardan İleriye geçen (Önce müslüman olan)ların üstünlüğünü açık nass ile tesbit etmiştir. Bunlar ise, Said b. el-Müseyyeb ile bir kesimin görüşüne göre her iki kıbleye doğru namaz kılabilen kimselerdir. Şâfiî mezhebine mensub ilim adamlarının görüşüne göre ise bunlar, Rıdvan Bey’ati olarak bilinen Hudeybiye’deki bey’atta hazır bulunanlardır. en-Nehaî de bu görüştedir.

Muhammed b. Kâ’b ile Atâ b. Yesar’dan nakledilen görüşe göre ise bunlar Bedir’e katılanlardır. Bununla birlikte kıblenin değiştirilmesinden önce hicret edenlerin ilk muhacirler arasında sayılacağını ittifakla kabul etmişler ve bu konuda aralarında görüş ayrılığı yoktur. Ashâbın en faziletlilerine gelince, bu da bir sonraki başlığın konusudur.

3. Ashâbın Fazilet Dereceleri:

Ebû Mansur el-Bağdadî et-Temimî der ki: Bizim mezhebimize mensub ilim adamları, ashâbın en faziletlilerinin dört raşid halife, daha sonra da sayıları ona tamamlayan diğer altı kişi, sonra Bedir’e katılanlar, sonra Uhud’a katılanlar, sonra da Hudeybiye’de Rıdvan Bey’atine katılanlar olduğunu icma ile kabul etmişlerdir.

4. İslâm’a İlk Girenler:

Ashâb-ı kiram arasında kimin İslâm’a ilk girdiği hususuna gelince; Mücahid, eş-Şa’bi’den şöyle dediğini rivâyet eder: Ben, İbn Abbâs’a İnsanlar arasında ilk müslüman kişi kimdir diye sordum. O, Ebû Bekir’dir dedi, Sen, Hassan’in şu beyitlerini hiç İşitmedin mi:

“Güvenilir bir kardeşten hüznünü harekete geçiren bir şey hatırladığında

Kardeşin Ebû Bekir’in neler yaptığını an.

O ki, Peygamberden sonra insanların en hayırlıları, en takvalısı, en âdil olanı idi

Ve yüklendiğini en mükemmel şekilde ifa edenleridir.

İkincisi hemen ondan sonra gelen ve hazır bulunduğu ve yaptığı işler övülen,

insanlar arasında da peygamberleri ilk tasdik edendir.”

Ebû’l-Ferec el-Cevzî de, Yusuf b. Yakub b. el-Macişun’dan şöyle dediğini nakleder: Ben, babama, hocamız Muhammed b. el-Munkedir’e, Rabia b. Abdurrahman’a, Salih b. Keysan’a, Sa’d b. İbrahim’e, Osman b. Muhammed el-Mımesî’ye yetiştim. Bunların hepsi de ilk İslâm’a giren kişinin Ebû Bekir olduğunda şüphe ve tereddüt etmiyorlardı. Bu aynı zamanda İbn Abbâs, Hassan, Hazret-i Ebû Bekir’in kızı Esma’nın da görüşüdür. İbrahim en-Nehaî de bu görüştedir.

Bir diğer görüşe göre İslâm’a giren ilk kişi Hazret-i Ali’dir. Bu görüş, Zeyd b. Erkam’dan, Ebû Zer’den, el-Mikdad ve diğerlerinden de rivâyet edilmiştir, el-Hakim Ebû Abdullah der ki: Ben, tarih ile ilgilenen ilim adamları arasında İslâm’a giren ilk kişinin Ali olduğu hususunda bir görüş ayrılığı olduğunu bilmiyorum.

Yine denildiğine göre İslâm’a giren ilk kişi Zeyd b. Hârise’dir. Ma’mer de buna benzer bir görüşü ez-Zührî den nakletmektedir. Bu aynı zamanda Süleyman b. Yesar, Urve b. ez-Zübeyr ve İmrân b. Ebi Enes’in de görüşüdür.

Bir başka görüşe göre İslama ilk giren kişi mü’minlerin annesi Hadice (radıyallahü anha)’dır. Bu görüş ez-Zührîden de çeşitli yollardan rivâyet edilmiştir. Aynı zamanda bu, Katade’nin, Muhammed b. ishak b. Yesar’in ve bir topluluğun da görüşüdür. Yine bu görüş İbn Abbâs’tan da rivâyet edilmiştir. Müfessir es-Sa’lebî de İslâm’a ilk giren kişinin Hazret-i Hadice olduğu hususunda ilim adamlarının ittifak ettiklerini ve Hazret-i Hadice’den sonra kimin İslâm’a girdiği hususunda görüş ayrılıklarının bulunduğunu iddia etmektedir. İshâk b. İbrahim b. Rahaveyh el Hanzalî ise, bütün bu konudaki haberleri telif eder ve şöyle derdi: Yetişkin erkeklerden İslâm’a giren ilk kişi Ebû Bekir, kadınlardan Hadice, genç çocuklardan Ali, azad edilmiş kölelerden Zeyd b. Harise ve kölelerden Bilal’dır. Doğrusunu en iyi bilen de Allah’tır.

Muhammed b. Sa’d der ki: Bana Mus’ab b. Sabit haber verdi, dedi ki: Bana, Ebû’l-Esved, Muhammed b. Abdurrahman b. Nevfel anlatarak dedi ki: ez-Zübeyrin İslâm’a girmesi Ebû Bekir’den sonra olmuştur. ez-Zübeyr, dördüncü veya beşinci kişi idi. el-Leys b. Sa’d da der ki; Bana Ebû’l-Esved anlatarak dedi ki: ez-Zübeyr sekiz yaşındayken İslâm’a girdi. Hazret-i Ali’nin de yedi yaşındayken İslâm’a girdiği rivâyet olunur, on yaşında iken müslüman olduğu da söylenir.

5. Sahabe Kime Denir:

Hadis ehlinin metodundan anlaşıldığına göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı gören her bir müslüman onun ashâbı ndandır. Buhârî Sahihi’nde der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in sohbetinde bulunan, yahut da onu gören müslüman, Hazret-i Peygamber’in ashâbmdandır. Buhârî, Fedailu Ashâbi’n-Nebiyy 1.

Said b. el-Müseyyeb’den rivâyet edildiğine göre o, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte bir veya iki yıl ikâmet etmeyen, onunla beraber bir ya da iki gazaya katılmayan kimseleri sahabi saymıyordu. Eğer bu sözü söylediği Said b. El Müseyyeb’den sahih olarak sabit ise; mesela, Cerir b. Abdullah el-Becelî’yi, yahut da bizim ashâb-ı kiramdan sayıldığı hususunda herhangi bir görüş ayrılığı bulunduğunu bilmediğimiz kimselerde öngördüğü şartı zahiren taşımamak noktasında Cerir ile ortak tarafı bulunan kimseleri ashâb arasında saymaması gerekir.

6. Muhacirlerden İlk Müslüman Olanlar ve Hazret-i Ebû Bekir:

Muhacirlerden öne geçen müslümanların ilkinin Ebû Bekir es-Sıddîk olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur.

İbn Arabi der ki: Öne geçmek üç şeyde olur. Birisi nitelikle, bu imandır diğeri zaman, üçüncüsü mekan İle. Bu şekillerin en üstünü ise nitelikler ile önde olmaktır. Buna delil de Hazret-i Peygamber’in Sahih’teki şu hadistir: “Biz sonra gelenler, ilk (ve önde) olanlarız. Ancak onlara bizden önce kitap verilmiş, bize de onlardan sonra kitap verilmiştir. İşte onların hakkında ihtilafa düştükleri gün bu gündür. Allah hidâyeti ile bize bu günü gösterdi. Yahudilerdn haftalık bayram günü) yarındır. Hristiyanlarınki ise yarından sonradır.” Buhârî, Cumua 1, 12, Enbiyâ 54; Müslim, Cumua 19-21; Nesâî, Cumua 1; Müsned, 11. 236, 243, 249, 274… Böylelikle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zaman itibari ile bizden önce geçen ümmetlerden îman ve yüce Allah’ın emrine uymak, O’na itaat etmek, O’nun emrine teslimiyet gösterip yükümlülüklerine razı olmak, görevlerini taşımak sureti ile onları geçtiğimizi haber vermektedir. Biz bunların hiçbirisine itiraz etmiyor ve onun emri varken başka bir tercihe yonelmiyoruz. Kendi görüşümüze dayanarak -Kitap ehlinin yaptığı gibi- onun şeriatını değiştirmiyoruz. Bu ise yüce Allah’ın verdiği hükmü isabet ettirmeye muvaffak kılması, razı olduğu şeyleri yapabilmeyi kolaylaştırması ile olmuştur. Esasen Allah bizi hidâyete iletmese idi bizim kendiliğimizden hidâyet bulmamız mümkün olmazdı.

7. Âyetin Belirlediği Üstünlüğün Kapsamı:

İbn Huveyzimendâd der ki: Bu âyet-i kerîme erken İslâm’a girip ileri geçenlerin bu üstün meziyetlerinin şeriatta üstün bir meziyet olarak kabul edilen, ilim, din, kahramanlık gibi meziyetlerden; ya da bunların dışında kalan mali bağış ve ikramlardaki ileri mertebede oluş ile elde edilen her bir üstünlükten daha ileri olduğu gerçeğini ihtiva etmektedir. Mali atiyye ve ikram meselesinde Hazret-i Ebû Bekir ile Hazret-i Ömer arasında görüş ayrılığı vardı. İlim adamları da İslâm’a önce giren ve ileri geçenlerin atiyye hususunda diğerlerine üstün kılınması noktasında farklı görüşlere sahiptirler. Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh)’dan rivâyet edildiğine göre o İslâm’ı öncelikle girmeyi göz önünde bulundurmak sureti ile verilecek atiyyelerde insanlar arasında farklılık gözetileceği görüşünde değildi. Hazret-i Ömer ise ona şöyle derdi: Sen önce İslâm’a girip ileri geçme sıfatına sahip olan kimseleri böyle olmayan kimseler gibi mi değerlendireceksin? Hazret-i Ebû Bekir ise ona şu cevabı vermişti: Onlar Allah için amellerini işlediler. Ecirlerini vermek de Allah’a aittir. Hazret-i Ömer de halifeliği döneminde önceleri aralarında fark gözetirken daha sonra vefatı esnasında şöyle demiştir: Yarına kadar yaşayacak olursak hiç şüphesiz insanların en alt tabakasında bulunanlarını yukarıda olanları ile aynı seviyeye getireceğim. Ancak gece vefat etti. Bu konuda görüş ayrılığı günümüze kadar devam edegelmiştir.

Bu âyetlerin “Bir de onlara güzellikle uyanlardan Allah razı olmuştur” bölümü ile ilgili açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:

1. İleriye Geçenler ve Onlara Güzel Bir Şekilde Uyanlar:

Hazret-i Ömer -önceden de geçtiği gibi- VeEnsar” kelimesini ref ile okumuş, “onlar” kelimesini de “Ensar’a sıfat olmak üzere “vav”sız okumuştur. Buna göre anlam şöyle olur; İleriye geçen Muhucirler ile onlara güzellikle uyan Ensardan Allah razı olmuştur. Ancak Zeyd b. Sabit ona doğru şeklini söyleyince Hazret-i Ömer, Ubey bin Ka’b’a başvurmuş, Ubey de Zeyd’in doğru söylediğini belirtince Hazret-i Ömer ona durup şöyle demiş: Biz yükseltildiğimiz bu yüce mevkiye herhangi bir kimsenin bize ortak olacağı görüşünde değildim. Bunun üzerine Ubey ona şöyle demişti: Ben bunun doğrulayıcı ifadelerini Allah’ın Kitabında görüp tesbit edebiliyorum. Cuma Sûresi’nin baş taraflarında:

“Ve onlardan henüz kendilerine kavuşmamış olanlara da” (el-Cumua, 62/3) el-Haşr Sûresi’nde:

“Onlardan sonra gelenler derler ki: Rabbimiz bizi ve bizden önce îman etmiş kardeşlerimizi mağfiret eyle” (el-Haşr, 59/10) âyetinde el-Enfal Sûresi’nde de yüce Allah’ın:

“Sonraları îman ve hicret edip de sizinle beraber cihâd edenlere gelince onlar da sizdendir” (el-Enfal, 8/75) âyetinde buluyorum,

Kıraat bu suretle (Hazret-i Ömer için de) “vav” ile sabit olmuş oldu.

Yüce Allah’ın:

“Güzellikle” âyeti onların söz ve fiillerinden neye tabi olacaklarım beyan etmektedir. Bu uymamn, onlardan sadır olan yanılma ve kaymalarda sözkonusu olmayacağını göstermektedir. Çünkü onlar -Allah onlardan razı olsun- masum değillerdi.

2. Tabiin ve Mertebeleri:

İlim adamları tabiîn ve mertebeleri konusunda farklı görüşlere sahiptir. Hafız el-Hatib (el-Bağdadî) der ki: Tabii sahabe ile sohbet ve arkadaşlığı bulunandır. Tabiînden tek bir kişiye tâbi’ ve tabiî denir. el-Hakim Ebû Addullah ve başkalarının ifadeleri ise tabiînden sayılmak için sahabeden (hadis) dinlemiş olmasının yahut da -örfen sohbet ve arkadaşlık olmasa bile- onunla karşılaşmış olmasının yeterli olacağı intibaını vermektedir.

Şöyle de denilmiştir: Tabiîn ismi Hudeybiye’den sonra İslâm’a giren kimseler hakkında kullanılır. Halid b. Velid, Âmr b. el-Âs ile onlara yakın (bir süre sonra) İslâm’a giren Mekke Fethi günü müslüman olan kimseler gibi. Çünkü Abdurrahman b. Avfın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e Halid b. Velid’i şikâyet etmesi üzerine Hazret-i Peygamber’in Halid’e şöyle dediği sabittir: “Ashâbımı bana bırakınız, nefsim elinde olana yemin ederim ki sizden herhangi bir kimse her gün Uhud Dağı kadar altın infak edecek olursa onlardan birisinin infak ettiği bir müd kadarına hatta onun yarısına bile ulaşamaz.” Buhârî, Fedâilu AsMbi’n-Nebiyy 5; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 221-222; Ebû Dâvûd, Sünne 10; Tirmizî, Menâkıb 58; İbn Mâce, Mukaddime 11; Müsned, III, 11, 54, (yakın ifadelerle).

Hayret edilecek bir husus da şudur ki; el-Hâkim Ebû Abdullah, tabiînden kardeş olanları sözkonusu ettiğinde Muzeyneli Mukarrin’in oğullarından olan Numan ve Suveyd’i de tabiîn arasında zikretmektedir. el-Hâkim, Ma’rifetu Ulûmi’l-Hadis, Beyrut 1400/1980, s. 154. Halbuki bunların ikisi de bilinen iki sahabedir ve ashâb arasında anılmaktadırlar. Önceden de geçtiği üzere her ikisi de Hendek gazasında bulunmuşlardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Tabiînin en büyükleri, Medinelilerden olup “fukahai seb’a (yedi fakih)” diye bilinen kimselerdir. Bunlar ise Said bin el-Müseyyeb, el Kasım bin Muhammed, Urve bin ez-Zübeyr, Hârice bin Zeyd, Ebû Seleme bin Abdurrahman, Abdullah bin Utbe bin Mes’ûd ve Süleyman bin Yesar’dır. Yüce zatlardan birisi de bunların yedisini tek bir beyitte nazım halinde bir araya getirip şöyle demiştir:

“İşte onların isimlerini (benden) öğren.

(Bunlar) Ubeydullah (bin Abdullah bin Utbe),

Urve, Kasım, Said, Ebû Bekr (bin Abdurrahman),

Süleyman ve Harice’dirler.”

Ahmed bin Hanbel dedi ki: Tabiînin en faziletlisi Said bin el Müseyyebdir. Ona; ya Alkame ile el-Esved? denilince, o da; Said bin el Müseyyeb, Alkame ve el-Esved’dir, diye cevap verdi. Yine ondan şöyle bir bilgi nakledilmektedir: Tabiînin en faziletlisi Kays, Ebû Osman, Alkame ve Mesrûk’tur. Bunlar faziletliler ve tabiînin ileri gelenlerinden idiler. Yine şöyle demiştir: Atâ Mekke’nin müftüsü, el-Hasen Basra’nın müftüsü idiler. İnsanlar bu ikisinden çokça naklettiler, demiş ancak neleri naklettiklerini müphem bırakmıştır.

Ebû Bekr bin Ebi Davud’dan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Tabiînin hanımlardan efendileri Sîrîn’in kızı Hafsa ile Abdurrahman’ın kızı Amre’dir Üçüncüleri ise -ancak onlar gibi değil- Umed-Derda (es-Suğrâ ed Dımeşkîye’dir).

Yine el-Hakim Ebû Abdullah’tan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bir tabaka da vardır ki tabiînden sayılmakla birlikte bunlardan herhangi birisinin ashâbdan hadis dinledikleri sahih olarak sabit olmamıştır. İbrahim bin Suveyd en-Nehaî -ki fakih İbrahim bin Yezid en-Nehaî değildir. – Bukeyr bin Ebi Sumeyt, Bukeyr bin Abdullah el-Eşec bunlar arasındadır. Bunlardan başka kimseleri de zikrettikten sonra şöyle der: Yine insanlar arasında ashâb ile karşılaşmış olmakla birlikte- tabünlerin tabiileri arasında sayılan bir tabaka daha vardır ki Abdullah bin Ömer ile Enes ile karşılaşmış, Ebû’z-Zinâd Abdullah bin Zekrân İle Abdullah bin Ömer ile Cabir bin Abdullah’ın yanına götürülmüş, Hişam bin Urve ile Enes bin Mâlik’e yetişmiş bulunan Mûsa bin Ukbe ve Halid bin Said’in kızı Um Halid gibileri bunlardandır.

Yine tabiîn arasında “el Muhadramûn” diye adlandırılan bir tabaka daha vardır ki bunlar hem cahiliye dönemine yetişmiş, hem Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatta iken yaşamış ve İslâm’a girmiş bulunmakla birlikte, Hazret-i Peygamber ile sohbetleri bulunmayanlardır. Bu kelimenin tekili “muhadram” şeklinde gelir. Muhadram ise Hazret-i Peygamber’in sohbetini ve başka hususları idrak etmiş benzerlerinden ayrı bir kenarda kalmış kimse anlamına gelir. Müslim bunları sözkonusu ederek sayılarını yirmiye ulaştırmıştır. Ebû Amr eş-Şeybanî, Kindeli Suveyd bin Gafele, Amr bin Me’mun el-Evdî, Ebû Osman en Nehdi, Abdulhayr bin Yezid el Hayranı -Hayran Hemdanlıların bir koludur Abdurrahman bin Mul1, Ebû’l-Halal el-Atekî, Rabia bin Zürâre… bunlar arasındadır. el-Hâkim, Ma’rifetu. Ulûmi’l-Hadis, s.41 vd.

Müslim’in anmadığı kimseler arasında Ebû Müslim el-Havlânî, Abdullah bin Süved ile el-Ahnef bin Kays da vardır.

İşte bu açıklamalarımız, Kur’ân-ı Kerîmin faziletlerini açıkça ifade ettiği ashâb-ı kiram ile tabiîni tanımaya dair bir nebze bilgidir. Önceden de geçtiği üzere bize yüce Allah’ın:

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. ” (Ali İmrân, 3/110) âyeti ile:

“Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık.”(el-Bakara, 2/143) âyeti yeterlidir.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Keşke kardeşlerinizi görmüş olsaydık diye candan arzu ederdim…” Müslim, Tahâre 39; Nesâî, Tahâre 110; İbn Mâce, Zühd 36; Muvatta’’, Tahâre 28; Müsned, II, 300, 408. Hazret-i Peygamber bu hadisinde bizleri de kardeşleri kılmaktadır. Eğer biz Allah’tan korkar, O’nun izini takib edersek Allah bizi onunla birlikte olacakların zümresi arasında haşreder. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ve âlinin hakkı için, bizi onun yolundan, onun dininden ayırmasın!

Tevbe 99

Bedevilerden öyleleri de vardır ki Allah’a ve ahiret gününe inanır, harcadığını Allah’a yakınlık ve Resulün dualarını kazanma vesilesi sayar. Gerçekten bu onlar için bir yakınlıktır. Allah onları rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

Diyanet Vakfı
Bedevilerden öylesi de vardır ki, Allaha ve ahiret gününe inanır, (hayır için) harcayacağını Allah katında yakınlığa ve Peygamberin dualarını almaya vesile edinir. Bilesiniz ki o (harcadıkları mal, Allah katında) onlar için bir yakınlıktır. Allah onları rahmetine (cennetine) koyacaktır. Şüphesiz Allah bağışlayan, esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Bedevilerden öyleleri de vardır ki, Allah’a ve âhiret gününe îman eder. İnfak ettiğini Allah’a yakınlıklara ve Peygamberin dualarına vesile edinir. İyi bilin ki bu, onlar için gerçekten bir yakınlıktır. Allah onları rahmetine alacaktır. Şüphesiz ki Allah mağfiret edendir, rahmet edendir.

“Bedevilerden öyleleri de vardır ki, Allah’a ve ahiret gününe îman eder” tasdik eder. Burada kastedilenler, Müzeynelilerden olan Mukarrinoğullarıdır. Bunu el-Mehdevî nakletmektedir.

“Yakınlıklar” kelimesi “yakınlık” anlamındaki “kurbetln çoğuludur. Kurbet ise kendisi vasıtasıyla yüce Allah’a yakınlaşılan şeydir. Çoğulu; şekillerinde gelir ki, bunu da en-Nehhâs nakletmektedir. Ötreli olarak; kelimesi, kendisi İle Allah’a yakınlaşılan şeydir. “Yüce Allah’a bir kurban sundum,” ifadesi buradan gelmektedir. “KaP harfi esreli olarak; “Kırba” ise, içine su konulan kab demektir. Çoğulun asgari sayısı için çoğul şekilleri; şeklinde, daha fazlası için de; şeklinde gelir. “Fi’le” veznindeki bütün isimler de böyledir. Mesela, fibre ve fikra gibi. Bu durumda (ismin ikinci harfi demek olan) “ayn” üstün de esreli de sakin de okunabilir. Bunu da el-Cevherî nakletmektedir,

Nitekim Verş’in rivâyetine göre, Nafi’, bu kelimeyi “radıyallahü anh” harfi ötreli olarak; diye okumuştur ki, aslolan da odur. Diğerleri ise bunu “radıyallahü anh” harfini tahfif ile sakin okumuşlardır. “Kitaplar, rasûller” gibi. Bununla birlikte çoğulu olan-, da bir görüş ayrılığı yoktur. İbn Sa’dan’ın naklettiğine göre, Yezid b. el-Ka’kâ’da; İyi bilin ki bu onlar için gerçekten bir yakınlıktır” diye okumuştur.

“Peygamberin dualarına vesile…” onun mağfiret dilemesine ve dua etmesine bir vesile demektir.

“Salât” kelimesi, çeşitli anlamlarda kullanılır. Yüce Allah’ın salâtı, O’nun rahmet ihsanı, hayır ve bereket ihsanı demektir. Nitekim yüce Allah:

“O, size salât getirendir, melekleri de” (el-Ahzâb, 33/43) diye buyurmaktadır. Meleklerin salâtı ise dua etmeleridir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in salâtı da bu şekildedir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onlara dua da et. Senin duan şüphesizonlara huzur ve güvendir.” (et-Tevbe, 9/103) Burada dua anlamında “salât” kelimesi kullanılmıştır. Yani, senin onlara yapacağın dua, onlar için sebat bulma ve itminana ermeye sebeptir.

“İyi bilin ki, bu onlar için gerçekten bir yakınlıktır.” Yani, onların yaptıkları harcamalar kendilerini Allah’ın rahmetine yakınlaşır.

Tevbe 98

Bedevilerden, harcadığını ceza sayan ve sizin başınıza felaketin gelmesini bekleyenler vardır. Kötü felaket onların başına gelsin. Allah işitendir, bilendir.

Diyanet Vakfı
Bedevilerden öylesi vardır ki (Allah yolunda) harcayacağını angarya sayar ve sizin başınıza belalar gelmesini bekler. (Bekledikleri) o kötü bela kendi başlarına gelmiştir. Allah pek iyi işiten, çok iyi bilendir.

Kurtubi Tefsiri
Bedevilerden öyle kimseler de vardır ki, infak ettiğini zorla ödenmiş bir borç sayar ve başınıza musibetler gelmesini bekler dururlar. En kötü belâ kendi başlarına olsun. Allah herşeyi İşitendir, bilendir.

“Bedevilerden öyle kimseler de vardır ki… sayar” anlamındaki âyette;

“Kimse” kelimesi mübtedâ olarak ref mahallindedir.

“İnfak ettiğini zorla ödenmiş bir borç” âyeti de iki mef’ûldür. İfade; “İnfak ettiği o şeyi” takdirindedir. İsmin uzaması dolayısıyla sonundaki “ne” harfi hazf edilmiştir.

“Zorla ödenmiş bir borç” İse, borç ve ziyan anlamındadır. Asıl anlamı ise bir şeyin gerekli olması (yükümlülük), demektir.

“Çünkü gerçekten O’nun azâbı kesin bir helâk oluştur.” (el-Furkân, 25/65) Yani, gerekli ve yakayı bırakmayan bir helâk olur.

Buradaki âyet da şu anlamdadır: Onlar cihâd uğrunda yaptıkları harcamaları ve verdikleri sadakalan sevap ummadıkları bir zarar, bir yükümlülük olarak verirler.

“Ve basınıza musibetler gelmesini bekler dururlar.” Bekleyip durmak anlamındaki

“et-Tarabbus”a dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/227. âyet, 16. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Musibetler” anlamındaki “ed-devâir” ise, “dâire”nin çoğuludur. Bu ise, nimetten belaya dönen hal demektir. Yani, bunlar yaptıkları infak ile ilgili cahilce anlayışa, kötü niyet ve kötü bir kalbe sahiptirler.

“En kötü belâ kendi başlarına olsun” anlamındaki; âyetini İbn Kesîr ve Ebû Amr, burada da el-Feth Sûresi’ndeki benzeri âyette da “sin” harfini ötreli olarak okumuşlardır. Diğerleri ise üstün ile okumuşlardır. Bütün kıraat âlimleri icma ile ” Senin baban kötü bir adam değildi” (Meryem, 19/28) âyetinde “sin” harfini üstün olarak okumuşlardır.

Üstün ile ötreli okuyuş arasındaki farka gelince; ötreli okuyuşa göre anlamı, hoş olmayan, hoşlanılmayan şey demektir. el-Ahfeş der ki: Yani, hezimet ve kötülük musibeti üzerlerine olsun demek olur. el-Ferrâ’ ise, azap ve belâ musibetleri üzerlerine olsun, diye açıklamıştır. Ahfeş ve el-Ferrâ’ derler ki: Ötreli olarak; Kötü adam kastıyla denilmesi câiz değildir. Tıpkı “o azâb ve kötülük adamıdır” anlamında demlemeyeceği gibi.

Muhammed b. Yezid’den de şöyle dediği nakledilmektedir: “Sin” harfinin üstün ile okunması, bayağılık, adilik, aşağılık demektir. Sîbeveyh der ki: “Doğru bir adama uğradım” ifadesi, salih bir kimseye uğradım anlamındadır. Yoksa buradaki doğruluk, doğru sözlü demek değildir. Eğer buradaki doğruluk doğru sözlülükten gelmiş olsaydı o takdirde; Doğru dürüst bir elbise gördüm, demek mümkün olmazdı. kötü bir adama uğradım ifadesi, “Ona kötülük yaptım” ifadesindeki “kötülük”ten gelmemektedir. Bunun anlamı ben fesat bir adama uğradım, şeklindedir.

el-Ferrâ’ der ki: “Sin” harfi üstün ile bu kelime den mastardır. Başkaları ise, bunun fiilinin; şeklinde geldiğini söylerler. “Sin” harfinin ötreli söylenişi ise mastar değil, isimdir. Bu (âyetin bu bölümü), “belâ ve hoşlanılmayan şeylerin musibeti üzerlerine olsun” demeye benzer.

Tevbe 97

Bedeviler, küfür ve nifak bakımından daha katıdırlar. Allah’ın Resulüne indirdiği sınırları tanımamaya daha yatkındırlar. Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Bedeviler, kafirlik ve münafıklık bakımından hem daha beter, hem de Allahın Resulüne indirdiği kanunları tanımamaya daha yatkındır. Allah çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Bedeviler küfür ve nifak bakımından daha beterdir. Allah’ın Rasûlüne İndirdiklerinin şınırlarını bilmemeye de daha lâyıktırlar. Allah herşeyi bilendir, Hakimdir.

Yüce Allah’ın:

“Bedeviler küfür ve nifek bakımından daha beterdir” anlamındaki âyetine dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Bedeviler ve Bilgisizlik:

Aziz ve celil olan Allah, Medine’deki münafıkların hallerini sözkonusu ettikten sonra, Medine’nin dışında ve uzaklarında bulunan bedevileri zikretmektedir. Onların küfürlerinin daha ağır olduğunu ifade etmektedir. Katade der ki: Çünkü bedevilerin sünnete dair bilgisizlikleri daha ileri derecededir.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Çünkü onların kalpleri daha katı, sözleri daha sert, tabiatları daha kaba, Kur’ân-ı Kerîm’i dinlemekten daha bir uzaktırlar. Bundan dolayı yüce Allah onların hakkında:

“…bilmemeye de daha lâyıktırlar.” Bu onların haline daha uygundur, diye buyurmaktadır.

“memeye” deki idğam olunmuş edatı, “be” harfi hazfedilmek suretiyle nasb mahallindedir. Mesela; “Sen …yapmaya lâyıksın,” denilirken, “be” harfi hazfedilerek; “Yapmaya” da denilebilir.

Bu şekilde “be” harfi hazfedilecek olursa, ancak; ile kullanılabilir. Şayet “be” harfi getirilirse bu edattan başkası da kullanılabilir. Mesela; “Sen kalkmaya lâyıksın,” denildiği gibi şeklinde (aynı anlamda olmak üzere) de denilir. Eğer, denilecek olursa, bu yanlış olur. Bunun ile kullanılmasının uygun düşmesi bu edatın istikbale delâlet etmesi dolayısıyla âdeta mahzuf olanın yerini tutuyor gibi olmasından ötürüdür.

“Allah’ın Rasûlüne İndirdiklerinin sınırlarını”, şeriatın farz hükümlerini

“bilmemeye de daha lâyıktırlar.” Şöyle de açıklanmıştır: Az düşünüp az tefekkür ettikleri için Allah’ın Rububiyetine ve peygamberleri göndermesine dair delil ve belgelerini bilmemeye daha lâyıktırlar, diye de açıklanmıştır.

2. Bedevilerin Özel Halleri Dolayısıyla Haklarındaki Özel Hükümler:

Durumun böyle olması ve bu onların diğerlerine göre, kâmil mertebeden daha eksik ve daha aşağıda bulunmalarına delâlet etmesi dolayısıyla bu konuda üç hüküm söz konusu olmaktadır:

1- Fey’ ve ganimette onların bir hakkı yoktur. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Sahih-i Müslim’de yer alan Büreyde yoluyla gelen hadisinde şöyle dediği kaydedilmektedir: “Sonra onları kendi yurtlarından muhacirlerin kaldıkları yurda geçmeye davet et ve kendilerine eğer bunu yapacak olurlarsa, muhacirler lehine olan şeylerin onların da lehine olacağını, muhacirler aleyhine olan şeylerin onların da aleyhine olacağını haber ver. Eğer yurtlarından ayrılmayı kabul etmeyecek olurlarsa, o takdirde onların müslümanların bedevileri hükmünde olacaklarını bildir. Onlar hakkında da mü’minlere uygulanan Allah’ın hükmü uygulanacaktır. Ama, ganimet ve feyde müslümanlarla birlikte cihâd etmeleri müstesna- hiçbir payları olmayacaktır.” Müslim, Cihâd 3; Ebû Dâvûd, Cihad 82; Tirmzi, Siyer 47; İbn Mâce, Cihâd 38; Dârimî, Siyer 8; Müsned, V, 352, 358.

2- Çölde yaşayanların şehirlerde ikâmet edenler hakkındaki şahidliklerinin kabul edilmemesi. Çünkü bu şahidlikte itham altında bulunmaları sözkomısudur.

Ebû Hanîfe ise onların şahidliklerini câiz kabul eder ve şöyle der: Çünkü, hertürlü itham ihtimaline riâyet olunamaz. Ayrıca ona göre müslümanların bütünü adalet sıfatına sahiptirler.

Şâfiî ise, bedevi adalet sahibi ve durumundan razı olunan bir kimse ise câiz kabul etmiştir. Daha önce el-Bakara Sûresi’nde açıkladığımız gerekçeler dolayısıyla (bk. 2/282. âyet, 30. başlık ve devamı) sahih olan da budur.

Burada yüce Allah bedevileri üç vasıf ile nitelendirmiştir: Birisi küfür ve münafıklık, ikincisi onların yaptıkları harcamaları ağır bir borç yükü olarak kabul etmeleri ve başınıza musibetlerin gelmesini gözetleyip durmaları, üçüncüsü ise Allah’a ve âhiret gününe îman etmekle birlikte yaptıktan infak ve harcamaları Allah nezdinde yakınlaştıncı bir ibadet, Peygamberin dualarına mazhar olmak için bir sebep kabul etmek. (bk. 99- âyet)

İşte bu nitelikte olan bir kimsenin şahidliğinin kabul edilmemesi ve ikinci ile birinci niteliklere sahip olanlar gibi değerlendirilmesi ihtimali çok uzaktır. Hatta böyle bir şey batıldır. Buna dair açıklamalar daha önce en-Nisa Sûresi’nde (en-Nisa, 4/135- âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

3- Sünnete dair bilgisizlikleri, cuma’yı kılmayışlan dolayısıyla şehirlerde ikâmet edenlere namaz kıldırmalan, İmâmlık yapmaları yasak kabul edilmiştir. Ebû Miclez, bedevi’nin İmâmlık yapmasını mekruh kabul eder. Mâlik der ki: Cemaatin arasında en iyi Kur’ân okuyan o olsa dahi İmâm olamaz.

Süfyan es-Sevrî, Şâfiî, İshak ve rey sahipleri ise şöyle derler: Bedevinin arkasında kılınan namaz caizdir. İbnü’l Münzir ise namazın sınırlarını dosdoğru yerine getirmesi halinde bu görüşün tercih edileceğini belirtmiştir.

Yüce Allah’ın:

“Daha beterdir” kelimesinin aslı; şeklindedir ki, buna dair açıklamalar önceden geçmiştir.

“Küfür… bakımından” ise, temyiz olarak nasb edilmiştir. “Nifak bakımından” anlamındaki kelime de ona atfedilmiştir.

“Daha lâyıktırlar” kelimesi ise, “daha beterdir” anlamındaki kelimeye atfedilmiştir. “Filan buna lâyıktır;” ” Sen de bu İşi yapmaya lâyıksın,” denilir. Çoğulu ise, şeklinde, gelir. Bunun asil ise, duvarın inşaatı yapılmak suretiyle yükseltilmesi anlamını veren; den gelmektedir. Buna göre; “O buna daha lâyıktır” demek, buna daha yakındır, böyle bir şey daha çok onun hakkıdır, demek olur. “… bedeviler… bilmemeye de daha lâyıktırlar.”

Araplar, insanların bir koludur. Arap’a nisbet “arabî” şeklinde gelir ki, şehirlerde yaşıyanlara Arap denilir. “el-A’râb: bedeviler” ise, özel olarak Arapların çöllerde sakin olanlarına, orada yaşayanlarına denilir. Fasih şiirlerde “eâ-rib” kelimesi kullanılmıştır. “el-A’râb”ın nisbeti “a’râbî” şeklinde gelir. Çünkü, bu kelimenin tekili yoktur. “el-Enbât” kelimesinin “nebat”ın çoğulu olduğu gibi; “A’râb” kelimesi “arab”ın çoğulu değildir. “Arab” bir cins isimdir. ” Arab-ı Âribe” ise, katıksız Araplar demektir. Bu kelime (Âribe) Arap lâfzından alınmış ve onunla te’kid edilmiştir. Nitekim; “Kapkaranlık bir gece” demek de böyledir. (Arab-ı Âribe yerine) Arab-ı Arbâ dedikleri de olabilir. “Tearrub” ise Araba benzemek demektir. “Hicretten sonra tearrub” ise bedeviliğe geri dönmek anlamındadır. Arab’ı Müsta’ribe ise halis Arap olmayanlara denilir. Mütearribe de böyledir. Arabiyye ise Arap dilinin adıdır. “Ya’rub b. Kahtan” ise Arapça konuşan ilk kişidir, Bu da bütün Yemenlilerin ilk atasıdır. Urb ile arab aynı şeydir. Tıpkı ucm ile acem’in aynı şey olması gibi. “Urayb” ise “ararb” isminin küçültülmüşüdür. Şair şöyle demektedir:

“Çekirge ve kertenkelelerin yumurtaları Urayb(Arab)’ın yiyeceğidir

Fakat acemlilerin canları onu çekemez.”

Burada şairin, Arapların küçültme ismini kullanması onları ta’zim içindir. Nitekim (el-Hubab b. el-Münzir)’ın söylediği şu sözlerdeki küçültmeler de bu kabildendir: “Ben, uyuz develerin kendisine sürtünerek kaşıntı ihtiyaçlarını giderdikleri direkçiği, hurma ağaçlarını dik tutmak için inşa edilen destekçiğiyim” (derken de kendisinin bu işlere ehil kimse olduğunu ta’zim yoluyla ifade etmek istemiştir). Bütün bu açıklamalar el Cevherî’den nakledilmektedir.

el-Kuşeyrî’nin naklettiğine göre de, “arabî’nin çoğulu “arab” şeklinde, “a’râbî”nin çoğulu ise “a’râb” ve “eârib” şeklinde gelir. Bedevi Arab’a “ey a’râbî” denildiğinde sevinir. Ancak, bedevi olmayan araba ey “a’râbî” denilirse kızar, öfkelenir.

Muhacirler ile Ensar ise Araptır, a’râb değildir. Araplara bu ismin veriliş sebebi Hazret-i İsmailin soyundan gelenlerin “Arabe” denilen yerden neş’et etmeleridir. Burası Tihame’nin bir bölgesidir, oraya nisbet edilmişlerdir. Kureyşliler de ” Arabe” de İkâmet etmişlerdir, bu da Mekke’dir. Daha sonra diğer Araplar, Arap Yarımadasında (Ceziretü’l-Arap’da) yayıldılar.

Tevbe 96

Size razı olasınız diye yemin ederler. Fakat siz onlardan razı olsanız bile, şüphesiz Allah fasık topluluktan razı olmaz.

Diyanet Vakfı
Onlardan razı olasınız diye size yemin edecekler. Fakat siz onlardan razı olsanız bile Allah fasıklar topluluğundan asla razı olmaz.

Kurtubi Tefsiri
Kendilerinden hoşnut olmanız için size yemin ederler. Siz onlardan hoşnut olsanız da, şüphesiz Allah, o fâsıklar topluluğun dan hoşnut olmaz.

Abdullah b. Ubey, artık bundan sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’den geri kalmayacağına dair yemin etti ve kendisinden hoşnut olmasını, razı olmasını istedi.

Tevbe 95

Döndüğünüzde onlara yüz çeviresiniz diye Allah’a yemin edecekler. Artık onlardan yüz çevirin. Onlar pistir. Kazandıkları şeylerin karşılığı olarak barınakları cehennemdir.

Diyanet Vakfı
Onların yanına döndüğünüz zaman size, kendilerinden (onları cezalandırmaktan) vazgeçmeniz için Allahadına and içecekler. Artık onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar murdardır. Kazanmakta olduklarına (kötü işlerine) karşılık ceza olarak varacakları yer cehennemdir.

Kurtubi Tefsiri
Yanlarına döndüğünüzde onlardan yüzçevirmeniz için önünüzde Allah’a yemin edeceklerdir. O halde siz de onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar murdardırlar. Kazandıklarının cezası olarak varacakları yer de cehennemdir.

Tebûk’ten

“yanlarına döndüğünüzde onlardan vazgeçmeniz için” yani, onları kınamayıp affetmeniz için,

“önünüzde Allah’a yemin edeceklerdir.”

Burada neye dair yemin edecekleri hazleditmiştir. Yani onlar, sizinle birlikte Savaşa çıkacak gücü bulamadıklarına dair yemin edeceklerdir.

İbn Abbâs der ki:

“O halde siz de onlardan yüz çevirin” âyeti onlarla konuşmayın demektir. Nitekim haberde Hazret-i Peygamberin Tebûk’ten döndükten sonra: “Onlarla oturup kalkmayın ve onlarla konuşmayın” dediği nakledilmektedir.

“Çünkü onlar murdardırlar.” Yani, onların yaptıktan işler pisliktir, murdarlıktır. İfadenin takdiri de şöyledir: Onlar pislik yapan kimselerdir. Yani, yaptıkları işler oldukça çirkindir.

“Kazandıklarının cezası olarak varacakları yer de cehennemdir.” Yani, onların varıp konaklayacakları yer orasıdır.

el-Cevherî der ki: Varılacak yer (me’vâ.) gece veya gündüz kendisine vanlan, sığınılan her yere denilir. “Filan kişi evine sığındı, sığınır” denilir.

Yüce Allah’ın:

“Ben, beni sudan koruyacak bir dağa sığınırım.” (Hud, 11/43) “Ben onu barındırdım,” demektir. Bir kimseyi yanında barındırmak halinde de; “Onu barındırdım,” denilir. Buna göre; vezinleri, aynı anlamı verir ki, bu açıklamalar da Ebû Zeyd’den nakledilmiştir. şeklinde “vav” harfinin esreli okunuşu, özel olarak develerin barınağı hakkında kullandır. Ve bu kullanış istisnai (şaz)dır.

Tevbe 94

Dönüşünüzde size özür beyan edecekler. De ki: “Özür dilemeyin, size asla inanmayacağız. Allah bizi durumunuz hakkında bilgilendirdi. Allah ve Resulü işinizi görecek. Sonra görünmeyeni ve görüneni bilenin huzuruna döndürüleceksiniz; O size yapmış olduklarınızı haber verecektir.”

Diyanet Vakfı
(Seferden) onlara döndüğünüz zaman size özür beyan edecekler. De ki: (Boşuna) özür dilemeyin! Size asla inanmayız; çünkü Allah, haberlerinizi bize bildirmiştir. (Bundan sonraki) amelinizi Allah da görecektir, Resulü de. Sonra görüleni ve görülmeyeni bilene döndürüleceksiniz de yapmakta olduklarınızı size haber verecektir.

Kurtubi Tefsiri
Kendilerine döndüğünüz vakit size özür beyan edeceklerdir. De ki: “Özür dilemeyin, size kesinlikle inanmayız. Allah bize, size dair haberler vermiştir. Allah ve Rasûlü sizin davranışınızı görecek, sonra görüneni de görünmeyeni de bilene döndürüleceksiniz. O da size yaptıklarınızı haber verecektir.”

“Kendilerine döndüğünüz vakit size özür beyan edeceklerdir.” Burada sözü edilenler münafıklardır.

“Size kesinlikle inanmayız” söylediklerinizin doğru olduğunu kabul etmeyiz.

“Allah bize, size dair haber vermiştir.” Yani, sizin iç durumlarınızı bize bildirmiştir.

“Allah ve Rasûlü” bundan böyle yeniden yapacağınız işlerinizi

“görecek, sonra görüneni de görünmeyeni de bilene döndürüleceksiniz, O da size yaptıklarınızı haber verecektir.” Yani, amellerinizin karşılığını size verecektir. Bütün bunlara dair yeterli açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Tevbe 93

Yol ancak, zengin oldukları halde senden izin isteyenleredir. Geride kalanlarla birlikte olmaktan hoşlandılar ve kalpleri mühürlendi. Artık bilmezler.

Diyanet Vakfı
Sorumluluk ancak, zengin oldukları halde senden izin isteyenleredir. Çünkü onlar geri kalan kadınlarla beraber olmaya razı oldular. Allah da onların kalplerini mühürledi, artık onlar (neyin doğru olduğunu) bilmezler.

Kurtubi Tefsiri
Yol, ancak zengin oldukları halde senden İzin İsteyenlerin aleyhinedir. Onlar geri kalanlarla beraber olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi. Bunun için onlar bilmezler.

“Yol” yani cezalandırma ve günah kazanmak

“ancak zengin oldukları halde senden İzin isteyenlerin aleyhinedir.” Burada maksat münafıklardır. Bir daha onların sözkonusu edilmeleri kötü fiillerinden sakındırmanın te’kid edilmesi içindir.

Tevbe 92

Ve sana gelip: “Bizi bindir” dediklerinde, “Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum” dediğin kimselere de bir sorumluluk yoktur. Gözlerinden yaşlar akarak dönüp gittiler, harcayacak bir şey bulamadıkları için üzülüyorlardı.

Diyanet Vakfı
Kendilerine binek sağlaman için sana geldiklerinde: Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum, deyince, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş dökerek dönen kimselere de (sorumluluk yoktur).

Kurtubi Tefsiri
Bir de sana kendilerine binek temin etmen için gelip de: “Size bir binek bulamıyorum” dediğin zaman, harcayacak birşey bulamadıklarından üzülerek gözleri yaş döke döke geri dönen kimselere de (bir vebal yoktur).

4. Kendilerine Binek Bulunamadığı ve Cihâdın Masraflarını Karşılayamadığı için Cihâda Çıkamayanlar:

Yüce Allah’ın:

“Bir de sana kendilerine binek temin etmen için gelip de…” âyeti, rivâyet edildiğine göre İrbâd b. Sâriye hakkında İnmiştir. Âiz b. Amr hakkında indiği söylendiği gibi, Mukarrin’in oğulları hakkında indiği de söylenmiştir. Müfessirlerin çoğunluğu da bu görüştedir. Mukarrin’in yedi oğlu vardı. Hepsi de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashâbından idiler. Ashâb arasında onların dışında yedi kardeş kimse yoktur. Bunlar ise en-Nu’man, Ma’kil, Akil, Suveyd ve Sinan ve isimleri belirtilmeyen bir yedinci kişi daha. Bunlar, Mukarrin’in oğulları olup Müzeyneli yedi kardeştirler. Hepsi de hicret etmiş, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sohbetinde bulunmuşlardır. İbn Abdi’l-Berr ve bir topluluğun naklettiğine göre, bu şerefli özelliği onlarla birlikte paylaşan başka bir kimse yoktur. Hepsinin Hendek gazvesinde bulundukları da söylenmiştir.

Bir diğer görüşe göre, bu ayet-i kerîme çeşitli kabile kollarına mensup yedi kişi hakkında inmiştir. Bunlar,”el Bekkâun (ağlayanlar, ağlayıcılar)” diye bilinen kişilerdir. Tebûk gazvesinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kendilerine binek temin etsin diye gelmişlerdi de, Hazret-i Peygamber onları taşıyacak binek temin edememişti. Bunun üzerine onlar da

“harcayacak birşey bulamadıklarından üzülerek, gözleri yaş döke döke” geri dönmüşlerdi. O bakımdan onlara “ağlayıcılar” ismi verilmişti. Bunlar ise Amr b. Avfoğullarından Salim b. Umeyr, Hariseoğullarından Ulbe b. Zeyd, Mazin b. en-Neccaroğullarından Ebû Leyla Abdurrahman b. Kâ’b, Selemeoğullarından Amr b. el-Humam, Müzeynelilerden Abdullah b. el-Muğaffel -bunun Abdullah b. Amr el-Müzenî olduğu da söylenmiştir- Vakifoğullarından Herami b. Abdullah, Fezarelilerden İrbâd b. Sâriye’dirler.

Ebû Ömer (b. Abdî’l-Berr) “ed-Dürer” adlı eserinde isimlerini böyle vermektedir. Bununla birlikte isimleri hususunda farklı görüşler vardır, el-Kuşeyrî der ki; Bunlar, Makil b. Yesar, Sahr b. Hansa, Ensardan Abdullah b. Kâ’b, Salim b. Umeyr, Sa’lebe b. Ganeme ve Abdullah b. Muğaffel ile bir diğer kişiden ibarettir. Bunlar gelip: Ey Allah’ın Peygamberi demişlerdi. Bizi, seninle birlikte gazaya çıkmak üzere çağırdın. O bakımdan sen bizi develerin üzerinde ve atların sırtında taşı, biz de seninle birlikte gaza edelim. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: “Size bir binek bulamıyorum” deyince, ağlayarak geri dönmüşlerdi.

İbn Abbâs ise der ki: Hazret-i Peygamberden kendilerine binek temin etmesini istediler. Yolun uzaklığı dolayısıyla her bir kişinin, birisine binmek, diğeri üzerinde de su ve azığım taşımak maksadıyla iki deveye İhtiyacı vardı.

el-Hasen der ki: Âyet-i kerîme, Ebû Mûsa ve arkadaşları hakkında inmiştir. Bunlar kendilerine binek temin etmek üzere Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e geldiler. Bu gelişleri Hazret-i Peygamberin kızgın olduğu bir zamana rastlamıştı. O: “Allah’a yemin olsun ki, ne sizi taşıyacak binek veririm, ne de sizi taşıyacak binek bulabilirim” bunun üzerine ağlayarak geri döndüler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları geri çağırdı ve kendilerine üç ile on yaş arasında bir deve verdi. Ebû Mûsa: Ey Allah’ın Rasûlü, sen yemin etmedin mi deyince, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Şüphe yok ki ben Allah’ın izniyle herhangi bir hususa yemin eder de, ondan başkasının o yemin ettiğim şeyden hayırlı olduğunu görürsem mutlaka hayırlı olanı yaparım ve yeminimin keffaretini yerine getiririm.” Buhârî, Ey mân 1, Keffârât 9; Müslim, Eyman 7, 10; Ebû Dâvûd, Eyman 14; Nesâî, Eymân 15, İbn Mâce, Keffârâı 7; Müsned, IV, 398. Derim ki: Bu, sahih bir hadis olup, Buhârî de, Müslim de bu hadisi hem lâfzıyla, hem manasıyla rivâyet etmişlerdir. Müslim’de şöyle de denilmektedir: Peygamber bizi çağırttı ve bize hörgüçleri beyaz beş tane üç ile on yaş arasında deve verilmesini emr etti. Hadisin sonunda da: “Haydi gidiniz, Allah size binek buldu” diye buyurduğu belirtilmektedir. Müslim, Eymân 8, 9.

Yine el-Hasen ile Bekr b. Abdullah şöyle derler: âyet-i kerîme Müzeyneli Abdullah b. Muğaffel hakkında inmiştir. Abdullah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e gelip, kendisinden binek istedi.

el-Cürcanî der ki: Bir de sana kendilerine binek temin etmen için gelip; size bir binek bulamıyorum, dediğin kimseler aleyhine bir yol yoktur, takdirindedir. Buna göre bu, mübtedâ olup, “vav”sız olarak makabline atfedilmiş, cevabı ise: “Gözleri yaş döke döke geri döndüler” takdirindedir.

“Gözleri yaş döke döke” cümlesi ise, hal olarak nasb mahallindedir. “Üzülerek” anlamındaki ise, mastardır. “Bulamadıkları” lâfzı, tüt,) ile nasb edilmiştir. en-Nehhâs der ki: el-Ferrâ’ dedi ki: Bunun; “Bulamamaları” şeklinde olması da mümkündür. Bu durumda o, edatını anlamında (olumsuz, nefiy edatı) olarak kabul etmektedir. Basralılara göre ise;” Onlar bulamıyorlar diye” anlamındadır.

5. Cihâd Masrafı Bulamayan Kimsenin Durumu:

İlim adamlarının çoğunluğu, çıkacağı gazada harcamalarını karşılayacak mal bulamayan kimsenin gazaya çıkmasının vacib olmadığı görüşündedir.

(Mezhebimize mensup) İlim adamlarımız da derler ki: Eğer böyle bir kimsenin dilenmek adeti varsa, onun hacca gitmesi mükellefiyeti vardır. Ve adeti üzere yola çıkar. Çünkü onun halinde, eğer bir değişiklik olmayacaksa, bu farz hüküm masrafını karşılayabilecek durumda olana nasıl yönelikse, ona da öylece yöneliktir.

6. Hal Karinesi:

Yüce Allah’ın:

“Üzülerek gözleri yaş döke döke…” âyetinde halin karinesine delil olabilecek bir taraf vardır. Diğer taraftan kimi hal karinesi kesin bir bilgi ifade eder, kimisi ise muhtemel ve tereddüt doğurur. Birincisine örnek: Bir kimse yüksek sesle feryad getirilen, yüzlerin tırmalanıp yırtıldığı, saçların tıraş edildiği, aşırı derecede seslerin yükseltildiği, yakaların yırtıldığı bir evin yanından geçip de ev sahibinin öldüğüne dair ifadeler kullanıldığını da işitirse, bu durumda o evin sahibinin öldüğü bilinir.

İkincisine örnek ise, yöneticilerin kapılarında yetimlerin göz yaşı dökmeleridir. Şanı yüce Allah, Yusuf (aleyhisselâm)ın kardeşlerinin durumunu haber verirken:

“Akşam ağlaya ağlaya babalarına geldiler” (Yusuf, 12/16.) diye buyurmakta ve durumlarım haber vermektedir. Halbuki onlar yalancı idiler. Yine yüce Allah onların durumlarını:

“Üstüne yalancıktan kanlı gömleğini getirdiler” (Yusuf, 12/18) diye haber vermektedir. Bununla birlikte bütün bunlar çoğunlukla delil olarak kullanılabilen karinelerdir. Hallerin zahirlerine ve çoğunlukla delâletlerine binaen şahidlikler de bu karinelere binaen kabul veya red edilir. Şair de der ki:

“Gözyaşları yanakların üzerinde birbirine karıştı mı,

Gerçekten ağlayan ile ağlar gibi yapan açıkça belli olur.”

Bu hususa dair açıklamalar, yüce Allah’ın izniyle Yusuf Sûresi’nde yeterince gelecektir.

Tevbe 91

Zayıflara, hastalara ve harcayacak bir şey bulamayanlara, Allah’a ve Resulüne karşı içten davranmışlarsa, bir sorumluluk yoktur. İyilik edenlere karşı bir yol yoktur. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

Diyanet Vakfı
Allah ve Resulü için (insanlara) öğüt verdikleri takdirde, zayıflara, hastalara ve (savaşta) harcayacak bir şey bulamayanlara günah yoktur. Zira iyilik edenlerin aleyhine bir yol (sorumluluk) yoktur. Allah çok bağışlayan ve çok esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Allah’a ve Rasûlüne karşı samimi olmak şartı ile zayıflara, hastalara ve harcayacak birşey bulamayanlara bir günah yoktur. İyilik edenlerin aleyhine bir yol yoktur. Allah, bağışlayandır, Rahîmdir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1. Acizlik Halinde Mükellefiyetin Düşmesi:

Yüce Allah’ın:

“… zayıflara… bir günah yoktur” âyet-i kerimesi, teklifin âciz olandan sakıt olacağı hususunda aslî bir dayanaktır. Herhangi bir şeyi yerine getirmekten acze düşen her kişiden o şey düşer. Bu, kimi zaman fiil olarak onun bedelinin yerine getirilmesi şeklinde olur, kimi zaman da ödeme şeklinde bedele dönüşür. Güç bakımından âciz olmak ile mal yönünden âciz olmak arasında da fark yoktur.

Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Allah, hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez.” (el-Bakara, 2/1861 Diğer benzeri de şu âyettir: “Gözleri görmeyene günah yoktur, topala günah yoktur, hastaya günah yoktur…” (el-Feth, 48/17)

Ebû Dâvûd’un Enes’den gelen bir rivâyetine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Medine’de öyle bir takım kimseleri geri bıraktınız ki, siz ne kadar yol aldıysanız, neyi harcadıysanız, ne kadar vadi katettiyseniz, mutlaka onlar onda sizinle birliktedirler,” Ey Allah’ın Rasûlü, dediler, Medine’de bulunduktan halde nasıl bizimle beraber olabilirler? Hazret-i Peygamber: “Mazeretleri onları alıkoydu” Buhârî, Cihad 35, Meğâzî 81; Müslim, İmâre 159; Ebû Dâvûd, Cihâd 19; İbn Mâce, Cihad 6; Müsned, III, 103, 160, 182, 214, 300, 341, ….. hastalık onları alıkoydu.” diye buyurdu.

Böylelikle bu âyet-i kerîme, zikrettiğiniz benzeri diğer âyetlerle birlikte özür sahibi olanlar aleyhine yol ve vebal olmadığım beyan etmektedir. Bunlar ise, kötürümlük, kocamışlık, körlük, topallık gibi özür sahibi oldukları bilinen ile harcayacakları birşey bulamayan kimselerdir. İşte yüce Allah böyleleri için günah olmadığını ifade buyurmaktadır. “Allah’a ve Rasûlüne karşı samimi olmak şartı ile.” Yani, hakkı bildikleri, hakkın dostlarını sevdikleri, düşmanlarına da buğzettikleri takdirde.

İlim adamları derler ki: Cenab-ı Hak, mazereti bulunanları mazur görmekle birlikte onların kalpleri buna tahammül edemedi. İbn Um Mektum, Uhud’a çıktı ve kendisine sancağın verilmesini istedi. Ancak sancağı Mus’ab b. Umeyr almıştı. Kâfirlerden birisi geldi, Mus’ab’ın sancağı tutan eline vurdu ve kesti. Diğer eliyle onu yakaladı. Öbür eline de vurdu, bu sefer göğsü arasına sıkıştırıp yakaladı ve: “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan evvel nice peygamberler gelip geçmiştir” (Âl-i İmrân, 3/144) âyetini okudu.

İşte onların kararlılıkları ve gayretleri böyle idi. Cenab-ı Hak İse: “Gözü görmeyene günah yoktur” diye buyurmaktadır. İşte bu, birincisi (İbn Um Mektum) hakkındadır. Yine yüce Allah:

“Topala da günah yoktur” diye buyurmuştur Ensar’ın nakiblerinden Amr b. el-Cemûh topaldı, o, ordunun ilk saflarında idi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine: “Allah senin özür sahibi olduğunu belirtmiş (mazeretini kabul buyurmuştur)” deyince, şu cevabı vermişti: Allah’a yemin ederim, bu topallığımla yürüyüp cennette iz yapacağım. İbnu’l-Esîr, Usdu’l-Ğabe, III. 705. Sûrenin baş taraflarında bunların benzerlerine dair yaptığımız diğer açıklamalar da buna eklenebilir. Abdullah b. Mes’ûd da der ki: Yemin olsun kişi, koltuğuna giren iki kişi tarafından sürüklenerek getirilir ve nihayet safta Müslim, Mesacid 257; (Abdullah b. Mes’ûd’un cemaatle namaza devamı teşvik edici ifadelerinden ). durduruldu.

2. Samimi Olmak (Nasihat):

Yüce Allah’ın:

“Samimi olmak şartı ile” anlamındaki âyetinde geçen “nush,” yapılan işin hertürlü aldatmadan uzak ve arınmış olması demektir. Nasûh tevbe tabiri de buradan gelmektedir. Neftaveyh der ki: Bir şeyin nush bulması, onun halis, arı, duru olması demektir. Bir kimsenin birisine nush ile söz söylemesi, ona samimi ve ihlâslı olarak söz söylemesi demektir. Müslim’in Sahih’inde Temim ed-Dârî’den nakledildiğine göre. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): -Üç defa- “Din nasihattir” diye buyurmuştur. Biz: Kime diye sorduk, O: “Allah’a, Kitabına, Rasûlüne, müslümanların yöneticilerine ve hepsine” diye buyurdu. Buhârî, Îman 42 (bab başlığında); Müslim, Îman 95; Ebû Dâvûd, Edeb 59; Tirmizî, Birr 17; Nesâî, Bey’at 31; Dârimî, Rikaak 41; Müsned, t, 351, II, 297, IV, 102-103.

İlim adamları der ki: Allah’a nasihat, vahdaniyetine itikadda ihlaslı olmak, O’nu uluhiyet sıfatları ile nitelemek, her türlü eksikliklerden O’nu tenzih etmek, O’nun sevdiği şeyleri yapma arzusunu taşımak ve O’nu gazaplandıran şeylerden uzak kalmak demektir.

Rasûlüne nasihat ise, Peygamberliğini tasdik etmek, emir ve yasaklarında ona itaate bağlı kalmak, onu dost edinenleri dost bilip ona düşmanlık edenlere düşmanlık etmek, ona gereken saygı ve ta’zimi göstermek, onu ve âl-i beytini sevmek, onu ve onun sünnetini ta’zim etmek, vefatından sonra özel olarak araştırarak sünnetini ihya etmek, sünnetinin inceliklerini bilmek (tefakkuh), onu savunmak, onu yaymak, ümmetine davet etmek, onun üstün ve yüce ahlakıyla ahlâklanmaktır.

Allah’ın Kitabına nasihat ise; onu okumak, o Kitabın bilgisini edinmek (tefakkuh), savunmak, onu öğretmek, ona gereken ikram ve saygıyı göstermek, öngördüğü ahlâk ile ahlaklanmaktır.

Müslüman yöneticilere nasihat ise; onlara karşı hurucu terketrnek, onlara hakkı göstermek, müslümanların gözlerinden kaçan işlerine, ihmal ettikleri işlerine dikkatlerini çekmek, onlara itaate devam edip yerine getirilmesi gereken haklarını ifa etmek demektir.

Genel olarak bütün müslümanlara nasihat ise, onlara düşmanlık beslemeyi terk edip onları doğruya iletmek, salih olanlarım sevmek, hepsine dua etmek ve hepsi için hayır dileklerde bulunmaktır.

Sahih hadiste de şöyle buyrulmaktadır: “Birbirlerini sevmelerinde karşılıklı merhametlerinde ve birbirlerine atıfetlerinde mü’minlerin misali bir vücuda benzer. Onun bir organı rahatsızlandı mı, vücudun diğer kesimleri de uykusuzlukla ve ateşinin yükselmesiyle ona ” Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66: Müsned, IV, 268, 276, 278. katılır.

3. İyi Davrananların Aleyhine Yol Yoktur:

Yüce Allah’ın:

“İyilik edenlerin aleyhine bir yol yoktur” anlamındaki âyetinde yer alan; “Bir yol” ifadesi ın ismi olarak ref mahallindedir. Onları cezalandırmaya bir yol yoktur, demektir.

Bu âyet-i kerîme iyi davranan her kimsenin cezasının kaldırılması hususunda aslî bir dayanaktır. Bundan dolayı (Mezhebimize mensup) ilim adamlarımıza göre, elini kesen bir kimseye kısas uygulayıp da kısas uygulananın ölümü ile sonuçlanırsa, kısas uygulayanın diyet ödemesi gerekmez. Çünkü o, kendisine haksız tecavüzde bulunana kısas uygulamakla iyi davranmıştır. (Kötü bir iş yapmış değildir) Ebû Hanîfe ise diyet ödemesi gerekir, der.

Aynı şekilde bir kimseye ait bir erkek deve, birisi üzerine saldırıp hücum ettiğinde nefsini müdafaa ederken deveyi öldürürse, tazminat ödemesi gerekmez. Şâfiî de bu görüştedir. Ebû Hanîfe İse, deve sahibine o devenin kıymetini Ödemesi gerekir, demektedir.

İbnü’l-Arabî der ki: İşte bütün şer’î meselelerde de görüş bu şekildedir.

Tevbe 90

Bedevilerden özür beyan edenler geldi, kendilerine izin verilmesi için. Allah ve Resulüne yalan söyleyenler ise oturdu. Onlardan inkâr edenlere yakında acı bir azap isabet edecektir.

Diyanet Vakfı
Bedevilerden, (mazeretleri olduğunu) iddia edenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah ve Resulüne yalan söyleyenler de oturup kaldılar. Onlardan kafir olanlara elem verici bir azap erişecektir.

Kurtubi Tefsiri
Bedevilerden özür beyan edenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah’a ve Rasülüne yalan söyleyenler de oturup kaldılar. İçlerinden kâfir olanlara da pek acıklı bir azap çarpacaktır.

Yüce Allah’ın:

“Bedevilerden özür beyan edenler… geldiler” âyetindeki

“özür beyan edenler” anlamına gelen kelimeyi, el-A’rec ile ed-Dahhâk; şeklinde (“zel” harfi) şeddeslz olarak okumuşlardır. Ebû Kureyb bunu Ebû Bekir’den, o, Âsım’dan diye bu şe’kilde okuduğunu rivâyet ettiği gibi, kıraat sahipleri de bunu İbn Abbâs’tan böyle okuduğunu rivâyet ederler. el-Cevherî der ki: İbn Abbâs “Özür beyan edenler” şeklinde şeddesiz olarak ve; den gelen bir kelime gibi okumuş ve Allah’a yemin olsun ki, bu şekilde indirilmiştir, dermiş.

en-Nehhâs der ki: Şu kadar var ki, bu rivâyet el-Kelbî etrafında dönüp dolaşır. Ve bu, den gelmektedir ki, sözü de buradan gelmektedir. Yani, sana öncelikle gelip de seni uyaran kişi artık mazeret hususunda alabildiğine ileri gitmiş anlamındadır.

Şeddeli olarak; şeklindeki okuyuş ile İlgili de iki görüş vardır. Birincisine göre özür beyan eden kimse haklı olur, bu durumda özür sahibi olduğundan, özür beyan eden kişi demektir. Bu açıklamaya göre de kelimenin aslı; şeklindedir. Ancak, “te” harfi “zel” harfine dönüştürülüp ona îdğam olunmuş, “te” harfinin harekesi de “ayn” harfine verilmiştir. Nitekim

“Çekişirler” (Yâsîn, 36/49) kelimesinin “hı” harfi üstün olarak okunduğu gibi.

Bununla birlikte iki sakin bir arada bulunduğu için “ayn” harfinin esreli okunması da “mim” harfine tabi kılınarak ötreli okunması da mümkündür. Bunu, el-Cevherî ve en-Nehhâs zikretmişlerdir. Şu kadar var ki en Nehhâs bunu el-Ahfeş, el-Ferrâ’, Ebû Hatim ve Ebû Ubeyd’den nakletmektedir. Bunun aslının; şeklinde olmakla birlikte “te” harfinin “zel” harfine idğam edilmiş olması ve özür sahibi olan kimseler anlamına gelmesi de mümkündür. Nitekim Lebid şöyle demiştir:

“Bir yılın sonuna kadar (ağlayın) sonra üzerinize olsun selâm ismi.

Kim tam bir yıl ağlayacak olursa, artık o, özrünü de ortaya koymuş olur.”

Diğer görüşe göre bu şekilde Özür beyan eden kişi haksız kimse olur, o da özrü, mazereti bulunmadığı halde (yalan yere) özür beyan eden kişi demektir. el-Cevherî der ki: Böyle bir kimsenin; “Özür beyan edici olması,” yalan yere bir işi yapan kimseleri anlatmak için kullanılan; veznine göre kullanılmış olur. Çünkü böyle bir kimse hasta olmadığı halde hasta olduğunu ve kusurlu hareket ederek özürsüz mazeret beyan eden kimse demektir.

el-Cevherî’den başkaları da şöyle demektedir: ifadesi filan kişi o işte kusurlu davrandı ve bu hususta üzerine düşeni sonuna kadar yerine getirmedi, demektir.

Buna göre anlam, onlar yalan yere özür beyan ettiler, şeklinde olur. el-Cevherî der ki: İbn Abbâs: Allah, yalan yere özür beyan eden muazzirleri (lanetlesin). Âdeta ona göre şeddeli olarak “munzzir” gerçekte hiçbir özrü bulunmaksızın yalan yere mazereti olduğunu izhar eden kimse imiş gibi anlıyor gibidir.

en-Nehhâs der ki: Ebû’l-Abbas Muhammed b. Yezid der ki: Buradaki “el-Muazzirûn” kelimesinin, aslında “el Mu’tezirûn” şeklinde olması mümkün değildir ve bu kelimede idğam da câiz olmaz, çünkü o takdirde anlam karışıklığı olur. İsmail b. İshak da el-Hatil ve Sîbeveyh’in görüşlerine göre burada idğamın uzak bir ihtimal olduğunu nakletmektedir. Diğer taraftan, ifadelerin akışı onların mazeretleri bulunmayan ve yerilen kimseler olduğunu göstermektedir. (İsmail b. İshak) der ki: Çünkü onlar, kendilerine izin verilsin diye gelmişlerdi. Eğer bunlar gerçekten zayıf, hasta ve harcayacak birşey bulamayan kimselerden olsalardı, İzin istemeye gerek duymazlardı.

en-Nehhâs der ki: “Mazeret, mazeret beyan etmek ve mazeretini açıklayıp mazur görülmek istemek” aynı kökten, aynı şeyden gelirler, bu da zor ve yerine getirilmesi müteazzir (âdeta imkânsız) olan şeyler demektir. Araplar ise, “Filana yapacaklarımdan ötürü beni kim mazur görür?” derler ki, bunun anlamı şudur: O, öyle büyük bir iş yaptı ki, bundan dolayı benim kendisini cezalandırmamı haketmiştir. İnsanlar ise onun bu yaptığını bilmiyor. Ben onu cezalandıracak olursam, kim beni mazur görür, mazeretimi kabul eder?

(“Zel” harfinin) şeddesiz okunuşu ile ilgili olarak İbn Abbâs der ki: Bunlar bir özür sebebiyle Savaştan geri kalıp Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in de kendilerine verdiği kimselerdir.

Bir diğer görüşe göre bunlar, Âmir b. et-Tufeyl’in adamlarıdırlar, şöyle demişlerdi: Ey Allah’ın Rasûlü, biz sizinle birlikte gaza yapacak olursak, Tay kabilesinin bedevileri hanımlarımıza, çocuklarımıza ve davarlarımıza baskın düzenleyecekler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber onların bu özürlerini kabul etmişti.

Şeddeli kıraate dair ikinci görüşe göre ise, burada sözü edilenler Gıfarh bir topluluk idiler. Bunlar, gelip özür beyan etmişlerdi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, onların haksız olduklarını bildiği için onların bu mazeretlerini kabul etmemişti. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bir topluluk ise, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a karşı cüretkârca davranarak açıkladıkları bir mazeret bulunmaksızın oturup cihâda çıkmamışlardı. Bunlar, yüce Allah’ın kendilerinden:

“Allah’a ve Rasûlüne yalan söyleyenler de oturup kaldılar” âyeti ile haber verdiği kimselerdir. Bunların yalan söylemelerinden kasıt ise, “biz mü’minleriz” sözleridir.

“İzin verilsin diye” âyeti ise, “lâm-ı key” ile nasb edilmiştir.

Tevbe 89

Allah onlar için, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu, büyük başarıdır.

Diyanet Vakfı
Allah, onlara içinde ebedi kalacakları ve zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kazanç budur.

Kurtubi Tefsiri
Allah onlara altından nehirler akan cennetler hazırlamıştır. Orada ebediyyen kalıcıdırlar. İşte en büyük kurtuluş budur.

Yüce Allah’ın:

“Geri kalanlarla birlikte olmaya razı oldular” âyetindeki “geri kalanlar” anlamındaki; kelimesi, nin çoğuludur. Yani onlar, kadınlarla, çocuklarla ve özür sahibi erkeklerle birlikte kalmaya razı oldular. Önceden de geçtiği gibi, eğer erkekte asalet yoksa, ona; da, da denilir. Mesela, eğer bir kimse aile halkından daha aşağı bir mertebede ise,” Filan kişi aile halkından geride kalan bir kimsedir,” denilir.

en-Nehhâs der ki: Bu kelimenin aslı, uzun süre kaldığından dolayı ekşiyen süt için kullanılan: den alınmadır. ise, oruçlunun ağzının kokusu değişti, demektir. “Filan kişi kötü bir haleftir”, ifadesi de buradan gelmektedir. Şu kadar var ki, “fevâü” şeklindeki çoğul, “faile” veznindeki kelimeler içindir. Hiçbir zaman “fail” veznindeki bir kelime sıfat olarak “fevâil” şeklinde -şiir müstesna- getirilmez. Ancak, “Haris ve hâlik: süvari ve helâk olan” kelimeleri böyle değildir. (Yani bunların çoğulu fevâü vezninde gelir).

Yüce Allah’ın, mücahidlerin (mükâfatının) niteliği ile ilgili olarak:

“İşte onlar için hayırlar vardır” âyetindeki “hayırlar”in güzel kadınlar olduğu söylenmiştir. Bu görüş el-Hasen’den rivâyet edilmiştir. Buna dair delili ise yüce Allah’ın:

“İçlerinde güzel yüzlü, güzel huylu (kadın)lar vardır” (er-Rahmân, 55/70) âyetidir.

Nitekim; “O kadınların en hayırlısıdır,” denilir. (Hayırlı anlamındaki kelimenin) aslı ise; şeklinde olup şeddesi hafifletilmiştir. “Kolay” kelimesi gibi. Bunun ‘ın çoğulu olduğu da söylenmişrk. Buna göre âyetin anlamı şöyledir: Mücahidler için dünyanın da âhiretin de pek çok faydaları vardır.

“Kurtuluş (felâh)”ın anlamına dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/5’te) geçmiş bulunmaktadır.

“Cennetler” bahçeler demektir, yine buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/25’te) geçmiş bulunmaktadır.

Tevbe 88

Fakat Resul ve onunla birlikte iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte iyilikler onlar içindir. Ve kurtuluşa erenler de onlardır.

Diyanet Vakfı
Fakat Peygamber ve onunla beraber inananlar, mallarıyla, canlarıyla cihad ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve onlar kurtuluşa erenlerin kendileridir.

Kurtubi Tefsiri
Fakat Peygamber ve beraberindeki mü’minler mallarıyla ve canlarıyla cihâd ettiler. İşte onlar için hayırlar vardır ve onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir.

Tevbe 87

Geri kalanlarla beraber olmaktan razı oldular ve kalpleri mühürlendi. Artık anlamazlar.

Diyanet Vakfı
Geride kalan kadınlarla beraber olmaya razı oldular, onların kalplerine mühür vuruldu. Bu yüzden onlar anlamazlar.

Kurtubi Tefsiri
Geri kalanlarla birlikte olmaya razı oldular. Kalplerine de mühür vuruldu. Artık onlar anlamazlar.

Tevbe 86

“Allah’a iman edin ve Resulü ile birlikte cihad edin” diye bir sure indirildiğinde, onlardan zengin olanlar senden izin isterler ve: “Bizi oturanlarla beraber bırak” derler.

Diyanet Vakfı
«Allaha inanın, Resulü ile beraber cihad edin» diye bir sure indirildiği zaman, onlardan servet sahibi olanlar, senden izin istediler ve: Bizi bırak (evlerinde) oturanlarla beraber olalım, dediler.

Kurtubi Tefsiri
“Allah’a Îman edin, Resulü ile birlikte cihâd edin” diye bir sûre İndirildiği zaman, içlerinden güç yetirenler senden izin İsterler ve: “Bizi bırak da oturanlarla birlikte kalalım” derler,

Mü’minler, Savaş çağrısına çabucak cevap verip uydular, münafıklar ise gerekçeler uydurdular. Buna göre bu emir mü’minlere imanlarının devam etmesi, münafıklara da îmana girmeleri için verilmiştir.

“Diye” nasb mahallinde olup,

“Îman edin… diye” anlamındadır.

“Güçyetiren” zengin demektir ki, buna dair açıklamatar daha önceden (en-Nisâ, 4/25. âyci, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Özel olarak bunları zikretmesi ise, güç yetircmeyen varlıktı kimselerin ayrıca izin istemeye ihtiyaçtan olmadığından dolayıdır. Çünkü, bu gibi kimseler zaten mazurdur

“Bizi bırak da oturanlarla” yani, Savaşa çıkmaktan yana âciz olanlarla

“birlikte kalalım, derler.”

Tevbe 85

Malları ve evlatları seni imrendirmesin. Allah, bunlarla dünya hayatında onlara azap etmek ve canlarının kâfir olarak çıkmasını ister.

Diyanet Vakfı
Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah, bunlarla ancak dünyada onların azaplarını çoğaltmayı ve onların kafir olarak canlarının güçlükle çıkmasını istiyor.

Kurtubi Tefsiri
Malları da evlâtları da İmrendirmesin seni. Allah onları dünyada bunlar sebebiyle ancak bir azaba çarptırmayı ve canlarının kâfir oldukları halde güçlükle çıkmasını ister.

Yüce Allah bu âyeti te’kid olmak üzere bir daha tekrarlamıştır. Buna dair açıklamalar daha önceden (et Tevbe, 9/55. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Tevbe 84

Onlardan biri öldüğünde, asla onun üzerine namaz kılma ve onun kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resulünü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler.

Diyanet Vakfı
Onlardan ölmüş olan hiçbirine asla namaz kılma; onun kabri başında da durma! Çünkü onlar, Allah ve Resulünü inkar ettiler ve fasık olarak öldüler.

Kurtubi Tefsiri
Onlardan ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma. Kabrinin başında da durma. Çünkü onlar, Allah’ı ve Rasûlünü İnkar ettiler ve fasıklar olarak öldüler.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

1. Âyetin Nüzul Sebebi:

Bu âyet-i kerimenin Abdullah b. Ubeyy b. Selûl ve Hazret-i Peygamberin onun cenaze namazını kıldırması üzerine nâzil olduğu rivâyet edilmiştir. Bu husus Buhârî ve Müslim’in Sahih’lerinde ve başka kaynaklarda da sabittir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın onun cenaze namazını kıldırdığı ve bu âyet-i kerimenin de bundan sonra indiğine dair rivâyetler birbirini pekiştirmektedir.

Enes b. Mâlik’ten rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun cenaze namazını kıldırmak üzere öne geçince, Hazret-i Cebrâîl’in ona gelerek elbisesini çekip ona:

“Onlardan Ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma” âyetini okuması üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bundan vazgeçip namazını kıldırmadığı da ifade edilmiştir.

Ancak, bu hususta sabit rivâyetler bunun aksini ortaya koymaktadır. Buhârî’de, İbn Abbâs’tan şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun namazını kıldırdı, sonra bitirip ayrıldı. Aradan ancak az bir süre geçmişti ki, Berae (Tevbe) Sûresindeki:

“Onlardan Ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma” (diye başlayan) iki âyet-i kerîme nâzil oldu. Buhârî, Tefsir 9. sûre 12.

Buna yakın bir rivâyeti de Müslim, İbn Ömer yoluyla kaydetmektedir: İbn Ömer der ki: Abdullah b. Ubeyy b. Selul ölünce, oğlu Abdullah Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelip babasını kefenlemek üzere Hazret-i Peygamber’den gömleğini vermesini istedi, Hazret-i Peygamber ona gömleğini verdikten sonra namazını kıldırmasını istedi. Bunun Üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazını kıldırmak üzere kalktı, Hazret-i Ömer’in kalkıp Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı elbisesinden yakalayarak, ey Allah’ın Rasûlü, Allah sana ona namaz kılmayı yasaklamışken namazını mı kılacaksın? demesi üzerine, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Gerçek şu ki, Allah beni muhayyer bırakmış ve:

“Onlar için ister mağfiret dile, ister mağfiret dileme. Onlar için yetmiş defa mağfiret dilesen de…” (et-Tevbe, 9/80) diye buyurmuştur. Yetmiş kereden daha fazla da mağfiret dileyeceğim.” Hazret-i Ömer: Ama o münafıktı, dedi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun namazını kıldırdı. Yüce Allah bunun üzerine: “Onlardan ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma, kabrinin başında da durma” âyetini indirdi. Hazret-i Peygamber de onların (münafıkların) cenaze namazını kılmayı terk etti. Buhârî, Cenâiz 23, 85, Tefeir 9. sûre 12,13; Libâs 8; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 25, Sıfatu’l-Münafikun 3; Tirmizî, Tefsir 9. sûre 12, 13; Nesâî, Cenâiz 40, 69; İbn Mâce, Cenâiz 31; Müsned, I, 16, II 18.

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Hazret-i Peygamberin, Abdullah b. Ubeyy’in cenaze namazım kıldırması, onun müslüman olduğunu zahiren, lâfzıyla ifade etmesine bağlı idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e bu yasak kılınınca, bir daha böyle bir şey yapmadı.

2. Bu Âyet İnmeden Hazret-i Ömer Münafıkların Cenaze Namazının Yasaklandığı Hükmünü Nereden Çıkarmıştı:

Henüz cenaze namazlarının kildırılmasına dair yasak İnmemişken Hazret-i Ömer: Allah sana onun namazını kıldırmayı yasakladığı halde mi namazını kılacaksın, sorusunu neye dayanarak sormuştur? diye sorana şöyle cevap verilir: Bunun, Hazret-i Ömer’in kalbine doğduğu ihtimali vardır. Yine bunun, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in bu hususta Hazret-i Ömer’in lehine şahitlik ettiği ilham ve sezgi kabilinden olması da muhtemeldir. Zaten Kur’ân-ı Kerîm’in zaman zaman Hazret-i Ömer’in maksadına uygun hükümlerle indiği de olmuştur. Nitekim Hazret-i Ömer: Üç hususta Rabbime muvafakat ettim -bir rivâyette de dört hususta denilmiştir- dediği kaydedilmektedir ki, bu husus daha önce el-Bakara Sûresinde 125. âyetin: ‘Siz de İbrahim’in makamından bir namazgah edinin” bölümünün 2. başlığında. geçmiş bulunmaktadır. İşte bu da o kabilden olabilir. Yine Hazret-i Ömer’in bunu, yüce Allah’ın:

“Onlar için ister mağfiret dile, ister mağfiret dileme” âyetinden anlamış olma ihtimali de vardır. Çünkü, Buhârî ve Müslim’in hadisinin de gösterdiği gibi bu hususta daha önceden bir nehiy varid olmuş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Derim ki: Hazret-i Ömer’in bunu yüce Allah’ın:

“Müşriklere, Peygamber’in af, mü’minlerin de mağfiret dilemeleri olur şey değildir” (et-Tevbe, 9/113) âyetinden anlamış olması ihtimali de vardır. Çünkü, bu âyet-i kerîme Mekke’de inmişti. Buna dair açıklamalar da ileride gelecektir.

3. Mağfiret Dileğinin Kâfir ve Münafıklara Faydası Yoktur:

Yüce Allah’ın:

“Onlar için ister mağfiret dile…” (et-Tevbe, 9/80) ayetinde Yüce Allah, Hazret-i Peygamber kendileri için mağfiret dileyecek olsa ve bu mağfiretini çokça yapacak olsa bile, bunun kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağını beyan etmektedir. Ancak el-Kuşeyrî: Hazret-i Peygamber’in: “Yetmiş kereden de daha fazla mağfiret dileyeceğim” dediği rivâyet olunan İfade sabit değildir, demektedir.

Derim ki: İbn Ömer’in hadisi ile İbn Abbâs’ın hadisinde sabit olan ifadeler bunun aksini ortaya koymaktadır. İbn Ömer yoluyla gelen hadiste: “Yetmiş defadan fazla mağfiret dileyeceğim” âyeti, İbn Abbâs yoluyla rivâyet edilen hadiste de: “Eğer ben yetmişden fazla mağfiret dilediğim takdirde onlara mağfiret edeceğini bilseydim, o sayıdan daha fazla mağfiret dilerdim” dediği kaydedilmektedir. Buhârî, Tefsir 9- sûre 12.

(İbn Ömer) dedi ki: Sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazını kıldırdı. Bunu Buhârî rivâyet Buhârî, Tefsir 9. sûre 12, 13. Ayrıca bk. daha önce hadis ile ilgili gösterilen yerler. etmiştir.

4. Hazret-i Peygamber Mağfiret Dilemekte Muhayyer miydi?:

İlim adamları, yüce Allah’ın:

“Onlar için ister mağfiret dile…” âyetinin, bağışlanmalarının ümid edilemeyeceği anlamına mı, yoksa muhayyerlik anlamına mı geldiği hususunda farklı açıklamalarda bulunmuşlardır. Bir kesim der ki: Bundan maksat, mağfiret olunacaklarından ümit kesmektir. Buna delil de Yüce Allah’ın:

“Allah onları kesinlikle bağışlamayacaktır” âyetidir. “Yetmiş”in söz konusu edilmesi ise, fiilen meydana gelmiş olana bir uygunluktur. Yahut da nihaî maksadı ve çokluğu anlatmak üzere kullanmayı (Arapların) adet edindikleri bir rakam olduğu için kullanılmıştır. O bakımdan, Araplardan herhangi bir kimse: Ben, onunla yetmiş yıl konuşmayacağım diyecek olsa bu, onlara göre, onunla ebediyyen konuşmayacağım anlamınadır. Yüce Allah’ın şu âyeti de nihaî durumu anlatmak için kullanılmıştır:

“Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” (el-Hakka, 69/32) Hazret-i Peygamberin şu âyeti de böyledir: “Kim Allah yolunda bir gün oruç tutacak olursa, Allah o kimsenin yüzünü cehennemden yetmiş yıl uzak tutar.” Buhârî, Cihad 56: Müslim, Siynm 167, 168; Tirmizî, Cihad 3; Nesâî. Siyâın 44, 45; İbn Mâce, Siyfim .14; Dârimî, Cihâd 10; Müsned, II, 357, III, 26, 45, 59

Bir diğer kesim de şöyle demektedir: Bu âyet, muhayyerlik ifade eder ve istersen onlara mağfiret dileyebilirsin, istersen mağfiret dilemezsin, anlamındadır. el-Hasen, Katade ve Urve bunlardandır. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber İbn Ubey’in namazını kıldırmak isteyince Hazret-i Ömer ona: Filan günü şunu şunu söyleyen Allah düşmanının namazını mı kıldıracaksın, demiş, Hazret-i Peygamber de: “Muhayyer bırakıldım, ben de bir tercihte bulundum” diye buyurmuştur. Buhârî, Cenâiz, 85, Tefsir 9. sûre 12; Tirmizî, Tefsir 9. sûre 12, 13; Nesâî, Çeriniz 69; Müsned, I. 16.

Bunlar derler ki: Daha sonra yüce Allah’ın:

“Onlar için mağfiret dilesen de dilemesen de haklarında birdir” (el-Münafikûn, 63/6) âyeti inerek bu muhayyerliği nesh etmiştir.

“Çünkü onlar, Allah’ı ve Rasulünü inkâr ettiler.” Yani Allah, kâfir olmaları sebebiyle onlara mağfiret etmeyecektir.

5. Peygamber de Mü’minler de Müşriklere Mağfiret Dileyemezler:

Yüce Allah’ın:

“Müşriklere, Peygamberin de mü’minlerin de mağfiret dilemeleri olur şey değildir…” (et-Tevbe, 9/113) âyetine gelince, bu âyet-i kerîme ileride de açıklanacağı üzere, Ebû Talib’in ölümü üzerine Mekke’de İnmiştir. İşte bu âyetten kâfir olarak ölen kimselere mağfiret dilemenin yasak olduğu anlaşılmaktadır. Bu da Hazret-i Peygamber’in: “Allah beni muhayyer bıraktı” ifadesi ile belirttiği şekilde muhayyerlik anlamını çıkardığı âyet-i kerîmeden öncedir.

Ancak bunun böyle olmasının açıklanması da zordur. O bakımdan şöyle denmiştir: Hazret-i Peygamberin amcasına mağfiret dilemesinden kastı, kabul olunma ümidi olan ve mağfirete nail oluncaya kadar bir mağfiret dileğinde bulunmaktan ibaretti. İşte bu maksatla da Hazret-i Peygamber, Rabbinden annesine bu şekilde mağfiret dilemeye İzin vermesini istemiş, ancak yüce Allah ona böyle bir İzin vermemiştir.

Hazret-i Peygamber’in muhayyer bırakıldığı münafıklara mağfiret dilemeye gelince bu, faydası olmayacak ve dil ile yapılacak bir istiğfardan ibaretti. Bunun, ifade ettiği azami mana kendileri için mağfiret istenenin yakınlarından hayatta olan bazı kimselerin gönüllerini hoş etmekten ibarettir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

6. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ‘ın Gömleğini Abdullah için Vermesi:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın gömleğini Abdullah için vermesinin sebebi hususunda farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre Hazret-i Peygamberin gömleğini veriş sebebi şudur: Abdullah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın amcası Hazret-i Abbas’a Bedir günü kendi gömleğini vermişti. Şöyle ki, Hazret-i Abbas, önceden de geçtiği üzere Bedir günü ashâb alınınca, elbisesi alınmış, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de onu bu haliyle gördüğünden ona acımıştı. Ona verilmek üzere bir gömlek istediyse de ona uygun gelecek büyüklükte Abdullah’ın gömleğinden başka bir gömlek bulunamadı. Çünkü, boylan birbirlerine yakındı. İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e kendi gömleğini vermek suretiyle dünya hayatında kendisindeki bir hakkı kaldırmak istemişti. Tâ ki, âhirette onunla mükâfat olarak karşılığını vermesi gereken bir iyiliği bulunduğu halde karşılaşmasın.

Şöyle de açıklanmıştır: Hazret-i Peygamber onun oğluna ikramda bulunmak, ihtiyacını iyilikle karşılamak ve gönlünü hoş etmek için gömleğini vermiştir. Ancak, birinci görüş daha sahih olup, Buhârî bunu Câbir b. Abdullah’tan rivâyet etmiştir. Cabir (radıyallahü anh) dedi ki: Bedir gününde esirler getirildi. Abbas da üzerinde elbise (gömlek) olmadığı halde esirler arasında getirilince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun için bir gömlek istedi. Abdullah b. Ubey’in gömleğinin ona uygun geldiğini gördüler. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) o gömleği ona (Hazret-i Abbas’a) verdi. İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendi gömleğini ona (Abdullah b. Ubey’e) bunun için çıkarıp verdi. Buhârî, Cihâd 142.

Hadîs-i şerîfte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir; “Benim bu gömleğimin Allah’a karşı ona hiçbir faydası olmaz. Bununla birlikte benim bu işim dolayısıyla kavmimden bin kişinin İslâm’a gireceğini ümid ederim.” Evet, bazı rivâyetlerde “kavmimden” denilmekte, bununla da Araplar arasındaki münafıkları kastetmektedir. Sahih olan ise, Hazret-i Peygamber’in: “Onun kavminden bir takım kimseler” dediğidir. el-Vahidî, Eabâbu Nuzûli’l-Kur’ân, s. 262. İbn İshak’ın “Meğazi”si ile kimi tefsir kitaplarında da şöyle denmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bu davranışı dolayısıyla Hazreclilerden bin kişi müslüman olup tevbe etti.

7. Kâfir ve Münafık’ın Namazı Asla Kılınmaz:

Yüce Allah:

“Onlardan öten hiçbir kimsenin namazını asla kılma” diye buyurduğundan dolayı, ilim adamlarımız şöyle demişlerdir: Kâfirlerin namazını kılmamak hususunda bu açık. bir nasstır. Ancak, mü’minlerin namazının kılınması gerektiğine dair bunda bir delil yoktur.

Mü’minlerin cenaze namazını kılmanın vücubunun bu nassın mefhumundan çıkartılıp çıkartılmayacağı hususunda iki farklı görüş vardır. Bir görüşe göre bu hüküm çıkartılabtlir. Çünkü, yüce Allah kâfirlerin namazlarının kılınmayış illetini küfürleri olarak göstermiştir. Zira yüce Allah:

“Çünkü onlar Allah’ı ve Rasûlünü İnkâr ettiler” diye buyurmaktadır. Küfür sözkonusu olmadığı takdirde ise namazlarının kılınması icabeder. Bu da yüce Allah’ın:

“Hayır, muhakkak ki onlar, o günde Rabblerinden elbette perdelenmiş olacaklardır” (el Mutaffifin, 83/15) âyeti gibidir ki, burada kâfirler kastedilmektedir. Bu da kâfirlerin dışında olanların, yüce Allah’ı göreceklerine delildir ki, bunlar mü’minlerdir. İşte bu âyet buna benzemektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yahut da mü’minlerin cenaze namazının kılınmasına dair delil, bu âyetin dışındaki bir âyetten çıkartılabilir ki, bunlar da bu konuda vârid olmuş hadisler ile ümmetin icmaldir.

Bu konudaki görüş ayrılığının menşei ise, hitap delilini kabul edip etmemektir.

Müslim, Cabir b. Abdullah’tan şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Bir kardeşiniz ölmüş bulunuyor. Haydi kalkın onun (cenaze) namazını kılın.” Bunun üzerine biz de kalktık ve iki saf halinde dizildik. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensftr 38; Müslim, Çeriniz 66; Nesâî, Cenâiz 72; İbn Mâm, Cenâiz 33; Müsned, III, 374, IV, 431. Burada kastedilen kişi Necaşi’dir.

Ebû Hüreyre’den rivâyete göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), insanlara Necaşî’nin vefat ettiği günü vefat haberini verdi, Onlarla birlikte namazgaha çıktı ve dört tekbir alarak (cenaze namazını) kıldı. Buhârî, Cenâiz 4, 61, 65, Menakıbul-Ensar 38; Müslim, Cemiz 62-64; Ebû Dâvûd, Cenâiz 58: Nesâî, Cenâiz 27, 72, 76, 103; İbn Mâce, Cenâiz 33; Muvatta’’, Cenâiz 14; Müsned, II, 281, 438, 439.

Müslümanlar, müslümanların cenaze namazlarını kılmayı terk etmenin câiz olmadığı hususunda icma etmişlerdir, ister büyük günah İşleyenlerden olsunlar, ister salih kimseler olsunlar. Bunu da Yüce Peygamber’lerinin söz ve davranışlarından miras olarak devralmışlardır. Yüce Allah’a hamd olsun. İlim adamları önceden geçtiği gibi- şehidin cenaze namazı ile bid’at ehli ve bâğîlerin cenaze namazının kılınması hususundaki görüş ayrılığı müstesna, bu konuda ittifak etmişlerdir.

8. Cenaze Namazında Getirilecek Tekbir Sayısı:

İlim adamlarının çoğunluğu (Cumhûr), tekbirlerin dört olduğu görüşündedir. İbn Şîrîn der ki: Tekbir üç tane idi. Daha sonra ona bir tane eklediler. Bir başka kesim de (İmâm) beş defa tekbir getirir derler. Bu görüş, İbn Mes’ûd ve Zeyd b. Erkam’dan rivâyet edilmiştir. Hazret-i Ali’den ise, altı tane olduğu rivâyeti vardır. İbn Abbâs, Enes b. Mâlik ve Cabir b. Zeyd’den, tekbirlerin üç olduğu rivâyet edilmiştir. Ancak, dayanak kabul edilen görüşe göre tekbirler dört tanedir.

Dârakutnî’nin Ubey b. Kâ’b’dan rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Melekler Âdem’in (cenaze) namazım kıldılar ve üzerine dört tekbir getirip: İşte ey Âdemoğulları sizin sünnetiniz budur, ” Dârakutnî, II, 71. dediler.

9. Cenaze Namazında Kıraat:

Mâlik’in mezhebinde meşhur olan görüşe göre bu namazda kıraat yoktur. Ebû Hanîfe ve es-Sevrî de bu görüştedirler. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ölüye namaz kıldığınızda ona ihlâs ve samimiyetle dua ediniz.” Bu hadisi, Ebû Dâvûd, Ebû Hüreyre yoluyla rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Cenâiz 56; İbn Mâce, Cenâiz 23.

Şâfiî, Ahmed, İshak, Muhammed b. Mesleme (mezhebimize mensub) ilim adamlarımızdan Eşheb ile Dâvud (ez-Zahirî), Fâtihanın okunacağı görüşündedirler. Çünkü Hazret-i Peygamber: “Fâtihatü’l-Kitab okunmaksızın namaz olmaz” diye buyurmuştur. Bu görüş sahipleri, bu hadisi umumu üzere kabul etmişlerdir.

Ayrıca, Buhârî nin İbn Abbâs’tan rivâyetini delil gösterirler. Bu rivâyete göre İbn Abbâs bir cenaze namazını kılmış ve Fâtihatü’l-Kitab’ı okuyup şöyle demiş: Bunun sünnet olduğunu bilesiniz diye okudum. Buhârî, Cenâiz 66; Nesâî, Cenâiz 77.

Nesâî de Ebû Umame yoluyla gelen hadiste şöyle dediğini nakleder: Cenazelere kılanan namazda sünnet olan birinci tekbirden sonra gizlice Ummu’l-Kur’ân’ı (Fâtiha’yı) okuması, sonra da üç tekbir getirmesi, son tekbirden sonra da selam vermesidir.”

Muhammed b. Nasr el-Mervezî de yine Ebû Umame’den şöyle dediğini zikreder: Cenazeler üzerine namazda sünnet olan önce tekbîr getirmen, sonra da Ummu’l-Kur’ân’ı okumandır. Daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e salât ve selâm getirirsin. Sonra da ölüye ihlasla dua edersin.

Ancak birinci tekbiri getirdikten sonra Kur’ân okunur, ondan sonra ise selam verilir. Hocamız Ebû’l-Abbas der ki: Bu iki hadis de sahihtir ve bu iki hadis de usul (hadis usulü) âlimlerince müsned hadis gibi değerlendirilmiştir. Bununla birlikte Ebû Umame hadisi gereğince uygulama (amel) daha uygundur. Zira o hadiste hem Hazret-i Peygamberin: “Fâtihatu’l-Kitab’sız namaz olmaz” hadisi ile hem de ölüye ihlasla dua bir arada yapılmış olur. Cenaze namazında Fâtiha Sûresi’nin okunması ise duaya bir başlangıçtan ibarettir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

10. Cenaze Namazı Kıldıran İmâmın Duracağı Yer:

Cenaze namazını kıldıran İmâmın, erkeğin başı hizasında, kadının da göbeği hizasında durması sünnettir. Çünkü, Ebû Dâvûd’un Hazret-i Enes’den yaptığı rivâyet bunu gerektirmektedir. Enes (radıyallahü anh) bir cenaze namazını kıldırdıktan sonra, kendisine el-Âla b. Ziyad şöyle sormuş: Ey Ebû Hamza, Resûlüllah senin bu kıldığın namaz gibi mi cenaze namazlarını kıldırıyordu? Dört tekbir alıyor ve erkeğin başı hizasında, kadının da göbeği hizasında mı duruyordu? Enes, evet diye cevap vermişti. Ebû Dâvûd, Cenâiz 53; Tirmizî, Cenâiz 45; İbn Mâce, Cenâiz 21. Bu hadisi, Müslim de Semura b. Cündub’dan rivâyet etmiştir, Semura dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) lohusa olarak vefat eden Um Kâ’b’ın cenaze namazını kıldırdığı sırada ben de Peygamberin arkasında namaz kıldım. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun cenaze namazını kıldırmak üzere ortasına doğru Müslim, Cenâiz 87. 88; Nesâî, Hayız 25, Cenâiz 73 durmuştu.

11. Ölenin Kabri Başında Durmak:

Yüce Allah’ın:

“Kabrinin başında da durma” âyeti ile ilgili olarak şunları belirtelim: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), -“et Tezkire” adlı eserimizde de belirttiğimiz gibi (yüce Allah’a hamd olsun)- ölü defnedildikten sonra kabri başında durur ve sebat bulması için ona dua ederdi.

Tevbe 83

Eğer Allah seni onlardan bir topluluğa döndürür de senden çıkmak için izin isterlerse, de ki: “Artık benimle hiçbir zaman çıkmayacaksınız, benimle birlikte düşmana savaşmayacaksınız. İlk defa oturmaktan razı oldunuz, öyleyse geri kalanlarla beraber oturun.”

Diyanet Vakfı
Eğer Allah seni onlardan bir gurubun yanına döndürür de (Tebük seferinden Medineye döner de başka bir savaşa seninle beraber) çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: Benimle beraber asla çıkmayacaksınız ve düşmana karşı benimle beraber asla savaşmayacaksınız! Çünkü siz birinci defa (Tebük seferinde) yerinizde kalmaya razı oldunuz. Şimdi de geri kalanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber oturun!

Kurtubi Tefsiri
Eğer Allah seni onlardan bir topluluğun yanına döndürür de çıkmak için senden izin isterlerse de ki: “Siz, ebediyyen benimle beraber asla çıkmayacaksınız. Ve benimle beraber hiçbir düşmanla asla Savaşmayacaksınız. Çünkü siz ilkinden oturmaya razı oldunuz. Artık siz geri kalanlarla beraber oturun.”

Yüce Allah’ın: “Eğer Allah seni onlardan” yani münafıklardan “bir topluluğun yanına döndürür de…” âyetinde; “bir topluluğun (taife)” diye buyurması, Medine’de kalıp çıkmayanların tamamının münafık olmayışlarından dolayıdır. Aksine, aralarında mazereti uygun görülenler de vardı, hiçbir mazereti bulunmadığı halde daha sonra affa mazhar olan ve tevbeleri kabul olunan kimseler de vardı. Geride kalan üç kişi gibi. İleride buna dair açıklamalar gelecektir.

“Çıkmak için senden izin İsterlerse de ki: Siz ebedîyyen benimle beraber asla çıkmayacaksınız.” Yani, senin ebediyyen onlarla birlikte olmaman suretiyle Allah onları cezalandırdı. Bu da Fetih Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“De ki: Siz asla peşimizden gelemezsiniz” (el-Feth, 48/15) âyetine benzemektedir.

“Geri kalanlar” kelimesi in çoğuludur. Âdeta çıkanların yerine geride kalıp onlara halef olanlarmış gibi değerlendirilmiş görülüyorlar.

İbn Abbâs der ki: “Geri kalanlar” münafıklardan geri kalan kimseler demektir. el-Hasen der ki: Kadın ve güçsüz erkeklerle beraber kalınız, demektir. Tağlib yoluyla müzekker çoğul yapılmıştır. Fesad çıkartanlarla birlikte oturun, anlamında olduğu da söylenmiştir ki, bu da Arapların, ailesi hakkında kötü uygulamaları bulunan kimse hakkında: “Filan kişi aile halkına kötülük yapan bir kimsedir” şeklindeki ifadelerinden alınmıştır. Burada da bu kelime; “Oruçlunun ağız kokusunun değişmesi” tabirinden ve kabında uzun süre kaldığından dolayı bozulan süt için kullanılan; “Süt bozuldu, kesildi” iradesinden alınmadır.

Buna göre bu âyet, siz fesat çıkartanlarla beraber oturun, anlamına gelir. Bu da gazalara Savaşçıların maneviyatını bozan kimselerin götürülmesinin câiz olmadığına delildir.

Tevbe 82

Az gülsünler, çok ağlasınlar! Kazandıklarının karşılığı olarak.

Diyanet Vakfı
Artık kazanmakta olduklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar!

Kurtubi Tefsiri
Artık onlar kazandıklarının bir cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Ağlanası Hallerine Gülenler:

“Artık onlar… az gülsünler” âyeti bir emirdir. Tehdit anlamını ihtiva etmektedir. Yoksa, gülmeleri doğrultusunda bir emir değildir. Âslolan;

“Gülsünler” âyetindeki “lâm” harfinin esreli olmasıdır. Ancak, ağırlığı dolayısıyla hazfedilmiştir.

el-Hasen der ki:

“Artık onlar” dünya hayatında

“az gülsünler”, cehennemde de

“çok ağlasınlar.”

Buradaki emrin haber anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani onlar, pek az güleceklerdir ve çokça ağlayacaklardır. “Cezası olarak” âyeti mef’ûlün lehdir. Yani, yaptıklarına ceza olsun diye öyle yapsınlar.

2. Ağlamak ve Gülmek:

İnsanlar arasında esasen salih bir kul olmakta birlikte aşırı korkusundan ötürü kendi kanaatince halinîn kötülüğü sebebiyle ve nefsine olan ihtİmâmı (kötü halinden kederlenmesi)’den dolayı gülmeyenler vardı. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmaktadır: “Allah’a yemin ederim, eğer bildiklerimi bilseydiniz şüphesiz pek az gülerdiniz ve çokça ağlardınız. Yollara dökülüp yüce Allah’a yüksek sesle feryad ile dua ederdiniz. Keşke koparılan bir ağaç olsaydım, diye temenni ederim.” Bu hadisi Tirmizî rivâyet etmiştir. Tirmizî, Zühd 9: İbn Mâce, Zühd 19; Müsned, V, 173. Tirmizî, hadisin sonunda: “Bu hadisin başka bir rivâyetinde-, -Keşke koparılan bir ağaç olsaydım…- sözlerini söyleyenin Ebû Zerr olduğu bildirilmektedir” dediği gibi; Müsned’de: “Ebû Zer dedi ki: Keşke koparılan bir ağaç olsaydım…” denilmektedir.

Hasan-ı Basrî -Allah ondan razı olsun- kederin kendisine galip geldiği kimselerdendi. O bakımdan gülmezdi. İbn Şîrîn ise güler ve el-Hasen’e karşı: Güldüren ve ağlatan Allah’tır, diye delil getirirmiş. Ashâb-ı kiram da gülerdi. Şu kadar var ki, çokça gülmek ve kişiyi etkisi altına alacak kadar sık sık gülmeye devam etmek yerilmiş ve nehyedilmiştir. Böylesi, beyinsizlerin ve işi gücü olmayanların davranış türleri arasındadır. Varid olan haberde ise; “çokça gülmenin kalbi öldürdüğü” belirtilmiştir. Tirmizî, Zühd 2; İbn Mâce, Zühd 19, 24; Müsned, II, 310.

Allah korkusundan, azabının dehşetinden ve çetin cezasından dolayı ağlamak ise övülmüş bir şeydir. Nitekim Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ağlayın, ağlayamayacak olsanız dahi ağlasın (veya ağlar gibi yapın). Çünkü cehennem ehli, yüzleri âdeta dere yatakları imişçesine gözyaşları akıncaya kadar ağlayıp dururlar. Nihayet gözyaşları kesilince, bu sefer kanlar akmaya başlar ve gözler İrinle dolar. Eğer onların akıntısına gemiler yüzdürülecek olursa, hiç şüphesiz o yaşlarda gemiler dahi yüzer.” Bu hadisi İbnü’l-Mübarek, Enes yoluyla rivâyet etmiştir. İbn Mâce de rivâyet ibn Mâce. Zühd 19; “… ağlasın …….yapını” bölümüne kadar. etmiştir.

Tevbe 81

Geride kalanlar, Allah’ın Resulüne muhalefet ederek oturmaktan hoşlandılar. Mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad etmeyi hoş görmediler ve “Bu sıcakta çıkmayın” dediler. De ki: Cehennem ateşi daha sıcaktır, keşke anlasalardı!

Diyanet Vakfı
Allahın Resulüne muhalefet etmek için geri kalanlar (sefere çıkmayıp) oturmaları ile sevindiler; mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad etmeyi çirkin gördüler; «bu sıcakta sefere çıkmayın» dediler. De ki: «Cehennem ateşi daha sıcaktır!» Keşke anlasalardı!

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın Rasûlüne muhalefet için geri kalanlar, oturmalarına sevindiler. Allah yolanda mallarıyla, canlarıyla cihad etmekten hoşlanmadılar ve: “Bu sıcakta Savaşa çıkmayın” dediler. De ki: “Cehennem ateşi daha sıcaktır.” Keşke bilselerdi.

Yüce Allah’ın:

“Muhalefet için geri kalanlar, oturmalarına” oturmalarından ötürü

“sevindiler”

Oturdu, oturmak, demektir. (…….) ise, başkası onu oturttu, anlamına gelir. Bu açıklamaları el-Cevherî’den naklettik.

“Geri bırakılan, terk edilen” manasınadır. Yani Allah onları geri bıraktı ve onların çıkmalarına engel oldu, çıkmalarım önledi demektir. Yahut da Resûlüllah ve mü’minler, onların cihada gitmek hususunda ağırdan aldıklarını bilmeleri üzerine onları geri bıraktılar, şeklinde iki türlü açıklanmıştır. Bu husus Tebûk gazvesinde olmuştur.

“Allah’ın Rasulüne muhalefet için” âyetindeki; “Muhalefet için” kelimesi, mef’ûlün leh’dir. Mastar da kabul edilebilir. Bu anlamdaki âyeti, “Allah Rasûlünün arkasında (kalanlar)” şeklindeki okuyuştan maksat, cihaddan geri kalmaktır. “Bu sıcakta Savaşa çıkmayın dediler.” Yani, biri ötekine bunları söyledi. Ey Muhammed! Onlara “De ki: Cehennem ateşi daha sıcaktır. Keşke bilselerdi.”

Bu âyet, mübtedâ ile haberdir.

“Daha sıcaktır” âyetindeki “Sıcak,” temyiz olarak nasb edilmiştir. Âyet Allah’ın emrini terk eden böyle bir ateşe maruz kalır, anlamındadır.

Tevbe 80

Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme — yetmiş defa da bağışlanma dilesen — Allah onları asla bağışlamayacaktır. Bu, onların Allah’ı ve Resulünü inkâr etmiş olmaları sebebiyledir. Allah fasık topluluğu hidayete erdirmez.

Diyanet Vakfı
(Ey Muhammed!) Onlar için ister af dile, ister dileme; onlar için yetmiş kez af dilesen de Allah onları asla affetmeyecek. Bu, onların Allah ve Resulünü inkar etmelerinden ötürüdür. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.

Kurtubi Tefsiri
Onlar için ister mağfiret dile, ister mağfiret dileme. Onlar için yetmiş defa mağfiret dilesen de yine Allah onları kesinlikle bağışlamayacaktır. Bunun sebebi, Allah’ı ve Peygamberini İnkâr etmeleridir. Allah fasıklar topluluğuna hidâyet vermez.

Yüce Allah’ın:

“Onlar için ister mağfiret dile…” âyetine dair açıklamalar, yüce Rabbimizin:

“Onlardan ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma…” (et-Tevbe, 9/84) âyetini tefsir ederken gelecektir.

Tevbe 79

Sadaka vermekte gönülden davranan müminlere dil uzatan ve ancak ellerinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimselere bu davranışlarının cezasını Allah verir; onlara can yakıcı azab vardır.

Diyanet Vakfı
Sadakalar hususunda, müminlerden gönüllü verenleri ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya, Allah işte onları maskaraya çevirmiştir. Ve onlar için elem verici azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Mü’minlerden nafile bağışlarda bulunanları, kaş-göz işaretleriyle ayiplayanlarla, güçlerinin yetebildiğinden başkasını bulamayan kimselerle eğlenenleri Allah maskaraya çevirir ve onlar için pek acıklı bir azap vardır.

Yüce Allah’ın:

“Mü’minlerden nafile bağışlarda bulunanları, kaş göz İşaretleriyle ayıplayanlar…” şeklindeki bu âyeti de münafıkların nitelikleri arasındadır.

Katade der ki: “Ayıplayanlar” demektir. Şöyle ki, Abdurrahman b. Avf malının yarısını sadaka olarak vermişti. Onun malının toplamı sekizbin idi, o bunun dört binini sadaka olarak vermişti. Kimileri: Ne kadar büyük bir riyakâr? demişlerdi. Bunun üzerine yüce Allah: “Mü’minlerden nafile bağışlarda bulunanları kaş-göz işaretleriyle ayıplayanlar…” âyetini indirdi.

Ensardan bir kişi de hurma yığınının yarısını getirip verdi, bu sefer: Allah’ın buna hiç mi hiç ihtiyacı yok, dediler. Bunun üzerine yüce Allah:

“Güçlerinin yetebildiğinden başkasını bulamayan kimselerle…” âyetini indirdi.

Müslim’in de rivâyetine göre Ebû Mes’ûd şöyle demiştir: Biz sadaka vermekle emrolunduk. Sırtımızda yük taşır (ve böylelikle sadaka verirdik). Ebû Akil yarım sa’ sadaka verdi. Bir başka kişi ise ondan biraz daha fazlasını getirdi. Bunun üzerine münafıklar: Şüphesiz ki Allah’ın bunun sadakasına bir ihtiyacı yoktur, öbürü ise bu işi ancak riyakârlık olsun diye yapmıştır, dedi. Bunun üzerine yüce Allah: “Mü’minlerden nafile bağışlarda bulunanları, kaş-göz işaretleriyle ayıplayanlarla, güçlerinin yetebildiğinden başkasını bulamayan kimselerle eğlenenleri…” âyetini indirdi. Buhârî, Zekat 10; Müslim, Zekât 72.

Burada (gücünün yetebildiğinden başkasını bulamayandan) kasıt Ebû A-kil’dir ki, ismi el-Habhâb idi.

“el-Cühd” (Mealde: Gücün yetebildiği), kıt kanaat geçinenin yetindiği az şey demektir. Cühd ile cehd aynı anlamdadır ki, buna dair açıklamalar daha önceden (el-En’âm, 6/109. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Kaş-göz İşaretleriyle ayıplayanlar,” ayıplayan, kusur bulan kimseler demektir ki, yine buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“(…….): Nafile bağışlarda bulunanlar” kelimesinin asli; şeklinde olup, “te” harfi “ti” harfine idğam edilmiştir.

Bunlar haklarında vacib olmaksızın herhangi bir işi teberru (bağış) yoluyla yapan kimselerdi.

(Âyet-i kerimenin ortasındaki): “ler, lar, kimseler” ise, Mü’minler” kelimesine atf ile cer mahallindedir. Bunun, (sılası ile) tamamlanmadan önce İsm-i mevsul vaatfedilmesi câiz değildir.

“Eğlenenler” kelimesi ise, daha önceden geçen “ayıplayanlar” anlamındaki kelimeye atfedilmiştir.

“Allah -onları- maskaraya çevirir” âyeti ise mübtedanın haberidir ve bu onlar için bir bedduadır.

İbn Abbâs der ki: Bu, haberdir. Yani, onlar cehenneme gidecekleri için onlarla alay eder. Allah’ın maskaraya çevirip alay etmesi ise, eğlenmelerine karşılık onları cezalandırması anlamındadır. Bu hususa dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/212. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Tevbe 78

Bilmediler mi ki Allah onların gizlisini ve gizli konuşmalarını bilir ve Allah gaybı en iyi bilendir.

Diyanet Vakfı
(Münafıklar), Allahın, onların sırrını da fısıltılarını da bildiğini ve gaybları (gizli şeyleri) çok iyi bilen olduğunu hala anlamadılar mı?

Kurtubi Tefsiri
Onlar, gizlediklerini de fısıltılarını da Allah’ın muhakkak bildiğini, Allah’ın bütün gaybları çok iyi bildiğini bilmezler mi?

Yüce Allah’ın:

“Onlar, gizlediklerini de fısıltılarını da Allah’ın muhakkak bildiğini… bilmezler mi?” şeklindeki bu âyeti bir azardır. O, bu durumlarını bildiğine göre, onları pek yakında cezalandıracaktır.

Tevbe 77

Bu yüzden, Allah’a verdikleri sözden dönmeleri ve yalan söylemeleri sebebiyle, Allah onların kalplerine, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar nifak yerleştirdi.

Diyanet Vakfı
Nihayet, Allaha verdikleri sözden döndüklerinden ve yalan söylediklerinden dolayı Allah, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar onların kalbine nifak (iki yüzlülük) soktu.

Kurtubi Tefsiri
Nihayet Allah’a verdikleri sözlerini tutmadıkları ve yalan söyleyegeldikleri için, O da huzuruna çıkacakları güne kadar kalplerine bir nifak sokarak onları cezalandırdı.

7. Allah’a Verilen Sözde Durmamanın Cezası:

“Bir nifak sokarak onları cezalandırdı” âyetinde iki mef’ûl vardır. Yüce Allah kalplerine bir nifak sokarak onları cezalandırdı, demektir. Bir görüşe göre de cimrilik akabinde kalplerine bir nifak sokarak ceza görmelerine sebep teşkil etti, demektir. İşte bundan dolayı “Lütfundan… cimrilik edince” diye buyurmuştur.

“Huzuruna çıkacakları güne kadar” âyeti cer mahallindedir. Yani, onlar cimriliklerinin cezasını görecekleri güne kadar kalplerine bir nifak sokarak onları cezalandırdı. Cimriliklerinin cezasını görecekleri gün şeklindeki bu açıklama: Yarın sen amelini göreceksin, onunla karşılaşacaksın, demeye benzer.

“Huzuruna çıkacakları güne kadar” âyetinin, Allah’ın huzuruna çıkacakları güne kadar anlamına geldiği de söylenmiştir. İşte bu âyette, sözü edilen kimsenin münafık olarak öldüğüne delil vardır. Ancak, bu âyetin hakkında indirildiği kimsenin Sa’lebe veya Hatıb olma ihtimali uzaktır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Ömer’e şöyle demişti: “Allah’ın Bedir ehline, muttali olarak dilediğinizi yapınız. Ben size (günahlarınızı bağışladım) demediğini nereden bilirsin?” Daha önce el-gnfai, fi/68, flyet 1. başlığın sonlarında geçen bu hadisin kaynakları için oraya bakılabilir. Sa’lebe de, Hatıb da Bedir’de hazır bulunan ve bu gazada şahit olanlardandı.

“Nihayet Allah’a verdikleri sözlerini tutmadıkları ve yalan söyleye geldikleri için O da… onları cezalandırdı.” Onların yalan söylemeleri, sözlerini bozmaları ve yerine getireceklerini taahhüt ettikleri hususları terk etmeleri şeklinde ortaya çıkmıştı.

8. Münafıklık ve Çeşitleri:

“Nifak” kalpte olursa küfürdür. Eğer amellerde olursa masiyettir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Dört şey var ki, onlar kimde bulunursa, o kişi katıksız münafık olur. Kimde bunlardan bir tanesi bulunacak olursa, onu terkedinceye kadar o kimsede münafıklıktan bir haslet (özellik) bulunur: Kendisine birşey emanet verilirse hainlik eder, konuştuğu zaman yalan söyler, ahidleştiği zaman ahdinde durmaz ve tartıştığı zaman da haddi aşar, kötü söz söyler.” Bu hadisi Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Îman 24, Mezâlim 17, Cizye 17; Müslim. Îman 106; Ebû Dâvûd, Siinne 15; Nesâî, Îman 20; Tirmizî, Îman 14; Müsned, II, 189, 198. Bu kelimenin türeyişi ile açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/10. ayetin tefsirinde) geçtiğinden burada onları tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

İlim adamları bu hadisin te’vili hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir kesim şöyle demektedir: Bu hüküm yalan olduğunu bilerek bir söz söyleyen, kendisine bağlı kalması gerektiğine inanmaksızın ahidleşen ve zamanı gelince hainlik etmek için emaneti bekleten kimse hakkında sözkonusudur. Bu görüşün sahipleri senet itibariyle zayıf bir hadis olan şu rivâyete dayanırlar:

Ali b. Ebî Tâlib, Ebû Bekir ve Ömer’le (Allah hepsinden razı olsun) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanından kederli bir şekilde çıkarken karşılaşmış. Hazret-i Ali: Ne diye sîzi böyle kederli görüyorum diye sorunca, Onlar da: Münafıkların nitelikleriyle ilgili olarak Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan işittiğimiz bir hadisten dolayı. (Hadis şudur): “(Münafık) konuştuğu zaman yalan söyler, ahidleştiği zaman bozar, kendisine bir şey emanet edilirse hainlik eder, söz verirse sözünde durmaz.” Hazret-i Ali: Peki buna dair ona birşey sormadınız mı, diye sorunca, Onlar: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)1 dan çekindik, dediler. Hazret-i Ali: O halde ben ona soracağım, demiş ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna girerek şöyle sormuş: Ey Allah’ın Rasûlü, Ebû Bekir ve Ömer yanından üzüntülü bir şekilde çıktılar. ‘Daha sonra da söylediklerini nakletmiş. Bunun üzerine (Hazret-i Peygamber) şöyle buyurmuş: “Ben onlara bir hadis söyledim, ama onların anladıklarını kastetmedim. Ancak münafık kendi kendisine yalan söylediğini bile bile konuştuğu vakit yalan söyleyen, söz verdiğinde kendi kendisine bu sözünde durmayacağını telkin eden, kendisine emanet bırakıldığında içten içe bu emanete hainlik edeceğini kararlaştıran kimsedir.” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, I, 108, “senedinde: …Ebû’n-Nu’mân, Ebû Vakkas’ın.,. diye zikredilen iki râvî, -Tirmizî’nin dediğine göre- meçhuldür (hadis kivisi olarak bilinmemektedirler); diğer râvilerin ise sika (güvenilir) oldukları bildirilmistir” kaydıyla.

İbnül-Arabî der ki: Bu İşleri kasti olarak işleyenin kâfir olmayacağına dair açık deliller vardır. Kişi, ancak Allah’a, sıfatlarına dair hususlardaki bilgisizliği, yahut da O’nu yalanlaması ile ilgili bir itikad ile kâfir olur. Şanı yüce Allah ise cahillerin inanışlarından ve sapıkların sapmalarından yücedir, münezzehtir.

Bir başka kesim şöyle demektedir: Bu husus Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın dönemindeki münafıklara hastır. Onlar, bu konuda Mukâtil b. Hayyân’ın, Saîd b. Cübeyr’den, onun, İbn Ömer ile İbn Abbâs’tan şöyle dediklerine dair rivâyetini delil gösterirler. İbn Ömer ile İbn Abbâs dediler ki: Bir grup ashâb ile birlikte varıp dediler ki: Ey Allah’ın Rasûlü, sen şöyle buyurdun: “Üç haslet vardır ki, onlar kimde bulunursa o kişi ister oruç tutsun, namaz kılsın ve mü’min olduğunu iddia etsin yine münafıktır: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, kendisine bir emanet verildiği zaman hainlik eder. Ve her kimde bu hasletlerden birisi bulunursa, o kimsede münafıklığın üçte biri var demektir.” Biz bunlardan, yahut bunlardan birisinden kendimizi kurtaramayacağımız yahut da insanların çoğunun bunlardan uzak kalamayacağı kanaatindeyiz. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) güldü ve şöyle buyurdu: “Sizin bunlarla ne ilginiz var ki? Ben bu özellikleri, yüce Allah’ın Kitabında münafıkları tahsis ettiği gibi münafıklara has olarak söyledim. Benim, konuştuğu zaman yalan söyler, şeklindeki ifadem, yüce Allah’ın:

“Münafıklar sana geldiklerinde…” (el-Münafîkun, 63/1) âyeti gibidir. Siz böyle misiniz?” Biz: Hayır deyince şöyle buyurdu: “Bundan dolayı o halde korkmayınız. Siz bundan uzaksınız. Benim, söz verdiği zaman sözünde durmaz şeklindeki ifademe gelince; bu da yüce Allah’ın bana indirmiş olduğu şu âyetlerdedır:

“İçlerinden kimi de Allah’a şöyle söz vermişti: Eğer bize lütfundan ihsan ederse…” -diyerek üç âyeti okudu- “Siz böyle misiniz?” diye sordu, biz: Hayır dedik. Allah’a hamd olsun ki, eğer herhangi bir hususa dair Allah’a söz verecek olursak, onu yerine getiririz. Şöyle buyurdu: “O halde sizin için korkacak birşey yok, siz bundan uzaksınız. Ona bir şey emanet edilirse hainlik eder şeklindeki sözüme gelince; bu da yüce Allah’ın bana İndirmiş olduğu şu âyette dile getirilmektedir:

“Muhakkak Biz emaneti göklerle yere ve dağlara arzettik de…” (el-Ahzab, 33/72) Buna göre her kişiye dîn emanet olarak verilmiştir. Mü’min kişi gizlide de açıkta da cünüplükten yıkanır. Münafık ise bu işi ancak açıktan açığa yapar. Siz böyle misiniz?” Biz; Hayır dedik. Şöyle buyurdu: “O halde sizin için korkacak birşey yok, siz bundan uzaksınız.” İbnul-Arabî, Ahkamu’l-Kur’ân, II, 985-986’cto bu rivâyeti “Mescid-i Aksâ’da Ebîl Bekr el-Fihrî’nin kendisine naklettiğini” belirttikten sonra zikretmekte ve sonunda: “Bu, senedi meçhul bir hadistir…” kaydını koy ma kındır.

Tabiinden ve İmâmlardan pek çok kimse bu görüştedir.

Bir başka kesim şöyle demektedir: Bu hüküm, bu tür hasletlerin çoğunlukla kendisine galip geldiği kimseler hakkındadır. Buhârî ve ondan başka diğer ilim adamlarının görüşlerinden anlaşıldığına göre, kıyâmet gününe kadar bu kötü hasletlere sahip olan bir kimse münafıktır.

İbnü’l-Arabî der ki: Benim görüşüme göre, bir kimseye masiyetler galip gelecek olsa bu, onun itikadını etkilemediği sürece kâfir olmaz. (Mezhebimize mensup) ilim adamlarımız derler ki: Hazret-i Yusuf’un kardeşleri babalarına söz verdiler, fakat verdikleri sözde durmadılar. Ona birşeyler söyleyip aldattılar, yalan söylediler. Hazret-i Yusuf’u onlara emanet etti, ama o emanete hainlik ettiler, bununla birlikte münafık olmadılar.

Atâ b. Ebi Rebah der ki: Yusuf’un kardeşleri bütün bu işleri yaptıkları halde münafık olmadılar, aksine peygamber oldular.

el-Hasen b. Ebi’l-Hasen el-Basrî der ki: Münafıklık iki türlüdür: Yalan ile yapılan münafıklık ve amelî münafıklık. Yalan ile yapılan münafıklık Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde idi. Amelî münafıklığın ise kıyâmet gününe kadar sonu gelmeyecektir, Buhârî de Huzeyfe’den, münafıklığın Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın döneminde olduğu, bugün ise ancak ve ancak imandan sonra küfre düşmenin sözkonusu olduğunu İfade ettiğini rivâyet etmektedir. Buhârî, Fiten 21.

Tevbe 76

Ne zaman ki onlara lütfundan verdi, onunla cimrilik ettiler ve yüz çevirdiler; onlar yüz çevirenlerdir.

Diyanet Vakfı
Fakat Allah lütfundan onlara (zenginlik) verince, onda cimrilik edip (Allahın emrinden) yüz çevirerek sözlerinden döndüler.

Kurtubi Tefsiri
Ama kendilerine lütfündan ihsan edince de cimrilik edip yüzçevirerek gerisin geriye döndüler.

6. Allah’ın Lütfuna Rağmen Cimrilik Edenler:

“O da kendilerine lütfundan ihsan edince” bağışlayıp verince

“de” sadaka vermek, malı hayır yollarında infak etmek, daha önceki taahhütlerini ve ileri sürdükleri yükümlülüklerini yerine getirmek hususunda “cimrilik edip yüzcevirerek gerisin geriye döndüler.” Tirmizî, Talâk 6; Ebû Dâvûd, Talnk 7; ayrıca bk. Buhârî, Edeb 44; Müslim, Îman 176; Tirmizî, Nuzûr 3, Îman 16; İbn Mâce, Talnk 17; Müsned, IV, 33. Yani, İslâm’dan yüzçevirdiklerini açığa vurarak Allah’a itaat etmeyip gerisin geri döndüler. Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/180. âyet 1. başlık ve devamında) cimriliğe dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Tevbe 75

Onlardan, “Eğer bize Allah lütfundan verirse, mutlaka sadaka veririz ve salihlerden oluruz” diye Allah’a söz verenler de vardır.

Diyanet Vakfı
Onlardan kimi de, Eğer Allah lütuf ve kereminden bize verirse, mutlaka sadaka vereceğiz ve elbette biz salihlerden olacağız! diye Allaha and içti.

Kurtubi Tefsiri
İçlerinden kimi de Allah’a şöyle söz vermişti: “Eğer bize lütfündan ihsan ederse yemin olsun ki sadaka vereceğiz ve muhakkak ki, salihlerden olacağız.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1. Âyetlerin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah’ın:

“İçlerinden kimi de Allah’a şöyle söz vermişti…” ile ilgili olarak Katade şöyle demektedir: Burada sözü edilen kişi Ensardan birisidir. O şöyle demişti: Allah bana rızık olarak birşeyler verecek olursa, hiç şüphesiz ondaki Allah hakkını ödeyeceğim ve tasaddukta bulunacağım. Allah ona bu dediği şeyi verince, bu sefer Kitab-ı Kerîminde size okunan bu âyetlerde belirtilen işleri yaptı. O bakımdan yalan söylemekten kaçınınız. Çünkü yalan günahkârlığa götürür. Ali b. Yezid, el-Kasım’dan, o, Ebû Umame el-Bâhilîden rivâyet ettiğine göre Sa’lebe b. Hatıb el-Ensarî Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e dedi ki: Allah’a dua et de bana mal rızık versin, ihsan etsin. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Yapma ey Sa’lebe! Şükrünü edâ edebileceğin az bir mal, (şükrünün) altından kalkamayacağın çok (mal) dan hayırlıdır.” İkinci bir defa gelerek yine Peygambere isteğini tekrarlayınca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah’ın Peygamberi gibi olmaya razı değil misin? Ben, dağların benimle birlikte altın olup yol almasını isteyecek olsam, hiç şüphesiz öylece yol alırlardı.” Sa’lebe şöyle dedi: Seni hak ile gönderen adına yemin ederim ki, eğer sen Allah’a dua edip de O da rızık olarak bana mal ihsan edecek olursa, hiç şüphesiz her hak sahibine hakkını vereceğim. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona dua etti. O da koyun satın aldı. Solucan ve kurtların çoğalması gibi çoğaldılar. Medine ona dar geldi. Bu sefer Medine’nin dışına çıktı, Medine vadilerinden birisine yerleşti. Artık sadece öğle ve ikindi namazlarını cemaatle kılabiliyordu. Diğerlerini ise terk etti. Zamanla koyunları daha bir artıp çoğaldı, bu sefer Peygamber ve cemaati -Cuma namazı müstesna- büsbütün terketti. Koyunları artmaya devam etti, nihayet Cuma’yı da terketti. Bu sefer, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) üç defa: “Yazıklar sana ey Sa’lebe” diye buyurdu. Daha sonra yüce Allah’ın:

“Mallarından bir sadaka al ki…” (et-Tevbe, 9/103) ayeti nâzil oldu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da zekât toplamak üzere iki kişiyi gönderdi. Onlara: “Sa’lebe’ye ve -Süleymoğullarından bir adamın ismini vererek- filana uğrayın ve onların sadakalarını (zekâtlarını) alın” dedi. Bu iki görevli Sa’lebe’ye gittiler. Ona, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın gönderdiği mektubu okuttular. Bu sefer O: Bu ancak cizyenin bir benzeridir. İşinizi gidin görün, bitirdikten sonra bana uğrayın dedi… ve hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Bu ise bilinen ünlü bir olaydır. el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VII, 31-32; hadisin sonunda: “Ravileri arasında Ali b. Yezid el-Elhânî vardır ve metruk bir râvidir” kaydıyla.

Sa’lebe’nin zenginlik sebebinin bir amcası oğluna mirasçı olması olduğu da söylenmiştir.

İbn Abdi’l-Berr der ki: Denildiğine göre, yüce Allah’ın:

“İçlerinden kimi de Allah’a şöyle söz vermişti” âyeti, Sa’lebe b. Hatıb hakkında -zekat vermemesi üzerine- İnmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Ancak, Bedir’de hazır bulunanlar hakkında söylediği nakledilen hadis ile âyet-i kerimede yer alan:

“O da huzuruna çıkacakları güne kadar kalplerine bir nifak sokarak onları cezalandırdı” âyetinin birlikte anlaşılması zordur.

Derim ki: İbn Abbâs’tan âyetin nüzul sebebine dair şu da nakledilmektedir: Hatıb b. Ebi Beltea’nın, Şam’da bulunan (ticaret) malının ulaşması gecikince, Ensar’ın bulunduğu toplantılardan birisinde: Eğer o malım kurtulursa ben onun bir bölümünü sadaka olarak dağıtacağım, ve akrabalık bağını gözeteceğim, dedi. Ancak, malı kurtulunca bu konuda cimrilik göstermesi üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

Derim ki: Sa’lebe (b. Hâtıb) Bedir’e katılmış ve Ensar’a mensup bir kimsedir. Allah’ın da Rasûlünün de -el-Mümtehine Sûresi’nin baş taraflarında açıklanacağı üzere Orada ve sözü edilen olayda adıgeçen kişi Sa’lebe değil, Hatıb b. Ebî Beltea’dır. Salebe b. Hâtıb’ın Bedir’e katılmış ve Ensârdan olduğu bildirilmektedir. İbn Hacer, Bedir’e katılıp Uhud’da şehid olan Sa’lebe ile; bu üyelin kendisi hakkında nâzil olduğu belirtilen Sa’lebe’nin ayrı şahsiyetler olduğunu açıkça ifade etmektedir, (İbn Hacer, el-leâbe, I, 516-517). mü’min olduklarına dair lehlerine şahidlik ettiği kimselerdendir. O halde, ona dair gelen bu rivâyet sahih değildir. Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Hakkında âyetin indirildiği ve zekât vermeyen Sa’lebe ile ilgili olarak açıklamalarda bulunanların bu açıklamalarının sahih olmama ihtimali de vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

ed-Dahhak der ki: Âyet-i kerîme münafıklardan Nebtel b. el-Hâris, el-Ced b. Kays ve Muattib b. Kuşeyr gibi bir takım kimseler hakkında inmiştir.

Derim ki: Âyetin onlar hakkında indiğine dair bu açıklama daha uygun görünmektedir. Şu kadar var ki: Yüce Allah’ın:

“Bir nifak sokarak onları cezalandırdı” âyeti, Allah’a ahid verenin, bundan önce münafık olmadığını göstermektedir. Ancak bunun anlamının: Allah, onların münafıklıklarını daha bir artırdı ve ölene kadar münafıklık üzere kalmaya devam ettiler, şeklinde olması hali müstesnadır. İşte ileride geleceği üzere yüce Allah’ın:

“Huzuruna çıkacakları güne kadar” âyeti ile anlatılan da budur.

2. Allah ‘a Söz Verenler:

(Mezhebimize mensup) ilim adamlarımız derler ki: Yüce Allah:

“İçlerinden kimi de Allah’a şöyle söz vermişti…” âyeti, bu söz veren kimselerin diliyle söz verip, kalbiyle ona inanmadığı ihtimali olduğu gibi, hem diliyle, hem kalbiyle Allah’a söz vermiş olup daha sonra sonunun kötü gelmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü ameller sonları ile değerlendirilir, günler de âkibetleriyle.

(Âyetin başındakı): ” …den” lâfzı mübtedâ olarak ref mahallindedir, haberi ise mecrûr ifade içindedir.

“Yemin” lâfzı, Hadîs-i şerîfte de varid olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’in zahirinde ise, ancak bağlanmak ve hükmünü yerine getirmek kastıyla yemin lâfzı kullanılmıştır. Manayı te’kid için yemine gelince, buna “lâm” harfi delâlet etmektedir. Burada, birinci kasem, ikincisi de cevabın başına gelen “lâm” olmak üzere iki “lâm” vardır. Her ikisi de te’kid içindir. Nahivcilerden kimisi bu iki “lâm” da kasem “lâm’ı dır demekte ise de, birinci görüş daha kuvvetlidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3. Yalnız Kişi için Bağlayıcı Olan Hükümler Neye Göre Verilir:

Ahdetmek, boşamak ve kişinin tek başına kendisini ilgilendiren ve bu hususta başkasına İhtiyacı bulunmayan her bir hükümde, kişinin maksadı onun için bağlayıcı kabul edilir. İsterse bunu diliyle telaffuz etmesin. Bunu İlim adamlarımız ifade etmiştir.

Şâfiî ve Ebû Hanîfe ise derler ki: Bir kimse bir şeyi söylemedikçe onun ile ilgili hiçbir hüküm hiçbir kimse için bağlayıcı olmaz. İlim adamlarımızın diğer görüşü de budur.

İbnü’l-Arabî der ki: Bizim benimsediğimiz görüşün sıhhatinin delili, Eşheb’in, Mâlik’ten yaptığı şu rivâyettir: Mâlik’e: Bir kimse kalbiyle hanımını boşamayı niyet edip diliyle bunu telafuz etmeyecek olursa ne olur, diye sorulmuş, O da: Bu talakı gerçekleşir, onun için bağlayıcıdır. Tıpkı kişinin kalbiyle mü’min ve kalbiyle kâfir olması gibi bağlayıcıdır, demiştir. (Devamla) İbnü’l-Arabî der ki: İşte bu harikulade bir aslî delildir ve bu delile göre şöyle demek gerekir: Kişiyi bağlayıcı olması için kişinin başka bir kimseye ihtiyaç duymadığı herbir akid, aleyhine mücerred niyetiyle gerçekleşir. Bunun aslî dayanağı da îman ve küfürdür.

Derim ki: İkinci görüşün delili ise, Müslim’in Ebû Hüreyre’den şöyle dediğine dair rivâyet edilen hadistir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Muhakkak Allah İçlerinden geçirdiklerini -işlemedikçe, yahut da onu sözlü olarak ifade etmedikçe ümmetime bağışlamıştır.” Buhârî, Uk 6, Talük 11, Eymân 15; Müslim, İınnn 201, 202; Ebû Dâvûd. Talâk 15; Tirmizî, Talâk 8; Nesâî, Talâk 22; İbn Mâce, Talük 14. 16; Müsned, II, 425, 474… Bu hadisi Tirmizî de rivâyet etmiş ve: Hasen, sahih bir hadistir, demiştir. İlim ehlince amel de buna göredir. Bir kimse kendi içinden hanımını boşamayı geçirecek olsa, onu sözlü olarak söylemediği sürece bu hiçbir şey ifade etmez, Tirmizî, Talâk 8. demektedir.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Kalbiyle boşama kararını verip de diliyle bunu söylemeyenin bu durumu hiçbir şey ifade etmez. Mâlik’ten daha meşhur olan görüş budur. Bununla birlikte ondan, kalbiyle boşamayı niyet etmesi halinde bağlayıcı olduğunu söylediği de rivâyet edilmiştir. Nitekim bir kimsenin diliyle söylemeyecek olsa dahi kalbiyle kâfir olması gibi. Ancak, gerek kıyas bakımından, gerekse rivâyet yolu bakımından birinci görüş daha sahihtir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah, ümmetime içlerinden geçirdikleri vesveseleri, onu dille söylemedikleri yahut elle işlemedikleri sürece affetmiştir.”

4. Geleceğe Dair Temenniler:

Bir kimse geleceğe dair bir adakta bulunacak olursa, adağı yerine getirmenin vücubu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Bunu yerine getirmemek bir masiyettir. Eğer yemin ise yeminin gereğini yerine getirmek, ittifakla vacib değildir. Şu kadar var ki, şu hususa dikkat edilmelidir. Eğer kişi farz-ı ayn olarak zekât vermesi gerekmeyen bir fakir ise, Allah’tan zekât düşecek kadar bir mal isterse ve kendisine farz olanı eda edeceğini ahd ederse, Allah ona bu isteğini verince de söylediği ahd ile üstlenmeksizin dahi Ödemesi gereken asıl yükümlülüğü yerine getirmeyi terk etmesi halinde (vebal sözkonusudur). Şu kadar var ki: Onu asıl aldatan şey, hakları eda etmek kastıyla mal talebinde bulunması oldu. Çünkü, onun Allah’tan bu talebi halis bir niyet ile değildi. Yahut da belli bir niyetle bu taleple bulunmakla birlikte, hakkında bedbahtlığın yazılmış ve takdir edilmiş olduğu bir istekti bu. Böyle bir halden Allah’a sığınırız.

Derim ki: Hazret-i Peygamberin: “Sizden herhangi bir kimse temennide bulunacak olursa, temennisine dikkatle baksın. Çünkü o, yüce Allah’ın gaybında temenni ettiği şeyden kendisi hakkında neler yazıldığını bilemez” Müsned, II, 357, 387; el-Heysemî, Mecmau’z-Zeoâid, X, 151’de diyor ki: İmâm Ahmed’in Müsned’inde yer alan rivâyetin ravileri sahih ricalidir’ âyetinde kasıt, temennisinin akıbetidir. Çünkü nice temenni vardır ki, ona aldanılır, fitneye düşürülür, yahut da kişi bundan dolayı azgınlaşır ve dünyada da ahirette de helâk olmaya sebep teşkil eder. Çünkü dünya işlerinin akıbetleri müphemdir, gaileleri tehlikelidir. Dinî ve uhrevî temennilere gelince, bunların temennisi akibeti itibariyle övülmeye değerdir, bunlar teşvik edilmiştir ve bunlar mendup görülmüştür.

5. Temenni Yoluyla Adakta Bulunmanın Hükmü:

Yüce Allah’ın:

“Eğer bize lütfundan ihsan ederse, yemin olsun ki sadaka vereceğiz” âyeti: Şuna şuna malik olursam o sadaka olsun, diyen bir kimsenin bu sözünü yerine getirmekle yükümlü olduğuna delildir. Ebû Hanîfe de bu görüştedir. Şâfiî böyle diyenin bu sözü o kimse için bağlayıcı değildir, der. Boşamadaki görüş ayrılığı da bu şekildedir, köle azad etmekte de böyledir.

Ahmed b. Hanbel der ki: Böyle bir temennide bulunmak, köle azad etmekte bağlayıcıdır, talakda bağlayıcı değildir. Çünkü köle azad etmek Allah’a yakınlaştırıcı bir ibadettir ve Allah’a yakınlaştırıcı ibadetler adakta bulunmak suretiyle kişinin zimmetinde sabit olur (kişiye borç olur). Talâk ise böyle değildir, o, belli bir husustaki bir tasarruftur, böyle bir şey zimmette sabit olmaz (borç olmaz).

Şâfiî, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve diğerlerinin rivâyet ettikleri şu hadisi delil göstermektedir: Amr b. Şuayb’dan, o, babasından, o, dedesinden dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Âdemoğlunun malik olmadığı bir şey hakkında adakta bulunması da sözkonusu değildir, malik olmadığı şeyi azad etmesi de sözkonusu değildir, malik olmadığı bir şeyde boşama hakkı da yoktur.” Lâfız Tirmizînin olup şöyle demektedir: Bu hususta Ali, Muaz, Cabir, İbn Abbâs ve Âişe’den de gelen rivâyetler vardır. Abdullah b. Amr’ın hadisi ise hasen bir hadistir ve bu, bu hususta rivâyet edilen en güzel rivâyettir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ashâbından ve diğerlerinden ilim ehlinin çoğunluğunun görüşü de budur.

İbnü’l-Arabî der ki: Bu hususta Şâfiî mezhebine mensup İlim adamları, sahih olmayan ve delil olmaya elverişli bulunmayan pek çok hadisler kaydederler. Geriye bu ayetin zahirinden başka birşey (delil olarak) kalmamaktadır.

Tevbe 74

Allah’a yemin ederler ki, “Biz söylemedik.” Oysa küfür sözünü söylediler, İslam’a girmelerinden sonra kâfir oldular. Ulaşamadıkları şeye azmettiler. Allah ve Resulü kendilerini fazlından zenginleştirdi diye buna kin tuttular. Eğer tövbe ederlerse bu kendileri için hayırlıdır. Yok eğer yüz çevirirlerse, Allah onları dünyada da ahirette de acı bir azapla azaplandırır. Onlar için yeryüzünde ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.

Diyanet Vakfı
(Ey Muhammed! O sözleri) söylemediklerine dair Allaha yemin ediyorlar. Halbuki o küfür sözünü elbette söylediler ve müslüman olduktan sonra kafir oldular. Başaramadıkları bir şeye (Peygambere suikast yapmaya) de yeltendiler. Ve sırf Allah ve Resulü kendi lütuflarından onları zenginleştirdiği için öç almaya kalkıştılar. Eğer tevbe ederlerse onlar için daha hayırlı olur. Yüz çevirirlerse Allah onları dünyada da, ahirette de elem verici bir azaba çarptıracaktır. Yeryüzünde onların ne dostu ne de yardımcısı vardır.

Kurtubi Tefsiri
“Söylemediler” diye Allah’a yemin ederler. Şüphe yok ki, o küfür sözünü söylediler. Onlar, müslümanlıklarından sonra kâfir oldular ve başaramadıkları bir işe de yeltendiler. Halbuki, intikam almaya kalkışmaları için Allah’ın ve Peygamberinin onları lütfuyla zenginleştirmiş olmasından başka bir sebep de yoktur. Eğer tevbe ederlerse onlar için hayırlı olur. Eğer yüzçevirirlerse, Allah onları dünyada da ânirette de pek acıklı bir azaba uğratır. Onların yeryüzünde ne bir velileri vardır, ne de bir yardımcıları.

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1. Ayetin Nüzul Sebebi ve Münafıkların Yalancılıkları:

Yüce Allah’ın:

“Söylemediler diye Allah’a yemin ederler” diye başlayan âyet-i kerimesinin, el-Culâs b. Suveyd b. es-Sabit ile Vedia b. Sabit hakkında nâzil olduğu rivâyet edilmiştir. Bunlar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında ileri geri konuşmuş ve: Allah’a yemin olsun eğer Muhammed bizim efendilerimiz ve hayırlılarımız olan diğer kardeşlerimiz hakkında söylediklerinde doğru ise, hiç şüphesiz biz de eşeklerden de daha kötüyüz, demişlerdi. Âmir b. Kays kendisine: Evet, Allah’a yemin ederim Muhammed hem doğrudur, hem doğruluğu tasdik edilmiştir. Şüphe yok ki sen de eşekten daha da kötü bir durumdasın, diyerek bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bildirir. el-Culâs, gelip Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın minberi yanı başında Âmir’in gerçekten yalancı olduğuna dair yemin etti, Âmir ise el Culâs’ın bu sözü gerçekten söylediğine yemin etti ve: Allah’ım, doğru söyleyen Peygamberine (bu hususta) birşeyler bildir, diye dua etmesi üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

Onu işitenin Âsım b. Adiy olduğu da söylenmiştir, Huzeyfe olduğu da söylenmiştir. İbn İshak’ın dediğine göre ise, onun bu sözlerini asıl işiten kimsenin Umeyr b. Sa’d adındaki üvey oğlu olduğu da söylenmiştir. Ondan başkaları ise adının Mûsab olduğunu söylerler. Bunun pzerine el-Culâs, durumunu haber vermesin diye onu öldürmek istemişti. İşte:

“Ve başaramadıkları bir işe de yeltendiler” âyeti onun hakkında nâzil olmuştur.

Mücahid der ki: Arkadaşı, el-Culâs’a: Ben senin bu söylediklerini Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bildireceğim deyince, el Culâs onu öldürmek istediyse de daha sonra başaramadı, bu işi yapamadı. İşte yüce Allah’ın:

“Ve başaramadıkları bir İşe de yeltendiler” âyeti ile buna işaret edilmektedir.

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerîme Abdullah b. Ubey hakkında indirilmiştir, O, Gıfarlılardan birisinin, Cüheynelilerden bir adam ile kavga etmekte olduğunu görmüş. Cüheyneliler Ensar ile antlaşmalı idiler. Ğıfarlılardan olan kişi Cüheynelilerden olan kişiye karşı üstünlük sağlayınca, İbn Ubey: Ey Evs ve Hazrecoğulları! Kardeşinize yardım edin. Allah’a yemin olsun ki, bizim misalimiz ile Muhammed’in misali ancak: “Köpeğini besle ki seni yesin” diyenin sözüne benzemektedir. Yemin olsun bizler Medine’ye dönecek olursak hiç şüphesiz daha aziz olan, oradan zelil olanı çıkartacaktır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e bu husus haber verilince, Abdullah b. Ubeyy yanına gelmiş ve böyle bir söz söylemediğine dair yemin etmişti. Bunu da Katâde söylemiştir.

Bir üçüncü görüşe göre ise (söylediklerine işaret edilen) söz, bütün münafıklarırf söyledikleri bir sözdür. Bunu da el-Hasen ifade etmiştir. İbnü’l-Arabî der ki: Sahih olan da budur. Çünkü, söyledikleri belirtilen söze dair ifade geneldir ve bu ifadenin ihtiva ettiği anlam özel olarak bir kişi hakkında da, hepsi hakkında da fiilen vardır. Bunun da özetle İfade ettiği mana, bütün münafıkların Hazret-i Peygamber hakkında onun peygamber olmadığına inanmalarından ibarettir.

2. Münafıkların Söyledikleri Küfrü Gerektirici Sözler;

Yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki, o küfür sözünü söylediler” âyeti ile ilgili olarak en-Nekkaş şöyle demektedir: Onlar Allah’ın va’detmiş olduğu feth (zafer)li yalanladıkları kastedilmektedir. Bir diğer görüşe göre, “küfür sözü”nden kasıt, el-Culâs’ın söylediği: Eğer Muhammed’in getirdiği bir gerçekse, şüphesiz biz eşeklerden daha kötü bir durumdayız, sözleri ile Abdullah b. Ubey’in: Yemin olsun Medine’ye dönecek olursak daha aziz olan oradan daha zelil olanı çıkartacaktır, sözleridir, el-Kuşeyrî der ki: Küfür sözünden kasıt: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e sövmek ve İslâm’a da dil uzatmaktır.

“Onlar müslümanlıklarından sonra kâfir oldular.” Yani, müslüman olduklarına dair hüküm verildikten sonra kâfir oldular. İşte bu da münafıkların kâfir olduklarına bir delildir. Yüce Allah’ın:

“Bu, onların îman etmeleri, sonra da kâfir olmaları sebebiyle böyledir” (el-Münafikun, 63/3) âyetinde de buna dair kati bir delil vardır.

Yine âyet-i kerîme; Îman, namazdaki söz ve fiiller dışında ancak: Lâ ilahe illallah sözü ile gerçekleşiyor ise de küfrün tasdik ve kesin bilgi ile çelişen her bir şey ile sözkonusu olduğuna da delil teşkil etmektedir, İshak b. Raheveyh der ki: Gerçekten ilim adamları diğer şer’i hükümler hususunda icma etmedikleri bir konuda, namaz hususunda icma etmişlerdir. Çünkü onlar icma ile şöyle derler: Bir kimsenin kâfir olduğu bilinse, sonra da aynı kişinin birçok defa namaz kıldığı sabit oluncaya kadar namaz kılmakta olduğunu görseler, bununla birlikte onun diliyle (îman ettiğine dair) ikrarını bilemeyecek olsalar dahi, o kimsenin imanına hüküm verilir, ancak oruç tutması ve zekât vermesi halinde onun hakkında benzeri bir hüküm verilemez.

3. Münafıkların Yeltendikleri ve Başaramadıkları İş:

Yüce Allah’ın;

“Ve başaramadıkları bir işe de yeltendiler” âyeti ile münafıkların Tebûk gazvesinde Akabe’den geçtikleri gecede onu öldürmek istemelerini kastetmektedir. Sayıları oniki kişi idi. Bu olaya dair etraflı bir rivâyet için bk: Müsned, IV, 453-454. Bu kişilerin isimleri de, el-Heysemî, Mecmau’z Zevâid, I, lll’de zikredilmektedir. Huzeyfe der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların hepsini tek tek sayarak isimlerini söyledi. Ben: Onlara birilerini gönderip öldürmeyecek misin deyince, şöyle buyurdu: “Arapların, arkadaşlarını ele geçirip onlara üstünlük sağladı da onları Öldürmeye kalkıştı, demelerinden hoşlanmıyorum. Aksine, Allah’ın bunları ed-Dubeyle ile cezalandırması onlara yetecektir.” Ey Allah’ın Rasûlü, ed-Dubeyle nedir? diye sorulunca şöyle buyurdu: “O, cehennemden bir ateş alevidir ki, onu onlardan birisinin kalbini ciğerlerine bağlayan damarı üzerine koyar ve nihayet onun canı çıkar.” Nitekim böyle de oldu. Bu hadîsi bu manada Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Sıfatu’l-Münâfîkîn 9-11; Müsned, IV, 320.

Bir diğer görüşe göre onlar, İbn Ubey’in etrafında (hükümdarları yapmak suretiyle) birleşmek ve toplanmak kastıyla İbn Ubey’ye tac giydirmek istemişlerdi. Bu hususun da sözkonusu edildiği uzunca hadis için bk. Buhârî, Tefsir 3. sûre 15, Merdâ 15, Edeb 115, İsti’zân 20; Müslim, Cihad 116; Müsned, V, 203. Bu hususta Mücahid’in görüşü az önce geçmiş bulunmaktadır.

4. Münafıkların Nankörlüğü:

Yüce Allah’ın:

“Halbuki, intikam almaya kalkışmaları için, Allah’ın ve Peygamberinin onları lütfuyla zenginleştirmiş olmasından başka bir sebep de yoktur.” Yani, onların intikam almalarını gerektirecek bir durum bulunmamaktadır. Nitekim Nâbiğa (buna benzer bir ifadeyle) şöyle demektedir:

“Onlardaki kusur, sadece ellerindeki kılıçların

Ordularla çarpışmalarından dolayı körelmiş olmasından ibarettir.”

“İntikam almak” anlamındaki fiilin, mazi ve muzari kullanılışları: şeklindedir. Şair (mazisinin aynü’l-fiilinin esreli kullanılışına örnek olarak) şöyle demektedir:

“Onların Ümeyyeoğullarından intikam almalarının tek sebebi,

Ümeyyeoğullarının kızdıkları, öfkelendikleri vakit yumuşaklıkla

(Mimle) mukabele etmelerinden başkası değildir.”

Şair Züheyr de şöyle demektedir;

“Ertelenir, bir kitaba konulur ve saklanır

Hesap gününe yahut da âcil olarak intikam alınır.”

Züheyr’in bu beyitindeki bu fiil, “kaf” harfi esreli olarak da üstün olarak da nakledilmektedir.

en-Nehaî der ki: Onlar bir diyet talep ediyorlardı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da bu diyetin onlara ödenmesi doğrultusunda hüküm verdi, ancak onlar buna ihtiyaçlarının olmadığını izhar ettiler. İkrime de bu miktarın oniki bin (dirhem) olduğunu zikretmektedir.

Şöyle de denilmektedir: Öldürülen kişi de el-Culâs’ın azadh kölesi idi. el-Kelbî der ki: Onlar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Medine’ye gelişinden önce geçim darlığı içerisinde idiler. Atâ binemiyor, ganimet elde edemiyorlardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların yanlarına (Medine’ye) gelince, ganimetlerle zengin oldular. İşte “kendisine iyilik yaptığın kimsenin sana yapacağı kötülükten kork” anlamındaki darb-ı mesel oldukça ünlüdür.

el-Kuşeyrî Ebû Nasr der ki: el-Becelî’ye, yüce Allah’ın Kitabında: “Kendisine iyilik yaptığın kimsenin kötülüğünden kork” âyetini bulabiliyor musun? diye sorulmuş, O da: “Halbuki intikam almaya kalkışmaları için Allah’ın ve Peygamberin onları lütfuyla zenginleştirmesinden başka bir sebep de yoktur” âyetini okudu.

5. Tevbedeki Hayır ile Münafık ve Zındığın Tevbesi:

Yüce Allah’ın:

“Eğer tevbe ederlerse onlar için hayırlı olur” âyeti ile ilgili olarak rivâyet edildiğine göre, bu âyet-i kerîme nâzil olunca, el-Culâs ayağa kalkıp mağfiret diledi ve tevbe etti.

İşte bu, küfrü gizleyip imanını açığa vuran kâfirin tevbe etmesinin geçerli olacağına delil teşkil etmektedir. Fukahanın zındık diye adlandırdığı kişi de budur. Ancak bu hususta ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Şâfiî tevbesi kabul edilir derken, Mâlik zındıkın tevbesi bilinemez. Çünkü o, imanını açığa vururken küfrünü gizlemektedir. Onun mü’min olduğu ise söylediği sözle bilinmektedir. İşte şimdi de her vakit de böyle yapılmaktadır. Zındık, açığa vurduğunun zıddını içinde gizlemekle birlikte, ben mü’minin der. Ele geçirildiği vakit de tevbe ettim der ve gerçek halinde herhangi bir değişiklik olmaz. Eğer zındıklığı tesbit edilmeden önce, kendiliğinden bize tevbe ederek gelecek olursa, tevbesi kabul edilir, âyet-i kerimede kastedilen de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

6. Yüzçevirenlerin Dünya ve Âhiretteki Cezaları:

“Eğer yüz çevirirlerse” yani, îman ve tevbe etmekten yüzçevirecek olurlarsa, “Allah onları dünyada da” öldürülmek suretiyle “âhirette de” cehennem ateşinde “pek acıklı bir azaba uğratır. Onların yeryüzünde ne bir velileri” yani, azaplarını engelleyebilecek kimseleri

“vardır, ne de bir yardımcıları.” Bu hususa dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/48. âyet, 6. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Tevbe 73

Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et ve onlara karşı sert ol. Onların barınağı cehennemdir. Ne kötü bir varış yeridir!

Diyanet Vakfı
Ey Peygamber! Kafirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!

Kurtubi Tefsiri
Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara sert ol! Yerleri cehennemdir onların. O, ne kotu bir dönüş yeridir!

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Kâfirlere Karşı Cihad:

Yüce Allah’ın:

“Ey Peygamber! Kâfirlere… karşı cihad et” âyetinde hitap Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’edir. Ondan sonra ümmeti de bu hitabın kapsamına girmektedir. Maksat, mü’minlerle birlikte kâfirlere karşı cihad et, şeklindedir diye de açıklanmıştır. İbn Abbâs der ki: Hazret-i Peygamber kâfirlere karşı kılıçla, münafıklara karşı dil ile İleri derecede azar ve sert sözler söylemek suretiyle cihad etmekle emrolunmuştur.

İbn Mes’ûd’dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Münafıklara karşı elinle cihad et, gücün yetmezse dilinle. Buna da gücün yetmezse, onlara karşı sen de surat as, yüzünü ekşit. el-Hasen der ki: Onlara hadleri uygulamak suretiyle ve dil ile münafıklarla cihad et, Katade de bu görüşü tercih etmiştir. Çünkü münafıklar hadleri gerektirici suçlan en çok işleyen kimselerdi.

İbnü’l-Arabî der ki: Dil ile delili ortaya koymak, daimi bir hükümdür. Hadler ile ilgili ifadeye gelince, hadleri gerektiren işleri işleyenlerin çoğunlukla onlar olduğu iddiası delilsiz bir iddiadır. Günah işleyen asi, münafık değildir. Münafık, kalbinde nifakı gizleyen kimsedir ve onunla münafık olunur. Yoksa, zahiren organların yaptıklarıyla münafık olunmaz. Kendilerine had uygulananlara dair bize ulaşan haberlerden, bu suçlan işleyenlerin münafık kimseler olmadıkları anlaşılmaktadır.

2. Münafıklara Karşı Sert Davranmak:

“Ve onlara sert ol” âyetindeki;”(…….) Sertlik” kelimesi re’fet (yumuşak kalpliliksin zıddıdır. Sertlik, bir işi bir kimsenin başına getirmek esnasında kalbin katılığı demektir. Bu ise dille olmaz. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Sizden herhangi birinizin cariyesi zina edecek olursa, ona had vursun fakat hiçbir şekilde (ondan sonra) artık bunu yüzüne vurmak suretiyle onu azarlamasın.” Buhârî, Buyû’ 66, 110, Itk 17, Hudûd 35, 36; Müslim, Hudûd 30-32; Ebû Dâvûd, Hudûd 32; Tirmizî, Hudûd 8; İbn Mâce, Hudûd 14; Dârimî, Hudûd 18; Muvatta’’, Hudûd 14; Müsned, II, 249, 494, IV, 116, 117, 343, VI, 65. Yüce Allah’ın:

“Şayet kaba, katı kalpli olsaydın, elbette onlar da etrafından dağılırlardı” (Âl-i İmrân, 3/159) âyeti de bu anlamı ortaya koymaktadır. Kadınların Hazret-i Ömer’e söyledikleri: “Sen Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan daha sert ve daha katısın” Buhârî, Bed’u’l-Halk 11, Fedâilıt Ashâbi’n-Nebiyy 6, Edeb 66; Müslim, be 22; Müsned, I, 171, 182. İfadeleri de bu kabildendir. “Sertlik (ğılza)”nın anlamı ise, kalp katılığı demektir. Bu, ise yüce Allah’ın; “Mü’minlerden sana tabi olanlara da kanatlarını indir” (eş-Şuara, 26/215) âyeti ile:

“Onlara rahmet ile tevazu kanadını indir” (el-İsra, 17/24) âyetinde, sözü edilen yumuşak davranmanın zıddıdır.

Bu âyet-i kerîme daha önce inmiş bulunan affetmek, sulh ve bağışlamak gibi bütün hükümleri nesh etmiştir.

Tevbe 72

Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler ve Adn cennetlerinde hoş meskenler vaad etti. Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte bu büyük başarıdır.

Diyanet Vakfı
Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara, içinde ebedi kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vadetti. Allahın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur.

Kurtubi Tefsiri
Allah mü’min erkeklere de mü’min kadınlara da -içlerinde ebediyyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler va’detti. Bir de Adn cennetlerinde hoş meskenler… Allah’ın rızası ise hepsinden daha büyüktür. En büyük kurtuluş İşte budur.

“Allah, mü’min erkeklere de mü’min kadınlara da -içlerinde ebediyyen kalmak üzere- altından” yani, ağaçlarının ve köşklerinin altından “ırmaklar akan cennetler” bahçeler

“va’detti.” el-Bakara Sûresi’nde (2/25. ayetin tefsirinde) bu nehirlerin yataksız olarak, fakat zapturapt altında aktıklarına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Bir de Adn cennetlerinde” yani, ebedî ikâmet yurtlarında

“hoş meskenler.” Kokuları beşyüz yıllık mesafeden alınan zebercet, inci ve yakuttan köşkler…

“Adn” İkâmet etmek anlamında olup, bir yerde ikâmet etti demek üzere denilir. “Maden (ma’din diye söylenir)” da buradan gelmektedir. Atâ el-Horasanî der ki: “Adn cennetleri” cennetin iç tarafıdır. Bunun tavanı İse Rahmân’ın Arşıdır. İbn Mes’ûd der ki: Adn cenneti cennetin iç tarafı yani, en mükemmel orta yeridir. el-Hasen der ki: Adn cenneti, altından bir köşktür. Oraya ancak bir peygamber, yahut sıddîk veya şehid, ya da adaletli bir hükümdar girebilir. Buna benzer bir görüş de ed-Dahhak’tan nakledilmiştir. Mukâtil ile el-Kelbî derler ki: Adn, cennetteki en üstün basamaktır. Tesnim pınan oradadır. Diğer cennetler ise onun etrafını çevrelemişlerdir. Bu cennet, Allah tarafından yaratıldığı günden itibaren peygamberler, sıddîkler, şehidler, salihler ve Allah’ın dilediği kimseler içine girecekleri vakte kadar örtülü kalacaktır. “Allah’ın rızası ise hepsinden daha büyüktür” yani bütün bunlardan daha büyüktür, “en büyük kurtuluş işte budur.”

Tevbe 71

Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velisidir. İyiliği emrederler, kötülükten men ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azizdir, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler, Allah ve Resulüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allahazizdir, hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar birbirlerinin velileridir. Bunlar iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. Namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler. Allah’a ve Rasulüne de itaat ederler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir, şüphesiz Allah Azizdir. Hakimdir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağiz;

1. Mü’minlerin Veliliği:

“Birbirlerinin velileridirler” yani, candan sevgi, muhabbet, birbirlerine atıfetleri bakımından kalpleri birlik içerisindedir.

Münafıklar hakkında ise: “Birbirlerindendirler” ifadesi kullanılmıştır. Çünkü onların kalpleri ayrılık içerisindedirler. Fakat hüküm itibariyle biri diğerine katılır.

2. İyiliği Emredip Kötülükten Alıkoymak:

“Bunlar, İyiliği emreder.” Yüce Allah’a ibadeti, O’nu tevhid etmeyi ve buna bağlı olan diğer bütün hususları emrederler.

“Kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar.” Putlara tapmaktan ve buna bağlı olan her husustan vazgeçirmeye çalışırlar. Taberî, Ebû’l-Âl-iyye’den şöyle dediğini nakleder: Kur’ân-ı Kerîm’de yüce Allah’ın sözünü ettiği bütün iyiliği emi edip, münkerden alıkoymaya dair âyetlerin hepsi putlara ve şeytanlara ibadeti yasaklamak anlamındadır. İyiliğin emredilip münkerden alıkonulması ile ilgili açıklamalar daha önce el-Mâide Sûresi (5/79. âyetin tefsirinde) ile Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/21-22. ayetlerin tefsiri, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamd olsun.

3. Namazın Kılınması:

Yüce Allah’ın:

“Namazı dosdoğru kılarlar” âyetine dair açıklamalar, Bakara Sûresi’nin baş tarafında (el-Bakara,2/3. âyet, 4. başlıkta) daha Önceden geçmiş bulunmaktadır. İbn Abbâs der ki: Burada kastedilenler beş vakit namazdır. Buna göre sözü edilen zekât da farz zekât demektir. İbn Atiyye der ki: Bana göre nafilelerle övgü, daha beliğ (ileri derecede) dir. Zira nafileleri yerine getiren bir kimsenin tarzlan yerine getirmesi öncelikle söz konusudur.

4. Allah’a ve Rasûlüne İtaat Edenler:

“Allah’a” farz kıldığı hususlarda

“Rasûlüne de” kendileri için sünnet kıldıklarında

“itaat ederler.”

Yüce Allah’ın:

“İşte Allah bunlara rahmet edecektir” âyetindeki “sin” harfi, va’dolunan bu rahmetin gerçekleşeceği vaktin bir süresi bulunduğunu belirtmektedir ki, ruhlar bu va’di umarak nimetlensin. Şanı yüce Allah’ın lütfü, bu va’din yerine getirilmesinin teminatıdır.

Tevbe 70

Onlardan öncekilerin, Nuh kavminin, Âd ve Semûd’un, İbrahim kavminin, Medyen halkının ve alt üst edilen şehirlerin haberi onlara gelmedi mi? Onlara peygamberleri apaçık belgelerle gelmişti. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

Diyanet Vakfı
Onlara kendilerinden evvelkilerin, Nuh, ad ve Semud kavimlerinin, İbrahim kavminin, Medyen halkının ve altüst olan şehirlerin haberi ulaşmadı mı? Peygamberi onlara apaçık mucizeler getirmişti. Demek ki, Allah onlara zulmedecek değildi, fakat onlar kendi kendilerine zulmetmekte idiler.

Kurtubi Tefsiri
Onlara kendilerinden öncekilerin, Nûh, Âd, Semud kavimlerinin, İbrahim kavminin, Medyen ashâbının, Mu’tefikelerin haberi gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçık mucizelerle gelmişlerdi. Allah onlara zulmediyor değildi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.

“Onlara kendilerinden öncekilerin… haberi gelmedi mi?” Buradaki soru, takrir (gerçeği söyletmek) ve sakındırmak anlamındadır. Yani onlar, bizim daha önceden kâfirleri helâk ettiğimizi işitmediler mi?

“Nûh, Âd, Semud kavimlerinin” âyeti “ler” anlamını veren; den bedeldir.

“İbrahim kavminin” yani, Kenan oğlu Nemrud’un ve kavminin;

“Medyen ashâbının” Medyen, Hazret-i Şuayb’ın yaşadığı şehrin ismi idi. Medyenliler Yevmu’z-Zulle azâbı ile helâk edildiler.

“Mu’tefikelerin” denildiğine göre bununla Lût kavmi kastedilmektedir. Çünkü, onların yaşadıkları yer kendileri de içlerinde olduğu halde alt üst oldu. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Bir görüşe göre de

“Mu’tefikeler” helâk edilen herkes demektir. Mesela, dünya başlarına yıkıldı, demeye benzer.

“Peygamberleri onlara apaçık mucizelerle gelmişlerdi.” Burada (sözügeçen kavimlere gönderilen) bütün peygamberler kastedilmektedir. Bir görüşe göre de, Mu’tefikelere peygamberleri gelmişti, diye de açıklanmıştır. Buna göre onların peygamberleri yalnız başına Hazret-i Lût’tur. Ancak, her bir kasabaya bir peygamber gönderilmiştir. Mu’tefikeler ise üç kasaba idi. Dört olduğu da söylenmiştir. Bir başka yerde tekil olarak yalnızca

“el-Mu’tefike” (en-Necm, 53/53) şeklindeki âyeti ise, cinsi anlatmak için gelmiştir.

Bir diğer görüşe göre “peygamberler” ile tek bir peygamber kastedilmiştir. Yüce Allah’ın:

“Ey Peygamberler, hoş ve temiz şeylerden yeyiniz” (el-Mu’minun, 23/51) âyetinde olduğu gibi. Oysa, Hazret-i Peygamber asrında ondan başka bir peygamber yoktu. Derim ki: Ancak, bu görüş tartışılır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den gelen sahih hadiste şöyle buyurmuştur: “Muhakkak Allah, Peygamberlere verdiği emrin aynısı ile mü’minlere hitab etmiştir.” Müslim, Zekât 65; Tirmizî, Tefsir 2. sûre 37; Dârimî, Rikaak 9: Müsned, II, 328. Bu hadis, bunun böyle olmadığına işaret etmektedir ki, bu da el-Bakara Sûresi’nde (2/172, ayetin tefsirinde) geçmiş idi. O halde kastedilenler bütün peygamberlerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yüce Allah’ın:

“Allah onlara zulmediyor değildi.” Yani, Allah kendilerine bir peygamber göndermedikçe onları helâk etmedi. “Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.” Ancak onlar, kendilerine karşı deliller ortaya konulmasından sonra kendi kendilerine zulmettiler.

Tevbe 69

Sizden öncekiler gibi: Onlar sizden daha güçlü, malları ve evlatları daha çoktu. Onlar nasipleriyle faydalandılar, siz de sizden öncekilerin nasibiyle faydalandığı gibi nasibinizle faydalandınız ve onlar gibi siz de batıla daldınız. İşte onların amelleri dünyada ve ahirette boşa gitti. Ve işte onlar hüsrana uğrayanlardır.

Diyanet Vakfı
(Ey münafıklar! Siz de) sizden öncekiler gibi (yaptınız). Onlar sizden kuvvetçe daha üstün, mal ve evlatça daha çok idiler. Onlar (dünya malından) paylarına düşenden faydalandılar. İşte sizden öncekiler nasıl paylarına düşenden faydalandıysalar, siz de payınıza düşenden faydalandınız ve (batıla) dalanlar gibi siz de daldınız. İşte onların amelleri dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Ve onlar ziyana uğrayanların kendileridir.

Kurtubi Tefsiri
Siz de kendinizden öncekiler gibisiniz. Onlar sizden daha güçlü idi Malları ve evladan da daha çoktu. Onlar payları kadar faydalandılar. Sizden öncekiler kendi payları kadar faydalandıkları gibi, siz de payınız kadar faydalandınız ve onlar daldıkları gibi siz de daldınız. Onlar, dünyada da âhirette de amelleri boşa gitmiş olanlardır. Zarara uğrayanların tâ kendileri de işte bunlardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Siz de Kendinizden Öncekiler Gibisiniz:

Yüce Allah’ın:

“Sîz de kendinizden öncekiler gibisiniz” âyeti ile İlgili olarak ez-Zeccâc der ki: Buradaki “kef” (gibi anlamındaki edat), nasb mahallindedir. Yanı, yüce Allah onlardan öncekilere cehennem ateşini va’dettiğî gibi diğer kâfirlere de cehennem ateşini va’detmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Âyet, siz münkeri emredip maruftan alıkoymak hususunda sizden öncekilerin yaptıkları gibi yaptınız, şeklindedir ve burada muzaf hazmedilmiştir.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Siz de sizden öncekiler gibisiniz. Buna göre buradaki benzetme edatı ref mahallindedîr. Çünkü hazfedilmiş bir mübtedânın haberidir.

“O: Daha güçlü” kelimesinin munsarıf olmayışı; vezninde sıfat-ı müşebbehe olduğundan dolayıdır. Bu kelimenin aslı şeklindedir. Yani onlar, sizden daha çetin bir güce sahip oldukları halde, yüce Allah’ın azabını kaldırmak imkân ve fırsatını bulamamışlardı.

2- Muhammed Ümmeti ve Önceki Ümmetler:

Said (b. el-Müseyyeb), Ebû Hüreyre’den, o, Peygamber (,sallallahü aleyhi ve sellem)’den şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Sizden önceki ümmetlerin gittikleri yolda siz de arşın arşın, karış karış, kulaç kulaç gideceksiniz. Öyle ki, onlardan herhangi bir kimse bir keler deliğine dahi girecek olsa, şüphesiz siz de oraya gireceksiniz.” Ebû Hüreyre dedi ki: Dilerseniz Kur’ân-ı Kerîmedeki şu âyeti okuyunuz:

“Siz de kendinizden öncekiler gibisiniz. Onlar sizden daha güçlü idi. Malları ve evlatları da daha çoktu. Dolar payları kadar faydalandılar.” Ebû Hüreyre der ki: Buradaki “pay”dan kasıt dindir.

“Sizden öncekiler kendi payları kadar faydalandıkları gibi, siz de payınız kadar faydalandınız” âyetini âyeti bitirinceye kadar okudu. (Ashâb) dediler ki: Ey Allah’ın Peygamberi, yahudi ve hristiyanların yaptıklarını mı yapacağız? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Zaten insan diye onlardan başka kim var?” Taberî, Câmiu’l-Beyân, X, 176.

Yine Sahih’te de Ebû Hüreyre’den Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu nakledilmektedir: “Sizden öncekilerin yollarını karış karış, arşın arşın izleyeceksiniz. Hatta onlar keler deliğine girecek olsalar siz de oradan gireceksiniz.” Ey Allah’ın Rasûlü, yahudi ve hıristiyanların mı? dediler, Hazret-i Peygamber: “Ya başka kim olabilir?” diye buyurdu. Buhârî, Enbiyâ 50, t’tisâm 14; Müslim, İlm 6; İbn Mâce, Filen 17; Müsned, II, 325, 327, 336…, III, 84, 89, 94. İbn Abbâs da dedi ki: Bu gece düne ne kadar da benziyor! İşte şu İsrailoğullarına benzedik çıktık. İbn Mes’ûd’dan da buna benzer bir söz nakledilmiştir.

3- Zarara Uğrayanlar;

Yüce Allah’ın:

“Onlar payları kadar faydalandılar.” Yani, kendilerinden öncekilerin yaptıkları gibi onlar da dinlerinden paylarına düşen ile yararlandılar. “… Siz de daldınız” ifadesi ile de gaib zamirden hitap sigasına geçilmektedir, “Daldıkları gibi” yani, onların dalışları gibi daldınız. “Gibi” anlamını veren “kef” ise, hazfedilmiş bir mastara sıfat olarak nasb mahallindedir. Yani, siz de dalanların dalışı gibi daldınız demektir. ise, Kim, kimse gibi nakıs bir isimdir ve bu hem tekil, hem de çoğul hakkında kullanılır. el-Bakara Sûresi’nde (2/17. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Suya daldım, dalarım” denilir. Dalınan yere de denilir. Bu da insanların gerek piyade, gerekse binekli olarak katettikleri yer demektir. Çoğulu ise, şekillerinde gelir. Bu açıklama Ebû Zeyd’den nakledilmiştir. “Bineğini suya daldırdım,” ise, “binekleri suya daldı” demektir. “Zorlu, sıkıntılı işlere daldım,” demektir. kılıcını sapladığı kimsenin içinde hareket ettirdi,” manasına gelir, “Kanında daldırdı” ifadesi mübalağa olarak kullanılır. İçecek şeylerin yayılması için kullanılan aracın adıdır. “İçeceği çalkaladım,” ifadesi de buradan gelmektedir. Karşılıklı olarak konuşup söze dalmayı anlatmak üzere de; tabirleri kullanılır. Buna göre ifadenin anlamı şudur: Siz de oyun ve eğlence ile dünyevî işler arasına dalıp gittiniz. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın işini yalanlamaya daldınız diye de açıklanmıştır.

“Onlar… amelleri” yani, hasenatları

“boşa gitmiş” batıl olmuş

“olanlardır.” Buna dair açıklamalar daha önceden (2/217. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Zarara uğrayanların tâ kendileri de işte bunlardır.” Buna dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/28. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Tevbe 68

Allah, münafık erkeklere ve münafık kadınlara ve kâfirlere, içinde ebedî kalacakları cehennem ateşini vaad etti. O onlara yeter. Allah onlara lanet etmiştir. Onlar için devamlı bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
Allah erkek münafıklara da kadın münafıklara da kafirlere de içinde ebedi kalacakları cehennem ateşini vadetti. O, onlara yeter. Allah onlara lanet etmiştir! Onlar için devamlı bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Allah, erkek münafıklara da, kadın münafıklara da, kâfirlere de orada ebediyyen kalıcılar olmak üzere cehennem ateşini va’detti. Bu onlara yeter. Allah onlara lanet etmiştir. Onlara bitip tükenmeyen bir azap vardır.

“Allah, erkek münafıklara da… va’detti.” Va’dedilen şey, hayır ise; Allah va’detti, denilir. Eğer bir kötülük ise, (isim ve mastarı): ) şeklinde gelir.

“Ebediyyen kalıcılar olmak üzere” âyeti hal olarak nasb edilmiştir. Âmili ise mahzufdur. Orayı ebedi kalıcılar olma”k üzere boylarlar,” demektir.

“Bu onlara yeter” âyeti mübtedâ ve haberdir. Yani bu, (cehennem ateşi ve azap) onların amellerinin karşılığı olmak üzere yeterlidir.

“Lanet (edilmek)”, uzak düşmek demektir. Yani, Allah’ın rahmetinden uzak düşmüşlerdir anlamında olup, lanete dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/88. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Onlara bitip tükenmeyen” devamlı ve kalıcı

“bir azap vardır.”

Tevbe 67

Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirindendir. Kötülüğü emrederler, iyiliği yasaklarlar, ellerini sıkı tutarlar. Allah’ı unuttular, O da onları unuttu. Şüphesiz münafıklar fasık olanların ta kendileridir.

Diyanet Vakfı
Münafık erkekler ve münafık kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir. Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkor ve cimrilik ederler. Onlar Allahı unuttular. Allah da onları unuttu! Çünkü münafıklar fasıkların kendileridir.

Kurtubi Tefsiri
Münafık erkeklerle münafık kadınlar da birbirlerindendir. Onlar kötülüğü emreder iyilikten alıkoyarlar, ellerini de siki tutarlar. Onlar, Allah’ı unuttular, O da onları unuttu. Şüphesiz münafıklar fasıkların tâ kendileridirler.

Yüce Allah’ın:

“Münafık erkeklerle münafık kadınlar” (mealindeki) âyeti mübtedâdır.

“Birbirleri” ikinci mübtedâdır, bedel de olabilir. Haberi ise;

“…lerindendir” âyetidir.

“Birbirlerindendir” âyeti, onların dinden çıkması aynı şey gibidir, anlamındadır. ez-Zeccâc der ki: Bu yüce Allah’ın:

“Onlar muhakkak sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler” (et-Tevbe, 9/56) âyeti ile ilişkilidir. Yani, onlar mü’minlerden değildirler. Aksine, birbirlerindendirler. Bu da onların münkeri emredip maruftan alıkoymak hususunda birbirlerine benzedikleri anlamına gelir.

Ellerini sıkı tutmaları ise, onların cihadı terk etmeleri ve yerine getirmeleri gereken haklar hususunda cimrilik etmeleri demektir.

Burada

“unutmak” terketmek anlamındadır. Yani, onlar Allah’ın kendilerine verdiği emirleri terkettîler, O da şüpheleri içerisinde kendilerini terkedip bıraktı. Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, yüce Allah’ın emirlerini âdeta unutulmuş hale gelinceye kadar terkedip durdular. O da onları sevap ve mükâfatından unutulmuşlar seviyesine düşürdü. Katade der ki:

“Onları unuttu”, hayırdan onları mahrum bıraktı anlamındadır. Kötülükten ise onları unutmadı. (Kötülük işlemeye devam ettiler).

Fısk, itaat ve dinin dışına çıkmak anlamındadır ki, buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/26’da) geçmiş bulunmaktadır.

Tevbe 66

Özür dilemeyin! İman ettikten sonra küfre girdiniz. İçinizden bir topluluğu affetsek bile, diğer bir topluluğu günahkâr oldukları için azaplandıracağız.

Diyanet Vakfı
(Boşuna) özür dilemeyin; çünkü siz iman ettikten sonra tekrar kafir oldunuz. Sizden (tevbe eden) bir gurubu bağışlasak bile, bir guruba da suçlu olduklarından dolayı azap edeceğiz.

Kurtubi Tefsiri
Özür dilemeyin. Siz îman ettikten sonra gerçekten kâfir oldunuz. İçinizden bir grubu affetsek bile, günahkâr kimseler oldukları için diğer bir grubu azaplandıracağız.

Yüce Allah’ın:

“Özür dilemeyin. Siz, îman ettikten sonra gerçekten kâfir oldunuz” âyeti azar olmak üzere söylenmiş bir sözdür. Şöyle buyurulmuş gibidir: Fayda vermeyecek bir iş yapmaya kalkışmayın. Bundan sonra haklarında kâfir oldukları ve günahlarından dolayı özür dilemenin Fayda sağlamayacağı hükmü verilmektedir.

“Özür diledi” ifadesi, mazereti oldu anlamınadır. Şair Lebîd şöyle der:

“Tam bir yıl ağlayan bir kimse, artık özür dilemiş (mazereti kabul edilmiş) olur.”

Özür dilemek (i’tizâr) ise, (kalpte) duyulan olumsuz duyguların izlerini, etkilerini silmek demektir. Mesela; “Evlerin izleri silindi, gitti,” denilir. İ’tizar da silinip gitmek manasınadır. Şair der ki:

“Yoksa sen, el-Vedkâ (denilen yer, ya da kum tepesin) de alışageldiğin

İzlerin silinip gittiği yerin alametlerini biliyor muydun?”

İbnü’l-A’râbî der ki: Bu kelimenin asıl anlamı kesmektir. Ona, itizar ettim demek, onun kalbinde bulunan (bana karşı) olumsuz duygulan kestim, sona erdirdim demektir. Sünnet edildiği vakit çocuktan kesilen et parçacığına; denilmesi de buradan geldiği gibi, kız çocuğunun sünnet edilmesi halinde kesilen et parçacığına da; Yüce Allah’ın:

“İçinizden bir grubu affetsek bile günahkâr kimseler oldukları için diğer bir grubu azaplandıracağız” âyeti ile ilgili olarak denildiğine göre bunlar üç kişi idiler. İkisi alay etmiş, bir diğeri de gülmüştü. Af olunan kişi, gülen ve herhangi bir söz söylemeyen kişi idi.

“Grup” (anlamı verilen: taife), topluluk, cemaat demektir. Bir kişiye de mana itibariyle “taife” denilebilir. İbn’ul-Enbârî der ki: Bazan çoğul anlam ifade eden bir lâfız tek kişi hakkında da kullanılır. Mesela: “Filan kişi katırlarla çıktı,” demek gibi. Yine der ki: “Taife” kelimesi ile tek kişi kastedilecek olursa, sonundaki “yuvarlak te”nin mübalağa için gelmesi de mümkündür.

Affedilen kişinin ismi hakkında farklı görüşler vardır İbn İshak adının, Mahşî b. Humeyyir olduğunu söylerken, İbn Hişam, adının İbn Mahşî olduğu söylenmektedir, der. Halife b. Hayyât ise “Tarihimde bunun ismi, Muhâşin b. Humevyir’dir demektedir. İbn Abdi’l-Berr ise, Muhâşin el-Himyerî olduğunu zikrederken, es-Süheylî ise, Muhaşşin b. Humeyyir olduğunu belirtmektedir. Hepsi de bu kişinin Yemame’de şehid düştüğünü naklederler. Bu kişi tevbe etmiş ve ona Abdurrahman ismi verilmişti. O da şehid olarak öldürülüp, kabrinin nerede olduğunun bilinmemesi için Allah’a dua etmişti. Bunun, o vakit münafık mı, yahut müslüman mı olduğu hususunda da farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre önce münafıktı, daha sonra samimi bir şekilde tevbe etti. Bir diğer görüşe göre ise müslümandi. Ancak, münafıkların sözlerini işitince bundan dolayı gülmüş, münkerlerini değiştirmemişti.

Tevbe 65

Andolsun ki onlara sorsan: “Biz sadece laf arasında eğlenip duruyorduk” derler. De ki: “Allah ile, ayetleriyle ve Resulüyle mi alay ediyordunuz?”

Diyanet Vakfı
Eğer onlara, (niçin alay ettiklerini) sorarsan, elbette, biz sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk, derler. De ki: Allah ile, Onun ayetleriyle ve Onun peygamberi ile mi alay ediyordunuz?

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun onlara soracak olsan elbette şöyle diyeceklerdir: “Biz sadece şakalaşıp eğleniyorduk” De ki: “Allah İle, O’nun âyetleri ile ve Rasûlü ile mi alay ediyordunuz?”

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Âyetin Nüzul Sebebi:

Bu âyet-i kerîme Tebûk gazvesi hakkında inmiştir. Taberî ve başkaları Katade’den şöyle dediğini naklederler: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebuk gazvesinde yolda giderken münafıklardan bir kesim de önünde yol alıyorlar ve şöyle diyorlardı: Şu Şam (Suriye) Saraylarını fethedecek ve sanoğullarının (Bizanslıların) kalelerini zaptedecek kimseye bir bakın!

Yüce Allah kalplerinde olanı ve aralarında konuştuklarını Peygamberine haber verince şöyle buyurdu: “Şu önden gidenleri ben yanlarına gelinceye kadar alıkoyun,” Daha sonra yanlarına varıp: “Siz şöyle şöyle dediniz” diye söyleyince yemin ederek: “Biz ancak şakalaşıyor ve eğleniyorduk” dediler ve bununla söylediklerinde ciddi olmadıklarım anlatmak istediler.

Taberî, Abdullah b. Ömer’den şöyle dediğini nakleder: Ben bu sözü söyleyen kişi olan ve Rebia b. Sabit’i Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın devesine asılarak onunla beraber sürüklenip dururken, taşlar sebebiyle yolun şurasına burasına değip, bu arada da: Biz sadece şakalaşıyor ve eğleniyorduk derken gördüm. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise: “Allah İle, O’nun âyetlerlyle ve Rasûlü ile mi alay ediyordunuz?” diyordu.

en-Nekkaş ise, Hazret-i Peygamberin devesine bu şekilde asılan kişinin Abdullah b. Ubeyy b. Selûl olduğunu nakletmektedir. el-Kuşeyrî de İbn Ömer’den böylece nakletmektedir. İbn Atiyye der ki: Bu bir yanlışlıktır. Çünkü Abdullah b. Ubeyy Tebuk’e katılmamıştır. el-Kuşeyrî ayrıca der ki: Hazret-i Peygamberin bu sözlerini Vedia b. Sâbit’e söylediği de ifade edilmiştir. Vedîa münafıklardan idi ve Tebûk gazvesine katılmıştır.

(Mealde) şakalaşmak anlamı verilen: aslında, suya dalmak demektir. Daha sonra kendisinde itham ve eziyet verici ifadeler bulunan herşey hakkında kullanılır olmuştur.

2. Küfür Sözü Şaka da Söylense, Ciddi de Söylense Hüküm Aynıdır:

Kadı Ebû Bekr b. el-Arabi der ki: Onların bu söyledikleri sözler ciddi de olabilirdi, şaka da olabilirdi. Ancak ne olursa olsun bu sözler küfürdür. Çünkü küfür sözleri şaka yollu söylemenin de küfür olduğu hususunda ümmet arasında görüş ayrılığı yoktur. Tahkik, ilim ve hakkın; şaka ve ciddiyetsizlik ise batıl ve cehaletin kardeşidir. İlim adamlarımız derler ki: (Bu konuda isterseniz) yüce Allah’ın:

“Sen bizi ataya mı alıyorsun dediler. O: Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım, dedi” (el-Bakara, 2/67) âyetine bakabilirsiniz.

3. Şaka ve Ciddiyetsizliğin Çeşitli Hükümlere Etkisi:

İlim adamları şakanın, alış-veriş, nikâh ve boşama gibi sair hükümlerde etkisi hususunda üç ayrı görüş ortaya atmışlardır.

Bir görüşe göre kayıtsız ve şartsız olarak şaka yollu söylenen bu sözler bu hükümlerde bağlayıcı değildir.

İkinci görüş, mutlak olarak bağlayıcıdır.

Üçüncü görüş ise, alış-veriş ile diğer hükümler arasında fark gözeten görüştür. Buna göre nikâh ve talakta bağlayıcıdır. Bu, talâk hususunda tek bir görüş olarak Şâfiî’nin görüşüdür, alış-verişte ise şakanın bağlayıcı bir hükmü yoktur.

Mâlik ise, “Muhammed’in Kitab”ında şöyle demektedir: Şaka ve eğlenen kimsenin nikâhı bağlayıcıdır. Ebû Zeyd, İbnü’l-Kasmı’dan “el-Utebiye”de bağlayıcı olmadığını nakletmektedir. Ali b. Ziyad ise, bu durumda nikâh önce de olsa, sonra da (farkedilse) fesh edilir.

Şakalaşan kimsenin satışı hususunda Şâfiî’nin iki görüşü vardır. Bizim (Mâlikî) mezhebimizin ilim adamlarının görüşlerinden de bu şekilde iki görüş çıkartılabilir. İbnü’l-Münzir ise, boşamanın ciddisinin de şakasının da aynı olduğu hususunda icma bulunduğunu nakletmektedir. Mezhebimize mensup müteahhir bazı ilim adamı da şöyle demiştir Her iki taraf da nikâhta olsun alış-verişte olsun şaka yollu söylediklerini ittifakla belirtirlerse bağlayıcı olmaz. Ancak, bu konuda aralarında ayrılık doğarsa, ciddi olduğu şaka olduğu iddiasına baskın kabul edilir.

Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Dârakutnî, Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet ederler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Üç şey vardır ki bunların ciddisi de ciddidir, şakaları da ciddidir: Nikâh, boşama ve ricat.” Tirmizî der ki: Bu, hasen, garip bir hadistir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından olsun, diğerlerinden olsun, İlim ehlince uygulama da buna göredir. Ebû Dâvûd, Talâk 9; Tirmizî, Talâk 9; İbn Afdce, Talâk 13; Dârakutnî, III, 256, IV, 19.

Derim ki: Evet, hadiste bu şekilde: “…ric’at” ifadesi de geçmektedir. Mâlik’in Muvatta’’ı’nda ise Yahya b. Saıd’den, o, Said b. el-Müseyyeb’den şöyle dediği nakledilmektedir: “Üç şey vardır ki, bunlarda oyun olmaz. Nikâh, talâk ve köle azad etmek.” Muvutta, Nikâh 56. Ali b. Ebî Tâlib, Abdullah b. Mes’ûd ve Ebû’d-Derdâ’dan da böyle rivâyet edilmiş ve onların hepsi şöyle demişlerdir: Üç şey vardır ki bunlarda eğlenme de olmaz, geri dönüş de olmaz. Eğlensin diye de bunları yapan, ciddi olarak da bunları yapan (aynı durumdadır): Nikâh, talâk ve köle azad etmek.

Said b. el-Müseyyeb’den, Hazret-i Ömer’in şöyle dediğini nakletmektedir: Dört şey vardır ki bunlar herkesin hakkında câiz (geçerli )dirler: Köle azadı, boşama, nikâh ve adaklar. Dahhak’dan da şöyle dediği nakledilmektedir: Üç şey vardır ki, bunlarda oyun olmaz. Nikâh, boşama ve Bk. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, XVI, 377-378. adaklar.

Tevbe 64

Münafıklar, kalplerindekini onlara haber verecek bir sûrenin kendilerine indirilmesinden çekinirler. De ki: “Alay edin! Şüphesiz Allah, korktuğunuz şeyi ortaya çıkaracaktır.”

Diyanet Vakfı
Münafıklar, kalplerinde olanı kendilerine haber verecek bir surenin müminlere indirilmesinden çekinirler. De ki: Siz alay edin! Allah o çekindiğiniz şeyi ortaya çıkaracaktır.

Kurtubi Tefsiri
Münafıklar, kalplerinde olanı kendilerine açıkça haber verecek bir sûrenin tepelerine indirilmesinden çekiniyorlar. De ki: “Siz alay edin bakalım! Şüphesiz Allah çekindiğinizi açığa çıkarandır.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Münafıkların Çekinmesi:

Yüce Allah’ın:

“Münafıklar… çekiniyorlar” âyeti bir haberdir, emir değildir. Bunun haber olduğuna bundan sonra gelen:

“Şüphesiz Allah çekindiğinizi açığa çıkarandır” âyeti delildir. Çünkü onlar inâdî olarak küfre sapmışlardı.

es-Süddî der ki: Kimi münafıkların: Allah’a yemin ederim, hakkımızda bizi rezil edecek bir şeyler inmesindense öne çıkan lıp bana yüz sopa vurulmasını daha çok arzu ederim, demesi üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. el-Vâhıdî, Esbâbu Nuzûli’l-Kur’ân, s.255

“Çekiniyorlar” buna karşı kendilerini korumaya çalışıyorlar, anlamındadır. ez-Zeccâc dedi ki: Âyetin anlamı, çekinsinler şeklinde olup emirdir. Nitekim (emir vermek kastı ile): Bunu yapar, demek de buna benzemektedir.

2. Münafıkların Korkusu:

Yüce Allah’ın:

“Tepelerine indirilmesinden…” âyetindeki; “(……..): … me…” nasb mahallinde olup “indirilmesinden” anlamını kazandırmaktadır. Sîbeveyh’in görüşüne göre ise bu edatın;” den”in hazfine göre cer mahallinde olması da mümkündür. Ayrıca; “Çekinirler” fiilinin mefûlü olarak nasb mahallinde olması da mümkündür. Çünkü Sîbeveyh Zeyd’den çekindim,” tabirinin kullanılmasını uygun görmekte ve (bu kullanılışa örnek olmak üzere de) şöyle bir beyit nakletmektedir:

“Zarar vermeyecek işlerden çekinmekte, bununla birlikte güven duymaktadır

Kendisini kaderlerden korumayacak şeylerde.”

Ancak el-Müberred bunu câiz kabul etmemektedir. Çünkü “çekinmek” kişinin tavırlarında görülen bir iştir.

“Tepelerine” ifadesinin anlamı, mü’minler üzerine demektir. “Bir sûre’den kasıt ise münafıklar hakkında mü’minlere münafıkların gülünçlüklerini, kötülüklerini ve ayıplarını anlatacak bir sûre indirilmesinden çekinirler, demektir. İşte bundan dolayı bu sûreye, sûrenin tefsirinin baş taraflarında da geçtiği gibi “el-Fâdıha (iç yüzleri açıklayan, rezil eden)” “el-Musîre (açıklayan, yayan” ve “el-Muba’sire (araştıran)” adlan verilmiştir. el-Hasen der ki: Müslümanlar bu sûreyi “el-Haffâre (kazıcı)” diye de adlandırırlardı. Çünkü bu sûre münafıkların kalplerinde bulunanları kazıyarak ortaya çıkarmıştır.

3. Münafıkların Tehdidi:

Yüce Allah’ın:

“De ki: Siz alay edin bakalım” âyeti korkutma ve tehdit ihtiva eden bir emirdir. ‘Şüphesiz Allah çekindiğinizi açığa çıkarandır” sîzin açığa çıkmasından korkup çekindiğiniz şeyi ortaya çıkarandır.

İbn Abbâs der ki: Allah münafıkların isimlerini de indirdi. Bunlar yetmiş kişi idiler. Daha sonra bu isimler O’nun refet ve rahmetinin bir tecellisi olarak Kur’ân-ı Rerîm’den nesh edildi. Çünkü onların çocukları müslüman idi ve insanlar birbirlerini ayıplayabiliyorlardı. Buna göre yüce Allah; “Şüphesiz Allah çekindiğnizi açığa çıkarandır” âyetinde sözünü ettiği vaadini gerçekleştirmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah’ın açığa çıkarması, Peygamberine onların hallerini ve isimlerini bildirmesi sureti ile olmuştur. Yoksa onların İsimlerinı Kur’ân-ı Kerîm’de İndirmesi şeklinde değil. Zaten yüce Allah bir başka yerde:

“Sen onları muhakkak söyleyişlerinden de bilirsin” (Muhammed, 47/30) diye buyurmaktadır. Bu ise bir çeşit ilhamdır. Münafıklar arasında tereddüt içerisinde bulunan ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ı yalanlamak ya da onu tasdik etmek hususunda kesin bir kanaate varmayan kimseler de vardı. Aralarında onun doğruluğunu bildikleri halde îman etmeyip inatlaşanlar da vardı.

Tevbe 63

Allah ve Resulüne karşı gelenin cehennem ateşinde ebedî kalacağını ve onun büyük bir rezillik olduğunu bilmiyorlar mı?

Diyanet Vakfı
(Hala) bilmediler mi ki, kim Allah ve Resulüne karşı koyarsa elbette onun için, içinde ebedi kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte bu büyük rüsvaylıktır.

Kurtubi Tefsiri
Hâlâ bilmezler mi ki, kim Allah’a ve Rasûlüne karşı sınır mücadelesine kalkışırsa ona içinde ebedi kalacağı cehennem ateşi vardır. En büyük rüsvaylık işte budur.

Yüce Allah’ın:

“Hâlâ bilmezler mi ki” âyetinde kastedilenler münafıklardır. İbn Hürmüz ile el-Hasen ise bunu muhatap kipi olarak; “Bilmez (mi) siniz?” diye okumuşlardır. lâfzı, Bil(mez)ler” ile nasb mahallindedir. “He” zamiri ise söylenen söze ait bir zamirdir. “Kim Allah’a… karşı sınır mücadelisine kalkışırsa” âyeti mübtedâ olarak ref mahallindedir.

“Sınır mücadelesine kalkışmak” ise, “Ayrılık” kelimesinde olduğu gibi birisinin bir sınırda, diğerinin de bir sınırda kalması, bulunması demektir. Mesela, Filan filana karşı sınır mücadelesine girişti,” ifadesi kullanılır ve bir kimsenin kendisine ait olmayan bir sınır içerisinde bulunması başka sınıra düşmesi anlamı kastedilir.

“Ona… cehennem ateşi vardır” âyeti ile ilgili olarak şöyle denmektedir: Şart cünlesinde “fe” harfinden sonra gelen (cevap cümlesi) mübtedâ kabul edilir. O bakımdan, burada hemze esreli olarak; denilmesi gerekirdi. el-Halil ve Sîbeveyh de burada esreli olarak okunmasını câiz kabul etmişlerdir. Sîbeveyh, bu da güzeldir der ve şu beyitleri (şahit olarak) nakleder:

“Uğrayanların azlığı dolayısıyla (tadı) değişen suları bilirim hâlâ da.

Uzun süre yol aldıklarından dolayı yorgun düşmüş develer hızla yol alırlar.

Şüphesiz binek develerim uzun süre konup göçmekten usanırlarsa da

Ben yine de bu işten sonunda payımı elde etmek için muhakkak ısrarla yoluma devam ederim.”

Şu kadar var ki, genelde herkes; şeklinde hemzeyi üstün ile okumaktadırlar.

Yine el-Halil ve Sîbeveyh şöyle demektedirler: (âyet-i kerimedeki) ikinci (……..); birincisinden bedeldir. El Müberred, bu görüşün makbul olmadığını, doğru olanın ise el-Cermî’nin açıklaması olduğunu iddia ederek şöyle der: İkincisi, araya uzunca ifadeler gelmiş olduğu için te’kid maksadıyla tekrar edilmiştir. Bunun benzeri yüce Allah’ın şu âyetleridir:

“Ve âhirette de en büyük hüsrana uğrayacaklar onlardır” (en-Neml, 27/5). Yüce Allah’ın şu âyeti de böyledir: ” Sonra ikisinin de akibetleri muhakkak ikisi de orada ebedi olmak üzere ateşin içinde kalmalarıdır.” (el-Haşr,59/17)

el-Ahreş der ki: Bu âyette âyetin anlamı böyle bir kimseye ateşin vacip olacağıdır.

el-Müberred bunu kabul etmeyerek şöyle der: Bu bir hatadır. Çünkü şeddeli ve üstün olan; mübtedâ olarak kullanılıp haber hazfedilmez, Ali b. Süleyman da der ki: Mana; Vacip olan onun için cehennem ateşi olduğudur, şeklindedir. Buna göre ikincisi, mahzut bir mübtedânsn haberidir.

Ytne şöyle denilmiştir: İfade; Onun için ona muhakkak cehennem ateşi vardır, takdirindedir. Buna göre; (öl) edatı, “fe” ile arasında mecrur olan ismin takdiri üzere ref mahallındedir.

Tevbe 62

Allah’a yemin ederler ki sizi razı etsinler. Oysa Allah ve Resulü, eğer mümin iseler, razı edilmesi daha layık olandır.

Diyanet Vakfı
Rızanızı almak için size (gelip) Allaha and içerler. Eğer mümin iseler Allah ve Resulünü razı etmeleri daha doğrudur.

Kurtubi Tefsiri
Sizi hoşnut etmek için huzurunuzda Allah’a yemin ederler. Halbuki daha doğru olan, Allah’ı ve Rasûlünü hoşnut etmeleridir; eğer mü’min iseler.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Âyetin Nüzul Sebebi:

Rivâyete göre aralarında el-Cülâs b. Süveyd ile Vedîa b. Sâbit’in bulunduğu münafıklardan bir topluluk bir arada bulunuyordu. Yanlarında Ensar’dan Âmir b. Kays adında bir genç çocuk da vardı. Onu önemsemediler, ileri geri konuştular ve şöyle dediler: Eğer Muhammed’in dediği gerçekse biz elbette eşeklerden daha kötü bir durumdayız.

Genç delikanlı buna kızdı ve: Allah’a yemin olsun ki onun söylediği gerçektir ve siz de eşeklerden daha kötüsünüz dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e de onların söylediklerini bildirdi. Münafıklar ise Âmir’in yalan söylediğine dair yemin ettiler. Amir ise, hayır yalancılar onlardır, dedi ve buna dair yemin edip; Allah’ım, bizi birbirimizden ayrılmadan doğru söyleyenin doğruluğunu, yalan söyleyenin de yalancılığını ortaya çıkar, dedi.

Bunun üzerine şanı yüce Allah:

“Sizi hoşnut etmek için huzurunuzda Allah’a yemin ederler” âyetinin da yer aldığı bu âyet-i kerimeyi el-Vâhidî, a.g.e., s.254-255; buna yakın başka bir rivâyet; Süyûtî, a.g.e., I, 228. indirdi.

2. Allah ve Rasûlünü Razı Etmek:

Yüce Allah’ın:

“Halbuki, daha doğru olan Allah’ı ve Rasûlünü hoşnut etmeleridir” âyeti mübtedâ ve haberdir. Sîbeveyh’in görüşüne göre ifadenin takdiri, “Daha doğru olan Allah’ı hoşnut etmeleridir, yine daha doğru olan O’nun Rasûlünü hoşnut etmeleridir” şeklinde olup, daha sonra hazfedilmiştir. Nitekim şairlerden birisi şöyle demiştir:

“Biz yanımızdakine, sen de yanımdakine razısın. Görüş (lerimiz) ise farklıdır.”

Muhammed b. Yezid der ki: İfadede herhangi bir hazf yoktur. İfadenin takdiri; “Daha doğru olan Allah’ı razı etmeleridir, Rasûlünü de” şeklinde olup takdim ve tehir vardır.

el-Ferrâ’ der ki: İfadenin anlamı, “daha doğru olan ise Rasûlünü razı etmeleridir” şeklindedir. “Allah” lâfzı ise bir söz başlangıcıdır. Nitekim, Allah dilerse ve sen dilersen ifadesi de böyledir.

en-Nehhâs ise der ki: Sîbeveyh’in görüşü bunların en uygun olanıdır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den: “Allah dilerse ve sen dilersen” demenin nehy edildiği sahih rivâyetle sabit olmuştur. Herhangi bir ifadenin eğer manası da doğru ise, hiçbir ifadede ne takdim, ne de tehir takdirine gidilmez. Derim ki: Şöyle de denilmiştir: Şanı yüce Allah, rızasını Rasûlünün rızası ile iç içe kılmıştır. Nitekim O’nun:

“Rasûle itaat eden Allah’a itaat etmiş olur” (en-Nisâ, 4/80) âyeti de bunu göstermektedir. er-Rabi’ b. Haysem, bu âyet-i kerimeyi okudu mu durur, sonra da şöyle dermiş: Öyle bir âyet ki, hem ne âyet! Allah bu işi ona havale etti ve o bize hayırdan başka birşey emretmez.

3. Yemin Edenin Yeminini Kabul Etme Gereği:

(Mezhebimize mensup.) ilim adamlarımız derler ki: Bu âyet-i kerîme, yemin edenin yeminini -kendisine yemin edilen kişinin razı olma yükümlülüğü bulunmasa dahi- kabul etmenin gerektiğini ihtiva etmektedir. Yemin, davacının bir hakkıdır.

Yine âyet-i kerîme, daha önceden de geçtiği üzere yeminin yüce Allah’ın adına yapılması gerektiğini de ihtiva etmektedir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yemin eden ya Allah adına yemin etsin, yahut sussun. Buraya kadar: Buhârî, Şehâcföt 26, Edeb 74, Eymân 4; Müslim, Eyman 3; Dârimî, Nüzür 6; Muvatta’”, Nüüftr 14; Müsned, II, 7, 11. Kendisine yemin edilen kişi de tasdik etsin.”

Yeminlere ve yeminlerden istisna yapmaya (inşaallah demeye) dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Mâide Sûresi’nde (5/89. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Tevbe 61

Onlardan Peygamberi inciten ve “O bir kulaktır” diyenler vardır. De ki: “O, sizin için bir hayır kulağıdır. Allah’a iman eder, müminlere inanır ve sizden iman edenler için bir rahmettir.” Allah’ın Resulünü incitenler için acı bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
(Yine o münafıklardan:) O (Peygamber, her söyleneni dinleyen) bir kulaktır, diyerek peygamberi incitenler de vardır. De ki: O, sizin için bir hayır kulağıdır. Çünkü o Allaha inanır, müminlere güvenir ve o, sizden iman edenler için de bir rahmettir. Allahın Resulüne eziyet edenler için mutlaka elem verici bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Peygambere eziyet eden ve: “O bir kulaktır” diyenler de onlardandır. De ki; “O sizin için hayırlı bir kulaktır. Allah’a İnanır ve mü’minler’in sözüne inanır. O, İçinizden îman edenler için de bir rahmettir.” Allah’ın Rasulünü incitenler için can yakıcı bir azap vardır.

Yüce Allah münafıklar arasında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)i incitecek sözler söyleyerek ileri geri konuşup dillerini uzatan ve: Eğer bu konuda bana sitem edecek olursa ben ona böyle bir şey söylemedim diye yemin ederim, o da bunu kabul eder. Çünkü o her söyleneni dinleyen bir kulaktır, diye düşünen kimseler olduğunu beyan etmektedir.

el-Cevherî der ki; Bir kimse her söyleyenin sözünü dinliyor ise ona; “Kulak kesilen bir adam” denilir. Tekil ve çoğulu aynıdır.

Ali b. Ebi Talha, İbn Abbâs’tan yüce Allah’ın:

“O bir kulaktır” âyeti hakkında: Söyleyeni dinleyen ve kabul eden kimse demektir, diye açıkladığını rivâyet eder.

Bu âyet-i kerîme Attâb b. Kuşeyr hakkında inmiştir. O: Muhammed ancak kendisine söylenen herşeyi kabul eden bir kulaktır, demişti. Bir başka görüşe göre bu kişi Nebtel b. el-Hâris’tir. Bu açıklamayı de İbn İshak yapmıştır. Nebtel iri yarı, saçı sakalı birbirine karışmış, esmer, gözleri kızıl, yanaklarının siyahlığına kırmızılık karışmış acaib hilkatli birisiydi. Kendisi hakkında Hazret-i Peygamberin: “Bir şeytanı görmek isteyen kimse Nebtel b. el-Hâris’e baksın” diye buyurduğu kişi de odur. el-Vâhidî, Esbâbu Nuzûli’l-Kur’ân, s.254; Suyûtî, ed-Dürru’l-Mensur, IV, 227.

Kulak” kelimesi, “zel” harfi ötreli de sakin de okunmuştur.

“De ki: O, sizin için hayırlı bir kulaktır” âyeti o, sizin için hayırlı bir kulaktır, kötü bir kulak değildir, demektir. Yani o, sizin için hayırlı olanı işitir, kötü olanı işitmez. Bu âyet; el-Hasen ve Ebû Bekr’in rivâyetine göre Âsım tarafından; şeklinde ötreli ve tenvinli olarak okunmuştur. Diğerleri ise, İzafet ile (yani “nun” harfi tek ötreli, ondan sonraki kelime ise iki esreli) okunmuştur. Hamza ise, (“mü’minlere inanır” anlamındaki âyetten sonra gelen): “bir rahmet” kelimesini esreli okumuştur. (Bu kıraate dair açıklamalar biraz sonra gelecektir). Diğerleri ise bu kelimeyi; “Bir kulaktır” âyetine atfederek ref ile okumuşlardır. İfadenin takdiri ise şöyle olur: O, sizin için hayırlı bir kulaktır ve bir rahmettir. Yani o, hayırlı şeyleri işitendir. Şer şeyleri işiten değildir. Bu da şu demektir. O, sevdiği (bir diğer nüshadaki kelimeye göre: İşitilmesi gereken) şeyi işitir ve o bir rahmettir. Ancak, “rahmet” kelimesinin esreli okunuşuna (ki, Hamza ‘nın kıraatidir) göre ise bu kelime; “Hayır” kelimesine atfederek okunmuştur.

en-Nehhâs der ki: Bu, Arap dili bilginlerine göre açıklanma ihtimali uzak bir okuyuştur. Çünkü, her iki isim arasında uzaklık meydana gelmiştir. Esreli okuyuşta ise bu oldukça çirkindir.

el-Mehdevî der ki: “Rahmet” kelimesi “hayırlı” kelimesine atf ile esreli okunur. Yani: O, hayırlı şeyleri işiten bir kulaktır ve rahmet olan şeyleri işitendir, demek olur. Çünkü rahmet de hayır kapsamı içeresindedir. “Rahmet” kelimesinin, “mü’minler” kelimesine atfedilmesi doğru olamaz. Çünkü bu: O, Allah’a da inanır, mü’minlere de inanır (güvenir), anlamındadır.

Buna göre Kûfelilerin görüşüne göre, “mü’minler” anlamındaki kelimenin başındaki “radıyallahü anh” zaiddir. Yüce Allah’ın:

“Onlar Rabblerinden korkarlar” (el-A’raf, 7/154) âyetinde de böyledir, (“Rabbleri” kelimesinin başındaki “lâm” zaiddir). Ebû Ali de der ki: Bu, yüce Allah’ın:

“O size ulaşmış bulunuyor” (en-Neml, 27/72) âyetindeki gibidir.

el-Müberred’e göre ise bu lâm, fiilin kendisine delâlet ettiği bir mastara taalluk etmektedir ki, ifadenin takdiri: O, kâfirleri değil de mü’minleri tasdik eder, anlamında olmak üzere; şeklindedir. Mana nazar-ı itibara alınarak lâm getirilmiş olabilir. Çünkü; İnanır” kelimesi, “Doğrular, tasdik eder”; anlamındadır. Burada da yüce Allah’ın:

“Önündekini tasdik edici” (el-Bakara, 2/97; Âl-i İmrân, 3/3) âyetinde olduğu gibi, “lâm” ile teaddi etmiştir (geçişli fiil haline gelmiştir).

Tevbe 60

Sadakalar yalnızca fakirler, miskinler, onları toplayanlar, kalpleri ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolda kalmışlar içindir. Bu Allah tarafından farz kılınmıştır. Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Sadakalar (zekatlar) Allahtan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekat toplayan) memurlara, gönülleri (İslama) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda olana, yolda kalana mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Sadakalar; ancak fakirlere, yoksullara, onu toplamakla görevlendirilenlere, kalpleri (İslâm’a) alıştırılmak istenenlere, kölelere, borçlulara, Allah yolunda harcamaya ve yolculara -Allah’tan bir farz olarak- mahsustur. Allah her şeyi bilendir, Hakimdir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı otuz başlık halinde sunacağız:

1. Zekâtın Hikmeti:

“Sadakalar ancak fakirlere… mahsustur.” Bu âyetle yüce Allah bir takım İnsanlara kendisinden bir nimet olmak üzere mal ihsan etmekle özel bir lütufta bulunmuştur. Onlara vermiş olduğu bu nimetin şükrünü de malı bulunmayan kimselere ödemek üzere belli bir pay olarak çıkartıp vermelerini takdir buyurmuştur. Bunu da yüce Allah:

“Yeryüzünde rızkı Allah’a ait olmayan hiçbir canlı yoktur” (Hud, 11/6) âyetinde teminat altına aldığı hususu kendisine vekaleten yerine getirsinler diye emir buyurmaktadır.

2. Zekâtta Hakkı Bulunan Sınıfların Hepsine Zekât Vermek Gerekir:

Yüce Allah’ın:

“Fakirlere… mahsustur” âyeti, sadakaların (zekâtların) harcama yerlerini açıklamaktadır ki, zekât onların dışındakilere harcanmasın. Buna riayet edildiği taktirde zekâta hak sahibi olanlara vermekte muhayyerlik sözkonusudur. Mâlik, Ebû Hanîfe ve arkadaşlarının görüşü budur. Bu (yani: “Fakirlere … mahsustur” anlamındaki âyet; “Eğer bineğin kapı da evindir” demeye benzer. Şâfiî ise: Buradaki lâm temlik lamıdır demektedir. Kişinin: “Mal, Zeyd, Amr ve Bekr’e aittir,” demeye benzer. Böyle bir durumda sözü geçen kimseler arasında eşitliğin sağlanması kaçınılmazdır. Şâfiî ve arkadaştan derler ki: Bu da bir kimsenin muayyen sınıflara veya muayyen bir topluluğa vasiyet etmesine benzer. Onlar bu konuda âyeti kerimenin başında yer alan. Ancak lâfzını delil gösterirler. Bu lâfız ise sadakaların (zekâtın) bu sekiz sınıfa münhasıran verilmesi gerektiğini ifade etmektedir.

Ayrıca onlar bu görüşlerini Ziyad b. el-Hâris es-Sudaî tarafından rivâyet edilen hadisle de desteklerler. Ziyad dedi ki: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna -benim kavmim üzerine bir ordu göndermekte iken- vardım ve: Ey Allah’ın Rasûlü dedim. Ordunu gönderme, alıkoy. Onların müslüman olmalarını ve sana itaatlerini ben sağlayabilirim. Sonra da kavmime bir mektup yazdım, onların İslâm’a girdikleri ve itaatle boyun eğdiklerine dair haber geldi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ey kavmi arasında kendisine itaat olunan Sudakların kardeşi…” Ben dedim ki: Hayır, asıl Allah onlara lütfetti ve onları hidayete iletti. Daha sonra Hazret-i Peygamberin yanına bir adam gelerek sadakalara dair ona soru sordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle dedi: “Allah, sadakalar hususunda ne bir peygamberin, ne de ondan başkasının hükmüne razı olmadı. O bakımdan O, sadakayı sekiz bölüme ayırdı. Eğer sen bu bölümlerden birisine mensup bir kimse isen sana veririm.” Bu hadisi Ebû Dâvûd ve Dârakutnî rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Zekât 23; Dârakutnî, II, 137. Lâfız da Dârakutnînindir. Zeynü’l-Abidin’den nakledildiğine göre o şöyle demiş: Şanı yüce Allah, zekât olarak ödenecek miktarı ve bu sınıflara ne kadar yeterli geleceğini öğretmiş ve bunu onların tümü için bir hak olarak tesbit etmiştir. Kim onların bu haklarını engelleyecek olursa, işte o, rızıkları hususunda onlara zulmeden birisidir.

Bizim (Mâlikî mezhebimize mensub) ilim adamlarımız, yüce Allah’ın:

“Sadakalarınızı açıkça verirseniz o ne güzeldir. Şayet onları gizler de fakirlere verirseniz, bu da sizin için daha hayırlıdır” (el-Bakara, 2/271) âyetine sarılmışlardır. Sadaka Kur’ân-i Kerîm’de mutlak olarak kullanıldığı takdirde farz olan sadakayı ifade eder. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Ben, sadakayı zenginlerinizden alıp fakirlerinize geri vermekle emrolundum.” “… Onlara, mallarında zenginlerinden alınıp fakirlerine verilen bir sadaka (zekât) bulunduğunu bildir” anlamındaki hadisin bir bölümü olmak üzere: Buhârî, Zekât 1, 41, 63, Meğâzî, 60; Müslim, Îman 29, 31; Ebû Dâvûd, Zekât 5; Tirmizî, Zekât 6; Nesâî, Zekât, 1, 46; İbn Mâce, Zekat 1; Dârimî, Zekat 1; Müsned, I, 233.

Bu gerek Kur’ân’da, gerekse sünnette sadakanın verilmesi emredilen sekiz sınıftan sadece birisinin sözkonusu edilmesine dair açık bir nastır. Nitekim Ömer b. el-Hattâb, Ali, İbn Abbâs ve Huzeyfe’nin görüşleri de budur. Topluca bütün tabiin de bu görüşte olup şöyle demişlerdir: Zekâtın sekiz stnıfa verilmesi de caizdir, bunlardan herhangi birisine ödeyecek olsan bu da caizdir.

el-Minhâl b. Amr da, Zir b. Hubeyş’den, o, Huzeyfe’den şanı yüce Allah’ın:

“Sadakalar ancak fakirlere, yoksullara… mahsustur” âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet eder: Sen, sadakanı bunlardan hangisine verirsen senin için yeterli olur. Said b. Cubeyr, İbn Abbâs’tan yüce Allah’ın

“Sadakalar, ancak fakirlere, yoksullara… mahsustur” âyeti hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Zekâtını bunlardan hangisine verirsen, senin için yeterlidir. el-Hasen, İbrahim ve başkalarının görüşü de budur. Elkiya et-Taberî der ki: Hatta Mâlik bu hususta icma olduğunu dahi iddia eder.

Derim ki: Bununla ashâb-ı kiramın İcmaını kasteder. Çünkü Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr)’in dediğine göre bu hususta ashâb-ı kiram arasında onlara (az önce sözleri edilen Ömer b. el-Hattâb, Ali, İbn Abbâs ve Huzeyfe’ye) muhalefet eden kimse olduğu bilinmemektedir. Doğrusunu en iyi bilen yüce Allah’tır.

İbnü’l-Arabî der ki: Bu hususta bizimle onlar arasında ayırıcı hükme ölçü kabul ettiğimiz husus şu ki: Ümmet, ittifakla şunu kabul etmiştir: Eğer her bir sınıfa kendi payı verilecek olursa, bu payın genel olarak bütün sınıfa dağıtılması vacib değildir. Aynı şekilde bütün sınıflara zekât vermek de bunun gibidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3. Takir ile Yoksul (Miskin) Arasındaki Fark:

Gerek dil bilginlerinin, gerek fukahânın fakir ile miskîn arasındaki fark hususunda dokuz ayrı görüşü vardır.

Yakub b. es-Sikkît, el-Kutebî ve Yûnus b. Habib, fakirin yoksuldan daha iyi hallice olduğu görüşündedirler. Derler ki: Fakir, kendisine kısmen yeterli olabilecek ve kendisini ayakta tutabilecek bir şeylere sahip olan kişidir. Miskîn (yoksul) ise hiçbir şeye sahib olmayandır. Delil olarak da bir çobanın şu beyitini gösterirler:

“Fakire gelince, onun sağmal devesi çoluk çocuğunun ihtiyacına denk düşüp de

Geriye kendisine hiçbir deve kalmayandır.”

Dil bilgini ve hadis ehlinden bir topluluk da bu görüştedir ki, Ebû Hanîfe ile Kadı Abdulvehhab bunlar arasındadır. .

Beyitte geçen “denk düşmek” tabiri, mesela, filanın sağmal devesi çoluk çocuğuna denktir, denilince, onun verdiği süt ihtiyaçlarına yetecek kadardır, fazlası yoktur, demek olur. Bu açıklama el-Cevherî den nakledilmiştir.

Başkaları da bunun aksini söyleyerek yoksulu fakirden daha iyi hallice kabul ederler. Bunlar da yüce Allah’ın:

“Gemiye gelince o, denizde çalışan yoksullara ait idi” (el-Kehf, 18/79) âyetini delil gösterirler. Yüce Allah bu âyetinde yoksulların denizdeki gemilerden birisine sahip olduklarını haber vermektedir. Kimi zaman böyle bir gemi çokça miktardaki mala dahi eşit olabilir. Bu görüşün sahipleri, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın fakirlikten Allah’a sığındığına dair rivâyet edilen duası ile de görüşlerini desteklerler. Yine Hazret-i Peygamber’in şöyle dediği de rivâyet edilmiştir: “Allah’ım beni miskin (yoksul) olarak yaşat ve miskin olarak canımı al.” Tîrmîzi, Zühd 37; İbn Mâce Zühd 7. Hadis ile ilgili mülahazalar için bk. İbn Mâce, belirtilen hadîsin akabindeki “Zevaid” notları. Şayet miskinin durumu fakirden daha kötü olsaydı, bu iki rivâyet arasında çelişki olurdu. Zira Hazret-i Peygamberin fakirlikten Allah’a sığınmakla birlikte ondan daha kötü bir hale sahib olmayı dilemesine imkân yoktur. Nitekim yüce Allah onun duasını kabul buyurmuş ve yüce Allah’ın kendisine rey olarak vermiş olduğu bir miktar mala sahib olduğu halde ruhunu kabzetmiştir. Ancak beraberinde bütün ihtiyaçlarına yetecek kadar mal da yoktu.

İşte bundan dolayı zırhını rehin bırakmıştı. Bu görüşün sahipleri derler ki: Bir çobanın söylediği nakledilen beyitin, bu hususta delil olacak bir tarafı yoktur. Çünkü çoban sadece fakir bir kimsenin belli bir durumda sütünü sağacağı bir devesinin bulunduğundan söz etmektedir.

Derler ki: Fakirin Arap dilindeki anlamı fakirliğin sıkıntı ve zorluğundan dolayı sırtındaki fakra’ları (yani omurları) alınmış kimse demektir. Bundan daha zor ve sıkıntılı bir hal ise bulunamaz. Şanı yüce Allah:

“Yeryüzünde dolaşmaya gücü yetmeyen…” (el-Bakara, 2/273) âyeti ile onlara dair haber vermektedir.

Bu görüşün sahipleri şairin şu beyitini de delil gösterirler:

“(Lukman b. Âd’ın) kartallarının sonuncusu lübed (kartallar)ın uçuştuklarını görünce,

O da kanatlarında uçuşu sağlayan ön tereklerini, uçamayan omurgasız kuş gibi kaldırdı.”

Yani, uçmaya gücü yetmeyen, bundan dolayı da omurgası kopmuş ve yere yapışmış bir kuş gibi oldu, demek istemektedir.

el-Esmaî ve başkalan da bu görüşü benimsemiş olup, Tahavî de bunu Kûfelilerin görüşü olarak nakletmektedir. Şâfiî’nin iki görüşünden birisi de, mezhebine mensup âlimlerin çoğunluğunun görüşü de budur.

Yine Şâfiî’nin bir başka görüşü daha vardır ki, buna göre fakir ile miskin aynı şeydir, isim itibariyle ayrı olsalar bile mana bakımından aralarında fark yoktur. İşte bu da üçüncü bir görüştür. İbnü’l-Kasım ve Mâlik’in sair arkadaşları (mezhebinin ileri gelen âlimleri) de bu görüştedir. Ebû Yûsuf da bu görüşü benimsemiştir.

Derim ki: Lâfzın zahiri miskinin fakirden farklı olduğunu ve her ikisinin ayrı bir sınıf olduğunu, ancak sınıflardan birisinin diğerinden daha ileri derecede İhtiyaç sahibi olduğunu ortaya koymaktadır. İşte bu bakımdan onları tek bir sınıf olarak kabul edenin görüşü de doğruya yakın görünmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bununla birlikte yüce Allah’ın:

“Gemiye gelince o, yoksulların idi…” (el-Kehf, 18/79) âyetinin delil olacak bir tarafı yoktur. Zira bu geminin yoksulla’r tarafından ücretle kiralanan bir gemi olma ihtimali de vardır. Nitekim bir kimse bir evde yaşıyor ise, ev başkasına ait olsa dahi (yaşıyanın ismi belirtilerek); bu filanın evidir denilmektedir. Şanı yüce Allah da cehennemliklerin halini anlatırken:

“Onların demirden gürzleri de vardır” (el-Hac, 22/21) buyurarak bu gürzleri cehennemliklere izafe etmiştir. Yine yüce Allah:

“Beyinsizlere mallarınızı vermeyiniz” (en-Nisa, 4/5) diye buyurmaktadır. Hz, Peygamber de: “Her kim malı bulunan bir köleyi satarsa…” Kölenin şahsî malı olamayacağından, bara da mnl, mecazen köleye İzafe edilmiştir, demek istemektedir. Hadisin devamında: “…o mal, onu satana aittir” denilmektedir. Buhârî, Mûsakaat 17; Müslim, Buyû’ 80; Ebû Dâvûd, Buyû’ 42; Tirmizî, Buyû’ 25; Nesâî, Buyû’ 76; İbn Mâce, Ticarat 31; Dârimî, Buyû’ 27; Muvatta’”, Buyi 2; Müsned, II, 9, 78, 82, III, 301, 310, V, 326. diye buyurmaktadır.

Bu şekilde bir şey bizzat o kimseye ait olmamakla birlikte o şeyin ona izafe edildiği ifadeler gerçekten çoktur. Mesela “evin kapısı, bineğin semeri, atın eğeri” ve benzeri ifadeler de bu kabildendir. Diğer taraftan bu gibi kimselere merhamet ve onlara karşı atifeti celbetmek kastıyla miskinler adının verilmiş olması da mümkündür. Nitekim herhangi bir musibet ile sınanan veya bir belaya itilmiş olan kimseye de miskin denilir. Hadîs-i şerîfte de: “Ateş ehlinin miskinleri” ifadesi geçmektedir. Şair de şöyle der:

“Sevgi ehlinin miskinlerinin kabirleri üzerinde dahi

Kabirler arasında zillet toprakları vardır.”

Hazret-i Peygamber’in: “Allah’ım, beni miskin olarak yaşat” hadisindeki ifadelere dair açıklamalara gelince; bu hadisi Enes rivâyet etmiş olup, onların açıkladığı anlama gelmez. Buradaki anlam; herhangi bir tekebbürün, büyüklenmenin, kibir, azgınlık ve haksızlığın sözkonusu olmadığı, Allah’a karşı alçak gönüllülüğü ifade etmektir. Nitekim Ebû’l-Atahiyye şu beyitlerinde bu hususu çok güzel dile getirmiştir:

“Eğer sen bütün kavmin en şereflisini görmek istersen

Yoksul (miskin) kimse kılığına bürünmüş bir hükümdara bak

İşte böylesinin Allah’a rağbeti çok büyüktür

Ve işte böylesi hem dünya hem din için uygundur.”

Buna göre burada maksat dilencilik yapan miskin değildir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) dilencilik yapmayı hoş görmemiş ve yasaklamıştır. Nitekim onun önünden yoldan çekilip yol vermeyi kabul etmeyen siyah bir kadın hakkında: “Onu bırakınız, çünkü o zorba bir kadındır” el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, I, 99. diye buyurmuştur.

Şanı yüce Allah’ın:

“Allah yolunda kendilerini vakfetmiş, yeryüzünde dolaşmaya gücü yetmeyen… fakirler içindir” (el-Bakara, 2/273) âyetine gelince; burada da böylelerinin bazı şeylere sahip olmalarına mani yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mâlik ve Şâfiî mezhebine mensup ilim adamlarının benimsedikleri görüş olan yoksul ile fakir aynı şeylerdir, şeklindeki görüşleri güzeldir.

Yine Mâlik’in, “İbn Suhnûn’un Kitabı”nda kullandığı ifade de buna yakındır. O, şöyle demektedir: Fakir, iffetli davranan muhtaç kimsedir, miskin ise dilenen kişidir. Bu görüş İbn Abbâs’tan da rivâyet edilmiş, ez-Zührî de bu görüşü ifade etmiştir. İbn Şaban da bu görüşü tercih etmiştir ki, dördüncü görüş de budur.

Beşinci görüşe gelince; Muhammed b. Mesleme dedi ki: Fakir, meskeni ve hizmetçisi bulunan ve bundan daha aşağı durumda bulunan kimsedir. Miskin ise, hiç malı olmayan kimse demektir.

Derim ki: Ancak bu görüş Müslim’in Sahih’inde yer alan ve Abdullah b. Amr’dan gelen görüşün aksinedir. Birisi Abdullah’a: Biz Muhacirlerin fakirlerinden değil miyiz diye sorunca, Abdullah ona şöyle demiş: Kendisine sığınacağın bir hanımın var mı? O, evet deyince bu sefer: Peki, içinde barınacağın bir meskenin var mı diye sormuş, yine evet deyince Abdullah: Sen zenginlerdensin diye cevap vermiş. Adam, benim bir de hizmetçim var deyince Abdullah: O halde sen hükümdarlardansın diye cevap vermiş. Müslim, Zühd 37.

Altıncı görüş: İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Fakirler, Muhacirler arasından idi, miskinler ise hicret etmeyen bedevi Araplar arasındaki yoksullardı. ed-Dahhâk da bu görüştedir.

Yedinci görüşe göre ise miskîn, dilenmese dahi boyun eğen, zillet gösteren kimsedir. Fakir ise tahammül eden, gizlice verilen bir şeyi kabul etmekle birlikte boyun eğmeyen kimsedir. Bu açıklamayı da Ubeydullah b. El Hasen yapmıştır.

Sekizinci bir görüşü de Mücahid, İkrime ve ez-Zührî ifade etmiş olup, buna göre miskinler, dilencilik yapmak üzere kapı kapı dolaşan kimselerdir. Fakirler ise, müslümanların fakirleri, muhtaçlarıdır.

Yine İkrime’nin ifade ettiği dokuzuncu bir görüşe göre; fakirler müslümanların fakirleri, miskinler de ehli-i kitabın yoksullarıdır. İleride bu görüş de gelecektir.

4. Fakir ve Miskinlerin Kimlikleri İle İlgili Görüş Ayrılığının Sonucu:

Fakir ile miskin aynı sınıf mıdır yoksa birden çok sınıfı mı temsil ederler hususundaki görüş ayrılığının etkisi, malının üçte birini filana, fakir ve miskinlere vasiyet eden kimsenin durumunda da ortaya çıkar.

Bunların ikisini tek bir sınıf kabul edenlerin görüşüne göre filan kimseye üçte birin yarısı verilir, fakir ve miskinlere de üçte birin geri kalan yarısı verilir. Bunlar İki ayrı sınıftır, diyenlerin görüşüne göre ise, ölenin vasiyet ettiği üçte birlik mal, aralarında üçe taksim edilir.

5. Zekât Almayı Câiz Kılan Fakirlik Sınırı:

İlim adamları, zekât almayı câiz kılan fakirlik sınırı hususunda farklı görüşlere sahip olmakla birlikte kendilerinden ilim bellenen- çoğunluğun icmaına göre; ihtiyaç duyduğu evi ve hizmetçisi bulunan kimsenin zekât alabileceğini ve verenin de böylesine zekât verebileceğini kabul etmişlerdir.

Mâlik şöyle derdi: Eğer evin ve hizmetçinin bedelinde bunlardan ihtiyaç duyduğu miktardan fazla bir değer söz konusu değil ise, zekât alması câiz olur. Aksi takdirde alamaz. Bu görüşünü İbnü’l-Münzir nakletmektedir. Nehaî ve es-Sevrî de Mâlik’in görüşünü kabul etmişlerdir.

Ebû Hanîfe der ki: Yirmi dinarı yahut ikiyüz dirhemi bulunan kimse zekâttan birşey alamaz. O, Hazret-i Peygamberin: “Ben, sadakayı (zekatı) zenginlerinizden alıp fakirlerinize vermekle emrolundum” Az önce 2. başlıkta geçmişti. İlgili nota bakınız. âyeti dolayısıyla nisabı göz önünde bulundurmuştur ki, bu da gayet açıkça anlaşılan bir görüştür. Muğîre de bunu Mâlik’ten rivâyet etmiştir.

es-Sevrî, Ahmed, İshak ve başkaları da şöyle demişlerdir: Elli dirhemi yahut o değerde altını bulunan bir kimse zekât alamaz. Zekât verilecek kimseye de -borca batmış olması hali müstesna- elli dirhemden fazla bir şey verilmez. Bu görüşü Ahmed ve İshak ifade etmiştir. Bu görüşün delili ise Dârakutnî’nin Abdullah b. Mes’ûd’dan rivâyet ettiği şu Hadîs-i şerîftir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Elli dirhemi bulunan bir kimseye sadaka (zekât) alması helal olmaz.” Hadisin isnadında Abdurrahman b. İshak adındaki ravi zayıftır. Ondan hadisi rivâyet eden Bekir b. Huneys de zayıf bir ravidir. Dârakutnî, II. 121.

Ayrıca bunu, Hakim b. Zübeyr, Muhammed b. Abdurrahman b. Yezid’den, o babasından, o, Abdullah’tan, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan buna yakın ifadelerle rivâyet etmiş ve “…elli dirhemi olan.,” diye buyurmuştur. Hakim b. Cübeyr de zayıf bir ravidir, Şu’be ve başkaları ondan hadis almamışlardır. Bunu da Dârakutnî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- ifade etmiştir. Dârakutnî, II, 122.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Bu hadis Hakim b. Cübeyr etrafında dönüp dolaşmaktadır ki, o da metruk bir ravidir.

Ali ile Abdullah’tan da şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir: Sadaka (zekât) almak, elli dirhemi yahut o değerde altını bulunan kimseye helal değildir. Bunu da Dârakutnî zikretmektedir. Aynı yer.

Hasan-ı Basrî de der ki: Kırk dirhemi olan kimse zekât almaz. Vakidî, bunu Mâlik’den de rivâyet etmiştir. Bu görüşün delili ise, Dârakutnî’nin Abdullah b. Mes’ûd’dan şöyle dediğine dair yaptığı rivâyettir: Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Her kim kendisi zenginken insanlardan dilenecek olursa, kıyâmet gününde yüzü yaralı berefi olduğu halde gelecektir.” Ey Allah’ın Rasûlü! kişinin zenginliği ne demektir diye sorunca: “Kırk dirhem” diye buyurdu. Dârakutnî, II, 122; Nesâî, Zekat 87’de: “Elli dirhem..,”

Mâlik’in, Zeyd b. Eslem’den, o, Atâ b. Yesar’dan, o, Esadoğullarından birisinden rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Sizden her kimin bir ukiye veya ona denk bir malı bulunduğu halde dilencilik yapacak olursa, o kimse muhtaç olmaksızın dilencilik yapmış demektir. Ukiye ise kırk dirhemdir.” Yakın ifadelerle: Müsned, IV. 36: Beyhakî, Sünen, VII. 38, 39- Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 24..

Mâlik’ten meşhur olan görüş ise, İbnü’l-Kasım’dan kendisinin yaptığı rivâyettir. Buna göre Mâlik’e: Kırk dirhemi bulunan bir kimseye zekâttan bir şey verilir mi diye sormuş, o da: Evet diye cevap vermiş. Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Sözkonusu edilen birinci kişinin malını güzel kullanan ve kazanabilecek güce sahip olan kişi olması, ikincisinin ise kazanamayacak kadar güçsüz yahut da çok çoluk çocuğu bulunan kişi hakkında olması da mümkündür. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Şâfiî ve Ebû Sevr derler ki: İnsanlara muhtaç olmayacak kadar kazanabilecek güce ve meslek icra edebilmekle birlikte de bedenî gücü yerinde ve güzel tasarrufta bulunan malını yerli yerince kullanabilen) bir kimseye sadaka (zekât) vermek haramdır. Buna Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu hadisini delil gösterirler: “Zengin bir kimseye de güçlü kuvvetli ve azası yerinde olan kimseye de sadaka helal değildir.” Abdullah b. Ömer’in rivâyet ettiği bu hadisi Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Dârakutnî eserlerinde kaydetmişlerdir. Ebû Dâvûd, Zekât 24; Tirmizî, Zekât 23: Dârakutnî, II, 119- Ancak, hadisi nakleden sahabi Abdullah b. Ömer değil, Abdullah b. Amr’dır.

Hazret-i Cabir de şöyle demektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir miktar zekât malı geldi. İnsanlar üst üste yığıldılar. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Gerçek şu ki zekâtın ne bir zengine verilmesi uygundur, ne sağlıklı bir kimseye, ne de çalışabilecek durumda olana.” Bunu da Dârakutnî rivâyet etmiştir. Dârakutnî, II. 119.

Ebû Dâvûd da Ubeydullah b. Adiy b. el-Hıyar’dan şöyle dediğini rivâyet eder: Bana, Veda haccında zekâtı paylaştırırken Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına gidip ondan kendilerine de birşeyler vermesini isteyen iki kişinin haber verdiğine göre: (Peygamber) tepeden tırnağa bizi süzdü. İkimizin de gücünü kuvvetini yerinde görünce: “İsterseniz size verebilirim. Ancak, ne zenginin ne de kazanabilecek güçlü bir kimsenin bunda bir payı vardır” diye buyurdu. Ebû Dâvûd, Zekât 24; Dârakutnî, II, 119.

Çünkü böyle bir kimse, başkasının sahip olduğu malı sebebiyle zengin sayılması gibi, kazancıyla zengin demektir. O bakımdan bunların herbirisinin de ayrıca dilenmeye ihtiyacı kalmamıştır. İbn Huveyzimendad da bu görüştedir ve bunu Mâliki mezhebinin benimsenen görüşü olarak nakletmiştir. Şu kadar var ki, böyle bir şeye iltifat etmemek gerekir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zekâtı fakirlere verir idi. Zekâtın yalnızca çalışamayacak derecedeki kötürümlere münhasır kabul edilmesi batıl bir görüştür.

Ebû Îsa et-Tirmizî Camiinde (Sünen’inde) der ki: Kişi güçlü ve muhtaç olup bir şeyi de bulunmuyorsa ona sadaka verilecek olursa ilim ehline göre bu sadaka (zekât) veren kimse için yeterli olur. Kimi ilim adamma göre bu hadis, (gücü kuvveti yerinde olmakla birlikte) dilenmek ile ilgilidir. Tirmizî, Zekât 23.

el-Kiya et-Taberî der ki: Zahir bunun câiz olmasını gerektirir. Çünkü böyle bir kimse güçlü kuvvetli olmasına, bedenen sağlıklı olmasına rağmen fakirdir. Ebû Hanîfe ve arkadaşları da bu görüştedirler. Ubeydullah b. El Hasen der ki: Kendisine yetecek kadar malı ve bir senelik ihtiyacını karşılayacak bir malı bulunmayan kimseye zekât verilebilir. Bu husustaki delili İbn Şihab’ın Mâlik b. Evs b. el-Hadesan’dan, onun, Ömer b. el-Hattâb’dan yaptığı şu rivâyettir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah’ın kendisine fey’ olarak verdiği mallardan bir yıllık ihtiyacını alıkordu. Ondan sonra arta kalanını ata ve silaha ayırırdı. Bununla birlikte (ona hitaben) yüce Allah:

“Seni fakir bulup zengin kılmadı mı?” (ed-Duhâ, 93/8) diye buyurmaktadır.

Bazı âlimler de şöyle demektedirler: Herkes sadakadan kendisi için mutlak olarak ihtiyaç duyduğu şeyleri alabilir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Yanında bir günlük akşam yemeği bulunan kimse zengindir. Bu görüş Hazret-i Ali’den de rivâyet edilmiştir. Ayrıca bu kanaatin sahipleri Hazret-i Ali’nin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet ettiği şu âyetini da delil göstermişlerdir: “Her kim zengin olmakla birlikte birşeyler dilenecek olursa, bununla cehennem ateşinde kızdırılmış taşlarının çoğalmasını istemiş olur.” Ashâb: Ey Allah’ın Rasûlü zenginlik nedir diye sorunca, O da: “Bir gecelik akşam yemeği” diye buyurmuştur. Bu hadisi Dârakutnî rivâyet etmiş ve şöyle demiştir: Bunun isnadında Amr b. Halid vardır ki, o metruk bir ravidir. Dârakutnî, II, 121. Bunu, Ebû Dâvûd da Sehl b. El Hanzaliye’den, o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet etmiştir ki, bu rivâyette şu ifadeler de vardır: “Her kim yanında kendisini zengin kılacak olan bir miktar bulunduğu halde dilenecek olursa o, cehennem ateşini çoğaltmak isteyen birisi demektir.” en-Nüfeylî, bir başka yerde de: “Cehennem’in kor ateşini…” demiştir. Ashâb: Ey Allah’ın Rasûlü, kişiyi ihtiyaçtan kurtarıp zengin kılan nedir? -en-Nüfeyli ise bir başka yerde: Dilenmenin söz konusu olmadiğ) zenginlik nedir?- diye sordular, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Sabah ve akşam ona yiyecek olarak yetecek miktardır.” en-Nüfeylî, bir başka yerde şöyle buyurduğunu kaydeder: “Bir gün ve bir gece, yahut bir gece ve bir gün onu doyuracak kadar bir şeylerinin olmasıdır.” Ebû Dâvûd, Zekat 24. Dârakutnî, II, 121. (2) Ebû Dâvûd, Zekat 24.

Derim ki: İşte zekât almayı câiz kılan fakirliğin açıklanmasına dair gelen görüşler bunlardır.

“Fakirler” lâfzının mutlak kullanılışı, yalnızca müslümanlara tahsis edilip ehl-i zimmetin dışarda kalmasını gerektirmemektedir. Şu kadar var ki, sadakaların (zekâtın) müslüman zenginlerden alınıp onların fakirlerine verileceğine dair haberler birbirini destekleyici mahiyette gelmiştir.

İkrime der ki: Fakirler müslümanların fakirleridir, miskinler ise kitap ehlinin fakirleridir.

Ebû Bekr el-Absî der ki: Ömer b. el-Hattâb, gözleri görmeyen ve Medine kapısında bir kenara bırakılmış zimmi bir kimseyi görünce, ona: Bu halin ne diye sorunca adam: Cizye uğrunda beni ücretle çalıştırdılar. Nihayet gözlerim görmez olunca, beni bıraktılar ve bana birşeyler getirecek hiçbir kimsem de yok. Bu sefer Hazret-i Ömer: Durum böyle ise sana âdil davranilmış olmaz, dedikten sonra, onun gıdasını karşılayacak ve halini düzeltecek kadarının verilmesini emrettikten sonra şöyle dedi: Bu, yüce Allah’ın haklarında:

“Sadakalar ancak fakirlere ve yoksullara… mahsustur” buyurduğu kimselerdendir. Bunlar ise kitap ehlinin kötürüm düşmüş olanlarıdır.

Şanı yüce Allah:

“Sadakalar ancak fakirlere yoksullara… mahsustur” diye buyurup da çoğul bir isme karşılık çoğul bir ismi sözkonusu etti ki, burada çoğul ismin birisi sadakalardır, diğeri ise bunların harcama yerleridir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bunu beyan ederek: Muâz b. Cebel’e, -Yemen’e gönderdiğinde- şöyle talimat vermiştir: “Onlara, Allah’ın üzerlerine zenginlerinden alınıp fakirlerine verilen bir sadakayı farz kıldığını da haber ver.” 2. başlıkta ilgili nouı bakınız. Böylelikle Hazret-i Peygamber her bir belde ahalisine oranın zekâtını tahsis etmiştir.

Ebû Dâvûd’un rivâyetine göre Ziyad, ya da emirlerden birisi, İmrân b. Husayn’ı zekât tahsili için göndermişti. Geri döndüğünde bu emir İmrân’a: Mal nerede diye sormuş, o da; Sen, mal için mi beni gönderdin? Biz, o mah Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın döneminde iken aldığımız yerlerden aldık ve yine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın döneminde iken harcadığımız bir yerde harcadık. Ebû Dâvûd, Zekât 23; İbn Mâce, Zekât 14.

Dârakutnî ve Tirmizî’nin rivâyetine göre; Avn b. Ebi Cuheyfe, babasından şöyle dediğini rivâyet eder: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın gönderdiği zekat toplama memuru bizim yanımıza geldi. Zekatı zenginlerimizden aldı, fakirlerimiz arasında dağıttı. Ben de yetim bir çocuk idim. Bana zekat mallarından genç bir dişi deve verdi. Tirmizî der ki: Bu hususta İbn Abbâs’tan da rivâyet edilen bir hadis vardır. İbn Ebi Cuheyfe’nin yoluyla gelen hadis hasen bir Tîrmizi, Zekat 21. hadistir.

6. Zekâtın Tahsil Edildiği Yerden Başka Yere Taşınması ve Zekât Olarak Verilmesi Gereken Malın Kıymetinin Verilmesi:

İlim adamları zekâtın tahsil edildiği yerden bir başka yere taşınması hususunda Üç farklı görüşe sahiptirler:

Birinci görüşe göre zekat, tahsil edildiği yerden taşınmaz. Bunu Suhnûn ve İbnü’l-Kasım ifade etmişlerdir ki, daha önce belirttiğimiz gerekçe dolayısıyla sahih olan görüş budur. Yine İbnü’l-Kasım der ki: Eğer bir zaruret dolayısıyla bir bölümü başka bir yere aktarılacak olursa görüşüme göre bu da doğrudur. Suhnûn’dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: İmâm’a: Ülkenin herhangi bir yerinde ileri derecede ihtiyaç bulunduğuna dair bir haber ulaşacak olursa, bu ihtiyaç sebebiyle tahsil edilmesi hakkedilen sadakanın bir bölümünü ihtiyacın bulunduğu yere taşıması câiz olur. Çünkü ihtiyaç ortaya çıkacak olursa, ihtiyaç sahiplerinin muhtaç olmayanlardan öne geçirilmesi gerekir. Zaten “müslüman müslümanın kardeşidir. Onu (tehlikeye ve düşmana) teslim etmez, ona zulmetmez.” Buhârî, Mezâlim 3, İkrah 7; Müslim, Birr 58; Ebû Dâvûd, Edeb 38; Tirmizî, Hudûd 3; Müsned, II, 91.

İkinci görüşe göre zekat tahsil edildiği yerden başka bir yere taşınabilir. Mâlik de bu görüştedir. Bu görüşün delili ise rivâyet edilen şu Hadîs-i şerîftir: Muâz (radıyallahü anh) Yemenlilere şöyle demiş: Siz bana hamîs (beş arşın uzunluğundaki kumaş) yahut da lebîs (denilen giyilen elbise) getirin, onları sizden zekât olarak mısır ve arpa yerine alayım. Çünkü böylesi hem sizin için daha kolay, Iıem de Medine’de bulunan muhacirler için daha faydalıdır.” Bu hadisi de Dârakutnî ve başkaları rivâyet etmiştir. Dârakutnî, II, 100. Dârnkutnî, hadisin akabinde: “Bu hadis mürseldir, Tâvûs, Muâz b. Cebel’e yetişmemiştir’ demektedir.

Hamîs, müşterek (birden çok mana hakkında kullanılabilen) bir lâfızdır. Burada, uzunluğu beş arşın gelen elbiselik kumaş demektir. Denildiğine göre bu kumaşa bu ismin veriliş sebebi, onu ilk dokuyanın Yemen kırallarından birisi olan “el-Hıms” oluşu dolayısıyladır. Bunu İbn Faris “el-Mücmel”de, el-Cevherî ve başkaları da nakletmişlerdir.

Bu hadiste iki hususa delil vardır: Birincisi, bizim sözünü ettiğimiz, zekatın Yemen’den Medine’ye taşınarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın zekatı paylaştırmayı gerçekleştirmesidir, bunu da yüce Allah’ın:

“Sadakalar ancak fakirlere… mahsustur” âyeti desteklemekte ve bu âyette bir beldedeki fakirler ile diğerindeki fakirler arasında herhangi bir ayrım gözetilmemektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

İkincisi ise, zekâtta kıymetin alınması hususu: Zekâtta, zekât olarak verilmesi gereken aynî malın kıymetinin verilmesi hususunda İmâm Mâlik’ten farklı rivâyetler gelmiştir. Bir seferinde bunu câiz kabul ederken, bir diğer seferinde bunun câiz olmadığını söylemiştir. Câiz oluşunun gerekçesi -ki bu, Ebû Hanîfe’nin de görüşüdür- sözünü ettiğimiz bu Hadîs-i şerîftir. Buhârî’nin Sahih’inde de Enes yoluyla gelen hadiste Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: “Her kimin yanındaki develerin zekatı bir cezea’yı (beş yaşına basmış dişi deve) bulur da yanında cezea bulunmamakla birlikte, hikka (dört yaşında dişi deve) bulunuyor ise, ondan bu cezea alınır. Bununla birlikte kolayına gelen iki koyun, yahut yirmi dirhem daha (aradaki yaş farkı olarak) alınır..” Buhârî, Zekât 37: Ebû Dâvûd, Zekât 5; Nesâî, Zekât 5, 10; İbn Mâce, Zekât 10.

Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Bugün için onları (fakirleri) dilencilik yapmak ihtiyacından kurtarın.” Dârakutnî, II, 153.

Bununla, Ramazan bayramı birinci günü (verilen fıtır sadakasını) kastetmektedir. Hazret-i Peygamber bu âyeti ile fakirlerin ihtiyaçları karşılanmak suretiyle dilencilik yapma ihtiyacından kurtarılmasını istemektedir. Buna göre onların ihtiyaçlarını kapatan herbir şeyi vermek câiz olur. Yüce Allah da:

“Mallarından bir sadaka al…” (et-Tevbe, 9/103) diye buyurmakta ve bunlar arasında herhangi bir tahsise gitmemektedir.

Bununla birlikte Ebû Hanîfe, zekatın bedeli olarak bir evde oturmanın verilemeyeceği görüşündedir. Mesela bir kimsenin beş dirhem zekat vermesi gerekirken, bir aylığına bir fakiri sahip olduğu evinde bedelsiz iskan ettirirse bu (zekat olarak) câiz olmaz. Çünkü o, bedelsiz iskan etmek bir mal değildir, der.

(Mâliki) mezhebinin kuvvetli görülen görüşü olan “değerlerin zekat olarak verilmesi câiz değildir” şeklindeki görüşüne gelince, buna da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın su âyeti gerekçe gösterilmektedir: “Beş devede bir koyun, kırk koyunda da bir koyun (zekat vardır).” Buhârî, Zekat 38: Ebû Dâvûd, Zekat 5; Nesâî, Zekât, 5. 10; İbn Mâce, Zekât 10. Hazret-i Peygamber burada açıkça “koyun” verileceğini ifade etmiştir. Eğer koyun verilmeyecek olursa, emroluna-m yerine getirmiş olmaz. Emrolunan yerine getirilmeyecek olursa da o emri yerine getirmek yükümlülüğü baki kalmaya devam eder.

Üçüncü görüşe göre de, fakir ve yoksulların payları, (zekatın tahsil edildiği) o yerde paylaştırılır. Diğer paylar ise İmâmın içtihadına uygun olarak bir yerden başka bir yere aktarılır. Ancak birinci görüş sahih olan görüştür. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

7. Zekâtın Thhsil Edildiği Yer Malın Bulunduğu Yer midir, Yoksa Mükellefin Bulunduğu Yer midir?

Zekâtın tahsil edildiği yeri tesbit etmekte muteber olan, senenin bitimi esnasında malın bulunduğu yer midir ve bu durumda zekât orada mı dağıtılır, yoksa muhatap malın maliki olduğu için malikin bulunduğu yer midir? Bu konuda İki görüş vardır. Ebû Abdullah, Muhammed b. Huveyzimendad, Ahkâm (el-Kur’ân) adlı eserinde ikinci görüşü tercih eder ve şöyle der: Çünkü zekâtı vermek emrine muhatap olan insandır.

Dolayısıyla mat ona tabi olur. O bakımdan muhatabın bulunduğu yere göre hükmün verilmesi icabeder. Tıpkı yolcu gibi. Yolcu, kendi beldesinde zengin, fakat bir başka yerde fakir olabilir. O bakımdan onun bulunduğu yere göre hüküm verilir.

Müslüman Bir Fakir Zannıyla Zekât Veren Bir Kimse, O Kişinin Böyle Olmadığını Farketmesi Halindeki Hüküm:

Bir kimse, nıüslüman fakir diye birisine zekât verecek olsa, daha sonra onun bir köleye yahut bir kâfire veya bir zengine zekât verdiği açığa çıkacak olursa, hükmün ne olacağına dair İmâm Mâlik’ten farklı rivâyetler gelmiştir. Bir seferinde: Bu zekâtı yeterlidir derken, bir başka seferinde: Yeterli değildir demiştir.

Daha sahih kabul edilen ve yeterli olduğuna dair görüşünün açıklaması şöyledir Müslim, Ebû Hüreyre’den, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet eder: “Bir adam: Ben bu gece bir sadaka vereceğim, demiş ve sadakasını alıp çıkmış. Zaniye bir kadının eline vermiş. Sabah olunca insanlar: Bu gece zaniye bir kadına sadaka verildi diye konuşur olmuşlar. Adam da; Allah’ım, bir zaniye’ye (sadaka) verdiğimden dolayı Sana hamd olsun. Yine: Sadaka vereceğim demiş. Sadakasını alıp çıkmış ve onu zengin bir kimsenin eline bırakmış. Sabah olunca insanlar: Zengin bir kimseye sadaka verilmiş diye konuşmaya başlamışlar. Yine adam, Allah’ım zengin bir kimse(ye verdiğim sadaka) dolayısıyla Sana hamd ederim. Mutlaka bir sadaka daha vereceğim diyerek sadakasını alıp çıkmış, bu sefer de o sadakayı bir hırsızın eline bırakmış. Sabah olunca insanlar: Bir hırsıza sadaka verilmiş diye konuşmaya başlamışlar. Adam: Allah’ım, zanıye bir kadına, bir zengine, bir hırsıza (yerdiğim sadaka) dolayısıyla Sana hamd ederim. Ona gelinerek şöyle denilmiş: Verdiğin sadaka kabul olundu, Zaniye kadın olur ki bu sadaka dolayısıyla zinadan uzak kalır, iffetini korur. Zengin de olur ki ibret alır da Allah’ın kendisine verdiklerinden infak eder. Hırsız da olur ki bu sadaka sebebiyle iffetli davranarak hırsızlığından uzak kalır.” Müslim, Zekât 78; Nesâî, Zekât 47; Müsned, II, 322, 350.

Yine rivâyet edildiğine göre, adamın birisi malının zekatını ayırıp babasına vermiş. Sabah olunca durumu öğrenmiş, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a sorunca ona şöyle buyurmuş: “Sana hem verdiğin zekâtının ecri, hem de akrabalık bağını gözetme ecri yazıldı. O bakımdan senin iki ecrin vardır.”

Zekât âyetinin ihtiva ettiği anlam açısından da konuya bakılacak olursa, zekât veren kimseye zekât vereceği kişiyi tesbit için içtihatta bulunması uygun görülmüş, buna müsaade edilmiştir. Zekat veren ictihad edip zekat almaya ehil olduğunu zannettiği kimseye verecek olursa, yerine getirmekle yükümlü olduğu görevini ifa etmiş olur.

Bu şekilde verilen bir zekatın yeterli olmayacağına dair görüşüne gelince; bu da şöyle açıklanır: O, bu durumda zekatını zekat almaya hak eden bir kimseye vermemiştir. Onun bu davranışı kastî yapılan bir fiile benzer. Ayrıca malî tazminatlar hususunda kasıt ile hata arasında bir fark yoktur. Bundan dolayı miskinler aleyhine telef etmiş olduğu bu malın tazminatını ödemesi icabeder ki, onların hakları böylelikle onlara ulaştırılmış olsun.

8. Vaktinde Verilen Zekât ile Sonra Verilen Zekâtın Telef Olmasının Hükmü:

Bir kimse zekatını vaktinde çıkartıp bir kenara ayırsa ve kendisinin bir kusuru bulunmaksızın telef olursa, tazminatını ödemez. Çünkü bu durumda o, fakirlerin vekili durumundadır.

Eğer vaktinden bir süre sonra çıkartıp bu çıkarttığı zekat malı telef olursa, tazminatını öder. Çünkü zekatı vaktinden sonraya bırakmıştır. Böylelikle zekat artık onun zimmetine taalluk etmiş olur. Tazminatım ödemesinin sebebi işte budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

9. Zekâtın İslâm Devlet Başkanına Verilmesi ve Kişinin Kendisi Tarafından Bizzat Ödenmesi:

Eğer Îman (İslâm Devlet Başkanı) zekâtı alıp harcamakta adaletli davranıyor ise, mal sahibinin ister nakit parada, ister başkalarında olsun zekâtı bizzat hak sahiplerine vermeyi üstlenmesi câiz değildir. Nakit paranın zekâtını, sahiplerine zekât verecek kişi ödeyebilir de denilmiştir.

İbnu’l-Macişun der ki: Bu, zekâtın özel olarak fakir ve yoksullara (miskinlere) verilmesi halinde caizdir. Şayet zekâtın bunların dışındaki sınıflara harcanmasına ihtiyaç varsa, o kimselere İmâmdan başka hiçbir kimse zekât dağıtmaz.

Bu bölümün diğer meseleleri oldukça fazladır. Ana konularım bu açıkladıklarımız teşkil etmektedir.

10. Zekât Toplama Memurları:

Yüce Allah:

“Onu toplamakla görevlendirilenlere” âyeti ile İmâmın bu konuda vekâlet vermek suretiyle zekât tahsil etmek üzere gönderdiği zekât toplayıcılarını kastetmektedir. Buhârî, Ebû Humeyd es-Sâidî’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Esd (Ezd de denilir) tilerden, İbn el-Lutbiyye diye bilinen bir kimseyi Süleymoğullarının zekatını toplamak üzere gönderdi. Dönüp geldiğinde Hazret-i Peygamber onunla hesaplaştı. Buhârî, Hibe 17, Hiyel 15, Ahkâm 24, 41, Eyınan 3; Müslim, tınâre 26, 27; Ebû Dâvûd, Harâc 11; Dârimî, Zekât 31. Siyer 52; Müsned, V, 423.

İlim adamları zekat tahsildarlarının alacakları miktar hususunda üç farklı görüş ileri sürmüşlerdir. Mücahid ve Şâfiî, alacakları miktar sekizde birdir, derler.

İbn Ömer ve Mâlik ise, onlara yaptıkları iş kadar ücret verilir, demişlerdir. Ebû Hanîfe ve arkadaşlarının görüşü de budur. Derler ki: Böyle bir kimse, fakirlerin maslahatı için başka işlerini bırakmış kendisini bu işe vermiştir. O bakımdan böyle bir kimseye ve onun yardımcılarına yetecek miktarı (ücreti) vermek, onlar için tahakkuk eder. Nitekim kadın, kocasının hakkı dolayısıyla başka şeylerle uğraşmadığından dolayı onun ve ona tabi olan bir veya iki hizmetçinin nafakasını karşılamak kocaya ait olur. Bunun sekizde bir diye miktarı tesbit edilemez. Aksine bu konuda -sekizde bir veya daiıa çok olsun- yeterli alacak miktar muteberdir. Tıpkı hakimin alacağı maaş gibi.

Ancak günümüzde yardımcılara da yetecek miktar muteber değildir; çünkü bu katıksız bir israf haline dönüşmüştür.

Üçüncü görüşe göre iser beytü’l-malden ücrederi ödenir. İbnü’l-Arabî der ki: Bu, İbn Ebi Uveys ile Dâvûd b. Said b. Zenbua’nın, Mâlik b. Enes’den yaptıkları rivâyete göre sahih bir görüş olmakla birlikte, delil İtibariyle zayıftır. Çünkü şanı yüce Allah nas ile onların paylarını bize bildirmiş bulunmaktadır. Mantikî kıyaslarla bu nassı nasıl bir kenara bırakabiliriz? Doğru olan onlara verilecek ücret miktarında İctihad yapılabileceğidir. Çünkü önceden de geçtiği üzere, zekâtta hak sahibi sınıfların sayılmasına dair ilâhî beyan, zekât verileceklerin açıklanması içindir. Zekâttan, hak edilen miktarın tesbiti kastıyla değildir.

Zekât tahsildarının Haşimoğullarından olması halinde fukahânın görüşleri farklıdır. Ebû Hanîfe, Hazret-i Peygamberin: “Şüphesiz ki sadaka (zekat) Muhammed âline helâl değildir. Çünkü o, insanların pislikleridir” Müslim, Zekât 167,168; Ebû Dâvûd, Harfe 20; Nesâî, Zekât 95. Kasınıı’L-Fey” 15; Muoatta’, Sadaka 13; Müsned, VI, 66. hadisi dolayısıyla bunu câiz kabul etmez. Çünkü bu da bir bakıma bir sadakadır. Çünkü tahsildara verilen ücret sadakanın bir bölümüdür. O bakımdan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın akrabalarını, insanların mallarının kirlerini temizleyen bu bölümden tenzih etmek ve onların şereflerini her bakımdan korumak kastıyla bu ücret de her yönüyle sadaka gibi kabul edilir.

Mâlik ve Şâfiî ise, Haşiraoğullarına mensup birisinin zekat tahsildarlığı yapmasını câiz kabul ederler ve böylesine yaptığı işin ücreti verilir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ali b. Ebî Tâlib’i zekat tahsildarı olarak gönderdiği gibi, Yemen’e de zekat tahsildarı olarak onu göndermiştir. Haşimoğullarından da bir topluluğu bu maksatla görevlendirdiği gibi, ondan sonraki halifeler de aynı şekilde onları görevlendirmişlerdir. Çünkü bu maksatla görevlendirilen bir kimse mubah olan bir işi yapmak üzere ücretle tutulan birisidir. Dolayısıyla bu hususta diğer sebepleri de nazar-ı İtibara alarak Haşimî olan ile olmayanın eşit tutulması gerekmektedir.

Haneliler ise derler ki: Hazret-i Ali ile ilgili olarak nakledilen hadiste Hazret-i Ali’ye zekâttan bir pay verildiğine dair bir irade yoktur. Eğer (Haşimoğullarına mensup olan) o kimseye zekatın dışındaki bir maldan ücret verilirse bu câiz olur. Bu görüş Mâlik’ten de rivâyet edilmiştir.

11. Zekat Tahsildarlığı Dışındaki Dini Görevler ve Bunlar için Ücret Almak:

Yüce Allah’ın:

“Onu toplamakla görevlendirilenlere” âyeti, zekât toplamak, kâtiplik, kassam (şayi’ hisseli malları paylaştıran), âşir (ticaret mallarından öşür alan kimse) ve bunların dışında kalan farz-ı kifaye kabilinden olan İşleri yapan her bir kimsenin bu işine karşılık ücret almasının câiz olduğuna delil teşkil etmektedir. Namaz kıldırmak için İmâmlık da bu kabildendir. Çünkü namaz, her ne kadar bütün mükelleflere yönelik bir emir ise de onlardan birisinin İmâmlık yapmak üzere öne geçirilmesi farz-ı kifayedir. O bakımdan ona karşılık ücret almanın caizliği hususunda şüphe bulunmamaktadır. İşte bu bahsin asıl delili de budur. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Hanımlarımın nafakasından ve âmillerimin ücretlerinden sonra artıp geride bıraktığım ne varsa sadakadır” Buhârî, Vesâyâ 32, Fardu’l-Huıns 3, Ferâiz 3; Müslim, Cihâd 55; Muvatta’”, Kekim 28; Müsned, II, 242, 376, 464. âyeti ile buna işaret etmektedir. Bu açıklamaları İbnü’l-Arabî yapmıştır.

12. Kalpleri Alıştırılmak İstenenler:

“Kalpleri alıştırılmak İstenenlerden zekâtın paylaştırılmasının sözkonusu edildiği bu âyetteki:

“Kalpleri alıştırılmak istenenlere…” âyetinden başka bir yerde Kur’ân-ı Kerîm’de, söz edilmemektedir.

Kalpleri İslâm’a alıştırılmak istenenler, İslâm’ın ilk dönemlerinde müslüman olduğunu açığa vuranlar arasından yakînlerinin zayıflığı dolayısıyla zekattan kendilerine bir pay verilmek suretiyle İslâm’a ısındırılmak İstenen bir kesim idi.

ez-Zührî der ki: Kalpleri alıştırılmak istenenler, zengin dahi olsa İslâm’a giren yahudi veya hristiyan kimselere denilir. Müteahhir âlimlerden kimisi de şöyle demektedir: Bunların nitelikleri hususunda görüş ayrılığı vardır. Bunlar, İslâm’a alıştırılıp ısındırılmak maksadıyla kendilerine birşeyler verilen kâfirlerden bir gruptur. Ve bunlar, genelde baskı ve kılıç zoruyla müslüman olmamakla birlikte, bağış ve ihsanlarla İslâm’a giren gençlerdi, denildiği gibi, şöyle de denilmiştir: Bunlar, zahiren İslâm’a girmiş, fakat kalplerinde kesin kanaat hasıl olmamış bir topluluktur. İslâm kalplerinde iyice yer etsin diye kendilerine (zekâttan) bir miktar verilen bir topluluktur.

Bir diğer görüşe göre bunlar, kendilerine tabi olunan müşriklerin büyükleridirler. Onlara uyan kimselerin İslâm’a ısındırılmaları kastıyla onlara birşeyler verilirdi. (Bu, müteahhir ilim adamı) der ki: Bu görüşler birbirlerine yakındır. Hepsinden maksat da, müslümanlığı gerçek anlamıyla ancak kendisine yapılacak bağış ile iyice yerleşen kimselere birşeyler vermektir. Bu, sanki bir çeşit cihadı andırmaktadır,

Müşrikler de üç sınıftır. Bir bölüm, kendisine karşı delil ortaya konulması suretiyle, bir bölüm yenik düşürülmek ve kahredilmek suretiyle, bir bölümü de kendisine iyilik yapılması ile şirkinden döner. Müslümanların işlerine nezaret eden İmâm İse, her bir bölüme karşı o kimsenin küfürden kurtarılması ve kurtuluşuna sebep teşkil edecek uygulamada bulunur. Müslim’in Sahih’inde Enes’den rivâyet edildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ensar’a şöyle demişti: “Ben, henüz küfürden yeni çıkmış bir takım kimselere onları (kalplerini İslâm’a) ısındırmak kastıyla birşeyler veriyorum…” Buhârî, Fardu’l-Hums 19, Meğdzî 56; Müslim, Zekât 132; Müsned, III, 166.

İbn İshak der ki: Hazret-i Peygamber bunlara, hem kendilerini İslâm’a alıştırmak, hem de kavimlerinin de onlar vasıtasıyla İslâm’a alışmasını sağlamak kastıyla birşeyler vermişti. Bunlar şerefli, soylu kimseler idi. (Mesela), Ebû Süfyan b. Harb’e yüz deve, oğluna yüz deve, Hakîm b. Hizâm’a yüz deve, el-Hâris b. Hişam’a yüz deve, Süheyl b. Amr’a yüz deve, Huveytıb b. Abdİ-luzza’ya yüz deve, Safvan b. Ümeyye’ye yüz deve vermiştir. Aynı şekilde Mâlik b. Afv ile el-Alâ b. Cariye’ye de yüz deve vermiştir. İşte bunlar (kendilerine yüz deve verilen) “Ashâbu’l-Miîn” diye anılan kimselerdir. Kureyşten bir takım kimselere de yüz deveden daha az bağışta bulunmuştur ki, Mahreme b. Nevfel ez-Zührî, Umeyr b. Vehb et-Cumahî, Hişam b. Amr el-Âmirî bunlardandır. İbn İshak (devamla) der ki: Bunlara ne kadar verdiğini bilemiyorum. Said b. Yerbu’a elli deve, Abbas b. Mirdas es-Sülemî’ye de az sayıda develer vermişti. Bundan dolayı öfkelenen Abbas, bu hususta şu (anlamdaki) şiiri söylemişti:

“Geniş ve sert yerde, taylar üzerinde hücumun ile telâfi ettiğin bir talandı.

Ve ben, kavmi uyumasınlar diye uyandırırdım; insanlar uyuduğunda uyumadım.

Benim talanım ile (atım) el-Ubeyd’in (sırtındaki) talan; Uyeyne ile

el-Akra arasında pay edildi.

Ve ben Savaşta korkusuzca hücum eden bir kimse idim. Ama ne bana

birşey verildi, ne de benden birşey alındı.

Ancak bana küçük birkaç deve verildi, dört ayağı sayısınca.

Ne Hısn, ne Habis toplanma yerinde (babam) Mirdas’a üstün değillerdi.

Hem ben, onlardan herhangi birisinden de aşağı değildim.

Ve bugün sen kimi alçaltırsan artık bir daha o kimse yüceltilemez.”

Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Gidin de onun bana karşı uzayan dilini kesiniz” diye buyurdu. Nîsbeten daha kısa rivâyet için bk. Müslim, Zekat 137. Bunun üzerine hoşnut olana kadar ona da bağışta bulunuldu. Bu, onun dilinin kesilmesi demekti.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Kalpleri İslâm’a alıştırılmak istenenler arasında en-Nudayr b. el-Hâris b. Alkame b. Kelede’de zikredilmiştir. Bu ise, Bedir’de öldürülen en-Nadr b. el-Haris’in kardeşidir. Başkaları ise onu Habeşistan’a hicret eden kimseler arasında zikretmişlerdir. Eğer Nudayr, Habeşistan’a hicret eden kimseler arasında ise, kalbi İslâm’a alıştırılacak kimselerden olmasına imkan yoktur. Habeşistan’a hicret eden kimse ilk muhacirlerden olup imanın kalbinde sağlam yer ettiği ve imanı uğrunda çarpışan kimselerdendir. Böyle bir kimse imanı kalbinde sağlam yer etsin diye alıştırılacak kimselerden olamaz.

Ebû Ömer (b. Abdİ’l-Berr) der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Mâlik b. Avf b. Sa’d b. Yerbû’ en-Nasrî’yi Kays kabilelerinden olup, kavminden müslüman olan kimselerin zekatını toplamak üzere gönderdi ve Şakulilere baskın yapmasını emretti. O da emredileni yaptı ve onları oldukça sıkıştırdı. Kalpleri İslâm’a ısındırılanlar da güzel bir şekilde İslâm’a bağlandılar. Ancak, Uyeyne b. Hısn bu hususta zan altında kalmaya devam etti. Diğer kalpleri İslâm’a alıştırılanlar arasında fazilet bakımından farklılıklar vardır. Onlardan kimisi hayırlı ve fazileti ittifakla kabul edilmiş üstün bir kimsedir. Haris b. Hişam, Hakîm b. Hizam, İkrime b. Ebi Cehil ve Süheyl b. Amr gibileri. Kimileri de bunlardan daha aşağı derecededirler. Zaten yüce Allah peygamberleri de, diğer mü’min kullarını da kimini kiminden üstün kılmıştır. O, bunların halini en iyi bilendir. Mâlik der ki: Bana ulaştığına göre Hakim b. Hizam daha sonraları kalbi İslâm’a alıştırılmak istenenlerden birisi olarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendisine, verdiklerini çıkartıp sadaka olarak dağıtmıştır.

Derim ki: Hakim b. Hizam ile Huveytıb b. Abduluzza’nın her birisi yüzyirmi yıl yaşadı. Bunların altmış yılını cahiliye döneminde, altmış yılını da İslâm döneminde yaşadılar. Ben, İmâm hocamız hafız Ebû Muhammed Abdulazim’i şöyle derken dinledim: Ashâb-ı Kiramdan iki kişi vardır ki bunlar, cabiliye döneminde altmış yıl, İslâm olarak da altmış yıl yaşamışlar ve Medine’de hicretin 54. yılında vefat etmişlerdir. Bunlardan birisi Hakîm b. Hizam’dır. Hakîm b. Hizam, fil yılından onüç yıl önce Kâ’benin içinde dünyaya gelmiştir. İkincisi ise Ensardan Hassan b. Sabit b. el-Münzir b. el-Haram’dır. Bunu, ayrıca Ebû Ömer ile Osman eş-Şehrezurî “Kitabu Marifeti Envai İlmi’l-Hadis” (İbn Salaiı Mukaddimesi diye bilinir) adlı eserinde de zikretmekte ve bundan başka kimseyi sözkonusu etmemektedirler.

Huvaytıb (b. Abduluzza)’yı, Ebû’l-Ferec el-Cevzî “el-Vefâ fi Şerefi’l-Mustafâ” adlı eserinde zikrettiği gibi; Ebû Ömer de Huvaytıb’ı “Kitabu’s-Sakabe (el-İstîâb)” adlı eserinde zikrederek altmış yaşında iken müslüman olduğunu ve yüzyirmi yaşında vefat ettiğini nakletmektedir. Ayrıca Ebû Ömer, Abdurrahman b. Avfın kardeşi Hamnen b. Avfin da müslüman olarak altmış yıl, daha önce cahiliye döneminde de (müslüman elmadan önce) altmış yıl yaşadığını sözkonusu eder.

Kalpleri İslâm’a alıştırılmak istenenler arasında Muaviye ile babası Ebû Süfyan b. Harb da sayılmıştır. Muaviye’nin onlardan sayılması uzak bir ihtimaldir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu vahiy kâtipliği, valiyin okunması için emin görmüş ve onunla oturup kalkmış iken nasıl onlar arasında sayılabilir ki? Hazret-i Ebû Bekir’in halifeliği dönemindeki hali ise bundan daha ünlü ve daha açıktır. Babasının, kalbi İslâm’a alıştırılmak İstenenlerden olduğunda söylenecek bir söz yoktur. Kalpleri İslâm’a alıştırılacak kimselerin sayıları hususunda farklı kanaatler vardır. Özetle bunların hepsi mü’mtn idiler ve az önce de geçtiği gibi aralarında kâfir bir kimse yoktu. Yüce Allah en iyi bilen ve hükmü en sağlam olandır.

13. Kalpleri Alıştırılmak İstenenler Sınıfı Kalıcı mıdır?

İlim adamları, bu sınıfa mensupların kalıcılığı hususunda farklı görüşlere sahiptir. Ömer, el-Hasen, eş-Şâfiî ve başkaları: İslâm’ın güçlenmesi ve üstünlük sağlaması ile bu kesimin ardı arkası kesilmiştir, derler. Mâlik’in ve rey sahiplerinin meşhur görüşü de budur.

Hanefî âlimlerinden bazısı da şöyle demektedir: Allah İslâm’ı ve müslümanları aziz kılmış, buna karşılık kâfirlerin de -Allah’ın laneti üzerlerine olsun- ardı arkasını kesmiştir. Sahabe-i kiram da -Allah hepsinden razı olsun- Ebû Bekir (radıyallahü anh)’ın halifeliği döneminde bu kesime mensup kimselerin paylarını düştüğü hususunda icma etmişlerdir. Biraz sonra bizzat merhum Kurtubî’nin ifadelerinde de geleceği üzere; meşhur olan bu icmâ’ın Ebû Bekir (radıyallahü anh) döneminde değil. Ömer (radıyallahü anh) döneminde gerçekleştiğidir.

İlim adamlarından bir grup da şöyle demektedir: Bu sınıf kalıcıdır. Çünkü İmâm kimi zaman bazı kimseleri İslâm’a alıştırıp ısındırmak ihtiyacını duyabilir. Hazret-i Ömer’in, onların payını sona erdirmesi dinin güçlenmiş olduğunu görmesinden dolayıdır.

“Yûnus der ki: Ben, ez-Zührî’ye bunlara dair sordum da şöyle dedi: Ben bu hususta bir nesh olduğunu bilmiyorum. Ebû Cafer en-Nehhâs da der ki: Buna göre bu hüküm onlar hakkında sabittir. Eğer herhangi bir kimsenin kalbinin ısındın imasına gerek duyulur ve ondan yana müslümanlara bir zarar gelmesinden korkulur yahut daha sonra İslâm’a güzelce bağlanacağı umut edilirse ona da bîrşeyler verilir.

Kadı Abdu’l-Vehhâb der ki: Bazı zamanlarda onlara gerek duyulacak olursa zekâttan onlara pay verilir. Kadı İbnü’l-Arabî de der ki: Benim görüşüme göre eğer İslâm güç kazanmışsa bu pay sahipleri de yok kabul edilir. Şayet onlara gerek duyulursa o takdirde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bunlara verdiği gibi payları verilir. Çünkü es-Sahih (Müslim) de Hazret-i Peygamber’in şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: “İslâm garip başladı ve başladığı gibi (garip olarak) avdet edecektir.” Müslim, İmân 232; Tirmizî, Îman 13; İbn Mâce, Kiten 15; Dârimî, Rikaak 42: Müsned, 1, 184, 398. II, 389, IV, 7,3.

14. Kalpleri İslâm’a Alıştırılmak îstenenlere Pay Verilmeyecek Olursa…

Kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlara paylarının verilmeyeceğini kabul edersek, şu husus ortaya çıkar: Onların payları ya diğer sınıflara, yahut İmâmın uygun göreceği yere verilir. ez-Zührî, paylarının yarısı mescidleri imar edenlere verilir demektedir.

İşte sözü geçen bu sekiz sınıfın zekâtın harcanacağı sınıflar olduğunu, yoksa eşit oranda pay sahibi olmadıklarını ortaya koymaktadır. Eğer bu sınıflar eşit pay sahibi olsalardı, (İslâm’a alıştırılmak istenenlerin) düşmesi suretiyle paylarının da düşmesi ve kendilerinden başka kimselere verilmemesi gerekirdi. Nitekim bir kimse muayyen bir topluluğa vasiyette bulunacak olup da onlardan herhangi birisi ölecek olursa, onun payı aralarından kalanlara geri dönmez. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

15. Kölelerin Payı:

Yüce Allah’ın:

“Kölelere” âyeti, kölelerin azad edilmesine… anlamındadır. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve İbn Ömer yapmışlardır ki, Mâlik’in ve diğerlerinin de görüşü budur. Buna göre İmâmın, zekât malından müslümanlar adına azad etmek üzere bir takım köleler satın alması caizdir. Bu kölelerin velâ hakkı müslüman cemaata ait olur. Eğer zekâtı ödeyecek kişinin kendisi köleleri satın alıp azad ederse bu da câiz olur. Mâlik’in mezhebinden çıkartılan sonuç budur. Bu görüş, İbn Abbâs ve el-Hasen’den rivâyet edilmiştir. Ahmed, İshak ve Ebû Ubeyd de bu görüştedir.

Ebû Sevr şöyle demektedir: Zekâtı ödeyecek kişi velâ bağının kendisine ait olması menfaatini sağlamak suretiyle tek bir köle dahi satın alamaz. Şâfiî’nin, rey ashâbının ve İmâm Mâlik’ten bir rivâyete göre Mâlik’in de görüşü budur.

Sahih olan birinci görüştür. Çünkü yüce Allah:

“Kölelere” diye buyurmaktadır. Kölelere zekâttan bir pay olduğuna göre, zekât verecek şahsın bir köle satın alıp azad etme hakkı da vardır. Bir kimsenin (zekâttaki) Allah yolunda payından (olmak üzere) bir at satın alıp onun üzerinde yük taşıyabileceği hususunda ilim ehli arasında görüş ayrılığı yoktur. Bir kimsenin zekâttan bütünüyfe bir at satın alma hakkı olduğuna göre, bütünüyle bir köle satın alabilmesi de câiz olur ve bunlar arasında bir fark yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

16. Zekât Malından Satın Alman Kölenin Velâ Hakkı Kime Aittir:

Yüce Allah’ın:

“Kölelere” âyeti velâ hususunda aslî bir delildir. Mâlik der ki: Burada sözkonusu edilen azad edilip de velâ hakkı müslümanlara ait olan köledir. İmâm tarafından böyle bir köle azad edilecek olursa yine hüküm böyledir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); velâ hakkının satışını da hibe edilmesini de yasaklamıştır. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Velâ, neseb bağı gibi bir bağdır. Ne satılır, ne de hibe edilir.” et-Taberârıî, el-Mu’temu’l-Evsal, II, 189. Ayrıca bk. el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IV, 231; el-Azîzi, es-Sirâcu’l-Munlr Şerku’t-Câmİ’i’s-Sağir, III, 414. Bir başka hadisinde de şöyle buyurmaktadır: “Velâ (hakkı) azad edene aittir.” el-Mâide, 5/103. âyet, 7. başlık sonlarında da geçmiş bulunan bu hadisin kaynakları orada gösterilmişti. Kaynaklar için oraya bakılabilir.

Kadınlar da velâ hakkından herhangi bir şeyi miras alamazlar. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kadınlar velâdan hiçbir şeyi miras alamazlar. Ancak, kendilerinin azad ettikleri yahut da kendilerinin azad ettiklerinin azad ettikleri (kimselerin velâsı) müstesnadır.” Dârimî, Ferâiz 52; hadis olarak değil; Tâvûs, el-Hasen ve benzerlerinin sözü olarak.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Hamza’nın kızına velâ hakkına sahip olduğu bir kimsenin (azadlısının) mirasının, yarısını azad ettiği bu kölenin kızına da öbür yarısını vermiştir. İbn Mâce, Perâiz 7: Dârimî, Ferniz 31. Azad eden kimse eğer erkek ve kız çocuklar bırakacak olursa, vela hakkı çocukları arasında sadece erkeklere ait olur. Bu, ashâb-ı kiramın icma ile kabul ettiği bir husustur. Velâ, ancak katıksız asabe yoluyla miras alınır. Kadınlar için ise asabelik sözkonusu değildir, O bakımdan kadınlar velâ yoluyla hiçbir şeyi miras alamazlar. Bu meseleyi kavrayan hakka isabet eder.

17. Mükâteb’e Zekâttan Yardım Edilebilir mi?

Mükâteb’e zekâttan yardım edilir mi hususunda, farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre yardım edilmez. Bu görüş Mâlik’ten rivâyet edilmiştir. Çünkü yüce Allah’ın: “Rakabe: Köle”yi sözkonusu etmesi, onun tam anlamıyla köle azad etmeyi kastettiğini göstermektedir. Mükâteb ise, aslında üzerinde borç olarak bulunan mükâtebe bedeli dolayısıyla “borçluların kapsamı içerisine girmektedir. O “köleler” kapsamına görmez. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yine Mâlik’ten, Medineliler İle Ziyad’ın, ondan rivâyetine göre şöyle dediği nakledilmiştir: Mükâteb olan kimseye kitabet bedelinin son taksidinde onu azad etmesini sağlayacak şekilde yardım olunur. Yüce Allah’ın: “Kölelere” âyetinin te’vili hususunda ilim adamlarının çoğunluğu da bu görüştedir. İbn Vehb, Şâfiî, Leys, Nehaîve başkaları da bu görüştedirler. Ali b. Mûsa el-Kummî el-Hanefî, “Ahkâm”ında (Ahkâmu’l-Kur’ân adlı eserinde) şunu nakletmektedir: İlim adamları mükâteb’in kastedildiği hususunda icma etmişler, ancak köle azad edilmesi hususunda farklı görüşlere sahiptirler.

el-Kiyâ et-Taberî ise şöyle demektedir: (el-Kummî) bunun men’i hususunda açıkladığı bir şekilde sözkonusu ederek şöyle demektedir: Köle azad etmek bir mülkiyeti iptal etmektir. Temlik değildir, Mükâteb’e verilen mal ise bir temliktir. Temlik sözkonusu olmadıkça da yerini- bulmaması sadakanın (zekâtın) özelliklerindendir, O, bu görüşünü sununla da pekiştirmektedir: Bir kimse, zekâttan borca batmış kimsenin adına onun isteği olmaksızın borcunu ödemek üzere bir miktar verecek olursa, temlik olmadığından dolayı bu geçerli olmaz. O halde köle azad etmekte zekât diye verilecek malm zekat olmaması öncelikle sözkonusudur. Köle azadı hususunda şunu da zikreder: Bir kimse (zekât malıyla) köle azad etmek suretiyle velâ faydasını kendisine sağlamış olur. Mükâtebe vermesi halinde ise böyle birşey tahakkuk etmez. Yine onun naklettiğine göre bir kimse eğer kölenin bedelini kölenin kendisine ödeyecek olursa, köle bu bedele malik olamaz. Şayet efendisine bu bedeli ödeyecek olursa, bu sefer köle azad etmeyi de ona temlik etmiş olur. Eğer satın alıp azad etmekten sonra bu miktarı ödeyecek olursa, bu durumda da bir borcu ödemiş olur. Bunların hiçbirisi zekâtta yerini bulamazlar.

Derim ki: Bizim sözünü ettiğimiz hem köle azad etmenin, hem de mükâtebe yardımcı olmanın câiz oluşuna açıkça delâlet eden bir Hadîs-i şerîf varid olmuştur ki, bunu Dârakutnî, el-Berâ’dan rivâyet etmiştir. el-Berâ dedi ki: Bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelip şöyle dedi: Beni cennete yakınlaştıracak, cehennemden de uzaklaştıracak bir ameli bana göster. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Yemin olsun ki, her ne kadar sözlerin kısa ise de sorduğunun kapsamı oldukça geniştir. O halde sen canlı olan (köle) yi azad et ve Rakabeyi (kölelikten) kurtar.” Bunun üzerine adam şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü, bunlar aynı şeyler değil midir? Hazret-i Peygamber: “Hayır, canlı olanı azad etmek senin bir köleyi tek başına hürriyetine kavuşturmandır. Köleyi kurtarmak ise, onun bedelinin ödenmesinde (mükâtebesinde) yardımcı olmandır” diye buyurdu. Sonra da hadisin geri kalan bölümünü Dârakutnî, II, 135. nakletti.

18. Zekât Malından Esirler Kurtarılabilir mi?:

Zekat malından esirlerin kurtarılması hususunda (fukahânın) farklı görüşleri vardır. Esbağ, câiz değildir demektedir. İbnü’l-Kasım’ın görüşü de budur.

İbn Habib ise caizdir, der. Çünkü ashâb de kölelik yoluyla mülk edinilmiş bir kimsedir. Böylelikle ashâb, kölelikten hürriyete kavuşturulmuş olur. Hatta bu, bizim elimizde bulunan kölelerin kurtarılmasından daha yerinde ve daha hakka uygundur. Çünkü müslüman bir köleyi müslüman bir kimsenin köleliğinden kurtarmak için zekattan bir pay ayırmak ibadet ve câiz olduğuna göre, müslüman bir kimseyi kâfire kölelik ve zilleti altından kurtarmak için zekat malının verilmesi daha uygun ve daha bir lâyıktır.

19. Borçlular:

Yüce Allah’ın:

“Borçlulara” âyetinde sözü edilenler, borcun altına girmiş ve yanlarında bu borçlarını ödeyecek malları bulunmayan kimseler demektir. Bu hususta herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Ancak, bir kimse günahkârlık uğrunda borca girmiş ise, ona tevbe edinceye kadar zekâttan da birşey verilmez, başka bir mal da verilmez. Yalnızca, malı bulunmakla birlikte borcu malının tamamını kuşatmış (ye aşmış) olan kimseye borcunu ödeyecek miktar verilir.

Eğer hiçbir malı bulunmamakla birlikte borcu bulunan bir kimse ise, böyle bir kişi hem fakirdir, hem borçludur. Ona, bu ikî niteliği dolayısıyla da zekat verilir.

Müslim, Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın döneminde bir adamın satın aldığı mahsullere bir felâket geldi, o bakımdan borcu çoğaldı. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Ona tasaddukta bulununuz” diye buyurdu. İnsanlar ona tasaddukta bulundu, fakat verilen bu sadakalar borcunu ödeyecek miktara ulaşmadı. Bu sefer Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun alacaklılarına: “Artık bulduğunuzu alınız ve sizin bundan başka alacak birşeyiniz yoktur”‘ diye Müslim, Müsâkaat 19; Ebû Dâvûd, BuyıT 58; Tirmizî, Zekât 24; Nesâî, Buyır 30, 95; İbn Mâce, Ahkâm 25; Müsned, III, 36. buyurdu.

20. Arayı Düzeltmek ve İyilik Maksadıyla, Kefalet ve Benzeri Yollarla Mali Yükümlülükler Altına Girene de Zekâttan Pay Verilir mi?:

Arayı düzeltmek ve iyilik maksadıyla, bir takım yükümlülükler altına girmiş kimseye eğer bu yükümlülükleri ödemesi İcab etmiş olup ödemek durumunda olduğu bu malî yükümlülükler onun servetinin tümünü alıp götürüyor ise, buna da tıpkı borçlu gibi zekâttan yüklendiği bu yükümlülükleri ödeyecek kadan -zengin dahi olsa verilebilir. Bu, Şâfiî’nin, arkadaşlarının, Ahmed b. Hanbel’in ve diğerlerinin de görüşüdür. Bu görüşü kabul edenler Kabîsa b. Muhârik’in hadisini delil gösterirler.

Kabîsa der ki: Ben kefalet yoluyla bir maddi yükümlülüğün altına girdim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gidip bu hususta ondan yardım İstedim, şöyle buyurdu: “Zekât (malları) bize gelinceye kadar dur da sana ondan verilmesi için emir verelim. -Sonra şöyle buyurdu-: Ey Kabîsa, dilenmek ancak üç kişiden birisi ise bir kimseye helâl olur; Eğer bir kişi başkaları adına kefil olup maddî bir yük altına girmiş ise, bunu elde edinceye kadar o kimse için dilenmek helâl olur. Daha sonra dilenmeyi bırakır. (İkincisi), malının tümünü götüren bir musibete duçar olan kimseye de hayatını ayakta tutacak kadar -veya: MÂişetini gediğini kapatacak kadar diye buyurdu- bir miktar elde edinceye kadar dilenmesi helâl olur. (Üçüncüsü), kavminden akıl sahibi kimselerden üç kişi kalkıp da: Filan kişiye gerçekten yoksulluk isabet etti, diyecek kadar fakir düşen bir adama da dilenmek helâl olur. Bunun da mÂişetini ayakta tutacak miktarı elde edinceye -yahut da geçiminin gediğini kapatacak miktarını elde edinceye kadar diye buyurdu- kadar dilenmesi helâl olur. Bunların dışındaki dilencilik ise ey Kabîsa, kişinin haram olarak yediği bir haramdır.” Müslim, Zekât 109; Ebû Dâvûd, Zekât 26; Nesâî, Zekât 80, 86; Dârimî, Zekât 37; Müsned, V, 60.

Hazret-i Peygamber’in: “Sonra bu dilencilikten vazgeçer” ifadesi, böyle bir dilenmede bulunacak olunan zengin oluşuna delildir. Çünkü fakir, dilenmekten vazgeçmekle yükümlü değildir, doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Yine Hazret-i Peygamber’den şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir; “Dilencilik (bir kimseye) ancak üç kişiden birisi olması halinde helal olur. Kişiyi yerde süründürecek kadar fakir düşmüş, yahut aşın derecede borç sahibi veya can acıtacak bir kanın sahibi (kısas uygulanmaması için diyet ödemek zorunda bulunan) kimse.” Ebû Dâvûd, Zekât 26; Tirmizî, Zekât 23; İbn Mâce, Ticârat 25: Müsned, III 114, 127.

Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Zekât, hiçbir zengine helal değildir. Ancak, beş kişi müstesna,..” diye buyurduğuna dair rivâyet edilen hadis de ileride Ebû Dâvûd, Zekât 25; İbn Mâce, Zekât 27; Muvatta’”, Zekât 29. gelecektir.

21. Zekâttan Ölenin Borçları ödenir mi?:

Zekattan, ölmüş kimsenin borçlarının ödenip ödenmeyeceği hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptirler. Ebû Hanîfe der ki: Ölen bir kimsenin borcu zekâttan ödenmez. İbnü’l-Mevvâz’ın görüşü de budur. Yine Ebû Hanîfe der ki: Üzerinde keffaret borcu ve buna benzer yüce Allah’ın haklarından bir hak bulunan kimseye de zekâttan verilmez. Çünkü, ancak ödememesi halinde hapsedilmesini gerektirecek bir borcu bulunan kimseye “borçlu” denilir.

Bizim mezhebimize mensup ilim adamlarımız ve diğerleri derler ki: Ölenin borcu zekâttan ödenir. Çünkü böyle bir kimse de borçlulardandır. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Ben, her mü’mine kendi öz canından daha yakınım. Kim bir mal bırakacak olursa, o onun aile halkına attir. Kim de bir borç yahut bakıma muhtaç çoluk çocuk bırakacak olursa, onun yükümlülüklerini yerine getirmek benim isimdir, bunları ödemek benim üzerimde bir haktır.” Aynı manada, az farklılıklarla: Buhârî, Ferâiz 15, Nafakat 15, Tefsir 33. süre 1; Müslim, Cumıa 43, Ferâiz 14-17; Ebû Dâvûd, Haraç 15; Tirmizî, Feraiz 1; İbn Mâce, Mukaddime 7, Siidakat 13; Dârimî, BuyıT 54; Müsned, II, 287, 318, 335, 356, 464, III, 338, 371.

22. Allah Yolunda:

Yüce Allah’ın:

“Allah yolunda” âyetinde kastedilenler, gaziler ile ribat yerleridir. Bunlara, zengin veya fakir olsunlar gazalarında yapacakları harcamalar verilir. İlim adamlarının çoğunluğunun görüşü budur. Mâlik’in Allah’ın rahmeti üzerine olsun mezhebinden anlaşılan da budur.

İbn Ömer der ki: Burada kastedilenler, hacılar ve umre ziyaretini yapanlardır. Ahmed ve İshak’dan rivâyete göre onlar; “Allah’ın yolu”ndan kasıt hacdır demişlerdir.

Buhârî’de de şöyle denilmektedir: Ebû Lâs’dan şöyle dediği nakledilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zekât develeri üzerinde hacca gitmek üzere bizi taşıdı. Buhârî, Zekât 49; Müsned, IV, 221. Yine İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre kişi, malının zekâtından köle azad eder, haccedilmesi için de verir. Buhârî, Zekât 49.

Ebû Muhammed Abdulğani el-Hahz rivâyetle dedi ki: Bize, Muhammed b. Muhammed el-Hayyaş anlattı, bize Ebû Ğassan Mâlik b. Yahya anlattı, bize Yezid b. Harun anlattı, bize Mehdi b. Meyraun, Muhammed b. Ebi Yakub’dan haber verdi. Muhammed, Abdurrahman b. Ebi Nu’m’dan -ki, künyesi Ebû’l-Hakem’dir- dedi ki: Abdullah b. Ömer ile oturuyordum. Huzuruna bir kadın gelerek ona şöyle dedi: Abdurrahman’ın babası, benim kocam malını Allah yolunda harcansın diye vasiyet etti. İbn Ömer şöyle dedi: Malı dediği şekilde Allah yolunda harcansın. Ben ona şöyle dedim: Sen, bu kadına soru sorduğu hususta ancak kederini artırmış oldun. Şöyle dedi: Ey Abdurrahman b. Ebi Nu’m, sen bana ne dememi emrederdin? Ben, ona bu malı şu Savaşa çıkıyorum deyip de yeryüzünde fesat çıkartan ve yol kesen askerlere vermesini mi emredeydim? Bu sefer ben, şöyle dedim: Peki, ya bu kadına ne yapmasını emredersin? Dedi ki: Ben ona, o malı salih bir topluluğa Allah’ın Haram Beytine haccedenlere vermesini emrediyorum. Çünkü onlar Rahmân olan Allah’ın kafilesidirler. Onlar Rahmân’ın kafilesidirler, onlar Rahmân’ın kafîlesidirler. Onlar asla şeytanın kafilesi gibi olmazlar. O, bu sözlerini üç defa tekrarladı. Ben ona: Abdurrahman’ın babası dedim, ya şeytanın kafilesi ne oluyor? Şöyle dedi: Bunlar şu emirlerin huzuruna girip de onlara insanlar arasında karışıklık çıkarmak kastıyla söz ulaştıran, müslümanlar arasında yalancılığı götürüp getiren, bundan dolayı da kendilerine hediyeler ve bağışlar verilen kimselerdir.

Muhammed b. Abdilhakem dedi ki: Savaş araç ve gereçleri, silah ve kendisine ihtiyaç duyulan araçlar, İslâm diyarından düşmanın püskürtülmesi için gerekli şeylere zekâttan verilir. Çünkü bütün bunlar gaza yoluna ve onun faydasına yapılan harcamalardır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da alevlenen intikam ve kötülüğü söndürmek maksadıyla Sehl b. Ebi Hasme musibeti dolayısıyla yüz dişi deve vermişti.

Derim ki: Bu hadisi Ebû Dâvûd, Beşir b. Yesar’dan rivâyet etmektedir. Buna göre Sehl b. Ebi Hasme diye anılan Ensardan birisi, kendisine şunu haber vermiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona (Sehl’e.) zekât develerinden yüz deveyi diyet olarak ödemiş. Yani, Ensar’dan olup Hayber’de öldürülen kişinin diyeti olarak bunu vermiş. Buhârî, Diyât 22; Müslim, Kasame 5; Ebû Dâvûd, Diyât 9; Nesâî, Kasâme 3, 4.

Îsa b. Dinar dedi ki: Allah yolunda gaza edip de gazası esnasında muhtaç düşmüş, zenginliği ve varlığı yanında bulunmayan bir gazinin zekât alması helâldir Ancak gaziler arasında olup malı da beraberinde bulunan kimseye zekât almak helâl olmaz. Gaziler arasından ancak malı yanında-bulunmayan (zengin) kimselerin zekât almaları helal olur. Şâfiî, Ahmed, İshak ve ilim adamlarının çoğunluğunun görüşü budur.

Ebû Hanîfe ve iki arkadaşı (Ebû Yûsuf ve Muhammed) derler ki: Gaziye ancak fakir ve (ya) malına ulaşamayacak halde (zengin) olduğu takdirde zekattan verilir.

Ancak bu, nassa, ziyade (fazladan hüküm eklemek) dir. Ebû Hanîfe’ye göre ise, nassa fazlalık neshdir. Nesh ise ancak ya Kur’ân ile veya mütevatir bir haberle olur, Burada ise böyle birşey yoktur. Sahih sünnette bunun aksi rivâyet edilmektedir. Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Zekat, zengine helal değildir. Ancak şu beş kişiye müstesna: Allah yolunda gazaya çıkmış, yahut zekât toplamakla görevli oları, yahut borca batmış, yahut zekât olarak verilen bir şeyi malıyla satın almış bir kimseye, yahut bir kimsenin yoksul bir komşusu bulunup da o da o yoksul komşusuna sadaka verdikten sonra, yoksul (komşusun)dan hediye alan zengin kimse.” Bu hadisi Mâlik, mürsel olarak Zeyd b. Eslem’den, o da Atâ b. Yesar yoluyla rivâyet etmiştir. Ma’mer ise bunu Zeyd b. Eslem’den, o, Atâ b. Yesar’dan, o da Ebû Said el-Hudrî’den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan yoluyla merfu’ olarak rivâyet etmektedir. Baştarafı 20. başlığın sonlarında zikredilen bu hadisin kaynakları orada gösterilmişti. O halde bu Hadîs-i şerîf âyetin anlamını tefsir etmekte ve bazı zenginler için zekât almanın câiz olduğunu açıklamaktadır. Yine bu hadis, Hazret-i Peygamber’in: “Zekât zengin bir kimseye de, azaları (gücü kuvveti) yerli yerinde olan kimseye de helal değildir” Ebû Dâvûd, Zekât 24; Tirmizî, Zekât 23; Dârakutnî, II, 119. hadisini de açıklamaktadır. Çünkü Hazret-i Peygamber’in bu âyeti mücmeldir ve ifade ettiği umumi manası üzere değildir. Diğer hadiste sözü geçen “beş zengin kişi” ile ilgili hadis buna delildir.

İbnü’l-Kasım şöyle derdi: Zengin bir kimsenin cihad için kullanmak üzere zekâttan alıp da bunu Allah yolunda harcaması câiz değildir. Bu ancak fakir kimse için câiz olur. Yine İbnü’l-Kasım der ki: Borç yükü altında bulunan kimsenin de kendi malını koruyacak şekilde (kendi malından borcunu ödememek için) zekâttan bir pay alması ve zekâttan aldığı bu pay ile ona ihtiyacı yokken- borcunu ödemeye kalkışması câiz değildir. Gazi, Savaşta İken zengin olmakla birlikte malı yanında bulunmuyor ise, muhtaç düşecek olursa, zekâttan herhangi bir şey almaz, bunun yerine borçlanır. Ülkesine ulaştı mı bu borcunu kendi malından Öder, Bütün bu hususları İbn Habib, İbnü’l-Kasım’dan nakletmekte ve İbn Nâfi’ İle başkalarının bu hususta ona muhalefet ettiğini iddia etmektedir. Ebû Zeyd ve başkaları ise İbnü’l-Kasım’dan şöyle dediğini rivâyet ederler: Gazi, ülkesinde zengin olup beraberinde de gazasında kendisine yetecek kadar malı bulunuyor olsa dahi, ona zekâttan bir pay verilir. Sahih olan da budur, çünkü: “Sadaka beş kişi müstesna hiçbir zengine helal değildir…” anlamındaki hadisin zahiri bunu göstermektedir. İbn Vehb’in Mâlik’ten rivâyetine göre, zekâttan gazilere ve ribat yerlerine bir miktar verilir. Bunlar ister fakir ister zengin olsunlar farketmez.

23. Yolcular:

“Yolcular” (anlamı verilen terkip, asıl itibariyle “yol oğlu” anlamındadır) âyetinde geçen “es-Sebîl” yol demektir. Yolcu’nun yola (oğul tabiriyle) nisbet edilmesinin sebebi, onun yoldan ayrılmayışı ve yolun üzerinden geçişinden ötürüdür. Nitekim şair de şöyle demiştir:

“Sevgiye dair sorarsanız bana; sevgi benim,

Sevginin oğlu da benim, sevginin kardeşi de, babası da benim.”

Yolcudan maksat, yolculuğu esnasında ülkesinden, yerleşik bulunduğu yerden ve malından uzak kalıp ona ulaşamayacak durumda olan kişidir. Böyle birisine ülkesinde zengin dahi olsa zekâttan bir pay verilir; bu durumdaki kişi, borç almak suretiyle kendisini yükümlülük altına sokmakla mükellef değildir.

Mâlik, “İbn Suhnûn’un Kitab’ında. der ki: Eğer kendisine borç verecek kişiyi bulacak olursa, ona zekâttan pay verilmez. Ancak birinci görüş daha sahihtir. Çünkü yüce Allah’ın minnet ve lütfunu bulmuş iken böyle bir kimsenin başka herhangi birisinin minneti altına girme sorumluluğu yoktur. Eğer zekât almaya muhtaç etmeyecek kadar bir malı varsa, yolcu olması sebebiyle zekât almasının cevazı hususunda iki rivâyet vardır. Meşhur olan rivâyete göre ona zekâttan birşey verilmez. Şayet alacak olursa, kendi ülkesine ulaştığı takdirde onu geri ödemekle ve başkasına tasadduk etmekle yükümlü değildir.

24. Zekât Düşenlerden Olduğunu İddia Edenin Bu İddiası Kabul Edilir mi?:

Bir kimse gelip de zekât almaya hak kazandırıcı niteliklerden birisine sahip olduğunu iddia ederse, onun bu iddiası kabul edilir mi, yoksa ona: Söylediğini ispatla mı denilir? Borçlu olduğunu iddia edenin bu iddiasını ispatlaması kaçınılmaz birşeydîr. Diğer niteliklere gelince; halinin zahiri o kimsenin durumuna tanıklık eder ve zahir halinin tanıklığı ile yetinilir. Buna delil ise, sahih hadis kitapları sahiplerinin rivâyet ettikleri iki Hadîs-i şerîftir. Kur’ân’ın zahirinden de anlaşılan budur.

Müslim’in rivâyetine göre Cerir, babasının şöyle dediğini nakleder: Sabahın erken saatlerinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda idik. Ayakkabıları bulunmayan, siyah beyaz çizgili elbiseleri yahut abaları yırtarak kafalarından geçirip giyinmiş, kılıçlar kuşanmış bir topluluk gördük. Bunların büyük bir çoğunluğu hatta hepsi Mudar’dan idi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlarda gördüğü bu fakirlikten dolayı yüzünün şekli değişti. İçeri girdi, sonra çıktı, Bilal’e emir vermesi üzerine Bilal ezan okudu, kamet getirdi ve namaz kıl(ın)dı. Sonra hutbe irad edip şöyle buyurdu:

“Ey insanlar, sizi tek bir candan… yaratan Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir” (en-Nisa, 4/1) âyeti ile el-Haşr Süresindeki:

“… Allah’tan korkun ve herkes yarın için ne hazırladığına bir baksın” (el-Haşr, 59/18) âyetini okudu. Kimisi dinarından, kimisi dirheminden, kimisi elbisesinden, kimisi sahip olduğu bir sa’ buğdaydan sadaka versin -Nihayet; Velevki bir hurmanın yarısı kadar- diye buyurdu. Ensardan bir kişi, nerdeyse taşıyamıyacağı, hatta taşımaktan acze düştüğü bir kese getirdi. Daha sonra ardı arkasına insanlar (getirmeye) devam ettiler. Sonunda yiyecek ve giyecek iki yığın gördüm. Nihayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in yüzünün altın gibi parıldadığını gördüm. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Her kim İslâm’da güzel bir yol açarsa, ona onun ecri ve ondan sonra onunla da amel edenlerin ecri -ecirlerinden birşey eksiltilmeksizin- vardır. Herkim İslâm’da kötü bir yol açarsa, o kimseye o yolun vebali ve ondan sonra da onunla amel edenlerin vebali -onlardan hiçbir kimsenin vebalinden de birşey eksiltilmeksizin- vardır.” Müslim, Zekat 69; Müsned, IV, 358-359, 361.

Görüldüğü gibi Hazret-i Peygamber onların hallerinin zahiri ile yetinerek sadaka vermeye teşvik etti, onlardan buna dair herhangi bir delil istemedi. Yanlarında bir mal var mıdır yok mudur diye de soruşturmadı.

Abraş, kel ve kör’e dair Müslim’in ve başkalarının rivâyet ettiği hadis de buna benzemektedir. Sözü geçen bu hadisin lâfzı şöyledir: Ebû Hüreyre’den rivâyet edildiğine göre o, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinlemiştir: “İsrailoğulları arasında bir abraş, bir kel ve bir kör vardı. Allah, onları sınamak istedi. Onlara bir melek gönderdi. Melek abraş’ın yanına vardı ve ona, en çok sevdiğin şey nedir diye sordu, o da: Güzel bir ten rengi, güzel bir ten ve insanların benden tiksinmelerine sebep olan bu halimin giderilmesi. Melek, onu bir sıvazladı ve onun bu tiksinti veren hali gidiverdi, ona güzel bir ten regi, güzel bir ten verildi. Melek ona: Ençok sevdiğin mal hangisidir diye sorunca, o da, deve -veya inek türü- dedi. (Şüphe hadis ravilerinden İshak’a aittir). Ancak ya abraş veya kel, onlardan birisi deve, diğeri de inek dedi.- Bunun üzerine o kimseye on aylık hamile bir dişi deve verildi, Allah-bu devede sana bereket ihsan etsin, dedi.

Daha sonra (melek), kel’in yanına gitti, Ençok sevdiğin nedir diye sorunca kel: Güzel bir saç ve insanların benden tiksinmelerine sebep olan bu halimin benden gitmesidir. Melek onu bir sıvazladı ve onun bu hali gitti, ona güzel bir saç verildi. (Melek) dedi ki: Ençok hangi malı seversin? O, ineği deyince, ona gebe bir inek verildi. Allah bunu sana mübarek kılsın, dedi.

Sonra âmâ’ya gitti. Ençok sevdiğin şey nedir diye sorunca âmâ, Allah’ın görmemi bana geri vermesi ve böylelikle insanları görmektir deyince, onu bir sıvazladı, Allah da ona görmesini iade etti. Ona, en sevdiğin mal hangisidir diye sorunca, koyun dedi. Bunun üzerine ona doğumu yakın bir koyun verildi.

Önceki iki kişinin deve ve ineği yavruladı, berikinin koyunu da doğurdu. Birinin bir vadi dolusu devesi, diğerinin bir vadi dolusu ineği, diğerinin de bir vadi dolusu koyunları oldu.

Daha sonra o melek abraş’a eski suret ve kılığında gelerek; ben yoksul bir adamım. Yolculuğum esnasında bütün çarelerim tükendi. Artık bugün ancak Allah sayesinde ve senin yardımın ile yerime ulaşabilirim. Senden, sana şu güzel rengi, şu güzel teni ve şu malı verenin hakkı için bu yolculuğumda üzerine binerek yerime ulaştıracak bir deve istiyorum deyince, abraş ona: Haklar çoktur diye cevap verdi.

Melek ona, ben seni tanıyor gibiyim. Sen daha önce insanların kendisinden tiksindiği abraş ve fakir bir kişi iken Allah sana (daha sonra bunca malı) vermişti değil mi? Abraş, hayır ben bu malı babadan, atadan miras aldım, dedi. Bu sefer melek, eğer yalan söylüyor isen Allah seni önceki haline döndürsün dedi. Daha sonra kel adamın yanına eski suretinde giderek ona da öncekine söylediğinin benzerini söyledi, o da öncekinin verdiği cevabı buna verdi, bu sefer melek: Eğer yalan söylüyor isen Allah seni önceki haline döndürsün, dedi.

Nihayet âmâ’ya önceki suret ve şeklinde gitti ve: Ben yoksul bir adamım. Yolda kaldım. Bu yolculuğumda bütün çarelerim tükendi. Bugün yerime ancak Allah’ın lütfuyla, ondan sonra da senin yardımınla ulaşabilirim. Sana görmeni geri verenin hakkı için senden bu yolculuğumda beni yerime ulaştıracak bir koyun istiyorum, dedi. Kör dedi ki: Ben de önceleri kördüm. Allah bana görmemi geri verdi. İstediğini al, istediğini bırak. Allah’a yemin ederim,bugün ne alırsan Allah için ondan dolayı sana zorluk çıkarmayacağım. Bu sefer melek ona: Malım tut. Sizler sınandınız. Senden razı olundu, iki arkadaşına ise gazap edildi diye cevap verdi.” Buhârî, Enbiyâ 51; Müslim, Zühd 10.

İşte bu, fakirliğinden ayrı olarak çoluk çocuk sahibi olduğunu veya başka bir durumda olduğunu iddia edecek olursa, onun bu hali -güç yetirilirse durumu açığa çıkartılır diyenlerin aksine- açığa çıkartılmaya çalışılmaz. Çünkü hadiste: “Ben yoksul bir adamım ve yolcuyum, senden bir koyun istiyorum” denilmekte, buna karşılık yolcu olduğunu ispatlamakla onu mükellef tuttuğundan söz edilmemektedir. Ancak mükâteb olduğunu iddia eden bir kimseden, mükâteb olduğunu ispatlaması istenir. Çünkü, hürriyeti tesbit edilinceye kadar kölede aslolan köleliktir.

25. Zekâtın Verilemeyeceği Kimseler:

Kişinin nafakalarım sağlamakla yükümlü olduğu kimselere zekâttan birşeyler vermesi câiz değildir. Nafakalarını sağlamakla yükümlü olduğu kimseler; anne-baba, çocuk ve hanımıdır. Eğer İmâm bir adamın zekâtını, adamın kendi çocuğuna, babasına ve zevcesine verecek olursa câiz olur. Ancak, kişinin bunu bizzat kendisinin vermesi câiz değildir. Çünkü kişi, bu şekilde bir ödemede bulunmakla kendisi üzerinde farz olan bir şeyi ıskat etmiş olur.

Ebû Hanîfe der ki: Kişi zekâtını, oğlunun oğluna da, kızının kızına da veremez. Yine kendisiyle mükâtebede bulunmuş kölesine de, müdebberine de, umm veledine de, yarısını azad etmiş olduğu köleye de zekâttan bir şey veremez. Çünkü kişi, fakirin ihtiyacını gidermek suretiyle malı Allah için çıkartıp vermekle emrolunmuştur. Mülkiyeti altında bulunan bu tür kimseler ile kendisi arasında ortak menfaatler vardır. İşte bundan dolayı bunların birbirleri lehine şahidlikleri de kabul edilmez. (Ebû Hanîfe) der ki: Mükâtep, üzerinde ödemekle yükümlü olduğu bir dirhem kaldığı sürece bir köledir. Çünkü bunu Ödemekten aciz kalabilir, o durumda mükâtebin kazancı efendisinin olur. Ebû Hanîfe’ye göre bir bölümü azad edilmiş olan köle de mükâtep seviyesindedir. İki arkadaşı Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre ise, üzerinde borç bulunan bir hür durumundadır, o bakımdan ona zekât verilmesi câiz olur.

26, Nafakalarını Sağlamakla Yükümlü Olmadığı Yakınlara Zekât Vermek:

Zekâtını nafakalarını sağlamakla yükümlü olmadığı kimselere verenin durumu hakkında farklı görüşler vardır. Kimisi bunu câiz kabul ederken, kimisi bunu mekruh görmektedir. Mâlik, minnet altında kalma korkusu vardır, demiştir. Mutarrıf in de şöyle dediği nakledilmektedir: Ben Mâlik’i, zekâtını yakın akrabalarına verirken gördüm. Vakidî de der ki: Mâlik dedi ki: Zekâtını verdiğin en faziletli yer, bakmakla yükümlü olmadığın akrabalarındır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de Abdullah b. Mes’ûd’un hanımına şöyle demiştir: “(Kocana vermek suretiyle) senin için biri akrabalık dolayısıyla ecir, diğeri de sadaka ecri olmak üzere iki ecir vardır.” Buhârî, Zekât 48; Müslim, Zekât 45-47; Nesâî, Zekât 82; İbn Mâce, Zekât 24; Dârimî, Zekat 23; Müsned, III, 502, vî, 363.

Ancak, ilim adamları, kadının zekâtını kocasına vermesi hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbn Habib’ten, nakledildiğine göre o, hanımının kendisine verdikleri ile hanımının nafakasını denkleştirmeye çalışırdı.

Ebû Hanîfe, bu câiz olmaz derken, iki arkadaşı ona muhalefet ederek: Caizdir demişlerdir. Daha sahih olan da budur. Çünkü, sabit olduğuna göre Abdullah (b. Mes’ûd) in hanımı Zeyneb, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a giderek şöyle demiştir: Ben kocama sadaka vermek istiyorum bu benim için geçerli olur mu? Hazret-i Peygamber de şöyle buyurdu: “Evet, senin için biri sadaka ecri, diğeri de akrabalık ecri olmak üzere iki ecir vardır.” Bir önceki rivâyete dair nota bakınız. Bir önceki rivâyete dair nota bakınız.

Sadaka mutlak olarak zikredildiği takdirde zekât anlaşılır. Çünkü hanımın üzerinde kocası lehine nafaka mükellefiyeti yoktur, O bakımdan kocası hanımı için yabancı durumundadır. Ebû Hanîfe, görüşüne gerekçe göstererek şöyle der: Mülkiyet menfaatleri ikisi arasında ortaktır. Öyle ki, onlardan birinin diğeri lehine şahitliği kabul edilmez. Hadis, nafile sadaka hakkında yorumlanmalıdır.

Şâfiî, Ebû Sevr ve Eşheb bunu şu şartla câiz kabul ederler: Eğer koca ondan aldığını hanımı lehine yerine getirmekle yükümlü olduğu mükellefiyetler alanında harcamayıp kendisinin nafakasını ve giyimini karşılamak üzere harcar, hanımına da kendi malından infak ederse, olur.

27. Hak Sahiplerine Verilecek Zekât Miktarı Ne Olmalıdır?:

Yine fukahâ (zekât almak hakkına sahip olanlara) ne miktarda verileceği hususunda farklı görüşlere sahiptir. Borçlu olan kimseye borcu kadarı verilir, fakir ve yoksula da kendilerine ve aile fertlerine yetecek kadarı verilir. Bunlara nisab miktarı, yahut ondan daha az miktarın verilmesinin cevazı hususunda farklı görüşler vardır. Bu farklı görüşlerin esasını ise, daha önce geçen zekât almayı câiz kılan fakirlik sının ile ilgili görüş ayrılığı teşkil eder.

Ali b. Ziyad ve İbn Nâfi’in rivâyetlerine göre bu hususta bir sınır yoktur. Bu, verilecek miktar valinin içtihadına göre tesbit edilir. Kimi zaman yoksullar azalabilir ve zekât artabilir. O takdirde fakire bir yıllık geçimini karşılayacak kadar verilir. Muğire’nin rivâyetine göre ise fakire nisabdan daha aşağı miktar verilir ve hiçbir zaman nisab miktarına ulaşılmaz.

Müteahhir âlimlerden kimisi de şöyle der: Eğer bir şehirde birisi nakit, diğeri de ziraat mahsulleri olmak üzere iki ayrı zekât varsa, fakire, öbürünün zekât vaktine kadar kendisini ulaştıracak bir miktar verilir.

İbnü’l-Arabî der ki: Benim görüşüme göre fakire nisab miktarı verilir. İsterse o şehirde iki veya daha fazla tür zekât alınmış olsun. Çünkü maksat zengin oluncaya kadar fakiri ihtiyaçtan kurtarmaktır. O bu miktarı aldıktan sonra diğer zekât gelecek olur da yanında kendisine yetecek kadar bir miktar varsa, bu sefer onu başkası alır.

Derim ki: Nisab miktarının verilmesi hususunda rey ashâbının görüşü de budur. Ancak Ebû Hanîfe, câiz görmekle birlikte, bunun mekruh olduğu görüşündedir. Ebû Yûsuf ise mutlak olarak câiz kabul eder ve şöyle der: Çünkü onun aldığı zekât miktarının bir bölümü şu andaki ihtiyacı içindir. Dolayısıyla şu andaki ihtiyacından arta kalan miktar da (nisab olan) ikiyüz dirhemden daha aşağıdadır. Eğer bir defada ikiyüz dirhemden fazla fakire verecek olursa, bu sefer şu an için duyduğu ihtiyaç miktarından arta kalan ikiyüz dirhem kadar olur, bundan dolayı bu kadar bir miktarı vermek câiz olmaz.

Hanefî âlimlerin müteahhirleri arasında şöyle diyenler de vardır: Eğer böyle bir kimsenin geçindirmekle yükümlü olduğu aile efradı yoksa, borcu da bulunmuyorsa hüküm böyledir. Eğer üzerinde borcu varsa, borcunu ödemesi halinde elinde ikiyüz dirhemden az bir miktar kalacaksa ona ikiyüz dirhem ya da daha fazla vermekte bir mahzur yoktur. Şayet geçindirmekle yükümlü olduğu aile efradı varsa, verilen miktar aile efradına paylaştırılması halinde herbirisine ikiyüz dirhemden daha aşağı bir miktar isabet edecek kadar vermesinde bir mahzur yoktur. Çünkü böyle birisine tasaddukta bulunmak, hem ona, hem de aile halkına tasaddukta bulunmak demektir. Bu da güzel bir görüştür.

28. Zekât Alacak Fakirlerin Nitelikleri:

Şunu bil ki, yüce Allah’ın:

“…Fakirlere…” âyeti mutlaktır. Bunda herhangi bir şart veya bir kayıt bulunmamaktadır. Aksine bu âyette Haşimoğullarından olsunlar olmasınlar bütün fakirlere zekât vermenin câiz olduğuna delâlet vardır. Ancak, sünnet-i seniyye birtakım şartların nazar-ı itibara alınacağı doğrultusunda varid olmuştur. Bu şartlardan birisi, bu fakirlerin Haşimoğullarından olmaması ve sadaka (zekât) verenin nafakasını sağlamakla yükümlü bulunmadığı kimselerden olmasıdır. Bu konuda görüş ayrılığı yoktur. Üçüncü bir şart ise sadaka alacak kimsenin kazanabilecek güce sahip olmaması şeklindedir. Çünkü Hazret-i Peygamber: “Sadaka (zekât), zengin ve azaları (gücü kuvveti) yerinde herhangi bir kimseye helal değildir” Bu hadis daha önce 5. ve 22. başlıklarda geçmiş, kaynakları da orada gösterilmişti. diye buyurmuştur. Buna dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.

Yine, İslâm âlimleri arasında farz sadakanın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) “e de, Hafimoğullarına da, onların mevlalarına da helal olmadığı hususunda görüş ayrılığı yoktur. Ebû Yûsuf tan ise, Haşimoğullarından birisinin sadakası (zekâtı) nın, yine Haşimoğullarına mensup bir başka kimseye verilmesinin câiz olduğuna dair bir görüş rivâyet edilmiştir ki, bunu el-Kiyâ et-Taberî nakletmektedir. el-Kiya et-Taberî, Ahkâmu’l-Kur’ân, III, 209. Ancak, el-îktiyar, 1, 121’de bu görüşün, Ebû Hanîfe’ye aîı olduğu ve Ebû Yûsuf’un bu hususta ona muhalefet ettiği belirtilmektedir. Kimi ilim adamı garip bir istisna teşkil ederek şöyle der: Haşimoğullarının mevlalarına hiçbir sadaka türü haram değildir. Ancak bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den sabit olana muhaliftir. Çünkü o, mevlâsı Ebû Rafı’: “Bir kavmin mevlası (azadlı kölesi) onlardandır” Ebû Dâvûd, Zekât 29; Tirmizî, Zeküt 25; Nesâî, Zekât 97; Dârimî, Siyer 82; Müsned, III, 448, IV, 340, VI, 8, 10, 390. diye buyurmuştur.

29. Haşimoğullarına Nafile Sadaka Verilebilir mi?:

Haşimoğullarına nafile sadaka vermenin cevazı hususunda da ilim adamları arasında görüş ayrılığı vardır. İlim ehlinin çoğunlukla kabul ettiği sahih olan görüşe göre nafile sadakanın Haşimoğullarına ve onların mevlâlarına verilmesinde bir mahzur yoktur. Çünkü Hazret-i Ali, Hazret-i Abbas ve Hazret-i Fatıma Allah onlardan razı olsun-Haşimoğullarından bir grup kimseye sadaka vermişler, onlar lehine vakıflar yapmışlardır. Onların yaptıkları vakıf sadakaları ise bilinmektedir ve meşhurdur.

İbnü’l-Macişun ile Mutarrif, Esbağ ve İbn Habib derler ki: Haşimoğullarına farz sadakadan da, nafile sadakan da birşey verilmez. İbnü’l-Kasım ise şöyle demektedir: Haşimoğullarına nafile sadaka verilebilir. Yine İbnü’l-Kasim der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den gelen: “Sadaka Muhammed’in âline helal değildir” Buhârî, Zekat 57; Müslim, Zekât 167; Nesâî, Zekât 7, 95; Muvatta’’, Sadaka 13. şeklindeki hadis, sadece zekât hakkındadır, nafile sadaka ile ilgili değildir. İbn Huveyzimendad da bu görüşü tercih etmiş, Ebû Yûsuf ve Muhammed de bu görüşü benimsemişlerdir.

İbn Kasım der ki: Onların mevtalarına (azad ettiklerine) her iki sadaka türünden de verilebilir. Mâlik de “el Vâdiha” şöyle demektedir Muhammed âline nafile sadaka verilmez. İbnü’l-Kasım der ki: Mâlik’e, ya onların mevlalarına (verilir mi?) diye sorulunca, ben mevlalardan kastın ne olduğunu bilmiyorum, diye cevap verdi. Bu sefer ben ona, Hazret-i Peygamber’in: “Bir kavmin mevlası onlardandır” âyetini ona karşı delil gösterince, bu sefer (bana: yine Hazret-i Peygamber): “Bir kavmin kızkardeşi de onlardandır” diye buyurmuştur dedi. Esbağ dedi ki: Ancak bu, iyilik ve hürmet konusunda böyledir.

30. Bu Şekilde Harcama Allah’ın Farz Emridir:

“Allah’tan bir farz olarak” âyeti Sîbeveyh’e göre mastar olarak nasb edilmiştir. Yani; “Allah sadakaları kafi bir şekilde (böylece) farz kılmıştır,” anlamındadır. Bununla birlikte el-Kisaî’nin görüşüne göre kat1 ile (önceki kelime üzerinde durak yapmak sureti ile) ref edilmesi de caizdir. Yani; bunlar farzdır, anlamında olur. ez-Zeccâc der ki: Ben bu âyetin bu şekilde (ref’ ile) okunduğuna dair bir şey bilmiyorum.

Derim ki: İbrahim b. Ebi Able bunu haber yaparak böylece okumuştur. Nitekim; “Zeyd ancak dışarı çıkmakta olandır,” demek de buna benzemektedir.

Tevbe 59

Eğer Allah ve Resulünün kendilerine verdiklerine razı olsalardı ve deselerdi ki: “Allah bize yeter. Allah bize lütfundan ve Resulü de verecektir. Biz yalnızca Allah’a yönelmişiz.”

Diyanet Vakfı
Eğer onlar Allah ve Resulünün kendilerine verdiğine razı olup, «Allah bize yeter, yakında bize Allah da lütfundan verecek, Resulü de. Biz yalnız Allaha rağbet edenleriz» deselerdi (daha iyi olurdu).

Kurtubi Tefsiri
Keşke onlar Allah’ın ve Rasûlünün kendilerine verdiğine razı olsalardı da: “Allah bize yeter, yakında bize lütuf ve kereminden Allah da verecektir Rasûlü de. Biz, ancak Allah’tan umara” deselerdi.

Yüce Allah’ın:

“Keşke onlar Allah’ın ve Rasulünnn kendilerine verdiğine razı olsalardı…” âyetindeki;”Keşke…” nin cevabı hazf edilmiştir. İfade: Onlar için daha hayırlı olurdu, takdirindedir.

Tevbe 58

Onlardan sadakalar konusunda seni ayıplayanlar vardır. Ondan kendilerine verilirse hoşnut olurlar; verilmezse hemen kızarlar.

Diyanet Vakfı
Onlardan sadakaların (taksimi) hususunda seni ayıplayanlar da vardır. Sadakalardan onlara da (bir pay) verilirse razı olurlar, şayet onlara sadakalardan verilmezse hemen kızarlar.

Kurtubi Tefsiri
Bazıları da sadakalar hususunda sana dil uzatırlar. Çünkü eğer kendilerine onlardan verilirse hoşnut olurlar. Şayet onlardan kendilerine verilmezse hemen kızarlar.

“Bazıları da sadakalar hususunda sana dil uzatırlar.” Katâde’den gelen açıklamaya göre senin aleyhine konuşur, tenkit ederler. el-Hasen seni ayıplarlar diye açıklamıştır. Mücahid de: Gelir senden ister ve bu konuda seni sınai, demiştir.

en-Nehhâs der ki: Dil bilginlerince kabul edilen görüş Katâde ile el-Hasen’in açıklamasıdır. Çünkü bir kimseyi ayıpladığı vakit; “Onu ayıpladı, ayıplar” denilir. Sözlükte ise bu, gizlice ayıplamak anlamına gelir.

el-Cevherî der ki: Lemz, ayıp demektir. Aslı ise kaş-göz ile işarette bulunmak için kullanılır. Bu fiilin muzarii; “Onu ayıpladı, ayıplar,” şeklinde “mim” harfi hem esreli hem ötreli kullanılır, her iki şekilde de bu kelime okunmuştur. ise, çokça ayıplayan kişi demektir. Yine bu fiil bir kimseyi itip onu vurmayı anlatmak için de kullanılır.

(…….) da aynı anlama gelir. O bakımdan; da çokça ayıplayan kişi demektir. aynı anlamı verir. Yine şeklinde çok ayıplayan erkek, çok ayıplayan kadın diye kullanılır, “Onu itti ve vurdu” anlamındadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Lemz, yüze karşı yapılan ayıplama, hemz ise bir kimsenin gıyabında, görmediği yerde ayıplanması demektir. Şanı yüce Allah, münafıklardan bir topluluğu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı sadakaları tevzi ve dağıtması hususunda ayıplamakla ve kendilerine de birşeyler versin diye kendilerini fakir olduğunu ileri sürmekle vasfetmektedir.

Ebû Said el-Hudrî der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir malı paylaştırmakta iken, Hârici asıllı olan Hurkus b. Zuheyr onun yanına geldi. -Ki, buna Temimli Zul Huveysira da denilir.- Bu adam: Ey Allah’ın Rasûlü adaletli ol, deyince, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Yazıklar olsun sana, ben âdil olmazsam kim âdil olur ki.” Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Bu, sahih bir hadis olup bu mana ile Müslim tarafından rivâyet edilmiştir. Buhârî, Menâkıb 25, Edeb 95; Müslim, Zekat 142, 148; Müsned, II, 219, III, 56, 65.

İşte bu esnada Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) şöyle buyurmuştur: Bırak beni ey Allah’ın Rasûlü de, şu münafığı öldüreyim. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “İnsanların benim arkadaşlarımı öldürttüğümden söz etmelerinden Allah’a sığınırım. Şüphesiz ki bu ve onun arkadaşları Kur’ân okurlar ama Kur’ân gırtlaklarından aşağıya inmez. Onlar ondan okun hedefini delip geçtiği gibi sıyrılıp çıkarlar.”

Tevbe 57

Eğer bir sığınak, mağaralar veya girilecek bir delik bulsalar, oraya doğru hızla yönelip kaçarlardı.

Diyanet Vakfı
Eğer sığınacak bir yer yahut (barınabilecek) mağaralar veya (sokulabilecek) bir delik bulsalardı, koşarak o tarafa yönelip giderlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Eğer sığınacak bir yer yahut mağaralar veya sokulacak bir delik bulsalardı, serkeş bir at gibi süratle o tarafa yönelirlerdi.

“Eğer sığınacak bir yer… bulsalardı” âyetinde vakıf böylece (yani tenvinli olan hemze elif gibi okunarak) yapılır. Yazıda birisi hemze diğeri ise tenvinden bedel olarak iki elif ile yazılır. ” Bir cüzü gördüm” ifadesi de böyledir.

“Sığınacak bir yer” Katade ve başkalarından nakledildiğine göre kale diye açıklanmıştır. İbn Abbâs, korunulacak ve himaye olunacak yer; diye açıklamıştır ki, bunlar aynı şeylerdir. “Ona sığındım” demektir. Mastarı İse, şeklinde gelir, da aynı şekilde ona sığındım, anlamındadır. Yine kelimeleri de; sığınak ve sığınılan yer, demektir. (……..) ise, ikrah, zorlamak, mecbur etmek manalarına gelir. “Onu o şeye mecbur ettim,” anlamına gelir.

“İşimi Allah’a havale ettim,” anlamındadır. Amr b. Lece et-Temimî (doğrusu baskıya hazırlıyanın da ifade ettiği gibi et-Teynrfdir) ise şair birisidir. Bu açıklamaları el-Cevherî’den aktardık.

“Yahut mağaralar” kelimesi, “mağara” kelimesinin çoğulu olup, bu da, Çok yağmur ihsan etti, eder, fiilinden türemektedir. el-Ahfeş, bunun; kipi ile (aynı anlama gelir) gelmiş olması da mümkündür, demektedir. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“Akşamı ettiğimiz vakit de sabahladığımız vakit de Allah’a, hamd olsun.”

İbn Abbâs der ki: Mağaralardan kasıt, içe doğru büyük oyuklar ve sirdaplardır ki, bunlar içlerinde gizlenilip saklanılan yerlerdir, Su yerin dibine çekildi, pınar yerin dibine çekildi,” fiilleri de buradan gelmektedir.

“Veya sokulacak bir delik” kelimesi, “Girmekken “müfteal” vezninde kullanılan bir kelimedir. İçine girmek suretiyle gizlenilip saklanılan yer demektir. Bunu (aynı manada olmakla birlikte) tekrarlaması, lâfzın farklılığından ötürüdür. en-Nehhâs der ki: Bu kelimenin asli; şeklindedir, “te” harfi “dal” harfine dönüşmüştür. Çünkü “dal” cehri bir harf, “te” ise mehmustur ve her ikisinin de mahreci birdir.

Bir görüşe göre de bir kelimenin aslı; şeklinde veznindedir. Nitekim Ubey’in kıraatinde; şeklindedir ki, bunun manası; ardı arkasına girmek demektir. Yani kendileri ile birlikte girecek bir topluluk bulsalardı… anlamına gelir. el-Mehdevî derki: Bu şekilde kelime, Girişi zorla yapma pahasına da olsa gerçekleştirmek anlamını ifade eder. Yine Ubey’den bu kelimeyi; (Suâli) şeklinde ‘den gelen bir ism-i mekân olarak okuduğu da rivâyet edilmiştir ki, bu şaz bir rivâyettir. Çünkü bu kelimenin sülâsisi Sîbeveyh ve onun görüşünü benimseyenlere göre müteaddİ değildir. el-Hasen, İbn Ebi İshak ve İbn Muhaysin ise bu kelimeyi, şeklinde “mim” harfini üstün, “dal” harfini de sakin olarak okumuşlardır. ez-Zeccâc der ki: Bu kelime “mim” harfi ötreli, “dal” harfi de sakin olmak üzere;şeklinde de okunur. İbn Muhaysın’ın kıraati; Girdi, girer fiilinden, diğerinin kıraati ise; Girdirdi, girdirir Fiilinden ismi mepul yapılmıştır. (Mimli) mastarı mekan ve zaman isimleri de aynı şekilde gelir. Nitekim Sîbeveyh şöyle bir mısra nakletmektedir:

“ibn Hemmam’ın Has’amlılar üzerine baskını gibi.”

Katade, Îsa ve el-A’meş’ten “dal ve hı” harflerini şeddeli;şeklinde okudukları da rivâyet edilmiştir. Cumhûr “dal” harfini şeddeli olarak okumuştur. Yani, içine kendilerini sokacakları bir yer bulsalardı, demektir. İşte bu kelime ile ilgili altı farklı kıraat.

“… Serkeş bir at gibi” yani, sür’atle ve hiçbir kimse onları geri çeviremeyecek bir surette “o tarafa yönelirlerdi” oraya doğru giderlerdi.

“Serkeşlik ederek” ifadesi dizginlerin alıkoymaması halinde at hakkında kullanılan;O den gelmektedir. Şair der ki:

“Binicisini hızla götürür, serkeş bir attır o.

Ve o atın hızlıca koşusu

Ateşte yakılan hurma dallarının çıkardığı sese benzer.”

(Âyet-i kerimenin) anlamı şudur: Eğer onlar, sözü geçen bu şeylerden herhangi birisini bulacak olsalardı, müslümanlardan kaçarak hızlıca oraya arkalarını döner, giderlerdi.

Tevbe 56

Allah’a yemin ederler ki, şüphesiz onlar sizdendirler. Oysa onlar sizden değildir. Fakat onlar korkan bir topluluktur.

Diyanet Vakfı
(O münafıklar) mutlaka sizden olduklarına dair Allaha yemin ederler. Halbuki onlar sizden değillerdir, fakat onlar (kılıçlarınızdan) korkan bir toplumdur.

Kurtubi Tefsiri
Onlar muhakkak sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Halbuki onlar sizden değildirler. Fakat onlar korkak bir topluluktur.

“Onlar muhakkak sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler.” yüce Allah, mü’min olduklarına dair yemin etmelerinin münafıkların huyundan olduğunu açıklamaktadır. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Münafıklar sana geldiklerinde: Biz şehadet ederiz ki muhakkak sen Allah’ın Resûlüsün, dediler…” (el-Münâfikûn, 63/1) âyeti de buna benzemektedir.

“Onlar korkak bir topluluktur.” Hallerinin açığa çıkıp da bundan Ötürü öldürülmekten korkarlar, anlamındadır.

Tevbe 55

Artık onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Allah bunlarla dünya hayatında onlara azap etmeyi ve canlarının kâfir olarak çıkmasını ister.

Diyanet Vakfı
(Ey Muhammed!) Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların kafir olarak canlarının çıkmasını istiyor.

Kurtubi Tefsiri
Artık onların malları da, evlatları da seni imrendirmesin. Doğrusu Allah, bunlar yüzünden dünya hayatında onları azaba uğratmayı ve canlarının kâfirler olarak güçlükle çıkmasını ister.

Yani bizim onlara verdiklerimiz hoşuna gitmesin. Onlara da meyletme. Çünkü bu bir istidrâcdır.

“Allah bunlar yüzünden… onları azaba uğratmayı… ister.” el-Hasen der ki: Yanı, onları zekât vermek zorunda bırakmak ve Allah yolunda infaka mecbur etmek suretiyle onları azaplandırır, demektedir. Taberî’nin tercih ettiği görüş de budur.

İbn Abbâs ve Katade: İfadede takdim ve tehir vardır, derler. Yani, dünya hayatında onların malları da evlatları da seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlar sebebiyle ahirette onları azaplandırmak ister. Arapça bilginlerinin çoğunluğunun görüşü budur. Bunu da en-Nehhâs nakletmiştir.

Mal toplamak uğrunda çalışıp didinmek suretiyle onları azaplandırır diye de açıklanmıştır. Bu açıklamaya ve el-Hasen’in görüşüne göre ise ifadede takdim ve tehir diye birşey yoktur ve bu güzel bir açıklamadır.

Bir diğer görüşe göre mana şöyledir: Onların malları da çocukları da seni imrendirmesin. Allah, münafık olduklarından ötürü dünya hayatında onları azaplandırmak ister. Çünkü onlar, istemeyerek, hoşlanmayarak infakta bulunurlar. Bundan ötürü de yaptıkları harcamalar onlar için bir azap sebebidir.

“Ve canlarının kâfirler olarak güçlükle çıkmasını İster” âyeti, yüce Allah’ın onların kâfirler olarak ölmelerini murad ettiği ve bunu önceden takdir ettiği hususunda açık bir nasstır.

Tevbe 54

Onların harcamalarının kabul edilmesine engel olan şey, Allah’a ve Resulüne inanmamaları, namaza ancak isteksiz olarak gelmeleri ve ancak kerhen harcamalarıdır.

Diyanet Vakfı
Onların harcamalarının kabul edilmesini engelleyen, onların Allah ve Resulünü inkar etmeleri, namaza ancak üşenerek gelmeleri ve istemeyerek harcamalarından başka bir şey değildir.

Kurtubi Tefsiri
Harcamalarının onlardan kabul edilmesini engelleyen sadece şudur: Onlar Allah’ı ve Rasûlünü İnkâr etmişlerdir. Namaza ancak üşene üşene gelirler. İnfaklarını da mutlaka isteksiz yaparlar.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Amellerin Kabul Edilmesi ve Küfür:

Yüce Allah’ın:

“Harcamalarının onlardan kabul edilmesini engelleyen sadece şudur: Onlar…” âyetindeki; yani “kabul edilmesini” terkibindeki: “…me…” nasb mahallindedir. İstisna edatından sonra gelen; ise ref mahallindedir. Âyetin anlamı da şöyle olur: Onlardan yaptıkları harcamaların kabul edilmesini engelleyen tek husus, onların kâfir oluşlarıdır.

Kûfeliler “Onlardan kabul edilmesini” âyetini (“te” harfi ile değil de) “ye” ile okumuşlardır. Çünkü “harcamalar” (anlamındaki “nefakat”) ile infak (harcamak), aynı şeydir.

2. Namazdan Ûşenenler:

Yüce Allah’ın:

“Namaza ancak üşene üşene gelirler” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demiştir: Böyle bir kimse cemaat arasında bulunursa namaz kılar, tek başına kalırsa namaz kılmaz. Böyle bir kişi namaz dolayısıyla bir mükâfat ummayan, onu terk etmekten ötürü de bir ceza göreceğinden korkmayan bir kimsedir. Münafıklık kaçınılmaz olarak ibadette bir tembelliğe götürür. en-Nisâ Sûresi’nde (4/142. âyetin tefsirinde) bütün bu hususlara dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Orada bütün tafsilatıyla el-Alâ hadisini de zikretmiş bulunuyoruz. Bk. Müslim, Mesacid 195; Ebû Dâvûd, Salât, 5; Tirmizî, Salât 6; Nesâî, Mevâkît, 9; Muvatta’’, Kur’ân 46; Müsned, III, 149. Cenab-ı Allah’a hamd olsun.

3. Münafıkların İnfakı:

“İnfaklarını da mutlaka İsteksiz yaparlar.” Çünkü onlar bu infaklarını bir borç yükü diye sayarlar, infakta bulunmamayı da bir ganimet bellerler. Durum böyle olduğuna göre, onların bu harcamaları asla makbul olamaz ve önceden de geçtiği üzere bunlardan dolayı onlara sevap verilmez.

Tevbe 53

De ki: İsteyerek veya istemeyerek infak edin, sizden asla kabul edilmeyecektir. Şüphesiz siz fasık bir topluluksunuz.

Diyanet Vakfı
De ki: İster gönüllü verin ister gönülsüz, sizden (sadaka) asla kabul olunmayacaktır. Çünkü siz yoldan çıkan bir topluluk oldunuz.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “İsteyerek veya islemeyerek harcayın. Sizden asla kabul olunmayacaktır. Çünkü siz, fasıklık eden bir kavim oldunuz.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1. Âyetin Nüzul Sebebi ve Anlamı:

İbn Abbâs der ki: Bu âyet-i kerîme Oturmak üzere bana izin ver, işte malım onunla sana yardımcı olayım, diyen el-Ced b. Kays hakkında nâzil olmuştur.

Yüce Allah’ın:

“Harcayın (infak edin)” âyeti bir emirdir. Ancak şart ve cevap manasına gelmektedir. Araplar böyle bir durumda ifadeyi bu şekilde kullanır ve “veya (ev)” edatını kullanır. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Bize iyilik veya kötülük yap. Tarafımızdan kınanmazsın sen.

Ve eğer uzaklaşıp gidersen dahi senden uzaklaşılmaz.”

Yani, sen kötülük veya iyilik yapsan da biz senin bildiğin durumdayız.

Âyetin anlamı şudur: Siz, isteyerek yahut istemeyerek harcayacak olsanız dahi bu harcamalarınız kabul olunmayacaktır. Sonra Allah onların harcamalarının niçin kendilerinden kabul olunmayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:

“Harcamalarının onlardan kabul edilmesini engelleyen sadece şudur: Onlar Allah’ı ve Rasulünü inkâr etmişlerdir.” (et-Tevbe, 9/54) İşte bu, kâfirlerin dünyadaki iyi işlerinin ahirette faydasını göremeyeceklerinin en açık delillerinden birisidir ki, bu da bir sonraki başlığımızın konusudur:

2. Kâfirlerin Dünya Hayatındaki İyiliklerinin Ahirette Karşılığı Yoktur:

Kâfirin işleri, eğer akrabalık bağlarını gözetmek, yoksulun ihtiyacını karşılamak, darda kalmış olanın sıkıntısını gidermek gibi iyilik türlerinden olursa, bunların sevabını almaz ve ahirette bunlardan faydalanmaz. Şu kadar var ki, bu iyilikleri karşılığında ona dünyada ihsanda bulunulur. Bunun delili ise Müslim’in Âişe (radıyallahü anha)’dan şöyle dediğine dair rivâyetidir: Ey Allah’ın Rasûlü, dedim. İbn Cud’an, cahiliye döneminde akrabalık bağını gözetir, yoksula yemek yedirirdi. Bunun kendisine bir faydası olacak mı? Peygamber şöyle buyurdu: “Bunun kendisine faydası olmayacak. Çünkü o, birgün olsun: Rabbim, din (kıyâmet) günü günahımı bana bağışla dememiştir.” Müslim, Îman 365; Müsned, VI, 93.

Enes (radıyallahü anh)’dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şüphesiz Allah hiçbir mü’mine (mükâfatı eksik verilmek suretiyle) bir iyiliğinde dahi zulmetmez. Dünyada da onun karşılığı ona verilir. Ahirette de ondan dolayı ona mükâfat verilir. Kâfire gelince o, dünyada Allah için yapmış olduğu İyilikler karşılığında ona yemek yedirilir (ihsanda bulunulur). Nihayet âhirete gittiğinde, onun karşılığını görebileceği herhangi bir iyiliği kalmamış olur,” Müslim, Sifâtu’l-Münafikın 56; Müsned, III, 123, 283. İşte bu, (bu hususta) açık bir nastır.

Diğer taraftan şöyle de denilmiştir: Acaba bu doğru vaad gereğince, kâfirin, bu dünya hayatında iyiliklerine karşılık yedirilip ona bağışta bulunması muhakkak ve kaçınılmaz bir şey midir? Yoksa bu, şanı yüce Allah’ın:

“… Biz de burada dilediğimize dileyeceğimiz şeyi çabucak veririz” (el-İsra, 17/18) âyetinde sözü geçen Allah’ın dileği (meşîeti) ile mi kayıtlıdır? İkincisi bu husustaki iki görüşün sahih olanıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kâfirin yaptığına “hasene: güzellik, iyilik” denilmesi ise, kâfirin bu husustaki zanni dolayısıyladır. Yoksa onun Allah’a yakınlaşmak üzere yapacağı herhangi bir ameli sahih değildir. Çünkü Allah’a yakınlaştırıcı amelin sahih olmasının şartı olan îman bulunmamaktadır. Ya da buna “hasene” deniliş sebebi, mü’minin hasenesine şekil itibariyle benzediğinden dolayıdır. Görüldüğü gibi bu hususta da iki görüş vardır.

3. Müslüman Olmadan Önce İyilik Yapanın İyiliklerinin Durumu:

Denilse ki; Müslim’de, Hakîm b. Hizâm’dan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ey Allah’ın Rasûlü, ben cahiliye döneminde iken ibadet kastıyla verdiğim sadaka yahut köle azad etmek veya akrabalık bağını gözetmek gibi bir takım hususlarda (benim için) ecir var mıdır, ne dersin? diye sorunca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Sen, geçmişinde yapmış olduğun hayırlar üzere İslâm’a girdin.” Buhârî, Zekât .24, Buyû’ 100, Itk 12, Edeb 16; Müslim, Îman 194, 195; Müsned, III, 402.

Buna şu cevabı veririz: Hazret-i Peygamberin: “Sen, geçmişte yaptığın hayırlar üzere İslama girdin” ifadesi konu ile ilgili aslî delillerin zahirine uygun değildir. Çünkü kâfirin yüce Allah’a yakınlaşmak kastı ile yapacağı ibadetler sahih olamaz ki bu İtaati dolayısıyla sevap alması sözkonusu olsun. Çünkü Allah’a yakınlaşmak kastıyla itaatte bulunacak kimsenin kendisine yakınlaşmak istediği yüce Zatı bilip tanıması şarttır. Böyle bir şart bulunmayacak olursa, şarta bağlı olarak öngörülen hususun sıhhati de sözkonusu olamaz. Buna göre hadisteki mana şöyle olur: Eğer sen cahiliye döneminde güzel bir takım huylar kazanmış isen, bu huyların İslâmda da sana güzel alışkanlıklar kazandırmıştır. Çünkü Hakîm (radıyallahü anh) altmışı cahiliye döneminde, altmışı da müslüman olmak üzere yüzyirmi yıl yaşamıştı. Cahiliye döneminde yüz köle azad etmiş, yüz kişiyi de deve sırtında taşımış idi. İslâm’da da aynı işleri yaptı. Bu, açıkça anlaşılan bir husustur.

Şöyle de açıklanmıştır: Kâfir iken işlemiş olduğu günahları müslüman olmak suretiyle düştüğü gibi, müslüman olması dolayısıyla (müşrik iken) yaptıklarına karşılık Allah’ın onu mükâfatlandırması Allah’ın lütfu keremi açısından uzak bir İhtimal olarak görülemez. Asıl mükâfatını görmeyecek kişi, müslüman da olmayan, tevbe de etmeyen ve kâfir olarak ölen kişidir. Hadisin zarihinden anlaşılan da budur, yüce Allah’ın izniyle sahih olan görüş de bu olmalıdır. Daha önce yapmış olduğu hayırlardan sonra müslüman olup da müslüman olarak ölen kimsenin önceden yapmış olduğu hayırların mükâfatını, almaması ile ilgili olarak îman şartının bulunmadığını söylemek, hiçbir şekilde değişmesi sözkonusu olmayan akli bir şart değildir. Şanı yüce Allah güzel bir şekilde İslâm’a bağlanan bir kimsenin (müslüman olmadan önceki) amelini boşa çıkarmayacak kadar kerimdir. Nitekim, el-Harbî de bu hadisi bu anlamda yorumlayarak şöyle demiştir: “Sen, geçmişte yaptıkların üzere müslüman oldun.” Yani, bundan önce işlemiş oluduğun hayırlı amellerinin mükâfatı sana verilecektir. Nitekim bir kimseye: Sen bin dirhem üzere İslâm’a girdin, denileceği vakit, o bin dirhemi kendi payına eline geçirmiş olmak üzere İslâm’a girdiği anlaşılır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

4. Ebû Talib’in Özel Durumu:

Denilse ki: Müslim, Hazret-i Abbas’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ey Allah’ın Rasûlü dedim, Ebû Talib seni korur, sana yardımcı olurdu. Bunun ona faydası oldu mu? Hazret-i Peygamber: “Evet” diye buyurdu. “Ben onu her tarafını kaplayan bir şekilde ateş içerisinde buldum da onu topuklarına kadar ateşin ulaştığı bir yere çıkardım.” Müslim, Îman 358.

Buna şöyle denilir: Kâfirin işlemiş olduğu hayırlar sebebiyle azabının bir bölümünün hafifletilmesi uzak bir ihtimal değildir. Ancak bu, Ebû Talib hakkında varid olduğu şekilde ayrıca bir şefaatte bulunulmasını da gerektirmektedir. Kur’ân-ı Kerîm:

“Artık şefaat edenlerin şefaati onlara fayda vermez” (el-Müddesir, 74/48) âyeti ile onun dışındakilerin durumu hakkında haber vermektedir. Yine kâfirler hakkında:

“Bizim bir şefaatçimiz yoktur ve candan, hiçbir dostumuz da” (eş-Şuara, 26/100-101) diyecekleri de bize haber verilmektedir. Müslim de, Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda amcası Ebû Talib sözkonusu edilince şöyle buyurdu: “Kıyâmet gününde belki benim şefaatimin ona bir faydası olur da bu sebepten ötürü topuklarına kadar ulaşacak bir ateşe konulur ve bundan beyni kaynar.” Buhârî, Menakıbu’l-Ensâr 40; Müslim, îman 360; Müsned, III, 50, 55. Hazret-i Abbas’ın rivâyet ettiği hadiste de: “… ve eğer ben olmasaydım hiç şüphesiz ateşin en aşağı basamağında olurdu” dediği de kaydedilmektedir. Buhârî, Menakbu’l-Ensâr 40T Edeb 115; Müslim, Îman 357; Müsned, I, 206, 210. Yüce Allah’ın:

“Çünkü siz, fâsıklık eden bir kavim oldunuz” kâfirler oldunuz, demektir.

Tevbe 52

De ki: Bizim için beklediğiniz, iki güzellikten biridir. Biz de sizin için bekliyoruz; Allah’ın ya kendi katından ya da ellerimizle sizi azaba uğratmasını. Bekleyin öyleyse. Şüphesiz biz de sizinle birlikte beklemekteyiz.

Diyanet Vakfı
De ki: Siz bizim için ancak iki iyilikten birini beklemektesiniz. Biz de, Allahın, ya kendi katından veya bizim elimizle size bir azap vermesini bekliyoruz. Haydi bekleyin; şüphesiz biz de sizinle beraber beklemekteyiz.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Bize İki güzel şeyin birinden başkasının gelmesini mi gözetir durursunuz? Halbuki biz, Allah’ın size kendi katından yahut bizim ellerimizle bir azap getireceğini bekliyoruz. Öyleyse bekleyiniz. Muhakkak biz de sizinle beraber bekleyenleriz.”

“De ki; Bize… mi gözetir durursunuz” âyetini, Kûfeliler “lâm” harfini “te” ile idğâm ederek okurlar, Marife “lâm”ının (ismi belirtici lâm) İse, (bu gibi harflerden önce gelirse) İdğamdan başka türlü okunması câiz değildir. Nitekim yüce Allah’ın:

“Tevbe edenler” (et-Tevbe, 9/112) âyetinde de böyledir. Çünkü Arapçada marife lâm’ı çokça kullanılır. Ancak yüce Allah’ın;” De ki: Geliniz” (el-En’âm, 6/151) âyetinde lâm’ın “te” harfine idğam edilmesi câiz değildir. Çünkü: “De ki” fiili illetli bir fiildir, İdğam yapmak suretiyle ondaki bu illeti ikiye çıkarmazlar. “Beklemek” demektir. Mesela; ” ifadesi, yiyeceği, pahalanıncaya kadar bekledi,” bekletti, anlamına gelir.

“Güzel şey” kelimesi, “En güzel”in müennesidir. hem tekil, hem çoğul olarak kullanılır. Bu kelime, ancak harf-i tarifli olarak kullandır. O bakımdan “güzel bir kadın gördüm” anlamında; denilmez.

“İki güzel şey”den kasıt ise, ganimet ve şehadetür. Bu açıklama İbn Abbâs, Mücahid ve başkalarından nakledilmiştir. İfadede lâfız soru şeklinde olmakla birlikte azarlamak anlamındadır.

“Halbuki biz, Allah’ın size kendi katından yahut bizim ellerimizle bir azap getireceğini bekliyoruz” yani sizden önceki ümmetlere isabet eden cezalar gibi sizi helâk edecek bir cezayı katından üzerinize göndermesini, yahut da bize sizinle Savaşmak üzere izin vermesini bekliyoruz.

“Öyleyse bekleyiniz” ifadesi ise bir tehdittir. Yani, şeytanın size olan vaadlerini bekleyiniz. Biz de Allah’ın bize vaadlerini beklemekteyiz.

Tevbe 51

De ki: Bize ancak Allah’ın bizim için yazdığı isabet eder. O bizim mevlamızdır. Müminler yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.

Diyanet Vakfı
De ki: Allahın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allaha dayanıp güvensinler.

Kurtubi Tefsiri
De ki Allah’ın bizim için yazdığından başkası asla bize isabet etmez. O bizim mevlâmızdır. Onun için mü’minler yalnız Allah’a güvenip dayanmalıdır.”

“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası asla bize isabet etmez.” Bir görüşe göre Levh-i Mahfuz’da yazılanlar; bir diğer görüşe göre, O’nun bize Kitabında; biz ya zafer kazanır ve bu zafer bizim için güzel olur, yahut da öldürülür şehid düşeriz, bu da bizim için daha büyük bir güzellik olur diye haber vermiş olduğundan başka bir şey olmaz, demektir. Yani, herşey ilâhî kaza ve takdir iledir. Nitekim el-A’raf Sûresi’nde (7/37. âyetin tefsirinde) ilim, kader ve kitabın aynı şeyler olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“O, bizim mevlâmızdır” bize yardım edecek olandır. Tevekkül ise; işi O’na havale etmektir.

Cumhûr; şeklinde; ile nasb ile okurlar. Ebû Ubeyde Araplar arasında bu edat dolayısıyla muzari fiili cezm ile okuyanlar bulunduğunu nakletmektedir. Talha b. Mûsarrif bunu; “Bize İsabet eder mi” diye okunmuştur. Rey Kadısı A’yen’den, Onun bunu: “De ki… asla bize isabet etmez” şeklinde “nun” harfini şeddeli olarak okuduğu da nakledilmiştir ki, böyle bir okuyuş lahn’dir. Çünkü haber olan bir ifade “nün” ile tekid edilmez. Şayet bu Talha’nın kıraatinde olsaydı câiz olurdu. Nitekim yüce Allah:

“Hilesi kızgınlık duyduğu şeyi giderir mi…” (el-Hacc, 22/15) diye buyurmuştur.

Tevbe 50

Sana bir iyilik erişirse, bu onları üzer. Sana bir musibet isabet ederse, “Biz işimizi önceden ayarlamıştık” derler. Yüz çevirip giderler ve sevinirler.

Diyanet Vakfı
Eğer sana bir iyilik erişirse, bu onları üzer. Ve eğer başına bir musibet gelirse, «İyi ki biz daha önce tedbirimizi almışız» derler ve böbürlenerek dönüp giderler.

Kurtubi Tefsiri
Eğer sana bir iyilik isabet ederse bu onların hoşuna gitmez. Şayet sana bir musibet erişirse: “Biz daha önce tedbirimizi almışız” derler ve sevinçle dönüp giderler.

“Eğer sana bir İyilik isabet ederse bu onların hoşuna gitmez.” Anlamındaki âyet, şart ve cevabını birlikte ifade etmektedir. Aynı şekilde:

“Şayet sana bir musibet erişirse, biz daha önce tedbirimizi almışız derler ve sevinçle geri dönerler” âyeti de bu şekildedir. “Ve…” den sonrası da ikinci şart cümlesine atfedilmiştir. Âyet-i kerimede geçen: “İyflilrden kasıt, ganimet ve zaferdir. “Musibet’ten kasıt ise yenilgiye uğramaktır.

“Biz daha önce tedbirimizi almışızdır” şeklindeki sözleri ise, kendimiz için gerekli ihtiyatî tedbirleri aldık ve bu konuda kararımızı verdik. O bakımdan Savaşa çıkmayacağız, demektir.

“Ve sevinçle dönüp giderler” bu yaptıklarını beğenerek, imandan yüzçevirir giderler.

Tevbe 49

Onlardan bazıları, “Bana izin ver, beni fitneye düşürme” der. Dikkat edin! Fitneye zaten düşmüşlerdir. Şüphesiz cehennem kâfirleri kuşatıcıdır.

Diyanet Vakfı
Onlardan öylesi de var ki: «Bana izin ver, beni fitneye düşürme» der. Bilesiniz ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem, kafirleri mutlaka kuşatacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Onlardan bazdan da: “Bana İzin ver, beni fitneye düşürme derler. Bilin ki onlar, zaten fitnenin ortasına düşmüşlerdir. Şüphe yok ki cehennem kâfirleri çepeçevre kuşatıcıdır.

“Onlardan bazıları da: Bana izin ver…derler” âyetindeki

“İzin ver” emir fiili; İzin verdi, verir’den emirdir. Bu fiilden emir yapılacak olursa, başa esreli bir hemze ve ondan sonra da fiilin “fâ”sı (birinci harfi olan hemze) gelir. Ancak iki hemze bir arada bulunmayacağından makabli de esreli olduğundan dolayı, ikinci hemze “ye” harfi ile ibdaledilerek denilir. Ancak bu emir vasıl ile okunucak olursa, iki hemzenin bir arada bulunmasını engelleyen illet ortadan kalkar ve bu sefer ikinci hemze vasıl ile okunur. Bundan sonra da hemze telaffuz edilerek; “Onlardan bazıları das Bana izin ver… derler” diye okunur. Verş ise Nafi’den: “Onlardan bazdan da: Bana izin ver… derler” diye okuduğunu rivâyet etmektedir. Böylelikle hemzeyi sakin değil de “vav” olarak harf-i medmiş gibi okur.

en-Nehhâs der ki: “Filana izin ver, sonra ona izin ver” denilecek olursa, her ikisindeki “izin ver” anlamındaki kelimelerin yazılışlarında “zel” harfinden önce hemze ve “ye” vardır. Şayet; “Filana izin ver ve başkasına izin ver,” denilecek olursa, bu sefer ikincisinde “ye” getirilmez. “Vav” yerine “fe” harfi kullanılacak olursa yine böyledir. “Sonra” ile “vav” arasındaki farka gelince; “sonra” anlamındaki kelime üzerinde vakıf yapılabilir ve diğer kelimelerden ayrı okunabilir. “Vav” İle “fe” harfleri üzerinde ise ne vakıf yapılabilir, ne de ayrı yazılabilirler.

Muhammed b. İshak der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk’e çıkmak istediğinde, Selemeoğullarından el-Ced b. Kays’a şöyle demişti: “Ey Ced, Rumlar ile Savaşıp da onlardan odalık cariyeler ve hizmetçiler edinmeye ne dersin?” el-Ced şu cevabı verir: Kavmim, benim kadınlara ne kadar düşkün olduğumu bilirler. Ben, Sanoğullarının (Rumların) kadınlarını görecek olursam, onlara karşı kendimi tutamayacağımdan korkarım. Sen beni fitneye düşürme de, oturmak üzere bana izin ver. Buna karşılık malımla sana yardımcı olacağını. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ondan yüzçevirip: “Haydi sana izin verdim” diye buyurdu. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Aynı manada yakın bir rivâyet; Taberenî. el-Mu’cemu’l-Evsat, VI, 281. Onların yüzlerinin güzelliği dolayısıyla sen benî fitneye düşürme demek istemişti. Oysa, onun münafıklıktan başkaca bir rahatsızlığı yoktu.

el-Mehdevî der ki: San (el-Asfar), Habeşlilerden bir adamdır. Bunun, çağlarında kendilerinden daha güzel hiçbir kimsenin bulunmadığı kızları vardı. Ve o sırada o kişi, Rum diyarında bulunuyordu.

Bir diğer görüşe göre onlara bu ismin veriliş sebebi, Haberlilerin Rumlara galip gelmiş olmalarıdır. Onlardan kız çocukları olmuş, bu kız çocukları ise Rumların beyaz tenlerinden, Habeşlilerin de siyah tenlerinden etkilenerek kırmızı ve sarı karışımı bir ten renkleri olmuştu. İbn Atiyye der ki: İbn İshak’ın bu görüşünde nisbeten bir gevşeklik vardır.

Taberî de isnadını kaydederek Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu kaydetmektedir: “Haydi gazaya çıkınız. San’nın kız çocuklarını ganimet alacaksınız.” Bunun üzerine el-Ced ona: Sen bize izin ver de, kadınlar sebebiyle bizi fitneye düşürme. Bu ise, birincisinden daha farklı bir açıklamadır. Münafıklığa ve Resûlüllah’a karşı çıkmaya daha yakışan hal budur. Bu âyeti kerîme nâzil olunca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Selemeoğullarına -ki, el-Ced de onlardan birisiydi- şöyle demişti: “Sizin efendiniz kimdir ey Selemeoğulları?” Onlar: Efendimiz Ced b. Kays’dır. Şu kadar var ki o, hem cimri hem korkaktır, demişlerdi. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştu: “Peki, cimrilikten daha kötü ve büyük bir kusur ne olabilir? Hayır, sizin efendiniz o beyaz tenli delikanlı olan Bişr b. el-Berâ b. Ma’rûr’dur.” İbnu’l-Ashâb, Usdu’l-Ğabe, I, 218. Ensar’dan Hassan b. Sabit de Bişr b. el-Berâ hakkında şunları söylemiştir;

“Cömertliği dolayısıyla Bişr b. el-Berâ önder kılındı

Gerçekten Bişr b. el-Berâ önder kılınmaya lâyıktır

Bir heyet ona geldi mi, bütün malını harcar da

Bunu alın der, ben yarın yine döneceğim (aynı şeyleri yapacağım), der.”

“Bilin ki onlar, zaten fitnenin ortasına düşmüşlerdir.” Yani, günah ve masiyetin ta içine düşmüşlerdir. Bu da münafıklık ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan geri kalmaktır.

“Şüphe yok ki cehennem kafirleri çepeçevre kuşatıcıdır.” Onlar cehennem ateşine doğru yol alıyorlar. O, onları kuşatacaktır.

Tevbe 48

Onlar daha önce fitne istemişlerdi. Senin işlerini tersyüz etmişlerdi. Nihayet hak geldi ve Allah’ın emri galip oldu. Onlar istemese de.

Diyanet Vakfı
Andolsun onlar önceden de fitne çıkarmak istemişler ve sana nice işler çevirmişlerdi. Nihayet hak geldi ve onlar istemedikleri halde Allahın emri yerini buldu.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki, onlar bundan önce de fitne aramışlar, sana karşı bir takım ister çevirmişlerdi. Nihayet hak geldi ve onlar İstemedikleri halde Allah’ın emri üstün geldi.

“Yemin olsun ki, onlar bundan önce de fitne aramışlar…” Yani, onlar durumları açığa çıkmadan ve gizledikleri hususlara ve ileride yapacakları şeylere dair vahiy inmeden önce de fesat çıkarmak ve kötülük yapmak istemişlerdi.

İbn Cüreyc der ki: Bu âyetiyle yüce Allah münafıklardan oniki kişiyi kastetmektedir. Bunlar Akabe gecesi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)Ve suikast yaparak öldürmek için Seniyetü’l-Vedâ denilen yerde pusu kurmuşlardı.

“Sana karşı da birtakım işler çevirmişlerdi.” Yani onlar, senin getirdiğin valiyi çürütmek hususunda çeşitli görüşler ortaya atmış, işler çevirmişlerdi.

“Nihayet hak geldi ve onlar istemedikleri halde Allah’ın emri” yani O’nun dini

“üstün geldi.”

Tevbe 47

Eğer sizinle çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir şey katmazlardı. İçinizde fitne koparmak için aranızda dolaşırlardı. İçinizde onlara kulak verenler vardır. Allah zalimleri iyi bilir.

Diyanet Vakfı
Eğer içinizde (onlar da savaşa) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı ve mutlaka fitne çıkarmak isteyerek aranızda koşarlardı. İçinizde, onlara iyice kulak verecekler de vardır. Allah zalimleri gayet iyi bilir.

Kurtubi Tefsiri
Eğer onlar aranızda çıksalardı, sizde şer ve fesadı artırmaktan başka bir şey yapmazlar, aranıza fitne sokmak kastıyla muhakkak koşarlardı. Aranızda onlara kulak verecekler de vardır. Allah zâlimleri çok iyi bilendir.

“Eğer onlar aranızda çıksalardı, sizde şer ve fesadı artırmaktan başka bir şey yapmazlar… di” buyuruğu münafıkların geride kalıp mü’minlerle birlikte çıkmamaları dolayısıyla mü’minlere bir tesellidir.

“Şer ve fesad; bozgunculuk, laf taşımak (koğuculuk) ve ayrılıklar tohumunu ekip yalan şayialar çıkartmak” demektir. Bu kelime burada munkatı’ bir istisnadır. Yani, onlar sizin gücünüzü artırmazlardı. Bunun yerine şer ve fesat çıkartmaya çalışırlardı, demektir.

Bir diğer açıklamaya göre mana şudur: Onlar, İçinde bulundukları mütereddit görüşleriyle sizin ancak şer ve fesadınızı artırırlardı. O takdirde istisna munkatı’ olmaz.

“Aranıza fitne sokmak kastıyla muhakkak koşarlardı” yani, aranızı bozmak için çabucak harekete geçerlerdi. “Koşmak, hızlıca yürümek” demektir. Nitekim recez vezninde şair şöyle demektedir:

“Keşke onda ben bir genç delikanlı olsaydım

Ve orada hızlıca koşup gidip gelseydim.”

Deve koşup ve hızlıca yürüyüp yol aldığı vakit denilir. Bunun ” Onu bıraktım” demektir. (……..) ın kısmen hızlı yürümeyi ifade eden; şeklindeki yürüyüş olduğu da söylenmiştir.

“Aranıza” kelimesinin “ara” anlamına gelen; ise; iki şey arasındaki aralık demektir. Bunun çoğulu, şeklinde gelir ki bu da saflar arasındaki aralık ve boşluk manasına gelir.

Yani onlar (sizinle birlikte çıkmış olsalardı) laf alıp götürmek ve aranızı bozmak suretiyle sizi birbirinizden uzaklaştırırlardı.

“Aranıza fitne sokmak kastıyla” anlamındaki âyet ikinci bir mef’ûldür. Yani onlar sizin fitneye düşmenizi de arzu ediyorlardı. Bu da aranızın bozulmasını ve bir birinize karşı kışkırtmayı istiyorlardı, demektir. Burada sözü geçen “fîtne”nin şirk manasına geldiği de söylenmiştir.

“Aranızda onlara kulak verecekler de vardır.” Yani, aranızda sizden haberler alıp onlara taşıyacak casuslar vardır. Katade: Aranızda onların sözlerini kabul ile karşılayan, onlara itaat eden kimseler vardır diye açıklamıştır. en-Nehhâs der ki: Birinci görüş daha uygundur. Çünkü, “Kulak verenin iki anlamından daha çok kullanılan manası, sözü işiten, ona kulak veren kimse demektir. Yüce Allah’ın:

“Yalana çokça kulak verenler” el-Mâide, 5/42.1 âyeti de buna benzemektedir. İkinci görüşün işaret ettiği manayı İfade etmek için İse, hemen hemen; “Dinleyen” kelimesinden başkası kullanılmaz.

Tevbe 46

Eğer çıkmak isteselerdi, onun için hazırlık yaparlardı. Fakat Allah, çıkmalarını hoş görmedi, onları alıkoydu. “Oturanlarla beraber oturun” denildi.

Diyanet Vakfı
Eğer onlar (savaşa) çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranışlarını çirkin gördü ve onları geri koydu; onlara «Oturanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber oturun!» denildi.

Kurtubi Tefsiri
Eğer onlar çıkmak İsteselerdi elbet bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların çıkmalarını çirkin gördü de kendilerini alıkoydu ve: “Oturanlarla beraber oturun” denildi.

“Eğer onlar çıkmak isteselerdi elbet bunun için bir hazırlık yaparlardı” yani, cihada çıkmak isteselerdi yolculuk için gerekli hazırlıkları yaparlardı. İşte onların hazırlık yapmayışlan Savaştan geri kalmak istediklerinin delilidir.

“Fakat Allah onların” seninle birlikte cihada

“çıkmalarını çirkin gördü de kendilerini” seninle birlikte çıkmaktan

“alıkoydu” ve onların, senin yardımına koşmalarına fırsat vermedi. Çünkü onlar şöyle demişlerdi: Eğer oturmak için bize izin vermeyecek olursa, biz de mü’minler aleyhine başkalarını kışkırtır ve fesat çıkartırız. Buna da bundan sonra:

“Eğer onlar sizinle birlikte çıksalardı, sizde şer ve fesadı artırmaktan başka birşey yapmazlar… de” (et-Tevbe, 9/47) âyeti delil teşkil etmektedir.

“Ve; Oturanlarla beraber oturun, denildi.” Bir görüşe göre bu onların birbirlerine söyledikleri bir sözdür. Diğer bir görüşe göre ise bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın sözlerindendir. O takdirde bu daha önce kendisinden söz edilen Hazret-i Peygamberin verdiği izin demek olur. Bir diğer görüşe göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözü onlara kızgınlıkla söylemiş, onlar da lâfzın zahirini kabul ederek: Peygamber bize izin vermiş bulunuyor, demişlerdi. Bir diğer görüşe göre bu, onların Savaşa çıkmayıp yardımdan uzak kalmalarını ifade eder. Yani, yüce Allah onların kalplerine oturma duygusunu yerleştirdi.

“Oturanlarla beraber” âyeti ise, hastalık sahibi, kör, kötürüm, kadın ve çocuklarla beraber oturun, demektir.

Tevbe 45

Ancak Allah’a ve ahiret gününe inanmayan ve kalpleri şüpheye düşmüş olanlar senden izin ister. Onlar şüphelerinde bocalayıp dururlar.

Diyanet Vakfı
Ancak Allaha ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp, kuşkuları içinde bocalayanlar senden izin isterler.

Kurtubi Tefsiri
Ancak Allah’a ve âhiret gününe îman etmeyen, kalpleri şüpheye düşüp de kendileri şüphelerinin İçinde bocalayıp duran kimseler senden izin isterler.

İşte böyle bir zamanda mazereti bulunmaksızın Savaşa çıkmamak üzere izin istemek, münafıklığın alâmetlerinden idi. Bundan dolayı yüce Allah:

“Ancak Allah’a ve âhiret gününe îman etmeyen, kalpleri şüpheye düşüp de kendileri şüphelerinin İçinde bocalayıp duran kimseler senden İzin İsterler” diye buyurmaktadır.

Ebû Dâvûd, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet eder:

“Allah’a ve âhiret gününe îman edenler… senden izin İstemezler” âyetini, en-Nûr Sûresi’nde yer alan: “Mü’minler ancak o kimselerdir ki onlar Allah’a ve Resülüne îman ederler… Muhakkak Allah mağfiret edendir, Rahîmdir” (en-Nûr, 24/62) âyeti nesh etmiştir. Ebû Dâvûd, Cihad 159.

“Cihad etme(me)” âyeti, ez-Zeccâc’a göre takdiri ile nasb mahallindedir. (Bu takdire göre anlam: Cihad etme(me) hususunda senden izin istemezler, şeklinde olur). İfadenin takdirinin: “Cihad etmekten hoşlanmadıkları için…” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

” Allah yanılırsınız (yanılmayasınız) diye size açıklıyor” (en-Nisa, 4/176) âyeti gibi.

“Kalpleri” din hususunda

“şüpheye düşüp de kendileri şüphelerinin İçinde bocalayıp duran” yani, şüpheleri içinde gidip gelen, kararsız kalan

“kimseler senden izin isterler.”

Tevbe 44

Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten seni izinli istemez. Allah, muttakileri hakkıyla bilendir.

Diyanet Vakfı
Allaha ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla canlarıyla savaşmaktan (geri kalmak için) senden izin istemezler. Allah takva sahiplerini pek iyi bilir.

Kurtubi Tefsiri
Allah’a ve âhiret gününe Îman edenler mallarıyla, canlarıyla cihad etme(me) konusunda senden izin İstemezler. Allah takva sahiplerini çok iyi bilendir.

“Allah’a ve âhiret gününe îman edenler” oturmak ve cihada çıkmamak hususunda

“…senden İzin istemezler.” Aksine bunlar, kendilerine herhangi bir hususu emredecek olursan, hemen onu yerine getirmeye çalışırlar.

Tevbe 43

Allah seni affetsin! Neden onlara izin verdin? Ta ki doğru söyleyenleri bilip yalancıları öğrenesin.

Diyanet Vakfı
Allah seni affetti. Fakat doğru söyleyenler sana iyice belli olup, sen yalancıları bilinceye kadar onlara niçin izin verdin?

Kurtubi Tefsiri
Allah affetsin seni. Doğru söyleyenler senin için belli oluncaya ve sen yalancıları bilinceye kadar niçin onlara İzin verdin?

Yüce Allah’ın;

“Allah affetsin seni… niçin onlara izin verdin” âyetinin yeni bir söz başlangıcı olduğu söylenmiştir. “Allah seni ıslah etsin, seni aziz kılsın, sana rahmet buyursun. Şu şu oldu” demeye benzer. Bu açıklamaya göre yüce Allah’ın:

“Allah affetsin seni” anlamındaki; âyeti üzerinde vakıf (durak) yapmak güzel olur. Bunu Mekkî, el-Mehdevî ve en-Nehhâs nakletmiştir.

Yüce Allah, Hazret-i Peygamber’e korku ve sabırsızlıktan dolayı kalbi rahatsızlanmasın diye günahını sözkonusu etmeden affettiğini haber vermektedir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir; Onlara izin vermekten ötürü günahını Allah affetmiştir. O takdirde bu âyet üzerinde vakfetmek güzel olmaz. Bunu da el-Mehdevî nakletmiş, en-Nehhâs da bunu tercih etmiştir.

Burada sözü geçen

“izin” ile ilgili iki görüş ileri sürülmüştür.

Birinci görüşe göre seninle birlikte Savaşa çıkmaları hususunda “niçin onlara izin verdin” demektir. Çünkü onların gerekli hazırlıkları yapmaksızın ve samimi bir niyetleri bulunmaksızın Savaşa çıkışları bir bozgunculuk (fesat )dır.

İkinci görüşe göre ise, onlar bir takım mazeretler ileri sürünce, oturmaları için “niçin onlara izin verdin” anlamındadır.

Bu iki açıklamayı el-Kuşeyrî sözkonusu ettikten sonra şöyle der: Bu, oldukça lütufkârane bir sitemdir. Çünkü “Allah affetsin seni” diyerek başlamıştır. Hazret-i Peygamber de bu hususta nâzil olmuş bir vahiy bulunmaksızın onlara izin vermişti.

Katade ve Amr b. Meymun derler ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) emrolunmaksızın iki iş yapmıştır: Birisi kendisiyle birlikte Savaşa çıkmayıp geride kalmaları için münafıklardan bir kesime izin vermesi, halbuki vahiy olmaksızın herhangi bir iş yapmaması gerekirdi. Diğeri ise, (Bedir) esirlerinden fidye almasıdır. İşte Kur’ân-ı Kerîm’in ilgili âyetinde duyduğunuz şekilde bundan dolayı Allah ona serzenişte bulunmuştur.

Bazı âlimler de şöyle demektedirler: Hazret-i Peygamberin acele edip yaptığı bu işler, evlâ olanı terketmekten ibaretti. O bakımdan yüce Allah sitem şeklindeki hitaptan önce onu affettiğini belirtmektedir.

“Doğru söyleyenler senin için belli oluncaya ve sen yalancıları bilinceye kadar…” âyeti de, ileri sürdüğü mazeretinde doğru söyleyen ile münafıklık edeni birbirinden ayırt edinceye ve açıkça ortaya çıkıncaya kadar…demektir. İbn Abbâs der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) o gün münafıkları şahıslarıyla tanımıyordu. et-Tevbe Sûresi’nin nüzulünden sonra şahıslarıyla onları tanımış oldu.

Mücahid der ki: Bunlar: Cihada çıkmayı; oturmak hususunda izin istiyelim. Bize izin verirse otururuz. İzin vermeyecek olsa bile yine otururuz, diyen kimselerdi .

Katade de der ki: Yüce Allah bu âyet-i kerimeyi en-Nûr Sûresi’nde yer alan:

“Bazı işleri için senden izin istediklerinde onlardan kime istersen izin ver” (en-Nûr, 24/62) âyeti ile nesh etmiştir. Bunu en-Nehhâs, “Meâni’l-Kur’ân” adlı eserinde zikretmektedir.

Tevbe 42

Yakın bir menfaat ve kolay bir yolculuk olsaydı, mutlaka seni izlerlerdi. Fakat meşakkat onlara uzak geldi. “Gücümüz yetseydi mutlaka sizinle çıkardık” diye Allah’a yemin ederler. Kendilerini helâk ediyorlar. Allah, onların yalancı olduklarını bilir.

Diyanet Vakfı
Eğer yakın bir dünya malı ve kolay bir yolculuk olsaydı (o münafıklar) mutlaka sana uyup peşinden gelirlerdi. Fakat meşakkatli yol onlara uzak geldi. Gerçi onlar, «Gücümüz yetseydi mutlaka sizinle beraber çıkardık» diye kendilerini helak edercesine Allaha yemin edecekler. Halbuki Allah onların mutlaka yalancı olduklarını biliyor.

Kurtubi Tefsiri
Eğer yakın bir menfaat, orta yollu bir yolculuk olsaydı, elbette arkandan gelirlerdi. Fakat, bu kadar uzun bir mesafeyi katetmek onlara ağır geldi. “Gücümüz yetseydi herhalde biz de sizinle beraber çıkardık” diye Allah’a yemin edeceklerdir. Kendilerini helake sürüklüyorlar. Onların muhakkak yalancı olduklarını Allah biliyor.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk gazvesinden döndükten sonra Allah bir takım kimselerin münafıklıklarını ortaya koydu.

“Menfaat” dünya menfaatlerinden kişinin karşısına çıkan, arız olan şeyler demektir. Bunun anlamı, yakın bir mesafede elde edilecek ganimet… demektir. Yüce Allah, eğer onlar bir ganimet elde etmek için çağırılacak olsatardı mutlaka peygamberine tabi olacaklarını haber vermektedir.

“Bir menfaat” kelimesi,

“…di” kelimesinin haberi,

“Yakın” da bu menfaatin sıfatıdır.

“Orta yollu bir yolculuk” ifadesi ona atfedilmiştir….dı’nın isminin hazfedilmesi ise ifadenin ona delâlet etmesinden dolayıdır.

İfadenin takdiri de şöyledir: Eğer davet olundukları (ki bu sözü geçen kâne: …dı’nın ismidir) yakın bir menfaat ve orta yollu bir yolculuk -yani, yollan bilinen ve kolay bir yolculuk- olsaydı, elbette senin arkandan gelirlerdi.

Burada belirttiğimiz gibi zamir ile kastedilenler münafıklardır. Çünkü onlar da Savaşa çıkmak emrine muhatap olan topluluk arasında idiler. Arap dilinde böyle bir kullanım vardır. Araplar önce bir topluluğu sözkonusu ederler, sonra da o topluluğun bir bölümüne ait zamir kullanırlar. Nitekim yüce Allah’ın:

“Aranızdan ona uğramayacak hiçbir kimse yoktur” (Meryem, 19/71) âyetinde zamir ile kastedilenin kıyâmet olduğu söylenmiştir. Daha sonra yüce Allah:

“Bundan sonra sakınanları kurtarırız. Zâlimleri orada dizleri üzerine çökmüş olarak terkederiz” (Meryem, 19/72) diye buyurmaktadır. Burada da yüce Allah “orada” ile cehennemi kastetmektedir. Sünnet-i seniyyeden mana itibariyle bu âyet-i kerimenin bir benzeri de Hazret-i Peygamberin: “Onlardan herhangi bir kimse yağlı bir kemik yahut da güzel iki koyun ayağı (paçası) bulacağını bilse, hiç şüphesiz yatsı namazında hazır bulunurdu” Buhârî, Ezan 29, Ahkâm 52; Muslin. Mesacid 251; Nesâî, İmâme 49; Dârimî, Salât 19; Muvatta’”, Salâtu’l-Cemâa 3; Müsned 244, 376… âyetidir. Şunu söylemek istiyor: Eğer onlardan herhangi birisi peşinen ele geçireceği ve hazırda bulunan bir şey bulunduğunu bitecek olsa, bu maksatla şüphesiz mescide gelirdi.

“Fakat bu kadar uzun bir mesafeyi katetmek onlara ağır geldi.” Ebû Libeyde ve başkaları, “uzun mesafe” anlamındaki “eş-Şukka” kelimesinin uzak bir yere yolculuk yapmak demek olduğunu nakletmişlerdir.

Bütün bunlarla kastedilen Tebûk gazvesidir. el-Kisaî’nin naklettiğine göre bu kelime, “şukka” ve “şikka” şekillerinde de kullanılır. el-Cevherî der ki: Ötreli olarak “şukka” söyleyişi elbiseler hakkında kullanılır Yine aynı kelime uzak yolculuk demektir. Kimi zaman bu kelime “şikka” şeklinde de kullanılır. Bu kullanılış tahta yahut kereste gibi şeylerden çıkan ince parçalar, kıymıklar anlamında da kullanılır. Kızmış bir kimse için;”( izi, o)Alabildiğine kızdı ve ondan bir şikka (kızgınlık alevi) uçtu” denilir.

“Gücümüz yetseydi” yani, eğer bizim de binek ve mal sahibi olabilecek kadar elverişli durumumuz olsaydı “herhalde biz de sizinle beraber çıkardık diye Allah’a yemin edeceklerdir.” Burada sözü geçen “güçyetirme”nin bir benzeri de şu âyette yer almaktadır:

“Ona bir yol bulabilenlerin Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır.” (Âl-i İmrân, 3/97) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu açıklayarak: “(Güç yetirebilmek) azık ve binektir” diye buyurmuştur. Tirmizî, Hacc 4, Tefsir 3. sûre 6, 63. sûre 5; İbn Mâce, Menasik 6. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Kendilerini” yalan ve münafıklıkla

“helake sürüklüyorlar.” Bu şekilde mazeret göstermelerinde

“onların muhakkak yalancı olduklarını Allah biliyor.”

Tevbe 41

Hafif olsun, ağır olsun; sefere çıkın ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için hayırlıdır.

Diyanet Vakfı
(Ey müminler!) Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.

Kurtubi Tefsiri
Ağırlıklı ve ağırlıksız olarak Savaşa çıkın. Ve Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1. et-Tevbe Sûresi’nden İlk Nâzil Olan Bölümler:

Süfyan, Husayn b. Abdurrahman’dan, o, Ebû Mâlik el-Gıfarî’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir; Tevbe Sûresi’nden ilk nâzil olan;

“Ağırlıklı ve ağırlıksız olarak Savaşa çıkın” âyetidir. Ebû’d-Duha da böyle demiştir. (Ayrıca) dedi ki: Sonra onun ilk bölümleri, daha sonra da sonraki bölümleri nâzil oldu.

2. Savaşa “Ağırlıklı ve Ağırlıksız Çıkma”nın Anlamı:

Yüce Allah’ın:

“Ağırlıklı ve ağırlıksız olarak Savaşa çıkın” âyetindeki;” Ağırlıklı ve ağırlıksız olarak” ifadesi hal olarak nasb edilmiştir.

Bunun açıklaması ile ilgili on görüş vardır:

1- İbn Abbâs’dan nakledildiğine göre, yüce Allah’ın:

“Küçük küçük birlikler halinde Savaşa çıkın” (en-Nisa, 4/71) âyetini birbirinden ayrı askeri birlikler halinde Savaşa çıkın diye açıklamıştır.

2- Yine İbn Abbâs ve Katade’den gönül hoşluğuyla isteyerek ve İstemiyerek diye açıkladıkları rivâyet edilmiştir.

3- Ağırlıksızdan kasıt zengin, “ağırlıklı”dan kasıt da fakirdir, denilmiştir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır.

4- “Ağırlıksız”dan kasıt genç, “ağırlıklıdan kasıt da yaşlıdır. Bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır.

5- Zeyd b. Ali ve el-Hasen b. Uteybe meşgaleniz bulunsun yahut bulunmasın diye açıklamışlardır.

6- Ağırlıklıdan kasıt bakmakla yükümlü olduğu çoluk-çocuğu bulunan, ağırlıksız da çoluk çocuğu bulunmayan kimse demektir. Bu açıklamayı da Zeyd b. Eslem yapmıştır.

7- Ağırlıklıdan kasıt, bir kimsenin bırakmak istemediği ve bırakması halinde de zarar göreceği varlığı bulunan, ağırlıksızdan kasıt ise böyle bir varlığı bulunmayan kimse demektir. Bu açıklamayı da ibn Zeyd yapmıştır.

8- Ağırlıksızdan kasıt piyadeler, ağırlıklıdan kasıt da süvarilerdir. Bu açıklamayı da el-Evzaî yapmıştır.

9- Ağırlıksızdan kasıt, ordunun öncü birlikleri olarak Savaşa öncelikle katılanlar, ağırlıklılardan kasıt ise ordunun tamamıdır.

10- Ağırlıksızdan kasıt kahraman kimse, ağırlıklıdan kasıt ise korkak kimsedir. Bu açıklamayı da en-Nekkâş nakletmiştir.

Âyet-i kerimenin anlamı ile ilgili doğru açıklama da şudur: İnsanlar toptan Savaşmakla emr olunmuşlardır. Yani, Savaş kastı ile hareket size ister ağır gelsin, ister hafif gelsin topluca Savaşa çıkınız demektir.

Rivâyete göre İbn Um Mektum Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna gelmiş ve: Benim Savaşa çıkmak görevim var mıdır diye sorunca, Hazret-i Peygamber de: “Evet” diye buyurdu. Daha sonra da yüce Allah’ın:

“Ama’ya (Savaşa çıkmamak hususunda) vebal yoktur” (el-Feth, 48/17) âyeti nâzil oldu.

Bütün bu açıklamalar aslında; “ağırlıklı ve ağırlıksız oluş” hususunda örnek sunmak kabilindedir.

3. Âyet Mensuh mu?

Bu âyet-i kerimenin hükmü hususunda farklı görüşler vardır. Bunun, yüce Allah’ın:

“Zayıflara, hastalara… bir günah yoktur” (et-Tevbe, 9/91) âyeti ile nesh olduğu söylendiği gibi, bu âyet-î kerimeyi nesh edenin:

“Onların herbir topluluğundan bir kesim de… kalmalı değil miydi” (et-Tevbe, 9/122) âyeti olduğu da söylenmiştir. Ancak, doğrusu bu âyet-i kerimenin nesh olmadığıdır.

İbn Abbâs, Ebû Talha’dan yüce Allah’ın:

“Ağırlıklı ve ağırlıksız olarak Savaşa çıkın” âyeti hakkında; genç ve yaşlılar olarak çıkın. Allah bu hususta hiçbir kimsenin mazeretini kabul etmemiştir; dediğini rivâyet etmektedir. Bunun üzerine Şam’a çıkıp gitmiş ve vefat edinceye kadar cihad etmişti. Yüce Allah ondan razı olsun.

Hammâd da Sabit ile Ali b. Zeyd’den, o, Enes’den rivâyet ettiğine göre Ebû Talha, Tevbe Sûresi’ni okumaya başlamış ve şu:

“Ağırlıklı ve ağırlıksız olarak Savaşa çıkın” âyetine gelince, ey oğullarım, demiş. Haydi beni Savaşa çıkmak üzere donatın, beni donatın, demiş. Oğulları ona: Allah sana merhamet ihsan etsin. Sen Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte vefat edinceye kadar gazada bulundun. Ebû Bekir ile vefat edinceye kadar, Ömer’le de vefat edinceye kadar gazada bulundun. Senin yerine biz gazaya gideriz, dediyseler de o: Hayır beni donatınız, demişti. Bunun üzerine bir deniz Savaşına katıldı ve denizde öldü. Kendisini gömecekleri bir adaya ancak yedi gün sonra ulaşabildiler. Onu orada defnettiler. Cesedinde hiçbir değişiklik olmamıştı.

Tahen de Hıms’da el-Mikdâd b. el-Esved’i sarraflardan birisinin sandığı (kasası) üzerinde oturmuş ve şişmanlığından dolayı da bu kasanın üzerinden taşmış olduğu halde, Savaş için hazırlanırken gören kimselerden isnadını kaydederek; ona: Allah senin mazeretin dolayısıyla Savaşa katılmamana izin vermiştir, denilince o:

“Ağırlıklı ve ağırlıksız olarak Savaşa çıkın” âyetinin içinde yer aldığı, Savaşa akan birliklerin sözkonusu edildiği sûreyi okumuş bulunuyorum, diye cevap vermişti.

ez-Zührî de der ki: Said b. el-Müseyyeb gözlerinden birisi kör olduğu halde gazaya çıktı. Kendisine: Sen hastasın denilince, o da şöyle cevap vermişti: Allah ağırlıklı olanın da ağırlıksız olanın da Savaşa çıkmasını istedi. Savaşmak imkânını bulamasam dahi, müslümanların sayısını artırırım, geride bırakacakları eşyalarını korurum.

Yine rivâyet olunduğuna göre Savaşçılardan birisi, Şam’daki gazalardan birisinde bir adamın yaşlılıktan ötürü kaşlarının gözleri üzerine çöktüğünü görmüş, ona: Amcacığım Allah seni mazur görmüştür deyince, ona: Yeğenim, biz ağırlıklı ve ağırlıksız olarak Savaşa çıkmakla emrolunduk, diye cevap vermiştir.

İbn Um Mektum -Allah ondan razı olsun; ki ismi Amr’dır- Uhud günü şöyle demişti: Ben, gözü görmeyen bir kimseyim. O bakımdan sancağı bana testim ediniz. Çünkü sancağı taşıyan geri dönecek ve kaçacak olursa ordu da bozguna uğrar. Ben ise kimin kılıcıyla üzerime geldiğinin farkına varamam. O bakımdan da yerimden ayrılmam. Ancak, önce de Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/152. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere müslümanların sancağını ogün Mus’ab b. Umeyr almıştı.

İşte bu ve buna benzer ashâb-ı kiram ve tabiînden gelen rivâyetler dolayısıyla bu âyet hakkında nesh iddiasının sahih olamayacağını söyledik. Diğer taraftan herkesin Savaşa çıkmasını gerektiren bir durumun varlığı da sözkonusu olabilir ki, bunu da bir sonraki başlıkta ele alacağız.

4. Topyekûn Savaş:

Topyekûn Savaş düşmanın İslâm topraklarının bir bölümüne galip gelmesi, yahut da müslüman topraklarının içlerine girmesi suretiyle cihadın farz-ı ayn olması halinde sözkonusu olur. Bu durum ortaya çıkacak olursa, o bölgede yaşayan ağırlıklı ağırlıksız, genç yaşlı herkesin kendi gücü oranında Savaşa çıkması vacib (farz) olur. Babası bulunan kimsenin babasından izin almasına gerek olmaksızın çıkar, babası olmayan da Savaşa çıkar. Çıkmaya gücü yeten ister Savaşabilecek kimse olsun, isterse Savaşçıların sayısını artırmak şeklinde olsun hiçbir kimse Savaştan geri kalamaz. Eğer o bölge halkı düşmanlarına karşı koymaktan âciz düşecek olurlarsa onlara yakın ve komşu olanların da o belde halkının yükümlülüğünün aynısı ile Savaşa çıkmaları gerekir. Ve bu husus onların düşmana karşı durabilecek ve kendilerini sallallahü aleyhi ve sellemunabilecek hale geldiklerini bilinceye kadar böylece devam eder. Düşmanlarına karşı zayıf olduklarını bilen ve kendilerine yetişip de onları kurtarabilme imkânını elde edeceğini zanneden herkesin de onlarla birlikte Savaşmak üzere yanlarına gitmesi gerekir. Çünkü bütün müslümanlar kendilerinin dışında kalanlara karşı tek bir eldirler.

Düşmanın girip istila ettiği bölge halkı düşmana karşı gerekli savunmayı yapabilip düşmanı safdışı bıraktığı takdirde, bu cihad farzı da diğerlerinden sakıt olur. Eğer düşman dar-ı İslama yaklaşıp da oraya girmeyecek olursa, yine o bölge müslümanlarının düşmana karşı çıkmaları gerekir. Tâ ki Allah’ın dini üstün gelsin, İslâm diyan korunsun, himaye edilmesi gerekenler himaye edilsin ve düşman küçük düşürülsün. Bu hususta hiçbir görüş ayrılığı yoktur.

Cihadın vacib olan bir diğer şekli de şudur: İslâm devlet başkanı olan İmâmın, her yıl bir defa düşmanın üzerine bir bölümü gaza yapmak üzere göndermesi farzdır. Bunlarla kendisi de ya bizzat çıkar yahut güvendiği kimseyi onlarla beraber gönderir. Bunu da onları İslâm’a davet etmek ve İslâm’a girmelerini teşvik etmek için yapar, onların eziyetlerini önlemek, onlar üzerinde Allah’ın dininin üstünlüğünü sağlamak kastıyla yapar. Bu da İslâm’a girinceye, yahut da elleriyle cizyeyi verecekleri vakte kadar böylece devam eder.

Kimi cihad şekli de nafiledir. Bu da İmâmın ardı arkasına değişik kesimleri Savaşa göndermesi ve düşmanın gafil oldukları vakitlerde ve fırsat bulunacağı zamanlarda askerî birlikler göndermesi, saldırılarından korkulan yerlerde ribatlar ile onları gözetlemesi ve İslâm’ın gücünü izhar etmesi şeklindedir.

Herkes görevini gereği gibi yerine getirmeyecek olursa, tek bir kişi ne yapar şeklindeki sorunun cevabı da bir sonraki başlıktadır.

5. Bir Kişinin Tek Başına Yerine Getirebileceği Yükümlülükler:

Böyle bir soruya şu şekilde cevap verilir: Bu durumda kişi tek başına bir esirin fidyesini ödeyerek onu esirlikten kurtarır. Çünkü o, (müslüman) bir esirin fidyesini ödeyecek olursa, o tek kişi hakkında müslümanlar topluluğu arasında bir ferd olarak ödemesi gereken miktardan daha fazlasını ödemiş olur. Çünkü bütün zenginler esirlerin fidyesini aralarında paylaştıracak olurlarsa, onlardan herbirisinin ödeyeceği miktar bir dirhemi bile bulmaz. Yine böyle bir kişi bu durumda eğer gücü yetiyorsa bizzat gazaya çıkar. Aksi takdirde bir gaziyi donatır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kim bir gaziyi donatırsa bizzat gazaya çıkmış gibidir. Her kim o gazinin aile halkını hayır ile gözetir (işlerini görür) ise o da gaza etmiş olur.” Buhârî, Cihâd 38: Müslim, İmâre 135, 136; Ebû Dâvûd, Cihâd 20; Tirmizî, Fedâilu’l-Cihad 6; Nesâî, Cihâd, 44; Müsned, IV, 17, V, 193, 234. Bu hadisi sahih kaynaklar rivâyet etmişlerdir.

Bunun böyle olmasının sebebi onun tek başına (bundan daha ileri) bir fayda sağlayamaması ve malının da (bütün ihtiyaçlara) yeterli gelememesidir.

6. Kâfirlerin Elindeki Esirlere ve Kâfirlerin İstilâsına Karşı Müslümanların Yükümlülüğü:

Rivâyet edildiğine göre, hükümdarlardan birisi hiç bir esiri hapse atmamak üzere kâfirlerle antlaşmiş idi. Müslümanlardan bir kişi de kâfirlerin yurdundan içeri girmiş idi. Kapısı kilitlenmiş bir evin yanından geçerken bir kadın ona: Ben burada esirim, sen benim durumumu ilgili arkadaşına bildir diye seslenmiş. Bu adam o hükümdar ile bir araya gelip de ona yemek ikram edip karşılıklı konuştukları bir sırada nihayet bu ashâb edilen ve azap gören kadının durumunu anlam. Adam sözlerini tamamlar tamamlamaz hükümdar ayakları üzerine dikildi ve derhal gazaya çıktı. Sözü geçen o sınırdaki şehrin üzerine yürüdü, ashâb kadını kurtardı ve o yeri ele geçirdi -Allah ondan razı olsun-.

Bu olayı İbnü’l-Arabî zikrettikten sonra şunları da söylemektedir: Düşman -Allah onun belini kırsın- 527 yılında bizim şehrimize hücum etti. Yurdumuzu istila etti, hayırlılarımızı ashâb aldı. Kalabalığının çokluğundan dolayı herkesi dehşete düşüren büyük sayıdaki askerleriyle ülkemizin tâ ortasına kadar geldi. Her ne kadar sayısının ne olduğu bildirilmediyse de sayılan çoktu. Ben, valiye de onun yönetimi altında bulunanlara da şöyle dedim: İşte Allah’ın düşmanı artık tuzağa ve ağa düşmüş bulunuyor. Haydi sizin de bir bereketiniz görülsün ve siz de sizin için mutlaka yerine getirilmesi gereken dinin yardımına koşmanız için sizde bir hareket olsun. Bütün insanlar hiçbir yerde hiçbir kimse kalmamak üzere düşmana karşı çıksın ve etralî iyice kuşatılsın. Allah bu konuda size kolaylık verecek olursa, kaçınılmaz olarak düşman helâk edilecektir. Ancak günahlar galip geldi ve masiyetlerle kalpler titredi. Her bir kişi komşusunun tuzağa düşürülmekte olduğunu görse dahi kendi inine çekilen bir tilki oluverdi. İnnâ lillah ve innâ ileyhi raciûn. Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!

7. Canla ve Malla Cihad:

“Ve Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihad edin” âyeti ise, cihad emrini vermektedir. Cihad ise (çaba, gayret anlamına gelen): Cehd’den türemiştir.

Ebû Dâvûd, Enes’den rivâyet ettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Müşriklerle mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad ediniz.” Ebû Dâvûd, Cîhad 18; Nesâî, Cihad 1; Dârimî, Cihâd 38; Müsned III, 124, 153, 251; ayrıca bk. Müsned, III, 456, VI, 387.

İşte bu, cihadın Allah nezdindeki en mükemmel ve en faydalı şeklini açıklamaktadır. Bununla Hazret-i Peygamber en mükemmel nitelikleriyle cihada teşvikte bulunmaktadır. Mallarla cihadı öncelikle sözkonusu etmiştir. Çünkü cihad için gerekli hazırlıklar sırasında ilk harcanan, feda edilen şey odur. O bakımdan Hazret-i Peygamber bu cihad işinde sıralamayı göz önünde bulundurarak bu sıra ile sözkonusu etmiştir.

Tevbe 40

Eğer siz ona yardım etmezseniz, Allah ona yardım etti. Onu inkâr edenler çıkardığında ikinin ikincisi olarak mağaradaydı. Arkadaşına dedi: “Üzülme! Allah bizimle beraberdir.” Allah ona sekînetini indirdi, görmediğiniz ordularla onu destekledi ve kâfirlerin sözünü alçaltı kıldı. Allah’ın sözü ise yücedir. Allah azizdir, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Eğer siz ona (Resulallaha) yardım etmezseniz (bu önemli değil); ona Allah yardım etmiştir: Hani, kafirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebu Bekir ile birlikte Mekkeden) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına. Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükunet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kafir olanların sözünü alçalttı. Allahın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Eğer siz ona yardım etmezseniz, Allah ona yardım etmiştir. Hani kâfirler onu çıkardıklarında o, ikinin ikincisinden İbaretti. O zaman onlar mağaradaydılar, O vakit arkadaşına: “Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir” diyordu. Allah ona sekînetini indirmiş, onu göremediğiniz ordularla desteklemiş, kâfirlerin sözünü alçaltmıştır. Allah’ın kelimesi ise o, en yüce olandır. Allah Azizdir, Hâkimdir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

1. Peygambere Yardım:

Yüce Allah:

“Eğer siz ona yardım etmezseniz” yani Tebûk gazvesinde onunla birlikte Savaşa çıkmak suretiyle ona yardımcı olmazsanız… Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebuk’den geri döndükten sonra Allah onlara böylece sitem etti.

en-Nakkaş der ki: Bu, Tevbe Sûresi’nde nâzil olan İlk âyet-i kerimedir. Âyetin anlamı da şudur: Eğer siz ona yardımı bırakacak olursanız, Allah onun işini üstlenir. Çünkü Allah beraberindekilerin sayısı az olduğu yerlerde bile ona yardım etmiş, galip getirmek ve ona güç verip aziz kılmak suretiyle düşmanına karşı muzaffer kılmıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Allah, mağarada arkadaşı vasıtasıyla arkadaşının ona dostluğu ve ünsıyetiyle, boynu üzerinde onu taşımasıyla, ona vefa göstermesiyle, kendi canını ona siper ederek korumasıyla, malı ile onu gözetmesi suretiyle ona (Peygamberine) yardım etmiştir.

el-Leys b. Sa’d da der ki: Peygamberlerin Ebû Bekr es-Sıddîk gibi bir arkadaşları olmamıştır.

Süfyan b. Uyeyne de şöyle der: Ebû Bekir, bu âyet-i kerîme ile yüce Allah’ın:

“Eğer siz ona yardım etmezseniz…” âyetindeki sitemin dışına çıkmaktadır.

2. Hazret-i Peygamberin Hicret Etmekle Karşı Karşıya Kalması ve Zorlamanın Cezası:

Yüce Allah:

“Hani kâfirler onu çıkardıklarında…” âyetinde bizzat Hazret-i Peygamberin kaçarak kendisini kurtarmak zorunda kalışına işaret edilmektedir. Zira, onun Mekke’den çıkışı, onların Hazret-i Peygamberi buna mecbur etmelerinin bir sonucu idi. Nihayet o da Mekke’den çıkmak zorunda kalmıştı. Bundan dolayı fiil onlara nisbet edilmiş ve bu husustaki hüküm de onlar hakkında dile getirilmiştir. Başkasını öldürmek üzere birisini zorlayan kişi, öldürülür ve zorlama sonucu telef olan malın da tazminatını zorlayan kişi öder. Buna sebep ise zorlayanın katili de malı telef edeni de öldürmeye ve telefe zorlayıp mecbur etmesidir.

3. “İkinin İkincisi”:

Yüce Allah’ın: ” İkinin İkincisi” yani, iki kişiden birisiydi demektir. Bu da “üçün üçüncüsü ve dördün dördüncüsü” demeye benzer. Lâfızlar değişerek üçün dördüncüsü ve dördün beşincisi denilecek olursa anlam üçü kendisi de katılarak dört, dördü de beş yaptı demek olur. Bu ifade hal olarak nasb edilmiştir. Onlar onu Ebû Bekir müstesna- bütün insanlardan ayrı ve tek başına çıkmak zorunda bıraktılar. Bunda âmil “Allah ona yardım etmiştir” âyetidir. Yani yüce Allah, tek başına olduğu halde de ona yardım etmiştir, iki kişiden birisi olarak da ona yardım etmiştir,

Ali b. Süleyman da der ki: İfadenin takdiri: O, ikinin ikincisi olarak çıktı, şeklindedir. Yüce Allah’ın:

“Ve Allah sizi yerden bitki gibi bitirmiştir” (Nûh,71/17) âyetini andırmaktadır. İnsanların büyük çoğunluğu “ye” harfini nasb ile; İkincisi” diye okumuşlardır. Ebû Hatim, bundan başka bir şekilde okunduğu bilinmemektedir, der.

Bir kesim İse “ye” harfini sakin (harekesiz, med harfi olarak) diye de okumuşlardır. İbn Cinni der ki: Bu okuyuşu Ebû Amr b. el-Alâ nakletmiştir. Bu da “ye” harfini elife benzeterek sakin (harekesiz) diye okumak şeklinde izah edilebilir.

İbn Atiyye der ki: Bu;

“Faizden arta kalanı…” (el-Bakara, 2/278) âyetindeki uye”nin harf-i med olarak (harekesiz) okunmasına ve Cerir’in şu beyitindekİ kullanımına benzemektedir:

“O halifedir, o halde onun sizin için beğendiğine razı olunuz;

O kararı(nı) yerine getirendir, onun hükmünde haksızlık yoktur.”

4. Hazret-i Peygamberin Hicreti:

“O zaman onlar mağaradaydılar” âyetinde geçen mağara (el-Gar), dağdaki bir oyuk demektir. Bununla da Sevr mağarası kastedilmektedir.

Kureyşliler müslümanların Medine’ye gittiklerini görünce, bu artık tahammül olunamayacak kadar büyük bir kötülüktür dediler, bunun için de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı öldürmeye karar verdiler. Geceleyin evinin etrafını sardılar ve çıktığı takdirde onu öldürmek kastıyla gece boyunca evinin kapısını gözetleyip durdular. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’e yatağında uyumasını emretti, yüce Allah’a da izini görmemeleri için dua etti. Allah gözlerini bağladı ve uykunun onları bürümüş olduğu bir halde iken evden dışarı çıkti. Başlarına toprak saçtp ayrılıp gitti. Sabah olduğunda Ali (radıyallahü anh) yanlarına çıkti, evde hiç kimsenin bulunmadığını onlara bildirdi. Böylelikle Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın geçip kurtulmuş olduğunu öğrenmiş oldular.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da Ebû Bekr es-Sıddîk ile hicret için sözleşmiş idi. Her ikisi de develerini Abdullah b. Erkat’a -b. Ureykıt da denilmektedir- teslim etmişlerdi. Abdullah o sırada kâfir idi. Fakat her ikisi de ona güvenmişlerdi. Abdullah bir yol rehberi idi. Kendilerine Medine yolunu göstermesi için onu ücretle kiralamışlardı.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Cumahoğullarının bulunduğu yerde bulunan Ebû Bekir’in evinin arka tarafındaki bir pencereden çıktı ve her ikisi de Sevr dağındaki mağaraya doğru yol aldılar. Hazret-i Ebû Bekir, oğlu Abdullah’a insanların neler konuştuğuna kulak kabartmasını emretti, azadıtsı Âmir b. Fuheyre’ye koyunlarını otlatarak geceleyin onların yakınlarına gelmesini ve böylelikle ihtiyaç duydukları (içeceklerini) koyunlarından almalarını sağlamasını emr etti. Daha sonra yollarına koyulup mağaraya gittiler.

Ebû Bekr es-Sıddîk’in kızı Hazret-i Esma onlara yiyecek, Hazret-i Ebû Bekr’in oğlu Abdullah da onlara haber getiriyordu. Her ikisinden sonra da Âmir b. Fuheyre koyunları ile geliyor ve kendisinden önce gelenlerin izlerini tanınmaz hale getiriyordu.

Kureyşliler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı bulamayınca, bu sefer iz sürmedeki becerisi bilinen birisi vasıtasıyla onu takibe koyuldular. Nihayet gelip mağaranın ağzında durdu ve: İz burada sona ermektedir deyince, örümceğin mağaranın ağzında ağ örmüş olduğunu gördüler. İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bundan dolayı örümceğin Öldürülmesini yasakladı. Onu takib edenler örümceği, ağını dokumuş olduğunu görünce, mağaranın içinde hiçbir kimse bulunmadığına kanaat getirdiler. Bunun üzerine geri dönerek Hazret-i Peygamberi kendilerine getirecek olana yüz deve verme vadinde bulundular. Buna dair haber de meşhurdur, bilinmektedir. Süraka b. Mâlik b. Cu’şum’un bu husustaki kıssası zikrolunagelmiştir.

Ebû’d-Derdâ ile Sevbân -Allah ikisinden de razı olsun- ‘in rivâyet ettikleri hadisde şöyle denilmektedir: Aziz ve celil olan Allah bir güvercine emretti, o da örümcek ağı üzerinde yumurtladı ve yumurtaları üzerinde oturmaya başladı. Kâfirlerin güvercini görmeleri, mağaradan geri dönmelerine sebep Hicrete dair sahih rivâyetlerin önemü bir bölümünü bir arada görmek ve bunlarla burada anlatılanlar ile benzeri diğer rivâyetler arasında bir karşılaştırma yapmak üzere; özellikle: Buhârî, Menakıbu’l-Ensar 45’e başvurulabilir. oldu.

5. Hicretteki Uygulamalardan Çıkartılan Bazı Hükümler:

Buhârî, Âişe (radıyallahü anhnhâ)’dan şöyle dediğini nakleder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ebû Bekir Deyloğullarından oldukça maharetli bir kılavuzu ücretle tuttular. Bu kişi o sırada Kureyş kâfirlerinin dini üzere idi. Develerini ona bıraktılar ve üç gün sonra Sevr dağındaki mağarada buluşmak üzere sözleştiler. O da üçüncü günün sabahında develerini alarak bulundukları yere gitti. Onlar, onlarla birlikte Âmir b. Fuheyre ve Deyloğullarından olan kılavuzla birlikte yola koyuldular ve Sahil diye bilinen yerin yolundan onları götürdü. Buhârî, İcâr 3, 4, Menakıbu’l-Ensâr 45.

el-Mühelleb der ki: Bu olaydaki fıkhı inceliklerden birisi de şirk ehline eğer vefa gösterecekleri ve insafı elden bırakmayacakları bilinirse, sır ve mal emanet edileceğinin anlaşılmasıdır. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Mekke’den çıkışı esnasında bu müşriğe güvenerek sırnnı ve iki deveyi emanet etmişti.

İbrt Münzir der ki: Bu uygulamadan müslümanların yol göstermek için kâfirleri ücretle tutabileceklerine delil vardır.

Buhârî de şöyle bir başlık açmıştır: “Zaruret esnasında yahut müslüman bir kimse bulunmazsa müşriklerin ücretle tutulmaları bahsi.” Buhârî, İcare 3.

(Buhârî sarihlerinden olan) İbn Battal der ki: Buhârî bu başlıkta: “… yahut müslüman bir kimse bulunmazsa…” demesi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Hayberlilerle Hayber topraklarında mahsulün yarısı karşılığında çalışmaları için anlaşmış olduğundan dolayıdır. Çünkü o sırada müslümanlardan arazi işlemek hususunda onların yerini tutacak kimse bulunamamıştı. Bu, İslâm güçleninceye ve onlara ihtiyaç kalmayıncaya kadar devam etti, sonra da Hazret-i Ömer onları Hayber’den sürdü.

Genel olarak fukahâ zaruret halinde ve zaruret dışındaki hallerde de müslüman olmayanların ücretle çalıştırılmasını câiz kabul ederler. Yine bu uygulamadan, iki kişinin tek bir kişiyi kendileri için tek ve belli bir işi yapmak üzere ücretle tutacakları da anlaşılmaktadır. Bir diğer husus da şudur: Düşmandan korkulduğu için dinini korumak maksadıyla kaçmanın câiz olduğuna, mağara ve benzeri yerlerde gizlenmenin câiz olduğuna delil vardır. İnsanın Allah’a tevekkül ve teslimiyet iddiasıyla kendi elleriyle düşmanın eline bırakmaması gerektiğine de delil vardır. Zaten yüce Rabbimiz dileseydi müşriklere rağmen yine onu korurdu. Fakat Allah’ın gerek peygamberleri hakkında, gerek başkaları hakkında sünneti budur. Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın. İşte böyle bir tedbiri kabul etmeyenlerin ve her kim Allah ile birlikte Allah’tan başkasından korkarsa bu onun tevekkülünde bir eksikliktir ve kadere îman etmemiş olur, diyenlerin görüşlerinin yanlışlığının en açık bir delilidir. Bütün bunlar âyetin manasından anlaşılan hususlardır. Hamd, Allah’a mahsustur, hidayet O’ndandır.

6. Hazret-i Ebû Bekirin Fazileti:

“O vakit, arkadaşına: Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir, diyordu” âyetinin yer aldığı bu âyet-i kerîme Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh)’ın faziletlerini de ihtiva etmektedir. Esbağ ve Ebû Zeyd, İbnü’l-Kasım’dan, o, Mâlik’ten;

“O ikinin ikincisinden ibaretti. O zaman onlar mağaradaydılar. O vakit arkadaşına: ‘Tasalanma hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir’ diyordu” âyetinde kastedilen Ebû Bekir es-Sıddîk’tir dediğini rivâyet ederler.

Şanı yüce Allah, Hazret-i Ebû Bekir’in Hazret-i Peygambere bu sözleri gerçekten söylediğini ortaya koymakta ve Kitab-ı Kerîminde onun Hazret-i peygamberin sahabisi (arkadaşı) olduğu niteliğini tesbit etmektedir.

Kimi ilim adamı şöyle demektedir: Kim Hazret-i Ömer, Osman veya sahabeden herhangi bir kimsenin Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın arkadaşı olduğunu inkâr ederse, şüphesiz ki o yalancı ve bid’atçi bir kimsedir. Ancak kim Ebû Bekir (radıyallahü anh)’ın Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın arkadaşı olduğunu inkâr edecek olursa o kâfirdir, çünkü Kur’ân nassını reddetmiş olur.

“Hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir” âyeti O, yardımı, riayeti, koruması ve bizi gözetlemesiyle birlikte bizimle beraberdir demektir. Tirmizî ile el-Haris b. Ebi Usame rivâyetle şöyle derler: Bize Affân anlattı dedi ki, bize Hemmâm anlattı dedi ki, bize Sabit, Enes’den haber verdi: Ebû Bekir kendisine anlatarak şöyle dedi: Biz, mağarada bulunuyorken ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şöyle dedim: Onlardan birisi ayaklarına bakacak olursa (eğilip baksalar) bizi ayaklarının dibinde görecektir. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Ey Ebû Bekir, üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkındaki kanaatin nedir.” Buhârî, Tefsir 9- sûre 9; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 1; Tirmizî, Tefsir 9. sûre 11; Müsned, 1, 4.

(Haris) el-Muhasibî der ki: Yani, yardım ve savunma ile onlarla birlikte idi. Yoksa:

“Üç kişinin gizli fısıldanmaları olmasın ki, muhakkak O da onların dördüncüleri olmasın” (el-Mücadele, 58/7) âyetinde ifade ettiği gibi bütün insanlarla birlikte olduğu şeklindeki umumî bir beraberlik türünden değildir. Bu âyet, yüce Allah’ın genel manada kâfirleri de mü’minleri de gördüğünü, onların sözlerini işittiğini ifade etmektedir.

7. Hazret-i Ebû Bekir’in Söylediği Sözlerin Mahiyeti:

İbnü’l-Arabî der ki: İmâmiye Allah müstehaklarını versin- şöyle demektedirler: Ebû Bekir’in mağaradaki üzüntüsü onun cahillik ve noksanlığına, kalbinin zayıflığına ve ahmaklığına delildir.

İlim adamlarımız da buna şöyle cevap vermişlerdir: Onun üzüldüğünün söz konusu edilmesi bir eksiklik değildir. Nitekim Hazret-i İbrahim hakkında:

“Onların bu hallerinden hoşlanmadı ve kalbine bir korku girdi. Onlar: Korkma, dediler” (Hud, 11/70) âyeti ile Hazret-i İbrahim’in bir eksik yanını ortaya koymadığı gibi, Hazret-i Mûsa hakkında:

“Mûsa içinde gizli bir korku buldu. Biz, korkma… dedik” (Tâ-Hâ, 20/67-68); Hazret-i Lut hakkında da:

“Korkma ve üzülme. Muhakkak Biz seni ve aile halkını kurtaracağız” (el-Ankebût, 29/33) âyetinde de onların eksik görülmesini gerektiren bir taraf yoktur. İşte bu büyük ve yüce peygamberlerin de içten içe böyle bir korku hissettikleri, Fakat takiye yaptıkları (bu korkularını dışa vurmadıkları) nass ile sabit olmaktadır. Onların böyle bir şey duymuş olmaları yerilmelerine sebep değildir, onlar için eksik görülmelerini gerektiren bir vasıf da değildir. Ebû Bekir hakkında da aynı şey sözkonusudur. Diğer taraftan böyle bir korkunun Hazret-i Ebû Bekir’de bulunmuş olması muhtemeldir. Çünkü o şöyle demişti: Eğer onlardan birisi ayağının dibine bakacak olsa mutlaka bizi görürdü.

Bu iddiaya ikinci bir cevap da şöyle verilir: Hazret-i Ebû Bekir’in tasalanması Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e herhangi bir zarar ulaşabilmesi ihtimalinden korkmasından ötürü idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) henüz o sırada (düşmanlarından gelecek zarara karşı) masun (koruma altında) değildi. Çünkü:

“Allah insanlara karşı seni korur” (el-Mâide, 5/67) âyeti Medine’de inmiştir.

8. Allah’ın Beraberliği ile İlgili Hazret-i Mûsa ile Hazret-i Peygamberin Söylediklerinin Karşılaştırılması:

İbnü’l-Arabî der ki: Ebû’l-Fedâil el-Muaddel bize dedi ki: Bize, Cemâlü’l-İslâm Ebû’l-Kasım şöyle dedi: Mûsa (aleyhisselâm):

“Asla, muhakkak Rabbim benimle beraberdir. Bana doğru yolu gösterecektir” (eş-Şuara, 26/62) dedi. Buna karşılık Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında da: “Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir” dediğini bize aktardı. Allah’ın yalnızca Hazret-i Mûsa ile beraberliği sözkonusu edildiğinden, ondan sonra arkadaşları irtidat etti. O, Rabbinin yanından geri döndüğünde onların buzağıya tapmakta olduklarını gördü. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında ise: “Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir” diye buyurduğu için de Hazret-i Ebû Bekir hayatı boyunca hidayet üzere muvahhid, alim (hakkı bilen) imanında kat’i kararlı, emri yerine getiren bir kimse kalmaya devam etti ve bu konuda ona en ufak bir sarsıntı yol bulamadı.

9. Hazret-i Peygamber’den Sonra Halifelik:

Tirmizî, Nubayt b. Şûrayt yoluyla, o, Salim b. Ubeyd’den -ki, ashâbdandır- şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bayıldı… İbn Mâce, İkametu’s-Salât 142. Hadiste şu ifadeler de yer almaktadır. Muhacirler toplanıp istişare etmeye koyuldular ve şöyle dediler: Haydi hep birlikte kardeşlerimiz Ensar’a gidelim. Bu işe bizimle birlikte onları da dahil edelim. Ensar: Bizden bir emir, sizden bir emir olsun, dediler. Bu sefer Ömer (radıyallahü anh) şöyle dedi: Kimin bu üç özellik gibi bir özelliği vardır ki: “O, ikinin ikincisinden ibaretti. O zaman onlar mağaradaydılar. O vakit arkadaşı da: ‘Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir’ diyordu.” Peki bu iki kişi kimlerdi? Daha sonra Hazret-i Ömer elini uzatıp ona (Hazret-i Ebû Bekir’e) bey’at eni. Diğer insanlar da ona güzel bir şekilde bey’at ettiler. el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, V, 182. el-Heysemî, hadisin sonunda şunları söylemektedir: “İbn Mâce, bu hadisin bir bölümünü rivâyet etmiştir. Hadisi (bütünüyle) Taberanî rivâyet etmiş olup, senedindeki râviler (sika) güvenilir kimselerdir.” Ayrıca bk. Buhârî. Fedâilu Ashâbi’n-Nebiyy 2-5; Nesâî, fmmne 1; Müsned, I, 21.

Derim ki: İşte bundan dolayı bazı ilim adamları şöyle demişlerdir: Yüce Allah’ın:

“O, ikinin ikincisinden ibaretti. O zaman onlar mağaradaydılar” âyetinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sonra halifenin Ebû Bekir es-Sıddîk olduğuna delâlet eden bir husus vardır. Çünkü halife her zaman için ancak ikinci olan kişidir. Ben, hocamız İmâm Ebû’l-Abbas Ahmed b. Ömer’i şöyle derken dinledim: Ebû Bekir es-Sıddîk’a ikinin İkincisi unvanının verilmesine hak kazanması, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bu işi ilk olarak yerine getirdiği gibi, ondan sonra Ebû Bekir’in bu işin sorumluluklarım üstlenip yerine getirmesinden dolayıdır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettikten sonra bütün Araplar irtidat etti, islâm ancak Medine, Mekke ve (Bahreyn’de bir yer olan) Cuvâsa denilen yerde hakim kalabildi. Ebû Bekir, insanları İslâm’a, davet etmeye ve tıpkı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yaptığı gibi dine girmek hususunda onlarla çarpışmaya koyuldu. İşte bu bakımdan ona

“ikinin İkincisi” denilmesine hak kazandı.

Derim ki: Sünnet-i seniyyede zahiri itibariyle onun Hazret-i Peygamberden sonraki halîfe olacağına delâlet eden sahih hadisler de vârid olmuştur. Zaten bu hususla icma da gerçekleşmiş ve onun halifeliğine muhalefet eden hiçbir kimse kalmamıştır. Onun halifeliğine dil uzatanın hatalı olduğu ve fasıklığı katidir. Acaba kâfir olur mu, olmaz mı? Bu konuda görüş ayrılığı vardır. Zahir görünen onun kâfir olacağıdır. Bu anlamda yüce Allah’ın İzniyle el-Feth Sûresi’nde, (48/27-28. âyetler, 5. başlıkta) bu hususa dair daha geniş açıklamalar gelecektir. Kitap, sünnet ve ümmetin ilim adamlarının sözlerinden kati olarak anlaşılan, kalplerin ve gönüllerin îman etmesi gereken husus, Ebû Bekir es-Sıddîk’ın bütün ashâbtan daha faziletli olduğudur. Bu konuda ne Şianın söylediklerine, ne de bid’at ehlinin söylediklerine aldırış edilmez. Çünkü onların arasında ashâbı tekfir edenler vardır. Böylelerinin boyunları vurulur. Kimisi de bidatçi ve fasık kabul edilir, sözleri de makbul değildir.

Ebû Bekir es-Sıddîk’ten sonra Ömer el-Faruk, ondan sonra da Osman (radıyallahü anh)’ın halifeliği sözkonusudur. Buhârî, İbn Ömer’den şöyle dediğini rivâyet eder,: Bizler, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde insanların arasında kimin hayırlı olduğunu görüşürdük. Önce Ebû Bekir’i en hayırlılar arasında kabul eder, sonra Ömer, sonra Osman gelir derdik. Buhârî, Fedâilu’s-Sahâbe 4.

Selef ehlinin İmâmlarının, Hazret-i Osman ile Hazret-i Ali’nin hangisinin daha faziletli olduğu hususunda farklı görüşleri vardır. Onların çoğunluğu (Cumhûr) Hazret-i Osman’ın önce geldiğini kabul eder. Mâlik’ten ise bu hususta görüş beyan etmekten kaçındığı rivâyet edilmektedir. Yine ondan, bu hususta Cumhûrun kanaatine döndüğü de rivâyet edilir. Yüce Allah’ın izniyle daha sahih olan görüş budur.

10. Allah’ın İndirdiği Sekinet (Huzur ve Sükun):

“Allah ona sekinetini indirmiş…” âyeti ile ilgili iki görüş vardır. Birincisine göre bu sekînet Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a indirilmiştir. İkincisine göre ise Hazret-i Ebû Bekir’e. İbnü’l-Arabî der ki: İlim adamlarımız daha kuvvetli olan görüş budur derler. Çünkü Hazret-i Ebû Bekir kendilerini izleyenlerin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir zarar vereceklerinden korkmuştu. Allah da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’i güvenliği altına alıp Ebû Bekir’e sekînetini indirmiş, buna bağlı olarak tedirginliği sükûn bulmuş, korkusu gitmiş ve güvenliğe erişmişti. Şanı yüce Allah orada bir ot bitiriverdi ve bir güvercine de yuva yapma ilhamını verdi. Örümceğe de ilham vererek onun üzerine bir ağ dokudu. Maddeten ve zahiren bu askerler ne kadar zayıf, fakat batınen ve mana itibariyle ne kadar güçlüdürler. İşte bu bakımdan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Ömer’e, Hazret-i Ebû Bekir ile tartışması üzerine şöyle buyurmuştur: “Benim bu arkadaşımı bana bırakmayacak mısınız? Bütün insanlar yalan söyledin, dediler Ebû Bekir ise: Doğru söyledin dedi.” Bu hadisi Ebû’d-Derdâ rivâyet Buhârî, Tefsir 7. sûre 3. Fedailu Ahsâbi’n-Nebiyy 5. etmiştir.

11. Hicretteki İlâhi Yardım ve Allah’ın Dininin Üstünlüğü:

“Onu göremediğiniz ordularla desteklemiş” âyetinde kastedilenler meleklerden ordulardır. Yüce Allah’ın:

“Onu desteklemiş” âyetindeki zamir de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a aittir. İki zamir (yani bu ve bundan önceki-, “ona sekînetini” âyetindeki zamir) ayrı yerlere racidir. Bu, gerek Kuran-ı Kerîm’de, gerek de Arapçada çokça kullanılan bir husustur.

“Kâfirlerin sözünü alçaltmıştır” yani, şirk sözünü aşağılamıştı.

“Allah’ın kelimesi ise o en yüce olandır” âyetindeki

“Allah’ın kelimesi”nden kastın:”Lâ ilahe illallah” olduğu söylendiği gibi, zafer vadi olduğu da söylenmiştir.

el-A’meş ve Yakub;

“Allah’ın kelimesi” âyetindeki “yuvarlak te”yi nasb ile okumuş ve âmili” Kılmıştır” diye takdir etmiştir. Diğerleri ise istinaf (yeni bir cümle) olmak üzere ref ile okumuşlardır. el-Ferrâ’ nasb ile kıraatin uzak bir ihtimal olduğunu iddia ederek şöyle demiştir: Çünkü kişi “Filan kişi babasının kölesini azad etti” der, buna karşılık; “Filanın babasının kölesini azad etti),” demez. Ebû Hatim de buna yakın bir ifade kullanmıştır. (el-Ferrâ’) devamla der ki: Bu durumda (yani nasb olsaydı): “Onun kelimesi ise o en yüce olandır” demek gerekirdi. en-Nehhâs der ki: el-Ferrâ”nin sözünü ettiği bu husus âyet-i kerimeye benzememektedir. Ama ona Sîbeveyh’in naklettiği gu beyit benzemektedir:

“Görmüyorum ölümü, ölümü birşeyin geçtiğini

ölüm varlık sahibinin de fakirin de hevesini kursağında bırakmıştır.”

Bu ifade güzeldir, bunda anlaşılmayacak bir taraf yoktur. Şu kadar var ki mahir nahivciler şöyle derler: Böyle bir durumda zamir kullanmayarak ismin tekrar edilmesinin bir faydası vardır. O da bu isimde tazim manası bulunmasıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Yer kendine ait şiddetli bir sarsıntı ile sarsıldığı zaman. Ve yer içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığında…” (ez-Zilzal, 99/1-2) Bunda da anlaşılmayacak birşey yoktur.

“Kelime”nin çoğulu;(…..) şeklinde gelir. Temimliler ise bunu; şeklinde “kef” harfi esreli olarak kullanırlar. el-Ferrâ’ kelimenin şekillerinde olmak Üzere; üç ayrı söylenişinin olduğunu nakletmektedir. Tıpkı; Karaciğer ve altınpara gibi. aynı şekilde bir kasidenin tamamı anlamına da gelir. Bu açıklamaları da el-Cevherî yapmıştır.

Tevbe 39

Eğer sefere çıkmazsanız, Allah sizi acı bir azapla azaplandırır ve yerinize başka bir topluluk getirir. Siz O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye gücü yetendir.

Diyanet Vakfı
Eğer (gerektiğinde savaşa) çıkmazsanız, (Allah) sizi pek elem verici bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir kavim getirir; siz (savaşa çıkmamakla) Ona hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye kadirdir.

Kurtubi Tefsiri
Eğer topluca cihada çıkmazsanız Allah sizi can yakıcı bir azapla azaplandırır; yerinize başka bir kavmi getirir ve siz O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah herşeye gücü yetendir.

Bu âyete dair açıklamalarımız tek başlık altında yapılacaktır:

Cihada Çıkmamaya Karşı İlâhî Tehdit:

” Eğer topluca cihada çıkmazsanız” âyeti bir şarttır. Bundan dolayı fiilin sonunda “nun” hazfedilmiştir. Cevabı ise

“Sizi… azaplandırır” âyetidir.

“Yerinize başka bir kavmi getirir” âyeti de topluca cihada çıkmayı terketmek halinde ağır bir tehdit ve pekiştirilmiş bir korkutmadır.

İbnü’l-Arabî der ki: Fıkıh usulünde tahkik edilerek ifade edilmiş hususlardan birisi de şudur: Emir vârid olduğu takdirde onun vârid olması, o fiilin yerine getirilmesi gereğinden fazla bir şey ifade etmez. Emri terk halinde ceza ise, bizzat emrin kendisinden de anlaşılmaz ve emir ifadesi de bu ceza ve tehdidi gerektirmez. Ceza, ancak ona dair haber vermekle anlaşılır. Bir kimsenin: -Bu âyet-i kerimede varid olduğu gibi- eğer bu işi yapmayacak olursan, ben de sana bu şekilde azâb ederim, demesi gibi. İşte bu âyetin muktezası gereğince cihad için ve yüce Allah’ın sözü en üstün olsun diye kâfirlerle çarpışmak üzere topluca çıkmak gerekmektedir.

Ebû Dâvûd, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “Eğer topluca cihada çıkmazsaoız Allah sizi can yakıcı bir azapla azaplandırır” diye başlayan âyet-i kerîme ile “gerek Medine’lilerin…” diye başlayan âyeti ile

“… yapmakta olduklarının en güzeliyle kendilerini mükâfatlandırsın” (et-Tevbe, 9/120-121) âyetlerini, bundan sonra gelen: “Mü’minlerin topluca (Savaşa) çıkmaları gerekmez” (et-Tevbe, 9/122) âyeti nesh etmiştir. Ebû Dâvûd, Cihad 18.

Bu aynı zamanda ed-Dahhâk, el-Hasen ve İkrime’nin de görüşüdür.

“Sizi… azaplandırır” âyeti ile ilgili olarak, İbn Abbâs: Bu, onlara yağmur yağdırılmaması ile gerçekleşmiştir, demektedir. İbnü’l-Arabî der ki: Eğer bu sözü söylediği ondan sahih olarak nakledilmiş ise elbette ki o, bu sözü neye dayanarak söylediğini daha iyi bilir. Yoksa, can yakıcı azâb dünyada düşmanın istilâsı, âhirette de ateş ile gerçekleşir.

Derim ki: İbn Abbâs’ın bu sözünü İmâm Ebû Dâvûd Sünen’inde İbn Nufey’den şöylece nakletmektedir: İbn Abbâs’a:

“Eğer topluca cihada çıkmazsanız Allah sizi can yakıcı bir azapla azaplandırır” ayeti hakkında soruldu, şöyle dedi: Onlara yağmur yağdırmadı. İşte bu onların azâbı olmuştur. Ebû Dâvûd, Cihad 18.

İmâm Ebû Muhammed b. Atiyye de bunu İbn Abbâs’tan (Hazret-i Peygamber’e) merfuen şöylece nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kabilelerden birisinin Savaşa çıkmalarım istedi, o kabile oturup çıkmadı. Allah da yağmur yağdırmayarak azaplandırdı.

“Elim” can yakan demek olup, buna dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Yerinize başka bir kavmi getirir” âyeti, yüce Allah’ın, Rasûlünün kendilerinden Savaşa çıkmalarını istemesi halinde -oturmayacak bir başka kavmi onların yerine getireceğine dair bir tehdittir. Bunların, Farisiler oldukları söylendiği gibi, Yemenliler oldukları da söylenmiştir.

“Ve siz O’na hiçbir zarar veremezsiniz” âyeti bir atıftır.

“O” anlamındaki zamir de yüce Allah’a aittir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ait olduğu da söylenmiştir.

Hoşlanmadığını açığa vurmak suretiyle cihada çıkmayıp oturmak herkes için haramdır. Hoşlanmaksızın oturup çıkmamak ise, eğer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın cihada çıkmalarını tayin ettiği kimseler tarafından olursa, bunların ağırlaşıp yere çakılmaları haramdır. Şayet bu iki husus da sözkonusu değilse, o takdirde cihada çıkma farzı, farzı kifaye olur. Bunu el-Kuşeyrî nakletmektedir.

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerimeden maksat, İhtiyaç halinde, kâfirlerin galip gelmeleri ve güçlerinin pekişmesi esnasında topluca Savaşa çıkmanın vacip olduğunu ortaya koymaktır. Âyet-i kerimenin zahiri İse, bunun Savaşa çağırma halinde böyle olduğunu göstermektedir. Buna göre âyetin müşriklerin galip gelmeleri vaktine yorumlanması uygun görünmemektedir. Çünkü böyle bir durumda cihadın vücubu, yalnızca cihada çıkma çağrısıyla farz olmaz, zira o takdirde cihad farz-ı ayn olur. Bu husus bu şekilde sabit olduğuna göre, cihad çağrısı ve cihada çıkma isteğinin önceden vacip olmayan bir şeyi vacip kılmasını kabul etme ihtimalini uzak kılmaktadır. Ancak İmâm, belli bir kavmi muayyen olarak cihada çağırır ve çıkmalarını isteyecek olursa, o takdirde böyle bir tayin ile birlikte ağırlaşıp çıkmamaları hakları yoktur. İmâmın bu tayini sebebiyle cihada çıkmak, o tayin ettiği kimseler için farz olur. Bu ise, cihadın bizzat kendi hükmünden ötürü değil, İmâma itaatin gerekli oluşundan dolayı böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Tevbe 38

Ey iman edenler! Size “Allah yolunda sefere çıkın” denildiğinde yere çakılıp kaldınız. Dünya hayatını ahiretten daha mı çok sevdiniz? Dünya hayatının geçimi, ahirette ancak az bir şeydir.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Size ne oldu ki, «Allah yolunda savaşa çıkın!» denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır.

Kurtubi Tefsiri
Ey îman edenler! Size ne oldu ki: “Allah yolunda topluca Savaşa çıkın” denildiği zaman ağırlaşıp yere çakıldınız. Âhirete karşılık dünya hayatına mı razı oldunuz? Fakat dünya hayatının faydası âhirete göre pek azdır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Âyetin Nüzul Sebebi:

” Size ne oldu ki” âyetindeki;

“Ne…” edatı, takrir ve azar anlamını ifade eden bir soru edatıdır. İfade; Sizi şu işten alıkoyan nedir? takdirindedir. Nitekim; “Ne diye filandan yüzçeviriyorsun?” ifadesi de buna benzemektedir.

Bu âyet-i kerimenin Tebük gazvesinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan geri kalanların tutumlan dolayısıyla serzenişte bulunmak için nâzil olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur.

Tebûk gazvesi Mekke’nin fethinden bir yıl sonra, hicretin dokuzuncu yılında olmuştur. Yüce Allah’ın izniyle sûrenin sonunda bu gazveye dair açıklamalar gelecektir.

” (Savaşa) çıkmak,” kelimesi bir yerden bir yere meydana gelen bir iş dolayısıyla hızlıca İntikal etmek, yer değiştirmek demektir. İnsan hakkında; “O işi yapmak için çıktı, çıkar” denilir. ise, bu işi yapan bir topluluk için kullanılan çoğul bir isimdir. Yüce Allah’ın:

” Arkalarını dönüp giderler…” (el-İsra, 17/46) âyeti de buradan gelmektedir. Binek hakkında ise, muzari fiilinde “fe” harfi hem ötreli ve hem de esreli olmak üzere;”Ürküp kaçtı, kaçar” denilir. Bunun mastarı da; şeklinde gelir. ise isimdir. da hacılar Mina’dan ayrıldı, demek olup, mastarı da; şeklinde gelir.

2. Dünya Ahirete Tercih Edilmemeli:

Yüce Allah’ın:

“Ağırlaşıp yere çakıldınız” âyeti ile ilgili olarak müfessirler şöyle demişlerdir: Yani, siz yerin nimetlerine meylederek ağırlaştınız. Veya (cihada çıkmayarak) bulunduğunuz yerde ikamet etmeye meyledip ağırlaştınız demektir. Bu âyet, cihada çıkmak için eli çabuk tutmayarak oturmaktan dolayı bir serzeniş ve sitem, cihadı terketmeye karşı da bir azardır. Bu ibare; “Yere mıhlandı, çakıldı” ifadesine yakın bir tabirdir. ‘ın aslı, şeklindedir. Burada aralarındaki yakınlık dolayısıyla “te” harfi peltek “se” harfine idğam edilmiştir. Ayrıca sakin harfle başlayan bir kelimenin telaffuzu mümkün olmadığından dolayı başına “elif” geçirilmesine gerek görülmüştür.

“Toplandılar” (el-A’raf, 7/38);

” Anlaşmazlığa düştünüz” (el-Bakara, 2/72);

“Uğursuz bulduk” (en Neml, 27/47);

“Süslendi” (Yûnus, 10/24) âyetten da bu türdendir. el-Kisâî de şöyle bir beyit nakletmektedir:

“Yanında yatana kendisini kokladı mı verir serin (letici) ağzını

Ard arda öptü mü, o tadı hoş olan (ağzın)ı.”

el-A’meş ise, bunu aslî şekilde; diye okumuştur ki, bunu el-Mehdevî nakletmiştir.

Tebûk gazvesi, (Resûlüllah sallallahu aleyhivesellem) insanları o gazveye katılmak için çağırdığı sırada İleri derecede sıcakların başlayıp, meyvelerin olgunlaştığı ve gölgelerin serin geldiği bir döneme rastlamıştı. Nitekim ileride geleceği üzere sahih hadiste de böyle ifade edilmiştir. O bakımdan tembellik insanları istila etti, onlar da oturdular ve ağırlaştılar. Yüce Allah da bu âyetiyle onları azarladı, dünyayı âhirete tercih ettiklerinden ötürü onları ayıpladı:

“Âhirete karşılık dünya hayatına mı razı oldunuz?” Yani, âhirete bedel dünyaya mı kandınız. İfadenin takdiri şöyledir: Siz, ahiret nimetlerinin yerine dünya nimetlerine mi razı oldunuz? Bu bakımdan âyetteki; Bedel (karşılık, yerine) anlamını ihtiva etmektedir. Yüce Allah’ın:

“Eğer dileseydik sizin yerinize melekler getirirdik de yeryüzünde (size) halef olurlardı” (ez-Zuhruf, 43/60) âyeti de bu türdendir ki, burada da bu edat; sizin yerinize size bedel anlamını vermektedir. Şair de şöyle demektedir:

“Keşke Zemzem suyu yerine havalandırılmak için bir çubuğa

asılmış bir tulumda Geceboyu bekleyen soğuk bir içim suyumuz olsaydı.”

Bu beyitteki bu harfi cer de bedel yerine karşılık anlamını vermektedir.

Yüce Allah bu âyeti ile âhiretteki rahata dünya rahatını tercih etmelerinden ötürü sitem etmektedir. Zira âhiret rahatı ancak dünyadaki yorgunlukla elde edilebilir.

Hazret-i Peygamber de binek üzerinde tavaf etmiş bulunan Hazret-i Âişe’ye: “Alacağın ecir, yorgunluğun kadardır” diye buyurmuştur. Bu hadisi Buhârî rivâyet Buhârî, Umre 8; Müslim, Hacc 126; Müsned, VI, 43. etmiştir.

Tevbe 37

Nesiî, küfürde bir artıştır. Onunla kâfirler saptırılır. Bir yıl helâl sayarlar, bir yıl haram sayarlar; Allah’ın haram kıldığının sayısını denk getirmek için. Böylece Allah’ın haram kıldığını helâl kılarlar. Onlara kötü amelleri süslenmiştir. Allah, kâfir topluluğunu doğru yola iletmez.

Diyanet Vakfı
(Haram ayları) ertelemek, sadece kafirlikte ileri gitmektir. Çünkü onunla, kafir olanlar saptırılır. Allahın haram kıldığının sayısını bozmak ve Onun haram kıldığını helal kılmak için (haram ayını) bir yıl helal sayarlar, bir yıl da haram sayarlar. (Böylece) onların kötü işleri kendilerine güzel gösterilmiştir. Allah kafirler topluluğunu hidayete erdirmez.

Kurtubi Tefsiri
Nesi‘ ancak küfürde bir artıştır. Kâfirler onunla şaşırtılır. Onu bir yıl helâl, bir yıl haram sayarlar ki, Allah’ın haram kıldığına sayıca uysunlar da Allah’ın haram ettiğini helâl kılmış olsunlar. Amellerinin kötülüğü onlara süslenip güzel gösterildi Allah, kâfirler topluluğunu asla hidayete erdirmez.

“Nesi’ küfürde bir artıştır” âyetini (kıraat) okuduğunu İmâmların(ın) çoğunluğu böylece okurlar. en-Nehhâs der ki: Bildiğimiz kadarıyla “Nesî’ ancak…” ifadesini Nâfi’in hemzesiz olarak okuduğunu Verş’den başka rivâyet eden bir kimse yoktur. Bu kelime tehir etmek anlamında; ” Onu erteledi,” kökünden türetilmiştir. Bu İki kullanılışı da el-Kisâî nakletmektedir.

el-Cevherî der ki: Isfesî’ mef’ûl anlamında “fail” vezninde gelen bir kelimedir. Bu, ” Bir şeyi erteledim” fiilinden alınmıştır. Ertelenen şeye de; denilir. Daha sonra bu kelime “maktul” kelimesinin “katîl”e dönüştürüldüğü gibi, “nesî”e dönüştürülmüştür. Tekili “Erteleyen” şeklinde gelir, çoğulu da; şeklindedir. Tâsık” kelimesinin çoğulunun; şeklinde geldiği gibi.

Taberî der ki: Hemzeli olarak; Nesî’ kelimesi, ziyade etmek, eklemek anlamına gelir. Bir şeye ziyade ve eklemede bulunmayı anlatmak üzere; fiili kullanılır. Yine devamla der ki: Bu kelimenin hemzesiz kullanılması ancak “nisyan: unutmak” dan gelmesi halinde sözkonusu olur. Nitekim yüce Allah: “(…….): Onlar Allah’ı unuttular, O da onları unuttu” (et-Tevbe, 9/67) diye buyurmaktadır; dedikten sonra Nafî’in kıraatini de reddetmekte ve şunu delil göstermektedir: Hemze’li kelime cer harfi ile teaddi (mefûle geçiş) eder. Mesela; “Allah ecelini geciktirsin (geçinden versin)” denilir ki bu da; ” Allah ecelini uzatsın,” demeye benzer.

Hazret-i Peygamberin: “Kim rızkının genişletilmesine, ecelinin ertelenmesine sevinirse, akrabalık bağını gözetsin” Buhârî, Buyû’ 13, Edeb 12; Müslim, Birr 20, 21; Ebû Dâvûd, Zekât 45. âyetinde olduğu gibi.

el-Ezherî de der ki: Bir şeyi erteledim, denilir. Bunun mastarı ise şekillerinde gelir. (İkincisi) ise, gerçek mastar yerine konulmuş bir isimdir.

Arapların Nesi’ (Ayları erteleme) Uygulaması:

Araplar Muharrem ayında Savaşı haram kabul ediyorlardı. Muharrem ayında Savaşmak ihtiyacını duyacak olurlarsa, onun yerine Safer ayını haram ay kabul eder ve Muharrem ayında Savaşırlardı. Buna sebep ise şudur: Araplar Savaş ve talanla uğraşan kimselerdi. Ardı arkasına baskın ve talan yapmadan üç ay beklemek onlara ağır gelirdi ve şöyle derlerdi: Eğer üç ay arka arkaya biz hiçbir baskın ve talan yapmaksızın (ye bunun sonucunda) bir şeyler elde etmeksizin geçirecek olursak, hiç şüphesiz telef olur gideriz. O bakımdan, Mina’dan ayrıldıkları vakit Kinaneoğullarından Fukaymoğullarına mensup ve el-Kalemmes diye bilinen birisi kalkar ve: Ben hükmüne karşı itiraz olunmayan birisiyim derdi. Bu sefer onlar da: Bize (haram ayı) bir ay ertele derlerdi. Yani, bu Muharrem ayının haramlığını ertele ve bunu Safer ayına koy derler, o da bunun üzerine Muharrem ayını kendilerine haram olmaktan çıkartır, helal kılardı. Onlar böylelikle bir ay yerine başka bir ayı değiştiriyorlardı, nihayet bu haram kılma işi yılın bütün aylarını dönüp dolaştı. İslâm hakim olduğunda ise, Muharrem, yüce Allah’ın o ayı yerleşmiş olduğu asıl yerine dönmüş oluyordu. İşte Hazret-i Peygamber’in: “Şüphesiz ki zaman Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü haline dönmüş bulunuyor” Bu hadis ve kaynakları daha önceden et-Tevbe, 9/2. ayet 2. başlığın sonlarında geçmişti. âyetinin anlamı budur.

Mücahid der ki: Müşrikler her ayda iki yıl (üst üste) haccederlerdi. (Yani, hacları iki yıl üst üste aynı aya denk düşerdi). Zülhicce ayında üst üste iki yıl haccettiler. Daha sonra Muharrem ayında üst üste iki yıl haccettiler. Daha sonra Safer ayında üst üste iki yıl haccettiler. Ve bu böylece bütün aylarda devam edip gitti. Nihayet Hazret-i Ebû Bekir’in Veda haccından önceki haccı, hicretin dokuzuncu yılı Zülkade ayına tesadüf etti. Sonra da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ertesi sene Veda haccını yaptı ve bu da Zülhicce ayına denk geldi. İşte Hazret-i Peygamberin hutbesinde söylediği: “Şüphesiz zaman… eski haline dönmüştür” ifadesi buna işaretti. Hazret-i Peygamber bununla, artık hac aylarının aslî yerlerini bulduklarını ve haccın böylelikle Zülhicce’ye denk geldiğini ve nesî’in de batıl olduğunu kastetmişti.

Üçüncü bir görüş: İyas b. Muaviye der ki: Müşrikler seneyi oniki ay onbeş gün olarak hesab ediyorlardı. O bakımdan hac kimi zaman Ramazan ayına, kimi zaman Zülkade ayma denk düşerdi. Yıla eklenen onbeş günün bir sonucu olarak ayların yerleri dönüp dolaşıyor, böylelikle senenin her ayına hac tesadüf ediyordu. Ebû Bekr (radıyallahü anh) hicretin dokuzuncu yılında bu dönmenin bir sonucu olarak Zülkade ayında haccetmiş oldu. Peygamber o sene haccetmemişti. Ertesi sene Hazret-i Peygamberin haccı Zülhicce’nin onuna tesadüf etti, bu da hilalin hareketine uygun düştü.

Bu görüş Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Zaman… eski haline dönmüş bulunuyor” ifadesine en yakın açıklamadır. Yani, hac zamanı yüce Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü aslî vaktine ezelî ilminde tesbit etmiş olduğu ve hükmünü vermiş olduğu meşruiyetinin aslî vaktine dönmüş oldu, demektir. Daha sonra Hazret-i Peygamber, “bir yıl oniki aydır” diyerek yıla kendi uydurma hükümleri gereğince eklemiş oldukları onbeş günlük fazlalığı reddetti. Böylelikle aslî vakit tesbit edilmiş ve cahili hüküm iptal edilmiş oldu.

İmâm el-Mazerî de el-Hârizmî’den şöyle dediğini nakletmektedir: Allah güneşi ilk yarattığında hareketini oğlak burcunda takdir etti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın işaret etmiş olduğu zaman da güneşin bu oğlak burcuna girişine denk düşmüştü.

Ancak, böyle bir ifadeyi kabul etmek bu hususta nakli gerektirir. Çünkü bu gibi sonuçlara ancak peygamberlerden gelen nakillerle ulaşmak mümkündür. Buna dair bu konuda onlardan gelmiş sahih bir nakil yoktur. Böyle bir iddiada bulunan kimsenin bunun senedini ortaya koyması gerekir. Diğer taraftan aklen onun dediğinden başka bir husus da mümkündür. O da, yüce Allah’ın güneşi burçlardan önce yaratmasıdır. Yine yüce Allah’ın bütün bunları (güneşi ve burçları) bir defada yaratmış olması da mümkündür. Diğer taraftan güneş ve ay senesinin hesabını yapan ilim adamları bu hususta çalışmalar yaptılar ve Hazret-i Peygamber’in: “Artık zaman… eski haline dönmüştür” sözünü söylediği vakit güneşin balık burcunda olduğunu tesbit etmişlerdir. Balık burcu ile oğlak burcu arasında yirmi derecelik bir fark vardır. Aradaki farkın on derece olduğunu söyleyenler de vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Te’vil âlimleri İlk nesî’ uygulamasını yapanın kim olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbn Abbâs, Katade ve ed-Dahhâk der ki: Bunlar, Mâlik b. Kinane’nin oğulları idiler ve üç kişiydiler.

Cuveybir ise ed-Dahhâk’den, o, İbn Abbâs’tan rivâyetine göre bu uygulamayı ilk yapan kişi Amr b. Luhay b. Kamia b. Hindif’tir.

el-Kelbî der ki: Bu uygulamayı yapan ilk kişi, Kinaneoğullarından Nuaym b. Sa’lebe diye bilinen bir kişidir. Bundan sonra ise Cunade b. Avf diye bilinen bir kişi bu uygulamayı yaptı ki, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yetiştiği kişi budur.

ez-Zührî ise der ki: Bu işi ilk yapanlar Kinaneoğullarına mensup Fukaymoğullarından kimseler bu işi yaptılar ki, el-Kalemmes diye anılan kişi onlardandır. Bunun da asıl ismi Huzeyfe b. Ubeyd’dir. Bir rivâyette ise Mâlik b. Kinane’dir. Nesî’ işini üstlenen kişi, Arapların onu başkanlık makamına getirmeleri dolayısıyla “reislik” makamını da elde ederdi. İşte şairleri bu hususta şöyle demektedir:

“Ayı erteleyen (nesi’ yapan) el-Kalemmes de bizdendir.”

el-Kumeyt de şöyle demektedir:

“Biz, Maadlilere karşı nesî’ yapan kimseler değil miyiz ki,

Helal olan ayları haram kılarak?”

Araplarda Görülen Bazı Küfür Şekilleri:

“Küfürde bir artıştır” âyeti, Arapların çeşitli küfür türlerini kendilerinde toplamakla birlikte, yaptıkları böyle bir işin mahiyetini de açıklamaktadır. Çünkü Araplar, yaratıcının varlığını inkâr ederek:

“Rahmân da neymiş?” (el-Furkan, 25/60) demişlerdi. Bu âyete dair açıklama şekillerinin en sahih olanına göre, bu sözleriyle yaratıcının varlığını inkâr ettiklerini anlatmak istemiş olduklarıdır.

Öldükten sonra dirilişi de inkâr ederek:

“Çürümüş iken kemikleri kim diriltecek” (Yasin, 36/78) demişler, peygamberlerin gönderilişini de inkâr ederek:

“Biz aramızdan tek bir insana mı tabi olacağız” (el-Kamer, 54/24) demişlerdi.

Böylelikle helâl ve haram kılma yetkisinin kendi ellerinde olduğu iddiasında bulunmuş ve arzularının doğrultusunda kanaat belirterek kendiliklerinden dinde olmayan böyle bir uygulamayı ortaya koymuşlar, bunun sonucunda da Allah’ın haram kıldığı bir şeyi helâl kılmışlardı. Oysa müşrikler hoş görmeşeler dahi Allah’ın hükümlerini hiç kimse değiştiremez.

Yüce Allah’ın:

“Kâfirler onunla şaşırtılır. Onu bir yıl helâl, bir yıl haram sayarlar ki, Allah’ın haram kıldığına sayıca uysunlar da Allah’ın haram ettiğini helâl kılınış olsunlar. Amellerinin kötülüğü onlara süslenip güzel gösterildi. Allah, kâfirler topluluğunu asla hidayete erdirmez.” âyetindeki: ” Şaşırtılır” kelimesinde üç farklı kıraat vardır. Haremeyn ehli (Mekkelilerle Medineliler) ve Ebû Amr, bunu şeklinde okumuşlardır. (Buna göre meal şöyle olur: Kâfirler onunla şaşırırlar). Kûfeliler ise meçhul tül olarak; diye okumuşlardır. (Âsım’ın kıraati böyledir), el-Hasen ve Ebû Recâ ise, diye okumuşlardır. (Buna göre de meal şöyle olur: Kâfirler onunla şaşırtırlar). Her üç kıraatin her biri ayrı bir mana ifade eder. Ancak, üçüncü kıraatten mef’ûl hazfedilmiştir ki, takdiri şöyledir: Kâfirler bununla kendilerinden bu nesî’i kabul edenleri şaşırtırlar. Buna göre de “… ler,” mahallinde (özne) olur. Bununla birlikte zamirin yüce Allah’a raci olması da mümkündür. İfadenin takdiri de şöyle olur: Allah bununla kâfirleri şaşırtır. Bu da yüce Allah’ın:

“O, dilediğini saptırır, şaşırtır” (Fatır, 35/8) âyeti ile âyetin sonundaki:

“Allah, kâfirler topluluğunu asla hidayete erdirmez” âyetine benzer.

İkinci kıraatin anlamı olan: “Kâfirler onunla şaşırtılır” kıraati ile kastedilenler, kendileri için bu hesabın yapılmış olduğu kimselerdir. Bu kıraati, Ebû Ubeyd yüce Allah’ın:

“Amellerinin kötülüğü onlara süslenip güzel gösterildi” âyeti dolayısıyla tercih etmiştir. Birinci kıraati ise Ebû Hatim tercih etmiştir. Çünkü onlar, nesi’ dolayısıyla şaşırıp sapmış kimselerdi. Zira onlar bu nesî’în hesabını yapıyorlar ve bunun sonucunda da sapıyorlardı.

” Onu… helâl sayarlardı” ifadesindeki zamir “nesi” uygulamasına aittir. Ebû Recâ’dan -birinci okuyuşa göre bu kelimeyi şeklinde “ye” ve “dâd” harfleri üstün olarak okuduğu da rivâyet edilmiştir ki, bu da bir söyleyiştir.

” Ki… uysunlar” fiili, “lâm-ı key” ile nasbedilmistir. Yani, buna uygun düşsünler diye, demektir. Çünkü; ” Bir topluluk şunun üzerinde sözbirliği ettiler, ittifak ettiler, uydular, toplandılar” anlamına gelir. Yani onlar, bir haram ayı helâl kıldılar mı, mutlaka haram ayların sayısı dön kalsın diye bir başka ayı haram kılıyorlardı. Doğru olan açıklama şekli budur. Yoksa onların haram ayların sayısını beşe çıkardıklarına dair yapılan açıklamalar değildir.

Katade der ki: Onlar, Safer’i de haram aylar arasına kattılar ve haram oluşu bakımından onu Muharremle birlikte ele aldılar. Kutrub ve Taberî de bunu ondan nakletmektedir. Buna göre ise “nesi”‘ fazladan bir artış, bir ilave anlamına gelir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Tevbe 36

Şüphesiz Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı gün Allah’ın kitabında on iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte dosdoğru din budur. O aylarda nefislerinize zulmetmeyin. Müşriklerle topluca savaşın; onlar da sizinle topluca savaşırlar. Bilin ki Allah, muttakilerle beraberdir.

Diyanet Vakfı
Gökleri ve yeri yarattığı günde Allahın yazısına göre Allah katında ayların sayısı on iki olup, bunlardan dördü haram aylarıdır. İşte bu doğru hesaptır. O aylar içinde (Allahın koyduğu yasağı çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin ve müşrikler nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekün savaşın ve bilin ki Allah (kötülükten) sakınanlarla beraberdir.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten Allah yanında gökleri ve yeri yarattığı günden beri ayların sayısı Allah’ın Kitabında onikidir. Onlardan dördü haram aylardır. İşte en doğru din budur. O halde bunlarda nefislerinize zulmetmeyiniz. Bununla beraber müşrikler sizinle nasıl topluca Savaşırlarsa siz de onlarla topluca Savaşın. Bilin ki Allah, sakınanlarla beraberdir.

Yüce Allah’ın bu âyetinin:

“Gerçekten Allah yanında gökleri ve yeri yarattığı günden beri ayların sayısı Allah’ın Kitabında onikidir. Onlardan dördü haram aylardır. İşte en doğru din budur. O halde bunlarda nefislerinize zulmetmeyiniz” bölümü ile ilgili açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1. Allah Nezdinde ve Allah’ın Kitabında Ayların Sayısı:

“Gerçekten… ayların sayısı” anlamındaki âyette yer alan

“aylar” anlamını veren; kelimesi, kelimesinin çoğuludur. Bir kimse kardeşine; ” Aylar boyunca seninle konuşmayacağım” deyip, bu hususta yemin ederse, bir sene boyunca onunla konuşmamalıdır. Kimi ilim adamı bunu böyle açıklamıştır. Ebediyyen onunla konuşamayacağı da söylenmiştir.

İbnü’l-Arabî der ki: Benim görüşüme göre eğer belli bir niyeti yoksa, bu şekildeki yemini üç ay süreyle konuşmamasını gerektirir. Çünkü, çoğulu şeklînde gelen veveznindeki kelimelerin de tekili olduğu kiplerde asgari çoğul miktarı üçtür.

“Allah yanında” ise, Allah’ın hükmü gereğince ve Levh-i Mahfuz’da yazdığına göre “Oniki aydır.” Burada “oniki” anlamına gelen kelimenin benzeri sayılardan farklı olarak i’rabk gelmesi, bunda i’raba delâlet eden harfin bulunmasıdır. “On” anlamındaki; kelimesini genel olarak kıraat âlimleri “ayn” ve “sin” harflerini üstün okumakla birlikte, Ebû Cafer bu kelimeyi “şin” harfini sakin olarak okumuştur.

“Allah’ın Kitabında” âyeti ile kastedilen ise Levh-i Mahfuz’dur. “Allah’ın yanında” diye buyrulduktan sonra bunun tekrar edilmesi ise, pek çok şeyin “Allah’ın yanında” olmakla nitelendirilmesi ile birlikte bunların “Allah’ın Kitabında yazılı” olduklarının söylenemeyişinden dolayıdır. Yüce Allah’ın:

“Muhakkak saatin ilmi Allah’ın yanındadır” (Lukman, 31/34) âyeti gibi.

2. Göklerin ve Yerin Yaratılışı ile Zaman:

“Gökleri ve yeri yarattığı günden beri” diye buyurması, O’nun kaza ve kaderinin bundan önce olduğunu beyan etmek ve şanı yüce Allah’ın bu ayları vaz edip gökleri ve yeri yarattığı günde bunları tertip ettiği şekil Üzere onlara isimlerini verdiğini, bunu da indirmiş olduğu kitaplarında peygamberlerine indirdiği vahiylerde bildirdiğini beyan etmek İçindir. İşte yüce Allah’ın:

“Gerçekten Allah yanında… ayların sayısı… onikidir” âyetinin anlamı budur. Bu ayların hükmü önceki gibi kalıcıdır. Müşriklerin bu ayların isimlerini değiştirmeleri, ve bazılarını ismen öne geçirmeleri bunların gerçek sıralarını değiştirmemiştir. Çünkü bundan maksat, bu hususta yüce Allah’ın emrine uymak ve cahiliye dönemi insanlarının uyguladıkları ayların isimlerini, takdim ve tehirlerini reddetmektir. Onların düzenledikleri şekle göre isimlere bağlı gördükleri hükümleri kabul etmemektir. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber Veda Haccındaki hutbesinde ileride açıklanacağı üzere şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Şüphesiz ki zaman artık Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü haline dönmüş bulunmaktadır.” et-Tevbe, 9/2, ayet, 2. kaşlığın sonlarında zikredilen bu hadisin kaynakları da orada gösterilmiştir. Cahiliyye dönemi insanlarının Muharrem ayını Saf er, Safer ayını da Muharrem yapmaları, yüce Allah’ın asıl nitelediği şekli değiştirebilecek bir özellikte değildir.

“Gönde” kelimesinde amel eden; Allah’ın Kitabında” ifadesindeki mastardır. Bununla da yüce Allah “kitaplar” kelimesinin tekilini kastetmiyor. Çünkü maddi (ayni.) şeyler (in isimleri) zarflarda amel etmez. İfadenin takdiri ise şöyledir: “Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günde yazdıklarında…” Sayı anlamına gelen mastara taalluk etmektedir ve onda amel eden de budur.

” Allah’ın kitabında” âyetindeki cer harfi, hazfedilmiş bir kelimeye taalluk etmektedir. Bu, aynı zamanda “oniki” anlamındaki ifadenin de sıfatıdır. İfadenin takdiri de şu anlamdadır: Allah’ın Kitabında sayıları tesbit edilmiş yahut yazılmış oniki aydır.

Bu cer harfinin “sayı” anlamındaki kelimeye taalluku câiz değildir. Çünkü o takdirde sıla ile;Gerçekten, muhakkak kelimesinin haberinin sılası ile mevsulü birbirinden ayrılmış olur.

3. İslâm’ın Ahkâmı ve Takvim İlişkisi:

Bu âyet-i kerîme ibadet ve diğer ahkâmın -oniki aydan fazla çekmeyen yılların bulunduğu takvimler kullanan Arap olmayanların, Bizanslılar ve Kıpti’lerin kullandıkları aylar değil de- Arapların bildikleri ay ve senelere bağlı olması gerektiğini göstermektedir. Buna sebep ise, Arapların takvimi ile diğerlerinin takvimi arasındaki sayısal farklılıktır. Arap olmayanların takvimlerine göre kimi aylar otuz günden fazla çeker, kimisi otuz günden az çeker. Arabî aylar ise, kimi aylar otuz günden az çekse bile otuz günü aşanları olmaz. Diğer taraftan otuz günden az çekenin de muayyen ve belirli ayları yoktur. Eksiklik ve tamam oluş açısından arabî aylar arasındaki farklılık, ayın burçla rdaki seyrinin farklılığına göre ortaya çıkar.

4. Haram Aylar:

Yüce Allah’ın:

“Onlardan dördü haram aylardır” âyetinde geçen “haram aylar”; Zülkade, Zülhicce, Muharrem ile Cumadelahire ve Şaban arasında yer alan Recep ayıdır. Bu da Mudarlıların Recebi diye bilinir. Ona Mudarlıların Recebi denilmesinin sebebi ise, Rabia b. Nizar soyundan gelenlerin Ramazan ayını haram ay kabul edip ona Receb demeleri; buna karşılık Mudarlılar’ın bizzat Receb’in kendisini haram ay kabul etmeleri idi. Bundan dolayı Hazret-i Peygamber de bu hususta: “…Cumade ile Şaban arasındaki Recep…” Buhârî, Bedu-l Halk 2, Meğazî 77, Tefsir 9. sûre 8, Edâhî 5, Tevhîd 24; Müslim, Kasâme 29; Ebû Dâvûd, Menasik 67; Müsned, V, 37. diye buyurarak, Receb’in ismi hususundaki farklılıkları yaptığı açıklama ile ortadan kaldırmış oldu. Araplar, bu ayda mızrak ve oklarının sivri uçlarım çekip çıkardıkları için Receb’e, “münsılü’l esinne” ismini da veriyorlardı. Buhârî, Ebû Recâ el-Utaridî’den -ki, ismi İmrân b. Milhân’dı, bir görüşe göre İmrân b. Teym de denilmiştir- şöyle dediğini nakletmektedir: Biz taşa tapardık. Taptığımız taştan daha iyi bir taş bulduk mu, onu alır diğerini bırakırdık. Şayet taş bulamayacak olursak, bu sefer bir avuç toprağı bir araya getirir, sonra koyunu getirir o toprak üzerine sütünü sağar, sonra da onun etrafında dolaşırdık. Recep ayı girdi mi biz de (işte”) münsılü’l-esînne (diye bilinen ay) girdi, der ve ucunda sivritilmiş demir bulunan ne kadar mızrak ve ok varsa, demirlerini alır ve onu bir tarafa Buhârî, Meğâzî 70. atardık.

5. Dosdoğru Din:

“İşte en doğru din budur” Yani, doğru hesap ve tam eksiksiz sayı budur. Ali b. Ebi Talha, İbn Abbâs’tan: “İşte en doğru din” ifadesinin, en doğru hüküm, anlamına geldiğini rivâyet etmektedir. Mukâtil ise işte hak ve gerçek budur diye açıklamıştır. İbn Atiyye der ki: Kanaatimce daha doğru olan buradaki “din” kelimesinin en meşhur ve yaygın anlamıyla kullanılmış olduğudur. Yani işte en doğru şeriat ve itaat şekli budur, demektir.

“En doğru” kelimesi gelen dimdik ayakta duran ve dosdoğru olan anlamındadır. Bu da; Efendi kelimesinin; kipinden gelmesi gibidir ki, bunun aslı; şeklindedir. (Vav ya’ya kalbedilerek, ya şeddeli olmuştur).

6. Haram Aylara Riâyet Etmek:

“O halde bunlarda nefislerinize zulmetmeyiniz” ifadesi, İbn Abbâs’ın görüşüne göre (yalnız haram aylara değil) bütün aylara dairdir. Kimisinin görüşüne göre ise bu, özel olarak haram aylar hakkındadır. Çünkü ifadenin onlara ait olması daha yakın bir ihtimaldir ve bu aylarda yapılan zulmün daha bir büyük olması gibi bir meziyetleri de vardır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Artık haccda kötü söz söylemek, fasıklık ve tartışma olmaz.” (el-Bakara, 2/197) Bu, zulmün -ileride açıklayacağımız üzere- bunun dışında kalan günlerde câiz olduğu anlamına gelmez.

Diğer taraftan buradaki

“zulm”ün anlamı ile ilgili olarak iki ayrı görüş vardır: Bir görüşe göre Savaşmak suretiyle bu aylarda siz kendinize zulmetmeyiniz demektir. Daha sonra bütün aylarda Savaşmak mubah kılınmak suretiyle bu hüküm nesh edilmiştir. Bu açıklamayı Katade, Atâ el-Horasanî, ez-Zührî, Süfyan es-Sevrî yapmışlardır.

İbn Cüreyc der ki: Atâ b. Ebi Rebah, Allah adına yemin ederek, insanların Harem bölgesinde de Haram aylarda da kendileriyle Savaşılmadığı sürece Savaşmaları helal değildi. Daha sonra bu hüküm hesh olundu (dedi).

Doğrusu ise birinci görüştür. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Huneyn’de Hevazinlilere, Taif de de Sakiflilere gaza tertiplemiş, Taiflileri Şevval ve Zülkade’nin bir bölümü süresince muhasara altında tutmuştur. Bu hususa dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/217. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İkinci görüşe göre de, siz günah işlemek suretiyle bu aylarda kendinize zulmetmeyiniz, demektir. Çünkü yüce Allah bir yönüyle herhangi bir şeyin azametini ortaya koyacak olursa, onun bir yönüyle hürmeti, saygınlığı bulunur. İki yönüyle yahut da bir çok yönüyle o şeyi ta’zim edecek olursa, bu sefer onun hürmeti (saygınlığı) birden çok olur. Bu durumda kötü amelin cezası katlandığı gibi, salih amelin mükâfatı da katlanır. Mesela Haram beldede ve Haram ayda Allah’a itaat eden bir kimsenin alacağı mükâfaat haram olmayan ay ve beldelerde aynı itaati yapanın alacağı mükâfat gibi değildir. Diğer taraftan haram olmayan ayda ve haram olan beldede Allah’a itaat eden bir kimsenin alacağı mükâfat ise, haram olmayan ay ve beldede Allah’a itaat edenin alacağı mükâfat ile aynı değildir. İşte yüce Allah şu âyetiyle bu hususa işaret etmektedir:

“Ey peygamber hanımları, sizden kim apaçık bir hayasızlık işlerse onun azâbı kat kat arttırılır.” (el-Ahzab, 33/30).

7. Haram Ayda Hata Yoluyla Başkasını Öldürenin Cezası Ağırlaştırılır mı?:

İşte bu özellik dolayısıyla ilim adamları, Haram ayda hataen başkasını öldüren kimsenin ödeyeceği diyetin ağırlaştırılıp ağırlaştırılmayacağı hususunda farklı görüşlere sahip olmuşlardır. el-Evzaî der ki: Bize ulaşan haberlere göre, gerek Haram ayda gerek Haram beldede işlenen cinayetin diyeti ağırlaşünlır ve böyle bir kişi tam diyet ile birlikte üçte bir diyet ile cezalandırılır. Şiblı-i amd (kasta benzer) öldürmelerde ise, develerin yaşlan artırılır.

Şâfiî der ki: Haram ayda Haram beldede ve zevi’l-erhamın öldürülmeleri yahut da yaralanmaları halinde diyet ağırlaşünlır.

el-Kasım b. Muhammed’den Salim b. Abdullah, İbn Şihab ve Eban b. Osman’dan da: Haram ayda yahut da haram beldede başkasını öldüren bir kimsenin ödeyeceği diyet, üçte bir oranında artırılır, demişlerdir. Bu görüş, Osman b. Affan (radıyallahü anh)’dan da rivâyet edilmiştir.

Mâlik, Ebû Hanîfe, onların arkadaşları ve İbn Ebi Leyla ise şöyle demektedirler: Harem bölgesinde de dışında da öldürmenin cezası aynıdır. Haram ayda da başka aylarda da öldürmenin cezası aynıdır. Bu, tabiinden bir topluluğun da kabul ettiği görüştür, sahih olan da budur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), sünnetiyle diyetleri tesbit etmiş ve bu hususta Harem bölgesi İle Haram ayından ayrıca söz etmemiştir. Diğer taraftan ilim adamları Haram ayda olsun başka ayda olsun başkasını öldürenin keffâretinin aynı olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Kıyas diyetin de böyle olmasını gerektirmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

8. Yüce Allah’ın Özellikle Haram Ayları Sözkonusu Etmesinin Hikmeti:

Zulüm her nekadar her zaman için yasak ise de yüce Allah’ın özellikle dört haram ayı sözkonusu ederek bu aylarda zulmü yasaklaması, bu ayların şerefine dikkat çekmek içindir. Nitekim yüce Allah’ın:

“Artık haccda kötü söz söylemek, fâsıklık ve tartışma olmaz” 2/197 âyeti de böyledir. Te’vil ehli (âlimleri) nin çoğu bu görüştedir. Yani, siz bu dört ayda kendinize zulmetmeyiniz denmektedir. Hammâd b. Seleme, Ali b. Zeyd’den, o, Yusuf b. Mihran dan, o da İbn Abbâs’dan: “O halde bunlarda nefislerinize zulmetmeyiniz” âyeti ile ilgili olarak oniki ayda kendinize zulmetmeyiniz diye açıkladığını rivâyet etmiştir.

Kays b. Müslim de el-Hasen’den, o, Muhammed b. el-Hanefîye’den: Bütün aylarda (kendinize zulmetmeyiniz) dediğini rivâyet etmektedir.

Birinci görüşe uygun olarak şöyle bir soru (ikinci görüşe itiraz olarak) sorulabilir: O halde neden -“aylar”a ait olan zamir-: şeklinde gelmiş de; şeklinde gelmemiştir? Çünkü, Araplar üçten ona kadar sayılardaki şeylere ait olan zamirler için; derler. Ondan sonrası için ise, zamirlerini kullanırlar, böylelikle çok sayıda olanın az sayıda olandan ayırd edilmesini sağlarlar. Âyette zamirin bu şekilde kullanılmış olması, -dil açısından- dön ay olan Haram Aylar’ın öncelikli olarak kastedildiğinin delilidir. el-Ferrâ’ ve en-Nehhâs buna böylece işaret etmektedirler. el-Ferrâ’. her iki kullanım şeklinin de yer değiştirebileceğini ayrıca belirtmektedir. (el-Ferrâ’, Me’ani’l-Kur’ân, I, 435; en-Nehhâs, Î’râbu’l-Kur’ân, II, 16).

el-Kisaî’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ben, Arapların bu işlerine gerçekten hayret ediyorum. Yine Araplar (bir ayın) ondan daha az geçen günlerini anlatmak üzere; şeklinde fiil ve zamiri kullanırken, ondan fazla günler için de; kullanırlar.

Yüce Allah bir takım zamanların saygınlığını diğerlerinden niye daha azametli kılmıştır? denilemez. Böyle bir soruya şu şekilde cevap veririz: Her şeyi yaratan yüce Allah dilediğini yapar. Dilediğine fazilet ve üstünlüğü tahsis eder. O’nun fiillerinin illeti (sebep ve gerekçesi) aranmaz. O’nun iradesine de sınır konulamaz. Aksine O, hikmeti gereği dilediğini yapar. Kimi zaman bu hikmet, tarafımızdan açıkça görülebilir, kimi zaman da bize gizli kalabilir.

Âyetin:

“Bununla beraber müşrikler sizinle nasıl topluca Savaşırlarsa, siz de onlarla topluca Savaşın” bölümü ile İlgili açıklamalarımızı tek bir başlık halinde sunacağız:

Müşriklerle Topluca Savaşmak:

Yüce Allah’ın:

“Savaşın” âyeti, Savaşma emrini vermektedir. kelimesi ise “topluca” anlamına gelir. Bu da hal konumunda bir mastardır. Yani, onları kuşatmışlar olarak ve toplu olarak onlarla Savaşın demektir. ez-Zeccâc der ki:”Allah ona afiyet verdi, Allah onu cezalandırdı,” şeklindeki mastarlar da bu kabildendir. Bunların tesniyesi ve çoğulu yapılmaz. “Genel olarak, özel olarak,” ifadeleri de böyledir,

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Önceleri bu âyet-i kerîme cihadı farz-ı ayn olarak herkese yönelik bir emir diye İfade etti, daha sonra bu husus nesh edilerek cihad farz-ı kifaye oldu.

İbn Atiyye der ki: Bu ilim adamının söylediğine gelince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın getirdiği şeriatın, bütün ümmeti Savaşa çıkmakla yükümlü kıldığına dair hiçbir şey bilinmemektedir. Aksine bu âyet-i kerîme kâfirlerle Savaşmayı, onlara karşı bölük bölük çarpışmayı ve sözbirliği etmeyi teşvik etmektedir. Daha sonra yüce Allah bu emri:

“Müşrikler sizinle nasıl topluca Savaşırlarsa” âyeti ile kayıtlamaktadır. Buna göre onların bize karşı Savaşmaları ve toplanmalarına göre bizim de onlara karşı bir araya gelip toplanmamız farz olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Tevbe 35

O gün cehennem ateşinde o madenler kızdırılacak, onunla alınları, yanları ve sırtları dağlanacaktır: “İşte bu, kendiniz için biriktirdiğinizdir. Şimdi biriktirdiğinizin tadını çıkarın!”

Diyanet Vakfı
(Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir ki): «İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azabını) tadın!»

Kurtubi Tefsiri
O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak, o kimselerin alınları, böğürleri ve sırtlan bunlarla dağlanacak. “İşte bu, kendiniz için toplayıp sakladıklarınız. Öyleyse sakladığınız şeyleri(n acısını) tadın” (denecek).

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1. Cezalandırmanın Sebebi:

“O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak” âyetindeki;

“O gün,” zarftır. İfade, bunların kızdınlacağı günde onlara azâb edilecek takdirindedir. Bunun: “Bunların kızdınlacağı o gün ile onları müjdele” takdirinde olması doğru değildir. Çünkü müjde o sırada olmayacaktır.

” Ateşte demiri kızdırdım,” yani “onu kızdırmak kastıyla ateş yaktım” denilir. Ancak, “Onu (demiri) kızdırdım” tabiri kullanılmaz, “Üzerine (ateşi) kızdırdım” da denilmez. Burada; Bunlar (kızdırılacak) denilmektedir. Çünkü, harf-i cerri, “kızdırmak” anlamının sılası kabul edilmiştir. da ateş yakıp kızdırmak demektir. Yani, bunların üzerine ateş yakılacak ve bu yakılan şeylerle onlar dağlanacaklardır, demektir.

“Dağlamak;” kızgın demiri ve ateşi deri yanıncaya kadar organa yapıştırmak demektir. İse, “alın” anlamına gelen;’ın çoğuludur. Alın kaşların üzerinden başın tepesi (nasiye) nin başlangıcına kadar olan yerin adıdır. “Filanın karşısına onunla çıktım ve alnına onu vurdum,” manalarına gelir.

“Böğürler” anlamındaki kelimesi de; kelimesinin çoğuludur. Dağlamanın yüzde yapılması daha yaygın ve daha çirkindir. Ancak böğürde yapılan dağlama, daha ızdırap verici ve daha ağrıtıcıdır. Bundan dolayı diğer dağlanacak organlar arasında özellikle bunları sözkonusu etmiştir.

Sufilere mensup ilim adamları derler ki: Bunlar, mal ve mevki talebinde bulundukları için Allah yüzlerini hakir düşürecektir. Kendileriyle oturup kalkan fakirlere yüzlerini ve yanlarını çevirdikleri için de böğürleri dağlanacaktır. Mallarına güvenip dayanarak sırtlarını onlara dayadıklarından dolayı da sırtlan dağlanacaktır.

Zahid ilim adamları da şöyle demişlerdir: Özellikle bu organların söz konusu edilmesi, zenginin fakiri gördüğü vakit kaşlarını çatıp yüzünü ekşitmesinden dolayıdır. Nitekim şair şöyle demektedir:

“Yezid beni görmezlikten geliyor.

Gözlerini bana karşı çatıp kapatmış gibidir.

O bir birbirine çatılan gözlerinin arası açılmasın

Ve benimle karşılaştığın her seferinde burnun yere sürtülsün.”

Fakir, böyle bir zenginden bir şey istedi mi, ona yanını döner, daha çok isteyecek olur da israr edecek olursa, sırtını döner. İşte yüce Allahmasiyetindurumuna göre cezayı da tesbit etmiştir.

2. Dağlamanın Keyfiyeti:

Yığıp biriktirilen mallarla dağlamanın keyfiyeti ile ilgili rivâyetlerde farklı açıklamalar bulunmaktadır. Müslim’in Sahih’inde Ebû Zer’den naklettiğimiz rivâyete göre orada taşların kızdırılacağı sözkonusu edilmişti. et-Tevbe, 9/34. ayet, 10. başlık. Yine Müslim’in Sahih’inde Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği hadiste Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: “Altın ve gümüş sahibi olup da ondan hakkını ödemeyen her bir kimse mutlaka kıyâmet günü olduğunda ona ateşte kızdırılmış büyük madeni parçalar getirilir, cehennem ateşinde bu parçalar kızdırılır ve bunlarla böğrü, alnı ve sırtı dağlanır. Soğudukça bunlar tekrar kızdırılır ve bu, süresi elli bin yıl kadar olan bir günde kullar arasında hüküm verilinceye ve cennete mi, yoksa cehennem ateşine mi gideceğini görünceye kadar devam eder…” Müslim, Zekât 24, 26.

Buhârî’de de önceden geçtiği gibi, böyle bir kimsenin biriktirip yığdığı malları ona bir ejderha halinde gösterilecektir. et-Tevbe, 9/34. âyet, 5. başlık. Sahih’in dışındaki kitaplarda ise Abdullah b. Mes’ûd’dan şöyle dediği nakledilmektedir: Kimin malı olup da zekâtını ödemeyecek olursa, kıyâmet gününde o malı başı tüysüz bir ejderha halinde boynuna dolanır ve bu ejderha başını sokar. Bir önceki notta belirtilen yer.

Derim ki: Bunun değişik yerlerde olması muhtemeldir. Kimi yerde mal o kimseye bir ejderha gibi gösterilir, kimi yerde kızdırılmış demir parçası şeklinde olur, kimi yerde de kızdırılmış taş parçalan olur. Değişen sadece niteliklerdir, fakat hepsinde cisim olmak özelliği ortaktır. Çünkü, ejderha da cisimdir, mal da cisimdir. Bu temsil, Hazret-i Peygamberin: “Ölüm beyaz bir koç gibi getirilir… ” Buhârî, Tefsir 19. sûre 1; Müslim, Cennet 40; Tirmizî, Sıfau’l-Cenne 20, Tefsir 19 SÛRE 2; Müsned, II, 377,111, 9. hadisindeki ifadesinden farklı olarak hakikat manasınadır. Çünkü, ölümün koç suretinde görülmesi bir başka haldir. Şanı yüce Allah da dilediğini yapar.

Özellikle ejderhanın sözkonusu edilmesi ise, insanların ikinci düşmanının o oluşundan dolayıdır. Yılanların ejderha türü, süvarinin de piyadenin de üzerine giden yılan türüdür. Bu tür, kuyruğu üzerine dikilir, kimi zaman süvarinin yüksekliğine kadar da ulaşır ve genelde bu tür çöllerde bulunur. Bunun iri yılan demek olduğu da söylenmiştir. el-Lihyânî der ki: Bir yılana; denilir. Üç tane olursa (çoğul): denilir, tesniyesi de; şeklinde gelir. Yılanların başları tüysüz olanına “akra” denilir. Çünkü bu gibi yılanların zehirden dolayı başında tüy kalmaz ve beyaz bir renk alırlar.

Muvatta’”da ise bu tür ejderhanın iki tane ben gibi noktasının olduğu da sözkonusu edilmektedir. Muvatta’’, Zekât 22; Buhârî, Zekât 3, Tefsir 3. süre 14; Nesâî, Zekat 20; Müsned, II, 98,137, 156… “O Yani, çenelerinde köpüğü andıran şişkin iki noktası vardır demektir. Bu da kızması ve çokça konuşması halinde insanın ağzında da görülen bir husustur. Mesela şair Cerir’in kızı Um Ğaylân der ki: Kimi zaman ağzım köpürüp şişinceye kadar babama şiir okuduğum olurdu. Burada ağzının köpürmesi anlamını ifade eden fiil ile hadiste yılanın niteliği ile ilgili geçen “iki ben” diye tercüme edilen kelime aynı kökten gelmektedir.

Bu, zehiri oldukça fazla yılana misal olarak verilmektedir. İşte mal, bu tür bir hayvan gibi müşahhas olarak gösterilir ve bu mal, sahibine kızıp köpürmüş bir şekilde karşısına çıkar.

İbn Dureyd ise bu kelimeyi (zebîbe kelimesini) gözlerinin üzerinde siyah iki nokta diye açıklamaktadır. Bir rivâyette de: Malı kendisine bir ejderha gibi gösterilir. Bu ejderha onun arkasına takılır, onu kaçmak zorunda bırakır, nihayet elini ona uzatır, erkek devenin ağzıyla çekip koparması gibi hemen onu çiğneyiverir.

İbn Mes’ûd da der ki: Allah’a yemin ederim Allah, mal yığıp biriktirmesi sebebiyle herhangi bir kimseyi azaplandırırken bir dirhem bir dirheme, bir dinar bir dinara değecek şekilde azaplandırmaz. Aksine, herbir dirhem ve herbir dinar başlı başına üzerinde konuluncaya kadar derisi genişletilir.

Böyle bir azap, -hadislerde de vârid olduğu gibi- kâfir hakkında sözkonusudur, mü’min hakkında değildir. Doğrusunu da en iyi bilen Allah’tır.

3. Zekâtı Ödenen Mal:

Taberî, Ebû Umame el-Bahili’ye ulaşan bir senedle şöyle dediğini nakletmektedir: Suffa ehlinden bir kişi vefat etti, onun elbisesinde bir dinar bulundu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Bu bir dağlamadır” diye buyurdu. Daha sonra bir diğeri öldü, onun iki dinarı bulundu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Bu da iki dağlamadır” diye buyurdu. Taberî, Câmiu’l-Beyân, X, 119. Bunun böyle olmasının sebebi ise, bu iki zatın ya yanlarında altın bulunmakla birlikte sadaka ile geçinmelerinden dolayıdır, yahut da böyle bir hüküm İslam’ın ilk dönemlerinde idi. Daha sonra şeriat, hakkının eda edilmesi ile birlikte malın alıkonulabileceği hükmünü getirdi. Eğer malın alıkonulması yasak olsaydı, hakkının yerine getirilmesi için tamamını ödemek gerekecekti. Oysa ümmet arasında böyle bir hükmü öngören hiçbir kimse yoktur. Zaten ashâbı kiramın -Allah hepsinden razı olsun- durumu ve onların mal sahibi olmaları bu konuda yeterli bir gerekçedir. Ebû Zer’den nakledilen yaklaşıma gelince, bu onun özel bir mezhebi (görüşü )dür. -Allah ondan razı olsun-.

Mûsa b. Ubeyde, İmrân b. Ebi Enes’den, o, Mâlik b. Evs b. el-Hadesan’dan, o, Ebû Zer’den, o da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Herkim bir alacaklısı için hazırlamadığı halde ve Allah yolunda da infak etmeyecek olursa, bir dinar yahut bir dirhem yahut külçe altın ya da gümüş toplayacak olursa, şüphesiz ki o, kıyâmet gününde kendisi ile dağlanacağı bir biriktirme (kenz)dir.” Suyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, IV, 181.

Derim ki: Bu, Ebû Zer’e yakışan ve görüş olarak ifade etmesi ona uygun düşen bir husustur. İhtiyaçtan arta kalan ise, eğer Allah yolunda harcamak üzere hazırlanmış ise ona kenz denilmez. Ebû Umame de der ki: Herkim geriye beyaz (gümüş) yahut sarı (altın) bırakacak olursa, ister günahı bağışlanmış olsun ister bağışlanmamış olsun onlarla dağla nacaktır. Şunu bilin ki, rauhakkak kılıcın süsü de bu kabildendir.

Sevban’ın rivâyetine göre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Bir kimse yanında kırmızı (altın.) yahut beyaz (gümüş) bulunduğu halde ölecek olursa, mutlaka Allah herbir kırata mukabil onun yerine kendisi ile tepeden tırnağına kadar dağlanacağı büyük demir parçalan yaratır. Bundan sonra İse, ona ya mağfiret olunur, yahut azap edilir. ” Suyûti, a.g.e., IV, 180, 181.

Derim ki: Bu ise, bundan önce bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak yaptığımız açıklamaların da delaleti ile zekâtı ödenmeyen mallar hakkında kabul edilir. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Yanında zekâtlarını ödemediği kırmızı yahut beyaz varsa… Yine Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)’dan gelen şu rivâyet de böyledir: “Her kim onbîn (dirhem) bırakacak olur ise, kıyâmet gününde bunların sahibinin kendileriyle azaplanacağı büyük demir parçaları haline getirilirler…” Bu ise -konu ile ilgili hadisler arasında çelişki olmaması için- zekâtı ödenmeyecek olursa kaydıyla anlaşılmalıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

4. Yığıp Biriktirmenin Cezası Çekilecektir:

“İşte bu, kendiniz için toplayıp sakladıklarınız.” Yani onlara, işte bu, kendiniz için saklayıp topladıklarınızda, denilecektir anlamındadır ve burada

“denilecektir” fiili hazfedilmiştir.

“Öyleyse sakladığınız şeyleri” saklayageldiğiniz şeylerin azabını

“tadın.”

Tevbe 34

Ey iman edenler! Hahamların ve rahiplerin birçoğu, insanların mallarını batıl yolla yer ve Allah yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanları, acı bir azapla müjdele.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! (Biliniz ki), hahamlardan ve rahiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve (insanları) Allah yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele!

Kurtubi Tefsiri
Ey Îman edenler! Doğrusu hahamların ve rahiplerin birçoğa insanların mallarını batıl yollarla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü yığıp biriktiren ve onları Allah yolunda infak etmeyenlere gelince, onlara acıklı bir azâbı müjdele!

Bu âyete dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

1. İnsanların Mallarını Haksız Yollarla Yiyenler ve Allah’ın Yolundan Alıkoyanlar:

“…doğrusu… insanların mallarını batıl yollarla yerler” âyetinde yer alan; ” Doğrusu yerler” âyetinin başında “lâm”; veznindeki fiilin başına (te’kid için) gelmiştir. Bu “lâm”; mazi fiillerin başına girmez. Çünkü, şeklindeki rauzari fiilin başına gelince, fiilin anlamını hale tahsis eder. Bk. el’Mu’cemu’l-Vasît, II, 809.

(Hahamlar diye meali verilen): Ahbâr, yahudi âlimlerinin adıdır. Rahipler ise hristiyanlar arasında kendilerini ibadete çokça veren, ibadette gayretkeş kimseler demektir.

“Batıl yollarla” da şöyle açıklanmıştır: Bunlar kendilerine tabi olanların mallarından kilise, havra ve buna benzer şeyler adına birtakım vergiler ve miktarı belli ödemeler tahsil ederlerdi. Onlar, bu gibi şeylere harcamalarda bulunmanın şeriatın bir parçası ve yüce Allah’a yakınlaştırıcı bir iş olduğu vehmini veriyorlardı. Oysa, bu arada onlar bu malları kendilerine alıkoyarlardı. Selman-ı Farisî’nin hazinesini (ölümünden sonra) çıkartmış olduğu rahibe dair anlattıkları buna örnektir. Hazret-i Selman’ın bu anlattıklarını İbn İshak, “Siyerimde nakletmektedir. Bu uzunca kıssayı Ahmed b. Hanbel Müsned, V, 441 vd. nakletmektedir.

Bir diğer görüşe göre rahipler ve hahamlar kendilerine uyanların gelirlerinden ve mallarından, dini korumak ve şeriatın gereklerini yerine getirmek ismi altında birtakım vergiler tahsil ederlerdi. Bir başka görüşe göre -bugün pekçok yönetici ve hakimin de yaptığı gibi- insanlar arasında hüküm verirken rüşvet aldıkları kastedilmektedir. Esasen “batıl yollarla” İfadesi bütün bu hususları ihtiva etmektedir.

“Ve Allah yolundan alıkoyarlar.” Yani, kendi dinlerine mensup olan kimselerin İslâm dinine girmelerine, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a tabi olmalarına engel olurlar.

2. Yığıp Biriktirmenin (Kem) Mahiyeti:

“Altın ve gümüş’ii yığıp biriktiren…lere gelince” âyetinde geçen (ye yığıp biriktirmek anlamına gelen) kenz: Sözlükte altın ve gümüşe has olmamak üzere yığıp biriktirmek, toplamak anlamına gelir. Nitekim Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmaktadır: “Ben size, kişinin alıp saklayacağı (kenz yapacağı) en hayırlı şeyi bildireyim mi? O, saliha kadındır.” Bu hadîs, 7. başlıkta tamamiyle kaydedilecektir. Kaynakları için oraya bakılabilir. Burada; “kişinin kendisine katacağı ve yanında alıkoyacağı” manasınadır. Şair de der ki;

“Bütün hazineden azık diye bir şey vermedi.

Birkaç iplik ve eski püskü kumaş dışında.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ben onların aç olanlarına yanımda buğday yığını bulunuyorken (kenz edilmişken)

Onlara ak günlük bitkisinin ununu dahi yedirecek olursam bir hayır görmeyeyim.”

Şair burada şunu görmek istiyor: Kendisi misafir olarak konakladığı bir kavim ona bu ak günlük denen bitki ununu ikram etmişlerdi. Aynı kimseler ona misafir olunca, yukarda geçen beyitini söyledi.

(Âyet-i kerimede) özel olarak altın ve gümüşün anılmasına sebep, diğer mallardan farklı olarak görünmeyen ve muttali olunmayan mallar olduğundan dolayıdır.

Taberî der ki: Kenz, üst üste yığılıp toplanmış herşey demektir. İster yerin altında olsun, ister üstünde olsun farketmez. Altına, (gitmek) kökünden türeyen: Zeheb denilmesinin sebebi, geçip gitmesinden dolayıdır. Gümüş’e (ayrılıp dağılan anlamındaki fiil kökünden gelen) Ftdda denilmesinin sebebi ise, birbirinden ayrılıp dağılmasıdır. Nitekim yüce Allah’ın şu âyetinde de aynı kökten gelen fiiller kullanılmıştır:

“Ona doğru dağıldılar” (el-Cuma, 62/11); ” Elbette onlarda etrafından dağılırlardı.” (Âl-i İmrân, 3/159) Bu anlamdaki açıklamalar daha önce Âl-i İmrân Sûresi’nde (az önce değinilen âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır:

3. Altın ve Gümüşü Yığanlarla Kastedilenler:

Ashâbı-ı Kiram, bu âyet-i kerîme ile kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Muaviye, bu âyet ile kastedilenlerin kitab ehli olduğu görüşündedir. el-Hasan da bu kanaattedir. Çünkü yüce Allah’ın:

“Altın ve gümüşü yığıp biriktirenler” âyeti: “Doğrusu hahamların ve rahiplerin bir çoğu İnsanların mallarını batıl yollarla yerler” âyetinden sonra zikredilmiştir.

Ebû Zer ve başkaları ise şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme ile maksat hem kitap ehlidir, hem de onlar gibi olan onların dışındaki müslümanlardır.

Doğrusu olan da budur. Çünkü özel olarak kitab ehlini kastetseydi sadece; Ve yığar ve biriktirirler der, ayrıca bundan önce; -lar, ler demezdi. Burada yüce Allah bu şekilde cümle başına getirdiğine göre cümlenin cümleye atıf olduğunu beyan eden bir başka hususu açıklamaya başlamış olmaktadır. Buna göre “altın ve gümüşü yığıp biriktirenler” anlamındaki ifade yeni bir cümledir ve mübtedâ olarak merfu’dur.

es-Süddî der ki: Bununla yüce Allah ehl-i kıbleyi kastetmektedir. İşte bunlar bu husustaki üç görüştür.

Ashâb-ı kiramın kabul ettikleri görüşe göre, onlar kâfirlerin şeriatın fer’î hükümlerine de muhatap oldukları kanaatinde idiler. Buhârî, Zeyd b. Vehb’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: (Medine yakınlarında bir yer olan) Rebeze’den geçtim. Ebû Zer ile karşılaştım. Ona; Seni buraya gelip konaklamaya iten ne? diye sordum, şöyle dedi: Ben Şam’da bulunuyordum. Ben ile Muâviye “Altın ve gömüşü yığıp biriktiren ve onları Allah yolunda infak etmeyenlere gelince” âyeti hakkında görüş ayrılığına düştük. Muaviye: Bu kitab ehli hakkında inmiştir dedi. Ben: Hem bizim hem onlar hakkında inmiştir dedim. Bu hususta benimle onun arasında (bazı) tatsızlıklar ortaya çıktı. Osman’a mektup yazarak beni şikayet etti. Osman da bana: Medine’ye gel diye mektup yazdı. Medine’ye geldim. İnsanlar bundan önce âdeta beni hiç görmemişler gibi etrafımda çokça toplandı. Bundan Osman’a söz edince o, istersen bir kenara çekilebilir, Medine’ye yakın bir yerde yerleşebilirsin, dedi. İşte beni buraya gelip konaklamaya iten sebep budur. Ve eğer bana Habeşli birisi emir tayin edilecek olsa dahi elbette dinler ve itaat Buhârî, Zekat 4, Tefsir 9. sûre 6. ederim.

4. Altın ve Gümüşün Zekâtı:

İbn Huveyzimendad der ki: Bu âyet-i kerîme ayn (nakit olmayan külçe) altın ve gümüşün zekâtını ihtiva etmektedir. Bunlarda zekâtın vacib olması için hür olmak, müslüman olmak, havi (nisab üzerinden sene geçmiş olmak) ve borçlar çıktıktan sonra nisab miktarını bulmak şeklinde dört şart aranır.

Nisab ya ikiyüz dirhem yahut yirmi dinardır. Yahut da bunlardan birisinin nisabı diğerinden tamamlanabilir. O takdirde de her birinden kırkta bir (rubu’l-uşr) zekât verir. Hür olmayı da şart koşmamızın sebebi, kölenin mülkiyetinin nakıs olmasından dolayıdır.

Müslüman olmanın şart olduğunu söylememize gelince, zekâtın bir temizlik olmasından dolayıdır. Kâfir İse (kâfir olarak) temizlenmez.

Ayrıca yüce Allah da:

“Namazı kılın zekâtı verin” (el-Bakara, 2/43) diye buyurmaktadır. Bununla da namaz kılma emrine muhatap olan kimseler zekât verme emrine muhatap alınmıştır.

Sene geçmesi (havi) şartına gelince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Üzerinden bir sene geçmedikçe hiçbir malda zekât yoktur” Ebû Dâvûd, Zekât 5; Tirmizî, Zekât 10; İbn Mâce, Zekât 5; Müsned. I, 148. diye buyurmuş olmasından ötürüdür.

Nisabın şart olarak tesbit edilmesinin sebebine gelince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “îkiyüz dirhemden daha azında zekât yoktur, yirmi dinardan daha azında zekât yoktur” Kurtubî’nin kaydettiği şekliyle tek bir rivâyet halinde olmayıp altının zekâtına dair bölümü ile gümüşün zekâtına dair böKlınti ayrı rivâyetler halinde olmak üzere: Ebû Dâvûd, Zekât 5; Tirmizî, Zekât 3; İbn Mâce, Zeküt 4; Nesâî, Zekât 18. diye buyurmuş olmasıdır.

Senenin başında nisabın tam olması yeterli olmayıp, sene sonunda da nisabın bulunması gözönünde bulundurulur. Çünkü fukahâ, karın da asıl mal hükmünde olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir. Ayrıca bir kimsenin ikiyüz dirhemi bulunup da onlarla ticaret yapar, sene sonunda bin dirheme ulaşacak olursa o, bin dirhemin zekâtını öder. Ayrıca elde ettiği kârın başladığı tarihten itibaren yeni bir yıl hesabına girmez. Durum böyle olduğuna göre, kârın hükmü de (ana sermayenin hükmünden) farklı olmaz. Bu kâr ister nisab miktarı olan bir sermayeden elde edilmiş olsun, ister nisabdan daha aşağı bir miktardan elde edilmiş olsun fark etmez.

Yine fukahâ, bir kimsenin (kırk koyunu bulunup da) sene başında koyunlar yavrulamaya başladıktan sonra birisi müstesna anneler öldüğü halde, eğer kuzular nisabı tamamlayabiliyor iseler bunların zekâtının verileceğini ittifakla kabul etmişlerdir.

5. Zekatı Verilen Mala Kem Denilebilir mi:

İlim adamları, zekâtı eda edilen mala kenz denilip denilmeyeceği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir grup denilir demişlerdir. Bu görüşü, Ebû’d-Duhâ, Ca’de b. Hubeyre’den, o, Ali (radıyallahü anh)’dan rivâyet etmiştir. Hazret-i Ali söyle den Dört bin ve daha aşağısı (ihtiyaç olan) nafakadır. Bundan yukarısı ise zekâtı ödenmiş olsa dahi bir kenzdir. Ancak, Hazret-i Ali’den bu rivâyet sahih değildir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: İster kendisinden ister bir başka maldan zekâtım ödemiş olduğun herbir şey kenz değildir. İbn Ömer der ki: Zekâtı verilen şey, yedi kat yerin dibinde olsa dahi kenz sayılmaz. Zekâtı ödenmeyen bir şey ise, yerin üstünde dahi olsa kenzdir. Benzer bir ifade Cabir’den de rivâyet edilmiştir, sahih olan görüş budur.

Buhârî de Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allah bir kimseye bir mal verip de onun zekâtını ödemeyecek olursa, kıyâmet günü o mal kendisine gözleri üzerinde iki siyah ben bulunan çıplak başlı bir ejderha suretinde gösterilir ve bu ejderha onun boynuna dolanır. Sonra onu iki çenesiyle yakalar, sonra da: Ben senin malınım, ben senin hazinenim, der.” Daha sonra da (Hazret-i Peygamber):

“Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği şeylerde cimrilik gösterenler… sanmasınlar” (Âl-i İmrân, 3/180) âyetini okudu. Buhârî, Zekât 3, Telsîr 3. sîıre 14; Nesâî, Zekat 20; Müsned, II, 355- Aynı hadisin Abdullah b. Mes’ûd’dan rivâyeti: Nesâî, Zekât 2; İbn Mâce, Zekât 2; Müsned, I, 377; yakın lâfızlarla İbn Ömer’den rivâyeti: Nesâî, Zekât 20; Müsned, II, 98, 137, 156.

Yine Buhârî’de Ebû Zer’den şöyle dediği nakledilmektedir: Ben, onun -Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastediyor- yanına vardım, şöyle buyurdu: “Nefsim elinde olana yemin ederim -ya da kendisinden başka ilâh olmayan hakkı için dedi, yahut da yemin ettiği şekilde yemin ettikten sonra (şöyle buyurdu)-: Herhangi bir kimsenin (zekâtı ve vermesi gereken) develeri yahut ineği, ya da koyunu bulunur da bunların hakkını ödemeyecek olursa, mutlaka bunlar kıyâmet günü olabildiğince büyük ve olabildiğince semiz olarak getirilir ve bu hayvanlar onu ayaklarıyla çiğner, boynuzlarıyla toslar. Onların sonuncuları da geçip gittikten sonra tekrar birincileri ona geri getirilir. Ve bu, insanlar arasında hükmedilinceye kadar böylece devam eder.” Buhârî, Zekât 43; Müslim, Zekât 30; Nesâî, Zekât 2, 11; İbn Mâce, Zekât 29, Başka saha bilerden gelen benzer rivâyetler: Buhârî, Zekât 3; Müslim, Zekat 26, 27; Ebû Dâvûd, Zekât 32; Nesâî, Zekât 9; Dârimî, Zekât 3.

İşte bu iki hadisin de hitab delili, söylediğimizin doğruluğuna delâlet etmektedir. İbn Ömer de Buhârî’nin Sahih’inde bu manayı açıkça ifade etmiştir. Bir bedevi Arap ona: Bana yüce Allah’ın:

“Altın ve gümüşü yığıp biriktirenlere…” âyeti hakkında haber ver deyince, İbn Ömer şöyle der: Her kim bunları yığıp biriktirir ve zekâtını ödemeyecek olursa vay onun haline! Bu husus, zekât emri indirilmeden Önce idi. Zekât emri indirildikten sonra Allah zekâtı mallar için bir temizleme aracı kıldı. Buhârî, Zekât 4. Tefsir 9. sûre 7.

Kenzin, ihtiyaçtan arta kalan olduğu da söylenmiştir, bu görüş de Ebû Zer’den rivâyet edilmiştir. Onun görüşü olarak nakledilen hususlardan birisi budur ve bu onun, işi oldukça sıkı tutan görüşlerinden birisi olup tek başına benimsediği görüşler arasında yer alır. Allah ondan razı olsun.

Derim ki: Bu hususta Ebû Zer’den rivâyet edilen görüşlerin toplamı bu âyet-i kerimenin ihtiyacın ileri derecede olduğu, muhacirlerin zayıf, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın da onlara yardım elini uzatarak ihtiyaçlarını yeteri kadar karşılamak imkânını bulamadığı, beytülmalde ihtiyaçlarını karşılayacak kadar malın olmadığı, sıkıntılı kıtlık yıllarının ardı arkasına üzerlerine hücum ettiği zamanlardaki durumu dile getiriyor olabilir. İşte bu durumda ihtiyaçları dışındaki malları alıkoymaları yasaklandı. Böyle bir zamanda ise altın ve gümüşün saklanması câiz değildir. Yüce Allah, müslümanlara fetihleri müyesser kılıp, onlara maddi imkânlar açısından genişlik verince, Hazret-i Peygamber ikiyüz dirhemde beş dirhem, yirmi dinarda yarım dinarın zekât olarak verilmesini emretti, hepsinin verilmesini emretmedi. Bu hususta da malın nernâ bulabileceği süreyi nazarı itibara aldı. Böylelikle Hazret-i Peygamber bu hususta gerekli beyanı yapmış oldu.

Kenz’in, esirin kurtarılması, açın yedirilmesi ve benzeri haklar gibi arizî hakları ödenmeyen mal olduğu da söylenmiştir. Kenz, sözlükte altın ve gümüş türünden toplanan şeylerdir. Onların dışında kalan mallar ise kıyasen onlara hamledilir diye de açıklanmıştır. Bir diğer açıklamaya göre süs eşyası olmamak şartıyla toplanan altın ve gümüşe denilir. Çünkü süs eşyasının edinilmesinde izin vardır ve bunda hak (zekât) yoktur.-Doğrusu ise bizim baş tarafta yaptığımız açıklamalardır ve sözlükte de şer’an de bütün bunlara kenz adının verileceğidir. Doğrsunu en iyi bilen Allah’tır.

6. Süs Eşyasının Zekâtı:

İlim adamları süs eşyasının zekâtı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Mâlik, arkadaşları, Ahmed, İshak, Ebû Sevr ve Ebû Ubeyd, süs eşyasında zekât olmadığı görüşündedirler. Irakta bulunduğu sırada Şâfiî de bu görüşteydi. Fakat daha sonra Mısır’a geldiğinde bu konuda hüküm vermekten kaçınarak: Bu hususta Allah’tan istiharede bulunacağım, demişti.

es-Sevrî, Ebû Hanîfe, arkadaşları ve el-Evzaî derler ki: Bütün bunlarda zekât vardır. Birinci görüşün sahipleri şu sözleriyle delil getirirler: Ticaret mallarında nema maksadı zekâtın farz olmasına sebeptir. Yoksa mal olarak bunlar zekâtın farz kılınmasına konu değildir. Altın ve gümüşün, süs eşyası ve ticaret maksadıyla değil de kişinin kendisi için alıp saklaması altın ve gümüşteki nema kastını ortadan kaldırır ve bu da zekâtı düşürür.

Ebû Hanîfe ise, altın ve gümüşte zekâtın farz olduğunu belirten umumî lâfızları delil göstererek, süs eşyası olarak kullanılması ile başka türlü kullanılması arasında fark gözetmemiştir,

el-Leys b. Sa’d ise bu hususta ayrım gözeterek bu yolla zekâttan kaçmak kastıyla süs eşyası olarak yapılan altın ve gümüşün zekâtının ödenmesini farz kabul etmiş, süs eşyası olarak fiilen ve başkasına da ariyet olarak verilenlerin zekâtının verilmeyeceğini kabul etmiştir.

Mâliki mezhebinde süs eşyası ile ilgili etraflı açıklamalar vardır, bu husustaki açıklamalar furu’a (fıkıha) dair kitaplarda yer almaktadır.

7. Maldan da Hayırlı Olanlar:

Ebû Dâvûd, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet eder: Şu: “Altın ve gümüşü yığıp biriktirenler…” âyeti nâzil olunca, müslümanlara ağır geldi, Ömer, bu sıkıntınızı ben gidereceğim, diyerek kalkıp gitti. Ey Allah’ın Peygamberi dedi, bu âyet-i kerîme (nin ihtiva ettiği hüküm) ashâbına ağır geldi. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Şüphesiz Allah, zekâtı ancak mallarınızın geri kalan bölümleri temizlensin, diye farz kılmıştır. Mirası da mallarınız sizden sonrakilere kalsın diye farz kılmıştır.” Bunun üzerine Ömer tekbir getirdi. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle buyurdu: “Sana kişinin alıkoyacağı en hayırlı şeyin ne olduğunu haber vereyim mi? O, saliha bir kadındır. Ona baktığı vakit onu sürura garkeder. Ona emrederse kendisine itaat eder. Yanında bulunmazsa onun namusunu korur,” Ebû Dâvûd, Zekât 32.

Tirmizî ve başkalarının da Sevban’dan rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashâbı (kendi aralarında) şöyle dediler: Yüce Allah altını ve gümüşü yermiş bulunuyor. Hangi malın hayırlı olduğunu bîlsek de onu kazanıp edinsek. Bunun üzerine Ömer şöyle dedi: Sizin için Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ben sorayım dedi ve sordu. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurdu: “Zikreden bir dil, şükreden bir kalp ve kişiye dini hususunda yardımcı olan bir zevce,” Tirmizî dedi ki: Bu, hasen bir Tirmizî, Tefsir 9. sûre 9; İbn Mâce, Nikâh 5. hadistir.

8. Allah Yolunda İnfak Edilmeyen:

“Ve onları Allah yolunda infak etmeyenlere…” âyetinde (kullanılan zamir tekil olup) o ikisini infak etmeyenler diye buyurulmaması ile ilgili olarak altı türlü cevap verilmiştir:

1- İbnü’l-Enbarî der ki: Yüce Allah bu âyette tekil zamir kullanmakla, daha çok kullanılan ve daha genel bir şekilde tedavülde bulunan gümüşü kastetmektedir. Yüce Allah’ın şu âyetinde de zamir böyledir:

“Sabır ile ve namazla yardım isteyin. Muhakki O… pek büyüktür.” (el-Bakara, 2/45) Burada zamir namaza aittir. Çünkü namaz daha umumîdir. Yüce Allah’ın:

“Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman seni ayakta bırakıp ona doğru yöneldiler.” (el-Cuma, 62/14.) Burada da zamir, daha önemli olduğundan dolayı ticarete aittir ve eğlenceye zamir gönderilmemiştir. Birçok müfessir bu görüştedir. Bazıları ise bu görüşü kabul etmeyerek şöyle der: Bu âyet-i kerîme buna benzememektedir. Çünkü burdaki “veya” ticareti eğlenceden ayırmış bulunmaktadır. Dolayısıyla sonradan gelen zamirin bunlardan birisine raci olması güzel düşmektedir.

2- Birinci görüşün tam aksi kanaat. O da

“ve onu infak etmeyenler” anlamındaki âyette yer alan zamirin altına gitmesi, ikincisinin de ona atfedilmiş olması şeklindedir. “Altın” anlamındaki kelimeyi Araplar müennes olarak kullanır ve;” O kırmızı altındır,” derler. Araplar müzekker olarak kullandığı gibi, müennes olarak kullanmaları daha yaygındır.

3- Zamir, kenze aittir görüşü,

4- Zamir, biriktirilip yığılan mallara aittir görüşü,

5- Zamirin zekâta ait olduğunu kabul eden görüş. Buna göre ifadenin takdirî anlamı: Ve yığıp biriktirdikleri malların zekâtını vermeyenler, şeklinde olur.

6- Mana anlaşıldığı takdirde diğerine zamir gönderilmeksizin bunların yalnızca bir tanesine ait olan zamirle yetinildiğine dair görüş. Arapların konuşmasında bu şekilde kullanım pek çoktur. Sîbeveyh, (buna örnek olmak üzere) şu beyiti nakletmektedir:

“Biz, yanımızda bulunandan sen de yanında bulunandan razısın

Görüş(lerimiz ise) farklı farklıdır.”

Burada görüldüğü gibi “razıyız” dememiştir. Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Benim de babamın da uzak olduğum bir hususta bana iftirada bulundu.

O bana (anlaşmazlığımıza konu olan) kuyudan dolayı iftira etti.”

Burada şair, “ikimizin uzak olduğu” demiyerek tekil kullanmakla yetinmiştir. Hassan b. Sabit (radıyallahü anh)’ın şu beyiti de bu türdendir:

“Şüphesiz ki delikanlılık çağı ile siyah saçlıların

Yerini bir başkası (ağırbaşlılık) tutmadıkça delilik olur.”

Buradaki: yuâsu” kelimesi, beyitin Lisanu’l-Arab, III, 29’daki şekli olan: “yuadu” (yani “sâd” yerine “dâd” harfi) imlasına göre tercüme edilmiştir. Görüldüğü gibi şair burada Fiili İkisinin yerini,., tutmadıkça şeklinde Dolayısıyla burada sondaki eliften önce “ye” harfi olmamalı, “sâd” harfi de “dad” olmalıdır. tesniye olarak kullanmamıştır.

9. Mal Biriktirmeden Masiyet Uğrunda Malını Harcayan Kimsenin Hükmü:

Malını yığıp biriktirmemekle birlikte Allah yolunda infak etmeyerek masiyetler uğrunda harcayan kimsenin azap tehdidi bakımından hükmü, biriktirip Allah yolunda infak etmeyenin hükmü gibi midir diye sorulacak olursa, sorana şöyle cevap verilir:

Böylesinin tehdidi daha ağırdır. Çünkü malını masiyet yolunda saçıp sallallahü aleyhi ve sellemuran bir kimse bu yolda harcaması bir de o haramı işlemesi bakımından iki cihetten isyan etmiş olur. İçki satın alıp içmek gibi. Eğer işlediği masiyet kendisini aşıp başkasına da zarar veriyorsa, birçok yönden isyan olur. Bir müslümanın öldürülmesi, yahut malının alınması ve bunun dışında herhangi bir yolla zulme uğramasına yardımcı olmak gibi. Malını yığıp biriktiren ise iki bakımdan Allah’a isyan eder. Bunların biri zekâtı vermemek, diğeri ise malını alıkoymaktan ibarettir. Kimi zaman sadece malın alıkonulması bile nazarı itibara alınabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

10. Malını Allah Yolunda İnfak Etmeyenlerin Cezası:

“… Onlara acıklı bir azâbı müjdele” âyetinin anlamı daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bu azâbı şu hadisiyle açıklamaktadır: “Mallarını biriktirenlere böğürlerinden çıkacak şekilde sırtlarının dağlanacağı, alınlarından da çıkacak şekilde kafalarının arka taraflarının da dağlanacağı müjdesini ver.” Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Bunu, Ebû Zer şöylece rivâyet etmektedir: “Mal yığıp biriktirenlere, onlardan herhangi birisinin memesi ucuna konulup ve sonunda omuzlarının başından çıkacak, yine onlardan herhangi birisinin omuzlan başına konulup da nihayet memelerinin ucundan çıkacak ve bunun sonunda kişiyi alabildiğine sarsacak cehennem ateşinde kızdırılmış taşların müjdesini ver…” Buhârî, Zekât 4; Müslim, Zekât 34,35; Müsned, V, 169 (az farkta).

İlim adamlarımız derler ki: Kızdırılmış taşların meme ucundan girip omuz başlarından çıkması, onun kalbini ve içini de azaplandırmak içindir. Çünkü o, dünyada iken çok maldan dolayı seviç ve neşe ile dolup taşmıştı. Âhirette de buna karşılık keder ve azap ile cezalandırılacaktır.

11. Asıl Tehdit, Allah Yolunda Malın înfak Edilmemesine Yöneliktir:

İlim adamlarımız derler ki: Âyetin zahiri malını yığıp biriktirmekle birlikte Allah yolunda infak etmeyenin tehdidi ile ilgilidir. Ve bu infak etmemek farz olan infakı da onun dışındaki infakları da kapsar. Şu kadar var ki, yığıp biriktirme niteliğinin nazarı itibara alınmaması gerekir. Çünkü malını yığıp biriktirmemekle birlikte Allah yolunda infakı engelleyenin de böyle olması kaçınılmazdır. Şu kadar var ki, malını yerin altında saklayıp gizleyen kimse, örfen farz olan infakları engelleyen kimse olduğundan dolayı, burada da tehdit Özellikle böylesine yöneltilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Tevbe 33

O, Resulünü hidayet ve hak din ile gönderendir ki onu bütün dinlere üstün kılsın. Müşrikler hoş görmese de.

Diyanet Vakfı
O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Resulünü hidayet ve Hak Din ile gönderendir.

Kurtubi Tefsiri
O dini bütün dinlere üstün kılmak için Rasülünü hidayetle ve hak din ile gönderen O’dur. Müşrikler hoş görmese de.

“O, dini bütün dinlere” belge ve deliller ile

“üstün kılmak için Rasûlünü” Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastediyor

“hidayetle” yani, (hakkı batıldan ayıran) furkan ile

“ve hak din ile gönderen O’dur.”

Yüce Allah dinin şer’i hükümlerini hiçbir şey gizli kalmayacak şekilde açıklamış bulunmaktadır. Bu açıklama İbn Abbâs ve başkalarından nakledilmiştir.

“Üstün kılmak için” ifadesinin İslâm dinini diğer bütün dinlere üstün kılmak için anlamında olduğu söylenmiştir. Ebû Hüreyre ve ed-Dahhak derler ki: Bu Îsa (aleyhisselâm)’ın nüzulü sırasında olacaktır. es-Süddî de der ki: Bu, Mehdi’nin çıkışı sırasında gerçekleşecektir. İslâm’a girmedik, yahut cizye ödemedik hiçbir kimse kalmayacaktır.

Mehdinin, Hazret-i Îsa’dan ibaret olduğu da söylenmiştir ki, bu doğru değildir. Çünkü sahih haberler, Mehdi’nin Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın soyundan geldiğine dair tevatür derecesine ulaşmıştır. Dolayısıyla onun Hazret-i Îsa olduğunu söylemek mümkün değildir. “Îsa’dan başka Mehdi yoktur” şeklinde hadis diye gelen rivâyet ise sahih değildir. el-Beyhakî “Kitabu’l-Basi ve’n-Nuşûr” adlı eserinde şöyle demektedir: Çünkü bu hadisi rivâyet eden Muhammed b. Halid el-Cenedî’dir ki, meçhul bir ravidir. Bu, Eban b. Ebi Ayyaş’dan rivâyet eder, o da metruk bir ravidir. Eban da el-Hasen’den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan diye rivâyet eder ki, bu rivâyet munkatı’dır. Bundan önceki hadisler ise, Mehdi’nin çıkacağını açıkça ifade etmekte ve Mehdi’nin Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın soyundan geleceğini beyan etmektedirler ki, senet itibariyle daha sahihtirler.

Derim ki: Biz bu hususu, daha geniş açıklamalar da katarak “et-Tezkire” adlı eserimizde zikrettik ve orada Mehdi’ye dair haberleri yeterince naklettik. Yüce Allah’a hamd olsun.

“O dini bütün dinlere üstün kılmak için” âyeti ile Arap yarımadasında üstün kılmayı kastettiği de söylenmiştir ki, bunu da gerçekleştirmiş bulunmaktadır.

Tevbe 32

Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah nurunu tamamlamaktan başkasını istemez. Kâfirler hoş görmese de.

Diyanet Vakfı
Allahın nurunu ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek istiyorlar. Halbuki kafirler hoşlanmasalar da Allah nurunu tamamlamaktan asla vazgeçmez.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Halbuki Allah kendi nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı değildir. Kâfirler hoş görmese de.

“Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler” Onun tevhidine dair delâlet ve belgelerini yok etmek isterler demektir.

Yüce Allah burada belge ve delilleri, taşıdıkları açıklamaları dolayısıyla nûr gibi değerlendirmiştir. Anlamın, İslâm nurunu söndürmek istiyorlar, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Yani onlar, yalanlamaları ile Allah’ın nurunu söndürmek, dindirmek isterler.

“Ağızlar” anlamındaki; kelimesi asıl tekili olan; ‘ın çoğuludur. Çünkü, ” Ağız” kelimesi aslında; şeklindedir. “Havuz ve havuzlar” kelimesinde olduğu gibi.

“Halbuki Allah kendi nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı değildir” anlamındaki âyette nefy edatı bulunmamakla birlikte;

“Başka” edatı nasıl girmiştir? Oysa Arapçada şeklinde (ve Zeyd’den başka kimseyi vurmadım anlamında) bir kullanım doğru değildir.

el-Ferrâ’ buradaki; edatının ifadede bir çeşit red ve inkâr bulunduğu için girdiği iddiasındadır. ez-Zeccâc şöyle der: İnkâr ve gerçeklik bildirmenin çeşitli bölümleri olmaz. İnkâr (câhd) edatları ‘dır. Bunların ayrıca lafzen söylenen herhangi bir parça ya da bölümleri yoktur.

Eğer durum onun kastettiği gibi olsaydı “: Zeyd’den başka kimseden tiksinmedim,” demek mümkün olurdu.

Ancak, böyle bir itiraza uygun cevap şu olabilir: Araplar ile birlikte bazı lâfızları da hazfederler. Burada ifadenin takdiri şöyledir: ): Allah nurunu tamamlamaktan başka hiçbir şeye razı olmaz.”

Adiy b. Süleyman da der ki: Böyle bir takdirin; Razı değildir fiilinde câiz olması, bunun men yahut imtina anlamını taşımasından dolayıdır. O bakımdan nefye benzemektedir. en-Nehhâs der ki: Bu da güzel bir açıklamadır. Nitekim şair şöyle demektedir:

“Benim ondan başka bir annem var mı ki, ben onu terkedecek olursam

Allah benim, onun oğlu olmamdan başka bir şeyi de kabul etmiyor.”

Tevbe 31

Hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka rab edindiler. Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa kendilerine yalnızca tek bir ilaha kulluk etmeleri emredilmişti. Ondan başka ilah yoktur. O, onların ortak koştuklarından uzaktır.

Diyanet Vakfı
(Yahudiler) Allahı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (hristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesihi (İsayı) rabler edindiler. Halbuki onlara ancak tek ilaha kulluk etmeleri emrolundu. Ondan başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.

Kurtubi Tefsiri
Onlar, Allah’ı bırakıp âlimlerini, rahiplerini, Meryem oğlu Mesih’i rabbler edindiler. Halbuki onlar, bir tek ilâha İbadet etmekten başkasıyla emr olunmamışlardı. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların ortak koştukları herşeyden münezzehtir.

“Onlar, Allah’ı bırakıp âlimlerini, rahiplerini, Meryem oğlu Mesih’i rabbler edindiler” âyetinde geçen (ye âlimler diye meali verilen): “el-Ahbâr” kelimesi,’in çoğuludur. Bu ise, güzel söz söyleyen, düzenleyen ve güzel açıklamalarda bulunmak suretiyle sözlerini yerli yerince oturtan kimse demektir. Türlü süslerle süslenmiş elbise,” ifadesi de buradan gelmektedir. Bu kelimenin tekilinin “ha” harfi esreli olarak; şeklinde olduğu söylenmiştir. Müfessirler ise, bu harfi fethalı okurlar. Dilciler ise esreli okurlar. Yûnus der ki: Ben bu kelimeyi hep “ha” harfi esrelî olarak işitmişimdir. Buna delil ise, Arapların “âlimin mürekkebini” kastetmek üzere demeleridir. Daha sonra bu kelimenin kullanılışı çoğalarak sonunda mürekkebe de; demeye başladılar.

el-Ferrâ’ der ki: Bu kelimenin “ha” harfinin esreli okunuşu da üstün okunuşu da iki ayrı söyleyişdir. İbn es-Sikkît der ki: Esreli söyleyiş mürekkeb, üstünlü söyleyiş ise âlim anlamındadır.

“Ruhban: Rahipler” kelimesi ise; Korkmak’tan alınma “râhib” kelimesinin çoğuludur. Râhib ise, Allah korkusunun bir kimseyi, insanları gözönünde bulundurmaksızın Allah’a halis niyet ile yönelmeye ittiği ve zamanını O’na ayıran, amelini O’na yapan ve O’nunla ünsiyet bulan kimse demektir.

“Onlar, Allah’ı bırakıp… rabbler edindiler” âyeti ile ilgili olarak Meâni’l-Kur’ân’a dair eser yazanlar derler ki: Onlar, âlimlerini ve rahiplerini her hususta itaat ettiklerinden dolayı rabbler konumuna çıkardılar. Nitekim yüce Allah’ın:

“Üfleyin, dedi. Nihayet onu bir ateş haline getirince…” (el-Kehf, 18/96) âyeti de bu kabildendir ki, ateş gibi yakınca demektir. Abdullah b. el-Mübarek der ki:

“Peki ya dini hükümdarlar ile Kötü âlimler ve rahiplerden (âbid ve sofulardan) başkası mı ifsad etti ki?”

el-A’meş ile Süfyan, Hubeyb b. Ebi Sabit’ten, o da Ebû’l-Bahterî’den rivâyetle derler ki: Huzeyfe’ye, aziz ve celil olan Allah’ın:

“Onlar Allah’ı bırakıp âlimlerini, rahiplerini… rabbler edindiler” âyeti hakkında onlara ibadet ettiler mi diye sorulunca o da şöyle demişti: Hayır, fakat bunlar ötekilere haramı helal kıldılar, ötekiler de onu helal bellediler. Onlara, helali da haram kıldılar, onlar da onu haram diye bellediler.

Tirmizî de Adiy b. Hatim’den şöyle dediğini rivâyet eder: Boynumda altından bir haç bulunduğu halde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna vardım, şöyle buyurdu: “Bu da ne oluyor Ey Adiy? Şu putu üzerinden at.” Onu, et-Tevbe Sûresi’nde: “Onlar Allah’ı bırakıp âlimlerini, rahiplerini, Meryem oğlu Mesih’i rabbler edindiler” âyetini okurken dinledim, sonra şöyle buyurdu: “Onlar bunlara ibadet etmiyorlardı. Fakat kendilerine bir şeyi helal kıldıkları vakit onu helal belliyorlar ve bir şeyi haram kıldıkları vakit de onu haram belliyorlardı.” Tirmizî dedi ki: Bu, garip bir hadistir. Ancak, Abdusselam b. Harb yoluyla bilinmektedir. Gutayf b. A’yen ise, hadis rivâyetiyle bilinen birisi değildir. Tirmizî, Tefsir 9. SÛRE 10.

“Meryem oğlu Mesih” âyetinde geçen

“Mesih” kelimesinin türeyişi ile ilgili açıklamalar Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/45- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Mesih: Alından akan ter demektir. Sonraki (müteahhir) şairlerden birisi şu beyitlerinde bu hususu güzelce dile getirmiştir:

“(Şimdi) sevin, yakında hüzünlere alışacaksın

Haşre ve Mizana şahit olacağında

Ve alnından mesih (ter) akıp gittiğinde

Yerde akıp giden su arkları gibi.”

en-Nisa Sûresinde (4/171. âyette) Hazret-i Mesih’in annesi Hazret-i Meryem’e izafe edilmesinin anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Tevbe 30

Yahudiler, “Üzeyr Allah’ın oğludur” dediler. Hristiyanlar da “Mesih Allah’ın oğludur” dediler. Bu, ağızlarıyla söyledikleri bir sözdür. Önceden inkâr edenlerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da çevriliyorlar!

Diyanet Vakfı
Yahudiler, Uzeyr Allahın oğludur, dediler. hristiyanlar da, Mesih (İsa) Allahın oğludur dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini) daha önce kafir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan batıla) döndürülüyorlar!

Kurtubi Tefsiri
Yahudiler: “Uzeyr Allah’ın oğludur” dediler. Hristiyanlar da: “Mesih Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarında dolaşan sözleridir ki, daha önce kâfirlerin söyledikleri sözlerine benzetiyorlar. Allah kahretsin onları! Nasıl da döndürülüyorlar?

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1. Kıraate Dair Bir Açıklama:

Âsım ve el-Kisâî ” Uzeyr Allah’ın oğludur” âyetindeki,

“Uzeyr” kelimesini tenvinli olarak okumuşlardır. Buna göre

“oğul” anlamındaki kelime, mübtedâ olan

“Uzeyr”in haberi olmaktadır,

“Uzeyr” kelimesi ister Arapça olsun, ister olmasın munsarıf bir kelimedir. İbn Kesîr, Nafv, Ebû Amr ve İbn Âmir ise iki sakinin bir arada bulunması dolayısıyla tenvinsiz olarak; diye okumuşlardır. Aynı şekilde

“De ki: O, Allah’dır, birdir ve tekdir. Allah’dır Samed’dir” (el-İhlas, 112/1-2) şeklindeki kıraat de bu kabildendir. Ebû Ali der ki: Bu, şiirde pek çok görülür. Taberî bu hususta şu mısraları nakleder:

“Sen benim kumandana karşı çok iyi olduğumu göreceksin

Mızrağı ise çokça saplayan ve hücum edip duran

Gutayf es-Sülemî ise kaçıp gittiğinde.”

2. Yahudilerin Asılsız İddiaları ve Dinlerinin Tahrifi:

“Yahudiler: Uzeyr Allah’ın oğludur dediler” âyeti hususî mana ifade ettiği halde umumî olarak varid olmuş bir lâfızdır. Çünkü bu sözü bütün yahudiler söylemezler. Bu da yüce Allah’ın:

“Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine… dediklerinde”(Âl-i İmrân, 3/173) âyetine benzer. Halbuki bu sözleri bütün insanlar söylememişlerdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yahudilerden, söyledikleri nakledilen bu sözü söyleyen asıl kişiler Sellâm b. Mişkem, Nu’man b. Ebi Evfa, Şâs b. Kays ve Mâlik b. es-Sayfdır. Onlar bu sözlerini Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a söylemişlerdi. en-Nekkâş der ki: Şimdi bu iddiada bulunan bir yahudi kalmamıştır. Onlar geçip gittiler. Herhangi bir kişi bir toplum arasında böyle bir söz söyleyecek olursa, bu sözün çirkinliği o sözü söyleyenin aralarındaki Önemli yeri dolayısıyla bütün toplumu bağlayıcı olur. Her zaman için ileri gelenlerin söyledikleri sözler insanlar arasında dinlenir ve delil diye gösterilir. İşte bu bakımdan bir topluluğun ileri gelen, aklıbaşında kabul ettikleri kimselerinin söylediği sözü söylemesi, tekrarlaması uygun görülmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Rivâyet edildiğine göre bu sözün sebebi şudur: Yahudiler, Mûsa (aleyhisselâm)’dan sonra peygamberleri öldürdüler. Allah da aralarından Tevrat’ı kaldırdı ve kalplerinden sildi. Uzeyr de yeryüzünde seyahat etmek üzere yurdundan dışarı çıktı. Hazret-i Cebrâîl ona gelerek: “Nereye gidiyorsun?” diye sordu. O da İlim tahsil etmek istiyorum deyince, Hazret-i Cebrâîl ona bütün Tevrat’ı öğretti. Uzeyr, Tevrat ile İsrailoğullarının yanına geldi ve onlara Tevrat’ı öğretti.

Yüce Allah’ın, Tevrat’ı Uzeyr’e, bir ikram ve lütuf olmak üzere ezberlettiği de söylenmiştir. O, İsrailoğullarına: Allah bana Tevrat’ı öğretti deyince, ondan Tevrat’ı öğrenmeye başladılar. Tevrat ise gömülmüş bulunuyordu. Tevrat’ı, ilim adamları fitne, sürgün ve hastalık gibi Buhtnassar’ın onları öldürmesi gibi türlü musibetlerle karşı karşıya kalmaları sırasında gömmüşlerdi. Daha sonra bu gömülen Tevrat bulununca, sözü geçen Tevrat’ın Uzeyr’in okuduğu Tevrat’a olduğu görüldü. İşte bu sefer saptılar ve şöyle dediler: Şüphesiz böyle bir şey Uzeyr’e ancak o Allah’ın oğlu olduğu için verilmiş ve mümkün olabilmiştir. Bunu Taberî nakletmektedir.

Hristiyanların: Mesih Allah’ın oğludur sözlerinin zahirinden anlaşıldığına göre onlar bu sözleriyle -Arapların melekler hakkında söyledikleri gibi-soydan gelen bir oğulluğu kastettikleridir. Aynı şekilde ed-Dahhâk, Taberî ve diğerlerinin açıklamalan da bunu gerektirmektedir, Böyle bir iddia küfrün en çirkin şeklidir. Ebû’l-Meâlî der ki: Hristiyanlar, Hazret-i Mesih’in bir ilâh olduğunu ve onun bir ilahın oğlu olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir.

İbn Atiyye der ki: Denildiğine göre onların kimisi, Hazret-i Mesih’in oğulluğunun, bir şefkat ve merhamet oğulluğu (bu manada oğulluk) olduğuna İnanmaktadırlar. Böyle bir manaya da herhangi bir şekilde oğulluk tabirinin kullanılması helal olamaz ve bu da küfürdür.

3. Başkasının Küfrü Gerektiren Söz ve Görüşlerini Nakletmek:

İbnü’l-Arabî der ki: Bu âyet, şanı yüce Rabbimizin ilâhî sözünden, bir kimsenin ibtidâen söylemesi câiz olmayan ve başkasına ait küfür sözünü haber vermesinde kendisi için bir vebal olmadığının delilidir. Çünkü bu sözü böyle bir şeyi çok büyük bir İddia olarak gördüğü için ve reddetmek kastıyla ifade etmiştir. Rabbimiz dilese elbette kimse bu sözü söylemez. Yüce Allah insanların böyle bir sözü söylemelerine imkân verdiğine göre, kalben ve dil ile O’nu İnkâr etmek, delil ve belge ile de reddetmek kastı bu gibi sözlerin söylendiğinin haber verilmesine izin vermiş demektir.

4. Asılsız İddialar:

“Bu, onların ağızlarında dolaşan sözleridir” âyeti ile ilgili olarak bunun (“ağızlarıyla” ifadesinin gelmesi) te’kid anlamına olduğu söylenmiştir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Elleriyle kitabı yazıp…” (el-Bakara, 2/79);

“Ve iki kanadıyla uçan herbir kuş” (el-En’am, 6/38);

“Artık sûr’a tek bir üfürüş üfürüldüğü zaman…” (el-Hâkka, 69/13) Bu âyetlerin benzeri (te’kidlerin yer aldığı âyetler) pek çoktur.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onların söyledikleri bu söz, mantıksız bir iddia ve herhangi bir açıklayıcı delil ve belgesi bulunmayan bir söz olduğundan, yalnızca ağızda gevelenip doğru bir anlam ihtiva etmeyen soyut bir iddia olduğundan dolayı böyle denilmiştir. Çünkü onlar aynı zamanda yüce Allah’ın bir eş edinmediğini de kabul etmektedirler. Onun evladı olduğunu nasıl ileri sürebilirler? O halde bu, yalnızca dilleriyle söyledikleri yalan bir sözdür. Ve bu sözleri delillerle desteklenen ve belgelerle ortaya konulan doğru sözlerin tam aksinedir.

Meâni’l-Kur’ân’a dair eser yazanlar derler ki: Yüce Allah eğer ağızlar ve dillerle birlikte bir söz söylendiğini zikredecek olursa, mutlaka o söz yalan ve iftiradır. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Onlar, kalplerinde bulunmayanı ağızlarıyla söylerler” (Âl-i İmrân, 3/167);

“Bu, ağızlarından çıkan ne büyük bir sözdür. Onlar ancak yalan söylerler” (el-Kehf, 18/15);

“Onlar, kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler.” (el-Feth,48/11).

5. Yahudi ve Hristiyanların Bu İddiaları Kendilerinden Önceki Kâfirlerin iddialarına Benzemektedir:

“Daha önce kâfirlerin söyledikleri sözlerine benzetiyorlar” buyruğundakî;

“Benzetiyorlar” anlamındadır. Arapların; ifadesini, ay hali olmayan yahut da memeleri bulunmayan dişi hakkında kullanmaları, bu yönüyle o kadının, erkeklere benzemesinden dolayıdır.

“Kâfirlerin söyledikleri sözleri” hususunda da İlim adamlarının üç görüşü vardır:

1- Putperestlerin Lat, Uzza ve diğer üçüncüleri olan Menat sözleridir,

2- Kâfirlerin: Melekler Allah’ın kızlarıdır, şeklindeki sözleri,

3- Kendilerinden önce geçenlerin söyledikleri sözler. Onlar, batılda öncekilerini taklid ettiler ve küfür yolunda onlara uydular. Yüce Allah’ın kendileri hakkında:

“Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk…” (ez-Zuhruf,43/22 ve 23. âyetler) âyeti ile onlara dair verdiği haberde olduğu gibi.

6. “Benzemek” Anlamındaki Kelimenin Sözlük Açıklaması:

İlim adamları; kelimesinde med olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbn Vellâd der ki: “….Ay hali olmayan kadın” demektir, hemzelidir ve med yoktur. Kimi nahivciler bunu med ile okurlar. Bu kişi de Sîbeveyh’dir. O bu kelimeyi medli olarak; vezninde kabul eder ve bundaki hemze fazladandır. Çünkü Araplar bu kelimeyi çoğul olarak kullandıklarında; Ay hali olmayan kadınlar, derler ve hemzeyi hazf ederler. Ebû’l-Hasen dedi ki: en-Necîremî bana dedi ki: kelimesi med ile ve sonunda “he” ile kullanılır. O, böylelikle müennesliğin iki alametini de bir arada kullanmış olmaktadır. Bunu da Ebû Amr eş-Şeybanî’den naklen “en-Nevadir”de zikretmekte ve şu mısraı da kaydetmektedir:

“Ay hali olmayan veya süt vermeyen deveyi boğazlayan…”

İbn Atiyye der ki: “Benzetiyorlar” diyenin ifadesi, Arapların “Ay hali olmayan kadın” diye sözlerinden alındığını söyleyen kişinin sözü yanlıştır. Bunu Ebû’l-Ali ifade etmiştir. Çünkü; “Benzetti” sözündeki hemze, kelimenin aslındandir. Buna karşılık kadınlar hakkında kullanılan; nitelemesinde ise, Kırmızı kelimesinde olduğu gibi zâiddir.

7. “Allah Kahretsin Onları”:

Yüce Allah’ın: “Allah kahretsin onları nasıl da döndürülüyorlar.” âyeti, Allah onlara lanet etsin, demektir. Bununla da yahudi ve hristîyanları kastetmektedir. Laneti ifade etmek için kahretmek (anlamı verilen: Allah öldürsün onları) ifadesinin kullanılması, lanete uğrayanın öldürülmüş kimse gibi oluşundan dolayıdır. İbn Cüreyc der ki;

“Allah kahretsin onları” ifadesi taaccüb anlamındadır, İbn Abbâs da der ki: Kur’ân-ı Kerîm’de kati (öldürmek) diye geçen her bir ifade lânetlemek anlamındadır. Ebân b. Tağlib’in şu beyiti de bu türdendir:

“Allah kahretsin onu, o beni kınıyor.

Halbuki biliyor ki: Kötülüğüm de banadır, ıslâhım da banadır,”

en-Nekkaş ise,

“Allah kahretsin” kelimesinin aslında beddua olduğunu nakletmektedir. Daha sonra Araplar bunu çok çok kullanır oldular ve nihayet -beddua maksadıyla- hayırda da serde de hayret ettikleri hususlar (teaccüb) hakkında kullanır oldular. el-Esmaî de şöyle bir beyit nakletmektedir:

“Allah kahredesice o Leyla’yı, hayret! Nasıl beğeniyor beni?

Bense ona hiç aldırış etmediğimi bildiriyorum insanlara.”

Tevbe 29

Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini din edinmeyen kitap ehliyle, boyun eğerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.

Diyanet Vakfı
Kendilerine Kitap verilenlerden Allaha ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.

Kurtubi Tefsiri
Kendilerine kitap verilmiş olanlardan Allah’a ve âhiret gününe Îman etmeyen, Allah’ın ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din olarak kabul etmeyenlerle kendi elleriyle küçülmüşler olarak cizye verinceye kadar Savaşınız.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onbeş başlık halinde sunacağız:

1. Kitap Ehli ve Cizye:

“… Allah’a ve âhiret gününe îman etmeyen…lerle Savaşınız.” Yüce Allah kâfirlerin Mescid-i Harama yaklaşmalarını haram kılınca, müslümanlar müşriklerin beraberlerinde getirdikleri ticaretin kesilmesi dolayısıyla içlerinde bir sıkıntı duydular. Bunun üzerine önceden de geçtiği gibi yüce Allah:

“Eğer fakirlikten korkarsanız…” (et-Tevbe, 9/28) diye buyurdu. Daha sonra da bu âyet-i kerîme ile yüce Allah cizye almayı helal kıldı. Bundan önce ise cizye alınmıyordu.

Yüce Allah cizyeyi, müşriklerin hac mevsiminde ticaret mallarını getirerek gelmelerini engellemesinin bir ödünü kıldı ve yüce Allah:

“Allah’a ve âhiret gününe îman etmeyen…lerle Savaşınız” diye buyurdu.

Bu âyetiyle yüce Allah, hep birlikte bu ortak niteliğe sahip olduklarından dolayı bütün kâfirlerle Savaşmayı emrederken, kitaplarına ikram ve tevhidi, peygamberleri, şeriatleri, dinleri, özellikle de Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a dair bilgileri, onun dinini ve ümmetini bilmeleri dolayısıyla da kitap ehlini de zikretmiştir.

Ancak, kitap ehli Hazret-i Peygamberi İnkâr edip de onlara karşı getirilen deliller kesinleşip işledikleri cürüm de daha bir büyüyünce, Önce onların yerlerine dikkat çekti; daha sonra da onlarla Savaşmanın nihaî sınırını tesbit etti. Bu da öldürülme yerine cizye vermektir. Sahih olan açıklama budur.

İbnü’l-Arabî der ki: Ben, Ebû’l-Veta Ali b. Akil’i tartışma meclisinde bu âyet-i kerimeyi okuyup onu delil gösterirken dinledim, Dedi ki:

“Savaşınız” âyeti, onların cezalandırılmasına dair bir emirdir. Daha sonra da

“îman etmeyen” diye buyurmaktadır. Bu da onların cezalandırılmasını gerektirten günahı beyan eder.

“Ve âhiret gününe” ifadesi ise, itikad noktasında günahlarının tekidini ifade eder. Bundan sonra da:

“Allah’ın ve Rasulünün haram kıldığını haram saymayan” âyeti ile ameli bakımdan ona muhalefet hususunda günahlarının daha da çok olduğunu ifade eder. Arkasından:

“Ve hak dinini din olarak kabul etmeyenler” ifadesi de sapmak, inatlaşmak ve İslâm’a boyun eğememekle masiyetlerini daha da katmerleştirdiklerini ifade eder.

“Kendilerine kitap verilmiş olanlardan” âyeti ise, onlara karşı delili te’kid etmektedir. Çünkü onlar, yanlarındaki Tevrat ve İncilde Hazret-i Peygamber’in niteliklerini yazılı buluyorlardı. Daha sonra da

“kendi elleriyle küçülmüşler olarak cizyeyi verinceye kadar” âyeti ile de bu cezalandırmanın uzanacağı nihaî hedefi açıklamakta ve kendisi sebebiyle bu cezanın kalkacağı bedelin ne olduğunu tayin etmektedir.

2. Cizye Kimden Alınır:

İlim adamları cizyenin kimden alınacağı hususunda farklı görüşlere sahiptir. Şâfiî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- der ki: Cizye bu âyet-i kerîme dolayısıyla ister Arap olsunlar ister olmasınlar özel olarak ancak kitap ehlinden kabul edilir, başkalarından kabul edilmez. Çünkü, özellikle anılanlar onlardır. Dolayısıyla hüküm onlardan başkalarına değil de yalnızca onlara yöneliktir.’ Zira yüce Allah:

“Artık o müşrikleri nerede bulursanız Öldürün” (et-Tevbe, 9/5) diye buyurmakta ve kitap ehli hakkında dediği gibi “cizyeyi verinceye kadar” diye buyurmamaktadır. Yine Şâfiî der ki: Sünnetteki delil gereği cizye mecusîlerden de kabul edilir. Ahmed ve Ebû Sevr de bu görüştedir. es-Sevrî, Ebû Hanîfe ve arkadaşlarının görüşü de budur.

el-Evzaî de der ki: Cizye puta tapan, ateşe tapan yahut inkâr eden veya yalanlayan herkesten alınır. Mâlik’in mezhebi de budur. O, İster Arap olsun ister olmasın, ister Tağlibli, ister Kureyşli olsun mürted müstesna, kim olursa olsun bütün şirk ve inkâr türlerine mensup herkesten cizye alınacağı görüşünde idi.

İbnü’l-Kasım, Esheb ve Suhnûn şöyle derler: Cizye, Arap mecusilerinden ve bütün milletlerden alınır, Araplardan olup puta tapanlara gelince, Allah onlar hakkında cizye hükmünü koymamıştır. Yeryüzünde onlardan kimsenin kalmaması hükmü vardır. Onların Önünde ya Savaşmak veya İslâm’a girmekten başka yol yoktur. İbnü’l-Kasım’ın, -Mâlik’in dediği gibi- onlardan cizye alınır diye bir görüşü de bulunmaktadır. Bu görüş, İbnü’l-Cellâb’ın “et-Tefrfinde yer almaktadır ki, böyle bir hüküm ihtimalidir. Nass (yani İbnü’l-Kasım’ın açıkça ifade ettiği bir görüş) değildir.

İbn Vehb der ki: Cizye, Arap mecusîlerinden kabul edilmez ama, Arapların dışındaki mecusîlerden kabul edilir. Çünkü Araplar arasında mecusî kalmamıştır. Hepsi İslâm’a girmiştir. Onlardan müslüman olmayan bir kimse bulunacak olursa o mürteddir. İslâm’a girmeyecek olursa, her halükârda öldürülür ve onlardan cizye kabul edilmez.

İbnü’l-Cehm de der ki: İslâm dışında hangi dine bağlı olursa olsun herkesten cizye kabul edilir. Ancak, icma ile kabul edildiği üzere Kureyş kâfirleri müstesnadır. Bunun gerekçesi ile ilgili olarak şunu nakletmektedir; Bu, onların zillet ve küçülmüşlükten korunmaları için bir ikramdır. Buna sebep de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a olan yakınlıklarıdır. Başkası da şöyle demektedir: Hayır, bunun sebebi, bütün Kureyşlilerin Mekke’nin fethedildiği gün İslâm’a girmiş olmalarıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3. Mecusilerin Durumu:

Mecusiler hakkında İbnü’l-Münzir şöyle demektedir: Ben, mecusilerden cizye alınacağı hususunda görüş ayrılığı olduğunu bilmiyorum. Muvatta’”da şöyle denilmektedir: Mâlik, Cafer b. Muhammed’den, onun, babasından rivâyetine göre Ömer b. el-Hattâb mecusilerin durumlarını sözkonusu ederek şöyle demiştir: Bunlara nasıl bir uygulama yapacağımı bilemiyorum. Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf şöyle dedi: Ben şahidlik ederim ki Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Siz, onlara kitap ehline yaptığınız uygulamayı yapınız.” Muvatta’”, Zekât 42. Aynen bk. Buhârî, Cizye 1; Tirmizî, Siyer 31: Muvatta’” Zekât 41. Ebû Ömer (b. Abdİ’l-Berr) der ki: O, özel olarak cizye hususunda bu uygulamayı yapınız, demektedir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Onlara kitap ehline yaptığınız uygulamayı yapınız” âyeti onların kitab ehli olmadıklarının delilidir. Zaten fukahânın Cumhûru da bu görüştedir.

Şâfiî’den bunların, önceleri kitab ehli iken sonradan değişiklikler yaptıklarını İfade ettiği rivâyet edilmiştir. Zannederim o, bu kanaatine Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’dan zayıf bir yolla gelen rivâyete dayanmaktadır. Bu rivâyet, dönüp dolaşıp Ebû Said el-Bakkal’e ulaşmaktadır. Bunu da Abdurrezzak ve başkaları zikretmiştir. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, IX, 292-296.

İbn Atiyye der ki: Rivâyet edildiğine göre, mecusiler arasında ismi Ziradüşt (Zerdüşt) olan bir peygamber gönderilmiş imiş. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

4. Cizye’nin Miktarı:

Şanı yüce Allah Kitab-ı Kerîminde onlardan alınacak cizyenin miktarını sözkonusu etmemektedir. İlim adamları onlardan alınacak cizye miktarı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Atâ b. Ebi Eebâh der ki: Cizye ile ilgili belirlenmiş bir süre yoktur. Bu, onlarla yapılan antlaşmaya göre tesbit edilir. Yahya b. Âdem, Ebû Ubeyd ve Taberî de böyle derler. Ancak Taberî şunu da ekler: Bunun asgarisi bir dinardır, azamisinin sınırı yoktur. Delil olarak Sahih sahiplerinin, Amr b. Avf’dan naklettikleri şu rivâyeti kaydederler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Bahreynliler ile cizye ödemeleri şartıyla barış yaptı. Buhârî, Cizye 1, Meğâzî 12, Rikaak 7; Müslim, Sulh 6; İbn Mâce Fiten 18; Müsned, IV, 137, 327.

Şâfiî der ki: Hür ve baliğ olan zengin ve fakirlerden birer dinar alınır ve ondan hiçbir şey eksiltilmez. Şâfiî Ebû Dâvûd ve başkalarının Muâz yoluyla kaydettikleri şu rivâyeti delil göstermektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Muaz’ı Yemen’e göndermiş ve ona, ergenlik çağına gelmiş olan herkesten cizye olarak bir dinar almasını emretmiştir.

Ebû Dâvûd, Zekât 5, Harac 30; Tirmizî, Zekât 5; Nesâî, Zekât 8; İbn Mâce, Zekât 12;Müsned, V, 230, 233, 247 Şâfiî der ki: Yüce Allah’ın muradını Allah adına beyan eden odur (Hazret-i Peygamberdir). Ebû Sevr’in görüşü de budur. Yine Şâfiî der ki: Eğer onlarla bir dinardan fazlasını ödemek şartıyla barış yapılırsa bu da caizdir. Kendiliklerinden gönül hoşnutluklarıyla fazlasını da verecek olurlarsa, bu da kabul edilir. Eğer üç gün süre ile misafir ağırlamaları şartı ile onlarla barış yapılırsa, bu da caizdir. Şu şartla ki, misafirlerin ağırlanması esnasında verilecek ekmek, arpa, (yem olarak) saman, ve katık belli olup orta hallinin ve varlıklının bunlardan neleri karşılayacağı, konaklama yeri, sıcak ve soğuğa karşı barınma gibi hususların belirtilmiş olması da gerekmektedir.

İbnü’l-Kasım, Eşheb ve Muhammed b. el-Haris b. Zenceveyh’in kendişinden yaptıkları rivâyete göre Mâlik, der ki: Cizye, (para birimleri) altın olan kimseler için dört dinar, gümüş kullananlar için kırk dirhemdir. Mecusi dahi olsa zengin ile fakir arasında fark yoktur. Hazret-i Ömer’in tesbit ettiği miktardan ne fazla alınır, ne de daha aşağı. Onlardan bundan başkası alınmaz. Şöyle de denilmiştir: Ödeme gücü olmayanın yükü, İmâmın uygun göreceği miktarda hafifletilir.

İbnü’l-Kasım da der ki: Ödeme zorluğu dolayısı ile Hazret-i Ömer’in tesbitinden daha aşağı düşürülmeyeceği gibi, zenginlik dolayısıyla da ondan fazlası istenmez. Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Zimmet ehli fakirlerinden bir dirhem dahi olsa ödeyebilecekleri miktar alınır Daha sonra Mâlik de bu görüşe dönmüştür.

Ebû Hanîfe, arkadaşları, Muhammed b. el-Hasen ve Ahmed b. Hanbel derler ki: Cizye, (fakire) oniki, (orta halliye) yirmidört ve (zengine) kırk (dirhem) dir. es-Sevrî der ki: Bu hususta Ömer b. el-Hattâb’dan farklı tesbitler gelmiştir. Eğer (cizye verenler) zimmet ehli kimseler ise, yönetici bunlardan dilediğini alıp uygulayabilir. Şayet kendileriyle barış yapılan kimseler iseler, barış şartları ne ise o kadar alınır, ondan başka birşey alınamaz.

5. Savaşabilecek Kimseler Cizye İle Yükümlüdür:

İlim adamlarımız -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun derler ki: Kur’ân-ı Kerîm’in delâlet ettiği husus şu ki: Cizye, Savaşabilecek erkeklerden alınır. Çünkü yüce Allah:

“… kimselerle kendi elleriyle… cizye verinceye kadar Savaşınız” diye buyurmuştur. İşte bu, cizyenin Savaşabilecek kimseler tarafından ödenmesinin vacip olmasını gerektirir. Savaşçı dahi olsa kölenin cizye ödemekle yükümlü olmadığına delâlet eder. Çünkü kölenin özel bir mah yoktur. Zira yüce Allah:

“Verinceye kadar” diye buyurmaktadır, Mah olmayan için de “verinceye kadar” denilemez.

İşte bu, cizye ancak baliğ olmuş hür erkeklerin başlarına konulacak bir mükellefiyet olduğuna dair ilim adamlarının icma ile kabul ettikleri bir husustur, Savaşma gücüne sahip olanlar bunlardır. Kadınlar, çocuklar, köleler, deliler ve yaşlılar değildir.

Rahipler hususunda ise görüş ayrılığı vardır. İbn Vehb, Mâlik’den, rahiplerden cizye alınmayacağını söylediğini rivâyet eder. Mutarrif ile İbnü’l-Mâcişûn ise şöyle derler: Bu hüküm, cizye mükellefiyetinin getirilmesinden sonra rahipliğe yönelmemesi halinde böyledir. Eğer cizye mükellefiyeti konulduktan sonra rahipliğe yönelecek olursa, rahiplik yapması cizyesini kaldırmaz.

6. Cizye Ödeyenler Üzerinde Başka Mükellefiyet Varmıdır:

Cizye ödemekle yükümlü olanlar cizyeyi ödeyecek olurlarsa, onların mahsullerinden, ticaretlerinden, ekinlerinden cizye dışında başka bir şey alınmaz, Ancak, kendileriyle barış antlaşması yapılıp da yerlerinde bırakıldıkları yurtlarından başka yerlerde ticaret yapmaları hali müstesnadır. Şayet bırakıldıkları yurtlarından başka yerlere ticaret maksadıyla çıkıp gidecek olurlarsa, ticaret mallarını satıp o malın bedelini kabz ettikleri takdirde onlardan öşür (onda bir) alınır. İsterse yıl içinde defalarca alış-veriş yapmış olsunlar.

Bundan özel olarak Medine ve Mekke’ye buğday ve zeytin yağı gibi temel yiyecekleri götürmeleri müstesnadır. Bu durumda onlardan Ömer (radıyallahü anh)’ın uygulamasına uygun olarak onda birin yarısı alınır. Medine âlimlerinden, zimmet ehlinden ticaretlerinden yılda ancak bir defa -tıpkı müslümanlardan alındığı gibi- öşür alınacağı görüşünde olanlar da vardır. Bu ise, Ömer b. Abdulaziz ile fukahânın İmâmlarından bir topluluğun görüşüdür. Birincisi ise Mâlik ve arkadaşlarının görüşüdür.

7. Cizye Ödeyenlerin Cizye Karşılığında Sahip Oldukları Haklar:

Cizye ödemekle yükümlü olanlar kendilerine tayin edilen, yahut da üzerinde banş yaptıkları cizyelerini ödeyecek olurlarsa, kendileri bütün mallarıyla, şAraplarını sakladıkları ve açıkça müslümanlara satmadıkları sürece bağlarıyla başbaşa bırakılırlar. Ancak, müslümanların pazarlarında şarap ve domuzlarını açıkça satmalarına engel olunur. Böyle bir şeyi açık yapacak olurlarsa, aleyhlerine olmak üzere şArapları dökülür, açıktan domuzlarını çıkaranlar da tehdit edilir.

Eğer şAraplarını açığa çıkarmadıkları halde, müslüman bir kişi şAraplarını dökecek olursa, haksızlık yapmış olur ve bunun tazminatını ödemesi gerekir. Tazminat ödemesi gerekmez de denilmiştir. Şayet şAraplarını gasp edecek olursa, onu geri vermesi icabeder.

Kendi aralarındaki hükümlerde ve faizli ticaret yapmalarına itiraz olunmaz. Şayet İslâm mahkemelerine başvuracak olurlarsa, hakim muhayyerdir. Dilerse aralarında Allah’ın İndirdiğine uygun olarak hükmeder, dilerse yüzçevirir. Durum ne olursa olsun haksızlık konularında (mezâlim) aralarında hükmeder ve zayıfların lehine olan hakkı güçlü olanlarından alır. Çünkü bu, onları savunmak kabilindendir, denilmiştir. İmâmın onları savunmak kastıyla düşmanlarına karşı Savaşması ve düşmanlarına karşı Savaşırken yardımlarını alması görevidir.

Fey’de bir payları yoktur.

Üzerinde anlaşarak barış yaptıkları kiliselerine yeni bir ilave yapamazlar. Bununla birlikte çürüyen taraflarını tamir etmelerine engel olunmaz. Ancak, onlardan başka mabed yapma imkânları yoktur.

Müslümanlardan ayırt edilmelerini sağlayacak şekilde elbise, kılık ve kıyafete bürünürler. Müslümanlara benzemelerine de engel olunur.

Herhangi bir zimmet akidleri bulunmayan düşman çocuklarının onlardan alınmasında bir beis yoktur.

Cizyesini ödemekte aşın inatlaşan, işi düşmanlığa götüren olursa, bu düşmanlığından dolayı te’dib edilir ve küçülmüş olarak ondan cizye alınır.

8. Cizye Neyin Karşılığıdır:

İlim adamları cizyenin neye karşılık olarak vacib olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Mâlikî mezhebi âlimleri derler ki; Cizye, küfür sebebiyle öldürülmekten bedel olarak vaciptir. Şâfiî der ki: Cizye, canın korunması ve yurdunda kalmasının bedeli olarak vaciptir.

Bu görüş ayrılığının faydasına gelince: Bizler, cizye öldürülmeye bedel olarak ödenmesi gerekir, görüşünü kabul edersek, bir kimse müslüman oldu mu, artık geçmiş dolayısıyla ödemesi gereken cizye yükümlülüğü kalkar. İsterse senenin tamamlanmasından bir gün önce yahut sonra müslüman olmuş olsun. Mâlik’e göre hüküm böyledir.

Şafirye göre cizye, zimmette karar kılan bir borçtur. Müslüman olmak onu ortadan kaldırmaz. Tıpkı bir evin kirası gibidir. Bazı Hanefî âlimleri de bizim (Mâliki mezhebinin) görüşümüzü benimsemişler; bazıları da şöyle demişlerdir: Cizye, müslümanlara yardım ve cihada bedel olarak ödenmesi gerekir. Kadı Ebû Zeyd bu görüşü tercih etmiş ve bu meselede Allah’ın sırrının bu olduğunu iddia etmiştir. Ancak Mâlik’in görüşü daha sahihtir. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Müslümana cizye (ödemek) yoktur.” Ebû Dâvûd, Harâc 32; Tirmizî, Zekât 11; Müsned, I. 223. 285.

Süfyan der ki: Bunun anlamı şudur: Zımmi, cizye ödemesi kendisine vacib olduktan sonra İslâm’a girecek olursa, cizye yükümlülüğü kalkar. Bu hadisi de Tirmizî ve Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Harâc 32.

İlim adamlarımız der ki: Yüce Allah’ın:

“Kendi elleriyle küçülmüşler olarak cizye verinceye kadar” âyeti buna delildir. Çünkü İslâm olmakla bu özellik de ortadan kalkar. Müslüman olmaları halinde kendi elleriyle ve küçülmüşler olarak cizyeyi ödemeyecekleri hususunda görüş ayrılığı yoktur.

Şâfiî İse, İslâm’a girdikten sonra yüce Allah’ın buyurduğu şekle uygun olarak kabul etmemektedir. Bunun yerine o, (müslüman olmadan önce ödemesi gereken) cizye bir borçtur. Önceki bir sebep dolayısıyla cizye ona vacip olmuştur, der. Bu da, yurdunda kalması, yahut da öldürülme kötülüğünden korunmasıdır. Dolayısıyla bu cizye, sair bütün borçlar gibidir.

9. Ahidlerini ve Cizye Ödeme Taahhütlerini Yerine Getirmeyenlere Yapılacak Uygulama:

Bir belde yahut bir kale halkı ile antlaşma yaptıktan sonra antlaşmalarını bozar ve ödemeleri gereken cizye ve sair yükümlülüklerini yerine getirmeyip kendilerine zulmolunmadığı halde İslâm’ın hükmünü kabul etmeyecek olurlarsa, İmâm da onlara haksızlık yapmayan birisi ise, müslümanların, İmâmları ile birlikte onlar üzerine gitmeleri ve onlarla Savaşmaları icabeder. Eğer çarpışır ve yenik düşürecek olurlarsa, onlar hakkında verilecek hüküm dar-ı harpdekiler hakkında verilecek hükümle aynıdır. Onların da, kadınlarının da fey olarak alınacağı ve beşte birin alınmasından sonra beşte dördünün gazilere dağıtılmasının) sözkonusu olmayacağı da söylenmiştir, bu da bu konudaki bir görüştür.

10. Cizye Ödemekle Yükümlü Olanlar Hırsızlık Yapıp Yol Kesecek Olurlarsa:

Eğer bunlar, hırsızlık yapmak ve yol kesmek üzere ortaya çıkacak olurlarsa, cizye ödemeyi reddetmemeleri şartıyla müslüman muharibler (yol kesiciler) durumundadırlar. Şayet haksızlığa uğradıklarını ifade ederek çıkacak olurlarsa (itaatin dışına çıkarlarsa) durumlarına bakılır ve tekrar zimmet akdine geri döndürülür ve onlara zulmedenlerden hakları alınır. Kendileri hür oldukları halde onlardan herhangi bir kimse de köle yapılmaz.

Eğer bir kısmı ahidlerini bozacak, bir kısmı bozmayacak olursa, ahdini bozmayan ahdi üzere kalmaya devam eder ve başkası bozdu diye diğeri sorumlu tutulmaz. Onların ahidlerine bağlılıkları ise, ahidlerini bozanlara karşı tepki göstermelerinden anlaşılır.

11. Kelime Olarak “Cizye”:

“‘Cizye” kelimesi, kendisine yapılan iyiliklere karşı mükâfatlandırmak için kullanılan; fiilinden “file” vezninde bir kelimedir. Sanki onlar cizyeyi kendilerine bağışlanan güvenliğe bir karşılık olarak vermiş gibi oluyorlar. İşte bu anlamda olmak üzere şair şöyle demektedir:

“Ya sana karşılık verir, yahut senden övgüyle sözeller. Ve hiç şüphesiz

Yaptıklarından dolayı seni öven kimse de sana mükâfat ve karşılık vermiş gibidir.”

12. Cizye Ödemeyenin Cezası Var mı?:

Müslim, Hişam b. Hakim b. Hizam’dan rivâyetine göre Hişam Şam’da çiftçilerden güneşte bekletilmiş -bir rivâyete göre de başlarına da zeytinyağı dökülmüş- bir grubun yanından geçer ve: Bunların hali nedir diye sorunca (ilgili kişi): Cizyeden dolayı alıkonulmaktadırlar diye cevap verir. Hişam: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Muhakkak Allah dünyada insanları azaplandıranları azaplandırır.” Bir rivâyette de şöyle denmektedir: O gün onların Filistin’deki emiri Umeyr b. Sa’d idi. Onun yanına girip bu hadisi ona nakledince, Umeyr de emir vererek serbest bırakıldılar. Müslim, Birr 117-119; Müsned, 111, 403, 404.

Bizim (mezhebimize mensup) ilim adamlarımız derler ki: İmkân buldukları halde cizyeyi ödemeyecek olurlarsa cezai andın İmaları caizdir. Ancak ödeyemeyecekleri anlaşılmakla birlikte cezalandırılmaları helal değildir. Çünkü, cizye ödeyemeyecek hale düşenden cizye kalkar. Zengin olanlar da fakirler yerine ödemekle mükellef tutulmaz. Ebû Dâvûd, Safvan b. Süleym’den, o, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın birkaç sahabisinin oğullarından, onlar da babalarından rivâyet ettiklerine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim bir antlaşmalıya zulmeder, yahut ona hakkını eksik verir, yahut takatından fazlasıyla mükellef tutar, ya da gönül hoşluğuyla olmaksızın ondan herhangi birşey alacak olursa, o kişiye karşı kıyâmet gününde ben davacı olurum.” Ebû Dâvûd, Harac 31.

13. Elleriyle Cizye Ödemenin Mahiyeti:

Yüce Allah’ın:

“Kendi elleriyle” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demektedir: Onu ödemek için başkasına vekâlet vermeksizin bizzat kendisi öder. Ebû’l-Bahteri de Selman’dan: Yerilmiş kimseler olarak diye açıkladığını rivâyet etmektedir. Ma’mer de Katade’den: Kahredilmiş olarak dediğini rivâyet etmektedir.

“Kendi elleriyle” ifadesinin, sizin onlara nimet ve lütfunuz dolayısıyla diye de açıklanmıştır. Çünkü, onlardan cizye alınacak olursa, onlara nimet ve ihsanda bulunulmuş olur. İkrime der ki: Antlaşmalı cizyeyi ayakta öder, alan da oturmuş olarak alır. Saîd b. Cübeyr de böyle demiştir. İbnü’l-Arabî şöyle demektedir: Böyle bir açıklama yüce Allah’ın:

“Kendi elleriyle” ifadesinden değil de “küçülmüşler olarak” ifadesinden çikartılabilir.

14. Cizyeyi Veren El İle İnfak Eden El Arasındaki Fark:

Hadis İmâmlarının Abdullah b. Ömer’den rivâyet ettiklerine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yukardaki el aşağıdaki elden hayırlıdır. Yukardaki el İnfak eden eldir. Aşağıdaki de dilenen eldir. ” Buhârî, Zekat 18; Müslim, Zekât 94; Ebû Dâvûd, Zekat 28; Nesâî, Zekât 52; Dârimî, Zekât 22; Muvatta’’, Sadaka 8; Müsned, II, 67, 98. Hazret-i Peygamberin: “Yukarıdaki el veren eldir” dedidiği de rivâyet edilmiştir. Nesâî, Zekat 51; Dârimî, Zekât 22; Müsned, II 226, IV, 64, V, 377.

Hazret-i Peygamber böylelikle sadakada veren eli yukardaki üstün el olarak tayin etmiş, cizyede ise veren el aşağıdaki el durumuna düşmüştür. Onu alan ise yukardaki eldir. Zira yükselten de alçaltan da yüce Allah’tır. O, dilediğini yükseltir, dilediğini alçaltır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.

15. Cizyeye Tabi Araziden Haraç Alınması:

Habib b. Ebi Sabit’ten rivâyet edilir ki: İbn Abbâs’a bir adam gelerek şöyle dedi: Haraca tabi arazinin sahipleri haracını ödemekten acze düştüler. Ben o araziyi imar etsem, eksem ve haracını ödesem (nasıl olur)? İbn Abbâs: Hayır, yapma dedi. Bir başka kişi gelerek ona aynı şeyi söyledi, ona da: Hayır, dedi. Ve yüce Allah’ın:

“Allah’a ve âhiret gününe îman … etmeyenlerle kendi elleriyle küçülmüşler olarak cizye verinceye kadar Savaşınız” âyetini okudu ve dedi ki: Sizden herhangi biriniz, onların boynunda bulunan küçülmüştük tasmasını alıp çıkartarak kendi boynuna dolamayı nasıl kabul edebilir?

Küleyb b. Vail de der ki: Ben İbn Ömer’e, bir arazi satın aldım dedim. O da, satın almak güzel birşeydir dedi. Bu sefer, ben herbir ceribe (48 sa) karşılık bir dirhem ve bir kafiz (Ölçek) buğday (haraç olarak) ödüyorum deyince, küçüklük tasmasını boynuna dolama, dedi.

Meymun b. Mihran da İbn Ömer (radıyallahü anh) den şöyle dediğini rivâyet eder: Hepsi de beş dirhem cizyeye tabi bir arazinin benim olmasını ve buna karşılık kendimin küçülmüşlüğünü kabul etmiş olmam, asla beni memnun etmez.

Tevbe 28

Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse sizi fazlından zenginleştirir. Şüphesiz Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Harama yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Ey Îman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra artık onlar Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer fakirlikten korkarsanız, Allah dilerse sizi yakında kendi lutfundan zenginleştirir. Şüphesiz Allah herşeyi bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1. Müşriklerin Pisliği ve İslâm’a Giren Kâfirin Gusletme Gereği:

Yüce Allah’ın:

“Ey îman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir” âyeti, mübtedâ ve haberdir.

İlim adamları müşriklerin “pislikle nitelendirilmesinin anlamı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Katade, Ma’mer b. Raşid ve başkaları, çünkü o cünüptür. Zira onun cünüplükten yıkanması yıkanma değildir, derler.

İbn Abbâs ve başkaları da derler ki: Hayır, onu pis yapan şirkin kendisidir. Hasan-ı Basrî de der ki: Bir müşrikle tokalaşan bir kimse abdest alsın.

Bütün görüşler, kâfirin müslüman olması halinde gusletmesinin vacip olması gerektiği doğrultusundadır. Ancak, İbn Abdilhakem vacib değildir, demektedir. Çünkü îslâm kendisinden önce olan şeyleri yıkar. Ahmed ve Ebû Sevr de, İslâm’a giren kâfirin gusletmesinin vacîb olduğunu kabul ederler. Şâfiî ise; vacib olmayıp gusletmesini daha güzel görürüm, demiştir. İbnü’l-Kasım’ın da buna yakın bir görüşü vardır. Mâlik’in de bir görüşüne göre, kâfir gusletmeyi bilmez, demiştir. Onun bu görüşünü İbn Vehb ve İbn Ebi Üveys nakletmişterdir. Sümame ve Kays b. Âsım yoluyla gelen hadis ise bu görüşleri reddetmektedir. Bu iki hadisi de Ebû Hatim el-Bustî, Müsned’inin Sahih’in de İbn Hibbân’ın sahih hadisleri toplamak gayesiyle telif ettiği, “et-Tekâsîmu ve’l-Envâ” adlı eseri. (el-Kettanî, er-Risâletu’l-Mustatrefe, s,20) rivâyet etmiştir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün Sümâme’nin yolundan geçmiş, o da İslâm’a girmiş. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber onu Ebû Talha’nın bahçesine göndererek gusletmesini emretmiş. O da gusledip iki rekat namaz kılmış. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Arkadaşınızın İslâm’ı gerçekten güzelleşmiş bulunuyor” diye buyurmuş. Müslim de bu hadisi bu manada rivâyet etmiştir. Orada şu ifadeler de yer almaktadır: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Sumâme’yi karşılıksız serbest bırakınca, mescide yakın hurma ağaçlarının bulunduğu bir yere gitmiş ve gusletmiştir. Buhârî, Salat 76, Meğâzî 70; Müslim, Cihad 59; Ebû Dâvûd, Cihâd 114; Nesâî, Tahâre 127; Müsned, II, 246, 304, 452. Ayrıca Kays b. Âsım’a da sidir katılmış su ile gusletmesini emretmiştir.

Eğer kâfirin İslâm’a girişi, ergenleşmesinden önce ise, gusletmesi müstehaptır. Buluğa erdikten sonra müslüman olursa, yıkanırken cünüplükten dolayı gusletmeye niyet etmesi gerekir. Bizim ilim adamlarımızın görüşü budur, mezhebimizden anlaşılan da budur. Bununla birlikte, İbn Kasım, kâfir bir kimsenin kalbiyle İslâm’a inanacak olursa, diliyle açıktan şehadet kelimesini getirmeden önce gusletmesini câiz kabul etmektedir. Ancak bu, kıyas bakımından zayıf ve rivâyete muhalif bir görüştür. Çünkü herhangi bir kimse sözü ifade etmedikçe yalnızca niyetle müslüman olmaz. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’ın îmana dair görüşü budur: Îman, dil ile söylenen bir söz, kalp ile tasdiktir, amel ile de parlaklığı artar. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“Güzel söz yalnız O’na yükselir, onu da salik amel yükseltir”. (Fâtır, 35/10).

2. Müşrikler Mescidi Haram’a Yaklaşamazlar:

“Onun için… artık onlar mescidi harama yaklaşmasınlar” âyetindeki yaklaşmasınlar” bir nehiy (yasak) dır. Bundan dolayı fiilin sonundan “nun” harfi hazfedilmiştir. “Mescid-i Haram” ise, bütün Harem bölgesi hakkında kullanılır. Atâ’nın görüşü de budur. Buna göre müşrik olan bir kimseye bütün Harem bölgesine girme imkânı verilmesi haram olur. Onlardan bir elçi bize gelecek olursa, İmâm onun söylediklerini işitmek üzere Harem dışındaki bölgeye çıkar. Müşrik bir kişi eğer gizlenerek Harem bölgesine girecek ve orada ölecek olursa, kabri açılır ve kemikleri o bölgenin dışına çıkartılır. Çünkü onların orayı vatan edinmek hakları da yoktur, oradan geçiş yapma imkânları da yoktur. Mekke, Medine, Yemame, Yemen ve Yemen’deki kasabalar olarak bilinen Ceziretü’l-Arab’a gelince, Mâlik der ki: Bütün bu yerlerden İslâm’dan başka bir dine sahip olan herkes çıkartılır. Bununla birlikte yolculuk kastıyla buralarda gidip gelmelerine engel olunmaz. Şâfiî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- de böyle demektedir. Ancak o, Yemen’i bundan istisna etmiştir. Onlara, böyle bir durumda Ömer (radıyallahü anh)’in onları sürgüne gönderdiği vakit tayin ettiği gibi üç günlük bir süre tayin edilir. Ölülerini orada gömemezler ve Harem bölgesinin dışına çıkmak zorunda bırakılırlar.

3. Kâfirlerin Mescidlere ve Özel Olarak Mescid-i Haram’a Girmelerinin Hükmü:

İlim adamları, kâfirlerin mescidlere ve Mescid-i Harama girmeleri hususunda beş ayrı görüşe sahiptirler. Medineliler derler ki: ‘Âyet-i kerîme hem diğer müşrikler hakkında, hem diğer mescidler hakkında umumîdir. Nitekim Ömer b. Abdülaziz de valilerine bu doğrultuda talimat yazmış ve yazdığı mektubunda da bu âyet-i kerimeyi (gerekçe olarak) zikretmiştir. Ayrıca bunu, yüce Allah’ın:

“Allah’ın yükseltilmelerine ve oralarda kendi adının yadolunmasına izin vermiş olduğu evlerde…” (en-Nûr, 24/36) âyeti de bunu desteklemektedir. Kâfirlerin mescidlere girmeleri ise onların yükseltilmelerine aykırıdır.

Müslim’in Sahih’inde ve başkalarında da şöyle buyurulmaktadır: “Şüphesiz ki bu mescidler küçük abdest bozmaya ve pislik bırakmaya uygun değildir…” Müslim,Tahâre 100;Müsned,III,191. Kâfir ise bunlardan uzak kalamaz. Yine Hazret-i Peygamber: “Ben, ay hali olan bir kadına ve cünüp olan kimseye mescid (e girmey)i helal kılmam” Ebû Dâvûd, Tahâre 92; İbn Mâce, Tahâre 126. diye buyurmuştur. Kâfir ise cünüptür.

Yüce Allah:

“Müşrikler ancak bir pisliktir” âyetinde, müşrike “pislik (neces)” ismini vermektedir. O bakımdan müşrik bir kimsenin ya bizzat necis olmasısöz konusudur, yahut hüküm İtibariyle uzaklaştırılması gerekir. Hangisi olursa olsun, müşrikin mescidden uzak tutulması icabeder. Çünkü uzaklaştırılmasının illeti (gerekçesi) olan pislik (necislik), müşriklerde bulunan bir özelliktir. Hürmet (onların oraya girmelerinin yasaklığı ve saygınlık) da mescidde bulunan bir özelliktir.

(Pis olmak anlamına gelen) “neces” kelimesinin hem tekili hem çoğulu, hem müennesi hem de müzekkeri aynı gelir. Tesniyesi ve çoğulu yoktur, çünkü mastardır. “Nun” harfi esreli, “cim” harfi de sakin olmak üzere “nics” ise, ancak onunla beraber “rics” kelimesi kullanılırsa kullanılır. Tek başına kullanılacak olursa, “nun” harfi üstün ve “cim” harfi esreli “necis”, yahut da “cim” harfi ötreli olmak üzere “necüs” denilir.

Şâfiî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- der ki: Âyet-i kerîme diğermescidlerhakkında umumî ve Mescid-i Haram hakkında da hususîdir. Müşriklerin diğer mescidlere girmelerine engel olunmaz. Bu görüşü ile yahudi ve hıristiyan kimsenin sair mescidlere girmesini mübalı kılmaktadır. İbnü’l-Arabî der ki: Bu, onun yalnızca âyetin zahirinden anlaşılan çerçevesinde donuklaştığını göstermektedir. Çünkü yüce Allah’ın:

“Müşrikler ancak bir pisliktir” âyeti, illetin müşrik olmak ve necis olmak olduğuna dikkat çekmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) müşrik olduğu halde Sumâme’yi mescide bağlamıştır denilecek olursa, böyle diyene şu cevap verilir: Bizim ilim adamlarımız, bu hadis hakkında -sahih olmakla birlikte- birkaç türlü cevap vermişlerdir ki, bunlardan birisi şudur: Bu olay âyet-i kerimenin nüzulünden önce olmuştur.

İkinci cevap: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Sumâme’nin müslüman olduğunu bildiğinden dolayı onu oraya bağlamıştır,

Üçüncü cevap: Bu husus muayyen bir meseledir. O bakımdan bizim sözünü ettiğimiz delillerin bu gerekçe ile reddedilmemesi gerekir. Çünkü bu genel bir kaidenin hükmü hakkında sadece kayıtlayıcı bir özelliğe sahiptir. Şöyle de denilebilir: Hazret-i Peygamberin onu mescide bağlaması, müslümanların güzel bir şekilde namaz kıldıklarını ve namaz için toplandıklarını, onların mesciddeki oturuşlarındaki güzel adaplarını görüp bunlarla islâm’a ısınması ve müslüman olması içindi. Nitekim de böyle olmuştur. Şöyle demek de mümkündün Onların böyle bir kimseyi mescidin dışında bağlıyabilecekleri bir yerleri yoktu. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ebû Hanîfe ve arkadaşları ise derler ki: Yahudilerle Hıristiyanların Mescid-i Harama da başkasına da girmelerine engel olunmaz. Mescid-i Haram’a yalnızca müşrikler ve puta tapıcıların girmeleri engellenilir. Ancak zikrettiğimiz âyet-i kerîme ve diğer hususlar bu görüşü reddetmektedir. el-Kiyâ et-Taberî der ki: Zınımi bir kimsenin Ebû Hanîfe’ye göre ihtiyacı bulunmaksızın diğer mescidlere girmesi caizdir. Şâfiî de; bu hususta ihtiyaç nazarı itibara alınır, der. İhtiyaç duyulması halinde Mescid-i Harama girmek de câiz olur.

Atâ b. Ebi Rebah der ki: Bütün Harem bölgesi kıbledir ve mesciddir. O bakımdan müşriklerin Harem bölgesinin içerisine girmelerine engel olunur. Çünkü yüce Allah:

“Bir gece kulunu Mescidi Haramdan… götürenin şanı ne yücedir” (el-İsra, 17/1) diye buyurmaktadır. Hazret-i Peygamberin İsra’ya götürülmesi ise Um Hâni’nin evinden gerçekleşmişti.

Katade der ki: Mescid-i Haram’a hiçbir müşrik yaklaşamaz. Ancak cizye ödeyen bir kimse, yahut müslümana ait kâfir bir köle olması hali müstesnadır.

İsmail b. İshâk şu rivâyeti nakleder: Bize, Yahya b. Abdulhamid anlattı dedi ki: Bize, Şureyk, Eş’as’dan anlattı, o, el-Hasen’den, ö, Cabir’den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan buyurdu ki: “Mescid’e hiçbir müşrik yaklaşamaz. Bir köle yahut bir cariye olması müstesnadır. O vakit ihtiyacı dolayısıyla oraya girebilir.” el-Heysemî, Mecmau’z Zevâid, IV, 10’da: Hazret-i Câbir, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dün şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Bu Mescidimize İçinde bulunduğumuz bu yıldan sonra ancak Kitap Ehli ve onların hizmetçileri -bir rivâyette: . ..ve sizin hizmetçileriniz- girebilir.” Bu iıadisi Ahmed (b. Hanbel) rivâyet etmiş olup senedinde Eş’as b. Sevvâr denilen şahıs vardır. Bir parça zayıftır. Güvenilir olduğu da söylenmiştir.

Cabir b. Abdullah da bu görüştedir: O der ki: İfadenin geneli müşriklerin Mescid-i Haram’a yaklaşmasını engellemektedir. Ancak, köle ve cariye hakkında tahsis edilmiştir.

4. Mescide Girmelerinin Yasaklanışı:

“Onun için bu yıllarından sonra” âyeti ile ilgili olarak iki görüş vardır: Bir görüş; sözü geçen yılın Hazret-i Ebû Bekir’in hac emirliği yaptığı dokuzuncu yıldır, ikinci görüş ise, onuncu yıldır. Bu görüşü Katade ifade etmiştir.

İbnü’l-Arabî der ki: Nassın muktezâsından anlaşılan ve sahih olan görüş budur. Bunun dokuzuncu yıl olduğunun söylenmesi hayret edilecek bir şeydir. Çünkü, bu ilanın yapıldığı yıldır dokuzuncu yıl. Bir kimsenin kölesi onun evine bir gün girecek olup da efendisi ona: Sen bugünden sonra bu eve girme, diyecek olursa, elbetteki maksat eve girdiği o gün değildir (ondan sonraki gündür).

5. Müşriklerin Mescid-i Haram’a Gelişlerinin Yasaklanışı Fakirliğe Sebep Olarak Görülmemelidir:

“Eğer fakirlikten korkarsanız” âyeti ile ilgili olarak Amr b. Fâid der ki: Mana; Fakirlikten korkmuş bulunuyorsunuz, şeklindedir. Ancak, bu yanlış bir açıklamadır. Çünkü ifadenin anlamı; Eğer ile çok açık bir şekilde ortadadır.

Müslümanlar müşrikleri hacca gelmekten alıkoyunca -ki, müşrikler yiyecek ve ticaret malları getirir gelirlerdi- şeytan mü’minlerin kalplerine fakirlik korkusunu saldı ve: Peki nereden yaşayıp geçineceğiz dediler. Yüce Allah onlara lütfuyla kendilerini zengin edeceği vaadinde bulundu. ed-Dahhâk der ki:,Yüce Allah onlara;

“Allah’a ve ahiret gününe îman etmeyen… lerle kendi elleriyle cizye verinceye kadar Savaşınız” (et-Tevbe, 9/29) ayeti ile zimmet ehlinden cizye alma kapısını açtı.

İkrime de der ki: Yüce Allah bol bol yağmur yağdırmak, bol bitki ve toprağı verimlendirmekle onları zengin kıldı. Böylelikle (Yemen topraklarından olan) Tebale ve Cureş, bol mahsul vermeye başladı. Bunlar, Mekke’ye yiyecek şeyleri, yağlan ve pek çok malları taşıyıp getirdiler. Necid, San’a ve bunların dışında kalan Araplar İslâm’a girdiler ve böylelikle hacları ve ticaretleri de kesintisiz olarak devam edip durdu. Yüce Allah da cihadla ve diğer ümmetlere karşı galibiyet vermek suretiyle kendi lütfuyla onları zengin kıldı.

Fakirlik demektir. Bir kimse fakir düştü mü, denilir. Şair de der ki:

“Fakir bilemez ne saman zengin olacağım,

Zengin de bilemez ne zaman fakir düşeceğini.”

Alkame ve İbn Mes’ûd’un ashâbından bir başkası; Fakir düşmek şeklinde okumuşturki bu da mastardır, Öğlen vakti dinlenmek, uykuya çekilmek demek olan; ile “Afiyet” kelimeleri gibi. Bununla birlikte “fakir düşmek halinden,.,” takdirinde hazfedilmiş bir kelimenin sıfatı olma ihtimali de vardır. Burada bu kelime zor ve sıkıntılı hal anlamına gelir. İşte bu kökten; “İş bana zor ve ağır geldi, gelir” denilmektedir. Taberî de, bir kimse fakir düştü mü, denildiğini nakletmektedir.

6. Rızık ve Rızkı Elde Etmenin Sebepleri:

Bu âyet-i kerimede kalbin rızık hususunda sebeplere taalluk etmesinin câiz olduğuna ve bunun tevekküle aykırı olmadığına delil vardır. Her ne kadar rızık takdir edilmiş ve Allah’ın emir ve paylaştırması yerini bulacak ise de, Allah rızkı hikmete mebni sebeplere bağlı kılmıştır. Böylelikle yüce Allah sebeplere taalluk eden kalpler ile rabblerin Rabbine tevekkül eden kalpleri birbirinden ayırt etsin. Sebebin, tevekküle aykırı düşmediğine dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Eğer siz Allah’a hakkı ile tevekkül edecek olsaydınız, tıpkı sabahleyin kursağı boş ve aç gidip de akşamleyin kursağını doldurmuş halde dönen kuşları rızıklandırdığı gibi sîzi de rızıklandırırdı.” Bu hadisi Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî’de tesbit edemedik. Tirmizî, Zühd 33; İbn Mâce, Zühd U; Müsned, I, 30, 52.

Hazret-i Peygamber bu hadisi ile rızık talebi hususunda sabah gidip öğleden sonra çıkışın gerçek tevekküle aykırı düşmediğini haber vermektedir. İbnü’l-Arabi der ki: Fakat sufi şeyhler derler ki: Kişi ancak itaatler hususunda sabah ve akşam yola koyulur. İşte asıl rızkın gelmesini sağlayan sebep budur. Derler ki: Buna delil şu iki husustur: Birincisi, yüce Allah’ın:

“Sen aile halkına namazı emret, kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemeyiz, sana rızkı Biz veririz” (Tâ-Hâ, 20/132) âyetidir. İkincisi de, yüce Allah’ın:

“Güzel söz O’na yükselir, onu da salih amel yükseltir” (Fatır, 35/10) âyetidir. Yüce Allah’ın rızkını, mahalli olan semadan inmesini sağlayan ancak yukarı doğru yükselen şeydir. Bu da hoş zikir ve salih ameldir. Yoksa, yeryüzünde çalışıp çabalamak değildir. Çünkü yeryüzünde rızık diye birşey yoktur. Sahih olan ise, âyetlerin zahirini kavrayan fukahâya göre sünnetin sağlamca ortaya koyduğu husustur. O da dünyevî sebepler gereğince ekip biçmek, pazarlarda ticaret yapmak, malların bakımı, geliştirilmesi, mahsul elde etmeyi sağlayan şekliyle ziraatle uğraşmak gibi yollardır.

Ashâb-ı kiram da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) aralarında bulunduğu halde bu şekilde hareket ederdi. Ebû’l-Hasen b. Battal der ki: Şanı yüce Allah kullarına kazandıkları şeylerin hoş ve temiz olanlarından infak etmelerini bir çok âyet-i kerîme ile emretmiştir. Ve şöyle buyurmuştur:

“Kim mecbur kalırsa, saldırmamak ve haddi aşmamak şartıyla (yerse) onun üzerine günah yoktur”, (el-Bakara, 2/173) Bu âyetiyle darda kalan bir kimseye kazanmakla ve kendisi ile gıdalanmakla emretmiş olduğu helal gıdayı bulamaması halinde, haram olan gıdayı ona helal kılmakta, semadan üzerine yiyecek birşeylerin inmesini beklemesini emretme enektedir. Eğer gıdasını sağlayacağı şeyleri aramak hususunda çalışıp çabalamayı terkedecek olursa, hiç şüphesiz kendisinin katili olur.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da yiyecek birşey bulamadığından dolayı açlıktan kıvranır, bununla birlikte üzerine gökten yiyecek birşey inmezdi. O, kendi aile halkı için bir yıllık yiyeceklerini alıkoyardi. Allah fetihleri müesser kılıncaya kadar bu böyle devam etti. Enes b. Mâlik’in rivâyetine göre, bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına deve ile gelerek, Ey Allah’ın Rasûlü diye sordu. Onu bağlayıp mı tevekkül edeyim, yoksa serbest bırakıp mı tevekkül edeyim? Hazret-i Peygamber ona: “Onu bağla ve öylece tevekkül et” diye cevap vermiştir. Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 60.

Derim ki: Sufle ehli mescidde oturup, ziraatle uğraşmayan, ticaret de yapmayan, kazançları olmayan, malları bulunmayan fakir kimseler olduklarından dolayı bu görüşü savunanların Suffe ehlini kendilerine delil gösterecekleri bir tarafları yoktur. Çünkü Suffe ehli, beldelerin kendilerine dar gelmesi esnasında İslâm’ın misafirleri idiler. Bununla birlikte gündüzün odun toplar, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın evine su taşır, geceleyin Kur’ân okur ve namaz da kılarlardı. Buhârî ve başkaları onları bu şekilde anlatmaktadır. Buhârî, Mevâkît 41. Dolayısıyla onlar, rızkın sebeplerine yapışan kimselerdi. Hazret-i Peygamber’e bir hediye geldi mi, onlarla beraber yerdi. Eğer gelen bir sadaka ise, kendisi ona el sürmez, onlara verirdi. Fetihler çoğalıp İslâm yayılınca da -Ebû Hüreyre ve başkaları gibi- Suffe’nin dışına çıktılar, emirlik, kumandanlık yaptılar. Yerlerinde oturmadılar.

Diğer taraftan kendileri vasıtasıyla rızkın talep edildiği sebepler (yollar) akı türlüdür denilmiştir:

1- Bunların en üstünü, Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kazanç şeklidir. O şöyle buyurmuştur: “Benim rızkım mızrağımın gölgesi altına yerleştirildi, Zillet ve küçülmüşlük de emrime muhalefet olana yazıldı.” Bu hadisi Tirmizî rivâyet etmiş ve sahih olduğunu ifade etmiştir. Buhârî, Cîhad 88; Müsned, II, 50, 92. Tirmizî’de tesbit edemedik. Yüce Allah, böylelikle Peygamberinin rızkını -faziletli olması dolayısıyla- kendi kazancına bağlı kılmış ve özel olarak ona kazanç türlerinin en faziletlisini ihsan etmiştir ki, bu da düşmana galip gelmek ve onu yenik düşürmek suretiyle rızkı almak şeklidir. Çünkü bu yol, en şerefli bir yoldur.

2- Kişinin kendi el emeğinden yemesi: Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kişinin yediği en hoş şey, elinin emeğinden (yediği) dir. Ve şüphesiz Allah’ın Peygamberi Dâvud kendi el emeğinden yerdi.” Bu hadisi de Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Buyû’ 15. Sadece elinin emeğinden yediğini belirten bölümü: Enbiyâ 37; Müsned, II, 314. Kur’ân-ı Kerîm’de de (Hazret-i Dâvud hakkında) şöyle buyurulmaktadır:

“Biz ona sizin için giyecek (zırh) yapmak sanatını öğrettik.” (el-Enbiya, 21/80) Hazret-i Îsa’nın da annesinin eğirdiği yünün gelirinden yediği rivâyet edilmektedir.

3- Ticaret. Bu da ashâb-i kiramın çoğunun yaptığı işti. Özellikle de Muhacirlerin (Allah hepsinden razı olsun). Kur’ân-ı Kerîm ticaretin önemine birden çok yerde delâlet etmektedir.

4- Ziraat ve ağaç dikmek. Biz buna dair açıklamalarımızı el-Bakara Sûresi’nde (2/205. âyetin tefsirinde) açıklamış bulunuyoruz.

5- Kur’ân okutmak, Kur’ân öğretmek ve Kur’ân ile tedavi (rukye) buna dair açıklamalar da Fâtiha Sûresi’nde (Fazileti ve İsimleri bölümü, 4. başlıkta.) geçmiş bulunmaktadır.

6- Muhtaç düşmesi halinde ödemek suretiyle borç almak. Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Kim ödemek isteğiyle başkalarından mal alırsa Allah ona ödetir. Kim de o malı telef etmek niyetiyle alırsa, Allah da onu telef eder.” Bu hadisi Buhârî, Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)’dan rivâyet Buhârî, Zekât 18, İstikraz 2; İbn Mâce, Sadakat 11; Müsned, II. 361, 417. etmektedir.

7. Herşey Allah’ın Dilemesiyle Olur:

“Allah dilerse” âyeti, rızkın çalışıp çabalamakla olmadığına, ancak Allah’ın lütfuyla olduğuna delildir, Allah rızkı kulları arasında paylaştırır. Bu da yüce Allah’ın:

“Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz pay ettik” (ez-Zuhruf, 43/32) âyetinden açıkça anlaşılmaktadır.

Tevbe 27

Sonra bunun ardından Allah, dilediğine tövbe nasip eder. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

Diyanet Vakfı
Sonra Allah, bunun ardından yine dilediğinin tevbesini kabul eder. Zira Allah bağışlayan, esirgeyendir.

Kurtubi Tefsiri
Sonra Allah, bunun ardından dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bağışlayıcıdır, rahmet edicidir.

7. Bozgundan Sonra Gelen Allah’ın Sekineti;

“Sonra Allah, Rasûlûne ve mü’minlere sekinetini indirmiş,..” Yani, Allah onların üzerlerine kendilerine sükûn verecek, korkularını giderecek şeyi indirmiş ve nihayet geri dönüp kaçtıktan sonra müşriklerle Savaşma cesaretini bulmuşlardı.

“Görmediğiniz ordular da indirmiş”, âyetinde kasıt meleklerdir. Melekler, mü’minlerin kalplerine bıraktıkları düşünceler ve sebat ile mü’minleri güçlendiriyor, kâfirleri de kendilerini göremedikleri bir yerden korkutarak ve Savaşsız olarak zayıf düşülüyorlardı. Çünkü melekler Bedir günü dışında herhangi bir Savaşta fiilen çarpışmamışlardır. Rivâyete göre Nasroğullarından bir adam, Savaştan sonra mü’minfere şöyle demiş: O ablak atlar ve üzerlerindeki beyaz adamlar nerede? Biz onlar arasında ancak bir ben’i andırıyorduk. Ve biz ancak onların elleriyle öldürüldük. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bu hususu haber verdiklerinde: O da: “Onlar meleklerdi” diye buyurdu.

“Ve kâfirleri” kılıçlarınızla

“azaplandırmıştım. Kafirlerin cezası İşte budur. Sonra Allah bunun ardından dilediğinin tevbesini kabul eder.” Yani, (müşrikler arasından) bozguna uğrayıp kaçanların tevbesini kabul ederek İslâm’a hidayet bulmalarını sağlar. Huneyn’de kumandan olan Mâlik b. Avf en-Nasrî ve kavminden onunla birlikte İslâm’a girenler gibi.

8. Huneyn Esirlerine ve Ganimetlerine Yapılan Uygulamalar:

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Huneyn’de alınan ganimetleri cirâne denilen yerde paylaştırdıktan sonra Hevazinlilerin heyeti ona, kendilerine lütuf ve ihsanda bulunulmasını da arzu ederek, müslüman olarak geldiler ve: Ey Allah’ın Rasûlü, dediler. Şüphesiz ki sen, insanların en hayırlısı, en iyisisin. Bizim çocuklarımızı, kadınlarımızı, mallarımızı almış bulunuyorsun. Hazret-i Peygamber onlara şöyle dedi: “Ben sizin gelmenizi bekledim (yahut halinize acıdım). Paylaştırma işi bitmiş bulunuyor. Benim yanımda da şu gördüğünüz kimseler var. Şüphesiz en iyi söz doğru olanıdır. Siz, ya çoluk çocuğunuzu seçiniz, yahut da mallarınızı.” Onlar: Bize göre akrabalık bağına denk hiçbirşey yoktur, dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber hutbe İrad etmek üzere kalkıp şöyle dedi: “Bunlar, İslâm’a girmiş olarak bize geldiler. Biz de onları serbest bıraktık. Onlar ise akrabalığa denk hiçbirşey olmayacağını söylediler. Ve böylelikle çoluk çocuklarının kendilerine geri verilmesine razı oldular. Bana, Abdulmuttaliboğullarına ve Haşimoğullarına düşen ne varsa hepsi onlarındır.” Bunun üzerine Muhacirler ve Ensar da: Bize de ne düşmüşse, o da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’indir dediler,

el-Akra’ b. Habis ile Uyeyne b. Hısn da kendi kavimleri arasında kavimlerinin paylarından kendilerine düşenlerden herhangi bir şeyi Hevazinlilere geri vermek istemediler. el-Abbas b. Mirdas es-Sülemî de aynı şekilde payına düşenleri geri vermek istemeyip, Akra’ ile Uyeyne’nin kavimlerinin desteklerini aldığı gibi, kavminin kendisine de yardımcı olacağını umud etti. Ancak, Süleymoğulları bunu kabul etmeyerek şöyle dediler: Hayır, bize düşen ne varsa o da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ındır dediler.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: “Sizden kim elinde bulunanları geri vermek hususunda cimrilik ederse, şüphesiz ki biz ona onun yerini tutacak şeyler veririz” diye buyurdu. Böylelikle Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hevazinlilere kadın ve çocuklarını geri verdi, gönül hoşluğuyla payından vazgeçmek istemeyen kimselere de razı olacakları şekilde yerlerini tutacak başka şeyler verdi.

Katade der ki: Bize nakledildiğine göre, Sa’doğullarından Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a süt emzirmîş olan süt annesi, Huneyn günü yanına gelerek Huneyn esirlerini serbest bırakmasını istedi. Hazret-i Peygamberde şöyle buyurdu: “Ben ancak onlardan payıma düşene sahibim. Sen bana yarın gel ve insanlar yanımda iken benden isteğini tekrarla. Ben sana kendi payımı vercek olursam, diğerleri de (sana) kendi paylarını verirler.” Ertesi gün Hazret-i Peygamberin yanına geldi. Hazret-i Peygamber elbisesini ona yaydı ve üzerine oturttu. Daha sonra süt annesi ondan isteğini tekrarladı, o da kendi payını ona bağışladı. însanlar bunu görünce, onlar da kendi paylarını ona verdiler.

Said b. el-Müseyyeb’in söylediğine göre, Hevazinlilerden ashâb olarak alınan kadın ve çocukların sayısı altibin kişi idi. Dörtbin kişi de denilmiştir.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Bunlar arasında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın süt kardeşi Şeyma da vardı. Şeyma, Sa’d b. Bekroğullarından el-Haris b. Abdülüzza ile, yine Sa’doğullarından Halime’nin kızıdır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona ikramda bulunmuş, bağışlarda bulunmuş ve iyilik yapmıştı. Şeyma da kabul ettiği dini ve Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu bu bağışlardan dolayı sevinçli olarak yurduna döndü.

İbn Abbâs der ki: Evtas günü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kadının koşuşup bağırdığını, feryad ettiğini, biryerde karar kılamadığını gördü. Onun halini sordu, kendisine çocuğunu kaybetti denildi. Daha sonra aynı kadını çocuğunu bulmuş öperken ve bağrına basarken gördü. O kadını çağırdı ve arkadaşlarına sordu: “Hiç bu kadın kendi çocuğunu ateşe atar mı?” Hayır dediler. Bu sefer Hazret-i Peygamber: “Niye?” diye buyurunca onlar, çocuğuna olan şefkatinden ötürü dediler. Hazret-i Peygamber de: “Allah bu kadından daha çok size merhametlidir” diye cevap verdi. Müslim de bu hadisi bu manada rivâyet etmiştir. Buhârî, Edeb 18, Müslim, Tevbe 22. Yüce Allah’a hamd olsun.

Tevbe 26

Sonra Allah, Resulüne ve müminlere sekînetini indirdi, sizin görmediğiniz ordular indirdi ve kâfirleri azaplandırdı. İşte bu, kâfirlerin cezasıdır.

Diyanet Vakfı
Sonra Allah, Resulü ile müminler üzerine sekinetini (sükunet ve huzur duygusu) indirdi, sizin görmediğiniz ordular (melekler) indirdi de kafirlere azap etti. İşte bu, o kafirlerin cezasıdır.

Kurtubi Tefsiri
Sonra Allah, Rasulüne ve mü’minlere sekînetini indirmiş, görmediğiniz ordular da indirmiş ve kâfirleri azaplandırmıştı. Kâfirlerin cezası İşte budur.

Tevbe 25

Andolsun ki, Allah size birçok yerde ve Huneyn günü yardım etti. O gün çokluğunuz size güven vermişti ama hiçbir fayda sağlamadı. Yeryüzü genişliğiyle birlikte size dar gelmişti, sonra arkanızı dönüp kaçtınız.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki Allah, birçok yerde (savaş alanlarında) ve Huneyn savaşında size yardım etmişti. Hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat sizi hezimete uğramaktan kurtaramamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti, sonunda (bozularak) gerisin geri dönmüştünüz.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki, Allah bir çok yerde ve Huneyn gününde size yardım etmiştir. Hani çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de bunun size hiçbir faydası olmamıştı. Yeryüzü genişliğine rağmen başınıza dar gelmişti. Nihayet arkanızı çevirip gitmiştiniz.

Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1. Huneyn Gazvesi ve Allah’ın Yardımı:

Yüce Allah ‘in:

“Andolsunkl Allah bir çok yerde… bize yardım etmiştir”

âyeti ile ilgili olarak şunları nakledelim:

Hevazinlilere Mekke’nin fethedildiği haberi ulaşınca, Nasr b. Mâlikoğullarına mensup olan ve ordu kumandanlığı elinde bulunan Mâlik b. Avf en-Nasrî, Hevazinlilerî bir araya topladı. Kâfirlerle birlikte mallarını, davarlarını, kadın ve çocuklarını da Savaş alanına sürdü. Bununla askerlerin kendilerini daha iyi koruyacaklarını ve böyle bir durumda Savaş esnasında daha bir güç ve gayrete geleceklerini zannetmişti. el-Hasen ve Mücahide göre sekizbin kişi idiler. Hevazin ve Sakiflilerin (toplamı) dörtbin kişi oldukları da söylenmiştir. Hevazinlilerin başında Mâlik b. Avı, Sakiflilerin başında ise Kinâne b. Abd bulunuyordu. Hep birlikte Evtâs denilen (ve Huneyn vakasının cereyan ettiği) yere konakladılar.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da Eslemli Abdullah b. Ebi Hadred’i gözcü olarak göndermişti. Abdullah, Hazret-i Peygambere geri dönerek gördüklerini haber verdi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da üzerlerine yürümeyi kararlaştırdı. Safvan b. Umeyye b. Halef el-Cumahî’den, bir görüşe göre yüz, bir diğer görüşe göre de dortyüz zırh emanet aldı. Rabia el Mahzûmî’den otuz ya da kırkbin (dirhem) borç aldı. Dönüşünde de o borçlarını ona ödedi. Daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle dedi: “Allah aileni de malını da mübarek kılsın. Borcun karşılığı vaktinde ve eksiksiz olarak ödenmesi ve bundan dolayı da övgü (teşekkür) dür.” Bu hadîsi İbn Mâce Sünen’inde rivâyet etmiştir. Nesâî, Buyû’ 97; İbn Mâce, Sadakat 16; Müsned, IV, 36.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), onbini Medine’den kendisi ile birlikte gelenlerden, iki bini de Mekke’nin fethi günü müslüman olanlardan olmak üzere – ki bunlara Tulakâ denilir- toplam oniki bin müslüman ile yolda Süleym, Kilaboğulları, Abs ve Zübyanlı bedevilerden kendilerine katılanlarla birlikte yola çıktı. Mekke’ye Attâb b. Esid’i vali olarak tayin etti. Hazret-i Peygamberin Evtas’a gidişi esnasında bedevi Arapların cahilleri yeşil bir ağaç gördüler. Cahiliye döneminde onların Zâtu Envât diye adlandırılan meşhur bir ağaçları vardı. Kâfirler yılın belli bir gününde o ağacın yanına gider onu tazim ederlerdi. İşte bu cahil bedeviler: Ey Allah’ın Rasûlü, bunların Zatu Envatları olduğu gibi sen de bize böyle bir Zatu Envât yap dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Allahu ekber, nefsim elinde olana yemin ederim ki, Mûsa’nın kavminin ona: Onların ilahları olduğu gibi sen de bize bir ilâh yap dedikleri gibi dediniz, O da kendilerine: Şüphesiz siz cahillik eden bir kavimsiniz, demişti. İki okun tüyleri nasıl aynı hizada iseler, yemin ederim ki, siz de öylece sizden öncekilerin yollarını izleyeceksiniz. Hatta onlar bir keler deliğine girecek olsalar, siz de ondan gireceksiniz.” Tirmizî, Fiten 18; Müsned, V, 218.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Huneyn vadisine varıncaya kadar yola devam etti. Huneyn, Tihame bölgesi vadilerinden birisidir. Hevazinliler vadinin her iki yanında pusuya yatmışlardı. Sabahın yeni aydınlandığı bir sırada Hevazinliler, tek bir kişiymişçesine müslümanlara bir hamle yaptılar. Müslümanların büyük bir çoğunluğu geri çekildi ve kimse kimseye dikkat edemez oldu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve beraberinde Hazret-i Ebû Bekir ile Hazret-i Ömer, ayrıca Ehl-i Beytinden de Hazret-i Ali ile Hazret-i Abbas, Ebû Süfyan b. el-Haris b. Abdulfnuttalib ve onun oğlu Cafer ile Usame b. Zeyd, Eymen b. Ubeyd -ki bu Huneyn günü şehid düşmüş olup Um Eymen’in oğludur- Rabia b. El Haris ve el-Fadl b. Abbas da beraberinde sebat gösterdiler. Cafer b. Ebi Süfyan yerine Kuşem b. el-Abbas da zikredilmiştir İşte bu on kişi Hazret-i Peygamberin yanından ayrılmadılar. Bundan dolayı Hazret-i Abbas şöyle demiştir:

“Savaşta Allah Rasûlüne yardım ettik, dokuz kişi

Onun yanından kaçıp dağılanlar da kaçıp gitti

Onuncumuz ise takdir gereği ölümle buluştu

Allah yolunda kendisine isabet eden sebebiyle hiç sızlanmaksızın.”

Sebat edip dağılmayanlar arasında beline bir kuşak bağlamış, Ebû Talha’ya ait bir deveyi yakalamış, elinde de bir hançer bulunduğu halde Um Suleym de vardı. Ne Resûlüllah, ne de bu sözü geçenlerden herhangi bir kimse geri çekilmedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Düldül adındaki beyaz katın üzerinde idi.

Müslim’in Sahih’inde Enes’den rivâyete göre Hazret-i Abbas şöyle demiş: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın katınnın dizginlerini yakalamış, hızlanmasını istemediğimden engellemeye çalışıyordum. Ebû Süfyan da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın (katırının) dizginlerini yakalamıştı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Ey Abbas, Ey (altında Rıdvan bey’atinin yapıldığı) Semura ağacı altında bey’at edenler! diye seslen” diye buyurdu. Bunun üzerine Hazret-i Abbas -ki, sesi gür birisi idi. Sesinin gürlüğünden ötürü bir gün Mekke’ye baskın yapılmış ve sabah baskını diye seslenmiş, sesini işiten hamile her kadın karnındaki yavrusunu düşürmüştü- dedi ki: Ben de sesimin çıkabildiği kadar; Nerede Semura ağacı altında bey’at edenler diye seslendim. Allah’a yemin ederim, benim sesimi işittikleri vakit, onların gelişleri âdeta bir ineğin yavrularına gelişi gibi idi. Hep birlikte: Lebbeyk lebbeyk dediler. Ve sonra da kâfirlerle birlikte Savaşa tutuştular… Hadisin devamında şu ifadeler de vardı; Sonra, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) birkaç çakıl taşı aldı ve onları kâfirlerin yüzlerine doğru fırlattı. Daha sonra da: “Muhammed’in Rabbi hakkı için onlar bozguna uğradılar” diye buyurdu. (Hazret-i Abbas devamla) buyurdu ki: Ben, Savası seyretmeye koyuldum, gördüğüm kadarıyla eski halinde devam ediyordu. Fakat onlara çakıl taslarını atması ile birlikte onların keskin silahlarının körelmiş olduğunu (yani güçlerinin zayıfladığını) ve artık geri çekildiklerini gördüm. Müslim, Cihâd 76; Müsned. I, 207.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Müşriklerden İslâm’a girip Huneyn’de hazır bulunup sonradan müslüman olmuş birisinden çeşitli yollardan rivâyetimize göre -Huneyn’e dair kendisine soru sorulması üzerine- bu kişi şöyle demiştir: Müslümanlarla karşılaştık. Çabucak onları geri çekilmek zorunda bıraktık ve beyaz bir katır üzerine binmiş bir adamın yanına varıncaya kadar onların arkasından gittik. O bizi görünce, bizi şiddetle azarladı ve öfkeyle bağırdı. Sonra da avucuna birkaç çakıl ve biraz toprak alıp onu attı ve: “Yüzler çirkinleşsin, tanınmaz olsun” diye buyurdu. O çakıl ve topraktan kendisine birşeyler girmedik bir göz kalmadı; topuklarımızın üzerinde gerisin geri dönmekten kendimizi alamadık.

Saîd b. Cübeyr de der ki: Bize, Huneyn günü müşrikler arasında bulunan bir adam anlatarak dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashâbı ile karşılaştığımızda, önümüzde bir koyun sağacak kadar bir süre dahi duramadılar. Nihayet beyaz katır üzerinde bulunan adamın yanına vardık. -Bununla Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastetmektedir- Beyaz ve güzel yüzlü yiğitler karşımıza çıktılar, bizlere: Yüzler tanınmaz hale gelsin, çirkinleşsin, geri dönün, dediler. Biz de geri döndük, onlar ise âdeta omuzlarımıza binmişlerdi. İşte o vakit olan oldu. Bununla melekleri kastetmektedir.

Derim ki: rivâyetler arasında herhangi bir tearuz (çatışma) sözkonusu değildir. Çünkü, “yüzler tanınmaz hale gelsin” ifadesinin hem Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından, hem de melekler tarafından söylenmiş olması İhtimali vardır. Ve bu, meleklerin Huneyn günü çarpıştıklarının da delilidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Ali (radıyallahü anh), Huneyn günü kendi eliyle kırk kişi öldürdü. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da (yani bu gazada) dört bin kişiyi -altıbin kişi de denilmiştir- ashâb aldı ve miktarları bilinmeyecek kadar çok ganimetler dışında oniki bin de deve ganimet aldı.

2. Seleb, Devlet Başkanının Raiyyesinden Ödünç Alması, Esirler, Ganimetler:

İlim adamları bu gaza ile ilgili olarak derler ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Kim üzerinde onu öldürdüğüne dair bir delili bulunmak suretiyle birisini öldürdüğünü ispatlarsa, o öldürdüğü kişinin selebi öldürene aittir” diye buyurmuştur. Bu hadis, daha önce, el-Enfal, 8/41. ayet 4. başlıkta geçmişti. Kaynaklar için oraya bakılabilir. el-Enfal Sûresi’nde (8/41. âyet, 4. başlıkta) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. İbnu’l-Arabî der ki: İşte bu incelik ve başka özellikleri dolayısıyla Kur’ân ahkâmına dair eser yazan ilim adamları bu âyet-i kerimeyi ahkâm âyetleri arasında zikretmişlerdir.

Derim ki: Yine Huneyn gazvesinde Hazret-i Peygamberin uygulamalarından, ariyet olarak silah almanın ve eğer benzeri bir İş için ariyet alınması alışılan bir şey ise, o yolda o ariyet alınan şeyden faydalanmanın câiz olduğu, İmâmın böyle bir şeye ihtiyaç duyması halinde borç alıp bunu bilahare sahibine geri vermesinin câiz olduğu da anlaşılmaktadır. Safvan’dan, ariyet alma ile ilgili hadis bu konuda aslî bir dayanaktır. Yine bu gazada Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “(Ashâb olarak alınan) hamile herhangi bir kadın doğum yapmadıkça hamile olmayan da bir defa ay hali olmadıkça onunla ilişki kurulmaması” emrini vermiştir. Ebû Dâvûd, Nikâh 44; Tirmizî, Siyer 15; Dârimî, Talâk 18; Müsned, III, 62, 87.

İşte bu da kadının için ashâb alınmasının, -nikâhlı ise-, nikâhını hükümsüz kıldığının delilidir. Buna dair yeterli açıklamalar daha önce en-Nisa Sûresi’nde (4/24. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Mâlikin rivâyet ettiği hadise göre Safvan kâfir olduğu halde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte gazaya çıkmış ve o, Huneyn ve Taifde hazır bulunmuştu. Hanımı da o sırada müslüman olmuştu… Muvatta’'”, Nikâh 44.

Mâlik der ki: Ancak bu, (Safvân, gazaya çıkışı) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın emri ile olmamıştı. Ben -hizmetçi ya da deniz tayfası olmaları hali müstesna- müşriklere karşı müşriklerin yardımının alınabileceği görüşünde değilim. Ebû Hanîfe, Şâfiî, es-Sevrî ve el-Evzaî de derler ki: Eğer galip gelen İslâm’ın hükmü ise bunda bir mahzur yoktur. Üstün gelen şirkin hükmü ise, onların yardımını almak mekruhtur. Bunlara (ganimetten) pay verilmesine dair açıklamalar da el-Enfal Sûresinde (8/41. âyet, 20. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

3. Huneyn Günü:

Yüce Allah’ın:

“Huneyn gününde” âyetinde sözü edilen “Huneyn”, Mekke ile Taif arasında bir vadidir. Bu kelime burada müzekker bir isim olduğundan dolayı munsarıf gelmiştir. Kur’ân’ın kullanımı bu şekildedir. Araplar arasında bunu o yerin ismi kabul ederek munsarıf olarak kullanmayanlar da vardır. Şair şöyle demiş:

“Peygamberlerine yardım ettiler ve onun gücüne güç kattılar,

Huneyn’de. O kahramanların güçlerinin zayıfladığı günde.”

Âyet-i kerimede geçen ve “gün” anlamına gelen; kelimesi ise, zarftır. Burada bu kelime: “Ve O Huneyn gününde size yardım etti” anlamında olmak üzere nasb edilmiştir.

el-Ferrâ’ der ki Burada el-Ferrâ”nin ifadeleri pek sağlıklı bir şekilde nakledilmemiş. Bu ifadeler aynen, en-Nehhâs, Î’rabu’l-Kur’ân, II, ll’den nakledilmiştir. el-Ferrö; bu kelimenin gayr-i munsarıf olduğunu söylerken, gerekçe olarak, ortada bulunan eliften ve sonra ikişer harfin bulunmasını göstermekte ve buna: Mesürid: mescidler, temâsfl; tünsâtlcr gibi kelimeleri örnek göstermekte ve açıklamalarını sürdürmektedir. Bk. el-Ferrâ’, Meâni’l-Kur’ân, I, 428.: “Yer (ler) de” kelimesinin munsarif olmayışı, bu kelimenin tekil halinde benzerinin bulunmaması ve bunun da çoğulunun olmaması dolayısıyladır. Şu kadar var ki şair kimi zaman mecbur kalarak bunun çoğulunu getirebilir. Fakat şiirde kullanılabilen herbir şeyin normal konuşmada kullanılması doğru olmayabilir. Daha sonra da (buna şu mısraı) Örnek gösterir:

“Onlar (o atlar dizginlerinin) demirlerini çiğnemeye çalışıyorlar.”

en-Nehhâs der ki: Ben Ebû İshâk’ın bu ifadelerden hayrete düştüğünü ve şöyle dediğini gördüm: el-Ferrâ’ bu hususta el-Halil’in görüşünü benimsemiş ve bu konuda hata etmiştir. Çünkü, el-Halil bu hususta şöyle demektedir: Bunun munsarıf olmayışı tekiller arasında benzerî bulunmayan bir çoğul oluşundan ve cem’i teksir (kırık çoğul) ile çoğul yapılmayışından dolayıdır, “Elif” ve “te” ile çoğul yapılmasının ise bir mahzuru yoktur.

4. Çokluğun Faydası Yoktur:

“Hani çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de…” âyeti ile ilgili olarak denildiğine göre, oniki bin kişi idiler, onbirbin beşyüz kişi oldukları söylendiği gibi onalti bin kişi oldukları da söylenmiştir. Onlardan kimileri: Bugün sayıca az olduğumuzdan dolayı asla yenik düşmeyiz, demişlerdi. Bu sözleri dolayısıyla ilâhî yardımdan mahrum bırakıldılar. Bunun sonucunda açıkladığımız şekilde işin başında bir bozgun yaşandı ve bu, geri döndükleri zamana kadar devam eni. Sonunda resullerin efendisinin bereketiyle yardım ve zafer müslümanların oldu. İşte yüce Allah bu âyet-i kerimede galibiyetin çoklukla değil, ancak Allah’ın yardımı ile gerçekleşeceğini açıklamaktadır. Nitekim şöyle buyurmaktadır:

“Ve eğer sizi yardımsız bırakırsa O’ndan başka size yardım edecek kimdir?” (Âl-i İmrân, 3/160).

5. Başlarına Dar Gelen Yeryüzü;

“…Yeryüzü genişliğine rağmen başınıza dar gelmişti” yani, korkudan dolayı bu hale düşmüştünüz. Nitekim şair şöyle demektedir:

“Korku içerisinde ve takip edilen bir kimse için uçsuz bucaksız olduğu halde

Allah’ın toprakları; âdeta bir avcının ipi kadar bir yerdir.”

” Genişlik” demektir. Bu kökten olmak üzere; “Filanın kalbi geniştir,” denilir. “Ra” harfi üstün olarak; ise geniş olan demektir.

Bu sekile uygun olarak. Geniş yurt ve geniş arazi,” Geniş oldu, geniş olur, geniş olmak”; denilir.

“Rağmen” kelimesindeki “be” harfinin “beraber” anlamına gelen; ile aynı anlamda olduğu söylendiği gibi; Rağmen anlamına geldiği de söylenmiştir. Bunun, Genişliği ile anlamında olup, nin mastariye olduğu da söylenmiştir.

6. Savaşın Başlangıcında Müslümanların Geri Çekilmeleri:

Müslim, Ebû İshâk’tan şöyle dediğini rivâyet eder: Bir adam el-Berâ (b. Âzib)’in yanına gelerek şöyle dedi: Ey Umâre’nin babası, Huneyn günü geri kaçunız mıydı? O, şöyle dedi: Şehadet ederim ki, Allah’ın Peygamberi -Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun- asla geri çekilmedi. Fakat şu kadar var ki, insanlar arasında aceleci olanlar ile pek silahı bulunmayan kimseler, Hevazinlilerden şu kabilenin karşısına çıktılar. Hevazinliler İse İyi ok atan bir kavimdiler. Âdeta bir çekirge sürüsünü andırıyorlardı. Bundan dolayı (müslümanların arasında bulunanlar) geri çekildiler. Sonra da o geri çekilenler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına -Ebû Süfyan onun katırının dizginlerini tutmuş olduğu halde- geri döndüler. Hazret-i Peygamber katırından indi, dua etti ve Allah’tan yardım dileyerek: “Ben Peygamberim, bunda yalan yoktur. Ben, Abdulmuttalib’in oğlu (torunu) yum. Allah’ım, yardımını bize indir.” el-Berâ der ki: Allah’a yemin ederim biz, Savaş kızıştığında onunla -Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastediyor- (onu siper edinerek) korunurduk. Aramızdan (bize göre) onunla aynı hizada duran kişiyi kahraman kabul Müslim, Cihad 79, ayrıca bk. 78, 80, 81; Buhârî, Meğazî, 54 (kısmen). ederdik.

Tevbe 24

De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, kazandığınız mallar, durgunluğundan korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız meskenler; Allah’tan, Resulünden ve O’nun yolunda cihaddan size daha sevgili ise, Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.

Diyanet Vakfı
De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allahtan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, elinize geçirdiğiniz mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler, size Allah’tan, Rasûlünden ve O’nun yolundaki cihaddan daha sevimli ise, o halde Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.”

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Mekke’den Medine’ye hicret etme emri verilince, kişi babasına, baba oğluna, kardeş kardeşine, koca hanımına: Bize hicret etme emri verildi, demeye başladı. Onlardan kimisi hicret etmekte elini çabuk tuttu. Kimisi hicret etmeyi kabul etmeyerek şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, eğer hicret yurduna çıkıp gitmeyecek olursanız size hiçbir faydam dokunmaz ve size en ufak bir şey harcamam. Kimisine de hanımı ve çocuğu asılıp duruyor, ona Allah aşkına gitme, biz senden sonra kaybolur gideriz diyordu, Onlardan kimisi rikkate gelir, bundan dolayı hicret etmekten vazgeçer onlarla birlikte kalırdı. Bunun üzerine:

“Ey îman edenler! Eğer küfrü Îmandan sevimli bulurlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veli edinmeyin” âyeti nâzil oldu. Yani, eğer onlar Mekke’de küfür üzere kalmayı Allah’a Îman edip Medine’ye hicret etmeye tercih edecek olurlarsa, onları veli edinmeyin demek istemektedir.

“İçinizden”, bu âyet-i kerimenin nüzulünden sonra

“kim onları veli edinirse onlar zâlimlerin tâ kendileridirler.” Daha sonra da geri kalarak hicret etmeyenler hakkında da:

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz” âyeti indi.

Aşiret, on ve daha fazla bir topluluk gibi bir topluluğun tek bir akde bağlı bulunan cemaat demektir. Belli bir şey etrafında toplanmak demek olan “muaşeret” de buradan gelmektedir.

“Elinize geçirdiğiniz mallar” Mekke’de kazanmış olduğunuz mallar demektir. Bu kelime aslında birşeyi bir yerden kesip başka bir yere alıp götürmek hakkında kullanılır.

“Durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaret… Allah’tan… daha sevimli ise…” İbnü’l-Mübarek der ki: Durgunluğa uğramasından korkulan ticaret, evde kalan ve onlara talip bulunmayan kızlar ve kızçocuklar demektir. Nitekim şair şöyle demektir:

“Fakirlikten dolayı kavimleri arasında durgun kaldılar (onlara talip çıkmadı).

Benim de orada kalışım (ya da; konumum) o kızların durgunluklarını (onlara talip çıkmayışım) daha da arttırdı.”

“Ve hoşunuza giden meskenler” orada yaşamaktan hoşlanacağınız evler

“size, Allah’tan… daha sevimli ise…” bunları, Allah yolunda ve Medine’de bulunan Rasûlüne hicret etmekten daha çok seviyorsanız… demektir.

“Daha sevimli” kelimesi,

“… idi.” nin haberidir. Kur’ân-ı Kerîm dışındaki konuşmalarda mübtedâ ve haber cümlesi olarak; ‘in merfu’ olması mümkündür. Bu durumda (……..)’in ismi de onda mahzuf kabul edilir. Şair Sîbeveyh şöyle bir beyit nakletmektedir:

“Ben öldüm mü insanlar iki grup olur: (Biri) sevinir,

Diğeri ise yaptıklarımdan övgü ile söz eder.”

Yine şöyle bir beyit nakletmektedir:

“Ona ulaşacak olsam odur derdimin şifası

Fakat o, derdin şifasını karşılıksız bağışlayan birisi değildir.”

Âyet-i kerimede Allah ve Rasûlünü sevmenin vücubuna delil vardır. Zaten bu hususta ümmet arasında hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Onlara duyulan sevginin her sevilenden önce geldiği hususunda da görüş ayrılığı yoktur. Yüce Allah’ı ve O’nun Rasûlünü sevmenin anlamına dair açıklamalar daha önceden (Âl-i İmrân, 3/31) âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“… ve O’nun yolundaki cihaddan… bekleyedurun” âyeti, emir kipidir, fakat tehdit anlamını ihtiva etmektedir. Bekleyin, demektir,

“Allah’ın emri gelinceye kadar” Allah’ın Savaş emri ve Mekke’nin fethi gerçekleşinceye kadar demektir, bu açıklama Mücahid’den nakledilmiştir, el-Hasen ise: Dünyada ya da âhirette gelecek bir cezayı bekleyin diye açıklamıştır.

“Ve Onun yolundaki cihaddan” âyetinde cihadın faziletine, onun nefsin rahatına, nefsin aile ve mala bağlılığına tercih edileceğine delil vardır. Sûrenin son taraflarında cihadın faziletine dair açıklamalar gelecektir, en-Nisa Sûresi’nde (4/100. âyetin tefsirinde) hicretin hükümlerine dair yeteri kadar açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamd olsun.

Sahih hadiste de şöyle buyrulmaktadır: “Şüphesiz ki şeytan Âdemoğluna karşı üç yerde oturmuş (pusu kurmuş)dur. Ona karşı İslâm’a giden yolda oturmuş ve ona: Niçin kendi dinini ve atalarının dinini bırakıyorsun? demiştir. Kişi ona muhalefet ederek İslâm’a girer. Yine şeytan ona karşı hicrete giden yolda oturur ve ona: Malını ve aileni mî bırakacaksın, der. Kişi ona muhalefet eder ve hicret ettikten sonra bu sefer cihada giden yolda ona karşı oturur ve ona şöyle den Sen cihad edeceksin ve öldürüleceksin. Hanımını başkası nikâhlayacak, malın ise paylaştırılacak. Kişi bu hususta da ona muhalefet eder ve cihad ederse, artık Allah’ın onu cennetine koyması Allah üzerindeki bir hakkıdır.” Bu hadisi Nesâî Sebere b. Ebi Fâkih yoluyla rivâyet etmiştir. Sebere dedi ki: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Muhakkak şeytan…” deyip hadisi nakletmektedir. Nesâî, Cihâd 19; Müsned, III, 483. Buhârî: “(Sebere b. Ebi Fâkih değil de) Sebere b. el-Fâkih diye ismini anmakta ve bu hususta herhangi bir görüş ayrılığını sözkonusu etmemektedir. Müsned, III, 483’te: “Sebre b. Ebî Fâkih” diye; Tirmizî, Tahâre 23’te: “İbnu’l-Fâkih” diye kaydetmektedir, İbn Hacer, Tekzib, III, 393’te: “İbnu’l-Fakih, İbn Ebi’l-Fakih, İbnu’l-Fükihe ve İbn Ebi’l-Fâkihe” şekillerinin zikredilmiş olduğunu belirtmektedir İbn Ebi Adiy de der ki: İbnü’l-Fakih de İbn Ebi Fakih de denilmektedir.

Tevbe 23

Ey iman edenler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşı küfrü severlerse, onları velî edinmeyin. Sizden kim onları velî edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.

Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.

Kurtubi Tefsiri
Ey Îman edenler! Eğer küfrü Îmandan sevimli bulurlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veli edinmeyin. Sizden kim onları veli edinirse, onlar zâlimlerin tâ kendileridirler.

Bu, âyet-i kerimenin zahirinden anlaşıldığına göre bütün mü’minlere yönelik bir hitaptır. Ve âyet-i kerimenin mü’minlerle kâfirler arasındaki velayet (dostluk) bağını koparmak bakımından Kıyâmete kadar hükmü bakidir.

Bir kesime göre bu âyet-i kerîme, hicrete ve küfür diyarını (orada kalmayı) redde teşvik sadedinde nâzil olmuştur. Buna göre hitab Mekke’de ve Mekke dışında (henüz dar-ı İslâm kapsamına girmemiş) Arap topraklarında yaşayan mü’minlere bir hitaptır. Onlara babalarını ve kardeşlerini veli edinerek kâfirlerin topraklarında kalmaya devam ederek onlara tabi olmamaları emredilmektedir.

“Eğer küfrü imandan sevimli bulurlarsa” yani, küfrü sevecek olurlarsa. İşte böylelerine itaat etmeyin ve onlara özel bir konum vermeyin. Yüce Allah.’ın özellikle babaları ve kardeşleri sözkonusu etmesi, bunlardan daha yakın bir akrabanın bulunmayışından dolayıdır. Yüce Allah;

“Ey îman edenler, yahudi ve hıristiyanları veli edinmeyin” (el-Mâide, 5/51) âyetinde, diğer insanları veli edinmeyi reddettiği gibi, bu yakın akrabalar arasında da (îman bağı olmadığı takdirde) dostluk ve velilik bağını reddetmektedir. Böylelikle asıl yakınlığın, akrabalığın, bedeni yakınlık ve akrabalık değil de din akrabalığı olduğunu beyan etmektedir. Sufîlerin okudukları şu beyitler de bu kabildendir:

“Diyorlar ki bana, işte sevdiklerinin yurduna yaklaştık.

Sense hâlâ kederlisin. Şüphesiz ki bu şaşılacak bir şey!

Dedim ki: Yurdun yakın olmasının faydası ne;

Eğer kalpler arasında bir yakınlık yoksa?

Yurdu uzak nice kimse vardır ki, muradına ermiştir ve bir başkası ise

Hemen yanı başındaki komşusu olduğu halde kederinden ölmüştür,”

Bu âyet-i kerimede “çocuklar” sözkonusu edilmemiştir. Çünkü İnsanların çoğunluğunda görülen durum şu ki, çocuklar da babalarına tabidirler. İyilik yapmak ve hibe gibi bağışlarda bulunmak İse, veli edinmekten istisna edilmiştir. Nitekim Hazret-i Esma; Ey Allah’ın Rasûlü, annem müşrik olarak (kendisine iyilik yapmamı) umarak yanıma geldi. Ben, onun yakınlığını gözeteyim mi? diye sormuş, Hazret-i Peygamber de: “Annene yakınlık göster” diye buyurmuştur. Bu hadisi de Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Hibe 29, Cizye 18, Edeb 8; Müslim, Zekât 50; Ebû Davüd, Zekât 34; Müsned, VI, 344, 347, 355.

“İçinizden kim onları veli edinirse, onlar zâlimlerin tâ kendileridir.”

İbn Abbâs der ki: O da onlar gibi bir müşrik olur. Çünkü, kim şirke razı olursa o da müşriktir.

Tevbe 22

Orada ebedî kalacaklardır. Şüphesiz Allah katında büyük bir ödül vardır.

Diyanet Vakfı
Onlar orada ebedi kalacaklardır. Şüphesiz ki Allah katında büyük mükafat vardır.

Kurtubi Tefsiri
Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar. Muhakkak ki Allah katında büyük bir mükâfat vardır.

“Rableri onları… müjdeler.” Yani, dünyada kendilerine, âhirette kendileri için hazırlanmış bulunan pek büyük mükâfatı ve kalıcı nimetleri bildirir.

“Nimetler (naim)” ise, rahat ve yumuşak yaşayış demektir.

“Ebediyyen kalıcıdırlar” anlamındaki; hal olarak nasbedilmîştir. Hulûd (ebedi kafiş ) ise devamlı ikamet etmek demektir.

“Muhakkak ki Allah katında büyük bir mükâfat vardır.” Yani, yüce Allah lütuf ve ihsan yurdunda onlar için bu mükâfatları hazırlamıştır.

Tevbe 21

Rableri onları kendisinden bir rahmet, hoşnutluk ve içinde sürekli nimet bulunan cennetlerle müjdeler.

Diyanet Vakfı
Rableri onlara, tarafından bir rahmet ve hoşnutluk ile, kendileri için, içinde tükenmez nimetler bulunan cennetler müjdeler.

Kurtubi Tefsiri
Rabbleri onları katından bir rahmet, hoşnutluk, içlerinde kendilerine ait tükenmez nimetler bulunan cennetler ile müjdeler.

Tevbe 20

İman eden, hicret eden ve mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenler; işte onlar Allah katında derecelerce daha yücedir. Ve kurtuluşa erenler onlardır.

Diyanet Vakfı
İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler, rütbe bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de işte onlardır.

Kurtubi Tefsiri
Îman edip de hicret edenlerin, Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad edenlerin Allah katında dereceleri daha büyüktür. İşte umduklarını elde edenler de onların ta kendileridir.

Yüce Allah’ın: ” Îman eden… ler” âyeti, mübtedâ olarak ref mahallindedir. Haberi ise

“Allah katında dereceleri daha büyüktür” anlamındaki âyettir. ” Derece ise, beyân (temyîz) olarak nasb edilmiştir. Yani onlar hacılara su vermek ve Mescid-i Haramı imar etmekle övünenlerden daha üstün derecededirler.

Kâfirlerin Allah nezdinde bir dereceleri yoktur ki, mü’minin derecesi daha büyüktür, demek sözkonusu olabilsin. Maksat, onların Mescidi imar etmek ve hacılara su vermek sebebiyle kendilerinin bir dereceye ve üstünlüğe sahip olduklarını varsaydıklarıdır. Yüce Allah da -onların bu varsayımları yanlış ve hata olmakla birlikte- kendilerince zannettikleri kanaate uygun olarak onlara hitap etmiştir. Nitekim yüce Allah’ın:

“O günde cennetliklerin karargâhları daha hayırlıdır…” (el-Furkan, 25/24) âyetine benzemektedir. (Yani, bundan cehennemliklerin karargâhlarında da hayır olduğu manası anlaşılmaz).

“Dereceleri daha büyüktür” âyetinin, derece sahibi olan herkesten daha büyüktür, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani, en üstün meziyet ve mertebe onların olacaktır.

“İşte umduklarını” böylelikle

“elde edenler de onların tâ kendileridir.”

Tevbe 19

Hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram’ı imar etmeyi, Allah’a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cihad eden kimse gibi mi tuttunuz? Allah katında eşit olmazlar. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.

Diyanet Vakfı
(Ey müşrikler!) Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haramı onarmayı, Allaha ve ahiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerin imanı ile bir mi tutuyorsunuz? Halbuki onlar Allah katında eşit değillerdir. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.

Kurtubi Tefsiri
Siz, hacılara su vermeyi ve Mescidi Haramın tamirini Allah’a ve âhiret gönüne inanan, Allah yolunda cihad eden (in ameli) İle bir mi tuttunuz? Bunlar, Allah nezdinde bir olamazlar. Allah zulmedenler topluluğunu bidayete erdirmez.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık Ancak, başlıklar iki değil, yalnızca bir başlıktır. halinde sunacağız:

1. Îman ve Cihad ile Diğer Ameller:

Yüce Allah’ın: ” Siz, hacılara su vermeyi… mi tuttunuz” ifadesinin Arapça’da takdiri şu şekildedir: Siz, hacılara su veren Sikâye sahiplerini yahut hacıların su ihtiyacını karşılayan kimseleri, Allah’a îman eden ve O’nun yolunda cihad eden kimselerle bir mi tuttunuz? Bununla birlikte hazfın

“Îman eden” âyetinde takdir edilmesi de mümkündür. Yani, siz hacılara su verme işini îman eden kimsenin ameli ile bir mi tuttunuz. Takdirin şöyle olduğu da söylenmiştir: Bunların amelini îman eden kimsenin imanı ile bir mi tuttunuz?

Sikâye, “siâye ve himaye” gibi bir mastardır. İsmin anlamı bilindiğinden dolayı mastar onun yerine kullanılmıştır. Nitekim; cömertlik ancak Hatem’dir, şiir ancak Züheyr’dir demek de buna benzer. Mescid-i Haram’ın imar edilmesi ifadesi de:

“O kasabaya sor” (Yusuf, 12/82) âyeti gibidir. Ebû Vecze ise “Hacılara su verenleri ve Mescid-i Haramı imar edenleri… birmi tuttunuz” diye okumuştur. Buradaki Su verenler kelimesi, in çoğuludur. Bunun aslı ise; şeklinde “fu’le” veznindedir. İşte bu türden illetli olan kelimelerin çoğulu hep böyle yapılır. Hakim, hakimler, unutan, unutanlar kelimelerinde olduğu gibi. Eğer bu kelime illetli olmayacak olursa, şeklinde çoğulu yapılır. Aylarda nesi’ (erteleme işi) yapan kimseler için; Nesi’ci ve nesi’ciler gibi. İbn ez-Zübeyr ve Saîd b. Cübeyr de bu kelimeleri bu şekilde; ” Su verenler, imar edenler” diye okumuştur. Ancak İbn Cübeyr, “İmar edenler” anlamındaki kelimenin aslen tenvinli olması kanaatiyle; Mescid kelimesini nasb ile okumuştur.

ed-Dahhak ise der ki: ” Hacılara su vermek” kelimesinin “sin” harfinin ötreli okunması da bir şivedir. “el-Haac” kelimesi ise “hacılar” anlamındaki el-Hüccâc”ın cins ismidir,

Mescid-i Haram’ın imar edilmesi, onu koruyup gözetmek ve onun görülmesi gereken İşlerini yerine getirmektir.

Bu âyet-i kerimenin zahiri, müşriklerden hacılara su vermek ve Mescid-i Haramı imar etmekle övünen kimselerin iddialarını -es-Süddînin de belirttiği gibi- iptal etmekte, boşa çıkarmaktadır. es-Süddî der ki: Hazret-i Abbas hacılara su vermekle, Şeybe Mescid-i Haramı İmar etmekle övününce , Hazret-i Ali de İslâm ve cihadla övündü. Yüce Allah Hazret-i Ali’yi tasdik etti, onları da yalanladı. Küfür ile birlikte Mescid-i Haramın imarının sözkonusu olmayacağını, onun imarının ancak îman , ibadet ve Allah’a itaati gerektiren işleri yerine getirmekle olacağını haber verdi. Bu ise apaçık bir husustur ve bunun anlaşılmayacak bir tarafı yoktur.

Şöyle de denilmektedir: Müşrikler yahudilere, bizler, hacılara su veren, Mescid-i Haramı imar eden kimseleriz. Biz mi daha faziletli ve üstünüz, yoksa Muhammed ve ashâbı mı? diye sordular. Yahudiler de kendilerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem);a olan inatları yüzünden: Siz daha faziletlisiniz diye cevap verdiler.

Burada anlaşılması zor bir durum ortaya çıkmaktadır ki, o Müslim’in Sahih’inde yer alan en-Nu’man b. Beşir’in şöyle dediğine dair rivâyetidir: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın minberinin yanında bulunuyordum. Bir adam: Ben İslâm’a girdikten sonra bir de hacılara su verecek olursam, artık ne amelde bulunursam bulunayım aldırış etmem. Diğeri şöyle dedi: Ben de İslâm’a girdikten sonra Mescid-i Haramı bir tamir edersem, artık ne yaparsam yapayım umurumda değil. Bir diğeri de şöyle dedir Allah yolunda cihad bu söylediklerinizden daha üstündür. Ömer (radıyallahü anh) onları azarlayarak şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın minberi yanında -o gün bir Cuma günüydü- seslerinizi yükseltmeyiniz. Fakat cuma namazı kılındıktan sonra ben, (Hazret-i Peygamberin huzuruna) girerim ve hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz bu hususta onun görüşünü sorarım. Bunun üzerine yüce Allah:

“Siz, hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haramın tamirini Allah’a ve âhiret gününe İnanan… İle bir mi tuttunuz” âyeti sonuna kadar nâzil oldu. Müslim. İmâre 111; Müsned, IV, 269.

Hadisin bu rivâyeti, âyet-i kerimenin, müslümanların bu amellerin hangisinin daha faziletli olduğu hususunda ayrılığa düşmeleri üzerine inmesini gerektirmektedir. Böyle bir durumda İse, âyet-i kerimenin sonunda: “Allah zulmedenler topluluğunu hidayete erdirmez” demesi uygun düşmez. İşte burada anlaşılması zor bir durum ortaya çıkmaktadır. Bu da şöyle bir açıklamayla ortadan kaldırılabilir: Bazı raviler, yüce Allah’ın:

“Bunun üzerine Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi” âyetini kullanmakta işi sıkı tutmamışlardır. Hazret-i Peygamber bu âyet-i kerimeyi Hazret-i Ömer’e soru sorması üzerine okuyunca, bunu rivâyet eden kişi âyetin o anda indiğini zannetmiştir. Hazret-i Peygamber ise bu âyet-i kerimeyi cihadın, Hazret-i Ömer’in tartışırken sözlerini işittiği o kimselerin söylediklerinden daha faziletli olduğuna delil göstermiş, Hazret-i Ömer onların görüşleri hakkında Hazret-i Peygamberin kanaatini sorunca, o da yüce Allah’ın daha önce indirmiş olduğu bu âyet-i kerimeyi ona okumuştur. Bu âyet bizzat o kimseler hakkında nâzil olduğu için değil. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Denilse ki: Buna göre kâfirler hakkında indirilen bir âyeti müslümanlar hakkında delil göstermek câiz olur. Oysa onların hükümlerinin farklı olduğu bilinen bir husustur. Buna şöyle cevap verilir: Yüce Allah’ın, müşrikler hakkında indirdiklerinden müslümanlara uyan bir takım hükümler çıkartmak uzak bir ihtimal olarak görül memelidir. Nitekim Hazret-i Ömer şöyle demiştir: İstesek közde kuzular etler kızartıp pişiririz ve tabakların biri konur biri kaldırılır. Fakat bizler yüce Allah’ın:

“Siz bütün hoş şeylerinizi dünya hayatınızda bitirdiniz ve onlarla faydalandınız” (el-Ahkaf, 44/20) âyetini dinlemiş bulunuyoruz. Bu âyet-i kerîme ise kâfirler hakkında açık bir nastır. Bununla birlikte Hazret-i Ömer bu âyet-i kerimeden kendi hallerine uygun düşecek şekilde bir azar manası ihtiva ettiğini de anlamıştır. Ashâb-ı kiramdan da herhangi bir kimse onun bu anlayışına karşı tepki göstermemiştir. İşte bu âyet-i kerimenin de bu türden olması mümkündür. Gerçekten bu açıklama nefis bir açıklamadır ve bu yolla anlaşılması zor ve içinden çıkılamaz durum ortadan kalkmakta, kapalılık diye birşey kalmamaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Tevbe 18

Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimse imar eder. Umulur ki onlar doğru yolda olanlardır.

Diyanet Vakfı
Allahın mescitlerini ancak Allaha ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve Allahtan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe Îman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler İmar eder. İşte bunların doğru yola ermişlerden olmaları umulur.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Allah’ın Mescidlerini Kimler îmar Eder:

Yüce Allah’ın:

“Allah’ın mescidlerini ancak… imar eder” âyeti mescidleri imar edenlerin mü’min olduklarına dair tanıklık etmenin sağlıklı ve doğru olduğuna delildir. Çünkü yüce Attan imanı buna bağlı kılmış ve bu işe devam etmenin mü’minlerin işi olduğunu haber vermiştir, Seleften birisi şöyle demiştir: Eğer bir kimsenin mescidi imar ettiğini görürseniz, onun hakkında hüsn-ü zan besleyiniz. Tirmizî de Ebû Said el-Hudrî’den Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Siz, bir adamın mescidlere gelmek itiyadında olduğunu görürseniz, onun îman sahibi olduğuna tanıklık ediniz.” Çünkü yüce Allah:

“Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe îman eden… kimseler imar eder” diye buyurmuştur. Bir rivâyette de: “Mescide mutad vakitlerinde gidip gelmeyi itiyat haline getirmişse” şeklindedir. Tirmizî, bu hasen garip bir hadistir, der. Tirmizî, Tefsir 9. sûre 9: İbn Mâce, Mesâcid 19: Dârimî, Salât 23; Müsned, III, 68, 76.

İbnü’l-Arabî der ki: Bu husus zahiren bir kimsenin salahı hakkındadır. Yoksa, şahidliklerde bulunacak alanlarla ilgili değildir. Çünkü şahidliklerin bu hususu bilenlerce özel halleri vardır. Şahidin kimisi zeki, kavrayışlı ve bildiği hususu hem inancıyla, hem haber olarak bildirmesiyle gerçek manada elde eder, bilir öğrenir. Kimisi de gafildir (çoğu şeyin farkına varmaz). Bunların herbirisi kendi lâyık olduğu şekilde değerlendirilir ve niteliklerine göre takdir edilir.

2. Allah’tan Başkasından Korkmamak:

Yüce Allah’ın:

“Allah’tan başkasından korkmayan kimseler” âyeti ile ilgili olarak, Allah’tan başkasından da korkmayan hiçbir mü’min yoktur. Mü’minler de Peygamberler de kendilerinin dışında kalan düşmanlardan korkagelmişlerdir, denilecek olursa ona şöyle cevap verilir: Yani, bir kimse kendisine ibadet olunanlar arasında Allah’tan başkasından korkmuyorsa demektir. Çünkü müşrikler putlara tapınıyor, onlardan korkuyor ve onlardan birşeyler umuyorlardı. İkinci bir cevap: Yani din hususunda Allah’tan başka kimseden korkmazsa, demektir.

3. Peygambere îman :

Âyet-i kerimede mescidlerde namaz kılmak suretiyle onları temizlemek ve onların tamiri gerektiren yerlerini düzeltmek suretiyle mescidleri imar edenlerin ve Allah’a îman edenlerin mü’min olacakları sözkonusu edilmekle birlikte, Allah Rasûlüne Îman etmekten ve ona îman etmeyenin imanından sözedilmemektedir diye sorulursa, böylesine şu şekilde cevap verilir: Resûlüllahı (sallallahü aleyhi ve sellem) sözü edilen namaz kılmak ve diğer hususlar delâlet etmektedir. Çünkü bunlar onun getirdiği şeyler arasındadır. Namazın kılınması, zekâtın verilmesi ancak Rasûle îman eden bir kişi tarafından yapılırsa sahih olur. İşte bundan dolayı Rasûl ayrıca sözkonusu edilmemiştir.

“Umulur” kelimesi, İbn Abbâs ve diğerlerinden nakledildiğine göre Allah için vücup ifade eder. Bunun, böyle kimselere yaraşan budur, anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, işte böylelerinin “doğru yola ermişlerden olmaları” yakışır, anlamındadır.

Tevbe 17

Müşriklerin, kendileri küfre şahitlik ederlerken Allah’ın mescitlerini imar etmeleri olmaz. Onların amelleri boşa gitmiştir. Ve onlar ateşte ebedî kalacaklardır.

Diyanet Vakfı
Allaha ortak koşanlar, kendi kafirliklerine bizzat kendileri şahitlik ederken, Allahın mescitlerini imar etmeye layık değildirler. Onların bütün işleri boşa gitmiştir. Ve onlar ateşte ebedi kalacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Müşriklerin kendi küfürlerine kendileri şahid İken Allah’ın mescidlerini imar etme hakları yoktur. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir ve onlar ebediyyen ateşte kalacaklardır.

“Müşriklerin… Allah’ın mescidlerini imar etme hakları yoktur” âyetinde ki ” İmar etme…leri” cümlesi,)’nin ismi olarak ref mahallindedir.

“Kendileri şahid iken” kelimesi de haldir.

İlim adamları bu âyetin te’vili hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir görüşe göre artık onların Mescid-i Harama gelmelerinin engellenmesi kararından sonra haccetme yetki ve imkânları yoktur. Sidâne, Sikâye ve Rifâde gibi görevler de müşrikler elinde bulunuyordu. Bu âyetle onların bu görevleri yerine getirmeye ehil olmadıklarını buna ehil olanların mü’minler olduklarını açıklamaktadır.

Bir diğer görüşe göre Hazret-i Abbas Bedir’de ashâb alınıp da kâfir olması, akrabalık bağlarını koparması sebebiyle ayıplanınca şöyle cevap vermiş: Sizler bizim kötülüklerimizi sözkonusu ediyor, iyiliklerimizi hiç anmıyorsunuz. Hz- Ali, iyilikleriniz de mi var? diye sorunca, Hazret-i Abbas: Evet demiş. Şüphesiz bizler Mescid-i Haramı imar ediyor, Kâ’be’nin örtülerini hazırlıyor, hacılara su veriyor ve esirleri esirlikten kurtarıyoruz. Bu âyet-i kerîme onun bu sözlerini reddetmek üzere indi. Suyûtî, ed-Durrul-Mensûr, IV, 145-146.

O halde müslürnanların mescidlerle ilgili hükümlerin gereğini yerine getirmeyi ve müşriklerin mescidlere girmelerini engellemeleri gerekir.

Genel olarak bütün kıraat âlimleri;

“İmar etmeleri” şeklinde “ye” harfini üstün, “mim” harfini de ötreli olarak okumuşlardır. İbn es-Semeyka ise bunu “ye” harfini ötreli ve “mim”i de esreli olarak okumuştur. Yani, onların mescidleri mamur hale getirmeleri ve imarına yardımcı olmaları hakkı yoktur. Buna karşılık; Allah’ın mescidini” şeklinde tekil olarak da okunmuştur. Mescid-i Haramı imar etme hakları yoktur, demek olur. Bu, İbn Abbâs, Saîd b. Cübeyr, Atâ b. Ebi Rebah, Mücahid, İbn Kesîr, Ebû Amr, İbn Muhaysın ve Yakub’un kıraatidir.

Diğerleri ise genel olarak bütün mescidler anlamını verecek şekilde; diye okumuşlardır, Ebû Ubeyd’in tercihi de budur. Çünkü bu daha umumî bir ifadedir. Özel olan da umumî ifadenin kapsamına girer. Bununla birlikte çoğul anlamına gelen kıraat ile özel olarak Mescid-i Haram’ın kast edilmesi ihtimali de vardır. Bu da (kullanılan isimleri) cins isimleri olması halinde mümkün olan bir kullanım şeklidir. Nitekim bir kimse sadece belli bir ata binmekle birlikte (cins İsmi kastedilerek): Filan kişi atlara biner, demek de bu kabildendir.

Çoğul kıraati daha doğrudur, çünkü bunun her iki anlama gelme ihtimali de vardır. Diğer taraftarı (bir sonraki âyet-i kerimede gelecek olan):

“Allah’ın mescidlerini ancak… imar eder” âyetinde “mescidler” anlamında çoğul olarak icma ile okunmuştur. Bu açıklamayı da en-Nehhâs yapmıştır, el-Hasen der ki: Maksat Mescid-i Haram olmakla birlikte “mescidler” diye buyurması, bütün mescidlerin kıblesinin ve önderinin Mescid-i Haram oluşundan dolayıdır.

“Şâhidler iken” âyeti ile;

“Kendileri şahidler iken” kastedildiği söylenmiştir. O bakımdan; zikredilmeyince, “şahidler” anlamındaki kelime de nasb olarak gelmiştir. İbn Abbâs der ki: Onların kendileri hakkında kâfir olduklarına dair şalûdlikleri, yaratılmış olduklarını kabul etmekle birlikte kendi putlarına secde etmeleridir.

es-Süddî der ki: Onların kâfir olduklarına dair şahidlikleri şudur: Hristiyana dinin nedir diye sorduğun vakit o, ben bir hristiyanim, yahudiye aynı soruyu sorarsan ben yahudiyim, sabüye aynı soruyu sorarsan ben de sabiyim, müşrike senin dinin ne diye sorulunca da ben müşrikim demesi şeklindedir.

“Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir ve onlar ebediyyen ateşte kalacaklardır” âyetinin anlamına dair açıklamalar da Önceden geçmiş bulunmaktadır.

Tevbe 16

Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri ve Allah’tan, Resulünden ve müminlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilendir.

Diyanet Vakfı
Yoksa, Allah, sizden, cihad edip Allah, peygamber ve müminlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Kurtubi Tefsiri
Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri, Allah’tan, Rasulünden ve mü’minlerden başkasını dost ve sırdaş dinmeyenleri ayırt etmeksizin bırakılıverileceğinizi mi sandınız. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

“Yoksa siz… mi sandınız?” âyeti ile bir konudan bir başka konuya geçilmektedir.

“Bırakılıverileceğinizi” anlamındaki âyet, Sîbeveyh’in görüşüne göre iki mef’ûl yerini tutmaktadır. el-Müberred’e göre ise ikinci merul hazfedilmiştir. Âyetin anlamı şudur: Sizler, mü’min ile münaiıkın kendisi sebebiyle mükâfat veya cezayı hak edeceği şekilde ortaya çıkarılmasını sağlayacak ibtilâlara maruz kalmadan bırakılacağınızı mı zannediyorsunuz? Bu anlamdaki açıklamalar, bundan önce birkaç yerde de geçmiş bulunmaktadır.

“Ayırdetmeksizin” âyeti, ile zâid olsa da- cezm edilmiştir. Çünkü bu, Sîbeveyh’e göre -önceden de (Âl-i İmrân, 3/142. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere- “Yapmıştır,” sözüne (olumsuz olarak) cevap teşkil eder. “Mim” harfinin esreli olması ise, (bundan sonraki lafzatullah’ın ilk harfinin sakin olması sebebiyle) iki sakinin bir araya gelmesidir.

“Dost ve sırdaş” kelimesi içli dışlı, iç içe gibi anlamlara gelir ve girmek demek olan-,’den gelmektedir. Vahşi hayvanların içine girdiği inlere; denilmesi de buradan gelmektedir. Yani: Allah’ı ve Rasûlünü (ve mü’minleri) bırakarak başkalarına sevgi duyup onlarla içli dışlı olmayın.

Ebû Ubeyde der ki: Kendisinden olmayan bir şeyin içine soktuğun her bir şeye; denilir. Bir kimse bir topluluğun kendisinden olmamakla birlikte aralarında bulunursa o kimseye de bu isim verilir. İbn Zeyd der ki: Bu kelime (velîce), sonradan bir şeyin içerisine giren demektir. Çoğulu da-, şeklinde gelir. Kişinin sırdaşlan diğer insanlar arasında onun özel yakınları ve İşinin içyüzünü bilen kimseleri demektir. Bu durumda; “O benim sırdaşımdır, onlar benim sırdaşımdır,” denilerek kelimenin tekili de çoğulu da aynı kullanılabilir. Nitekim Eban b. Tağlib -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demişitir:

“Kaçkınlara, hadlerini aşanlara ve şüpheli işler peşinde olanlara

O ne kötü bir sığınak ve barınaktır!”

Bu kelimenin;” Sırdaş” anlamına geldiği de söylenmiştir ki, manası birdir.

Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Ey îman edenler, sizden başkalarını sırdaş edinmeyin” (Âl-i İmrân, 3/118) âyetidir. el-Ferrâ’ der ki: (Bu âyet-i kerimede geçen) velîce (dost ve sırdaş) onların müşriklerden kendilerine sırlarını açıkladıkları, durumlarını bildirdikleri ve müşriklerden edindikleri sırdaşları demektir.

https://kutsalayet.de/tevbe-15/,https://kutsalayet.de/tevbe-17/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız